tarihsel boyutlarıyla boğazlar`ın jeopolitik ve jeostratejik önemi

advertisement
The Journal of Academic Social Science Studies
International Journal of Social Science
Doi number:http://dx.doi.org/10.9761/JASSS2837
Number: 35 , p. 327-349, Summer I 2015
Yayın Süreci
Yayın Geliş Tarihi
Yayına Kabul Tarihi
Yayınlanma Tarihi
24.03.2015
02.05.2015
15.07.2015
TARİHSEL BOYUTLARIYLA BOĞAZLAR’IN JEOPOLİTİK VE
JEOSTRATEJİK ÖNEMİ
GEOPOLITICAL AND GEOSTRATEGIC IMPORTANCE OF THE STRAITS IN A
HISTORICAL PERSPECTIVE
Dr. Bülent ŞENER
Karadeniz Teknik Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü
Özet
İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’nı kapsayan Boğazlar,
stratejik konumuyla kıtalar arası geçişi sağlayarak tarih boyunca kıtalar arası coğrafi
sınırların kesişme noktası olduğu gibi, devletlerin çıkarlarının çarpışma noktası olarak
da güç dengelerini yüzyıllar boyu etkilemiştir. Kıtalar arası bir merkez olarak Asya ile
Avrupa’yı coğrafi olarak birbirine bağlayan, uygarlıkları birleştiren jeopolitik ve
jeokültürel bir köprü niteliğiyle dünyanın en önemli deniz yollarından biri olan
Boğazlar, jeopolitik ve jeostratejik açılardan tarih boyunca önemini ve değerini daima
korumuştur. Bu önem ve değerden dolayı Boğazlar, bölgeye egemen olmak isteyen tüm
güçlü devletlerin en önemli hedefi iken, onu elinde tutan devletin/devletlerin ise en
önemli politika aracı olmuştur. Değişen siyasal, ekonomik ve askeri konjonktürel
dengeler açısından ele alındığında, Boğazlar’ın coğrafi mukadderatın değişmezliği
prensibine bağlı olarak önemini muhafaza etmesi, onu dünya politikasındaki dengelerin
belirlenmesi, sürdürülmesi ve değiştirilmesi noktasında da belirleyici yapmaktadır. Bu
çalışmada, tarihsel arka plan ve temel jeopolitik kuramlar dahilinde Boğazlar’ın
jeopolitik ve jeostratejik açılardan değerlendirmesi yapılarak, Boğazlar’ın bugününe ve
geleceğine ilişkin bir değerlendirme yapılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Boğazlar, Jeopolitik, Jeostratejik, Montrö Boğazlar
Sözleşmesi
Abstract
Straits, which consist of Istanbul Strait, Marmara Sea and Canakkale Strait, have
been the intersection point of the geographical borders between continents, providing
the intercontinental passage; and also affected the balance of power with its strategic
position for centuries. Straits are one of the most important sea routes in the world,
which connect Asia and Europe to each other as an intercontinental center and as a
geopolitical and geocultural bridge which unites the civilizations, have always protected
their geopolitical and geostrategic importance and value throughout history. Because of
this importance and value, Straits have always been the target of the powerful states
which wanted to dominate the region; also the most important policy tool for the
state/states which held them. When we consider the changing political, economic and
328
Bülent ŞENER
military conjunctures, the preservation of Straits’ importance due to the uniformity of
geographic fatality; makes the Straits an important determinant in defining, identifying,
sustaining and changing the balance in world politics. This study will conduct
geopolitical and geostrategic analysis of the Straits within a historical background and
basic geopolitical theories, and an an evaluation is made about the recent situation and
future of Straits.
Key Words: Straits, Geopolitics, Geostrategic, Montreux Convention of Straits
GİRİŞ
Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile birlikte Marmara Denizi’ni de kapsayan ve ilgili
uluslararası düzenlemelerde “Türk Boğazları” kavramıyla ifade edilen Asya ve Avrupa
arasındaki dar suyolu Boğazlar, gerek jeopolitik, gerek stratejik ve gerekse uluslararası deniz
ulaşımı açısından ilk çağlardan başlayarak günümüze kadar tarihin her döneminde önemini
koruyarak, devletlerarası mücadelelere, konferanslara ve antlaşmalara konu teşkil etmiştir.
Tarih içerisinde olduğu kadar günümüzde de ekonomik, siyasi, askeri, jeopolitik ve jeostratejik
önemini hiçbir şekilde yitirmemiş olan Boğazlar, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler ile
Akdeniz’e kıyısı bulunan devletler arasında hayati bir bağ oluşturduğu gibi, bölgeye egemen
olmak isteyen güçlü devletler açısından da dünya politikasındaki dengelerin belirlenmesi,
sürdürülmesi ve değiştirilmesi noktasında da belirleyici bir niteliğe sahiptir.
Bu çalışmada, öncelikle “Boğazlar Bölgesi”nin coğrafi, fiziksel özellikleri ve tabi olduğu
geçiş rejiminin genel çerçevesi ele alınacaktır. Daha sonra tarihsel arka plan dahilinde
Boğazlar’daki hakimiyet mücadelesinin ana hatları ele alınıp, buna paralel olarak temel
jeopolitik kuramlar ışığında Boğazlar’ın jeopolitik ve jeostratejik açılardan değerlendirmesi
yapılarak Boğazlar’ın bugününe ve geleceğine ilişkin bir analiz yapılacaktır.
1. Boğazlar Bölgesi’nin Coğrafi, Fiziksel Özellikleri ve Tabi Olduğu Geçiş Rejimi
Boğazlar toplam 164 deniz mili1 uzunluğunda olup, coğrafi konumu, fiziki yapısı ve sui
generis (kendine özgü) özellikleriyle, deniz ulaştırması için kullanılan dünyadaki en uzun
doğal ve dar suyollarından biridir.2 “Boğazlar Bölgesi”ni oluşturan iki boğazdan biri olan
İstanbul Boğazı 31 km uzunluğundadır. En dar yeri 750 m, en geniş yeri 3,5 km olmak üzere
ortalama genişliği 1,6 km’dir. İkinci boğaz olan Çanakkale Boğazı’nın ise uzunluğu 60 km’yi
bulmakta, genişliği en dar yerinde 100 m, en geniş yerinde ise 4 deniz miline ulaşmaktadır. Yine
bu bölge içinde her iki boğaz arasında kalan Marmara Denizi’nin yüzölçümü 11350 km2, toplam
su hacmi 3377 km3 ve kıyı şeridi ise 1000 km’den fazladır. Boğazlar Karadeniz ile Ege Denizi’ni
birbirine bağlayan “ülkesel (territorial) boğazlar”dır.3 Diğer taraftan, Boğazlar dar, kıvrılarak
uzanan, arkası görülmeyen tepelerle çevrili burunları, keskin rota değiştirmeyi zorunlu kılan
dönüşleri, sığlıkları, karışık, düzensiz, kuvvetli, alt, üst ve ters akıntılarıyla, basınç
değişimleriyle dünyada bir başka benzeri bulunmayan birer dar suyoludur. Bu niteliklerinden
ötürü Boğazlar gemiler için dünyada en zor yol alınan suyolları arasında sayılmaktadır.4
Karadeniz ile Ege Denizi’ni birbirine bağlayan İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve
Çanakkale Boğazı, geçiş açısından, her zaman bir bütün sayılmıştır.5 İki açık denizi birbirine
1 deniz mili 1852 metredir.
Ali Kurumahmut, Montrö Sözleşmesi, Türk Boğazları ve Karadeniz, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın
no: 26, İstanbul, 2006, s. 14.
3 Nesrin Algan ve Özden N. Sav, “Türk Boğazları’nda Çevrenin Korunmasına Yeni Yaklaşım: Özellikle Duyarlı Bir
Deniz Alanı”, Marmara Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin
Öztürk (Ed.), Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, ss. 55-56.
4 Aykut Erol, “Boğazlar’ımızda Kaza Olasılığı En Alt Düzeye Nasıl İndirilir?”, Marmara Denizi 2000 Sempozyumu
Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayınları,
Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, s. 198.
1
2
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
329
bağladığı için de uluslararası bir suyolu mahiyetindedir. Sınırlar açısından ulusal boğaz özelliği
gösterse bile, bir antlaşmanın konusunu oluşturmalarının yanısıra, yarı kapalı bir deniz olan
Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin açık denizlere ulaşmalarında tek yol olması nedeniyle
Boğazlar “uluslararası boğaz” özelliğine sahiptir.6 Bu niteliği sebebiyledir ki Boğazlar’dan geçiş
ulusal değil, uluslararası düzenlemelere tabidir. Bugün için Boğazlar’dan geçiş rejimi “Montrö
Boğazlar Sözleşmesi”yle düzenlenmektedir. Bu sözleşme, 24 Temmuz 1923’te Lozan’da
imzalanmış olan “Lozan Boğazlar Sözleşmesi”nin yerine kısmen geçmek üzere yapılmıştır.7
20 Temmuz 1936’da imzalanan “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” 29 madde, 4 ek ve bir
protokolden oluşmaktadır. 20 yıllık bir süre için imzalanan sözleşmenin tadili için 28’nci
maddesine dayanılarak taraflar tadil talep edilebilecektir, ancak günümüzde taraflarca
sözleşmenin tadili henüz talep edilmiş değildir ve yürürlükte kalmaya devam etmektedir.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle kabul edilen yeni Boğazlar rejimi ana hatlarıyla şöyledir: Barış
zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrakları ve taşıdıkları yükler ne olursa olsun,
uluslararası sağlık kuralları çerçevesinde Türk yasalarıyla konulmuş olan sağlık denetimine tabi
tutulmaları hariç olmak üzere, hiçbir merasime tabi olmadan, Boğazlardan geçiş ve tam ulaşım
özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlarda bir limana uğramaksızın transit
geçerlerken, alınması öngörülen ve sözleşmeye savaş zamanında Türkiye savaşan değilse,
sözleşmenin 4. maddesine göre, ticaret gemileri, bayrakları ve yükleri ne olursa olsun barış
zamanı için öngörülen koşullar çerçevesinde Boğazlardan geçiş ve ulaşım özgürlüğünden
yararlanacaklar, bu durumda da kılavuzluk ve römorkaj isteğe bağlı kalacaktır. Savaş
zamanında Türkiye savaşansa, Türkiye ile savaş durumunda olan bir devlete ait ticaret gemileri
Boğazlardan geçemezler. Tarafsız devletlere ait ticaret gemileri, Türkiye ile savaşta olan devlete
hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlardan geçiş ve ulaşım özgürlüğünden
yararlanabilirler. Gerek “düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek” koşulu, gerekse
“Türkiye’nin savaşan bir devlet olarak savaş hukukundan kaynaklanan hakları”, Türkiye’ye,
geçiş yapan gemilerin taşıdıkları yükleri kontrol etme, dolayısıyla harp kaçağı olan malları zapt
ve müsadere etme hakkı vermektedir. Bu durumda gemilerin Boğazlar’a gündüz girmeleri ve
geçişlerini her seferinde Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapmaları gerekmektedir.
Türkiye’nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda da,
ticaret gemileri, barış zamanı için öngörülen düzen uyarınca Boğazlar’dan geçebileceklerdir.
Ancak, bu durumda gemilerin Boğazlara gündüz girmeleri ve geçişlerini her seferinde Türk
makamlarınca gösterilen yoldan yapmaları gerekmektedir.8
Diğer taraftan, Boğazlar’dan geçiş ve Karadeniz’de bulundurulabilecek yabancı deniz
kuvveti bakımından da bazı sınırlamalar getiren sözleşme, her sınıf savaş gemisine geçiş hakkı
tanımamış, bu haktan yararlanacak savaş gemilerinin geçişlerini bazı kayıt ve sınırlamalara tabi
tutmuştur. Sözleşmenin 10. maddesine göre barış zamanında, hafif su üstü gemileri, küçük
savaş gemileri ve yardımcı gemiler; ister Karadeniz’e kıyıdaş olan ister olmayan devletlere bağlı
bulunsunlar, bayrakları ne olursa olsun, Boğazlar’a sözleşmede öngörülen koşullar içinde
girerlerse, hiçbir vergi ve harç ödemeksizin boğazlardan geçiş özgürlüğünden
Sevin Toluner, Milletlerarası Hukuk Dersleri, Beta Yayınları, İstanbul, 1996, s. 156.
Bülent Şener, “Türk Boğazları'nın Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukuki Statüsü”, Journal of History School, Yıl: 7,
Sayı: XVII (March 2014), s. 469.
7 Zira, eski sözleşmenin geçişle ilgili hükümleri “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”yle kaldırılmış olmasına rağmen,
Çanakkale Boğazı önünde yer alan Yunan adalarının silahlandırılmasını öngören hükümleri, “Montrö Boğazlar
Sözleşmesi”ne eklenen protokol hükümleri gereğince hala yürürlüktedir. Bkz. Aslan Gündüz, Milletlerarası Hukuk,
Temel Belgeler, Örnek Kararlar, 5. bs., Beta Basım Yayım, İstanbul, Ekim 2009, s. 471.
8 Şener, “Türk Boğazları'nın Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukuki Statüsü”, s. 487.
5
6
330
Bülent ŞENER
yararlanacaklardır. Bununla beraber savaş gemileri, Boğazlar’a gündüz girebilirler. Geçiş
sırasında, deniz kuvvetinin komutanı, durmak zorunda olmaksızın Çanakkale Boğazı’nın ve
İstanbul Boğazı’nın girişindeki bir işaret istasyonuna, komutası altında bulunan kuvvetin tam
kuruluşunu bildirmekle mükelleftir. Ayrıca Boğazlar’dan geçiş halinde bulunan savaş gemileri
taşımakta olabilecekleri uçakları hiçbir durumda kullanamazlar. Barış zamanında savaş
gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi durumunda ise, Türk Hükümeti’ne diplomatik yoldan bir ön
bildirimde bulunulması gerekmektedir. Bu ön bildirimin normal süresi ise sekiz gündür.
