Bu kitap, Patates Baskı Ekibi tarafından tek kopya olarak, Beyazıt

advertisement
Bu kitap, Patates Baskı Ekibi tarafından tek kopya olarak, Beyazıt Devlet Kütüphanesi Görme
Engelliler bölümünde kullanılmak üzere görmeyen okuyucuların yararlanabileceği hale
dönüştürülmüştür.
Bu çalışma Patates Baskı'nın söz konusu kamu hizmetine destek sağlamak amacı ile gönüllü olarak
yürüttüğü bir faaliyettir. Tarih III
Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941)
PATATES BASKI
, 11. Kat, Ana Hol, No- 1472 Okmeydanı 60270 İSTANBUL VE* (0212) 210 W 66 Far (0.212) 210 80
68
Bu kitabın yayın hakları Analiz Basım Yayın Tasarım Uygulama Ltd. Şti.nindir.
Birinci Basım: 1932, Devlet Matbaası, İstanbul
İkinci Basım: 1933, Devlet Matbaası, İstanbul
Üçüncü Basım: Nisan 2001
Teknik Hazırlık: Analiz Basım Yayın
Baskı: Sistem Ofset
ISBN: 975-343-309-3 (Tk. No.)
ISBN: 975-343-321-2 (3. cilt)
KAYNAK YAYINLARI: 326
ANALİZ BASIM YAYIN TASARIM UYGULAMA LTD. ŞTİ.
İstiklal Cad. 184/4 80070 Beyoğlu-İstanbul Tel: (0212) 252 21 56 - 252 21 99 Faks: (0212) 249 28
92
Kaynak Yayınla: rihinin Ana Hatlar laplarını da eski ve
Türk Tarihinin ı tarihçiler tarafındaı Bu açıdan denebiliı rı için bir çerçeve s list Devrim dönem se Tarih
kitapları b
Lise Tarih kitap lışmalarındaki şefe: yılında, Afetinan'ır 23 Nisan 1930 güı türk'ün isteği üzeriı Türk
Tarihi Heyeti lo bir metin hazırl; edildi. İlk hazırlana düzeltmeler ve ekle
1 Türk Tarihinin Ana l tanbul, Mayıs 1996.
2 Afetinan, Atatürk'ler
3 Atatürk'ün kendi eli) gün daktilo nüshalaı bir kısmının fotoko Atatürk'ün elyazılar kez 1986 yılı Mart
a kez 2OOO'e Doğru ra 11-18 Temmuz 199: zide Aydınlık gazete Tarih kitapları üzeri lah, Kaynak
Yayınlı
SUNUŞ
Kaynak Yayınları, Kemalist Devrim'in tarih tezlerini içeren Türk Tarihinin Ana Hatları adlı temel
kitaptan1 sonra dört ciltlik lise Tarih kitaplarını da eski ve yeni kuşakların incelemesine sunuyor.
Türk Tarihinin Ana Hatları, Kemalist Devrim'in önderleri ve seçkin tarihçiler tarafından incelenmek
üzere, 1930 yılında yüz adet basılmıştı. Bu açıdan denebilir ki, devrimin öncülerine, kendi aralannda
tartışmaları için bir çerçeve sunuyordu. Daha sonra Türk Tarih Kurumu'nun Kemalist Devrim
döneminde yayımladığı kitaplar ve elinizdeki dört ciltlik lise Tarih kitapları bu temel metne dayandı.
Lise Tarih kitaplarının üretilmesi süreci şöyle özetlenebilir: Tarih çalışmalarındaki seferberlik, 1929
yılında Atatürk tarafından başlatıldı. 1930 yılında, Afetinan'm deyişiyle "geniş bir tarih araştırmaları
devri" açıldı. 23 Nisan 1930 günü Türk Ocaklan'nın VI. Kurultayı toplandı ve Atatürk'ün isteği üzerine
Türk Tarihi Heyeti'nin oluşturulması kararlaştırıldı.2 Türk Tarihi Heyeti üyeleri 1930 yılında öncelikle
Türk tarihi üzerine daktilo bir metin hazırladılar. Çalışmalara 1930 yılı yazında Yalova'da devam edildi.
İlk hazırlanan daktilo metni inceleyen Atatürk, sayfalara kendi eliyle düzeltmeler ve ekler yazdı. Kimi
zaman da yanında bulunanlara yazdırdı.3
1 Türk Tarihinin Ana Hatları, önsöz: Doğu Perinçek, ikinci basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mayıs
1996.
2 Afetinan, Atatürk'ten Mektuplar, Tüık Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1981, s.10 vd.
3 Atatürk'ün kendi eliyle yazdığı veya yazdırdığı bu ekler ve düzeltmelerin yer aldığı özgün daktilo
nüshalar, Anıtkabir Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Bu belgelerin önemli bir kısmının fotokopisi
Aydınlık ve Kaynak Yayınlan Arşivi'nde de korunmaktadır. Atatürk'ün elyazılarmın veya yazdırdığı
notların bulunduğu sayfalardan bazıları, ilk kez 1986 yılı Mart ayında Saçak dergisinin 26. sayısında
yayımlandı. Bir kısmı ise, ilk kez 2OOO'e Doğru'mın 22 Şubat 1987 tarihli 8. sayısında gün ışığına çıktı.
Daha sonra 11-18 Temmuz 1993 arasında "Atatürk'ün Elyazısıyla Allah ve Peygamber" başlıklı dizide
Aydınlık gazetesi sayfalarında yer aldı. Atatürk'ün elyazılarmın fotokopyalan ve Tarih kitapları
üzerindeki etkisi için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, Kaynak Yayınları, Eylül 1994,
"Ekler" bölümü, s. 197.
IV
Böylece Türk Tarihinin Ana Hatları başlığıyla seçkinler için basılan kitap ortaya çıktı. Bu kitap, daha
sonra yapılan tarih çalışmaları ve yayımlanan tarih kitapları için kılavuz işlevi gördü.
İkinci önemli adım ise, 1931 yılında elinizde bulunan lise Tarih kitabının yayımlanmasıyla atılmıştır. O
zaman lise dört yıl olduğu için dört cilt halinde basılan Tarih, büyük ölçüde Türk Tarihinin Ana Hatları
kitabından yararlanılarak yazılmıştır ve Atatürk'ün yaptığı ekleri ve düzeltmeleri de içermektedir.
Öte yandan yine 1931 yılında Türk Tarihinin Ana Hatları Methal Kısmı başlığıyla 87 sayfalık bir özet, 30
bin adet basılmıştır. Bu özet, Türk Tarihinin Ana Hatları 'nın çeşitli bölümlerinden alınan parçalardan
derlenmiştir.4
Lise Tarih kitaplarının ilk basımı 1931-1932 ders yılına yetiştirilmişti. Yoğun tarih incelemelerinin 1929
yılında başladığı dikkate alınırsa, çalışmanın temposu, hayranlık verici hızdadır ve ancak devrimin
yakıcı ihtiyaçlarıyla açıklanabilir.
Kemalist önderlik, Cumhuriyet'i emanet edeceği genç kuşaklara, Cumhuriyet Devrimi'nin tarih
görüşünü dört ciltlik Tarih kitabıyla özetlemiştir. Prof. Dr. Şerafettin Turan'ın söylediğine göre, lise
gençliği 1931 yılından 1941'e kadar bu kitaplarla eğitilmiştir. Atatürk'ün ölümünden bir yıl sonra,
1939'da bu kitapların müfredattan kaldırılması karan alınmışsa da, yeni kitapların hazırlandığı 1941'e
kadar bu kitaplar okutulmuştur. Bu nedenle lise Tarih kitaplarının, devrimci kuşakların ideolojisini
belirleyen en temel metin olduğunu söylemek abartılı değildir.
Her devrim, yönettiği topluma, kendi ideolojisini öncelikle tarih üzerinden verir. Çünkü, devrimin
kendisi tarihin ürünüdür. Her devrim, tarihin içinde eskimiş olanı yıkarken, yeni toplumu yine tarihin
içinde oluşan devrimci birikimle kurar. Devrim, aslında tarih yapmaktan, başka deyişle toplum
kurmaktan başka bir şey değildir. O nedenle her devrim, hem yıktığı toplumsal-siyasal kuruluşu, hem
de kurmak istediği toplumu, öncelikle tarih üzerinden açıklamak ve kavratmak durumundadır.
Kemalist Devrim de bunu yapmıştır.
Cumhuriyet'in lise tarih öğrenimi, dünya ve Türkiye tarihini açıklarken, Cumhuriyet Devrimi'nin dünya
görüşünü de açıklamıştır. Bu nedenle Türk Tarihinin Ana Hatları olsun, lise Tarih kitapları olsun, Tarih
öğ-4 Bu kitabın başlığı yanıltıcıdır. Çünkü kitap, Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının "Methal Kısmı"
(Giriş Bölümü) değil. Aslında kitabın başlığı, Türk Tarihine Methal (Türk Tarihine Giriş)'dir. Nitekim
içindekiler bölümünün başındaki başlık böyle.
renmekten önce, Kemalist Devrim'in ideolojisini incelemek isteyenler için, eşi bulunmayan
kaynaklardır.
Kemalist Devrim önderliğinin tarih çalışmaları ve tarih eğitimi, tek sözcükle devrim içindir. Bu amaç,
hem Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kılavuz kitabın, hem de lise Tarih kitabının başında açıkça ortaya
konur. Elinizdeki kitapta yer alan önsözün ikinci ve üçüncü paragrafı aynen şöyledir:
" l 000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanhk davalarının doğurduğu düşmanlık duygusuyla tutucu
tarihçiler bu davalarda asırlarca İslamlığın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini kan ve ateş
maceralarından ibaret göstermeye savaştılar. Türk ve İslam tarihçiler de Türklüğü ve Türk
medeniyetini İslamlık ve İslam medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslamlıktan önceki binlerce yıla ait
devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın
zamanlarda, Osmanlı İmparatorluğu'na dahil bütün unsurlardan tek bir milliyet yaratmak hayalini
güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, Milli Tarihin yalnız ihmal değil, hatta yazılmış
olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklendi.
Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabiî olarak, mektep programlan ve mektep kitapları üzerinde bile
etkisini gösterdi ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eşanlamlı tutulması
geleneği mektep kitaplarımıza kadar girdi."
Görüldüğü gibi, Cumhuriyet Devrimi önderliği, tarih çalışmalarına, Avrupamerkezci tarih tezlerine
karşı ulusal-devrimci tarih teorisini inşa etmek için başlamıştır.
Birinci çıkış noktası, Batı'nın Türk tarihine ilişkin görüşlerinin çürütül-mesidir.
İkinci hareket noktası ise, birinciyle bağlantılı olarak, Cumhuriyet toplumunu ortaçağın ümmetçi tarih
görüşünden arındırmaktır.
Bilindiği gibi, 18. yüzyıldan sonra üretilen Avrupamerkezci tarih teorisi, insanlık tarihini, eski YunanRoma uygarlıkları ekseninde açıklamış ve uygarlık mirasım da Asyalı ve Ortadoğulu kaynaklarından
kopararak, AvVI
rupa'nın tekelinde göstermişti.5 Batı Avrupa dışındaki halklar, bu arada Türkler, uygarlık yaratan
değil, uygarlıkları yağmalayan ikinci sınıf "barbar" ırklardan sayılmıştı. Bu halklar, ancak Avrupa'nın
yönetimi altında uygarlaşabilirlerdi. Avrupamerkezcilik, emperyalizmin sömürgecilik siyasetini haklı
göstermek için bilimdışı bir zeminde imal edilmişti.
Kemalist Devrim önderliği, hem Kurtuluş Savaşı'yla ulusal devleti kurarken, hem de Cumhuriyet
Devrimi'ni gerçekleştirirken, Avrupamerkez-ci safsatalarla göğüs göğüse geldi. Bu nedenle,
emperyalizme karşı silahlı mücadele, daha sonra kültürel düzlemde devam etti.
Tarih çalışmalarının ikinci cephesi, "din gayreti" içindeki ortaçağ güçlerine karşıydı. Cumhuriyet
önderliğinin amacı, yıktıkları feodal Osmanlı devletinin ideolojisiyle hesaplaşmak ve topluma
Cumhuriyet'in ideolojisini hâkim kılmaktı. Atatürk'ün Türk Tarihinin Ana Hatları'nm ilk daktilo taslağı
üzerinde yaptığı düzeltme ve eklerin çoğunun dinlerin tarihi ve İslamiyet üzerine olması, bu açıdan
çok doğaldı. O'nun önderliği sayesinde, lise Tarih kitabının II. cildinde, İslamiyetin dışından yazılmış bir
İslam tarihi bulunmaktadır. Cumhuriyet'in liseli gençlere öğrettiği İslam, doğaüstü bir kuvvetin değil,
fakat tarihsel-sosyolojik gelişmelerin ürünüdür. Zaten daha ilk cildin başında evrenin ve insanın
yaratılışı teorisi çürütülmüş ve bu süreçler bütünüyle bilimsel verilerle açıklanmıştı.
Selçuklu ve Osmanlı "feodal" devletleri ve toplumları da, II. ve III. ciltlerde, sınıf tahlilini esas alan
bilimsel yöntemlerle anlatılmıştır. Lise Tarih kitabına göre, Selçuklu ve Osmanlı toplumları, sınıflı
toplumlardır. Devlet, feodal hâkim sınıfın yönetimindedir. Osmanlı ordusu, özellikle yeniçeri birlikleri,
Osmanlı sultanı ile hâkim zümresinin çıkarlarını korumaya memurdur. İslamiyet ise, aynı feodal
hâkimiyet sisteminin ideolojik aracıdır.6
5 Avrupamerkezci tarih teorisinin dayandığı temellerin esaslı eleştirisi için bkz. Martin Bernal,
KaraAtena, çev. Özcan Buze, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 1998. Yine bkz. Ellim ve Ütopya
dergisinin "Avrupamerkezci Tarih Safsatası" başlıklı özel sayısı, sayı 21, Mart 1996.
6 Kemalist tarihçilik konusunda bkz. Doğu Perinçek, "Burjuva Liberal Tarihçilik ve Kemalizm", Saçak,
sayı 30, Temmuz 1986, s.20 vd; Doğu Perinçek, "Kemalistlerin Osmanlı Toplumu Üzerine Sınıfsal
Tahlili", Saçak, sayı 56, Eylül 1988, s.44 vd. Yine bkz. Doğu
VII
Lise Tarih kitapları, kuşkusuz Devrimci-Milliyetçi önyargıları da içermektedir; ayrıca 1930'lu yılların
tarih bilgisiyle sınırlıdır. Ne var ki, bugünkü Milli Eğitim'in bu kitapları temel alan bir uygulamaya
girişmesi, öğretim sisteminde devrim anlamına gelir.
***
İ
Lise Tarih kitabı, Sayın Kurtuluş Güran'ın dikkatli çalışmasıyla sadeleştirildi. Özgün metnin tarihsel
havasının korunmasına dikkat edildi. Bu nedenle yalnız bugün bilinmeyen sözcükler değiştirildi.
Cumhuriyet Devrimi'nin ilk kuşaklarının Tarih kitabı, yeni kuşaklara ilk yayımlandığı yazı karakteriyle,
sayfa düzeniyle ve ciltle sunuluyor. O zamanın yoksul Türkiye'sinin devrimci eğitime verdiği önem,
kitabın yalnız içeriğine değil, kâğıt, baskı ve cilt kalitesine de yansımıştı.
Lise Tarih kitabını, devrimci gelenekten devrimci geleceği yaratma bilinciyle yayımlıyoruz.
Doğu Perinçek 24 Eylül 2000
TARiH
III
YENİ VE YAKIN ZAMANLAR
T. T. T. CEMİYETİ TARAFINDAN YAZILMIŞTIR
C
6 renkli 3 karakalem tablo — 19 harita — 195 resim.
im j
1933
İSTANBUL
DEVLET MATBAASI
Maarif Vekâleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi'nin 26/7/1932 tarih ve 2427 numaralı emriyle ikinci defa
olarak 10 000 nüsha basılmıştır*
* Bu bilgi, kitabın 1933 yılında yapılan ikinci basımında yer almaktadır (Kaynak Yavınları'nın notu).
v.s
İLK BASIMIN ÖNSÖZÜ
Son yıllara gelinceye kadar "Türk Tarihi" memleketimizde en az incelenmiş konulardan biri halindeydi.
l 000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanhk davalarının doğurduğu düşmanlık duygusuyla tutucu
tarihçiler bu davalarda asırlarca İslamlığın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini kan ve ateş
maceralarından ibaret göstermeye savaştılar. Türk ve İslam tarihçiler de Türklüğü ve Türk
medeniyetini İslamlık ve İslam medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslamlıktan önceki binlerce yıla ait
devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın
zamanlarda, Osmanlı İmpara-torluğu'na dahil bütün unsurlardan tek bir milliyet yaratmak hayalini
güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, Milli Tarihin yalnız ihmal değil, hatta yazılmış
olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklendi.
Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabiî olarak, mektep programlan ve mektep kitapları üzerinde bile
etkisini gösterdi ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eşanlamlı tutulması
geleneği mektep kitaplarımıza kadar girdi.
Türk tarihinin, inkâr edilmiş ve unutturulmuş simasını ve mahiyetini, bütün gerçekliğiyle meydana
çıkarabilmek için çalışmakta olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bir kısım üyesini tarih öğretimindeki bu
boşluğu doldurabilecek bir kitap hazırlamakla görevlendirdi.
En yeni eserlere ve Anadolu, Mısır, Mezopotamya, Orta Asya, Kuzey Hint, Kuzey Çin ve Güney Sibir'de
her gün daha ileri götürülmekte olan arkeolojik incelemelere dayanmakla beraber, konunun genişliği,
zamanın darlığı yanında, önümüzdeki ders yılına yetiştirilmesi zaruretinin de zorXII
TARİH
laması sebebiyle, bu küçük eserin ihtiyacı tam ve mükemmel şekilde karşılayacağı iddia olunamaz.
Noksanlar, ileride, yeni basılışlarda tamamlanacaktır. Kitabın içerdiği konular etrafında daha fazla bilgi
edinmek isteyenler, aynı heyetin pek yakında bastırılmak üzere hazırladığı Umumi Türk Tarihinin Ana
Hatları hakkındaki esere müracaat edebilirler.
Cemiyet, dört kitap halinde hazırlamış olduğu bu küçük eseri, mekteplerde okutulmasını kabul eden
Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti'ne hediye etmiştir.
İKİNCİ BASIMIN ÖNSÖZÜ
Geçen ders yılı başında yayımlanmış olan "Tarih" serisi 1932-1933 ders yılı ihtiyacını karşılamak üzere
tekrar basılmıştır. Bu basılışta üçüncü ciltte Batı tarihine dair eksik konular ve haritalarla resimler
tamamlanmış, haritalar öğrenimde daha kullanışlı olmak üzere kitabın sonuna ve metin dışına
alınmış, harita klişeleri daha itinalı bir şekilde tamamlanarak yeniden yaptırılmıştır.
"Tarih" bu basılışıyla arzu ettiği mükemmeliyete bir adım daha yaklaşmış bulunuyordu. Yeni
basılışlarında bunu daha ileriye vardırmaya çalışacaktır.
TARİH
İÇİNDEKİLER
I- OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
1-31
Osmanlı Türklerinin kökeni, s.l. - Osmanlıların ortaya çıktığı sırada Anadolu'nun durumu; Anadolu
Selçukları ve Selçuk feodalitesi, s.l. -Osman Bey, s.2. - İlk devlet teşkilatı, para, ilk düzenli ordunun
esası, toplumsal teşkilat, arazi paylaşımı, şehirlerin idaresi, s.4. - Osmanlıların ortaya çıktığı sırada
Avrupa'nın durumu: Doğu, s.6. - Osmanlıların ortaya çıktığı sırada Avrupa'nın durumu: Merkez, s.9. Osmanlıların ortaya çıktığı sırada Avrupa'nın durumu: Batı, s. 12. - Avrupa'da değişiklik, s.16. Osmanlıların Avrupa'ya geçişi, s.18. - Balkanlar'da Bizans ve İslav hâkimiyetinin sonu ve İstanbul'un
Osmanlılar tarafından tehdidi, s. 19. - Yeniçeri piyade ordusunun oluşturulması, s.22. -Anadolu Türk
beyliklerinin birleştirilmesi, s.23. - Bizans'ı sıkıştırma, Haçlı saldırıları, s.26. - Aksak Timur'un
Anadolu'yu istilası, s.27. -Osmanlı Devleti'nin tekrar kendisini toplaması, Çelebi Mehmet, s.28.
- Haçlı saldırılarına karşı başarıyla karşı koyma: II. Murat, s.29.
II- OSMANLI İMPARATORLUĞU
32-70
Fatih Sultan Mehmet: İstanbul'un fethi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu, s.32. İmparatorluğun iç teşkilatı: "Fatih Mehmet Kanunu", Müslüman olmayan tebaaya müsaadeler, s.34. Denizaşırı genişleme: Adriyatik ve Ege Denizi'nde savaşlar; Kırım hanlarının Osmanlı sultanlarını
metbu tanıması, s.37. - İtalya ile kültürel ilişkiler, s.39. - II. Mehmet Roma İmparatoru, s.39. - Fatih
devrine kadar ve Fatih devrinde Osmanlı-Türk kültürü, s.41. - Cem olayı ve başarısız savaşlar, s.44.
- Osmanlı Devleti'nde ilk gericilik: II. Bayazıt, s.44. - Yavuz Selim: Asya'da ve Afrika'da Osmanlı
fetihleri, s.45. - İslam halifeliği, s.47. - Kanunî Süleyman'ın Avrupa seferleri: Birinci Viyana Kuşatması,
Macaristan'da Türk hakimiyeti, s.48. - Bağdat'ın zaptı, Kuzey Afrika'nın Osmanlı idaresi altına geçmesi:
Barbaros Hayrettin, s.49. - Osmanh-Fran-sız ilişkileri, kapitülasyonların başlangıcı, s.49. - Moskof
Çarlığı'nın Avrupa'daki Türk hanlıklarını imha etmesi ve Osmanlı Devleti aleyhindeki emelleri, s.51. Süleyman devrinde Osmanlı ülkesinin genişliği, nüfusu ve serveti, siyasî, idarî ve toplumsal teşkilatı;
Sultan SûXVI
leyman Kanunnamesi, s.52. - Kanunî devrinde Osmanlı kültürü, s.57. - Saray hayatında görkem; israf
ve entrikalar; Osmanlı toplumsal tabakalarının hayatı; gerileme ve yıkılış tohumları, s.59. - Sokollu
Mehmet Paşa idaresi: dış siyasette ve iç idarede durumu koruyabilmesi; Sokol-lu'nun Türk alemiyle
alakadarlığı, s.63. - Yemen, Kıbrıs ve Tunus'un zaptı, Lehistan ve Fas'ın Osmanlı koruması altına
girmesi, s.64. - İç karışıklıklar, savaşlarda bazı başarısızlıklar ve Jitvatorok Antlaşması, s.66. - 16. asırda
Türk devletlerinin genel durumu, s.69.
III- ON ALTINCI ASIR SONLARINA
KADAR AVRUPA
71-113
A. On dördüncü asırdan itibaren Avrupa'nın Orta ve
Yeniçağ tarihinin ana hatlarına genel bir bakış
71-74
B. On beşinci asrın ortalarına kadar Avrupa.
gerilemesi, s.77.
74-79 Yüz Yıl Savaşı, s.74. - Batı kilisesinin
C. On altıncı asır sonlarına kadar Avrupa'nın gelişimi
80-113
Askerî, bahrî, coğrafi ilerlemeler, s.80. - Büyük keşifler, s.82. - İktisadî gelişme: sömürgecilik, ticaret
yollan, merkantilizm, s.86. - Fikrî gelişme: kağıt, matbaacılık, edebiyat ve ilimde Rönesans, s.93. - Fikrî
gelişme ve güzel sanatlar, Rönesans, s.96. - Dinî gelişme ve Protestan reformasyonu, s.99. - Dinî
gelişmenin diğer bir safhası, Katolik reformasyonu, s. 103. - Siyasî değişiklikler, s. 104. - Avrupa'da
siyasî gelişmenin sonuçlan: milletlerarası mücedelelerden İtalya savaşları, s.110. - Avrupa'daki siyasî
değişikliklerin diğer bir sonucu, İkinci Fi-lip'in siyasî ve dinî savaşlan, s. 111. - Siyasî gelişmenin
İngiltere'de de sonucu: Elizabet'in siyasî ve dinî mücadeleleri, s. 112. - Fransa'da siyasî ve dini
mücadeleler, s.113.
IV- İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
114-187
A. Duraklama devri (1579-1682)
Duraklama devrinin başlıca sebepleri,
114-124 Duraklama devri, s. 114. -
s.114. - Duraklama devrinin başlıca siyasî olayları, s.115. - Durumu düzeltmek isteyenlerden IV.
Murat, s. 118. - 17. asır ortalarında Osmanlı kültürü, 120. - İlk bütçe, s.121. - Durumu düzeltmek
isteyenlerden Köprülüler, s. 121.
B. On yedinci asırda Avrupa
124-139
XVII
1. On yedinci asır başında Avrupa'ya genel bir bakış
124-126
2. On yedinci asırda Avrupa devletlerinin iç gelişmeleri
127-135 17. asır devletlerinin genel
vasıfları, s. 127. - Rusya, s. 127. - Lehistan, s.128. - İsveç, s.129. -Almanya, s.129. -Avusturya, s.130. İtalya, s. 130. - İsviçre ve Felemenk, s. 131. - İspanya, s. 131. - Fransa,
s.132. -İngiltere, s.134.
3. On yedinci asırda devletler arasındaki mücadeleler
135-139
17. asır anlaşmazlıklarının nitelikleri, s. 135. - Habsburglarla Bur-bunların mücadelesi, Otuz Yıl
Savaşları, s. 135. - Fransa'ya karşı mücadele ve ittifaklar, s. 137.
C. Geri çekilme devri (1683-1792)
140-160 Büyük geri çekilme ve Karlofça
Antlaşması (1683-1699), s. 140. - Rusya İmparatoru I. Petro'nun Osmanlılar aleyhinde hareketleri ve
projeleri, s. 142. - Avusturya ve Rusya'nın 18. asırda Osmanlı Devleti'ni sıkıştırmaları; devletler
rekabetinin Osmanlı Devleti'nin varlığını korumadaki etkileri, s.143. - Bazı Türk memleketlerinin
Osmanlı ve Rusya
Devleti arasında paylaşılması, s. 146. -18. asırda Fransa'nın Doğu siyaseti: Belgrad antlaşmaları ve
kapitülasyonlar, s. 147. - Osmanlı kültürüne Avrupa medeniyetinin etkileri: ilk matbaa, kumaş
imalathaneleri, Lale devri, rokoko üslubunun girmesi, edebiyatta çapkınlık, şüphecilik ve karamsarlık,
s.147. - Osmanlılarda tarihçilik, s.151. - Toplumsal ve askerî teşkilatta, iktisadî hayatta ve idarede
bozukluklar; karışıklıklar ve millî hareketler; malî sıkıntı ve buna karşı alınan önlemler, s. 152. -Rus
savaşları, Avusturya'nın Ruslara yardımı, Kaynarca ve Yaş antlaşmaları, s. 157. - II. Katerina'nın
Osmanlı Devleti'ni imha planlan; Hıristiyan tebaayı tahrik, s.158. - Kırım istilasının önemi; hilafet
fikrinden Fransızların yararlanmak istemeleri, s. 159.
D. On sekizinci asırda Avrupa
1. On sekizinci asırda Avrupa'ya genel bir bakış
160-187
160-161
18. asır devletlerinin genel vasıfları, s. 160.
2. On sekizinci asırda Avrupa devletleri
161-171
Rusya, s.161. - Lehistan, s.162. - İsveç, s.163. - Danimarka, s.163. -Almanya, s.163. - Prusya, s.164. Avusturya, s.164. - İtalya, s.165. -İsviçre, s.166. - Felemenk, s.166. - İspanya, s.167. - Portekiz, s.167. Fransa, s. 168. - İngiltere, s. 169.
3. On sekizinci asırda milletlerarası anlaşmazlıklar
ve mücadeleler
171-186
XIX
Antlaşması ve "Tanzimat Fermanı", s.244. - Tanzimat devri, s.247. -İngiltere'nin hilafet fikrinden
yararlanması, s.249. - Avrupa medeniyetinin Müslüman Osmanlılara etkisi, s.250. - Müslüman
Osmanlılar arasında muhalefet teşkilatı, s.252. - Kara ve deniz kuvvetlerinin artırılması, malî ve
iktisadî sıkıntının çoğalması, s.253. - İç idarede bozuklukların devamı, Hıristiyan tebaanın yaşadığı
vilayetlerde ayaklanmalar, Avrupa müdahalesinin şiddetlenmesi, s.253. - Yeni Osmanlılar hareketi ve
Türklerde milliyet cereyanının başlangıcı, s.254. - İstanbul karışıklıkları, s.256. - İlk Osmanlı
meşrutiyeti: 1876 Kanunu Esasisi, s.256. - Balkanlar'da İslavlık hareketi, Rusya'yla savaş, s.257.
- Berlin Antlaşması: Osmanlı Devleti'nin parçalanması, s.259.
D. 1848 ihtilalleri ve 1848'den sonra Avrupa
260-290
İhtilallerin sebepleri, s.260. - İhtilal olayları, s.263. - Fransa'da 1848 ihtilalleri, s.264. - Almanya'da
1848 ihtilalleri, s.265. - Avusturya'da ve Macaristan'da 1848 ihtilalleri, s.266. - İtalyan birliği, s.268. Alman birliği, s.270. - Fransa'yla savaş, s.272. - 19. asırda Rusya, s.273.
- Milliyet hareketleri, s.273. - İhtilal ve fikir hareketleri, reformlar ve gericilik, s.274. - Reform hareketi,
s.276. - 1848'den zamanımıza kadar Avusturya-Macaristan, s.277. - Almanya İmparatorluğu, anayasa,
toplumsal reform, iktisadî ilerleme, s.278. - Toplumsal reform, s.278.
- Almanya'da askerî tedbirler ve dış siyaset, s.279. - Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet, s.279. - İktisadî
siyaset ve toplumsal reform, s.281. -1850'den zamanımıza kadar İngiltere, s.281. - Seçim kanununun
değişmesi, s.282. - İrlanda işleri, s.282. - İşçi hareketleri ve toplumsal reform, s.283. - 19. asırda
İspanya ve ihtilaller, s.284. - İsviçre'nin gelişmesi ve teşkilatı, s.285. - Sömürge işleri, s.286. - Afrika'nın
paylaşılması, s.287. - Asya'da Rus hâkimiyetinin genişlemesi, s.288.
E. Meşrutiyet, gericilik ve dağılma devri
290-310 Sultan Hamit idaresi, s.290. Düyunu Umumiye idaresi, s.293. - Ermeni, Girit ve Makedonya meseleleri, s.294. - Abdülhamit
devrinin siyasî
fikriyatı ve Yeni Osmanlıların ikinci faaliyetleri, s.296. - Makedonya'da bulunan III. Ordu'nun
meşrutiyet talebi; İkinci Meşrutiyet, Abdülha-mit'in tahttan indirilmesi, s.299. - Bulgar, Girit ve BosnaHersek meseleleri, İtalya'nın Trablusgarp'ı topraklarına katması ve Balkan Savaşı, s.301, - İkinci
Meşrutiyet devrinde başlıca iç olaylar, s.302. - Türk milliyet fikri ve İttihat ve Terakki, s.303. - Dünya
Savaşı, s.305. - Alman-, ya'nın Dünya Savaşı sırasında hilafet fikrinden yararlanmak arzusu, s.309. Sevr Antlaşması ve Osmanlı Devleti'nin son parçalanması, s.310. Osmanlı hükümdarlarının soy cetveli
311-312
Kronoloji cetveli
Dizin
XIX
313-320
321-350
Antlaşması ve "Tanzimat Fermanı", s.244. - Tanzimat devri, s.247. -İngiltere'nin hilafet fikrinden
yararlanması, s.249. - Avrupa medeniyetinin Müslüman Osmanlılara etkisi, s.250. - Müslüman
Osmanlılar arasında muhalefet teşkilatı, s.252. - Kara ve deniz kuvvetlerinin artırılması, malî ve
iktisadî sıkıntının çoğalması, s.253. - İç idarede bozuklukların devamı, Hıristiyan tebaanın yaşadığı
vilayetlerde ayaklanmalar, Avrupa müdahalesinin şiddetlenmesi, s.253. - Yeni Osmanlılar hareketi ve
Türklerde milliyet cereyanının başlangıcı, s.254. - İstanbul karışıklıkları, s.256. - İlk Osmanlı
meşrutiyeti: 1876 Kanunu Esasisi, s.256. - Balkanlar'da İslavlık hareketi, Rusya'yla savaş, s.257.
- Berlin Antlaşması: Osmanlı Devleti'nin parçalanması, s.259.
D. 1848 ihtilalleri ve 1848'den sonra Avrupa
260-290
İhtilallerin sebepleri, s.260. - İhtilal olayları, s.263. - Fransa'da 1848 ihtilalleri, s.264. - Almanya'da
1848 ihtilalleri, s.265. - Avusturya'da ve Macaristan'da 1848 ihtilalleri, s.266. - İtalyan birliği, s.268. Alman birliği, s.270. - Fransa'yla savaş, s.272. - 19. asırda Rusya, s.273.
- Milliyet hareketleri, s.273. - İhtilal ve fikir hareketleri, reformlar ve gericilik, s.274. - Reform hareketi,
s.276. - 1848'den zamanımıza kadar Avusturya-Macaristan, s.277. - Almanya İmparatorluğu, anayasa,
toplumsal reform, iktisadî ilerleme, s.278. - Toplumsal reform, s.278.
- Almanya'da askerî tedbirler ve dış siyaset, s.279. - Fransa'da Üçüncü Cumhuriyet, s.279. - İktisadî
siyaset ve toplumsal reform, s.281. -1850'den zamanımıza kadar İngiltere, s.281. - Seçim kanununun
değişmesi, s.282. - İrlanda işleri, s.282. - İşçi hareketleri ve toplumsal reform, s.283. -19. asırda
İspanya ve ihtilaller, s.284. - İsviçre'nin gelişmesi ve teşkilatı, s.285. - Sömürge işleri, s.286. - Afrika'nın
paylaşılması, s.287. - Asya'da Rus hâkimiyetinin genişlemesi, s.288.
E. Meşrutiyet, gericilik ve dağılma devri
290-310 Sultan Hamit idaresi, s.290. Düyunu Umumiye idaresi, s.293. - Ermeni, Girit ve Makedonya meseleleri, s.294. - Abdülhamit
devrinin siyasî
fikriyatı ve Yeni Osmanlıların ikinci faaliyetleri, s.296. - Makedonya'da bulunan III. Ordu'nun
meşrutiyet talebi; İkinci Meşrutiyet, Abdülha-mit'in tahttan indirilmesi, s.299. - Bulgar, Girit ve BosnaHersek meseleleri, İtalya'nın Trablusgarp'ı topraklarına katması ve Balkan Savaşı, s.301, - İkinci
Meşrutiyet devrinde başlıca iç olaylar, s.302. - Türk milliyet fikri ve İttihat ve Terakki, s.303. - Dünya
Savaşı, s.305. - Alman-, ya'nın Dünya Savaşı sırasında hilafet fikrinden yararlanmak arzusu, s.309. Sevr Antlaşması ve Osmanlı Devleti'nin son parçalanması, s.310. Osmanlı hükümdarlarının soy cetveli
311-312
Kronoloji cetveli
Dizin
ME
HARİTALAR
1-13. asır ortasında Anadolu
2- Osman'ın ölümünde Osmanlı Devleti
313-320
321-350
3- Orhan devrinde Anadolu ve Balkanlar
4- 14. asırda Avrupa
5- Osmanlı İmparatorluğu'nun büyümesi
6- Keşifler haritası
7- 16. asırda Avrupa
8- 17. asırda Avrupa
9- Karlofça Antlaşması'ndan sonra Avrupa'da Osmanlı İmparatorluğu
10- 1699-1877 Avrupa'da Osmanlı İmparatorluğu
11- Doğu Avrupa ve Orta Asya'daki Türk memleketlerinin parçalanması
12- 18. ve 19. asırda Kuzey ve Güney Amerika devletleri
13- 18. asırda Avrupa
14- Napolyon zamanında Avrupa
15- Viyana Kongresi'nden sonra Avrupa
16- 19. asırda Avrupa
17- Berlin Antlaşması'na göre Avrupa'da Osmanlı İmparatorluğu
18- Umumî Harp'ten sonra Avrupa
19- Osmanlı İmparatorluğu'nun küçülmesi
TABLOLAR
I- Fatih Mehmet'in donanmayı karadan Halic'e indirmesi
II- Kanunî Süleyman'ın Mohaç Zaferi
III- Barboros Hayrettin Paşa'nın Preveze Deniz Savaşı IV. Türk çinisi
V- Nizamıcedit askerlerinin III. Selim'in önünde
yaptıkları ilk geçit töreni
VI. Asakiri mansure kıtalarının Sultanahmet Meydanı'nda II. Mahmut tarafından teftişi
Sayfa
XXIX
XXX
XXXI
XXXII
XXXIII XXXIV
I. Kanuni'nin zafer
II. Piri Reis'in Atla:
III. İkinci Viyana K
XXI
METİN DIŞI TABLOLAR
I. Kanuni'nin zafer alayı
II. Piri Reis'in Atlas Okyanusu ve Amerika sahilleri haritası
III. İkinci Viyana Kuşatması
RESİMLER OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
l- 1328'de Orhan Bey'in bastırdığı ilk Osmanlı paralan l- a) Bursa'da Orhan Bey'in yaptırdığı cami
1- b) Orhan Bey zamanında İznik'te yapılan imaret
2- Ortaçağın karakteristik şehirlerinden biri olan Nurenberg'in 15. asır sonundaki halini gösteren bir
resim
3- Almanya'da Mosel Irmağı üzerinde sağlam Eltz Şatosu
4- Dante
5- Ressam Ciyotto
6- Paris'te Notrdam Kilisesi
7- Almanya'da Ulm şehrindeki katedral
8-1. Murat tarafından Bursa'da Çekirge'de yaptırılmış olan Hüdavendigâr Camii
9- Karaman Kalesi
10- Beyşehir'de Esrefoglu Süleyman Bey türbesi ve kütüphanesi
11- Karaman'da İbrahim Bey imareti
12- Karaman'da Nefise Sultan Hatuniye Medresesi kapısı
13- Söke kazasının Balat köyünde Menteşeoğullarından İlyas Bey tarafından yaptırılan camiin sanatlı
mihrabı
14- Beyşehir'de Esrefoglu Camii'nin içine bir bakış
15- Söke kazasının Balat köyünde Menteşeoğullarından İlyas Bey Camii
16- Kuşadası kazasının Selçuk nahiyesinde: Aydınoğullanndan İsa Bey Camii'nin sanatlı pencerelerini
gösteren bir yüzü
17- İstanbul Boğazı üzerinde Anadoluhisarı
18- Bursa'da Yıldırım Bayazıt tarafından yaptırılan Ulu Cami
19- Bursa'da Ulu Cami'nin içi
20- Mehmet Çelebi'nin Timur'u metbu tanıdığı devirde Bursa'da iki hükümdarın adına basılan sikke
21- Çelebi Mehmet tarafından Bursa'da inşa ettirilen Yeşil Cami'nin içi
22- Bursa'da Yeşil Cami içindeki hücrelerden biri
Sayfa XXXV XXXVI XXXIX
l
22
345566
99
10 10
11
11 12 12 13
13
14 15
XXII
OSMANLI İMPARATORLUĞU:
Sayfa
23- Fatih'in İstanbul Boğazı üzerinde inşa ettirdiği Rumelihisarı
16
24- Fatih Mehmet tarafından döktürülen tunç toplardan biri
17
25- İstanbul'un Bizans devrindeki durumunu gösteren bir plan
18
26- Fatih Mehmet II.
19
27- Heykeltraş Bertold Civanni tarafından II. Mehmet adına yapılmış tunç madalya
20
28- Fatih Mehmet'in kılıcı
20
29- İstanbul'da Fatih devrinde inşa edilen Çinili Köşk
21
30- Çinili Köşk'ün girişi
23
22 31-Kanunî Süleyman
32- Viyana'nın Türkler tarafından ilk kuşatılmasını gösteren
bir minyatür
24
33- 17. asırda Budin'in Türkler idaresinde bulunduğu devirde yapılmış bir resmi
25
34- Budin şehrinin Osmanlı hâkimiyeti altında bulunduğu
zamana ait bir resim
26
35- Sokollu Mehmet Paşa'nın Budin valiliği zamanında
(1566-79) Peşte'de Türkler tarafından inşa edilmiş bir kaplıca
36- Budin'de Gülbaba Türbesi
26
27
37- Peç'te (Pecs) 1625 tarihinde Türkler tarafından yapılan ve
bugün kilise olarak kullanılan cami
27
38- Eğri şehrinde Türkler zamanından kalma bir minare
28
39- Barbaros Hayrettin Paşa
28
40- 16. asırda Türk donanmasına mensup savaş gemilerinden biri
41- Bursa'da dokunmuş bir kumaş parçası
29
30
42- Kanuni Süleyman'ın karısı Hurrem Sultan'ın türbesinden
alınmış işleme çevre
31
43- Anadolu'da yapılmış çini büyük cami kandili
44- Kanuni Süleyman'ın kılıcı
32
32
45- İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda III. Murat'ın yatak odası
46- Rüstem Paşa Camii mihrabı
33
34
47- 1559'da İstanbul'a Beyoğlu sırtlarından bir bakış
48- Büyük Türk mimarı Sinan
35
36
49- Mimar Sinan'ın eserlerinden İstanbul'da Süleymaniye Camii
36
50- Mimar Sinan'ın eserlerinden Edirne'de Sultanselim Camii
37
51- Osmanlı İmparatorluğu devrinde Türk mimarisinin ilerleme
ve gerileme safhaları
38-39
52- Şair Baki, Nef i ve Şeyhülislam Ebüssuut Efendiler
53- Şair Fuzuli
40
41
XXIII
Sayfa
54- Osmanlı padişahlarına ait süslü ve mücevherli eşyalar
42
55- II. Bayazıt'ın süslü elbisesi ve elmaslı hançeri
43
56- Kanunî Süleyman'ın karısı Hurrem Sultan (Roksolan)
57- Sokollu Mehmet Paşa
45
44
58- Kanuni Süleyman Zigetvar Seferi'ne giderken
59- Bir yeniçeri zabiti
60- Bir yeniçeri
61- Tiryaki Hasan Paşa
45
46
46
47
62- 16. asırda yeniçeri kıyafetleri
47
16. ASRA KADAR AVRUPA:
63- Yüz Yıl Savaşı'na ait iki sahne
48
64- Yan Huss idama götürülürken
49
65- Ortaçağ şatolarından birinin topla tahribi
49
66- 15. asırda Almanya'da bir şehrin kuşatılması
49
67- Marko Polo
50
68- Vasko di Gama
50
69- Kristof Kolomb
50
70- Maya mimarî eserlerinden bir örnek: Yukatan'da Sayil Tapınak-Sarayı'nın ön yüzü
51
71- Mayaların yeni imparatorluk devrinden kalma bir tapınağın
ön yüzünden bir kısım
51
72- Gusko şehrinde Santa Domingo Kilisesi
52
73- Teopanzolko'da Azteklerin piramit şeklindeki tapınakları
74- Şekspir
52
53
75- Leonardo da Vinci
53
76- Rafael Sanzio
53
77- Mikel Ancello
53
78- Roma'da San Piyetro Kilisesi
79- Martin Luter
54
54
80- Alman İmparatoru V. Karlos (Şarklken)
55
81- Fransa Kralı I. Fransuva
55
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ:
82- Türklerin İkinci Viyana Kuşatması'ndan bir manzara
56
83- İstanbul Boğazı
57
84- İstanbul'da bir donanma eğlencesi
57
85- Şair Nefi
58
86- Koçi Bey
58
XXIV
Sayfa
87- Kâtip Çelebi
58
88- İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda Bağdat Köşkü
89- Bağdat Köşkü'nün içinden bir kısım
90- Bağdat Köşkü'nde çinilerle süslü bir duvar
59
60
61
91- Yeni Cami'de Türk çini ve mermer işçiliğinin güzelliklerini toplayan bir köşe
62
92- Rodos tabağı. 17. asır Anadolu mamullerinden
63
93- İstanbul mamullerinden sedefle işlenmiş sandukçe
94- Gördüs mamullerinden bir seccade
64
65
95- Anadolu mamullerinden halı seccade
66
96- Köprülü Mehmet Paşa
67
97- Köprülü Fazıl Ahmet Paşa
67
98- Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
67
99- 17. asırda İstanbul
68
100- Çar I. Petro
69
69 101-Kardinal Rişliyö
102- XIV. Lui
69
103- Kromvvell
69
104- III. Ahmet
70
105- Sadrazam İbrahim Paşa
70
106- İbrahim Müteferrika'nın ilk bastığı eserlerden Kâtip Çelebi'nin "Tuhfetülkibar" adlı kitabındaki
Akdeniz haritası
71
107- Naima Tarihi'nin son sayfası
72
108- "Batı Hint Tarihi" adlı Amerika hakkında basılan
eserdeki resimlerden
72
109- İbrahim Müteferrika'nın bastığı Türkçe-Fransızca
konuşma kitabından iki sayfa
73
110- 18. asırda Sâdabat'tan bir manzara
74 112- İstanbul'da III. Ahmet Çeşmesi
74 111-Şair Nedim
75
112- a) III. Ahmet devrinde Eyuplu Derviş Hasan adında
bir Türk işçisi tarafından yapılmış yazı çekmecesi
76
113- Köçeklerin oyununu seyreden hükümdar
77 114-İstanbul'da Sultanahmet
Camii
80 l B- İstanbul'da Yeni Cami
79 116İstanbul'da Nuruosmaniye Camii
80 117- İstanbul'da Lâleli Camii
80 118-Aynalı Kavak
81
119- İstanbul'da Alemdar Caddesi'nde I. Abdülhamit Çeşmesi
120- Bir yabancı elçinin arz odasında kabulü
121- Topkapı Sarayı sahilinde Yalı Köşkü
XXV
81
82
82
Sayfa
122- Bir Türk asilzadesi
83
123- Zengin bir Türk genci
83
124- İbriktar ağası
84
125- Kızlar ağası
84
126- Bir sultan
85
85 127-Türk kızları
128- Tarihçi Naima Efendi
129- Yeniçeri ağası
86
86
130- Yeniçeri
87
86 131 - İsaac Newton
132- Galilee
87
133- Rene Descartes (Dekart)
87
135- Kant
136- Sebiller (Şiiler)
87 134-JohnLocke
88
88
137- Goethe (Göte)
88
138- Voltaire (Volter)
88
139- Montesquieu
89
140- Diderot
89
142- David Hume
143- George Washington
89 141-Jean Jacques Rousseau
89
90
144- Amerika Bağımsızlık Beyannamesinin ilanı
90
145- James Watt
91 147-Montgolfier kardeşler
91 146-Benjamin Franklin
91
148- Robert Fulton
91
149- İstanbul'da Halıcıoğlu'nda Hendesehane
92
150- III. Selim devrinde Osmanlı donanmasından bir gemi
92
151- Nizamıcedit askerinin İstanbul'da Levent Çiftliği
civarındaki kışla ve talim meydanları
152- Hotin Kalesi
'
93
94
153- Navarin'de Osmanlı donanması
96
95 154-II. Mahmut
155- İstanbul'da Etmeydanı'nda II. Mahmut tarafından
tahrip ettirilen yeniçeri kışlasının kapısı
96
156- Kavalah Mehmet Ali Paşa
97
157- Kahire'de Mehmet Ali Paşa Camii
97
158- Ankara'nın iki asır evvelki hali
98
159- Ankara'nin 90 sene evvelki durumunu gösteren bir plan
99
160- Fransız İhtilali'nde top oyunu salonunda yapılan yemin
100
r
XXVI
Sayfa
161- Robespierre
100
162- Napoleon Bonaparte
101
100 163-Viyana Kongresi
164- Mustafa Reşit Paşa
102
165- Âli Paşa
102
167- Paris Kongresi
102 166-Fuat Paşa
103
168- Paris Kongresi delegeleri grup halinde
104
169- İstanbul'da Empire mimarî üslubunda yapılmış
II. Mahmut türbesi
170- İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı
104
105
171- İstanbul'da II. Mahmut zamanına kadar Osmanlı padişahlarının ikamet ettikleri Topkapı Sarayı
106
172- Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk resmî gazetesi olan
Takvimi Vekayi'nin birinci nüshası
107
173- Türkiye'de yayımlanan özel ilk Türkçe gazetenin birinci nüshası 108
174- Ziya Paşa
109
175- Namık Kemal Bey
109
176- Şinasi Efendi
110 178-Mithat Paşa
109 177-Ahmet Vefik Paşa
110
179- İlk Osmanlı Mebusan Meclisi
180- Niybolu Kalesi
ağzında Kilye Kalesi
113 183-Berlin Kongresi
115 185-Garibaldi
115 187-III. Napoleon
111
112 181 - Osmanlılar devrinde Tuna
112 182- Plevne savunmasından bir sahne
114 184- Kont Kavour
115 186- Bismarck
115
188- Erkânıharp Yüzbaşısı Mustafa Kemal Bey
116
189- Binbaşı Mustafa Kemal Bey Derne savaş cephesinde
117
190- Miralay Mustafa Kemal Bey Çanakkale siperlerinde
118
191- Anafartalar savaş alanının uzaktan görünüşü
119
192- Anafartalar Grubu Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Bey Kireçtepe'de şehitler abidesi önünde
120
193- Anafartalar Grubu Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Bey, erkânıharbiyesi ve maiyeti
121
194- İtilaf Devletlerinin işgali altında İstanbul:
Osmanlı Mebusan Meclisi önünde İtilaf Devletleri donanması 122
195- Sevr Antlaşması'nın Osmanlı başdelegesi
tarafından imzalanması
123
TABLOLAR
Tarih III. S.XXIX
DONANMAYI KARADAN HALİC'E İNDİRMESİ
Dolmabahçe Sarayı resim galerisinden
Tarih III. S.XXX
II. KANUNÎ SÜLEYMAN'IN MOHAÇ ZAFERİ. "Hünername'den alınmış bir Türk minyatürü."
Tarih III. S.XXXI
III. BARBAROS HAYRETTİN PAŞA'NIN PREVEZE DENİZ SAVAŞI.
Dolmabahçe Sarayı resim galerisinden.
Tarih III. S.XXXII
IV. TÜRK ÇİNİSİ. "16. ASIR."
V. NIZAMICEDİT ASKERLERİNİN !„.
SELİM'İN ÖNÜNDE YAPTIKLIKLARI İLK GEÇİT TÖRENİ
Tarih III. S.XXXIV
VI. ASAKİİRİ MANSURE KITALARINA SULTANAHMET MEYDANI'NDA II. MAHMUT TARAFINDAN
TEFTİŞİ.
Tarih III. S. XXXV
Tarih III. S. XXXV
I. KANUNÎ'NİN ZAFER ALAYI. Domeniko do Françeçi'nin tahta üstüne kazıdığı bir resim (Venedik 1565).
Tarih III. S.XXXIX
III. İKİNCİ VİYANA KUŞATMASI
l. Sadrazam ve Edime Paşası, 2. Türkler ve müttefikler arasında savaş. 3. İmparatorun gezinti kasrı. 4.
Viyana ormanı. 5. Türklerin kuvvetli mevzi aldıkları Leopold şehri, 6.6.6. Türk ordugâhının dış siperleri.
7.7. Tuna'nın diğer tarafında Türklerin yayılması. 8.8. Tuna'nın diğer tarafında Türk bataryaları. 9.
Loraine dükünün ilk başarılı yarma hareketini yatığı tabya. 10. İmparatorun sarayı (Hofburg). 11.
Üzerine düşmana karşı bir bataryanın kurulduğu büyük bir bina. 12. Sent Et-yen Kilisesi. 13.13.13.13.13. Kont Starihem-berg tarafından kurulan yeni bataryalar. 14. Tuna kolu. 15.15.15. Türklerin
saldırısı. 16. Uçurulmuş bir lağım. 17.17.17.17. Şehrin en yakınında Türk havan bataryaları. 18.18.
Tuna sahilinde Türk istihkâmları. 19.20. Türklerin ilerlemeleri. "Schottenbas-tei" üzerine son saldın.
21. Sadrazamın karargâhı.
J ftRI
«IMCCtMnc
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
OSMANLI TÜRKLE- Osmanlı Devleti'ni kuran ve sonradan Osmanlı adı-RİNİN KÖKENİ nı alan Türklerin
nereden ve ne zaman Anadolu'ya geldikleri henüz ilmî bir şekilde tespit edilmiş değildir. Bu Türk
aşiretinin de, bütün Türkler gibi Orta Asya'dan İran yoluyla batıya ilerleyerek, aşiret reisi Ertuğrul
Bey'in emri altında Anadolu'ya gelip yerleşmiş olduğu rivayet edilmektedir. Osmanlı hükümdarlarının,
Oğuz Han'a, kadar giden bir şecereleri varsa da bu sonradan uydurulmuş bir şeceredir.
OSMANLILARIN ORTAYA ÇIKTIĞI SIRADA ANADOLUNUN
DURUMU ANADOLU SELÇUKLARI VE SELÇUK FEODİLİTESİ
Osmanlılar, tarih sahnesine çıktıkları zaman Anado- hı'nun büyük bir kısmında, Büyük Selçuk İmparatorluğunun Parçalanmasından doğmuş Anadolu Selçuklarının (başka tabirlerle, Konya veya Rum
Selçuklarının) 12. hükümdarı olan /. Alâeddin Key- kubat Konya tahtında oturuyordu (1219-1236).
Cengiz İmparatorluğu'nun bir parçası olan İlhanlılar Devleti ise, Anadolu'nun doğusuna hâkim olduğu
gibi, Konya Selçuklan üzerinde de metbu-luk* iddiasındaydı.
Anadolu'nun kuzeybatısında bir kısım arazi henüz Bizans İmparatorlu-ğu'na ait bulunuyordu (Harita.
1).
Anadolu Selçuk saltanatı, bütün ortaçağ devletleri gibi feodal bir teşkilata sahipti: Selçuk sultanını
metbu tanıyan ve kendi bölgelerinde kendi tebaalaANADOLU SEL*Metbu: Kendisine tabi olunan (Kaynak Yavınlan'nm notu).
2
TARİH
rını hemen bağımsız idare eden birtakım beyler (ümera) vardı. Halk kısmen şehirlerde ve köylerde
oturarak, sanat, ticaret ve ziraatla meşgul oluyor; kısmen de hayvancılıkla geçinerek yarı göçebe veya
göçebe bir hayat sürüyordu. Bizans İmparatorluğu da, o devirde, feodal bir devlet şeklini almıştı:
Osmanlı tarihçilerinin "tekfur" dedikleri adamlar, imparatoru metbu tanıyan bir tür feodal beylerdi.
Tekfurların idareleri altında bulunan halka muameleleri, çoğunlukla kötü ve adaletsizdi. İmparator,
bunların adaletsizliğinden ve zulmünden halkı kurtaracak kadar kuvvete sahip değildi.
Anadolu'daki Selçuk ve Bizans feodalitesinin Batı feodalitesinden bazı farkları vardır; mesela Batı
feodalitesinin arazi kanunu ve rütbeler zinciri burada aynen mevcut değildir; ve teorik olarak sultan
ve imparatorun hak ve nüfuzu daha fazladır; hele Selçuk saltanatı, bir İslam devleti olduğundan,
şeriatla ilgili bazı esaslar, Müslüman feodal beylerinin haklarını sınırlıyor ve arazi mülkiyetini halka
tahsis ediyordu; feodal beylerin tebaası, serf (esir) değildi; ancak sultanın zayıflığı feodal beylerin
kuvvetini ve bağımsız hareketlerini artırıyor ve bazen bunları tam bağımsızlığa kadar sevk ediyordu.
OSMANBEY
Ertuğrul Bey Anadolu'ya gelince, Konya Selçukları
Sultanı Alâeddin Keykubat'tan, kendisine ve aşiretine uygun bir yer verilmesini istedi; Sultan da onlara
Ankara'ya yakın Kara-cadağ dolaylarını verdi; bu suretle Ertuğrul, Konya sultanına tabi (vassal) bir bey
olmuştu. Ertuğrul Bey Konya sultanının savaşlarında metbuuna (su-zerain) yardım ettiği gibi, Bizans
İmparatorluğu'na ait Sultanönü bölgesiyle Söğüt kasabasını da zapt etmeyi başarmıştı. Kılıcının hakkı
olan bu yerler sultan tarafından kendisine resmen de verildi; bu suretle Ertuğrul Bey, Anadolu Selçuk
Devleti'nin Bizans sınırında bir uçbeyi oldu.
I. Alâeddin Keykubat'ın oğlu //. Keyhusrev 1243 senesinde Anadolu'yu istila eden İlhanlıların koruması
altına girmeyi kabul etmek zorunda kaldı. Bundan sonra Anadolu Selçuk Devleti belini doğrultamadı.
İşte, Anadolu Selçuklarının bu düşkün ve karışık devrinde Ertuğrul Bey öldü ve yerine aşiret reisliğine
23 yaşındaki en küçük oğlu Osman Bey geçti (1281).
Osman Bey'den itibaren, bu aşiret Osmanlı adını aldı ve kuruluşu OsOSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
3
man Bey'e dayandırılan devlet de sonradan "Osmanlı Devleti" diye anıldı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş
senesi kesin olarak bilinmemektedir; tarihçilerin çoğu 1299 senesini kabul ederler. O sıralarda ///.
Alâeddin Keykubat, Konya tahtında bir gölge gibi kuvvetsiz ve önemsiz oturuyordu. Eğer Osmanlı
tarihçilerinin bahsettikleri tabii ve alem hikâyesi doğruysa, işte bu III. Alâeddin tarafından Osman
Bey'e gönderilmiş olması gerekir.1
Osman Bey, civarındaki tekfurlarla bazen savaşarak, bazen onları birbirine düşürerek, idaresi altında
bulunan memleketi epey genişletti. Başlıca Eskişehir civarındaki Karacahisarla inegöl, Bilecik ve
Yarhisar'ı zapt etti (Harita. 2).
Osman Bey'in nispeten az bir zamanda küçük memleketinin sınırını Bizans İmparatorluğu zararına
genişletebilmesi, Türklere has cengâverlik ve kahramanlıktan başka, Bizans Devleti'nin o zamanlar
yozlaşarak, artık vilayetlerinde hâkim olan tekfurların (feodal beylerin) merkezle sıkı irtibat ve kendi
aralarında dayanışmanın olmamasıyla ve idareleri altında bulunan halkın güvenlik ve refahını
sağlayamamalarıyla açıklanabilir. Gerçekten Anadolu vilayetlerindeki tekfurların adaletsiz idareleri,
kanunsuz cezaları, keyfî ve ağır vergileri kasabalar halkını bezdirerek ve tekfurlar arasında süren
kavgalar ticareti ihlal ederek halkın iktisadî hayatını çok sıkıntıya uğratmıştı. Osmanlı idaresi, yollarda
güvensizliği, kasaba ve pazarlarda kanuna aykırı keyfî vergileri kaldırıyor; herkese kanun dairesinde
can, ırz ve mal güvenliği sağlıyordu. En eski Osmanlı tarihçilerinden Aşık Paşazade bu hususa dair
karakteristik bir olay nakleder: Germiyan'dan gelen bir adam, Karacahisar pazarının bacını (vergi)
üzerine almak ister. Osman Bey bunu kanuna ve akla aykırı görerek reddeder ve Germiyanlıyı
azarlayarak kovar. Osmanlı Beyliği'nin bu tarzda idaresi her taraftan Osmanlı
l Osmanlı tarihçilerinin bahsettikleri geçerli olan tabii ve alem hikâyesi şudur: Sultan Alâeddin, Osman
Bey'e Türkçe bir bağımsızlık fermanı ile bağımsızlık belirtisi olmak üzere bir tabii (davul) ve bir alem
(sancak) göndermiştir; yani Osman Bey güya kendiliğinden değil, metbuunun fermanıyla bağımsızlık
kazanmıştır. Bu bağımsızlık fermanının bir örneği Feridun Bey Münşeatında* yazılıysa da, gerçekliği
sabit değildir. Osman Gazi'nin böyle bir fermana muhtaç olmayarak kendini bağımsız saydığına dair,
Âşık Paşazade Tarihi'nde dikkat çekici bir hikâye de vardır (Âşık Paşazade Tarihi, İstanbul, 1913,s.l8).
* Münşeat: Kaleme alınan şeyler; nesir yazılar; mektuplar (Kaynak Yayınları'nın notu).
4
TARİH
memleketine adam gelmesine ve üzerlerine yürünen kasabaların kolaylıkla teslim olmalarına yaradı.
İLK DEVLET TEŞKİLATI İLK DÜZENLİ ORDUNUN ESASI TOPLUMSAL TEŞKİLAT
ARAZİ PAYLAŞIMI ŞEHİRLERİN İDARESİ
Osman Bey'in öldüğü sıralarda (1326) oğlu Orhan Bey, Bizans'ın Anadolu'da en önemli şehirlerinden
olan Bursa'yı zapt etti. Orayı başkent yaptı. Merke- bu büyük şehir olan Osmanlı Beyliği'nin munta.
zam bir devlet halinde düzenlenmesine ihtiyaç du-yuldu. Orhan Bey, kardeşi Alâeddin'i kendisine vezir tayin etti; Alâeddin Paşa, zamanının en bilgili filozof âlimlerinden Candarlı Kara Halil'le, görüşerek
devleti düzenleme görevini üzerine aldı. Orhan Bey, savaşla, askere kumanda etmekle meşgul oldu.
Alâeddin, Orhan Bey adına ilk Osmanlı parasını bastırdı (1326) (Res. 1). İslam âleminde bir
hükümdarın bağımsızlığı, hutbe'de adını zikrettirmesi ve kendi adına para bastırmasıyla belli olurdu;
Osman Bey'in adı hutbede okunmuşsa da, onun adına para bastırılmamıştı. Orhan zamanında bu
eksiklik tamamlandı; fakat gerçek bağımsızlık, askerî kuvvet ve idarî düzenle ortaya çıkabilirdi.
Alâeddin, devletin ilk düzenli ordusunun esasını kurdu.
Bu zamana kadar Osmanlı Beyliği'nin düzensiz atlı kuvveti vardı.
Orhan zamanında oluşturulan düzenli askerler ise sırf Türklerden meydana gelen piyadelerden
ibarettir. Bunlara yaya denildi.
Böylece ilk düzenli askerî teşkilat yapıldığı gibi, mülkî idare de az çok düzenlendi. Beylere, memurlara,
askerlere özel elbiseler tayin edildi. Osman Bey zamanında patriyarkafi bir aşiret halinden pek ileri
gitmeyen Osmanlı toplumu, Bizans İmparatorluğu'nun başkentine yakın ve oldukça zengin kıtalarını
ele geçirdikten sonra, çeşitli toplumsal sınıfların ihtiyaçlarını sağlayacak bir idare sistemi kurmak
zorundaydı. O zamanların en önemli servet kaynağı toprak olduğundan, arazinin mülk edinilmesi
meselesinin halledilmesi gerekiyordu; Bizans tekfurları şahsî çıkarlarını sağla1 Patriyarkal hayat, Tevrat'ın nitelediği şekilde, bir reis idaresi altında geçirilen sade kabile hayatıdır.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
5
mak için eski kanun ve âdetleri bozarak keyfî hareket ediyorlardı. Halbuki Osmanlı Beyliği, arazi
rejimini düzenli bir usule bağladı. Arazi, has ve tımar adıyla iki sınıfa ayrıldı. Bundan başka Osmanlı
arazi rejiminde daha o zamanlarda vakıf topraklarla, yurtluk ve ocaklık denilen topraklar da vardı.
Haslar hükümdarın özel hazinesine, hükümdar çocuklarına ve emirlere, yani askere kumanda eden
beylere ayrıldı. Tımar ise, savaşlarda yararlık gösterenlere veriliyordu. Has ve tımar usulü Selçuk
devrinde ve daha eski Türk devletlerinde de mevcuttu.
Türk arazi rejiminde toprak bizzat onu ekip biçenin mülkiyetinden alınmamıştır; has ve tımarda
yaşayan halk hürdü, has ve tımar sahiplerinin esiri (serf) değildi. Kısacası has ve tımar, mülk ve çiftlik
demek değildir; her has ve tımarın kapsadığı arazi halkın mutasarrıf* olduğu tarlalardı, sahipleri orada
tarım yaparlar ürünlerini kendilerine alırlardı; ancak ürünlerin öşrünü (onda birini) ve arazinin alınıp
satılmasında belirlenmiş olan harcını has ve tımara mutasarrıf olanlara verirlerdi. Bunlar bu çıkara
karşılık hasılata göre, bir, iki veya daha fazla talimli ve silahlı süvari beslemekle sorumluydular. Bir
savaş olunca has va tımar sahipleri maiyetindeki atlılarla beraber toplanıp, Osmanlı beyinin
kumandası altında sefere giderlerdi. Bu sınıf askere tımarlı sipahisi denilirdi. Osmanlı ordusunun atlı
vilayet askerini oluşturan bu kuvvet, devletin büyümesi oranında artmış ve çok işe yaramıştır.!
Tımarlılar, bu suretle bir askerî kuvvet oluşturdukları gibi, gelirinden yararlandıkları bölgeleri idare
etmekle de görevliydiler; kendi idareleri altında bulunan halkın refahı, çıkarlarına uygun geldiğinden,
devletin gerileme devrine kadar halkı iyi idare etmiş oldukları görülüyor. Asıl arazi sahibi olan
köylüler, iç köy teşkilatlarıyla kendilerini idare edip gidiyorlardı. Bu köylülerin Müslüman olup
olmaması, ilk devirlerde hak ve çıkarlarının artıp eksilmesini pek etkilemiyordu.
Şehirlerin idaresine gelince, Osman Bey ilk zapt ettiği Karacaşehir'e bir kadı tayin etti; yani halkın
anlaşmazlıklarını çözecek tek hakimli bir mahke* Mutasarrıf: Kendinde kullanım hakkı olan, elinde bulunduran (Kaynak Yayınları'nın notu).
l Arazi teşkilatı olgunlaştığı sırada hasla tımar arasında zeamet adıyla bir kademe daha oluşmuştu.
Bunun hakkında daha ayrıntılı açıklama Kanunî Süleyman bahsinde görülecektir.
......
TARİH
me kurdu; aynı zamanda şehrin düzen ve güvenliğini sağlamak için bir subaşı tayin etti. Hükümdarın
tayin ettiği bu memur, bugünkü vali, şehremini ve polis müdürünün görevlerini kendinde toplamıştı.
Osmanlı Devleti'nin ilk devirlerinde şehir işleri de böyle pek az memurla idare olunuyordu.
Alâeddin Paşa ve Kara Halil, devletin düzenlenmesiyle uğraşırlarken bizzat Orhan Bey, babası
zamanından kalma cengâver Türk beyleriyle birlikte memleketinin sınırlarını İstanbul'a doğru
genişletmeye çalışıyordu. Aydos, izmit ve Hereke kalelerini, Gemlik kasabasını ve o zamanlar önemli
bir sanayi merkezi olan iznik şehrini, kısacası Marmara kıyılarını, İstanbul'a pek yakın olan Kartal'a,
kadar zapt ve istila etti. O sırada Türk Karesi Beyliği'ni de topraklarına kattı ki, bu suretle ileride
görülecek Anadolu Türk beyliklerinin birleştirilmesi de başlamış oluyordu.
Osmanlıların ortaya çıktığı Sırada Avrupa'nın Durumu
Osmanlılar Bursa'yı ve Marmara kıyılarını zapt ederek, Maltepe ve Aydos'a kadar ilerleyerek,
İstanbul'u doğudan ve güneyden kuşatmaya başladıkları zaman Avrupa'nın durumu nasıldı? (Harita.
3, 4.) Avrupa'nın güneydoğusunda, bir ayağını Balkan Yarımadası'na basmış, diğer ayağını Anadolu
Yarımadası'nın kuzeybatısındaki küçük bir parçasına iliştirmiş, sallanarak duran bin yılık köhne Bizans
İmparatorluğu vardı. Bu imparatorluk birkaç yüz seneden beri Anadolu tarafından Türklerin ve
Müslümanların, Balkanlar tarafından da Türkler ve İslavların darbeleriyle çok zedelenmişti. 7. asırda
Araplar (Müslümanlar) İstanbul'u kuşatmış ve bundan sonra da Anadolu içlerine birçok akın
yapmışlardı; fakat Bizans İmparatorluğu Araplara karşı İstanbul'u ve Anadolu'yu başarıyla
savunabilmişti; hatta 10. asırda karşı saldırıya geçerek, Kuzey Suriye ve Doğu Anadolu'ya kadar eski
memleketlerini geri almayı bile başarmıştı. Bundan sonra asıl Türklerin saldırılan başladı ve Büyük
Selçuklar bahsinde görüldüğü gibi Alp Aslan'ın kumandası altında Selçuk ordusu, Doğu Roma
İmparatoru Romanus Diyogenis'i Malazgirt Meydan Savaşı'nda (26 Ağustos 1071) esir ederek bütün
Anadolu'yu istila etti. Fakat Büyük Selçuk İmparatorluğu'nun parçalanması ve kısımlarından Anadolu
Selçuk Sultanlığı'nın gitgide zayıflaması üzerine
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
7
Bizans Rumları yine geniş bir nefes alabildiler. Anadolu Selçuk saltanatı yıkılacağı sıralarda Batı
Anadolu'nun İstanbul'a en yakın bir bölgesinde Osmanlı Beyliği'nin ortaya çıkması ve Bizans
idaresindeki şehir ve kaleleri zapt ederek başkentlerinin yanı başına kadar ilerlemesi, Doğu Ro-ma'mn
hayat ve varlığına yeni ve eskilerinden daha korkunç bir tehlike oluşturdu. Bu taze baskıya karşı,
Bizans'ın direnebilmesi şüpheli görünüyordu. Özellikle Bizans sarayının bitmez tükenmez taç ve taht
kavgaları, Bizans halkının atasözü hükmüne geçmiş ahlakî bozuklukları, Bizans memurlarının yiyicilik
ve kötü idareleri, vilayetlerde tekfurlar anarşisi, ahlakî anlamını tamamen kaybederek kuru biçim ve
törenden ve ahmakça hurafelerden ibaret kalan Ortodoks mezhebi, nihayet bütün bu kargaşalıklar
arasında iktisadî faaliyetin imkânsızlığı ve sonuç olarak halkın çok sıkıntılı bir duruma düşmesi, bu
köhne vücudun ölümünün artık yakınlaştığına şüphe bırakmıyordu. Bu devletin dayandığı biricik
kuvvet, uzun geçmişi ile İstanbul'un emsalsiz surlarından ibaret gibiydi.
Balkan Yarımadası'nda Bizans İmparatorluğu'ndan başka bir imparatorluğun kırıntılarından birkaç
parça ile Bulgar ve Sırp krallıkları vardı; Bizans tahtına oturan Paleologos hanedanına mensup
prenslerin idare ettikleri eski Yunan'ın askerî bir kıymet ve önemi yoktu; Bizans'ı düşüren kuvvet,
buraları da kolaylıkla zapt edebilecekti.
Balkan Yarımadası'nın en eski sakinleri arasında Iraklar gibi Türkler önemli bir yer işgal etmişler ve
sonradan da Hazar, Avar, Bulgar vesaire gibi Türk kabileleri buralara gelerek yerleşmişlerdi. 14. asır
ortalarında Balkanlar'da asıl hâkim olanlar Sırplar ve Bulgarlardı. Bunlar Bizans'tan Hıristiyanlığın
Ortodoks mezhebini almış bulunuyorlardı.
Bulgar Devleti, Orta İtil havzasından gelen Bulgar Türklerinin yerli Türk ve İslavlarla karışarak 7. asırda
kurdukları bir devlettir; Balkan Yarımadası'nın özellikle doğu kısmına hâkim olmuştu. İlk teşkilatı
tamamen Türk usulünde olan bu devletin hükümdarları önce han unvanını taşıyorlardı. Bizans
misyonerlerinin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul ettikten (9. asır) sonra, Bizans'ın siyasî ve idarî teşkilatını
taklide kalkışmışlardı; dilleri de -bazı Türkçe kelimeler ve Türk dili kuralları korunmak üzereİslavlaşmış ve nihayet
8
TARİH
bugün bildiğimiz Bulgar dili ortaya çıkmıştı. Birkaç defa Bizans'a saldırarak, vasileuslar'ı (Bizans
imparatorlarını) ürküten Bulgar Devleti 10. asırda çok genişleyerek Balkanlar'ın büyük bir kısmını
idaresi altına alabilmişti.
Bulgarların batısında, İslavca konuşan Sırplar oturuyordu; Ortodoks mezhebini ve Bizans medeniyetini
İstanbul'dan alan Sırplar, bir ara (13. asırda) komşuları zararına genişleyerek büyük bir Sırp Devleti
kurabilmişlerdi.
Tuna'nın kuzeyinde eski bir Roma sömürgesi olan bugünkü Romanya ile birtakım İslav kavimlerini de
hüküm ve itaati altına almış olan Macar Türklerinin kurdukları Engürus Krallığı vardı. Romanya'nın
bazı kısımları, yerli beyler idaresinde bulunuyordu; bazı kısımlarıysa Macar krallarına tabiydi.
Engürus veya Macar Krallığı, eskiden Hunların Avrupa'da vatanı olan Tuna ve Tisa ovalarında, Arpatlar
idaresi altında kurulmuş ve 9. asırda, o dolaylardaki İslav kabilelerini de hüküm ve idaresi altına alarak
bunların bir kısmını Macarlaştırmıştır. Macarlar, millî dinlerini kaybederek Batı Roma'dan Katolik
mezhebini almışlardı. Bu suretle Balkan Hıristiyanla-rından mezhepçe ayrılıyorlardı. Macarlar, aslında
Türk olmakla beraber çeşitli kavimlerle devamlı temasları sonucunda dilleri karışık bir lehçe haline
gelmişti. Asıl Hun-Ugurlar, Hungarlar, büyük araziye ve hükümete sahip bir aristokrasi
oluşturuyorlardı; idarelerindeki halkın bir kısmı İslav-lıklarını koruduğu gibi, bazıları da Ortodoks
mezhebinde bulunuyorlardı.
Macar beylerinin, ta 13. asırdan kalma bir tür parlamentosu vardı ve asıl hâkimiyet bu parlamentonun
yani Macar asilzadelerinin elindeydi. Millî bir kral hanedanı olanArpat sülalesi (10-14. asır) kesildikten
sonra Macar beyleri krallarını adeta seçerlerdi.
Macaristan'ın kuzeydoğusunda, İslav cinsinden ve Katolik mezhebinden olan Leh Krallığı vardı.
Lehistan'nın doğu ve kuzeydoğusu, yani bugün Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği denilen siyasî
sistemin idare ettiği eski Rusya memleketi, 12-14. asırlarda Türk Altınordu hanlarına tabiydi. Rus
beyleri, hanın ta-bilerinden başka bir şey değildiler. Rusya'nın Avrupa kısmında bile halkın
OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
9
çoğunluğu Türk cinsindendi; hâkim zümre Türklerdi. Rusya'da yaşayan İslav kabileleri başsızdı. 9.
asırda ortaya çıkan Rus beyleri (Knyazlan) Hazar Türklerinin Rus kabilesindendir. Bunlardır ki ilk Rus
Devleti'ni kurmuşlar ve adlarını bu devlete unvan bırakmışlardır.
Osmanlıların Ortaya çıktığı sırada avrupanın durumu merkez
Avrupa'nın merkez, güney ve batısına gelince, buramemleketlerden Almanya ve İtalya, on üçüncü
doğru
asır sonlarıyla on dördüncü asır başlangıcına
: artık siyasî birlikten mahrum bir hale gelmiş bulu-nuyor. Buna karşılık, Fransa ve İngiltere birer
krallık halindedir. Bununla beraber Yüz Yıl Savaşı adıyla tanınan mücadele henüz bitmemiştir ve her iki
memleketi haraplığa doğru sürüklemektedir. İspanya da birliğini kurmak çabasına düşmüş, Müslüman
hâkimiyetine karşı başarıyla mücadeleye girişmiştir.
Ortaçağın sonlarından itibaren Avrupa'nın merkez ve batı memleketleri gittikçe önem kazanmaya
başladıkları ve yeniçağ Avrupa'sını belirten fikir, sanat, din hareketleri, toplumsal ve siyasî değişiklikler
daha çok bu alanda kendilerini gösterdikleri için bu memleketler hakkında biraz daha bilgi vermek
faydalı olur:
Ortaçağ tarihinde görüldüğü üzere Büyük Kari (Şarlman) İmparatorlu-ğu'nun, dokuzuncu asır
ortalarında, Verdön paylaşımıyla parçalanması sonucunda kurulan devletlerin en kuvvetlisi, ilk
zamanlarda Almanya'ydı. Memleketin derebeyliklere ayrılması, onuncu asırda Macarların akınları gibi
yeni istilalar Almanya'yı bir ara zayıflattı. Fakat Büyük Otto, Macar-ları mağlup etti, derebeyleri itaat
altına aldı. Memleketi genişletmeyi başardı ve Roma'ya giderek Büyük Kari gibi imparatorluk tacını
papanın eliyle başına geçirdi, imparatorlar bir kat daha kuvvet ve nüfuz kazandılar sanıldı. Hıristiyanlık
âleminin ruhanî reisi olan papa'mn imparatora taç giydirmesi ve, onu kutsaması, imparatorluğun
Allah adına verilmesi ve doğrulanması anlamına alındığı için, imparatorluğa Otto'dan itibaren Kutsal
Roma-Germen İmparatorluğu denmiştir. İslam âleminde halifenin ta-vaifimülûke* sultanlık ve emîrlik
rütbeleri vermesi de buna benzer.
* Tavaifimülûk: Abbasi İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra İslam âleminde kurulan küçük
devletler; Anadolu beylikleri (Kaynak Yayınlan'nın notu).
10
TARİH
Eskiçağın sonlarında Avrupa'nın büyük bir kısmını sınırları içine alan ve din birliğine de sahip olan Batı
Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bu siyasî ve dinî birliğin yeniden kurulması uzun
müddet bir ülkü ve gelenek oluşturmuştu. Büyük Kari ilk defa bu ülküyü gerçekleştirir gibi olmuştu.
Onuncu asırda Otto da aynı şeyi yapmak istiyordu. Halbuki eski Roma İmpa-ratorluğu'nda siyasî
kudret ve nüfuz imparatorda toplanıyordu. Bağımsız teşkilatıyla bir papalık mevcut değildi. Batı
Roma'nın yıkılışından ve siyasî nüfuzun erimesinden sonra ise Roma piskoposları yavaş yavaş
bağımsızlık ve nüfuz kazandılar, seçimle o makama geldikleri için kendilerini bütün Hıristiyanlığın reisi
saydılar; bu suretle papalık oluştu. Karolenj hanedanı hükümete geçmek için papaların yardımını
gördüğü için karşılık olarak papalığa arazi, yani cismanî kuvvet sağladılar. Bu suretle papalar ruhanî ve
cismanî kuvvet sahibi oldular. İşte bundan dolayı Kutsal Roma-Germen imparatorları, papaları
kendilerine itaat eden ve yardımcı değil, karşılarında rakip gibi buldular. Bu yüzden hemen tamamı
Germen olan imparatorlarla Latin olan veya kilise teşkilatı içinde Latinleşmiş bulunan ve Roma'da
oturmak dolayısıyla İtalya'yı benimsemeye başlayan papalar arasında şiddetli bir mücadele başgöstermiştir. Her iki makamı işgal edenler Katolik Hıristiyan âlemine maddî ve manevî hâkimiyet
iddiasındaydılar. Bu mücadeleden yararlanarak gerek Al-manya'daki, gerek İtalya'daki derebeyler ve
şehirler imparatorlara ve papalara karşı adeta bağımsızlık kazandılar. Her iki memleket zaman zaman
anarşi içinde kaldı. Bir taraftan da Avrupa feodalitesi, araziyi mülk edinmek dolayısıyla kuvvetli ve
belirli haklara sahip bir müessese haline gelmiş, İslam-Türk feodalitesine göre büyük nüfuz
kazanmıştı. Feodal beylikler ve biraz sonra görüleceği üzere Batı Avrupa'da kurulan millî krallıklar,
imparatorun ve papanın nüfuzunu çok sınırlamıştı. Zaten imparatorların ve papaların seçimle
gelmeleri ve seçimlerde entrikaların eksik olmaması, uzlaşmalara, mücadelelere ve sonuç olarak
zayıflığa yol açıyordu. Bununla beraber önemli olaylar ve Hıristiyan âlemini korkutan hadiseler
karşısında papanın ve kayser'in (imparatorun) nasihatleri ve emirleri bazen krallar ve beyler
tarafından dinlenir, Haçlı seferlerinde olduğu gibi ortak Hıristiyan orduları oluşturulurdu.
Görülüyor ki, Büyük Kari İmparatorluğu'nun parçalanmasından doğan
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
11
ve ilk zamanlarda pek kuvvetli görünen Almanya olsun, ortaçağın en nüfuzlu makamlarından biri olan
papalığın varlığına rağmen İtalya olsun birkaç asır içinde tam bir zayıflık içine düşmüş bulunuyor.
İtalya siyaset itibariyle parçalanmış olmak ve zaman zaman iç savaşlara sahne olmakla beraber,
özellikle Doğu memleketleriyle ticareti sayesinde önemli iktisadî faaliyetleri bir yerde toplamayı
başarmıştı. Bu suretle ortaçağın sonlarına doğru bu memlekette büyük servetler toplanmış
bulunuyordu. Sonuçta burada önemli bir fikir ve sanat hareketi doğdu.
On dördüncü asır başlangıcında İtalya'da mevcut olan başlıca hükümetler şunlardı:
Güneyde Anju hanedanı elinde bulunan Napoli Krallığı, Aragon hanedanına ait olan Sicilya. Bu iki
hükümet evvelce Normanlarm kurduğu iki Sicilya hükümeti'ni oluşturuyordu. Merkezde papaya ait
Kilise hükümeti vardı. Daha kuzeyde Floransa, Piza, Cenova, Milano, Venedik şehirleri bağımsız
cumhuriyetler oluşturmaktaydı. Bunlar sanayi, ticaret ve bankacılık yüzünden zenginleşmişlerdi. Bu
şehirler iktisadî faaliyet dolayısıyla aynı zamanda önemli siyasî faaliyet merkezleriydi. Bunların basma
bazen irsî prenslerin de geldiği oluyordu.
İtalya cumhuriyetleri içinde Cenova1 ve Venedik'in2 Doğu memleketl
1 Akdeniz'in, italya Yarımadası'nm kuzeybatısına düşen, kuzey sahillerinde kendi adını taşıyan büyük
körfezin üzerinde Cenova şehrinde kurulmuştu (9. asır ortaları). Ceneviz Devleti'ne Cenova şehrinin
zengin aileleri hâkimdi; bunlar bir tür cumhuriyet usulüyle devleti idare ediyorlardı. Bu cumhuriyet,
kuvvetli ticaret filosuyla 13. asırdan itibaren özellikle Doğu ticaretinde önemli bir yer sahibi olmuştu.
Akdeniz'in doğu havzasında ve Karadeniz'in kuzey ve güney sahillerinde tüccarlarına alışveriş yeri
olmak üzere bazı noktalan ele geçirmişti. Osmanlı Devleti'nin kuruluşu sıralarında (14. asır)
İstanbul'dan ancak Haliç'le ayrılmış Galata mevkii Cenevizlerin elindeydi. Aynı şekilde, Karadeniz'e
kuzeyden ilerlemiş Kırım Yarımadası'nın doğu ve güneydoğu sahilleri de Cenevizlerin sömürgesi
olmuştu.
2 Venedik, İtalya Yarımadası'nın doğusundaki Adriyatik Denizi'nin kuzey ucunda karaya yakın birkaç
ada üzerinde kurulmuş bir şehirdir (5. asır).
Venedik Devleti de Ceneviz Devleti gibi, şehrin zengin tüccar aileleri tarafından bir tür cumhuriyet
usulüyle idare ediliyordu. Bu cumhuriyetin temeli de deniz ticaretiydi. Venedikliler Cenevizlilerden
çok Akdeniz'in doğu havzasına önem verdiler; Doğu ticareti,
12
TARİH
leriyle aralarında pek sıkı ilişkiler mevcuttu. Çünkü Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretine
hâkimdiler. Zengin bir tacir sınıfının elinde bulunan Venedik hükümeti Adriyatik ve Doğu Akdeniz
sahillerinde gerçek bir sömürge imparatorluğu meydana getirmişti. Önemi daha az olmakla beraber
Ceneviz cumhuriyeti de Karadeniz sahillerinde bazı ticaret limanlarına hâkimdi ve Venedik'le arasında
rekabet eksik değildi.
OSMANLILARIN ORTAYA ÇIKIŞI SIRASINDA AVRUPA'NIN DURUMU
BATI
İspanya'da ise sekizinci asırdan beri hâkim olan
-
lümanlar, on ikinci asırdan itibaren süratle geri çekilmeye başlamışlardı. İlk evvel kuzeyde Navar, Kastilya, leon ve Aragon gibi küçük krallıklar kurulmuştu.
Aragon kralları Sicilya ve Sardınya yi da ele geçirerek
önem kazandılar. On ikinci asırda Portekiz Krallığı da kuruldu. Müslümanların mağlubiyeti devam
ediyordu. On dördüncü asrın başında Müslümanlar elinde İspanya'nın güneyinde yalnız Gırnata
Hükümeti kalmıştı.
Dokuzuncu asırda Büyük Kari İmparatorluğu'ndan ayrılan Fransa'da da Karolenj Hanedanı'na halef
olan Kape Hanedanı kralları, on birinci asırda Fransa'nın diğer derebeylerine göre büyük bir kudrete
sahip değildi. Bu hanedana mensup ilk kralların en büyük başarısı krallık tacını kendi aileleri elinde
korumaktan ibaretti. Nüfuzlarını genişletmek için kuvvetli tebaalarına karşı giriştikleri mücadelelerde
de başarıları pek sınırlıydı. Aksine, bazı tabileri kraldan daha geniş araziye sahip ve daha kuvvetliydi.
Bu tabilerden Normandiya Dukası Giyom'un (William) İngiltere'yi istila etmeyi başardığı (1066) ve bu
suretle İngiltere tahtını ele geçiren
Haçlı seferlerinde Haçlıları taşımak ve Latin devletlerinin kuruluşuna yardım etmek sayesinde servet
ve kuvvetlerini artırdılar; Venedik, Cenova'nm doğal rakibi oldu; Venedik, bu rekabette, Cenova'ya
üstün gelerek (14. asır) ticaret filosunu ve ona destekleyen savaş filosunu ve sömürgelerini daha çok
geliştirebildi ve Adriyatik'in doğu sahilleriyle Ege Denizi'nin, eski Yunanistan'ın deniz yollarının en
önemli noktalarını ele geçirdi. Osmanlı Devleti'nin kuruluşu zamanlarında Venedik Cumhuriyeti,
Ceneviz Cumhuriyeti'ne oranla daha kuvvetli ve nüfuzlu bir devletti. Osmanlı Devleti'nin Doğu'ya
hâkim olması, bu tüccar cumhuriyetin nüfuzunu Akdeniz'in doğu havzasından silip süpürecek ve bir
daha belini doğrultamayacak kadar şiddetli darbeler vuracaktır (16. ve 17. asırlar).
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
13
Normandiya hanedanının Fransa hanedanı için tehlikeli bir rakip haline geldiği ortaçağ tarihinde
görülmüştü. Bundan başka on birinci asırda bazı tabilerin Birinci Haçlı Seferi'nde olduğu gibi büyük
seferlere katıldıkları da elbette unutulmamıştır. Fakat on ikinci asırda Fransa kralının arazisi yavaş
yavaş büyümeye, nüfuzu da artmaya başlar. Bu hususta krallara en çok yardım eden kilisedir. Bu
devirde evlenmeler ve miraslarla devletlerin genişleyip daraldığı görülmüştür. Böyle bir evlenme ve
miras dolayısıyla Hami Plantacenet adlı bir Fransız derebeyi Fransa'nın hemen yarısına sahip olduğu
halde İngiltere tahtına geçti ve on ikinci asrın ortalarına doğru Fransa krallarının en korkunç rakibi
kesildi.
Aynı asrın sonlarına doğru Üçüncü Haçlı Seferi'ne katılmış olan Filip Ogüst, Plantacenet hanedanına
ve müttefiki olan imparatora karşı kuvvetle, hile ve entrika ile mücadele ederken bir taraftan da
nüfuzunu bütün krallık dahilinde tanıtmaya çalışır. Bu devre doğru kuvvetlenmek yeteneğini gösteren
şehir burjuvası da, derebeyliğe karşı kralı tutmaya başlar.
On üçüncü asırda son Haçlı seferlerini açan ve Hıristiyan anlayışına göre en mükemmel bir hükümdar
sayılan Sen Lui zamanında Fransız-İn-giliz rekabeti bir müddet için son bulur.
Kape hanedanının son krallarından olan dördüncü Güzel F ilip'in (1285-1314) başlıca danışmanları,
Roma hukukunu iyice inceleyerek yetişmiş ve mutlakiyet idaresine taraftar olan hukukçulardı.
Burjuvazi içinden yetişmiş olan bu hukukçuların oyuna göre hareket eden kral, papaların üstünlük
davasına karşı şiddetle mücadele etmiş, bazı dinî tarikatların da emlakine el koymuştur. Kralın bu
hareketi eleştirilmiş, fakat sonuçta krallığın nüfuzu artmıştır.
Kape hanedanı 1328'de son bulduğu zaman Fransa Krallığı, bütün Avrupa devletleri içinde, en düzenli
ve kuvvetli devletlerden biri haline gelmişti.
İngiltere'ye gelince; göç devrinde Angıllar ve Saksonlar tarafından istila edilmiş olan İngiltere'nin,
aralarında üstünlük mücadelesi eksik olmayan, yedi ufak krallığa ayrılmış bulunduğu ve bunların
Hıristiyanlığı kabul ettiği bilinmektedir. Dokuzuncu asırdan itibaren de İngiltere zaman zaman Norman
ve Danuvaların akınlarına maruz kalmış, on birinci asrın
14
TARİH
başlarında da Danimarka Kralı Büyük Knut'un hâkimiyeti altına girmiştir. Fakat öldüğünde İngiltereDanimarka İmparatorluğu parçalanmış, krallık gene Saksonlar eline geçmiştir.
Normandiya Dukası William'ın istilasından sonra İngiltere'de yeni teşkilat yapıldı. Normanlara karşı
savaşmış olan Saksonların arazisi ellerinden alındı. Küçük parçalar halinde Normanlara dağıtıldı. Bu
arada kral da büyük araziye ve gelire sahip oldu. Burada Almanya ve Fransa'da olduğu gibi büyük
derebeylikler yoktu. Bundan başka memleket kontluklara ayrılmıştı. Kral tarafından tayin edilen ve
görevden alınan memurlar, burada arazi sahipleri üzerinde olduğu kadar, burjuva ve köylüler
üzerinde de büyük nüfuza sahipti.
Bu suretle on birinci asrın sonlarında İngiltere kralı, yalnız ve zengin değil, aynı zamanda en kuvvetli
ve kendisine en çok itaat edilen hükümdarlardan biri bulunuyordu.
Lakin İngiltere kralı aynı zamanda Normandiya dukası ve Fransa kralına tabiydi. Bu tebaanın
metbuundan daha zengin ve kuvvetli olması, doğal olarak iki memleket arasında bir rekabet ve
ortaçağın sonlarında bitmez tükenmez savaşlar doğurdu.
William'ın ölümünden sonra İngiltere-Normandiya birliği bir ara tehlikeye düştü, fakat en sonra
William'ın üçüncü oğlu, /. Hanri adıyla tahta geçmeyi ve İngiltere ile Normandiya birliğini korumayı
başardı. Bu birliğin İngiltere için siyasî ve kültürel sonuçlan oldu: 1) İngiltere ile Fransa arasında çeşitli
aralıklarla savaşlar açıldı. 2) Fransız dili ve âdetleri İngiltere'de yayıldı. Fransız dili on dördüncü asra
kadar resmî dil olarak kullanıldı. Gerçi bu devirden sonra tekrar İngilizce millî dil oldu, fakat Fransızcadan da birçok kelime aldığı için Germen dilleri içinde İngilizce, Fransızcaya en çok yakınlık
gösteren bir dil halini korudu.
Plantacenet hanedanından II. Hanri'nin on ikinci asrın ortalarına doğru tahta geçmesi ve bazı
reformlar yapması üzerine, İngiltere'de krallık nüfuzu bir kat daha artar. Fakat Fransa'yla başlayan
rekabet mücadelesi, Plantacenet hanedanının nüfuz ve kuvvetinin kırılmasıyla sonuçlandı.
On üçüncü asrın başında artık İnglitere'de kral, II. Hanri zamanındaki nüfuzunu kaybetmiş bulunuyor.
Gerçekten Fransa'da kralın nüfuzu gittik-
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
15
çe artarken İngiltere'de aristokrasi, ruhban ve burjuvazi sınıfları, kralın yetki ve kudretini sınırlamak
için birleşiyordu.
En eski zamanlardan beri bazı memleketlerde toplumsal sınıfların en kuvvetlisi hükümdarın yetkilerini
sınırlamayı düşünmüş, bu yüzden hükümdarlarla mücadele eksik olmamıştır. Fakat çoğunlukla
hükümdar kendisini kısıtlamak isteyen sınıfa karşı diğer bir sınıfa dayanarak karşı koymuştur. Fakat
İngiltere'de çeşitli sınıfların bu hususta anlaşarak el ele vermesi, İngiltere'nin adalardan meydana
gelerek nispeten dış tehlikelerden korunuyor olması ve nihayet İngilizlerin özel hayat şartlan
meşrutiyet ha-reketi'nin burada daha hızlı gelişmesini sağlamış sayılabilir. 1215'te ayaklanan baronlar
Yurtsuz Jan'a büyük fermanı (Magna C harta) kabul ettirdiler. Bu fermanla kilisenin, baronların ve
şehirlerin eski hak ve hürriyetleri pekiştiriliyordu. Bundan başka artık keyfî tutuklamalar olmayacağı,
ticaretin serbest olacağı, keyfî vergiler konulmayacağı, büyük bir meclisin oluşturulacağı ve bu suretle
aritokratlara denetleme ve karşı koyma hakkının tanındığı belirtiliyordu.
İngiltere meşrutiyetinin ilk belgesi olan bu fermanla oluşturulan bu feodal meclis, yeni fermanlar ve
alışkanlıklarla gittikçe olgunlaşmış, ileride göreceğimiz gibi, zaman zaman yaşanan tepkilere ve bazı
kuvvetli hükümdarların mutlakiyetçi eğilimlerine ve mücadelelerine rağmen, yetki ve nüfuzunu
artırarak yavaş yavaş bir millet meclisi halini almaya başlamıştır.
Gerçekten on üçüncü asırda hüküm süren İngiltere krallarından III. Hanri yabancıların nüfuzu altında
kaldığı gibi başarısızlıkla sonuçlanan birtakım savaşlara da girişmiş bulunduğu için büyük
hoşnutsuzluğa sebep olmuştu.
Bundan dolayı parlamento adını almaya başlayan meclisi toplantıya davet ettiği zaman delegeler
silahlı geldiler ve kendisini "Oksfort Fermanı"m kabul etmek zorunda bıraktılar (1258). Bu ferman
büyük fermandan da ileri giderek hemen bütün yetki ve kuvveti aristokrasiye veriyordu. Bundan
sonra toplanan parlamentoya aristokrasi ve ruhban temsilcilerinden başka küçük aristokratların ve ilk
defa olarak şehir burjuvazisinin de temsilcilerinin çağrılması parlamentoya millî bir nitelik verir gibi
oldu (1265). Gerçi III. Hanri bir
16
TARİH
müddet sonra tekrar eski nüfuz ve kudretini kazandı; oğlu I. Edvard zamanında da kralın nüfuzu
devam etti. Fakat parlamentonun düzenli toplantılara davet edilmesi ve bu meclisin onayı olmaksızın
vergi konulmaması önemli bir
alışkanlık olarak kaldı.
.
On dördüncü asrın başında Fransa ile ingiltere'yi kıyaslarsak birincisinde kralın gittikçe mutlakiyete doğru gittiğini, ikincisindeyse aksine kralın hak ve yetkilerinin
sınırlanmasına doğru gidildiğini ve zaman zaman az çok etkili olmak üzere, parlamento gibi bir denetim müessesesinin meydana geldiğini görürüz.
AVRUPA'DA On ikinci ve on üçüncü asırlarda Batı Avrupa'da top-DEGIŞIKLIK lunısal ve medenî durumu
incelediğimiz zaman görüyoruz ki, ortaçağın son asırlarında Batı Avrupa toplumlarında da yavaş yavaş
bir değişiklik belirmeye başlamıştır. Bu devirlere kadar derebeylerin hâkimiyeti halk üzerinde çok ağır
bir yük oluşturmaktaydı. Köylerde ve şehirlerde çalışan halk, derebeyliğin aidat ve angarya gibi çeşitli
adlarla birçok vergisine tabiydi. Özellikle köylü kitlesi toprağa bağlı sertler halinde, tamamen keyfe
tabi olarak, bu yükün altında ezilmekteydi. Bundan başka savaş, haydutluk ve açlık, halkın bu kısmını
daima dehşet içinde yaşatmaktaydı.
Fakat Güney Avrupa'da İspanya ve İtalya'da Müslüman alemiyle yaşanan iktisadî, askerî temaslar,
Haçlı seferlerinin yine Doğu ve Müslüman alemiyle sağladığı iktisadî, toplumsal ve ilmî ilişkiler,
şehirlerde ve köylerde iktisadî, toplumsal ve ilmî bir hareket uyandırdı. Birçok köylü, büyük
zahmetlerle serbestilerini elde etmeye başladı. On ikinci asırdan itibaren şehirlerin gelişmeye
başladığını görüyoruz; Özellikle bazı şehirler genişliyor, zenginleşiyor, derebeylerden de -anlaşarak
veya mücadele ederek- serbesti fermanları elde ediyorlar. Hatta bunlardan bazıları gerçek
cumhuriyetler şeklini almakta ve feodal rejim içinde önemli bir mevki elde etmeyi başarmaktadır.
Bu suretle on ikinci ve on üçüncü asırlarda Batı Avrupa'da medeniyet, Doğu ve İslam âlemine göre
uzun bir gerilik devresinden sonra yeni bir canlanma göstermeye başlar. Özellikle iktisadî faaliyet
itibariyle gerçek bir ilerlemeye şahit oluyoruz. Şehirlerde (Res. 2) esnaf, cemiyetler ve lonOSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
17
çalar etrafında toplanıyor, tüccarlar da siyasî kuvvetler oluşturacak bir tarzda şirketler meydana
getiriyorlar. Büyük panayırlarda daha geniş alışverişlere imkân .doğuyor.
Yangınlar ve salgın hastalıklar gibi çeşitli tehlikelere rağmen şehirler de, surlarının sağladığı güvenlik
ve toplu hayatın kolaylaştırdığı şenlikler ve eğlenceler dolayısıyla gittikçe daha cazip olmaya
başladılar. Süs ve debdebe, zevk merakı, aristokrasi sınıfında olduğu gibi zengin burjuvazide de gelişti.
İktisadî faaliyet ve Müslüman alemiyle yaşanan medenî temas, fikir ve sanat faaliyetinin de
uyanmasına sebep olmuştur. Öğrenmek merakıyla tutuşan öğrenciler, kurulan üniversite'lere
dolmaya başlar. Avrupa'da bu devirdeki her yenilik gibi üniversite kurulması da ilk evvel İtalya ve
Fransa'da, yani Müslüman alemiyle en çok temasta bulunan memleketlerde görülür. Gerçekten Haçlı
seferleri sırasında ve on ikinci asır ortalarına doğru İtalya'da, Bulonya şehrinde papaz yetiştiren
mekteplerde hukuk gibi laik dersler de okutulmaya başlanmış, bu suretle Müslüman memleketlerinde
laik eğitim yapan medreseler gibi bir üniversite doğmuştur. Bundan sonra ilahiyat ve hukuk
doktorları, bu devirde ortaçağın daha eski asırlarında şatodan şatoya (Res. 3) giderek şiirlerini
dinleten turver (trouveres ve troubadoure) ismini alan şairler derecesinde rağbet kazanıyor.
Şehirlerin halkı gittikçe daha büyük, daha güzel kiliseler inşa etmeye de çalışıyor.
Bu medenî faaliyet on üçüncü asırda özellikle Güney ve Batı Avrupa'da göze çarpmaktadır. Bu devirde
İtalya'da, özellikle Floransa'da önemli bir fikir ve sanat faaliyeti mevcuttur. On dördüncü asrın
başlarında Dante (Res. 4) gibi ortaçağın en büyük bir şairinin, Ciyoto (Res. 5) gibi büyük bir ressamın
yetişmesi bu gelişmenin derecesini gösterir. Fransa'da da Paris Üniversitesi bu devirde kurulmuştur.
Fransız dil ve edebiyatı da önemli ilerlemeler sağlar. Gotik mimarî tarzı Fransa'dan (Res. 6) başka
Merkezî (Res. 7) ve Kuzey Avrupa'ya da yayılır. Bununla beraber bu asırlardaki sanat hareketinin dinî
ilhamlardan kuvvet aldığı ve henüz ortaçağa has bir nitelik taşıdığı da anılmaya değer.
18
TARİH
OSMANLILARIN AVRUPA'YA GEÇİŞİ Genel durumu yukarıda açıklanan Avrupa devletle- rinin çoğunda
resmî din Katolik mezhebiydi; Katolikler Bizans Rumlarının bağlı oldukları Ortodoks mezhebine
düşmandılar. Haçlılar Kudüs'e sefer ederken bir ara İstanbul'u zapt ederek orada Katolik-Latin
İmparatorluğu'tm da kurmuşlardı (4. Haçlı Seferi: 13. asır). Bizans İmparatorluğu'nün kesin gibi
görülen yıkılışı, kendilerine bir tehlike oluşturmadıkça, Batı Katolik devletlerinin, özellikle imparator
ve papanın hoşnutsuzluğunu çekmeyecekti.
İstanbul Latinler eline geçince (1204), Bizans İmparatorluğu içinde, birkaç Grek devleti kurulmuştu:
Anadolu'da İznik ve Trabzon imparatorlukları; Epir, Mora ve Tesalya'da birtakım despotluklar, aynı
zamanda Bizans'ın Balkanlar'daki bazı batı eyaletleri de Venediklilerin eline geçmişti. İstanbul Latin
İmparatorluğu çok kısa sürdü; 1261'de Paleologos hanedanından Mihal Cenevizlilerin yardımıyla
İstanbul'u geri aldı ve Bizans'ı, Grek İmparatorluğu'nu canlandırdı; fakat imparatorluğun eski
eyaletlerini tamamen kendisine itaat ettiremedi. Hemen pek küçülmüş olan Bizans İmparatorluğu'nda
iç karışıklıklar, bu sırada İstanbul ve Roma kiliselerinin birleşip bileşmemeleri meselesi yüzünden çok
arttı. Bu olaylar Bizans'ı büsbütün zayıflatmıştı.
Bizans Vasileus'u (imparatoru) Kantakuzinus, Osmanlı Türklerinin Orhan Bey kumandasında
başkentlerine pek yaklaştığım görünce, Osmanlı Beyi'yle barış imzalayıp siyasî manevralarla tehlikeyi
atlamaktan başka çare kalmadığını açık gördü. Osmanlılarla Bizanslılar arasında 1333'te barış
imzalandı ve hatta barışı kuvvetlendirmek için İmparator, kızı Teoda-ra'yı Orhan'a verip, Türk Beyi'ni
damat edindi. Fakat bununla da tehlike tamamen savulmuş olmuyordu. Bu sefer İmparator Bizans'ın
eski bir diplomasi tedbirine başvurdu: Eskiden beri vasileuslar, bir kavim devletlerini fazla tehdit
edince onun üzerine diğer bir kavmi saldırtırlar ve onların boğuşmasından yararlanarak devletin
hayatını bir müddet daha uzatmayı başarırlardı. Osmanlı Türkleri, doğudan ve güneyden İstanbul'u
tehdit ettikleri sırada, batıdan ve kuzeyden Bulgar tehlikesi henüz ortadan kalkmamış, Sırp tehlikesi
artmaya başlamıştı. İmparator, Osmanlı Türklerinin Rumeli'ye geçip Bulgarlar ve Sırplar üzerine
yürümesi halinde, bir müdOSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
19
det daha İstanbul'un tehlikeyi atlatacağını sanıyordu. Çünkü Osmanlılar Sırp ve Bulgarlar'a
çarpışırlarsa, bundan dolayı Sırp ve Bulgarlar zayıflayıp, Bal-kanlar'dan gelen tehlike azalacaktı; aynı
zamanda Osmanlı Türklerinin hamlesi başka bir mecraya sevk edilerek, İstanbul'u Anadolu'dan
sıkıştıran baskı da eksilmiş olacaktı. Bundan başka Rumeli'nin çetin arazisinde sağlam ve savaşçı
kavimlerle çarpışan Osmanlılar da yorulup Bizans'ı bir müddet kendi halinde bırakmak zorunda
kalacaklardı. İşte bütün bu hesaplarla, İmparator Kantakuzinus, damadı Orhan Bey'i Rumeli'ye
geçmek için teşvik etti. Osmanlı Türkleri de esasen Rumeli'ye geçmek ve göz diktikleri İstanbul'u batı
tarafından da kuşatmak siyasetini gütmekte olduklarından, İmparator'un teklifini hemen kabul ettiler.
Osmanlılar denizi geçerken, Rumların bazı kolaylıklar göstermiş ve bazı yardımlarda bulunmuş
olmaları muhtemeldir. Nihayet Orhan, oğlu Süleyman Paşa'yı bir miktar askerle Rumeli'ye sevk etti.
Bunlar Çanakkale Boğazı'nı geçerek Gelibolu'yu zapt ettiler; bu suretle Osmanlı Türkleri Çanakkale
yoluyla Avrupa'ya geçmiş oldular (1357). Bu geçiş ilk defa değildi. Süleyman Paşa bundan evvel de
Kantakuzinus'un taht rakipleriyle çekişmesinde, üvey büyükbabasına yardım için Çanakkale Boğazı'nı
geçerek Balkanlar'a kadar bir gezinti'yapmış ve birçok ganimet toplayarak dönmüştü; fakat bu sefer
dönmemek üzere geçti. Gelibolu, Osmanlıların Bal-kanlar'da yaptıkları seri fetihlerin ve harekâtın
deniz üssü oldu.
Bizans Rumlarının Osmanlıları Rumeli'ye geçmeye teşviklerinden ümit ettikleri sonucun ise tam tersi
meydana geldi: Osmanlı Türkleri, ileride göreceğimiz gibi, Balkan Yarımadası'nın önemli bir kısmını
pek çabuk zapt etmeyi başararak, İstanbul'u doğudan ve güneyden olduğu gibi batıdan da tehdide
başladılar.
BALKANLAR'DA BİZANS VE İSLAV KAKİMİYETİNİN SONU VE
İSTANBUL'UN OSMANLILAR TARAFINDAN TEHTİDİ
Gelibolu'ya iyice yerleşen ve Anadolu'dan bir hayli yardımcı asker alarak kuvvetlenen Osmanlı
müfrezesi pek çabuk Gelibolu Yarımadası'yla civarındaki şe-hirleri zapt etti. daha ilerleyip yayılmayı başardan bu kuvvetin kumandanı Süleyman Paşa öldü (1359). Babası da oğlundan sonra ancak iki ay kadar
yaşadı. Asıl Balkan fetihleri Orhan Bey'in küçük oğlu Murat Bey'e kaldı.
20
TARİH
Osmanlı tarihçilerinin Hüdavendigâr lakabını verdikleri (Res. 8) I. Murat Rumeli'yi zapt etmek için
Candarh Kara Halil, Lala Şahin Paşa, Hacı İl Dey, Timurlaş Paşa ve Evrenos Bey gibi başlıca
kumandanlarıyla beraber Gelibolu'ya geçti. Trakya'nın önemlice kasabaları zapt olunduktan sonra
Bizans'ın Avrupa'da ikinci şehri sayılan Edirne ile Filibe de fethedildi. Bu suretle Balkan Yarımadası'nın
doğusunda Osmanlı sınırı, bir taraftan İstanbul'a doğru ilerlediği gibi, kuzeyden de Balkan silsilelerine
dayandı. Osmanlılar Edirne'yi, Rumeli'de başkent yaptılar.
Türklerin Avrupa'ya geçerek az zamanda bu kadar genişlemeleri, Avrupa Hıristiyan devletlerini
korkuttu. Sırplar, Ulahlar ve Macarlar, kendi sınırlarına yakınlaşmış Türkleri bir karşı saldırıyla
Anadolu'ya atmak için hazırlandılar. Türk tehlikesi önünde mezhep kavgasını bir müddet unutmak
lüzumunu duyan papa da bütün Hıristiyan devletlerini, Müslüman Türkler aleyhine bir Haçlı Seferi
yapmaya teşvik etti. Fakat başka kavimlerin yardımı gelmeden Sırplar, Ulahlar ve Macarlar 60 000
kişilik bir orduyla ve Osmanlı sınırına doğru yürüdüler. Osmanlı ordusunun öncüsü olarak ilerleyen
Hacı İl Bey kumandası altındaki 10 000 kişilik bir kuvvet, Edirne civarında ordugâh kurmuş olan bu
müttefiklere geceleyin bir baskın yaparak, hemen hepsini kılıçtan geçirdi (1363). Bu savaşın meydana
geldiği yere "Sırp Sındığı" adı verildi.1
Bu başarının ardından, Trakya'nın alınmamış kısımlanyla Sofya ve Niş zapt olundu. Sırp Kralı Osmanlı
Beyi'nin metbuluğunu kabul etmek ve vergi vermek şartıyla ancak barış imzalayabildi.
Daha evvel de söylendiği üzere, Osmanlı Türkleri Balkanlar'a geçmeden önce, Balkan Yarımadası,
milattan evvel Trak ve milattan sonra Hun, Av ar ve Bulgar istila ve göçlerine sahne olmuştur; 10.
asırdan itibaren de Doğu ve Güney Rusya'dan gelen çeşitli unvanlı Türkler de burayı işgal etmişti.
Osmanlı Türklerinin Rumeli'yi görece kolay zapt ve uzun süre idare edebilmelerinde bunun da etkisi
olmuştur.
Sırp ve Bulgar krallıklarında feodal beylerin halka çok baskı yapması, oralarda Bogomil mezhebi
denilen ve toplumsal eşitlik isteyen yeni bir
l Meriç Ovası'nda, Edirne civarındadır.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
21
mezhebin ortaya çıkmasına ve yayılmasına sebep olmuştu. Beylerin kendi aralarında bitmez
tükenmez kavgaları, Bizans'ın aralıksız entrikaları, Ortodoks Kilisesi'nin fakir halkı soyması, Balkanlar
halkında genel hoşnutsuzluk doğurmuştu. Bu iktisadî durumdan dolayı, Anadolu'da iyi idareleriyle
şöhret kazanan Osmanlı Türklerinin istilasına karşı halkın eski hükümetlerini çok heves ve gayretle
savunmamış olduğu tahmin edilebilir.
Rumeli'de bu ilk başarıların ardından, Rumeli Beylerbeyi Timurtaş Paşa, Orhan zamanında yapılan
teşkilatı genişletmeye ve yeni zapt edilen memleketleri tımar, zeamet ve has olarak paylaştırmaya
uğraşırken, Osmanlı Devleti'ne karşı Rumeli'deki Sırp Kralı ile Anadolu'daki Karaman Beyi arasında
gizli bir ittifak yapılmıştı. Evvela Karaman Beyi savaş ilan etmiştir (Karaman Savaşları'ndan ileride
bahsolunacaktır). Sonra Sırp kralı askerî harekâta başlayarak, Timurtaş Paşa'yı baskına uğratıp 15-20
bin kişilik Türk ordusunu bozdu (Ploşnik Olayı, 1387). Sırpların bu başarıları üzerine, Bulgar, Macar ve
Ulah kavimleri Osmanlılar aleyhine Sırplarla bir ittifak yaptılar.
Balkan Yarımadası'nın doğusunda Bulgar Kralı Şişman kumandası altında toplanan müttefikler
ordusuyla batıda Sırp Kralı Lâzar kumandası altında toplanan müttefikler ordusu birleşmeden evvel
aralarına girerek evvela daha zayıf olan Şişman ordusunu ezmek için Sadrazam Ali Paşa süratle
Bulgaristan üzerine yürüdü. Bulgar ve müttefiklerini yenerek başkentleri olan Tırnova ile Şumnu'yu
zapt etti (1388). Kral Şişman Niybolu civarında bir daha şansını denemeye kalkıştıysa da mağlup ve
esir oldu. Türk hükümdarı bu esir krala iyi muamele etti ve şerefine uygun bir maaş tahsis etti.
İlk hamlede Timurtaş Paşa'ya üstün gelen Kral Lâzar, müttefiki Kral Şiş-man'ın yenilip esir olması
üzerine, artık Bulgarlarla birleşmek imkânı kalmadığını görerek üzerine yürüyen ve bizzat Murat
Bey'in kumandası altında bulunan Osmanlı ana kuvvetleri önünde geri çekilmeye ve Arnavut
beylerinin askerleriyle birleşmeye çalışıyordu; Osmanlı ordusu Sırp ve müttefikleri ordusunu Kosova
Ovası'nda savaşmaya mecbur etti. Kosova Meydan Savaşı'nda müttefikler mağlup ve perişan oldular;
Kral Lâzar yaralı olarak esir düştü; ordusunun Türk kılıcından kurtulan erleri karmakarışık kaçtı
22
TARİH
(1389). Bu büyük zaferi kazanan I. Murat, Miloş adlı yaralı bir Sırp tarafından savaşın ertesi günü
savaş meydanında şehit edildi. Kosova Savaşıyla Sırbistan'ın hayatına artık son verilmişti.
Yirmi beş otuz sene kadar devam eden bu Rumeli seferleri sırasında, Bizans sınırı, Balkan Yarımadası
tarafından adeta İstanbul surlarına kadar itilmiş, Bulgar ve Sırp krallıkları ise bağımsızlıklarını
kaybetmişlerdi; yani Balkanlar'da Bizans ve İslav hâkimiyeti son bularak, bu kıta Osmanlı Türklerinin
hükmü altına geçmişti. İstanbul'un zaptı da artık bir gün meselesi haline gelmişti.
YENİÇERİ PİYADE ORDUSUNUN OLUŞTURULMASI
Orhan Bey zamanında yaya adıyla Türklerden dü-zenli bir piyade askeri oluşturulmuş olduğu yukarıda
söylenmişti.l
Rumeli'ye geçildikten sonra, büyük istilalara hazırlanan Osmanlı Devleti, daha geniş askerî teşkilat
yapmak lüzumunu duydu. Yine Candarlı Kara Halil'in aracılığıyla, Murat Bey zamanında, yeniçeriliğe
başlangıç olmak üzere "devşirme" ve bunun ardından "yeniçeri"^ denilen daimî ve düzenli bir piyade
ordusu oluşturuldu. Yeniçeriler, başlangıçta savaş esirlerinden ve bir müddet sonra Hıristiyan tebaa
çocuklarından toplandı. Her sene Hıristiyan tebaadan belirli miktar çocuk alınıp Anadolu'daki Türk
ailelerinin yanında İslam dini üzere eğitiliyor, sonra devşirme ocağı'na alınarak askerî eğitime tabi
tutuluyor ve ihtiyaç oranında oradan yevmiye bir miktar maaş verilerek yeniçeri ocağı'na yazılıyordu.
Yeniçeriler, kışlalarında otururlar ve askerlikten başka bir şeyle meşgul olmazlardı. İlk defa Gelibolu'da
ancak l 000 çocuk devşirilmişti; yıldan miktarları arttı. Yeniçerilik için çocuk vermek yalnız
Hıristiyanlara tahsis edilmişti. Hemen bütün halkı Türk veya Türk olmayan Hıristiyanlar-dan oluşan
Rumeli'de miktarca az olan Müslüman Türk fatihlerinin böyle bir tedbire başvurmaları pek doğaldır.
Nitekim bugünün fatih milletleri olan İngilizler, Fransızlar da buna benzer bir usul takip ederek yerli
Hintlilerden, Cezayir ve Tunuslulardan, zencilerden asker devşiriyorlar ve hâ1 Sayfa 4.
2 Çeri, Türkçe asker demektir., Evvelce düzenlenen yaya askerine nispetle yeni bir askerdi.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
23
kimiyetlerinin korunmasında bundan yararlanıyorlar. Lakin Osmanlı Dev-leti'nde yeniçeri teşkilatı
bugünün sömürge ordularından bir açıdan çok farklıydı. Yeniçeriliğe giren, devşirmelikten saraya
alınan Hıristiyan çocuklar, gitgide en büyük makamlara kadar yükselebildiklerinden ve bunların
vaziyeti yakınlarının durumu üzerinde çok iyi etkiler yaptığından, Hıristiyan halk, çocuklarını kendi rıza
ve ricalarıyla devşirme ocağına vermeye başlamıştı.
Yeniçeri ordusu, Osmanlı Devleti'nin daimî ve düzenli bir ordu teşkilatıdır; bu ordu, iki asırdan fazla bir
süre dünyanın en mükemmel ve en kuvvetli bir piyade ordusu sayılmıştır. Roma'nın lejyonlarını
andıran yeniçeri ocağına benzer bir askerî teşkilat, o zamanlar Avrupa'nın hiçbir tarafında mevcut
değildi. Osmanlıların askerî teşkilatça diğer devletlere bu üstünlüğü, Balkanlar'da ve Orta Avrupa
seferlerinde galebenin Osmanlılar tarafında kalmasını çok etkilemiştir.
ANADOLU TÜRK BEYLİKLERİNİN BİRLEŞTİRİLMESİ
Osmanlı Beyliği kurulduğu sıralarda Anadolu Sel-çuk Sultanlığı artık can çekişme devresine girmiş
bulunuyordu; Osman Bey'in bağımsızlık ilanından dokuz-on sene sonra (1308) Büyük Selçuk
İmparatorluğu'nün bu son parçası da kargaşalık ve başsızlık içinde tarih sahnesinden kayboldu. Feodal
bir saltanat olan Anadolu Selçuk Devleti'nin yerine Anadolu'nun merkez ve batısında evvelce ona az
çok tabi bulunan birçok beylik (Doğu tarihlerinin tabiriyle "Tevaaifimülûk") geçti.
Selçuklarm varisi olan bu beyliklerin başlıcalan şunlardır1: 1) Konya'da Karamanoğullan, 2) Kütahya'da
Germiyanoğullan, 3) Söğüt'te Osmanoğul-ları, 4) Sinop'ta Pervaneoğullan, 5) Karahisan Sahip'te Sahip
Ataoğullan, 6) Balıkesir'de Karesioğulları, 7) Manisa'da Saruhanoğullan 8) İzmir'de Aydı-noğulları, 9)
Milas'ta Menteşeoğulları 10) Beyşehir'de Eşref oğulları, 11) İğ-ridir ve Antalya'da Hamitoğullan, 12)
Kastamonu'da Candaroğullan. Selçuk feodalitesi2 dediğimiz bu birçok devletçikten birisi olan
Osmanoğulları Bey1 Bu beylikler zamanında Selçuk medeniyetinin bazı taraflarda, özellikle Karaman Bey-liği'nde devam
ettiği ve geliştiği görülmektedir (Res. 9-16).
2 Bu beyliklere dair bir miktar ayrıntı II. ciltte vardır.
24
TARİH
ligi başta öbürlerinden daha kuvvetli değildi. Anadolu Selçuk Sultanlığı'nın varisleri arasında en
kuvvetlileri, Karaman ve Germiyan beylikleriydi. Fakat Osmanlı Beyliği'nin coğrafî konumu, gelişme ve
genişlemesine daha uygundu. Önünde yıkılması kolay, eski ve küçük Bizans İmparatorluğu, yanı
başında geçilmesi kolay Marmara Denizi ve boğazları, daha ileride zengin Hıristiyan memleketleri,
fethedilmeye ve ganimet toplamaya elverişli alanlar vardı. Osmanlı beyleri, şimdiye kadar söylenildiği
üzere, evvela kuzeybatıyı ve batıyı, yani Bizans vilayetleriyle Balkan memleketlerini zapt ve istila
ederek beyliklerinin sınırını genişlettiler; tebaalarını artırdılar; fetihler, ganimet ve iyi idare sayesinde
hem tebaayı zenginleştirdiler, hem hazinelerini doldurdular; kısacası her yönden kuvvetlerini
artırdılar. I. Murat zamanında, Selçuk Sultanlığı varisleri arasında, Osmanlı Beyliği, diğer mirasçılarıyla
kıyaslanamayacak derecede büyümüş ve kuvvetlenmiş bulunuyordu.
Osmanlı Beyliği'nin kuvvetlenmesi, öbür Anadolu beylerinin elbette hoşuna gitmezdi. Osmanlı
tarihleri, diğer Anadolu Türk beylerinin kıskançlıklarından, fesatçılıklarından bahsederler; bu görüş
tarafsızca değildir. Osmanlı Beyliği, Bizans ve Balkan devletleri zararına kuvvetleniyordu; bu kuvvetin
bir taraftan öbür beylerin aleyhlerine çevrilerek imhalarına sebep olabileceği hakkında işaretler de
görünmeye başlamıştı. Daha Orhan Bey zamanında Karesi Beyliği Osmanlı Beyliği topraklarına katılmış
olduğu gibi, Murat Bey, Rumeli fetihlerine başlamadan önce, Ankara Ka-lesi'ni Ahi'lerden^ alarak,
beyliğinin arkasını, İç Anadolu'dan gelebilecek saldırılara karşı güvenli hale getirmişti. Rumeli'de ilk
basanların ardından,
l Anadolu'da Ahiler denilen ve iktisadî esaslara dayanan bir tür esnaf teşkilatı vardı. İlhanlı ve Selçuk
feodal beylerin zulüm ve baskılarına karşı, Anadolu şehirlerinde sanayi ve ticaret sahiplerinin kendi
çıkarlarını korumak için yaptıkları bu dayanışma teşkilatı, hükümdara ihtiyaç kalmaksızın kendi
kendini idare edip gidiyordu. Bu açıdan cumhurî bir şekle sahipti. Ahiler teşkilatının bazı
geleneklerinin kırıntıları Anadolu şehirlerinin esnafı arasında bugüne kadar devam edip gelmektedir.
Ahilerin bağımsız olarak idare ettikleri şehirlerin en önemlisi Ankara Kalesi'ydi. Karamanlıların
kışkırtmasıyla Ankara Ahileri Osmanlılar aleyhine bazı hareketlere girişmişlerse de, Osmanlı ordusuna
direnemeyeceklerini anlayarak, Ankara'yı Murat Bey'e teslim etmişlerdi. Ankara Kalesi'nin stratejik
önemi dolayısıyla burası ilk zamanlarda Osmanlılar tarafından Anadolu Beylerbeyi'nin karargâhı
sayılmıştır.
OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
25
Murat Bey'in büyük oğlu Bayazıt'a Germiyan beyinin kızını alıvermesiy-le çeyiz olarak Kütahya ve bazı
Germiyan şehir ve köyleri Osmanlı Hü-kümeti'ne geçmişti. Yine o sıralarda, Karamanoğullarına karşı
ilerisi düşünülerek alınan bir tedbir olmak üzere Hamiteli'nin önemli bir kısmı, Ha-mitoğullanndan
zorla satın alınmıştı; Anadolu'da bu yayılmanın nerelere kadar gideceğini pekâlâ anlayan, kendini
Anadolu Selçuk saltanatının asıl varisi sayan ve bu sıfatla başka Anadolu beyliklerini hüküm ve nüfuzu
altına almaya çalışan Karamanoğlu Ali Bey (Sultan Alâeddin) Osmanoğlu Murat Bey'in Rumeli'de
bulunmasından yararlanarak Osmanlılar aleyhine savaş açtı (1387). Murat'ın oğlu Bayazıt Bey'le
Timurtaş Paşa, Karama-noğlu'nun askerlerini Konya Savaşı'nda bozdular. Ali Bey, Murat Bey'in kızı
olan karısının şefaatiyle ancak canını kurtarabildi.
Osmanlıların Anadolu. Selçuk feodal beyleriyle başlayan savaşları, nihayet bütün bu beyliklerin yavaş
yavaş Osmanlı Beyliği'ne katılmasıyla son bulacaktır.
Murat'ın yerine büyük oğlu Bayazıt Bey Osmanlı hükümdarı olunca (1389), Karamanoğlu'nun
teşvikiyle toplanan Aydın, Saruhan, Menteşe ve Germiyan beylerinin düşmanca ittifaklarıyla karşılaştı.
Osmanlılar, bu müttefik beyleri yenerek memleketlerini zapt ettiler ve kendi beyliklerine kattılar.
Anadolu beylerinin bu ittifakıyla ilgili olarak Eflâkhlar da Rumeli'de Osmanlı memleketlerine sarkıntılık
etmeye başladıklarından, Osmanlı Beyi Rumeli'ye geçmek zorunda kalmıştı. Bunu fırsat bilen
Karamanoğlu Alâeddin Bey, Ankara'ya saldırdı ve Osmanlı Kumandanı Timurtaş Paşa'yı esir aldı.
Yıldırım unvanı verilen Bayazıt Bey, süratle Rumeli'den Anadolu'ya geçerek, Karamanoğlu Alâeddin
Bey'i Akçay Savaşı'nda esir etti; ve sonra öldürttü; Karaman Beyliği'nin önemli bir kısmım Konya da
dahil olmak üzere Osmanlı Beyliği'ne kattı.
Batı ve Merkezî Anadolu Türk beylikleri Osmanlı Devleti idaresi altında birleştirilmiş demekti. Bunun
ardından, Osmanlıların Doğu Anadolu'ya yayılmaları başlar; Selçuk feodalitesinden sayılmayan Kadı
Burha-neddin'in ölümünden sonra Tokat, Sivas ve Kayseri alındı; sonra Candaro26
TARİH
ğullarından Kastamonu zapt edildi. Anadolu'da birleşmemiş Türk beylikleri artık az kalmıştı.
Osmanlı ülkesinin Avrupa sınırlarında, bazı tehlikeler baş göstermese ve doğudan Aksak Timur istilası
meydana gelmeseydi, Bayazıt zamanında Anadolu Türklüğünün tamamen birleştirilmiş bulunacağı
çok muhtemeldi.
BİZANS'I SIKIŞTIR- Osmanlılar, Bizans İmparatorluğu'nun Bosfor etrafı-MA, HAÇLI na sıkışmış ufak
parçasını, doğu, güney ve batıdan
SALDIRILARI kuşattıktan sonra, Doğu Roma imparatorları, Osmanlı Türk beylerinin elinde adeta bir
oyuncak olmuşlardı; Murat Bey, İmparator Yuvanis Paleologos'u istediği gibi kullanıyordu. Murat
ölünce, Yuvanisoğlu Andronikos Yıldırım Bayazıt'a başvurarak, babasının tahtına kendisini oturtursa,
otuz bin altın vergi vereceğini vaat etti. Osmanlı Beyi, Andronikos'u imparator ilan ettirdi; biraz sonra
Yuvanis, Bayazıt'a başvurarak, kendisini tekrar tahta geçirirse, otuz bin altın vergiden başka, Osmanlı
ordularında hizmet etmek üzere, on bin asker de göndereceğini arz etti. Bu sefer Osmanlı Beyi,
Andronikos'u indirip Yuvanis'i tekrar tahta çıkarttı; Osmanlılara teslim olmak istemeyen Alaşehir
tekfurunu, Yuvanis'in Rum askerleriyle mağlup ettirerek şehri aldı.
Bu olaylar, Osmanlıların artık Bizans Hükümeti'ne fiilen hâkim olduklarını göstermektedir.
Yuvanis öldükten sonra, oğlu Manuel, Osmanlı Beyi'nin iznini almaksızın tahta oturmak gibi bir cüret
gösterdiğinden, Yıldırım'ın bir ordusu İstanbul'u kuşatarak, bir müfrezesi de Makedonya'ya yürüyerek
Selanik ve Yenişehir taraflarını Osmanlı ülkesine kattı. O sıralarda Bulgaristan da tamamen ülke
topraklarına katıldı (1393).
Osmanlı-Türklerinin az zamanda Balkan Yarımadası'nı hemen tamamen zapt ettikten başka Eflak
memleketini tabiiyetleri altına almaları ve İstanbul'u şiddetle sıkıştırmaya kalkışmaları, Merkezî ve
Batı Avrupa devletlerini endişeye düşürmüştü. Eflak'ta bir hak iddia eden ve memleketinin doğu ve
güneyinden tehlikeye maruz kaldığını gören Macar Kralı Zigismunt, Papa'ya ve Merkezî ve Batı
Hıristiyan devletlerine başvurdu. Papa, Müslüman Türkler aleyhine bir Haçlı Seferi hazırladı. Nihayet
Kral Zigismunt kumandası altınOSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
27
da Macarlardan, Fransız şövalyelerinden, Almanlardan, Lehlerden ve daha başka Hıristiyan
kavimlerden meydana gelen 60-70 bin kişilik büyük bir müttefikler ordusu Tuna'yı geçip Niybolu'yu
kuşattığı sırada, Yıldırım Bayazıt, Osmanlı ordusuyla gelip yetişti. Osmanlı ordusunda Türklerden
başka yeni Osmanlı tabiiyetine geçen Sırplar, Bulgarlar ve Romenler de vardı. Niybolu Meydan
Savaşı'nda (1395) Haçlı müttefikler tamamen mağlup olup bozguna uğradılar. Bu savaşta Osmanlı
ordusundaki Hıristiyan askerlerin sadakatle savaşmaları, az zamanda Osmanlı idaresine ne kadar
ısınmış ve Osmanlı ordusunda hizmeti ne kadar benimsemiş olduklarına delildir. Macar kralı savaş
meydanından zorlukla firar edebildi. Fransız şövalyelerinden bir kısmı esir düştü, aralarında Burgonya
Dukası Kont do Növer, en yüksek aristokratlardan birtakım dükler ve kontlar vardı. Yıldırım bunlara
alaylı nasihatler verip, bir hayli fidye aldıktan sonra hepsini salıverdi.
Haçlıların saldırısı böyle büyük bir zaferle savuşturulduktan sonra, İstanbul'un kuşatılması
şiddetlendirildi. Anadolu Hisarı (Res. 17) yapılıp Boğaz'ın ulaşımı güçleştirildi. Buna İstanbul'un ikinci
kuşatılması denilmektedir. İmparator İstanbul'da bir Osmanlı mahkemesinin açılmasına ve bir de cami
inşa edilip Bayazıt adına hutbe okunmasına razı olmak ve senelik belirli haracını vermek şartıyla güç
bela başkentini kuşatmadan kurtarıp barış imzalayabildi. *
Bayazıt Bey Niybolu zaferi üzerine, âdet olduğu gibi her tarafa zafer-nameler göndermişti.
AKSAK TİMUR'UN ANADOLUYA ISTILASI
Yıldırım Bayazıt'ın, İstanbul kuşatmasını kaldırıp Bizans hükümdarıyla barışa razı olmasının bir
sebe- bi de o sırada Aksak Timur Bey'in Anadolu işlerine karışmaya başlamış olmasıdır.
Timur Bey, Türkeli (Türkistan), İran, Irak, Hint ve Suriye'yi zapt ettikten sonra, Anadolu'fa
memleketleri ellerinden alınan Türk beylerini yanına toplayarak, Bayazıt aleyhine yürüdü. Ankara
yakınına geldi ve orada Bayazıt ordusuyla büyük bir savaş verdi (20 Temmuz 1402). Bir gün sa1 Bu sırada Osmanlı-Türk medeniyetinin yükseliş derecesini gösteren en mükemmel abide, Bursa'da
yapılmış olan Ulu Cami'diı (Res. 18,19).
28
TARİH
bahtan akşama kadar süren bu savaşta Osmanlı ordusu yenildi. Yıldırım, oğlu Musa ve Mustafa'yla
beraber, Timur'a esir düştü; Osmanlı ordusunda-ki Sırp askerleri de fedakârlıkla savaştılar; Timur
ordusu Yıldmm'mkinden daha kuvvetliydi.
