bir eglence olarak sportif faaliyetler

advertisement
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ…………………………………………………………………………...........................1
1.BÖLÜM
EĞLENCE KONUSUNDA İSLAM’IN HASSAS ÇİZGİLERİ……………..………………3
EĞLENCENİN SOSYAL HAYATTAKİ ÖNEMİ………………………..…………………8
MUSİKÎ………………………………………………………………..................................10
DÜĞÜN EĞLENCELERİ……………………..……………………………………………19
BAYRAM KUTLAMALARI…………………..…………………………………………...21
GÖRSEL YAYINLAR(TELEVİZYON,SİNEMA,TİYATRO)…………..………………..27
MUSİKÎ VE EĞLENCE HAKKINDAKİ MENFİ DÜŞÜNCELER……….........................31
YASAKLANAN BAZI EĞLENCE TÜRLERİ……………………………………..……...36
a)-Sırf eğlence için hayvanları öldürmek……………………………………………..……..36
b)-Eğlence için hayvanları dövüştürmek……………………………………..……………..37
c)-Kumar ve kumara benzeyen her türlü oyun…………………………………………..….37
2.BÖLÜM
BİR EĞLENCE OLARAK SPORTİF FAALİYETLER…………………………………..39
ÇEŞİTLİ YARIŞMALAR……………………………………………..…............................39
1-At ve deve yarışları (Binicilik)………………………………………..…………………..39
2-Atıcılık (Okçuluk)………………………………………………………………..………..40
3-Atletizm (Koşu)……………………………………………..…………………………….41
AVCILIK…………………………………………………………………………..………..42
YÜZME………………………………………………………………..................................42
GÜREŞ…………………………..………………………………………………………….43
HALTER………………………………………………………………………..…………...43
FUTBOL……………..……………………………………………………………………...44
SONUÇ…………………………………………………………………...................................45
KAYNAKÇA……………………………………………………………….............................47
1
GİRİŞ
Eğlenmek,vakit geçirmek,oyalanmak, dinlenmek manalarına gelir. Eğlence ise,
neşeli ve hoş vakit geçirmeye yarayan oyun, yarış, musiki, raks gibi şeylerin genel adı
olmuştur.Bu kelimenin K.Kerim’de en yaygın kullanılan karşılığı “lehv”dir.Daha çok
“laîb” kelimesiyle beraber kullanılan bu kelime, ahirete nisbetle dünya hayatının
değersizliğini anlatır:
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret
yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur.Keşke bilmiş olsalardı!”1
Araplar, hayatî ihtiyaçlarını teminde büyük bir önem arzeden ve sıcak altında
uzun çöl yollarını katetmesi güç, kum fırtınası ve eşkıya gibi tehlikelere maruz kalma
ihtimali büyük olan ticaret kervanlarının gelişini sevinçle karşılar; davul çalarak hem
sevinçlerini izhar eder; hem de kervanın gelişini ilan ederlerdi. Hz.Peygamber (s.a.v.)
döneminde de bu gelenek devam etmiştir.
Eğlencenin
kapsamı oldukça geniştir.İnsanların dinlenmesi, hoşça vakit
geçirmesi, sevinç ve neşe duymasını sağlayan her türlü oyun,musiki, raks, mizah
gösterileri, yarış, av, sohbet vb. davranışları eğlence olarak mütalaa edebiliriz. Meşru
sınırlarda kalmak şartıyla seyredilen keyifli bir televizyon programı, ibret verici bir
sinema filmi, mesaj yüklü bir tiyatro sahnesi
de bunlar arasında
sayılabilir.
Anadolu’nun hemen her yöresinde yaygın olan gece sohbetleri de bir tür eğlencedir.
Özellikle yaz gecelerinde, düğünlerde, bayramlarda, asker uğurlama ve karşılamalarında
aileler birbirlerini ziyaret eder; birbirlerine oturmaya giderler. Geç saatlere kadar çerez,
meyve, çay, kahve ikramları yapılır ve sohbet edilir. Çocuklar kendi aralarında
oyuncaklarıyla oynarlarken, gençler de kendi seviyelerine uygun eğlenceler tertip
ederler. Biraz daha olgun yaşta olanlar da birbirlerine anılarını anlatarak geçmişi yâd
ederler.Bu tür sohbet ve eğlenceler, insanların hoşça vakit geçirmesini sağlar;
dostlukları pekiştirir; insana toplumun bir üyesi olma hazzını tattırır.Hz.Peygamber
(s.a.v.)’in, yatsı namazından sonra gece geç vakitlere kadar oturup eğlenmeyi ve sohbet
etmeyi, sabah namazını kaçırma ihtimalinden dolayı hoş görmediği kaynaklarda
1
Ankebut-64
2
gelmiştir.2 Eğer böyle bir tehlike yoksa bu tür eğlencelerin son derece normal
karşılanacağı ortaya çıkar.Burada dikkat edilmesi gereken husus, aşağıda da geleceği
üzere, bu eğlencelerin İslam’ın çizdiği meşru sınırlar içerisinde kalmasıdır.Hakkında
haram olduğuna dair kesin bir nass olmayan her şey mübahtır.
İslam, her dönemde yaşanabilecek bir elastikiyete sahiptir.Çünkü, hem dünya
hem ahiret mutluluğunu vadeden bir mantalitesi vardır. Sadece dünya için çalışıp
ahireti unutmak ne kadar yanlış ise, sadece ahireti düşünüp dünyayı unutmak da o
derece yanlış ve İslam’ın tasvip etmediği bir durumdur.İslam, Hristiyanların icad
edip, hakkını da tam olarak veremedikleri ruhbanlığı asla emretmemiştir. Şüphesiz en
iyi yol orta yoldur. Kaynaklarda Hz.Peygamber (s.a.v.)’in, zaman zaman musiki
söyleyen
cariyeleri dinlediği, düğün
ve
bayramlarda
eğlenmeyi
teşvik ettiği,
ashabıyla şakalaştığı, sportif faaliyetleri desteklediği rivayetleri gelmiştir.İnsanların bu
konuda haddi aşma ve harama düşme tehlikesi, bazı olumsuz görüşlerin de oluşmasına
zemin
2
hazırlamıştır.Şimdi
konuyu
Buhari; Mevâkîtü’s-Salat-38
3
delilleriyle
inceleyeceğiz.
1.BÖLÜM
EĞLENCE KONUSUNDA İSLAM’IN HASSAS ÇİZGİLERİ
Yüce Allah, insanları uyarmak ve onlar için yol gösterici olmak üzere
peygamberler göndermiş; onlara kitaplar indirmek suretiyle de hidayet rehberini
nebilerden sonra bile insanlar arasında kalıcı kılmıştır. İnsanlar, bu hidayet
rehberine uyarak günlük hayatlarını şekillendirmek zorundadırlar. En son indirilen
kutsal kitabımız K.Kerim’de de, insanların
sosyal
hayatını,
aile düzenlerini,
insanların hem birbirleriyle hem de Allah ile ilişkilerini düzenleyen dini, ahlaki,
hukuki ve sosyal hükümler bulunmaktadır. İnsanların günlük hayatlarının önemli
bir kısmını işgal eden eğlencenin sınırlarıyla ilgili olarak da hem K.Kerim’de, hem
de Hz.Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinde önemli hükümler mevcuttur.
Öncelikle K.Kerim, Allah’a şirk koşmayı ve O’na isyanı kesin olarak
yasaklamıştır: “İlahınız bir tek Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. O, Rahman’dır;
Rahim’dir.”3 “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka
günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün
sapıtmıştır.”4
Şirk, bir şeyi Allah’a ortak (eş) koşmak, onu ilah yerine koymak, Allah’a
ait tanrılık
niteliklerinden herhangi birini ona vermek demektir. Allah’a iman
etmiş olan bir kişinin, eğlence hayatında kendisini bu imanın dışına itebilecek
herhangi bir eyleme girişmemesi gerekir. İslam, cahiliye dönemine ait şirk unsuru
ihtiva eden her şeyi ortadan kaldırmıştır. Bir taraftan her türlü şirk faaliyetlerini
yasaklarken, diğer taraftan da mensuplarının bunlara yaklaşmasını önlemek üzere
alternatif organizasyonlar düzenlenmesini teşvik etmiştir. Öyleyse, bir mü’minin
eğlence hayatında dikkat etmesi gereken en önemli faktör, küfür, şirk ve isyanı
içeren veya bunları çağrıştıran eylem ve davranışlardan şiddetle kaçınmaktır.
Mü’min; Allah’ın her şeyi bağışlayabileceğine; ancak, şirk ve isyanın bunun
dışında kaldığına inanır. Tevhid konusu, İslam’ın en hassas olduğu ve asla taviz
3
4
Bakara-163
Nisa-116
4
vermediği bir konudur. İçerisinde Allah’a şirk koşma ya da isyanın olduğu
herhangi bir söz ve eylemi İslam’ın kabul etmeyeceği izahtan varestedir. Bu
nedenle bir eğlence türünün meşru nitelik kazanabilmesi için bu eğlencede
bulunması gereken ilk şart, içerisinde şirk, küfür ve Allah’a isyan vasıflarından
herhangi birinin bulunmamasıdır.
İslam öncesi cahiliye döneminde en yaygın eğlenceler; içki, kumar ve
şans oyunlarını ihtiva eden eğlence türleriydi. İslam, içerisinde içki,
kumar ve
fal(şans) mefhumu taşıyan veya bunları akla getiren her eğlence türünü de yasak
kapsamına almıştır: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve
şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”5
İçki, içildiğinde insanı sarhoş eden herhangi bir maddedir. Adı veya türü
ne olursa olsun; eğlenmek maksadıyla sarhoş edici bir madde kullanımına dinimiz
izin vermemektedir. Fal da, insanların gelecek (gayb) konusunda bilgi edinmek için
başvurdukları bir yöntem olup; Allah’tan başkasının gaybı bilemeyeceği inancına
ters düşen bir faaliyettir. Kumar ise, taraflardan birine menfaat sağlayan her türlü
şans oyunudur.Bu tür oyun ve eğlencelerde daima bir taraf kazanırken; diğer taraf
kaybetmekte ve tatlı bir heyecanla başlayan eğlencelerin yerini kin, öfke ve
düşmanlık almaktadır. Zaten bir sonraki ayet, bu duruma işaret eder: “Şeytan içki
ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan
ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi”6
Burada eğlencenin başka bir yasak sınırı daha
karşımıza çıkmaktadır.
Öyleyse mü’minin eğlence hayatında içki, kumar, fal ve bunlara benzer oyun ve
davranışların yer alması düşünülemez.
İslam’ın eğlence konusuna bakışını incelerken, kadınların bir eğlence
vasıtası olarak kullanılması da gündeme gelmektedir. Kadın-erkek ilişkisini kendi
mantalitesi
içerisinde
yeniden
dizayn
eden
dinimiz, bu
ilişkiye
de
belirli
sınırlamalar getirmiştir. K.Kerim, öncelikle yabancı kadın ve erkeklerin birbirlerine
şehevi duygularla bakmalarını yasaklar: “(Resulüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini
5
6
Maide-90
Maide-91
5
(harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için
daha
temiz
bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların
yapmakta
olduklarından
haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar;
namus ve iffetlerini esirgesinler.”7
Ayetin devamı, günlük hayatta kadın-erkek ilişkisi noktasında çok önemli
bir prensip ortaya koymakta; kadınların fiziki güzelliklerinin eğlence vasıtası
olarak sömürülmemesi ve yabancı erkeklere peşkeş çekilmemesi için tesettürü
emretmektedir: “Görünen
kısımları
müstesna
olmak
üzere, zinetlerini
teşhir
etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları,
kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek
kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar),
ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan
hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin
farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte
oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerine
çekecek tarzda yürümesinler).”8
Yabancı
bir erkeğin, eğlence malzemesi olarak kadını
kullanması bu
ayetlerden anlaşılan mefhuma göre haramdır. Buradaki temel esas, şehvet hissiyle
yabancı kadına göz dikmenin, kişiyi zinaya götüren en büyük etken olmasıdır. Zira
göz, kalbin aynası olup, zinaya giden yolun ilk basamağını teşkil eder. Dinimiz ise
zinanın her çeşidini haram kılmıştır: “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayasızlık ve
çok kötü bir yoldur.”9
Yukarıdaki ayette “zina etmeyin” denilmeyip de “zinaya yaklaşmayın”
buyurulması ilgi çekicidir. Buna göre yalnız zina değil, kişiyi zina etmeye sevkeden
yollar da yasaklanmıştır. Esasen bir kere bu yollara tevessül edildikten, yani insanı
zina etmeye zorlayan ve cinsi arzuları kabartan bir ortama girdikten sonra, artık
bu arzuların ağır baskısı karşısında iradenin gücü oldukça yetersiz kalır ve
zinadan korunmak son derece güçleşir. İnsanın bu psikolojik zaafını dikkate alan
7
Nur,30-31
Nur-31
9
İsra-32
8
6
Kur’an-ı Kerim, prensip olarak insanı kötülüklere sevkedici sebepleri ortadan
kaldırmayı amaçlamıştır.
Böylece, eğlence noktasında İslam’ın hassas çizgilerinden biri daha
belirginleşmiş olmaktadır. Eğlenmek amacıyla, aralarında nikah bağı olmayan karşıt
cinslerin şehevi duygularla birbirlerine bakması, dokunması vs. haram kılınmış;
kadınların da, erkekleri
bu noktaya
sürükleyecek
davranışlarda
bulunmaları (
tesettürü ihmal etmek, dikkat çekici hareketler yapmak vb. gibi) yasaklanmıştır.
Bazı insanların eğlenmek için seçtiği yollardan biri de, insanlarla alay
etmek; onları tahkir etmek ve kişilerin onuruyla oynamaktır. Böylece, karşı tarafın
zaafını kendileri için bir eğlence malzemesi kabul ederler. K.Kerim, insanların
onurunu rencide edecek bu çeşit eğlenceleri de yasak kapsamına almıştır: “Ey
mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar,
kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar
kendilerinden
daha
iyidirler. Kendi
kendinizi
ayıplamayın; birbirinizi
kötü
lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe
etmezse işte onlar zalimlerdir.”10
Bu ayetle, eğlence türlerinden çok sık rastladığımız bir çeşidinin daha
İslam’ın hassas çizgilerinin kapsamına girdiğini görmekteyiz. Erkek ve kadınların
birbirleriyle alay etmemeleri, birbirlerini ayıplamamaları ve birbirlerine kötü lakap
takmamaları istenmekte; bunları yapmanın yoldan çıkma anlamına gelen “fasıklık”
olduğu hatırlatılmaktadır. Öyleyse bir mü’min, başkalarının onurunu kendi zevkine
alet etmemeli, insanları küçük düşürecek eğlence türlerinden şiddetle kaçınmalıdır.
İslam dini, hangi maksatla olursa olsun, haksız yere bir canlıyı öldürmeyi
yasaklamıştır. Dinimiz, her canlının yaşama hakkı olduğunu ilan eder ve her türlü
cinayeti, işkence ve zulmü yasaklar: “Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın muhterem
10
Hucurat-11
7
kıldığı cana kıymayın.”11 “İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere
taşkınlık edenlere ceza vardır.”12
Buna göre, sırf bir eğlence olsun diye hiçbir canlı öldürülmemeli ve hiçbir
canlıya işkence edilmemelidir. Hayvanlar da bu ilahi korumanın kapsamındadır.