Yapılacak ön bildirimde gemilerin gidecekleri yer, adı, tipi, sayısı ile gidiş için ve gerekirse
dönüş için geçiş tarihlerin belirtilmesi öngörülmüştür. Her tarih değişikliğinin ise üç gün
önceden bildirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, Boğazlar’a girişin ilk ön bildirimle belirtilen
tarihten başlayarak beş günlük bir süre içinde yapılması gerekmektedir. Bu sürenin bitiminden
sonra, ilk ön bildirimdeki aynı koşullar içinde yeni bir ön bildirimde bulunulması
gerekmektedir. Sözleşmenin 14. maddesi ile savaş gemilerinin tonajları ve sayıları da
sınırlanmıştır. Bu madde hükmüne göre Boğazlar’dan geçiş halinde bulunabilecek bütün
yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacak ve bu kuvvetler
dokuz gemiden fazla gemi içermeyeceklerdir. Bu kayıt ve sınırlamalardan, gemilerin tonaj ve
sınıfı ile ilgili olanlar, Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin savaş gemilerinin geçişinde
uygulanmayacak, Karadeniz’e kıyıdaş devletler, öngörülen tonajdan yüksek bir tonajda
bulunan harp gemilerini Boğazlar’dan geçirebileceklerdir. Ancak bu gemiler Boğazlar’ı tek
başlarına ve en çok iki muhrip eşliğinde geçebileceklerdir.9
Bu genel sınırlamalar dışında sözleşmenin 18. maddesi tonaj ve süre bakımından da
sınırlamalar getirmiştir. Buna göre; Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin barış zamanında
bu denizde bulundurabilecekleri gemilerin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacaktır. Ayrıca,
Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri
bu denizde 21 günden fazla kalamayacaktır. Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, savaş
gemilerinin geçişi konusunda Türkiye’ye tamamen serbest davranabilme hakkı tanınmıştır.
Diğer bir ifade ile Türkiye’nin savaşan olduğu durumda, yabancı devletlere ait savaş
gemilerinin Boğazlar’dan geçip geçmeyeceğine karar vermek, Türk Hükümeti’nin takdirine
bırakılmıştır. Keza, Türkiye’nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında
sayması halinde, Türkiye’nin savaşan olduğu durum için öngörülen ve bir önceki paragrafta
açıklanan düzen uygulanacaktır. “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”, “Lozan Boğazlar
Sözleşmesi”nden farklı olarak, havadan geçiş serbestliği ilkesini kabul etmemiş olup yalnızca
sivil uçakların Boğazlar üzerinden geçişini düzenlemiştir. Bir başka deyişle, askeri uçakların
Boğazlar üzerinden geçmesine izin verip vermeme yetkisi Türkiye’ye bırakılmıştır. Sözleşmenin
23. maddesinin uçaklara ilişkin getirdiği düzenlemelere göre, sivil uçakların Boğazlar
üzerindeki hava sahasından Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişine izin verilmiş ve
Türkiye’nin, Boğazlar’ın yasak bölgeleri dışında, geçiş için ayrılmış hava koridorlarını
göstermesi öngörülmüştür. Sivil uçaklar, Türkiye’ye, tarifesiz uçuşlar için üç gün önceden,
tarifeli uçuşlar için geçiş tarihlerini belirten genel nitelikte bir ön bildirimde bulunarak
geçebileceklerdir. Türkiye ise, ulusal mevzuatı uyarınca, Avrupa ile Asya arasında hava
sahasından uçmalarına izin verilen sivil uçakların tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli
kolaylıkları sağlamakla yükümlü tutulmuştur.10
Şener, “Türk Boğazları'nın Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukuki Statüsü”, ss. 487-488.
Şener, “Türk Boğazları'nın Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukuki Statüsü”, ss. 488-489. Sözleşmenin bütün
hükümleri için bkz. İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, C. I (1920–1945), Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara, 2000, ss. 493-526.
9
10
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
331
Görüldüğü gibi, “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”nin asıl amacı kıyı devleti olan
Türkiye’nin egemenlik haklarını saklı tutmakla beraber uluslararası deniz ticaretinin gereklerini
ve yararlarını bu haklarla bağdaştırmaktır. Yani, sözleşmeyle Boğazlar’dan yeni bir geçiş rejimi
kabul edilmiş, bu rejimin uygulanması ve denetimi sorumluluğu Türkiye’ye verilmiştir. Yine bu
sözleşmeyle, Boğazlar’ın savaş gemileri tarafından kullanılmasında, Türkiye’nin güvenlik
çıkarları gözetilerek, Karadeniz’e kıyısı olmanın yararına ayrıcalıklar da tanınmıştır. Bu
şekildeki ayrımlar sayesindedir ki Türkiye kendi güvenliğini sağlamıştır. Şayet bu sözleşme
olmasaydı herhangi bir savaş tehlikesinde Türkiye, Boğazlar’dan geçecek savaş gemilerini
engelleyerek güvenliğini sağlayamayacağı gibi, yine bölgedeki herhangi bir savaş durumunda
Türkiye tarafsızlığını sağlayamaz, büyük devletlerin büyük savaş gemilerini Karadeniz’de
bulundurma hakkı doğar ve bu durum hem bölge ülkelerini olumsuz etkiler hem de
Türkiye’nin değişik baskılar altında kalmasına yol açardı. Bundan dolayı “Montrö Boğazlar
Sözleşmesi” Boğazlar bölgesinde barış ve güvenlik içinde gerekli dengeyi sağlayan önemli bir
mihenk taşıdır.11
2. Boğazlar’daki Egemenlik Mücadelesinin Ana Hatları
Asya ve Avrupa’yı coğrafi olarak birbirinden ayıran Boğazlar iki kıta arasındaki
kültürel, ticari ve askeri geçişler için her zaman bir “köprü” vazifesi görmüştür. Karadeniz ile
Akdeniz arasındaki tek bağlantı yolu olan Boğazlar, bu stratejik önemleri sebebiyle de tarih
boyunca büyük güçlerin hep sahip olmak için uğrunda rekabet ettikleri doğal suyollarından
birini teşkil etmiştir.12
Boğazlar üzerinde tarihin bilinen ilk mücadelesi Yunanlılar ile Truvalılar arasında
gerçekleşen Truva Savaşı’dır. Görünüşte, Sparta kralı Menelaus’un karısı Helen’in Truva prensi
Paris tarafından kaçırılması sonucunda vuku bulan bu savaşın asıl sebebi, bir ahlak davasından
çok Yunanlılar’ın Karadeniz ve Marmara Denizi’ne hâkim olan Truva’yı ele geçirerek
Boğazlar’a hâkim olma istediğidir.13 Tarihin her döneminde Boğazlar’la ilgili olarak yaşanan
egemenlik temelli bu rekabet ve çekişmeler günümüzde de sona ermemiş ve devam etmektedir.
Bu bağlamda, Montrö Boğazlar rejimine gelinceye kadar Boğazlar’ın egemenlik durumu ve
dolayısıyla tabi olacağı geçiş rejimi tarihsel olarak birçok aşamadan geçmiştir. Bu tarihsel
aşamalar ana hatlarıyla üç ana döneme ayrılmaktadır:
1) Boğazlar’da mutlak Türk egemenliği dönemi (Mutlak kapalılık dönemi) (1453–1809)
Hüseyin Tosun, “Montrö Boğazlar Sözleşmesi (Boğazlar Sorununda Son Aşama)”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap
Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, C. 4, Sayı: 13 (1994), ss. 111-112.
12 Sami Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, Dokuz Eylül Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 15, Sayı: 2 (2013), s. 163.
13 Cemal Tukin, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Boğazlar Meselesi, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 19. Tarih
boyunca büyük devletler arasında mücadele konusu olan Boğazlar’ın Türk hâkimiyetinden önceki devresi kısaca
şöyledir: Romalıların hâkimiyeti altına girinceye kadar Perslerin, Atinalıların ve Ispartalıların hâkimiyet mücadelesine
sahne olan Boğazlar, Romalılar devrinde bir süre önemini kaybetse de Doğu Roma imparatorluğu kurulduktan sonra
önemi büsbütün artmıştır. Hunlar, Avarlar, Sasaniler ve Araplar İstanbul'u almak ve Boğazlar’a hâkim olmak için
zaman zaman Bizans'a hücum etmişlerdir. Boğazlar üzerindeki hâkimiyet mücadelesinin temelinde jeopolitik faktör
kadar iktisadi faktörlerin de yattığını ilk keşfeden Bizanslılar olmuştur. Karadeniz limanları ile Avrupa limanları
arasındaki ticareti Avrupa’nın tüccar devletlerine birer imtiyaz halinde vererek problemi bir bakımdan çözme çaresini
onlar aramışlardır. İlk ticari imtiyaz Venedikli tüccar ve gemilere tanınmıştır. 12. yüzyılda Cenova ve Piza
cumhuriyetlerine de benzer imtiyazlar tanınmıştır. 13. yüzyılda bu ticari imtiyazlar için İtalya'daki devletler arasında
şiddetli bir rekabet ve mücadele görülmektedir. Özellikle Venedik ve Cenova, imtiyazlar konusunda Bizans'ı devamlı
bir baskı altında bulundurarak, elde ettikleri imtiyazları sürdürmek için İstanbul'da devamlı elçilikler tutuyor ve
koloniler bulundurmuşlardır. 1356’da Osmanlılar, Çanakkale Boğazı’nın Avrupa tarafını ve Gelibolu’yu ele geçirmiş,
Yıldırım Beyazıt 1390’da “Çanakkale Boğazlar Muhafızlığı”nı kurmuş ve 1393’de Anadolu Hisarı’nı (Güzelcehisar)
yaptırmıştır. Trakya’nın fethinden sonra Başkent Bursa’dan Edirne’ye alınmış, Yıldırım Beyazıt, İstanbul’u almak için
girişimlerde bulunmuşsa da başarılı olamamıştır.
11
332
Bülent ŞENER
2) Boğazlar’ın ikili antlaşmalarla düzenlenmesi dönemi (Sözleşmeci kapalılık dönemi)
(1809–1841)
3) Boğazlar’ın çok taraflı antlaşmalarla düzenlenmesi dönemi (Sınırları belirli açıklık
dönemi) (1841–günümüz)14
Boğazlar’ın Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethiyle birlikte Türklerin
eline geçtiği 1453 yılından İngiltere’yle “Kale-i Sultaniye Antlaşması”nın imzalandığı 1809
yılına kadar olan dönem, Boğazlar’da mutlak Türk egemenliğinin olduğu dönemdir. Bu
bağlamda, Osmanlı İmparatorluğu’nun Karadeniz ve Boğazlar’da hâkimiyetinin mutlak olduğu
ve Boğazlar’dan geçişin tek taraflı tasarruflarına bağlı olması durumu “Boğazlar’ın kapalılığı
ilkesi” (Boğazlar’ın ve Karadeniz’in15 yabancı devletlerin ticaret ve savaş gemilerine kapalı
olması ilkesi) olarak zikredilmektedir ki, bu ilke imparatorluğun “kadim kaidesi” olarak da
anılmaktaydı.16 356 yıllık bir süreyi kapsayan bu dönemin sonunu getiren gelişmelerin
başlangıcı, Fransa ile Rusya arasında 1807 yılında yapılan görüşmelerde, Rusya’nın Boğazlar’ın
kendisine verilmesini talep ettiği haberi duyulunca, Osmanlı İmparatorluğu destek araması ve
İngiltere’yle yakınlaşmak zorunda kalmasına dayanmaktadır. Bu kapsamda İngiltere ile 5 Ocak
1809 tarihinde, “Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması”nı imzalamıştır. Antlaşmanın 11.
maddesine göre Osmanlı İmparatorluğu, barış zamanında Boğazlar’ı hiçbir yabancı devletin
savaş gemisine açmamayı taahhüt etmiştir.17 Antlaşmanın bu hükmü, imparatorluğu eski
kaidesi olan “Boğazlar’ın kapalılığı kuralı”nın uluslararası bir taahhüt haline getirilmesi
itibarıyla Boğazlar’dan geçiş rejimi meselesinde bir dönüm noktasını teşkil etmiştir.18 Bu
tarihten sonra “Boğazlar Meselesi”19 uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Bu antlaşma, aynı
Şener, “Türk Boğazları'nın Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukuki Statüsü”, s. 469.
Bazı yazarlar, Rusya’nın Karadeniz kıyılarına ulaşmasını sağlayan ve Karadeniz’i Osmanlı İmparatorluğu’nun bir iç
denizi olmaktan çıkararak bir “Rus-Türk denizi” haline getiren 21 Temmuz 1774 tarihli “Küçük Kaynarca
Antlaşması”nın imzalanmasını bu dönemin sonu olarak kabul ederken, bazı yazarlar da 1829 tarihli “Edirne
Antlaşması”yla Rusya’nın Boğazlar’dan ticaret gemisi geçirme hakkını yeniden elde etmesini ve ayrıca Osmanlı
İmparatorluğu’nun Boğazlar’ı barış zamanında bütün ticaret gemilerine de açması nedeniyle Karadeniz’in bir “RusTürk denizi” olmaktan çıkarak “uluslararası deniz” durumuna gelmesini bu dönemin sonu olarak kabul etmektedirler.
Ancak bu gelişmelerden Boğazlar’ın statüsünün ikili bir antlaşmayla değiştiği sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü bu
gelişmelerden sonra bir süre daha “Boğazlar’ın kapalılığı ilkesi” devam etmiştir. Bkz. Muharrem Dördüncü, “1774
Küçük Kaynarca Antlaşmasından 1841 Londra Sözleşmesine Kadar Boğazlar Meselesi”, Afyon Kocatepe Üniversitesi
Sosyal Bilimler Dergisi, C. III, Sayı:1 (Haziran 2001), s. 76; Metin Kunt, “Siyasal Tarih (1600–1789)”, Türkiye Tarihi:
Osmanlı Devleti 1600–1908, C. 3, Sina Akşin (Edt.), Cem Yayınevi, İstanbul 1993, s. 66.