Timur Bey, Batı Anadolu'yu da istila etti; Osmanlıların Anadolu'da başkenti olan Bursa'yı aldı: İzmir'i,
Rodos şövalyelerinden kurtardı. Murat ve Bayazıt Beyler zamanında memleketleri Osmanlı Beyliği'ne
eklenen Anadolu beylerinin çoğunu eski hükümetleri başına yeniden yerleştirdi. Bizans'ın Osmanlılara
verdiği haracı kendisine istedi ve aldı.J
Ankara Meydan Savaşı'ndan kaçıp kurtulan dört Osmanlı şehzadesi, Süleyman, Isa, Musa ve Mehmet
birbirleriyle uyuşamayarak taht kavgasına giriştiler. Bayazıt'in büyük oğlu Süleyman Çelebi, Rumeli'ye
geçip fırsattan yararlanarak Osmanlı memleketlerine saldırıya kalkışan Macar Kralı Zigismunt'u yendi.
Rumeli'de kendisinin yerine geçen Musa Çelebi İstanbul'u kuşatmaya bile kalkışmıştı.2 Lakin daha
diplomat olan küçük kardeşi Mehmet Çelebi Timur Bey'i metbu tanıdı (Res. 20). Bursa'ya gelerek
babasının yerine geçti. Devletinin eski kuvvetini yeniden kazamncaya kadar Bizans İmparatorluğu'yla
da iyi geçinmeyi tercih etti.
OSMANLI DEVLETİ'NİN TEKRAR KENDİSİNİ
TOPARLAMASI
Ankara mağlubiyetinden sonra, Osmanlı Devleti parÇalanmış ve dağılmıştı: Karaman, Germiyan, Menteşe, Candaroğulları kendi beyliklerini canlandırdıkları gibi Osmanlı şehzadeleri de birbirleriyle boğazla-
şıyorlardı. Bu iç savaşlar ve karışıklıklar on ıh yıl kadar sürdü, buna Osmanlı tarihçileri "Fetret Devri" derler. Nihayet Çelebi Mehmet, rakibi olan
kardeşlerini birer birer ortadan kaldırarak, hâkimiyette birliği kurmayı başardı (1413) ve bu kavgalar
sırasında Çelebi, Anadolu beylerinden bazılarını tekrar Osmanlı saltanatına itaat ettirmişti.
Çelebi Mehmet, tek başına hükümdar olduktan sonra, beyliklerine tekrar kavuşmuş olan
Karamanoğlu Mehmet Bey'in ve İzmir hâkimi Cüneyt
1 Timur Bey olayları ve Ankara Savaşı II. ciltte ayrıntılı olarak yazılmıştır.
2 Bu olay İstanbul'un Osmanlılar tarafından üçüncü kuşatılmasıdır.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
29
Bey'in müttefik kuvvetleriyle uğraşarak Konya'yı zapt ettiyse de, Karaman Beyliği'nin bazı kısımlarını
Osmanlı memleketine katarak Konya'yı yine Karamanlılara bıraktı. Çankırı, Tosya ve Samsun'u aldı.
Eflak işlerine karışan Macar Krallığı'na akıncılar gönderdi. Osmanlılar ilk defa Çelebi Mehmet
zamanında Venediklileri Gelibolu önünde bir deniz savaşı yaptılarsa da başarılı olamadılar (1416).
Çelebi Mehmet, Anadolu ve Rumeli'de büyük bir mesele çıkaran Sa-mavnalı Şeyh Bedrettin ve
müritleriyle hayli uğraştıktan sonra, şeyhi yakalatıp Serez'de astırdı (1417).
Çelebi Mehmet ölünce yerine geçen //. Murat'ın ilk hükümdarlık zamanı, Osmanlı tarihlerinin
Düzmece Mustafa dedikleri adamın ortaya çıkardığı karışıklıklarla geçti. Ankara Savaşı'nda Bayazıt'ın
oğullarından Mustafa Çelebi babasıyla beraber esir düşmüş ve Semerkant'a götürülmüştü. Bu
Mustafa Çelebi, Sultan Mehmet zamanında memlekete dönerek saltanat iddiasında bulundu. Takip
edilince Selanik'te Rumlara sığındı.
II. Murat Rumların yardımıyla kendi aleyhine yürüyen amcasına karşı mücadele etmek zorunda kaldı.
Bir hayli savaştan sonra nihayet Mustafa Çelebi esir edilip öldürüldü. Bu olay Ankara yenilgisinden
doğan sarsıntının son dalgası olmuştu.!
HARÇLI SALDIRINA KARŞI BAŞARIYLA BAŞARIYLA KOYMA :
II MURAT
Bizans İmparatorluğu, Bayazıt zamanındaki barış ve dostluğa rağmen, Osmanlıların sıkıntılı
durumlarından daima, her suretle yararlanmaya çalışmış ve ni-hayet Mustafa Çelebi'yi de yeğeni II. Murat
aleyhine sevk ederek, hayli savaşa ve karışıklığa sebep olmuştu. Bayazıt zamanında yarım kalan
İstanbul'un zaptı işini artık bitirmek lazımdı. II. Murat kuvvetlice bir orduyla İstanbul'u kuşattı (1423).
İmparator Manuel bu sefer de Çelebi Mehmet'in küçük oğlu Mustafa Çelebi'yi büyük kardeşi Murat
aleyhine kaldırdı. Karaman ve Germiyanoğulları da Mustafa Çelebi'ye yardım ediyorlardı. Bunun
üzerine Sultan Murat, İstanI Bursa'daki Yeşil Cami, Çelebi zamanındaki Türk mimarlığının bir örneğidir (Res. 21, 22).
30
TARİH
bul'un kuşatmasını kaldırdı. Asi kardeşi ve onun müttefikleri aleyhine yürüdü. Osmanlı-Türkleri
tarafından İstanbul'un dördüncü kuşatması da başarıyla bitmemiş oldu.
Mustafa Çelebi İsyanı savaşla bastırıldıktan sonra, Timur istilasının ardından Anadolu'yu tekrar
parçalayan Türk beyleri üzerine yürünerek Ka-ramanoğullarından başkası Osmanlı hâkimiyeti altına
alındı; Karaman Beyi de Osmanlı sultanının metbuluğunu kabul etti. Bu suretle Anadolu'da Türk siyasî
birliği yine sağlanarak Anadolu, Ankara Savaşı'ndan evvelki simasını tekrar aldı.
Rumeli'de de Ankara Savaşı'ndan evvelki durumu geri kazanmak için, Sırbistan üzerine yürümek ve
Macar Krallığı'yla savaşabilmek gerekmişti. İlkönce Sırbistan'ın kesin itaati sağlandı; Macaristan istila
edildi. O sıralarda diğer bir Osmanlı ordusu Selanik ve Yanya'yı zapt etmişti. Sonraları Osmanlı ordusu
Macarlar elinde bulunan Belgrad'ı fethedemediği gibi Erdel Voyvodası Hunyadi Yanus tarafından
birkaç savaşta mağlup edilmiş olduğundan, Sultan Murat ile Macar Krallığı arasında Segedin
Antlaşması imzalandı (12 Temmuz 1444). Antlaşmanın on sene devam edeceğine dair iki hükümdar
Kur'an ve İncil üzerine ant içtiler; bu antlaşmaya göre Sırbistan ile Eflak, Macaristan'ın metbuluğu
altına girmiş oluyordu.
Bu olaylarla hayattan yorulmuş ve hükümdarlıktan bıkmış olan Sultan Murat, on dört yaşındaki oğlu
Mehmet lehine saltanatı terk ederek Manisa'ya, çekildi.
Fakat Hıristiyan âlemi derhal fırsattan yararlanmaya kalkıştı. Papanın elçisi Kardinal Çezarini,
Hıristiyan olmayanlara verilen yeminin bozulmasının uygun olduğunu, Katolik Kilisesi adına
söyleyerek, Macar Kralı Lâdislas'ı yeminini bozmaya, kazanılan başarıları takip etmeye teşvik etti.
Türklere karşı birçok zaferiyle şöhret kazanarak "Eflak'ın Ak Şövalyesi" adını alan Erdel Voyvodası
Hunyadi Yanus ile Macar kralı, Papa elçisi ve Eflak hâkimi kumandanları altında Macarlardan,
Ulahlardan ve diğer bazı yardımcı kuvvetlerden meydana gelen büyükçe bir Haçlı ordusu Tuna
Irmağı'nı geçti, Bulgaristan'a girip Varna'yı kuşattı. Bu tehlikeli durum karşısında Osmanlı devlet
adamları ve kumandanları Murat'a başvurarak ordusunun başına geçmesini rica ettiler. Çünkü oğlu
Mehmet henüz on dört yaşında bir çocuk olOSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
31
duğundan, orduda emrini yürütebilecek bir çağda değildi. II. Murat Osmanlı ordusunun kumandasını
eline aldı; Varna civarında yapılan savaşta müttefikler mağlup oldular. Antlaşmayı bozduran Kardinal
ile bozan Macar kralı öldürüldüler. Ak Şövalye de güçlükle kurtulabildi (Kasım, 1444).
Bu zaferin ardından II. Murat Mo/-a'yı zapt ederek Osmanlı sınırını Balkan Yarımadasının güney ucuna
kadar ilerletti. Ve bu sırada Osmanlı sarayından kaçıp Arnavutların başına geçen iskender Bey (Yorgi
Kastriyo-tis), Osmanlı ordularını uğraştırmaya başladı. Sultan Murat'ın, İskender Bey aleyhine sevk
ettiği askerler, ciddî bir sonuç alamadılar.
Osmanlılar, bu Arnavut elebaşısıyla dağlık ve kayalık arazide uğraşıp dururken, Hunyadi Yanu,
Varna'nın intikamını almak istedi; ve yeni bir Haçlı ordusuyla Tuna'yı geçip Sırbistan'a ilerledi. Osmanlı
ve Hıristiyan orduları, yine Kosova Ovası'nda birbirleriyle çatıştılar; meydan savaşı üç gün sürdü; çok
inatçı bir şekilde vuruşuldu; nihayet Türk ordusu yine galip gelerek, İkinci Kosova zaferi'ni de kazandı
(17 Ekim 1448).
Hıristiyan devletleri, Sultan II. Murat zamanında, Timur olayı sarsıntısından yeni çıkmış olan Osmanlı
Devleti'ni zedelemek için, Türklere bir daha saldırmak tecrübesinde bulundularsa da, bütün girişimleri
hüsranla son buldu. II. Murat Haçlı saldırılarına başarıyla karşı koyabildi. İkinci Kosova Savaşı,
Osmanlı-Türklerinin Balkanlar'da birkaç asır sağlam olarak yerleşmelerini sağladı; 18. asra kadar,
Tuna'yı geçip Osmanlılara saldıracak bir Hıristiyan kuvveti artık çıkmadı.
II
OSMANLI İMPARATORLUĞU
FATİH SULTAN MEHMET: İSTANBUL'UN FETHİ VE OSMANLI
İMPARATORLUĞUNUN KURULUŞU
II. Murat Edirne civarında öldükten sonra II. Mehmet - tekrar tahta geldiği vakit artık reşit olmuştu
(1451). Her şeyden evvel İstanbul'u almak istiyordu. Osman-- h ülkesi Anadolu'da ve Rumeli'de
genişlemiş oldu-tundan, İstanbul, devletin tabiî başkenti gibiydi. At-
tilâ zamanında Türkler istanbul'u fethetme girişiminde bulundukları gibi, bundan sonra Avar Türkleri
ve Araplar da uğraşmışlar ve II. Mehmet'ten evvel gelen Osmanlı hükümdarları da birkaç tecrübede
bulunmuşlardı. Mehmet, Boğaz'ı kapamak için vaktiyle Yıldırım Bayazıt tarafından yapılmış olan
Anadoluhisarı karşısında Rumelihisarı'nı (Res. 23) yaptırdı; o vakte kadar görülmemiş toplar döktürdü
(Res. 24). 1453 senesi Nisan'ında muazzam bir orduyla İstanbul'u kuşattı (Res. 25).
İstanbul ile Galata arasında gerilmiş olan kuvvetli bir zincirle Halic'in kapatılmış olması, Osmanlıların
saldırısını güçleştiriyordu. Sultan Mehmet, bu engeli kaldırmak için bugün Dolmabahçe denilen
mevkiden karaya çektirdiği yetmiş gemiyi karadan aşırarak Halic'e indirdi (Renkli Res. I). Elli günlük
kuşatmadan sonra, Topkapı tarafından bir gedik açılmış olduğundan, genel saldırı yapıldı. Kara
tarafındaki İstanbul surlarını Cenevizler, Venediklilerle diğer Frenkler ve Rumlar savunuyorlardı.
Saldırı sırasında bir kısım Türk askeri, kale dehlizlerinin birinden içeri girmiş ve düşmana arkadan
saldırarak hücumun başarılı olmasına yardım
etmiştir Bu suretle, cepheden ve, içeriden yapılan saldırı savesinde sehri saOSMANLI İMPARATORLUĞU
33
yunanlar kesin olarak mağlup edilmiş ve İstanbul zapt olunmuştu (29 Mayıs 1453). Türklerin
İstanbul'u zapt etmeleri, l 000 :sene kadar sürmüş olan Doğu Roma imparatorluğunu ortadan
kaldırmıştı. İstanbul'un o vakitler Türkler tarafından zaptı, dünya çapında bir olay oldu. Bu olay
ortaçağın sonu olarak kabul edilmiş ve medeniyet ve insaniyet için yeni bir devrin başlamasında etkili
olmuştur.
İstanbul'un zaptıyla Rumeli ve Anadolu'daki Türk ülkeleri birleşmiş ve bu suretle Osmanlı Devleti
kuvvetlenerek Avrupa'da ilerlemek kolaylaşmıştı.
İstanbul'un Türkler tarafından fethi, aynı zamanda bütün Hıristiyan âleminin Osmanlılara karşı
yenilgisi demekti.
//. Mehmet İstanbul'u aldıktan sonra Belgrad dışında bütün Sırbistan'ı, Mora'yı, Eflak ve Buğdan,
Bosna ve Hersek, Arnavutluk ülkelerini kesin olarak Osmanlı Devleti'ne kattı. Eflak ve Buğdan
doğrudan doğruya merkeze katılmayıp Hıristiyan beylere idare ettirilmiştir. Sultan Mehmet Anadolu
tarafında Karaman Devleti'ni, Candar (İsfendiyar)1 Beyliği'ni ve Trabzon Rum Imparatorluğu'nn zapt
etti. Tercan civarında Otlukbeli Savaşı'nda, Ak-koyunlu ordusu mağlup edildi. Akkoyunlular
Hükümdarı Uzun Hasan Bey, başkenti Tebriz'e çekilmek zorunda kaldı. Bu suretle II. Mehmet
zamanında Tuna'ya kadar Rumeli'de yabancı bir idare kalmamıştı. Anadolu'daysa, genel olarak Fırat
Irmağı ve Toroslar sınır oluşturuyordu.
Avrupa'da Tuna ve Sava ırmaklarına, Asya'da Fırat ve Toroslar'a kadar yayılan memleketleri zapt edip
çok genişleyen, iki kıtanın birleştiği yerde Doğu Roma imparatorlarının başkentini fethederek, bu iki
parçayı birbirine birleştiren ve Karadeniz'in girişi ile Anadolu'nun kuzey sahillerindeki önemli ticaret
iskelelerini ele geçirdiği gibi Asya içerlerinden Trabzon'a inen büyük ticaret yolunun son kısmına ve
iskelesine sahip olan Osmanlı Devleti, artık gerçekten bir imparatorluk olmuştu. Bu devletin tebaası
arasında birçok kavim yaşıyordu. Eskiden bağımsız olan Anadolu Selçukla-rmın, Bizans'ın, Bulgar, Sırp
krallıklarının ülkeleri tamamen bu imparatorluğun içine girmişti. Doğu Roma İmparatorluğu orta ve
son devirlerin1 Candaroğullannın beyliği, bu sırada hükümdarlarının adıyla ilgili olarak Isfendiyar Beyliği adını almış
bulunuyordu.
34
TARİH
de bu kadar geniş bir ülkeye sahip olamamıştı. İstanbul'u aldığından dolayı kendisine Fatih unvanı
verilen II. Mehmet zamanında Osmanlı İmpar-torluğu tamamen kurulmuştur.Osmanlı Beyliği,
ilk devrinde nihayet göçebe bir .
iMPARATORLUĞUN İÇ TEŞKİLATI: FATİH MEHMET KANUNU
MÜSLÜMAN OLMAYAN TEBAAYA MÜSAADELER
teşkilatına sahip, ilkel bir toplumdu. Orhan
Bey zamanında Bursa gibi büyük bir şehir ile birkaç kasaba zapt olunduğundan, daha mükemmel bir
Devlet teşkilatı yapmak ihtiyacı doğmuştu. Orhan
Bey den, Sultan II. Mehmet e kadar Osmanlı Devleti büyüye büyüye nihayet kudretli bir imparatorluk
haline geldi: Anadolu ve Rumeli'de birçok memleket ve şehir Osmanlı idaresi altına geçti, bunlar
arasında Konya ve Ankara gibi, Edirne ve Selanik gibi pek eski zamanlardan beri medeniyet merkezi
olan şehirlerden başka, ortaçağın en medenî ve ileri iki büyük beldesinden birisi ve bin yıllık Doğu
Roma'mn başkenti olan istanbul da (Kostantin şehri, Kostantinopolis) vardı. Devlet büyüyüp, devlet
idaresinde eski sade teşkilatın ihtiyacı karşılayamadığı görüldükçe, Osmanlı Hükümeti, memleketin
toplumsal ve idarî teşkilatını mükemmelleştirmek zorunda kalıyordu. Önce Orhan Bey zamanında,
esası askerlik olmak üzere, bir hayli düzenleme yapıldı; fakat o da yeterli gelmedi; Rumeli'nin
istilasından sonra I. Murat devrinde yeniden düzenlemeler yapıldı ve bu arada tımarların hizmet
edebilecek evlada kalıtsal olarak geçmesi de kanun kabul edildi. Bütün bu düzenlemelerde, arazi
rejimi, tımar ve zeamet meselesi, en önemli yeri işgal ediyordu. Zaten devletin askerî kuvveti yeniçeri
ocağı'yla, tımar ve zeamet sahiplerinin vücuda getirdikleri sipahilerden meydana gelmekte
olduğundan, arazi rejiminin askerlikle pek yakından ilgisi vardı. Görülüyor ki, İstanbul'un zaptına
kadar devam eden devirde, Osmanlı Devleti'nin en çok önem verdiği mesele, mükemmel bir orduya
sahip bulunmaktı. Yine I. Murat zamanında, Timurtaş Paşa'nın yardımıyla devşirme çocuklarından
olmak üzere,"sipahi oğlanları bölükleri" adıyla düzenli bir süvari askeri de düzenlenmişti.
Anadolu ve Rumeli'de çok genişlemiş Osmanlı memleketi, esas itibariyle zeamet ve tımar sahibi olan
beyler tarafından idare olunuyordu. Bu
OSMANLI İMPARATORLUĞU
35
beylerin başında Rumeli Beylerbeyi ve Anadolu Beylerbeyi unvanına sahip bir tür askerî kumandan ve
genel valiler vardı. Anadolu'nun bazı kısımları şehzadelerin idaresi altındaydı. Davalarla ilgili işlere
bakmak üzere kadılar, şehirlerde güvenliği, asayişi ve düzeni sağlamak için de subaşılar vardı.
Kadıların en büyüğü, başta asker ve memurlar arasındaki davalara bakmak üzere tayin olunan
kazasker'di. Sonradan Rumeli ve Anadolu'ya ayrı ayrı birer kazasker tayin edilerek Rumeli ve Anadolu
kazaskerleri meydana çıktı. Padişaha danışman ve yardımcı olan vezirlerin sayısı da devletin büyümesi
oranında arttı. Eskiden tek olan vezirin makamında bulunanlar veziriazam unvanını aldılar.
Bunlarla beraber, II. Mehmet devrine kadar Osmanlı Devleti'nin esas teşkilatı dâima savaşçı bir
ordunun kuvvetini ve başarısını sağlamaya yönelik kural ve kanunlardan meydana geliyordu
denilebilir. İstanbul'un fethinden sonra, Fatih, Osmanlı İmparatorluğu'nu, kendisiyle çağdaş devletler
gibi düzenlemeye kalkıştı; eski Türk geleneği ve İslam şeriatıyla gerçek ihtiyaçları ve zapt edilen
memleketlerin eski teşkilatlarım göz önünde tutarak, zamanın âlim ve hukukçularıyla da danışarak
devlet idaresinin önemli şubelerini düzenlettirdi.
Frenk tarihçileri, Bizans tarihçilerinden naklen, Sultan Mehmet'in bir kanunname derlediğini
bildirirler. Osmanlı tarihçilerinden yalnız Âli Efendi böyle bir kanunun varlığını yazmış, diğerleri Sultan
Mehmet'in kanunundan hiç bahsetmemişlerdir. Son zamanlarda Viyana Kütüphane-si'nde bir kopyası
bulunup yayımlanan "Kanunu Padişahı Sultan Mehmet ibni Murat Han" adlı belge, Bizanslı Rum
tarihçilerinin bahsettikleri kanuna göre çok basit ve kısadır.
Bu Kanunnamei PadişaMde, Bizans kanunlarında olduğu gibi, tören ve protokol meselesinin fazla yer
işgal ettiği görülür.
Sultan Mehmet Kanunu'nun siyasî ve ahlakî açılardan çok dikkat çekici olan maddesi şudur:
"Ve her kimseye evladımdan saltanat nasip ola, kardeşlerini dünya nizamı için katletmesi uygundur;
çoğu ulema da caiz görmüştür. Onunla etkili olalar."
Gerçekten Doğu ve Batı devletlerinde hükümdarların kardeş veya oğullarının, taç ve taht davasıyla
ayaklanmaları az olmamıştır. Osmanlı
36
TARİH
Devleti'nin henüz bir buçuk asırlık hayatında bile bu tür olaylar olup geçmişti; hatta Yıldırım Bayazıt'ın
tahta çıkacağı sıralarda kardeşi Yakup Çelebi öldürülmüştü; fakat böyle şiddetli ve gaddar hükmü
içeren bir kanun maddesi derlenmemişti. Fatih'in kendisi ve kendisinden sonra bazı Osmanlı
hükümdarları, kanunun bu maddesini uygulamışlardı.
Sultan Mehmet, İstanbul'u zaptından sonra, şehrin Hıristiyan halkına yumuşaklıkla muamele etti. Her
tarafa dağılan İstanbul Rumlarının şehre toplanmalarını buyurdu; din ve mezheplerinde tamamen hür
olduklarını, mal ve mülklerine ilişilmeyeceğim ilan etti. Hele bütün Doğu Hıristiyanlarının ulusu sayılan
İstanbul patriği'ne çok saygı gösterdi. Ortodoks Ki-lisesi'nin teşkilatına asla dokunmadı. Bir derecede
ki, Türke düşman Hıristiyan tarihçilerinin de genellikle itiraf ettikleri gibi İstanbul Patrikli-ği'nin adeta
devlet içinde bağımsız bir cemaat halinde bulunmasına izin verdi. Bu cemaatin, resmî tabirle Rum
milleti'nin başında bulunan Patrik Efendi, Osmanlı vezirleriyle aynı derecede sayılıyordu. Kendisine
yeniçerilerden bir muhafız müfrezesi verilmişti. Patrik, Rum milletinin yalnız dinî meselelerinde değil,
hukukî ve cezaî işlerinde de merci olarak bırakılmıştı. Patrik'in başkanlığı altında bir millet meclisi
vardı. Patrik'ten başka, Osmanlı vilayetlerinde onun kaymakamı gibi bulunan piskoposlar da aynı
haklara sahipti. Bütün bu kilise adamları her tür vergiden muaftılar. Bizans asilzadalerinin büyük
çiftlikleri devlet adına kamulaştırıldıysa da, Hıristiyan köylülerin topraklan kendilerine bırakılmıştı.
Bu suretle Türkler, arazi işinde halkı koruyan bir usul takip ediyorlar demekti. Balkanlar'daki Hıristiyan
köylüler, Türk idaresi altında, vasileus ve krallar zamanından çok daha mutlu ve müreffeh bir hayata
kavuştular. Asla bağnaz olmayan ve çok iyi idare etmeyi bilen Türkler, köylülerin arazisine
dokunmadılar, belki bu araziyi artırdılar. Hıristiyan tebaalarının köy teşkilatını bozmadılar. Genellikle
toplumsal ve dinî müesseseleri olduğu gibi korudular.
İleride görülecektir ki, Osmanlı Devleti zayıflayıp idare bozulduktan sonra, kuvvetli devirler için çok
faydalı olmuş olan bu teşkilat, Osmanlı
OSMANLI İMPARATORLUĞU
37
Devleti'nin devamlılığına kötü etkiler yapacaktır. Osmanlı Devleti'nden
ayrılıp bağımsızlık kazanmak isteyen Hıristiyan milletleri, bu teşkilatta
evvelden hazırlanmış devlet kadroları bulacaklardır.
DENİZAŞIRI GENİŞLEME ADRİYATİK VE EGE DENİZİNDE SAVAŞLAR
Osmanlı Devleti'nin Balkan Yarımadası'nın Bosna ve
Arnavutluk taraflarında ve Boğazlar'da sağlam yerleş-Adriyatik Denizine çıkması ve Karadeniz
ve iç Asya yollarına hâkim olması Venediklileri kor- kuttu. Bir bahaneyle Venedikliler Osmanlılara savaş
ilan ettiler (1402). O zamanlar Akdeniz'e donanmasıy-
la hakim ve Doğu ticaretinde en önemli mevkıye sahip ve çok zengin olan Venedik Cumhuriyeti
karada kuvvetli değildi; bir devlet aleyhine savaşa girişince, son zamanın İngilizleri gibi, para dağıtarak
etrafına bir sürü müttefik toplar ve kara savaşlarında onları kullanırdı.
O vakitte Osmanlılar aleyhine İskender Bey, Napoli Krallığı, Papa, Uzun Hasan ve Karamanoğlu ile bir
ittifak yapmıştı. Osmanlıların Venediklilerle bu savaşı karada ve denizde on altı yıl sürdü. Bu savaş
sırasında genç Osmanlı donanması, Adriyatik, Karadeniz ve Ege Denizi'nde birkaç defa düşmanlarıyla
cesurca boy ölçüştü. Artık Osmanlılar denizaşırı savaşlara da alışıyorlar demekti.'
Osmanlıların yukarıda adı geçen Arnavutluk ve Karaman memleketlerini zapt ve Akkoyunlu ordusunu
mağlup etmesi, işte bu Osmanlı Devleti'yle Venedik ve müttefikleri arasında yaşanan savaş sırasında
meydana gelmiştir.
Bu devirde Kırım Yarımadası, Kıpçak Türklerinden Kırım hanlarının idaresi altında bulunuyordu; Kırım
hanları, Kırım Yarımadası'ndan başka, Karadeniz'in kuzey sahillerinde bir taraftan Kuban ve
Çerkezistan'a, diğer taraftan Dobruca ve Tuna'ya kadar hüküm ve nüfuzlarını işletiyorlardı. Kırım
Hanlığı da o zamanın çoğu devleti gibi feodal teşkilatlı bir devletti. Hanın yanında Mansur ve Şirin
ailelerine ait m/rzalar (bey) gibi çok nüfuzlu beyler vardı; han bunların görüşünü almaksızın hemen
hiçbir iş göremezdi. Kırım halkının
Bundan sonra aralıklarla devam edecek olan Osmanlı-Venedik savaşları Osmanlı-Fran-sız dostluğunun
bir etkeni olmuştur.
38
TARİH
bir kısmı toprağa yerleşmiş çiftçilik ve bahçecilikle uğraşan ziraatçılardı; bir kısmı da göçebe hayat
geçiren, iyi at ve hayvan yetiştiren aşiretlerdi. Kırım Yarımadası, Avrupa'nın en zengin ve güzel
memleketlerinden biridir. Deniz yalıları, İstanbul'un adaları gibidir. Her tür ürünü bol, hele meyveleri
çok nefistir. Anadolu'ya doğru uzanan ve Karadeniz'le Boğaz'a hâkim bulunan stratejik konumu, derin,
korunaklı ve büyük Akyar (şimdi Sivastopol) Limanı'yla bir kat daha önem kazanmıştır. Yarımadanın
güneydoğusundaki Kefe Limanı, Karadeniz'in kuzey sahilinde İran, Orta Asya ve Kıpçak dolaylarının en
işlek ticaret iskelelerinden biriydi. Bu bölgelerin malları itil ve Hazar Denizi yoluyla buraya gelir ve
buradan gemilerle dünyaya dağılırdı. O devrin en kuvvetli deniz ve sömürge milletlerinden olan
Cenevizliler, Kırım'ın önemini hemen fark ederek sahillerine yanaşmışlar ve evvela Kırım hanıyla iyi
geçinerek bazı sahil noktalarına yerleşmişlerdi. Bir defa karada sağlam tutunduktan sonra, 19. asırda
İngilizlerin Hint'te yaptıkları gibi, içerilere ilerlemeye, hanlığın idaresine karışmaya, han ve hanzadeleri
birbirine düşürmeye başlayarak, bütün yarımadada hüküm ve nüfuz sahibi olmuşlardı. 14. asır
ortalarında, yani Fatih'in İstanbul'u aldığı sıralarda Kırım'ın durumu işte böyleydi.
İstanbul'u fetheden Sultan Mehmet, Bizans hükümdarının tabii olan Cenevizlilerin Galata'sım ve
Karadeniz sahilindeki Amasra'sını zapt etmişti; Fatih, tebaası Cenevizlilerin, başkente yakın bulunmak
ve Karadeniz'de hâkim bir yer olmak itibariyle çok öneme sahip olan Kırım'ın sahibi bulunmalarına
elbette izin veremezdi. Bundan başka Asya ticaretini tamamen Osmanlıların eline geçirmek için de
yabancıların ayağını Karadeniz'den kesmek lazımdı. Kırım halkı Müslüman Türklerdi; ve Kınm'ın
Osmanlı nüfuzu altına girmesi, ara sıra tabilik görevini iyi yapmama eğilimindeki Eflak ve Buğdan'ın
doğudan kuşatılması demek olacaktı. Sultan Mehmet Cenevizlileri Kırım'dan çıkararak Kırım Hanlığı'm
Osmanlı Devleti'ne bağlamak için 1474'te Veziriazam Gedik Ahmet Paşa'yı üç yüz kadar gemiyle
Karadeniz'e çıkardı. Bu Osmanlı filosu Kırım sahilindeki Ceneviz kalelerinin hepsini zapt ederek, İtalyalı
istilacıların hepsini kovdu. Kırım'ın büyükleri ve âlimleri Osmanlı sultanına dilekçe göndererek
memleket işlerinin iyileştirilmesini dilediler. Fatih Mehmet, Ceneviz gemilerinin birinde
OSMANLI İMPARATORLUĞU
39
esir iken kurtarılan hanzadelerden Minğli-Gerey'i Osmanlı sultanının tabii sıfatıyla Kırım Hanlığı'na
tayin etti; bu suretle Kırım Hanlığı da, Osmanlı imparatorluğu' nün kısımlarından biri oldu (14751774).
Bu deniz başarısından sonra, Osmanlı donanması bir taraftan Güney İtalya'ya, diğer taraftan Adalar
Denizi'nin kilidi değerinde olan Rodos'un fethine gönderildi. Fakat bu girişimlerden olumlu bir sonuç
alınamadı.
İTALYA'YLA KÜLTÜREL iLİŞKİLER
II.Mehmet İtalya'da Yenidendoğuş (Rönesans) hare- ketinin başladığı sırada Osmanlı tahtına geçmiş
prenslerdendir; rivayete göre Yunanca ve Latince de biliyordu. Bizzat sultan ve paşalarından bazıları,
İtalya güzel sanatlarıyla ilgilenmişlerdir. İtalyan Rönesans şairlerinden birkaçının Türk sultanına
Latince kasideler sundukları, II. Mehmet'in Venedik Cumhuriyeti'nden kendi resmini yaptırmak ve
sarayını süslemek üzere bir ressam istediği ve Centile Bellini'nin saraya gelip bir süre kaldığı ve
istenilen resimleri yaptığı bilinmektedir. Fatih'in bu ressam tarafından yapılmış ünlü resmiyle (Res.
26), İtalyan heykeltraşları tarafından yapılmış at üzerinde ve büst halinde kabartma resimlerini içeren
madalyalar (Res. 27) bugüne kadar korunmuştur. Zaten II. Mehmet zamanında Osmanlı hükümdarının
sarayları resimlerle, yeni ve eski heykellerle bezenmişti. İtalyan Rönesansı artistleri bu Türk prensini,
Rönesans Avrupa hükümdarlarından biri gibi sayarlardı. İstanbul ve Pontus'un (Trabzon
İmparatorluğu memleketleri) Rum şairleri de; Osmanlı hükümdarına aynı gözle bakarak, Rumca
şairane methiyeler yazmışlardır.
II MEHMET ROMA İMPARATORLUĞU
Fatih İstanbul'u zapt ettiği sıralarda Bizans Rumları,
Katolik Roma'yla birleşip birleşmemek meselesi üzerine şiddetli bir ayrılık ve çekişme içindeydiler. İstanbul'un fethini kolaylaştıran bu iç ve dinî ayrılık ve kavgalar arasında, Roma
ile birleşmek aleyhtarları "şehir üzerine Latin tiyarı^ hâkim olacağına, Türk
sarığı hâkim olsun!" diye bağrışıyorlardı; nihayet Türk sangı hâkim olunca,
Katolik düşmanı Rumlar Türk sultanını, Doğu Roma'nın. yalnız fiilî değil,
hukukî hükümdarı ve imparatoru olarak kabul ettiler. Bizans tarihçilerinden
l Tiyar; papanın başlığı.
40
TARİH
Kritovolos, Fatih Mehmet'i, Doğu Roma imparatorlarının meşru halefi olarak tanıyor ve ona Rumca
Vasileus (imparator) unvanını veriyordu. Zaten Doğu Roma tahtına çeşitli dillerle konuşan çeşitli
ırktan hükümdarlar geçmişti. Bu zamandan itibaren Türk imparatorlar, Doğu Roma'yı idare edecekler
demekti. Hatta bir kısım Rum vatanseverleri, çok zayıflayıp, pek aşağı derekelere düşen Doğu Roma
İmparatorluğu'nün, taze ve kuvvetli Türk hâkimiyeti altında, eski şan ve şerefini tekrar kazanacağına
ümit besliyorlardı. Osmanlı sultanı kendisi de Rumca y azılan fermanlarında Roma vilayetlerinin ve
Anadolu'nun büyük meliki diye imza atıyordu ki, eski vasileuslarm kullandıkları unvanın aynıydı.
Bizanslılar, Türk hâkimiyetini- bu şekilde özümsemeye çalışırken, Ortodoks mezhebinin düşmanı ola»
Katolik Kilisesi'nin reisi, yani Papa da, Fatih Mehmet'i kendine çekmek hayalini -besliyordu.
Osmanlılar aleyhine Haçlı seferleri hazırlayan Papa //. Piyus Fatih'e gönderilmek üzere uzun bir
mektup yazmıştı. İsa'nın vekili, bu mektubunda, küçük bir şeyin yapılması şartıyla, Osmanlı sultanını
"Rumların ve bütün Doğu'nun kayser ve imparatoru" olarak tanıyacağını bildiriyordu. Yapılacak küçük
şey, sultanın Katolik vaftizini kabul etmesiydi. Papa öldüğü için mektup Fatih'e gönderilemedi.
Gönderilseydi, zaten kılıcının hakkı olarak kazandığı bu mevki ve unvanı -şartsız bile olsa- Papa'dan
almaya ihtiyacı olmadığından, bu mektubun yırtılıp atılacağı şüphesizdi.
İstanbul'un fethi üzerine, Türklerin şöhreti Avrupa'nın her tarafına yayıldı. Türklerin ellerine geçen
memleketleri çok adalet ve merhametle idare ettikleri, fukarayı zenginlerin zulüm ve baskısından
kurtardıkları yayılmıştı; Türk tebaası olan kavimlerin refah ve mutluluğa erdikleri söyleniyordu. Bazı
Almanlar, Türklerin Almanya'ya gelip memleketlerinde süregelen haksızlık ve adaletsizliğe engel
olacakları ümidine bile düşmüşlerdi.'
Hatta Fatih'in hemen çağdaşı olan, meşhur siyaset kuramcısı Makya-velli bile, Türk idaresinin o
zamanlarda mevcut idarelerin hepsinden daha iyi olduğunu yazıyordu.
l Nürenbergli Hans Rosenblut adlı bir yazar "Türkler hakkında" başlığıyla yazdığı bir tiyatro kitabında
Türklerin adaletini, aristokratları cezalandırarak halka refah verdiklerini gösteriyordu.
...
OSMANLI İMPARATORLUĞU
41
FATİH DEVRİNE KADAR VE FATİH DEVRİNDE OSMANLI TÜRK KÜLTÜRÜ
osmanlı Beyliği'nin kuruluşu sıralarında, Anado-lu'nun Konya, Kayseri, Sivas, Amasya gibi önemli
şehirlerinde Türk kültürü her yönden gelişmiş bir haldeydi (Res. 9-16) Anadolu'nun batısında ise
Bursa, İznik gibi Bizans şehirleri de, Doğu Roma'nın bir derece yozlaşmış eski kültürünü koruyorlardı;
kısacası, Osmanlı Beyliği, kültürel olarak hayli yüksek bir çevrede kuruldu; bu çeşitli kültür
kaynaklarından gelen unsurlara Balkan Yarımadası'nın zaptından sonra başka kültür unsurları da
eklendi. İstanbul'un zaptıyla, Türkler, o zaman Doğu Avrupa'nın en ileri bir kültür kaynağı olan bir
şehrin içine girip yerleşmiş oldular. Fatih devrinde, biraz evvel söylediğimiz gibi İtalya Rönesansı da
Türk kültürünü etkilemekten geri kalmadı. İşte bu türlü kaynaklardan çıkmış kültürel unsurların
karışmasıyla bir Osmanh-Türk kültürü meydana geldi.
Osmanlı-Türk kültürünün, çeşitli alanlardaki görünümlerinden bazılarını, bugüne kadar saklı kalan
abide ve belgelerde görmek mümkündür: Bursa, Edirne ve İstanbul'da Osmanlıların inşa ettikleri, dinî
ve laik binalar, belli başlı olarak Bursa'nın Yıldırım Bayazıt ve Çelebi Mehmet zamanında yapılan
camileriyle (Res. 18, 19, 21, 22), Edirne'de Sultan Murat Camii, İstanbul'da Çinili Köşk (Res. 29, 30),
Osmanlı mimarlığının bu devirden kalan ve Osmanlı-Türk kültürünün mühendislik mimarlık, çinicilik
gibi sanayi şubelerinde ne kadar ilerlemiş olduğunu gösteren delillerdir.
Rumeli'nin istilası, İstanbul'un fethi, çeşitli Avrupa kavimlerinden meydana gelen büyük orduların
mağlup edilmesi gibi olaylar, askerlik teşkilatında, strateji ve taktik sanatlarında ve savaş teçhizat ve
levazımatının hazırlama ve üretiminde Osmanlı-Türklerinin ne kadar ileri olduklarını gösterir. Savaş
aletlerinin (Res. 28) hemen hepsini, -o zamanlar yeni icat edilmiş olan top da dahil olmak üzereOsmanlı-Türk sanatkârları yapıyorlardı.
I. Murat zamanından itibaren, büyük fetihlerle zenginleşmiş Osmanlı toplumunun yüksek tabakaları,
özellikle hükümdar ile paşa ve beyler, artık süslü ve debdebeli bir hayat geçirmeye başlamışlardı. Bu
lüks hayatın araçları da, yine Osmanlı sanatkârlarının elinden ve tezgâhlarından çıkıyordu, yine
genellikle halkın, özellikle askerin -yeniçeri ve sipahilerin42
TARİH
elbiseleri tamamen Osmanlı şehirlerinin ürünüydü. Tarihçe sabit olan bu olgular, Osmanlı-Türklerinin
sanayi, yani maddî kültür alanında yüksek bir seviyede bulunduklarını ifade eder.
Osmanlı-Türklerinin bu devirde manevî kültür, yani edebiyat ve fikir alanında da ileri oldukları,
elimizde bulunan belgelerle ve tarihin naklettiği bazı olaylarla sabittir.
Bu devirde Osmanlıların eğitim ve öğretim işlerine fazla önem vermeye başladıkları görülür. Fatih'in
yaptırdığı camiin yanında kurduğu medreselerde zamanın ihtiyacına göre din ve ilim işlerinde
uzmanlık sahibi yüksek tahsil görmüş unsurlar yetiştirilmeye başlanır.
Bu medreselerde kelam, fıkıh, hadis, tefsir gibi din dersleriyle birlikte mantık, matematik ve felsefe de
okutulurdu. Özellikle bu medreselerin yüksek sınıflarını oluşturan şahın kısmında felsefe dersi önemli
bir yer tutar ve bu derste fizik, astronomi, meteoroloji, madenler, botanik, zooloji, anatomi ve
metafizik gibi önemli ve hayatî ilimler gösterilirdi.
Osmanh-Türk edebiyatının, o zamanlar halk şair ve edipleri tarafından yaratılan bir türüyle Anadolu
Selçuklarından beri devam edip gelen ve havas* edebiyatı denilen diğer bir türü vardı. Halk edebiyatı
hazinesinin destan, koşma, varsağı ve türkü gibi manzum ve tarih, masal, atasözü ve bilmece gibi
düzyazı biçimli yaratılan bugüne kadar dilimizde yaşar; bunlardan Yunus Emre (ölümü 1439, 1440)
divanı, Bektaşi edebiyatı gibi bazıları toplanıp yazılmıştır. Halk edebiyatında, mertlik, kahramanlık
sevgisiyle tabiata ve güzelliğe karşı derin bir aşk ve sevda nağmesi ve aynı zamanda vahdetivücuda**
giden bir felsefe ve tavassuf düşüncesi göze çarpar. Osmanlı-Türklerinin havas edebiyatı, Türklerin de
büyük etkisi bilinen İran edebiyatından, özellikle İran edebiyatını Anadolu Türk ruhunu katarak ifade
eden Molla Hünkâroğlu'mm (Celâleddini Rumî) (1207-1278) büyük ve derin kitabından,
"Mesnevi"sinden ilham almıştır. Molla Hünkâroğlu, kendisi Türk olduğu halde, ne yazıktır ki, Mesnevi
gibi bir fikir abidesini ana diliyle yazmamıştır. Halk edebiyatı, Türk dilinin saflığım korumaya çalışmış
ve yabancı kelimelerden, yabancı şiir usullerinden hayli sakınabilmiştir; havas edebiyatı denilen ve
saraylarla
* Havas: Kendilerini halktan ayrı ve üstün sayan, kendilerinde bir çeşit ayrıcalık gören
kimseler, avam karşıtı (Kaynak Yayınları'nın notu).
** Vahdetivücut: Yaratılanla yaratanın bir oluşunu, tek kaynaktan geldiğini savunan tasavvuf görüşü
(Kaynak Yayınları'nın notu).
OSMANLI İMPARATORLUĞU
43
ulema ve emirlerin toplandığı yerlerde itibar bulan Osmanlı edebiyatı ise, Arapçanm ve daha çok
Farsçanın mağlubu olmuştur.
Anadolu Selçuk sultanlarının Konya saraylarında resmî dili Farsçaydı; Selçuk sultanları kendilerine
efsanevî Acem şahlarının, Keyhusrev ve Keyku-bat'ların isimlerini takarlardı. Türk dilini koruma ve
geliştirmeye uygun olmayan bu gelenek Osmanlı-Türk Devletı'nde de, bir dereceye kadar devam
etmiştir. Gerçi Selçuk saltanatının parçalanmasında Konya'ya varis olan Kara-manoğullan, Selçuk
sarayının kötü geleneğini kırarak, kendi saraylarında ve resmî ferman ve emirlerinde Türk dilini
kullanmaya bağlamışlarsa da, havas edebiyatının cereyan tarzını değiştirememişlerdir. Celâleddini
Rumî ve oğlu Sultan Velet, Selçuk Devleti'nin son günlerinde ve dağılmak zamanlarında yaşıyorlardı.
Çevrenin başsız ve karışık durumu, bunların bir tür dünya işlerinden el çekmek olan dervişlik
fikirlerinde etkili olmuş olsa gerektir. Zaten bir türlü anarşiden kurtulmayan İran'ın edebiyat ve
fikriyatı da bu örnekleri vermekteydi. Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu sırasında yaşayan Sultan Velet
(1226-1312), havas edebiyatında Osmanlı Türkçesiyle ilk manzumeler yazan kişidir. Ondan sonra Aşık
Paşa'mn (1271-1332) Türkçe "Garipname"si gelir. Âşık Paşa'dan bir süre sonra Anadolu'nun
doğusunda Sivas Beyliği'nin hükümdarı olarak yaşayan Kadı Burhanettin (1344-1397) Türkçe manzum
eserler yazmıştır. Nihayet Yıldırım'ın büyük oğlu Süleyman Çelebi'nin imamı olan Bursalı Süleyman
Çelebi de bugüne kadar edebî ve dinî değerim koruyan meşhur "Mevlût" manzumesini yazmıştır.
II. Murat zamanında, Gelibolu Yazıcızade Mehmet Efendi adlı bir şair "Muhammediye" unvanlı
manzum, uzun bir eser yazmıştır. Yazıcızadenin dili halk edebiyatıyla havas edebiyatı arasında aracı
bir şekil gösterir. Müziğinin ve kavramlarının, halkın gelenek ve anlayışına uygun olması, bu kitabın
yalnız Osmanlı Türkleri arasında değil, bütün Türkler içinde çok yayılması sonucunu doğurmuştur;
bugüne kadar Anadolu'da olduğu gibi Doğu ve Kuzey Türkleri arasında da Muhammediye kitabı şevk
ve heyecanla okunmuştur.
Anadolu'nun Osmanlı-Türk devrinde meydana çıkan halk ve havas edebiyatının seçkin sıfatları,
kahramanlık, mertlik, aşk ve tasarruf 'tur denilebilir; edebiyatta tasavvuf, aşk ve sevda olarak ifade
edilir: Tasavvuf, dünyayı
44
TARİH
bırakıp, kaynak ve amaç olan Allah'a sonsuz bir aşk gibi gösterilir. Faal hayata uygun olmayan tasavvuf
fikriyatı, bereket versin, Osmanlı Devleti'nin kurulup yayılma devrinde ne halka ne de halkı idare
edenlere ciddî etkiler yapmamıştır. Fikrî kültürün hukuk alanında, Osmanlı Türkleri yalnız İslam
şeriatıyla yetinmemişler, şeriata uygun olsun iddiasıyla, uygun olsun olmasın bir hayli kural ve
kanunlar koymuşlardır. Devletin esas teşkilatına ve arazi rejimine ilişkin bu kurallarla, Fatih Sultan
Mehmet'e dayandırılan kanunnameden yukarıda bahsolunmuştu. Dikkate değerdir ki, Fatih'in
kanunnamesi, çok açık ve temiz bir Türkçeyle gayet sade yazılmıştır.
CEM OLAYI VE BAŞARISIZ SAVAŞLAR
- Fatih'ten sonra büyük oğlu II. Bayazıt tahta geçince, Fatih'in kanunnamesi gereğince
öldürüleceğinden korkan kardeşi Cem, hem kendi hayatını hem de zayıflık ve yetersizliği bilinen
Bayazıt'ın elinden Osmanlı tahtım kurtarmak için mücadeleye girişti. Mağlup olunca evvela Mısır'a,
sonra Rodos şövalyeleri yanına kaçtı ve buradan Papa'nın eline düştü. Papa, Sultan Bayazıt'tan aldığı
bir hayli para karşılığında Cem'i zehirledi ve şehzade bu zehirin etkisiyle Fransa'da öldü (1495).
Hastalıktan öldüğünü söyleyenler de vardır.
Cem olayı yatıştıktan sonra, II. Bayazıt Buğdan beyi, Mısır meliki ve Leh kralıyla savaşlar yaptıysa da,
kendinden öncekiler zamanında da ol-" düğü gibi parlak başarılar kazanamadı.
Mısır Savaşı genel olarak başarısız devam etmişse de Buğdan beyiyle yapılan savaş sonucunda Tuna
ağzıyla Kırım arasındaki sahil ve oralardaki Kili ve Akkerman kaleleri zapt edildi (1484).
Karada ve denizde dört sene süren Venedik Savaşı'nda, Papa'nın teşvikiyle hemen bütün Avrupa
kavimlerinin Haçlılarından meydana gelen yardımcı kuvvetler Venediklilerin yardımına gelmiş
olmasına rağmen, barış, Venedik Cumhuriyeti'nin Balkanlar Yarımadası'ndaki bütün sömürge ve
iddialarından vazgeçmesi şartıyla Osmanlı Devleti lehine imzalandı (1502).
OSMANLI DEVLETİNDE İLK GERİCİLİK: II.BEYAZIT
Fatih devrinde Osmanlı Devleti'nin gözü batıya bakıyordu. Fatih son zamanlarında İtalya ve Rodos'u
zapt etme girişiminde bulunmuştu. Osmanlı saray
ve konaklarında bağnazlıktan uzak, serbest, sanat seven ve debdebeli bir
OSMANLI İMPARATORLUĞU
45
hayat başlamıştı. Bayazıt zamanında siyaset ve hayatta bir tepki, bir gericilik görülmektedir. Osmanlı
ordusunun, Mısır savaşlarında uğradığı başarısızlıklar, Bayazıt'ın hasta ve zayıf ruhunu etkileyerek, bu
gericiliği desteklemiş olsa gerektir. O sıralarda şeyhülislamlığa tayin olunan Halepli bir hoca, "Molla
Arap" ile Hatipzade bu afyon bağımlısı hükümdarı, zaten eğilimli olduğu sofuluk, dervişlik ve dinî
bağnazlık yoluna sevk etmişlerdir. II. Bayazıt zamanında Tokatlı Lûtfi gibi serbest düşünen yüksek bir
âlim, küfür* iftirasıyla idam edildi (1494, 1495). Sarayda bulunan yerli ve Avrupalı sanatkârlara yol
verildi; levhalar, resimler, heykeller saraydan çıkarılıp, çarşı pazarda sattırıldı; Fatih zamanında
ilişilmeyen Hıristiyan tapınaklarının çoğu camiye dönüştürüldü; manastırların çoğu tekkeye çevrildi,
Doğu'dan gelme âlim ve şeyhlerin sarayda itibarı arttı. Onlar da Sultanı durmaksızın sofuluğa teşvik
ettiler; ve kendisine Veli unvanını taktırdılar. O zamanlar çoğu memlekette olduğu gibi, Osmanlı
memleketinde de topluma öncü olan saraydı; devletin büyükleri de, sultanı taklit ederek, hiç olmazsa
görünürde sofu görünmeye çalıştılar. Kısacası II. Bayazıt zamanında, Osmanlı Devleti'nin kültür ve
siyasetinde bir gericilik görülmektedir.
II. Bayazıt, anlamsız bağnazlıklarına rağmen, İspanya'da son Müslüman devletinin, Gırnata Emirliği'nin
yıkılışına seyirci kaldı. Bağnaz Katoliklerin saldırı ve baskılarına karşı Müslümanlara ciddî şekilde
manevî ve maddî bir yardımda bulunamadı; İspanyollar aleyhine yapılacak harekete kızan Papa,
elinde bulunan Cem'i tahliye eder diye korkuyordu.
YAVUZ SELİM- ASYA'DA VE AFRİKADAOSMANLI FETİHLERİ
O sıralarda bazı olaylar, siyaset alanında Doğu'ya önem vermeyi gerektirmişti: Fatih'in mağlup ettiği
Uzun Hasan'ın memleketi Osmanlılarla İranlılar arasında paylaşıldığından, Osmanlı Devleti'yle
İran memleketi komşu olmuştu. Osmanlı Devleti'nin çok kuvvetlenip Doğu Akdeniz'de adeta hâkim
olması, Mısır sultanlarını Osmanlılar aleyhinde bazı hareketlere sevk ettiğinden, bu büyük Müslüman
devletleriyle çarpışmak zorunluluğu doğmuştu.
Bu sırada İran Azerbaycam'nda türemiş bir Türk şeyhinin oğlu İsmail Safevi, İran tahtına oturup
kendini İran şahı tanıtmış ve Şii mezhebini dev* Küfür: Tanrı'nın varlığı ve birliği gibi dinin temellerinden sayılan inançları inkâr etme ve bu yolda
söylenen söz (Kaynak Yayınları'nın notu).
46
TARİH
letinin resmî mezhebi olarak kabul etmişti. O zamanlar mezhep meseleleri önemliydi. Şah İsmail,
Anadolu Türkleri arasına da misyonerler göndererek Şiiliği yaymaya ve o suretle Osmanlı-Türk
Devleti'nin birliğini parçalamaya çalışıyordu. II. Bayazıt'ın zayıf idaresi, İsmail'in girişimlerini
kolaylaştırmıştı. Bayazıt'ın oğlu /. Selim Osmanlı hükümdarı olunca, Şah İsmail'le savaştı.
Çaldıran'da gerçekleşen büyük bir savaşta (1514) İranlılar mağlup oldu; Doğu Anadolu'nun Fırat'tan
Urmiye Gölü'ne kadar olan kısmı zapt edildi.
Son Eyyubî hükümdarının ölümü üzerine, Mısır'da Aybey isminde bir Türk vezir hükümdar ilan
edilmişti (1250).
Aybey'le başlayan Mısır sultanlarına bütün tarihlerde Memlûkler (Kölemenler) saltanatı denilmekte
ve bu sultanlar iki tabakaya ayrılarak birincilerine Türk kölemenleri, ikincilerine de Çerkez kölemenleri
adı verilmektedir. Bu tarihin ikinci cildinde "Memlûkler Devleti"nden bahsedilirken açıklandığı gibi, bu
tarif ve ayrım doğru değildir. Memlûk veya kölemen tabiri, bildiğimiz köle yerine kullanılmış olmadığı
gibi, Çerkez kölemenleri denilen sultanların da çoğu, isimlerinden ve kullandıklarından anlaşıldığına
göre Türktürler.
İşte bu ikinci tabakanın birincisi Berkuk adlı bir kumandandır ki, 1382'de iktidar mevkiine geçmişti.
Mısır zengin bir memlekettir. O vakit Mısır kıtasından başka Palestin ve Suriye de bu sultanlara
tabiydi. Güney Afrika yolu henüz keşfedilme-diği için Mısır en önemli transit merkezlerindendi.
Osmanlı-Mısır savaşlarının gerçek sebebi, Hicaz su yollarının tamiri için Fatih tarafından Mısır
sultanına yapılan teklifin reddi veya Osmanlı ve Mısır devletleri arasında bulunan Dulkadır Beyliği
(Maraş)1 işlerine Mısır'ın
l Dulkadır Beyliği'nin kurucusu Karacabey'din. Maraş, Elbistan, Malatya taraflarında kurulmuş ve
1339'dan 1515'e kadar devam etmiştir. Yavuz Selim, son hükümdarları Alâüddevle'yi öldürterek,
Mısır'ın koruması altında bulunan bu hükümetin arazisine sahip olmuştur.
Bu sıralarda o dolaylarda, yani Adana ve etrafında Ramazana'gutları tarafından kurulmuş bir beylik
daha vardı. Selçukluların uç muhafazasına bırakmış oldukları Yüreğirli bir Türkmen aşiretine mensup
Ramazanoğulları ailesi, bu beyliği kurmuştu. Bunlar evvela Mısır Devleti'ne tabi olarak 1381'den
itibaren beylik sürmüşler ve 1510'da Osmanlı tabiliğini kabul etmişlerdi. Ramazanoğulları bu tarihten
sonra da Osmanlıların imtiyazlı valileri sıfatıyla 1608 senesine kadar bu dolayları idare etmeye devam
etmişlerdir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
47
karışması değildi. Bunlar ancak görünürdeki birer sebepti. Bunu, özellikle Yavuz Selim'in Çaldıran
zaferinden sonra, bütün Müslüman memleketlerini Osmanlılar idaresi altına almak, Doğu'nun güney
ticaret yollarını da ele geçirmek arzusunda ve dünyayı fethetme siyasetinde aramak gerekir.
II. Bayazıt zamanında başarısızlıkla başlayan Mısır seferi, Yavuz Selim zamanında Suriye, Palestin ve
Mısır'ın zaptı ve halifeliğin son Halife Mütevekkil Alâllah'tan Yavuz'a geçmesiyle son bulmuştur
(1571).
Yavuz, Mısır'dan sonra Safeviler'i ortadan kaldırmak ve Orta Asya'yı ve bütün Akdeniz havzasını
idaresine alarak imparatorluğu daha çok genişletmek niyetindeydi. Hindistan'ı zapt etmeyi de
düşündüğü rivayet olunmuştur.
İSLAM HALİFELİĞİ
Yavuz Selim'in Suriye, Mısır ve Hicaz'ın Osmanlı
memleketleri topraklarına katılması sırasında kendine teslim ettirdiği İslam halifeliği, büyük Selçukların Bağdat'a hâkim oldukları zamandan beri (11. asır)
yani beş asırdır İslam âleminde ciddî bir kıymet ve öneme sahip değildi. Hele kendisinin Abbasiler
neslinden olduğunu iddia ederek Mısır'a sığınan bir Arabın, Mısır sultanları tarafından halife ilan
edilip, ellerinde bir alet gibi kullanılmaya başlanmasından sonra kıymet ve önemi daha çok düşmüştü,
Timur ve oğlu Şahruh bütün Ön Asya'ya hâkim ve Mısır'a metbu oldukları zaman, bazı İslam âlimleri,
onlara da kendilerini İslam halifesi ilan etmelerini tavsiye etmişlerdi; fakat onlar bunu kabul etmeye
gerek görmemişlerdi. İşte Yavuz Selim, bu paslanmış silahı, pazısının kuvveti sayesinde işe yarayacak
bir hale getirmek ümidiyle eline almıştı. İslam âlemini istila ederek birleştirmekte, onu da kullanmak
istiyordu; fakat ileride görülecektir ki, Osmanlı sultanları, hilâfet sıfatlarından ciddî bir fayda
görememişlerdir. Aksine, Osmanlı hükümdarlarının sahip olduğu bu sıfat, Osmanlı Devleti'nin zamana
göre gelişme ve ilerlemesine engel, tutuculuğa ve hatta gericiliğe bir ilk sebep olmuştur. Osmanlı
Devleti'nin zayıfladığı 18 ve 19. asırlarda ise bazı Avrupa devletleri, Osmanlı sultanlarının halifelik
sıfatından kendi hesaplarına yararlanmaya çalışmışlardır.
48
TARİH
KANUNİ SÜLEYMAN'IN AVRUPA SEFERLERİ: BİRİNCİ VİYANA
KUŞATMASI MACARİSTAN'DA TÜRK KUŞATMASI
Kanunî Süleyman (Res. 31, Levha l), tahta geçer geç- mez, evvala Rodos'u ve Belgrat
Belgrad'ı zapt etti (1521).
Belgrad, Sırbistan m korunması için lazımdı. Rodos a
da Doğu Akdeniz'in güvenliği için ihtiyaç vardı.
16. asrın ilk yarısında Roma-Germen İmparatoru
Şallken (Charles Quint=Beşinci Karlos), Avrupa'da en kuvvetli hükümdardı. Bütün Almanya'nın
imparatoru seçilen bu prens, İspanya ve İtalya'nın bir kısmına, Fransa'nın kuzeyinde ve doğusunda
bazı arazilere ve Avusturya'nın da tamamına sahipti. Fransa ve Avusturya hanedanları mücadelesinde,
Beşinci Karlos'a karşı zayıf kalan Fransa Kralı /. Fransuva Türkleri Macaristan aleyhine savaşa teşvik
etti. Macar Kralı //. Layoş (Louis), Şarlken'in kız kardeşiyle evlenmiş ve kendi kızını da onun kardeşi
Ferdinant'a vermişti. Macar Kralı Layoş'un erkek evladı olmadığından, Ferdinant kendini Macar
tahtının da varisi sayıyordu.
Layoş, Beşinci Karlos ve damadı Ferdinant'ın yardımlarına güvenerek Türklere düşmanlık ediyordu.
İşte Fransuva, Türkleri Macarlara saldırt-makla, Alman imparatoruna karşı kendine bir müttefik
bulmuştu. Fransuva ve Şarlken arasındaki savaşlar, Türklerin yardımı sayesinde Fransa'nın
üstünlüğüyle sonuçlandı. Kanunî Süleyman, Macaristan'da Mohaç'ta (1526) büyük bir Macar
ordusunu mahvettikten sonra (Renkli Res. II) Macaristan'ın başkenti olan Budin'i de zapt etti. Macar
Krallığı'nı kendisine sadık olan Erdel Kralı Zapolya Yanoş'a verdi. Bir müddet sonra Ferdinant Budin'i
zapt etmiş olduğundan bir daha sefer edilerek, Macar başkenti geri alındı ve Viyana kuşatıldı (1529)
(Res. 32). Fakat hazırlık yeterli olmadığından kuşatma kaldırıldı. Ordu İstanbul'a döndükten sonra,
Ferdinant tekrar Macaristan'a saldırdı. Bu sefer, Fransa Hükümeti'nin teşvikiyle doğrudan doğruya
Şarlken'e savaş ilan edildi (1532). Avusturya'nın bazı eyaletleri dolaşılarak İstanbul'a dönüldü (Alman
Seferi).
Macaristan bundan sonra bir buçuk asırdan fazla Osmanlı idaresinde kaldı (Res. 33) (l 526-1699).'
Osmanlıların Macaristan'da inşa ettikleri cami, han, hamam gibi medeniyet eserlerinin kalıntıları,
birçok tahribata rağmen, bugüne kadar kalmıştır (Res. 37-38).
OSMANLI İMPARATORLUĞU
49
BAĞDAT'IN ZAPTI KUZEY AFRİKA'NIN OSMANLI İDARESİ ALTINA
GEÇMESİ BARBAROS HAYRETTİN PAŞA
Türk ordularının Avusturya'da meşgul olmasından
Türk ordularının Avusturya'da meşgul olmasından
yararlanan İranlılar, Tebriz'i almışlar ve saldırıya
geçmişlerdi (1533). İranlılar mağlup edildiği gibi, Bağdat da alındı (1535).
Eceovalı1 Yakup adlı bir Türkün oğlu olan ve korsanlıkla Akdeniz'de büyük bir şöhret kazanan Hızır
Reis (Barbaros Hayrettin)2 Alman imparatorunun Akdeniz'deki donanmasıyla yaptığı savaşlar
sonucunda, Cezayir'de birçok kaleyi zapt etmişti. Kanunî Süleyman, Hayrettin'i (Res. 39) Kaptan Paşa
(Büyük Amiral) tayin ederek Osmanlı donanmasını da (Res. 40) emrine verdi (1533).
Hayrettin, Afrika'nın kuzeyini fethederek, Osmanlı İmparatorluğu'na kattı. Preveze Kalesi'ni kuşatan
Cenevizli Andrea Dorya'nın donanması mağlup edildikten (1538) sonra (Renkli Res. III) bütün Akdeniz
bir Türk gölü olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'nün en parlak devri olan bu zamanda Hindistan 'a da
birkaç defa donanma gönderilmişse de olumlu bir sonuç alınmamıştır.
OSMANLI-FRANSIZ İLİŞKİLERİ KAPİTİLASYONLARIN BAŞLANGIŞI
Süleyman zamanında Fransa kralı bulunan I. Fran-- suva Kutsal Roma-Germen, yani Alman imparatoru
seçilmek istiyordu. Hatta imparator seçilirse büyük
bir Haçlı ordusu başında Turkler aleyhine yürüyeceğini de ilan edip duruyordu. Fransuva seçimlerde
kazanamadı; üstelik rakibi Beşinci Karlos'un eline esir düştü (1525). Bunun üzerine Fransa kralıyla
Osmanlı imparatoru, Habsburglar aleyhine uyuştular; bundan Fransızların "geleneksel siyaset"
dedikleri, Türklerle dostluk siyaseti ortaya çıktı. Bu dostluk, 19. asrın sonlarına kadar bazı aralıklarla
hemen dört asır devam etmiştir; fakat Fransızlar, Türk dostluğu siyasetinde ikiyüzlülükten
ayrılmadılar.
Fransuva'nın esareti üzerine annesi, Sultan Süleyman'a başvurarak yardım rica etmişti. Bu ricanın
ertesi sene (1526), Osmanlılar, Mohaç zafe1 Bolayir civarında.
2 Avrupalıların bu kişiye verdikleri Barbarosa lakabı, büyük kardeşi Baba Oruç'un, Hızır Reis'e geçen
unvanının bozulmuş şeklidir.
50
TARİH
riyle başlayan büyük Nemçe Seferi'ne çıkmışlardı. Fakat aynı senede Fransa kralı, imparatorla Madrid
Barışı'nı imzaladı. Barış antlaşmasının bir maddesinde kralın imparatorla birlikte Protestanlar ve
Türkler aleyhine yürüyeceği yazılıydı! Her ne kadar Fransuva bu antlaşmasına sadık kalmadıysa da,
Osmanlılar Viyana'yı kuşatırlarken (1529), imparatorla Kambre Barışı'nı imzalayarak, imparator
ordularını serbest bıraktı; kuvveti artan imparatorluk orduları başka sebeplerin de eklenmesiyle
kalenin Osmanlılar tarafından fethine engel olabildiler. Bununla beraber, 1535 senesinde, Osmanlı
Sultanlığı'yla Fransa Krallığı arasında resmen bir ittifak yapılmıştır.
Osmanlılar Fransız dostluğundan1 çok faydalanmadılar; fakat Fransızlar, Sultan Süleyman'ı Şarlken
aleyhine kullandıktan başka ondan kendilerinin 7535 Kapitülasyonu dedikleri bir fermanı almayı da
başardılar. Bu ferman sayesinde Fransızlar, Osmanlı memleketlerinin bütün limanlarında ticaret
yapmak imtiyazını kazanıyorlardı; başka devletlerin gemileri, Osmanlı deniz ve limanlarında ancak
Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceklerdi.
Fransız tebaası Katoliklere, mezheplerince ibadet hürriyeti sağlandıktan başka, Kudüs ve Beytüllahım
(İsa'nın doğduğu farz olunan yer) kiliselerinin korunması hakkı da Fransız tebaasına veriliyordu. Yine
Fransız konsoloslarının tebaalarını ilgilendiren bazı meselelerde yargı haklan tanınıyordu. Bu izinler,
sonradan çok geniş yorumlanarak Fransa'nın Doğu ticaretini adeta tekeline alması ve Osmanlı
tebaasından olan Katolik Hı-ristiyanları da adeta koruması altında bulundurması gibi bir şekle getirildi.
Fransa'ya verilen izinler, Osmanlı Devleti zayıfladıkça başka başka Hıristiyan devletleri tarafından da
talep ve elde edildi; böylece Osmanlı Devleti'nin dış ticareti ve memlekette bütün eşya ve şahıslar
üzerinde tamamen hâkim olması gereken yargı hakkı kısıtlandı; bu ise bağımsızlığının bir kısmını
kaybetmek demekti.
lu
l Macaristan ve Hırvatistan seferlerinde, imparatorluğun Fransa tarafından emin olmaması ve
Venediklilere karşı Fransa deniz ticaretinin rekabete şevki birer fayda olarak düşünülebilir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
51
MOSKOF ÇARLIĞI'NIN AVRUPA'DA Kİ TÜRK HANLIKLARINI İMHA ETMESİ
VE OSMANLI DEVLETİ ALEHİNDEKİ EMELLER
Sultan Süleyman zamanı Osmanlı Saltanatı'nın en - kuvvetli ve en parlak devirlerinden sayılır. Buna
rağmen Fransızlara, şimdi söylendiği gibi, çok zararlı
izinler verilmiştir. Yine bu devirde, sonradan Osmanlı
Devletinin yıkılışına da en büyük etken olan Moskof
Devletinin kuvvetlenmesine engel olunmadı.
Moskof beyleri ve başka Rus prensleri 15. asrın
ortalarına kadar, Cengiz Han'ın evlatlarından Kıpçak (Altınordu) hanlarına tabiydiler. Moskova Beyi
///. İvan (1462-1505) tabilikten çıktı. O sıralarda İstanbul Türkler tarafından fethedilmişti. Yeniden
yeniye kuvvet kazanan Moskofları, Doğu işlerine yakından ilgili kılmak ve Moskof hükümdarını
Katolikliğe çekmek için Papa aracılık ederek III. İvan'la son Bizans İmparatoru Kostantin'in yeğeni
Sofya Paleologos'u evlendirdi. İvan bu Rum evliliği sebebiyle Doğu Roma Ortodoks İmparatorluğu'na
güya bir veraset hakkı kazanmış oluyordu. III. İvan'm torunu Korkunç han (IV. İvan) bu davayı daha
ileri götürerek taç giyme töreninde kendisine Çar1 unvanını verdirdi. Moskova'nın hukukçu ruhanileri
de bu nokta üzerine birçok yazı yazarak Çar İvan'ı, Doğu Roma'nın imparatoru ilan ediyorlardı; işte bu
Çar, büyükbabasının yolunda yürüyerek, evvelce tabiliğinden kurtulduğu Altınordu Hanlığı'nın
kısımlarından olan Kazan ve Hacıtarhan (Astrahan) hanlıklarını istila etti (1552-1554); bu yolla
Moskova Çarlığı, zengin ve medeni İtil (Volga) Havzası'na sahip olarak genişledi ve kuvvetlendi.
Moskofların Volga Türk hanlıklarını istilası Sultan Süleyman devrine rastlıyordu. Bu Türk ve Müslüman
ülkeleri Kırım Hanlığı aracılığıyla İstanbul'daki Osmanlı imparatorundan yardım istedilerse de olumlu
bir sonuç çıkmadı. Halbuki Kuzey Türk hanlıklarını ortadan kaldırarak kuvveti artan Moskof Çarlığı,
daha o zamanlar, Bizans'ın öcünü almayı ve İtil Havzası'ndan kovduğu gibi, Boğaz dolaylarından da
Türk ve Müslüman hâkimiyetini kaldırmayı düşünüyordu. O zamandan kalan belgeler, Moskof
çarlarının bu emellerini göstermektedir.
l Çar, Roma imparatorlarına verilen çezar, kayser unvanının bozulmuş bir şeklidir.
52
TARİH
SÜLEYMAN DEVLETİNDE OSMANLI ÜLKESİNİN GENİŞLİĞİ,
NUFUSU VE SERVETİ SİYASİ SİYASİ İDARİ TOPLUMSAL TEŞKİLAT
SULTAN SÜLEYMAN KANUNNAMESİ
Osmanlı İmparatorluğu, Sultan Süleyman zamanında, en çok genişlemiş, en ziyade nüfuz, servet ve
kuvvet sahibi olmuş, eski devrin siyasî, idarî ve toplumsal teşkilatınca en mükemmel bir dereceye gel-miştir.- O zamanlar Osmanlı Devleti'nin sının, kuzeyde bugünkü Ukrayna'nın enine olarak ortaların-dan geçer, bugünkü Romanya'nın ve Macaristan'ın
kuzeyinden dolanarak Adriyatik Denizi'nin kuzeydoğusuna ulaşırdı. İmparatorluğun batı sınırı,
Adriyatik Denizi ve Akdeniz'den geçerek Kuzey Afrika'da bugünkü Cezayir'le Fas arasındaki sınıra
gelirdi. Güney sınırı, Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Mısır ve Nubya imparatorluk içinde kalmak şartıyla
Afrika içlerinden geçer, Kızıldeniz, Yemen, Hicaz, Suriye ve Irak'ı içine almak üzere İran sınırına
ulaşırdı. Doğu sının Basra Körfezi'nden başlayarak bugünkü İran Azerbaycan!'mn bir kısmını
Osmanlılara bırakır, sonra bir ara ile Karadeniz'in kuzeyine çıkardı (Harita 5). Bu devirde Osmanlı
İmparatorluğu dünyanın en büyük devletlerinden biri ve Avrupa'nın en büyük devletiydi.
İmparatorluğun yüzölçümü 6 milyon kilometrekare kadar, yani Avrupa'nın yansından fazlaydı. Bu
geniş ülkede 60 milyondan fazla insan yaşıyordu, fakat imparatorluk halkı aynı cins ve dinden değildi:
Türk, Arap vesaire gibi Müslümanlardan başka İslav, Rum, Ulah, Macar, Ermeni ve Yahudi gibi
müslüman olmayan kitleler de pek çoktu.
60 milyon halkın 20 milyonu Müslüman olmayan ve 40 milyonu Müslüman olarak tahmin edilebilir.
Türklerin kalabalık bulundukları kıta, imparatorluğun beşiği olan Anadolu'ydu. Roma
İmparatorluğu'nda İtalya Yarımadası ne ise, Osmanlı İmparatorluğu'nda da Anadolu Yarımadası oydu.
I. Süleyman zamanında, Osmanlı Devleti servet ve refahça da yüksek bir seviyeye ermişti. Yukarıda
söylendiği gibi, imparatorluğun tebaası, o zamanın her tür sanayisine (Tablo IV, Res. 41-46) vâkıftı;
memleket her türlü hayvan ve ürünü bol bol yetiştirir, ihtiyaçlar memleket içinden sağlanırdı.
Karadeniz'in, Kızıldeniz'in ve Akdeniz'in doğu ve güney kısımlan Osmanlı tüccar ve denizcilerinin
nüfuzları altındaydı. Osmanlı İmparatorluğu, dünOSMANLI İMPARATORLUĞU
53
yanın büyük ticaret yollarının üzerinde kurulmuştu. Gerek deniz ve gerek kara ticareti Osmanlılara çok
yarar sağlıyordu.1 Bunlardan başka daima zaferle biten savaşlar, büyük bir servet kaynağı olmuştu.
Sefere gidenler, para, insan vesaireden meydana gelen birçok ganimet malı yüklenerek geliyorlardı.
Bu servet de memlekete dağılarak, ziraatı, sanayiyi ve ticareti geliştiriyor ve ilerletiyordu. Bu
devirlerde Osmanlı Devleti'nin ticaret bilançosu henüz hesaplanmamışsa da ihracatın ithalattan fazla
olduğuna şüphe edilemez; çünkü genellikle yabancılarla ticaret azdı ve dışarıdan pek az eşya (kürk,
çuha, kadife ile Hint kumaşları, İran halıları gibi birkaç çeşit lüks eşya) alınıyor ve deniz ticaretinin
büyük kısmı Osmanlı bayrağı taşıyan gemilerle yapılıyordu.2 Zaten 16. asırda Doğu'nun sanayi ve
ziraatı Batı'dan üstündü.
Memleketin iktisadî durumu böyle olunca, malî durum da tabiatıyla iyiydi. Devletin o zamanlardaki
genel gelir ve giderini gösteren bütçesini tespit etmek pek güçse de, vilayetlerin bütün giderleri
çıktıktan sonra devlet hazinesine giren gelirin miktarı 200 000 000 akça kadar tahmin edilmektedir.3
Süleyman'ın son günlerine kadar genel olarak bütçe açığı yoktu; ancak Sultan Süleyman, Zigetvar
Seferi'ne giderken bütçe açığı görülmüş ve buna saraydaki altın ve gümüş kap kaçağın eritilip para
haline getirilmesi suretiyle çare bulunmuştur. Süleyman'dan sonra genel olarak malî durumun
bozulduğu anlaşılmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu, birbirine bitişik, fakat tamamen homojen ol1 Süleyman'ın görkemli devrinde, Hint deniz ticareti de Osmanlı İmparatorluğu'nun tekeline geçmişti.
Avrupa'da çok itibarlı olan Hint malları, Osmanlı İmparatorluğu arazisinden geçerek, Avrupa'ya
gidiyordu. O sıralarda Portekizliler de Ümit Burnu yoluyla Hint ticaretini kendi ellerine geçirmeye
uğraşıyorlardı. Bu rekabet, Osmanlılarla Portekizlilerin Hint ticaretine hâkim olmak uğrunda
mücadeleleri sonucunu doğurdu: Biraz yukarıda bahsolunduğu gibi, Osmanlılar tarafından Hindistan'a
birkaç defa donanma sevk edildi. Lakin bu seferlerden kesin sonuç alınamadığından, sonunda
Portekizliler, Hint ticaretinden rakipsiz yararlanmayı başarmışlardır.
2 Osmanlılarda ticarî ve askerî gemicilik, coğrafyaya dair eserler yazılmasına ve harita çizmek
sanatının ilerlemesine sebep olmuş ve bu devirde Piri Reis gibi kişiler yetişmiştir (Levha. II).
3 Bir akça, Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarındaki bir gümüş kuruş kadar gümüşü içeriyordu.
r
54
TARİH
mayan memleketlerden meydana geliyordu. Bunun içindir ki, Osmanlı memleketi denilmez,
"Memaliki Osmaniye" yani Osmanlı memleketleri denilir. Bu memleketlerin idaresi de tekdüze
değildi; bunlardan Rumeli ve Anadolu'daki çoğu yer eyaletlere ve sancaklara bölünerek eyaletler
"beylerbeyi" yahut "mi-rimiran", sancaklar ise "sancakbeyi" veya "miriliva" denilen ve merkezden
gönderilen memurlar tarafından idare edilirdi. Macaristan, "Budin ve Temes-var" eyaletlerine
bölünmüştü. Akdeniz adalarıyla bazı sahil sancakları, Kaptan Eyaleti adıyla ayrıca bir eyalet
oluşturuyor ve Kaptan Paşa, yani Büyük Amiral tarafından idare ediliyordu. Vaktiyle birer hükümet
merkezi olan Bağdat, Mısır ve Budin (bugünkü Budapeşte) eyaletleri beylerbeylerinin hakları,
diğerlerinden fazlaydı. Ban ocakları diye adlandırılan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp'ın beylerbeyleri
de bazı imtiyazlara sahipti.
Mekke'de oturan ve Peygamberin neslinden gelen Hicaz şerifleri emîr (yani bey, prens) unvanını
taşırlardı. Bunların d»bazı imtiyazları vardı; fakat Osmanlı sultanı, şerif ailesinden istediğine emîrlik
rütbesi fermam göndererek onu Hicaz emirliğine tayin etmek hakkına sahipti.
Kırım Hanlığı, Osmanlı sultanına tabi ve içişlerinde bağımsız bir devletti; han adına para kesilir ve
hutbelerde sultandan sonra hanın da adı anılırdı. Bununla beraber İstanbul, bu hanların görevden
alınması ve atanması hakkına sahipti. Erdel Krallığı da, Kırım Hanlığı gibi yarı bağımsız bir devletti;
hâkiminin resmî lakabı Osmanlılarca kraldı; krallar yerli prensler arasından, halkın seçimiyle tayin
olunur ve taç giyerdi; fakat Erdel kralı da Osmanlı imparatorunu metbu tanır; ve imparator emrettikçe
askeriyle Osmanlı ordusuna katılmak zorunluluğunda bulunurdu. Eflak ve Buğdan beyliklerinin idaresi
de Erdel Krallığı'na benzerdi. Yerli beylerden birisi bu memleketin hâkimliğine seçilirdi.1
Kısacası Osmanlıların o zamanlardaki memleket idaresi, her kıtanın özelliğine uygun bir şekilde
düzenlenmişti; bugünkü büyük Britanya İm-paratorluğu'nun idare tarzını andırırdı.
Süleyman'ın ölümünden bir asır kadar sonra bu beyliklere İstanbul'daki Fenerli Rum beylerinden
devlete iyi hizmet etmiş adamlar tayin edilmeye başlandı. Bu beylerin emri altına ve Tuna kalelerine
yeniçeri askeri gönderilerek, bu beyliklerin devletle bağı güçlendirildi.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
55
Çeşitli tarzda idare edilen bu memleketler, Osmanlı İmparatorluğu'nu oluşturuyordu. İmparatorluğun
başında bulunan Osmanlı sultanına çeşitli unvanlar veriliyordu, bunlardan en çok kullanılanlar, sultan,
han, hakan, padişah ve hünkârdır, fakat halife unvanı Süleyman ve halefleri tarafından pek az
kullanılmıştır. İmparatorluğun idare merkezi İstanbul'du (Res. 47). İstanbul sarayında Kubbe altında
kurulan ve divanıhümayun denilen ve veziri azamla vezirler, kazaskerler, İstanbul kadısı, yeniçeri
ağası, nişancı ve defterdardan meydana gelen bir tür nazırlar meclisiydi.
Devletin memurları mülkiye (idare memurları), ilmiye (adliye ve eğitim adamları), kalemiye (büro
adamları) ve seyfiye (askerler) meslekleri denilen dört sınıfa bölünmüştü. Büro adamlarının en yüksek
rütbeleri nişancılık ve defterdarlık'tı; nişancı, divanıhümayun emirlerinin yazılması işlerine bakar ve
zapt edilen memleketlerin istatistiklerini yaptırırdı. Defterdar ise devletin gelir ve masraflarını
kaydederdi ki, bugünün maliye vekili makamında demekti.
Bir de divan üyelerinden olmayarak, divana gelen evrakı okuyan bir tür divan başkâtibi vardı ki, buna
reisülküttap denilirdi. Reisülküttaplar 18. asırdan itibaren hariciye nazırı görevini yapmaya
başlamışlardır. Eskiden devletin dışişlerine veziriazam bakar ve emri altında "divanıhümayun
tercümanı" denilen Fenerli Rum beylerinden bir tercüman bulunurdu.
Evvelce bahsedilen piyade ve süvari askerlerine tersane 'ocağı ve bostancı ocağı (saray ve bahçelerin
muhafızı) ile yerli kulu ocakları (Bağdat, Mısır, Budin gibi önemli eyalet merkezlerindeki yeniçeri ve
diğer askerî sınıflar) eklenerek askerî teşkilat çeşitlenmişti. Bu düzenli ve daimî askere kapıkulu
deniliyordu. Kapıkulu askerine hassa ordusu diyebiliriz. Süleyman zamanında kapıkulunun miktarı 80
000'e ve devletin bütün askerî kuyvetleri de 300 000'e ulaşıyordu.1
Toplumsal teşkilata gelince, yukarıda açıklanan Osmanlı feodalitesi gelişerek devam ediyordu,. Has,
zeamet ve tımar, arazi rejiminde ve mül1 Birinci defa Viyana'yı kuşatan Osmanlı ordusunun 1529'daki kuvveti şu şekilde tespit edilmiştir:
80 000 kapıkulu (bunların 40 000'i yeniçeriydi), 30 000 akıncı, 100 000 tımar ve zeamet sipahisi olmak
üzere toplam 210 000 kişi ve 300 top. • .......
56
TARİH
kî idarede esastı; savaşlarda Osmanlı ordusunun en büyük kısmı bu teşkilatın verdiği süvarilerden
meydana gelirdi.
Has, zeamet ve tımardan başka, arazinin bir kısmı vakıftı; yani belirli gelirleri, cami, mektep, köprü,
hastane, tımarhane, imaret vesaire gibi din, ilim ve hayır-işlerine tahsis edilen araziydi. Bu açıdan
eğitim, diyanet, sağlık ve toplumsal yardım işlerine devlet bütçesinden para ayırmak ihtiyacı yoktu.
Hizmet karşılığı olarak verilen maaş veya arazi, yani has, zeamet ve tımara genellikle dirlik
deniliyordu.1
Vakıf arazi Allah'ın mülkü sayılır ve gelirinden bir miktarı vakfolundu-ğu mahalle mütevellileri*
tarafından ayrılırdı. Fakat vakıf arazide oturan mutasarrıflar,** belirli miktar vergiyi vermek şartıyla o
arazinin fiilen sahibiydiler.
l Kanunî Süleyman zamanında olgunlaşmış olan arazi bölüşümü daha açık şekilde tarif edilebilir.
Tımar; öşür hasılatı, yani senelik vergisi 3 bin akçadan 20 bin akçaya kadar olan dirliğe denirdi. 20
binden 100 bine kadar olanlara zeamet ve 100 binden yukarıya da has adı verilmişti.
Tımar sahibi, ilk zamanlardaki teşkilatta, tımarının ilk l 000 akçası kendisine ait olmak üzere geri kalan
her l 000 akçası için savaşa bir cebeli, yani silahlan mükemmel ve kendisi savaşacak güçte bir süvari
getirmek zorundaydı; sonradan 3 000 akçada bir cebeli götürülmesi kararlaştırılmıştı.
Tımar ile has arasında bulunan zeamet sahibi ise, hasılatının her 5 000 akçası için savaşa donanmış bir
süvari götürmek zorundaydı. Zeamet, eyaletlerdeki hükümet ileri gelenlerine, kale dizdarlarına,
kapıcıbaşüara, divanıhümayun hocalarına, defterdarlık ve defter eminliği kalem amirlerine verilirdi.
Dirliğin en yükseği padişah, şehzade, vezir, beylerbeyi ve sancak beylerine has adıyla ayrılmıştı. Has
sahipleri her 5 000 akçada bir cebeliyi savaşa götürürlerdi. Padişah ve vezir hasları mutemet
kethüdalar vasıtasıyla idare edilirdi.
Tımar sahipleri ve bütün cebeliler, tımarlanmn bulunduğu sancaktaki alaybeylerinin, onlar da
sancakbeylerinin ve sancakbeyleri ise beylerbeylerin kumandası altında sefere giderlerdi. Bazı
eyaletler tımar teşkilatına tabi tutulmayarak arazisi mülk olarak yerel beylere verilmişti. Bunlar savaş
çıktığında maiyetleriyle sefere gitmek zorundaydılar. Bu teşkilat sayesinde savaştaki kayıplar ne kadar
fazla olursa olsun, onların yerlerini doldurmak için elde yeterli er bulunabilirdi. Tımarlı sipahiler
memleketin gerçek sipahileri olduklarından hükümetin emrine itaatle hizmet etmekten
çekinmezlerdi.
* Mütevelli: Bir vakfın idaresi kendisine verilmiş olan kimse (Kaynak Yayınlan'nın notu).
** Mutasarrıf: Kendinde kullanma hakkı ve yetkisi bulunan (Kaynak Yayınlan'nın notu).
OSMANLI İMPARATORLUĞU
57
Tımar ve zeametin özel bir şekli olan yurtluk-ocaklık ise, sınır muha-fızlarıyla kale askerlerine verilirdi.
Esnaf denilen sanayi ve ticaret erbabı, loncalar halinde örgütlenmişlerdi. Sanayi ve ticaretle ilgili
meseleler loncalarda halledilirdi. Loncalar esnafın yalnız iktisadî meselelerine değil, hatta ailevî
sıkıntılarına da yardım ederdi. Belirli loncalara üye esnafın dul ailesini, yetim çocuklarını korumak ve
yardım etmek, loncanın görevlerindendi. Anadolu şehirlerinin bazılarında loncalar, eski Ahiler
teşkilatıyla iç içe girmişti.
Köylüler'm idaresi, köylüler tarafından seçilmiş muhtar ve kocabaşıla-nn (Hıristiyan köylerinin
muhtarları) ve ihtiyar heyetlerinin elindeydi; hükümetin ve dirlik sahiplerinin köy idaresine
müdahalesi pek azdı.
Sultan Süleyman, Osmanlı tarihinde Kanunî diye meşhurdur; çünkü II. Mehmet zamanında yapılan
kanunnameyi genişletip tamamlayarak derlemiştir. Sultan Süleyman Kanunnamesi esas teşkilattan
bahsetmez. Bu kanunname vergilere, cezalara, tımarların ve diğer bazı askerî sınıfların teşkilatına,
verasete, Hıristiyan tebaasının bazı yükümlülüklerine ve nihayet saraya odun taşımak usulüne ait
kuralların bir araya getirilmesinden ibarettir.
Genellikle cezalar pek ağır değildir: "Eğer bir kişi şarap içse kadı azarlayıp iki ağaç başına bir akça ceza
alına." "Kız ve avrat çekip güçle nikâh ettirene zorla boşatıp nikâh edenin sakalını keseler ve sağlam
bir dayak atalar."
KANUNÎ DEVRİNDE OSMANLI KÜLTÜRÜ
Hemen yarım asır kadar (1520-1566) devam eden
Kanunî Süleyman zamanı, Osmanlı Türklerinin
kültür itibariyle de en olgun bir devridir. Osmanlı kültürü, mimarî, hukuk (fıkıh), ilahiyat (kelâm),
tıp, matematik, nakkaşlık ve edebiyatın en yüksek temsilcilerini bu asırda yetiştirmiştir.
Kayserili Mimar Sinan'ın (Res. 48) yaptığı Süleymaniye (Res. 49) ve Sultan Selim (Edirne) (Res. 50)
camileri, Osmanlı mimarisinin büyüklük, düzen ve görkem açısından şaheserleri sayılmaktadır. Zaten
sultanlar adına yapılan camiler, Osmanlı tarihinin seyrini gösteren abideler gibidir; Bursa'nın I. Murat
Camii'nden itibaren gittikçe büyüyen ve mimarî açıdan gittikçe mükemmelleşen camiler,
imparatorluğun kuvvet ve genişliğinin ölçüsü sayılabilir (Res. 51); Süleymaniye ve Sultan Selim
camileri bunlar
II
58
TARİH
arasında en üst noktayı gösterir; bundan itibaren Osmanlı mimarisi sadelik, sağlamlık, büyüklük ve
görkem açısından düşmeye başlar.
Fatih devrinde açılanlara ek olarak Süleymaniye Camii'nin etrafı da, o zamanki ilimlerin en yüksek
derecelerini öğreten medreselerle çevrilmiştir. Burada İslam âleminin dinî, hukukî ve edebî ilimleriyle
beraber matematik, hikmet (felsefe), heyet (kozmoğrafya) ve tıp eğitimi verilirdi. Bu medreselerin
toplamı bugünün hukuk, edebiyat, felsefe, fen ve tıp fakültelerini içeren bir üniversite demekti.
Süleyman asrının muktedir müderrisleri arasında sivrilen âlimlerin en çok şöhret kazananları Kemal
Paşazade (İbni Kemal) ile Ebüssuut Efen-di'dir (Res. 52). Her ikisi şeyhülislamlık mertebesine
yükselmişlerdir. Kemal Paşazade dinî ilimlerden başka felsefe ve tarihe dair eserler yazmış ve Türkçe,
Farsça şiirler de söylemiştir. Dine uygun davranmasıyla meşhur Ebüssuut Efendi'nin, bağnazlıktan
uzak ve her hususta hoşgörülü bir hali olduğunu Frenk tarihçileri yazarlar, içki içenlere çok şiddetli
cezalar verilmesini talep etmişlerken, Şeyhülislam Ebüssuut, cezada şiddetin uygun olmadığını
söyleyerek karşı koymuştu. Bu devirde matematiğe dair eser yazan Mirim Çelebi, Matrakçı Nasuh,
Muvakkit Mustafa ve tıbba dair eser yazan Ahi Ahmet Çelebi gibi ilim adamları da yetişmişti.
Kanunî devri minyatürcülüğü hakkında bir fikir vermek için, Süleyman'ın ölümünden on bir sene sonra
(1577) süslenip bezenerek yazılmış olan "Hünername" (Tablo II ve Res. 32, 58) Kanunî devrinin bazı
olaylarını tasvir etmesi itibariyle de kıymetlidir.
Osmanlı-Türk edebiyatı, evvelce gördüğümüz iki yol üzerinde yürümüş ve halk edebiyatı çoğalmakla
beraber, ilerleme ve olgunlaşma belirtisi göstermemiştir. Saray ve aydınların edebiyatı sayılan yazılı
edebiyat ise, durmaksızın ilerlemiş ve mükemmelleşmiştir. Daha sonra "Enderun Edebiyatı" adı
verilecek olan bu şiir ve nesirde bir taraftan Arapça ve Farsça kelimeler, özellikle İran fikri, İran rivayet
ve efsaneleri artmış, fakat nazım ve nesir, kurallar ve inşa açısından pürüzsüz bir hale gelmiştir.
Süleyman asrının en büyük resmî şairi Baki (Res. 52) sayılmaktadır, Ba-ki'nin büyük ve görkemli
şiirleri, Kanunî Süleyman'ın muhteşem seferlerini hatırlatır ve Süleymaniye Camii'ni andırır.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
59
Padişahın ölümü üzerine yazdığı mersiye, Osmanlı Enderun edebiyatının gerçekten bir şaheseridir.
Süleyman asrına yetişen, kendine özgü bir karaktere sahip, padişah ve vezirlerin saraylarında
bulunmaktan çok, aşk ve sevdasının arkasında dolaşan ve eserleri halk edebiyatıyla aristokrat
edebiyat arasında adeta birleştirici bir çizgi oluşturan çok büyük bir Türk şairi daha vardır: Fuzulî (Res.
53). Kalbi yanık bu şair, daima samimîdir; ve kalbinden gelen feryat ve yakınmaları, süslemeye gerek
görmeden, olduğu gibi ifade ediyor; bundan bütün Türk âlemine yayılan ve hassas ruhlar tarafından
derin bir zevkle okunup söylenen nefis eserler meydana geliyordu. Fuzulî, yalnız Osmanlı-Türklerinin
değil, Osmanlı, Azerî hatta Kuzey Türklerinin bugüne kadar en ÇOK okuduğu bir şairdir. Türk lirikleri
arasında birinci mevkiyi tutar. Hatta Osmanlı şairleri hakkında kıymetli bir kitap yazan İngiliz
oryantalisti Mister Gip, Fuzulî'yi, bütün dünyanın en büyük lirik şairlerinden saymaktadır.
Dikkat çekicidir ki, Süleyman asrında edebiyatçı ve şairler çok ağdalı ve sanatlı bir şekilde Türkçeyi
Arapça ve Farsçaya feda ederek yazı yazmaya heves ettikleri halde kanun dili sade ve daha Türkçeydi.
Süleyman'ın kanunu buna en bariz bir şahittir. Yukarıda bir iki hükmü nakledilmiş olan bu
kanunnamenin dil örneği olarak da bir iki fıkrası aşağıya yazılmıştır:
"Adam öldüren kimesneyi* öldürdüğü kimesnenin yerine öldüreler. Köy içinde veya mahalle içinde
adam ölse veya kârban* basılıp hasaret* veya bir köy, iki köy veya üç dört pare köy arasında uğruluk*
ve haramilik olsa, elbette edeni buldurup çıkaralar; şöyle ki bulmak imkân olmaya, cerimesini
çekeler."1
SARAY HAYATINDA GÖRKEM İSRAF VE ENTRİKALAR
OSMANLI TOPLUMSAL TABAKA LARININ HAYATI
GERİLEME VE YIKILIŞ TOHUMLARI
İmparatorluğun genişliği ve kuvveti artıp, padişahın
ye büyük kumandanların ellerinde büyük servet toplanınca saray ve emir konaklarında görkem, sefahat
ve israf da doğal olarak çoğaldı. Kanunî Süleyman asrı, Osmanlı saltanatının en debdebeli ve
görkemli
devridir. Frenk tarihçileri Kanunî Süleyman'a, Muh* Kimesne: Kimse; Kârban: Kervan; Hasaret: Zarar, ziyan; Uğruluk: Hırsızlık (Kaynak
Yaymları'nın notu), l "Kanunnamei Âli Osman" s.l;"Tarih Encümeni Mecmuası", cüz: 15.
60
TARİH
teşem (Magnifique) unvanını verirler. İstanbul sarayı, Bizans imparatorlarının, İran şahlarının ve
Abbasî halifelerinin meşhur olan protokol, süs ve tantanasını toplamış gibiydi. Artık ilk Osmanlı
beylerinin sade hayatı büsbütün unutulmuştu. Sarayda yüzlerce cariye, köle, içoğlanı, ak ve kara hadımağaları toplanmıştı. Padişah altın ve gümüş sahan ve tabaklarda yemek yer; mücevherlerle süslü
kaplardan şarap, şurup ve kahve içerdi (Res. 54). Padişahın Bizans vasileusları gibi, çatmadan elbisesi,
altın ve mücevherli hançer, kılıç ve topuzları, çok kıymetli derilerden kürkleri vardı (Res. 55). Ahırında
en mükemmel Arap atları beslenirdi. Çeşitli cinsten av köpekleri, doğan ve şahinleri pek çoktu. Bütün
bu hayvanlara bakan bir sürü hizmetçiden başka, doğan yetiştirmekle yükümlü köyler bile vardı.
Sarayların, köşklerin bahçeleri nadide gül ve çiçeklerle bezenmişti. Padişahın kayıkları, Venedik
Doçalanmn kayıklarına benzer, altın gibi yaldızlanmış çok kıymetli sanat eserleriydi. Bahçe
muhafızlanyla kayıkçılar, bostancı ocağı adıyla adeta bir ordu oluştururlardı.
Bu lüks, bu görkem, bu israf, elbette birçok fuzuli masrafı gerektiriyordu. Dünyanın her tarafından esir
edilerek, ya savaş ganimeti olarak, yahut esir tüccarlarından satın alınmak yoluyla saraya toplanan en
güzel Çerkez, Gürcü, Rus, Macar, Rum, İtalyan, Alman ve Fransız kızları, padişahın haremi
humayun'unu oluştururlardı. Padişaha yaranmak, padişahtan bir çocuk edinerek, hasekiler sırasına
yükselmek, sonra çocuklarını, ortaklarının çocuklarına tercih ettirip valide sultan olabilmek için, bu
karışık nesilden gelme ve çoğunlukla işsiz vakit geçiren kadınlar arasında, hesaba sığmaz entrikalar
yapılır ve bunların bazıları korkunç facialarla biterdi.
Osmanlı toplumunun yüksek tabakasını oluşturan vezirler, beyler, büyük rütbeli din âlimleri ve
memurlarla zengin tüccarlar, konaklarında hayat tarzlarını, saray'in usulüne uydurmaya yeltenirlerdi.
Bu konaklar, adeta küçük saraylardı. Bunlarda da birçok cariye, hadımağası, muhafız ve uşak vardı.
Küçük memurların ve esnafın bile cariyeleri ve köleleri bulunuyordu. İstanbul ve başka şehirlerin
konak ve evleri, bahçeler içinde yapılmış büyük veya küçük ahşap köşklerdi. Bahçelere ve evin iç
süslemelerine çok önem verilir; giyime, at eyerlerine ve silahlara çok para sarf edilirdi.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
61
Dirliklerinde yaşayan tımar ve zeamet sahiplerinin hayatında savaşa yarayan silahşorluk, binicilik, av
vesaire gibi idmanlar önemli bir yer tutmakla beraber, servet ve refah arttıkça onlar da süse, israfa,
sefahate alışıyorlardı.
Kısacası, Kanunî Süleyman devrinde zirvesine eren Osmanlı saltanatında, başarı, servet ve refahtan
doğan gerileme ve yıkılış belirtileri de görülmeye başlamıştı: Harem entrikaları, haremle ilgili bazı
sadrazamların da müdahalesi, büyük şehzade Mustafa'nın ve en küçük şehzade Bayazıt'ın öldürülmesi
sonucunu doğurmuştu. Süleyman ihtiyarladıkça saray kadınlarının nüfuzuna kapılır olmuştu. Örneğin
Rus esirlerinden güzelliği ve zekâsı ile Süleyman'ı büyüleyen ve Şehzade B ay azıt ve Selim'in annesi
olan Hurrem Sultan (Roksolan) (Res. 56), Padişah üzerinde en çok nüfuzlu olanlardandı. Türk
padişahının pek sevgilisi olan bu Rus kadını, oğlu Ba-yazıt'ı tahta geçirebilmek için, büyük Şehzade
Mustafa'yı öldürtmüştü.
Cariyelerin devlet işlerine karışması, yüksek idarenin düzenini bozuyor; gittikçe artan israf ve sefahat
masraflarını karşılayabilmek için, büyük ve küçük memurların rüşvet almaya başlamaları da, hakkı,
adaleti ve idarenin düzenini daha fazla çığımdan çıkarıyordu. I. Bayazıt devrinde beliren rüşvetçilik,
Süleyman zamanında artmıştı. Sadrazamlar belirli bir rüşvet karşılığında memuriyet bahşediyorlardı.
Dairelerde rüşvetsiz iş çıkarmak, zorlaşmaya başlamıştı. Fuzulî'nin Kanunî Süleyman asrında yazılmış
meşhur "Şikâyetname "sinde, devrin rüşvete düşkünlüğü ve muamelelerin bozukluğu, sonsuza kadar
damgalanmışım Fuzulî evkaftan dokuz akçelik bir vazife (maaş) tayin ettirmek için, bir padişah
fermanı alır, evkafa gider; evkaf yöneticisi tarafından kabul olunmaz; yöneticinin divanına ancak
girebilir. Divandakilerle görüşmesini şöyle anlatıyor: "Selam verdim; rüşvet değildir diye almadılar!
Hüküm gösterdim; faydasız diye mültefit olmadılar!.. (Fermanına önem verilmediğini görünce, Fuzuli
tartışmaya girişiyor.) 'Hesaba alsalar bu sülûkünüzün (bu hareket tarzınızın) fesadı bulunur' dediler.
'Bu hesap kıyamette sorulur' dedim. 'Dünyada dahi hesap sorulur' dediler. 'Yalnız haberin işitmişiz;
andan dahi bakımız (korkumuz) yoktur; kâtipleri razı eylemişizdir."1
62
TARİH
Görülüyor ki rüşvet yaygınlaşmıştır, kontrol ise yok gibidir.
Hurrem Sultan'ın cinayetlerine ortak olan damadı Sadrazam Hırvat Rüstem Paşa, beylerbeyliklerini
pazarlıksız fiyatla satıyor ve padişahlara has olan arazinin aşarını* Yahudilere ve kötü şöhretli bazı
kimselere pek yüksek tutar karşılığında toptan satıyordu. Bunlar da çok para kazanmak için o arazide
yaşayan köylüyü eziyorlardı. Bu alışverişler sayesinde Rüstem Paşa kendisi de çok para toplamayı
başarmıştı.
Osmanlı Devleti'nin kurulduğu zamandan beri, Osmanlı bey ve sultanları, ordularının
kumandanlarıydı; yeniçeri düzenine göre hassa askeri, ancak hükümdarın bizzat bulunduğu savaşlara
katılmakla yükümlüydü. Kanunî Süleyman zamanında bu usul değiştirildi ve sonuç olarak padişahların
seferlere gitmek zorunluluğu kalktı; Osmanlı hükümdarları, sarayın hareminde kapalı, atıl, şehvete
düşkün ve yumuşatıcı bir hayat geçirir oldular; artık, orduları başında nadiren göründüler; eski
sağlam, çevik ve savaşçı sultanların yerine, miskin, tembel, enerjisiz ve akılsız birtakım korkuluklar
geçti.
Kanunî Süleyman devrinde, işte böyle gerileme ve yıkılış tohumlan memleketin idaresine ve
toplumsal hayatı alanına atılmış olmakla beraber, Süleyman'ın ne kendi gününde ve ne de ilk halefleri
zamanında bu tohumlardan bazıları henüz yeşerip kötü dikenli fidanlarım meydana çıkarmamışlardı.
Hâlâ Avrupa memleketleri halkının çoğu, Osmanlı idaresinin, dünya yüzünde en iyi idare olduğuna
inanıyordu. Mesela, Kanunî Süleyman'ın çağdaşı olan, Hıristiyan âleminde Protestanlık mezhebini
çıkaran Alman rahibi Luter gibi insanlığın rahatı ve kurtuluşu için fedakârca çalışmış pek büyük bir
adam bile "Türkler gelip de Almanya'da adilane idarelerini acaba kurmazlar mı?" ümidini besliyordu:
O zamanların Almanları, İstanbul'un fethi arifesinde Rumlar gibi, Alman imparatorunun ve Alman
feodal beylerinin zalimce idareleri altında bulunmaktansa, Türklerin hükmü altına geçmek daha iyidir,
diye düşünüyorlardı.
Aşar: Ürünlerden alınan onda bir oranındaki vergiler (Kaynak Yayınları'nın notu).
OSMANLI İMPARATORLUĞU
63
SOKOLLU MEHMET PAŞA İDARESİ: DIŞ SİYASETTE VE İÇ İDAREDE
DURUMU KORUYABİLMESİ SOKULLUNUN TURK ALEMİYLE
ALADARLIĞI
İhtiyarlamış Sultan Süleyman'ın bazı hastalıklarla vücudu yıpranmış, sarayda olup bitenler ve
şehzadeler kavgasıyla keyfi kaçmıştı. On iki, on üç yıldan beri sefere Çıkmamış, devlet işleriyle uğraşmaktan da
Bir derece çekilmişti. Osmanlı Devleti'nin durumunu pek yakından takip eden İmparator
Maksimilyen, durıımu uysun görerek, mevcut antlaşmanın bazı hükümlerim yapmamaya, örneğin belirlenmiş olan vergiyi vermemeye ve Erdel şehirlerine sarkıntılık
etmeye başlamıştı.
İşte bu sırada sadrazamlığa Osmanlı İmparatorluğu'nun vezirleri arasında en büyük şöhret kazanmış
olanlardan Sokollu Mehmet Paşa (Res. 57) geçmiştir. Mehmet Paşa akıllı, iktidarlı, sözünü tutturur bir
adamdı. Evvelce Rumeli beylerbeyliğinde ve kubbe vezirliği'nde bulunmuş olduğundan, Osmanlı
Avrupası'nın durumunu ve Avrupa siyasetini iyi biliyordu; Padişahı Nemçe'ye (Avusturya) tekrar sefer
açmaya ve bizzat sefere gitmeye teşvik etti (Res. 58). Savaş açıldı; bu sefer, Kanunî Süleyman'ın bizzat
idare ettiği savaşların on üçüncüsiiydü. Osmanlı ordusu Zigetvar'ı zapt ettiği hengâmede, kırk altı
yıldır hükümdarlık eden Süleyman 74 yaşındayken öldü (1566).
Osmanlı tarihçilerinin Tavil Mehmet Paşa dedikleri Sokollu, Kanu-ni'nin son yıllarından itibaren 15 yıl
sadrazamlık makamında kalarak, Süleyman'ın oğlu //. Selim ve onun oğlu ///. Murat -ki zayıf ve
yetersiz adamlardı- zamanlarında, Kanunî devrinin düzenini iç idarede ve dış siyasette korumayı
başardı.
Sokollu idaresi devrinin genel Türk tarihi açısından en önemli olgusu, bu akıllı ve bilgili vezirin, adeta
geleceği keşfederek, Türk âleminin, Osmanlı Devleti için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu
anlaması ve Moskof Çarlığı'nın Türkellerinde ilerlemesine engel olmak ve Türk alemiyle Osmanlı
İmparatorluğu'nu bağlamak üzere ciddî bir tedbir almaya girişmesidir; gerçekten, II. Selim zamanında
Ten (Don) ve İtil (Volga) ırmaklarının birbirine çok yaklaşmış dirsekleri arasında bir kanal açmak ve bu
kanal yoluyla Osmanlı asker ve donanmasını Karadeniz'den kolayca Hazar Denizi'ne sevk ve bu suretle
bir taraftan Osmanlı Padişahlığı'na rakip ve düşman İran Şahlığı'nı
64
TARİH
kuzeyden tehdit edebilmek, diğer taraftan Orta Asya'ya doğru nüfuz yolunu açmakla beraber, İtil
üzerinde bulunan Kazan ve Hacıîarhan (Astrahan) hanlıklarını zapt eden Moskof Çarlığı'nı o dolaylarda
sıkıştırarak uzaklaştırmak emelindeydi. Bu projesini uygulattırmak üzere o tarafa mühendisler,
ameleler, külünk, kazma, kürek gibi birçok alet ve edevat gönderdi; ve her duruma karşı 3 000
yeniçeriyle 20 000 kadar sipahi de sevk etti. İşe başlandı ve hatta üç ay kadar çalışılarak kanalın üçte
biri kazıldı, fakat tamamlanamadı. Rivayetlere göre, Kırım Hanlığı, Osmanlıların bu girişimi
tamamlanırsa, arkası kuşatılmış olacağından ürkerek, girişimin aleyhinde bulunmuştur.
Osmanlıların en kuvvetli ve zorlu devirlerinde, imparatorluk dışında kalmış Türklerin kaderiyle ciddî
bir şekilde meşgul olduklarını gösteren tek bir olay, işte şu Sökollu Mehmet Paşa'nın Don-Volga kanalı
kazısı girişiminden ibarettir. Daha sonra Osmanlı Türklerinin fikir sahibi yazarları, bu ihmali
eleştirmişlerdir. Örneğin Cevdet Paşa "Tarihi Cevdet"te şu görüşleri ileri sürer: "Macaristan ve
Hırvatistan fetihleriyle uğraşmaktansa Kazan ve Ejderhan (Astarhan) eyaletlerinin zapt edilip
korunması Devleti Aliyece daha faydalıydı; çünkü Kafkas, Ejderhan ve Kazan halkı ele alındığı takdirde
yakınlık, hemdnslik ve çoğunda din ve mezhep birliği dolayısıyla hükümetin idaresindeki ülkelere dahil
ve Osmanlı topraklarına katılmış olurlardı. O halde, gitgide Kırım da diğer devlet eyaletleri şekline
girerdi; ve Ejderhan ve Kazan aracılığıyla Büyük Tataristan (o zamanın yanlış tabirlerindendir, Orta
Asya ve Türkeli yerinde kullanılmıştır) taraflarında da Osmanlı Devleti'nin nüfuzu yürürlükte olurdu."1
Buna eklenebilir ki, o takdirde Osmanlı Devleti nüfusunun çoğunluğu da Türk unsurundan meydana
gelmiş olurdu.
YEMEN KIBRIS VE TUNUS'UN ZAPTI LEHİSTAN VE FAS'IN
OSMANLI KORUMASI ALTINA ALINMASI
- Kanunî Süleyman zamanında Hint seferine giden
Hadım Süleyman Paşa, Yemen sahillerine yanaşmış
iş ge-reği gibi takip olunamamıştı.
ve orayı da zapta başlamıştı; lakin sonraları bu
Hadım Süleyman Paşa'nın başladığı işi sonradan
Habeşistan a doğru genişleten ve Habeşistan'in sahil kısımlarını Osmanlı Devleti'ne bağlayan, Özdemir
Paşa olmuştur.
KORUMASI ALTINA
GİRMESİ
l "Tertibi Cedit Tarihi Cevdet" c.l, s.241-242.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
65
Yemen'de çıkan birtakım karışıklıklar üzerine bunları bastırmakla görevlendirilen Habeş Beylerbeyi
Özdemiroğlu Osman Paşa, 1568 senesinde bütün Yemen'i istila etti ve Osmanlı İmparatorluğu'na
kattı. Yemen'in zaptını tamamlayan, Sinan Paşa olmuştur.
Doğu Akdeniz'in bütün sahillerine hâkim olan Osmanlı Devleti'nin deniz yolları üzerinde, Anadolu'ya
pek yakın büyük bir ada, Kıbrıs Adası henüz Venediklilerin elinde kalmıştı. Deniz yollarının güvende
bulunması için buranın zaptı gerekiyordu. 1570'te deniz ve kara kuvvetlerinden meydana gelen bir
sefer kuvveti, bir sene kadar uğraşarak Kıbrıs Adası'nı fethetmeyi başardı. Venedik Cumhuriyeti bu
savaş sırasında, alışıldığı gibi, etrafında papa, İspanya ve bazı İtalya devletleriyle Malta
şövalyelerinden meydana gelen bir müttefikler heyeti topladı. Müttefiklerin kuvvetli donanması, Don
Juan'ın kumandası altına verilmişti. Bu genç amiral, İnebahîı Deniz Savaşı'nda Osmanlı donanmasını
yendi (1571); fakat ertesi sene Sokollu'nun çabasıyla daha kuvvetli bir Osmanlı donanması hazırlanıp
Akdeniz'e çıkarılabildiğinden, Venedikliler, Kıbrıs'ı Osmanlılara bırakmak ve üstüne 300 000 lira savaş
tazminatı vermek şartıyla barış yapmaya razı oldular.
İnebahtı yenilgisine rağmen, Osmanlı donanmasının bütün Akdeniz'e hâkimiyeti, Barbaros zamanında
olduğu gibi devam etmekteydi. Bir ara Tunus kıtasına musallat olan İspanyolları, bu donanma oradan
çıkardı. İspanyolların korumasını talep etmiş olan Tunus hükümdarını ve ailesini de tutup İstanbul'a
gönderdi; ve Tunus memleketini Osmanlı İmparatorluğu'na kattı (1574). Bu suretle Kuzey Afrika,
aralıksız bir şekilde Fas sınırına kadar Osmanlı memleketlerinden biri sayılıyordu.
Fas ülkesi, bir İslam emirliğiydi. Bu sırada Portekizliler Fas üzerinde nüfuz ve hâkimiyet kurmak için,
emîr ailesi arasına fesat ve ayrılık sokmakla meşguldüler. Hatta Portekiz Kralı Sebastiyan, emirlik
adaylarından birini tutarak, kendi kumandası altında bir orduyla Fas'a girmişti. İkinci emîr adayı
Aptülmelik, bu düşman istilasına karşı koyabilmek için Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa'dan yardım
istedi. Fas'a gönderilen Türk ordusu Portekiz ordusunu Vadiyüssebil Savaşı'nda mahvetti (1577); kral
da öldürülenler arasındaydı.
Türk ordusunun, bu kadar uzak yerlerde kazandığı bu büyük zafer, Portekiz Krallığı'nın gerilemesinde
önemli bir etken olduğu gibi, Fas Emîrlir
66
TARİH
ği'ni de Osmanlı İmparatorluğu'nun koruması altındaki devletler arasına geçirdi.
Osmanlı hâkimiyeti böylece Akdeniz'in bütün güney sahillerine hâkim olduğu sıralarda Avrupa'nın en
büyük devletlerinden Lehistan Krallığı da Osmanlı koruması altına alınmış gibiydi.
Sokollu Mehmet Paşa, boş olan Lehistan krallığına, Osmanlı İmparatorluğu'nun adayı olan Erdel Kralı
Batori Iştevan'ı seçtirmeyi başardı (1575). Sokollu'nun amacı, Lehistan'ı da Erdel Krallığı gibi Osmanlı
İmparatorluğu'nun koruması altındaki devletler arasına katmaktı.
Nemçe Hükümeti'ne gönderilen bir mektupta Osmanlı koruması altında bulunan Lehistan Kralı
Batori'nin tebaasına Osmanlı tebaası gibi muamele edilmesi talep olunmuştur. Kral Batori, ölünceye
kadar (1587) Türklerin korumasından faydalanmış ve Türkiye'yle bir ayrılık çıkarmamıştır.
İÇ KARIŞIKLIKLAR BAZI BAŞARISIZLIKLAR VE JITVATOROK
ANLAŞMASI Sokollu'nun bir deli tarafından hançerle vurulup öldürülmesinden (1579) sonra, Osmanlı
Devle-ti'nin zayıflığı, malî, idarî ve askerî gerilemesi, ahlaki Bozukluğu artık göze çarpmaya başladı.
Sokollu ölünce, yerme geçen paşalar arasında çekememezlikler çoğaldı. Sokollu zamanında başlayan İran Seferi uzayıp gittiğinden, devletin maliyesi
bozuldu; çoğalmış askere (Res. 59, 60) maaş verebilmek güçleşti. Çare olmak üzere, sikkelerin
alaşımında gümüş miktarı eksiltilip ucuz maden kısmı artırılarak, paranın resmî kıymeti korundu, fakat
gerçek kıymeti düşürüldü. Bu yüzden maaşlılarla esnaf ve tüccar arasında kavgalar başladı. Ocaklılar
(yani çeşitli asker ocaklarına mensup olanlar), bu sıkıntılı durumdan ve kendilerini iyi idare edebilecek
sağlam bir el bulunmamasından dolayı ikide bir başkaldırıp patırdı çıkarmayı âdet edindiler; askerî
disiplini bozan bu hareketleri, çoğunlukla cezasız kaldı. Kısacası askerin itaati, idaresi ve devletin
düzeni bozuldu.
Bu sırada yeniden yeniye seferler açıp, karışıklığı daha çok artırmak-tansa, barış ve sükûn içinde
düzeni sağlamaya çalışmak gerekirken, II. Selim zamanında Yemen'i zapt ederek "Yemen Fatihi"
unvanını kazanmış olan Koca Sinan Paşa'nın ısrarıyla divan büyüklerinin çoğunluğunun muOSMANLI İMPARATORLUĞU
67
halefetine rağmen, Avusturya'ya savaş ilan edildi; on beş yıl kadar süren uzun bir savaşa^ girildi
(1591). Bu savaş sırasında Erdel beyi (prensi) ile Eflak ve Buğdan voyvodaları da (beyleri)2 metbuları
padişaha karşı isyan ederek, Avusturyalılar tarafına geçtiler. Bu suretle savaşın alanı çok genişledi.
Osmanlı ordusunun bazı başarısızlıklara uğradığı sırada ///. Murat'ın yerine gelen ///. Mehmet (1591)
bizzat askerin başına geçmeye zorlanarak, Eğri (Erlau) Kalesi'ni zapt etmiş ve Haçova (Kerestez)
Meydan Sava-şı'nı kazanmışsa da, kumandanlarının ısrarlarına rağmen başkente dönmekte acele
ettiğinden bu başarının sonuçlarını tamamen elde edememiştir. Tiryaki Hasan Paşa'nm (Res. 61)
meşhur Kanije savunması da önemli bir sonuç vermedi. Bu uzun Nemçe seferi, eski devirlerde olduğu
gibi seri ve büyük başarılar elde edilmeksizin uzayıp dururken, Anadolu'da ihtilal çıktı ve İran Şahlığı
da, Osmanlıların Macaristan'da meşgul bulunmalarından yararlanmak amacıyla, beş sene evvel kendi
zararına imzaladığı antlaşmayı bozup, Osmanlı Devleti'ne savaş açtı (1603). Bu suretle Osmanlı
orduları, birbirinden çok uzak Doğu ve Batı cephelerinde savaşmak zorunda kaldılar. Bu sıkışık
duruma rağmen, Kırım Hanlığı süvarilerinin Buğdan ve Eflak'ı tamamen tahrip ve Erdel memleketini
de çok sıkıştırmaları üzerine o sırada Erdel prensliğine seçilen Boçkay, Nemçeliler tarafını terk edip
Osmanlılarla uyuştu; imparatorun orduları, bu üç yardımcı kuvveti kaybedince imparatorluk da barışa
yanaşmak zorunda kaldı. Nihayet Budin ile Viyana arasında ve Tuna üzerinde bulunan Jitvaîorok ad1 Osmanlı tarihçileri buna "Uzun Nemçe Seferi" derler.
2 Voyvoda İslavca bir kelimedir; orduyu sevk ve idare eden anlamına gelir ki, Latince "Dux" (Fransızca
Duc) ve Almanca "Heerzog" (Macarca Hersek) karşılığıdır. Bu ad, sonraları İslavlar arasında anlamı
genişleyerek belirli bir bölgenin askerî, idarî ve adlî işlerine bakan büyük memurlarına verildiği gibi,
bazen bir kabilenin reisine, beyine de voyvoda denilmiştir. Bu İslav kelimesi, güney İslavlarında
Ruslarda ve Lehistan'da kullanılıyordu; Lehistan'ın mülkî taksimatı (idarî parçaları) "voyvodalık"
namını taşıyordu. Bu terim, Osmanlı Türklerine Balkan İslavlarmdan geçmiştir. Eflak, Buğdan
Voyvodaları, sultan tarafından atanmış beylerdi (prensler). Fakat Osmanlı idaresinde daha aşağı
dereceden bazı mülkî taksimata "voyvodalık" ve oraların idare ve düzenini sağlamakla görevli olanlara
"voyvoda" denildiği de olmuştur; "Galata Voyvodası" gibi.
68
TARİH
lı yerde (Harita. 5), Osmanlı padişahlarının ve Osmanlılar tabirince "Nemçe krlalının" elçileri birleşip
görüşerek on beş yıl sürmüş olan bu uzun savaşa son veren Jitvatorok Antlaşması'nı imzaladılar
(1606).
Osmanlılar bu uzun seferlerde hayli zorluklara ve bazı yenilgilere uğramakla beraber, başta düşmanın
zapt ettiği yerleri geri almayı ve eski sınırlarını korumaktan başka Eğri, Kanije gibi bazı kaleleri ve
onlara bağlı bölgeleri zapt etmeyi de başarmışlardı; bununla beraber, bu antlaşmaya imparatorla
padişahın ilişkilerinde, eski barış antlaşmalarına oranla imparatorluk lehine bazı hükümler kaydetmek
gerekmiştir. Nemçelilerin senelik olarak vermekte oldukları 30 000 altın vergi, işbu antlaşmayla
belirlenmiş olmayan uygun hediyeler verilme tarzına konulmuştur. İmparator, padişaha tazminat
olarak 200 000 kuruş veriyordu. Fakat bundan sonra Osmanlı protokolünde imparatora Nemçe kralı
denilmeyip, kendisinin Avrupa'da taşıdığı resmî unvan, Roma Çasan unvanı kullanılacaktı.1
Artık Avrupa tarafında Osmanlıların pek yayılmayacaklarım gösteren bu antlaşmadan sonraki devir,
daha sonraki Osmanlı tarihçileri tarafından "Duraklama Devri" adıyla anılır. Fakat duraklama
gerilemenin başlangıcı demek olduğundan, bu devrin başından itibaren "imparatorluğun gerilemesi"
tabirini kullanmak doğrudur. 14. asır başlarında ortaya çıkarak aralıksız genişleyen Osmanlı Devleti,
16. asır sonlarına kadar ilerlemekte devam etmiş, 17. asır başlarında duraklayarak gerilemeceğilimine girmiştir.
l Osmanlı padişahları, Habsburg imparatorlarını padişah, yani imparator tanımıyorlardı. Fransa Kralı
Fransuva imparatorluk tacını giymemiş olmakla beraber, dostu Sultan Süleyman tarafından ona
"França Padişahı" yani imparatoru diye hitap ediliyordu. Resmen Roma-Germen Kayseri (imparator)
unvanını taşıyan Beşinci Karlos'un (Şadken) kardeşi Ferdinand'ın elçilerine ise, bizzat Kanunî
Süleyman "kendisinden başka Rum kayseri tanımadığını" açıkça ifade etmişti. Bu anlaşmayla Osmanlı
padişahı, kendisinden başka bir Roma imparatoru, Roma çasarı tanımış oluyordu. Osmanlı tarihleri,
Roma çasarından çok nemce tabirini kullanırlar.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
69
16. ASIRDA TÜRK DEVLETLERİNİN GENEL DURUMU
Osmanlı İmparatorluğu'nun gelişmesinin son nokta-sında bulunduğu zaman, bütün Türklüğün de en
aza-metli devresiydi. Gerçekten Osmanlı ordularının batıda Viyana'ya kadar ilerlemesinden bir
müddet sonra, Timurlular saltanatı da Hint'in büyük bir kısmını zapt etmişti.
Mohaç (1526) Savaşı'yla Orta Avrupa'ya giren Osmanlı Türkleri, bütün Orta Tuna dolaylarını elde
ettikleri gibi, Panipat (1526) Savaşı'yla Hint'e giren Babür'ün ordusu da İndüs ve Ganj havzalarına ve
bütün Orta Hint'e sahip olmuştu.
Kuzey deyse o zamanlar Altınordu hanları, bütün Rusya'nın metbuuydu. Bu olaylara ve duruma
dayanarak Fransız tarihçisi Driyo (Drieault) diyor ki: "16. asır, Türklerin büyük asrıdır. Adriyatik
Denizi'nden Ganj'a ve Ben-gale Körfezi'ne, Rus steplerinden ve Türkeli'nden Arabistan'a ve Afrika'da
Sahra kumluklarına kadar Türk kavmi kendisine Arap împaratorluğu'ndan da, Makedonya
împaratorluğu'ndan da geniş bir imparatorluk kurdu."
Gerçekten İslam tarihinde Türk devresinin gerek siyasî görkem ve askerî büyüklük, gerekse servet ve
medenî parlaklık itibariyle en yüksek devresi 16. asırdır.
O vakit Osmanlı tahtında Kanunî Süleyman, Hint tahtında Ekber Şah bulunuyordu. Lakin bu asırdan
sonra Türklerin genişlemesi ve medeniyeti sekteye uğrayarak duraklamış ve 17. asırdan itibaren geri
çekilme ve gerileme başlamıştır.
Türklerde, genişleme hareketi durur durmaz, Hıristiyan Avrupalılar karşı saldırıya geçtiler; Türkleri
amansız takibe koyuldular. Türk âleminin ilk gerilemesi Osmanlıların çok ilerlemiş cephesinde
başlamadı. Daha kuzeyde ve daha güneyde bulunan Türk cepheleri baskıya dayanamadılar. Kuzeyde
Altınordu Devleti, daha sonra güneyde Timurlular saltanatı sarsıldı, ilk büyük gerileme ve dağılma
bugünkü Rusya'da yaşayan Türkler arasında meydana geldi. Hâkim olan Altınordu hanları, mahkûm
mevkiine, mahkûm olan Rus beyleri hâkim mevkiine geçtiler. Moskof Çarlığı kuruldu. Bu çarlar -eski
tabiriyle kaanlar- kendilerini Altınordu çarlarının1 varisi saydılar.
l Ruslar Altınordu hanlarına çar ve kendi çarlarına da bazen kaan derlerdi.
70
TARİH
ikinci önemli gerileme, Hint tarafında, yani Timurlular saltanatı cephesinde meydana geldi. Hıristiyan
Avrupa dünyası, Türk-İslam âlemi'ni arkadan kuşatmak için Hint'e saldırı fikrini ta 15. asırda
tasarlamıştı.
1492'de Amerika'yı keşfeden ve insanlığa, medeniyete hizmet amacıyla hareket ettiğini sandığımız
KristofKolomb, batıdan giderek Hint'e ulaşmak ve bu şekilde Türk-İslam âlemini arkadan vurmak
istiyordu.
Hıristiyan Avrupa'nın, Türk âleminin kuzey ve güney cephelerinde başarılı bir şekilde ilerlediği
zamanlarda bile merkezi oluşturan Osmanlı-Türkleri bir asır kadar direnebilmişler (17. asır); fakat
sonra, daha ileride göreceğimiz gibi, onlar da geri çekilmeye zorlanmışlardır.
I
III ON ALTINCI ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
A. ON DÖRDÜNCÜ ASIRDAN İTİBAREN
AVRUPA'NIN ORTA'VE YENİÇAĞ TARİHİNİN
ANA HATLARINA GENEL BİR BAKIŞ
On dördüncü, on beşinci ve on altıncı asırlar, ortaçağ'^ ait vasıfların gittikçe silindiği, buna karşılık da
yeniçağa has vasıfların gittikçe kuvvetli olarak belirdiği bir geçiş devri oluştururlar. On altıncı asırdan
sonradır ki, Avrupa'da ortaçağ âleminden başka bir âlem karşısında bulunuruz.
Bilindiği üzere tarih, yalnız olayları sıralamakla kalmaz, bu olayların ne gibi haller ve şartlar içinde
geçtiğini, her devrin müesseselerinin nelerden ibaret bulunduğunu da araştırır. Olayların şartlar ve
müesseseler arasındaki gerçek yerini göstermekledir ki, görevini, insan cemiyetlerinin herhangi bir
devirdeki gerçek levhasını yapmış olur.
Ne kadar önemli görünürse görünsün bir olay, olaylar zinciri içinde ancak kısa bir zaman sürer, yerini
diğer olaylara bırakır; fakat devrin hal ve şartlarını, müesseselerini değiştirebilecek etki ve anlamı
birden belirmez. Bunun içindir ki, insan cemiyetlerinin hal, şart ve müesseseleri, ancak yavaş bir
şekilde değişir ve bu değişikliklerin anlaşılması için az çok uzun bir devrin olaylar zincirini incelemek
gerekir.
72
TARİH
İşte böyle bir inceleme sonucunda anlıyoruz ki, 14, 15 ve 16. asırlar, ortaçağın sonunu, fakat aynı
zamanda yeniçağın da başlangıcını oluştururlar. Gerçekten bu asırlarda bir taraftan Bizans, İslam,
Hıristiyan ve derebeylik medeniyetleri devam eder, batıya doğru yayılmak isteyen Müslüman
Türklerle Hıristiyan Balkanlı ve Avrupalılar arasında da Haçlı seferlerini andırır mücadeleler meydana
gelir, diğer taraftan da pusula kullanmanın hazırladığı büyük coğrafî keşifler, kâğıdın yayılması ve
matbaacılığın kurulması, savaşın tarzını değiştiren barutun tanınması, sanat zevkinin değişmesi, kilise
suiistimallerine karşı mücadele ve mezhep devrimi, siyasî merkeziyet sonucu yeni devletlerin doğması
gibi olaylarla da yeni bir devir, yani yeniçağ, özel vasıflarıyla gittikçe daha çok belirmeye başlar.
Şu halde bu üç asırda iki tarih devrini ifade eden iki renk ve manzara yan yana devam eder. Bunlardan
biri gittikçe anlamını ve kuvvetini kaybeder, diğeri gittikçe açıklık ve kuvvet kazanır.
Demek oluyor ki, bazı tarihçilerce yapıldığı gibi, pek önemli olaylar olmakla beraber İstanbul'un
Türkler tarafından fethedilmesi tarihi olan 1453 senesini veya Amerika'nın keşfedildiği 1492 tarihini
ortaçağın sonu ve yeniçağın başlangıcı olarak kabul etmek, daha çok bir varsayımdır. Gerçekte
ortaçağdan yeniçağa böyle bir olayla birdenbire değil, pek küçük değişikliklerle yavaş yavaş
geçilmektedir.
Yaptığımız açıklamalara göre ortaçağın en bariz vasıflarını 11. asırdan 14. asra kadar devam eden
devirde bulmak mümkündür. Bu devirle, bir geçiş devresi oluşturan ve onu takip eden üç asırlık devri
ve nihayet yeniçağın bariz vasıflarını taşıyan 17. ve 18. asırları, siyasî ve toplumsal, dinî ve fikrî,
medenî ve iktisadî açılardan kıyaslarsak ortaçağla yeniçağın farkları bir kat daha anlaşılmış olur:
l- Ortaçağın 11. asırdan 13. asır sonuna kadar devam eden devri; Avrupa'da derebeylik rejiminin -bazı
yeni eğilimlere rağmen- henüz en kuvvetli ve hâkim olduğu bir devirdir. Bu devirde, Batı, Merkezî ve
Güney Avrupa devlet ve memleketleri derebeylik şeklinde küçük parçalara ayrılmış bulunmaktadır.
Kuvvetli siyasî merkezler yoktur. Takip eden geçiş
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
73
devresinde, derebeylik rejimi gerileme belirtileri gösterir. Nihayet daha sonraki asırlarda bu rejimin
yerini mutlak hükümdarlık rejimine tabi devletler alır.
2-11. asırdan 13. asır sonuna kadar Batı Avrupa'da din ve Katolik kilisesi ile papalık, üstün bir rol
oynamıştır. Haçlı seferleri de bunun bir delilidir. Takip eden devirde papalığın nüfuz ve kudreti
zayıflar, Büyük Ayrılık denilen dinî karışıklıklarla Hıristiyanlığın birliği sarsılır. Daha sonra Reform
hareketiyle kilisenin birliği yıkılır, dinî savaşların yerini millî ve siyasî denge savaşları almaya başlar.
Medeniyet de dinin etkisinden az çok kurtulmak, laik bir niteliğe bürünmek eğilimini gösterir;
matbaacılık, ilim ve kültürden çeşitli halk sınıflarının yararlanmasına yol açar, Rönesans dediğimiz fikir
ve sanat hareketi eskiçağın putperestlik kaynaklarından kuvvet alarak dinî şekil ve niteliğini kaybeder.
3- Akdeniz, eskiçağda olduğu gibi ortaçağda da ticarî ve iktisadî hayatın önemli bir merkezi, çeşitli
medeniyet cereyanlarının birbiriyle birleşip karıştığı bir alan olarak kalmıştı. Müslüman milletler,
Bizanslılar burada Batılılarla buluşuyorlardı. Fakat 13. asırdan sonra artık bir Müslüman imparatorluğu
kalmıyor. Biraz sonra İspanya'daki İslamların bir kısmı Afrika'ya atılıyor. Bizans İmparatorluğu da
yıkılıyor. Bunlann yerini Asya'nın ortasından batıya doğru yeni akış yapan Türklerin kurdukları yeni
devletler ve medeniyet alıyor. Asya ticaret yollarının sınır uçları da yeniden onların eline geçiyor.
Fakat takip eden asırlarda büyük deniz keşifleri gerçekleşince iktisadî hayatın ağırlık merkezi batıya,
Atlas Okyanusu'na geçer. Bu suretle Avrupa'nın denizaşırı memleketlerdeki gelişmesi başlar; ticaret,
sanayi, başka bir genişlik alır; Avrupa burjuvazisi zenginleşerek kuvvetlenir ve 18. asırda bazı
memleketlerde hâkim konuma geçer. Lakin iktisadî hayat faaliyetinin bu şekilde Batı'ya geçmesi,
Doğu'nun da iktisadî geriliğinin ilk etkenlerinden biri olmaya başlar. Bu sebeple Batı Avrupa'nın
gelişmesine, toplumsal, medenî, iktisadî ilerlemesine kıyasla Doğu daha bir müddet gerileme
manzarası gösterir. Şu halde Batı Avrupa yeniçağa mahsus vasıflan alarak tamamen değişmiş
bulunduğu zaman, doğuda ortaçağın izleri tamamen silinmiş değildir.