Dolayısıyla,
zararlı
olması
durumu
hariç,
eğlence
maksadıyla
hayvanların
öldürülmesi veya hayvanlara eziyet edilmesi dinimizce yasaklanmıştır. Öyle ki,
İslam’ın önemli bir ibadeti olan kurban kesiminde bile hayvanın incitilmeden
kesilmesi emredilmiştir. Çünkü onlar da bir can taşımaktadır. Bu nedenle Resulullah
(s.a.v.), hayvanları atış hedefi yaparak ateş eden ve bu şekilde eğlenenleri
görünce; “kendisinde ruh olan hiçbir canlıyı (atışlarınıza) hedef ittihaz etmeyin”13
buyurmak suretiyle tepkisini ortaya koymuştur.
Bütün
bu
anlattıklarımızdan,
eğlence
hayatının
hangi
sınırlarda
kalabileceği ortaya çıkmaktadır. Buna göre, bir eğlence türünün Hz.Peygamber
(s.a.v.)’in sünnetine aykırı olmaması ve meşru bir nitelik kazanabilmesi için şu
şartların bulunması gerekir:
1-Allah’a şirk veya isyanı içermemelidir. Şirk, küfür ve isyan sayılan hatta
bunları çağrıştıran tutum ve davranışlardan uzak olmalıdır.
2-Sarhoşluk veren maddelerin kullanıldığı herhangi bir eğlence türünden
olmamalıdır.
3-Taraflardan birine menfaat sağlayan, diğerinin zararına sebep olan kumar
veya kumara benzeyen herhangi bir şans oyunu olmamalıdır. Ancak, taraflardan
birinin lehine, diğerinin –diğerlerinin- aleyhine menfaat sağlamayan şans oyunları
bu kapsamın dışında kalır.
4-Gaybten haber almak anlamına gelen her çeşit faldan ve falcılıktan uzak
bulunmalıdır.
İsra-33
Şura-42
13
Müslim, Sayd-58; Tirmizi, Sayd-1; Nesai, Dahâya-41
11
12
8
5-Zina ve zinaya götüren hiçbir davranışı (bakma, dokunma, öpme vs.)
ihtiva etmemeli ve şehvet unsuru taşımamalıdır.
6-İnsanların onurunu incitecek nitelikte olmamalıdır. Alay ve tahkir manası
taşımamalıdır.
7-Bir insan veya hayvanın (haksız yere) öldürülmesini; onlara işkence ya da
zulmetmeyi içermemelidir.
EĞLENCENİN SOSYAL HAYATTAKİ ÖNEMİ
İnsan, beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır. Hem bedenin, hem de
ruhun çok çeşitli ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlardan birisi de dinlenmedir. İnsan
sürekli
ibadet
ederek
veya
çalışarak
hayatını
sürdüremez. Dinlenmeye
ve
eğlenmeye de ihtiyacı vardır. Esasen az miktardaki eğlence, ruhu dinlendirir; kalbi
de neşelendirir. Kafası yorulan ve zihni bunalan kimseler için tekrar salim bir
kafaya kavuşmanın en emin yolu oyun, eğlence ve musikidir. Daima ciddi ve
düşünceli olmak, durmadan ibadet veya dünyevi işlerle meşgul olmak mümkün
değildir. Musiki ve eğlence insanı ruhen, zihnen ve bedenen dinlendirmektedir.
İnsan zekası bunlar vasıtasıyla
bilenir. Kalbi neşelendirir. Bilenen zeka ve
dinlenen kalp ile daha verimli, daha ciddi çalışmak mümkün olur. Musiki, oyun ve
eğlence bu bakımdan hayatın tuzu ve biberidir. Tuzsuz ve bibersiz yemekler
yenebilir; ama tadı olmaz. Tuz ve biber çok olursa o zaman da yemeğin lezzeti
bulunmaz. Bunların dozunu iyi ayarlamak lazımdır.14
Oyun ve eğlence kalbe rahatlık verir. Kalpten düşüncenin ağır yükünü
hafifletir. Kalpler zorlandıkları zaman körleşir. Onları rahata kavuşturmak, çalışmak
hususunda onlara yardım etmektir. Mesela, daima fıkıh ilmine devam edene cuma
gününde
tatil
yapmak
uygundur. Zira
bir gün tatil
yapmak
diğer
günlerde
ciddiyetle çalışmaya vesile olur. Sair vakitlerde nafile namaza devam eden bir
kimsenin bazı vakitlerde tatil yapması uygundur. Bazı vakitlerde namaz kılmak, işte
bu nedenle mekruh kılınmıştır. Bu bakımdan tatil yapmak çalışmaya yardımcıdır.
14
Uludağ, Süleyman; İslam açısından musiki ve sema; Uludağ Yayınları; Bursa-1992; s.139
9
Oyun ve eğlence de ciddi gayret göstermeye yardımcıdır. Katıksız ciddiyete daimi
bir şekilde sarılmaya
hiçbir kişi sabredemez. Acı hakikate ve halis ciddiyete daimi
bir şekilde yalnızca peygamberlerin nefsi dayanabilir. Bu bakımdan eğlence ve
oyun, yorgunluk ve bitkinliğe karşı kalbin ilacıdır. O halde meşru sınırlar içinde
kalan oyun ve eğlencenin mübah olması uygundur. Fakat fazla ilaç almak uygun
olmadığı gibi; oyun ve eğlenceye de fazla dalmak uygun değildir.15
Peygamberimiz (s.a.v.) ve O’nun dönemindeki insanlar da bu kuralın
içindedirler. Zaten kaynaklarda o dönemdeki bazı eğlence türlerine peygamberimiz
(s.a.v.)’in cevaz verdiğine dair pek çok rivayet bulunmaktadır. İmam Ahmed’in
Müsned’inde
yer alan ve Hz.Aişe (r.a.)’ den rivayet edilen bir olay şöyledir:
“Resulullah (s.a.v.)
oturmakta
idi. Bir
gürültü
ve
çocuk
sesleri
işittik.
Hz.Peygamber (s.a.v.) ayağa kalktı. Bir de baktı ki, Habeşli bir kadın raks
etmekte ve etrafında da çocuklar toplanmış bulunmakta. Bana; “bunu seyretmek
ister
misin?”
diye sordu. “Evet”
demem
üzerine
usanıncaya
kadar
bana
seyrettirdi.”16
Peygamberimiz döneminde çoğunlukla eğlence için kılıç-mızrak oyunları
yapılırdı. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu tür eğlencelere cevaz verir ve hatta bunları
teşvik
ederdi. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Habeşliler
harbeleriyle
Resulullah
(s.a.v.)’ın yanında oynarlarken Ömer b. Hattab içeri girdi. Hemen yere eğilip çakıl
alarak onlara fırlattı. Resulullah(s.a.v.): “Ey Ömer! Bırak onları (oynasınlar)! Zira
onlar, Beni Erfide’dirler.” buyurdu.”17
Bu oyunlar bir sevinç gösterisi, bir tür eğlence idi. Zira Ebu Davud’taki
bir
rivayetten
bunu
anlıyoruz.
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Resulullah(s.a.v.)
Medine’ye geldiği zaman, O’nun gelişinin sevinç göstergesi olarak Habeşliler
harbeleriyle oynadılar.”18
Gazâli; İhya-i Ulumid-din, Sentez Yayınevi, İstanbul-1993, c.2, s.695
Müsned-ü İmam Ahmed b. Hanbel; Beyrut-1969;c.3.s.152. Ayrıca kadınların raks (dans) etmesi ve
erkeklerin de bunları seyretmesine dair bk. Uludağ, age., s.90
17
Buhari, Cihad-79; Müslim,Iydeyn-22; Nesai,Iydeyn-35
18
Ebu Davud, Edeb-59
15
16
10
Sadece kılıç oyunları değil, def çalarak şarkı söylemek ve eğlenmek de o
dönemdeki insanların en büyük eğlence vasıtaları idi.Enes b. Malik (r.a.), Resulullah
(s.a.v.)’ın bir defasında Medine’nin bir yerinden geçerken def çalarak eğlenen
cariyeler
gördüğünü
ve onları
taltif
ettiğini
belirtmektedir.19 Hz.Peygamber
(s.a.v.)’in özellikle düğün ve bayramlarda def çalıp, şarkı söylemeye ve eğlenmeye
teşvik ettiğine dair pek çok rivayet gelmiştir ki bu konuyu ileride özel olarak
inceleyeceğiz. Süleyman Uludağ, insanın ruhunu ferahlandıran oyun ve eğlencelere,
sufilerin bir meşruiyet verdiklerini, bunları ciddilik derecesinde makul saydıklarını
belirtir.20
MUSİKİ
Eğlence hayatının belki de en geniş kısmını musiki veya daha modern
bir tabirle ifade etmemiz gerekirse müzik oluşturur. Günümüzün de vazgeçilmez
eğlence vasıtası ve aynı zamanda bir sanat dalı olarak müzik, günlük hayatımızın
çok önemli bir bölümünü işgal eder.
Musiki ve eğlencenin genel manada mübah olduğunu söyleyen bazı alimler,
bu görüşlerine şu ayetleri delil getirmişlerdir: “O gün cennetlikler, gerçekten nimetler
içinde sefa sürerler.”21
Bu ayette geçen “sefa sürerler” ifadesini bazıları musiki olarak yorumlamışlar
ve musikinin bir cennet nimeti olduğunu belirtmişlerdir. Aynı yorum, şu ayette de
yapılmıştır:
“İman edip iyi işler yapanlara gelince, onlar, cennette nimetlere ve
sevince mahzar olacaklardır.”22
Ayetteki
dinlemek
“yuhberun” (sevinç ve nimete mahzar olurlar) kelimesi, musiki
şeklinde yorumlanmış; böylece musikinin genel manada mübah olduğu
söylenmiştir.
Canan, İbrahim; Kütüb-i Sitte Muhtasar ve Tercümesi; Akçağ Yayınları, Ankara-1998;c.17,s.202,no600
20
Uludağ, age., s.136
21
Yasin-55
22
Rum-15
19
11
İnsanoğlunun aklı ve beş tane de duyusu vardır. Her hassanın idraki vardır ve
bunların
müdrekâtında (idrak noktalarında) lezzet vereni bulunur. Bu bakımdan
bakışın lezzeti, güzel yüz, akar su ve yeşillik gibi güzel görünen şeylerdedir. Bunlar,
bulanık, çirkin ve istenilmeyen şeylerin tersidirler. Koklamak için de güzel kokular
vardır. Bunlar da çirkin ve pis kokuların karşılığıdır. Tatmak için lezzetli şeyler, yağlı,
tatlı, mayhoş gibi lezzetler vardır. Bunlar tabiatın nefret edip kaçtığı acılığın tersi ve
karşılığıdır. Temas (dokunma) duyusu için de yumuşaklık ve uygunluğun lezzeti
vardır. Bu da sertlik ve katılığın karşılığıdır. Akıl için ilim ve marifetin lezzeti vardır.
Bu da cehalet ve hamakatın (ahmaklığın) tersi ve karşılığıdır. İşte böylece kulak ile
idrak edilen sesler de bülbül ve çalgı aletlerinin sesleri gibi lezzetli; merkep ve
benzeri hayvanların anırması gibi çirkin kısımlara ayrılır.23 Nitekim Allah Teâla:
“Seslerin en çirkini elbette ki eşek sesidir”24 buyurmaktadır. Bu ayetten, güzel sesin
memduh (övülmüş) olduğu anlamı çıkar. Eğer, güzel ses sadece Kur’an okuma ve
dinlemede kullanılması şartıyla mübahtır; denilecek olursa, böyle diyen kimsenin
bülbülün
sesini
dinlemeyi
de haram
sayması
gerekir. Çünkü
o da
Kur’an
okumaktan bir parça değildir.
Musikinin geçmişi insanlık tarihi kadar eskidir. Geçmiş peygamberlerden
musiki
ile
ilgilenenleri
mevcuttur.İsrailoğullarına
ve
gönderilen
hatta
bununla
peygamberler
meşgul
bizzat
olanları
musiki
ile
bile
meşgul
olmuşlar ve musiki aletlerini çalmışlardır. Hz.Davud’un çok güzel bir sese sahip
olduğu, “mizmar” adı verilen bir musiki aletini çaldığı ve sayıları çok fazla olan bir
musiki heyetinin devamlı olarak Hz.Davud’un sarayında musiki çaldığı, İslam ve
batı kaynaklarında müşterek olarak kaydedilmektedir. Müslümanlar arasında yaygın
olan “Davudi ses” deyimi bu menkıbelerle ilgilidir.25
Görüldüğü gibi musikinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. O zamanlar
çok ilkel, ibtidai enstrümanlar bulunuyordu ve insanlar da bunları kullanmakta bir
beis görmüyorlardı. Hz.Peygamber (s.a.v.) zamanında musiki nazariyatı mevcut
bulunmamakta idi. Teknik manada besteler ve mütekamil musiki aletleri yoktu.
23
Gazâli, age., s.663
Lokman-19
25
Uludağ; age ; s.24
24
12
Sadece tabii sesle çıkartılan nağmelerle anonim birtakım besteler bulunuyordu. Bu
durum nazar-ı itibara alınırsa makam, beste (elhan, üğniye, eğani ) ve birçok
musiki aletlerinden bahseden hadislerin düzme olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir.
Ud, keman, kanun, saz, zurna, trampet, ney, vs. gibi aletlerden bahseden hadislerin
doğru sayılması mümkün değildir.26 Sahih kaynaklar araştırıldığında çalgı ile ilgili
hadislerde sadece def ve düdük gibi basit müzik aletlerinden bahsedildiği görülür.
İşte bunlardan birkaçı:
Muavvız b. Afra’nın kızı Rübeyyi’ (Halid b. Zekvan’a) anlatıyor: “Zifafa
girdiğim gecenin sabahı Resulullah(s.a.v.) yanıma geldi ve şimdi senin oturduğun
gibi yatağıma oturdu. Bu sırada kızlar Bedir Savaşı’nda ölen babalarımız hakkında
söylenen hamasi (kahramanlık) şiirleri def çalarak söylemeye başladılar. Bu arada
kızcağızlardan biri; “içimizde yarın ne olacağını bilen bir nebi vardır” dedi. Bunun
üzerine Resulullah (s.a.v.) O’na; “bunu bırak da evvelce söylediğin gibi söyle”
buyurdu.”27
Burada Hz.Peygamber (s.a.v.)’in bir tepkisi söz konusudur. Bu tepki, Allah
resulünün iman nokta-i nazarındaki aşırı duyarlılığının tezahürüdür. Yarın ne
olacağını Allah’tan başka bilen yoktur. Dolayısıyla Resulullah (s.a.v.)’ın tepkisi
musikiye
değil; söylenen
yanlış
sözedir. Nitekim Hz.Peygamber,
kızcağızın
musikisine tamamen karşı çıkmamış; önceki söylediği türküye devam etmesini
istemiştir.