16 Yüksel İnan, Türk Boğazları’nın Siyasal ve Hukuksal Rejimi, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi,
Ankara, 1986, s. 7. Bununla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu bir kara devleti olduğu için, bu dönemde bazı denizci
devletlere ticari imtiyazlar verilmiştir. II. Beyazıt devrinde Venedikliler’e verilen ticari imtiyazlara 1540’da son
verilirken, aynı tür imtiyazlar 1535’de Fransa’ya, 1579’da İngiltere’ye, 1612’de de Hollanda’ya verilmiştir. Verilen bu
imtiyazlar Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu dönemlerde imparatorluğun kontrolünde olması sebebi ile
otoritesini olumsuz etkilememiş ve benimsediği “kapalılık ilkesi”ne gölge düşürmemiştir. Bkz. Selma Yel, Değişen
Dünya Şartlarında Karadeniz ve Boğazlar Meselesi (1923-2008), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2009, s. 3.
17 Cemal Tukin, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Boğazlar Meselesi, s. 119.
18 Mahmut R. Belik, Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü, Sermet Matbaası, İstanbul, 1962, s. 9.
19 “Boğazlar Meselesi”nin ortaya çıkışı, Napoléon Bonaparte’nin (I. Napolyon) 1798’de Mısır’ı işgali üzerine Osmanlı
İmparatorluğu’nun Rusya’dan yardım istemek zorunda kalması ve bir Rus filosunun İstanbul’a gelme si ve daha sonra
da Mısır’a gitmek üzere Osmanlı donanması ile birlikte Boğazlar’ı geçerek Akdeniz’e açılmasına dayanmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya’yla yaptığı 23 Aralık 1798 tarihli savunma antlaşmasının (İstanbul Antlaşması) gizli
4. maddesiyle Rusya’nın yapacağı askeri yardıma karşılık sadece savaş süresine mahsus olmak üzere Rus savaş
gemilerinin Boğazlar’dan geçişine müsaade edilirken, diğer devletlerin savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişi
yasaklanmaktaydı ki, böylece tarihte ilk defa olarak Rus savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçerek Akdeniz’e açılmaları
resmen kabul edilmiş olduğu gibi, Boğazlar Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın ortak taahhüdü altına girmiş
oluyordu. Bu antlaşma, Rusya’nın Boğazlar üzerinden Akdeniz’e çıkmasına imkân verdiği gibi, Rusya’nın hem Doğu
Akdeniz hem de Karadeniz’deki en üstün deniz gücü olmasını sağlamıştır. Antlaşmanın süresi sekiz yıl olarak
belirlenmesine rağmen, Rusya sürenin bitimine doğru elde ettiği hakları kalıcı hâle getirmek için uğraşmaya
14
15
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
333
zamanda Boğazlar’dan geçiş rejiminin ikili antlaşmalarla düzenlendiği dönemin başlangıcını
oluştururken; İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu da bundan sonraki süreçte “Boğazlar
Meselesi”nde daima birlikte hareket edeceklerdir.
1809 tarihli “Kale-i Sultaniye Antlaşması”yla başlayan ve 32 yıl süren Boğazlar’dan
geçiş rejiminin ikili antlaşmalarla düzenlendiği “sözleşmeci kapalılık dönemi”, beş büyük
devlet (İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya, Avusturya) ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1841
yılında imzalanan “Londra Boğazlar Sözleşmesi”yle (Akdeniz ve Karadeniz Boğazları
Hakkında Sözleşme) son bulmuştur. Böylelikle, daha önce yapılan 1798, 1809 ve 1833
antlaşmalarıyla Boğazlar’daki Türk hâkimiyeti iki taraflı anlaşmalarla kısıtlanmışken, “Londra
Boğazlar Sözleşmesi”yle bu iki taraflılık “çok taraflılığa” dönüştürülerek Boğazlar’dan geçiş
rejimi yeni bir niteliğe kavuşturularak ilk defa uluslararası kaidelere bağlı hâle getirilmiştir.20
Bu çerçevede, sözleşmeyle Boğazlar’ın bütün devletlerin savaş gemilerine kapalılığı, ticaret
gemilerine açıklığı kabul edilerek Boğazlar’dan geçiş rejimi uluslararası bir nitelik kazanmış ve
Osmanlı İmparatorluğu Boğazlar’dan geçiş rejimini dilediği gibi belirleme olanağını
kaybetmiştir. Bu tarihten sonra Boğazlar’dan geçiş rejimi büyük devletlerin aralarındaki
rekabete göre çeşitli formüllerle çok taraflı antlaşmalarla düzenlenmeye başlamıştır. 21
başlamıştır. Bu girişim Rus politikasının ana hedefi olmuş ve bu suretle “Boğazlar Meselesi” ortaya çıkmıştır. “Boğazlar
Meselesi”nin açıkça ortaya çıkmasıyla birlikte, bu mesele diğer büyük Avrupa devletlerini de kendi çıkarları
doğrultusunda Osmanlı-Rus rekabetinin içine çekmeye başlamıştır. Yaşanan siyasi olaylar neticesinde, Osmanlı
İmparatorluğu, Ruslara Karadeniz’de üstün bir mevki tesis etmek fırsatını vermektense, diğer devletlere de geçiş hakkı
tanıyarak, devletler arasında eşit bir politika uygulamayı daha uygun bulmuş; bunun neticesinde Karadeniz’in kapıları
1784’te Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na, 1802 yılında Fransa’ya, hemen ardından da İngiltere’ye açılmıştır. Bkz.
Süleyman Kocabaş, Kuzey’den Gelen Tehdit: Tarihte Türk–Rus Mücadelesi, Vatan Yayınları, İstanbul, 1989, ss.166170; Kemal Beydilli, “Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, C. I., IRCICA, İstanbul,
1999, s. 77.
20 İdris Bostan, “Osmanlı İmparatorluğu Döneminde İstanbul Boğazından Geçişin Tabi Olduğu Kurallar”, Marmara
Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz
Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, s. 7.
21 Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, s. 163. 1841 tarihli “Londra
Boğazlar Sözleşmesi” Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bazı değişikliklere ve ihlâllere rağmen Boğazlar’dan geçiş
rejiminin temel belgesi olma özelliğini korumuştur. Bu çerçevede, 1856 yılında imzalanan “Paris Antlaşması”nda,
“Londra Boğazlar Sözleşmesi”nin kapalılık rejimi teyit edilmiş Karadeniz tarafsızlaştırılmış ve askersizleştirilmiştir.
Ancak, 1871’de imzalanan “Londra Antlaşması”yla Rusya tekrar Karadeniz’de savaş filosu bulundurma yetkisini elde
etmiş, Boğazlar’ın savaş gemilerine kapalılığı kaidesi teyit edilmiş, bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun
yabancı savaş gemilerine izin verme yetkisi genişletilmiştir. İhlallerden en önemlisi ise Ağustos 1914’te Goeben ve
Breslau adlı iki Alman savaş gemisinin Boğazlar’dan geçip Karadeniz’e çıkması ve Ekim ayında Rusya’nın bazı
limanlarını bombalaması olmuştur. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu bu olayın sonunda Birinci Dünya Savaşı’na
girmiştir.
21
Baykal, “Günümüzde Deniz Ulaşımındaki Gelişmelerin Işığında Türk Boğazları’nın Hukuki Rejiminin
Değerlendirilmesi ve Milletlerarası Hukukta Genel Olarak Kabul Görmüş Diğer Boğazlardan Geçiş Rejimleri ile
Kıyaslanması”, s. 30.
21 Kurumahmut, Montrö Sözleşmesi, Türk Boğazları ve Karadeniz, s. 59.
21 Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, s. 165.
21 Sait Yılmaz, “Jeopolitik ve Jeostrateji”, www.academia.edu/7648509/Jeopolitik_ve_Jeostrateji, (Erişim tarihi:
01.02.2015)
21 Yılmaz, “Jeopolitik ve Jeostrateji”, s. 4.
Suat İlhan, Jeopolitik Duyarlılık, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, s. 17 , Karadeniz tarafsızlaştırılmış ve
askersizleştirilmiştir. Ancak, 1871’de imzalanan “Londra Antlaşması”yla Rusya tekrar Karadeniz’de savaş filosu
bulundurma yetkisini elde etmiş, Boğazlar’ın savaş gemilerine kapalılığı kaidesi teyit edilmiş, bununla birlikte Osmanlı
İmparatorluğu’nun yabancı savaş gemilerine izin verme yetkisi genişletilmiştir. İhlallerden en önemlisi ise Ağustos
1914’te Goeben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisinin Boğazlar’dan geçip Karadeniz’e çıkması ve Ekim ayında
Rusya’nın bazı limanlarını bombalaması olmuştur. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu bu olayın sonunda Birinci
Dünya Savaşı’na girmiştir.
21
334
Bülent ŞENER
1841 “Londra Boğazlar Sözleşmesi”yle başlayan Boğazlar’ın çok taraflı antlaşmalarla
düzenlenmesi dönemi (Sınırları belirli açıklık dönemi) günümüzde de devam etmektedir ve
döneme bugünkü son şeklini veren hukuksal belge 1936 tarihli “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”
olmuştur. Boğazlar’dan geçişle ilgili özel bir rejim olan Montrö Boğazlar rejimi, “Boğazlar
Bölgesi”nde Türkiye’nin egemenliğini kısıtlayan 1923 tarihli “Lozan Boğazlar Sözleşmesi”nin
yerine geçerek, Boğazlar’ın esasen milli boğaz olma özelliğini muhafaza eden ve günümüzde
uluslararası ulaştırmada kullanılan diğer boğazlardan geçiş rejimlerine kıyasla boğaz devletinin
yetkilerini çok az kısıtlayan bir rejimdir. Bu rejimde boğaz devleti olarak Türkiye’nin yetkisi
esas, yetki kısıtlamaları istisnadır.22 Uluslararası ilişkilerde siyasi antlaşmaların müzakere ve
barışçı yollarla günün şartlarına daha uygun bir hüviyete sokulabileceğine dair tarihte ender
rastlanan bir örneği getirmiş olması bakımından dikkate değer bir sözleşme olan “Montrö
Boğazlar Sözleşmesi”23, Türkiye ve Karadeniz’e kıyıdaş devletlerle birlikte Boğazlar’ı kullanan
devletler için de hak ve yükümlülükler doğuran, hukuki olduğu kadar aynı zamanda siyasi bir
belgedir. Yürürlükten kaldırılması ve değiştirilmesini düzenleyen şekil şartlarının müsait
olmasına ve bu istikamette söylem düzeyinde kalan çeşitli girişimlere ve yaşanan bazı olaylara
rağmen 79 yıldır istikrarlı bir şekilde uygulanmaktadır.24
3. Jeopolitik Kuramlar Işığında Boğazlar’ın Jeopolitik ve Jeostratejik Önemi
“Jeopolitik” kavramı, Yunanca toprak anlamına gelen “geo” ile politika anlamındaki
“politeia” kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiştir. Yerel ya da uluslararası seviyede
politika ve coğrafya arasındaki ilişkiyi açıklayan bu kavram, “toprak siyaseti” kavramını ifade
etmek için “geopolitik/jeopolitik” şeklinde kullanılmaktadır. Diğer bir deyişle jeopolitik
kavramı coğrafi gerçeklere dayanarak politika yapma sanatını ifade etmektedir. Jeopolitik, bir
bilim dalı olarak Batı’da 19. yüzyıl başlarından itibaren ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda
jeopolitik; “Bir devletin, devletler grubunun veya bir bölgedeki devletlerin mevcut coğrafi
platform üzerinde güç değerlendirmesini yapan, etkisi altında kaldığı o günkü dünya güç
merkezlerini inceleyen, değerlendiren, hedeflerini ve bu hedeflere ulaşma şart ve aşamalarını
araştıran, ortaya koyan bir bilim” olarak tanımlanabilir.25 “Jeostrateji” kavramı ise, stratejik
açıdan coğrafi unsurların incelenmesini ve stratejik sonuçlar çıkarılmasını, politik çıkarların
stratejik yönetimini, bir başka deyişle stratejinin coğrafi gerçeklere dayanarak oluşturulmasını
kapsar.26 Söz konusu coğrafi unsurlar ekonomik, sosyal, politik ve fizikidir. Bu unsurları
kapsayan strateji, genel strateji olarak tanımlandığına göre, bu konularda strateji ile coğrafya
arasındaki bağı jeostrateji kurar.27
Uluslararası ilişkiler literatüründe “jeopolitik” terimi ile “siyasi coğrafya” terimi çoğu kez
eş anlamlı kullanılmaktadır. Oysa ki iki terim de hem kapsam olarak hem de anlam olarak
birbirilerinden farklıdırlar. “Siyasi coğrafya”, insan topluluklarının üzerinde yaşadıkları bölgenin
coğrafi özellikleri ile siyasal ve sosyal örgütlenme biçimleri arasındaki ilişkiyi incelerken;
“jeopolitik” terimi devletler arasındaki ilişkileri coğrafi etkenlerle açıklamaya ve uygulamaya
Baykal, “Günümüzde Deniz Ulaşımındaki Gelişmelerin Işığında Türk Boğazları’nın Hukuki Rejiminin
Değerlendirilmesi ve Milletlerarası Hukukta Genel Olarak Kabul Görmüş Diğer Boğazlardan Geçiş Rejimleri ile
Kıyaslanması”, s. 30.
23 Kurumahmut, Montrö Sözleşmesi, Türk Boğazları ve Karadeniz, s. 59.
24 Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, s. 165.
25 Sait Yılmaz, “Jeopolitik ve Jeostrateji”, www.academia.edu/7648509/Jeopolitik_ve_Jeostrateji, (Erişim tarihi:
01.02.2015)
26 Yılmaz, “Jeopolitik ve Jeostrateji”, s. 4.
22
27
Suat İlhan, Jeopolitik Duyarlılık, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989, s. 17 .
