OCR Document - Uludağ Üniversitesi

advertisement
2
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Erkan ġENġEKERCĠ
Yılmaz GÜLCAN
Mine ERSEVĠNÇ
Hayrettin ġAHĠN
(GÖZDEN GEÇĠRĠLMĠġ II. BASKI)
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
3
Uludağ Üniversitesi Merkez Kütüphane
Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi – II / Erkan Şenşekerci, Hayrettin
Şahin, Mine Ersevinc, Yılmaz Gülcan
1. Türkiye – Tarih –19. Yüzyıl 2. Türkiye – Tarih –20. Yüzyıl
I. Şenşekerci, Erkan
956.1 At17 2013
İkinci Basım
ISBN 978-975-6149-68-3
Uludağ Üniversitesi Basımevi
Bursa - 2013
4
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
“Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur.
Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları,
bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdır."
5
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÖNSÖZ YERİNE
Değerli Öğrenciler,
Elinizdeki kitap, ATA101 Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi-I adlı
dersimizin temel kaynağıdır. Kitap içindeki bölümler, on dört haftaya yayılmış olan bu ders içinde işlenen tüm konuları kapsamaktadır. Erkan
ŞENŞEKERCİ, Hayrettin ŞAHİN, Yılmaz GÜLCAN ve Mine
ERSEVİNÇ’ten oluşan bir komisyon tarafından kaleme alınarak 2007 yılında Üniversitemiz tarafından ilk baskısı yapılan bu kitap günümüze kadar binlerce öğrencimizin kütüphanesinde yerini almıştır. Elinizdeki 2.
Baskı, yine Üniversitemizin olanakları kullanılarak gerçekleştirilmiş ve
düşük bir bedel üzerinden satışa sunulmuştur.
Sorunlarla dolu bir coğrafyada eşine nadir rastlanılan bir gelişme
göstermiş olan ülkemizin değerini bilmenin yolu tarihimizi anlamaktan
geçiyor. Bu bilince sahip olmayanlar için, karşılaşılan her toplumsal olay
şaşırtıcı ve kafa karıştırıcıdır. Oysa okuyan bilir ki, bugün ülkemizde ve
dünyada olup bitenlerin tümü geçmişte yaşananlardan köklenir. Bu kitabın gençlerimizin her gelişmeyi akılcı biçimde yorumlayabilme ve en doğru tavrı alabilme becerilerine katkı sağlamasını umut ediyoruz.
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi
Bölüm Başkanlığı
21 Ağustos 2013
6
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
SUNUŞ
Konu alanında hem akademi eğitimi hem de uzun yıllara dayanan
eğitimcilik deneyimi bulunan bir grup akademisyen olarak, bu çalışmada
öncelikle üniversite öğrencilerine bir erişme ve öğrenme aracı sağlamayı
hedefledik. Bu nedenle, çalışmamız boyunca, Atatürk ya da Türk Devrimi
konusunda bilinmeyenleri keşfetmek gibi bir arayıştan çok, nitelikli bir
ders kitabının taşıması gereken evrensel ölçütlere uygun bir materyal
oluşturmayı öncelik aldık. Barışçıl ve demokratik bir tarih eğitiminin ve
bireysel çalışmaya olanak tanıyan ders kitaplarının, bu ölçütler olmaksızın
oluşturulmayacağı bilinci, çabamıza yön veren temel öğe oldu.
Bu bağlamda, yalın fakat analitik bir dil, disiplinlerarası ilişkilendirmeler, güncel ve bilimsel çalışmalara yapılan atıflar; sözlükçe, zamandizin ve kim kimdir gibi bölümler ile artırılan başvuru kapasitesi; insan
hakları, barış, adalet, hoşgörü ve eşitlik düşüncelerini olumlayan bir anlatı
biçemi; kanıt odaklı, alan terminolojisini kullanan ve öznel değerlendirme
ve yargılardan kaçınan bir yöntembilimsel altyapı ile amacımıza görece
ulaştığımızı düşünüyoruz. Görece diyoruz, çünkü, çalışmanın görsel ve fiziksel nitelikleri ile bireysel çalışma etkinliklerini yönlendirecek “belge çözümleme”, “görsel çözümleme” ve “hazırlık ve değerlendirme soruları” gibi bazı pedagojik öğelerin henüz eksik olduğunun bilincindeyiz. Zamanın
kısıtlılığı nedeniyle, düşünüp düşlediklerimizi henüz tam olarak gerçekleştirememişsek de en azından 2. baskıda ne yapmamız gerektiğine vakıf durumdayız. Belirttiğimiz gibi, bu baskıda önemli olan, yaptığımız şeyi neden yapmakta olduğumuz konusunda bir eşgüdüm sağlayabilmekti ve o da
kesin olarak sağlandı. Biz, yaptığımız bu çalışmayı, Devrim eğitimini
1932’de başlatan önderler ile aynı amaç ve coşkuyu paylaşarak; gündemini
koruyan açık ya da gizli tehdit ve tehlikelere karşı başı dik ve bilinçli durmak istediğimiz, uygar bir toplum ve demokratik bir ülkede yaşamaya layık olduğumuz, özgürlük savaşımı üzerine kurulmuş bir yurtta özgürlüğün
her türünü hak ettiğimiz ve Türk ulusunun modern dünya ile rekabet edebilir nitelikler taşıdığına inandığımız için yaptık. Aynı eşgüdümü, öğrencilerimizle de oluşturabilmeyi umuyor ve çalışmanın, onların da ilgi ve çabasıyla yararlı olmasını diliyoruz.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
7
İÇİNDEKİLER
ÜNĠTE 1
TÜRK DEVRĠM TARĠHĠNĠN TEMEL KAVRAMLARI --------- 1
1.1. Türk Devrim Tarihinin Temel Kavramları ............................................................ 1
1.2. Türk Devrimi’nin Modeli ve Atatürkçülük Kavramı .............................................. 5
ÜNĠTE 2
BATI UYGARLIĞININ YÜKSELĠġĠ -------------------------------- 7
2.1. YükseliĢin Temeli Olarak Batı Ortaçağı .............................................................. 7
2.2. Coğrafya KeĢifleri ve Batı’nın Rönesans’ı .......................................................... 9
2.3. Reformasyon ve Batı’nın LaikleĢmesi .............................................................. 11
2.4. Aydınlanma: Ulus Temelli Bir Uygarlığa Doğru ................................................ 12
2.5. Fransız Devrimi: Liberal Batı’ya Doğru ............................................................. 14
2.6. Sanayi Devrimi: Batı’nın DemokratikleĢmesi .................................................... 17
ÜNĠTE 3
OSMANLI ĠMPARATORLUĞU’NDA DAĞILMA SÜRECĠ ---19
3.1. Toprak ve Ekonomi Yapısının Bozulması ......................................................... 19
3.2. Siyasal ve Askeri Yapının Bozulması ............................................................... 21
3.3. Batı’nın Etkisi .................................................................................................... 23
ÜNĠTE 4
OSMANLI ĠMPARATORLUĞU’NDA ÇÖZÜM ARAYIġLARI27
4.1. Dağılma KarĢısında Yapısal Reform ArayıĢları ................................................ 27
4.1.1. Tanzimat Fermanı ................................................................................. 29
4.1.2. Islahat Fermanı ..................................................................................... 30
4.1.3. Birinci MeĢrutiyet ................................................................................... 31
4.1.4. Jön Türk Hareketi ve Ġkinci MeĢrutiyet Denemesi ................................. 33
4.2. Dağılma KarĢısında Ġdeolojik Reform ArayıĢları ............................................... 36
4.2.1. Osmanlıcılık ........................................................................................... 36
4.2.2. Ġslamcılık ............................................................................................... 37
4.2.3. Türkçülük ............................................................................................... 38
4.2.4. Batıcılık .................................................................................................. 38
8
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNĠTE 5
OSMANLI ĠMPARATORLUĞU’NUN ÇÖKÜġÜ ----------------41
5.1. Trablusgarp SavaĢı (1911-1912) ...................................................................... 41
5.2. Balkan SavaĢları (1912-1913) .......................................................................... 43
5.3. Birinci Dünya SavaĢı ........................................................................................ 46
5.3.1. SavaĢın Nedenleri ve Genel Özellikleri ................................................. 46
5.3.2. SavaĢın Genel GeliĢimi ......................................................................... 50
5.3.3. Osmanlı Ġmparatorluğu’nun SavaĢa GiriĢi ............................................. 51
ÜNĠTE 6
BĠRĠNCĠ DÜNYA SAVAġI’NIN SONU VE
ANADOLU’NUN ĠġGALĠ -------------------------------------------- 57
6.1. ABD’nin Müdahalesi ve SavaĢın Sonu ............................................................. 57
6.2. Osmanlı Ġmparatorluğu’nun Sonu ..................................................................... 59
ÜNĠTE 7
ULUSAL DĠRENĠġĠN BAġLAMASI ------------------------------ 65
7.1. Anadolu’da Genel Durum ve TartıĢılan KurtuluĢ Formülleri ............................. 65
7.2. Ġzmir’in ĠĢgali ve Kongreler Sürecinin BaĢlaması .............................................. 68
7.3. SavaĢ Öncesinde Kurulan Örgütler .................................................................. 72
7.4. Mustafa Kemal PaĢa’nın Anadolu’ya ÇıkıĢı ...................................................... 77
ÜNĠTE 8
KONGRELER DÖNEMĠ VE
ULUSAL DĠRENĠġĠN ÖRGÜTLENMESĠ ------------------------ 83
8.1. Erzurum Kongresi ............................................................................................. 83
8.2. Sivas Kongresi .................................................................................................. 84
8.3. Amasya Protokolü ve Son Osmanlı Parlamentosu ........................................... 86
8.4. Ġstanbul’un ĠĢgali ............................................................................................... 88
ÜNĠTE 9
TÜRKĠYE BÜYÜK MĠLLET MECLĠSĠ’NĠN
AÇILMASI ----------------------------------------------------------------91
9.1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılması ......................................................... 91
9.2. Ulusal Meclisin Yapısı ve Niteliği ...................................................................... 95
9.3. Ulusal Meclise Tepkiler: Sevr AntlaĢması ve Ġç Ayaklanmalar ......................... 97
9.3.1. Sevr AntlaĢması .................................................................................... 97
9.3.2. Ġç Ayaklanmalar ................................................................................... 100
ÜNĠTE 10
KURTULUġ SAVAġI BAġLIYOR --------------------------------- 109
10.1. Ġstiklâl Mahkemeleri’nin Kurulması ............................................................... 109
10.2. Düzenli Ordulara GeçiĢ ................................................................................ 110
10.3. Ermeni Sorunu ve Doğu Cephesi’nin Kapanması ........................................ 112
10.4. Doğu Cephesi’nde Diplomasi ....................................................................... 116
9
10.4.1. Gümrü AntlaĢması (3 Aralık 1920) .................................................... 116
10.4.2. Moskova AntlaĢması (16 Mart 1921) ................................................. 116
10.4.3. Kars AntlaĢması (13 Ekim 1921) ....................................................... 118
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNĠTE 11
GÜNEY ve BATI CEPHELERĠNDE UTKU --------------------- 119
11.1. Güney Cephesi’nde Utku .............................................................................. 119
11.2. Çerkez Ethem Ayaklanması ve Bastırılması ................................................ 120
11.3. Yunan Ordusunun Ġnönü’de Yenilmesi ......................................................... 121
11.4. Görkemli BaĢarıların Sonucu: 1921 Anayasası ve
Ulusal Egemenliğe GeçiĢ ............................................................................ 123
ÜNĠTE 12
BATI CEPHESĠ’NDE SONA DOĞRU ---------------------------- 125
12.1. Londra Konferansı ........................................................................................ 125
12.2. Ġkinci Ġnönü Utkusu ....................................................................................... 126
12.3. Yunan Ordusu Kütahya ve EskiĢehir’de ....................................................... 127
12.4. Sakarya SavaĢı ve Sonuçları ....................................................................... 128
ÜNĠTE 13
BÜYÜK UTKU VE ONURLU BĠR BARIġIN
HAZIRLIKLARI ------------------------------------------------------ 131
13.1. BaĢkomutan SavaĢı ...................................................................................... 131
13.2. Mudanya Mütarekesi .................................................................................... 134
13.3. Saltanatın Kaldırılması ................................................................................. 135
ÜNĠTE 14
LOZAN KONFERANSI VE BARIġ ------------------------------- 139
14.1. Lozan Konferansı ve GörüĢülen Sorunlar .................................................... 139
14.1.1. Sınırlar ............................................................................................... 140
14.1.2. Kapitülasyonlar .................................................................................. 141
14.1.3. Boğazlar ............................................................................................ 141
14.1.4. Osmanlı Borçları ................................................................................ 142
14.1.5. Azınlıklar ............................................................................................ 142
14.1.6. Diğer Konular .................................................................................... 142
14.2. Lozan BarıĢı’nın Değerlendirilmesi ............................................................... 143
SÖZLÜKÇE ---------------------------------------------------------------------- 147
KĠM KĠMDĠR ------------------------------------------------------------------- 153
ZAMAN DĠZĠNĠ ---------------------------------------------------------------- 161
Osmanlı Ġmparatorluğu Dönemi (1299 – 1918) ..................................................... 161
Ulusal Bağımsızlık SavaĢı Dönemi (1919 – 1922) ................................................ 165
Cumhuriyet Dönemi (1923 – 1950) ....................................................................... 167
KAYNAKÇA --------------------------------------------------------------------- 171
10
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 1
TÜRK DEVRİM TARİHİNİN
TEMEL KAVRAMLARI
1.1. Türk Devrim Tarihinin Temel Kavramları
İnsan, bilgi edinimini, belirli bir amaca bağlayarak anlamlı kılan
ve edinmek istediği bilgiye yöntemsel araştırmalar yoluyla ulaşmaya çalışan özel bir varlıktır. Bu özel olma durumu, durmaksızın ürettiği ve üretmekte olduğu yöntemli ve dizgesel bilgiler aracılığıyla, onu doğa karşısında giderek öznelleştirmiş ve kendi tarihini yapan varlık durumuna getirmiştir. Kendi tarihini yapabilmektedir; çünkü, yapılandırılmış bir bilme
durumuna dayanarak, tarihin konumlandığı zaman değişkeninin hızına,
amacına, etki ve serpintilerine müdahale edebilmektedir.
Ancak, bu özellik ya da öznelliği doğuran ve besleyen tek etken insanın düşünme özelliği ya da onu düşünmeye zorlayan dil dışı nesnel gerçeklik değil; ama aynı zamanda bir düşünme ve anlatım aracı olarak da işlev gören dildir. Amaca bağlı olarak bilgi edinmek ya da gereksinim duyulan bilgiye yöntemsel araçlarla ulaşmak elbette ayırt edici bir insan niteliğidir; ama, dil olmaksızın o amaç nasıl tanımlanacak, yöntemler nasıl dizgesel bir duruma getirilecektir? İnsanın, yapılandırılmış bir bilme durumu
içinde olması, elbette zamana ve onun üzerinde yükselen tarihe egemen
olmasına yardımcı olmaktadır; bununla birlikte, dil olmaksızın bilme durumunun “yapılandırılmış olması” nasıl sağlanacaktır?
Özetle, insan dil aracılığıyla sorular yöneltmekte, aynı araçla düşünüp, aynı araçla bilgi üretip, yine aynı araçla dile getirmektedir. Bu bağlamda, insanın, büyücü dünyadan çağdaş bilime uzanan serüveninde, gerek varolma gerekse de egemen olmaya yönelik tüm gereksinim ve amaçları dil ile tanımlanmış; bilgi edinme süreçleri dil üzerinde ilerletilmiş;
edinilen bilgiler dil ile paylaşılarak yerleşikleştirilmiş ve “yapılandırılmış
bilme durumu” dil-düşünce bağıntısı içinde gerçekleştirilmiş bir durum
olarak gelişme göstermiştir. Dolayısıyla, bilim ve onun gövdesini oluşturan disiplinler de varlık ve işleyişlerini dile borçludurlar. Her bilimsel uğraşı alanının, yalnızca o alanda kullanılan ya da o alanda kullanıldığında
popüler olana kıyasla özel ve farklı bir anlam kazanan kendine özgü sözcük ve terimleri, bunların kategorize edilmeleri sonucu oluşan kavramları
ve bu kavramlara dayanarak yapılandırılmış genellemeleri yani düşünsel
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
11
tasarımları vardır. Bu bağlamda, bir disiplinin varlık nedenini, başlıca
merak ve kaygılarını, bu çerçevede ürettiği bilgi birikimini öğrenmek, anlamak ve sindirebilmek için; öncelikle o disiplinde içkin olan abece ile terim ve kavram dağarcığının öğrenilmesinin önkoşul olduğu söylenebilir.
İnsan ve toplumbilimleri yelpazesinde, diğerlerinden “değişimin
bilimi” rolüyle farklılaşan tarih disiplinin de özel ya da farklı anlamlarda
kullanılan tanımlama, ayrıştırma ve betimleme araçları vardır. Örneğin
“zaman, mekân, çatışma, uzlaşma, devrim, ulusalcılık, uygarlık, keşif” gibi
sıkça kullanılan bazı kavramlar böyledir. Bu kavramların her birinin kendine özgü bir tarihsel öyküsü söz konusudur ve bunun için de popüler dilde ya da diğer disiplinlerde farklı anlamlarda kullanılmakla kalmayıp; tarihsel ve dilsel anlamda da farklı anlam evrelerine ayrılırlar. Örneğin, “İnsan Hakları” bir kavramdır; fakat bu kavramın 19. yüzyıl, 20. yüzyıl ya da
günümüzde yüklenmiş olduğu anlam aynı değildir.
Sonuç olarak, Atatürkçülük ve Türk Devrimi’nin Türkiye, Türk
ulusu ve dünya için taşıdığı anlam ve önemi kavramak ve bu kavrayışın
gerektirdiği bir düşünüş, bir kararlılık ve bir tavır alış içinde yaşam sürebilmek için; öncelikle bu Devrimin dilini iyi öğrenip konuşmak ve doğru
bir düşünme aracı olarak kullanabilmek gerekmektedir. Kuşkusuz tarih
disiplinin sıklıkla kullanmakta olduğu birçok kavram, Türk Devrimi’nin
yazılması ve okunmasında da gerekli ve geçerlidir. Ancak, tarihçiliği meslek olarak seçmemiş kişiler için, bu denli kapsamlı bir kavramlar ailesine
giriş yapmak bu dersin amacından uzaklaşmak riskini taşımaktadır. Bu
nedenle burada, Türkiye’de Atatürk’ün önderliğinde başlatılan eşsiz ve
baş döndürücü değişme eyleminin, kendinden önceki ve sonraki çeşitli
yenileşme politikalarıyla karşılaştırılmasına olanak tanıyacak ve bir bakıma da farklı kavramların aynı kefede algılanmasını engelleyecek çok temel
altı kavramı tanımlayarak başlamak istiyoruz: Evrim, ıslahat, ihtilâl, inkılâp, devrim, çağdaşlaşma, batılılaşma.
Evrim (Fr. évolution, İng. evolution): Sözcük olarak ilerleme, gelişme ve olgunlaşma anlamlarına gelen evrim; kavram olarak, uzun bir süreçte ve doğal aşamalar halinde oluşan doğrusal, düzenli ve ilerlemeci nitelikteki değişimi ifade etmektedir.
Islahat (Fr. réforme, İng. reform): Arapça’daki sulh kökünden
gelen kavram, sulh sözcüğünün anlamına da uygun bir biçimde, parçaları
birbiriyle ya da parçayı bütün ile barışık duruma getirme yani düzeltme ve
iyileştirme anlamlarına gelmektedir. Devrim tarihi alanyazınında, “siyasal
ya da hukuksal sistemin aksamasına yol açan kurum ya da hukuk kurallarının, sistemin bütününe dokunulmaksızın onarılması” anlamında kullanılmaktadır.
Ġhtilal (Fr. rébellion, insurrection, İng. rebellion, insurrection):
Arapça kökenli bir kavram olan ihtilâl, sözcük olarak bozukluk, bozulma,
karışıklık ve düzensizlik gibi anlamlar taşımaktadır. Türk Devrim Tarihi
alanyazınında ise, kavramsal olarak devletin ve onun dayandığı ideolojik,
12
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
siyasal ve hukuksal düzenin zora ve şiddete başvurarak ortadan kaldırılması eylemini ve bunun sonucunda beliren kargaşa ve düzensizliği tanımlamaktadır.
Ġnkılâp (Fr. révolution, revolution): Arapça kalp sözcüğünden
gelen bu kavram, dilimizde devrim sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılmakla birlikte; tarihsel bir olgu olarak Devrim tarihi alanyazınında, ihtilâli izleyen ve devrim sürecini ivmelendiren kurumsal yenilikleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Nitekim Atatürk de 4 Haziran 1933 tarihindeki bir konuşmasında, inkılâbı “köhnemiş kurumların zorla değiştirilmesini” anlatan bir kavram olarak tanımlamıştır.
Devrim (Fr. révolution, İng. revolution): Devrim kavramı, yukarıda da belirttiğimiz gibi inkılâp kavramının Türkçe’si gibi değerlendirilmekle birlikte, Devrim tarihi alanyazınında, hem ihtilâl hem de inkılâbı
kapsayan ve iki ardışık aşamanın sonucunda ortaya çıkan genel durumu
tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır. Bir diğer deyişle, inkılâp daha çok
kurumsal ve hukuksal anlamda bir üst yapı değişikliğini tanımlarken; devrim ise hem toplumsal ve ekonomik düzeninin hem de buna bağlı olarak
düşünüş ve yaşayışın hızlı ve derinlemesine değişimini anlatmaktadır.
ÇağdaĢlaĢma (Fr. modernisation, İng. secularism): Çağdaşlaşma, dar anlamda ve sıklıkla kullanıldığı “modernleşme” terimi içinde, tarihsel olarak tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi ifade eden bir
kavramdır. Geniş anlamda ise bir toplumun, gelişmesine engel olan tüm
bağ ve bağımlılıklarından kurtulması, nesnel ve tinsel anlamda üretken
duruma gelmesi, yaşamı akıl ve bilim üzerine kurması, üyesi bulunan bireyleri özgürleştirmesi ve onların mutluluğunu temel alması durumu olarak tanımlanmaktadır. Siyasal tarihimizdeki ilk biçimleri asrileşmek ve
muasırlaşmak olan kavram, Türk Devrimi’nde bir “ilerleme ve gelişme
ideolojisi”nin ifadesi olarak kullanılmıştır. Bunun için de uygulamada daha çok, “ulusal egemenlik, laiklik ve tam bağımsızlığı” temel alan ulusalcılık akımı ile özdeşleşmiş görünmektedir.
BatılılaĢma (Fr. occidentalisation, İng. occidentalization): Batı
kavramı, Atatürk’te, farklı ulus ve kültürlerin katkısıyla inşa edilmiş ve
çağdaşlaşmayı temsil eden örnek bir uygarlık olarak tanımlanmaktadır.
Dolayısıyla, içeriğindeki yön bildirme özelliğine karşın, belirli bir coğrafya, din, ulus ya da kültürün değil; bir gelişmişlik durumunun ve bir yaşama niteliğinin anlatımıdır. Bu bağlamda, Türk Devrimi’nde Batılılaşma
kavramı, Osmanlı döneminde olduğu gibi Avrupalılaşmayı ya da seçilmiş
Avrupa ülkelerine öykünmeyi değil; çağdaşlaşmayı sağlayacak iç dinamiklerin, kurumların ve değerlerin üretilmesini ve yerleşikleştirilmesini ifade
etmektedir. Bir bakıma, çağdaşlaşma Türk Devrimi’nin ideolojik hedefi
olurken, Batılılaşma ise o hedefe yönelmiş araç ve uygulamaların tümü
olmaktadır.
Kavramlar, zamandizinsel bir nedensellik ilişkisi içinde ele alınırlarsa, tarihin akışı içindeki rolleri bakımından şöyle tanımlanabilirler: Bir
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
13
düzenin işleyişi aksadığında ya da düzenin çeşitli olumsuzlukları, düzenin
karşıtlarını üretecek biçimde öne çıkmaya başladığında, aksaklığın ya da
olumsuzluğun nedeni olduğu varsayılan kurum ve/ya da kurallarda iyileştirme yapılmasına ıslahat adı verilmektedir. Ancak, eğer sorunların kaynağı iyi okunamamışsa, başvurulan iyileştirmeler de doğru bir çözüm olmayacaklarından; aksaklıklar daha da artacak ve olumsuzluklar daha geniş toplumsal kesimleri etkilemeye başlayacaktır. Bu etkilenimin, belirgin
bir adaletsizlik ve eşitsizlik düzeyine ulaşması durumunda ise, kurulu düzene karşıt bir toplumsal örgütlenme oluşması söz konusu olacak ve bu
toplumsal örgütlenme, zora ve şiddete başvurarak varolan düzeni ortadan
kaldırmaya çalışacaktır. Ancak, ihtilâl adı verilen bu evrenin, toplumsal
çoğunluğun destek ve onayını sağlayarak meşrulaşması için; yıktığı düzeni
yeniden inşaya yönelmesi gerekir ki bu aşamaya da inkılâp adı verilmektedir. Bununla birlikte, bir düzenin sil baştan kuruluyor olması, mutlaka
ileriye doğru bir devinim içinde olunduğu anlamına gelmez. Öyle ki ihtilâl
sonrasında yapılan değişiklikler, ihtilâle yol açan düzenin de gerisine gidilmesine yol açabilir. İşte tam da bu noktada, her ihtilâlin inkılâp, her
inkılâbın da devrimle sonuçlanmayabileceğini özellikle vurgulamak gerekir. Çünkü devrim, herhangi bir üst yapısal yenilikler dizisinden farklı
olarak; toplumda her bir yurttaşı kucaklayacak ölçüde derin, devlet yaşamının yanı sıra bireyin yaşamına da ulaşacak kadar yaygın, düşünüş ve
kültüre etki edecek ölçüde yerleşik ve toplumu ileriye ve daha üst uygarlık
basamaklarına taşıyacak ölçüde kalıcı olmasıyla farklıdır. Türk Devrimi,
devrim olmaktan gelen yıkıcı ve kurucu gücünü, kulu yurttaşa, ümmeti
ulusa, dogmayı akılcılığa ve despotik yönetim araçlarını hukuk devletine
dönüştüren çağdaşlaşma ve batılılaşma ideolojileri yönünde kullanmıştır.
Türk Devrimi’ni evrenselleştiren ve devrimler tarihinde özel bir konuma
yerleştiren de onun bu niteliğidir.
1.2. Türk Devrimi’nin Modeli ve Atatürkçülük Kavramı
Türk Devrimi, Kuzey ve Güney Amerika’nın klasik sömürgeciliğe
karşı bağımsızlıklarını kazandıkları 18 ve 19. yüzyıl devrimlerinin ardından; 20. yüzyıl devrimlerine öncülük etmiş ve bu yüzyılın özelliği gereği
emperyalizme tepkiden doğmuş ulusal ve demokratik bir eylemdir. Yüzyıllardır süregelen Türk-Avrupa savaşımında Türkler lehine tarihsel bir dönüm noktası olan Türk Devrimi, çoğunlukla totaliter ideolojilere dayanan
sonraki benzerlerinin tersine insanlık ailesinin özgürlük arayışına da anlamlı ve kalıcı bir katkı olmuştur. Gizli ve yasadışı azınlık örgütleri yerine,
açık ve yasal bir örgüt olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
ile başlayıp, daha sonra bu Cemiyetin devamı olan TBMM ile onun komutası altındaki düzenli ordulara dayandırılmış olması da onun bu özgürlükçü, ulusal ve demokratik niteliğinin özel bir sonucu ve göstergesidir.
14
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Mustafa Kemal Paşa’nın yerel direnişleri birleştirici ulusal önderlik girişimiyle başlayan Devrim; otoritesini kabul ettirerek siyasal birliği
sağlayan ve topluma eşitlik vaadinde bulunan bir stratejiden yola çıkmış
ve hedeflerini belirli bir öncelik dizisi içinde ve aşamalar halinde gerçekleştirmiştir. Kazanılması gereken, yalnızca özgürlüğü sağlayacak bir iç
egemenlik değil; fakat aynı zamanda ve özgürlükten önce bağımsızlığı sağlayacak bir dış egemenlik olduğu için; başarının, “olağanüstü zor” denilebilecek ortam ve koşullara karşın elde edilmiş olduğu söylenebilir.
Bu gerçekliğin saptanması ve ayrıntılarıyla bilinmesi son derece
önemlidir. Çünkü, hem dış hem de iç egemenliğin aynı anda kazanılması
sorunu, Kurtuluş Savaşı’nın yanı sıra, neredeyse iki yıla yayılan bir iç savaşın da kazanılmasını ve bunun sonucu olarak da zaman zaman otoriter
yöntemler kullanılmasını zorunlu kılmıştır. Yirmi yılı aşkın bir tek parti
yönetimi, hak ve özgürlüklerin vesayet altına alınması, sınıf örgütlenmelerinin yasaklanması ve toplumun belirli kesimlerine zaman zaman gözdağı
verilmesi gibi uygulamalar sürekli bu çoklu ateş arasında kalma durumunun doğurduğu zorunluluklar olmuştur.
Buna karşın, değişmeyen hedefin çağdaşlaşma ve demokrasi olması sayesindedir ki topluma deli gömleği giydirircesine toptancı bir ideoloji
dayatılmamış ve özel yaşamlara nüfuz eden askerî ve polisiye örgütler kurulmamıştır. Tersine, ulusal egemenlik ilkesi baş tacı edilmiş, bunun göstergesi olarak her zaman parlamenter işleyişin sınırları içinde kalınmış,
başta hukuk ve eğitim alanında olmak üzere yurttaşlaştırıcı, eşitleyici ve
sivilleştirici politikalar izlenmiştir. Nitekim bunun kanıtıdır ki Türkiye,
dünyada tek parti rejiminden çok partili rejime kansız ve ihtilalsiz geçen
ender ülkelerden olmuştur.
Özetle Türk Devrimi, devrimin sürekliliği ve yerleşikliği adına, gerektiğinde otoriter yöntemlere başvurmuş ve bundan da ödün vermemiştir. Ancak bu politikanın yöneldiği amaç, eninde sonunda demokrasidir.
Bir yabancı yazarın da belirttiği gibi, Türk Devrimi, “özgürlüğe doğru disiplinli bir yürüyüş” ya da bir tür “vesayet demokrasisi” 1 yolunu izlemiştir.
Ancak bu politika, rejimi hiçbir zaman totalitarizm ya da diktatörlüğe götürmemiştir. Bu başarı, hiç kuşkusuz öncelikle, ifadesini Atatürkçülük ya
da Kemalizm terimlerinde bulan Türk Devrim ideolojisinin sonucudur.
Bir başka deyişle, temeli nesnel koşul ve gerçekler olan, dünyevi, pragmatik ve en önemlisi de meşru bir ideoloijin…
Atatürk’ün açıklama ve yorumlarıyla boyutlanan bir kuruluş ve
kurtuluş ideolojisi olarak Atatürkçülük, gerçekçidir; çünkü ulusu kendi
yazgısına karşı sorumlu kılacak bir direniş stratejisinden hareket etmiş ve
savaş sonrasındaki politika ve yeniliklerde de temel dayanak olarak katı
öğretiler yerine “ulusal” kavramına başvurmuştur. Dünyevidir, çünkü tüm
1
Bülent Tanör, Kuruluş-Kurtuluş, Ġstanbul: ÇağdaĢ Yay., 1998, s. 284.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
15
yenilikler bir süreklilik ve bölünmezlik ilkesi içinde ulusal egemenlik adına yapılmıştır. Meşrudur, çünkü Wilson ilkeleri arasında da belirtilen
“kendi yazgısını belirleme” hakkına dayanmış, örgütlenmede yasallıktan
ödün vermemiş ve savaş sonrasında da halkçı, ulusalcı ve laik bir parlamenter yönetime yönelmiştir. Ulusun, kendi yazgısını belirlemek amacıyla
gerçekleştirdiği bu yöneliş; kapsamlı bir siyasal bilinçlenmeye, çoğulculuğa ve azgelişmişlikten kurtulmaya doğru bir yöneliştir aynı zamanda.
Bu özelliklerinin sonucu olarak, Türk Devrimi uluslararası planda
da ilgiyle karşılanmış ve birçok toplumsal hareketin gelişiminde etkili olmuştur. Örneğin Çin’de Sun-Yat-Sen, Hindistan’da Gandi ve Nehru, Pakistan’da Muhammed Ali Cinnah, Mısır’da Nasır, Cezayir’de Messali Hac
ve Tunus’ta Habib Burgiba gibi liderler; kitleleri arkalarına aldıkları özgürlük ve bağımsızlık hareketlerinde, dikkate değer düzeyde Türk Devrimi’ne öykünmüşler, Türk ulusalcılığına sempati ile yaklaşmışlar ve Atatürk’e karşı derin bir saygı ve hayranlık beslemişlerdir.
16
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 2
BATI UYGARLIĞININ YÜKSELİŞİ
2.1. Yükselişin Temeli Olarak Batı Ortaçağı
Batı, insan ve toplum bilimlerinde yalnızca dar anlamıyla bir coğrafi yön olarak değil; daha sıklıkla ve geniş anlamda ekonomik, siyasal,
toplumsal ve kültürel nitelikleriyle dünyanın geri kalanından farklılaşmış
bir değerler bütününün anlatımı olarak kullanılmaktadır. Helen, Mısır ve
Mezopotamya kültürleri üzerinde yükselen Doğu uygarlığına sonradan eklemlenen, fakat ona benzemekteki gecikmelerini kendine özgü nitelikleriyle telafi eden Batı, farklılaşmayı ifade eden tarihsel bir kavram olarak
ilk kez Roma İmparatorluğu döneminde ve Akdeniz’i ölçü alarak kullanılmıştır. Daha sonra, Avrupa tarihini merkez alarak biçimlenen ve özgünleşen kavram; günümüzde kazandığı anlamını, bir dizi kilometre taşının sağladığı katkılar sonucunda inşa etmiştir. Bu kilometre taşları içinde,
Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma ve Endüstri Devrimi gibi büyük değişim dönemleri yaygın olarak bilinse de aslında hepsinin kökeni, genellikle bu gelişmeye aykırı olduğu iddia edilmiş Ortaçağ dönemine bağlanmaktadır. Daraltarak ve açık bir biçimde ifade edersek; gerek günümüz
modern Avrupa’sı gerekse de geniş anlamda Batı uygarlığı, genlerini büyük ölçüde, “Karanlık Çağ” olarak popülerleştirilmiş Ortaçağ’dan almaktadır.
Kuşkusuz bu noktada Ortaçağ kavramının kendisi için de bir daraltma yapmak gerekmektedir. Çünkü sözünü ettiğimiz genetik aktarım,
bir zamanın ya da tarihselliğin değil, onun içinde yeşeren ve onunla özdeşleşen bir gelişme modelinin yani feodalitenin sonucu olmuştur. Şöyle
ki Ortaçağ olarak ifade edilen dönem, 476’da Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden 15. yüzyıl sonundaki coğrafya keşiflerine kadar olan
dönemi ifade ederken; Batı uygarlığının güncel değerlerine temel oluştu-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
17
ran feodalite ise 10 ve 18. yüzyıllar arasında kalan ve gerek Fransa gerekse
de İngiltere’de devrimler ile sonuçlanan dönemi betimlemektedir.2
Peki “Karanlık Çağ” yakıştırmasına karşın, bu dönem nasıl olup da
Batı uygarlığına katkı sağlayabilmiş; dahası kendisini “karanlık” kılan
özelliklerine karşın Batı’nın güncel değerlerine nasıl temel oluşturabilmiştir? Bu temel soruya hemen çok basit bir yanıt verebiliriz: “İyi ya da kötü,
Doğu’dan farklı bir Batı inşa ederek.” Batı dediğimizde bir üstünlükten
çok bir baskınlığa gönderme yaptığımız için, burada “iyi ya da kötü” betimlemesini özellikle yapmış oluğumuza dikkat çekmek isteriz. Çünkü bu,
hakkı teslim edilsin ya da edilmesin, gerçekten de Batı Ortaçağı’nın Batı
uygarlığına sağladığı bütün katkıların özeti niteliğinde bir betimlemedir.
Antikçağı sonlandırdığı için, Roma köleciliğine de “iyi ya da kötü” son
vermiş; kurduğu ekonomik çelişkiler ile “iyi ya da kötü” kapitalist sistemin
temellerini atmıştır.
Bu iki temel katkının, Batı uygarlığı açısından taşıdığı önemi daha
anlaşılır hale getirelim: Feodalite, öncelikle siyasal merkeziyetçiliği yok
ederek, despotik devletlerin varoluş koşullarını ortadan kaldırmış; ardından, malikâneler sistemini kurarak ekonomik merkeziyetçiliği de yok etmiş ve imtiyaza dayalı ekonomik modellere yaşama şansı bırakmamıştır.
Modelin temelini oluşturan toplumsal hiyerarşi içindeki senyör, vassal ve
serf sınıflarının fief3 adı verilen bir sözleşme aracılığıyla birbirlerine karşı
hak ve ödevler yüklenmiş olmaları ise; bir yandan “iktidarın yetkisi kısıtlanabilir” düşüncesine öte yandan da gelecekteki anayasacılık akımlarına
temel oluşturacak nitelikte önemli bir farklılıktır. 4 Hiç ayrıntıya girmeksizin, dönem içersindeki kentleşme sürecinin ve entelektüel hareketliliğin
bile başlı başına farklılaştırıcı ve Avrupa’ya özgü olduğunu unutmamak
gerekir.
Özetlersek, feodalite, Batı’nın kendine özgü bir varoluşa yönelmesinin ve Doğu’dan devralınan uygarlığın, birey ve toplum lehine yeniden
biçimlendirilmesi sürecinin başlangıç evresi olarak tanımlanabilir. Üretim
ve ticaretin geliştiği, nüfusun arttığı, yeni tarım teknolojilerinin geliştirildiği, arazi kullanım kapasitesinin arttığı, demirin kullanılmaya başlandığı
ve kentleşme ve kentsel kültürün yükseldiği 5 bir dönem olarak; hakkında-
2
3
4
5
Jean Cuènot - Gérard Michaud, Chronologie et Glossaire, Ed.: Gymnases de Chamblandes et de
Morges, 2004, s. 5–6.
Fief sözcüğü Latince feudum sözcüğünden türetilmiĢtir ve senyörlerin, hizmetleri karĢılığında vassallara
verdikleri arazileri ve yetki alanlarını tanımlamak için kullanılmaktadır. Fief, vassalın askeri hizmet düzeyine, üstlendiği zorunluluklara ya da hiyerarĢik konumuna göre farklı kategorilere ayrılmaktadır.
Henri Sée, Les Origines du Capitalisme Moderne (Esquisse Historique), Paris: Librairie Armand
Colin, 1926 (Édition électronique de l'Université du Québec, 2003), s. 15–16.
Fernand Braudel, Maddi Uygarlık - Dünyanın Zamanı, Ankara, 2004, s. 77-79.
18
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ki gerilik, karanlık, cehalet, gaddarlık ve bağnazlık gibi sıfatlara karşın6,
Batı uygarlığının embriyonu olarak işlev görmüştür.
Ancak aynı dönemin, birincisi, hakkındaki kötü sıfatları da hak
edecek kadar kâr kavramından uzak bir tarım ekonomisine, eşitliğe çok
uzak bir toplumsal hiyerarşiye, laikliğe ölesiye yabancı bir teokrasiye7 ve
birlikten yoksun bir siyasal yapıya dayandığı; ikincisi ise tüm Avrupa’yı
kapsamadığı ve etkileri açısından “yerel ve göreli” bir dönem olduğu unutulmamalıdır. Ama zaten, Batı Ortaçağını özel ve önemli kılan da kendini
zorla dönüştürecek olan çelişkileri yine kendisinin üretmiş olmasıdır.
2.2. Coğrafya Keşifleri ve Batı’nın Rönesans’ı
Tarım dışı üretim etkinlikleri ve özgür bir toplumsal çeşitlilik ile
belirginleşen yeni Avrupa kentleri, bireyi ve onun sahip olduğu zenginlikleri değerli bulan bir burjuva ideolojisinden yola çıkarak, süreç içersinde
aristokratik iktidara muhalif ve dahası alternatif duruma gelmiştir. 8 Bu
savaşımda arkalarına aldıkları temel güç ise, coğrafya keşiflerinin sağladığı ekonomik güç ve onun giderek belirginleşen kapitalistleştirici etkisi olmuştur. Öyle ki daha 12. ve 13. yüzyıllarda büyük fuarlar ve 13 ve 14. yüzyıllarda da özel banka ve borsalar kurmaya başlayan 9 Avrupa kentleri,
şimdi okyanus ötesinden taşınan değerli madenler yoluyla, giderek büyük
sermaye merkezleri durumuna gelmiştir. Üstelik, para akışının yüksek hızından kaynaklanan hiper enflasyon nedeniyle de muhalif oldukları monarşilerden bir dizi siyasal ve ekonomik ayrıcalık elde etmeyi başarmış, bu
monarşilerin imzalamış oldukları kapitülasyon anlaşmaları çerçevesinde
daha atak ve yayılmacı bir nitelik kazanmışlardır. Merkantilizm 10 adı verilen bir ticaret kapitalizminin temelini atan bu gelişmeler sonucunda, yeni
Avrupa, Doğu’dan farklı olarak dışalımını hammadde, dışsatımını ise işlenmiş mal üzerine kurmuş bir Avrupa’dır artık. Üstelik küresel düzeyde
ticari üstünlüğün devleti de güçlendireceği düşüncesiyle Kraliyetler de bu
süreci desteklemeye başlamış ve burjuva ekonomisine verilen bu siyasal
destek, Avrupa ekonomisini kent merkezli olmaktan ulus merkezli olmaya
doğru taşımaya başlamıştır.
Portekiz’in ilk Doğu sömürge imparatorluğunu kurmasıyla başlayan; İspanya’nın Batı sömürge imparatorluğunu kurmasıyla hız kazanan
ve sırasıyla Hollanda, Fransa, İngiltere ve A.B.D.’nin deniz aşırı imparatorlukları altında günümüze dek süregelen bu küresel yayılma; gerçekten
6
7
8
9
10
Jacques le Goff, Ortaçağda Entelektüeller, Ġstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1994, s. 9–10.
Neden Avrupa Tarihi, Der.: H. Ġslamoğlu, Ġstanbul, 1997, s. 32.
Gaston Lavergne, (ty.), La Democratie dans l’Histoire, Édition électronique
www.esplanade.org/democratie, s. 16.
Sée, s. 17, 20, 23–24; Lavergne, s. 17.
Merkantilizm, tacir anlamına gelen Latince Merkator sözcüğünden türemiĢtir.
sur
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
19
de Batının bir yandan deniz egemenliğinden güç alan bir uygarlığa dönüşmesi öte yandan da Doğu toplumları üzerinde küresel bir baskınlık
kurması ve kendisi dışındaki dünyayı kendi uydusuna dönüştürmesiyle
sonuçlanmıştır.11 Burjuvazinin gücü ve saygınlığı lehine gelişen bu süreç;
feodal yapıyı giderek zayıflatmakta, ulusal pazarlar üzerinde kentli yaşam
lehine bir siyasal birliği güçlendirmekte ve feodal yapının son kalesi olan
Kraliyet yönetimlerini toplumsal talepleri dikkate almaya zorlamaktadır.
Bu muhalif baskının sonucunda, Avrupa’da daha fazla temsil ve
daha etkin katılımın temellerini atacak bir gelişme olarak, ilkin soylular,
rahipler ve burjuvazinin ayrı sınıflar halinde toplandığı temsil organları
kurulmaya başlanmış12; ardından da toplumla ilgili konuları kapsayan genel bir öğretinin arayışına yönelinmiştir. İşte Rönesans, yalnızca Roma ve
Grek döneminin yeniden canlandırılması değil, ama aynı zamanda böyle
bir öğretinin ifadesi olarak kavramsallaştırılmış ve Batı uygarlığının inşasında insan merkezli, eleştirel, iyimser ve akılcı bir burjuva ideolojisinin
karşılığı olarak kullanılmıştır. Avrupa uygarlığı, insanlığın genel tarihinden nitel bir kopuşu da ifade eden 13 bu ideolojinin öncülüğünde giderek
küresel bir üstünlük bilinci kazanacak ve bu bilinci sayesinde 14 de dayandığı kapitalist üretim biçimini egemen model olarak dayatmaya başlayacaktır.
Yeni bir ideolojinin yeni bir rejimin doğuşuna yöneldiği bu dinamizm içinde, doğal olarak artık egemen ideoloji ve onun meşrulaştırdığı
eski rejim de gözden düşmüş ve Rönesans, yalnızca ekonomi ve siyasette
değil, felsefeden yazına ve sanattan bilime yaşamın her alanında ağırlığını
hissettirmeye başlamıştır. Thomas Morus ya da Niccolo Machiavelli, dönemin tüm aydın ve düşünürlerinde ana tema, insanın bireyselleşmesi ve
özgürlüğü ile siyasetin dünyevileşmesi ve bir mutluluk aracına indirgenmesidir artık.
2.3. Reformasyon ve Batı’nın Laikleşmesi
Burjuvazinin Rönesans ile başlattığı düşünce ve kültür devrimi, 16.
yüzyıldan başlayarak feodal monarşinin düşünsel ve kültürel silahı olan
Kiliseyi de kuşatma altına almış ve krallıklar, sade yurttaşlar ve azizler
üzerinde yarattığı kışkırtıcı etkiyle, çok kutuplu bir ideolojik savaşımı
ateşlemiştir. Kilisenin iştah kabartıcı mal varlıklarına da göz koyan 15 bu
11
12
13
14
15
Samir Amin, “1492: La Polarisation des Mondes”, Ed. Spéieale de Cahiers des Sciences Humains
(Trente Ans: 1963–1992), 1993, s. 19.
Parlamenter rejime geçiĢ, bir konuĢma ve toplantı süreci olarak 13. yüzyılda Ġngiltere’de gerçekleĢmiĢtir.
Amin, “1492: …”, s. 19–20.
Samir Amin, Avrupamerkezcilik, Ġstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1993, s. 86.
Sée, s. 26.
20
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
çatışma, çatışan kutupların ve çatışma nedenlerinin çeşitliliği nedeniyle,
Avrupa genelinde oldukça farklı sonuçlar doğurmuştur. Örneğin Kuzey
Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerinde devlete bağlı ulusal kiliseler kurulurken; yurttaş hareketleri ise Jean Calvin ve Martin Luther’in önderliğinde Protestanlığın kurulması sonucunu doğurmuştur. 16 Azizlerin hareketine gelince, onların başarısı daha çok Cizvit (Jesuits) tarikatı adıyla yürüttükleri misyonerlik çalışmalarıyla sınırlı kalmıştır.17
Fakat ne denli farklı sonuçlardan söz edilirse edilsin, merkezi din
ve inanç olan bütün bu ideolojik savaşımın Avrupa’nın geneli için doğurmuş olduğu önemli ortak sonuçlar da vardır. Örneğin kilise tüm Avrupa’da yenilgiye uğramış ve böylece kraliyetler Papalık karşısında bağımsızlık kazanmışlardır. Papalığın siyasal ve dolayısıyla da dünyevi gücünü
yitirmesi anlamına gelen bu gelişme, devletlerin aynı zamanda din kurumu olmasına da yol açan din-siyaset ilişkisini imha eden bir gelişmedir.18
Bir diğer ve Rönesans’ı tamamlaması açısından daha önemli olan ortak
sonuç ise; din ve inanç tercihlerinin bireysel ve özgür bir nitelik kazanması ve böylece toplumsal ve kültürel çeşitliliğin tanınması olmuştur ki bu
sonucun kavramsal karşılığı da laikliktir.
Tüm bu sonuçlar, inanç olgusunu ve her türlü öznelliği kamusal
olmaktan çıkaran bir siyasal kültürün doğuşuna hizmet etmekte ve böylece Batı’nın demokratikleşmesine derin ve kalıcı katkılar sağlamaktadır
kuşkusuz. Bununla birlikte, siyasal güç henüz aristokratik krallıkların tekelindedir ve dahası bu krallıkların genişleme talebinden kaynaklanan yoğun askerî harcamalar, kilisenin süregelen vergi ayrıcalıkları, siyasal otoritenin tartışılmazlığı ilkesi, iç gümrük duvarları ve basın yasakları gibi
uygulamalar, özgürlük taleplerinin aşması gereken önemli engeller olarak
halen gündemdedirler. Bu nedenle, Reformasyon dönemi, özdeşleştirildiği
din alanı ile sınırlı kalmamış, sözcük anlamına uygun bir biçimde devlet
ve toplum yaşamı alanında da bir “yeniden yapılanma” projesi ortaya
koymuştur. Machiavelli’nin ulusal ve laik devlet düşüncesini, Thomas Morus’un “Utopia”sını ve Jean Bodin’in ulusal egemenlik ve özel mülkiyet
önermelerini harmanlayan bu proje, bir çok akım ve düşünürün katkıları
üzerinde yükselmiştir. Jansenizm ile Kiyetizm gibi akımlar, Leviathan adlı
yapıtıyla toplumsal sözleşmeyi ve buna bağımlı olan güçlü bir monarşiyi
öneren Thomas Hobbes; liberal bir iktisat anlayışını savunan Grotius, Pufendorf, Quesnay ve Mercier de la Rivière gibi fizyokratlar; özgürlüğü
merkez alan çeşitli kuramları ile dikkat çeken Descartes, Pascal, Bayle,
Geulincx, Malebranche, Spinoza ve Leibniz gibi düşünürler bu değişime
omuz veren uygarlık öncüleri arasında ilk akla gelen örneklerdir.
16
17
18
Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, Ġstanbul: Say Yayınları, 1981, s. 69–70.
Tanilli, s. 70; Oral Sander, Siyasi Tarih, Ankara: Ġmge Yayınları, 1989, s. 50–51.
Alain Touraine, Demokrasi Nedir?, Ġstanbul: YKY Yayınları, 2002, s. 59.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
21
Peki nedir önerilen proje? Aslında Aydınlanma çağına yani 18.
yüzyıla değin ayakları yere basan tutarlı bir projenin üretilmiş olduğu pek
söylenemez. Fakat Aydınlanma’ya da temel oluşturmak üzere, Reformasyon kapsamında bir proje üretimine yönelik olarak dillendirilen düşünceler şu dört temel noktada özetlenebilir:
 Toplumsal birlik ve bütünlük din üzerine kurulamaz.
 Toplumun ortak paydası akılcılık olmalıdır.
 İktidarın ayrıcalık hakları sınırlandırılmalıdır.
 Daha eşitlikçi ve adil bir temsil düzeni kurulmalıdır.
2.4. Aydınlanma: Ulus Temelli Bir Uygarlığa Doğru
Reformasyon sonucunda eski rejim artık iyice aşınmış, yaşamın
anlam ve düzeninin değişen koşullar çerçevesinde yeniden aydınlatılmasının zamanı gelmiştir. İktidarın ayrıcılıklarına daha sert tepki gösterilmeli, egemen ideolojiden kurtularak doğa bilimleriyle aydınlanmış akılcı bir
kültür dünyasına geçilmelidir. 19 Bunun için de toplum, devlet, din ve eğitim gibi tüm tarihsel kurumların aklın süzgecinden geçirilmesi gerekmektedir. Bu, toplumsal bir ülkü olduğu kadar, burjuvazinin geleceği için de
yaşamsal bir önem taşımaktadır. Kaldı ki bu süreç daha 1688’de İngiliz
Devrimi ile başlamış ve feodal monarşinin bu devrimle birlikte ilk büyük
yenilgisini alması, burjuvazi için büyük bir cesaret ve esin kaynağı olmuştur. 15. yüzyılda başlayan bir akıllanma yolculuğunun, hem kapitalizm
hem de modernliğin doğumuna yol açacak son limanı da artık görünmüştür. İngiltere’de başlayarak Fransa’ya da sıçrayan deneyci ve akılcı bilgi ve
kuramlar burjuva devrimciliğine sürekli yıkıcı silahlar sağlamaktadır. Görünüşe göre İngiltere’de yanan meşale Kuzey Batı Avrupa’yı da ateşlemiştir ve çıkan yangın 20. yüzyıla girilmeden İber Yarımadası’ndan Orta Avrupa ve oradan da İskandinav ülkelerine büyük bir hızla yayılacaktır. 20
Macit Gökberk’in söyleyişiyle “Geride kalan ile varılmak istenen bir arada değildir. Yalnızca varılmak istenen vardır artık.”.21 Varılmak istenenin niteliği ise verilen savaşımın temel ilkelerinde kendisini gösterir:
 Temel hedef bireysel ve ortak mutluluktur. Bu nedenle yalnızca
birey ve toplumun mutluluğuna hizmet eden olgular meşru sayılabilir.
19
20
21
Samir Amin, “Modernité et Interprétations Religieuses”, Afrique et Développement, Vol.: XXIX, No: 1,
2004 (ss. 7–53), s. 8–9.
Doğu Avrupa ve Balkanlar, bu süreçte geri kalarak, siyasal değiĢmenin dinamiklerini ancak 20. yüzyılda
baĢlatabilmiĢlerdir.
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yayınları, 1990, s. 327.
22
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
 İnsan kendi yaşamından sorumlu ve özünde iyi olduğu için, bu
sorumluluğu taşıyabilir. Ancak ayrıcalıklı kurumların varlığı
bunu engellemekte ve kötülüklere yol açmaktadır.
 Mutluluğu tanıyıp koruyan yasaları yapabilecek tek araç, ilahi
erdemlerin de alternatifi olan akıl ve bilimdir. Bu nedenle siyasal otorite, meşruiyetini tanrıdan değil ulustan almalıdır.
 Doğa insanoğlunun en büyük tehdididir ve önyargı ve boş
inançlarla değil, ancak bilim ve teknikle yenilebilir. Bilim ve
tekniğin egemen olabilmesi ise, dinden bağımsız bir erdemlilik
ve ahlak anlayışına bağlıdır.
Anlaşılan o ki artık dinsel ve metafiziksel sorunlar değil; aklın ve
bilimin kılavuzluğunda fizik yasaları, daha iyi bir toplum düzeni ve mutluluk aranmaktadır. Ekonomiden siyasete, yazından sanata ve kentleşme
anlayışından mimariye kadar her alanda yararcı bir düşüncenin egemen
olduğu görünmektedir. Eksikliği hissedilen ve gasp edildiği düşünülenler
öncelikle talep edilmekte ve bu nedenle de bütün devrimci söylemler temel haklar ve onlara yönelik sosyal politikalar üzerine odaklanmaktadır.
Dile getirilen hakların başını John Locke’nin ünlü üçlemesinde de belirtildiği gibi “yaşama, özgürlük ve mülkiyet” hakları 22 çekmekte, ama hemen
ardından “birey haklarına saygı, dinsel hoşgörü, siyasal özgürlük ve eşitlik” gibi talepler de sıralanmaktadır. Ne var ki gelinen noktada bu hakların
tanınabilmesi ve dokunulmazlık ve ayrıcalığı olan hiçbir kurumun kalmaması için, egemen düzeni zor kullanarak yıkmaktan başka bir çözüm
kalmamıştır.
İşte İngiltere, ABD, Fransa ve Orta Avrupa’da gerçekleşen büyük
devrimler hep bu alternatifsizliğin zorunlu sonuçları olmuşlar ve bir yandan feodaliteyi tasfiye ederken öte yandan da Batı’yı bir dizi yenilik içinde
yeniden kuran bir rol oynamışlardır.
Bu yenilikler sonucunda, Batı artık;
1. Siyasetin düşünsel temelini deneycilik, akılcılık ve bireyciliğe
dayandıran;
2. Yurttaş kimliği kazandırdığı bireyi devletin mimarı ve etkin bir
üyesi olarak gören;
3. Siyasal toplumu cemaatlerden değil, bireylerden oluşan bir bütünlük olarak kabul eden;
4. İktidarın kaynağını topluma, varlık nedenini de bireyin mutlu
edilmesine bağlayan;
5. Düşünce ve ifadenin özgürleştiği ve hukuk kurallarının denetlenebildiği;
6. Anayasal rejimlere dayanan ve parlamenter temsil ile yönetilen;
22
Amin, “Modernité …”, s. 10.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
23
7. Devletin eşitlik ve akla en uygun olan biçiminin halk egemenliğine dayalı devlet olduğunu benimseyen bir uygarlık niteliğini
kazanmıştır.
2.5. Fransız Devrimi: Liberal Batı’ya Doğru
Fransız Devrimi’ni, Aydınlanma’nın devlet ve toplum tasarımına
yönelik bir uygulama örneği olarak özetlemek olanaklıdır. Bununla birlikte, Fransız Devrimi gerek hazırlandığı koşullar gerekse de doğurduğu sonuçlar açısından Türk Devrimi’nin önemli esin kaynaklarından birisi olduğu için, daha geniş bir özeti hak etmektedir.
Fransız Devrimi’nin temel itici gücü ve asli nedeni, sıklıkla vurgulandığı gibi, Fransız toplumunun bir eşitsizlikler piramidi biçiminde örgütlenmiş olmasıdır. Beşeri bir oluşun değil, ilahi bir istenç ve müdahalenin sonucu açıklamasıyla dayatılan ve böylece teokratik bir nitelik kazanan bu yapı, katlanılması olanaksız ayrıcalıklar ve ödenmesi güç ekonomik bedel ve yükümlülükler ürettiği ölçüde reddedilmiş ve giderek güçlü
bir toplumsal muhalefeti karşısına almıştır. Burjuvazinin önderliğinde ve
başta köylüler olmak üzere toplumun alt katmanlarının desteğinde örgütlenen bu muhalefet, karşı çıktığı düzenin antitezi olarak, doğal bir biçimde
laik, liberal ve özgürlükçü bir ideolojik söylemden yola çıkmaktadır.
Belirli konularda aristokrasinin de destek verdiği toplumsal ve siyasal muhalefet, 18. yüzyıl sonlarına doğru öylesine güçlü ve örgütlü bir
nitelik kazanmıştır ki Kral 14. Louis, sonunda tepkilere kayıtsız kalamamış ve toplumsal baskıyı yatıştırmak için 1614 yılından beri kapalı bulunan Etats Généraux’u (Sınıflar Meclisi) açma kararı almıştır. Ancak, ilk
toplantısını 5 Mayıs 1789’da gerçekleştiren bu Meclis, sınıfların adil temsilini sağlayacak bir yöntem geliştirilemediği için beklentileri karşılayamamış ve siyasal yetkilerden yoksun toplumsal katmanları oluşturan Tiers
Etat’nın çekilmesi sonucu pek kısa ömürlü olmuştur. Buna karşın, Devrim
sayacını çalıştırması bağlamında da Devrim takviminin en önemli olaylarından birisi olarak kayıtlara geçmiştir.
Gerçekten de bu başarısız temsil deneyiminin ardından, süreç çok
hızlı gelişmiş ve Fransa bir anda Devrim kasırgası içinde alt üst olmuştur.
Şöyle ki Tiers Etat önce kendisini “Ulusal Meclis” ilan etmiş, ardından Jeu
de Paume adı verilen bir oyun salonunda toplanarak yeni bir anayasa
yapmaya ant içmiştir. Zaten Devrim de bu andın büyük bir kararlılıkla uygulanmaya çalışılmasının sonucunda patlak vermiştir. Nitekim, Ulusal
Meclis 1789 Temmuzunda kendisini “Kurucu Meclis” olarak duyurunca,
paralı Alman askerlerinden oluşan Kraliyet ordusu Paris’i kuşatmış; ancak
bu son engelleme girişimi de ağır sömürünün bilemiş olduğu halkı daha
çok kışkırtmaktan öte bir işe yaramamıştır. 14 Temmuz’da Bastille Kalesi’nin Fransız halkınca fethiyle başlayan yangın, kısa zamanda bütün
Fransa’yı alevler içinde bırakacak ve yalnızca bir ay direnebilen Kralın,
24
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
oluşan fiili durumu kabul etmesi sonucunda 26 Ağustos 1789’da “İnsan ve
Yurttaş Hakları Bildirisi” yayımlanacaktır23. Bir Giriş bölümü ve 17 maddeden oluşan Bildiri, yeni düzeni özetle şöyle tanımlamaktadır: 24
 İnsanlar özgür ve eşit doğarlar.