İmam Ahmed b. Hanbel’den şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Kadının
biri Resulullah (s.a.v.)’a gelmişti. Resulullah (a.s.), Hz.Aişe’ye; “bunu tanıyor
musun?” diye sormuş; O da; “hayır ya Resulallah” diye cevap vermişti. Bunun
üzerine Resulullah (s.a.v.); “Bu, falanın muganniyesidir (şarkıcısıdır). Sana şarkı
söylemesini arzu eder misin?” demiş, O da,“evet” diye cevap vermişti. Resulullah
(s.a.v.); “Öyleyse O’na bir tabak ver” demiş; bunun üzerine kadın şarkı söylemeye
26
27
Uludağ; age. ; s.162-163
Buhari ; Nikah , c.6, s.360
13
başlamıştı. O’nun
şarkısını
dinleyen
Hz.Peygamber (s.a.v.); “bunun
burnunun
deliklerine şeytan üflemiş” buyurmuştur.”28
Kadının ne tür bir şarkı söylediğini bilemiyoruz. Kahramanlık türküsü veya
dini motifli bir ezgi ya da ilahi olması muhtemeldir. Sonuçta Allah’ın elçisi (s.a.v.),
kadının şarkı söylemesi için gerekli enstrümanın yerine kullanılmak üzere kadına
tabak verilmesini istemiş; kadın da söylediği şarkının ritmine uygun bir şekilde
tabağa vurarak mükemmel bir sanat icra etmişti. Kadının son derece profesyonel
bir sanatçı
olduğunu
gören
Hz.Peygamber,
hayranlığını
“bunun
burnunun
deliklerine şeytan üflemiş” sözleriyle dile getirmiştir. Uludağ, bu hadiste geçen
“şeytan üflemiş” ifadesinin, ustalıkla ve maharetle icra edilen bir sanat anlamında
teşbih olduğunu söylemektedir.29
Bu olay, kadınların sesinin mutlak manada haram olmadığına delildir.
Çünkü Nebi (a.s.), şarkı söyleyen kadını dinlemiştir. Kadın sesi, fitne korkusu
olduğu zaman haram olur. Kadın sesi ile kadına bakmak arasında fark vardır. Zira
şehvet, kabarmasının
başlangıcında
kadının sesinin
dinlenmesine
değil, kadına
bakmaya davet eder. Bakmanın temas (dokunma) şehvetini tahrik etmesi, dinlemenin
tahriki gibi değildir. Bakmanın tahriki daha şiddetlidir. Aynı zamanda kadının sesi
avret
değildir.Çünkü
kadınlar, sahabe devrinde
sorarlardı. Sual, müşavere ve benzeri
erkeklere
selam verirler; fetva
yerlerde erkeklerle
konuşurlardı. Fakat
musikinin şehvet tahrikinde çok fazla etki ve tesiri vardır. Bu bakımdan kadın sesi
dinlemek hususunda, nerede fitnenin kopmasından korkulursa orada haramdır,
demek daha uygundur. Zira Hz.Peygamber, kadın ve cariyelerin seslerini dinlemiş;
bundan sakınmamıştır. Fakat fitne, Hz.Peygamber için korkutucu değildir.Bu nedenle
Resulullah (a.s.) sakınmamıştır.Bu durum karşısında bu konudaki fetva kadının ve
erkeğin hallerine göre değişir. Onların gençlik ve ihtiyarlık durumlarına bakılır.30
Hz. Enes (r.a.)
anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.)
bir
seferinde
Medine-i
Münevvere’nin bir yerinden geçmişti. Bir kısım cariyelerin deflerini çaldıklarını ve
şöyle
söylediklerini
işitti : “Biz
Beni
28
Ahmed b. Hanbel; age.; c.3, s.449
Uludağ ; age. ; s.79
30
Gazâli, age., c.2, s.683
29
14
Neccar’ın
kızlarıyız.
Komşu
olarak
Muhammed ne iyi!” Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.): “Allah da bilir, ben sizleri
cidden seviyorum” buyurdular.”31
Görüldüğü
gibi,
Hz.Peygamber (s.a.v.),
şarkı
söyleyenin
cinsiyeti,
kullandığı müzik aleti (enstrüman), şarkının bestesi veya makamıyla ilgilenmiyor.
Allah resulünü ilgilendiren tek husus, şarkının sözleridir. Yani kimin söylediği
değil, ne söylediği önemlidir. Önceki rivayetlerde Resulullah’ın yanlış ve İslam
anlayışına aykırı söz ve şarkıya nasıl müdahale ettiğini görmüştük. Burada ise
efendimizin, peygamber sevgisini konu alan ve meşru sınırlardaki bir övgüyü
içeren şarkı ya da musikiden ne derecede hoşnut olduğunu görmekteyiz.
Araplarda, yolculuk esnasında develerin daha hızlı gitmelerini sağlamak için
şarkı söyleme adeti vardı. Bu adet Hz.Peygamber (s.a.v.) ve ashab zamanında da
devam etmiştir.Buna rağmen
hiçbir sahabeden bunları söylemenin haram olduğu
nakledilmemiştir. Aksine, bazen yorgun develeri harekete geçirmek, bazen de
keyiflenmek için bu türküleri söyleyen insanlar arıyorlardı. Bu bakımdan, musikinin
anlaşılır, lezzet verir, güzel sesler ve ahenkli nağmelerle söylenilir bir söz olarak haram
olması mümkün değildir.32
Musiki hakkında İslam’ın her döneminde olumsuz düşünceler serceden
insanlar bulunmuştur. Bunun nedeni, musikinin, İslam’ın haram kıldığı veya en
azından hoş görmediği bazı fiillerle beraber icra edilmiş olmasıdır. Bu durum, dini
hassasiyete sahip pek çok kişiyi bu konuda ihtiyatlı davranmaya sevk etmiştir.
Nitekim, Hz.Peygamber (s.a.v.) ‘den buna benzer tavırlar görmek de mümkündür.
Bir gün Resulullah (s.a.v.) gaza maksadıyla Medine’den ayrılmışlardı.
Medine’ye dönünce, siyah bir cariye huzuruna gelerek: “Ya Resulallah!, Allah
seni sağ salim ve muzaffer olarak döndürürse huzurunda def çalacağım ve türkü
söyleyeceğim, diye nezretmiştim. Şimdi ne yapmamı emir buyurursunuz?” diye
sordu. Resulullah (s.a.v.) : “Eğer böyle bir adak adadıysan nezrini yerine getir; aksi
halde yapma.” buyurdu. Bunun üzerine cariye çalgı çalmaya başladı. Bu sırada
Hz.Ebubekir geldi. O çalmaya devam ediyordu. Sonra Hz. Osman geldi. Cariye
31
32
Canan, İbrahim; age.;c.17, s.202, no:600
Gazâli, age., c.2, s.670
15
çalmaya devam etti. Daha sonra Hz.Ali geldi. O yine çalıyordu. En sonra Hz. Ömer
geldi. Cariye O’nu görünce defi altına aldı ve üstüne oturdu. Bunu gören
Resulullah (s.a.v.): “Ya Ömer! Şüphesiz şeytan seni görünce girmeye delik arıyor”
buyurdu ve durumu Hz.Ömer’e hikaye etti.33Bu ifadelerden, musikiye izin
verilmekle birlikte bu hususta temkinli olunması gerektiği seziliyor. Zira, cariyenin
nezrini yerine getirip getirmeme noktasında tereddüde düşmesi ve Resulullah’tan
izin istemesi, Resulullah’ın da “aksi halde yapma” ifadesi, cariyenin
kötü bir iş
yapmış gibi Hz.Ömer’i görünce korkması ve defi saklamaya çalışması bunu
göstermektedir. Çünkü o dönemde de musiki hakkında olumsuz düşünceler mevcut
idi. Hz.Aişe’yi peygamberimizin yanında şarkı söyleyen iki cariyeyi dinlerken
gören Hz. Ebubekir olaya sert tepki göstermiş; ancak Hz.Peygamber (s.a.v.)’in
kendisini
ikaz
etmesi
sonucu
Hz.Aişe’ye
engel
olmamış; şarkı
dinlemesi
hususunda O’nu serbest bırakmıştı.34 Bütün bunlara rağmen, haram olan bir şeye
peygamberimizin ruhsat vermesinin düşünülemeyeceği kaidesince, Resulullah’ın,
yanında çalgı çalınıp şarkı söylenmesine müsaade etmesi, normal ölçüler içerisinde
musiki ve çalgının ibahatına delalet etmektedir.
Hz.Peygamber (s.a.v.)’in, kullanılış biçimine göre şiiri kimi zaman takdir,
kimi zaman da zemm
ettiğini
belirtirken
Hamidullah, bu konuda da şunları
söylemektedir:
“Şarkı ve musiki konusunda da O, benzer bir tutum göstermiştir. Bu çeşit
bir
eğlenti
vasıtasının, vazifelerin
ihmali
derecesine
vardırılmasına
karşı
Resulullah(a.s.) sert ve sıkı davranır. Aksine, insanın içine doğduğu şekliyle bir
musiki ve teğanni muharriki O’nun tarafından yeni bir yöne, farklı bir istikamete
sevk edilmiştir. Gerçekten de Kur’an tilaveti, en yüce, en ulu bir musiki tezahürü
olan Davud peygamberin mezamiri ile mukayese edilmiş bulunmaktadır. Askeri
musikinin engellenmesi ise söz konusu değildir.”35
Tirmizi; Kitab’ül-Menakıb, bab-71; Ahmed b. Hanbel, c.5, s.353
Buhari, Iydeyn-23, Cihad-81; Müslim, Iydeyn-18; Nesai, Iydeyn-35
35
Hamidullah, Muhammed; İslam Peygamberi, Çev. Prof.Dr. Salih Tuğ, İrfan Yayıncılık, İstanbul-1993,
c.2,s.749
33
34
16
Görüldüğü kadarıyla Hamidullah, askeri musikiye mutlak cevaz vermekte,
bunun
dışında
kalanların
cevazını
ise “vazifelerin
ihmali
derecesine
vardırılmaması” şartına bağlamaktadır. Aslında bu durum sadece musiki için değil,
hakkında kesin ibaha delili olan her şey için geçerlidir. İslam, vazifeleri ihmal
derecesine vardırılan sözgelimi uykuyu bile hoş görmez. Yine Hamidullah, insanın
içinde bulunan musiki dinleme ihtiyacının Kur’an tilavetiyle giderilebileceğine
inanmaktadır. Ancak bu durum, ölçülü olmak ve çizilen genel çerçevenin dışına
çıkmamak şartıyla musiki ve çalgı dinlemeye engel değildir. Esasen Kur’an’da
musikiyi haram ya da mübah kılan açık bir hüküm yoktur. Kur’an’da övülen ya da
yerilen musiki değil, sözdür.36
Ensardan
bir kızın
düğününde
Resulullah (s.a.v.), Hz.Aişe’ye,
gelinin
kocasına gönderilirken yanında bir çalgıcının bulunmasını istemiş ve düğünlerde
çalgı çalıp eğlenmeye teşvik etmiştir.37 İslam, mutlak haram kıldığı bir şeyin
zaruret dışında zaman zaman işlenmesine asla izin vermez. Düğün konusunu az
ileride işlemekle birlikte burada şu hususu hatırlamakta fayda vardır: Allah resulü,
insanların fıtri ihtiyaçlarını çok iyi bilmekte, gerektiği yerde ve gerektiği kadar
gülmeye, eğlenmeye
izin vermektedir. Ashabına
zaman zaman
latifeler yapan,
onlardan kimi zaman sadır olan komik tutum ve davranışlara da tebessümle karşılık
veren Hz.Peygamber, düğün ve bayram gibi eğlence vakitlerinin de en güzel şekilde
değerlendirilmesini istemiş, bu günlerin eğlencesiyle beraber toplumsal dayanışma,
sevgi ve saygıyı pekiştirmesini arzu etmiştir. Uludağ, Medine devrinde musikiye
cevaz verilmekle kalınmadığını, daha da ileri gidilerek musikinin teşvik edildiğini
belirtir.38
Sahabe de musiki ile ilgilenmiş, şarkı söyleyen cariyeleri dinlemiştir.
Abdullah b. Amr, musiki bilen bir cariye satın almıştı. Bunlar Cuma günleri şarkı
söyleyip, oynuyorlardı. Bunu müteakip, “Nüşeyt” diye tanınan İranlı bir köle şarkı
söylemeye başladı. Söylenen şarkılar Abdullah b. Cafer’in çok hoşuna gitti. Bunun
üzerine Abdullah b. Amr’ın İranlı kölesi Saib, kendisine; “Senin için bunların
Uludağ; age.; s.58
Canan, İbrahim; age.;c.17,s.203, no:601
38
Uludağ; age.;s.56
36
37
17
söyledikleri şiirleri besteleyeyim” demiş ve Arap şiirini bestelemişti. Bu hadise için
İbn Kelbi; “Müslüman Arapların ilk bestesi işte budur” demiştir.39 Anladığımız
kadarıyla Allah rasulünün iki güzide ashabı Abdullah b. Amr ve Abdullah b. Cafer,
bayram günü kabul edilen Cuma günlerinde musikinin insan ruhunu incelten o güzel
nağmeleriyle neşv ü nema buluyorlar, musiki sanatının müsbet yönlerinden istifade
etmekte bir sakınca görmüyorlardı. Sürekli vurgulamaya çalıştığımız gibi, o dönemin
musiki anlayışıyla günümüz
musiki ve sanat
anlayışı
arasında
derin farklar
bulunmaktadır. İslam için canını her an feda etmeye hazır insanların oluşturduğu bir
toplumun sanat anlayışı ile günümüz seküler toplumların sanat anlayışı arasındaki
bu fark insanların günlük yaşantılarında da açıkça tezahür eder. Allah’ın elçisi ve
O’nun güzide ashabının içkili-dansözlü herhangi bir eğlenceyi tasvip etmeleri
elbette düşünülemez. Ancak, bu tür eğlencelerin yaygınlaşması, musikinin tamamen
yasaklanmasına delil olamaz. Burada ölçü ve sınırı (dozajı) iyi ayarlamak lazımdır.
Yukarıdan beri anlattıklarımızdan da görüleceği gibi, musiki ve çalgı hususunda
Hz.Peygamber (s.a.v.) çok müsamahakar davranmıştır. Günümüzdeki müzik aletleri
o dönemde yoktu. O dönemin müzik aletleri sadece kaval, düdük ve def gibi basit
aletlerden ibaret olup, söylenen şarkılar da deve türküleri, hamasi şarkılar ile
peygamberimizi öven şarkılardan müteşekkil idi. Peygamberimiz, kendi dönemindeki
bu musiki aletlerin kullanılmasına müsaade etmiş, yanında şarkı söyleyen cariyeleri
de dinlemiştir.
Musiki dinlemek kalpte olmayanı kalbe sokmaz.Belki kalpte olanı harekete
geçirir. Bazı zamanlarda kafiyeli ve vezinli kelimeleri terennüm edip musikili
eğlenceler
tertip etmek gelenek haline
gelmiştir. Mübah olan bu musiki
organizasyonlarını İmam Gazâli şöyle anlatır:
1-Hacıları uğurlamak için yapılan musikidir. Zira hacılar, önce memlekette
davul çalınarak, güzel nağmeler söylenerek gezdirilir. Böyle yapmak ise mübahtır.
Çünkü söylenenler Kâbe’nin, Makam-ı İbrahim’in, Hatim’in, Zemzem’in, diğer
hürmetli yerlerin vasıfları hakkında söylenilmiş şiirlerdir. Bu, Allah’ın beytine olan
şevki canlandırır; alevlendirir.
39
Uludağ; age.;s.34
18
2-Halkı savaşa teşvik etmek için söylenen şiir ve gazellerdir. Nasıl ki, hacca
giden bir kimse için o hususta şiir okumak mübah ise bu da mübahtır. Fakat gazilerin
şiir ve lahinleri (nağmeleri)
hacılarınkinden farklı olmalıdır. Çünkü savaş, savaş
isteğini kabartmak, kafirlere karşı kışkırtmak ve öfkesini tahrik etmekle olur.