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
335
yönelik bir anlam taşımaktadır.28 Bu bağlamda, jeopolitik kuramların özünü, devletler arasındaki
ilişkilerin coğrafi boyutunun ele alınarak bunun üzerinden birtakım önemli hipotezler ve
yaklaşımlar geliştirilmiş olması teşkil etmektedir. Bu hipotezler ve yaklaşımlar kara ve denizlerin
küresel dağılımı, iklim değişiklikleri, hammaddelerin dağılımı, halkların dağılımı vb. gibi
değişkenlerle devletlerin dış politikaları arasında bağlantı kurmaya çalışmaktadır.29 Yaygın olarak
kabul edilen ilk jeopolitik kuramlar Anglo–Amerikan ekolünün çalışmalarıyla geliştirilmiştir.30 Bu
bağlamda, kara ve denizlerin mekânsal dağılımı ile devletlerin güç ve hâkimiyet politikaları
arasında bağlantı kuran, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ortaya konan jeopolitik
kuramlar önemlidir. Söz konusu kuramlar, doğal sınırlara ulaşma, önemli deniz yollarını ve
stratejik önem taşıyan kara parçalarını denetim altında tutma gibi kaygıların ulusal politikaların
belirlenmesindeki önemi üzerine kurulmuşlardır. Diğer bir ifadeyle, bu tür jeopolitik kuramlar ve
teritoryal faktörlerle devletlerin dış politikaları ve uluslararası alandaki davranışları arasında
ilişki kurulmaya çalışılmıştır.31
Söz konusu kuramlarden ilki, Anglo–Amerikan jeopolitik ekolünün ilk temsilcilerinden
sayılan Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan’a (1840–1914) ait görüşler üzerine bina edilen
“deniz gücü ve deniz hâkimiyeti kuramı”dır. 1890 yılında yayınladığı “The Influence of Seapower
Upon History, 1660–1783” (Deniz Gücünün Tarihe Etkisi, 1660–1783) adlı eseriyle öne çıkan
Mahan, bu eserinde deniz gücünün önemi, deniz gücünün unsurları, ticari ve askeri anlamda
getirdikleri üzerine oldukça kapsamlı bir analiz yapmış ve kuramını sistematikleştirmiştir.32
Mahan, içinde bulunduğu dönemin şartlarından ve yapmış olduğu tarihsel çalışmalardan
esinlenerek kuramını İngiltere’nin yükselme dönemi ile İngiliz deniz gücünün gelişmesi
arasındaki bağlantı üzerine oturtmuştur. İngiltere’nin, Panama Kanalı dışında dünyanın bütün
stratejik suyollarını denetimi altında tutması, Mahan’a göre hem savaşta hem de barışta İngiliz
imparatorluğunun hegemonyasını açıklayan tek faktördü. Denizi bir savaş aracı, ticaret ve koloni
edinmenin parçası olarak gören Mahan’a göre, İngiliz imparatorluğu bu üç öğeyi uyumlu bir
şekilde kullanmış ve hegemonyasını perçinlemiştir.33 Bu çerçevede Mahan’ın deniz gücü ve deniz
hâkimiyet kuramı üç öğeye dayanmaktır: Birincisi, çok büyük bir gücün ekonomik başarısı için
deniz ticaretinin gerekli olduğudur. İkincisi, bir devletin kendi ticaretini koruyup düşmanınkini
engellemesinin en iyi yolunun deniz hâkimiyetini sürdürebilecek kapasitede olan savaş
gemilerinden oluşan bir filoyu denizlerde konuşlandırması gerektiğidir. Üçüncüsü ise, deniz
hâkimiyetine sahip bir devletin karadan askeri olarak üstün olan bir devleti yenebileceği savıdır.34
Mahan, genellikle deniz gücü üzerine çalışmasına rağmen, dağlık araziler, çöl ve havadaki
mücadeleler hakkında da çalışmalar yapmıştır. Yaşadığı dönemdeki savaş anlayışının yaklaşık
500 yıllık Avrupa savaşları sonucunda oluştuğunu ve bunun artık değişmesi gerektiğini de
vurgulamıştır. Yaptığı çalışmalar sadece ABD’de değil, İngiliz donanmasında ve II. Willhelm
Almanyası’nda da dikkate değer görülmüştür. Fakat hem I. Dünya Savaşı, hem de II. Dünya
Savaşı Mahan’ın jeopolitik yaklaşımlarının ve deniz gücüne verdiği önemin biraz abartıldığını
Deniz Ülke Arıboğan, Gülden Ayman, Beril Dedeoğlu, Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, 4. bs., Faruk Sönmezoğlu (Ed.),
Der Yayınları, İstanbul, 2005, s. 373.
29 Bülent Şener, Türk Dış Politikasında Güç Kullanma Seçeneği (1923-2010): Teorik, Tarihsel ve Hukuksal Bir Analiz,
Barış Platin Kitabevi, Ankara, Ocak 2013, s. 41.
30 Şaban H. Çalış, Erdem Özlük, “Jeopolitik: Mekânın Siyasallaştırılması ve Suistimali”, Uluslararası Politikayı Anlamak:
Ulus-Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (Der.), İstanbul, Alfa Yayınları, 2007, s. 167.
31 Şener, Türk Dış Politikasında Güç Kullanma Seçeneği (1923-2010): Teorik, Tarihsel ve Hukuksal Bir Analiz, s. 46.
32 Francis P. Sempa, Geopolitics: From the Cold War to the 21 st Century, Transaction Publishers, New Jersey, 2002, p. 105.
33 Çalış ve Özlük, “Jeopolitik: Mekânın Siyasallaştırılması ve Suistimali”, ss. 167-168.
34 Jon Sumida, “Alfred Thayer Mahan, Jeopolitisyen”, Jeopolitik, Strateji ve Coğrafya, Colin S. Gray, Geoffrey Sloan (Ed.),
Çev. Tuğrul Karabacak (Çev.), ASAM Yayınları, Ankara, 2003, s. 47.
28
336
Bülent ŞENER
ortaya çıkarmıştır. Ayrıca karşıt bir yaklaşım olarak görünmese de, Halford John Mackinder’in
jeopolitik anlayışı ve kara gücü ve kara hâkimiyetine verdiği önem, Mahan’ın kuramının
modasının geçmesine yol açmıştır.35
Jeopolitik düşüncenin gelişmesine en büyük entelektüel katkı şüphesiz ortaya koyduğu
“Heartland (Kalpgah/Merkez Bölgesi) Kuramı”yla kara gücünü ve kara hâkimiyetini öne çıkaran
İngiliz coğrafyacı Halford John Mackinder’den (1861–1947) gelmiştir. Mackinder, jeopolitik
yaklaşımını şekillendirirken kendisinden önce yapılan çalışmalardan da etkilenmiştir. Ancak,
Mackinder’in tezini açıklamaya iten asıl etken Mahan’ın kitabı olmuştur. Mackinder, dünyanın
deniz ve kara olmak üzere ikiye ayrıldığını belirterek, güce sahip devletlerin de kara ve deniz
gücü/devletleri olarak sınıflandırılabileceğini ve tarihi süreç içerisinde kara ve deniz gücü
arasındaki dengenin de sürekli değişebileceğini iddia etmekteydi. Yaşadığı dönem içinde
dengenin Mahan’ın belirttiği gibi deniz gücü lehine değil, kara gücü lehine değiştiğini
düşünmekteydi. Kara gücü ile deniz gücü arasındaki mücadelenin tarihsel bir mücadele
olduğunu savunan Mackinder, kendisini üne taşıyan jeopolitikle ilgili görüşlerini ilk defa 1904
yılının Ocak ayında, Londra’da Royal Geographical Society’e (Kraliyet Coğrafya Topluluğu)
sunduğu “The Geographical Pivot of History” (Tarihin Coğrafi Ekseni/Mihveri) başlıklı
bildirisiyle36 ortaya koymuştur. Bildiriyi jeopolitik kuramlar açısından önemli kılan faktörler üç
açıdan önemliydi: Birincisi, Mackinder’in bildiriyle ortaya koyduğu görüşler, o güne değin herkes
tarafından kabul edilen coğrafyaya ilişkin algıları değiştirmiş ve daha sonra kitap haline getirilen
bu eser Avrupa’nın birçok üniversitesindeki coğrafya eğitiminde köklü değişikliklere yol açmıştır.
Mackinder’e göre 20. yüzyılda artık keşfedilecek bir alan kalmadığı için, coğrafya artık “keşif”
konusundan ziyade daha geniş çaplı konularla ilgilenerek, başka tezler ve sentezler üzerine
uğraşmalıydı. Keşiflerle yayılmacılık artık bir seçenek olmadığı için, yeni uluslararası sistemin
aktörleri de, eldeki mevcut sınırlı bölgelerde hâkimiyet kurmak adına birbirleriyle mücadele
edeceklerdi. Böylelikle coğrafya ile tarih arasında mutlak bir korelasyonun varlığına işaret eden
Mackinder’e göre büyük güçlerin aralarındaki rekabet, çatışma ve mücadelelerini bu yolla
açıklamak da mümkündü. İkinci olarak Mackinder, gücün değişen dinamikleri ile coğrafya
arasında kurulan ilişkiye dikkat çekmiştir. Zira, 19. ve 20. yüzyıllarda ulaşım ve silah
teknolojisinde yaşanan gelişmeler, bir devletin gücünün tanımlanmasında kullanılan araçları da
değiştirmeye başlamıştı. Demiryollarının giderek yaygınlaşması, kara üzerinde daha rahat ve
hızlı bir ulaşım imkânı sağlıyor ve böylelikle deniz yolu ile ulaşılması mümkün olmayan
bölgelere ulaşım kolaylaşıyordu. Üçüncü ve son olarak da bu bildirinin en çarpıcı noktası,
Mackinder’in tezinin iskeletini oluşturan “Mihver Bölge” (Pivot Area) kavramını literatüre
sokmuş olmasıydı. Avrupa ve Asya’yı tek bir kıta olarak düşünen ve buna da Avrasya diyen
Mackinder’e göre “Mihver Bölge” –Avrasya’nın içinde– Doğu Avrupa’dan Sibirya’ya ve Kuzey
Buz Denizi’nden bugünkü Çin’in sınırlarını içine alan oldukça geniş bir bölgeye tekabül
etmekteydi. “Mihver Bölge”, 20. yüzyıldan önce göçebe toplumların rahatça hareket edebildiği
mobilizasyonu oldukça yüksek bir bölge iken, demiryollarının bölgeye kadar uzanmasıyla birlikte
ulaşım kolaylaşmış, bölgenin değeri ve stratejik önemi bir kat daha artmıştı.37 Diğer bir ifadeyle,
Mackinder, bu bölgenin denetiminin dünya hâkimiyeti açısından belirleyici bir öneme sahip
olduğunu söylemekteydi.38
Çalış ve Özlük, “Jeopolitik: Mekânın Siyasallaştırılması ve Suistimali”, ss. 170-171.
Bildirinin metni için bkz. Halford J. Mackinder, “The Geographical Pivot of History”, The Geographical Journal, Vol. 23,
No: 4 (April 1904), pp. 421-437.
37 Çalış ve Özlük, “Jeopolitik: Mekânın Siyasallaştırılması ve Suistimali”, ss. 174-176.
38 Kalpgah Kuramı’nın revize edilmiş şekilleriyle zaman içerisinde ulaştığı ün dikkate değerdir. 1978 yılında yayınlanan bir
kitapta bu kuramın o güne kadar yazılmış en önemli 29 metinden biri olduğu ifade edilmiştir. Bkz. R. B. Downs, Books
That Changed the World, Chicago American Library Association, Chicago, 1978’ten aktaran Geoffrey Sloan, “Sir Halford
35
36
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
337
Harita 1: Mackinder’e Göre Pivot Bölge
Kaynak: https://ericrossacademic.files.wordpress.com/2015/03/3001-mackinders-natural-seats-ofpower-1904.jpg, (Erişim tarihi: 10.03.2015)
Mackinder, 1919 yılında yayınladığı “Democratic Ideals and Reality: A Study in the
Politics of Reconstruction” (Demokratik İdealler ve Gerçek: Yeniden Yapılanma Politikası Üzerine
Bir Çalışma) adlı çalışmasıyla da jeopolitik görüşlerini geliştirdiği gibi, “Kalpgah Kuramı” adını
alacak olan “Mihver Bölge”’nin şeklinde de önemli değişiklikler yaparak söz konusu bölgeyi
“Merkez Bölgesi” (Heartland) olarak adlandırmış ve önemli kavrayışlar ortaya koymuştur.39
Hindistan ve Çin’deki büyük nehirlerin yukarı mecralarının bulunduğu Tibet ve Moğolistan
yaylalarının da “Heartland”a dahil edilmesiyle, “Heartland”ın kapladığı alan Baltık Denizi ile
Karadeniz etrafındaki sahalar ile Orta ve Doğu Avrupa’ya kadar genişlemiş oluyordu.
Mackinder, Büyük Sahra’nın güneyindeki Afrika’ya “Güney Heartland” (Southern Heartland),
Avrasya’nın “Heartland” dışında kalan bölümüne “İç veya Kenar Hilal” (Inner or Marginal
Cressent), Avrasya ve Afrika’ya birlikte “Dünya Adası” (World Island), “Kenar Hilal”in diğer
sahalarına da “Dünya Adasının Peykleri” (Satellites of World Island) adını vermiştir.40 Mackinder,
kuramında coğrafyanın ve tarihin gerçeklerinden kaynaklanması nedeniyle, ulaşım ve silah
teknolojisindeki değişimlerin “Kalpgah” üzerinde göstereceği stratejik etkiye dikkat çekerken;
“Dünya Adası”nın içinden dünyanın özgürlüğünü tehdit edebilecek kapasitede olan bir askeri
J. Mackinder: Geçmişten Günümüze Kalpgah Kuramı”, Jeopolitik, Strateji ve Coğrafya, Colin S. Gray, Geoffrey Sloan
(Ed.), Tuğrul Karabacak (Çev.), ASAM Yayınları, Ankara, 2003, s. 21 (14 nolu dipnot).
