Uploaded by common.user18786

859778405-Arat-1994-İcinde-Bolumu-Var

TÜRKİYE'DE
KADIN OLMAK
Yayına Hazırlayan:
Prof. Dr. NECLA ARAT
BU KİTAP İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ KADIN SORUNLARI
ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZİYLE SAY YAYINLARI
İŞBİRLİĞİ SONUCU YAYINLANMIŞTIR.
ISBN 975-468-072-8
TÜRKİYE'DE KADIN OLMAK
Yayına hazırlayan: Necla Arat / Yayınlayan: Say Yayınları
Birinci basım: Kasım 1994 / Baskı : Engin Matbaası
İsteme Adresi:
SAY DAĞITIM LTD. ŞTİ.
Ankara Caddesi No: 54 Sirkeci /İSTANBUL
Tel: 512 2158 -5281754
Fax:5125080
TÜRKİYE'DE
- KADIN
OLMAK
(Kadın Sorunlarından Kesitler)
—
i Yayına Hazırlayan:
Prof. Dr. Necla Arat
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
Prof.Dr. NeclaARAT..................
MODERNLEŞME VE KADIN
Prof.Dr. Suna KİLİ nn.
HUKUKTA KADIN VE SON
GELİŞMELER
Prof.Dr. Esin ÖRÜCÜ.................
21
TÜRKİYE'DE KADINLARIN
ÇALIŞMA YAŞAMINDA
KARŞILAŞTIKLARI ZORLUKLARIN
- SOSYO-KÜLTÜREL NEDENLERİ Prof.Dr. Necla ARAT..................
43
SİYASAL REKLAMLARDA
KADIN SÖYLEMİ VE
i
KADIN İMGELERİ
Prof. Dr. Oya TOKGÜÖZ..............
ULUSAL EGEMENLİK VE.
SİYASETTE KADIN
Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI..
73
POLİGAMİ;
ÇOK EŞLİ EVLİLİKLER
Doç. Dr. Nuran ELMACI............
79
BASIN VE KADIN
Zeynep ALEMDAR....................
125
GULAYKOR. Srs
e erer
135
TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YABANCI
EŞLERDE KÜLTÜR ŞOKU
Dr. Hughette EYÜBOĞLU.........
147
KADIN VE AİLE DERGİSİ
MÜSLÜMAN MI MODERN Mİ? OoNeclaAKGÖKÇE.......................
177
“ ULUSLARARASI DÜZEYDE
KADIN SORUNU VE TÜRKİYE
TÜRKİYE'DE KADINLARIN
YÜKSEK ÖĞRENİM DENEYİMİ
;
(oDoç.Dr.FerideACAR............... 195-211
ÖNSÖZ
İ. Ü. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi ile
Kadın Araştırmaları Derneği kurulalı beş yıl oldu. 1990 - 1991 öğretim yılında başladığımız Kadın Araştırmaları konferanslar Vi
aynı heyecanla devam ediyor.
Türkiye'de Üniversitelerimizde ilk kez Kadına
ln
Anabilim dalının kurulmasına Merkezimizin öncelik etmiş olma-
sı da bizim için ayrıca kıvanç verici. İki yıldır Yüksek Lisans programımıza büyük bir ilgi var.
|
. Say Yayınevi ile Derneğimizin işbirliği sonucu yayınlanan
Türkiye'de Kadın Olgusu (7992), Kadın ve Cinsellik (7993) başlıklı kitaplarımıza şimdi de KADIN SORUNLARINDAN KE-
SİTLER katılıyor.
Kadın konusunda uzman görüşleri yalnız öğrencilere değil,
kamuoyuna da yansıtmanın ve bu alandaki bilinçlenmeye katkıda bulunmanın yararına inanarak derlediğimiz kitabımızda konferansların yanı sıra bazı makalelere de yer verdik. Konferansların
tamamı bize bildiri şeklinde iletilemediği için, bir bölümü kaset
çözümlerinden konuşma metni olarak hazırlandı. Bu metinlere
dip not ve kaynakça ekleme olanağımız olmadı.
Konferans ve makaleleri ile katkıda bulunan tüm arkadaşlarımıza içten teşekkürlerimizi iletmeyi bir borç biliyoruz. Çünkü i
Onlar, yalnız aydınlatma ve bilinçlendirme işlevlerini yerine getirmekle kalmıyorlar aynı zamanda kitabın telif ücretinin Kadın
Araştırmaları Kız Öğrenci Burs Programına aktarılmasına onay
l
vererek ülkemiz için büyük önem taşıyan kadın eğitimine küçük
çapta da olsa maddi destek sağlıyorlar.
KADIN SORUNLARINDAN KESİTLER, kadınların modernleşme sürecinde, hukuk, çalışma yaşamı, medya, siyasal yaşam vbg. alanlarda karşılaştıkları sorunlara kadın bakış açısıyla
ve çözüm denemeleriyle yaklaşmaya çalışan bir derleme...
Bu derlemenin yayınında gösterdiği ilgi ve titizlik için Say
- Yayınlarına da teşekkür ediyoruz.
Gülsevil ERDEM
Prof. Dr. Necla ARAT
Kadın Araştırmaları Derneği
İÜ. Kadın Sorunları Araştırma
Başkanı
Ve Uygulama Merkezi Başkanı
İstanbul, Kasım 1994
MODERNLEŞME VE KADIN
Prof. Dr. Suna KİLİ*
odernleşme kavramının açıklanması ve çağdaşlaşma ve
kalkınma olguları ile karşılaştırılması yüzyıllar boyu kadının toplumdaki yerini ve işlevini daha geniş bir Açan değerlendirmemizi salarak
Modernleşme, Çağdaşlaşma ve Kalkınma
Öncelikle modern bir toplumun hangi özelikleri taşıdığını belirlememiz gerekmektedir. Siyasal yönetim biçimleri ne
olursa olsun modern toplumların tümünde okuma oranı, ulusal gelir, sanayi, ulaştırma, iletişim araç ve olanakları, teknolo-
ji, işletmelerde verimlilik, sağlık kuruluşlarının sayısal durumu, .
- toplumun gereksinim duyduğu uzmanlar ve teknokratlar hem
nitelik ve hem nicelik yönünden çok yüksek düzeydedir. Nüfus çoğunluğu kırsal alanlardan kentlere kaymış, kentleşme
- yoğunlaşmış, tarımda ileri teknolojiye geçilmiştir. Sanayileş* Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi.
me, siyasal yapıda ve Kurumlarda farklılaşmaya gidilmesi, siyasal katılmanın genişlemesi; geleneksel davranışların ve kişisel bakiş açılarının değişmesine yol açan toplumsal ve psikolojik gelişmeler modernleşmenin en önemli yönleridir. Kısacası, modern bir toplum teknoloji, toplumsal dayanışma, kentleşme, okur-yazarlık, toplumsal hareketlilik, laik düzen, ve ulusal kimlik bilinci gibi öğelerin yaygın olduğu bir toplum olarak
tanımlanabilir. Ancak modem bir toplumun çağdaş bir topluma dönüşmesi,laik düzeni koruyarak, siyasal seçeneklere, bireysel özgürlüklere yasal olarak ve uygulamada olanak tanınmasıyla orantılıdır. Çağdaş, bir siyasal yönetim biçimi birey,
toplum ve devlet ayrımını kuramda ve uygulamada sağlamıştır. Önemle belirtilmesi gerekir ki siyasal çağdaşlaşmanın temel bir koşulu, dinsel, geleneksel, ailesel ve budunsal otorite-
lerin yerini laik, ulusal ve tek bir otoritenin almasıdır. Atatürk
Devrimi bunu gerçekleştirmiştir.
- Atatürk Türkiyesi, Gelişmiş ve Gelişmekte Olan
Ülkeler
Konuyu öbür ülkeler ve hem de Atatürk Türkiyesi bağlamında irdelersek şu gözlemleri yapabiliriz: Modernleşme, atılımlarında bulunan geçiş dönemindeki bir toplum, ya da modernleşmiş bir toplum siyasal özgürlükleri, açık toplumu benimseyen ve uygulayan bir toplum olmayabilir. Modernleşme
her ne kadar kişinin, toplumun durağan olmaktan uzaklaşıp
devingen, katılan kişi ve toplum haline dönüşme olanaklarını
yaratıyorsa da bu, siyasal seçeneklerin, düşünce özgürlüğünün ve farklı düşünceler çerçevesinde örgütlenme olanaklarının o toplumda doğduğunu kanıtlamaz. Özgürlükçü demokrasiyi, anayasal sistemi, açık toplumu benimsemeden gelişmekte olan ve gelişmiş olan ülke örnekleri geçmişte ve bugün de
vardır. Bu ülkelerdeki örnekler tek partiye, ya da baskı kurmuş egemen partiye uydu olan öbür küçük partilerden oluşan; tek bir öğreti ve ideolojinin yasallığına dayanan siyasal
10
sistemlerdir. Bu sistem karşıt düşüncelerin özgürce tartışılmasına, siyasal partilerin yarışmasına engel olan bir sistemdir.
Devlet, ancak ona sahip olan bir siyasal partinin, tek bir ikti. dar ve düşüncenin yasallığını kabul eder ve gücünü, başka
düşüncelerin, ya da başka örgütlerin ortaya çıkmaması veya
bu yönde bir eğilim varsa onları sindirmek ve yok etmek için
kullanır. Böyle kapalı toplumlarda siyasal seçeneklere olanak
tanınmaz. Katılma, yasallığa sahip tek bir düşünce sistemini
ve tek bir siyasal partiyi destekleme biçiminde belirir. Demek
oluyor ki; kapalı, siyasal seçenekleri olmayan toplum her zaman geleneksel toplum olmayabilir. Ancak kapalı olmasına
karşın modernleşmiş bir toplum katılma olanaklarını yaratırsa
da bu toplum, siyasal seçenekleri içeren ve insanın insanca
yaşamasında önemli payı olan siyasal özgürlüklere yer veren
bir toplum da değildir.
Öte yandan, Atatürk Türkiyesi örneğinde olduğu gibi
ulusal devlet olmaya yönelen toplumlardaki geniş tabanlı siyasal partiler benimsedikleri ulusçuluk doğrultusunda genellikle
iki cephede savaşırlar. Bu cephelerden biri yabancı devletlere
karşı verilen dışsal savaş, öbürü de geleneksel siyasal yapıya
ve onu destekleyenlere karşı verilen içsel savaştır. Partinin geniş tabanlı bir yapıya sahip olması, bu her iki cephede sürdürdüğü savaşta olabildiğince, tüm toplumsal katların ve kesimlerin desteğini sağlama zorunluğundan doğmaktadır. Ayrıca
partinin geniş tabanlı olma nedeni toplum yapısını köklü değiştirme isteğiyle de ilgilidir. Böyle bir tek partinin toplumsal-e, konomik aracı, genellikle kitle eğitimi, ekonomik kalkınma ve
“ laikliğin gerçekleşmesi, kısacası, çağdaşlaşma sürecinin hızlandırılmasıdır. Bu çağdaşlaşma sürecinin önemli bir yönü de
ulusal bilinçlenmenin doğmasını sağlamaktadır. (*)
(9) Dankwart A. Rustow, "The Politics of the Near Fast, Southwest Asia ve
Northern Africa", ("Yakın Doğu, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'da Siyaset"), The Politics of the Developing Areas (Gelişmekte Olan Ülkelerde Siyaset), der: Gabriel A. Almond ve James S. Geleni Princeton: Princeton
University Press, 1960, s. 390-400.
TI
Modernleşme ve çağdaşlaşma kavramları kalkınmayı
da içermektedir. Ancak kalkınmış olmak çağdaşlaşmak için
önemli, ama tek başına yeterli değildir. En kısa tanımıyla kalkınmak kaynakları harekete geçirerek ekonomide ileri atılımları gerçekleştirmek, ulusal verimin, üretimin, kazancın artmasını, toplum bireylerine gönenç içinde yaşamalarını sağlamak
ve teknolojiyi yakalamaktır. Gerçi kalkınmış, modernleşmiş
bir toplumun çağdaşlaşması daha kolay ve daha anlamlıdır.
Ancak, örneğin; Nâzi Almanyası dönemine göre kalkınmış,
modernleşmenin pek çok öğesini yerine getirmiş ama benimsediği totaliter rejim nedeniyle çağdaş bir toplum olamamıştır. Bir başka örnekde bugünkü Singapur'dur. Bu ülke kalkınma ve modernleşmenin bir çok öğesini sağlamasına karşın,
siyasal yönetim biçimi açısından kuramda ve uygulamada
çağdaşlaşmayı tümüyle yakalayamamıştır.
Ülkemizde ve Türkçe'de çağdaşlaşma kavramına yüklediğimiz anlamlar kalkınmave modernleşmeyi de içermesine
karşın özellikle laik düzeni, özgürlükçü demokrasiyi ve anayasa rejimini vurgulamaktadır. Ülkemizde "çağdaş toplum" moi dernleşmenin gereklerini yerine getirmiş, kalkınmış, teknolojiyi yakalamış olmaktan da öte laik düzeni, özgürlükleri sağla-
yan ve koruyan bir toplum anlamında kullanılmaktadır.
Özellikle vurgulayabiliriz ki her sistemin her değişim
modelinin bir amacı vardır. Bunun gibi Atatürk Devrimi modeli
de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin birinci
amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı da kalkınmak, böylece
çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Gerçekte çağdaşlaşmak kalkınmayı da içeren bir kavramdır. Fakat önce de belirttiğimiz gibi dünyanın kapalı yönetimlerindeki bazı uygulamalar çağdaşlaşma ve kalkınmayı ayrı ayrı ele alarak yorumlamayı zorunlu “kılmaktadır. Çağdaş demokratik toplumun temel
amacı insani her alanda özgürlüğe kavuşturmaktır. Özğür insan yalnızca ekonomik, sosyal güvenliğe, eğitim olanakları2
/
na, özdeksel gönence kavuşmuş insan değildir. İnsanın aynı
zamanda siyasal özgürlükler, siyasal seçenekler arasında seçim yapma hakkı da olması gerekir. Bu nedenle çağdaşlaşma
sadece ekonomik bir kalkınma, gelişme olarak görülemez.
Kalkınmış, ekonomisi güçlenmiş, modern toplumun pek çok
gereğini gerçekleştirmiş ülkeler, kapalı yönetim biçimleri seçmişse,
bu ülkelerin insanı siyasal özgürlüklerden, seçenekler
arasında seçim yapma hakkından 'yoksundur; onun için de
özgür insan değildir. Bu nedenle de bu toplumlar kalkınmış,
ama çağdaşamamıştır. Atatürk Devrimi modelindeki tek parti
sistemi çağdaşlaşma, toplumun siyasallaştırma süreci içinde
.bir geçiş, bir ara sistemdir. Dinsel temele dayalı halife-sultan'lı koyu bir baskı yönetiminden özgürlükçü demokratik bir
yönetime geçiş, ea bir ara dönem geçirmek zorunda-
dır.
Çağdaşlaşma ii hem devletin, hem de toplumuh
geniş çapta dinamikleşmesini öngörür. Çağdaşlaşma yalnız-
ca sanayileşme değildir. Ayrıca, toplumsal, psikolojik
ve siyasal değişmeyi de içerir. Atatürk Devrimi modeli hem çağdaşlaşmayı, hem kalkınmayı öngörür ve modernleşmeyi içerir.
. Bunun özünde yatan da bağımsız ulusal bir devlet, çağdaş
kalkınmış bir toplum ve. bu toplum içinde özgür bir insandır.
Tüm devrim atılımları bu amaca yöneliktir. Atatürk Devrimi atılımları hem kalkınma, modernleşme, hem de çağdaşlaşmayı
amaç edindiklerinden ve bu atılımlar birlikte yürütüldüğünden
kadın hakları konusu devrimin ilk yıllarında gündeme gelmiştip
Batı'da feodal düzende ulusal devlete geçişteki sanayi-leşme sürecinde, saltçı rejimlerin yumuşayıp, demokratikleşme sürecini gerçekleştirme savaşımının 19. Yüzyıla uzanan
döneminde batılı kadının çok belirgin bir biçimde bu savaşı“mın itici gücünü oluşturmadığı gözlemlenebilir. Batılı ülkelerin
gerçek anlamda çağdaşlaşma aşamasına girmeleri yalnızca
13
demokrasinin ekonomik ve toplumsal yönünün de gündeme
gelmesiyle değil gittikçe artan bir oranda kadın haklarının tanınmasıyla da orantılıdır.
Özetle denebilir ki; Batı'da kadın modernleşme atılımlarının, oldukça pasif bir öğesi olmuştur. Atatürk Türkiye'sinde
devrimin kalkınma, modernleşme, çağdaşlaşma atılımları içinde kadın hakları kısa sürede gündeme gelmiştir. Batı'da modernleşme atılımlarının başlamasından, geleneksel toplumdan
modern topluma geçişte kadın hakları genelde gündemde değildir. Modernleşme batılı erkeğin çabasının ürünüdür. Kadın
haklarının önemli ölçüde gündeme gelmesi Batı'nın çağdaşlaşma aşamasını, yani 20. Yüzyıl'ı beklemiştir.
Öte yandan, Batı'nın kapalı rejimlerinden, Örneğin Nazi Almanyası teknolojisi, okur-yazarlığı, sanayileşmeyi, kentleşmeyi yakalamış, ancak siyasal yönetim biçimi yönünden
çağdaşlık dışında kalmıştır. Nazi Almanyası'nın kadına çağrısı
Kinder, Küche, Kirche'dir; yani, çocuklar, mutfak ve kilise. Eski Sovyetler Birliği gibi Ortodoks Marksist rejimlerde kadınlara
büyük ölçüde yasal eşitlik sağlanmasına karşın, uygulamada
töreler, alışkanlıklar nedeniyle çalışan kadının ev işlerini de.
üstlenmek durumunda kaldığı genel bir gerçektir. Bu bağlamda işaret edilmesi gereken şudur: Kapalı Marksist rejimlerde
ideolojinin ağırlığı ve onun haklılığı tüm haklardan üstündür.
Bu nedenle böylesine ideolojik baskı, herşeyi kapsayan ve
her hakkı kendi verdiği savında olan bir ideolojinin varlığı yanında kadının kendi haklarını, varlığını, kişiliğini savunma olanakları zayıftır.
Geieneksel toplumlarda kadın hakları yetersizdir. Modernleşme, çağdaşlaşma atılımlarına orantılı olarak kadın hakları konusunda bazı atılımlar yapılabilmektedir. Bu geleneksel
toplumlarda gelenekselliğin ağırlığı dinsel nedenlere bağlıysa,
kadının toplumsal statüsünün belirgin bir şekilde zayif olduğu
gözlemlenebilir. Batı dinsel gelenekselliği yaşarken de bu du14
rum böyleydi. Bu nedenle laik düzenin kurulması, sürekliliği
kadın haklarının sağlanması konusunda da ödün verilmeyecek bir ön koşuldur. Bu ülkemiz için tarihsel, toplumsal ne-
-denlerle özelliğini koruyan bir gerçektir.
Atatürk döneminde Hukuk Devrimi ve oy hakkına kavuşmasıyla kadına sağlanan önemli haklar dizisi kadın eylemlerinin sonucu olmamış, devrimin bütünselliğinin önemli bir
parçası olarak gerçekleşmiştir.
1960 Sonrası Türkiye'de Kadın Hakları
1960'lı ve 1970'li yılların ideolojik ortamında bu doğrultuda eylemlere katılan kadınlar haklarını değil, inandıkları ideolojinin. üstünlüğünü savunmuşlardır. Bu eylemlerin dışında
olan ve kadın haklarıyla ilgilenenler bu hakları Atatürk Devrimi'nin sağlamış olduğu çerçeve içinde görmeyi sürdürmüşlerdir.
1980'li yılların özgürlükleri kısıtlayan ortamında kadınların yasalarda ve uygulamalarda aleyhlerine olan durumları düzeltmek için örgütlenmelerine, harekete geçmelerine tanık oluyoruz.
Bu bir anlamda özgürlüklerin kısıtlanmasına da bir tepkidir. Ancak 1980'li yıllarda, 1982 Anayasasının da desteğiyle
Türk toplumunda dinin etkinliğinin artması, İslamcı hareketleri
destekleyen kadınların varlığı ister istemez modernleşme, çağdaşlaşma ve kadın hakları konularını ağırlıklı bir biçimde an
deme getirmiştir.
Çağdaş bir toplum olmanın ön koşulu, gelişmişliği yakalamış ülkelerin öncelikle sağladığı konu, laik düzendir. Atatürk Devrimi de bilimi, bilimin yol göstericiliğini, usu benimsemiş, laik bir toplum yaratmayı, çağdaş olmanın gereği görmüştür. Atatürkçü laiklik anlayışı ülkenin geçmişi ve geleceğinde yazgının değil; kişinin ve devletin usçu davranış ve siya- salarının önemli olduğunu vurgulamış, yazgıcılığı yadsımıştır.
15
Atatürkçü laiklik anlayışı her alanda Türk kadınının Özgürleşmesini sağlayacak düşünsel anlayışı, Güğünde devrim
getirmiştir.
Atatürk Devrimi'nin bu aydınlığa, yeniliğe bilime, ulusallığa, çağdaşlık ve özgürlüğe açık olma özellikleri bugün aynı
“momentum, aynı hız, aynı devingenlik ile sürmemektedir. Gerçi Atatürk Devrimi'ni anlamış, ona inanmış, bu konuda uğraş
veren kesimler, insanlar güçlüdür. Ancak bu Aydınlanma Devrimi'ni anlamamış, anlamak istememiş, anlamak istemeyen .
ve bu devrimin karşısında yer alanlar da güçlenmektedir. Bu
bağlamda unutulmaması gereken tarihsel ve toplumsal bir ko"nu da devrimlerin sürekliliğinin bir süre sonra sarsılabildiği,
ancak yeni bir güçle ilerki yıllarda gündeme gelebileceği olgu
sudur. Yeter ki, devrimin amacı çağdaşlık olsun.
Özellikle irdelenmesi gereken bir konu da bugünkü Türkiye'de İslamcı kadınların durum, tutum ve düşünceleridir. İslam, kadınları toplum içinde ikinci plana itmektedir. Öyleyse
neden gittikçe artan bir oranda bazı kadınlar böyle bir kimliği
seçmişlerdir? Bu, Batı'ya karşı koyuş mudur? Bu, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerin maddi desteğinden midir? Bu, temelde psikolojik, ya da siyasal bir tutum mudur? Bu, eski bir
kimliğin yeni bir tanımlanması mıdır? Yoksa bu, tüm bu soruları ve daha da fazlasını mı içermektedir?
Unutulmaması ve gündemde tutulması gereken bir başka konu da şudur: Bir toplum, eğer çağdaş bir toplum, bir
devlet çağdaş bir devlet olarak yaşamak istiyorsa, onun siyasal kurumları ve çalışmaları bu gereklere uymak zorundadır.
Tarihsel imparatorlukların, kabilelerin, ümmetçilik anlayışının
güttükleri siyasa, yerini etken bir ulusal devlet olma olanaklarını yaratacak siyasaya bırakmak zorundadır. Çağdaşlaşma biçimsel yönden, ulusal devlet durumuna gelen toplumların ger, çekten ulusal devlet durumuna dönüşmeleridir. Demek oluyor ki, gelişme, çağdaşlaşmanın ön koşullarından biri, devlet
16
kurumları çerçevesi içinde ulusçu bir siyasanın güdülmesidir.
Kuşkusuz ulusçuluk çağdaşlaşmanın ön koşullarından birini
oluşturmasına karşın tek başına çağdaşlaşmayı gerçekleştirmek için yeterli değildir. Bu bağlamda bilinmesi gereken
önemli bir konu da gelişmemiş toplumun modernleşmesi, :
çağdaşlaşması için bazı önemli aşamalardan geçme, bazı
aşamaları çözme zorunluluğudur. Bu aşamalardan biri ulusçuluk, ulusal bilinç olgusuyla ilgili olan "kimlik" sorunudur. Kimlik, psikolojik ve toplumsal açıdan ortaklaşa paylaşılan ulusal
duygulardır ve ulusal kimlik bilincine varıştır. Bu aşama aynı
zamanda geleneksel toplumun kavramlarına olan bağlılıklardan uzaklaşmayı da kapsar. Örneğin, Fransa geleneksel toplum durumundayken bu ülkede yaşayan bir ii kim vene oldernleşmiş devlet gereklerini gerçekleştirdiği süreç içinde, bu
"Ben Katoliğim" tanımlanması "Ben Fransızım" a dönüşmüştür. Ulusal kimlik bilincinin modernleşmek isteyen her toplum
için büyük önemi vardır. İşte bu bilince, bu duyguya varışın
sonucudur ki her Türk yurttaşının, "Sen kimsin, nesin?" sorusuna yanıtı, "Ben Türküm" olacaktır. Bu modem bir topluluğa,
modern bir devlete bağlılığın tanımlanmasıdır. Eğer yanıt yal'nızca "Ben Müslümanım" ise o kişi hala geleneksel, az gelişmiş topluma bağlılığını sürdürüyor demektir. Ulusal Kurtuluş
,Savaşımızın öncüsü Mustafa Kemal Atatürk ve yakın arkadaş-
ları ulusal bilince varmış ve bu bilincin vazgeçilmez amacı
olan ulusal devlet kurma çabasına girişmişler ve bunu başarMIŞ; devrimlerle bu bilinci daha da güçlendirmişlerdir.
İslam dinini yeniliğe açma, çağdaş dünyada gerçek yerini bulma doğrultusunda ülkemizdeki İslamcı erkeklerden İs- lam'da Rönesans yaratacak bir tutumu, bir düşünsel yaklaşımı, genelde, göremiyoruz. Ülkemizde ve bu bağlamda dünya-
daki Müslümanlar içinde acaba İslamcı Türk kadını İslam'a yeni, çağdaş bir yorum getirerek, çağdaş bir toplumda dinin
217
çağdaş bir anlayış içinde yerini bulmasına yardımcı olabilecek midir? İnsanı bu doğrultuda düşünmeye yönelten olgu,
- şudur. Eğitimli, iş sahibi, meslek sahibi, yetişmiş İslamcı kadın kendini ikinci sınıf insan olarak görme ve görülme alışkanlığını kabul etmeyi sürdürebilecek mi? Yoksa bu özellikler onu
Atatürk Devrimi'nin aydınlatıcı, özgürleştirici yönünü anlayıp
İslam'a çağdaş bir yorum getirme olanağını verecek midir? İslamcı kadın Atatürkçü laiklik anlayışının içeriğini, amacını anlayacak modern olabilmek, çağdaş olabilmek, Türk toplumunun ilerlemesi için laiklikle barışacak mıdır? Kadın olarak kendi haklarının varlığının nedenli laikliğe bağlı olduğunun bilncine varacak mıdır? Çünkü Atatürk'ün laiklik anlayışı dini yadsımak ve dinsizliğe destek değil, dini kendisine özgü konularla
ilgilenmeye çağrıdır. Dinin toplumu tekeline alma isteğine karşı koyuştur. Bu çağrı dini yok etme değil, dini içine girmiş olduğu dar kalıptan, kendisine ait olmayan konularla uğraşmaktan kurtarıp çağdaşlaşma kararlılığında olan Türk toplumunda
ona gerçek yerini bulma olanağını vermektedir.
. Laiklik, modernleşme, çağdaşlaşma ve kadın hakları
arasındaki derin ve yakın ilgiyi, beraberliği İslamcı kadın anlayacak mı? Bu anlayış doğrultusundaki uygulamaların tüm kadın hakları konusundaki önemini kavrayacak mı? Bu soruların
yanıtlarını gelecekte aramak durumundayız. Ancak bugün yanıtlayabileceğimiz önemli bir olgu da ortadadır. O da şudur:
Bazı olumsuz gelişmelere karşın Türk kadınları erkeklerin öncülük ettiği, kalkınma, modernleşme, çağdaşlaşma atılımlarından yalnızca etkilenen bir konumdan kalkınma, modernleşme
ve çağdaşlaşma atılımlarının oluşumunda payı olan bir konuma geldiler, geliyorlar. Tüm bu olumlu gelişimin kökeninin
“ Atatürk'ün Aydınlanma Devrimi olduğu da yadsınamaz bir gerçektir.
18
SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA
Almond, Gabriel A. ve Sidney, Verba The Civic Culture, . Bos-
ton: Little Brown and Co. 1965.
Apter, David The Politics of Modernization, Chicago: The University of Chicago Press, 1965.
Atatürk, Mustafa Kemal. Atatürk'ün Söylev ve Defiieçleri
(1919-1938). 1. Cilt, 2. baskı. Ankara: Türk Tarih
Kurumu Basımevi, 1961.
EAA . Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. (1906-1938) ll. Cilt.
Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 1961.
--------. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1918-1937) Il. Cilt.
Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1961.
--------. Söylev. Türk Dil Kurumu Yayınları. Il Cilt. Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1974.
Binder, Leonard. Crises and Seguences in Political Development Princeton Princeton ee
Press,
1971.
19
Geçmişten Geleceğe Atatürk, Cumhuriyetin 70. Yıldönümü,
CYDD Yayını. 1993.
i
Kili Suna. Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli, 4. Baskı
Ankara: Tisa Matbaacılık, 1984.
-------— . Türk Devrim Tarihi. 3. Baskı İstanbul: Tekin Yayınevi,
1982.
2-2-2 . "Kemalism in Contemporary Turkey," International Po-
litical Science Review, |. No. 3 (Temmuz 1980).
--------. Kemalism. İstanbul: Menteş Matbaası, 1969.
Mumcu, Ahmet. Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri
ve Gelişimi. İstanbul: İnkılap ve Aka Basımevi,
1969.
İ
Peker, Recep. İnkılap Tarihi Notları. Ankara, 1935.
Türk Tarih Kurumu. Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Semineri:
Seminere Sunulan Bildiriler. Ankara: Türk Tarih
. Kurumu Basımevi, 1975.
|
Türkiye İş Bankası Yayını. Atatürk'ün Doğumunun
Yüzüncü
Yıl Dizisi, Türkiye İş Bankası Uluslararası Atatürk
Sempozyumu Ankara: Tisa Matbaası, 1983.
20
HUKUKTA KADIN VE SON GELİŞMELER
Prof. Dr. Esin ÖRÜCÜ*
Giriş
993 yılı ile 1994 Martı arasındaki dönemde kadının hukuki
© statüsünde değişiklik yaratan fazla sayıda gelişme olmamakla birlikte, çeşitli: konularda kadının toplumda, iş yerinde
ve ailede konumunu iyileştirecek; özellikle, kadınları konu edinen hukuksal ve toplumsal gelişmeler var. Bunları sizlere ulaştırmak, ulaşmış olanları yeniden tartışma alanına çıkarmak
amacıyla size bu çalışmayı sunuyorum.
|
Bugün dünyada kadın olmak çok heyecan verici bir
olay. Kadın artık sadece evi yuva yapan, çocuk yetiştiren ya
da topluluklarda hoşluğuyla yetinilen biri diye düşünülmüyor; eğitim, çalışma ve idare alanında etkinlik gösteren, hatta uzaya gidenler arasında yeri olan biri diye düşünülüyor.
Ama yine de kadın olmak çok zor. Gelenek ve değişim
* Glasgow Üniversitesi öğretim üyesi
21
arasındaki çelişki yenilemez gibi görünüyor. Ne meslek seçerlerse seçsinler, yine de evli kadınlar evi yuva yapan sıfatından
sıyrılamıyor ve dünyayı etkileyen kararların alındığı mekanizma içerisinde genellikle yerleri yok.
Geleneksel ve ticari farklılıklar her zaman kadının gelişmesini önlemiştir. Geleceğe dönük kadınlar için kadının geleneklerce küçümsenmesi çok utanç verici ve kırıcı olmak dışında, savaşılması da gereken bir olay. Size burada en kötüsünden bir örnek vermek istiyorum. Şu anda Hollanda'da Yüksek Mahkeme (Hoge Road) önünde bulunan bir dâvâya konu
olan olaya ve mahkemenin farklı kültürlere saygı gösterme çabası içinde, özellikle, kadınlar ve genelde herkes için yüz karası şu dâvâya bakınız. Hollanda'da yaşamakta olan Doğu Anadolu'lu bir ailenin yeni evli bir kızı vardır. Kız evlenmeden önce bir başkasıyla bir cinsi münasebette bulunmuş. Evlendikten sonra bundan haberdar olan erkek kardeşleri ve babası kızı koca evinden aldıktan sonra asfalta yatırıp, özel otolarıyla
başının üzerinden bir kaç defa geçerek öldürmüşler. Büyük
ağabey Almanya'ya kaçmış, küçük erkek kardeşlerle baba da
yakalanarak ceza mahkemesine çıkarılmışlar. Savunma avukatı, yargıca, "Aman efendim," demiş, "bu dâvâda her şeyden
önce araştırmanız gereken Doğu Anadolu Bölgesi'nde yürürlükte olan gelenek ve kültürde kadının yeridir. Zira önünüzde-
ki dâvâda öldürülen kadının bu kültüre göre, bir tavuktan fazla değeri yoktur, bu nedenle de, bunu bir tavuğun öldürülmesi olayına bakar gibi değerlendirmelisiniz." Yargıç, "Ya" demiş,
"öyleyse bana hemen bir antropolog bulun, durumu bana
açıklasın". Belçikalı bir antropolog hizmetini sunmak üzere
mahkemeye başvurmuşsa da insan hakları ve kadın hakları
ile ilgili kurumların tepkisi üzerine başvurusunu geri almış. Şu
anda mahkeme bir antropolog beklemekte. Dava sonlandığında Hollanda'da çeşitli kültürlere saygı! gösterme ve kültürel
çoğulculuğu hukuk sistemine de yansıtma (hukuki çoğulcu22
dl
luk) çabasının en uç noktaya ulaştığı ve gerek haklar gerek
değerlere saygının, evrensel bir kavram olan insanın, insan
olarak değerli olduğu ilkesi ve zarar ilkesiyle sınırlı olduğunun
bir kez daha hatırlanmasındaki yarar savunulmalı ve Hollanda
hukuk sistemi mutlaka yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle
kadın akademisyenler ve toplumsal tepki verme durumunda
olan kadınların, bu konularda çok duyarlı olmaları ve kendilerinin hiçbir kültürün gereği olarak aşağılanmalarına iizin vermemeleri gerekir.
Tabiidir ki, bugünün kadını yine de başarıcıdır, elde edi- cidir (achievers). Aile yaşamını kariyerle birleştirebiliyor, karar
mekanizmasına girebiliyor ve toplumun tümünü ilgilendirecek
değişimler için hareket planları hazırlayabiliyor. Genelde insan hakları savaşımı veren derneklere girip, tüm insanların,
bu arada kadınların, durumunu düzeltmeye çalışıyor. Böyle
derneklerde çalışan kadın sayısı erkek sayısından fazladır.
Ocak 1994'te 'Kadınlara Yeni Ufuklar” adı altında İstihdam Bakanı tarafından İngiltere'de yeni bir girişim yapılmıştır.
Bu girişimin amaçları kadınların, özellikle çalışma yaşamında
ilerleme olanakları olan kadınların, fırsatlardan haberdar olmalarını sağlayacak sergiler ve konferanslar düzenlenmesi, eğitim seminerleri açılması, kadının rollerini toplumun anlamasına yardımcı olunması, çeşitli nedenlerle işe ara verenlerin yeniden işe dönmelerini sağlayacak kurslar düzenlenmesi, gönüllü olarak çalişmak isteyen kadınlara da fırsatlar sağlanması ve işverenlere de bu ufuklardan yararlanmaları için kadınla-
ra yardım etme olanaklarının öğretilmesidir. Bu ve benzer gelişmeler çalışma yaşamındaki kadın için çok değerlidir. Avrupa Birliği Maastricht Sosyal Paragrafı'nın 6. Maddesi üye devletlerin kadına eşitlik sağlama görevlerini pekiştirmekte ve devletlere "kadınların mesleki faaliyetlerini geliştirmelerini kolaylaştırmak, ya da kariyerlerinde karşılaştıkları dezavantajları engel-
23
lemek, ya da tazmin etmek için spesifik avantajlar sağlayacak
tedbirleri alma" izni vermektedir.
Her ne kadar, 1990'da Eşit Fırsatlar Eylem bio
çerçevesinde faaliyete başlayan ve yararı evrensel kabul gören NOW (Kadınlar İçin Yeni Fırsatlar) tarafından başlatılan girişimler başarıyla yürümekte ve özellikle, ekonomide erkeklerin baskın olduğu çalışma alanlarına kadınların girmesine yol
açmaktaysa da, Avrupa Topluluğu'nun en başarılı girişimlerin-
den biri olan NOW sona ermek üzeredir. 1994 sonunda ortadan kalkacağından korkulan NOW'ın sadece kadınları eğiten
marjinal bir girişim olduğunu öne sürmek Avrupa Topluluğu
politikasının gidiş yönü itibariyle de haklı olamaz. Bilakis, eğiterek, fırsat kapıları açarak ve kadına kendine güvenini kazan- .
dırarak çok ana roller üstlendiği bir gerçektir. NOW 2'nin baş-
latılması girişimleri yürümektedir. (Bkz. Lambert, S. "Goodb-
ye for NOW", Business Woman
of the '90s Magazine, Win-
ter 1993, s.2). Bu arada idareci kadın yetiştirme seminerleri
ve hem kadın menajer, hem de akademisyen kadınlar arasında 'cam tavan' (glass ceiling) araştırmaları da yaygın olarak
yürütülmektedir.
j
Bu çalışma içerisinde özellikle birkaç konuya değinecek ve bunları da özelden genele giden bir sıra içerisinde SİZ-.
lere sunacağım.
I. “Dövülen Kadın Sendromu" eni
Bu konu "dövülen kadın, ya da karı Serik olarak
ele alındığı gibi, "evde şiddet ve meşru müdafaa" olarak da
anılabiliyor. Kadınlara karşı evde şiddet hareketlerinin, istatistiklere dayanmamakla birlikte, dünyanın her yerinde çok yoğun olduğu bilinmektedir. Örneğin, 1991 yılında İngiltere'de
öldürülen kadınların yüzde 41'i, erkeklerin ise 0 8'i
eşleri
24
tarafından öldürülmüşlerdir. Ölüme yol açacak kadar kötü
davranışa muhatap olan kadınların da eşlerine cismani zarar
verdiği hallerde "tahrik", ya da "meşru müdafaa" savunmalarından yararlanmaları olağan hale gelmiştir. Ne var ki, bu iki dayanak erkek standartlarına göre düşünüldüğünden dövülme .
sonunda öldürülen kadınlara uygulandıklarında haksızlığa yol
açmaktadır. Bu nedenle, Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'da mahkemeler son yıllarda "dövülen kadın sendromu'"nu
geliştirmişlerdir. İngiltere'de uzun yıllar kabul görmeyen bu
sendromun varlığı nihayet 1992 yılında AR v Ah/luwalia (1992, 4
All ER 881) dâvâsında bir savunma olarak kabul edilmiş ve
"tahrik" in kapsamı genişletilmiştir. Davaya konu olayda Deepak Ahluwalia görücü usulüyle evlendikleri günden itibaren
karısı Kiranjit'i dövmeye başlamıştır. Şiddet giderek artmış,
dövülme, zorla cinsi münasebet, hamile iken sert cisimlerle
vurulma biçimini almış ve Kiranjit'in çürükleri artmış, kemikleri
- vedişleri kırılmış, bedeni haşlanmıştır. Boğma teşebbüsleri ve
öldürme tehditleri de artmıştır. Kiranjit iki kez intihara teşebbüs etmiş, fakat kültüründen gelen analık ve karılık "izzet'i hissi ile her şeye katlanmış, hatta kocasının metresinin bulunduğunu öğrendiğinde evi terketmemesi için ona yalvarmıştır. Yine şiddet olaylarını ve yüzünün ütüyle yakılmasını izleyen bir
gece, Kiranjit iki buçuk saat düşünmüş, kocasının uyumakta
olduğu yatak odasına benzin getirmiş, bir mum yakmış, benzini Deepak'ın üzerine. dökmüş, tutuşturmuş, oğlunu elinden tutup evi terketmiştir. Deepak altı gün sonra yanıklarından.ölmüştür. Ceza dâvâsında Kiranjit'in avukatı mens rea (kast) unsurunun oluşmadığını ve tahrik bulunduğunu öne sürmüştür.
Jüri cinayet suçunun varlığına karar vermiş ve Kiranjit'i ömür
boyu hapis cezasına çarptırmıştır (İngiltere'de ölüm cezası
yoktur). South Black Sisters adlı bir kadın derneğinin başlattığı kampanya sonucu, nihayet temyiz hakkı elde eden ve yeni
delil (psikolojik durum sonucu suç işleme) ileri süren KiranVE
225
jitin suçu, kast olmayarak adam öldürme (manslaughter) olarak vasıflandırılmış ve cezası da 40 aya (zaten çekmiş olduğu
müddet) indirilmiş ve kadın hapisten çıkmıştır.
Davada tahrik üzerinde durulmamıştır, zira bu kavramın tanımında "ani, fevri kontrolünü kaybetme"den söz edil-
mektedir. Bu genelde erkeklerin davranışını tanımlayan bir
standarttır, çünkü bu gibi olaylarda kadın uzun süre çile çekip, sonunda kocasını ya uyurken, ya da sarhoşken öldürmektedir. Davranışın dayanağı tahrik değil, kadının zihinsel ve
kişisel karakteristiğidir. İngiliz hukukunun meşhur, "mantıklı kişi" ölçütü de bu dâvâlarda bundan böyle kullanılmayacaktır,
zira dövülen kadın normal bir kadın sayılamaz. BWS (Battered Woman's Syndrome) Amerika'da psikolog Lenore Walter
tarafından 1979 yılında, dövülen kadının cinayet işlemesinin
mantıklı olduğunu ortaya koymak için geliştirilmiştir. Bu sendrom, çaresizlik, gerilim ve korku içermektedir; tahrikse öfke
ve fevrilikle kontrolünü kaybetmeyi. Sendrom bir yandan feministlerce kabul görmekte, öte yandan, sorunu sosyal olmaktan çıkarıp dövülen kadına mal etmesi açısından, yine genelde feministlerce, tenkit edilmektedir. R v Ahluwalia dâvâsın.da, daha önce de başarısızlıkla sonuçlanan Thornton dâvâsında (1992, 1 All ER 306) olduğu gibi, tahrikteki "ani" olma ölçütü üzerinde durulmuştur. Lord Taylor, eski kararlarla bağlı bulunduğunu, durumun kesinlik kazanmış olduğunu ve Parla-
mento'nun duruma müdahale ederek yasal düzenleme getirmesi gerektiğini söyledikten sonra, bilirkişi raporlarına dayanarak, dövülen kadınlarda görülen tipik "yavaş yanma" (slow-burn): reaksiyonunu değerlendirerek, "Bu tip dâvâlarda
tahrikte aranan ani olma karakterinin bulunmayacağını ve bu
eksikliğin gecikmiş reaksiyon olarak düşünülmesi gerektiğini,
olumsuz olarak anlaşılmaması lazım geldiğini ve subjektif bir .
unsur olduğunu kabul ediyoruz. Yine de aradığımız koşul öldürme anında ani ve geçici bir kontrol kaybının varlığıdır." de26
miştir. Bu İngiliz hukuku için, yukarıda ele aldığımız değerlen.dirmeler bir yana, dövülen kadınların kocalarını öldürmeleriyle
sonuçlanan birçok dâvâda, kadınlar açısından çok önemli bir
“
gelişmedir.
Burada, yine aynı değer yargılarından kaynaklanan ve
.bu görüşün bir çeşnisi olarak kabul edilebilecek bir de, bu yıl
Amerika'da gördüğümüz, Babbit dâvâsından söz edilebilir.
Eşlerinin çeşitli davranışlarının kadınları nelere zorlayabileceğinin kabul edildiği ve hukukun buna bakış açısının değişmesiyle yeni savunma türlerinin ortaya çıktığı bir gerçektir.
Ji. Avrupa Hukuk Sistemlerinde Kadın
Bu bölümde çeşitli ülkelerde kadın haklarıyla ilgili son
yılda görünen, ya da yayınlanan gelişmeleri sizlere aktarmak
istiyorum. Bu benim ilginç bulduklarımdan derlenmiş bir demettir, ne tüm gelişmeleri yansıtıyor, ne de aralarında mantık
bağı var.
Önce işe Almanya'dan aldığımız birkaç örnekle başlayalım.
,
|
1. Almanya'da evlenmemiş bir anne çocuğunun doğumundan iki buçuk yıl sonra işten çıkarılıyor. Analara ve özellikle evli olmayan analara çok geniş koruma sağlamış olan Doğu Alman Yasalarına göre bu yasaktır. İki Almanya'nın tekrar
birleşmesini düzenleyen andlaşma, iş ilişkilerini sona erdirmeyi de kapsamına almıştır. Bu dâvâda İş Mahkemesi olayı Al“man Anayasası'nın 6(4) maddesine aykırı saymamıştır. (Arbe-
itsgericht Berlin (96 Ca 2238792, Ap. 29 (1992). (1993) 1
Euro.C.L. 25. Bu karar Doğu Alman Kadınları için iki Almanya'nın birleşmesinin iyi sonuçlar vermediğini gösteriyor.
2. Sadece kuruluşunda çalışan erkek işçilerin ücretlerine zaman yapan işyeri, kadın işçiler tarafından dâvâ edildiğin27
de, Alman İş Mahkemesi durumu eşitliğe aykırı ve ayırımcı bularak, kadınların da ücretlerinin yükseltilmesine karar vermiştir .
(Bundesarbeitsgericht (4AZR EN 23 Eylül 1992). (1993) 1
Euro. C.L. 24.
3. Çocuğu hastalandığı için sık sık işine gelemeyen kadın işçinin işine son veriliyor. Alman İş Mahkemesi, çalışan annenin çocuğuna baktırmayı ayarlaması lazım geldiğine, eğer
ani, hiç beklenmedik ve yapılabilecek bir şey olmayan bir durumun söz konusu olduğunu ispatlayabilirse ancak o zaman
annenin savunmasının kabul edilebileceğine, yoksa kadının
haksız olduğuna karar vermiştir. (Bundesarbeitsgericht, 6
AZR 279/91, 25 Haziran 1992) (1993) 2 Euro. C.L. 43.
4. İş Mahkemesinin bir kararında, Alman Anayasası'nın
6(4) maddesine göre herkesin aile yaşamına saygı ve korunma hakkı vardır ve bu, topluma da bir görev yükleyen haklardandır; ama annelere çocuk bakımı için yuva sağlanmasına
ilişkin bir madde olmadığına göre, işveren, çocuğu hasta iken
de kadının çalışmasını talep ediyorsa, bu talebi karşılayamayan kadını işten çıkarıyorsa, kadın, bu karara karşı 6 (4)'e dayanamaz, denmiştir (Bundesarbeitsgericht (2 AZR 10/92, 21
Mayıs 1992). (1993) 2 Euro. C.L. 64.
|
5. Almanya İş Mahkemesi'nin bir kararına göre, bir işe
başvuranlar ister sadece kadınlar, ister kadın erkek karışık olsunlar bir kadını işe alırken, "Hamile misin?" diye sormak hukuka aykırıdır (Bundesarbeitsgericht (2AZR 227/92 15 Ekim
1992). (1993) 6 Euro.C.L. 30. Yine aynı mahkeme, bir işe başvuran kadına işverenin, "Hamile misiniz?" diye soramayacağı- '
“na ve kadının da bu soruya cevap verme yükümlülüğünün bulunmadığına; fakat işin niteliği hamile kadının, ya da doğmamış çocuğun sağlığına zarar verecekse bu kuralın uygulanmayacağına ve bu nedenle de işe girerken hamile olduğunu saklayan bir tıp laboratuarı işçisinin durumu öğrenilince işine son
28
verilmesinin hukuka aykırı olmadığına karar vermiştir. (Bundesarbeitsgericht, 2 AZR 25/1993, 1 Temmuz 1993) (1994), 3
Euro. C.L. 91.
6. Almanya Anayasa Mahkemesi, çocuk aldırma konusunda yeni bir anayasal düzenleme yapılana kadar, devletin,
doğum öncesi de dahil, yaşamı koruma yükümlülüğü altında
olduğuna karar verdi. Bu karara göre, doğmamış çocuk için
de kişi saygınlığı söz konusudur ve ceninin yaşam hakkı anne-
nin hamileliği kabul edip etmemesine bağlı değildir; çocuğun
korunması anaya karşıdır da. Böylece hamile kadının doğurma görevi olduğu kabul edilmiştir. Çocuk aldırma yasaklan-
mıştır. Öte yandan annenin de yaşama, sağlık ve kişiliğine
saygıya hakkı vardır. Çıkarlar dengesi anayasaya göre kurulacak ve istisnai olaylar mahkeme tarafından kesinlikle tanımlanacaktır. Mahkemeye göre gebeliği sona erdirme hukuka uygun olamaz, ama cezalandırılmadığı haller olabilir. Yine bu kararda gebeliğin sona erdirilmesiyle ilgili sağlık ve hastalık yardımı talep edilemeyeceği, zira çocuk aldırmanın hukuka aykırı
olduğu ve sosyal sigorta yardımının ise ancak sona erdirmenin cezalandırılmadığı hallerle sınırlı olduğu da karara bağlan-
mıştır. (Bundesverfassungsgericht 2 BvF 2/90, 4/92, 5/92, 28
Mayıs 1993). (1993) 8 Euro.C.L. 25 ve (1993) 9 Euro. C.L. 96.
7. Almanya İş Mahkemesi, işverenin ücret politikası
açık değilse ve daha fazla sayıda erkek işçi kadın işçilere nis-petle toplu iş sözleşmesinin üst sınırından ücret alıyorsa, O İşverenin kadın işçilere ayırım yaptığı varsayılır, demiştir. Bu durumda, az ücret alanlar aradaki farkı talep edebilirler. (Bundesarbeitsgericht 4 AZR “0/92, 23 Eylül 1992). (1993) 9 Euro.
C.L. 25
8. Almanya'da Medeni sik tadil edilerek (m. 1355)
evlenen çiftlerin kendilerine bir soyadı seçmesi, bunun erkeğin, ya da kızın kızlık soyadı olabileceği, böyle bir karar veril/
29
memişse tarafların eski soyadlarını taşıyacakları, bu hakkın
beş yıl içinde kullanılabileceği, bunun mevcut soyadının ön,
ya da arkasına eklenebileceği, boşanan ya da dul kalanların
kendi soyadlarını taşımaya devam edebileceği 16 Aralık 1993
tarihli Soyadı (Tadil) Yasası ile düzenlenmiştir. Ayrıca 1616.
maddeye göre, çocuklar tarafların soyadını alırlar; tarafların
soyadları farklıysa, ana ve baba çocuğun hangi soyadını taşıyacağına karar verirler; karar verilmemişse, velayet mahkemesi taraflardan birine bu görevi verir. Çocuk on dördünü geçtikten sonra, soyadı değişikliğine kendisi karar verir. Bu yasanın
bazı maddeleri 1 Nisan 1994'de yürürlüğe girmiştir ve Medeni
Kanun'un yanı sıra, Şahsın Statüsü Kanunu, Medeni Kanunu
Uygulama Kanunu ve Evlilik Kanunu da ilgili konularda tadile
uğramıştır. (1994) 2 EurosC.L. 91
Şimdi de bazı başka hukuk sistemlerine bakalım.