74
TARİH
B. ON BEŞİNCİ ASRIN ORTALARINA KADAR AVRUPA
14. asrın başında kurulan Osmanlı Türk Devleti, yukarıdaki bahislerde görüldüğü gibi, bir buçuk asır
içinde bir taraftan Anadolu'daki Türk beyliklerini birer birer zapt ederek Anadolu Türklüğünü
birleştirmiş, diğer taraftan Balkan Yarımadası'nın Tuna memleketleri kısmıyla Trakya ve Makedonya'yı
ele geçirmişti. Bu suretle ortaçağın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul'un surları içinde
ancak barınabilen Bizans İmparatorluğu, Avrupa'nın diğer memleketlerinden ayrılmış oluyordu. Asya
ve Avrupa kıtalarının el ele verdiği bir alanda Türkler böylece büyük bir devlet kurmaktayken
Avrupa'nın diğer memleketlerinde durumun nelerden ibaret bulunduğunu incelemek yerindedir.
Böyle bir inceleme, Hıristiyan Batı Avrupası ile Türk Doğu Avrupası'nın kıyaslanmasına yardımcı olarak
Doğu'nün medeniyet itibariyle üstünlüğünü gösterecek Hıristiyan Avrupa'nın Bizans'ı ve Balkan
Yarımadası'nı neden koruyamadığını açıklamış olacaktır. Gerçekten bu devirde Batı Avrupa'da ortaçağ
sonlarının en kuvetli iki devleti olan Fransa ve İngiltere, Yüz Yıl Savaşı'mn felaketleri içinde yüzmekte,
savaşın sonucu olmak üzere siyasî ve toplumsal karışıklıklarla tükenmekteyken ortaçağın en kuvvetli
müessesesi olan Batı Kilisesi de dinî karışıklıklar içinde yuvarlanmaktaydı. Merkezî Avrupa'ya gelince,
Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun gerilemesi dolayısıyla siyasî birlikten tamamen mahrum
kalmıştı. İtalya şehirleri de despot idareler altındaydı.
Dinî buhran ile Yüz Yıl Savaşı ancak 15. asrın ortalarına doğru son bulur. Ve yeniçağ Avrupası
belirmeye başlar.
YÜZ YIL SAVAŞI
Ortaçağda devletler, krallarının adeta şahsî malikânesi sayılır, alelade bir mülk gibi miras ve çeyiz
tarzında şahıstan şahsa geçer diye kabul edilirdi. İşte bu suretle Kape hane16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
75
darımın sönmesi üzerine Fransa tacı 1328'de Valva (Valois) Hanedanı'na geçmişti. Halbuki İngiltere
kralı da, annesi dolayısıyla, Kape Hanedanı'na varis olmak davasındaydı. Fransa'yla İngiltere arasında
çıkan ve 1337'den 1453 senesine kadar devam ederek Yüz Yıl Savaşı adını alan bu büyük mücadelenin
sebeplerinden biri bu taç davasıdır. Bundan başka İngiltere kralları, Guyenne arazisine sahip oldukları
için, Fransa krallarının tebaası sayılıyorlardı. Kral değiştikçe derebeylik usulünce saygıda bulunmak
gerekiyordu. Halbuki İngiltere kralı tabi vaziyetinde bulunmayı kabul etmiyordu. Bununla beraber
İngiltere kralı hemen savaş açmamıştı. Lakin bir müddet sonra bir miras meselesi yüzünden
İngiltere'ye kaçan bir Fransız derebeyi, İngiltere kralını haklarını istemeye teşvik etti. Nihayet
Fransa'ya tabi derebeylerden olan Flândr kontu ayaklanan tebaasına karşı kraldan yardım görünce
dokudukları çuhalar için gereken yünü İngiltere'den satın almakta olan Flândr sanayi sahipleri de
İngiltere'den yardım istediler. İşte bu şahsî ve iktisadî sebeplerdir ki, savaşın açılmasına sebep oldu.
Çeşitli ateşkesler ve aralıklarla devam eden Yüz Yıl Savaşı, başlangıcında bir veraset savaşı olarak
devam ederken, Fransızların iddiasına göre, Fransa'da millî bir bilincin uyanmasından dolayı millî bir
savaş mahiyeti almıştır. Bu bilinç İngiliz istilasına bir tepki olarak doğmuştu. Fransa'da beş kralın
zamanını işgal eden Yüz Yıl Savaşı, iki büyük safhaya ay-nlır: Her iki safha, Fransızların yenilgileriyle
başlar, sonra her ikisi de Fransa'nın zaferiyle son bulur.
Birinci safhada İngilizler, büyük başarılar kazanmışlar ve hemen bütün Batı Fransa'yı istila etmişlerdir.
Bu arada büyük bir veba salgını (1348), savaşın ve yabancı istilasının tahribatını artırdı. Son bir yenilgi
ve kralın esir düşmesi, Fransa'yı bir antlaşma yapmak zorunda bıraktı (1360). Fransa'nın hemen yarısı
İngiltere'ye bırakıldı. Fakat biraz sonra savaş yeniden başladı. Savaşın bu ikinci safhasında Fransa, bir
ara istila gören arazisini geri almışken Fransa Kralı VI. Sari çıldırdı, Fransızlar iki fırkaya ayrıldı,
aralarında iç savaş başladı. Niybolu Savaşı'nda bulunarak esir düşen Korkusuz Jan (Kont do Never)
babasının ölümünden sonra fırkasının başına
76
TARİH
geçerek düşmanlarına karşı türlü cinayetler tertipledi, şiddetler gösterdi. Fransa, bu iç savaştan
mustarip bulunduğu bir sırada İngilizler durumdan yararlanarak bir zafer kazandıktan sonra Luvar
Nehri'nin kuzeyinde kalan bütün Fransa'yı istila ettiler. Düşmana karşı Fransızların yalnız bir kısmı
savaşıyordu. Deli kralın oğlu bunlarla beraberdi. Fakat kraliçe diğer fırkadaydı. Bu sırada Burgonya
Dukası Korkusuz Jan'ın öldürülmesi, fırkasını İngilizlerle anlaşıp birleşmeye sevk etti. Deli Kral'a
imzalattırdıkları (1420) bir antlaşmaya göre İngiliz Kralı V. Hami Fransa kralının kızıyla evlenecek ve
Fransa tahtına varis olacaktı. Fakat her iki kral birbiri ardından öldü. Bunun üzerine savaş yeniden
başladı. Çünkü VI. Şarl'ın oğlu, VII. Sari adıyla krallığım ilan etmişti. Fransa bu sırada pek kötü bir
haldeydi: Memleketin büyük bir kısmı harap olmuştu. Burgonya dükasıyla müttefik olan İngilizler,
Fransa'nın kuzeyine hâkimdi. İngilizler bütün Fransa'yı ele geçirecekler gibi görünüyordu. Tam bu
sırada gerçek hayatı birçok masalla karıştırılmış olan Jan Dark (Jeanne D'arc) adlı Lorenli bir köylü kız,
dinî hislerle karışık bir vatanseverlik heyecanıyla ortaya çıktı. Etrafında toplananlarla kuşatma altında
olan Orlean'ı kurtardı. Gerçi Jan Dark İngilizler tarafından ele geçirilerek yakıldı. Fakat Fransa'da bir
tepki doğmuştu. Bundan yararlanan Sari, bir taraftan Burgonya dükasıyla bir antlaşma imzalayarak
(1435) İngilizleri müttefiklerinden ayırdı, diğer taraftan askerî reformlarla daimî bir ordu kurarak
Fransa'nın askerî üstünlüğünü sağladı. Nihayet iki büyük zafer elde ederek İngilizleri, Kale şehri
dışında bütün Fransa topraklarından çıkarmayı başardı. Savaş fiilen sonuna ermiş bulunuyordu.
Savaşın sonunda Fransa yalnız istiladan, İngiltere'nin sömürgesi olmaktan kurtulmamıştı. Aynı
zamanda millî varlığını az çok duymuş, bir asırdan fazla süren felaketlerden sonra manen yeni bir
Fransa meydana gelmişti.
Yüz Yıl Savaşı'nın İngiltere üzerindeki etkisi de daha önemsiz değildir. Savaşın musibetleri, veba
salgınının tahribatı, İngiltere'yi de perişan bir hale getirmiş, halkın ayaklanmasına sebep olmuştu.
Gerçekten savaş, İngiltere'nin lehinde cereyan ettikçe, ganimet getirdiği müddetçe, İngiltere
parlamentosu gereken ödeneği veriyordu. Durum değişince, Fransa'da ol16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
77
düğü gibi, burada da parlamentoda, şehirlerde şikâyetler başladı. Halk sınıfları arasındaki denge
bozuldu, toplumsal buhran şeklini aldı. 16. asrın sonlarında Avrupa'nın bazı memleketlerinde, Fransa,
Flândr, İtalya ve Floransa' da zaten toplumsal bir buhranın belirtileri görünmeye başlamıştı. Bu
memleketlerde fakir halk tabakaları zengin sınıflara karşı şikâyetçiydi. Fakat bunun en bariz örneğini
İngiltere'de işçi ayaklanmasında görüyoruz (1381). Bu sırada krallığı işgal eden //. RiŞar bu
ayaklanmayı şiddetle bastırmayı başardı. Fakat Fransa'daki savaştan kötü haberlerin gelmekte devam
etmesi ve kralın da şahsen ölçüsüz ve katı oluşu, bu defa kral ile aristokrasi arasında bir mücadeleye
sebep oldu. Kralın amcazadelerinden Lankastr Dukası Hanri, bundan yararlanarak Rişar'ı çekilmek
zorunda bıraktı. IV. Hanri adını alan bu rakip, bu şekilde Lankastr hanedanı'ın krallığa getirmiş
oluyordu. Bu hanedan zamanında savaşın ikinci safhası İngilizlerin lehinde bir şekil almışsa da sonuç
İngiltere aleyhinde gerçekleşmiştir. Bu başarısızlık da etkisini göstermekte gecikmemiş, savaşın
bitmesiyle beraber İngiltere'de İki Gül Savaşı adıyla bir iç mücadele başlamıştır. Gerçekten hanedanın
diğer bir dalı olan York ailesi, Lankastr hanedanına karşı mevcut memnuniyetsizlikten yararlanarak
krallığı ele geçirmek istiyordu. Mücadele otuz sene kadar sürdü. Her iki hanedan ile kendilerine
taraftar olan büyük aristokratların önemli bir kısmı mahv ve harap oldu. Sonuçta Tudor hanedanı
krallığa geldi.
Yüz Yıl Savaşı, Manş Denizi'nin her iki sahilinin aynı devlet elinde kalamayacağını göstermiştir. Bu
savaş ortaçağ rejimi olan derebeyliğin, disipline ve kurala değil, ferdî cesaret ve ustalığa dayanan
ortaçağ savaş tarzının da iflasını göstermek itibariyle öneme sahiptir.
BATI KİLİSESİNİN GERİLEMESİ
14. ve 15. asırlar, siyasî ve toplumsal alanda olduğu
gibi dini alanda da birtakım buhranların ortaya çıkmasıyla dikkati çekerler. Bütün hükümdarlara karşı üstünlüğünü iddia eden papalık, 14. asrın
başlarında Fransa kralı ile yaşanan mücadeleden sonra Fransa'da Avinyon şehrine nakledilmişti.
Papaların bu şehirdeki ikameti (1309-1378) ile Büyük Ayrılık (1378-1417), Papa78
TARİH
lığın nüfuzunu sarsmış ve kilisede önemli reform arzuları doğurmuştur. Gerçekten Avinyon'da oturan
papalar çeşitli Hıristiyan memleketlerinden mümkün olduğu kadar fazla para çekmeye çalışıyorlar;
bunları kilisenin idaresi ile saraylarının görkemine sarf ediyorlardı. Bazı hükümdarlar, bu devirde
zaten az olan paranın, geniş ölçüde devletlerinin sınırları dışına çıktığını üzüntüyle görerek şikâyet
etmekteydiler. Bundan başka papalık nüfuzunun sarsılması, ruhbanların ahlakında da gevşekliğe
sebep olmuştu. Kutsal inançları alet ederek kazanç sağlamak da yeniden âdet olmuştu. Birçok dindar,
kilisenin bu durumundan huzursuzdu.
İşte bu rezaletler çeşitli memleketlerde bazı kimseleri suiistimallere karşı mücadeleye sevk etmiştir.
Paris Üniversitesi bir reform hareketinin başına geçmek girişiminde bulundu. Sorbon doktorları genel
bir ruhanî meclisin toplantıya davet edilmesini, suiistimallerin önüne geçilmesini istediler.
İngiltere'de reform girişimleri daha cezrî oldu.. Oksford'da Wycliffe adlı âlim bir profesör, papanın
nüfuzuna, memleket arazisinin üçte birine sahip olan ruhban sınıfının büyük zenginliğine, dünya
işlerinden elini çekmiş olan papazların işsiz oturmasına, endüljans (günah afnameleri) satılmasına,
figürlere karşı ayin yapılmasına ve azizlere tapılmasına itiraz ederek vaazlarda bulunmaya başladı.
Bundan başka papalığa gönderilen yardımların, papazlara günah itiraf etmenin, papazların bekâr
kalmasının ve daha birtakım inançların da aleyhinde bulundu.
Kutsal kitabı herkesin anlayabilmesi için Ingilizceye çevirdi. 1384'te ölen Wycliffe'in vaazları,
burjuvalar ve köylüler tarafından hoş görülüyordu. Geniş ilmi ve hayatının temizliği herkeste saygı
uyandırmıştı.
Prag Üniversitesi'nde profesör olan Yan Huş da (Res. 64) büyük ve faziletli bir âlimdi. O da Wycliffe'in
fikirlerini kabul etmişti. O da aynı fikir etrafında vaaz ediyordu. Hemen bütün Bohemya, Yan Hus'un
fikirlerini kabul ediyordu. Bunun üzerine papa kendisini aforoz etti.
Bu sıralarda Aviyon'dan Roma'ya dönen papa ölmüştü. Kardinaller, Romalıların baskısıyla bir İtalyanı
papa seçtiler. Fakat bu papa mağrur ve hâkim olduğu, suiistimallerin de önüne geçmek istediği için
kardinallerin bir kısmı bir Fransızı öbür papaya karşı papa ilan etmekte tereddüt etme16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
79
diler. Bu da Avinyon'da ikamet etmeyi uygun buldu. Bu şekilde Batı Kili-sesi'nin, biri Roma'da diğeri
Avinyon'da olmak üzere iki reisi oluyor, kilisede bir ikilik ortaya çıkıyordu. Avrupa memleketleri de
ikiye ayrıldı. Fransa, İskoçya, Napoli, İspanya, bir papayı, İngiltere, Almanya, İtalya ve Portekiz de diğer
papayı tanıdılar. Buna Büyük Ayrılık dendi.
Bu ayrılma, suiistimalleri artırmaktan başka bir şeye yaramadı. Roma ve Avinyon, kilise rütbelerinin
satıldığı birer pazar oldu. Her şey satılıyordu. İki papanın taraftarları arasında rekabetler, kinler,
tartışmalar son raddeyi buldu.
Samimî olarak dindar olanlar bu suretle artan kilise rezaletlerine son verilmesini istiyorlardı; çeşitli
girişimlerde bulunarak iki tarafı uzlaştırmak için ruhanî meclisler kurdurttular. Piza, Konstans, Bal ve
Floransa şehirlerinde toplanan meclisler bu türdendir.
Piza Meclisi yeni bir papanın meydana çıkmasına ve papaların üçleşmesine sebep olmaktan başka bir
şeye yaramadı. Dört sene kadar devam eden Konstans Meclisi (1414) papaların ikisini görevden aldı.
Diğeri feragat etti, yeni bir papa seçildi. Yah Hus'u da daha evvel kendisine güvence verildiği halde
yakılmak suretiyle idama mahkûm etti. Hus'un taraftarları çoktu. Bohemya'da iç savaş çıktı, şiddetli
bastırmalar oldu. Nihayet meclis, bu genel ruhanî meclislerin papadan üstün yetkileri olduğunu iddia
edince papalık tarafından dağıtıldı. 1431'de toplanmaya davet edilen Bal Meclisi de bazı reformlar
yapılmasını istediği için, papa tarafından Flo-ransa'ya nakledilmek istendi. Üyelerin bir kısmı buna
itaat etmeyerek toplanmaya devam ettiler. Ayrılık, ancak 1449 tarihine doğru son bulabildi. Gerçi
kilise bu tarihte birliğini tekrar sağlıyordu. Fakat bu ayrılık ve anlaşmazlıklar papalığın nüfuzunu
tamamen sarsmıştı. Zaten teklif edilen reformlar da uygulama alanına geçememişti. Papa, yine
kilisenin mutlak hâkimi kalıyor, suiistimaller devam ediyordu. Bu durumun Reform hareketini
doğuracağı ileride görülecektir.
Avrupa'daki istilalarına devam eden Türklere karşı yeni Haçlı seferleri düzenlemek girişimleri de tabiî
bu kargaşalıklar arasında önemli sonuçlar vermemiştir. Niybolu Seferi, Fatih devrindeki Venedik
Savaşı sırasında yapılan ittifaklar bu türdendir.
80
TARİH
C. ON ALTINCI ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA'NIN GELİŞİMİ
15. asrın ortalarından 16. asrın sonlarına kadar Osmanlı İmparatorlu -ğu'nun en kudretli ve refahlı
zamanını oluşturan bir buçuk asırlık devirde Avrupa'da ortaçağın son izleri yavaş yavaş silinir, büyük
değişiklikler olur, ufuk genişler, yeni gelişme yollarında önemli adımlar atılır, dinî buhran gelişerek
önemli sonuçlar verir. Özetle askerî, coğrafî, iktisadî, fikrî, dinî, siyasî alanlarda gelişmeler
gerçekleşerek Avrupa'nın yeniçağı bariz vasıflarıyla başlar. Avrupa, bu zamana kadar devam eden
Doğu'nun üstünlüğüne karşı mücadeleye hazırlanır. Bu gelişmeleri sırasıyla inceleyelim:
ASKİ BAHRİ COĞRAFİ İLERLEMELER
Bu devirde askerî, bahrî ve coğrafî alanlarda kesin
bir gelişme göze çarpar A) Orta çağda kullanılan
kullanılmaya
Grek ateşi yerine evvala topçulukta
başlayan barut geçer. B) Özellikle pusula sayesinde bu devrin gemileri büyük seferlere çıkmak
imkânını bulur. C) Bir dizi keşifle Avrupa'ca yeni kıtalar ve memleketler tanınır,
A) Bizanslılar beş asra yakın bir zaman, reçine, küherçile ve kükürtten meydana gelen bir maddeyi
savaşta düşman gemilerini ve kuşatma aletlerini yakmak için kullanmışlardı. 13. asır başlangıcına
doğru bu alaşımdaki reçine yerine kömür kullanılarak elde edilen barutun patlamasından yararlanmak
ve mermi atmak fikri uyandı, top icat edildi. İlk evvel Orta Asya'da Cengiz ve Timur ordularının, daha
sonra Mısır kölemenleri ve İspanya Müslümanlarının bir tür top kullandıkları bilinmektedir. Avrupa'ya
güneyden ve İtalya yoluyla giren topun kullanılması 14. asırda süratle yayıldı. İlk zamanlarda taş veya
kurşun gülleler atan toplar, bir de tehlikesizce kullanılamayan barut geliştirildi.
İlk zamanlarda topçuluğun başlıca faydası, düşman atlarım korkutmaktan ibaretti. Fakat topların
patlarken parçalanması ve topçuları imha etmesi gibi bir sakıncası vardı. Bundan başka topların bir
yerden diğer bir yere nakli çok zordu. Bu iki sakıncaya karşı toplara evvela dört, daha sonra yalnız iki
tekerlek takıldı. Nişan almak usulü de geliştirildi.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
81
Topun icadı, mutlak hükümdarlığın, derebeylik rejiminin yerini almasının en önemli etkenlerinden biri
olmuştur. Çünkü derebeylerin barındığı sağlam şatoların topla tahribi kolaylaşmıştı (Res. 65, 66).
Bundan başka savaş ve savunma tarzlarında da değişikliklere sebep oldu. Topa direnmek için evvela
kalelerin duvarları kalınlaştırıldı. 17. asırdan sonra da yüksek ve hâkim kalelerin yerini alçak ve yerle
beraber inşa edilen kaleler aldı. Top en önemli bir silah mahiyetini kazandığı için 15. asırdan itibaren
savaşların sonucu en çok topçu kuvvetine tabi olmaya başladı.
B) Ortaçağda Avrupa'daki gemiciler sahilden u/aklaşmaya cesaret edemezler, yalnız sahil boyunca
seyahat ederlerdi. Halbuki Güney Asya'nın mallarını denizden Akdeniz sahillerine getiren Müslüman
gemiciler uzun zamandan beri Hint Okyanusu'nu kolaylıkla bir baştan öbür başa geçiyorlardı. İrtifa
almak* ve coğrafî konumu tayin etmek için usturlap** aletini kullandıkları kesindir. Pusula kullanarak
yön tayin etmekte de ustaydılar. Çin medeniyetini kuranların keşfettiği ve Müslümanların Avrupalılara
tanıttığı bu alet de 12. asırdan itibaren Avrupa'da kullanılarak kapalı havalarda yön tayini mümkün
oldu. Kristof Kolomb pusula ibresinin tam kuzeyi göstermediğini fark etmişti. Bu sapma daha sonra
kesin olarak hesaplanabildi. Bununla beraber pusula, bir geminin deniz üzerinde bulunduğu noktayı
tayin edemiyordu. Ancak 16. asırdan sonradır ki, Avrupalılar, Müslümanların çoktan beri bildikleri
coğrafî konumu tayin etme usulünü öğrendiler.
Gemi inşaatı da bu ilerlemelerle paralel yürüyordu. Müslümanlar, öteden beri Hint Okyanusu'nda açık
denizlere mahsus gemiler kullanıyorlardı. Avrupa'da ise 15. asır sonlarına doğru karavela denilen
gemiler, yüksek küpeşteleri, hafiflikleri ve süratleri, pek kullanışlı dört yelkenleriyle okyanuslarda
seyahate elverişli bir hale gelmişlerdi. Manevra yapması daha güç olan kalyon ve nef denilen gemiler
daha çok ağır nakliyat için elverişliydi. Başlarda yalnız kürekle hareket eden kadırgalar da sonraları
yelkenle donatıldı. Fakat bunlar hep Akdeniz'de kullanıldı.
* irtifa almak: Güneşin yüksekliğini ölçerek zamanı tayin etmek (Kaynak Yayınlarfnın
notu).
** Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç (Kaynak Yayınla-rı'nın notu).
82
TARİH
C) Avrupa'da gemicilik alanındaki ilerlemeler hep 12. asırdan yani Haçlılar sefer|erinden sonra
başlamış olduğuna göre bu ilerlemeler üzerinde Doğu âleminin büyük bir etkisi olduğunu kabul etmek
zorunludur. Bu ilerlemelerledir ki, 15. asırdan itibaren Avrupalıların eskiden tanıdığı dünya
genişlemeye başlamıştır. 1486'dan evvel de Akdeniz'den başka birçok memleket bilinmekteydi. Roma
İmparatorluğu'nun sonuna doğru kuzeyden Baltık Denizi'ne, İskoçya'ya, güneyden Büyük Sahra'ya,
doğudan İndüs Nehri'ne ve belki de Cava Adası'na kadar gidilebiliyordu. 9. ve 10. asırlarda Norman-lar
Groenland'a ve Kuzey Amerika'nın kuzeydoğu sahillerine gitmişler, bir taraftan da Rusya içlerine
kadar sokulmuşlardı. Müslüman gemileri 9. asırdan 12. asra kadar Arabistan, İran, Malezya ve Çin'i
tanımışlardı. 13. asırda papanın Cengiz'e gönderdiği elçiler Karakurum'a gitmişler, Markopolo da (Res.
67) Asya'yı batıdan doğuya kat ederek Çin'e gelmiş, Japonya, Çin Hindi, Molük Adaları hakkında bilgi
alarak Hindistan yoluyla Avrupa'ya dönmüştü. Afrika'da Müslümanlar çoktan beri Zengibar,
Madagaskar sahilleri, içeride de Nijer Nehri havzasına kadar Sudan'la ticaret yapıyorlardı.
Bununla beraber Avrupalılar 14. asırda Afrika sahilleri boyunca güneye inmekten çekmiyorlardı.
Çünkü sıcak bölgede suları kaynayan yerler bulunduğuna, deniz dibinde gemileri çeken mıknatıs
taşlarının varlığına inanıyorlar, Güneşin etkisi altında da insanların zenci olmasından korkuyorlardı.
Buna rağmen Portekizliler özellikle gemici adıyla tanınan Prens Han-ri'nin teşvikiyle çeşitli seferler
düzenleyerek Afrika'nın evvelce Müsrüman-lar tarafından istila edilmiş ve Müslüman alemince
tanınmış olan batı sahilleri boyunca gittikçe daha güneye doğru seyahatler yapmaya başlamışlardır.
BÜYÜK KEŞİFLER
Artık daha büyük keşifleje sıra gelmişti. Çeşitli sebepler gemicilerin ve denizci memleketlerin gayretini tahrik ediyordu:
1-15. asra doğru Avrupalılar biber, tarçın, zencefil, karanfil gibi baharatları çok kullanmaya başlamışlar
ve Müslüman âleminin teması baharatları ve Doğu mallarım Avrupalılara tanıtmış, yemeklerine,
şaraplarına başka bir çeşni kazandırmıştı, ipek, günlük ve altın da çok aranıyordu. İskenderiye'de
özellikle günlük ve baharat, Hint limanlarında mal oldukları
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
83
fiyattan dört-beş misli fazlaya satılıyordu. Baharatın Doğu Hint adalarından, ipeğin de Çin'den geldiği
biliniyordu. Bunları ya Müslümanlar güneyden deniz yoluyla veya Türkler Asya'nın ortasından kara
yoluyla Akdeniz ve Karadeniz'e getiriyorlar, Venedik ve Ceneviz tacirlerine satıyorlardı. Altın
memleketi hakkında pek belirsiz fikirler vardı. Fakat onu da Asya'nın doğusunda, mesela Japonya'da
tasavvur ediyorlardı. Bu baharat ve altın memleketlerine Müslümanların aracılığı olmaksızın
doğrudan doğruya denizden veya karadan gidilmesi ve bu malların yerinden alınması pek büyük
kazançlar sağlayacaktı. Şu halde iktisadî bir sebep gemicileri teşvik etmekteydi.
2- Matbaacılığın icadı, Doğu ve Müslüman alemiyle savaş ve ticaret temasları dolayısıyla coğrafya
bilgilerinin Avrupa'da da yayılmasına sebep olmuştu. Özellikle Batlamyos (Ptolemee) coğrafyası da
tanınmış, yeryüzünün yuvarlaklığına birçok kimselerce inanılmıştı. Mademki yeryüzü yuvarlaktı,
gemiler de okyanusları aşacak hale gelmişti, güneydoğudan veya doğrudan doğruya batıdan
Hindistan'a gidilebilirdi. Üstelik yanlış bir hesap, Avrupa ile Doğu Asya'nın arasını gerçekten daha az
gösteriyor, aradaki mesafe nispeten önemsiz sanılıyordu. Şu halde -doğru veya yanlış-bu devrin ilmî
bilgileri kâşiflerin fikir ve iradeleri üzerinde büyük bir etki yapıyordu. Bu da keşifler'in fikrî ve manevî
sebepleridir.
3- Bu sebeplere dinî bazı sebepler de eklemek gerekir. Habeşistan'da Hıristiyan bir devletin
varlığından ve orada Rahip J an isminde birinin yaşadığından, ona kavuşmak gerektiğinden
bahsolunuyordu. Bazıları doğuda cenneti bulmayı ümit ediyorlar, diğer bazıları da doğuda bulunacak
vahşileri Hıristiyanlığa kazanmak görevinden dem vuruyorlardı.
4- Bundan başka İberik Yarımadası'nda mevcut Hıristiyan devletlerinden Portekiz hayli zaman evvel
Müslümanlara karşı zafer kazanmış, faaliyetini yarımada dışına, denizlere ve denizlerin ötesine
taşıracak hale gelmişti. İspanya da asrın sonlarına doğru birliğini sağlamayı başarmıştı. Yarımadada
Müslümanlara karşı başarılı olan ve bir sıra. Haçlı seferleri'nden başka bir şey olmayan mücadeleyi
Afrika'da ve Afrika ötesinde devam ettirmek, Müslüman Türk âlemini arkadan vurmak imkânını elde
etmek de
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
85
nel vali olacak, ticarete ait davalarda hüküm vermek yetkisine sahip bulunacak, nihayet inci, kıymetli
taşlar, altın, gümüş ve baharat gibi krala ait gelirlerin onda biri kendisine verilecekti.
Kolomb, dört seyahat yaptı. Bunlardan birincisi üç gemiyle 3 Ağustos 1492'de Palos Limanı'ndan
başladı. İki ay sonra Lukay veya Bahama adalarına, daha sonra Hatay (Cathay) sandığı Küba Adası'na,
nihayet Sipan-gu (Cipangu) yani Japonya sandığı ve Espanyola adını verdiği Hayti (Haiti) Adası'na
yanaştı. Takip eden üç seferinde de sırasıyla Antil Adaları'nın keşfini tamamladı. Güney Amerika
sahiline, yani asıl kıtaya yanaştı, sonunda Orta Amerika sahilini takip ederek Panama kıstağına kadar
geldi. İspanya'ya dönüşünde ümitsizlik ve mahrumiyet içinde öldü (1506).
Kolomb, ölümüne kadar Asya'ya ulaştığı kanaatini korumuştu. Antil Adaları'na verilen Batı Hindistan
ve yerliler için kullanılan Indiens ( Hintliler) adı bu kanaatten ileri gelir.
Ancak 1507 tarihinde Amerigo Vespuci (Amerigo Vespucci) adlı Flo-ransalı gemicinin bir
mektubundan sonradır ki, keşfedilen karaların yeni bir kıta oluşturduğu anlaşılmıştır. Amerika adı da
bundan çıkar.
Bu alandaki keşifler bundan sonra süratle birbirini takip etti. Balbua, ilk defa olarak Panama kıstağını
aşarak Büyük Okyanusu gördü (1515). Nihayet İspanya hizmetinde bulunan Macellan (Magellan) adlı
bir gemici de Macellan Boğazı'nı keşfederek (1520) Büyük Okyanus'a girdi, Filipin Adaları'na geldi.
Kendisi orada yerlilerle bir çatışmada öldürüldüğü için dünyayı ilk defa dönmek işi arkadaşlarına kaldı
(1522).
Portekizlilerle İspanyolların güneyden aradıkları Hindistan yolunu, İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar
ve Ruslar kuzeyden aramışlardır. İngilizlerle Fransızların bütün çalışmalarına rağmen 16. asrın
sonlarına kadar kuzeybatı yolu bulunmamıştı. Yalnız bu çalışma sonucunda Amerika'nın kuzeydoğu
sahilleri tanınmıştır.
Aynı şekilde İngilizler ve Hollandalılar tarafından aranılan kuzeydoğu yolu da çabucak
keşfedilememiştir. 16. asrın sonlarında ancak Avrupa'nın kuzeyi tanınabilmişti.
Özetlersek 16. asrın sonlarında Amerika'nın, Asya'nın bir yarımadası değil, ayrı bir kıta olduğu
anlaşılmıştır. Fakat Avustralya'nın varlığı henüz
86
TARİH
bilinmemektedir. Yalnız güneyde geniş bir kıtanın mevcut olması gerektiği farz olunuyordu.
Artık baharat memleketi bulunmuştu. Fakat Eldorado denilen altın memleketi bilinmiyordu.
İKTİSADÎ GELİŞME: SÖMÜRGECİ LİK TİCARET YOLLARI
MERKANTİLİZMCoğrafî keşiflerin Avrupa için en önemli sonuçlann- dan biri, geniş ölçekte bir iktisadî gelişmedir.
Gerçekten coğrafî keşifler, Avrupa kavimlerinin Doğuya hâkim Türkleri yenerek, bütün dünyanın
servetlerini yalnız kendileri lehine sömürmesi sonucunu doğurmuştur. Avrupalılar ticarî amaçlarla
çeşitli memleketlerde sömürgeler meydana getirdiler. Artık yeni ticaret yollarından bütün dünyanın
mahsulleri, hazineleri Avrupa'ya akıyordu. Bunun sonucu da eski hayat şartlarının değişmesi
olmuştur.
Sömürgeciliğe ilk önce atılan milletler, keşiflerde büyük roller oynamış olan Portekizliler ve
İspanyollardır. Daha sonra, Fransız, İngiliz ve Hollandalıların da bu alanda mevki tuttuktan görülür.
Dünyanın henüz Avrupalılarca bilinmeyen kısımları olmakla beraber Papa XI. Aleksandr Portekizlilerle
İspanyollar arasındaki anlaşmazlıklara set çekmek için 1493'te dünyayı bir meridyen hattıyla iki millet
arasında paylaştırıvermişti (Harita. 6). Asor Adaları'nın 370 mil batısından geçen bu hattın doğusunda
kalan memleketler (Afrika ve Asya) Portekizlilere, batısında kalan memleketler de (Amerika)
İspanyollara ait olacaktı. Papalık bu suretle öteden beri iddia ettiği krallara üstünlük davasını ileri
sürüyor, siyasî anlaşmazlıklarda da yüksek bir hakem mevkiine geçmek istiyordu. Papanın gözünde
yalnız Hıristiyanlık âlemi ve onun hukuku vardı. Paylaşılmak istenilen memleketlerin diğer dinlere
mensup sahipleri bulunması düşünülmek bile istenmiyordu. Paylaşılan bölgeler içinde Portekizliler,
16. asrın ilk çeyreğinde, Asya'nın Hint Okyanusu sahillerindeki memleketlerinde öteden beri ticaretle
meşgul olan Müslüman kavimleri söküp atmaya çalışmışlardı. Bu hareket daha başta Doğu
ticaretinden yararlanan Venediklilerle Mısır'daki Müslüman hükümdarların dikkatini çekti. Mısırlılar
Venediklilerin de teşvikiyle Portekizlilere karşı bir müca16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
87
dele açmak istediler. Fakat pek az sonra Mısır Osmanlıların eline geçti. Aşağıda görüleceği üzere
Yavuz Selim'in Süveyş Kanalı'nı açmak tasavvurunda bulunması, işin önemini tamamen anladığını
gösterir, bundan sonra Kanunî Süleyman zamanında çeşitli kumandanların idaresinde donanmalar
sevk edilmiş, Hint'teki Türk devletleriyle el ele verilmek istenmiştir. Fakat buradaki bazı
başarısızlıklardan ve Hint'teki Türk hükümetlerinin deniz işine kayıtsız kaldıkları anlaşıldıktan sonra
Kanunî'nin Akdeniz ve Avrupa'daki seferlere daha çok önem vermesi, Güney Asya ticaret yollarıyla
memleketlerinin Portekizliler elinde kalmasına ve Osmanlı İmpara-torluğu'nun bu ticaretin
faydalarından mahrum bırakılmasına sebep oldu. Portekizliler, Hint'e gönderdikleri genel valilerden
özellikle Albukerk'in (Albuquerque) gayretiyle Kızıl Deniz'den Çin'de Kanton'a kadar sahil boyunca ve
bir de Sonda Adaları'nda büyük bir sömürge imparatorluğu kurmayı başarmışlardı. Afrika sahillerinde
de kurdukları ticaret mevkileri sayesinde Atlas Okyanusu sahillerindeki topraklanyla Hint Okyanusu
sahillerindeki sömürgelerinin irtibatını koruyorlardı. Bundan başka çizilen hatla kendilerine bırakılan
bölge dışında olmakla beraber, haritaların sağlıksız olmasından yararlanarak Portekizler, Amerika'da
Brezilya memleketini de sömürgeleri arasına almışlardı.
Bu sömürgelerin en zenginleri Sonda Adaları'nda bulunanlardı. 16. asrın sonlarında Portekiz İspanya
tabiiyetine geçtiği zaman bu sömürge ellerinden çıkmıştır.
İspanyolların sömürgeleri, Filipin Adaları ayrı olmak üzere, tamamen Amerika'daydı. Bu sömürge
Kuzey Amerika'da Hatras (Hatteras) Bur-nu'ndan -Brezilya ayrı olmak üzere- Macellan Boğazı'na kadar
uzanıyordu.
1493'ten 1541 tarihine kadar Konkistador (Conquistadores) adıyla şöhret kazanan İspanyol istilacıları
yerli halkı kendi keyiflerine göre mülk ediniyorlardı. Bu Konkistadorların en tanınmışları Meksika'yı,
Peru'yu ve Şili'yi istila edenlerdir. Zapt edilen memleketlerde Meksika'da yaşayan Azteklerle
(Azteques) Mayalar Peru'da hükümet kurmuş olan İnhalar (Incas) ilerlemiş bir medeniyete sahiptiler
(Res. 70-73). Toprağı işlemesini, saraylar inşa et88
TARİH
meşini, kumaşlar dokumasını ve boyamasını, bakırdan ve altından eşya imal etmesini biliyorlardı.
Fakat birçok Tann'ya inanıyorlar ve bunlara insandan kurban kestikleri söyleniyordu.
İstilacıların ateşli silahları, topları ve atları yerlilere dehşet veriyordu. Bunun için kendilerini
savunamayarak mağlup oluyorlardı. İstilacılar, zavallıları vahşi köpeklerle avlıyorlar, kırmızı demirle
vücutlarına damga vuruyorlar, korkunç bir tarzda işkence ediyorlardı.
Fransa Kralı L Fransuva papanın keyfî taksimini kabul etmemiş, kapalı deniz prensibine karşı açık deniz
prensibini savunarak keşfedilen memleketlerden yararlanmak istemişti. Fransızlar ilk evvel
Brezilya'yla Florida'ya. yerleşmek istemişler, fakat başarısızlığa uğramışlardı. Sonda Adaları'ndan
yararlanma arzusu da aynı şekilde sonuçsuz kaldı. Yalnız Kuzey Amerika'da şimdiki Kanada'nın
doğusunda Yeni Fransa adıyla bir sömürge kurabilmişlerdir. Fransızların Kanunî Süleyman'la ittifak
etmeleri yalnız Alman Habsburglara karşı değil, Venedikliler, İspanyollar ve belki de Portekizlilerle
mücadele ve rekabette başarılı olmak içindi. Osmanlı İmparatorluğu'yla ittifak Fransa'ya dünyasiyasetinde büyük destek kazandırmıştı.
ingilizler de 16. asrın sonlarında Yeni ingiltere'nin esasını atmışlardır. İlk meydana getirdikleri
müesseseye Kraliçe Elizabet'e hoş görünmek için Vircinia adı verilmişti.
Hollandalılara gelince, sömürge kurma ihtiyacını ancak 16. asrın sonlarına doğru hissetmişlerdir. Bu
zamana kadar Portekizlilerden satın aldıkları eşya ve maddeleri aracı sıfatıyla nakletmek ve tekrar
satmakla yetiniyorlardı. İspanya Kralı H. F ilip Portekiz'i idaresine aldıktan sonra 1594'te Hollandalılara
bu memleketle ticaret yapmayı yasaklamak isteyince, onlar da kendi hesaplarına Cava ve Molük
adalarına yerleşmeye karar verdiler. 17. asırda Hollandalılar bu suretle Portekizliler, İspanyollar ve
İngilizler zararına dünyanın en zengin memleketlerinden biri olan Doğu Hint sömürgesini kurmayı
başardılar ve bu zamana kadar korudular.
Coğrafî keşiflerin ve sömürgeciliğin, nakliyat tarzını, ticaret yollarını, değiştokuş edilen eşya ve
maddelerin nicelik ve niteliğini, ticaretin genel vasfını ve dünya servetini değiştirdiği de söylenmişti.
Gerçekten 15. asır sonlarından itibaren kara nakliyatı azalmaya, buna karşılık deniz nakliyatı artmaya
başlar.
i
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
89
Ortaçağda kara nakliyatı at, katır ve devenin kuvvetinden yararlanılarak arabalarla veya hayvan
sırtında yapılırdı. Koşum takımları ve hayvanların nallanma usulü geliştirilerek hayvanların
kuvvetinden daha çok yararlanma imkânı bulunmuştur. Bununla beraber Asya ve Afrika'nın uzun kara
yollarında bir kervan, binlerce insandan, yüzlerce deveden meydana geliyordu. Halbuki keşiflerden
sonra Hindistan'dan mesela Lizbon'a gelen bir geminin yükü, en büyük bir kervanın
nakledebildiğinden fazlaydı. Sahil nakliyatında kullanılan küçük gemiler de, uzun seferlerde kullanılan
büyük gemilerin yükünün yüzde birini bile nakledemiyordu.
Bu sebeplerle keşiflerden sonra Okyanus yolları, kara yollarına, hatta Akdeniz yollarına kıyasla büyük
önem kazandı. Kara yolları çoğunlukla Türklerin ve genel olarak Müslümanların elindeydi. Bu
yollardaki faaliyetin azalması, doğal olarak Türk ve Müslüman memleketlerinin zararına oldu. Deniz
yollarında ise Türkler Avrupalılarla rekabet edemediler. Çünkü, özellikle çeşitli İtalya limanlarına
mensup gemiciler Haçlı seferlerinden beri Doğu limanlarıyla iş yapıyorlar, işlerini bozmamak için de
Doğu memleketlerinin hâkimlerine karşı pek uysal davranıyorlardı. Türkler de bu hususta kendilerine
karşı çoğunlukla hoş görürçesine hareket etmişlerdir. Avrupalı gemiciler, bundan başka asırlardan
beri yaptıkları deniz nakliyatında tecrübe sahibi ve bu işe yatkındılar. Orta Avrupa yollarının
başlangıcım oluşturan limanlar da ellerindeydi. Şu halde Asya'nın Doğu limanlarına dökülen ticaret
faaliyeti bir taraftan azalmıştı. Fakat diğer taraftan Türkler bu faaliyetten yararlanmak için deniz
nakliyeciliğine ve dış ticarete yeterli önem vermemişlerdir. Bundan başka Osmanlı Türklerinin Güney
Rusya'yı, Tuna memleketleriyle Macaristan'ı fethetmeleri de Avrupa yollarından bazılarının ve
örneğin Tuna yolu ile Karadeniz sahillerini Baltık Denizi'yle Beyaz Deniz'e bağlayan yolların önemini
azalttı. Çünkü bu yollara hâkim olanlar değişiyordu. Burada evvelce nakliyat yapanların yeni siyasî
duruma uyum sağlamaları gerekiyordu. Fakat Türk istilası durmuş değildi. Yeni seferler, nakliyeci ve
tacirleri ürkütüyordu. Diğer taraftan Kanunî'nin Fransızlara verdiği imtiyazlar da Doğu limanlarının
faaliyetini önemli bir kısım itibariyle Akdeniz'in batı limanlarına bağlıyordu.
90
TARİH
Bundan sonra Avrupa'nın kuzey denizleriyle Akdeniz arasındaki en işlek yolları, biraz batıya, yani
merkezî ve Batı Avrupa'ya geçti. Bu suretle Dan-zig, Breslav, Viyana, Tiryeste, Venedik yolu, Hamburg,
Elbe Nehri, Prag, Viyana yolu, Brem, Nürenberg, Augsbourg, Brenner Geçidi, İtalya yolu ve nihayet
Flandre, Pikardiya, Şampanya, Liyon, Avinyon, Marsilya yolu en işleklerinden oldu.
On beş kadar Avrupa şehrinde pek faal panayırlar kuruluyordu. Bunlar arasında Laypzik, Frankfurt,
Jenev, Liyon özellikle anılmaya değer. Lakin asıl Okyanus yollarıdır ki, büyük ticareti başlıca üç yönden
kendine çekiyordu: Bunlardan biri Batı Avrupa, Kap, Hindistan, Sonda Adaları, Çin ve Japonya, diğeri
Lizbon-Brezilya, üçüncüsü de İspanya-Meksika veya İs-panya-Kolombiya ve Peru yollarıydı.
Lizbon şehri Venedik ve Cenova'nın yerini almıştı. Marsilya, Osmanlı padişahının verdiği ticarî
imtiyazları sayesinde ve Doğu ticaretini tekeline alarak gerilemeden bir derece kurtulmuştu. Buna
karşılık Atlas Okyanusu limanlarının, özellikle Bordo ve Londra'nın serveti artıyordu. Anvers ve
Amsterdam da az çok sarsılmıştı.
Venedik, Mısır hükümeti ve Müslümanlarla anlaşarak Portekizlilere karşı direnmek ve mücadele
etmek istedi. Ticaretinin sönmemesi için gerçek çarenin Süveyş kanalını açmak olduğunu anlamıştı.
Bu fikirden birçok defa bahsedildi. Bu tasavvura, Mısır'ı fethettikten sonra, Hindistan'a sefer
yapabilmek üzere Yavuz Selim de taraftar oldu. Bununla beraber yalnız Hindistan seferini
kolaylaştıracak değil,-Hindistan ve Asya ticaretinin, Osmanlı İmparatorluğu içinden geçen yollarla
devam etmesini sağlamak ve iktisadî faaliyetin tamamen Batı'ya geçmesini önleyebilecek olan bu
tasavvurun hayata geçmesi kolay değildi. 16. asır içinde Panama Kanalı'nın da açılması söz konusu
oldu. Bundan başka Volga ve Don nehirleri arasında bir kanal açılması da düşünüldü. Sokollu
zamanında^ çalışmalara da başlandı, fakat mesafenin uzaklığından, Kırım hanlarının bu işin önemini
kavramamasından dolayı bu girişim de sonuçsuz kaldı.
Ticaretteki değişikliklerden biri de ticaret mallarında görülür. En çok nakledilen ve satılan mallar,
sömürge ürünleri, altın ve esirlerdi. Sömürge ürün1 63. sayfaya bakınız.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
91
lerinden bir kısmı Amerika'da yetişiyordu. Tütün, kakao ve vanilya bu türdendir. Şeker kamışı, kahve
ve pamuk, Avrupalılar tarafından Amerika'da da yetiştirilmeye başlanmıştı. Buna karşılık mesela
Brezilya, un, şarap ve dokuma ürünleri satın alıyordu. Portekizliler ve İspanyollar kendi
memleketlerinde yetişen ürünlerin sömürgelerinde yetiştirilmesini şiddetle yasaklıyorlardı.
Asya'da, İran halılarını ve atlarını; hindistancevizi, biber, tarçın ve afyonunu, kumaşlarını; Sonda
Adaları hindistancevizi ve karanfillerini, kâfur ve kıymetli ağaçlarını; Çin, ipeğini, porselen ve bronz
ürünlerini satıyordu. Bu mal ve ürünler çoğalıp yayıldı. Fiyatları düştü.
16. asırda Amerika ve Asya'da da alîm bulunmuş ve Avrupa'ya ithal edilmeye başlanmıştı. Ortaçağda
Avrupa'da nadir olan bu kıymetli maden çoğaldı. Fakat Konkistadorlar, altın hırsıyla hep altın
memleketini, Eldo-rado'yu aramakta devam ettiler.
Yeni Dünya'da madenlerde çalışacak, toprakları işleyecek yeterli kol bulunmuyordu. Yerliler daha ilk
zamanlardan itibaren vahşi bir şekilde imha edilmeye başlanmıştı. Bunların yerini almak üzere
Afrika'dan zenci getirilmesi düşünüldü. Bu suretle Avrupa'da dahi 1525'ten itibaren zenci ticareti
başlamış oldu. İspanyollarla Portekizlilerin Hıristiyanlığı yaymak davalarına karşı yerlilerle zencilere
yapılan bu muameleler tam bir komedi oluşturuyordu. Bu şartlar altında ticaret büsbütün yeni vasıflar
kazandı. Rekabet, müthiş ve vahşiceydi. Ticaret rekabeti dolayısıyla rakibin diri olarak gömüldüğü
görülmüştür. Ürünleri ucuza mal etmek için yerliler ve zenciler hayvanlardan daha kötü şartlar altında
çarpıştırılıyorlardı. Denizlerde haydutlar ve korsanlar eksik değildi. Ticaret gemilerini savaş gemileriyle
korumak gerekiyordu. Bu da bir ferdin kendi vasıtalarıyla yapacağı şey değildi. Diğer taraftan sömürge
sahibi olan devletler, altm'a, insan hayatından daha fazla önem veriyorlardı. Fazla altın elde etmek
için devletler ticareti ya tekelleri altına aldılar veya bu hakkı şirketlere sattılar. Bu kumpanyaların
gerçek ticaret ve savaş filoları vardı. Denizlerde, kaçakçılık, deniz haydutluğu ve korsanlık yüzünden
sürekli bir savaş vardı.
Sömürgeciliğin kuruluşundan ve ticaret tarzının değişmesinden iktisadî fikirlerin de etkilenmemesi
mümkün değildi.Çalışma
ortaçağda Al lah'ın emrettiği bir görev, herkesin tabi olacağı bir kural gibi kabul olunuyordu. Şu halde
herkes uygun bir tarzda çalışarak yaşayabilmeliydi. Lon92
TARİH
ca teşkilatı, örf ve âdetlerden hareketle, patronla ücretli işçinin, satanla satın alanın karşılıklı ve zıt
çıkarlarını dengeliyordu. Emeğin haklı ve uygun bir ücreti, eşyanın da yine makul ve uygun bir fiyatı
olması gerekeceği düşünülüyordu. Bu fikre göre hiç kimsenin yüksek kazançlar elde etmeye hakkı
yoktu.
Halbuki 15. asrın sonlarından itibaren bu sınırlı kazanç kuralı bırakılmıştır. Ortaçağ geleneklerinden
kalma fikirler, hemen her hususta ve her tarafta köhne sayılmaya başlandığı ve her şeyde bu devrin
öne sürdüğü sınır ve bağlar kaldırıldığı gibi, taşınır servetler için de mevcut fikirler ve sınırlar bertaraf
edilmiştir. Bu suretle ticaret alanı ve kazancın sınırı genişlemiş, ticaret maddesi ve konusu
sayılmayacak bir şey kalmamıştır. Buna merkantilizm ticaretçilik diyoruz.
Her tarafta, birçok şehirde bankalar açıldı. Kâşifler, sömürge işleriyle meşgul olanlar, tacirler bu
sayede muhtaç oldukları sermayeleri buluyorlardı. Girişim ve üstlenme fikri bu suretle yayıldı,
kuvvetlendi. Deniz seferlerinin karşılaşabileceği tehlikelere karşı da tacirler, mallarını ilk olarak
İtalya'da doğan deniz sigortasıyla güvence altına alabildiler. Daha 13. asırdan itibaren Doğu'da ve
özellikle İlhanîlerin hâkimiyeti altındaki memleketlerde kullanılmaya başlayan senetin ve çekin
kullanımı daha çok yayıldı.
16. asrın ilk yarısında Avrupa'ya Amerika'dan önemli miktarda kıymetli maden ithal edilmişti. Emlak
sahipleri yanında yeni sınıf, sermayedar sınıfı kuvvetlendi. Altın ve gümüşün azlığı evvelce eşya
fiyatlarının düşmesine sebep olmuştu. Kıymetli madenlerin bolluğu 16. asrın ikinci yarısında eşya
fiyatlarını iki-üç misline çıkardı.
Bununla beraber bu değişikliklerden ilk önce yararlanmayı başaran Portekizliler ve İspanyollar,
emeğin ve üretimin verdiği gerçek serveti altınla karıştırmak, yani kıymetli madenleri asıl servet
sanmak gafletinde bulundular. Sömürgelerinden gelen altına güvenerek tembelliğe düştüler,
memleketlerindeki üretimi ihmal ettiler. Bundan dolayı bu memleketlerin iktisadî haraplığı gecikmedi.
Sonuç olarak şunu görüyoruz: Avrupa, yüzölçümü itibariyle kıtaların en küçüğüydü; halbuki yeni
zamanların başında gösterdiği girişim kabiliyeti ve çok çalışmasıyla kıtaların en önemlisi oldu. Diğer
kıtalar Avrupa'nın birer sö16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
93
mürgesi haline gelmeye başladı. Avrupa, ticaretiyle diğer memleketleri sö-mürüyor, oralardaki
servetler kendisine geçiyordu. Bu suretle Avrupa gi-derek siyasî ve medenî bir üstünlüğe ulaştı.
l
FİKRÎ GELİŞME KAĞIT,MATBAACI LIK EDEBİYAT VE İLİMDE KONFERANS
14. asırdan 16. asır sonlarına kadar, Avrupalılar, yal- nız okyanusların ötesindeki yeni memleketleri
keşif - le yetinmemişlerdir. Aynı devirde fikrî alanlarda da
önemli ilerlemeler sağlamışlardır. Kağıdın Avrupa'da yayılması, hakkâklığın ilerlemesi ve matbaacılığın Avrupa'da tanınması, Avrupa'da edebî ve ilmî
Rönesansın gelişmesine sebep olmuştur.
Miladın ilk asırlarından beri Doğu ve Orta Asya memleketlerinde kâğıt imali usulü bilinmekteydi.
Müslümanlar 8. asra doğru bu usulü Orta Asya'yla temas ettikten sonra öğrendiler. 14. asırdan
itibaren de evvela Müslümanlarla komşu olan memleketlerden başlamak üzere Avrupa'da kâğıt
üretimine başlandı. 12. asırda Güney Avrupa'nın birçok memleketinde kâğıt imalâthanelerine
rastlanır. 14. asır, Avrupa'da kâğıdın tamamen yayıldığı bir devirdir. Kâğıdın bu devirde eski
paçavralardan imal edilmesi, ucuza mal olmasına ve yayılmasına sebep olmuştur denebilir.
Kâğıdın yayılması, hakkâklığın da gelişmesi sonucunu doğurmuştur. Doğu memleketlerinde eski
zamanlardan beri oyma ve kabartma tarzında hakkâklık mevcuttu. Güney Avrupa'da ancak 11.
asırdan itibaren kabartma hakkâklık da tanınmaya başlar. 14. asırda oyma veya kabartma kalıplarla
kumaşlar üzerinde boyalı resimler yapmak âdettir. Yalnız bu usulün kâğıda uygulanması gerekliydi. Bu
da aynı asrın ikinci yansında gerçekleşti.
Matbaacılığın gerçek mucidi, bir metni hareketli harfler, özel bir mürekkep ve bir baskı kullanmak
suretiyle, ilk evvel çoğaltmak yolunu bulandır.
Bu mucidin nereli ve kim olduğunu henüz bilmiyoruz. Bu usul, uzun zaman zarfında ve kısım kısım
olgunlaşmış olsa gerektir. Matbaacılığın Avrupa'da mucidi olarak tanınan Gütenberg (1400-1465) ise
bu usulü yalnız geliştirmiştir. Para basan bir kuyumcu ailesine mensup olduğu ve ma94
TARİH
denlerin özelliklerini bildiği için kâğıdı ezmeyecek ve yırtmayacak bir alaşım (kurşun ve antimuan)
bulmuş, basma işini düzenleyerek basılan eserleri ucuza mal etmeyi başarmıştır. Bu icadın Avrupa'da,
Rönesans'ın gelişimindeki yeri çok büyüktür.
Ancak, 18. asırdan itibaren kullanılmaya başlayan Rönesans tabirini, edebiyatın ve sanatın gerçekten
yeniden doğduğu veya dirildiği şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü Avrupa'da bile ortaçağda da bir
edebiyat ve sanat mevcuttur; bu tabir, Avrupa'da edebiyat ve sanatın yalnız yeni bir yöne döndüğünü
gösterir. Gerçekten bu devirde kültür, daha laik ve dünyevî bir mahiyet almış, eski zamanların
putperest edebiyatı, ortaçağın skolastik edebiyatına karşı gelmiştir.
Grek ve Latin edebiyatını inceleyen aydınlar bu edebiyatta insanın düşünme gücünde değişmeyen her
şeyi bulabilecekleri kanaatindeydiler. Bunlar kendilerini bu suretle eskilere daha yakın ve insan
olmaya daha layık sayıyorlardı. Bundan dolayı 16. asrın ikinci yansında daha çok kuvvetlenen bu edebî
ve ilmî harekete hümanizm (humanisme) denmiştir. Bu hareket ortaçağdaki Hıristiyan skolastik ilim
ve edebiyatına tamamen zıttır.
Avrupa için yeni olan hümanizm hareketi ve Rönesans anlayışı Doğu için yeni değildi. Abbasiler
zamanında eski Yunan eserleri Arapçaya nakledilmeye başlandığı vakit Yunan filozoflarına karşı büyük
bir tutkunluktan başka inanç meselelerinde de geniş bir anlayış uyanmıştı. Özellikle Halife Memun
devrinde dinde serbestlik yönünde bir eğilim doğmuştu. Fakat bir müddet sonra Gazali ile bir tepki
başlar. Osmanlılar da Fatih zamanında nispeten daha serbest düşünüyor, sanat zevki sınırını
genişletmiş bulunuyordu. Halbuki Bayazıt zamanında bu açıdan da bir gericilik başlamıştı. Kanunî
Süleyman zamanında ise özellikle Damat İbrahim Paşa'nın himayesiyle tekrar geniş bir sanat zevki
oluşmuştu.
12. ve 13. asırlarda Fransız edebiyatı Avrupa'da üstün bir mevkiye sahiptir. Bundan sonra bu üstünlük,
17. asrın ortalarına kadar İtalya'ya ve özellikle Toskana'ya geçer. Latin ve Grek hümanizmi, bu devirde
İtalya'da önemli bir fikrî hareketi meydana getirir. Eski klasik, yani Yunan ve Latin eserlerinin
incelenmesi sayesinde ayrıntılar içinde kaybolmayarak bir ko16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
95
nuya hâkim olmak, bir fikrî, düzenli ve tutarlı bir şekilde açıklamak usulü öğrenildi. Bu. usulün, millî
edebiyatlara uygulanması sonucunda İtalyanca, Fransızca, İspanyolca ve İngilizcede güzel eserler
meydana geldi. Bu suretle millî edebiyatlar, o sırada milletlerarası bir dil halinde olan Latincenin yerini
aldı.
16. asırdan evvel de İtalyancada yazılmış edebî eserler vardır. Bunlar bu asırda yazılan ve İtalyan
dilinin nesir ve şiirini yaratan eserleri ve yazarları hazırlamıştır. Nesir yazanlardan Makyavelli
(Machiavel) ve Giçiyardini (Guichardin), şairlerden Ariost (Arioste) ve Taso (Le Tasse) pek meşhurdur.
İtalya'da 14. asırda başlayan hümanizm hareketi diğer memleketlerde biraz daha.sonra, 15. asırda ve
16. asrın başlangıcında ortaya çıkmıştır. Almanya, İsviçre ve Hollanda memleketleri bu hareketin en
verimli alanla-rmdandır. Roterdamlı Erasmus bu alandaki hümanistlerin en tanınmışıdır.
Fransa'da da bu hareket büyük ürünler vermiştir. Asrın ilk yarısı içinde (1530'da) Kolej do Frans
kurulmuş, Yunanca, İbranice gibi eski dillerin öğrenimi, felsefe, fen, tıp ve hukuk incelemeleri
kolaylaştırılmıştır. Bu devirde Fransa'da hümanizmin en kuvvetli şahsiyeti Giyom Bude'dir. Asrın ikinci
yarısında da önemli şair ve yazarlar yetişir.
Aynı asır içinde İngiltere'de de bu hareket başlamış, evvela İtalyan, sonra Fransız edebiyatlarının etkisî
altında kaldıktan sonra bir dâhinin, Şekspir'in (Shakespeare) (Res. 74) şahsiyetinde İngiliz Rönesansı
gelişerek pek kıymetli eserler vermiştir. Bu devirde İspanya'da yetişen yazarlardan Servantes de
anılmaya değer.
Hümanizm, hafıza, hayal, kalp ve kısmen fikir üzerinde işlemişti. Matematik bu fikrî hareketi
tamamlamıştır. Medeniyeti ve gelişmeyi sağlayan, ilimdir. İlim ise zincirleme bir sıra hükmün
ürünüdür. Bu yargı ve hükümlerin her biri insanı yeni bir ilerlemeye sevk eder.
İlimlerin ilki ve temeli olan matematik ve bunun çeşitli şubeleri, hesap, cebir ve astronomi bu devirde
büyük ilerlemeler sağlamıştır. Polonyalı Kopernik (Copernic) Alman Kepler ve İtalyalı Galilee, İngiliz
Newton'dan evvel astronomi alanında önemli keşiflerde bulunmuşlardır. Bu fikrî ilerlemeler
ortaçağda Müslüman âleminin ilim ve fikir alanındaki hareketinin devamı sayılmalıdır.
96
TARİH
Muhakeme ile beraber uygulanan gözlem ve deney metodu artık fikir alanının sınırlarını tamamen
yıkmamışsa bile çok genişletmişti. Fakat Avrupa'da fikrî alandaki bu zaferin mücadelesiz elde
edilmediğini hatırlatmak gerçkir. Avrupa'nın ve Hıristiyan âleminin skolastik metoduna tabi olan
ilahiyatçıları, medresecileri ve papazları bu ilerlemelere karşı büyük direnişler göstermişler, ilim
adamları gülünç olduğu kadar feci kovuşturmalara uğramışlardır.
FİKRÎ GELİŞME VE GÜZEL SANATLAR
Yukarıdaki bahiste de açıklandığı gibi 14. asırdan itibaren İtalya'da başlayıp diğer memleketlere de
yayılan ve ilim ile edebiyat ve güzel sanatlarda büyük bir gelişmeden ibaret bulunan Rönesans
hareketinin dikkate değer vasıflan vardır: Bir kere Avrupa'da ortaçağ ilim, edebiyat ve sanatı
Hıristiyan dininden ilham alıyordu. Halbuki 1560 tarihine kadar asıl Rönesans dediğimiz devirde eski
zamanların putperesttik gelenekleri ile Yunan ve Roma eserleri fikir ve konularıyla yeni sanat
hareketine başka bir ideal kazandırmaya çalışmıştır. Rönesans sanatı bu suretle eski zamanlar
sanatından bazı kural ve zevk özellikleri almıştır, fakat Hıristiyanlık etkileri de büsbütün silinmemiştir.
İkinci olarak Yunan ve Roma'nın putperestlik hayat ve geleneğinin ve Müslüman filozof ve tabiplerinin
etkisiyle ortaçağın ve Hıristiyanlığın sıkıcı ahlak ve âdetler çerçevesi gevşeyince hayat da başka türlü
anlaşılmaya başlanmıştır. Ortaçağda daha çok manevî ve uhrevi hayata önem veriliyordu: İnsanlar bu
zihniyetin etkisiyle maddî faaliyet ve hayat mücadelesi alanında başarılı olmaktan çok, ibadetle
ihtiraslarım yatıştırmaya, emellerini sınırlamaya çalışıyorlardı. Halbuki Rönesans devrinde aksine,
hayata ihtirasla bağlılık gösterilmiş, zevk ve neşe aranmış, şekil ve maddenin mükemmeliyet ve
güzelliğine önem verilmiştir. Bu suretle maddî ve serbest bir hayat cereyanı başlamış, bu da sanat
üzerinde büyük etkiler yapmıştı. İtalya'da başlayan Rönesans harekâtı, Fransa'ya ve kuzey
memleketlerine de yayılmıştır; fakat bu memleketlerdeki eski sanat geleneklerini bertaraf
edememiştir. Buralarda Gotik ve Flaman sanatları, İtalyan sanatının etkisiyle bo16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
97
ğulmamış, yalnız gelişmiştir. İtalyan sanatı, kuzey memleketlerinde güzellik kavramını parlatmış, fakat
bunların özelliğini oluşturan gerçeklik kavramını kaybettirmemiştir.
Rönesans hareketinin sebep ve etkenleri çoktur: Avrupa'da hümanizm hareketi dolayısıyla eski
dillerin öğreniminin kolaylaştırılması sayesinde eski zamanların Müslüman âlemi ile Doğu Roma
İmparatorluğu'nun kısmen koruduğu ve naklettiği fikrî ürünleri sayesinde Yunan ve Roma hayatı daha
iyi tanınmış, eski devirlere karşı tutkunluk artmıştır. Matbaacılığın Avrupa'da uygulanması, evvelce de
görüldüğü üzere fikrî faaliyet alanını genişletmiştir. Asya ticareti ve özellikle Avrupalılar tarafından
yeniden Amerika'nın ve Hindistan yolunun keşfi refah ve servet sağlamış, bazı hükümdarların ve
zenginlerin usta sanatçılara eserler ve abideler, binalar yaptırması mümkün olmuştur. Meşen adı
verilen bu sanat koruyucularının varlığı, sanat için doğal olarak çok teşvik edici bir hava yaratmıştır.
Bunlardan başka kökü Doğu'da olan İspanya'daki Müslüman medeniyeti ile fikir ve sanat hareketi,
Kuzey Afrika Müslümanlarının Sicilya ve İtalya ile sıkı temasları Güney ve Batı Avrupa'nın fikir ve sanat
ufkunun genişlemesine yardım etmiştir: Endülüs medreselerinde öğrenim gören Hıristiyanlar vardı,
Fransa'da Ibni Sina'nın tıpla ilgili eserleri okunuyordu. Güney İtalya ve Sicilya'da Müslümanlığın
etkisiyle Avrupa'nın diğer memleketlerindeki bağnazlık hafiflemiş, dar zihniyet bir derece değişmeye
başlamıştı.
Şimdi sanat Rönesansı'nın başlıca safhalarını öğrenelim:
Rönesans sanatının, Hıristiyan gotik sanatı yerine geçmesi evvela İtalya'da başlar, ardından diğer
memleketlere de geçer.
İtalya'da güzel sanatların çeşitli şubelerinde çalışılmış, çeşitli bölgelerde özelliklere sahip meslekler
meydana gelmiştir. Bir tek İtalyan sanatı değil, çeşitli İtalyan mektepleri vardır.
A) 15. asırda eski zamanlara ait modelleri ve tabiatı mermer üzerinde kopya etmek suretiyle başlayan
heykeltraşlıkta Ghiberti, bronz heykel yapmakta Donatello önemli mevki sahibi olmuşlardır. Muazzam
Musa heykelini yontmakla da Mikel Ancello (Michel-Ange) (1475-1564) hâkim bir mevki elde etmiştir.
98
TARİH
15. asır ile 16. asrın ilk yarısında yaşamış olan mimarlardan Bruneles-ki (Brunelleschi) eski Roma
harabelerini inceleyerek gotik tarzının etkisinden kurtulmaya çalışmıştı. Bramante (1444-1514) ise
gotik ile bağını büsbütün kesmeyi başarmıştır.
Mikel Ancello Bramante'den sonra Rönesans mimarîsini geliştirmiştir. Bramante'nin inşasına
başladığı, Mikel Ancello'nun da kısmen tamamladığı Roma'daki San Pietro Kilisesi, Rönesans
mimarîsinin en güzel örneklerindendir (Res. 78).
Katolik reformundan sonra Cizvit papazları kiliseleri daha cazip bir hale getirmek istediklerinden, yeni
kiliseler inşa ettirmişlerdi. Bu suretle de 16. asrın ikinci yarısında Cizvit mimarî tarzı meydana
çıkmıştır. Rönesans devrinde kiliselerden başka birçok saray da inşa olunmuştur. Ressamlığa gelince,
üç büyük klasik ressamdan evvel yetişen ressamlar, seçtikleri konu, dekor ve kıyafetlerle resim
sanatına putperestlik devrinin vasıflarını vermeye çalışmışlardır. Resmin üç büyük klasik sanatkârı
sayılan Leonar-do da Vinci (1452-1519) (Res. 75), Raphael (1483-1520) (Res. 76) ve Mikel Ancello
(Res. 77) ise Hıristiyanlığa ait fikirleri, putperestlik devrinin şekilleriyle ahenkli hale getirmeyi
başarmışlardır. Bunlardan Vinci, yalnız vücutları değil, ruh hali ve anlamları da, Rafael ideal güzelliği
ifade ve resmetmekle, Mikel Ancello da kutsal kitap denilen Tevrat ve İncil'in menkıbelerini tasvir
etmekle şöhret kazanmışlardır. İtalya'daki çeşitli meslek sanatkârlarının bazı büyük eserlerine rağmen
üç büyük klasik sanatkârdan sonra resimde nispî bir gerileme görülür. Bu devirde yetişen
sanatkârların en meşhuru da Venedik mesleğine mensup Tisyen'dir (Titien).
B) Rönesans sanat hareketi, İtalya dışındaki memleketlerin tamamında görülmediği gibi, bu hareketin
görünümleri de her yerde aynı değildir. Mesela Fransa'da Rönesans, daha çok mimarîde ve bir
dereceye kadar heykeltraşlık ve resimde görüldüğü halde, Almanya'da ve Hollanda'da hemen yalnız
resimde eserler vermiştir.
Rönesans mimarîsi Fransa'da dinî eserlerden yani kiliselerden çok, saray ve şato meydana getirmiştir.
Bu devrin en tanınmış Fransız mimarı Piyer Les-ko'dur. Heykeltraşlık, Fransa'da başlangıçta İtalyan
sanatının etkisini hisset16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
99
misken sonralara doğru Fransız geleneğine dönmüş ve çok güzel eserler meydana getirmiştir.
İngiltere'de heykeltraşlık hemen yalnız süsleme sanatında kullanılmıştır. Almanya'da İtalyan
ressamlığı bu memleketin büyük ressamlarından Alber Dürer'in şahsiyetini pek etkilememiştir.
Hollanda'da 16. asırda İtalyan ressamlığı ilerlemeye başlar, fakat sonra millî deha bu ilerlemeyi
durdurur.
Fransa'da ise İtalyan ressamlığı çeşitli ressamları az veya çok etkilemiştir.
Özetle söylenebilir ki, İtalya Rönesans sanatı kuzey memleketlerinin realizmini boğamamış, yalnız bir
dereceye kadar kural ve düzen altına girmesini sağlamıştır.
DİNÎ GELİŞME VE PROTESTAN VE FERMASYONU
10. asırdan 14. asra kadar, Katolik Kilisesi zaman zaman görülen suiistimalleri kendi kendine düzeltmeyi başarmıştı. 14. ve 15. asırlarda ise bu hususta acizlik göstermiştir. Bundan dolayı 1520
tarihinden itibaren suiistimalleri bertaraf etmek için kilise ve papalık dışında bir dinî düzeltme
hareketi başlamıştır ki, buna Reformasyon deniliyor. Bu hareket sonucunda Avrupa'nın dinî birliği
kırılmış ve Hıristiyanların bir kısmı Katolik Kilise-si'nden ayrılarak Protestanlığı kabul etmiştir.
Ortaçağda kilise, insanın tüm varlığını benimsemiş, vicdanına, bilincine, servetine ve hükümetine
kendi damgasını vurmak istemişti. Bundan dolayıdır ki, Protestan Reformasyonunun sebepleri dinî,
fikrî, iktisadî ve siyasî olmak üzere çeşitlidir.
l- Kilise, toplum içinde daha etkili bir şekilde hareket edebilmek için toplumsal sınıflar arasına girmiş,
bu suretle ruhban sınıfı da, toplumun etkisi altında kalarak onun âdetlerini almıştı. Ruhanî reislerin
birçoğu laik derebeyler gibi, birçok papaz da günahkâr sayılan kimseler gibi yaşıyordu. Birçok kimse,
bilerek bilmeyerek, kilise ile papazları birbirine karıştırıyor, birine ait kusuru diğerine atfediyordu. Bu
sebeple kilisenin gerek reisi, yani papa, gerek üyeleri, yani papazlar itibariyle düzeltilmeye muhtaç
olduğuna hükmolun-maktaydı. Bu düzeltme gereğine inananlardan biri olan Luter (Res. 79), bir
100
TARİH
ara durumu anlamak ve anlatmak üzere Roma'ya kadar gelmiş, fakat bu seyahati kendisini sadece
hayal kırıklığına uğratmıştı. Roma'da, hatta Papalık sarayında Rönesans'ın etkisiyle büsbütün başka bir
hava vardı, mezhepsel reforma önem veren yoktu.
Bundan başka kilise mensuplarının çoğu, kendilerine yakışmayacak bir hayat sürerken, Luter gibi
düşünen ve samimî bir dindarlık içinde yaşayan birçok insan vardı. Bunlar kilisenin vaziyetinden dolayı
elem ve ıstırap içindeydiler. Bu şartlar Reformasyon'un dinî sebeplerini oluşturur.
2- Güzide aydınlar, hümanistler, artık geniş bir düşünce ufkuna sahip bulunuyorlardı. Birçok papaz
bile ilahiyatla yetinmeyerek, hatta onu ihmal ederek felsefe ve şiirle uğraşmayı tercih ediyordu.
Ortaçağ, insan vücudunu kötülüğün kaynağı olarak kabul etmişti. Bu sebeple Hıristiyanlık, aklın rolünü
sınırlamış, itaat fikrini aşılamaya çalışmıştı. Halbuki edebî ve ilmî Rönesans, bunun tamamen aksini
yapıyordu. Tabiata dönerek, çıplak vücudu Tanrılaştırıyor, eleştiri fikrini geliştiriyor, kutsal kitabın
Latince metnini kontrol etmeye imkân verecek olan Grek ve İbranî dillerini yayıyordu. Bundan başka
keşifleri ve icatlarıyla insanlığın gururunu yükseltiyordu. Fikirlerdeki bu değişiklikler dinî inkılabın fikrî
sebepleri sayılabilir.
3- İlk zamanlarında fakir halktan oluşan Hıristiyan kilisesi, zamanla büyük servetler ele geçirmişti.
Almanya'da toprağın üçte biri, İsviçre'de kantonların büyük bir kısmı kiliseye aitti. 15. asrın
sonlarından itibaren artan hayat pahalılığı içinde, rahip olmayan birçok kimse kilise emlakine hırs ve
aç gözlülükle bakıyordu. Aristokratlar, kilisede yapılacak ilk reformun bu emlaki kiliseden almak
olacağına hükmetmekteydiler. Çünkü yeni ilerlemeler, aristokratların servetini istikrarsız bir hale
getirmişti. Fransa kralı, Fransa'daki kilise emlakini papa ile paylaşmıştı. İngiltere kralı da bu emlakten
yararlanmak emelindeydi. Özetle kilise emlakine el konulması bütün toplumsal sınıfların iştahım
kabartıyordu. Bunlar da iktisadî sebeplerdir.
4- Dinî inkılabın siyasî sebeplerine gelince, kilise emlaki, yeni zenginlere geçtiği gibi, siyasî kuvvetlerin
dengesini bozacaktı. İmparator Maksi-milyan'ın Almanya'yı merkezîleştirmek planlarına karşı, Alman
prensleri
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
101
kuvvetlerini artırmalıydılar. Protestanlık bu hususta kendilerine yardım edebilirdi. İmparator doğal
olarak buna karşı mücadele edecekti. Fakat parçalanmış bir Almanya'da, bir taraftan Türklere, diğer
taraftan Fransa'ya karşı mücadele zorunluluğu altında Reformasyon taraftarlarına karşı başarı elde
edilebilir miydi?
Mutlakiyetçi Fransa'da, Tudor hanedanının nüfuzlu idaresi altındaki İngiltere'de, hatta İsveç ve
Danimarka'da hükümdarların iradesi, halkın iradesine yön verebilirdi. İsviçre'de ise her kanton,
özerkliğe sahip olduğu için, istediği gibi karar verebilirdi.
Nihayet Katolik dinine mensup iki hanedan, Habsburg ve Fransa hanedanları arasındaki savaş da
Protestanlığın çıkarına hizmet etmiştir.
Dinî ve fikrî sebeplerle çeşitli mezhepsel meseleler tartışılmaya başladı: Din ve imanın hüküm ve
kuralları nereden çıkarılır, bunlar nasıl konulmuştur? Uhrevî selamet nasıl sağlanmalı? Bu hususta
Allah'ın takdiri veya affı mı hâkimdir, yoksa bu selamet, insanın layık ve hakkı olması dolayısıyla mı
bah-şolunacaktır? Nihayet yararlı işlerle bu selamet kazanılabilir mi? gibi meseleler bu türdendir.
Doğal alarak sonuçta birtakım ayrılıklar meydana çıktı.
Almanya'da Luîer (Luther) (1483-1546), Fransa'da Kalven (Calvin) (1509-1564), İsviçre'de de Zvingli
(Zwingle), bu çeşitli meseleler hakkında az çok farklı fikir ve kanaatlerle ortaya çıkmışlar ve
Reformasyon'un rehberi olmuşlardır.
Saksonya'da doğan Luter, uzun ve derin bir mücadeleden sonra uhrevî selametin, yararlı işlerle değil,
ancak imanla sağlanabileceğine inanmıştır. Bundan dolayı günahların satın alınabileceği sanısını veren
endüljans (indulgense), afname satışı dolayısıyla papalığa karşı bir mücadele açtı ve papanın hata
yapmaz olduğunu reddetti. İmparator Kari mücadeleye müdahale etti, iki tarafı uzlaştırmaya çalıştı,
fakat Luter davasından vazgeçmedi. İmparatora karşı nüfuzlarını kuvvetlendirmek isteyen prenslerin
bir kısmı zaten kendisini koruyorlardı.
Luter'in papalıkla ilişkisinin kesilmesinden birtakım dinî, toplumsal ve siyasî sonuçlar çıktı: Evvela uzun
tartışmalardan sonra Luter'in ve arkadaşlarının görüş ve kanaatleri bir şekil aldı. Avgusburg
(Augsbourg) akaidnamesi*
' Akaidname: inançlar bildirisi (Kaynak Yayınları'nın notu).
102
TARİH
meydana geldi, bu suretle Katoliklikten ayrı olmak üzere Luter Kilisesi kurulmuş oldu. İkinci olarak,
Almanya'da esnaf, şövalyeler ve köylüler, kimi malların ortaklığı fikrini ileri sürerek, kimi yağmacılıkla
zenginleşmek gibi çeşitli fikirlerle ayaklandılar. Nihayet Katolik kalmış olan İmparator Kari, Protestan
adını alan ve ittifak eden prenslerle savaşmak zorunda kaldı. Çeşitli safhalar geçiren bu savaştan
sonra Augsbourg Barışı (1555) imzalandı. Bu antlaşmayla Luter taraftan olan prensler, mezhepleri için
serbesti elde etmeyi başardılar. Bununla beraber, bu antlaşma, Almanya'ya esaslı bir barış
sağlayamadı. Antlaşmanın içerdiği şartlar, yeni kavgalara ve mücadelelere yol açıyordu. Bundan
dolayı mezhep mücadeleleri devam etti. Protestanlar yabancı yardımına bile başvurmaktan
çekinmediler.
Aslen Fransız olan Kalven de, selametin imanla mümkün olduğunu kabul etmekle beraber, Luter'den
ileri giderek imanın ilahî bir vergi olduğuna, Allah'ın takdiri ne ise değişmeyeceğine inanıyordu. Vaftiz
ayini ile şarap ve ekmekle yapılan bir takdis töreninden ibaret olan kurban ayini dışındaki Hıristiyan
ayinlerini reddediyordu. Papanın hata yapmaz bir ruhanî reis olduğunu kabul etmiyor, azizlerin heykel
ve resimlerine tapmanın, ayinlerin protokolle ve sırmalı elbiselerle mutlaka papazlar tarafından
yapılmasının doğru olmadığım söylüyordu. Kovuşturmaya uğradığı için bir ara Fransa'yı terk ederek
İsviçre'de Geneve'yc yerleşti. Görüşü doğrultusunda örgütlendi. Luteryanizm, yani Luter mezhebi az
zamanda Almanya'dan başka İsveç ve Danimarka hükümdarlarının kabulüyle İskandinavya
memleketlerinde ve Ballık sahillerinde de yayıldı.
Kalvinizm ise İsviçre'de, Fransa'da, Felemenk'te ve İskoçya'da mevki tuttu. Fransa'da Kalvinistlere
Hügeno (Huguenot), İskoçya'dakilere de Presbiteryen adı verildi.
İsviçre'de Kalven'den önce Zvingli, mezhebini yaymaya çalışmış, az çok başarılı da olmuştu.
Protestanlık İngiltere'ye de sıçradı. Fakat buradaki Reformasyon hareketi, bir mezhep yenilikçisinin
kanaat ve gayretiyle değil, Kral VIII. Han-n'nin şahsi ve siyasî sebepler yüzünden papa ile ilişkisini
kesmesiyle başlamıştır. Anglikanizm adını alan İngiliz Protestanlığı, VIII. Hanri'nin halefleri zamanında
çeşitli eğilimlerin etkisiyle ileri geri bazı safhalar geçirdikten sonra Kraliçe Elizabet zamanında kabul
edilen kanunlarla güçlen1 6. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
103
mis ve kökleşmiştir. Anglikanizm, gerek inançlar, gerek teşkilat itibariyle Katolikliğe en yakın olan
Protestanlık şubesidir.
Protestanlık Reformasyonunun genel sonuçlarına gelince, dinî, fikrî, toplumsal, iktisadî ve siyasî olmak
üzere türlü ve önemlidir: Dinî sonuç olmak üzere Katolik Kilisesi'nin parçalanmış olmasını
gösterebiliriz. Yalnız papalığa bağlı kalan ve Katolik namını taşımakta devam edenler, papa etrafında
yine birliklerini korumuşlardır. Buna karşılık çeşitli Protestan kiliseleri vücut bulmuştur.
Reformasyonun rehberleri, fikir ve görüşlerini birleştirememişlerdir. Kalvinizm de ayrıca birtakım
şubelere ayrıldı.
Fikrî sonuç, serbest inceleme fikri ile eleştiri usullerinin kutsal kitaplara da az çok uygulanmasıdır.
Grek ve İbrani dilleri vasıtasıyla dinî metinlerin de aydınlatılması isteniyordu.
Kilise emlakine el konulmasından sonra kilisenin fakirleşmiş, bazı laiklerin de zenginleşmiş olması,
iktisadî sonuçlardandır. Danimarka, Norveç, İsveç ve İngiltere'de krallar, Almanya'da prensler,
İskoçya'da aristokratlar, İsviçre ve Felemenk'te burjuvalar bu sayede önemli servetler elde
etmişlerdir.
Siyasî en önemli sonuç da Beşinci Karlos'un (Res. 80) (Charles Quint) Almanya'da mutlakiyeti
kurmaya, Avrupa'da üstünlük elde etmeye imkân bulamamasıdır. Bundan başka Reformasyon
İsviçre'yi ikiye ayırmış, Fele-menk'in bağımsızlığını hazırlamıştır. İrlanda, Reformasyon sonucunda
İngiltere'den daha çok uzaklaşmıştır. Buna karşılık Fransa'dan Protestanlığın atılması bu memleketin
mutlakiyetle idare olunmasından ve evvelce kilise emlaki kral ile papa arasında paylaşılmış bulunduğu
için kralın Protestanlıktan bir menfaat beklemesinden ve Kalvinizmin mutlakiyetten çok cumhuriyet
rejimine daha uygun olmasından ileri gelir. Görülüyor ki, Protestanlık Reformasyonu ortaçağın
emperyalizm ve teokrasisine kesin olarak son vermiştir. Fakat tam bir vicdan serbestisi ve hoşgörü
sağlayamamıştır.
DİNÎ GELİŞMENİN diğer bir safrası katolik reformasyonu
Protestanlık, çeşitli memleketlerde, ilerlemeler sağlarken, Katolikliğe bağlı kalmış memleketleri korumak ve Protestanlığa direnmek için Katolik KiliseFORMASYONU
sinde de karşı bir reform hareketine girişilmiştir.
Katolik Reformasyonu daha erken olabilseydi, Protestanlık Reformasyonu belki de olmayacaktı.
-..
104
TARİH
Katolik Reformasyonunda papalar, engizisyon, Trant (Trente) konsülü ve özellikle Cizvitler önemli
birer rol oynamışlardır. Gerçekten 16. asrın ortalarına doğru papalık makamını işgal eden kimseler,
kiliseyi sarmış olan hastalığın sebeplerini anlamış göründüler ve reformlara başladılar, bunlardan Poul
(III. Paul) (1534-1549), bir taraftan tehlikeli sayılan kitapların bir fihristini yaptırdı, engizisyonu
faaliyete geçirdi, diğer taraftan Cizvit teşkilatını kabul ve tasdik etmekle beraber Trant konsülünü de
toplantıya davet etti. Pol'un başladığı reform işini halefleri de takip etmekten geri kalmadılar.
Engizisyon mahkemesi, muhalifleri ve Katolikliği bırakmış olanları meydana çıkarmak, takip ve
mahkûm etmekle yükümlüydü. Bu mahkemelerin, insanlığın yüzünü kızartacak mahiyette olan zulmü
pek meşhurdur. Bu şiddetli kovuşturmaya rağmen engizisyon, konsülün yardımı olmaksızın önemli
sonuçlar elde edememiştir. Çeşitli fasılalarla 1545'ten 1562'ye kadar devam eden Trant konsülü,
imparatorla Fransa kralının rekabeti dolayısıyla bu memleketlerin ruhanî reisleri katılmadığı halde,
büyük bir nüfuz kazanmıştır. İgnas do Loyola (Ignace de Loyola) adlı Bask-lı bir zabit tarafından askerî
teşkilat tarzında kurulan Cizvit Cemiyeti kiliseyi ıslah işinde papaya diğer teşkilattan daha çok yardım
etmiştir.
İşte bu teşkilat sayesinde Katolik Kilisesi, Protestanlarca reddedilen inançları korumayı, eski
suiistimalleri yapanları mahkûm etmeyi başarmıştır. Konsülün kararları bütün Katolik memleketleri
tarafından kabul edilmemişti. Fransa kabul etmeyenlerdendi. Bununla beraber konsülde hâkim olan
fikir yürüyebilmiştir. Bu suretle konsülü bir Katolik Rönesan-sı takip etmiş, Protestanlığın ilerlemesi de
durmuştur. Bugünkü Roma Kilisesi Trant konsülünden sonra başlar diye kabul olunabilir.
SİYASÎ
Bundan evvelki fasılda gördüğümüz gibi, Avrupa'nın
DEĞİŞİKLİKLER güneydoğusunda Osmanlı Türk Devleti büyük ilerlemeler göstererek ve çeşitli
memleketleri toplayarak bir imparatorluk şeklini alır ve yeniçağın ilk devrinde Avrupa'nın en kudretli
devletini oluştururken Avrupa'nın diğer kısımlarında da önemli değişiklikler meydana geliyordu
(Harita. 7). Avrupa'nın doğu ve kuzey memleketleri, önemli ilerleme adımlal
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
105
n atmış olan Merkezî ve Batı Avrupa'ya göre medeniyetçe daha geri görünüyor, siyasî birliklerini de
kuramamış bulunuyorlardı. Fakat 16. asırdan itibaren bunlarda da bazı ilerleme hamleleri ve yeni
merkeziyetçi devletler kurma girişimleri görülmeye başlar.
Bu memleketlerden Rusya'da özellikle 15. asırdan itibaren Moskova etrafında önemli bir
merkezîleşme hareketi dikkati çeker. Moskova merkez olarak eski kutsal Kiyef şehri yerine geçer. Bu
asrın ortalarına doğru Moskova prensleri çar ismini alırlar. 15. asrın ikinci yarısıyla 16. asrı dolduran
üç hükümdardan, ///. Ivan ve oğlu Vasili zamanında Rusya, komşu prenslikler zararına genişleyerek
bir devlet şeklini almıştır. Daha bu devirden itibaren iki istikamette denizlere doğru ilerleme hareketi
belirir: III. İvan zamanında Ballık Denizi'ne doğru ilerlendi. Vasili ve oğlu Müthiş Ivan (IV. Ivan) Kazan
ve Astragan hanlıklarını zapt ederek Hazar ve Azak denizlerine yaklaştı. Bundan başka Sibirya'ya
doğru yürümek girişimleri de belirdi.
Rusya bu genişleme ve merkezîleşme hareketleri içinde bir taraftan komşuları Litvanya ve Polonya'nın
tehdidi, diğer taraftan da boyarların yani Rus beylerinin şiddetli muhalefeti gibi iki tehlike karşısında
bulunuyordu. IV. İvan boyarların toptan öldürülmesini emrederek tehlikelerin birinden kurtulmak
istedi. Fakat buna rağmen öldüğü zaman bu tehlike bertaraf edilmiş değildi. Bu yüzden Rusya 16.
asrın sonlarında anarşi içinde kaldı. Nihayet boyarlardan Mihail Romanof adlı biri duruma hâkim
olarak yeni bir hanedan kurdu. Bu hanedan üç asırdan fazla bir müddet (1613-1917) Rus tahtını işgal
etti; Rusya çarlığı bunlar zamanında çok genişledi.
Polonya ve Litvanya 16. asrın başında aynı hükümdarın idaresinde oldukları halde ayrı birer devlet
oluşturuyorlardı. Asrın ikinci yarısında ortak düşmana, yani Moskoflarla, İsveçli ve Almanlara karşı
savunma gereğinden bahsedilerek iki memleket birleşti. Merkezi Krakovi (Cracovie) oldu. İajelon
hanedanı zamanında krallık tacı kalıtım yoluyla geçiyor gibiydi. Fakat bu hanedanın sönmesinden
sonra krallar her defa yeniden seçilmeye başlandı; bu devlet, başında seçilmiş bir kral bulunan
aristokrat
106
TARİH
bir cumhuriyetti. Bu memlekette kraldan çok büyük beyler ve asiller hâkimdi. Memleketi idare eden
meclis bunların elindeydi. Asıl Leh olmayıp Yahudi ve Alman tacirlerden meydana gelen burjuvazinin
pek az önemi vardı. Halk kitlesinin ise mevkii hemen hiç yoktu.
Kralların gerçek bir nüfuzu yoktu. Krallar, korunmasına yemin ettikleri kanuna göre her iki senede bir
şeyim dedikleri meclisi toplamak zorundaydılar. Bu meclisin onayı olmaksızın hiçbir şey yapamazlardı.
Kralın gerçekte kendisine bağlı memurları da yoktu. Çünkü memurlar ölene kadar olmak şartıyla tayin
olunurdu. Krallık kuzeyde Baltık'a, güneyde Karadeniz'e kadar uzandığı halde donanmaya, istilaların
büyük yolu üzerinde olduğu halde orduya sahip değildi. Jec pospolitoy denilen bu hükümetin şekli ne
krallığa, ne cumhuriyete tamamen benzemiyordu. Özetle Polonya ve Litvanya, bütün komşuları
merkeziyetçi devletler kurarken eski derebeylik geleneklerine bağlı kalmıştı. Bu durumu dolayısıyla
komşuları bu memleketin içişlerine birçok defa karışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu, Kanunî
Süleyman devrinden itibaren Polonya'yı bir müddet nüfuzu altında tutmuş ve siyasetine bağımlı
yapmıştı.
İsveç, Norveç, Danimarka, aynı ırka mensup oldukları halde aralarındaki komşuluk ve şahsî
kıskançlıklarından dolayı uzun müddet tek bir devlet halinde birleşememişlerdi. Yalnız 14. asrın
sonlarında Danimarka Kraliçesi Margarit, üç İskandinav krallığını "Kalmar Birliği" adıyla birleştirmeyi
başardı. Bu birlik, İsveç'in Vaza ailesinin önayak olarak bağımsızlık kazanmasına kadar devam etti
(1523). Bu hanedanın birinci kralı olan Güstav Vaza, kendisini krallığa seçmiş olan asillerle beraber
Protestanlığı kabul etmiş ve kiliseye ait emlake el koymuş, memleketin ziraî ve madenî zenginliklerini
geliştirmek, donanma ve bir daimî ordu meydana getirmek suretiyle kuvvetli bir devlet kurmayı
başarmıştır. Bu devlet, Avrupa'nın kuzeyinde epey bir müddet üstün bir rol oynamıştır. Görülüyor ki,
16. asırda Polonya dışında Doğu ve Kuzey Avrupa memleketlerinde aristokrasi tamamıyla zapturapt
altına alınmamış olmakla beraber merkeziyetçilik ve mutlakıyete doğru kuvvetli bir eğilim vardır. Yeni
kurulan devletlerin soyutlanmış hali de gittikçe azalıyor. Bunların Merkezî ve Batı Avrupa siyasetinde
zaman zaman rol oynadıkları görülecektir.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
107
Merkezî Avrupa'da yeniçağın anlayış ve eğilimleri kuvvetle hissedilmiştir. Buradaki memleketlerden
Almanya'da tek bir devlet yerine, dört yüzden fazla devlet vardı. Bununla beraber tamamına Kutsal
Roma Germen İmparatorluğu adı verilen bu Almanyalarda da 16. asırda değişiklikler ve birlik
oluşturulması için girişimler olmuştur. Bir taraftan da Almanya imparatorları daima yedi Alman prensi
tarafından seçilmekle beraber pratikte Habsburg hanedanı bir imparatorluk hanedanı halini almıştı.
Bu hanedandan gelen bazı hükümdarların ve özellikle Maksimilyan (1493-1519) ve Beşinci Karlos'un
(1519-1556) şahsî kabiliyet ve eğilimleri de Almanya'yı birleştirme girişimlerinin sebeplerindendir.
Nihayet Habsburg hanedanına ait malikâneler bu hanedana bir birliği mümkün kılacak kudret ve
kaynakları veriyordu; gerçekten bazı evlilik ve miraslar Habsburg hanedanı elinde Almanya dışında
Avusturya, Flandr, Burgonya, Bohemya ve Macaristan gibi memleketlerin toplanmasına sebep
olmuştu.
Bu birleşme sebeplerine karşılık Almanya'da imparatoru seçmek hakkına sahip olan prenslerle diğer
prenslerin ve hatta şehirlerin birtakım hürriyet ve imtiyazları da vardı. Almanya'da, imparatordan çok
nüfuz sahibi laik prensler, hanedanlar, şehirler ve bir kilise oligarşisi mevcuttu. Bunlar Almanya'nın
bazı bölgelerinde siyasî gruplar oluşturuyordu. Re-formasyon ve onun sonucu olarak kilise emlakine
el konulması da Almanya'yı eğilim ve çıkarlar itibariyle ayrı kısımlara ayırmıştı. Nihayet ortak çıkarlar
Osmanlı padişahı ile Fransa kralının imparatora karşı ittifak yapmasına sebep olmuştu. Bütün bunlar
Almanya'nın birliğine engel olan iç ve dış sebeplerdir.
Bu sebepler dolayısıyladır ki, Almanya'yı birleştirmek ve bir mutlaki-yet kurmak için İmparator
Maksimilyan ile Beşinci Karlos ve halefleri tarafından gerçekleşen çeşitli girişimler sonuçsuz kalmıştır.
Almanya bu suretle çeşitli parçalardan meydana gelen bir konfederasyon şeklini korudu. Millî hayata
oranla yerel ve bölgesel hayat üstün rol oynamakta devam etti.
İtalya Yarımadası da Almanya gibi 16. asır içinde kırka yakın prenslik ve cumhuriyete ayrılmış
bulunmaktadır. Almanya gibi İtalya da millî bir devlet oluşturmuyordu. Yalnız altı-yedi bölgede
toplanan zümreler halin108
.
TARİH
de bulunuyorlardı. Yerel ihtiraslara muhalif olduğu için tek devlet oluşturulması projeleri bu devir
İtalyanlarına bir cinayet gibi görünüyordu.
İtalya'nın bu parçalanmış durumundan en çok Habsburg hanedanı yararlanıyordu. Gerçekten Milano
arazisi, Sardinya, Napoli ve Sicilya krallıkları ya miras olarak veya İtalya savaşları münasebetiyle
gerçekleşen mücadele sonucunda Beşinci Karlos'a ve daha sonra oğlu II. Filip'e geçmişti. Bunların her
biri başka bir idare tarzına sahipti. Gerçekte İtalya'nın bu kısımları Habsburg hanedanı tarafından
tamamen keyfî olarak idare ediliyor ve sömürülüyordu. Yalnız Savva-Piyemonte Dukalığı, Venedik ve
Ceneviz Cumhuriyetleri, Toskana Büyük Dukalığı ile papalığa ait arazi yabancı hâkimiyetinden
kurtulmuştu. İtalya'nın çeşitli kısımları pek farklı idare şekillerine sahipti.
Habsburg hanedanı, görüldüğü üzere Almanya'da siyasî bir birlik vü-
:
cüda getirmemişse de bütün Almanya'yı kapsayan bir hanedan birliği sağlayabilmişti. Almanya
dışındaysa İtalya ve Macaristan'ın bir kısmına, Bohemya'ya, Belçika'ya ve Franşkonte'ye hâkimdi.
Buna karşılık Habsburg| lar, iki küçük memlekete mağlup olmuş, onlann serbest ve bağımsız
birer cumhuriyet kurmalarını engelleyememişlerdi. Gerçekten halkı, Avrupa'nın en iyi askeri olmak
şöhretini kazanmış olan İsviçre, Habsburg hanedanının keyfî idaresine karşı ayaklanmış ve evvela bazı
kantonları kurtularak ayrı bir cumhuriyet kurmuştur. 15. asır içinde İsviçre konfederasyonuna giren
kantonların sayısı on üçe çıkmıştır (1308-1513).
Vaktiyle Burgonya dukalarının idaresinde bulunan Felemenk'in bir kısmı Fransa'ya geçmiş, Hollanda
kısmı da Habsburglarm elinde kalmıştır. Bu kısımda Kalvinizmin yayılması üzerine Habsburglann bazı
baskı tedbirleri alması, Hollandalıları ayaklanmaya sevk etmiş ve sonuçta Birleşik Eyaletler adıyla bir
cumhuriyet kurulmuştur. Bu memleket uzun bir mücadeleden sonra bir ateşkesle (1609) fiilî
bağımsızlığını Habsburglara tanıtmış, nihayet Vestefalya antlaşmalarıyla bağımsızlığını
onaylattırmıştır.
Bu iki cumhuriyetin kurulması yeni demokrasiler için bir başlangıç sayılabilir.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
109
Batı Avrupa'ya gelince, burada merkeziyet ve mutlakıyetin en açık örneklerini görebiliriz: Bunlardan
birisi İspanya'dır. İspanya'da 15. asrın ikinci yarısında hüküm süren ve birbiriyle evlenen iki hükümdar,
yani Aragon Kralı Katolik Ferdinant ile Kastelya Kraliçesi İzabella araziye ait birliğin büyük kısmını
sağlamışlardı. Gerçekten Gırnata'nın zaptı (1495) ile İspanya'da son Müslüman hükümetine son
vermişler ve bir müddet sonra Fransa sınırlarındaki bazı arazileri de topraklarına katmışlardı. Yalnız
Portekiz Devleti asrın sonlarına kadar bağımsızlığım korur (1580). Bundan sonra krallığın dinî ve siyasî
birliği de elde edilmek istenmiştir. Müslümanlar ve Yahudiler zorla Hıristiyan yapıldıktan sonra
kovulduktan başka, Protestanlar ve Katolikliği bırakanlar hakkında da kovuşturma yapılmıştır.
Engizisyon yeniden faaliyete geçmiş, tüyler ürperten işkencelerle Hıristiyan olmayanlar veya şüphe
altında kalanlar yakılmış, imha edilmiştir. Nihayet çeşitli bölgelerin imtiyazlarına karşı mücadele
edildi, eyalet meclisleri demek olan Corteslcr hükümdarın nüfuz ve itaati altına alındı. Bu suretle
arazi, din ve siyaset birliğini elde eden İspanya'nın Avrupa'da önemli bir rol oynayabileceği sanıldı.
Halbuki İspanya'nın ziraatı, sanayi ve ticareti Müslüman ve Yahudilerin kovulması üzerine çok geriledi.
Memleket yoksullaştı. Diğer taraftan İtalya ve Hollanda'daki arazisi ile Amerika sömürgeleri,
İspanya'yı kendi sınırları dışına sürükledi, hükümdarları gibi İspanya da İspanyol kalamadı, altınları ve
askerleri, dünya siyaseti için israf edildi. Şerefli bir siyasî hayat içinde tükenme ve gerileme kendisini
göstermekte gecikmedi.
Fransa'ya gelince, daha 15. asrın ikinci yarısından itibaren derebeyliğin yerini merkeziyetçi ve mutlak
bir krallık almış, Fransa'nın birliği sağlanmıştır. Derebeyliğin son enkazı, XI. Lui, VIII. Sari ve XII. Lui
zamanlarında birer suretle ortadan kaldırılmış ve İtalya Savaşları sonucunda elde edilen arazi,
Fransa'nın mülkî birliğini tamamlamıştır. Bu devir zarfında merkez teşkilatı, vilayetler idaresinin
düzenlenmesi, adliye ve ordu reformu kralın nüfuz ve kudretini artırdı. Adaletin sağlanması, vergi
koymak ve savaşmak yetkileri gitgide kralda toplanıyordu. Fransa 16. asrın ikinci yarısında mezhep
savaşlarıyla çok ağır tecrübeler geçirdiği halde birliğini korumayı başardı.
110
TARİH
ingiltere'de de Tüdor hanedanının krallığa gelmesiyle beraber mutlakıyet eğilimi doğdu. VII. Hanri
(1485-1509) ile iktidar mevkiine geçen Tüdor hanedanı bir asırdan fazla bir zaman İngiltere'yi idare
etmiştir. Bu hanedana mensup olan hükümdarlar, özellikle VIII. Hanri ve Elizabet, hanedanlarını
korumayı, parlamentoyu nüfuzları altına alarak adeta mutlakıyeti kurmayı, kilise emlakiyle
zenginleşmeyi ve Roma Kilisesi'nden ayrılmayı, İskoçya ve İrlanda üzerinde İngiliz hâkimiyetini
hazırlamayı ve kendi çıkarlarına Avrupa dengesini korumayı başarmışlardır.
AVRUPA'DA SİYASÎ GELİŞMENİN SONUÇLARI:
MİLLETLERARASI MÜCADELELERDEN İTALYA SAVAŞLARI
mİLLETAvrupa yalnız devletlerin iç teşkifatları itibariyle değji; milletlerarası ilişkilerinde de yenileşiyordu.
Devletlerden her biri, varlığını savunabilmek için
çok kuvvetlenen ve genelin güvenliğini tehdit eden bazı hükümdarlara karşı ağır basmak ve bir
denge kurmak için çareler düşünüyordu. Diplomasi faaliyeti arttı, bütün Avrupa devletlerini
ilgilendirecek kombinezonlar düşünüldü. Ordularda piyade ve topçu kuvvetleri ilerledi, süvari
kuvvetleri esas önemlerini bir derece kaybetti. Habsburg hanedanına mensup hükümdarlar bütün
Avrupa üzerinde üstünlüklerini kabul ettirmek istiyorlardı. Bu tehdit ve tehlike karşısında Fransa,
Türklerin desteğini kazanmak için Osmanlı padişahına sığındı, Avrupa'daki bazı küçük devletleri,
Almanya'daki Protestanları kendi etrafına toplamaya çalıştı. Kendisini savunmak için Avrupa
dengesini korumak davasında bulundu. Fransa'nın, İtalya'nın bazı kısımlarım ele geçirmek üzere açtığı
İtalya Savaşları, Habsburgların da işe karışması üzerine bütün Avrupa'yı ilgilendiren bir mücadele
mahiyetini kazandı.
İtalya Savaşları'nın çeşitli safhalarının birincisinde (1494-1515) Şarl-ken (Beşinci Karlos) imparator
olmasından evvel, Napoli Krallığı'm zapt etmeyi başarmış, XII. Lui ve I. Fransuva devirlerinde Milano
Dükalığı'nı üç defa elde edebilmişti.
Halbuki ikinci safhada Şarlken bütün Avrupa'yı tehdide başlamıştır. Şarlken, I. Fransuva'yı Pavi'de
mağlup ve esir eder (1525), papanın düşmanlığını yenmek için Roma'yı yağmalar. Çeşitli devletler
telaş ve endişeye düşerler.
1 6. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
111
Savaşın üçüncü safhasında I. Fransuva (Res. 81) Şarlken'e karşı Kanunî Süleyman ve Alman
Protestanlarıyla ittifak eder. Şarlken Güney Fransa'da, Almanya, Macaristan ve Cezayir'de çeşitli
yenilgilere uğrar; Macaristan'ı Türklere bırakmak zorunda kalır. Dördüncü safhada, yine Türklerin
baskısı sonucunda, Şarlken Almanya'da Protestanlara karşı bir zafer kazanmakla beraber, onlarla
Avgusburg Barışı'nı yapmak zorunda kalır. Fransa Kralı II. Hanri bugün önemli sağlam mevkiler
oluşturan sınır üzerindeki bazı mevkileri zapt eder. Şarlken umutsuz bir halde imparatorluktan çekilir,
memleket ve hükümetlerini kardeşi Ferdinant ile oğlu Filip'e verilmek üzere ikiye ayırır (1556).
Bu savaşlar sonucunda Almanya'yla Fransa arasında imzalanan Kato Kambrezi Antlaşması'yla (1559)
II. Hanri İtalya'yı bırakır. Fakat buna karşılık sınır üzerindeki kazançlarını korumayı başarır.
AVRUPADA'Kİ SİYASİ DEĞİŞİKLİKLERİN DİĞER BİR SONUCU İKİNCİ-FLİP'İN SİYASİ VE DİNİ SAVAŞLARI
16. asrın ikinci yarısında din siyasete hâkimdir. Din birliğinin bazen iki farklı milleti birleştirdiği, buna
karsak diri ayrılığının da bir milleti ikiye ayırdığı
olmuştur. devirde ispanya Kralı II. FilipKatolikliğin, İngiltere Kraliçesi Elizabet de Protestanlığın koruyucu ve savunucuları durumundadır. Fransa
da iki mezhebin çarpıştığı bir alan olmuştur. II. Filip siyasetini dine tabi tutuyor, Hıristiyan
olmayanlarla Protestanlara karşı adeta Haçlı seferleri düzenliyordu. Bağnaz, fakat kendi kanaatine
göre belirli bir maksada göre hareket eden Filip, babasından kalma memleketlere Portekiz'i de
katmayı başarmıştı (1580). Bunlara birer suretle imparatorluğu, Fransa'yı, İngiltere'yi de eklemek
istiyordu. Çok çalışkan olan Filip, kendisine yardım eden birtakım adamlar ve meclislerle hükümeti
bizzat idare etmek emelindeydi.
Bir taraftan İspanya içinde Protestanlara ve bir de Hıristiyanlığı ancak görünürde kabul etmiş olan
Müslümanlara (Morisgue), diğer taraftan dışarıda Türklere ve bir de Hollanda, İskandinavya, Fransa
ve İngiltere'deki Protestanlara karşı Haçlı seferlerini andırırcasına mücadeleler açmıştır. Türklerle yap112
TARİH
tığı Lepant Savaşı'nda (1571) zafer kazanmış, fakat Türklerin yeni bir donanma hazırlamak hususunda
gösterdikleri olağanüstü gayret karşısında bu zaferden hiçbir sonuç elde edememiştir. Diğer
memleketlere karşı olan mücadelelerinde de mağlup olmuş, özellikle İngiltere'ye karşı sevk ettiği
büyük do-nanma'sı kesin yenilgiye uğramıştır (1588).
Sonuçta İspanya, kuvvet ve kudretten düşmüş, kaynaklan tükenerek fakirliğe uğramıştır.
SİYASÎ GELİŞMENİN İNGİLTERE'DE SONUCU ALİZABET'İN
SİYASİ VE DİNİ MİCADELELERİ II. Filip memleket ve hükümetlerinin genişliğine ve görünürdeki
kudretine rağmen başarılı olamamış,
Şiddetli yoksulluğa düşmüştü. Elizabet (1558-1603) ancak beş altı milyon tebaası olduğu halde
Filip'in
yenilgiye uğradığı yerlerde başarılı olmuştur.
Elizabet, bencil, ikiyüzlü, fakat kusursuz bir akıl sahibiydi. Meziyetleri kadar, eksiklikleri de İngiliz
milletinin ihtiyaçlarına uygun düşüyordu. Nazırlarını seçmekte isabet ediyordu. Saltanatı süresince,
hemen parlamentosuz, yalnız özel meclisinin yardımıyla hükümetini idare etmiştir.
Samimî bir inanca, dinî bir kanaate sahip değildi. Bununla beraber dinî siyaseti sonucunda Anglikan
Kilisesi son ve kesin şeklini almıştır.
Büyük projelere, mezhebî mücadelelere taraftar olmadığı halde takip ettiği siyaset dolayısıyla
İskoçya'da, Fransa'da ve Felemenk'te II. Filip'e karşı Protestanlara yardım etmek konumunda
bulunmuştur. Ingiliz-İspan-yol rekabeti, adeta eski İngiltere-Fransa rekabetinin yerine geçmişti.
İskoçya Kraliçesi Mari Stuart, Elizabet'in tam bir zıddıdır. İngiltere tacını dava eden Mari Stuart,
Elizabet aleyhindeki bütün girişimlerin, suikastların merkezini oluşturuyordu. Mari, İskoçya'da çıkan
bir ayaklanma sonucunda İngiltere'ye sığınınca hapsedildi ve uzun müddet mahpus kaldıktan sonra
hileli bir yargılama sonucunda idam edildi.
Protestanlık İskoçya'nın İngiltere topraklarına katılması koşullarını hazırladı. İspanya donanmasının
yenilgisinden sonra denizleri serbest bulan İngiltere, Elizabet'in takip ettiği siyasetle, Atlas Okyanusu
sahillerinde önemli iktisadî gelişmelere sahne olmuştur. Bu sebeple Elizabet devri İngiltere'nin iktisadî
alandaki büyük şöhretinin başlangıcını oluşturmaktadır.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
113
FRANSA'DA siyasi ve dini mücadeleler
Fransa, 16. asrın ikinci yarısında İspanya ile İngiltere ve Katoliklik ile Protestanlığın mücadele sahnesi olmuştur.
Reformasyon, Fransa'da, 1534 tarihlerine kadar giderek gelişen bir mezhep durumundadır. Bundan
sonra dinî inkılap hareketi, burada da bir kilise teşkilatı meydana getirir. Bu harekete karşı I.
Fransuva'nm vaziyeti kararsız ve çekingendir, zaman zaman hoşgörü gösterir veya kovuşturma
yapılmasına izin verir. II. Hanri devrinde bu kovuşturma daha devamlıdır. Protestanlık, nihayet
1559'dan sonra siyasî bir parti mahiyetini alır. Başlarında Giz ailesi olduğu halde Katoliklerle, reisleri
Konde ve Kolinyi gibi önemli şahsiyetler olan Protestanlar karşı karşıyadır. Kral IX. Şarl'ın
gerçekleşmesine izin verdiği Sain-Barthelemy katliamı (1572), her iki tarafın da kin ve düşmanlığını
şiddetlendirir.
Fransa'daki mezhep mücadelesinin son safhasında vicdan ve ayin hürriyetine doğru bazı adımlar atılır.
Protestanlar, aralarında düzenli teşkilat yapmışlardı. Katolikler de başlarında Hanri do Giz olduğu
halde bir ittifak yapmış bulunuyorlar ve II. Filip'ten yardım görüyorlardı. Bu sıralarda iki tarafı
uzlaştırmak isteyen ve dinî sebeplerle değil, siyasî düşüncelerle hareket eden bir parti gittikçe önem
kazanıyordu. Nihayet Protestanların reislerinden olan Hanri do Navar'ın III. Hanri'ye veliaht olması, iki
taraj]
fin anlaşacağı sanısını veriyordu. Fakat III. Hanri'nin öldürülmesinden sonra IV. Hanri adıyla tahta
geçen Hanri do Navar Protestanlığı bıraktı, Katolikliğe döndü ve bu sayede tahtını korudu. Bununla
beraber, vicdan ve ayin serbestisini kabul eden ve Protestanlara bazı hak ve imtiyazlar veren Nant
Fermanı'nın (1598) yayımlanması Fransa'da din hoşgörürlüğü devresine girildiğini gösterdi.
IV
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ A. DURAKLAMA DEVRİ (1579-1682)!
DURAKLAMA DEVRİ Kanunî Süleyman zamanında, Osmanlı İmparatorlugenişleme ve gelişmesinin en yüksek
ğu, her yönden
derecesine ermişti; fakat yine o zamanda devletin toplumsal ve siyasî teşkilatında, idarî usullerinde ve
genel olarak Osmanlı hayatında duraklama ve gerilemeyi hazırlayan sebepler de görünmeye
başlanmıştı. Sokollu Mehmet Paşa, nüfuz ve itibarıyla, akıl ve dirayetiyle, bu sebeplerin çok etkili
olmasını bir dereceye kadar engelleyebilmişti; fakat Tavil Mehmet Paşa öldürüldükten sonra bu
sebeplerin etkisi arttı. Sokollu'nun ölümünden (1579), İkinci Viyana Kuşatması'na (1683) kadar geçen
devir, bazı fetihler yapılmış olmasına rağmen, Osmanlı tarihinde Duraklama Devri sayılır. Görülüyor ki
bu devir, 17. asrın son senelerine kadar sürmüştür.
DURAKLAMA DEVRİNİN BAŞLICA SEBEBLERİ
Osmanlı İmparatcrluğu'nun gerileme başlangıcı de- mek olan bu Duraklama Devri'ne girmesinin
birçok sebebi vardır. Bunlardan başlıcaları şunlardır:
l- Osmanlı Devleti Avrupa'da, Karadeniz ve Akdeniz sahillerine yayılmakla daha kuvvetli düşmanların
karşısında kaldı. Bundan başka, Avrupa 16. asırdan itibaren büsbütün değişmeye başlamıştı. Ortaçağ
derebeylikleri son bulmuş ve her yerde kuvvetli merkezî hükümetler kurulmuştu. Diğer taraftan
Avrupa Rönesans ve dinî ıslahat (Reformasyon) sayesinde pek derin fikrî ve
Bu devrin hükümdarları şunlardır: I. Ahmet, I. Mustafa, II. Osman, tekrar I. Mustafa, IV. Murat, I.
İbrahim, IV. Mehmet.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
115
ruhî inkılaplara girmişti. Yapılan icat ve keşifler de Avrupa âlemini maddeten ve iktisaden
yükseltiyordu. Osmanlı âlemi ise, ilerleme sebebi olan bütün bu hareketlere yabancı kalmıştı, bunun
için karşısına çıkan ve ilerlemekte olan düşmanlara sonsuza kadar üstün gelmesi mümkün olamazdı.
Ortaçağda Akdeniz'den geçen ticaret yolu, Amerika'nın ve Umitburnu yolunun keşfiyle batıya ve dış
denizlere geçmiş ve Osmanlı Devleti bu yolun dışında kalmıştı.
2- Osmanlı İmparatorluğu çok genişti, halkı homojen değildi. Osmanlı toplumunu oluşturan başka
başka unsurlar arasında birliği tutan bazı sebepler, özellikle maddî ve iktisadî sebepler bulunsa bile
ortak ve esaslı manevî bir bağ yoktu.
3- Devleti idare eden hanedan, hükümet ileri gelenleri, yeniçeriler, tımar ve zeamet sahipleri Kanunî
Süleyman devrinden itibaren bozulmaya başlamıştı.
Mutlakiyetle idare edilen Osmanlı Devleti'nde, hükümdarlar devlet işlerinin düzenleyicisi ve ordunun
kumandanıydılar. II. Selim'den itibaren padişahlar -bir ikisi dışında— heves ve gayretle sefere
çıkmamışlardır. Bundan sonra padişahlar ve şehzadeler tamamen saraya kapanmışlar ve ömürlerini
kadınlar ve haremağaları arasında geçirmişlerdir. İdare başına getirilen devlet adamlarıysa yetenek ve
başarılarıyla bu mevkiye gelmiş adamlar olmaktan çok, saray mensuplarıydılar. Kapıkulu askerleri de
tamamen bozulmuş ve siyasete karışmışlardı,
4- Eskisi gibi savaş ganimetleri olmadığından, devlet mali sıkıntıya düşmüş ve rüşvetçilik artarak halk
soyulmaya başlamıştır.
DURAKLAMA DEVRİNİN BAŞLICA SİYASİ OLAYLARI
Duraklama devri, iç ihtilaller, İran savaşları, Avus- turya ve Lehistan seferleri, Girit savaşları, saray kadınlarının entrikaları ve devlet işine müdahaleleri (kadınlar saltanatı) gibi olaylarla geçmişti.
A) İç ihtilaller: Yeniçeri ocağı bozulmaya, tımar ve zeametler sarayın etkisiyle yetersiz kimselere
verilmeye başladıktan sonra, Anadolu'da asayiş ve düzen azaldı. Kötü ve adaletsiz idare halkın ıstıraba
düşmesine, bu da hükümete karşı itaatsizlik göstermesine sebep oldu. Yer yer halk ayaklanmaları
meydana geldi. Celâli İsyanı denilen ve İstanbul sarayı aleyhinde yapılan bu ayaklanmalar, önceleri
görünürde kolaylıkla bertaraf edile116
TARİH
bilmişti. Fakat duraklama devrinde iç ihtilaller korkunç bir şekil almıştı. Bu ihtilallerin belli başlıları
Karayazıcı, Canbulatoğlu, Kalenderoğlu, Abaza Mehmet Paşa, Vardar Ali Paşa isyanlarıdır.
Bu iç isyanları bastırırken Kuyucu Murat Paşa'nın 100 000 kadar kişiyi öldürdüğü rivayet olunuyor.
B) Iran savaşları: 1576'da, elli dört sene saltanattan sonra karısı tarafından zehirlenerek öldürülen
Şah Tahmasp'ın ardından, İran altüst olmuş ve zayıflamıştı. Sokollu, savaş taraftarlığının önüne
geçemedi; savaşa karar verildi (1577).
Bir sene sonra (1578'de) başlayan bu savaş 12 yıl sürmüştür. İran seferi biraz yukarıda söylendiği gibi,
devletin iç idaresince sıkıntı ve karışıklıkların doğma sebeplerinden birisi olmuşsa da, Asya'da Türk
kavimlerinin bulunduğu bölgeler zapt olunarak Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesine de hizmet
etmiştir.
Savaşın başlarında Osmanlı kumandanı Lala Mustafa Paşa, Çıldır Meydan Savaşı 'm kazanarak, İran'ın
o zaman başkenti olan Tebriz'e girdi. Sonraları, savaş iki tarafın leh ve aleyhine bir hayli dalgalandıysa
da, Özdemir oğlu Osman Paşa Gürcistan, Şirvan, Azerbaycan ve Dağıstan'ı zapt etmeyi başardı (Harita.
5). İmzalanan İstanbul Banşı'nda (1590), Tebriz ve Azerbaycan'ın bir kısmıyla, Şirvan, Luristan ve
Gürcistan Osmanlı'da kaldı. Bu suretle Osmanlı sınırı doğuda Hazar Denizi'ne kadar dayanmıştı.
Bundan sonra, Şah Abbas'm gayreti ve Avusturya Seferi'nde Osmanlıların bazı başarısızlıkları
dolayısıyla, İran'a karşı elde edilen bu üstünlüğün ürünleri korunamadı. Şah Abbas, iki defada, İran'ın
bütün kaybettiklerini geri aldı (1611-1618) ve dört sene sonra da Bağdat'ı zapt etti. Bu saldırının
sebep olduğu savaş on yedi sene sürdü (1622-1639).
Şah Abbas'm öldüğünde yerine geçen Şah Safi başarısızdı. IV. Murat'ın bizzat idare ettiği seferlerle,
kaybedilen yerlerin önemli kısmı geri alındı.
Kasrı Şirin Antlaşmasıyla (1639) Erivan ve Azerbaycan İran'a, Bağdat ve dolayları Osmanlılara kaldı.
Bugün iran'la aramızda geçerli olan sınır, Kasrı Şirin Antlaşmasının çizdiği sınırdır. Yalnız şu farkla ki,
İranlılara bırakılan Erivan ve Azerbaycan'ın bir kısmı Ruslara geçmiş bulunmaktadır.
C) Avusturya seferleri: Jitvatorok Antlaşmasından (1606) sonra Avusturya'nın serbestlik kazanmış olan
Erdel'e müdahalesi yüzünden tekrar bir saİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
117
vaş çıktı (1663). Avusturyalıların çok güvendikleri Uyvar (Neuhausel) Kalesi zapt edildi. Avusturya
idaresindeki Macaristan'da da ihtilal çıktığından, Avusturyalılar barış yapmayı kabul ettiler (Vaşvar
Antlaşması, 1664).
Bu barış antlaşmaları gerçekte birer ateşkesti.
Avusturya idaresindeki Macarların ihtilal yapmaları ve Osmanlı Hükü-meti'nden yardım istemeleri,
Avusturya ile tekrar savaşa sebep oldu (1682). Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın ısrarıyla yapılan bu
savaş, kötü sonuçlarla son bulmuştur. Osmanlı Devleti'nin Avrupa'daki komşularına karşı
üstünlüğünün sona erdiğini açıkça gösteren bu sefer, Avrupa'dan geri çekilişimizin başlangıcıdır.
Kara Mustafa Paşa, 200 000 kişilik bir orduyla Viyana'yı kuşattı (1683) •
ve Buğdan voyvodaları, Kırım hanı ve Erdel beyi
(Levha IH, Res. 82). Eflak
ordularıyla birlikte metbuları olan Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusunda bulunuyorlardı.
Osmanlıların bu ikinci Viyana kuşatması altmış gün sürdü.
Roma-Germen imparatorunun, Almanya'nın her tarafından topladığı askerler ve bunlarla birleşen Leh
Kralı J an Sobyeski'nin kumanda ettiği Leh ordusu Viyana'yı kurtarmak için koştular. Kara Mustafa
Paşa'nın kuşatmayı askerî bir lüzumdan çok şahsî çıkar gözeterek uzatması, bu kuvvetlerin
toplanmalarına ve gelmelerine vakit kazandırmıştır. Viyana'mn batısındaki Tuna köprülerini
korumakla görevlendirilen Kırım süvarilerinin görevlerini iyi yapmamaları yüzünden, Jan Sobyeski
kuvvetleri tarafından Osmanlı ordusu anî bir baskına uğradı ve çekilmek zorunda kaldı :
(1683).
Bu yenilgiden sonra Jan Sobyeski'nin teşvikiyle Osmanlı İmpara-
torluğu'na karşı bir kutsal ittifak kuruldu. Avusturya, Lehistan, Venedik ve Rus devletleri bu ittifaka
dahil oldular. Bu hareket, Avrupalıların Türk istilasına yönelik karşı saldırışıydı.
D) Lehistan Seferleri: Buğdan ve Kırım'ın Osmanlı koruması altına geçmesi üzerine Lehistan ile komşu
olmuştuk. Turla (Dinyester) Irmağı arada sınırdı. Lehistan'ın Buğdan işlerine karışması Lehistan'la
savaşa sebep oldu. Lehliler Yaş şehri civarında mağlup oldular, Hotin Kalesi zapt olunamadığı için Leh
kralının teklif ettiği barış kabul edildi (1620). Daha j
sonra Lehistan'ın Ukrayna'daki Sarıkamış
Kazaklarına saldırısı Lehisı
tan'la ikinci defa savaşa sebep oldu (1672).
118
TARİH
Podolya vilayeti ve Galiçya'daki Lemberg ve Lobrin zapt edildi. Podolya Türkiye'de kalmak ve Ukrayna
da Türk himayesinde Kazaklara bırakılmak şartıyla barış yapıldı (Bııcaş Antlaşması, 1672). O sırada kral
seçilen Sobyes-ki antlaşmada mevcut vergiyi vermek istemediğinden, savaş dört sene daha devam
etti ve sonunda vergiden vazgeçilmek şartıyla barış yapıldı (1676).
E) Girit Seferi: Hacca giden Kızlarağası Sümbül Ağa'nın Malta korsanları tarafından esir edilip eşyasının
Girit'te satılması, 1645 senesinde, Girit Ada-sı'na bir ordu şevkine vesile oldu. Asıl sebep Doğu
Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyetinin tamamlanması meselesidir. Savaş yirmi beş sene sürdü. Girit Adası
Venediklilerin elindeydi. Devletin içişleri bozulduğundan, ada az zamanda zapt ulunamadı.
Venedikliler Girit dışında saldırıya geçerek Çanakkale Boğazı yakınındaki adaları zapt ettiler.
Fransızlar, papa, Malta şövalyeleri ve İspanya, Venediklilere yardım için Girit'e asker göndermişlerdi.
Buna rağmen Köprülü Fazıl Ahmet Paşa zamanında bütün ada zapt edildi (1669).
F) Kadınlar saltanatı: Kanunî Süleyman'dan sonra padişahların şahsen kabiliyetsiz ve ahlaksız olmaları,
saray entrikalarına ve saray kadınlarının hâkimiyetine yol açmıştır. Padişahların çocuk veya deli
olmasından yararlanan anne veya kanları, saltanat sürmüşlerdir. Nüfuz kazanan saray kadınları, bütün
atama ve tayinlerde etkili olmuş ve israflara yol açmışlardı.
Bu suretle nüfuz kazanmış ve saltanat sürmüş olan saray kadınlarının başlıcaları Kanunî Süleyman'ın
yukarıda adı geçen gözdesi Rus Hurrem Sultan ile III. Murat'ın karısı Venedikli Safiye (Bafo) ve özellikle
I. Ahmet'in gözdesi Rum Kösem Sultan'Aı. Altı padişah devrini kavrayan Kösem, hâkimiyetini
sürdürmek için oğlunu tahttan indirip idam etmekten ve torununu zehirletrneye teşebbüsten bile
çekinmemiştir.
DURUMU DÜZELT- ^• asrın ilk çeyreğinde Osmanlı sultanlarının tahtı, MEK İSTEYENLER- I. Ahmet ve
II. Osman gibi henüz çocukluktan çıkma-DEN IV. MURAT miş gençlerle I. Mustafa gibi bir deli
tarafından işgal edilmişti. Bunlar zamanında, iç karışıklıklar çok arttı. Başarılı savaşlar sırasında kendi
kıymet ve önemini anlamış ve I. Süleyman devrinde disiplini bozulmaya başlamış olan yeniçeri ve
sipahi ocakları devletin gerçek hâkimi kesildiler. İstedikleri adamları sadrazamlığa getirmek, savaşların
sevk ve idare*
j
4
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
119
sine hâkim olmak, istemedikleri padişahı indirip, istediklerini çıkarmak gibi hareketleriyle devlet
idaresinde bir başsızlık, bir anarşi yarattılar; hatta II. Osman'ı indirmekle de kalmayıp, öldürdüler.
Yeniçerilerin bu ihtilali hareketlerinin leh veya aleyhine saray kadınlarının, haremağalarının,
şeyhülislam ve ulemanın, bazı vezirlerin etkileri oluyordu. Devlet merkezi olan İstanbul'da böyle bir
başsızlık hüküm sürerken, vilayetlerde de taraf taraf ayaklanmalar (örneğin Anadolu'da Celâli
ayaklanmaları} meydana gelmişti. Deli Mustafa'nın ikinci defa tahta oturduğu zaman, Osmanlı
Devleti'nin iç durumu artık büsbütün karışmıştı. Bu karışıklıklar sırasında, Mustafa tahttan indirilip
yerine II. Osman'ın kardeşi IV. Murat geçirildi.
Murat, padişah olduğu zaman (1623), henüz 12-13 yaşındaydı. Murat'ın çocukluğunda, İstanbul'un
(Res. 83) ve bütün Osmanlı memleketlerinin anarşisi hiç eksilmedi; hatta yeniçeriler saraya girip
Murat'ı da büyük kardeşi Osman gibi tahttan indirecek ve katledecek oldular; fakat başsızlıktan ve
onun doğurduğu iktisadî sıkıntılardan halk bıkıp usanmış, devlet adamlarının çoğunluğu bu durumun
önüne geçmek için padişahın etrafına toplanmıştı. 21 yaşına girmiş olan Murat (1632), bu durumdan
yararlanarak öncellerinden Yavuz Selim'i andıran bir kararlılık ve şiddet gösterdi. Yeniçeri ve sipahileri
birbirine musallat etti ve bazı vezirlerle, bazı sipahi ve yeniçeri ağa ve zabitlerini öldürttü. Sonra
Anadolu'yu baştan başa kat ederek, anarşi devrinde, İranlılar eline geçen Kafkasya'nın, doğu
vilayetlerinin ve Irak'ın geri alınması için büyük bir ordu başında bizzat yürüdü.
Bu sefer sırasında, ordunun disiplinini sağlamak için son derece şiddet gösterdiği gibi, Anadolu'daki
ihtilallerin elebaşılarını da yakalatıp öldürttü; nihayet Kafkasya'daki Revan (bugünkü Erivan)
bölgesiyle, İran Azerbayca-m'nı İranlılardan geri almayı başardı; ikinci bir seferinde ise Bağdat'ı geri
aldı. Bunun üzerinedir ki, Osmanlılarla İranlılar arasında, yukarıda anılan Kasrı Şirin Antlaşması (1639)
imzalanmıştır. IV. Murat, I. Selim gibi çok şiddetli ve kan dökücü ve aynı zamanda II. Selim gibi de
şaraba, kadına ve her tür zevk ve sefaya çok düşkün bir adamdı; 30 yaşında öldü (1640). Sultan
Murat'ın ve etrafındakilerin şiddeti, sipahi ve yeniçerilerin disiplinini sağlamayı, memleketteki iç
savaşları gidermeyi, her tür suiistimali eksiltmeyi; iç barış ve asayişi sağlayarak iktisadî durumu
düzelmeyi ve bu suretle devlet gelirlerini
120
TARİH
artırmayı hayliden hayliye başarmıştı; bunun sonucu olarak, Osmanlı Devleti, adeta Süleyman
devrindeki parlaklığı tekrar kazanır gibi oldu (Res. 84).
17 ASIRORTALARINDA OSMANLI KÜLTÜRÜ
Osmanlı şairlerinin hiciv ve kaside söylemekte birincisi
sayılan Nefi (Res. 85) ile Osmanlı Devleti'nin duraklama ve gerilemesini araştırarak IV. Murat'a kıymetli bir
rapor sunan siyasisetnüvis Koçi Bey zamanının aydınlarındandı.
Sultan Murat'ın şeyhülislamlarından Yahya Efendi, âlim, şüpheci bir filozof ve şairdi. Zamanının
hemen bütün ilimlerine aşina sayılan Kâtip Çelebi de (Hacı Halife) (Res. 87) bu devrin âlimlerindendir.
Kâtip Çelebi, aşina olduğu ilimlerden bazılarını Hollandalı bir dönmeden öğrenmişti; yani artık bu
devirde Doğunun Batı ilimlerinden yararlanması zorunluluğu doğmuştu. Genel olarak Osmanlı
kültürünün değişmesinde IV. Murat devri bir basamak oluşturur. Osmanlı kültürü özelliğini henüz
yitirmemiş-tir; Süleyman devrindeki büyüklük ve görkem korunmakla beraber, daha yaratı kuvvetini
kaybetmemiştir. Nef i'de Baki'nin ciddiyet ve görkemi yoksa da, cesur ve hicivci zekâsı bu eksikliği
doldurmaktadır.
İkinci bir Sinan çıkıp, ikinci bir Selimiye'yi yaratamamışsa da, "Bağdat Köşkü" (Res. 88-90) gibi,
Osmanlı mimarisinin dindışı abideleri arasında en nefislerinden olan bir güzelliği yaratacak sanatkârlar
henüz vardı. Bağdat Köşkü, klasik Osmanlı-Türk mimarisinin, Osmanlı-Türk çinicilik ve ağaç işçiliğinin
asalet, sadelik ve özelliğini asla kaybetmemiş bir abidesi sayılabilir.1
Yalnız bu devirde medrese teşkilat ve öğretiminde bir gerilik görülür. Kanunî Süleyman devrinde
iyileştirilip genişletilerek zamanın ihtiyaçlarına uygun birer yüksek tahsil müessesesi haline getirilen
medreseler, gerilemeye yüz tutmuş; tıp, felsefe, matematik ve tabiat gibi ilimler üzerine yeterli bilgi
ve yetkinlikle ders verenler hemen yok denilecek derecede azalmıştı.2
* Siyasetnüvis: Siyasi olayları yazan kişi (Kaynak Yayınlan'nın notu).
1 Bu devirde Bağdat Köşkü'nde görülen nefis eserlerden başka Osmanlı-Türk güzel sanatlarındaki
özel zevk ve ustalığı gösteren başka eserler de kalmıştır (Res. 91-95).
2 Kâtip Çelebi yaşadığı devirdeki bu geriliği şöyle anlatmaktadır:
"Osmanlı Devleti öncülerinden merhum Sultan Süleyman Han zamanına gelince, hikmet
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İLK BÜTÇE
121
IV. Murat ölünce yerine geçen zevke düşkün, deli ve
kan dökücü ibrahim'in saltanat devriyle (1640-1648), o boğdurulduktan sonra yedi yaşında bir
çocukken tahta çıkan IV. Mehmet'in ilk zamanlan, IV. Murat'tan önceki devreye çok benziyordu:
Başsızlık, hükü-metsizlik, kargaşalık başkent ve eyaletlerde yine meydana çıkmıştı. Özellikle IV.
Mehmet'in çocukluk zamanında devletin mali işleri, askere ve memurlara maaş verilemeyecek
derecede bozulmuştu. Bu sıralarda Tarboncu Ahmet Paşa adlı bir sadrazam 1652'de Osmanlı
Devleti'nin düzenli ve ayrıntılı bir bütçesini düzenlemeye kalkıştı. Bu bütçeye göre, o zamanda yani
17. asrın tam ortasında devletin 24 bin yük akçe geliri ve 25 bin 200 yük akçe de gideri görünüyor.