39 Sloan, “Sir Halford J. Mackinder: Geçmişten Günümüze Kalpgah Kuramı”, s. 31.
40 Süha Göney, Siyasi Coğrafya, C. II, İstanbul Üniversitesi Basım ve Film Merkezi, İstanbul, 1993, s. 25.
338
Bülent ŞENER
güç üssünün (Almanya’yı kastederek) ortaya çıktığını iddia etmiştir.41 Nihayet, Mackinder,
Heartland’ın dünyanın hâkimiyeti açısından çok önemli olduğu sonucuna ulaşarak bunu şu ünlü
deyişiyle formüle etmiştir (Kara Hâkimiyet Kuramı): “Doğu Avrupa’ya hükmeden Kalpgah’ı
[Merkez Bölgesi] kontrol eder; Kalpgah’a hükmeden Dünya Adası’nı [Avrasya ve Afrika] yönetir;
Dünya Adası’na hükmeden dünyayı yönetir.”42
Mackinder, II. Dünya Savaşı sürerken bu görüşlerini yeniden bir değerlendirmeye tabi
tutarak bazı değişikliklere yönelmiş ve ulaştığı sonuçları 1943 yılında bir makale halinde
yayınlamıştır. Söz konusu makalesinde Mackinder, “Heartland”ın doğu sınırını bir miktar batıya
kaydırarak bir kısım Sibirya düzlüğünü dışarıda bırakmıştır. Diğer taraftan, Kuzeydoğu Amerika
ile Kuzeybatı Avrupa’nın siyasi ve ekonomik açıdan hızla gelişmesi, Mackinder’i “Heartland”a
rakip bir Kuzey Atlantik havzasından (Midland Ocean Basin) söz etmeye yöneltirken; Asya’nın
güneydoğusundaki Muson Bölgesi ve Güney Atlantik bölgesini de, geleceğin önemli bölgeleri
olarak görmeye başlamıştır.43 Sonuç olarak bakıldığında, Mackinder, “Heartland” adını verdiği
bölgenin sınırlarını her defasında, değişen dünyanın şartlarına göre, farklı şekillerde çizmek
zorunda kalmıştır. Bunun temel nedeni, dünyadaki siyasi, ekonomik, askeri ve teknolojik
gelişmelerin varlığıdır. Diğer bir ifadeyle, 1904, 1919 ve 1943’teki “Heartland” sınırları dünyadaki
siyasi, ekonomik, askeri ve teknolojik durumları yansıtmaktadır.44 Bütün eleştirilere rağmen,
Mackinder’in görüşlerinin çeşitli uygulamalar açısından yol gösterici olduğu söylenebilir. İki
dünya savaşı arasındaki dönemde Almanya’nın dış politikasını yönlendiren Haushofer ve diğer
bazı jeopolitikçiler, Mackinder’in görüşlerinden belirgin bir biçimde yararlanmışlardır. II. Dünya
Savaşı sonrası dönemde de, ABD’nin SSCB’ye karşı uygulamaya başladığı “çevreleme”
(containment) stratejisinin temelinde, “Heartland”ı elinde bulunduran SSCB’nin “Dünya
Adası”na hâkim olmasını önleme çabasının yattığı söylenebilir.45 Son olarak, Anglo–Amerikan
jeopolitik ekolünün bir başka temsilcisi ise Nicholas John Spykman (1893–1943), temelde
Mackinder’in çalışmalarından etkilenerek, “Heartland” kuramını farklı yorumlayarak ona
alternatif teşkil edebilecek düzeyde farklı sonuçlara ulaşmıştır. Spykman, Mackinder’in
“Heartland”ı esas alan dünya hâkimiyeti jeopolitik söylemini bir anlamda tersine çevirerek,
“Rimland” (Kenar Kuşak) kavramını ortaya atmış ve “Rimland”a sahip olmanın önemi üzerinde
durmuştur. “Rimland”, Doğu Avrupa’dan başlayıp Türkiye, İran, Pakistan ve Çin’i içine alıp
Doğu Sibirya’ya kadar uzanan ve Mackinder’in tezinde “İç Hilal”e (Inner Cressent) karşılık gelen
bölgedir. Çalışmaları, Mackinder’in kuramından sonra en çok bilinen ve ikinci jeopolitik kuramı
(Kenar Kuşak Kuramı) oluşturan Spykman, bunu şöyle formüle etmiştir: “Rimland’a hâkim olan
Avrasya’ya hâkim olur; Avrasya’yı kontrol eden Dünya’nın kaderini kontrol eder.”46
Yukarıdaki üç temel jeopolitik kuram çerçevesinde Boğazlar’ı değerlendirdiğimizde
karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:
Bkz. Halford J. Mackinder, Democratic Ideals and Reality: A Study in the Politics of Reconstruction [1919], Penguin
Books, Suffolk, 1944, p. 106’dan aktaran Sloan, “Sir Halford J. Mackinder: Geçmişten Günümüze Kalpgah Kuramı”, s. 33.
42 Mackinder, Democratic Ideals and Reality: A Study in the Politics of Reconstruction [1919], p. 194’ten aktaran Sloan,
“Sir Halford J. Mackinder: Geçmişten Günümüze Kalpgah Kuramı”, s. 34.
43 Bkz. Halford J. Mackinder, “The Round World and the Winning of the Peace”, Foreign Affairs, Vol. 21, No: 4, (July 1943),
pp. 595-605.
44 Mackinder’in kuramı çeşitli eleştirilere uğramakla beraber, Mackinder söz konusu makalesinde “…Kalpgah, stratejik
düşünce için yeterli bir fiziki dayanak sağlar. ...Kalpgah görüşümü anlattım ve şunu hiç tereddüt etmeden söyeleyebilirim
ki, bugün bu kuram bundan 20 veya 40 yıl önce olduğundan daha geçerli ve kullanışlı.” diyerek kuramının geçmişte
olduğundan daha faydalı olduğunu iddia etmiştir. Bkz. Mackinder, “The Round World and the Winning of the Peace”, pp.
598, 603.
45 Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, 4. bs., Filiz Kitabevi, İstanbul, Ekim 2005,
s. 544.
46 Çalış ve Özlük, “Jeopolitik: Mekânın Siyasallaştırılması ve Suistimali”, s. 183.
41
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
339
Görüldüğü üzere, Türkiye ve dolayısıyla Boğazlar, hem “deniz hâkimiyet kuramı”, hem
“kara hâkimiyet kuramı” hem de “kenar kuşak kuramı” açısından jeopolitik değeri son derece
yüksek bir bölgeyi temsil etmektedir. Boğazlar, Mackinder’in “kara hâkimiyet kuramı”na göre
“Heartland”ın hemen bitişiğinde ve onu çevreleyen “iç veya kenar hilal” üzerinde yer almaktadır.
Spykman’ın “kenar kuşak kuramı” açısından ise, Boğazlar “Rimland” üzerinde, diğer bir deyişle
“iç hilal”de yer almaktadır. Mahan’ın “deniz hâkimiyet kuramı”nde ise Boğazlar’ı elinde
tutmasından dolayı Türkiye ayrı bir jeopolitik ve jeostratejik önem taşımaktadır. Bütün bu çerçeve
dahilinde, Türkiye, Ahmet Davutoğlu’nun da vurguladığı gibi, jeopolitik/jeostratejik açıdan, kara
ve deniz güç merkezlerinin doğu-batı ve kuzey-güney doğrultusundaki hâkimiyet alanı
mücadelelerinin ve geçiş bölgelerinin merkezi konumunda bulunmaktadır. Bir yandan, kuzeygüney doğrultusunda Avrasya merkez kara kütlesini sıcak denizlere ve Afrika’ya bağlayan iki
önemli kara geçiş bölgesi (Balkanlar ve Kafkasya) ve bir de deniz geçiş bölgesi (İstanbul ve
Çanakkale Boğazları) Türkiye’de kesişmekte ve bu bölgeler jeoekonomik kaynak merkezleri olan
Ortadoğu ve Hazar bölgesine bağlanırken; diğer yandan, doğu-batı doğrultusunda Anadolu
yarımadası, Avrasya anakıtasını kuşatan stratejik yarımadalar kuşağının47 en önemli halkasını
teşkil etmektedir.48 Türkiye, Boğazlar vasıtasıyla, Karadeniz’e sahildar bütün ülkelerin ve
Karadeniz’e kanal ve nehirler ile bağlanan Orta Avrupa ve Baltık devletlerinin, Akdeniz ve Orta
Doğu’ya ulaşan deniz yollarını kontrol altında tutabilen, Ege Denizi’ni, Orta ve Doğu Akdeniz’i
de etkileyebilecek coğrafi bir konuma sahiptir. Sadece ticari açıdan bakıldığında; Orta Avrupa,
Bağımsız Devletler Topluluğu ve Baltık Devletleri ile Akdeniz ve Süveyş ötesi ülkelerin ticari
ulaşım mihverinin Karadeniz, Boğazlar ve Ege Denizi ile Anadolu Yarımadası’ndan geçmekte
olduğu net bir şekilde görülmektedir.49
Boğazlar’ın jeopolitik, jeostratejik ve askeri bakımdan önemi, bir yandan, Asya ile
Avrupa arasındaki bağlantıyı ve öte yandan Karadeniz ile Akdeniz ve oradan da okyanuslar
arasındaki bağlantıyı sağlamasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, Boğazlar’ı elinde tutan
bir askeri kuvvet kara ve deniz harekâtları bakımından coğrafyanın sağladığı üstünlüğü kendi
lehine kullanma imkânına sahip olacaktır.50 Gerçekten de Boğazlar’ın sahip olduğu önem
coğrafi durumundan ve bunlara bağlanan siyasi menfaatlerden doğmaktadır. Coğrafi durum
haritaya bakınca görülmektedir. Boğazlar iki işlek deniz arasında tek geçittir. Asya ve
Avrupa’yı birleştiren bu geçitler dardır, aynı devletlerin toprakları içindedir, savunmaya gayet
elverişlidir. Nitekim en kuvvetli donanmalar buradan geçememiş, en kudretli ordular bunları
ele geçirememiştir.51 Boğazların, Doğu ve Batı arasında geçit olma formunu tarih boyunca
korumasının nedenlerine dair yaklaşımlardan en çok kabul göreni Fransız tarihçi Renée Pinon’a
aittir. Pinon, Boğazlar’ın zamanın değişen dengelerine rağmen önemini muhafaza etmesini
coğrafi mukadderatın değişmezliği prensibine bağlar. Ona göre zamana ve mekâna bağlı olarak
hukuk kaideleri değişebilse de coğrafi konumun sağladığı avantajlar ve sebep olduğu
Söz konusu yarımadalar İberya, İtalya ve Yunan yarımadalarıdır.
Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, 42. bs., Küre Yayınları, İstanbul, 2010, s. 116.
49 Mesut Hakkı Caşın, “Dünya Deniz Ulaşımında Marmara Denizi ve Türk Boğazları’nın XXI. Yüzyılda Değişen
Stratejik Vizyonu”, Marmara Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin
Öztürk (Ed.), Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, s. 129.
50 Hüseyin Pazarcı, “Boğazlar Rejimine İlişkin Türk Dış Politikası ve Karşılaşılan Kimi Sorunlar”, Prof. Dr. Ernst
Hirsch’in Hatırasına Armağan (1902-1985), Ankara, 1986, ss. 850-851.
51 Cemil Bilsel, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Mecmuası, C. 14, Sayı 1-2 (1948), s. 7.
47
48
340
Bülent ŞENER
dezavantajlar sabittir. Pinon, bu gerçekliği şöyle ifade etmektedir: “Hukuk kaideleri değişebilir;
kudret merkezlerini kader değiştirebilir; coğrafi mukadderat devam eder.”52
4. Son İkiyüz Yılda Boğazlar ve Büyük Güçler
Tarihen sabittir ki, Boğazlar’ı kontrol altında tutan her devlet sonunda Karadeniz
üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmıştır. Gerçekten de Boğazlar’ın iki tarafındaki ana
topraklara hükmeden devletler, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu örneklerinde
görüldüğü gibi bunu başarmıştır.53 Bu bağlamda, tarih boyunca Boğazlar’ın özellikle iki
bakımdan uluslararası öneme sahip olduğu söylenebilir: i) Jeopolitik, jeostratejik ve askeri, ii)
Ekonomik ve ticari.
Boğazlar’ı elinde tutan devletler bu durumun hem çeşitli yararlarını görmüşler hem de
bazı zararlarına katlanmak zorunda kalmışlardır. Bu kapsamda, geçmişte, Boğazlar’ı elinde
bulunduran devletler zaman zaman bu bölgeyi ele geçirmek isteyen devletlere karşı
güvenliklerini ve ülke bütünlüklerini sağlamakta birtakım zorluklarla karşılaşmışlardır.54 Bu
konuda özellikle, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Boğazlar üzerinde büyük devletler
arasında yaşanan mücadele ile Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan mücadele gerçekten
dikkat çekicidir. Nitekim, savaş sırasında İngiltere’nin başbakanlığını yapan Lloyd George’a
göre, Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek sebebi, Rusya’nın Boğazlar’ı ele geçirme arzusu ve
mücadelesiydi.55 Lloyd George’nin bu iddiasını tarihsel süreç büyük ölçüde doğrulamaktadır.