9. İrlanda'da 1987 tarihli (Social Welfare “Overlapping
Benefits') Sosyal Yardım Yönetmeliği, evli olmayan annelerin
sakatlık sigortası almalarını, çocuk yardımı almaları nedeniyle
engelliyor. Mahkeme bu düzenlemeyi 1980 tarihli Sosyal Yardım (Social Welfare) Yasası'na aykırı ve mantıksız (unreasonable) buluyor. Mahkemeye göre 1980 tarihli yasa tek başına
yaşayan annelerin işsizlik sigortası alacağını belirttiğine göre,
bu tür yasakların dayanağı olamaz. (Mc Hugh v A.B. 'Deciding Officer”) S.C. 11 Mart 1992, 1993 1.LT. 28). (1993) 4
Euro. C.L. 108
i
10. Yine İrlanda'da kocasının geçirdiği kaza sonucu
kendisiyle cinsi münasebette bulunamaması nedeniyle kadın
tazminat dâvâsı açıyor. "Common law da, (Genel Hukuk) "karısının hizmetinden mahrum kalma" adı altında, sadece kocaya böyle bir hak tanınmıştır. Mahkeme, 'common law'un bu
sınırlamasını anayasanın ayırım yasağını düzenleyen birinci
maddesinin ihlali olarak görüp, kadına da bu hakkı tanımıştır
30
o (Mc Kinley v Minister of Defence, S.C. 27 Temmuz
(1993) 1.LT. 113). (1993) 7 Euro. C.L. 34
1992
11. Avusturya'da 12 Şubat 1993 tarihli Kadın Erkek Eşitliği (Kamu Hizmetleri) Yasası'na göre, cinsiyet bir ölçüt olarak kullanılamaz; eşitlik kuralı her alanda uygulanır; ayırım yapıldığında disiplin cezasına yol açar; iş yerinde cinsi taciz yasaktır; işçilere eşit ücret, eşit fırsat sağlanır; eşitsizliğe engel
olmak için bir örgüt kurulacaktır; bütün kamu idarelerinde bir
kadın danışman bulundurulacaktır; kadın erkek sayısı eşitlenene kadar terfilerde kadına öncelik tanınacaktır. (1993) 5 Euro.
C.L. 42
12. Polonya'da 16 Mart 1993 tarihinde yürürlüğe giren
ve 1956 tarihli bir yasanın birçok maddesine değişiklik ve ekler getiren Çocuk Aldırma Yasası ile çocuk aldırma yasaklanmıştır. Bu yasada gebe kadınlara mahalli idareler tarafından
sosyal, hukuki ve tıbbi yardımlar yapılması öngörülüyor; okullar gebe kız öğrenciler için özel sınav günü hakkı tanıma gibi
kolaylıklar sağlama yükümlülüğü altında; okullara cinsiyet ile
ilgili dersler konup gebe kalmamanın yolları öğretilecek; Medeni Kanun tadil edilerek ceninin, mülkiyet dahil, hakları genişletilecek, doğmadan önce uğradığı zararlara karşı ceninin dâvâ hakkı Medeni Kanun'a yeni bir. madde (446/1) eklenerek
sağlanacak; çocuk ancak ananın yaşamı ve sağlığına zararlıysa ya da çocuğun sağlığı çok kötüyse aldırılabilecek, savcının
da katılmasıyla kurulacak bir karar mekanizması yoluyla çocuğun, örneğin ırza geçme sonucu olduğu saptanırsa, aldırılmasına izin verilebilecek. Anne hariç, çocuk alma işine girişenlere 2 yıl hapis cezası veriliyor; hamile kadına ve cenine zarar
verenler 6 aydan 8 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabiliyor.
(1993) 5 Euro. C.L. 10
13. Kıbrıs'ta dâvâya konu olan bir olayda, gebe kadın
çocuğunu düşürüp hastaneye gitmek zorunda kalınca, işiyle
31
ilgili bir sınava giremiyor. Daha sonra kendisini özel bir sınava
sokuyorlar. Ancak Sendika bu duruma eşitlik zedelendi diye
itiraz ediyor. Bu dâvâda Yüksek İdare Mahkemesi, Kadına .
Karşı Tüm Ayırımcılığı Kaldıran Konvansiyona dayanarak (Athena-Metaxa v Industrial Training Authority 667/98 Haziran
1992). (1993)-6 Euro. C.L. 34) "Bilakis eşitlik gereği kadına
özel davranmak lazımdır" kararını veriyor.
14. Hollanda'da ilginç bir yargı kararında, eğer dileriz
memiş ve hayatta olan ana istemezse, çocuğun babasının
kim olduğunu araştırmasına izin verilmeyeceği karara bağlanmıştır. Olayda anaya yardım sağlayan devlet müessesesi, çocuğa izin vermek istemekteydi. Yasalarda bir hüküm olmadığı
için sorun bir yargı kararıyla çözümlenmiştir. Yargı yeri, yarışan çıkarlar arası çıkarlar dengesini kurma görevini yerine getirirken şu üç çıkarı gözönünde bukundurmuştur: Çocuğun babasının kimliğini öğrenmesindeki çıkar, kamu müessesesinin
sır saklama görevindeki çıkar ve anayla babanın özel yaşamlarının korunmasındaki çıkarları (A & Ander v'stichting de Vol-
. kenhorsd (Hof,'s-Hertogenborch, 25 Kasım 1992) -1993 NJ
775). (1993) 6 Euro. C.L. 40.
15. Ana baba baskısı altında evlenen ve bu baskının irade açıklamasını hükümsüz kıldığı iddiasıyla İskoçya'da yaşayan Pakistanlı bir erkeğin açtığı dâvâda İskoç mahkemesi,
her dâvânın koşullarına bağlı olmak üzere, ebeveyn baskısının evliliğin geçersiz sayılmasında rol oynayabileceğine ve fa-
kat burada baskının derecesinin önemli olduğuna,
normal
ebeveyn etkisinin üzerinde, tarafın iradesini tamamen ortadan
kaldırıcı nitelikte olması halinde gözönünde bulundurulacağına karar vermiş, bu dâvâda evliliğin geçersizliğini karara bağlamıştır (Mahmood v Mahmood, O.H. 4 Kasım 1992 (1993)
SLT 589). (1993) 7 Euro. C.L. 52. 16 Haziran 1993'de dâvânın
ileriki aşamalarında zorla evlenmek, rıza eksikliği, evlendiği ki-
Er
şiyi tanımamak ve aile baskısının rızayı kaldırdığı hallerle sınırlı olmak üzere bu savunma kabul edilmiştir. Burada, 'herhangi başka bir kişi bu baskıya karşi gelebilir miydi?” ölçütü kullanılmamıştır ama her aracı usulüyle yapılan evliliğin de hukuken geçersiz sayılamayacağı, evlenmeye zorla rıza gösterenin yaşı, cinsiyeti ve evlenme aktinden sonra ne olduğunun
önemli olduğu karara bağlanmıştır. Kültür farklılıklarının da tartışıldığı bu kararda dâvâcı bir erkek olduğundan, kararın cinsiyeti de gözönünde bulunduran mantığı karşısında, kadınların
da bu karardan yararlanıp yararlanamayacakları daha belli değildir. (1993) 11 Euro. C.L. 74.
16. İspanya'da Anayasa Mahkemesi kadınlara karşı ayrımcılık yapılmayacağına karar vermiştir. Kararda, aynı sınavı
geçen kadınların da erkekler gibi kömür madeninde çalışabileceklerine karar verilmiştir. Olayda Avrupa Sosyal Şartı gereği
kadınların yeraltında çalışamayacakları iddia ediliyordu. Bu yasağı Anayasa'nın 14. maddesi karşısında değerlendiren Anayasa Mahkemesi, koruyucu tedbirin kadının istediği işte çalışmasını engellediğine karar verdi. Ama biyolojik farka dayanarak yapılacak ayırımlar (analık ve gebelik gibi) Anayasa'ya uygun bulundu. Burada Mahkeme, Avrupa Topluluğu 76/207 sayılı direktifiyle bağlı karar vermiştir. (Company Hunosa, 14
Aralık 1992). (1993) 8 Euro. C.L. 37
17. Fransa'da, bir Temyiz Mahkemesi kararına göre
(ELV A,, Cassasion civile 17 Mayıs 1993), Fransız vatandaşlığını seçen kişilerin, evliliklerini Fransız kamu düzeni kurallarına aykırı hükümler içeren kendi eski vatandaşlık hukuklarına
göre (olayda Fas) sona erdiremeyeceklerine ve talak kurallarının Fransız kamu düzenine aykırı olduğuna karar vermiştir.
(1994) 1 Euro. C.L. Bu kararla Fransa'da yaşayan hiç olmazsa bir kesim kadın için sırf kocasının keyfine kalmış evliliğin
sona erdirilmesi olasılığı ortadan kalkmış olmaktadır.
33
-
18. Yine Fransa'da devlet okullarında dinsel, ya da politik anlamlı kıyafeti yasaklayan bir okulun yönetmeliği Yüksek
İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. İptal kararında laikliğin anlamının eğitimin tarafsız olduğu ve kişilerin (öğretmen ve öğrenci) inanç özgürlüğüne hürmeti gerektirdiği belirtilip, üç Müslüman kız başlarını örtebilir, denmiştir. (Kherouaa
(C.E. Kasım 1992). (1993) 5 Euro. C.L. 43. Bu karar doğrudan
kadınlara ilişkin olmadığı halde, kadınların toplumdaki durumuyla ilgili sonuçları olduğundan buraya alınmıştır.
Ili. (İş Yerinde) Cinsel Taciz
1. Belçika'da 1 Kasım 1992'de yürürlüğü giren Cinsel
Taciz (İşyerinde Korunma) Kraliyet Kararnamesine göre, her
işveren özel olarak bu konudaki kuralları, nasıl korunma sağladığını ve başvurma yollarını belirtmek yükümlülüğü altındadır. Cinsiyete ilişkin konuşma, yazı ya da fiziksel davranış yoluyla erkek, ya da kadının işteki saygınlığını etkilediğini bilen,
ya da bilme durumunda olanın bu tür eylemleri cinsi taciz olarak tanımlanmaktadır. İşyerleri bu kararnamenin çıkışından üç
ay içerisinde gerekli tedbirleri almak yükümlülüğü altındadırlar. (1993) 3 Euro. C.L. 44
2. Fransa'da Kasım 1992'de yürürlüğe giren İşyerinde
Cinsel Taciz Yasası şu hükümleri içeriyor: Cinsel tacizi kabul
eden, ya da reddeden kimseye ceza verilemez, ya da işten çıkarılamaz; taciz eden disiplin cezasına çarptırılır, bu hükümler
iş yeri idarecisinin sorumluluğu altındadır; tacizi kabul, ya da
reddin maaş, terfi gibi durumlara etkisi olamaz; taciz edilenin
yazılı izniyle sendikalar olayı takip edebilir. Bu yasa aynı zamanda İş Kanunu'nda, Medeni Kanun'da ve Ceza Usul Kanu-
nu'nda değişiklikler getirmiştir. (1993) 3 Euro. C.L. 44.
3. Danimarka'da bir kadın işçi daire müdürüne karşı
34
cinsi taciz şikayeti yapmıştır. Durumu işverenin de bildiği anlaşılınca, hem müdür hem de işveren Danimarka Eşit Davranma Yasası'nın 14. Maddesine göre tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir. (Somaendenes Forbund, Danmark v Mercandia Rederierne, S.H. S15/91, 5 Ağustos 1992). (1993) 10
Euro. C.L. 41
4. İngiltere'de, bir kadını telefonla taciz edeni telefon
açmaktan men eden mahkeme kararına karşı, taciz eden temyiz yoluna başvurarak, telefonla rahatsız etme fiilinin yasalarda ya da hukukta yeri olmadığını iddia etmiştir. Mahkeme yar- gıcın böyle bir yasaklama kararı verebileceğini karara bağlamıştır (Khorasandjian v Bush, C.A. 16 Şubat 1993). (1908) 12
Euro. C.L. 42.
IV. Avrupa Hukukunda Kadın
1. Ekim 1992'de Gebe İşçi Kadınlara İlişkin Direktif'in
koşullarını kabullenen Avrupa Topluluğu üye devletleri iki Yıl
içinde gebe işçiler için şunları yapmayı üstlenmişlerdi: Doktorun tavsiyesi üzerine sağlıklarını etkileyecek maddelere karşı
- korunmalarını sağlama ve gece çalıştırma yasağına uyma; doğumdan sonra tıbbi kontroller için ücretli izin hakkını sağlama; hizmet süresi ne olursa olsun, işten çıkarılmaya karşı koruma; asgari ücrete hak ve işverenin gebe işçileri korumak
üzere riski tesbit ve çalışma koşullarını ayarlama yükümlülüğü; analık izni süresince bütün sözleşme haklarının devamını
sağlama.
Bu direktife uyulmasını sağlamak üzere bazı üye devletler tarafından büyük değişiklikler yapılması söz konusu olmuştur. Örneğin Büyük Britanya'da bu direktif, gebe işçi kadınlar
için çok daha kapsamlı korunmaya hak anlamına gelmiştir.
Parlamento'da görüşülmekte olan bir teklife (İstihdamı
Koruma 'Ebeveyn İzni'-Employment Protection 'Parental Le0
un-.
ave' Bill) göre, gerek ana gerek babalar bebeğin doğum
kimin
dan itibaren üç aya kadar izin alabileceklerdir. Bu iznin
batarafından, ya da hangi orantılar içinde alınacağına ana ve
ve
na
büyüka
iğinde
balar kendileri karar vereceklerdir. Gerekt
akrayakın
büyükbabalar, ya da çocuğun bakımını üstlenecek
balar bu izinden yârarlanabileceklerdir. Eşit Fırsat Komisyonu'na (Egual Opportunities Commission) göre, 1989 ve 1991
arası gebe kadınların komisyona yansıttığı. olaylarda hızlı bir
artış olmuştur. İşveren işçinin gebe kaldığını duyunca çok
olumsuz davranmaktadır. Üye devletlerde gebelikte kullanılacak hakların bazıları 'istindamı koruma hakları”, bazıları ise 'ayırım yapılmama hakları” altında ele alınmaktadır. Bu haklardan bazıları, yasamayla düzenlenen analık yardımları, doğum
sonrası kontrole hak, analık izni ve tekrar aynı işe dönme hakları, kuvvetlendirilmiş haksız işten çıkarılmama hakkı ve cinsiyete dayalı ayırım yapılmaması hakkıdır. Avrupa Topluluk
Mahkemesine göre önemli olan ölçüt bir erkeğe oranla kadına böyle davranıldığının değil, gebelik nedeniyle kadına böyle
davranıldığının ispatıdır. Bu koşut ispatlandığında, cinsiyete
dayalı ayırımın yapılmış olduğu farzedilmektedir.
2. Avrupa Topluluğu Komisyonu, çocuk ve analık yardımı vermek için ikametgah şartı arayan Luxemburg'u, 1652/68
düzenlemesini ihlal etmiş buldu. Bu şart işçilerin üye devletler
arası dolaşma hakkını engelliyordu. Luxemburg'da doğumdan önce yardımlar, çocuk doğum yardımı ve doğum sonrası
yardımından meydana gelen analık yardımının birinci kısmi
gebe kadının gebelikten önce bir yıl Luxemburg'da oturması
şartına, çocuk doğum yardımıysa çocuğun Luxemburg'da
doğması, ana babadan birinin bir yıldır orada oturması ve doğumdan sonra tıbbi muayenelerin yapılması şartlarına bağlanmıştı. Bu kurallar düzenlemenin 7(2) maddesine ve topluluk
sözleşmesinin 52. Maddesine, ikametgah şartı.da 1408/71 sa36
yılı düzenlemenin 18. Maddesine aykırı bulunmuştur (C-Ill/91
Commission of the EC v Grand Dutchy of Luxembourg, 19
Mart 1993). (1993) 8 Euro. C.L. 96
,
3. Bazan da topluluğun genel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesinin ters etkisi kadınlara ayrıcalıklı davranmayı engelleyebilmektedir. Örneğin, C-158/91 Ministers Public v Jean-Claude Levy (2 Ağustos 1993) dâvâsına konu olan olayda, dâvâlı, Fransız İş Kanunu'nun L-213-1. Maddesine aykırı olarak 23
kadını gece işinde çalıştırmaktan dâvâ edilmiştir. Bu madde
Milletlerarası Çalışma Teşkilatı (1LO)'nın 89 sayılı ve 1948 tarihli Konvansiyonu'na uymak için düşünülmüştü. 1991'de Stoeckel dâvâsında Avrupa Topluluğu Mahkemesi, 76/207 sayılı di-
rektifin 5. Maddesine göre, erkeklere de yasaklanmadığı hallerde, üye devletlerin kadınlar için gece işini yasaklayamayacaklarına karar vermişti. Buna göre yerel mahkeme bu karara
aykırı milli mevzuatı uygulamamalıdır. Buradaki dâvâda sorun
milli mahkemelerin, Devletin Avrupa Topluluğu'na üye olma“dan önce taraf olduğu başka bir milletlerarası konvansiyona
uymak üzere çıkardığı kanunları da uygulamaması mı? gerektiği sorunudur. Olaydaki karara göre, her ne kadar erkek ve
kadınlara eşit davranma Topluluğun önemli bir ilkesiyse de,
topluluk seviyesinde bile uygulanmaya konulması aşamalı olarak gerçekleşmekte ve bazan başka direktifler yoluyla Konsey'in müdahalesini gerektirmekte ve bu direktifler de, geçici
olarak, bazı çekinceleri içermektedir. Bu nedenle, eğer milletlerarası hukuk yönünden ILO Konvansiyonu'ndan sonra kadınların gece çalışması yasağı alanında aynı devletleri bağlayan başka gelişmeler olduğu ve bu gelişmelerin konvansiyonun bu hükümlerini ortadan kaldırdığı saptanabilirse, o zaman, yerel mahkemeler milli mevzuatı değil, direktifin 5. Maddesini uygulamalıdırlar. (1994) 2 Euro. C.L. 21
4. Almanya'da Federal İşçiler (Ücretler) Yasası'nın 60.
37
Maddesi'ne uygun olarak yapılan düzenlemeler altmış yaşına
varan tüm kadın işçilerin çalışma sözleşmelerini sona erdirmektedir. Erkeklerin sözleşmeleri ancak altmış beş yaşlarında
sona erdiğinden, bu durum Anayasanın ayırımı yasaklayan 3.
Maddesi'ne aykırıdır. Bu düzenleme aynı zamanda Avrupa
Topluluğu'nun 76/207 sayılı direktifinin 5(1). maddesine de
aykırıdır, zira bir sözleşmesinin otomatik olarak sona erdirilmesi işten çıkarma anlamına gelir ki, bu da cinsiyete dayanılarak yapılamaz. (Arbeitsgericht Postdam, 4 Ca 2600/92, 21 Nİsan 1993) (1994) 1 Euro. C.L. 13.
5. İşçilerin emeklilik, dul ve yetim aylıklarını düzenleyen
Belçika yasaları, emeklilik yaşını kadınlar için 60, erkekler için
ise 65 olarak düzenlemişti. Takvim yılına göre hesaplanan çalışma yılları da erkeklerde 45, kadınlarda 40 olarak düşünülmüştü. Esnek bir sistem getiren 1990 tarihli bir yasa sağlık durumları gözönünde bulundurularak her iki cins için de 60 yaşında işten ayrılmayı mümkün kılmış, fakat emeklilik aylıklarının 45 ve 40 yıl çalışmaya göre hesaplanması ilkesine dokunmamıştır. Bay van Cant 45 yıl üzerinden emekliye sevkedilmiş
ve bir dâvâ açmıştır. Onun iddiasına göre, en iyi yıllar üzerinden yapılan hesaplamada 40 yılı hesap edilen bir kadın işçi
kendisinden daha yüksek bir emekli aylığı alabilecektir. Avrupa Topluluk Mahkemesi'ne yansıyan dâvâda, 79/7 sayılı direktifin aşamalı olarak uygulanacağı kabul edilen 4(1) maddesinde yer alan, sosyal güvenlik konularında kadın ve erkeklere
eşit davranma ilkesinin, kadın ve erkeklerin aynı yaşta emekli
olmasına izin veren milli mevzuatın aylık hesaplanmasında
cinsiyete dayanan bir ayıtım yapmasına olanak tanımadığı ve
Belçika yasalarında yer alan bu ayırımın eski yasadan kalma
bir hüküm olduğu karar bağlanmıştır. Buna göre, Aralık
1984'den bu yana kişiler tarafından milli mahkemeler önünde
direktifin 4(1) maddesi doğrudan doğruya ileri sürülebilir ve
38
bu maddeye uymayan milli hükmün uygulanmaması
istenir.
(C-154/92 Van Cant v. Rijksdienst Voor Pensionen, 1 Temmuz 1993). (1994) 1 Euro. C.L. 19.
6. İngiltere'de, R v Secretary of State for Employment
ex parte Egual Opportunities Commission and Another dâvâsında Lordlar Kamarası 3 Mart 1994 tarihinde kadınlar içini
çok önemli sonuçlar doğuracak ve Büyük Britanya'nın Topluluk Hukuku karşısındaki sorumlulukları açısından, gerek anayasa hukuku gerekse ayırımcılık hukuku için anlamlı bir karar
vermiştir. (Bkz. NLJ 11 Mart 1994, 358 ve NLJ, 18 Mart 1994,
396) Bu karar part-taym çalışan kadınların geriye dönük haklar istemelerine yol açacaktır ve istihdam hukukunda radikal
değişiklikler yaratmaktadır. Part-taym çalışmaları nedeniyle işlerine son verildiğini, ya da haksız işten çıkarıldıklarını ispat
. edebilecek kadınlar için yeni olanaklar doğmaktadır. Ayrıca
bu karara dayanarak, Avrupa Hukuku'nun (119. Madde) ve
özellikle iki eşitlik direktifinin eksik uygulanması nedeniyle devlete karşı tazminat dâvâsı açma hakkı da (işverenden alamadıkları tazminat miktarı kadar) söz konusu olabilecektir. Karardan önceki hukuka göre, haksız işten çıkarma iddiasında bulunabilmek için iki yıl, part-taym çalışanlar için beş yıl süreyle
haftada minimum belirlenmiş saat (8 ila 16) çalışmış olma koşulu aranıyordu. Part-taym çalışanların yüzde 87'si kadın olduğuna göre; bu, kadınlar için çok olumsuz bir ortam yaratıyor
ve dolaylı ayırım ortaya çıkıyordu. Böyle bir ayırım da Topluluk Hukuku'na aykırı idi. Şimdi, ister kamu kesiminde ister
özel kesimde çalışsın kadın işçi (tabii part-taym çalışan erkek
işçiler de) haksız olarak işten çıkarılınca, 'direktiflerin yatay ve
dikey doğrudan etkisi” kuralına göre ve Lordlar Kamarası kararına dayanarak, işverenden ve devletten tazminat talebinde
bulunabilecektir. Bu, eskiden bu duruma düşmüş işçiler için
de geçerlidir. Çok sayıda dâvâ açılması olasılığı, bir an önce
yasalarda düzeltme yapılmasını gündeme getirmiştir. Her ne
39
kadar Hükümet sözcüsü, bu durumda işverenlerin part-time
işçi çalıştırmayacağını ve bunun da kadınların zararına olacağını ileri sürmekteyse de, Lordlar Kamarası'nın yasaların yetersiz olduğunu gösteren bu açık kararı karşısında büyük bir olasılıkla hükümet dâvânın Avrupa Topluluk Hukuku Mahkemesi
önüne gitmesini beklemeyecektir.
V. Uluslararası Hukuk, Azınlık Hakları ve
Kadın
1. Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanı'nın İsviçre'ye karşı verdiği bir karara konu olan olayda, tüberküloz olan kadın
hastalık yardımı almaktayken çocuk doğuruyor. Hastalık sigortası, kazanamadığı normal ücretin yerini tutsun diye verildiğine göre ve kadın çocuk doğurunca nasıl olsa çocuğuna
© bakmak için işini bırakacaktı denilerek, hastalık yardımı kesiliyor. Adalet Divanı bunu Konvansiyon'un eşit davranma ile ilgili 14. Maddesinin ihlali saymıştır. (1993) 9 Euro. C.L. 70
2. İrlanda'da yurt dışında çocuk aldırmaya ilişkin bilgi
temini ve bilgi dağıtımı yasaklanmıştı. Ahlaki standartları korumak için ifade özgürlüğü kısıtlanıyordu, zira 1983'de. yapılan
bir referandum sonucu halkın çoğunluğunun ceninin hayat
hakkının korunulmasını istediği anlaşılmıştı. Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanı kararına göre, bu konuda, paylaşılan Avrupa ahlak standartları olmadığından, milli yasa koyucular ahlakın kendi ülkelerinde en iyi nasıl korunabileceğine kendileri karar verirler. Ne var ki, devletlerin bu arada bir de İnsan Hakları Konvansiyonu'ndan doğan borçları vardır. Bu nedenle, Adalet Divanı "acil bir sosyal gereksinim" olup olmadığına ve oran-.
tılıığa bakmaktadır. İfade özgürlüğü toplumu, ya da devleti rahatsız edebilen fikir ve bilgilerin de ifadesini kapsar. Demokratik bir toplumda pluralism, tolerans ve açık fikirlilik şarttır. Di-
40
vana göre, İrlanda'nın getirdiği bu sınırlama fazla ve orantısızdır; bu nedenle de Konvansiyon'un 10. Maddesinin ihlalidir.
Çocuk aldırmayı teşvik etmeyip, sadece olanakları açıklayan
bir derneğin yayınlarını yasaklamak gerekmez. Son kararı verecek olan kadınlardır. Arada illiyet bağı kesiliyor. Ayrıca zaten telefon rehberinden böyle adresler bulunabilir. (Open Door and Dublin Well Woman v Ireland, E.C.H.R., 29 Ekim 1992
(1993) ÖJZ 280). (1993) 12 Euro. C.L. 48
3. Devletlerarası hukukta kadın haklarını azınlık haklarıyla eş tutan görüşler, aynı zamanda, azınlıkların kendi geleceklerine kendilerinin karar vermesi ilkesini de bu görüşle birlikte
tartışmaktadırlar. Bu da, kadının kendi haklarını ve eşitliğini istemede aktif bir rol oynaması gereğini vurgulamaktadır. İkinci
yanı genelde desteklenen bu akım, dünya nüfusunun yarısını
meydana getiren bir grup için azınlık kavramını kullandığı nedeniyle eleştirilmektedir. Sırf kadının koşullarının iyileştirilmesi
amacıyla konuya eğilenler için, felsefi ya da ilkesel ve kavramsal yaklaşımlar yoluyla sorunu tekrar tekrar tartışmaya açmak
yerine, tartışmalar bir kenara bırakılarak, hangi ad altında olursa olsun, bir an önce çözümler üzerinde durulmalıdır.
Sonuç
Yukarıda gözden geçirdiğimiz gelişmeler, kadının toplum ve hukuk düzeni içindeki yeri, kadın erkek arası eşitlik,
kocasından pek fena muamele gören kadının kocasına karşı
işlediği suçlarda savunmaları, ananın durumu, analık ve gebelik hakları, yardımlar, kadının çocuk aldırma hakkı, özellikle
kadını koruyucu tedbirlerin eşitlik ilkesi karşısında değerlendirilmesi; çalışma hayatına, ayrıca cinsi münasebette eşitliğe ve
soyadı seçimine yansıyan genel eşitlik ilkesi ve nihayet ücret
eşitliği gibi konularda, genelde kadının toplum ve hukukta ko41
numunu iyileştirici roller oynamaktadırlar. Her şeyin iyiye gittiği söylenemez; ama genelde, pek çok şeyin iyiye gittiği ve
orantılı olarak kötüye gitmediği söylenebilir.
Yasa koyuculara, Avrupa Topluluğu'na ve devletlerarası kuruluşlara hakların üretilmesinde ve haklara saygı gösterilmesinde büyük roller düşmektedir, ama her zaman hatırlanması gereken, hakların sahiplerinin ve onları kullananların bu
konuda aktif ve hassas olmaları ve kendilerine verilenlerden
sonuna kadar yararlanmalarıdır. Haklar ancak kullanılarak PE
yılır ve çoğaltılır.
42
TÜRKİYE'DE KADINLARIN ÇALIŞMA YAŞAMINDA
© KARŞILAŞTIKLARI ZORLUKLARIN
SOSYO-KÜLTÜREL NEDENLERİ
Prof. Dr. Necla ARAT*
ürkiye'de Kadınların Çalışma Yaşamında Karşılaştıkları Zorlukların Sosyo-Kültürel Nedenleri"ni açıklayabilmek için
önce geleneksel-olan ve geleneksel-olmayan ayrımı üzerinde kısaca durmak, ayrıca geleneksel-olmayan ile bağımsızlık
arasındaki ilişkiyi açmak gerekir.
Geleneksel olan, gelenek aracılığıyla aktarılan demek.
Geleneksel, (Latince iraditio) sözcüğün kökenine indiğimizde
"sözlü bildirişim yoluyla kanaatlerin, öğretilerin, uygulamaların, töre ve âdetlerin kuşaktan kuşağa geçmesi" anlamına geli-
yor.(() Gelenek, yazılmamış bir yasanın yerini tutan, çok uzun
*
CSİLÜ. Kadın Sorunları Araştırma Merkezi.
(1) Bkz. Webster's New Twentieth Century Dictionary, 1958 s. 1934.
43
zamanlardan beri yerleşmiş, alışkanlık ya da ikinci bir doğa
haline gelmiş âdet veya uygulama demek. Sözcüğün kökeninde teslim olmak, hukukundan vazgeçmek, kendini bırakmak
(surrender), kuşaktan kuşağa aktarmak, birinin kendini bir şeye adaması, vb. anlam yükleri var. Sözcük, Arapçasında
(an'ane) rivayet (söylenti), tafsilat (ayrıntılı açıklama) anlamına geliyor. Bugün Türkçe'de kullanılan anlamında örf ve âdet
ise, "toplumsal ilişkileri düzenleyen yasalaşmamış kuralları" dile getiriyor.(2 Osmanlı İmparatorluğu'nda sultanlar, belirli bir
bölgedeki örf ve âdetleri saptayıp biraz değiştirerek ya da aynen onaylayarak yasalaştırırlardı. Bu örf ve âdetlerden doğan
kanunnamelerin uygulanması ise, Şeriat hükümleriyle birlikte.
kadılara (zamanın yargıçlarına) bırakılırdı.(9
Arapça'daki din sözcüğü de "örf ve âdet" anlamını taşımaktadır. Farsça'dan geçen din (daena) sözcüğü borçlu olmak, boyun eğmek, teslim olmak anlamlarına gelmektedir. Kısacası, gerek Latince gerekse Arapça Farsça köklerinde sözcük aynı anlamı; teslim olmayı, boyun eğmeyi, kendini bırak'mayı vurgulamaktadır.
Öyleyse, geleneksel-olan, bir bağımlılık durumunu sürekli olarak yeniden üretendir. Toplumdaki her iki cins için de
geçerli yazılmamış kural ve yasaları koyandır. Buna karşılık,
geleneksel-olmayan belki de aykırı diyebileceğimiz bir oluşumdur. Çünkü, her türlü değeri, eski yargıyı, alışkanlığı, kültürel kalıbı sorgulamak ve dönüştürmeye çalışmak, geleneksel- olmayana içkindir.
Geleneksel-olmayan, önyargıları aydınlatıp onlardan
kurtulmayı, sorgulayıp yeniden değerlendirmeyi, bağımlılıktan
bağımsızlığa; edilgenlikten etkinliğe; boyun eğmişlikten öz(2): Biz. İslam Ansiklopedisi, IX, s. 480
(3) age, s. 480.
44
gürlüğe; teslim olmuş bir kimliksizlikten (ya da kollektif kimlikten) bağımsız kişiliğe ve özgür bireyliğe geçişi simgeler.
'Gelenekle kültür arasında (dil, din, sanat, bilim, felsefe
ürünleri arasında) çok sıkı bir bağ ve etkileşim vardır. Geleneksel-olmayan, geleneğin tahtını sarstığında bu sarsıntı geleneğin tüm etkileşim alanında kendisini hissettirir. Dilde, dinde, sanatta, bilim, felsefe ve günlük yaşamda değişiklik arayış-
ları yeni bir ivme kazanır. Ne var ki savaşların en çetini, belki
de gelenekle geleneksel-olmayanın savaşımıdır. Bir özdeyiş,
"Töreler (gelenekler) herşeyi doğru, haklı kılar" der. (Moeures
make everything right). Egemenliğini binlerce yıldır sürdüren
bir gücün ortadan kaldırılması o kadar kolay değildir. Örneğin, ataerkil toplumların tümünde geçerli olan geleneksel ideolojinin cinsiyetçi işbölümü, kadını öncelikle ev işlerinden ve
çocuk bakımından sorumlu tutar. Kadınların büyük bir çoğunluğu, bu nedenle toplumsal üretimden uzak kalır ve kendilerine küçük yaşlardan itibaren öğretilip benimsetilen. toplumsal
cinsiyet (gender), düşünce ve davranış kalıplarına göre beceriler edinir. Zaman zaman bu beceriler onlara evdeki işlerinin
bir tür uzantısı olan mesleklerde ve çalışma alanlarında istihdam olanaklarını açar. Ama, kadınlar tüm toplumlarda hep
ikinci dereceden emek kaynağı olmayı sürdürürler. Çünkü,
geleneksel ideoloji, "kadın için aile ve çocuğun her şeyden önce olduğunu" kuşaktan kuşağa aktarır. Bu nedenle, çalışma
yaşamında erkeğe özgü ve kadına özgü olarak nitelenen işler, geleneksel olarak belirlenmiştir. İşleri toplumsal cinsiyet
açısından kategorilere ayıran bu anlayış, kadını toplumsal üretime "ev kadınlığı" statüsünü koruyarak ve ancak kadın emeğini gerektiren zorunlu durumlarda dahil eder.
Kadınlar, bu yüzden daha çok hizmetler sektöründe,
sağlık, eğitim, tekstil, gıda vb. alanlarda kitlesel bir biçimde
çalışırlar. Eşit işe eşit ücret yasalarına rağmen ücretleri erkek45
lerinkinden daha düşüktür. Ekonomik bunalım dönemlerinde
ya öncelikle işten çıkarılırlar, ya da part-time olarak çalışmaya
yönlendirilirler. Karar alıcı, yönetici, örgütleyici konumlara
çok az sayıda ve çok zor gelebilirler. Evlilik ve çocuk bakımı
gibi nedenlerle işi aksatma veya bırakma olasılıkları oldukça
yüksektir. Bundan ötürü, işe almalarda erkeklere tercih edil-
mezler.
Bütün bunlara rağmen, kadınlar dünya çapında toplam
gıdasının yiizde ellisini üretirler; ama dünya gelirinden ancak .
onda bir oranında pay alıp dünyadaki tüm mal varlığının yalnızca yüzde birine sahip olabilirler. İşte tam bu noktada gelenek sözcüğünün anlam içeriğindeki teslim oluş, kendini bırakış, hukukundan vazgeçiş kadınlarca evrensel boyutlarda ve
alabildiğine yaşanmaktadır. Oysa, gerek ulusal gerekse evrensel düzlemde kadınsız kalkınma düşünülemez. Kadınların doğrudan katkıları, bir ülkenin ekonomisini büyük ölçüde etkiler.
Kadın çalışma yaşamına etkin bir biçimde girdiği zaman, ülkenin ulusal geliri ve yaşam düzeyi yükselir.
Çalışma, mülkiyet, tüketim ve ekonomik, toplumsal, siyasal özgürlükler arasındaki bağ, çok önemli bir bağdır. Ataerkil değerlerin, ya da erkek egemen zihniyetin kurumları biçimlendirdiği toplumlarda kadınlar, her alanda (ekonomi, siyaset,
bilim) engelleyici bir sınırlanmışlık durumunu, marjinal bir varoluş konumunu yaşarlar. Bu sınırlar ve kısıtlamalar kalktığı ölçüde, bağımsızlık, özgürlük ve güç de (iktidar) artar. Kadınlar
bu güçlerini toplumsal-siyasal süreçlere, ekonomiye yansıtırlar.
i
Türkiye'de Durum
Türkiye, geleneksel altyapının çok yavaş değiştiği, kadınların büyük çoğunluğunun ailede, toplumda ve ekonomide
erkek egemen kurumlara koşullanmış olduğu, per çok, geleneksel, hukuksal zorlukla ve ayrımcılıkla karşılaştığı, gelişmek-
te olan genç bir ülkedir. Bu ülkede kadınlar, dünyanın her tarafında olduğu gibi, ancak eğitim düzeylerini yükseltebildikleri
zaman, erkek egemen iş dünyasında kendilerine yer açabilirler. Alınan iyi eğitim, kadının ekonomik yaşama katılımını ve
güç kazanmasını sağladığı gibi, ailedeki çocuk sayısını ve çocukların sağlık durumlarını da etkiler. Bu.nedenle, eğitimle hızlı nüfus artışının düşmesi ve yaşam beklentisinin uzaması arasında olumlu bir bağ kurmak ve geleceğe ilişkin gelişme olanaklarını eğitim süreciyle sağlamak söz konusudur. Eğitim,
daha önce kullanılamayan ölü bir insan potansiyelini üretken
bir güce dönüştürebilmektedir. Türkiye'de kadının yaşam düzeyini ve statüsünü yükseltip onu ikincil konumdan kurtaran
ve bireysel özgürlüğünü sağlayan en önemli anahtar, eğitim
ve yeterli bilgi donanımıdır. Bilgi donanımı aynı zamanda bireysel özgürlüğün ve ikincil konumdan kurtuluşun tek güvencesidir de.
Kadınların ekonomik bağımsızlıklarını elde edememelerinin ilk ve temel nedeni olarak eğitimsizlik çıkıyor karşımıza.
Çünkü, 1992 Türkiye'sinde 27 Milyonu aşkın kadın var ve 15
yaşın üzerindeki her yüz kadından otuzsekizi hala okuma-yazma bilmiyor. Onbeş yaşın üzerindeki erkekler grubundaysa
bu sayı yüzde 14'tür.
Bilgisizlik, yanlış koşullanmaları ve olumsuz kültürel kalıpları besleyip yaygınlaştırıyor ve yeniden üretiyor. Örneğin,
47
kadın ve erkeğin eşit olmadıklarını, siyasal, toplumsal ve dinsel'alanlarda tüm karar sorumluluğunu erkeğin taşıdığını öne
süren geleneksel söylem, bilgisizliğin ürünü. Ne yazık ki ülkemizin gelişmiş Batı bölgelerinde yaşayan erkeklerin 96 49'u,
gelişmekte olan Doğu bölgelerinde yaşayan erkeklerin 90
60.2'si "kural olarak erkeklerin kadınlardan daha akıllı olduklarını" düşünüyor ve dile getiriyorlar.(9 Yine Batı'daki erkeklerin
9456.3'ü Doğudakilerin ise 9 73.4'ü, "Evde kocanın karısı ÜZerinde mutlak otoritesi vardır. Kadın her zaman kocasına itaat
etmelidir" diyor. Bundan daha da vahimi Batı'da yaşayan erkeklerin 96 35.9'u, Doğu'da yaşayanların ise o 56.7'si "Kadın,
eşine itaat etmeyince kocasının onu dövmeye hakkı vardır"
yargısını onaylıyor.
Kadınların ekonomik bağımsızlığı elde edememelerinin
ikinci temel nedeniyse, yine geleneksel ideolojiyle yakından
bağlantılı, Toplumda "Aile reisinin erkek olduğu" ve "erkeğin
aileyi geçindirdiği" düşünüldüğünden, işe alınmalarda erkekle-
re öncelik tanınıyor. Nitekim TÜSİAD'ın Türk Toplumunun De-
ğerleri araştırması'nda eğer iş sayısı azsa ve işsizlik varsa,
işe alnmada erkeklere öncelik tanınıp tanınmaması hususu
sorulduğunda, deneklerin 96 52'si erkeklere öncelik tanınmasını istemiştir.) Aynı araştırma, kadınların çalışma yaşamına katılmalarının toplumda yaygın kabul görmediğini ortaya çıkarmıştır. Çünkü araştırmaya katılan deneklerin 26 88.3'ü kadınların çoğunluğunun gerçekte hayattan istediği şeyin evi ve ÇOcukları olduğunu belirtmişlerdir. Deneklerin 9e 85'i bir kadın
çalışmaya başladığında bundan henüz ilkokula gitmeyen çocuğunun zarar göreceğini öne sürmüştür. Yine deneklerin 96
80'i ev kadınlığının işkadını olmak kadar insanı doyurucu oldu-
ğu kanısındadır. (6
(4) Biz. H. Ü. Nüfus Etüdleri Enstitüsü, Nüfus Bilim Dergisi, 1990, s. 54.
(5) Bkz. TÜSİAD, Türk Toplumunun Değerleri, 1991, s. 32.
(0) a.ge,, S. 4.
48
|
Bu araştırma, Türkiye'de kadınların toplam işgücü içinde varlıklarını neden yeterince hissettiremediklerinin ipuçlarını
taşıyor
ve bu ipuçları bizi geleneksel-olana doğru götürüyor.
Gerçekten de kadınların en önemli çalışma alanları hala tarımda, aile içinde ve aile işletmesinde ücretsiz aile işçiliği. Tarımda çalışanların 96 54'ü, ücretsiz aile işçisi olarak çalışanların
“e 80'i kadın. Tarım dışı sektörlerde çalışan kadınların oranı,
toplam çalışanların 96 16'sı kadar. Kendi bağımsız işyerlerinde çalışan kadınlar içinse bu oran, 96 7'lerde kalmakta.
Ekonomik baskılar rol oynadığı için çalışan kadın sayısının görece artması, kentleşen nüfus oranıyla bağlantılı. Kentleşmeyle birlikte ücretli işçilik bir ölçüde önem kazanmış bulunuyor, ama 12 yaşın üzerindeki grupta 7,5 milyon kadının 6.2
milyonu hala ev kadını statüsünde.
Ekonomik zorluklar, ev kadınlarını evi terketmeden aile
gelirine katkıda bulunabilecekleri kayıtsız, sigortasız, yeni bir
çalışma biçimine yönlendiriyor. Bu kadınlar, ev işlerinden ve
çocuklarından artan boş zamanlarında dokuma ve giyim sanayiine evde "parça başı" iş yaparak geleneksel yapı içinde,
evden çıkmadan ek gelir sağlıyorlar. Yeterli eğitimleri ve bir
meslekleri olmayan bu kadınların bağımsız kişilik ve kimlik ve
sonuçta da ekonomik güç kazanmaları olanaksızlaşıyor..
İşin ilginç ve paradoksal olan yanı, yine Türk Toplumunun Değerleri araştırmasında geleneksel ideolojinin belirlediği açık seçik eğilimlere rağmen, evin gelirine hem kadın hem
de erkek tarafından katkıda bulunulması gerektiğini savunan-
ların oranının 9b 86'ları bulmasıdır. Evin gelirinin tek başına "a
ile reisi" tarafından sağlanmasının olanaksız olduğunu kabul
eden bu görüşle,"kadının gerçek yerinin evi olduğu" (yani çalışmaması gerektiği) görüşünün birarada bulunması, geleneksellikten geleneksel-olmayana doğru bir eğilimin varlığını göstermektedir.(7 Bu araştırmada kadın için bağımsızlık elde et(7) Bkz. TÜSİAD - Türk Toplumunun Değerleri, s. 33.
49
:
/
menin çalışmakla sağlanacağına deneklerin 96 45'i inanmakta6
dır. Bu oran, kadınlar arasında 96 58, erkekler arasında
zorunlu
ik
ekonom
a
yalnızc
sını
çalışma
39'dur. Bu da kadının
kentli
e
özellikl
ını,
olmadığ
luklara bağlamanın doğru bir analiz
kadınların büyük çoğunluğunun çalışmanın kadını bağımsız-
laştırdığına inandığını göstermektedir. ©
Zaten Türkiye'de iyi eğitim görmüş kentli kadınlar,
1923 Çağdaşlaşma ve Kültür Devrimi ile birlikte öğretmenlik,
eczacılık, doktorluk, hemşirelik, diş hekimliği, avukatlık, bankacılık, mimarlık, mühendislik, öğretim üyeliği ve benzeri gibi
alanlarda giderek artan oranlarda yer almışlardır. Örneğin, Av10'dan az
rupa üniversitelerinde kadın öğretim üyesi oranı
iken (Fransa'da 9e 9, Batı Almanya'da “e 5, İngiltere'de 96 3)
(9) Türk üniversitelerinde kadın akademik personelin alanlarına göre dağılımı, Doğa Bilimlerinde e 33, Tıp ve Sağlık Bilimlerinde 96 35, Mühendislik Bilimlerinde “e 25'tir.
Avrupa'da kadın eğitimcilerin sayıları, Sosyal Bilimler'de ve İnsan Bilimlerinde, dil, kültür ve tarih dallarında oldukça çokken, matematik ve teknik alanlarda bu sayı ciddi
bir biçimde azalmaktadır. Avrupa'da matematik ve teknik bilimlerin hemen hemen tümü erkekler tarafından öğretilmektedir. Örneğin, Alman üniversitelerinde matematik, fizik, kimya
ve mühendislik dallarında ders veren öğretim üyelerinin ancak 9 2'si kadındır.(!9 Müfredat programlarındaki seçenekler, kız öğrencilerin yeteneklerine göre değil de kendilerine
ilişkin geleneksel kültürel imaja uyan konulara yönelmelerine
neden olmaktadır. Nitekim, UNESCO'nun orta öğretim düze-
yindeki mesleki ve teknik alanlarda yaptığı araştırmalar, 1980'lerde Avrupa'daki kız öğrencilerin 26 100'e yakın bir oranının
(8) age.,s. A.
(9) Biz. Sivard, Ruth Leger Women .....a world Survey, 1985.
(10) age.
50
ev ekonomisi ve sağlıkla bağlantılı programları izlediklerini,
buna karşılık erkek öğrencilerin endüstriyel programlarda, mühendislik ve tarımda ağırlıklı bir biçimde egemen olduklarını
göstermiştir. Avrupa'da yüksek öğretim kademelerinde de
benzer bir durum vardır. Kızlar geleneksel olarak çok sayıda
bulundukları İnsan Bilimleri, Eğitim ve Güzel Sanatlar alanlarında sayılarını giderek arttırmaktadır. Oysa erkekler daha teknik ve daha çok gelir sağlayan “hukuk, mühendislik, .tıp -gibi
alanları tercih edip bu alanlarda uzmanlaşmaya yönelmekte-
dirler.(1)
Türkiye, bu açıdan da çok ilginç ve şaşırtıcı bir örnek
oluşturmaktadır. 1991-1992 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme
Merkezi İstatistiklerine göre, ülkemiz üniversitelerinde kız öğrencilerin branşlara göre dağılımı şöyledir:
ECZACILIK.......... LAME 96 60.4
BASIN YAYIN Ml.
96 54.6
FEN-EDEBİYAT............... 9 44.85
YİRAA Mg;
9 38.35
lee elek
anl
9k 35.55:
ML)
4 e pl
e e - 96 30.86
SİYASAL BİLGİLER.......... 9 24.34
- Ülkemizde kadınlar, görünür olmaya ve daha önce bulamadıkları alanlarda kendilerini göstermeye Cumhuriyet Devrimi'nin açtığı olanaklarla kavuşmuşlardır. Tüm geleneksel sos-yo-kültürel engellere rağmen, bir ülkenin tarihinde pek uzun bir
“zaman dilimi sayılamayacak 70 yıllık bir sürede, geleneksel ideolojiyi zorlayıp delmişlerdir. Özellikle, 1970'li yıllardan sonra, *
geleneksel olarak "erkeğe özgü" diye nitelenen pek çok işte örneğin, girişimci yöneticilik (giyim sanayiinde), turizmcilik, tezgahtarlık, garsonluk, işportacılık, reklamcılık, bankacılık, sigortacılık, bankerlik vbg. alanlarda yer almışlardır.
(1) age.
51
Kuşkusuz, bu örneklerle Türkiye'de kadınların çalışma
yaşamına Sorunsuz girebildiklerini, ya da çalışma yaşamında
- sorunlarının bulunmadığını temellendirmeye çalışmıyoruz. Yalnızca Cumhuriyetle birlikte ilginç bir modelin oluştuğunu ve
çoğunlukla kentli okumuş kadınların simgelediği bu modelin
kitleselleştirilebilmesi için daha pek çok engelin aşılması gerektiği ve bunun olanaklı olduğu tezini öne sürüyoruz. Vurgulamak istediğimiz bir başka nokta da, benzer sorun ve engellerin Avrupa ülkeleri kadınlarınca da yaşanmış ve yaşanmakta
olduğudur.
Nitekim, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) yayınladığı
son raporda (1992), "En iyi meslek ev kadınlığıdır öğütleriyle
yığınla işi yüklenen kadınların bulaşık, temizlik, ütü, yemek,
çamaşır, evi toplamak, çocukları giydirmek, derslerinde yardımcı olmak gibi bir dizi ev uğraşının sonrasında koşturdukları iş yerlerinde karşı cinse oranla daha düşük ücret almalarının evrensel bir eşitsizlik olduğu'"nu vurguluyor.
Bu evrensel eşitsizliğin ve kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları zorlukların aşılması için neler yapılabilir?
1 Türkiye'de kadınların çalışma yaşamına etkin katılımını
© arttıracak etmenlerin başında kuşkusuz, geleneksel aile
yapısında eşitlikçi ilişkilerin kurulması geliyor.
2 Kadının çalışmasına yönelik önyargıların zayıflaması da:
bir başka önemli etmen.
3
Bunların yanı sıra, mesleklere beliğei eğitimin yayginlaşması,
i
4 Tarımın önemini yitirmesi,
Köyden kente göç sonrası kadınların kenti kullanabilme becerilerinin artması,
6 Sanayii ve hizmet sektöründe iş olanaklarının çoğalması,
52
7
Ekonomik büyüme,
Evlilik yaşının yükselmesi,
9
Doğurganlık oranının düşmesi gibi etmenler de katılımı
- arttırmada olumlu rol oynayacak ögelerdir.
Bu ögelere iktidarların Uluslararası Sözleşmeler ve Av-
rupa Konseyi, ILO, OECD, AGİK gibi kurumların kadınlara yönelik kararları doğrultusunda önlem almaya gösterecekleri
“özen eklenirse, örneğin ILO sözleşme ve önerilerindeki normların iç mevzuatta ve uygulamada geçerliliği Mi
çok
olumlu Si adim atılmış olacaktır.
Sonuç:
Toplumsal ve ekonomik statü düşüklüğü nedeniyle hukuksal ve ekonomik açıdan erkeğe bağımlı bulunan geleneksel, dinsel, töresel baskılarla sindirilip edilginleştirilen ve eği-
tim eksikliği yüzünden büsbütün güçsüz kalan kadınlara yeniden üretim işlevi ve sosyalizasyon sürecinin tüm sorumluluğu
da yüklenmiş olduğu için, iş bulup çalışma yaşamına katılma
olanakları çok zayıftır.
Bir işi olan kadınları işten ayrılmaya özendiren bazı hukuksal düzenlemeler ise, işgücü e
kadın oranını düşür-
mektedir. Örnekler:
i
e Sosyal Sigortalar Kürümu, evlenmeden önce çalışan,
ama evlenir evlenmez işi bırakmak isteyen kadınlara
primlerini evlilik toptan ödemesi olarak geri vermektedir.
e İşi bırakıp evlenen kadın, isteğe bağlı olarak sigortalanabilmekte ve emeklilik hakkını çalışmadan elde edebilmektedir.
Bu gibi hukuksal düzenlemeler, koruyucu, gözetici hak-
53
lar olarak görünmelerine karşın, kadının çalışma yaşamından
çok aile yaşamına, ev içi işlevlerine öncelik tanıyan ve gerçekte onun çalışma yaşamına entegre olmasını engelleyen düzenlemelerdir.
Kendi iş yerlerini kurmak isteyen kadınların hukuksal
ve mali destek bulamamalarına ücretli-ücretsiz doğum öncesi
ve sonrasının izin sürelerinin yetersizliğiyle kreş sorunu eklenince çalışma yaşamında karşılaşılan zorlukların boyutları büyümektedir.
Ev işleriyle birlikte yaklaşık 14 saatlik bir çalışma süresinin fiziksel ve moral yorgunluğunu azaltıcı bir seçenek olarak
sunulan kısmi çalışma (part-time çalışma) ise sorunları çözümlememekte, kadının işgücü piyasasındaki marjinal konumunu pekiştirip onu yedek ve ucuz eleman kılmaktadır.
Kadınların çalışma yaşamına daha etkin katılabilmelerinin yolu, zihinlerden cinsiyetçi ideolojiyi silmek ve geleneksel
işbölümünü dönüştürmek kadar hazır yemekler, çamaşırhaneler, kreşler, hazır giyim türünden uygun ve yeterli maddi altyapının oluşturulmasına da bağlıdır.