100 bin akçeye bir yük denildiğine ve o zamanlar bir akçe, imparatorluğun son devirlerindeki bir
gümüş kuruşa, yani altın liranın yüzde l'ine aşağı yukarı karşılık geldiğine göre, Osmanlı bütçesinin
gelirleri 24 milyon altın lirayı, giderleri 25 buçuk milyon altın lirayı bulmuş ve bütçe açığı 1,5 milyona
kadar çıkmış demekti ki, Kanunî Süleyman devrinde tahmin olunan bütçenin yaklaşık 12 misliydi. Bu
artma, Süleyman zamanında yerlerinde kalan vergi gelirlerinin merkeze alınması, bazı vergilerin
artması, tımar ve zeamet arazisinin satılması ve bazı memuriyetlerin de para karşılığı verilmekte
olmasıyla ortaya çıkmıştı.1
DURUMU DÜZELTMEK İSTEYENLER DEN KÖPRÜLÜLER
Az aralarla birbirini takip eden birçok sadrazam iç karışıklıkları bitirmeyi ve Girit Savaşı'nı iyi bir şekilde sona erdinmeyi bir türlü başaramıyorlardı. Niile şeriat ilimlerini bir araya toplayan araştırmacılar meşhurdular. Ebülfetih Sultan Mehmet Han sekiz
medreseyi inşa edip "kanun üzere meşgul oluna" deyu vakfiyesinde kayit ve Haşiyei tecrit ve Şerhi
mevakif derslerini tayin eylemişti. Sonra gelenler bu felsefedir deyu kaldırıp Hidaye ve Ekmel dersleri
okumayı makul gördü. Yalnız ona iktisar makul olmamakla, ne Felsefiyat ve ne Hidaye ve Ekmel kaldı.
Bununla Rum'da ilim alanına kesat gelip ehli tükenmeye yakın olmakla bazı kenarda yer yer kanun
üzere meşgul olan ilk talipler Rum'a gelip büyük tafra satar oldu. Onları görüp asrımızda bazı
yetenekliler, hikmet talibi olup sıradanlar dahi görüşme ve ders esnasında yetenek sahibi talebeye
Sokrat Eflatun'u özendirdiği gibi eşya ilmi hakikatleri tahsiline özendirip bu risalede dahi vasiyet ve
cümlesine nasihat için birkaç rnad-de belirttim ve anlattım." (Mizanülhak fi ihtiyarülehak, Kâtip
Çelebi, Tasviriefkâr tabı, Hc. 1280,8.8-9.) Tarhoncunun Bütçe Lâyihası, zamanımıza kadar gelip
yetişmiştir. Bu layihayı düzenle122
TARİH
hayet Venedikliler, Akdeniz Boğazı'nı kapatarak, Osmanlı'nın başkentini adeta yarım bir abluka altına
aldıkları ve iç buhranlar pek had bir devreye girdiği sıralarda Köprülü Mehmet Paşa (Res. 96) adlı 75
yaşında ihtiyar bir vezir, 1656'da sadrazamlık makamına getirildi. Bu seneden itibaren Osmanlı
tarihinde "Köprülüler Devri" denilen bir devir açıldı.
Bu devirde sadrazamlığa geçen Köprülü ailesine mensup paşalardan Mehmet Paşa ve oğlu Fazıl
Ahmet Pasa (Res. 97) ile damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (Res. 98) ve Fazıl Mustafa Paşa en çok
şöhret kazanmışlardır.
Köprülü Mehmet Paşa, devletin en sağlam dayanağı olan orduyu, çok şiddetli uygulamalarla disiplin
altına aldı; karşı gelmek isteyenlerden dört bin kişiyi öldürterek cesetlerini denize attırdı. Hükümet
idaresini karıştırmak, yiyicilik yapmak, rüşvet almak gibi fenalıkları görülen adamların en yüksek
derecede bulunanlarını da hatır ve gönüle bakmaksızın merhametsizce cezalandırdı. İhtiyar vezirin
doğruluğa dayanan şiddeti, az zamanda devletin dizginlerini tamamen ve bağımsız olarak ele
alabilmesini sağladı ve aynı zamanda israfları ve fazla masrafları eksilterek devlet hazinesini sıkıntıdan
kurtardı. Artık gemiler ve asker hazırlayıp Çanakkale Boğazı'm tehdit eden Venediklilere karşı
yürünebilirdi, yüründü; Boğaz önündeki Bozcaada ve Limni'yi geri alarak, Boğaz'ı tehditten ve
İstanbul'u (Res. 99) ablukadan kurtardı.
Köprülü Mehmet, bu suretle yakın tehlikeyi def ettikten sonra, Erdel, Eflak, Buğdan taraflarında bazı
başarılar kazandı. Anadolu'da başkaldıran Abaza Hasan Paşa ayaklanmasını olağanüstü bir şiddetle
bastırdı. Sekiz sene içinde dış baskıyı kaldırmayı ve iç karışıklıkları yok etmeyi başararak, 83 yaşında
öldü. Osmanlı devletçiliği açısından, Köprülü Mehmet Paşa, büyük iş görmüş bir adam sayılır; Osmanlı
tarihçileri Köprülü'ye, adaşı Sokol-lu kadar kıymet ve önem verirler; lakin son derece kan dökücü
olduğunu da itiraf ederler. İstanbul'da ve taşrada 30 bin kadar memleket evladını idam ettirmişti ki,
sadrazamlığının her ayına 500 nüfus isabet etmektedir. Bu öldürülenler arasında Anadolu halkından
hiç günahsız adamlar da az değildi.
yen Tarhoncu Ahmet Paşa, devlet idaresinin iyileştirilmesini her şeyin önünde tutan, uzlaşmacılık ve
ikiyüzlülük bilmez, doğru özlü, doğru sözlü bir adam olduğundan, ötekinin berikinin şahsî çıkarlarına
dokunacak şekilde reform ve düzenlemelere kalkışmış ve bundan dolayı zamanının büyükleri arasında
birçok düşman kazanmıştı. İşte bu düşmanları sonunda galip gelerek sadakat ve istikametinin
mükâfatı olmak üzere, kendisini sadrazamlıktan almış ve öldürtmüşlerdir.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
123
Mehmet Paşa ölünce, yerine kendi tavsiyesiyle oğlu Fazıl Ahmet Pasa getirildi (1662). Köprülü Ahmet
Paşa, babası gibi yalnız tecrübe mekte-binde bilgi edinmiş ihtiyar bir adam olmayıp, zamanına göre
âlim denilecek derecede öğrenim görmüş 27 yaşında bir gençti. Fazıl Ahmet Paşa, babası gibi şiddetli
ve kan dökücü değildi; fakat siyasette yetkinliği, idarede düzenliliği ve savaşta ustalığıyla babasını
aratmamıştır; hele medenî işlerle ilgisi babasından çok fazlaydı. Yukarıda Avusturya ve Leh
savaşlarından bahsolunurken anılan Vaşvar ve Bucaş antlaşmaları, Ahmet Paşa zamanında yapıldı.
Vaşvar'ın hükümleri Jitvatorok'tan farklı değildi. Görülüyor ki Köprülüler devrinde dahi Merkezî
Avrupa'da Osmanlı sının ko-runabilmiştir. Girit'in zaptı da onun zamanında Kandiye'nin fethiyle
tamamlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, içeride çok kargaşa ve karışıklıklara uğramakla beraber, 17.
asnn ikinci yarısı başlarında bile sınırlarını koruyabilecek ve hatta az da olsa genişletebilecek bir
kudret ve hayatiyet gösterebilmekteydi.
Köprülüoğlu 15,5 sene sadrazamlık yaptı. Ona gelinceye değin, bu kadar uzun müddet sadrazamlıkta
kalabilen hiçbir vezir olmamıştır. Avcı lakabıyla meşhur Sultan IV. Mehmet Köprülülere tamamen
güvenmiş ve devlet işlerini onlara bırakarak kendisini büsbütün avcılığa vermişti. Köprülü Ahmet Paşa,
40 yaşında öldü (1676). Böyle genç yaşında ölmesinin sebebini, tarihçiler, fazla içki içmiş olmasına
atfederler.
Köprülü Ahmet Paşa'nın yerine, Köprülü Mehmet Paşa'nın damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
geçti. Kara Mustafa da Fazıl Ahmet gibi birinci Köprülü'nün dairesinde yetişmişti. Fakat kaynatasının
ve kayınbiraderinin iktidar ve yeteneğine tamamen sahip olamadığını, İkinci Viyana Kuşatması'nda
mağlup olmakla göstermiştir:
Osmanlılar İkinci Viyana Kuşatması'nda (1683) başarılı olamayarak geri çekildikten sonra artık Merkezî
Avrupa'ya bir daha saldıramamışlar, durmaksızın gerilemek, geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Fazıl
Ahmet Paşa'nın ölümüne kadar, imparatorluğun gerilemesi bir duraklama gösterir. Kanunî Süleyman
devrindeki durum şöyle böyle, hiç olmazsa dışarıya karşı korunur. Fakat 1683'ten sonra gerileme
devrinin geri çekilme faslı
124
TARİH
başlar: Bu tarihten itibaren Osmanlılar, özellikle Avrupa'da tarihî bir geri çekilişte bulunurlar ve bu
geri çekilmenin başlamasıyla Hıristiyan Avrupalıların Müslüman Türkleri Asya'ya atmak emeli'nm
ifadesi demek olan "Doğu Meselesi" henüz adı verilmeksizin söz konusu olur.
B. ON YEDİNCİ ASIRDA AVRUPA /. ON YEDİNCİ ASIR B AŞINDA AVRUPA'YA GENEL BİR BAKIŞ
16. asrın sürekli savaşlarından sonra Avrupa bir barış devri geçirecek samlabilirdi. Öyle bir devir
görülmedi. Mücadelelerin devamı için önemli sebepler vardı: Siyasî ihtiraslar tatmin olunmamış, dini
anlaşmazlıklar da bertaraf edilememişti.
17. asrın mücadele ve savaşlarını anlayabilmek için ilk önce Avrupa'nın bu asrın başındaki
manzarasını, genel vasıflarını incelemek gerekir.
Bu devirde Avrupa'nın doğusunda üç büyük devlet vardır: Osmanlı İmparatorluğu, Lehistan ve Rusya.
Osmanlı Imparatorluğu'mm Akdeniz'in doğu kısmının ve Karadeniz'in çevrelerini kapladığı, Avrupa,
Asya ve Afrika kıtalarının birbirine yaklaşan kısımlarında yayılmış bulunduğu bilinmektedir. Ana direği
Türk, halkının çoğu Müslüman olan bu devlet, yalnız Avrupa'da bütün Balkan Ya-rımadası'nı ve
Macaristan'ın büyük kısmını doğrudan doğruya idaresi altında tutuyor, Eflak, Buğdan, Transilvanya ile
Kırım Hanlığı'nı imtiyazlı tabiiyetinde bulunduruyordu.
Lehistan, bugünkü Lehistan'dan çok genişti. 14. asrın sonlarına doğru birleşmiş iki devletten, asıl
Lehistan ile Litvanya'dan meydana gelmişti. Bu devlet fetihlerle bugünkü Rusya'nın da bazı kısımlarını,
Küçük Rusya'yı ve Ukrayna ile Beyaz Rusya'nın bir kısmını ele geçirmişti. Bundan başka Lehliler, B al
tık Denizi'nde Riga Körfezi sahillerine yerleşmişlerdi, Kurlant ve Prusya dukaları da tebaalarıydı.
Rusya, Karadeniz ile Baltık Denizi sahillerine inemiyor, ovalarında kapalı kalmış bulunuyordu. Buna
karşı Hazar Denizi'ne kadar bütün Volga havzasındaki Türk hanlıklarını ele geçirmiş; Urallar'm
ötesinde, SibirİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
125
ya'da genişlemeye başlamıştı. Bununla beraber Rusya bu devirde Roma-nof hanedanının hükümete
geçmesiyle sonuçlanan bir anarşi içindedir.
Lehistan halkının önemli kısmı Katolik; Ruslar, Ortodokstu.
Kuzey Avrupa'da her ikisi de Protestanlığı kabul etmiş olmakla beraber birbirine rakip olan İsveç ve
Danimarka mevcuttu. Kralları, Holişta-yınlı Alman prenslerinden olan Danimarka, Yutlant
Yarımadası'yla Danin,
marka adalarından başka İsveç'in güneyine, bütün Norveç'e ve İzlanda'ya hâkimdi.
Vaza hanedanına mensup faal kralların idaresinde bulunan İsveç, arazisini daha çok genişletmeye bakıyordu. İsveçliler, Baltık Denizi'nin karşı
sahilindeki Finlandiya'yı ve Estonya'yı ele geçirmişler, Lehistan'ın tabiiyetindeki diğer sahillere de göz koymuşlardı.
Merkezî Avrupa son derece parçalanmıştı. Siyasi ayrılıklardan başka dini ayrılıklar Avrupa'nın bu
kısmını siyasî ve dinî mücadelelere sahne
yapmıştı. Almanya dahil olmak üzere bu alanın büyük bir kısmı Kutsal
Roma Germen İmparatorluğu çerçevesi içindeydi. Bu imparatorluk, tamamı bağımsızlık davasında
bulunan çeşitli boy ve genişlikte üç yüz kadar hükümetten meydana gelen bir konfederasyondan
başka bir şey değildi. İmparatorluğun en önemli devleti, hükümdarları Habsburg hanedanından olan
Avusturya'ydı. Bu hanedan 15. asırdan beri imparatorluk ve 16. asırdan beri de Bohemya taçlarını ele
geçirmişti. Macaristan'ın ancak küçük bir kısmı elinde olduğu halde Macar tacına da sahip olmak
davasındaydı.
Habsburg hanedanına ait araziden başka Alpler arasında iki küçük devlet daha vardı: Biri on üç
kantondan meydana gelen bir birleşik heyet olan
İsviçre, diğeri Fransa ile İtalya
arasındaki Alpler'in iki tarafını işgal eden
Savua Dukalığı. Bu dukalık Piyemonte'yi ele
geçirerek Kuzey İtalya'da
genişlemeye çalışıyordu.
.Güney Avrupa'da İtalya Yarımadası'yla İspanya'ya gelince: bu iki
memleketin kaderi kısmen ortaktı. Çünkü İspanya Habsburglan, Savua
Dukalığı ile Venedik Cumhuriyeti dışında bütün İtalya'nın gerçek hâkimi
konumunda bulunmaktadır. Milano arazisiyle Napoli Krallığı doğrudan
doğruya onlara aittir.
126
TARİH
Servet ve şöhretini geçmişine borçlu olan Venedik Cumhuriyeti ise bu devirde Avrupa'da ancak ikinci
derecede rol oynayabilecek bir haldedir. Bütün İberik Yarımadası 'm işgal eden ispanya, görünüşteki
parlaklığına rağmen, gerçek bir gerileme içindedir. Fransa'ya karşı mağlup olmuş, mezhepleri ve
hürriyetleri için ayaklanmış olan Hollandalıların fiilî bağımsızlığını bir ateşkesle kabul etmek zorunda
kalmıştı. Bununla beraber İspanya'nın Avrupa'da üstün ve hâkim olmak davası bitmiş değildir. Bu
hususta İspanya Habsburglarının siyaseti, Avusturya Habsburglarmın si-. yasetinden ayrılmıyor. Aynı
hanedanın bu iki kolunun ihtirasları bütün Avrupa ve özellikle Fransa için büyük bir tehlike
oluşturmaktadır.
Avrupa'nın batısında İspanya'dan başka Fransa ve İngiltere ve bir de İs-koçya ve Felemenk gibi iki
küçük devlet vardır.
Fransa, bu .devirde içeride sükûna kavuşmuş, dışarıda da kuvvetli tanınmış bir devlettir. Fransa
sınırlarının ötesindeki arazi, ya İspanya veya Avusturya Habsburglarının hâkimiyet veya nüfuzu
altındadır. Habsburg-lar, Avrupa'da başka devletlere üstün gelmek istedikleri takdirde bu durum,
Fransa için büyük bir tehlike oluşturabilirdi.
İrlanda'yı da kendisine bağlamış olan İngiltere, Elizabet'ten sonra krallığa gelen Stuart hanedanının
idaresi altında eski önemini kaybediyor. İç idare itibariyle bu hanedan hükümdarlarının yaptıkları
hatalar, bu memleketi iç mücadelelere sevk ettiği için dış siyaset itibariyle adeta siliniyor.
İngiltere kralı, İskoçya'nın da kralıdır. Fakat iki devletin şahsi birliği, İskoçya'yı da İngiltere'deki iç
karışıklıklara sürüklemekten başka bir şeye yaramamıştır.
Nihayet İspanya boyunduğundan yeni kurtulmuş olan Birleşik eyaletler, yani Felemenk, arazisinin
küçüklüğüne rağmen 17. asırda büyük bir rol oynamaya hazırlanmaktadır.
Devletlerin açıklanan bu siyasi durumları sonucunda 17. asırda Kuzey ve Doğu Avrupa'da silahlı
anlaşmazlıklar eksilmemiş, Merkezî ve Batı Avrupa'da da 16. asırda olduğu gibi Habsburglar yani
Avusturya ve İspanya ile Fransa arasında üstünlük davası ve rekabet yüzünden yeniden geniş bir
mücadele açılmıştır.
T
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
127
2. ON YEDİNCİ ASIRDA AVRUPA DEVLETLERİNİN İÇ GELİŞMELERİ
17 ASIR DEVLET- devletlerin genel Vasıfları
17.asırda Avrupa, yeni bazı vasıflar gösterir: Bir kere isviçre kantonları konfederasyonu ile Felemenk
bağım- sız ve yeni birer devlet olarak tanınıyor, Rusya da, şimdiye kadar bir Asya devleti olarak
kabul olunurken şimdi Avrupa devletleri ailesine karışıyor, bu suretle Avrupa devletlerinin sayısı
çoğalmış oluyordu.
İkinci olarak, mutlakıyet rejimi büyük ilerlemeler sağlıyor, ortaçağın en yaygın rejimi olan derebeylik
ancak Almanya ile Lehistan gibi bazı memleketlerde -o da az çok değişmiş bir şekilde- varlığını
koruyor. Mutlakıyet, evvelce Osmanlı İmparatorluğu ve İspanya gibi bazı memleketlerde kurulmuştu.
Bu asırda diğer memleketlerde de ve özellikle Fransa ile Rusya'da gelişiyor. Bununla beraber bu rejim
bir taraftan da bazı memleketlerde şiddetli direnişlerle karşılaşıyor ve burjuvazi, varlığını
hissettirmeye başlıyor. Hürriyet rejimine gidecek olan hareket 17. asırda başlıyor denebilir. Şimdi bu
vasıflara göre Avrupa'nın doğusundan başlayarak çeşitli devletlerin gelişmesini kısaca gözden
geçirelim (Harita. 8).
16. asrın sonlarında IV. İvan'dan sonra Rürik hanedanı çarları son bulmuş, Rus çarlarını Boyarlar yani
Rus beyleri içlerinden seçmeye kalkmışlardı. Bu yüzden uyanan rekabetler büyük bir anarşiye sebep
oldu. Bundan yararlanan Lehliler Moskova'ya kadar sokuldular. Fakat bir tepki sonucunda yabancılar
kovuldu ve bir patriğin oğlu olan Mihail Romanof çarlığa seçildi (1613). Romanofha-nedanının, iktidar
mevkiine geçmesiyle Rusya'da karışıklık devri son bulur, önemli bir gelişme devresi başlar. Bu
hanedandan I. Aleksi zamanında gizli zabıta teşkilatı vücuda getirildi, askerî kuvvetler artırıldı. Din,
hükümeti destekleyecek bir alet gibi kullanıldı. Ayaklanmalar bastırıldı. Gerçek bir mutlakıyet kuruldu.
Fakat bir taraftan da Batılılaşmanın zorunluluğu anlaşılmıştı. Rusya'ya yabancı tacirler çağrıldı. Hazar
Denizi'nde bir ticaret filosu meydana getirildi. Avrupa'nın çeşitli merkezlerine elçi heyetleri gönderildi.
Kadınlar, kapalı ve dünya işlerinden uzaklaşmış vaziyet128
TARİH
lerinden çıkarılmak, güzel sanatlara yer verilmek istendi. Bu suretle Rusya Avrupalılaşmak yolunda ilk
adımlarını atmaya başlar. İlerici olan bu gelişme hareketi asrın sonlarında /. Petro'nun (Res, 100)
çarlığa gelmesiyle kesin bir mahiyet alacaktır.
LEHİSTAN
Tabiî sınırlardan mahrum bulunan bu memleket, çeşitli bölgelerden meydana geliyordu. Halkından
Lehliler Katolik, Almanlar Luteryen, Ruslar Ortodokstu. Bundan dolayı coğrafî, siyasî, millî ve dinî bir
birlik göstermiyordu.
Bundan başka Lehistan toplumu dengeye sahip değildi. Birkaç büyük şehirdeki sanat ve ticaret, siyasî
hayatta hiçbir hissesi olmayan Alman ve Yahudilerin elindeydi. Şu halde halkın diğer iki sınıfına yani
köylüler ve aristokratlara karşı bir denge sağlayacak millî bir burjuvazi yoktu. Halkın en büyük kitlesini
oluşturan köylüler, ortaçağın serfleri gibi toprağa bağlıydı. Vergi yükü bu sınıfın omzunda olduğu
halde kanunun korumasından yararlandığı yoktu. Felaket ve sefaletlerinden sorumlu gördükleri
efendilerine yani aristokratlara karşı nefret duygusu içinde ve her an ayaklanmaya hazırdı.
Toprakların sahibi olan zadegan, bütün hak ve imtiyazlara sahipti. Ortaçağda asiller eşit sayıldığı halde
bu memlekette aristokrasi ayrı üç sınıf halindeydi.
Hükümet teşkilatı da kuvvetli bir hükümetin kurulmasına uygun değildi. 16. asrın sonlarından itibaren
seçilerek devletin başına getirilen krallara aristokratların kabul ettirdikleri bir sözleşme (Pacla
Conventa), onları hemen her türlü yetkiden mahrum bırakmıştı. Kralın Lehistan'da ve Lit-vanya'da
ölene kadar kalmak şartıyla tayin edilmiş ve yalnız Seyim'e (millet meclisine) karşı sorumlu olan
nazırları vardı. Şeyim ise karar vermek kabiliyetinden mahrum gibiydi. Üyelerden yalnız birisinin bile
muhalif olması, Liberum veto'sunu kullanması, her kararı durdurmaya yeterli gelirdi. Devletin ne
yeterli parası ve ne de düzenli ordusu vardı.
Arada bazı faal krallar tahta geçmişse de siyasî ve toplumsal bünyenin kararsızlığı dolayısıyla anarşi
son bulmamıştır.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
129
İSVEÇ Vaza hanedanı, İsveç'in bağımsızlığını kazanmak için aristokrasiyle el ele vermek zorunda
kalmış, onların nüfuz ve imtiyazlarını kabul etmişti. 17. asrın birinci yarısında krallık, özellikle Güstav
Adolf zamanında Luteryanizmin savunulması için Avrupa savaşlarına karışarak büyük başarılar elde
etti. Bu kral, aristokrasiye karşı da uzun bir mücadeleye girişti. Bu suretle Güstav Adolf ve kızı Kristin
mutlak bir nüfuz kazandı. Gerçi XI. Karl'ın çocukluğu zamanında aristokrasi yeniden kuvvetlenmişse
de asrın sonlarına doğru bu kral bir hükümet darbesiyle bütün hükümet kuvvetlerini elinde topladı.
Savaşlardan ve iç mücadelelerden zayıflamış olan İsveç'e yeniden toplanmak için barış elde edebildi.
ALMANYA
17. asırda Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nu oluşturan üç yüzden fazla devletin bağımsızlık fikri
daha çok gelişiyor. Vicdan serbestisi de sınırını daha çok genişletiyor.
Devletlerin başındaki prensler, bağımsızlıklarını korumak için yabancılarla bile ittifak yapmaktan
çekinmeyecek bir zihniyettedir. Almanya, başında bir korkuluktan başka bir şey olmayan imparator
tarafından değil, bir prensler oligarşisi tarafından idare olunuyor. İmparatorluk artık bir isimden başka
bir şey değildir. Memleket de Otuz Yıl Savaşı sonucunda büyük haraplık ve sefalete uğramış, her türlü
fikrî hareket de durmuştur. Almanya hükümetleri arasında bu devirde hiçbir millî bağın izi
görünmüyor, hiç kimse ortak vatan düşünmüyor. Her prens kendi çıkarlarını her şeyin üstünde
tutuyor. Bazıları merkeziyetçiliği geliştirerek nüfuzlarını artırmaya çalışıyorlar. Sonuçta bazı yeni ve
kuvvetli hükümetlerin esası kurulmuş oluyor. Gerçekten 18. asırda kuvvetli bir devlet olarak
göreceğimiz Prusya'nın gelişimi 17. asırda hazırlanmıştır.
Başında Hohenzolern hanedanı bulunan Prusya'nın ilk çekirdeği, İslav-ları durdurmak için kurulan
Brandeburg askerî sınır vilayetidir. Buna daha sonra Prusya Dukalığı gibi bazı ayrı arazi parçaları
eklendi. 17. asrın ortalarında Brandeburg ve Purusya'nın başındaki prens, Almanya imparatorunu
seçmek hakkına sahip bulunuyorsa da gerçek bir kudret ve nüfuza sahip değildi. Arazisi fakir, nüfusu
da azdı. Fakat Hohenzolern hanedanı
130
TARİH
ve özellikle Büyük Elektör adını alan Frederik Vilhelm (1640-1688) nüfusu çoğaltmak, iktisadî faaliyeti
artırmak, kuvvetli bir ordu meydana getirmek ve memleketin idaresini merkezileştirmek suretiyle bu
fakir ve parça parça olan memleketten kuvvetli bir devlet meydana getirdi. Frederik Vil-helm'den
sonra gelen I. Frederik (1688-1713) ortalama bir kabiliyette olmakla beraber, unvanını, Prusya Kralı
gibi şöhret ve nüfuz kazandıran bir unvana çevirmeyi başardı. Bu suretle 17. asırdaki Hohenzolern
prensleri, realist siyasetleriyle Prusya'ya parlak bir gelecek hazırlamış oldular.
AVUSTURYA
Avusturya'ya gelince, orta Tuna bölgesinde yoğun ve geniş bir alana hâkim olan Avusturya, Almanya
İmparatorluğu tacına da sahip bulunan Habsburgların elindeydi. Avusturya, yukarı ve aşağı Avusturya
ve Alp memleketleri ile Bohemya, Moravya ve Siliz-ya'dan ve Macaristan'ın bir kısmıyla
Hırvatistan'dan meydana geliyordu. Bu memleketler ne din, ne dil ve ne de çıkar itibariyle asla
homojen değildi. Öyle olduğu halde Habsburg hanedanı, Katolik mezhebini bütün bu memleketlerde
hâkim kılmak, millî imtiyazları bertaraf ederek kontrolsüz ve kalıtsal bir kudret elde etmek, yani
merkeziyet ve mutlakıyet kurmak gibi büyük siyasî emeller peşindeydi. Otuz Yıl Savaşı'mn
patlamasına sebep olan Çeklerin ayaklanması üzerine Habsburglar, Bohemya'da emellerine
ulaşmışlarsa da Macaristan'da tam bir başarısızlığa uğramışlardır. Macarların Avusturyalılara karşı
mücadelesini Osmanlı İmparatorluğu'nun daima himaye etmiş olduğu ve bazen de bunun için savaşı
göze aldırdığı yukarıda görülmüştür.
Osmanlı tarihinde adlan geçen Tökeli ve damadı Rakoçi bu mücadelenin en tanınmış simalarıdır.
Karlofça Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğu'nun Macaristan'dan geri çekilmesinden sonra
Macarlar Avusturyalılara itaate razı olmuşlarsa da millî ve eski hürriyet ve imtiyazlarım da
korumuşlardır.
İTALYA
İtalya, 17. asırda da parçalanmış ve birlikten mahrum bir halde kalmaktadır. Kimi bağımsız kimi de
İspanyolların idaresinde bulunan zayıf hükümetlerin baskıcı idaresi altında ayaklanmalar eksik
değildir. İtalya her yönden gerileme manzarası göstermektedir.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
131
Venedik ve Ceneviz Cumhuriyetleri şerefli mazileriyle kıyaslanamayacak bir durumdadır. Venedik, bu
asırda Doğu Akdeniz'deki sömürgelerini kaybeder. Kilise hükümetlerinde akrabayı kayırma siyaseti ve
halkın sefaleti son derecededir. Dukalıklar arasında Savua, bu asırda bazı ilerlemeler sağlar. İspanya
sömürgesi durumunda bulunan memleketlerin yabancı hâkimiyeti altındaki durumları da çok elimdir.
Özetle Merkezî ve Güney Avrupa'da Brandeburg ve Savua dışındaki diğer memleketlerde ne pek
önemli bir kuvvet ne de sağlam teşkilat vardır. Aşağıda Avrupa'nın bu kısmında 17. asırda da
mücadelelerin devam ettiğini göreceğiz.
İSVİÇREVEFELEMENK
Avrupa'nın ortasındaki İsviçre ile Kuzey Denizi sagösterirler.
hilindeki Felemenk, başka bir manzara
Bunlar cumhuriyet usulüyle idare olunuyorlarsa da henüz birer demokrasi haline gelememişlerdir.
İdareleri burjuva aristokrasisi elindedir.
isviçre dış siyaseti itibariyle daima tarafsızlığını koruyor, fakat Avrupa'nın çeşitli memleketlerine
ücretli asker veriyor. İçerideyse siyasî, iktisadî ve dinî ayrılıklar, zaman zaman karışıklıklara sebebiyet
vermektedir.
Felemenk'in 17. asırda iç tarihinde, Stathouderleı ile Cumhuriyetçiler arasındaki mücadeleler dikkati
çeker. Statuderlik, ilk önce seçilerek iş başına gelen bir valilik durumundayken, İspanyollara karşı olan
mücadelede önemini ve nüfuzunu artırdı, kalıtsal bir nitelik aldı. Statuderler artık Oranj (Orange)
hanedanından seçiliyordu. Statuderler 17. asrın ortalarına kadar memleketin hâkimi oldular. Bundan
sonra cumhuriyetçi burjuvalar hükümet başına geçtiler. Asrın sonlarında Fransızların istilası üzerine
nüfuz tekrar Oranj hanedanına geçti.
Bu mücadelelere rağmen Hollandalılar, deniz ticareti ve sömürgecilik sayesinde büyük bir iktisadî
refaha kavuştular. Sanatçılar ile tacirler edebiyat ve güzel sanatlara ilgisiz kalmadıkları için
Felemenk'te filozof Spi-noza ve ressam Rembrandt gibi meşhur adamlar yetişti.
İSPANYA
İspanya, 17. asırda siyaset itibariyle ikinci derecede devletler arasına girer. Halbuki İspanya'nın
edebiyat ve sanat itibariyle en parlak devri bu asra rastlamaktadır.
132
TARİH
17. asırda İspanya'yı idare eden krallarla hükümet adamlarının yetersizliği, hükümet ve idaredeki
düzensizlik ve karışıklığın önüne geçecek çarelerin bulunmasına engel olmuştur. Yorulmadan büyük
kazançlar isteyen İspanyolların önemli bir kısmı memuriyet düşkünü olmuştu. Halkın beşte biri
memurdu. Memurlar zenginleşmek için halkı çeşitli tarzda eziyorlardı.
Halk, genel olarak ilgisiz ve âtıldı. Gerilemenin sebeplerinden biri de buydu. Toplumsal sınıflardan
ruhban heyetinin önemli bir kısmı bir tembel yatağı haline gelen manastırlarda yaşıyordu.
Aristokratların ufak bir kısmı geniş malikâne ve servetlere sahip olduğu halde diğer büyük kısmı
mağrur, fakat yoksul ve tembeldi. Aristokrat sınıfı ile halk arasında bir orta sınıf yoktu, çünkü sanat ve
ticaret mahvolmuştu. Asıl halk, kazancı az olan esnafla birtakım kaçakçılardan, hırsızlardan ve
dilencilerden meydana geliyordu. Memleketin tabiî servetlerinden yararlanılmıyordu. İktisadî
gerileme son dereceyi bulmuştu. Bundan da yabancılar yararlanıyordu.
Buna karşı edebiyat ve güzel sanatlar en parlak devrini yaşıyordu. Tiyatro, roman ve tarih alanında
yazı yazan bazı yazarların ve mesela Ser-vantes'in eserleri İspanya dışında da takdir edilmiştir.
İspanyol ressamlarından Velasques ve Murillo Avrupa'nın en büyük sanatkârlarından sayılır. Bununla
beraber fikrî ürünler itibariyle İspanya'nın bu parlaklığı geçiciydi. 1680'den sonra uyuşukluk, fikrî
alana da yayılır.
m
FRANSA
IV. Hanri'nin ölümünden sonra krallığın kudreti hayli sarsılmıştı. XIII. Lui henüz çocuktu. Anası Mari'nin naipliği devrinde asiller ve Protestanların tahrikleri, hükümeti idare edenlerin yetersizlik ve
entrikacılığı hükümetin itibarını büsbütün bozmuştu. Toplanmaya davet edilen Etats generam,
hükümetin bu kötü durumunu düzeltme çaresini bulamamıştı. 1624 tarihinde Kardinal Rişliyö'nün
(Res. 101) belirli bir programla hükümetin başına gelmesi üzerine durum değişti. Rişliyö, Nant
Fermanı'yla Protestanlara verilmiş olan ve hükümet içinde bir tür hükümetin kurulmasıyla sonuçlanan
imtiyazları kaldırmak için Protestanlara karşı şiddetli bir mücadeleye girişti. Şiddet göstererek,
gereğinde idam cezalan vererek aristokratların itaatini sağladı. Hükümet
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
133
teşkilatını merkezileştirdi. Ordu ve donanmayı düzeltti. Dış ticareti geliştirmek, sömürge kurmak
suretiyle genel refahı artırmaya çalıştı.
Rişliyö'den birkaç ay sonra XIII. Lui öldüğü zaman (1643), Fransa'da mutlakıyet kurulmuş, fakat her
türlü kötü ihtimallere karşı dayanacak hale gelmemişti.
XIV. Lui'nin çocukluğu da XIII. Lui'ninki gibi zorluklar içinde geçmiştir. Rişliyö'nün halefi olan İtalyan
Kardinal Mazarin'ın malî siyasetini sebep gösteren Paris parlamentosu1 ve daha sonra prensler ve
aristokratlar Fronde (sapan)2 adıyla tanınan ayaklanmaları düzenlemişlerdir.
Krala karşı değil, yabancı nazıra karşı düzenlenen ve idare edilen bu ayaklanmaların sonucu, sefaletin
artması ve mutlakiyetin bir kat daha güçlenmesidir.
Fransa'da toplum bu devirde yine çeşitli sınıflara ayrılmış bulunmakla beraber gittikçe disiplin altına
girmektedir. Hemen bütün sınıflar, kralın lütuf ve yakınlığını kazanmak için can atıyordu. Edebiyat ve
sanat bile bazı teşkilat ve kurallara tabi tutuluyor; mutlakiyetin etkisinden uzak kalamıyor.
Bir lügat meydana getirmek, çağdaş yazarların eserleri hakkında bir hüküm vermek üzere "Fransa
Akademisi" kuruluyor. Bu devirde üç büyük yazar yetişmiştir: Paskal, Descartes, Corneille, Bazı
yabancı etkilere rağmen güzel sanatlar millî bir vasıf taşımaktadır.
Özetle, bu devirde birlik, kural, düzen ve itaat, her şeyde kendisini gösterir.
XIV. Lui'ye dayandırılan "Devlet benden ibarettir" sözüyle Fransa'da siyasî mutlakiyet en ilerlemiş
şeklini almış bulunuyor. 1661'den 1713 tarihine kadar yarım asırdan fazla bir zaman XIV. Lui Fransa'yı
merkeziyet ve mutlakiyetle idare etmiştir. Vilayetlerin çeşitli teşkilatlarına ait hürriyetler ve imtiyazlar
kaldırılmıştır.
1 Bu devirdeki parlamento, kralın fermanlarını kaydetme görevine de sahip olan yüksek bir
mahkemedir.
2 Krallığın ve sarayın nüfuz ve kudretine karşı parlamentonun ve aristokratların ayaklanması, o sırada
Paris'teki çocukların sapanla taş atmalarına engel olmak isteyen polise karşı direnişe benzetilmiş ve
bu ayaklanmalara "Frond" adı verilmiştir.
134
TARİH
Lui'nin en tanınmış nazırı Colbert'in çalışmalarıyla Fransa'nın maliyesi iyileştirilmiştir. Ziraat
korunuyor, sanayi, teşkilat ve kurallara tabi tutuluyor, şirketler kurmak ve bir ticaret filosu inşa etmek
suretiyle ticaret geliştiriliyordu. Mutlakiyet, ordu ve din işlerinde de kendisini hissettirmiştir.
XIV. Lui devri, görünürdeki bütün parlaklığına rağmen genel sefalet içinde son bulmuştur. Fransız
İhtilali'ni bu hükümet tarzı hazırlamıştır denebilir.
İNGİLTERE Tüdor Hanedanı'ndan sonra 17. asrın başında hükümete geçen Stuart Hanedanı'mn ilk
kralları /. Ceymis ve /. Çaıis Anglikanizme mensup ve fikren mutlakiyetçiydiler. Tüdorlar da mutlakiyete eğilimli olmakla beraber idareleri memlekete yararlı olduğu için halkça tahammül edilebilir
görülmüştü. Stuartların yetersizlik ve beceriksiz-liğiyle beraber mutlakiyete fiilî bir durumun ötesinde
hukukî bir geçerlilik kazandırmak istemeleriyse iki ihtilalin gerçekleşmesine sebebiyet verdi.
I. Çarls memleketi parlamentosuz, yalnız nazırlarının yardımıyla idare etmeye kalktı. Kralın yüksek ve
dinî hususlarda keyfî idaresini kendi hukukuna ve bazı halk sınıflarının eğilimlerine aykırı bulan
parlamento, Çarls'a karşı mücadele açtı. Senelerce devam eden savaşlardan sonra, kral esir edilerek
idam olundu. Krala karşı mücadeleyi idare eden Kromvel (Res. 103), kendi düşüncesine göre bir
cumhuriyet idaresi kurdu (1653).
Ordu, Lord Protector (Koruyucu Lord) adıyla Kromvel'i işbaşına geçirdi. Kromvel, ölümüne kadar
(1658) memleketin mutlak hâkimi olmuştur. Hollandalıları, İspanyolları mağlup eden, seyrüsefer*
nizamnamesini yayımlayarak ve sömürge siyasetine önem vererek İngiliz ticaretinin gelişmesinin
koşullarını hazırlayan Kromvel, Elizabet zamanında olduğu gibi İngiltere'ye dışarıda büyük bir itibar
kazandırdı.
Kromvel'in ölümünden sonra, oğlu babasının kabiliyet ve idaresine sahip olmadığı için memleketi aynı
tarzda idarede devam etmek istemedi. Anarşiye engel olmak için tekrar Stuart hanedanı devletin
başına çağrıldı. //. Çarls bir müddet durumu idare edebilmişse de, halefi //. Ceymis'in hataları,
Katolikliği kabul ile beraber İngiltere'yi de Katolikleştirmeye kalkışması, milleti yeniden Stuartların
aleyhinde birleştirdi. Ceymis kaçtı. Oranj hanedanından Vilyem İngiltere'ye çağrıldı, Hukuk
Beyannamesi'ni kabul edince krallığa geSeyrisefer: Trafik (Kaynak Yayınları'nın notu).
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
135
çirildi (1688). Eski fermanlar, kanunlar ve âdetleri tamamlayan bu beyannameyle İngiltere'de
meşrutiyet tamamen kurulmuş sayılabilir.
İngiltere, bundan sonra sağladığı ticarî gelişmeyle giderek Hollandalılarla Fransızların yerine geçmiştir.
İngiltere, bu asırda ilim ve edebiyat itibariyle de önemli ilerlemeler sağlamıştır. Newton, Locke ve
Milton bu devrin önemli ilim ve edebiyat adamlarıdır.
Görülüyor ki 17. asır, İngiltere tarihi için büyük bir öneme sahiptir. İngiltere'nin servet ve gelişiminin
iki önemli temeli, parlamentarizm rejimi ile deniz ticareti, bu asırda atılmış bulunuyor.
3. ON YEDİNCİ ASIRDA DEVLETLER ARASINDAKİ MÜCADELELER
17 ASIR ANLAŞMAZLARININ NİTRLİKLEERİ
16- asırdaki yenilgilerine rağmen Habsburglar, 17.
asırda da Avrupa'da üstünlük davasından vazgeçme- dikleri için, kendilerine karşı özellikle Fransa'nın
kışkırtmasıyla diğer devletler tarafından ittifaklar yapılmıştır. Vestefalya ve Pirene antlaşmaları
Habsburglann üstünlük davasına son verir. Fakat aynı antlaşmalar, Fransa'ya büyük çıkarlar
sağlamıştı. Öyle ki, XIV. Lui bütün Avrupa'yı kendi idaresine itaat ettirmek emeline düştü. Bundan
dolayı bu defa da Avrupa dengesini korumak üzere Fransa aleyhinde ittifaklar yapılmaya başlanmıştır.
Fransa'ya karşı açılan mücadeleyi sevk ve idare eden, İngiltere ile yeni Hollanda'dır. Bundan başka
Doğu Avrupa'da şimdiye kadar tanınmış en kuvvetli devletler, Türkiye, Lehistan ve İsveç, zayıflamış ve
gerilemişlerdi. Bununla beraber bu devletler yerlerini korumak istemektedirler. Bu savunma
arzusuyla bunların zararına genişlemek isteyen Avusturya ve Rusya gibi devletlerin ihtirasları, yeni
mücadelelere yol açmaktadır. Bu asırda milletlerarası mücadelelerde yine Avrupa dengesi prensibi
ortaya sürülmektedir.
HABSBURGLARLA BURBUNLARIN MÜCADELESİ OTUZ YIL SAVAŞI
Merkezî Avrupa'da din meselesi, 17. asrın ilk yarısında da hemen bütün Avrupa'nın müdahalesiyle sonuçlanan müthiş bir mücadeleye sebep olmuştur. V.
Kral zamanındaki mücadelelerden sonra imzalanan
Avgusburg Barışı (1555) Katoliklerle Alman Protestanları arasında "hal-
136
TARİH
kın, hükümdarlarının dinine girmesi" esasına dayalı bir çözüm şekli bulmuş, lakin her iki taraf da
bundan memnun olmamıştı. Ufak bir sebep iki tarafı yeniden mücadeleye sevk edebilirdi.
Habsburglardan Avusturya Arşidükası Ferdinant, Bohemya ile Macaristan'a kral seçildikten sonra,
1618'de //. Ferdinant adıyla Almanya imparatoru da olunca Katolikliği bütün tebaasına kabul
ettirmeye kalkıştı. Gerçekte Ferdinant Alman prenslerinin bağımsızlığını bir tarafa atarak Almanya'da
siyasî ve idarî bir birlik sağlamak, Habsburg hanedanı için kalıtsal bir imparatorluk meydana getirmek
istiyordu. İşte bu ihtiras ve emeller savaşın başlamasına sebep oldu. Akrabasından olan İspanya
kralları, Ferdinant'ın doğal müttefikiydi. Bunlara karşı Almanya'daki Protestan prensleri, daha sonra
Danimarka ve İsveç kralları ve en sonra Fransa, Fer-dinant'a şiddetle muhalefet ettiler. Zayıf ve
parçalanmış bir Almanya, doğal olarak Fransa'nın daha çok işine geliyordu. Bunu, 17. asrın birinci
yarısında Fransa'yı idare eden iki meşhur başvekil, Kardinal Rişliyö ile Kardinal Mazaren pek iyi
anladılar ve başlayan savaşta Habsburgların düşmanlarına evvela yardım ettiler, sonra da doğrudan
doğruya savaşa karıştılar. Savaş, evvela Ferdinant'la Bohemya'daki Protestan tebaası arasında ve bir
iç mücadele şeklinde başlamıştı, fakat çabucak dairesini genişletti; Alman prenslerinden Kalvinist olan
Palatina kontu, daha sonra Danimarka ve İsveç kralları, en sonra İspanyollar ve Fransızlar karıştı, bir
Avrupa savaşı şeklini aldı.
Kardinal Rişliyö 1635 tarihlerine doğru iç muhalefetlerden kurtulduğu için, İsveç, Felemenk ve Alman
prensleriyle ittifak yapmış, bütün kuvvetiyle savaşa girmişti. Mazaren aynı siyasette devam etti.
Birtakım başarılardan sonra Fransızların zapt ettikleri Alsas, Artuva ve Rusiyon gibi kıymetli araziler,
en sonunda 1648'de Vestefalya ve 1659'da Pirene antlaşmalarıyla kendilerine terk edildi. Bundan
başka bu iki antlaşma Avrupa'nın büyük bir kısmının kaderini Fransa ile müttefikleri lehinde
düzenliyordu: Bütün Alman prenslerinin dinî ve siyasî bağımsızlığı kabul ve tasdik edilmek suretiyle
mezhep savaşlarına son veriliyor, Habsburgların da emelleri tam bir iflasa uğruyordu. Fransa'nın
müttefikleri olan İsveç ile Brandeburg da Almanya'da önemli araziler elde ediyorlarl
İ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
137
di. Ballık Denizi adeta bir İsveç gölü olmaya, Brandeburg da Almanya ovasını işgale hazırlanmış
oluyordu. Bundan başka Felemenk'in bağımsızlığı kesin olarak tasdik olundu. Buna karşılık
Almanya'da anarşinin devamı, Avusturya ve İspanya Habsburglarını zayıflatıyordu. Avrupa'da
üstünlük, bundan sonra Fransa'ya geçmiştir diyebiliriz. Avrupa dengesi, bundan sonra Fransa'ya karşt
savunulacaktı.
FRANSA'YA KARSI MÜCADELE VE İTTİFAKLARI
1661'de Kardinal Mazaren öldüğü zaman XIV. Lui, kendisinin bizzat kendisine başvekil olacağını söylemisti. Gerçekten bu tarihten itibaren ölümüne kadar XIV. Lui başvekil tayin etmeyerek ve yalnız bazı
nazır, müşavir ve kumandanların yardımıyla hükümetin bütün işlerini şahsen takip ve idare etmiştir.
Bu müddet zarfında her iş için herkesi dinlemiş, fakat son kararı daima kendisi vermiştir. Yeniçağda
mutlakıyetin daha ileri bir örneğini başka yerde görmek mümkün değildir. Bu idare tarzı Fransa için
görünüşte çok parlak, fakat gerçekte çok felaketli olmuştur. Çünkü şan ve şeref peşinde koşan ve
iradesiyle ihtirasları için sınır tanımayan XIV. Lui Fransa'da mutlak hâkim olmakla yetinmek istememiş
bütün Avrupa'da üstünlüğünü kabul ettirmek ve bu arada Fransa Krallığı'nın da sınırlarını genişletmek
siyasetini gütmüştür. Bu siyasetin sonucu olmak üzere XIV. Lui şahsî hükümetinin elli dört senesinden
otuz senesini gittikçe daha uzun ve Fransa'yı haraplığa sürükleyen savaşlarla geçirmiştir.
Daha ilk zamanlarda birtakım protokol meseleleri münasebetiyle XIV. Lui İngiltere, İspanya ve papaya
karşı öncelik ve şeref üstünlüğü davasında bulundu ve bu davasını kabul ettirdi. XIV. Lui bu davasını
haklı göstermek için Hıristiyanlığın savunucusu tutumunu takınıyor, Müslümanlara karşı Haçlı seferleri
düzenlemek ve idare etmek emelinde bulunduğunu ilan ediyordu. Venediklileri Türklere karşı
savunmak için Kandiye'ye iki defa asker gönderdi. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa'ya. karşı Sengotar'da
savaşan Avusturyalılara da altı bin askerle yardım etti. Avusturyalılar kabul etseydi otuz bin asker
gönderecekti.
XIV. Lui'nin üstünlük emelleri, Avrupa'yı kana bulamakta gecikmedi: Lui, Pirene Antlaşması üzerine
İspanya kralının kızıyla evlenmişti: İspanya kralı
138
TARİH
ölünce karısının vaktiyle ödenmeyen çeyiz parasını ileri sürerek İspanya'ya ait arazinin bir kısmını
miras olarak istedi ve İspanya'ya karşı savaş açtı. Miras Savaşı adını alan bu savaş sırasında Fransa'nın
eğilimlerinden ürken Hollanda ve İngiltere İspanya ile ittifak yaptı. Buna rağmen sonuçta imzalanan
Ekslaşapel Antlaşması'yla (1668) Lui, Flandr arazisini ele geçirmeyi başardı.
Bundan sonra XIV. Lui aleyhinde yapılan ittifakı düzenlemiş bulunmaları ve Kalvinist ve cumhuriyetçi
olmaları dolayısıyla düşman olduğu Hollandalılara karşı tertibat almak istedi. Diplomasi yoluyla
Felemenk'! müttefiklerinden ayırdı. Üzerlerine saldırınca Felemenkliler, memleketlerini su altında
bırakarak pek güzel savundular. Gözleri açılan diğer devletler de Fransa aleyhine büyük bir ittifak
yaptılar. Fransızlar, bu ittifaka karşı gerçi bazı askerî başarılar kazandılar, fakat malî sıkıntı ve
Fransa'da yer yer ayaklanmalar, Lui'yi barış yapmak zorunda bıraktı. Bununla beraber sonuçta
imzalanan Nimeg Antlaşması'yla. (1678) Fransa, İspanya'dan Franş Konte'yi alarak kendi topraklarına
kattı.
Bu kolay başarılar üzerine Fransa'da XIV. Lui'ye "Büyük" unvanı verildi. Kudretinin en yüksek
derecesine çıkan Lui'nin ihtirası, cesareti ve gururu artmıştı. Artık hükümet adamlarının en ufak bir
itirazına tahammül edemiyor, dalkavukluk edenleri dinlemeyi tercih ediyordu. Barış devam ettiği
halde topraklarına yeni araziler katmak için bahaneler aradı, tahriklerde, müdahalelerde bulundu;
papayla bozuştu. Nihayet Nant Fermanı'nı kaldırdı (1685), Protestanlara şiddet gösterdi. Osmanlı
İmparatorluğu'nu bile tahrike kalkıştı. Bu saldırgan siyaset karşısında bir taraftan Almanya
imparatoru, İspanya, İsveç, Alman prenslerinin çoğu ve Savua Dukası, Avgusburg ittifakını yaptılar
(1686). Bu ittifaka bir müddet sonra Felemenk ve İngiltere de girdi. İttifakın en önemli unsuru
İngiltere tahtına geçmiş olan ///. Vilyem'di. Bu defa başlayan (1689) savaş, siyasî mutlakıyet ile dinî
hoşgörüsüzlüğe karşı açılmış bir prensip mücadelesiydi. Artık XIV. Lui devrinin parlak zamanı geçmişti.
Lui yeni fetihler için değil, kazanılanı korumak için dokuz sene kadar çarpıştı ve Fransa'nın da,
müttefiklerin de kuvvetleri tükenecek hale geldi. Türklerle Avusturyalılar aranırdaki savaş da devam
ediyordu. Her iki taraf barışı istiyordu. Risvik
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
139
(Ryswick) Antlaşması yapıldı (1697). Bu antlaşmayla Lui, savaş sırasında fethettiği yerleri geri vermek,
III. Vilyem'in de İngiltere krallığım tanımak ve daha ılımlı bir siyasete dönmek zorunda kaldı. Bununla
beraber beş sene sonra, 1702'de XIV. Lui, son bir defa daha bütün Avrupa'yı ayaklandırmıştır. Çünkü
İspanya Habsburglarmın sonuncusu olan II. Sari memleketinin paylaşılmasına meydan vermemek için
ölmeden evvel bir vasiyetname hazırlamış ve birinci derecede XIV. Lui'nin torunlarından birini varis
göstermişti, Lui de bunu kabul etmişti, ispanya Mirası Savaşı adını alan bu son savaşın ilk sebebi
budur. XIV. Lui, V. Filip adıyla İspanya tahtına geçen torunu, Fransa tahtı üzerindeki haklarını
koruduğu için günün birinde iki devlet birleşerek Avrupa dengesi bozulacak diyerek İngilizlerle
Hollandalılar, Avusturya Habsburglarına katıldılar ve yeniden büyük bir ittifak yaptılar. İspanya, bu
defa Fransa'nın müttefikiydi. Fakat bu müttefik zayıf olduğu ve savunulması gerektiği için Fransız
kuvvetlerinin dağılmasına sebep oluyordu. Fransa'nın eski yetkin kumandanları kalmamıştı. Aksine,
müttefiklerin usta kumandanları vardı. Bu sebeplerle Fransa 1709 tarihine kadar ağır yenilgilere
uğradı, büyük gayretlerle son birkaç basan elde edemeden barış yapamadı. İspanya Mirası Savaşı'na
son veren ve 17. asırdaki Vestefalya antlaşmalarına denk bir öneme sahip olan Ütreht (1713) ve
Raştat (1714) antlaşmalarıyla Fransa, Avrupa'da kayıplara uğramadı; XIV. Lui devrinin kazançları
korundu. Kayıpları Kuzey Amerika'da Kanada'nm doğu sahilini oluşturan Akadi (Acadie) ile TerreNeuve Adası'ndan ibaret kaldı.
Fransa'nın kayıpları az olmasına karşılık, bütün düşmanları -özellikle İspanya- zararına genişliyor ve
kuvvetleniyordu. Avusturya, Felemenk, Milan Dukalığı, Sardinya ve Napoli'yi, Savua dukası da kral
unvanıyla beraber Sicilya'yı aldı. Brandeburg elektörü de kral unvanını alıyordu. İngiltere'ye gelince,
sömürge ve ticaret siyasetine önem verdiği için Kana-da'daki Fransız sömürgeleri ile Akdeniz'in
anahtarı olan Cebelitarık mevkii ve Minorka Adası'yla ve bir de İspanyol sömürgelerinde bazı ticaret
imtiyazlarıyla yetindi. Özetle, şan ve şeref içinde başlayan XIV. Lui devri, bu savaşlar sonucunda
ümitsizlik ve sefalet içinde bitiyordu.
140
TARİH
C. GERİ ÇEKİLME DEVRİ (1683-1792)!
BÜYÜK GERİ ÇEKİLME VE KARLOFÇA ANLAŞMASI 1683-1699
İkinci Viyana Kuşatması'nı (1683) başarısızlığa uğratan en önemli darbe, Osmanlılara, Avusturyalılar
tarafından değil, İslav Lehliler tarafından vurulmuştu; Sobyeski, ordusuyla, Viyana'yı kuşatanları
arkadan baskına uğratmış olmasaydı, Kara Mustafa Pa-şa'nın kazanması, Roma Çasarlığı'nın
başkentlerinden biri olan ve Kanunî Süleyman ordularını geri çekilmek zorunda bırakan bu büyük
şehri, Viyana'yı zapt etmesi pek muhtemeldi. Sobyeski, Lehliler için sonuçlan pek de hayırlı olmayan
bu hareketi yaparken, Lehistan'ın doğusunda bulunan Moskova Çarlığı, çarlık tahtına geçirilen (1613)
Romanof hanedanının gayretiyle hayli kuvvetlenmiş ve önem kazanmış bulunuyordu. Romanof
hanedanından gelen çarlar, artık Avrupa devletleriyle siyasî ilişkilere de girişiyorlardı. Osmanlılar
Viyana önünden geri çekilirken de, Moskova carlan tahtına henüz bir çocuk olan /. Petro geçmiş
bulunuyordu.2
Viyana bozgunluğunun ardından, Osmanlı Devleti aleyhine Avusturya, Venedik, Lehistan ve Moskof
Devletleri "Kutsal İttifak" adını verdikleri bir ittifak yapmışlardı; Osmanlı İmparatorluğu aralıksız geri
çekilmek üzere bu müttefiklerle on beş sene uğraştı. Her müttefik devlet, bir taraftan Osmanlı
İmparatorluğu'na saldırdığından, Türk ordusu aynı zamanda bunlara karşılık vermek için parçalanmak
zorunda kalıyordu.
Avusturyalılar Macaristan'da, Venedikliler karaya asker çıkararak Mo-ra'da ve Bosna'da
ilerlemekteydiler. Moskoflar Kırım'a, Lehliler Podol-ya'ya saldırdılar. Avusturyalılar, az zamanda
Budin'i ve bütün Macaristan'ı zapt ederek Tuna'nın güneyine kadar ilerlediler (1689). Venedikliler de
bütün Mora'yı, Atina'yı, hatta Dalmaçya ve Bosna'da bazı yerleri işgal ettiler. Avusturyalılar bütün
Sırbistan'ı aldıktan başka Sofya'yı ve dolayısıy1 Bu devrin padişahları şunlardır: IV. Mehmet, II. Süleyman, II. Ahmet, II. Mustafa, III. Ahmet, I.
Mahmut, III. Osman, II. Mustafa, I. Abdülhamit.
2 Petro, 1672'de doğmuş ve 1682'de kız kardeşinin vesayeti altında olarak çar ilan edilmiştir.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
141
la bütün Balkanlar'ı tehdit ediyorlardı. Bu yenilgilerin etkisiyle tahttan indirilen Avcı Mehmet'in yerine
geçen //. Süleyman liderliğinde Edirne'de toplanan divan, Köprülü Mehmet Paşa'nın oğlu Fazıl
Mustafa Paşa'nm. sadrazamlığa getirilmesini tavsiyeden başka bir şey yapamadı.
Sadrazamlığa geçen Fazıl Mustafa Paşa'nın (1689) ilk işi memlekette adlî, malî ve genel reformlara
girişmek oldu. Bu suretle halkın kalbini kazandıktan sonra orduyu düzenledi ve müttefiklere karşı
saldırıya geçti.
Köprülüoğlu, bütün Sırbistan'ı kurtardı (1690). Mora'da Venediklilere, Kırım'da Ruslara karşı da bazı
başarılar elde edildi. Fakat, Köprülü'nün Salankamen Meydan Savaşı sırasında (1691), ordusunun
bozgunluk belirtileri göstermesi üzerine, buna engel olmak için, bir süvari kolu başında bizzat hücuma
kalkarak, alnına isabet eden kurşunla şehit düşmesi, o meydan savaşım Osmanlılara kaybettirdikten
başka bütün kayıpların geri alınması ümidini de kırdı.1 Avusturya'yla savaş halinde bulunan Fransa'nın
beraberce savaşa devam teklifi reddedilerek Karlofça Antlaşması imzalandı (1699) (Harita. 9).
Bu antlaşmaya göre, yirmi beş senelik bir ateşkes yapılıyor ve Temeş-var vilayeti dışında olmak üzere2
Erdel ve Macaristan Avusturya'ya; Mora ve Dalmaçya Venedik'e, Podolya ve Ukrayna Lehistan'a, Azak
Kalesi de Rusya'ya terk olundu. Bu antlaşma, Osmanlı imparatorluğu'nü ilk defa paylaşmak emeliyle
yapılan milletlerarası bir ittifakın sonucu olması itibariyle pek önemlidir.
Karlofça Antlaşması'ndan sonra, bir müddet devam eden geri alma giri-
1 Fazıl Mustafa Paşa, Köprülü Mehmet Paşa'nın ikinci oğludur. Osmanlı Devleti'nin en sıkıntılı
zamanlarından birinde sadrazamlık makamına gelmişti. Bazı başarılar ve geri almalarla iç ve dış
durumları hayli iyileştirmeyi başardı. Ölümünden bir müddet sonra, yine Köprülü ailesinden Mehmet
Paşa'nın kardeşinin oğlu Hüseyin Paşa (amcazade) sadrazam tayin edildi. İyi bir nam bırakan bu zat
Köprülü ailesinden gelen sadrazamların sonuncusudur. Durumu düzeltmek için barıştan başka çare
görmemiş olduğundan Karlofça Ateşkesi bunun zamanında imzalanmıştır.
2 Bu vilayeti Topal Cafer Paşa adlı gayretli bir kumandan başarıyla savunarak Avusturyalıların zapt ve
işgaline engel olabilmişti.
142
TARİH
simleri, aşağıda görüleceği gibi genel olarak başarılı olmamış ve aksine her savaş, kaybedilenleri
kazandıracak yerde, yeni kayıplara sebep olmuştur.1
RUSYA İMPARATORU 1. PETRONUN OSMANLILAR
ALEYHÇNDE HAREKETLERİ VE PROJELERİ
Karlofça Antlaşması yapıldığı zaman, Moskof Çarı I. Petro kız kardeşinin, anasının ve Moskof
asilzadelerinin vesayet ve müdahalelerinden kurtulup, hükümetin idaresini eline almış bulunuyordu.
Antlaşmanın yapılmasından dört sene evvel Kutsal İttifak'a dahil olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun
Azak Kalesi'ni kuşatmış, fakat zapt edemeyerek dönmüştü (1695); 1696'da, yeni hazırlıklarla tekrar
kuşatmaya başlamış ve bu sefer kaleyi zapt etmiştir; müttefiklerin galibiyetini tespit eden Karlofça
Antlaşması, Azak Kalesi'ni Moskof Çarlığı'na veriyordu.
Petro, Romanof hanedanından gelen Moskof çarlarının en meşhurudur: Petro'ya kadar, Altınordu
Türk hanlarının ve Bizans imparatorlarının teşkilat ve protokolüyle idare olunan Moskof Devleti'ni, bu
çar, Avrupa usulünde düzenlemek ve idare etmek istemiş ve Yeniçerilere benzeyen Strelits askerini
büyük bir şiddetle imha edip, yerine Avrupa usulünde alaylar kurmuş ve bunları Avrupa savaş
sanatına uygun bir tarzda eğitip donatmıştır; Petro ilk defa olarak Rus donanmasını kurmuştur.
Bunlardan başka, eski Moskof âdetlerini, eski Moskof kılık ve kıyafetlerini de zorla değiştirerek yalnız
devlet idaresini değil, halkın yaşam tarzını da değiştirmeye çalışmıştır; Petro, halkın dinî
müesseselerinde, eğitim usullerinde (ilk laik mektepler o zaman açılmıştır) ve toplumsal teşkilatında
dahi hayli değişiklik yapmayı başarmıştır. Petro, Osmanlıların Azak Kalesi'ni zapt etmekle, o zamana
kadar Osmanlıların pek de önem vermedikleri Moskoflar, imparatorluğun bir kalesini aldıktan başka
"Sultanın bakire kızı sayılan" Karadeniz'e de el uzatmış oluyorlardı. Petro, Karadeniz'e çıktıktan sonra,
Baltık Denizi'ne de çıkmak için Leh kralıyla ittifakını yenileyerek, 18. asrın ilk senesinden itibaren,
İsveçlilerle hayli uzun süren savaşlara başlamıştır.
O zamanlar İsveç Kralı, Osmanlıların "Demirbaş" dedikleri XII.
Bununla beraber, Türkler Macaristan'ı ve özellikle Budin'i (Res. 33-36) bir türlü unutmamışlardır: "Aldı
Nemçe bizim nazlı Budin'i..." nakaratlı destan, yanık bir besteyle bugüne kadar halk arasında söylenir
durur.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
143
Karl'dı. Savaşın ilk devresinde İsveçliler galip vaziyette bulunmuşlarsa da, Deli Petro'nun delice şiddeti
ve çok akıllıca takip fikri sayesinde, nihayet üstünlük Moskoflar tarafına geçmiş ve 1703 senesinde
Petro, yeni aldığı arazide ve Ballık Denizi'nin Fin Körfezi sahilinde Petersburg şehrini inşaya
başlamıştır. Bu şehir tamamen Batı usulünde inşa ediliyordu; şehrin adı bile Almancaydı.
Petro'dan itibaren Moskof Devletinin Petersburg devresi başlar ve artık Moskof veya Rus çarları
"Rusya İmparatoru" unvanını taşırlar. Birinci İmparator, I. Petro'dur. Petro, imparatorluğu ilan
olunduğu zaman basılan madalyaya "Petro, Grek imparatoru" diye yazdırarak, kendisinin eski Doğu
Roma, yani Bizans imparatorlarına halef olduğunu ima etmek istemiştir. Zaten Moskof çarlarının, III.
İvan'dan beri böyle bir iddiada bulundukları evvelce görülmüştü. Bu iddianın ne derecelerde Osmanlı
İmparatorluğu aleyhine yönelmiş olduğu meydandadır. Bazı tarih kitaplarında, Petro'nun bir
vasiyetnamesinden bahsolunur; bunun uydurma olduğu kesin olmakla beraber, içeriği Petro ve
haleflerinin emel ve hareketlerine uygundur. Bu vasiyetnamede Rusya'nın gelecekteki siyasetinin ne
olması gerekeceğinden bahsolunarak, Karadeniz'in, Boğazlar'ın, Doğu Anadolu'nun ve İran'ın zaptıyla
Akdeniz'e ve Hint Okyanusu'na çıkılması, Osmanlı memleketleriyle Hint'in zaptı ve Rumeli'nin
istilasında Avusturyalıların kuvvetinden de yararlanılması tavsiye edilmiştir.
AVUSTURYA VE rusyanın 18. asırda osmanlı devletini'ni sıkıştırmaları;
Devletler
rekabe tini osmanlı Devletinin varlığını korumadaki etkileri
Petro'nun vasiyetnamesi uydurma olmakla beraber,
18. asırda Avusturya'nın, Ruslarla birlikte Osmanlı
A Devleti'ni sıkıştırmış olduğu kesindir. Asırlardan beri
Osmanlı İmparatorluğuy'la çarpışıp gelen Nemçe Ça-
- sarlığı Karlofça Antlaşması ndan sonra, Tuna yi da geçerek Balkanlar'ı hüküm ve idaresi altına almayı emel
- edinmişti. Fakat Rusya İmparatoru Petro ve halefleri
- de Karadeniz'e çıkıp, Buğdan ve Eflak taraflarından
geçerek istanbul a ilerlemeyi tasarlamışlardı. Nemçe
çasarlarıyla Rusya çarları, bu dolaylarda birbirine rakip demekti. Bu rakipler bazen ayrı hareket ettiler,
bazen de kazandıklarını aralarında paylaşmak üzere uyuştular ve her iki durumda Osmanlı Devleti'ni
iki taraftan sıkıştırdılar.
144
TARİH
Lakin bu sırada Fransa-Avusturya ve İsveç-Rusya kavgaları ile İngiltere, Hollanda ve Prusya'nın Fransa,
Avusturya ve Rusya'yla daima uyuşmayan çıkarlarının çarpışması, nihayet Fransa'nın Doğu ticaretinde
sahip olduğu konumun Rusya ve Avusturya'nın güneye ilerlemesiyle bozulacağından korkması,
Habsburg ve Romanoflarm Osmanlı İmparatorluğu'ndan pek büyük parçalar kopararak "Doğu
Meselesi"ni sırf kendi çıkarlarına uygun bir tarzda halletmelerine engel oldu; oldu ama, Osmanlı
Devleti'nin yavaş yavaş ve durmaksızın önemli kayıplara uğrayarak gerilemesinin önünü alamadı. 18.
asırdan itibaren Osmanlı Imparatorluğu'nun varlığını koruyabilmesi, yalnız kendi iç kuvveti sayesinde
değil, büyük Avrupa devletlerinin birbirine zıt çıkarlarının çarpışması, yani tanınmış tabirle "devletler
rekabeti"nin etkisiyle mümkün olabilmiştir. Karlofça Antlaşması'm takip eden senelerde Osmanlı
Devleti bir müddet dış baskılardan masun kalabildi; çünkü Avusturya ve Rusya'nın başka
meşguliyetleri vardı.
Bu sıralarda İspanya tahtı veraseti meselesinden (1701-1713) dolayı Batı Avrupa ve özellikle
Avusturya batıda meşguldü. Rusya da, Baltık eyaletlerinin zaptı için İsveç'le savaş halindeydi.
Rusya'nın gittikçe kuvvetlenerek Osmanlı İmparatorluğu için büyük tehlike oluşturmakta olduğu
Osmanlılarca dikkate alınmadı; yapmakta olduğu reformların kıymet ve önemi gözden kaçırıldı. Bu
zamanlarda Türkiye'nin doğal müttefiki olan İsveç'in yalnız kalarak ezilmesine izin verildiği gibi, en
zorlu zamanında Avusturya'ya da ilişilmedi. Halbuki bir müddet sonra serbest kalan Rusya ve
Avusturya, Osmanlı İmparatorluğu'na tekrar saldırmakta bir an gecikmediler.
Rusların sınırlara saldırısı ve Türkiye'ye sığınan İsveç Kralı Demirbaş Kaıfın ısrarları üzerine Rusya'ya
savaş ilan edildi (1711). Üstün kuvvetlerle büyük Petro, Prut bataklıklarında tamamen sarıldı.
Petro'nun karısı Katerina'mn entrikaları sayesinde Ruslar büyük bir felaketten kurtuldular. Petro en
ağır şartlarla barışa razıyken Osmanlı ordusu kumandanı Baltacı Mehmet Paşa, hafif şartlarla barış
yaptı (Prut Antlaşması, 1711))- Rus ordusu kurtulmuştu.
Avusturya ise, İspanya Mirası Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın en kuvvet1 Bu antlaşmayla Petro, Azak Kalesi'ni geri veriyordu.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
145
H devleti olmuştu. Prut başarısından sonra, göze kestirilen Venedik'e savaş ilan edilmiş (1715) ve
bütün Mora kıtası geri alınmıştı. Avusturya buna seyirci kalmak istemediğinden o da savaşa girdi
(1716). Savaş, Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlandı.1 1718'de imzalanan Pasarofca Barış Antlaşması'ylâ Banat kıtası, Eflak'ın batı, Sırbistan ve Bosna'nın kuzey kısımları Avusturyalılara verildi. Mora
bize kaldı (Harita. 10). Bu suretle Avusturya'nın, limanın güneyine geçmesi, gelecekteki istilaları
kolaylaştıracaktı.
Pasarofca Antlaşmasından sonra sadrazamlığa Nevşehirli Damat İbrahim Paşa geçmişti (1718). On iki
sene süren sadrazamlığında memleketi imara ve iktisaden yükseltmeye çalıştı. İbrahim Paşa, Rusya ve
Avusturya'yla savaştan kaçınıyordu. Bununla beraber İbrahim Paşa memleketi ciddi şekilde ilerleme
yoluna sokamamış ve devletin servetini imar adına köşklere, saraylara ve bahçelerde lale
eğlencelerine sarf etmiştir. İbrahim Paşa devri Osmanlı tarihinde bu sebeple "Lale Devri" diye anılır
(1720-1730).
Bununla beraber bu devirde, Avrupa'dan üç asır sonra, Müteferrika ibrahim Efendi tarafından ilk
matbaa açılmış ve az bir müddet sonra da 7a-lova'da bir kâğıt fabrikası kurulmuştur. Bu matbaanın
açılması için 1726'da ferman yayımlanmış ve ilk basılan kitap da 31 Ocak 1729'da yayımlanmıştır. Bu
sıralarda faydalı bazı kitaplar da tercüme ettirilmiştir.
İbrahim Paşa dışarıdaki bir başarıyla konumunu güçlendirmek için İran'a saldırarak (1722) batı kısmını
almışsa da, Safevî hanedanının yerine geçen Türk Afşar kabilesinden Nadir Şah tekrar buraları geri
almıştır. Özel hayatı ve israfı dolayısıyla İbrahim Paşa'mn itibarı halkın gözünde pek düşüktü. Bu Paşa
bütün akrabalarını ve mensuplarını yüksek mevkilere yerleştirmişti; birtakım yetersiz kimselerin sırf
sadrazama bağlılığı dolayısıyla layık olmadıkları mevkilere geçmiş bulunmaları da halkı kızdırıyordu.
Patrona Halil'in başına topladığı halk isyan etti. Damat İbrahim Paşa idam edildi (1730). Geçici bir süre
için devlet idaresine hâkim olan Patrona Halil ve arkadaşları da sonradan idam olundular.
l Venediklileri mağlup eden Sadrazam Ali Paşa. Avusturyalılarla yaptığı Petervaradin Meydan
Savaşı'nda asker safları arasında kurşunla vurulup şehit olduğundan, savaş kaybedilmiş ("17181 ve
Avusturyalılara Banat kıtası ve Balkanlar yolu açılmıştır.
146
TARİH
Rusya, bundan sonra Doğu politikasında Avusturya ile tamamen müttefik olarak hareket etmiştir.
1736, 1768 ve 1787 seferlerinden birincisinde ve üçüncüsünde Avusturya Ruslarla beraber savaştı.
İkinci seferde Rusya yalnızdı. Birinci savaşın ardından Belgrad'da yapılan antlaşmalarla (1739) Kuzey
Sırbistan, Belgrad ve Kuzey Bosna geri alındı. Azak Kalesi Ruslarla kalmakla beraber, Rusların
Karadeniz'de ticarî ve askerî donanmaları olmayacaktı (Harita. 10). Bu antlaşmanın müddeti yirmi
yedi seneydi. Gerçekten, bu müddet zarfında barış devam etti. Avrupa bu sıralarda kanlı savaşlarla
meşgul olduğu halde, Osmanlı Devleti sıkı bir tarafsızlığı korumuştu.
BAZI TÜRK MEMLEKETLERİNİN OSMANLI VE RUSYA DEVLETİ
ARASINDA PAYLAŞILMASI
Damat İbrahim Paşa'nın İran Seferi'ni açmasına bir sebep, Rusya İmparatoru L Petro'nun Hazar Denizi
civarındaki Türk memleketlerini ve Müslümanların
DA PAYLAŞILMASI
yaşadığı Dağıstan kıtasını zapt ederek İran'a doğru
ilerlemesiydi. O zamanlar, İran anarşi içinde bulunuyordu. Ruslar, İran'ı istila ederek Osmanlı
Devleti'nin doğu sınırını kuşatırlarsa, Asya'daki Osmanlı memleketlerini de zapt etmeleri kolaylaşırdı.
Kırım'dan gelen haberler, bu hususlar hakkında sadrazamın dikkatini çekiyordu. İlk devirde Kafkas
Dağları'nın güneyine doğru ilerleyerek İran'a tabi Gürcüstan'a giren Osmanlı ordusu, Osmanlı
tabiiyetini kabul eden Dağıstanlılardan birisini, Şirvan Han'ı atamıştı. Bu sırada Ruslar da Derbent ve
Baku'yu almış bulunuyorlardı. Osmanlı ve Rus orduları birbirine yakınlaşmış olduklarından, arada
çatışma ve savaş ihtimali pek yakındı. Çarın talebiyle Fransa'nın İstanbul elçisi aracılık yaparak
Osmanlı ve Rusya İmparatorlukları arasında, İran'a tabi Güneydoğu Kafkasya'nın paylaşımı
kararlaştırıldı. Derbent ve Baku kaleleriyle Dağıstan'ın birtakım yerleri Ruslara kalacak, Şirvan Hanlığı,
Osmanlı padişahının tabisi bulunacaktı. Bu uzlaşma o zamanlar bile Osmanlılar arasında
memnuniyetsizliğe sebep olmuştu; "Sünnî Müslümanlar Moskoflara terk olundu" diye epey dedikodu
çıkmıştı. Nevşehirli İbrahim Paşa'nın, Petro ile bu uyuşması, Kafkasya'da yaşayan bir kısım Azerî
Türkün ve Türk kalesinin Rusya'ya terki ve Derbent, Baku dağ geçidinin, yani Anadolu yolunun Ruslara
açılması demekti (1724).
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
147
18. ASIRDA FRANSA'NIN DOĞU SİYASETİ BELGRAD ANTLAŞMALSRI
_ Karlofça Antlaşması'yla biten büyük savaşta, bütün Hıristiyan âlemi Papa'nın da yardım çağrısı ve
teşvi-kiyle imparator etrafında Türkler aleyhine toplan- nuştı. Bu müttefikler heyetine yukarıda
söylendiği gibi "Kutsal İttifak" adı verilmişti; Türkler aleyhine yürüyen ordu, tam bir Haçlı ordusuydu.
Habsburgların rakibi olan Fransızlar bile imparatora yardımcı asker göndermişlerdi. O sırada Fransa
tahtında, kendilerinin "Büyük Kral" dedikleri XIV. Lui bulunuyordu.
Osmanlıların Merkezî Avrupa'dan çıkarılmasına savaşta yardım etmiş olan Fransa, Avusturya'nın
Pasarofça Antlaşması'yla Tuna'yı aşıp Balkanlar'da ilerlemek ve Rusya'nın da Karadeniz'e çıkmak
yoluna girdiğini görünce, geleneksel Doğu siyasetine, yani Osmanlılarla dostluk siyasetine dönmek
zorunluluğunu hissetti; çünkü bir taraftan Avusturya'nın, diğer taraftan Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne
üstün gelerek Doğu'ya hâkim olmaları, Fransa'nın 16. asırdan, Kanunî Süleyman devrinden beri,
Doğu'da iktisaden sahip olduğu seçkin konumunu bozacaktı. Bunun içindir ki, Fransa, Belgrad
Antlaşmaları yapılırken Osmanlı Devleti'ne siyasî yardımda bulundu.
Bu devirde, Fransa'nın Doğu'yla ticareti çok genişlemişti. Fransa'nın bu hareket tarzı, iktisadî
çıkarlarını savunmak içindi. Fransa bu aracılığının mükâfatı olarak, evvelce aldığı kapitülasyonları
yenileyerek ve hükümlerini genişleterek ebedileştirdi (1740). Diğer hükümetler de, Fransızlara verilen
bu izinleri aldıklarından, kapitülasyonlar daha sonraları devletin iktisadî ve malî hayatında gerçek bir
engel oluşturdu. Türk milleti, siyasî esaretten olduğu gibi, bu iktisadî ve malî esaretten de ancak
Lozan'da kurtuldu.
OSMANLI KÜLTÜRÜNE AVRUPA MEDENİYETİNİN
ETKİLERİ İLK MATBAA KUMAŞ İMALETHANELERİ
LALE DEVRİROKOKO USLUBUNUN GİRMESİ
EDEBİYATTA ÇAPKINLIK ŞÜPHECİLİK VE
KARAMSARLIK
18. asırda, yani imparatorluğun gerileme devresinin geri çekilme kısmında, Osmanlı-Türklerinin
kendilerine has (original) kültürünün de zayıflayarak, artık Avrupa medeniyeti etkisi altına girmeye
başladığı görülür. Bu etkiler, yaratı kuvvetinin eksildiğini göstermek itibariyle, zayıflamayı ifade eder.
Lakin 17. asrın başlarından itibaren genel olarak Doğu medeniyetini hayli geride bırakarak ilerlemiş
olan Batı'nın medeniyetinden -isterse taklit suretiyle olsun- yararlanmakta çabukluk
göstermemek.Osmanlı Devletinin
148
TARİH
daha çok kuvvetten düşmesi sonucunu doğuracaktı. İmparatorluğun kuzey komşusu olan Moskova
Çarlığı, 18. asır başında Doğu medeniyetinden sıyrılarak Batı medeniyet havzasına girmek için çok
uğraşmış ve bundan da yararlanmıştı; kuvvetli bir Rusya İmparatorluğu kurulmuştu.
///. Ahmet'in (Res. 104) damadı ve sevgili sadrazamı Nevşehirli İbrahim Paşa (Res. 105) Nemçe çasarı
ve Fransa kralı saraylarına gidip gelen elçilerin hikayeleriyle Batı medeniyetinin, özellikle zevk, süs ve
gösterişle ilgili kısımlarına vurulmuş ve aynı zamanda o medeniyetin ciddî yönlerine de kıymet
verebilmiş, zeki ve zevke düşkün bir adamdı. Osmanlılar arasında Avrupa ilimlerinin, Avrupa
sanayiinin, Avrupa usulü eğlencelerin yayılmasına çalışmıştır.
Avrupa'da 15. asır ortalarında basımcılık sanatı uygulanarak, kitapların kolaylıkla artırılmasına ve bu
suretle ilimlerin ve marifetlerin çok dağıtılmasına imkân doğmuştu. İbrahim Paşa'nın koruması
altındaki Macarlı bir Türk, İbrahim Müteferrika Ağa, 1729'da kendi evinde bir matbaa kurmak iznini
aldı. Ulema ve özellikle ellerinden medarı maişetleri eksilecek olan hattat ve müstensihler* matbaa
aleyhinde bazı itirazlarda bulundularsa da, çıkarılan bir fetva ile bir hattı hümayun** meseleyi az çok
halletti. "Darüt-tabaatülâmire" adlı bir matbaa açılarak bir hayli kitap basıldı ki, ilk basılan kitap bir
Türk tarafından yazılan Arap lügat kitabının Türkçeye tercümesidir. "Vankulu" adlı bu kitaptan l 000
nüsha basılmıştır. Basılan kitapların çoğu tarih ve coğrafyaya aitti; bunlardan birisi "Tarihî Timur Gürgân"dır. Bu kitapların çok itinayla, dizgici hatası bırakılmaksızın, nefis bir şekilde basılmış oldukları,
bugüne kadar ele geçirilebilen nüshalarından anlaşılmaktadır (Res. 106-109). İbrahim Paşa, matbaa
açtırdıktan başka şurada burada tezgâhlar ve kumaş imalathaneleri yaptırtarak mahvolmak üzere
bulunan iç sanayiin canlandırılması için de hayli çalıştı. İstanbul'da yeniçerilerden seçme bir itfaiye
bölüğü kurdurdu. Lakin olumlu hizmetleri bunlarla sınırlı gibi kaldı. Savaştan kaçınarak ve iç idarede
bazı tedbirlerle tasarruf ederek biriktirdiği paranın çoğunu gösterişe, zevk ve sefaya sarf etmiştir.
Elçilikle Fransa'ya gönderilmiş olan Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet
* Mustensih: Yazıların suretini çıkaran kimse (Kaynak Yayınları'nın notu).
** Hattı hümayun: Padişahların herhangi bir iş için bizzat yazdıkları yazılar (Kaynak YaİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
149
Efendi ve oğlu Sait Mehmet Efendi, Versay saray ve köşklerinin, bahçe ve havuzlarının süs ve
görkemini, orada geçirilen hayatın şaşaa ve zevklerini söyleyip bitiremiyorlardı. İbrahim Paşa ve onun
telkini altında kaynatası III. Ahmet, Boğaziçi'nin bazı kısımlarıyla Kâğıthane Deresi civarını, Versay'a
benzetmek üzere imara kalkıştılar; o zamanın devlet adamları ve zenginleri de onlara uydular.
Sadabât (Res. 110), Nevbünyat ve Bağuferah gibi Farsça adlar takılan köşk ve yalılarda, sadrazam
kendisi, paşalar ve dalkavukları, kışın
helva sohbetleri ve baharda lale eğlenceleri düzenleyerek
vakit geçirirlerdi.
Şair Nedim (Res. 111) gibi şairler de efendilerine methiyeler, teşrifiyeler, yeni kasır, köşkler ve çeşmeler (Res. 112) hakkında tarih ve kasideler yazıp bu
eğlencelere edebî bir çeşni de katarlardı. İbrahim Paşa'nın açtığı bu sefalı zamanlara, Osmanlı tarihinde "Lale Devri" adı verilmiştir. Çünkü lale soğanı
dikmek ve aralarına geceleyin çırağlar (mumlar) yakıp donatmak çok moda
olmuş ve lale soğanının fiyatı da son derece yükselmiştir.
Lale Devri'nin zevk ve sefasının Batıdan esinlenmiş olduğu tarihlerde kayıtlı olmakla beraber bu eğlencelerin renk ve edası Doğu'cay di: Lale tam bir
Doğu çiçeği olduktan başka, eğlencede esas, lalelikler arasına serilmiş Doğu
hakları üstüne kurulan içki meclisinde, güzel sakiler rakı ve şarap dağıtırken,
müzik fasılları dinlemek ve bazı kadınların yaşmakları* arasına uzaktan küçük fındık altınları fırlatmaktan ibaret gibiydi. Şüphesiz çengi ve köçek de
oynatırlardı (Res. 113.). Fakat Versay'ın koruları arasındaki çifte çifte gezintiler ve çok edalı mönüe
dansları yoktu. j
Osmanlı mimarisi artık asaletini kaybetmeye başlamıştı.1 Süleymani* Yaşmak: Başla birlikte yüzü, ağzı kapatan örtü (Kaynak Yayınları'nın notu).
l Osmanlı kültürünün bu suretle Avrupa kültürüne karşı, her alanda yenilerek gerilemekte olduğu bir
zamanda bile, çok eski, halkın en derin tabakalarına kadar girmiş Türk medeniliğinin Avrupa'ya
üstünlüğünü gösteren bazı önemli olaylar bilinmektedir. Mesela 18. asır başlarında Avrupa halkı çiçek
aşısından tamamen habersizken, Türklerin köylerinde bile bu aşı başarıyla uygulanarak birçok çocuk
ölümden, körlükten kurtuluyordu. Osmanlı padişahının yanında İngiltere'nin elçisi olan zatın karısı,
Lady Mary Montegü, Edirne'den l Nisan 1717 tarihinde Londra'ya yazdığı mektupta, çiçek aşısına dair
gözlemlerini anlatmaktadır. Ve mektubunun bir yerinde "eğer gelirlerinden bir kısmını feda ederek
insaniyete yardım edecek kadar fazilet sahibi olduklarını bilseydim, bizim doktorların bazılarına
yazmayı ihmal etmezdim. Eğer yaşar ve geri gelirsem, onlarla mücadele etmeye kendimde cesaret
bulacağım..." diyor. İngiltere elçisinin eşi Madam Montegü bu mektubunu Londra'ya gönderdikten
seksen sene kadar sonra İngiliz doktorlarından Cenner çiçek aşısını keşfetmiştir.
150
TARİH
ye, Sultanahmet (Res. 114) ve Yeni Cami'yi (Res. 115) yapan büyük Türk sanatkârları (Sinan, Mehmet,
Kasım, Davut, Dalgıç Ahmet, Mustafa Ağalar) yerine Rum Simon ve Komyanos kalfalar geçmiş, Batı'nın
zevksiz rokoko üslubunu Türk üslubuna karıştırarak Nuruosmaniye Camii (Res. 116) (I. Mahmut
zamanında başlanmış ve III. Osman zamanında 1755'te yapılıp bitmiştir) gibi Osmanlı mimarisinin
gerilemesini gösteren eserler meydana getirmişlerdir. 18. asrın ortalarından itibaren, rokoko üslubu,
camilere (Res. 117), köşklere (Res. 118), çeşmelere (Res. 119), özetle her tarafa girmiş ve II. Mahmut
zamanına kadar devam ederek, yerini Fransa'nın imparatorluk üslubu'na terk etmiştir.1
Osmanlı İmparatorluğu'nun zafer ve gerçek ihtişam devrinde, Osmanlı resmî edebiyatının, Enderun
edebiyatının temsilcisi Şair Baki'ydi. İlk gerileme belirtilerinin inceleme ve eleştirisiyle durumun
iyileştirilmesi çareleri aranırken, Koçi Bey meşhur risalesini yazdığı sıralarda, eski kudret ve düzeni
özleyen Nefi de zehirli oklarıyla yukarıyı ve aşağıyı yaralayıp duruyordu. Gerileme, bütün Osmanlıların
yüreğini yakıp yüzünü kızartacak bir geri çekilme ve bozgunlukla III. Ahmet devrini sona erdirdiği
zaman, sefer ve savaştan yorulmuş Osmanlı yüksek sınıfı, bozgunluk ve utancını, zevkusafa içinde
unutmak maksadıyla Nevşehirli İbrahim Paşa gibi bir üstadın idaresi altında Lale Devri'nin sefahat
hayatına dalmıştı. Bu zamanın ruh halini, en mükemmel olarak Nedim dile getirdi. Onun şuh ve çapkın
şiirleri, Lale Devri'nin bugüne kadar gelen sedaları gibidir.
İbrahim Paşa'nın parçalanıp Sadabâd'ın tahrip edildiği sıralarda, Şair Nedim de ihtilalcilerin elinden
kaçıp kurtulmak için damdan dama atlarken düşüp ölmüştür.
Nedim'den sonra Osmanlı Devleti'nin gerilemesi daha tehlikeli bir şekil alınca, Osmanlı toplumunun
en bilinçli sınıfında, böyle zevk ve sefa ile kendini unutmak imkânları da kalmamış ve Osmanlı
edebiyatı, Koca Ra-gıp Paşa devrinden itibaren (18. asrın ikinci yarısı başları) şüphecilik ve karamsarlık
yolunda felsefeye dalmıştır. Koca Ragıp Paşa ve takipçileri1 18. asırda İstanbul'a gelen Frenk ressamları, Osmanlı toplumsal hayatını, İstanbul tiplerini ve bazı
törenleri gösteren resimler yapmışlardır. Bugüne kadar mevcut olan bu resimler, o zamanı
canlandırmaya hizmet eder (Res. 120-127).
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
151
nin felsefe eğilimli edebiyatından sonra, 18. asrın da sonlarında Şeyh Galip (1757-1798) ile Osmanlı
şiiri, Selçuk Devleti'nin son günlerinde olduğu gibi tasavvufa fazla gömüldü. Osmanlı toplumunun
gittikçe aşağılaşmasından elem duyan güzide ruhlar, çapkınlık ve karamsarlıkla da kendilerini artık
avutamadıklarından, nihayet tasavvufun dipsiz derinliklerinde boğulmak istemiş olacaklardır. Zaten
Anadolu Selçuk İmparatorluğu'nun dağılması zamanında yetişen büyük düşünür ve şair Mevlâna
Celâled-din'in Mesnevi'si, Şeyh Galip'in fikir ve ilham kaynağıydı: Galip Dede bir Mevlevî şeyhidir.
Bununla beraber Osmanlı kültürünün en çok gelişen mimarî ve edebiyatından, edebiyatıdır ki, asalet
ve hususiyetini uzun müddet, ta dağılma devrine kadar koruyabilmiştir.
OSMANLILARDA TARİHÇİLİK Osmanlı Türkleri arasında bir hayli tarihçi yetişmiş- tir. Bunların çoğu
olayları, doğru veya yanlış nakleden olay yazıcılarıdır. Bunlardan en eskileri, olayları sadelik ve saflıkla
naklederler. Hatta idealize etmek istedikleri zaman bile, saflıklarından dolayı, gerçek olayları,
tarihçilerin abartma veya yalanlarından ayırmak o kadar zor olmaz; Âşık Paşazade bunlardandır.
Osmanlılar, kültürce ilerledikten sonra tarihçiler, ağdalı ve muğlak yazmaya heves etmişlerdir; hele
okuyanların öğrenmemesi istenilen olayları, daha çok terimlere boğarak gerçekten anlaşılmaz bir hale
getirmişlerdir. Hoca Sadeddin Efendi'nın "Tacüttevarih" adlı eseri -ki Osmanlı Devleti'nin
kuruluşundan I. Selim'in ölümüne kadar olan olayları yazar- ağdalı ve düzenli Osmanlı tarihlerinin en
meşhurlarından sayılır. III. Mehmet'in hocası ve şeyhülislamı olan bu adam, Osmanlı tarihinin ilk
devrelerine dair yakın zamanlara kadar itibarlı sayılan şemayı kurmuştur. Tarih eleştirisine dair
zamanımızda ortaya konulan usuller, bu şemanın bazı yanlış veya yalan noktalarını bir dereceye kadar
gösterdi.
Tacüttevarih'ten sonra düzenli bir sırayla hayli ayrıntılı yazılmış tarihî eserlerden bütün Osmanlı
tarihini, 19. asır ortalarına kadar takip etmek mümkündür. Osmanlı hükümdarları, olayları kaydetmek
için vak'anüvis-lik adıyla bir özel memurluk da meydana getirmişlerdi. Bu birbirine bağlı tarihlerin
yazarlarının çoğu resmî vak'anüvislerdendir.*
* Vak'anüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
(Kaynak Yayınları'nın notu).
152
TARİH
hı
Osmanlı tarihçileri arasında en çok dikkat çeken sima, tarihçi Mustafa Na-inıa Efendi'dir (Ren. 128).
Halep Türklerinden olan bu zat, 17. asrın ikinci yarısında doğmuş ve 1715'te ölmüştür. Naima Efendi,
16. asrın son senelerinden başlayarak, 17. asrın ortalarına kadar olup geçen olayları nakleder.
Kitabının ibareleri sadedir; olayları iyi anlamıştır ve iyi anlatır; onları canlandırmak kudretini gösterir.
Olaylar zincirini açıklamaya çalışır; dikkate layık noktalar üzerine bazen genel görüşler ileri sürer;
bundan dolayı olayların ortaya çıkmasına sebep olan hususları bir derece eleştirmiş dahi olur. Kısacası
"Naima Tarihi", zamanımızda kullanılan tarih yazmak usullerine epey yakınlaşmıştır. Bugüne kadar
yararlanılarak okunan eserlerdendir.
TOPLUMSAL VE ASKETİ TEŞKİLATTA İKTİSADİ HAYATTA
VE İDARE DE BOZUKLUKLAR KARIŞIKLILIK VE
MİLLİ HAREKETLER ; MALİ SIKINTI VE BUNA KARŞI
ALINAN ÖNLEMLER
En mükemmel şekli Kanunî devrinde görülen Osmanii toplumsal teşkilatının o devirden itibaren gitsöylenmişti. Arazinin hükümdar hanedanına, büyük kumandan ve devlet adamlarına, nihayet bilfiil askerlikte yararlık gösterenlere dağıtılması esasına dayalı bir tür Osmanlı feodalitesi demek olan tımar ve-zeamet usulü; iki asır
zarfında, usul ve kanuna uymazlıklarla ve para hırsından doğan suiistimallerle tamamen bozulup karmakarışık bir hale gelmişti.
Eyalet askerlerini yetiştiren ve onları iyi şekilde idare eden bu arazi rejiminin bozulması, devletin
temelini sarsmıştı.
Osmanlı Devleti'nin dayandığı ikinci kuvvetli müessese de düzenli ordusu, yani yeniçeri (Res. 129,130)
ve sipahi ocaklarıydı.
Yeniçerilerin ve kapıkulu sipahilerinin düzenleri de Kanunî devrinden sonra bozulmaya başladı:
Devşirme çocuklarından başka birtakım serseriler de yeniçeriliğe girmeye yol buldular. Yeniçerilerin
evlenmelerine, barış zamanında birer sanatla meşgul olmalarına izin verildi. Bu evli barklı ve sanat
sahibi adamlar, artık kışlalarda durmaksızın talim görüp savaşa hazırlanan düzenli ordunun erleri
değillerdi; bunlar kendi evlerinde iş ve güçleriyle uğraşan şehir halkı oldular; ancak savaş zamanında
iyi kötü toplanarak sefere sevk olunabiliyorlardı; yani bir tür halk askeri (milis)
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
153
halini almışlardı. Askerin düzeninde böyle bir gedik açılması, Osmanlı Devleti'nin en sağlam kalesi olan
askerî kuvvetini zayıflatmıştı.
17. ve 18. asırlarda savaştan çok siyasetle meşgul olan bu askerî müesseselerde artık disiplinden eser
bile kalmamıştı. Saray kadınlarının, vezirlerin ve ulema sınıfının bol para vererek şahsî veya zümrevî
çıkarlarına alet ettikleri sipahi ve yeniçeriler, şiddet ve cüretlerini ve geleneksel cesaretlerini düşmana
karşı yapılan savaşlarda değil, siyasî ve iç çekişmelerde sarf ediyorlardı. Bir ara sipahi ve yeniçeri
ocakları arasına giren rekabet ve nifak, daimî Osmanlı ordusunun bu iki büyük kısmını birbiriyle
çarpış-ürmıştı. Evvela başkalarına alet olan bu askerler, daha sonra sırf kendi çıkar ve hesaplarına da
hareket eder olmuşlardı. Osmanlı ordusunun Kanunî devrindeki donanımı, dünyanın en mükemmeli
sayılırdı. Fakat savaş sanayii, Avrupa'da gittikçe ilerlemişken, Osmanlı memleketlerinde yerinde
sayarak eski halinde kalmıştı: Süleyman zamanında atılan mermer gülleler, 18. asır sonlarında bile
kullanılıyordu; top dökmek, tüfek ve kılıç yapmak gibi savaş sanayii de ilerlemek şöyle dursun,
gerilemişti. Strateji ve taktik usulleri, savaşlardaki tecrübelerle Avrupa'da adeta bir ilim halinde
derlenmişti; Osmanlılar arasındaysa hep eski usuller devam ediyordu. Avrupa'da ilim ve tecrübe
sahibi general ve kumandanlar belirli bir öğrenimle yetiştirilirken, Osmanlı orduları, tesadüfen vezir
olan kimselerin kumandası altına verilirdi. Bir vezir, hem siyaset ve idarede reis, yani sadrazam
olabildiği gibi, savaşta da başkumandan oluveriyordu. Hele bahriyece Avrupa donanmalarıyla Osmanlı
donanmasının arasındaki fark, Osmanlılar zararına pek büyümüştü. Bir zamanlar, bütün Akdeniz'e
hâkim olan Osmanlı donanması, 18. asır sonlarına doğru, Karadeniz ve Adalar Denizi'nde limanları
savunmaktan âciz bir derekeye inmişti. Avrupa'da yapılan yüksek bordalı büyük gemiler, Osmanlı
tersanelerinde yapılamıyordu; bunların planlarını ilim dairesinde çizecek uzmanlar bile yoktu.
Donanmaları idare edecek, ilim ve tecrübe sahibi kaptanlar kalmamıştı. 18. asır sonlarına doğru
Osmanlı kaptanlarının, en basit coğrafî bilgilerden bile habersiz oldukları, bazı şahitlerin rivayetleriyle
tespit olunmuştur.
Bu eksiklikler, askerî yenilgilerin sürüp gitmesiyle belirginleşmiş olduğundan, asrın sonlarına doğru,
kara ve deniz kuvvetlerinin iyileştirilmesi,
154
TARİH
uzman topçu kıtaları oluşturulması, savaş levazımının usulü dairesinde imali ve yeni usulde gemiler
inşası gibi bazı girişimlerde bulunulmuş ve bunların hazırlanması Avrupa'dan gelme bazı serserilere
verilmişti. Bu girişimlerden ciddî bir sonuç alınamadı.
Bütün bu olaylar, Osmanlı toplumunun artık kendiliğinden, yabancılara muhtaç olmaksızın, kendi
askerî ihtiyaçlarını sağlayabilecek buluşlarda bulunamamış olduğunu, yani kendi iç kuvvetiyle bu
alanda ve bunları hazırlayan ilim ve sanayi alanında gelişememiş olduğunu göstermektedir; yani
Avrupa'nın medenî ilerlemesi, bu hususta Osmanlıları geride bırakıp, kendine muhtaç bir hale
getirmiş demektir.
Osmanlı toplumunun iktisadi alanda da ilerleyememiş olduğu, 16. asırda ve 17. asır başlarında
görülen sanayi alanındaki gelişme derecesinin yük-selmeyip aksine düşmesiyle anlaşılabilir: Damat
İbrahim Paşa yok olma durumundaki bazı sanayii, mesela çiniciliği canlandırmaya çalışmak
zorunluluğunu duymuştu; kâğıt fabrikası gibi bazı imalathaneler de yaptırmıştı. Çoğunluğu iyi
sonuçlanmayan ve aralıksız süren birçok savaş, doğal olarak ticarette güvenliği kaldırmıştı.
Savaşlardan başka, eyalet idarelerindeki düzensizlik, ziraatla uğraşanların devamlı ve güvenli
çalışmalarına engel olarak Rumeli ve Anadolu çiftçilerinin eski refahını eksiltmişti. Anadolu'nun bitip
tükenmek bilmeyen ayaklanmaları, idarede düzensizlik ve adaletsizlikle beraber, çiftçinin iktisadî
sıkıntısının delilidir.
Gerek saltanat merkezinde, gerek eyaletlerde idarî düzen ve idarî ahlak pek bozulmuştu. Para ve
hançer her şeyi almaya, her şeyi yaptırmaya, her iddiada bulunmaya yetiyordu; hukukî müesseselerin
kıymeti hemen hiç kalmamıştı. Parası çok olan veya bir kısım yeniçeri ve sipahinin hançer ve kılıçlarına
dayanan, yahut vilayetlerde maiyetine önemlice bir kuvvet toplayan adamlar, hediye ve rüşvet
vererek veya korkutarak en yüksek makamlara, hatta sadrazamlık ve şeyhülislamlık mevkilerine
geçebiliyorlardı. Eyalet hâkimlikleri parayla alınırdı. Parasına veya kuvvetine güvenen eyalet hâkimi,
kendisini saltanat merkezine hiç bağlı saymayarak bağımsız olarak hareket etmeye cüret ederdi.
Kafasını kesip yerine daha itaatkâr birini geçirmek için İstanbul'dan görderilen gizli memurlar, daha
yerlerine varmadan, haklarında idam hükmü verilen kimseler tarafından haber alınarak, yolda
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
155
öldürülürdü. Bu suretle uzak eyaletlerin, mesela Bağdat, Yemen ve Mısır'ın hâkimleri adeta bağımsız
birer hükümdar gibi hareket ederlerdi.
Padişahlar hediye alırdı. Padişahlar yanındakilerin rüşvet ve yiyiciliklerine engel olabilecek bir kudret
göstermezlerdi. Böyle bir heyet içinde Tarhon-cu Ahmet Paşa gibi doğrulukla iş görmek isteyenler
ezilip mahvedilirdi.
Siyasî cezalar son derece şiddetliydi. Doğru veya yanlış bir siyasî suç yüklenen adam, isterse sadrazam
olsun, padişahın emriyle derhal katledile-bilirdi. Devletin önemli memuriyetlerini kapmak için, devlet
adamı sayılan kişiler arasında müthiş rekabetler, entrikalar vardı; bunlar birbiri aleyhine yalanlardan,
iftiralardan asla çekinmezlerdi. Yani siyasî ahlak çok bozuktu. Üç ay evvel sadrazamlık makamına
büyük bir gösteriş ve görkemle geçen adamın, üç ay sonra kesik başının sarayın avlusunda teşhir
edilmesi sıradan durumlardandı. Buna rağmen sadrazamlar, vezirler ve diğer büyük memurlar, haklı
olarak cezalandırılmalarını gerektirecek hareketlerden bile çekinmezlerdi. Yarını emin görmeyen bu
adamlar, bugünkü konumlarından azamî ölçüde yararlanmaya uğraşırlar ve bazen kendilerine rakip
olabilecek kimselerin hepsini ortadan kaldırmaya kadar giderlerdi. Mesela Köprülü Mehmet Paşa,
belli başlı paşaların tamamını idam ettirmiştir.
Böyle bir idarenin halkı hoşnutsuz bırakmaması ve sonuç olarak birçok karışıklık ve kargaşalıklar
doğurmaması mümkün değildir. Bu kargaşalıklar, kısmen eyaletlerde, kısmen başkentte olmuştur ve
başkent kargaşalıkları, çoğunlukla yeniçeri ve sipahilerin, hükümetin idaresini beğenmeyerek,
sadrazam ve diğer vezirlerin öldürülmesini talep etmeleri tarzında gerçekleşmiştir. Bazen iş vezirlerle
de kalmaz, bizzat padişahın tahttan indirilme-siyle ve nadiren de katliyle (H. Osman, L İbrahim gibi)
sonuçlanırdı. Bu askerî ayaklanmalarda İstanbul halkının çoğunlukla karışmayıp tarafsız kaldığı
görülür. Bazılarında İstanbul halkının fakir kısmı, yeniçerilerin harekâtına katılır. Bunun en bariz
örneği, Patrona Halil Ayaklanması'dır.
Patrona Halil Ayaklanması, İstanbul fukarasının, Lale Devri'nin zevk düşkünlerine karşı bir ihtilali gibi
görünmektedir. Bir hamam hademesi olan Patrona Halil ve etrafına toplananlar, yeniçeri ve
sipahilerin ağa ve zabitleri değil, fakir esnaftan olan neferleridir. Osmanlı tarihlerinin yazdığına göre
İstanbul'un bütün "haşaratı", yani işsiz, güçsüz, serseri ve aç, çıplak kısımları bunlara katıldı.
Cemaatleri büyüyüp kuvvetlenince, yine
156
TARİH
üst tabakadan sayılmayan bazı kimseleri başlarına geçirdiler; mesela Saraç Mehmet adlı birini yeniçeri
ağası ve müderrislerden Deli İbrahim adlı diğer birini de İstanbul kadısı olarak atadılar. İhtilalin hedefi,
Damat İbrahim Paşa ile ona uyan şeyhülislam ve bazı büyük devlet adamlarıydı. Bunları İran
bozgunluklarına sebep olmakla ve padişahın sefere gitmesine engel olup İstanbul'da zevk ve sefa
hayatı geçirmekle ve fakir halkı soymakla suçluyorlardı. İhtilalciler başarılı olunca, yani sadrazam ve
arkadaşları öldürülüp, padişah tahttan indirilince, yeni padişah Sultan L Mahmut, huzuruna giren
Patrona Halil'den ne istediğini sordu. Halil ise, halka çok ağır gelen ve Kâğıthane köşklerinin yapılması
için İstanbul halkından alınan malikâne vergisinin kaldırılmasını istemekle yetindi. İstanbul'un fakir
halkının Kâğıthane köşklerine düşmanlığı çok şiddetliydi. İstanbul Kadısı Deli İbrahim, bu köşklerin
yakılması için fetva çıkardı.
Padişah ancak yıkılmasına izin verdi. İstanbul'da ne kadar "haşarat" varsa oraya üşüştüler; devlet
adamlarına ait olan ve altı yedi seneden beri inşa olunup etrafı güzel bağ ve bahçelerle süslü, yüz
yirmiyi aşkın köşkü üç günde yıktılar! Bu suretle zevk düşkünü İbrahim Paşa'dan bir daha hınçlarını
aldılar! Bu barbarca hareketler, toplumsal isyanların bütün özelliklerini göstermektedir.
Dikkate değerdir ki, bu ihtilalciler, Damat İbrahim Paşa devrinde zevk ve sefahat için yapılan köşklere
bu kadar düşmanlık gösterdikleri halde, ilim ve öğretime hizmet için başlayan işlere, mesela
matbaacılığa hiçbir zarar dokundurmadılar: İbrahim Müteferrika'nın basmahanesine ilişen olmadı;
yeni padişah I. Mahmut zamanında kitap bastırılmaya devam edildi. Bu da gösteriyor ki, ihtilal
bağnazlıktan çok iktisadî sebeplerin etkisiyle gerçekleşmiştir.
Osmanlı Devleti'nin gerileme devresinde toplumsal ihtilaller eksik olmadığı gibi, milli ihtilallerin de
başlangıcı görünmektedir: Mesela I. Pet-ro Osmanlı Devleti'yle savaşırken, Rumeli'nin çeşitli
taraflarına tahrikçiler göndererek, Hıristiyan tebaayı metbu devletleri aleyhine ve din adına
ayaklanmaya davet etmiştir. Petro'nun halefleri, bu siyasî taktiği tekrarlayarak Osmanlı tebaası
Hıristiyanları evvela din ve daha sonra milliyet adına kışkırtmaktan geri kalmayacaklar ve bundan
Osmanlı Hükümeti aleyhine birçok semereler toplayacaklardır.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
157
Osmanlı Devleti'nin malî sıkıntısı, 18. asır sonlarına doğru daha çok artmıştı. Çünkü artık muzaffer
seferlerin ganimeti, yabancı devletlerin vergileri ve zengin bazı eyalet ve beyliklerin gelirleri gelmez
olmuş ve bunca savaşla ve kötü idarelerle .iktisadî refahı bozulan diğer tebaanın da yergi verme gücü
azalmıştı. Bunun üzerine masrafın kısılmasına çalışılıyor, halkta tasarrufu amaçlayan bazı fermanlar
çıkarılıyor ve aynı zamanda masrafı karşılamak üzere mallara el konulması ve tağşişi sikke (paradaki
kıymetli maddenin ek-siltilmesi) gibi öteden beri yürürlükte olan tedbirler uygulanıyor, fakat yine
masraf açığı kapatılamıyordu. Sikkenin tağşişinde o kadar ileri gidilmişti ki, o zamanlar Osmanlı
hizmetinde bulunan yabancılardan Baron de Ton hatıratında belki abartılı olarak şöyle yazar:
"Osmanlı memleketinde kalpazanlar bile halk yararına hizmet ediyorlar; nasıl bir alaşım kullanırlarsa
kullansınlar, yaptıkları para mutlaka Darphanei Amire sikkelerinden daha kıymetlidir."
RUS SAVAŞLARI AVUSTURYA'NIN RUSLARA YARDIMI
KAYNARCA VE YAŞ ANLAŞMALARI
yan savaş karada, ismail Kalesi civarında Türk ordu- sunun yenilgisi ve Çeşme civarında Türk
donanması-nın imhasıyla sonuçlandı. 1774'te imzalanan Küçük
Kaynarca Antlaşması ile Kırım bağımsız oldu (Harita. 10). Özü (Dinyeper) ile Aksu (Buğ) ırmakları
arasındaki arazi Ruslara verildi. Araziyle ilgili bu hükümlerden daha ağır olmak üzere Ruslar
Karadeniz'de donanma bulundurmak hakkını aldılar ve dolambaçlı ifadelerle Türkiye'deki bütün
Ortodoksların koruyucusu konumuna geçtiler. Rusların Hıristiyan tebaanın bir kısmım korumaları
altına alma girişimleri, Fransızların 1740 kapitülasyonlarından esinlenmiştir. Savaşa katılmamasına
mükâfat olarak Bukovina da Avusturya'ya verildi. Rusya Lehistan'ı paylaştıktan sonra Kırım'ı da işgal
etmiş ve topraklarına katmıştı (1783). Katerina'nın Kırım'da ve Güney Rusya'da yaptığı gösteriler
üzerine Rusya'ya tekrar savaş açıldı (1787). Antlaşmaları gereğince, Avusturya da Rusya'yla beraber
hareket etti. Ruslar, Karadeniz sahillerinde bazı kaleleri ve Avusturyalılar da Belgrad'ı zapt ettiler.
İsveç'in, Türkiye'nin müttefiki sıfatıyla Ruslara saldırısı ve Lehlilerin de ihtilal yaparak harekete
geçmeleri Rusların ve Avusturyalıların istilalarını durdurdu. Avusturyalılarla Zistovi Antlaşması (1791)
158
TARİH
yapıldı. Fransız İhtilali'mn başlaması dikkatleri Batı'ya çektiğinden bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu
için hemen kayıpsız denecek bir tarzda bitmiş ve Ruslarla da bir sene sonra Yaş Antlaşması (1792)
yapılmıştır.
II KATFRİNA'NIN osmanlı devletinin imha planları hiristiyan
hiristiyan Tebaayı
18. asır başında I- Petro Rusya imparatoruydu; asrın sonlarına doğru II. Katerina asıl imparator olan
ko-casını öldürtüp, çarlar tahtına geçti (1763-1796). Petro'nun izince giderek iç idarede bir hayli
reform yapan ve Lehistan'la Osmanlı Devleti aleyhindeki savaşlarında büyük başarılar kazanan bu
Alman karısına da Ruslar Pet-ro'ya verdikleri Büyük unvanını takmışlardır. Katerina Lehistan'ı Prusya
ve Avusturya ile uyuşup paylaştırdı; bu suretle Leh Krallığı bir müddet için ortadan kalktı. Aynı işlemi,
Osmanlı Devleti üzerine de uygulamak, Osmanlı İmparatorluğu'nun hayatına son vermek Katerina'nın
emeliydi. Bu suretle, Rusya Akdeniz'e ve Hint denizlerine çıkabilecekti. Osmanlılarla yaptığı birinci
savaşta (1768-1774) Karadeniz'e çıktıktan sonra, ikinci savaşa (1787-1791) başlamadan önce, Nemçe
Çasarı //. İozefle 1781'de meşhur Grek Projesi'ni hazırladı. Bu projeye göre Osmanlı memleketinin
Avrupa'da bulunan bir parçası Rusya ve Avusturya arasında bölünüyor, diğer bir parçası da, Rusya'nın
koruması altında, eski Bizans İmparatorluğu'nun canlandırılması suretiyle yine Rusya eline geçiyordu.
Bizans papazları, I. Petro zamanından beri Rusya'nın bütün Hıristiyan tebaayı Osmanlı saltanatı
tabiiyetinden kurtaracağı fikirlerini, Ortodoks reaya* arasında yaymaktaydılar; Rusya çarlarını
Ortodoksluğun kurtarıcısı gibi göstererek Osmanlı ülkesinde yaşayan bütün Ortodoksları Rus çarlarına
fikren ve hissen bağlıyorlardı. II. Katerina'nın Türk savaşları zamanında, bu propaganda daha büyük
ölçekte yapıldı. Mora, Adalar ve Rumeli'nin bazı taraflarında reayanın ayaklanmaları da görüldü. I.
Petro zamanında ekilen fesat tohumları artık filizlenmeye başlamıştı. Kaynarca Antlaşması, Ruslar
tarafından, Rusya'yı Hıristiyan tebaanın koruyucusu gibi tanıyor şeklinde yorumlanınca, çarların reaya
üzerinde etki ve nüfuzları daha çok arttı; Ruslara güvenerek reayanın metbu hükümetleri aleyhine
hareketleri de o oranda çoğaldı.
* Reaya: Tanzimat'tan önce Osmanlı İmparatorluğu'nun Müslüman olmayan uvruklan
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
159
KIRIM İSTİLASININ ÖNEMİ HİLAFET FİKRİNDEN FRANSIZLARIN
yaralanmak istemeleri
İki Rus savaşı arasında Kaynarca Antlaşması'mn bağımsız devlet olarak tanıdığı Kırım Hanlım Rusva
tarafından istila edilmiş ve bu haksız hareketi Osmanii Devleti de onaylayıp kabul etmek zorunda kalmıştı (1783). Osmanlı İmparatorluğu'na dahil, tabi
devletlerden bir Türk hanlığının, Rusya'nın etkisiyle evvela bağımsız tanınması, birkaç sene sonra da
Rusya'nın bir vilayeti haline geçmesi, Osmanlılara ağır geldi. O zamana kadar bu önemde Müslüman
ve Türk bir kıta imparatorluktan koparılmış değildi. Bundan başka Kırım'ın Ruslar tarafından istilası,
Azak Denizi'nin tamamen Rusya eline geçmesi, Karadeniz'in kuzey ve doğu kıyılarının kısmen Rusya'ya
tabi olması, Anadolu'yu, Boğazlar'ı ve başkenti yakından tehdit edebilecek olan Kırım Yarımada-sı'nın
mükemmel limanlarıyla korkunç bir düşmanın elinde tehlikeli bir silah olarak kalması demekti.
İstanbul kamuoyu, Kırım'ın terki üzerine çok bulanmıştı. Devleti idare edenler bu kaybın önemini
takdir ediyorlardı, halk da heyecandaydı; bu etkiler altında İkinci Rus Savaşı başlamıştı (1787). Bu
savaşta büyük kayıplara uğranılmadı; fakat Kırım da geri alınamadı.
Rusya'nın Karadeniz'e çıkması ve birinci savaş sırasında Avrupa'yı dolanarak gelen bir Rus
donanmasının Adalar Denizi'nde Osmanlı donanmasını yakması (Çeşme Savaşı), Yakındoğu'nun artık
her taraftan Rus kuvvetlerinin tehdidi altında bulunduğunu göstererek, Fransa ve İngiltere gibi
Doğu'da iktisadî ve siyasî çıkarları bulunan Batı Avrupa devletlerini hayli telaşa düşürdü. İngilizler,
başlangıçta Ruslara eğilimliyken onlar da nihayet tehlikenin önemini anladılar ve Osmanlı tarafına
eğilim gösterir oldular. Kaynarca Antlaşması'mn ardından, Fransızlar, Kırım'ın Osmanlı sultanlarına
olan bağının büsbütün kesilmemesi için, I. Selim zamanında Osmanlı padişahlarına geçen İslam
hilafeti kuvvetinden yararlanılmasına çalıştılar.
Yavuz Selim'den sonra, Osmanlı padişahları İslam halifesi olduklarını adeta unutmuşlardı. Kılıçlarının
iyi bilenmiş, barutlarının kuru, toplarının düşman toplarına üstün, askerlerinin düşman askerlerinden
daha iyi talimli ve disiplinli olduğu zamanlar, bu gibi aletlere zaten ihtiyaç yoktu. Kanunî
160
TARİH
Süleyman ve halefleri, İslam halifesi olmaktan çok Roma imparatoru olmak iddiasındaydılar. Aralıksız
yenilgi ve kayıplarla geri çekilen Osmanlı Devleti, bir Türk ve Müslüman memleketini elinden
kaçırdıktan sonradır ki, yabancıların, özellikle Fransızların teşvikiyle halifelik sıfatından bir fayda
çıkarmak ümidine düştü. Osmanlılar, II. Katerina ile ilk savaşlarını kaybettikleri sırada, İstanbul'daki
İsveç elçiliğinin tercümanı olan Hassonoğlu Muratcan adlı bir Ermeni (Muradja d'Hosson), esaslarını
eski Arapça kitaplardan alarak ve bunları Batı usulüyle düzenleyerek bir halifelik teorisi ortaya
çıkarmıştır. Kaynarca Antlaşması'nın ardından, bu teoriye dayanarak, Aynalı Kavak Antlaşmasıyla
(1779) Kırım'ın bazı şer'i işlerinin İstanbul'a bağlanması kararlaştırılmıştı; lakin gerçek kuvvet önünde
bu gibi teorilerin ciddî bir önemi olamayacağından, dört sene sonra Osmanlı Devleti 1783
Antlaşması'yla. Kırım'ın Rusya topraklarına katılmasını kabul etti ve halifelik teorisinden doğan bütün
haklarından da vazgeçmek zorunda kaldı.
D. ON SEKİZİNCİ ASIRDA AVRUPA
/. ON SEKİZİNCİ ASIRDA AVRUPA'YA GENEL BİR BAKIŞ
18. ASIR DEVLET- lerinin genel vasıfları
17. asırda üstünlük ve hâkimiyet davasında bulunan kuvvetli devletlere karşı açılan denge savaşları,
mücadele eden devletlerin tamamını az çok zayıflatmıştı. Özellikle 18. asrın başında gerçekleşen
ispanya Mirası Savaşı Fransa'yı çok zedelemişti. Doğu Avrupa'da da İsveç'in genişlemek arzusundan
doğan Kuzey Savaşı, Avrupa'nın kuzeyindeki bu kuvvetli devleti çok yorduğu gibi, Katolik olmayan
komşularına karşı giriştiği savaşlar da Lehistan'ı tamamıyla kuvvetten düşürmeye sebep olmuştu.
Osmanlı İmpartor-luğu'nun Karlofça Antlaşması'yla Avrupa'da büyük bir gerilemeye katlandığı evvelce
görülmüştür. Özetle 18. asır başında Avrupa'nın doğusunda 17. asrın en kuvvetli üç devleti (Osmanlı,
İsveç ve Leh devletleri) gerileme içinde görülmektedir. Bu gerileme bütün asır içinde devam eder: LeİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
161
histan tamamen yıkılır; Osmanlı ve İsveç devletleri zayıf düşer. Bu devletlerin zararına olarak gelişen
Rusya, Prusya ve Avusturya devletleriyse Avrupa siyasetinde önemli roller oynamaya adaydırlar. Batı
Avrupa devletlerine gelince, sömürge siyasetine verilen önem sayesinde yeni gelişme imkânları
bulurlar. 17. asır savaşlarının doğurduğu felaketler, bu asrın hâkim hükümet şekli olan mutlakıyetin,
en iyi idare tarzı olmadığı fikrini doğurmuştur. Bundan dolayı bazı memleketlerde hükümdarlar, siyasî
kudretlerini feda etmeksizin, toplumsal, mülkî ve iktisadî reformlar yapmayı kendi çıkarları için
zorunlu görüyorlar, bu suretle aydın mutlakıyetleri ortaya çıkar. Bu idare tarzının yer bulması,
mutlakiyetin zayıflığını gösterir. Zaten 16. asırdan beri gerçekleşen fikrî ve iktisadî gelişmeler,
burjuvazi sınıfının hükümete katılımını hazırlamıştı; asrın sonlarında kuvvetlenmeye başlayan
parlamentarizm ve demokrasi hareketleri bir sonraki asırda devam edecektir.
2. ON SEKİZİNCİ ASIRDA AVRUPA DEVLETLERİ
Rusya'nın 17. asırda Avrupalılaşmak için bazı gayretler gösterdiği evvelce görülmüştü. Bununla
beraber 1689 tarihinde /. Petro tahta çıktığı zaman Rusya, tamamen Avrupaî olan hiçbir şeye sahip
değildi. Ahlak, kıyafet, âdetler, zevkler, özetle her şey karışmış, medeniyeti evvelce taşıdığı Doğu
vasıflarını, saflığını kaybetmişti. Bundan başka Rusya, Batı devletleriyle serbestçe temas ve ilişkide
bulunamıyordu; çünkü Türk arazisi onu Karadeniz'den, İsveç eyaletleri Baltık'tan, Lehistan da Merkezî
Avrupa'dan ayırıyordu. Bu üç engel içinden denizlere ve Merkezî Avrupa'ya "pencere açmak"
zorundaydı. İşte Rus çarlarının 18. asır içinde başarmaya çalıştıkları işler, Ruslan Avru-palılaştırmak,
Rusya'yı denizlere kadar genişleterek Batı Avrupa ile daha kolay ilişkide bulunacak bir hale getirmek
olmuştur. I. Petro (1685-1725) şiddetli bir despotlukla memleketinin medenî gelişimini
çabuklaştırmak ve tebaasını, Hollanda, Almanya veya Fransa'da gördüğü insanlara benzetmek için
birçok emirnameler çıkardı, şiddetler gösterdi. Fakat yalnız
162
TARİH
görünümünü ve yüksek tabakalarını biraz değiştirebildi. Petro'nun başladığı işe, kendisinden sonra
gelenlerden Elizabeta bir dereceye kadar ve biraz sonra //. Katerina (1763-1796) oldukça faaliyetle
devam etti.
Medenî ve toplumsal bir değişiklik sağlamak için sarf edilen gayretler tam bir başarı sağlayamamışsa
da, Rusya'yı büyütmek için takip edilen dış siyasetin çok önemli sonuçlar verdiği aşağıda görülecektir.
Avrupa'nın doğusundaki devletlerin hemen tamamı gerileme içinde yuvarlanırken Rusya'nın büyük
gelişmeler kazanması ve soyutlanmış konumundan kurtularak Avrupa siyasetinde önemli bir rol
oynamaya başlaması, 18. asrın en önemli olaylarından biri sayılmak lazım gelir.
LEHİSTAN
Lehistan'ın gerilemesi 18. asırda hızlanır, asrın sonlarına doğru bu devlet haritadan tamamen silinir.
Lehistan'ın felaketi, memleket içinde anarşiyi devam ettiren hükümet rejiminin bir sonucudur.
Gerçekten Lehistan'ın idare tarzı, kral öldükçe hırslı komşuların Lehistan'ın içişlerine karışmasına çok
uygundu. Bu sebeple memleket, 18. asırda birbiri ardından Saksonlarm, İsveçlilerin ve Rusların
boyunduruğu altında kaldı. Daha 17. asrın sonlarında Saksonya Elektörü Avgust, Lehistan kralı
seçilmişti. Bu yabancı kral, Lehistan'ı bir sömürgeymiş gibi idare etti. Bundan dolayı Avgust,
Danimarka ve Rusya'yla ittifak yaparak İsveç'e karşı savaşa girdiği zaman Lehliler tarafından yardım
görmedi. Lehistan, İsveç Kralı XII. Sari tarafından istila edildi. Sari mağlup olunca Lehistan'a seçtirmiş
olduğu kral, tahtını koruyamadı. Saksonlar, Rusların da yardımıyla tekrar memlekete geldiler. Bu
devirde özellikle 1764 tarihinden sonra Lehistan Rusya'nın gerçek koruması altına girmiştir. Lehliler,
gerçi bu devirde idare tarzını değiştirmeye, kuvvetli bir hükümet yaratmaya çalıştılar, fakat başarılı
olamadılar. Girişim pek geç kalmıştı. Komşu devletler, her zaman müdahalelerine yol açan hükümet
tarzının değşimesine izin vermemek için anlaşmışlardı. Komşu üç devletin, yani Rusya, Prusya ve
Avusturya'nın zayıflık ve anarşi içinde kalan Lehistan'ı ne şekilde paylaştıkları aşağıda açıklanacaktır.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
163
X1. Şarl'ın elde ettiği uzun bir barıştan sonra krallı-ğa geçen XII. Şarl'ın Rusya ve Lehistan'a karşı
giriştiği savaşlar İsveç'i insan ve para itibariyle büyük ölçüde zayıflatmış, memleketini, Türkiye'ye
sığınmış bulunduğu sırada bile mutlakiyetle idare etmek isteyen Şarl'ın nüfuzunu sarsmıştı. Bu
sebeple Şarl'ın ölümü üzerine aristokratlar yeniden hükümete karışmaya başlamışlardı. Çıkar peşinde
koşan bencillik, vatanseverlik hislerini gevşetmiş, fırkalar bir taraftan Rusya'nın, diğer taraftan
Fransa'nın yardımına dayanmaya başlamıştı. İsveç o kadar zayıflamıştı ki, komşu devletler paylaşmak
için projeler hazırlamaya koyulmuşlardı. III. Güstav'ın tahta çıkması (1771) ve halka dayanarak
kuvvetli bir hükümet yaratması memleketi bir müddet için kurtardı. Güstav'ın idaresi bir aydın
mutlakiyetçiliğiydi. Zamanında önemli ilerlemeler oldu. Fakat hazinenin dayanamayacağı kadar büyük
masraflar, İsveç maliyesini sarsmakta gecikmedi. Bundan yararlanmak isteyen aristokratlar yine
ayaklandı. Kral katledildi (1792). Bunun üzerine İsveç yeniden zayıfladı. Öyle ki, Fransız İhtilali başlayıp
da Batı ve Merkezî Avrupa'da-ki savaşlar İsveç'in komşularını işgal etmeseydi, belki de yeniden
paylaşılma tehlikesine uğrayacaktı.
GANİMARKA
Danimarka da, 18. asırda Otuz Yıl Savaşı'na ve İsveçe karşı açılan mücadeleye katılmakla zayıflamıştı. 18. asırda uzun bir barış devresinden
yararlanarak içeride bazı reformlar yapmayı başarmıştır. Bu hususta Danimarka krallarının hizmetine
giren bazı yabancılar ve özellikle Almanlar önemli rol oynamışlardır.
17. asırda Merkezî Avrupa'da başlamış olan gelişme hareketi, 18. asırda da devam etmektedir.
Almanya, siyaset itibariyle birliğe doğru yürümekten henüz uzaktır. Almanya gene çeşitli hükümetlere
ayrılmış bulunmaktadır. Fakat hiç olmazsa asrın ikinci yarısında prenslerin çoğu, aydın mutlakiyetçiliği
taraftarları gibi halkın refahı ve manen yükselmesiyle ilgilenmeye çalışmaktadır. "Hükümdar halk
içindir, halk hükümdar için değil" esası bu devirde Almanya'da genel olarak kabul edilmiş gibidir.
Diğer taraftan Almanya'da önemli bir fikrî
164
TARİH
hareket başlamıştır. Almanya'nın çeşitli üniversitelerinde 18. asır yazarlarını anlayacak bir aydın
burjuva zümresi yetişmektedir. Bu devirde bir taraftan Alman edebiyatı yabancı etkilerden
kurtulmaya çalışıyor, diğer taraftan Alman milletinin de medeniyet ve ilerleme yolunda büyük bir rolü
olması gerektiği aşılanıyor. Asrın sonlarında gerek dil, gerek fikir itibariyle tamamen milli bir Alman
edebiyatı meydana gelmiş bulunuyor. Filozof Kant (Res. 135), Şair Şekiller (Res. 136) ve Goethe (Res.
137) gibi büyük yazarların yazmaya başladıkları eserler bütün Almanlar tarafından okunup
anlaşılmaktadır.
PRUSYA Alman memleketleri içinde en büyük ilerlemeyi Prusya'da görüyoruz. Prusya'ya krallık
unvanını kazandıran I. Frederik'ten sonra Prusya tahtına geçen ve Çavuş Kral adını alan I. Frederik
Vilhelm (1713-1740) cimri, haşin ve çoğunlukla sarhoş olmakla beraber kuvvetli bir idare kurmuş,
oğluna disiplinli bir ordu ve zengin bir hazine bırakmıştır. Devletin çıkarlarını her şeyden üstün tutan
//. Frederik (1740-1786), babasının bu hazırlıklarına dayanarak büyük bir faaliyet göstermiş,
memleketine önemli araziler kazandırmıştır: İlk önce Fransa'nın yardımıyla Avusturya'dan Silezya'yı
aldı. Bu araziyi geri vermek zorunda bırakılmak istendiği zaman hemen yalnız başına büyük bir direniş
gösterdi. Daha sonra Lehistan'dan bir miktar arazi zapt ederek arazisinin birliğini elde etti. Frederik,
savaştan sonra memleketinin iktisadî gelişimine önem verdi. Prusyalıların "Büyük" lakabını verdikleri
Frederik öldüğü zaman Prusya, teşkilatı düzenli, zenginleşmiş, Avrupa siyasetinde sözü birinci
derecede geçer bir devlet haline gelmişti.
AVUSTURYA Avusturya da, 18. asırda az çok merkezileşmek
suretiyle bir gelişme göstermiştir. Avusturya, Karlofça ve Ut-reht anlaşmalarının ertesinde arazisinin
genişliğiyle Avrupa'nın görünüşte en kuvvetli devletiydi. Almanya İmparatorluğu tacına da sahip olan
IV. Sari Pa-sarofça Antlaşması'yla (1718) bir ara Balkan Yarımadası'na da hâkim olacak gibi
göründüyse de, Belgrad Antlaşmasıyla. (1739) Türkler onu tekrar Tu-na'nın ötesine attılar. Bununla
beraber Habsburglar, gene miras olarak kendiİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
165
lerine geçen asıl Avusturya memleketlerinden başka Bohemya, Silizya ve Macaristan'a, Felemenk ile
İtalya memleketlerinin önemli bir kısmına sahip kalıyorlardı. Gerçekte Avusturya'nın son kazançları,
bu devleti oluşturan milletlerin miktarını artırmıştı. Eskiden beri bağımsız krallıklar oluşturan ve doğal
olarak çeşitli emeller besleyen cins cins milletlerden meydana gelen karışık bir devleti idare etmek
için, bu milletlerin iç teşkilatına önem vermek gerekirdi. Halbuki IV. Sari, kızı Maıya Tereza'nın
kendisinden sonra imparatorluğa geçmesini her şeyden üstün tutarak ona göre bir aile siyaseti
gütmeye başladı. Bu maksadım elde etmek için kuvvetli bir ordu hazırlayacağına, ilgililerin ve
devletlerin rızasını elde etmek üzere maddî ve siyasî fedakârlıklara katlandı. Halbuki ölünce yerine
geçen Marya Tereza (1740-1780), ordusuz ve parasız bir halde büyük güçlükler karşısında kaldı, ağır
bozgunluklara uğradı. Bununla beraber cesareti, kusursuz aklı ve tercübelerden yararlanmak
kabiliyeti göstermesi sayesinde, bu kadın, tacını kurtarabildi, memleketinde ihtiyatlı reformlar yaptı,
düşmanlarının ve tebaasının saygı ve sevgisini kazanmayı başardı. Oğlu II. Josef (1780-1790) daha ileri
giderek, çeşitli milletlere hoş görünecek davranışlarda bulunmak ve onlara izinler vermek suretiyle
değil, hepsine karşı aynı kökten reformları uygulayarak devletim merkezileştirmek istedi. Erken
ölmesi ve bazı başarısızlıkları, eserini yarıda bıraktı. Asrın sonlarında kuvvetli bir orduya ve zengin
kaynaklara sahip, hanedana bağlı kuvvetli bir Avusturya Devleti mevcut görünmektedir. Fakat bir
Avusturya milleti oluşmuş değildi.
İTALYA
İtalya, 17. asırda olduğu gibi, 18. asırda da birlik fi-
kir ve amacını gerçekleştirebilmiş değildir. Bir İtalya değil, birçok İtalyan devleti vardır. Bunlardan
Venedik, Cenova ve Kilise devletleri gibi bazı devletlerde atalet ve hareketsizlik hâkimdir. Bunların
sınırları değişmez. Buna karşı Savua Dukası 1713'te, kral unvanım ve Sardinya Adası'nı elde etmeyi,
Piyemonte'nin sınırını doğuya doğru genişletmeyi başarır. İlk iki Sardinya kralı, Avrupa'nın diğer aydın
mutlaki-yetçisi hükümdarları gibi bazı reformlar yapmaya kalkışır. Fakat asrın sonlarında tepki
gecikmemiştir, iki Sicilya Krallığı denilen devlette de ay-
166
TARİH
nı şekilde geçici reform girişimleri olmuştur. Toskana ve Milan gibi bazı bölgelerde reformlar daha
devamlı sonuçlar vermiştir. Özet olarak denebilir ki, 18. asırda İtalya'da çoğunlukla aristokrat ve
rahipler, eski batıl fikirlere bağlı bulunmaktadırlar. Halk ise cahildir. Hemen hiçbir yerde esaslı bir
burjuvazi yoktur. Çeşitli bölgeler de soyutlanmış haldedir.