 Siyasetin amacı, insanın özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve zulme
karşı direnme gibi doğal haklarının korunmasıdır.
 Halka dayanmayan hiçbir otorite kabul edilemez.
 Özgürlüğün sınırı bir başkasının özgürlüğüdür ve bu sınırlar
yasa ile belirlenir.
 Yasalar ancak toplum temsilcileri tarafından yapılabilir.
 Her yurttaşın düşünce ve ifade özgürlüğü vardır.
 Anayasa, hakları güvence altına almalı ve güçler ayrılığı ilkesine
dayanmalıdır.
Bu ilkelerin özellikle de ekonomik alanla ilgili olanları, Devrimi izleyen dönemde burjuvazi lehine yozlaşmış da olsa; Fransız Devrimi, liberalizm ve ulusalcılığa dayanan Aydınlanma ideolojisinin bir Batı ideolojisine dönüşmesinde araçsal bir rol oynamış ve önce Avrupa ve giderek tüm
dünyayı etkileyen tarihsel bir simge niteliğini kazanmıştır. Üstelik bu,
monarşi kaynaklı güçlü bir dirence rağmen gerçekleşen bir yayılma ve yerleşikleşmedir. Hatta öylesine güçlü bir dirençtir ki Avrupa’da İngiltere
önderliğinde Fransa karşıtı bir koalisyonun oluşmasına ve Fransa’nın
1815 yılına kadar Avrupa ile savaş durumunda olmasına yol açmıştır. Nitekim, Fransa’da sıklıkla rejim değişiklikleri gerçekleşmesinin ve hatta
Napolyon önderliğinde bir İmparatorluk deneyimi bile yaşanmasının temel nedeni de bu dirençtir.
23
24
Tanilli, s. 72.
Murat Sarıca, Siyasal Tarih, Ġstanbul: Ar Yayınları, 1983, s. 27-29.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
25
Harita-1: Viyana Kongresi'ne Göre Avrupa (1815)
Sonuçta, Fransa Avrupa ile giriştiği bu amansız savaştan görünüşte yenilgiyle ayrılacak ve Prusya ve Avusturya’nın önderliğinde hazırlanan
ve monarşi lehine bir nitelik taşıyan 1815 Viyana Kongresi kararlarına boyun eğecektir. Ancak eski rejimin utkusu gibi görünen bu fiili durumun
tersine, savaşın gerçek galibi aslında liberalizm ve ulusalcılık ideolojisidir.
Çünkü, büyük bir görkemle dayatılan Viyana statükosu pek kısa ömürlü
olmuş; 1818-1822, 1830 ve 1848’de tarihlerinde, yelkenlerini bu ideoloji
ile şişirmiş yeni devrim dalgaları altında yerle bir olmuştur. Üstelik bu yeni dalgalar monarşiye karşı daha acımasız, halka karşı daha şefkatli niteliktedir ve demokratik anayasalara dayalı ulus-devletlerin yüceltilmesiyle
sonuçlanmıştır. Bir bakıma, Fransız Devrimi’yle başlayan süreç, bu son
yeni devrim dalgasıyla feodalitenin sona erdiğini resmen ilan etmiştir.
2.6. Sanayi Devrimi: Batı’nın Demokratikleşmesi
Avrupa’da mülkiyet hakkı ve liberal ekonomi düşüncesine temel
oluşturan kapitalistleşme süreci; 18. yüzyıldan başlayarak farklı bir nitelik
kazanmıştır. Bilim ve teknolojinin üretime uygulanmasıyla, fosil enerjilere
dayalı ve makineleşmiş bir üretime geçiş yapan Avrupa, üretimdeki hız artışına koşut olarak yüksek bir sermaye birikimi oluşturmaya ve kâr odaklı
bir ekonomiye yönelmeye başlamıştır.
Sanayi devrimi adı verilen bu sürecin başlangıç evresi 1750–1890
yılları arasına yayılmaktadır ki bu dönemde üretim sürecini tanımlayan
26
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
temel kavramlar makine, demir, kömür ve fabrikalaşma olmuştur. 25 Simgesel olarak İngiltere’nin öne çıktığı bu evrede, temel enerji kaynağı olan
kömürün demiryolları aracılığıyla istenilen her noktaya ulaştırılabilmesi
sayesinde yaygın bir fabrikalaşma sağlanmış 26 ve kırsal alandan kentsel
alana yönelen bir emek hareketi sonucunda hızlı bir kentleşme meydana
gelmiştir. Avrupa bu dönemde kent hukuku, kent kültürü ve kentlilik bilinci gibi Batı uygarlığını karakterize eden temel olguların inşa edildiği bir
döneme tanık olacaktır.
1890–1970 yılları arasına yayılan ikinci evreyi tanımlayan temel
kavramlar ise çelik, petrol ve elektrik olmuş ve bu yeni enerji kaynaklarının kullanılmasıyla birlikte, Batı uygarlığını dinamik bir kitle toplumuna
dayandıracak yeni ürünler yaşamı kuşatmaya başlamıştır. Motor, telefon,
mikrofon, gramofon, telsiz, lamba, araba lastiği, bisiklet, daktilo ve gazete
kâğıdı27 gibi ürünler, toplumsal yaşayışı derinlemesine etkilemiş; daha
mobilize, daha iletişim halinde ve daha örgütlü bir toplumsal yapı oluşmaya ve doğal olarak daha güçlü hak ve özgürlük talepleri yükselmeye
başlamıştır.
Sanayi devriminin simgesi olan İngiltere’ye karşı ABD, Japonya,
Fransa, Almanya ve Rusya gibi yeni ve güçlü rakiplerin belirdiği bu ikinci
evre, halen sürmekte olan ve bilişim, mekatronik, nano teknoloji ve nükleer enerji gibi kavramlarla tanımlanan üçüncü bir evre tarafından izlenmektedir. ABD egemenliğinde yürüyen bu üçüncü evre, Batı uygarlığını
giderek küreselleşen ve küreselleştiren hegemonik bir uygarlığa doğru taşımaktadır.
Bütün bu evreler, insanoğlunun doğa içindeki üretkenliğinin sanayi yoluyla anlatımını içermekte ve her bir evre kendi içinde devrim niteliğinde gelişmeler barındırmaktadır. Bununla birlikte, Sanayi Devrimi dendiğinde, özel olarak birinci evre kastedilmektedir. Kentleşmenin yanı sıra
işçi sınıfının doğması ve emek ve sermayenin bir arada toplanması; sosyalist düşüncenin gelişme göstermesi, üretimde uzmanlaşma, standartlaşma
ve iş bölümü, Avrupa dışındaki dünyanın Avrupa’nın hammadde kaynağı
ve pazarı durumuna gelmesi, ulaşımın olanaklarının gelişmesi sonucunda
dünya ticaret hacminin büyümesi, küresel egemenliğe yönelik emperyalist
rekabetin artması ve kitle imha silahlarına dayalı bir silahlanma sürecinin
hız kazanması gibi Batı uygarlığına rengini veren önemli olgu ve olaylar
hep bu evrede kök salmışlardır.
25
26
27
Sarıca, s. 42.
Sander, s. 143–144.
Sander, s. 144; Akın Ergüden, Uygarlık Tarihi, EskiĢehir: AÜ.AÖF Yay., 1996, s. 124.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
27
ÜNİTE 3
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA
DAĞILMA SÜRECİ
3.1. Toprak ve Ekonomi Yapısının Bozulması
Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklaması çok etkenli bir olgudur.
Bununla birlikte, duraklamanın, ekonomik altyapıyı oluşturan klasik Osmanlı düzeninden yönetsel yapıya doğru bir yol izlediği ve giderek baskın
duruma gelen Batı’nın da bu süreci hızlandırıp pekiştirici bir rol oynadığı
söylenebilir. Peki hemen öncesinde bir Yükseliş Dönemi terimi ile ifade
edilen bir İmparatorluk ne olmuştur da bir duraklama sürecine girmiştir?
Bu sorunun da elbette birden fazla yanıtı vardır. Fakat diğer bütün yanıtları üreten öncelikli yanıt, 15. yüzyılda başlayan coğrafya keşiflerinin dünya ticaret yollarını da değiştirmiş olması ve bunun sonucunda da Osmanlı
İmparatorluğu’nun başlıca gelir kaynağı olan Akdeniz ticaretinin gözden
düşmüş olmasıdır. Bu yanıtı üreten coğrafya keşiflerinin etkisi kuşkusuz
bununla da sınırlı kalmamıştır. Avrupa’ya değerli maden yığılması sonucunda ortaya çıkan yüksek enflasyon, altın ve gümüş gibi değerli madenleri para olarak kullanan bütün devletleri olumsuz yönde etkilemiş; üretken
olmayan ve siyasal açıdan korumasız ekonomiler, bu etkiye dayanamayarak hızla dışa bağımlı bir duruma gelmeye başlamışlardır.
İşte Osmanlı İmparatorluğu da bir yandan gelirlerinin giderek
azalması öte yandan enflasyonun hızlı yükselişi karşısında, devletin merkeziyetçi yapısı nedeniyle yapısal bir dönüşüm geçirmek yerine geçici önlemlerle direnmeye çalışmış; fakat aldığı her önlemin sonucunda biraz
daha dışa bağımlı duruma gelmiştir. Bu önlemlerin başında, paranın değerinin düşürülmesi anlamına gelen devalüasyon kararları ile siyasal ve
ekonomik yapının temeli kabul edilen toprak sisteminin yeniden düzen-
28
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
lenmesi sayılabilir. Bu uygulamalardan devalüasyon, ekonominin bileşik
kaplarına bakarak öngörülebileceği gibi halkın alım gücü ile devlet gelirlerinin daha da azalması biçiminde sonuçlanmıştır. Ancak, toprak sisteminde mukataa adı verilen yeni bir düzenleme yapılması yani tımar gelirlerinin toplanma hakkının bedeli karşılığında kişilere devredilmesi çok daha
köklü ve bir bakıma da beklenmedik etkiler yaratmıştır. Örneğin mukataa
satışları bile daha başlangıçta bürokrasideki yolsuzlukları artırmış 28, uygulama ilerledikçe reaya ve devlet aleyhine yeni ara sınıflar türemeye başlamış; alım gücü azalan köylüler ise bu yeni sınıflar tarafından sömürülmeye ve daha da yoksullaşmaya yüz tutmuşlardır.29 Bütün bu gelişmeler,
toprak üzerindeki mutlak devlet mülkiyetinin yavaş yavaş özel mülkiyete
de kapı aralaması anlamına gelse de bu değişim hiçbir zaman, Batı’da olduğu gibi bir feodal düzenin oluşumuna varamamıştır. Buna karşın, devletin taşradaki gücü anlamına gelen tımarlı sipahiliğin ortadan kalkması
ve başta Yeniçeriler olmak üzere bazı devlet sınıflarının ticaretle uğraşmaya başladığı dikkate alındığında, bu değişimin en azından, merkezi otoritenin gücünü önemli ölçüde azalttığı ve yerel seçkinleri de güçlendirdiği
söylenebilir.30
Fakat, gerek Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı ana kadar siyasal açıdan
bağımsızlığını sürdürmüş olması gerekse de feodalleşme karşıtı devlet politikasının temel politika olması nedeniyle; toprak sistemi ve ekonomik
düzendeki bu değişme yukarıda da belirttiğimiz gibi çok uzun bir süreçte
gerçekleşmiştir. Öyle ki devlet, bu alandaki değişimi kabullenmek zorunda
kaldığını ancak 1858 tarihli Arazi Kanunu ile göstermiştir. Buna göre Osmanlı toprakları, artık beş ana tür içinde sınıflandırılacaktır:31
1. Arazi-i Memluke: Özel mülkiyete ait topraklar
2. Arazi-i Mevkufe: Vakıflara ait topraklar
3. Arazi-i Metruke: Kamu yararı için ayrılmış topraklar
4. Arazi-i Mevad: Ölü ve işe yaramayan topraklar
5. Arazi-i Miriyye: Devlet mülkiyetine ait topraklar
Devlet, feodalleşmeye olduğu kadar kapitalistleşmeye de karşı olduğu için, toprak üzerinde özel mülkiyeti tanımış olması çok anlamlı değildir. Bununla birlikte, denetim dışına çıkan yerel seçkinleri yatıştırmaya
yönelik bir girişim gibi görünen bu yasal düzenlemenin, toplumsal denge28
29
30
31
Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ġstanbul: Doğu-Batı Yay., 1978, s. 104.
Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Ġstanbul, 1995, s. 93-96.
Örneğin Karaosmanoğlu, Çapanoğlu ve Canikli Ali PaĢaoğulları gibi aileler, sırasıyla Batı, Orta ve Kuzeydoğu Anadolu’da, Balkanlarda Tepedelenli Ali PaĢa, Vidinli Osman Pasvanoğlu, Arap topraklarında
Bağdat’ta Büyük Süleyman PaĢa ailesi, Musul’da Celilî ailesi, Mısır’da Ali PaĢa gibi yerel seçkinler, siyasi ve ekonomik alana egemen duruma gelmiĢlerdir.
Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Kitap: 2, Ġstanbul: Belge Yay., 1987, s. 105110.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
29
leri sarsmak yönünde son derece anlamlı sonuçlar doğurduğu söylenebilir.
Örneğin toprak üzerinde özel mülkiyet hakkının tanınmış olması Osmanlı
kentlerinin yabancı sermayeye açık ticaret merkezleri niteliğini kazandığı
bir döneme denk geldiği için; kırsal alanın pazar ekonomisiyle bütünleşmesine ve kentli nüfusun giderek bir ara sınıfa dönüşmesine yol açacaktır.
Öyle ki bu toplumsal dönüşümün doğal sonucu olarak 19. yüzyıla girilirken devletin Müslüman nüfusu Saltanat ve bürokrasiden oluşan yönetici
seçkinler; yerel liderler, toprak ağaları, küçük esnaf, zanaatkâr ve ulemadan oluşan ara sınıflar ve nihayet çalışanlar ve köylülerden oluşan alt sınıflar olmak üzere üç parçalı bir nitelik kazanmıştır.
Özetlersek, toprak düzeninin bozulması sonrasında ortaya çıkan
toplumsal dengesizlikler; Osmanlı toplumunu Batıda olduğu gibi, çıkarları
ve yazgıları çatışan sınıflardan kurulu bir toplum durumuna getirmeye
başlamıştır. Ancak bu sınıflaşma, Osmanlı ekonomisinin üretim biçimini
değiştiremediği gibi; ne ara sınıflar örgütlü bir sermaye gücüne dönüşerek
“orta sınıf” niteliği kazanabilmiş ne de alt sınıflar bir “emek sınıfı” niteliği
kazanabilmiştir. Bu sonuçta, ara sınıfların güçlenmesini engellemek amacıyla alt sınıfları destekleyen devlet politikasının da azımsanmayacak bir
rolü olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü böylece, hem ara sınıfların bir
burjuva toplumunun alt yapısını oluşturma niteliği kazanması önlenmiş
hem de bu sınıfların devlete karşı olası bir ayaklanmada alt sınıfların desteğini elde etmesi güçleştirilmiş olmaktadır. Şimdi bu sonuçlara dayanarak, Osmanlı toprak ve ekonomi düzeninin Türk Devrimi’ne de etki eden
iki temel özelliğini vurgulayalım:
 Osmanlı İmparatorluğu’nun iç dinamikleri, devleti ayakta tutan
kuruluş felsefesi ile onun yansıması olan üretim ve denetim altyapısını sürdürecek nitelikte bir gelişme göstermemiştir.
 Kurulu düzeni bozan iç dinamikler, devletin yoğun baskı ve gücü karşısında bir iktidar alternatifi oluşturmadıkları gibi güçlü
bir siyasal muhalefet niteliği bile kazanamamışlardır.
3.2. Siyasal ve Askeri Yapının Bozulması
Osmanlı İmparatorluğu’nun dayandığı toprak ve ekonomi düzenini bozarak yeni bir sınıfsal yapıya yol açan iç dinamiklerin başında, toplumun oldukça heterojen bir özellik göstermesi ve bu özeliklerden kaynaklanan yönetim sorunları olmuştur. Devletin, tebaaya bakışında etnik kökenden çok dinsel kimliği ölçüt almış olması nedeniyle; toplum, konumları farklı vergi yükümlülüklerine göre belirlenen cemaatlere parçalanmıştır. Millet Sistemi32 adı verilen bu yapı, süreç içinde ve doğal olarak, bir
yandan merkez-çevre ilişkilerini sağlayacak dinsel seçkinlerin belirmesine
yol açarken öte yandan da bu cemaatleri, merkeze karşı yerel direniş
32
“Millet” kavramı Arapça’daki milla’nın karĢılığıdır ve dinsel topluluk anlamına gelmektedir.
30
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
odakları durumuna getirmiştir. Bu dönüşüm, toprak düzeninin çözüldüğü,
ekonominin sarsıntı geçirdiği, devlet otoritesinin zayıfladığı ya da uluslararası etkilerin arttığı dönemlerde, ulusalcı tepkilerin nasıl olup da hızla
ve örgütlü bir biçimde ortaya çıkmış olduğunu anlamak açısından önemlidir. Yoksa, bu saptamalardan yola çıkarak, Osmanlı Devleti’nin teokratik
bir devlet olduğuna ilişkin bir yargıya varmak doğru değildir. Gerçekte
devlet, ne İslamiyet’in ürünü ve sonucudur ne de İslâm tarafından belirlenen politikalarla yönetilmiştir. Buna karşın, siyasal denetim ve vergi politikaları açısından daha kolaylaştırıcı olduğu için, görüldüğü gibi toplumu
dinsel kimliklere göre sınıflandıran bir sistem kurulması yeğlenmiştir.
Burada hemen akla, toplumun bu heterojen yapısı karşısında, “Batı’da olduğu gibi yurttaşlık temelinde birlik sağlayan bir uluslaşma politikası izlenemez miydi?” sorusu gelebilir. Böyle bir soru karşısında, öncelikle, Batı’da bu değişimin monarşi değil, onu ortadan kaldıran toplumsal
güçler tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu anımsamak gerekir. Bu nedenle, kişi egemenliğine dayanan bir devletin, heterojen bir toplumu yönetebilmek amacıyla ulus egemenliğine dayanan bir devlete yönelmesinin,
kendi varlık biçimiyle çelişen tutarsız bir politika olacağı açıktır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin, aynı Viyana Kongresi’nde Avrupalı monarkların
yaptığı gibi monarşik yapıyı koruma konusunda ısrarcı olması, kendi kuruluş felsefesi açısından son derece tutarlıdır.
Ne var ki Osmanlı İmparatorluğu, kendisi açısından tutarlı olan bu
politikayı, çağın gerekleri içinde tutarlı uygulamalar içersinde sergileyememiştir. Bu durumun da elbette çok sayıda nedeni vardır. Her şeyden
önce, devleti yönetenlerin nitelikleri, son iki yüzyıl içinde devletin yazgısına etki eden bir değişken durumuna gelmiştir. Taht kavgalarına son vermek amacıyla 18. yüzyıldan başlayarak “Ekberiyet” yöntemine geçilmesinin ve böylece tahta çıkacaklarda bilgi, deneyim, yetenek ve vizyon yerine
yalnızca en yaşlı olma ölçütü aranmasının bu durumun en önemli nedeni
olduğu söylenebilir. Ancak, kişi egemenliğine dayalı bir devlette, egemenliğin sahibi olan kişinin, o gücü kullanabilecek nitelikleri taşımıyor olması, o kişinin “niteliksiz” olduğu saptamasıyla geçiştirilemeyecek denli
önemli bir sorundur. Çünkü bir monarkın iktidarsızlığının, önce bir otorite boşluğu ardından merkez ve taşradaki bürokrasinin iktidarıyla sonuçlanacağı açıktır ki Osmanlı ülkesinde yaşanan durumda tam olarak budur.
Yönetimin dizginleri önce eyalet beyleri, valiler ve paşaların eline geçmiş;
ardından merkezi bürokrasi giderek seçkin ve dokunulmaz bir nitelik kazanarak kirli, kayırmacı ve popülist bir yönetim süreci başlatmıştır.
Devlet aygıtının bir bütün olduğu ve siyasal yapıdaki yozlaşmanın
devlet aygıtının bütününü etkileyeceği açıktır. Nitekim bu yozlaşma sürecinin, bürokrasi dışında etkileşime girdiği ilk kurum İlmiye Teşkilatı olmuştur. Etkileşim diyoruz, çünkü merkezi otoritenin zayıflaması, İlmiye
Teşkilatını devlet aygıtı üzerinde daha seçkin bir duruma getirirken; İlmi-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
31
ye Teşkilatı da merkezi otoriteyi yenilikçi politikalar açısından kısıtlamak
yönünde bir etki yaratmıştır.
Siyasal yozlaşmanın etkilediği bir diğer kurum ise askeri örgüttür.
Ancak bu kurumun çözülmesi, siyasetin yanı sıra siyaseti de yozlaştıran
ekonomik, teknolojik ve bilimsel yozlaşmalarla daha önceden başlamıştır.
Öyle ki Avrupa’da askeri teknoloji ve eğitim konusunda Rönesans sonrasında başlayan değişim iyi okunamamış ve bunun sonuncunda da Osmanlı
Devleti, 17. yüzyıldan başlayarak yeni fetihler yapamaz duruma gelmiştir.
Bu da doğal olarak fetihlere dayanan birlik ve beraberliğin zedelenmesine,
ganimet gelirleri ile yıllık vergilerin azalmasına ve nüfus yerleştirme politikalarının aksamasına yol açmıştır. Dahası fetihler yoluyla sağlanan devşirme olanaklarından da yoksun kalınınca; yeniçeriliğe Müslüman nüfustan da asker alınmaya başlanmış ve böylece devlet sınıfları ile toplumsal
sınıfları ayıran duvarlar yıkılmaya başlamıştır. Uzun süren maliyetli savaşlara karşın yeni topraklar elde edemeyen, kazandırdığından çok daha
fazlasını tüketen bu ordu, artık devletin sırtında önemli bir kamburdur.
3.3. Batı’nın Etkisi
15. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da ortaya çıkan gelişme ve değişmeler, Batı uygarlığını giderek farklılaştıran ve Doğu uygarlığından ayırıp
uzaklaştıran bir karakter taşımaktadır. Daha üretken, daha dışa dönük ve
daha atak ve saldırgan nitelikleriyle bu uygarlık, dünyayı giderek kendisine bağımlı duruma getiren, dünyanın yer altı ve yerüstü kaynaklarını kendine tabi kılan baskın ve hegemonik bir uygarlıktır. Dolayısıyla Batı, bu
sömürgeci ve buyurgan niteliğiyle zaten küresel düzeyde etkili ve belirleyici bir değişkendir ve Osmanlı İmparatorluğu da Batı’nın öncelikle bu genel etkilerine maruz kalarak Akdeniz odaklı bölgesel egemenliğini yitirmiştir. Geriye dönük olarak aleyhine işlemeye başlayan kapitülasyonlar,
bu kapsamlı denge değişiminin simgesel vitrini niteliğindedir.
Bununla birlikte, Batı’nın etkisini zaman, mekân ve olgu olarak
daraltacak olursak; Osmanlı İmparatorluğu’nun akıbeti üzerinde üç temel
gelişmenin etkili ve belirleyici olduğunu söyleyebiliriz: Fransız Devrimi
sonrasındaki gelişmelere bağlı etkiler, emperyalizme bağlı etkiler ve Rus
yayılmacılığına bağlı etkiler. Bu üç etkiye ana çizgileriyle ve kısaca değinmek, izleyen bölümlere hazırlık açısından yararlı olacaktır.
 Fransız Devrimi sonrasındaki gelişmelere bağlı etkiler: 18.
yüzyıl boyunca Doğu ve Batı arasındaki en büyük devlet, Arap
dünyası ve Ortadoğu’yu denetim altında tutan ve Balkanlar üzerinde de Rusya ve Avusturya ile çatışma içinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu’dur. Osmanlı ülkesi, devletin vergisel üretim
tarzı nedeniyle tebaasını bütünleştirmek yerine sınıflandırıp
çok parçalı hale getirmiş olması nedeniyle, benlik ve kimliklerini korumakta olan Türk, Rum, Bulgar, Sırp, Arnavut, Hırvat,
32
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Romen ve Arap gibi topluluklar üzerine kurulmuştur. Millet
Sistemi adı verilen bu yapı, her ne kadar vergi politikası açısından çeşitli yararlar sağlamaktaysa da siyasal birliğin oluşmasını
engelleyen bir değişken olarak, İmparatorluğu dışarıdan gelecek kimlik ve bağımsızlık dalgalarına karşı savunmasız bir duruma getirmiştir. İşte o dalgalardan ilki ve en büyüğü, bağımsızlık söylemiyle hareket eden ulusalcılıktır ki düşünsel köklerini Fransız Devrimi ile biçimlenen siyasal ortamdan almıştır.
Dalganın İmparatorluk üzerindeki etkisi, gerçekten de son derece
yıkıcı olacaktır. Öyle ki 19. yüzyıl sonuna kadar İmparatorluğun Balkan
topraklarındaki toplulukların tamamı bağımsızlıklarını kazanırken, Ortadoğu ve Arap dünyasındaki topluluklar ise Batılı devletlerin manda sistemine katılarak yarı sömürge durumuna getirilmişlerdir. İmparatorluğun
duraklama evresinden parçalanma evresine girmesine yol açan bu yıkıcı
etki, Osmanlının akıbeti üzerindeki son kararı, artık İngiltere ve Rusya’nın
iradesine bırakmıştır.33 Kavalalı Ayaklanması’nda da görüldüğü üzere,
İmparatorluk artık, bir valisi ile bile baş edebilecek durumda değildir.
Devlet bir bakıma, Fransız Devrimi’nin nedenini, oluşunu ve sonuçlarını
okumaya zahmet etmemiş olmasının bedelini ödemektedir. Devrimi, Reisülküttâb Atıf Efendi örneğinde olduğu gibi bir dinsizlik eylemi olarak geçiştiren34 ya da Cevdet Paşa gibi “hükümet-i mutlaka”ya karşı sadakatsizlik gibi algılama sığlığı gösteren yaklaşımlar iflas etmiş; onun liberal ve
ulusalcı boyutunu kavramak içinse çok geç kalınmıştır.
 Emperyalizme bağlı etkiler: Avrupa’da yüksek teknolojinin üretime uygulanması sonucunda talep miktarını aşan düzeyde bir
mal ve hizmet arzı oluşmaya başlamış, bu da yeni tüketim alanları açılmasını zorunlu kılmaya başlamıştı. Artan sermaye birikiminin yeni yatırım alanlarını gerekli kılması da bu dışa açılma gereksinimi destekleyen bir başka gelişmeydi. Üstelik, Avrupa ekonomilerinin yeni tüketim ve üretim alanlarına kavuşturulması, hammadde sürekliliğini sağlayacağı gibi artan nüfus
açısından da verimli bir iskan politikası izlenmesine olanak tanıyacaktı. 35 Bu gereksinim ve zorunluluklar karşısında, Avrupa’daki güç dengesi ve kapitalist rekabet, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Avrupa dışına taşmaya başladı ki emperyalizm de işte bu sürece verilen addır. Ancak, sonuçları ağır ve
kanlı bedellerle ödenmiş bir dünyada, bugün çok iyi bilinmektedir ki bu süreç ekonomik bir rekabet ile sınırlı kalmamış; önce diplomatik bir saygınlık aracı ardından da silahlanma yarışı33
34
35
Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V. Cilt, Ankara: TTK Yay., 1988, s. 137-138; Sarıca, s. 119.
Sarıca, s. 76-77.
Orhan KurmuĢ, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Ankara: SavaĢ Yay., 1982, s. 7-8; Sander, s. 155;
Ergüden, s. 140-141.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
33
na dönüşerek, düşmanlık tohumlarının serpildiği savaşkan bir
dünya yaratmıştır.
Bu, öylesine tutkulu ve yayılmacı bir süreçtir ki 20. yüzyıla girilirken Uzak ve Yakın Doğu dışında bütün dünya artık güçlü kapitalist ekonomilerin uydusu düzeyine indirgenmiştir. Uzak Doğu, gerek o dönemdeki savaş gücüyle gerekse de büyük bir lojistik destek gerektirecek kadar
“uzak” olması nedeniyle, emperyalizmin boy hedefi olmaktan kurtulmuştur. Ancak daha savunmasız ve “yakın” olan Yakın Doğu ve daha net söylenirse Osmanlı toprakları, bu avantajlardan yoksundur. Dolayısıyla para
ve finansın güçlü merkezleri36, dünyayı kana bulamak pahasına, onu paylaşmayı denemekten geri kalmayacaklardır.
 Rus yayılmacılığına bağlı etkiler: Rusya’yı yayılma yönünde yüreklendiren temel etken, Osmanlı İmparatorluğu’nun Sokullu
Mehmet Paşadan sonra hızla duraklamaya başlamış olmasıdır.
I. Petro döneminde büyük atılımlar yapan ve sıcak denizlere
inmeyi stratejik hedef haline getiren Rusya, Osmanlı’nın duraklamasıyla birlikte 19. yüzyıldan başlayarak I. Nikolay yönetiminde bu hedefi büyük bir kararlılıkla ele alacak ve Osmanlı
İmparatorluğu ile Balkanlar’da kapsamlı bir çatışma içine girecektir. İstanbul’u fethetme düşüncesini de içermeye başlayan
bu politika, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı hamiliğini üstlenmesi nedeniyle başarıya ulaşamamışsa da Rusya’yı endüstriyel
yönden yeniden yapılanmaya ve Almanya ile ittifaka yöneltmesi
açısından son derece önemli sonuçlar doğurmuştur. Çünkü
Rusya’nın sonraki dönemde, gerek Balkan uluslarını ayaklanmaya kışkırtması gerekse de Osmanlı topraklarına yönelik saldırgan bir tutum içinde olmasında bu ittifakın verdiği güvenceler de belirleyici olmuştur. Ne var ki İngiltere’nin izlediği politika nedeniyle, Rusya zaman içersinde, Avrupalı devletler olmaksızın Osmanlı topraklarını tek başına parçalayamayacağını kabullenecek ve 1908 Reval görüşmelerinde, Osmanlı’yı paylaşmak üzere İngiltere ile anlaşma sağlayarak, yayılmacılığa farklı
bir boyut kazandıracaktır.
36
Birinci Dünya SavaĢı öncesinde yalnızca Ġngiltere, Fransa ve Almanya’nın ülke dıĢındaki yatırımlarının
toplamı 125 ile 160 milyar altın frank olarak kestirilmektedir ve bu rakam o sırada tüm dünyadaki dıĢ
yatırımların % 83’ü düzeyindedir. Bkz.: Haluk Ülman, Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol (ve Savaş),
Ankara, 1973, s. 2.
34
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 4
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
4.1. Dağılma Karşısında Yapısal Reform Arayışları
Osmanlı ülkesi yüz yıllar boyunca Batı topraklarını, kültürünü ve
halklarını içerecek bir konuma sahip olmuş, kentlerinde Batılı tüccarlara
önemli ayrıcalıklar tanımıştır. Yine Batı’nın uygarlaşma adına büyük bir
gelişme kaydettiği dönemlerde, o henüz dünyanın en büyük imparatorluklarından birisidir. Bu nedenle de Osmanlı yönetimi yıkılış gerçeği karşısında, yadırganmayacak bir biçimde Batılılaşma politikasına başvurmuştur. Ancak, politikanın niteliğinin saptanmasında kendi kararlarını almaktan çok, Batı’nın yol göstericiliğinden yararlandığı için başarısız olmuş ve
her aşamada Batı’ya biraz daha bağımlı hale gelmiştir. Özetle Osmanlı yenilik hareketleri kendine özgü bir düşünceye değil, Batı ürün ve değerlerinin ithaline dayandırılmış ve tüm bu yenileşme sürecinde devlet tek seçici
ve belirleyici olduğu için de toplumun yenileşme sürecine katılımı engellenmiştir. Bunun temel nedeni, Osmanlı yenilik hareketlerinin toplumsal
ve ekonomik yapının Batılılaştırılması amacına değil, devleti yönetme sürecinin yeniden üretimi amacına yönelik olmasıdır.
Osmanlı yenileşme hareketleri üç başlık altında ele alınabilir: Birincisi 1703–1839 dönemine damgasını vuran ve askerî ve teknolojik yeniliklerin öne çıktığı dönem; ikincisi Tanzimat’ın ilânı ile başlayan ve Islahat
Fermanı ve Meşrutiyet ile devam eden hukuksal yenileşme dönemi; üçüncüsü de yenileşmenin ideolojik ve kavramsal çerçevesinin belirlenmesine
katkıda bulunan siyasal düşünce akımları. İrdelemeye Tanzimat öncesinden başlandığında, bu dönemin net politika ve programlara dayandırıl-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
35
mamış olduğu görülmektedir. Bu nedenle Tanzimat’a kadar ortaya çıkan
yeniliklerin bir dökümünü sunmakla yetineceğiz:
III. Ahmet Dönemi (1703 – 1730)





Matbaanın açılması (1727).
Doğu klasikleri Türkçe’ye çevrildi
İstanbul’da kumaş ve çini fabrikası kuruldu.
Yalova’da ilk kağıt fabrikası kuruldu.
İlk kez çiçek aşısı uygulandı.
I. Mahmut Dönemi (1730 – 1754)
 Humbaracı Ocağı’nın açılması.
 Medrese okullarının açılması (1736 – 1740).
 Mühendishane-i Berr-i Hümayun’un (Kara Mühendis Okulu)
açılması.
I. Abdülhamit Dönemi (1774 – 1789)
 Askerî eğitim için Fransa’dan subay ve öğretmen getirilmesi.
III. Selim Dönemi (1789 – 1807)
 Nizam-ı Cedit Ocağı’nın açılması.
 Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un (Deniz Mühendis Okulu)
açılması.
 Avrupa başkentlerine daimi elçiler gönderilmesi.
 Yabancı dillerden matematik ve askerlikle ilgili eserler Türkçe’ye çevrildi.
 İlk defa devlet görevlilerinin dışındaki kişilerden devletin durumu ile ilgili rapor istendi.
II. Mahmut Dönemi (1808 – 1839)
 Sened-i İttifak’ın imzalanması ve devletin Ayanlara ödünler
vermesi. (28 Eylül 1808)
 Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması. (15 Haziran 1826)
 Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun kurulması.
 Askerî Tıbbiye’nin açılması (1827).
 Harp Okulu’nun açılması (1834).
 İlköğretim zorunlu oldu.
 Memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif-i Adliye açıldı
 Posta örgütünün kurulması.
 Karantina sisteminin kurulması.
36
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
 Fes, ceket ve pantolon giyilmeye başlanması.
 İlk nüfus sayımının yapılması. (1827) Askeri amaçlı olduğu için
sadece erkekler sayıldı.
 Takvim-i Vekayi’nin (Resmî Gazete) yayın hayatına girmesi.
(1831)
 Derebeylerinin ortadan kaldırılması.
 Askeri işleri düzenlemek için Dar-ı Şura-i Askeri kuruldu.
 Adalet işlerini düzenlemek için Meclis-i Vala-i Adliye meclisleri
kuruldu.
 Devlet memurlarının sorunlarını düzenlemek için Dar-ı Şura-i
Babıali meclisleri kuruldu.
 İlk kez yurt dışına öğrenci gönderildi.
 Divan örgütü kaldırılıp çeşitli bakanlıkların kurulması.
 II. Mahmut ilk kez yurt içi gezilere çıktı.
 Köy ve mahallelere Muhtarlar atandı.
 Tımar ve Zeamet yöntemi kaldırıldı. Devlet memurları aylığa
bağlandı.
4.1.1. Tanzimat Fermanı
II. Mahmut’un ölümü üzerine tahta geçen oğlu Abdülmecit Efendi,
babasının yenilikçi kimliğini sürdürmüş ve çok güvendiği Londra Büyükelçisi Mustafa Reşit Paşa ile birlikte çalışarak köklü bir reform arayışına
girmiştir. Tanzimat hareketleri Osmanlı'ya batılı anlamda bir düşünce biçimi ve yönetim şekli getirmek için Avrupa'dan esinlenerek yapılan programlı bir yenilik ve kültür hareketiydi. Gülhane Hatt-ı Hümayunu da denilen ve 3 Kasım 1839’da ilân edilen Tanzimat, işte bu ortak çalışmanın
ürünü olan ve devlet yapısını hukuksal anlamda yeniden tanımlayıp, bazı
yeni değişiklikler öngören bir Berattır. Dolayısıyla Tanzimat Fermanı’nda
toplumsal hak talepleri değil, Sultan tarafından tebaaya tanınmış bir dizi
haklar söz konusudur. Fermanın içeriğinde dikkati çeken başlıca önemli
noktalar şöyle özetlenebilir:37
 Kurullara dayanılarak yeni yasalar yapılması ve yönetimde keyfiliğin engellenmesi öngörülmüştür.
 Devletin bütün uyrukların eşitliğine saygı göstermesi ilkesi benimsenmiştir.
 Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği, mülkiyet güvenliği, askerlik
hizmeti ve vergi yükümlülüğünün adalet ve eşitlik ilkelerine uygunluğu gibi bazı temel haklar tanınmıştır.
37
Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Ġstanbul: YKY Yay., 2002, s. 85-91.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
37
 Yeminli güvenceye dayanarak, Padişahın kendi iradesiyle kendi
yetkilerini sınırlandırması söz konusudur.
Bununla birlikte, fermanın hükümleri gerek Müslüman-Türk ahalinin toplumsal nitelikleri, gerekse de Hıristiyan toplulukların eşitlik söylemini istismarı nedeniyle uygulanma şansını pek bulamamış, dahası uygulamaya dönük sorunların çözümü bahanesiyle emperyalist devletlerin
Osmanlı Devleti’nin içişlerine daha fazla karışmaları için elverişli bir ortam yaratmıştır. Örneğin iltizam yönteminin ve ulemaya tanınmış vergi
muafiyetlerinin kaldırılması mültezim ve ulemanın tepkisini çekerken,
dinsel eşitlik de gerek Müslüman tebaa gerekse de özel imtiyazları bulunan Rum topluluklar tarafından olumsuz karşılanmıştır.
Özetlemek gerekirse, temel haklar konusunda yeni bir açılım olan
Tanzimat Fermanı, gerçekte bu hakları üreten bir aydınlanma akılcılığına
dayanmadığı için, yenilikleri dar bir “Avrupalılık” kavramıyla özdeşleştirerek daha başından yozlaştırmıştı. 38 Bununla birlikte, ulemanın özellikle
de yargı ve eğitim alanındaki etkisini kırmış olması ve Cumhuriyet dönemine de devredilen bir Batılılaşma idealinin temellerini atmış olması anlamında önemli bir yenileşme adımı niteliğini taşıyordu.
4.1.2. Islahat Fermanı
1856 yılında kabul edilen Islahat Fermanı Tanzimat Fermanı’nın
devamı niteliğini taşımakla birlikte, ondan farklı olarak tümüyle yabancı
devletlerce hazırlanmış ve Osmanlı Devleti’ne dayatılmış bir yenileşme
programıdır.39 Islahat Fermanının temelleri Ali Paşa ile İstanbul’daki
Fransız ve İngiliz Elçileri arasında kararlaştırılmıştır. Yapılış ve hazırlanış
biçiminden de anlaşıldığı gibi Tanzimat dönemindeki dış karışmaların ve
Osmanlı iktidarınca verilmiş ödünlerin genişletilmesi anlamına gelmektedir. Ferman, bu genişlemeyi dinsel eşitliği getiren ilke aracılığıyla sağlamakta ve sözde bir Osmanlı yurttaşlığını tanıyarak, toplumun her bireyine
eşit hak ve özgürlükler tanımaktadır. Osmanlı iktidarının bu reformdan
güç alarak, yurttaşlık temelinde bir Osmanlı birliği yaratmak ve bu sayede
de etnik toplulukların ulusal ayrılıkçı hareketlerini durdurmak istediği anlaşılmaktadır. Ancak, etnik topluluklar çoktan ulus bilincine kavuşmuş ve
arkalarına da İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçlü devletleri almış bulunduğundan böyle bir yurttaşlığı benimsemeyecekleri açıktır ve benimsememişlerdir de.
Islahat Fermanı ile devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik
nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplum38
39
Hilmi Yavuz: “BatılılaĢma Değil, OryantalistleĢme”, Doğu-Batı, Yıl: 2, Sayı: 2 (ġubat-Mart-Nisan 1998),
s. 99–100.
Karal, s. 250; Sarıca, s. 142.
38
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
daki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, İslam dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte Batı taklitçisi kuruluşlar türemiştir.
4.1.3. Birinci Meşrutiyet
V. Murat’ın sağlık sorunları nedeniyle Şeyhülislam’ın da fetvası ile
tahtan indirilmesi üzerine Mithat Paşa ve arkadaşları Meşrutiyeti ilan
edeceğine ve Kanun-i Esasiyi yürürlüğe koyacağına söz veren V. Murat’ın
kardeşi II. Abdülhamit’i 31 Ağustos 1876 yılında tahta çıkardılar.
Bu siyasal gelişmenin ürünü olarak ortaya çıkan ve Osmanlı tarihinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasî, Belçika anayasasından esinlenerek
hazırlanmış ve 23 Aralık 1876’da “padişahın irade-i seniyesiyle” yürürlüğe konmuş 12 bölüm ve 119 maddelik bir anayasadır. Anayasa, topluma
çeşitli özgürlükler tanımakta ve mebusan ve ayânlar olmak üzere iki meclisli bir yapıyla padişahın kendi iradesini paylaştığı bir siyasal ortam yaratmaktadır.
Resmî ideolojisi “Osmanlıcılık” ilkesi üzerine kurulan anayasanın,
padişahın iradesini sınırlandırdığını ya da meşrutî (şarta bağlı) bir rejim
yaratmış olduğunu söylemek güçtür. Her şeyden önce, bu yenilikçi adım
da kendinden öncekiler gibi, toplumsal güçlerin taleplerine değil, önce
Yeni Osmanlılar sonradan da Jön Türkler olarak anılacak bir gurup aydının baskılarına dayanmaktadır. Dolayısıyla var olan fiilî durumu hukuksal
zemine taşımakla yetinen anayasa, meşruti rejim saptamasını olanaksız
kılacak pek çok hüküm içermektedir. Örneğin padişah anayasanın da üzerinde bir güç sayılmakta ve bu nedenden dolayı hukukun üstünlüğünden
henüz söz edilememektedir. Padişah 113. madde ile son söz hakkını elinde
bulundurmakta, 36. madde ile kanun hükmünde kararname yayınlayabilmekte ve 7. madde ile de anayasayı askıya alarak meclisi dağıtabilmektedir.40 Dahası Monarşinin olanca gücüyle devamını öngören bu hükümlerin yanı sıra devletin teokratik yapısının korunduğu da dikkati çekmektedir. Örneğin, anayasa uyarınca devletin dini ibaresine yer verilmekte; Sultan, halife unvanıyla şeriat hükümlerini uygulamakla yükümlü kılınmakta,
yasaların din kurallarına aykırı olamayacağı şartı konmakta ve Şeyhülislamın devlet yapısındaki işlevleri korunmaktadır. Hak ve özgürlüklere konusunda ise, toplam 19 madde içinde “vatandaşlık, din ve vicdan, basın,
ticaret, sanat, dilekçe, öğretim ve öğrenim, mülkiyet, konut dokunulmazlığı ve yargılanma usulleri” gibi hak ve özgürlüklere yer verilmiş; ancak bu
hükümlerdeki muğlâklık nedeniyle bir belirsizlik ortamı oluşmuştur.41
Özetle, Osmanlı tarihinin bu ilk anayasası herhangi bir yetki ayrımı getirmediği gibi, padişahın ilahi kaynaklı sayılan yetkileriyle devleti
bütünleştiren geleneği de resmileştirme işlevini görmüştür. Dolayısıyla bu
40
41
E. Ziya Karal: Osmanlı Tarihi, VIII. Cilt, Ankara: TTK Yay., 1988, s. 222-226.
T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler (1876–1938), C. I, Ġstanbul: 2001, s. 13.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
39
anayasa ile ortaya çıkan yeni durum, biçimsel bir meşrutiyetten ibarettir.
Nitekim bu durumun en açık kanıtı da Osmanlı meclisinin Rusya ile yürütülen savaş konusunda eleştiri dozunu artırdığı anda, sultan II. Abdülhamit tarafından daha 14 Şubat 1878’de dağıtılmış olmasıdır. Esasen elde
edilen sonuç meclisin feshine değecek nitelikte de değildir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu Rusya karşısında ağır bir yenilgi almış ve Edirne Antlaşması ile Erzurum dâhil doğuda ve Trakya’da büyük toprak kayıplarına
uğrarken; 3 Mart 1878’de de tarihinin en ağır diplomatik yenilgilerinden
olan Ayestefanos Antlaşması’yla yıkılışının ilk ciddî belirtisini vermiştir.
Gerçi bu antlaşma İngiltere, Almanya ve Avusturya’nın karşı çıkması nedeniyle yürürlüğe girmemiş ve 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile büyük ölçüde değişikliğe uğramıştır. Fakat bu antlaşmanın getirdiği yeni durum da hiç iç açıcı değildir:
 Bulgaristan yarı bağımsızlık kazanmıştır (Md. 1–12).
 Yunanistan’a toprak verilecektir (Md. 24).
 Avusturya Bosna-Hersek’i işgal edecektir (Md. 25).
 Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın bağımsızlığı tanınmıştır
(Md. 26–51).
 Hıristiyanlar ve Ermeniler lehine yapılacak reformların takipçisi yalnızca Rusya değil, diğer devletler de olacaktır”.42
Osmanlı İmparatorluğu, ayrıca İngiltere ile imzaladığı İstanbul
Antlaşması’yla Kıbrıs’ı da yitirmiştir. Artık bir yandan Avrupa’nın yeni
dengeleri oluşup, İngiltere ve Almanya arasında gizli bir sömürge savaşı
başlarken, öte yandan Osmanlı’nın tükeniş belirtileri uluslararası belgelerle tescil edilmektedir.
42
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, Ġstanbul: Filiz Kitabevi Yay., 1985, s. 289-290.
40
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Resim-1: 1877 Osmanlı Mebusan Meclisi'nin Açılışı
4.1.4. Jön Türk Hareketi ve İkinci Meşrutiyet Denemesi
1865 yılında Genç İtalya örgütü örnek alınarak İstanbul’da kurulan
İttifak-ı Hamiyyet örgütü, 1867’den itibaren Avrupa’da önce Genç Türkiye
Partisi, ardından Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve en sonunda da Jön Türk
Hareketi olarak anılmaya başlanmıştır. Bu hareket, Abdülhamit dönemi
istibdadı nedeniyle yurt dışında sıkışıp kalırken, ortaya koyduğu ideolojik
birikimle 1889’da İbrahim Temo ve arkadaşlarınca Askerî Tıbbiye’de kurulacak olan İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin de temeli olacaktır. 1894’te İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan örgüt, 1895–96 yıllarındaki nizamnameleri ile amaç ve görevlerini netleştirmesine karşın, bu tarihten başlayarak hızlı bir parçalanma sürecine girmiş ve bir fraksiyon siyasetinin aracısı durumuna gelmiştir. Ahmet Rıza, Mizancı Murat Bey, Abdullah Cevdet, Prens Sabahattin, Osmanlı Gazetesi ve Şûra-yı Ümmet çevrelerince
belirlenen bu fraksiyonların yeniden bir araya gelebilmesi içinse, Fransa’da gerçekleşen 4–9 Şubat 1902 Kongresi’ni beklemek gerekecektir. Ancak, bu kongre de fraksiyonların azalması dışında bir işe yaramamıştır.
Kongreden çıkan sonuç, meşrutiyetçi hareketin İttihat ve Terakki adlı örgütün devamı olan ve aşırı merkeziyetçi Ahmet Rıza gurubu ile “Teşebbüsi Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kuran Prens Sabahattin gurubu
arasında ikiye bölünmesi olmuştur.
Örgütü toparlayan temel etken ise, sonuçta yine dış dinamikler
olacaktır. Zira meşrutiyet aydınları 1905 Rus-Japon savaşındaki Rus yenilgisinden ve aynı yıl Çarlık Rusya’sında gerçekleşen devrim girişiminden
fazlasıyla etkilenmişlerdir. Nitekim örgüt içersinde bu tarihten başlayarak
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
41
hızlı bir canlanma, disiplinli bir çalışma görülmüştür. Özellikle de Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nâzım adlarının öne çıktığı bu yeni dönem, meşrutiyetçiler için bir bütünleşme dönemi olacaktır. Nitekim 1906’da çoğunluğunu 3. Ordu subaylarının oluşturduğu bir gurubun Selanik’te kurduğu
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, önce Paris’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti,
ardından da Suriye’de kurulmuş Vatan ve Hürriyet Cemiyeti ile birleşince;
sürecin tamamlanması için her şey 1907’deki yeni nizamnamenin ilân
edilmesini beklemeye kalmıştır.43
Bundan sonrası ise, tüm kötülüklerin kaynağı saydıkları monarşiye ve dolayısıyla da II. Abdülhamit yönetimine son vermek ve böylece, ilân
edecekleri meşrutiyet aracılığıyla Avrupa’nın özgürlük, demokrasi, hak ve
adalet kavramlarına Osmanlı kapılarını aralamaktır. 12. Haziran 1908 de
Binbaşı Enver Beyin dağlara çekilerek başlattığı ayaklanma kısa sürede
başkalarının da katılımıyla hızla Balkanlar’da yayılmaya başladı. II. Abdülhamit ayaklanmayı bastırmak için çeşitli önlemler aldı. Fakat ayaklanmacıların Manastır'daki Ordu Komutanı Müşir (Mareşal) Osman Paşayı dağa kaldırması II. Abdülmamit’in 40 gün kadar süren direncini kırdı
ve 24 Temmuz 1908’de II. Abdülhamit’e meclisi yeniden açmayı ve anayasayı yeniden yürürlüğe koymayı kabul ettireceklerdir. Gerçi Abdülhamit,
kasım ve aralık aylarında yapılan ve ezici bir çoğunlukla İttihatçıların kazandığı seçimler sonucu oluşan yeni meclise dirençli bir muhalefet göstermiş ve gerici nitelikli 31 Mart Olayı’nın (13 Nisan 1909) hazırlanmasında büyük rol oynamışsa da artık siyasal yaşamın güç dengeleri çoktan bozulmuştur. Sonuçta iç siyasal karışıklık bastırılmış ve tahttan indirilen
Abdülhamit’in yerine V. Mehmet Reşat sultanlık makamına oturtulmuştur. Aynı yıl içersinde, parlamenter rejime geçişte önemli bir adım sayılan
bir de anayasa değişikliği gerçekleştirilecektir. Buna göre, bakanlar artık
yalnızca parlamentoya karşı sorumlu olacak ve padişahın sürgün yetkisi
elinden alınarak kişi güvenliği sağlanacaktır.44
Olaylar ve siyasal sistem içindeki değişiklikler, buraya kadar İttihat ve Terakki’nin isteği ve ideolojisi doğrultusunda gelişmiştir. İttihat ve
Terakki 1914 yılına dek siyasal yaşamı dışarıdan denetlemiş ve 1914–18
yılları arasında da doğrudan diktatörlük kurmuştur. İttihatçılar açısından
yeni bir dönem başlamış gibi görünse de aslında Osmanlı yenileşme serüveninin de sonuna gelinmiştir. Çünkü İttihatçılar için, artık yenileşmeden
daha önemli olan şey, devletin yalnızlığını paylaşacak yeni uluslararası it-
43
44
Bu satırların ayrıntısı için bkz.: Sina AkĢin, “II. Jön Türk Hareketinin Dönemlendirilmesi”, VIII. Türk Tarih Kongresi, Cilt: III, Ankara: TTK, 1983, s. 1795-1796; Kâzım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti
(1896-1909), Ġstanbul: 1982, s. 465-467 ; M. ġükrü Hanioğlu, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve
Jön Türklük (1889-1902), C. I, Ġstanbul: ĠletiĢim Yay, 1985, s. 645-650; Tevfik Çavdar, Özgürlük Kavgasında Yaşayan Geçmiş (1860-1918), Ankara: AY-ÇA Yay., 1982, s. 67-158.
Ġhsan GüneĢ, “II. MeĢrutiyet Devri (1908-1918)”, Osmanlı Tarihi, EskiĢehir: AÜ. AÖF Yay., 1991, s.
227; T. Zafer Tunaya, “1876 Kanun-ı Esasisi ve Türkiye’de Anayasa Geleneği”, TCTA, Cilt: 1, s. 38.
42
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
tifaklar bulmak ve olası bir savaştan kazançlı çıkarak bozulan toprak dengelerini yeniden düzene koymaktır.
Resim-2: İkinci Meşrutiyet Seçimlerinden Bir Görüntü
Özetlersek, Osmanlı yenileşme hareketleri, “Batı uygarlığını üreten
aydınlanma akılcılığı, laiklik ve hukuk devleti gibi temel modernleşme
kavramlarını reddederek batılılaşmak” çelişkisinden yola çıkmış ve siyasal
yaşamının son yüzyılını boşa tüketerek ne modern bir siyasal sistem ne de
demokrasi üretebilmiştir. Tersine, Batı oryantalizmine teslim olarak, Doğulu özelliklerinin korunmasına çabalamış ve bunun sonucunda da devleti
ayakta tutan sınıfların teker teker çözülmesi gerçeğiyle yüzleşmek zorunda
kalmıştır. Örneğin son şans olarak gördüğü ve Almanya’ya aşırı güvendiği
I. Dünya Savaşı’na girerken, artık tımarlı sipahilerin çoğu toprak ağası,
kapıkulları tüccar, yeniçeriler de küçük esnaf olarak boy göstermektedir.
Bu haliyle Osmanlı İmparatorluğu, yükseliş dönemindeki toplumsal dengelerinden ve buna dayalı siyasal gücünden çok uzaktadır. Yenileşmenin
bu akıbeti kuşkusuz yalnızca devlet politikalarıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Aynı vizyon yetersizliği, sivil aydınların ortaya koyduğu düşünce hareketleri ve kurtuluş reçeteleri için de geçerlidir. Aşağıdaki bölümde, bu hareket ve akımlar ana hatlarıyla açıklanmaya çalışılmıştır.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
43
4.2. Dağılma Karşısında İdeolojik Reform Arayışları
4.2.1. Osmanlıcılık
19. yüzyılın sonlarına yaklaşırken, Osmanlı topraklarında yaşayan
azınlıkların ulusal ayrılıkçı eylemlerini şiddetlendirmesi, İmparatorluğu
bu sorunu çözebilecek önlemler aramaya yöneltmiştir. II. Mahmut döneminde dile getirilip, daha sonra Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler’in ellerinde sistemleşen Osmanlıcılık akımı bu önlemlerin ilki sayılmaktadır. Akımın mimar ve savunucuları, Osmanlı topraklarında yaşamakta olan Türk,
Ermeni, Arnavut, Arap ve Bulgar gibi toplulukların tek bir Osmanlılık
şemsiyesi altında toplanması ve herkese “Osmanlı yurttaşlığı” tanınması
gerekliliği üzerinde durmakta 45 ve böyle birliğin başarı şansını da meşrutî
monarşide görmektedir. Onlara göre, temel hedef sayılan İttihad-ı Anasır’ın (Ulusların Birliği) gerçekleşmesi için, öncelikle ülkenin bu ulusların
eşit olarak temsil edildiği çok katılımlı bir meclis tarafından yönetilmesi
gerekmektedir.46
Dönemin devlet adamları ve aydınları ulusal ayrılıkçı hareketleri
bir “haklar sorunu” olarak görme eğiliminde oldukları için, akım kısa zamanda Tanzimat dönemi iktidarlarının resmî görüşü durumuna gelmiş ve
İslâmcı ve Batıcı gurupların da desteğini kazanmıştır. Anlaşılan o ki Osmanlı iktidarları, azınlıklara kimi anayasal haklar ve yurttaşlık kimliği tanındığı takdirde, onların devletten kopma eğilimi gütmeyeceklerini düşünmektedir. Oysa ulusal ayrılıkçı hareketler, bir haklar sorununun ötesinde çok daha köklü bir tarihsel temele ve aydınlanma akılcılığına dayanmakta ve gücünü Osmanlı hanedanlığına karşı özerkleşmiş ulusal pazarlardan almaktadır. Öte yandan azınlıklar, Osmanlı Devleti’ne yüzyıllar
boyunca ödedikleri verginin karşılığında dilsel, kültürel ve dinsel benliklerini korumuş oldukları için, artık soyut bir Osmanlı kimliğine asimile olmaları olanaksızdır. Fakat bu gerçeğin görülebilmesi için, İmparatorluğun
önce 1878’de Rusya’ya yenilmesi ve ardından da Balkanlarda bozguna uğrayarak azınlıkların birer birer ayaklanışına tanık olması gerekmiştir.
Özetlersek, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü son derece karmaşık bir tarihselliğe dayanmasına karşın, kurtuluş reçetesi olarak üretilen
Osmanlıcılık ideolojisi, çöküş sürecinin nedenlerini ulusal ayrılıkçı hareketlere indirgemiştir. İdeolojinin, ulus-devletlerin ortaya çıktığı bir dönemde egemen olduğu hesaba katıldığında, “etnik kimlikleri hemşerilik
düzeyinde birleştirmek” gibi ilkel bir hedefin ötesine geçemediği söylenebilir.
45
46
Suna Kili, Atatürk Devrimi, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1981, s. 69.
Kili, s. 69.
44
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
4.2.2. İslamcılık
Tanzimat döneminde başlayan ve I. Meşrutiyet döneminde güç kazanan bu akım, çöküşün nedenini dinsel kuralların iyi uygulanmamasında
bulmakta ve bu nedenle de teokratik devlet modelini savunmaktadır.47
Akımın taraftarlarına göre, kurulacak teokratik devletin kurtuluşu sağlayacak bir güce sahip olması için de “hilafet” makamı etrafında bir dünya
İslâm birliği (İttihad-ı İslam) kurulmalı ve Osmanlı İmparatorluğu bu birliğin liderliğini üstlenmelidir.
Cemalettin Afgani, Pakistanlı şair Muhammet İkbal ve Namık Kemal gibi düşünürlerin öncülük ettiği akımın, Osmanlı siyasetince kabul görebilmesi için aslında elverişli bir dönemden de geçilmektedir: Birincisi,
emperyalizmin XIX. yüzyıl boyunca İslâm ülkelerinde yapmış olduğu işgaller, bu ülkelerde geleneksel ve muhafazakâr bir tepkiye yol açmış ve İslâm
ülkeleri arasında bir yazgı birliği yaratmıştır. İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidar zaten ilahi kaynaklı kabul edildiği için, İslâmcılık sistemin
yabancılık çekmeyeceği bir politikadır. Üçüncüsü, İslâmiyet toplumsal yaşamı da düzenleyen bir nitelik taşıdığı için hükümet icraatını kolaylaştıracaktır. Son olarak bu politika, Rusya’nın Balkanlarda yürüttüğü Panislamizm politikasına karşı, bir “panislamist” karşılık olarak da kullanılabilecektir.
İşte bu elverişli ortamda, II. Abdülhamit bu politikayı destekleyerek, onu kısa zamanda bir resmî ideoloji ve devlet politikası haline getirmiştir. Dahası desteklemekle kalmamış, bir Türk-Arap İmparatorluğu senaryosunu da düşleyerek akıma yeni bir içerik kazandırmış ve doğal olarak dış politikada da Araplara ılımlı yaklaşan bir yol izlemiştir. 48 Akımın
taraftarlarınca çok geçmeden “Ulu Hakan, Cennet Mekân” namıyla anılmasının nedeni de budur.49 Ancak, izlenen İslâmcılık politikasından hoşnut olmayan cepheler de söz konusudur. Örneğin, İslâmcı hareketin sömürgelerinde yol açabileceği olası kargaşalardan endişe duyan İngiltere,
bu politikadan rahatsızlık duyan tarafların başında gelmektedir. Fakat
İslâmcılık politikası konusunda Almanya’nın desteğini almış bulunan II.