3-Düşman ile karşı karşıya
gelindiği vakitte askerlerin söylediği
hamasi
türkülerdir.Bu türkülerden gaye, hem nefsini hem de yardımcılarını şecaat ve
kahramanlıkta övmektir.Bu çeşit türküler, mübah olan bir muharebede mübah, mendub
olan bir muharebede de menduptur. Fakat Müslümanlar arasındaki savaşlarda,
müslümanların zımmilere karşı açtıkları savaşlarda ve her mahzurlu savaşta bu türküleri
okumak mahzurludur.Zira mahzurlu bir işe teşvik edenlerin de mahzurlu olması
muhakkak ve kesindir.Savaş esnasında bu tür gazellerin okunduğu Hz.Ali, Hz.Halid ve
ashab-ı kiramın kahramanlarından nakledilmiştir.
4-Hüzünlü zamanlarda söylenen ağıtlardır. Hüznün mahmud (övülmüş) ve
mezmum (yerilmiş) kısımları vardır.Güzel olan hüznü tahrik eden ağıtlar da güzel; kötü
hüznü tahrik eden ağıtlar da kötüdür.
5-Sevinç günlerinde sevinmeyi takviye eden ve daha da geliştirmek için
dinlenen musikidir. Böyle bir musiki, eğer sevinç mübah ise mübahtır:Bayram
günlerinde, düğün cemiyetlerinde, yolculuktan dönenin dönüşü anında, velime
yemeğinde akika ve doğum zamanında, sünnet esnasında, K.Kerim’i hıfzettiği anda
dinlenen musikiler gibi…Bütün bunlar, bu vakitlerde musiki dinlemek onlara karşı
sevgisini açığa vurduğundan dolayı mübah görülmüştür.Nitekim Hz.Peygamber (s.a.v.),
Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği zaman kadınlar damlarda def çalıp şarkı söylemiş
ve
şöyle demişlerdir: “Üzerimize ondörtlük ay doğdu Seniyyetü’l-Veda’dan, Bize
şükretmek farz oldu, insanları Allah’a çağırdığı sürece Çağıran.”
İşte bu, Hz.Peygamber’in gelişinden dolayı sevgi ve sevincini açığa vurmaktır.
Böyle bir sevgi güzeldir. Onun şiir, nağme, dans ve hareketlerle açığa vurulması da
güzeldir.
6-Sevgiliye kavuşma imkanı olanlar için aşıkların söylediği musikidir. Bu,
şevki tahrik ve nefsi teselli etmek içindir. Maşukun, cariye ya da kendi hanımı gibi
19
iştiyak duyması mübah olan kişilerden olması ve ona kavuşma imkanı bulunması
şartıyla bu tür musikiler mübahtır. Çünkü ümit lezzetlidir. Ümitsizlik ise elem vericidir.
Bir şeyi sevmek, sevginin kuvvetine göredir. Bu bakımdan, bu tür musikiyi dinlemekle
aşk kabarır; şevk tahrik edilir; sevgilinin güzelliğinin vasfı hakkında mübalağa yapılır
ve kavuşmadaki ümidin zevki kazanılır.Bu ise helaldir. Bu kimse, sevgilisine
kavuşmadaki lezzeti artsın diye aşıkların musikisine kulak verir.Bu nedenle, sevgilisini
görmekle gözü, dinlemekle kulağı, kavuşma ve ayrılmanın manalarının inceliklerini
anlamakla da kalbi lezzetlenir. Dolayısıyla lezzetin sebepleri arka arkaya sıralanır. İşte
bunlar, dünya mübahlarının içinde olan bir nevi lezzettir. Dünya hayatı ancak oyun ve
eğlenceden ibarettir. Bu da ondandır.Ancak, kavuşma ile gerçekleşmesi caiz olmayan
bir şevki tahrik etmek de caiz değildir.Eğer bir kimsenin kulağına gelen nağmeler,
kendisine bakması helal olmayan bir kadının suretini nefsinde tahayyül ettiriyorsa, bu
tür nağmeler dinlemesi o kişiye haram olur.Çünkü bu nağmeler, bu kişinin düşüncesini
sakıncalı fiillere sevk eder.
7-Allah’ı ve Allah’ın aşkını seven, Allah’a kavuşma iştiyaki gösteren kişinin
dinlediği musikidir.Böyle bir kimse, her neye bakarsa, orada mutlaka Allah’ın kudretini
görür. Kulaklarına gelen her sesi ya Allah’tan dinler veya onun içinde Allah’ın kuvvet
ve kudreti vardır.Böyle bir kimse için dinlemek, şevkini hareketlendirir, aşkını ve
sevgisini kuvvetlendirir.Kalbinin ateşini yakar.40
Sahabe döneminden sonraki dönemlerde
musiki
aletleri
ve
kültürü
geliştikçe musikiye ilgi de artmıştır.Muaviye, Abdülmelik ve Hişam gibi büyük
Emevi halifelerinin musiki sanatkarlarını perde arkasından dinleyip eğlendikleri ve
dans ettikleri de rivayet edilmektedir.41
DÜĞÜN EĞLENCELERİ
Eğlencenin en zaruri olduğu zamanlar, düğün ve bayram günleridir. Bu özel
günlerde insanların gülmeye, eğlenmeye daha çok ihtiyaçları vardır. Bunu çok iyi
bilen Hz.Peygamber, düğün eğlencelerini teşvik etmiştir.
40
41
Gazâli, age., c.2, s.677-78
Tirmizi; Nikah-6
20
Hz.Aişe(r.a.) anlatıyor : “Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: ‘Nikahı ilan
edin, onu mescitlerde yapın, üzerine de def vurun.’”42
Muhammed b. Hatib el-Cumahi, peygamberimizin şöyle
buyurduğunu
söylemiştir: “(Nikahta) haramla helali ayıran fark, def ve sestir(saz ile sözdür).”43
Bu hadislerden de anlaşılacağı
gibi,
düğünü düğün
yapan çalgı
ve
eğlencedir. Çalgı ve eğlence hem düğünün herkese duyurulması, hem de gülüp
eğlenmeyi sağlaması açısından önemlidir. Hz.Peygamberin, Hz.Hatice ile evliliği
sırasında Hz.Hatice’nin cariyelere defler çaldırıp, oyunlar oynattığı bilinmektedir.44
Hz.Aişe, Ensardan
bir kızcağızı
evlendirmişti. Resulullah(s.a.v.) gelince;
“Genç kızı gönderdiniz mi?” diye sordu. Evdekiler; “Evet” deyince Allah resulü ;
“Kızla birlikte bir de çalgıcı gönderdiniz mi?” dedi. Onlardan; “Hayır, göndermedik”
cevabını alınca A.S. ; “Ensar, aralarında gazel okuma adeti mevcut olan bir
cemaattir.Keşke onlara;
‘Size selam, bize selam. Olmasaydı kızıl altınlar. Görünmezdi alınlar.
Olmasaydı
siyah
buğdaylar. Sevinmezdi
vücutlar’
deyiverecek
birini
gönderseydiniz” buyurdular.45
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre Hz.Peygamber(s.a.v.)’in gönlü çalgısız,
eğlencesiz düğüne razı olmuyor. Hadiste geçen, “Ensar, aralarında gazel okuma
adeti mevcut olan bir cemaattir” ifadesine bakılacak olursa, Hz.Peygamberin bu
hususta İslam’ın çizdiği sınırlara riayet etmek kaydıyla- örf ve adeti ölçü aldığı
görülür. Eğer içinde İslam’ın şiddetle yasakladığı bir şey yoksa örf ve adet gereği
yapılan bütün düğün eğlenceleri meşrudur. Daha önce, “içimizde yarın ne olacağını
bilen bir nebi vardır” şeklindeki bir şarkıya Resulullah’ın nasıl müdahale ettiğini
görmüştük. Her şeyin bir ölçüsü vardır. Eğlencede bile bu sınıra dikkat edilmesi
gerekir. Eğlenceye ruhsat veren, düğün ve bayramlarda eğlenceyi teşvik eden Allah
resulü, meşru sınırları gözetmek suretiyle bu alanda da bizlere örnek olmaktadır.
42
Tirmizi, Nikah-6
Tirmizi, Nikah-6 ve 72
44
Köksal, M.Asım; İslam Tarihi, Şamil Yayınevi, İstanbul-1987; c.2, s.157
45
Bütün yönleriyle asr-ı saadette İslam; c.4, s.497; Canan, İbrahim; age.; c.17, s.203
43
21
O’nun izin verdiği hiçbir eğlence türünde İslam’ın çirkin gördüğü bir unsurun
olamayacağı aşikardır.
Sahabe döneminde de bu düğün eğlenceleri devam etmiştir. Amir b. Sa’d
anlatıyor: “Bir düğün sırasında Karaza b. Ka’b ve Ebu’l Mes’ud el-Ensari’nin
yanına girdim. Bir kısım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Dayanamayıp ; ‘Sizler
Resulullah (s.a.v.)’ın Bedir ashabından olun da yanınızda şu iş yapılsın, olacak iş
değil!’ dedim. Bunun üzerine onlar; ‘İster otur, bizimle dinle; istersen git. Bize
düğünde eğlenme ruhsatı verildi.’ dediler.”46
Amir b. Sa’d’ın, çalgı çalıp şarkılar söyleyen cariyeleri dinleyerek eğlenen
iki Bedir gazisini –ki onlar Kur’an’da kendilerinden övgüyle bahsedilen insanlardırşiddetle tenkit etmesi, musiki dinlemeyi takva sahibi insanlara yakıştıramaması
nedeniyledir. O’na göre, güya nasıl olur da Bedir Savaşı gibi İslam’ın varoluş
mücadelesine katılan, Allah yolunda canlarını feda etmeyi göze alan müttaki
insanlar, ahireti unutup da şarkı ve türkü dinleyerek eğlenebilirlerdi? Amir, bu
düşüncesiyle musiki ve eğlenceye bakışını da ortaya koymuş oluyordu. Resulullah
(s.a.v.)’ın diğer iki ashabı ise bu yadırgayışa itibar etmiyor ve bu konudaki ruhsatı
açık bir şekilde O’na iletiyorlardı. Amir, bu ruhsatı duymamış olabilir. Ancak,
kullandığı
ifadelere
bakılırsa
musiki hakkında Onun, daha
önce
zikrettiğimiz
olayların kahramanları olan Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer’le aynı safta olduğu görülür.
Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Musiki, çalgı ve eğlence gibi konularda Resulullah’ın
ashabı arasında bir görüşbirliği mevcut değildir. Bu ihtilaf, musiki hakkında
asırlardır süregelen paradoks fikirlerin oluşmasında da etkili olmuştur. Ancak,
Resulullah’ın anlattığımız müsamahakar tavrı, bizleri, mübah sınırlar içinde kalmak
şartıyla düğünlerde oynama ve eğlenmenin son derece doğal olduğu sonucuna
götürmektedir.
BAYRAM
KUTLAMALARI
Düğünlerde olduğu gibi bayramlarda da gülüp eğlenmeye Resulullah (s.a.v.)
izin vermiştir. Çünkü böyle günlerde insanların eğlenceye ihtiyacı vardır. Hüzünlü
46
Nesai, Nikah-80; Canan, İbrahim; age.;c.12, s.332
22
ve kederli bir bayram, bayram olmaktan çıkar. Zaten “bayram” mefhumunun
içerisinde neşe, sevinç ve mutluluk gizlidir.
Hz.Aişe anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.), benim yanımda iki cariye, Buas
(savaşı ile ilgili hamasi) türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağı üzerine yan üstü
uzandı ve yüzünü de (aksi tarafa) çevirdi. Derken (babam) Hz.Ebubekir girdi.
Derhal beni azarladı ve; ‘Resulullah’ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha!’
dedi. Bunun üzerine Resulullah, O’na yönelip; ‘Bırak onları (söylesinler)!’ buyurdu.
(Onlar sohbete dalıp, bizden dikkatlerini çekince) Ben cariyelere göz işareti
yaptım, kalkıp gittiler.”47
Resulullah(s.a.v.), Hz.Aişe’yi musiki dinleyip eğlenirken görmesine rağmen
hiçbir şey demeden yatağına gidip uzanıyor; ancak yüzünü de ters istikamete
çeviriyor. Resulullah(s.a.v.)’ın
bu
davranışı,
eğlence
konusundaki
mesafeli
duruşunu yansıtmaktadır. İnsanların, her şeyi olduğu gibi bu konuyu da istismar
edebileceklerini ve ölçüyü kaçırabileceklerini düşünürsek, Allah resulünün bu mesafeli
duruşunu daha iyi anlayabiliriz. Hz.Ebubekir’in reaksiyonu da, O’nun eğlenceye
bakışını göstermektedir. Musikiyi “şeytan çalgısı” olarak nitelendiren Hz.Ebubekir,
üstelik bunun Resulullah’ın evinde icra ediliyor olmasını ise daha büyük bir
skandal
olarak
değerlendirmektedir. Az yukarıda,
ashab
arasında
eğlence
konusundaki ihtilafa dikkat çekmiştik. Böylece Hz.Ebubekir’in hangi safta yer
aldığını
da
net
olarak görmekteyiz. Resulullah’ın, mesafeli duruşuna
rağmen
Hz.Aişe’ye eğlenmesi için müsaade etmesi ve hatta Hz.Ebubekir’in tepkisini boşa
çıkarması, iki sebepten kaynaklanıyor olabilir:
1-O gün bayram günüdür. Bayramda eğlenmek, tüm insanların en doğal
hakkıdır.
2-Hz.Aişe’nin dinlediği musiki, hamasi türküleri ihtiva eden meşru bir
eğlencedir.
47
Buhari, Iydeyn-23 ve 25, Cihad-81; Müslim, Iydeyn-18; Nesai, Iydeyn-35 ve 36
23
Hz.Peygamberin tavrının, bunlardan sadece birine dayanması muhtemel
olduğu gibi, her ikisini beraber ihtiva etmesi de kuvvetle muhtemeldir. Hadisteki
“Buas türküleri” ifadesi, söylenen şarkıların niteliğini de göstermektedir. Bu da bize;
“acaba her türlü şarkı ve türküye ruhsat var mıdır?”, sorusu için bir ipucu
vermektedir. Uludağ, bu hadiste geçen iki cariyenin, köle değil; ensardan hür, genç
kızlar olduğunu söylemektedir.48
Yine
Hz.Aişe(r.a.)’den
dinliyoruz: “Bir
bayram
günüydü.
Siyahiler
mescitte kılıç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah’tan talep etmiştim;
yoksa O mu (kendiliğinden) ; “Seyretmek ister misin?” buyurdu da ben; “Tabii”
dedim; bilemiyorum. Kalktı, beni arka tarafına aldı; yanağım yanağının üstünde
olduğu
halde
durduk.