İSVİÇRE 18. asırda İsviçre'nin idaresi sınırlı ailelerden mey-dana gelen aristokrat bir burjuvazinin
elindedir. Siyasî haklar alarak idareye katılmak isteyen küçük burjuvazinin çeşitli şehirlerde zaman
zaman görülen ayaklanmaları şiddetle bastırılmıştır. Bu asırda İsviçre'nin siyasî manzarası diğer
memleketlerinkinden farklıdır: Kantonlar birleşmeye ve merkezileşmeye değil, infidatçılığa
(merkezkaça, bağımsızlığa, ayrılığa) eğilimlidir. Fakat idareyi elinde tutan aristokrat burjuvazi, diğer
memleketlerdeki aydın mutlakiyetçiliği taraftarlarının yaptığı gibi memleketin iktisadî refahını
sağlamaya çalıştı. Sanayi ilerledi. Sonuçta ortaya çıkan refah, İsviçrelilerin, hayatlarını kazanmak için
ücretli asker olarak memleket dışına çıkmalarına gerek bırakmadı. Bir taraftan da halkın okuma yazma
bilenleri artmış, fikrî ilerleyiş devam etmiştir. Bu şartlar içinde asrın sonlarına doğru küçük burjuvazi,
hükümeti denetleyecek bir kabiliyet kazanmış, ağır basmaya başlayarak evvelce silahla sağlayamadığı
haklan elde edecek hale gelmiştir.
isi
FELEMENK XIV. Lui'ye karşı giriştikleri- mücadeleler, Felemenklileri haraplığa sürüklemişti. Utreht
Antlaşma-sı'nın ertesinde Felemenk, borca batmış bir haldeydi. Hükümetin başında bulunan ve sınırlı
miktarda zengin burjuvalardan meydana gelen oligarşi de kuvvetli bir hükümet teşkilatı meydana
getiremiyordu. Bunun için tekrar dış mücadeleler başgösterdi. Asrın ortalarına doğru statuderlik
tekrar iade edildi. Fakat gene Oranj hanedanından olan statuderler, 17. asırdaki-ler gibi kuvvetli
şahsiyetler değildi. Bu sebeple cumhuriyetçi burjuvalar, statuderlerin mutlakiyetçi eğilimlerine karşı,
kuvvetli bir muhalefet fırkası kurmakta güçlük çekmediler. Fransa'yla da anlaşarak ağır basar oldular.
Buna karşı statuder olan V. Vilyem'in daveti üzerine Prusya müdahale ve Felemenk'i istila etti (1787).
Cumhuriyetçilerin projeleri altüst oldu.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
167
Felemenk 18. asırda siyasî alanda olduğu gibi iktisadî alanda da gerilemeye başlamıştır. İngilizlerle
rekabet ve mücadelede başarılı olamadıkları için servetlerini, yavaş yavaş denizcilik ve ticaretten
çekerek çeşitli Avrupa memleketlerine borç vermek suretiyle artırmaya koyuldular. Bu suretle
kazanılan paralar daha israfil bir hayat sürmeye sarf edilir oldu. Siyasî meselelere kayıtsız kalındı,
karakterler zayıfladı. Felemenk, siyasî ve iktisadî alandaki girişim kabiliyetini kaybederek İngiltere'nin
bir uydusu konumuna düştü. Bu uyuşukluk Fransız İhtilali'ne ve yabancı istilasına uğrayıncaya kadar
devam etti.
İspanya, Utreht Antlaşması'yla, İberik Yarımadası'nda-
ki arazisi ile Amerika'daki sömürgelerinden ibaret kalmıştı. Bu zamana kadar Felemenk ile İtalya'daki
arazisini savunmak için yaptığı fedakârlıklarla tükenen İspanya, bundan sonra bütün çabasını
memleketin iç gelişmesine sarf etmek imkânını bulabildi. Bundan dolayı, 18. asır, İspanya için
yaralarını sarmak devresi sayılabilir. Asrın başında tahta geçen Burbon Hanedanı, İspanya'ya gerçi
dehalar vermemiştir, fakat bu hanedan hükümdarları, hiç olmazsa, memlçketin hayrına çalışan
nazırları, çabalarında serbest bırakmayı bilmişlerdir. Bu sayede İspanya, bazı reformlar yapmayı
başararak, geçici bir zaman için olsun, az çok canlılık göstermiş, gerilemesi durur gibi olmuştur.
Gerçekten krallara bağlı olan bazı yetkin nazırlar, İspanya'da da Fransız hükümet teşkilatına benzer
teşkilat yapmışlar, ordu ve donanmayı iyileştirmeyi başarmışlardır. Bundan başka aydın bir
mutlakiyetçi olan III. Sari (1759-1788) zamanında ziraat, sanayi ve ticaret alanında önemli ilerlemeler
sağlanmış, kilise, devletin nüfuzu altına alınmış, Cizvitler kovularak onların elinde bulunan eğitim
hükümetçe idare edilmeye başlamıştır.
İspanya asrın sonlarında tekrar kötü bir idareye düşmekle beraber, asrın başındaki İspanya ile asrın
sonundaki İspanya arasında yine önemli bir fark mevcuttur.
II. Filip zamanında İspanya'yla birleşen (1580) Portekiz, 1640'ta ayaklanmış ve Fransa'nın yardımıyla
tekrar bağımsızlığını kazanmayı başarmıştı (1667). Hükümet 18. asrın ortaları168
TARİH
na kadar mutlakiyetle idare edildi. Papazlar hükümet üzerinde etkili, aristokratlar da hemen hemen
bağımsızdı. Portekiz, iktisaden de İngiltere'nin bir sömürgesi haline gelmişti. Uyuşukluk bir asra yakın
bir zaman devam etti. Asrın ortalarına doğru kralın güveniyle hükümet başına getirilen Marki de
Pombal yirmi yedi sene kadar bir zaman memleketi terör esasına dayalı bir diktatörlükle idare etti.
İngiliz nüfuzuna karşı mücadeleye çalıştı. Portekiz, az çok canlanmış oldu.
FRANSA XIV. Lui'den sonra sırasıyla krallığa gelen XV. ve XVI. Lui'ler zamanında Fransa'nın gerilemesi,
hele 1740 tarihinden itibaren büsbütün göze çarpacak bir şekil almıştır.
XV. Lui, tahta çıkışında ancak beş yaşında olduğu için Fransa, bir müddet, kral naibi olarak Filip
Dorlean tarafından idare edildi. Bu devirde XIV. Lui'nin hükümet tarzına karşı bir tepki oldu. Fakat
sonra tekrar eski rejime dönüldü. Naiplik devrinden sonra bir ara Kardinal Fleury'nin barışsever
siyaseti, tasarruflu ve ihtiyatlı malî idaresi sayesinde Fransa kendisini bir dereceye kadar toplamışsa
da Kardinal'ın ölmesinden sonra (1743) işler tekrar çığandan çıkmış, bir türlü kuvvetli bir hükümet
kurulamamıştır. XV. Lui tembel ve bencildi. İlk zamanlarda halk tarafından çok sevilirken sonra
herkesin nefretini kazandı. Madam do Pompadur gibi gözdelerin itibarına sınır yoktu. Devletin iç ve
dış siyaseti onların heveslerine tabiydi. Devletin gelirleri yağmalanıyor, saray, vergi gelirlerinin üçte
birini yutuyordu. Malî sıkıntıya çare bulmak girişimleri iflas ediyor, vergiler gittikçe artırıldığı halde
bütçe açığı kapatılamıyordu. Yüksek halk sınıfları yalnız zevkini düşünüyor, hükümet gittikçe
burjuvaların ve halkın güvenini kaybediyordu. Aslında bir mahkemeden başka bir şey olmayan
parlamento, kralın fermanlarını kaydetmek görevine sahip olmasından yararlanarak krala karşı bazı
tavsiyelerde bulunmak, bir tür muhalefet yapmak istediği zaman halk, parlamento tarafını tuttu.
Kahvelerde, salonlarda gittikçe önem kazanan muhalif bir hava esiyordu. Suiistimallere karşı yürümek
isteyen nazırların girişimleriyse sonuçsuz kalıyordu. XV. Lui öldüğü zaman krallığın nüfuzu hiçe inmiş,
krallık ile halk arasında derin bir uçurum açılmıştı.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
169
Şahsı itibariyle kötü ahlaklı olmayan yeni kral XVI. Lui'den, ilk zamanlarda halk çok şey ümit etmişti.
Ne çare ki iradesi çok zayıftı. İlk zamanlarda işbaşına getirdiği değerli nazırları ve mesela esaslı malî,
iktisadî ve hatta siyasî reformlar yapmak isteyen Turgot'yu arkalayamadı; imtiyazlı sınıfların ve
kraliçenin baskısına karşı onu yerinde tutamadı. Kraliçe Mari-Antıtvanet'm (Mari Antoinette) ve saray
halkının tuttuğu kimselerin malî idaresi ise iflasla sonuçlandı. Bu acz içinde yeni tedbirler bulmak
ümidiyle Etats-generaııx'un (Halk Sınıfları Meclisi) toplantıya çağrılması gerekti. Bu suretle hükümete
yardıma davet edilen halk ise ih-tilal'le karşılık verdi.
Yapılan bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Fransa, 17. asırda Avrupa'da sahip olduğu siyasî
üstünlüğü 18. asırda kaybetmiş bulunmaktadır. Fakat buna karşılık bu asırda Fransa, bir fikir ve sanat
üstünlüğü kazanmıştır. Fransız dili Avrupa'nın hemen her tarafında aydınlar tarafından
konuşulmaktadır. Fransız edebiyatı, bu asırda mücadeleci bir vasfa sahiptir. Eski rejimin dayandığı
esaslara saldırıyor, hürriyet ve eşitliği savunmaya çalışıyor. Voltaire (Res. 138), Montesquieu (Res.
139) ve ansiklope-distlerle (Res. 140) Turgut ve Rousseau (Res. 141) gibi yazarlarda Fran-sa'daki fikrî
hareketin mutlakiyetçi hürriyetperverlik, demokratlık ve iktisatçılık gibi çeşitli safhalarını görüyoruz.
Sanatta da resmî himaye yerine serbesti ve çeşitlilik geçiyor. Yavaş yavaş burjuvazinin fikir ve hisleri
ifade edilmeye başlıyor.
ingiltere 18. asırda İngiltere'nin içerideki en önemli gelişimini, parlamenîarizmin kesin şeklini alması
ve önemli iktisadî ilerlemeler göstermesi oluşturur. Protestan olduğu ve kadın tarafından Stuart
hanedanına mensup bulunduğu için krallığa çağrılan Ha-novre hanedanının ilk iki kralı (1714-1760),
aynı zamanda Hanovra elek-törüydüler. İngilizce bilmedikleri için, İngilizleri kendi kendilerine
hükümeti idare etmek üzere serbest bırakmışlardı. Bu suretle İngiltere'de nazırların ortak ve birbirine
bağlı sorumluluk ve dayanışması, bunların, meclislerin çoğunluğu içinden seçilmeleri, parlamentodan
çıkan kanunların
170
TARİH
kral tarafından onaylanması zorunluluğu gibi parlamenter hükümetlere mahsus kurallar bir görenek
olarak yerleşmeye başladı. Bu rejim, hükümet kuvvetlerinin birbirinden ayrılması esasına
dayanıyordu. Bununla beraber bu devirdeki İngiltere hükümeti demokrat bir idare değildi: Whigs
(hürriyetperverler) ve Tories (muhafazakârlar) adını alan siyasî fırkaların her ikisi de yüksek ve zengin
sınıfların birer kısmını temsil ediyordu. Mebuslar, emlak ve arazi sahibi aristokrasi sınıfına veya ticaret
ve sanatla zenginleşen yüksek burjuvaziye mensup az miktarda aileler içinden seçiliyordu. Bütün
vatandaşlar seçme hakkına sahip değildi. Fakat hükümeti ellerinde tutmak imtiyazına fiilen sahip olan
bu aristokratlar ve burjuvalar iktidar mevkiinde hangi fırka bulunursa bulunsun İngiliz siyasetinin takip
ve sebat fikriyle idare edilmesini sağlıyorlardı. Bu sayede dış siyasette büyük başarılar kazanılmıştır,
elde edilen siyasî ve iktisadî çıkarlardan bütün İngiltere halkı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak
yararlandığı için hükümetler, bu millî siyasetlerinde daima halkın desteğini elde etmişlerdir. 18. asırda
İngiltere'nin üstünlüğü, bu siyaset yüzündendir.
1760 tarihine kadar iktidar mevkiinde kalan Vig Fırkası'na mensup Val-pol, takip ettiği barış siyaseti ve
memleketine sağladığı iktisadî gelişmeyle, Wilyam Pitt de özellikle İngiltere'nin rakiplerini ezmek için
giriştiği savaşlarla şöhret kazanmışlardır.
1760'ta krallığa gelen III. Corc (1760-1820), yalnız saltanat sürmek değil, hükümet işlerinde de nüfuz
ve yetki sahibi olmak istediği için bir buhran çıktı. Kamuoyunun direnişi ve Amerika asilerine karşı
uğranılan yenilgiler, hükümdarın yetki ve nüfuz davalarını yıktı ve bütün yetkileri, iktidar mevkiine
geçen Vilyam Pit'e bıraktı.
18. asırda İngiltere'deki diğer önemli gelişmenin iktisadî olduğu söylenmişti. Bu asra kadar bir ziraat
memleketi olan İngiltere, kuvvetini daha çok sanayi ve ticarete ayırmaya başladı. Fabrikalar, aile
imalathaneleri yerine geçiyor, İngiliz sanayii, yalnız İngiltere'deki tüketim için değil, bütün yabancı
memleketler için çalışıyordu. Ticaret, Fransa'dan zapt edilen sömürgelerde yeni çıkış kapıları buldu.
İngiltere bu asırda dünya ticaretinin en önemli kısmını kendi eline almayı başardı.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
171
İngiltere, bu asırda, fikir hayatı itibariyle de önemli bir mevki kazanmıştır. Romancıları, tarihçileri ve
hele Hobs, Lök (Res. 134), Yum (Res. 142) gibi siyaset filozofları, Fransız yazarlarına örnek olmuşlardır.
Pratik fikirlerden ilham alan âlimleri önemli pratik icatlarda bulunmuşlardır. Büyük artistleri de eksik
değildir.
3. ON SEKİZİNCİ ASIRDA MİLLETLERARASI ANLAŞMAZLIKLAR VE MÜCADELELER
18. ASIR ANLAŞMAZLIK VE MESELELERİ 18. asırda dış siyaset, 17. asır siyasetine göre daha çok
muğlak bir nitelik kazanmıştır. 17. asırda ya
Habsburglar ve Burbonlar gibi Avrupa'da üstünlük
davasında bulunan hanedanlara karşı bir denge sağlamak veya Doğu Avrupa'da nispeten geri kalmış
olan memleketlere karşı arazi zaptı için savaşılıyordu. 18. asırdaysa durum hayli değişmiş bulunuyor:
1- Rusya ve Prusya gibi yeni iki kuvvetli devlet Avrupa devletleri arasına geçmiştir. Artık Avrupa
meselelerinde bunların da emel, ihtiras ve çıkarlarının hesaba katılması gerekiyordu.
2- 18. asır anlaşmazlıkları da -eskiden olduğu gibi- komşularının zararına genişlemek isteyen
devletlerin yeni arazi elde etmek ihtiraslarından doğmaktadır. Fakat Utreht Antlaşması'yla Avrupa'da
genel dengeye dayanan bir siyasî durum oluşturulmuştu. Şimdi bir devletin, 17. asırda olduğu gibi,
yalnız kendi kudretine dayanarak arazi zapt etmesi kolay değildi. Birtakım ittifaklar yaparak amaca
ulaşmak lazımdı. Bundan dolayı 18. asırda devletler arasındaki diplomatik görüşme ve ilişkiler
genişlemiş, içinden çıkılmaz karışık bir niteliğe bürünmüştür.
3- Siyasî anlaşmazlıkların alanı 18. asırda artık yalnız Avrupa'dan ibaret değildir. Deniz ticareti ve
sömürgecilik bir kat daha genişlemişti. Bu sebeple, özellikle deniz ticareti ve sömürgecilikle ilgisi olan
memleketler arasındaki anlaşmazlıklar, denizlerle denizaşırı memleketleri, daha doğrusu bütün
dünyayı dairesine almaktadır.
4- Bu şartların ve vasıfların sonucu olmak üzere, siyasî düzen Ve durumların, askerî hesapların daha
geniş alanlarda ve bazen bütün dünya
172
TARİH
üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. Çünkü savaşan devletler artmıştır, savaş alanları genişlemiştir.
Bundan dolayı 18. asırda başarılar kazanılması ve siyasî durumların değiştirilmesi eskisine göre daha
çok güçleşmiştir.
18. asrın başlıca meseleleri ve anlaşmazlıkları, asrın ilk yarısını dolduran miras meseleleri ve
savaşlarıyla, Türkiye, İsveç ve Lehistan etrafındaki ihtiraslardan doğan Doğu Meselesi ve savaşları, bir
de sömürge meselelerinden ve savaşlarından ibarettir. Bunları sırasıyla gözden geçirelim.
MİRAS SAVAŞLARI VE 7 YIL SAVAŞLARI
18. asırda yarım asır kadar bir devir (1713-1763) zarfında Avrupa devletlerini çeşitli fasılalarla ateşe
salan savaşlara, kökenlerine dayanarak Miras Savaşları denir. İlk miras meseleleri Fransa,
İngiltere ve İtalya'yı ilgilendirir. Daha sonra Lehistan mirası en nihayet Avusturya mirası meseleleri
gelir.
Utreht ve Raştat antlaşmaları (1713 ve 1714), ancak geçici bir barış sağlamıştı. Ne Avusturya
imparatoru İspanya tacından, ne de İspanya Kralı V. Filip, XV. Lui öldüğü takdirde Fransa tacından
vazgeçmişlerdi. Bundan başka, İspanya kralının İtalyan olan ikinci karısı, miras iddialarıyla çocuklarına
İtalya'da tahtlar sağlamak istiyordu. Nihayet İngiltere'de de krallığı işgal eden Hanovre hanedanına
karşı Stuart hanedanına mensup bir taç davacısı vardı.
Utreht Antlaşması'nın hükümlerini korumak isteyen Fransa ve İngiltere bir ittifak yaptılar.
Felemenk'in de katılımıyla bir üçlü ittifak meydana geldi (1717). İmparator VI. Kari da, Osmanlı
İmparatorluğu'na karşı savaşmakla meşgul olduğu için, bu ittifakın esaslarını kabul ederek İspanya
tacından vazgeçmek zorunda kaldı. Bu şartlar içinde İspanya'nın İtalya'ya saldırması üzerine mağlup
edilmesi güç olmadı. Utreht Antlaşmaları güçlendirildi. Fransa'da Kardinal Flöri, İngiltere'de de Valpol
bir barış siyaseti takip ettikleri için bu miras meselelerinin daha büyük savaşlara yol açmasına meydan
verilmedi. Avrupa'da genel barış sağlanmış gibi görünüyordu.
1733'te Lehistan Kralı II. Avgust'un ölümüyle Lehistan Mirası Meselesi çıktı. Lehistan'a yeni bir kral
seçilmesi gerekiyordu. Adayları, ölen kraİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
173
lın oğlu III. Avgust ile XV. Lui'nin kayınpederi Stanislas Lehçinskiydi. Stanislas seçildi, fakat Avusturya
ile Rusya müdahale etti. Bu da Fransa ve İspanya ile Avusturya arasında bir savaş açılmasına sebep
oldu. İtalya'da cereyan eden savaşlar sonucunda mağlup olan Avusturya, Viyana Antlaş-ması'yla
(1738) İki Sicilya Krallığı'nı İspanya kralının oğluna, Loren'i de Lehistan tacından vazgeçmesi şartıyla
Stanislas'a bıraktı.
1740 tarihinde birbiri ardından Prusya kralıyla Avusturya imparatoru öldü. Avusturya tahtına geçen
Marya Tereza, haklarını koruyabilmek için paraya ve kuvvetli bir orduya sahip değildi. Bu sebeple
Saksonya ve Bav-yera elektörleri, kanlan adına Avusturya'ya karşı hak iddiasına kalkıştılar. Bu
durumdan yararlanmak isteyen yeni Prusya Kralı II. Frederik de Silezya'yı işgal etti. Avusturya'yı
parçalamak için Fransa, İspanya, Prusya, Bavyera ve Saksonya arasında bir ittifak yapıldı.
Avusturya'nın durumu ümitsiz gibi görünürken Marya Tereza'nın cesaret, ustalık ve faaliyetiyle şartlar
değişti; bağımsızlıklarının onaylanması karşılığında Macarlar, önemli bir orduyla imparatoriçenin
yardımına koştular. Silezya'nın kendisine terk edilmesi karşılığında II. Frederik de ittifaktan çekildi.
Nihayet İngiltere'de barış siyasetine taraftar olan Valpol yerine Fransa'ya düşman olan bir kabinenin
işbaşına geçmesi üzerine Avusturya'ya yardıma karar verildi. Marya Tereza, bazı başarılar elde edince
diğer müttefikler de birer birer çekildi, Avusturya'ya karşı Fransa hemen yalnız başına kaldı. Bu defa
savaş Belçika alanına kaymıştı. Fransız orduları başarılar elde ettiler. Avusturya ve İngiltere barış
isteyecek hale geldiler. Fakat Fransa, askerî durumundan yararlanamadı. Savaştan evvelki durum esas
olmak üzere Eks La Şapel Barışı (1748) imzalandı. Prusya, Silezya'yı korudu.
Bu barış antlaşmasına rağmen diplomasi faaliyeti durmadı. Sekiz sene zarfında yeni tertipler
düşünüldü. Çünkü Avusturya, Silezya'yı geri almak istiyordu, İngiltere de sömürgelerini genişletmekle
beraber krallarına ait olan Hanovra'yı koruma çarelerini arıyordu. İngiltere bunun için Fransa'ya karşı
bir deniz savaşma girmeyi düşünüyordu. XV. Lui'nin müttefiki olan II. Frederik'e karşı Hanovra'yı
korumak için İngiltere, Rusya ile bir antlaş174
TARİH
ma yaptı. Kendisini İngiltere, Rusya ve Avusturya arasında yapılan bir ittifakın tehdidi altında gören
Frederik, İngiltere'ye başvurarak Almanya için tarafsızlığını teklif ve Almanya topraklarına yapılacak
yabancı istilasını beraberce defetmeyi taahhüt eden bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma evvelce
yapılmış ittifakların tamamen altüst olması sonucunu doğuruyordu. Avusturya, İngiltere'nin ihanetine
karşı Prusya'dan ihanet gören Fransa'ya başvurdu. İki eski düşman ile Rusya el ele verdiler. Bu suretle
Fransa, 1756'da açılan ve Yedi Yıl Savaşı adını alan mücadeleye gittikçe daha çok ilgili oldu.
Fransızların kendi çıkarları ve sömürge mücadelesi ihmale uğradı. Bir taraftan II. Frederik'in askerî
dehası ve İngiltere'nin mücadeledeki faaliyeti, diğer taraftan Rusya Çariçesi Elizabeta'mn ölümüyle
Fransız ve Avusturya kumandanlarının hataları, kara savaşının bütün yükünü üzerine almış olan
Frederik'i kurtardı. Bütün savaşçılar kuvvetten düşmüş olduğu için Paris ve Hubertsbourg antlaşmaları
imzalandı (1763). Bunlardan birincisiyle Fransa sömürgeleri ingiltere'ye geçiyor, ikincisiyle de
Avrupa'da savaştan evvelki statüko korunuyor, Silezya kesin olarak Prusya'da kalıyordu. Bu savaş
sonucunda Prusya, Almanya'da birinci derecede bir mevki kazanmış oldu.
DOĞUAVRUPA'NIN DURUMU
Avrupa'nın doğusunda bulunan ve geçen asrın üç kuvdevletini oluşturan, isveç, Lehistan ve Türkiye,
18. asırda üç tehlikeli düşmanla karşı karşıyadır: Av-rupa'daki üstünlük davasından vazgeçen ve
doğuya doğru ilerlemeye başlayan Avusturya, birinci derecede askerî bir kuvvete sahip olan ve çeşitli
parçalarını ayıran Lehistan arazisini ele geçirmek isteyen Prusya, nihayet batıya doğru pencereler
açmak emelinde bulunan I. Petro ve II. Katerina'nın çabalarıyla büyük ilerleme hamleleri yapan Rusya.
Yükselen ve gerileyen bu devletlerin karşılaşmasından doğan durum, 18. asırda yeni bir aşamaya
varmış, Lehistan haritadan silinmiş, İsveç eski sınırlarına çekilerek ikinci derece bir devlet haline inmiş,
Osmanlı İmparatorluğu da adım adım geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Bunlardan İsveç, Kral XI. Şarl'ın açtığı uzun barış devresinde kendisini iyiden iyiye toplamışken
1697'de krallığa gelen XII. Şarl'la yeniden çok
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
175
tehlikeli maceralara atılmıştır. Cesur bir asker olan, fakat memleketin gerçek çıkarlarını pek az
anlayan Sari, büyük ihtiyatsızlıklarla hareket etmiş, memleketinin felaketine sebep olmuştur. Genç bir
kralın tahta geçmesi, Danimarka, Saksonya ve Lehistan ile Rusya'nın ihtiraslarını kamçılamış, bunları
bir ittifak yapmaya sevk etmiştir (1700). Saksonya elektörü ve daha sonra Lehistan kralı olan II. Avgust
kendisini askerî başarılara muhtaç görüyordu. Danimarka, İsveç'in genişlemesi dolayısıyla Norveç'i
kaybetmekten korkuyordu. Rusya Çarı Petro ise Baltık Denizi'ne inmek istiyordu. Bu ittifak üzerine
açılan İkinci Kuzey Savaşı, yirmi sene kadar devam etmiştir (1700-1720). XII. Sari ilk önce büyük
başarılar kazandı; Danimarka'yı barışa zorladı, Petro'yu Narva Savaşı'nda bozguna uğrattı. Fakat bu
başarının sonuçlarını almak için en kuvvetli ve tehlikeli düşmanı olan Petro'yu takip edeceğine,
Lehistan ve Saksonya üzerine yürüdü. II. Av-gust'u da mağlup etti ve Lehistan'a Stanislas Lehçinski'yi
kral yaptı. Fakat bu suretle Petro'ya zaman kazandırmış oldu. Petro, ordusunu yeniden düzenleyerek
Baltık sahillerine indi. Sari, 1708'de tekrar savaşa başladığı zaman, Ukrayna Kazakları batmanı ile
birleşmek üzere ihtiyatsızca Kiyef e doğru güneye sarktı. Çok zorlu bir kış geçirdikten sonra üstün Rus
kuvvetlerine karşı Poltava önünde mağlup oldu. Ordusu dağıldı, kendisi Türk topraklarına sığınmak
zorunda kaldı. Türkiye'de kaldığı beş sene içinde düşmanları İsveç'e üşüştüler, fethettiği yerleri geri
aldılar, memleketine döndükten bir müddet sonra Norveç'e karşı yaptığı bir seferde öldü. Yerine
geçen kız kardeşi çeşitli antlaşmalarla İngiltere kralı olan Hanovra elektörüne, Prusya kralına,
Danimarka'ya birer kısım arazi bırakarak, Rusya'ya da Niştat Antlaşması'yla Baltık sahillerini terk
ederek barış yapmak zorunda kaldı. İsveç artık ikinci derecede bir devlet haline inmişti.
LEHİSTAN'IN PAYLAŞILMASI Lehistan'ın 18. asrın ikinci yarısındaki acıklı sonunu hazırlayan hataları ve
komşularının devletler hukukunu ayaklar altına alan ve yalnız kuvvetlerine dayanan ihtirasları, tarihin
ibret alınacak bir sayfasını oluşturur.
176
TARİH
Lehistan 18. asrın birinci yarısında da anarşiye engel olacak tarzda teşkilatında değişiklik yapmayı
başaramamış, daima yabancı müdahalesine müsait bir manzara göstermekte devam etmişti.
Saksonya hanedanının krallığa gelmesinden (1697) beri Lehistan, Rusya'nın koruması altına girmiş
sayılabilir. Asrın başından beri batıya doğru genişlemeye çalışan Rusya, II. Katerina zamanında son
adımı atarak Lehistan'ı kendisine katmak için fırsat bekliyordu, lakin Prusya Kralı II. Frederik de
Brandeburg ile Doğu Prusya'yı birleştirebil-mek için arada bulunan Lehistan vilayetlerini ele geçirmeyi
düşünüyordu. Her iki taraf, Yedi Yıl Savaşı sırasında, birbirlerinin kuvvetini denemişlerdi. Bundan
dolayı karşılıklı olarak anlaşmadan ihtiraslarını tatmin edemeyeceklerini de görüyorlardı. Lehistan
Kralı III. Avgust'un ölümü (1763) üzerine yeni bir kral seçmek gerektiği zaman Katerina ile Frederik,
Lehistan'da anarşinin devamı ve kendilerinin icabında müdahalesi sonucunu vermek üzere Lehistan
anayasasının korunması esası üzerine anlaşarak bir antlaşma imzaladılar (1764). Katerina'nın Stanislas
Poniatowski adlı bir gözdesi Rus ordularının tehdidiyle kral seçtirildi. Varşova'daki Rus elçisi
Lehistan'ın gerçek hâkimi kesildi. Buna karşı Leh vatanseverleri bir fırka kurarak mücadeleye giriştiler.
Yardım istemeleri üzerine, zaten Rusya'nın gittikçe tehditkâr bir konuma gelmesinden endişe duyan
Osmanlı imparatorluğu Rusya'ya savaş açtı. Fransa da para yardımında bulundu. Fakat bunların hiçbiri
etkili olamadı. Leh vatanseverleri mağlup olarak memleketlerini terk etmek zorunda kaldılar. Osmanlı
Devleti de yenilgiden yenilgiye uğruyordu. Rusya, duruma tamamen hâkim bir hale gelmiş
bulunduğundan, II. Frederik bir denge sağlanması için Avusturya'ya başvurdu. Avusturya, Galiçya'nın
bir kısmını işgal edince, Rusya, iki kuvvetli komşusuyla bozuşmamak için Lehistan'ın bir kısmının üç
komşu arasında paylaşılmasına razı oldu. Sen Petersburg Antlaşması'yla (1772) Rusya'nın Divina ve
Dinyeper nehirlerinin doğusunda kalan Beyaz Rusya'yı, Avusturya'nın Doğu Galiçya'yı, Prusya'nın da
Lehistan Prusyası'nı alması kararlaştırıldı. Lehistan Meclisi, Rus süngülerinin tehdidi altında bu
paylaşımı kabul etmek zorunda kaldı.
Bu birinci paylaşımdan sonra Katerina, Prusya ve Avusturya'yla rekabetten çekindiği ve bir taraftan da
Osmanlı İmparatorluğu'yla yeni mücaİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
177
delelere girmiş bulunduğu için yirmi sene kadar bir müddet Lehistan'ı kendi haline bıraktı.- Lehliler,
kendilerini tehdit eden tehlikeyi artık anlamış bulundukları için bu müddet içinde ordularını ve
anayasalarını iyileştirmeye çalıştılar. Fakat pek geç kalmışlardı. Katerina, Osmanlı Devle-ti'yle Yaş
Antlaşması'nı imzalayarak (1792) serbest kaldıktan sonra, Prusya ile Avusturya'nın Fransa işleriyle
meşgul olmalarından da yararlanarak Leh reformcularını Fransız ihtilalcileri gibi tehlikeli bir unsur
olarak ilan etti ve bu bahaneyle Litvanya'ya asker sevk etti. Prusya Kralı II. Frederik Vilhelm, evvelce
Lehistan'ın reformlarını teşvik etmişken Lehlilere yardım edeceğine o da yeni bir paylaşımdan
yararlanmak üzere Lehistan'ın batı taraflarını istilaya koyuldu. Lehliler mağlup oldu. İmzalanan ikinci
bir paylaşım antlaşması'yla (1793) Rusya, Litvanya'nın büyük bir kısmını, Prusya da Danzik bölgesiyle
Pozen dolaylarını aldı.
Lehistan, artık küçük bir parçadan ibaret kalmıştı, o da Rus işgali altındaydı. Buna rağmen Leh
vatanseverleri, şerefli bir surette ölmek üzere olsun, başta Kosciuszko olmak üzere Ruslar üzerine
atıldılar, onları Varşova'dan kovmayı başardılar, fakat Avusturya ve Prusya da müdahale etti. Lehliler
mağlup edildi. Rusya, yalnız Avusturya'yla anlaşarak nihaî, paylaşımı yapmak istedi. Fakat Prusya bu
sırada batıda Fransa'yla barış yaptığı için ağır bastı, bu suretle üçüncü ve son paylaşım da yine üç
komşu arasında gerçekleşti. Lehistan'ın doğu kısmı Rusya'nın, batı kısmı Prusya'nın, Galiçya da
Avusturya'nın hissesine isabet ediyor; Lehistan, ancak Dünya Savaşı'ndan sonra tekrar dirilmek üzere
son nefesini vermiş oluyordu (1795).
İsveç'i İskandinavya Yarımadası'na atan, diğer komşularıyla birlikte Lehistan'ı ortadan kaldırmayı
başaran Rusya, Avusturya'yla birkaç defa el ele vererek Osmanlı Devleti'ni de aynı akıbete uğratmak
istemişse de kesin bir sonuç alamamıştır. Osmanlı Devleti 18. asırda hayatını kurtarmak için Rusya ve
Avusturya'ya karşı beş savaş yapmak zorunda kalmıştır. Prut (1711), Pasarofça (1718), Belgrad (1739),
Kaynarca (1774), Yaş (1792) antlaşmalarıyla biten bu savaşların çeşitli safhaları yukarıda görüldüğü
için, burada tekrar edilmeyecektir.
178
TARİH
Yalnız yukarıda verilen bilgilerin Osmanlı Devleti'nin bu asırda tamamen paylaşımına engel olan
direnişinin kısmen başlayan askerî reformlardan, kısmen de çeşitli Avrupa devletleri arasındaki çıkar
anlaşmazlıkları dolayısıyla zaman zaman Türkiye'ye gösterilen siyasî desteklerden ve bir de Rusya ve
Avusturya'nın Lehistan paylaşımı gibi çeşitli Avrupa meseleleriyle meşgul olmalarından ileri geldiğini
gösterdiği hatırlanmalıdır.
SÖMÜRGE MESELELERİ
18. asırda Avrupa'daki anlaşmazlık ve savaşlar, sömürgelere de sıçramaktan gen kalmamıştır. Yeni zamanların başında önemli keşifler yapan Portekiz
ve İspanyollardan sonra Felemenkliler, Fransız ve İngilizler de önemli sömürgeler edinmişlerdi.
Portekizliler yalnız sahillerde sağlam ticaret yerleri kurmuşlardı. Diğerleri ise kıtaların içine
sokulmuşlar, önemli iskân sömürgeleri kurmuşlardı: İspanyol Amerikası, Antiller, Kanada, Yeni
İngiltere, Hindistan gibi. Meksika'da, Şili'de, Arjantin ve Brezilya'da birleşip yerlilerle karışan İspanyol
ve Portekizlilerin miktarı bu asırda iki milyondan eksik değildir. İspanyol ve Portekiz sömürgelerinde
18. asır zarfında önemli bir değişiklik olmadı. Yine bu asrın ortalarına doğru Kanada'da yerleşmiş ve
sömürge kurmuş yüz bine yakın Fransız yaşıyordu. Kuzey Amerika'da Alegani Dağları'yla Atlas
Okyanusu arasında yaşayan İngilizler de bir milyon kadardı. Bu sömürgelerle anavatanların ilişkilerini,
kurulmuş olan tekel şirketleri idare ediyor, büyük ve çabuk kazançlar elde etmek hırsıyla yerlilere ve
sömürgecilere karşı hatalı ve zalimce usuller takip edilmekle beraber, Avrupa ile sömürgelerin ticareti
inanılmaz derecede artıyordu. Kakao, çay, kahve ve şeker gibi evvelce zevk ve lüks malları sayılan
sömürge ürünleri artık zorunlu ihtiyaçlardan sayılmaya başlamıştı. Sömürgelerin gittikçe artan
önemini herkesten evvel İngilizler anladılar. Fransızlar, 17. asırda sömürge siyasetine oldukça önem
vermiş ve birtakım sömürgeler elde etmişlerken, 18. asırdaki Fransız siyaset adamları, hatta Volter
gibi bazı büyük yazarlar bu siyaseti küçümsemişlerdir. Bunun sonucu, Fransız sömürge
imparatorluğunun İngiltere'ye geçmesiİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
179
dir. 18. asırda deniz ticaretine ve sömürge siyasetine gittikçe daha büyük önem veren İngilizlerin,
Avrupa savaşlarından yararlanarak Fransızların elindeki sömürgeleri birer birer ele geçirmeye
çalıştıktan evvelce görülmüştü. Avrupa siyasetinin sömürgelerdeki bu yansımasını Kuzey Amerika ile
Hindistan'da uzun mücadeleler şeklinde görüyoruz.
İngilizlerin Kuzey Amerika'da Atlas Okyanusu sahili boyunca, 17. asırda kurulmuş olan on üç ufak
sömürgesine 1732'de"Corciya adıyla yeni bir sömürge daha eklenmişti. Hür beyazlar ve köle
zencilerin yaşadığı bu sömürgelerin her biri ayrı birer hükümete sahipti. Çoğunlukla ziraatla geçinen
halk, ilk önce siyasî bir birlik yapmayı asla düşünmüyorlardı. Fakat 17. asrın başında kurulan ve Kolber
zamanında teşkilatlandırılan Fransız sömürgeleri, Kanada'dan itibaren batıya ve güneye doğru
yayılarak sahildeki İngiliz sömürgelerini saracak hale gelince İngiliz sömürgelerinde ortak bir savunma
fikri doğmaya başladı, bir taraftan da İngiltere hükümeti Avrupa savaşlarından yararlanarak Fransız
sömürgelerini ele geçirmeye-çalıştı.
İspanya Mirası Savaşı sırasında İngilizlerin Fransız sömürgelerine saldırısı bir basan sağlamamıştı.
Fakat banş yapmak isteyen XIV. Lui Utreht Antlaşması'yla Kanada'nın kapılarını yani Ternöv (TerreNeuve) ile Akadi veya Yeni İskoçya'yı, Hutson Körfezi arazisini İngiltere'ye terk etti. Avusturya Mirası
Savaşı sırasında da İngilizler, Fransızların bazı mevkilerini elde etmişlerse de Eks La Şapel Antlaşması
bunları tekrar Fransa'ya geri kazandırdı. Lakin bu antlaşma, iki sömürgenin sınırlarını kesin olarak
tespit etmemişti. Bu sebeple Misisipi Havzası'na doğru doğal bir yol oluşturan Ohayo Vadisi'ni ele
geçirmek üzere her iki taraf girişimlerde bulundu. Yedi Yıl Savaşı başlamadan Amerika'da sömürgeler
mücadelesi başlamış oldu. Bu defaki mücadele kesin'sonuçlar verdi. Önemli savaşlardan sonra
Kanada İngilizler tarafından istila edildi.
İngiliz-Fransız sömürge mücadelesinin diğer bir safhası Hindistan'a.^ cereyan eder: Evvelce görüldüğü
üzere 16. ve 17. asırlarda Hindistan, Türk Gürgânî saltanatının (Büyük Moğol Devleti'nin) elindeydi.
Fakat 18. asrın
180
TARİH
başında Hükümdar Evrenkzip'in ölümünden (1707) sonra, ikinci ciltte görüldüğü gibi, Babür
İmparatorluğu gerçek bir gerileme devresine girdi, uzun mücadelelerden sonra parçalandı, çeşitli
derebeylikler bağımsızlık kazandı. Bu zayıflıktan Avrupalılar yararlandılar, evvelce kurulmuş olan
İngiliz ve Fransız ticaret şirketleri, siyasî roller oynamaya başladılar. Bunlardan İngiltere Kraliçesi
Elizabet tarafından 1599 tarihinde kurulmuş olan İngiliz Doğu Hint Kumpanyası, sahilde Madras,
Bombay ve Kalküta gibi iskeleleri birer suretle elde etmiş olmakla beraber, daha çok ticarî kazanç
arıyoçdu. Rişliyö zamanından beri Hint Okyanusu sahillerinde ticaret müesseseleri kurmaya başlayan
Fransız Kumpanyası da 17. asrın sonlarında Hint sahillerinde yerli prenslerin birinden satın alınan
arazide Pondişeri Limanı'nı kurmuş ve güçlendirmişti. 18. asrın başında Pondişeri kırk bin nüfuslu bir
şehir olmuş, birkaç ticaret limanı daha kurulmuştu. İspanya Mirası Savaşı zamanında Fransız
Kumpanyası zayıflamışken, Babür İmparatorluğu'nun gerilemesinden yararlanarak yerli prenslerin
mücadelelerine karışmaya başlamış, yeni ticaret yerleri kurmayı başarmıştır. Büyük bir hissedarın oğlu
olan Dupleix'in 1730 tarihlerinde evvela Şandernagor şehrine vali ve daha sonra Hindistan
sömürgelerine genel vali tayin olunması, İngiliz ve Fransız kumpanyalarının ilişkilerinde yeni bir devir
açmış oldu. Birbirine yakın olan bazı İngiliz ve Fransız limanları arasında o zamana kadar yalnız ticarî
bir rekabet vardı. Düpleks, yerlilerden kuvvetlice bir ordu vücuda getirdikten ve yerliler arasında
nüfuzunu artırdıktan sonra yavaş yavaş memleketin içerisine sokulmak ve daha sonra da İngilizleri
Hindistan'dan büsbütün kovmak siyasetini izlemeye başladı. Düpleks, Avusturya Mirası Savaşı
sırasında tarafsız kalmayı reddederek İngiliz kumpanyasının en önemli merkezi olan Madras'ı elde
etmeyi başardı. Fakat Eks La Şapel Antlaşması, Fransızların savaş sırasında Kanada'da Sen Loran Nehri
ağzında kaybettikleri bir adaya karşılık Madras'ı İngiltere'ye geri verdi.
Bununla beraber Düpleks, barış devresinde yerli hükümdarların çekişmelerinden yararlanarak
memleket içerisine sokulmak siyasetine devam ederek Dekan Yaylası'nı istila etti. Düpleks'in askerî
kuvvetten çok yerli hükümdarları birbirine düşürmek hususundaki ustalığı az bir zaman zarfında otuz
milİMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
181
yon kadar nüfusa sahip ve Fransa'nın iki misli büyüklüğünde bir araziyi Fransız kumpanyasının nüfuz
ve tabiiyeti altına almıştı. İngiliz kumpanyasının, Fransız başarılarını durdurmak hususundaki çabası
Düpleks'e az çok zorluk yarattığı için Avrupa'dan destek kuvvetleri istedi. Fransa Hükümeti ve
kumpanyanın Fransa'daki idare meclisi, Düpleks'in başarıları derecesini bilmiyor, bir savaş
çıkmasından çekiniyordu. Bu sebeple Düpleks geri çağrıldı (1754).
Az zaman sonra başlayan Yedi Yıl Savaşı sırasındaysa, Fransız kumpanyası ilk evvel hareketsiz
dururken İngiliz kumpanyası, Düpleks'in nifak sokmak ve müdahale etmek siyasetini takip ederek
Bengale'yi işgal etmeyi başardı. Bundan sonra Fransızlarla mücadeleye başladı. Mücadeleyi idare
etmek üzere Fransa'nın gönderdiği kumandan, Hindistan'ın durumunu bilmediği için kısa bir zaman
zarfında tam bir yenilgiye uğradı. Nihayet, Yedi Yıl Savaşı'na son veren Paris Antlaşması hem
Amerika'daki hem Hindistan'daki mücadeleyi kesin olarak İngilizlerin lehinde halletti.
Paris Antlaşması'na göre Fransa, eski sömürgeleri olan beş şehir (Pon-dişeri, Yanaon, Şandernagor,
Karikal ve Mahe) dışında olmak ve asker bulundurmamak üzere Hindistan'a ait bütün haklarından
vazgeçiyor, Amerika'da Ohayo Vadisi'ni, Misisipi'nin sol sahilini ve bütün Kanada'yı, Antil adalarının
birçoğunu ve Afrika'da Senegal'ı İngiltere'ye terk ediyordu.
Yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki, 18. asrın ortalarına kadar sömürgeler itibariyle Fransa üstün bir
konuma sahipti. Fransız hükümetinin acemiliği ve hataları, Fransız milletinin kayıtsızlığı yüzünden
İngiltere asrın ikinci yarısı başında üstünlük kazanıyor ve kısa bir zaman içinde dünyanın en büyük
deniz ve sömürge imparatorluğunu meydana getirmeyi başarıyor.
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLEERİ'NİN KURULUŞU- İngilizlerle Fransızlar arasındaki sömürge mücadeleşinden pek az sonra İngiltere ile Amerika'daki sö- mürgelerinin bir kısmı arasında büyük bir
anlaşmazlık çıkmış ve pek çabuk vahamet kazanmıştır.
Amerika sömürgeleri, Fransızlarla mücadele sırasında ortak bir savunma hissiyle çarpışmışlar, eski
birlik karşıtı ruh ve eğilime karşı, birliğin oluşturduğu kuvveti kavramışlardı. Bu değişikliği anlamayan
İngiltere siyaset adamları eskiden olduğu gibi hareket etmekte devam ederek bu sömürgeleri
anavatan çıkarına istedikleri gibi sömürebilecekleri sanısında
182
TARİH
bulundular. Amerikalıları yalnız İngiltere'yle ticaret yapmak zorunda bırakan seyrüsefer kanunlarını
korudular, onların sanayiyle uğraşmalarına engel oldular. Londra Parlamentosu, ithalat ve ihracat
üzerine gümrük vergisi koydu. Amerikalılar, bütün bunlara katlandılar. Fakat İngiltere, doğrudan
doğruya bazı vergiler de koymaya kalkıştığı zaman direnişe geçtiler. Anavatan ile sömürgeleri
arasındaki anlaşmazlık uzun zaman sürdü. Bunu iki devreye ayırmak mümkündür: Anlaşmazlığın 1775
tarihine kadar devam eden ilk on senesi, prensipler üzerine tartışmalar yürütülen hukukî bir safha
oluşturur. Bundan sonra iki taraf arasında ilişkiler kesilir, anlaşmazlığın çözümü silahlara bırakılır.
Birinci devrenin uzaması her iki memlekette fikirlerde ittifak bulunmamasından ileri gelir. Amerika'da
azınlık oluşturan birtakım yazar ve avukatlar, İngiltere'de de kralla muhafazakâr nazırları kesin
harekete taraftardı. Her iki tarafta halkın büyük kısmı ise savaşı istemiyordu. Fakat anavatan
parlamentosunun sömürgeler için vergi konulması yetki ve haklarına sahip olduğu prensibinde ısrar
edilmesi ve Boston şehrine asker gönderilmesi, Bostonluların milis teşkilatı yaparak direnişe
geçmelerine sebep oldu. Bir "Genel Kurtuluş Komitesi" oluşturuldu, bütün sömürgeler katılmaya
çağrıldı. Sömürgelerin delegelerinden meydana gelen bir kongre Filadelfiya'da toplandı (1774) ve bir
hukuk beyannamesi yayımladı. Vaşington (Res. 143) askerî kuvvetlere başkumandan tayin edildi.
Ertesi sene de Bağımsızlık Beyannamesi kabul (Res. 144) ve ilan olundu (1776).
Sekiz sene devam eden (1775-1783) bağımsızlık mücadelesinin ilk üç senelik safhası yalnız İngiltere ile
sömürgesi arasında cereyan eder. Halbuki Amerika asilerini ikiye ayırmak üzere askerî hareketler
yapan bir İngiliz ordusunun Saratoga mevkiinde mağlup edilmesi, kuşatılması ve esir alınması büyük
yankılar yaptı, eski yenilgilerin acısını çıkarmak isteyen ve savaşın başından beri gizlice asilere yardım
eden Fransa açıktan açığa Amerikalılarla ittifak yaparak savaşa girdi, arkadan sırasıyla İspanya ve
Felemenk de savaşa müdahale etti. Aynı zamanda Amerika'da, Antiller'de, Hindistan'da ve Kanada'da
devam eden savaş çoğunlukla İngiltere için uygun olmayan bir şekil almıştı. Özellikle Amerika'da bir
İngiliz ordusunun Yorktown mevkiinde teslim olmak zorunda kalması, Amerika'daki askerî
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
183
hareketlere kesin bir sonuç vermiş oldu. Büyük bir borç altında kalan ingiltere barış istedi. Amerika
delegeleri, talimatlarının tersine İngiltere'yle ayrı bir barış imzaladılar, Fransa ile İspanya'yı barış için
daha bir müddet görüşmek zorunda bıraktılar. İmzalanan Ver say Antlaşması (1783), Amerika Birleşik
Devletleri'mn batı sınırı Misisipi olmak üzere bağımsızlığını onaylıyor, İspanya ile Fransa'ya da Paris
Antlaşması'yla veya bu savaş sırasında kaybettikleri bazı sömürge ve adaları geri veriyor, Utreht
Antlaşması'yla Dünkerk Limam'nı güçlendirmek hakkından mahrum bırakılmış olan Fransa bu bağdan
kurtuluyordu. Versay Antlaşması, görüldüğü üzere, Fransa'ya arazi itibariyle ancak kısmen küçük
çıkarlar sağlamıştır. Fakat manen az çok tatmin etmiştir. Bununla beraber Amerika Savaşı'nın
Fransa'ya yüklediği borç ve Amerika Bağımsızlık Beyannamesi'nin yaptığı etki, Fransız İhtilalini
çabuklaştırmıştır; denebilir.
Amerika Birleşik Devletleri, bağımsızlıklarının ardından siyasî, malî ve iktisadî önemli buhranlar
geçirmiştir. Biri anayasanın, her cumhuriyetin siyasî ve idarî bağımsızlığı esasına göre yapılmasını
isteyen Antifede-ralistler fırkası, diğeri kuvvetli bir merkeze dayanan bir hükümet yapmak isteyen
Federalistler fırkası olmak üzere iki fırka kurulmuştu.1 Bunları uzlaştırmak lazımdı. Bundan başka
savaşın bıraktığı borçları ortadan kaldırmak gerekiyordu.
,
Bu iki işin başarılması için çok çalışıldı. Özellikle cumhurbaşkanı ola-
[
rak seçilen Vaşington bütün nüfuzunu kullandı, nihayet iki fırka uzlaştırı-larak hükümet kuvvetlerinin
birbirinden ayrılması esasına dayanan bir anayasa yapılabildi (1787).
AVRUPA DIŞINDAKİ DİĞER DEVLET VE MEMLEKETLER
Avrupa milletleri, her gün biraz daha ilerlemekte, faaliyetlerini genişletmekteyken, Avrupa dışındaki
memleketler çeşitli manzaralar göstermektedir: En yakın komşumuz olan iran'da. Safevi Hanedanı bu
memleketi 15. asır sonlarından beri idare ediyordu. 18. asır başında İran zayıflamıştır. Afgan
kabilelerinden birinin reisi, bütün İran'ı zapt etmeye kalkıştı. İran anarşi için1 Bu partiler sonradan adlarını değiştirerek Antifedaralistler, Demokrat ve Fedaralistler, Cumhuriyetçi
Parti namını almışlardır ki, bugüne kadar bu adlarıyla devam ederler.
184
TARİH
de kaldı. Bu sırada kuzey savaşını bitirerek Niştad Antlaşması'nı yapmış olan Rusya Çarı Petro, Hazar
Denizi'nin batı ve güney sahillerini istila etmeye kalkıştığı için Osmanlı Devleti de harekete geçmişti.
Sonuçta Hazar sahillerinin iki devlet arasında paylaşılması esasını kabul eden bir antlaşmanın
imzalandığı evvelce görülmüştü. Lakin bu sırada Afsarlardan Nadir adlı bir Türkmen, Safevî Hanedanı
adına faaliyete geçerek İran'ı ele geçirdi (1729). Afşar sülalesi Safevilerin yerini aldı. Nadir, Osmanlı
Dev-leti'nin Rusya ve Avusturya'yla meşgul olduğu sıralarda Afganistan, Bülü-cistan ve Hindistan'a
kadar seferler yaparak nüfuzunu artırdı. Nadir'in emirlerinden biri tarafından öldürülmesi (1747)
üzerine İran yeniden anarşi içinde kaldı, Afganistan ayrılarak ayrı bir hükümet kurdu. Karışıklık bir
müddet devam ettikten sonra yine Türkmenlerden Kaçar aşiretinin reisi, İran'da iktidar mevkiine geçti
(1786).
Halkının çoğunluğu Türk ve bir kısmı Müslüman dinine girmiş olan Si-bir'e (Sibirya) 16. asırdan
itibaren Ruslar musallat olmaya başlamışlardı. Si-bir'de ve Kazak steplerinde birtakım küçük Türk
hanlıklarıyla kabilesel idareler vardı. Havası çok soğuk olduğundan halkı az olan Kuzey Sibir'i Ruslar,
17. asırda işgal ettiler. Fakat Sibir'in güneyine düşen Kazak memleketi ile Türkistan'a karşı Rusların
hareketi 18. asırda başlar (Harita. 11).
O zaman Türkistan'da belli başlıları Buhara ve Hive hanlıkları olan birkaç Türk devleti vardı. Bu Türk ve
Müslüman ülkeleri, o zaman kültür ve sanayice Ruslardan geri değildi. Ancak aralarında çekişme ve
savaş eksik olmadığından, maddî kuvvetçe Ruslardan zayıftılar. Bu ülkelerin başka memleketlerle
ilişkileri yok derecesindeydi; hatta Osmanlı İmparatorlu-ğu'yla bile ciddî bir bağ kuramamışlardı. I.
Petro ve II. Katerina bu dağınık Türk devletlerini ele geçirmek girişiminde bulundular; fakat önemli
sonuçlar elde edemediler. Ancak Kazaklara, Katerina sözde hâkimiyetini kabul ettirebildi. Kafkasya'ya
gelince, Kafkas Dağları'nın içinde kendi kendilerini idare eden birçok Müslüman kabile ve köy,
güneyinde ise kısmen Osmanlı Sultanlığı'na, kısmen İran Şahlığı'na tabilik gösteren Türk hanlıkları
vardı. Astrahan'ın zaptından sonra, Ruslar Kafkasya'ya doğru biraz yayılmışlarsa da asıl dağlar
dolaylarına kadar ilerleyememişlerdi.
18. asırdaki girişimleri de ciddî bir sonuç vermedi.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
185
Gerek Türkistan'da, gerekse Kafkasya'da Rusların ilerleyip Türk kavimlerini idareleri altına alabilmeleri
ancak 19. asırda gerçekleşmiştir.
Çin, binlerce seneden beri hareketsizdi. Bu memlekette yeni hiçbir şey yapılmamış, mevcut
müesseseler değiştirilmemiş, geleneklere uymak, en büyük fazilet sayılmıştı. 17. asır ortalarından beri
Mançu hanedanı Çin'e hâkimdi. Tibet, Çin Türkeli ve Moğolya Çin topraklarına katılmıştı. Dışarının
tehdidine maruz bulunmayan ve barış içinde yaşayan bu memlekette göreli bir refah vardı. İç ticaret
hayli faaldi. Mimarlık, fildişinden ve tunçtan heykel vesair güzel eşya yapmak, porselencilik gibi bazı
sanatlar büyük bir şöhret kazanmıştı. Avrupalılar Çin porselenlerini evlerinde bulundurmakla iftihar
ederlerdi.
Japonya'ya gelince derebeylik teşkilatına tabi bir devletti. Mikado adını taşıyan Japon İmparatoru'nun
gerçek bir kudret ve yetkisi yoktu. Bütün nüfuz, Şogon denilen kalıtsal saray nazırlarına ait
bulunuyordu. Bunlar, kuvvetlerini, miktarı birkaç yüze çıkan derebeylerden alıyorlardı.
Japon medeniyetinin esası Çin medeniyeti olmakla beraber, güzel sanatlar, coğrafî şartlar dolayısıyla,
Japonya'ya has bazı vasıflar kazanmıştı. Japonların karakteri de Çinlilerinkinden farklıydı; kavgadan
zevk alırlardı.
Gerek Çin, gerekse Japonya, 16. asırdan beri Hıristiyan misyonerlerin faaliyetine sahne olmuşlardı. 18.
asırda yabancı etkilerden ürken bu memleketler kapılarını dışarıya kapadılar. Yalnız Kanton ve
Nagazaki gibi sınırlı birkaç liman vasıtasıyla yabancılarla ticarî ilişkide bulunuyorlardı.
Orta ve Güney Amerika, 18. asırda İspanyollarla Portekizliler lehine tekelci bir sömürünün kurbanıdır.
Bu memleketleri idare edenler, gelişme sağlamak için hiçbir şey yapmadıkları halde, yetkilerini
suiistimal etmek-!
te bulundukları ve Birleşik Devletler'in ayaklanması da bir örnek oluşturI
düğü için bu sömürgelerin halkı genel bir memnuniyetsizlik içindeydi.
i
Bunların ayaklanması 19. asırda olacaktır.
*
Asya'nın, Amerika'nın, Avustralya'nın, Cava Adası dışında Sonda
l
Adaları'nın iç tarafları 18. asırda henüz layıkıyla tanınmış değildir. As-
186
TARİH
ya'nın ve Amerika'nın kuzey sahilleri de henüz baştan başa keşfedilememiştir. Geniş kutup bölgeleri
de doğal olarak hiç bilinmiyordu.
4. AVRUPA'DA FİKİRLERDE, SANAYİ VE İKTİSATTA DEĞİŞİKLİK
17. asır Avrupa'sında bilgi ve edebiyat yalnız fikrî yorgunluğu giderecek bir meşguliyet sayılırdı.
Yazarlar, insan ruhunu soyut olarak incelemekteydiler. 18. asır Avrupa'sında ise insanın çevresi
üzerindeki etkisi, çevrenin de insan üzerindeki karşı etkileri ele alınıp incelenmeye başlandı.
Edebiyatta da pratik ve toplumsal gayeler arandı. Kendilerine filozof adı verilen bu asrın şair ve
yazarları hak adına mutlakıyete, sınıf eşitsizliğine ve dinî hoşgörüsüzlüğe karşı şiddetli bir mücadele
açmışlardır. Mut-lakiyetin ve imtiyazlı toplumsal sınıfların her yerde inkâr edilemeyecek derecede
olan suiistimalleri filozofların eleştirilerine hak veriyor, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nde
görülen nispeten serbest ve demokratlığa eğilimli hükümet örnekleri ortaya sürülen görüşlerin
uygulanabilir olduğunu gösteriyordu.
Bu yeni fikirler yalnız aydın zümreyle sınırlı kalmadı. İlkönce kitaplarda ve özel toplantılarda incelenip
tartışılan meseleler, bir müddet sonra daha geniş bir alanda halka geçmiştir. Bazı memleketlerde
giderek bir "kamuoyu" oluşmaya başladı. Matbuat ve mitingler, kamuoyunun ifade araçları oldu ve
genel meselelerde etkisini göstermeye başladı. Asrın ortalarına doğru Avrupa'da gazete yayımı hayli
genelleşmiştir. Halk siyasî meselelerle artık ilgili görünür.
ilim ve fende de büyük değişiklikler görülmüştür: 17. asırda matematik, astronomi, fizik ve tıp esaslı
ilerlemeler kaydetmişti. Bu asırda ilimle uğraşanlar eserlerini eskiden olduğu gibi Latince değil, millî
dillerle yazmaya başladıkları için daha çok kimseler yararlanabiliyordu. Salonlarda yalnız edebiyat
üzerine değil, felsefe ve diğer ilimler üzerine de konuşuluyordu; bu durum 18. asırda devam eder.
Gerçi bu asır 17. asır kadar büyük âlimler (Res. 131-134) yetiştirmedi. Fakat bu asrın âlimleri,
evvelkilerden farklı olarak pratik alanda icatlarda bulunmaya çalışmaktadırlar:
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
187
İngiliz Ceymis Watt (Res. 145) buharlı makineyi, Amerikalı Franklin (Res. 146) paratoneri, Fransız Mon
golf iye kardeşler (Res. 147) ilk hava seyahat aracını, İngiliz Folton (Res. 148) ilk buharlı gemiyi icat
ediyorlar. Bu icatlar, 19. asırda daha geniş ölçekte devam edecektir.
Diğer taraftan sömürgeciliğin gelişmesi, ticarete genişlik vermiş, bu da sanayide üretimi artırmak
lüzumunu hissettirmiştir. Sınaî üretimin artırılması da sanayiin hem makineleşmesine, hem de
teşkilatının değişmesine sebep olmuştur. Eski aile sanayii ve küçük imalathaneler yerine büyük
fabrikalar kuruldu, işçilerin miktarı birdenbire çoğaldı; büyük üretim başladı. Yeni meseleler çıktı:
Patron ve işçinin ilişkileri, grevler vesaire gibi. Önce sanayi esnaf teşkilatına; ticaret, içeride bile
katmerli gümrüklere ta-biydi. Bu asırda adı yeni işitilmeye başlayan iktisat ilminin mensupları,
iktisatçılar, üretim, sermaye ve emek meselelerini incelemeye, ziraat kaynaklarıyla sanayii ve ticaret
kaynaklarını kıyaslamaya çalışıyorlar, serbesti usulüne taraftar olarak iktisat ilminin kanunlarını
anlamaya ve ifadeye başlıyorlar.
Yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, 18. asrın ilerlemeleri, 19. asra büsbütün farklı vasıflar
taşıyan bir âlem hazırlamaktadır.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
(1792-1919)1
A. REFORMLAR DEVRİ
III SELİM'İN AVRUPA TARZINDA ASKER DÜZENLEME GİRİŞİMLERİ
İmparatorluğun gerilemesi açıklanırken, buna sebep
olarak, bütün devlet teşkilatının ve hele devletin dü- zenli askeri olan, sınırları savunması ve içeride
mer-kezi hükümetin (sultanın) otoritesini kuvvetleriyle sağlayarak düzeni koruması gereken sipahi ve
yeniçeri ocaklarının ne derecelerde bozulmuş ve Osmanlı donanmasının ne kadar aşağı bir derekeye
düşmüş olduğu söylenmişti. Son devirlerde genel olarak memleket idaresindeki olumsuzlukların,
Osmanlılarca ilim, sanayi ve iktisat alanlarında keşif ve yaratı kudreti gösterilmeyerek, Osmanlıların
Avrupa kavimlerinden her açıdan geri kalmış olmalarının, Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerinin
zayıflamasına büyük etkisi olduğu da kaydedilmişti. Doğunun Müslüman kavimleri, 16. asırda
medeniyetçe batıya üstün olduklarından,
l Bu devrin padişahları: III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmut, Abdülmecit, Abdülâziz, V. Murat, II.
Abdülhamit, V. Mehmet (Reşat), VI. Mehmet (Vahdeddin). III. Selim 1789'da tahta geçmiş ve
memleketi Avusturyalılar ve Ruslarla savaş halinde bulmuştu. Hükümdarlığının ilk seneleri
Avusturyalılarla ve Ruslarla barış yapmak için sarf olunan faaliyetlerle geçti ve 1791'de
Avusturyalılarla Ziştov ve 1792'de Ruslarla Yaş Antlaşması'm imzaladıktan sonra memlekette
tasarladığı reformlara başlamak imkânını buldu. Bu sebeple ıslahat devrinin başlangıcı olarak 1792
tarihi kabul olunmuştur.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
189
17. asırdan itibaren medeniyette üstünlüğün batıya geçtiğini kabul ve itiraf etmiyorlardı. Bununla
beraber, 17. asır sonlarının ve 18. asır başlarının yenilgi ve geri çekilmeleri, Osmanlı idarecilerini
nihayet batının, hiç olmazsa, askerî işlerde kendilerinden ileri gitmiş olduğunu itiraf etmek zorunda
bıraktı. Bunun üzerine 18. asrın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti'nin dostu sayılan Fransızlardan
askerlik sanatı öğrenmek doğrultusunda bazı eğilimler doğdu. Ta I. Mahmut ve III. Mustafa
zamanlarında Avrupa usulüyle topçu müfrezeleri düzenlemek, mühendishane ve bahriye mektepleri
açmak gibi bazı yenilik girişimlerinde bulunuldu. Fakat araya giren Rus savaşları, bu girişimlerin çok
ürün vermesine engel olmuştu. Bu Rus savaşlarından da yenilgilere uğrayıp memleket kaybetmekten
başka sonuçlar çıkmadı. Avrupa medeniyeti havzasına, ancak bir asır evvel giren Moskoflar bile, bir
zamanlar en medenî sayılan batı kavimlerini yenip Avrupa'nın ta merkezine kadar ilerlemeyi başaran
Osmanlı ordularını mağlup ve perişan edebilmişlerdi. Bütün bu fiilî deliller, Osmanlı ordusunun
Avrupa usulüyle düzenlenmesi zorunluluğunu, Osmanlı hükümdarlarıyla memleketinin hayrını samimi
isteyen aklı başında devlet adamlarına kabul ettirdi. ///. Selim (1789-1808) zamanında ordu ve
donanmanın ciddî bir şekilde, Avrupa askerî sanayi ve teşkilatına göre düzenlenmesine girişildi; İsveç
ve Fransa'dan mühendisler getirtildi. Evvelce kurulmuş olan bahriye ve hendesehane (topçu ve
istihkâm) mektepleri (Res. 149) canlandırılarak, Fransız zabitlerinin idareleri altına konuldu.
Matematik ve savaş sanatıyla ilgili bir hayli Fransızca kitap Türk-çeye tercüme edilip bastırıldı.' Bu
mekteplerde Fransızca okutulmaya başlandı. 400 cildi aşkın seçme Fransız eseri -ki aralarında 18.
asrın ana kitaplarından sayılan "Ansiklopedi" de vardı- getirtilip bu mekteplerin kütüphanelerinde
öğretmen ve öğrencilerin yararlanmasına sunuldu.
Teorik askerî ve medenî bilgilerin yayılması maksadıyla bu gibi girişimlerde bulunulduktan başka,
Fransız bahriye mühendisleri tarafından,
III. Selim tahta çıkmadan evvel ve I. Abdülhamit'in son senelerinde mühendishane öğretmenlerinden
bir Fransız ile Fransız gemi kaptanlarından bir zatın yazdıkları kara ve deniz savaşı usullerine dair iki
kitap Türkçe olarak İstanbul Fransa Elçiliği Matba-ası'nda basılıp yayımlanmıştır (1788-1789).
190
TARİH
Fransa'nın Tulon Tersanesi'nde geçerli olan usule göre Osmanlı tersanelerinde gemiler inşa edildi
(Res. 150); Tophanei Amire'de Fransız ordusunca kabul edilen Griboval sisteminde toplar döküldü;
Rus modeline göre de havanlar imal edildi. Baron de Tott'un kumbaracıları, 600'den 3 000'e çıkarıldı.
O ara, Fransız İhtilali, krallığı devirip cumhuriyet ilan etmiş olduğundan, Fransız Cumhuriyeti'nin
Osmanlı padişahına gönderdiği elçi -ki bir generaldi- İstanbul'a birçok mühendis, öğretmen zabit ve
topçu ustasıyla geldi; beraberinde toplar da getirdi. Bu Fransız öğretmenlerin gözetimi altında 800
kişilik bir topçu müfrezesiyle bir süvari kıtası ve bir piyade taburu oluşturuldu. Bunlar tamamen
Avrupa usulünde düzenleniyor, donatılıyor ve eğitiliyorlardı; bunlara "Nizamı Cedit askeri" adı
verilmişti (1796).
20. asır başlarında, Büyük Savaş arifesinde İstanbul'a gönderilen Alman askerî heyetini (Liman von
Sanders heyeti) andıran bu Fransız elçi heyeti gösteriyor ki, o zamanlar Fransa Hükümeti, Rusya'nın
doğuda genişlemesinden pek korkmuştu. Evvelce diplomatik araçlarla yaptığı bazı yardımları, bu sefer
böyle fiilî yardımlarla daha ciddileştirmek istiyordu. Fakat Fransız İhtilali hükümetlerinin Doğu
siyasetlerinde uyum ve düzen görülmez: Bir taraftan Osmanlı Devleti'nin askerî kuvvetini
desteklemeye çalışan Fransa Cumhuriyeti, diğer taraftan da bir generalini Mısır'ı işgal etmekle
görevlendirmiştir.
GENERAL BONAPART'IN MISIR SEFERİ
Mısır, 1517'den beri hukuken Osmanlı Devleti'nin bir eyaleti idiyse de, fiilen orada eski Memlûkler
kalıntıla- rının nüfuzu devam ediyordu. Osmanlı İmpartorluğu zayıflayınca, çoğu uzak eyalet gibi
burası da hemen bağımsız şekilde kendi kendini idareye başlamıştı. Vaktiyle bir tür askerî aristokrasi
oluşturan Mem-lûklerin kalıntıları kalmıştı; bunlara mensup bazı beyler, hüküm ve idareyi ellerine
almışlardı. Osmanlı İmparatorluğu bazen bunların cezalandırılmasıyla uğraşır, bazen de bunları
düzenli vergi göndermek şartıyla o eyaletin hâkimi tanırdı. İşte böyle bir konumda bulunan Mısır'a,
güya eyaletin Türk saltanatına bağlılığını güçlendirmek iddiasıyla, günün birinde Fransız
Cumhuriyeti'nin meşhur generallerinden Napolyon Bonapart askerle çıktı (1798). Bu hareketin bir
garipliği de, Fransız Cumhuriyeti'ne karşı Avrupa devletlerinin çoİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
191
günlüğü düşmanlık ilan ettikleri halde, Osmanlı İmparatorluğu eski Fransız dostluğunu sürdürmüş ve
cumhuriyeti hemen onaylamış ve hatta cumhuriyetle bir de ittifak yapmıştı. Osmanlı Devleti'nin
müttefiki olan Fransa ise, bir Osmanlı eyaletini askerle ve savaşla işgale kalkışmış demekti!
Fransız Cumhuriyeti'nin devletlerarası hukukla uzlaştırılması mümkün olmayan bu hareketine sebep,
bazı Fransız devlet adamlarının, kumandanlarının ve özellikle General Bonapart'ın artık Osmanlı
Devleti'nin kalıcılığını yitirdiğine kanaat getirerek, pek yakın bir gelecekte gerçekleşmesi kesin olan
paylaşılmasında, kendilerine evvelden bir hisse almak ve aynı zamanda 6-7 yıldan beri Fransızların
Avrupa'da başa çıkamadıkları- İngilizlerle Hindistan'da dövüşmek için Hint yolunu ele geçirmek
emeliydi.
Bonapart'ın Mısır'ı istilası üzerine, Osmanlı-Fransız ittifakı bozuldu ve Osmanlı İmparatorluğu
Fransızlarla savaş halinde bulunan İngiliz ve Ruslarla ittifak yaparak, Fransa aleyhine savaşa başladı.
Bonapart Mısır'ı zapt ettikten sonra Palestin'e geçmişti. Maksadı doğrudan doğruya Türkleri tamamen
mağlup etmek ve Suriye üzerinden Hindistan yolunu açmaktı. Fakat Türkler Bonapart'ı Akkâ'da. geri
çekilmek zorunda bıraktılar; bundan sonra Bonapart Fransa'ya kaçtı.
MALÎ SIKINTIYA KARŞI TEDBİRLER ARAŞTIRIMASI
Yukarıda bir iki defa bahsi geçen malî sıkıntı III. Se-lim devrinde eksilmiş değildi; Rus savaşları bu sıkıntiyi artırmıştı. III. Selim devrinin devlet adanılan, bozuk bir maliyeyle iyi bir idare ve düzenli bir ordu
yapılamayacağını anlıyor-lardı. Bunun içindir ki III. Selim tahta çıkınca, tebaasından devletin
iyileştirilmesi hakkında fikir ve görüş sordu. Din adamlarından, devlet adamlarından ve
kumandanlarından bazıları birer layiha* sundular. Çoğu layihada askerî kuvvetin yeniden
düzenlenmesi hususuna en çok önem verilmiş olmakla beraber, malî, idarî, toplumsal ve iktisadî
meselelerden de biraz bahsedilmiştir. Bu lahiyalardan bazıları yayımlanmamış olarak bugün de
mevcuttur; bazılarının içeriğini Osmanlı tarihlerinden anlamak mümkündür.1
* Layiha: Herhangi bir konuda bir görüş ve düşünceyi bildiren yazı (Kaynak Yayınlan'nın notu).
l Böyle halktan layiha talep etmek, halkın fikir ve emellerini öğrenmek demekti. Padişah, ihtimal ki
Fransız İhtilali'nin başlangıcındaki Cahiers'lerden esinlenmişti. Bu layihaların tahlillerini Cevdet Paşa,
tarihinde eksik olarak nakleder. "Tertibi Cedit Tarihi
Cevdet C VI s-4-44
192
TARİH
O zaman âlimlerinin ticaret dengesine, ihracattan fazla ithalatın zararlı olduğuna, memlekette mevcut
madenlerin işletilmesine, hele ihtiyaçtan sayılmayan süs (lüks) eşyası ithalatının yasaklanmasına,
sikkelerin değerinin düşürülmesinden hazineye bile fayda değil zarar geldiğine ve halkın israftan
çekinmesi lüzumuna1 dair görüşleri dikkate değerdir. Bir memlekette ticaret dengesinin memleket
zararına bozulması durumunda, maliyenin düzelmesinin imkânsız olduğunu ve maliye düzelmedikçe
de ordu ve idarenin düzenlenmesinin mümkün olamayacağını lahiya sahiplerinin çoğu tamamıyla
kavramış görünüyorlar. Bu lahiyalar incelenmiş ve reform girişiminde bulunulurken bazı görüşler
dikkate alınmıştır. Bu lahiyaların iktisadî ve malî meseleler hakkındaki görüşlerinden hiçbirisi hayata
geçmemiş olsa gerektir. Osmanlı Hükümeti malî sıkıntısını gidermek için evvela Felemenk'ten, sonra
ispanya'dan borç almak istemiş, başaramayınca yine klasik tedbirlerine başvurmuştur; yani altın,
gümüş kapkacağı saraydan ve konaklardan çıkartıp para kestirmiş ve sikkelerin değerinin
düşürülmesinde devam etmiştir.
Osmanlı iktisadî teşkilatında önemli bir yer tutan gedik usulü III. Selim zamanında kaldırıldı; tüccar ve
esnaf gediklerinin ticaret serbestisine engel olduğu ve bundan dolayı ticaretin gelişmesine engel
olduğu düşünülmüştü. 18. asrın ortalarından beri Avrupa'da ticaret ve sanayiin devlet tarafından
düzenlenmiş olmasına karşı açılan bir cereyanın nihayet Osmanlı memleketine de sıçradığı sanılabilir.
Gedik, iktisadî teşkilatta tekel, imtiyaz manalarına gelir ve gedikli tabiri de imtiyazlı anlamını ifade
eder. Gediklerin kaldırılmasına değin Osmanlılarda sanayi ve ticaretle uğraşanlar belirli ve sınırlıydı;
kesin lüzum olmadıkça ne dükkân açılabilir, ne de kimse sanata girer ve usta çıkabilirdi. Herhangi bir
sanatta gedik, yani açık olursa veya ihtiyaç üzerine gedik açmak gerekirse, ancak hükümetin izniyle o
sanata adam alınır veya dük1 Halkın israftan çekinmesine, altın, gümüş eşya ve mücevher kullanmamasına dair, Osmanlı
Devleti'nin gerileme devrinde çeşitli fermanlar çıkmışsa da, hiçbirisi uzun müddet uygulanamamıştır.
III. Selim'e layiha verenlerden Tatarcık Abdullah Efendi, hemen yalnızca Rusya'dan gelen kıymetli
kürklerin, tamamen gereksiz-oldukları halde, pek çok kullanılarak, büyük miktarda altının
memleketten çıkmasına ve bu "suretle ticarî dengenin bozulduğuna dair haklı görüşler ileri sürer.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
193
kân ve imalathane açılabilirdi. Mesela, IV. Mehmet zamanında Yeni Ca-mi'ye ait bir hizmete karşılık,
İstanbul'a gelen şekerin toptan satılması hakkı, Mısır Çarşısı esnafına verilmiş ve bu bir gedik
sayılmıştı. İşte bu gedikler III. Selim zamanında kaldırılarak sanayi ve ticaret, serbesti ve rekabete
bırakılmıştır.1
ULEMA VE YENİÇERİ GERİCİLİĞİ: III SELİM'İN KATLİ
III Selim'in yeniçeri ve diğer asker ocaklarım ciddî bir şekilde düzenleme girişimi, (Tablo V, Res. 151)
o
ocak zabitan ve erlerinin, İstanbul halkından yüksek
ve orta tabakaların ve vilayetlerde zorbalık edip de
mekezî hükümetin emirlerine itaat etmek istemeyen ayan ve voyvodaların çıkarlarına dokunuyordu.
Disiplin ve kontrolden bağımsız, halkı istedikleri gibi rencide etmeye uygun zorba hayatı geçirip
dururken, sıkı bir disiplin altında, yalnız kendi görevleriyle meşgul olmaya zorlanacak olan ocaklı nefer
ve zabitlerin girecekleri bu yeni hayat elbette hoşlarına gitmiyordu. Fakat zarar yalnız ocaklılarla sınırlı
kalmayacaktı; maddeten zarara uğramış olanlar arasında devlet ricali denilen yüksek memurlar ve
özellikle din adamları da vardı; çünkü yeniçerilerin ve diğer ocaklıların maaş defterlerinde kayıtlı olan
miktarları, gerçek mevcutlarına oranla çok fazla olduğundan ulufe (maaş) senetleri adeta bir şirketin
hisse senetleri gibi piyasada alınıp satılan kıymetli evraktan sayılırdı: devlet ileri gelenleri, din adanılan
ve İstanbul halkının bir kısmı bunları satın alarak kendilerine belirli bir gelir sağlarlardı; yeniçeri ağa,
zabit ve hatta erleri ile ölmüş yeniçerilerin mirasçıları bile bunlardan bir miktarına sahipti. Eğer asker
ocakları düzenlenirse, bu gibi suiistimallerinin önü alınacağından ulufeleri geçim kapısı edinen gelir
sahiplerinin tamamı zarara uğrayacaktı. "Nizamı Cedit" adını alan askerin levazım ve teçhizatı kısmen
dışarıdan getirildiği için eski askere levazım ve teçhizat hazırlayan esnafın da -ki bir kısmı yine
yeniçerilerdi- kârları eksilecekti.
i Sanayi ve ticarete ait bu gediklerden başka bir de vakfa ait ev, dükkân, çeşme gedikleri de vardı. Bu
imtiyazlar, hükümet tarafından bir hizmete karşılık verilir veya parayla satın alınırdı; gedik babadan
evlada geçerdi. Sahiplerinin adları defterde kayıtlıydı; gedik hakkı sahiplerinden kolaylıkla alınmazdı;
yani gedik hakkı bir tür mülkiyet hakkı verirdi.
194
TARİH
İstanbul toplumunun malî işlerinde büyük rol oynayan Fenerli Rumlarla Yahudiler, ulufe alışverişi gibi
suiistimalden doğan bütün malî spekülasyonların eksilmesine aleyhtardılar. İktisadî olan bu
esaslardan başka, yeniçeri ve diğer ocakların son zamanlardaki dağılma ve düşüşüne rağmen,
geçmişten kalma şeref haleleri halk gözünde büsbütün sönmüş değildi. Bir zamanlar dünyanın en
kuvvetli askerî milleti sayılan Osmanlı Türklerinin, evvelce mağlup ettikleri Müslüman olmayan Batı
kavimlerinden askerî usul ve düzenler öğrenmek, askerlerini Frenk öğretmenleri tarafından
eğittirmek, gururlarına dokunuyordu.
Şeriatın o zamanki anlaşılışına göre, Müslüman olmayanların elbise ve usullerini taklit etmek, onlara
benzemeye çalışmak dinde bağnaz olanların öfkesine sebep oluyordu.
Evvelce de görüldüğü üzere imparatorluğun eyaletlerinde merkezî hükümetin etki ve nüfuzu azalmış
ve her tarafta "ayan" ve "voyvoda" denilen birtakım hükümet memurluğundan azma veya yerinde
türeme bir tür feodal beyler meydana çıkmıştı. Osmanlı ordusu disiplin altına alınıp merkezî hükümet
kuvvet kazanırsa, eyaletlerde de reformlar yapılıp bu türedi beylerin keyfî ve zalimane hareketlerinin
önüne geçileceği kesindi. Bundan dolayı, "ayan" ve "voyvoda"lar da sürekli olarak serkeşliklerini
artırıyor ve Nizamı Cedit askerinin oluşturulmasına engel olmaya çalışıyorlardı.
İşte esası iktisadî ve idarî olan bu etkenler, fikrî ve manevî sebeplerle örtülerek, askerî reform
aleyhine propaganda başladı. Frenk icadı olan Nizamı Cedit taraftarları kâfir sayılıyordu. Dedikodu
çoğalınca, hükümet tarafından reformların gerekliliğini şer'i delillerle ispat eden bir risale yazdırılıp
dağıtıldıysa da etkisi çok olmadı.
Bu karışık durum yetmiyormuş gibi, o sırada Osmanlı İmparatorluğu, Rusya Çarlığı'yla savaş halinde
bulunuyordu. Rusya İmparatoru /. Alek-sandr (1801-1825), Fransa İhtilali'nin birçok değişimlerden
sonra doğurduğu /. Napolyon İmparatorluğu'yla 1805'te savaşa girmişti. General Na-polyon
Bonapart'ın Mısır'a saldırısıyla bozulmuş Osmanlı-Fransız ittifakı, Bonapart'ın Fransız imparatoru ilan
edilmesinin (1804) ardından, bu kurnaz generalin, ustaca siyasetiyle tekrar yenilenmişti. Fransa'yla
savaş
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
195
halinde bulunan Rusya, Osmanlı Devleti'nin müttefiki Fransızlara yardım için savaşa girmesi
ihtimalinin önünü almak üzere, Osmanlı ülkesinden sayılan Hotin (Res. 152) ve Bender kalelerini zapt
etmişti. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti de Ruslara savaş ilan etmişti (1807).
İngilizler, Rusların müttefiki olduklarından, bir donanmaları aynı senede (1807), Çanakkale Boğazı'nı
geçerek İstanbul önlerine geldi. Zorla Osmanlı saltanatını İngiliz-Rus ittifakı tarafına çevirmek istedi. O
zaman Na-polyon'un İstanbul'daki elçisi olan General Sebastiyani'nin etkisine kapılan padişah ve
devlet adamları, Fransız ittifakından ayrılmadı. İstanbul etrafına Fransız mühendislerinin de
yardımıyla hendekler kazdırılıp toplar konuldu; İngiliz donanması bir sonuç elde etmeksizin çekilip
gitti.
Yine bu senelerde (1805), daha sonra Osmanlı Devleti'nin başına büyük bir dert açacak olan Kavalalı
Mehmet Ali Ağa Mısır valilerini çeşitli bahanelerle kaçırarak iktidarı eline aldığından, padişah
kendisine Mısır valiliği beratını* göndermişti.
Rusya Savaşı'ndan dolayı, Osmanlı ordusu Tuna boyuna gitmiş bulunuyordu. Reform taraftarı olan
sadrazam usul gereğince ordu başında bulunduğundan, İstanbul'da işbaşında Sadrazam Kaymakamı
Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Topal Ataullah Efendi kalmıştı. Bunların her ikisi, görünüşte askerî
reformun taraftan görünmekle beraber, gerçekte aleyhtardılar.
Bunların teşvikiyle Karadeniz Boğazı kalelerinin yamakları (topçuları), içlerinden Kabakçıoğlu adlı
birisinin kumandası altında, reformlar aleyhine ayaklandılar; ayaklanma bütün asker ocaklarına
sıçradı. Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı İstanbul halkının önemli bir kısmı da ihtilalcilere katıldı.
Nihayet ihtilalciler başarılı oldu: III. Selim tahttan indirilip yerine amcazadesi IV. Mustafa geçirildi.
"Nizamı Cedit" lağvedildi; "Nizamı Cedit" kıyafetinde görülen bazı zavallılar öldürüldü; reform
taraftarları öteye beriye kaçıştılar (1808).
Bu kaçan reformcuların bazıları, kendisi yeniçeri yamaklığından ilerlemiş olmakla beraber, askerî
reformun taraftarlığını yapan Rusçuk Ayanı
* Berat: Osmanlı'da bir göreve atanan, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah
buyruğu (Kaynak Yaymları'nın notu).
196
TARİH
T
Alemdar Mustafa Paşa'nın yanında toplandılar. Alemdar, okuma yazması yoktuysa da sağduyu sahibi
ve çok cesur bir adamdı; Rusya'yla savaşta hayli yararlığı görülmüştü. Yanına toplanan reform
taraftarları, Alemdar'ı 10 000 kadar Rumeli askeriyle Rusçuk'tan istanbul üzerine yürüttüler. 20. asır
başlarında Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun hareketine benzer bu girişim başta başarılı oldu:
Gericilik taraftarları ezildi; Köse Musa Paşa ve arkadaşları öldürüldü; Topal Ataullah Efendi'yle
hempaları olan kazaskerler sürüldü; Alemdar Mustafa Paşa sadrazam oldu.
Alemdar saraya saldırdığı sırada IV. Mustafa, III. Selim'i öldürtmüştü. Rusçuk Yaranı denilen
reformcular işbaşına geçtiler; IV. Mustafa'yı tahttan indirip, henüz 24 yaşında bulunan //. Mahmut'u
tahta çıkardılar (1808). Alemdar ve Rusçuk Yaranı işbaşında pek az tutunabildiler. Bir yeniçeri isyanı
çıktı; Alemdar ve taraftarlarından bir kısmı öldürüldü; yeniçeri taraftarları tekrar üstün gelmişler
demekti.1 Bir müddet sonra II. Mahmut "Sekbanı Cedit" namıyla "Nizamı Cedit"i canlandırmak istedi
ve bu girişim üzerine yeniçeriler bir daha ayaklandılar. Durumunu tehlikeli gören Mahmut, kardeşi IV.
Mustafa'yı öldürttü (1808).
Kabakçıoğlu'nun ayaklanmasında halkı en çok kışkırtan, din adamları sınıfıydı', ayaklanmayı,
şeyhülislam ile sadrazam kaymakamı idare ettiler. Yenilik aleyhindeki bu hareket, Patrona Halil İhtilali
gibi bir halk ayaklanması sayılamaz; bu hareket, eski teşkilatın bozulmasından zarara uğrayacak
ocakların, bir kısım devlet adamlarının ve ulufe yiyenlerin dini siyasete alet ederek gerçekleştirdikleri
bir din adamları ve yeniçeri gericiliği niteliğindedir.
Alemdarın sadrazamlığında yapılan bir iş dikkat çekicidir: Merkezî hükümetin emirlerini
dinlemeyerek, kendi dairelerini hemen bağımsız idare etmekte ve bazen savaşa katılmaları için
gönderilen emirleri bile dinlememekte olan taşra ayanını, Alemdar Mustafa Paşa İstanbul'a çağırttı,
merkezî hükümetin emrine itaat edecekleri, her tarafta askerin yalnız hükümet adına alınacağı,
vergilerin ancak hükümet adına toplanacağı hususlarında görüşülerek, merkezî hükümetle ayan
birlikte bir ittifak senedi imzaladılar. Bununla merkezî hükümetin kuvvetlenmesi, vilayetlerde
feodalitenin daha çok gelişmemesi amaçlanıyordu. Fakat ittifak senedinin hükümetle ayan arasında
görüşülerek kararlaştırılması ve II. Mahmut'un bizzat senede imza atması, padişahın mutlak idaresini
sınırlar bir mahiyetteydi. Bu ittifaktan pratik sonuçlar çok çıkmadığından, II. Mahmut zamanında
sivrilen ayan şiddetli tedbirlerle ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla "ittifak senedi"nin hukukî bir önem ve
kıymeti kalmadı.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
197
Avrupa'da, Rönesans devrinden (15. asır) beri, bağnazlık bir dereceye kadar yıkıldığından, toplumsal
ve siyasî hayat, pozitif ilimler üzerine kurulmaya çalışılıyordu; Avrupa yıldan yıla ilim ve sanat
alanlarında ilerliyordu. Halbuki Osmanlı ülkesinde 19. asrın başlarında bile cehalet ve bağnazlık her
türlü yeniliğe ve ilerlemeye böyle kanlı engeller çıkarıyordu. Bu durum, tabiatıyla Müslüman Osmanlı
toplumsal ve siyasî hayatının gerilemesine sebep oluyordu.
MÜSLÜMAN OLMAYAN TEBAANIN HOŞNUTSUZLUKLARI
Osmanlılar Anadolu ve Rumeli'deki Bizans İmparator- luğu'nun, Bulgar ve Sırp krallıklarının
memleketlerini zapt ve istila ettikten sonra, oralarda yaşayan köy ve kasaba halkının fatih Türklere
genellikle sadakat gösterdikleri evvelce söylenmişti. Çünkü Osmanlı idaresi, bu imparatorluk ve
krallıklardaki feodal rejimlerden daha çok adalet ve refah sağlıyordu. Hatta Alman feodal beylerinin
idarelerinden çok ıstırap çeken Merkezî Avrupa kavimlerinin bile kurtarıcı Türklerin yolunu
gözledikleri de kaydolunmuştu. Osmanlıların fetih devirlerinde Müslüman olmayan tebaa refah
içindeydi. Bizans'ın zayıf ve gaddar idaresinin yerini, tımar ve zeamet sahiplerinin düzenli ve
hayırsever hâkimlikleri almıştı. İstanbul'un eski Ortodoks Kilisesi bile, Türk adaletinden korkarak,
Bizans devrindeki zalim soygunculuğuna devam edemiyordu. Muzaffer seferlerden toplanan ganimet,
genel tebaanın iktisadî faaliyetini körüklüyor ve ganimet içinde yüzen Türk beyleri vergi hususunda
idareleri altındaki halka baskı yapmaya ihtiyaç duymuyorlardı. Savaşlar Macaristan'ın kuzey
sınırlarının ötesinde, Avusturya ve Lehistan arazisinde gerçekleşmekte olduğundan, Tuna'nın
güneyinde kalan arazi ve halk savaş felaketlerinden tamamen masun bulunuyordu. Kara ve deniz
zaferlerinden kazanılan servet İstanbul'da toplandığından, merkezî hükümet de halktan çok vergi
almaya gerek görmüyordu; aksine, başkentin başka yollarla kazanılan bu serveti halkın sanayi ve
ticaretçe gelişmesine hizmet ediyordu.
Lakin bu durum, nihayet büyük geri çekilişin sonlarına, 17. asrın sonlarına kadar devam edebildi.
Başarısız savaşlar, gelirlerin eksilmesi oranında giderleri artırmıştı. Tımar, zeamet ve has sahipleri,
savaştan kazanamadıklarını halktan çıkarmak zorunda kaldılar. Yenilgileri takip eden başkent
ihtilalleri, merkezî hükümetin kuvvetini azalttı; padişahın Müslüman
198
TARİH
olmayan tebaa gözünde artık eski şeref ve itibarı kalmadı. Tuna boylarına kadar gelen savaş bölgesi,
Balkan Yarımadası'nda savaş sıkıntılarını gittikçe artan bir şekilde hissettirdi. Hele eyalet paşalarının
kendi aralarındaki mücadele ve savaşları, tarlaların çiğnenip, ürünlerin yağmalanması, kasabaların
basılıp evlerin tahrip olunması halkın büsbütün harap ve perişan olması sonucunu doğurmuştu.
Rum patrikhanesi, Osmanlı Hükümeti zayıfladıkça, Hıristiyan tebaa üzerinde nüfuz ve zorbalığını
artırdı. Bulgar ve Sırpların yaşadığı memleketlere, Eflak ve Buğdan beyliklerine gönderilen Rum
papazları, Bulgar, Sırp ve Ulahların milliyetlerini, dillerini sıkmaya, servetlerini imhaya başladılar. Hele
17. asır ortalarından itibaren, Eflak ve Buğdan voyvodalıklarına (beyliklerine) Fenerli Rum beylerinin
tayin edilmesi bu iki memleket halkının zulüm ve zorbalığa uğramalarına sebep oldu. Artık Osmanlı
halkı, Osmanlı idaresinden hoşnutsuzluk göstermeye başlamışlardı. Tam bu sırada, özellikle Rusya'nın,
Osmanlı Hükümeti aleyhine tahriklere girişen memurları da Rumeli'nin her tarafına yayıldılar. Ve
Rusya çarını Hıristiyanlığın, özellikle Müslümanlar idaresi altında bulunan Ortodoksluğun kurtarıcısı
gibi göstermeye çalıştılar. Osmanlı hükümetine dayanarak rüşvet, yiyicilik ve zulümde hükümet
memurlarına taş çıkaran Rum papazları, Müslüman olmayan tebaayı hem Osmanlı Hükümeti'nden
soğutuyorlar; hem de Rusya Çarlığı'nın propagandacılığını yapıyorlardı. Hele Fenerli Rum beyleri,
Osmanlı Devleti'nin başına en büyük bela kesilmişlerdi. Fener Patrihanesi etrafına toplanan bu Bizans
döküntüleri, patrikhanenin servetinden yararlanarak gayrimeşru yollarla çok para toplamış, ırk ve
nesilleri karmakarışık bir güruhtu. Zekâ ve bilgileri sayesinde divanıhümayun tercümanlığı ve nihayet
Eflak, Buğdan beylikleri gibi çok önemli mevkileri elde ettikten başka, devlet adamlarının
harcamalarını da bazı Yahudilerle birlikte adeta tekellerine almışlardı. Divanıhümayun tercümanlığı,
devletin diplotik ilişkilerini hemen hemen bunların eline bıraktığından, çeşitli devletlerden rüşvet alıp
iş görmelerine iyi bir vesile oluşturmuştu; donanma tercümanlığı, Kaptan Paşa idaresi altında bulunan
ve Rumların yaşadığı Cezayiri Bahrisefit eyaleti memurluklarının satılması da tercüman beylere
önemli bir gelir kaynağı olmuştu. Nihayet sadrazam ve diğer paşalarla yüksek dereceli din adamlarının
harcamaları da, içeriİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
199
deki memurlara ve kadılıklara gönderilecek adamların bunlardan borç alıp, büyüklere rüşvet
vermelerinde aracılıklarını kaçınılmaz bir hale getirmişti; bu da iyi bir kazanç kapısı olduğu gibi,
Osmanlı memurlarına ve kadılarına, yani mahkemelerine istediklerini yaptırmak kudretini de onlara
vermişti. Biraz abartılı olarak denilebilir ki, 18. asırda Rum Patrikhanesi ile Fenerli beyler, bütün
Osmanlı idaresini kontrol etmek ve bu idarede sözlerini geçirmek iktidarını elde etmişlerdi. Yeniçeri
ulufelerinin alınıp satılmasında, maaşların kırdırılmasında, Fenerli sarrafların rolleri önemliydi; bu
açıdan yeniçeri ocaklarının iyileştirilmesine dair gerçekleşen girişimlerin başarılı olmaması için yapılan
gürültü ve ihtilallerde Fenerlilerin fesatlıkları az değildi. Kısacası Osmanlı toplumunda ve Osmanlı Hükümeti'nde gayrimeşru bütün malî muamelelerin bankacılığını, patrikhane sermayesini de işleten, işte
bu Fenerliler yapıyor ve dolayısıyla bu muamelelerin devam ve gelişmesine uygun koşulların
sürmesine doğal olarak taraftar bulunuyor ve idarenin düzelmesini ellerinden geldiği kadar
engelliyorlardı. Osmanlı idaresinin kanunsuz ve düzensiz, bozuk ve karışık devamı müddetince,
iktisadî ve malî çıkarları ortak olan patrikhane ve Fenerliler, Osmanlı Devleti'nin korunmasına ve
varlığının devamına taraftardılar. Fakat idare düzene girecek veya Osmanlı Devleti'nin varlığını
sürdürmesi artık imkânsız hale gelecek olursa, imparatorluğun bir an evvel batmasına çalışacak
olanlar da yine onlar olacaktı. Gerçekte pek aşağı ve bayağı maddî çıkarlar sağlamak maksadıyla
yapılan bütün bu muameleleri, ihtimal ki, Bizans İmparatorluğu'nu imha eden Osmanlı Saltanatı'ndan intikam almak, Doğu Roma İmparatorluğu'nu canlandırmak gibi idealist bir ikiyüzlülükle de
süslüyorlardı.
Kısacası, 18. asır sonlarında patrikhane papazlarıyla Fenerli beylerden başka, Müslüman olmayan
tebaanın çoğu, Osmanlı Hükümet ve idaresinden hoşnutsuz bir duruma gelmişlerdi. Maddî çıkardan
başka Tanrısı olmayan patrikhane ile Fenerli beyler güruhu ise, pek çabuk cephe değiştirerek, devlete
ihanet edebilecek bir yaratılıştaydılar.
SIRP VE YUNAN İHTİLALİ
Şimdi açıklandığı gibi, durumundan memnun olma- yan gayrimüslim tebaa arasında, Rus
propagandasından başka, 19. asır başlarında millî hürriyet, millî bağımsızlık, millî bir200
TARİH
lik, millî düşmanlık hisleri de uyandı; Osmanlı idaresi altında iftihar ve sevinç içinde yaşarken,
anlamına o kadar dikkat etmeyerek söyledikleri millî destanlar, millî şarkılar, millî hikâyeler, ıstırap
günlerinde geçmişi özlemle hatırlamaya, eski bağımsızlık günlerini, olduklarından başka türlü
renklerle bezeyerek, serbest ve mutlu kabul etmeye yol açtı. Avrupa'da, Rusya'da dolaşan bazı
tüccarlar, tesadüfen oralara gidip öğrenim gören bazı gençler, geçmişe özlemi artırmaya çalışıyorlardı.
Hele 1789 Fransız İhtilali'nin ortaya attığı, hürriyet ve eşitlik, milliyet ve bağımsızlık idealleri de,
şehirlerde yaşayan ve Avrupa ile ticarî ilişkilerde bulunan Hıristiyan tebaanın kulağına geldi; ve onlar
tarafından yavaş yavaş başka Hıristiyan halklara da yayıldı. Müslüman Osmanlılar, Fransa İhtilali'ne
dair hiçbir açık fikir edinmedikleri zamanlarda bile, Galata'nın, Fener'in, Bükreş'in ve Adalar Denizi'nin
Avrupa'yla ilişkide bulunan Rumları, bu olayın mahiyetini az çok öğrenmiş bulunuyorlardı. Bununla
beraber, Hıristiyan halkın ilk ihtilali Rumlar arasında çıkmadı; metbuları aleyhine ilk ayaklanan Sırplar
olmuştur.
Suplardan bazıları, memleketlerinde duramadıkça Avusturya idaresine geçmiş olan Macaristan'a firar
ederlerdi; ve bunların içinden Avusturya ordularında küçük zabitlik ederek, az çok savaş usullerini
öğrenenler de vardı. Avusturyalıların Rusya'yla birlikte Osmanlılarla savaşattıkları sırada (1787),
Avusturya ordusunda bulunmuş Kara Yorgi adlı bir adam, 1803 senesinde, etrafına topladığı bazı
köylülerle beraber Osmanlı idaresi aleyhine ayaklandı. Ve bir hayli paşayı bir müddet uğraştırdı.
Sıkışınca Osmanlılarla savaş halinde bulunan Rusya İmparatoru Aleksandr'a sığındı; Aleksandr ona
generallik rütbesi verdi. Fakat Osmanlı ve Rus İmparatorlukları arasında 1807'de başlayan Rus
Savaşı'na, 1812 Bükreş Antlaşma-sı'yla son verildiği zaman, Rusya çarı antlaşmanın bir maddesine Sırp
ihtilalcilerini padişahın şefkat ve merhametine terk ettiğini yazdırmaktan başka bir yardımda
bulunamadı. Rus Savaşı bitip de Osmanlı askeri serbest kalınca bu ilk Sırp ihtilali şiddetle bastırıldı.
Sırpların elinde bulunan
l Beş sene süren 1807-1812 Savaşı'na son veren bu antlaşma gereğince Ruslar Besarab-ya kıtasını
topraklarına katarak sınırlarını Prut Nehri'ne kadar ilerletiyorlar ve Anadolu tarafından da lehlerine
sınır değişikliği yaptırıyorlardı.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
201
silahlar tamamen toplandı. Bununla beraber bu ilk millî ayaklanma semeresiz kalmayacak ve bu
bastırmadan 13 sene sonra, Kara Yorgi'nin rakibi Miloş, Osmanlılar aleyhine isyan bayrağı
kaldıracaktır (1825).
Kolaylıkla bertaraf edilen ilk Sırp ayaklanmasından sonra Osmanlı tarihlerinin "Mora İsyanı" dedikleri
Yunan İhtilali başlamıştır.
18. asrın sonlarına doğru Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılıp bağımsız ve hür olması
için çalışan bazı Rumlar vardı. Örneğin Tesalyalı Rigaz adlı bir şair, İstanbul ve Balkanlar'da yaşayan
bütün Ortodoksları Rum kabul ederek, elbirliğiyle eski Bizans'ın canlandırılması, Müslüman Türklerin
Asya'ya kovulması için, şiirleriyle ve bazı elçiliklere verdiği layihalarıyla uğraşıp duruyordu. "Ne vakte
kadar, ey yiğitler! diye başlayan bir şiiri bütün Hıristiyan tebaayı ayaklanmaya teşvik eden heyecanlı
bir eserdir ki, ihtilalciler bunu adeta Fransızların Marseyyezi gibi ezberleyip söylerlerdi.
19. asrın başlarında bazı Rum gençleri Etniki Heterya adlı gizli bir cemiyet kurdular. Buna girenler,
cemiyetin başkanlığında Arhe (Baş) diye andıkları Rusya Çarı /. Aleksandr'm bulunduğunu
sanıyorlardı. Osmanlı ülkesinin her tarafında bu cemiyetin adamları dolaşıp şubeler kuruyor ve
Hıristiyanları isyana teşvik ediyorlardı. Heterya'nın İstanbul'da bir merkez komitesi vardı ve yalnız
İstanbul'da 17 000'i aşkın üyesi olduğu söyleniyordu (1818).
Eski Eflak Voyvodası Fenerli Ipsilanti Bey'in oğlu Aleksandr adlı bir genç -ki Heterya'nın reislerinden ve
Rusya Çarı Aleksandr'm yaverlerindendi- Osmanlı ordusunun Tepedelenli Ali Paşa İsyanı'nı
bastırmakla meşgul olmasından yararlanarak, Yunan bağımsızlığının ilanı dakikasının geldiğini sanarak
Besarabya'dan Buğdan'a girdi ve şatafatlı bir beyanname yayımlayarak bütün Rumları ayaklanmaya
davet etti (1821). Fakat Fenerlilerden çok canı yanmış olan Ulahlar kımıldamadılar; Osmanlı askeri,
çoğunluğu zengin Rum ailelerine mensup olup Rusya'da okuyan gençlerden meydana gelen İpsilanti
müfrezesini pek çabuk ezdi ve Heterya'nın reisi Avusturya'ya kaçtı; orada Avusturya Hükümeti
tarafından tıkıldığı hapishanede öldü.
Bununla beraber bu hareket, büsbütün etkisiz kalmadı. Bir müddet sonra Mor anın dağlık arazisinde
zaten hükümete bağlı olmayan ve kısmen haydutlukla yaşayan dağlılarla Yunan adalan'nm deniz
korsanlığına alışkın gemicileri de isyan bayrağını kaldırdılar; adaların zengin Rum tüccar202
TARİH
lan bir hayli bağışta bulundular. Bu tüccarlardan 500 000 franga kadar yardım yapanlar oldu.
Başlarına bazı papazlar ve piskoposlar da geçti (1821). Bu ayaklanma, İpsilanti'nin hareketine oranla
çok ciddî ve önemliydi. Derhal o dolaylara kuvvetler sevk edildi. Fakat isyan ateşi çabuk
söndürülmedi. Savaş karada ve denizde 5-6 sene sürdü. Tepedelenli mağlup edilip sığındığı Yanya
Kalesi zapt olunduktan sonra, boş kalan asker Mora'ya sevk edilmekle beraber, ihtilalcilerin
bastırılması mümkün olamıyordu. Nihayet hükümet, gücünü başarılarıyla ispat eden Mısır Valisi
Mehmet Ali Paşa'mn yardımını istedi; o da oğlu ibrahim Paşa'yı kuvvetli bir donanma ve müfrezeyle
gönderdi.
İngiltere, Fransa, Almanya gibi Avrupa memleketlerinin orta ve yüksek mekteplerinde öteden beri
eski Yunan dili ve edebiyatı öğretilirdi. Eski Yunan'ın hayatı süslenip bezenerek, olduğundan daha
medenî ve parlak gösterilirdi. Eski Yunan filozof, şair, hatip ve tarihçileri okutulup yorumlanır ve eski
Yunan savaşlarının abartılı hikâyeleri gerçek gibi öğretilirdi. Kısacası okuryazar Batılıların çoğu, eski
Yunan'ın dostu ve hürmetkarıydı. 19. asır başında kendilerine Yunanlı veya Rum diyenlerin Yunan ve
Roma'yla ilişkisi aynı memleketlerde yaşamaktan ibaretken, Türklere ve Müslümanlara düşmanlıkla
dolu Hıristiyan Batılılar, bu ihtilalci Rumları Eflatun ve Amtoların, Homer ve Demosten'lerin soyu,
Osmanlıları ise barbar kalıntıları gibi gösterdiler ve bütün Batı ve Merkezî Avrupa'da ihtilalciler lehine
heyecanlı bir yakınlık ve sevgi cereyanı doğdu; her tarafta Helinoslan sevenler (philhelenes)
cemiyetleri kuruldu; papazlardan, şairlerden, politikacılardan, askerlerden, bağnaz veya ukala
kadınlardan, serserilerden birçok adam bu cemiyetlere dahil oldu; bir hayli de para yardımı toplandı.
Hatta İngilizlerin büyük şairi Bayrın (Byron) kendi memleketinde oturamayacak kadar
münasebetsizliklerde bulunduktan sonra Yunanlıları kurtarmak için Yunanistan'a gidip ihtilalciler
arasına girdi. Fransızların meşhur şairi Viktor Hügo, Yunanlıları övüp, Türklere iftira ederek birtakım
şiirler yazdı. Bazı serseri İngiliz ve Fransız zabitleri de ihtilalcilere karıştılar. Kısacası bütün Avrupa'nın
bazı toplumsal tabakalarını, bir Yunan dostluğudur sardı. Bu fikir cereyanının Avrupa devlet
adamlarına da az çok etkisi oldu.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
203
Etniki Heterya'nın amacı, İstanbul başta olmak üzere bütün Osmanlı Hı-ristiyanlarmı ayaklandırmak
olduğundan, İstanbul'un yakılması, sarayın kuşatılması ve devlet adamlarının öldürülmesi gibi dehşetli
olayların çıkarılması için hazırlıklarda bulunulmuştu ve bu hareketlerin uygulanmasına bizzat Rum
patriği efendi ile metropolitleri de katılacaktı. Fakat yine Fenerli Rum beylerinden birisi, bütün bu
hazırlıkları Osmanlı Hükümeti'ne haber verdi. Doğaldır ki hükümet de şiddetle hareket ederek patriği
ve suikast girişiminde bulunan metropolitleri yakalatıp resmî elbiseleriyle Patrikhane kilisesi kapısına
astırdı. Bu olay, Hıristiyan alemindeki heyecanı bir derece daha artırdı. İşte bu suretle dallanıp
budaklanan Yunan İhtilali'nin asıl merkezi olan Mora ve Adalar'da, Osmanlı ve Mısır askeri çok
uğraştıktan sonra, nihayet Misolongi ve Atina'yı zapt ederek ihtilal yangınını söndürür gibi oldu
(1826). Lakin bir müddet sonra, işe Fransa, İngiltere ve Rusya devletleri müdahale ettiler: Osmanlı ve
Mısır donanmalarını Navarin'de yaktılar (1827) (Res. 153). Osmanlı ve Mısır askerlerini Mora'dan
çekilmeye zorladılar. Ve bir Fransız ordusu Mora'yı işgal altına aldı.
O ara, Bükreş Antlaşması'ndan beri, Osmanlı İmparatorluğu'yla Rusya Çarlığı arasında anlaşmazlığa
sebep olan bazı meseleler, Rusya'nın savaş ilan etmesi sonucunu doğurdu. Ruslar, Anadolu ve
Rumeli'de ilerlediler. Mağlu-ben imzalanan Edirne Antla§ması'yla (1829) Osmanlı Devleti Kafkasya'da
Çerkezistan dolaylarını Rusya'ya terk etmek ve Yunanistan'ın bağımsızlığını tanımak zorunda bırakıldı;
yine bu antlaşmayla Eflak ve Buğdan beyliklerinde özerkliğin genişlemesine ve tekrar ihtilal çıkaran
Sırbistan'ın özerkliğe sahip bir beylik halinde kuruluşuna da devlet razı oldu (Harita. 10).
Yunan İhtilali'nin başlarında, Rusya, Fransa ve İngiltere devletleri ihtilalcilere eğilimli değilken,
sonradan ihtilalciler lehine adeta birbirleriyle yarışmışlardır. Bunun sebebi şuydu: İngiltere ve Fransa
Osmanlı Devleti'nin gittikçe zayıfladığını, Rusların Yakındoğu'yu istila ederek Akdeniz'e çıkmaları
ihtimalinin arttığını görüyor ve bunun için Ruslara karşı Akdeniz'de kendilerine bağlı ve minnettar bir
Yunan devletinin kurulmasını istiyorlardı. Ruslar ise Yunanistan'ın Rus yardımıyla bağımsızlık
kazanarak, Rusya'ya minnettar kalmasına ve Rusya'nın Akdeniz'de bir dayanağı olmasına
çalışıyorlardı.
Eflak ve Buğdan'ın özerkliklerinin artması, Sırbistan'ın özerlik ve Yunanistan'ın bağımsızlık kazanması
gösteriyordu ki, artık Osmanlı Devle204
TARİH
ti'nin Avusturya ve Rusya devletleri tarafından paylaşılması yerine, Hıristiyan Osmanlı tebaasının
bağımsızlıklarını elde ederek Osmanlı İmparatorluğu'nü parçalamaları devri başlamıştır. Gerçekten
19. asrın ilk çeyreğinden itibaren Osmanlı Devleti komşularına yer terk etmekten çok, kendi
tebaasının ayrılıp çıkması suretiyle parçalanacaktır.
YENİÇERİLERİN KALDIRILMASI FEODAL BEYLERİN İMHASI DİN
ADAMLARI NUFUSUN KIRILMASI SULTAN DESPOTLUĞUNUN ARTMASI
1828-1829 Rusya Savaşı, Osmanlı ordusunun en za yıf bir zamanına rastlamıştı: O sıralarda yeniçeri
ocağı kaldırılmış, yeni askerî teşkilat henüz iyice
kurulamamıştı.
III. Selim zamanında başlanan askerî reform, girişim-cilerin tam bir başarısızlığıyla son bulmuştu.
eski askeri teşkilat ve eski idari usullerle çilerinin tam bir
başarısızlığıyla son bulmuştu; fakat
Osmanlı .
imparatorlugu nün yaşayamayacağına, devleti idare
edenlerin hemen hepsi kanaat getirmişlerdi: Yeniçerilerin kaldırılıp, Avrupa usulünde bir ordu
oluşturulması, eyaletlerde eski ve bozulmuş feodal rejim yerine merkezden idare olunabilecek bir
usulün konulması, eyaletlerdeki paşaların kuvvet ve nüfuzları kırılıp keyfî hareketlerinin önü alınması
ve bunun için de merkezî hükümetin kuvvetlendirilmesi gerekiyordu. Merkezî hükümetin
kuvvetlenebilmesi için, padişaha tamamen bağlı bir askerî kuvvetin oluşturulması ve padişahın arzu
ve buyruklarına manevî silahıyla karşı gelebilen ve hatta isterse padişahı devirmeye bile muktedir
olan din adamları nüfuzunun kırılması gerekiyordu. İşte //. Mahmut (Res. 154) bazı danışmanlarının
ve büyük bir ihtimal bazı Avrupalıların da tavsiyesiyle böyle büyük bir girişimde bulundu.
Kanlı bir sokak kavgasının ardından Etmeydanı'ndaki yeniçeri kışlasının (Res. 155) topla tahribi ve
birçok yeniçerilerin katil ve idamı sonucunda beş asırlık bu asker ocağı ortadan kaldırıldı.^
l Osmanlı tarihçileri, yeniçerilerin imhası olayına "Vak'ai Hayriye" diye bir isim takmışlardır.
İstanbul'da gerek çarpışılarak, gerekse sonradan yakalanıp asılarak öldürülen yeniçerilerin miktarını
da bu tarihçiler nihayet 800 kişiden ibaret olmak üzere kaydederler. Yabancı tarihçilerse,
öldürülenleri 10 000 hatta 20 000'e kadar çıkarırlar. İstanbul'dan kaçan belli başlı yeniçeriler
taşralarda öldürülmüş ve taşralardaki yeniçeri ocakları da söndürülmüştür.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
205
Yeniçeri ocağı, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunda en önemli bir etken olmuştu; konulmuş
kanunlara uymazlık ve giderek iyileştirilmesine gayretsizlik yüzünden bozularak imparatorluğun
gerileme ve yıkılışında da, kuruluşunda olduğu kadar aksi bir etki yapmıştı. Yeniçeri ocağı kaldırılınca,
"Asakiri Mansurei Muhammediye" (Tablo VI) namıyla yeniden asker toplanmaya başlandı. Bu yeni
askerin toplanması ve düzenlenmesi henüz tamamlanmamışken, 1828-1829 Rus Savaşı da başlamıştı.
Yeniçeri ocağının Bektaşilikle bir ilgisi vardı; ocak kaldırılınca, Bektaşi tekkeleri de kapatılıp,
İstanbul'daki Bektaşiler taşralara sürüldü.
Yeniçerilerin imhası, İstanbul'da merkezî hükümetin bağımsız ve serbest hareketine engel bir kuvvetin
ortadan kalkması demekti. Merkezî hükümetin emir ve yasaklarına taşralarda da itaat edilmesi için
kendi havasında yürüyen eyalet paşalarının da yola getirilmesi lazımdı. Gerçek o ki, imparatorluğun
eyalet idareleri, Kanunî Süleyman devrinden beri birçok dönüşümler geçirerek, nihayet 19. asır
başlarında merkezle hemen bağsız, bir sürü adeta bağımsız paşalıklar oluşmuştu. Bu paşalıkların
başında bulunan kimselerin bazıları merkezden gönderilme memurlar, bazıları ise yerinde türeme
adamlardı. Memur olanları bile yerlerine iyi yerleşip nüfuzlarını artırınca merkezi unuturlardı.
Yerinden yetişmelerse, kuvvet ve ustalıklanyla, hükümdardan bulundukları kıtanın idaresini
kendilerine bıraktırdıktan sonra, yine kendi arzularına göre bağımsız olarak hareket ederlerdi.
Bunların en meşhurları, Pazvantoğlu, Tepedelenli Ali Paşa, Ka-valalı Mehmet Ali Paşa, Bağdat
Kölemen paşaları ve garp ocakları (Trablus, Tunus, Cezayir) bey ve dayılarıdır.
III. Selim zamanında türeyen Pazvantoğlu, esasen Vidin Kalesi'nde bir topçu eriyken, etrafına adam
toplayıp Vidin valisini kovmuş ve aleyhine gönderilen hükümet askerlerini yenmişti. Bunun üzerine
merkezî hükümet kendisine vezirlik ve Vidin valiliğini verdi; Pazvantoğlu Osman Paşa oldu; ve idaresi
altına giren memleketi genişleterek, Bulgaristan'la Sırbistan'ın bir kısmını içine alan, adeta bağımsız
bir hükümet kurdu.
Tepedelenli Ali Paşa, hükümet tarafından atanmış Yanya valisiydi. Gittikçe hüküm ve idaresi altındaki
kıtayı genişletti, Yanya, Manastır, Sela206
TARİH
nik ve Yenişehir dolaylarında birçok çiftliğe sahip olarak çok zenginleşti. Oğullarına, hatta torununa
paşalık verdirdi. Merkezî hükümetin emirlerinden istediklerini uygular, istemediklerine hiç kulak
aşmazdı. Bu da Makedonya ve Yunanistan'ın bir kısmıyla bütün Epir'in hemen bağımsız bir
hükümdarıydı.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya. (Res. 156, 157) gelince, bu adam, Bona-part'ın Mısır'ı istilası üzerine
sevk edilen askerler arasında bulunmuş küçük bir müfreze kumandanıydı. Mehmet Ali Ağa, zekâ ve
iktidarı sayesinde, az zaman sonra Mısır'daki başıbozuk askerinin başı oldu. Yukarıda söylendiği gibi,
Mısır Valisi Hüsrev ve Hurşit Paşaları Mısır'dan çıkarttı ve kendisine vezirlikle Mısır valiliğini verdirdi.
Henüz Mısır'da kalıntıları kalan Kölemenlerin nüfuz ve iktidarını kırdı. Fakat kendisi de merkeze karşı
pek serbest hareket etmeye başladı. Bundan kuşkulanan İstanbul, Mehmet Ali Paşa'yı Selanik ve
Kavala sancaklarına memur etmek istediyse de başarılı olamadı. Mehmet Ali, genellikle padişaha bağlı
görünüyor ve Mısır vilayetini cidden iyi idare ediyordu; lakin Mehmet Ali idaresinde Mısır vilayeti de
hemen hemen bağımsız olmuştu.
İşte bunların ve bunlara benzeyen Bağdat'taki Kölemen valisiyle, Trablus, Tunus ve Cezayir bey ve
dayılarının ve diğer birtakım bey ve paşaların itaat altına alınıp Osmanlı İmpartorluğu'nda mevcut
idarî feodal rejimin büsbütün kaldırılması, eyaletlerin merkezî hükümete sıkı sıkı bağlanması ve bu
suretle Osmanlı ülkesinin dağılmasının önüne geçilmesi için de hayli uğraşıldı. Pazvantoğlu
kendiliğinden ölüp gitti. Tepede-lenli üzerine asker sevk edildi. İhtiyar paşa bir buçuk sene kadar
direndikten sonra teslim oldu; başını kestiler. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise, devletin başına pek büyük
bir mesele açtı ki, biraz sonra anılacaktır. Cezayir'i merkeze bağlamak1 mümkün olamadan Fransızlar
zapt ve istila ettiler (1830); Tunus Beyliği şöyle böyle itaat altına alındı; Trablusgarp kıtasıyla Irak
bölgesi ise birer vilayet halinde merkeze sıkıca bağlandı.
l Bazı tarihlerin bahsettikleri yelpaze meselesinin, bu işte ciddî bir etkisi yoktur; öteden beri bu zengin
ve komşu kıtayı zapt etmek isteyen Fransa, o sıralarda siyasî durumu uygun görmüş, hiçbir hakkı
yokken kuvvetine güvenip işgal etmiştir.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
207
Bunlara oranla ikinci derecede olup Rumeli ve Anadolu'da serkeşlik eden bazı bey ve paşaların da kimi
katledildi, kimi de itaat altına alındı. Kısacası vilayetlerin merkeze olan bağlılıkları hayli
sağlamlaştırıldı.
Din adamlarının çoğunluğu, dünyanın genel durumundan habersizdiler; asrın ihtiyaçlarını iyice
anlayamıyorlardı. İçlerinde geniş bilgiye ve bakışa sahip bazı adamlar bulunmakla beraber, çoğu dar
fikirli ve bağnazdı. Askerin Avrupa usulünde düzenlenmesine, Avrupa'da icat edilmiş yararlı bazı araç
ve müesseselerin kabulüne itiraz ederlerdi. Mesela matbaanın ve karantinanın Osmanlı
memleketinde kurulması ve uygulanması için hayli uğraşmak ve ayrıca fetvalar çıkartmak zorunluluğu
doğmuştu. İçlerinden en büyüğü sayılan Müftü enam yani şeyhülislam fetva verdiği halde bile
itirazları yine eksilmez ve bazen bu itirazlar söz halinden çıkıp ihtilal benzeri hareketler haline geçerdi.
III. Selim'in askerî reformu aleyhindeki ayaklanmayı en çok bir şeyhülislam hazırlamış ve idare etmişti.
Din adamları heyetinin elinde dehşetli bir silah vardı: Fetva. Fetva'yla her şeye engel olabilirlerdi;
vezirleri, sadrazamları, hatta padişahları görevden alabilir, tahttan indirebilir ve katlettirebilirlerdi.
Din adamları, merkezî hükümetin bağımsız ve serbest idaresinde kuvvetli bir engeldi. II. Mahmut din
adamlarıyla da uğraşmış ve nüfuzlarını kırmaya hayli çalışmışsa da tamamen başarılı olamamıştır.
Gerileme devrinin Osmanlı padişahları bazen pek keyfî ve delice hareket etmekle beraber gerçekte
mutlak ve despot bir hükümdar değildiler. Hükümdarın bağımsız hareketini sınırlayan, ulema, yeniçeri
ve eyalet paşaları vardı. Osmanlı devlet teşkilatı, 18. asır Avrupa'sında kurulan merkezî bürokratik ve
mutlak hükümetler teşkilatına benzemiyordu. Osmanlı hükümdarının her emrini tam bir itaatle
uygulayacak disiplinli bir ordusu, arzu ve emeli dairesinde hareket edecek düzenli memurları,
merkezin emirleri dışında bir pratiğe girişemeyen vilayet valileri yoktu. Hükümdar, her hususta
kanunun ölçütü değildi; her emri kanun mahiyetinde kabul • olunmuyordu; emir ve fermanlarının, iş
ve hareketlerinin şeriata uygun olması lazımdı ve bunu kontrol etmek yetkisine de din adamları
heyeti sahipti. Din adamları heyeti, padişahın buyruk ve uygulamalarını şeriata aykırı görünce, tahttan
indirilmesi fetvasını derhal verebilirdi; ve bu fetvanın gereğini uygulattırmak için de askerî kuvveti
kullanabilirdi. Bundan
208
TARİH
başka hükümdarın emir ve yasakları İstanbul surlarından pek de uzağa gidemiyordu; çünkü taşraları
idare eden paşaların her biri aşağı yukarı birer küçük hükümdar gibiydi. Gerçi imparatorluğun
kurulma devrinde, saltanat süren padişahların şahsî kudret ve itibarları, söz ve işlerine karşı, ne din
adamlarının, ne yeniçerilerin, ne de vilayet beylerinin muhalefet ve itirazlarına çoğunlukla imkân
bırakmamıştı; fakat gerileme devrinde hükümdarların hareketlerinde bağımsızlık eksilmiş ve ancak
Köprülüler gibi bazı muktedir vezirler, merkezin otoritesini koruyabilmişlerdir.
İşte bu olgulara dayanarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme devrinde, düzenli bir mutlakiyetle
idare olunmadığı, keyfî, karışık ve anarşik bir şekilde bulunduğu sonucuna varılır.
II. Mahmut düzenli ve bağlı bir asker düzenleyerek, eyalet paşalarını merkezin emrine itaat ettirerek,
din adamlarının nüfuzunu kırarak ve Av-rupakârî bir idare kurmaya başlayarak, Osmanlı Devleti'ni
merkezî, bürokratik ve mutlak bir devlet şekline getirmeye çalışmıştır. Mahmut ile Osmanlı
Saltanatı'nda aç çok düzenli bir mutlakiyet rejimi başlamıştır. Mutlakiyetle despotluğun ayrım çizgisini
bulmak zor olduğundan, II. Mahmut'un reformları, hükümdarın despotluğunu artırmıştır denebilir.
MISIR'DA MEHMET Bir başıbozuk müfrezesi kumandanlığıyla Mısır'a ALİ İSYANI gidip, nihayet Mısır
valiliğine kadar yükselen Kava-lalı Mehmet Ali Paşa bir iki yıl içinde eyaletin idaresini yoluna koyup,
Kölemen kalıntılarını imha ederek, rakipsiz ve hemen bağımsız bir şekilde Mısır'a hâkim olmuştu. III.
Selim zamanında Orta Arabistan taraflarında ortaya çıkan yeni bir İslam mezhebinin reisi Mehmet ibni
Abdülvehhap adlı bir adam, kuvvet kazanarak Mekke ve Medine'yi ve bütün Hicaz bölgesini zapt ve
istila ederek o tarafların da merkezî hükümetle bağını kesmişti. Bu karışıklığa, mezhep reisinin
babasıyla ilişkili olarak Vehhabî hareketi denildi. Her tarafta meşgul olan Osmanlı orduları Arabistan
karışık-lığıyla uğraşmaya imkân bulamadıklarından, iş uzayıp gitmişti. Mehmet Ali Paşa, Mısır'da
kuvvetlenince, Vehhabî hareketinin bastırılması ve Hicaz'ın Vehhabilerden kurtarılıp merkeze
bağlanması görevi padişah taraİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
209
fından ona verildi. Mehmet Ali görevini başarıyla yerine getirince, gerek Mısır'da gerek İstanbul'da
daha çok nüfuz kazanmış oldu. Mehmet Ali, Mısır'ın ziraat ve sanatça ilerlemesine çalışarak refah ve
bayındırlığını artırmış, şeker ve kumaş fabrikaları kurmuş olduğu gibi, Avrupa'dan, özellikle Fransa'dan
getirttiği öğretmen ve mühendislerin yardımıyla mükemmel bir ordu ve kuvvetli bir donanma
oluşturmayı da başarmıştı. Osmanlı Devleti'nin İstanbul'da başladığı askerî reform işini, Mehmet Ali
Mısır'da daha fazla sürat ve kolaylıkla ilerletiyordu. Mehmet Ali'nin iyi idaresi Mısır'ın gelirlerini çok
artırmıştı.' Vehhabî olayını gideren Mısır paşasına, Mora İsyanı'nın bastırılmasında yardım görevi de
yüklendi. Mehmet Ali'nin oğlu ve ordusunun yetenekli ve muktedir kumandam olan İbrahim Paşa
Mora'da da çok başarılı bir şekilde savaştı. Bu ana kadar metbu padişah ile tabi paşanın arası iyiydi;
fakat Rusya Savaşı'na katılması için emir verildiği halde asker göndermeyip yalnız para sunması ve
daha evvelce İbrahim Paşa'nın Mora'dan izinsiz olarak askerini çekmesi, arayı bozdu; İstanbul'daki
paşalardan bazıları da Mehmet Ali'yi çekemiyorlar ve durmaksızın padişaha çekiştiriyorlardı. Mehmet
Ali de 30 000 kadar düzenli askere ve 15-20 büyük savaş gemisine sahip olduğundan, kuvvetine
güvenerek, Hicaz'la Mora'da yaptığı hizmetlere mükâfat olmak üzere padişahtan Suriye eyaletlerinin
kendi idaresine verilmesini istiyordu. Bu arzusunu hayata geçirmek üzere 1831'de İbrahim Paşa'yı
ordu ve donanma ile Suriye'ye gönderip Akkâ'yı zapt etti. İstanbul'dan gelen emirleri dinlemeyerek
istediği gibi hareket etmeye başladı. Bunun üzerine "Fermanlı" oldu; yani idamına padişahın hüküm
ve buyruğu çıktı. Hemen bağımsız ve çok kuvvetli olan bir valinin kolaylıkla tutulup cezalandırılması
mümkün olmadığından, üzerine bir ordu gönderildi; bu suretle metbu padişah ile tabi paşa arasında
savaş başladı. Mısır ordusu, Osmanlı ordusunu Halep, Konya (1831) savaşlarında mağlup edip
dağıtarak, Kütahya'ya kadar geldi. Mısır ordusunun öncü süvarileri Kocaeli Yarımadası'na bile
girmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun başkenti tehlikede demekti.
Başta, yalnız Suriye'nin kendi idaresine verilmesini taleple işe başlaMehmet Ali'nin Mısır valisi olduğu zaman Mısır'ın gelirleri ancak 3 000 keseden ibaretken Mehmet
Ali'nin son günlerinde 400 000 keseyi bulmuştur (bir kese 500 kuruştur).
210
TARİH
yan Mehmet Ali'nin, bu başarılar üzerine hırs ve emeli artıp genişlemişti. Zaten zayıflayan ve yeni
teşkilattan dolayı bir kısım halkının sevgisini kaybeden Osmanlı hanedanı yerine, kendi ailesini
geçirerek, bütün Osmanlı ülkesine sahip ve hâkim olmayı tasarlamaya başlamıştı.
Anadolu tarafından gelen bu büyük tehlike önünde, II. Mahmut hanedanını ve imparatorluğunu, bir
valisinin saldırısından kurtarmak maksadıyla, daha tehlikeli bir tedbire başvurdu: Rusya Çan L Nikola
tarafından teklif edilen yardımı kabul etti. Rusya'nın bir donanması, İstanbul Boğa-zı'na girip Anadolu
sahilinde bulunan Hünkâr İskelesi limanına 15 000 kişilik bir kuvvet çıkardı. Sultan Mahmut, bu
tedbirin ne kadar tehlikeli olduğunu kavramıştı; "Denize düşen yılana sarılır" dediği rivayet olunur,
Rusya'yı bu yardıma sevk eden sebeplerden birisi, Osmanlı Devleti'nin bu çok sıkışık zamanından
yararlanarak, İstanbul ve Boğazlar'a hâkim olmak amacı, diğer birisi de Fransızlara dayanarak Osmanlı
İmparatorluğu'nu ele geçirip kuvvetlendirmek isteyen Mehmet Ali Paşa'nın Rusya çıkarlarının
karşısında olan bu emeline engel olmak arzusuydu.
Rus donanma ve askerinin İstanbul Boğazı'nda bulunduğunu gören Avrupa devletleri, özellikle
Avusturya, İngiltere ve Fransa çok telaşa düştüler; Türkiye hakkında fikir ve emelleri I. Petro ve II.
Katerina'nın aynı olan I. Ni-kola'nın bir defa Boğaz'a ve İstanbul'a yerleştikten sonra, artık orayı terk
etmeyip, Akdeniz yolunu Rusya ihtiraslarına açacağından korktular; Sultan Mahmut ile Mehmet Ali
Paşa arasında çıkan kavgaya müdahale ettiler.
MAHMUT'UN RUSYA HİMAYESİ ALTINA GİRMESİ VE
AVRUPA DEVLETLERİNİN OSMANLI İMPARATORLUĞU'NU
ORTAK HİMAYELERİ ALTINA ALMALARI
Avrupa devletlerinin İbrahim Paşa ordusunu durdur- maları ve Rusya'yı kendi başına müdahaleden sakınmaya davet etmeleri üzerine, Rusya askeri ve donanması İstanbul civarından çekilip gitti. Fakat gi-
derayak, Rus kumandanı, sultanla bir antlaşma yap-
Hünkâr iskelesi Antlaşması (1833) denilen bu belgeyle Osmanlı İmparatorluğu, bir dereceye kadar
Rusya Devleti'nin koruması altına girmiş oluyordu; Osmanlı Hükümeti Rusya'nın arzusuna göre
Boğazlar'ı açıp kapamayı taahhüt ediyordu. Bu durum, Rusya'nın doğuda nüfuz ve tahakkümünün çok
artması ve Avusturya ile Batı Avrupa devletlerinin çıkar ve nüfuzunun kiİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
211
rılması demekti. Buna engel olmak için Avusturya, İngiltere ve Fransa diplomatları çok uğraştılar.
Fakat İngiltere ile Fransa'nın Mısır meselesinde çıkarları uygun olmadığından iş uzadı.
Gerçi Avrupa devletlerinin siyasî müdahaleleri üzerine İbrahim Paşa Batı ve Orta Anadolu'yu
boşaltarak Toros sıradağlarının güneyine çekilmiş, fakat orada askerini artırarak, Gölek Boğazı'nı
güçlendirmişti. Çerkez Hafız Paşa adlı hurafelere inanan, cahil bir kumandanın idaresi altında bulunan
Osmanlı ordusu, Prusyalı Teğmen Moltke gibi savaş sanatı uzmanlarının fikir ve görüşlerinden çok
falcıların saçmalarına dayanarak hareket ettiğinden, Halep civarında Nizip Meydan Savaşını kaybetti
(1839). Askerî açıdan İstanbul yolu Mısır ordusuna yine açılmış demekti. Nizip Savaşı sırasında II.