54
SİYASAL REKLAMLARDA KADIN SÖYLEMİ VE
KADIN İMGELERİ ÖRNEK OLAY OLARAK
1987 VE 1991 GENEL SEÇİMLERİ *
Prof. Dr. Oya TOKGÖZ**
1. Kadınin Siyasal Yaşama Katılması
930'lu yılların başından itibaren Türkiye'de kadın, erkeklerle birlikte erkek toplumunca belirlenmiş siyasal yaşamın
içinde yer almaktadır. 1934 yılında Türk kadınına tanınan seçme ve seçilme hakkıysa, zamanına göre ilerici bir yaklaşımı
simgelemektedir. 1935 Genel seçiminden itibaren de ilk Türk
kadın milletvekilleri Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde erkek milletvekillerinin yanında görev yapmaya yönelmişlerdir.
Gerçekten Tek Partili dönemde (1923-1946) kadın milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görev alması,
*
Bu yazı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları/1 Yıllık 92, A.Ü.
**
Basımevi, Ankara 1993'te yayınlanmıştır. Makaleyi yazarının izniyle yayınlıyoruz.
Ankara Üniversitesi öğretim üyesi
55
önemli bir toplumsal değişikliğin göstergesidir. Bununla birlikte, kadının gerçek anlamda seçmen-seçilen olarak topluma
neler kazandırdığı ancak seçilen yönünden araştırılmıştır. Gerek yerel yönetimde gerekse parlamentoda kadının durumu,
konumu hakkında bilgi sahibi olmak, yapılmış bulunan araştırmalarla mümkün olabilmektedir, (Çitçi, 1989, Arat, 1989), Seçmen kadının durumu, konumuysa hâlâ pek az araştırmanın
ana çerçevesini oluşturabilmiştir. (Tokgöz, 1979, 1985, Tekeli,
1982, Ayata, 1990).
|
Seçmen kadın hakkında fazla araştırma olmamasının
temel nedeni, istatistik veri bulma güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet döneminde yapılmış bulunan genel seçimlei bakımından hazırlanmış istatistiklerde, cinsiyete göre
oy kullanma ve partilere göre oy verme durumu görülememektedir. Daha doğru bir deyişle, seçmen kadın, seçmen erkeğin durumu seçim istatistiklerinden çıkarılamamaktadır. Bu
temel eksiklikse, önemli bir toplumsal çelişki olarak karşımızda durmaktadır. Kadının siyasal yaşama katılmasına ön ayak
olan Cumhuriyet Halk Partisi, parti programlarında kadının durumu, konumu üzerinde durmamıştır. Aynı şekilde, çok partili
siyasal yaşama geçilmesinden sonra da, kadın sorunu parti
programlarında yer almamıştır. Belki de siyasal partilerce kadına siyasal haklarının verilmiş olması yeterli görülmüştür.
1960-1980'li yıllar arasındaysa, toplumda siyasete verilen
önem ve roldeki değişimlerle birlikte, siyasal partilerin programlarında kadının durumu ikinci derecede önem taşımaya
başlamıştır. (Köker, 1988).
2. Kadının Siyasetteki Konumu
1980'li yıllarla birlikte, kadın konusu Türkiye'nin gündemine önemle girmiştir. Kadının toplumsal katılımı yönünden
56
. yenirol tanımları yapılmış, kadın kendine yeni kimlikler kazanmıştır. Buna karşılık, kadınların toplumsal katılımıyla siyasal
katılımı arasında bir boşluk doğmuştur. Siyasal partiler bu durumu, yeni bir bakış açısı getirebilmek için kadına siyasette
daha fazla yer vermek bakımından farklı kadın söylemi geliştirmeye yönelmişlerdir. Siyasal partilerce geliştirilmeye çalışılan
söylemse, kurumsal siyasetteki egemen erkek yapısını sorgu-
lamamaktadır.
Özellikle, 1983 Genel Seçiminden itibaren, parlamentoda daha çok sayıda kadın milletvekili bulunmasını siyasal partiler istedikleri gibi, kadının seçmen olarak durumu ve konumunu dikkate almışlardır. Siyasal partilerin temel amacıysa,
kadın oylarından pay alma isteği olarak özetlenebilir. Daha
doğru bir deyişle, siyasal partiler artık iktidar olabilmek için erkek seçmen kadar kadın seçmenin oylarını almanın şart olduğu bilinciyle, söylemlerini geliştirmeye yönelmektedirler.
Kadın oylarından pay alma isteği kadın seçmenin konumu üzerinde siyasal partileri dikkatle durmaya yöneltmiştir.
Bir yandan, 1980'li yıllarda Türkiye'de farklı bir gelişmeye yönelen feminist hareketler ve söylem, diğer yandan siyasal partilerin kadın için geliştirdiği söylem, toplumsal düzeyde epey
yankı bulmuştur. Belki asıl üzerinde durulması gerekense, siyasal partilerce kadın için geliştirilen gönüllü olarak nitelendi-
rilmekle birlikte örgütlü etkinliklerdir. Bunlar arasında ANAP'ın
Türk Kadınını Destekleme ve Tanıtma Vakfı ile, DYP'nin Doğru Yol Gönüllüleri'ni saymak mümkündür. SHP ise, parlamentoda kadınların daha çok temsil edilmesi yönünden kadın ko-
tası konulmasına yönelmiştir.
i
Dikkat edileceği üzere, ideolojik yelpazenin her yönünde yer alan Türk siyasal partileri, kadınları partilerine çekebilmek, onlara yönelebilmek için çeşitli yöntemler kullanmışlardır, kullanmaktadırlar.
Aslında
hepsinin temel amacı,
kadın
87
seçmenin oylarını partilere yönlendirebilmektir. Türkiye'de
mevcut siyasal partiler, kendi siyasal ideolojilerine göre farklılaşmakla birlikte, giderek ailelerindeki erkeklerden bağımsız
şekilde oy veren kadın kimliğiyle, toplumsal yaşama daha etkin ve bilinçli olarak katılan kadın oylarından pay alma peşin-
dedirler.
Siyasal partiler kadına bakış açılarında farklılaşmış, değişik almaşıklar sunar görünmek istemektedirler. Yalnız, hepsinin ortak yanlarının olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.
Halen hiçbir siyasal parti, Türk toplumundaki siyasetteki erkeğin egemen olduğu yapıları sorgulamak istememektedir. Siyasetteki erkek egemen yapıları doğru ve gerçek kabul ettikleri
için de, kadınlara yönelik olarak geliştirdikleri söylemlerinde,
kadınları daha uyumlu kılacak politikalar üretememektedirler.
Bu durumsa, ikili ve kendi içinde çelişkili bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
Bu yapıyı şöyle bir çerçeve içinde özetlemek mümkündür:
"Bir yanda, kadınların siyasetten talepleri, toplumdan talepleri, özel yaşamdan ve toplum yaşamından kaynaklanan
sorunları ve topluma giderek artan katılımı yer alırken, diğer
yandaysa, kadınların oylarını erkek egemen siyasetini dönüştürmeden çekmeye çalışan siyasal partiler bulunmaktadır.”
Bu ikili yapı içinde, siyasal partiler ayrıca göstermecilikten (tokenism) azami ölçüde yararlanma yollarını aramaktadırlar. Göstermecilik bir yandan mevcut siyasal sistemi sorgulamayı ve dönüştürmeyi önlerken, kadınlara sistemden dışlanıyormuş gibi bir duygu verilmekte, yapıyı kadınların gözünde
yasallaştırmakta ve doğallaştırmaktadır. Örneklerle açıklayacak olursak, SHP kadın kotasını getirmiş, fakat etkin karar verme durumunda olan yerlere kadın getirmekten çekinmiştir.
1991 Genel Seçimi'nde SHP milletvekili adaylarını belirlerken,
58
kadın kotasına hiç dikkat etmemiştir. SHP'den seçilen iki kadın milletvekiliyse tercih oylarıyla seçilerek parlamentoya girmiştir. Bu oyları, seçilen iki kadın milletvekili yönünden kadın
yada erkek seçmenin mi kullandığıysa belli değildir. ANAP,
DYP ve SHP - parlamento dışından, karar alıcı yetkisi olan
“yerlere- kadın bakan atamayla, kadın getirmiş, fakat yaygın
kadin katılımı sağlayacak yolu kadınlara açmak istememiştir.
Halen de pek ister görünmemektedirler.
3. 1987 ve 1991 Genel Seçimleri Bakımından
Yapılan Araştırma
3.1. Siyasal Reklamlarda Kadına Yönelik Söylem ve
Kadın İmgeleri
Siyasal partiler 1983 Genel Seçimleri'nden itibaren, kadın seçmene yönelik söylemde, ideolojilerini yansıtan bazı
öğelere yer vermeyi uygun görmektedirler. Kadın seçmenin
kimliği, konumu, talepleri, siyasal partilerin iktidar olabilmek
için yaptıkları siyasal çalışmalarında, etkinliklerinde çeşitli şekillerde söz konusu olabilmektedir. Siyasal partilerin temel
amacı, kadın oyunu çekebilmek olmakla birlikte 1983, 1987 ve
1991 Genel Seçimleri'nde seçilen kadın milletvekili sayısı 450
sandalyelik parlamentoda çok küçük bir yüzdeye sahiptir. Se-çilen kadın milletvekillerininse yalnız kadın seçmenler tarafın” dan seçildiklerini söylemek çok zordur. Bir yandan, parlamentoda kadın milletvekili sayısının çok sınırlı olması diğer yandan kadın seçmenin durumunun, konumunun belirlenmesinin
güçlüğü, Türk kadınının siyasal yaşamdaki gerçek durumunu
betimlemeyi güçleştirmektedir.
1980'li yıllardan itibaren, siyasal partilerin, kadın seçmenin oyunu alabilmek yönünden parti programlarında kadına
yönelmeleri, kadın konusunu gündemde sıcak tutmaktadır.
59
.
Kadın konusu, parti programlarında, partilerin ideolojilerine
göre yer aldığı gibi, 1983 Genel Seçimi'yle birlikte Türk siya- sal yaşamında kendine yer edinen siyasal reklamlara da yansımaktadır. Siyasal partiler, 1983'ten itibaren gazetelere verdikleri siyasal reklamlarda kadın seçmenin oyunu almak için
çeşitli söylemler ve kadın imgeleri kullanmışlardır. 1991 Genel
Seçimi'yle birlikte, gazete siyasal reklamları yanında televizyonda yapılan siyasal reklamlarda kadın söylemine ve kadın
imgelerine yer verilmiştir.
: 1983 Genel Seçimi'nden itibaren Türk siyasal yaşamına
giren siyasal reklamlardaki kadına yönelik söylemin ve kadın
imgelerinin araştırılması, kadın seçmeni tanımlayabilmede bir
yaklaşım olarak düşünülmüştür. Bu nedenle, 1987 ve 1991 Genel Seçimleri'nde kullanılan gazete siyasal reklamları üzerinde bir araştırma yürütülmesi uygun görülmüştür.
3.2. Araştırmanın Metodolojisi
-, 1987 ve 1991 Genel Seçimleri'nde gazetelerde siyasal
reklamları yayınlanan siyasal partiler ve yaptıkları siyasal reklamlar, bu çalışmanın ana çerçevesini çizmektedir. Çalışmanın amacıysa, 1980'li yıllarda siyasal partilerce geliştirilen kadın söylemi ve söylem içinde yer alan kadın imgelerini, siyasal reklamlar açısından incelemektir. Bu nedenle, 1987 ve
1991 Genel Seçimleri'ni daha iyi değerlendirebilmek için,
- 1983 Genel Seçimleri'nde siyasal partilerce kullanılan siyasal
reklamlar da kadın söylemi yönünden incelenmiştir. Her üç
seçim bakımından, Siyasal reklamlarda yer alan kadın söyle- :
mi ve kadın imgelerini ortaya koyabilmek için, içerik çözümlemesi ve söylem çözümlemesi birlikte kullanılmıştır.
Gerek 1987, gerekse 1991 Genel Seçimleri'nde kullanılan ANAP, SHP, DYP ve RP gazete siyasal reklamlarından ka60
dın söylemi içerenlerin tümü değerlendirmeye alınmıştır. Ayrıca, bu reklamlarda kullanılan kadın imgeleri belirlenmeye çalışılmıştır. Yapılan içerik ve söylem çözümlemesiyle, siyasal
partilerin kadın seçmene yönelik mesajlarının neler olduğu,
mesajların nasıl ve ne şekilde verilmek istendiği, varsa kadın
imgesi ve imgeyle kadın sorunları ilişkisi ortaya çıkarılmak istenmiştir.
Genelde, siyasal reklamların içeriği, üzerinde yapılan
araştırmalarda iki yol değerlendirilerek çözülmektedir. Birinci
yol reklam içeriği üzerinde sistematik içerik çözümlemesi yapmaktır. İkinci yolsa reklamın içeriğini izlenimci ve betimleyici
bir şekilde çözmektir. (Kaid, 1981) Her iki yolda da reklamlarda işlenen sorunlar ile adayın imgesi çözüml&menin odak
noktasını oluşturmaktadır. Ayrıca siyasal reklamların içeriği nicel ve nitel yönden değerlendirilerek çözümlenmektedir.
İçerik çözümlemelerinde, siyasal reklamların söruna,
partiye, adaya yönelik olup olmadığı, sorun-parti, sorun-parti-adayın reklamda tanıtılıp tanıtılmadığı, ayrımları da kullanılmaktadır. Reklamın partizanlık ölçüsüyle, sorun-imge ilişkisi
de değerlendirmeye alınmaktadır (Humke, Schmidt, Grupp,
1975).
Bu çalışmada, siyasal reklamlarda kadın söylemi ve kadın imgesini ortaya koyabilmek yönünden, sistematik içerik
çözümlemesine başvurulmamıştır. İzlenimci ve betimleyici bir
yöntem izlenerek, siyasal reklam üzerinde değerlendirme yapılmıştır. Bu nedenle 1987 ve 1991 Genel Seçimleri'nde
ANAP, SHP, DYP ve RP'nin kullandıkları gazete siyasal reklamları arasından kadın söylemi ve kadın imgesi içerenler ayrılmış, incelenmeye alınmıştır. Yapılan ilk değerlendirmede si.yasal partilerin kadın söylemlerinde yer alan temalar ve ilgili
sorunlar belirlenmeye çalışılmıştır. Bu temalar ve ilgili sorunların, farklı partiler yönünden benzerlikleri, farklılıkları araştırıl-
61
mıştır. Temalar ve ilgili sorunlarla getirilmek istenilen öneriler
açısından bir kümelemeye gidilmiştir. Son aşamadaysa, kadın söylemi-kadın imgesi ilişkisi üzerinde yoğunlaşılmıştır.
3.3. Çıkarılan Sonuçlar
1983 Genel Seçimi'nden itibaren siyasal yaşamın bir
parçası haline gelen siyasal reklamlarda en çok işlenen tema;
kadın, sağlık ve sosyal güvenliktir. İkinci tema ise geçim sıkıntısı ve kadın olarak ortaya çıkmaktadır. Üçüncü bir tema ise
çok soyut olarak sözü edilen kadın haklarıdır. Siyasal partilerin anılan temaları işlemeleri, ilgili sorunlara getirdikleri önerileriyse, partilerin ideolojileriyle birlikte değerlendirmek anlamlı
olmaktadır.
İşlenen temalarla bağlantılı olarak kullanılan söylemde,
ikili kadın imgesiyle karşılaşılmaktadır. Bunlardan birincisi, geleneksel olarak kadının toplumda anne ve eş olarak konumu-
nu içermektedir. İkincisiyse, toplumda erkeklerle birlikte çalı-
şan, erkekler gibi eşit haklardan yararlanan kadını göstermektedir. Bu ikili yapı içinde yer almayan fakat, 1991 Genel Seçimi'nde DYP ve RP siyasal reklamlarında üzerinde durulan diğer bir kadın imgesi bulunmaktadır. Bu kadın imgesiyse, bedenini satarak yaşamını kazanan kadın olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında, işlenen temalarla kullanılan kadın imgeleri
arasında bağıntı kurmak hiç de zor değildir. Hepsi de, dikkat
edilirse, kurumsal siyasetteki egemen erkek yapısının sorgulanmasını istememektedir.
Siyasal partilerin ideolojik söylemleri açısından değerlendirme yapılınca, partiler arasında bazı benzerlikler ortaya
çıkmaktadır. Hemen hemen her siyasal parti eş ve anne olarak kadının ailesinin geçim sıkıntısını hafifletmek istemektedir.
Bu durumu simgeleyen cümleler gerek 1987 gerekse 1991 Ge62
nel Seçimi'nde reklamlarda kullanılmıştır. Örneğin, 1987 Genel Seçimi'nde DYP, Genel Başkanı Süleyman Demirel'in ağzından; "Anaların feryadı, mutfaklarda çınlamıyor mu?", "Dula
sesleniyorum? 4 yıldır sizi duyan oldu mu?" diye kadına seslenmiştir. SHP'nin gerek 1987, gerekse 1991 Genel Seçimi'nde kullandığı yaklaşım benzerlik içindedir. 1987'de SHP Genel Başkanı Erdal İnönü'nün ağzından kadın seçmene, "Mutfaktaki yangını söndüreceği. Yüzünüzü güldüreceğiz" şeklinde yaklaşmıştır. 1991 Genel Seçimi'nde SHP, 1987'de kullandığı, "SHP mutfaktaki yangını söndürmek için geliyor" cümlesi
yanında, "SHP dula nefes aldırmak için geliyor" cümlesine yer
vermiştir.
Refah Partisi, aile içinde geçim sıkıntısı çeken kadının
konumu ve sorunlarını gecekondulu kadın, memur karısı ve işçi kızı şeklinde betimlenen kadın imgeleriyle dile getirmek istemektedir. Her üç kadın, kullanılan resimlerde hüzünlü ve ağlar şekilde simgelenmektedir.-Gecekondulu kadın, "üçüncü sınıf insan" olarak betimlenirken; "Kolumdaki bilezikleri bozdur-
duk, diktik gecekonduyu" şeklinde konumu belirlenmektedir.
İşçi kızı, "Babamı işten attılar, okumak istiyorum ama olmuyor" şeklinde sıkıntısını dile getirmektedir. Memur karısı, durumunu; "İki yakamız bir araya gelmiyor" şeklinde özetlemektedir. Dikkat edilirse, her üç kadın imgesi, aile içindeki kadının
konumu anne, eş ve kız çocuk şeklinde betimlenmektedir. Bu
şekilde de, geleneksel olarak kadının yerinin ev, aile olduğunu pekiştirmek istemektedir.
DYP'nin genel seçimde, geçim sıkıntısı çeken kadını
farklı bir yaklaşım kullanarak öne çıkardığı görülmektedir; "Aile içinde kadının güvende, dirlik ve düzen içinde olması" iste-
nirken, "Hazin Bir İstikrar Tablosu: İşte gerçek, işsizlik, yoksulluk, fuhuş yükseldi" görüşü ileri sürülerek, kadının fuhuşa sürüklendiği üzerinde durulmaktadır. İlginç olan fuhuşun, işsiz63
lik, yoksullukla birlikte değerlendirilerek, geçim sıkıntısının sonucu olarak gösterilmesidir. Önemle üzerinde durulması gere'kense, işsiz ve yoksul olan kadın fuhuş yapar görüşünün bu
yaklaşımın temelini oluşturmasıdır.
DYP'nin kullandığı yukarıda sözü edilen Sdağıinin bir
benzeriyse, 1991 Genel Seçimi'nde Refah Partisi tarafından
kullanılmıştır. Refah Partisi'nin 1991 Genel Seçimi öncesi gazetelerde yayınlanan 12 siyasal reklamın 6 tanesinde kadın fotoğrafı kullanılmıştır. Bunları sırasıyla, çağdaş kadın, çevreci
kadın, gecekondulu kadın, memur karısı, işçi kızı ve hayat kadını olarak sıraamak mümkündür. Çağdaş kadın ve çevreci
- kadın imgeleri geçim sıkıntısı ve kadın bakımından değerlendiriimemekle birlikte, Refah Partisi'nin dünya görüşünü, ideolojisini simgelemesi yönünden bir hayli ilginçtir. Hayat kadını imgesiyse, Refah Partisi'nin fuhuşa bakış açısını göstermesi bir
yana, partinin ideolojisini pekiştirmek için kullanılmıştır. Refah
Partisi'nin çağdaş kadın, çevreci kadın ve hayat kadını imgeleriyle yapmak istediğiyse, kadını devreye sokarak kapitalizmi
eleştirmektir.
Refah Partisi, reklamlarında yer alan Gala kadın ve
çevreci kadın başı açık, gözlüklü, kulaklarında küpe bulunan
aynı kadın fotoğrafıyla değerlendirilmiştir. Yalnız, her iki kadın.
imgesi yönünden kullanılan söylem farklıdır. Çağdaş kadın,
"Kadınım, yani insan" şeklinde sözlerine başlarken, "Türkiye'de kadın eziliyor, değersiz bir eşya olarak kullanılıyor. Modern dünyada kadının cinselliği ön plana çıkarılıyor. Güzel kadınlar bir ticari meta haline getiriliyor" diye görüşlerini dile getirmektedir. Refah Partisi, "kadının modern dünyanın kurbanı
olduğunu" belirttikten sonra, "Refah Partisi iktidarında kadın ticari bir meta haline getirilmeyecektir" sözünü vermektedir.
Çağdaş kadın çevreci kadın imgesiyle, yaşanabilir bir
çevre isterken, "insan kirliliğinden" söz etmektedir. Çevreci ka64
dının: değerlendirildiği reklamda, kadından söz edilmemekle
birlikte, kapitalizmin kötülükleri üzerinde durulmaktadır. Gerek çağdaş kadın gerekse çevreci kadın imgeleriyle kadının
modern dünyanın kurbanı olduğu vurgulanmaktadır. Modern
yaşamın getirdiği kirliliklerin kadınlarla elin kalinistenildiği açıkça göze çarpmaktadır.
Hayat kadınını eli yüzünde, ağlayan, fakat yüzünü saklayan bir kadınla simgeleyen Refah Partisi'nin, bu kadına yaklaşımı diğer kadın imgelerinden farklılık göstermemektedir.
Bu nedenle, reklamın üst başlığında, "Başkalarının hayatının
kadınıyım. Ya kendi hayatım?" diye sorulduktan sonra, alt başlıkta "Refah Partisi, sizi bu hayata mahkum eden düzeni değiştirecek" denilmektedir. Hayat kadınının yakarışıysa ilginçtir: "Elim, bizi bu kötü yola düşürenlerin iki yakasında olacak. Ben
.dışlanmış bir hayat kadınıyım. Kendi hayatı olmayan bir hayat
kadını." Refah Partisi adına, "faiz, fuhuş..... bunlar olmasa bu
düzen yaşayamaz." denildikten sonra, Refah Partisi'nin, "toplumun bu kanayan yarasını tedavi edeceği, kadının bir eğlen-
- ce aracı haline getirildiği, fuhuşun içine itildiği bir düzene hayır dediği"ne işaret edilmektedir. Belki, her üç kadın imgesiyle, Refah Partisi kendi ideolojik söyleminin kapitalizme ters
düştüğünü açık seçik olarak vurgulamakta, fakat egemen erkek söylemini pekiştirmektedir.
1991 Genel Seçimi'nde siyasal reklam kullanan siyasal
partiler, kadın, sağlık ve sosyal güvenlik temasını işledikleri gi-bi, ilgili sorunları çözebilmek için önerilerde bulunmuşlardır.
ANAP, Başbakan ve Parti Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın ağzından, ev kadınlarına isterlerse yarım gün çalışma vaad ettiği
gibi, çalışan her annenin çocuğunu bırakabileceği kreş ve yuvaları çoğaltacağını söylemiştir. Bununla da kalmayarak,
ANAP, aile planlaması, çocuk bakımı ve aile sağlığı için kadına destek olacak aile hekimliğini yaygınlaştıracağını belirtmiş65
tir. Ayrıca, ANAP Mesut Yılmaz'ın ağzından; "Türkiye her vatandaşına sosyal güvence sağlayacaksa' şeklinde seçmenlere yaklaşarak, "Bütün dul ve yetimlerimiz ve kimsesiz insanlarımız da sosyal güvenceye sahip olmalı" vaadinde bulunmuştur. ANAP, diğer bir reklamdaysa, "Türkiye'de hızlı gelişmenin
devamı için siyasi iktidar şartsa" başlığı altında, "Artık sıra iyi
yaşamaya geldi.... Dul ve yetimlerimize gelirden en yüksek
payı vereceğiz" şeklinde refahın arttırılması üzerinde durmuş-
tur.
SHP'nin 1901 Seçimi'nde kullandığı reklamlarda, sosyal güvenlik, sağlık ve kadın teması üzerinde durulmamıştır.
Matruşka bebeklerinin yer aldığı siyasal reklamda, “Onurlu,
ni
sağlıklı, varlıklı Türkiye için oylar SHP'ye" e
.
güvenliğe genel anlamda değinilmiştir
1991 Genel Seçimi'nde kadın, sosyal güvenlik ve sağlık
temasını en fazla reklamlarında işleyen parti, DYP'dir. “10 Büyük Reform" içinde "sosyal güvenlik reformu" vaadeden DYP,
"işsizlik sigortası ve ev kadınlarına sosyal sigorta başlatılıyor”
sözünü vermiştir. Ayrıca, DYP siyasal reklamlarında, “işçiler,
memurlar, çiftçiler, küçük esnaf, emekli, dul ve yetimler yeniden güçlenecek" şeklinde ortadireğe yaklaşmıştır.
Dikkat edileceği gibi, sosyal güvenlik ve sağlık temasını reklamlarda fazlasıyla işleyen ANAP ve DYP'dir. Her iki partinin de pratik çözüm yolları önererek, kadın seçmene ulaşabilmek, onun oyunu kazanabilmek istediği göze çarpmaktadır. Sosyal demokrat ideolojiyi benimsemiş olan SHP ise,
1987 Genel Seçimi'nde kullandığı kadın, sağlık ve sosyal güvenlik teması ve önerilerini, 1991 Genel Seçimi" nde her nedense hiç kullanmamaktadır.
Kadın seçmene ulaşmak yönünden belki en can alıcısı
olan kadın hakları teması ve getirilen öneriler, partilere göre
farklı şekilde siyasal reklamlarda sunulmaktadır. 1987 Genel
66
Seçimi'nde, kadın hakları, ANAP, DYP ve SHP tarafından kullanılan siyasal reklamlardan ancak dolaylı olarak çıkarılabilmektedir. Kadın haklarına hemen hemen hiçbir şekilde göndermede bulunulmamaktadır.
SHP'nin kullandığı, "Kadınları-
mız için kararlıyız" sloganıyla, “Kadınlara sosyal, ekonomik ve
kültürel yaşama katılmaları" vaadinde bulunulması tek istisnayı oluşturmaktadır. Bu.durumsa, her üç siyasal partinin kadın
hakları yönünden belirlenmiş bir görüşleri olmadığına işaret
etmektedir.
1991 Genel Seçimi" le5E. kadın hakları temasını en
fazla işleyen parti ANAP olmuştur. Bu yönden, "Türkiye'de kadınlar hakettikleri yere gelecekse, " başlığı altında, ANAP'ın
sekiz yıllık iktidarında "kadın hükümet sözcüsü, kadın vali, kadın futbol hakemi gerçekleşti, kadın kaymakam olabilecek.
Bunlar çağı yakalayan Türkiye'de kadının hakkettiği yerin sadece birkaç örneği" şeklinde kadın haklarına değinilmektedir.
© Ayrıca, "Türk kadınının önündeki engelleri bütünüyle kaldırmak gereğini savunuyoruz" denilerek, bazı öneriler sunulmaktadır:
1. Evde, işyerinde, toplum hayatında, Aİ
kadın erkekle eşit imkan ve haklara sahip olmalı,
hayatta
z
2. Yasalar önünde ve gündelik hayatta eşitlik mutlaka
kurulacak,
3. Devletin her kademesinde çok daha fazla kadın görev alacak.
Değerlendirilmeye çalışılan, bu reklamda kullanılan temel slogan "Dünyaya açılan ve çağı yakalayan Türkiye bunu
ancak kadın ve erkeğinin eşit ve ortak çabasıyla gerçekleştirebilir" şeklindedir.
ANAP benzeri yaklaşımlar, SHP ve DYP'nin 1991 Genel Seçimi'nde kullandığı siyasal reklamlarda da mevcuttur.
SHP, "Kadınlarımızın iş hayatında ve her yerde erkeklerin ya67
rarlandığı tüm haklardan özgürce yararlanmaları için SHP geliyor" diye kadın haklarına göndermede bulunurken, DYP, "Kadınlarımız bu seçimi kazanmak zorundadır. Çağdaş kadın
hakları için kadınlar DYP'ye" şeklinde kadın haklarını dile getirmek istemektedir. DYP ayrıca, kadın haklarını, katılımcı demokrasiyle bağdaştırarak, kadın seçmene şöyle seslenmekte- dir: "Diriliş: Katılımcı demokrasi için yeni önerilerle, çağdaş insan hakları için yasa tasarılarıyla, modern çevre, kültür, sanat
politikalarıyla gençler ve kadınlar için özel çözümler".
4. Değerlendirme
Türkiye'de 1980'li yıllardan itibaren, kadın seçmeni ka.zanmak, kadına siyasette daha çok yer vermek isteğiyle siyasal partiler farklı bir kadın söylemi geliştirmeye yönelmişlerdir.
Kadın seçmene yönelik kadın söyleminin çeşitli partilerce
belirgin bir şekilde kullanımı 1987 Genel Seçimi'nden itibaren
başlamıştır. Bu durum, 1991 Genel Seçimi'nde de sürmüştür.
Siyasal partilerce geliştirilen kadın söylemi içinde kadına yönelik sorunlar üzerinde e
çeşitli kadın imgeleri kullanılmaktadır.
i
Siyasal partilerin kullandığı kadın söylemi, söylem için“de yer alan kadın imgelerini değerlendirebilmek için 1987 ve
1991 Genel Seçimleri'nde gazete siyasal reklamları üzerinde
içerik ve söylem çözümlemelerine başvurulmuştur. Yapılan
çözümlemeler bakımından çıkân temel sonuç, siyasal reklam
veren siyasal partilerin kullandığı kadın söyleminin kurumsal
siyasetteki egemen erkek yapısını sorgulamadığı, aksine pekiştirici yönde işlev görmekte olduğudur. Bu sonuçla bağlantılı olarak, siyasal partilerce kullanılan söylem kadına yönelik
sorunları çözmek için önerilere yönelse bile, sorunlar ve öneri-
lerde kadın imgeleri yönünden pek çokstreotip ile yüklü bu68
lunmaktadır. Yapılan içerik ve söylem çözümlemesinin ikinci
-sonucusuysa, kadın söyleminde yer alan kadına yönelik temalar ve ilgili sorunların derinliğine işlenmemesidir. Bu nedenle,
kadın seçmenin kadın söylemiyle ne kadar özdeşleşebildiği,
söylemi ne kadar benimseyebildiği konusunda derinliğine in-
celeme yapılması zorunludur.
|
Gerek 1987, gerekse 1991 Genel Seçimi'nde kullanılan
kadın söyleminin, siyasal partilerin kendi ideolojilerini yansıttığı, muhalefet partilerinin bu nedenle'iktidar partisini kötülediği
dikkatten uzak tutulmamalıdır. Bu çerçeveden yapılan değerlendirmeler bakımından çıkan diğer bir sonuçsa, kadın söyleminin olumsuz öğelerle, iktidar partisinin yaptıklarını sergilemeye aracılık etmekte olduğudur. Özellikle, kullanılan kadın
imgeleri bu durumu pekiştirmektedir. Daha doğru bir deyişle,
1987 Genel Seçimi bakımından DYP ve SHP reklamlarının,
- 1991 Genel Seçimi yönünden RP, DYP ve SHP reklamlarının
, negatif reklamlar olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
ANAP'ın reklamlarıysa pozitif reklamlardır.
Çıkan diğer bir sonuç'da, siyasal partilerin kadın söyleminde daha çok parti-sorun ilişkisinin ön planda olmasıdır.
Kadın söyleminde parti-sorun ilişkilerini dile getirense, parti
genel başkanları olmaktadır. Aday-parti-sorun ilişkisi üzerindeyse hiç durulmamaktadır. Kadın söylemi ve söylemde yer:
alan kadın imgeleri, partilerin temel sloganı, amblemi, parti
- başkanı fotoğrafıyle birlikte değerlendirildiğinde, partiden çok
parti başkanının öne çıkarıldığı göze çarpmaktadır. Daha doğru bir deyişle, parti başkanı partiyle özdeşleşmiştir demek
pek yanlış olmamaktadır. Bu durumu, 1987 ve 1991 Genel Seçimleri'nde ANAP, DYP ve SHP için hazırlanmış siyasal reklamlarda gayet açık bir şekilde görmek mümkündür. RP'nin
1991 Genel Seçimi'nde kullandığı reklamlarsa yukarıda betimlenen durumun istisnasını oluşturmaktadır. Özellikle, RP reklamları ayrı bir araştırma konusudur.
69
Üzerinde önemle durulması gereken son bir sonuçsa,
gerek 1987 gerekse 1991 Genel Seçimi bakımından kadın söyleminde yer alan kadın hakları teması ve ilgili kadın imgelerinin çok soyut bir şekilde işlenmekte olmasıdır. Kadın hakları
yönünden kadın söyleminde partilerin başarısızlığı da, kadın
seçmenin erkek egemen seçmen yanında siyasal yaşamda
durumunu değerlendirmede güçleştirici işlev görmektedir. Bu
nedenle, gelecek seçimlerde siyasal partilerin kadın seçmene, kadın bakış açısından yaklaşmaları, kadınların siyasal yaşamda erkeklerle eşit olduklarını kabul etmeleri bir zorunluluk
olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, siyasal partiler,* Türkiye'de demokrasinin yaşaması yönünden kadınların sözü ve
yeri olduğunu da dikkatten uzak tutmamalıdırlar.
70
ön.
KAYNAKÇA
Arat, Yeşim, The Patriarchal Paradox: Women Politicians in
Turkey, Associated University Press, London,
Toronto, 1989.
Ayata, Ayşe: "Türkiye'de Kadının Siyasal Hakları", der. Şirin
Tekeli. Kadın Bakış Açısından 1980'ler Türkiye'-
sinde Kadınlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1990.
Çitçi, Oya, Yerel Yönetimlerde Temsil: Belediye Örneği, Üç- .
ler Matbaası, Ankara, 1989.
Humke R.G., Schmidt R.L., Grupp S.E., "Candidates, Issues
and Party in Newspaper Political Ads", Journalism Ouarteriy, 52, 1978, s. 449-504.
© Kaid, Lynda, Political Advertising", der. D. Nimmo, K. R Sanders, Handbook of Political Communication,
London, Sage, 1981.
Köker, Eser, Türkiye'de Kadın, Eğitim ve Siyaset, Yüksek Eği-
tim Kurumlarında Kadının Durumu Üzerine Bir İn71
celeme. (Basılmamış doktora tezi), Ankara Üniversitesi 1988.
“Tokgöz, Oya, Siyasal Haberleşme ve Kadın, Sevinç Matba“ası, Ankara, 1979.
- Tokgöz, Oya, "Turkish Women Voters and Consumers: Ca-
ses on Political and Consumer Socialization in
Turkey", Orient, (26) 1 March, 1985, S. 75-81.
72
ULUSAL EGEMENLİK VE SİYASETTE KADIN
Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI*
lusal egemenlik kavramı, siyasal iktidarın tanrısal değil
toplumsal kökenli olduğunun kabulüyle gündeme gelmiştir. İktidarın kaynağı toplum olunca, toplum adına bu iktidarı
kimin, ya da kimlerin kullanacağı sorusu ortaya çıkmaktadır. :
— Başka bir deyişle; toplum kendini yönetecekleri nasıl belirleye“cektir? Bu belirleme işlemine. kimler katılacaktır?
"Yasalar önünde eşitlik" ilkesini getiren Fransız Devrimi'nden sonra bile, herkese eşit oy hakkı için, kanlı bir mücadele ve 59 yıl geçmesi gerekmiştir. Egemenliğin ulusu oluşturan yurttaşlara değil, bir bütün olarak ulusa ait olduğu savunulmuştur. Bu görüşe göre; egemenliği kullanmak bir hak değil, bir kamu görevinin yerine getirilmesidir. Öyleyse, ulus adına seçme işini, bunu en iyi yapabilecek olanlara vermek ge-
reklidir.
*
;
di
Ankara Üniversitesi öğretim üyesi
73
Bu çıkış noktası, seçme hakkının sadece belirli bir düzeyde vergi verenlerle sınırlandırılmasına götürmüştür. Madem ki seçme bir hak değil görevdir ve madem ki devlet çarkı ödenen-vergilerle döndürülmektedir; devleti kimin yöneteceğine en iyi karar verebilecek durumda olanlar da vergi verenlerdir. Seçme hakkının sadece büyük toprak sahiplerine
verildiği durumlarda da gene aynı mantık geçerli olmuştur.
Oy hakkının genişletilmesininse, uzun süre, ödenen vergi tabanının düşürülmesine bağlı kaldığını biliyoruz.
Ulus adına egemenliğin kullanılmasına katılmada bir
sonraki aşama, servet sahibi olmayan, ama belirli görevlerde
bulunanlara da oy hakkının tanınmasıdır. Belirli bir eğitim düzeyine sahip olma koşuluysa, birçok ülkede, çok uzun süre
kullanılmıştır. Örneğin, ABD'de birçok güney eyaletinde, oy
verebilmek için anayasayı okuyabilmek ve açıklayabilmek gerekmektedir. Bunun amacının, genellikle eğitim düzeyleri düşük olan zencileri oy hakkından yoksun bırakmak olduğu açıktır.
Oy hakkına getirilen en yaygın sınıramanınsa, cinsiyet
ve yaşla ilgili olduğunu biliyoruz. Eski Yunan kent demokrasisinde, kadın yurttaş sayılmıyordu. Batılı demokrasilerde en
uzun süren oy kısıtlamasının kadınlarla ilgili olduğu da bir gerçektir. Bu kısıtlama, kadın ve erkeğin toplumsal konumlarının
- farklılığına dayandırılmıştır: Madem ki kadın ev işleri ile uğraşmakta ve toplumsal işlevleri erkekler üstlenmektedir, öyleyse
kadının oy vermesi için bir neden de yoktur.
Burada ilginç bir çelişkiye değinmek zorundayız: Kadınlar daha çok tutucu yönde oy kullandıkları ve bu eğilim o zamanlarda dabilindiği halde, oy hakkının kadınlara da tanınma-
si için savaşım veren genellikle solcu partiler olmuştur. Ama
-oy hakkı ile ilgili diğer sınırlandırmalarda da olduğu gibi- kadınlarla ilgili sınırlandırmanın nedeni de, toplumsal bazı ayrıca-
74
lıkların korunması endişesidir. Kadın-erkek eşitsizliğine inananlar için, kadına oy hakkının tanınmasını kabul etmek zordur.
Kadınlar oy hakkını yağı! ilk kez- ABD'nin Wyoming eyaletinde 1890 yılında elde ettiler. Bu uygulamanın
ABD'de genelleşmesi için 30 yıl beklemek gerekti. Kadınlara
oy hakkını İngiltere 1928'de, Fransa ise ancak 1944'de kabul
etti. İsviçre'nin bazı kantonlarında, erkeklerin halk oylamalarındaki olumsuz tavırlarıysa, yakın geçmişe kadar sürdü.
Kadın bir ulusun yaklaşık yarısı demek olduğuna göre,
siyasal yaşama etkin bir biçimde katılmasındaki bu gecikmeyi
nasıl açıklayabiliriz? Oy hakkını elde etmesinden sonra bile,
en gelişmiş demokrasilerde
dahi, çok yetersiz bir düzeyde
temsil edilmelerini hangi gerekçeye bağlayabiliriz?
i
Toplumsal nitelikli siyasal çatışmaları incelediğimizde;
bir toplum kesiminin siyasal temsilinin toplumsal barış açısından zorunlu olabilmesi için üç koşulun yan yana gelmesinin
gerektiğini görüyoruz: Farklı çıkar ve görüş, bu farklılığın bilincinde olma ve farklılığını savunabilecek olanaklara sahip bulunma.
Kadınlar toplumda -erkeklerden farklı- bir kesim oluşturuyorlar mı? Gerek koşulları gerekse o koşullardan kaynaklanan tutumları açısından, erkeklerden farklı bir kesim oldukları
açıktır. En demokratik toplumlarda bile, geleneklerden ve hatta yasalardan kaynaklanan eşitsizliklerin sürdüğünü biliyoruz.
-
— — Kadınlar bu eşitsizliğin bilincindeler mi? Eşitsizliği gidermekiçin gerekli savaşım güçleri var mı? İşte sorun buradadır.
- Yerleşik değer yargıları ve aile yapısının, bilinçlenmeyi ve da-
ha da önemlisi mücadeleyi zorlaştırdığı ortadadır. Bu nedenle
“de, kadının siyasal temsildeki konumu zayıftır. En gelişmiş demokrasilerde bile kadının siyasal karar ve uygulama konumlarında yeterli düzeyde temsil edilmemesi düşündürücüdür.
75
Kadınların siyasal tutum ve davranışlarında ilk dikkati
çeken özellikler şunlardır: Kadınlar siyasal katılmaya ve bu
arada sandık başına gitmeye erkeklerden daha az eğilim taşıyorlar. Tutucu partileri daha çok destekliyorlar. Ama erkekle-
rin siyasal tercihleri daha zor değişirken, kadınlarda bu ölçü“de bir kararlılık görülmüyor. Parti önderinin, ya da adayların
kişiliği, kadınları genellikle ideolojiden ve parti programların-
dan daha çok etkileyebiliyor. Bekar, ya da dul kadınlarda, erkeklerden farklı siyasal davranışlar daha belirginleşirken, evli
kadınların büyük ölçüde kocalarının siyasal tercihlerine uydukları anlaşılıyor. Güçlü olanı ve dolayısıyla istikrarı seçme eğilimi de, kadınlarda erkeklerden daha fazla.
Kadınlarla erkekler arasındaki düşünce ve davranış farklarının, genel olarak onların toplumdaki konumları arasındaki
farklılıklardan kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. İki cinsin toplumsal konumları arasındaki farklılık ise, çoğunlukla bir
eşitsizliğin yansıması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Böylece
- de, sorun kadın-erkek eşitsizliğinin temelindeki nedenlere gelip dayanmaktadır.
Kadın-erkek eşitsizliğini, biyolojik, psikolojik ve ekonomik verilerden hareketle açıklamaya çalışan görüşler olduğunu biliyoruz. Kadının yapı olarak daha zayıf olduğu görüşü tartışmalıdır. Örneğin, kadınların acıya dayanma güçlerinin çok
daha fazla olduğu bilindiği gibi, kadınların ortalama olarak daha fazla yaşadıkları da bir gerçektir. Ama biyolojik olarak çocuk doğurma işlevinin kadına ait oluşu, onu ev içi işlere itmiş
ve giderek toplumsal konumunun belirlenmesinde önemli bir
rol oynamıştır.
Kadın-erkek eşitsizliğini ruhsal nedenlere dayandıranlar, bunu erkeklik organına sahip bulunmadığını farkeden kız
çocukların küçük yaştan kapıldıkları aşağılık kompleksiyle ve
daha ileri yaşlarda cinsel ilişki sırasında uygulanan geleneksel
76
pozisyonlardaki erkeğin üstünlüğüyle açıklamaya çalışıyorlar.
Bu bakış açısı çok tartışmalıdır. Çünkü tarihte kadının erkek-
ten üstün bir toplumsal konumda olduğu dönemlerin bulunduğunu biliyoruz. Oysa biyolojik etkenlerin olduğu gibi, psikolojik etkenlerin de -yukarıda açıklanan biçimiyle- tarih boyunca
pek değişmediğini söyleyebiliriz.
- Biyolojik ve psikolojik açıklamaların tersine, ekonomik
açıklamalar değişken bir etkene dayanıyor. Bu nedenle de, tarih boyunca kadının toplumda erkek karşısında bulunduğu konumun değişmesini açıklamakta daha az sıkıntı çekiyor. Örneğin, Herodot'un anlattıklarına göre, Eski Mısır'da kadınların
ekonomik yaşamda etkili oldukları dönemler olmuştur. Bu etkililik, onların toplumsal siyasal yaşamda da üstün bir konu- ma ulaşmaları sonucunu vermiştir. Sparta'da ise, kadınlar erkeklerle aynı eğitimi görür ve aynı işleri yaparlarken, onlara
tam anlamıyla eşit sayılmışlardır.Göçebe koşullarının egemen olduğu eski Türk boylarında da , kadının özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahip bulunduğu biliniyor. Kızların, bazı durumlarda, kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir tür düello yaptıklarını ve kendilerini
yenemeyen erkeklerle evlenmediklerini ortaya koyan bilgiler
var. O koşullar içinde, kadının devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynaması olağan karşılanabilmiştir. Türklerin Müslümanlığı, kabul etmelerinden ve Anadolu'ya yerleşmelerinden sonra bile, bu kültürel etkiler, belirli öl-
çüler içinde, azalarak sürebilmiştir.
Kadının tarihsel koşullar içinde erkeğe göre zayıf bir duruma düşmesi, büyük ölçüde ekonomik rolünün değişmesine
bağlı gibi görülüyor. Kadının eve kapanması ve yalnızca ev içi.
işlerle ilgili duruma gelmesini doğuran koşullar, erkeği evi geçindiren bir role büründürmüş, toplumsal ve siyasal yaşamda
da kadının rekabetinden uzaklaştırmıştır. Bu durum giderek,
ME,
gerek erkeğin genel olarak toplumdaki, gerekse aile içindeki
konumunu güçlendirmiştir. Erkeğin "aile reisliği" tartışılmaz hale gelmiştir.
Dışarda bir işi olmayan evli kadın, kocasından çok daha dar bir çerçevede yaşar. Değişik toplum kesimlerinin yaşam koşullarıyla ve toplumun genel koşullarıyla ilgili bilgisi kocasından daha azdır. Günlük alışverişin ötesine geçen bir boyutta ekonomiyi ve dar çevresini aşan bir boyutta toplumsal
olayları değerlendirmesine olanak yoktur. Onun yaşadığı çevrenin koşulları daha ağır değiştiği için, geleneklere ve göreneklere daha çok bağlıdır, daha tutucudur.
—
Ev kadını siyasal yaşama erkekten daha az ilgi duyar,
çünkü siyasal yaşamın boyutları, onun küçük dünyasını çok
aşar. Siyasal konularla ilgili bilgilerinin azlığı, seçimlere daha
düşük oranda katılmaları, hep siyasal yaşama duydukları ilginin göreli azlığıyla açıklanabilir. Siyasal konular daha çok kocasının ilgi alanı olduğu için, kocasının yaptığı siyasal tercihe
katılması doğaldır. Duygusal koşullardan daha çok etkilenmeleri, güçlüye sığınarak güvence ve kararlılık aramaları, genellikle toplumda paylaştıkları koşulların bir ürünüdür. Bilinmeyen şeyler insanları korkutur. Kadınlar da siyasal yaşamla ilgili yeterli bilgiye sahip bulunmadıklarına göre, neler getireceğini iyice göremedikleri değişikliklere karşı, güçlüye ve kararlılığa sarılırken, ister istemez tutucu eğilimler gösterirler.
Erkeğinden bağımsız olarak siyasal tutum oluşturamaması gerçeğinin, kadının parlamentoda erkeklerden ayrı bir
toplumsal kesit olarak temsil edilmesinde sosyolojik bir zorunoluk olmaması sonucunu yarattığını bir kez daha anımsamak
zorundayız. Kadının siyasetteki yerini belirleyen temel öge siyasal sistem değil, toplumsal güçler dengesindeki yeridir!
/
78
POLİGAMİ: ÇOK-EŞLİ EVLİLİKLER
Doç. Dr. Nuran ELMACIK
ile ve akrabalık sistemleri sosyal antropologların ilgi duydukları ve başarılı çalışmalar yaptıkları bir alandır.
Antropologların aile ve akrabalık yapısına eğilmelerinin
nedeni; önceleri ilk antropologların (etnologların) kültürü oluşturan kurumların tarihine yönelmeleridir.
Sonraları 1900'lü yılların başında, antropolojik çalışmalara bütüncü (holistik) görüşün egemen olması, başka bir deyişle kültür kavramına ve bu kavramı oluşturan kurumların ilişkilerine bütünleyici bir görüşle yaklaşılması, sistematik analizlerin yapılmasını, aile ve akrabalık yapılarının incelenmesini Z0runlu kılmıştır.
Bu yaklaşımlar aile ve akrabalık sistemine ilişkin Rg
re iki önemli katkı iile
*
Dicle Üniversitesi öğretim üyesi
79
1) Evrimci kuramcılardan Bachofen, McLennan, Morgan, Engels toplumların gelişme aşamaları ile akrabalık yapıları arasında bir ilişki olduğunu, aile ve akrabalık sisteminin toplumların evrim aşamalarına göre farklı özellikler gösterdiğini
savunmuştur (Balaman, 1982:2).
2) Malinowski, R. Brown, G. Murdock gibi işlevcilerse,
aile ve akrabalık yapısını kültür bütünü içerisinde dinamik bir
öğe olarak görmüşlerdir. Bu öğe diğer kurumlardan öylesine
etkilenir ki çoğu zaman aile ve akrabalık yapısının incelenmesi, tümü ile veya sinırlı ölçüde toplumsal yapıyı yansıtır (Balaman, 1982:3).
ES
Bu makalenin konusu "Çokeşli evliliktir.” Evlilik aile ve
akrabalık sisteminde ayrı bir olgu olmayıp sistemin kapsamında incelenmesi gereken bir konudur. Çünkü, evlilik ve aile kurumları daha geniş olan akrabalık sisteminin birer parçası ve
görünümüdürler (Güvenç, 1974;277). Aile evlilikle başlar, akrabalıkla genişler, büyür. Bu bakımdan aileyi ve ailenin evrimini
inceleyen sosyal bilimciler evlenme biçimlerini belirleyici bir
değişken olarak kullanmışlardır.
Nitekim bir varsayım olarak kabul edilen "heterizm" (ser“best cinsellik) dışında iki tip evlenme şekli saptanmıştır;
1) Erkeğin veya kadının birden çok eşle evlenmesi (poligami)
i
|
2) Bir erkeğin bir kadınla evliliği (monogami)
Çokeşli evlilik (çok karılılık)* olgusu sosyal-kültürel yapıdan bağımsız değildir. Diğer sosyal olgular gibi sosyal-kül(*) Kelime karşılığı olarak birden fazla evlililk anlamında kullanıla
n çok eşli evlilik iki şekilde görülür. Antropoloji literatüründe erkeğin
birden çok kadınla evliliğine "polijini", kadının birden çok evliliğine ise "poliandr
i" adı verilmektedir. Dünyada bir-iki toplum dışında kadının çok erkekle
evliliğine ender rastlandığından polijini'nin karşılığı olarak "poligami" ve
"çokeş" terimlerini kullanmak gelenek haline gelmiştir (Erdentuğ, 1985:188)
. Bu makalede de aynı gelenek sürdürülecektir.
ş
ye
80
türel yapıya sıkıca bağlı olup, sistemin bir ürünüdür. Çünkü
sosyal-kültürel yapıyı oluşturan kurumların her biri, diğerlerine işlevsel bir biçimde bağlanarak bir bütünü oluşturmakta;
böylece tüm sistemin devamına, değer ve amaçlarına katkıda
bulunmaktadır (İşlevci görüş). Bu bakımdan, çokeşli evlilik olgusu, toplumların eğitimi, ekonomileri ve aile yapıları; değer
ve inanç sistemleriyle ilişki kurularak anlaşılabilir.
Çokeşli evliliğin: geçmişte ne zaman görüldüğüne, bu
olgunun ortaya çıkışını hazırlayan koşulların neler olduğuna
ilişkin görüşleri de kısaca açıklamakta yarar vardır. Aile ve evlilik biçimlerinin tarihsel gelişimine ilişkin en göze çarpan kaynak, Engels'e aittir. Engels (1976:106), poligamiyi, barbarlığın
yukarı aşamasında iki başlı evlilikle (**) monogami arasına sı- kıştırır. Grup halindeki evliliklerden sonra kadınların özgürlük“lerini yitirdiklerini, erkek özgürlüğünün ise devam ettiğini savunur.
|
Kadın haklarıyla özgürlüğünü konu alan çalışmalardaysa, erkeğin üstünlüğüne dayanan cinsiyet ayrımı ataerkil dü, zenle başlamaktadır (Millett, 1973: Tan, 1979: Naiman, 1988).