Resulullah (s.a.v.) : “Ey
Erfide oğulları! Göreyim
sizi
(oynayın)!” diyordu. Ben usanıncaya kadar devam ettik. (Usandığımı fark edince)
A.S. : “Yeter mi?” buyurdular. Ben : “Evet” dedim. “Öyleyse git” dediler.”49
Bu hadisin sahih kaynaklarda pek çok tariki vardır. Hz.Aişe’nin, “beni geri
tarafına
aldı”
ifadesinden, peygamberimizin
Hz.Aişe’yi
gizlemeye
çalıştığı
anlaşılıyor. Yani siyahi yabancılar O’nu göremeyecek; O ise onların gösterisini
izleyebilecek şekilde seyretmesine müsaade etmiş demektir. Bu durumda da, düğün
ve bayramlarda eğlenen gençleri, karşıt cinslerin izleyip izleyemeyeceği hususu
tartışılabilir. Günümüzde kadın-erkek karışımı eğlenceler yaygınlaşmıştır. Yukarıdaki
hadisten anlaşılacağı üzere, bayanların, erkekler tarafından görünmeyecek şekilde
hareket etmelerinin gerekliliği izahtan varestedir. Buradan, yabancı kadın ve
erkeklerin birlikte eğlenip dans etmelerini İslam’ın tasvip etmediği sonucunu
rahatlıkla çıkartabiliriz. Kılıç-kalkan oyunlarını, jimnastik ve atletik gösterilere, fiziki
tekniklerle
yapılan
çeşitli
yarışma
ve sportif
faaliyetlere
kıyas
edebiliriz.
Dolayısıyla bedeni hareketlerle yapılan her türlü oyunu oynamaya da, izlemeye de
–meşru
sınırlar
gözetilmek
şartıyla-
Resulullah(s.a.v.)’ın
ruhsat
verdiğini
söyleyebiliriz. Hz.Aişe’nin, bu oyunu usanıncaya kadar seyrettiği belirtiliyor. Yıllar
sonra bu olayı hatırlayan Hz.Aişe şöyle demiştir: “Ben de o zaman genç bir kadın
Uludağ, age., s.75
Buhari, Iydeyn-2,3 ve 25, Cihad-81, Menakibu’l Ensar-46, Nikah-82; Müslim, Iydeyn-18; Nesai,
Iydeyn-35 ve 36
48
49
24
idim. Oyun ve eğlenceye çok düşkün olan genç kızlara eğlenmeleri için fırsat
verin. Onlar eğlenceyi ve oynayanları seyretmeyi çok severler. Ancak uzun bir süre
seyredince buna doyar ve usanırlar. Bu nedenle onlar doyuncaya kadar buna izin
veriniz.”50
Bu nasslarda çeşitli ruhsatlara işaret vardır:
1-Oyun ve eğlence ruhsatı. Siyahilerin dans ve oyun hususundaki adetleri
gizli değildir.
2-Hz.Peygamber’in, “Ey Erfide Oğulları! Göreyim sizi (oynayın)” şeklindeki
sözü. Bu söz oynamalarını emretmek ve istemektir. Haram olan şeyi Resulullah
(s.a.v.), emredebilir mi?
3-Bu hadiselerde
kadınların ve
müsaade ederek hoş etmekteki
çocukların kalplerini, oyun ve eğlenceye
güzel ahlakın, zahidlikteki
katılıktan, çocuk ve
hanımları eğlenceden menetmekteki bağnazlıktan daha güzel olduğuna dair deliller
vardır.
4-Hz.Peygamber’in Hz.Aişe’ye, “seyretmek ister misin?” diye sormasıdır.
Hz.Peygamber’in bu suali, aile efradının öfkesinden veya nefretinden korkarak
onların gönlünü hoş etme kabilinden değildir. Zira kadın ve çocukların oyun
seyretme isteği kabardığı zaman red cevabı vermek, çoğu zaman vahşetin sebebi
olabilir. Böyle bir şeye sebebiyet vermek ise mahzurludur.
Bütün bu nass ve deliller, sevinç günlerinde musiki söyleyip dinlemenin,
dans edip oynamanın ve bu tür eğlenceleri seyretmenin caiz olduğuna delalet eder.
Düğün, velime, akika günleri, sünnet düğünü, seferden dönüş günü ve diğer sevinç
günleri de bayram manasındadır. Kısacası kendisiyle sevinmenin şer’an caiz olduğu
her şey
50
bayram
manasındadır. Arkadaşların
Bütün yönleriyle asr-ı saadette İslam, c.4, s.500
25
ziyaretiyle, arkadaşlarla
karşılaşıp,
onlarla bir yemekte veya konuşmada bir araya gelmekle sevinmek caizdir. Bu
bakımdan böyle bir toplantıda musiki dinlemek sakıncalı değildir.51
Hz.Aişe’nin bıkıp usanıncaya
oynayan
kişileri
sorumluluğunu
seyretmenin bir
unutturmaması
verilmiştir. Bu olaydan
kadar
süre
şartıyla
seyrettiği
sınırı
usanıp
bahsederken
kaydediliyor. Demek
yoktur. İnsana
bıkıncaya
Hamidullah,
kadar
vazifelerin
ki
vazifesini ve
izlemeye izin
ihmal
edilme
neticesinin ortaya çıkma ihtimaline karşı şöyle demektedir: “Bir defasında siyahi
akrobat ve cambazlar Medine’ye gelmiş; bunlar ellerinde mızraklarla oyunlar
oynuyor ve dans ediyorlardı. Resulullah (s.a.v.), zevcesi Aişe’yi evinin kapısı
önüne çağırmış ve bu oyunları O’na seyrettirmişti. O aynı duygu ve eğilimleri,
evlilik ve düğün merasimlerinde de göstermiştir. O’nun bu tutumuna göre bu tarzda
neşe ve eğlenceden yoksun nikah merasimi düşünülemezdi. İster ruhi-manevi
alanda, isterse dünyevi-maddi alanda olsun; vazifelerin ihmali ve aksatılması
neticesini doğuran her çeşit eğlence daima yasaklanmıştır.”52
Öyleyse denilebilir ki, oyun ve eğlence özellikle düğün ve bayramlarda
hayatın vazgeçilmez bir unsuru olmakla birlikte, bunların kişiye
görev ve
sorumluluklarını unutturacak nitelikte olmaması gerekir.
Yukarıda verdiğimiz uzunca hadisin baş tarafına benzer bir olaydan da
bahsedilir. Bu olayın baş kahramanı ise Hz.Ömer’dir. Bayram günleri Medine’de
def çalıp şarkı söylemek bir gelenek haline gelmişti. Yine böyle bir bayram
gününde Hz.Ömer, musiki icra eden kimselerin üzerlerine varıp onları tehdit
ettiğinde Resulullah araya girmiş ve bu günün bir bayram günü olduğunu O’na
hatırlatmıştı.53
Kaynaklarda, bazı
sahabelerin
bayram günü
eğlenceyi bir zaruret
gördüklerine; hatta bayramda eğlenmemeyi yadırgadıklarına dair nakiller de vardır.
İyaz el-Eş’ari’nin, bir bayram günü çalgı çalınmamasına çok şaşırdığı, kaynaklarda
şöyle
zikredilir:
Amir (r.a.)
anlatıyor: “İyaz el-Eş’ari, Enbar’da
51
Gazâli, age., c.2, s.678
Hamidullah, age., c.2. s.750
53
Hamidullah, age.,c.2, s.749
52
26
bir
bayram
namazında hazır bulunmuştu. Şöyle dedi: ‘Resulullah(s.a.v.)’ın yanında taklis (çalgı)
yapıldığı gibi sizi niye taklis yapar görmüyorum?’”54 Taklis; def nezaretinde güfte
okumaktır.
Sahabe arasında Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer gibi çalgı ve eğlenceye şiddetle
tepki gösteren
insanların
yanı sıra, çalgı
ve
eğlenceyi
özellikle
düğün
ve
bayramlarda zaruri bir ihtiyaç gibi algılayan İyaz benzeri insanların varlığı bizleri
şaşırtmamalıdır. En basit meseleler de bile ihtilafa kucak açan; yüzlerce mezhebin
doğuşuna kaynaklık edebilecek bir elastikiyete sahip olan İslam dininde, musiki ve
eğlence noktasındaki bu keskin paradoks gayet tabii karşılanmalıdır. Bize göre
eğlence konusundaki bu farklı düşüncelerin oluşması şu üç sebebe dayanmaktadır:
1-Dini hassasiyet, yani takva. Sahabelerin bazılarının, diğer bazılarından
daha müttaki olduğu biliniyor. Elbetteki her insanın iman kuvveti aynı değildir.
Sahabe arasında her gün oruç tutarak günlerini geçirenler bulunmakla beraber,
yalnızca
Ramazan ayında oruç
tutmakla yetinenler
de vardı. İnanç ve ibadet
konusundaki bu aşırı duyarlılık, onların günlük yaşantılarına da yansımıştır. Bu
nedenle çalgı ve eğlenceyi sadece ahirete hasredip dünya hayatında bunu hoş
karşılamayanlar; yani bu davranışı takva sahiplerine yakıştıramayanlar mevcut idi.
Ancak, Allah
resulünün müsamahakar
tavrı,
bu hassasiyetin yersiz
olduğunu
göstermektedir. Zira hiç kimse, Resulullah’tan daha müttaki değildir.
2-Eğlencenin, insanları
kesin
haram
olduğu
bilinen şeylere
götürme
korkusu, yani sedd-i zerayi. Eskiden beri musiki, içki ve dansöz gibi çirkin şeylerle
beraber bulunmuştur. İnsanlar, bir taraftan musiki dinlerken, diğer taraftan içki içip
oynayarak eğlenmişler; kadınlarla dans etmişlerdir. İçkiden henüz kurtulmuş bir
toplumda, içkiyi ve kadını hatırlatacak bir şeye tamamen izin vermek, onları
yeniden kötü alışkanlıklarına götürebilirdi. Zira İslam, haramı yasakladığı gibi
harama götüren yolları da yasaklamıştır. Nitekim, günümüz toplumlarında da içkilikadınlı musiki eğlencelerinin yaygınlaşmış olması, bu seçeneği güçlendirmektedir.
Resulullah’ın eğlenceye karşı mesafeli duruşunu da buna bağlıyoruz.
54
Canan, İbrahim; age.; c.17, s.83, no:386
27
3-Musiki ve eğlence konusundaki ruhsatın bazı sahabelerce duyulmamış
olması. Sahabeden, bayram günleri çalgı çalındığını bilmeyen ve görmeyenler de
mevcut idi.Bunlardan biri de Kays b. Sa’d’dır. Kays, bu hususta şöyle diyor:
“(Resulullah’ın vefatından sonra) O’nun sağlığında mevcut olan her şeyi gördüm;
ancak biri hariç. Görmediğim bu şey de, Ramazan Bayramı’nda O’nun için yapılan
taklis (çalgı ve oyun)’dir.55
Buradaki “O’nun için” tabiri dikkat çekicidir. Günümüz musikilerine
bakacak olursak, “dini musiki” olarak bilinen musiki türlerinin, Kays’ın tarif ettiği
sanat etkinliklerine girdiği kolaylıkla söylenebilir. İbrahim Canan, şehevi duyguları
tahrik eden, fuhşiyata teşvik eden, muhteva olarak meşru olmayan manalar taşıyan
güfte, beste, çalgı ve eğlencelerin haram ya da tahrimen mekruh sayıldığını
söylemektedir.56
GÖRSEL YAYINLAR (TELEVİZYON, SİNEMA, TİYATRO)
Günümüzün vazgeçilmez eğlence vasıtaları haline gelen televizyon, sinema ve
tiyatro da artık her biri birer sanat dalı olarak faaliyet göstermekte; bir kültür iletişim
aracı olarak da kullanılmaktadır. Kendi sanat anlayışı içerisinde topluma kültür, ahlak
ve düşünce açısından belli bir hayat felsefesi veren ve eğitici özellikleri de bulunan bu
sanat dalları, günümüzde daha çok İslam’ın tasvip etmediği programlara yer
vermektedir.
İslam dini, İslam’ın kurallarına ters düşmeyen, İslamî edep ve şartlar içinde
İslam’a hizmet eden hiçbir vasıtaya, yeni icad edilmiş hiçbir şeye karşı değildir. Karşı
olsa zaten son ve mütekâmil din olmaz. Din adamları da hiçbir zaman teknolojiye karşı
çıkmamış; yalnız teknolojinin bazı kullanım alanlarına, kötü yolda kullanılmasına karşı
çıkmışlardır. Mesela, televizyona değil, televizyonun inancı yozlaştırıcı programlarına
karşı çıkmışlardır. Kaldı ki, teknoloji ve sanatın birleşip bütünleşmesi, sonunda İslam’a
hizmet eder hale gelmesi ideal bir olaydır.
55
56
Canan, İbrahim; age.; c.17, s.84, no:387
Age.; c.17, s.84
28
İnsanların eğitimi ve olgunlaştırılması için kullanılan çeşitli vasıta ve araçlar
vardır. Cami, okul, kitap, basın, roman, sinema, televizyon, video ve çizgi film gibi.Asrı saadetten bu yana mü’minler için kullanılan ve kutsal olarak kabul edilen vasıta
camidir. Mü’minler günde beş defa camide toplanıp Allah’a kulluk etmekte ve gerekli
eğitimlerini oradan almaktadırlar. Bizzat
Hz.Peygamber (s.a.v.) bunu kullanmıştır.
Sonra medrese (okul) ve kitap gelir. Bunlar, mevcut bilginlerin bilgilerini aktardıkları
gibi
asırlar
öncesi
yetişmiş
büyük
insanların
bilgi
ve
tecrübelerini
de
aktarmaktadırlar.Tarih boyunca mü’minler bu üç vasıtadan yararlanmışlar ve
yararlanmaya devam etmektedirler.Asrımızda ise başka vasıtalar da kendini göstermiştir
ve bunları İslam’a uygun olarak kullanmamız gerekir. Aksi takdirde başkası onları
aleyhimizde kullanacaktır ve kullanmaktadır. Bu vasıta ve araçlardan basın, sinema,
piyes, video ve televizyon zamanımızda büyük
rol oynamakta ve en etkili silah
sayılmaktadır.Cahiliye döneminde kabile ve geniş kitleleri birbirlerine karşı getirip
savaşa sokan veya savaşın ateşini söndüren edip ve şairlerin fasih söz ve şiirleri idi.Yani
o zamanın en etkin silahı şiir ve beliğ söz idi. Zamanımızda ise az önce sözünü ettiğimiz
şeyler toplumda en etkili silahlar haline gelmiştir.57
Yüce Allah, peygamberlerini
gönderirken, kendi dönemlerinde en zirvede
olan hususiyetlerle mücehhez olarak göndermiştir. Mesela, Hz.Musa (a.s.) zamanında
sihirbazlık en revaçta olan bir sanattı. Allah, Hz.Musa’yı, bütün sihirbazları hayrette
bırakan bir âsâyla göndermiştir. Hz.İsa (a.s.) döneminde tıb ilmi çok ilerlemiş olup,
insanlar tıb ilminde söz sahibi idiler. Hz.İsa’ya da ölüleri diriltme mucizesi verilmişti.