Boğazlar’ın dünya çapındaki stratejik öneminde, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük
kara devletinin yani Rusya’nın denizlere çıkması için en uygun yolun bu noktada düğümlenmiş
olmasının rolü yadsınamaz. Gerçekten de başlangıçta tamamen bir kara devleti olan Rus Çarlığı
coğrafi olarak kuzeyindeki buzlarla kaplı denizler ile güneyinde Boğazlar’a ve Karadeniz’e
sahip Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışmış kalmış, sıcak denizlere çıkışı olmayan bir devlet
konumundaydı. Bu nedenle de 18. yüzyılın başlarında tahta çıkan Çar I. Petro’dan (Büyük
Petro) (1689–1725) itibaren sıcak denizlere çıkmak ve dünya hâkimiyetini eline geçirmek
politikasını prensip edinen Rusya, kendisine yayılma alanı olarak Osmanlı coğrafyasını seçerek,
Boğazlar’ı ele geçirmek ve Karadeniz’e hâkim olmak yolunda büyük çaba sarf etmiştir.56 Bu
noktada Çar Büyük Petro zamanında bir Rus büyükelçisi olan Prens Dimitrij Michajloviç
Golicyn’in Boğazlar konusunda Osmanlı İmparatorluğu’nun politikası hakkındaki
değerlendirmesi gerçekten ilgi çekicidir:
“Hiç kimsenin el sürme hakkına sahip olamayacağı bakir ve saf bir genç kız gibi
koruyor Karadeniz’i Babıâli. Öyle ki, bir yabancının kendi özel dairesine girmesine belki
katlanabilir de Osmanlı padişahı, yabancı bir geminin Karadeniz’e girmesine katiyen göz
yumamaz ve izin veremez. Böyle bir şey ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun altüst olmasıyla
olanak kazanabilir.”57
Keza, Çar I. Alexandre’nin “Coğrafya benim Boğazlar’a sahip olmamı emrediyor; eğer
Boğazlar başkasının elinde ise kendi evimin sahibi olmam olanaksızdır.” şeklindeki sözleri de
Boğazlar’ın Rusya için ne denli önemli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 58 Rus arşivi
belgelerine dayanarak Boğazlar ve “Şark Meselesi/Doğu Sorunu” konusunda çalışan Rus bilim
adamı Sergey Goryanof ise, bütün “Şark Meselesi”ni Rusya için şu sözleriyle özetlemektedir:
“Boğazlar kimin elindedir?”59 1930’larda Sorbon Üniversitesi’nde görev yapan Profesör
H. Murat Demirkıran, “Türk Boğazları’ndan Geçiş Rejimi ve Geçiş Rejimi ile İlgili Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun
21.11.2001 Gün E: 2001/4-955 K: 2001/1073 Sayılı Kararı”, Prof. Dr. Ergon A. Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50.
Birlikte Çalışma Yılı Armağanı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 1,
http://www.demirkiran.av.tr/wp-content/uploads/2013/02/Turk_Bogaz larindan_Gecis_ Rejimi.pdf, (Erişim tarihi:
01.02.2015)
52
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
341
Renoven ise “Akdeniz’e, ılık denize çıkmak meselesi herhangi bir Rus hükümeti için geçici bir
amaç değildir ve olamaz. Onun önüne bu temelli meseleyi her lâhza koyan coğrafi şartlardır.”
demektedir.60 Rusya’nın Boğazlar’a ve Karadeniz’e bakışını anlamak için Daniella Fiskin’in
yazdığı şu satırlar da dikkat çekicidir:
“Rus harp gemilerinin Karadeniz’den Akdeniz’e geçmeleri hakkı, bir insanın kendi
evinin avlusundan dışarı çıkması gibidir. Diğer devletlerin harp gemilerinin Karadeniz’e
serbestçe girmeleri hakkı ise sırf gasp ve yağma maksadıyla bizim avlumuzu, hanemizi istila
etmek hakkından başka bir şey değildir.”61
Sovyet dışişleri bakanlarından Georgiy Vasilyeviç Çiçerin de barış görüşmeleri
sırasında Lozan’da Boğazlar’ın Rusya için hayati önemi bulunduğunu söylerken, Maksim
Maksimoviç Litvinof da Montrö görüşmelerinde Boğazlar’ın Rusya’nın “hayat damarı”
olduğunu söylemiştir.62
Bütün bu çerçeve dahilinde, Boğazlar’a ve Karadeniz’e hâkim olma konusunda, zaman
zaman bu amacını gerçekleştirmeye çok yaklaşan Rusya, karşısında menfaatleri gereğince
Osmanlı İmparatorluğu’nu destekleyen İngiltere ve Fransa’yı bulmuştur. 19. ve 20. yüzyılda da
bu çabalarını devam ettiren Rusya için olduğu kadar Boğazlar Avrupa’nın büyük devletleri için
de adeta bir “kapı kilidi” niteliğini taşıyordu. Bu sebeple İngiltere, Fransa ve Almanya gibi
dünya siyasetinde etkin güçler Boğazlar’ın egemenliği noktasında hem birbirleriyle hem de
Rusya ile rekabet ve mücadele halinde olmuşlardır. Nitekim, Napoléon Bonaparte’nin “O dar
Boğazları Rusya’ya bırakmaktansa dünyanın yarısını bırakmayı yeğlerim”63 şeklindeki sözleri
bu rekabet ve mücadelenin büyüklüğünü çok net bir şekilde özetlemektedir.
Süveyş Kanalı’nın açılmasına kadar güçler dengesi içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun
yaşamasına razı olan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın 19. yüzyıl sonu itibariyle Osmanlı
topraklarını paylaşma hususunda kendi aralarında artık ihtilafa düştükleri görülmektedir.
Özellikle Rusya söz konusu olduğunda, İngiliz çıkarlarının ve Hindistan’ın savunulmasının
Boğazlar’dan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey sınırlarından başladığı İngiliz devlet
adamları ve stratejistlerince kabul edilmekteydi.64 Bu amacın hâsıl olabilmesi için de iki önemli
şartın gerçekleşmesi gerekmekteydi: Birincisi, Boğazlar’ın kontrolünde dost bir ülkenin varlığı,
ikincisi ise Boğazlar’ın gerçekten bir “bariyer” olma özelliğini kazanabilmesiydi. Fakat her iki
Bostan, “Osmanlı İmparatorluğu Döneminde İstanbul Boğazında Geçişin Tâbi Olduğu Kurallar”, s. 1.
Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, s. 134.
55 Yel, Değişen Dünya Şartlarında Karadeniz ve Boğazlar Meselesi (1923-2008), s. 9.
56 Erdoğan Keleş, “Rusya’nın Sıcak Denizlere İnme Politikası (Alman Deniz Yüzbaşısı Stenzel’e Göre İstanbul’a En Kısa
Yol)”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, C. 28, Sayı: 46 (2009), s.
89.
57 Bkz. Vladimir Potyemkin, S. Bakruşin, A. Efimov, İ. Mintz, E. Kosminski, Uluslararası İlişkiler Tarihi (Diplomasi
Tarihi), C. I, Attila Tokatlı (Çev.), Evrensel Basım Yayın, İstanbul, Eylül 2009, s. 261; Renée Pinon, “Karadeniz ve
Boğazlar Meselesi”, Hüseyin Nuri (Çev.), Ali Ahmetbeyoğlu, İshak Keskin (Haz.), Tülin Aren Armağanı, İshak Keskin,
Muhammet Hanefi Kutluoğlu, Sevil Pamuk (Yay. Haz.), Pamuk Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2009, s. 248.
58 Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, s. 135. Lozan Barış Konferansı’nda
Çiçerin, Rus buğdayının % 70’inden fazlasının Boğazlar yoluyla dünya pazarlarına ulaştığını söylemiştir. Beyaz
Rusların 1919’da Paris Barış Konferansı’na verdikleri muhtıraya göre de Rus petrollerinin % 88’i, manganezinin % 93’ü,
demirinin % 61’i Boğazlar’dan geçerken, o tarihlerde bütün Rus deniz ihracatının yüzde % 54’ü Boğazlar yoluyla
yapılmaktaydı. Bkz. Bilsel, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, s. 8.
59 Bilsel, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, s. 7.
60 Bilsel, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, s. 8.
61 Pinon, “Karadeniz ve Boğazlar Meselesi”, s. 249.
62 Bilsel, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, s. 8.
63 Doğru, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”, s. 135.
64 Bu konuda bkz. Yuluğ Tekin Kurat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması, Kalite Matbaası, Ankara, 1976.
53
54
342
Bülent ŞENER
şartın gerçekleşebilmesinde çok ciddi bir engel vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun giderek daha
güçsüz bir hâle gelmesi ve bu nedenle de varlığının herkes tarafından tartışılır olması
İngiltere’yi endişelendirmekteydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun hızlı bir biçimde
parçalanmasının yol açacağı sonuçlar arasında yer alan Boğazlar’ın kontrolünün bir başka
devletin eline geçmesi durumu, Akdeniz’deki güç dengesini bozabilecek yeni bir güç odağı
istemeyen İngiltere açısından arzu edilmeyen bir şeydi. Dolayısıyla İngiltere için mümkün
olduğunca Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklemek ve
varlığının devamını sağlamak ilkesi, bu dönemde İngiltere’nin Boğazlar ile ilgili politikalarının
en temel ilkelerinden birisini oluşturmuştur.65
Ve nihayet Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre sonra Lloyd
George’un iddiasını doğrularcasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılmasını fırsat bilen
Rusya, 4 Mart 1915’te İngiltere ve Fransa’ya birer nota vererek Boğazlar’la birlikte İzmit’in
kuzeye doğru uzanan alanını ve Marmara’daki adaların hâkimiyeti hakkının kendisine
tanınmasını isteyerek Boğazlar üzerindeki emellerinden İtilaf Devletleri’ni resmen haberdar
etmiştir. Müttefikleri üzerindeki baskılarıyla Rusya, 4 Mart-10 Nisan 1915 tarihleri arasında beş
haftalık bir süre içinde, İngiltere ve Fransa’yla yazışmalar yoluyla haberleşerek, bir metne
dayanmayan gizli bir antlaşma demetini ortaya çıkarmayı başarmış (İstanbul Antlaşması) ve bu
isteğini kabul ettirerek, bunun karşılığında parçalanması düşünülen Osmanlı
İmparatorluğu’nun Asya topraklarının mukadderatını Fransa ve İngiltere’ye bırakmıştır.
Böylece İngiltere ve Fransa, “Boğazlar Bölgesi”ni tarihte ilk defa olarak Rusya’ya bırakmayı
kabullenmişlerdir. Fakat Rus Çarlığı’nın 1917’de Bolşevik İhtilali’yle yıkılıp, eski rejimin
müttefikleriyle yaptığı bütün gizli anlaşmaları kamuoyuna açıklayan Bolşevik Hükümeti ile
Almanya arasında 15 Aralık 1917’de Brest-Litovsk Antlaşması’nın imzalanması üzerine, Rusya,
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından faydalanacaklar arasından çıkarılmıştır. 66
Boğazlar’ın jeopolitik, jeostratejik ve askeri önemini ortaya koyması açısından I. Dünya
Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi ve bu cephede cereyan eden savaşlar özel bir önem arz
etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girişiyle beraber İngiltere Deniz Bakanı
Winston Churchill’in yönlendirmeleri üzerine, Müttefik devletler Çanakkale Boğazı’nı
denizden geçerek Boğazları ve İstanbul’u ele geçirmeyi hedeflemişlerdir. Buradaki ana
düşünce, Boğazlar ele geçirildiği takdirde Osmanlı İmparatorluğu’nun barışı kabul etmek
zorunda kalacağı, Rusya ile irtibat kurularak bu devlete silah ve malzeme sevki yapılabileceği
ve Rus buğdayından yararlanılabileceği amaçları üzerine kurulmuştur. Ayrıca Müttefik
devletlerin Boğazlar’a yerleşmeleri ve Osmanlı İmparatorluğu’nun savaştan çekilmesi halinde,
henüz savaşa girmemiş olan Balkan devletlerinin müttefikler karşısında savaşa katılmaya
cesaret edemeyecekleri düşünülmüştür.67 Bu amaçlarla oluşturulan ortak İngiliz ve Fransız
donanması 18 Mart 1915’te büyük bir hezimete uğradığı gibi, Çanakkale Boğazı’nı karadan
geçmek amacıyla Nisan ayı sonlarına doğru Gelibolu Yarımadası’na başlattıkları çıkarma
harekâtı ve sonrasındaki ilerleme çabaları da Mustafa Kemal’in coğrafyayı askerlikle birleştiren
dehası karşısında başarısızlığa uğramış ve yaşanan çok kanlı muharebeler sonucunda, Müttefik
devletler Aralık ayından itibaren çekilmeye başlamış, ölü ve yaralı olmak üzere yaklaşık 250.000
kayıp vermişlerdir. Öte yandan Türkler de 250.000 kayıp vermişlerdir, ancak Müttefik devletler
Çanakkale Boğazı’nı geçemeyerek İstanbul ile Boğazlar’ı ele geçirme planları başarısızlıkla
Esin Yurdusev, “Osmanlı İmparatorluğu Rusya ve Hindistan Üçgeninde İngiltere’nin Boğazlar Politikası”, Belleten, C.
LXIII, Sayı: 237 (Ağustos 1999), s. 562.
66 Seha L. Meray, Devletler Hukukuna Giriş, C. I, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara,
1968, ss. 432-433.
67 Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914–1980), Tisa Matbaası, Ankara, 1984, ss. 111-112.
65
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
343
sonuçlanmıştır.68 Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve müttefiki Osmanlı
İmparatorluğu’nun yenilgiye uğraması sonucunda, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros
Mütarekesi’yle imparatorluğun diğer bölgeleri gibi Boğazlar da işgal edilecektir. Şüphesiz, İtilaf
Devletleri’nin İstanbul’u işgalinin ardında yatan en önemli sebep, Boğazlar’ın Rusya’nın
kontrolüne girmesini engellemekti. Daha sonra Osmanlı İmparatorluğu ile savaşın galip
devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Barış Antlaşması’yla Boğazlar’da 468
yıldan beri süren Türk egemenliğinin tamamen kaldırıldığı yeni bir döneme girilecek, ancak
Mustafa Kemal’in önderliğindeki Milli Mücadele sonucunda önce 24 Temmuz 1923’te
imzalanan “Lozan Barış Antlaşması”na ek olarak yapılan “Lozan Boğazlar Sözleşmesi”yle
statüsü yeniden düzenlenen Boğazlar’dan geçiş serbest hâle getirilip bir “Boğazlar Komisyonu”
kurularak Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki hak ve yetkileri geniş ölçüde sınırlandırılmasına
razı olunacak, fakat sonra ve 1930’lu yılların uluslararası konjonktüründe “Lozan Boğazlar
Sözleşmesi”nin Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarına cevap vermediği gerekçesiyle Milletler
Cemiyeti nezdindeki girişimleri sonuç verip, 1936 yılında “Montrö Boğazlar Sözleşmesi
imzalanarak, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik hakkını sınırlayıcı hükümler
kaldırılarak tam egemenliği sağlanacaktır.