Erkeğe tanınan bu ayrıcalık kadına tekeş evliliği, erkeğe çeşitli toplumlarda farklı adlar altındaki beraberliklerini sağlayan
- cinsel başıboşluğu getirmiştir. Yüzyılların birikimi sonucunda
oluşan cinsel ayrımı destekleyen ataerkil düzen veya aile, üretim-tüketim ilişkileri ve dinsel öğretiler üzerine kurulmuştur.
Toprağa bağlanma, tarla kültürünün gelişmesi, hayvanların çoğalması, verimin artması, artan ürünün aile mülkiyetine (özel mülkiyete) geçmesini sağlamış, bu durum cinsler ara“sındaki dengeyi kadının aleyhine bozmuştur. Çünkü özel
(**) Erkekle kadını kısa ya da uzun bir zaman için birbirlerine bağlayan, ailenin
henüz ekonomik birim olma özelliğini taşımadığı evlilik biçimi. Bu evliliklerde sadakatsızlık erkeğe tanındığı halde, evlilik anlaşması her iki taraf
için bozulabilir. Bu hakkı çoğunlukla kadın kullanır. Çocuklar anaya aittir.
81
mülkiyet, sınıf ayrımınıve ayrımı yaratan kurumları beraberinde getirmiştir. Bu düzen içerisinde erkek üretim araçlarına,
mülke, silaha ve tutsaklara sahip olmuştur. Mal varlığının çocuklara geçirilmesinin gerekliliği, erkeğin babalığının pekişmesine, kadınınsa yalnızca ait olduğu erkeğe sadakatle bağlı tutulmasına yol açmıştır. Her şeyi elinde bulunduran baba, kadının da sahibidir. Ona istediği şekilde hükmedebilir; mallarını
devredecek bir erkek çocuğa veya toprağında çalıştıracak sayıda çocuklara sahip değilse birden fazla kadınla evlenebilir
(Tan, 1979:164).
Erkeği "yücelik, saygınlık, otorite"; kadını "itaat, güçsüzlük, bağımlılık" kavramları ile özdeşleştiren ikincil öğeler, dinsel ve töresel kurallardır.
Carol (Bkz. Tan, 1979:167) bütün büyük dinlerin öğretilerinin ataerkil düzeni yasalaştırdıklarını ve cinse özgü çifte
standartları içlerinde barındırdıklarını savunmakta, çeşitli dinlerde mevcut olan uygulamalarla görüşünü örneklemektedir;
"Evlilik dışı ilişkilerin gizli ya da açık biçimde hoş görülmesi, dul kadınların yakılması, kız çocuklarının diri diri kuma
gömülmesi, birden çok kadınla evlilik yoluyla erkeğe özgürce
eş seçimi ve boşanma hakkı verilmesi, gel kadının dövülmesi, satılması uygulamaları"
Savaşlarla yayılan Müslümanlık bir erkeğin dört kadınla
evlenmesine izin vermektedir. Bu uygulamanın temelinde, şehitlerin dul eşlerinin korunması düşüncesi bulunmakla birlikte,
İslam dini kadın hukukuna ilişkin diğer uygulamalar bakımından onu erkeğe göre aşağı bir konuma oturtmaktadır: Kız çocuklarına mirastan sekizde bir pay verilmesi, evlenecek kızın
nikahta bulunmaması, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin yerine sayılması, kadının kocasına itaat etmesinin ibadet sayılması, erkeğin dilediği zaman onu boşayabilmesi, annenin çocuklarının velisi olmaması örneklerinde görüldüğü gibi.
Cinsiyet temelindeki ayrılık kadın erkek statüsü ve rolle82
rinin farklılaşması, sosyoloji, psikoloji ve antropoloji bilimlerine de konu olmuştur. Çeşitli ekoller bu ayrışmayı biyolojik-kültürel yapı değişikliklerine ve toplumdaki işbölümünün gereklerine bağlamışlardır. Araştırmalardan büyük bir bölümü kadının düşük statüsünü, biyolojik yapısının gereği olarak gördükleri halde, R.Linton, R.Benedich, M.Mead gibi antropologlar,
cinsel farklılığın sonradan kazanılan kültürel bir özellik olduğunu savunmuşlardır.
Türkiye'de Çokeşli Evlilik
Lucy Mair (1972:91) poligami'yi basit teknolojiye sahip
toplumların evlenme biçimi olarak nitelendirmektedir. Bu tür
toplumlarda kadın tek başına düşünülemez. Onun mutlaka er> keğin koruyuculuğunda yaşaması gerektiği görüşü hakimdir.
Grossbard (1976:706), Nijerya'da yaptığı araştırmada Maidu- ride modernleşme süreci tamamlandığında çok eşlilik oranının hızla azalacağını belirtir.
Çokeşli evliliğin Türkiye ve Diyarbakır daki dağılımı incelenirse batıdan doğuya doğru arttığı, yoğunlaştığı görülür. Diğer bir deyimle, çokeşli evliliğe ekononomik bakımdan gelişmemiş yörelerimizde daha çok rastlanmaktadır. Bu'durum Mâir ve
Grössbard'ın görüşlerini doğrular nitelikte. Ülkemizde çokeşli
- evliliklerin bölgelere göre dağılımı Tablo 1'de görülmektedir.
Tablo 1. Türkiye'de Bölgelere Göre
Çokeşli Evlilik Oranları
Bölgeler
ö
-Çokeşli Evlilik Oranı (96)
Doğu Anadolu
Karadeniz
38
23
İç Anadolu
21
Ege ve Marmara
3
Kaynak: (Timur, 1972:93)
83
Bu tabloda Doğu Anadolu birinci sırada yer almaktadır.
Ancak tablo düzeninde Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu,
Doğu-Batı Karadeniz ayrımı yapılmamıştır. Ege ve Marmara
birleştirilmiş Akdeniz hesaba katılmamıştır. Ülkemizde bu konuyu ayrıntılı veren sayısal verilere sahip değiliz. Devlet İstatistik Enstitüsü çokeşli evlilik konusunda henüz veri toplamamıştır. Bu nedenle bu tür bilgilere, daha çok aileyi inceleyen araştırmalar içinde rastlanmaktadır.
Orta Anadolu köylerinde aile yapısını inceleyen Şahinkaya, 147 köy ailesinde 7 poligami (964.76) saptamıştır. Bu konuda ayrıntılı bilgi elde etmek üzere araştırma kapsamı genişletilmiştir. Köylerin tüm haneleri örneğe katılmış, 355 hanede
20 (965.63) poligami saptanmıştır. Ancak köyler arasında dağılim benzerlikler taşımaz. Örneğin, Yozgat'ın Kömürveren 'kö-.
yünde bu oran 9625'lere çıktığı halde, bazı köylerde 902.3'e
kadar düşmüştür (Şahinkaya, 1973:1902).
Sosyoloji Derneği tarafından 1991 yılında gerçekleştirilen "Gecekondularda Aileler Arası Dayanışmanın Çağdaş Organizasyonlara Dönüşümü" adlı araştırmada çokeşli evlilik
“oranları (kuma olup olmadığı) da e
Çokeşli evlilik
oranları bölgelere göre;
7
Ank,, İst., İzmir
1.2
Batı Anadolu
Güney Anadolu
4.7
İç Anadolu
(—
1.7
Karadeniz (*)
11.1
Doğu-Güneydoğu
(4.7 olarak Bra
Kaynak: Gökçe ve ark; 1991:113
(*) Kaynak olarak kullanılan araştırmada kuma oranının Karadeniz'de yüksek
bulunması, bölge için genelleştirilmemekte bu bölgede örneğin çok küçük
olmasına bağlanmaktadır.
84
Bu oranların Türkiye'deki dağılımı 2 olarak belirtilmektedir. Ancak kuma olmanın kadın açısından "onur kırıcı" bir yanının olduğu, saklama olasılığının yüksek olacağı" görüşü dik- kate alınarak bu oranın daha yüksek olabileceği düşünülmek-
tedir (Gökçe, 1991).
|
Timur'un (Timur, 1972:93) araştırmasında çokeşli erkeklerin evli erkeklere oranı 962'yi bulmaktadır. Gelişmiş büyük
kentlerden daha küçük yerleşim yerlerine doğru gidildikçe;
çokeşli evlilik oranı üç büyük kentte yüzdeye giremeyecek kadar az, küçük kent ve kasabalarda 961, köylerde ise 963'tür.
“Diyarbakır'ın iki ilçesiyle bunların köylerindeki evlilikler
konusunda, 1985'de yapılan bir araştırmada birden fazla evlilik yapan erkeklerin oranı 9614.63; üç, dört ve beşinci evliliklerini yapan erkeklerin oranı ise 904 civarında bulunmuştur. Bu
oran daha önce Doğu Bölgesi ve Türkiye geneli için saptanmış bulunan oranlardan yüksektir (Budak, 1985:155).
Diyarbakır'ın kent merkezini ve gecekondu semtlerini
karşılaştırmalı olarak ele alan bir çalışmada, çokeşli evliliklerin
dağılımı gecekondu semtlerinde 969.6, kent merkezinde 961.5
olarak saptanmıştır (Özkaynak, 1988:30).
Geçmişten-Günümüze Çokeşli Evlilikler
Tüm toplumlarda temel evlilik biçimi, tek eşle evlenme
şeklindedir. Bunun tersi düşünülemez. Çünkü, en başta, kadın-erkek nüfus dengesi farklı uygulamalara izin vermez. Bununla -birlikte sosyo-kültürel yapıya bağlı çeşitli nedenlerle,
geçmişte ve günümüzde çokeşli evliliğe hala rastlanmaktadır.
Eski Türklerde ve Osmanlılarda çokeşli evlilikler ne kadar sıklıkta görülüyordu? Hangi nedenler bu evliliğin gerçekleşmesinde rol oynuyordu? Ülkemizde durum nedir? Bu ve benzeri soruların yanıtları bu makalede kaynak bilgiler biraraya getirilerek belirlenmeye çalışılacaktır.
85
Eski Türklerde Çokeşli Evlilikler
Eröz "Türk Ailesi" adlı makalesinde Uygurlar, Kazaklar
ve Kerkük Türkleri ailelerinin çeşitli özelliklerini incelerken onların çokeşli evlilik uygulamalarına da yer vermektedir (Eröz,
1991.236-38).. Eski Türk topluluklarında, bazılarında seyrek,
bazılarında yaygın olmak üzere çokeşli evlilikler görülmektedir. Bu konulardaki folklorik ürünler de toplumun çeşitli değerlerini yansıtıcı özellikler göstermektedir. Uygurlara ait türkü ve
atasözlerinden, Uygurların fazla kadınla evlenmedikleri anlaşıl-
maktadır. Örneğin:
Sart baysa, tam salar (Uygur zenginse ev yapar)
Kazak baysa avrat alar (Kazak zenginse avrat alır)
deyişi onların evlenme biçimleriyle ilgili kalıpları vermektedir.
Kazaklar kadın kısır olduğu veya erkek çocuğu olmadığı zaman ikinci kez evlenirler. Yurtları bulunan zengin Kazaklar ayrı yerlerde kadınlar tutar, yılın belli dönemlerini onların
yanında geçirirlerdi.
Kerkük Türkleri'nde "Uşağı olmayan eve şeytan girer"
"Uşak evin gülüdür" deyişleri çocuğun ailedeki önemini vurgulamaktadır. Çocuğu olmayan Kerküklüler ikinci kadınla evlenmektedir. "Ocağın kör kalmaması" düşüncesi temelinde yapılan bu evliliklerde, ikinci eşin görücülüğünü de birinci kadın
yapardı. Ancak, ailenin bütün bireyleri birinci kadına (üstüne
kuma geldiğinden) acır, üzülmesin diye üstüne titrerlerdi.
Moğollarda çokeşli evlilik yaygındı. Büyük (birinci) kadından sonra alınan kadınlardan doğan çocuklar meşru ve birinci kadının çocuklarıyla kardeş kabul edilirdi. Kadınlardan
bir tanesi asil sayılır, hükümdarlıkta bundan doğan çocuklar
söz sahibi olurlardı (Donuk, 1991:294).
86
-
Türk hakanlarının birden fazla evlendiklerine ilişkin notlar vardır. Türk illerini gezen Arap seyyahı İbn-Battuta seyahatnamesinde Türk hakan ve hanlarının birkaç karısı olduğunu
belirtmekte, Altınordu Hanı hatunlarının yaşamlarını ayrıntılı
bir biçimde anlatmaktadır (Eröz, 1991:239).
Eski Türklerde hakanların ve beylerin gerçek eşten
başka kuma adıyla başka illerden aldıkları odalıklar gerçek eş
sayılmazdı. Çünkü kumaların çocukları öz annelerine "anne"
diyemezler, onları "teyze" diye çağırırlardı. Anne, yalnız babalarının gerçek eşlerine denilebilirdi. Kumaların çocukları mirastan da pay alamazdı. Kumaların oğulları (babaları hakan olsa
bile) hiçbir zaman hakan olamazdı. Çünkü kumalar hakanın
kendi ilinden değildi, genellikle Çin prensesleriydi ve Konçuy
adını alırlardı. Konçuy öteki kumalardan önce gelirdi. (Arat,
1980:48-9).
Osmanlı Toplumunda Çokeşli Evlilik
Avrupalılar arasında Osmanlıların çok kadınla evlendiklerine ilişkin yaygın kanı vardır. Günümüzde bile Türkleri böyle tanıyan yabancılara rastlanmaktadır. Osmanlıların çokeşli
evlenenler olarak tanınmasında; padişahların, devlet erkanı ve
zenginlerin haremlerinde, nikahlı eşleri yanında sayısız cariyenin bulunmasının payı vardi. Ancak bazı Avrupalı seyyahlar;
Örneğin Solomon Schweigger bu durumun tersini belirtmekte; "Türklerde çok karılılık yoktur. Herhalde bu işi deneyip
dert ve masrafa neden olduğunu anlayarak vazgeçmişler" (Or-
taylı, 1984:80) demektedir.
,
|
“Osmanlı dönemi, kadınların kapatılma ve kapanma uygulamalarına maruz kalmışlardır. Toplum düzenine şeriat kurallarının egemen olması, bu kuralların çoğu zaman abartılarak yorumlanması, Halife sultanların zaman zaman çıkarttıkla-
87
>rıfermanlar, kadınları köle durumuna getirmiştir. Kadınların dışarıya çıkmaları sınırlanmış; kadınların büyük bir kısmı hareme kapatılmıştır. Cariyelerden doğan çocuklardan yalnızca erkek çocuklar, evin hanımının çocukları sayılmıştır (Arat,
1980:69).
|
i
Osmanlılarda çokeşli evlilikle ilgili bilgileri Özdemir'in
makalelerinde bulmak mümkündür. Şeriye sicil defterleri aracılığıyla Osmanlılar'da aile ve evlilik geleneklerini araştıran Özdemir, çokeşli evliliği Tokat ve Kırşehir'de gayri-müslim ve
Müslim ailelerde, Harput ve Çemişgezek'te Askeri ailelerde
sayısal verilerle incelemektedir.
Tokat'ta 1772-1810 tarihleri arası sicillerden örnekleme
yoluyla seçilen yirmialtı ailede çokeşli evliliğin dağılımı şöyleydi: Bu ailelerden onsekiz sicil defteri Müslimlere, sekizi de
gayri-müslim gruplara aitti. Gayri-müslimlerde çokeşli evlilik
yoktu. Onsekiz evin dördü (9615.38) iki evliydi. Birisi eşi öldüğü için evlenmişti. Diğerlerinin tek çocukları vardı (Özdemir
(a), 1991:427).
Kırşehir'le ilgili 1880-1906 tarihleri arası sicillerden yirmialtı tereke incelenmiştir. Bunların ikisi Gayri-müslimlere, yirmi-
dört tanesi Müslimlere aitti. Gayri-müslimlerde birden fazla kadınla evli erkek yoktu. Yirmidört Müslim erkekten dört tanesi .
(2616.6'sı) iki kadınla evliydi. Dört Müslim erkekten biri karısından boşandığı, ikisi ise erkek çocukları olmadığı için evlenmişlerdi. Bir diğerinin evliliği, nedensiz görünüyordu zleri
(b), 1991:488).
|
Gayri-müslimlerde birden fazla kadınla evlenene rastlanmamaktadır. İncilde sarih bir hüküm bulunmamasına kar-.
şın, din azizleri bu evliliği hoş karşılamamaktadırlar. Gayri-müslim kesimin bu davranışında dini anlayışların etkisinin
olup olmadığı sorusunu açan Özdemir, bu konunun henüz
açıklık kazanmadığını belirtmektedir. Oysa, bizim Diyarbakır
88
örneğinde ulaştığımız sonuçlar, birden çok kadın almada dinsel kuralların erkeklere belirli bir ölçüde rahatlık sağladığı yönündedir.
Çokeşli Evlilikler ve Değişme
Çokeşli evlilik dünyada Asya ve Afrika'nın İslam dinini
benimsemiş tüm ülkelerinde-özellikle Araplar'da-Afrika'nın
Müslüman olmayan bazı kabilelerinde, Eskimolar'da görülmektedir. Bu evlilik biçimine bölgeler arasında değişen oranlarla ülkemizde
de rastlanmaktadır.
”
Bu bölümde, çokeşli evliliğin ortak nedenleri ve hangi
tür benzer yapılarda görüldüğü araştırılmıştır. Sosyo-kültürel
yapının değişkenleriyle ilişki kurulmuş, değişkenlerdeki farklılaşmaların çokeşli evlilik oranlarını ne ölçüde azalttığı ve yükselttiğine bakılmıştır. Bu 'yolla değişmeye açıklık getirilmeye
çalışılmıştır. Bu evliliğin hangi tür yapılarda görüldüğü sorusu
- ülkemizin farklı bölgelerinde yapılan araştırmalardaki evlilik nedenleri karşılaştırılarak saptanmaya çalışılmıştır.
Çokeşli Evliliğe İlişkin Genel ve
Bölgesel Nedenler
i
Genel Nedenler:
e Kadın-erkek nüfusundaki dengesizlik
(Bu dengesizlik savaşlarda ortaya çıkabildiği gibi, bazı
toplumlarda erkeklerin tehlikeli işlerde çalışması sonu-
cu erkek ölümlerinin fazlalığıyla da görülmektedir. Sonuçta birçok kadın kocasız kalmaktadır).
|
e Tarıma dayalı toplumlarda insan gücüne (emeğine) duyulan ihtiyaç,
İ
. 89
Soyun ve ailenin devamına engel olan kısırlık.
Çok eşliliğin bazı toplumlarda erkeğe prestij kazandırması.
Bazı toplumlarda prenslere, şeflere, yaşlı kimselere bu
konuda ayrıcalık tanınması.
Çok kadın, çok çocuğa sahip olma yoluyla erkeğin sosyal ve.politik bir güç odağı haline gelmesi.
Bazı toplumlarda kadınların getirdikleri mal veya çeyizle erkek servetinin genişlemesi.
Diyarbakır ve Yöresindeki Nedenler:
Çok çocuğa ve çok erkek çocuğa dalan ihtiyaç.
Kısırlık sorunu.
Kardeşin ölümüyle kimsesiz kalan yenge ve çocukları
korumayı amaçlama.
Aşiretler arası ilişkiyi güçlendirmek veya düşmanlıkların
yumuşatılmasını sağlamak.
(Her iki durumda da kızlar aşiretin ileri gelen erkeğine
2., 3. eş olarak verilmektedir.)
Güçlü bir aşirete üye olmak isteği.
Aşiret reisinin, şeyhin, ağanın evine gelen gidenin çok
olması dolayısıyla tek kadının tüm bu Gil altından
kalkamaması.
Erkeklerin ve kızların erken evlendirilmesi,
Şehire göç eden erkeklerin şehirli bir kadınla yaşama isteği.
Dinsel kuralların elverişliliği.
90
Çokeşli Evlilik ve Sosyal Yapı Örnekleri
Ülkemizde çokeşli evlilik konusundaki sayısal veriler,
bu evlilik biçiminin Doğu Anadolu Bölgesi'nde daha yoğun olduğunu göstermektedir. Farklılığı yaratan nedenler, Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin yapı farklılaşmasından, di-
ğer bir deyimle, bu bölgede aşiret düzeninin hakim olmasından kaynaklanmaktadır. Yapı farklılaşmasını yansıtan özellikleri çokeşli evlilikle ilgili yapılmış araştırma bulgularından izlemek mümkündür.
Bu araştırmalardan biri Erzurum'un iki köyüyle Kocaeli'nin iki köyünü karşılaştırmalı inceleyen "Poligam Evliliğe ilişkin Formel ve Enformel Norm Çatışması" konuludur (Eserpek, 1979:159-62). Eserpek, köylerde çokeşli evliliğin görülme nedenlerini alt yapı uygunluğu yanında köylerin dışa açık
ve kapalı olmalarına bağlamıştır. İzmit'in iki köyünde de Poligami görülmemektedir. Köylerden birinde (Delihasanlar) erkek çocuğa duyulan ihtiyaç evlat edinme yoluyla giderilmektedir. Erkek çocuğu olmayan aile, bir erkek çocuğu evlat edinmekte, sonrasında kızını bu erkeğe vermektedir. Karısının hanesine yerleşen erkek, karısının soyadını almakta ve aile mülkünün ortak varisi olmaktadır. Köyde emeğe olan gereksinme, birleşik aile yapısının yaygın olması nedeniyle aile içinden sağlanmaktadır. Ailenin tüm üyeleri hatta 4-5 yaşındaki
çocuklar bile işbölümünde kendilerine düşen görevleri yerine
getirmektedirler.
|
Kocaeli'nin Tavşancıl köyünde de uzun süreden beri
çokevlilik görülmemektedir. Tavşancıl köyü çevredeki hızlı endüstrileşme sürecinden etkilenmiş, sonuçta çalışabilir erkek
nüfusunun önemli bir kesimi (9051) endüstriye kaymıştır. Köy91
deki temel ekonomik faaliyet olan bağcılığın yürütülmesinde
gerekli insan gücü aile birimi dışından karşılanmaktadır. Bu
yolla ailede fazla insana ihtiyaç duyulmamaktadır. Dış toplumla artan ilişkiler formel normların yaygınlaşmasını sağladığı gibi, cinsiyet grupları arasında da işbölümünü getirmiştir. Kadının faaliyeti tek kadının yetebileceği ev işleriyle sınırlanmıştır.
Erzurum'un iki köyünden biri olan gelişmiş Alvar'da varlıklı bir erkek çokeşlidir. Formel normların benimsenmesi, geleneksel normları yumuşatmış, kadına mirastan küçük de olsa
pay alma hakkını kazandırmıştır. Kadının mirastan pay alması
mirasın devredilmesi için erkek çocuğa duyulan gereksinmeyi
azaltmaktadır. Köyde toprak dağılımına ilişkin eşitsizlikler söz
konusudur. Tarımda, topraksız köylüler, geniş toprak sahiplerinin tarlalarında ücretli olarak çalışırlar. Emek aile birimi dışından karşılanabildiğinden, insan gücünün aile içinden karşılan'ması zorunluluğu ortadan kalkmıştır. Köydeki erkekler çokeşli
evlenmenin cezasından korkarlar. Çocukları olmadığı halde evlenmeyen, evlenmeyi düşünmeyen erkekler vardır.
Gelişmemiş ekonomik yaşamı hayvancılığa dayalı Tüysüz köyünde altı aile reisi çokeşlidir. Bunlardan beşi erkek çocukları olmadığı, biri ise gönül ilişkisine bağlı olarak evlendiklerini ifade etmişlerdir. Erzurum'un gelişmemiş ilçesi Çat'a
bağlı Tüysüz köyü ulaşım olanaklarının elverişsizliği nedeniyle
dışa kapalı bir köydür. Diğer araştırma köyleri arasında dış
toplumla bütünleşme düzeyi en düşük olan köydür. Bu yüzden formel normların etkinliği azdır. Kadınlar ve çocuklar ekonomik faaliyetlere katılmazlar. Emek sorunu yoktur. Ancak yazarın belirttiğine göre köydeki egemen değerler çokeşli evliliği destekler özelliktedir. *Patrilocal” yerleşme kurallarının geçerli olduğu Tüysüz'de, erkek çocuk, anne-babalar için bir güvence olarak görülmekte, babaların toplumdaki saygınlığını
arttırmaktadır. Bununla beraber bu toplumun Diyarbakır'dan
92
seneler öncesi göç eden Zaza kökenli bir grup olması oldukça çarpıcı bir bulgudur. Alvar köyü hanelerinin de bir kısmını
Tekman'dan gelen Kürt kökenli bir grup oluşturmaktadır. Köylerin tarihçesine ilişkin bu bilgilere yazarın. makalesine temel
teşkil eden başka bir. eserinde rastlanılmaktadır el
1979: 26 62).
Bu araştırmada aşiret yaşamının çokeşli evliliklerde
önemli etkileri olduğu saptanmıştır. Daha önceki açıklamalardan hatırlanacağı gibi, Güneydoğu Anadolu'nun bazı yörelerinde özellikle kırsal kesimlerinde aşiret düzeni toplumsal yaşamın (düzenin) temelidir. Aşiret kavramı, kan ve akrabalık yoluyla ilişkide bulunan insanları sülâleleri içine alır. Aşiret yaşamında doğal ve sosyal Çevreye karşı korunmak için çok insana,
çok erkeğe ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer taraftan aşiretin gücü,
topluluğu oluşturan kişi sayısı ve erkek sayısına bağlıdır. Geniş
aşiret güçlü aşiret demektir. Güçlü aşiret diğer aşiretler üzerinde sosyal, ekonomik hatta politik yetkilere sahiptir. Bu yüzden
bölge erkekleri, çocukları ve erkek çocukları olduğu halde, yeniden evlenirler. Bu evlilik toplumda hoş karşılanır. Güçlü aşireti olan kişilerin toplum içindeki statüleri de yüksek olur, canları
ve malları da güvence altındadır. Bu yüzden erkekler güçlü aşiretlerden kız alarak o aşiretin bir üyesi olurlar. Aşiretler arası
düşmanlıklar kız vermeyle çözümlenir. Aynı şey iki aşiretin
uyumlu olması, geçinmesi için de geçerlidir. Kız verilirken erkeğin evlenmemiş olması şartı aranmaz. Kız evli erkeğe 2., 3. eş
olarak verilir. Özellikle aşiretteki söz sahibi kimselerin, ağa,
şeyh ve ekonomik gücü yüksek olanların yeniden evlenmesi
toplum tarafından istenir, hatta teşvik edilir.
Aşiret düzeninde kadınlara mirastan hiç pay verilmez.
Aşiret kurallarının yaptırım gücü yüksektir (Özer, 1980:36). Görüldüğü gibi bu ve benzeri yapı özellikleri çokeşli ee destekleyici ögeler taşımaktadır.
93
Çokeşli Evlilik ve Toplumsal Yapı Değişkenleri:
Çokeşli evliliğin toplumsal yapı değişkenleriyle ilişkisi,
değişkenlerdeki farklılaşmaların çokeşli evlilik oranlarını ne ölçüde etkilediği 1985'te Chamie tarafından Arap toplumlarında
incelenmiştir (Chamie, 1989: 56-64). Çalışma istatiki verilere
dayalıdır.
Arap Ülkelerinde Çokeşli Evliliğin Yıllara Göre Oranları
ri
liye ii. el A en a a m lal e a İş ei
Libya
1954
1973
3.2
3.3 benzer
Suriye
oo 1960
4.3
Cezayir
o 1948
8.0
Mısır
1948
3.4
Kuveyt
1965
6.7
1976
1.9
düşme
1966
ny
1960
3.8
Yükselme yönünden
az bir değişme
1975 Dikkati çekecek
11.7 kadar bir yükselme
Çokeşli Evlilik ve Eğitim Düzeyi:
Kocaların eğitim durumlarıyla çokeşli evlilik oranları arasında ilişki aranmıştır. Sekiz ülkede hem kırsal, hem de kentsel alanda çokeşli evlilik oranları kocaların yükselen eğitim seviyeleriyle düşmektedir. Örneğin; Bahreyn'de çokeşlilik okumamışlar arasında 8.2, üniversite seviyesinde 1.2 oranındadır.
Yine Kuveyt'de çokeşlilik oranı okumamışlarda 12.1, üniversite seviyesinde 5.0'dır. Ancak, toplam nüfus temel alındığında,
94
çokeşlilik yüzdesi her bir eğitim seviyesi kategorisi içinde Kuveyt'de artmakta, tersine Suriye'de düşmektedir.
d
Eğitim düzeyi, kent-kır ayrımı ya da yaş guruplarına göre oranları incelendiğinde çokeşlilik oranı, kırdan kente doğru
gidildikçe azalmaktadır. Ürdün'de 1979 verileri kentsel alanda
erkeklerin eğitimleri yükseldikçe çokeşliliğin azaldığını göstermektedir. Bununla birlikte Ürdün'de kırsal alanda bu ilişki 45
yaşın altındakilerde tuttuğu halde, daha yüksek yaşlarda, eğitim seviyesinin orta kategorilerinde (ilk, orta, lise) yüksek bulunmuştur. Bunu okumamışlar ve az okumuşlar yakından izlemektedir.
Kent-Kır Ayrımında Çokeşlilik:
Kent-Kır (Urban) ayrımında çokeşlilik oranları benzer değildir.
Mısır ve Libya'da Kent-Kır ayrımında
bu oran
hemen hemen aynı kırsal
Suriye'de 1960-70 yılları arasında
alanda yüksek (1970'te
55-59 yaş grubunda kentte 4.2, kırsal alanda 7.9)
Birleşmiş Arap Emirlikleri'nde
55-59 yaş grubunda ter-
sine bir durum.
Kırsal alanda 7.0,
Kentte 9.5 dır.
Ülkemizde Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yapılan
araştırmada çokeşli evlilik yapan kadınların kentteki oranı 2.2,
kırda bu evliliği yapan kadınların oranı ise 1.1 olarak saptanmıştır.
İş Statüsü ve Çokeşlilik Dağılımı:
Çokeşli evliliğin mesleklere göre dağılımında oranlar
bir dereceye kadar değişmesine karşın, bazı örnekleri ayırt et-
95
mek mümkündür. Birçok ülkedeki çokeşli evlilikte;
Yönetici, idareci, satıcılarla .
fazla eğitim istemeyen, ama
(oran yüksek bulunmuştur.
iyi geliri olanlar arasında
Pek çok örnekte de, tarımda
üretimde, taşıma ve amelelik
işlerinde çalışanlarla profesyonellik ve teknik eleman
gibi çok fazla resmi eğitim
gerektirenler ve az resmi
eğitim isteyen az kazançlı .
mesleklerde
oran çok düşüktür.
Çokeşli Evlilik ve Kumalar:
* Ç Ürdün örneği incelemesinde;
i Dul kadınlar 35.4
oranında kadın, kuma olarak
Ayrılmışlar
Bekar
evlenmişlerdir.
28.4
5.
Bu oran bölgemiz sonuçlarıyla uygunluk göstermektedir. Çünkü örneğimizi oluşturan kumaların yüzde 100'e yakını
dul ve ayrılmış kadınlardı. Bu kadınların kumalığı kabul etmelerinde, babaların istekleri, onların ve baba evlerinin ekonomik
düşkünlüklerinin önemli payı vardır. Bununla birlikte, bu kadınların hiç evlenmemiş bir erkekle yeniden evlenme iğ da
oldukça düşüktür.
Özetle,
Çokeşli evlilik çoğunlukla aşiret tipi örgütlenmelerin evlilik biçimidir. Aşiretlerin hemen hepsi, üyelerinin pek azının
gerçekleştirmesine karşın, çokeşliliği en iyi evlilik biçimi. olarak benimsemişlerdir (Wells, 1971: 75).
Toplumsal değişkenlerle çokeşli oranları arasındaki iliş-
96
kiyi inceleyen Chamie - eğitim düzeyi dışında -, değişme hakkında kesin bir yargıya ulaşmamıştır. Eğitim seviyesinin özellikle kadın eğitim düzeyinin yükselmesinin poligamide düşüşlere yol açacağı Chamie'nin araştırmasının en belirgin sonu-
cudur.
|
ia
d
Çokeşli evlilikle ilgili oranlarda bazı ülkelerde görülen istisnalar; örneğin, Kuveyt'de yıllara göre çokeşli evlilik oranındaki artış, yine Kuveyt'de bu durumun farklı eğitim düzeyleri
içindeki artışı, Birleşik Arap Emirlikleri'nde 55-59 yaş gurbunda çokeşliliğin daha çok kentsel alanda yoğunlaşması, bu konularda ülkelerin kentleşme süreçlerine ilişkin bilgiler yanında, sosyal gelişmeleriyle ekonomik gelişmeleri arasındaki uygunluk sorunlarına ilişkin bilgilere de gereksinme olduğunu
“göstermektedir.
i
Yazar Chamie, çokeşli evlilik uygulamalarını anlamak,
eğilimleri tahmin etmek için kuma alma ve kuma olmada motivasyon araştırmalarında, özellikle de neden araştırmalarında
önemli bir boşluk olduğunu kaydetmektedir. Gerçekte de,
"Neden ikinci, üçüncü eşi aldın?", "Niçin kuma olmayı, dul olmaya tercih ettin?" sorularının cevapları, olgunun kültürel temellerini ve kültürel kalıpların etkinliğini göstermede önemli
bir açıklığı kapatacaktır. Çünkü kuşaklar boyu süregelen çokeşli evlilik geleneği önemli bir ölçüde kültürel kalıpların ve de“ğerlerin bir ürünüdür. Kadının statü-rolünü farklılaştıracak değerlerin, geleneklerin, etkilerinin değişmesi, çokeşli evlilik
“oranlarının düşmesinde önemli bir rol oynayacaktır.
97
Diyarbakır Örneği
Örneğimizin verileri çok-eşliliğin yaygın olduğu Diyabakır'da "katılarak gözlem tekniği" ile yapılan bir araştırmadan elde edilmiştir. Çokeşli aileler günün çeşitli saatlerinde haberli
habersiz ziyaret edilmiş; bunların günlük yaşamları gözlemlenmiştir. Aile yaşamı, çocuklar eve girip çıkarken, kapı önünde
oynarken; kadınlar mutfakta yemek hazırlarken, çamaşır yıkarken, konuklarıyla beraberken ve kocalarını karşılarken incelenmiştir. Birarada oturan kumalarla (*) tek tek görüşme fırsatı
her zaman bulunamamıştır. İkisi üçü birarada olduklarında,
kendileriyle topluca konuşulmuştur. Verilen bilgilerin doğru ve
yanlışlığı kumalardan birinin ayrılışı sırasında öteki kuma, bazen de, komşular tarafından dile getirilmiştir. Kendilerine. Özgü deyim ve terimlerin kaçırılmaması, uzun yaşam öykülerinin
sonradan unutulmaması ve kağıt kalem kullanmanın konuşmaları sınırlamaması için; arasıra (rıza Güya ailelerde) küçük bir ses alıcısı kullanılmıştır.
Çokeşli evlilik sorununu incelemek kolay olmamıştır. Erkeklerin gösterdikleri aşırı duyarlılık, zorluklar yaratmıştır. Erkekler bu tür konuşmaların gece yaşamına kadar uzayarak
aile mahremiyetini zedeleyeceği gerekçesiyle kendileri ve eşleriyle yapılacak görüşmeleri kabul etmemişlerdir. Bu yüzden
araştırmada erkeklere ilişkin bilgiler, sınırlı kalmıştır.
İkinci bir güçlük, ayrı hanelerde oturan kadınlardan gelmiştir. İlk görüştüğümüz eş, aile yaşamının ayrıntılarını açık
yüreklilikle anlattığı halde, ikinci eşe de gidileceğini öğrendi*
"Kuma" terimi eşlerin birbirlerine göre aldıkları ad anlamında kullanılmaktadır.
98
|
ğinde bilgi vermekten kaçınmıştır. Buradaki en büyük engel,
anlatılanların kuma tarafından yanlış yorumlanacağı, kocalarının duyacağı ve kavga çıkacağı korkususdur.
Ailelerin Tanıtımı
Çokeşli evliliklerin yerleşim biçimleri birbirinden farklıdır. Genel olarak üç tip ayırt edilir. Kimileri apartmanda yan
yana veya altlı üstlü iki dairede yaşarlar. Bu yerleşim tipi gecekondu bölgelerine, bir Gear ayrılmış iki avlulu konutlar biçi-
minde yansımıştır.
Kimileri, aynı apartman dairesinin veya gecekondunun
odalarını paylaşırlar. Bu tip yerleşimde her kumanın özel bir
odası vardır. Evin öteki bölümleri ortak olarak kullanılır.
Çokeşli ailelerin üçüncü yerleşim biçimi de, kumaların
birbirinden ayrı sokaklarda veya mahallelerde yaşamalarıdır.
Bunun dışında kumalardan birinin kentte ötekinin ya da ötekilerin köyde yaşadığı durumlar da saptanmıştır. -Ayrıca, eşlerden ikisinin Diyarbakır'da, birinin İstanbul'da yaşadığı durumlar da vardır.
Araştırmanın verilerinin toplanması yaklaşık 4 aylık bir
zaman almıştır. Bu süre içinde 17 ailede 28 kumayla görüşülmüş ve onlardan bilgi alınmıştır. İncelenen ailelerin çoğu kentin gecekondu bölgesinde, bir bölümü ise daha gelişmiş semtlerde yaşamaktadır. Bir ailede ise kumalar köy ve kent arasında bölünmüştür. Bölünmüş bu ailenin üç kumasıyla köyde görüşülmüştür.
Araştırmanın kapsamındaki bu ailelerde çokeşli evliliğe
yol açan nedenler ve aile içi ilişkiler hakkında genel görüşler
elde edildikten sonra, ailelerden üçü derinliğine incelenmiştir.
Tablo 2'de araştırma kapsamına alınan ailelerdeki eş ve kuma
sayıları gösterilmiştir.
59
- Tablo 2. Araştırma Kapsamına Alınan Ailelerde EŞ Sayısı
i
ve Görüşülen Kuma Sayısı
Erkeğin Evlendiği
Eş Sayısı
Görüşülen Aile
Sayısı
Görüşülen Kuma
Sayısı
2
3
14
1
20
2
4
; 2
6
Toplam:
17
28
. Birinci aile gecekondu semtinin bir mahallesinde 25 yıllik muhtarlık yapan 65 yaşındaki A'nın ailesidir. Muhtar A yaşamı'boyunca dört kez evlenmiş; ilk karısını on yıl önce, ikinci
karısını üç yıl önce kaybetmiştir. Üçüncü ve dördüncü karıları
birbirine bitişik iki konutta otururlar. Büyük kuma M kendi
evinde ve gelinleriyle birlikte oturur. Bu evde eskiden üç kuma birarada otururmuş. Küçük kuma E ise, bitişikteki evde
çocuklarıyla birlikte yaşar. Muhtar günlük işlerini E'nin evinden ayırdığı bir odada yürütür.Muhtar A'nın dört karısından
toplam 20 çocuğu, 40'a yakın torunu olmuştur. Gençliğinde
varlıklı bir kimse olan Muhtar A sonradan servetini yitirmiştir.
Yaklaşık kırk yıldır Diyarbakır'da yaşamaktaysa da köy kökenlidir ve halen köyde yaşayan akrabaları vardır.
İkinci ailemiz, bir devlet kuruluşunda çalışan, Süper
Emeklilik Yasası'na göre emekliye ayrılan 45 yaşındaki Memur F'nin ailesidir. Memur F ilk evliliğini 21 yaşında yapmış,
çok mutluymuş. Başarılı bir eş, huzurlu bir yuva sahibi olduğu için, karısı N'yi gelin olacak kızların yorganına ilk dikişi atmak üzere çağırırlarmış. Memur F kırk iki yaşındayken ikinci
100
eşi S'yi kaçırmış. S ile iki ay bir akrabasının yanında kaldıktan
sonra bir bayran gecesi kentin gelişmiş semtindeki bir apartman dairesinde yaşayan karısının yanına gelmişler. Şimdi aynı apartman dairesinde her eşin kendisine ayrılmış odaları olduğu halde birlikte yaşamaktadırlar. Doğma büyüme Diyarbakır'lı olan memur F'nin biri erkek, üçü kız olmak üzere dört çocuğu vardır. İkinci eşinden henüz çocuğu olmamıştır.
Üçüncü olarak çiftçi Z'nin ailesi ele alınmıştır. Çiftçi Z
okuma yazmayı askerlikte öğrenmiş, ilkokul diplomasını sonradan almış, köyde toprağı olan, ama günlerini kentteki yazıhanesinde geçiren bir işadamıdır. Dört karısı vardır. İlk üç tanesi Diyarbakır merkezine yakın bir köyde, son karısıysa Di-
- yarbakır'da yaşamaktadır.
Çokeşli Evlilik Nedenleri ve Erkeklerin
Çokeşli Evliliğe İlişkin Görüşleri
Erkekler çokeşli evliliklerini soyal-kültürel, psikolojik ve
dinsel olmak üzere çeşitli nedenlere dayandırmaktadırlar.
Kadınların çokeşli evliliği açıklama nedenleri, erkelerden farklıdır. Ayrıca, kadınlar kendilerini ikinci evliliğe iten nedenleri de daha farklı etmelerle açıklarlar. Bu değişik açıklamaları göstermenin en iyi yolu, erkek ve kadınların kendi yaşam öykülerinden örnekler vermektir.
Örnek 1: "Benim babam bir evli, kardeşim Muhtar Y,
üç karılıdır. Ben birinci evliliğimi 14 yaşında köyde yaptım. İki- ©
si oğlan, biri kız, üç çocuğum oldu. Sonradan karım felç oldu. Ev işlerini yapamıyordu. Benim evlenmemi kendisi istedi.
İkinci karim kocasından ayrılmşıtı. Annesiyle birlikte koruyucuya ihtiyaçları vardı. Muhtar olduğum ve hak-hukuk bildiğim
için, benden yardım istediler. Ben onlara yardım ediyordum. .
101
Ama herkes, "Muhtar, E'yi almış" diye dedikodu çıkardı. Madem ki öyle diyorlar ben de onunla evlendim.
"Karılarımdan sadece ilkini kız olarak aldım. Diğerleri
daha önce evlenip ayrılmışlardı" (Muhtar A)
Örnek 2: "13 yaşında babamın seçtiği, hiç tanımadığım
bir kızla evlendim. 14 yaşında aynı köyde harman beklerken
bir kızı sevdim. O da beni sevdi. Benimle kaçmak istedi. Kaçırdım. Çünkü onu hiç istemediği bir adamla evlendirmek istiyorlardı. Birkaç ay başka koylerde kaldık. Babam karşı tarafla an-
laşınca bize haber gönderdi, köye döndük.
Sonra şehirde çalışmaya başladım. Şehirde; komşumuz olan ve kocasından yeni ayrılmış olan üçüncü eşimi tanıdım. Onlar şehirde oturuyorlardı ve doğma büyüme Diyarbakır'lı idiler. Evlendiğimde ona şehirde ev açtım.
1980'lerde 38 yaşımda politikaya atıldım. Maddi durumumda iyileşme başladı: Mevcut hanımlarımla toplantılara katılamıyordum. Onların okuma yazması yoktu. Lise mezunu
olan dördüncü eşimle Antalya'da tanıştık ve evlendik. Şimdi
dördüncü eşim şehirde, diğer hanımların köyde otururlar"
(Çiftçi Z)
Örnek 3: "Aslında benim mutlu bir evliliğim vardı. Ama
kadınlar değişik giysiler, rengarenk boyalarla, erkekler için
her zaman cazibe kaynağıdır. Ben bundan etkileniyordum.
Yirmi yıllık evliliğimin sıkıntısı ve bıkkınlığı içinde S'ye
yöneldim. Bu ilişkinin etrafta duyulması, dedikoduların gün
geçtikçe artması, ilişkimizin S'nin kocası tarafından da hissedilmesi beni bu evliliğe mecbur kıldı." (Memur F)
ç
Örnek 4: "Çocuğum olmadığı için ikinci evliliğimi yaptım. Sonra birinci karımdan da çocuğum oldu." az erkek görüşmeci)
102
Örnek 5: "Benim ikinci eşim bir aşiret kızıdır. Biz yıllarca onlarla düşman yaşadık. Barıştığımız zaman, ilişkiyi güçlendirmek istedim ve onlardan kız aldım." (Bir erkek görüşmeci)
Kadınların Çokeşli Evliliğe İlişkin Görüşleri
"Kürt'ün karnı doyarsa ya adam öldürür, ya da karı alır"
sözü bölgede herkesçe bilinir ve sıkça tekrarlanır. Araştırmamız sırasında birçok sorumuza yanıt olarak ve görüşmelerimiz sırasında yeri geldikçe bu tekerleme söylenmiştir.
Öte yandan kadınlar, erkeklerin çokeşle evlenmelerini
cinsel dürtülerine, cinsel doyumsuzluklarına ve değişik kadın-
lardan hoşlanmalarına bağlamaktadırlar. Örnekleri aşağıdadır:
— "Erkek tokluk nedir bilmez. Her zaman açtır. Sofra-
dan yeni kalkmış olsa bile."
— "Erkeğin gözü kadına açtır."
- "Beni beğenmedi, üstüme kuma getirdi. Ama ben
kendisinden boşanıp dışardaki kızlar gibi açılsam, yüzümü boyasam, saçımın rengini değiştirsem, benimle yeniden evlenmek ister."
— "Benim kocam 17 yaşındayken 25 yaşında bir kadınla evlenmiş. Ondan çocukları olmuş. Bir süre sonra anlaşamıyacaklarını farketmişler. Bizim buralarda boşanmaya iyi bakılmaz. Bu yüzden beni kuma olarak istediler. Ailem vermedi.
Oysa kocamın birinci eşiyle (kumamla) benim ailem arasında
eskilerden beri süregelen, düşmanlık vardı. Şimdi anlıyorum
ki beni vermelerinin amacı intikam almaktı. Ama benim hayatım dayanılmaz."
103
'Kadın ve Erkeklere İlişkin Görüşlerin
- Birarada Değerlendirilmesi
Aileyi, evlilik birliğini konu alan birçok çalışmada kısırlık, erkek çocuğa sahip olamama (Eserpek, 1979: 115), erkek-kadın dengesizliği, erkek kardeşin ölümüyle yenge ve kardeş çocuklarını ortada kalması (Balaman, 1982: 34-35), giden
gelenin fazla olduğu ağa evlerinde tek kadının çok işe yetmemesi (Gençler, 1970: 249), çokeşli evliliğe yol açan nedenler
arasında yer almaktadır. Trobriand adalarındaki şefler (Erdentuğ, 1966), Afrika'nın Zande'lerinde prensler ve yaşlı erkekler
(Pritchard, 1973: 175), Müslüman ülkelerde şeyhler, ağalar
(Balaman, 1982: 34) ayrıcalıklı bir sınıf oluşturduklarından fazla kadınla evlenebilirler.
Bu makalede sayılan gerekçelere ek olarak, daha başka nedenlerin de çokeşli evlilikte rol oynadığı görülmektedir.
Araştırma verilerini topladığımız ailelerin büyük çoğunluğu
köy kökenlidir ve köyle ilişkilerini sürdürmektedir.
Diyarbakır'ın kırsal kesimlerindeki “aşiret düzeni" toplum yaşamının temelidir (Gençler, 1974: 41). Kişinin dirliği, geleceği, aşiretin gücüne bağlıdır. Aşireti güçlü olan kişinin toplum içindeki statüsü de yüksektir. Canı, malı güvenlik altındadır. Aşiretin gücü, topluluğu oluşturan kişi sayısı ve erkek sayısına bağlıdır. Aşiret yaşamının devamını sağlamak için erkekler, çok çocuğa, özellikle çok erkek çocuğa sahip olmak isterler. Diğer taraftan, akraba grubu yeni evliliklerle genişlemektedir. Güçlü aşirete yakın olmak, onlardan biri sayılmak, kişiye
. bir güven duygusu vermektedir. Birbirine düşman Nusaybin'i
iki aşiretten biri, aralarındaki gerginliği yumuşatmak için, öte- *
ki aşiretin önde gelen erkeğine ikinci eş olarak bir kız vermiştir.
104
Örneklerimizde görüldüğü gibi bölgedeki erkeklerin ve
kadınlarin evlenme yaşı çok küçüktür. Kızlar 11, erkekler 14
yaşından sonra aileleri tarafından evlendirilmektedir. Erken evlilik erkeğin ilk gençlik duygularını yaşayamamasına yol açmakta, eksik kalan duygular daha sonra onları, farklı kadınla-
ra yöneltmekte, bu da çok eşliliğe yol açmaktadır.
Erken evlendirilen erkek, evliliğini bir süre sonra sıkıcı
bulmakta, yeni arayışlar içine girmektedir. Cinsine tanınan üs-
tünlüğün verdiği özgürlükle hareket eden erkek, ilişki kurduğu kadınla, kadının adını kurtarmak için imam nikâhı kıyarak
evlenmektedir. İkinci evliliklerden çoğunun aşk ilişkisi üzerine
kurulduğu dikkat çekmiştir.
|
Bu araştırmanın çarpıcı bir diğer bulgusu da, birinci
eşe kuma olarak gelen kadınların, ilk eşlerinden ayrılmış dul
- kadınlar olarak ikinci evliliklerini yapmalarıdır.
Bu uygulama, çokeşli evliliklerde belirgin bir özellik olarak görülmektedir. İlk evliliğinde hiç tanımadığı belki de sakat
bir erkekle evlenen kadın, eşine alışamamaktadir. İkinci evliliklerini yapan kadınların tümü, birinci eşlerini sevemedikleri için
ayrıldıklarını dile getirmişlerdir. Belirli bir yaşa ulaşan erkek ve
eşinden ayrılmış dul kadın, ikinci evliliği hazirlayan ilişkiyi daha rahat kurabilmektedir. Birinci evliliklerin çoğunun köyde olması gerçeği yanında, ikinci evlilikler öncesinde kurulan ilişkilerin başlaması ve sürdürülmesinde, kent olanaklarının rolü
gözden kaçırılmamalıdır.
Görüştüğümüz ve karşılaştığımız bütün çokeşli ailelerin
eğitim düzeyleriyle çalan durumları arasındaki ilişkileri de
araştırdık.
|
Gözlemlere göre, kadınların ve erkeklerin eğitim düzeyi
çok düşüktür. Erkeklerin çoğu okuma yazmayı sonradan öğrenmişlerdir. Kıdemli kadınlar (*) ise okur yazar değillerdir.
* Evlilik sıralamasında önde gelen eş.
105
Çok az erkeğin bir-iki kadının ilk ve orta dereceli okulları bitirmiş olmaları genel kuralı destekler düzeydedir.
Eğitim durumu çokeşli evliliği etkileyen önemli bir etkendir. Diyarbakır kırsal toplumlarında yapılan bir tutum araştırmasında (Başaran, 1968: 105), erkeklerin eğitim düzeyi yükseldikçe çokeşli evliliği uygun görmedikleri saptanmıştır. Chaleby (1985: 56) ise çokeşli evlilikte "sosyal sınıf, coğrafi yerleşim, eğitim: olmak üzere üç ölçüte yer verir. Bunlar, çokeşli
evliliğin dağilımını ve yoğunluğunu etkilemektedir. Eğitim düzeyinin çokeş evliliğini etkilemesi; eğitilmiş erkeğin kadın-erkek eşitliğini benimsemesi, çok çocuğa gereksinim duymaması, bilinçli bir yaşta evlendiği için eşini tanıyarak seçmesi ve
benzeri nedenlerdendir. Daha önemlisi, içinde yaşadığı toplum ve kuralları çokeşle evliliğe izin vermez.
Okumamış erkeklerin ekonomik durumları yükseldikçe
evlendikleri eş sayısı da artmaktadır. İlginç olan bir nokta, kır- sal bölgelerde kadınların bile zengin erkeğin birden fazla kadınla evliliğini haklı görmeleridir. Araştırmamızda hem yoksul
hem de zengin erkekler, çok kadınla evlenebilmektedirler.
Yoksul erkeklerin evlilik nedenleri, çocuksuzluğa ve raslantı
sonucu beklenmeyen bir aşk öyküsüne dayandığı halde; zengin erkeklerin evlenme gerekçeleri ikinci, üçüncü evliliği Zorunlu kılmayan durumlardır (*). Erkeğin gelir durumu iyi ise,
ikinci kez evlenmeleri toplumca da onaylanmaktadır. Ayrıca,
üçüncü evlilikleri erkeğe ek bir maddi külfet de getirmemektedir. Aldıkları eşler dul olduğundan genellikle başlık vermezler.