Peygamberimiz zamanında şiir ve edebiyat, altın çağını yaşamakta ve çok meşhur şair
ve hatipler
yetişmekteydi.Bu nedenle Hz.Muhammed (s.a.v.)’e de bütün şair ve
hatipleri hayretlerde bırakan Kur’an-ı Kerim verilmiştir. Yani Allah Teâlâ, insanları
kendi yoluna çağırırken
zamanın teknoloji vasıtalarını
dönemin
o
peygamberini
dönemin
en
güçlü
ve sanatlarını kullanmış;
silahıyla
(sanatıyla)
techiz
etmiştir.Müslümanların da kendi dönemlerindeki her türlü sanat ve teknolojik vasıtalara
sahip olma; kendi sanatçılarını yetiştirme sorumluluğu bulunmaktadır.Zira, günümüzde
televizyon ve sinemaya karşı çıkmak, bunları
yok saymak çözüm olmadığı gibi
mümkün de değildir. Televizyon, sinema ve tiyatro, sadece bir eğlence aracı olarak
57
Gönenç, Halil; Görsel Sanatlar ve İslam, İlmî Neşriyat, İstanbul-1991, s.81
29
değil;aynı zamanda bir eğitim aracı olarak da kullanılmaktadır.Göze, kulağa ve kalbe
hitab eden bu araçlar, İslâmî film ve tiyatrolar olarak kullanıldığında en etkili öğretmen
ve eğitimci vazifesi görürler.
K.Kerim,
pek
çok
olayı
ve
mesajı
sahneleştirerek
bizlere
sunmaktadır.K.Kerim’i okuyan bir kişi, zaman zaman kendisini bir tiyatro sahnesini
veya bir sinema filmini izliyor hissedebilir.Yusuf Suresi’ndeki Yusuf ile Züleyha aşkı,
Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehfin ilginç hikayesi, aynı surede Hz.Musa ile Hızır’ın
hikmet dolu yolculukları, Neml Suresi’nde Hz.Süleyman ile Kraliçe Belkıs’ın
görüşmeleri ve kraliçenin imana gelişi bu sahnelerden sadece birkaçıdır. Yüce Allah
bu olayları bize o kadar canlı tasvirlerle anlatır ki, olaylar gözlerimizin önünde bir film
şeridi gibi geçer. Bu olaylar bizlere, kimi zaman geçmiş milletlerin acı sonunu anlatan
trajik bir film, kimi zaman cennetliklerin neşeli sohbetlerinden ve cennet nimetlerinden
bahseden keyifli bir film, kimi zaman cehennemliklerin acı diyaloglarını ve cehennem
azabını haber veren bir korku filmi, kimi zaman da zengin ve soylu bir kadının, fakir,
ama yakışıklı bir delikanlıya karşı duyduğu delice aşkı anlatan romantik bir film
izlettirir.Öyle ki, bu kıssaları okuduğumuzda en iyi senaristin Yüce Allah, en iyi
aktörlerin de peygamberler olduğunu anlıyoruz.
Eğlence hayatında görsel yayınlara yer veren bir mü’min, öncelikle Allah’ın
şu ilâhî buyruğunu göz önünde tutmalıdır: “(Resulüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini
(harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha
temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.
Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan)
korusunlar; namus ve
iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir
etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”58
Görsel yayınlar, yukarıdaki ayetin mefhumu içerisinde değerlendirilmelidir.
Büluğ çağına ermiş bir kadının, İslam’ın açılmasını yasakladığı herhangi bir uzvunu
açması caiz olmadığı gibi, erkeklerin bu yerlere bakmaları da caiz değildir. Eğlence
konusunda televizyon, sinema ve tiyatro ile ilgili programlarda bu sınıra dikkat
edilmelidir. Müslümanlar, bir taraftan
58
dini hassasiyete sahip yayın kuruluşları
Nur-30,31
30
kurmakla,
diğer
taraftan
da
bu
nitelikleri
haiz
sanatçılar
yetiştirmekle
sorumludurlar.Batıl hangi silahlarla donanmışsa, o silahları ıslah edip hakkın emrine
vermek ve insanlığa değişik alternatifler sunmak elzem olmuştur.
Kültürel bir savaşın içinde olduğumuzu ve bu savaşta kadınlara da görev
düştüğünü belirten A.R.Demircan şöyle devam etmektedir:
a)- Kur’an-ı
Kerim
Hz.Şuayb’ın
kızlarını, Saba Melikesini, Firavun’un
karısını, Mısır Azizi’nin eşini ve Mısır sosyetesinin kadınlarını konuşturmaktadır.
b)- İslam, kadınlara silahlı savaşı farz kılmadı, ama geri hizmetlerde istihdam
etti. Ümmü Ammar gibi bizzat savaşan istisnai tipleri de savaştan men etmedi.
Hz.Peygamber’in diliyle tasvip de buyurdu.
Bu sebeple kültürel savaşımızın görsel sanatlar dalında şuurlu, bilgili ve fitne
unsuru olacak fizik özelliklerinden uzak kadınlarımızın istihdamı caizdir.Bunların,
sayıları belirli istisnai tipler olacağı açıktır. Pek tabidir ki, şu veya bu gerekçelerle bu
kadınlarımıza nassî ve açık haramlara düşürecek roller verilemez. Görsel sanatlarımızda
küfür, nifak ve kadın rolleri için gayr-i müslim sanatçılardan yararlanılabileceği de bir
vakıadır.”59
Sinema ve tiyatroda kadını oyuncu olarak kullanmamak mümkün değildir.
Zira sinema ve tiyatronun temel konusu insandır. İnsanı ele alırken kadın dışlanamaz.
Hz.Peygamber (s.a.v.) sefere çıkarken, savaşlara giderken dahi eşlerinden birini yanında
götürmüştür. Öyleyse, kadınsız programlardan ziyade, İslam’ın çizdiği meşru sınırları
aşmayan ve bütün toplumlar için model insan olacak İslamî kadın portresinin çizildiği
programlara ağırlık verilmelidir.Hz.Peygamber (s.a.v.) döneminde kadınlar, erkeklerle
konuşur ve onlara selam verirlerdi.Aynı zamanda bir meslek sahibi olan kadınlar da
bulunmaktaydı. Günümüz modern toplumlarında kadını dört duvar arasına hapsedip,
bütün sosyal ve kültürel faaliyetlerden tecrîd etmek, İslam’ın emrettiği bir tutum ve
davranış değildir.
59
Demircan, A. Rıza; Görsel Sanatlar ve İslam, s.75
31
Sonuç olarak, haramlaştırıcı
arızî
unsurlardan korunduğu sürece
görsel
sanatların mübahlığı asıldır. Hakka hizmet amaçlanırsa, görsel sanatlar cihad,
dolayısıyla da
ibadet yolu kılınabilir. Görsel sanatların fıkhî yönden çözüm
getirilemeyecek problemleri yoktur.60
Buraya kadar oyun ve eğlence hakkındaki müsbet rivayetleri zikrettik.
Resulullah’ın
bu konudaki
müsamahakar
tavrını
anlatmaya
çalıştık. Eğlence
hakkında birtakım menfi rivayetler de gelmiştir. Aynı zamanda bazı eğlence türleri
de yasaklanmıştır. Şimdi bunları inceleyeceğiz.
MUSİKİ VE EĞLENCE HAKKINDAKİ MENFİ DÜŞÜNCELER
Musikinin haram olduğunu
getirmişlerdir:
savunanlar K.Kerim’den şu ayeti delil
“İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan
Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır.İşte
onlara rüsvay edici bir azap vardır.”61
İbn Mes’ud, Hasan Basri ve Nehai bu ayette geçen “boş laf” ifadesiyle
musikinin kastedildiğini söylemişlerdir. Halbuki bu ayet, Nadr b. Haris hakkında
indirilmiştir. Rivayete göre bu şahıs, Acem masalları ihtiva eden kitaplar satın alıp
getirir ve Mekkelilere şöyle derdi: “Muhammed size Âd ve Semud kavimlerinin
masallarını anlatıyor. Ben de size Rum ve Acem masalları söyleyeceğim.” Böylece
bunları okur, müşrikleri eğlendirir ve insanları Kur’an
dinlemekten
alıkoymaya
çalışırdı.
Elmalılı, bu ayetin tefsirinde şunları da zikreder: “Nadr b. Haris, güzel bir
şarkıcı cariye satın almıştı. Müslüman olacağını sandığı kişileri cariyesine götürüp,
ona; ‘Haydi; buna yedir; içir; söyleyiver’ dermiş. Böylece bu kişiyi eğlendirip; ‘Gördün
ya, bu, Muhammed’in çağırdığından, namazdan, oruçtan, O’nun önünde çarpışmaktan
daha iyi değil mi?’dermiş. İbn Hatal da bir cariye satın almış;bu cariye sövüp saymayı
şarkı olarak söylermiş. Tefsircilerin çoğu bu ayetteki “boş söz” ifadesini şarkı ile tefsir
60
61
Demircan, A.Rıza; age., s.76
Lokman-6
32
etmişlerse de muhakkik alimlerin tercihi, bu ifadenin açık şekliyle genel olması
yönündedir.”62
Allah yolundan saptırmak için boş lafı din ile değiştirmenin haram olduğu
münakaşa götürmez. Oysa her musiki din karşılığında satın alınmış olmadığı gibi, Allah
yolundan saptırıcı da değildir. Ayette yasaklanan, dine engel olmak gayesiyle yapılan
her şeydir.Eğer Kur’an dahi Allah yolundan saptırmak için okunursa, okunması haram
olur. Anlatıldığına göre, bir münafık imam olmuştu. Namazda zamm-ı sure olarak
sadece “Abese” suresini okuyor; başka bir sure ise okumuyordu.Çünkü, bu surede
Hz.Peygamber’e yapılan ilahi bir azarlama vardı.Bunun üzerine Hz.Ömer kendisini
öldürmek istedi. Hz.Ömer, bu adamın, Kur’an okumayı halkı saptırmak için kullanması
nedeniyle yaptığı işi haram gördü. Nasıl ki, münafıklar halkı yoldan çıkarmak ve
müslümanları parçalamak için Mescid-i Nebevi’ye alternatif bir mescid (Mescid-i
Dırar) yapmışlardı da Resulullah (a.s.) o mescidi yıktırmıştı; aynı şekilde bu münafık
da kendi iğrenç emellerine Kur’an’ı alet ediyordu.63 Öyleyse Allah yolundan alıkoyma
ve insanları sapıtma gayesiyle yapılan her iş haramdır. Bunu musikiye hasretmek doğru
olmadığı gibi, mümkün de değildir. Çünkü, Allah’a yaklaştıran ve Allah’ı hatırlatan
pek çok musiki de vardır.
İmam Kurtubî, yukarıdaki ayeti tefsir ederken, konu hakkındaki klasik
görüşleri aktarır ve her türlü şarkının değil, bazı zararlı unsurları ihtiva eden şarkıların
haram olduğunu belirterek şöyle der: “İlim adamlarının haram olduğunu söyledikleri
şarkı, bu hususta meşhur olanların alışageldikleri, nefisleri harekete getiren, heva ve
kadınlara şevk arzularını uyandıran,yerinde duranı harekete getirip,saklı olanı ortaya
çıkartan hayasızca ifadelerdir.Bu tür ifadeler, eğer kadınları söz konusu eden,
güzelliklerini anlatan şiirler halinde olup, şaraptan söz ediyor, haramları söz konusu
ediyorsa bunun haram olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Çünkü boş söz ve yerilmiş olan
şarkıcılığın bu olduğu hususunda ittifak vardır.Sözü geçen bu sakıncalardan uzak
62
63
Yazır, Elmalılı M. Hamdi; Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İstanbul-1992, c.6, s.268
Gazâli, age., c.2, s.690
33
ifadelerin yer aldığı nağmelere gelince, sevinç zamanlarında bunun az miktarda olanı
caizdir:Düğün, bayram, zor işlere karşı gayrete getirmek gibi haller böyledir.”64
Musikiyi helal görmeyenlerin diğer bir delilleri de şu ayet-i kerimedir: “Onlar,
boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve; bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz
size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz; derler.”65
Bu ayette geçen “boş söz” (lağv) kelimesini
bazıları musiki olarak
değerlendirip, böylece onun haram olduğu görüşüne varmışlardır.Burada geçen “lağv”
kelimesinin açık anlamı, sövmek, karalamak vb. kötü sözlerdir.Zaten ayet bütün olarak
düşünüldüğünde bu anlam kendiliğinden çıkmaktadır. Bu kelime “batıl” kelimesi
gibidir.Ondan maksat, faydası olmayan şey, demektir.Faydası olmayan şeyi dinlemek
ise bir hakkı kaybettirmediği ve farz olanı engellemediği sürece haram sayılmaz.
Ebu Davud’un
buyurmaktadır:
zikrettiği
uzun
bir
hadiste
Resulullah(s.a.v.) şöyle
“Her eğlence batıldır. Eğlenceleriniz içinde şu üç şey
(mübahtır), övgüye değer: Kişinin atını te’dip etmesi, hanımıyla sevişmesi, yayla
ok atıp, atılan okları toplaması. Bunlar Hakk’tandır.”66
Uludağ, yukarıda zikrettiğimiz hadisin muzdarib, dolayısıyla zayıf olduğunu
belirtir.67 Bu hadisin sahih olduğunu kabul edersek şunu söylememiz mümkündür:
Hz.Peygamber(s.a.v.), faydasız olmayan yani bir işe yarayıp faydalı olan eğlence
türlerinden bahsetmiştir. Zaten hadiste “övgüye değer” ifadesi geçmektedir. Yani,
zikri geçen bu eğlence türleri, mutlaka insanları arzu edilen bir sonuca götürür.
Mesela; kişinin atını
Hanımıyla
te’dip
etmesi, savaş
sevişmesi, dünyaya
toplaması, silah
yeni
bir
kullanabilme gayesine
hazırlığı
nesil
ve
eğitimiyle
alakalıdır.
getirmesine vesiledir. Ok
matuftur. Dikkatle düşünecek
atıp
olursak,
Resulullah’ın bu sözlerinden, sadece bu üç eğlence türünün değil; toplumsal veya
bireysel bir faydası olan her türlü eğlencenin övgüye değer olduğu sonucunu
çıkartabiliriz. Yani, faydalı eğlenceleri sadece bu üçüyle sınırlandırmak doğru
Kurtubî, Muhammed b. Ahmed; El-Camiu Li Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları, İstanbul-1997, c.13,
s.519
65
Kasas-55
66
Ebu Davud, Cihad-24
67
Uludağ, age., s.131
64
34
değildir. Resulullah,
o
dönemde
yaygın
olanlarını
zikretmiştir. Günümüzde
sözgelimi, savaş hazırlığı ve eğitimi yerine geçebilecek tabanca, tüfek vb. silahlarla
yapılan yarışma ve eğlenceleri; yine aynı gayeye matuf motor sporlarını; çocukların
bilgisayar ve diğer teknolojik aletleri kullanmasına vesile olabilecek her türlü oyun
ve eğlenceyi de buraya dahil edebiliriz. Ancak bütün bunlar, hiçbir faydası
olmayan eğlencelerin yasak olduğu anlamına gelmemektedir. Zaten yasak olduğuna
dair kat’i bir hüküm de yoktur. Belki şöyle söylemek daha doğru olabilir: Faydası
olan eğlencelerle meşgul olmak müstehab veya sünnettir; kişiye sevap kazandırır.
Hiçbir faydası olmayan eğlenceler ise sevabı da günahı da bulunmayan mübah
işlerdir. Resulullah’ın, “bunlar Hakk’tandır” ifadesinden kastettiği de bu olabilir.
Nafî’ anlatıyor: “Ben İbn Ömer’le beraberdim. Derken bir davul sesi işitti.