Abdülhamit, İngiliz serzenişine fazla aldırış etmemiştir. Kuşkusuz Almanya da bu desteği karşısında ödülsüz bırakılmamış, bu ülkeye kazançlı sözleşmeler ve Bağdat demiryolu imtiyazı gibi öncelikler tanınmıştır.50
Ulusal duyguların daha birleştirici olmaya başladığı bir dönemde,
Osmanlı İmparatorluğu Osmanlıcılık politikasının ardından, aslında ondan farklı olmayan yeni bir geleneksel yolu, dinsel birliktelik yolunu savunmuş ve kendisinin çok da yabancı olmadığı mezhep kavgalarını unut47
48
49
50
A. Ġhsan Gencer-Sabahattin Özel, Türk İnkılâp Tarihi, Ġstanbul: Der Yay., 1998, s. 46.
Gencer – Özel, s. 46; Kili, s. 70.
Kili, s. 70.
Gencer – Özel, s. 47.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
45
muş görünerek, yeni bir tekçilik ve toptancılığı kurtuluş reçetesi olarak
kabul etmiştir. I. Dünya Savaşı’nda, İslâm dünyasının halifenin cihat çağrısına yanıt vermediğini ve böylece uygulanan politikanın yanlışlığını gördüğünde ise, artık yeni kurtuluş yolları aramak için çok geç kalmış olacaktır.
4.2.3. Türkçülük
Türkçülük kavramı ilk kez Celâleddin Paşa’nın 1869’da Abdülaziz’e
sunduğu “Les Turcs anciens et moderns”adlı kitapta geçmektedir. Ancak,
kavramın siyasal bir akım olarak ortaya çıkması II. Meşrutiyet dönemine
denk gelmektedir.51 1869–1908 yılları arasında Jön Türkler tarafından bir
dil, tarih ve edebiyat alanı olarak ortaya çıkan akım, etnik topluluklara vurulan Osmanlıcılık aşısının tutmaması üzerine, 1908’den sonra Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Necip Asım, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü gibi bilimcilerce sistemleştirilmiş ve giderek siyasallaşarak İttihat ve Terakki
partisinin ideolojisiyle bütünleştirilmiştir. Akımın öncülerine göre Osmanlı adı bir ulusun değil, bir hanedanlığın adıdır ve bir ulusun oluşabilmesi için asıl geçerli olan öğeler dil, din, soy ve ülkü birliğidir. Dolayısıyla
İmparatorluğu kurtarmak için asıl yapılması gereken şey, Osmanlı topraklarında yaşayan Türklere ülkü birliği ve ulusal bilinç kazandırmak, ulusal
ekonomi izlemek, kapitülasyonları kaldırmak ve kültürel bağımsızlık kazanmaktır.52
7 Ocak 1909’da kurulan Türk Derneği, 31 Ağustos 1911’de onun yerini alan Türk Yurdu ve 22 Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı gibi sivil örgütlerde gelişen akım, kuşkusuz Türk Devrimi’nin Batıcılık ile birlikte en
çok başvurduğu düşünce kaynağı olmuştur. Bununla birlikte gerek din
birliğini ulusal birliğin bir koşulu olarak görmesi, gerekse de dünya Türkleriyle bütünleşerek büyük Türk devleti “Turan”ı kurma düşleri nedeniyle
sonradan benimsenmeyecektir. Bilindiği gibi Atatürk, ulusu ve onun birleştirici öğelerini tanımlarken “din birliği”ne yer vermeyerek laik bir milliyetçilik anlayışını; Misak-ı Millî projesiyle de Turan düşüncesine karşı çıkarak ırkçı ve tekkültürcü olmayan bir milliyetçilik anlayışını benimsemiştir.
4.2.4. Batıcılık
Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma politikası ile Batıcılar arasında doğrudan bir bağlantı söz konusu değildir. Bu akım da sonraları Jön
Türk hareketi içersindeki fraksiyonların elinde filizlenmiştir. Akımın öncüleri, bilimsel bir zemini olmadığı gibi ekonomik içeriği de bulunmayan
51
52
ToktamıĢ AteĢ, Türk Devrim Tarihi, Ġstanbul: Der Yay., 1998, s. 76.
Kili, s. 71.
46
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
genel söylemlerden hareket etmiş ve Batı’nın teknolojik ve sosyo-kültürel
kurumlarının ithali gereğini savunmuşlardır. Söyleminde Latin alfabesine
geçiş, kadın hakları, fes ve tesettürün kaldırılması gibi talepler yer alan
akım, siyasal sistemi değiştirmek gibi köktenci bir talebi hiçbir zaman dile
getirmemiş ve “doğu tipi bir devlette batı tipi bir toplumu savunmak” çelişkisine düşmüştür. Kendi içinde de bir bütünlük oluşturmayan akım,
Hilmi Ziya Ülken’e göre dört guruba ayrılmaktadır:
 Prens Sabahattin ve çevresi: Jön Türkler’in fraksiyonlarından
biri olan bu çevre, geri kalmışlığı toplumsal yapının niteliklerinde aramakta ve kurtuluşu, ekonomide kişisel girişim ve yönetimde federalcilik gibi uygulamalarda aramaktadırlar.
 Tanzimat medeniyetçileri: Aslında Osmanlıcılık akımına bağlı
ve Batıcılığı yalnızca “ulusların birliği” hedefini gerçekleştirebilmek için savunan guruptur. Örneğin Celâl Nuri ve çevresi bu
gurup içersinde anılabilir.
 Pozitivistler: Liderliğini Ahmet Rıza’nın yaptığı bir Jön Türk
fraksiyonudur. Cumhuriyet dönemi CHP’sinin politikalarına da
kaynak oluşturacak nitelikte bir batılılaşmayı savunmaktadır.
 Abdullah Cevdet ve çevresi: Batıcıların radikal kanadını temsil
eden bu çevrenin taraftarları, Latin harflerinin önde gelen savunucuları olmuş ve ilk kez şapka giyimine öncülük etmişlerdir.
Ancak, amaca ulaşmak uğruna Avrupalılarla melezleşmek gibi
abartılı önerileri de söz konusudur.
Özetle, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı karşısında çağdışı kalmış
olmasından dolayı yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönemde, çeşitli kurtuluş
önerileri sunan düşünce akımları:
1. İyi tanımadıkları ve gelişme dinamiklerini bilmedikleri bir Batı’ya karşı koyabilmenin yollarını aramışlar ve özgün, yerel ve
toplumsal bir modernleşme hareketi ortaya koyamamışlardır.
2. Tüm bu akımlar sivil kabul edildikleri halde, “toplum yönetilir”
düşüncesinden kurtulamadıkları için, geliştirdikleri projelerin
uygulama sorumluluğunu devlete bırakmışlardır.
3. Osmanlıcılığın Tanzimat, İslamcılığın II. Abdülhamit, Batıcılık
ve Türkçülüğün de İttihat ve Terakki iktidarlarının resmî ideolojisi işlevini görmüş olmaları bu nedenle rastlantısal değildir.
4. Tanzimat öncesinde Kapıkullarının denetiminde olan iktidar
gücü, yenileşme reformlarıyla birlikte sırasıyla diplomatların,
mülkiyelilerin ve ordunun tekeline girmiş; her sivil düşünce ve
proje iktidarlar tarafından yutulduğu için “toplum yönetilir”
saplantısından bir türlü ödün verilememiştir.
5. Düşünce akımları sorunları kökten çözme yerine, geçici bir takım önlemlerle devleti yıkılmaktan kurtarabileceklerine inanmaya devam etmişlerdir.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
47
Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu bütün yeniliklere ve düşünsel akımlara karşın, I. Dünya Savaşı’na girilirken tüm heybetiyle halen
Doğulu bir devlettir. Ancak, onun heybeti artık yalnızca kendi kulları tarafından görülebilmektedir.
48
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 5
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN
ÇÖKÜŞÜ
5.1. Trablusgarp Savaşı (1911-1912)
Trablusgarp Savaşı, ulusal birliğine yeni kavuşmuş ve sömürge
toprakları arayışına girmiş İtalya’nın 20. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki topraklarıyla ilgilenmeye başlamasının sonucu olmuştur. Trablusgarp yoluyla, Afrika’nın ortalarına
kadar inebileceğini hesaplayan İtalya, Trablusgarp ve Bingazi’deki İtalyanlara kötü davranıldığı ve bölgeye yatırım yapılmadığı gibi gerekçelerle
Osmanlı Devleti’ne baskı yapmaktaysa da kalıcı bir işgal için bu bahaneleri yeterli bulmamakta ve uluslararası bir desteğin gereksinimini duymaktadır. Beklediği bu desteği ise, 1878 Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek’te
işgal ve yönetim haklarını elde etmiş bulunan Avusturya’nın, bu haklarla
yetinmeyerek bölgeyi 1908’de ilhak ettiğini açıklamasıyla bulacaktır.
Dış destek de sağlandığına göre, artık sıra İtalyan ulusunun coşkusunu tırmandıracak ve olası bir askerî operasyon için kamuoyu desteği yaratacak uygun zamanı beklemeye gelmiştir. Görünüşe göre İtalya için
1911’den daha tılsımlı başka bir yıl söz konusu değildir. Çünkü 1911, İtalya
Krallığı’nın ve İtalyan ulusal birliğinin kuruluşunun 50. yıldönümüdür.
Nitekim İtalya da bu fırsatı kaçırmayarak, Avrupa devletlerinin de oluruyla 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne 24 saatlik bir nota vermiş ve istekleri gerçekleşmediği takdirde savaş ilân edeceğini açıklamıştır. 53 Ancak
Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa bunun bir blöf olduğunu düşünmektedir ve
bu nedenle de Osmanlı yönetimi notayı tanımayacaktır. Bunun üzerine ertesi günü Osmanlı Devleti’ne savaş ilân eden İtalya, aynı gün içinde de
Trablusgarp, Bingazi, Tobruk ve Derne’ye asker çıkarmaya ve buraları iş53
Gencer-Özel, s. 51.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
49
gale başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok zor bir dönemden geçmesine ve İtalya’nın hava gücü dâhil her türlü modern silah teknolojisini kullanmasına karşın, İtalya beklenenin tersine bir kıyı çıkartmasının ötesine
geçememiş ve Trablusgarp’ta umduğu askerî başarıyı sağlayamamıştır. 54
Bu nedenle de kendi kamuoyundan yükselen tepkileri bastırabilmek ve
Osmanlı yönetimini barışa zorlamak adına İtalyan donanması önce Beyrut
limanını arkasından da Çanakkale Boğazını bombaladı. Fransa ve İngiltere bu olaylara tepki gösterince İtalyan donanması Rodos ve çevresindeki
12 adayı 17 Mayıs 1912 tarihinde işgal etti. Buna karşın İtalya’ya beklediği
barışı getiren asıl etken, kendi verdiği gözdağları değil; 8 Ekim 1912’de
patlak veren Balkan Savaşı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu iki ateş arasında bırakmış olmasıdır.
Harita-2: 1912’de Balkan Ülkeleri
Balkan Savaşı nedeniyle Osmanlı Devleti İtalya ile sürdürdüğü barış görüşmelerine hız verdi. İsviçre’nin Uşi (Ouchy) kentinde, 18 Ekim
1912’de İtalya ile Osmanlı Devleti arasında Uşi Antlaşması imzalandı. Ba54
O dönemde Kolağası (Kıdemli YüzbaĢı) rütbesinde olan Mustafa Kemal PaĢa da Mustafa Şerif takma
adıyla ve gazeteci kimliğiyle Trablusgarp’a geçerek oradaki direniĢe katılmıĢtır.
50
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
rış antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika’daki son topraklarını
da kaybetmesi anlamına gelmektedir. 11 maddeden oluşan ve hemen yürürlüğe giren antlaşmaya göre, Trablusgarp İtalya’ya verilirken, Rodos ve
Oniki Ada da Balkan Savaşı ile beliren Yunan tehlikesine karşı geçici olarak İtalyan korumasına bırakılmıştır. 55 Ancak, bilindiği gibi bu adalar,
Osmanlı yönetiminin Trablusgarp’tan çekilmediği gerekçesiyle iade edilmeyecek ve çeşitli aşamalardan sonra İkinci Dünya Savaşı’nın ardından
Yunanistan’a bırakılacaktır.
5.2. Balkan Savaşları (1912-1913)
20. yüzyıla girilirken dünyada sömürge alanlarının daralmış olması, emperyalizmin dikkatini Balkanlar ve Yakındoğu üzerinde toplamasına
ve bölgeyle ilgilenen emperyalist devletlerin Balkan milliyetçiliğini desteklemesine yol açmıştır. Balkan milliyetçiliğinin desteklenmesinin özünde,
Osmanlı topraklarına doğrudan yönelerek tepki toplayan bir harekat tarzı
yerine, önce küçük devletlerin Osmanlı yönetiminden kopartılması ve daha sonra koruyuculuk altına alınması yönünde bir yöntemin benimsenmiş
olması yer almaktadır. Kısacası bir “işi taşerona havale etme” yönteminin
benimsenmiş olması yer almaktadır. Akdeniz sularına inmeyi bir var oluş
sorunu kabul ettiği için, bu yöntemle en çok da Rusya ilgilenmektedir. Nitekim Balkan Savaşlarının ilki de bu devletin, Osmanlı meşrutiyet iktidarlarının Balkan politikasını gevşek tutmasından yararlanarak Bulgaristan
ve Sırbistan arasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir ittifak yapılmasını sağlamayı başarmasıyla başlamıştır. Sonradan Yunanistan ve Karadağ’ın da katılımıyla dörtlü bir ittifaka dönüşen Balkan milliyetçiliği, özellikle de Trablusgarp’ın işgalinden yararlanarak başkaldıracaktır.
8 Ekim 1912’de Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan ve 19
Ekimde de Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne savaş açmasıyla başlayan I.
Balkan Savaşı, iki hafta gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve Osmanlı ordularının tüm cephelerdeki yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti
bunun üzerine Büyük devletlerin gemilerinin İstanbul’a gelmelerine izin
verdi. Bu gelişmelerden sonra başlayan barış görüşmeleri 30 Mayıs 1913
yılında imzalanan Londra Antlaşması ile sonuçlandı. Londra Antlaşmasına göre:
 Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının doğusuna çekilecektir.
 Arnavutluk ve Ege Adalarının durumunu Avrupa’nın büyük
devletleri belirleyecektir.
 Selanik, Güney Makedonya ve Girit, Yunanistan’a verilecektir.
 Kavala ile Dedeağaç arasındaki topraklar Bulgaristan’a verilecektir.
55
Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, C. I, Ankara: TTK Yay., 1953, s. 451-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
51
 Orta ve Kuzey Makedonya Sırbistan’a verilecektir.
Bu koşullar, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Kuzey Afrika’daki topraklarının ardından şimdi de Avrupa’daki topraklarının % 83’ünü yitirmesi anlamına gelmektedir. Bununla birlikte Balkan devletlerinin, birer savaş ganimeti olarak elde ettikleri bu topraklar için bir paylaşım kavgasına
tutuşacak olması, Osmanlı yönetimine kayıplarını bir parça olsun azaltma
olanağı da tanıyacaktır.
Harita-3: 1914’de Balkan Ülkeleri
Çünkü Sırbistan’ın Bulgaristan ile yaptığı ittifakın belirttiğinden
daha fazla toprak elde etmesi, Yunanistan’ın Bulgaristan’ın Ege kıyılarına
inişinden rahatsız olması ve Romanya’nın da Balkan dengelerinin bozulmasını tepkiyle karşılaması önce bir Sırp-Yunan ittifakına ardından da bu
iki devletin Bulgaristan’a savaş açmasıyla sonuçlanmıştır. 56 Bu Osmanlı
56
455; Uçarol, s. 355.
Sarıca, s. 239-240 ; Gencer-Özel, s. 56.
52
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
yönetimi için önemli bir fırsattır ve bu çatışmanın ardından bu kez Osmanlı Devleti Bulgaristan’a savaş ilân edecektir. Bu sırada gelişmelerden
rahatsız olan Romanya da Bulgaristan’ın savaş hasımları arasında yerini
almıştır. Yeni bir çatışmadan çıkmış olan Bulgaristan doğal olarak her iki
devlet karşısında da tutunamamış ve tüm cephelerde yenilmiştir.
Bulgaristan ile diğer Balkan devletleri arasında, yapılan görüşmeler sonucunda 10 Ağustos 1913 tarihinde Bükreş Antlaşması imzalandı. Bu
antlaşmadan sonra Balkan devletleri kendi aralarında bir dizi antlaşmalar
imzalayarak Balkan sorununa bir sonuç vermeye çalıştılar. Osmanlı Devleti de 29 Eylül 1913’te Bulgaristan ile İstanbul Antlaşmasını imzaladı. İstanbul Antlaşması’na göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş sonucu elde
ettiği kazanımlar şöyledir:
 Edirne, Kırklareli ve Dimetoka Osmanlı Devleti’ne bırakılacaktır.
 Meriç nehri sınır kabul edilecek
 Bulgaristan’da yaşayan Türklerin dört yıl içinde Türkiye’ye göç
etmelerine izin verilecek; kalanlara her türlü mezhep ve din özgürlüğü tanınacaktır.57
Osmanlı Devleti, İkinci Balkan Savaşı’nın sonunda Yunanistan ile
14 Kasım 1913 tarihinde Atina Antlaşması’nı imzaladı. Buna göre:
 Girit Adası Yunanistan’a bırakılacaktır.
 Yunanistan’da kalan Türklere Rumlarla eşit Haklar tanınacaktır.
 Siyasal ve diplomatik ilişkiler yeniden kurulacaktır.
 Ege adalarının durumu büyük devletlerin çözümüne bırakılacaktır.58
Özetle, Balkan milliyetçiliğinin desteklenmesi yoluyla ve İtalya’nın
Ege ve Kuzey Afrika’daki girişimleriyle Osmanlı İmparatorluğu her iki kıtada da hezimete uğramış ve dolaylı yollardan parçalanarak, coğrafî olarak
küçülmüştür. Fakat asıl ve doğrudan parçalanma I. Dünya Savaşı’nda gerçekleşecektir.
5.3. Birinci Dünya Savaşı
5.3.1. Savaşın Nedenleri ve Genel Özellikleri
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yok oluşunu ve yıkıntıları üzerinde yeni bir bağımsız Türk Devleti’nin kurulmasını hazırlayan I. Dünya
Savaşı, dünya tarihi açısından olduğu kadar, Türkiye açısından da büyük
57
58
Sarıca, s. 240 ; Gencer-Özel, s. 57.
Tam metin için bkz.: Erim, s. 477-488
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
53
önem taşır.Bu savaşın çıkışı, olayların büyük bir savaşa doğru akışı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaşa sürüklenişi, tarihsel bir gelişimin bir
sonucudur.
Dünya Savaşı büyük bir depreme benzetilirse, aynı bir depremin
öncüleri gibi onun da öncü sarsıntıları söz konusudur. Bosna-Hersek üzerindeki Avusturya-Rusya çekişmesinin meydana getirdiği 1908 bunalımı,
İtalya’nın Trablusgarp’ı işgali ve ardından Balkan Savaşları bu sarsıntılara
örnek gösterilebilir. Ancak, bu öncüler savaşın nedenleri değil, yalnızca
habercileridir. Savaşın altında yatan temel nedenler şöyle özetlenebilir:
 Ulusalcılık hareketlerinin, liberalizmden daha büyük güç kazandığı, ulusal devletlerin hammadde kaynakları ve üretim
mallarına pazar bulmak için yaptıkları mücadele, sömürgecilik
ve emperyalizm adı altında 19. yüzyılının 20. yüzyıla bıraktığı
kötü bir mirastı.
 19. yüzyılın ikinci yarısında, İtalya ve Almanya siyasal birliklerinin kuruluşu, Avrupa dengesini bozmakla kalmadı, özellikle
Balkan Uluslarının, ulusalcılık ve bağımsızlık hareketlerini
kamçıladı. Avrupa’daki ekonomik-politik-askeri gelişmeler Alman-Avusturya-İtalyan yakınlaşmasına, Üçlü İttifak’ın kurulmasına yol açtı. Buna karşılık İngiliz-Fransız-Rus yakınlaşması
da Üçlü İtilaf’ı oluşturdu.
 1871’de Alman Birliği’nin kurulmasından sonra Başbakan Bismark, Almanya’yı Fransız-Rus birleşmesi karşısında bırakmamak, Fransa’nın Alsace-Lorraine’i geri almak için bir intikam
savaşı çıkarmasına fırsat vermemek amacıyla, barışcı bir politika izledi. Slavcılık tehlikesi karşısında, 1879 yılında Avusturya
ile bir Rus saldırısı tehlikesine karşı anlaştı.
 1881’de Fransa’nın Tunus’u işgal etmesi, burada gözü olan İtalya’yı, Almanya’nın yanına itti. 1882’de Üçlü İttifak oluştu. Bu
antlaşma 1892, 1907, 1912 yıllarında üç kez yenilendi. Fakat
İtalya, 1902 yılında Fransa ile gizli bir antlaşma yapmıştı.
 Bismark’ın politikası 1890’a kadar sürdü. Yeni Alman İmparatoru II. Wilhelm, Bismark’ın politikasını beğenmediği için onu
görevden uzaklaştırdı ve böylece Almanya’nın da politikası değişmiş oldu. Almanya’nın, Avrupa’nın en güçlü kara devleti oluşu, endüstrisinin her geçen gün dünya piyasalarında İngiliz
mallarına üstün gelmesi ve özellikle Alman Savaş Donanması’nın denizlerde İngiltere’ye rakip olması, Kırım Savaşı’ndan
beri Avrupa sorunlarıyla ilgilenmeyen İngiltere’yi uyandırdı.
 Üçlü İttifak’a dayanarak Avrupa’da üstünlük kurmaya çalışan
Almanya, 1894’ten sonra, Fransız-Rus, Fransız-İngiliz ve en son
1907 yılında İngiliz-Rus Antlaşmalarıyla oluşan Üçlü İtilaf Blo-
54
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ku ile karşılaştı. Bismark’ın korkulu rüyası gerçekleşmiş oldu ve
Almanya böylece Avrupa’da çember içine alınmış oldu.
 Güçlenen Almanya ekonomisi için kendisine "hayat alanı" olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu seçmişti. Bu nedenle Osmanlı
Devleti ile yakın ilişkiler kurup, İngiltere’nin Hindistan yolu
için büyük tehlike olan, "Bağdat Demiryolu" projesini kabul ettirmişti. Böylece Üçlü İttifak’la, Üçlü İtilaf’ın çıkarlarının çatıştığı önemli bir alan da Osmanlı İmparatorluğu oluyordu.
 1905 yılından itibaren, Almanya’nın her olayda karşı tarafla
arası açıldı. Fas Buhranları’nda bir şey elde edemeyen Almanya, Balkan Savaşları’nın çıkmasına da engel olamadı. Oysa, Balkan Savaşı, Almanya’ya ekonomik açıdan büyük zarar vermişti.
Ayrıca Bağdat-Berlin Demiryolu’nun gerçekleşmesi de, Almanya ile Bulgaristan’ın dost olup olmamalarına bağlı idi.
 1914 yılına gelindiğinde, blokların çatışmasının temel sorunları
olan ekonomik çıkar, Alsace-Lorraine sorunu, üstünlük kurma,
deniz silahlanması, Fas Buhranları, Bağdat Demiryolu sorunu,
Balkanlar’da Avusturya-Rusya çatışması, Balkan Savaşı gibi
nedenlerden dolayı, savaşın çıkması yalnızca bir bahaneye bakıyordu.
 Avusturya, Almanya ve Rusya’nın Balkanlar, Boğazlar ve Akdeniz; İngiltere’nin Yakın Doğu ve Hindistan yolları; Fransa’nın
da Suriye üzerindeki beklenti ve çekişmeleri Osmanlı mirasının
paylaşılmasına yönelik hırslı ve ödünsüz bir süreç başlatmıştır.
Bu temel nedenlerin yanı sıra, Savaş’a taraf olmuş devletlerin her
birinin de kendi çıkarları açısından farklı gerekçeleri bulunmaktadır. Temel nedenleri eylemsel mücadeleye dönüştürmeleri açısından bu gerekçelerin de kısaca anımsatılması yararlı olacaktır:59
 Almanya: Almanya’nın, ulusal birliğini tamamladıktan sonra
ekonomik açıdan hızla büyümesi ve dünya pazarlarında etkin
duruma gelmesi, Avrupa’nın diğer endüstri ülkelerini rahatsız
etmekteydi. Öte yandan bu devlet, militarist yönetim yapısı ve
tek bir Avrupa ülkesinin yenemeyeceği güçlü ordularıyla, kıtada
İngiltere’nin en büyük alternatifi durumuna gelmişti. Üstelik
Almanya, gerek Fransa ve Rusya arasında çift cepheli bir savaş
riski altında kalmış olması gerekse de özellikle Osmanlı Devleti’nin Bağdat Demiryolu projesini üstlendikten sonra Yakın Doğu ve Balkanlar’da toprak talepleri bulunan bir devlet haline
gelmesi onu savaşkan bir ülke kimliğine büründürmüştü.
 Fransa: Sınır komşusu olarak güçlü bir Almanya’yı sürekli bir
tehdit öğesi saymaktaydı. Temel hedefi 1871’de Almanya tara59
Devletlerin durumu için bkz.: Sarıca, s. 243-245; Sander, s. 248; Ergüden, s. 147-148.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
55
fından işgal edilmiş olan Alsace-Lorraine bölgesini yeniden ilhak etmekti.
 Rusya: Olası bir savaşın, ülkede beklenen toplumsal ayaklanmaları geciktireceği düşüncesindeydi. Başlıca savaş hedefini
Balkanlar üzerine kurmuştu. Bu bölgede, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu’nun parçalanması yoluyla tüm Slavları kendi
yönetimi altında toplamak ve Balkanlar köprüsü üzerinden de
Akdeniz’e inmek beklentisi içindeydi.
 Avusturya-Macaristan İmparatorluğu: Panislavizmi ve onun
İmparatorluk topraklarındaki yıkıcı etkilerini kendisi için en
büyük tehlike sayan Avusturya, temel hedef olarak Sırbistan’ın
ortadan kaldırılmasını benimsemişti.
 İtalya: Fransa ile gizli bir anlaşma içinde olan İtalya verimli ve
yerleşime uygun sömürgeler peşindeydi ve Avusturya’dan da
toprak talep ediyordu.
 Osmanlı İmparatorluğu: Olası bir savaşta, toprak kayıplarını
en aza indirmeyi ve yitirdiği uluslararası saygınlığı yeniden kazanmayı umuyordu.
 Bulgaristan: İkinci Balkan Savaşı’nda yitirdiği toprakları yeniden elde etmek ve sürekli düşü olan Büyük Bulgar Krallığı’nı
gerçekleştirmek istiyordu.
 Yunanistan: Savaş’a 1915 Ekimi’nden sonra katılan devletin
başlıca amacı, “Megali İdea” adını verdiği Büyük Yunan Krallığı’nı gerçekleştirmekti.
Tüm bu temel nedenlerin yanı sıra Savaş’ın patlak vermesine yol
açan yakın ve görünürdeki neden ise Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük François Ferdinand’ın 28 Haziran 1914’te, Saraybosna’da Gavrilo
Prençip adlı bir Sırp genci tarafından öldürülmesi ve bunun üzerine önce
Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilân etmesi ardından Rusya’nın Sırbistan’ı, Almanya’nın da Avusturya’yı desteklemiş olmasıdır. 60 Çünkü bu kıvılcımla birlikte, bloklar arası planlar uyarınca ve önceden hazırlanmış
rollere göre peşi sıra savaş ilânları gerçekleşmiş ve çatışmanın alevi bir
anda bütün Avrupa’yı kaplamıştır.
60
Sarıca, s. 245-246.
56
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Harita-4: 1914’te Avrupa
Savaşın dört yılı aşkın bir süreye yayılması; deniz, hava, kara ve
denizaltında cereyan eden çok mekânlı yapısı; 10 milyon ölü ve onun iki
misli kadar yaralı ile tescil olan insanî ve etik tahribatı ve nihayet Avrupa
efsanesini sonlandıran 165 milyar dolarlık faturası da savaşın bloklar arası
yapılan bir savaş olması gerçeğinde aranacak sonuçlardır.61 İnsanlık tarihinin topyekûnluk bakımından ilk savaşı olduğu gibi, amaçları araçlar tarafından belirlenen ilk savaş olması da bu sonuçlara katkıda bulunan bir
özellik sayılmalıdır. Çünkü I. Dünya Savaşı, teknolojik ve parasal araçların
gücüyle yakalanan her yakın hedefin ardından yeni uzak hedefler belirleyen ve gerçek siyasal amaçları savaş sırasında belirsizlik kazanmış devletlerin savaşı olmuştur. Nitekim belirli bir noktadan sonra, bitmesinin olanaksız olduğunun anlaşılması üzerine ancak A.B.D.’nin dışarıdan müdahalesi ile durdurulabilmiştir.
5.3.2. Savaşın Genel Gelişimi
Saraybosna suikastına karşı, Sırbistan’a esaslı bir ders vermek isteyen Avusturya’nın, bu devletin Rusya himayesinde olduğunu çok iyi
bilmesinden ötürü, harekete geçmek için Almanya’nın desteğini garantilemeyi beklemesi gerekmiştir. Alman desteğini sağlamasının ardından 26
61
Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, Ankara: ĠĢ Bankası Yayınları, 1991, s. 320;
Sander, s. 279.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
57
Temmuz 1914’te Sırbistan’a verdiği 48 saat süreli ültimatomun kapsamı
ise oldukça geniştir. Avusturya’nın özellikle üzerinde durduğu konu, Saraybosna suikastının her iki ülke tarafından ortaklaşa soruşturulması ve
Sırp ordusundaki Avusturya karşıtı subayların ordudan uzaklaştırılmasıdır. Ancak, Sırbistan bu ültimatomda yer alan taleplerin çoğunu kabul etmediği için, 28 Temmuz 1914’te Belgrat’ı bombalamaya başlayan Avusturya, sıcak savaşın ilk kıvılcımını yakacaktır.
Bundan sonraki gelişmeler ise, önceden hazırlanmış savaş senaryoları uyarınca belirlenecektir. Şöyle ki Avusturya’nın başlattığı harekât
üzerine, subayların baskısına dayanamayan Rus Çarı seferberlik ilân edince, Almanya bu devlete seferberliği durdurması için önce 12 saat süreli bir
ültimatom vermiş ve ardından Rusya bu ültimatomu tanımayınca da 1
Ağustos 1914’te savaş ilân etmiştir. 62 Bununla birlikte Fransa’nın da seferberlik ilân etmiş olması Almanya’yı iki cepheli bir savaş riski altına sokmuş durumdadır. Dolayısıyla Almanya, Rus cephesine yönelmeden önce,
bu riski ortadan kaldırmak için Fransa’ya da savaş ilân etmiş ve savaş
plânını Fransa’nın çok kısa sürede düşürülmesi üzerine kurmuştur. Ancak
bunu başarmak için öncelikle Belçika topraklarını geçmesi gerekecektir.
Fakat bu kez de Belçika’nın böyle bir harekât için topraklarını kullanma
izni vermemesi üzerine, yeni bir savaş ilânı da Belçika’ya karşı yapılmıştır.
Ancak açılış sahnesini oluşturan savaş ilânları serisi henüz sona ermemiştir. Almanya’nın 4 Ağustos 1914’te Belçika’yı işgali, bu kez de İngiltere’yi
harekete geçirecektir. Bu işgali Belçika’nın tarafsızlığına ilişkin olarak
1839’da imzalanan antlaşmaya aykırı bulan İngiltere, işgali kendine yöneltilmiş bir tehdit saymış ve 5 Ağustosta Almanya’ya savaş ilân etmiştir. 63
Savaşın çapı büyürken, Almanya’nın hareket alanı giderek daralmaktadır.
Zira 23 Ağustos 1914’te savaş ilân eden Japonya da Alman karşıtı cephede
yerini almıştır. Ancak bu devlet, Almanya’nın Uzakdoğu’daki sömürgelerini ele geçirmekle yetinip, 7 Kasım 1914’te savaştan çekilecektir.
Savaşın çekirdek kadrosunun, bu savaş ilânlarının muhataplarından oluştuğu söylenebilir. Ancak süreç içinde bazı biçimsel değişiklikler
de meydana gelmiştir. Örneğin savaşa İttifak Bloğunda adım atan İtalya,
güçler dengesi değişince sonradan Anlaşma Bloğuna geçiş yapmıştır. Yine
Yunanistan da 1917’den başlayarak Anlaşma bloğu saflarında yerini alan
devletler arasındadır. Ancak, Bulgaristan gibi, Osmanlı Devleti’nin Çanakkale Boğazı savunmasından etkilenerek 1915’ten itibaren Almanya yanında savaşa giren devletler de vardır. Savaşın yazgısını etkileyecek ölçüdeki en büyük değişim ise, 1917’de savaştan çekilen Rusya’nın boşluğunun
A.B.D. gibi büyük bir güç tarafından doldurulmuş olmasıdır. Yeterli yardım alamama ve Bolşevik hareket tarafından yıpratılma yoluyla 1917 sonbaharında sosyalist nitelikli bir ihtilâl sonucu savaştan çekilen Rusya’nın
62
63
Sarıca, s. 246.
Sarıca, s. 246.
58
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
rolü, 6 Mart 1917’de savaşa katılan A.B.D. tarafından üstlenilince öncelikle
Almanya ve Avusturya’nın hesapları bozulmuş ve savaşın genel gelişimi
özellikle de bu tarihten başlayarak bir sapma göstermeye başlamıştır.
Nitekim güneyde İtalya cephesinden bozguna uğrayarak 1917’de
çökmeye başlayan Avusturya, daha savaşın sonunu bile göremeden önce
kendi iç siyasal karışıklıklarına yenilmiş ve 1918 yılında Macaristan’ın
kendisinden koparak bağımsızlığını elde etmesine engel olamamıştır. Bulgaristan ise, 1918 yılı sonunda Makedonya üzerinden kendisine yönelen
ilk saldırıya karşı ancak iki hafta dayanabilecektir. Müttefikleri birer birer
düşen Almanya’nın işi giderek zorlaşmaktadır. Savaş daha 1917’den itibaren Alman halkında büyük yılgınlıklara yol açmaya başlamış; askerî alanda büyük bir hezimete sürüklenen hükümet, bir de grev, ayaklanma ve savaş karşıtı gösteriler gibi toplumsal tepkilerle mücadele etmek zorunda
kalmıştır. Tüm bir İttifak Bloku’nda Osmanlı Devleti’nin durumu ise I.
Dünya Savaşı’nın genel sonuçları içindeki hazin konumuyla ayrıca incelenmeye değerdir.
5.3.3. Osmanlı İmparatorluğu’nun Savaşa Girişi
Osmanlı Devleti Dünya Savaşı’na girerken sivil kanadı İngiltere,
askerî kanadı ise Almanya eğilimli üyelerden oluşan İttihat ve Terakki
Partisi’nce yönetilmekteydi.64 Bu nedenle de Osmanlı Devleti’nin savaş
kararını, büyük ölçüde bu parti içindeki dengeler belirlemişti. Bununla
birlikte savaşa taraf olan diğer devletlerin yaklaşımları da savaş kararının
ve tutulacak safın belirlenmesinde önemli roller oynamıştı. Örneğin Mısır,
Cezayir ve Tunus’taki işgalleri nedeniyle Fransa; Kıbrıs ve Mısır’daki işgalleriyle İngiltere ve Trablusgarp, Rodos ve Oniki Ada’daki işgalleriyle de
İtalya, Osmanlı Devleti’nin gözünde sabıkalı devletler konumunda idi. Dolayısıyla savaş öncesi eğilimler genel olarak Alman yanlısı bir çizgide seyretmekteydi. Kaldı ki yalnızca ikili ilişkilerden dolayı değil, Almanya’nın o
dönemdeki özelliklerinden dolayı da böyle bir eğilim güç kazanmaya başlamıştı. Çünkü Almanya, öncelikle İngiltere’den doğan koruyucu devlet
boşluğuna en yakın adaydı; ikincisi savaşı kazanma olasılığı yüksek görünen bir devletti ve üçüncüsü de bu devlet, Osmanlı Devleti’ne benzer özellikler gösteren otokratik bir rejimle yönetilmekteydi. Öte yandan, Almanya’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik beklentiler içinde olması da bir TürkAlman yakınlaşmasına uygun zemin hazırlıyordu. Örneğin Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı Kafkasya bölgesinde oyalayabilecek ya da Halife-Sultan’ın
ilân edeceği “cihat” aracılığı ile İngiliz ve Fransız sömürgelerinde dinsel
ayaklanmalar başlatabilecek olması, Almanya için kuşkusuz yabana atılmayacak fırsatlardı.65 Sonuçta bu yakınlaşmanın doğal sonucu olarak, 2
64
65
Tanör, Kuruluş-Kurtuluş, s. 16.
Tanör, Kuruluş-Kurtuluş, s. 17.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
59
Ağustos 1914’te imzalanan bir savunma ve işbirliği antlaşması ile Osmanlı
Devleti ve Almanya İttifak gurubu içinde savaş ve yazgı ortakları olarak
yerlerini almış oldular.
Harita-5: 1914’te Osmanlı İmparatorluğu
Bu antlaşmanın imzalandığı gün İttihat ve Terakki Partisi’nin Osmanlı parlamentosunu tatile sokması ise, savaş sürecini denetimden yoksun bir biçimde sürdürme isteğinin bir göstergesi olarak tarihe geçecektir.
Partinin bu girişimi, Almanya ile imzalanan antlaşma içeriğinin Osmanlı
ordularını Alman Genelkurmayına teslim ediyor olması gerçeği ile birlikte
ele alındığında, Osmanlı Devleti’nin bir oldubitti ile karşı karşıya getirilmek istendiği anlaşılmaktadır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin savaşa katılış
biçimindeki tuhaflık da böyle bir komplonun varlığına önemli bir delil
oluşturmaktadır. Nitekim Goben ve Breslav gemilerinin Rus limanlarını
bombalamalarının ardından, hükümet üyelerinin tümü bu harekât konusunda bilgilerinin olmadığına dair yemin ederek, 66 İmparatorluğun bir
anlamda kendi iradesi dışında bir savaş aktörü durumuna getirildiğini itiraf etmişlerdir. Şimdi Osmanlı Devleti’nin hemen hemen tüm cephelerde
büyük bir yenilgiye uğradığı; ancak Çanakkale ve Galiçya gibi bazı cephelerde başarılı olabildiği bu büyük savaşın Osmanlı cepheleri boyutunu irdelemeye çalışalım:
1. Kafkasya Cephesi: Güney Kafkasya ve Kuzey İran’a girerek
Rusya’yı arkadan kuşatmak ve Kafkas halklarının bağımsızlığını
sağlamak amacıyla açılmış önemli bir cepheydi. Enver Paşa’nın
20 Aralık 1914’te Sarıkamış-Ümraniye istikametinde 150 bin ki66
Tanör, Kuruluş-Kurtuluş, s. 19–20.
60
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
2.
3.
4.
5.
şilik bir ordu ile başlattığı ancak, hava koşulları, hastalık, açlık
ve lojistik destek yetersizliği nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanan bir Osmanlı taarruzuyla açılmış ve Rusya’nın Erzurum,
Muş, Bitlis, Erzincan, Trabzon ve Van’ı işgal ederek TürkAlman plânını bozguna uğrattığı bir Rus karşı taarruzuyla dolayısıyla da Osmanlı’nın yenilgisiyle kapanmıştı.
Kanal Cephesi: İngiltere’nin sömürgeleri ile bağlantısını sağlayan deniz yolunu ele geçirmek ve Mısır’da Osmanlı egemenliğini yeniden sağlamak amacıyla açılmış bir cepheydi. Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın 1915 Şubatında Süveyş Kanalı üzerine düzenlediği iki başarısız taarruz girişimi ile açılmış ve bölgeye büyük bir önem veren İngiltere’nin 1916 yılında karşı taarruza geçerek Sina yarımadasını ele geçirmesiyle kapanmıştı.
Filistin Cephesi: İngilizlerin Kanal cephesindeki karşı taarruzu
sonucunda çekilmek zorunda kalan Osmanlı birliklerinin, savaşı 1917’nin Mart ve Nisanında Gazze bölgesinde sürdürmesi sonucunda açılmış bir cepheydi. 7. Ordu Komutanı sıfatıyla Mustafa Kemal’in de görev aldığı savaşlar, Osmanlı birliklerinin başarılı savunmalarına tanık olmuştu. Ancak Liman von Sanders
komutasındaki Osmanlı birlikleri Arapların ihaneti nedeniyle
19 Eylül 1918’de Mablus’ta İngilizlere yenilince tüm Osmanlı
orduları daha kuzeye çekilmek zorunda kalmış ve dolayısıyla da
Suriye ve Filistin bütünüyle İngiliz işgali altına girmişti. Cephede sonradan Mustafa Kemal’in oluşturduğu savunma hattı ise,
gelecekte Türklerin bağımsızlık savaşının da savunma hattı olacaktı.
Irak Cephesi: Osmanlı birliklerinin İran’a girmesi ve Hindistan’ı tehdit etmesini engellemek ve ayrıca karayolu ile Rusya’ya
ulaşmak isteyen İngiltere’nin Basra’ya asker çıkararak, oradan
da kuzeye doğru ilerlemeye başlamasıyla açılmış bir cepheydi.
Ancak, Osmanlı birlikleri bu ilerleyişi Kutu’l-Amara bölgesinde
büyük bir bozguna uğratmış ve General Towsend komutasındaki 18 bin kişilik bir İngiliz gücünü esir almayı başarmıştı. Buna
karşılık, cephe, pes etmeyen İngiltere’nin bölgeye daha fazla asker çıkarması ve 1917 Martında Irak’ı tümüyle ele geçirmesiyle
noktalanacaktı.
Galiçya Cephesi: Anlaşma devletleri saflarına katılan Romanya’ya karşı Almanya, Avusturya ve Osmanlı Devleti koalisyonunca açılmış bir cepheydi. Cephe, Romanya güçlerinin 1917 yılında imha edilmesiyle kapanmıştı.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Harita-6: Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Cepheleri
61
6. Çanakkale Cephesi: İstanbul’u ele geçirerek Osmanlı Devleti’ni
savaş dışı bırakmak ve böylece Almanya’yı Avrupa içinde sıkıştırmak; Rusya’ya Almanya ve iç karışıklıklar karşısında gereksindiği yardımı ulaştırabilmek; Osmanlı’nın savaş dışı bırakılması yoluyla, bir yandan Süveyş Kanalı ve Hindistan üzerindeki
Osmanlı baskısını ortadan kaldırmak öte yandan da Balkan ülkelerini Anlaşma bloğu lehine kazanmak biçiminde özetlenebilecek amaçlarla Anlaşma Devletleri’nin 19 Şubat 1915’te 12 zırhlı ile Çanakkale Boğazı’na yönelttiği deniz taarruzu sonucu
açılmış bir cepheydi. Zırhlıların bombardımanı ve karaya asker
çıkarma girişimleri Şubat ve Mart ayları boyunca sürmüş, fakat
Anlaşma güçleri 18 Mart’ta ağır bir yenilgi alarak çekilmekten
kurtulamamışlardı. O gün gerçekleştirilen ve aralıksız 6 saat 45
dakika süren çarpışmalarda bir Fransız ve iki İngiliz zırhlısı sulara gömülürken, üç zırhlı aldığı ağır yaralar sonucu çekilmek
zorunda kalmış, iki torpil gemisi de topçu ateşinin verdiği hasarla karaya oturtulmuştu. Ancak, Anlaşma Devletleri bu büyük
prestij kaybını savaşın genel akışı ve doğurabileceği tehlikeler
açısından kabul edilemez bulacak ve bunun üzerine 25 Nisan’dan itibaren önce Anadolu yakası ardından da Gelibolu Yarımadası’na çıkarma harekâtı düzenleyecekti. Fakat bu kez de
karşılarına Mustafa Kemal Paşa komutasında büyük bir direniş
çıkmış ve Anlaşma güçleri 1915’in Aralık ayına kadar umutsuzca
62
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
şansını zorlamıştı. Sonuçta Çanakkale’yi geçemeyeceklerine karar verince Aralık ayında Anafartalar ve Arıburnu, 1916 Ocak
ayında da Seddülbahir cephelerini boşaltmak zorunda kalacaklardı. Her iki taraftan eşite yakın bir sayıda toplam 504 bin insanın ölümüyle sonuçlanan Çanakkale Cephesi, bir yandan savaşın ve dolaylı olarak Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatırken,
öte yandan da emperyalizmin yenilmezlik unvanına ilk noktayı
koymuştu. Gereksindiği yardıma ulaşamayan Rusya’da ise, Çarlık rejimi sosyalist devrim ile yıkılacak ve Rusya savaştan çekilecekti. Cephenin yarattığı bir diğer önemli sonuç da gelecekteki Türk Kurtuluş Hareketi’ne önderlik edecek olan Mustafa
Kemal Paşa’nın adını tüm Anadolu’ya duyurmuş ve elde ettiği
başarıyla ona haklı bir saygınlık kazandırmış olmasıydı.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
63
ÜNİTE 6
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN SONU VE
ANADOLU’NUN İŞGALİ
6.1. ABD’nin Müdahalesi ve Savaşın Sonu
ABD, Alman denizaltılarının deniz ticaretini engellemeye başlaması, İngiltere ve onun bağımsız bir devlet vaat ettiği Yahudi lobisinin Amerikan Senatosu üzerindeki baskıları sonucunda 6 Nisan 1917’de Almanya ve
müttefiklerine savaş ilân etmişti. 67 Fakat dünya kapitalizminin simgesi
olan devletlerin ve dolayısıyla da Avrupa efsanesinin yıprandığı bir ortamda, ABD’nin Rusya’nın rolüne eşdeğer bir rolle savaşa taraf olması beklenemezdi. ABD’nin temel beklentisi savaşmak değil, savaşı sonuçlandırarak
Avrupa enkazını istediği biçimde restore etmekti ve bu amaçla da savaşa
katılırken Barış Plânını da beraberinde getirmişti. ABD Başkanı Woodrow
Wilson’un, sayıları sonradan 27’ye kadar çıkacak olan ünlü “14 İlke”siydi
bu barış plânı ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını öngören ve gizli
antlaşma yapılmamasını, deniz güvenliğinin ve bunlara ilişkin uluslararası
örgütlenmelerin kurulmasını talep eden içeriğiyle özellikle de savaştaki durumu zora girmiş devletler için cezbedici bir barış fırsatı sunmaktaydı. Nitekim planın 1,12 ve 14. maddeleri Osmanlı siyasal çevrelerindede barışa
ilişkin önemli bir umutlanmaya yol açmıştı. Bu maddeleri kısaca anımsayalım:
 Bütün barış antlaşmaları açık olacak, bu antlaşmalardan başka
uluslararası gizli antlaşmalar yapılmayacak ve bundan böyle
diplomaside açıklık ilkesi izlenecektir. (Md.1)
 Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin yaşadığı bölgelerin bağımsızlığı ile Türk egemenliği altındaki diğer toplulukların
özerk bir gelişme ve engelsiz bir hareket özgürlüğü içinde ya67
Sander, s. 273; Sarıca, s. 266-267.
64
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
şamaları sağlanacak; Boğazlar, uluslararası garanti altında tüm
devletlerin ticaret gemilerine açılacaktır. (Md.12)
 Büyük ve küçük ulusların siyasal bağımsızlıklarını, toprak bütünlüklerini ve karşılıklı güvenliklerini sağlamak üzere antlaşmalar yapacak uluslararası bir örgüt kurulacaktır. (Md.14).
ABD’nin plânı, çok geçmeden kendisine uygulama alanı bulmuş ve
önce ateşkes ardından da barış görüşmeleri birbirini izlemişti. Şimdi bu
sürecin yarattığı sonuçlara, savaşın genel sonuçlarına değinelim:68
 Almanya İle Barış. Versailles Antlaşması: Almanya 1918 Ekiminden itibaren İsviçre aracılığıyla diplomatik bir arayış içersine girmiş ve bu arayışlarının sonucunda 11 Kasım 1918’de
Compiegné Bırakışması’nı imzalamıştı. Kesin barış ise 28 Haziran 1919’da Paris’te Versailles Sarayı’nda imzalandı. Bu antlaşmaya göre; Almanya, üzerinde sonradan Milletler Cemiyeti’nin
kontrolünde bir manda rejimi kurulacak olan denizaşırı topraklarından vazgeçiyor; Belçika, Fransa, Polonya ve Danimarka’ya
toprak bırakıyor; zorunlu askerlik hizmetini kaldırarak ordusunu 100 bin kişi ile sınırlandırıyor; tüm gemilerine Anlaşma devletlerince el konulmasından başka, denizaltı ve gemi inşa etme
yasağına maruz kalıyor; nihayet 33 milyar dolar savaş tazminatı
ödemeye ve on yıl boyunca da Fransa’ya yılda 7, Belçika ve İtalya’ya da 8 milyon ton olmak üzere kömür vermeye mecbur ediliyordu. Antlaşmaya göre bunların dışında, Ren bölgesi askerden arındırılacak ve işgal ordularının giderleri de Almanya tarafından ödenecekti.
 Avusturya İle Barış. Saint-Germain Antlaşması: 10 Eylül
1919’da imzalanan antlaşmaya göre; Avusturya Macaristan Çekoslovakya ve Yugoslavya’nın bağımsızlıklarını tanıyor; Romanya ve İtalya’ya toprak bırakmayı kabul ediyor ve zorunlu
askerlik hizmetini kaldırıyordu. Bunlardan başka Avusturya’nın
Almanya ile birleşmesi yasaklanmış; monarşik rejim yıkılarak
yerine cumhuriyet kurulmuştu. Bununla birlikte Avusturya’nın
toprakları 576 bin km 2’den 84 bin km2’ye, nüfusu da 50 milyondan 7 milyona düştüğü için, artık küçük bir Avrupa ülkesi
söz konusuydu.
 Bulgaristan İle Barış. Neuilly Antlaşması: 27 Kasım 1919’da
imzalanan antlaşmaya göre; Bulgaristan Romanya, Yunanistan
ve Yugoslavya’ya toprak bırakmayı kabul ediyor; zorunlu askerlik hizmetini kaldırıyor; ordusunu deniz ve hava kuvveti olmayan 25 bin kişilik bir güçle sınırlandırıyor ve nihayet 2 milyar
68
Sarıca, s. 275-277; Sander, s. 286-287.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
65
250 milyon altın frank tutarında savaş tazminatı ödemeye
mahkûm ediliyordu.
 Macaristan İle Barış. Trianon Antlaşması: 4 Haziran 1920’de
imzalanan antlaşmaya göre; Macaristan komşularına toprak bırakmayı kabul ediyor; zorunlu askerlik hizmetini kaldırıyor;
ordusunu 35 bin kişilik bir güçle sınırlandırıyor ve savaş tazminatı karşılığında çeşitli yaptırımlara mahkûm ediliyordu.
Ocak 1919’da Paris’te açılan ve 32 devletin katılımıyla gerçekleştirilen barış görüşmelerinin kısaca özetlediğimiz bu sonuçları özünde yenilenlerin cezalandırılması temeline dayandırılmıştır ve Wilson ilkelerini
yansıtmaktan çok uzaktır. Dolayısıyla, ABD’nin müdahalesi ile savaş belki
sona ermiştir; ancak, ekilen intikam tohumları nedeniyle savaş düşüncesi
ve eğilimleri ortadan kaldırılamamıştır. Nitekim dünyanın, büyük bir savaşın şokunu üzerinden atamadan ikinci bir büyük savaşa daha tanık olmuş olması, Paris’te kurulan yenidünya düzeninin gerçekten de sözde bir
barış düzeni olduğuna kanıt niteliğindedir.
6.2. Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu
Osmanlı İmparatorluğu’nun Bağlaşma bloğunda savaşa katılmış
olması, topraklarının paylaşılması sorununu gündeme getirmiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş sonrasındaki akıbeti, daha savaş sırasında imzalanmış olan gizli anlaşmalar ile belirlenmiştir. İlk kez 21 Ağustos
1917’de açıklanan ve ardından 24 Kasım 1917’de Rusya’nın Bolşevik yönetimince resmen yayımlanan bu antlaşmalar şunlardır:69
1. Boğazlar Antlaşması: Hükümleri Rusya, Fransa ve İngiltere
arasında beş hafta süren yazışmalar sonucunda saptanmış olan
bir paylaşım antlaşmasıdır. 18 Mart 1915’te imzalanan antlaşmaya göre İngiltere ve Fransa, Rusya’nın Boğazlar, Trakya ve
Güney Marmara’daki taleplerini; Rusya da İngiltere’nin İran ve
Arap Yarımadası, Fransa’nın ise Kilikya ve Suriye üzerindeki taleplerini tanımaktadır.
2. Londra Antlaşması: İtalya’nın Anlaşma Bloğuna kazandırılması amacına dayanan ve bir rüşvet niteliği taşıyan 26 Nisan 1915
tarihli bu antlaşma, İtalya’ya Antalya, İzmir, Oniki Ada ve Trablusgarp’ın bırakılmasını öngörmektedir.
3. Sykes-Picot Antlaşması: İngiliz temsilcisi Mark Sykes ile Fransız temsilcisi Georges Picot’nun 16 Mayıs 1916’da İngiltere ve
Fransa’nın paylarını yeniden tanımladıkları bir antlaşmadır.
Buna göre İngiltere Fransa’nın Adana, Antakya, Suriye kıyıları,
Lübnan ve Musul taleplerini; Fransa da İngiltere’nin Irak, Ürdün ve Kuzey Filistin taleplerini tanımaktadır. Ancak, bu yeni
69
Gizli antlaĢmalar için bkz.: Sander, s. 269-271; Sarıca, s. 258-260; Gencer-Özel, s. 80-82.
66
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
paylaşımın geçerliliği Rusya’nın onayına bağlı olduğundan, ayrıca düzenlenen ve Petrograd Protokolü adı verilen bir ek antlaşmayla Rusya’nın payı Trabzon’a kadar Doğu Karadeniz kıyıları, Erzurum, Van ve Bitlis bölgelerini içerecek biçimde genişletilmiştir.
4. Saint-Jean de Maurienne Antlaşması: Payını yetersiz bulması
üzerine, 19 Nisan 1917’de İtalyan ilhak bölgelerinin genişletildiği bir antlaşmadır. Buna göre, İzmir-Kayseri-Mersin üçgeni
arasında kalan Güneybatı Anadolu bölgesi bütünüyle İtalya’ya
bırakılmıştır. Ancak bu antlaşma da Rusya’nın onayına bağlıdır
ve aynı yıl içersinde Rusya’da bir devrim yoluyla rejim değişikliği gerçekleşmiş olduğundan, bu antlaşma yürürlüğe girmemiştir. Nitekim bu durum, Dünya Savaşı’nı izleyen barış görüşmelerinde İngiltere ve Fransa tarafından İtalya’nın payının daraltılması için sonradan bir gerekçe olarak kullanılacaktır.
Anadolu işgallerinin ne denli planlı, kasıtlı ve haksız işgaller olduğunu anlamak için, bu anlaşmaların içeriğinde yer alan paylaşım bölgelerinin, sonradan imzalanan askeri ve diplomatik belgeler ile nasıl belirgin
bir koşutluk içinde olduğunu görmek yeterlidir. Örneğin bu belgelerden
ilki Mondros Bırakışmasıdır ki Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti
açısından askeri sonunu duyurmuştur. 30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın
Mondros Limanı’nda imzalanan Bırakışma’nın bazı önemli maddelerini,
hem önemli ve ibret verici olması hem de üzerinde bazı değerlendirmeler
yapacak olmamız nedeniyle, özetleyerek sunmayı gerekli buluyoruz:70
 Çanakkale ve Karadeniz boğazları açılarak Karadeniz’e serbest
geçiş sağlanacak ve Boğazlar müttefikler tarafından işgal edilecektir (Md.1).
 Türk sularındaki tüm torpil tarlaları, torpido ve kovan yerleri ve
diğer engellerin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için istendiğinde yardım edilecektir (Md.2-3).
 Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli
görülecek askeri güçten başkası hemen terhis edilecektir
(Md.5).
 Müttefikler, güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda
herhangi bir strateji noktasını işgal hakkına sahip olacaklardır
(Md.7).
 Osmanlı Devleti’nin bütün liman, demiryolu, tersane, tünel ve
haberleşme tesislerine Anlaşma Devletleri tarafından el konulacaktır (Md.8-10, 12, 15).
70
Erim, s. 519-554 ; AteĢ, s. 85-87; Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, Ġstanbul: KastaĢ Yay., 1981, s.
45-47; Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-I, Ġzmir: Ege Üniv. Yay., 1986, s. 105-107; C. Paul
Helmreich, Sevr Entrikaları, Ġstanbul: Sabah Kitapları, 1996, s. 254-255 .
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
67
 Osmanlı Hükümeti Bağlaşma Devletleri ile tüm ilişkilerini kesecektir (Md.23).
 Altı ilde (Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Bitlis) karışıklık çıktığında bu illerin herhangi bir bölümünün ele geçirilmesi hakkını Anlaşma Devletleri saklı tutar (Md.24).
Böyle bir Bırakışma, öncelikle “Mondros’ta imzalanan metin gerçekten de bir bırakışma metni midir?” sorusu açısından ele alınmalıdır:
Bırakışma ya da eski adıyla mütareke sözcüğü ile ateşkes sözcüğü, dilimizde çoğu zaman eş anlamlı sözcükler olarak kullanılmaktadır. Oysa bırakışma, “silahların tüm cephelerde ve barış ön hazırlığı amacıyla terk
edilmesi”; ateşkes ise “silahların yalnızca gerekli olan bazı cephelerde ve
belirli bir süre için susturulması” anlamına geldiğinden iki sözcük arasında öncelikle önemli bir kavramsal farklılık bulunmaktadır. 71 Birinci Dünya
Savaşı’nın ardından gerek Almanya ile imzalanmış olan Compiegné gerekse de Osmanlı Devleti ile imzalanan Mondros bırakışmaları, içerdikleri
hükümler açısından birer bırakışma olmalarının daha ötesinde anlam taşımaktadırlar. Birincisi, yalnızca askerî değil, ama aynı zamanda birer siyasal belgedirler de. İkincisi, yenenler barış konusunda içtenlik taşımadığı
için bırakışma metinlerine “sözleşme sadakati” ilkesiyle yaklaşmamış ve
bu metinler hukuksal kimliklerini yitirmiştir. Üçüncüsü, bırakışma kavramının geçici bir sükûnet durumunu ifade etmesi ve barış gerçekleşmediği taktirde savaşın yeniden gündeme gelebilecek olması gerçeği ortada
dururken, Osmanlı Devleti, bırakışma metni uyarınca ordularını terhis
etmek zorunda kalmış ve ülkesinin işgale açık duruma gelmesini kabullenmiştir. Dolayısıyla hiç olmazsa savaş kararlılığını gösterebilme seçeneğini bile daha başında yok ettiği için, Osmanlı Devleti’nin imza koyduğu
metni bir bırakışma değil, “politik dayatma” olarak kabul etmek gerekir.
Bununla birlikte Bırakışmayı imzalayan Rauf Bey için, görünüşe göre durum farklıdır:
“Mütarekeyi imzalamaya giderken bugünkü gibi sevinçli döneceğimi tahmin etmiyordum. Görüşmeler sırasında İngilizler çok açık yürekli hareket ettiler. Bu mütareke ile devletimizin bağımsızlığı, saltanatımızın hakları tümüyle kurtarılmıştır. Bu mütareke yenen ile yenilen
arasında yapılmış mütareke değil, savaş halinden çıkmak isteyen denk
iki gücün aralarındaki düşmanlığı durdurmaları durumu gibi bir şeydir.”72
Rauf Bey’in, bu sözlerindeki büyük yanılgıyı görecek kadar ömrü
olmuştur. Çünkü birincisi, Osmanlı Devleti Anlaşma Devletleri ile savaştığı halde, İngiltere, bırakışma sürecinde müttefikleri adına tek başına ha71
72
Ahmet Mumcu, “Devletler Hukuku Açısından Mudanya Mütarekesi”, Mudanya Mütarekesi ve Uluslararası Sonuçları, Bursa: UÜ Yay., 1993, s. 157-158.
Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Cilt: 1, Ġstanbul: MEB Yay., 1991, s. 26; Aybars,
s. 109.
68
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
reket etmiş ve bu yolla ileride çıkarları doğrultusunda Fransa ve İtalya’yı
dışlama olanağını bulmuştur. İkincisi, İngiltere Bırakışmanın 7 ve 24.
maddelerinin kendisine tanıdığı işgal olanaklarını sonuna kadar kullanarak, yalnızca İzmir’in işgaline kadar olan sürede İstanbul’un Rumeli yakası, Çanakkale, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Samsun, Merzifon ve Erzurum’u
işgal etmiştir. Aynı dönemde İstanbul’un Rumeli yakası, Toros tünelleri,
Adana ve yöresi, Maraş, Antep ve Urfa’nın Fransa; İstanbul’un Anadolu
yakası, Kuşadası, Bodrum, Marmaris, Fethiye, Antalya, Burdur ve Konya’nın da İtalya’nın işgaline uğraması; yine antlaşmanın 8, 10, 12 ve 15.
maddeleri uyarınca tüm liman, demiryolları ve haberleşme şebekelerinin
işgal güçlerinin denetimine girmiş olması Rauf Bey’in “taraflar arası
denklik” inancını belirgin bir biçimde çürütmektedir. Kaldı ki Rauf Bey’e
sunulan Türkçe metin ile asıl olan İngilizce metin arasındaki önemli farklılıklar da Rauf Bey’in işi aceleye getirdiğini göstermektedir. Örneğin
Türkçe metnin 24. maddesinde belirtilen “Altı İl”, İngilizce metinde “Six
Armenian Vılayets” olarak geçmektedir ki bu da bırakışmanın görülenin
ötesinde amaçlar taşıdığını, en azından İngiliz cephesinde Anadolu’da bir
Ermeni Devleti kurulması hazırlığının olduğuna işaret etmektedir.
İşte Anadolu’da bir yandan işgal yelpazesi genişleyip öte yandan
da olası bir direniş girişimine karşı Türk halkının bütün örgütlenme inisiyatifi ve lojistik gücü elinden alınırken; İstanbul’da ise genel bir siyaset ve
iktidar hesaplaşması gündemi oyalamaktadır. Padişahın 21 Aralık 1918’de
Meclis-i Mebusan’ı feshederek yasama gücü içindeki İttihatçı etkinliğini
kırma girişimi; alanyazında “zararlı cemiyetler” adıyla anılan ve devlet
merkezli “İttihatçı avcılığına” katılan çeşitli örgütlerin ortaya çıkmaya
başlaması; İngiliz yanlılığı ile bilinen eski Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın
giderek güç kazanması; Damat Ferit’in İttihat ve Terakki Partisi’nin son
yıllardaki reformlarını geriye dönük olarak değiştirme çabaları ve nihayet
aydınların manda arayışı gibi bir aymazlık içinde bulunması bu gündemin
başlıca göstergeleridir. Özetle Osmanlı Devleti’nin akıbeti artık çok taraflı
bir tartışma konusu durumuna gelmiştir ve fakat Osmanlı saltanatının
kendisi bu tartışmanın içinde etkin bir gücü temsil etmekten uzaktır.
Son söz olarak, Osmanlı Devleti’nin akıbetinin tartışılmaya başlanacağı yeni uluslararası konjonktürü birkaç madde içinde çerçevelendirelim. Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni dünya düzeni:
 İmparatorluklar çağının sona erdiği,
 Yeni ulus-devletlerin doğduğu ve ulusalcılık düşüncesinin büyük bir ivme kazandığı,
 Ulusalcılığın bazı ülkelerde totaliter rejimlere dönüştüğü,
 Barışa yönelik uluslararası bir örgütlenmeye gidilmesine karşın, bütün koşulların İkinci Dünya Savaşı’nın habercisi olduğu
bir düzendir.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
69
ÜNİTE 7
ULUSAL DİRENİŞİN BAŞLAMASI
7.1. Anadolu’da Genel Durum ve Tartışılan Kurtuluş Formülleri
Askerî yenilgi ve onu tamamlayan Mondros Bırakışması’nın ardından, 1919 yılında işgal bulutları bütün ağırlıyla ülke üzerine çökmüş;
dullar, yetimler ve kaçaklardan oluşan toplum derin bir acıyla inlemekteydi. Yıllarca süren savaşların yorgunluk ve yoksunluk izlerini taşıyan
halk, bir yanda tüm ulusal kaynak ve hizmet birimlerini denetimine almış
işgal güçleri, öte yanda kendi geleceklerine oldukça kayıtsız bakan bir
merkezî iktidar ile karşı karşıyaydı. Özellikle de doğu illerinde açlık ve
salgın hastalıklara bağlı ölüm haberlerinin geldiği bir dönemde, halk,
kendine muhatap sayacağı bir yönetim aramakta, fakat arayışları boşa
çıkmaktaydı. Yaşamın giderek bir anarşiye dönüştüğü Osmanlı ülkesinde,
devlet bürokrasisi de giderek çürümekte; rüşvet, vurgunculuk ve görevini
kötüye kullanma ülkenin her yanında salgın hastalıklarla atbaşı gitmekteydi. Tam bir şaşkınlık olarak ifade edilebilecek bu durum içinde, görünüşe göre her şeyin sonu gelmişti. Ufuktaki dağılma ve parçalanma tehdidi, bir toplumsal zamansallık bunalımına yol açmış; kolektif zaman ortadan kalkmıştı.73 Bir imparatorluğun yok oluşu, yeni bir umudun belirmemiş olmasına eklenince, halk için zaman bir anda kırılmış, kopuvermişti.
Karanlık yılların düş kırıklıkları giderek yaygınlaşırken, toplumu bir araya
toplayıp, yeni bir “biz” yaratabilecek kolektif gurur ve bellek de yitip gitmeye yüz tutmuştu. Siyasal özdeşleşmenin tutamakları ortadan kalktığı
için, ait olma duygusu örselenmiş; geçmiş, bugün ve gelecek bilinci anla73
Pierre Ansart, “Kemal Atatürk ve Siyasal Duyarlığın DeğiĢimi”, Uluslararası Atatürk Sempozyumu,
Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1984, s. 473.
70
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
mını yitirmişti. Osmanlı toplumu adına artık, zamanı ve mekânı belirsiz
karanlık bir tünelde başıboş savrulan, hiçbir somut imajı kalmamış, ideal
ve hedefleri bulunmayan, özgeçmişi silinmiş, benlik bunalımı içindeki insanlardan söz edilebilirdi. 74 Yaşamın bütünlüksüz ve onursuz bir konuma
indirgendiği, kıvanç duyacak tüm değerlerin ayaklar altına alındığı gerçek
bir dram, büyük bir toplumsal depresyondu bu. Mucize eseri bir yeniden
doğum gerçekleşmezse, olup bitenler yaşamın sonu anlamına geliyordu.
İşte Osmanlı Devleti’nin sonu da böylesine karamsar bir ortamda
tartışılmaya başlanmış, ortaya çok sayıda görüş atılmaya başlanmıştı.
Önerilen görüşleri iki temel grupta sınıflandırmak olanaklıdır: Devlet’in
yazgısı üzerinde doğrudan etkili olanlar birincil görüşlerdir ki Anlaşma
Devletleri, Saltanat, Yerel Örgütlenmeler ve Kemalist Hareket’in görüşleri
bu grupta yer almaktadır. Doğacak sonuç üzerinde tek başına etkili olabilecek bir gücü temsil etmeyen iç ve dış görüşler ise ikincil düzeyde görüşlerdir. Her biri bir akıbet tezi ya da senaryosu niteliğinde olan bu görüşleri
kısaca özetleyelim:75
 Anlaşma Devletlerinin Tezi: Arkasında galip devletler yer aldığı
için bırakışma döneminin alternatifsiz tezi gibi görünmektedir.
ABD ve Yunanistan’ın da desteğiyle, temeli eski “Doğu Sorunu”na dayandırılmış olan tez “Vatikanlaştırılmış bir İstanbul
tarafından yönetilen ve Orta Anadolu’da küçük bir köylü devleti
ile kapalı ekonomiye dayanan pasif bir Osmanlı Devleti’ni” öngörmektedir.
 Osmanlı Saltanatının Tezi: Tezin başlıca temsil alanı Saray ile
Hürriyet ve İtilâf Partisi’dir. İngiliz himayesinde yarı bağımlı
bir devlet modelini kabullenmekte ve bu ödüne karşılık Arap illeri, Mısır ve Kıbrıs’ı talep etmektedir. Ancak, ülke topraklarını
geniş tutma konusundaki bu kaygıya karşın, 12 Eylül 1919’da
yapılan gizli bir antlaşma ile Boğazları İngiltere’ye bırakmayı,
bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasını, Hilafet kurumunun fiili
olarak İngiltere tarafından kullanılmasını ve zabıta gücünün
İngilizlerden oluşmasını kabullenmiştir. Özetle tezin temelini
Panislamizm ve Osmanlıcılık temeli üzerine kurulu feodaldinsel bir saltanatın her türlü ödüne rağmen korunması arayışı
oluşturmaktadır.
 Yerel Örgütlenmelerin Tezi: İşgaller döneminde Kuvva-ı Milliye, cemiyetler ve yerel kongrelerin merkezinde kendiliğinden
gelişen bir tezdir. Söylem düzeyinde Osmanlı Saltanatı’na bağlı
görünmekle birlikte; yurdun kurtarılması, ulusal hakların savunulması ve Yunan ve Ermeni tasarılarına karşı direnilmesi
74
75
Ansart, s. 471–472.
Tezlerin ayrıntısı için bkz.: Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, s. 32-57.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
71
gibi hedefleriyle eylem düzeyinde Saltanattan sürekli uzaklaşan
ve giderek Kemalist harekete yakınlaşan bir yapıya sahiptir.
 Kemalist Hareketin Tezi: Mustafa Kemal Paşa’nın işgaller döneminde İngiliz çevreleriyle temaslar kurması, Meclis-i Mebusan’da lobi faaliyetleri yürütmesi, İzzet Paşa Hükümeti’nde
Harbiye Nazırı olma girişimleri, Tevfik Paşa’nın güvensizlik oyu
alabilmesi çabaları, Sultan Vahdettin ile görüşmelerde bulunması gibi örnek olaylarla özetlenebilecek diplomatik ve siyasal
arayışlar içinde temellenmiş; ancak, belirgin bir biçimde Sivas
Kongresi ile birlikte netlik kazanmış bir tezdir. Diğer tezlere göre derin bir farklılık olarak, Türklüğün dinsel ya da kültürel değil, sosyolojik sınırlarının arayışındadır. Yine “nasıl bir Osmanlı?” sorusu üzerinde tartışmak yerine, Kanun-u Esasi’yi de dolaylı bir biçimde reddederek Osmanlı İmparatorluğu’nun son
bulduğunu kabul etmekte ve bunun yerine Misak-ı Millî projesiyle açıklanan bir ulusal yurt önermektedir. Ulusal ve demokratik devlet önerisi olarak özetlenebilecek bu tezin eylem sürecinde kullandığı ana söylem tam bağımsızlık ve antiemperyalizmdir.
Etki ve rolleri açısından ikinci düzeyde yer alan iç ya da dış kaynaklı tezler ise şunlardır:
 ABD’nin Tezi: ABD, bırakışma döneminde esasen Osmanlı’nın
akıbetini tek başına belirleyebilecek güçte bir devlettir. Buna
karşın ABD Senatosu’nda 1823’den bu yana egemen olan Monroe doktrini, bir başka deyişle “Avrupa’nın işlerine karışmama”
ilkesi nedeniyle dönemin Wilson hükümeti, Osmanlı Devleti
konusunda ABD senatosunda çok fazla etkin olamamıştır. Ancak tezin temel söyleminin Yunan, Kürt ve Ermeni taleplerini
destekleyen yapısıyla Anlaşma Devletleri’nin tezine yakın bir
çizgide olduğu söylenebilir.
 Yunan Tezi: Temeli Yunan burjuvazisinin pazar arayışına dayanan, fakat Megali İdea gibi bir ülkü ile süslenmiş bir tezdir.
Anadolu’nun Trakya, Ege, Karadeniz ve Ege adaları bölgelerini
ilhak etme isteğine karşın, Yunanistan’ın bir alt-emperyalist ülke niteliği taşımasından ötürü ikincil plânda kalmış bir tezdir.
 Azınlık Tezleri: ABD, Anlaşma Devletleri ve Yunanistan destekli tezlerdir. Gurupta, Maraş, Kilikya, Altı İl ve Trabzon’u kapsayacak bir bağımsız devlet talebinde bulunan Ermeniler, Karadeniz’de bir Pontus devleti kurmak isteyen Rumlar, bağımsızlıkçı feodal beyler ya da İngiliz yanlısı özerklik arayışında olanlardan oluşan Kürtler ve nihayet Yunan korumalı bir özerklik
talebinde bulunan Çerkezler yer almaktadır.
72
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
 İngiliz Himayesi Tezleri: Burada “tezleri” çoğul kullandık, çünkü bu tezin iki açılımı söz konusudur. Birincisi; doğrudan İngiliz himayesinde bir İmparatorluğu öngören ve Saray aristokrasisi ile İngiliz Muhipler Cemiyeti tarafından temsil edilen tez,
ikincisi; himaye yerine yalnızca desteği öngören ve bazı aydınların kişisel tutumunu temsil eden tezdir.
 ABD Himayesi Tezleri: ABD konusunda da himaye ya da destek arayışında olan iki ayrı gurup söz konusudur. Bu tezi savunan aydınlar, temelde halka güvenmemekte ve ABD’yi, 1898 yılında Küba ve Porto Riko’yu sömürge durumuna getirmiş olmasına karşın emperyalist bir devlet olarak görmemektedirler. Her
iki gurubun da temsilcilerinin kaynağı Wilson Prensipleri Cemiyeti’dir.
 Konfederasyon Tezleri: Bu başlık altında üç farklı tez ortaya
çıkmaktadır. Birincisi; kaynağı genelde İstanbul’da bulunan aydınlar olan ve Anasır-ı Osmaniye İtilâfı ya da İslâm Konfederasyonu öneren tez, ikincisi; Anadolu’daki aydınlar, komutanlar
ve gazeteciler tarafından temsil edilen ve bir Türk-Arap Konfederasyonu öneren tez ve sonuncusu; Enver Paşa ve çevresinin
savunduğu Şark ve Müslüman Milletleri Konfederasyonu öneren tezdir.
 Sosyalist Tezler: Özellikle de 1920 yılında gelişen ve Yeşil Ordu, Halk İştirakiyun Fırkası ve Türkiye Komünist Partisi tarafından savunulan tezlerdir. Tezler, ulusal devrimlerin emperyalizmi sarsacağı ve Rusya’daki rejim değişikliğinin küresel sosyalizme geçiş için uygun bir zemin yarattığı ortak görüşünde buluşmaktadır.
7.2. İzmir’in İşgali ve Kongreler Sürecinin Başlaması
Rusya’da Bolşevik Devriminin oluşumundan sonra bir araya gelen
Anlaşma devletleri 19-21 Nisan 1917 tarihinde yaptıkları gizli antlaşma ile
İzmir ve çevresini İtalya’ya bıraktılar. Fakat, İtalya’nın Doğu Akdeniz’de
güçlenmesini istemeyen İngiltere ve Fransa 5 Mayıs 1919 tarihinde Paris’te toplanan üçler konseyi, gizli antlaşmalarda belirtilen hükümlere kayıtsız kalarak İzmir ve çevresinin Yunanistan’a bırakılmaması doğrultusunda bir tutum izlemişlerdir. Öte yandan İtalya’nın esasen Yugoslavya’ya
bırakılan toprakları işgal etmiş olması da İngiltere ve Fransa’nın izlediği
yaklaşıma önemli bir gerekçedir. Bu olay, Megali İdea projesi için çalışan
Yunanistan için de önemli bir fırsat oluşturmuştur. Nitekim Dünya Savaşı
sırasında iktidara gelen ve Anlaşma Devletleri’nin sadık adamı olan Venizelos, İtalya’nın Oniki Ada ve İzmir bölgesinde Yugoslavya’dakine benzer
bir oldu bitti hazırlığı içinde olduğunu; İzmir ve çevresinin esasen Rum
nüfus çoğunluğundan oluştuğunu ve bu bölgedeki Rumların halen Türkle-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
73
rin zulüm ve işkencesi altında yaşadığını öne sürerek İzmir bölgesinin Yunanistan’a bırakılmasını talep etmiştir. 76 Yunanistan’ın sicili İngiltere ve
Fransa nazarında düzgündür ve Anlaşma Devletleri adına Anadolu’ya çıktığında denetim açısından bir zorluk çıkaramayacak güçtedir. Üstelik
Mondros Bırakışması’nın 7. maddesi, böyle bir işgal için hukuksal dayanak yaratmayı da kolaylaştırmaktadır.
Bu tablo içinde, işgalin gerçekleştirilmesi için görevlendirilen Akdeniz Donanma Başkomutanı Amiral Calthrope, 14 Mayıs 1919’da İzmir
Limanı’na demirlemiş ve aynı gün, İzmir’in işgal edileceğini bir ültimatom
ile 17. Kolordu Komutanı’na bildirmiştir. 77 Ardından aynı doğrultuda bir
nota da Amiral Webb tarafından Osmanlı sadrazamına verilecektir. 78 Arkasından 15 Mayıs 1919 günü, Midilli’nin Yero limanından yola çıkan Anlaşma gemileri destekli Yunan donanması, saat 07.30’da İzmir önlerine
gelmiş ve 08.40’ta da karaya asker çıkarmaya başlamıştır. Ancak bu, Osmanlı hükümetinin arzuladığı gibi tümüyle olaysız bir işgal değildir. Bir
önceki gece Maşatlık’ta (Bahribaba Parkı) bir toplantı düzenleyen Redd-i
İlhak Cemiyeti, işgale karşı direnme kararı alırken; işgalin başladığı sırada
da Hukuk-u Beşer gazetesi sahibi Hasan Tahsin, işgale ateşle karşılık vererek bu kararın uygulamadaki ilk örneğini sergileyecektir. Bununla birlikte, işgal güçlerinin verdiği karşılık da oldukça serttir. 17. Kolordu Komutanlığı’nı basan Yunan birlikleri, burada 9 subayı şehit edip, 21 subayı
da yaralarken; kentin genelinde de büyük bir zulüm sergilemiştir.79 İzmir’in işgali sırasında Yunanlıların yaptıklarının Avrupa Kamuoyunda
Türklerin lehine bir kamuoyunun oluşması üzerine büyük devletler bölgeye Amerikalı Amiral Bristol’ü bir heyetle bölgede inceleme yapmakla görevlendirdiler. Amiral Bristol incelemeleri sonunda ünlü raporunu hazırladı. (13 Ekim 1919) Bu raporda:
 Hıristiyan halkın can güvenliğinin tehlikede olduğu şeklindeki
bilginin yanlış olduğu.
 Yunanlıların İzmir’e çıkması ile güvenliğin bozulduğu.
 İzmir’in işgali günü bir çok Müslüman’ın tutuklandığı ve bir çok
kadının tecavüze uğradığı ve öldürüldüğü
 Yunan askerlerinin savunmasız Türk askerlerine ateş açarak
ölümlerine neden olduğu yazmaktadır.
76
77
78
79
M. Murat Hatipoğlu, Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821–1922), Ankara: Türk Kültürünü AraĢtırma
Enst. Yay., 1988, s. 80-87.
Türk İstiklâl Harbi, II. Cilt: Batı Cephesi, I. Kısım, Ankara: Gnkur. BaĢk. HTD Yay., 1963, s. 47 ; Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, Ġstanbul: Milliyet Yay., 1970, s. 220; Selek, s.
230.
Selek, s. 230; Y. Hikmet Bayur, Atatürk. Hayatı ve Eseri, Ankara: Güven Matbaası, 1963, s. 237; Türk
İstiklâl Harbi, s. 51; Taçalan, s. 220.
Türk İstiklâl Harbi, s. 56.
74
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
İzmir’in işgali, Yunanistan’ın düşündüğü gibi tam anlamıyla bir
oldubitti olamamış; bir yandan Türk bağımsızlık direnişinin başlamasına
yol açarken öte yandan da yurt içi ve dışında çeşitli yankılar bulmuştur.
Örneğin 16 Mayıs 1919’da mevcut hükümet istifa ederken, hükümeti kurma görevi yeniden Damat Ferit Paşa’ya verilmiştir. Ardından Yıldız Sarayı’nda cemiyet ve parti temsilcilerinin katıldığı ve istişari yetkileri olan
Saltanat Şurası toplanmıştır. Devlet merkezindeki bu gelişmelerin yanında, halkın tepkisi de oldukça serttir. Başta Orta ve Doğu Karadeniz, Trakya ve doğu illeri olmak üzere yurdun dört bir yanında coşkulu mitingler
düzenlenmiş; işgal yerel ve bölgesel basın organlarında büyük bir şiddetle
kınanmış; çeşitli bölgelerden hükümete işgali kınayan binlerce telgraf çekilmiş ve Redd-i İlhak Cemiyeti çatısı altında bir milis direnişi hazırlığı
başlatılmıştır. Bunun yanı sıra, işgal karşısında umutsuzluğa kapılarak
manda ve himaye arayışında olan aydınlar da yok değildir.
Bu tepkiler karşısında, işgal cephesinin uydularını oluşturan çevreler de boş durmamıştır. Örneğin İngiliz Genelkurmayı’nın işgali bir hata
olarak değerlendirmesi, Fransa’nın çekimser kalması, İtalya’nın büyük öfkesi ve ABD’nin de işgali Wilson İlkeleri’ne aykırı bulmasına karşın; Fener
Rum Patrikhanesi’nin koruması altındaki Rum ve Ermeni toplulukların
etkinlikleri büyük bir ivme kazanmış, gizli işler açıktan yürütülmeye başlanmış, yine Patrikhane destekli Yunan Komitesi ve Trakya Komitesi adlı
örgütler Trakya’daki Türk örgütlenmesini kırmaya başlamış, Doğu Karadeniz’deki Pontus devleti kurma çabaları hızlanmış ve işgalden önce Fransa desteği ile kurulmuş olan Ermeni İntikam Alayı, Adana ve çevresinde
büyük terör olaylarına girişmiştir.
Ne var ki bu engellemelerin hiçbirisi Anadolu’da başlayan kongreler sürecini ve iktidara el koyacak olan ulusal örgütlenmeyi durdurmak
için yeterli olmayacaktır. Egemenliğin de parça parça ulusa intikal edeceği
bu süreç, Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın altyapısını hazırlamış olması açısından genel bir değerlendirmeyi fazlasıyla hak etmektedir:
Yerel Kongreler dönemi 1918 Kasımından 1920 Ekimine kadar geçen iki yıllık bir süreyi kapsamaktadır. 28 Kongrenin yapıldığı bu dönemde, ulusal ölçekli tek kongre Sivas Kongresi’dir. Sivas Kongresi bu kongrelerin 14’ncüsü olduğuna göre, kongreler dönemi ve geleneği, Mustafa Kemal Paşa’dan önce başlayıp, onun sahneye çıkışından sonra da sürmüş
olan bir dönem özelliğini göstermektedir. Son dört kongrenin (Üçüncü
Edirne, Afyon ve iki ayrı Pozantı kongreleri) TBMM’nin açılışının ardından yapılması, özellikle de bu duruma önemli birer örnek oluşturmaktadır.
Kongreler gelişigüzel yapılmamış, işgallere koşut olarak belirli bir
coğrafî kümelenme içinde toplanmışlardır. Örneğin Kars, Ardahan ve Batum’un yazgısını ilgilendiren ilk altı kongre “Sınır Doğu”da; Trakya’nın
yazgısını ilgilendiren ve üçü Edirne biri de Lüleburgaz’da olmak üzere
“Trakya”da; Trabzon ile Vilayat-ı Sitte’nin geleceğini ilgilendiren ve Erzu-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
75
rum, Oltu ve Pozantı’da olmak üzere “Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu”da ve
nihayet İzmir ve Ege bölgesinin kurtuluş sürecini ilgilendiren İzmir Büyük
Kongresi’nden Afyon Kongresi’ne kadar 13 kongreyi içermek üzere “Batı
Anadolu”da kongreler yapılmıştır. Kuşkusuz, kongreler birbirinden bağımsız değil; her coğrafî küme kendi içinde hiyerarşik bir piramit oluşturacak biçiminde yapılanmıştır. Bir başka deyişle her coğrafî kümede diğerlerini kapsamak ve son sözü söylemek üzere mutlaka bir üst kongre
yapılmıştır. Bu üst kongreler Sınır Doğu’da “Büyük Kars” (17–18 Ocak
1919), Trakya’da “Üçüncü Edirne” (9-14 Mayıs 1920), Doğu ve Kuzeydoğu
Anadolu’da “Erzurum” (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) ve Batı Anadolu’da
“Alaşehir” (16-25 Ağustos 1919) kongreleridir.80
İşgal tehdidine karşı öz savunma gereksinimi ve bu gereksinimin
resmî otorite tarafından karşılanamaması sonucunda doğmuş olan yerel
kongreler, söz konusu iki yıllık dönemde iktidar konumuna “temsile ve
kurallara dayalı örgütlenme modeli” sayesinde, gelebilmişlerdir. Bu durumu çeşitli noktalardan açalım:81
 Örgütlenme: Kongrelerin temel dayanağı demokratik meşruluk
ve temsil anlayışıdır. Örgütlenme süreci, Meclis-i Mebusan’ın
feshedilmesinden ötürü resmi otoritenin temsilsiz kaldığı ve
ulusal önderin ya sahneye çıkmamış ya da “atanmış” olarak çıktığı bir dönemde gelişmiştir.
 Temsil: 12–13 milyonluk bir nüfusun kongrelere katılan yaklaşık 1500 kişiyle temsil edildiği göz önüne alındığında seçen ve
seçilenin yüz yüze olduğu bir dar bölge temsili karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle de seçilenler gerektiğinde görevden alınabilmiş, değiştirilebilmiş ve parti ve benzeri bir aracı kuruma
başvurulmaksızın doğrudan temsil gerçekleştirilmiştir.
 Organlaşma: Bütün kongrelerin işlevler doğrultusunda bir organlaşmaya gittiği görülmektedir. Örneğin yasama işlevi Heyeti Umumiye’ler tarafından üstlenilirken, yürütme işlevi de Heyet-i Milliye, Heyet-i Merkeziye, Heyet-i Temsiliye gibi adlar taşıyan organlar tarafından üstlenilmiştir. Dolayısıyla kurumsallaşmış bir siyasal iktidar yapısı söz konusudur ve bu nedenle de
silahlı güçler sivil organlara bağlanmıştır.
 Alınan Kararlar: Yerel kongreler ancak resmî bir otoritenin
alacağı türden kararlar almış ve açıkça devlet yetkilerini kullanmıştır. Ortak rızanın sağladığı bu yetki gaspının en önemli
örnekleri arasında silahlı direniş, seferberlik ilânı, silah altına
alma, silah toplama, 16 yaşından küçük erkeklerin bölge dışına
çıkışını yasaklama, maliye teşkilatı kurma, vergi toplama ve
aşara el koyma, mevcut yasaları uygulama, kolluk hizmeti ver80
81
Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, s. 62.
Ayrıntılı bilgi için bkz.: Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, s. 64-67.
76
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
me, göçleri yasaklama, sansür kurulları kurma, iktisadî ve ticarî
alanı düzenleme, doğal afet yasaları çıkarma, savurganlığı yasaklama, yabancı ülkelere temsilci gönderme, dış tanınma girişimlerinde bulunma gibi karar ve uygulamalar yer almaktadır.
 Öncü Kadrolar: Örgütlenmenin öncüleri Osmanlı toplumunun
orta sınıfı addedilen eşraf, serbest meslek sahipleri, tüccar, esnaf, din adamı ve kamu görevlileridir.
Bu yetki gaspının ve iktidarlaşmanın, küçük devletçiklere dönüşme anlamında daha ileri örnekleri de görülmüştür. Garbî Trakya Hükümet-i Muvakkatesi, Ahıska Hükümeti Muvakkatesi, Aras Türk Cumhuriyeti Hükümeti, Kars İslâm Şurası, Cenub-i Garbî Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi ve Oltu Şurası Hükümeti gibi ulusal nitelikli ve cumhuriyet yönetimine dayanan oluşumlar bu saptamanın önemli örnekleridir.82
7.3. Savaş Öncesinde Kurulan Örgütler
Kurtuluş Savaşı öncesinde kurulan örgütler; ulusal varlığa düşman
örgütler ile bağımsızlık için savaşmayı hedefleyen ulusal örgütler olarak
iki grupta ele alınabilirler. Alanyazınımızda zararlı ve yararlı cemiyetler
başlıkları altında toplanan bu örgütlerden önce zararlı ve ulusal varlığa
düşman olanları üzerinde duralım:83
 Mavri Mira Cemiyeti: Merkezi İstanbul olmak üzere Rum Patrikhanesi tarafından kurulmuş ve Yunanistan, Yunan Kızılhaç
Örgütü, Rum Muhacirleri Komisyonu ve Rum okullarının doğrudan desteğini sağlamış bir örgüttür. Başkanlığını Patrik Vekili Droteos’un yaptığı örgütün başlıca amacı Megali İdea’nın Batı
Anadolu ve Trakya ayağındaki hedeflerinin gerçekleştirilmesi
için çalışmaktır.
 Pontus Rum Cemiyeti: Merkezi İstanbul olmak üzere Rum
azınlık tarafından kurulmuş; Anlaşma Devletleri’nin koruması
altında ve silahlı Rum çetelerini yöneten Kordos Cemiyeti ile
dışarıdan göçmen pozisyonunda gelen Rum çetelerini kayıt ve
sevk eden Rum Muhacirleri Komisyonu’nun desteğini sağlamış
bir örgüttür. Başlıca amacı, 1204 yılında Haçlı Seferleri sırasında kurulmuş, fakat sonradan Fatih Sultan Mehmet tarafından
ortadan kaldırılmış olan Pontus devletini Doğu ve Orta Karadeniz bölgesinde yeniden kurmaktır.
 Etniki Eterya: 1814 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığı için Filiki Eterya adıyla kurulan bu cemiyet daha sonra ad değiştirmiş
ve Mondros Bırakışması’ndan sonra yeniden ortaya çıkmıştır.
82
83
Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, s. 69–71.
Zararlı örgütler için bkz.: Gender-Özel, s. 95-100; Fethi Tevetoğlu, Millî Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, Ankara: TTK Yay., 1988; Nutuk-Söylev, I. Cilt, Ankara: TTK Yay., 1989, s. 9-11.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I




77
Megali İdea’yı gerçekleştirmek için yeni bir kimliğe bürünen
örgüt İstanbul Fener Patrikhanesinde çalışmalarını sürdürmüştür. Etniki Eterya’nın çok önemli para kaynakları vardı. Bu paralar Megali İdea’nın Pan-Helenizm hayalinin propagandasını
yapan zengin Yunanlılar ve onların destekçileri tarafından veriliyordu.
Hınçak Ermeni Cemiyeti: 1877 yılında İsviçre’de bir komite
olarak kurulmuştur İdeolojik olarak sosyalist ve merkeziyetçi
bir yapıdadır. Hınçaklar önceleri, Van, Bitlis, Erzurum, Elazığ,
Diyarbakır, Sivas ve Trabzon illerinde yarı bağımsızlık için uğraş verirken, sonradan amaçlarını başkent Erivan olacak şekilde sözü geçen ilerlide kapsayacak bağımsız bir Ermenistan
kurmak için uğraş vermiştir. Mondros Ateşkesinden sonra Ermeni Patrikhanesi ve İngiltere’nin desteğinde çalışan örgüt,
başlıca faaliyet alanı olarak Doğu Anadolu’yu seçmiştir.
Taşnak Ermeni Cemiyeti: Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği anlamına gelen bu cemiyet 1890 yılında Ruslar tarafından Ermenilere Tiflis Merkez olmak üzere kurulmuştur. İhtilalci bir nitelik taşıyan cemiyet şiddeti savunmaktadır. Bu cemiyet Anadolu’nun geniş bir bölümünü içine alacak şekilde Birleşik Ermenistan devletini kurmak istemektedir. Mondros Ateşkesinden
sonra dünya kamuoyunu kendi haklılıklarına da inandırmaya
çalışmıştır. Bu amaçla, Doğu Anadolu’yla ilgili asılsız nüfus istatistikleri yayınlamaktan kaçınmamıştır. Hınçak Ermeni Cemiyetinde olduğu gibi, Ermeni Patrikhanesi ve İngiltere’nin
desteğinde çalışan örgüt, başlıca faaliyet alanı olarak Doğu
Anadolu’yu seçmiştir
Alyans İsrailit: Merkezi Paris’te olmak üzere Osmanlı Devleti
içinde yaşayan Yahudiler tarafından kurulmuştur. Yöneticileri
yerel komitelerden toplumsal, ekonomik ve diğer konularda
bilgiler almaktaydılar. Amaçları Osmanlı Devletindeki Yahudilerin çıkarlarını korumak ve Filistin’de bir İsrail devleti kurmaktır. Hahambaşı ve İngiltere tarafından desteklenmiştir. Yahudiler, Osmanlı ülkesinde diğer yaşadıkları yerlere kıyasla rahat bir yaşam sürdürdükleri için önemli bir olay çıkarmamışlardır.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti: Merkezi İstanbul olmak üzere Dr.
Robert Frew başkanlığında 1919’da kurulan ve malî yükünü İngiltere’nin üstlendiği örgüt Sultan Vahdettin’den Sadrazam
Damat Ferit Paşa’ya, Dahiliye Nazırı Ali Kemal’den pek çok siyaset ve bürokrasi adamının üyeliğine kadar Osmanlı politikası
ile iç içe geçmiş bir örgüttür. Bu örgütün biri açık, diğeri gizli
olmak üzere iki amacı vardır. Açık olan amacı İngiltere, Osmanlı Devleti ve Müslüman dünyası arasındaki dostluk ve ilişkileri
78
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
geliştirmektir. Gizli olan amaç İngiltere’nin işgal bölgelerindeki
çıkarlarının gerçekleşmesini sağlamaktır.
 Teali İslâm Cemiyeti: 19 Şubat 1919’da İskilipli Mehmet Atıf
Efendi tarafından İstanbul medreselerinde görevli müderrisler
tarafından kurulmuş ve kendisini partiler üstü bir örgüt olarak
ilân etmiştir. Kurtuluşun dinsel kurallara sıkı sıkıya bağlılıkla
mümkün olabileceği söylemine dayanan ve Hürriyet ve İtilâf
Partisi, Sultan Vahdettin, İstanbul hükümetleri, bürokratlar ve
İngiliz gizli servisinin desteğini sağlamış olan örgütün başlıca
çalışma alanı Konya ve çevresidir. Konya ve Bozkır ayaklanmalarında rolü vardır.
 Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası: Sulh ve Selâmet Cemiyeti
ile Selâmet-i Osmaniye Fırkası’nın birleşmeleriyle 14 Ocak
1919’da kurulmuştur. Fırkanın amacı; Padişahın etrafında toplanılmasını sağlamaktır. Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu
zor durumdan ancak bu şekilde kurtulabileceğini düşünmektedir. Bu sebeple, Anadolu’da yürütülen Millî Mücadelenin karşısında yer almıştır. Fakat, Anadolu ile sert bir diyaloga girmekten de kaçınan örgütün çalışmalarında başlıca itici güç İttihatçı
düşmanlığı olmuştur.
 Wilson Prensipleri Cemiyeti: 4 Aralık 1918 tarihinde İstanbul
merkez olmak üzere kurulmuştur. Kurtuluş için tek çözümü
ABD mandasında gören Halide Edip (Adıvar), Refik Halit (Karay), Ali Kemal, Ahmet İzzet Paşa gibi aydın ve gazeteciler tarafından cemiyet Wilson ilkelerinin 12. maddesine güvenilerek
oluşturulmuştur.
 Kürt Teali Cemiyeti: Rus elçisinin teşviki ve para yardımı ile
1918’de kurulmuş olan eski Kürt Teali Cemiyeti’nin yerine,
merkezi İstanbul olmak üzere 1919 Mayısında Seyyit Abdülkadir tarafından kurulmuştur. İngiltere’nin desteği ile çalışan örgütün başlıca amacı, Wilson İlkeleri doğrultusunda Doğu Anadolu’da bağımsız bir Kürt devleti kurmaktır. Ancak talepte bulunduğu toprakların bir bölümü de Ermenilerin çıkarları ile çelişmektedir.
 Hürriyet ve İtilâf Partisi: 21 Kasım 1911’de İttihat ve Terakki
Partisi’ne rakip olarak kurulan, ancak bu partinin iktidarı döneminde eriyerek 1919 Ocak ayında yeniden çalışmaya başlayan
bir örgüttür. Damat Ferit Paşa’nın güdümündeki örgüt bir yandan resmî politikaları temsil etmekte, öte yandan da tüm zararlı
cemiyetlerle işbirliği içinde Kemalist hareketi baltalamanın
resmî odak noktasını rolünü oynamaktadır.
Nigehban Cemiyet-i Askeriyesi, Trabzon ve Havalisi Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti gibi daha küçük örgütleri de eklediğimizde, görüleceği
gibi zararlı örgütler listesi epeyce kabarmaktadır. Ancak bizi buradaki sa-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
79
yısal bilgi değil, daha çok günümüzde Kurtuluş Savaşı’nı küçümseyenlerin
bu iç cephenin büyüklüğüne ve çeşitliliğine bakarak tarihi yeniden düşünmeleri gerektiği ve merkezi İstanbul olmak üzere kurulmuş olan bu zararlı örgütlerin kendilerini en çok güven ve huzur içinde hissettikleri yerin
Saltanatın dizlerinin dibi olduğu gerçeğidir.
Ulusal örgütlere gelince, bunlar Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya
Savaşı’ndan yenik ayrılması, savaş sonrasında Anadolu’nun işgal edilmesi,
azınlıkların ülkeyi parçalamaya yönelik etkinlikleri ve Osmanlı otoritesinin tüm bu gelişmelere kayıtsızlıkla yaklaşması gibi sorunlar karşısında
kurulmuşlardır. Ortak özellikleri bölgesel oluşları, Türk halkı tarafından
kurulmuş olmaları, bağımsızlık ve ulusalcılık ideolojisine dayanmaları, çeteler biçiminde örgütlenmeleri ve kaynak açısından halktan güç almalarıdır. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç döneminde ulusal bilinci uyandırma, silahlı direnişi başlatma, işgalleri yavaşlatma ve ulusal ordunun temellerini
hazırlama gibi yararlı işlevler gören bu örgütler şunlardır:84
 Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Doğu Anadolu’da dış destekli bir Ermeni devletinin kurulacağı haberleri
üzerine, merkezi İstanbul olmak üzere 2 Aralık 1918’de Süleyman Nazif Bey başkanlığında kurulmuş ve 10 Mart 1919’da Cevat Bey aracılığıyla Erzurum’da ve Erzurum Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti adıyla şubesini açmıştır. Çevre illeri de kapsayarak
hızla büyüyen ve Erzurum Kongresi’ni düzenlemeyi başaran örgüt, Kongre’nin ardından Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti adını almıştır.
 Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Trakya’nın Yunanistan’a bırakılacağının sezilmesi üzerine, merkezi Edirne olmak üzere 2 Aralık 1918’de kurulmuş bir örgüttür. Çeşitli kongreler düzenlemiş, Yeni Edirne ve Ahali gibi gazeteler aracılığıyla
kamuoyunu uyanık tutmuş ve çok sayıda dış temaslarda bulunmuştur.
 İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti: İzmir’in Yunanistan’a bırakılacağı haberleri üzerine 1 Aralık 1918’de, merkezi
İzmir olmak üzere Halit ve Nail Beyler tarafından kurulmuştur.
İzmir Valisi Nurettin Paşa’nın da desteğini bulan örgüt, çok sayıda dış temasta bulunmuş, gerekirse silahlı mücadele verileceği kararını da içeren Müdafaa-i Hukuk Kongresi’ni düzenlemiştir.
 Redd-i İlhak Cemiyeti: Müdafaa-i Vatan Cemiyeti adıyla ve İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ile aynı gün kurul-
84
Ulusal örgütler için bkz.: Gencer-Özel, s. 101-104; Mesut Aydın, Millî Mücadele Döneminde TBMM
Hükümeti Tarafından İstanbul’da Kurulan Gizli Guruplar ve Faaliyetleri, Ġstanbul, 1992; Hüsnü
Himmetoğlu, Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul ve Yardımları, Cilt: I, Ġstanbul, 1975.
80
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I






muş, fakat İzmir’in işgalinden bir gün önce adını değiştirmiş bir
örgüttür. Miting ve gösteri ağırlıklı faaliyetler göstermiştir.
Kilikyalılar Cemiyeti: Merkezi İstanbul olmak üzere ve Ali Fuat
Paşa’nın girişimleriyle 21 Aralık 1918’de kurulmuş bir dernektir. Rıfat Bey başkanlığındaki örgütün başlıca amacı Adana, Antep, Maraş, İçel ve Antakya’nın Türk olduğunu ve Türk kalacağını uluslararası diplomasiye duyurmaktır. Ancak, örgüt yeterince etkili olamamıştır.
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti: Orta ve Doğu
Karadeniz’de bir Pontus devletinin kurulmasını engellemek
amacıyla, çoğunluğu İttihatçılar tarafından 12 Şubat 1919’da
kurulmuştur. Bölgede Pontus çetelerine karşı etkili bir silahlı
mücadele veren örgüt, bölgesel amaçları konusunda başarılı
olmakla birlikte, Kemalist harekete katılma konusunda ağır hareket etmiş ve çok zaman da çeşitli sorunlar çıkartmıştır.
Millî Kongre Cemiyeti: Türk Ocağı, Muallimler Birliği, baro ve
Darülfünun mezunları gibi sayıları elliyi bulan birçok yüksek
okul ve ulusal kuruluşun katılımıyla 29 Kasım 1919’da Dr. Esat
Paşa’nın çabalarıyla kurulmuştur. Kemalist hareket güçlenince
ortaya çıkan örgüt, özellikle de Misak-ı Millî’nin hazırlanması
ve Kemalist direnişçilerin son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına
girmelerinde önemli rol oynamıştır.
Karakol Cemiyeti: 13 Kasım 1919 yılında kurulduğu kabul edilen bu cemiyetin, adı Ulusal Kurtuluş döneminde sıkça geçmektedir. İşgal altındaki İstanbul’da ulusal bütünlüğe düşman kuruluş ve çalışmaları karşısında Ulusal Mücadeleyi destekleyen
önemli kuruluşlardan biridir. Özellikle Anadolu’ya İstanbul’dan
silah ve cephane kaçırılmasında önemli rolü olmuştur.
Azm-i Millî Yurdu: Merkezi Ankara olmak üzere Avni Refik,
Avukat Ekrem ve Feyzi Beyler tarafından 1919’da kurulan örgüt, XX. Kolordu Komutan Vekili Yarbay Mahmut Bey’in himayesinde çalışmıştır. Konferans ve piyes yöntemiyle çalışan örgüt, etkinlik bölgesindeki halka ulusal coşku kazandırmıştır.
Kars Millî İslâm Şurası: Wilson İlkeleri’ne dayanarak 5 Kasım
1918’de Elviye-i Selase’de (Kars, Ardahan, Batum) kurulan örgüt, 30 Kasım 1918’de Kars’ta düzenlediği kongrenin ardından
Millî İslâm Şurası Hükümeti kurmuş ve bu hükümet resmen
tanınmıştır. Sonradan Cenub-i Garbi Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi adını alacak olan örgüt, 1919 Martında, bölgedeki Gürcü
ve Ermeni saldırılarına karşı başarılı bir silahlı direniş vermiştir. Ancak bir İngiliz baskını sonucu, Hükümet üyeleri Malta’ya
sürülüp de bölge Ermenilere bırakılınca, bu hükümet de dağılmıştır.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
81
7.4. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya Çıkışı
Yeni Türkiye Devleti’nin temellerini oluşturduğu için, Kurtuluş
Savaşı’nın iç ve dış siyasal gelişmeleri en az askerî konular kadar önem taşımaktadır. Çünkü savaş boyunca İstanbul ile Ankara arasında meydana
gelen örneğin Damat Ferit iktidarında olduğu gibi yoğun çatışmalar ya da
Tevfik Paşa döneminde olduğu gibi göreli uyum ilişkileri yeni Türkiye
Devleti’nin Osmanlılıktan kopma ölçülerinin belirlenmesinde büyük rol
oynamıştır. Çatışma ya da göreli uyum biçiminde olsun, İstanbul-Ankara
ilişkilerinin gündem belirleyici bir nitelik kazanması Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’u terk ederek Anadolu’ya geçmesiyle birlikte başlamıştır.
Mustafa Kemal Paşa 15 Kasım 1918’den 16 Mayıs 1919’a kadar İstanbul’da geçen altı aylık istirahat dönemini daha çok politik arayışlar
içinde değerlendirmeye çalışmış; ancak, İstanbul hükümetlerinin ve Osmanlı hükümdarının yaşanan işgaller ve parçalanma tehdidi karşısında
kayıtsız kaldıklarını anladıktan sonra Anadolu’ya geçme plânları yapmaya
başlamıştı. Anadolu’da daha önceden başlamış olan direniş eylemleri ve
kongre süreci ile Mondros Bırakışması’nın hükümlerine karşın Kâzım Karabekir’in dağıtmamış olduğu bir ordunun varlığı da kendisi için yüreklendiriciydi. Anadolu’ya geçiş için artık sıra uygun bir zemin ve zamanın
oluşmasındaydı ve bunun için de 1919 Nisanını beklemek gerekecekti. Bu
tarihte, Türklerin Samsun ve çevresindeki Rumlara katliam yaptığını öne
süren İngilizler, Damat Ferit hükümetine bir nota vermişler ve soruna bir
çözüm getirilmediği takdirde bölgeyi işgal edeceklerini açıklamışlardı. 85
İşte bu nota, belki de Türk Devrim tarihinin silahlı evresini başlatan ilk
olay oldu. Çünkü konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in
Başbakan Damat Ferit Paşa’ya önerdiği şu çözüm yolu, aynı zamanda
Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu yolculuğunun da başlangıcı olacaktı:
“Bu iş burada, Babıâli’de yoluna konamaz; asayişin bozulduğu
bölgeye bu davanın hakkından gelebilecek deneyimli bir kişiyi geniş yetkilerle göndermek gerekir; mevcut kumandanlar arasında bu özelliklere
sahip olarak aklıma gelen Mustafa Kemal Paşa’dır.”86
Gerekli görüşmeleri yapan ve padişahtan atama iradesini alan
Damat Ferit çok geçmeden ikna olmuş ve öneriyi kabul etmişti. Artık bölgeye gidecek kişi belliydi. Verilecek geniş yetkilere uygun unvan sorunu da
Mustafa Kemal Paşa’nın Mondros Bırakışması uyarınca o sıralarda yeni
kurulmakta olan ordu müfettişliklerinden birine atanmasıyla çözülmüştü.
Atamanın ardından Harbiye Nezareti’nce Mustafa Kemal Paşa’nın görev
ve yetkilerini tanımlayan bir talimat hazırlanmış; ancak, Mustafa Kemal
Paşa yakın dostu ve Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım (İnanç) Paşa’ya
85
86
ġ. Süreyya Aydemir, Tek Adam, I. Cilt: 1881-1919, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yay., 1987, s. 398.
Aydemir, s. 401–402.
82
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
baskı yaparak talimatnamenin sonuna şu iki maddenin eklenmesini sağlamıştı.
1. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan başlayarak bütün Doğu illerindeki güçlerin komutanı olacak ve bu güçlerin bulunduğu
il valiliklerine doğrudan emir verebilecek;
2. Bu bölge ile herhangi bir temasta bulunan askerî ve idarî makamlara bildiride bulunabilecektir.87
Ancak bu geniş yetkiler, onları verenleri rahatsız etmiş görünmekteydi. Örneğin Harbiye Nazırı Mehmet Şakir Paşa talimatı imzalamaya cesaret edememiş, ancak mührünün basılmasına izin vermişti. Yine, düzenlenen son veda yemeğinde, Damat Ferit Paşa da kuşku içinde sofraya bir
harita getirterek Mustafa Kemal Paşa’nın görev ve yetki alanını öğrenmek
istemiş; ancak, Genelkurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa’nın konuyu
dağıtması üzerine fazla ısrarcı olamamıştı.88
Mustafa Kemal Paşa nihayet 30 Nisan 1919’da Dokuzuncu Ordu
Kıtası Müfettişi sıfatıyla resmen atandı. Görevi 15 Haziran 1919’da Üçüncü
Ordu Müfettişi olarak değiştirilecekti. İstanbul’u terk etmeden önce, Sultan Vahdettin ile vedalaşırken, Sultanın kendisine söylediği şu sözler, sonradan ve dahası günümüzde sıkça istismar edilmiş ve Vahdettin’in neredeyse devrimci bir lider olduğuna ilişkin tartışmalara yol açmıştı:
“Paşa, paşa, şimdiye kadar devlete birçok hizmetler ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Bunları unutma. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa! Devleti kurtarabilirsin.”89
Ne var ki sonraki olaylar da göstermiştir ki Vahdettin’in sözlerinde
doğru olan tek şey Mustafa Kemal Paşa’nın hizmetleri ve onların kitaplara
geçmiş olduğu gerçeğiydi. Çünkü Mustafa Kemal Paşa daha 1915’te, Çanakkale’de işgal güçlerini dize getirerek Osmanlı Devleti’nin ömrünü
uzatmış ve kendisi de askerlik mesleğinde uluslararası bir üne kavuşmuştu. Vahdettin’in “devleti kurtarabilirsin” derken kastettiği ise, Osmanlı
hanedanlığı olmalıydı. Çünkü Osmanlı hukuk felsefesinde bir ulus ve
ulus-devlet gerçeği söz konusu olmadığından, Vahdettin’in bütün Türk
ulusunu özgürleştirecek bağımsız bir devlet projesinden söz etmesi olanaksızdı. Dolayısıyla Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’dan Samsun bölgesine huzur getirerek insaflı bir barış antlaşmasına zemin hazırlamasını ve
böylece daha önce ömrünü uzattığı Saltanata bu kez can vermesini istemekteydi. Nitekim sonraları bu beklentisi gerçekleşmediğinde de Mustafa
Kemal Paşa ve arkadaşları hakkındaki idam fermanlarının ve aleyhte fetvaların altına imzasını atmaktan sakınmamıştı. Bu durumu Mustafa Kemal Paşa da “Söylev”inde dile getirmiştir:
87
88
89
Aydemir, s. 404.
Aydemir, s. 407.
Aydemir, s. 408.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
83
“Bu geniş yetkiyi beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak
amacıyla Anadolu’ya gönderenlerin bana nasıl verdiklerine şaşabilirsiniz. Hemen söyleyeyim ki bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak
vermediler. Her ne olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, Samsun ve yöresindeki güvensizliği yerinde
görüp önlemek için Samsun’a kadar gitmek idi. Ben, bu işin başarılmasının, makam ve yetki verilmesine bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda
hiçbir sakınca görmediler. O günlerde Genelkurmayda bulunan ve benim
amacımı bir dereceye kadar sezinleyen kişilerle görüştüm. Müfettişlik
görevini buldular ve yetkiyle ilgili yönergeyi de ben kendim yazdırdım.”90
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılarak ve işgal güçlerinin olası bir saldırısına karşı kıyıya yakın
seyrederek 19 Mayıs 1919’da Samsun’a vardı. Artık geri kalmışlığı, sömürüyü, bağımlılığı kırıp, yok edecek; toplumu geliştirme, tam bağımsız kılma, çağdaşlaştırma ve demokratikleşme amacına yönelik ulusal kurtuluş
eyleminin başlama zamanı gelmişti. Samsun’a varır varmaz bölgenin güvenliğini sağlama çabalarının yanı sıra hemen kendine bağlı askerî ve
idarî makamlara direnişe geçilmesi ve ulus ve ordunun savaşa hazırlanması doğrultusunda talimatlar vermeye başladı. Ardından Havza’da tarihsel bir konuşma yaparak ulusu açıkça iktidar ve Anlaşma Devletleri’ne
karşı ayaklanmaya çağırdı. Şevket Süreyya Aydemir’in söyleyişiyle: “Havza’da Mustafa Kemal, İstanbul’daki Mustafa Kemal değildir. Artık kozlar
atılmıştır. Arkadaki köprüler yakılmıştır. İstanbul artık uzakta, kanayan
bir yaradır. Oraya dönüş yoktur.”91
Bunun için de bir sonraki durak olan Amasya’da gerçek bir ihtilalci
çıkışta bulunacaktı. 21–22 Haziran gecesi, emir subayı Cevat Abbas’a, tarihe Amasya Genelgesi olarak geçecek şu belgeyi kaleme aldırıyor ve aralarında Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Rauf (Orbay), Refet (Bele) Beyler ve karargâhta bulunan kurulun da yer aldığı toplam 22 kişinin imzasıyla tüm
askerî ve sivil makamlara şifreli olarak yayımlatıyordu:92
1. Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2. İstanbul’daki hükümet üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini
yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi
gösteriyor.
3. Ulusun bağımsızlığını yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.
90
91
92
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 15.
ġ. Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2. Cilt: 1919-1922, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yay., 1986, s. 29.
Amasya Genelgesi’nin metni için bkz.: Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 43; Türk İstiklâl Harbi, s. 116 ; Selahattin Tansel, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922), Ankara: Vakıflar Bankası Yay., 1965, s. 41;
Selek, s. 263.
84
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
4. Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden
ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.
5. Anadolu’nun her yönden güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir
kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır.
6. Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir.
7. Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek, bu
iş ulusal bir sır gibi tutulmalıdır. Delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidir.
8. Doğu illeri adına 10 Temmuzda Erzurum’da bir kurultay toplanacaktır. O güne değin öteki il delegeleri de Sivas’a ulaşabilirlerse Erzurum kongresinin delegeleri de Sivas’ta yapılacak toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar.
Mustafa Kemal Paşa bu genelge ile İstanbul’un buyruğundan çıktığını ve savaşı başlattığını resmen açıklamış oluyordu. Artık savaşın gerekçesi ve yöntemi açıklanmış, ulusal bir kuruldan söz edilerek gelecekte kurulacak olan TBMM’nin ilk ipuçları verilmişti. Amasya Genelgesi Ulusal
Kurtuluş Savaşının ilk önemli belgesidir. Genelge ile padişaha karşı çıkılmış ulusal egemenlik ilkesi ortaya konmuştur. Bir tür “ihtilâl bildirgesi”
olan bu genelge, doğal olarak İstanbul’da da büyük bir tepkiye yol açacaktır.
Nitekim Hükümet 23 Haziranda İçişleri Bakanının imzasıyla bir
karşı genelge yayımlamış ve Mustafa Kemal Paşa’nın görevden alındığını,
hiçbir resmî görevinin kalmadığını ve emirlerine uyulmaması gerektiğini
açıklamıştı.93 25 Haziranda Amasya’dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa ise,
genelgeden ancak 27 Haziranda vardığı Sivas’ta haberdar olacaktı.
93
M. Tayyib Gökbilgin, Millî Mücadele Başlarken, I. Kitap, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1959, s. 144.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
85
ÜNİTE 8
KONGRELER DÖNEMİ VE
ULUSAL DİRENİŞİN ÖRGÜTLENMESİ
8.1. Erzurum Kongresi
Mustafa Kemal Paşa, 28 Haziranda Sivas’tan ayrılarak 3 Temmuzda Erzurum’a ulaştı. Ne var ki 10 Temmuzda toplanması kararlaştırılan
kongre, hazırlıklar tamamlanmadığı için ertelenmiş ve ancak 23 Temmuzda toplanabilmişti. Bu arada Mustafa Kemal Paşa da geri dönmesi yolunda İstanbul’dan yapılan sürekli baskılar karşısında 8-9 Temmuz gecesi
tüm resmî görevleriyle birlikte askerlik mesleğinden de istifa ettiğini açıkladı. İstifasını Söylev’de şöyle dile getirmektedir:
“O günden sonra resmî görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız
ulusun sevgisine, şefkat ve cömertliğine güvenerek, onun bitmez verim
ve güç kaynağından esin ve güç alarak vicdan görevimizi yapmaya devam ettik.”94
Ancak, bu istifaya karşın halk ve ordu komutanları onu bağrına
basmış ve Mustafa Kemal Paşa, Erzurum merkez temsilcileri Cevat (Dursunoğlu) ve Binbaşı Kâzım Beylerin çekilmeleriyle Rauf Bey ile birlikte
kongreye katılabilmişti. 95 Mustafa Kemal Paşa’nın ilk günde başkan seçilerek yönettiği ve 14 gün süren kongrede alınan kararlar şunlardı:96
94
95
96
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 65.
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 87.
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 89.
86
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
1. Ulusal sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür,
birbirinden ayrılamaz.
2. Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve
işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması
halinde ulus, birlikte direnecek ve savunacaktır.
3. Yurdun ve bağımsızlığın korunması ve güvenliğin sağlanmasına
İstanbul hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek
için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri ulusal
kongrece seçileceklerdir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.
4. Ulusal güçleri etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal dengemizi
bozacak ayrıcalıklar verilemez.
6. Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz.
7. Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin
Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır.
Bu hükümlerden başka, Kongre tüzüğü gereğince Mustafa Kemal
Paşa, Rauf Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, Mutki aşireti reisi
Hacı Musa Bey, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Trabzon milletvekilleri İzzet ve Servet Beyler, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Erzincan Nakşi Şeyhi Fevzi Efendiden oluşan bir Temsil Heyeti de kurulmuştu.97
Görüleceği üzere, Erzurum Kongresi doğu illerinin durumunu görüşmek üzere toplanmış olmasına karşın, aslında ulusun bütününü ilgilendiren kararlar almıştı. Türk Devrimi’nin temel ilkesi olan “Ulusal güçleri etken ve ulusal istenci egemen kılmak” karara bağlanmıştır. Erzurum
Kongresi, içerdiği hükümlerle Ulusal Ant’a da temel oluşturmakta ve gerekirse geçici bir hükümetin kurulacağını bildirerek Amasya Genelgesi’nin
ihtilâlci karakterini de sürdürmekteydi. Tüm yurda, işgal gücü temsilcilerine ve ABD Başkanı Wilson’a gönderilen bu kararlar, ulusal direnişi olduğu kadar onun lider kadrosunu da hukuksallaştırma ve siyasallaştırma
rolü de oynayacaktı.
8.2. Sivas Kongresi
Amasya Genelgesi doğrultusunda toplanması kararlaştıran ve halkın seçtiği delegelerin Sivas’a gelmeye başladığının haberi Mustafa Kemal
ve arkadaşlarına ulaşınca, Mustafa Kemal Paşa, yolda tutuklanacağına
ilişkin söylentilere karşın, 29 Ağustosta Erzurum’dan ayrılarak 2 Eylülde
Sivas’a vardı. 4 Eylülde toplanan Sivas Kongresi’nin ilk gününde Rauf Bey
97
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 91.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
87
ve iki arkadaşı Mustafa Kemal’in kongreye başkan seçilmesini engellemeye çalıştıkları görülür. Yapılan gizli oylamada, Rauf Bey ve iki arkadaşının
ret oyuna rağmen98 yine kongre başkanı olmayı başarmıştı. Gereksiz tartışmalar nedeniyle temel konuların ancak dördüncü günden itibaren ele
alınabildiği kongre, 11 Eylülde şu kararları yayımlayarak sona erecekti:99
1. Ateşkes günü olan 30 Ekim 1918 tarihindeki topraklar bölünmez bir bütündür.
2. Azınlıklara siyasal ve toplumsal düzeni bozacak ayrıcalıklar verilemez.
3. Ülkeyi kurtarmak için ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir.