Gerek İkinci Dünya Savaşı sırasında, gerekse Soğuk Savaş’ın başlangıç yıllarında
Boğazlar’la ve mevcut statüsünün değiştirilmesiyle en çok ilgilenen, isteklerde bulunup
sorunlar ve bunalımlar yaratan yine Rusya yani SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği)
olmuştur. SSCB’nin Boğazlar konusundaki isteklerine ve Türkiye’nin bu konudaki yalnızlığına
ilk başlarda kayıtsız kalan ABD (Amerika Birleşik Devletleri), Sovyet yayılmasının Orta
Avrupa'dan Doğu Asya'ya kadar tehlikeli bir durum meydana getirmesi üzerine 1947’den
itibaren dış politikasında genel ve önemli değişiklikler yapmaya başlamıştır ki, bunun ilk
işaretlerini Boğazlar konusunda Türkiye’ye yaklaşarak göstermiş ve SSCB’ne bir nota
göndererek Boğazlar üzerindeki Sovyet isteklerini reddettiğini belirtmiştir. Benzer şekilde,
İngiltere tarafından Rusya’ya verilen nota da Boğazların statüsünün ilgili devletlerin tamamının
görüşüyle belirlenmesi gerektiği dile getirilirken, Fransa hükümeti de Montrö’nün
değiştirilmesinin ilgili devletlerin katılımıyla yine uluslararası bir konferansla yapılması
gerektiğini taraflara duyurmuştur.69 Böylece Soğuk Savaş döneminin hemen başlarında Batı
Bloğu’nun lideri ABD, Boğazlar’ın statüsünden doğan sorunların içerisine resmen ve fiilen
girmiş, önceleri İngiltere’nin bölgede oynadığı rolleri üstlenerek onun yerini almıştır. 70 Aslına
bakılırsa, “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” yapıldığı 1936 yılından beri imzacı devletlerin
sözleşmede yer alan değiştirme ya da fesih hükümlerini işletmeye kalkışmadan sürdürdükleri
bir düzenlemedir. Sözleşme’nin değiştirilmesini isteyen tek imzacı devlet SSCB olmuş, o da
1939, 194571 ve 1946’da72 bu isteğini Türkiye’ye bildirmesine rağmen sözleşmenin değiştirilmesi
Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914–1980), s. 114.
Mücahit Özçelik, “Sovyet Rusya’nın 1946 Yılında Boğazlarla İlgili İsteklerinin Türk Kamuoyundaki Yankıları”, The
Journal of Academic Social Science Studies, Volume: 6, Issue: 1 (January 2013), ss. 1100, 1106-1107.
70 Rifat Uçarol, “Değişmekte Olan Dünyada Türk Boğazları’nın Önemi ve Geleceği”, Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye,
Sabahattin Şen (Der.), Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1992, ss. 188-192.
71 Bkz. Özçelik, “Sovyet Rusya’nın 1946 Yılında Boğazlarla İlgili İsteklerinin Türk Kamuoyundaki Yankıları”, ss. 10941095.
72 Bkz. Özçelik, “Sovyet Rusya’nın 1946 Yılında Boğazlarla İlgili İsteklerinin Türk Kamuoyundaki Yankıları, ss. 1096 1097.
68
69
344
Bülent ŞENER
ile ilgili hükümleri işletmeye çalışmamıştır.73 Dolayısıyla SSCB’nin anılan tarihlerdeki
girişimlerini yalnızca bir siyasal girişim olarak nitelemek mümkündür.74
SSCB’nin 1991’de dağılması ve yerini Rusya Federasyonu’na bırakmasıyla birlikte,
Soğuk Savaş sonrası yaşanan bölgesel değişikliklerin etkisiyle başta ABD olmak üzere büyük
devletlerin bölgeye ilgileri fazlasıyla artmıştır. ABD, genel olarak Rusya Federasyonu’nun
askeri hareketlerini kontrol altında tutmak, özel olarak da İran’a karşı olası bir askeri harekât
için Karadeniz’i, askeri üs, radar istasyonları ve casus uçaklarıyla izleme merkezi olarak
düşünmektedir.75 Bu çerçevede, Avrasya ve dünyanın diğer bölgelerindeki enerji kaynaklarını
ve
ulaşım
güzergâhlarını
kontrol
etmek
ve
toparlanan
Rusya’yı
yeniden
çevrelemek/dengelemek için Karadeniz’de askerî ve siyasî olarak yer almak isteyen ABD’nin
Karadeniz’deki dolayısıyla “Boğazlar Bölgesi”nde askeri varlığını arttırmasındaki en büyük
engellerden biri “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”dir. ABD, Karadeniz’de konuşlanma stratejisini
hayata geçirmek maksadıyla Avrupa’da bulunan üslerini Kafkaslar ve Orta Asya’ya
kaydırmaktadır. Bunun önemli bir ayağı da, Bulgaristan ve Romanya ile 2005 yılının Nisan ve
Aralık aylarında imza edilen üs kurmaya dair çerçeve anlaşmalarıdır. Aynı zamanda açık
kaynak verileri vasıtası ile kamuoyunun gündemine gelen Karadeniz’de deniz üsleri kurma
niyeti bilinen bir durumdur. Böylelikle NATO’nun Karadeniz etkinliğinde nihai amaca dönük
adımlar atılmıştır.76
ABD’nin Boğazlar’a ve Karadeniz’e ilgisi ve bunun karşısındaki engeller konusunda en
çarpıcı ve tartışma yaratan gelişmeler ise Güney Osetya Krizi sırasında yaşanmıştır. Nitekim,
Ağustos 2008’de Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasında patlak veren Güney Osetya Krizi
bunun açık işaretlerinden birini vermiştir. Kriz sonucu çıkan silahlı çatışmalar ve çatışmaların
sona ermesinden hemen sonra ABD’nin Gürcistan’a yardım etmek üzere harekete geçmesi,
Türkiye’yi, Karadeniz’i kullanarak Gürcistan’a gitmek isteyen ABD savaş gemilerinin
Boğazlar’dan geçişi bağlamında bir krizin ortasına sürüklemiştir. Zira, ABD’nin Boğazlar’dan
geçirerek Gürcistan’a sevk etmek istediği savaş gemileri tonaj açısından Montrö’yü ihlal
etmekteydiler. ABD, Montrö’den kaynaklanacak engelleri aşabilmek için, önce, Türkiye’nin
ilgili Montrö hükümlerini tam olarak uygulama konusundaki iradesini sınamıştır. Bu noktada,
bazı Amerikan düşünce kuruluşlarının, Türkiye’nin temkinli davranışına ve 1 Mart 2003
tezkeresine gönderme yaparak, bir anlamda Türkiye’nin iyi bir müttefik olarak üzerine düşeni
geçmişte de yapmadığını gündeme getirmeleri dikkat çekmiştir. Türk yetkililer ise, Montrö’den
taviz verilmesinin söz konusu olmadığı yönünde kararlı bir duruş sergilemiştir. Diğer taraftan,
savaş gemilerinin tonajının yanında, geçiş için önceden yapmaları gereken bildirim konusu da
Türkiye’nin cevabi notası ve tepkileri konusunda bkz. Özçelik, “Sovyet Rusya’nın 1946 Yılında Boğazlarla İlgili
İsteklerinin Türk Kamuoyundaki Yankıları”, ss. 1101-1103.
74 Şükrü Sina Gürel, “Montreux Boğazlar Sözleşmesi Değiştirilmeli mi?”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, C. XVII, Sayı: 162
(Aralık 1993), s. 45.
75 Gökhan Koçer, “Karadeniz’in Güvenliği: Uluslararası Yapılanmalar ve Türkiye”, Gazi Akademik Bakış Dergisi, C. 1,
Sayı: 1 (Kış 2007), s. 199.
76 Başak Bükülmez ve Taner Küpeli, “Küresel Güçlerin Karadeniz Stratejilerinin Önündeki Engel: Montrö”, Güvenlik
Stratejileri Dergisi, C. 3, No: 5 (Haziran 2007), s. 196. ABD’nin Karadeniz’de başta enerji olmak üzere siyasi ve askeri
politikalarını istediği yönde uygulama arzusu paralelinde 2003 yılında Gürcistan’da “Gül Devrimi”nin, 2004 -2005’te
Ukrayna’da “Turuncu Devrim”in gerçekleşmesinde pay sahibi devlet olarak, bu devletlerde Batı yanlısı hükümetleri
iktidara getirmesi, bunun yanında Romanya ve Bulgaristan’ın 2004 yılında NATO’ya katılmalarını sağlaması ve 2007’de
de Avrupa Birliği’ne katılmalarına verdiği destek, Romanya ve Bulgaristan’da askeri üsler kurması, Karadeniz’de
düzenlenen “NATO Barış İçin Ortaklık” tatbikatları vb. girişimleri, ABD’nin her geçen gün Karadeniz’de askeri ve
siyasi varlığını artırma gayreti içerisinde olduğunu göstermektedir. Bu konuda aksi yönde bir değerlendirme için bkz.
Mehmet Seyfettin Erol ve Sertif Demir, “Amerika’nın Karadeniz Politikasını Yeniden Değerlendirmek”, Gazi Akademik
Bakış Dergisi, C. 6, Sayı: 11 (Kış 2012), ss. 17-33.
73
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
345
bu konudaki tartışmaların bir başka boyutunu oluşturmuştur. ABD’nin talebinin, Karadeniz’e
kıyısı olmayan bir devletin savaş gemilerinin olağan geçişi ile mi, yoksa Montrö’de yer alan
spesifik olarak insani amaçlı savaş gemilerinin geçişi ile mi ilgili olduğu belirsizdi. Rusya
Federasyonu, tonaj sorununu daha küçük savaş gemileriyle çözen ABD tarafından Gürcistan’a
gönderilen gemilerde insani yardım malzemesi olduğuna inanmıyordu. Fakat, Montrö
hükümleri, barış zamanında savaş gemilerinin kargolarını sorgulama ya da gemiye çıkarak
kontrol etme hakkını Türkiye’ye tanımadığı için, Gürcistan’a giden ABD savaş gemilerine
şüpheyle yaklaşan Rusya Federasyonu bu geçişlerden duyduğu rahatsızlığı ortaya koymuş
olmakla beraber, gemilerin yükü konusunda Türkiye’yi herhangi bir ihmalle suçlamaktan
kaçınmıştır.77
Sonuç olarak bakıldığında, Rusya Federasyonu-Gürcistan-ABD üçgeninde şekillenen
Güney Osetya Krizi, Montrö’ye bağlı olarak Türkiye’nin ABD tarafından sınanmasında ve
Karadeniz havzasında gelecekte ortaya çıkabilecek krizlerde Türkiye’nin Montrö’ye dayanarak
hareket etmesinin önemi konusunda Türkiye açısından öğretici olmuştur. ABD’nin bu güne
kadar gayri resmi ağızlardan, Sözleşme’nin değiştirilmesi yönünde taleplerini dile getirmesi,
şimdilik Türkiye’nin ve Rusya’nın tepkilerini ölçmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle gelecekte
ABD’nin jeopolitik, jeostratejik ve askeri çıkarları doğrultusunda Sözleşme’nin değiştirilmesi
yönünde daha etkili girişimlerde bulunabileceği ihtimali karşısında Türkiye’nin her zaman
hazırlıklı olması ve mevcut statükoyu kendi aleyhine bozacak her türlü girişime ve isteğe
şiddetle karşı çıkması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, Boğazlar aracılığıyla Karadeniz
günümüzde küresel güçlerin savaş gemilerini ancak katı kurallara tabi olarak sınırlı sayıda
sokabildiği tek deniz konumundadır ve Rusya için Boğazlar’ın önemi tarih boyunca hiç
azalmamıştır. Bu bakımdan Boğazlar Rusya’nın jeopolitik açıdan herzaman yumuşak karnını
oluşturmaktadır ve bu nedenle Boğazlar’daki herhangi bir statüko değişikliğine Rusya’nın
kayıtsız kalması mümkün gözükmemektedir.
SONUÇ
Boğazlar’ın sahip olduğu jeopolitik ve jeostratejik önem, Boğazlar üzerindeki hâkimiyet
kurma mücadelelerinin tarihi gelişim süreci göz önüne alındığında yadsınmaz bir gerçekliktir.
Çağların değişmesi, uluslararası politikanın kuvvet dengelerindeki değişmeler ve teknolojik
gelişmeler dahi Boğazlar’ın jeopolitik ve stratejik önemini azaltmamış, aksine arttırmıştır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de dünya siyaseti üzerindeki etkisi tartışılmaz bir şekilde devam
eden Boğazlar’ın Doğu-Batı ekseninde iki kıta arasında köprü görevi görmesi, Akdeniz ve
Karadeniz’i birbirine ve okyanuslara bağlaması, Tuna nehri ve bağlantılı kanallar sistemi
yoluyla Doğu Avrupa’nın da açık denizlere çıkış yolu olması, onu askeri, siyasi ve ekonomik
bakımdan da dünyanın en önemli suyolu yapmaya devam etmektedir.