Derhal iki parmağını, iki kulağına soktu ve oradan (hızla) uzaklaştı. Bunu üç kere
yaptı. Sonra; ‘Resulullah (s.a.v.) da böyle yapmıştı’ dedi.”68
Ebu Davud bu hadisin münker olduğunu zikretmiştir. İbn Ömer, sünnete aşırı
bağlılığıyla bilinen bir sahabedir. Bu hadisin sahih olduğunu kabul edersek, şu
yorumu yapmamız mümkündür: Daha önce sahabe arasında musiki konusundaki
ihtilafı ve bunun sebeplerinin neler olabileceğini anlatmıştık. Muhtemelen İbn Ömer
de,musiki ve eğlence konusunda olumsuz düşünen sahabeler safında yer almaktadır.
Bu da O’nun dini hassasiyetinden kaynaklanmaktadır. Şayet Resulullah(s.a.v.), böyle
bir davranış sergilemişse –ki sahih kaynaklarda peygamberimizin böyle davrandığına
dair kesin bir rivayet de yok- bu tutumu; o andaki başka bir sebepten, sözgelimi
şarkının içerisindeki sözlerden dolayı sergilemiş olması da muhtemeldir. İbn Ömer
bunu görmüş ve musiki
konusunda
genel
bir
olumsuz
yargıya
olabilir.Ayrıca, hadisi değerlendiren uzmanlar şöyle bir yorum da
varmış
yaparlar:
Hz.Peygamber, kulaklarını tıkamış; ama İbn Ömer’in kulaklarını tıkamasını
emretmemiştir.Şayet
davul sesi mutlak
haram olsaydı, İbn Ömer’e de böyle
yapmasını emrederdi.
Canan, İbrahim; age.; c.17,s.203, no:602; Uludağ, bu hadisin uydurma olabileceğini söylemektedir;
age.; s.153
68
35
Ebu Hanife’nin, musikiyi kerih (çirkin) gördüğü ve musiki dinlemeyi günah
saydığı rivayet edilmiş; Süfyan es-Sevri, Hammad, İbrahim Nehai, Şa’bi ve Kûfe
alimlerinin de İmam-ı Azam’la aynı görüşte olduğu belirtilmiştir.69
İmam Şafii’nin de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Musiki batıla benzer ve
mekruh bir lehviyattır (boş iştir). Fazlasıyla musiki söyleyen bir kimse sefih (akılsız)
sayılır. Şahitliği reddedilir.”70 Aynı kaynakta İmam Şafii’nin farklı bir fetvası da
vardır. İmam Şafii, kendisine
Medinelilerin musiki
dinlemeyi
mübah saymaları
hakkında soran Yunus b. Abdülâlâ’ya şu cevabı vermiştir:
“Hicaz bölgesinin alimlerinden musikiyi
kerih (çirkin) gören
hiç kimse
yoktur. Ancak musikide bulunan vasıflardan ötürü kerih görmüşlerdir.”71
Bu ifadelerden, İmam Şafii’nin bizatihi musikiyi kötü görmediği, içerisindeki
gayri İslamî unsurlardan dolayı ona karşı temkinli olduğu anlaşılır.
Halkın içki içmedeki alışkanlığı içki hususundaki yasakta mübalağaya
kaçmayı gerektirdi. Hatta içki ilk yasaklandığında, içki küplerinin de kırılması
emredildi. İçmenin şiar ve alametinden olan ve sürekli içkiyle birlikte çalınan yaylı
sazlar ve mizmarlar (çalgı aletleri) da haram kabul edildi. Bu bakımdan musiki ve
çalgıya karşı oluşan “haram” yargısı, içkiye ittibaen olmuştur. Sonuçta bu tür
rivayetler, istisnasız her türlü oyun ve eğlence hakkında olumsuz kanaatlerin
oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Türü ve muhtevası ne olursa olsun, ayet ve hadislere bakarak musikiyi mutlak
olarak haram saymak mümkün değildir.Herhangi bir musiki faaliyetinin dini açıdan caiz
olabilmesi için şu şartları taşıması gerekir:
1-İnsanları Allah yolundan alıkoymaması,
2-Din ve dince mukaddes sayılan şeyleri alay konusu etmemesi,3-Dini görev
ve sorumlulukları ihmal edecek seviyede olmaması,
69
Gazâli, age., c.2, s.660
Age.,c.2, s.659
71
Age., c.2, s.688
70
36
4-Dini değerlere aykırı konularda propaganda niteliği taşımaması,
5-Söz veya icrasında
yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan
hususların yer almaması,
6-Musikinin ibadet telakki edilmemesi,
7-Kur’an okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi,
8-İnsanları nefsâni arzularına esir edecek bir şekil, muhteva ve seviyede
olmaması,
9-İnsanları dini ve dünyevî faydalardan tamamen uzaklaştıracak şekilde
faydasız şeylerle meşgul etmemesi.
YASAKLANAN BAZI EĞLENCE TÜRLERİ
Hz.Peygamber (s.a.v.)’in yasakladığı bazı eğlence türleri de şunlardır:
a)- Sırf eğlence için hayvanları öldürmek:
Hz.Cabir (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.), hayvanlardan hangisi olursa
olsun, sabran (boş yere, eğlence için) öldürülmesini yasakladı.”72
İslam, bütün canlılar için huzur, barış ve mutluluk getirmiş olan en son ve
en mükemmel dindir. İnsanlara işkence ve zulmetmeyi yasakladığı gibi hayvanlara
zulüm ve eziyeti de yasaklamıştır. Öyle ki, Allah rızası için yapılan ve bir ibadet olan
kurbanda bile hayvanların eziyet edilmeden ve usulüne uygun olarak kesilmesini
emretmektedir. Buna göre hayvanların eğlence vasıtası kılınarak istismar edilmesi de
yasaklanmıştır. Avlanmak, bir geçim kaynağı olarak serbest bırakılmıştır. İnsanların,
meşru yolları kullanarak hayvanlardan istifade etmeleri en doğal haklarıdır. Ancak,
hiç gereği yokken, sırf eğlence gayesiyle hayvanların öldürülmesini dinimiz hoş
karşılamamaktadır.
72
Müslim, Sayd-60
37
Bir defasında Resulullah (s.a.v.), bir keçiyi ittihaz ederek (hedef kılarak) ok
atmakta olan bir kalabalığa rastlamıştı. Bu halden hiç hoşlanmadı ve: “Hayvanlara
eziyet vermeyin” buyurdu. 73
Yine İbn Abbas’ın anlattığına göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kendisinde ruh olan hiçbir canlıyı (atışlarınıza) hedef ittihaz etmeyiniz.”74
Görüldüğü
gibi Resulullah (s.a.v.),
sırf
eğlence
için
hayvanların
öldürülmesini hoş karşılamamış, bu çeşit eğlenceleri yasaklamıştır.
b)- Eğlence için hayvanları dövüştürmek:
Zevk için hayvan dövüştürenler, her dönemde olduğu gibi günümüzde de
mevcuttur. Çağımızda
özellikle
horoz ve
köpek
dövüştürmeleri
yaygın
hale
gelmiştir.
İbn
Abbas (r.a.)
anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.),
(dövüştürmek
için)
hayvanların arasını kızıştırmayı yasakladı.”75
c)-Kumar ve kumara benzeyen her türlü oyun:
Kumara benzeyen ve taraflardan birine menfaat sağlayan oyun çeşitleri,
günümüzde hem daha çok gelişmiş, hem de yaygınlaşmıştır. İslam dini, kötü şeyleri
yasaklarken, mensuplarını bu yasaklanmış kötülüklere sevk eden vasıtaları da
yasaklamış; bu konuda gerekli tedbirleri almıştır. Kumarı kesin olarak yasaklayan
dinimiz, insanları kumara götürecek her türlü oyun ve eğlenceyi de yasaklamıştır.
Ebu Hureyre(r.a.), Hz.Peygamberin şöyle buyurduğunu söylemiştir: “Kim
iki at arasına, geçeceğinden emin olunmayan üçüncü bir at dahil ederse, bu kumar
olmaz. Kim de geçeceğinden emin olunan bir atı dahil ederse, bu kumar olur.”76
73
Nesai, Dahaya-42
Müslim, Sayd-58; Tirmizi, Sayd-1; Nesai, Dahaya-41
75
Ebu Davud, Cihad-56; Tirmizi, Cihad-30
76
Ebu Davud, Cihad-69
74
38
Resulullah (s.a.v.), bu
bağlamda
tavla
ve zar
oyunlarını
da
çirkin
görmüştür. Henüz yeni müslüman olmuş bir toplumda, kumarı hatırlatabilecek
oyunların da yasaklanması, kumar yasağının iyice yerine oturması için elzemdi. Bu
konuda Hz.Peygamberden bizlere bazı rivayetler de ulaşmıştır.
Hz.Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: ‘Kim tavla
oyunu oynarsa, elini domuz kanına bulamış gibi olur.’”77
İbn Mes’ud’tan nakledilen bir rivayette de Resulullah (s.a.v.)’ın sevmediği
on şey arasında zar atmak da vardır.78
Bu rivayetlerden
bilinmektedir. Bu oyunlar,
anlıyoruz ki; zarla
kişiyi
kumara
ilgili
oyunlar
yaklaştırma
o dönemde
endişesinden
de
dolayı
yasaklanmıştır. Çünkü, kumarın en çok oynanan çeşidi, zar ve buna benzer şans
aletlerinin kullanıldığı oyunlardır.
Bu konuda Hz.Aişe’den de bir rivayet gelmiştir.Hz.Aişe’nin anlattığına
göre, mahallesinde oturan bir ailede tavla bulunduğu haberi kendisine ulaşır. Bunun
üzerine; “Eğer tavlayı evinizden çıkarmazsanız; ben sizi mahallemden çıkaracağım”
diye
onlara
haber
gönderir.79 Böylece
onların
tavla
bulundurmalarını
hoş
karşılamadığını ifade etmiş olur.
Buraya kadar incelediğimiz eğlence türleri, musiki, çalgı, bayram ve düğün
eğlenceleri olup; Resulullah’ın bu tür eğlencelere –meşru sınırları gözetmek şartıylacevaz verdiğini ve hatta bunları teşvik ettiğini gördük. Bunlardan başka çeşitli
yarışmalar, atıcılık, binicilik, koşu ve yüzme gibi birtakım sportif faaliyetler de vardır
ki; aslında bunları da birer eğlence olarak kabul edebiliriz. Ancak biz bunları II.
bölümde, ayrı başlıklar halinde ele alacağız.
Müslim, Şi’r-10; Ebu Davud, Edeb-64
Nesai, Zinet-17
79
Muvatta, Rüya-6
77
78
39
2.BÖLÜM
BİR EGLENCE OLARAK SPORTİF FAALİYETLER
Spor, fiziki birtakım hareketler olup; bedenin güçlenmesini sağladığı gibi,
aynı zamanda
kaynaşmayı,
gruplar
birlik ve
halinde
yapılan
beraberliği
de
sportif
sağlar.
etkinlikler,
Üstelik
gruplar
bunlar,
arasında
boş
vakitleri
değerlendirme açısından birer eğlence de sayılabilirler.
Peygamberimiz
dönemindeki
insanlar,
sırf
spor
olsun
diye
sporla
ilgilenmemiş veya spor yapmamışlardır. O dönemin insanları ticaret kervanlarıyla,
sıcak çöllerde geçen uzun yolculuklarla ve savaşlarla hayatlarını geçiriyorlardı.
Çok ağır hayat şartları, muhakkak ki onları fiziken güçlü olmaya zorluyordu.
Çünkü, kabileler arasındaki savaş eksik olmuyordu. Savaşta galip gelmek ise
askerlerin fiziki güçlerine bağlıydı. O dönemin insanları arasında bu gayeye
ulaştıracak her türlü faaliyete yer verilmiştir. Bunlar; ata binmek, ok atmak,
mızrak oyunları, yüzmek, koşu yarışları, güreşmek ve avcılık gibi çeşitli fiziki
hareketlerdi. Ancak dediğimiz gibi bunlar, sırf spor olsun diye değil; savaşa hazır
olmak için yapılmaktaydı.
ÇEŞİTLİ
YARIŞMALAR
1- At ve deve yarışları (Binicilik) :
Binicilik, çok eski tarihlerden beri var olagelen bir maharettir. Esasen
savaşlar, insanları bu işi öğrenmeye zorluyordu. İşte, savaşlara hazırlıklı olmak için
bir tür antrenman niteliğinde ata ve deveye binme, bunları yarıştırma faaliyetleri
oluyordu. İslam’dan önce Mekke’de bu tür yarışlar için bir saha bulunduğu
zikredilmektedir.80 Bu yarışları,
günümüzdeki
motor
sporlarına,
motosiklet
yarışlarına kıyas edebiliriz.
Enes(r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.)’ın ‘Adba’ adında bir devesi vardı.
Bu, bütün yarışları kazanırdı.Bir gün, binek devesi üzerinde bir bedevi geldi ve
80
Bütün yönleriyle asr-ı saadette İslam, c.3, s.504
40
yarışta Adba’yı geçti. Bu durum, ashabın ağrına gitti. Resulullah (a.s.), onların
üzüntülerini yüzlerinden okuyunca şu açıklamayı yaptı: ‘Yeryüzünde yükselttiği her
şeyi arkadan alçaltmak Allah üzerine bir haktır.’”81
Hadisteki ifadelerden, deve yarışlarının sıkça yapıldığı anlaşılmaktadır. İbn
Ömer, Resulullah (s.a.v.)’ın atı antrenmana tabi tutup, onunla yarışa katıldığından
bahsetmektedir.82
Yine İbn Ömer (r.a.)
Hayfa’dan
anlatıyor: “Resulullah (a.s.), antrenmanlı atı, el-
Seniyyetü’l-Veda’ya
Seniyyetü’l-Veda’dan
kadar
koşturdu. Antrenmanlı
olmayanı
da
Beni Züreyk Mescidi’ne kadar koşturdu.”83 Kaynaklarda
belirtildiğine göre el-Hayfa ile Seniyyetü’l-Veda arası 6-7 mil; Seniyyetü’l-Veda ile
Beni Züreyk Mescidi arası ise 1 mil uzaklığındadır. Demek ki atlar sık sık
antrenmana tabi tutulmaktadır. Bu yarışlar sonunda bazen ödül de veriliyordu. İbn
Ömer, Resulullah’ın atlar arasında yarış yaptırıp, ilk beş dereceye girenleri tafdil
ettiğini
belirtmektedir.84 Ebu Hureyre de,
Hz.Peygamberin
şöyle
buyurduğunu
söylemektedir: “Şu üç şeyde armağan vardır: Deve yarışı, at yarışı ya da ok yarışı.”85
2- Atıcılık (okçuluk):
Resulullah(s.a.v.)
devrinde
en
eğlenceli
iş, ok atmak
ve
bu alanda
yarışmalar yapmaktı. Ok atma, hem bir eğlence, hem bir spor ve hem de savaş için
bir hazırlık ameliyesi idi. Peygamberimizin, çocuklara öğretilmesini istediği üç şey
şudur: Ok atma, ata binme ve yüzme.86
Seleme b. Ekva (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.), çarşıda ok yarışı yapan
Beni Eslem’den bir grupla karşılaşmıştı. Onlara şöyle seslendi: ‘Ey İsmailoğulları!
Atın. Zira atalarınız atıcı idiler. Atın, ben falan kabileyi tutuyorum.’ Bu söz üzerine
bir grup atıştan vazgeçti. Efendimiz (a.s.): ‘Ne oldu; niye atmıyorsunuz?’ diye sordu.