Evlilik kaçırma sonucu gerçekleşmişse uzlaşmak için kızın
* oKonuyu birlikte tartıştığımız, Diyarbakir köylerinden bir erkek, bu durumu
şöyle açıkladı:
,
"Bizim buralarda erkeğin huyu pistir. Zengin karı görürler kaçırmazlar. Sahipsiz görürler kaçırmazlar... Onlara göz koyar, kendilerine karı olarak alırlar."
?
106
babasına bir miktar para öderler. Normal evliliklerse küçük hediyelerle gerçekleşir. Nikâh sırasında simgesel olarak sapta“nan para veya altın sonrada kadına verilmez.
Çokeşli evliliğin önemli nedenlerinden biri de kadınların
ve ailelerin ekonomik düzeylerinin düşüklüğüdür. Kadının eko- nomik güvenceye sahip olmaması, onu kuma olarak gitmeye
zorlamakta ve bunu kabullenmesini kolaylaştırmaktadır. Benzer nedenler, kıdemli kadının evi terk etmemesine, aileyi ikinci
kadınla paylaşmasına yol açmaktadır. Kadın kocasının evlendiğini duyunca çocuklarıyla baba evine dönmek ister. Baba
evi, kızının eve dönüşüne izin vermez. Çünkü kızına ve onun
çocuklarına bakacak maddi güce sahip değildir. Kızlarının üstüne kuma gelmesi gurur kırıcı bir olay olarak değerlendiril mişse, çocuklarını bırakarak kızlarının gelmesini kabul ederler. Ancak, anneler çocuklarından ayrılmazlar. Çocuklarının
ve yıllarca verdikleri emeğin hatırı için kumaya katlanırlar.
Kadın hiç tanımayarak evlendirildiği erkeği sevmemişse, kendi isteğiyle kocasından ayrılır. Bununla birlikte, baba kıZının geçimini ve namusunu korumayı yüklenemez. Kızını yaşlıda olsa evli bir erkeğe ikinci veya üçüncü eş olarak verir. İK
kocalarıyla birkaç ay gibi çok kısa süre yaşadıklarından bu kadınların çocukları olmamıştır. Eğer çocukları varsa, kocalar
genellikle karılarının önceki eşlerinden olma çocuklarını istemezler. Kadın gosuğunu eski kocasının evinde bırakır veya
evlatlık verir.
Kumalarla görüşmelerden edindiğimiz izleniimisre göre,
;
- kuma olarak gelen kadın bir erkeğin koruyuculuğunda olmaktan memnundur, ama kuma ilişkileri içerisinde sıkıntılıdır. Kendisinin ve baba evinin ekonomik güçsüzlüğü, iki koca deneyimi, ilk yıllarda eşinin doyurucu ilgisi, vbg. duygular arasında kumaya katlanır. Tüm kumalar, bu olumsuz koşullar içerisinde yaşamlarını sürdürme zorunluluğunu "kader" diye açıklarlar.
107
Erkeğin köyden kente göç etmesi de çokeşli evliliklere
yol açan etmenler arasındadır. Erkekler, "O zaman köyde, gözü kapalı evlendik kente geldik, aklımız değişti, gözümüz açıldı" demektedir.
Görüştüğümüz erkekler kentli eşlerini tanımlarken, "O,
. şehirlidir" diye gururlanırlar. Kadının kentli olması, onlara kentte tanıştıkları ailelerle görüşme olanağı verir. Ayrıca kent kültürünün aile düzenine girmesini sağlar.
Yukardaki açıklamalarda görüldüğü gibi, ekonomik ve
psikolojik nedenlerle, statü farklılaşması çokeşli evliliğe yol açmaktadır. Ancak din ve dini nikah (imam nikâhı), kültürel fak-
törlere destek olmaktadır. -
Bilindiği gibi, İslam dini, eşitlik sağlamak koşuluyla,
dört kadınla evliliğe izin verir. Evlenme sözleşmesi imam nikâhıyla yapılır. Dini kurallar, günlük yaşamla ilgili değer tutum
ve davranışların oluşmasında önemli bir işleve sahiptir. Ayıp,
günah, sevap gibi dini kavramlar toplumsal yapıyı etkiler ve
yönlendirir.
/ Araştırmamız sırasında gördük ki, resmi nikâhın önemi-
ni bilen, ya da resmi nikâhla evlenmek isteyen kadınların sayısı yok denecek kadar azdır. Yaygın kanıya göre, resmi nikâla
dini nikâh arasında fark yoktur. Önemli olan, erkekle kadının
aile birliğinin "Allah katında" kabul edilmesidir. Bu yüzden kadınlar, ilk evliliklerinde bile eşlerinden resmi nikâh istemezler.
Kadınlar ya çocuklarını okula, ya da kocalarını askere gönderirken resmi nikâh yaptırırlar. Eğitim görmüş kentli kızlar, evle-
nirken resmi nikâh isterler. Bu durumda erkek, evlilik birliğini
devam ettirmek için eski karısından boşanmak ister, Karısının
onayını kolayca alır. Böylece boşanan erkek, nikâhı, yeni evleneceği kadına kıyar. Bunun gibi, resmi nikâhlı kadının ölmesi
durumunda da diğer kumalar arasında resmi nikâh için anlaşmazlık çıkmaz.
Kadının resmi nikâhın önemini bilmemesi, erkeklerin ço- “
108
keşli evliliklerini oldukça kolaylaştırmaktadır. Sahip olunan çocuklar, resmi nikâhlı kadının üzerine yazdırılır. Üzerine kuma alınan kadınlar kocalarının ölümü halinde, hem kendilerinin, hem
de çocuklarının eşit pay alacağını düşünür. "Hepsi de aynı babanın çocuğu" derler. İmam nikâhı, evlenme yaşına gelmemiş
kızları evlendirirken yaşlarını büyütmede de kolaylık sağlar(*).
Ayrıca imam nikâhı ile yapılan evlenme ve boşanmalarda "hükümet işlerini" hiç bilmeyen aileler resmi kurumlarla karşılaşmamakta, çeşitli formalitelerle geçen zaman kaybından
da kurtulmaktadırlar. (Gothard, 1964: 27-30)
Medeni Yasa boşanma hakkını her iki cinse eşit olarak
tanıdığı halde, Islam dini bu hakkı sadece "temkinli erkeğe"
vermiştir. Yine İslam dininde Hz. Muhammed'in
göre:
"Boşanma harama yakın bir olaydır"
hadislerine
“Evleniniz, fakat boşanmayınız"
Bu hadisleri araştırmamızdaki aile reisleri "İslamda kadin boşamak yok" diye yorumladıklarından, ikinci kez evlendiklerinde birinci eşi boşama yoluna gitmezler. Zaten şeriat
kurallarının içerisinde de zorlama yoktur, tersine kolaylıklar
halvardır. İmam nikâhı, erkeğin birden çok eşine yapılabildiği
nikâhla
Resmi
geçerlidir.
de, resmi nikâh yalnız tek kadın için
aile birliğini oluşturan çiftler, ikinci evlilik durumunda da önce
boşanmak zorundadır. Memur E, ikinci eşini alırken birinciyi
boşamak zorunda kalsaydı, "Bu evlilik gerçekleşmezdi" der.
Başka bir deyişle, boşanma zorunluluğunun olmaması, imam
nikâhı gibi geniş Koşullu bir uygulamanın varlığı, ikinci evliliğin kolaylıkla yapılabilmesini sağlamaktadır.
(©) İmam nikâhı kurallarına göre, 14 yaşından küçük kızlara nikâh düşmez. Ancak küçük kızların evlendirilmesi için bazı çarelere başvurulur.
Örneğin: Çiftçi Z'nin üçüncü eşi A daha Erzurum'dayken A'nın dayısı bir
kız kaçırdı. Karşı tarafa da A'yı vaat etti. A ozaman 11 yaşında olduğundan
nikâh kıyılamıyordu. A kıza üç yaşında bir inek hediye ettiler, A'nın yaşına
ineğin yaşını eklediler; 14 yaşına basan A'nın nikâhını kıydılar.
109
Çokeşli Evlilerde Aile İlişkileri
Kadınlar, "Zor, çok zordur kumalık" derler. Bu terimle
kıskançlıkları, çatışmaları, ihmalleri, eşitsizlikleri, katlandıkları
üzüntü ve çektikleri acıları dile getirmek isterler. Çokeşli evliliğin yaygın olması nedeniyle bölge folklorunda, kumayla ilgili
mâniler, atasözü ve benzeri deyişler, öyküler bol ve çeşitlidir;
Örneğin
oKuma acısı
Parmak yarası
- Kuma acısı
|
Gönül yarası, vbg. mânilerle şu öyküler sık
sık dile getirilir:
Bir gün Peygamberimizin kızı Fatma Anamız çorba pişiriyormuş. "Kocan evlendi, devenin üstünde kumanı getiriyor"
diye ona haber vermişler. Fatma Anamız kaşığı bırakmış, çorbayı eliyle karıştırmaya başlamış, bu sırada Peygamber Efendimiz gelmiş, "Kızım ne yapıyorsun, elin yanıyor" demiş. Fatma Anamız, “Elim yanmıyor, içim yanıyor içim" diye cevap VerMİŞ.
Yine Fatma Anamız kocasının yeniden evlendiğini duymuş, O sırada ineği sağmaya gidiyormuş. Süt kovasını götüreceği yere kalburu alıp gitmiş ve sütü sağmaya başlamış. Dışardan görenler Fatma Anamızın delirdiğini düşünmüşler ve
ona kalbura süt sağdığını söylemişler. Fatma Anamız da olanlara şaşırmış; "Kumalık biz Müslümanların başına geldi, Allah
gavurlara vermesin" demiş.
Erkekler yeniden evleneceklerini karılarına haber verirler. Zaten kadınlar, kocalarının konuşmalarından, davranışlarından başka bir kadınla ilişkiye girdiğini farkeder, ya da başkalarından öğrenirler. Onları vazgeçirmek için çok çaba har.
110
car, hizmetlerini, saygılarını, sevgilerini belirgin bir biçimde
açığa vururlar. Ancak, "Biz başka ne yapabiliriz ki? Erkeklerimize sözümüz geçmez" diyerek çaresizliklerini de belirtirler.
- Aileye daha önce kuma girmişse kocanın yeniden evlenmesi, en küçük (son) kadının sorunu olur. Kıdemli kadınlar
konuyla fazla ilgilenmez görünür, hatta sevinirler. Küçük kadına, "Sen bizim üstümüze geldiğinde iyi miydi? Senin de üstüne kuma gelsin bu acıyı sen de tat" derler.
Aileye yeni katılacak kadın, kumalar yüzünden evlenmeyi kabul etmezse; erkek, onları sevmediğini, onlarla birlikte
“olmaktan hoşlanmadığını ve yalnız kendisini seveceğini" söyler. Aslında diğer kadınlardan vazgeçmemiştir. Bu yüzden birden fazla kadınla evli olan erkeklere ''iki evli, iki dinli" sözü yakıştırılır.
.
;
Erkek ikinci veya üçüncü evliliğini yapmaya kararlıysa,
eski karısını evleneceği aileye (kıza) dünür olarak gönderebilir. Muhtarın üçüncü eşi M, kocasının E ile nasıl evlendiğini
şöyle aktardı;
|
"Bana E'yi alacağını söyledi. Ona hem oğlan hem kız doğurduğumu, hem de genç ve güzel olduğumu söyledim.
Ama vazgeçiremedim. E evde üç kuma olduğu ve muhtarı
yaşlı bulduğu için onunla evlenmek istemiyordu. Muhtar
bana çok eziyet etti. "Git E'yi iste, biz kumalar seni istiyoruz" de. İlk başta gitmedim. Muhtar kör bıçakla saçımı kesti, bana zulmetti. Dayanamadım. E'ye gittim. Muhtarla evlenmesi için yalvardım. Razı ettim."
Eşler Arası İlişkiler
“Erkeğin ekonomik durumu iyi değilse, ikinci eşini kıdemli karısının yanına getirir; varlıklıysa yeni bir ev açar. Erke111
ğin eşlerine davranışı ve kadınların kendi aralarındaki ilişkiler,
birlikte oturmayla ayrı evde oturma şekillerinde farklılık gösterir. Bu yüzden aile ilişkilerini, yerleşme biçimlerine göre incelemek daha uygun olabilir.
iğ
Kumalar birlikte oturuyorsa ve yaş farkı azsa, erkek eşlerine eşit davranır. Bu adil tutum, gece yaşamından giyim kuşama, hediye vermeden çocuklara gösterilen sevgiye kadar
uzanır. Erkek, kadınlarla olan gece beraberliğini ya gün aşırı,
ya da üç gün atlayarak sıraya koyar(*). Bazen sırayı genç karısının lehine bozan erkek, büyük karısının bakışlarından, tersliklerinden ve sinirliliğinden durumu kavrar, günah korkusu
içerisinde düzene uymaya çalışır.
yk
Kadınlar, erkeğin her iki tarafa gidişine karşı çıkmazlar.
“onun da kocası, onun da gönlü görülsün" derler. Erkeğin ço-.
ğunlukla karılarını belirli bir disiplin içinde ziyaret etmesine
karşın, kumalar birbirlerine erkeklerinin kendilerini de sevdiğini göstermek isterler. Bunun en güzel kanıtı hamile kalmaktır.
Kumalar hamile kalmaktan hoşlanırlar ve ikişer, üçer ay aralıklarla doğum yaparlar. Sikça doğum yapmanın bir nedeni de
eşlerini kendilerine bağlamaktır.
Birlikte oturan ailelerde, erkeğin küçük kadını sevmek
için almış olmasına karşılık, büyük kadın aile içi ilişkilerde daha etkili ve saygındır. Aile reisiyle daha uzun bir yaşamı olduğundan evin düzenine o hakimdir. Erkek, aile içindeki sorunlarla kadınlar arasındaki çatışmalardan ilk eşini sorumlu tutar.
Sorunların giderilmesinde, eve eşya alınmasında, çocukların
bakımında ve daha önemlisi küçük eşin davranışlarının kontrol edilmesinde, aile düzenine alıştırılmasında onun başkan©) Bu düzenin önceden belirlenmediği şekillere de rastlanmıştır. Bir kuma konuyu şu şekilde açıkladı:
3
"O'kendisi bilir. Biz - diğer kumam, çocukları, benim çocuklarım ve kocam
- akşamları beraber yemek yer, beraber otururuz. Bazı geceler, “bana yer
yatağı yapın? der. Ben bilirim ki bizim yanımızda kalacak. Çünkü küçük kumanın karyolası vardır."
-
112
lığını ister. Bu yetki ve sorumluluklarıyla kıdemli kadın, kocanın aile içindeki vekili gibi davranır.
Araştırmamızda çokeşli erkeklerin önemli konularla ilgili kararlarında eşlerine danışmadıkları, onların görüşlerine başvurmadıkları saptanmıştır. Kadınları “sır tutmayan, lâf taşıyan,
akılları kıt" kimseler olarak niteleyen erkekler, yeni iş girişimlerinde eşlerinin görüşünü almamaktadır. Ev kiralama, borç alıp
verme ve benzeri konuları iş olup bittikten sonra, ya yalnız büyük eşe, ya da bütün aileye söylemektedirler. Aile ve akrabalık yapısı güçlü olduğu için, bu tür sorunları erkek, yö erkek akrabalarıyla tartışmaktadır.
Kumalar ayrı oturuyorlarsa, erkek son özleberaberliğini
- sürdürür. Genç kadın, erkeğin diğer eşlere gitmesine izin ver-
mez. Çünkü kocası ona, evlenirken her zaman beraber olacakları sözünü vermiştir. Bu yüzden genç kadın, erkeği kontrol altında tutar. Erkeğin eşya ve çamaşırlarının kendinde olmasını
ister. Başka bir yerde olduğunu bilirse kavga çıkarır. Bu nedenle erkek diğer eşlerine, küçük karısından habersiz gizlice
gider.
"Muhtarın küçük (son) karısı E bir gece kocasının üçüncü
eşi ile beraber olduğun fark etti. Yan taraftaki eve geçti, kapıyı hızla çalarak, "Hani beni seviyordun?... Çık dışarı...
Onu seviyordun da beni neden aldın?" diyerek küfretti. Kapıyı açtırdı. Muhtarı yanına aldı ve beraber eve döndüler."
Kumalar arasında erkeklerin son karısını sevdiği görüşü yaygındır. Bu görüşün tartışılmazlığını, örnek olay niteliğindeki bazı hikâyelerle dile getirirler; "Adamın biri Halep'e gitmiş, dönüşte hediye olarak küçük karısına allı-pullu bir top ku. maş, büyük karısına ciğer ateşi getirmiş."
Gerçekten de erkek son eşine ayrı bir ev açmışsa, Önceki yaşlı eşini önemli ölçüde terketmektedir.. Onun evine haf113
tada, onbeş günde bir gidip gelmektedir. Hele söz konusu büyük eşin oğulları büyümüşse sorumluluğu tümüyle onlara vermekte; fakir ailelerde baba ailenin geçimini de çocuklara yüklemektedir. Yaşı ilerleyen kadın kocasının geceleri yanında
kalmasına izin vermemekte, kendi isteğiyle onu küçük eşe yollamaktadır. Ancak burada aile içi bağların bütünüyle koparılmamasına özellikle dikkat edildiğini eklemek gerekir.
Kadınlar, kocanın kumaları farklı tutmasının çocuk sevgisine de yansıdığını, erkek kimle kalıyorsa onun çocuğunu
daha çok sevdiğini söylerler. Çünkü onun çocuklarının yüzünü daha çok görmekte ve onlarla daha çok karşılaşmaktadır.
Fakat hastalık durumunda, hastalanan çocuk hangi kumanın
olursa olsun, baba ona şefkat ve sevgi gösterir; çocuğun iyileşmesi için elinden geleni yapar.
Kumalar Arası İlişkiler
Erkek karılarından, kumalar arası ilişkilerin “kız kardeş
ilişkisi" biçiminde sürdürülmesini bekler; "Hepiniz kumasınız,
bacısınız, iyi geçinin" der. Bu kız kardeşlerden küçük olan bü-
yüğe "abla" der. Yaş farkı azsa ismiyle çağırır.
Son gelen kadın ayrı yerleşmişse, diğer kumalarla
görüşmeyi arzu etmez. Arasıra, kocasının ısrarıyla büyük kumaların yanına misafir olarak gider. Çünkü, koca ona aynı alilenin bir üyesi olduğunu, onlarla bütünleşmesi gerektiğini benimsetme çabası içindedir.
Ayrı da otursalar beraber de olsalar kumalar her zaman birbirlerini kıskanırlar. Bu kıskançlık, çift eşlilerde iki kadın arasında, ikiden fazla eşlilerJde son gelen kadınla ondan
bir önceki kadın arasında çok belirgindir. Erkekler,
kadınlar
arası kıskançlıkları onların doğal yapılarının bir gereği olarak
görürler. Kadınlar ise, olayın kocanın eşlerine karşı gösterdiği
114
- yanlı tutumlardan kaynaklandığı inancındadırlar: “Koca birini
tutup diğerini atmamalı, erkek ayrıcalık yapınca kumalar birbirini kıskanır, kumalar arası bütün kavgalar koca yüzünden çıkar."
Kadınlar aralarındaki çatışma ve çekişmeleri erkeklere
söylemezler. Çünkü deneyimleriyle bu durumun kumalar aleyhine sonuçlandığını öğrenmişlerdir. İlk başlarda erkek, kadı lar arası kavgaları bazen taraf tutarak, bazen haklı-haksızı ayırarak yatıştırmaya çalışır. Birlikte yaşama kurallarının arandığı
-bu dönemde, iki kumanın işbirliği yaparak üçüncüyü dövdükleri de olur. Kavgalar sonu gelmez bir biçimde sürer gider. Erkek, kumaların birbirini şikâyet etmelerine dayanmadığında
kumaların hepsini döver. Belirgin bir biçimde anlaşamayanları
da evden kovar. Kapıya konulan kumaları, baba evi kabul etmediği için, geri dönerler. Bazılarıysa günler ve aylarca evi terkederek kocanın kendilerine haber göndermesini veya alıp
eve götürmesini bekler. Erkekler dayağa kumalar arasındaki
geçimsizliği giderdiği gerekçesiyle sıkça başvururlar. Bu yüzden kadınlar günlük yaşamdaki geçımsizliklerinden erkeği ha'berdar etmez; kavga eden dargın kadınlar bile, kocaları eve
“geldiğinde barışık görünürler.
Bu çatışmalar arasında kadınlar kocayı kendilerine daha
- çok bağlama yolları ararlar: Genellikle küçük eşler, erkeğin kendilerine olan düşkünlüğünün azaldığını farkettiklerinde, falcıların kendilerine önerdiği hocalara muska yaptırırlar. Çünkü, erkeğin eski eşlerine daha sık gitmesi, hem de yeni bir kuma ge- tirmesi tehlikesi her an ortaya çıkabilir. Yaşlı kadınlar, muska
yaptırmayı kocalarını başkalarına kaptırma tehlikesi olmadığından, ailelerine zarar verdiğini, işlerinin iyi gitmediğinin ileri sürerek hoş karşılamazlar. Görüştüğümüz yaşlı bir kadın; kızının yaşı 28'e ulaştığı halde hâlâ evlenememesini, kumanın evlerine :
gizlice koyduğu büyülü eşyalara bağlamaktadır.
i
115
Bu uygulamalar nedeniyle, büyü yapılma korkusu içerisinde olan kumalar, endişe duydukları kumadan gelen yemekleri yemezler. Oradan gelen eşyalara kuşkuyla bakarlar.
Evlilik eskiyince kadınlar birbirlerine alışır, kısa süreli ayrılmalarda bile birbirlerini özlerler. Aynı evde oturanlar arasında işbölümü belirginleşir. Herkes sabahleyin kendine ayrılan
işi hiç tartışma çıkarmaksızın yapar. Kadınlar birbirlerine karşı
davranışlarında, kocanın beklediği "kız kardeş Miş içerisine girerler.
Ayrı oturan kadınların evleri birbirine yakınsa, komşu- .
luk ilişkileri içerisine girerler. Kış hazırlıkları, mevsimlik ev temizlikleri gibi ağır işlerde birbirlerine yardım ederler. Zaman
zaman bu kumaların birbirleriyle dertleştikleri, eski günleri andıkları ve kocalarından çektiklerini birbirine anlattıkları da olur.
Kıdemli kadının yetişkin çocukları, küçük kumaya "abla" diye hitap ederler. Kumaların küçük çocukları diğer kumalara da "anne" derler, Çocuklar yaş farkına göre "abla", "ağabey" diye, ya da isimleriyle birbirini çağırırlar. Her kadın kendi
çocuğunun geleceğini daha önde düşünür; ama, diğer çocukların hastalıklarında, çeşitli sorunlarında kendi annesi kadar
sorumluluk duyar. Onlar diğer çocuklar için "üvey çocuğum
terimini kullanmazlar. Büyüyen çocuklar, "Biz annelerimiz arasında farklılık gözetmeyiz" derler. Diğer kumaların yanlarına gider, orada kendi evlerindeki serbestlik içerisinde davranırlar.
Böylesi rahat ilişkiler içerisine giren kumalar, ailenin örtak çıkarlarında birlikte davranırlar. Ailenin bir üyesinin felâketi,
sevinci hepsinin olur. Kumalardan birinin çocuğunun evlenmesi, işe girmesi, hastalanması gibi durumlarda birlikte karar verir, birlikte hareket ederler. Çiftçi Z'nin eşleri, Z'nin beşinci defa
evleneceğinden korkar; "Allah onu şeytana uydurmasın" diye
dua ederler. Çünkü gittikçe artan çocuk sayısı, hem kumaların
hem de çocukların geleceğini tehlikeye düşürmektedir.
116
Çokeşli Erkeklerin ve Kumaların Ailelerine Bakışı
Gecekonduda yaşayan, köyle ilişkilerini sürdüren erkekler çokeşli hayattan hoşnutturlar. Dünyaya erkek olarak geldiklerinden, birden fazla kadınla evli olmayı kendilerine verilmiş bir hak görmekte, bu düzenin "Allah tarafından" da korunduğunu düşünmektedirler. Muhtar, öbür dünyada erkeklerin
suçlarından arındıktan sonra on tane huri kızıyla sonsuza dek
beraber yaşayacağına inanır. Yine çokeşli bir aile reisi, yaşama yeniden başlasa bir değil, dört kadınla evleneceğini, çocuk sayısı artıkça gelirinin çoğaldığını, Allah'ın bu çocuklara
daha fazla kısmet verdiğini öne sürer.
Buna karşılık şehir yaşamının tüm güçlüklerini taşıyan,
iş dolayısıyla sık sık seyahat eden, çok çeşitli gruplardan kişilerle ilişki kuran çiftçi Z, "4 kadınla evli olmaktan memnun değildir". Birden fazla eş, ona hem maddi, hem de manevi yük“tür: "Köye gidiyorum aklım şehirde kalıyor; biriyle birlikte oluyorum, diğerini merak ediyorum. Bir daha dünyaya gelsem
uzun süre tanışarak, severek tek kadınla evlenirdim."
Kadınların çokeşli evlilik hakkındaki görüşleri olaya
olumlu yaklaşan erkeklerin tam tersidir. Onlar yaşamlarını sevmezler ve "ortaklı yaşamı" yaşam boyu süren bir işkence olarak görürler. Maniler bu duruma örnektir:
"Kuma, kuma, hay kuma, <
Düşmen ola, kalkman Diya
, Belâ hep üstünde ola...
Ge okuyarak, TV yayınlarını izliyerek kendi durumunu değerlendirebilen S, "Hükümet kumaların hepsini bir yere
toplasın onları cezalandırsın" diye görüşünü açıklar. Bir başka
kadın, "Kumalık yaşamına bir çare mi arıyorsunuz? Ben koca117
mı hiç size şikâyet etmeye gelebilir miyim?" eki çaresizliğini ve arayışlarını dile getirir.
Diğer taraftan, uzun yıllar tek erkeği paylaşmış kadınlar
kumalarını kendilerinden daha şanslı görmezler, olayın boyutlarından aynı oranda etkilendiklerini ifade ederler: "Kumalık hepimize zor, sacın (*) altı da üstü de bir yanar."
(*) Sac:
118
o Ocakta odun yakılarak üstünde ekmek pişirilen kubbe biçiminde
mutfak aracı.
KAYNAKLAR
Arat, N. (1980) Kadın Sorunu. Edebiyat Fak. Yayınları, no:
2776, İstanbul.
(1982) Evlilik Akrabalık Türleri: Sosyal AntropoA.R.
Balaman,
|
İojik Yaklaşımlar. Karınca Yayınları, İzmir.
Başaran, F. (1968) "Attitudes Towards Marrying More Than
- One Wife (Polygyny)', DTCF Felsefe Araştırmala- .
rı Dergisi Vi, Ankara.
e ve Ark. (1968) "Kan Yakını Evliklerinde Diyarbakır Toplumunda Sıklığı ve Bazı Etkileri Üzerine Araştır-
ma(1)", D.Ü. Tıp Fakültesi Dergisi, 12 (3-4), Di-
-
yarbakır.
b
Chaleby, K. (1985) "Brief Communication: Women of Polygamous Marriages in an Inpatient Psychiatric Ser-
vice in Kuwait” The Jurnal of Nervous and Dise-
ase, 173 (1).
Chamie, J. (1986) 'Polygyny Among Arabs" Population Du
es; 40.
“119
Engels, F. (1976) Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni",
çev. K. Somer, Sol Yayınları, Ankara.
Erdentuğ,. A. (1966) "Çeşitli İnsan Topluluklarında Aile",
DTCF, Antropoloji, 12, Ankara.
Erdentuğ, N. (1966) "Kültür Değişmesi Dersleri: İlkelerde Sosyal Organizasyon." DTCF, Ankara.
© Eröz, M. (1991) "Türk Ailesi" Aile Yazıları 1: Temel Kavramlar
—
Yapı ve Tarihi Süreç, der. B. Dikeçligil v.d., AAK
Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Eserpek, A. (1979) "Türk Köyünde Poligam Evliliğe İlişkin Formel-Enformel Norm Çatışması" Felsefe Araştırmaları Dergisi, 11, Ankara.
Eserpek, A. (1979) Sosyal Kontrol, Sapma ve Sosyal Değişme” Eğitim Fakültesi Yayınları, 76, Ankara.
Evans-Prittchard, E.E. "Some Notes on Zande Sex Habits"
American Antropologist. (1973) 75 (1).
Donuk, A. (1991) "Çokeşli Topluluklarda ve Eski Türklerde |
Aile" Aile Yazıları 1: Temel Kavramlar Yapı ve Tarihi Süreç, der. B. Dikeçligil v.d., AAK Başkanlığı
i — Yayınları, Ankara.
Gençler, A. (1973) "Gözpınar'da Kültür Değişmeleri", DTCF,
Antropoloji, 6, Ankara.
Gençler, A. (1974) "Diyarbakır ve Çevresinde Sosyalleştiri!miş Sağlık Hizmetlerini Etkileyen Toplumsal ve
Kültürel Faktörler” (Yayınlanmamış Doktora Te-
zi). Diyarbakır Üniversitesi.
, Gotthard, J. (1964) Türkiye'de İmam Nikâhı, Prof. S. S. Ansoy Armağanı, çev. A. Mumcu, Ankara: A.Ü. Hukuk Fak. Yay., Ankara.
120
i
İ
Grossbard, A. (1976) 'An Economic Analysis of Polygyny:
The Case of Maiduri" Curent alalim 17
(4.
Gökçe, B. (1993) 'Gecekondularda Aileler Arası Geleneksel
Dayanışmanın Çağdaş Organizasyonlara Dönü-
şümü (AAK Yayında).
Güvenç, B. (1974) İnsan ve Kültür, Remzi, İstanbul.
Güvenç, B. (1993) 'Geleneklerden kalıntılar: Başlık, Berdel,
Kız kaçırma, Kuma ve Amca Kızı Evliliği", Kadın
Araştırmaları Dergisi 1, İstanbul.
i
Mair, L. (1972) An Introduction to Social Anthropology. Clarendon Press Oxfort.
© Millett, K. (1973) Cinsel Politika çev. S. Selvi, Payel Yayınevi,
İstanbul.
Naiman, J. (1988) Marksizm ve Feminizm: İki Ayrı Kuram,
çev. S. Özkal Amaç Yayınevi, İstanbul.
Ortaylı, 1. (1984) "Osmanlı Toplumunda Aile", Türkiye'de Ailenin Değişimi Toplum Bilimsel İncelemeler, der.
Türköz Erder, Sosyal Bilimler Derneği Yayınları,
Ankara.
Ozankaya, Ö. (1984) "Laiklik Öncesi Döneminde Şemseddin
Sami'nin Ail& Düzenine İlişkin Görüşleri", Türkiye'de Ailenin Değişimi: Toplum Bilimsel İncelemeler, DER. Türköz Erder, Sosyal Bilimler Derne- ği Yayınları, Ankara.
Özkaynak, V. (1988) Diyarbakır İl Merkezinde Sosyo - Ekonomik Yönden Farklı İki Yerleşim Yerinde 49 Yaş Alti Ailelerde Akraba Evliliklerinin Araştırılması (Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi) Dicle Üniversitesi,
Diyarbakır.
121
Özdemir, R. (1991) (a) "Tokat'ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı (1771-1810), Aile Yazıları 1: Temel Kavramlar
- Yapı ve Tarihi Süreç, der. B. Dikeçligil v.d., AAK
Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Özdemir, R. (1991)(b) “Kırşehir'de Ailenin Sosyo-Ekonomik
Yapısı (1880-1906)", Aile Yazıları 1: Temel Kavramlar Yapı ve Tarihi Süreç, der. B. Dikeçligil
. V.d., AAK Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Özdemir, R. (1991)(c) “Harput ve Çemişgezek'te Askeri Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı (1890-1919)" Aile Yazıları 1: Temel Kavramlar Yapı ve Tarihi Süreç,
der. B. Dikeçligil v.d., AAK Başkanlığı Yayınları,
Ankara.
Özer, A. (1990) Güneydoğu Anadolu ve GAP Gerçeği, Damar
. Yayınları, I, Ankara.
Sayın, Ö. (1990) Aile Sosyolojisi: Ailenin Toplumdaki Yeri,
Ege Üniv. Edebiyet Fakültesi Yayınları, 57, İzmir.
Spor, Y; Elmacı, N. (1992) Çokeşli Evlilerde (ilk ve son eşlerde) Psişik Farklılıklar, 11. Ulusal Halk Sağlığı
Kongresi. Hacettepe Üniversitesi, Bildiri Özetleri,
30 Nisan 1992.
Şahinkaya, R. (1991) "Orta Anadolu Köylerinde Aile Strüktürü"
Aile Yazıları 1: Temel Kavramlar Yapı ve Tarihi
Süreç, der. B. Dikeçligil v.d., AAK Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Tan, E.M. (1979) Kadın: Ekonomik Yaşamı ve Eğitimi, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.
Timur, $. (1972) Türkiye'de Aile Yapısı, Hacettepe Üniversitesi Yayını, Ankara.
Türkiye İstatistik Yıllığı 1990, T.C. Başbakanlık
Devlet İstatistik Enstitüsü, Ankara.
122
,
Welis, C. (1971) Sosyal Antropoloji Açısından İnsan ve Dünyası çev. Erzen Onur, Remzi Ktabevi, İstanbul.
Yalçın-Heckmann,
L. "Aşiretli Kadın: Göçer ve Yeni Göçen
Toplumlarda Yeniden Üretim ve Cinsiyet Rolleri”, der. Şirin Tekeli, Kadın Bakış Açısından
1980'ler Türkiyesi'nde Kadın, İletişim Yayınları,
İstanbul.
123
ap ii
e
Xer
ii»
bi Ü
BASIN VE KADIN
Zeynep ALEMDAR*
adın konusu da, kadın işgücü de medyada genellikle sömürüye konu olmuştur. Sermaye sahiplerinin ve reklam— cıların bunda çok büyük rolü olmakla beraber kadının ikinci sınıf insan olduğunun hem kadınlar, hem de erkekler tarafından
benimsenmiş olması da böyle bir sömürüye temel teşkil etmektedir. Soğuk savaşın sona ermesinden sonra tek başına
dünya liderliğine oturmuş olan Amerika Birleşik Devletleri'nde
yaşananlar bu konuya çok etkileyici örnek taşımaktadır. Aslında orada olanlar diğer ülkelerde halen yaşananlara yakın paralellik taşıyan, farklı olmayan olaylardır. Feminist hareketin
de başladığı yer olan Amerika Birleşik Devletleri'nde, kadın ve
medya ilişkilerini göz önüne sermenin bu bakımdan anlamlı
olacağını düşünerek konuya bu şekilde yaklaşmaya karar ver-
dik.
*
Gazeteci, yazar.
125
Amerika Birleşik Devletleri'nde kadın özgürlüğü hareketinin ortaya çıkmasının ardından 1960'lı ve 1970'li yıllarla kitle
iletişim araçları kadar eleştiriye uğrayan belki hiçbir kurum ol- .
mamıştır. Feminist hareketin önderlerinin medyanın gerek siyasi, gerek ekonomik, gerekse de sosyal gücünü farketmeleri
uzun sürmemiştir. Bu nedenle de, onların hem kadın konusunun medyada işleniş biçiminden hem de kadın işgücünün
medyada kullanılış biçiminden duydukları huzursuzluklarını dile getirmeleri fazla uzun sürmedi. Çünkü kadınları erkeklere
karşı ikinci sınıf tutan geleneksel yapıdan kurtarmak için, medyadan yararlanmanın esas olması gerektiğini anlamışlardı.
Zaten başlangıcından itibaren feminist hareket medya
içinden çıkmıştı. Bu akımın önde gelen iki teorisyeni Betty Friedan ve Gloria Steinem'in yoğun gazetecilik deneyleri vardı.
“Betty Friedan'ın feminist akıma ön ayak olan kitabı'7The Feminine Mystigue* 1963 yılında orta sınıf aile kadınına yıllardır
medyanın kendilerini uyutmuş olduğu mesajıyla ortaya çıktı.
Kendisi de kadın dergilerine yazılar yazan Friedan, reklamcıların ve medya editörlerinin kadınları sadece tüketici ve ev kadını nitelikleriyle görüp ekonomik açidan sömürmeyi yeğlediklerini söylüyordu. New York'ta gazetecilik yapmakta olan Stei-nem de kadınların medya tarafından sadece seks sembolleri
ve erkeklerin hizmetçileri olarak görüldüğünü ifade ediyordu.
Böyle taraflı bir medyadan kendilerine fazla yarar gelmeyeceğini anlayan feministler, kurumsallaşmış medyaya tepki olarak kısa sürede 1.300 yayın çıkardılar.
Feminist hareket kurumsallaşmış medyada çalişan az
sayıdaki kadına da kendilerine gelmeleri ve sömürüldüklerini
anlamaları için bir yol açtı. Sonuçta onlar da kendi iş iş hakları ve erkeklerle eşit şartlarda çalışma koşulları elde edebilmek
için mücadeleye giriştiler. O dönemde, kadınların sadece gazetelerin sosyete sayfalarında haber yazmalarına veya ev ka126
|
dınına hitap edecek sayfalar hazırlamalarına izin veriliyordu.
Politika, ekonomi gibi konular ancak erkek muhabirlerin yapabileceği ciddi işlerdi. Yani evde olduğu gibi gazete bürosunda da kadınlar sadece ev ve çocuk konularıyla sınırlandırılmışlardı.
Friedan'ın başkanlığında, 1966 yılında 'Kadınlar İçin
Ulusal Örgüt'kurulduğunda, kuruluşun ilk hedefi gazetelerdeki kadını cinsel meta olarak kullanan reklamlara karşı savaş
açmak olmuştu. Tabii ki, bu örgütün kuruluşuna medyanın neredeyse tamamen ilgisiz kaldığını söylemek herhalde kimseyi
şaşırtmayacaktır. Örneğin, Washington Post gazetesinde bu
konuyla ilgili hiçbir habere yer verilmezken, New York Times'ta Şükran Günü'nde pişirilebilecek yemeklerin tarifinin altında kısaca geçiştirilmiştir. '
Amerikan medyası başlangıçta feminist hareketi ciddiye almamanın ötesinde, onu yaralamak için de çeşitli yöntemlere başvurmuştu. Feministleri tamamen hayal ürünü bir olayla özdeşleştirerek 'sütyenlerini yakan kadınlar olarak tanıtmak onların işiydi. Gerçekte böyle bir olay geçmemiş, ama
.medya sayesinde feministlerin adları “sütyen yakanlar'a çıkmıştı. Basın - yayın organlarının yarattığı bu mit sayesinde
başlangıçta orta sınıfa mensup kadınlar feminist harekete karşı mesafeli durma gereksinimi duymuşlardı. Feminist hareketi
izlemeye niyeti olmayıp bu işi kerhen yapanlara örnek olarak,
Newsday gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürü bir kadın muhabiri habere yollarken yetkililerden bu işin ne saçma sapan
olduğuna dair aldığı bir uyarıyla, ona "Geri gel" diyordu. Bu di-
reniş 1970'lerin ortasına kadar sürdü. Ancak daha sonra reklam sektörü feminist hareketten de yararlanabilmenin olasılı
olduğunu anladı. Artık reklamlara poz veren kadınlar özgürlüğün tadına varmış. bekâr, her nasılsa zengin ve hepsi de güzel kadınlardı. Bu işte kısa zamanda abartıya düşen basın, bu
127
.
sefer de feminizm tellâllığını yanlış mesajlarla yapmaya başlamıştı. Örneğin, General Electric şirketine atanan bir kadın genel müdür yardımcısından yola çıkarak, "artık kadınlar meslek-
lerinin zirvesine hızla tırmanıyorlar" diye özel sayı bile basabiliyorlardı. Ancak bu eğilim de fazla sürmedi ve 1980'lerde basın bu kez de feminizmin kadınları nasıl yıprattığına dair yeni
bir söylem geliştirdi. Bu konuya geçmeden önce tarih boyunca Amerika Birleşik Devletleri'nde kadının basındaki rolüne kısaca bakmaya çalışalım.
Amerika Birleşik Devletleri'nde ilk kadın muhabir kullanan gazete 1844 yılında New York Tribune olmuştu. Fakat
Margaret Fuller isimli, Amerika'nın bu ilk kadın muhabiri gazete bürosunda değil evinde çalışarak yazılarını hazırlamıştı. Yine aynı gazetenin 1850 yılında bir kadın muhabiri olan Jane
Swisshelm, Senato'daki basın locasında kadınların da oturabilmesi için mücadele vermiş ve bu hakkı kazanmıştı. 1879 yılında Kongre'nin basın locasında kayıtlı 20 kadın muhabir vardı. Ancak daha sonra bir değişiklik yapılmış ve basın locasında sadece gazetelerin önde gelen temsilcileri oturabilir denilerek kadınlar yine dışlanmıştı.
1880 yılında A.B.D.'de yapılan bir sayıma göre 12.308
basın çalışanından sadece 288'i kadındı. 1900 yılında bu sayı.
30.098'de 2.193'e çıkmıştı.
Ama kadınlar yine basın sektöründe ikincil planda kalmaya devam ediyorlardı. Yazı işleri müdürleri kadınları hizmetçi veya garson
pozunda sosyete partilerine sokarak
haber
toplatmayı her bakımdan daha elverişli buluyorlardı.
Di
Bu arada kadınlar kendilerinin kabul edilmediği, sadece erkeklere mahsus basın kulüplerine alternatif olarak, 1882
yılından itibaren kendi derneklerini kurmaya başladılar. Erkekler kendi örgütlerinden kadınları dışlamayı 1960'lı li kadar
sürdürdüler.
128
Önsekizinci Yüzyıl ın sonunda Amerikalı kadınların seçme ve seçilme haklarını kazanmak için başlattıkları mücadele
onlara kendi yayın organlarını çıkarma fırsatını da getirdi. Bu
gelişme, ayrıca bazı şehir gazetelerinin de bu kampanyayı izelemeleri için kadın muhabirler çalıştırmalarına ön ayak oldu.
Yirminci Yüzyıl'ın başında A.B.D'de ilk gazetecilik okulları açılmaya başladığı zaman kadınlar bu okullarda eğitim
görmeleri yolunda fazla destek görmediler. Ne de olsa gazetecilik erkeklerin işiydi. Hatta, okullarda kurulan öğrenci derneklerine de kadınlar kabul edilmiyordu. Fakat 1. Dünya Savaşı bu tablonun değişmesine neden oldu. Erkekler askere gitmek zorunda kalınca kadınlara basın sektöründe iş sahaları
açılmaya başladı. Columbia Üniversitesi'nde gazetecilik bölümünden 1918'de 11 kadın mezun olurken erkek mezunların
sayısı sadece 8'di. Aslında Columbia Üniversitesi kadınlara:
gazetecilik eğitiminde, bu işin erkeklere özgü olduğu iddiasıyla sıkı bir kota uygulamayı 1960'lı yıllara kadar sürdürdü.
Kadınların basın sektöründe sayısı giderek artmış,
1920'de 7.105 iken, 1930'da iki katına çıkmıştı. Ancak Amerikan'ekonomisinin dar boğaza girdiği 1930'lu yıllarda bu sayı
tekrar geriledi. Reklam gelirlerinin düşmesi üzerine gazetelerin işten ilk çıkardığı kişiler kadınlar oldu. Hatta bunu fark
eden 'First Lady'Eleanor Roosewelt 1933'den 1945 yılına kadar yaptığı basın toplantılarına sadece kadın gazetecilerin girmesine izin vermişti. Fakat çok az sayıda da olsa politik mu-
— habir sıfatını elde etmiş kadın muhabirler Bayan Roosewelt'i
izlemeyi küçümsemiş, bu toplantılara katılmayı kabul etmemişlerdi. Bir başka deyişle kariyerlerinde yükselmeyi başaran
az sayıdaki kadın hemcinslerine destek vermek yerine erkek
meslektaşlarıyla özdeşleşmeyi tercih etmişlerdir.
İkinci Dünya Savaşı birkez daha kadınlara basın sektöründe yeni iş olanakları açtı. 1943 yılında basın emekçilerinin
129
|
yüzde 50'sini kadınlar oluşturuyordu. Kongre'yi izlemeye kayıtlı kadın gazetecilerin sayısı 100'e yükselmişti. Bu sayı sadece altı yıl önce 30 ile sınırlıydı. 127 kadınsa savaş muhabiri olarak yola çıkmayı gazetelerine kabul ettirmişlerdi. Fakat cephede gerek generallerden gerekse erkek meslektaşlarından gördükleri küçümseyici tavırları göğüslemeleri kolay olmamıştı.
Zaten savaşın bitmesi ve erkeklerin cepheden dönmesiyle yine pek çok kadın muhabir kendisini kapının önünde buldu.
Çok yetenekli diye bilinenlerse kadın sayfalarına itildi. Bu arada kadın dergileri de yine beyin yıkamakla meşguldü. Örneğin, Mademoiselle dergisi kadınlara gazeteciliğin erkek mesleği olduğunu, sözde bir araştırmanın sonuçlarını yayınlayarak öğütlüyordu. Bu araştırmaya göre kadınlar gazetelerin kadın sayfaları dışında çalışabilmek için fazla duygusallardı ve o
tür stresli işleri kaldıramayacak kadar da sinirleri zayıftı.
Ancak, kendi dâvâları olacak bir konuya kadınlar da
ihanet etmekten geri kalmıyorlardı. Örneğin, bir gazetecilik
okulunda konferansa giden Detroit News gazetesinin eski muhabiri Betty Angelo okulun kız öğrencilerine gazetelerin koca
bulmak için verimli sahalar olduğunu, kendisinin de evlendik-.
ten sonra istifa edip evinin kadını olduğunu anlatıyordu. Bir
başka konferansçı kocasını ve üç çocuğunu kariyerinin önünde tuttuğunu, evden yazdığı yemek tariflerini gazeteci kocasının gazetede basmayı sağladığını söylüyordu.
United Press International'in dünyaca ünlü Beyaz Saray muhabiri Helen Thomas bir anısını anlatırken, Kadınlara Yyıllarca Washington'da siyaseti izlememeleri için türlü engeller getirildiğini, Ulusal Basın Klübü'ne kadınlar kabul edilmediği
- için burada verilen davetlere katılan önemli siyasi liderleri tanıma, onlara soru sorma haklarından mahrum edildiklerini söylüyordu. Kadınların bu uygulamayı şiddetle protestosu Moskova'da bile yankılanınca 1959 yılında Washington'u. ziyaret
130
eden Sovyet Başkanı Nikita Khrushchev, "Kadın muhabirler
gelmezse ben de konuşmam" diyerek onların ulusal basın kulübüne girişlerine ön ayak olmuştu.
Bu arada basında biraz yükselen kadınlar, erkek meslektaşları tarafından, haber kaynaklarına cinsiyetlerini kullanarak ulaşıp haber çıkardıkları iddialarıyla suçlanıyorlardı.
Sonuçta 1960'lı yıllarda feminist hareketin filizlenmesi
basın sektörünü hiç de memnun etmemişti. Betty Friedan'in
bu hareketin İncil'i haline dönüşen “The Feminine Mystigue'
kitabı basın tarafından yok sayılmış, kitap sayfalarında bile
sansür edilmişti. 1972 yılında da Gloria Steinem kadınlara karşı yaşamın her sektöründe ve özellikle, medyada yapılan ayrımcılıkları gözler önüne sermek için Ms dergisini çıkardı. Aslında bu derginin çıkmasından önce basın sektöründeki kadınlar artık uğradıkları haksızlıkları çözmek içın yasal yollara baş
vurmaya başlamışlardı. İzleyen yıllarda da yüzlerce kadın
New York Times'de olsun, Washington Post'da olsun, Associ-
ated Press'de olsun bu nedenle mahkemelere başvurmuştu.
Bu başvuruların en önemli nedeni aynı işi yapan erkelerle kadınlara ödenen maaş arasındaki büyük farktı. Bu girişimler kadınlara karşı diğer sınırlamaların da yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden oldu. Gazetecilik okulları kadınlara uyguladıkla- rı kotaları kaldırdılar. Sadece erkek muhabir işe alan Wal// Sireet Journal bu politikasından vazgeçtiğini 1968 yılında açıklamak zorunda kaldı.
Amerikan basın yayın organları 1980'lerde tekrar eskiye dönüş yaparak feminizmin kadınlara nelere mal olduğunu
işlemeye başladılar. 'Erkek kıtlığı", “biyolojik saat', 'post — feminizm' gibi deyimler de o zaman ortaya atıldı. Her fırsatta Özgürlüğün faturasının kadınlara çok ağır geldiği ve bunu şimdi
mutsuz yaşantılarıyla ödedikleri anlatıldı. Newsweek, 1986 yılında konuyla ilgili yayınladığı bir yazıda Oscar Wilde'in bir sö131
zünden alıntı yaparak, "Tanrı bizi cezalandırmak istediğinde
dualarımızı kabul eder" diyordu. İşledikleri tez hep aynıydı. Erkelerle eşitlik uğruna kadınlar koca bulamaz olmuş, annelik
şanslarıni yitirmişler, anne olurlarsa kötü anne olmuşlardı. “Bunu ne kadar çok yinelersek, o kadar çok kişiye kabul ettiririz".
inancıyla da her fırsatta bu yönde yazı, program yayınları başlatıldı. Basın, yanıltıcı istatistiklerle haberlerini destekleyerek,
kadınların çocuklarını yuvaya bırakmaktan endişe duyduklarını ve çocuklarını büyütmek için işlerinden ayrılmayı tercih ettiklerini yaydı. Fortune dergisi 1986 yılında bir kapak fotoğrafında IBM firmasındaki görevinden ayrılmış bir kadının mutfakta iki yaşındaki kızıyla fotoğrafını basıp sözde "evdeki mutluluktan" bahsediyordu. Yaptıkları anketler aslında istedikleri sonuçları vermiyordu, ama onları hasıraltı etmeyi tercih ediyorlardı. Newsweek bir haberinde yatakta yalnız başına küçük
oyuncak bir ayıya sarılmış kadının fotoğrafını kullanıyor ve gecelerin kadınlar için kabusa dönüştüğünü yazıyordu. İşte özgürlüğün ağır faturası: Mutsuz, bekâr kadınlar. Bu bıkıp usanmadan işledikleri bir konu haline gelmişti. Ayrıca kadınların
bu sözde mutsuzluğunu körüklemekten geri kalmıyorlardı. Yi-
ne Newsweek bekâr kadınların bir terörist tarafından öldürülme şanslarının evlenme olasılığından daha yüksek olduğunu
yazarken sanki kadınlarla alay ediyordu. Aynı dönemde, medya erkekler için bekârlığın erdemlerini sayarak bitiremiyordu.
- Bu eğilimde basındaki erkek egemenliğinin hiç kuşkusuz payı vardı. Çeşitli araştırmalar da bunu kanıtlamaktadır.
1988 yılında yapılan bir araştırma, ülkede 1.600 gazetede çalışan 55.000 gazeteciden yüzde 35'inin kadın olduğunu
gösteriyordu. Ancak ilginç olan genç grup kadın muhabirlerin
aynı yaş grubundaki erkek meslektaşlarıyla kıyaslandığında
onlardan daha iyi eğitim almış olduklarını ortaya çıkarıyordu.
Kadınların yüzde 44'ü evli iken, erkeklerin yüzde 62'si evliydi.
132
1989 yılında Gannett'in katkılarıyla yapılan bir başka
araştırmanın sonuçları da ilginçti:
e Basın sektöründe halen neyin haber olduğuna karar veren yine de erkeklerdi. Üst düzey yönetici pozisyonlarda bulunan kadın sayısı sadece yüzde 6 ile sınırlıydı.
e Kadınların maaşı yine erkek meslektaşlarına oranla düşüktü. Erkeklerin kazandığı her bir dolara karşılık kadın-
lar 64 cent kazanıyordu.