4. Her türlü işgale, özellikle Rumluk ve Ermenilik teşkili ile ilgili
saldırılara birlikte karşı konulacaktır.
5. İstanbul hükümeti bağımsızlığı sağlayamazsa geçici bir hükümet kurulacaktır.
6. Manda ve himaye kabul olunamaz.
7. Ulusal kurtuluşu amaç alan bütün dernekler Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.
Kongre, 38 kişi100 gibi az sayılabilecek temsilci sayısına karşın,
Osmanlı parlamentosunun kapalı olduğu bir dönemde ulusu temsil eden
tek kurul olma işlevini üstlenmiş ve Erzurum Kongresi’nin kararlarını
ulusal plâna taşımıştı. Bunun dışında, yine Erzurum Kongresi’nde olduğu
gibi yeni bir Temsil Heyeti kurulmuş, ama bu kez temsilci sayısı 16 kişiye
çıkartılarak, yetkileri tüm yurdu kapsayacak biçimde genişletilmişti. 101 İstanbul Hükümeti’nin açık muhalefetine karşın toplanan Kongrenin hatırlarda kalan bir diğer önemli gündemi de ABD manda ve himayesini savunanların yaptığı hararetli konuşma ve baskılar olmuş, ancak sonunda bu
olasılığa da temelden karşı çıkılmıştı.
Sivas Kongresi’nin en önemli sonuçlarından birisi de Kongre sonunda yayımlanan bir bildiri ile Bundan sonra Türk halkı adına karar
verme yetkisinin Temsil Heyetine ait olduğu bu nedenle İstanbul Hükümetinin imzalayacağı hiçbir barış antlaşmasının ve görüşmelerinin sonuçlarının kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. İstanbul ile olan ipler kopmuş,
köprüler bazı istisnalar dışında yıkılmıştır.
Bu gelişmelerden sonra başlayan İstanbul-Anadolu geriliminin
Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul ile haberleşmeyi kesmesine kadar var98
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 119.
Tam metin için bkz.: Uluğ Ġğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, Ankara: TTK Yay., 1986, s. 113-115.
100 Delegelerin adları için bkz.: Selek, s. 289-290.
101 Heyet-i Temsiliye üyeleri için bkz.: Faik ReĢit Unat, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin
KuruluĢuna Ait Vesikalar”, Tarih Vesikaları Dergisi, I. Cilt (Haziran 1941), s. 6.
99
88
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ması ve bunun sonucunda da Damat Ferit Hükümetinin istifa etmek zorunda kalarak, yerine Ali Rıza Paşa Hükümetinin kurulmuş olmasıydı. Gerilimin bu biçimde sonuçlanmış olması, Kemalist hareketin artık yalnızca
söylem ve kongreler alanında değil, eylem alanında da etkili olmaya başladığını göstermekteydi.
Sivas Kongresi’nin toplandığı günlerde Mustafa Kemal Paşa, Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin sesi olması amacıyla bir gazete çıkarmak istemiştir. Fakat yoğun çalışma temposu nedeniyle kongre günlerinde çıkarılamayan bu gazete kongreden sonra 14 Eylül 1919’da İrade-i Milliye adıyla
çıkmaya başlamıştır.
8.3. Amasya Protokolü ve Son Osmanlı Parlamentosu
Ali Rıza Paşa’nın Başbakanlığındaki yeni İstanbul Hükümetinin
Anadolu hareketi ile diyaloga girme konusunda ılımlı bir tutum içinde bulunması, İstanbul ve Anadolu temsilcilerinin 20-22 Ekim tarihlerinde
Amasya’da karşılıklı görüşmelerde bulunmasını sağlamıştı. İstanbul Hükümeti adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti adına da Mustafa Kemal Paşa, Bekir Sami ve Rauf Beylerin katıldığı görüşmelerde üçü açık ve imzalı, ikisi de gizli ve imzasız 5 ayrı
protokol kabul edilecekti. Birinci protokol, Salih Paşa’nın, ikinci protokol
ise Sivas Kongresi’nin esaslarına dayanmak üzere ARMH-C’nin taleplerini; üçüncü protokol de İttihat ve Terakki Partisi üyesi ya da taraftarı olan
kişilerin milletvekili seçilmesini engellemeye yönelik önlemleri içermekteydi. Dördüncü protokol, görevden alınacak kişilere atfedilirken; beşinci
protokolde ise, barış görüşmelerine katılacak kişiler ve bu kişilerde aranacak nitelikler ele alınmıştı.102 İmzalanan tüm bu protokoller ile geleneksel
iktidar merkezi artık Anadolu eylemini tanımak zorunda kalmış ve onun
öncelikli talebi olan Osmanlı parlamentosunun yeniden açılması konusunda gereğini yapacağına dair söz vermiş oluyordu.
21 Aralık 1918 tarihinde padişah tarafından dağıtılan Osmanlı Mebusan Meclisi ile ilgili olarak 1919 Ekim ayının ortalarında Amasya Protokolü’nün başarılı bir uzantısı olarak genel seçimler yapılmaya başlandı.
1908 tarihli “İntihabı Mebusan Kanunu Layihası” uyarınca yapılan seçimlerde dil, din, ırk ayrımı yapılmamış; seçmen yaşı 25, seçilme yaşı ise
30 olarak uygulanmıştı.103 Seçilme için Türkçe bilmenin zorunlu kabul
edildiği seçimlerde, kadınların oy hakkı henüz yoktu. Azınlıkların katılmama kararı aldığı, Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin de boykot ettiği seçimler102
103
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 325–335; Türk İstiklâl Harbi, II. Cilt, II. Kısım, Ankara: Gnkur BaĢk. HTD Yay.,
1965, s. 62; Selek, s. 316-317; M. Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II.
Cilt, Ankara: TTK Yay., 1988, s. 419-429.
AteĢ, s. 184; Zafer Toprak, “MeĢrutiyet’te Seçimler ve Seçim Mevzuatı”, TCTA, Cilt: 4, s. 974; ġirin Tekeli, “Cumhuriyet Döneminde Seçimler”, CDTA, Cilt: 7, s. 1801.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
89
de genel olarak üç cephe çekişmişti: Bazı Hürriyet ve İtilâf Partililer, Teceddüt Fırkası adı altında eski İttihatçılar ve ARMH-C üyeleri. Sonuçların
Kasım ayında alınmaya başlandığı seçimleri İstanbul’da İttihatçılar, Anadolu’da ise hemen her yerde ARMH-C üyeleri kazanırken, Mustafa Kemal
Paşa da 7 Kasımda Erzurum milletvekili seçilecekti.104 Mustafa Kemal’in
İstanbul’un işgal altında bulunması nedeniyle Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’da toplanmasının sakıncalı olacağına dair tüm ısrarlarına rağmen İstanbul’da toplanması kararlaştırılmıştır. Bu ısrarında başarıya ulaşamayan Mustafa Kemal Paşa, Mebusan Meclisi’nin toplantılarını yakından izlemek ve gerektiğinde talimat verebilmek için için 27 Aralık 1919 da Ankara’ya gelmiştir. Artık Anadolu’nun yönlendirici ve itici gücü Kemalist hareket, karargâh noktası da Mustafa Kemal Paşa’nın gelişiyle birlikte 27
Aralıktan itibaren Ankara olacaktır.
Mustafa Kemal Paşa, yeni açılacak Mecliste bir Müdafaa-i Hukuk
gurubunun oluşturulması ve kendisinin de bu guruba başkan seçilmesi
beklentisi içindeydi. Ancak Meclisin 12 Ocak 1920’de açılmasının ardından, İstanbul’daki yerlerini alan milletvekilleri Mustafa Kemal Paşa’ya
Ankara’da verdikleri sözün aksine bir “Felah-ı Vatan” gurubu oluşturacaklardı. Bununla birlikte, bu gurup da 80 üyesiyle 140 kişilik Meclisin
üçte ikisini oluşturan önemli bir güçtü ve en azından, temelleri Anadolu’da atılmış olan Misak-ı Millî’nin Osmanlı parlamentosunda onaylanmasını sağlayarak önemli bir başarı elde edecekti. Meclis kürsüsünden 22
Ocakta okunan ve 28 Ocakta kabul edilerek, 17 Şubatta da tüm ulusa ve
basın kuruluşlarına yayımlanan Misak-ı Millî’nin içerdiği kararlar şunlardı:105
1. Mondros Bırakışması’nın imzalandığı tarihte düşmanlar tarafından işgal edilen ve çoğunluğu Arap toprakları olan yerlerin
kaderi, ora halkının özgürce vereceği karara bağlı kalacaktır.
Bunun dışında kalan ve o gün işgal edilmeyen Türk ve islâm çoğunluğunun bulunduğu topraklar bölünmez ve ayrılmaz bir bütündür.
2. Halkı özgür kalır kalmaz, anayurda kendi istekleriyle katılmış
olan Kars, Ardahan ve Artvin için gerekirse yine halkoyuna
başvurulmasını kabul ederiz.
3. Geleceği Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya’nın
hukuksal durumu da özgürce yapılacak halkoyu sonucuna uygun biçimde ortaya konulmalıdır.
4. İstanbul kentinin ve Marmara denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak olmalıdır. Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının
104
105
Afet Ġnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1968, s. 330.
Kili, s. 48-49 ; Yılmaz Altuğ, Türk Devrim Tarihi Dersleri, Ġstanbul: ĠÜ Yay., 1975, s. 55-56 ; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Ġstanbul: Türkiye Yay., 1969, s. 434; Kansu, s. 541-542.
90
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
dünya ticaretine ve ulaşımına açılması hakkında bizimle öbür
devletlerin oybirliğiyle verecekleri karar geçerlidir.
5. Yenen devletler ile düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde, azınlıkların hakları,
çevre ülkelerde bulunan Müslüman halkın da aynı haklardan
yararlanmaları koşuluyla tarafımızdan güvence altına alınacaktır.
6. Ulusal ekonomik gelişmemize olanak sağlamak ve daha çağdaş
ve düzenli bir yönetimle işleri yürütmeyi başarabilmek için her
devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız
vardır. Bu, yaşamamızın ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle
siyasal, hukuksal, ekonomik gelişmemizi önleyecek sınırlamalara karşıyız. Borçlarımızın ödenmesi de bu ilkeye aykırı olamaz.
Ülkemizin ulusal sınırlarını çizen bu metnin iki önemli noktası
dikkat çekmektedir: Birincisi; bu metnin Osmanlı parlamentosunda kabul
edilmiş olması, Anadolu’da beliren ulusal düşüncelerin İstanbul hükümetleri ve Saltanat karşısında bir dayatmaya dönüşmüş olduğunun açık göstergesidir. Çünkü Misak-ı Millî her şeyden önce bir yasa olduğuna göre,
bu yasanın içerdiği hükümler yürütme gücünü temsil eden hükümetler ve
padişah için bağlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla yürütme gücü
bundan böyle ya yasayı uygulamayacak ve “ben tükendim, artık yokum!”
diyecektir ya da uygulayarak Kemalist eylemin saflarında yerini alacaktır.
Bilindiği gibi, hükümet ve padişahtan oluşan Osmanlı yürütme gücü, birinci seçeneği tercih etmiştir. İkinci önemli nokta ise; metnin, emperyalizmin tahakkümü altında yaşayan başka uluslar adına da koşullar içermesidir. Başka bir deyişle, bu ihtilâlci çıkış, yalnızca Türk ulusunu değil, anti-emperyalist tepkiler bağlamında Doğu uluslarını da temsil etmektedir.
Misak-ı Milli bundan sonra Anadolu hareketi için barış görüşmelerinin ve
konferanslarının ön koşulu olacaktır.
8.4. İstanbul’un İşgali
Misak-ı Millî’nin kabulü ile birlikte, gelişmelerin doğudaki sömürgeleri üzerinde kışkırtıcı etkiler uyandıracağı endişesini taşıyan Anlaşma
Devletleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal etmiş ya da başka bir
deyişle 13 Kasım 1918’den bu yana süregelen fiilî işgal durumunu resmileştirmiş; 18 Martta son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kapatılmasını sağlamış ve yakaladıkları önemli kişileri Malta’ya sürerek sözde savaş suçlularını ağır bir biçimde cezalandırma yolunu seçmişti. Kemalist harekete
olduğu kadar, doğu toplumlarına da verilen bu göz dağının ardından; Ali
Rıza Paşa Hükümeti de istifa etmiş ve yerine Salih Dilaver Paşa başkanlığında Meclis dışından yeni bir hükümet kurulmuştu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa 19 Martta yayımladığı bir bildiri ile yeniden yapılacak seçimlerle ve İstanbul’daki milletvekillerinden katılabilenlerle Anadolu’da
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
91
yeni bir Meclis kurulacağını duyuracaktı. Ardından da bir yandan gerek
işgal güçleri gerekse de tarafsız devletlerin siyasi temsilcilik, parlamento
ve dışişleri bakanlıklarına işgali protesto eden bildiriler yayımlarken öte
yandan da sivil ve askerî yöneticilere alınmasını istediği önlemleri bildirmişti. Tasarladığı önlemlere göre; tüm vali ve komutanlıklar işgali protesto eden mitingler düzenleyip, kınama telgrafları çekecekler; İstanbul ile
tüm resmî ve özel haberleşmeler kesilecek; Eskişehir ve Afyon’da bulunan
yabancı birlikler ya silahsızlandırılacak ya da bölgeden sürülecek; Anadolu’da bulunan işgal gücü subayları tutuklanacak; düşman sevkıyatına karşı
Geyve ve Ulukışla dolaylarındaki demiryolları tahrip edilecek; Anadolu’da
bulunan resmî ve gayrı-resmî tüm malî kurumların para ve değerli eşya
varlıkları saptanarak, bunların İstanbul’a gönderilmeleri yasaklanacaktı.106 Selek’in de belirttiği gibi Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgalinin
olumlu yanlarını öne çıkarmış ve bu işgali kafasında planladıklarını hayata geçirebileceği bir avantaja dönüştürmeye çalışmıştı:
“Anlaşma Devletleri 16 Mart 1920 günü İstanbul’u resmen ve fiilen işgal ederek Anadolu İhtilâli’nin başarısına büyük ölçüde yardım etmişlerdir. 2.5 aydan beri Ankara’da bulunan Heyet-i Temsiliye Başkanı
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgalini kaçırılmayacak fırsat bilerek
kesin teşebbüslere girişmek imkânını bulmuş oluyordu. Hele Osmanlı
Meb’usan Meclisine işgal güçleri tarafından tecavüz edilmesi ve bazı
meb’usların Meclisten zorla alınarak tutuklanmaları, Mustafa Kemal
Paşanın, Meclisin İstanbul’da toplanmasına taraftar olmayışını haklı çıkarmıştı. 1919 sonbaharında Meclisi mutlaka İstanbul’da toplamak için
kendisine karşı çıkanların, artık bundan sonra söyleyecek sözleri kalmamıştı. Esasen, bir kısmı da tutuklandığı için söz söyleyecek durumda
değillerdi.”107
106
107
Selek, s. 335–336; Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Der.: Nimet Arsan, Cilt: 4, Ankara:
Türk Ġnkılâp Tarihi Enst. Yay., 1964, s. 257.
Selek, s. 333.
92
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 9
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN
AÇILMASI
9.1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılması
12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi; 28 Ocak 1920’de tam bağımsızlığı temel ilke olarak vurgulayan ve
ulusal kurtuluşu planlayan Ulusal Ant (Misak-ı Milli) belgesini kabul etmiş, 17 Şubat 1920’de dünyaya duyurmuştur. Geleneksel iktidar merkezinin başkentinde üstelikte Anlaşma Devletleri’nin işgali altında bulunan
bir yerde ulusal kurtuluş amacını güçlendiren bir belgenin kabul edilmesi
Anadolu’daki köklü dönüşümün daha da ivme kazanmasına yol açmıştır.
İstanbul’un işgalinin 16 Mart 1920’de resmileştirilmesi, son toplantısını
18 Mart 1920’de yapan Osmanlı parlamentosunun işgal karşısında çalışma
olanaklarını yitirerek birleşimlerine belirsiz bir tarihe kadar ara vermesi
ve zaten ardından da Sultan VI. Mehmet tarafından feshedilmesi Türkiye
tarihinde yeni bir dönemi başlatacak sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçlardan ilki Osmanlı meşruiyetinin eylemli olarak sona ermiş olmasıdır. Çünkü böylece Osmanlı devleti resmen tutsak alınmış, herkesin yabancı yasalara göre yargılanacağı belirtilmiş, tüm iletişim araçları daha etkili bir biçimde işgalcilerin denetimi altına girmiş, savunma amaçlı örgütsel çalışmalar yasaklanmış ve Anlaşma Devletleri’nin görüşlerine aykırı düşünce
ve eylemler suç sayılmıştır 108. İkincisi ise Osmanlı parlamentosunun kapatılmasıyla ortaya çıkan temsil sorunudur ki bu sorun da halkın yerel ve
bölgesel kongreler yoluyla sorumluluk üstlenmesi sonucunda çözüme ka108
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 210-213.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
93
vuşturulacaktır. Çünkü, halkın oluşturduğu bu katılımcı altyapı, Mustafa
Kemal Paşa’nın önderliği içinde giderek ulusal bir temsil gücüne dönüşecek ve halkın iradesini kurumsal ve devlet düzeyinde temsil edecek yeni
bir parlamentonun kurulmasıyla sonuçlanacaktır.
Mustafa Kemal Paşa’nın, bu yeni parlamentoyu müjdeleyen ve
onun oluşumuna yönelik gereklilikleri ve biçimsel ayrıntıları ortaya koyan
19 Mart 1920 tarihli genelgesini tarihsel önemi nedeniyle olduğu gibi yeniden okumakta yarar var:109
İllere, Bağımsız Sancaklara ve Kolordu Komutanlarına
Devlet başkentine de Anlaşma Devletlerince resmi olarak el konulması, yasama, yargı ve yürütme erklerinden oluşan ulusal devlet gücünü kırmış ve Mebuslar Meclisi, bu durum karşısında görev yapamayacağını Hükümete resmi olarak bildirip dağılmıştır. Şu duruma göre devlet
başkentinin korunmasını, ulusun bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını
sağlayacak önlemleri düşünüp uygulamak üzere ulusça olağanüstü yetki
verilecek bir meclisin Ankara’da toplantıya çağrılması ve dağılmış olan
mebuslardan Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları zorunlu
görülmüştür. Bunun için, aşağıda bildirilen yönerge uyarınca, seçimlerin
yapılmasını yurtseverliğinizden ve anlayışlılığınızdan beklerim:
1. Ankara’da olağanüstü yetkili bir meclis, ulusun işlerini yürütmek ve denetlemek üzere toplanacaktır.
2. Bu meclise üye olarak seçilecek kişiler, mebuslara ilişkin yasal
koşullara uyacaklardır.
3. Seçimde sancaklar seçim bölgesi olacaktır.
4. Her sancaktan beş üye seçilecektir.
5. Her sancakta, ilçelerden gelecek ikinci seçmenlerle sancak
merkezinden seçilecek ikinci seçmenlerden ve sancak idare ve
belediye meclisleriyle Müdafaa-i Hukuk yönetim kurullarından;
illerde il merkez kurullarından ve il yönetim kurulu ile il merkezlerindeki belediye meclisinden ve il merkeziyle merkez ilçesi
ve merkeze bağlı ilçelerin ikinci seçmenlerinden oluşacak bir
kurulca belli günde ve oturumda seçim yapılacaktır.
6. Meclis üyeliğine, her parti dernek ve toplulukça aday gösterile
bilineceği gibi, her kişinin de bu kutsal savaşa eylemli olarak
katılabilmesi için bağımsız adaylığını istediği yerden koyma
hakkı vardır.
7. Seçimlere her yerin en yüksek sivil yöneticisi başkanlık edecek
ve seçimin doğru ve yolunda yapılmasından sorumlu olacaktır.
8. Seçim gizli oyla ve salt çoğunlukla yapılacak; oyları, kurulun
kendi içinden seçeceği iki kişi, kurul önünde sayacaklardır.
109
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 216-217.
94
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
9. Seçim sonunda bütün kurul üyelerinin imza edecekleri ya da
kendi mühürleri ile mühürleyecekleri üç tane tutanak düzenlenecek; bir tanesi yerinde alıkonularak, öte ikisinden biri seçilen
kişiye verilecek, diğeri de meclise gönderilecektir.
10. Meclis üyeliğine seçilenlerin alacakları ödenek, daha sonra
meclisçe kararlaştırılacaktır. Ancak geliş yollukları, seçim yapan kurumların zorunlu giderleri olarak uygun görecekleri tutarlar üzerinden her yerin hükümetince sağlanacaktır.
11. Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplanmayı sağlamak üzere bitirilerek, üyeler yola çıkarılacak ve
sonuç üyelerin adlarıyla birlikte hemen bildirilecektir.
12. Bu telin varış saati bildirilecektir.
Genelgenin yayımlanmasını izleyen günlerde Anadolu’da seçim
atmosferine girilmiş ve seçim çalışmaları kesintisiz bir şekilde sürdürülmüştür. Ancak Temsilciler Kurulu’nun tüm yurtta henüz etkin olamaması,
ulusal gücün tüm yurda ulaşmasını sağlayacak kitle iletişim araçlarının
yetersizliği, Saray ve Hükümetlerinin olumsuz tutumu, Anlaşma Devletleri’nin giderek artan baskısı, Ankara’nın gerçek gücünün henüz belli olmaması ve bazı bölgelerdeki yöneticilerin zorluk çıkartması gibi etkenler
seçimlerin yapılmasını güçleştirmiştir110. Ancak tüm bu sorunlara karşın,
seçimler yine de bütün yurt genelinde gerçekleştirilebilmiş ve delegeler
Ankara’da bir araya gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa Meclis’in açılmasından
bir gün önce yayınladığı, 22 Nisan 1920 tarihli genelgesinde 111 “23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusun buyruk alacağı en yüce orun adı geçen meclis olacaktır” sözleriyle Anadolu’daki tek
yetkili ve meşru kurumun ulusal meclis olacağını duyurmuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 Cuma günü Ankara’da, dinsel törenler eşliğinde açılmış ve Meclis’in en yaşlı üyesi Sinop
Milletvekili Şerif Bey’in başkanlığında yapılan ilk toplantıyla çalışmalarına
başlamıştır. Ankara Milletvekili olarak Meclis’e giren Mustafa Kemal Paşa
Meclis’in 24 Nisan 1920 tarihli oturumunda yaptığı konuşmasında,
Mondros Bırakışması’ndan bu yana yaşanan gelişmeleri özetledikten sonra, Meclis kuruluna bir önerge sunarak aşağıdaki ilkelerin benimsenmesini istemiştir112;
 Hükümet kurmak zorunludur.
 Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak ya da
bir padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.
110
111
112
Ġhsan GüneĢ, I. T.B.M.M’nin Düşünce Yapısı (1920-1923), Ankara, 1997, s. 61-62.
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 224.
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 230-231.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
95
 Meclis’te yoğunlaşan ulusal istencin yurdun yazgısına doğrudan
el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin üstünde bir güç yoktur.
 Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini
kendinde toplamıştır.
 Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul
hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.
 Padişah ve Halife baskı ve zordan kurtulduğu zaman Meclis’in
düzenleyeceği yasal ilkeler içinde durumunu alır.
Resim-3: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı
Gelecekteki devrimci yeniliklerin ipuçlarını da bu tarihsel metin,
uzun ve sert tartışmaların ardından çoğunluk oylarıyla kabul edilecektir.
9.2. Ulusal Meclisin Yapısı ve Niteliği
24 Nisan 1920’de kabul edilen önerge Meclis’in kurumsal nitelik
ve yapısını ilk kez yansıtacak ve bu yeni oluşum ileride alınacak kararlarla
daha da güçlenecektir. Söz konusu kararlar içinde yer alan hükümet kurma zorunluluğunun onayı, siyasal ve hukuksal anlamda yeni bir devletin
yapılanmakta olduğunun göstergesidir. Bu gelişme ile Mondros’tan sonra
Anadolu’da yaşanan siyasal ve hukuksal boşluk, yerel örgütlenmelerle
başlayan ve Mustafa Kemal’in ulusal düzeyde örgütlenmesiyle gelişen sürecin devletleşmesiyle ortadan kalkacaktır. Meclis ile eşit ya da onun üstünde hiçbir siyasal ve hukuksal otoritenin yer alamayacağının kabul
96
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
edilmesi, bir yandan ulusal egemenlik ilkesini yüceltirken öte yandan da
İstanbul’daki Saray ve hükümetinin meşruluğuna da ağır bir darbe indirmektedir.
Meclis’in olağanüstü yetkilerle donandığı ve devrimci bir karaktere
sahip olduğu yasama ve yürütme güçlerinin Mecliste toplanması kararında belirginleşmiştir113. Yürütme gücünün; Meclis içinden çıkan bir hükümet aracılıyla Meclis adına kullanılması, “Meclis Hükümeti” adı verilen
bir yönetim anlayışını yansıtmaktadır. Meclis’in Saltanat ve Halifelik makamlarının geleceğini belirleme gücünü kendinde görmesi ise bu makamların dayandığı dinsel ve monarşik düzene karşı ulusal egemenlik anlayışının benimsenmiş olduğunu göstermektedir.
25 Nisan 1920’de sekiz kişiden oluşan geçici bir hükümet oluşturulması ve yeni hükümetin yapılanma ilkelerini saptayacak bir komisyonun kurulmasıyla, Meclisin yürütme erkini kullanma süreci başlamıştır.
Komisyonun yasa taslağı 2 Mayıs 1920’de milletvekilleri tarafından kabul
edilmiş ve 3-5 Mayıs’ta Mecliste yapılan seçimler sonucunda, Cumhuriyet
tarihinin, Meclis’in daha işlevsel ve dinamik çalışmasını sağlayacak ilk
hükümeti kurulmuştur.
Bu hükümet tarafından hazırlanan yine ilk ve oldukça kısa hükümet programının nitelikleri ise şöyle belirmiştir: “Ulusun ve yurdun tehlikede bulunduğu bir sırada kuramsal, karışık, uzun süren uygulamalara
başvurulmayacaktır. Amaca ulaşmak için mücadele etmek temel ilkedir.
Dış siyasette Ulusal Ant’ı gerçekleştirmek ve yurdu işgal eden devletlerin
bu Ant’ı kabul etmelerini sağlamak zorunludur. Yapılacak barış antlaşmasının koşullarının belirlenmesi ve onayı Meclisin yetkisindedir. İç siyasette ulusal birliği ve dayanışmayı, düzeni korumak amaçtır. Askeri
alanda Kuvva-ı Milliye’nin düzenli bir ordu haline getirilmesi gereklidir”114. Programdan da anlaşılacağı üzere Meclis, dönemin koşullarının
getirdiği sorunların hızla çözümlenmelerine yönelik ilkeleri olgunlaştırmıştır.
Meclis’in niteliklerini kavramaya yönelik bir girişim için, devrimci
adından başlamak uygun olabilir. Örneğin ilk dikkati çeken nokta, Meclis’in bir hanedanlığa değil de bir ulusun yurduna ait olduğunu ifade eden
Türkiye sözcüğüdür. Büyük sıfatı, hem Meclis’in üstünde hiçbir gücün bulunamayacağını hem de Meclis’in kurucu özelliğini vurgulamaktadır. Millet ve Meclis kavramlarının birlikte kullanılması ise anayasal açıdan Meclis’in “ulusal meclis” niteliğini ortaya koymaktadır ki bu da İmparatorluktan ulus-devlete geçişi simgeleştiren bir ayrıcalıktır.
113
114
Kansu, 2. Cilt, s. 574.
Tunaya, s. 68.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
97
23 Nisanda ancak 120 üyenin katılımı ile açılabilen Meclis’in üye
tam sayısı 337’dir.115 66 seçim çevresini temsil eden bu üyelerin 232’si yeni yapılan seçimler sonucunda seçilmiş milletvekilleri iken, diğerleri ise
son Osmanlı parlamentosundan katılan ve önceki seçimlerde seçilmiş milletvekilleridir. Meclis üyelerinin iki farklı seçim sonucunda belirlenmiş
olması, ender rastlanacak bir durum olduğu gibi; Meclis’in atanmışların
değil seçilmişlerin demokratik meclisi olduğunu göstermesi açısından son
derece önemlidir.116
TBMM’yi Osmanlı parlamentosundan ayıran bir başka niteliği de
demokratik olmasının yanı sıra ulusal olmasıdır. TBMM üyelerinin tamamı, Anadolu coğrafyasından seçilen ve aynı dili konuşabilen türdeş bir
topluluk özelliği göstermektedir. Dolayısıyla Meclis yalnızca hukuksal açıdan değil toplumsal ve kültürel açıdan da bir temsil yeterliliğine sahiptir.
Üyelerin serbest meslek sahibi, devlet memuru, asker, din adamı, aşiret
lideri, mühendis, doktor ve reji görevlisi gibi farklı meslek gruplarından
gelmesi de hiç kuşkusuz bu yeterliliği pekiştiren bir özelliktir.
TBMM, yalnızca kuruluşu, yapısı ve niteliği ile değil işleyişiyle de
demokratik bir karakter taşımaktadır. Örneğin Kurtuluş Savaşı’nın olağanüstü koşulları içinde bile İttihatçılık, Bolşeviklik, muhafazakârlık, liberal
meşrutiyetçilik ve ulusalcılık gibi farklı siyasal görüş ve kimlikleri ağırlamış ve onların özgürce tartışma ve çok sesli bir biçimde karar alma deneyimlerine tanık olmuştur. Bu demokratik olgunluğun temel nedeni elbette
ve öncelikle, Yeşil Ordu, İstiklal Grubu, Halk Zümresi, Tesanüd Grubu, Islahat Grubu, Muhafaza-i Mukaddesat Grubu ve Müdafaa-i Hukuk Grubu
gibi bu farklı grupların kurtuluş ve bağımsızlık amaçlarında ve halkçılık
ideolojisi ortak paydasında buluşmayı başarabilmiş olmalarıdır. Ancak bu
demokratik işleyişin yanı sıra, Meclis’in, savaş döneminde oluşması ve bir
tür savaş karargahı özelliği göstermesi nedeniyle, tüm egemenlik güçlerini
kendisinde toplamış olması ve gerektiğinde kullanabileceği olağanüstü
yetkiler taşıması da söz konusudur. Meclis Hükümeti (Konvansiyonel) sistemi adı verilen bu sistem, bugünkü demokrasi kültürü ile bağdaşmamakla birlikte, siyasal partilerin olmadığı Kurtuluş Savaşı’nda Meclis’in kişisel
çıkarları değil yalnız ve aracısız bir biçimde ulusu temsil etmesine ve yaşamsal kararların çok hızlı alınıp uygulanmasına olanak tanıdığı için, ülkeyi demokrasiye taşıyan bir araç işlevi görmüştür.
115
116
T. Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, Ġstanbul, 2002, s. 235.
Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, s. 113-114.
98
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
9.3. Ulusal Meclise Tepkiler: Sevr Antlaşması ve İç Ayaklanmalar
9.3.1. Sevr Antlaşması
Anadolu’daki ulusal bağımsızlık hareketinin TBMM’nin açılmasıyla yeni bir ivme kazanması, İstanbul’daki Saray ve Hükümetleri kadar Anlaşma Devletlerini, özellikle de İngiltere’yi fazlasıyla endişelendirmiştir.
Çünkü ulusal hareketin olası başarısı, emperyalist ülkelerin boyunduruğu
altındaki sömürge ülkelerinde de benzer bağımsızlık taleplerini kışkırtma
riskini taşımaktadır. Bu nedenle ulusal harekete, daha fazla gelişip kurumsallaşmasına izin vermeden esaslı bir ders vermek gerekmektedir. Zaten, böyle bir girişimin ön hazırlıkları 18-26 1920’de San Remo’da yapılmış ve ulusal direnişi anlamsız kılacak bir biçimde, Osmanlı İmparatorluğu’na sunulacak bir barış taslağı hazırlanmıştır. Artık gereken şey, San
Remo kararlarını hızla uygulamak ve böylece Osmanlı barışını tesis ederek, Mustafa Kemal Paşa’nın arkasındaki kitlesel desteği sonlandırmaktan
ibarettir.
Harita-7: Sevr Antlaşması’na Göre Türkiye
İşte bu amaçla, San Remo kararları 11 Mayıs 1920’de Paris’e gelen
Osmanlı delegasyonuna iletilmiş ve kararların 22 Temmuz 1920’de Sultan
VI. Mehmet’in başkanlığında toplanan Saltanat Şurası’nca kabul edilmesiyle, öngörülen barışın altyapısı hazırlanmıştır. Bu barış, tarihimizin
bitmeyen ironisi Sevr’dir ve Paris’te, adını aldığı bir porselen fabrikasının
sergi salonunda imzalanacaktır. Ne var ki ortaya çıkan tablo, barışın ötesinde, porselenler kadar kırılgan ve nazik bir statükodur. Sevr belgesinin
önemli noktalarına kısaca bir göz atarak, bu saptamayı netleştirelim:
 Sınırlar: İngiltere’ye bütün Arap Yarımadası ve Mezopotamya;
Fransa’ya Suriye, Urfa, Mardin ve Antep; Yunanistan’a Karade-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
99
niz kıyısında Midye Podima’dan Marmara kıyısındaki Kalikratya’ya (Büyük Çekmece Gölü yakınında) uzanan çizginin batısında kalan Trakya toprakları ile İmroz ve Bozcaada, Ege bölgesinde Kuşadası’ndan başlayarak Ödemiş, Salihli, Akhisar, Kemer doğrultusunda uzanan sınırın batısındaki İzmir bölgesi;
Ermenistan’a Doğu’da sınırları Giresun’un doğusundan başlayarak tüm Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu, Van’ın güneyine
kadar uzanan topraklar bırakılacaktır 117. Erzincan’ın güneyinden başlayarak Urfa’nın kuzeyine ve oradan da Suriye ve Irak
sınırı boyunca uzanan çizginin İran sınırıyla buluştuğu, içinde
Elazığ, Siirt, Diyarbakır gibi illerinde bulunduğu bölgede bir
Kürt yapılanması oluşturulmasına karar verilirken 118, Antlaşmanın yürürlüğe girmesini izleyen altı ay içerisinde Ermenistan’ın güneyinde Kürtlerin sayıca üstün oldukları ileri sürülen
bölgeye özerklik kazandırılması kabul edilmiştir.
 Boğazlar ve Komisyonu: Anlaşma Devletleri’nin ortak görüşüyle Boğazlardaki “ulaşım özgürlüğünü” sağlamak için bir Boğazlar Komisyonu kurulmasına karar verilmiştir. Antlaşma hükmüne göre; bu komisyonun ayrı bir bayrağı ve bütçesi bulunacak, Boğazlar savaş halinde tüm devletlerin gemilerine açık olacak, Osmanlı İmparatorluğu bölgede kara yolu ve demir yolu
yapamayacak ve savaş amaçlı yapılmış alt yapı ve üst yapı donanımları yıkılacaktır. Boğazlar bölgesi olarak nitelendirilen ve
Boğazların güvenliği gerekçesiyle, Sapanca Gölü’nün batısından
Karadeniz’e ulaşan, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile tüm
Marmara Denizi çevresinin içine alan topraklar, İngiliz, Fransız, İtalyan kuvvetlerinin egemenliği altına girmiştir. Ekonomik
Etki Bölgeleri; Sevr Antlaşması’ndan sonra İngiltere, İtalya ve
Fransa aralarında ayrı bir antlaşma daha düzenleyerek, Anadolu’yu ekonomik kaynaklarına göre kendi aralarında paylaşmışlardır. Anlaşma uyarınca; Adana’dan Kayseri ve Sivas’ın kuzeyine kadar uzanan bölge Fransa’nın, İzmir bölgesi dışında tüm
Batı Anadolu ve Antalya’dan Konya’ya değin uzanan bölge İtalya’nın ekonomik etki alanı olarak kabul edilmiştir.
 Kapitülasyonlar: İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından Milli
İktisat politikası çerçevesinde Birinci Dünya Savaşı’nın başında
kaldırılan kapitülasyonlar daha fazla genişletilerek geri getirilmiştir. Öncelikle ayrıcalıklardan yararlanan ülkelerin sayısı arttırılmış, Anlaşma Devletleri’nin yanı sıra, Yunanistan ve Ermenistan’ın da kapitülasyonlardan yararlanabilmesi kabul edil117
118
Suna Kili, Türk Devrim Tarihi, Ġstanbul, 2001, s. 152, 153.
Türk Dış Politikası-Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt: I / 1919-1980,
Editör: Baskın Oran, Ġstanbul, 2001, s. 130.
100
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
miştir. Hukuki ve iktisadi ayrıcalıkları kapsayan kapitülasyonların içeriğinin de genişletildiği görülmektedir. Hükme göre,
geride Türklere bırakılan devletin Anlaşma Devletlerinden izin
almadan yasa çıkartması ya da bütçe oluşturması mümkün olmayacaktır.
 Askeri Hükümler: Osmanlı ordusu jandarma gücüde dahil olmak üzere 50.700 kişiden oluşacaktı. Osmanlı kara kuvveti gönüllü askere yazılanlardan meydana gelecek, askere alımlarda
dil, din gibi ayrıcalıklar göz önünde bulundurulmayacaktı. Ordunun subay ihtiyacını karşılamak için açılacak subay okulları
konusunda önceden Anlaşma Devletleri’nden izin alınacak, ordunun ağır silahları olmayacaktı. Ayrıca Osmanlı kara ve deniz
kuvvetlerinde hiçbir hava unsurunun bulunmayacağı hükme
bağlanmıştı.
 Mali Hükümler: Fransa, İngiltere ve İtalyan temsilcilerinden
oluşan bir maliye komisyonu kurulacak, bu komisyona Osmanlı
Hükümeti de bir temsilci verecekti. Tüm gelirlerin saptanması,
gelir sağlama, giderleri belirleme ve ödemeler, başka bir ifadeyle Osmanlı Devleti’nin bütçesi, bu komisyonun görüşü ve onayı
doğrultusunda yapılacaktı. Osmanlı Hükümeti’nin bütün gelirleri bu komisyonun emrine verilecek, Duyun-u Umumiye’nin
gelirleri dışındaki gelirlerden öncelikle Osmanlı topraklarındaki işgal birliklerinin giderleri, sonra Anlaşma Devleti uyruklularının zararları telafi edilecek, bunlardan sonra Osmanlıların gereksinimleri karşılanacaktı. Ayrıca Osmanlı Hükümeti’nin
gümrükleri bu komisyon tarafından yönetilecek, Hükümet hiçbir devlete ya da kimseye maliye komisyonunun onayı olmadan
herhangi bir hak tanıyamayacaktı119.
 Azınlıklar: Türkiye’de yaşayan her topluluk herkes eşit olacak
ve dil, din, mezhep özgürlüğünü kullanabilecekti. Savaşlar ya
da başka nedenlerle yerlerinden ayrılmış olan Rum, Ermeni,
Yahudi gibi azınlık mensupları yerleşim alanlarına geri dönebileceklerdi. Kurulacak komisyonlar bu toplulukların haklarını
düzenleyecek, zararlarının Osmanlı Hükümeti’nce karşılanması
sağlanacaktı. Osmanlı Meclisi’nde azınlıkların daha fazla temsil
edilebilmesi için yeni bir seçim yasası hazırlanacaktı. Osmanlı
uyruğunda bulunup da Anlaşma Devletleri’nin, Yunanistan’ın
ya da Ermenistan gibi yeni devletlerin uyruğuna geçmek isteyenlere zorluk çıkartılmayacak, Osmanlı Hükümeti bunların
yeni haklarını tanıyacaktı. Uyruk değiştirmeyi özendirmek
amacıyla Antlaşmanın 128. Maddesi uyarınca vergi bağışıklıkları sağlanacaktı.
119
Y. Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Ankara, 1995, s. 57-58.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
101
Sevr Antlaşması’na göre, Osmanlı İmparatorluğu’na o günkü vilayet sınırları çerçevesinde Ankara, Kastamonu, Sivas (kent merkezi hariç),
Bursa ve sınırlı bir Karadeniz sahil şeridi bırakılmıştır. Bu paylaşımda,
Osmanlı Devleti’ne yalnızca küçük bir yurt değil, ama aynı zamanda siyasal bilinçten yoksun, iktisadi açıdan geri kalmış ve çoğunluğu köylülerden
oluşan bir toplumun da bırakılmış olduğu hemen dikkat çekmektedir. Kapitülasyonların varlığı ve Duyun-u Umumiye gibi kurumlar da düşünüldüğünde, sözde bir barış ve bağımsızlık altında, dışa bağımlı bir köylü
devletinin yaratılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim bunun için de
17 Haziran 1920’de kabul ettiği bir yasayla 16 Mart 1920’deki resmi işgalden sonra İstanbul Hükümeti’nin TBMM’nin onayı olmadan yaptığı ve
yapacağı her türlü antlaşmayı geçersiz sayacağını duyuran TBMM tarafından tanınmamış ve böylece uygulanamamıştır. Kaldı ki Osmanlı Anayasasına göre Antlaşma Osmanlı Mebusan Meclisi’nin de onayını gerektirdiği
ve artık ortada böyle bir Meclis kalmadığı için, Sevr, Osmanlı hukuk düzeni açısından da geçersiz kalmıştır.
9.3.2. İç Ayaklanmalar
Uzun süreli savaşlar sonucunda ortaya çıkan ekonomik yıkım, aile
bireylerinin yitirilmesi dolayısıyla silahlı mücadeleye, düzenli ordunun
kurulmasına mesafeli bir şekilde yaklaşan Anadolu’daki halk yığınlarının
çekingenliği ve halkın bilinçsizliği, TBMM’ne yönelik tutum ve davranışları doğrudan etkilemiştir. Bunun için de Osmanlı Devleti’ne imzalattırılan
Sevr Antlaşması’nın yanı sıra Anlaşma Devletleri ile Saray ve Hükümetlerinin ulusal direnişi ortadan kaldırmak için başvurduğu bir başka yöntem
de işbirlikçi ayaklanmaların düzenlenmesi ve kışkırtılması olmuştur. Ulusal örgütlenmeyi tehdit eden ve TBMM açıldıktan sonrada gelişerek süren
bu ayaklanmaların, çok farklı nedenlerden destek aldığı anlaşılmaktadır:
 Halkın din duyguları siyasallaştırılmış; örneğin Şeyhülislam
Dürrizade Abdullah’ın 11 Nisan 1920’de yaptığı gibi ulusal direnişi dine aykırı gösteren propagandalar yapılmıştır.
 Uzun yıllar boyunca savaşan halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılar ve kayıpların yarattığı umutsuzluk, ayaklanmalar da kullanılabilecek çok sayıda asker kaçağının belirmesine yol açmıştır.
 Ulusal örgütlenmenin, yurt savunması için bıkkın ve yoksul
olan halka yeni sorumluluklar yüklemesinin yarattığı ağır baskı,
halkın bir bölümünde bu sorumluluklardan kaçma eğilimi yaratmıştır.
 Halkın Halife-Padişaha olan dinsel ve geleneksel bağlılığı, bu
makamları meşrulaştırırken, Ulusal Mücadele’yi gayr meşru
gösterenlerin etkili olmasını sağlamıştır. Örneğin; Hürriyet ve
İtilaf Fırkası ile İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’yı İttihatçı ve Bolşevik olarak tanıtmış, ulusal direniş karşıtları tara-
102
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
fından padişah iradesi olmadan asker ve vergi toplanmasının
yasalara aykırı olduğu ileri sürülmüştür 120. Dahası Padişah
Vahdettin, ayaklanmacılardan 16 kişiye devlet nişanı bile vermiştir.
 Düzenli ordunun kurulmasından önce bazı Kuvva-ı Milliye liderlerinin yanlış tutum ve davranışları nedeniyle belirli bölgelerde huzursuzluk ve yakınmalar yükselmiş ve bu da TBMM’ye
yönelik bir güvensizlik uyandırmıştır.
 Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki azınlıklar, İngiltere ve Rum
ve Ermeni Patrikhanelerinin desteğinde bağımsız örgütler kurarak ayaklanmalarda rol oynamışlardır.
Böylesine çok etkenli bir ortamda ortaya çıkan ayaklanmaları,
kendilerini başlatan faillere bakarak şöyle gruplandırmak olanaklıdır:
1. Saray ve İstanbul Hükümetleri tarafından çıkartılan Anzavur ve
Kuvva-ı İnzibatiye ayaklanmaları.
2. İstanbul Hükümeti ve Anlaşma Devletleri tarafından çıkartılan
ve aralarında Bolu-Düzce-Hendek-Adapazarı ayaklanmaları,
Yozgat Ayaklanması, Afyon Ayaklanması, Konya Ayaklanması
ve Milli Aşiret ayaklanmaları gibi büyük ayaklanmalar da yer
alan çok sayıda ayaklanma.
3. Rum ve Ermeni azınlıklar tarafından çıkartılan ayaklanmalar.
4. Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi bazı Kuvva-ı Milliye
liderlerinin ayaklanmaları, ayaklanmaları.
Harita-8: Kurtuluş Savaşı Sırasında Çıkan İç Ayaklanmalar
120
Aybars, s. 206.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
103
Kurtuluş Savaşı’nın neredeyse iki yılına yayılan ve bir iç savaş boyutlarına ulaşan yapısıyla ayaklanmalar evresi başlı başına incelenmesi ve
ele alınması gereken kapsamlı bir konudur. Biz burada daha çok, okura
bir fikir vermesi açısından, büyük boyutlara ulaşmış birkaçını örneklendirmekle yetineceğiz:
 Ali Batı Ayaklanması: 11 Mayıs 1919’da Midyat bölgesinin güneyindeki aşiretlerden birinin lideri olan Ali Batı’nın bölgedeki
otorite boşluğundan yararlanarak Savur ve Mardin dolaylarına
egemen olmak için çıkarttığı ayaklanma, bölgeye askeri birlikler
gönderilmesiyle, 18 Ağustos 1919’da Ali Batı’nın öldürülmesi
üzerine bitmiştir.
 Anzavur Ayaklanması: Osmanlı ordusunda görev yapmış
emekli Jandarma Binbaşısı Ahmet Anzavur, Sarayla olan bağları nedeniyle İstanbul’daki Saray ve Hükümeti’nin Anadolu’daki
ulusal harekete karşı kullandığı önemli isimlerden birisi olmuştur. 1919 ve 1920 yıllarında Batı Cephesi’nde ulusal bağımsızlık
hareketine karşı çıkarttığı ayaklanmalarla Ankara için büyük
sorunlar yaratmıştır. Ahmet Aznavur ilki 1919, ikincisi 16 Şubat
1920 olmak üzere iki kez ayaklanmıştır. İlk ayaklanmayı Ayvalık’ta Yunanlılara karşı direnen Kuvva-ı Milliye’ye zarar vermek
ve bölgedeki İngiliz çıkarlarını korumak için Padişah’ın emriyle
çıkartmıştır. Fakat Albay Kâzım ve Rahmi Beyler’in kuvvetleri
tarafından sıkıştırılan Anzavur, Ethem Bey’in Gönen’i ele geçirmesiyle İstanbul’a kaçmıştır. Anzavur tarafından çıkartılan
ikinci ayaklanma, Biga bölgesinde gerçekleşmiştir. Ahmet Anzavur Çerkez köylerinde dolaşarak, ulusal güçlerin bölgedeki
komutanı Hamdi Bey’e karşı propagandaya girişmiş ve Biga’ya
saldırarak, ele geçirmiştir. Ayaklanma Saray ve İngiltere’nin para ve silah yardımıyla genişletilmeye çalışılmıştır. Bu durum
üzerine Gönen’de toplanan ulusal kuvvetler Anzavur birlikleriyle çatışmaya başlamışlar ancak bu çatışmalardan bir sonuç alınamamıştır. Durumun tehlikeli bir hal alması üzerine Balıkesir,
Söke ve Akhisar’da toplanan gönüller ile Ethem Bey’in güçlerinden oluşan kuvvetler 16 Nisan 1920’de Anzavur komutasındaki asileri yenerek ayaklanmayı sonlandırmışlardır.
 Konya’da Delibaş Mehmet Ayaklanması: Ayaklanma, Saray ve
İstanbul Hükümeti’nin etkisindeki Konya’da, Bozkır Ayaklanması’nda yakalanamayan Delibaş Mehmet’in yaklaşık 500 asker
kaçağıyla birlikte harekete geçmesi sonucunda patlak verdi.
Bölgede Yunan Ordusu’nun Anadolu’daki “Milliciler” in direnişi
yüzünden işgale başladığı ve direniş sürdüğü takdirde Konya’nın da Yunan Ordusu tarafından işgal edileceği savları yaygındı. 2-3 Ekim 1920’de Çumra’da başlayan ayaklanma Konya il
merkezinin de ele geçirilmesiyle genişlemeye başladı. Konya ve
104
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Isparta bölgesi tamamen asilere katıldı. Refet Bele komutasındaki düzenli ordu birlikleri 6 Ekim’de Konya’da otoriteyi tekrar
sağladı, 16 Ekim’de Bozkır asilerden tamamen temizlendi. Yakalanan suçlular Konya İstiklal Mahkemesi’nde yargılandılar.
İstiklal Mahkemesi olayın tekrar etmesini önlemek ve suça göre
cezalandırma yapabilmek amacıyla olayla ilgili suçlananları üçe
ayırdı: “1. Zorla ayaklanmaya katılanlar, 2. Cahil, kandırılmış ve
fikir yönünden etkisi olmayanlar ve 3. Kişisel ve mali yönden
halkı etkileyen ve bu yolla ayaklanmayı kışkırtanlar. Bunlardan
ilk iki gruba hafif cezalar verilmesi, üçüncü gruptakilerin ise
şiddetle cezalandırılmaları”121 kararlaştırıldı. Ayaklanmanın
bastırılmasıyla Delibaş Mehmet İstanbul’a kaçtıysa da bir süre
sonra tekrar Konya’ya dönmüş fakat yanındakiler tarafından
öldürülmüştür.
 Düzce Ayaklanmaları: Düzce ve çevresinde Birinci Dünya Savaşı sürecinde başlayan asayişsizlik sonrasında daha da yoğunlaşmış, devlet bölgede otoritesini tamamıyla yitirmiştir. Sorunları gidermek amacıyla bu alana gönderilen Binbaşı Mahmut
Nedim Bey’in hem Ankara hem de İstanbul yanlısı görünüp kararsız davranması, Padişah fermanının bölgeyi etkilemesine ve
ulusal harekete karşı halkta bir tepki oluşmasına neden oldu. 13
Nisan 1920’de ayaklanma başladı ve Abhazalar ile Çerkezler’den oluşan yaklaşık 4.000 kişilik bir grup Düzce’yi ele geçirdiler. 14 Nisan’da Beypazarı halkı da Saray yanlısı bir tutum takınarak TBMM’ye karşı ayaklandı ve 18 Nisan 1920’de Bolu
ayaklanmacıların eline geçti. Şeriat motifinin çok yoğun bir biçimde kullanıldığı ayaklanmalarda ayaklanmacılar, Padişaha
bağlılıklarını ve Kuvva-ı Milliye’ye karşı olduklarını bildirmişlerdi. Gelişmeler üzerine Ankara’dan bölgeye askeri birlikler
gönderildi. Ancak birliklerin başındaki 24. Tümen Komutanı
Yarbay Mahmut Bey’in yumuşak tutumu nedeniyle harekat başarısız oldu. Bunun üzerine Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa komutasındaki birlikler ayaklanmayı bastırmak üzere harekete geçtiler. 25 Nisan’da Beypazarı, 2 Mayıs’ta Göynük geri alındı. Ancak ayaklanmaları fırsat bilen Ahmet Anzavur Geyve Boğazı’nda ulusal kuvvetlere saldırdı. Bu sırada Kuvva-ı İnzibatiye
ordusunu dağıtmak üzere görevlendirilen Ethem Bey’in kuvvetlerinin de gelmesiyle ayaklanma tamamen bastırıldı. İkinci
ayaklanma 8 Ağustos 1920’da Adapazarı, Hendek, Bolu, Gerede, Mudurnu, Beypazarı ve Kızılcahamam yörelerinde yayılmaya başlamıştır. Söz konusu ayaklanma, ayaklanma liderlerinin
121
Aybars, s. 119.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I




105
isteği üzerine “eski suçların bağışlanmasını sağlayan” bir affın
çıkartılmasıyla 23 Eylül 1920’de kendiliğinden bitecektir.
Hilafet Ordusu ve Kuvvai İnzibatiye: Ayaklanmaların yarattığı
kaosun ulusal bağımsızlık hareketi üzerinde yarattığı olumsuz
etkilerin hissedilmesi, İstanbul’daki Saray ve Hükümeti ile Anlaşma Devletleri’nin silahlı bir güç oluşturarak TBMM’ni ortadan kaldırmak şeklinde bir yöntem arayışına girmelerine neden
olacaktır. Hükümet tarafından çıkartılan 18 Nisan 1920 tarihli
bir kararname ile “Kuvva-ı İnzibatiye” adında bir ordu kuruldu.
Saraya bağlı, ücretli asker ve subaylardan oluşan, silahları İngiliz ordusu tarafından sağlanan, İngiltere’nin parasal desteğini
alan ordu “Kuvva-ı Milliye eşkıyasını yok etmek amacıyla”
meydana getirilecektir. Komutanlığını Süleyman Şefik Paşa’nın
yaptığı ordu 18 Nisan’da, İngiliz donanmasının desteğinde İzmit Yarımadası’nı ele geçirerek Sapanca’ya ilerleyişe geçti. 23
Mayıs’ta karşı başında Çerkez Ethem’in bulunduğu Kuvva-ı
Milliye kuvvetlerinin saldırısıyla söz konusu ordu dağıtıldı.
Çapanoğulları Ayaklanması: Kurtuluş Savaşı’na ilk andan itibaren karşı olan ve Saraya bağlılıklarıyla bilinen Çapanoğulları
aşiretinin yanlarına dönemin azılı eşkıyalarından Ayancıoğulları ve Deli Ömer’i alarak Yozgat yöresinde başlattıkları ayaklanmadır. Çerkez Ethem komutasındaki birlikler, 25-27 Haziran
1920’deki şiddetli çarpışmaların ardından ayaklanmayı bastırdılar.
Milli Aşireti Ayaklanması: Urfa bölgesinde bulunan Milli Aşireti, Fransızların Urfa’ya ikinci saldırısını ve Güney Doğu Anadolu’daki otorite boşluğunu fırsat bilerek, bağımsız bir Kürt yapılanması kurma amacıyla ayaklanmışlardır. Siverek ve Viranşehir bölgelerinde etkili olan ayaklanma bölgede bulunan V.
Tümen ve bölgedeki diğer aşiretlerin yardımıyla dağıtılmış, asilerin Fransa’nın kontrolü altındaki Suriye’ye kaçmasıyla ayaklanma sona ermiştir.
Cemil Çeto Olayı: Bahtiyar aşireti lideri Cemil Çeto tarafından
başlatılan ayaklanmanın nedenlerinden ilki, Anadolu’da Ulusal
Mücadele, örgütlenip kurumsallaştıkça durumdan endişe duyan İngiltere’nin, olası bir Türk-Sovyet ittifakını engellemek istemesidir. İkincisi, Ankara Hükümeti’ni Doğu’dan da sıkıştıracak bir güç oluşturmak ereği ile Doğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerini, din ve bağımsız Kürt yapılanması kurulması, vaatleriyle
etkilemesidir. Kürt Teali Cemiyeti’nin de gayretleri sonucunda
başlayan ayaklanmada, Cemil Çeto diğer aşiretlerin desteğini
sağlayamayacak ve düzenli ordu birliklerinin kısa sürede müdahale etmesi sonucunda Cemil Çeto ve dört oğlu 7 Haziran
1920’de teslim olarak, ayaklanma sona erecektir.
106
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
 Koçkiri Ayaklanması: Koçkiri Aşireti lideri Haydar Bey tarafından çıkartılan bir ayaklanmadır. İstanbul’daki Kürt Teali
Cemiyeti’nin kışkırtmalarının da etkili olduğu ayaklanma, Sivas
bölgesini merkez alan bağımsız bir Kürt yapılanması kurmaya
yönelik olarak başlatılmıştır. Yunan Ordusu’nun saldırısı ile
başlayan II. İnönü Savaşı sırasında gerçekleştiğinden, yeni kurulmuş olan düzenli ordu birliklerinin bir bölümü bu ayaklanmayı bastırmak üzere ayaklanma bölgesine gönderilmiştir. Yaklaşık bir yıl devam eden ayaklanma, Bölge Merkez Komutanı
Nurettin Paşa komutasındaki birliklerce Haydar Bey ile diğer
elebaşlarının yakalanması ve Sivas’ta yargılanmalarıyla son
bulmuştur.
 Şeyh Eşref Ayaklanması: Şeyh Eşref kurduğu tarikat aracığıyla
Bayburt, Erzurum, Sürmene bölgesine kadar etkisini genişletmiştir. Bayburt’un Hart bucağında oturan Şeyh Eşref “Şeriat
sahibi olduğunu, Allah tarafından gönderildiğini ve bütün kainatla savaş edeceğini” çevreye dağıttığı bildirilerle ilan eder ve
Hükümete karşı ayaklanma eder. “Bir mehdi olduğunu ve kendisine kurşun işlemediğini söyleyen” şeyhin topçu ateşi ile ölmesiyle diğer asilerde teslim olur ve ayaklanma erer.
 Yenihan Ayaklanması: Sivas yöresinde başlayan oradan Tokat
ve Zile dolaylarına yayılan ayaklanma bir kanun kaçağı olan
postacı Erzurumlu Hüseyin Nazım ve Çerkez Kara Mustafa tarafından çıkartıldı. Asilerin eski adı Yenihan yeni adı Yıldızeli’nin 18 km batısındaki Kaman köyünde başlattıkları ayaklanma kısa sürede Zile ve Boğazlıyan’a kadar yayıldı. 3. Kolordu
birlikleri 12 Haziran’da Zile’yi aldılar, ayaklanma bastırıldı ve
elebaşları askeri mahkeme kararıyla cezalandırıldılar.
 Demirci Mehmet Efe Ayaklanması: Meclis’e karşı çıkan ayaklanmaların bastırılmasında ve Batı Cephesi’nde savaşlarda çok
büyük yararları olan Demirci Mehmet Efe ve adamları
TBMM’nin gücü ve yetkiyi kendisinde toplamak istemesine karşı duracaklardır. Kendilerini TBMM’nin üzerinde görmeye ve
gittikleri köylerde zalimce davranmaya başlayınca, yapılan baskınlarla kuvvetleri dağıtıldı. Albay Refet’in Demirci Mehmet
Efe’nin kuvvetlerini 18 Aralık 1920’de etkisiz hale getirmesi
üzerine Demirci Mehmet Efe teslim oldu.
 Pontus Rum Faaliyetleri: M.Ö. 281’de kurulan, M.S. 63’te Romalılar tarafından ortadan kaldırılan, 1203’te tekrar ortaya çıkan Pontus Krallığı’na 1461’te Fatih Sultan son verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecine girmesi üzerine bölgedeki Rumlar Pontus Devleti’ni kurmak için eylemlerine başladılar. Merzifon’daki Amerikan Koleji öğretim ve idari kurulunun çalışmalarıyla 1904’te Pontus Cemiyeti kuruldu ve kısa sü-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
107
rede yaygın bir örgüt haline geldi. Ayrıca “Mukaddes Anadolu
Rum Cemiyeti” ismiyle törürcü ikinci bir örgüt daha meydana
getirildi122. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması sonrasında Mondros Ateşkes Antlaşması’yla, devlet merkezinin fiili otoritesinin Anadolu’da ortadan
kalkması ile bu coğrafyada yaşayan bazı gayrimüslim azınlıkların, bölgelerinde Anlaşma Devletleri’nin de desteğini alarak bağımsız siyasal yapılar oluşturma çabalarının daha da şiddetlenmesine neden olmuştur. Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan
Rumlar Mütareke’nin imzalanmasını izleyen günlerde Yunanistan’dan getirilen silah ve destek sayesinde, bölgede yaşayan
Türklere yönelik baskı ve sindirme siyasası izlemeye başladılar.