81
Buhari, Cihad-59, Rikak-38; Ebu Davud, Edeb-9; Nesai, Hayl-14
Ebu Davud, Cihad-67
83
Buhari, Cihad-57,58; Müslim, İmaret-95; Tirmizi, Cihad-22
84
Ebu Davud, Cihad-67
85
Tirmizi, Cihad-22; Nesai, Hayl-14
86
Bütün yönleriyle asr-ı saadette İslam, c.3, s.503
82
41
Şöyle cevap verdiler: ‘Nasıl atalım? Siz öbür tarafı tutuyorsunuz.’ Bunun üzerine
A.S. : ‘Atın, ben hepinizi tutuyorum’ buyurdular.”87
Yine Hz.Peygamber(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Sizden birini gam ve sıkıntı bastığı zaman, yayını alıp kederini onunla
dağıtmaktan başka yapacak bir şeyi yoktur.”88 Bu konuda Hamidullah şunları
söylemektedir: “Resulullah(s.a.v.), gençlerin okçuluk sporu ile meşgul olmalarını
ve kendi aralarında yarışmalar tertip etmelerini teşvik ediyordu. O devrin spor
çeşitleri arasında “dirkele” adında mızrakla oynandığı anlaşılan ve özellikle
siyahiler arasında yaygın olan bir spor dalı da bulunuyordu.”89
Hz.Peygamber (s.a.v.), atıcılıkla
meşgul
olmaya
çokça
teşvikte
bulunmuştur. Öyle ki, atıcılık meşguliyetini eğlence değil, ibadet kabul etmekte; “en
hayırlı eğlenceniz, atıcılıktır” demektedir.90 Resulullah (a.s.)’ın, atıcılığın binicilikten
daha önemli olduğunu söylediğine dair rivayetler de bulunmaktadır.91
3- Atletizm (koşu):
Peygamberimiz döneminde yapılan sportif faaliyetlerden biri de atletizm
idi.Müslim’de geçen
uzunca hadisin
bir bölümünde Hz.Peygamber (s.a.v.)’in,
Seleme b. Ekva ile ensardan bir adamın, Medine’ye kadar koşu yarışı yapmalarına
izin verdiği anlaşılmaktadır.92
Hz.Ömer ile Hz.Zübeyr, iki
defa yarışmışlar; birinde Zübeyr, diğerinde
Hz.Ömer geçmiş ve Hz.Ömer yarışı kazanınca; “Kâbe’nin Rabb’ine yemin olsun ki,
seni geçtim” diyerek sevinç gösterisinde bulunmuştur.93
87
Buhari, Cihad-78
Canan, İbrahim; age., c.3, s.498
89
Hamidullah, Muhammed; age., c.2, s.1075
90
Canan, İbrahim; age., c.3, s.497
91
Age., c.1, s.495
92
Müslim, Cihad-132
93
Bozkurt, Nebi; Hadis’te Folklor Eğlence, Marmara Üniv.İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları, İstanbul-1997,
s.110
88
42
Resulullah (s.a.v.) da böyle bir yarış yapmıştır. Yarıştaki rakibi ise eşi
Hz.Aişe (r.a.) olmuştur. Bir sefer esnasında hanımı Hz.Aişe ile geride kalan
Resulullah(a.s.), O’nunla koşu yarışı yapmış ve bu yarışı Hz.Aişe kazanmıştı.
Birkaç yıl sonra yeniden yapılan başka bir koşuyu ise Hz.Peygamber kazanmış ve
Hz.Aişe’ye: “Bu birincilik, önceki birinciliğin rövanşıydı” demiştir.94
Asr-ı saadette koşuculuğu ile ün yapmış insanlar vardı. Bunlardan biri Ebu
Hıraş el-Hüzelî idi. Bu kişi cahiliye devrinde Mekke’ye gelmiş ve Velid b. Muğire
ile koşuda
atları
geçtiği
takdirde
iki atı
üzerine
bahse
girmiş; bahsi de
kazanmıştır.95
AVCILIK
Avcılık, hem bir eğlence, hem bir spor ve hem de bir geçim vasıtası olarak
insan oğlunun varoluşundan beri kullandığı bir faaliyettir.Peygamberimiz(S.A.V.)
döneminde de kara ve deniz avcılığı ile meşgul olanlar vardı.K.Kerim, avcılığı meşru
görmekle birlikte bazı sınırlamalar da getirmektedir.96 Kaynakların belirttiğine göre
Medine civarında bulunan göl ve su birikintilerinde bol miktarda iyi cins balıklar
avlanmaktaydı. Ayrıca bir sefer esnasında yiyecek sıkıntısı baş gösterince deniz
kıyısında bulunan bir anber (balina) balığının etinden yenilmiş, hatta Medine’ye
dönülünce Resulullah’a da ikram edilmiştir.97
Hz.Peygamber (s.a.v.)’in, Akabe Körfezi’ndeki Makna halkına, çıkardıkları
balıkların dörtte birini vergi olarak yüklediği belirtilmekte 98; bundan da deniz
avcılığının o dönemde çok yaygın olduğu anlaşılmaktadır.
YÜZME
Yukarıda Hz.Peygamber(s.a.v.)’in çocuklara ok atma, ata binme ve yüzme
öğretilmesini istediğini belirtmiştik. Peygamberimizin, bizzat kendisi de yüzme
biliyordu. Bir defasında annesi ve Ümmü Eymen adındaki cariye ile beraber, henüz
Bütün yönleriyle asr-ı saadette İslam, c.3, s.508
Bozkurt, Nebi; age., s.111
96
Maide,1-3
97
Hamidullah, age., c.2, s.1061
98
Age., c.2, s.1064
94
95
43
çocukken Medine’ye gitmiş; Beni Neccar Kabilesi’nden “en-Nabiğa” adında birinin
evinde kalmışlardı. İşte Resulullah (a.s.), bu gezisi sırasında bu kabileye ait bir su
birikintisinde yüzmeyi öğrenmişti.99
GÜREŞ
Peygamberimiz zamanındaki diğer sportif faaliyetlerden birisi de güreştir.
Güreş, çok eski
tarihlerden beri
yaygın
olan bir spor türüdür. Kaynaklarda,
Resulullah(a.s.)’ın, büluğ çağına daha yeni gelmiş olan gençleri, orduya katılma
hususunda bir standart olmak üzere, güreş yapmaya tabi tuttuğu; galip geleni
orduya
aldığı
zikredilmektedir.100
Kaynaklarda
ayrıca, Hz.Peygamber(s.a.v.)’in
Mekke’nin en güçlü pehlivanı olan Rukane b. Abdi Yezid ile güreştiği, O’nu
yendiği ve bunun üzerine de Rukane’nin müslüman olduğu anlatılmaktadır.101
HALTER
Halter, ağır kaldırma sporudur. İnsanların eskiden beri kollarını kullanarak
taş, kaya vs. gibi şeyler kaldırdıkları düşünülürse, aslında bu spor dalının çok eski
tarihlerden beri var olageldiği anlaşılır. Mescid-i Nebevi’nin inşasında, duvarları
yapmak için elle taşınan ağır taşlar, bir halter sporudur. Resulullah (a.s.), bir gün,
aralarında hangisinin daha güçlü olduğunu belirlemek için büyük bir taşı yerden
kaldırmaya çalışan bir küme insanın yanından geçmiş ve onların bu yarışlarında
hiçbir kötü taraf bulmamıştı.102
Seferlerde bir yerde konaklamak gerektiğinde Hz.Peygamber (s.a.v.), hemen
orada düz bir arazinin diken, taş ve çalıları ayıklanıp sınırları ve kıblesi belli
edilerek mescid yapılırdı. Sefere katılanların sıkıntılarını gidermek için zaman
zaman aralarında yarışlar düzenlerdi. Bu yarışlardan biri de ağırlık kaldırma
yarışlarıydı.103
99
Age., c.2, s.42
Hamidullah, age., c.2, s.1096
101
Bütün yönleriyle asr-ı saadette İslam, c.3, s.502
102
Hamidullah, age., c.2, s.1075-76
103
Bozkurt, Nebi; age., s.111
100
44
FUTBOL
Günümüzün en yaygın spor dallarından biri, hatta birincisi, futbol olarak
bilinen oyundur. Bu spor dalının sistemleşmiş şekli henüz yeni olmakla birlikte,
çok eski tarihlerden beri insanların bu çeşit oyunlara benzeri oyunlar oynadığı
kaynaklarda belirtilmektedir. Hamidullah’ın anlattığına göre, cahiliye döneminde
hem Mekke’de, hem de Medine’de bu oyuna benzer “kürre” denilen bir tür ayak
topu oynanırdı. Günümüzdeki gibi çok büyük kitlelerin (taraftarların) de bu oyunu
seyrettikleri; aynı zamanda Mekke’de bu oyun için özel alanlar (stadlar) bulunduğu
da aynı kaynakta geçmektedir.104
104
Hamidullah, age., c.2, s.844, 1075
45
SONUÇ
Bu kısa çalışmamızda da görüldüğü gibi, Resulullah (a.s.) döneminde son
derece dinamik bir hayat vardı. Dünya ve ahiret dengesini en ölçülü şekilde
sağlayan ashab-ı kiram (r.a.), tabir yerindeyse hayatı yaşamasını bilmiştir. Bir
taraftan ibadet edip ahireti düşünürken, diğer taraftan da dünya için çalışmışlar;
dünyanın güzel nimetlerinden faydalanmışlardır.
Eğlence, insan ruhu ve bedeni üzerinde çok müsbet etkiler bırakır. En
azından bedeni dinlendirir; ruhu da genişleterek, sıkıntı ve stresi önler. Bu nedenle,
insanların dinlenmeye
ve eğlenmeye
ihtiyaçları
vardır. Ancak, bu
ihtiyacın
karşılanması İslam’ın çizdiği sınırları aşmaya sebep olmamalıdır. Örnek çağ olan
Saadet Çağı’ndaki insanlar bu hususa dikkat etmişler; gülmüşler; eğlenmişler; ancak
İslam’ın yasakladığı en ufak bir şeyi yapmamışlardır.
Eğlencenin bel kemiğini musiki ve çalgı oluşturur.Bütün kutlamalar, düğün
ve bayram eğlenceleri hep bu unsurlarla yerine getirilir. Peygamberimiz döneminde
bilinen enstrümanlar sayılı olup, bunlar da – sahih kaynaklarda anlatıldığına göredef, düdük ve kavaldan ibarettir. Bunların şarkı ve ilahi şeklinde çalınmaları,
peygamberimiz
tarafından
herhangi
bir
müdahaleyi
gerektirmemiş;
bunlara
müsaade edilmiştir. Hz.Peygamber (s.a.v.)’in bu konuda önemle üzerinde durduğu
husus, musikide çalgı aletlerinden ziyade söylenen sözle ilgilidir. Yani önemli
olan beste değil, güftedir. Bize göre bu konuda İslam’ın çizgisi belli olup her türlü
aletin kullanımı caizdir. Çalgı aletleri hususunda herhangi bir ayırıma gidilmemiştir.
Hz.Peygamber (s.a.v.) döneminde sportif faaliyetler de çok yaygın olup,
bunlar günün şartlarına uygun olarak yerine getiriliyordu.Bunların başında at ve deve
yarışları ile ok atıcılığı(okçuluk) geliyordu.Yine günümüzdeki atletizme benzer koşu
yarışları da yapılmaktaydı.Bunlardan başka, güreş, yüzme, ağır kaldırma ile futbola
benzer “kürrek” adı verilen ayak topu da dönemin bilinen sportif faaliyetleri arasında
sayılabilir.Avcılık ise, hem bir rızık kazanma çabası, hem de sportif bir faaliyet
olarak değerlendirilebilir.
46
Çirkin olan her şeyi yasaklayan dinimiz, eğlence hususunda da bu kuralın
dışında kalmamış; bu konuda bazı sınırlamalar getirmiştir.Sırf zevk için hayvanların
öldürülmesini
yasaklayan
Hz.Peygamber(s.a.v.),
hayvanların eğlence için
dövüştürülmesini de hoş karşılamamıştır.Kumara benzediği için de, tavla oynamayı ve
zar atmayı da çirkin görmüştür.Böylece o büyük insan; hem öğütleri, hem şahsiyeti ve
hem de davranışları ve yaşayışıyla ümmeti için en güzel örnek olmuştur.
47
KAYNAKÇA
*Ahmed b. Hanbel(ö.241/855); Müsned-ül-İmam Ahmed b. Hanbel, 4 cilt;
Beyrut-1969
*Bozkurt, Nebi; Hadis’te Folklor ve Eğlence, Marmara Üniv.İlahiyat Fak.
Vakfı Yayınları, İstanbul-1997
*Buhari, Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail(ö.256/870); Camiu’s-Sahih, 8
cilt, İstanbul-1315
*Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam; (Komisyon), 5 cilt, Beyan Yayınları,
İstanbul-1994
*Canan, İbrahim; Kütüb-i Sitte Muhtasar ve Tercümesi, 18 cilt, Akçağ
Yayınları, Ankara-1998
*Demircan, Ali Rıza; Görsel
Sanatlar ve İslam, İlmî Neşriyat (İslamî
Araştırmalar Vakfı Tartışmalı İlmî Toplantılar Dizisi:13), İstanbul-1991
*Ebu Davud, Süleyman b. El-Eş’as Es-Sicistânî(ö.275/889); Sünen-i Eb-i
Davud, 2 cilt, Mısır-1952
*Gazâli, Ebu Hâmid Muhammed b.Muhammed(ö.505/1111); İhya-i Ulûm’idDin, 4 cilt, Sentez Yayınevi, İstanbul-1993
*Gönenç, Halil; Görsel Sanatlar ve İslam, İlmî Neşriyat (İslamî Araştırmalar
Vakfı Tartışmalı İlmî Toplantılar Dizisi:13), İstanbul-1991
*Hamidullah, Muhammed; İslam Peygamberi, 2 cilt, İrfan Yayımcılık,
İstanbul-1993
*Kardavi, Yusuf; İslam’ın Işığında Çağdaş Meselelere Fetvalar, 4 cilt, Terc.
Vahdettin İnce, Hikmet Neşriyat, İstanbul-1996
48
*Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali; (Komisyon), Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları, Ankara-1993
*Kurtubî, İmam Muhammed b. Ahmed; el-Camiu Li Ahkamil-Kur’an, 19 cilt,
Terc. M.Beşir Eryarsoy, Buruç Yayınları, İstanbul-1997
*Köksal, Mustafa Asım; İslam Tarihi, 18 cilt, Şamil Yayınevi, İstanbul-1987
*Malik b.Enes(ö.179/795); Muvatta, Neşr. Muhammed Fuat Abdülbaki,
Kahire-1951
*Müslim, Ebu’l-Hüseyin Müslim b. El-Haccac(ö.261/875); Camiu’s-Sahih, 5
cilt, Neşr. Muhammed Fuat Abdülbaki, Mısır-1955
*Nesai, Ebu Abdurrahman b. Şuayb(ö.303/915); Sünen-i Nesai, 6 cilt, Mısır1964
*Tirmizi, Ebu İsa Muhammd b. İsa(ö.279/892); Sünen-i Tirmizi, Neşr. Ahmed
Muhammed Şakir, Mısır-1937
*Uludağ, Süleyman; İslam Açısından Musiki ve Sema, Uludağ Yayınları,
Bursa-1992
*Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi; Hak Dini Kur’an Dili, 10 cilt, Azim
Dağıtım, İstanbul-1992
49
Download