* 1990 yılında yapılan bir başka araştırma gazetelerin ha- ber kaynağı olarak da kadınlara fazla itibar etmediklerini gösteriyordu. New York Times'in haberleri incelendiğinde kadınların haber kaynağı olarak sadece yüzde 6 oranında kullanıldığı
ortaya çıkmıştı. Aslında, Amerikan basın yayın organları halen ği
“; kadınlara nasıl hitap edeceklerine dahi karar verebilmiş değiller. Erkelere medeni durumlarının anlaşılmasına olanak vermeyen Mr. yani Bay diye hitap ederken kadınlara Miss veya Mrs.
diye hitap etmekte ısrarlıydılar. Feministlerin Mr.'in kadınlara
uygulanış biçimi olarak Ms. kullanılması konusundaki ısrarı
üzerine bazı basın yayın organları bunu benimsediler. Ancak
halen bu uygulama gazetelerin ancak yarısında kabul edilmiş
durumda.
|
Feminist hareket, bazı konularda yine de medyada:kadınların pozisyonuyla ilgili iyileştirici adımlar atılmasını sağlamiş olmasına rağmen genel fikirleri değiştirmekte fazla yol ala-
madı. Bunda da reklam gelirlerini kaybetme korkusu önemli
rol oynadı. Örneğin, Gloria Steinem Ms. dergisinde Sovyet kadınlarıyla ilgili bir yazı bastıklarında, bunun kozmetik ürün reklamcılarından ilânları geri çekmeye gidecek kadar büyük tep“ki aldığını, çünkü fotoğrafları kullanılan Sovyet kadınlarının
makyajsız olduklarını anlatıyor.
133
Aslında Amerikan basınında yaşananlar sadece bu ülkeye özgü bir deneyim değildir. Kadınların ikinci sınıf vatandaş sayılması ve sonuçta basın da dahil olmak üzere hemen
her iş kolunda horlanmaları evrensel bir gerçektir. Türkiye
için de bu durum farklı değildir.
134
ULUSLARARASI DÜZEYDE KADIN SORUNU
VE TÜRKİYE
» Gül AYKOR*
bundan iki yüzyıl önce Fransız Devrimi ile birlikKn
te başlattıkları erkelerle eşit olma mücadelesi ancak bu
e
yüzyılda gerçek kimliğini bulmuştur. Bu yüzyılın da özellikl
var
içinde
toplum
aki
son çeyreğinde kadınla erkek arasınd
olan yasal ve uygulamalardan kaynaklanan, kadının sosyo—
ekonomik konumuna ilişkin eşitsizliğinin giderilmesi için çabalar ve eylemler yoğunluk kazanmış bulunmaktadır.
Konumuz, uluslararası düzeyde kadın sorununu, dünya ülkeleri tarafından kadın erkek eşitsizliğini ortadan kaldırek
mak üzere başlattıkları çalışmalar açısından değerlendirm
en
ikisind
üçte
inin
olduğu için, burada özellikle dünya ülkeler
dan
fazlasının üye olduğu Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafın
Ae
*
li
A
Devlet Planlama
Başbakanlık Kadının Statüsü Sorunları Genel Müdürü,
ığın Ortadan
Teşkilatı Planlama Uzmanı ve BM Kadınlara Karşı Ayrımcıl
üyesi
bağımsız
)
(CEDAW
i
Komites
ması
Kaldırıl
|
135
yapılan faaliyetler ve bu faaliyetlere uygun olarak alınan kararlar üzerinde durulacaktır. Ancak, uluslararası platformda ka, dınların durumunu ve konumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyeetler yalnızca Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından yapılmamakta olup, diğer uluslararası kuruluşların, örneğin, Avrupa
Konsey'inin, OECD'nin (Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkın-
ma Teşkilatı) AGİK'nın (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı) ve /LO'nun (Uluslararası Çalışma Teşkilatı) aldığı kararlarda da son yıllarda kadın konusunun değişik platformlarda çalışmasına olanaklar verdiğini anımsamakta yarar vardır.
Il. Dünya Savaşı'nın getirmiş olduğu ekonomik ve sosyal değişimler sonucunda 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler teşkilatı içinde 1947 yılında Kadının Statüsü Komisyonu
. Oluşturulmuştur. Bu komisyon, dünya ülkeleri kadınlarının so-
Tunlarına evrensel çözümler getirmek üzere, üye ülkelelerde
kadınların statüsü ve sorunlarını tespit etmek üzere çalışmalar
başlatmıştır. 1970'li yılların başında kadınlara karşı ayırımcılığın tüm üye ülkelerde çeşitli görünümlerde ve boyutlarda sürdürüldüğü tespit edilerek 1972 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 3010 sayılı kararıyla 1975 yılını Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kabul etmiştir. Bu yılda, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitliğin artırılması, kadınların kalkınma çabalarının tümü içinde yer alması ve kadınların dünya barışının güçlendirilmesine katkıları yönünde yoğun faaliyetlerin yapılması amaç-
lanmıştır.
i
1975 yılında Meksika'da yapılan Birinci Dünya Kadınlar
Konferansı'nda "Kadının Eşitlik, Kalkınma ve Barışa Katkıları
1975 Meksika Deklerasyonları" ile "Uluslararası Kadın Yılının
Hedeflerinin Gerçekleştirilmesi İçin Dünya Eylem Planı" prensip Kararları olarak kabul edilmiştir. Bu konferansta ayrıca,
- 1976-1985 yılları arasındaki on yılın "Eşitlik, Kalkınma ve Barış
için Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" olarak kutlanacağı .
136
ilan edilmiş ve 1975 yılında Meksika Konferansı'nda kaydedilen gelişmelerin gözden geçirilebileceği bir dünya konferansı
* - yapılması da kararlaştırılmıştır.
1980 yılında, Kopenhag'da İkinci Dünya Kadınlar Konferansı toplanarak Kadınlar On Yılı'nın üç temel hedefi olan Eşitlik, Kalkınma ve Barış'ı incelemiştir. Bu konferansta eşitlik sadece hukuki eşitlik bağlamında veya meşru sayılan ayrımcılığın önlenmesi bağlamında değil, kadınların kalkınma sürecine
hem fiilen, hem de kalkınmanın nimetlerinden yararlanan olarak katılmaları için hak, sorumluluk ve fırsatlarda eşitlik şeklinde yorumlanmıştır. Bu doğrultuda, eşitliğin hem amaç, hem
de araç olduğu vurgulanarak kişilerin haklarını kullanmak, bilgi ve becerilerini geliştirmek için yasalar önünde ve fırsatlar
karşısında eşit olduğu kabul edilmiştir. Böylece, kişilerin hem
ulusal, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmaya güçleri ölçüsünde katılmaları, hem de bunların sonuçlarından yararlanmaları amaçlanmıştır. Geniş kapsamlı bir süreç olarak düşünülen kalkınma, bu sürece özellikle kadınlar olmak üzere
tüm nüfusun etkin katılımını teminat altına alan belli birtakım
ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşma gayreti olarak karakterize edilmiştir. Barış ise, sadece ulusal ve uluslararası savaş,
saldırganlık ve düşmanlığın olmaması anlamına gelmeyip, aynı zamanda ekonomik ve sosyal adalet, eşitlik, tüm insan hak
ve özgürlüklerinin kullanımı ve bunlardan faydalanılması ola-
- rak düşünülmüştür.
1985 tarihinde Nairobi'de toplanan Üçüncü Dünya Kanda "Eşitlik, Kalkınma ve Barış İçin BirleşKonferansı'
— dınlar
miş Milletler Kadınlar On Yılı" nın başarıları gözden geçirilerek
değerlendirilmesi yapılmşıtır. Çalışmalar sonucunnda alınan
temel stratejik kararlar ve bunlarla ilgili önlemlerde, göz önünde bulundurulan husus, 1986-2000 yılları arasındaki dönemin,
Kadınlar On Yılı (1976-1985) içinde elde edilen tecrübelere day
137
yalı olarak daha etkin bir biçimde değerlendirilmesi olmuştur.
Tüm temel stratejik kararlar ve önlemlerde Kadınlar On Yılı'nda gerçekleştirilemeyen, gerçekleştirilmesi zamana bağlı ve
gerçekleştirilmesi türlü nedenlerle engellenen konular üzerinde durularak On Yılın hedefleri olan Eşitlik, Kalkınma ve Barış
ile bunların alt başlıkları olan İstihdam, Sağlık ve Eğitim konuları yeniden ele alınmıştır. Nairobi Konferansı sonucunda 'İleriye Dönük Temel Stratejiler” saptanmış ve bu stratejilere dayalı kararları uygulamayı, konferansa katılan 157 ülke, çok sayıda uluslararası organizasyon ve ulusal hükümet dışı kuruluşlar onaylamıştır. Böylece bu dünya konferansına katılan ülkeler bu kararları ülkelerinde uygulamayı taahhüt etmiş duruma
girmişlerdir.
Dünya kadınlar konferansları sürdürülürken, Aralık
1979'da BM Kadının Statü Komisyonu kadın-erkek eşitliğini
sağlamak üzere uluslararası bir sözleşmenin hazırlıklarını yapmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1 Mart 1980'de üye ülkelerin imzasına açılarak 3 Eylül 1981 tarihinde, Kadınlara Kar“şı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni yürürlüğe
sokmuştur. 1985 yılı Nairobi “İleriye Dönük Stratejileri? de tüm
dünya ülkelerini bu uluslararası sözleşmeyi imzalayarak taraf
olmaya teşvik etmiştir.
Üçüncü Dünya Kadınlar Konferansı'nın sonuçlarının değerlendirileceği Dördüncü Dünya Kadınlar Konferansı Eylül
1995'de Pekin'de "Eşitlik, Kalkınma ve Barış İçin Eylem" başlığı altında toplanacaktır. Bu konferansta ayrıca Birleşmiş Milletler'in 5 ayrı uluslararası sözleşmesinin 5 ayrı uzman komitesi .
de bu sözleşmelere üye olan ülkelerdeki kadınlara karşı uygulanan eşitsizlikleri ve bu doğrultuda eşitsizlikleri gidermeye yönelik gelişmeleri aktaracaklardır.
Yukarıda sözünü etmekte olduğum Birleşmiş Milletler'in 5 uzman Komitesinden biri de, Kadınlara Karşı Ayırımcı138
lığın Ortadan Kaldırılması Komitesi'dir (CEDAW, bundan böyle Komite diye anılacaktır). Bu Komite, Kadınlara Karşı Her
Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin 17. Maddesi
uyarınca 23 bağımsız uzman /üyeden oluşmakta olup, sözleşmeye taraf olan ülke hükümetlerinin kadın konusunda yaptığı
uygulamaları izlemek ve denetlemekle görevlidir. Bu nedenle,
Komite'nin çalışmalarını burada aktarmak uluslararası düzevde kadın konusunu incelemek açısındaan yararlı olacaktır.
Kadınların insan haklarını savunan tek yasal döküman
olan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi SözJeşmesi'nin (bundan böyle Sözleşme diye anılacaktır) Birinci
Maddesi, "kadınlara karşı ayırım" deyimini "kadınların medeni
durumlarına bakılmaksızın ve kadın-erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınması, kullanılması ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak
bir ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama" şeklinyapılan e
de tanımlamaktadır. Böylece Sözleşme; 1) eşitliğe aykırı olan
tüm yasaları ortadan kaldırmak, 2) eşitliği yaptırımcı uygulamalarla sağlamak ve 3) cinslerin birbirlerine üstünlüğü ve seviye düşüklüğü üzerine kurulmuş tüm. gelenek, görenek ve
âdetlerin ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır. Bu doğrultuda ülkelerin, eğitim, sağlık ve aile planlaması, istihdam ve çalışma koşulları, sosyal güvenlik, hukuk, aile hukuku ve kırsal
alanda var olan 'de Jure' (yasal) ve de Facto (uygulamada)
yasaların ve güncel uygulamaları kaldırması öngörülmektedir.
Sözleşme'nin 17. Maddesi, "İşbu Sözleşmenin uygulanmasındaki gelişmeleri gözden geçirmek amacıyla Sözleşme'nin kapsadığı konularda yüksek itibar ve ehliyeti sahip 23 uzmandan oluşan, Kadınlara Karşı Ayırımın Ortadan Kaldırılması
Komitesi" kurulmasını ve Komite'nin kurulmasında 'uzmanla«
130:
rın taraf devletlerce kendi vatandaşları arasından seçilerek ve
kendi şahısları namına hareket etmelerinin, seçimlerde denge-.
li coğrafik dağılım ve belli başlı hukuki sistemlerle birlikte farklı uygarlıkların temsilinin gözönünde bulundurulmasını" emretmektedir.
İşte bu Komite, yukarıda sözünü ettiğim, Sözleşme'nin
ana amacı olan kadın erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmak
üzere üye devletlerin yapmakta oldukları yasal ve uygulamadaki olumlu veya olumsuz işlevlerini izlemek ve denetlemekle
görevli kılınmıştır. Komite bu görevini sürdürürken ayrıca, Sözleşme'nin maddelerini dünyadaki ekonomik, sosyal, kültürel
ve siyasal gelişmelere bağlı olarak yeniden gözden geçirmek
ve ülkelerin bu maddelerin uygulanmasında dikkate almaları
gereken hususları tespit etmek üzere tavsiye kararları oluşturmaktadır. Bu tavsiye kararları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu
tarafından onaylandıktan sonra tüm üye ülkelerin bu kararlar
doğrultusunda uygulama yapmaları beklenmektedir.
Komite, bugüne kadar çok sayıda genel tavsiye kararı
onaylamıştır. Bu tavsiye kararları iki çeşittir; birincisi, ülkelerin
raporlarında ve rapor sunuşlarında dikkat etmeleri gereken
hususlara ve ikincisiyse, doğrudan doğruya Komite'nin kurumsallığına ve kaynaklarına ilişkin problemlere ilişkindir. Birincisiyle ilgili olarak burada, Komite'nin ülkelerin Sözleşme'nin
içeriğine uygun olarak hareket etmelerini gerektiren ve raporlarında dikkat etmelerine ilişkin onayladığı genel Ma kararlarının bazılarından söz etmek istiyorum.
Bu genel tavsiye kararlarından aşağıdakiler özellikle Komite tarafından üye devletlere yaptıkları uygulamalar açısından sorguladıkları kararlardır:
1 Zamanlama, format ve ulusal raporların içeriği,
2 Cinsiyete dayalı değer yargılarının ve davranışların or140
.
li
tadan kaldırılabilmesi için eğitim ve kamu enformasyon prog-
ramlarını kabulü,
i
3 Kadınların durumunu geliştirmek ve iyileştirmek üze. re geçici özel m
kullanılması (olumlu ayırımcılık uygulaması)
4 Sözleşme'yi uygulayacak ve Sözleşme ile Komite'nin
çalışmalarını topluma yayacak ulusal mekanizmanın (kadın
konusuyla sorumlu bir üst kuruluş) kurulması veya kuvwvetlendirilmesi,
5 Cinsiyete dayalı her türlü şiddetin kadınların haklarını
ve özgürlüklerini erkeklerle eşit koşullar altında kullanmalarını
engelleyen bir ayırımcılık olarak kabul edilmesi, bunun engel-
lenmesi ve ortadan kaldırılması.
|
6 Sözleşme'yi çekincelerle imzalayan ve onaylayan ül'kelerin, bu çekinceleri kaldırabilmeleri için gerekli yasal ve ida'ri düzenlemeleri yapmaları.
7 Evlilikte ve aile ilişkileri içinde kadının temel haklarını
kullanmasını, ülkelerin kültür ve geleneklerini de dikkate alarak, kadınların ve erkeklerin insan hakları olarak kabul etmeleTi
Türkiye uluslararası düzeyde kadın konusunda uygulamaları ve sorumlulukları açısından nerededir? Bu soruyu Önce uluslararası düzeyde Ulu Önder Atatürk'ün Türk kadını için
bir gurur kaynağı olan devrimlerle sağladığını söyleyerek yanıtlamak istiyorum. Turk Medeni Kanunu, 1927 yılında ilk Genel Nüfus Sayımı'nda kadınların da kitle olarak sayılması,
TBMM'ne seçme ve seçilme hakkının tanınması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu gibi kanunlarla Türk kadını, cumhuriyetimizle birlikte gerek özel hukuk alanında yeni haklar, gerekse kamu hukuku alanında siyasal haklar açısından yeni bir sosyal ve yasal konum kazanmıştır. Bu kazanımların, verilen ve dolayısıyla
141
sağlanan hakların ne ölçüde kullanıldığı veya kullandırıldığına
ilişkin durumu, 1990'lar Türkiyesi'nde Türk kadınının, sosyal,
ekonomik ve siyasal yaşama katılımının erkeklere göre geride
olduğunu gösteren istatistiki verilerle kanıtlamak mümkündür.
Bu nedenle yukarıdaki sorunun ikinci yanıtı, Türk kadını için
uluslararası düzeylerde alınan kararlara Türkiye Cumhuriyeti
hükümetlerinin taraf olmaları ve bunlarla ilgili uygulamaları
özenle yaparak kadınların erkeklerle her alanda ve konumda
eşitlik prensibi içinde yaşamalarını sağlamaları gereğidir.
Bu doğrultuda, Türkiye'de tüm ekonomik ve sosyal konularda olduğu gibi kadın Konusunda da politikalar oluşturma
görevini üstlenmiş olan Devlet Planlama Teşkilatı'nın konuya
“bakışını kısaca vermekte yarar görmekteyim.
Beş Yıllık Kalkınma Planları ve Yıllık Programlar 1960 yılından 1989 yılına kadar kadın konusunu başlı başına politika
üretilecek bir sosyal sektör olarak ele almamıştır. Bu dönem:
de ana amaç, toplumsal ve kültürel kalkınma çabalarının bireylerle toplum açısından yaşam düzeyinin yükseltilmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanması olmuştur. Bu amaca uygun olarak kadın konusunun ve sorununun bu genel kalkınma politi'kası (sektörler itibarıyla eğitim, sağlık, istihdam, çalışma koşulları, sosyal güvenlik, nüfus vb.) doğrultusunda dolaylı olarak
belirlenmiş hedeflere ulaşıldığında çözümleneceği varsayılmıştır.
/
1975 yılının Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından Dünya Kadınlar Yılı olarak ilân edilmesiyle birlikte, Devlet Planlama Teşkilatı konuyla ilgili Meksika Konferansı'nın saptadığı
Dünya Eylem Planı çerçevesinde sorumlu kuruluş olarak ilgilenmeye başlamıştır. Örneğin, Birleşmiş Milletler teşkilatı, Avrupa Konseyi, OECD gibi uluslararası kuruluşların konuyla ilgili tüm konferans ve toplantılarına kadın konusunda sorumlu
uzmanları ve başkanlarıyla katılınmış ve alınan kararlar sosyal
142
4
Md,
se
planlama sektörleri çerçevesinde uygulayıcı kuruluşlara aktarılmıştır. Nitekim, 1980 yılında Kopenhag'da yapılan İkinci
Dünya Kadınlar Konferansı'na Devlet Planlama Teşkilatı "Türkiye'de Kadın" isimli raporuyla katılmış ve alınan kararlara taraf
olmuştu.
1985 yılından bu yana, Devlet Planlama Teşkilatı gerek
uluslararası kararlar gerekse yapılan araştırmalar ve çalışmalar çerçevesinde doğrudan doğruya kadınlarla ilgili bir sektörün oluşturulması kararını almıştır. Bu doğrultuda, ilk kez,
1987 yılında Sosyal Planlama Genel Müdürlüğü içinde "Kadina Yönelik Politikalar Danışma Kurulu" kurulmuştur. Böylece,
Devlet Planlama Teşkilatı, 1987 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatına, Nairobi, İleriye Dönük Temel Stratejiler'i çerçvesinde
alınan kararlara taraf olarak Türkiye'nin kurmak zorunda bulunduğu "resmi bir mekanizma" yı oluşturduğunu bildirerek
büyük övgü almıştır. Sonuç olarak, bu gelişmeler doğrultusunda, ilk kez 5. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın son program yılı olan 1989 Yılı Programı'nda "kadın konusu" sosyal sektörler
içinde politika ve tedbirler üretilen bir sektör olarak yerini alve
mıştır.
Uluslararası platformlarda kadınla ilgili alınan kararlara
uygun olarak Devlet Planlama Teşkilatı Yıllık Programlarda bazı tedbirler koyarak Türkiye'de kadınların statüsünün saptan-
masını ve geliştirilmesini sağlamayı amaçlamıştır. Örneğin, ka-
“dın konusunda ulusal politikaların tespiti ve uluslararası kuruluşlarda kadın konusunda ulusal politikaların tespiti ve uluslararası faaliyetlerin yürütülmesinden sorumlu bir birimin kurul-
ması, mevzuatımızda kadınlarla ilgili olumsuzlukları giderici
çalışmaların yapılması, kadına yönelik politikaların tespitinde
kullanılan bilgi bazını genişletmek üzere istatistiklerin cinsiyete dayalı olarak düzenlenmesi için kuruluşlararası koordinasyonun sağlanması, kadınların eğitim seviyelerinin yükseltilme143
si, mesleki eğitim imkânlarından daha fazla yararlanmalarının
sağlanması suretiyle tarım dışı sektörlerde istihdamın artırılması ve mevzuatımızda kadınlarla ilgili Birleşmiş Milletler ve di« ğer uluslararası kuruluşların bu konudaki kararları doğrultusunda düzenleme çalışmalarına başlanılması vb.
Görüldüğü gibi Türkiye gerek Nairobi, İleriye Dönük Temel Stratejilere ve 1985 yılında onayladığı, Kadınlara Karşı
Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi" nin maddeleri uyarınca hareket etmeye başlamıştır. Ülkemiz“de 1990 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bağlı
olarak Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kurularak kadın konularından sorumlu uygulayıcı bir resmi mekanizma oluşturulmuştur. Genel Müdürlük 1991 yılında Başbakanlığa bağlanmış ve 1994 yılında da gene Başbakanlığa bağlı Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı bünyesi içinde faaliyetini
, sürdüren bir konuma girmiştir.
Türkiye'nin çekincelerle imzaladığı ve TBMM'de onayladığı uluslararası Sözleşme'nin uygulama süreçlerine uyarak
1987 yılında Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Or” tadan Kaldırılması Komite'sine Türkiye'de kadın konusunda
yapılan faaliyetleri ve durumu içeren birinci rapor sunulmuştur. Komite, raporu 29 ve 31 Ocak 1990 tarihinde, Sözleşmenin 18. Maddesi uyarınca 9. oturumunda incelemiştir. Komite
üyeleri, başta Türkiye'nin çekinceye koyduğu 9., 15. ve 16.
maddeler (özellikle aile hukukuyla ilgili olan) konusunda bir
an önce bu çekincelerin kaldırılmasını, böylece kadının Sözleşme'de öngörülen yasal düzenlemelerin yapılmasını tavsiye |
etmişlerdir. Ayrıca Sözleşme'nin maddeleri çerçevesinde çok
sayıda soru yönelterek Türkiye'nin ikinci raporunda daha detaylı istatistiki verilerin verilmesini ve özellikle kırsal alan kadınların statüsü konusunda bilgilerin ve istihdamla orta ögretimde sağlanan gelişmelerin yanısıra mevzuatta yapılmakta olân
çalışmaların sonuçlarının aktarılmasını talep etmişlerdir.
144
8
Sonuç olarak, Türkiye Uluslararası düzeyde, özellikle
Sözleşme çerçevesinde üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Sözleşme'nin koşullarının yerine getirilmesi
Türkiye'nin uluslararası platformlarda Türk kadınlarının insan
haklarına verdiği değeri belirleyecektir. Bu nedenle, Komite'nin de önerdiği gibi, gerek Sözleşme'nin kendisi ve Komite'nin çalışmaları Türk kamuoyuna aktarılarak sürekli gündemde
tutulması gereklidir. Ancak böyle bir uğraşın bugün Türkiye'de yapıldığını söylemek mümkün değildir.
145
ida
TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YABANCI EŞLERDE
"KÜLTÜR ŞOKU"
Dr. Hughette EYÜBOĞLU
raştırmamız İngilizce yapılmış ve katılanların çoğu, İstanbul'da bulunan yabancı kadın derneklerinden seçilmiştir.
Böylece, Türk toplumunun "elit": bir sosyo-ekonomik sınıfından gelen üyelerden söz ettiğimizi belirtmek isterim. Araştırmamız, bir kısmı direkt cevap tipinden, kalanlarsa çok seçenekli cevap türünden, 167 soruyu içermektedir. İlkin, sonuçlar
tüm olarak değerlendirilmiş, sonra gruplar teker teker incelenmiştir. Ayrıca, değişik bir eğilim varsa, saptanmasını sağlamak için, Kuzey Amerikalı ve İngiliz grubu gibi sayısı a
olan| Grek birbirleriyle karşılaştırılmıştır.
Sonuçlar
Yabancı kadınların ve Türk damatların aileleri eğitim dü-
zeyi açısından karşılaştırıldığında Türk annelerde bir eğitim far147
kı görülmektedir. Türk annelerinin 2613'ü üniversite mezunu,
96 58'i lise mezunudur; yabancı annelerinse, 96 42'si üniversi- —
te mezunu, 96 45'i lise mezunudur.
Çiftlerin tanışması, 9 60 oranında kadınların memleketinde gerçekleşmiştir, çiftler üçüncü bir ülkede çok kez üniversitede okurken tanışmışlardır. Bu nedenle kadınların eğitim
düzeyi yüksektir. 96 78'i üniversite mezunudur. Bunların 96
24'ü master yapmıştır ve 9 8'i de doktora sahibidir. Yani, bu
grup oldukça yüksek beklentilerle dolu bir gruptur.
. Her ne kadar evliliklerin çoğu, 9 64'ü Türkiye dışında
gerçekleştirilmişse de kadınların 96 83'ü daha önçe Türkiye'de, genellikle, 15 günle 1 sene arasında değişen bir süre
bulunmuştur. Çoğu zaman, aileler nikâhdan önce tanışmamışlardır (96 61.5).
Gelinlerin ailelerinden âncak X 7'si, damada ilişkin bil-
gi edinmeye uğraşmıştır.
Evlilik fikrini tam anlamında kabul eden ailelerin yüzde-
si şöyledir: Kız tarafının 96 64'ü, damat tarafının ise 9 61'i. Kesin reddetme yüzdeleriyse şöyledir: Kız tarafı 96 5 (genellikle
babaları), damat tarafı 96 14.5 (genellikle anneleri). On bir kızın ailesinden şartlı onay alınmıştır. Bu şartlar arasında din değiştirmemek ya da iyi bir yaşam standardının sağlanması için
güvence gibi öğeler vardır.
Evlendikten sonra yaşamını Türkiye'de sürdürmek fikri,
9 56'sında kesin veya oldukça kesindir;9 27'sinde bir olasılıktır; 96 17'siyse böyle bir plan yapmadıklarını belirtmişlerdir.
Türkiye'de kalmaktan memnun olup olmadıkları sorulduğunda, 96 45'i bunun müşterek bir karar olduğunu dile getirmişlerdir. 26 30'u bunun kocalarının verdiği bir karar olduğunu ve bundan memnun olduklarını söylemişitr. 26 16'sıysa
farklı bir durum olmasını dilemekte ve 96 9'u ise burada ol148
mem
maktan nefret ettiğini söylemektedir. (Toplam 9 25'i burada
olmaktan pek memnun değildir.
Kadınların 96 37 si, zamanı gelince kendi ülkelerine dönmek için kocalarını ikna etmeye çalışmıştır.
Kadınların 96 24'ü, yani 33 kadın, Türk vatandaşı olmuştur. Bu oranın 96 12'si, kendi memleketinde çifte vatandaşlık
bulunduğu için, 26 6'sı eşlerinin isteği üzerine 96 53'ü arzu ettikleri için, 9e 29'u da başka nedenlerden ötürü, örneğin, çalı-
şabilmek için Türk vatandaşlığına geçmiştir.
Kalan 96 76'nın yani 41 kadının, 9 35'i çift vatandaşlık
hakları olmadığından, 9 26'sı istemediğinden, © 11'i yararlı
görmediğinden, 96 28'iyse başka nedenlerden ötürü Türk vatandaşlığına geçmediklerini söylüyor. Kuşkusuz bu zor kararı
verirken, Türk pasaportuyla dolaşırken karşılaşılabilecek güçlükler güçlü birer etken olmuştur.
Çok az sayıda (5) kadın, (9610) Müslüman ölhüştür
Evlenmeden önce, erkeklerin-96 72,5'i askerlik hizmetlerini bitirmiş, kalanlar birtakım olayları yaşamaya mecbur kalmıştır;
örneğin, eşlerinin yedeksubay olarak askerlik yapabilmeleri
için boşanmak zorunda kalmışlardır. (Bu yasa, 1969'da değişmıştir). Lisan bilmeden en az 1 yıl yalnız kalmak zorunda olanlar, çalışmak zorunda olanlar ve sonunda evlilik dışı yaşayanlar (gayrı resmi evlilikleri) örnek gösterilebilir.
— Türkiye'ye alışmanın ilk adımı, hiç kuşku yok ki, Türkçe
öğrenmektir. Bu amaca yönelik çok enerji harcanır ve büyük
bir istek gösterilir. Kadınların 26 60'ı mutlu olabilmek için Türkçeöğrenmelerinin gerekli olduğunu söyler, 96 38'i oldukça ge-
rekli olduğunu dile getirir.
Türkçe'yi evde öğrenenler 96 40 iken, ders alarak öğrenenler 96 34.5'tir. 9 9 ise Türkçe'yi işte öğrenirler; kalanların
& 16.5 si başka yöntemlerle Türkçe öğrenmektedir.
149
Kadınların 9 37'si altı aydan kısa bir süre içinde temel
gereksinmeleri karşılayabilecek duruma gelmiştir. Yüzde 27'si
için bir yıldan kısa bir süre gerektiği belirtilmiştir. Yüzde 22'si
de bunun bir yıl kadar sürdüğünü ifade etmiştir.
Türkiye toplumunda yabancı kadınların varlığı yeni bir
olgu değil. Bilindiği gibi, Osmanlı devleti zamanında hükümdarların haremlerinde, sadece Müslüman olmayan, yabancı
kadınlar bulunuyordu. Ayrıca tiyatroda ve eğlence yerlerinde
gayrimüslim sanatcı kadınlar vardı. Cumhuriyet'ten sonra, Yıllar geçtikçe, dünyanın her köşesinde, özellikle Türk işçilerinin
yoğun olduğu ülkelerden, Gok sayıda yabancı eş Turkiye'ye
geldi.
Gerek Osmanlı döneminde, gerek şimdi, bu toplumun
başlıca özelliklerinden biri de, başka uluslara dinlere gösterdiği büyük hoşgörüdür. Ama, yan yana yaşamak başka bir şey,
aile içine bir yabancı almak, yabancı gelini bağrına basmak
başka bir şey olsa gerek.
Kuşkusuz, büyük çoğunlukla bu yabancı kadınlar, Türk
toplumsal yaşamına alışıp kendilerine güzel ve hoş bir yaşam
hazırlamayı başarıyorlar. Ama, küçük bir azınlık, yeni yaşamın
koşullarına alışıp karşı Koyamıyor, ya memleketine dönmeye
mecbur oluyor, ya da burada sıkıntılı bir yaşam sürdürüyor.
Yabancı eşler üzerine yapılan bu araştırmada amacımız aşağıda belirtilen hususları saptamaktır:
1 Bukadınlar yeni ortamlara alışıyorlar mı? Uyum sağlıya-.
biliyorlar mı? Cevap 'evet' ise, bunu ne dereceye kadar beceriyorlar?
2
Bu yeni ortama alışırken ne derecede sıkıntı çekiyorlar? Bu alışma süresi ne kadar sürüyor?
3 Ayrıca, çocukların eğitimiyle ilgili sorunlar, sağlık sisteminin. cilveleri ve çalışma NE
ilgili en büyük
endişeleri ve sıkıntıları lr
150
PN
e
Araştırmanın birinci bölümü, kadınların kimliklerinin saptanmasına yararlı bilgileri içermektedir. Sonuçlar, yabancı ülkede doğan ve Türk vatandaşıyla evli, 54 kadından elde edilmiştir (Tablo 1). Bunlar, Türkiye” de kalış sürelerine göre ayrıl-
bikini (Tablo 2).
TABLO1
Dinler
Ülkelerin Dağılımı
A.B.D.
Büyük Britanya.
- Almanya
Kanada
İsviçre
Hollanda
|
Protestan
Katolik
Hristiyan
Müslüman
o(20
15
12
o 3
2
Yahudi
3
1
Budist
1
20
14
4
4
i
İsrail
İran
İtalya
1
1
1
Latin Amerika
Belçika
1
Te
İsveç
1
Cezayir -
1
Portekiz
1
EŞ
. Thayland
y
m
TABLO 2
Dört Ayrı Grupta
Türkiye'de Geçirilen Ortalama Süre
0-5 yıl
5-10 yıl
3.1 yıl/15 kadın o 7.3 yıl/17 kadın
a
A
NN
10-20 yıl
20 yıldan uzun
12.4 yıl/12 kadın o25.3 ye kadın
EGE
ENE
151
Kalan 96 14'üyse Türkçe için bir yıldan uzun bir süre gerektiğini söylemişlerdir. Dille ilgili soruları değerlendirmek oldukça güçtür; çünkü, 5 yıldan uzun bir süre burada yaşayan
kadınlar Türkçe'yi ne kadar zamanda öğrendiklerini tam olarak hatırlayamamaktadır. İkinci olarak da; onlar Türkçe öğrendikleri düşüncesine sahip olabilirler; Ama bu, çok ilkel bir
Türkçe olabilir. İngiliz grup bu konuda daha fazla sıkıntı çekiyor gibi gözüküyor (Tablo 3).
Kadınların 96 36'sı bir yıldan kısa bir sürede doğru dü-
rüst ve anlamlı bir konuşma sürdürebilecek hale gelmiş; 96
25'i de Türkçe'yi 2 yıldan az bir zamanda öğrenmiş; W 22'si-
ne de daha uzun bir zaman gerekmiştir. Ama, 96 17'si halen
Türkçe öğrenemediklerini dile getirmiştir. (0-5 yıl grubundan
7 kadın, 5-10 yıl grubundan 2 kadın 2si İngiliz). (Tablo 4)
Kadınların 96 32'si Türkçenin tahmin ettiklerinden daha
zor olduğunu vurguladı. Buna karşın, 9648'i Türkçe'nin olduk-
ça zor bir lisan olduğunu kabul ettiklerini belirtirken, ancak
“e 19'u Türkçe'yi kolay bir dil olarak değerlendirdi. Kadınların
?e 36'si en çok cümlelerin yapısal özelliklerinde zorlandıklarını
- belirtti. Ancak, kişisel gözlemlerimde takıların da esaslı bir sorun yarattıklarını gördüm. Buna karşın kadınların yalnız
“e 14.5'i böyle bir sorundan sözettiler.
"Evde hangi dili kullanıyorsunuz?" sorusunda ilginç bir
gerçek ortaya çıktı: Yalnızca 2 evde Türkçe konuşuluyor, 6 evde (9 13 oranında) genellikle Türkçe konuşuluyor, 19'unda,
(26 35 oranında) arada bir Türkçe konuşuluyor, 9 evde (© 17
oranında) az Türkçe konuşuluyor, sor olarak 18 evde (26 33)
hiç Türkçe konuşulmuyor. (Tablo 5). Türkçe konuşulmayan
en yüksek oran Kuzey Amerikalılarda, 9 45 dir. Yıllar geçtikçe bu eğilimde bir azalma görülmektedir.
|
Çocuklarla Türkçe konuşma eğilimi çok yaygın değil:
Yüzde 5'i yalnızca Türkçe konuşuyor, 9o 9'u genellikle
Türkçe
152
2
0
VE
6
01-5NÂ
oi.
Yuejuy
Jig
SEY
VEM
Hv96
02-01
A
OZ
SOYUN!
01 O
EEY
SIZY
8b
OZ
İ
0EY.
ON o
099
yeLuğnuoy
UjÖJ
olge
t l
nm—>mm>—>—>:>m
SZEY
02
Iz
IZb
62
6
ejzeşuepiko
ezny
zııBuj
z
(o
yeyuouıy
Uoya199
8/0S
i
IZY
SE
SOR
SH
SA
Sk
SZLEK SP
uaya199
810S
m
UPej|zEj
Kezny
(o
zııDuj
(o
Yeyusuy
yauus1ğg
UJİJ
—2Ek
26
9
2gp
9.
|
ON o
Mol-s 02-0l
|
LEY
8EY
URkeuesnuoy
0596
—ZI9b
SL
ESbuep|Â,
O SEK o
6-0 LA
eld
VEN
UnznuepıEL
k|
uepjiiesi
eyep unzn
uejeH
Jokı
wepney
YO
-
Aeg
yp NA
uepfeg
ESDOo
İİ
MAG
8910!
olgel
e
——
ZW
64
G4
Sh
ıyedrany
S/Zb
S6
8Lb
SV
,ednay
My
435
924
o 936
v5
0-5 yıl (o5-10yıl
Yalnızca Türkçe
Genellikle Türkçe 96 6
Arada bir Türkçe 9620
20
.
in
OMRE
PE SİNE
125
925
9375
“25.
2
4
6.
4
|
Tablo
5
o
i
9
9650
616
25
6
2
4
kl
de
44
1
“1
11
İngiliz (oAvrupalı
2017
443
9
Mb27
Kuzey
Amerikalı
610
9040
2630
e 18
b 27
9640
b 14
b 43
“5
2
8
4
5
1
*587
“253
“172
1
014.5 1
3
42
“6145 1
1145 1
96145
Avrupalı
PT
19
9645
1
95
438
4196
4285
İngiliz
8
010
4
1
1
Amerikalı
20 yıldan fazla (oKuzey
a
Çocuklarla Konuşulan Dil
“50
9165
4335
(o10-20yı
Aİ
0-5 yıl i 5-10yıl
Yalnızca Türkçe 9016.5-1
Genellikle Türkçe
Arada bir Türkçe 9650.5-3
Y16.55-1
az Türkçe
16.55-1
hiç Türkçe
Dil
(| 10-20 yıl. 20 yıldan fazla
Konuşulan
o 54
hiç Türkçe
SR
HÜTKÇO
m
TİÇ
- Tablo 6
az Türkçe
Evde
konuşuyor. 96 44'ü arada bir Türkçe konuşuyor, 96 23'ü az
, Türkçe konuşuyor, “e 19'uysa hiç Türkçe konuşmuyor. Bu
eğilim yıllar geçtikçe büyük bir değişiklik göstermiyor (Tablo
6). Bu uygulamanın nedeni, çocukların, alen en iyi şekilde öğrenebilmeleridir.
Türkçe konuşma yeteneğinin değerlendirilmesine gelince; çok iyi Türkçe konuşanlar 96 7, iyi Türkçe konuşanlar “6
48, yeterli Türkçe konuşanlar 96 36, zayıf bir Türkçe konuşanlar 9 7, Türkçesi çok zayıf olanlar 96 4 olarak görülmektedir
(Tablo 7).
Türkçe yazabilmek bir hünerdir; 96 5 gibi çok az sayıda
kadın çok iyi Türkçe yazdığını söylemektedir, 96 28'i iyi yazabildiğini, 26 36'sı yeterli olduğunu, 9 26'sı ise Türkçe yazmasının zayıf olduğunu itiraf etmekte, 96 5 ise hiç yazamadığını
söylemektedir (Tablo 8).
Kadınların ancak 9 7'si eşlerinin yardımı olmadan dilekçe yazabildiklerini söylüyor.
Türkçe okuyabilme yetenekleri değerlendirildiğinde, bu
kadınların, 96 20'si çok iyi, 9o 29'u iyi, 96 25'i yeteri kadar okuduklarını, 96 20'si okuma yeteneklerinin zayıf olduğunu, 96 5'i
de hiç Türkçe okuyamadığını belirtmektedir (Tablo 9).
Kadınların 96 61'i Türkçe'nin ilginç bir dil olduğunu ve
düzeylerini yükseltmeye çalıştığını, 96 23'ü dil düzeylerinden
memnun olduğunu, 96 9'uysa Türkçe öğrenmekten vazgeçtiğini söylemiştir.
Yüzde 52'si bu durumdan Ce büyük bir sıkıntı yaşadığını dile getiriyor; 96 36'sı utanç duyduğunu, 9 21'iyse, guurunun incindiğini söylüyor.
Bunların 9 61'i Türk gazetelerini okuduğunu, 96 39'u
okuyamadığını, 96 39'u dergi okuduğunu, 96 61'i ise dergi de
okuyamadığını söylüyor.
155
yoÖKi
odun
SOEe
zl
Uutlewzekly
9 1
Sh1
VE
SOY
ESZ$ ib |
Old L
SZEY
6
StIh
z
€
0S 2
Edo
SEN
6
IJEyouy
El
1Zg S
SbZ
zııBu;
1seujuıpuaj/aĞag
i
UEp)iA unzn
© 6
$
Oz
yednay
|
8lhc
6N Lı
WWWL
6 Il
/souj4/pua/ağag
unznuepjkoz
Kezny
(o
ulu/Şau0j04
olaei
8
WwW 2
9S/Eh
bri
581
€
02-00
NM
Ulu(ğ0u0j04
184 Ho L
EGM SS G
SEV hb 2
Jkâo£-s
ı
02-0
|ık
9ÖYUN! 2UZEA
ZER 6SY OL
GA SEV 9
SZMv
9 1
9# t
|SIAI ZINBUL
Mol-s
ps0
SöyinLykez
ieS
Yo14
9dyunl
141 9dyunL
BI E€
mere Söyinl tie Z
6-0NA
soyun
149194 söyunl
ze
söynl
jkez söyunl
ıkı
BUSNUOY
8ÖYyUN|
olgel
Z
©7
çok iyi
iyi
9619
yeterli
437
zayıf Türkçe | 9637
hiç okumayan
o
z
0
9060
9630
416
“16 4 7
422 5 M4
een 0 oyan
o W29 7 21
2
1
6
2
3
Amerikalı
Türkçe Okuma Yeteneğinin Değerlendirilmesi
12
Y25
423 o HS50
36
(OYİ7
428
*8
6
436
4
Y18.5 2
ooyaz gi
V185 2
(o
yıl
yıldan
Avrupalı
İngiliz
10-20yıl
Kuzey
0-5
5-10
20
uzun
-Tablo
9
Kadınların 96 50'si yalnızca ya da daha çok, Türk televizyonunu, 96 74'ü yalnızca ya da daha çok, yabancı video
kasetlerini izlediğini ifade ediyor.
Son olarak okumayla ilgili "Edebiyatın birkaç dalında
beğendiğiniz bir veya iki yazarın adını verir misiniz" türünde
Türk edebiyatıyla ilgili bir soru sorduk: Yalnız 20 kadından cevap alabildik (9637). Ayrıca, gruplar arasında da bir fark görülmedi. En yüksek cevap sayısı, (12) roman dalında elde edildi.
En tanınmış yazarlar da Yaşar Kemal (8) ve Aziz Nesin (4).
Bu iki yazarın kitapları da tahminen Türkçe değil, İngilizce'den okundu. (Sorumuzda hangi dilde okunmuş olduğu yer almıyordu.) Ayrıca 10 şairin adıyla, 3 deneme yazarının, 3 öykü
yazarının ve 2 sösyologun da adları verildi.
Kuşkusuz burada şöyle bir soru da akla geliyor. Bu kadınların kendi ülkelerinin edebiyatına ilişkin bilgileri ne kadardır? Edebiyata karşı merakları yoksa, Türk edebiyatına da elbette ki meraklı olamazlar.
Bundan sonra dikkatimizi müziğe çevirdik. Kadınların
“e 77'si Türk müziğine biraz ilgi gösterirken, 96 16'sı hiç Türk
müziği dinlemiyor, kalan 96 7'si ise Türk müziği dinliyor. En
yüksek ilgi 96 37 ile Türk hafif müziğine gösteriliyor ve yazılan
27 sanatçının isimlerinden 20'si de Türk hafif müzik sanatçısı.
Nilüfer ve Sezen Aksu en popüler isimler.
Diğer kültürel hareketlerden şunu öğreniyoruz: Kadınların 96 55'i resim sergilerine, 96 60'ı tiyatroya arada bir gidiyor,
“e 59'u konferanslara hiç gitmiyor, 96 80'i konserlere arada
bir gidiyor. En yaygın hareket sinemada görüldü: 9 29'u sine-.
maya sık gidiyor, 96 36'sı arada bir gidiyor; 96 5'iyse hiç sinemaya gitmeyenlerden oluşuyor. Festivallerde de belirli bir hareket var. Yüzde 9 10'u festivalleri sürekli olarak izliyor. 96
15'i sık sık, 96 58'i arada bir festivalleri izliyor. 96 18'i ise hiç
festivale gitmiyor.
158
Türkiye'nin tarihsel geçmişini merak eden bu kadınların
9656'sı Osmanlı İmparatorluğuna ilişkin kitap okuduklarını; 96
65'i de, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla ilgili kitaplar. oku-
. duklarını dile getiriyorlar. Lord Kinross'un "Atatürk" adlı kitabıy-
sa hemen hemen herkes tarafından okunmuş olarak çıkıyor
karşımıza.
Kadınların 9 41'inin siyasal olayları yakın'dan izlediklerini öğreniyoruz, 9o 25'inin siyasete ilgi duyarken “e 15'inin az
ilgi duyduğunu; 96 9'ununda hiç ilgilenmediğini görüyoruz.
Atatürk'ün reformlarının herkes tarafından çok iyi bilindiğini görüyoruz. En çok sözü edilenler ise alfabenin değişmesi (96 33) ile giyim ve kuşama ilişkin yasa (9 31).
Bu bölümden elde edilen sonuçları şöyle özetleyebiliriz: Gelinlerimiz Türkçe öğreniyorlar, yeterli bir düzeyde Türkçe konuşuyorlar; Bu nedenle günlük yaşmalarını rahatlıkla sürk düzeyde Türkçe'yi gedürebiliyorlar. Ama, daha iyi yüksebir
rektiren kültürel etkinliklere (Kitap okumak, tiyatro seyretmek,
konferans dinlemek gibi) pek rağbet edemiyorlar.
Evde ve çocuklarla devamlı Türkçe konuşulmadığı için,
ayrıca kitap da az okuduğundan, ya da hiç okunmadığından
Türkçe düzeylerini yükseltmek mümkün olmuyor. Sonuç olarak, kadınlar, birçok olayın dışına itilmiş olarak kalmaya mahrmek,
küm oluyorlar. Birkaç kültürü bir araya getirmek, birleşti
l bir
kültüre
mülti—
da
sentezini yapmak ve ortaya bir kültürel ya
.
değildir
kişilik çıkarmak herkesin becerebileceği kolay bir iş
Elbette iki kültür arasına sıkışıp kalmak, ikisi arasında
olarak
gidip gelerek, hiç birinde rahat edemeden bir marjinal
kalmak, en sık görülen bir sonuçtur.
Şimdi de, yabancı bir memlekete alışmakta güçlük yaratan ikinci bir yön olan kültür şokuna eğilelim.
Alışılmamış bir çevreye karşı doğan psikolojik tepkilerle
159
ve yaşam biçimine ilişkin değişik görüşlerin çarpışması kültür
şokunu meydana getirir.
i
Bu şok, kadınların 96 29'unca kuvvetli olarak yaşanır.
Şokun kadınların 2633'ünde orta derecede, X 26'sında az görüldüğü, © 12'sinde de hiç görülmediği belirtilmiştir (Tablo
10).
ai
ei
, Bu şokun kadınlarımızın 96 16'sında 6 aydan kısa sürdüğünü, 96 26'sında 1 yıldan daha az bir zamanda,
24'ündeyse 1 yıldan uzun bir sürede yaşandığını görüyoruz. Kadınların
“e 33'ü bu.duyguyu hala yaşadıklarını dile getiriyorlar: 0-5 yıl
grubundan 7 kadın, 5-10 yıl grubundan 5 kadın, 10-20 yıl grubundan 3 kadın, 20 yıl da uzun gruptan 1 kadın) (Tablo 11).
Tanımladıkları duygular arasında çeşitli şiddet derecelerine göre, (96 58'inde) bir çaresizlik ve red duygusu, X 58'inde karmaşa, depresyon ve aşırı duyarlılık, 96 58'inde şaşkınlık, gücenme ve coşku duygusu görülmekte, 96 53'ü de genel
olarak her şeyin kendilerine fazla geldiğini dile getiriyorlar
(Tablo 12).
Yalnızlık ve tek başına bırakılmışlık duygusunun olup olmadığını sorunca, 9 18'i "genellikle, evet" diye cevap veriyor,
?635'i "arada sırada", 9b 35'iyse "nadiren" diyor.
"Genellikle" diye yanıt veren 10 kadında yıllar geçtikçe,
bir artış görülmemektedir. 96 20'si (3) 0-5 yıl grubundan; 96
12'si (2) 5-10 yıl grubundan; © 17'si (2) 10-20 yıl grubundan
ve 6 30'u (3) 20 yıl dan uzun kalan gruptandır.
,
Kadınlara bundan sonra, geleneklere ilişkin bir bölüm
- ayırdık. Önce en beğendikleri geleneği sorduk. Çok anlamlı
bir yanıt geldi. 96 25'i güçlü aile bağlarına hayran kaldıklarını
belirttiler. İkinci sırada, yaşlılara gösterilen saygıya hayran
kaldıklarını belirtenler geldi. Ayrıca, Türklerin gösterdiği dostluk
ve misafirperverliği'de çok beğendiklerini söylediler.
160
“425
6
Avrupalı
<
27.5
36
İngiliz
Amerikalı
Kuzey fazla
10-20
10
Tablo
Şoku Kültür
-
042
2016
9042
Tablo
Şokunun
Kültür
yıldan
20- yıl
4028
275
9050
026
33
426
013
11
i
”
9044
423
433
20yıldanfazla
(
10-20yıl
(o
Süresi
9643
14.
29
2614
25
43
.:
--
—-
-h9
Amerikalı
,
“19
Kuzey
28.
#10
Mağ5..
19.
28.55
Avrupalı
&
İngiliz
25
425
9620
404
36 Ye
30
9065
o
9611o
18
5 h
5-10yılyıl 0-5
9024
9641
2035
--
.
kısa
412
olarak
Kuvvetli
derece ortaca
görülmedi
olarak
az
aydan
6
yıldan
1
uzun yıldan
1
kısa
925o
sürüyorHalen
419
9644
o
5-10yıl
(o yıl 0-5
118
Y29Oo
423,
2630
pi
Tablo 12
9
4014
|
(o20yıldanuzun
Tanımlanan Duygular
(o10-20yıl
031
0-5 yıl (o5-10yıl
:
9616
Her şey fazla
evet
z
9640
10
İngiliz | Avrupalı
-
Kuzey
Amerikalı
32
b 40
9 60
9650
32
9636.5
9036
063.5
43
b 20
20
9043
6 50
36
4018
032
9054
9050
631
9057
Ek
9043
|
9545.5
9038
9633
9620
9647
11
9656
633
9641
9041
9618
EE
9
654.5
436.5
67.
33
EE
433.5
44
22.5
9b36.5. : 36.55 o 654.5
9636
hb 27EE
v9
YA5.5
31
Oo
9053
017
55
hayır
630
22
arada bir
Çaresizlik-red
evet
arada bir
9646
9646
8
28 m
hayır
Şİ
e
ee
| 9048
hayr
m
Karmaşalık-Depresyon
9041
ie
e 9
9041
57
evet
Yh32
< 2 4Jo9t
O 55
29.55
9036
arada bir
27
043
036
629.5
7
hayıreğ e MENE A hdfm
a
a
EN e
Şaşkınlık-coşku
a
evet
arada bir
hayir
KN
"Size en ters gelen gelenek 'hangisidir" sorusuna, çok
çeşitli yanıtlar aldık. Ama en çok "Kurban Bayramı" ile "Yaşlıların elinin öpülmesi" gibi yanıtlara rastladık. Ayrıca, erkeklerin
yetiştirilme şekline, habersiz yemeğe gelen misafirlere ve toplantılarda “haremlik, selamlık" oturma alışkanlığına tepkiler de
görüldü.
"En şaşırtıcı gelenek hangisidir" sorumuzun yanıtları
"sünnet" olayı ve "Kurban Bayramı" üzerine yoğunlaştı. Ayrıca
bekaret konusundaki aşırı duyarlılık da yanıtlar arasında yer
aldı.
Bundan sonra, Türkiye”deki yaşantınızı yansıtan bir
atasözü yazınız dediğimizde, ancak 6 kadından yanıt aldık;
en ilginç atasözleri, şunlardı:
"Baca eğri de olsa, duman düz çıkar."
"Bok'tan terazinin, tezek'ten olur dirhemi."