Bunun karşısında Türklerde kendi aralarında örgütlenerek
Rumlara karşı direnmeye çalıştılar. TBMM’nin açılışının ardından 1921’de 10.000 kişilik bir ordu bastırma harekatına girişti.
Samsun’daki metropolit ve papazlar yıkıcı-kışkırtıcı çalışmalarından ötürü İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandılar. 10.886 çetecinin yakalanıp, 11.188 ayaklanmacının 123 öldürüldüğü çatışmaların ardından Pontus hareketi Şubat 1923’te kesin olarak ortadan kaldırıldı.
Ayaklanmaların bastırılması ve bunları doğuran kaynakların kurutulması, TBMM’nin varlık ve otoritesini kabul ettirip sürdürmesi açısından yaşamsal önem taşımaktaydı. Bunun için de Meclis bu soruna yalnızca bir asayiş sorunu olarak bakmak yerine, ayaklanmaları bir savaş cephesi olarak kabul etmiş ve şu sert önlemleri almak durumuna kalmıştır:
 29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkartılmış ve
TBMM’nin meşruiyetine karşı eylemli, yazılı ya da sözlü olarak
ayaklanan ya da kargaşalık çıkartanların yurda düşman sayılacağı ve cezalandırılacakları duyurulmuştur.
 6 Mayıs 1920’de yayımlanan bir kararname ile İstanbul ile her
türlü haberleşme kesilmiş; yasaya uymayanların Hıyanet-i Vataniye yasası çerçevesinde değerlendirileceği duyurulmuştur.
 17 Haziran 1920’de çıkarılan 7 sayılı yasa ile İstanbul Hükümetlerinin İstanbul’un işgalinin ardından Saray ve TBMM’nin onayı olmaksızın imzaladıkları ve imzalayacakları tüm antlaşma ve
sözleşmeler geçersiz sayılmıştır.
 Ankara Müftüsü Rıfat Beyin öncülüğünde 150 müftünün imzasıyla verilen fetva örneğinde olduğu gibi, dinsel kışkırtmalar
karşısında karşı-fetvalara başvurulmuştur.
122
123
Aybars, s. 228.
Aybars, s. 228.
108
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
 Anadolu’nun iç güvenliğinin ve Meclis otoritesinin sağlanması
amacıyla İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş ve böylece özel ve hızlı
bir yargı süreci başlatılmıştır.
 Ayaklanmacılara karşı, önce Kuvva-ı Milliye birlikleri, daha
sonra da düzenli ordular aracılığıyla sert bir biçimde silahlı
karşılık verilmiştir.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
109
ÜNİTE 10
KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLIYOR
10.1. İstiklâl Mahkemeleri’nin Kurulması
Ulusal istenç ve gereksinimlerden doğan devrim mahkemeleri olarak İstiklâl Mahkemeleri Kuruluş Savaşı’nın kazanılması ve ardından Türk
Devrimi’nin gerçekleşmesi sürecinde önemli etkilere sahip olmuştur.
Fransız Devrimi sırasında olağanüstü yetkilere sahip olarak kurulan İhtilal Mahkemesi’ne benzeyen İstiklâl Mahkemeleri’nin öncelikli kuruluş
amacı; ordu için büyük sorunlara yol açan asker kaçakları sorununa çözüm getirmekti. Fakat gelişmelere koşut olarak kısa bir süre sonra, yetkileri yurt düşmanlığı, casusluk, yolsuzluk, ayaklanma, eşkıyalık, saldırı,
bozgunculuk gibi suçları da kapsayacak biçimde genişletilmiştir 124. Böylece, Meclis artık olağanüstü bir yargı gücü kullanma olanağı kazanmıştır.
Çünkü Mahkemeyi oluşturan üç üyeyi kendi milletvekilleri arasından
seçmekte, mahkemelerin kurulacağı yerleri 125 kendisi belirlemekte ve yasanın yürütülmesine yönelik sorumluluğu yine kendisi üstlenmekteydi.
İstiklâl Mahkemeleri, görev yaptıkları dönem boyunca yurdun ve
ulusal eylemin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve tehlikeleri yok ederken
hukukun içinde kalmaya da büyük özen göstermiş; yetkilerini kişisel çıkar
ya da güç gösterisi için değil Kurtuluş Savaşı’nın amaçları doğrultusunda
kullanmışlardır. Belgelerdeki verilere göre Savaş süresince 1.450-1.500 ki124
125
Aybars, s. 43.
KurtuluĢ SavaĢı sırasında Ankara, EskiĢehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır
bölgesi olmak üzere toplam sekiz Ġstiklal Mahkemesi 17 ġubat 1921’e kadar beĢ ay çalıĢtılar. Bu tarihten sonra çalıĢmalarını sürdüren tek mahkeme Ankara Ġstiklal Mahkemesi olmuĢtur.
110
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
şinin idam kararı infaz edilirken; 2.827 kişinin idam kararı da askerden
yeniden kaçmaları durumunda uygulanmak üzere koşullu affedilmiştir.
Ayrıca 243 kişi gıyaben idam, 1.786 kişi kala-bend ve kürek cezasına çarptırılırken, 11.744 kişi beraat etmiş, 41.768 kişiye ise hafif cezalar verilmiştir126. Fransız İhtilâl Mahkemeleri’nin yaklaşık 40.000 kişiyi idam ettiği,
bir bağımsızlık savaşı koşulları içinde bulunulduğu ve idam cezalarının
yalnızca adam öldürme, soygun ve asker ailesine tecavüz gibi suçlara uygulanmış olduğu dikkate alındığında, bu tabloyu bazı çevrelerin yaptığı
gibi, terör sözcüğüyle ilişkilendirmenin haksızlık olacağı açıktır. 127 Kaldı ki
köylülerin Üçler Mahkemesi olarak isimlendirdiği İstiklâl Mahkemeleri,
çalışmaları boyunca köylüyü memur ve mütegalibe baskısına karşı korudukları için büyük bir toplumsal güven bile kazanmışlardır 128. Özetle olağanüstü bir dönemde kurulan İstiklal Mahkemeleri, Fransız ve Sovyet İhtilâl Mahkemeleri gibi sınıfsal bir amaç gütmemişler, ulusal egemenliğin
temsil edildiği TBMM’ne bağlı devrimci bir kurum işlevi görerek ulusal
bağımsızlık savaşımızın iç cephesine önemli katkılar sağlamışlardır.
10.2. Düzenli Ordulara Geçiş
Mondros Bırakışması’na dayalı işgaller süresince devlet otoritesinde belirgin bir boşluğun oluşması, toplumun kendi yazgısına el koyması, yerel örgütler kurması ve Kuvva-ı Milliye adı altında milis güçler oluşturmasıyla sonucunu doğurmuştu. Ancak kısa bir süre içinde birçok etken
bir araya gelerek, başarının tek merkezden yönetilen düzenli ordular kurulmasına bağlı olduğunu gösterecektir:
1. Erzurum ve Sivas kongrelerinde “yurdun bütünlüğü ve ulusun
bağımsızlığı” gibi ulusal düzeyde hedefler belirlenmesine karşın; Kuvva-ı Milliye yerel ve bölgesel nitelikte bir direniş gücüdür.
2. Kuvva-ı Milliye örgütlerinin bütüncül nitelikte askeri ve siyasal
stratejileri yoktur.
3. Kuvva-ı Milliye’yi oluşturan insan gücü oldukça eğitimsiz, düzensiz, yeterli donanımdan yoksun ve dahası yer yer eşkıya tutumu sergileyen kişilerden oluşmaktadır.
4. Kuvva-ı Milliye birliklerinin zaman zaman hukuk dışı zorbalıklar sergilemesi, bazı yörelerde toplumsal tepki yaratmıştır.
5. Kuvva-ı Milliye, kamu denetiminden yoksun yapısıyla, ulusal
kaynakların kullanımında keyfiyet ve israfa yol açmaktadır.
126
127
128
Aybars, s. 168.
CoĢkun Üçok, Siyasal Tarih, Ankara, 1967, s. 61.
Aybars, s. 92.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
111
6. Kuvva-ı Milliye, 1920 yazından başlayan ilk düzenli ordu saldırıları karşısında yenilgiye uğrayarak varlık nedenini yitirmiştir.
Düzenli ordulara geçiş denemesi daha Sivas Kongresi sırasında,
Batı Cephesi’ne yönelik olarak gerçekleştirilmiş; bu cepheye önce Ali Fuat
Paşa ardından da Albay Refet Bey atanmıştır. Ancak, 1920’de başlayan
Yunan saldırısında Balıkesir ve Bursa düşünce, TBMM’nde komutanlara
karşı büyük bir tepki başlayacak ve “düzenli ordu birlikleri boşuna besleniyor, çetecilik daha yararlıdır”129 gibi sesler yükselecektir. Bu tepkilere
karşı Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere Fevzi ve İsmet Paşalar gibi
cephelerin ön saflarında yer alan komutanlar, Meclis’te yaptıkları konuşmalarda, komutanların kayıplardan ötürü suçlu olmadıklarını, emirlerinde yeterince asker, silah ve malzeme bulunmadığını ısrarla ifade etmişlerdir. Ayrıca Yunan ordusunun Anlaşma Devletleri tarafından silahlandırılıp donatıldıkları için; milis güçlerin başarı şanslarının hiç olmadığını ve
çözümün tek bir merkezden komuta edilen düzenli ordular olduğunu ısrarla vurgulamışlardır.130
Başlangıçta milis güçlerin örgütlendirilmesini ve ordu birliklerince
desteklenmesini isteyen Mustafa Kemal Paşa, savaşın ilerleyen günlerinde, yukarıda açıkladığımız nedenler dolayısıyla, tutumunu değiştirmiş,
düzenli ordu kadrolarının geliştirilmesi işini hızlandırarak, milis güçlerinin düzenli orduya katılmasını istemiştir 131. Bu düşünce 8 Kasım
1920’de132 alınan bir kararla hayata geçirilmiştir. Bunun yanı sıra, düzenli
orduya geçişi kolaylaştırmak için başka önlemlerde alınmıştır. Müdafaa-i
Hukuk cemiyetlerinin sivil bürokrasiye bağlanması, milis güçlerinin jandarma ve düzenli ordunun emrine sokulması ve halktan sağlanan finansmanın kulanım yetkisinin Milli Savunma Bakanlığı’nın denetimine bırakılması bu önlemler arasında yer almaktadır.
Özellikle Batı Anadolu Bölgesi’ndeki milis güçlerinin düzenli ordu
birliklerine katılımı ve düzenli ordunun örgütlenmesi iki önemli sorun yaratacaktır. Sorunlardan ilki, merkezi otoritenin denetim ve yönetimi altına
girmek istemeyen Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem gibi Kuvva-ı Milliye önderlerinin direnişidir. İkincisi ise, asker kaçakları nedeniyle düzenli
ordunun kuruluşunda büyük güçlüklerle karşılaşılmasıdır. Birinci sorun
İsmet Paşa komutasındaki düzenli ordu birliklerinin güç kullanımıyla aşılırken, asker kaçakları sorunu TBMM’nin çıkarttığı Firariler Hakkında
Kanun ile çözümlenmeye çalışılmıştır. Ordunun yapılanmasında büyük
bir zaaf yaratan asker kaçakları sorununun 11 Eylül 1920 tarihinde çıkarı129
130
131
132
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 245
Ayrıntılı bilgi için bkz. Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3-TBMM’nden Sakarya Savaşı’na, 2.
Baskı, Ankara, 1986, s. 123, 125, 143, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 1: 24 Nisan 1920- 21 ġubat
1921, Ankara, 1999, s. 252, 255.
Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, 2 Cilt, s. 19.
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s.248.
112
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
lan Firariler Hakkındaki Kanun ile üyeleri TBMM içindeki milletvekillerinden seçilecek İstiklâl Mahkemeleri tarafından ortadan kaldırılması öngörülmüştür.
10.3. Ermeni Sorunu ve Doğu Cephesi’nin Kapanması
Uluslararası alanda Türkiye’nin karşısına bir yaptırım unsuru olarak dayatılan ve soykırım iddiaları ile gündeme getirilen Ermeni sorununun tarihsel temelleriyle, Ermenilerin kökeni ve tarihi ile ilgili verileri irdelenerek, ele alınması nesnel bir yaklaşımla olayı değerlendirmemizi sağlayacaktır.
Ermeni sözcüğünün anlamı nedir?, Ne zaman kullanılmaya başlanmıştır?, Ermenistan neresidir? sorularına araştırmacılar tarafından
açık yanıtlar verilememekte, çeşitli savlar ortaya atılmaktadır. Esat Uras’a
göre; Ermeni sözcüğü bugünkü Ermenilere İranlılar tarafından verilmiş
bir addır ve Arminia olarak geçen bu ad M.Ö. 521 ait olan Bistun yazıtlarından önce başka hiçbir kaynakta geçmemektedir 133. Arnold J. Toynbee
ise Ermeni sözcüğünün Urartuların bilinen son kralı III. Rusaa’ın babası
Erimena ya da M.Ö. XI. Yüzyılın sonları ile X. Yüzyılın başlarında Kuzey
Arabistan steplerinden gelerek Nairi’yi işgal eden Aramaen’lerin ülkesi
anlamına gelen Arumu-ni’den geldiğini öne sürmektedir.134
Ansiklopedik kaynaklarda; Armenia yukarı memleket anlamına
gelmekte ve Erivan, Gökçegöl, Nahçıvan, Rumiye Gölü’nün kuzeyi ile Mako bölgesini içine almaktadır. Tarih boyunca Ermeniler, Kuzey Suriye’de,
Kafkasya ve İran’ın batısında ve Anadolu’nun doğusunda zayıf ve dağınık
topluluklar olarak yaşamışlar ve belirli bir bölgede çoğunluk meydana getirememişlerdir. Bunun için de genellikle diğer gayrimüslim toplulukların
tersine devletle iyi ve uyumlu geçinen bir topluluk olmuşlardır 135. Köken
olarak Hititlerden olduklarını ya da Nuh’un oğullarından Hayk’a dayandıklarını iddia eden136 Ermeniler; tarihte yalnızca iki kez devlet kurmuşlardır: M.Ö. 94-56 yılları arasında Diyarbakır merkez olmak üzere Prens
Dikran (Tigran) tarafından kurulan Ermeni Prensliği ve 1080-1375 yılları
arasında varlık gösteren Kilikya Ermeni Krallığı’dır. M.Ö. 6. yüzyıldan günümüze Anadolu’da varlıklarını sürdürmüş olan Ermeniler, sırasıyla Pers,
Makedon, Selefkit, Poma, Part, Sasani, Bizans, Arapların hegemonyasında
yaşamıştır. Selçuklu Devleti döneminden başlayarak Küçük Asya’daki
Türk Devletleriyle uyum içinde var olmuşlardır. Osmanlı egemenliği altı-
133
134
135
136
Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ġstanbul: Belge Yay., 1976, s. 101.
Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara: TTK Yay., 1983, s. 11.
Ġlber Ortaylı, “Osmanlı Ermenileri”, Yeni Türkiye, Yıl: 7, S. 38, Yıl: 7, S.38, Mart-Nisan 2001, s. 630.
Uras, s. 100.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
113
na girdikten sonra aynı imparatorluğun üyeleri olarak Türklerle barış
içinde yaşamışlar hatta kendilerine Milleti Sadıka denilmiştir137.
19. yüzyıldan başlayarak Türk-Ermeni ilişkilerinde başlayan bozulma zamanla daha da artmıştır. Bunun nedenlerinden ilki Osmanlı’nın
zayıflamasından yararlanan Batılı emperyalist devletlerin Osmanlı topraklarını hedef almalarıdır. Emperyalist siyasetlerine işlevsellik kazandırabilmek için bir taraftan İmparatorluğun çeşitli bölgelerindeki ulusları
ayaklandırıp çözülüşü körüklerlerken diğer taraftan Anadolu’daki misyonerlik çalışmalarıyla bunu daha hızlı bir şekilde uygulamaktadırlar. İkinci
neden ise sürekli vurguladığımız gibi ulusalcılık akımının uyandırdığı ayrılıkçı etkilerdir.138 Üçüncü bir neden de bölgede egemenlik kurmaya çalışan Rusların, kışkırtma politikasıdır.
Ermenilerin bir sorun olarak ilk defa ortaya çıkışı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’yladır. Savaşın ardından Ermeni Patriği Nerses Varcebetyan bizzat Rus karargâhına giderek Ayastefanos Antlaşması’na Ermenilerle ilgili bir madde koydurtmayı başarmıştır 139. Böylece Ermeniler ilk
kez uluslararası bir antlaşma hükmü içinde yer almışlardır. Gerçi bu antlaşma Batılı devletlerin araya girmesiyle uygulanmadıysa da aynı hüküm,
Ayestefanos’un yerine yürürlüğe giren Berlin Antlaşması’nda da yer alacaktır. Artık Rus ve Batılı devletlerin desteğini çok açık bir biçimde alan
Ermeniler bu tarihten sonra bir örgütlenme sürecine girecek; kurdukları
Hınçak Ermeni İhtilali Cemiyeti ve Ermeni Taşnak Cemiyeti gibi örgütlere
dayanarak yer yer ayaklanmalar çıkaracaklardır.
Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen İngiltere’nin bağımsız Ermenistan projesi, Rusya’nın ise Ermenileri kendi topraklarına katma yönündeki hamilik girişimlerinin belirleyici olduğu dönem içinde Ermenilerin
çıkarttıkları başlıca olaylar şunlardır. 20 Haziran 1890 Erzurum’da ayaklanma, 15 Temmuz 1890 Kumkapı gösterisi, 6 Ocak 1893 MerzifonKayseri-Yozgat olayları, 28 Ağustos 1894 I. Sason ayaklanması, 28 Eylül
1895 İstanbul’da Babıâli’ye yapılan miting ile benzeri mitinglerin Trabzon-Harput-Erzurum-Diyarbakır-Sivas-Antep ve Maraş’ta tekrar edilmesi,
3 Haziran 1896 Van ayaklanması, 25 Ağustos 1896 Osmanlı Bankası’nın
İstanbul şubesine baskın düzenlenmesi, 19 Temmuz 1897 II. Sason ayaklanması, 21 Temmuz 1905 II Abdülhamit’e suikast girişimi (Yıldız Olayı),
14 Nisan 1909 Adana ayaklanması.
Dünya Savaşı sırasında Ermeniler; bağlı bulundukları birliklerden
kaçmaya, orduyu arkadan vurmaya, Anlaşma Devletleri adına casusluk
137
138
139
Ortaylı, s. 630.
Salahi Sonyel, “Hıristiyan Azınlıklar ve Osmanlı Ġmparatorluğu’nun Son Dönemi”, Yeni Türkiye, Yıl: 7,
S. 38, Yıl: 7, S.38, Mart-Nisan 2001, s. 689.
Osman Köksal, “Mütareke Döneminde Ermeni ve Rum Patrikhanelerinin ĠĢbirliği”, Askeri Tarih Bülteni, Yıl: 13, Sayı: 24, ġubat 1998, Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik AraĢtırmalar Enstitüsü BaĢkanlığı Yayını, s. 62.
114
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
yapmaya, Rus ordusuyla işbirliği yapmaya, Türk köylerini basarak katliamlar yapmaya, sivil halka büyük zararlar vermeye başlamışlardır. 15 Nisan 1915’te Van bölgesinde, 17 Nisan’da Çatak’ta, 18 Nisan’da Bitlis ve 20
Nisan’da Van içinde büyük ayaklanmalar çıkartıp, yöre köylerinde büyük
katliamlar yaptılar. Ermeniler 6 Mayıs 1915’te Van’ı Ruslara teslim edip,
Rusların kontrolünde Aram Manukyan başkanlığında 17 Mayıs 1915’te bir
Ermeni Hükümeti kurdular140.
Savaşın zorlu yıllarında Ermenilerin bu şekilde ciddi bir problem
haline gelmeleri nedeniyle İttihat ve Terakki Partisi yönetimi 24 Nisan
1915’te Ermeni komitelerini kapatarak, yöneticilerinden 2345 kişiyi “devlet aleyhinde faaliyette bulunmak” suçundan tutuklayacaktır. Fakat olaylar daha da şiddetlenecek ve Hükümet “Ermenilerin, cepheleri etkileyecek
alanlardan çıkartılarak, Irak ve Suriye’nin iç bölgelerine yerleştirilmelerine” karar verecektir. 27 Mayıs 1915’te onaylanan Tehcir (Göç) Yasası’nda
aslında herhangi bir topluluğa atıfta bulunulmamakta yalnızca Ermenileri
kapsayan bir yaklaşım öngörülmemektedir. Bu açıdan bakıldığında yasa
belirli bir topluluğa karşı değil devletin güvenliğini sağlama amacıyla uygulamaya konulmuştur. Sonuçta karar uygulanır, bununla birlikte toplu
aktarımlar sırasında açlık, hava koşulları, hastalıklar nedeniyle ölümler de
olur. Göçler sırasında yaşamını yitiren Ermeni sayısı, yapılan propagandalarda ifade edildiği gibi bir buçuk milyon değil, belgelere göre 50-60 bin
dolayındadır. Buna karşılık 1916-20 yılları arasında Ermenilerin Erzurum
yöresinde toplam 12 bin, Yanıkdere’de 3 bin kişiyi öldürdüğü, terör olaylarıyla Türk yöneticileri öldürdükleri bilinmektedir.
Zaman içerisinde derinleşen Ermeni sorununun çözümü Dünya
Savaşı’ndan sonraya kalmıştır. Ekim Devrimi’nin ardından iktidara geçen
Bolşevikler Osmanlı İmparatorluğu’yla Brest-Litovks Antlaşması’nı (3
Mart 1918) imzalayarak savaştan çekilmiştir. Taraflar Antlaşma’da 18771878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önceki sınırlara dönülmesini kararlaştırılırken, Kars, Ardahan ve Batum sancaklarının halklarının kabul etmesi
koşuluyla, Türkiye’ye geri verilmesi kabul edilmiştir.
Söz konusu kararlar Osmanlı’nın diğer Anlaşma Devleti üyeleri
karşısında başarısız olması nedeniyle geçerli olamayacaktır. Savaş devam
ederken Batum’a asker çıkartan İngiltere’nin desteğiyle, Gürcistan ve
Azerbeycan’da kurulan bağımsız devletler gibi Ermenistan’da da Menşeviklerin (ılımlı sosyalistlerin) yönetiminde başkenti Erivan olan bağımsız
bir Ermeni Devleti 28 Mayıs 1918’de kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin
savaştan çekildiği 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi uyarınca Türk Ordusu 1914 sınırlarına çekilmek zorunda kalmıştır. Ateşkes
sonrasında Anadolu’da ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan ve
Anlaşma Devletleri’nin de desteğini alan, aşırı milliyetçi Taşnakların yö140
M. Hanefi Bostan, “I. Dünya SavaĢı Sırasında Ermenileri Ġskân Meselesi ve Bazı Geçekler”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S. 57, Ağustos 1988, s. 4.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
115
netimindeki Ermenistan, sınırlarını büyütmek için girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Ermeniler Savaş sonrası kesin barış antlaşmalarını koşullarını belirlemek üzere tarafların bir araya geldikleri Paris Barış Konferansı’nda, Türkiye’de 2.100.000 Ermeni’nin bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca Vilâyet-i Sitte (Altı Vilayet)’ye ek olarak Adana, Mersin, İskenderun, Sivas, Tokat, Amasya, Trabzon ve Bütün Doğu Anadolu topraklarının kendilerine verilmesini istemişlerdir. Ermenilerin bu istemleri San
Remo Konferansı’nda da gündeme getirilmiş, ancak yalnızca Altı Vilayeti
içine alan bölgede bağımsız bir Ermeni devletinin kurulması benimsenmiştir. Sevr Antlaşması hükümleri arasında da yer alacak olan Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurma tasarısı, Antlaşmayı imzalayan Osmanlı
İmparatorluğu tarafından da onaylanmıştır.
Rusya’daki Bolşevik yönetime karşı İngiltere’nin meydana getirdiği Kafkas Tamponu’nun bir parçası olan Ermenistan, Haziran 1920’de
Doğu Anadolu’da bugün Erzurum’a bağlı bir ilçe olan Oltu’ya saldırarak,
burada bulunan yerel siyasal örgütlenmeyi yok etmiş ve bölgeyi ele geçirmiştir. Gelişmeler üzerine 9 Haziran 1920’de Doğu vilayetlerinde TBMM
tarafından seferberlik ilân edilmiştir. XV. Kolordu Komutanlığı, Doğu
Cephesi Komutanlığı’na dönüştürülerek Kazım Karabekir Paşa Doğu Cephesi komutanlığına atanmıştır. İlk aşamada ulusal harekete destek sağlamak ümidiyle Sovyetlerle kurulmakta olan ilişkilerin bozulmaması için
Ermenistan üzerine silahlı bir müdahaleden kaçınılmıştır. Fakat Ermeni
saldırılarının sürmesi ve Sovyetlerin Ulusal Ant’a aykırı istekleri nedeniyle
Kazım Karabekir Paşa’ya saldırı yetkisi verilmiştir. 28 Eylül’de karşı taarruz başlatılmış, 29 Eylül'de Sarıkamış, 30 Ekim'de Kars, 7 Kasım'da Gümrü geri alınmıştır. Ulusal sınırlarına ulaşan ve Ermenilerin siyasal varlığını son verme amacında olmayan TBMM, Ermenilerden gelen istem üzerine, 17 Kasım 1920’de ateşkesi kabul etmiştir.
10.4. Doğu Cephesi’nde Diplomasi
10.4.1. Gümrü Antlaşması (3 Aralık 1920)
TBMM Hükümeti ile Ermenistan arasında imzalanan Gümrü Antlaşması ile Doğu Cephesi’nin askeri evresi kapanmış; Iğdır, Tuzluca ve
Kars bölgeleri Türkiye’ye bütünüyle bırakılırken, Nahçivan-Şahtahtı-Şarur
alanları geçici olarak Türkiye’nin koruyuculuğuna bırakılmıştır. Ayrıca
Ermenistan Anlaşma Devletleri tarafından hazırlanan Sevr Antlaşması’nı
tanımadığını kabul etmiş, Büyük Ermenistan projesine destek bulmak
amacıyla Avrupa ve Amerika’ya gönderdiği propaganda gruplarını geri
116
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
yükümlenmiştir141.
çekmeyi
Gümrü Barış Antlaşması’nın anlamını başlıklar halinde ifade etmek gerekirse:
1. Ulusal Ant’ta vurgulanan Doğu sınırlarına ulaşılmıştır.
2. Ermeni sorunu Türkiye’nin haklarını ifade edecek biçimde çözümlenmiştir.
3. Doğu Cephesi’nin kapatılması sonucunda Batı Cephesi’ni güçlendirmek olanağı doğmuştur.
4. İngiltere’nin kurduğu ve Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’dan oluşan yapay tampon bölge ortadan kalkmıştır.
5. TBMM’nin uluslararası ilk resmi antlaşmasını imzalamıştır.
10.4.2. Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)
1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Bolşevik devrimin ardından iktidar sosyalist düşüne sahip Lenin’in liderliğindeki güçlerin eline geçerken, yeni yönetim Osmanlı İmparatorluğu ve Müttefikleri ile anlaşarak
savaştan çekilmiştir. Rusya’da sosyalist bir toplum modeli ve yönetim anlayışının kurulması üzerine Batılı kapitalist ülkeler yeni rejimi silmek
amacıyla Rusya’daki Çarlık yanlılarını desteklemişlerdir. Özelliklede İngiltere başta olmak üzere Sovyet rejimi ile Batılı devletler arasındaki sorunlar, sadece ideolojik bir boyutla sınırlı değildi. İngiltere’nin Boğazlara,
Anadolu’ya, Kafkaslara ve Afganistan’a egemen olması, Sovyetlerin güneyden çevrelenmesi anlamına gelmekteydi. Anadolu’nun İngiltere yanlısı
ve Sovyetlere dost olmayan Yunanistan’ın ve diğer uydu devletlerin eline
geçmesi, kritik bir durum yaratmaktaydı. Öte yandan Bakü enerji kaynaklarının İngiltere’nin denetiminde kalmasını sağlayacak özgür Ermenistan,
Gürcistan ve Azerbaycan devletlerinin kurulması, Sovyetleri bölgeden
uzaklaştırmaya yönelik bir siyasetti 142.
Anlaşma Devletleri aynı tarihlerde, Anadolu’da ortaya çıkan ulusal
direnişi bastırabilmek için Osmanlı yöneticileriyle işbirliğine girişmişlerdir. Bunun karşısında Sovyetler ile TBMM rejimi arasında bir yakınlaşma
süreci başlamıştır. TBMM’nin açılmasının ardından Meclis Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa, 26 Nisan 1920’de Lenin’e bir mektup yazmış143,
11 Mayıs 1920’de Bekir Sami Bey başkanlığında bir kurul Rusya’ya gönderilmiştir. Taraflar arasında yaşanan bu yakınlaşma, Türk ordularının I.
141
142
143
Gümrü BarıĢ AntlaĢması’nın tam metni için bkz.: Ġsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, I.
Cilt: 1920-1945, Ankara: TTK Yay., 1989, s. 20-23.
Selek, s. 449.
Mustafa Kemal PaĢa mektubunda; askeri ve siyasal bir ittifak yapılarak batılı emperyalistlere karĢı, birlikte mücadele edilmesini, ayrıca BolĢevik yönetimin Gürcistan’a askeri müdahalede bulunarak buradaki Ġngiliz kuvvetlerini çıkartmak gibi bir amacı olursa TBMM’nin de emperyalist Ermenistan Hükümeti
üzerine askeri harekatta bulunabileceğini belirtmiĢ, emperyalizme karĢı mücadelede BolĢevik yönetimin
parasal ve askersel yardımlarını da ivedilikle beklediklerini açıklamıĢtır.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
117
İnönü Savaşı’nı kazanmasıyla daha da güçlenmiş ve sonuçta Moskova
Antlaşması imzalanmıştır.
Antlaşmada; TBMM’nin Ermenistan ve Gürcistan’la daha önce imzaladığı antlaşma ile saptanan sınır onaylanmış, Batum Gürcistan’a dolayısıyla Sovyetlere bırakılmış, Bolşevikler Misak-ı Milli’yi kabul etmiştir.
İki taraftan birisinin tanımadığı bir uluslararası antlaşmayı diğerinin de
tanımaması, ekonomik-parasal ilişkilerin arttırılması, tarih boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile Çarlık Rusya arasında yapılmış olan tüm antlaşmaları geçersiz sayılması gibi kararlar alınmıştır. Burada Türkiye, Çarlık
Rusya’sına karşı olan borçlarından kurtulmuştur. Karadeniz’e kıyısı olan
diğer ülkelerle bir araya gelinerek Boğazların statüsünün yeniden düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca Sovyet Rusya kapitülasyonların kaldırılmasını da kabul etmiştir. Antlaşmanın maddeleri irdelendiğinde şu saptamaları yapmak olanaklıdır:
1. Türkiye’nin Sovyet Rusya ile olan Doğu sınırları kesinlik kazanmış ve Doğu Cephesi güvence altına alınmıştır.
2. Kapitülasyonların kabul edilmeyeceği uluslararası bir belgede
ilk kez duyurulmuştur.
3. Ulusal Ant büyük bir devlet tarafından ilk kez tanınmıştır.
4. Sovyet Rusya’nın Kurtuluş Savaşı’na askeri ve maddi yardımda
bulunduğu bir dostluk süreci başlamıştır.
10.4.3. Kars Antlaşması (13 Ekim 1921)
Sovyet Kızıl Ordu, 1921 yılının ilk yarısında Gürcistan, Azerbaycan
ve Ermenistan’a bütünüyle egemen olarak, Bolşevik yanlılarını iktidara
taşımışlar ve bu ülkeleri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin üyeleri haline getirmişlerdir. Söz konusu ülkelerde yeni yönetimlerin ortaya
çıkmasıyla birlikte Türkiye ile olan sınırlarının hukuki bir statüye kavuşturulması zorunluluğu yaşanmıştır. Bunun sonucu olarak, Sakarya Savaşı’ndan sonra Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’la, Moskova Antlaşması’yla hemen hemen aynı içeriğe sahip olan bir dostluk antlaşması imzalanmıştır.
Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın yeni yönetimleri Türkiye’nin doğu sınırlarını ve Ulusal Ant’ı resmen tanımışlardır. Antlaşmanın
bir başka önemli sonucu da Rusya’dan gelen yardımın önündeki engellerin kaldırılmış olmasıdır.
118
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 11
GÜNEY ve BATI CEPHELERİNDE
UTKU
11.1. Güney Cephesi’nde Utku
Anlaşma Devletleri’nin Mondros Bırakışması’nı tek taraflı, haksız
ve yanlış bir biçimde uygulamasının sonucunda Güney Anadolu'nun işgaline başlanmıştır. 9 Kasım 1918’de İskenderun’u İngilizler, 2 Aralık’ta
Fransızlar Adana Dörtyol’u, 17 Aralık’ta Mersin’i, 26 Aralık 1918’e kadar
Adana, Toroslar bölgesinden Pozantı’ya kadar olan bölgeyi, 21 Ocak
1919’da Mersin, Tarsus, Osmaniye’yi işgal etmişlerdir. 3 Ocak 1919’da ise
İngilizler önce Antep’i, 26 Şubat’ta Maraş’ı ve 24 Mart’ta Urfa’yı işgal ettiler. İşgallerin ardından İngilizler Antep’in aydın ve ileri gelenlerinden oluşan bir grup insanı Mısır’a sürerek, Ermenilere kötü davranmış olanlarında ayrıca cezalandırılacağını bildirdiler 144. 15 Eylül 1919’da İngiltere ile
Fransa’nın Irak ve Musul toprakları üzerindeki sorunlarını ortadan kaldırmalarının ardından İngilizler, Urfa, Maraş ve Antep’i Fransızlara devrettiler.
Fransız işgali altındaki topraklarda bulunan Ermenileri kendi siyasal ve iktisadi amaçları doğrultusunda, bölgenin yönetsel ve askeri düzenine ortak etmeye çalışmasıyla, Ermenilerin bağımsız devlet kurma
amaçlarını örtüşmesi, bölgede kanlı olaylara neden olmuştur. Yaşanan gelişmeler üzerine, halk arasında işgalin haksız ve dayanaksız olduğu düşüncesi yaygınlık kazanmış ve geniş kitlelerin katılımıyla bölgede direniş
örgütleri kurulmaya başlanmıştır. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal
144
Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü – 2: Mondros’tan Erzurum Kongresine, Ankara, 1986, s.
112.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
119
Paşa da bölgeyle yakından ilgilenmeye başlamış ve Sivas Kongresi’nin ardından başta Ali Fuat Paşanın Güney Cephesi komutanlığına getirilmesi
olmak üzere çeşitli önlemleri devreye sokmuştur. Böylece, Mustafa Kemal
Paşa’nın komuta desteği ve bölge halkının üstün direniş kararlılığıyla güçlü ve başarılı kent savunmaları yapılmaya başlanacak ve sonuçta Fransızlar 10 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920’de Urfa'dan, 8 Şubat
1921’de Antep’ten, 20 Ekim 1921’de Adana’dan çekilmek zorunda kalacaklardır.
Batı cephesinde düzenli orduların kazandığı Sakarya zaferinden
sonra Fransızlarla Güney Cephesi’ndeki savaşımı sonuçlandıran Ankara
Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre; Güney (Türkiye-Suriye) sınırı, İskenderun Körfezi’nin hemen güneyinde Payas’tan başlayarak, Meydan-ı Ekbez’e, oradan Nusaybin ve Cizre’yi geçerek, Fırat’a ulaşan bir hat
olacaktır. Antlaşmada belirtilen üç yerleşim merkezi ile Kilis, Türkiye’ye
bırakılacaktır. Sınırla ilgili başka bir maddede, İskenderun ile Hatay (Antakya) için özel bir yönetimin kurulması kabul edilmiştir 145. Söz konusu
bölgede yaşayan Türklerin kültürel kimliklerini korumak için her türlü kolaylığın sağlanması, Türkçe’nin resmi dil olarak kullanılması onaylanmıştır. Fransa’nın İskenderun ve Hatay (Antakya) için kabul ettiği bu hükümler ve özel yönetim biçimi, Fransızların bölgenin anavatanımızın bir parçası olduğunu kabul ettiğini göstermekteydi. Ayrıca Antlaşması’yla Güney
Cephesi’ndeki silahlı mücadele dönemi bitmiş ve bu cephedeki askeri güçlerimiz Batı Cephesi’ne aktarılmıştır.
11.2. Çerkez Ethem Ayaklanması ve Bastırılması
TBMM’nin en önemli iç sorunlarından birisi olan ayaklanmanın
lideri Çerkez Ethem Balkan Savaşları’na katılmış ve I. Dünya Savaşı’nda
Teşkilat-ı Mahsusa’da görev yapmıştır. 8 Kasım 1918’de Mondros’tan sonra 61 adamıyla birlikte kanun kaçağı sıfatıyla teslim olmuştur. Bir süre
sonra İçişleri Bakanlığı talimatıyla serbest bırakılmasının ardından Kuvva-ı Milliye direnişine katılmıştır. Anlaşma Devletleri ve uzantılarına karşı
başarılı bir şekilde hizmet etmiş, elindeki güçle henüz düzenli orduların
kurulmadığı dönemlerde gösterdiği başarılarla tanınan bir kişilik haline
gelmiştir. Özellikle çeşitli isyanların bastırılmasında oldukça başarılı olan
Ethem Bey, düzenli ordunun kurulmasıyla birlikte bu yapılanma içinde
bulunmayı reddetmiş ve TBMM’nin otoritesine karşı çıkmıştır.
Batı Cephesi komutanlığından Ali Fuat Paşa’nın alınarak yerine
İsmet Paşa’nın getirilmesi üzerine Çerkez Ethem kuvvetlerinin komutasını
hastalığını ileri sürerek Yüzbaşı Tevfik Bey’e bırakarak Ankara’ya gelmiştir. Kısa bir süre sonra Yüzbaşı Tevfik Batı Cephesi komutanlığını tanımamaya başlarken, Ethem de Kütahya’ya giderek adamlarının başına
145
Soysal, s. 49- 60.
120
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
geçmiş ve BMM’ye karşı eylemlere başlamıştır. Bu gelişmeler üzerine harekete geçen Meclis karşısında, I. İnönü Savaşı’nda Türk Ordusu’na karşı
savaşmaktan da çekinmemiştir. Çerkez Ethem ve kuvvetleri I. İnönü Savaşı’ndan sonra düzenli ordu birlikleri tarafından takip edilmiş ve büyük bölümü yakalanarak yargı önüne çıkartılmıştır. Çerkez Ethem ve kardeşleri
ise Yunanistan’a sığınmışlardır.
11.3. Yunan Ordusunun İnönü’de Yenilmesi
Yunanistan, Paris Barış Konferansı’nda İngiltere’nin desteğiyle diğer devletlerinde onayını alarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’i ve çevresini işgal
etmeye başladı. Düzenli birliklerle ilerleyen Yunan ordusuna karşı bölgedeki yerel sivil direniş örgütleri önemli sorumluluklar yerine getirmekle
birlikte, 26 Mayıs’ta Manisa, 27 Mayıs’ta Aydın, 29 Mayıs’ta Ayvalık ve
Turgutlu, 5 Haziran’da Akhisar, 12 Haziran’da Bergama, 13 Haziran’da
Dikili’nin Yunan kuvvetlerinin eline geçmesi engellenemedi. Böylece Anlaşma Devletleri’nin onayını alan Yunan birlikleri kuzeyde Ayvalık’tan güneyde Selçuk’a kadar uzanan bir alanı işgal etmiştir. Yunan yayılmasından
dolayı İtalya ile Anadolu’daki milliyetçilerin tepkileri artacaktır. Bunun
üzerine Anlaşma Devletleri’nin Karadeniz Ordusu Başkomutanı General
Milne Paris’teki Yüksek Konsey adına, kuzey ucu Ayvalık’tan başlayan doğuda Akhisar’ı içine alıp, güney ucu Selçuk’a uzanan bir çizgiyi, Türklerle
Yunanlılar arasında bir istikrar hattı olarak belirlemiştir. Milne Hattı’nın
çizilmesiyle Kuvva-ı Milliye birliklerinin olası karşıt saldırıları engellenmeye çalışılırken, bu alandaki Yunan işgali de meşrulaştırılmış oluyordu.
Haziran 1920’ye değin küçük çatışmaların dışında, Yunan işgal hareketi
Milne Hattı’nın batısındaki bölgeyle sınırlı kaldı.
Anlaşma Devletleri’nin yönlendirdiği, fakat Batı bölgelerinde Yunanistan’ın ön plana çıktığı işgal hareketleri, Anadolu’da yerel düzlemde
başlayan ve Kemalist önderliğin katkısıyla, ulusal ölçekli bir örgütlenme
modeline dönüşen, Ulusal Mücadele hareketinin ortaya çıkmasına neden
olmuştur. Ulusal örgütün yürütücü organı durumunda bulunan Temsilciler Kurulu, Yunan işgal dalgasının ilk geliştiği günlerde, öncelikle Batı
Anadolu’daki askeri ve sivil direnişi örgütlü bir yapıya kavuşturmak için
Batı Anadolu Genel Kuvva-ı Milliye Komutanlığı’nı oluşturarak146 işgalleri
engellemeye çalışmıştır. Savaşımın siyasal boyutunda ise; Amasya Protokolü çerçevesinde Osmanlı Mebusan Meclisi’nin yeniden açılması sağlanarak, emperyalist paylaşım planlarını reddeden, Ulusal Ant onanmıştır.
Gelişmeler üzerine Anlaşma Devletleri’nin İstanbul’u işgali resmileşmiş,
Osmanlı parlamentosu Padişah tarafından feshedilmiş ve Ankara’da ulusal bir meclisin açılmıştır. Bu olaylar dizisi Osmanlı İmparatorluğu ile Ba146
9 Eylül 1919’da kurulan bu komutanlığın baĢına önce Ali Fuat (Cebesoy) PaĢa, bu görevde etkisiz kalması üzerine, 23 Ekim 1919’da Refet (Bele) PaĢa getirilmiĢtir.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
121
tılılar arasında yapılacak kesin barış antlaşmasının hazırlıklarını hızlandırmıştır. Sonuç olarak; San Remo Konferansı’nda bir araya gelen İtalya,
İngiltere ve Fransa’nın temsilcileri kesin barış antlaşmasına son biçimini
vermişlerdir.
İngiltere’nin Hythe kasabasında Mayıs ortalarında Yunan Başbakanı Venizelos’un da katıldığı bir toplantıda, belirlenen antlaşma taslağının Osmanlı Hükümeti tarafından imzalanmasını sağlamak için, Yunan
ordularının Bursa bölgesi dahil olmak üzere Anadolu’da ilerleyişe geçmesi
kararlaştırılmıştır147. Yunanlılar 22 Haziran 1920’de harekata başlayarak,
Bursa-Uşak çizgisine kadar olan bölgeyi 8 Temmuz tarihine kadar işgal
etmişlerdir. Bursa’nın işgalinin ardından 10 Ağustos 1920’de Osmanlı İmparatorluğu Sevr Antlaşması’nı imzalamıştır.
Sevr Antlaşması’nın kabul edilmesi sonrasında daha da hızlı bir
biçimde ilerleyişe devam eden Yunan orduları Trakya, Oniki Adalar dışında tüm Ege Adaları’nı, İzmir ve çevresini Yunanistan’a kazandıracaktır.
Bu gelişmelerin mimarı olan Başbakan Venizelos, iktidarını pekiştirmek
üzere seçim kararı almış fakat 14 Kasım 1920’de yapılan seçimlerde, Venizelos liderliğindeki liberal cumhuriyetçilerin ağır bir yenilgiye uğraması
üzerine iktidara Kral yanlıları egemen olmuştur. İngiltere ve Fransa’nın
desteğini kaybetmemek ve Yunan burjuvazisinin Anadolu’daki çıkarlarını
korumak isteyen Kral Konstantin, 19 Aralık 1920’de ülkeye döndükten
sonra Venizelos’un benimsediği politikayı sürdürmek zorunda kalmıştır.
Anadolu’daki işgallerini ve savaşı sürdürme kararı alan Yunanistan, Sevr Antlaşması’nı kesinlikle reddeden TBMM’ni ve ulusal eylemi ortadan kaldırmak amacıyla 6 Ocak 1921’de yeni bir saldırıya geçmiştir. Aynı
tarihlerde TBMM’ne karşı ayaklanmış olan Çerkez Ethem tarafından da
desteklenen Yunan Ordusu 9 Ocak’ta İnönü’de, İsmet Paşa’nın komutasındaki Türk birliklerine saldırmıştır. Donanım ve sayısal üstünlük 148 açısından Türk Ordusu’ndan çok üstün olan Yunan ordusu, gösterilen direnç
karşısında dayanamayarak 11 Ocak’ta geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Aynı zamanda güney bölgesinde bulunan Ethem birlikleri de yenilgiye uğratılmış ve Ethem Yunanlılara sığınmak zorunda kalmıştır.
Askeri sonuçlarından çok siyasal sonuçları açısından önem taşıyan
I. İnönü utkusu karşısında Anlaşma Devletleri Anadolu politikalarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalmışlardır. Savaş sonrası dönemde Anlaşma Devletleri tarafından antlaşma koşullarını görüşmek üzere TBMM
temsilcileri Londra’ya çağrılmıştır. Sovyetler Birliği de Ankara yönetimiyle
olan ilişkilerini kazanılan utku üzerine hızlandırmaya başlamıştır. Yeni
oluşturulan ordunun ilk savaşında başarı kazanması sonucunda halkın
Meclis’e olan güveninin artması, huzurun sağlanması ve Kuvva-ı Milliye
147
148
AteĢ, s. 240.
Yunan Ordusu’nun 20.000 tüfek, 150 ağır makineli tüfek, 50 top ve 200 süvarisine karĢılık, Türk Ordusu’nun 6.000 tüfek, 50 makineli tüfek, 28 top ve 300 süvarisi bulunmaktaydı.
122
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
sorununun çözümlenmesi savaşın iç politikadaki başlıca sonuçlarıdır. Savaşın askeri sonuçları ise; ordunun moral gücünün yükselmesi, Yunan
ilerleyişinin ilk kez düzenli ordu tarafından durdurulması ve işgal güçlerinde moral çöküntüsü yaratmış olmasıdır.
11.4. Görkemli Başarıların Sonucu:
1921 Anayasası ve Ulusal Egemenliğe Geçiş
Ulusal Bağımsızlık Savaşı, kongreler döneminden TBMM dönemine değin meşruluk ve hukuksallık zemininden ayrılmamış; bu stratejisini
ulusal meclis açıldıktan sonra da sürdürerek yeni bir anayasa hukuku düzeni oluşturmaya yönelmiştir. Bu amaçla TBMM’nin açılışını izleyen günlerde bir Anayasa Komisyonu oluşturulmuş ve çalışmalar hemen başlatılmıştır. Ancak, TBMM’nin 18 Eylül 1920 tarihli oturumunda okunarak
onaylanan ilk anayasa taslağı, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan taslak olacaktır.
İşte 20 Ocak 1921’de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adıyla yürürlüğe
giren 24 maddelik ilk anayasa da bu taslak metinden çıkmaktadır ki gerçek bir ihtilâl belgesidir:
Madde 1. Egemenlik kayıtsız ve koşulsuz ulusundur.
Madde 2. Yürütme ve yasama gücü, ulusun tek ve gerçek temsilcisi
olan Büyük Millet Meclisi’nde belirlenir ve toplanır.
Madde 3. Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir ve hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını taşır.
Madde 4. Büyük Millet Meclisi, iller halkınca seçilen temsilcilerden oluşur.
Madde 5. Büyük Millet Meclisi’nin seçimi iki yılda bir yapılır.
Madde 6. Büyük Millet Meclisi’nin genel kurulu, ekim ayı başında
çağrı yapılmaksızın toplanır.
Madde 7. Şer’i hükümlerin uygulanması, genel yasaların yapılması, değiştirilmesi ve kaldırılması ve antlaşma ve barış yapılması ve vatan
savunması gibi anayasal haklar Büyük Millet Meclisi’ne aittir.
1921 Anayasası Türk Anayasa tarihinde ulusal bir parlamento tarafından yapılan ilk anayasa ve Yeni Türk Devleti’nin kuruluşunun siyasal ve
hukuksal belgesidir. 1921 Anayasası’nın birinci maddesinde bulunan
“Egemenlik kayıtsız ve koşulsuz ulusundur” ifadesiyle köklü bir dönüşüm
yaşanmış, o zamandan bu güne değin “ulusal egemenlik ilkesi” Türk anayasalarının hepsinin temel ilkesi olmuştur. Böylece Türk tarihinde ilk kez
egemenlik tümüyle ulusa geçmiştir. Anayasanın ikinci maddesi güçler birliği ilkesinin benimsenmiş olduğunun ifadesidir.
1921 Anayasası, kendisine dayanılarak çıkartılmış İcra Vekillerinin
Sureti İntihabına Dair Kanun, Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup TBMM Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyet-i Umumiye Kararı
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
123
(307 sayılı kanun)”, “TBMM’nin Hukuku Hakimiyet ve Hükümraninin
Mümessili Hakikisi Olduğuna Dair Heyet-i Umumiye Kararı (308 sayılı
kanun)”, “Heyeti Vekile Reisinin Vazife ve Mesuliyetleri Hakkında Heyeti
Umumiye Kararı”149 gibi yasalarla da izleyen dönemler için bir hukuk altyapısının hazırlanmasını sağlamıştır.
307 sayılı kararda; Osmanlı İmparatorluğu’nun son bulduğu ve
padişah’ın var sayılamayacağı belirtildikten sonra “Türkiye Hükümeti’nin
Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olduğu” ve “hududu milli dahilinde
yeni varisi olduğu ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile hukukun hükümranı
milletin nefsine” verildiğinden padişahın tarihe karıştığı ilan edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son bulup TBMM Hükümeti’nin kurulduğuna dair Heyet-i Umumiye kararından iki gün sonra alınan 308 sayılı
TBMM kararında ise; belirgin olarak; “…bir saltanat yerine asıl halk kitlesinin ve köylünün hukukunu himaye ve saadetini tekeffül eden bir halk
hükümeti idaresi tesis ve vazedildiği” söyleniyordu. Aradan geçen iki yıl
içindeki yoğun olaylar sonucunda, 1921 Anayasası’nda Halk Hükümeti
kullanımı açık bir biçimde ifade edilmese de halkçılık düşüncesi zamanla
güçlendi150. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tamamlayan 308 sayılı kararla
TBMM Hükümeti’nin bir halk hükümeti olduğu kabul ve ilan edilmiştir.
149
150
1922 yılında kabul edilen bu yasalar hakkında bkz.: Suna Kili-ġeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Ġstanbul: ĠĢ Bankası Yay., 2000, s. 102-106.
Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara: Ġmge Yay., 1993, s. 49.
124
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 12
BATI CEPHESİ’NDE SONA DOĞRU
12.1. Londra Konferansı
Anlaşma Devletleri I. İnönü Savaşı’nın ardından ortaya çıkan yeni
durum dolayısıyla, İstanbul ve Atina yönetimlerini Sevr Antlaşması’nın
bazı maddelerini değiştirerek uygulayabilmek için, 21 Şubat 1921’de Londra’da toplanacak bir konferansa çağırmışlardır. Anlaşma Devletleri doğrudan İstanbul Hükümeti’ne yaptıkları çağrıda, TBMM Hükümeti temsilcilerinin de İstanbul Heyeti içinde yer almasını istemiştir. Bu gelişmeler
üzerine Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’nin geleceği hakkında karar verecek
tek yasal ve bağımsız gücün TBMM olduğunu vurgulayarak, çağrının doğrudan TBMM Hükümeti’ne yapılmasını istemiş ve Dışişleri Bakanı Bekir
Sami Bey’in başkanlığındaki bir kurulun görüşmeler yapmak üzere İtalya’ya gönderilmesini sağlamıştır. Sonradan, İtalya Dışişleri Bakanı Kont
Sforza’nın aracılığıyla Anlaşma Devletleri TBMM’ne de doğrudan çağrı
yaptığı için, bu kurul sonradan Londra’ya geçecektir.
İstanbul Hükümeti’nin temsilcisi olan Tevfik Paşa, konferans başladıktan sonra Türk ulusunu temsil hakkının Ankara Hükümeti’nin temsilcisi Bekir Sami Bey’de olduğunu söyleyerek, görüşmeleri izlemekle yetinmiştir. Konferansta Anlaşma Devletleri’nin Sevr Antlaşması’nı temel
alarak ürettiği teze karşın, Türk kurulunun Ulusal Ant’ı temel alan tezi ortaya atılmıştır. Birbirinin zıttı olan bu tezler, taraflar tarafından onaylanmamış ve konferans herhangi bir sonuca ulaşılmadan kapanmıştır. Fakat
Bekir Sami Bey konferans boyunca TBMM’nin haberi olmaksızın İngiltere, İtalya ve Fransa ile ikili anlaşmalar yapmıştır. Ancak Ulusal Ant ilkelerine uygun olmayan bu anlaşmalar, TBMM tarafından kabul edilmediği
gibi Bekir Sami Bey de Ankara’ya dönüşünde istifa etmek zorunda kalacak
ve yerine Dışişleri Bakanı olarak Yusuf Kemal Bey seçilecektir.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
125
Bir antlaşma imzalanmamasına karşın Londra Konferansı Ulusal
Bağımsızlık Savaşı açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve TBMM rejimi Anlaşma Devletleri tarafından resmen ve
hukuken tanınırken, Batı kamuoylarına Ulusal Ant’ın tanıtılması ve anlatılması da sağlanmış, Batılı devletlerin Sevr Antlaşması’ndan ödün verebilecekleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca TBMM rejiminin, zorunlu kalmadıkça
sorunu uzlaşma yoluyla çözümleme taraftarı olduğu anlaşılmış; bunun
üzerine özellikle İtalyan ve Fransız basınında Anadolu’daki ulusal eyleme
yönelik olumlu görüşler yer almaya başlamıştır.
12.2. İkinci İnönü Utkusu
Özellikle İngiltere’nin girişimiyle Anlaşma Devletleri’nin getirdiği
antlaşma taslağının Londra Konferansı’nda TBMM Hükümeti’nce kabul
edilmemesi üzerine, Yunan birlikleri yeni bir saldırı başlatmışlardır. Anlaşma Devletleri’nin desteklediği Yunan Ordusu konferans sonrası; I. İnönü Savaşı’nın, hem Yunanistan halkında hem de Anlaşma Devletleri nazarında yarattığı havayı dağıtabilmek, Türk ordusunu daha da güçlenmeden
ortadan kaldırarak Kütahya-Eskişehir ve Ankara’yı ele geçirerek Meclis’i
ortadan kaldırabilmek ve Sevr Antlaşması’nın uygulanmasını sağlamak
amaçlarıyla yeni bir saldırı geliştirmişlerdir.
Yunan ordusu 23 Mart’ta harekete geçerek 24 Mart’ta Dumlupınar
mevzilerini, 27 Mart’ta ise Afyon’u işgal etmiştir. Aynı gün İnönü mevzilerinde başlayan savaş151 çok kanlı bir şekilde beş gün boyunca sürmüş; tüm
gücüyle saldıran Yunan ordusunun saldırı gücü, Türk ordusunun karşı
saldırıları sonucunda dağılınca Yunan birlikleri 1 Nisandan başlayarak geri çekilmiştir. Bunun üzerine Türk Ordusu 6 Nisan’da Afyon’u geri alarak
Yunan ordusunu izlemeye başlamış; 8-11 Nisan günlerinde Aslıhanlar ve
Dumlupınar’da yeni çatışmalara girmiş, ancak işgal ordusunun Dumlupınar cephesini düşürmeyi başaramamıştır.
Buna karşın, düşmanın ikinci kez çekilmek zorunda kalması
TBMM adına gerçek bir utkudur. Çünkü Anlaşma Devletleri ve Yunanistan’da büyük bir düş kırıklığı yaratan bu sonuç üzerine, İtalya Anadolu’dan çekilmeye, Zonguldak’ı boşaltan Fransa ise barış hazırlıklarına başlamıştır. TBMM, İngiltere nazarında artık daha saygın ve güçlü bir muhataptır ve bunun karşılığında da Malta sürgünlerinden 40 kişi bir iyi niyet
gösterisi olarak serbest bırakılacaktır. Yurt içine bakıldığında ise sevinçli
dolu mitingler ve inançlı bir dayanışma hareketliliği görülmektedir. Büyük
önder İsmet Paşa’ya çektiği kutlama telinde, oluşan bu yeni havayı şu sözlerle betimleyecektir:
151
Ġkinci Ġnönü SavaĢı’nda Yunan Ordusu’nun 41.150 tüfek, 720 ağır makineli tüfek, 3,134 hafif makineli
tüfek ve 220 topuna karĢılık, Türk Ordusu’nun 30.108 tüfek, 235 ağır makineli tüfek, 55 hafif makineli
tüfek ve 102 topu bulunuyordu.
126
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
“Siz orada yalnız düşmanı değil, ulusun kötü yazgısını da yendiniz. Düşman çizmesi altındaki yaslı topraklarımızla birlikte bütün yurt
bugün en kıyıda köşede kalmış yerlerine dek utkumuzu kutluyor. Düşmanın yurdumuzda sonsuz yayılma isteği, dayancınızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.”152
12.3. Yunan Ordusu Kütahya ve Eskişehir’de
Siyasal geleceğini Sevr Antlaşması’nın uygulanmasına bağlayan
Yunanistan, İnönü yenilgileri sonucunda hem Yunan kamuoyu hem de
uluslararası kamuoyu ve müttefikler karşısında baskı altına girmiştir. Bu
sisi dağıtmak amacıyla giderek güçlenen Türk direnişini kırmaya azmeden
Yunan iktidarı, hemen yeni bir saldırının hazırlıklarına başlamış; bir yandan genel bir seferberlik ile asker sayısını 125 bine çıkarırken153 öte yandan da başta Kral Konstantin ve Başbakan Gonaris olmak üzere bir bakıma devletin zirvesiyle İzmir’e moral çıkartması yapmıştır.154
TBMM ise bu sıralarda, Batı Cephesi’nin İsmet Paşa komutasında
yeniden yapılandırılması için çalışma yürütmektedir. Ancak, ne denli hazırlık yapılırsa yapılsın Yunan ordusunun sayısal ve fiziksel üstünlüğüne
ulaşmak olanaksızdır ve bu nedenle Türk tarafı hazırlık sürecini aslında
ağırdan almaktan yanadır. Bununla birlikte, yukarıda belirttiğimiz nedenlerle, Yunanistan’ın artık beklemeye tahammülü kalmamıştır ve Yunan
orduları 10 Temmuz 1921’de Bursa, Uşak ve Dumlupınar yönlerinden yeni
bir saldırıya geçeceklerdir.
Bu yeni saldırı İnönü savaşlarından farklı olarak, cepheden değil
kuşatma şeklinde gerçekleşmiş ve Türk ordusunun Güney cephesindeki
savunma hatları kırılmıştır. Ordunun kayıp vermesini engellemek isteyen
İsmet Paşa ilk kez geri çekilme buyruğu verecektir. Gelişmeler üzerine
Mustafa Kemal Paşa, 18 Temmuz’da Eskişehir’in Güneybatısında Karacahisar’da bulunan Batı Cephesi Karargâhı’na gelmiş ve yaptığı incelemeden
sonra ordunun Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesine karar vermiştir.
Bu aslında taktik bir çekilme olacak ve orduyu kurtaracaktır. Ancak Afyon,
Kütahya ve Eskişehir’in düşmesi sonucunu doğurduğu için yine de büyük
bir panikle karşılanmıştır.
TBMM’de yaşanan sert tartışmalarda, “Ordu nereye gidiyor, Ulus
nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır, O nerededir?
O’nu göremiyoruz! Bugünkü acıklı ve korkunç durumun gerçek yaratıcısını ordunun başında görmek isterdik...” 155 yönündeki konuşmalar, Mec152
153
154
155
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s.282.
Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları, Ankara, 1990, s. 341.
Yunanistan Kralı yerli ve yabancı basını Ankara’da yapacağı basın toplantısına davet ederek, baĢlamayan bir savaĢı kazandığını ilan etti.
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 292.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
127
lis’teki Mustafa Kemal karşıtlarının bu yenilgiden siyasal bir çıkar sağlama amacı güttüklerini göstermektedir. Yeni saldırılara karşı, TBMM’nin
Kayseri’ye taşınması önerisi tartışılmaya başlanmıştır.156
Bunun üzerine TBMM, otoritesini güçlendirecek ve ortamı yatıştıracak köklü kararlar almıştır. Kastamonu, Konya ve Samsun’da üç İstiklâl
Mahkemesi’nin kurulması ve ardından Mustafa Kemal Paşa’nın 5 Ağustos
1921’de üç ay süreyle Başkomutan olmasını sağlayacak bir yasa düzenlemesinin yapılması bu önlemlerin başında gelmektedir.
12.4. Sakarya Savaşı ve Sonuçları
Başkomutanlık görevini üstlenmesinin ardından Mustafa Kemal
Paşa, güçlü Yunan Ordusu karşısında Türk ordusunun eksikliklerini bir an
önce tamamlayarak gücünü artırmak amacıyla 7-8 Ağustos 1921’de Ulusal
Yükümlülükler (Tekalif-i Milliye) yayımlamıştır. Ulusu, bağımsızlık savaşımında her şeyini ortaya koymaya çağıran ulu önder, Ulusal Yükümlülüklerin amacını şöyle açıklamaktadır:
“Ülke ve ulusun nesnel ve tinsel bütün güçlerini sonucun elde
edilmesine yöneltmek (…)düşman ordusunun yok edilmesinden ibaret
olan bu tek amaca ulaşmak için zorunlu olan her şey yapılacaktır.”157
Ulusal Yükümlülükler uyarınca ordunun gereksinim duyduğu giyecek, yiyecek, cephane ve bunların cephelere ulaştırılmasında kullanılacak taşıtların ve çeşitli malzemelerin 158 sağlanabilmesi için halka çağrı yapılarak her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kurulmuştur. Uzun süren
savaşlar nedeniyle yaşanan yıkımlardan dolayı yokluk içerisinde bulunan
Anadolu’nun pek çok yerindeki insanlar, yoksulluklarına karşın bu çağrıya
olumlu yanıt vererek ellerinde kalanları orduyla paylaşacaklardır.
156
157
158
TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 2: 17 Mart 1921-25 ġubat 1922, Ankara, 1999, s. 102-106.
Kazım Özalp, Milli Mücadele (1919-1922), Cilt: I, Ankara, 1971, s. 190.
Ordunun durumu hakkında bir fikir vermesi açısından bu malzemeleri sıralamak gerekirse; çorap, çarık,
iç çamaĢırı, çamaĢırlık bez, kaput bezi, patiska, pamuk, yıkanmıĢ veya yıkanmamıĢ yün-tiftik, her türlü
kumaĢ, kalın bez, kösele, vaketa, taban astarlığı, sarı ve siyah meĢin, sahtiyan, potin, çivi, tel, nal, mıh,
yular, kaĢağı, buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, mercimek, kasaplık hayvan, Ģeker, gaz, pirinç,
sabun, yağ, tuz, çay, mum, benzin, gres ve makine yağı, otomobil ve kamyon lastiği, otomotiv yedek
parçaları, telefon makinesi, pil, kasatura, kılıç, mızrak, dört tekerlekli yaylı araba, at arabaları, kağnılar
ve binek hayvanları.
128
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Resim-4: Tekalif-i Milliye Emirleri’nin Uygulanışından Bir Görüntü
Türk tarafında bu gelişmeler yaşanırken, Yunanistan cephesinde
ise artan utku beklentisiyle bir kutlama havası oluşmuştur. Büyük ve nihai
saldırı için hazırlıklar tamamlanmış; bu kez Ankara’yı da içeren bir hedefle, orduya derin bir özgüven pompalanmıştır. Kendinden eminlik duygusu
içinde 14 Ağustosta Anadolu içlerine doğru ilerleyişe geçen tarihin en büyük Yunan ordusu, 23 Ağustosta ulusun desteğiyle ikmal edilmiş Türk ordusuyla karşılaşacaktır. 100 kilometrelik bir uzunluk ve 20 kilometrelik
bir derinliğe ulaşan bu yüzleşme hattı, yalnızca gücün değil; ama aynı zamanda inancın, kararlılığın, haklılık duygusunun ve askerlik sanatının da
karşı karşıya geldiği bir er meydanı olacaktır. Tarihe Sakarya Meydan
Muharebesi olan geçecek olan savaşa, Mustafa Kemal Paşa’nın strateji
damga vurmuş ve sonucu da bu strateji belirlemiştir:
“Savunma hattı yoktur savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur, yurdun her karış toprağı yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana
bırakılamaz. Onun için küçük ya da büyük her birlik bulunduğu mevziiden atılabilir; ama küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekildiğini gören birlik ona uyamaz. Bulunduğu mevziide sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.”159
22 gün ve 22 gece süren savaş, tam olarak da bu stratejiye göre biçimlenir. Türk mevzileri yer yer kırılır, ancak çizgiyi aşarak Polatlı’ya ilerlemeyi başaran Yunan birlikleri büyük bir yalnızlık içine düşerler. Yunan
159
Nutuk-Söylev, I. Cilt, s. 298.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
129
ordusunun bütününde önce bir ikmal yoksunluğu, ardından bunun sonucu olarak açlık ve yorgunluk baş göstermeye başlar. Sonuç, önceden öngörüldüğü gibi olmuştur: Yunan ordusu 13 Eylül 1921’de dağınık bir biçimde
çekilmeye başlar. Bu bir daha asla saldıramayacak bir biçimde son çekilmesidir. Ancak, büyük önder, bu utkusundan dolayı bir savaş fatihi olarak
Gazi ve Mareşal unvanlarıyla onurlandırıldığı 19 Eylül 1921’de, büyüklenen nutuklar yerine, “Biz savaş değil barış istiyoruz, barış yapmaya hazırız ve bence buna engel olacak hiçbir şey yoktur.”160 sözleriyle Batılı
devletlere çağrıda bulunarak, bir barış elçisi gibi çırpınmaktadır.
Sakarya Savaşı’nın doğurduğu sonuçlar ve yarattığı hava şöyle
özetlenebilir:
 Ulusun Meclis ve orduya karşı olan güveni pekişmiştir.
 Yunan ordusunun saldırı yeterliliği yok edilmiştir.
 Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik konumu güçlenmiştir.
 TBMM’nin varlık ve otoritesi uluslararası düzeyde kabul görmeye başlamış ve Sevr’în kabul ettirilemeyeceği anlaşılmıştır.
 13 Ekim 1921’de Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile Kars;
20 Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Antlaşmaları imzalanmış;
İngiltere ve Yunanistan’ın giderek yalnızlaştığı bgir süreç başlamıştır.
 Ulusal Bağımsızlık Savaşımız Amerikan kamuoyunda da sempatiyle karşılanmaya başlanmış; ABD Kongresi artık hiçbir uygulama olanağı kalmayan Ermeni Mandaterliği önerisini reddetmiştir.
160
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: I, Ankara, 1997, s. 188-201.
130
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
ÜNİTE 13
BÜYÜK UTKU VE ONURLU BİR
BARIŞIN
HAZIRLIKLARI
13.1. Başkomutan Savaşı
Sakarya Savaşı’nı izleyen dönemde TBMM barış girişimleri siyasetine öncelik tanımış ve bunun sonucu olarak da Batılı devletlerle görüşmelerde bulunmak üzere Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey Avrupa’ya gönderilmiştir. Avrupa’ya geçmeden önce İstanbul’a uğrayan Yusuf Kemal Bey,
Sadrazam Tevfik Paşa ve Padişah VI. Mehmet’le görüşmüş ve bu sayede
Padişahın TBMM rejimini tanımamakta ısrarcı olduğu anlaşılmıştır. 161
Yusuf Kemal Bey İstanbul’dan Londra ve Paris’e geçmiş, ancak burada İngiltere ve Fransa Hükümetleri’yle yaptığı görüşmelerde, Ulusal Ant’ın tamamıyla uygulanmasına karşı bir tavırla karşılaşmıştır. Kesin bir sonuç
elde edemeyen kurul, dönüş yolundayken Paris’te bir araya gelen İtalya,
İngiltere ve Fransa Dışişleri Bakanları, 22 Mart 1922’de Türkiye ve Yunanistan hükümetlerine sunulmak üzere bir bırakışma taslağı hazırlamışlardır. Sunulan taslak Yunanistan hükümetince hemen benimsemiş, Türk
hükümeti ise bırakışma önerisini dikkatle inceleyip yanıt hazırlarken, Paris’te toplantı halinde bulunan Müttefik Devletler Dışişleri Bakanları Konferansı, Ankara’ya ikinci bir nota göndererek yeni bir barış önerisinde daha bulunmuştur. Ankara getirilen önerilere karşı yanıtında; 4 aylık bir bırakışma yapılmasını ve Yunanlıların Anadolu’yu terk etmelerini istemiştir.
161
Y. Kemal TengirĢenk, Vatan Hizmetinde, Ankara, 2001, s. 305.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
131
Fakat Türk Hükümeti ile Batılı devletler arasındaki uzun yazışma ve görüşmeler herhangi bir sonuca ulaşmamıştır. Müttefiklerin uzlaşmaz tutumundan ötürü, TBMM için savaş dışında başka bir seçenek kalmamıştır.
Aylarca süren barış görüşmelerinin bir sonuç getirmemesi,
TBMM’nde tartışmalara yol açacaktır. Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa’nın
Ulusal Ant’ta yer alan ilkelere dayalı bir barış antlaşmasında ısrar etmesine tepki gösteren ve dış politikada hatalar yapıldığını ima eden milletvekilleri görülmeye başlanmıştır. Söz konusu milletvekilleri162 diğer taraftan
cephedeki durgunluğun Türk ordusunun saldırı yeterliliğinden yoksun
olmasından kaynaklandığını öne sürerek, Mustafa Kemal Paşa’ya verilen
Başkomutanlık yetkilerinin uzatılmaması için uğraşmaktadırlar. Onun rahatsızlığı nedeniyle katılamadığı bir oturumda da Başkomutanlık yetkisinin süresinin uzatılmasını engelleyerek, ordunun öndersiz kalmasına yol
açmışlardır. Buna karşın, Mustafa Kemal Paşa uygulamada başkomutanlığı bırakmayacak ve Meclis’te yaptığı uzun bir konuşmayla karşıtlarının
savlarını çürüterek, başkomutanlık yetkilerinin süresiz olarak uzatılmasını
sağlayacaktır. Bununla birlikte Sakarya Savaşı’nda büyük bir insan ve
malzeme kaybına uğrayan Türk ordusunun, kısa bir sürede saldırıya hazır
duruma gelmesi olanaksızıdır. Malzeme açısından noksanların giderilmesi
amacıyla çeşitli yollardan163 silah ve cephane sağlanmaya çalışılırken, açık
bulunan subay kadrolarının, elden geldiğince tamamlanmasına çaba harcanmaktadır. 1921 Eylül ayında ilan edilen seferberlik ve asker kaçaklarının azalmasının etkisiyle ordunun asker sayısı 186 bin kişiye ulaştırılmıştır ki bu 200 bin kişilik Yunan ordusu karşısında şimdiye dek toplanabilmiş en yakın güçtür.164
Türk tarafında bu gelişmeler olurken Yunan ve İngiliz cephesinde
de yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Kamuoyunda yükselen muhalefet nedeniyle, Yunan ordusunun komuta kurulunda değişiklikler yapılmış ve Afyon-Eskişehir mevzisi savunma düzenine göre güçlendirilmeye başlanmıştır.165 İngiltere ise kendi lehine bırakışma koşulları aramayı sürdürmektedir. Ancak, TBMM’nin bırakışmayı ilke olarak kabul eden fakat tüm tarafların lehine olabilecek bir uzlaşma noktasından da ödün vermeyen soğukkanlı tutumu; işgalci güçleri ve onların işbirlikçilerini artık iyice yıldırmaya başlamıştır. Örneğin Yunanistan, İzmir ve kuzey bölgesini içine alan
özerk bir İonya Devleti kurulduğu yönünde gülünç bir açıklama yapabil162
163
164
165
Meclisteki muhalefeti oluĢturan bu milletvekilleri II. Grup adı altında ifade edilmekteydiler. Ġngiltere ile
23 Ekim 1921’de yapılan esir değiĢimi ile Malta’dan dönen çoğu eski Ġttihatçı milletvekillerinin de bu
gruba katılmasıyla güçleri iyice artmıĢtır.
Ġstanbul’da bulunan depolardan çalınarak; Ġtalya ve Fransa’dan satın alınarak ya da Sovyet Rusya’nın
yardımlarıyla.
Selek, s. 716.
Yunan savunma hattını gezen bir Ġngiliz subayı “Türkler bu savunma hatlarını 3-4 ayda geçebilirlerse,
bir günde geçmiĢ gibi kabul edilebilirler.” diyerek, Yunan savunma mevziilerinin oldukça güçlü olduğunun altını çizmiĢti.
132
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
mekte;166
Saltanat ise Ankara’nın kabul etmeyeceği koşullarla barış yapmaya hazır olduğunu belirtmektedir.
Resim-5: Türk Ordusunun İzmir’e Girişi
Fakat 1922 Temmuzundan başlayarak bu boş polemiklerin hiçbirinin anlamı kalmayacaktır. Türk ordusunun hazırlıkları tamamlanmış;
Başkomutan saldırı planını 28-29 Temmuzda Akşehir’de ordu komutanlarına anlatmış, karşı istihbarata karşı özel gizlilik önlemleri alınmış ve
Başkomutan’ın 20 Ağustosta Akşehir’e karargahını kurmasıyla sessiz bekleyiş başlamıştır. Ta ki 26 Ağustos sabahına kadar. O sabah Başkomutanın
cephenin ileri hattında bulunan Kocatepe’ye ulaşmasıyla birlikte bir baskın biçiminde gelişen Büyük Taarruz başlayacak, 27 Ağustosa gelindiğinde, aşılmasının aylar sürebileceği belirtilen Yunan mevzilerinden eser
kalmayacaktır. Yunan ordusunun kesin olarak yok edildiği 30 Ağustostan
sonra, tartışılacak tek şey artık İzmir’e ne kadar zamanda girilebileceğidir.
Başkomutan’ın 1 Eylülde “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” buyruğunu vermesinin ardından, süvari ve piyade uçarcasına koşarak 9 Eylülde
birlikte İzmir’e girer. Böylece, Yunanistan’ın Ankara’yı düşürme hedefiyle
yürürlüğe koyduğu bir plan, İzmir’i iadesiyle sonuçlanmıştır. Trakya dışında, bütün Anadolu işgal güçlerinden arındırılmış, Ulusal Ant’ın gerçek166
Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara, 1991, s. 94.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
133
leşmesine bir adım kalmıştır. Savaşla ya da uzlaşmayla Trakya’ya da mutlaka girilecektir; fakat içinde bulunulan koşullar uzlaşmayla girme düşüncesini daha güçlü kılmaktadır.
13.2. Mudanya Mütarekesi
Boğazlar’ın güvenliğini sağlamak isteyen Anlaşma Devletleri, Büyük Taarruz’un başarıyla sonuçlanmasının ardından 11 Eylül 1922’de Çanakkale Boğazı’nın Anadolu kesimine asker yığmaya başlamışlardır. İngiliz hükümeti 15 Eylülde toplantı yaparak, kendi konumunu sağlamlaştırmak için bir dizi karar almıştır. Bunlar; üç büyük devlet tarafından Türk
ordusunun Boğazlar bölgesine girmemesi için Mustafa Kemal Paşa’ya nota verilmesi, Çanakkale Boğazı’ndaki Anlaşma güçlerinin arttırılması,
Türklerin Rumeli’ye geçişinin engellenmesi ve Doğu Sorunu’nun çözümlenmesi için bir konferans toplanmasıdır167. Ayrıca Boğazlar’daki tarafsız
bölgeye girecek Türk birliklerine ateş açılması için İstanbul’da bulunan
General Harrington’a emir de verilmiştir. Fakat soğukkanlı davranan General Harrington bu emri uygulamamış, böylece İngiltere ile Türkiye arasındaki olası bir savaşı da engellemiştir. Bu sırada İngiltere’nin Sömürgeler Bakanı Winston Churchill yayınladığı bir bildiriyle; İngiliz sömürgelerini, İtalya’yı, Fransa’yı ve Balkan devletlerini Türkiye’ye karşı kışkırtmak
istemişse de bunda başarılı olamamış ve yalnız bırakılmıştır.
Sonuçta savaş dışındaki tüm çözümler tükendiğinden, İngiltere
kendi lehinde olmayabilecek bir çözümü kabullenmek zorunda kalmış ve
23 Eylülde Ankara hükümetine Mudanya ya da İzmir’de bir silah bırakışması imzalamak için yeni bir öneride bulunulmuştur. Mustafa Kemal Paşa
bu öneriye ancak Meriç’e dek Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağı garantisini aldıktan sonra ve 29 Eylülde yanıt verecektir168.
3 Ekimde, Mudanya’da ve İsmet Paşa’nın başkanlığında toplanan
konferansta İngiltere'yi General Harrington, Fransa’yı General Charpy,
İtalya’yı General Mombelli temsil edecektir. İsmet Paşa’nın Doğu Trakya’da bulunan Yunan birliklerinin hemen çekilmesi isteğinin Müttefiklerce reddedilmesiyle konferansın ilk günlerinde görüşmeler çıkmaza girmiştir. Fakat Paris’te Anlaşma Devletleri Dışişleri Bakanları’nın düzenledikleri toplantılar sonucunda, Türkiye’nin isteklerinin onaylanmasıyla konferansta ilerleme kaydedilmiş, 11 Ekim’de de Mudanya Ateşkes Antlaşması
imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:
1. Türk-Yunan savaşı hemen duracaktır.
2. Yunan ordusu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaktır.
167
168
Ali Fuat Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekeleri’nin Tarihi, Ankara, 1948, s. 152.
Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Milli Mücadele-I, Ankara, 1955, s. 438.
134
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
3. Trakya, boşaltmayı izleyen 30 gün içinde Türk idari makamlarına teslim edilecektir.
4. TBMM Hükümeti bölgeye 8000 askerlik bir jandarma birliği
geçirecek ve güvenliği üstlenecektir.
5. Barış imzalanana kadar, Çanakkale ve İzmit yarımadalarındaki
mevziler geçilmeyecektir.
Bu sonucun tarihsel önemi ve yol açtığı yeni durumlar şöyle özetlenebilir:
 Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla Türk Devrimi’nin silahlı mücadele dönemi sona ermiştir.
 Doğu Trakya bölgesi, Ulusal Ant’a uygun bir biçimde Türkiye
sınırlarına katılmıştır.
 İngiltere ve Yunanistan’da siyasal iktidarlar el değiştirmiş bu
ülkelerin Türkiye ve genel olarak dış politikaları büyük bir sorgulama dönemine girmiştir.
 Yeniş bir barış vizyonunun yolu açılmıştır.
13.3. Saltanatın Kaldırılması
Mudanya Silah Bırakışması’nı izleyen günlerde İstanbul’daki hükümetin başkanı Tevfik Paşa Bursa’da bulunan Mustafa Kemal’e 17 Ekim
1922’de gönderdiği bir iletide; “Tanrının yardımıyla kazanılan başarı
bundan böyle İstanbul ve Ankara arasındaki anlaşmazlık ve ikiliği ortadan kaldırmış ve ulusal birliği sağlamıştır. Ancak Anlaşma Devletleriyle
aramızda henüz barış yapılmamıştır. Avrupa kentlerinin birinde yakında toplanacak barış konferansına her iki tarafta çağrılacaktır. Ulusal
esenliğimize ilişkin önemli konuların daha önce aramızda görüşülerek
belirlenmesi ve konferansta birlik içinde ulusal hakların korunmasına
çaba harcanmasının sizce de uygun görüleceğine inancım tamdır.”169
sözleriyle isteklerini bildirmiştir. Tevfik Paşa, Ankara’dan acil olarak güvenilir bir kişinin, barış konferansında izlenecek stratejinin belirlenmesi
için İstanbul’a gönderilmesini istemiştir. İstanbul’dan gelen bu iletiyi sert
bir şekilde yanıtlayan Mustafa Kemal; Türk Ulusu adına söz söyleme yetkisine sahip tek makamın TBMM olduğunu ve toplanacak konferansta
Türkiye’yi sadece TBMM’nin temsil edebileceğini vurgulamıştır. Fakat Anlaşma Devletleri 27 Ekim 1922’de, hem Ankara Hükümeti’ni hem de İstanbul Hükümeti’ni Lozan’da yapılacak barış konferansına çağırmışlardı.
Anlaşma Devletleri’nin böyle bir siyasal manevradan beklentisi, Türklerin
aralarındaki çelişkilerden yararlanıp, Sevr Antlaşması’ndan olabildiğince
az ödün vererek bir barış antlaşmasının gerçekleştirilmesini sağlamaktı.
Ankara’nın tutumuna karşın Tevfik Paşa yapılan çağrı üzerine 29 Ekim
169
Nutuk-Söylev, III. Cilt, Belge No: 260-261.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
135
1922’de TBMM’ne çektiği bir telgrafla, İstanbul’a bir temsilci gönderilerek
birlikte hareket edilmesini, aksi takdirde İstanbul’un kendi temsilcilerini
konferansa göndereceğini ve konferansa Ankara’nın katılmamasıyla doğacak bir başarısızlığın sorumluluğunun TBMM’ne ait olacağını ifade etmiştir170. Bu göz dağıyla Lozan’daki temsil sorunu, bir iktidar sorunu haline
dönüşmüştür.
Saltanatın kaldırılmasıyla sonuçlanacak bu sürecin başlangıcı Lozan’daki temsil krizinden çok öncelere ve farklı nedenlere dayanmaktadır.
Saltanatın kaldırılmasının nedenleri 20. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Türk siyasal yaşamında demokratikleşme sürecinin önemli bir aşamasını oluşturan II. Meşrutiyet denemesi sırasında, Padişahların tahttan
indirilmesi ve iktidarın İttihat ve Terakki gibi toplum içinden gelen siyasal
örgütler tarafından ele geçirilmesi gibi oluşumlar yaşanmıştı. Bu olgu zaman içerisinde saltanat makamını toplumun gözünde etkisiz ya da silik bir
duruma getirmiştir. Bir ulus-devletler çağına girilmiş olması, saltanatın
işbirlikçi bir kurum niteliğini kazanmış olması ve nihayet zaten egemenliğin kaynağı, elde edilişi ve kullanıcısını değiştiren yeni bir anayasal döneme girilmiş olması, bu gözden düşmeyi ve silikleşmeyi pekiştiren olaylar olarak düşünülebilir.
Saray ve İstanbul hükümetinin barış konferansındaki temsil sorununu kullanarak TBMM’ne adeta meydan okuması, Ankara’da büyük bir
tepki ile karşılanmış; Mecliste saltanat yanlısı olarak bilinen milletvekilleri bile, destansı zorluklarla elde edilen büyük utkuya böylesine haksız bir
ortak çıkma arayışı karşısında galeyana gelmişlerdir. Bazı milletvekilleri
İstanbul Hükümeti’nin bu davranışının yurt düşmanlığı olarak değerlendirilmesini ve sorumluların İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılanmasını isterken, Dr. Rıza ve 78 arkadaşı da “Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiği, yeni Türkiye Hükümeti’nin onun varisi olduğu ve Halifelik
makamının kurtarılacağı” ifadesine yer veren bir önerge sunmuşlardır.
Saltanat makamına karşı Meclis’te oluşan bu tepki, Mustafa Kemal’e ulusal egemenlik ilkesinin önündeki kurumsal engellerden birini kaldırma
fırsatını verecektir. Sorun, 31 Ekimde Müdafaa-i Hukuk Grubu’nda, bir
gün sonra da Meclis genel kurulunda ele alındığında Mustafa Kemal, saltanat ile hilafet makamlarının ayrılıp birincisinin kaldırılmasının zorunlu
olduğunu belirten bir konuşma yapmıştır.
1 Kasım 1922 günü verilen önergeler; görüşülmek üzere Anayasa,
Din İşleri (Şeriat) ve Adalet komisyonlarına iletilmiştir. Bir araya gelen
komisyonların üyeleri önergeleri tartışmaya başlamışlar ancak görüşmelerin giderek uzaması ve sonuçsuz kalma olasılığının ortaya çıkması üzerine
Mustafa Kemal Paşa toplantı odasına gelerek söz almıştır:
170
Nutuk-Söylev, III. Cilt, Belge No: 263.
136
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
“Egemenlik hiç kimsece, hiç kimseye ilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardır. Bu
yolsuzluklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanıp egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir.
Söz konusu olan ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun zaten olupbitti durumuna gelmiş bir gerçeği
açıklamaktan başka bir şey değildir. Bu ne olursa olsun, yapılacaktır.
Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki
uygun olur. Yoksa, gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır; ama, belki bir takım kafalar kesilecektir.”171
Mustafa Kemal’in söz konusu konuşması üzerine Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi; “Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık; açıklamalarınızdan aydınlandık” dedikten
sonra sorun karma komisyonda çözümlenmiştir. Komisyon tarafından hazırlanan metin açık oylama ve oybirliği ile kabul edilmiş ve Saltanat ile Hilafet birbirinden ayrılarak, Saltanat makamı kaldırılmıştır. Refet Paşa aracılığıyla Meclis’in aldığı bu karar İstanbul’daki yönetime bildirildiğinde,
son Padişah Vahdettin’e, şimdiye kadar sürdürmüş olduğu davranışlar ile
oldukça tutarlı bir biçimde bir İngiliz gemisiyle kaçmaktan başka bir seçenek kalmayacaktır. Osmanoğulları ailesinin onurlu davranması için artık
çok geçtir ve geriye kalan tek tük temsilci içinden Abdülmecit Efendi halife seçilecektir.
Bu sonuçla, Türk Ulusu’nun Lozan’da, gerçek temsilcisi olan
TBMM tarafından temsil edilmesi kesinleşmiştir. Diplomatik görüşmelerdeki başarısını Mudanya’da kanıtlanmış olan İsmet Paşa’dan Lozan’da da
yararlanmak isteyen büyük önder, onun Yusuf Kemal Bey’in yerine Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesini sağlamış ve böylece Türk siyasal yaşamında
yeni bir sayfa açmıştır.
171
Nutuk-Söylev, III. Cilt, s. 337.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
137
ÜNİTE 14
LOZAN KONFERANSI VE BARIŞ
14.1. Lozan Konferansı ve Görüşülen Sorunlar
Türk ulusunun azim ve kararıyla aşamalar halinde kazanılan askeri ve siyasal zaferlerin sonucunda, artık kesin ve kalıcı bir barışın imzalanmasının eşiğine gelinmişti. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, bu aşamaların bir sonucu olacaktı.
Türkiye Lozan’da Başkanlığını Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın
yaptığı ve Sinop Milletvekili Dr. Rıza Nur ile Trabzon Milletvekili Hasan
(Saka) Beyin de yer aldığı bir delegasyon ile temsil edildi. Bunun dışında
21 danışman, 2 basın danışmanı ve 10 yazman ile çevirmenin de görev aldığı bir Türk temsil kurulu oluşturulmuştu. 20 Kasım 1922 Salı günü saat
16.00’da toplanan Konferansta devletlerin durumu ise şöyleydi:
1. Çağıran devletler: İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya.
2. Çağrılan devletler: Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven
Devleti, ABD, Türkiye.
3. Boğazlar Rejimi ve Trakya için çağrılan devletler: SSCB, Bulgaristan.
4. Belirli konu ve hükümler için çağrılan devletler: Belçika, Portekiz.
İsviçre’nin Lozan kentinin Mont Benon Gazinosu’nda toplanan ve
İsviçre Federal Başkanı Monsieur Hab’ın konuşmasıyla açılan Konferansın daha ilk gününde, İsmet Paşa’nın yaptığı etkileyici konuşmada bütün
çağdaş ülkeler gibi özgür ve bağımsız yaşama isteğini dile getirmesi, İtilâf
Devletleri’nin Sevr Antlaşması’nı yeniden dayatamayacaklarını ortaya
koymuştu. Konferansta, konuların görüşülmesi için üç komisyon kurulmuştu. Buna göre komisyonlardan biri ülkesel ve askeri işlerle; diğeri
138
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Türkiye’deki yabancı azınlıklara uygulanacak rejimle ve sonuncusu da parasal işlerle ve özellikle de Osmanlı borçlarıyla ilgilenecekti. Komisyonlar
etrafında, “Trakya sınırları, Boğazlar, Musul sorunu, azınlıklar (özellikle
de Ermeni sorunu), kapitülasyonlar ve mali sorunların” görüşüldüğü oturumlar, çeşitli uyuşmazlıklar sonucu, herhangi bir sonuca ulaşamadan 4
Şubat 1923’te kesilmiş, daha net ve sonuca giden tartışmalar Konferansın
ikinci bölümünü oluşturan ve 23 Nisan 1923’ten başlayan oturumlarda
gerçekleşmişti. Katı ve uzlaşmaz İngiliz temsilcisi Lord Curzon’un bu oturumlarda yer almamasının da ortaya çıkan sonuç içerisinde kuşkusuz payı
vardı. Şimdi Konferans sonunda 24 Temmuz 1923’te imzalanan Barış Antlaşması, 16 adet sözleşme, protokol, beyanname ile bir de nihai senetten
ibarettir. Lozan'da imzalanan bu belgelerle, sadece bir barış Antlaşması
yapılmamış, aynı zamanda Türkiye ile Batı devletlerinin siyasi, hukuki,
ekonomik ve sosyal ilişkileri yeni baştan düzenlenmiştir. Lozan Barış Antlaşması TBMM tarafından 341, 342, 343 ve 344 sayılı dört ayrı yasa ile 23
Ağustos 1923’te onaylanmıştır. Antlaşma, bir önsöz ve 5 bölüm ve 143
maddeden oluşur. Lozan Barış Antlaşması, beş ana bölüme ayrılmıştır:
Siyasal Hükümler, Mali Hükümler, Ekonomik Hükümler, Ulaşım, Haberleşme, Sağlık, Genel Hükümler.
Şimdi, Antlaşmanın ortaya çıkardığı tabloyu ana çizgileriyle özetleyelim:172
14.1.1. Sınırlar
1. Türk – Yunan Sınırı: Sınır, Karaağaç Türkiye’de kalmak koşuluyla Meriç nehri kabul edilmiştir. İmroz, Bozcaada ve Tavşan
adaları Türkiye’ye, Doğu Akdeniz adaları da Yunanistan ve İtalya’ya bırakılmış, adaların bir bölümünün askersizleştirilmesi ve
silahtan arındırılması karara bağlanmıştır.
2. Diğer Sınırlar: İzmir bölgesinin tartışılmasına dahi girilmezken; Suriye sınırı olarak 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nın öngördüğü sınırlar kabul edilmiştir. Ermenistan projesi
Lozan ile birlikte tarihe karışırken; Irak sınırının çözümü Türkiye ve İngiltere arasında Antlaşmayı takiben 9 ay içerisinde
çözümlenmek koşuluyla ertelenmiştir. Boğazlar üzerinde egemenlik haklarına aykırı bir biçimde komisyon yönetiminin kurulmasına ve iki yaka üzerindeki askersizleştirme kararına engel olunamamışsa da genel hatlar açısından Misak-ı Millî ilkeleri büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir.
172
Lozan AndlaĢması’nın tam metni için bkz.: Soysal, s. 85-244. Lozan AndlaĢması’nın Sevr ve diğer barıĢ
önerileriyle karĢılaĢtırılması için bkz.: Nutuk-Söylev, II. Cilt, s. 999-1025.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
139
Harita-9: Lozan Antlaşması’na Göre Türkiye
14.1.2. Kapitülasyonlar
28. madde ile her tür kapitülasyon kaldırılırken, yabancı ticarî kurumların da geçiş dönemini takiben Türk yasalarına kayıtsız-koşulsuz
uyacakları karara bağlanmıştır. Bununla birlikte mevcut gümrük rejiminin 5 yıl süreyle korunacak olması, gümrük vergisi oranları da bir çeşit
kapitülasyon olarak kabul edildiğinde, yerli girişimcinin korunması açısından olumsuz bir sonuç olarak kalmıştır.
14.1.3. Boğazlar
Boğazlar rejimi; “Boğazlardan Geçiş” ve “Boğazların Savunulması”
olarak iki nokta altında sonuçlanmıştır. Askerî olmayan gemi ve uçaklar
için ilke olarak geçiş serbestisi tanınmış ve şu koşullar kabul edilmiştir:
“Barış zamanı ve Türkiye’nin tarafsız olduğu bir savaş durumunda geçiş
serbestisi. Türkiye savaşta ise tarafsız gemi ve uçaklara, düşmana yardım
etmemek koşuluyla yine geçiş serbestîsi verilmiş; düşman gemi uçaklarının durumu ise, Türkiye’nin kararına bırakılmıştır.” Askerî gemi ve uçaklar için saptanan koşullar ise şöyledir: “Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerden en güçlü devletinkinden daha çok gemi ve uçak olmamak koşuluyla, Karadeniz’e geçiş serbestîsi tanınmıştır. Ancak, bu haktan doğacak
sonuçlardan Türkiye sorumlu tutulmayacaktır. Türkiye savaşta ise askerî
olmayan gemi ve uçaklarla ilgili kurallar uygulanacak, sınırlandırmaya gidilecektir.” Boğazların savunulması hususunda varılan kuşkulu sonuç ise
şöyledir: “Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altında Boğazların iki yakası
askersizleştirilecek, Boğazlardan geçişi düzenlemek için uluslararası bir
komisyon oluşturulacaktır.
140
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
14.1.4. Osmanlı Borçları
1854 yılından itibaren I.Dünya Savaşının sonuna kadar alınan
Osmanlı borçları büyük miktarlara ulaşmıştı. Osmanlı borçlarının hangi
para birimi ile ödeneceği konusu Lozan Barış görüşmelerinde en fazla tartışılan konuların başında gelecektir. Alacaklı ülkeler, altın veya sterlin olarak talep etmiştir. Türkiye Türk parası ve Fransız frangı olarak ödemeyi
teklif ettik. Aradaki fark çok olmasına rağmen Türkiye’nin istekleri kabul
edilmiştir. Osmanlı borçları, Fransız Frangı üzerinden yıllık taksitlere
bağlanmış;
5 Kasım 1914 gününe dek ödenmemiş Osmanlı borçları, İmparatorluğun Asya kıtasındaki halefleri arasında bölüştürülmüştür. Ayrıca,
Osmanlı İmparatorluğunun Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan'a olan borçları bu devletlerle de yapılan antlaşmalarla 1.Dünya Savaşı'nın galiplerine devredilmiştir. Osmanlı borçlarının yaklaşık % 65’i Türkiye’nin payına bırakılmıştır. Osmanlı Borçlarının ödenmesi 1954 yılında
tamamlanmıştır.
14.1.5. Azınlıklar
Birinci Dünya Savaşı'na son veren barış antlaşmalarında azınlıkların himayesine ait hükümler mevcuttur. Lozan Barış Antlaşması'nın bu
konularla ilgili hükümleri incelendiğinde, azınlıklar bir ayrıcalığa sahip
olmamışlardır. Azınlıklara, uluslararası hukukun tanıdığı haklar dışında
ayrıcalıklı bir hak tanınmamış, bütün azınlıklar Türk uyruklu kabul edilmiştir. Antlaşmanın 42. maddesi ile gayrimüslim azınlıklar yararına olarak kabul edilen şahsi haklar ile aile hakları, Medeni Kanunumuzun yürürlüğe girmesi ile önem ve anlamını yitirmiştir. Böylece Patrikhanelerin
dünya işlerinde ve azınlıkların şahsi muamelelerinde hiç bir yetkileri kalmamıştır.
14.1.6. Diğer Konular
1. Nüfus Değişimi: Türkiye’deki Rumlar ile Yunanistan’daki Türklerin karşılıklı olarak değiştirilmesi öngörülmüş, ancak İstanbul’da oturan Rumlar ile Batı Trakya’da oturan Türkler bu uygulamanın dışında bırakılmıştır.
2. Genel Af: 24 Temmuz 1923’te imzalanan ve “Türkiye ve Yunanistan’daki hiçbir kimsenin Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 tarihleri arasındaki askerî ve siyasal davranışlarından ötürü kötü
muamele görmeyecekleri” yönündeki ortak bildiri ile çözüme
kavuşturulmuştur.
3. Kürdistan: Tartışılmasına bile izin verilmemiştir.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
141
4. Savaş Tazminatları: Birinci Dünya Savaşı gerekçe gösterilerek,
İtilâf Devletleri’nin tazminat talepleri reddedilmiş; ancak, Türkiye’nin Yunanistan’dan talep ettiği tazminat kabul edilmiş ve
bu tazminata karşılık olarak da “Karaağaç” ve çevresi alınmıştır.
14.2. Lozan Barışı’nın Değerlendirilmesi
Lozan Barış statükosunu kuran hükümlerin genel olarak üç temel
amaca hizmet ettiği söylenebilir:
1. Türk – Yunan barış esaslarının belirlenmesi.
2. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ve yeni Türk Devletinin tanınması.
3. Osmanlı İmparatorluğu tarafından yabancılara verilmiş ayrıcalıkların tasfiyesi.
Türkiye’nin arzu ve isteklerini sağlaması açısından çok önemli bir
belge olan Lozan Antlaşması, ilk zamanlarda tam anlamıyla kavranıp değerlendirilememiş; sürekli, Antlaşmadan geriye kalan Boğazlar, Musul,
Hatay ve Nüfus Mübadelesi gibi pürüzlü noktaların tartışılmasına saplanıp kalınmıştır. Oysa Türklere gereksiz ödünler verildiğini düşünen ve sonuçtan pek hoşnut olmayan İtilâf Devletleri parlamentoları, Antlaşmayı
imzalamak konusunda ancak bir yıl sonra ikna olmuşlardır.173 Antlaşmaya
ilişkin olarak İsmet Paşa’nın yaptığı açıklama oldukça dikkat çekicidir:
“Lozan Antlaşması, ulusal devletin sınırlarını azamî ölçüde kurtararak vücuda getirmiştir. Azamî ölçüde diyorum, çünkü bir ülkenin sınırları fiilen kurulmadıkça yalnız görüşmelerle elde edilemez. Batıdan
doğu sınırına kadar sınırlarımız bütün ülkenin işgalinden sonra, önce
kendi çabamızla ve silah gücüyle fiilen kurulmuştu. Bunun özelliği, ulusal bir devletin sınırları olmasıdır. İlk günden beri ulusal bir devletin sınırları isteğiyle ortaya çıkmamız, bizi ülke bütünlüğü ve sınırlar sorununda manen ve maddeten güçlendirmiştir.”174
173
174
Ġsmet Ġnönü, Hatıralar, 2 cilt, Ankara: Bilgi Yay., 1985, s. 153–154.
Ġnönü, s. 154.
142
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Harita-10: Lozan Antlaşması’na Göre Sınırlar
Daha dört yıl önceki Türkiye’nin, Lozan’da büyük devletler karşısında eşit koşullarla yer alarak bağımsızlığını kanıtlamasının ardından,
geçen yıllara karşın değerini bugün de koruyan bir Antlaşma imzalamış
olması dünya tarihindeki ender örneklerden birisidir. Büyük Savaş sonrasında Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti’ne
dayatılan antlaşmalardan tümüyle farklı bir yapıda olan Lozan’ın başarısı
şu temellere dayandırılabilir:
1. Lozan Antlaşması, Türklerin askerî başarılarıyla taçlanan bir
anti-emperyalist zafere dayanmaktadır.
2. Türk tarafı gerek savaş boyunca gerekse de diplomatik süreçlerde sürekli Misak-ı Millî, anavatan ve ulus kavramlarına dayanan haklı taleplerden hareket etmiştir.
3. İsmet Paşa’nın “Yaşamaya yetecek güçte olduğumuzu belirtmeye girmiştik. Güçlü durumdaydık. Reddediyoruz dediğimiz zaman, ulusun da reddedeceğini biliyorduk.” 175 şeklindeki sözlerine de yansıdığı gibi, Lozan Antlaşması Türk tarihinde ilk kez
görülen bir “halk – önderlik ittifakı”ndan güç almıştır.
Mustafa Kemal Paşa’nın:
“Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri, öbür barış önerileriyle
daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma,
Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile
tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir
175
ġerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Cilt: II, Ankara: Bilgi Yay., 1992, s. 290.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
143
bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer yapıtıdır.”176
sözleriyle değerlendirdiği bu antlaşmayı, şimdi de kendine özgü yanları ve
doğurduğu sonuçlar açısından toparlamaya çalışalım:
1. Lozan Antlaşması devletlerin eşitliği ilkesi içindeki oturumlara
ve karşılıklı anlaşma ve uzlaşmalara dayanmaktadır.
2. Dünya Savaşı’nı sonuçlandıran diğer antlaşmaların hükümleri
Milletler Cemiyeti sözleşmesine konarak yaptırım gücü artırılırken, Lozan Antlaşması için böyle bir uygulama izlenmemiştir.
3. Lozan Antlaşması Osmanlı Devleti adına değil, yeni Türkiye
Devleti adına kazanılmış bir siyasal zaferdir.
4. Lozan Antlaşması Türkiye’ye diğer devletlere uygulandığı gibi
herhangi bir mali yük ya da egemenlik haklarını kısıtlayıcı hükümler dayatmamıştır.
5. Türkiye, Lozan Antlaşması ile savaştan önceki bütün sözleşme
hükümlerinden kurtulmuştur.
6. Lozan Antlaşması ile Ortadoğu’da bir hanedanlık devletinin yok
oluşu ile Avrupa uluslar hukukuyla bütünleşen laik ve demokratik bir ulus devletin doğuşu ilan edilmiştir.
7. Lozan'a gelen I. Dünya Savaşının galipleri, Sevr Antlaşması'ndaki emperyalist dayatmalara geçerlilik kazandırmak istiyorlardı. Fakat başaramadılar. Lozan'da kapitülasyonlardan
arınmış, siyasal ve ekonomik bağımsızlığa kavuşmuş bir Türk
devletinin kuruluşu sağlanmıştır.
8. Anadolu'yu paramparça eden, Türk yurdunda çeşitli devletler
oluşturan Sevr Antlaşması, aynı zamanda Anadolu'da dinsel ve
etnik ayrıma olanak tanıyan çok hukuklu bir sistem yaratıyordu. Lozan'da Barış Antlaşması ile bu düşünceler de yıkılmıştır.
9. Lozan Antlaşması, Ortadoğu’da gerçekleşecek bir Rönesans sürecinin başlangıç noktası niteliğini taşımaktadır.
10. Lozan Antlaşması ile 1815 Viyana Kongresinden beri devam
eden Doğu Sorunu (Şark Meselesi) sona ermiştir.
M. Cemil Birsel, Lozan isimli iki ciltlik yapıtının önsözünde bu
antlaşma ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:
“Lozan, bir kelime ile söylenmek istenirse, istiklaldir. İsa’nın en
büyük mucizesi, bir ölüyü diriltmektir. Benim hikayesini yazdığım hadise, bütün bir milletin ölümden dirilişidir.” 177
176
177
Nutuk-Söylev, II. Cilt, s. 1023.
M. Cemil Birsel, Lozan, Sosyal Yayınlar, Cilt I, Ġstanbul, 1998.
144
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Lozan Barış Antlaşması ile ilgili olarak İngiliz tarihçi Arnold Toynbee; ''Hemen hemen her konudaki Türk istekleri, Lozan'da galipler tarafından kabul edilmiştir. Ve dünya, tarihte eşi olmayan bir olayla karşılaşmıştır. Yenilmiş, parçalanmış bir ulusun bu harabe içinden ayağa
kalkması ve dünyanın en büyük ulusları ile tam eşit koşullar içinde karşı
karşıya gelmesi ve büyük savaşın bu galiplerini dize getirerek her isteğini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydi.''178 demektedir.
Aynı konuda, Lozan'daki İngiliz delegasyonundan Sir William Tyrrell ise; ''İki çeşit Türk biliyorduk; biri eski Türk, ki öldü. Biri Jön Türk,
ki o da artık yok oldu. Şimdi, ötekilerden çok başka bir tip görüyoruz:
İsmet Paşa. Bu bizim için üçüncü Türk'ü canlandırıyor. Kişiliği, tutumu,
konferansı öylesine etkiledi ki bugün birinci plana geçmiş bulunuyor.''179
sözleriyle konferansı ve İsmet Paşa’yı değerlendirmektedir.
178 Lord Kinross, Atatürk, Ġstanbul: Altın
179
Kinross, s. 417.
Kitaplar Yay., 1988, s. 139.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
145
SÖZLÜKÇE
Adem-i Merkeziyet: Yerel yönetimlerin merkezi yönetim karşısındaki
yetki ve özerkliğinin genişlemesi hareketi.
Arz: Bir malı pazara çıkarma.
Büyüme: Gelir ve üretim artışı.
Değer: Kişinin, isteyen, gereksinme duyan, erek koyan bir varlık olarak,
nesne ile bağlantısında beliren şey.
Delegasyon: Diplomatik amaçlarla yurtdışında görevlendirilen uzmanlar
kurulu.
Devalüasyon: İthalatı pahalılandırıp ihracatı ucuzlatmak ve böylece döviz girişini hızlandırmak amacıyla paranın satın alma değerinin azaltılması.
Devlet: Sınırları ve ülke adı belirli bir toprak parçası üzerinde bağımsız
ve egemen olarak yaşayan bir insan topluluğunun siyasal örgütlenmesinden doğan, üstün fakat adaletli güç.
DevletleĢtirme: Kamu yararının gerektirdiği durumlarda özel girişimler
elinde bulunan her türlü sanayi, ticaret ve hizmetlere devletçe el konulması ve bunların devlet eliyle yürütülmesi.
DıĢ Politika: Bir devletin, ulusal çıkarlarını biçimlendirdiği amaçlara
ulaşmak için diğer devletlerle ve uluslararası kurumlarla arasında olan
diplomatik, siyasal, ekonomik ve hukuksal işleri kapsayan politika.
DıĢ Ticaret: Uluslararası düzeyde, çeşitli ülkelere ait sanayi ve ticaret
kurumları arasında gerçekleşen ekonomik mübadelelerle ilgili ticaret dalı.
Diplomasi: Bir hükümetin belli bir konudaki kanı ve görüşlerini doğrudan doğruya öteki devletlerin karar vericilerine iletmesi süreci.
Dogmacılık: Öne sürülen öğreti ve ilkeleri eleştirmeden doğru olarak
benimseyen ve benimsediği varsayımlardan katı bir yöntemle önermeler
türeten felsefe anlayışı.
146
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Ekonomik Sistem: Bir toplumda farklı düzeylerdeki ekonomik mal ve
hizmetlerin, farklı yapılar içersinde üretim ve bölüşümüyle ortaya çıkan
model.
Etnisite: Kendilerini çevredeki diğer guruplardan ayıran ortak bir kültürel kimliğe sahip gurup.
Etnosantirizm: Herhangi bir etnik gurubun her şeyin merkezi olduğu
görüş noktasından hareket edilerek diğer gurubun bu görüş noktasından
yargılanması anlamına gelen kültür taassubu.
FaĢizm: Bireylerin, baskı ve zulüm yoluyla yönetimin oluşturduğu resmi
ideolojiye hizmetle yükümlü araçlar haline getirildiği siyasal rejim.
Finansman: Bir örgütlenmenin, amaçlarını yeterince gerçekleştirebilmesi ve yükümlülüklerini süresinde yerine getirebilmesi için gerekli olan
her türlü ödeme araç ve olanakları.
Gayrı Safi Milli Hasıla: Bir ulusun bir yıl içinde ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarla dile getirilen değerlerinin toplamı.
Gelenekçilik: Eskimiş olana, alışkanlıklara, eski inanışlara yakınlık duyan yaşama tutumu.
Gelir: Bir ekonomik birime çeşitli yollardan sağlanan para.
Geri KalmıĢlık: Bir ülkenin toplumsal bakımdan öteki ülkelere göre geride bulunması durumu.
Grev: Ücretlilerin, çalışma ve ücret koşullarında bir düzenleme elde etmek amacıyla hep birlikte işi durdurma eylemi.
Gurup: Üyeleri arasında belirli ilişkileri bulunan ve bir süreklilik gösteren insan topluluğu.
Gümrük Tarifeleri: Yabancı malların bir ülkeye girişinde hangi matrah
üzerinden ve ne oranda vergi ödeyeceklerini bildiren tarife.
Gümrük: Bir başka ülkeden gelen ya da bir başka ülkeye giden ürünlere,
girişte ya da çıkışta eklenen vergileri almakla yükümlü yönetim.
Haber Alma: Bir devletin, diğer devletlerin gücüne ve etkinliklerine ilişkin bilgi toplaması.
Hükümet: Politik bir aygıt içindeki görevliler tarafından politika ve kararların uygulanması süreci.
ĠçiĢlerine KarıĢma: Yabancı bir ülkenin söz ya da eylemle diğer bir ülkenin kendi yetki alanındaki tümüyle içişi sayılan bir konuda müdahalede
bulunması.
Ġdeoloji: Siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir
partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal,
bilimsel, felsefi, dinsel, moral ve estetik düşünceler bütünü.
Ġmparatorluk: Farklı toplumsal yapılara sahip olan toplumların, merkezi bir otoritenin salt egemenliği altına alınmasından doğan yönetim biçimi.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
147
Kadercilik: Her şeyin alınyazısına göre önceden belirlenmiş olduğuna,
insanın bu önceden belirlenmiş olan alınyazısını değiştiremeyeceğine
inanmış olan dünya görüşü.
Kalkınma: Geri kalmış ülkelerin dış yardım ve ekonomik düzenlemeler
yoluyla gelişmiş ülkelere yetişme çabası.
Kamuoyu: Halktan hükümete doğru yönelen ve hükümetçe göz önünde
bulundurulması doğru bulunan kanaatler toplamı.
Kapitalizm: İnsan ve doğa yapısı sermayenin bireysel ya da ortaklaşa
özel mülkiyet altında bulunduğu üretim düzeni.
Kapitülasyon: Bir devletin başka devletlere tanıdığı adli, idari, mali ve
ekonomik ayrıcalıklar.
Karaborsa: Vurguncuların mal darlığından yararlanarak yüksek fiyatla
mal sattıkları yasadışı gizli pazar.
Karasuları: Bir ülkenin kıyılarından başlayan ve belirli bir uzaklığa kadar giden deniz şeridi.
Kimlik Politikası: Doğuştan geldikleri ya da toplumsal düzlemde kazanıldıkları düşünülen ve paylaşılmakta olan özellikler aracılığıyla ortak bir
davanın oluşacağı varsayımı üzerine kurulu, olumlayıcı bir politik strateji.
Kimlik: Bir insanın kişiliği ya da bir gurubun niteliğini belirleyen ayırt
edici özellikler.
Korumacılık: Bir ülke ekonomisinin başka ülkelerin rekabetine karşı
korunmasını öngören ekonomi politikası.
Kültür: Tüm olarak tinsel ve törel yaşam; geniş bir toplumun bütün alanlarında ortak olan dinsel, ahlaksal, estetik, teknik ve bilimsel nitelikteki
toplumsal olayların bütünü.
KüreselleĢme: Ülkeler arasında giderek gelişen ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel ilişkilerin ve devletler arasındaki bağımlılığın artması.
Manda Rejimi: Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bazı azgelişmiş ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen vekillik.
MillileĢtirme: Mülkiyeti ya da yönetimi yabancılara ait işletmelerin, bir
ülkenin kendi mülkiyet ve yönetimine geçmesi.
Monroe Doktrini: 1823 yılında Amerikan Başkanı P. Monroe tarafından Amerikan Kongresi’ne sunulan ve “karışmazlık, anti-koloniyalizm ve
kabuğuna çekilme” ilkelerine dayanan politik strateji.
Mutlakiyet: İktidarın tek bir elde, hükümdar, bir aile, tek bir parti ya da
küçük bir gurupta toplandığı devlet yönetim biçimi.
Nazizm: Almanya'da Hitler tarafından kurulan ve temelde ırkçılık, sosyalizm, milliyetçilik, halk ve üstün lider düşüncelerine dayanan faşist görüş
ve yönetim sistemi.
148
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Oldu-Bitti Politikası: Diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanında, bir
devletin müzakere yoluna gitmeksizin güç kullanarak fiili durumlar yaratması ve bunu diğerlerine kabul ettirmeye çalışması ya da bir anlaşamaya dayanan danışma yükümlülüğünü yerine getirmeksizin kendi başına
hareket ederek, bu anlaşmaya taraf diğer devletlere bir tür sürpriz olarak
benimsetmeye çalışmasıdır.
OtarĢi: Gereksinimlerin karşılanmasını tümüyle kendi öz kaynaklarından
sağlayan ve dışarısıyla hiçbir mübadeleye girişmeyen ekonomik rejim.
Parlamento: Belirli konularda karara varmak üzere konuşarak müzakere eden ve yasama güç ve yetkisine sahip meclis ya da meclisler.
Patrimonyalizm: Mülkiyetin mutlak olarak hükümdarın elinde toplandığı ve devletin toplumsal ve ekonomik ilişkilerin belirleyicisi olduğu yönetim anlayışı.
Patriyarkalizm: Otoritenin belirli bir kalıtımsal kural gereğince işbaşına gelen ve öncelikli olarak gurup adına hareket eden kişi tarafından uygulanması.
Plebisit: Herhangi bir bölgede yaşayan insanların bağlanmak istedikleri
devleti seçmelerini sağlayan halk oylaması.
Pozitivizm: Araştırmalarını olgulara, gerçeklere dayayan, fizik ötesi
açıklamaları kuramsal olarak olanaksız kılgılı olarak yararsız gören; deneyle denetlenmeyen soruları sözde soru olarak niteleyen felsefe doğrultusu.
SavaĢ: Geniş kişi toplulukları arasında meydana gelen, genel anlamıyla
ileri derecede şiddet içeren olay, çarpışma, çatışma.
Seferberlik: Bir ülkenin silahlı kuvvetlerini, ekonomisini ve yönetimini
topyekûn savaşa hazır hale getirme durumu.
Self-Determinasyon: Ulusların, kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesi.
Sendika: Emekçiler ile işverenlerin birbirlerine karşı kendi çıkarlarını
korumak için kurdukları örgüt.
Sınır: Bir devletin ülkesel egemenlik haklarını kullandığı toprak parçasını diğerlerinden ayıran bir varsayım çizgisi.
Silahlanma: Devletlerin bir dış politika aracı olarak başvurabilmeleri
için gerekli savaş araç ve gereçlerini sağlaması.
Silahsızlanma: Genel barışı sağlamak amacıyla, ülkelerin askeri güç potansiyellerini sınırlandırma ve azaltma çabası.
Siyasal Parti: Bir siyasal sistemde iktidar yetkilerini kullanan ya da iktidarı ele geçirmek, paylaşmak ve etkilemek amacıyla belli bir program çerçevesinde bir araya gelen kişilerin oluşturduğu siyasal örgüt.
Soykırım: Irk, canlı türü, siyasal görüş, din, toplumsal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir top-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
149
luluk ya da topluluk bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda
önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleri.
ġovenizm: Aşırı ölçülere vardırılan ve çağın gerçekleriyle örtüşmeyen
abartılmış milliyetçi tutum.
Talep: Parasal bir ekonomide, bir alıcının, gerçek gelirleri temeli üzerinde gereksinimlerini gidermek için elde edebileceği mal ve hizmetlerin bütünü.
Toplumsal DeğiĢme: Toplumsal yapıda ve kültürde zamanla oluşan
doğal, kaçınılmaz, gerekli ve sürekli başkalaşım.
Ültimatom: Bir devletin diğer bir devletten derhal ya da belirli bir süre
içinde yerine getirilmesini istediği bazı taleplerde bulunduğu diplomatik
belge.
Ulusal Çıkar: Bir ulus için en iyi olan ve devletlerin dış politikalarını
bunun üzerine kurdukları çıkarlar bütünlüğü.
Uluslararası Hukuk: Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar
bütünü.
Üçüncü Dünya: Sömürgeci devletlere ve genel olarak günümüz dünyasındaki büyük güçlere karşı uluslararası düzeyde aralarında bir ölçüde dayanışma gerçekleştirilmiş bulunan Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın geri
kalmış devletlerinin tümü.
Yabancı Sermaye: Yatırılabilir kaynakların kişi ve kuruluşlar tarafından başka bir ülkeye taşınması
Yargı: Yürütmeyi denetleyen ve yurttaşların yasal haklarının yasalar
önünde korunması için çalışan egemenlik gücü.
Yasa: Siyasal otorite tarafından belirlenen ve devlet gücüne dayanan davranış kuralı.
Yasama: Yasama işlemlerini gerçekleştiren egemenlik gücü.
Yürütme: Yasama ve yargı güçlerine bağlı olarak ülkenin ve hükümetin
icraatını gerçekleştiren egemenlik gücü.
150
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
KİM KİMDİR
ABALIOĞLU, YUNUS NADĠ (1880 – 1945): 1880 yılında Fethiye'de
doğdu. Rodos Adası’ndaki Süleymaniye Medresesi’nde, İstanbul'daki Galatasaray Sultanisi’nde ve Hukuk Mektebi’nde öğrenim gördü. 1900'da
Malumat gazetesinde çalışmaya başlayan Abalıoğlu, 1910 yılında İttihat
ve Terakki Cemiyeti’nce yayımlanan Rumeli gazetesinin başyazarı oldu.
1911'de Meclis-i Mebusan'a Aydın milletvekili olarak katıldı. 1918'de İstanbul'da Yenigün gazetesini kurdu. I. TBMM’ne Muğla Milletvekili olarak
katıldı. 1924'te İstanbul'da Cumhuriyet gazetesini kurdu ve öldüğü 1945
yılına kadar b u gazetenin başyazarlığını yaptı.
ARAS, TEVFĠK RÜġTÜ (1883 – 1972): 1883 yılında Çanakkale'de
doğdu. Beyrut Tıbbiyesi'nden mezun olduktan sonra doktor olarak İzmir,
Selanik ve İstanbul'da görev yaptı. İttihat ve Terakkiye üye oldu ve 1918'de
Meclisi Ali-i Sıhhi (Yüksek Sağlık Kurulu) üyeliğinde bulundu. Muğla milletvekili olarak I. TBMM’ne katıldı. Meclisin birinci döneminde Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliği görevini yürüttü. Ali Fuat Paşa (Cebesoy)
delegasyonu ile birlikte Moskova'ya gitti. 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun
Kanunu'ndan sonra kurulan İsmet Paşa (İnönü) Kabinesi'nde Dışişleri
Bakanı olan Aras, Atatürk'ün ölümüne kadar kurulan bütün kabinelerde
bu görevde kaldı. 1939'da Londra Büyükelçiliğine atandı ve üç buçuk yıl
İngiltere'de kaldı. 1943'te emekli olan Aras, bu tarihten sonra İstanbul basınında yazılar yazdı ve 1952-1959 yıllarında İş Bankası Yönetim Kurulu
Başkanlığı yaptı. Basında çıkan yazılarının bir bölümünü "Görüşlerim"
(1945-1963) adlı iki ciltlik eserde toplayan Aras, 1972 yılında İstanbul'da
öldü.
ATAY, FALĠH RIFKI (1884 – 1971): 1894 yılında İstanbul'da doğdu.
Hüseyin Cahit'in Yalçın’ın müdürlük yaptığı Mercan İdadisi'nden mezun
oldu. Ardından Darülfünun’un Edebiyat bölümünü bitirdi. 1991-1912 yıllarında Servet-i Fünun dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfaları ile
Tecelli ve Kadın dergilerinde şiir, Tanin gazetesinde de düz yazı yazmaya
başladı. 1913-1914 yıllarında Sadaret ve Dahiliye Nazırlığı kalemlerinde
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
151
çalıştı. I. Dünya Savaşında yedek subay olarak Suriye'de görev yaptı.