1774’te imzalanan “Küçük Kaynarca Antlaşması”ndan, yani Rus gemilerinin
Karadeniz’de Osmanlı Devleti’nden izin almadan geçiş yapma hakkı kazanmasından beri
Boğazlar’daki egemenlik ve statükoyla ilgili tartışmalar incelendiğinde, Boğazlar’daki ve
Karadeniz’deki rejimin sürdürülmesinde hukuki argümanlardan veya adalet ilkesinden daha
çok güç dengeleri ve dünya politik dengelerinin etkili olduğu görülmektedir. Hal böyleyken ve
iki kutuplu sistemin parçalanıp yerini normları henüz belli olmayan bir uluslararası sisteme
bırakmış olduğu mevcut durumda, Türkiye’yi çevreleyen Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve
Ortadoğu bölgelerinin de istikrarsızlık içinde olduğu hesaba katıldığında, bu belirsizlik ve
Kudret Özersay, “Boğazlar Konusu”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler,
Yorumlar, C. III (2001-2012), Baskın Oran (Ed.), İletişim Yayınları, İstanbul, 2013, ss. 821-823.
77
346
Bülent ŞENER
istikrarsızlık ortamı içinde Türkiye’nin titizlikle uygulamaya çalıştığı Montrö Boğazlar rejimi
20. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılda da Türk dış politikası için güvenilebilecek ve
tutunulabilecek bir alan yaratmaktadır. Bütün bu özelliklerinden dolayı uluslararası politikanın
dengeleri açısından önemini hep devam ettirecek olan Boğazlar, dün olduğu gibi bugün de
Türkiye’nin dış politikasını etkileyen ve ona yön veren bir öğe olmaya devam edecektir. Zira
Boğazlar Türkiye için menfaat değil, varlık, egemenlik ve güvenlik meselesidir. Beş asırdan
beridir Türkiye’nin bütün güvenliği ve varlığı Boğazlar’a bağlanmıştır. 78 Osmanlı
İmparatorluğu’ndan beri Boğazlar’da yaşanan siyasi, askeri ve hukuki mücadele bu gerçekliğin
en açık yansımasıdır. Dolayısıyla hayati çıkarlar açısından Boğazlar’la en ilgili devlet
Türkiye’dir ve öyle de olmaya devam edecektir. Türkiye’nin “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”yle
Boğazlar’da elde ettiği jeopolitik, jeostratejik, siyasi, askeri ve hukuki kazanımların
geçerliliğinin sadece hukuki metinlerle değil dünya güç dengeleriyle de yakından ilgili olduğu
düşünülürse, Montrö Boğazlar rejiminin değişimi konusunda ileri sürülecek her türlü isteğe,
argümana ve baskıya karşı Türkiye’nin sadece uluslararası hukuka dayanmayıp, içinde
bulunulan bölgesel ve küresel güç dengelerini iyi değerlendirmesi ve kendi ulusal gücüne
dayalı, proaktif bir yaklaşım içerisinde olması kaçınılmaz bir zorunluluktur.
KAYNAKÇA
ARIBOĞAN, Deniz Ülke, AYMAN, Gülden, DEDEOĞLU, Beril, Uluslararası İlişkiler Sözlüğü,
4. bs., Faruk Sönmezoğlu (Ed.), Der Yayınları, İstanbul, 2005.
ALGAN, Nesrin ve SAV, Özden N., “Türk Boğazları’nda Çevrenin Korunmasına Yeni
Yaklaşım: Özellikle Duyarlı Bir Deniz Alanı”, Marmara Denizi 2000 Sempozyumu
Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz
Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, ss. 55-69.
ARMAOĞLU, Fahir, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914–1980), Tisa Matbaası, Ankara, 1984.
BAYKAL, Ferit Hakan, “Günümüzde Deniz Ulaşımındaki Gelişmelerin Işığında Türk
Boğazları’nın Hukuki Rejiminin Değerlendirilmesi ve Milletlerarası Hukukta Genel
Olarak Kabul Görmüş Diğer Boğazlardan Geçiş Rejimleri ile Kıyaslanması”, Marmara
Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu,
Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul,
11-12 Kasım 2000, ss. 30-37.
BELİK, Mahmut R., Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü, Sermet Matbaası, İstanbul, 1962.
BEYDİLLİ, Kemal, “Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, C.
I., IRCICA, İstanbul, 1999, ss. 64-135.
BİLSEL, Cemil, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C. 14, Sayı 1-2 (1948), ss. 3-23.
BOSTAN, İdris, “Osmanlı İmparatorluğu Döneminde İstanbul Boğazından Geçişin Tabi
Olduğu Kurallar”, Marmara Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Bayram
Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz Araştırmaları Vakfı
Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, ss. 1-8.
BÜKÜLMEZ, Başak ve KÜPELİ, Taner, “Küresel Güçlerin Karadeniz Stratejilerinin Önündeki
Engel: Montrö”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, C. 3, No: 5 (Haziran 2007), ss. 193-218.
CAŞIN, Mesut Hakkı, “Dünya Deniz Ulaşımında Marmara Denizi ve Türk Boğazları’nın XXI.
Yüzyılda Değişen Stratejik Vizyonu”, Marmara Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler
78
Bilsel, “Sovyet Rusya−Türk Notaları Aydınlığında Türk Boğazları”, s. 8.
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
347
Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu, Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz
Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul, 11-12 Kasım 2000, ss. 112-135.
Uluslararası Politikayı Anlamak: Ulus-Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı
(Der.), Alfa Yayınları, İstanbul, 2007, ss. 153-211.
DAVUTOĞLU, Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, 42.
bs., Küre Yayınları, İstanbul, 2010.
DEMİRKIRAN, H. Murat, “Türk Boğazları’ndan Geçiş Rejimi ve Geçiş Rejimi ile İlgili Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu’nun 21.11.2001 Gün E: 2001/4-955 K: 2001/1073 Sayılı Kararı”,
Prof. Dr. Ergon A. Çetingil ve Prof. Dr. Rayegan Kender’e 50. Birlikte Çalışma Yılı
Armağanı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 2007, ss. 1-29,
http://www.demirkiran.av.tr/wp-content/uploads/2013/02/Turk_Bogazlarindan_Gecis_
Reji mi.pdf, (Erişim tarihi: 01.02.2015)
DOĞRU, Sami, “Türk Boğazları’nın Hukuki Statüsü: Sevr ve Lozan’dan Montrö’ye Geçiş”,
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 15, Sayı: 2 (2013), ss. 123-169.
DÖRDÜNCÜ, Muharrem, “1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından 1841 Londra Sözleşmesine
Kadar Boğazlar Meselesi”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. III,
Sayı:1 (Haziran 2001), ss. 73-89.
EROL, Aykut, “Boğazlar’ımızda Kaza Olasılığı En Alt Düzeye Nasıl İndirilir?”, Marmara
Denizi 2000 Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Bayram Öztürk, Mikdat Kadıoğlu,
Hüseyin Öztürk (Ed.), Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 5, İstanbul,
11-12 Kasım 2000, ss. 198-204.
EROL, Mehmet Seyfettin Erol ve DEMİR, Sertif, “Amerika’nın Karadeniz Politikasını Yeniden
Değerlendirmek”, Gazi Akademik Bakış Dergisi, C. 6, Sayı: 11 (Kış 2012), ss. 17-33.
GÖNEY, Süha, Siyasi Coğrafya, C. II, İstanbul Üniversitesi Basım ve Film Merkezi, İstanbul,
1993.
GÜNDÜZ, Aslan, Milletlerarası Hukuk, Temel Belgeler, Örnek Kararlar, 5. bs., Beta Basım
Yayım, İstanbul, Ekim 2009.
GÜREL, Şükrü Sina “Montreux Boğazlar Sözleşmesi Değiştirilmeli mi?”, Mülkiyeliler Birliği
Dergisi, C. XVII, Sayı: 162 (Aralık 1993), ss. 44-46.
İLHAN, Suat, Jeopolitik Duyarlılık, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989.
İNAN, Yüksel, Türk Boğazları’nın Siyasal ve Hukuksal Rejimi, Gazi Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesi, Ankara, 1986.
KELEŞ, Erdoğan, “Rusya’nın Sıcak Denizlere İnme Politikası (Alman Deniz Yüzbaşısı Stenzel’e
Göre İstanbul’a En Kısa Yol)”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih
Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, C. 28, Sayı: 46 (2009), ss. 89-142.
KOCABAŞ, Süleyman, Kuzey’den Gelen Tehdit: Tarihte Türk–Rus Mücadelesi, Vatan
Yayınları, İstanbul, 1989.
KOÇER, Gökhan, “Karadeniz’in Güvenliği: Uluslararası Yapılanmalar ve Türkiye”, Gazi
Akademik Bakış Dergisi, C. 1, Sayı: 1 (Kış 2007), ss. 195-217.
KUNT, Metin, “Siyasal Tarih (1600–1789)”, Türkiye Tarihi: Osmanlı Devleti 1600–1908, C. 3,
Sina Akşin (Edt.), Cem Yayınevi, İstanbul 1993, ss. 17-73.
KURAT, Yuluğ Tekin, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması, Kalite Matbaası, Ankara,
1976.
KURUMAHMUT, Ali, Montrö Sözleşmesi, Türk Boğazları ve Karadeniz, Türk Deniz
Araştırmaları Vakfı Yayınları, Yayın no: 26, İstanbul, 2006.
348
Bülent ŞENER
MACKINDER, Halford J., “The Geographical Pivot of History”, The Geographical Journal, Vol.
23, No: 4 (April 1904), pp. 421-437.
MACKINDER, Halford J., “The Round World and the Winning of the Peace”, Foreign Affairs,
Vol. 21, No: 4, (July 1943), pp. 595-605.
MERAY, Seha L., Devletler Hukukuna Giriş, C. I, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Yayınları, Ankara, 1968.
ÖZÇELİK, Mücahit, “Sovyet Rusya’nın 1946 Yılında Boğazlarla İlgili İsteklerinin Türk
Kamuoyundaki Yankıları”, The Journal of Academic Social Science Studies, Volume: 6,
Issue: 1 (January 2013), ss. 1091-1115.
ÖZERSAY, Kudret, “Boğazlar Konusu”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne
Olgular, Belgeler, Yorumlar, C. III (2001-2012), Baskın Oran (Ed.), İletişim Yayınları,
İstanbul, 2013, ss. 819-823.
PAZARCI, Hüseyin, “Boğazlar Rejimine İlişkin Türk Dış Politikası ve Karşılaşılan Kimi
Sorunlar”, Prof. Dr. Ernst Hirsch’in Hatırasına Armağan (1902-1985), Ankara, 1986, ss.
849-880.
PİNON, Renée, “Karadeniz ve Boğazlar Meselesi”, Hüseyin Nuri (Çev.), Ali Ahmetbeyoğlu,
İshak Keskin (Haz.), Tülin Aren Armağanı, İshak Keskin, Muhammet Hanefi
Kutluoğlu, Sevil Pamuk (Yay. Haz.), Pamuk Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2009, ss. 243-260.
POTYEMKİN, Vladimir, BAKRUŞİN, S., EFİMOV, A., MİNTZ, İ., KOSMİNSKİ, E., Uluslararası
İlişkiler Tarihi (Diplomasi Tarihi), C. I, Attila Tokatlı (Çev.), Evrensel Basım Yayın,
İstanbul, Eylül 2009.
SEMPA, Francis P., Geopolitics: From the Cold War to the 21st Century, Transaction
Publishers, New Jersey, 2002.
SLOAN, Geoffrey, “Sir Halford J. Mackinder: Geçmişten Günümüze Kalpgah Kuramı”,
Jeopolitik, Strateji ve Coğrafya, Colin S. Gray, Geoffrey Sloan (Ed.), Tuğrul Karabacak
(Çev.), ASAM Yayınları, Ankara, 2003, ss. 16-46.
SOYSAL, İsmail, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, C. I (1920–1945), Türk Tarih Kurumu
Basımevi, Ankara, 2000, ss. 493-526.
SÖNMEZOĞLU, Faruk, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, 4. bs., Filiz Kitabevi,
İstanbul, Ekim 2005.
SUMİDA, Jon, “Alfred Thayer Mahan, Jeopolitisyen”, Jeopolitik, Strateji ve Coğrafya, Colin S.
Gray, Geoffrey Sloan (Ed.), Tuğrul Karabacak (Çev.), ASAM Yayınları, Ankara, 2003, ss.
47-71.
ŞENER, Bülent, “Türk Boğazları'nın Geçiş Rejiminin Tarihi Gelişimi ve Hukuki Statüsü”,
Journal of History School, Yıl: 7, Sayı: XVII (March 2014), ss. 467-493.
ŞENER, Bülent, Türk Dış Politikasında Güç Kullanma Seçeneği (1923-2010): Teorik, Tarihsel
ve Hukuksal Bir Analiz, Barış Platin Kitabevi, Ankara, Ocak 2013.
TOLUNER, Sevin, Milletlerarası Hukuk Dersleri, Beta Yayınları, İstanbul, 1996.
TOSUN, Hüseyin, “Montrö Boğazlar Sözleşmesi (Boğazlar Sorununda Son Aşama)”, Ankara
Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, C. 4, Sayı: 13 (1994), ss.
87-112.
TUKİN, Cemal, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Boğazlar Meselesi, Pan Yayıncılık,
İstanbul, 1999.
UÇAROL, Rifat, “Değişmekte Olan Dünyada Türk Boğazları’nın Önemi ve Geleceği”, Yeni
Dünya Düzeni ve Türkiye, Sabahattin Şen (Der.), Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1992, ss.
165-202.
Tarihsel Boyutlarıyla Boğazlar’ın Jeopolitik Ve Jeostratejik Önemi
349
YEL, Selma, Değişen Dünya Şartlarında Karadeniz ve Boğazlar Meselesi (1923-2008), Atatürk
Araştırma Merkezi, Ankara, 2009.
YILMAZ, Sait , “Jeopolitik ve Jeostrateji”, www.academia.edu/7648509/Jeopolitik_ve_Jeostrateji,
(Erişim tarihi: 01.02.2015)
YURDUSEV, Esin, “Osmanlı İmparatorluğu Rusya ve Hindistan Üçgeninde İngiltere’nin
Boğazlar Politikası”, Belleten, C. LXIII, Sayı: 237 (Ağustos 1999), ss. 559-596.
https://ericrossacademic.files.wordpress.com/2015/03/3001-mackinders-natural-seats-of-power1904.jpg, (Erişim tarihi: 10.03.2015)
Download