Türk bayramlarına karşı tutumlarını anlamak için verdikleri yanıtlara baktığımızda 9 48'inde bayramların bir anlam ta-
şımadığını, 96 33'ünde bayramların aileleri öyle yaptığı için kutlandığını, 26 19'u içinse bayramların özel bir anlam taşımadığını gördük. Böylece, kadınların26 45'i, tüm Türk bayramlarını,
ya da aşağı yukarı tüm bayramları kutladıklarını dile getiriyorlar. Buna karşılık 96 26'sı da hiçbir Türk bayramını kutlamadıklarını söylüyor. Oysa, kadınların 96 74'ü kendi bayramlarını
her zaman ya da genellikle anımsadıklarını söylüyorlar.
Türkiye'ye geldiklerinden beri, kendilerinde bir değişiklik meydana gelip gelmediği sorulduğunda, 9 64'ü belirgin
veya orta derecede bir değişiklik duyduklarını dile getiriyor.
Ancak, 96 11'i öyle bir duyguya kapılmadıklarını söylüyor
(Tablo 13).
Bu değişiklikleri tanımlamaya gelince; "Daha çok sabırlı
olduklarını", "Daha geniş bir hoşgörü kazandıklarını", "Dün163
ya'yı daha geniş bir bakış açısından gördüklerini" ve "olayları
değişik bir yaklaşımla algılamaya başladıklarını" söylüyorlar.
Birkaç kadın da, kayıplardan söz ediyor: "Boş bir kabuk haline döndüklerini", yaşama sevinçlerinin azaldığını dile
getiriyor. Kadınların bir bölümü daha içe dönük, daha kapalı,
daha gizemli olduklarını belirtiyor. Ama 9b 66'sı sonuç olarak
bu deneyimden güç kazanarak çıktıklarını itiraf ediyor. Bu sonucu, çeşitli zorluklara karşın, mesele çıkartmadan duruma
uyum sağlamalarına bağlıyorlar. Türk yaşam biçimini anlayabilmek için olaylara daha hoşgörülü yaklaştıklarını söylüyorlar. Kadınların 96 65'inde özgüven konusunda bir artış gözlemleniyor. Yüzde 34'ünde de kendi bilincine varma konusunda
artış farkediliyor.
- Tüm kadınlar çeşitli derecelerde olsa bile, mutluluğun
eşleriyle olan ilişkilere bağlı olduğunu söylüyorlar. Sonra da
daha geniş anlamda, arkadaşlarının, işlerinin ve çocuklarının
mutluluklarını etkilediğini dile getiriyorlar. İki kadın, açıkça,
mutlu olmadıklarını belirtiyor. Bir üçüncüyse, ancak
- memleketine dönünce mutlu olacağını itiraf ediyor.
kendi
Kadınların 96 55'i zamanla kendilerinde bir değişiklik
meydana geldiğini dile getiriyor. Daha çok Türk kadınlarına
benzemeye başladıklarını, ya da kendi memleketlerindeki kadınlardan farklı olduklarını artık kabul ediyorlar. 96 45'iyse, değişime uğramadıklarını ve de değişmek istemediklerini söylüyor. Üstelik 96 18'i, şimdi kendi memleketlerindeki kadınlara
daha çok yakınlık duyduklarını vurguluyorlar. (Tablo 14).
Kadınların 96 77'si kendilerinde bir eksiklik duyduklarını, özellikle daha ağırbaşlı (reserved) olmaları gerektiğini, çalışma yaşamlarını istedikleri doğrultuda yönetemediklerini dile
getirip daha ilginç bir entelektüel yaşamdan sıkıcı bir ev hanımlığına "terfi"! etmekten yakınıyorlar.
164
|
ULU
0SY
ıpeusığep
SEY
ıpjeze
b
eLi1pU9y
UDĞIJ
0S”
“1295
62Zh
996
Lunlokıueısı
UNuSAn6
iue
ıpeLusığep
ıpjeze
yen
12*
VS
EK -
OZ
1v9)
0Zh
o
Wnpjoşikez
EY
YıpıısıŞep
MOA—
eyep
iye
ZO
euinjdo yeuAnıueg
epaoaep
YIpIĞIŞeg
Jen ğluu
eyed npdn6pim
ölU
(00)
b
eyo
ze
EE
Ob
924
9/4
ga
894
9
64
SW
YZb
EW
EZb
|46G-9 01-5A4
i
20)
99
1196
28
G7
6
8
1196
37E7A
SEY
1196
EE
526
.
1402-01Oz
|
Zİ
841
kide
6
tl
OZ
GG
Sti
04
0ZY
O
|
—
92
We. .
G9Z
1
tL
6
66
La
1196
SL
12
ZV O
62
0S
024
DEK
04
12
62
EZ
VS
e Ez
La
04
SB2h
O
i
4ezny
zııBuj
IleyuoLuy
1seuju/puepeğeg
yep unzn
li
i
olgel
el
uuepyıyı$ıŞad.
i
09
0EY
OL
0019
0014
AL
8196
197e
S/ZW
ı,ednay
029
ZO
ZE
O
uDyeA
eyep 9ji Jejuipey
Depay 1pUo3
MOAMıMISIğap
peş Ze
1piaej YOİ
iple UEp.ejuipey
piopueyın 1puayi
Lunoluaşsı
yok yıpıısığap
ze1lg
BUlpEy
81
Yyeuıazuag
|AS-0
|iA
MOL-S 02-01
i
ezny
unznuepjikoz
(o
zılBuj
YEyuouuy
SEL
S9VY
0V90
103 eyeg
1 Yun
eko
ıjednay
mİ
—ş—şş
261
624
Oo 6296
SEP
|
Sih
SEE
>
LL96
8k
990
i
496
&bb Oo 926
Ze
15
OLM
©
Ob
Gİ
0Z9
094
OLA
0996
OL
v Ye
EL
EE
0S
58296
Sk
94.05
SEY
9
Bh
8
BEP
WP
S4
04
8
66h
819
e”
N
SE
Şo u9jo9 EJUBWe7
10pyIpJISI
b. olgel
Oysa, 9 83'ü kazançlı olduklarını söylüyorlar ve örnek
olarak da şimdi daha uyumlu, açık fikirli ve çevredeki insanlara karşı, daha duyarlı olduklarını gösteriyorlar. Türkiye'ye alışmalarına yardımcı birçok etken olduğunu kabul edip en yüksek yüzdeden başlayarak şu etkileri sıralıyorlar: Türkçe öğrenmeleri 9o 82, kendi kişilikleri 9672, işleri 96 72, geçen süre
“o 65, eski yurttaşlar 26 56, çocuk doğurmaları 96 50, Türk ar-
kadaşları 9 48.
i
İkinci planda kalıp pek de yardımcı olmayan öteki etkenler de şöyle sıralanıyor: Anne-baba, eşinin ailesi, hobiler
ve en sonunda din.
Karı-koca anlaşmazlıklarının temelinde, kültür farklılığı:
nın olduğunu söyleyenlerin oranı 96 74.
Buna karşın çevredekilerden ve eşlerinden anlayış gör- düklerini 96 92'si kabul ediyor. Yüzde 69'u eşlerinin aileleri tarafından benimsenmiş olduklarını belirtiyor. 90 80'iyse eşlerinin arkadaşları tarafından benimsendiklerini söylüyor. 96 54'ü,
çevredeki insanların yabancı kadınlardan Türkiye'ye alışmala-
rın beklediklerini öne sürüyor. Genel olarak, 96 68'i de ortama
uyduklarını sanıyor. Yüzde 49'u bir sorun ortaya çıktığında,
kaynağının kültürel, kişisel ya da evlilik ile ilgili olup olmadığıi
|
nı bilmiyor.
ve belirli bir rahatlaÇoğu, belirli bir denge kurabilmek
ma sağlayabilmek için, ülkelerini sık sık ziyaret ediyor. Her yıl
gidenler 9 70, 2 yılda bir gidenlerse 96 25. Bunun anlamlı ve ilginç bir rakam olduğu söylenebilir. Bu ziyaretler sırasında
kendi ülkelerinde değişiklikler meydana geldiğini söyleyenler,
94 35'tir. Bu fikre katılmayanlarsa 9o 64'tür. Bu değişim düşüncesini ilk dönüşte daha kuvvetli duyduklarını 96 33'ü kabul ediyor. Yüzde 24'ü ise buna katılmıyor; 96 43'ü ülkelerini her se- '
w
fer aynı bulduklarını söylüyor.
Yine 96 43'ü, memleketlerinde kendilerini etkin bir yurt-
167
taş gibi hissetmediklerini, daha çok gözlemci statüsünde oOlduklarını itiraf ediyor; 96 28'i ise, gözlemci statüsünde olduklarını söylüyorlar.
Geri dönüş konusunda düşünceleri sorulduğunda, 96
65'i geri dönmenin zor olabileceğini ifade ediyor. Ama 96 66'sında arkadaşlarıyla olan bağlar, özenle sağlam tutuluyor.
Yüzde 54'ü ziyaretler sırasında kendilerine değiştiklerinin söylendiğini dile getiriyor. Dışardayken ve Türkiye'den
söz edildiğinde Türkiye'yi olduğundan iyi göstermeğe çalışanların oranı 96 27, olduğu gibi gösterenlerin oranı 96 70, olduğundan kötü gösterenlerin oranıysa “6 3'tür.
Sonuçlara bakarak, çapraz kültürel temaslardan doğan
belirgin bir *stress'in varlığı ortaya çıkmakta ve psikolojik değişimler meydana gelmektedir. Bununla başetmek iiçin belirli bir
beceri gerekmektedir.
Kadınların, 96 33'ünde, halen kültür şokuna bağlı duy-.
guların olması, önemli bir bulgudur. Kişilerde gözlenen yanıtların türlerine göre, toplumla uzlaşma şekillerinin meydana getirdiği psikolojik etkiler de şöyle sıralanabilir: "geçiş" (pas-
sing)23, "şovenzim"#, "marjinal"5© ve "mediyatör"7 8.
"Geçiş" etkisi şöyle açıklanır: İkinci kültürün statüsü daha yüksekse, kişi, kendi kültürünü reddedip yeni kültürü ka-
bul eder. Bazı kimseler, ikinci bir kültürle temas ettikten sonra, onun etkisini yabancı görerek reddederler; kendi köklerindeki kültüre büsbütün sarılırlar ve koyu milliyetçi militan, Şovenist olurlar. Kadınlardan birkaçında bu davranış ortaya çıkmıştır.. İki kültür arasında bocalayıp hiçbirinde rahat edemeyenlerde sonuç olarak "marjinal sendromu" doğar, yabancı eşlerde en çok bu sendrom görülmektedir. Son olarak, kazandıkları çeşitli kültürlerin sentezini yapabilecekleri, gerçek mülti — kültürel veya bi— kültürel kişiliği kazananları, yani bu-ender kişile-
168
ri kapsayan "mediyatör" grupla karşılaşırız. Sonuçlarımızdan
görüldüğü gibi bu grupta ancak birkaç kadın bulunmaktadır.
— Araştırmanın son bölümü, yalnızca eşlerin Türkiye'deki
yaşam sürecinde, karşılaştıkları çeşitli sorunları içeriyor. "Ör. neğin; çocukla ilgili sorunlar, doğum, eğitim, sağlık sorunları,
— işolanakları ile ilgili sorunlar vbg. (Özellikle, Türk vatandaşı olmayanlarda ölüm olayıyla ilgili sorunlar.)
Çocukların 96 62'si Türkiye'de doğmuştur. Türk sağlık
sistemine güven duymayanlar veya çocuğunu yabancı pasa“port sahibi kılmak isteyenler, kendi ülkelerine dönüp, orada
doğum yapmayı seçmişlerdir.
Yabancı bir ülkede çocuk büyütmenin daha zor olduğunu kabul edenlerin oranı 96 49'dur.
Annelerin 96 83'ü çocuklarının özel okullarda veya özel
yabancı okullarda okumasını tercih etmektedirler.
Çocuğuna Türk kültür mirasını öğretmeye çalışan anne
oranı 96 58'dir. Geri kalanlarda babalar veya okullar bu görevi
üstlenmektedir. Çocukların annelerinin dilini bilmeleri gerektiğini savunanlar 96 85'tir. Annelerin 96 82'si eşlerinin de bu iste- Gi paylaştığını söylüyor. Çocukların eğitiminden sorumlu kişi
sorulduğunda, kadınların 96 45'i annelerin sorumlu olduğunu;
9 45'i de karı-kocanın birlikte sorumlu olduklarını belirttiler.
Çocuğun eğitimiyle ilgili en büyük çatışma kaynağının hangi
davranış olduğu eşler arasındaki başlıca sorundur.
—
Türkiye'nin müslüman bir ülke olmasına karşın, kız ço-
cukların eğitiminde bir değişiklik gerekmediği görüşü kadınla, rın 96 66'sınca öne sürülen görüştür.
©
Kadınların 96 25 çocuk eğitirken kendi ülkelerindeki
olanakları özlediklerini dile getirmiştir. Yüzde 25'iyse çocukların, diğer ülkelerde bulunan kendi ailelerini az tanımalarına
üzüldüklerini söylemişlerdir.
169
Kadınların 96 21'i, çocuklarının yabancı (üçüncü) bir ülkeye gidip üniversite okumayı tercih ettiklerini belirtmişler, 96
56'sıysa çocuklarının kendi ülkelerinde üniversite okumalarını
istemiştir.
Yüzde 84 oranında kadın, çocuklarının bir Türk vatandaşıyla evlenmelerine karşı değildir.
Çocuklarını değerlendirirken, tam bir Türk çocuğu olarak değerlendirenlerin oranı 26 18, kısmen Türk çocuğu olarak değerlendirenlerin oranı 96 60, Türk özelliklerini taşımadıklarını söyleyenlerin oranıysa “6 14'tır.
Çalışan kadın sayısı 36'dır; bunların 96 58'i kendi mesleklerini uygulamakta, diğerleri genellikle İngilizce öğretmenliği yapmaktadır. Çünkü, kendi mesleklerinin tam bir karşılığını
bulamamışlardır.
29 kadından “o 58'i yaşam standartlarıyla ilgili soruya
yanıt verirken buradaki yaşam standardının kendi ülkelerinde“kine eşit olduğunu belirtmiş, ancak 9 kadın, yaşam standardı- nı daha kötü olarak nitelemiştir. Kadınların © 17'si ise buradaki yaşamı kendi ülkeleriden daha iyi olarak değerlendirmiştir.
Yüzde 41 oranında kadın, Türkiye'de yaşamı daha kolay olarak nitelendirmiş, 96 16 ise yaşam standardının benzer olduğu-.
nu kabul etmiştir. Buradaki yaşam biçiminih daha zevkli olduğunu söyleyenlerin oranı 9620, değişik olarak görenlerin ora-
nıysa 96 6'dır.
i
Kendi ülkelerindeki yaşam şeklinde neyin farklı olduğuna açıklık getirmeleri istenince, pek çok yanıt aldık, ama genel kanı, kendi ülkelerindeki yaşam şeklinin daha düzenli olduğu, sosyal ve genel hizmetlere daha kolay uyabildikleri ve sonunda, kendi ülkelerinde daha serbest ve bağımsız davranabildikleri doğrultusundaydı.
Kadınların 96 37'siyse, eşlerini etkileyip kendi tikelerine
tekrar dönüş yapmaya çalıştıklarını itiraf etti.
170
ıı
9
MIG
yeydn$
key
6L
EL189
e
OLS294
8
O 9Sv696
zc
LL
A3
NN UUISI
18
212696
1943
key
199
unokug
02
e
pAoL-S
NA 6-0
6 094
©
ZE
81
Cc daki:
z
ZE
9 SS
€
NA 02-01
ir
eSZEh
258296
€ Eb
25820
yeyuouy
zııBuj (oKezny unzn uepji Oz
19p1pyıSIŞag U0Jo3 EJUEUEZ
si olgel
Se
99
EEE
MELER
NN
ıyednday
.
Senes
İj
Kadınların 96 60'ı Türkiye'nin bir İslam ülkesi olduğu
“için, mesleki yaşamlarında bir alt konumda kaldıklarını düşünüyor, buna karşın kadınların 9640'da ye bir durum olmadığını söylüyor.
Davranış konusunda aynı soru sorulduğunda, kadınların 26 68'i bir değişiklik gerektiğini itiraf ediyor. 96 32'siyse, öyle bir fark olmadığını dile getiriyor.
Davranışlarında bir ayarlama yapma konusunda rahatsızlık duyup duymadıkları sorulduğunda, kadınların 9 14'ü
çok rahatsız olduklarını; 96 14'ü orta derecede rahatsız olduklarını; 9 36'sıysa, böyle bir duygu duymadıklarını söylüyor.
Kalan 96 36'sı da, böyle bir ayarlama yapmak zorunda olmadıklarını dile getiriyor.
;
Kadınların 96 59'u evde kendilerinin bir alt konumda olmadıklarını da bildiriyor. Geriye kalan 9 41'i ise, bir alt konumda olduklarını düşünüyor ve neden olarak da, en çok Türkiye'de evlilikte, eşlerin tam anlamında eşit olmadıklarını, erkeklerin, eşlerinden hizmet beklediğini gösteriyor.
Gelinlerimiz sağlık sistemine de pek iyi not veremiyorlar. Hastalandıklarında nitelikli bakım ve tedavi hizmetlerinden
yararlanıp yararlanamayacakları konusunda sorulan soruya
“e 30'u "Evet" diyor, 26 42'si "Hayır" diyor; 96 28'isiyse "Kuşkulu" diye yanıt veriyor. Kendilerinin, ya da çocuklarının ciddi rahatsızlıkları karşısında, kadınların 96 57'si başka ülkede tedavi
görmeyi yeğliyor; 96 30'uysa, Türkiye'de bir yabancı hastanede (daha çok Amerikan hastanesi); 96 5'i ülkedeki kamu kuruluşlarında; kalan 9 8'i de ülkedeki özel hastanelerde tedavi
görmeyi kabul ediyor. Bu davranış, aynı sosyo-ekonomik düzeydeki Türk vatandaşlarıyla büyük bir farklılık göstermemektedir.
Hemşirelik mesleğindeki gelinlerimizin çoğunluğu da,
172
sağlık kurumlarımıza uyum sağlamaya ve çalışmaya olanak
bulamamışlardır. Ayrıca, karşılaştığınız en güç olay nedir sorusuna verilen yanıtlarda acı hatıralar anılmıştır. Bu anıların çoğu Türk sağlık kuruluşlarında karşılaştıkları olayları içermektedir.
- Kadınlarımıza çeşitli olaylara rağmen, yaşamlarını Türkiye'de sürdürmeye kararlı olup olmadıklarını sorduk. Çevredeki ülkelerde savaş olduğu halde, kadınların 96 60'ı Türkiye'de
- kalacaklarını, 9 32'si Sl
lee
12'si ise kararsız
olduklarını söyledi.
İç karışıklıklar söz konusu edildiğinde, “o 67'si Türkiye'de kalamayacaklarını, 96 23'ü her şeye rağmen kalacaklarını dile getiriyor. Eşlerin ölümünden sonra, 96 59'u Türkiye'de
kalamayacaklarını, 96 25'iyse ülkeyi terk etmeyeceklerini söylüyor. Kalan 96 16'sı da kararsız durumda. (Tablo 15). Bu soruya ancak 20 seneden uzun bir zaman Türkiye'de kalan ge, linlerimizin 96 66'sı, bu ülkede kalacakları şeklinde yanıtladı.
(Zaten şu anda 10 kadınımızdan 2'si duldur ve buradadır.)
Dul kaldıklarında, yasal haklarından haberdar olup olmadıklarını sorduk. Yüzde 20'si tam bir bilgiye sahip oldukları- .
nı söylediler. Yüzde 38'i az çok bilgiye sahip olduklarını,
96.40'ıysa pek bir şey bilmediklerini itiraf etti. Sonuç olarak,
96 63'ü bu konunun kendilerine bir sorun yarattığını, 96 37'siy-
- se, böyle bir sorunları olmadığını söylüyor.
"Öldüğünüzde, bu ülkede mi gömülmek istiyorsunuz,
yoksa kendi ülkenizde mi?" türünden güç bir soruya gelinlerimizin 9b 31'i burada toprağa verilmelerini, 96 37'si kendi ülkekerinde toprağa verilmelerini, 9 29'uysa yerin önemli olmadığını söyleyerek yanıt verdi. Yüzde “e 4'üyse bu konuda karar|
SIZ.
"Bir Türk'le evlenirken yaşamınızda meydana gelecek
173
köklü değişikliklerden haberdar mıydınız?" sorusuna kadınların 26 76'si "Hayır" yanıtını verdi. Son olarak "Bu deneyiminize
dayanarak bir arkadaşınıza bir Türk'le evlenmesini tavsiye
eder miydiniz?" sorusuna 96 4'ü "Kesinlikle, evet" diye cevap
verdi. 96 63'ü "evet" dedi, ama bazı koşullar öne sürdü. Yüzde
20'siyse pek emin olmadıklarını söyledi, 96 12'si çok zor olduğundân "Hayır" yanıtı verdi, 96 2'siyse "Hayır, değmez" dedi.
Gerekli koşulların neler olduğunu sorunca, bir kitap yazılacak
kadar yanıt aldık; ama özetlemek gerekirse şunlar söylendi:
Kuvvetli bir karakter sahibi olmak, esneklik niteliğine sahip olmak, Türkçe'yi iyi öğrenmek, Türkiye'de uygulayabilecekleri
bir meslek sahibi olmak, ülkedeki sorunlardan haberdar olmak ve damadın ailesinin eğitilmiş ve rahat bir aile olmasına
dikkat etmek.
174
KAYNAKÇA
Bochner, S. (ed) (1981) The mediating Person: Bridges Bet,
ween Cultures, Cambridge. Mass., Schenkman.
Mann, J. (1973) : "Status: The Marginal Reaction. Mixed Bloods and Jews", in Watson, P (der). Psychology
and Race, Harmondwoth, Penguen.
Park, R. E. (1928) : 'Human Migration and the Marginal
Man". American Journal of Sociology, 33, S.
881-938.
,
Ritchie, J.E. (1981): “Tama tu, Tama ora" Mediating Siyles in
Maori Culture. In Bochner S. (der) The Mediating Person Bridge Between Cultures, Cambrid-
ge. Mass., Schenkman.
Stonoguist, E.V. (1937): The Marginal Man. New York, Scribner.
175
Taft, R. (1973) : "Migration: Problems of Adjustment and Assimilation." in Watson, P. (der). Psychology and
- Race, Harmondwoth, Penguen.
Tajfel, H. and Dawson, J. L. (1965) : Disappointed Gests,
London, Oxford University Press.
j
176
KADIN VE AİLE DERGİSİ,
MÜSLÜMAN Mi, MODERN Mİ?
© Necla AKGÖKÇE(*)
Bİ; yazıda Kadın ve Aile dergisi incelenecek. Daha önce
farklı araştırmalara konu olan dergi, islami düşüncede
toplumun temel yapı taşı, değerlerin, inançların taşıyıcısı olarak değerlendirilen aileyi modern dünyanın yozlaştırıcı etkilerinden korumak, sağlıklı bir aile tipi yaratmak amacıyla çıkarılmaktadır.
Fakat yaratılmak istenen "Müslüman aile"ve bu aile içinde yeralan "yuvayı yapma" sorumluluğunu üstlenmiş kadın,
modern toplumun etkilerine ne derece kapalıdır, veya kapalı
“mıdır? Bu soruyu derginin bize sunduğu verilerle tartışmaya
çalışacağız.
Kadın ve Aile dergisi Nisan 1985 yılında yayın hayatına
atıldı, dokuz yıldır varlığını sürdürüyor. Aydan aya çıkan der© Gazeteci, İ.Ü. Kadın Araştırmaları Yüksek Lisans Öğrencisi
177
ginin çocuklar için "Gül Çocuk" isimli bir eki vardır. Sahibi
Nakşibenti tarikatı İskenderpaşa Dergahı şeyhi Prof. Dr. M.
Esad Coşan'dır.
İlk sayıda Prof. Dr. M. Esad Coşan tarafından kaleme
alınan "Amacımız" başlıklı makalede derginin kimler için, kimler tarafından ne tür bir amaç gözetilerek çıkarıldığı açık bir biçimde formüle edilir.
“Size renkli tatlı buketi sunmakla bahtiyarız" diye başlar
" Coşan yazıya. Buket genellikle kentli orta sınıf erkekler tarafından kadınlara verilir ve kadın yaşamına dışarıdan taşınan modern br duyarlılığın göstergesidir. Kadınlara İslami bilgi Nakşi. bendi tarikatının ideolojik süzgecinden .geçirilerek, dışarıdan
Müslüman bilgin erkek aracılığı ile iletilir. Biz sözcüğünün kapsadığı kadınlar ise M.E. Coşan'ın tanımlamasına göre;
"Beyaz oyalı, başörtülü, eli tesbihli, ağzı dualı hacı anne ve teyzeler; veya eşine, yuvasına sadık, ciddi, şefkatli ve
fedakar ev hanımları ya da cici, temiz, cıvıl cıvıl hünerli küçük
ablalar" olan kadınlardır.
- Yani cinsiyet temelinde şekillenen işbölümünü benimsemiş "yuvası" ile özdeşleşmiş Müslüman ev kadınlarıdır. Dergi
bu kadınları "yerli yabancı moda, ev, elişi ve aile dergisi aramaktan kurtaracak ve onlara ev kadınlığı sanatını en yüksek
seviyede öğretecektir. Geleneksel aile kurumu içinde anneden kız çocuğuna pratik olarak aktarılan ev kadınlığı bilgisinin
dışıda bir bilgidir bu; çünkü, farklılaşan toplum bu konuda da
yeni ihtiyaçlar ve imkanlar üretmiştir. Müslüman ev kadını çağdaşlarının gerisinde kalmamalıdır.
Hedef kitle belirlendikten sonra, Müslüman kadınlar
için kimlik oluşturma çabalarına girişilir. Bu kimlik, toplumun
ve İslami kesimin yaşadığı parçalanmalardan etkilenmeyen
bütüncül ve ülküsel bir kimliktir ve gerçek olan, yaşayan Müslüman kadınla da pek benzerliği yoktur. Çünkü dergiye mek178
mia.
tup yollayan orada yazı yazan kadınların büyük bir bölümü
okumuş, çalışan veya çalışmak isteyen, ama bunun yanında
iyi anne iyi eş olmaya gayret eden: kadınlardır.
Derginin ilk sayılarında yer alan "Sevgiliye Mektuplar"
isimli bölümün yazarı Nurullah Genç ideal Müslüman kadın tanımını Erdem Beyazit'in mısralarını kullanarak şöyle verir:
Kadın bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemilerini nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini. (0)
Bunlar, yaratılış gayelerini bilen, Allah'a kulluk eden,
Hz. Muhammed (AS)'a ümmet olmanın şuurunu taşıyan kadınlardır. Yani sizlersiniz."
Temel görevi eşlik, annelik olan erkeğine inanç ve hizmette kusur etmeyen bu pozitif kadın kimliğinin karşısında
çok geniş bir modern kadınlar topluluğu yeralmaktadır. Nurullah Genç'e göre, onlar da kendi aralarından farklılaşmayan ya
da her nasılsa farklılıklarını halletmiş olan bir başka "bütün"lüktür.
"Onlar ki bilmezler kulluğun ne olduğunu, namaz kıl- mazlar, oruç tutmazlar, farzlardan habersiz yaşarlar, başlarını
deve hörgücü gibi yaparak, boyanarak, -cilalanarak... çıkarlar
insanların karşısına, teşhir ederler vücutlarını, şehvet bataklığına sürüklerler insanları, ... Gençleri bunalıma ve sapıklığa sü-
rüklerler, kendilerine ulaşamayan bunalımlı gençlerin, küçücük erkek çocuklara tecavüz edecek derecede alçalmalarına
sebeb olurlar."
i
(1) Nurullah Genç, "Sevgiliye Mektuplar", Kadın ve Aile, sayı: 49, s. 39,
179
Temel Bölümler
Kadın ve Aile dergisi'nde yer alan yazıları iki ana gruba
ayırmak mümkündür. İlk grup ideolojik içerikli, ağırlıklı olarak
kadın, ama aile içindeki konumundan dolayı aynı zamanda erkek Müslümanlara da, dinlerini her açıdan.öğretmek, günde- .
lik yaşam içerisinde unutulan ayrıntıları onlara hatırlatmak, İslami ilkeleri her alanda uygulamaya çalışmak için kaleme alınmış yazılardır. Coşan'ın başyazıları, "Ummandan İnciler" adlı
bölümde İskender Paşa Dergah'ının eski şeyhi Coşan'ın kayınbabası Mehmet Zahit Kotku'nun yazılarından yapılan derle- meler, değişik yazarlar tarafından hadis ve sünnete dayanıla, rak yazılan yazılar ve fıkıh yazıları bu amaca hizmet eder.
Klasik bölümler diyebileceğimiz, ikinci ana bölümde ye'ralan yazılara, Türkiye'de veya bir Batı Avrupa ülkesinde çıkan herhangi bir kadın ve ev dergisinde de rahatlıkla rastlanabilir. Çocuk bakımı, çiçek yetiştirme, yemek, kadın sağlığı,
pratik bilgiler veya karı - koca arasındaki ilişkileri konu edinen
bu yazılar gelenekselin modernleşmesini veriyor adeta. Örne- .
ğin, yemek sayfasında haydari zarif ince porselen tabak için"de beyaz sofra takımları ile birlikte sunulmaktadır. Türkişi nakışlarla bezenmiş küçük yastıklar son derece modern koltukları süslemektedir. Sağlık sayfasında hamile kadınlara karın çatlakları için kremle masaj, modern kadına ilişkin bir problem gibi görünen göğüs sarkmaları için sütyen önerilmektedir.
180
İdeoloji İle İlgili Bölümler
Başyazılar
M. Esad Coşan tarafından yazılan başyazılarda her ay
farklı bir problem üzerinde durulur. Coşan, kadın erkek tüm
Müslümanlara seslenir, yol gösterir, öğütler verir. Amerika seyahatinden, Ramazanın önemi ve yaşanma biçimleri, Sırp zulmünden,
ekonomik
bunalım ve özelleştirme meselesine ka-
dar çok geniş bir alanda görüş beyan eder. Makalelerinde İslami hareketin kitleselleşmesi ile ortaya çıkan düşünsel ve
gündelik pratiğe ilişkin sapmalar üzerinde özellikle durur.
Yazılarından birinde Müslümanların daha fazla fedakarlik yapmaları ve daha teknik çalışmaları gerektiğini vurgulayıp, İslama hizmet etmek isteyenin, "tüm çalışmasını, tüm mesaisini, tüm mesleğini bu işe adamasını, biriktirmemesini, çünkü Allahın saklanılan, kullanılmayan imkanları da gördüğünü
yazar. Coşan aynı yazıda Müslümanlar arasında yaygınlaşan
'gösterişçi tüketim eğilimlerini de eleştirir:
"İnsanın rızkı midesinin aldığı kadar bir şeydir; gerisi ha“- vaya gidiyor. Havaya gidiyor, hava atmaya gidiyor, fiyaka
yapmaya gidiyor; fiyaka yapmaya gidiyor, boşa gidiyor. Yani,
bindiği zaman basit bir araba insana yetiyor ama; Mercedes'in 300'ünden aşağısına binmiyor, zengin olduğu zaman
adam..." Zenginliğe kapitalizme temelde karşı değildir ve
"çalışma ve ilerlemenin, yardım ve desteğin, hayır ve hasenatın para ile olmasına" da. Özelleştirme konusunda Müslümanları uyarır ve "satışa çıkan, devlet fabrika, tesis, teşekkül ve
mallarını asla yabancılara sattırmamaları gerektiğini" yazar.
. Ona göre bunları, Müslümanlar ya tek başlarına, ya da sermayeleri yetmezse de birleşerek satın almalıdırlar..
(2) M. Esad Coşan, "Başyazı", Kadın ve Aile, sayı: 96, s. 4.
(3) M. Esad Coşan, "Başyazı: Hizmetin Planlanması, Kesenin Ağzının Açılmao
sı", Kadın ve Aile, sayı: 110, s. 4.
181
Dosyalar
Kadın ve Aile dergisini piyasada bulunan diğer kadın
derğilerinden farklı kılan yönlerden biri her ay düzenli olarak
bir dosya vermesidir. Bu dosyalarda incelenen konular çok
çeşitlidir. Geride bırakılan ay içinde, İslamı veya İslam dünyasını ilgilendiren, bir savaş, bir barış dosya konusu olabileceği
gibi, İslamcı kadınları doğrudan ilgilendiren türban tartışmaları, evlilik, AIDS, düğünler, ya da komşuluk ilişkileri gibi konular da dosyaların kapsamı içine girebilir. Kadın yazarların giderek sürece daha fazla katılması ile birlikte dosya konuları kadın ve aileyi doğrudan ilgilendiren alanlara doğru kaymaktadır.
Şubat 1993'den Şubat 1994'e kadar geçen bir yıllık süre içinde Kadın ve Aile dergisine kapak olan konuları şu şekilde sıralayabiliriz:
Sayı 95
Sayı 96
Sayı 97
Şefkat Çağlayanı Annelerimiz
Toplumda Kadının Yeri
Türkiye'de Tutmayan Aile Politikası
Sayı 988
Batıl İnançlar Tehdit Ediyor ©
Sayı 99
Tüketim İhtirasından Kanaat Kapısına
Sayı 100.
Medyada Çarpıtılan Kadın İmajı
Sayı 101
Savaş ve Çocuk
Sayı 102 oKatkı Maddelerine Dikkat
Sayı 103 oÇocuk ve Oyun
Sayı 104
Evlilik
Sayı 105.
Batılı Kadın İslama Koşuyor
Sayı 106 oBasın-Yayın Dehşet Saçıyor
On iki kapak konusundan altısı doğrudan doğruya kadının aile ve toplum içindeki konumunun sorgulanmasına ayrıl182
Dübkde
mış. Dergi ayrıca, medya kirlenmesi, aşırı tüketim, katkı maddeli beslenmenin zararları gibi Batı toplumundaki çevreci muhalif akımların el attığı bazı Konulara da girmiştir.
Fıkıh Bölümü
Fıkıh, Şeriat ilmi, şeriatın usül ve hükümleri, ameli ve
şer'i meseleler bilgisidir.
l
Bu bölümde Müslüman kadına nasıl giyineceği, sokak-
ta nasıl davranacağı, kocasına, çocuklarına karşı yükümlülükleri, doğum kontrolü, makyaj gibi konularda bilgiler verilmektedir. Bölüm İslami esaslara göre kadının günlük yaşam pratigeğini nasıl kuracağını gösterir bu yapısıyla. Okuyuculardan
Başer
Faruk
Dr.
olan
len soruları ilk sayılarda konuda uzman
cevaplandırmaktadır.
Faruk Başer'in cevaplandırdığı sorular ve üzerinde durkaduğu sorunlar hayli geniş kapsamlıdır. Örneğin Müslüman
nun
sorusu
mi?
mez
süslen
mi,
r
Süsleni
dın &vde nasıl dolaşır?
cevabı şöyle verilir:
j
"Yabancıların bulunmadığı evde kadının geniş ve her tarafını örten elbise giyme zorunluluğu yoktur. Başı, kolu, bacagöğı açık dolaşabilir. Hele kocası istiyorsa, çarşıda pazarda
lir...
rülecek en etkileyici, açıklık makyaj ve elbise ile bulunabi
ara ÇıMüslüman kadının, başka erkekler için süslenip sokakl
i kocazibey
ve
süsü
çok
daha
kan başkalarının kadınlarından
cası için becermesi gerekir."(9
k
Başka kadınların etkilerine ve tahriklerine kapılabilece
gibi,
olan erkeği evine bağlama görevi modem ailede olduğu
er karMüslüman ailesinde de yine kadına düşmektedir. Rakipl
ecek,
süslen
k,
yapaca
j
makya
da
şısında güçlü olmak için o
——
————
t
r
(4) Faruk Başer, “Fikri Meseleler", Kadın ve Aile,
sayı: 49, s. 39.
183
en azından diğer kadın kadar tüketecek, ama sınırlı bir alanda
yapacak bunu, evin dışına taşırmayacak.
Son sayılarda Rahmi Yarun tarafıdan yazılmaya başlanan Fıkıh Bölümü sorulara cevap biçiminden sıyrılıyor; bir konunun ele alınıp, incelenmesi şekline bürünüyor. Ev içinde
süslenip kocasına cazip görünmek zorunda olan Müslüman
kadınların "camiye gitmek maksadıyla bile olsun, dışarıya çıkarken koku sürüp makyaj yapmaları günahtır."© Rahmi Yarun'a göre Müslüman kadın sokakta yürüyüşü konusunda da
özen göstermelidir. Kadın makyaj ve parfüm kullanmasa bile
gerek kılık kıyafeti, gerek yürüyüşü ile erkeklerin cazibe merkezi olmak gibi bir tavır içinde bulunmamalıdır.
"İçinde alkol bulunan deodorantleri abdesili iken kullanarak ibadet yapabilir miyiz?"(9 Bu sorunun modern toplumun nimetlerinden yararlanma konusunda Müslüman kadının, "modern kadınlardan" çok geri kalmadığını göstermektedir. Cevap ise çözüm getiricidir: "Sözü edilen deodorant ve
parfümlerdeki alkol ise Hanefi mezhebinin imamlarına göre
pis olan alkol türunden olmadığından onlar namaza mani değillerdir".
|
Bir başka soru, doğum günü kutlamak dinen uygun.
mu?() Sorunun cevabı.Rahmi Yarun tarafından verilmektedir.
Rahmi Yarun'a göre; bu Müslüman adetlerine aykırıdır.
Medyanın Müslümanlara empoze ettiği bir durumdur. Müslüm
an-
lar bu duruma rağbet etmemelidir.
©) Rahmi Yarun, "Fıkıh: Makyaj Yapmanın ve Parfüm
Kullanmanın Hükmü",
Kadın ve Aile, sayi: 103, s. 51.
(6) Faruk Başer, "Fikri Meseleler", Kadın ve Aile, sayı:
49, s. 39,
(7) Rahmi Yarun, "Fıkıh". Kadın ve Aile, sayı: 110, s. 47.
184
Okur Mektupları
Derginin en dikkate değer bölümlerinden biri, “Bize Gelenler" başlığı altında yer alan okur mektupları. Son sayılarda
Bize Gelenler başlığı bazen değişiyor, "Okur Mektupları" adını
alıyor. Mektup gönderenler genellikle kadın, bunların büyük
bir çoğunluğunu da taşra ve yurtdışı okurları oluşturuyor. Kadın ve Aile, iyi anne, iyi eş olmalarını sağlamak iiçin ev kadınlarını eğitmek hedefiyle çıkarılan bir dergi, ama mektuplardan,
İslami ideolojiyi benimsemiş kadının kendisine erkekler tarafından model: olarak dayatılan kimlik yapılarıyla zaman zaman
çelişkiye düştüğünü görüyoruz. Modern dünya içinde yer
alıp, onu başkalarıyla paylaşmak zorunda kalan Müslüman kadın, kendine bir kimlik kurmaya çalışırken bu dünyanın parçalı yapısının etkilerine açık oluyor, sonuçta ortaya çıkan gerçek
kadın, ideal olandan epey bir sapma gösteriyor. Eğitim görmüş, çalışma yaşamı içinde yer alan ya da almak isteyen bu
kadınlar kendilerini toplumsal yaşamın dışına atan zihniyet yapılarını eleştiriyorlar.
Öğrenciliği sırasında tesettürü savunmak için eylemlere katılan, üniversite mezunu bir genç kız, mezun olduktan
sonra İslami esaslara göre yaşamayan ailesinin yanına dönmek istemez, bulunduğu şehirde çalışmaya karar verir. Ancak bu genç kızın iş arama sürecinde başına gelenler hayli ilginç:
;
"Öyleyse bulunduğum şehirde tesettürlü olarak 'herhangi” bir iş bulup çalışmam gerekiyordu. Ailemle anlaşamadığıma göre iş konusunda Müslümanlar bana yardım eder diyordum (...) Müracaat ettiğim birçok Müslüman işyeri, tesettürlü
bir bayan olduğum için beni işe almadı. Gerekçe “Müslüman
185
“ bir kadının yeri evidir.” Evet bu düsturu biz de biliyoruz. Tesettürlü bir hanım, Müslüman kadının konumu ve vazifesini çok
iyi bilir. Yanında açık bir sekreter çalıştıran bir işadamı, sırf bu
gerekçe için tesettürlü bir hanımı işe almıyor? Eğer o Müslüman kadının gidecek bir yeri olsaydı kapı kapı dolaşıp iş arar
mıydı acaba?"(8)
© Müslüman işverenlerin Müslüman kadına niçin sahip
çıkmadıkları sorusunu soran okuyucu, kendisine evlenmenin
çözüm olarak önerildiğini anlatıp şöyle karşı çıkıyor bu öneriye: "Evet 'acil' bir evlilik yaparak kendimizi kurtarabilirdik. Herhalde evleneceğimiz şahsı sokaktan karpuz alır gibi seçemezdik."
i
Mektupta, veri maddi koşullârda Müslüman kadının yaşadığı açmaz gayet açıklıkla görülüyor. Mektubun en önemli
yeri ise patriyarkal söylemde (ister kapitalist olsun, isterse İslamcı) hep seçilen olan kadının, kendini seçen olarak tanımlamasıdır.
Okuyucu Mektupları arasında, derginin kapağının çekici olmasını isteyenler olduğu gibi, Rus kadınlarına karşı kampanya yürütenler, yazarların hep aynı konulardan bahsettiğinden yakınıp, konuların daha iyi ve ayrıntılı işlenmesi gerektiği-
ni savunanlar da vardır.(9.
100. sayıda "En Güzel Hediyelerden" başlığı altında Gaziantep'ten gönderilen bir okur mektubu, kadınların bilinç düzeyi, sorgulama yeteneği ve dikkatlerinin düzeyini gözler önüne seriyor. Dergiye nişanlısı aracılığıyla yeni abone olduğunu
yazan kadın okur şöyle devam ediyor:
|
(8) "Bize Gelenler: Muzdarip Bir Genç Kız Aydın" Kadın ve Aile, sayı: 97, s. 62.
(9) Ferah Kübra Çelik, "Okuyuculardan: En Güzel Hediyelerden", Kadın ve
Aile, sayı: 100, s. 47,
186
"Yalnız kafamı karıştıran bir mesele var. Ağustos sayınızda 'Kadın Yönetici Olabilir mi?” başlığı altında çeşitli açıklamalarda bulundunuz. Sonuç olarak onun ancak personeli kadın olan bir müessesede yönetici olabileceğini belirterek bir sınırlama getirdiniz. Ailede dahi beyinin yönetiminde olan birisinin başkalarını yönetmesinin hiç mümkün. olmadığını beyan
ettiniz. Ancak bir sonraki sayıda halifelik gibi yüksek bir makama kadının gelebileceğini, bunun mümkün olduğunu yazdınız. Böyle bir açıklamaya neden ihtiyaç duyuldu? Ya da şöyle
söyleyeyim, bu fikir bir önceki sayıdaki fikirle çatışma göstermiyor mu?"
- Erkek kandırmacası dikkatli kadın okuyucunun gözünden kaçmıyor. Nasılsa halife olunmayacağı bilindiği için bu
konuda payeler dağıtılabilir, ama iş somut yaşama gelince, erkeğin ev içi iktidarının devamı için kadının İş yaşamında iktidardan uzak bir konumda olması gerekir, bir kez emir vermeye alışan kadın bu tutumu devam ettirebilir. Zaten derginin yapılanmasında da bunu gözlemleyebiliyoruz. Yönetici konumii
da olanlar genellikle erkeklerdir.
Klasik Bölümler
Klasik sabit sayfaların başında yemek sayfası birinci sırayı işgal ediyor. Kadın ve Aile dergisi'nin yemek sayfasında
genellikle Türk mutfağına özgü yemek, tatlı ve börek tarifleri
veriliyor. Ölçüler tutam, yemek kaşığı, tatlı kaşığı gibi oldukça
pratik. Açık anlatımı, rahatlıkla bulunabilecek malzemeleri ile
uygulanabilirliği çok yüksek olan bu tarifler hemen hemen her
bütçeye hitap ediyor. Diğer kadın dergilerinde rastlanan, kiwi-
İi, ananaslı turta türünden tarifleri Kadın ve Aile'nin yemek
sayfasında göremezsiniz. Ama çiğ köfte yapılırken: kıyma ve
bulgur elle yoğrulmaz blendıra konur "hamur haline gelinceye
kadar karıştırılır." Sağlık bölümünde, kadın hastalıkları do187
ğum, doğum öncesi, annenin beslenmesi gibi kadın sağlığına
ilişkin konular ağırlıktadır. Ayrıca son sayılardan bazılarında
ilkyardım adlı bir bölüm var. Burada kalp krizi, elektrik çarpması ya da trafik kazası gibi durumlarda alınacak ilk tedbirlerden bahsediliyor. Çocuk, onun bakımı, sağlığı derginin en fazla üzerinde durduğu konular arasında yer alıyor.
İslami hareketteki kitleselleşmeye paralel olarak dergiye yeni bölümler ekleniyor. Bu bölümler Müslüman aileyi mo- dern diye tanımlanan aileye yaklaştırıyor giderek, Örneğin
son sayılarda "Evimiz" isimli bölümde gazetelerin kadın eklerinde yer alan "ikili ilişkiler"ine tekabül edebilecek içerikte ko.nular işlenmeye başlanıyor. Ayrıca bir de pratik bilgiler bölümü yer alıyor. Bu sayfalarda "leke nasıl. çıkarılır", "tıkalı lavoba
nasıl açılır". "patates pişirmenin püf noktaları" gibi gerçek ev
kadınının hiçbir pratik değeri olmadığını, kendi pratiğinden
kavradığı, çoğu yabancı dergilerde çeviri "pratik öneriler" verilmeye başlanıyor. 109. Sayıda dergiye yeni bir bölüm daha katılıyor; Evlilik Okulu. Mukaddes Akkuş'un hazırladığı bölümde
“Güzin abla” gibi dertlere çare bulunuyor.
Köpekli, Televizyonlu Müslüman Aile |
"Evimiz" bazı sayılarda olmamakla birlikte, yine de dergide oldukça sürekliliği olan bir bölüm. Başlangıçta yalnızca
yemek tariflerinin, elişi veya elbise modellerinin verildiği bölümde daha sonra çocuk eğitimi ve karı-koca ilişkileri konu
edilmeye başlanıyor.
Bu başlık altında 96. sayıda, Hayriye Polat tarafından
kaleme alınan "Ev Hali" isimli makalede Müslüman-şehirli bir .
ailede ailenin mutluluğu ve devamı için, eşlerin birbirine karşı
nasıl davranması gerektiği maddeler halinde sıralanırken, çağdaş bir Müslüman aile imajı da veriliyor. Polat, aile hayatını
188
renklendirmek için zaman zaman arkadaşlar arasında toplantı-
lar düzenlemek gerektiğini, eşlerin birbirlerine küçük hediyeler almalarını, iletişimsizliği aşmak için sohbet etmelerini, erkeklerin de aile mutluluğunun devamı için çaba sarfetmesi gerektiğini vurguluyor. Makalede üzerinde durulan konulardan
biri de kaynana gelin çatışması. Polat'ın çizdiği Müslüman
aile portresinden bu ailenin de, bunalımda olduğunu iddia ettikleri modern ailenin, karşı karşıya Se sorunlara benzer
sorunlar yaşadığı görülüyor.
97. sayıda yer alan "Ev Hali" yazısının ikinci bölümünde
ise "iyi eş" olmanın tanımı yapılıyor.
Bu yazıda kullanılan vinyet de ailenin nereye doğru evrildiğini gözler'önüne seriyor. Kıvırcık saçlı bir erkek ve kıvırcık saçlı başı açık bir kadın, erkek ve kadının saçları birbirine
karışıyor, ortada minik bir çocuk var. Yani batılı, klasik çekirdek bir aile. Alt yazı: Evlilik bağı ne zaman gevşer?
İkinci vinyet birincisinden daha da ilginç. Anne, baba,
çocuktan kurulu aileye katılan bir fert daha var; köpek. Baba
- televizyondan futbol maçı seyrediyor (çocuk ve köpekle birlikte). Anne'nin hayal ettiği ise mini minnacık bir kız çocuğu. Alt
yazı: Eşlerdeki manevi birliği bozan nedir?
Eşlerin manevi:birliğinin yanısıra Kadın ve Aile'de bozulan bir şey daha var, o da ilk sayılarda verilen Müslüman aile
imajı.
|
Bahsedilen yazıda maddeler halinde formüle edilen, ka-.
dının ve erkeğin yapmaması gerekenler listesi ise yine, batılı
bir kadın dergisinde rahatça rastlanabilecek cinsten;
- - Erkek evde iken temizlik yapmamalıdır kadın. Çünkü
erkek ilgibekler.
ie Ev hanımını eşi takdir etmelidir.
— Ev işinde aşırı titiz olmamalıdır.
|
189
- Erkekler! Dargınlıktan sonra duyarlı davranın kadınla-
ra.
— Kadın eşini yükseltir mi? - Yüksettir, ailedeki huzur dışarıdaki başarıyı etkiler. Dışarısı iş dünyası - kapitalizmin, rekabetin olduğu bir dünya.
Son olarak evliliğin-kapak konusu yapıldığı 104. sayıda,
Beyler ve Hanımlar Bunlara Dikkat Ediyor musunuz? başlıklı
yazıya değinmekte yarar'var. Melahat Çelik tarafından yazılan
yazıya vinyeti ve tezleri ile birlikte, Melodi veya Kelebek gibi
günlük gazetelerin kadın eklerinde de pekala rastlayabilirdiniz. Vinyet, yabancı bir kadın dergisinden kesilip kullanılmış,
erkek ve kadının, her ikisinin de elinde maske var. Maskenin
ardındaki yüz ifadelerinden birbirlerine çok kızdıklarını anlıyoruz. İkisinin arasında, ortadan ikiye ayrılmış bir kalp ve çocuk
duruyor. Kadının yine başı açık. Yazıya Türkiyeli bir hava kazandırmak için, karşı sayfaya tipik bir Türk sofrası fotoğrafı konulmuş. Fakat, turistik bir fotoğraf bu, kadın ve erkek yok ortada. Ve altında da tipik batılı bir öğüt var; "Dışarıda lokantada yiyeceğiniz en lüks yemeğin bile evde içeceğiniz çorbadan daha zevkli olamayacağını unutmayın." Evliliğin bozulmaması için verilen öğüt listesi ise şöyle:
— Onu hatalarıyla kabul edin.
— Onu onore edin.
- Zaman zaman tartışma olabilir.
— Eşit sorumluluklar alın.
- İyi dinleyici olun (kadına).
- Arkadaşlarınızla onun hakkında konuşmayın. — Onun özelliklerini iyi tanıyın.
— Gönlünü alın.
— Arasıra evinizde toplantılar düzenleyin.
190
— Evlilik yıldönümünüzde ona hediyeler alın.
— Eşinize ev işlerinde yardımcı olmaya çalışın.
— Evden içeri girdiğinizde işi dışarıda bırakın.
- Öğütlerin tümü gerçekten de batılı kapitalist bir ülkede
yaşayan, kocası çalışan, kendi isteği veya çocuk, koca dayat. malarıyla ev kadınlığını seçen, kadınlara veya onların kocalarına yönelik tavsiyeler.
“ Bu önerilerden Müslüman ailenin de artık, en dar anlamıyla çekirdek aile olduğunu anlıyoruz. İki kişi var temelde;
kadın ve erkek. Arasıra görüşülen arkadaşlar da dostluk açısından değil de ilişkiye ivme kazandırmak açısından önemli.
Yazıların Cinsiyetler Arasındaki Dağılımı
Kadın ve Aile dergisinde yönetim kademelerinde kadınlara pek yer verilmiyor. Buna karşılık, yazıişlerinin büyük bir
bölümü kadınların omuzları üstünde. Beşinci cildin ilk sayısında (49. sayı) yayın kurulu başkan yardımcısı Aişe Aslı Sancar,
yazıişleri müdür yardımcısı Nahide Kurtay'ken, Haziran
1994'de çıkan 110. sâyısında yalnızca yazıişleri müdür yardım.cısı kadın, yani yönetici durumda tek kadın var. Yazıların cinsiyetler arasındaki dağılımı ise şöyle: 5. ciltte 49 araştırma inceleme yazısı yer alıyor, bunların yalnızca 18 tanesi kadınlar tarafından kaleme alınmış. Bu ciltte, İslami ideolojinin anlatıldığı
düşünsel ağırlıklı yazıların çoğunun yazarı erkek. Yine aynı
ciltte yer alan 52 makaleden, 19'unun yazarı kadın. Bu ciltte
kadınların genellikle çiçek, sağlık yazılarını yazdığını ve röpor-
tajları yaptığını görüyoruz.