Mahmut ölmüş ve yerine oğlu Abdülmecit geçmişti. Osmanlı Devleti'nin kendi kuvvetiyle Mehmet
Ali'ye karşı duramayacağını gören ve Rusya'nın Osmanlı Saltanatı üzerinde hâkim bir konuma gelmesi
ihtimalinden ürken Avusturya, İngiltere ve Fransa devletleri nihayet Rusya'yı da razı ederek Osmanlı
Hüküme-ti'ne ortak bir nota verdiler (1839). Bu notada Osmanlı Devleti çıkarlarının kendileri
tarafından savunulacağını beyan ve Babıâli'yi kafasına göre hareket etmekten sakınmaya davet
ettiler. Avusturya Başvekili Prens Meternih'in kaleminden çıkmış olan bu nota, Abdülmecit tarafından
kabul edildi. Osmanlı Devleti çıkarlarının savunulması Avrupa'nın eline bırakıldı. Bu önemli notanın
kabulüyle Osmanlı Devleti Hünkâr İskelesi Antlaşması'ndan ve Rusya'nın yalnız müdahalesinden
kurtuluyor; fakat bütün Avrupa devletlerinin ortak müdahalelerine maruz kalıyordu.
1839'dan itibaren başlayan bu ortak müdahale, bu müdahalede bulunanlar arasında bazı mücadele
ve savaşlar çıkmasına, bazı fasılalara ve bir hayli değişime uğramasına rağmen, Osmanlı Devleti
zararına olmak üzere, imparatorluğun ortadan kalkmasına kadar devam etmişse de, Meşruti-yet'in
ilanıyla (1876) bunun önüne geçilmek istenmiştir.
l O zamanlar Osmanlı ordusunda öğretmen sıfatıyla bulunan Teğmen Moltke'yle birlikte daha birçok
Prusyalı zabit öğretmen mevcuttu. Bunlardan birisi tarafından o devirde yapılan ve Ankara'nın (Res.
158) 90 sene evvelki konumunu gösteren bir kroki mevcuttur (Res. 159). Moltke, daha sonra
Prusya'nın Danimarka, Avusturya ve Fransa üzerine kazandığı büyük zaferlerde, erkânı harbiye reisliği,
yani fiilen başkumandanlık yapan meşhur Feltmarşal Graf fon Moltke'dir.
212
TARİH
B. 19. ASIRDA BATI VE MERKEZÎ AVRUPA
1789 senesinden zamanımıza kadar devam eden devreyi bazı tarihçiler yakınçağ tarihi adıyla
ayırmışlardır. Bunun çeşitli sebepleri vardır: 18. asrın sonlarına doğru dünyanın medenî sayılan
kısımlarında insanların ferdî ve toplumsal hayatlarında önemli değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler
evvela İngiltere'yle Fransa'da başlamıştır, sonra da dünyanın diğer yerlerine yayılmıştır. Fransız
Devrimi'nden önce gelen İngiliz İhtilali başka memleketlere yayılması itibariyle o kadar büyük bir
öneme sahip olmadığı için Fransız Devrimi bu devreye başlangıç olarak kabul olunur.
Bu devirde toplumsal faaliyetler arasında en çok dikkati çeken yönler birkaç tür altında toplanabilir.
SİYASÎ
19. ve 20. asırlarda birçok ihtilal olmuştur. Bu ihti-
HAREKETLER lallerin hemen hepsi 18. asır sonunda gerçekleşen Fransız İhtilali'nin takip ettiği
istikametlere yöneliktir. Bu ihtilallerle yapılmak istenilen şeylerden biri o zamanın devlet teşkilatını
yeni birtakım ihtiyaçlara göre değiştirmektir. Despotluk adı verilen ve bütün devlet kuvvetlerini
hükümdarın keyif ve iradesinde toplayan devlet sistemi yerine halk idaresini koymak, hürriyeti
sağlamaktır. Diğeri, o zamana kadar çeşitli sınıflara ayrılmış olan cemiyeti sınıfsız bir hale getirmektir.
19. asırdan evvel hemen her tarafta cemiyet, asilzadelik, rahiplik, orta sınıf, aşağı sınıf isimleri verilen
dört sınıfa ayrılmıştır. Bu sınıflar arasında hak ve görev itibariyle birlik yoktur. İşte Fransız İhtilali'nin
ve onu takip eden ihtilallerin gayelerinden biri de sınıflar arasındaki bu eşitsizliği kaldırmak, halkın
cümlesini hak ve görev itibariyle eşit bir hale getirmektir. Özetlenerek denilebilir ki, bu siyasî
hareketlerin hedefi hürriyet ve eşitliği sağlamaktır. İmtiyazlı sınıfların bu yolda bir değişmeye
kendiliklerinden razı olmayacakları doğaldır. Bunun için hürriyet ve eşitliğe erişmek isteyenlerle
evvelkiler arasında zorunlu olarak kavga çıkacaktır. Bu mücadeleler sonucunda bazı yerlerde mevcut
kanunlar dahilinde ve meşru bir şekilde devlet teşkilatı değiştirilmiştir. Bu hareketlere reform adı
verilir. Bazı yerİ
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
213
lerde ise mevcut müesseselerin zorla değiştirildiği görülür; bu yoldaki hareketlere ihtilal denilir.
İngiltere'de birinci şekil, Fransa'da ise ikinci şekil galip gelmiştir.
MİLLÎ HAREKETLER
Yakınçağın ana hatlarından biri de millî hareketler-
dir. Millî hareketler, dil, yahut fikir ve his itibariyle bir olan ve kendilerine millet adı verilen birtakım
insan kütlelerinin, hürriyetlerini ve birliklerini, gelişmeleri için gerekli olan hayatî şartlan sağlamak için
yaptıkları mücadelelerdir. Avrupa kavimlerinden bazıları, 19. asra, parçalanmış veya devlet teşkilatı
itibariyle diğer kavimlere tabi bir halde girmişlerdir. Bu kavimler 19. ve 20. asırlarda bütün
gayretlerini mahkûmiyetten kurtulmak ve birleşip bir devlet kurmak için sarf edeceklerdir. Bağımsızlık
kazanacak kadar kuvvetli olmadıkları zaman özerkliklerini elde^etmeye uğraşacaklardır.
TOPLUMSAL VE İKTİSADİ HAREKETLER
19- asırda en çok dikkatimizi çeken olaylardan biri de toplumsal hareketlerdir. Bu hareketlerin hedefi
cemiyetin bünyesini değiştirmektir, toplumu yeni baştan düzenlemektir. Sosyalizm cereyanları, daha
eski zamanlarda da mevcut bulunmasına rağmen, en çok bu asırda canlamıştır.
Bu devirde toplumsal hareketlerin geçmişe oranla çok daha önemli bir mahiyet alması, 18. asırdan
itibaren sınaî ve ticarî müesseselerin geçirmekte bulunduğu büyük değişikliklerle gayet yakından
ilgilidir. Bu değişikliğe sanayi devrimi adı da verilmiştir.
18. asrın ortalarına kadar hemen her tarafta çalışma ve üretim, birtakım kanunlarla sınırlanmış, belirli
birtakım müesseselere bırakılmıştı. Buhar'la işleyen fabrikalar ortaya çıkınca durum değişir. Çalışmada
ve üretimde serbesti felsefesi rağbet bulur. Sermaye ile işçinin karşılıklı ilişkileri değişir, el işinin yerini
fabrika işi almaya başlar. Bir taraftan eski sermaye sahiplerinden farklı büyük sermaye sahipleri
meydana çıkar, diğer taraftan çalışması sermayedara ve fabrikaya bağlı bulunan yeni bir işçi sınıfı
oluşur. El tezgâhları yerine buhar kuvvetiyle işleyen ve çok miktarda üretim yapan fabrikalar ortaya
çıkınca sermayedarlar satışı artırmak için çareler aramaya başlar. Buharın nakliye vasıtalarına
uygulanması ticarete yeni bir mahiyet verir. Hammad214
TARİH
de ve yeni çıkış kapıları sağlanması, günlük siyasetin en önemli meselelerinden biri halini alır;
sömürge işlerine eskiden daha fazla önem verilir ve bu işler, milletler arasındaki ilişkilerin belkemiğini
oluşturmaya başlar.
Şimdiye kadar yaptığımız açıklamaları özetleyerek diyebiliriz ki, yakınçağ tarihinin ana hatlarını siyasî,
millî, toplumsal ve iktisadî hareketler oluşturur.
18 ASRIN SONUNA DOĞRU AVRUPANIN SİYASİ VE TOPLUMSAL
18 asır sonlarına doğru Avrupa'nın siyasî (Harita. 13), toplumsal ve iktisadî durumunda ortak
birtakım noktalar vardır. Şarlman İmparatorluğu'nun düşü- şünden sonra Avrupa'da devletler
parçalanır ve gittikçe küçülerek feodalite adı verilen bir devlet sistemi vücut bulur; şehir hayatı
canlanır. Hemen her tarafta sınıf esasına dayanan ve bugünkü millet meclislerinin atalarını oluşturan
birtakım meclisler meydana gelir: İspanya'da Kortezler, İngiltere'de Parlamento ve Fransa'da
Etajenero gibi. Aralarında birtakım farklar bulunmasına rağmen bu müesseselerin ortak vasfı birer
danışma meclisi olmalarıdır.
Bir taraftan feodalite usulü ve danışma meclisleri devam ederken diğer taraftan krallıklar gittikçe
daha çok büyüyen bir nüfuz ve önem kazanır ve kralların kuvvetleri arttıkça meclislerin kuvveti eksilir;
bu suretle kurulan despotluk 18. asrın sonlarına kadar Avrupa'nın çoğu memleketinde hâkim bir
durumda bulunur. Bu sisteme göre, hükümdar kudretini ilahî bir kaynaktan alır, devletin bütün
yetkilerini şahsında görür, buyruğu kanundur, imtiyazlı sınıflara dayanarak devlet işlerini idare eder.
Bu mutlakî devlette toplum imtiyazlı birtakım sınıflara ayrılmıştır: asilzadeler ve ruhban sınıfı
imtiyazlıdır; orta sınıfın da kendine göre bazı hakları vardır; fakat milletin çoğunluğunu oluşturan
dördüncü sınıfın hürriyeti ve hakkı yoktur.
18. ASIR FELSEFESİ
17. asırda filozoflar tarihi birtakım etkenlerin eseri
olan ve despotluk ile sınıf imtiyazı üzerine kurulmuş bulunan eski düzene ve onun dayanaklarına
hürmet etmiş, siyasî, toplumsal ve iktisadî meseleler üzerinde tartışmaktan kaçınmıştılar. Halbuki 18.
asrın akılcılık denilen felsefesi eski düzenin esaslarına şiddetle saldırdı ve
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
215
onların yerine hürriyet ve eşitlik prensiplerinin koyulmasını teklif etti. İnsanın doğal haklan teorisi
ortaya atıldı. 17. asırda uzun savaşlar Avrupa'da toplumsal düzeni sarsmıştı. Bu asrın sonundan
itibaren filozoflar toplumun düzenini düzeltmek için birtakım yeni prensipler teklif etmeye başladılar.
Bu düşünürlerden bir kısmı İngiltere'yi göz önünde bulundurarak meşrutiyet idaresini tavsiye
ediyorlardı. Halkçılar ise saltanata hiçbir şekilde güvenmiyor ve ancak millî hâkimiyete dayalı bir halk
hükümetinin toplum düzenini yeniden sağlayabileceğini söylüyorlardı. İktisatçı denilen diğer birtakım
filozoflar da siyasî meseleleri bir tarafa bırakarak ziraî, sınaî ve ticarî hürriyetin toplumdaki düzen
bozukluğunu ortadan kaldıracak başlıca bir etken olduğunu iddia ettiler.
:jj||
18. asır filozofları arasında millî hâkimiyeti en iyi belirten Rousseau, insanın haklarını hürriyet ve
eşitlik, milletin en birinci ve doğal hakkını hâkimiyet olarak tespit etmiştir. Ona göre hürriyet, ferdin
yalnız kendi tarafından veya kendi adına yapılmış olan kanuna itaat etmesidir; eşitlik ferdin kanun
önünde eşit olmasıdır. Hükümet kuvvetinin temeli millî hâkimiyettir; bütün milletin iradesidir. Kanunu
uygulayacak kuvvetin de millî hâkimiyetten doğmuş olması lazımdır. Bu itibarla Rousseau'yu eski
çağlarda bile mevcut olan halk hükümeti ve cumhuriyet sistemini yeni çağda en iyi belirtmiş olan bir
düşünür olarak kabul etmek lazımdır.
18. asırdaki despot hükümdarlardan bazıları bu felsefenin etkisi altında kaldılar, kendi makamlarının
kuvvetine dayanarak toplumsal teşkilatı değiştirmeye, reformlar yapmaya giriştiler; Prusya kralı
Frederik gibi.
Bu reform hareketi devamlı olmadı, Fransa Kralı XVI. Lui gibi despotlar başladıkları işi yarıda bıraktılar,
hükümdar değişimleri de bu hususta etken oldu.
Diğer taraftan reformlardan maddî çıkarları zarar gören asilzadeler ile -özellikle Katolik devletlerderuhban sınıfı doğal olarak reformlara düşman oldular.
Halk tabakası henüz cahildi. Yeni fikirleri anlayacak bir kültür derecesine erememişti; fakat maddi
ıstırap bu kitleyi reform hareketine yaklaştırıyordu. Yalnız orta sınıf, reformları ve bağımsızlığına
kavuşan Amerikalıların yayımladığı ve sonraları Fransızların taklit ettiği İnsan Hakları Beyannamesi'ni
büyük bir önemle karşıladı. Bununla beraber bu reform
216
TARİH
hareketleri sonuçsuz kaldığı yerlerde bile bütün bütün sonuçsuz değildir. Suiistimallere karşı isyan ve
geçmişe hürmetsizlik, bu fikrî ve toplumsal hareketin her şeye rağmen geriye kalan sonuçlarıdır ve bu
unsurlar hürriyet için ihtilali hazırlayacaktır.
1789 FRANSIZ İHTİLALİ Yakınçağ tarihi Fransız İhtilali'yle başlar. Bu önemli olayın diğer bu tür büyük
devrimler gibi iki türlü Önemi vardır. Birisi Fransa için sahip olduğu önemi, diğeri bütün Avrupa hatta
dünya üzerinde yaptığı etki.
Gerek Fransa'da gerek Fransa dışında o zamana kadar devam eden toplumsal düzenin sürmesinde
çıkarı olanlar ve bu çıkarlarının tehlikeye düşeceğini sananlar ihtilale karşı koyacaklardır; diğer bir
kısım insanlar memleketlerinin ve mensup bulundukları zümrelerin çıkarını sağlayacağını tahmin
ederek ihtilali iyi karşılamış ve bunu insanlık tarihinin gelişimi için önemli bir aşama olarak kabul
etmişlerdir.
Fransız İhtilali'nin yakın sebepleri: Fransız İhtilali'nin sebeplerini, ihtilalden önceki devirdeki siyasî,
toplumsal, iktisadî ve fikrî durumda aramak gerekir. Bu ihtilali hazırlayan maddî ve fikrî şartlar, diğer
Avrupa memleketlerinde de hemen aynen mevcuttu. Bunun içindir ki, Fransız İhtilali Avrupa'da
kolaylıkla yayılmıştır.
Maddî sebepler: Fransa'da ihtilale kadar devam eden idare tarzına Eski Düzen (L'anciene Regime) adı
verilmiştir. Bu devrin ifade ettiği teşkilatın önemli noktalan şunlardır:
l- Siyasî alanda despotluk. 2- Toplumsal alanda sınıf imtiyazlan. Siyaset alanında despotluk,
hükümdarın bir kayıtla sınırlanmaksızın memleketi istediği gibi idare edebilmesidir. Sınıf imtiyazlan,
memleketin halkı arasında eşitlik bulunmaması demektir. Halkın bir kısmının diğerine oranla imtiyazlı
olması demektir. Dolayısıyla eski devir veya Eski Düzen tabirleri despotça idare edilen ve imtiyazlılara
dayanan bir toplumu ifade eder. Bu toplum uzun bir tarih devresinin eseridir; hükümdarlar ile
imtiyazlılar haklarını tarihî sebeplerin ürünü sayar ve meşru bulur.
Manevî sebepler: 18. asırda ortaya atılan felsefî fikirler, tarihî haklara doğal hakları tercih etti; doğal
hakların başında hürriyet ve eşitlik geliyordu. Eski devirde sınıflar arasında eşitsizlikler vardı; insanın
eşitlik denilen
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
217
doğal hakkını ihlal eden ve cemiyetin büyük kısmını küçük bir zümrenin lehine olarak sıkıntıya sokan
bu duruma son vermek arzusu, yeni fikirlerin doğal bir sonucuydu. Aynı şekilde despotluk doğal bir
hak olan hürriyetin yokluğunu ifade eder; dolayısıyla doğal hakların korunmasını arzulayan bir
cemiyette despotluğun yerini hürriyet alacaktır. Fransız İhtilali'nin ilk günlerinde Amerika'yı taklit
ederek yayımlanan İnsan Hakları Beyannamesi orada olduğu gibi hürriyet ve eşitliği doğal haklardan
saymıştır ve bu hakların doğal bir sonucu olarak hâkimiyetin millete ait olduğunu kabul etmiştir; bu
itibarla siyaset ve idarenin düzenlenmesi milletin hakkıdır. Fransız İhtilali bu hakların elde edilmesi
için uğraştığı gibi, bütün 19. asır süresince ortaya çıkan diğer ihtilallerin de hedefi hürriyet ve eşitliği
sağlamak veya tamamlamak, sınıf imtiyazlarını kaldırmak ve hükümdarın despotluğunu kırmak
olmuştur. Eski Düzende, eski devirde mevcut anayasa (constituti-ons) millet ile devletin ilişkilerini
doğal haklara göre düzenlemiyordu; 18. asrın sonunda toplumu sarsan buhrandan Eski Düzeni
sorumlu tutanlar, halkın doğal haklarını elde etmek için gereken araç ve tedbirleri aradılar ve bunları
bir kanun halinde tespit ettiler ve bu kanuna da Anayasa adını verdiler. Bu itibarla anayasayla idare
edilen bir devlet yahut meşrutî bir devlet denildiği zaman despotlukla idare olunmayan bir devlet akla
gelir; bu şekil vaktiyle yalnız İngiltere'de vardı. Fransa İhtilali'nden sonra Avrupa'da, hemen bütün
devletler meşrutî idareyi kabul edeceklerdir.
Özetle Eski Düzene göre bütün kuvvetler hükümdarın şahsında, onun keyfî despotluğunda
toplanmıştır. Toplum imtiyazlı sınıflardan meydana gelmektedir; papazlar ve asilzadeler birçok
imtiyaza sahiptir. Sivil yönetimler her vilayete göre değişir, uyumlu değildir. İmtiyazlılar milletin
toplumsal ve iktisadî çıkarları aleyhine olarak çıkarlarını artırmak ve kuvvetlendirmekle meşguldür.
Onların bu hareketine karşı orta sınıf memleketin ticarî ve sınaî çıkarlarını ileri sürerek şikâyet
etmektedir. İşçiler sefalet içindedir; köylüler daha sıkıntılı ve perişan bir haldedir. Kıtlık seneleri bu
ıstırabı bir kat daha artırmıştır. Böyle bir çevrede hürriyet, eşitlik, millî hâkimiyet gibi doğal haklan
savunan filozoflar büyük bir etki yaptı. Bu fikirler giderek imtiyazlı ve orta sınıflar arasında yayıldı;
Amerika'nın bağımsızlığı hürriyet taraftarlarının inancını ve cesaretini artırdı.
218
TARİH
Amerika Savaşı'na katılan Fransa'da, savaş masrafları malî bir buhran doğurdu. Hükümet yeni vergiler
koymak istediği zaman yerel meclisler, parlamentolar buna karşı geldiler; nihayet malî reformları ve
yeni vergileri kabul ettirmek için Etats generaux denilen umumî meclis toplanmaya davet edildi; halk,
mebuslarını seçerken onlara açık talimat verdi; despotluğun kaldırılmasını, kralın haklarının
sınırlanmasını istedi; bu meclis toplandıktan sonra hükümdarla meclis arasındaki görüş farkı derhal
göze çarptı; hükümdar geriye dönmek ve meclisi dağıtmak isterken, meclis de milî hâkimiyeti
sağlamak ve mutlakıyeti sınırlamak için sonuna kadar çalışmaya yemin etti (Res. 160) ve bu
mücadelede, millet, hükümdara galip geldi.
FRANSIZ İHTİLALİ'NİN ÇEŞİTLİ DEVİRLERİ: MEŞRUTİ HÜKÜMDARLIK
DEVRİ
ileri ve geri adımlarla 1804 tarihine kadar de-
- vam eder; sonra gericilik kuvvetlenir; 1815 tarihine kadar Fransa'da imparatorluk hâkim olur.
ihtilal başlangıçta ılımlı oldu Meşrutî hükümdarlık
şeklinde bir anayasa yapıldı. 1791 tarihli olan bu anayasa, evvelden her tarafta mevcut olup zaman
geçtikçe İngiltere dışındaki memleketlerin çoğunda ortadan kalkmış olan millet meclisini ortaya
çıkarıyordu. Kanun yapmak, vergi koymak ve hükümeti daimî bir denetim altında bulundurmak, bu
meclisin başlıca yetkilerini oluşturuyordu. Hürriyet ve eşitliğe muhalif olan bütün müesseseler
kaldırıldı. Esaret, ay anlık, sınıf farkları kalmadı. Bütün millet için yalnız bir sınıf kabul edilmiştir. O da
vatandaş sı-nıfı'du:. Söz, yazı ve vicdan hürriyeti, kanunun belirlediği sınırlar dahilinde bütün
vatandaşlar için bir haktır. Mülkiyet ve emek, derebeylik devrinin mirası olan sınırlamalardan
kurtarılmıştır. İmtiyazlıların köylü ve rençber üzerindeki hakları kaldırılmıştır. Millî bir ruhanî teşkilat
meydana getirilmiştir.
İnsan Hakları Beyannamesi'nin ve millî hâkimiyet kavramının meşrutî bir hükümdarlıkla elde
edilebileceğini sanan Fransız ihtilalcileri, meşrutiyetin hükümdarı ihanetten, mutlakiyetin geri
getirilmesi için içeride ayrılıklar çıkarmaktan ve gereğinde bu amaca ulaşmak için düşmanla el ele
vermekten alıkoyamayacağını tecrübeyle gördüler ve 1792 tarihinde cumhuriyeti ilan ettiler.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
219
CUMHURİYET Cumhuriyet, Fransa'da imtiyazlılar ile hükümdar ai-DEVRİ
yabancı devletlerin saldırısına rağ-
leşinin ihanetine,
men millî birliği, sınırların güvenliğim ve bağımsızlığı sağladı; 1793'te yabancı devletlerle birlik olduğu
meydana çıkan kral idam edildi. Aynı sene cumhuriyet esaslarına göre yeni bir anayasa düzenlenmişse
de memleketin geçirdiği olağanüstü buhran karşısında uygulanması ertelendi ve memleket iki sene
müddetle meclis üyeleri arasından seçilmiş olan Genel Güvenlik I
Komitesi tarafından ve
olağanüstü tedbirlerle idare edildi (Res. 161).
|
1795'te durum iyileşmişti. Düşmanlar sınır dışına atılmış, bazılarıyla galip
f
sıfatıyla barışlar yapılmıştı. Fakat üç sene süren bu büyük ve şiddetli ham-
le ve onun gereği olan köklü ve özellikle mülkiyeti sınırlayıcı ve tehdit edici tedbirler halka yorgunluk
verdi. İmtiyazlılardan alınıp halka satılan arazi üzerinde görece refah içinde olan bir köylü tabakası
oluşmuştu; şehirlerde burjuvalar zengin olmuştu. Vatandaşların çoğunluğu zorunluluk zamanlarının
meşru kıldığı olağanüstü tedbirlerin artık Fransa rahata kavuştuktan
sonra devam ettirilmesine
taraftar görünmüyorlardı. Böyle düşünenler millet meclisinde çoğunluğu oluşturdu. 1795 senesinde görece muhafazakâr
anayasa yapıldı ve Direktuvar adı verilen yeni bir hükü-
bir ruhla yeni bir
met şekli meydana çıktı.
Direktuvar idaresi zamanında millî hâkimiyet, cumhuriyet devrine
oranla sınırlanmıştır; devlet işlerini denetlemek hakkı servetle kısıtlanmistir; bu devrin anayasası, orta sınıf halkı, milletin kaderine hâkim duru-ma getirmiştir. Çeşitli devlet
kuvvetleri arasındaki kopukluk ve bu kuvvetler arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıkların çözümü için
kuvvetli bir makamın bulunmaması, isyanlar ve anlaşmazlıkların silah kuvvetiyle çözülmesine yol
açacaktır. Sivil yönetimlerde merkeziyet usulü yerine ademi merkeziyet usulünün koyulması
memlekette anarşiyi doğurmuştur. Fırkalar, aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için orduyu siyasete
karıştırmışlardır. Sürekli parasızlık ve acz içinde nüfuzu her gün biraz daha kırılan bu hükümetin de
ömrü uzun olmadı.
KONSÜLÜK Zenginler, orta sınıf ve birtakım köylüler her şeyden evvel kuvvetli bir hükümet
istiyorlardı. Mevcut duruma göre ancak ordunun veya ona dayanan bir hükümetin içeride sükûİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
221
îhtilali'ne karşı besledikleri hisler değişmiş, anlaşmazlıklar çıkmış, uzun savaşlar yaşanmıştı.
AVRUPA-FRANSA SAVAŞLARI Diplomatlar evvela Fransa İhtilali'nden memnun ol- muşlardı; fakat
ihtilal fikirlerinin bütün Avrupa'ya yayılması ve her tarafta eski düzen aleyhine kuvvetli bir cereyanın
başlaması hükümdarları ve hükümetleri harekete geçirdi.
İhtilal ilerledikçe ve özellikle 14 Temmuz 1789 tarihinde ihtilalciler tarafından Bastil (Bastille)
Hapishanesi'nin zaptından sonra imtiyazlılar kendilerini bekleyen akıbeti gördüler; 4 Ağustos
gecesinde derebeylik imtiyazlarından kendi arzularıyla vazgeçmelerine rağmen bu kadarlık bir
fedakârlıkla ihtilali tatmin edemeyeceklerini anladılar. Direnişe başladılar. İhtilal, artan bir kuvvetle bu
direnişi kırdı ve imtiyazlılar akın akın memleketten kaçtı. Göçenler, gittikleri yerlerde ihtilalin
mahiyetini anlatıyor, bunun, bütün eski devirde yaşayan memleketler için büyük bir tehlike olduğunu
söylüyor, hükümdarları Fransa aleyhine savaşa teşvik ediyorlardı.
Diğer taraftan Fransa sınırlan içinde bulunduğu halde Papa'ya ait bulunan bazı yerlerde halk,
Fransa'ya katılma kararını vermişti. O zamana kadar bir memleketin halkının kaderi ve tabiiyeti
antlaşmalara dayalı haklarla belirlenirdi; halbuki şimdi bu yerlerin halkı, İnsan Hakları Beyannamesi'nin ortaya koyduğu prensiplere uyarak ve hürriyet ve millî hâkimiyet haklarını kullanarak eski
efendilerini terk ediyorlar ve Fransız camiasına katılıyorlardı. Papa'nın başına gelen, yarın diğer
devletlerin de başına gelebilirdi. Bu olay da diplomatları düşündürdü.
Yukarıda saydığımız anlaşmazlık sebeplerine, hukukî ve siyasî mahiyette diğer bir sebep daha eklemek
lazımdı. 1648 tarihli Vestefalya Ant-laşması'yla Alsaş ve Loren kıtaları Fransa topraklarına katılmıştı.
Bu kıtalarda hak sahibi olan derebeyler ve prensler Fransa hükümdarına tabi oldular. Fakat bunlardan
bazılarının Ren Nehri'nin sağ sahilinde kalan yerler üzerinde hâkimiyetleri devam ediyordu ve bu
itibarla da Germanya imparatoruna tabiydiler. 4 Ağustos gecesi Fransız meclisinde derebeylik hakları
kaldırıldığı zaman bu beyler çıkarlarını bozan bu karara karşı geldiler ve haklarının savunulması için
imparatorun müdahalesini istediler.
222
TARİH
Avrupa'nın resmî makamları böylece Fransa aleyhine harekete geçmek üzereyken, ihtilal fikirlerini
Avrupa'ya yaymak, eski müesseseleri yıkmak ve milletlerin hâkimiyetini sağlayarak despotların gizli
düşmanlığına son vermek için ihtilalci Fransızlar da savaş istiyorlardı. Böylece 1792 senesinde
Avusturya imparatoruna karşı savaş ilan edildi.
İhtilal savaşları çok kısa bir ara dışında 1814 tarihine kadar sürmüştür. Avrupa devletleri ihtilalci
Fransa'yı mağlup etmek için birçok ittifak yapmış ve bu savaşlar Avrupa'nın siyasî ve toplumsal
durumunda önemli değişimlere sebep olmuştur.
BİRİNCİ İTTİFAK
Fransız İhtilali yüzünden eski düzenin bozulmamasını ve Avrupa'nın siyasî durumunda ihtilal
hukukuna dayalı değişiklikler olmamasını isteyen Avrupa hükümdarları ve hükümetleriyle Fransa
arasında yirmi sene kadar devam eden mücadelenin çeşitli safhaları vardır. Bu mücadelenin geçici
barış devrelerinde Avrupa'nın siyasî sınırlarında ve milletlerin kaderinde esaslı değişmeler olmuştur
(Harita. 14).
1792 tarihinde Fransa Avusturya hükümdarına savaş ilan etti. O zamanlar Almanya'daki büyük küçük
devletlerin hepsi Kutsal Roma Germen İmparatorluğu denilen bir oluşumun üyeleriydiler. Bu
oluşumun reisi Avusturya hükümdarıydı; Prusya ile Avusturya arasında savunma ve saldırı amaçlı
ittifak vardı. Bu itibarla Avusturya'ya savaş ilan eden Fransa doğal olarak bu üç devletin karşılık
vermesini davet etmiş oluyordu; gerileme halinde bulunan Lehistan'ı Prusya ile Avusturya'nın batıda
meşgul olmalarından yararlanarak kendi topraklarına katmak isteyen Rusya, Fransa aleyhine
duygularını belli etmekle beraber ittifaka girmedi. Fransızların Savua (Savoie) ve Niş üzerine saldırıları
bu yerlerin sahibi olan Piyemonte hükümetinin de Fransa aleyhine olan bir ittifaka girmesini doğal
hale getirdi. Fransa'nın ihtilal yüzünden zayıf düşeceğini tahmin eden İngiltere başta tarafsız kalmıştı.
İhtilal orduları müttefikleri mağlup ederek Almanya'ya ve Belçika'ya girdikleri zaman Fransa'nın
gittikçe kuvvetlendiği anlaşıldı. Belçika'nın kuvvetli bir devlet elinde bulunmamasını kendi güvenliği
için değişmez bir ilke kabul eden İngiltere buraya Fransızların yerleştiğini görünce savaşa karar verdi
ve birçok Avrupa devletiİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
223
ni de beraberinde sürükledi. Fransa kralının idamı savaşın ilanına ancak görünürde bir vesile
olmuştur. 1793 tarihinde tam şeklini alan birinci ittifak 1797 tarihine kadar devam eder.
İhtilal aleyhine birleşmiş olan devletlerin savaşa verdikleri önem ve bu yüzden sağlamak istedikleri
çıkarlar arasında birlik yoktu. Özellikle Rusya'nın Lehistan'a saldırması, Prusya'yı Batı'dan çok Doğu
işleriyle meşgul olmaya sevk ediyordu. Bu anlaşmazlık bir ara Fransa içinde savaşan müttefiklerin
yavaş yavaş buralardan çekilmeleri ve mağlup olmaları sonucunu doğurdu.
5 Nisan 1795 tarihinde müttefiklerden Prusya ittifaktan ayrıldı ve barış yaptı. Ren dolaylarındaki
memleketlerini Fransa'ya verdi. Ren'in sol sahilinde arazisi bulunan diğer Alman prensleri de
topraklarını Fransa'ya terk edeceklerdi. Böylece Ren Nehri Almanya'yla Fransa arasında sınır
oluyordu. Aynı sene zarfında İspanya, Portekiz, Toskana ve Napoli hükümetleri de ittifaktan ayrılıp
Fransa'yla barış yaptılar. 16 Mayıs 1795 tarihinde Hollanda'yla yapılan barış, başlıca Flandr eyaletini
Fransa'ya kattı. Avusturyalılardan zapt edilen Belçika, Fransız meclisinin bir kararıyla Fransa
topraklarına katıldı.
Böylece İnsan Haklan Beyannamesi'nin ilanından beri henüz sene geçmeden ihtilalin, milletlerin doğal
haklarına dair ortaya attığı hürriyet ve millî hâkimiyet prensipleri, yerlerini eski zamandan kalma fetih
ve diplomasi prensiplerine terk ediyordu; bu değişiklik milletlerin gözünden kaçmayacaktır; savaşlar
devam ettikçe milletlerin ihtilalci Fransa'ya karşı evvelce besledikleri sevgi her gün biraz daha
azalacak ve nihayet sonsuz bir düşmanlığa yerini terk edecektir. Kara savaşlarında Avusturyalılar
yalnız kaldılar; özellikle İtalya'da büyük yenilgilere uğradılar. Nihayet bu devlet de barışa razı oldu.
Aynı zamanda Almanya imparatoru sıfatıyla 1797 tarihinde Kampo-Formio Antlaşması'nı imzaladı. Bu
antlaşmayla Belçika ve Ren sahillerindeki Avusturya topraklarını Fransa'ya verdi; İtalya'nın kuzeyinde
Lombardiya kıtasını terk etti. Burada Fransa'yla müttefik bir cumhuriyet kurdu. Bağımsız Venedik
Cumhuriyeti Fransa'yla paylaşıldı. Yunan denizindeki Yedi Ada Fransızlara verildi. Bu paylaşım
yapılırken de halkın arzusu dikkate alınmadı. Kuvvet, istila ve fetih siyaseti doğal haklara galip geldi.
224
TARİH
İngiltere yalnız kalmıştı. Avrupa'nın yarısını ya doğrudan doğruya topraklarına katan veya müttefik
cumhuriyetlerle işgal eden ve artık bütün kuvvetini İngiltere'ye karşı kullanmak isteyen Fransa, çok
şöhret kazanmış bir kumandan olan Bonapart'ı İngiltere sömürgelerine saldırı hazırlamak için Mısır'a
bir orduyla gönderecektir. Türkiye tarihi kısmında görüldüğü gibi, Bona-part ve istilacı Fransa ilk
büyük yenilgiye Türkler tarafından uğratılacaktır.
Sonuç: Birinci ittifakın sonunda Belçika ile Ren Nehri'nin sol sahillerindeki yerler Fransa'ya geçmiştir.
Hollanda'da, İsviçre'de ve İtalya'nın kuzeyinde Fransa'yla müttefik cumhuriyetler kurulmuştur. Fakat
gerek Fransa'yla barış yapan devletler, gerek Fransa'yla ittifak yapan cumhuriyetler halkı bu
durumdan, Fransızların sürekli olarak başlarını ağrıtmasından, doğal haklarını inkâr ve iktisadî
durumlarını perişan etmesinden kesinlikle memnun değildir.
İKİNCİ İTTİFAK VE AVRUPA
Bonapart'ın ve büyük bir Fransız ordusunun doğuda
mahsur ve gittikçe perişan bir duruma düşmesi intikam gününü bekleyenleri İngiltere'nin teşvikiyle yeniden birleştirdi. Türkiye, Avusturya ve İngiltere
ittifak yaptılar (1799). Mısır'a giderken Fransızlar tarafından zapt edilen Malta'daki şövalyelerin reisi
olan Rusya imparatoru da bu ittifaka girdi.
^Evvela müttefikler bütün cephelerde galip geldiler. Fransa sınırlarına dayandılar. Avusturya İtalya'ya
hâkim olmak istiyordu. Ruslar bunu kabul etmiyorlardı; anlaşmazlık çıktı, Fransa bundan yararlanarak
Rusları ve Avusturyalıları mağlup etti. Rusya, müttefiklerinden ayrıldı. İngiltere'ye karşı tarafsızlar
birliğini kurdu. Avusturyalılar da 9 Şubat 1801 tarihinde Luneville Antlaşması'nı yaptılar. Bu antlaşma
araziyle ilgili hükümleri itibariyle evvelki antlaşmadan çok farklı değildir. Ren Nehri'nin sol sahilinde ve
Belçika'da Fransa'nın hâkimiyeti bir kere daha tespit edilmiştir. Avusturya, Fransa'yla müttefikti ve
onun adeta uzantısından ibaret olan Kuzey İtalya'daki Cisalpin, Ligurien, İsviçre, Batavya
cumhuriyetlerini onaylamıştı. Türkiye hükümetiyle de eski durumun yeniden sağlanması esasına
dayanarak 1802 tarihli Paris Antlaşmasıyla barış yapıldı. Nihayet İngiltere de 1802 tarihli Amiens
Antlaşması 'yla barışa razı oldu. İngiltere, Fransa, İspanya ve Hollanda sömürgelerinin önemli bir
kısmını geri ver-
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
225
di. Malta'nın şövalyelere ve Mısır'ın Türkiye'ye geri verilmesi, Hollanda ile Piyemonte kıtalarının
Fransızlar tarafından boşaltılması kararlaştı; fakat Belçika'nın ve Ren'in sol sahillerinin Fransa'ya
aidiyeti meselesinden bahsolunmadı.
ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ İTTİFAK
İngilizlerle Fransızlar barış şartlarını uygulamadılar:
Fransızların istila siyaseti Avrupa ıçin gittikçe zararı
artan bir tehlike halini alıyordu. 1802 senesinde Piye-mont Devleti'yle İtalya'nın diğer bazı kısımları
Fransa topraklarına katıldı. Merkezî ve Kuzey İtalya'da kurulan İtalya Cumhuriyeti'ne Bonaparte reis
seçildi. Bu suretle Avrupa dengesinin bozulması üzerine, İngiltere yeniden Fransa'ya ve onun
müttefiki olan İspanya'ya savaş açtı, Avusturya ile Rusya devletleri de İngiltere'yle ittifak ettiler; fakat
Avusturyalılar kısa bir savaştan sonra 1805'te Presburg Antlaşması'nı imzaladılar. Avusturyalılar
Venedik'ten almış oldukları yerleri geri verdiler ve İmparator Napolyon'un İtalya'da aldıklarını
onaylayıp, Tyrol dolaylarını Bavyera'ya terk ettiler; Würtemberg ve Bade dukalıkları da büyüdü.
Bavyera ile Würtemberg krallık ve Bade büyük dukalık unvanını aldı. Bir müddet sonra Fransızlar
Napoli Krallığı'm da istila ettiler; Bonaparte'nin kardeşi oraya kral oldu. Ba-tavya (Hollanda)
cumhuriyeti krallığa dönüştürülerek Bonaparte'nin diğer bir kardeşine verildi. Almanya'nın
paylaşılması da ilerlemişti. İngilizlere ait olan Hanovra işgal edilerek tarafsızlığı karşılığında Prusya'ya
vaat edilmiştir. Almanya'nın batı ve güney taraflarındaki devletler Germanya İmparatorluğu
camiasından ayrılarak Fransa nüfuzuna tabi yeni bir devlet olan Ren Konfederasyonu'nü meydana
getirmişlerdir (1806).
Rusya ve İngiltere'yle savaş devam ediyordu. Bir ara Fransa Hanov-ra'yı geri verip bu devletle barış
yapmak istedi. Bunu haber alan ve Ren Konfederasyonu'nun kurulmasını hoş görmeyen Rusya da
Fransa aleyhine savaşan devletlerle birleşti. İsveç'le Saksonya da bunlar arasına girdi.
Fakat sonuç yine müttefiklerin aleyhine oldu; 1807 tarihinde Prusya barış yaptı. Ren ile Elbe nehirleri
arasındaki memleketlerini Fransa'nın
1804 senesinde General Bonaparte, I. Napoleon adıyla Fransızlar imparatoru tanınmıştır.
226
TARİH
emrine, birçok yeri de Saksonya ile yeniden kurulacak olan Varşova Dü-kalığı'na terk etti. Limanlarını
İngiliz gemilerine kapadı. Savaş tazminatı ödeninceye kadar Prusya istihkâmlarının'1 Fransa
tarafından işgaline razı oldu; böylece Prusya çok küçülmüş bir devlet halini aldı.
Rusya'yla savaş devam ederken, Fransızlar, Osmanlı Devleti'nin ittifakını ve bu devletin Rusya
aleyhine savaşa girmesini sağlamışlardır. Fakat 1807 tarihinde Fransızlar Osmanlı Devleti'ni
düşünmeden Ruslarla Tilsit Barışı'nı yaptılar; Ruslar Prusya'nın zararına olarak Varşova Dükalığı'nın
canlandırılmasını kabul ettiler ve Bonaparte'nin kardeşlerinin Avrupa'nın çeşitli diyarla-rındaki
icralıklarını onayladılar; ayrıca İngiltere'ye karşı Fransa'yla ortak bir cephe kurulmasına ve yedi Yunan
adasını Fransızlara terk etmeye razı oldular; iki devletin ittifakı da görüşüldü. 1808 tarihli Erfurt
Görüşmesi'yle bu ittifak gerçekleşti. Avrupa bu iki devlet arasında paylaşılıyordu. Karadaki devletlerin
hemen tamamıyla karşılıklı barış yapıldı. Yalnız İngiltere savaşa devam ediyordu. Bu savaş daha çok
denizler ve sömürgeler üzerinde oluyor, iktisadî ve ticarî bir mahiyet gösteriyordu. 1806'da İngiltere,
Fransa ile müttefiklerinin sahillerinin abluka altında bulunduğunu ilan etmişti. Fransızlar da aynı sene
zarfında İngiliz mamullerinin Fransa ile müttefik bulunan devletlere sokulmasını yasakladılar. Bu
iktisadî savaş, Avrupa memleketlerinde büyük bir sıkıntıya sebep oldu. Millî hislerinin saldırıya
uğramasından dolayı canları sıkılan Avrupa milletlerinin Fransa'ya karşı olan düşmanlığı bu maddî
sebepler yüzünden bir kat daha arttı. Bundan sonra Avusturyalılar 1809 tarihinde yeniden şanslarını
denediler; fakat mağlup olarak 1809 tarihli Viyana Ant-laşması'm imzaladılar. Avusturya bir kere daha
parçalandı; Dalmaçya ve İllir-ya dolaylan bir Fransız vilayeti oldu. Fransızlar Balkanlar'a da ayak
bastılar.
AVRUPA'NIN FRANSAYA KARŞI SALDIRIYA GEÇMESİ
19. asrın başında ihtilal fikirleri süratle ortaya yayılmış-tı bu fikirleri hürriyet ve millî hâkimiyet
fikirlerini
temsil eden Fransızlar her yerde çok iyi karşılanmışlardi; fakat zaman geçtikçe milletler Fransızların hürriyet savunuculuğunun istilayı örtmek için kullanılan
bir siyasî tedbir olduğunu gördüler. İşgal orduları hiçbir yerde millî hâkimiyet,
* İstihkâm: Düşman saldırısını durdurmak, düşmana karşı savunma yapmak amacıyla düzenlenmiş yer
(Kaynak Yayınları'nın notu).
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
227
hürriyet bırakmadı. Halkın parasını aldı; istila gören memleketlerin şaheserleri Fransa'ya taşındı. Bu
doğrultudaki hareketler gün geçtikçe arttı. İspanya'nın hâkimiyetine de el uzatıldı. Fransa doğrudan
doğruya veya dolaylı olarak Osmanlı ve Rusya imparatorluklarından başka hemen bütün kara
Avrupa'ya hâkim oldu (Harita. 14).
Fakat milletlerin sevgisi Fransızlara değil, ihtilalin savunduğu fikirlerey-di. Bu fikirler zamanla
kuvvetlendi. Almanya ve İtalya gibi siyaseten parçalanmış bir halde yaşayan milletler, aynı ıstıraplar
karşısında birbirlerine yaklaştılar; despotluğa ve istilaya karşı millî haklarını savunmaya hazırlandılar.
Avrupa hükümdarları kamuoyundaki bu değişiklikliği gördükleri zaman Fransa aleyhine açılacak
mücadele için milliyet hissinden yararlanmaya karar verdiler. Beyannamelerinde millî haklara büyük
yer ayırdılar.
Rusya-Fransa ittifakı devam edemezdi. Çünkü samimî değildi. Adeta bir ateşkese benziyordu.
Fransa'nın Rus sınırlarında büyük bir Lehistan hükümeti kurmak için sarf ettiği gayret, Türkiye
aleyhindeki Rus çıkarlarının desteklenmesi hususunda gösterdiği ağırlık ve güçlük, istilayı yeni
memleketlere yaymak için yaptığı gayret ve İngiltere aleyhindeki iktisadî mücadelenin Rusya'da hayat
ve geçim üzerindeki olumsuz etkisi, Rusya ile Fransa'nın arasını açtı. 1813 senesinde Rusya'ya karşı
yapılan saldırı, Fransızların yenilgisiyle sonuçlandı. Müttefik ve tarafsız bütün devletler Rusya ve
İngiltere'yle birleştiler. Nihayet 1814 senesinde Napolyon kesin yenilgiyi kabul ederek saltanattan
çekildi. Meşrutî idareyi kabul eden Burbon hanedanı Fransa'ya iade olundu. Savaşanlar Fransa'yla
barış yaptı. Fransa 1792 sınırlarına döndürüldü. Avrupa'nın 25 senedir durmaksızın değişmiş olan
siyasî haritasının düzenlenmesi işi kalıyordu. Fransa'ya karşı düşüncelerinde birlik olan müttefikler,
yani İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya Avrupa'da sağlanacak çıkarlar hususunda henüz
uzlaşmamışlardı. Bu işi halletmek için Viyana da bir kongrenin toplanması kararlaştı.
VİYANA KONGRESİ
Osmanlı Devleti dışında bütün Avrupa devletleri bu
kongreye delege gönderdiler. Bu kalabalık heyet görünüşü kurtarmak için toplanmıştı. Gerçekte
Avrupa'yı ilgilendiren önemli meseleler müttefiklerle Fransa delegeleri tara228
TARİH
fından görüşüldü ve kararlara bağlandı. Yalnız ispanya, Portekiz ve İsveç delegeleri ancak kendilerini
ilgilendiren meselelerde bu görüşmelere katıldı. Diğer delegeler adeta seyirci kaldılar.
Almanya ile Lehistan'ı ilgilendiren işler görüşülürken müttefikler arasındaki çıkar anlaşmazlığı
şiddetlendi. Ruslar Lehistan'ı, Prusyalılar Saksonya'yı almak istiyorlardı. Avrupa dengesinin bu suretle
bozulmasına Avusturya, İngiltere ve Fransa devletleri razı olmadılar. İki taraf arasında savaş ihtimalleri
kuvvetlendi. Fakat o ara Napolyon'un sürgünden Fransa'ya dönerek hükümeti elde etmesi üzerine bu
anlaşmazlıklar unutuldu. Yeniden Fransa'ya karşı savaş başladı. Waterloo Savaşı kesin zaferi
müttefiklere verdi. Napolyon sürüldü; Fransa da tazminat vermeyi ve 1790 senesi sınırlarına çekilmeyi
kabul etti.
Napolyon olayı müttefikleri birbirine yaklaştırdı; karşılıklı fedakârlıklara mecbur etti. Avrupa işlerine
dair ortak kararlar verilmesi kolaylaştı. 9 Haziran 1815 tarihinde Viyana Kongresi bitti. Lehistan;
Rusya, Prusya ve Avusturya arasında paylaşıldı. Saksonya Krallığı'nın yarısı Prusya'ya verildi (Harita.
15).
Bu devlet ihtilal devrinde çeşitli antlaşmalarla çeşitli devletlere terk ettiği yerleri yeniden aldı.
Hanovra bağımsız bir krallık oldu. İhtilalin ortaya çıkışından evvel Germanya İmparatorluğu dahilinde
mevcut 300'ü aşkın cismanî ve ruhanî devlet ortadan kalktı. Ve bunların arazisi 34 devlet ile dört
serbest şehir arasında paylaşıldı.
Eski Germanya İmparatorluğu ortadan kaldırılarak Germanya Konfederasyonu denilen yeni bir devlet
kuruldu. Üyeleri hukuken birbirine eşit olan bu devlet, Almanya'nın dış ve iç güvenliğini sağlayacaktı.
Bu devletin idaresi Frankfurt şehrinde Avusturya'nın başkanlığı altında toplanan bir meclis tarafından
sağlanacaktı.
Özellikle İngiltere'nin arzusu üzerine ve Fransa'nın kuzeye doğru saldırılarını durdurmak maksadıyla
Hollanda ile Belçika birleştirilerek bir devlet oluşturuldu.
İsviçre bağımsız ve birleşik bir devlet oldu; bu devletin daimî tarafsızlığına karar verildi.
İtalya'da pek az değişiklikle ihtilalden evvelki siyasî duruma dönüldü. Venedik ve Lombardiya kıtaları
Avusturya idaresine verildi. Piyemonte
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
229
Devleti Cenevre'yi topraklarına katarak büyüdü. İki Sicilya, Toskana, Mo-dena, Parme, Plezans
dukalıkları eski hükümdarlarının idaresinde yeniden kuruldu. Papanın cismanî hükümeti geri verildi.
Tuna'da seyrüseferi denetlemek ve düzenlemek için milletlerarası bir komisyon kuruldu ve zenci esir
ticareti yasaklandı.
AVRUPA'DA RESTORASYON METERNİH SİSTEMİ VE
KUTSAL İTTİFAK - Viyana Kongresi'nde (Res. 163) Avrupa için verilen - kararlar milletlerin arzusuna
uygun olmadı. İhtilal zamanında Avrupa'ya dağılan hürriyet ve milliyet fi- kirlerine evvela Fransa
tecavüz etmişti; 1813 savaşları sırasında müttefik hükümdarlar milletlerin haklarına uyacaklarını vaat
ettikleri halde Viyana Kongresi'nde verdikleri sözü unuttular ve dünyanın haritasını, milletlerin
kaderini, milletlerin arzusuna göre değil, hükümdarların çıkarına ve eskiden beri bu gibi işlerde
dayanak olarak kullanılan denge ve tavizler gibi prensiplere uygun bir şekilde düzelttiler; despotluk ve
gericilik her tarafta hâkim oldu.
Fakat milletler de gerçeği gördüler. Hükümdarların zorlanmadıkça milletlere hürriyet
vermeyeceklerini, millî hâkimiyeti-asla kabul etmeyeceklerini anladılar; Napolyon'un despotluğunu ve
istilasını kırmak için sarf ettikleri gayreti, bundan sonra hemen her tarafta hükümdarların
despotluğunu ve onların arzusuna göre yapılmış olan müesseleri ve antlaşmaları ortadan kaldırmak
için kullanmak kararını verdiler. 19. asır bu yolda mücadelelerle geçti ve nihayet hemen her tarafta
milletlerin hâkimiyeti bir gerçek oldu.
Avrupa devletleri arasında gericiliği en çok kayıran ve bunu bir siyasî sistem haline koyan Avusturya
Devleti'yle bu devletin başvekili Meternih (Res. 164) gericiliğin temsilcisi gibi sayılır. Çeşitli
milletlerden meydana gelen bir yamalı bohçaya benzeyen Avusturya tarafından milliyet kavramının
tehlikeli görülmesi doğaldı. 1815'te ihtilal mağlup olmuştur; fakat ihtilal zamanında Avrupa'yı
kaplayan fikirler yaşıyordu. Bu fikirlerin yeni ihtilaller doğurması ve yer yer hükümdarların halk
hamleleri karşısında mağlup olması çok mümkündü. İşte Meternih dört büyük devletin müttefiki
bulunduğu bir zamanda bu ihtimale karşı bir tedbir almayı düşündü ve ihtilale karşı hükümdarların
230
TARİH
sigortası diyebileceğimiz, Kutsal İttifak'ı hazırladı. Bu ittifaka göre her nerede ihtilal olursa, her nerede
hükümdar halka hürriyet verirse müttefikler müdahale edecek, bu işe engel olacaktı. 1815'ten 1830
tarihine kadar Avrupa Kutsal İttifak prensipleri dahilinde idare edilmiştir. Restorasyon denilen bu
devirde İngiltere ve kısmen Fransa dışında hemen her tarafta hâkim olan rejim mutlakıyettir.
Bu devirde Avrupa'nın her tarafında hürriyetçilerle gericiler arasında mücadeleler vardır. Bu
mücadeleler İngiltere ve Fransa gibi memleketlerde mevcut hürriyetlerin korunması veya genişlemesi
için olmuştur.
ingiltere'de Katoliklerin mebus ve memur olmasını yasaklayan hükümler kaldırıldı, işçilere cemiyetler
kurma hakkı verildi. Ticaret ve sanayiin gelişmesi üzerine kuvvetleri artan burjuva sınıfının etkisi
altında millî hâkimiyeti asilzadeler hâkimiyeti şekline sokan eski seçim kanunu 1832 tarihinde değişti.
Vasat derecede servet ve kazanç sahibi olan birçok şehirliyle köylüler seçme hakkına sahip oldu.
İşçilerin de katılmış olduğu bu reform hareketi daha çok orta sınıfın lehine olarak sonuçlandı; bu
tarihten sonra İngiltere'nin siyasî bünyesi orta sınıflar lehine olarak değişmeye devam edecektir.
Fransa'da gericiler ihtilalden beri olup biten şeyleri olmamış gibi farz ederek devleti ve toplumu
ihtilalden evvelki duruma geri döndürmek istediler. Fakat halkın ve aydınların direnişi karşısında
hükümdarlar buna cesaret edemediler; ılımlı unsurlar duruma hâkim oldu. Barış, savaşın
yorgunluklarını ve zararlarını giderirken, sanayi ve ticaret gelişmeye başladı. Fikirlere sükûn geldi.
Fakat 1830 tarihinde krallık basın hürriyeti, seçim şartları gibi esas haklan değiştirmek, keyfî bir idare
kurmak istediği zaman halk ihtilal ederek hükümeti devirdi, devlet bir daha yeni bir şekle girdi.
Avrupa'nın diğer taraflarında özellikle İtalya ile Almanya'da, hürriyet hareketleri daha kuvvetli
olmuştur. İhtilal devrinin karışık günlerinde millî çıkarlarını savunmak için bir arada çalışmış ve birlik
olmanın nimetini tatmış olan insanlar, hürriyetsizliğe ve hükümdarların çıkarı için bölünmüş bir halde
ve iktisaden düşkün, siyaseten zayıf bir şekilde yaşamaya razı olmuyorlardı. Taraf taraf hareketler
gerçekleşti. Gizli cemiyetler kuİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
231
ruldu, üniversiteler ve gençlik bu hareketlerin en doğal çevresi oldu. İhtilaller çıktı.
Müttefikler Genel Savaş'tan sonra Avrupa'da gördü-ğümüz gibi barış işlerini düzenlemek ve ortak bir
karara bağlamak, hürriyet hareketlerini bastırmak için birçok kongre yaptılar. Bunlardan birincisi 1818
tarihli Ekslaşapel (Aix-la-Chapelle) Kong-resi'dir. Fransa tazminatı vaktinden evvel tamamen ödediği
için, devletler bu kongrede başlıca Fransa'daki askerlerini çekmek kararını verdiler; Avrupa'nın genel
selameti adına ihtilal aleyhindeki görüşlerini pekiştirdiler.
1819 tarihli Karlesbat ve 1820 tarihli Viyana kongreleriyle Almanya'da hürriyet ve milliyet taraftan
profesörlerin görevden alınması ve müfettişler tarafından üniversitelerin ve talebe cemiyetlerinin
denetlenmesi, dergi ve gazetelerin sansüre tabi tutulması, toplumsal düzene aykırı sayılan hareketleri
daimî bir surette takip için bir komisyon kurulması kararlaştırıldı. Germanya Konfederasyonu'nun
teşkilatı tamamlandı.
Halkın devlet işlerini kısmen olsun denetlemesine izin vermiş olan Bavyera, Vürtemberg gibi Alman
prenslerinden yerel meclisleri dağıtmaları istenildi. Hürriyetperverlerden bir kısmı sürüldü.
1820 tarihli Troppav ve Laybah kongrelerinde gericilik namına diğer devletlerin içişlerine müdahale
kararlaştırıldı. İtalya devletlerinden İki Sicilya hükümdarı çok gerici bir adamdı. İhtilal zamanında
yapıldı diye sokak fenerlerini bile söktürmüştü. Bu siyasetin aksi etkisi çok geçmeden görüldü. İhtilal
çıktı ve hükümdar meşrutiyeti kabul etmek zorunda kaldı. Piyemonte'de çıkan bir ihtilal de
meşrutiyeti sağlamıştı. Her iki memlekette hükümdarlar bu değişimi kabul etmiş ve anayasa üzerine
yemin etmiş oldukları halde müttefiklerin müdahalesini istemekten çekinmediler. Müttefikler bu işleri
düzeltmek için Avusturya'yı görevlendirdiler; kuvvetli bir ordu Napoli'de ve Piyemonte'de ihtilalcileri
mağlup ederek mutlaki-yet rejimini geri getirdi; 1815'ten itibaren Piyemonte dışında İtalya'nın bir
kısmını doğrudan doğruya işgal ve diğer kısımlarını dolaylı olarak idare eden Avusturya'nın bu
olaylardan sonra nüfuzu bir kat daha arttı. 1822 ta232
TARİH
rihli Verone Kongresi İspanya ihtilalcilerine karşı tebdir düşünmek için toplanmıştı. İspanya kralı
1814'te anayasayı kaldırmıştı. Mutlakıyet 1820 tarihine kadar devam etti. İspanya'nın Amerika'daki
sömürgelerinin isyanı iktisadî bir buhran doğurmuş, maaşların verilmesi güçleşmişti. Bu sebepler
genel memnuniyetsizliği artırdı. 1820 tarihinde mutlakiyet devrilerek meşrutî bir idare kuruldu. Fakat
iki sene geçmeden müttefikler buraya da müdahale ettiler. İhtilalcilere karşı Fransa asker yolladı;
mutlakiyet galip geldi. Restorasyon devrinde Amerika'daki İspanyol sömürgeleri ile Osmanlı
İmparatorluğu tebaasından olan Yunanlıların isyanları gerçekleşti. Bu isyanların birincisine İngiltere ile
Birleşik Kuzey Amerika Devletleri'nin muhalefeti yüzünden müdahale yapılmadı. İhtilalci sömürgeler
bağımsız devletler kurdu. İkincisinde ise kutsal ittifak prensiplerine aykırı olarak ve Avusturya'nın
muhalefetine rağmen asiler hükümdara karşı yardım gördü. Osmanlı tarihi kısmında görüldüğü gibi,
1829 tarihli Edirne Antlaşması'yla bağımsız bir Yunanistan Devleti kuruldu. Bu hareket Avrupa'nın
Türklere karşı devam eden haksızlıklarının yeni bir görünümüdür.
1830-1848'DE AVRUNIN DURUMU
Bütün bu baskılar karşısında hürriyetçilerin cesareti kırılmıyordu. Doğu meselesi ve Yunan İhtilali
yüzünden Rusya ile Avusturya'nın aralarının açılması despotların kuvvetini kırmıştı.
Birinci ihtilal Fransa'da oldu; Restorasyon Hükümeti'nin kralın şahsî idaresini kuvvetlendirmek için
seçim usulünü değiştirmeye, basın hürriyetini sınırlamaya girişmesi üzerine çıkan ihtilal, hükümeti
devirdi. Milletin iradesiyle Fransızların hükümdarı unvanını takınarak Lui Filip (Louis Phi-lippe) kral
oldu; millet temsilcileri tarafından kabul olunan yeni Anayasa seçim hakkını, siyasî haklan, şahsî
hürriyetleri bir derece genişletti. Bu ihtilal orta sınıf halkın hâkimiyetini en yüksek dereceye çıkarmıştı.
Fakat halkın büyük bir çoğunluğu henüz siyasî hayatın dışında bulunuyordu. İlköğrenimin
genelleşmesi, ulaşım araçlarının çoğalması ve ucuzlaması, gazetelerin yaygınlaşması sayesinde yavaş
yavaş halk tabakası aydınlandı.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
233
Millî hâkimiyetin tam olmasını ve bunun için de seçim hakkının para farkı gözetilmeyerek bütün
vatandaşlara verilmesini istedi.
İçeride ihtilali son bulmuş sayan, reformdan kaçan ve dışarıda çekingen bir siyaset takip eden
hükümete karşı cumhuriyetçiler, toplumsal reform isteyenler birleştiler. Hükümetin inadı, 1848
İhtilali'ni hazırladı.
Fransa'dan sonra Belçika'da, isyan çıktı. 1815'te Belçika Hollanda'ya bağlanmıştı. Halbuki, dil, din ve
iktisadî çıkar itibariyle arada önemli farklar vardı. Hollandalıların bu hakları saymadığını gören
Belçikalılar ayrılmak istediler. Bu arzuları 1831 tarihli Londra Konferansı'nda kabul edildi. Belçika
bağımsız bir meşrutî krallık oldu. Hollanda hükümeti de bu durumu bir müddet sonra kabul etti.
Belçika'nın tarafsızlığı büyük devletler tarafından taahhüt olundu.
Almanya ve İtalya'da, da ihtilal hareketleri ortaya çıktı. Frankfurt şehrinde isyan çıktı. İtalya'nın birçok
yerinde halk, hükümdarları anayasa yapmak için zorladı. Razı olmayan hükümdarları memleketten
çıkardı. Fakat gerek Almanya'da gerek İtalya'da Avusturya'nın müdahalesi bu hareketleri sonuçsuz
bıraktırmış ve mutlakiyetin hâkimiyeti bir müddet daha devam etmiştir. Hürriyetin Avusturya'nın
müdahalesi yüzünden sonuçsuz kaldığını görenler, bütün düşmanlıklarını Avusturya aleyhine çevirmiş
ve böylece bu devletin İtalya ve Almanya'daki hâkim durumu gittikçe bozulmuştur.
Prusya durumdan yararlandı. Almanya da Avusturya'nın yerini almaya çalıştı. 1833 tarihinde gümrük
birliği'ni yaparak Alman Birliği'nin esasını kurdu. Yalnız birkaç Alman devleti bu birlik dışında kalmıştır.
Lehistan 1815 tarihinden itibaren bir tür yerel özerklikten yararlanıyor ve iki senede bir toplanan
Diyet adlı meclisi içişleri üzerinde oldukça faal bir denetimde bulunuyordu. Rusya 1825 tarihinden
sonra bu idareyi bozdu, bağımsızlık hislerini büyük bir sadakatle koruyan Lehliler 1830 tarihinde isyan
ettiler; fakat üstünlük Ruslarda kaldı; özerklik kaldırıldı ve Lehlilere karşı bir tür Ruslaştırma siyaseti
başladı.
Hürriyet hareketleri, İspanya ve Portekiz devletlerinde de miras meseleleriyle karışarak üstünlük
kazandılar. Her iki memlekette ortaya çıkan
l
234
TARİH
miras anlaşmazlıklarında hürriyet tarafını tutan ve memleketlerine anayasa vermeyi kabul eden
hükümdarlar halkın sevgisini kazandılar; halk da bu vesileyle 1834 tarihinde meşrutiyet idaresini
kurdu.
İngiltere'de hürriyet hareketleri, toplumsal taleplerle birleşerek önemli birtakım reformlara sebep
oldu. Orada halk bazı reformlar arasında seçimlerde genel oy usulünün uygulanmasını, oyların gizli
olarak verilmesini, fakirlerin de kendilerinden milletvekili çıkarabilmelerine imkân vermek için
milletvekillerine ödenek verilmesini istiyordu. Sonradan bütün dünyada hürriyetperverler bu
taleplere katılmıştır. Fabrika sahipleriyle işçiler, buğdaydan alınan gümrük vergisinin kaldırılmasını
istediler. Birkaç sene iyi ürün alınamaması bu cereyana kuvvet verdi. 1846 senesinde bu vergi
kaldırıldı. Yabancı rekabetinden korkmayacak kadar kuvvetli bir hale gelmiş olan fabrika sahipleri
hammaddeleri ucuz alabilmek için gümrüklerin aleyhinde bulundular; 1848'den sonra gümrük
vergileri azar azar kaldırıldı; ilk defa olarak iktisadî serbesti usulü İngiltere'de hâkim oldu. Fakat
İngiltere ziraatı bu işten çok zarar görmüştür.
SANAYİ DEVRİMİ; MAKİNA İCATLARI BUHAR MAKİNASI
BÜYÜK SERMAYELERİN VE BÜYÜK SANAYİNİN OLUŞMASI
SOSYALİZİM CEREYANLARI
18. asrın sonlarından 1848'e kadar devam eden ta-, rih devresinde iktisadî fikirler de değişti;
çalışmada
ve üretimde serbesti, işbölümü, rekabet fikirleri es-
düzenin iktisadı sistemini bozdu. Esnaf heyetleri
, kaldırıldı, iktisadî hürriyet taraftarları, gümrüklerin - de kaldırılmasını istiyorlardı; sanayii kuvvetli
olduğu için bunu çıkarına uygun bulan İngiltere, gümrük vergilerini kaldırdı. Fakat sanayisi İngiltere derecesinde kuvvetli olmayan memleketler korumacılık
siyasetine sadık kaldılar. Zamanımıza kadar durum bu şekilde devam ederken, Amerika ve
Almanya'nın rekabetinden telaşa düşen İngiltere de koruma siyasetine eğilim gösterdi.
Buhar kuvvetinin sanayiye uygulanması, buharla işleyen makinelerin çoğalması, az zamanda çok mal
yapan fabrikaların kurulması, sanayi ve ticaret âleminde yeni birtakım cereyanlar uyandırdı. Motor
kullanmak alışkanlığı İngiltere'den sonra Avrupa'ya da geçti ve özellikle yün ve paİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
235
muk dokuma tezgâhlarında büyük bir revaç buldu. Sanayide odun yerine madenkömürü kullanılmaya
başladı. Kâğıtçılık ile kimyevî sanatlar ilerledi. Havagazı aydınlanma aracı olarak kullanıldı. Üretimde
makine kullanımı eşyanın fiyatlarını ucuzlattı. Fakat fazla üretim sonucu genel servet artmıştı. Doğal
olarak elverişli yerlerde kurulan fabrikalar eski tezgâhlara benzemiyordu; eskiden olduğu gibi
evlerinde veya dükkânlarında kendi aletleriyle çalışan işçiye iş dağıtılmıyor, işçiler fabrika binasında
toplanıyor ve fabrika sahibinin aletleriyle çalışarak gündelik alıyorlardı. 1848'den evvel küçük sanayi
daha çok olmakla beraber yavaş yavaş yerini büyük sanayiye terk ediyordu.
Her tarafta birçok yol ve kanalın yapılması, şimendiferlerin ve buhar kuvvetiyle işleyen gemilerin
(vapurların) genel nakliyatta kullanılması, içerideki ve milletlerarası üretimin, ticaretin çoğalmasına
sebep oldu. İşçi ihtiyacı, köylülerden bir kısmını şehirlerde topladı, ticaret gittikçe milletlerarası bir
mahiyet aldı.
Büyük sanayi ile milletlerarası ticaretin gelişmesi her tarafta az çok ge-neJ serveti artırdı Esya
fiyatlarındaki ucuzluk genel hayat seviyesini yük-sdtti; fakat aynı zamanda sınıf mücadelerine de yol
açıldı.
Büyük sanayii kurabilmek için büyük sermayeler lazımdı. Ferdin serveti bu işe yetişmezdi. Bunun için
büyük sanayi anonim şirketlere dayanıyordu. Bu şirketler hisse ve tahviller çıkardılar, halk bunları
satın aldı, şirketlerde büyük sermayeler toplandı; işçi üretim için emek kuvvetini sağlıyordu. İşçinin
durumu kötü, gündelikler azdı. Devlet henüz işçinin medenî ve toplumsal haklarını sağlayacak
tedbirler almamıştı. Yavaş yavaş işçiyle sermaye arasındaki ilişkiler gerginleşti; sosyalizm cereyanlan
işçiler arasında kolaylıkla rağbet gördü.
Sosyalizm fikirleri, serbesti taraftarları olan iktisatçılara karşı ortaya atılmıştır. Serbesti taraftarları
ferdî mülkiyet ve rekabet serbestisi sistemini doğal haklara uygun ve üretimin gelişmesine yardım
eden biricik sistem olarak tavsiye ediyorlardı. Buna karşı sosyalistler, üretim araçlarının toplumun
ortak malı sayılmasını ve herkesin kendi kabiliyetine, meydana koyduğu işe veya bir işi yapmak için
sarf ettiği zamana göre üretimden
236
TARİH
pay almasını tavsiye ettiler. Bu amaca ulaşmak için sosyalistlerden bir kısmı genel oy usulünün
uygulanmasını istiyor ve bu suretle işbaşına gelecek halk çoğunluğunun kendi çıkarına uygun kanunlar
yapmasıyla toplumsal devrimin yapılabileceğini söylüyorlardı. Diğer bir kısım ise kuvvet ve zor
kullanılmasını, ihtilali tavsiye etti. Şimdiye kadar yapılan açıklamalar sanayi devrimiyle sosyalizm
cereyanları arasındaki ilişkiyi gösterir.
C. MÜDAHALE DEVRİ1
DOĞU MESELESİ Merkezî ve Batı Avrupa
devletlerinin Sultan Mahmut-Mehmet Alı kavgasına müdahale ve aracılıkları, Avrupa devletleri arasında uzun uzadıya
diplomatik görüşmeleri gerektirdi; bu sırada Yakındoğu'yla ilgili siyasî işlere "Doğu meselesi"
denilmesi âdet oldu. Doğu meselesi, tarihçiler ve siyasî yazarlar tarafından çeşitli tarzlarda tarif
edilmiştir. Bunun en basit tarifi şudur: 18. asırdan beri Avusturya ve Rusya devletleri Osmanlı
İmparatorluğu'nu istila etmeye ve Hıristiyan tebaayı ayaklandırmaya çalışıyorlardı; o sırada Fransa
Krallığı'ysa Osmanlı ülkesinin iktisaden sömürülmesi faaliyetini kendi tekeline almak için uğraşıyordu;
Rusya ve Avusturya'nın bu baskısı ve Fransa'nın bu sömürü faaliyeti, Fransa İhtilali devrinde zorunlu
olarak gevşemiştir. 19. asır başında Osmanlı Devleti, siyasî ve iktisadî bağımsızlığını ve memleketinin
büyük bir kısmını henüz koruyordu; fakat kendine çekidüzen verip askerlik, idare ve maliye
hususlarında bir türlü kuvvetlenmiyordu; çok ge-
1 Bu fasla evvelce "Himaye devri" demiştik; bu fiilî durumun ifadesiydi. Hukukî açıdan koruma,
koruyucu devletle korunan devlet arasında, bu hususa dair bir antlaşmanın imzalanmasıyla var olur.
Osmanlı Devleti'yle Avrupa devletleri arasında böyle bir antlaşma yoktur. Lakin korumanın en önemli
unsuru olan koruyucu devlet tarafından korunan devletin iç ve dış işlerine müdahale ve korunan
devlet bağımsızlığının sınırlanması, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti'yle ilişkisinde fiilen vahidir;
Osmanlı Devleti de bunu kabul etmiştir. Hayat ve tarihte asıl fiilî durumlardır ki, gerçeği ifade eder.
Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nde, bir "koruma devri"nin fiilen varlığı reddolunarnaz. Ancak korumadan
olumlu bir anlam da çıkabileceğini düşünerek "müdahale"yi tercih ettik.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
237
nişleyip kuvvetini artıran Rusya ise bundan yararlanarak imparatorluğun bağımsızlık ve bütünlüğünü
tehdit ediyordu. Rusya'nın bu tehdidi altında, Osmanlı Devleti'nin, Lehistan gibi ortadan kalkmak
ihtimalleri vardı; bütün Avrupa devletleri gözünde bu önemli bir meseleydi; "Doğu meselesi" denilen
mesele, işte budur.
Mehmet Ali Paşa'nın ayaklanıp Osmanlı ordularını yenerek, imparatorluğun başkentini bile tehdit
etmesi, Rusya'ya iyi bir fırsat vermişti; Rusya, Osmanlı Devleti'ni adeta koruması altına almıştı. Rusya,
bu yolda başarıyla ilerleyecek olursa, Yakındoğu, Rusya nüfuz ve hâkimiyeti altına gireceğinden, diğer
Avrupa devletlerinin Osmanlı ülkesinde iktisadî ve siyasî çıkar ve nüfuzlarına zarar gelecekti; yani
Doğu meselesi yalnız Rusya lehine çözülmüş olacaktı. İşte buna engel olmak içindir ki, iktisat ve
siyasetçe Doğu'yla alakadar Avusturya, Fransa ve İngiltere ile 17. asır sonlarından beri kuvvetlenip,
Doğu işlerine önem veren Prusya, bu çözüm tarzının aleyhinde bulundular. Nihayet Rusya'yı da kendi
başına hareketten sakınmaya ve kendileriyle beraber yürümeye mecbur kıldılar; yani Doğu meselesini
hepsinin çıkarlarına uygun bir şekilde beraberce çözmeye Rusya'yı razı ettiler ve bu uzlaşmadan
yukarıda bahsi geçen 1839 notası meydana çıktı: Osmanlı Devleti beş büyük Avrupa devletinin ortak
koruma ve müdahaleleri altına düşmüş oldu.
GU'NDAN AYRILMASI
MISIR'IN OSMANLI Beş büyük devlet, Babıâliye* 1839 notasını birlikte İMPARATORLU- vermekte
uyuşmuşlardıysa da, Mısır meselesinin çözümüne bakışları aynı değildi; içlerinden birisi, Fransa,
Mehmet Ali'nin kazanmasını çok istiyordu, diğerleri ve özellikle İngiltere ve Rusya, Mehmet Ali'nin
Mısır valiliğinden bile düşürülmesine taraftardı. Hatta bu mesele, Avrupa'da Fransa ile diğer devletler
arasında bir savaş çıkması ihtimalini bile doğurmuştu. Avrupa devletlerinin bazdan; özellikle Fransa ile
Fransa'ya karşı İngiltere ve Prusya savaşa hazır1II. Mahmut'un son zamanlarında Avrupa usulüyle bazı nezaretler kurulmuş ve nazırların tamamına
ve oturdukları daireye "Babıâli" adı verilmiştir. "Babıâli" gitgide heyeti vekile, kabine, hükümet ve
hatta Osmanlı Devleti anlamlarında kullanılan bir terim olmuştur.
238
TARİH
lanırken, Osmanlı kara kuvvetleriyle İngiliz donanması birlikte Mehmet Ali aleyhine harekette
bulunarak, asi Mısır valisini mağlup etmişlerdi. Mehmet Ali Paşa İskenderiye'yi bombardıman eden
İngiliz amiraliyle bir antlaşma yapmak zorunda kaldı (1840). Bu antlaşmayla yalnız Mısır eyaleti
valiliğinde kalmayı kabul etti. Babıâli daha ileri gidip Mehmet Ali'yi görevinden alarak yerine bir
başkasını vali tayin etmek istediyse de, müttefik, daha doğrusu koruyucu devletler, buna izin
vermediler. Nihayet Sultan Abdülmecit müttefiklerin arzusu doğrultusunda bir ferman çıkardı (1841);
bu fermanla Mısır valiliğini, kalıtsal olarak ve devlet hazinesine senelik olarak toptan 80 000 kese akçe
vergi vermek şartıyla Mehmet Ali Paşa'ya verdi. Evvelce Mehmet Ali'ye ve oğlu İbrahim'e verilen
eyalet ve sancaklar (Girit, Adana, Suriye ve Cidde) geri alındı. Bu suretle Mısır meselesi, Mısır'ın fiilen
Osmanlı Devleti'nden ayrılmasıyla son buldu. Üstesine Avrupa devletlerinin, arabuluculuk yapmak
bahanesiyle Osmanlı İm-paratorluğu'nu ortak korumaları altına almalarına ve içişlerine müdahale
etmelerine yol açıldı. Mehmet Ali isyanı yüzünden çıkan bu uzun buhranın Osmanlı Devleti'ne az çok
faydalı bir yönü varsa, o da Rusya'nın Do-ğu'da çok ilerlemesinden korkan büyük devletlerin emelleri
doğrultusunda Boğazlar Sözlemesi'nin Londra'da imzalanmasıdır (1841). Bu sözleşme hükümleriyle,
İstanbul ve Çanakkale Boğazlan'nın bütün devletlerin savaş gemilerine kapalı olması
kararlaştırılmıştır. Rusya'nın da imzaladığı bu sözleşmeyle Hünkâr İskelesi Antlaşması (1838) iptal
edilmiş oluyordu. Artık Osmanlı Devleti Rusya'nın iradesine göre Boğazlar'ı açıp kapamak
zorunluluğundan kurtulmuştu. Kara veya Akdeniz'den Boğazlar'ın zorlanması, bütün devletleri
ilgilendiren bir mesele halini alacak demektir.
Mısır meselesinin bu son safhasında en çok kazanan, İngilizler olmuştur. İstanbul ve Boğazlar'ı
Rusya'ya, Mısır ve Suriye'yi Fransa'ya kapayarak, Hindistan'la Pers Körfezi yollarını kendilerine açık
bıraktırmayı başardılar. Bu tarihten itibaren İngilizlerin Yakındoğu'da, özellikle İstanbul'da nüfuzları
pek arttı. Osmanlı Devleti'ni korumaları altına alan, yani bu devletin içişlerine hep müdahale eden
devletlerin başında İngiltere bulunuyor demekti.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
239
GÜLHANE HATTI HATTI HÜMAYUN HIRISTIYAN TEBAA HAKLARININ
GENİŞLETİLMESİ Rusya'nın 18. asır sonlarından beri Osmanlı aleyhine
- kullandığı silahlardan birisi, Hıristiyan tebaanın mağduriyet ve mazlumiyetlerini diline dolamaktı. Gerçekten Rumeli'de bulunan Ortodoks tebaa yukarıda açıklandığı gibi, hem bozuk Osmanlı idaresinden, hem de
Fener Patrikhanesi ve papazlarının insafsızca soygunculuklarından sıkıntı çekiyordu. Bu uygun zemin
üzerinde Rusya'nın kurtarıcılık propagandasının ve Batı'dan gelen hürriyet, eşitlik, milliyet ve
bağımsızlık ideallerinin ektiği tohumlar çabuk yetişiyordu. Sırp ve Yunan ihtüalleriyle Bulgarlar
arasında baş-gösteren hareketler bunun delilidir. Osmanlı Devleti'nin Rusya hükmü altına geçmemesi
veya dağılıp parçalanmaması çıkarları gereği' olan devletler, yani İngiltere, Avusturya ve Fransa,
Osmanlı Hıristiyan tebaasının daha adilâne idaresini sağlamak suretiyle, onların Rusya'nın
etkilerinden kurtarılmasına Osmanlı Devlet adamlarını yönlendiriyor ve teşvik ediyorlardı. Mısır
meselesi sırasında bu teşvikler daha çok arttı. Artık Osmanlı İmparatorluğu'nun bir tür koruyucusu
haline gelen bu devletler, tavsiyelerinde daha çok ısrara hak kazanmışlardı. Birçok sene elçilik
göreviyle İngiltere ve Fransa'da bulunup İstanbul'a dönen Mustafa Reşit Paşa (Res. 164), Osmanlı
Devleti'nin kalıcılığını, geleneklere ve şeriata dayanan, örf ve âdet halinde geçerli olan, fakat zamanla
ve birçok suiistimallerle berbat bir hale gelen Osmanlı anayasasının temelinden değiştirilmesinde
görerek "Gülhane Hattı Hümayunu"* denilen bir beratı, 1839 senesinde büyük tören ve debdebeyle
okudu. Sultan Abdülmecit namına bizzat Reşit Paşa'nın kaleme aldığı bu Hat, yeni anayasanın
prensiplerim içeriyordu; başlıcalan şunlardı: 1) Müslüman olan veya olmayan bütün tebaanın kanun
karşısında eşitliği; 2) Müslüman olan veya olmayan bütün tebaanın can, ırz, namus ve malının
korunması; 3) Yargılamaların açıklığı, yargısız idamın yasaklanması, idamla cezalandırılanların
mallarına el konulmaması; 4) Vergilerin düzenli bir şekilde ve mükelleflerin malî güçlerine göre
belirlenmesi; 5) Bütün memurların maaşlı olması ve rüşvetin şiddetli kanunlarla yasaklanması.
Gülhane Hattı'yla ilan edilen bu esaslar üzerine gerekli kanunların hazırlanması da o hattın emirleri
arasındaydı. Bizzat Padişah, konulacak ka* Hattı hümayun: Padişahların çeşitli işler için bizzat yazdıkları yazılar (Kaynak Yayın-ları'mn notu).
240
TARİH
nunlara muhalif hareket etmeyeceğine yemin edecekti. Bu hattın içeriği bütün halka ilan olunacaktı.
İstanbul'da bulunan elcilere de "sonsuza kadar kalacağına şahit" olmaları için resmen bildirilecekti.
Gülhane Haiti'nin en önemli maddesi Müslüman olan ve olmayan tebaanın kanun karşısında eşil
kabul edilmesidir ki, Osmanlı Devleli teşki-lalının eski esaslarına tamamen muhalifti; Osmanlı
kanunlarına ve örf ve âdetine göre Müslüman tebaanın Müslüman olmayanlara üstünlüğü vardı.
Gülhane Hattı'nda vaal edilen eşitliğin sağlanması çok zorluk çıkaracaktır; bu önemli esasın ciddî
şekilde uygulanamaması, Avrupa devletlerinin sürekli şikâyel ve müdahaleleri sonucunu doğuracaklır.
Halim yabancı elçilere resmen bildirilmesi de bu müdahalelere adeta bir hak verdi-receklir.
Avrupa devletlerinin, Mısır meselesinden dolayı Osmanlı dış siyaseli-ne müdahaleleriyle ilgili olan
"Gülhane Halli Hümayunu", Osmanlı İmpa-ralorluğu'nda Hıristiyan tebaa haklarının artırılmasına ve
genişletilmesine doğru atılan ilk önemli adımdır.
RUSYA İSTİLA SİYASETİYLE AVRUPA SÖMÜRÜ SİYASETİNİN
OSMANLI MEMLEKETİ ÇERPIŞMASI l8. asırda Osmanlı ülkesini istila tehdidi altında bulun- duran,
Rusya ve Avusturya devletleriydi. İktisaden en çok sömürense Fransa Devleli'ydi. Belgrad Antlaşmaları imzalandığı zaman (1740) Fransa kendisine iyi bir ticaret kapısı olan Osmanlı İmparalorluğu'nu
siyasî
yollarla savunmaya çalışmış ve bu hizmetinin mükâfatı olarak da iktisadî sömürüsünü artırıp
güçlendirmeye hizmet eden maddeler ekleyerek kapitülasyonları genişletmiş ve güçlendirmişti. 18.
asrın sonlarına doğru, Ruslar, Osmanlı Devleti'ni sıkıştırmak yolunda, Avusturyalıları hayli geride
bırakmışlardı. Fransa Devleti, Osmanlı Sul-tanlığı'nı özellikle Rusya'ya karşı desteklemeye çalıştı;
İsveçliler de Rusya tehlikesine maruz bulunduklarından, Fransa'ya yardım etmişlerdi. Lehistan'ın
paylaşılmasıyla Rusya'ya komşu olan Prusya Devleti de, komşusunun çok kuvvetlenmesinden
korkarak, Osmanlı Devleti'ne biraz yardımda bulunmuştu. İngiltere'ye gelince, öteden beri Rusya'yla
iyi alışveriş yapan bu memleket, Çarlar Hükümeli'yle iyi ilişkilerini sürdürmeye çok önem veriyordu;
faİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
241
kat 18. asırda Rusların Yakındoğu'yu ve Yakındoğu vasıtasıyla Hindistan yollarını ve asıl Hindistan'ı
tehdit edebilecek korkunç bir kuvvet oluşturduğunu görerek, eski siyasetini değiştirdi; o da Osmanlı
Devleti'nin Rusya'ya karşı korunmasını, dış siyasetinde bir prensip olarak kabul etti. Evvelce Rusya'yla
birlikte Osmanlı ülkesini parçalamaya çalışan Avusturya Devleti de, Rusya'nın kendinden çok fazla
başarıları üzerine (Katerina ve Aleksandr savaşları) Osmanlı Devleti tarafına meyletti.
18. asırda Fransa'nın Liyon kumaş tezgâhlarında dokunan kadife ile yine Fransa'nın kuzeyinde yapılan
iyi çuhalar ve başka bazı süs eşyası, Osmanlı ülkelerinde ve özellikle İstanbul'da iyi bir çıkış kapısı
buluyordu. Osmanlı ülkesinin ham eşyası Fransız bayrağı taşıyan gemilerle Fransa'ya ve bütün
Avrupa'ya naklediliyordu. Marsilya limanı ve şehri, en çok Doğu ticaretiyle zenginleşmiş ve
büyümüştü. Fransız dostluğunun temel taşı ve Fransa'nın Osmanlı memleketlerini istilalardan
korumak istemesinin asıl sebebi işte bu ticari alışverişti.
18. asır sonlarına doğru buharın keşfedilmesi ve sanayiye uygulanması, İngiltere ve Fransa gibi
sanayice en çok ilerlemiş memleketlerde buharlı fabrika sanayisini ortaya çıkararak zanaat
mamullerinin çabuk, bol ve ucuz imaline yol açmıştı. Bu mamullerin imaline gerekli ham eşyanın
sağlanması için geniş alanlara ve mamullerin satılıp fabrikaların para kazanabilmeleri için de büyük
çıkış kapılarına ihtiyaç doğmuştu. Bu açıdan, buhardan yararlanmayı bilmeyen ve sanayice geride
kalan geniş Osmanlı İmparatorluğu, bu sanayi devletlerinin hayat ve gelişmeleri için muhtaç oldukları
bir kıta haline gelmişti. Bunun içindir ki, Fransa ve İngiltere ve bunların ardından sanayileşen
Avusturya ve Prusya, Osmanlı memleketlerinin, Osmanlı Hükümeti idaresi altında kalarak, kendilerine
hammadde hazırlayan ve kendilerinin mamullerini satın alan bir ticaret alanı, bir sömürü bölgesi
halinde yaşamasını çıkarlarına uygun buluyorlardı. Fransa, Osmanlı Hükü-meti'nin kalıcılığı
imkânından umudunu kesince, aynı alanı koruyucusu olduğu Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın idaresi
altına geçirterek, sömürüsünü1 sürdürüp güçlendirmek ve rakiplerini bu alandan uzaklaştırmak
istemişti; fakat görüldüğü gibi başarılı olamamıştı.
Mehmet Ali Mısır ve Suriye'de hâkim olunca, buralardaki limanlan Fransa'nın etkisiyle İngiliz mallarına
kapatmıştı.
242
TARİH
Avrupa devletlerinin bu iktisadî sömürü siyasetlerine en tehlikeli darbeyi vurabilecek devlet, Osmanlı
memleketlerini istila ederek bu kıtayı Avrupa devletlerinin iktisadî sömürülerine kapayabilecek olan
Rusya İm-paratorluğu'ydu. Onun içindir ki, Hünkâr İskelesi Antlaşması, bütün Avrupa devletlerini çok
ürkütmüştü. Fransa da yalnız Mehmet Ali'ye dayanarak bütün Avrupa devletlerine karşı
çıkamayacağını anladığından, Rusya'nın istilasına engel olmak üzere, o devletlerle uyuşmuştu.
Avrupa devletleri tarafından Osmanlı Devleti'nin ortak koruma altına alınmasından ve Osmanlı
idaresinde bazı reformlar yapılmasının Babıâli'ye tavsiye edilmesinden maksat şuydu: Rusya istilasına
engel olmak ve ticarî işlerde kendilerine en iyi yardımcı olabilecek Müslüman olmayan tebaanın
haklarını artırmak; bu yolla o devletler Osmanlı ülkesinde iktisadî sömürülerini sürdürmeyi ve hatta
güçlendirmeyi başaracaklardı.
Bütün bu olgu ve fikirlerden anlaşılır ki, 19. asrın ilk çeyreğinden itibaren Rusya istila siyasetiyle
Avrupa sömürü siyaseti, Osmanlı ülkesi üzerinde çarpışmaya başlamıştır. Buharlı sanayinin ve buharlı
nakil araçlarının gelişmesi, nihayet büyük sermayenin Avrupa merkezlerinde birikmesi, bu çarpışmayı
seneler geçtikçe şiddetlendirmiştir.
AVRUPA ZANAAT ve sermayesinin yerli zanaat ve sermayeyi
yutmaya başlaması 18. asırda Osmanlı memleketlerinde küçük zanaat, küçük ve hatta büyük deniz
ticareti henüz vardı. Gerçi 17. asırdan beri sanayi ve ticaret hemen heman ilerlememiş ve deniz ticareti de bir dereceye
kadar Rum tebaanın eline geçmişti. Buharın Doğu'da değil, Batı'da icat edilip imal ve ulaşım sanayisine uygulanması, Do-ğu'nun el sanayisiyle yelkenli
ulaşım araçlarına tehlikeli bir darbe oldu. Çabuk, çok kolay ve ucuz imal edilen buharlı
imalathanelerin mamulleri, Osmanlı memleketinin insan eliyle ağır ağır, az miktarda ve daha güç ve
pahalı yapılan mamulleri karşısında muzafferce rekabet ederek Osmanlı çarşı ve pazarlarında yerli
eşyanın yerini almaya başladı; Avrupa ile taşımacılıkta buharlı gemiler, sonraları demiryolları, Osmanlı
yelken gemilerinin ve deve kervanlarının işlerini eksiltti. Osmanlı Devleti'nin gümrüklerini istediği gibi
düzenleyerek yerli sanayii korumasına ve bu yolla get
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
243
üşürmesine, kapitülasyonların hükümleri engel oluyordu. Yani kapitülasyonlarla devletin eli ayağı
bağlanmış ve halkın iktisadî faaliyetlerine engeller konmuştu. Ferdî ve millî sermayenin kaynağı,
ziraatla beraber sanayi ve ticaret olduğundan, Osmanlıların ferdî sermayeleri ve devletin millî
sermayesi bu yüzden de eksilmeye yüz tuttu. Kısacası Avrupa zanaat ve sermayesi, yerli zanaat ve
sermayeyi yutmaya başladı. Zaten Avrupa devletlerinin koruma ve müdahalelerindeki en önemli gaye
de buydu; yani Osmanlı ülkesini kolaylıkla sömürebilmekti.
OSMANLI-AVRUPA ticaret dengesinin osmanlı zararına dönmesi
19. asır başlarında Avrupa sanayi ve sermayesinin Osmanlı sanayi ve sermayesini kemirmeye başla- masından itibaren Osmanlı-Avrupa ticaret dengesi
de U'sınanıl zararına bozuldu. 16. ve 17. asırlarda
az-
Osmanlı memleketlerinin Avrupa'yla ticaretleri
di; 18. asırda bile Avrupa'dan ancak yünlü ve ipekli kıymetli kumaşlarla Rusya'dan kürk ithal
ediliyordu. Doğu'dan, yani İran, Türkistan ve Hint'ten gelen mallar da o kadar çok değildi.
Halkın ve hükümetin, özellikle ordunun muhtaç olduğu her şey memleket dahilinde hazırlanmakta ve
imal edilmekteydi. Bu açıdan ticaret dengesinde açık yoktu. Hatta, 19. asrın ortalarına kadar Osmanlı
memleketlerinden çıkarılan malların miktarı, yaptığı ithalattan fazlaydı. Dengedeki açıklık bundan
sonradır.
Yukarıda gösterilen çeşitli sebeplerden dolayı, devletin maliyesi 16. asırdan sonra gittikçe bozulmuş
olmakla beraber, uygun olan veya olmayan bazı tedbirlerle (sikkelerin değerinin düşürülmesi, mallara
el konulması, gümüş ve altın kapkacağın eritilip sikke basılması ve hatta içeride küçük borçlanmalar)
şöyle böyle idare edilip gidiyordu. 19. asrın arifesinde Felemenk ve İspanya'dan borç alma
girişimlerinde bulunulmuştuysa da, bir ürün alınmamıştı. Buna rağmen devletin idaresi yine mümkün
olabilmişti. Fakat 19. asrın ortalarından sonra ticaret dengesinde kendini gösterip, gittikçe büyüyen
açık, halta ve devleti günden güne fakirleştirdi. Artık yalnız vergilerle ve klasik olan malî
kombinezonlarla devletin malî idaresi, imkânsız hale geldi.
Devlet hazinesinin fakirleşmesinde, asırlardır devam eden kötü idarenin büyük payı vardıysa da, 19.
asır ortalarına doğru büsbütün sıkıntılı bir
244
TARİH
hale gelmesinin önemli bir sebebi Avrupa tarzında ordu kurmak ihtiyacı olmuştur. Avrupa tarzında
büyük bir ordu çok masraf gerektiriyordu ve asker teçhizatıyla ilgili eşyanın bir kısmının Avrupa'dan
getirtilmesi zorunluluğu vardı; çünkü yerli askerî sanayi, diğer zanaatlardan ileri olmakla beraber,
Avrupa sanayisine oranla yine geri kalmıştı. Aşağıda bahsoluna-cak Kırım Seferi'nin arifesinde (1850),
Avrupa'dan büyük borç alma girişiminde bulunulduysa da, bir müddet sonra vazgeçildi. Fakat
ordunun tamamen donatılması ve savaşın yapılması için yeterli para yoktu. İngiltere ve Fransa borç
vermeye hazırdılar. 1854'te ilk defa dışarıdan borç alındı.
Avrupa sermayedarlarının Osmanlı Devleti'ne yüksekçe bir faizle ödünç para vermeleri de çıkarları
gereğiydi; çünkü biriken sermayenin ölü kalmaması, işletilmesi, yani belirli bir işe sarf edilip veya borç
verilip kâr veya faiz getirmesi lazımdır. Osmanlı Devleti'nin Avrupa bankerlerinden alacağı ödünç
para, alacaklılara belirli bir faiz sağladıktan başka, o paranın bir kısmı askerî teçhizat fabrikalarına
verilmiş siparişlerin ödenmesine ayrılarak, yine Avrupa'ya ve aynı bankerlerin hissedar oldukları
fabrikalara döneceğinden, kâr yoluyla da alacaklıların sermayesini artıracaktı.
Görülen şudur ki, 19. asır ortalarında, Osmanlı-Avrupa ticaret dengesi tamamen bozuldu; yine 19. asır
ortalarında, Osmanlı Hükümeti, Avrupa bankerlerinden ilk kez borç aldı. Bu borçlanmaların Osmanlı
İmparatorlu-ğu'nun başına ne büyük bir bela olduğu ileride görülecektir.
kırım seferi paris antlaşması ve tanzimat
Fermanı Mısır meselesinin bilinen şekilde çözülmesiyle İstanbul ve Boğazlar'ın kendisine kapanmış ve Yakın- doğu'nun istilasının engellenmiş olmasından
hiddet-
li bulunan Rusya imparatoru /. Nikola Osmanlı Dev-
leti'nin bir dereceye kadar kendine çekidüzen vererek eski anarşik durumu düzeltmeye çalışmasından
da hoşnut değildi. Avrupa devletlerinin, iktisat alanında Osmanlı memleketlerini istedikleri gibi
sömürmeye kalkışmaları ve hele İngiltere'nin Mısır olayında gösterdiği fiilî yardımlar dolayısıyla
Osmanlı Hükümeti nezdinde bir dediği iki olmaz derecesinde etkili ve
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
245
hâkim olması, Rusya'nın çıkarlarına uygun gelmiyordu. Çar Nikola, başarılı bir darbeyle Boğazlar'a ve
İstanbul'a sahip olmak ve bazı Avrupa devletlerine de hisse çıkararak, Osmanlı İmparatorluğumun
hayatına son ver-mek emelindeydi. Çar, 19. asrın ikinci yarısının ilk senelerini bu emelinin
gerçekleşmesine uygun buluyordu; çünkü 1848 İhtilali'yle çalkalanmış olan Avrupa'da kendi devletini
en kuvvetli buluyordu. Akrabası olan Prusya kralıyla pek dosttu; 1849'da Macaristan'ı ezerek
Avusturya İmparator-luğu'nun varlığını ve birliğini kurtardığı için, Avusturya imparatorunu kendisine
minnettar ve dost sanıyordu; bir hayli keşmekeşten sonra nihayet ///. Napolyon'un idaresi altına
geçmiş olan Fransa'ya o kadar önem vermiyordu; İngiltere'yle de, ona bazı çıkarlar sağlamak suretiyle
uzlaşmak ümidindeydi. Siyasî durumu kendine uygun bulan Çar, Karadağ'da başgösteren bir hareketi
ve Kudüs'ün Hıristiyanlarca kutsal sayılan bazı kiliselerinin bazı hizmetlerini paylaşamamaktan doğan
Katolik ve Ortodoks papazları kavgasını bahane ederek, Babıâli'den bazı taleplerde bulunmaya
kalkıştı; 1853 senesi başlarında Prens Menşikof adlı bir nazırını olağanüstü yetkilerle istediklerini
almak için İstanbul'a gönderdi. Çok gürültü ve debdebeyle gelen bu elçi, Babıâli'yi ürküterek, Çar'ı
bütün Ortodoks Osmanlı tebaasının koruyucusu tanıtmak ve bu suretle Rusya için, dost veya
koruyucu devletler arasında istisnaî bir konum yaratmak istedi. İngiltere ve Fransa'ya dayanan Babıâli,
Menşikof un tekliflerini reddetti. Elçisi İstanbul'da bu görüşmelerle meşgulken, Çan Nikola kendisi
Peters-burg'da "Hasta adam" dediği Osmanlı Devleti'nin paylaşımı için İngiliz elçi-siyle konuşuyordu.
İstanbul'da Menşikof a ret cevabı verdiren İngiltere, Pe-tersburg'da da Çar'ın arzusu doğrultusunda
yürümedi. Bunun üzerine Ruslar, Prut sınırına saldırarak fiilen düşmanca harekete başlayınca,
Osmanlı Devleti de Rusya'ya savaş ilan etti (1853). Tuna dolaylarında genç Osmanlı ordusu hayli
başarıyla savaşıp dururken, Ruslar Sinop'a gelip Osmanlı donanmasını yaktılar. Rusya, Osmanlı ordu
ve donanmasını mağlup edecek olursa, Do-ğu'da konum, nüfuz ve iktisadî çıkarlarının zarar
göreceğinden korkan İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti ile saldın ve savunma amaçlı bir ittifak
antlaşması yaparak (1854) ordu ve donanmalarını İstanbul'a gönderdiler ve
246
TARİH
Rusya'ya savaş ilan ettiler. Müttefiklerin donanması Sivastopol'ü topa tuttuğu gibi, önemli bir kuvveti
de Kırım'a çıktı. Sivastopol etrafında yoğunlaşan bu savaşa Kırım Savaşı adı verilmiştir. Birçok kanlı
savaştan sonra Sivastopol düştü (1855). Sivastopol'ün düşüşünden evvel Sardinya (Piye-monte)
Krallığı da ittifaka girmişti. Avusturya İmparatorluğu ittifaka dahil olmamakla beraber, Rusya'ya karşı
dostça bir tutum almamıştı. Sivastopol'ün düşüşünden sonra Rusya barışa yanaştı.'
Avrupa usulüyle düzenlenen ve eğitilen Türk askerleri, Tuna yalılarında, Kırım'da ve Kafkas'ta çok iyi
savaşmışlardı. Türklerin Silislre ve Kars savunmaları Kırım'da Gözleve Savaşı iftihara layık askerî
hareketlerdendir.
Kırım Savaşı'nın sona ermesi üzerine Osmanlı, İngiltere, Fransa, Avusturya, Sardinya, Rusya ve Prusya
devletlerinin delegeleri Paris'te toplandılar. Paris Antlaşması denilen barış antlaşması 1856'da
imzalandı (Res. 167,168).
Paris Antlaşması'nın en önemli maddeleri şunlardır:
1) Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı imza koyan devletlerin ortak kefaletleri altına
alınıyor ve Osmanlı Devleti Avrupa genel haklarından pay sahibi kılınarak Avrupa devletleri siyasî
heyetine kabul olunuyordu;
2) Osmanlı Devleti ile imza koyan devletler arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, zor kuvveti
kullanımından evvel başka devletlerin aracılığına başvurulması kararlaştırılıyordu;
3) Bu izinlere karşılık Osmanlı Devleti'nin reformlara devamı ve Hıristiyan tebaa haklarını daha iyi
koruyacağı vaadi de, dolambaçlı tabirlerle antlaşmaya girmişti;
4) Boğazlar Sözleşmesi güçlendirildikten başka, Osmanlı Devleti'nin ve Rusya'nın Karadeniz'de
tersane inşa etmeleri ve donanma bulundurmaları yasaklanıyordu.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar az çok zedelenmekle beraber yürürlükte olan bu antlaşmayla
da Rusya'nın istilasının önüne geçilmiş, İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı İmparatorluğu'nda seçkin
konumları ve dolayısıyla iktisadî sömürüleri sağlanmıştı. Zaten Karadeniz'de Osmanlı Devleti'nin
tersane ve donanması olmadığından, antlaşmanın Karadeniz maddesi, Rusların Sivastopol ve diğer
tersanelerini yeniden inşa etmelerine ve Karadeniz'de do1 Savaş sırasında Nikola ölmüş, yerine oğlu //. Aleksandr geçmiştir.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
247
nanma bulundurmalarına ve dolayısıyla İstanbul ve Boğazlarla bütün Osmanlı memleketlerine baskı
yapmalarına engel olmak içindi. Hıristiyan tebaanın hakları meselesine, hem Rusya'ya Osmanlı ülkesi
dahilinde bir dayanak noktası bırakmamak, hem de kendi iksitadî faaliyetlerinin kolaylaştırılmasına
yarayan unsurları kuvvetlendirmek için önem verilmişti.
Paris Antlaşması'nın imzalanmasından birkaç gün evvel "Tanzimat Fermanı" denilen 1856 Islahat Hattı
Hümayunu da yayımlandı. Güya padişahın kendiliğinden yayımladığı bu hat, gerçekte İngiltere, Fransa
ve Avusturya tarafından ilan ettirilmişti. Paris Antlaşması'nın bir maddesinde Hattı Hümayun'dan
bahsolundu ve Osmanlı Devleti bununla da vaat edilen reformların uygulanması zorunluluğunda
bırakılmak istenildi.
Gülhane Hattı Hümayunu'nun genişletilmiş ve güçlendirilmişi mahiyetinde olan bu Fermanı
Hümayun'la da padişah birçok şey vaat ediyordu: Bu belgede esas olarak bütün din ve mezheplerin
hürriyeti (mesela bir Müslüman Hıristiyanlığa geçerse, kimse bir şey diyemeyecekti), Müslüman olan
ve olmayan bütün tebaanın eşitliği (Müslümanlar gibi Hıristiyan ve Yahudiler de mülkî ve askerî her
mektebe girebilecekler, her mevkiye çıkabileceklerdi), Müslüman olmayanların resmî evrakta veya
halk arasında dinlerinden dolayı aşağılanmaması (eskiden resmî evrakta bile Müslüman
olmayanlardan bahsolunurken onları hakaretli sıfatlarla nitelemek âdeti vardı) gibi Hıristiyan ve
Yahudilerin lehine birtakım hükümlerle beraber vergilerin daha adilce konulup dağıtılması, idare,
maliye ve öğrenim işlerinin iyileştirilmesine dair birçok emir vardı.
TANZİMAT DEVRİ Osmanlı İmparatorluğumda, Gülhane Hattı'yla başlayıp Islahat Fermanı'yla devam
eden ve gelişen devreye "Tanzimat Devri" denilmiştir. II. Mahmut'un yeniçerileri kaldırıp askerî ve
mülkî idareyi yeni bir kalıba sokmak için uğraşması, Tanzimat Devri'nin açılmasına imkân vermişti.
Osmanlı Saltanatı'nı, başta Mehmet Ali Paşa'nın, sonra Çar Nikola'nın saldırılarından bir dereceye
kadar koruyan Avrupa büyük devletleri, Osmanlı yöneticilerini genel olarak devletin idaresini
düzeltmeye, özellikle Hıristiyan tebaa haklarını artırmaya zorlamışlardı. Zaten Osmanlı Hükümeti'nin
başında bulunanlar da, imparatorluğun bütünlüğü korunarak yaşayabilmesi için, Hıristiyanlara da
Müs248
TARİH
lümanlar derecesinde haklar vermek suretiyle, onları Osmanlı camiasına bağlamaktan başka çare
göremiyorlardı. Hukukça Müslümanlara eşit olan Hıristiyanların, artık Osmanlı İmparatorluğu'ndan
ayrılmak emeline kapılmayacaklarım sanıyor ve ümit ediyorlardı. Tanzimat Devri, dinleri ne olursa
olsun, hak ve çıkarları aynı olan sultan tebaasından bir millet (Osmanlı milleti) oluşturmak emel ve
hayalindeydi.
Tanzimat Devri, ilk Osmanlı Meşnttiyeti'nin ilanına (1877) kadar devam etmiştir ve bu devrede,
özellikle Mustafa Reşit, Ali (Res. 165) ve Fuat (Res. 166) Paşaların faaliyeti çok olmuştur.
Tanzimat Devri'nde, Osmanlı Devleti'nin idare şekli, Avrupa devletlerinin idare tarzlarına hayli
benzetildi. Dahiliye, hariciye, adliye, öğrenim ve diğer nazırlıklar meydana getirildi; başlarında
merkezden atanmış ve merkeze tabi valiler bulunan eyaletler oluşturuldu. Avrupa başkentlerine
daimî elçiler gönderilerek devletlerle aralıksız diplomatik ilişkilere girişildi. Asker, Avrupa usulüyle
düzenlendi ve eğitildi; Avrupa modeline göre mahkemeler yapıldı. Mülkî, askerî ve adlî birçok kanun
konuldu; medreseler teşkilatı yerinde bırakılmakla beraber yeni usulde mektepler açılmaya başlandı,
ilâ... Lakin Hıristiyanların ve Yahudilerin Müslümanlarla gerçekten eşit haklara sahip olarak, eşit
muamele görmesinin sağlanması mümkün olamadı: Genellikle halkın fikir ve bakışını çabuk
değiştirmek kolay değildir; üstelik Hıristiyanların 19. asır başlarından beri, Osmanlı Devleti'ne karşı
sürüp gelen ayaklanma ve isyanlarından doğan güceniklik ve güvensizlik, Müslümanların onları
samimi bir vatandaş olarak kabul etmesine engel oluyordu; Yunan İhtilali olalı henüz çok zaman
geçmiş değildi. Sonra Tanzimat'ın asıl Avrupa Hıristiyan devletlerinin ısrarıyla yapılmakta olduğunu da
Müslümanlar anlıyor ve hissediyorlardı. Öteden beri düşman saydıkları Hıristiyan devletlerinin ısrar ve
hatta baskılarıyla yapılan işlere, doğal olarak iyi gözle bakmıyorlardı.
Hükümet memurları da, nihayet Müslüman-Osmanlılardı. Bunların da Hıristiyanlara bakışı, halkın
bakışından çok farklı değildi; hattı hümayunlara, padişah fermanlarına, yeni konulan kanunlara
rağmen, Tanzimat esaslarının samimiyetle uygulanmasına pek çalışmıyorlardı. Dinî ve millî hisleri
gittikçe artan Hıristiyan kavimlere gelince, onlar da, hele Rumeli'de bulunan Sırplar, Bulgarlar,
Müslüman-Osmanlılarla kaynaşıp bir OsİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
249
manii milleti yaratmaya hiç eğilimli değildiler; en kuvvetli Hıristiyan ve İslav devleti olan Rusya'nın
yardımıyla Yunan Devleti gibi bağımsız olmak sevdasındaydılar.
Kısacası bunların ve bunlara benzer diğer birtakım sebeplerin etkisi altında "Tanzimat" başarısızlığa
uğradı. Devletin dış görünümü hayli Avrupalılaşmakla beraber, halkın ruh ve bakışları pek değişmedi.
İNCİLTFRE'NİN HİLAFET FİKRİNDEN YARARLANMASI
- Kırım Savaşı'nda ve Paris Antlaşması'nda Osmanlı Devleti'ne yardım eden ve sultanın has dostu ve
müttefiki olan devletlerin başında İngiltere geliyordu. İngiltere bu durumdan, yalnız Osmanlı
memleketlerindeki değil, bütün dünya üzerindeki çıkarlarının sağlanması için yararlanmada doğal
olarak kusur etmiyordu. İngiltere'nin idaresi altında bulunan memleketlerde, esas olarak Hindistan'da
pek çok Müslüman vardı. Bu Müslümanlar üzerinde hâkimiyetini güçlendirmek için, en büyük
Müslüman devletinin dost ve koruyucusu sıfatını takınmakta çıkarı açıktı.
Hindistan'da Timuroğullanndan Babür'ün kurduğu Hint-Türk İmparatorluğu zayıflaya zayıflaya nihayet
bir İngiliz ticaret kumpanyasının tabi-si derekesine düşmüştü; Timurluların son padişahı Bahadır Şah,
İngiliz Hint kumpanyasının bir gündelikçisi olmuştu. Lakin 1857 senesinde İngiliz kumpanyasının
yerlilerinden topladığı bir tür süvari askeri olan sipahiler isyan ettiler; kumpanyanın insafsızca
sömürüsünden çok sıkılan halkın bir kısmı da asi süvarilere katıldı. Asiler Timurluların başkenti olan
Delhi'yi zapt edip, Bahadır Şah'ı evinden çıkarıp iktidar makamına getirmek istediler. Bu sırada
İngiltere'nin durumu hayli sıkışıktı; Kraliçe Vik-torya dostu Sultan Abdülmecit'in halifelik sıfatından
yararlanmaya kalkıştı; Abdülmecit halife sıfatıyla Hint Müslümanlarına bir beyanname gönderdi;
İngiliz Devleti'ne itaat ve hürmet etmeleri, ona karşı her türlü hareketten sakınmaları tavsiyesinde
bulundu (1857).
Halifelikten 18. asır sonlarında, Fransızlar yararlanmak istemişlerdi; 19. asır ortalarında İngilizler,
Osmanlı sultanının bu sıfatını bir Türk Dev-leti'nin büsbütün mahvını ve Hint Müslümanlarının
mahkûmiyette devamını sağlamak yolunda kullandılar.
250
TARİH
AVRUPA MEDENİYETİNİN MÜSLÜMAN OSMANLILARA ETKİSİ
Avrupa medeniyetinin Doğu medeniyetine üstünlügünden dolayı, Osmanlı Devleti'nin askerî ve sivil
idaresinde önemli değişiklikler yapmak zorunda
kaldığına ve Müslüman olmayan Osmanlı tebaasının hürriyet, milliyet ve bağımsızlık fikir ve hareketlerinde de Avrupa medeniyetinin etkisi olduğuna
dair bilgi verilmişti. Avrupa medeniyetinin Müslüman-Osmanlılar toplumuna da, özellikle 19. asrın ilk
çeyreğinden itibaren önemli etkileri olduğu kesindir. Bu etkiler, başta Osmanlı Müslüman
toplumunun İstanbul'da bulunan üst tabakalarına, saraya, paşalara, zengin adamlara dokundu:
Düşünüş tarzı, yaşam tarzı bir hayli değişti. Bu değişiklik, özellikle Kırım Seferi'nden sonra fazlalaştı.
Batı dillerinde, özellikle Fransızca yazılan kitaplar okunmaya ve tercüme edilmeye başlandı.1 Osmanlı
aydınlarının ilim ve bilgi kaynakları Türkçe, Arapça ve Farsça kitaplarla sınırlı kalmaktan kurtuldu.
Elbiseler, ev eşyası, yeme içme maddeleri ve usulleri, zevk ve eğlence araçlan da bir derece değişime
uğradı.
Osmanlı-Müslüman toplumundaki değişiklikler, maddî ve manevî alanda olumlu ve olumsuz sonuçlar
doğurdu; maddî alandaki olumlu sonuçlar, demiryollarının ve buharlı gemilerin (vapurların)
işletilmeye başlaması, buharlı matbaacılık, evlerde daha hür yaşayış tarzları, alafranga döşemecilik
gibi şeylerdi; olumsuz sonuçlarsa daha çoktu: Yabancı memleketlerin fabrika mamullerinden olan
mallan daha çok revaç bularak millet servetinin daha fazla dışarıya çıkmasına sebep oldu. Mesken
inşa ve döşenmesinde, giyinmekte, yemekte ve özellikle içmekte alafrangalık, yabancı malzemesinin,
yabancı mobilyaların, yabancı kumaşlarının, yabancı şarap ve şampanyalarının bütünüyle ithaline;
alafranga zevk ve sefa ise, Frenkler tarafından Beyoğlu ve Galata gibi Hıristiyan ve yabancıların çok
bulunduğu semtlerde, lokanta, otel, baloz, kafeşantan benzeri eğlence yerlerinin açılmasına ve
buralarda paraların israfına yol açtı. Saray ve konakların zevk ve sefasında alafranga çeşnisi arttı; bu
da zaten müsrif olan Os1 Daha evvelce yapılan tercümeler; askerliğe ve denizciliğe mahsus gibiydi ve çok sınırlıydı.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
251
manii padişah, paşa ve beylerinin daha fazla israflarına sebep oldu. Eğlence yerlerinin sahip ve
oyuncuları da çoğunlukla yabancılar olduğundan millî servetin dışarıya akmasına bir yol daha açılmış
oldu.
Abdülmecit devrinde sarayın israf ve sefahati son dereceyi bulmuştu. Yabancılardan kolaylıkla alınan
borçların bir kısmı, devletin ciddî ihtiyaçlarına değil, padişahın saraylar ve köşkler inşasına, düğün ve
eğlenceler yapmasına sarf ediliyordu. Bu borçların faizlerini ödemek gerektiğinden, devletin malî
durumu gittikçe sıkışıyordu. Osmanlı toplumunda yüksek tabakaların israfları, büyük memurların
yalnız meşru maaşlarıyla geçinmelerini imkânsız kılıyordu; bu açıdan hat ve fermanlarda şiddetle
yasaklanması emredilen rüşvet ve yiyicilik giderilmek şöyle dursun, azaltılamı-yordu bile; idarede,
adliyede yiyicilik, rüşvet ve başka suiistimaller, Tanzimat'ın bütün vaatlerine rağmen, eskisi gibi
devam edip gidiyordu.
Avrupa etkisinin manevî alandaki sonuçları, genel olarak daha faydalı olmuştur. Avrupa'nın çok
ilerlettiği pozitif ilimleri (matematik, fen, koz-moğrafya gibi), siyasî ve toplumsal fikirleri, dinîve felsefî
anlayışları, yavaş yavaş Müslüman-Osmanlılar arasında da dağılmaya başladı. Bununla dinî bağnazlık
bir derece yumuşamaya yüz tuttu. Siyasî ve toplumsal bozukluklar hakkında düşünenler yetişti. Pozitif
ilimler alanında âlim denilebilecek adamlar bile ortaya çıktı. Fakat Osmanlı kültürü, bu yeni etkiler
altında kaldığı zaman, kendinin asalet ve şahsiyetini hakkıyla koruyamadı. Yüksek tabakaların
kültüründe en önemli yer tutan mimarlık ve edebiyat, Avrupa modellerini esircesine taklide kapıldı.
Mimarlık, I. Süleyman ve IV. Murat devrinin asil örneklerini unuttu; Fransız Empire (Res. 169), İtalyan
Rönesans ve Klasik Yunan tarzının iyi olmayan taklitlerini yaptı, bazen de bunlara bir Doğu çeşnisi
karıştırmak arzusuyla daha kötü sentezler meydana getirdi (Res. 170). Osmanlı padişahlarının öteden
beri ikamet ettikleri Topkapı Sarayı'na (Res. 171) asırların verdiği emsalsiz tarihî simanın bile kıymeti
takdir olunamayarak, o bütünün ahengini bozan "Mecidiye Kasrı" gibi zevksiz binalar yapıldı.
Edebiyata gelince, her kavmin edebiyat hazinesi olan halk yaratılarına öteden beri kıymet vermeyi
bilmeyen Osmanlı edebiyatı, Acem taklitçiliğinden Avrupa taklitçiliğine geçti.
252
TARİH
Gerçi bu biçim değiştirmede Osmanlı Türk edebiyat dili bir derece sade-leştirilmişse de yapaylıktan bir
türlü kurtulamamıştır.1
Katışık bir Doğu müziği olan Osmanlı müziği Batı'dan görece daha az etkilenmiştir. Fakat onun
yanında İstanbul, Selanik, İzmir gibi sahil şehirlerinde, baloz ve kafeşantanlar vasıtasıyla, Batı'nın,
özellikle Fransa ve İtalya'nın hafif ve adi müziği de bir yer almaya başladı!..
Genellikle Batı'nın sanat eserleri, köklerinin araştırılması yoluyla ciddî bir şekilde incelenmediğinden,
Osmanlıların yaratıları çoğunlukla mevcut örneklerin basit bir taklidinden ibaret kalıyordu.
müslüman osmanlılar arasında muhalefet teşkilatı
Reform vaatlerine rağmen, Abdülmecit zamanında
kötü idarenin, suiistimallerin önünün alınmaması,
saray israf ve sefahatinin artması, orta ve aşağı sınıf istanbul halkının iktisadî hayatında doğan darlık,
halk arasında hoşnutsuzluğa sebep oluyordu. Batı'nın bazı toplumsal ve siyasî fikirlerine aşina olan
birkaç aydın asker ve sivil memurla yeniliklerden hoşlanmayan bazı şeyh ve hocalar birleşip bir
muhalefet teşkilatı yaptılar; bir an evvel iktidara geçmek hevesinde bulunan Veliaht Abdülaziz Efendi
de bunlara dolaylı yardımda bulundu (1860). Amaçları, Abdülme-cit'i indirip, Abdülaziz'i tahta
çıkarmaktı. Amacı itibariyle eski yeniçeri ayaklanmalarını andıran bu hareket, bir sonuç elde
edemeden, başta yürüyenlerinin yakalanmasıyla kapatıldı. Tutulanlar Kuleli Kışlası'nda
yargılandığından, bu harekete "Kuleli Olayı" adı verilmiştir. Tutulanların bazıları idama mahkûm
edilmişse de, idam olunmamışlardır. Harekete katılan aydınların, Osmanlı İmparatorluğu'nda meşrutî
bir idare kurulmasını istedikleri de sanılıyor. Buna göre, Müslüman-Osmanlılar arasında meşrutî idare
talebi, bu olayla başlamış oluyor.
l Türkçe gazetecilik II. Mahmut zamanında resmî "Takvimi Vekayi" ile başlamıştı (Res. 172). Tanzimat
devrinde resmî ve gayri resmî gazeteler, resimli ve resimsiz dergilerde yayımlandı. İleride adı geçecek
olan Şinasî Efendi, ilk defa iyi bir gayri resmî gazete çıkardı. "Tasviri Efkâr" adlı bu gazete, gittikçe
ilerleyip gelişerek, İstanbul Türkleri arasında belirli bir fikir cereyanı yaratmayı başarmıştır (Res. 173).
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
253
KARA VE DENİZ kuvvetlerinin artırılması mali ve iktisadi
Kuleli Olayı'ndan birkaç ay sonra Abdülmecit öl- müş ve yerine kardeşi Abdülaziz padişah olmuştu
1861- Abdulazız saltanatının ilk zamanlarında, kara ve deniz kuvvetlerinin artırılmasına çok çalışıldı; gerçekten yeni Osmanlı ordusu, her devlet için
önemle dikkate alınacak bir kuvvet oldu; savaş halinde 200-300 bin kadar düzenli asker
çıkarabilecekti. İngiltere'de imal ettirilen yeni usul zırhlı gemilerle, Osmanlı Devleti o zamanın en
kuvvetli denizci devletlerinden biri haline getirildi.
Bu, şüphesiz olumlu bir işti; fakat ordunun teçhizatı ve hatta kısmen le-vazımatı Avrupa'dan satın
alınıyor, savaş gemileri yabancı tersanelerinde inşa ettiriliyordu. Ve bunların satın alınması ve
imalinde padişahın yakınlarıyla nazırları yiyicilikten de geri durmuyorlardı. Halbuki bu büyük
masrafları karşılayacak kadar gelir mevcut olmadığından, Avrupa bankalarından ve hatta yerli
sarraflardan durmaksızın borç alınıyordu. Borç alma işlemlerinden, bu işlemi yapanlar bir hayli para
kazanıyorlardı.
Abdülaziz, veliaht iken büyük kardeşi Abdülmecit'in israf ve sefahatini eleştirir dururdu. Kendisi
hükümdar olunca, saray ve paşaların israf ve sefahatleri daha da arttı; Avrupa'dan alınan borç
paraların önemli bir kısmı, gereksiz inşaat ve sefahat yolunda israf edildi. Devletin malî dengesi
büsbütün bozuldu; iş bir dereceye geldi ki, artık Osmanlı Hükümeti, borçlarının faizlerini bile
ödemekte zorlanıyordu.
Bu devrin büyük borçlanmaları, savaş gemileriyle askerî teçhizat (top, tüfek vesaire) siparişleri ve
genel olarak Avrupa fabrika mamullerinin yerli sanayii çok zedelemesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun
ticaret dengesini artık düzeltilemeyecek bir derecede bozdu.
İÇ İDAREDE BOZUKLUKLARIN DEVAMI HİRİSTİYANN
TEBAANIN YAŞADI VİLATETLERDE AYAKLANMALAR
AVRUPA MÜDAHAFerman üstüne ferman, kanun üstüne kanun çıkarılıp
dururken, istanbul da ve özellikle vilayetlerde idare
- bir türlü düzelemiyor; kötü idare ve suiistimaller as-la eksilmiyordu. Aralarında milliyet fikirleri gün
geçtikçe daha çok yayılan, Hıristiyan devletlerinin kendilerini ne derecelerde koruduklarını görüp bilen ve o
devletlerin, özellikle Rusya'nın aralıksız propaganda254
TARİH
sıyla kışkırtılan Hıristiyan tebaanın kötü idareyi, baskı ve zulmü bahane ederek şikâyet, ayaklanma gibi
hareketleri sürüp gidiyordu. Girit'te, Sırbistan'da, Karadağ'da, Hersek'îe, Bosna'da, nihayet
Bulgaristan da ayaklanmalar gerçekleşti.
Girit ayaklanmasından evvel, Rusya ve Fransa tarafından korunan Eflak ve Buğdan halkı, bu iki
memleketin bir beylik halinde birleştirilmesi girişiminde bulundular ve nihayet başarılı olarak
Hohenzolern hanedanından bir Prusya teğmenini kendilerine prens seçtiler (1866).
Her ayaklanmayla beraber, ayaklananlara taraftar olan Avrupa devletleri de Babıâli'yi sıkıştırmak için
ayaklanırlardı.
Abdülmecit devrinde Avrupa devletlerinin müdahaleleriyle sonuçlanan önemli bazı olaylar
başlamıştır: Cidde'As, konsolosları öldürüldüğünden dolayı, İngiliz ve Fransız donanmaları Cidde şehir
ve limanını bombardıman ettiler (l 858). Suriye'de Dürzülerle Katolik Maruniler birbirlerine girerek
boğaz-laştıklarmdan ve Müslümanlar da seyirci kalamayıp kavgaya karıştıklarından, Katolik
koruyucusu görünmek isteyen ve Suriye'ye öteden beri göz diken Fransa, derhal Beyrut'a bir asker
fırkası çıkarıp Şam'a yürümek ve oralara yerleşmek hevesini göstermişti. İngilizlerin rekabeti ve
Osmanlı Hüküme-ti'nin bizzat Hariciye Nazın Fuat Paşa'yı Suriye'ye gönderip pek şiddetli
uygulamalara kalkışması (kusurlu sayılan bir Osmanlı mareşali bile idam ettirilmiştir), Fransa fırkasının
nihayet çekilip gitmesini sağlayabildi; fakat Maru-nilerin yaşadığı Cebelilübnan'a. da idarî özerklik
verildi (1861).
Sırbistan'ın özerkliği genişletildi. Sırbistan kalelerinde kalan Osmanlı askeri çekildi; Girit'e bir tür
özerklik verildi; Karadağ'da birçok kanlı savaş yapıldı; fakat sükûn sağlanamadı. Hersek Bosna
ayaklanması genişleyip Bulgarların da ihtilal yaptıkları sırada, İstanbul'da karışıklıklar oldu.
YENİ OSMANLILAR hareketi ve türklerde milliyet cereyanın Başlanğıcı
Avrupa medeniyeti fikirlerinin Müslüman Osmanlı
aydınlan arasında az çok yayılması üzerine, Osmanlı yüksek memurlannın Fransızca kitap okumaya
heves eden bazı yetenekli ve yetişmiş çocuklan,
devlet idaresinin ingiltere ve Fransa da olduğu gibi
meşrutî bir şekle konulması halinde imparatorluğun kötü idareden, malî sıkıntıdan, Müslüman
olmayan tebaa isyanlanndan, kısacası bütün hasta-lıklanndan kurtulacağına safça inanıyorlardı.
Hürriyet ve eşitlik esasları
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
255
kabul olunur ve bir meclisi mebusan kurulursa, Rum Rumluğunu, Bulgar Bulgarlığını, Sırp Sırplılığını
unutup Osmanlı olacak sanıyorlardı. Hürriyet ve meşrutiyetin etkisiyle suiistimaller, dinî ve millî
nefret ve mücadeleler, hepsi ortadan kalkıp mükemmel idare olunan, mutlu ve refah içinde bir
"Osmanlı milleti" oluşur ve Meclisi Mebusan kontrolü altında hükümet mekanizması çok düzenli işler
ümidinde bulunuyorlardı. Bu gençlerin çoğu idealist ve bir kısmı şairdi (Ziya [Res. 174] ve Namık
Kemal [Res. 175] Beyler gibi); fakat iktisadî, malî ve idarî meseleler hakkında ciddî bilgileri yoktu. Hele
milliyet esaslarını asla anlayamamışlardı. Bunların safça arzu ve emellerinden bazı hırslı ve entrikacı
devlet adamları yararlanmaya kalkıştılar. İlkönce edebiyat alanında başlayan bu hürriyetçilik ve meşrutiyetçilik cereyanı, siyasî ve hatta pratik alana geçerek gizli bir teşkilat meydana getirdi (1865).
Avrupa'nın o zamanki gizli oluşumlarını taklit eden bu cemiyet, bir darbeyle Sadrazam Âli Paşa'yı
devirip Abdülaziz'i meşrutiyete yemin ettirmek hazırlığında bulunduysa da, bir şey yapamadı.
İçlerinden birkaçı (başlıcaları Ziya ve Namık Kemal Beylerdir) Avrupa'ya kaçıp, "Yeni Osmanlılar
Cemiyeti" namıyla hürriyetçi ve meşrutiyetçi gazeteler çıkardılar. Bu, Müslüman Osmanlıların ilk defa
Avrupa'da bir muhalefet grubu yapmalarıydı (1867).
Yeni Osmanlıların faaliyetinden hemen bir ürün alınmamışsa da, hürriyet ve meşrutiyet fikri, özellikle
şiir ve edebiyat, biraz da siyasî yayınlar aracılığıyla, İstanbul, İzmir ve Selanik gibi aydın çevrelerde,
okuryazar Osmanlıların arasında hayli dağıldı.
Bu sıralarda yeni Osmanlı fikriyatına denk olarak, fakat ona oranla çok zayıf ve cılız bir halde, bir de
Türk milliyetçiliği fikri, ilim ve edebiyat alanında kendini göstermeye başladı. Yeni Osmanlıların en
yetenekli ve faal üyesi olan Namık Kemal'in üstat kabul ettiği İbrahim Şinasi Efendi (Res. 176) evvelce
Fransa'da uzunca müddet kalmış olduğundan, Avrupa'nın fikrî ve siyasî esaslarını daha iyi
anlayabilmiş bir adamdı. Şinasi, Osmanlı dilinin sadeleştirilmesi için çalışırken, Türkün halk dili
hazinesinden yararlanmak gereğini de kavramıştı. Bu suretle dil alanında ortaya çıkan Türkçülük,
Ahmet Vefik Efendi (Res. 177) gibi âlim sayılan kimselerin
256
TARİH
kavmî ve tarihî incelemeleriyle emeklemeye başladı. Bu dilsel ve ilmî Türkçülüğün gelişmesi, doğal
olarak Türk milliyetçiliğini doğuracaktı.
.
İSTANBUL KARIŞIKLIKLARI
Bosna-Hersek İhtilali'ne eklenen Bulgar ayaklanması,
Bulgaristan'ın İstanbul'a yakınlığından ve "Bulgarlar İstanbul'u yakacaklarmış" gibi haberlerin
yayılmasından dolayı başkentte çok endişe ve telaşa sebep olmuştu. O zamanın sadrazamı olan
Mahmut Nedim Paşa, Rusya'ya fazla yüz vermesiyle halkın nefretini kazanmış bir adamdı. Düşmanı ve
rakibi Mahmut Nedim Paşa'yı düşürüp sadrazam olmak isteyen Mithat Paşa (Res. 178), yeni
Osmanlıların fikir ve programlarım kabul etmişti; Veliaht Murat Efendi de amcasını indirip bir an evvel
tahta çıkmak emelindeydi. Mahmut Nedim zamanında Rusya nüfuzu, sarayda ve Babıâli'de çok artmış
olduğundan İngiliz siyaseti de liberal Yeni Osmanlıları ve bunların adeta başkanlıklarına geçen Mithat
Paşa'yı tutuyordu. Bu çeşitli sebeplerin etkisiyle İstanbul medreselerindeki softalar Mahmut Nedim ve
şeyhülislam aleyhine ayaklandılar; bir kısım halk softalara katıldı. Bu hareket de yeniçeri
ayaklanmalarını andırır; fakat "Softalar Ayaklanması" denilen bu olay sırasında kan dökülmedi.
Mahmut Nedim ve arkasından Ab-dülâziz yuvarlandılar: Tahta V. Murat geçti (1876). Mithat Paşa da
devlet şûrası reisi oldu. II. Abdülhamit zamanında Birinci Meşrutiyet'in ilanında da sadrazam oldu.
İLK OSMANLI MEŞRUDİYETİ 1876 KANUNİ ESASİSİ
Mithat Paşa hem sadrazam olmak, hem de Yem Osmanlıların programı gereğince Osmanlı Devletine
meşrutî bir idare bahşetmek emelindeydi. Fakat kabine arkadaşları meşrutiyetin o kadar hararetli
taraftarı değildiler. Zaten zayıf iradeli ve pek asabi olan V. Murat olağandışı koşullar içinde tahta
çıkarken, aklını büsbütün oynatmıştı. Mithat Paşa, Murat'ı da tahttan indirterek, meşrutiyet ilan
edeceğine söz veren //. Ab-dülhamit'i tahta çıkardı (1876).
Abdülhamit, başta sözünü tutarak, Mithat Paşa'nın hazırladığı Kanunu Esasi'yi, hükümdarın kuvvetini
artıracak şekilde değiştirdikten sonra, 23 Aralık 1876'da törenle ilan ettirip ilk Osmanlı Mebusan
Meclisini toplattı (Res. 179).
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
257
BALKANLAR'DA İSLAVLIK HAREKETİ RUSYAY SAVAŞ
Kmm Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan Rusya İmparator-- luğu, Paris Antlaşması'nın Karadeniz ve
Boğazlar'a
dair hükümleriyle güneye doğru yürümekten, yani Os-
manii memleketlerim istiladan men edilmişti. Lakin Kmm Savaşı'ndan sonra, Almanya-Fransa Savaşı
çıkmış (1870-1871) Fransa yenilmiş ve Paris Antlaşması'nın zamini* olan devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğüne, iktisadî çıkarlarından dolayı en çok taraftar olan bu devletin
iktidar ve nüfuzu kırılmıştı; yani her antlaşma gibi Paris Antlaşması'nın da geçerli kalabilmesi için aslî
şart olan kuvvetler dengesi, Osmanlı Devleti aleyhine bozulmuştu. Rusya, bu fırsattan derhal
yararlanarak, Paris Antlaşması'nın Karadeniz'de savaş gemisi ve askerî tersane bulun-durulmamasını
bildiren maddelerini resmen iptal ettirdi (1871). Artık serbest kalan Rusya, Osmanlılar aleyhindeki
hareketine yeniden başlayabilmek için, Karadeniz'de kuvvetli bir donanma hazırlamaya başladı. Aynı
zamanda, eski Hıristiyanlık propagandasına, yeni ırkî kardeşlik, İslavlık propagandasını da ekleyerek,
Balkanlar'da çoğunluğu oluşturan Sırp, Karadağlı gibi gerçek İs-lavları ve esasen Türk olmalarına
rağmen Rusların propagandasıyla kendilerini İslav sayan Boşnak ve Bulgarları, Osmanlı hükümeti
aleyhine kışkırtmaya koyuldu. Bunların çıkarlarını sağlamak yolunda Rusya'nın İstanbul Elçisi General
İgnatiyef, Babıâli'ye yönelik aralıksız aldatma ve baskı girişiminde bulundu. Hatta, Bulgarların Fener
Patrikliği'nden ayrı bağımsız bir başpapazlık oluşturmalarına da Babıâli'nin iznini aldı.