1917’de döndüğünde Bahriye Nazırlığı Özel Kalem Müdürlüğüne getirildi.
1918’de yayımlanmaya başlayan Akşam gazetesinin kurucuları arasında
yer aldı. Kurtuluş Savaşını destekleyen yazılarından ötürü idam istemiyle
Divan-ı Harp’te yargılanmışsa da İnönü savaşının kazanılması üzerine
Mahkeme kurulu tutum değiştirdiği için idamdan kurtuldu. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Atatürk'ün isteği üzerine İkinci Büyük Millet Meclisi'ne
Bolu milletvekili olarak katıldı. Bu görevini sonraları uzun yıllar Ankara
Milletvekili olarak sürdürdü. Hakimiyet-i Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin başyazarlığını yaptı. Yeni Türk Alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı. Demokrat Parti'nin
1950'de iktidar olmasının ardından, 1952 yılında Dünya Gazetesi’ni kurarak, hükümete karşı muhalif bir tutum içersine girdi. Atay deneme, söyleşi, gezi ve anı türlerinde çok sayıda eser verdi.
BAYAR, CELAL (1883 – 1986): Bursa’nın Gemlik ilçesine bağlı
Umurbey Köyü’nde doğdu. Gençlik yıllarında bankacılık mesleğini seçti.
Üyesi olduğu İttihat ve Terakki Partisi’nde İzmir sorumlu sekreterliğine
kadar yükseldi. Son Osmanlı parlamentosuna Manisa milletvekili olarak
katıldı. İstanbul’un işgalinden sonra Mustafa Kemal’e katılarak İş Bankası
Genel Müdürlüğü, İktisat, Dışişleri ve Bayındırlık Bakanlığı gibi görevlerde bulundu ve 1937’de Başbakanlığa kadar yükseldi. Atatürk’ün ölümünden sonra, İsmet Paşa döneminde CHP’den istifa ederek muhaliflerle birlikte Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer aldı. 1950’deki seçim zaferiyle birlikte Menderes Başbakanlığa uzanırken, o da Türkiye’nin üçüncü ve ilk sivil kökenli Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’ya çıktı. 1960’taki
askeri müdahalenin ardından o da Yassıada sanıkları arasında yerini aldı
ve idam cezasına çarptırıldı. Ancak cezası Millik Birlik Komitesi tarafından onaylanmayınca, 1964 yılına kadar hapis cezasına çarptırıldı. Özgürlüğüne yeniden kavuştuktan sonra ise, aktif siyasete dönmemeyi tercih etti.
BELE, REFET (1881 – 1963 ): 1881 yılında İstanbul'da doğdu. 1899 yılında Harp Okulu, 1912'de de Harp Akademisi'nden mezun oldu. I: Dünya
Savaşı'nda Filistin Cephesi'nde başarılı görevler yaptı. Mustafa Kemal ile
birlikte Samsun’a çıkan kafilede yer aldı. Samsun’a çıkışın ardından, Sivas'ta bulunan ve Mustafa Kemal'in müfettiş olarak görevlendirildiği 3.
Ordu'ya bağlı, 3. Kolordu Komutanlığı’na atandı. Erzurum ve Sivas kongrelerinde üye olarak yer aldı. Önce Aydın ve çevresi, daha sonra Çerkez
Ethem Ayaklanması'nı bastırdı. Bu başarıları üzerine Generallik rütbesine
yükseltildi ve Dahiliye vekilliği ile Batı Cephesi Komutanlığına atandı.
1922'de Doğu Trakya'yı geri almakla görevlendirilen Bele; 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında
İzmir suikastı dolayısıyla yapılan yargılamaların ardından, siyasetten bir
süre çekildi. Sonraları 1935-1939 ve 1946-1950 yılları arasında iki dönem
İstanbul milletvekilliği görevlerinde bulundu.
152
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
BOZOK, SALĠH (1881 – 1941): 1881'de Selanik'te doğdu. Mustafa Kemal ile önce mahalle daha sonra da Harp Okulu’nda okul arkadaşı oldu.
Harp Okulu’ndan sonra Mustafa Kemal Harp Akademisi’ne devam ederken Bozok jandarma sınıfına seçildi. I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru,
Suriye Cephesi'nde Mustafa Kemal’in başyaveri oldu. Atatürk ile burada
başlayan birlikteliği emeklilik dönemini de kapsayacak biçimde kesintisiz
devam etti. Bu süre içinde Mustafa Kemal’in gerek TBMM Başkanlığı gerekse de Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde sürekli başyaverliğini üstlendi.
Yarbay rütbesinde iken askerlikten istifa etti ve o günkü adı Bozok olan
Yozgat'tan milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. İş Bankası’nın da kurucuları arasında yer alan Bozok, 1939 seçimleri dahil milletvekilliği görevini
hep sürdürdü. Atatürk’ün ölümüyle büyük bir yıkım yaşayan Bozok, milletvekilliği sürerken; sağlık gerekçesiyle çekildiği Yalova’da 1941 yılında
öldü.
CEBESOY, ALĠ FUAT (1882 – 1968): 1882’de İstanbul'da doğdu.
Harp Okulu yıllarında Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı oldu. Beyrut'ta
başlayan kıta hizmeti, 1908'deki Roma Askeri Ataşeliği’nin ardından
Trablusgarp, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’nda devam etti. Kongreler döneminde Mustafa Kemal’e verdiği yoğun destek nedeniyle Sivas
Kongresi sonrasında Umum Kuvva-ı Milliye komutanı olarak görevlendirildi. Batı cephesinin yeniden yapılandırılması sırasında, Çerkez Ethem
taraftarlığıyla suçlanması üzerine Moskova Büyükelçiliğine atandı. Bu görevinden 10 Mayıs 1921’de Ankara’ya döndükten sonra; önce Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti başkanlığını ardından 1925 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruculuğu görevlerinde bulundu. 1926 yılında Atatürk’e yönelik suikast girişimiyle ilgili davalarda yargılandı ve beraat etti.
Bu olaydan sonra siyasetten bir süre çekilen Cebesoy, İsmet İnönü'nün
Cumhurbaşkanlığı yıllarında yeniden siyasete döndü. 1939-1943 yılları
arasında Bayındırlık Bakanlığı, 1947-1950 yılları arasında da TBMM Başkanlığı görevlerinde bulunan Cebesoy 1968 yılında öldü.
ÇAKMAK, FEVZĠ (1856 – 1950): 1856 yılında İstanbul'da doğdu.
1898 yılında kurmay yüzbaşı olarak Akademi'den mezun oldu ve Arnavutluk ve Rumeli vilayetleriyle ile ilgili ıslahat kararlarını uygulamakla görevli heyette yer alarak Arnavutluk'ta göreve başladı. I. Dünya Savaşı’nda Diyarbakır'da tümen komutanlığı ve Filistin'de de 7. Ordu komutanlığı görevlerinde bulundu. Savaş sonlarında Genelkurmay Başkanlığı’nda görev
yapmaya başladı ve Mustafa Kemal'in Anadolu’ya hareketinden bir gün
önce 1. Ordu müfettişliğine getirildi. 1919’da Harbiye Nazırı olan Çakmak,
Kozan milletvekili olarak I. TBMM’ne katıldı. Meclisin birinci döneminde
sırasıyla Milli Savunma Bakanı, İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Sakarya Zaferi sonrasında kendisine Meclis tarafından mareşallik rütbesi verildi. 1925 yılında siyasetten çekilerek askerlik mesleğinde kalmaya karar verdi ve emekli olduğu 1944 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüttü. Görev süresi boyun-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
153
ca, ordunun siyaset dışı konumunu korumak konusunda büyük başarı
sağladı. Sonraları, emekliye ayrılışının sorumlusu olarak gördüğü İsmet
İnönü'ye tepki olarak, DP listelerinden İstanbul milletvekili seçildi ve yeniden Meclis’e girdi. Tevfik Rüştü Aras ile birlikte sol eğilimli İnsan Hakları Derneği’ni kuran Çakmak 1950de öldü.
GÜRER, CEVAT ABBAS (1887 – 1943): 1887’de Niş'te doğdu. 1908
yılında Harp Okulu’ndan mezun oldu. Trablusgarp, Balkan Savaşları ve I.
Dünya Savaşı’nda görev aldı. Çanakkale Savaşında Üsteğmen rütbesiyle
Mustafa Kemal’in emir subayı oldu. 16 Mayıs 1919’da Samsun’a hareket
eden Bandırma Vapuru’nda 9. Ordu Müfettişliği başyaveri sıfatıyla yer aldı. Kongreler sürecinde Mustafa Kemal’in yazışma işlerini yöneten Abbas,
Bolu milletvekili olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na katıldı. Ancak
bu Meclisin dağıtılması üzerine Ankara'ya döndü ve yine Bolu milletvekili
olarak TBMM’de siyasal çalışmalarını sürdürdü. Aynı yıl yüzbaşı rütbesiyle Kurtuluş Savaşı’nda da görev aldı ve Yozgat Ayaklanması’nın bastırılmasında gösterdiği başarı nedeniyle İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.
1924'te kurulan İş Bankası’nın kurucuları arasında da yer alan Abbas,
1941 yılına kadar milletvekilliği yaptı ve bu süreçte “Ebedi Şef Kurtarıcı
Atatürk'ün Zengin Tarihinden Birkaç Yaprak” (1939) adıyla anılarını yayımladı. Abbas, 1943 yılında Yalova'da öldü.
ĠNÖNÜ, ĠSMET (1884 – 1973): 1884 yılında İzmir'de doğdu. Mühendishane İdadisi’nden mezun olduktan sonra; 1903 yılında Kara Harp Okulu, 1906 yılında da Harp Akademisi'ni bitirdi. 1910-1913 yılları arasında
Yemen ayaklanmasının bastırılmasında görev aldı. I. Dünya Savaşı’nda
Suriye Cephesi'nde ve Kolordu Komutanı olarak Kafkas Cephesi'nde Atatürk'ün emrinde çalıştı. Kurtuluş Savaşı’nda Edirne milletvekilliği ve bakanlık görevleri devam etmek üzere Batı Cephesi Komutanlığı'na atandı.
Bu görevinde iken Çerkez Ethem ayaklanmasının bastırılması, Birinci ve
İkinci İnönü Savaşlarının kazanılması gibi tarihsel başarılar elde etti ve
Tuğgeneral rütbesine yükseltildi. Savaşın askeri evresinin ardından önce
Mudanya Bırakışması’nda sonra da Dışişleri Bakanı sıfatıyla Lozan Barış
Konferansı'nda TBMM’ni başarıyla temsil etti. Cumhuriyetin ilânından
sonra kurulan ilk hükümette ve daha sonra 1924-1937 yılları arasında
Başbakan olarak görev yaptı. Atatürk'ün ölümünün ardından 1938 yılında,
TBMM tarafından Türkiye'nin ikinci Cumhurbaşkanı seçildi. Savaştan
sonra ihtilalsiz ve iç savaşsız bir süreç içinde çok partili siyasî rejime geçilmesinde belirleyici rol oynadı. 1950 yılındaki genel seçimlerde yenildikten sonra, 1960 yılına kadar CHP Başkanlığında ana muhalefet lideri rolünü üstlendi. 27 Mayıs İhtilali’nin ardından Kurucu Meclis üyeliğine seçildi ve 10 Kasım 1961 tarihinde yeniden Başbakan oldu. 1965 yılında bu
görevden ayrıldıktan sonra siyasal yaşamdan uzaklaşmaya başladı. 1972
yılında Parti Genel Başkanlığı ve milletvekilliğinden de istifa eden İnönü,
25 Aralık 1973 tarihinde öldü.
154
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
KANSU, MAZHAR MÜFĠT ( 1873 – 1948): 1873'de Denizli'de doğdu.
1891 yılında Gelibolu ve Edirne İdadisi'nde tarih ve matematik öğretmenliği yaptı. 1897'den itibaren kamu yönetimine yönelen Kansu, Havza, Çorlu, Çisriergene ve İskeçe kaymakamlığı, 1908'den sonra da Gümülcine,
Lazistan, Mersin, İzmit ve Balıkesir mutasarrıflığı görevlerini yürüttü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olarak siyasete de atılan Kansu, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Hakkari Milletvekili olarak katıldı. İstanbul’un işgali üzerine, çalışmalarını yine Hakkari milletvekili olarak I.
TBMM’nde sürdürdü. Milletvekilliği görevi sürerken Elazığ valiliği ve Doğu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde de bulundu. Atatürk ile
olan anılarını 4 Mart 1948'den başlayarak Son Telgraf gazetesinde "Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber" başlığıyla yayımlayan Kansu, 1948 yılında İstanbul'da öldü.
KARABEKĠR, KAZIM (1882 – 1948): İstanbul’da doğdu. Fatih Askeri
Rüştiyesi ve Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Harp
Okulu ve Harp Akademisi’ni bitiren Karabekir, 1909’da 31 Mart Olayı’nın
bastırılmasında Mustafa Kemal ile birlikte Hareket Ordusu’nda yer aldı.
Birinci Dünya Savaşı’nda İran sınırı, Halep, Doğu Cephesi ve Çanakkale’de görev yaptı. Savaş sonlarına doğru Kafkas Kolordusu komutanlığına
atandı ve Ermenileri yenerek Erzincan ve Erzurum’u geri aldı. Yaşamındaki en önemli dönüm noktası, Mustafa Kemal’in kendisiyle temasa geçmesi oldu. Bu temas sonucunda, önce 15. Kolordu Komutanı olarak Doğu
cephesinde askeri başarı kazanıp bu cephenin kapanmasını sağladı, ardından Edirne milletvekili olarak TBMM’ne katılmıştır. 1923 seçimlerinde
İstanbul milletvekili seçilirken aynı zamanda 1. Ordu Komutanlığına da
atandı. Ancak, izleyen dönemde muhalif saflara geçerek o da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı ve dolayısıyla siyasal akıbeti diğer muhalifler gibi siyasetten uzaklaşmak oldu.
KILIÇ, ALĠ (1888 – 1971): Askeri okulu bitirdi. Kurtuluş Savaşında
Antep ve Maraş yöresindeki direnişi örgütlendirmek ve bölgede çıkan çeşitli ayaklanmaları bastırmak gibi askeri görevler üstlendi. Bu bölgedeki
başarıları nedeniyle Antep kahramanı unvanı aldı. Savaş sırasında İstiklal
Mahkemeleri'nde üyelik de yapan Kılıç Ali, TBMM’nde 1920’den 1938’e
kadar Antep milletvekilli olarak bulundu. 1970'de Yeni Türkiye Partisi'nin
kurucuları arasında yer alan ve anılarını "Atatürk'ün Hususiyetleri" (1955)
ve "İstiklal Mahkemesi Hatıraları" (1955) gibi kitaplarda toplayan Kılıç Ali
1971de öldü.
OKYAR, ALĠ FETHĠ (1880 – 1943): Pirlepe'de doğdu. İyi bir öğrenim
gördükten sonra 1908’de Paris'te askeri ataşe olarak görev yaptı. 1911’de
Trablusgarp Savaşı’na katılan Okyar, 1913'te İttihat ve Terakki Genel
Merkezi üyesi ve Genel Sekreter oldu. Bu partinin egemen olduğu yıllarda
Sofya elçiliği ve Dahiliye Nazırlığı görevlerinde bulundu. Damat Ferit Hükümeti döneminde tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderilmesine karşın;
İngiliz esirlerle değiştirilerek 1921’de kurtarıldı ve TBMM’ne Dahiliye Na-
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
155
zırı olarak katıldı. Barış arayışları doğrultusunda bir süre Roma, Paris ve
Londra'da girişimlerde bulunan Okyar; döndüğünde Rauf Orbay'ın Başbakanlıktan istifası üzerine 4 Ağustos 1923’te Başbakan seçildi. Cumhuriyetin ilanından sonra ise TBMM Başkanı oldu. Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası’nın kurulmasından sonra, Başbakanlıktan ayrılan İsmet İnönü'nün yerine tekrar başbakan olan Okyar, 1925 Şubatında başlayan Şeyh
Sait İsyanı sırasında Başbakanlıktan ayrıldı. Ardından Büyükelçi olarak
bir süre Paris'te görev yaptıktan sonra, 1930 yılında Mustafa Kemal’in istek ve ricası üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Siyasal yaşamını Atatürk’ün ölümünden sonra da sürdüren Okyar, 7 Mayıs 1943'de öldü.
ORBAY, RAUF (1881 – 1946): 1881 yılında İstanbul'da doğdu. Bahriye
Mektebi'ni bitirdi. Balkan Savaşı sırasındaki deniz savaşlarında büyük başarılar göstererek "Hamidiye Kahramanı" unvanını kazandı. Osmanlı hükümetlerinde Bahriye nazırlığı yaptı ve savaş başarılarının yanı sıra;
Mondros Bırakışması’nı imzalamak trajedisini yaşadı. Buna karşın Anadolu'ya geçtiğinde henüz önemli bir ulusal kahraman konumundaydı. Malta
sürgününden döndüğü 1921 yılında Nafıa Vekilliğine atandı. Bu görevinden ayrıldığı yıl Meclis ikinci başkanlığına seçildi ve ardından 1922-1923
arasında bir kaç ay Başbakanlık yaptı. 1924'te kurulan muhalif Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın üyeleri arasında yer aldı. 1942-1944 yılları
arasında Londra Büyükelçiliği görevini yürüten Orbay, 1964 yılında öldü.
ÖZALP, KAZIM (1880 – 1968): 1880 yılında Yugoslavya'da doğdu.
1902’de Harp Okulu, 1905’te de Harp Akademisi'nden mezun oldu. 31
Mart Ayaklanması’nı bastırmak üzere Hareket Ordusu’nda yer aldı. Balkan Savaşlarının ardından, 1913’te İstanbul Merkez Komutanlığı’nda yardımcılık görevine atandı. I. Dünya Savaşı'nda binbaşı rütbesiyle Ruslara
karşı yapılan savaşta yer aldı. Mütareke döneminde 61. Tümen komutanlığında görevliydi ve Balıkesir yöresindeki Kuvva-ı Milliye hareketini örgütledi. I. TBMM’ne de yine Balıkesir milletvekili olarak katıldı. Kurtuluş
Savaşı’nda İzmir Kuzey Cepheleri Komutanı olarak görev yaptı ve Sakarya
Savaşı ile Büyük Taarruz'a katıldı. 1921'de Tümgeneral, 1922'de de Korgeneral rütbesine yükseltilen Özalp; Meclis’te 1922-1924 yıllarında Milli Savunma Bakanı, 1924-1935 yıllarında Meclis Başkanı olarak yer aldı. BU
görevleri sırasında 1926’da orgeneralliğe yükseltildi. 1935'te ikinci kez
Milli Savunma Bakanlığına getirilen Özalp, 1943'te CHP Meclis Gurup
Başkan Vekili oldu. 1950 seçimlerinde Van'dan milletvekili seçildi. Siyasal
yaşamdan 1954'te çekilen Özalp 1968’de öldü.
ÖZALP, KAZIM (1882 – 1968): 1880 yılında Köprülüde doğdu. Harp
Okulu'nu (1902) ve Harp Akademisi'ni (1905) bitirdi.Balkan Savaşları ve
I. Dünya Savaşına katılan Özalp, Yunanlıların İzmir'i işgalinde, Balıkesir'deki 61.Tümen komutanlığında görevliydi ve o çevrede Kuvayı Milliye'yi örgütledi. Bu arada Balıkesir Milletvekili olarak TBMM'ye girdi
(1920). Sakarya Savaşı'na ve Büyük Taarruz'a katılarak 1921'de Tümgeneral, 1922'de Korgeneral oldu. 1922-1924'te Milli Savunma Bakanı, 1924-
156
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
1935'te Meclis Başkanlığı yaptı. 1935'te ikinci defa Milli Savunma Bakanlığına getirildi. 1943'te CHP Meclis grup başkanvekili oldu. 1950 seçimlerinde Van'dan milletvekili seçildi ve 1954'te siyasi hayattan çekildi.1968
yılında öldü.
SAYDAM, REFĠK (1881 – 1942): 1881 yılında İstanbul'da doğdu. Askeri Tıbbiyeyi Doktor yüzbaşı olarak bitiren Refik Bey Almanya'da Berlin
Askeri Tıp Akademisi'nde eğitim gördü. 1919'da 9. Kolordu sağlık müfettişi muavinliği görevi ile Mustafa Kemal'in yanında Samsun'a çıkan Refik
Saydam daha sonra, Erzurum askeri hastanesi bulaşıcı hastalıklar servisi
şefliğine atandı. 1920'de TBMM'ye Beyazıt milletvekili ve Milli Savunma
Vekaletine bağlı Sıhhiye Dairesi Başkanı olarak girdi. İkinci dönemden
başlayarak üyeliğini İstanbul milletvekili olarak sürdürdü. Aynı yıl Sağlık
ve Sosyal Yardım (Sıhhat ve İçtimai Muavenet) bakanı seçildi. Türkiye
Cumhuriyetinin ilk Sağlık Bakanı olan Refik Bey 14 yıl sürecek olan bu görevinde sağlık hizmetlerinin temellerini attı. 1931- 1938 yıllarında zaman
zaman Eğitim ve Maliye Bakanlıklarına vekaleten bakan Refik Saydam,
Atatürk'ün ölümünden sonra İçişleri Bakanlığı, CHP genel sekreterliği ve
Kızılay Başkanlığı yaptı.1942 yılında öldü.
SOYAK, HASAN RIZA (1888 – 1970): 1888 yılında Üsküp'te doğdu.
Görevine İstanbul'da, Vilayet kaleminde başladı. 1914 yılında İstanbul
Merkez Komutanlığı’na bağlı Sıkıyönetim Komutanlığı’nda hatip oldu. I.
Dünya Savaşı sırasında 1. Kolordu Kurmaylığı, 2. Kolordu Kurmaylığı ve
Harbiye Nezareti gibi kurumlarda görev yaptı. I. TBMM’ne hatip olarak
katıldı. Atatürk Cumhurbaşkanı olunca, 1924’ten itibaren Çankaya Köşkü'ne mutemet olarak çalışmaya başladı. Cumhurbaşkanlığı makamında,
1927'de özel kalem müdürü, 1932'de genel sekreter vekili, 1934'te de genel
sekreter oldu. Genel sekreterliği sırasında aynı zamanda Burdur milletvekili olarak da bir dönem görev yaptı. Güven veren kişiliğiyle başından sonuna Mustafa Kemal'in özel hesaplarını tutan ve harcamalarını yapan Soyak, 1970 yılında İstanbul'da öldü.
ÜNAYDIN, RUġEN EġREF (1892 – 1959): 1892 yılında İstanbul'da
doğdu. Galatasaray Sultanisi ve Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Askeri Baytar Alisi'nde, Darülmuallimini Aliye’de, Türkçe ve Fransızca öğretmeni olarak çalıştı. 1914'te yazarlığa soyundu ve Yeni Gün ve Tasvir-i
Efkar gibi gazetelerde söyleşi ve gezi türünde yazılar yayımladı. 1920'de
Ankara'ya gitti ve Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Lozan Barış Konferansı’nda
Matbuat Müşaviri olarak görev aldı. II. Dönem TBMM’ne Afyonkarahisar
milletvekili olarak katıldı. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği; Tiran,
Atina ve Budapeşte elçiliği ve Roma, Londra ve Atina Büyükelçiliği gibi
görevlerde bulundu. Mustafa Kemal Paşa'yı Türk basınında ilk kez tanıtmasıyla ünlenen ve 1952'de emekliye ayrılan Ünaydın 1959’da öldü.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
157
ZAMAN DİZİNİ
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1299 – 1918)
1299–1301: Osmanlı Beyliği kuruldu.
1325–1351: İbn-i Batuta keşif gezilerini gerçekleştirdi. Çin, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Afganistan ve Hindistan’ı kapsayan yolculuğuyla, modern ulaşım araçlarının ortaya çıktığı 19. Yüzyıla kadar tüm zamanların en büyük gezgini oldu.
1326: Osmanlı Beyliği, Bursa’yı başkent yaparak Kuzey Batı Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’na komşu oldu.
1389: Osmanlı Devleti, Kosova’da Sırpları yenilgiye uğrattı.
1425: Molla Fenari ilk Seyhülislam olarak atandı.
1440–1450: Gutenberg tipografik matbaa teknolojisini geliştirdi.
1453: Osmanlı Devleti, Sultan II. Mehmet komutasında İstanbul’u fethetti.
Bizans İmparatorluğu sona ererken, İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkenti oldu.
1475–1541: İspanyol fatih François Pizarre, Gonzalo ve Hermando kardeşlerin de yardımıyla İnka uygarlığını fethetti.
1487: Portekizli denizci Diaz, Güney Afrika’da Ümit Burnu’nu geçti.
1492: İspanya birliği sağlandı. Aynı yıl Krallık, Hint Adaları’na ulaşması amacıyla Christophe Colomb’un büyük yolculuğuna destek verdi. Colomb,
Amerika kıyılarında bugün Bahama Adaları olarak bilinen Lucayes Yarımadası’na ulaştı. Bu keşiflerden sonra, İspanya’nın dünya genelinde
deniz aşırı imparatorluğu başladı.
1497–1498: Lizbon’dan yola çıkan Portekizli denizci Vasco de Gama, Ümit
Burnu’nu dolaşarak Hindistan’da Kalküta’ya ulaştı.
1498: Amerigo Vespuce “yenidünya” kıtasına ulaştı. Kıtaya verilen adı ilk kez
1507 yılında bir harita üzerinde kullanıldı.
1517: Osmanlı İmparatorluğu Mısır’ı fethederek üç kıtaya yayıldı ve Halifelik
makamını İstanbul’a taşıdı.
1517: Haliç'te tersane yapıldı.
1517: Piri Reis, Mısır’da Sultan Selim'e ilk dünya haritasını sundu.
158
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
1519–1521: Hernan Cortèz Meksika’yı fethederek Aztek egemenliğine son
verdi.
1519–1522: Magellan sürekli Batıya giderek dünya çevresinde dolaşmayı başardı.
1528: Piri Reis, Kanuni Sultan Süleyman'a ikinci dünya haritasını sundu.
1531–1533:Francisco Pizzaro Peru’yu fethederek İnka egemenliğine son verdi.
1535: Osmanlı İmparatorluğu Fransa’ya ilk kapitülasyon haklarını verdi.
1590: Mikroskop icat edildi.
1600: Osmanlı İmparatorluğu’nda sikke tağşişi (develüasyon) gerçekleştirildi.
1608: Teleskop icat edildi.
1633: Galileo, dünyanın güneş çevresinde döndüğünü açıkladığı için Kilise tarafından mahkûm edildi.
1685: Osmanlı İmparatorluğu, Saraydaki altın ve gümüşü kullanarak sikke
bastı.
1689: İngiltere’de Haklar Bildirgesi yayımlandı ve anayasal monarşiye geçildi.
1707: İngiltere, İskoçya ve Galler’in katılımıyla Birleşik Krallık kuruldu.
1726: Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk matbaa İbrahim Müteferikka tarafından
kuruldu.
1765: İskoçyalı mühendis James Watt buharlı makineyi buldu. Bu buluş, endüstri devriminin başlangıcı oldu.
1775–1783: Amerikan kolonileri George Washington komutasında bağımsızlık savaşı başlattılar. 1776’da Bağımsızlık Deklarasyonu verilirken, İngiltere 1783’de Versailles Andlaşması ile 13 koloninin bağımsızlığını tanıdı.
1789: Fransa’da Paris halkı 14 Temmuzda ayaklandı ve Ağustos ayında İnsan
Hakları Bildirgesi ile sonuçlanacak olan Fransız İhtilâli gerçekleşti.
1792: Fransa, Jakobenlerin önderliğinde cumhuriyete geçti.
1792: Nizam-i Cedid hareketi başladı.
1795: Mühendishane-i Berr-i Hümayun açıldı.
1797: Paris, Viyana ve Berlin'e daimi elçiler atandı.
1808: Saray ve Ayanlar arasında Sened-i İttifak Anlaşması imzalandı.
1821: Yunan bağımsızlık ayaklanması başladı.
1823: ABD Başkanı James Monroe, ünlü “Monroe Doktrini”ni açıkladı.
1825: Georges Stephenson ilk yolcu trenini geliştirdi. İngiltere, yolcu taşımacılığına yönelik demiryolu ağını kuran ilk ülke oldu.
1826: Yeniçeri Ocağı kaldırıldı, onun yerine II. Mahmut tarafından Asakir-i
Mansure-i Muhammediyye ordusu kuruldu.
1831: İlk resmi gazete “Takvim-i Vekayi” yayımlanmaya başlandı.
1832: Osmanlı İmparatorluğu, Yunanistan’ın bağımsızlığını tanıdı.
1838: İngiltere ile Balta Limanı Ticaret Antlaşması yapıldı ve bu ülkeye önemli ayrıcalıklar tanındı.
1839: Tanzimat Fermanı ilan edildi.
159
1841: Londra Boğazlar Konferansı ile Boğazlar uluslararası bir sorun niteliğini
kazandı.
1854: Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk dış borçlanma gerçekleşti.
1855: İstanbul’da Şehremaneti kurularak modern belediyeciliğin temelleri
atıldı.
1856: Islahat Fermanı yayımlandı.
1876: Kanun-Esasi kabul edildi ve I. Meşrutiyet dönemi başladı.
19 Mayıs 1881: Mustafa Kemal, Selanik'te doğdu.
1893: Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi'ne başladı.
1896: Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
1888: Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendinin ölümü.
13 Mart 1899: Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ni bitirerek, İstanbul'da Harp Okulu Piyade Sınıfına girdi.
1900: Paris metrosu hizmete girdi.
1901: İlk Nobel ödülleri verildi.
10 ġubat 1902: Mustafa Kemal, Harp Okulu'nu Teğmen rütbesiyle bitirerek,
Harp Akademisi'ne girdi.
1903: Wright Kardeşler uçak ile ilk uçuşu gerçekleştirmeyi başardılar.
11 Ocak 1905: Mustafa Kemal, Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden
mezun oldu.
1906: Mustafa Kemal, Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu.
1907: 19 Finlandiyalı kadın, dünyada ilk kadın milletvekilleri oldular.
20 Haziran 1907: Mustafa Kemal, Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu.
20 Eylül 1907: Mustafa Kemal, Selanik'teki 3. Orduya atandı.
23 Temmuz 1908: İkinci Meşrutiyet ilan edildi.
17 Aralık 1908: İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, Meclis-i Mebusan açıldı.
1909: “Beyaz Adamlar”a karşı direnişin simgesi olmuş ünlü Apaçi lideri Gerenimo, 80 yaşındayken Oklahoma’da öldü.
13 Nisan 1909: 31 Mart Olayı.
15–16 Nisan 1909: Mustafa Kemal, 31 Mart (13 Nisan) Olayı üzerine, ayaklanmayı bastırmakla görevli Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanı olarak, Selanik’ten İstanbul'a hareket etti.
1911: Marie Curie radyoaktiflik konusunda yaptığı çalışmalarıyla Nobel Ödülü
aldı.
5 Ekim 1911: Mustafa Kemal, Tobruk ve Derne’de, İtalyanlara karşı savunma
ve oyalama savaşlarına katıldı.
27 Kasım 1911: Mustafa kemal, Binbaşı rütbesine yükseltildi.
1912: “Batmaz” diye nitelenen ünlü İngiliz yolcu gemisi Titanic, ilk seferini
gerçekleştirdiği 14 Nisanda bir buzdağına çarparak, ABD kıyılarına 725
km kala battı.
1912: Çin’de cumhuriyet kuruldu.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
160
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
15 Ekim 1912Osmanlı devleti Trablusgarp Savaşı sonrasında Trablusgarp ve
Bingazi’yi İtalya’ya bıraktı.
1912: Osmanlı Devleti I. Balkan Savaşı’nda yenildi ve Londra Antlaşması’nı
imzaladı.
1913: Charlie Spencer Chaplin’in ilk filmi "Making a living" gösterime girdi.
21 Temmuz 1913: Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Başkanı olduğu Bolayır
Kolordusu ile Birinci Balkan Savaşı’nda kaybedilen Edirne’yi geri aldı.
14 Kasım 1913: İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra, Yunanistan ile Osmanlı
devleti arasında Atina Antlaşması imzalandı.
1 Mart 1914: Mustafa Kemal, Yarbay rütbesine yükseltildi.
1 Ağustos 1914: Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan etmesi sonucu Birinci Dünya Savaşı başladı.
11 Kasım 1914: Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri yanında Birinci Dünya Savaşı'na girdi.
18 Mart 1915: İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışan İtilaf Devletlerine karşı zafer kazanıldı.
1 Haziran 1915: Mustafa Kemal Albay rütbesine yükseltildi.
9 Ocak 1916: İtilaf Devletleri Çanakkale’den çekildi.
15 Mart 1916: Mustafa Kemal, Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılan 16. Kolordu’nun komutanı olarak Doğu Cephesinde göreve başladı.
1 Nisan 1916: Mustafa Kemal, Miralay (Tümgeneral) rütbesine yükseltildi.
ġubat–Ekim 1917: Rusya’da Bolşevik (çoğunluk) Devrimi gerçekleşti ve
Menşevik (azınlık) yönetime son verildi.
15 Aralık 1917: Mustafa Kemal Paşa Veliaht Vahdettin ile Almanya’ya gitti.
Nisan 1917: ABD İtilaf Devletleri yanında savaşa katıldı.
6–7 Kasım 1917: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu.
4 Temmuz 1918: Vahdettin padişah oldu.
30 Ekim 1918: Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Gurup Komutanı oldu.
30 Ekim 1918: Osmanlı Devleti açısından Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Silah Bırakışması imzalandı.
11 Kasım 1918: Almanya’nın Bırakışma imzalaması sonucunda, o ana dek 8
milyonu aşkın insanın ölümüne mal olan Birinci Dünya Savaşı fiilen
sona ermiş oldu.
21 Aralık 1918: Meclis-i Mebusan feshedildi.
Ulusal Bağımsızlık Savaşı Dönemi (1919 – 1922)
18 Ocak 1919: Paris Barış Konferansı toplandı.
15 Mayıs 1919: İzmir, İtilaf Devletlerinin desteği ile Yunanlılar tarafından işgal edildi ve ilk silahlı direniş başladı.
19 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktı, Kurtuluş Savaşı başladı.
25 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Paşa, Havza'ya geldi.
22 Haziran 1919: Amasya Genelgesi yayınlandı.
161
23 Haziran 1919: Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti tarafından görevinden alındı.
8 Temmuz 1919: Mustafa Kemal Paşa tüm resmi görevlerinden ve askerlikten istifa etti.
23 Temmuz – 7 Ağustos 1919: Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında Erzurum Kongresi toplandı.
9 Ağustos 1919: Mustafa Kemal Paşa, askerlikten çıkarıldı.
11 Ağustos 1919: Almanya’da cumhuriyet kuruldu ve demokratik ve parlamenter bir nitelik taşıyan Weimar Anayasası kabul edildi. Bu rejim,
Hitler’in iktidara geldiği 1933’e kadar devam edecekti.
4–11 Eylül 1919: Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında Sivas Kongresi toplandı.
11 Eylül 1919: Mustafa Kemal Paşa, 7 Eylülde kurulan ARMH-C Heyet-i
Temsiliyesi Başkanlığına seçildi.
12 Eylül 1919: Padişah Mehmet Vahdettin, İngiltere ile manda anlaşmasını
onayladı.
20–22 Ekim 1919: Amasya Protokolleri imzalandı.
10 Ocak 1920: 32 ülkenin katılımıyla, merkezi Cenevre ve temel amacı dünya
barışının sürdürülmesi olmak üzere Milletler Cemiyeti kuruldu.
28 Ocak 1920: Misak-ı Millî, 12 Ocakta açılmış olan Osmanlı Meclisi tarafından kabul edildi.
16 Mart 1920: İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi.
19 Mart 1920: Mustafa Kemal, Ankara'da toplanacak ulusal Meclis için seçim
yapılması konusunda valilik ve komutanlıklara genelge yayımladı.
11 Nisan 1920: Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah, Takvim-i Vekayi’de Mustafa
Kemal Paşa ve arkadaşlarını “kâfir ve katledilmelerini vacip ilan eden”
bir fetva yayımladı.
11 Nisan 1920: Osmanlı Meclisi kapatıldı.
19–26 Nisan 1920: San-Remo Konferansı toplandı.
23 Nisan 1920: Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı.
29 Nisan 1920: Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı.
5 Mayıs 1920: Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) önderliğinde, Hâkimiyet-i
Milliye gazetesinde karşı fetva yayımlandı.
19 Mayıs 1920: TBMM, Damat Ferit ve arkadaşlarının yurttaşlıktan çıkarılmasına karar verdi.
24 Mayıs 1920: Mustafa Kemal Paşa hakkında Divan-ı Harp tarafından verilmiş olan idam kararı padişah tarafından onaylandı.
8 Temmuz 1920: Yunanlılar, Bursa'yı işgal etti.
10 Ağustos 1920: Sevr Antlaşması imzalandı.
11 Eylül 1920: TBMM'nde İstiklal Mahkemelerinin kurulmasına karar verildi.
9 Kasım 1920: Batı Cephesi kuzey ve güney olmak üzere iki bölüme ayrıldı.
İsmet Bey (İnönü) kuzey, Refet Bey (Bele) de güney cephesine atandı.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
162
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
2–3 Aralık 1920: Türkiye-Ermenistan arasındaki sınırı çizen Gümrü Antlaşması imzalandı.
27 Aralık 1920: Çerkez Ethem Ayaklanması başladı.
1921: Kanadalı Mary Ellen Smith dünyanın ilk kadın Bakanı oldu.
9–11 Ocak 1921: Birinci İnönü Zaferi kazanıldı.
20 Ocak 1921: TBMM Yeni Türkiye Devletinin ilk anayasası olan “Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu”nu kabul etti.
21 ġubat–12 Mart 1921: Londra Konferansı toplandı.
16 Mart 1921: Moskova Antlaşması imzalandı.
31 Mart–1 Nisan: İkinci İnönü Zaferi kazanıldı.
23 Nisan 1921: TBMM’nin açılması ulusal bayram ilân edildi.
18 Temmuz 1921: Albert Calmette ve Camille Guérin, kendi adlarını verdikleri (BCG) verem aşısını buldular.
27 Temmuz 1921: Toronto Üniversitesi’nden Frederick Grant Banting, asistanlarıyla birlikte insülini keşfederek şeker hastalarına umut oldu. Bantig ve arkadaşları buluşlarıyla 1923 yılında Nobel Tıp ödülünü alacaklardır.
5 Ağustos 1921: Başkomutanlık Yasası kabul edildi.
7–8 Ağustos 1921: Tekâlif-i Milliye Emirleri yayınlandı.
23 Ağustos–13 Eylül 1921: Sakarya Zaferi kazanıldı.
19 Eylül 1921: Mustafa Kemal Paşa’ya Mareşal ve Gazi unvanları verildi.
13 Ekim 1921: Kars Antlaşması imzalandı.
20 Ekim 1921: Ankara Antlaşması imzalandı.
1922: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu.
30 Ağustos 1922: Dumlupınar Meydan Savaşı kazanıldı.
9 Eylül 1922: İzmir geri alındı.
11 Eylül 1922: Bursa geri alındı.
11 Ekim 1922: Mudanya Bırakışması imzalandı.
1 Kasım 1922: Saltanat kaldırıldı.
18 Kasım 1922: Abdülmecit Efendi Halife seçildi.
20 Kasım 1922: Lozan Konferansı başladı.
Cumhuriyet Dönemi (1923 – 1950)
30 Ocak 1923: Yunanistan’la Türkiye arasında nüfus mübadelesine ilişkin
sözleşme ve protokol imzalandı.
17 ġubat 1923: İzmir'de "Türkiye İktisat Kongresi" toplandı.
8 Nisan 1923: Gazi Mustafa Kemal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk-ı
Milliye Cemiyeti adına ve seçim bildirisi niteliğini taşıyan Dokuz Umde'yi yayınladı.
24 Temmuz 1923: Lozan Antlaşması imzalandı.
9 Eylül 1923: Halk Fırkası kuruldu.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
163
29 Ekim 1923: Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
3 Mart 1924: Hilafet kaldırıldı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilerek eğitimde birlik sağlandı. Şeriye, Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye
vekâletleri kaldırıldı.
20 Nisan 1924: Yeni Anayasa kabul edildi.
17 Kasım 1924: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
11 – 15 ġubat 1925: Şeyh Sait Ayaklanması başladı.
2 Eylül 1925: Tekke ve Zaviyeler kapatıldı.
16 Ekim 1925: Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve Belçika arasında Locarno
Andlaşması imzalandı. Taraflar 1919 Versailles Andlaşması ile oluşan
sınırlara yönelik karşılıklı güvenceler verdiler.
25 Kasım 1925: Şapka Kanunu çıktı.
26 Aralık 1925: Milletlerarası Saat ve Takvimin Kabulü Hakkında Kanun
kabul edildi.
17 ġubat 1926: Medeni Kanun kabul edildi.
1 Mart 1926: Türk Ceza Kanunu kabul edildi.
5 Haziran 1926: Musul Antlaşması yapıldı.
7 Ekim 1926: İtalya’da faşist yasalar oylamayla kabul edildi, “Duçe” Mussolini tek parti yönetimine geçti.
15–20 Ekim 1927: Atatürk CHF Kongresi’nin ilk 6 gününde Büyük Söylev’ini
okudu.
28 Ekim 1927: Cumhuriyetin ilk nüfus sayımı yapıldı. Bu tarihteki nüfusumuz 13.648.270 olarak saptandı.
1928: İran Şahı, kadınların örtünmek zorunda olmadıklarına ilişkin kararname yayımladı.
10 Nisan 1928: Anayasa değişikliği yapılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir
din devleti olma niteliğine son verildi.
27 Ağustos 1928: Beş ülkenin katılımıyla savaştan kaçınma kararlılığı gösteren Briand-Kellog Paktı imzalandı.
1 Kasım 1928: Yeni Türk Harfleri kabul edildi.
24 Ekim 1929: New-York borsasında yaşanan ve % 30 düşüşle kendisini gösteren tarihsel kırılma, o günün “Kara Perşembe” izleyen yılların ise
Dünya Ekonomik Bunalımı olarak anılmasına yol açtı.
3 Nisan 1930: Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını da tanıyan "Belediye
Kanunu" TBMM'nde kabul edildi.
12 Ağustos 1930: Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
23 Aralık 1930: Öğretmen Yedek Subay Kubilay Menemen'de Devrim şehidi
oldu.
1931: Dünya ekonomik bunalımı Avrupa’ya sıçradı.
26 Mart 1931: Ölçüler Kanunu kabul edildi.
12 Nisan 1931: Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu.
19 ġubat 1932: Halkevleri kuruldu.
164
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
2 Temmuz 1932: ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, ekonomik bunalım
karşısında, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in kuramlarından
uyarlanan “New Deal” programını duyurdu.
7 Temmuz 1932: Portekiz’de Başbakan Antonio de Oliveira Salazar’ın diktatörlük rejimi başladı.
12 Temmuz 1932: Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu.
18 Temmuz 1932: Türkiye Milletler Cemiyeti'ne üye oldu.
1933: SSCB’de Stalin tarafından 1938’e dek sürecek olan büyük bir tasfiye süreci başlatıldı.
30 Ocak 1933: Hitler Alman Şansölyesi oldu ve tüm muhalefeti yok etti.
7 ġubat 1933: Ezan ve kamet İstanbul’da Türkçe okunmaya başladı.
20 Haziran 1933: Milli Eğitim Bakanlığı, üniversitede bir İnkılâp Enstitüsü
açılması hakkında karar aldı.
18 Kasım 1933: İstanbul Üniversitesi açıldı.
9 ġubat 1934: Balkan Antantı Atina’da imzalandı.
21 Haziran 1934: Soyadı Kanunu kabul edildi.
2 Ekim 1934: İtalya Etiyopya’yı işgal etti.
26 Kasım 1934: Efendi, Bey ve Paşa gibi unvanlar yasayla kaldırıldı.
3 Aralık 1934: Hangi dine mensup olursa olsun, din adamlarının mabet ve
ayinler dışındaki dini kisve taşımalarının yasaklanmasına dair kanun
kabul edildi.
5 Aralık 1934: Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkının verildiğine dair kanunun kabul edildi.
20 Temmuz 1936: Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.
5 ġubat 1937: Atatürk’ün Altı Temel İlkesi Anayasa'ya girdi.
14 Haziran 1937: Hatay'ın Bağımsızlık Antlaşması Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı.
8 Temmuz 1937: Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran'da Sadabat Paktı imzalandı.
20 Haziran 1938: TBMM, 19 Mayıs gününü "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kabul etti.
10 Kasım 1938: Atatürk maddi hayata gözlerini kapadı.
1939: İspanya’da cumhuriyetçiler yenildi ve General Franco hem devlet hem
de hükümet başkanı olarak Katolik ve otoriter bir rejime yöneldi.
23 Temmuz 1939: Hatay Türkiye'ye katıldı.
1 Eylül 1939: Almanya'nın Polonya'ya saldırmasıyla İkinci Dünya Savaşı başladı.
17 Nisan 1940: Köy Enstitüleri Kanunu TBMM'de kabul edildi.
7 Aralık 1941: Japonlar ABD’nin Havai’deki Pearl Harbour Limanı’na saldırıda bulundular. ABD Japonya, Almanya ve İtalya’ya savaş ilan etti.
4 ġubat 1945: Churchill, Roosevelt ve Staline’in katılımıyla Yalta Konferansı
gerçekleşti.
23 ġubat 1945: Türkiye Almanya’ya savaş ilan etti.
165
26 Haziran 1945: 46 ülkenin katımlıyla Birleşmiş Milletler Örgütü kuruldu.
6–9 Ağustos 1945: ABD Hiroshima ve Nagasaki’de atom bombası kullandı.
Japonya teslim oldu.
20 Mayıs 1946: Türkiye, UNESCO Antlaşması'nı onayladı.
7 Ocak 1946: Demokrat Parti kuruldu.
21 Temmuz 1946: İlk çok partili milletvekili seçimi yapıldı
7 Eylül 1946: Cumhuriyet tarihinin ilk büyük devalüasyonu yapıldı. Bir Amerikan Doları'nın değeri 131.5 kuruştan 280 kuruşa yükseltildi.
19 ġubat 1947: Türkiye, Uluslararası Para Fonu'na (IMF) kabul edildi.
1947: Truman Doktrini uygulanmaya başlandı.
1948: İsrail Devleti kuruldu.
3 Nisan 1948: Türkiye Avrupa Ekonomik İşbirliği'ne katıldı.
10 Aralık 1948: Birleşmiş Milletler Örgütü İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yayımladı.
1949: NATO kuruldu.
5 Mayıs 1949: Türkiye Avrupa Konseyine katıldı.
1 Ekim 1949: Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu.
16 ġubat 1950: Tek dereceli gizli oy ve açık tasnif esaslarını taşıyan çoğunluk
sistemine dayalı Seçim Kanunu kabul edildi.
14 Mayıs 1950: 27 yıllık Cumhuriyet Halk Patisi iktidarı, genel seçimler sonucunda sona erdi.
17 Ekim 1950: Meclise danışılmadan ABD ile kurulan ilişkiler sonucunda ilk
Türk Tugayı Kore'ye gönderildi.
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
166
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
KAYNAKÇA
AFETĠNAN, A., Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1968
AFETĠNAN, A., Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi Planı, Ankara: TTK
Yay., 1972
AFETĠNAN, A., Medenî Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara: TTK Yay., 1988
AKARSU, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Ġstanbul: Ġnkılâp Kitabevi Yay., 1988
AKDAĞ, Mustafa, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Ġstanbul, 1995
AKġĠN, Abdülahat, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara: TTK Yay., 1991
AKġĠN, Sina, “II. Jön Türk Hareketinin Dönemlendirilmesi”, VIII. Türk Tarih Kongresi, Cilt: III, Ankara: TTK, 1983
ALTUĞ, Yılmaz, Türk Devrim Tarihi Dersleri, Ġstanbul: ĠÜ Yay., 1975
AMĠN, Samir, “1492: La Polarisation des Mondes”, Ed. Spéieale de Cahiers des Sciences Humains
(Trente Ans: 1963–1992), 1993
AMĠN, Samir, “Modernité et Interprétations Religieuses”, Afrique et Développement, Vol.: XXIX, No:
1, 2004
AMĠN, Samir, Avrupamerkezcilik, Ġstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1993
ANSART, Pierre, “Kemal Atatürk ve Siyasal Duyarlığın DeğiĢimi”, Uluslararası Atatürk Sempozyumu, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1984
ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), Cilt: 1, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1991
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt: I, Ankara, 1997, s. 188-201.
Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Der.: Nimet Arsan, Cilt: 4, Ankara: Türk Ġnkılâp Tarihi
Enst. Yay., 1964
ATEġ, ToktamıĢ, Türk Devrim Tarihi, Ġstanbul: Der Yay., 1998
AYBARS, Ergün, İstiklal Mahkemeleri, 2 Cilt,
AYBARS, Ergün, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-I, Ġzmir: Ege Üniv. Yay., 1986
AYDEMĠR, ġ. Süreyya, Tek Adam, 3 Cilt, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yay., 1986-1987
AYDIN, Mesut, Millî Mücadele Döneminde TBMM Hükümeti Tarafından İstanbul’da Kurulan Gizli
Guruplar ve Faaliyetleri, Ġstanbul, 1992
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
167
BAYUR, Y. Hikmet, Atatürk. Hayatı ve Eseri, Ankara: Güven Matbaası, 1963
BAYUR, Y. Hikmet, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Ankara, 1995
BERKES, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ġstanbul: Doğu-Batı Yay., 1978
BIYIKLIOĞLU, Tevfik, Trakya’da Milli Mücadele-I, Ankara, 1955
BĠRSEL, M. Cemil, Lozan, Sosyal Yayınlar, Cilt I, Ġstanbul, 1998
BORATAV, Korkut, Türkiye’de Devletçilik, Ankara: SavaĢ Yay., 1982
BOSTAN, M. Hanefi, “I. Dünya SavaĢı Sırasında Ermenileri Ġskân Meselesi ve Bazı Geçekler”, Türk
Dünyası Araştırmaları Dergisi, S. 57, Ağustos 1988
BRAUDEL, Fernand, Maddi Uygarlık - Dünyanın Zamanı, Ankara, 2004
Büyük Larousse, Ġstanbul: Milliyet Yay.
CUÈNOT, Jean – MICHAUD, Gérard, Chronologie et Glossaire, Ed.: Gymnases de Chamblandes
et de Morges, 2004
ÇAVDAR, Tevfik, Özgürlük Kavgasında Yaşayan Geçmiş (1860-1918), Ankara: AY-ÇA Yay., 1982
ERGÜDEN, Akın, Uygarlık Tarihi, EskiĢehir: AÜ.AÖF Yay., 1996
ERĠM, Nihat, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, C. I, Ankara: TTK Yay., 1953
GENCER, A. Ġhsan – ÖZEL, Sabahattin, Türk İnkılâp Tarihi, Ġstanbul: Der Yay., 1998
GÖKBERK, Macit, Felsefe Tarihi, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yayınları, 1990
GÖKBĠLGĠN, M. Tayyib, Millî Mücadele Başlarken, I. Kitap, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1959
GÜNEġ, Ġhsan, “II. MeĢrutiyet Devri (1908-1918)”, Osmanlı Tarihi, EskiĢehir: AÜ.AÖF Yay., 1991
GÜNEġ, Ġhsan, I. T.B.M.M’nin Düşünce Yapısı (1920-1923), Ankara, 1997
GÜRÜN, Kamuran, Ermeni Dosyası, Ankara: TTK Yay., 1983
HANÇERLĠOĞLU, Orhan, Ekonomi Sözlüğü, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yay., 1993
HANÇERLĠOĞLU, Orhan, Felsefe Sözlüğü, Ġstanbul: Remzi Kitabevi Yay., 1996
HANĠOĞLU, M. ġükrü, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902), C. I, Ġstanbul: ĠletiĢim Yay, 1985
HATĠPOĞLU, M. Murat, Türk-Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821–1922), Ankara: Türk Kültürünü AraĢtırma Enst. Yay., 1988
HELMREĠCH, C. Paul, Sevr Entrikaları, Ġstanbul: Sabah Kitapları, 1996
HĠMMETOĞLU, Hüsnü, Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul ve Yardımları, Cilt: I, Ġstanbul, 1975
ĠĞDEMĠR, Uluğ, Sivas Kongresi Tutanakları, Ankara: TTK Yay., 1986
ĠNÖNÜ, Ġsmet, Hatıralar, 2 cilt, Ankara: Bilgi Yay., 1985
İslâm Ansiklopedisi, C.: 5.1, Ankara: MEB Yay., 1964
JAESCHKE, Gotthard, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara, 1991
KANSU, M. Müfit, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, 2 Cilt, Ankara: TTK Yay., 1988
KARABEKĠR, Kâzım, İstiklâl Harbimiz, Ġstanbul: Türkiye Yay., 1969
KARABEKĠR, Kâzım, İttihat ve Terakki Cemiyeti (1896-1909), Ġstanbul: 1982
KARAL, E. Ziya: Osmanlı Tarihi, Cilt: V ve VIII, Ankara: TTK Yay., 1988
KARAL, E. Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, Ġstanbul: MEB Yay., 1981
KENNEDY, Paul, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, Ankara: ĠĢ Bankası Yayınları, 1991
KILIÇBAY, Mehmet Ali, Doğu’nun Devleti Batı’nın Cumhuriyeti, Ankara: Ġmge Yayınları, 2001
168
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
KINROSS, Lord, Atatürk, Ġstanbul: Altın Kitaplar Yay., 1988
KĠLĠ, Suna – GÖZÜBÜYÜK, ġeref, Türk Anayasa Metinleri, Ġstanbul: ĠĢ Bankası Yay., 2000
KĠLĠ, Suna, Atatürk Devrimi, Ankara: ĠĢ Bankası Yay., 1981
KĠLĠ, Suna, Türk Devrim Tarihi, Ġstanbul, 2001
KOCATÜRK, Utkan, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi Ankara:.TTK.Yay., 1988
KÖKSAL, Osman, “Mütareke Döneminde Ermeni ve Rum Patrikhanelerinin ĠĢbirliği”, Askeri Tarih
Bülteni, Yıl: 13, Sayı: 24, ġubat 1998, Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik AraĢtırmalar Enstitüsü BaĢkanlığı Yayını
KURMUġ, Orhan, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Ankara: SavaĢ Yay., 1982
LAVERGNE, Gaston, (ty.), La Democratie dans l’Histoire, Édition électronique sur
www.esplanade.org/democratie
LE GOFF, Jacques, Ortaçağda Entelektüeller, Ġstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1994
LEWĠS, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Ankara: TTK.,Yay.,1991
MUMCU, Ahmet, “Devletler Hukuku Açısından Mudanya Mütarekesi”, Mudanya Mütarekesi ve Uluslararası Sonuçları, Bursa: UÜ Yay., 1993
MÜDERRĠSOĞLU, Alptekin, Kurtuluş Savaşı’nın Mali Kaynakları, Ankara, 1990
Neden Avrupa Tarihi, Der.: H. Ġslamoğlu, Ġstanbul, 1997
Nutuk-Söylev, 3 Cilt, Ankara: TTK Yay., 1989
ORTAYLI, Ġlber, “Osmanlı Ermenileri”, Yeni Türkiye, Yıl: 7, S. 38, Mart-Nisan 2001
ÖKTEM, Niyazi, Devlet ve Hukuk Felsefesi Akımları, Ġstanbul: Der Yayınları, 1995
ÖZALP, Kazım, Milli Mücadele (1919-1922), Cilt: I, Ankara, 1971
SANDER, Oral, Siyasi Tarih, Ankara: Ġmge Yayınları, 1989
SARICA, Murat, Fransız İhtilali, Ġstanbul: Gerçek Yay., 1981
SARICA, Murat, Siyasal Tarih, Ġstanbul: Ar Yayınları, 1983
SARIHAN, Zeki, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, 3 cilt, Ankara, 1986
SÉE, Henri, Les Origines du Capitalisme Moderne (Esquisse Historique), Paris: Librairie, Armand
Colin, 1926 (Édition électronique de l'Université du Québec, 2003)
SELEK, Sabahattin, Anadolu İhtilâli, Ġstanbul: KastaĢ Yay., 1981
SONYEL, Salahi, “Hıristiyan Azınlıklar ve Osmanlı Ġmparatorluğu’nun Son Dönemi”, Yeni Türkiye,
Yıl: 7, S. 38, Mart-Nisan 2001
Sosyal Bilimler El Sözlüğü, Ġstanbul: Alfa Yay., 2003
SOYSAL, Ġsmail, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, I. Cilt: 1920-1945, Ankara: TTK Yay., 1989
ġENġEKERCĠ, Erkan, Türk Devriminde Celâl Bayar, Ġstanbul: Alfa Yay., 2000
TAÇALAN, Nurdoğan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, Ġstanbul: Milliyet Yay., 1970
TANĠLLĠ, Server, Uygarlık Tarihi, Ġstanbul: Say Yayınları, 1981
TANÖR, Bülent, Kuruluş-Kurtuluş, Ġstanbul: ÇağdaĢ Yay., 1998
TANÖR, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Ġstanbul: YKY Yay., 2002
TANSEL, Selahattin, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922), Ankara: Vakıflar Bankası Yay., 1965
TANSEL, Selahattin, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Cilt: 1, Ġstanbul: MEB Yay., 1991
169
TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 1: 24 Nisan 1920- 21 ġubat 1921, Cilt 2: 17 Mart 1921-25 ġubat
1922, Ankara, 1999.
TEKELĠ, ġirin, “Cumhuriyet Döneminde Seçimler”, CDTA, Cilt: 7
TENGĠRġENK, Y. Kemal, Vatan Hizmetinde, Ankara, 2001
TEVETOĞLU, Fethi, Millî Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, Ankara: TTK Yay., 1988
TĠMUR, Taner, Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara: Ġmge Yay., 1993
Toplumbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara: TDK Yay., 1980
TOPRAK, Zafer, “MeĢrutiyet’te Seçimler ve Seçim Mevzuatı”, TCTA, Cilt: 4
TOURAĠNE, Alain, Demokrasi Nedir?, Ġstanbul: YKY Yayınları, 2002
TUNAYA, T. Zafer, “1876 Kanun-ı Esasisi ve Türkiye’de Anayasa Geleneği”, TCTA, Cilt: 1
TUNAYA, T. Zafer, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, Ġstanbul, 2002
TUNAYA, T. Zafer, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler (1876–1938), C. I, Ġstanbul: 2001
TURAN, ġerafettin, Türk Devrim Tarihi, Cilt: II, Ankara: Bilgi Yay., 1992
Türk Dış Politikası-Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt: I / 19191980, Editör: Baskın Oran, Ġstanbul, 2001
Türk İstiklâl Harbi, II. Cilt: Batı Cephesi, Ankara: Gnkur. BaĢk. HTD Yay., I. Kısım: 1963, II. Kısım:
1965.
TÜRKGELDĠ, A. Fuat, Mondros ve Mudanya Mütarekeleri’nin Tarihi, Ankara, 1948
UÇAROL, Rıfat, Siyasi Tarih, Ġstanbul: Filiz Kitabevi Yay., 1985
UNAT, F. ReĢit, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin KuruluĢuna Ait Vesikalar”, Tarih
Vesikaları Dergisi, I. Cilt (Haziran 1941)
URAS, Esat, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ġstanbul: Belge Yay., 1976
ÜÇOK, CoĢkun, Siyasal Tarih, Ankara, 1967
ÜLMAN, Haluk, Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol (ve Savaş), Ankara, 1973
YAVUZ, Hilmi, “BatılılaĢma Değil, OryantalistleĢme”, Doğu-Batı, Yıl: 2, Sayı: 2 (ġubat-Mart-Nisan
1998)
YERASĠMOS, Stefanos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Kitap: 2, Ġstanbul: Belge Yay., 1987
ATATÜRK İLKELERİ VE DEVRİM TARİHİ – I
Download