Sekizinci ciltte araştırma Karnın sayısı 18, bunlardan sadece 5 tanesi kadınların kaleminden çıkmış. Ayrıca 25
söyleşiden, dördünü kadınlar gerçekleştirmiş. Sekizinci ciltteki sürpriz, 32 dosya konusunun 22'sinin kadınlar tarafından
191
yazılması. Kadın ve Aile dergisinde, kadınların zaman içinde
özellikle kadınları doğrudan ilgilendiren meselelerde daha faz-
la düşündüğü ve söz söylemeye başladığı görülüyor.
Dergide aynı konuda yazı yazan kadın ve erkekler arasında bir karşılaştırma yapıldığında, kadınların daha yenilikçi
olduğu göze çarpmaktadır. Son sayılarda kadınlar çalışma
hakkı konusunda oldukça geniş bir biçimde tartışmaktadırlar.
Örneğin Nevin Meriç, Müslüman kadının hem çalışması hem
de toplumsal mücadeleye aktif olarak katılması gerektiğini savunur.(19)
Sonuç Yerine
e Kadın ve Aile dergisi orta sınıf mensubu Müslüman
ev kadınlarına hitap etmektedir. Böyle olması da doğal, çünkü İslami ideolojiye göre kadının asıl görevi çocuk bakmak ve
kocaya hizmet etmektir (Çalışan adın ev kadınlığının yanısıra
bir de paralı bir işe sahip olan kadındır). Kadının eğitimine karşı çıkılmaz çünkü, kız çocuklarının ileride kuracakları ailelerde
- İtaatli birer Müslüman kadın olarak görevlerini yerine getirme-
leri, ancak eğitim yoluyla sağlanabilecektir.
e Dergi şehirli çekirdek aile içinde kadına, değişen toplum yapısına göre farklılaşan ev işlerinin bilgisini sunar bir yandan, diğer yandan 70 yıllık laik gelenek içinde Müslüman kadının unuttuğunu düşündükleri Müslümanlığı onlara tekrar öğretir.
e Kadın ve Aile dergisi doğum kontrolüne ve kürtaja
- karşıdır. Feminizme karşıdır. Onlara göre feminizm 1980 son-
rası uygulanan ekonomik liberalizm politikalarının bir sonucudur. Feminizm, yükselen değerler kategorisi içine sokulur, kadın haklarını, kâdın-erkek eşitliğini ve cinsel özgürlüğü savunduğu için eleştirilir.
(10).
192
Nevin Meriç, "Toplumsal Yapıda Belirleyici Olmak", Kadın ve Aile, sayı:
96, s. 10.
e Kadın ve Aile dergisinde farklı ülkelerde yaşayan
Müslüman kadınlar veya Batı ülkelerinde yaşayıp Müslümanlığı kabul eden kadınlar tanıtılır, onlarla sohbet edilir. Ama, ka, dın dayanışmasından ziyade Müslümanlığın yayılması, Müslümanlar arası iletişim ve dayanışma açısından bakılır mesele-
ye.
Ti
|
|
e Dergide cinsiyete dayalı işbölümü savunulur. Evin reisi erkektir. Kadın itaat eder. Kadının eğitimi İslami ailenin bekaası açısından önemlidir, ama türban mücadelesi veren, panellere katılan, dergide yazı yazan kadınlar durumları üzerine
düşünmeye başlarlar.
e Dergi Müslüman bir aile yaratmaya çalışıyor. Ama
veri üretim biçimi içinde şekillenmiş bir üstyapı kurumu olan
aile bu üretim biçiminin tarihi özelliklerini bünyesinde barındırır. Dünya ekonomisine entegre olmuş bu üretim biçiminde
ailenin içinde gerçekleştirilen, yemeğin hazırlanmasından;
temizliğe, çocuk bakımından, tıbbi bakıma tüm içsel dinamikler
metalaştırılmıştır. Aile artık kendisi ve ülkesi için değil, dünya
pazarı için üretir - dolaylı olarak - ve o pazardan tüketir. Tüketim ekonomisiyle bu denli iç içe geçmiş bu aileyi ideoloji aracılığı ile dönüştürmeye çalışmak çok zor. Dergideki tüketim
maddeleri ilanlarından Müslüman aile fertlerinin de bu tüketim
ekonomisine, pek çok yerden eklemlendiği görülür.
İslamiyetin ortaya çıktığı dönemlerdeki toplumsal yapıyla günümüzün toplumsal örgütleniş tarzı birbirinden çok farklıdır. Dolayısıyla bir kabile toplumunda - veya Osmanlı'da olduğu gibi bir ümmet toplumunda - Kadınları ev içinde tutmanın
maddi koşulları mevcuttu. Toplumsal yaşam ve onun kadına
sunduğu olanaklar sınırlıydı. Modern toplumda kentte yaşayan, kadın ise daha geniş bir coğrafyada hareket eder. İslam.cı kadın otobüste, vapurda, semt pazarında, giysi prova ederken veya beyaz eşya mağazasında taksitle aışveriş yaparken
193
farklı biçimleriyle karşı karşıya kalır. Dışarda yaşanılan bu farklılıkların evin içine yansımaması olanaksızdır. Blenderdan, bulaşık makinesine her alet sadece işi kolaylaştırmakla kalmaz,
kendi mantığına uygun bir dizi "modern ilişki"yi de Müslüman
ev kadınına dayatır, onu da modernleştirir. Tüm bu oluşumlar
iddiası ne olursa olsun, modern bir toplumda salt bir Müslüman aile tipinin yaratılamayacağı gerçeğini gösterir. Kadın ve
Aile dergisi bu konuda iyi bir örnektir.
194
TÜRKİYE'DE KADINLARIN
YÜKSEK ÖĞRENİM DENEYİMİ
Doç. Dr. Feride ACAR(*)
I. Yüksek Öğrenimde Kadın: Bazı Temel Gerçekler
BI: tebliğin konusu Türkiye'de kadının yüksek öğrenim deneyimi olduğu için konu öğrenci ve öğretim personeli
olarak yüksek öğrenimde kadınların durumu bağlamında tartışılacaktır. Bir başka deyişle, bu tebliğ çerçevesinde amaçlanan Cumhuriyet döneminde Türkiye'de kadınların öğrenci ve .
öğretim personeli olarak, yüksek öğrenim kurumları içerisinde nasıl bir dönüşüm gerçekleştirdikleri; niceliksel ve niteliksel olarak nereden başlayıp, nereye geldikleri; bu yoldaki
önemli aşamaların neler olduğu; kadınlar açısından ne tür kazanımlar, ya da kayıplar yaşandığı ve bugün gelinen noktanın
nasıl değerlendirilebileceği; buradan nereye ve nasıl yönelindiği gibi konularda bilgi aktarmak, sorunları elden geldiğince
tartışmak ve yeni sorunlar sorabilmektir.
(9) O.D.T.Ü. Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı Başkanı
i
195
Böylesi bir amacı gerçekleştirmek için burada izlenecek olan yol olguları kronolojik bir sıra ile sunmak, ya da rakam, ve istatistiklere ağırlık vererek somut ve niceliksel bilgiler
aktarmak değildir. Yüksek öğrenimde kadın olgusu bu tebliğde genel toplumsal-tarihsel bir analiz çerçevesinde, yalnızca
ana gelişmelere işaret edecek kadar sayısal bilgi ve veri aktarılarak ve de yer yer konuya ilişkin kalitatif yöntemlerle yapılmış, bazı araştırmaların sonuçlarına da yer verilerek özetlenmeye çalışılmaktadır.
Cumhuriyet Türkiye'sinde yüksek öğrenimde kadın olgusu paradokslar içeren bir tablo sergilemektedir. Şöyle ki, ülkedeki üniversite öğrencileri arasında kızların oranı 9 37'dir
ve bu rakam sanayileşmiş Batı ülkelerindeki oranlarla karşılaştırıldığında dahi çok da düşük değildir. Örneğin, yüksek öğrenimde kız öğrenci oranlarının İngiltere'de 96 46, Hollanda'da
9e 45, (Federal) Almanya'da 96 38 (Lie ve Malik, 1994: 224) olduğu düşünülürse, toplam kadın nüfusun (15 yaş üzeri) yalnızca 96 71'inin okuma-yazma bildiği bir toplum olan Türkiye'de kadın eğitimine ilişkin çarpıcı bir paradoksa işaret edilmiş olur. Bu tablo ilk bakışta alt eğitim düzeylerinde kızları eğitim sisteminin dışında tutan güçlü toplumsal, ekonomik ve kurumsal mekanizmaların (Arat, 1979) etkisine karşın bu düzeylerdeki engelleri atlıyabilen kız ve kadınlar için oldukça "olumlu" katılım oranları sağlayabilen bir yüksek öğrenim yapısı ile
karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Öte yandan, Türkiye üniversitelerinde akademik personelin 96 22'si kadındır. Kadınların kentli işgücüne katılımının 96
15 gibi sanayileşmiş ülke standartları ile hayli düşük olduğu |
toplumumuzda akademide kadın katılımının gene Batı standartları ile bakıldığında, oldukça yüksek olan oranı ikinci bir
paradoksa dikkatleri çekici niteliktedir. Kadınların kentliiİŞgücüne katılımı açısından OECD ülkeleri arasında en düşük ora-
196
a.
emdi
ik
na sahip Türkiye'de diğer pek çok uzman meslek dalında da
olduğu gibi (Öncü, 1979), yüksek öğrenimde kadın personel
oranları kariyerin her kademesinde gerçekten çarpıcı denebilecek şekilde yüksektir. Örneğin, ülkemizde profesörlerin 96
20'si, doçentlerin 96 23'ü, yardımcı doçentlerin 96 27'si kadın- dır (Acar, 1991). Bu oranları bazı sanayileşmiş Batı ülkelerinin
aynı kademelerdeki kadın akademisyen oranları ile karşılaştırdığımızda, ülkemizdeki durumun olağandışılığı açıkça ortaya *
çıkmaktadır. Örneğin, İngiltere'de yukarıda verilenlere tekabül
eden akademik kariyer aşamalarında kadın oranları sırası ile
5,
10 ve
,26 dır. Almanya'da (Federal) ise bu rakamlar
o 5.2, 6 14 ve 9 20'dir. Diğer sanayileşmiş Batı ülkelerindeki
durum da çok farklı değildir ve hatta, Hollanda örneğinde olduğu gibi, akademide (özellikle de üşt kademelerde) kadın
- katılımının son derece az olduğu örnekler vardır. (Hollanda'da profesörlerin 96 3'ü, doçentlerin 96 6'sı, yardımcı doçentlerin de yalnızca 96 16'sı kadındır). Akademinin her düze'yinde kadın personel istihdamının devlet politikaları ile bilinçli
şekilde desteklendiği ABD'de ise günümüzde profesörlerin 96
. 14'ünün, doçente tekabül eden asosiye profesörlerin 96 26'sının, yardımcı doçentlerin ise 9 38'inin kadınlardan oluştuğu
bir aşamaya gelinmiştir (Lie ve malik, 1994; 226).
Konuya ilişkin bir başka paradoks, Türkiye'de yüksek
öğrenim yapısı içindeki kız öğrenci ve kadın akademisyenlerin dünyanın pek çok ülkesinde “erkek alanı' diye tanımlanan
alanlardaki yoğunluğuna ilişkindir. Örneğin mühendislik dalında ülkemizde öğrenci ve öğretim personelinin ortalama “6
20'si kadındır. Bu oran dünya standartları ile değerlendirildiğinde hayli yüksek bir katılımı ifade etmektedir.
Bunlarve benzeri tezat görüntülerini yakın geçmişin iktisadi, toplumsal ve siyasal güçlerinin Türkiye koşullarındaki
oldukça özgün etkileşimi ile açıklamak mümkündür. Kanım197
ca, böylesi bir analiz yalnız geçmişe ve mevcut duruma ışık
tutmakla kalmayıp, kadınların yüksek öğrenimdeki varlığına
ilişkin geleceğe yönelik bazı ipuçları da verecektir.
Türkiye'de kadınların bugünkü konumlarına ilişkin pek
çok özelliğin kökeninde Cumhuriyet reformları yatmaktadır.
Bu reformler ülkeyi batılılaştırma, "muasır medeniyet" seviyesine ulaştırma amacına yönelik olarak kadınların koşullarını ve
toplumsal konumlarını pek çok hususta radikal olarak değiştiren, yukarıdan aşağıya uygulanmış devlet politikaları ve eylemleridir. Büyük ölçüde söz konusu reformların özgün etkisi
ile 30'lu ve 40'lı yıllarda kentlerde çoğu bürokrat kökenli ve
toplumsal koşulları itibari ile üst-orta toplumsal katmanlardan
gelen ve dönemin değerlendirmeleri ile “seçkin” diye niteliyebileceğimiz bir kadın kesimi oluşturulmuştur ki, bu kesimin bazı
temel özellikleri tanımlayıcıdır.
Bu kadınlar yüksek öğrenime yönelirken bir yandan,
içinden geldikleri sosyo-ekonomik ortamın görece rahatlığından yararlanmış, diğer yandan da (özellikle ilk dönemlerde)
batılılaşma ülküsüne kendilerini adamış ailelerin (bilhassa da
babaların) etkin destek ve teşvikini görmüşlerdir. Bunlar herne kadar yaşamlarında eş ve anne rollerini yadsımasalar da,
o rollerle pek özgün bir biçimde kaynaştırabildikleri yüksek “
meslek güdülenmeleri geliştirebilmişler ve yaşamlarının genel
çizgisini "meslek sahibi eş ve anneler" olarak devam ettirebilen örnekler oluşturmuşlardır (Acar, 1983). Bu tür kadınların
Türkiye Cumhuriyeti'nde, akademide olduğu gibi pek çok di-
ğer meslek alanlarında da örneklerini bulmak mümkündür. Ni-
telikleri ve de koşulları itibarı ile Türk toplumunda kadının ko-
numunu temsil edici olmasalar da bunlar hem toplumda de-
ğişmenin yönüne ve hızına işaret eden önemli semboller oluşturmuşlar, hem de Türkiye'de çok renkli olan kadın mozayiğinin en önemli öğelerinden birini oluşturagelmişlerdir.
198
eredimsel
Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde yüksek öğrenim gören,
ya da görmüş kadın kesimi büyük ölçüde yukarıda tanımladığım özellikleri taşıyan oldukçâ homojen bir kitleyi oluştururken, zaman içerisinde bu kesimin farklılaşan, heterojen bir görünüm kazandığı bilinmektedir. Değişme hem niteliksel, hem
niceliksel anlamda olmuş, toplumsal hareketlilik, siyasal demokratikleşme (örn. çok partili hayata geçiş ve sivil toplumun
etkinliğinin artışı), iktisadi değişme ve ona paralel olarak sanayileşme, kentleşme ve göç olguları, toplumda grup ve katmanların yer değiştirmesini, toplumsal değer yargılarının ve
normlarının etkinlik alanı ve derecelerinin değişmesini getirirken, kadınlar ve — özellikle de yüksek eğitim gören kadınlar—
açısından da bu süreçlerin belirgin etkileri olmuştur.
Özetle değinecek olursak, Cumhuriyet döneminde üni> versite öğrencisi kızların sayısı ve oranları sürekli bir artış göstermiş, toplumsal kökenleri giderek farklı toplumsal kesim ve
katmanları yansıtır hale gelmiş; bir diğer deyişle, yüksek öğrenimde kadın çoğalmış ve farklılaşmıştır. Bu sürecin kadın bakış açısından bakıldığında görece olumlu ve olumsuz yanlarını saptamak mümkündür.
&
1. Kız Öğrenciler ve Kadın Öğretim Üyeleri:
— Dağılım ve Değişim Özellikleri.
Yüksek öğrenimde kız öğrenci oranlarının Cumhuriyet
- döneminde 1940'larda toplam öğrenciler için geçerli genel bir
düşüşe paralel olarak gösterdiği iniş dışında, sürekli artış göstermiş olması kuşkusuz olumlu bir durumdur. Örneğin,
1927-28 ders yılında kız öğrenci oranı 96 17 iken, 1980-81'de
bunun 9 37'ye ulaşmış olması kız öğrencilerin toplam öğrenciler arasındaki payının sistematik biçimde arttığının sayısal
ifadesidir. Zaman içindeki sayısal değişmelere bakarsak özel199
likle 1960'larda ve 1980'lerde genel olarak üniversite öğrencilerinin sayılarında ve kızların toplam içindeki oranlarında belirgin sıçramalar göze çarpmaktadır.
Bugün 'dil ve edebiyat” (96 60) 'sanat” (96 46) 'matematik-doğal bilimler” (96 46) kız öğrenci katılımının en yüksek olduğu alanlardır. Bu dallardan ikisinde ('dil ve edebiyat” ve “sanat') kadın öğretim personeli oranları da çok yüksektir ve yıllar içinde belirgin artışlar göstermiştir. Örneğin, bugün 'beşeri
bilimler'de(*) kadın öğretim personeli varlığı 96 43.9, 'sanat'da 96 41.7 oranındadır. Türkiye'de kız öğrencilerin yüksek
“ öğrenimdeki oranının 96 37 olduğu, kadın akademik personelin ise toplamın 96 32'sini oluşturduğu düşünülürse 'dil ve edebiyat”, ya da 'beşeri bilimler” ve 'sanat” dallarındaki kız öğrenci ve kadın öğretim personeli oranlarının genel ortalamaları- “
nın hayli üzerinde olduğu görülecektir. "Matematik-doğal bilimlerde" ise kız öğrenci oranları ortalamanın üstünde iken, ka-
dın personel oranı Türkiye ortalama katılım oranına inmekte- dir (96 31.6).
En düşük kız öğrenci oranları ise “mühendislik” (& 22)
ve 'tarım/ormancılık'(96 33)'ta gözlenmektedir. Öğretim personeli açısından bakıldığında ise, gene “mühendislik” (© 23.6)
ve 'tarım/ormancılık” (96 1 7.4) alanları kadınların, (Batı dünyası standartları ile değerlendirildiğinde hiç de düşük sayılmasa— lar dahi) Türkiye'deki genel katılım oranlarının altında bir varlık gösterdikleri ve en düşük oranlarda temsil edildikleri alanlar olarak belirmektedir.
Kiz öğrenci oranları “toplumsal bilimler (96 39), 'sağlık
bilimler” (96 39), “hukuk” (96 35) alanlarında ortalama düzeyd
e-
dir. Bu alanlarda kadın öğretim elemanları katılımı
da ortala-
(9) Öğretim personeline ilişkin rakamların alındığı
(Acar, 1991) Tablo'daki
alan sınıflamaları ile öğrenciler içın olan (Milli Eğitim
Istatistikleri) farklı
olduğundan burada değişik alan isimleri kullanılmıştır.
200
dizinie
emen
maya yakın düzeylerdir; şöyle ki, 'toplumsal bilimler'de kadın
eleman oranı (96 31.5), “sağlık bilimler'inde (96 34.6), 'hukuk'da (9 30.2)dır.
Yukarıda değinilen rakam ve oranlardan çıkarılabilecek
birkaç temel sonuç şöyle özetlenebilir. Ülkemizde kız öğrenci
ve kadın öğretim elemanları her alanda hatırı sayılır oranlarda
vardır. Hiçbir alanda (Batıda ne kadar 'alışılmadık” diye düşünülse de) Türkiye'de kadınlar yalnızca sembolik bir varlık gösterir konumda değildirler. Ancak bazı alanlarda belirgin olarak
daha yoğun bir varlık sergilemektedirler ki bu alanlar ya 'dil
ve edebiyat”, 'beşeri bilimler', “sanat” gibi Batı'da da "kadına
uygun" diye düşünülen, "daha az yorucu" diye nitelenen "kadınsı" alanlar, ya da prestij ve sağladığı maddi ödüller itibari
ile bugün toplumda çok gözde sayılmayan dolayısı ile de toplumsal talebin az olduğu (örneğin, matematik ve doğal bilimler) alanlardır. Bu son kategorinin Türkiye özelinde özgün bir
niteliği olduğunu düşünmek kabildir. Bu bakımdan 'matematik-doğal bilimler'alanındaki kadın katılımının toplumumuzdaki
değişime paralel olarak geçirdiği dönüşüm sürecini biraz incelemekte yarar vardır.
Cumhuriyet ideolojisi, laik, akılcı ve bilimikn
niteliği ile Türkiye'de başlattığı toplumsal dönüşümde pozitif bilimlere özel bir anlam ve değer izafe etmiştir. Bu ideoloji ile
özdeşleşen kentli ve çoğunlukla bürokrat kökenli gruplar ve
de özellikle, kendilerine bu ideolojinin emellerini gerçekleştirme misyonu yüklenmiş olan Cumhuriyet dönemi aydın/seçkin ailelerinin kızları, ilk yıllarda 'doğal bilimler” gibi dönemin
koşulları gözönüne alındığında kadınlar arasında tamamen "alışılmış" alanlardaki katılımı gene bugün olduğu gibi 'mâtematik-doğal bilimler'dekinden çok yüksektir. Örneğin, bu oranlar
1927-28'de W 34, 1937-38'de 9 38'dir. Diğer bir deyişle, Cumhuriyet'in ilk dönemleri için kız öğrencilerin yüksek öğrenim201
deki alanlara dağılmış varlığı açısından bugünkünden çok
farklı bir durumdan söz edilemezse de, böylesi erken bir donemde kızların "alışılmadık" alanlardaki varlığı bakımından ilginç ve olağan dışı bir durumdan söz etmek mümkündür.
Bu durumun nedenlerini incelerken az gelişmiş ülkelerde bilimle ve toplumdaki karar verme odakları arasındaki bağın çok gevşek hatta kopuk olduğundan hareketle (Ruivo,
1987), bilimin bu tür toplumlarda pek de önemsenmediği ve
dolayısı ile de "kadınlardan korunması" gerekmediği düşünülebilir (Acar, 1991). Nitekim, Türkiye örneğinde de bu görüşü
destekleyecek bulgular mevcuttur. Örneğin, 1930'lu ve 40'lı
yıllarda 'matematik-doğal bilimler” alanındaki kız öğrenci ve
kadın öğretim elemanı oranları oldukça yüksekken, “hukuk',
“siyaset bilimi” gibi devlet ve iktidar olgusu ile daha doğrudan
ilişkili alanlarda kadın varlığı çok düşüktür (Köker, 1988).
Öte yandan, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde büyük ölçüde ideolojik bir güdülenme ile 'matematik-doğal bilimler
alanına yönelen kızların
bu alanda oluşturdukları şaşırtıcı sayılabilecek katılım oranları, 1950'ler ve 60'larda giderek 30'lardaki oranların yarısına kadar düşmüştür. Örneğin, 1957-58 ders
yılında bu oran © 11'dir. Daha sonraki dönemlerde tekrar ar- .
“tış gösteren bu daldaki kız öğrenci oranlarını yorumlarken gene söz konusu alanların toplumdaki konumu ve yaygın toplumsal değerler açısından olaya bakmakta yarar vardır. Bugün 'matematik-doğal bilimler” alanındaki kız ve erkek öğrenci oranları eşit sayılabilecek bir düzeydedir (kızlar 96 46).
Ancak günümüzde bu alan, büyük ölçüde, toplumda
"orta, ya da az prestijli" diye kabul edilen ve "kadına uygun'"luğu en muhafazakar çevrelerce dahi kabul gören öğretmenlik
mesleğine yönelik eğitimin verildiği bir yüksek öğrenim dalı
kimliğine kavuşmuştur. Bugün Türkiye'de 'matematik-doğal
bilimler” eğitiminin, 'dil ve edebiyat" eğitimlerinden çok farklı
202
mesleki güdülenmelerle hareket eden gençlerce talep edildiği, ya da bu alanlardaki eğitimin kişilere sağladığı maddi, manevi ödüllerde çok ciddi farklar olduğunu söylemek güçtür.
Kanımca bu alanların ikisinde de özellikle kız öğrenciler açısından meslek edinme güdüsünden ziyade öğrenim görme
amaçlı bir talebin varlığından ve erkek rekabetinin görece düşük olduğu ortamlarda kendilerine
yer bulma olgusundan söz
etmek mümkündür. Nitekim, 1980 sonrası 'beşeri bilimler” alanında katlanan kız öğrenci oranları, bu dönemde Türkiye'de
bu alanların pek de "yüksek prestijli" ve "yükselen" alanlar olmadıkları gerçeği gözönüne alınarak değerlendirilirse, kadın
eğitimi açısından çok sevinilesi bir olgu değildir.
“Sağlık bilimleri! ve 'hukuk' alanlarında kız öğrenci katılımına bakıldığında ise görüyoruz ki, ülkemizde bu alanlarda
sembolik olmanın çok ötesinde kız öğrenci varsa da buralarda; 'dil ve edebiyat, “sanat” gibi alanlarda görülen türden bir
"kadınlaşma" söz konusu değildir. Bu alanlarda kadın katılımı
ortalamaya paralel sayılacak boyutlardadır. Örneğin,
genel
.
“sağlık bilimleri'nde 96 39, "nukuk'da 9b 35'dir. Bu oranlar göstermektedir ki, 'sağlık bilimleri? ve 'hukuk'gibi toplumsal prestil ve maddi kaynaklar açısından toplumca görece olumlu değerlendirilen alanlarda kızların eğitim görme oranları hayli yük“ sek de olsa hâlâ erkeklerle eşitlik noktasında değildir. Bu alanlarda eşit olmayan kız öğrenci katılımları doğaldır ki, kadınların geleceğin toplumsal yapisı içindeki konumlarını da genel-
de olumsuz etkileyecektir.
i
Bu arada gözlenen olguyu kadınlar açısından daha da
endişelendirici yapan gerçek, bu gibi toplumsal getirisi (maddi, manevi) fazla olan alanlarda kadın-erkek dağılımının eşitlenmesi konusunda karşılaşılan olümsuz rekabet koşulları ve
cinsiyetçilik davranışları olmaktadır. Batı'da pek çok örneği
görüldüğü gibi artan ve giderek sembolik olmaktan çıkan ka-
203
dın varlıkları, paylaşılacak ödüllerin önemli ve ciddi nitelik taşıdığı alanlarda diğerlerinden farklı tepkilere yol açabilmektedir.
Başka bir deyişle, kadınlar prestijli ve ödüllerin yüksek olduğu
alanlarda sayıları az iken koruyucu ve teşvik edici kamu politikalarından ve destekleyici sayılabilecek: kültürel değerlerden
yararlanabilseler de, bu tür politika ve değerlerin kurumsallaşmadiğı toplumsal ortamlarda, varlıkları büyüdükçe cinsiyete
dayalı engelleme ve ayırımcı uygulamalarla giderek artan bo-
yutlarda karşılaşmaktadırlar.
“Sağlık bilimleri” ve “hukuk” gibi alanların iç yapılarına
ve alt dalları arasındaki dağılımlara bakıldığında ülkemizde rekabetin yoğun, ödüllerin yüksek olduğu bu alanlarda kız-erkek öğrenci dağılımlarında kızlar aleyhine bariz şekilde artan
eşitsizlikleri saptamak mümkündür. Örneğin, 'sağlık bilimlerinde kızların 'hemşirelik'deki yoğunluğu, ya da 'tıp'ta ihtisas
alanları itibari ile "kadına uygun" diye nitelenecek (örneğin, pediatri) alanlarda fazla, buna karşın çok defa daha prestijli ve
kazançlı olan dallarda (örneğin, cerrahi) görece az bulunmaları. (Köker, 1988), ya da yüksek oranda kadın doktorun 'jinekoloji" ihtisası yapmasına karşın büyük ve prestijli üniversite
hastanelerinde “jinekoloji” dalında kadın araştırma görevlilerinin görece azlığı yukarda sözü, edilen caydırıcı, engelleyici cinsiyetçi tutumların varlığına işaret edinen belirtilerdir.
Sonuç itibari ile, kanımca değinilen tüm olumlu özellik
ve gelişmelerin varlığına karşın Türkiye'de yüksek öğrenim yapısı kız öğrenciler açısından değerlendirildiğinde, bu yapı içerisinde cinsiyete dayalı bir ayrışma ve katmanlaşmanın var olduğu yadsınamaz. Bu çok az dile getirilen, pek çok ortam ve
saptamada gözardı edilegelen bir durumdur. Ancak bu gerçekten hareketle, toplumumuzda yaygın şekilde dile getirilen
Cumhuriyet Türkiyesi'nde,
uzman
mesleklere
ilişkin olarak,
cinsiyete dayalı bir ayırım olmadığı savının giderek güç kaybettiğini düşünmek, sanırım, yanlış olmaz:
204
Öğretim elemanları açısından bakıldığında da durum
çok farklı değildir. Hatta daha bariz dengesizliklerden bahsetmek mümkündür. Ülkede en fazla oranda kadın öğretim elemanı “beşeri bilimler” (96 43.9) ve 'sanat'tadır (96 41.7). Ayrıca kadın öğretim personelinin dallar içindeki payı 'matematik-doğal
bilimler” dışındaki her alanda yıllar içinde büyümüşse de bu artışların hızı farklı olmuştur. Örneğin, 1980-1990 döneminde 'beşeri bilimler'de 23.1 puanlık bir artış gözlenirken 'hukuk'da
14.6'lık bir artış söz konusudur. Kanımca, bu rakamlar "kadına
uygun" diye düşünenler alanlardaki kadın öğretim personeli katılımının daha hızlı arttığına işaret.etmektedir ki, zaten eşitsiz bir”
dağılımın varlığı gözönüne alındığında bu durumun mevcut cinsiyete dayalı yığılmaya düzeltici olmadığı açıktır.
Son on yılda kadın öğretim personeli arasında en az artIŞ “sağlık bilimleri” ve 'doğal bilimler'de gözlenmiştir ki, bunlardan birincisi 1980'lere gelindiğinde zaten kadın katılımının
en yüksek olduğu alandır; ikincisinde ise Cumhuriyet'in ilk yıl- |
larına oranla önce ciddi bir düşme olmuş sonraları ise bulunulan noktada bir sabitleşme görülmüştür. Bu iki dalda kız Öğ- renci katılımı da son on yılda fazla bir artış göstermediğinden,
veriler buralarda kadın katılımı açısından bir doyum noktasına
gelindiğini düşündürmektedir. Söz konusu nokta eşitlikten
uzak bir nokta olduğu için bu donmanın da kanımca pek
olumlu değerlendirilmesi doğru değildir.
Kadın öğretim personelinin değişik alanlar içinde statülere dağılımına bakacak olursak (yani hangi alanlarda doçent,
'profesör gibi üst düzey akademik statülerde daha fazla bulunduklarını inceleyecek olursak) görünen tablo gene cinsiyete
dayalı bir tabakalaşmanın belirtilerini içermektedir.
Doçent ve profesör olma açısından kadınlar en yüksek
—
payı “doğal bilimler”, “toplumsal bilimler”, 'sağlık bilimleri', “hu'kuk' alanlarında almaktadırlar. Bu alanlar toplumda görece
205
yüksek prestij ve kazanç getiren sahalar oldukları için kadın
öğretim elemanlarının üst düzey katılımlarının buralarda: yük- .
sek oranlarda oluşu kuşkusuz kadınlar açısından fevkalade
olumludur. Örneğin, 'sağlık bilimleri'nde kadınların96 15.3'ü
profesör, 96 6.6'sı doçenttir. 'Hukuk'ta dahi — ki bu alan kadınların görece geç girdikleri bir alandır kadın öğretim personelinin 96 12.7'si profesördür.
Öte yandan “beşeri bilmler'de — ki bu kadın personelin
en yüksek oranda bulunduğu daldır kadın profesör ve doçent oranları çok duşüktür. (96 5 ve 96 2.2) “Beşeri bilimler'deki üst düzey kadın katılımı öylesine düşüktür ki, söz konusu
oranlar, 'tarım/ormancılık” gibi kız öğrenci ve kadın öğretim
personelinin genelde en düşük oranlarda bulunduğu bir alanda dahi 'beşeri bilimler'dekinin iki katına erişmektedir. 'Tarım/ormancılık* alanındaki kadınların ise 96 10.8'ı profesördür.
Bu bulgular, çok defa kadınların alan içindeki oranlarının yüksek olduğu ve hızla arttığı durumlarda kadın öğretim personelinin diğer alanlara kıyasla daha iyi konumlarda olmadığını,
tersine bu gibi alanlarda kadınların üst akademik ünvanlarda
bulunmalarının daha az olası olduğunu göstermektedir.
Kanımca kadınların bir alanda var olup olmadıkları kadar önemli olan husus bu varlığın niteliğidir. Kadın oranlarının
yüksek olduğu ve hızla arttığı dallarda kadınların düşük akade- mik kademelerde bulunması bu mercekten bakıldığında bir
olumsuzluğa işaret etmektedir. Bu durum bir yandan mevcut
akademide cinsiyete dayalı bir tabakalaşmayı gostermekte, diğer yandan da ileriye yönelik olarak yüksek öğrenim persone- |
li arasından kadın katılımını sakıncalı biçimde etkileyecek bir
durumun habercisi olmaktadır. Kadınların yüksek öğrenim ku, rumlarında 'uzman', “okutman” gibi kariyer niteliği kısıtlı, önü
kapalı ünvan kademelerinde yığılma göstermeleri ki, ülkemizde 'uzman'ların 96 43'ü, “okutman'ların 96 54.4'ü kadındır,
206
böylesi bir durumun varlığını kanıtlamaktadır. Bu ünvan kademeleri genelde destek personeli mahiyetinde ve akademiye :
marjinal diyebileceğimiz konumlar oldukları için kadınların buralardaki yüksek oranlı varlığını yüksek öğrenim yapısı içinde
kadınların ikincil konumlarını gösterir olarak da yorumlamak
mümkündür. Nitekim, ilk bakışta yüksek öğrenimde kadın personel oranında gözlenen şaşırtıcı yükseklikteki katılım. oranının (96 32) biraz da böylesi bir "sahte katılım'la izale edilebilir
oluşu (Acar, 1991) üzerinde de durulmalıdır. Bu tür destek
personeli dışarıda tutulduğunda gerçek anlamı ile akademisyen kadın oranı Türkiye'de 96 25'e inmektedir (Acar, 1994).
Sonuç: Bazı Saptamalar
Yükseköğrenimde cinsiyete dayalı tabakalaşma eğilimi
kadınların görece az prestijli, kariyer niteliği olmayan, sorumluluk ve karar verme noktalarına gelmek konusunda iddia taşımayan alt düzey konumlarda yığılmaları ile ortaya çıkan bir
durumdur. Türkiye'de yüksek öğrenimde alanlara , ünvan kademelerine ve akademik yöneticilikte kadın-erkek dağılımları-
na (Acar, 1991; Günlük-Şenesen, 1992) ilişkin bulgular bütün
bu boyutlarda geçerli olan cinsiyete dayalı bir katmanlaşmanın varlığını açıkça göstermektedir.
Genelde, cinsiyete dayalı tabakalaşma olgusunun ka-
dınların kendi seçimlerinden olabileceği gibi onların dışında
ve arzularına karşıt olarak gelişmiş cinsiyetçi uygulamalardan
- kaynaklanabileceği de bilinmektedir. Öte yandan, kadınların
kendi arzu, ya da seçimleri:diye nitelenen davranışların da
karmaşık toplumsal-yapısal ve kültürel etkenlerden kaynaklanabildiği kadın çalışmaları ile uğraşanların çok yakından bildikleri gerçeklerdir. Türkiye özelinde, yüksek öğrenimde cinsiyete dayalı tabakalaşmanın belirtileri saptanırken, bu olgunun
207
gerisinde yatan toplumsal ve psikolojik güdulerin de anlaşıl- ması gereği vardır. Konuya ilişkin yapılmış küçük ölçekli araştırmalardan (Acar, 1983; Köker, 1988; Cindoğlu et. al, 1992) elde edilen bazı sonuçlar ilginç ipuçları oluştursa da, ülkemizde
bu konuda kapsamlı ve temsil edici niteliği olan bir örneklemle toplanacak verilere dayalı çalışmalara gerek vardır.
Her ne kadar yüksek öğrenimde cinsiyete dayalı tabakalaşma Türkiye'ye özgü bir durum değilse ve Batı toplumlarında da benzer bir tablo gözlemlenmekteyse de, Batıda bunun değiştirilmesi için yoğun ve bilinçli çabalar söz konusu
iken kanımca Türkiye'de bu durumun bilincinde olunmaması,
ya da üzerinde fazla durulmaması gibi bir değişik olgu söz konusudur. Yüksek öğrenimde cinsiyet temelinde farklılaşan ve
alt kademelerin, ya da "kadınsı? diye nitelenen alanların daha
çok kadınlarca doldurulduğu bir yapı arzu edilir olmadığına
göre değinilen eğilimler Türkiye içinde uyarıcı olmalıdır.
Bu açıdan akademik yapı ve yaşamda kadınların durumunun daha da iyileştirilmesi, olumsuza yönelik dönüşümlerin zamanında fark edilip, önünün alınması gereklidir. Zira,
hem akademik kariyer sahibi kadınlar toplumda etkili rol modelleri oluşturmaktadırlar, hem de yüksek öğrenim kurumlarının yapısı içerisindeki kadın-erkek denge ve konümlarının niteliği başka uzman meslek alanlarına da ışık tutacak niteliktedir.
Yüksek öğrenimdeki kız öğrenci dağılımlarının ise cinsiyete dayalı bir yığılma ve tabakalaşmayı yansıtması kuşkusuz, ka-”
dınların toplum içindeki genel konum ve statülerine ilişkin ileriye yönelik olumsuz bir haberci niteliğindedir ve bu konuda
önlem alınmasını icab ettirir. Ayrıca, bu tür eğilimler, Türkiye”
nin özgün koşullarında bir geriye dönüş, ya da "kazanılmış
mevziilerin kaybı" anlami taşıyabileceğinden kanımca özellikle
kritiktir.
İ
133
Kl
Türkiye'de kadınların yüksek öğrenim deneyimi pek
çok olumlu adımın atıldığı, ciddi ilerlemelerin kaydedildi
ği
bir
208
toplumsal birikimi yansıtmaktadır. Bu tebliğ çerçevesinde öğrenci ve öğretim elemanları açısından bu birikimi tartışmaya
çalıştım. Sanırım Türkiye'de kadın eğitimine ilişkin olarak ilerlemenin niteliksel değil de daha ziyade niceliksel boyutu üzerinde durulduğu bir gerçektir. Cumhuriyet reformları yüksek
öğrenim kapsamında, kadınların kamu alanına çıkışlarını he— . deflemiş ve bunda da başarılı olduğu oranda, şüphesiz son
“derece etkileyici bir niteliksel dönüşümü gerçekleştirmiştir.
Ancak, Türkiye'de kadın eğitiminin hiçbir zaman bir "kadın
meselesi" olarak, ya da "kadın bakış açısından" ele alınmamış,
tersine hep bu konunun "ülkenin modernleşmesi", "toplumun
kalkınması" gibi amaçlara yönelik olarak bir araç diye değerlendirilmiş oluşu günümüzün değerleri ile bakıldığında kadın
eğitiminin ihmal edilmiş önemli niteliksel çel olduğunu
göstermektedir.
Ülkemizde uygulanagelmiş olan yi eğitimi politikalarının genel anlayışı içinde zaten cinsiyete dayalı tabakalaşmanın gerçek anlamda ortadan kaldırılması amacı yoktur. Nitekim, modernleşmiş ve kalkınmış ülkelerin toplumsal yapıları
da bu sorundan arınmış değildirler. Onları model alan Türkiye'nin özellikle de yarışa başlama ortam ve koşulları gözönünde bulundurulduğunda kadın eğitiminin "kadın bakış açısından" değerlendirildiğinde bir niteliksel dönüşümü amaçlamamış olması pek de şaşırtıcı değildir.
Ancak, Cumhuriyet Türkiye'sinde kadın eğitimi konusunda ve özellikle de yüksek öğrenim içinde alınan mesafenin büyüklüğü, gelinen noktada ortaya çıkmış darboğazların
ve problem alanlarınıri sürekli gözardı edilmesinin mazereti olmamalıdır. Tam tersine Cumhuriyet döneminde,
Türkiye'de
kadınların yüksek öğrenim deneyimi, nelerin başarılabilir olduğunun canlı kanıtını oluşturduğundan, bu alanda devralınan
mirasın çağdaş ölçütlerle değerlendirilerek, sürekli yeni iyileş-
tirmelerin hedeflenmesi gerekmektedir.
209
KAYNAKÇA
Acar, F (1983): 'Turkish women in academia: Roles and carriers', METU Studies in Development 10,4,pp.
409-46.
i
Acar, F (1990): "Role priorities and career patterns of women
in academia: a crosscultural stud of Turkish
and Jordanian university teachers', Lie, S.S.
and O'Leary, V(eds) Storming the Tower:Women in the academic world, Kogan Page: London.
Acar, F (1991a): 'Women in academic science careers', Stolse-Heiskanen, V et al,(eds) Women in Science:
token women or gerder eguality? ISSC-UNES-
CU-Publication, Beng Publishers: London
Arat, N (1989): "Türkiyede kadınların ve kızların eğitimine genel bir bakış. Türkiyede Çocuğun Durumu, Turkish State Planning Organization and UNICEF,
Ankara.
210
Cindoğlu, D, Muradoğlu, G and Çulpan, O (1992): “Turkish
women in a nonconvertional field of academia:
Women academicians in finance and accuonting education', ASA'da sunulmuş tebliğ, Pitts-
burg.
a
Lie, S.S. and L. Malik (1994): 'Trends in the gender gap in
higher education, The Gerder Gap in Higher
Education, Kogan Page, London.
|
Köker, E.D. (1988): "Türkiyede Kadın, Eğitim ve Siyaset: Yük-
sek Öğrenim Kurumlarında Kadının Durumu Üzerine Bir İnceleme', Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstititüsü, Ankara.
Ruivo, B. (1987): *The /ntellectual Labour Market in Develo-
ped and Developing Countries: Women's Representation in Scientific Research, İnternational Journal of Science Education, vol. 9, No. 3, 1987.
-Öncü, A. (1979): 'Uzman Mesleklerde Türk Kadını", N.Abadan-Unat(ed.), Türk Toplumunda Kadın, Sosyal
Bilimler Derneği. Yay. Ankara.
211
Mi
vee
Li
SM ;
SAY .
YAYINLARI
.
MARTI, Richard BACH
1. hamur
çev. Nuran Akgören, roman, 92 s., 1993, 7.bs.
PETROL, Upton SINCLAIR
o —
(3.hamur
j
çev. Ş. Emrah,roman, 530 s., 1985, 8. bs.
TÜRK HALK HAREKETLERİ, Çetin YETKİN
Türkiye Tarihi, 430 s., 1984, 3. bs.
SİYASAL DÜŞÜNCE TARİHİ, K ERTOP, Çetin YETKİN
Dünya Tarihi, 264 s., 1988.
CİNSİYET ÜZERİNE, Sigmund FREUD
çev. A. Avni Öneş, psikoloji, 144 s., 1993, 6. bs.
- PSİKANALİZ VE UYGULAMA, Sigmund FREUD
çev. Muammer Sencer, psikoloji, 1991, 264 s.,3. bs.
PSİKANALİZ ÜZERİNE, Sigmund FREUD
çev. A. Avni Öneş, psikoloji, 208 s., 1989, 5. bs.
YAŞAMIM VE PSİKANALİZ, Sigmund FREUD
çev. Kamuran Şipal, Psikoloji, 320 s., 1993, 3. bs.
SEVME SANATI, Erich FROMM
çev. Işıtan Gündüz, felsefe, 124 s., 1993, 3. bs.
KENDİNİ SAVUNAN İNSAN, Erich FROMM
- çev. Necla Arat, felsefe, 266 s., 1985, 3. bs.
YENİ BİR İNSAN YENİ BİR TOPLUM, Erich FROMM
çev. Necla Arat, felsefe, 216 s., 1992, 4. bs.
JUNG PSİKOLOJİSİNİN ANA HATLARI, Freida FORDHAM
çev. Aslan Yalçıner, psikoloji, 170 s.,
DİN İLE BİLİM, Berirand RUSSEL
çev. Akşik Göktürk, inceleme, 176 s., 1994, 6. bs.
BATI FELSEFESİ TARİHİ, Berirand RUSSEL, cilt I-III
çev.
Muammer Sencer, Felsefe, 1112 s., 1994, 4. bs.
EVLİLİK VE AHLAK, Bertrand
RUSSEL
çev. Vasıf Eranus, inceleme, 192 s., 1993, 2. bs.
EĞİTİM ÜZERİNE, Bertrand RUSSELL
çev. Nail Bezel, inceleme, 226 s., 1994, 2. bs.
ECCE HOMMO; Friedrich NIETZSCHE
çev. Can Alkor, felsefe, 152 s., 1993, 4. bs.
TARİH ÜZERİNE, Friedrich NIEETZSCHE
© çev..Nejat Bozkurt, felsefe, 199 s., 1994, 2. bs.
TRAGEDYANIN DOĞUŞU Friedrich NIETZSCHE
çev. İsmet Zeki Eyuboğlu, felsefe, 144 s., 1994, 2. bs.
TÜRK HALK ŞİİRİ, cilt 1-11, Asım BEZİRCİ
Şiir antolojisi, 894 s., 1993.
GÜVENSİZLİK ÜÇGENİ, Güney DİNÇ,
İnceleme, 200 s., 1987.
DERDİM YETER SAKİN OL, Işıl ÖZGENTÜRK,
Öykü, 87 s., 1987.
HER YÖNÜYLE BRİÇ, GOREN,
çev. G. Aktaş, R. Serdaroğlu, oyun, 631 s., 1987.
BRİÇ, GOREN,
çev. G. Aktaş, R. Serdaroğlu, oyunn 208 s.
DENEMELER, 4. CAMUS,
çev. 5. Eyüboğlu, V. Günyol, deneme, 132 s., 1994; 8. bs.
İZAFİYET TEORİSİ, Albert EINSTEIN, .
çev. Gülen Aktaş, 160 s., 1993, 3. bs.
DİVAN ŞİİRİ, İsmet Zeki Eyuboğlu
Şür antolojisi, 1360 s., 1994
di
PRATİK USUN ELEŞTİRİSİ, Immanuel KANT
çev. İ. Zeki Eyuboğlu, felsefe, 248 5. 1994.
DAVRANIŞLARIMIZIN KÖKENİ, Serol TEBER,
psikoloji, 312 s., 1993, 5. bs.
YAŞAMA SANATI, A//red ADLER
çev. Kamuran Şipal, psikoloji, 192 s., 1992, 4. bs.
YAŞAMIN ANLAM VE AMACI, Aifred ADLER,
çev. Kamuran Şipal, psikoloj, 264 s., 1993.
PSİKOLOJİK AKTİVİTE, A/fred ADLER
çev. Belkıs Çorakçı, psikoloji, 2. bs., 1993, 332 s.
İNSANI TANIMA SANATI, Alfred ADLER,
çev. Kamuran Şipal, psikoloji, 320 s., 1991, 3. bs.
ÖZAL'A LAF SÖYLETMEM ARKADAŞ, Ender AROL
. politik mizah, 224 s., 1989, 4. bs.
İNSAN NASIL İNSAN OLDU, M. İLİN - S. SEGAL
çev. Ahmet Zekeriya, İnsanlık Tarihi, 552 s., 1993, 8 bs.
“VAROLUŞÇULUK, J.P. SARTRE
çev. Asım Bezirci, felsefe, 122 s., 1989, 10. bs.
DENEMELER, J.P. SARTRE
çev. Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, deneme, 128 s., 5. bs.
İNSANLAR ARASINDAKİ EŞİTSİZLİĞİN KAYNAĞI, J.J.ROUSSEAU
çev. Râsih Nuri İleri, inceleme, 224 s., 1990, 4. bs.
SEVGİLİ MİLENA (MEKTUPLAR), KAFKA
çev. Adalet Cimcoz, edebiyat, 226 s., 1990, 5. bs.
GÜNEŞ DİYE BİR YILDIZ, George GAMOW
çev. Gülen Aktaş, 222s.,1991,2. bs.
TARİHİN İLKELERİ, /. Zeki EYUBOĞLU
inceleme, 174 s,, 1991.
di
FELSEFENİN İLKELERİ, Descartes
çev. Mesut Akın, felsefe, 1992, 160 s., 3. bs.
ÖP BABANIN KELİNİ, Ender AROL
- Politik mizah, 1992, 272 s.
|
BİLİNÇ VE BİLİNÇ ALTININ İŞLEVİ
çev. Engin Büyükinal, Psikoloji, 284 s., 1994, 2. bs.
ATATÜRK DEVRİMLERİ IŞIĞINDA LAİKLİK, İsmet Zeki EYUBOĞL
İnceleme, 192 s., 1994.
TÜRKİYE'DE KADIN OLGUSU,
Yayına Hazırlayan, Necla Arat, derleme, 1994, 336 s., 1992.
CİNSEL ATLAS, Erwing HAEBERLE
çev. Mesut Akın, 2. bs., 1993, 754 s., Rsm.
SAĞLIKLI VE MUTLU YAŞAMANIN YOLLARI, Arthur ULENE
çev. Mehmet Demir, 1993, 264 s., Rsm.
SÖZSÜZ KONUŞMA, Wolfgang ZIELKE
çev. Esat Nermi, 1993, 160 s., Rsm.
SAYILARIN IŞIĞINDA GELECEĞİMİZ, Wera F. BIRKENBIHL,
çev. Esat Nermi, 1993, 160 s., Rsm.
i
BUGÜNÜN DİLİYLE MEVLANA, A. KADİR
şiir, 160 s., 8. bs., 1993.
|
BUGÜNÜN DİLİYLE HAYYAM, A. KADİR
şiir, 128 s., 1989, 9. bs.
ÖNÜÇÜNCÜ KABİLE, Arthur KOESTLER
çev. Belkıs Çorakçı, Tarih, 284 s., 1993, 4. bs.
'
KADIN VE CİNSELLİK, Yayına Hazırlayan: Necla ARAT
İnceleme, 184 s., 1993, birinci basım.
AMATÖR BALIKÇILIK, Engin SUNAR
Hobi, 184 s., renkli rsm., 1993.
ELEŞTİRİ VE AYDINLANMA, Nejat BOZKURT
Felsefe, 1994, 296 s.
İKNA ETME SANATI, Jesse S. NİRENBERG
çev. Cavidan Seyitcemaloğlu, 1994, 189 s.
Adres
oo SAYDAĞITIMLID.ŞTI.
Ankara Cad. No: 54 Sirkeci / İSTANBUL
Tel: 5122158
- 5281754
Fax:5125080
pi
:
d
Ni
Re
dg
il
az
de
ği
ğ
15
"
1990'lı yılların başlangıcında Türkiye'de
"Kadın"; söylem düzeyinde çok fazla tartışıldı.
Kadının toplumdaki yeri, toplumsallaşması
ve kimlik oluşturmasıyla bunun önündeki engeller çeşitli açılardan irdelendi.
Kuşkusuz temel engelleme toplumun erkek
egemen örgütleniş biçiminden kaynaklanıyor.
Kadınlar
(kimliklerini
Okurarken
kurumsal
planda eğitim, hukuk, medya gibi çeşitli alanlarda engellerle karşılaşıyorlar. Bu engeller
özel alan içinde, ailede, aile içi iktidar ilişkilerinde de devam ediyor.
Elinizdeki kitap bu iki alanda Türkiye'deki
kadınlık durumunu paylaşan kadınların önündeki kurumsal ve aile içi engelleri sergileyip, kadınların yaşadığı sorunlardan kesitler sunuyor.
BU KİTAP İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ KADIN
SORUNLARI
ARAŞTIRMA
VE UYGULAMA
MERKEZİYLE SAY YAYINLARI'NIN İŞBİRLİĞİ
SONUCU YAYINLANMIŞTIR.
2
4
e
Zayi
2
ISBN 975-468-072-8
4
125 |li
pt