Zaten millî hisleri artmış, millî fikirleri hayli gelişmiş olan Balkan İs-lavları, Rusya'daki islav Birliği
komitelerinin kışkırtmaları, fikrî ve malî yardımlarıyla bir genel ihtilale hazırlarken, Rusya'nın çok
kurnaz elçisi de İstanbul'da padişahı ve hükümet adamlarını kandırmak ve uyutmakla meşguldü.
İgnatiyef, İstanbul'daki elçilerin en nüfuzlusu olmuştu. Fransa'da ///. Napolyon İmparatorluğu
düştüğünden beri, Fransa'nın nüfuzu pek eksilmişti; İngiltere ise Doğu işlerinde tek başına Rusya'ya
karşı çıkabilecek bir güce sahip değildi. Almanya'nın başına geçen Prusya ile Almanya'dan atılan
Avusturya, Rusya'nın müttefiki olmuşlardı. Kısacası Doğu meydanında Rusya yine tek kalmıştı.
' Zamin: Tazmin eden, kefil olan (Kaynak Yayınları'nın notu).
258
TARİH
Siyasî durumun böyle kendi lehine dönmesinden yararlanan Rusya Hükümeti, evvela Hersek ve
Bosnalıları, sonra Bulgarları ayaklandırıp, Osmanlı Devleti'ni bir hayli uğraştırdıktan sonra, Sırp ve
Karadağ beyliklerini de Osmanlılar üzerine saldırttı. Abdülâziz devrinde iyi hazırlanmış olan ordu
Sırbistan'ı birkaç hafta içinde tamamen ezdi; Karadağlıları da hayli zedeledi; Hersek-Bosna
ayaklanmasını bastırdı; Bulgar ihtilalcilerini lüzumundan fazla bir şiddetle cezalandırdı. Bunun üzerine
Rusya kendisi harekete geçti; savaş ilanına bile lüzum görmeksizin sınırı aşarak (1877 ilkbaharı) Tuna
yalılarında Osmanlı ordusuna çattı.1 Aylardan beri devam eden kavgalarla yorulmuş olmakla beraber,
Türk cevherini taşıyan ve miktarı yaklaşık 230 bini bulan Osmanlı ordusu,2 Rusya'nın asla ümit
etmediği şiddetli bir direniş gösterdi. Rus ordusu miktarca Osmanlı ordusuna üstün olduğu3 gibi,
Memleketeyn (Eflak Buğdan) Beyi de metbuu aleyhine Çar'la ittifak ederek 20 000 kişilik ordusunu
Ruslara eklemişti. Adetçe üstünlüklerine rağmen Rusya'nın büyük kuvvetleri Pilevne'nin çarçabuk
kazılan toprak siperleri önünde, beş ay kadar durmak zorunda kaldılar (Harita. 17). Pilevne
savunmasıyla (Res. 182) savaş sanatında bir devrim yapan Osman Paşa, Rusya'nın meşhur
kumandanlarını püskürttü ve hassa kolordusu da dahil olmak üzere, hesapsız güzide askerlerini
Pilevne önünde toprağa gömdü. Kafkasya taraflarında da Osmanlı ordusu hayli başarılı savaşlar verdi
(Zivin ve Erzurum). Fakat nihayet, savaşın son devresinde, Saray ve Babıâli, yeterli bir metanet
göstermediklerinden Ruslarla Ayastefanos Barışı, sonra bütün Avrupa büyük devletleriyle Berlin
Antlaşması imzalandı (13 Temmuz 1878).
1 Tuna ağzında ve yalılarında o vaktin icaplarına göre sağlam sayılabilecek Silistre, Rusçuk, Niybolu
gibi birçok Osmanlı askerî mevkisi vardı (Res. 180, 181).
2 Osmanlı Hükümeti, 500 000 kişiyi seferber ettiyse de bunun bir kısmı Sup, Karadağ, Bos-na-Hersek
ve Yunan sınırlarına terk edildiğinden Rus ordusu karşısında ancak 226 000 insan ve 360 top
bulundurulabilmişti.
3 Ruslar 564 000 kişi seferber etti; bunun 454 binini ve 1020 topu cepheye sevk etti.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
259
BERLİN ANTLAŞMASI: OSMANLI DEVLETİNİN PARÇALANMASI
Osmanh-Rus Savaşı (1877-1878) sırasında, Avrupa devletleri genel olarak tarafsız kalmışlarsa da
İngiİ- tere'yle Macaristan Osmanlı'ya, Almanya İmparator-
lugu ise Rusya ya yakınlık ve eğilim göstermişlerdir.
Savaşın sonunda savaşan iki devlet arasında imzalanan Ayastefanos Ant-laşması'yla Rusya, Sırp ve
Karadağ devletlerini büyüttükten başka, Bal-kanlar'da çok geniş bir Bulgaristan Beyliği de kurdurarak
Osmanlı İmparatorluğu'nün Avrupa kıtasındaki arazisini pek küçültmüştü (Harita. 17). Bütün bu İslav
devletleri gerçekte Rusya'nın Balkanlar'a konmuş birer ileri karakolları değerinde olacağından,
Ayastefanos Antlaşması'yla Çarlar İmparatorluğu Akdeniz'e doğru muzafferce büyük bir adım atmış ve
İstanbul ve Boğazlar'ı batıdan kuşatmış oluyor; Anadolu tarafından da Batum, Kars ve Bay azıt
bölgelerini topraklarına katarak Iskenderon ve Basra'ya doğru ilerliyordu.
İngiltere bu durumdan çok kuşkulandı; Avusturya-Macaristan da, müttefiki olmasına rağmen
Balkanlar'da rakibi olan Rusya'nın bu kadar ilerlemesini çekemiyordu. Nihayet Almanya'nın aracılığıyla
Berlin'de bir Kong-re yapılıp (Res. 183), barış şartlarının tekrar görüşülmesine Rusya'yı razı ettiler ve
bu kongrede Berlin Antlaşması denilen belge Avrupa'nın bütün büyük devletleri tarafından imzalandı.
Berlin Antlaşması, Paris Antlaşmasının y erini alıyordu.
Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti yine parçalanıyordu. Sırbistan ve Karadağ büyüyerek bağımsız birer
devlet oldular; ikiye bölünmüş olmakla beraber hayli geniş bir Bulgaristan kuruldu. Bulgaristan prensi,
padişahın tabısı olacak ve Bulgaristan'ın Doğu Rumeli denilen bir kısmı Osmanlı Dev-leti'nin seçkin bir
eyaletini oluşturacaktı. (Berlin Antlaşması'nın Doğu Rumeli'ye ait hükmüne ancak birkaç sene uyuldu:
İmtiyazlı Doğu Rumeli vilayetinin merkezi olan Filibe şehrinde Bulgarlar ayaklanarak, Osmanlı valisini
yakalayıp vilayet sının dışına çıkardılar ve vilayetin Bulgaristan topraklarına katıldığını ilan ettiler
[1885]. Ve o seneden itibaren, Bulgaristan Beyliği Balkanlar'ın kuzey ve güneyine yayılmış büyücek bir
devlet haline geldi) (Harita. 17). Basarabya, Batum, Kars ve Ardahan'ı Rusya kendi topraklarına kattı.
Osmanlı Devleti'ne 60 milyon altın lira kadar da savaş tazmi260
TARİH
natı yükletildi. Ancak Avrupa devletleri, para meselesinde işlerini pek sağlam tutmayı sevdiklerinden,
Osmanlı'nın Rusya'ya karşı taahhüt ettiği bu borcun, başka Osmanlı borçlarına nazaran özel bir
öncelik ve üstünlüğe sahip olmayacağına dair bir kayıt eklemeyi de asla ihmal etmediler. Avustur-yaMacaristan Devleti, savaştan evvel Rusya'yla yaptığı bir anlaşmaya dayanarak, Almanya'nın da siyasî
yardımıyla Berlin Antlaşması gereğince Bosna-Hersek eyaletini askerî işgali altına aldı (Harita. 17).
İngiltere Devleti ise, Rusların Anadolu'da ilerlemeleri durumunda Osmanlı ülkesini savunacağına dair,
Osmanlı Devleti'yle bir antlaşma yaptı ve güya o dolaylarda bir dayanak noktası olmak üzere Kıbrıs'ı
işgal etti. Kısacası, Berlin Ant-laşması'yla Osmanlı İmparatorluğu büyük bir ölçekte parçalanmış
oluyordu. Fransa da bu yağmadan hissesiz kalmamak için, İngiltere ve Almanya'yla uyuşarak Tunus'u
zapt etti (1881). İngilizler, Kıbrıs'la yetinmediler; Mısır'ı da askerî işgalleri altına aldılar (1882) (Harita.
19).
Berlin Antlaşması'nda, Hıristiyan tebaanın korunacağına, Makedonya'da ve bir miktar Hıristiyan halkı
bulunan Doğu Anadolu vilayetlerinde reformlar yapılacağına dair birkaç madde vardı. Bu maddeler,
elçilerin yine aralıksız müdahale ve baskıları ve bu maddelerden yararlanma emelinde olan
Makedonyalı Sırp, Bulgar ve Rumlarla Ermenilerin art arda gelen ayaklanma ve hareketleriyle
sonuçlandı.
D. 1848 İHTİLALLERİ VE 1848'DEN SONRA AVRUPA
İHTİLALLERİN SEBEPLERİ
1848 senesinde Avrupa kıtasının birçok yerinde birtakım ihtilaller oldu. Bu ihtilalleri hazırlayan
sebepler nelerdir?
1789 Fransa İhtilali'nin hukukî, siyasî ve toplumsal ilkelerinin hürriyet, eşitlik ve kardeşlik olduğunu
görmüştük.
1815 senesinde gericilik galip gelmiş olmadığı gibi, milletler ihtilalin ortaya attığı fikirleri bir gerçek
haline koymak için çalışmaya devam ettiler; nihayet 1830 senelerinde gericilik hemen her tarafta
mağlup edildi; hürriyet prensibi hâkim olmaya başladı; İngiltere, Fransa gibi devletlerde üçüncü sınıfın
yüksek tabakasını oluşturan burjuvalar işbaşına geçtiler.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
261
Hürriyetperverler toplumsal hayatla ilgili meselelerin tamamını hürriyet ilkesine göre çözmek
istiyorlardı; devletin iktisadî işlere müdahalesine taraftar değildiler.
Sanayinin gelişmesiyle sayıları artan işçiler ile köylüler hürriyet adına yapılan ihtilalin kendi maddî
durumlarında bir değişiklik yapmadığını görüyorlardı; hürriyetle idare olunan memleketlerde servetin
seçimlere katılmak için bir dayanak kabul edilmesi, toplumsal eşitliği isteyen kimseleri
hürriyetperverlerden ayırdı; hürriyetle idare olunan ve sanayide ileri olan İngiltere ve Fransa gibi
memleketlerde bu ayrılık gittikçe arttı. Toplumda halkın bütün fertlerinin hukukça tamamen eşit
olmalarını ve devletin idaresine katılmalarını savunan halkçılık cereyanı kuvvetlendi.
Fransa'da halkçılar, halkın tamamının servet sınırlamasına tabi olmayarak milletvekillerinin
seçilmesine katılımını, öğrenimin parasız olmasını, can ve mal vergilerinde eşitliği, çoğunluğun
çıkarına olarak devlet görevlerinin çoğaltılmasını, fakirlerin devlet tarafından korunmasını, devletin
müdahalesiyle toplum fertleri arasındaki eşitsizliğin bir dereceye kadar azaltılmasını istiyorlardı.
Kısacası, demokratlar yani halkçılar halkın tamamı tarafından doğrudan doğruya gizli bir surette ve
tek oyla seçtiği mebuslardan meydana gelen tek bir meclisin memleketi idare etmesini talep ediyor,
halk cumhuriyetine doğru gidiyorlardı.
Bu hareket, İngiltere'de "Şartçılık hareken" adını almıştır; 1832 senesinde seçim kanunu iyileştirilip
orta sınıfların oy miktarı çoğaldıktan sonra da halkın önem verdiği hayatî işlerin, sermayeli sınıflar
tarafından yüzüstü bırakılmış olması, halkı umutsuzluğa düşürdü.
1) Seçimlerde genel oy usulünün uygulanmasını, 2) Parlamentonun her sene seçilmesini, 3) Oyların
gizli verilmesini, 4) Seçmenler üzerindeki vergi sınırlamasının kaldırılmasını, 5) Milletvekillerine
görevlerini yaptıkları müddetçe ödenek verilmesini, 6) Seçmenlerin miktarları belirlenmiş olmak
üzere seçim dairelerinin ayrılmasını isteyenler çoğaldı. Bu talepler milyonlarca imza taşıyan
dilekçelerle Millet Meclisi'ne bildirildi. Bu hareketlerde işçiler önemli bir rol oynamıştı.
1815'ten 1848 senesine kadar geçen zamanda Almanya ve İtalya'da da halkçılık hareketleri görüldü.
Gericilik ve tutuculuk, demokratlara karşı kovuşturmaya başlamıştı. Almanya'da Halkçılar demokratça
bir meşrutiyetle
262
TARİH
idare olunmak üzere, bütün Alman devletlerinin bir imparatorluk halinde birleştirilmesini istiyorlardı.
İtalya Halkçıları ise Avusturya'nın İtalya'dan çekilmesini ve birçok devlete ayrılmış olan İtalya
milletinin bir tek devlet tarafından idare edilmesini ve bu devlette halkın idaresinin hâkim olmasını
talep ediyorlardı.
Her iki memlekette bu gayeleri güden "Genç Almanya" ve "Genç İtalya" cemiyetleri kurulmuştu.
Lehliler, İsveçliler ve İspanyollar da aynı tarzda gizli cemiyetler kurmuşlardı.
1848 tarihine yaklaşıldığı zaman Avrupa devletlerinin bir kısmında, siyasî halkçılık cereyanına
toplumsal halkçılık ve sosyalizm cereyanları karıştı.
Sosyalizm ilkelerini hatırlatan fikirler daha Fransız İhtilali zamanında ortaya atılmıştır. Halkta eşitliğin
tamam olması için insanların servetçe de eşit olması istenilmiştir.
1815'te tutuculuk ve gericilik hemen her tarafta galip gelmiş olmakla beraber sosyalizm fikirleri
devam etti; büyük sanayinin gelişmesi, işçilerin miktarım artırmıştı. Bir kısım düşünürler,
sermayedarlarda, işçilerin çıkarları arasında ayrılık bulunduğunu, siyasi hürriyete rağmen iktisadî
esaretin devam ettiğini ve millî servetin artmasına rağmen işçilerin refaha kavuşmadığını iddia ediyor,
toplumsal eşitlik adına üretim araçlarına ortak olarak el konulmasını, üretimde ferdî idarelerin yerine
toplumsal idarelerin konulmasını ve iktisadî hayatın belirli bir plan dairesinde düzenlenmesini
istiyorlardı.
Demokrasi ve sosyalizm cereyanlarının halk arasında yayılması, 1848 İh-tilali'ni hazırlayan
sebeplerden birisidir. Bu sebeplerin ikincisi, millî hareketlerdir. Millî hareketleri siyasî ve kültürel
olarak ikiye ayırmak mümkündür.
Siyasî mahiyette olan millî hareketler, milletlerin bağımsızlık veya birliği sağlamak için sarf ettikleri
gayrettir.
Kültürel mahiyette olan millî hareketler, milletlerin medeniyetlerini, siyasî haklarını, tarihlerinin en
eski kaynaklarından araştırmaya başlamaları ve dillerini milletin manevî ve maddî ihtiyaçlarım ifade
edebilecek temiz ve saf bir millî dil haline getirmek için çalışmalarıdır.
İncelediğimiz devirde özellikle Germen ve İslav âleminde bu hareketler büyük bir yer tutmuş ve
milletlerin gerek birleşme, gerek yayılma hareketlerinde büyük bir rol oynamıştır.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
263
Milliyet, millî hâkimiyet fikirleri Fransız İhtilali zamanında siyasî bir ilke, insanî bir hak olarak
tanınmıştır; fakat fiiliyatta ihtilal Fransa'sı dahi buna uymamıştır.
1814'te ihtilal mağlup olduğu zaman millî hâkimiyet taraftarları ümide düştüler. Fakat Avrupa'nın
haritasını yeniden çizmek için Viyana'da toplanan siyasiler de millî unsuru ihmal ederek yalnız
devletlerin çıkarını göz önünde bulundurdular.
Milletler buna razı olmadı; haklarını takip etti; tarih ve dilbilim âlimleri, bu haklan ve onların sınırını
belirlemeye uğraştı.
Germen, İslav, İtalyan muhitinde milliyet için eskisinden farklı bir anlayış ortaya çıktı. Bu anlayışa göre
millet, fertlerinin arzu ve iradesine tabi bir heyet değildir; aksine arzu ve iradeden bağımsız, tarihî
olgulardan doğmuş bir gerçekliktir. Milliyet birliğinin açık ve en kuvvetli göstergesi dil ve ırktır.
Bu.anlayış milliyet hareketlerine yeni bir yön vermiş ve bu hareket her gün biraz daha güçlenerek
1848 İhtilali'nin ortaya çıkışında pek önemli bir etken olmuştur.
İHTİLAL OLAYLARI
1848 senesi başlarında Güney İtalya'da Napoli
Krallığı nda ihtilal çıktı. Kral, anayasa ile hürriyet
vermek zorunda kaldı. Hürriyetçilerin bu zaferi bütün yarımadada büyük bir heyecan uyandırdı. Diğer
İtalyan hükümdarları da anayasa ilan etmek zorunda kaldılar. Bir kısmı da korkularından kaçtılar;
memleketlerini ihtilalcilere bıraktılar. Yalnız Avusturyalılar idareleri altında bulunan Lom-bardiya'da
halkın bu arzusunu dinlemediler. Ne zaman ki Viyana'da ihtilal çıktığı duyuldu, İtalya'daki Avusturya
tebaaları da ihtilal yaptılar. Venedik'te ve Milan'da ihtilalciler galip geldi.
Hürriyet hareketi şeklinde başlayan İtalyan ihtilalleri çok geçmeden milliyetçi ve halkçı eğilimlerini
açığa vurdular. İtalya'nın çeşitli hükümetlere parçalanmış olması, memleketin bir kısmının
Avusturya'nın elinde bulunması İtalyalılara ağır geliyordu. Hükümdarlardan bir kısmı halkçılık
hareketinin saltanatlarını tehdit eden eğilimlerini ancak vatanî hislerin tatminine çalışmak suretiyle
denetleyebileceklerini anladılar; Piyemonte Hû264
TARİH
kûmdan Sari Alber bunlar arasındaydı. Lombardiya'yı kurtarmak için Avusturya'ya savaş ilan etti.
Bütün İtalya onu takip etti. Başlangıçta galip geldi; fakat bir an için hürriyet fikirlerine güleryüz
gösteren Papa'mn millî davaya ihanet ederek askerlerini geri çekmesi üzerine, İtalyanlar mağlup oldu
(Temmuz, 1848).
Bu yenilgiyi hükümdarların ihanetine atfeden vatanperverler, millî davanın ancak cumhuriyetle
savunulabileceği kanaatine vardılar. Venedik'te, Ro-ma'da, Toskana'da cumhuriyetler kuruldu. Bu
hareket Piyemonte'ye de yayılıyordu. Bu ihtimali önlemek için Piyemonte hükümdarı yeniden savaşa
girişti; fakat Mart 1849 tarihinde yeniden kesin bir yenilgiye uğradı. Avusturya ordusu İtalya'ya girdi.
Cumhuriyetler ortadan kaldırıldı, Papa ve firarî hükümdarlar eski devletlerinin başına geçti. Hürriyet
ve milliyet taraftarları ağır cezalarla cezalandırıldı. İhtilal sonuçsuz kaldı. Lakin halkçılar ve milliyetçiler
bundan etkilenmediler ve millî davaya olan sevgileri devam etti.
Yalnız bu yenilgi İtalyanların hareket usullerinde bir değişiklik yaptı. O zamana kadar sırıf İtalyan
kuvvetleriyle Avusturya'yı İtalya'dan çıkarmanın mümkün olacağı kanaati hâkimdi. Cumhuriyetçi
olmayanlar italya birliğinin hangi hükümdarın idaresi altında yapılabileceğine henüz karar vermemişti.
Fakat Avusturya'nın baskısına rağmen Piyemonte hükümdarlarının anayasayı koruması, bu hükümetin
millî orduların bir bayrağı gibi kabul edilmesine sebep oldu. Milliyet hareketinin zaferini elde etmek
için mutlaka bir yabancı devletin Avusturya'ya karşı ittifakının sağlanması kanaati zihinlere yerleşti.
FRANSA'DA 1848 İHTİLALLERİ
1848 senesi Şubat'ında Fransa'da halkçı ve eşitlikçi partiler kısa bir mücadeleden sonra kraliyeti
devirdiler. Cumhuriyetçilerden meydana gelen bir geçici hükümet kuruldu. Bu hükümet siyasî alanda
basın ve toplantı hürriyetiyle, seçimlerde genel oy usulünü kabul etti; işçi kitlelerine gösterileri
karşısında millî atölyeler (iş evleri) açtı. Çalışmak isteyenlere devletin iş bulması bir görev sayıldı.
İhtilalin ilk günlerinde genel bir memnuniyet havası esiyordu. Fakat uygulamalar başlayınca
cumhuriyetçilerle sosyalistlerin arası açıldı. KuİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
265
rucu meclis için yapılan seçimlerde cumhuriyetçiler kazandılar. Sosyalistlerin baskısıyla açılan millî
atölyeler iyi işlemedi; parasızlık ve bir taraftan da vilayetlerde sosyalizm fikrinin uyandırdığı
güvensizlik hisleri hükümeti bu imalathaneleri kapamaya sevk etti. Maddî durumlarının iyileşmesi için
ihtilale karışmış olan işçiler, bu sefer hükümete karşı geldiler; fakat bu isyan bastırıldı. Aynı zamanda
eşitlikçiliğe yönelik bir karşı hareket görüldü; sosyalizm fikirlerini tatmin için alınan kararlar bozuldu.
Bunun üzerine işçiler hükümetten yüz çevirdiler. Komünistlik tehlikesini yakından görmüş olan
burjuvalarla köylüler de hükümeti komünistlikle suçladılar. Kiliseye dayanan bir saltanat idaresini
istemeye başladılar. Cumhurbaşkanlığına seçilen Louis Napolyon, cumhuriyetçiler ve sosyalistler
arasındaki bozukluktan ve halkın siyasî eğitiminin henüz ilerlememiş olmasından yararlandı,
kışkırtmalara başladı. Görevinin uzatılmasının onaylanmayacağını gördüğü zaman cumhuriyeti
kaldırdı ve Fransa'da ikinci defa imparatorluğu kurdu.
ALMANYA 1848 İHTİLALLERİ Despot hükümdarların Almanya'da bastırılmış sandıklan milliyet ve
halkçılık fikirleri, 1840 senesinde tarihçilerin ve edebiyatçıların etkisiyle yeni bir gelişme devresine
girmişti. Bu tarihte Mısır meselesi yüzünden çıkan anlaşmazlıkta Fransa yalnız kalmış, intikam almak
için Almanya'yı tehdide başlamıştı. Alman milliyetçiliğinin oluşumunda daima uyarıcı görevini görmüş
olan bu tehdit, milliyetçileri yeniden harekete geçirdi. Milliyetçiler Almanya'nın parçalanmış bir halde
bulunmasını, millî güvenlik ve gelişme için tehlikeli buluyorlardı. Bir kısım milliyetçiler cumhurî bir
idareyle bütün Almanya'yı birleştirmeyi tavsiye ediyordu. Diğerleriyse 1835 tarihinde Alman
Konfederasyonu'na dahil memleketlerin birçoğunun dahil olduğu, gümrük birliğini yapan ve kuvvetli
bir orduya sahip bulunan Prusya'nın başkanlığı altında birleşik bir Almanya'nın kurulabileceğini
umuyorlardı.
1848 senesi Mart'ında Alman Konfederasyonu'na dahil güney devletlerinin yasama meclisleri
üyelerinden bir kısmı, Frankfurt şehrinde toplanarak genel oyla seçilmiş bir millet meclisi yapmaya
karar verdiler. Hükümdarlar bu karara karşı gelmeye cesaret edemedilef. Seçimler başladı.
266
TARİH
Bu suretle kurulan millet meclisi, devletler meclisini kaldırdı ve anayasa yapılıncaya kadar
konfederasyon işlerinin bir vekil hükümet tarafından idaresine karar verdi.
Bir Avusturya prensi bu oluşumun başına geçirildi.
Frankfurt'ta toplanan meclis, anayasa işini kolaylıkla halletti. Belçika Anayasası model olarak alındı.
Genel oyla seçilmiş iki meclisten meydana gelen bir parlamento kurulması kararlaştırıldı.
Yeni Alman Imparatorluğu'nun hangi devletleri kapsayacağını belirlemek zamanı gelince mebuslar
ikiye ayrıldılar. Çoğunluk Avusturya'nın Almanların yaşadığı sınırlarıyla bu birliğe girmesini ve bu
devletin tabiiyetinde bulunan diğer milletlere mensup unsurlarla Avusturya Devleti arasında yalnız bir
hükümdar ortaklığı bağının bırakılmasını istiyordu. Avusturya bu teklifi reddetti. Bunun üzerine
vatanperverler Avusturya'yı dışarıda bırakmak zorunda kaldılar. Yeni devletin tacını Prusya kralına
teklif ettiler.
Prusya Devleti'nin bir asırdan beri beklediği ve istediği şey -Almanya'da birincilik mevkiinin
kazanılması konusu- gerçekleşmek üzere bulunuyordu. Fakat bir taraftan Rusya ve Avusturya'nın
tehdidi, diğer taraftan bu tacın kendisine Alman prensleri tarafından değil, yalnız Alman milleti
tarafından teklif edilmesi, Prusya kralını bu teklifi redde sevk etti.
Bu durum karşısında Alman devletleri mebuslarını geri çağırdılar. Hürriyet ve birlik fikirlerine sadık
kalan ve hükümetlerinin davetini kabul etmeyen küçük bir kısım, Almanya'nın çeşitli kısımlarında
direndi. İhtilaller çıktı. Fakat askerî kuvvet kolaylıkla bu ihtilalleri bastırdı. Nihayet 1850 tarihinde
1848'deki sınırlarıyla Germen Konfederasyonu önceki durumunda bırakıldı.
Böylece millî birlik, hürriyet ve cumhuriyet hareketi sonuçsuz kaldı.
AVUSTURYA'DA VE MACARİSTANCA 1848 İHTİLALERİ
Avusturya İmparatorluğu ırk, dil ve dinleri birbirine benzemeyen birtakım kavimlerden meydana
geliyor-du Milliyet fikirleri Almanya ve İtalya'da birlik lehinde ortaya çıkarken Avusturya'da ve
Macaristan'da aksine devletin parçalanması ihtimallerini kuvvetlendiriyordu. İmparatorluk içindeki
çeşitli unsurlar hakkında uygulanan idare bir değildi. Aralarında bir imparatorun
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
267
tebaası olmaktan başka bir bağ bulunmayan bu çeşitli kavimler hürriyetin eksikliğinden, millî haklara
saygı gösterilmemesinden, toplumsal hayatta eski düzenin devamından şikâyetçiydiler. Çoğunluklan
asilzadelerden meydana gelen yerel meclislerinin kararları temenni mahiyetindeydi. Kitaplar,
gazeteler sansüre tabiydi. Devletin resmî dini Katoliklikti. Diğer dinlere karşı ancak hoşgörü
gösterilirdi. Devleti oluşturan unsurlardan Almanlar arasında hürriyet cereyanları ve İslavlarla
Macarlar ve diğer Alman olmayan kavimler arasında özerkliği ve bağımsızlığı ifade eden milliyet
cereyanları kuvvet bulmuştu. Kendilerini ancak hükümdarın aynı şahıs olması bağıyla bu binaya bağlı
gören Macarlar, kanunların Macarca yazılmasını, devlet dairelerinde Macarca kullanılmasını,
öğrenimin Macarca yapılmasını sağlamayı başarmışlardı.
Hürriyet ve milliyet cereyanlarının etkisiyle nihayet 1848 senesi Mart ayında Viyana'da bir ihtilal oldu.
Mutlakıyet kaldırıldı. Genel oy usulüyle seçilen bir millet meclisi devletin idaresini eline aldı.
Macarların katılmadıkları bu mecliste İslavlar çoğunluğu oluşturuyordu. Asilzadelik imtiyazları
kaldırıldı. Avusturya için yeni bir devir başlamıştı.
Viyana İhtilali bir müddet sonra Macaristan ve Bohemya'ya yayıldı. Macarlar bir millî meclis ve bir
millî hükümet kurulmasını istediler. Ma-carcayı Macaristan'da yaşayan bütün kavimler için zorunlu bir
dil olarak kabul ettiler. İmparatorluk bu dileklere razı oldu. Fakat İslavlar isyan etti.
Bohamya'da Çekler, Çek ve Alman dilleri için eşitlik hakkını, bütün İs-lavlan temsil edecek bir kurucu
meclisin toplanmasını istiyorlardı. Prag'dan yapılan davete bütün Avusturya İslavları katıldı. Toplantısı
az süren bu kongre Panislavizm (İslav birliği) fikirlerinin kuvvetlenmesine yardım etti.
İtalya'dan başlayarak Avusturya'nın ilgili olduğu bütün memleketlerde ortaya çıkan ihtilaller
karşısında mutlakiyet bir an için yumuşak davranmıştı. Fakat İtalya ve Almanya'da ihtilal yenilmeye
yüz tutunca, gericilik, Avusturya ve Macaristan dahilinde de saldırıya geçti; devleti oluşturan unsurlar
arasında millî haklar yüzünden çıkan kavgalar, bu saldırının galip gelmesini kolaylaştırdı. Sınırları
üzerinde hürriyet hareketlerinin galip gelmesini hoş görmeyen Rusya imparatorunun askerî
yardımıyla bir kat
268
TARİH
daha kuvvet bulan mutlakiyet, her yerde ihtilali mağlup ederek Avusturya İmparatorluğu'nu eski
sınırları ve şekliyle yeniden kurmayı başardı. Meclisler dağıtıldı. Macar meclisi kaldırıldı; Almanca
resmî dil ilan edildi, yalnız toplumsal alanda yapılmış olan reformlara dokunulmadı. Bu durum 1859
tarihine kadar devam etti.
İTALJYA BİRLİĞİ
1848 ihtilalleri sonuçsuz kalmıştı. İtalya çeşitli devletlerden meydana gelen bir topluluk halindeydi. Bu topluluğa dahil olan devletler arasında ortak bir
siyaset, ortak bir hareket hattı yoktu. Avusturya ordusunun ve çeşitli İtalya hükümdarlarının
ihtilalcilere karşı izledikleri baskı siyasetine rağmen hürriyet, milliyet ve demokrasi fikirleri kuvvetini
kaybetmemişti. Bu devreden itibaren halkın ilgisi Pi-yemonte Devletinde toplanıyordu. Bu devirden
sonra İtalya siyasetini idare edenler, İtalya birliğinin ve özellikle İtalya'nın, Avusturya'nın istilasından
kurtulmasını sağlamak için mutlaka bir yabancı devletin yardımına lüzum olduğunu anlamıştılar. İtalya
birliğinde en önemli rolü oynayan Kavur (Res. 184) bu kanaatteydi. Kavur çeşitli partiler arasında birlik
sağladı. Birtakım iktisadî ve askerî reformlarla Piyemonte Hükümeti'nin durumunu kuvvetlendirmeye
çalıştı. 1851 tarihinde Fransa'da imparatorluğu ilan eden III. Napolyon'un İtalya ihtilalcileriyle ilişkide
bulunması, Avusturya ve Fransa siyasetleri arasında öteden beri mevcut olan rekabet, dış yardımın
Fransa'dan kolaylıkla sağlanabileceğini ümit ettirdi. Bu ittifakı kolaylaştırmak için, 1854 senesinde
Kırım Savaşı ortaya çıktığı zaman Piyemonte Hükümeti, doğrudan doğruya ilgili olmadığı bu
anlaşmazlığa Fransa ve İngiltere'yle ortak oldu.
1856 tarihli Paris Antlaşması'na İtalyanların bütün ısrarına rağmen İtalya için bir şey eklemek
mümkün olamamıştı. Bunun üzerine ihtilalciler harekete geçtiler. İhanetle suçladıkları Fransa
imparatoruna karşı bombalar atıldı. Nihayet Piyemonte Devleti'yle Fransa arasında Avusturya'ya karşı
yapılacak ortak hareket için görüşmeler başladı. İki tarafça geleceğin İtalya'sının bir konfederasyon
kurması, Lombardiya ve Venedik kıtalarının Piyemonte'ye verilmesi ve Savva kıtasının Fransa
topraklarına katılması kararlaştırıldı. Piyemonte Hükümeti'nin askerî hazırlıkları Avusturya'nın
dikkatinden kaçmıyorİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
269
du. Nihayet anlaşmazlık bir savaşa kadar gitti. Fransızlar İtalya lehine savaşa katıldılar. Avusturya
mağlup oldu; fakat savaşın ortasında Piyemonte'yi bir tarafta bırakan Fransa, Avusturya'yla bir
ateşkes yaptı. Venedik Avusturya'da bırakıldı. Lombardiya Piyemonte Devleti'ne verilmek üzere
Fransa'ya terk edildi (Temmuz 1859). Bir müddet sonra Zürih şehrinde bu esaslar dahilinde bir barış
yapıldı. İtalyanların arzusuna hiç uymayan bu barış, Piyemonte'de ve İtalya'nın diğer yerlerinde
beğenilmedi. Fransa'nın İtalya'daki millî hareketlerin savaş sırasındaki gelişiminden çekinerek ve
Papalık Hükümeti'nin dağılmasından endişe duyarak ihtilali durdurmak için tutmuş olduğu bu yol,
İtalyanları gücendirmişti. Halk bu hislerini açığa vurmakta gecikmedi. Taraf taraf ihtilaller oldu.
Toskana, Parma, Modena ile Papa'nın arazisinde ihtilal galip geldi. Hükümdarlar memleketlerinden
kaçtılar. Zürih Antlaşması'nda verilmiş olan karara rağmen Merkezî İtalya'daki devletçiklerin millî
arzuya uyarak Piyemonte Devleti'yle birleşmesini nihayet Fransa kabul etmek zorunda kaldı. Niş ve
Savva kıtalarının Fransa topraklarına katılması, iki memleket arasında uzun müddet devam eden bir
gerginliğin esasını oluşturdu (Nisan 1860).
İtalyanların bir tek devlete tabi olmak ve millî hâkimiyetlerini demokrasi prensiplerine göre kurmak
hakkındaki arzuları gittikçe kuvvetleniyordu. Bu arzuların örneklerinden biri Garibaldi (Res. 185) adlı
bir milliyetçi elebaşının idaresinde Sicilya'ya karşı başlayan savaştır.
Kolaylıkla galip gelen Garibaldi kuvvetlerinin kurdukları geçici hükümetler ve bir müddet sonra
başkenti olan Roma şehri Fransız askerî tarafından korunmasına rağmen Papa'nın eyaletlerinden bir
kısmı, Piyemonte ile birleşmek kararını verdi. Böylece mahiyeti değişen Piyemonte Krallığı her
taraftan gelen mebuslarla İtalya meselesini görüşerek İtalya Krallı-ğı'nın kurulmasını kabul etti ve
Roma'nın başkent olmasını uygun buldu.
İtalyan milletinin birliği tamamlamak için vermiş olduğu karar, yine Fransa'nın muhalefetiyle sonuçsuz
kaldı. 1862 senesinde Garibaldi kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olmasına rağmen, Fransa'nın
müdahalesiyle, Roma Papa'ya geri verildi.
1864 tarihli bir sözleşmeyle İtalya Devleti Papa'nın bağımsızlığına uymayı taahhüt etti. Yeni İtalya
Devleti merkezini Floransa'ya nakletti. 1866
270
TARİH
tarihinde Avusturya ile Prusya arasında ortaya çıkan savaşa İtalya Devleti de girdi. Avusturya'nın
yenilgisi üzerine Venedik İtalya topraklarına katıldı. Roma dışında bütün İtalya bir devlet halinde
birliğini elde etmiş olduğu bir zamanda, yalnız Roma Fransa'nın koruması altında bu camianın dışında
kalmıştı. 1870 Almanya-Fransa savaşından sonra İtalyanlar Ro-ma'yı işgal ettiler. Böylece italya birliği
tamamlandı.
ALMAN BİRLİĞİ Almanya'da 1848 İhtilali'nin sonuçsuz kalmış olmasına rağmen Germanya
Konfederasyonu'nun iyileştirilmesini ve birleşik, demokratik bir devlet kurulmasını arzu edenlerin
sayısı gittikçe arttı. Bu devirden itibaren Almanya'da büyük sanayinin gelişmeye başlaması, gümrük
birliğinin faydalarını yakından gören ve büyük sanayinin başında bulunan orta sınıfın, birlik hareketine
olan bağlılığım kuvvetlendirdi.
18. asırdan beri Almanya'da birincilik mevkiini ele almak için gizli ve açık bir surette mücadele eden iki
devletten Prusya bu hareketten yararlanarak Alman birliğini kendi başkanlığı altında gerçekleştirmeye
çalışıyordu. 1831 tarihinde bu devletin girişimiyle başlayan gümrük birliği hareketi Kuzey Almanya
devletlerini siyaset itibariyle de Prusya'nın etrafına toplamıştı.
Almanya'da birlik ve hürriyet hareketlerinden en çok çekinenler, özellikle Güney Alman devletlerinin
hükümdarları ile bu zümreyi siyaset itibariyle idare eden Avusturya'ydı. Almanya'da hürriyet ve
birleşme hareketi taraftarları ve bunların başında bulunan Prusya, Avusturya'yı mağlup etmeden bu
gayeyi elde etmenin mümkün olamayacağını anlıyordu. Alman birliğinin en önemli şahsiyeti olan
Bismark da bu kanaatteydi. Bu kanaat bir siyasî ilke halini aldıktan sonra Prusya bir taraftan askerî
tedbirlerle ordusunun kuvvetini artırmak için çalıştı. Bir taraftan da zamanı yaklaşan bu savaş ortaya
çıktığı vakit komşu olan Rusya ve Fransa devletlerinin amaca ulaşılmasına engel olacak şekilde bu işe
karışmalarını engelleyecek siyasî tedbirlere girişildi. Hazırlıkların bittiği bir zamanda ortaya çıkan
Danimarka Savaşı, Avusturya'yı Almanya'dan dışarı atmak için Bismark'ın beklediği fırsatı sağladı.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
271
Danimarka Hükümeti, 1848 tarihinde bir anayasa ilan ederek özel birtakım idarelere tabi bulunan
memleketin çeşitli kısımlarını, bir çeşit idare altında toplamak istemişti. Bu girişime halkının
çoğunluğu Almanlardan ibaret olan ve Germanya Konfederasyonu'na dahil bulunan Holştayin
Dukalığı itiraz etti. Şikâyetçiler Germanya Konfederasyonu'na başvurdular. Anlaşmazlık büyüdü.
Konfederasyon savaşa karar verdi; Hanovra ve Prusya orduları Danimarka'yı işgal etti. Fakat İngiltere
ve Fransa'nın müdahalesi üzerine, 1852 tarihli Londra Sözleşmesi'yle anlaşmazlığa geçici bir şekilde
son verildi.
1863 tarihinde Danimarka'nın Şlezvig kıtalarını da kapsayan bir anayasası yerel meclisler tarafından
kabul edilerek kesinlik kazandığı zaman Almanlar yeniden itiraz ettiler. Germanya devletleri meclisi
tarafından verilen müdahale kararı üzerine Prusya ve Avusturya orduları Danimarka'yı tamamen işgal
altına aldılar. 1864 tarihli Viyana Antlaşması'yla Danimarka Devleti Şlezvig ve Holştayin eyaletini
Prusya ve Avusturya devletlerine terk etti.
Uzun görüşmelerden sonra 1865 tarihli bir sözleşmeyle Holştayin Avusturya'nın ve Şlezvig Prusya'nın
idaresine geçti. Bu yüzden yakında bir savaş çıkacağını tahmin eden Bismark, Fransa'nın tarafsızlığını
ve İtalya'nın da üç sene müddetle ittifakını elde etmişti.
1866 tarihinde Avusturya Devleti, Prusya'yla ortak idare ettikleri Danimarka eyaletinin özerkliğe sahip
bir devlet halinde Alman Konfederasyonu'na girmesini teklif edince Prusya savaşı tercih etti. Kısa bir
mücadeleden sonra mağlup olan Avusturya 1866 tarihli Prag Antlaşması'yla Almanya'dan çekildi;
Prusya'nın başkanlığında kurulan Kuzey Almanya Konfederasyonu'nu ve Venedik'in İtalya topraklarına
katılmasını tanıdı. Güney Almanya devletlerinin de bağımsız bir konfederasyon kurmalarına izin
veriliyordu.
Almanya Savaşı'nın uzun süreceğini ve bu yüzden Almanya'nın zayıf düşeceğini tahmin eden ve bu
maksatla tarafsız kalan Fransa, umduğunun çıkmadığını görünce, Ren Nehri'nin sol sahilini almak
arzusunda bulundu. Bu teklif duyulduğu zaman Almanya'da Fransa düşmanlığı bir kat daha arttı.
1866'dan sonra Kuzey Almanya Konfederasyonu derhal kuruldu. Prusya'nın hâkimiyeti altında
bulunan hükümetlerin siyasî temsilcilerinden
272
TARİH
meydana gelen bir birlik meclisi ve genel oy usulüyle seçilmiş bir millet meclisi marifetiyle ortak işlerin
idaresine koyuldu. Prusya bu birlik dışında kalan devletlerle de Fransa'ya karşı savunma amaçlı
ittifaklar yaptı. Bu ara, güney devletleri de gümrük birliğine girmiş ve iktisadî alanda Alman birliği
tamamlanmış bulunuyordu.
FRANSA'YLA SAVAŞ Vestefalya antlaşmalarından beri doğu sınırlarının güvenliği için Almanya'nın zayıf
veya parçalanmış bir halde kalmasına çalışmış olan Fransa, Almanya'daki birlik hareketinden hoşlanmadı. İmparatorluğun halk gözünde küçük düştüğünü gören
çoğunluk partisi, zaferle biteceğini tahmin ettiği bir savaşla hükümetin
mevkiini kuvvetlendirmek istiyordu.
Bu yüzden bir savaş çıkacağını tahmin eden Prusya Hükümeti ise askerî ve iktisadî tedbirlerle kuvvetini artırıyor, Güney Almanya devletlerini birliğe sokmak için Fransa tehdidinden yararlanıyordu.
İspanya İhtilali iki tarafın beklediği fırsatı verdi. 1868 tarihinde İspanya'da bir cumhuriyet hareketi olmuş, krallık düşürülerek geçici bir hükümet kurulmuştu. Bu hükümet iki sene kadar yaşadı.
Daha sonra muhafazakârlık galip geldi. Yeniden bir kral arayan İspanyollar, Prusya hükümdar ailesine mensup bir prense başvurdular; iki taraf anlaştı. Bu haber
Fransa'da duyulduğu zaman hükümetin canı sıkıldi. Prusya hükümdarının bu işe razı olmaması istenildi. Bununla da ye-
tinilmeyerek ileride de böyle bir şeyi yapmayacağına dair güvence talep edildi. Bu teklif reddolununca
Fransızlar savaşa başladılar. Bu savaş Fransa'nın yenilmesiyle bitti. 1871 Mayıs'ında Frankfurt
Antlaşması imzalanıyor ve Alsas kıtası tamamen, Loren kıtası kısmen Almanya'ya terk ediliyordu.
Bismark'ın tahmin ettiği gibi, Fransız tehdidi karşısında 1870 senesinde Güney Almanya devletleri de
Alman Federasyonu'na girdiler. 1871 senesi Ocak'ında hükümdarların ve millet meclisinin onayıyla
Alman İmparatorluğu canlandırıldı. Böylece Alman Birliği tamamlandı. İmparatorluk 1876 tarihinde
kurulmuş olan Kuzey Almanya Konfederasyonu'nun anayasasını pek az değişiklikle korudu.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
273
19. Asırda Rusya
Rusya 19. asırda hâlâ mutlakiyetle idare edilen bir
devlettir. Millet sınıfları ayrılmıştır. Asilzadeler ve
papazlar toplumsal birtakım imtiyazlara sahip olmakla beraber, hükümdarlığın bu sınıflar üzerinde
nüfuz ve hâkimiyeti kesin bir surette mevcuttur. Üçüncü sınıfa mensup halk, köylüler araziye bağlı bir
esir konumundadır. Şehirlerde küçük esnaf ve işçilerden meydana gelen ufak bir kitle vardır. Dış
siyasetinin, Lehistan'ın paylaşımından sonra, özellikle doğuya ve güneye doğru ilerlemek için hamleler
yaptığını görüyoruz. Güneye doğru ilerleme hareketi Osmanlı Devleti'ne karşıdır. Özellikle 1774 tarihli
Kaynarca Antlaşması'ndan sonra Hıristiyan azınlıkların koruyucusu sıfatını takınan Rusya, 19. asırda
Osmanlı Devleti aleyhindeki siyasetini bu çerçeve dahilinde yapmıştır. Rusya'nın nehirler aracılığıyla
nakliyata en uygun sahili Karadeniz ve Hazar denizlerindedir. Rus Devleti Boğazlar işine büyük bir
önem verir, Osmanlı Devleti'yle ilişkilerinde bu yönü daima göz önünde bulundurur; Rusya
Boğazlar'da hâkimiyetini uzun zaman savaşlar yaparak sağlamaya çalışmış ve kısa bir zaman içinde,
İstanbul Hükümeti'nin Mısır İsyanı zamanında geçirdiği korkudan yararlanarak, dostluk ve ittifak
suretiyle Boğazlar'ın kendisine açık ve diğer devletlere kapalı olmasını sağlamaya çalışmıştı. Rusya'nın
Balkanlar'da ve Asya'da izlediği istila ve nüfuz siyaseti, İngiltere ve Avusturya devletlerinin canını
sıkmış, Doğu işlerinde bu devletleri Rusya aleyhine çevirmiştir.
MİLLİYET HAREKETLERİ
Rusya İmparatorluğu, ırk, dil ve din itibariyle birbi- rinden farklı ve çeşitli
tarihlerde Rusya topraklarına katılmış çeşitli milletlerden meydana gelir ve milletler arasında Türk
cinsinden olanları pek çoktur. Bu milletlerden yalnız kuzeyde Finlandiya ve batıda Lehistan için
özerkliği hatırlatan özel birtakım idareler vardır.
Ruslar Balkanlar'da milliyet hareketlerini teşvik ettikleri halde kendi memleketlerinde milliyetlerin
özelliklerini korumalarına razı olmuyorlardı. Bu unsurları Ruslaştırmaya çalışıyorlardı. Bu siyaset
özellikle Lehistan'da iki defa ihtilale sebep oldu. 1815'te anayasa verilmiş ve bir meclis aracılığıyla
yerel işlerinin idaresi kabul edilmiş olan Lehistan'da Çarlık, 1826'dan sonra özerkliği kaldırmaya ve
hürriyetperverleri baskı altına alL
274
TARİH
maya çalıştı; bu baskı karşısında özellikle halkçıların idaresi altında büyük bir ihtilal çıktı. Ruslar uzun
bir savaştan sonra galip geldiler. Anayasa kaldırıldı. Lehliler 1861 tarihinde bir kere daha ayaklandılar.
Anayasanın geri verilmesini istediler. İstedikleri verilmeyince silaha sarıldılar. Orduları olmadığı için
çete savaşları yaptılar. Avrupa'dan yardım umdular; fakat bu ümitleri boşa çıktı. Hatta Prusya
Hükümeti Rusya'yı memnun etmek için bu devletle Lehlilere karşı bir anlaşma yaptı; ihtilal bastırıldı.
Bu tarihlerde Ruslar arasında da milliyet cereyanları ve İslav birliği hareketi kuvvetlenmişti. Çeşitli
milliyetlere karşı yalnız Çarlık değil, Rus milliyeti taraftarları da şiddetli tedbirler alınmasını istiyordu.
Son Leh ihtilaline Leh asilzadeleriyle papazları da karışmıştı. Asilzadelerin ve Lehlerin mensup
oldukları Katolik kiliselerinin mallarından bir kısmı köylülere verildi; Lehistan'da büyük arazi üzerine
ağır vergiler kondu. Birtakım manastırlar kapatıldı. Asilzadelerin ve kilisenin köylüye yüklemiş olduğu
angaryalar kaldırıldı. Lehistan'ın bazı yerlerine Rus göçmenleri yerleştirildi; Leh milliyet hissinin
devamında en büyük etken olan Leh dilinin kullanılması yasaklandı.
Toplumsal mahiyette olan reformlardan Leh köylüsünün kazancı büyüktü. İktisadî alanda büyük bir
gelişme başladı. Büyük sanayide, fabrikalarda büyük bir işçi kitlesi toplandı; ve bütün tedbirlere
rağmen devam eden milliyet fikirlerine, toplumsal reform, hürriyet ve halk hâkimiyeti isteyen bir
cereyan eklendi.
Ruslaştırma siyasetinin kapsamı, III. Aleksandr zamanında bütün Rus olmayan milletleri içine alacak
şekilde genişletildi. Türk milleti de Ruslaş-tırılmak istendi. Türk mektep ve medreselerinde zorla Rusça
okutmak em-rolundu. Türkçe yayın ve Türkçe kitapların satılması sınırlandı; Türkiye'den Türkçe
kitapların getirilmesi yasaklandı. Despotluğun haklarını vermediğini gören Rus olmayan milletler,
haklarının ihtilalle elde edilebileceğini gördüler; Rus ihtilalcileriyle birleştiler.
İHTİLAL VE FİKİR HAREKETLERİ REFORMLAR VE GERİCİLİK
- 18. asır hürriyet fikirleri, ihtilal savaşları sırasın-da Rusya'ya da yayılmıştı. Zabitler arasında
meşrutiyet isteyenler vardı. 1816 tarihinde mutlakiyeti kaldırıp meşrutî bir hükümdarlık kurmak isteyenler gizli bir cemiİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
275
yet kurdular. Cumhuriyet isteyenler de ayrıca toplandılar. 1825 tarihinde askerî bir hareket
hazırladılar. Fakat bir şey çıkaramadılar.
I. Nikola zamanında hürriyet ve milliyet hareketleri, fikir işleri geniş bir baskıya tabi tutuldu. 1848
İhtilali'nden sonra bu baskı bir kat daha arttı. Fakat bütün tedbirlere rağmen reform isteyen Rus
aydınlanyla milliyetçilerinin sayısı gittikçe çoğalıyordu. Bunlardan bir kısmı Rusya'nın eski idare şeklini
canlandırmak, bir kısmı Batı'da olduğu gibi millî hâkimiyete dayanan bir rejim kurmak, diğer bir kısmı
da millî haklarını elde etmek istiyorlardı. Kırım yenilgisi reform hareketini kuvvetlendirdi. Bu tarihten
sonra II. Aleksandr zamanında despotluğun şiddeti biraz eksildi; toplumsal ve idarî bazı reformlar
yapıldı; fakat bu yarım tedbirlerin uyandırdığı memnuniyet uzun sürmedi. İmparator, meşrutî bir
idare kurulması hakkındaki başvuruları reddetti (1865).
Hükümdarların rızasıyla Rusya'nın idaresini değiştirmenin mümkün olmayacağı anlaşılıyordu. Bunun
üzerine Rusya'daki idareyi beğenmeyen ve bütün müesseselerin köklü bir şekilde ve şiddetli
tedbirlerle değiştirilmesini isteyenler çoğaldılar ve harekete geçtiler.
Aynı zamanda toprağın köylüler tarafından ortak şekilde kullanılmasını öneren bir sosyalizm hareketi
de başlıyordu. Bu devrede Rusya'da büyük sanayi başlamış, işçilerin sayısı artmış bulunuyordu.
Despotluğun kaldırılmasını, siyasî hürriyetler verilmesini isteyenler, tatlılıkla işin yürümeyeceğini
görünce şiddete başvurdular.
II. Nikola zamanında Mançuri bozgunundan sonra, milliyet ve hürriyet hareketleri geniş bir hamle
yaptı. Fakat devrimciler arasında geçimsizlik çıktı. Bir kısmı siyasî hürriyet elde edilmesini yeterli
görüyordu, başka bir kısmı milletlerin millî haklarını istiyordu; işçilerin dahil bulunduğu başka bir kısım
ise devrimin toplumsal olmasında ısrar ediyordu. İhtilal bastırıldı, fakat hükümet birtakım reformlar
yapmak zorunda kaldı. "Duma" denilen bir meclisin toplantıya çağrılması, toplanma, birleşme, basın
hürriyetlerinin geri verilmesi bu reformların başlıca esaslarını oluşturuyordu.
Duma toplandı; fakat mebuslar muhalefet ettikçe dağıtıldı; hatta seçim hakkı kesildi. Bundan
Rusya'daki Türkler çok zarar gördü; 40'tan fazla mebusları J2'ye indi.
276
TARİH
Hükümetin meclis üzerindeki hâkimiyeti, çeşitli hürriyetleri emirnamelerle kaldırması veya
sınırlaması, 1906 tarihinde her köylünün toprak üzerinde ayrı ayrı mülkiyetini kuran kanunun pratikte
iyi sonuçlar vermeyişi, köylülerle işçilerin ve bazı milliyetlerin birliği, görünürdeki sessizliğe rağmen
yeni bir hareketin, sosyal ve federal bir cumhuriyeti isteyen bir hareketin yaklaştığını haber veriyordu.
Bu hareket 1917 senesinde gerçekleşti. Çarlık kaldırıldı ve sosyalist bir cumhuriyet kuruldu; hatta
Rusya'nın adı bile kaldırıldı.
REFORM HAREKETİ
18- asrın sonlarından itibaren Rusya'da bir reform
hareketi dikkati çeker. Devleti çağdaş medenî devletlerin kuvveti derecesine getirmek için evvela
despotluk tarafından atılmış olan reform adımlarının sevk ve idaresi, 19. asırda yavaş yavaş milletlere
geçmiştir.
Milletlerin en büyük kısmını oluşturan köylüler adeta esir konumun-daydılar. Evvela imparator ve
hanedanının arazisine tabi olan serflere hürriyet verildi; bazı sertlerin efendilerinden hürriyet hakkını
satın almalarına hükümet izin verdi; nihayet bu gibi köylülerin ektikleri toprağa sahip olmaları kabul
edildi.
Daha sonra 1861'de bütün serflere hürriyet verildi; artık beyler köylüyü satamayacak, angarya
isteyemeyecekti. Her köylü oturduğu kulübeyle onun etrafındaki toprağa sahip oldu. Arazinin bir
kısmı beylerden alınıp köylülerin ortak mülkiyetine verildi. Köylü bu malın parasını taksitle
ödeyecekti.
Toprağın para karşılığında verilmiş olması köylünün hoşuna gitmedi. Öğrenimi noksan, araçları eksik
olan köylüler bu topraklan layıkıyla işletip taksitlerini veremedi. Diğer taraftan eskisi gibi bedava işçi
bulamayan beyler de topraklarını tamamen işletemedi. Toprağını kısmen orta sınıf halka satmaya
başladı. Arazi meselesinin bütün gerekleriyle birlikte ve köklü bir şekilde halledilmesi, köylülerin,
arazinin bedelsiz olarak paylaşımını vaat eden sosy'alist partilere yaklaşmasını sağladı.
Diğer taraftan 1864 tarihinde İngiltere'deki vilayet meclislerini hatırlatan ve üyeleri seçimle belirlenen
genel meclisler kuruldu. Ortaöğrenim müesseselerinin ve üniversitelerin sayısı arttı. Suçlan ve cezaları
tayin eden bir kanun yapıldı. Hakimlerin görevden alınamaz olması, ceza işlerine jüri heyetleri
tarafından bakılması, mahkemelerin açık olması kabul
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
277
edildi. Fakat mutlakiyetin hâkim olduğu bir devirde bu müesseselerin yaşayacağına ve gelişeceğine
güvenilmiyordu. III. Aleksandr zamanındaki gericilik hareketi bu güvensizliğin boş yere olmadığını
ispatladı.
1848'DEN ZAMANI MIZA KADAR AVUSTURYA MACARİSTAN
1848 ihtilallerinden Avusturya Devleti'nin sınırları
ve idare şekli itibariyle eskisinden farksız bir halde
kurtulduğunu görmüştük. Bu hal İtalya savaşlarına
kadar devam etti (1859). Bu savaşlarda mağlup olan
Avusturya 1867 tarihine kadar gericilik ve hürriyet
arasında bocaladı. Nihayet 1867'de mutlakiyet terk edilerek ikilikli (düalist) bir devlet şekli ve Avusturya'da meşrutiyet kabul edildi.
Bu şekle göre Habsburglar Devleti Avusturya-Macaristan İmparatorluğu adını alıyor ve bir kişi aynı
zamanda iki kısma da hükümdar oluyor; fakat Avusturya ve Macaristan'ın idareleri birbirinden hemen
tamamıyla ayrılıyordu. Bu şekil, Umumî Harp'ten* sonra bu devletin parçalandığı tarihe kadar devam
etti.
Avusturya'da meşrutiyet ilanına karar verilmeden evvel bir müddet için devletin üçüzlü bir sistemle
idaresi yolu tutulmuştu; fakat Almanlarla Ma-carların muhalefeti üzerine bundan vazgeçvazgeçilerek
ikilikli şekil tercih edildi.
böylece imparatorluk içinde Almanlar ve Macarlar, İslavlara karşı cephe almış oluyorlardı.
1867'den sonra Macaristan'da tam bağımsızlık eğilimleri gittikçe gelişti. Avusturya'da ise hükümdar,
meşrutiyetin zayıf taraflarından yararlanarak iradesini kısmen millet meclisine hâkim kılmayı başardı.
Avusturya'da ve Macaristan'da Alman ve Macar olmayan milletler, özellikle İslav milletleri pek çoktu.
Her iki hükümetin iç siyasetinde bu milletlerin mücadelelerinden çıkan meseleler en önemli yeri işgal
ediyordu; her ne kadar bu yüzden yeni ihtilaller çıkmamışsa da iç karışıklıklar da eksik olmamıştır.
Özellikle Bohemya'da Çekler, Macaristan'a bağımsızlık verildiği halde kendilerinin bundan mahrum
bırakılmış olmalarını çekemiyorlardı. Burada İslavlığın geçmişinden kuvvet alan ve millî hakları aramak
ve savunmakla uğraşan önemli bir cereyan vardı. Macarlar 1868 tarihinde Hırvatların özerkliğini
tanıdılar, bütün çabalarını doğuda ve güneyde komşu
: Umumî Harp: Birinci Dünya Savaşı (Kaynak Yayınlan'nın notu).
278
TARİH
devletlerin kışkırtmasıyla faaliyete geçmiş olan Transilvanyalılarla Sırpların özümlenmesine ayırdılar.
Almanya üzerindeki iddialarından vazgeçen Habsburglar İmparatorluğu son zamanlarda siyasî ve
iktisadî cepheden Balkanlar'a hâkim olmak, Doğu meselesini bu alanda kendi lehine çözmek için
çalıştı. Bu yol tutulduktan sonra ortak İslav tehdidi karşısında Alman ve Avusturya-Macaris-tan
devletleri kolaylıkla ittifak ettiler.
Umumî Harbin sonuna kadar durum bu şekilde devam etti, merkezî devletlerin yenilgisinden sonra
Avusturya-Macaristan paylaşıldı.
ALMANYA İMPARATORLUĞU ANAYASA
TOPLUMSAL REFORM İKTİSADİ İLERLEME
1871'de kabul edilen anayasa, 1867 tarihli konfede-rasyon anayasasının aynıydı. Yalnız
konfederasyon
reisliği kaldırılmış, onun yerine imparatorluk kurulmuştu. Kalıtsal olan bu imparatorluk Prusya kralına
verildi. 26 devletten meydana gelen imparatorluk meşrutî bir şekilde idare ediliyordu. Yürütme
kuvveti imparatora verilmişti, yasama kuvveti iki meclis arasında paylaşılmıştı: Üyeleri devletler
tarafından tayin edilen Birlik Meclisi (Bundesrath); genel oyla seçilmiş mebuslardan meydana gelen
Millet Meclisi (Reichstag).
Dış ilişkilerin, ordu, ticaret, gümrük, ulaşım, nakliyat, para basımı, posta telgraf ve adliye işlerinin
idaresi imparatorluk hükümetine bırakılmış, bunların dışında kalan işler, öğrenim, din, iç vergi işleri
yerel devletlere terk edilmişti. İmparatorluğun masrafları gümrüklerin ve dolaylı vergilerin geliriyle
kapatılacaktı. Meşrutiyetin kabul edilmiş olmasına rağmen, Alman Devleti'nin idaresinde milletin
iradesinden çok imparatorun iradesi hâkimdi. İmparator tarafından tayin edilen başvekil ve diğer
nazırlar yalnız hükümdara karşı sorumluydu.
TOPLUMSAL REFORM
İmparatorluk kurulduktan sonra Almanya'da büyük sanayi gelişmeye başladı, işçilerin miktarı arttı.
Sos-
yalizm cereyanları kuvvetlendi. Alman birliğinin oluşturulmasında milletten sonra en büyük rolü
oynayan Başvekil Bismark (Res. 186), sosyalizmi tehlikeli buluyor ve bir taraftan şiddetli tedbirler
alırken diğer taraftan iş'
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
279
çilerin durumunu iyileştirecek kanunlar hazırlıyordu. Bu kanunlar hastalığa, kazaya karşı işçilerin
sigorta edilmesini, ihtiyar ve sakat işçilere emeklilik ücreti verilmesini sağlıyordu.
Bir taraftan bu kanunlar, diğer taraftan askerî hazırlıklar imparatorluk gelirlerinin çoğalmasını
gerektiriyordu. Alman İmparatorluğu iktisadî gelişmeye büyük bir önem verdi.
İlmî incelemelerle esasları kurulan millî iktisat ve sanayi hareketinin gelişebilmesi için İngiltere ve
Fransa gibi nispeten daha ilerlemiş olan devletlere karşı millî iktisadiyatın korunmasına karar verildi.
Aynı zamanda milletlerarası alışverişi düzenlemek için devletlerle ticaret antlaşmaları yapıldı. Böylece
devletin iktisadî işlere müdahalesini prensip olarak kabul eden devlet, ispirto, tütün ve daha bazı eşya
üzerine tekel koydu.
Başlangıçta korumacılık, sanayinin gelişmesini göz önünde bulundurmak suretiyle yapılmıştı. 1900
tarihine doğru Alman sanayisi çok ileri bir hale geldiği için sınaî korumacılık hafiflemiş ve ziraî
korumacılığa daha çok önem verilmiştir.
ALMANYA'DA ASKERİ TEDBİRLER VE DIŞ SİYASET
Birliğini sağlayan Almanya, Avrupa'nın en kuvvetli devletlerinden biri olmuştu; siyasî alandaki bu
değişi- nün komşu devletler tarafından iyi görülmediğini anlayan Almanya bir taraftan siyasî araçlara
başvurarak, 1882 tarihinde Avusturya ve bir müddet sonra İtalya'yla ittifak ederek konumunu
kuvvetlendirdiği gibi, diğer taraftan ordunun yeni ihtiyaçlarına göre hazırlanmasına büyük önem
verdi. Askerî masraflar yedi senelik ödenek kanunlarıyla tespit edildi. 1900 tarihlerine doğru deniz
kuvvetlerini artırmak için başlayan çaba, kısa bir zamanda Avrupa'nın en kuvvetli donanmalarından
birini Almanya'ya kazandırdı. Sanayinin gelişmesi üzerine sömürge âleminde yer tutmak isteyen ve bu
maksatla donanmasına büyük önem veren Almanya'nın denizlerle ilgili askerî hazırlıkları, İngiltere'yi
kuşkulandırdı; İngiltere, Rusya ve Fransa arasında Üçlü Anlaşma denilen bir uyuşma oldu. Böylece
Umumî Harp'ten evvel Avrupa devletleri karşılıklı iki cepheye ayrıldı.
FRANSA'DA ÜÇÜNCÜ CUHHURİYET 1851 senesinde zorla cumhuriyeti kaldırıp yerine imparatorluğu
geçiren, ilk zamanlarda papazlara dayanarak gericilik yolunu tutan, bir müddet sonra
hürriyetperverlik tasla280
TARİH
yan, iç bozgunluğu dış siyasetin başarılarıyla örtmeye çalışan III. Napol-yon (Res. 187) Alman Fransız
Savaşı sırasında düşürülmüş, imparatorluğun yerini bir millî hükümet almıştı. Bu hükümet,
Almanya'yla barış işini bitirdikten sonra devletin kesin şeklini tespite koyuldu. Muhafazakârlar krallık
rejimini canlandırmaya çabaladılarsa da bu çaba boşa çıktı. 1875 Anayasası hükümet şeklini
cumhuriyet olarak tespit etti. Üçüncü Cumhuriyet denilen bu idare zamanımıza kadar devam etmiştir.
Bariz vasıfları itibariyle üç kısma ayırabileceğimiz bu hükümet devresinin ilk zamanlarında
ilköğrenimin zorunluluğunu sağlayan kanunlar yapıldı. 1877 senesinde papazların saltanat
taraftarlarıyla birleşerek cumhuriyeti devirmek istemeleri üzerine cumhuriyetçiler saldırıya geçtiler;
Cizvitler gibi tarikata mensup papazların hükümetten izin almadan öğrenimde bulunmalarını bir
kanunla yasakladılar; Ayan Meclisi bu kanunu reddedince hükümet tarikatları Fransa'dan çıkardı,
manastırları kapadı, mekteplerden dini öğretimi kaldırdı, ilköğrenim parasız oldu, ruhanilerin
mektepleri denetlemelerine son verildi.
Cumhuriyeti kuvvetlendirmek için alınan tedbirlere Ayan Meclisi'nin muhafazakâr bir ruhla hareket
ederek karşı gelmesi üzerine, 1884 tarihinde anayasa değiştirildi, mansup âyanlıkları* kaldırıldı.
Cumhuriyetçilerden bir kısmı gelir üzerine çoğalan bir vergi konmasını, din ve devlet işlerinin
ayrılmasını, büyük iksitadî işlerin devlet tarafından yapılmasını istiyorlardı. Bu eğilimler, özellikle
toplumsal reform talepleri, çoğunluğun hoşuna gitmedi. Cumhuriyetçiler ikiye ayrıldı; ve bu yüzden
mecliste kendi başına çoğunluk sağlayamayacak duruma düştü.
1889'dan 1899'a kadar geçen senelerde ılımlı cumhuriyetçiler ve o tarihten sonra Umumî Harbe
kadar müfritler (radikaller) işbaşında kaldılar. Ilımlılar zamanında hükümet işi oluruna bırakmak
yolunu tuttu. Sosyalizm cereyanının kuvvetlendiğini ve radikallerin bu zümreyle iyi geçindiğini gören
ılımlılar saltanattan daha tehlikeli buldukları sosyalizme engel olmak için sağ cenah partilerine
meylettiler; böylece ayrılık tamamlandı. Üçüncü devrede durum değişti. İktidara gelen radikaller
papazlara karşı mücadeleye devam etti, ruhanî cemiyetlerin öğretim faaliyetinde bulunMansup âyanlıkları: Ayan memurlukları (Kaynak Yaymlan'nın notu).
l
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
281
ması mutlak şekilde yasaklandı. Bu yüzden papalıkla anlaşmazlık çıktı ve nihayet dünya ve din işleri
ayrıldı (1905).
İKTİSADÎ SİYASET VE TOPLUMSAL REFORM
Alman sanayisinin gelişmesini yakından takip eden
ve durumları güçleşen sanayici ve ziraatçıların baskısı karşısında hükümet serbesti siyasetini bırakarak
korumacılık usulünü takibe başladı (1892). Sanayi ve ziraat bundan büyük
yararlar sağladı.
Üçüncü Cumhuriyet devrinde yapılan reformlardan birini de geçinmek için çalışmaya muhtaç olan
sınıfların kaderini iyileştirmek için yapılmış olan kanunlar oluşturur; fakat bu eksik kanunların
uygulanması ve bir çalışma bakanlığının kurulması toplumsal dava ve talepleri susturamamıştır.
1850'DEN ZAMANIMIZA KADAR İNGİLTERE - Ticaret ve sanayi itibariyle başka devletlere üstünlüğü-
nü koruyan İngiltere bu devirde eskisine oranla daha çok halkçı bir idareye kavuşmuştur. Memleketin
siyasi eğilimlerini ifade eden partilere bu devirde üçüncü bir parti, İşçi Partisi eklenmiş ve memleketin
iç siyaseti bu yüzden birtakım değişmelere uğramıştır.
Bu devirde iç siyasetin başlıca iki meselesi Seçim Kanunu'nün değiştirilmesi ve İrlanda özerkliği
işleridir. 19. asrın sonlarına doğru da iktisadî sebeplerden doğmuş olan bir mesele, toplumsal reform
işi günün en önemli meselesi olmuştur.
Dış siyaset itibariyle, ayrı bir fasılda inceleyeceğimiz sömürgeler ve büyük sanayinin pazarlar ve çıkış
kapıları elde etmek işlerine verilen önem devam etmiş, bu yüzden Rusya, Fransa devletleriyle ciddi
anlaşmazlıklar çıkmış ve nihayet Almanya'nın ticaret ve sanayi âleminde, denizler trafiğinde korkunç
bir rakip konumuna yükselmiş olması, İngiltere Devleti'ni Rusya ve Fransa'yla olan anlaşmazlıkları
kesin veya geçici şekillerde birtakım anlaşmalara ve nihayet bu devletlerle birlikte Üçlü İttifak'a karşı
Üçlü Anlaşmayı kurmaya sevk etmiştir.
19. asrın birinci yarısında gördüğümüz reform faaliyeti, 1848'den 1867 senesine kadar bir durgunluk
geçirmiştir. İktisadî eğilimler itibariyle serbest ticaret sistemini tercih eden ingiltere, çeşitli devletlerle
bu esasa göre ticaret antlaşmaları yapmıştır. İç siyasetteki durgunluğa karşılık dış si282
TARİH
yaset büyük faaliyet göstermiş ve bu doğrultuda Osmanlı Devleti'yle birlikte Rusya'ya karşı Kırım
Savaşı'na girmiştir.
SEÇİM KANUNUNUN DEĞİŞMESİ Seçim kanununun değişmesi için İngiltere'nin her tara-ında kuvvetli
halk gösterileri oluyordu. İstenilen şey, seçim hakkının servetle sınırlı olmayan millî bir hak haline
getirilmesiydi.
1867 tarihinde yapılan reformlarla seçmek ve seçilmek için kanunun kabul ettiği servet oranı
indirilmiştir. Amaca tamamıyla ulaşmış olmasına rağmen, bu kanun özellikle işçilerin seçimlere
katılmasına imkân vermiş, daha sonra oyların gizli olarak verilmesi kabul edilince asilzadelerin seçim
üzerindeki etkisi eksilmiş ve bu değişimler siyasî partilerin nüfuz ve kuvvetine büyük etkiler yapmıştır.
1884 senesinde ileriye doğru bir adım daha atıldı. Ev sahibi oldukları vergi defterlerinde kayıtlı
bulunanlarla senede en az 10 lira kira veren bütün erkek vatandaşlara seçim hakkı verildi. Kadınlar,
ancak 1907 tarihinde belediye seçimlerine katılmak hakkını kazandılar.
Bunun için bu kanunlar da millî hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız bir şekilde elde edilmesini
sağlamıyordu. Genel oy usulü lehinde mücadeleye devam edildi. Fakat bu şekilde seçilenlerin sayısı
eskisine oranla çok artmış, İngiltere demokrat bir memleket halini almaya başlamıştır.
İRLANDA İŞLERİ
Çoğunluğu Katolik mezhebinde olan İrlandalılar, 19.
asrın birinci yansında demokratların yardımıyla Katolik dini aleyhindeki kanunların kaldırılmasını
sağlamışlardı. Fakat İngilizlerin elinde bulunan İrlanda topraklarının köylüye dağıtılması ve siyasi
özerklik davaları henüz halledilmemişti. Kendi toprağı üzerinde kiracı konumunda bulunan İrlanda
köylüsünün durumu kötüydü. Ziraatı koruyan kanunların kaldırılması ziraatçı olan İrlandalıları bir kat
daha sıkıntıya düşürmüştü. İngiliz hâkimiyeti altında bulundukça işlerin düzelmeyeceğini gören halk
özerklik ve bağımsızlık lehinde gösterilere başladı; gizli cemiyetler kuruldu. Bunun üzerine İngiltere
Hükümeti siyasî dilekleri bastırmak için iktisadî ve toplumsal dilekleri kabul etme eğilimine girdi.
İrlanda'da din ve devlet işleri ayrıldı. Resmî kilisenin arazisinden bir kısmı İrlanda kiliselerine verildi.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
283
İkinci bir kanun mal sahibinin köylüyü toprağından kovmak hakkını sınırladı. Fakat bununla iş bitmedi;
köylüler arazinin mülkiyetini istemekte devam ettiler; kanlı mücadeleler oldu. Nihayet 1903 tarihinde
köylüye toprağını satın almak hakkı verildi. Böylece göreli bir sükûn doğdu. İktisadî mücadele ikinci
safhaya girdi; fakat siyasî mücadele devam etti.
İngiliz parlamentosundaki İrlanda mebusları, iktidardaki partilerin çoğunluk için kendilerine muhtaç
bulunmalarından yararlanarak millî davalarını gerçekleştirmeye çalıştılar. İstenilen şey, eskiden
olduğu gibi ayrı bir hükümete ve millet meclisine sahip bir irlanda Devleti kurmak ve bu devleti şahsî
bir birlik bağıyla İngiltere'ye bağlı bulundurmaktı. Nihayet 1892 tarihinde Avam Kamarası bu dilekleri
kabul etti. Fakat Lortlar bu işe razı olmadılar; bu yüzden çıkan anlaşmazlık Lortlar Kamarası'nın
yetkilerinin sımrlanmasıyla son buldu ve 1921 tarihinde İrlanda, özerkliğine sahip bir devlet halinde
kuruldu.
İŞÇİ HAREKETLERİ VE TOPLUMSAL REFORM İngiltere'de büyük sanayiin çok gelişmesi, maddî re-fanın
artması ve büyük sermayelerin sınırlı ellerde toplanması, işçi hareketlerine sebep olmuştur. İktisadî
gelişme hareketindeki konumlarının önemini kavrayan işçilerin evvela cemiyetler kurmalarına izin
verildi; bu cemiyetlerin amacı ortak yardımla işçiler için emekliliği, kazaya karşı sigortayı elde etmekti.
1889'da bir işçi partisi kuruldu ve sosyalizm fikirleri yayılmaya başladı.
Bu hareketlerin başında bulunanlar bir taraftan arazinin millîleştirilme-sini istiyorlardı. Hükümet bu
eğilimler karşısında araziden bir kısmını asilzadelerden satın alarak köylülere dağıttı.
Diğer taraftan da çocukların çalışmasını düzenleyen, maden ocaklarında çalışma saatini sekize
indiren, hastalığa, kazaya ve işsizliğe karşı işçileri sigortalayan kanunlar yapıldı.
Nihayet çeşitli devletlerin millî sanayii korumaları ve Amerika ile Almanya'nın başarılı şekilde rekabeti
üzerine iktisadî serbesti usulü terk edilerek, korumacılık usulü kabul olundu.
284
TARİH
19. asırda ispanya ve ihtilaler 19. asrm ilk kısmında İspanya mutlakiyetle idare
olunan bir krallıktır, idareye hâkim olan unsurlar hükümdarın gazeteleriyle ruhanilerdir. Basın işleri,
kitapların incelenmesi, evlenme işleri kilise tarafından yapılır. Ortaçağdan kalma Cizvit teşkilatı ve
engizisyon mahkemeleri hâlâ faaliyetlerine devam etmektedir.
Büyük şehirlerdeki aydınlarla bağımsızlık savaşlarına katılmış olan zabitler bu durumdan memnun
değildir. Onların kışkırtmalarıyla 1820 senesinde ihtilal çıkmış, meşrutiyet ilan olunmuş, fakat Kutsal
İttifak'm kararıyla yapılan Fransız müdahalesi, bu hareketi sonuçsuz bırakmış ve mut-lakiyet 1833
senesine kadar devam etmiştir.
.
Bu tarihte miras meselesi yüzünden hanedan arasında çıkan anlaşmazlıkta, gericiler taht davası eden
Don Karlos tarafını tutmuş, hükümdar kraliçe hürriyetperverlere dayanmış ve kamuoyunu kazanmak
için 1834 tarihinde anayasa ilan etmiştir; fakat iktidara sağlam yerleştikten sonra gericiliği teşvik
etmekte o da tedreddüt göstermemiştir.
İspanya'da iç kavgalar, 1870 tarihine kadar devam etti. Bu müddet zarfında iktidar mevkiini işgal eden
muhafazakârlar ve hürriyetperverler, birkaç defa anayasayı arzularına göre değiştirdiler; birçok askerî
ayaklanma gerçekleşti. Nihayet 1868 senesinde kuvvetli bir isyan, saltanatı devirdi ve cumhuriyet ilan
edildi. Fakat gericiler galip geldiler, 1870'te krallık yeniden kuruldu. 1876 tarihinde, yeni bir anayasa
ilan edildi. Memleket işlerinde milletin denetimi biraz daha genişledi. Ancak kilisenin dünya işleri
üzerindeki nüfuzu hâlâ devam ediyor ve bu durum orduda ve gittikçe miktarı çoğalmaya başlayan
işçiler arasında memnuniyetsizlik uyardırı-yordu. Asrın sonlarına doğru iktidara gelen
hürriyetperverler birtakım reformlar yapmayı başardılar. Cezaî işler için jüri usulü, basın ve toplantı
hürriyetleri ve nihayet seçimlerde genel oy usulü kabul olundu. XIII. Al-fons'un idaresi zamanında
biraz daha ileri gidilerek devletin iktisadî işlere ve patronlarla işçiler arasındaki ilişkilere müdahalesi
kanunlarla tespit edildi. Kazaya karşı işçiler sigortalandı. Fakat alınan tedbirlerin yetersizliği ve iktisadî
buhran yüzünden memnuniyetsizlik devam etti. Göçler başladı. Katalonya gibi birtakım vilayetlerde
özerklik hareketleri görüldü.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
285
Bütün reform girişimlerine rağmen Umumî Harp'ten sonra bile hükümdarın ve kilisenin hükümet işleri
üzerindeki nüfuz ve müdahalesi devam ediyordu.
1898 senesinde Amerika'yla başlayan savaşta Küba ve Filipin adalarını terk etmek zorunda kalması,
İspanya'yı yakın yerlerde sömürge bulmaya sevk etmiştir; Afrika'da komşusu olan Fas'ın bir kısmını
işgal etti (19. asır sonları). Büyük Harp'te tarafsız kalarak para kazanmasına rağmen, iktisadî durum
gittikçe bozulmuş, İspanya'da nihayet halkçılık ve cumhuriyet hareketi galip gelerek, 1931 tarihinde
tekrar cumhuriyet ilan edilmiştir.
İSVİÇRE'NİN GELİŞMESİ VE TEŞKİLATI
İsviçre millî hâkimiyet prensibini iyi uygulamayı
başaran memleketlerden biridir.
1815 tarihli teşkilata göre, İsviçre 22 kantondan meydana gelen ve masuniyet ve tarafsızlığı devletler
tarafından sağlanmış bir birleşik heyetti. Dil ve din itibariyle birbirinden farklı milliyetlerin yaşadığı bu
kantonların her birisi özerk bir devlet oluşturuyor ve konfederasyon, bir dış saldırıya karşı yapılmış bir
ittifaka benziyordu. Birleşik heyetle ilgili işler, her hüküketin bir siyasî temsilcisinden ibaret olan bir
meclisçe görülüyordu. Elçi göndermek ve kabul etmek hakkı merkezî idareye verilmişti. Merkezî
idareye oranla yerel hükümetlerin yetkileri genişti. 19. asırda birlik hükümetiyle yerel hükümetlerin
karşılıklı ilişkileri değişti; merkezî hükümet kuvvetlendi, yerellik hisleri zayıf düştü ve İsviçre birleşik bir
devlet halini aldı. Diğer taraftan hürriyet ve halkçılık hareketi durmaksızın gelişti.
1830 tarihinde ortaya çıkan birtakım ihtilaller kantonlardan birçoğunu hürriyeti tatmin edici bir
şekilde anayasalarını değiştirmek zorunda bıraktı. Hürriyetperverlerin ve halkçıların baskısı karşısında
genel oy usulü, bir dereceli seçim, bütün vatandaşların medenî ve siyasî haklar itibariyle eşitliği, basın
ve din hürriyetleri kabul edildi.
1848 tarihinde kantonlar arasında ortaya çıkan bir savaştan sonra yeni bir anayasa kabul edildi. Bu
kanun eskiden yerel hükümetlere ait olan yetkilerden birçoğunu birlik hükümetine veriyordu. Yeni
teşkilata göre parla286
TARİH
mento, milletvekillerinden meydana gelen bir meclis ile birliğe dahil olan devletlerin ikişer
delegesinden meydana gelen bir birlik meclisini kapsıyor. Yedi kişiden meydana gelen icra heyeti ile
birlik mahkemesi üyeleri millet meclisi tarafından seçilir. Bazı kanunların uygulamaya konabilmesi ve
anayasanın değiştirilmesi için "milletin doğrudan doğruya oyunu almak" şarttır.
Dış işlerin, posta, gümrük idaresi, para basımı ve ölçü işlerinin düzenlenmesi ve idaresi birlik
hükümetine bırakılmıştır.
1874 tarihinde din ve dünya işleri ayrılmak suretiyle anayasa bir kere daha değiştirildi. Bu kanuna
göre öğrenim işleri eskisi gibi yerel hükümetler tarafından idare edilecektir; fakat öğrenim zorunlu ve
devlet mekteplerinde parasız olmuş ve mekteplerin ruhaniler tarafından denetlenmesine son
verilmiştir.
Bu yeni rejimin dikkate layık olan noktalarından birisi yerel ve merkezî hükümetler tarafından yapılan
kanunların, milletin oyu alındıktan sonra kanun niteliğini kazanmasıdır; diğeri de vatandaşlardan bir
kısmı tarafından gerçekleşen talep üzerine hükümetin kanun hazırlayarak milletin onayına sunmak
zorunda olmasıdır.
Son zamanlarda İsviçre'de de sosyalizm cereyanları kuvvet bulmuş, devletin iktisadî işlere müdahalesi
kabul edilmiş ve bir tür devletçilik hükümetin iktisadî programının esasını oluşturmuştur.
SÖMÜRGE İŞLERİ
16. asırdan beri Avrupa devletleri, siyasî ve iktisadî
hırslarla Avrupa'dan başka birtakım memleketlerde sömürgeler kurdular. Büyük sömürge sahibi
devletler, İspanya, Portekiz, Hollanda, İngiltere ve Fransa'ydı. Sömürge meselesi etrafında yaşanan
mücadeleler -İngiltere denizler üzerinde hâkimiyet kurduktan sonra-, İngiltere'nin bu alanda diğer
devletlere üstünlüğünü sağladı. Sınaî ve ticarî işlerde İngiltere'nin diğer Avrupa devletlerine oranla
daha ileride bulunması, bu memleketin sömürgelere diğer devletlerden daha çok önem vermesine
sebep olmuştu. Gerçekten sömürgeler sayesinde Avrupa devletleri kendi mamul eşyalarını istedikleri
fiyatla sömürgelerde satıyor, sömürgelerin hammaddelerini istedikleri fiyata satın alıyor ve bu ithalat
ve ihracat
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
287
işi hemen daima sömürgeye sahip olan devletin bayrağını taşıyan gemiler tarafından yapılıyordu.
19. asırda bütün Avrupa devletlerinde iktisadî ve sınaî devrim başladı, yani buharla işleyen
fabrikalarda çok ve ucuz eşya imal eder oldular; bu eşyaya pazar sağlamak, fabrikalara ucuzca
hammaddeler bulmak, millî sermayenin iktisadî gelişmesi geri kalmış olan memleketlerde birçok ticarî
ve sınaî işleri yapıp bu yüzden kazanç sağlamaya imkân vermek için birçok devlet sömürge işine
eskiden fazla önem verdiler; ilmen, iktisaden geri kalmış olan milletlerin elindeki
memleketlere'yayılmaya başladılar. Bu yayılma işi, evvela kapalı bir surette ve dostluk ve yardımcılık
şeklinde yapıldı; fakat sonraları, maksatlarını açığa vuran istilacı devletler, yerel idareler yerine kendi
hâkimiyetlerini kurdular.
Avrupa'da sanayi ilerledikçe sömürgelerin önemi arttı; sömürge olabilecek memleketlerse gittikçe
eksildi. Bu yüzden Avrupa devletleri arasında rekabet ve kavgalar çıktı; sömürge meselesi dünya
siyasetinin en önemli maddelerinden birini oluşturdu.
19. asırda siyaset ve iktisat açısından dünyanın çeşitli kıtalarına hâkim olmak, imparatorluklar kurmak
için en çok faaliyet gösteren devletler İngiltere ve Fransa'dır. Daha sonra bunlara Rusya ve Almanya
devletleri de katılmıştır.
AFRİKA'NIN PAYLAŞILMASI Kuzey Amerika'da, Avustralya'da sömürgeleri bulu- nan İngiltere, 19.
asırda Asya'da bir taraftan Hindistan üzerinde resmî bir surette hâkimiyet kuruyor, bu hâkimiyeti
doğuda Birmanya'ya, kuzeyde Tibet'e, batıda Bülücistan ve Afganistan'a doğru genişletmek için
uğraşıyor; diğer taraftan da Afrika'nın çeşitli parçalarına yerleşmeye çalışıyordu. Bu devamlı mücadele
sonucunda İngilizler 1886 senesinden itibaren Batı Sudan ve Nijer bölgelerine, 1890 tarihinde Doğu
Afrika'da Zengibar bölgesine yerleştiler; 1815'ten beri sahip oldukları Kap sömürgesine, 1902
tarihinde Transval ve Oranj kıtalarını eklediler.
Süveyş Kanalının açılmasından (1869) sonra, İngiltere Mısır'a yerleşmek için fırsat bekliyordu. Bir
taraftan Osmanlı Devleti'nin kuvvetsizliği,
288
TARİH
diğer taraftan Mısır Hıdivliği'nin kısa bir zamanda Mısır maliyesini iflasa sürüklemesi işi kolaylaştırdı.
Bir isyandan yararlanarak, 1882 tarihinde İngiltere Mısır'ı işgal etti. 1898 tarihinde bu işgal Mısır
Sudan'ına kadar genişletildi. Halbuki bütün bu kıtalar resmen Osmanlı İmparatorluğu parçalarından
sayılıyordu.
Fransızların Afrika'ya yayılması, 1830 tarihinde, Osmanlı ülkelerinden Cezayir'in işgaliyle başladı. 1857
senesinde bu işgali tamamlayan Fransızlar, 1881 tarihinde koruma altına alma yoluyla yine Osmanlı
İmparatorlu-ğu'na tabi Tunus'u ve ardından Fas'ın büyük bir kısmını kendilerine sömürge yaptılar.
Aynı zamanda Batı Sudan dolaylarını, Senegal kıtasını, Kongo'nun bir kısmını ve diğer birçok yeri de
topraklarına katarak Afrika'da kendilerine büyük bir hâkimiyet ve nüfus alanı yarattılar.
Almanlar da birliklerini ve sınaî gelişmelerini sağladıktan sonra Afrika'nın doğusunda ve
güneybatısında geniş ve zengin sömürgeler aldılar. İtalyanlar Afrika'nın kuzeydoğusuna yerleştiler.
1911 senesinde Osmanlı Devleti'nden Trablus ve Bingazi'yi aldılar. İspanyollar Fas'ın bir kısmını elde
ettiler. Kongo'nun büyük bir kısmı Belçika'ya verildi.
Afrika'nın paylaşımı işi kolay olmadı. Bu yüzden İngiltere'yle Fransa arasında ortaya çıkan anlaşmazlık
bir ara savaşa kadar varmak eğilimini gösteriyordu.
Nihayet 1905 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan genel bir anlaşma üzerine Mısır'da
İngilizlerin, Fas'ta Fransızların hâkimiyeti kararlaştırıldı. Fas'ın işgali üzerine Almanya ve Fransa
arasında çıkan mücadele 1905'ten 1911 tarihine kadar sürdü; Trablus'un işgali Osmanlı Devle-ti'yle
İtalya arasında Osmanlılar için talihsiz bir savaşa sebep oldu.
ASYA'DA RUS HAKİMİYETİNİN GENİŞLEMESİ Ruslar 1830 tarihinde koruma altına almak ve istila suretiyle Kafkasya'ya girdiler; 1864 senesine
kadar
devam eden bir mücadeleden sonra halkının çoğu Türk olan bütün Kafkasya'ya hâkim
oldular. Daha sonra Türklüğün beşiği Türkistan'a karşı saldırıya geçtiler. 1845 senesinden 1888
senesine kadar devam eden savaşlardan sonra Türkistan'ı istila ederek Afganistan sınırına kadar
geldiler; Hint yollarına hâkim oldular. Öbür taraftan Sihir'deki Rus nüfuzu Asya'nın doğu sahillerine
kadar uzatılmış, Amur ve Mançuri
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
289
dolaylarında sömürgeler kurulmuş ve buralar bir demiryoluyla merkeze bağlanmıştı (1901). Rus
istilası sırasında Sibir ve Türkistan kıtalarında yaşayan halkın çoğunluğu Türk ve Müslümandı. 1889
tarihinden itibaren Rusya, İran'ı da etkili bir şekilde koruması altına almış, memleketin ticarî ve
iktisadî işlerini idare etmeye başlamıştı. Rusların Uzakdoğu'ya doğru ileri hareketi Japonya'nın
direnişiyle karşılaştı.
1905 tarihli Rus-Japon Savaşı'ndan sonra Ruslar bu alandaki Japonya hâkimiyetini onaylamak zorunda
kaldılar; İran'a doğru genişleme siyaseti İngiltere'nin karşı harekete geçmesine sebep oldu; Afganistan
ve İran'da uzun zamanlar bu iki devletin siyaseti çarpıştı; ve hâlâ çarpışmaktadır.
Fakat Almanya 'nın karada ve denizler üzerindeki büyük gelişmesi, Alman sermayesinin Osmanlı
İmparatorluğu dahilinde bâzı ikitsadî işlere girişmesi, Bağdat hattını inşa ve bu hattı Basra'ya ve doğu
sınırına doğru genişletme girişimleri, İkinci Balkan Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devle-ti'nin paylaşımına
ait fikirleri yeniden canlandırdı ve Rusya'yla İngiltere arasındaki bütün anlaşmazlıkların çözümünü
kolaylaştırdı; 7907 tarihli bir anlaşmayla bu iki devlet İran'ı Kuzey ve Güney olmak üzere Rus ve İngiliz
nüfuz bölgelerine ayırdılar; Asya'da tarafların o tarihe kadar sağlamış oldukları çıkarları karşılıklı
olarak onayladılar; şimdilik bu alanda yeni bir harekette bulunmayarak bütün çabalarını AlmanAvusturya ittifakına karşı kullanmayı kabul ettiler. Fransa ise evvelce Rusya'yla ittifak yapmış
bulunuyordu.
Böylece İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki sömürge meselelerinden doğan anlaşmazlık nihaî olarak
çözülmüş ve Üçlü İttifak'a (Almanya, Avusturya ve İtalya) karşı Üçlü Anlaşma (İngiltere, Fransa ve
Rusya) kurulmuştur. Umumî Harp'ten sonra Üçlü Anlaşma devletleriyle onlara katılan İtalya ve Kuzey
Amerika devletleri Osmanlı Devleti'nin paylaşımına ait planlarını hayata geçirmek ve bu münasebetle
Türk milletinin kutsal haklarına saldırmak istediler. Fakat Türk milleti, ileride göreceğimiz gibi, Büyük
Reisi Ulu Gazi Hazretleri'nin idaresinde büyük bir bağımsızlık hamlesiyle saldırıyı püskürttü; anavatan
üzerinde millî hâkimiyet esasına dayanan ve çağdaş bir milletin her türlü siyasî, iktisadî, askerî,
kültürel ve diğer haklarına
sahip bir türk Cumhuriyeti kurdu Bağnazlık
ve cehaletten milli duygula290
TARİH
nn yoksulluğundan yararlanarak nüfuz alanlarını dünyanın dört tarafına yaymış olan sömürge
devletleri arasındaki rekabetler, böylece bir müddet için yatıştırılmış olmakla beraber, sömürge
meselesi nihaî olarak çözülmüş değildir. Millî hislerin gelişmesi karşısında, Avrupalıların yaşadığı
sömürgelere, Kana-da'ya, Avustralya'ya, Güney Afrika'ya özerklik vermek zorunda kalan İngiltere ile
diğer sömürge devletleri, bugün her tarafta, millî ve iktisadî çıkarlarının ayak altına alınmasına artık
tahammül edemeyen yerli halkın yerel özerklik hareketleriyle karşılaşmaktadırlar.
E. MEŞRUTİYET, GERİCİLİK VE DAĞILMA DEVRİ
SULTAN HAMİT İDARESİ İlkönce meşrutiyetle ve Meclisi Mebusan'la başlaidaresi, pek çabuk gerici bir ma-
yan Sultan Hamit
hiyet aldı; meclisi dağıttı, anayasayı unutturdu. Hatta anayasanın ilanında gayret ve inat gösteren
Mithat Paşa'yı, adilane olduğu çok şüpheli, olağanüstü bir mahkemeyle Abdülâziz'in katledilmesi
olayına karışmış1 saydırarak Taif Zindam'na attırdı.
Abdülhamit'in gericiliğine, Rus Savaşı iyi bir vesile oluşturdu. Savaş kargaşalığı, yenilgi ıstırapları
arasında, anayasayı2 ve Meclisi Mebusan'ı düşünecek çok adam yoktu. İlk Osmanlı Meclisi Mebusanı,
önce görevini kötü yapmamıştı; mebuslar işi pek ciddi tuttular. Uzun ve incelemeli nutuklarla nazırları
hayli hırpalıyorlardı. Nazırlar bu sıkı kontrolden pek memnun kalmıyorlarsa da görevlerine özen
göstermek zorunluluğunu duyuyorlardı. Sonraları iş karıştı; bazı mebuslar sarayla ilişkiye giriştiler;
bazıları nazırlarla, genel çıkarlardan çok şahsî çıkarlarını sağlayan şekilde uzlaşmalar yaptılar. Bu
durum meclisin normal çalışmasına engel oldu. Müs\ Abdülâziz tahttan indirilmesinden birkaç gün sonra kol damarları kesilmek suretiyle ölmüştü. Buna
bazıları intihar, bazıları katil dediler; mesele bugüne kadar tamamen aydınlanmış değildir.
Abdülhamit, Mithat Paşa'yı ve daha bazı kimseleri bu katil olayına karışmış diye Yıldız'da kurulan bir
mahkemede mahkûm ettirmiştir.
2 İlk Osmanlı anayasası, Fransa ve Belçika anayasalarından yararlanmak yoluyla birkaç kişi tarafından
oluşturulmuştu; bu kanun meclisi mebusanın görüşmesine sunulmamış, milletin onayına
kavuşmamıştı. Osmanlı Devleti'nin özellikleri dikkate alınmaksızın bütün anayasalarda bulunan
hükümleri içeriyordu.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
291
liiman olmayan mebuslar, imparatorluğun genel çıkarlarına, kavmî çıkarlarım feda edemiyordu.
Savaşın ilanı sıralarında meclis, siyasî ve özellikle malî durumu gereği gibi dikkate almadan, heyecanlı
bir hamiyet* göstermeye kalkıştı; savaşın gerçekleşmesini bu suretle hızlandırmıştı.
II. Abdülhamit anayasayı resmen kaldırmadı; fakat hükümlerini de asla uygulamadı. Tanzimat
Devri'nin ve Avrupa devletleri resmi kefaletinin Osmanlı bütünlüğünü koruyamadığı, son savaşla
ispatlanmıştı. Müslüman olmayanlara vaat edilen eşitlik, ne pratikte hakkıyla uygulanabilmiş, ne de
ümit edildiği gibi Müslüman olmayanları Osmanlı birliğine girmeye meylettirebilmişti. Tanzimatın en
yüksek merhalesi olan anayasa ve Meşrutiyet'in ilanı, o sırada Bosna-Hersek ve Bulgaristan
Hıristiyanlarının haklarını genişletmek amacıyla İstanbul'da toplanan konferans (1876) üyelerine
hiçbir ciddi etki yapmadı. Zaten Hıristiyanların bir kısmı artık Osmanlı idaresinden ayrılmışlardı.
Yapılan girişimlerin başarılı olmaması işbaşında bulunanları, Tanzimat ve Meşrutiyet aleyhine
meylettiriyordu; bu bir gericilik demekti. Fakat Abdülhamit gericiliğinin asıl sebebi, gerek kendisinin,
gerekse işbaşında bulunan devlet adamlarının, beylerin ve efendilerin mutlak idareye karşı geleneksel
bağlılıkları tve kontrolden hoşlanmayan tabiatları olmuştur. Dünyanın her tarafında ve her zaman
hâkimiyeti elde tutan zümreler, mutlak idareyi elden kaçırmak istemezler; ancak halk arasında doğan
karşı kuvvetlerdir ki, onları uzlaşmaya zorlar. Savaştan yorgun ve bitkin çıkan Osmanlı toplumu içinde
padişahın mutlakiyeti idaresine karşı koyabilecek oluşmuş bir kuvvet yoktu. Siyasî eğitimleri daha
ilerlemiş olan Hıristiyan tebaa ise, genel bir reformdan çok, kendi kavimlerinin yaşadığı bölgelerde,
özel reformlar yaptırarak bir an evvel imparatorluktan ayrılmaya çalışıyorlardı. Avrupa devletleri de
onlara yardım ediyordu.
Abdülhamit devrinin iç siyaseti, geniş ve düzenli bir hafiye** teşkilatıyla tebaanın her hareketini
gözetleyerek siyasî olaylara imkân vermemek esasına dayanıyordu. Hıristiyan tebaa Avrupa
devletlerinden koruma ve yardım gördükleri için Müslüman tebaadan daha az bir baskıya maruzdu;
buna karşı Müslümanların en doğal hürriyetleri bile sınırlanmıştı. Evlen: Hamiyet: Millî onur ve haysiyet (Kaynak Yayınları'nın notu). :* Hafiye: Gizli polis (Kaynak Yayınları'nın
notu).
292
TARİH
me ve sünnet düğünleri gibi en masum toplantılara bile hafiyeler girerlerdi. Nazırlar bile kendi
aralarında özel olarak görüşüp konuşmazlardı. Hafiyeler jurnal* vermedikçe maaş ve bağışa hak
kazanamayacaklarından, bir sürü yalan ve iftira uydururlar, Yıldız'a arz ederlerdi. Bu jurnalların verdiği
bilgilerle haklarında şüpheye düşülen şahıslar, açık yargılanmak şöyle dursun, iyice inceleme bile
yapılmaksızın, uzak vilayetlere, mesela Yemen'c, Fizan'a, Trablus'a sürülürdü. Bu hafiye idaresi,
büyücek şehirler halkını daimî korku içinde bulunduruyordu.
Söz ve yazı hürriyeti hiç kalmamıştı. Bazen en doğal bir söze akla gelmedik anlamlar verilir, söyleyenin
başı belaya uğratılırdı. Pozitif ve soyut ilimlere dair eserlerle aşk ve sevgiye ilişkin şiir ve hikâyelerden
başka bir şey yazılamazdı. Resmî ve gayri resmî bir hayli gazete vardı. Lakin gazetelerin hepsi
padişahın bağışlarıyla yaşar ve mevcut idareyi övmekten başka siyasetle ilgili yazılar
yayımlayamazlardı. Basın sıkı bir sansür altındaydı. Bazen sansürcünün hoşlanmadığı bir makale, bir
fıkra, hatta bir kelimeden bin anlam çıkarılarak, yazarın, gazete sahibinin ve hatta sansürcünün ceza
gördüğü olurdu. Sansürcünün kendisi de çoğunlukla hafiyeydi; yalnız resmî görevini yapmakla kalmaz,
yazarların fikrî eğilimlerini jurnallemeyi bir "kulluk görevi" bilirdi.
Abdülhamit, selefi Abdülâziz'in başına gelenlerden ibret alarak, İstanbul'un fikrî hareketlerini çok
dikkatle takibe koyulmuştu. Şahsî dokunulmazlığını korumak için Beşiktaş Sarayı'nı bırakıp Yıldız
Köşkü'ne çekilmiş ve etrafına bir fırka asker muhafız tayin etmişti.
Bu devrin dış siyasetinde esas, Avrupa devletlerinin Osmanlı ülkesindeki iktisadî çıkarlarını azamî
ölçüde sağlayarak siyasî statükoyu korumaya çalışmaktı. Onun için yabancıların maden işletmek,
demiryolu ve rıhtım inşa etmek, banka şubesi açmak, havagazıyla aydınlatma yapmak vesaire gibi
iktisadî girişimlere dair istedikleri imtiyazlar kolaylıkla verilirdi. Bu açıdan en önemli malî ve iktisadî
işler, yabancı sermayedarların ellerine geçiyordu. Bu imtiyaz meselelerinde saray ve devlet adamları,
bunların akrabaları, mensupları ve yabancı elçi, tercüman ve kâtipleri rüşvet, komisyon ve kâr payı
almak suretiyle bir hayli para kazanıyorlardı.
Jurnal: ihbar yazısı (Kaynak Yayınlan'nın notu).
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
293
19. asır başlarından beri durmaksızın gerileyen millî sanayi, Abdülhamit zamanında mahvolmak
derecesine geldi; mamul eşyanın hemen hepsi Osmanlı tüketicilerine artık Avrupa fabrikalarından
geliyordu. Ticarette Müslüman Osmanlıların payı pek az kalmıştı. Ziraî üretimlere bile yabancıların el
attıkları görülüyordu; tütün isi tamamen yabancıların kontrolü altına geçmişti.
Yıldız Sarayı, Abdülmecit ve Abdülâziz zamanlarına oranla daha az müsrif ve daha az zevk
düşkünüydü. O devirlerde olduğu kadar borçlanmalar yapılmadı, yapılanlar da o derece çarçur
edilmedi. Fakat çok fakir düşen halkın, 1877 Savaşı'ndan sonra malî kudreti büsbütün kırılmış, vergi
verme gücü pek azalmıştı. Bu açıdan malî dengenin sağlanması, düzenli bir bütçe yapılması ve hele
böyle bir bütçenin uygulanması zordu. Bütçe açığı, maaş sahiplerinin maaşlarının "ödenmeksizin
biriktirilmesi" ve devletin Müslüman tebaadan olan alacaklılarına borçlarının verilmemesi veya
geciktirilmesi yoluyla kapatılmaya çalışılıyordu. Bu idareimaslahata* bin entrika karışıyordu.
Kayınlanlar, yahut yeterli rüşvet verebilenler haklarını alabiliyorlar, hakkına ve devletin adaletine
güvenenler eli boş kalıyorlardı. İstanbul'da ve vilayetlerde Yıldız'a mensup olanlar hem maaşlarını
oldukça düzenli alırlar, hem de çabuk yükselirlerdi. Hele saray muhafızı olan fırka zabitan ve erleri
düzenli maaş aldıkları gibi, sürekli olarak "padişah bahşişleri"yle de "ödüllendilirlerdi". Halbuki diğer
memurların, asker ve zabitlerin senede dört-beş aylıkları "ödenmeden birikirdi".
DÜYUNU UMUMİYE İDARESİ Son Osmanlı-Rus Savaşı'ndan evvel Osmanlı Devle -ti'nin borcu 300
milyon Osmanlı altın lirasına yaklaşmıştı. Abdülâziz'in son zamanlarında bu büyük borcun faizini bile
tamamen ödemek mümkün olamadığından, faiz miktarının yüzde 50 indirimle ödeneceği ilan
olunarak, büyük bir çoğunluğu yabancı (Fransız, İngiliz vesaire) olan alacaklıların devlete düşmanlığı
kazanılmıştı. Bu zorunlu fakat siyasî olmayan hareket, zaten son senelerin siyasî olayları dolayısıyla
Osmanlılara taraftar olmayan Batı Avrupa kamuoyunu büsbütün Osmanlı Devleti aleyhine çevirmişti.
Berlin Kongresi'nde, Osmanlı hazinesinden alacaklı olan yabancıların, yani Osmanlı tahvilâtı (borç
senetleri) sahiple1 İdareimaslahat: Bir işi, gerektiği gibi değil de, günün şartlarına göre yapma; işi oluruna bırakma
(Kaynak Yayınları'nın notu).
294
TARİH
rinin zarardan korunması için uzun uzadıya görüşmeler cereyan etmiştir. Bu görüşmelerden çıkan
sonuçlar üzerine Avrupa devletleri Babıâli'ye bazı tavsiyelerde bulundular; Babıâli'yle aralarında bir
hayli haberleşme ve görüşme oldu. Nihayet 1882 senesinde, Osmanlı Hükümeti "Düyunu Umumiye
İdaresi" denilen bir müessesenin kurulmasına rıza göstermek zorunda kaldı. "Düyunu Umumiye
İdaresi" yabancı alacaklıların birkaç vekiliyle Osmanlı alacaklıların bir vekilinden meydana gelen bir
meclisin idaresi altında birçok memurdan oluştu. Bütçesi Osmanlı nezaretlerinden daha kabarık olan
bu muazzam müessese, Osmanlı Hükümeti'ni karıştırmayarak devlet gelirlerinin önemli bir kısmını
(pul, içki, tuz, ipek, balık ve av vergisiyle seçkin vilayetlerin sabit vergilerini) doğrudan doğruya tahsil
ediyor ve bu gelirlerle devletin borçlarını faiz ve anaparalarıyla ödemeye uğraşıyordu. Düyunu
Umumiye İdaresi, alacaklıların Osmanlı Hükümeti'ne güvensizliklerini gösteren ve hükümeti kısmen
iflas etmiş sayarak vesayeti altına alan bir müessese demekti. Yukarıda sayılan devlet vergilerini
toplamak için, Düyunu Umumiye'nin vilayetlerde de teşkilatı vardı. Kısacası Düyunu Umumiye
İdaresi'nin kurulmasıyla devlet içinde devletin resmî dairelerinden bağımsız ve imtiyazlı bir oluşum
meydana gelmiş ve devletin bütün gelirlerini toplamakta tam bağımsızlığı eksilmiş oluyordu.
ERMENİ GİRİT VE MEKODANYA MESELELERİ
Osmanlı Devleti, Berlin Antlaşması'nda Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde reform yapmayı üstlenmişti.
Ermenilerden bazıları oralarda yapılan reformları yeterli görmediler. Bağımsız bir hükümet kurma
emeline kapıldılar ve 1888'den itibaren ihtilalci komiteler kurarak, Muş dolaylarında ihtilal çıkardılar
(1895). Hatta İstanbul'da bile bombalarla bazı dairelere saldırdılar (1896). Abdülhamit Hükümeti bu
hareketleri şiddetle bastırdı ve Avrupa devletlerinin müdahalelerini de zararsızca bertaraf edebildi.Çünkü Ermenilerin millî hareketlerini kendi çıkarlarına da aykırı gören Rusya, bu meselede Babıâli'ye
siyasî yardımda bulunmuştu.1
l Rusya'nın idaresi altında bir hayli Ermeni vardı. Onların bazıları Rus ihtilal cemiyetlerine girerek çarlık
rejimi aleyhine hareket ediyorlardı; bazıları da o vasıtayla Rusya'da özerk veya bağımsız bir Ermeni
devleti kurmaya çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesine girip ihtilal çıkaran Ermenilerin bir kısmı Rusya'dan
gelmişti.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
295
Müslüman olan ve olmayan halkının hemen hepsi Rumca konuşan Girit Adası'mn Hıristiyan unsuru,
1866'da Osmanlı idaresi aleyhine isyan çıkardı; bu isyan uzun ve çetin askerî hareketleri gerektirmişti.
Nihayet o zamanın sadrazamı Âli Paşa bizzat adaya gitti; Girit Rumlarına bir tür imtiyazlı idare vererek
isyanı yatıştırmıştı. Fakat adanın Müslüman ve Hıristiyan unsurlan arasındaki nefret ve kavga da
devam edip duruyordu. 1890'a doğru karışıklıklar arttı. 1897'de Yunanistan'dan bir müfreze gelip
Girit'in Yunanistan'a katıldığını ilan etti.1 Buna karşı Osmanlı İmparatorluğu da 18 Nisan 1897'de
Yunanistan'a savaş ilan etti.
Bir ay kadar süren bu küçük savaşta, Ethem Paşa'nın kumanda ettiği Osmanlı ordusu Dömeke
Meydan Savaşı'nda Yunan ordusunu ezerek, Atina'ya doğru ilerlemeye başlayınca, Avrupa devletleri
müdahale ettiler. Kazanılan zafer bu müdahaleden dolayı Osmanlılara pek az bir çıkar sağladı; savaşın
bütün kazancı önemsiz bir sınır düzeltimiyle 4 milyon lira kadar savaş tazminatından ibaretti. Mağlup
Yunanlılar ise Girit'in özerkliğini ve Girit'e genel vali olarak kral hanedanına mensup bir prensin
tayinini kazandılar.
Babıâli, Berlin Antlaşması'nın bir maddesiyle, Osmanlı İmparatorlu-ğu'nda kalan Rumeli
vilayetlerinde, Girit Adası teşkilatına benzer bazı düzenlemeler yapacağını taahhüt etmişti. Bulgarlar,
Sırplar ve Rumlar, ırktaşlarının yaşadığı Rumeli'de, özellikle Makedonya vilayetlerinde çeteler kurarak,
oraların asayişini bozup, Berlin Antlaşması'nın bu maddesine dayanarak yabancı devletlerin
müdahalelerini çekmeye ve sonuç olarak buraları kendi memleketlerine katmaya çalışıyorlardı.
1895'ten itibaren Makedonya'da çete faaliyetleri artmıştı; Avrupa devletleri arasında birçok görüşme
oldu. Babıâli valilerin üstünde bir yetkiyle Hüseyin Hilmi Paşa'yı genel müfettiş olarak gönderdi; ve
yabancı zabitlerin idaresi altında Müslüman olan ve olmayanlardan meydana gelen bir jandarma
teşkilatı yaptı. Bu reformları yeterli görmeyen Avrupa devletleri, kendileri tarafından tayin edilen
mülkî memurları ve malî müfettişleri de Babıâli'ye tehditle kabul ettirdiler (1905). Fakat çetelerin
boğuşmaları devam ediyordu. Nihayet 1908'de Rusya imparatoruyla İngiliz kralının Re] Bu sırada Osmanlı-Yunan savaşına engel olmak için İngiltere, Fransa, Rusya ve italya, Girit'e
donanma sevk etmişlerse de, bu müdahaleden bir sonuç çıkmamıştır.
296
TARİH
val görüşmesi üzerine Babıâli'ye bildirilen program, Makedonya'dan Osmanlı idaresinin tamamen
kalkması mahiyetindeydi.
ABDÜLHAMİT DEVRİNİN SİYASİ FİKİRLERİ VE YENİ
OSMANLAILARIN İKİNCİ FAALİYETİ
Osmanlı devlet adamları ve aydınlarına göre Tanzimat Devri'nin esas fikri, Müslüman olan ve olmayan
tebaaya hukuki eşitlik ve refah sağlayarak, butun
Osmanlı tebaasını bir milletin fertleri gibi birbirleriyle kaynaştırmaktı; bu takdirde tebaa yabancı devletlerin korumasını istemeye gerek duymayarak,
imparatorluktan ayrılıp özerk veya bağımsız devletler kurma emelinden vazgeçecekti. Olgular, bu
emeli gerçekleştiremedi; yani Tanzimat başarılı olmadı. Yeni Osmanlılar bu başarısızlığı, hükümetin
halk tarafından kontrolsüz idaresine yorarak hürriyet ve meşrutiyet talebinde bulunmuşlardı; fakat
ilan edilen anayasa ve toplanan Meclisi Mebusan da dağılmaya engel olamamıştı: Rus Savaşı sırasında
Hıristiyan tebaa Osmanlılık idealine bağlılığını pek az gösterdi. İlk meşrutiyet devrindedir ki, Osmanlı
memleketleri en büyük bir paylaşıma uğradı. Hürriyet ve meşrutiyet fikrinin en hararetli taraftarları
bile bu olaylardan sonra inançları sarsılarak, kararsızlığa uğramışlardı. İlk Yeni Osmanlıların
amaçlarında bazı belirsizlikler vardı. İçlerinden bazıları İslam dinine, Müslüman tebaaya, hatta bütün
dünya Müslümanlarına çok önem vererek, Osmanlılık fikrine karşı gelen görüşlerde bulunuyorlardı.
Osmanlılık idealinin meşrutiyet rejimiyle de gerçekleştirilmesine imkân bulunmadığı olaylarla
görülünce, İslamlık ve Müslümanlar birliği fikrine daha çok sarılındı. Ziya Paşa ve Namık Kemal,
İstanbul'a döndükten, özellikle meşrutiyet tecrübesi başarısızlığa uğradıktan sonra, Müslüman olan ve
olmayan tebaanın eşitliğine dayalı bir meşrutiyetle imparatorluğu korumaktan çok İslam halifeliğine
sahip Osmanlı padişahlığının, bütün dünya Müslümanları kuvvetine dayanarak memleketi koruması
hayaline saptılar. Bu fikir, Abdülhamit ve danışmanları tarafından işlendi. Ve hatta uygulanmak
istendi. Abdülhamit, içeride ve dışarıda Müslümanlığa fazla önem verir göründü.
Lakin çok dağınık, maddî ve manevî medeniyet itibariyle Hıristiyan Avrupa kavimlerinden geri kalmış
ve hemen hepsi o kavimlere mahkûm
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
297
olmuş Müslümanların, Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıcılığını sağlamakta ciddî bir yardımları
olamazdı. Başta Fransızların, sonra İngilizlerin sömürmeye çalıştıkları halifelik fikri, Abdülhamit
tarafından Osmanlı Devleti çıkarına kullanılmak istenildiyse de, Avrupa devletlerinin düşmanlığını ve
içeride Müslüman olmayan tebaanın ayrılmak arzularını güçlendirmekten başka bir şeye yaramadı.
Abdülhamit devrinin keyfî, başarısız, şerefsiz ve sıkıcı idaresi Osmanlı Müslümanlarının bir kısım genç
aydınlarını muhalefete sevk etmiştir. Bunlar da Yeni Osmanlılar -ikinci bir tabirle Genç Türkler- namını
aldılar. Hafiye ve polislerin gözetim ve takiplerine rağmen içeride biraz örgütlenmeyi ve yabancı
memleketlerde serbest ve eleştirel gazeteler çıkarmayı başardılar; 1897'ye doğru, bu hareket hayli
ciddiyet kazandı. Osmanlı Hükümeti, bunlarla epey uğraştı; bazen yumuşaklıkla, bazen şiddetle
bunların ortadan kalkmasına çok çalıştı; fakat tamamıyla başarılı olmadı. Ermeni olayları, Girit ve
Makedonya isyanları, maliyenin bozukluğu, özellikle maaşların düzenli çıkmaması, idarî bozukluklar,
suiistimaller, kayırmalar vesaire Abdülhamit idaresine karşı Genç Türklerin eline çok keskin eleştiri ve
saldırı silahları veriyordu. Bir ara Paris'te bulunan Genç Türklerin bir kısmı Ermeni ihtilal komiteleriyle
uyuşarak, Batı devletlerinin müdahalesini talebe kadar vardılarsa da, diğer bir kısım Ermenilerle
anlaşmayı ve müdahale talebini reddetmişti; bundan dolayı Avrupa'daki Genç Türkler ikiye
ayrılmışlardı (1900).
Avrupa'da bulunan ve propagandadan başka bir şey yapmak ellerinden gelmeyen Genç Türklerin
programı Mithat Paşa Anayasası'm canlandırmakla özetlenebilirdi. Son çağ Avrupa tarihini iyi
incelemeyen ve dikkatle takip etmeyen Genç Türkler, bu kanunun uygulanmasından ciddî bir fayda
çıkmamış olmasını, padişahın despotluğu yeniden kurmak fikrine yoruyorlardı ve değişik unsurların
karışımı olan Osmanlı tebaasının 20. asır başlarında bile kaynaşıp bir millet oluşturması hayaline hâlâ
kapılıyorlardı. Yeni Osmanlıların Ermenilerle anlaşmaya ve yabancı devletlerin müdahalesini talebe
muhalif olan kısmı "Terakki ve ittihat Cemiyeti" adını almıştı.
298
TARİH
Paris'te bulunan ve üç beş kişiden ibaret olan bu "Terakki ve İttihat Ce-miyeti"nin memleket içinde
ciddî hiçbir etkisi yoktu.
12 Ocak 1905'te öğrenimini tamamlayan Erkânı Harbiye Yüzbaşısı Mustafa Kemal Bey (Res. 188),
mevcut idareyi, daha mektepteyken eleştirerek, Abdülhamit'in dikkat ve düşmanlığını çekmişti.
Mektepten çıktığı gün tutuklanıp günlerce Yıldız'da ve Abdülhamit'in işitebileceği bir durumda
sorguya çekildikten ve aylarca tutukluluktan sonra Suriye ordusuna sürülmüştü. Orada fikrine uygun
arkadaşlar buldu ve Ekim 1906'da Şam'da idarenin değişmesini hedefleyen gizli bir cemiyet kurdu; bu
cemiyete "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" adını verdi. Cemiyetin faaliyetini Rumeli'ye de yaymak için,
Mısır ve Yunanistan yoluyla gizlice Selanik'e gitti; orada cemiyetin bir şubesini açtı. Bu şube Selanik'te
"Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" adıyla tanındı. Mustafa Kemal Bey'in Selanik'ten tekrar Suriye'ye
dönmeye mecbur edilmesinden sonra, tanınmış olduğu sanılan bir unvandan yararlanmak amacıyla,
Paris'ten gelen birinin teşviki üzerine bu isim yerine "Terakki ve İttihat" unvanının kullanılması
Selanik'te tercih edildi. Bu cemiyetin Suriye'nin bazı yerlerinde, Beyrut ve özellikle Yafa ve Kudüs gibi
şehirlerde daha çok askerler arasında şekillenmesi sağlandıktan sonra Mustafa Kemal Bey, kolağası
olarak tekrar Makedonya'ya gelmiş ve merkezi Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu Müşiriyeti Erkânı
Harbiyesi'ne dahil olarak cemiyet içinde faaliyet göstermek fırsatını bulmuştur. Bu faaliyet
Meşrutiyet'in ilanına kadar ve ondan sonra da bir müddet devam etmiştir. Mektepli aydın zabitler,
erkânı harbiye zabitleri bu cemiyete giriyorlardı. Özel durumu yukarıda anılan Makedonya'da
toplanmış ordunun, genç ve aydın zabitleri arasında cemiyete dahil olanlar çoktu. Daha sonraları
cemiyetin isminde sözcüklerin yeri değiştirilerek Meşrutiyet'in ilanı sıralarında "İttihat ve Terakki
Komitesi" unvanı yaygınlaştı. İttihat ve Terakki Komitesi'nin oluşmasında imparatorluğun genel
durumu ve Makedonya'nın özel durumu önemli birer etken olmuştur. Makedonya'nın Yıldız
casuslarından bir dereceye kadar masun idaresi de bu teşkilatın bir derece serbest gelişme ve
faaliyetine uygun bir çevre oluşturuyordu.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
299
MAKEDONYA'DA BULUNAN III. ORDUNUN MEŞRUDİYET
Reval görüşmesinde Rusya ve İngiltere hükümdarçı-
lan arasında Osmanlı idaresinin Makedonya'dan
karılmasına kararlaştılınca, Makedonya'da İttihat ve
Terakki Komitesi merkez ve şubeleri açıktan açığa
isyan ederek, Yıldız'a ve Babıâli'ye telgraflar yağ- dırdılar ve 1876 Anayasası'nın yürürlüğe konulmasını, yani meşrudiyeti idarenin uygulanmasını talep ettiler. Bu harekete direnemeyeceğini anlayan
Sultan Hamit, aldatıcı bir zihniyet ve maksatla, resmen kaldırılmamış olan anayasanın uygulanacağını
vaat ve ilan etmek zorunda kaldı (23 Temmuz 1908); Meclisi Mebu-san toplandı, bu suretle Osmanlı
İmparatorluğu'nda İkinci Meşrutiyet devresi başladı.
İlk defa Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kuran ve yukarıda söylediğimiz gibi Selanik'e geldikten sonra
bilfiil Terakki ve İttihat içinde çalışan Mustafa Kemal Bey, memlekette büyük ve radikal bir değişikliğin
gerekliliğine inanıyordu. O, varmak istediği hedefi daha o zaman tayin etmişti. Bunun için her şeyden
evvel Meşrutiyet inkılabını yapmış olan ordunun aslî görevine dönerek yakın tehlikelere maruz
bulunan vatanın savunulmasına hazırlanması ve başka -özellikle siyasî- hiçbir şeyle uğraşmaması
fikrini ortaya koydu ve bunun savunucusu oldu. Fakat kendisinin fikir ve kanaatleri İttihat ve Terakki
Cemiyeti'nin başka reislerinin fikir ve kanaatleriy-le uyuşmadı. Mustafa Kemal Bey'e muhalif ve karşı
olanlar diyorlardı ki, "İttihat ve Terakki'nin esas temeli ordudur; Mustafa Kemal Bey cemiyeti bu
temelden mahrum ederek yıkmak istiyor". Mustafa Kemal de diyordu ki, "inkılabı yapan oluşumun
esası ordudur; fakat bundan sonra devleti idare etmekte ve vatanı korumakta temel olması lazım
gelen, doğrudan doğruya devleti belirli siyaset dairesinde idare edebilecek unsurlardır. Bu unsurlar
ordu mensupları ve özellikle ordunun bütün kademeleri arasında tartışma kabul eder bir sıfat ve
mahiyet alamaz ve almamalıdır. Yoksa idarede düzen, orduda disiplin, memlekette sükûn sağlamanın
imkânı bulunmaz." Mustafa Kemal'in bu görüşte ısrarını gerektiren diğer bir yön de vardı ve o da
şudur: Gerçekten herhangi bir kahramanlık eseri göstermiş olan herhangi bir zabit, devlet idaresinde,
vasıfları ne olursa olsun, her300
TARİH
hangi bir devlet adamını kendinden küçük görüyordu. Bunun, memlekette ve orduda anarşiyi ifade
ettiğinde esasen şüphe etmemek doğaldı. Halbuki Reval görüşmesi sonucunu bertaraf edecek olan
tedbir, elbette bu anarşinin bir komite çıkarı adına devlet otoritesini kıracak şekilde sürdürülmesi
olamazdı.
Bu yolda birçok mücadeleden sonra Mustafa Kemal, artık anlamsız bir mahiyet alan ve sonu
gelmeyen ve gelmeyecek olan günlük politika cereyanlarından çekilerek asıl felaketlere karşı her türlü
çare ve tedbirin esası olan Türk ordusu içinde asker olarak kalmayı tercih etti.
Askerin siyasetten ayrılmasının gerçek lüzumuna karşı olanlar, bunda isabetsizliklerini görmek için çok
beklemediler. Gerçekten, İstanbul'da meşrutiyet muhafızı diye, meşrutiyet timsali Meclisi Mebusan
etrafında bırakılan, hatta Rumelili kıtalar, halifenin bağnazlık aleti olmakta gecikmediler. Derhal din
adına, hürriyetperverleri İstanbul'da boğazlamaya başladılar (13 Nisan 1909). İstanbul'da kanlı bir
facia oldu. "31 Mart Olayı"1 denilen bu kanlı olay üzerine Selanik'te bazı zabitler arasında bir
duyarlılık başladı. O tarihte Makedonya Ordusu kumandanı, Bağdatlı Mahmut Şevket Paşa'ydı. Gerek
Mahmut Şevket Paşa ve gerek diğer kumandanlarda hiçbir girişim fikri görülmüyordu. Selanik'te Redif
Fırkası Erkânı Harbi olan Mustafa Kemal Bey, bu fırkanın kumandanı Hüsnü Paşa adlı bir zatı, Mahmut
Şevket Paşa'nın yanına gidip onu faaliyete geçirmeye teşvik etti. Aynı zamanda kendisi de ordu Erkânı
Harbiyesine gitti ve oradaki reisleri İstanbul'a bir kuvvet sevk ederek isyanı bastırmak gereğine ikna
etti; kendisi gidecek olan kuvvetin Erkânı Harp reisliğini üstlendi. Gidecek olan kuvvetlerin kadrosunu
tespit ederek onun hazırlığına başladı. Bu kuvvete Hüsnü Paşa'nın kumanda etmesini rica etti. Bizzat
Mahmut Şevket Paşa'yla da görüşerek görüşlerini kabul ettirdi. Edirne'den bir fırka kadar kuvvetin
Makedonya kuvvetiyle birleşmek üzere harekete geçirilmesi için Edirne kumandanlanyla da
haberleşilerek o da sağlandı. Bu suretle "Hareket Ordusu" adını alan kuvvet Hüsnü Paşa'nın
kumandası altında İstanbul surlarına dayandı. Bundan sonradır ki, Mahmut Şevket Paşa İstanAylarm eski hesabına göre 13 Nisan, 31 Mart'a rastlıyordu.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
301
bul üzerine hareketin başarıyla gerçekleştiğini görerek, kendisi de Selanik'ten kalkıp Hareket
Ordusu'na katıldı.
Hareket Ordusu Meşrutiyet'e karşı ayaklananları mağlup ederek, İstanbul'u gencilerden temizledi; bu
olayda ilgisi tespit edilen //. Abdülhamit'i de tahttan indirip yerine V. Mehmet'i geçirtti.
BULGAR, GİRİT VE BOSNA HERSEK MESELELERİ
İTALYANIN TRABLUSGARP'I TOPRAKLARINA
KATMASI VE BALKAN SAVAŞI
Osmanlı Devleti'nde meşrutî idarenin kararlaştınl- masıyla beraber, Giritliler Yunanistan'a katılmak
is-
tediler. Bulgaristan Doğu Rumeli'yi, şekle ait bazı
hususiyetlerini de kaldırarak, tamamen kendisine
bağladı ve bağımsız krallığını ilan etti. Avusturya- Macaristan İmparatorluğu hukuken yalnız askerî iş-
gali altında bulunup, fiilen bir vilayeti hükmüne geçen Bosna ve Hersek'i resmen topraklarına kattı (1908).
Berlin Antlaşması imzalanırken Osmanlı İmparatorluğu'ndan bir şey koparmamış olan İtalya, öteden
beri Trablusgarp'ı istila etmek emelindey-di (Harita. 19). Abdülhamit zamanında birkaç defa buraya
asker çıkaracağından korkulmuştu. Osmanlı Devleti'nin buhranını o da fırsat bilerek Trablusgarp'a bir
donanmayla bir ordu sevk etti ve orayı işgale girişti (1911). Trablusgarp'taki Osmanlı askerî fırkası
zayıftıysa da, İstanbul'dan muktedir bir hayli genç erkânı harp zabiti giderek Trablus, Bingazi ve
Derne'de savunmayı düzenleyip idare ettiler. Binbaşı Mustafa Kemal Bey de (Res. 189) takma ad
kullanarak (gazete muhabiri Şerif Bey belgesiyle) Mısır üzerinden Afrika'ya girdi ve Derne kuvvetlen
kumandanlığını üstlendi. İtalya, Trablus'un sahil şehirlerini, donanma toplarının sayesinde zapt
ederek koruyabiliyorduysa da içerilere doğru ilerleyemiyordu.
Osmanlı Meşrutiyet Hükümeti Trablusgarp meselesiyle meşgulken, imparatorluk aleyhine Balkan
İttifakı yapıldı. Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunan devletleri Osmanlı Devleti aleyhine
uyuşmuşlardı; amaçlan Osmanlı hâkimiyetini Avrupa'dan atarak, Balkanlar'daki Osmanlı vilayetlerini
aralarında paylaşmaktı. Bu yeni durumun ortaya çıkması üzerine Osmanlı Hükümeti İtalya'yla Uşi
Antlaşması'nı (15 Ekim 1912) imzalayıp Trablus'u terk etmekten başka çare bulamadı.
302
TARİH
Balkanlı müttefiklerle Osmanlı Devleti arasında açılan savaş, başta Osmanlı ordularının yenilgisiyle
son buldu; Bulgarlar Çatalca hattına kadar ilerlemişlerdi (Kasım 1912).1
Bingazi'de bulunan Binbaşı Mustafa Kemal Bey, vatanın uğradığı bu felaketlerin ancak bir kısmını
haber alabildi ve derhal Avrupa yoluyla Romanya üzerinden İstanbul'a geldi. Zaten Afrika'da yapılacak
bir şey kalmamıştı. Durumu işittiğinden daha kötü buldu; bununla beraber savaşan orduda hizmet
istedi. Akdeniz Boğazı Mürettep kuvvetinin Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne tayin ettiler.
Osmanlı'dan kalan Rumeli vilayetlerinin paylaşımında müttefikler uyuşamadılar, Bulgarlarla Sırplar ve
Yunanlılar arasında bir savaş açıldı. Bundan yararlanan Osmanlı ordusu, ilerleyip Edirne'yi geri aldı.
Edirne üzerine ileri harekette, Bulayır Kolordusunu, Erkânıharbiye Reisi sıfatıyla düzenleyen ve idare
eden Binbaşı Mustafa Kemal Bey'di. Edirne'ye ilk giren kıta, bu kolordunun süvari tugayıydı. Mustafa
Kemal Bey, Mürettep Kuvvetin Erkânıharbiye Reisi iken, Çanakkale Boğazının savunulması şartlarını
incelemeye de fırsat bulmuştu. Dünya Savaşı'nda büyük başarılar elde ettiği zaman bu incelemelerin
faydası olacaktır. Nihayet Doğu Trakya Osmanlı Devletinde kalmak ve başka Rumeli vilayetleri
Balkanlılara terk edilmek üzere barış yapıldı (1913 ve 1914 İstanbul ve Atina Antlaşmaları).
İKİNCİ MEŞRUDİYET DEVRİNDE BAŞLICA İÇ OLAYLAR
Anayasa ilan olunup meşrutî idare kararlaştmlınca,
Bu kadar dış sorunlara rağmen meşrutiyet hükümeti
bazı reformlar yapmak girişiminde bulundu.
Anaya- sayı, padişahın haklarını azaltacak ve halkın haklarını artıracak şekilde değiştirdi. Öğrenim
işlerine önem verdi; Avrupa'ya çokça öğrenci gönderdi; medreselerin düzenlenmesine çalıştı. Malî ve
adlî reformlar için Avrupalı uzmanlar aldı. Fakat ciddî bir iş yapamadı. Hele malî siyasetinde, bir
süredir sakınmaya çalışılan borçlanmayla geçinBalkan Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin scierber ordusu 598 000 ve müttefik Balkan-lar'ın seferber
orduları toplamı 568 000'di. Osmanlı ordusu kötü idare edilmek yüzünden sayıca ve manevî kuvvetçe
üstünlüğüne rağmen mağlup olmuştur.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
303
mek usulünü ele alarak, zaten tahammül olunmaz bir dereceye gelen faiz yükünü daha çok
ağırlaştırıyordu.
Meşrutiyet devrinin iç siyasetinde en çok göze çarpan olaylar Mebusan Meclisi'nde ve toplumsal
çevrede pek had bir şekil almış olan fırka kavgalarıdır. Esası Türk-Osmanlılardan meydana gelen ittihat
ve Terakki Fırkası, Türk olmayan Müslümanlarla Müslüman olmayanları fazla içeren İtilaf ve Hürriyet
Fırkası'yla ve Rum, Ermeni, Arap, Arnavut millî fırkala-nyla durmaksızın çarpıştı. Bu mücadelelere ordu
da müdahale ettiriliyordu. Bu suretle ordunun siyasete karışması gibi çok zararlı bir çığır açılmıştı.
Kavimler arasındaki kavgalar, meclis duvarlarının dışına çıkarak, Arnavut, Ermeni, Arap ve hatta Kürt
meseleleri ortaya çıktı. İttihat ve Terakki hükümeti Arnavutlar ve Ermenilere karşı asker şevkine
lüzum gördü; Ermeni ayaklanmalarını çok şiddetle bastırdı. Arapların bağımsızlık ve müdahale talep
eden reisleri de cezalandırıldı. Fakat bu meseleler de tamamen çözülemedi.
Görülüyor ki, imparatorlukta ikinci defa meşrutiyetin ilanıyla bütün tebaaya siyasî haklar verilmiş
olmasına rağmen, çeşitli kavimlerin uyuşup kaynaşarak bir Osmanlı milleti oluşturmaya çalışmaları
şöyle dursun, aradaki kavga ve nefretler artmış ve meşrutiyet devrine kadar millî iddiaları az olan Türk
olmayan Müslümanlar da milliyete dayanan bağımsızlık davasına girişmişler ve hatta fiilî hareketlere
bile geçmişlerdi (1912).
TÜRK MİLLİYET FİKRİ VE İTTİHAT VE TERAKKİ
İkinci Meşrutiyetin ilanında etken olan İttihat ve
Terakki Komitesi, bütün bu olaylardan ve özellikle
Balkan Savaşı'ndan sonra Osmanlı tebaası olan
Müslüman olan ve olmayan kavimlerin Osmanlılık camiası içinde uyuşup
yaşamasının imkânsızlığını nihayet kavrayabildi.
Gerçi Abdülhamit saltanatının son zamanlarına doğru, bu imkânsızlığı görüp gösteren ve Osmanlı
Devleti'nin esas unsuru olan Türklüğe önem verilmesi gerektiğini söyleyen bazı kimseler yok değildi.
Fakat Mithat Paşa Anayasası'nm her hastalığı tedavi eden bir ilaç olduğuna inanılan o zamanlarda, bu
seslere hiç de aldıran yoktu. Abdülhamit, İslamları birleştirmek hayaline dalmış olduğundan siyasî
değil, edebî ve ilmî alanlarda bile
304
TARİH
Türklükten ve Türkçülükten bahsedenlerden nefret ederdi; Türk tarihine, Türk dilbilimine ait
konuların bile yazılıp yayımlanmasını yasaklamıştı.
Balkan bozgunluğundan ve bir ara müttefikleri olan Ermeni komitelerinin fazla taleplerde bulunup
silaha da başvurmalarından, nihayet Arnavut, Arap ve Kürt gibi Müslüman kavimlerin bile millî davalar
peşine düşmelerinden sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türkçülük fikrine de kulak asmaya başladı.
Hatta kendi içinden bazı kimseleri bu teorinin işlenmesiyle görevlendirdi. Fakat Türkçülük idealini
ciddî ve açık bir şekilde benimsemekten ürktü. Hâlâ Türk olmayan Müslümanlarla uyuşmak ümit ve
ha-yalindeydi. Osmanlılık idealinin gerçekleşemediğini birçok kayıpla gördükten sonra, Sultan
Hamit'in İslam siyasetine başvurdu. Mesela halife dediği V. Mehmet'i, Arnavutlar arasına götürüp bazı
dinî törenlerle Arnavutları avlamak istedi, fakat bir şey elde edemedi. İslam siyasetine doğru böyle
yalpalar yaparken, Osmanlılık siyasetini de büsbütün inkâr etmiyordu; İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni
idare eden merkez meclislerinde imparatorluğun düşüşüne kadar Araplar, Rumlar, Ermeniler ve
Ulahlar üyelikte bulundular. Kısacası İttihat ve Terakki esassız bir oportünizm (idareimaslahat)
siyasetine kapılarak yönünü kesin bir şekilde tayin edemedi.
Kavimleri idarede böyle bocalayan İttihat ve Terakki hükümetleri din siyasetine de açıklık
kazandırmak kudretini gösteremedi; bir taraftan laik denilebilecek bazı girişimlerde bulunurken, diğer
taraftan bazı halk tabakalarının dinî bağnazlığım okşayan uygulamalardan da geri durmuyordu. Ara
sıra kadınların tuvaletlerine, şehir kılıklarına dair emirler çıkarır dururdu! Şeyhülislamın nazırlar
arasında sadrazamı takip eden pek yüksek bir mevkii vardı; medreselerin bazı reformlarla
güçlendirilmesi tasarlanmıştı. Yasama yetkisi Mebusan Meclisi'nde olmakla beraber, halâ fetvalara bir
kıymet verilmekteydi. Kısacası bu meselede de "idareimaslahat" esastı.
Bilgi ve tecrübe eksikliğinden, Osmanlı memleketleriyle Avrupa'nın durumu ve dünyanın gelişme
cereyanları konusundaki bilgisizlikten doğan bu kararsızlık, İttihat ve Terakki'nin ciddî bir iş görmesine
engeldi. Hele iktisadî ve malî meselelerde, sırf ampirik (ilme dayanmayan, pratik) çözüm yollan
aranarak, iktisadî ve malî durum, Abdülhamit zamanından
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
305
daha kötü bir hale getirilmişti. İşte bu ve buna benzer sebeplerledir ki, imparatorluğun İkinci
Meşrutiyet devri de, ciddî bir ürün bırakmadan, tarihe karışıp gidecektir.
DÜNYA SAVAŞI Meşrutiyet'in ilanının ardından, Osmanlı Devleti'nin devletlerarası alandaki durumu
birdenbire değişmişti. Abdülhamit'in son zamanlarda çok meylettiği Alman siyasetinin İstanbul'da etki
ve nüfuzu eksilmiş, Genç Türkler, İngiltere ve Fransa'ya heyecanlı yakınlık göstermeye başlamış
olduklarından, İngilizler de İttihat ve Terakki'ye başlangıçta biraz güleryüz gösterdiler; ve hatta Reval
programının uygulanmasını ertelediler. Fakat durum pek çabuk değişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti,
Almanlarla dostlaştı. Balkan Savaşı'nda Balkanlıları Anlaşma Devletleri, yani İngiltere, Fransa ve Rusya
tutuyordu; Osmanlılara ise Üçlü İttifak'ın temeli olan Almanya'yla Avusturya yakınlık ve güleryüz
gösteriyordu. Balkan Savaşı (1912) iki sene sonra patlayacak Dünya Savaşının adeta öncü çarpışması
gibi bir şey oldu.
Çok geçmeden, Üçlü İttifakla (Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya) Üçlü Anlaşma (Fransa, Rusya
ve İngiltere) arasında savaş açıldı (Temmuz 1914). Savaşın ilanı sırasında İtalya tarafsızlığını bildirerek
Müttefiklerden ayrıldığı gibi, bir müddet sonra da Üçlü Anlaşma'yla ittifak yaptı. Almanya'ya askerî
sözleşmeyle bağlı bulunan Romanya Krallığı da İtalya'yı taklit etti. Osmanlı İmparatorluğu,
Almanya'yla bir ittifak-name imzalayarak savaşa dahil oldu (Kasım 1914).
Büyük Savaş'a başlanacağı sırada Osmanlı ordusu henüz Balkan Sa-vaşı'nın yorgunluklarından
dinlenmemiş ve getirilen Alman Reform He-yeti'yle (Liman von Sandres Heyeti) birlikte çizilen geniş
reform programını tamamen uygulamaya vakit bulamamıştı. Ancak kumandanlar gençleştirilmiş ve
askerî bilgi müesseseleri Alman öğretmenlerle kuvvetlendirilmişti.
Büyük Savaş'ın başlarında, Osmanlı Hükümeti, bütün Avrupa'ya yayılacak olan bu savaşa coğrafî ve
siyasî konumundan dolayı seyirci kalamayacağını düşünerek Ağustos 1914'te seferberlik ilan etmişti.
Dört ordu halinde seferber edilen Osmanlı kuvvetlerinden, I. ve II. Orduların başkent
306
TARİH
ile Trakya ve Boğazlar bölgesine III. Ordu'nun Kafkas ve İran sınırlarına, IV. Ordu'nun Mısır sınırına
karşı toplanması kararlaştırılmıştı.
Osmanlı ordularının insan kaynakları yeterliydiyse de hayvan ve malzemece eksikleri vardı. Seferberlik
başlangıcında 640 000 kadar insanla 228 000 kadar hayvan toplanmıştı, ordunun l 247 seyyar topu ve
520 kale topu vardı.
Donanmaya gelince, Osmanlı donanması çok zayıftı. İngiltere ve Fransa'ya yeni ısmarlanan büyük ve
küçük gemiler, savaş çıkınca o devletler tarafından zapt edilmişti. Savaşın başlarında Çanakkale
Boğa/ı'ndan geçip Marmara'ya sığınan Almanların "Göben" ve "Breslau" zırhlıları devletçe satın
alındıysa da, yine Karadeniz'de bile Osmanlı deniz hâkimiyeti sağlanamamıştı.
Bu duruma göre, savaşa girmekte acele etmek doğru değildi; o sıralarda Sofya'da Ataşemiliter olan
Kaymakam Mustafa Kemal Bey, savaşın seyrini büyük bir ilgiyle takip ediyor ve gereken kişilere acele
etmemeleri tavsiyesinde bulunuyordu. Fakat 1914 senesi Ekim'i sonlarında Müttefiklerin doğu ve batı
cephelerindeki durumları kötüleşmişti. Almanlar her ne olursa olsun, Osmanlı ordusunu savaşa
sokarak, bozuk durumlarını düzeltmek istiyorlardı. "Göben" kumandanı olup Osmanlı hizmetine giren
Alman amirali, Alman Islah Heyeti ve kendisini bunların nüfuzuna kaptırmış olan Osmanlı Harbiye
Nazırı Enver Paşa, bir an evvel savaşa girmek taraftarıydılar. Ruslar da Büyük Savaş'tan yararlanarak
uygun bir zamanda İstanbul civarına asker çıkararak, Boğazlar'ı elde etmek, bu suretle tarihî
amaçlarına ulaşmak emelinde bulunuyorlardı.
Karadeniz'de Rus ve Osmanlı donanmaları arasında çıkan bir olay (29 Ekim 1914). Osmanlı Rus
ordularını fiilen savaşa sokmuş oldu.
Osmanlı çıkarları açısından, savaş uygun bir zamanda başlamış değildi. Mustafa Kemal Bey,
raporlarıyla bu önemli tarihî noktayı tespit etmiştir.
Anlaşma Devletlerinin Amerika Birleşik Devletleri'yle daha birtakım büyük küçük devletleri ittifakına
almasından dolayı dünyanın hemen her tarafında, karada, denizde ve havada birçok savaş ve
çarpışmayla sonuçlanan bu büyük savaş dört sene kadar sürdü; ve Dünya Savaşı adını aldı.
İMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
307
Dünya Savaşı'nda, Üçlü Anlaşma dahil Rusya, Romanya ve Sırbistan orduları mağlup düşerek saf dışı
kaldılarsa da, nihayet Üçlü İttifak mağlup oldu. Almanya'nın müttefiki bulunan Osmanlı Devleti
Çanakkale Bo-ğazı'nı, dünyayı hayrete düşüren bir fedakârlıkla savunarak dünyanın en büyük
donanmaları olan İngiliz ve Fransız filolarını Boğaz'dan sokmadığı gibi, karadan saldıran İngiliz,
Avustralya, Yeni Zelanda ve Fransa ordularım da bozguna uğratarak denize attı (1915).
Savaşın ta başlangıcında Sofya Ataşemiliteri Kaymakam Mustafa Kemal Bey, Başkumandanlıktan faal
bir görev istemişti. O zamanlar kabul cevabı verilmemişti. Nihayet Tekirdağ'da kurulacak, olmayan bir
tümene kumandan tayin ettiler; Mustafa Kemal, orada bir ay içinde güzide bir tümen hazırladı: 19.
Tümen. Bir müddet sonra bu fırkaya daha bir kısım kuvvet ekleyerek Seddülbahir, Anburnu,
Anafartalar ve Ece Limanı'nı içine alan Maydos bölgesinin savunulması görevini ona verdiler; sonra
biraz geriye çektiler. Lakin Anlaşma Devletleri Gelibolu Yarımadası'na kuvvetler çıkar-dıklan zaman
(13 Nisan 1915) Mustafa Kemal kendi inisiyatifiyle derhal Anburnu bölgesine yetişerek saldırdı ve
düşmanı sahilde hareketsiz hale getirdi. Yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için
yaptığı birçok saldırı, şiddetli hücumlar hep sonuçsuzluğa mahkûm kaldı, düşman kuvvetleri, yapışıp
kaldıkları Anburnu'nun yalçın yamaçlarından ileriye bir adım bile atamadılar. Türk cephesini yandan,
Anafartalar'dan çevirmek için çıkan yüz bin kişilik Kiçner Ordusu da karşısında Mustafa Kemal'i buldu.
Anafartalar Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Bey, 26, 27, 28 Ağustos günleri Suvla Limanı
istikametinde, Conkbayın'nda ve Kocatepe'de yaptığı şanlı saldırılarla Kiçner ordusunu da mağlup etti
(Res. 190-193) ve ordumuzun durumunu bir kere daha tehlikeden kurtardı. Conkbayın Savaşı'nda bir
mermi parçası ta kalbinin üzerine gelmişken cebindeki saatinin parçalanmasıyla hayatı kurtulmuştu:
Türkün talihi onu korumuştu.
Türk ordusunun Gelibolu Yarımadası'nda dünyanın en düzenli ve mükemmel ordulanna karşı
gösterdiği kahramanca direniş ve onlan geri çekilmek zorunda bırakarak kazandığı büyük zafer Türk
erinin ve Türk milletinin doğuştan olan fedakârlığını ve yüksek karakterini en iyi anlayan ve ondan
yararlanmasını bilen Mustafa Kemal'in eşsiz dehası sayesinde olmuştur.
308
TARİH
Mustafa Kemal Çanakkale savunmasıyla imparatorluğun başkentini istiladan kurtardı. Rusya'nın
yenilgi ve ihtilaline gerçek etken oldu; Boğazlar yoluyla müttefikleriyle birleşemeyen Rusya, bundan
sonra askerinin çokluğuna rağmen teçhizatsızlıktan geri çekilmeye başlamış ve nihayet tamamen
bozguna uğramıştı. Bu iki yenilgidir ki, Rusya'da komünist ihtilalini doğurdu.
Çanakkale Boğazı'nı kurtaran Mustafa Kemal, doğu cephesinde Rusların zapt etmiş olduğu Bitlis'i ve
Muş'u, Rusları mağlup ederek geri aldı ve onların bu istikametlerden Anadolu içlerine yürümelerini
engelledi ve mirlivalığa terfi edildi.
Erzurum cephesinde bulunan ordu, bizzat Enver Paşa'nın kumandasında tedbirsizce sevk ve idare
yüzünden mağlup ve perişan olmuştu. Aynı şekilde Süveyş Kanalı'nı geçerek Mısır'a girmek hayaliyle
hareket eden Cemal Paşa ordusu da büyük yenilgiye uğradı. Bu iki kumandanın (Enver ve Cemal
Paşalar) sebep olduğu felaketler sonuna kadar telafi olunamadı.
Bununla beraber Osmanlı ordularının temelini oluşturan Türk milleti dört sene süren Dünya Savaşı'nın
çeşitli cephelerinde muktedir kumandanlar idaresi altında bulundukça, dünyaya hayret veren bir
direniş ve kudret gösterdi. Yalnız anavatanda değil, Galiçya, Romanya gibi uzak cephelerde de
müttefiklerinin yardımına koştu. Türkler oralarda kanlarını akıtarak mertliklerinin gereğini yaptılar.
Osmanlı Genel Karargâhı, Almanların emri altında gibiydi; Osmanlı ordusunun önemli kuvvetleri
dışarıda ve uzak cephelerde kurban edildi; Almanlar yalnız kendi amaç ve emellerinin
gerçekleşmesine baktılar ve anavatanımızın savunulmasını zayıflattılar. Kanal ve Sarıkamış faciaları da
Alman amacına hizmet eden büyük hatalardandır. Bu hatalara rağmen, Osmanlı ordusu bütün
cephelerde kahramanca çarpışmıştır. Çanakkale Boğazı harikalarından başka, Irak'ın kızgın çöllerinde,
her türlü savaş aracının yoksulluğu içinde uğraşan 3 000 kadar silahlı Türk, 12 000 kişilik bir İngiliz
kuvvetini Kûtülema-re'de esir aldı.
Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti, 4 milyona yakın askeri seferber ederek bunun hemen bir buçuk
milyonunu cephelerde bulundurabilmişti. Yani Türk tarihinin en büyük ve düzenli ordularından birini
çıkarmıştı. SaİMPARATORLUĞUN DAĞILMASI VE YIKILIŞI
309
vaş sırasında Osmanlıların kayıpları bir buçuk milyonu bulmuştur.1 Osmanlı tarihinin şimdiye kadar
bahsolunan olayları iyice düşünülürse, bu başarının olağanüstülüğü anlaşılır ve Türk milletinin ne
kadar hayret verici bir yaşam gücüne sahip olduğu iftiharla görülür. Bu yaşam gücünün kaynağı, Türk
milletinin 120 asırlık tarihî varlığıdır.
ATMANYA'NIN DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA HİLAFET
FİKRİNDEN YAARARLANMAK ARZUSU
Almanya Devleti Büyük Savaş sırasında, müttefiki olan sultanın halifelik sıfatından yararlanmak
arzu- sunda bulundu: Halife adına birtakım fetva ve beyan- nameler yazdırıp, çeşitli Müslüman
dillerine tercüme ettirerek, bütün dünya Müslümanlarına dağıttırdı.
Müslümanların çoğu,
Anlaşma Devletlerinin tebaası
olduğundan, bu manevî silahla onları metbu devletlerinin aleyhine çevirmek, savaşa katılmalarını
engellemek ve hatta ayaklanma ve ihtilallere teşvik etmek istiyordu. Fetva ve beyannamelere pek
kulak asan bulunmadı. İngiliz ve Fransıza tabi Hint, Cezayir, Tunus ve diğer Müslüman
memleketlerinin ulema denilen adamları hâkimlerinin emriyle, derhal bu fetva ve beyannameleri
iptal edecek aynı değerde bir sürü fetva, beyanname ve risale de kendileri yazıp yayımladılar. Hint'in,
Cezayir'in ve Tunus'un Müslüman askerleri hiçbir dinî ıstırap duymadan, halifenin memleketlerine ve
ordularına saldırdılar. Hatta Osmanlı'ya doğrudan doğruya tabi olan Müslümanlar, özellikle Araplar,
halifeliğe ihanetle düşmanlarının tarafına geçip Osmanlılar aleyhine savaşa katıldılar. Bunların
başında peygamber sülalesinden geldiğini iddia eden Mekke Şerifi ve oğulları da vardı!..
Bu olgu, pek açık ve kesin olarak gösterdi ki, halifelik fikrinin bütün Müslümanlar hayatında artık bir
kıymet ve önemi kalmamıştır; öteden beri Osmanlı Devleti'nin ciddi bir işine yaramayan bu silah, artık
terk edilmesi gereken boş ve zararlı bir ağırlıktan ibarettir.
SEVR ANTLAŞMASI VE OSMANLI DEVLETİNİN SON
PARÇALANMASI
Büyük Savaş'a son veren antlaşmalar Paris civarında
yapıldı. Anlaşma Devletleriyle Osmanlı sultanının
delegeleri arasındaki antlaşma, Paris'e pek yakın Sevr
kasabasında görüşülüp imzalandı (10 Ağustos 1920).
l Osmanlı ordusuna karşı Ruslar 350 000, ingilizler 750 000, Fransızlar 150 000 kişi, yani bütün
Anlaşma Devletleri l 250 000 kişi sevk etmişlerdir.
310
TARİH
Sevr Antlaşmasından önce Mondros Ateşkesi yapılmıştı (30 Ekim 1918); bu ateşkesle Anlaşma
Devletlerinin İstanbul'u işgal etmelerine (Res. 194) ve Osmanlı ülkesinin önemli askerî noktalarım
tutmalarına, Sultan Hükümeti izin vermişti. Bu ateşkes hükümlerini derhal uygulayarak Osmanlı
memleketlerini ve askerlerini emri altında bulundurduklarını sanan Anlaşma Devletleri Sevr
Antlaşması'nı Osmanlı delegelerine istedikleri gibi dikte ettiler (Res. 195). Bu antlaşma gereğince
Osmanlı Devleti, İstanbul ve civarındaki köyler ve Anadolu'nun bir kısmıyla sınırlı kalıyordu (Harita.
19); Boğazlar açılmış ve bir Avrupa komisyonunun kontrolü altına konulmuştu; İzmir şehri ve bölgesi
Yunanlılara bahşedilmiş, "Kürdisîan" adı takılan birkaç Türk vilayetine özerklik verilmişti. Doğu Trakya
ve bütün adalar da Yunanlılara bırakılmıştı; serbest ve bağımsız bir "Ermenistan" kurulmuştu; Irak,
Hicaz, Mısır ve Kıbrıs'ı İngilizler; Suriye ve Tunus'u Fransızlar; Trablusgarp'ı, 12 Ada denilen Rodos ve
diğer adaları İtalyanlar tamamen benimsemişlerdi. Bu suretle paylaşılan (Harita. 19)
memleketlerinden Osmanlı Devleti'ne kalan küçük parça da tamamen bağımsız değildi; silahtan
arındırılmış ve devletlerin malî kontrolü altına alınmıştı. Kısacası bu antlaşmayı imzalayan Sultan VI.
Mehmet (Vahdettin), Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak artık ortadan kalktığını kabul
etmiş oluyordu. Bu antlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu resmen değilse de gerçekte yıkılmıştı.
Bereket versin ki, Osmanlı sultanının imzasına, bu memleketin hâkimi ve esas unsuru olan Türk milleti
hiçbir kıymet vermiyordu; Sevr'e delegeler gönderen sultanın "Türkiye" üzerinde hiçbir hüküm ve
nüfuzu yoktu. Bunun içindir ki, "Osmanlı İmparatorluğu" yıkıldığı halde Türk milleti ve "Türkiye
Devleti" yaşamıştır ve onu yaşatan, vaktiyle imparatorluğu istilalardan kurtarmaya çalışmış olan Gazi
Mustafa Kemal'dir.
Bunun nasıl olduğu da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülecektir.
OSMANOGULLARI HÜKÜMDARLARININ SALTANAT MÜDDETLERİNİ DE GÖSTEREN
SOY CETVELİ
1. 1. OSMAN
(1299-1326)
I
2. 1. Orhan
(1326-1359)
I
3. 1. Murat
(1359-1389)
I
4. 1. Bayazıt
(1389-1402)
Emir Süleyman Musa Çelebi (1403-1410)
(1410-1413)
ı Çelebi
Mustafa Çelebi (1419-1422)
(Tek başına 1413-1421)
I
6. H. Murat (l.cidefa 1421-1444) (2.ci defa 1444-1451)
I 7. Fatih Mehmet II
(l.cidefa 1444) (2.ci defa 1451-1481
I
8. II. Bayazıt (1481-1512)
I
9.1. Selim (1512-1520)
312
9.1. Selim
(1512-1520)
I
10.1. Süleyman (1520-1566)
5. 1. Mehmet
îsa (1403-1413)
l
11.11. Selim (1566-1574)
I
12. III. Murat (1574-1595)
I
13. III. Mehmet (1595-1603)
l_______
14.1. Ahmet (1603-1617)
15.1. Mustafa (l.ci defa 1617-1618) (2.ci def a 1622-1623)
16. II. Osman (1618-1622)
l
17. IV. Murat (1623-1640)
21. II. Ahmet (1691-1695)
J__
l
ı
19. IV. Mehmet 20. II. Süleyman
(1648-1687)
(1687-1691)
l
21.1. Ahmet (1774-1789)
l
22. H. Mustafa (1695-1703)
23. III. Ahmet (1703-1730)
l
24.1. Mahmut (1730-1754)
25. III. Osman
(1754-1757)
26. III. Mustafa
(1757-1774)
27.1. Abdülhamit (1774-1789)
______l______
28. III. Selim (1789-1807)
29. IV. Mustafa (1807-1808)
30. II. Mahmut
(1808-1839)
l
r
31.1. Abdülmecit (1839-1861)
l
32.1. Abdülmecit (1861-1876)
l
l
33. V. Murat 34. H. Abdülhamit 1876
l
(1876-1909)
l
35. V. Mehmet 36. VI. Mehmet (1909-1918)
Vahdettin
(1918-1922)
KRONOLOJİ CETVELİ
OSMANLI DEVLETİ TARİHİNDE ANILAN BAŞLICA OLAYLARIN GERÇEKLEŞME TARİHLERİ
1071
Malazgirt Meydan Savaşı (26 Ağustos).
1243
İlhanlıların Anadolu'yu istilası.
1250
Mısır'da Türk beyleri idaresinin başlaması.
1281
Osman Bey'in aşiret reisi olması.
1299
Bağımsız Osmanlı Devleti'nin kuruluşu.
1308
Selçuk İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden
kayboluşu.
1312
Türk şairi Sultan Veled'in ölümü.
1326
Osman Bey'in ölümü ve Bursa'nın Osmanlılar
tarafından zaptı. 1328
Orhan Bey adına ilk Osmanlı parasının
basılması. - Yunus Emre'nin yaşadığı devir.
1332
Âşık Paşa'nın ölümü.
1333
Osmanlılarla Bizanslılar arasında ilk defa barış yapılması.
1337
Yüz Yıl Savaşı'nın başlaması (sonu 1453).
1356
Osmanlı Türklerinin Çanakkale yoluyla
Avrupa'ya geçişi.
1359
edilmesi.
Süleyman Paşa'nın ölümü. - Ankara'nın Osmanlılar tarafından elde
1360
Yeniçeri ocağının kurulması.
1363
Hacı İl Bey kumandasındaki Osmanlı kuvvetinin
"Sırp Sındığı" adı verilen yerde savaşı ve galip gelmesi.
1387
Sırp kralının Timurtaş Paşa'yı baskına uğratması (Ploşnik Olayı). Karamanoğlu Ali Bey'in (Sultan Alâeddin) Osmanlılar aleyhine savaş açması.
1388
Şumnu'yu zapt etmesi.
Sadrazam Ali Paşa'nın Bulgar ve müttefiklerini yenerek Tırnova ve
314 1389
1393
1395 1402
1413 1416
1417 1423 1426 1444
1449 1450
1451 1453
1459 1461 1462 1463 1467
1473 1474
1485 1492
1499 1501
TARİH
Kosova Meydan Savaşı'nda müttefiklerin
yenilgisi ve I. Murat'ın Miloş adlı bir Sırp
tarafından şehit edilmesi. - Bayazıt Bey'in
Osmanlı hükümdarı olması.
Bulgaristan'ın tamamen Osmanlı
topraklarına katılması.
Niybolu Meydan Savaşı.
Ankara yakınında Timur ve Bayazıt arasında
savaş (20 Temmuz).
Çelebi Mehmet'in hâkimiyette birliği sağlamayı
başarması.
Çelebi Mehmet zamanında Gelibolu önünde
Venediklilerle deniz savaşı.
Samavnalı Şeyh Bedrettin'in asılması.
II. Murat'ın İstanbul'u kuşatması.
Kırım Hanlığı'nın kurulması.
Sultan Murat ile Macar Krallığı arasında Segedin
Antlaşması. - Macarların antlaşmayı bozması ve
Varna civarında savaş.
İkinci Kosova Meydan Savaşı (17 Ekim).
İki Gül Savaşı'nın başlangıcı. - Avrupa'da
matbaacılığın başlaması.
II. Mehmet'in ikinci defa tahta çıkması.
II. Mehmet'in Rumelihisarı'm yaptırması ve
toplar döktürmesi. - İstanbul'un fethi (29 Mayıs).
Sırbistan'ın Osmanlı Devleti topraklarına katılması.
Mora'nın ve Trabzon'un zaptı.
Eflak ve Buğdan'ın koruma altına alınması.
Bosna'nın zaptı.
Konya'nın zaptı, Karaman Devleti'nin yıkılışı. Anadolu Türklüğünün tamamen birleşmesi.
Otlukbeli Savaşı.
Kırım'ın koruma altına alınması.
İlk Osmanlı-Mısır Savaşı.
Kristof Kolomb tarafından Amerika'nın keşfi (12
Ekim). - Gırnata'nın İspanyollar
tarafından zaptıyla İspanya'da son Müslüman
hükümetine son verilmesi.
İsviçre'nin bağımsız cumhuriyet oluşu.
Şah İsmail'in Safevî Devleti'ni kurması.
KRONOLOJİ CETVELİ
315
1512 1514 1517
1519 1520 1521 1522 1525
1526 1529
1532 1534 1535 1538
1541
1546 1552
1554 1556
1556 1560 1564
1565 1566 1569
1571 1572
L Selim'in tahta çıkışı.
Çaldıran Meydan Savaşı.
Mısır'ın fethi, Hicaz'ın Osmanlı'ya katılması.
V. Karlos'ım Almanya'da imparatorluğa seçilmesi.
Kanunî Süleyman'ın tahta çıkışı.
Belgrad'ın zaptı.
Rodos'un zaptı.
I. Fransuva'nın İtalya'da Pavi Savaşı'nda V.
Karlos'a esir düşmesi. - Babür'ün Hint'e
girmesi, Hint'te Türk-Moğol
İmparatorluğu'nün kurulması.
Mohaç Meydan Savaşı ve Macar Kralı Layoş'un ölümü.
Birinci Viyana Kuşatması.
Kanunî'nin Alman seferi.
Bağdat'ın fethi, Basra'nın Osmanlı'ya katılması.
Kanunî'nin Fransa'ya ilk kapitülasyon fermanını vermesi.
Barbaros'un Preveze Savaşı. - Hindistan'da
Dev Adası'nın Osmanlı donanması tarafından
kuşatılması. - Yemen'in fethi.
Macaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu
topraklarına kesin olarak katılması.
Martin Luter'in ölümü.
Moskof Çarı Korkunç İvan'ın Kazan Türk Hanlığı'nı
zaptı. - Pasav Antlaşması.
Korkunç İvan'ın Hacıtarhan Hanlığı'nı zaptı.
V. Karlos'un hükümdarlıktan çekilmesi, Avusturya'da
İmparator Ferdinant'ın ve İspanya'da II. Filip'in tahta
çıkışları.
İngiltere'de Elizabet'in tahta geçmesi.
Mezhep savaşlarının başlaması.
İmparator Ferdinant'ın ölümü ve II. Maksimilyan'ın
tahta çıkışı.
Sokollu Mehmet Paşa'nın sadrazamlığa geçmesi.
Kanunî'nin ölmesi ve İkinci Selim'in tahta çıkması.
Don ve Volga ırmakları arasında kanal
açılması girişimi.
Kıbrıs'ın zaptı ve İnebahtı Savaşı.
Fransa'da Sen Bartelmi olayı (24 Ağustos).
316
1575 1577
1579 1590 1593 1596 1598 1606 1618 1620 1622 1623 1638
1639
1642
1643 1645 1648
1651 1652 1656 1661
1663 1664 1669 1672 1676
1682 1683
1688
TARİH
Tunus'un fethi. - II. Selim'in ölmesi. - III. Murat'ın tahta çıkışı.
Vadiyüssebil Savaşı, Fas'ın Osmanlı koruması altına girmesi. - İran'la uzun bir savaşın başlangıcı.
Sokollu'nun ölümü.
İran'la Ferhat Paşa Barışı'nın yapılması. Avusturya'yla yeni bir savaşın başlaması. III. Mehmet'in tahta
çıkışı, Haçova Meydan Savaşı. Fransa'da Nant Fermanı'nın ilanı. Avusturya ile Jitvatorok Antlaşması.
Almanya'da Otuz Yıl Savaşı'nın başlaması. Lehistan'la savaş ve Hotin Antlaşması. Bağdat'ın İranlılar
tarafından zaptı. Dördüncü Murat'ın tahta çıkışı. Japonya'nın yabancılara kapılarını kapaması (tekrar
açış 1865). İran'la Kasrı Şirin Antlaşması. Kardinal Rişliyö'nün ölmesi ve yerine Kardinal Mazaren'in
geçmesi. XIV. Lui'nin Fransa tahtına geçmesi (ölümü 1715). ~ Venedıklile'rle~Girif Savaşı'nın
başlaması. IV. Mehmet'in (Avcı) tahta çıkışı. - İngiltere'de Kromvel'in iktidarı ele alması (ölümü 1658).
- Vestefalya Antlaşması. Kösem Sultanın ölümü. Tarhoncu Ahmet Paşa'nın sadrazamlığı. Köprülü
Mehmet Paşa'nın sadrazamlığa geçmesi. Köprülü Mehmet Paşa'nın ölümü ve sadrazamlığa oğlu Fazıl
Ahmet Paşa'nın geçmesi. Fazıl Ahmet Paşa'nın Avusturya seferi. Avusturya ile Vaşvar Antlaşması.
Kandiya'nın zaptı, Venediklilerle Girit Savaşı'nın sonu. Lehistan'la ikinci savaş ve Bucaş Antlaşması.
Fazıl Ahmet Paşa'nın ölümü, sadrazamlığa Merzifonlu Mustafa Paşa'nın geçmesi. Uzun Nemçe
seferinin başlaması. İkinci Viyana Kuşatması. İngiltere'de Giyom Doranj'ın kral olması ve hukuk
beyannamesinin kabulü.
KRONOLOJİ CETVELİ
1689
317
Köprülü Fazıl Mustafa Paşa'nın sadrazamlığa
geçmesi. - I. Petro'nun Rusya'da çar olması.
1691
II. Ahmet'in tahta çıkışı, Fazıl Mustafa Paşa'nın ölümü.
1699
Karlofça Antlaşması.
1702
İspanya Miras Savaşı'nın başlaması (sonu 1714).
1703
III. Ahmet'in tahta çıkışı.
1709
I. Petro'yla Demirbaş Şarl'ın Poltava Savaşı.
1711
Ruslarla Prut Savaşı ve Antlaşması.
1714
bitmesi.
Raştat ve Ütreht Antlaşmalarının yapılmasıyla İspanya Miras Savaşı'nın
1715
Osmanlı-Venedik Savaşı. - Tarihçi Naima'nın ölümü.
1716
Avusturya'nın Osmanlı-Venedik Savaşı'na müdahalesi.
1718
Pasarofça Antlaşması. - Damat İbrahim Paşa'nın
sadrazamlığa geçmesi.
1721
Niştat Antlaşması ve Baltık eyaletlerinin Rusya'ya geçmesi.
1722
İbrahim Paşa'nın İran'a savaş açtırması. 1724
Paşa'nın bazı Türk memleketlerini
Ruslarla paylaşması.
1728
İlk matbaa açılması.
1730
İstanbul'da isyan çıkması, İbrahim Paşa'nın katli,
III. Ahmet'in tahtan indirilmesi ve I. Mahmut'un tahta
çıkışı. 1736
İran ile barış. - Osmanlı Devleti ile Rusya ve
Avusturya arasında savaşın başlaması.
İbrahim
1739
Belgrad Antlaşmaları.
1740
Kapitülasyonların ebedileştirilmesi hakkında Fransa'yla antlaşma yapılması.
1755
Yedi Yıl Savaşı'nın başlaması (sonu 1763).
1763
Koca Ragıp Paşa'nın sadrazamlığa geçmesi.
1763
II. Katerina'nın Rusya'da çariçe ilan edilmesi. — Paris
Antlaşması, Fransa'nın Kanada'yı İngiltere'ye terki. 1768
1770
Çeşme Deniz Savaşı.
1774
Küçük Kaynarca Antlaşması.
1776
Amerika Cumhuriyetleri Birliği'nin bağımsızlık ilan
etmesi (ihtilalin başlaması 1774).
l
318
1783
1787 1789
1791 1792
1795 1797 1798 1804
1806
1808 1812
1814
1815 1821 1824
1826 1827 1828
1829
1830 1832 1833
TARİH
Kırım'ın Rusya topraklarına katılması. - Versay
Antlaşması, Kuzey Amerika Birleşik Devletleri
bağımsızlığının onaylanması.
Rusya'yla savaş başlaması.
Osmanlı Devleti ile Rusya ve Avusturya arasında
savaş başlaması.
III. Selim'in tahta çıkışı. - Fransa'da Büyük ihtilalin
başlaması.
Ziştov Antlaşması.
Yaş Antlaşması. - Fransa'da birinci cumhuriyetin
ilanı.
Fransa'da Direktuvar.
Kampo-Formiyo Antlaşması.
Fransızların Mısır'ı işgali.
Sırpların isyanı. - Napolyon'un Fransa'da imparator ilan
edilmesi.
Osmanlılarla Rusya arasında savaş başlaması.
- II. Fransuva'nın Avusturya imparatoru unvanını
alarak "Kutsal Roma-Germen İmparatoru"
unvanından vazgeçmesi ve bu suretle Kutsal
Roma-Germen İmparatorluğu'nun sona ermesi.
II. Mahmut'un tahta çıkması, Alemdarın sadrazamlığı.
Bükreş Antlaşması. - Napolyon'un Moskova'dan
geri çekilmesi.
Napolyon'un imparatorluktan feragati, Fransa'da
XVIII. Lui'nun kral olması. - Viyana Kongresi.
Waterloo Savaşı. - Viyana Antlaşması.
Mora isyanı.
Dünyada ilk defa olarak İngiltere'de şimendiferin işleme
si.
Yeniçeri ocağının kaldırılması (Vak'ai Hayriye).
Navarin Savaşı.
Rusya ile savaşın başlaması. - Türkmençay
Antlaşması (Rusya-İran arasında).
Edirne Antlaşması ve Yunan bağımsızlığı.
Cezayir'in Fransızlar tarafından işgali.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın isyanı.
Hünkâr İskelesi Antlaşması.
KRONOLOJİ CETVELİ
319
1839
1840
1841 1848
1852 1853 1854 1855 1856 1857
1858 1960 1861
1867 1869 1870
1871 1875 1876
1877 1878
1880 1881 1882 1885 1896 1897
Nezip Savaşı. - Abdülmecit'in tahta çıkışı.
- Avrupa büyük devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'nü ortak korumaları altına almaları, Gülhane
Hattı (Tanzimatı Hayriye).
Mısır hakkında Londra Sözleşmesi'nin yapılması.
Boğazlar Antlaşması.
Avrupa'da millî ve demokratik ihtilaller.
- Fransa'da ikinci cumhuriyetin ilanı. III. Napolyon'un imparatorluğu. Kırım Savaşı'nın başlaması.
İlk dış borç antlaşmasının yapılması.
Sivastopol'ün düşüşü.
Paris Antlaşması, Isfahat Fermanı'nın ilanı.
Hindistan'da sipahi isyanı. - İngiltere'nin, Hint
bağımsızlığı aleyhine halifelikten yararlanmaya
kalkışması.
Reşit Paşa'nın ölümü.
Müslüman Osmanlılar arasında ilk muhalefet teşkilatı.
Eflak ve Buğdan'ın birleşmesi. - İtalya Krallığı'mn
ilanı. - Amerika'da Ayrılık Savaşı'nın başlaması.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kuruluşu.
Fuat Paşa'nın ölümü.
III. Napolyon'un düşüşü. - Fransa ile Prusya ve
müttefikleri arasında savaş.
Âli Paşa'nın ölümü. - Almanya İmparatorluğu'nun
ilanı. - Frankfurt Antlaşması.
Hersek ve Bosna'da isyan. - Fransa'da üçüncü
cumhuriyetin ilanı.
Bulgaristan'da isyan, Abdülâziz'in tahtan indirilmesi,
V. Murat'ın saltanatı, II. Abdülhamit tahta çıkışı. İlk Osmanlı anayasasının ilanı.
Rusya'yla savaş.
Ayastafanos ve Berlin Antlaşmaları.
Mithat Paşa'nın zindana atılması.
Tunus'un Fransızlar tarafından işgali.
Mısır'ın İngilizler tarafından işgali.
Doğu Rumeli'nin Bulgaristan'a katılması.
Ermeni ihtilalleri.
Yunan Savaşı. - Girit'in Osmanlı Devleti'nden ayrılması.
320 1905
1908 1909 1911 1912
1913
1914 1914
1915
1917 1918 1920
TARİH
Mustafa Kemal Bey'in "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" ni kurması (Ekim).
- Makedonya ihtilallerinin çok şiddetlenmesi. İkinci Meşrutiyet'in ilanı.
31 Mart Olayı, II. Abdülhamit'in tahtan indirilmesi.
İtalya'yla savaş.
Türk olmayan Müslümanların millî bağımsızlık davalan.
- Türklerde milliyet fikrinin kuvvetlenmesi. - Uşi Antlaşması, Balkan Savaşı.
İstanbul ve Atina Antlaşmaları, Balkanlar'ın
Osmanlı Devleti'nden ayrılması.
Umumî Harbin başlaması.
Osmanlı Devleti'nin Büyük Harbe girmesi (29
Ekim).
Mustafa Kemal Bey'in Çanakkale Boğazı'nda
muzaffer savaşları (Arıburnu, Nisan;
Suvla, Ağustos).
Rusya'da siyasî ve toplumsal ihtilallerin başlaması. Amerika Birleşik Devletleri'nin Umumî Harbe girmesi.
Brest-Litovsk Antlaşması. - Mondros Ateşkesi
(30 Ekim).
İstanbul'un müttefikler tarafından işgal olunması
(16 Mart). - Sevr Antlaşması (10 Ağustos).
- Osmanlı İmparatorluğu'nün yıkılışı.
DİZİN
Ali Efendi, 35
Âli Paşa, 248,255,295
Âşık Paşa, 43
Âşık Paşazade, 3, 151
Abaza Hasan Paşa, 122
Abaza Mehmet Paşa, 116
Abbasiler, 47, 60, 94
Abdülaziz, 188, 252, 253, 256, 258,
290-293
Abdülhamit L, 140, 189
Abdülhamit II., 188, 256, 290, 291294,296-299,301,303-305
Abdülmecit, 188, 211, 238, 239, 249,
251-254
Adalar, 38, 158, 203, 310
Adalar Denizi, 39, 153, 159, 200
Adana, 46, 238
Adriyatik Denizi, 11, 12, 37, 52, 69
Aforoz, 78
Afganistan, 183, 184, 287, 288
Afrika, 49, 69, 73, 82-84, 86, 87, 89,
91, 124, 181, 287, 288, 301, 302
Af şarlar, 184
Ahi Ahmet Çelebi, 58
Ahiler, 24, 57
Ahmet L, 114, 118
Ahmet İL, 140
Ahmet III., 140, 148, 149, 150
Ahmet Paşa (Fazıl), 122, 123
Ahmet Vefik Efendi (Paşa), 255
Ak Şövalye; 31
Akadi (Acadie), 139, 179
Akçay, 25
Akdeniz, 11,12, 37,47,49,52,65,66,
73, 81-84, 87, 89, 90, 114, 115, 122,
124, 139, 143, 153, 158, 203, 210,
238, 259, 302
Akkâ, 191
Akkerman, 44
Akkoyunlu, 33, 37
Aksak Timur, 26, 27, 28, 30, 31,47, 80
Aksu (Buğ), 157
Akyar, 38
Alâeddin Bey (Karamanoğlu), 25
Alâeddin L Keykubat, l, 2
Alâeddin III. Keykubat, 3
Alâeddin Paşa, 4, 6
Alâüddevle, 46
Alman-Fransız Savaşı (1870), 280
Alman İmparatorluğu, 130, 164, 266,
272,279
322
TARİH
Alman birliği, 278
Alman Reform Heyeti, 305, 306
Alman Konfederasyonu, 107, 125,
263 266, 272
Almanya, 9-11, 14, 26, 40, 62, 79, 95,
98-102, 105, 107, 110, 111, 117, 125,
127-129, 136-138, 161, 163, 164, 174,
202, 222, 223, 225, 227, 228, 230,
231, 233, 234, 257, 259, 260, 261,
265-267, 270-272, 277-281, 283, 287,
288, 289, 307, 309
Alaşehir, 26
Alber Dürer, 99
Albukerk (Albuquerque), 87
Alegani, 178
Aleksandr L, 194, 200, 201, 241
Aleksandr II., 246, 275
Aleksandr III., 274, 277
Aleksi L, 127
Alem, 3
Alemdar Mustafa Paşa, 195, 196
Alfons XIII., 284
Ali Bey (Karamanoğlu), 25
Ali Paşa (1386-1404), 21
Ali. Paşa (1713-1715), 145
Alp Aslan, 6
Alpler, 125, 130
Alsas, 136, 221, 272
Altınordu, 8, 51,69, 142
Amasra, 38
Amasya, 41
Amcazade Hüseyin Paşa, 141
Amerigo Vespuci (Amerigo Vespucci), 85
Amerika, 70, 72, 84-86, 91, 92, 97,
115, 167,170,179,181-183,185, 215,
218, 232, 234, 283, 285
Amerika Birleşik Devletleri, 181, 183,
185, 186, 232, 306
Amerika sömürgeleri, 109
Amerika'nın bağımsızlığı, 183, 217
Âmiens Antlaşması, 224
Amsterdam, 90
Amur, 288
Anadolu, 1-4, 6, 7, 18.-30, 32-34, 4043,46,52, 54,57,65,67,74,115,119,
123, 143, 146, 154, 159, 197, 200,
203,207,211,259,260,308,310
Anadolu Beylerbeyi, 24, 35
Anadolu Celâli ayaklanmaları, 119
Anadolu kazaskeri, 35
Anadolu Selçukları, l, 2, 6, 7, 23, 25,
33,42,43, 151
Anadolu Türk Beylikleri, 6, 23
Anadoluhisan, 27, 32
Anafartalar, 307
Andrea Dorya, 49
Angıllar, 13
Anglikanizm, 102, 103, 112, 134
Anju Hanedanı, 11
Ankara, 2, 24, 25, 27, 28, 34, 211
Ankara Meydan Savaşı, 28, 29, 30
Ansiklopedistler, 169
Antalya, 23
Antifederalistler, 183,
Antil Adalan, 85, 178, 181, 182
Anvers, 90
Aptülmelik, 65
Arabistan, 69, 82, 208
Aragon, 12, 109
Aragon Hanedanı, 11
Arap İmparatorluğu, 69
Arap meselesi, 303
Araplar, 6, 32, 52, 303, 304, 309
Arazi rejimi, 2, 4, 5, 34, 44, 56, 152
Ardahan, 259
Arhe, 201
Arıburnu, 307
DİZİN
323
Ariost (Arioste), 95
Aristo, 202
Arjantin, 178
Armada, 112
Arnavutlar, 31,303, 304
Arnavutluk, 33, 37
Arpatlar, 8
Artuva, 136
Asakiri Mansurei Muhammediye, 205
Askerî ayaklanmalar, 155, 284
Asor Adaları, 86
Astrahan (Ejderhan, Hacıtarhan), 51,
64, 105, 184
Asya, 12, 33, 37, 38,45, 73, 74, 81-87,
89, 90, 91, 97, 116, 124,73, 287, 288
Asya ticaret yollan, 73
Atina, 140, 203, 295
Atina Antlaşması, 302
Atlas Okyanusu, 73, 87, 90, 112, 178,
179
Attilâ, 32
Augsbourg, 90
Augsbourg Barışı, 101, 102, 111, 135
Avam Kamarası, 283
Avar, 7,20, 32
Avcı Mehmet, 114, 121, 123,141, 193
Avgusbourg İttifakı, 138
Avgust II., 162, 172, 175
AvgustlII., 173, 176
Avinyon, 77, 78, 79, 90
Avrupa, 6, 8-10, 12, 13, 16-20, 23, 26,
33, 38, 40, 41, 44, 45, 47, 48, 51, 52,
63,66,68-74, 79-87, 89, 90-94, 96, 97,
99, 103-107, 109, 110, 111, 114, 115,
117,123-129, 131, 135, 137, 139, 140,
144,145,147, 149, 153, 154, 158-167,
171,172,174, 178-181, 183, 185, 186,
188-192, 197, 200, 202, 204, 207-217,
220-223, 225-231, 234, 236-238, 240248, 250, 251, 253-255, 259, 260, 262,
263,.274, 279, 286, 287, 290-295, 297,
301,302,304,305,307,310
Avustralya, 85, 185, 287, 290-, 307
Avusturya, 48,49, 63,67,115,-117,123,
125, 126, 130, 135-138, 140, 141, 143147, 157, 158, 161, 162, 164, 165, 172174, 176-179, 184, 188, 197, 200, 201,
204, 210, 211, 222, 223-229, 231, 233,
236, 237, 239-241, 245-247, 257, 262264, 266-271, 273, 274, 279, 289, 305
Avusturya Habsburglan, 126, 137, 139
Avusturya-Macaristan, 259, 260, 277,
278, 301
Avusturya Mirası Savaşı, 180
Aybey, 46
Aydın Beyleri, 23, 25
Aydın burjuva, 164
Aydın mutlakiyetçilik, 161, 163, 165167
Aydos, 6
Aynalı Kavak Antlaşması, 160 ,
Azak, 105, 141, 142, 146, 159
Azerbaycan, 116
Azerî Türkler, 59, 146
Aztekler (Azteques), 87
B
Baba Oruç, 49
Babıâli, 211, 237, 238, 242, 245, 254,
256-258, 294, 295, 299
Babür, 69, 249
Babür İmparatorluğu, 180
Bade, 225
Bafo, 118
Bağdat, 47, 49, 54, 55, 116, 119, 120,
155, 205, 206
Bağdat Hattı, 289
324
TARİH
Bağımsızlık Beyannamesi (Amerika),
182
Bağımsızlık fermanı, 3.
Bağımsızlık ilanı (Osmanlı), 23
Bağımsızlık mücadelesi (Amerika),
182
Bağuferah, 149
Bahadır Şah, 249
Bahriye Mektebi, 189
Baki, 58, 120, 150
Baku, 146
Bal, 79
Balbua, 85
Balıkesir, 23
Balkan Savaşı, 302-305
Balkan İslavları, 67
Balkan İttifakı, 301
Balkanlar, 6-8,18-24,26,31, 36,37,41,
44,72,74,124,140,145,147,164,198,
201, 226, 257, 259, 273, 278, 302
Baltacı Mehmet Paşa, 144
Ballık Denizi, 82, 89, 102, 105, 106,
124, 125, 137, 142.-144, 161, 175
Banat, 145
Barbaros Hayrettin, 49, 65
Baron de Tott, 157, 190
Bartelmi Diyas, 84
Barut, 80
Basra, 52, 259, 289
Bastil, 221
Başkent kargaşalıkları, 155
Batavya, 224, 225
Batı Kilisesi, 74, 77, 79
Batı Ocakları, 54, 205
Batı Roma, 8, 10
Batı Sudan, 287, 288
Batlamyos Coğrafyası, 83
Batori, 66
Batum, 259
Bavyera, 173,225,231
Bayazıt (şehir), 259
BayazıtL, 25-29, 61
Bayazıt II., 45, 46, 94
Bayrın, 202
Belçika, 108, 173, 222-225, 228, 233,
288, 290
Belgrad, 30, 33, 48, 146, 157
Belgrad Antlaşması, 147, 164, 177, 240
Bender, 195
Bengale, 69, 181
Berkuk, 46
Berlin, 259
Berlin Kongresi, 293
Berlin Antlaşması, 258-260, 294, 295,
301
Besarabya, 200, 201, 259
Beşiktaş Sarayı, 292
Beşinci Karlos (Charles Quint), 48-50,
68, 101-103, 107, 108, 110, 111, 135
Beyaz Deniz; 89
Beyaz Rusya, 124
Beyoğlu, 250
Beyrut, 254, 298
Beyşehir, 23
Beytüllahım, 50
Bilecik, 3
Bingazi, 288, 301, 302
1535 Kapitülasyonu, 50
1839 Notası, 237
1848 İhtilali, 233, 260, 264-266, 268,
270, 275, 277
1876 Kanunu Esasisi, 256
1783 Antlaşması, 160
Birleşik eyaletler, 108, 126
Birinci ittifak, 222-224
Birinci Meşrutiyet, 256, 296
Birinci Viyana Kuşatması, 48
Birlik Meclisi (Bundesrath), 278
Bismark, 270-272, 278 '
Bitlis, 308
DİZİN
325
Bizans (İmparatorluğu), 1-4, 6-8, 18-22,
24,26, 28, 29, 33, 35, 38-41, 51, 60, 7274, 80,142,143, 158, 197-199, 201
Boçkay, 67
Bogomil mezhebi, 20
Boğazlar, 24, 37, 143, 159, 210, 238,
244-247, 257, 259, 273, 305, 308, 310
Boğazlar Sözleşmesi, 238
Bohemya, 79, 107, 108, 125, 130, 165,
267, 277
Bolayir, 49, 302
Bombay, 180
Bonapart, 190, 191, 194, 195, 206,
220, 224-229
Borç, 253, 302
Bordo, 90
Bosfor, 26, 38,51
Bosna, 33, 37, 140, 145, 146, 254,
256, 258
Bosna-Hersek, 258, 260, 291, 301
Bostancı ocağı, 55, 60
Boston, 182
Boyarlar, 105
Bozcaada, 122
Bramante, 98
Brandeburg, 129, 131, 136, 137, 176
Brandeburg Elektörü, 139
Brem, 90
Bremer, 90
Breslav, 90, 306
Brezilya, 87, 88,90, 91, 178
Bruneleski (Brunelleschi), 98
Bucaş Antlaşması, 118, 123
Budapeşte, 54
Budin, 48, 54, 55, 68, 140, 142
Buhara, 184
Buğdan, 33, 38, 44, 54, 67, 117, 124,
143,198,201,203,254,258
Bukovina, 157
Bulgar Krallığı, 7, 20, 22, 33
Bulgar ayaklanması, 256
Bulgarlar, 7, 8, 18-21, 27, 197, 198,
239, 248, 254, 255, 257-260, 295, 302
Bulgaristan, 8, 21, 26, 30, 205, 254,
256,^259,301
Bulonya, 17
Bundesrath, 278
Burbonlar, 135, 167, 171, 227
Burgonya, 27, 76, 107, 108
Bursa, 4, 6, 27, 28, 34, 41,57
Bursalı Süleyman Çelebi, 43
Bükreş, 200
Bükreş Antlaşması, 200, 203
Bülücistan, 184, 287
Büyük Amiral, 49
Büyük Armada, 112
Büyük Ayrılık, 73, 78, 79
Büyük Britanya İmparatorluğu, 54
Büyük deniz keşifleri, 73
Büyük Elektör, 130
Büyük Ferman (Magna Charta), 15
Büyük geri çekiliş, 140
Büyük Kari İmparatorluğu, 10, 12, 214
Büyük Kari (Şarlman), 9, 10
Büyük keşifler, 82
Büyük Kral (XIV. Lui), 147
Büyük Moğol Devleti, 179
Büyük Nemçe Seferi, 50
Büyük Okyanus, 85
Büyük Savaş, 177,190, 231, 277,278,
280, 285, 286, 289, 302, 305, 309
Büyük Selçuk İmparatorluğu, l, 6, 23,
47
Büyük Tataristan, 64
Büyük ticaret yollan, 52
Canbulatoğlu, 116
Candarlı Kara Halil, 4, 20, 22
Candaroğulları, 23, 25, 28, 33
DİZİN
327
Danimarka, 14, 101-103, 106, 125,
136,162,163,175,211,270,271
Dante, 17
Danuvalar, 14
Darüttabaatülâmire, 148
Darphanei Âmire, 157
Davut (Mimar), 150
Dayılar, 206
Defterdar, 55
Defter eminliği, 56
Dekan, 180
Delhi, 249
Deli Mustafa, 119, 143, 156
Deli Petro, 140, 142-144, 146, 156,
158,161,162,174, 175,210
Demirbaş Kari, 142, 144
Demokratlar, 261
Demosten, 202
Derbent, 146
Derbent-Bakû dağ geçidi, 146
Derebeylik, 2, 9, 10, 13, 14, 15, 16,
72, 73, 75, 77, 81, 109, 114, 127, 194,
196,206, 214, 221
Derne, 301
Dervişlik, 43
Descartes, 133
Devşirme, 22, 23, 152
Dinî reform, 113, 114
Dinî savaşlar, 73
Dinyeper, 176
Dinyester, 117
Direktuar, 219
Dirlik, 56, 57, 61
Divanıhümayun, 55, 67
Divanıhümayun hocaları, 56
Divanıhümayun tercümanlığı, 198
Divina, 176
Diyet, 233
Dobruca, 37
Doca, 60
Doğu Akdeniz, 12, 45, 48, 65, 118, 131
Doğu Hint Adaları, 83
Doğu Hint Kumpanyası, 180
Doğu Hint sömürgesi, 88
Doğu Meselesi, 51, 144, 172, 232,
236, 237, 273, 278
Doğu Roma, 6, 7, 26, 33, 34, 40, 41,
51,97, 143, 199
Doğu Rumeli, 259, 301
Doğu ticareti, 11, 12, 144
Doğu Trakya, 302, 310
Dolmabahçe, 32
Don, 63, 90
Don Juan, 65
Don Karlos, 284
Don-Volga kanalı, 64
Donanma tercümanlığı, 198
Donatello, 97
Dorlean (Kardinal), 168
Dömeke Meydan Savaşı, 295
Dördüncü ittifak, 225
Driyo (Drieaut), 69
Dulkadır Beyliği, 46
Duma, 275
Dupleix (Düpleks), 180, 181
Duraklama Devri, 68, 114, 115
Dünkerk, 183
Dünya Savaşı, 177, 190, 231, 277,
278, 280, 285, 286, 289, 302, 305-309
Dürzüler, 254
Düyunu Umumiye, 294
Düzmece Mustafa, 29
E
Ebüssuut Efendi, 58 Ece Limanı, 307 Eceova, 49
328
TARİH
Edebî Rönesans, 93, 100 Edirne, 20, 32, 34, 41, 57, 141, 149, 300, 302
Edirne Antlaşması, 203, 232 Eflak, 25, 26, 29, 30, 33, 38, 54, 67, 117, 124, 143, 145, 198, 201, 203,
254, 258
Eflak'ın Ak Şövalyesi, 30 Eflatun, 121,202 Ege Denizi, 12, 37 Eğri, 67, 68
Ejderhan (Astrahan, Hacıtarhan), 51, 64, 105, 184 Ekber Şah, 69 Ekmel, 121
Ekslaşapel Kongresi, 231 Ekslaşapel Antlaşması, 138, 173, 179, 180
Elbe, 90, 225 Elbüstan, 46 Eldorado, 86, 91
Elizabet, 88, 102, 110, 111, 112, 126, 134, 162, 174, 180 Enderun edebiyatı, 58, 150 Endüljans
(indulgense), 78, 101 Endülüs, 97
Engizisyon, 104, 109, 284 Engürus Krallığı, 8 Enver Paşa, 306, 308 Epir, 18, 206 Erasmus, 95
Erdel, 30, 48, 54, 63, 66, 67, 116, 117, 141
Erfurt Görüşmesi, 226 Erivan, 116, 119 Erlau, 67
Ermeniler, 52, 260,294,297, 303, 304 Ermenistan, 310
Ertuğrul Bey, l, 2
Erzurum, 258, 308
Eskiçağ, 10, 73, 97
Eski Düzen, 216, 217, 220, 222, 267
Eski Fransız dostluğu, 191
Eskişehir, 3
Eski Yunan, 7, 202
Espanyola, 85
Estonya, 125
Eşref oğulları, 23
Etats generaux (Eta jenero), 132, 169,
214,218
Ethem Paşa, 295
Etmeydanı, 204
Etniki Heterya, 201, 203
Evrenkzip, 180
Evrenos Bey, 20
Eyyubiler, 46
Fas, 52, 64-66, 285
Fatih, 30, 32-36, 38-42, 44-46, 58, 79,
94
Fatih Mehmet Kanunu, 34
Fazıl Ahmet Paşa, 122, 123
Fazıl Mustafa Paşa, 122, 141
Federalistler, 183
Felemenk, 102, 103, 108, 112, 126,
127, 131, 136-139, 165-167,172,178,
182, 192, 243
Feltmarşal Graf fon Moltke, 211
Fener, 200
Fenerliler, 54, 55, 194, 196, 199, 201,
203
Fener Patrikliği, 198, 199, 257
Feodalite, 2,9,10,13-16,72,73,75,77,
81, 109, 114, 127, 194, 196, 206, 214
DİZİN
329
Ferdinant II., 48, 68, 111, 136
Feridun Bey Münşeatı, 3
Fermanlı, 209
Fetret Devri, 28
Fetvalar, 207, 304, 309
Fırat, 46
Fırtınalar Burnu, 84
Filadelfiya, 182
Filibe, 20, 259
Filip II., 88, 108, 111-113, 167
FilipV., 172
Filip Dorlean, 168
Filip Ogüst, 13
Filipin Adaları, 85, 87, 285
Fin Körfezi, 143
Finlandiya, 125, 273
Fizan, 292
Flandr, 75, 77, 90, 107, 223
Floransa, 11, 17,79,85,270
Florida, 88
Flöri (Fleury, kardinal), 168, 172
Folton, 187
França Padişahı, 68
Frankfurt, 90, 228, 233, 265, 266
Frankfurt Antlaşması, 272
Franklin, 187
Fransa, 9, 12-17, 44, 48, 50, 68, 74,
76, 77, 79, 86, 88, 94-102, 109-113,
126,127,132,133,135-139,141, 144,
147,148, 150, 159, 160-163, 167-170,
172,173, 176, 177,181-183,189-191,
202,203, 206, 209-212,214-216,218220,222-233,236, 237, 239-242,244247, 251, 252, 254, 255, 257, 260,
261,263,265,268-272,279,281,286,
287, 289, 290, 293, 305-307
Fransa Akademisi, 133
Fransız İhtilali, 134, 158, 163, 167,
169, 190,191,194, 200, 212,216-218,
221-223, 229, 230, 236, 260, 263
Fransız ticaret şirketi, 180, 181
Fransızlar, 22, 50, 51, 60, 75, 76, 85,
88, 89, 118, 131, 135, 136, 138, 147,
157, 159, 160, 174, 178, 179, 181,
189, 191, 195, 201, 202, 206, 210,
215,220,222-227,232,249,269,288,
297, 309, 310
Fransuva L, 48-50, 68, 88, 110, 111, 113
Franş Konte, 108, 138
Fronde Ayaklanması, 133
Frederikl., 130, 164
Frederik II., 164, 173, 174, 176, 215
Frederik Vilhelm (Büyük Elektör), 130
Frederik Vilhelm L, 164
Frederik Vilhelm II., 177
Fuat Paşa, 248, 254
Fuzuli, 59, 61
G
Galata, 11,32,38,67,200,250
Galiçya, 118, 176, 177,308
Galilee, 95
Galip Dede, 151
Ganj, 69
Garibaldi, 269
Garipname, 43
Gazali, 94
Gazi, 289, 298-302, 310Gedik Ahmet Paşa, 38
Gedik usulü, 192, 193
Geleneksel siyaset, 49
Gelibolu, 19,20,22,29,307
Gemici (Prens Hanri), 82
Gemlik, 6
Genç Almanya, 262
DİZİN
331
Halk Sınıfları Meclisi (Eta jenero), 169
Hamburg, 90
Hamiteli, 25
Hamitoğullan, 23, 25
Hanovra, 169,173, 175,225, 228, 271
Hanovra hanedanı, 169, 172
Hanri I, 14
Hami II., 111, 113
Hanri III., 113
Hanri IV., 77, 113, 132
Hanri V., 76
Hanri VII., 110
Hanri VIII., 102, 110
Hanri do Giz, 113
Hanri do Navar, 113
Hanri Plantacenet, 13
Hans Rosenblut, 40
Hareket Ordusu, 196, 300, 301
Harem, 60, 61
Has, 5, 56, 62, 197
Hassonoğlu Muratcan, 160
Hasta Adam, 245
Haşiyei tecrit, 121
Hatay, 85
Hatipzade, 45
Hatras (Hatteras), 87
Hayrettin (Barbaros), 49, 65
Hayti, 85
Hazar Denizi, 7, 38,63,116,124,127,
146, 184, 273
Hazar Türkleri, 9
Helinoslan sevenler, 202
Helva sohbetleri, 149
Hendesehane, 189
Hereke, 6
Hersek, 33, 254, 256, 258
Hıristiyanlık, 7, 9, 30, 33, 72-74, 86,
91, 96, 98, 100, 124
Hırvat Rüstem Paşa, 62
Hırvatistan, 50, 64, 130
Hırvatlar, 277
Hızır Reis, 49
Hicaz, 46, 47, 52, 54, 208, 209, 310
Hidaye, 121
Hikmet, 58, 121
Hilafet, 47, 159, 249, 297, 309
Hilafet teorisi, 160
Himaye devri, 236
Hindistan, 22, 27, 38, 47, 49, 53, 69,
70, 82-85, 87, 89, 90, 143, 178-182,
184, 191, 238, 241, 243, 249, 287
Hindistan yolu, 82, 85, 97, 191, 241,
288
Hint Okyanusu, 81, 84, 86, 87, 143,
158, 180
Hint Seferi, 64
Hint-Türk İmparatorluğu, 249
Hive, 184
Hobs, 171
Hoca Sadeddin Efendi, 151
Ho'henzolern hanedanı, 129, 130, 254
Hollanda, 85, 86, 88, 95, 98, 99, 108,
109, 111, 120, 126, 131, 134, 135, 138,
139, 144, 161, 223-225, 228, 233, 286
Holş.tayın, 125, 271
Homer, 202
Hotin, 117, 195
Hubertsbourg Antlaşması, 174
Hukuk Beyannamesi, 134
Hun-Ugurlar, 8
Hungarlar, 8
Hunlar, 8, 20
Hunyadi Yanus, 30
Hurrem Sultan, 61, 62, 118
Hurşit Paşa, 206 *
Hutbe, 4
Hutson Körfezi, 179
Hüdavendigâr, 20
332
TARİH
Hügeno (Huguenot), 102
Hümanistler, 100
Hümanizm (Humanism), 94, 95, 97
Hünername, 58
Hünkâr İskelesi, 210
Hünkâr İskelesi Antlaşması, 210, 211,
238, 242
Hüseyin Hilmi Paşa, 295
Hüseyin Paşa (Amcazade), 141
Hüsnü Paşa, 300
Hüsrev Paşa, 206
I
Islahat Devri, 188
Islahat Hattı Hümayunu, 247
Irak, 27,52, 206, 310
İajelon Hanedanı, 105
İberik Yarımadası, 83, 126, 167
İbni Kemal, 58
İbni Sina, 97
İbrahim L, 114, 121, 155
İbrahim Paşa (Mısırlı), 202, 209, 211,
238
İbrahim Paşa (Nevşehirli), 145, 146,
148-150, 154, 156
İbrahim Müteferrika Ağa, 145, 148, 156
İbrahim Şinasi Efendi, 252, 255
İcatlar, 115
İgnas do Loyola (İgnace de Loyola),
104
İğridir, 23
İhtilal savaşları, 222
İki Gül Savaşı, 77
İkilikli (düalist), 277
İkinci Balkan Savaşı, 289
İkinci İmparatorluk, 265
İkinci ittifak, 224
İkinci Kuzey Savaşı, 175
İkinci Meşrutiyet, 299, 303, 305
İkinci Viyana Kuşatması, 123, 140
İki Sicilya, 11, 165, 173, 229, 231
İktisadî serbesti usulü, 234, 283
İlhanlılar, 1,2,24,92
İlk bütçe, 121
İlk devlet teşkilatı, 4
İlk dış borçlanma, 243, 244
İlk düzenli ordu, 4
İlk matbaa, 145, 147, 148
İlk meşrutiyet, 256, 296
İlk Osmanlı anayasası, 290
İlk Osmanlı Meclisi Mebusam, 290
İlk Osmanlı Meşrutiyeti, 256
İlk Osmanlı parası, 4
İlk Rus devleti, 9
İllirya, 226
İlmî Rönesans, 93, 100
İlmiye mesleği, 55
İmparatorluk üslubu, 150
İmtiyazlı sınıflar, 217
İncil, 30, 98
İndiens, 85
İndüs, 82, 69
İnebahtı, 65
İnegöl, 3
İngiliz-Fransız sömürge mücadelesi,
179
İngiliz-Hint kumpanyası, 180, 181, 249
İngiliz İhtilali, 212
İngiliz-İspanyol rekabeti, 112
İngilizler, 15, 22, 37, 38, 75-77, 85,
86, 88, 139, 159, 167, 169, 170, 178,
179, 191, 195, 202, 225, 226, 238,
DİZİN
333
239, 249, 254, 256, 282, 283, 287,
288,293,296,297,305,309,310
İngiliz Protestanlığı, 102
İngiliz Rönesansı, 95
İngiliz-Rus ittifakı, 195
İngiltere, 9, 12-16, 74, 75, 77-79, 95,
99, 100-103, 110-113, 121, 134, 135,
137-139, 144, 149, 159, 168-170, 172175,178,179,181-183, 186, 202, 203,
210-212, 214, 215, 217, 218, 222,
224-228, 230, 232, 234, 237-241, 244247,249, 253, 254, 257, 259-261, 268,
271, 273, 276, 279, 280, 282, 283,
286-290, 295, 299, 305, 306
İngiltere-Danimarka İmparatorluğu, 14
İngiltere-Fransa rekabeti, 112
İngiltere-Normandiya Birliği, 14
İngiltere'de meşrutiyet, 15, 135
İnkalar (Incas), 87
İnsan Hakları Beyannamesi, 182, 215,
21,7,218,221,223
İozeflI., 158, 165
İpsilanti, 201, 202
İpsilanti müfrezesi, 201
İran, l, 27, 38, 42, 43, 45, 49, 52, 53,
58, 60, 63, 66, 67, 82, 91, 115, 116,
119, 143, 145, 146, 156, 183, 184,
243, 289, 306
İran Azerbaycanı, 45, 52, 119
İrlanda, 103, 110, 126,281-283
İsa, 28
İsfendiyar Beyliği, 33
İskandinavya, 102, 111, 177
İskender Bey, 31, 37
İskenderiye, 82, 238
İskenderon, 259
İskoçya, 79, 82, 12, 103, 110, 112, 126
İslam âlemi, 9, 47, 58
İslam halifeliği, 47, 159, 160, 296 İslam-Türk feodalitesi, 10 İslav Birliği, 257, 267 İslavlar, 8, 19, 22, 52,
67, 249, 262, 263, 267, 277 İsmail Kalesi, 157 İsmail Safevî, 45
İspanya, 9, 12, 16, 45, 48, 65, 73, 79, 83, 85, 87, 88, 90, 95, 97, 109, 111-113,.118, 125-127, 131, 132,
136-139, 167, 172, 173, 182, 183, 192, 214, 223-228, 232, 233, 243, 272, 284-286 İspanya
Habsburgları, 125, 126, 137, 139
İspanya İhtilali, 272 İspanya Müslümanları, 80 İspanya Mirası Savaşı, 139, 144, 160, 179, 180
İspanyol Amerikası, 178 İspanyollar, 45, 65, 85-88, 91, 92, 130-132, 134, 136, 178, 185, 262, 272, 288
İstanbul, 6-8, 11, 18-20, 22, 24, 26, 28-30, 32-36, 38-41, 48, 51, 54, 55, 60, 62, 65, 72, 74, 119, 122,
143, 146, 148, 150, 154-156, 159, 160, 190, '193-195, 197, 201, 204-206, 208-210, 238, 240,
241, 244, 245, 247, 250, 252-255, 259, 273, 290, 292-294, 296, 300-302,305,306,310 İstanbul
Antlaşması (1913), 302 İstanbul Barışı (1590), 116 İstanbul Boğazı, 210, 238 İstanbul Kadısı, 55
İstanbul karışıklıkları, 256 İstanbul Kilisesi, 18 İstanbul Konferansı, 291 İstanbul Latin İmparatorluğu,
18 İstanbul Patrikliği, 36
334
TARİH
İstanbul Rumları, 36
İstanbul sarayı, 60, 115
İsveç, 101-103, 106, 125, 129, 135,
136, 138, 142, 144, 157, 160, 161,
163,172,174, 175, 177,189, 225, 228
İsveçliler, 105, 125, 142, 143, 162,
240, 262
İsviçre, 95, 100-103, 125, 127, 131,
166, 224, 228, 285, 286
İşçi Ayaklanması (13 81), 77
İşçi Partisi, 281,283
İştevan, 66
İtalya, 9, 10, 11, 16,17, 38, 39, 44,48,
52, 60, 65, 77, 79, 80, 89, 90, 92, 94,
96-99, 107, 108, 109, 110, 125, 130,
165,166,167,172,173,223-225,227,
228,230,231,233,252,262-264, 266,
267-271, 279, 288, 289, 295, 301, 305
İtalya savaşları, 109, 110
İtalya birliği, 264, 268, 270
İtalyan Rönesansı, 39, 41, 96, 98, 99,
251
İtil, 7, 38, 51, 63, 64
İtilaf Devletleri, 305, 307, 309, 310
İtilaf ve Hürriyet Fırkası, 303
İttifak (Osmanh-Fransız), 50
İttifak senedi, 196
İttihat ve Terakki, 298, 299, 303-305
İvanIII.,51, 105, 143
İvanlV, 105, 127
İzabella, 84, 109
İzlanda, 125
İzmir, 23, 28, 252, 255, 310
İzmit, 6
İznik, 6, 41
İznik İmparatorluğu, 18
Jan Dark (Jeanne D'arc), 76
Jan Sobyeski, 117, 118, 140
Japonya, 82, 83, 85, 90, 185, 289Jec
Jec Pospolitoy, 106
Jenev, 90
Jitvatorok, 68
Jitvatorok Antlaşması, 66, 68, 116, 123
K
Kabakçıoğlu, 195, 196
Kaçar aşireti, 184
Kadırgalar, 81
Kadı, 5, 35
Kadı Burhaneddin, 25, 43
Kadınlar Saltanatı, 115, 118
Kâğıt, 93
Kâğıthane, 149, 156
Kafkas Dağlan, 146, 184
Kafkasya, 64,119,146,184,185,203,
246, 258, 288
Kale, 76
Kale dizdarı, 56
Kalemiye mesleği, 55
Kalenderoğlu, 116
Kaliküt, 84
Kalküta, 180
Kalmar Birliği, 106
Kalven (Calvin), 101, 102
Kalvinizm, 102, 103, 108, 136, 138
Kalyon, 81
Kambre Barışı, 50
Kampo-Formio Antlaşması, 223
Kanada, 88, 139, 178-182, 290
Kanal faciası, 308
Kandiye, 123
Kanije, 67, 68
DİZİN
335
Kant, 164
Kantakuzinus, 18, 19
Kanton, 87,185
Kanunname, 35, 44
Kanunname! Âli Osman, 59
Kanunî Süleyman, 5, 48, 49, 52-59,
61-64, 68, 69, 87-89, 94, 106, 111,
114,115,118,120,121,140,147,152,
153,205,251
Kanunu Padişahı Sultan Mehmet ibni
Murat Han, 35 Kap, 90, 287
Kapalı deniz prensibi, 88 Kape Hanedanı, 12, 13,75 Kapıcıbaşı, 56 Kapıkulu, 55, 115, 159
Kapitülasyonlar, 49, 50, 147, 157, 240,243
Kaptan Eyaleti, 54 Kaptan Paşa, 49, 198 Karacabey, 46 Karacadağ, 2 Karacaşehir, 5
Karadağ, 245, 254, 257-259, 301 Karadeniz, 11, 12, 33, 37, 38, 52, 63, 89,106, 114, 124, 142, 143,
146, 153, 157-159, 161, 195, 238, 146, 257, 273-Kara Halil, 6 Karahisar, 3 Karahisan Sahip, 23
Karakurum, 82 Karaman Beyi, 21,30, 37 Karaman Beyliği, 23, 24, 29, 33, 37 Karamanoğlu Ali Bey, 25
Karamanoğlu Mehmet Bey, 28 Karamanlılar, 24, 29 Kara Mustafa Paşa, 117,122, 123, 140 Karasi
Beyliği, 6, 24 Karasioğullan, 23,.25, 28-30, 43
Karavela, 81
Karayazıcı, 116
Kara yolu, 83
Kara Yorgi, 200, 201
Kardinal Çezarini, 30
Kardinal Dorlean, 168
Kardinal Flöri (Fleury), 168, 172
Kardinal Mazaren, 136, 137
Kardinal Rişliyö, 132, 133, 136, 180
Kari V., 48,49, 68, 101-103,107, 108,
110, 135
Kari VI., 172
Kari XI., 129
Kari XII., 143
Karlesbat Kongresi, 231
Karlofça Antlaşması, 130, 140-144,
147, 160, 164
Karikal, 181
Karolenj Hanedanı, 10, 12
Kars, 246, 259
Kartal, 6
Kasım (Mimar), 150
Kasn Şirin Antlaşması, 116, 119
Kastamonu, 23, 25, 26
Kastilya, 12, 84, 109
Katalonya, 284
Katerina (Petro'nun karısı), 144
Katerina II., 157, 158, 160, 162, 174,
176, 184, 210, 241
Kâtip Çelebi (Hacı halife), 120, 121
Kato Kambrezi Antlaşması, 111
Katolik Ferdinant, 109
Katolik-Latin İmparatorluğu, 18
Katoliklik, 8, 10, 18, 30, 40, 45, 50,
51, 73, 99, 101-104, 111, 113, 125,
128, 130, 134, 136, 160, 245, 254,
267, 274, 282
Katolik reformu, 98, 103
Katolik Roma, 39
336
TARİH
Katolik Rönesansı, 104
Kavala, 206
Kavalah MehmeFAli (Ağa, Paşa),
195, 202,205, 206, 208-211,236, 237,
241,242,247
Kavur, 268
Kaynarca, 157
Kaynarca Antlaşması, 157-160, 177,
273
Kayser, 10, 51
Kayseri, 25, 41
Kazak stepleri, 184
Kazaklar, 184
Kazan, 51,64, 105
Kazasker, 35, 55
Kefe, 38
Kemal Paşazade, 58
Kepler, 95
Kerestez, 67
Keşifler, 80, 83, 84, 86, 89, 115, 178
Kıbrıs, 64, 65, 260, 310
Kıpçak, 37, 38, 51
Kırım, 11, 37-39, 44, 51, 64, 67, 90,
117, 124, 140, 141, 146, 157, 159,
160, 224, 246
Kırım Savaşı, 244, 246, 249, 250, 257,
268, 275, 282
Kızıldeniz, 52, 87
Kızlarağası Sümbül Ağa, 118
Kiçner Ordusu, 307
Kili, 44
Kilise," 10, 13, 15, 99, 100, 103, 107,
167, 265, 284, 285
Kilise Devleti, 11, 131, 165
Kiyef, 105, 175
Knut (Danimarka Kralı), 14
Knyazlar, 9
Kocabaşı, 57
Kocaeli, 209
Koca Ragıp Paşa, 150
Koca Sinan Paşa, 65, 66
Kocatepe, 307
Koçi Bey, 120, 150
Kolber, 179
Kolej do Frans, 95
Kolinyi, 113
Kolomb, 70, 81,84, 85
Kolombiya, 90
Komünist ihtilali, 308
Komünistlik, 265
Komyanos Kalfa (Mimar), 150
Konak, 60
Konde, 113
Konfederasyon (İsviçre), 127
Kongo,288
Konkistador (Conquistadores), 87, 91
Konstans, 79
Konsüllük, 219, 220
Kont do Növer (Never), 27, 75
Konya? 1-3, 23, 25, 28, 34, 41, 43
Konya Savaşı, 209
Kopernik (Copernic), 95
Korkunç İvan IV., 51
Korkusuz Jan, 75, 76
Kortezler, 214
Korumacılık usulü, 234, 281, 283
Koruyucu devletler, 238
Koruyucu Lord, 134
Kosciuszko, 177
Kosova, 21, 31
Kosova Meydan Savaşı, 21, 22
Kostantin, 51
Kostantin şehri-Kostantinopolis, 34
Kölemenler, 46, 206, 208
Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, 118, 123,
137
Köprülüler, 118,122,123,137,141,208
Köprülü Mehmet Paşa, 122, 123, 141,
155
DİZİN
337
Köse Musa Paşa, 195, 196
Kösem Sultan, 118
Krakovi (Cracovie), 105
Kraliçe Viktorya, 249
Kristin, 129
KristofKolomb, 70, 81,84, 85
Kritovolos, 39
Kromvel, 134
Kuban, 37
Kubbe altı, 55
Kubbe Vezirliği, 63
Kudüs, 18, 50, 245, 298
Kuleli, 252
Kuleli Olayı, 252, 253
Kuran, 30
Kurlant, 124
Kutsal İttifak, 117, 140, 142, 147, 229,
230, 232, 284
Kutsal Kitap, 98, 100, 103
Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu,
9, 10, 49, 74, 107, 125, 129, 222
Kutup bölgeleri, 186
Kuyucu Murat Paşa, 116
Kûtülemare, 308
Kuzey Afrika, 49, 52, 97
Kuzey Almanya Konfederasyonu, 271,
272
Kuzey Amerika, 82, 87, 88, 139, 178,
179, 287, 289
Kuzey Avrupa, 17, 106, 126
Kuzeybatı yolu, 84, 85
Kuzeydoğu yolu, 84, 85
Kuzey Denizi, 131
Kuzey İtalya, 125
Kuzey memleketleri, 96, 97, 105
Kuzey Sibir, 181
Kuzey Suriye, 6
Kuzey Türk Hanlıkları, 51, 59
Küba, 85, 285
Küçük Kaynarca Antlaşması, 157160, 177, 273
Küçük Rusya, 124
Kürdistan, 310
Kürt meselesi, 303, 304
Kütahya, 23, 25, 209
Lâdislas, 30
Lady Mary Montegü, 149
Laik eğitim, 17
Lala Mustafa Paşa, 116
Lala Şahin Paşa, 20
Lale Devri, 145, 147, 149, 150, 155
L'anciene Regime, 216
Lankastr, 77
Latin hümanizmi, 94
Latin tiyarı, 39
Laybah Kongresi, 231
Layoş II., 48
Laypzik, 90
Lazar (Sırp Kralı), 21
Leh İhtilali, 274
Lehistan, 8, 64, 66, 67, 115, 117, 124,
125, 127, 128, 135, 140-142, 157, 158,
160-162, 164, 172-178, 197, 222, 223,
227, 228, 233, 237, 240, 273, 274
Leh Krallığı, 8, 158
Lehliler, 27, 44, 117, 123, 124, 127,
128, 157, 162, 177,233,262, 274
Lejiyon, 23
Lemberg, 118
Leon, 12
Leonardo da Vinci, 98
Lepant Savaşı, 112
Liberum veto, 128
Ligurien, 224
Liman von Sanders, 190, 305
338
TARİH
Limni, 122
Lıtvanya, 105, 106, 124, 128, 177
Liyon. 90, 241
Lizbon, 84, 89, 90
Lobrin, 118
Lok(Locke), 135, 171
Lombardiya, 223, 228, 263, 264, 268,
269
Lonca teşkilatı, 57, 92
Londra, 90, 149, 182, 238
Londra Konferansı, 233
Londra Sözleşmesi, 271
Lord Protector, 134
Loren, 76, 173,221,272
Lortlar Kamarası, 283
Louis Napolyon, 265
Lozan, 147
Lui Filip, 232
Lui XI., 109
Lui XII., 109, 110
Lui XIII., 132, 133
Lui XIV., 134, 135, 137-139, 147,
166, 168, 179
Lui XV, 168, 172, 173
Lui XVI., 168, 169, 215
Lukay, 85
Luneville Antlaşması, 224
Luristan, 116
Luter, 62, 99, 101, 102
Luter Kilisesi, 102
Luteryanizm, 102, 128, 129
Luvar, 76
M
Macaristan, 30, 48, 50, 52, 54, 64, 67, 89, 107, 108, 111, 117, 124, 125, 130,
136,140-142, 165, 197,200,245,259,
266, 267, 277
Macar Krallığı. 8, 29, 30
Macarlar, 8, 9, 20, 21, 26, 30, 48, 52,
60, 117, 130, 173,267,277
Macellan (Magellan), 85
Macellan Boğazı, 85, 87
Madagaskar, 82
Madam do Pompadur, 168
Madras, 180
Madrit Barışı, 50
Mahe, 181
Mahmut L, 150, 189
Mahmut II., 150, 188, 196, 204, 207,
208,210,211,237,247,252
Mahmut Nedim Paşa, 256
Mahmut Şevket Paşa, 300
Makedonya, 26, 69, 74, 206, 260, 294297, 299, 300
Maksimilyan, 63, 100, 107
Makyavelli (Machiavel), 40, 95
Malatya, 46
Malazgirt, 6
Malezya, 82
Malikâne vergisi, 156
Mallara el konulması, 157
Malta, 224
Malta korsanları, 118
Malta şövalyeleri, 65, 118
Maltepe, 6
Manastır, 206
Mançu hanedanı, 185
Mançuri, 275, 288
Manisa, 23, 30
Mansur ailesi, 37
Manş Denizi, 77
Manuel, 26, 29
Maraş, 46
DİZİN
339
Margarit, 106
Mari (XIII. Lui'nin annesi), 132
Mari Antuvanet, 169
Mari Stuart, 112
Marki de Pombal, 168
Markopolo, 82
Marmara, 6, 306
Marmara Denizi, 24
Marseyyez, 201
Marsilya, 90, 241
Maruniler, 254
Marya Tereza. 165, 173
Matbaacılık, 72, 73, 83, 93, 97, 156
Matrakçı Nasuh, 58
Mayalar, 87
Maydos, 307
Mazaren (Kardinal), 133, 136, 137
Mebusan Meclisi, 256, 303, 304
Mecidiye Kasrı, 251
Meclisi Mebusan, 255, 290, 296, 299,
300
Medine, 208
Medreseler, 17, 42, 58, 120, 248, 256,
274, 302, 304
Mehmet (Karamanoğlu), 28
Mehmet (Mimar), 150
Mehmet Ali (Kavalalı), 195, 202, 205,
206, 208-211, 236, 237, 241, 242, 247
Mehmet II., 30, 32-36, 38-42, 45, 46,
57, 58, 79, 94
Mehmet III., 67, 151
Mehmet IV., 114, 121, 123, 141, 193
Mehmet V., 188,301,304
Mehmet VI., 188,310
Mehmet Çelebi, 28, 29, 41
Mehmet ibni Abdülvehhap, 208
Mehmet Paşa (Köprülü), 123, 141
Mehmet Paşa (Sokollu), 63
Mekke, 54, 208
Mekke Şerifi, 309
Meksika, 87, 90, 178
Memleketeyn, 258
Memlûkler, 46, 190
Memun, 94
Menşikof, 245
Menleşeoğulları, 23, 25, 28
Meriç, 20
Merkantilizm, 86, 92
Merzifonhı Kara Mustafa Paşa, 117,
122, 123, 140
Meşen, 97
Mesnevi, 42, 151
Meşihat, 154
Meşrutiyet devri, 303
Meşrutî hükümdarlık devri, 218
Meternih, 211,229
Mevlâna Celâleddin, 151
Mevlût, 43
Mezhep devrimi, 72
Mezhep savaşları, 109
Mezhepsel reform, 100
Mısır, 45-47, 52, 54, 55, 80, 86, 87,
90, 155, 190, 191, 194, 195, 203, 206,
208, 209, 211, 224, 225, 237-241, 244,
260, 265, 273, 287, 288, 298, 301
Mihail Romanof, 105
Mihal, 18
Mikado, 185
Mikel Ancello (Michel-Ange), 97, 98
Milan Dukalığı, 139
Milano (Milan), 11, 108, 125, 166,
263
Milano Dukalığı, 110
Milas, 23
Millet Meclisi (Reichstag), 278
Miloş, 22
Miloş, 201
Milton, 135
340
TARİH
Mimar Sinan, 57, 120, 150
Minorka, 139
Minyatürcülük, 58
Miras Savaşı, 138
Miras Savaşları, 75, 172
Mirim Çelebi, 58
Mirza (Bey), 37
Misisipi, 179, 183
Misolongi, 203
Misler Gip, 59
Mithat Paşa, 256, 290, 297, 303
Mizanülhak fi ihtiyarülehak, 121
Modena, 269
Moğolya, 185
Mohaç, 48, 50, 69
Molla Arap, 45
Molla Hünkâroğlu, 42
Moltke, 211
Molük Adaları, 82, 88
Mondros Ateşkesi, 310
Mongolfiye kardeşler, 187
Montesquieu, 169
Mora, 18, 31, 33, 140, 141, 145, 158,
201-203, 209
Moravya, 130
Morisque, 111
Moskof Çarlığı, 51, 63, 64, 69, 140,
142, 143, 148
Moskoflar, 51, 105, 140, 142, 143,
146, 189
Moskova, 105, 127
Göç Devri, 13
Muhammediye, 43
Muhteşem (Kanunî), 59
Muradja d'Hosson, 160
Murat L, 19,21,22,24,34,41,57
Murat II., 29-32, 43
Murat III., 63, 67, 118
Murat IV., 114, 1.16, 119-121, 251
Murat V., 188,256
Murat Bey, 22, 24-26, 28
Murillo, 131
Musa Çelebi, 28
Mustafa!., 114, 118
Mustafa II., 140
Mustafa III., 189
Mustafa IV., 188., 195, 196
Mustafa Ağa (Mimar), 150
Mustafa Çelebi, 28-30
Mustafa Kemal, 298-302, 306-308
Mustafa Naima Efendi, 152
Mustafa Reşit Paşa, 239, 248
Muş, 294, 308
Mutlakiyet, 16, 127, 133, 134, 137,
161, 186,208,230
Muvakkit Mustafa, 58
Müdahale devri, 236
Müftü enam, 207
Mühendishane, 189
Mülkiye mesleği, 55
Müslüman âlemi, 16, 17, 72, 73, 8183, 96, 97, 124, 296
Müteferrika İbrahim Efendi, 145, 148,
156
Mütevekkil Alâllah, 47
Müttefikler, 306
N
Nadir Şah, 145, 184 Nagazaki, 185 Naima Efendi, 152 Naima Tarihi, 152 Namık Kemal, 255,296 Nant
Fermanı, 113, 132, 138 Napoli, 79, 139,223,231
DİZİN
341
Napoli Krallığı, 11, 37, 108, 110, 125,
225, 263
Napoleon L, 191, 191, 194, 195, 206,
220, 224-229
Napoleon III., 245, 257, 268, 280
Narva Savaşı, 175
Natal, 84
Navar, 12, 203
Nedim, 149, 150
Nef, 81
Nefi, 120, 150
Nemçe, 63, 66-68, 143, 148, 158
Neuhausel, 117
Nevbünyat, 149
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, 145,
146, 148, 150, 154, 156
Newton, 95, 135
Nijer, 82, 287
Nikola L, 210, 244, 246, 275
Nikola II., 275
Nimeg Antlaşması, 138
Niş, 222, 269
Niş, 20
Nişancı, 55
Niştat Antlaşması, 184
Niybolu, 21,27, 258
Niybolu Meydan Savaşı, 27, 75, 79
Nizamı Cedit, 190, 193-196
Nizip Meydan Savaşı, 211
Normandiya, 12, 14
Normandiya Hanedanı, 13
Normanlar, 11, 13, 14,82
Norveç, 103, 106, 125, 175
Nubya, 52
Nuruosmaniye, 150
Nürenberg, 40, 90
Nyu Englend, 178
O
Ocaklık, 5, 57
Oğuz Han, l
Ohayo, 179, 181
Oksfort, 78
Öksfort Fermanı, 15
Okyanus yolları, 89, 90
19. Fırka, 307
12 Ada, 310
Oranj, 287
Oranj Hanedanı, 131, 134, 166
Orhan Bey, 4, 6, 18, 19, 22, 24, 34
Orlean, 76
Orta Amerika, 85, 185
Orta Asya, l, 38, 47, 64, 80, 93
Orta Arabistan, 208
Ortaçağ, l, 9, 11, 13, 14, 16, 17, 33,
34, 71-74, 77, 80, 81, 91, 92, 94-96,
99, 100, 103, 114, 115, 127, 128, 284
Ortak koruma, 210, 237, 238, 242
Ortak müdahale, 211,237
Ortodoks Kilisesi, 7, 8, 21, 36, 40,
158, 197, 198,201
Ortodoksluk kurtarıcısı, 158
Osman Bey, 2-5, 23
Osman II., 114, 118, 119, 155
Osman III., 150
Osman Paşa, 258
Osmanlı, l, 2, 116, 123, 203, 225, 246,
260, 302
Osmanlı âlemi, 115
Osmanlı-Avrupa ticaret dergesi, 243,
244
Osmanlı Avrupası, 63
Osmanlı Beyi, 5
Osmanlı beyleri, 24, 62
342
TARİH
Osmanlı Beyliği, 3-5, 7, 23-25, 28, 34, 41,43
Osmanlı Devleti, l, 3, 4, 6, 11, 22, 23, 25,27-29, 31, 33-38,43-47,49, 50-55, 62-68, 74, 104, 114, 115,
117-121, 140, 141, 143, 146, 147, 150, 152, 153. 156-161, 171, 177, 178, 184, 189-192, 195, 197-200,
203, 204, 207-211, 227, 236-251, 253, 254, 256-260, 273, 282, 287, 288-291, 293-297, 299, 301-304
Osmanlı-Fransız dostluğu, 37, 49, 114 Osmanlı İmparatorluğu, 28, 32, 34, 35, 39, 49-55, 59, 61, 63,
65, 66, 69, 80, 87, 88, 90, 106, 114-117, 123, 124, 127, 138, 140-144, 146, 150, 158-160, 172, 174,
176, 184, 190, 191, 194, 195, 199, 201, 203-206, 208-211, 227, 232, 236-241, 244-248, 252, 253, 257,
259, 260, 288, 289, 295, 297, 299, 301 Osmanlı kültürü, 57, 147, 149, 151, 251
Osmanlılar, 6, 18, 19, 21, 23-26, 28, 29, 32, 33, 37, 38, 40-42, 45, 47, 48, 50, 52-54, 64, 65, 67-69, 87,
94, 116, 119, 123, 124, 140, 142, 144-148, 150, 151,153, 154, 158-160, 188, 192, 197, 200, 201, 238,
243, 252, 257, 258, 288, 293, 295, 296, 303, 304 Osmanlıların Avrupa'ya geçişi, 18 Osmanlı milleti,
248, 249, 255, 303 Osmanlı mimarisi, 41, 57, 58, 120, 149, 150
Osmanlı müziği, 252 Osmanh-Rus Savaşı, 259, 293 Osmanlı Türkleri, l, 18-20, 22, 26, 30, 31, 41-44, 57,
59, 64, 67, 69, 70, 89, 147, 194 Osmanlı ülkesi, 25, 26, 32, 52, 158,
195, 197, 210, 236, 237, 240-243, 247,
260,288,292,294,310
Osmanlı-Venedik savaşları, 37
Osmanlı-Yunan Savaşı, 295
Osmanoğulları, l, 23
Otlukbeli, 33
Otto, 9, 10
31 Mart Olayı, 300
Otuz Yıl Savaşı, 129, 130, 135, 163
Ön Asya, 47
Öşür, 5
Özdemir Paşa, 64
Özdemiroğlu Osman Paşa, 65, 116
Pacta Conventa, 128
Padişah fermanı, 61
Palatina, 136
Paleologos, 7, 51
Paleologos hanedanı, 18
Palestin, 46, 47, 191
Palos, 85
Panama, 85, 90
Panipat, 69
Panislavizm, 367
Papa, 9, 11, 18, 20, 26, 30, 37, 40, 44,
45, 51, 65, 78, 82, 86, 88, 89, 99, 100,
102, 104, 118, 137, 138, 174,269
PapaAleksandrXL, 86
Papaların üçleşmesi, 79
Papalık, 10, 11, 13, 73, 77-79, 86, 99,
100, 101, 103, 104, 108,281
Papalık Hükümeti, 229, 269
Papanın bağımsızlığı, 269
Para bastırmak, 4
Paris, 78, 133, 246, 297, 298, 309
Paris Antlaşması, 133, 174, 181, 183,
224, 244, 246, 247, 249, 257, 268
DİZİN
Paris Üniversitesi, 17
Parlamenlarizm, 135, 161, 169
Parlamento, 8, 15, 16, 110, 134, 168,
169,182,214,229,261,266,283
Parme, 229, 269
Pasarofça Antlaşması, 145, 147, 164,
177
Paskal, 133
Patrik Efendi, 36
Patrikhane, 199, 203
Patrona Halil, 145, 146, 155, 156, 196
Pavi, 110
Pazvantoğlu Osman Paşa, 205, 206
Pers Körfezi, 238
Peru, 87, 90
Pervaneoğulları, 23
Petersburg, 143, 245
Petervaradin, 145
Petro L, 140, 142-144, 146, 156, 158,
161, 162, 174, 175,210
Petro'nun Vasiyetnamesi, 143
Philhelenes, 202
Pikardiya, 90
Pilevne, 258
Pirene Antlaşması, 135-137
Piri Reis, 53
Pıyemonte, 125, 165, 222, 225, 228,
231, 246, 264, 268, 269
Pıyer Lesko, 98
Piyus II., 40
Piza, 11,79
Plantacent hanedanı, 14
Plezans, 229
Ploşnik Olayı, 21
Podolya, 118, 140, 141
Pol (Paul) III., 104
Polonya, 95, 105, 106
Poltava, 175
Pondişeri, 180, 181
Pontus, 39
Portekiz, 12, 65, 77, 79, 83, 84. 88,
109, 112, 167, 168, 178, 223, 228,
233, 286
Portekizliler, 53, 65, 82, 84-88, 90-92
Pozen, 177
Prag, 78, 90, 267
Prag Antlaşması, 271
Prens Hanri (Gemici), 82
Prensler oligarşisi, 129
Prens Menşikof, 245
Presbiteryen, 102
Presburg Antlaşması, 225
Preveze, 49
Protestanlık, 50, 62, 99, 101-103, 106,
111-113, 125, 132
Protestan Reformasyonu, 99, 103, 104
Prusya, 124, 129, 130, 144, 158, 161,
162, 164,166, 171,173-177,211, 215,
222, 223, 225, 226, 228, 233, 237,
241, 245, 254, 257, 265, 266, 270,
271,272,274,278
Prusya Dukalığı, 129
Prut, 144, 145, 200, 245
Prut Antlaşması, 144, 177
Ptolemee, 83
Pusula, 80, 81
Putperestlik, 73
Rahip Jan, 83
Rakoçi, 130
Ramazanoğulları, 46
Ramazan Paşa, 65
Raphael, 98
Raştat Antlaşması, 139, 172
Reformasyon, 73, 79, 99, 100-103,
107, 113, 115
344
TARİH
Reichstag, 278
Reisülküttap, 55
Ren, 221,223-225,271
Ren Konfederasyonu, 225
Restorasyon, 229, 230, 232
Reşat, 188, 301, 304
Revan, 119
Reval Görüşmesi, 295, 296, 299, 300
Reval Programı, 305
Riga Körfezi, 124
Risvik (Ryswick) Antlaşması, 138
Rişar İL, 77
Rişliyö (Kardinal), 132, 133, 136, 180
Rodos, 39, 44, 48, 310
Rodos şövalyeleri, 28, 44
Rokoko üslubu, 147, 150
Roksolan, 61
Roma, 8-10, 23, 39, 51, 52, 68, 78, 79,
82, 96, 97, 100, 110, 140, 160, 202,
264, 269, 270, 302
Roma Çasan, 68
Roma-Germen İmparatoru, 117
Roma-Germen Kayseri, 68
Roma Kilisesi, 18, 104, 110
Romanof hanedanı, 125, 127, 140,
142, 144
Romanus Diyogenis, 6
Romanya, 8, 52, 302, 305, 307, 308
Romenler, 27
Roterdam, 95
Rousseau, 169, 215
Rönesans, 39, 73, 94, 96, 97, 98, 100,
114, 197
Rumeli, 18-20, 22, 25, 28-30, 32-34,
41, 54, 143, 154, 156, 158, 196-198,
203, 207, 239, 248, 295, 300, 302
Rumeli Beylerbeyi, 35, 63
Rumeli Kazaskeri, 35
Rumelihisarı, 32
Rum kayseri, 68
Rumlar, 32, 36, 39, 52, 60, 62, 121,
198,200-202,,242,255,260, 295, 303,
304
Rum Patrikhanesi, 198,199, 257
Rum Selçuklan, l, 2, 6, 7, 23, 25, 33,
42, 43, 150
Rusçuk, 196, 258
Rusçuk Yaranı, 196
Rus istilası, 289
Rusiyon, 136
Rus-Japon Savaşı, 289
Ruslar, 9, 60, 69, 85, 116, 117, 141,
143, 146, 151, 156, 158, 159, 161,
162, 177, 184, 185, 188, 191, 195,
226, 228, 233, 240, 245, 258, 274,
288, 289, 308, 309
Ruslaştırma, 273, 274
Rusya, 8, 9, 20, 69, 82, 105, 124, 125,
127, 128, 135, 141, 143, 144, 146,
147, 148, 157-163, 171, 173-178, 184,
190,192, 194-196, 198, 200, 201, 203,
204, 209, 210, 222-228,232, 236-247,
249, 253, 254, 256-260, 266, 267, 270,
273-276, 281, 282,287, 289, 294-296,
299
Rusya'daki Türkler, 275
Rusya-Fransa ittifakı, 227
Rusya istila siyaseti, 240, 242
Rürik hanedanı, 127
Rüstem Paşa, 62
Rüşvet, 61, 62, 115, 122, 154, 155,
198, 199,239,251,292,293
Sadabât, 149, 150
Safevî hanedanı, 47, 145, 183, 184
Sahip Ataoğulları, 23
DİZİN
345
Sain-Barthelemy, 113
Sait Mehmet Efendi, 148
Saksonlar, 13, 14, 162
Saksonya, 101, 162, 173, 175, 176,
225, 228
Salankamen, 141
Samavnalı Şeyh Bedrettin, 29
Samsun, 29
Sanat Rönesansı, 97
Sanayi devrimi, 213, 234
San Pietro Kilisesi, 98
Sapan Ayaklanması, 133
Saraç Mehmet, 156
Saratoga, 182
Saray kadınları, 115, 118, 119, 152,
153
Sardinya, 12, 108, 139, 165, 246
Sarıkamış faciası, 308
Sarıkamış Kazakları, 117
Saruhanoğulları, 23, 25
Sava, 33
Savua, 131, 138, 139, 165, 222, 268,
269
Savva-Piyemonte Dukalığı, 108, 125
Schiller, 164
Sebastiyan, 65
Seçkin vilayetler, 294
Seddülbahir, 307
Sefih İbrahim Paşa (Nevşehirli), 145,
146, 148, 150, 154, 156
Segedin Antlaşması, 30
Sekbanı Cedit, 196
Sekiz Medrese, 121
Selanik, 26, 29, 30, 34, 196, 206,. 252,
298-301
Selçuklular, l, 2, 5, 6, 23-25, 43, 46,
151
Selim L, 45-47, 87, 90, 119, 151, 159
Selim II., 63, 66, 115, 119
Selim III, 188, 189, 191-193, 195,
196, 204, 205, 207, 208
Selimiye, 120
Semerkant, 29
Senegal, 181, 288
Sengotar, 137
Sen Loran, 180
Sen Lui, 13
Sen Petersburg Antlaşması, 176
Serbesti mesleği, 213, 281
Serez, 29
Serf (esir), 2, 5, 16, 128,276
Servantes, 95, 132
Seyfiye mesleği, 55
Şeyim, 106, 128
Sınaî korumacılık, 279
Sırbistan, 7, 8, 20, 22, 30, 31, 33, 48,
140, 141, 146, 203, 205, 254, 258,
259, 301
Sırp askerleri, 28
Sırp İhtilali, 199, 200, 201, 239
Sırplar, 7, 8, 18-21, 27, 197, 198, 200,
248, 257, 258, 260, 278, 295, 302
Sırp Sındığı, 20
Sivas, 25, 41
Sivas Beyliği, 43
Sivastopol, 38, 246
Sibirya, 105, 124, 184, 288, 289
Sicilya, 12, 97, 139, 269
Sicilya Krallığı, 108
Sikke değerinin düşürülmesi, 157, 243
Silezya, 130, 164, 165, 173
Silistre, 246, 258
Simon Kalfa (Mimar), 150
Sinan (Mimar), 57, 120, 150
Sinan Paşa, 65, 66
Sinop, 23, 245
Sipahi ocağı, 34, 42, 118, 152, 153,
188, 249
346
TARİH
Sipahi oğlanları bölükleri, 34 Sipangu, 85
Sobyeski, 117, 118, 140 Softalar ayaklanması, 256 Sofya, 20, 51, 140,306,307 Sokollu Mehmet Paşa,
63-66, 90, 114, 116
Sokrat, 121
Sonda Adaları, 87, 88, 90, 91, 185 Sorbon, 78
Sosyalizm, 213, 233, 235, 236, 262, 265, 275, 278, 280, 283, 286 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler
Birliği, 8
Söğüt, 2, 23
Sömürgecilik, 86, 88, ,91, 131, 134, 171,286,287,289,290 Spinoza, 131
Stanislas Lehçinski, 173, 175 Stanislas Poniatovvski, 176 Stathauder, 131, 166 Strelits askeri, 142
Stuart hanedanı, 126, 134, 169, 172 Subaşı, 6, 35 Sudan, 82 Sultanahmet, 150
Sultan Alâettin (Karamanoğlu Ali Bey), 25
Sultan Mehmet Kanunu, 35 Sultan Süleyman Kanunnamesi, 52, 57,59
Sultan Velet, 43 Sultanın bakire kızı, 142 Sultanönü, 2
Suriye, 27, 46, 47, 52, 191, 209, 238, 241,254,298,310 Suvla, 307 Süleyman L, 5, 48, 49, 52-59, 61-64,
68, 69, 87-89, 94, 106, 111, 114, 115,
118, 120, 121, 140, 147, 152, 153,
160,205,251
Süleyman II., 141
Süleyman Çelebi, 28
Süleymaniye, 57, 58, 150
Süleyman Paşa, 19
Süveyş Kanalı, 87, 90, 287, 308
ŞahAbbas, 116
Şah İsmail, 46
Şahruh, 47
Şah Safi, 116
Şah Tahmasp, 116
Şair Nedim, 149, 150
Şam, 254, 298
Şampanya, 90
Şandernagor, 180, 181
Sari II., 139
Sari III., 167
Sari VI., 75, 76, 164, 165
Sari VII, 76
Sari VIII., 109
Sari IX., 113
Sari XI, 174
Sari XII, 163, 175
Sari Alber, 264
Şadken, 48-50, 68,101-103,107,108,
110, 111, 135
Şarlman İmparatorluğu, 10, 12, 214
Ş artçılık hareketi, 261
Şato, 17, 81
Şehzade Bayazıt, 61
Şehzade Mustafa, 61
Şehzade Selim, 61
Şekspir (Shakespeare), 95
DİZİN
347
Şerhi mevakif, 121
Şerif Bey (Mustafa Kemal), 301
Şeyh Galip, 151
Şiî mezhebi, 45
Şikâyetname, 61
Şili, 87, 178
Şinası Efendi, 252, 255
Şirin ailesi, 37
Şirvan, 116, 146
Şişman (Bulgar Kralı), 21
Şlezvıg, 271
Şogon, 185
Şumnu, 21
Tabii, 3
Tacüttevarih, 151
Taif, 290
Takvimi Vekayi, 252
Tanzimat Devri, 247-249, 251, 291,
296
Tanzimat Fermanı, 244, 247
Tarhoncu Ahmet Paşa, 121, 122, 155
Tarihi Cevdet, 64, 191
Tarihi Timur Gürgân, 148
Taso (Le Tasse), 95
Tasviri Efkâr, 121,252
Tatarcık Abdullah Efendi, 192
Tavil Mehmet Paşa, 63, 114
Tebriz, 33, 49, 116
Tekfurlar, 2, 3, 4, 7
Tekirdağ, 307
Temeşvar, 54, 141
Ten, 63
Teodora, 18
Tepedelenlı Ali Paşa, 201, 202, 205,
206
Terakki ve İttihat Cemiyeti, 297, 298
Tercan, 33
Ternöv (Terre-Neuve), 139, 179
Tersane Ocağı, 55
Tertibi Cedit Tarihi Cevdet, 64
Tesalya, 18
Tesalyalı Rigaz, 201
Tevaifimülük, 9, 23
Tevrat, 4, 98
Tımar, 5, 34, 55, 56-57, 61, 115, 121,
152, 197
Tımarlı sipahisi, 5
Tırnova, 21
Tibet, 185, 287
Tilsit Barışı, 226
Timur, 26-28, 30, 31,47, 80
Timurlular, 69, 70, 249
Timuroğulları, 249
Timurtaş Paşa, 20, 25, 34
Tiryaki Hasan Paşa, 67
Tiryeste, 90
Tisa, 8
Tisyen (Titien), 98
Tokat, 25
Tokatlı Lûtfi, 45
Topal Ataullah Efendi, 195, 196
Topal Cafer Paşa, 141
Tophanei Âmire, 190
Topkapı, 32
Topkapı Sarayı, 251
Topun icadı, 81
Tories, 170
Toroslar, 33, 211
Toskana, 94, 166, 229, 233, 264, 269
Toskana Büyük Dukalığı, 108
Tosya, 29
Tökeli, 130
Trablusgarp, 52, 54, 205, 206, 288,
292, 301
Trabzon. 33
348
TARİH
Trabzon Rum İmparatorluğu, 18, 33,
39
Iraklar, 7, 20
Trakya, 20, 74, 306
Transilvanya, 124
Transilvanyalılar, 278
Transval, 287
Trant (Trente) konsülü, 104
Troppav Kongresi, 231
Troubadoure, 17
Truver (Trouveres), 17
Tulon, 190
Tuna, 8, 27, 30, 33, 37, 44, 54, 64, 68,
69, 74, 89, 117, 130, 143, 145, 147,
164, 195,197, 198, 229, 245,246,258
Tuna yolu, 89
Tunus, 22, 52, 54, 65, 205, 206, 260,
288, 309, 310
Turgot, 169
Turla, 117
Tüdor hanedanı, 77, 101, 110, 134
Türk, 52
Türk Afşar kabilesi, 145
Türk arazi rejimi, 5
Türkeli, 27, 63, 64
Türk gölü, 49
Türk Gürgânî Saltanatı, 179
Türkistan, 27, 184, 185, 243, 288, 289
Türkiye, 66, 118, 135, 144, 157, 163,
172, 174, 175, 178, 210, 224, 225,
227, 274, 310
Türk Kölemenleri, 46
Türklerin büyük asrı, §9
Türk milliyetçiliği fikri, 255, 303, 304
Türk sangı, 39
Türk üslubu, 150
Tyrol, 225
U
Ukrayna, 52, 117, 118, 124, 141, 175
Ulahlar, 20, 21, 30, 52, 198, 201, 304
Ulu Cami, 27
Ulu Gazi, 289
Ulufe, 193, 199
Umumî Harp, 177, 190, 231, 277, 278,
280, 285, 286, 289, 302
Urallar, 124
Urmiye Gölü, 46
Uşi Antlaşması, 301
Utraht Antlaşması, 139,164, 166, 167,
171, 172, 179, 183
Uyvar, 117
Uzakdoğu, 289
Uzun Hasan, 33, 37, 45
Uzun Nemçe Seferi, 67
Ü
Üçlü Anlaşma, 279, 289, 305 Üçlü İttifak, 281, 305, 307 Üçüncü Cumhuriyet, 279-281 Üçüncü ittifak,
225 Ümit Burnu, 53, 115
Vadiyüssebil, 65 Vahdettin, 188, 310 Vak'ai Hayriye, 204 Vak'anüvislik, 151 Vakıf, 5, 56, 193 Valide
Sultan, 60 Valpol, 170, 172, 173 Valva (Valois) hanedanı, 75
DİZİN
349
Vankulu, 148
Vardar Ali Paşa, 116
Varna, 30, 31
Varşova, 176, 177
Varşova Dukalığı, 226
Vasili, 105
Vasileus, 8, 18, 40
Vasko da Gama (Vasco da Gama), 84
Vaşington, 182, 183
Vaşvar, 123
Vaşvar Antlaşması, 117, 123
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, 298, 299
Vaza, 106
Vaza hanedanı, 125, 129
Vehhabî hareketi, 208, 209
Velasques, 132
Veli (Bayazıt), 45
Venedik, 11, 12, 44, 60, 79, 90, 117,
131, 140, 141, 145, 165, 225, 228,
263, 264, 268-271
Venedik Cumhuriyeti, 11, 12, 37, 39,
44,65,108, 125, 126, 131,223
Venedikliler, 18, 29, 32, 37, 44, 50, 65,
86,88, 118, 122, 137, 140, 141, 145
Venedikli Safiye, 118
Verdön paylaşımı, 9
Verone Kongresi, 232
Versay, 148, 149
Versay Antlaşması, 183
Vestefalya antlaşmaları, 108, 135,
136, 139,221,272
Vidin, 205
Viktor Hügo, 202
Viktorya, 249
Vilayet askeri, 5
Vilyem III., 138, 139
Vilyem V., 166
Vircinia, 88
Viyana, 48, 50, 55, 68, 69, 90, 114,
117, 140,263,267
Viyana Antlaşması, 173, 226, 271
Viyana İhtilali, 267
Viyana Kongresi, 227-229, 231
Viyana Kütüphanesi, 35
Volga, 51,63, 90, 124
Volga Türk hanlıkları, 51
Volter (Voltaire), 169, 178
Voyvoda, 67, 194
W
Waterloo, 228 Whigs, 170 Wicliffe, 78 William, 14, 134 Wilyam Pitt, 170 Würtemberg, 225, 231
Yafa, 298
Yahya Efendi, 120
Yakındoğu, 203, 236-238, 241, 244
Yakup, 49
Yakup Çelebi, 36
Yalova, 145
Yanaon, 181
Yan Huş, 78, 79
Yanya, 30, 202, 205, 306
Yarhisar, 3
Yaş, 117, 157
Yaş Antlaşması, 158, 177, 188
Yavuz Selim, 45-47, 87, 90, 119, 151,
159
Yaya, 4, 22
Yazıcızade Mehmet Efendi, 43
350
TARİH
Yedi Ada, 223, 226
Yedi Yıl Savaşı, 172, 174, 176, 179,
181
Yelpaze Meselesi, 206
Yemen, 52, 64-66, 155
Yemen Fatihi, 66
Yeni Cami, 150, 193
Yeniçağ, 9, 71-74, 80, 92, 104, 107,
137, 178
Yeniçeri ağası, 55
Yeniçeri ayaklanmaları, 252, 256
Yeniçeri ocağı, 22, 23, 34, 42, 115,
118, 152, 153, 188, 193, 194, 199,
204, 205, 247
Yeniçerilerin kaldırılması, 204
Yenidendoğuş, 39
Yenidünya, 91
Yeni Fransa, 88
Yeni İngiltere, 88
Yeni İskoçya, 179
Yeni Osmanlılar, 254-256, 296, 297
Yenişehir, 26, 206
Yeni usulde mektepler, 248
Yeni Zelanda, 307
Yerlikulu ocakları, 55
Yeşil Cami, 29
Yıldırım Bayazıt, 25-28, 32, 36,41,43
Yıldız Sarayı, 290, 292, 293, 298, 299
Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi,
148
Yorgi Kastriyotis, 31
York ailesi, 77
Yorktown, 183
Yum, 171
Yunan bağımsızlığı, 201
Yunan İhtilali, 199, 201, 203, 232,
239, 248
Yunanistan, 96, 97, 202, 203, 206,
232, 249, 258, 295, 298, 301
Yunanlılar, 94, 202, 232, 295, 302
Yunus Emre, 42
Yurtlant, 125
Yurtluk, 5, 57
Yurtsuz Jan, 15
Yuvanisoğlu Andronikos, 26
Yuvanis Paleologos, 26
Yüreğirli, 46
Yüz Yıl Savaşı, 9, 74-77
Zadegan, 15
Zapolya Yanoş, 48
Zeamet, 5, 34, 55-57, 61, 115, 121,
152, 197
Zenci esir ticareti, 91, 229
Zengibar, 82, 287
Zigetvar, 53, 63
Zigismunt, 26, 28
Ziraî korumacılık, 279
Ziştovi Antlaşması, 157, 188
Zivin, 258
Ziya Paşa, 255, 296
Zürih Antlaşması, 269
Zvingli (Zwingle), 101, 102
RESİMLER
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
Yazısı: Orhan
Halledallahü Mülkehu
Yazısı: Orhan
Halledallahü Mülkehu
Üstünde tarihi ve basıldığı yer işaret edilmemiş olan beş
akçelik gümüş sikke. Ağırlığı l dirhem 13 3/4 kırat.
Çapı 22 milimetre.
Yazısı: Orhan
Halledallahü Mülkehu
a
Ali
Yazısı:
Lâilâheillallah
Muhammed
Resulullah
Ömer
Üstünde basıldığı yer ve tarih bulunmayan tek akçelik sikke. Ağırlığı 5 3/4 kırat, çapı 19 milimetre.
1. 1328'DE ORHAN BEY'İN BASTIRDIĞI İLK OSMANLI PARALARI.
istanbul Arkeoloji Müzesi koleksiyonlarından.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
l a. BURSA'DA ORHAN BEYİN YAPTIRDIĞI CAMİ.
B.Fo.
B.FO.
l b. ORHAN BEY ZAMANINDA İZNİK'TE YAPILAN İMARET.
OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
3. ALMANYA'DA MOSEL IRMAĞI ÜZERİNDE KORUNAKLI ELTZ ŞATOSU.
En iyi korunmuş 12. asır şatolarından biridir.
ŞATOLARIN İÇERİDEN
SAVUNULMASI İÇİN YAPILMIŞ
MAZGALLI BİR PUSU YERİ.
ASMA KÖPRÜLÜ BİR ŞATO KAPISI
Şatonun dışarıyla irtibatı kesilmek istendiği
zaman etrafındaki su ile dolu büyük hendeğin
üstündeki bu köprü yukarı kaldırıldı.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
ı
6. PARİSTE NORTDAM KİLİSESİ. (1163 -1230).
B. Po.
B. Fo.
7. ALMANYA'DA ULM ŞEHRİNDEKİ KATEDRAL (1377).
8.1. MURAT TARAFINDAN BURSA'DA ÇEKİRGEDE YAPTIRILMIŞ OLAN HÜDAVENDİGÂR CAMİİ.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
B. Fo.
9. KARAMAN KALESİ.
B. Fo.
10. BEYŞEHİR'DE EŞREFOGLU SÜLEYMAN BEY TÜRBESİ VE KÜTÜPHANESİ.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
. Fo.
13. SÖKE KAZASININ BALAT KÖYÜNDE MENTE-ŞEOĞULLARINDAN İLYAS BEY TARAFINDAN YAPTIRILAN
CAMİİN SANATLI MİHRABI.
S
14. BEYŞEHİR'DE EŞREFOĞLU CAMİİ'NİN İÇİNE BİR BAKIŞ.
OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
11
B. Fo.
15. SÖKE KAZASININ BALAT KÖYÜNDE MENTEŞEOĞULLARINDAN İLYAS BEY CAMİİ.
16. KUŞADASI KAZASININ SELÇUK NAHİYESİNDE: AYDINOGULLARINDAN İSA BEY CAMİİ'NİN SANATLI
PENCERELERİNİ GÖSTERİR BİR YÜZÜ.
12
B.Fo.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
17. İSTANBUL BOĞAZI ÜZERİNDE ANADOLUHİSARI.
B.FO.
18. BURSA'DA YILDIRIM BAYAZIT TARAFINDAN YAPTIRILAN ULU CAMİ.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
13
19. BURSA'DA ULU CAMİİ'NİN İÇİ
B. Fo.
Yazısı:
1. Lâilâhe illallah
2. Muhammedün Resuliillah
3. Durihe Bursa 806 (1403)
Yazısı:
1. Demirhan Gürgân.
2. Mehmet bin Bayezit Han
3. Hailede Mülkehıı
Gümüştür. Ağırlığı 5 1/2, kırat, çapı 15 milimetre
20. MEHMET ÇELEBİ'NİN TİMUR'U METBU TANIDIĞI DEVİRDE BURSA'DA İKİ HÜKÜMDARIN ADINA
BASILAN SİKKE.
istanbul Arkeoloji Müzesi koleksiyonlarından.
14
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
B.Fo.
21. ÇELEBİ MEHMET TARAFINDAN BURSA'DA İNŞA ETTİRİLEN YEŞİL
CAMİİ'NİN İÇİ.
OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU
15
B. Fo.
22. BURSA'DA YEŞİL CAMİ İÇİNDEKİ HÜCRELERDEN BİRİ.
B. Fo.
23. FATİH'İN İSTANBUL BOĞAZI ÜZERİNDE İNŞA ETTİRDİĞİ RUMELİHİSARI.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
17
05 'S
Z
U.
§"8
18
OSMANLI İMPARATORLUĞU
25. İSTANBUL'UN BİZANS DEVRİNDEKİ DURUMUNU GÖSTEREN BİR PLAN.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
19
26. FATİH MEHMET II. Ressam Bellini'nin tablosundan.
20
OSMANLI İMPARATORLUĞU
Yüzü:
Tersi:
27. HEYKELTRAŞ BERTOLD CİVANNİ TARAFINDAN II. MEHMET ADINA OYULMUŞ TUNÇ MADALYA.
B.Fo.
28. FATİH MEHMET'İN KILICI. Topkapı Sarayı silah koleksiyonlarından.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
21
22
OSMANLI İMPARATORLUĞU
30. ÇİNİLİ KÖŞK'ÜN GİRİŞİ
Mozaik usulünde yapılman:
B. Fo.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
23
31. KANUNÎ SÜLEYMAN Melchior Lorich'in bakır üzerine kazıdığı bir resim.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
25
26
OSMANLI İMPARATORLUĞU
34. BUDİN ŞEHRİNİN OSMANLI HÂKİMİYETİ ALTINDA BULUNDUĞU ZAMANA AİT BİR RESİM.
B. Fo.
35. SOKOLLU MEHMET PAŞA'NIN BUDİN VALİLİĞİ ZAMANINDA (1566 -1579) PEŞTE'DE TÜRKLER
TARAFINDAN İNŞA EDİLMİŞ BİR KAPLICA.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
27
36. BUDİN'DE GÜLBABA TÜRBESİ (1543 -1548).
37. PEÇ'TE (PECS) 1625 TARİHİNDE TÜRKLER TARAFINDAN YAPILAN VE BUGÜN KİLİSE OLARAK
KULLANILAN CAMİ.
28
OSMANLI İMPARATORLUĞU
OSMANLI İMPARATORLUĞU
29
î •<
30
OSMANLI İMPARATORLUĞU
41. BURSA'DA DOKUNMUŞ BİR KUMAŞ PARÇASI. 16. ASIR.
Topkapı Sarayı Müzesi Hazne Dairesi'ndedir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
31
B. Fo.
42. KANUNÎ SÜLEYMAN'IN KARISI HURREM SULTANIN TÜRBESİNDEN ALINMIŞ İŞLEME ÇEVRE. 16.
ASIR.
istanbul Evkaf Müzesi'ndedir.
32
OSMANLI İMPARATORLUĞU
43. ANADOLU'DA YAPILMIŞ ÇİNİ BÜYÜK . CAMİ KANDİLİ. 16. ASIR. İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir.
44. KANUNÎ SÜLEYMAN'IN KILICI.
16. ASIR.
Topkapı Sarayı Müzesi silah koleksiyonlarından.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
33
34
OSMANLI İMPARATORLUĞU
OSMANLI İMPARATORLUĞU
35
36
OSMANLI İMPARATORLUĞU
50. MİMAR SİNAN'IN ESERLERİNDEN EDİRNE'DE SULTANSELİM CAMİİ.
w
38
OSMANLI İMPARATORLUĞU
51. OSM ANLI
İMPARATORLUĞU
TÜRK MİMARİSİNİN İLERLEME
VE GERİLEME SAFHALARI:
I. Bursa'da Hüdavendigâr (1360),
II. Bursa'da Ulu Cami (1394),
III. İstanbul'da Bayazıt (1506),
IV. İstanbul'da Süleymaniye (l557),
V. Edirne'de Selimiye (1574),
B. Fo
B. Fo.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
39
B. Fo.
I. İstanbul'da Sultanahmet (1617),
II. İstanbul'da Yenicami (1664),
III. İstanbul'da Nuruosmaniye (1756),
IV. İstanbul'da Lâleli (7764;,
V. İstanbul'da Aksaray Valide Camii (1871).
Tarihler camilerin yapıldığı seneleri gösterir.
40
OSMANLI İMPARATORLUĞU
52. ŞAİR BAKİ, NEF'İ VE ŞEYHÜLİSLAM EBÜSSUUT EFENDİLER.
/
OSMANLI İMPARATORLUĞU
41
53. ŞAİR FUZULİ.
Bu iki resim İstanbul'da Fatih'te Millet Kütüphanesi'nde mevcut
II. Selim zamanında yazılmış ve resimleri tamamen renkli yapılmış
Aşık Çelebi tezkeresinden alınmış minyatürlerdir.
42
OSMANLI İMPARATORLUĞU
a) Kesme billurdan mücevherli şerbet fincanları.
Mücevherli kahve takımı.
c) Elmaslı ve zümrüttü altın
şarap takımı.
Şah İsmail'e ait bu takım Çaldıran Savaşı ganimetlerindendir.
54. OSMANU PADİŞAHLARINA AİT SÜSLÜ VE MÜCEVHERLİ EŞYALAR.
Topkapı Sarayı Müzesi'ndedir.
OSMANLI İMPARATORLUĞU
43
44
OSMANLI İMPARATORLUĞU
W
JO
O oo
OSMANLI İMPARATORLUĞU
45
58. KANUNÎ SÜLEYMAN ZİGETVAR SEFERİ'NE GİDERKEN. Hünername'den.
46
OSMANLI İMPARATORLUĞU
OSMANLI İMPARATORLUĞU
47
61. TİRYAKİ HASAN PAŞA.
62. 16. ASIRDA YENİÇERİ KIYAFETLERİ.
48
16. AŞIRA KADAR AVRUPA
63. YÜZ YIL SAVAŞI'NA AİT İKİ SAHNE.
"The Chronicles ofFroissart" adlı 15. asırda yazılmış eserdeki el yapması resimlerden.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
49
64. YAN HUSS İDAMA
GÖTÜRÜLÜRKEN.
Konsil tarafından mahkûm
edildikten sonra,
Huss Konstans
kumandanına
teslim edilmiş ve diri diri
yakılmıştır. Bu resimde kendisinin cellatlar tarafından götürüldüğü ve başına üzerine şeytan
resimleriyle
"bu adam imanını
kaybetmiştir" ibaresi yazılı
bir külah geçirilmiş olduğu
görülmektedir.
65. ORTAÇAĞ ŞATOLARINDAN BİRİNİN TOPLA TAHRİBİ.
66. 15. ASIRDA ALMANYA'DA BİR
ŞEHRİN KUŞATILMASI. Breslav Kütüphane si'nde bulunan bir yazma kitaptan alınmış bir minyatür.
50
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
67. MARKO POLO
(1254-1323).
68. VASKO Dİ GAMA
(1469-1524).
69. KRİSTOF KOLOMB
(1451-1506).
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
51
70. MAYA MİMARÎ ESERLERİNDEN BİR ÖRNEK. YUKATAN'DA SAYİL TAPINAK- SARAYI'NIN ÖN YÜZÜ.
71. MAYALARIN YENİ İMPARATORLUK DEVRİNDEN (MS 1000-1200) KALMA BİR TAPINAĞIN ÖN
YÜZÜNDEN BİR KISIM.
52
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
72. GUSKO ŞEHRİNDE SANTA DOMİNGO KİLİSESİ.
Bu kilisenin resimde görülen esas duvarları İnhalar zamanındaki güneş tapınağının duvarlarıdır.
73. TEOPANZOLKO'DA AZTEKLERİN PİRAMİT ŞEKLİNDEKİ TAPINAKLARI.
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
53
74. ŞEKSPİR (1564-1616).
75.RAFAELSANZİO
(1483-1521).
76. LEONARDO DA VİNCİ
(7452-7579).
77. MİKELANCELLO.
(1475-1564).
54
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
16. ASIR SONLARINA KADAR AVRUPA
55
82. TÜRKLERİN İKİNCİ VİYANA KUŞATMASINDAN BİR MANZARA (1683). Romenn de Hoghe tarafından
yapılmıştır.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
57
83. İSTANBUL BOĞAZI (1632). "George Sandys' Travels" adlı eserden.
84. İSTANBUL'DA BİR DONANMA EĞLENCESİ (1632). "George Sandys' Travels" adlı eserden.
58
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
59
60
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
61
90. BAĞDAT KÖŞKÜ'NDE ÇİNİLERLE SÜSLÜ BİR DUVAR.
91. YENİ CAMİ'DE TÜRK ÇİNİ VE MERMER İŞÇİLİĞİNİN GÜZELLİKLERİNİ TOPLAYAN Bİ
BÎR KÖŞE.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
92. RODOS TABAĞI. 17. ASIR ANADOLU MAMULLERİNDEN.
İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir.
64
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
93. İSTANBUL MAMULLERİNDEN SEDEFLE İŞLENMİŞ SANDUKÇE (1616).
istanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
65
94. GÖRDÜS MAMULLERİNDEN BİR SECCADE. 17. ASIR.
istanbul Evkaf Müzesi'ndedir.
66
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
B. Fo,
95. ANADOLU MAMULLERİNDEN HALI SECCADE. 17. ASIR istanbul Çinili Köşk Müzesi'tidedir.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
67
68
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
69
100. ÇAR I. PETRO (1672-1725).
101. KARDİNAL RİŞLİYÖ
(1585-1642).
102. XIV. LUİ (1683-1715).
103. KROMWELL
(1599-1658).
70
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
71
72
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
73
74
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
75
76
B. Fo.
112a. III. AHMET DEVRİNDE EYUPLU DERVİŞ HASAN ADINDA BİR TÜRK İŞÇİSİ TARAFINDAN YAPILMIŞ
YAZI ÇEKMECESİ.
istanbul Arkeoloji Müzesi Türk ve islam Eserleri kısmındadır.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
77
113. KÖÇEKLERİN OYUNUNU SEYREDEN HÜKÜMDAR. 18 ASIR BAŞLARI
Topkapı Sarayı Müzesi içinde IH. Ahmet Kütüphanesinde bulunan
ve III. Ahmet zamanında yazılmış ve resimlen tamamen renkli yapılmış
Surnamei Vehbi adlı eserdeki minyatürlerden.
78
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
79
115. İSTANBUL'DA YENİCAMİ.
B. Fo.
80
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
116. İSTANBUL'DA NURUOSMANİYE CAMİİ.
117. İSTANBUL'DA LALELİ CAMİİ.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
81
118. AYNALI KAVAK. Choiseul Gouffier'nin eserinden.
119. İSTANBUL'DA ALEMDAR CADDESI'NDE I. ABDÜLHAMİT ÇEŞMESİ (yapılısı 1777).
82
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
120. BİR YABANCI ELÇİNİN ARZ ODASINDA KABULÜ.
Bern Müzesinden.
121. TOPKAPI SARAYI SAHİLİNDE YALI KÖŞKÜ.
Donanmalar sefere çıktığı vakit Kaptan Paşa burada padişah tarafından kabul olunurdu.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
83
84
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
85
86
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
128. TARİHÇİ NAİMA EFENDİ (7652-77/5).
j
129. YENİÇERİ AĞASI. 18. ASIR:
130, YENİÇERİ. 18. ASIR.
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
87
131.ISAACNEWTON
(1642-1727).
132. GAL1LEE
(1564-1642).
133. RENE DESCARTES (DEKART)
(7596-7650).
134. JOHN LOCKE
(1632-1704).
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
135. KANT (1724-1804).
136. SCHILLER (ŞİLLER)
(1759-1805).
137. GOETHE (GÖTE) (1749-1832).
138. VOLTAIRE (VOLTER)
(1694-1778).
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
89
139. MONTESQUIEU (MONTESKİYÖ) (1689-1755).
140. DIDEROT (1713-1784).
141. JEAN-JACQUES ROUSSEAU (RUSO)
(1712-1778).
142. DAVID HUME (1711-1776).
90
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
143. GEORGE WASHİNGTON
(1732-1799).
144. AMERİKA BAĞIMSIZLIK BEYANNAMESİ'NİN İLANI (4 Temmuz 1776).
İMPARATORLUĞUN GERİLEMESİ
91
145. JAMES WAT (1736-1819).
146. BENJAMIN FRANKLİN (1706-1790).
147. MONTGOLFIER KARDEŞLER.
Sağda Etienne (1745-1799), solda Joseph-Michel (1740-1810).
148. ROBERT FULTON
(1765-1815).
92
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
149. İSTANBUL'DA HALICIOĞLU'NDA HENDESEHANE.
150. III. SELİM DEVRİNDE OSMANLI DONANMASINDAN BİR GEMİ
Çavuşoğht Mustafa Reis tarafından Sinop'ta inşa olunmuştur.
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
93
94
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
95
96
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
154. H. MAHMUT
(1784-1839).
TAHRİP
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
97
98
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
99
159. ANKARA'NIN 90 SENE EVVELKİ DURUMUNU GÖSTEREN BİR PLAN.
100
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
160. FRANSIZ İHTİLALİNDE TOP OYUNU SALONUNDA YAPILAN YEMİN (20 Haziran 1789).
161.ROBESPIERRE
(1758-1794).
162. NAPOLEON BONAPARTE (1769-1821).
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
101
102
İMPARATORLUĞUN YIKILIŞI
164. MUSTAFA REŞİT PAŞA
(1802-1858).
165. ÂLİ PAŞA (1815-1871).
166. FUAT PAS A (1814-1869).
Download