ıı. din şürası

advertisement
DİYANET İŞLERi BAŞKANLIGI YAYlNLARI
II. DİN ŞÜRASI
TEBLİG VE MÜZAKERELERİ
(23 - 27 KASIM 1998)
(I)
,
TUı'4lyc Pljii!i1N
ıt 'fi
Isitım Mıışıınnıtlnrı M~rktıl;i
KUtUphtHHıııi
Tas. No:
ANKARA-2003
,,
1
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan 1584
ilmi Eserler 1 93
Tashih
Abdi! AKTAŞ
Mustafa KAYA
Yusuf APAYDIN
Ali Osman PARLAK
Dizgi
Mehmet KARAVAŞ
Hasan EKİNCİ
HüseyinDiL
Grafik
RecepKAYA
Baskı
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Mat. Tıc. İşl.
Tel: (0.312) 354 9I 24
2003-06-Y-0003-584
ISBN: TkNo: 975-I9-3325-0 .
ISBN: 975-I9-3326-9
© Diyanet İşleri Başkanlığı
Dini Yayınlar Dairesi Başkanlığı
Derleme ve yayın Şubesi Müdürlüğü
Tel: (0.312) 295 73 06- 295 72 75
II. DiN ŞÜRASI TEBLİÖ VE MÜZAKERELERİ
89
İSLAM DİNİ NASIL ANLAŞlLMALlDlR?
Prof. Dr. Hüseyin HATEMİ
1- GENEL DÜŞÜNCELER
1- Anlama; akıl sahibi bir özne gerektirir. Şu halde İslam dininin anlaşılması rasyonalist bir düşünceyi gerekli kılar. Akılsız bir anlamanın anlamı yoktur.
2- Anladıktan sonra yaşama ise bir gönül sorunudur. Bu da dinin varoluşçu boyutudur. Sadece anlama yeterli değildir. İnsan; aklı ile İslam'ın üstünlüğünü kavrayabilir. Ne
var ki, sevgi boyutunu yaşamadıkça, İslam Ahlak'ını içten benimseyememenin bunalı­
mına düşebilir. Bu varoluşçu boyut Kur'an-ı Kerim'de ''takva" olarak adlandırılır. Takva; Yaratıcı ve Rab b olan Allah ile şahsi ilişki kurabilmiş olmayı ifade eder. Ne var
ki, Allah ile şahsi.ilişki kurabilmek için de Rasül-ü Ekrem (s.a.s.)'in gönlüne girebilmek
gerekir. Yunus Emre'nin bu gerçeği şu ınısra ile ifade ettiğini görüyoruz: ''Hepisinden
iyice, bir gönüle girmektir" Rasül-ü Ekrem (s.a.s.)'in sevgi halkasına girebilmek demek, tevella ve teberra, (artı) ve (eksi) kutupları ile Allah'tan Resfil-ü Ekrem (s.a.s.)'e,
Resı11-ü Ekrem (s.a.s.)'den Alemler'in Rabbi Allah'a sürekli gelen ve dönen akım devresine gönlünü bağlayabilmek demektir. Bedenin yaşadığını, kalbin çarpışı ve kan dolaşı­
ınının devarnını gösterir. Ne var ki, er geç bu dolaşım durur. ''Her nefis ölümü tadacaktır". Demek oluyor ki, ne:fis ölmeyecek, fakat bedenden aynlık demek q_lan ölümü bir yaşantı olarak yaşayacaktır. "Nefs"in bayatı ise bedendeki kan dolaştıruna ba.ğlı ve bağım­
lı değildir. Yine Yunus'un dediği gibi: Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil! Ancak;
"nefs"in; bedenin ölümü ile birlikte bir nev'i "bitkisel hayat" benzeri bilinçsizlik haline
girmemesi için, bu kan dolaşımına değil sevgi akımına, sevgi dolaşıınına ihtiyacı vardır.
Rafız-ı Şfriizf bunu şöyle ifade etmiştir: Hergiz ne mfred an ke dileş zinde şod beaşk/Sebt-est ber ceıide-i 3.Iem devam-i ma. (Gönlü aşk ile diri olan asla ölmez/Bizim
ölümsüzlüğümüz (sürekliliğimiz) alem cerfdesine kaydedilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de takvii bu varoluşçu boyutu ifade ederken, sonraları takvii terimi
günlük kullanışta anlam kaymasına uğramış, bu sebeple de "tasavvuf' terimi kullanılır
olmuştur.
3- Akıl boyutu ve gönül boyutu biribirini tamamlar ve birisi olmadıkça sadece diğe­
rinin varlığı, İslam 'ın tam aniaşılmadığını veya tam yaşanmadığılll ifade eder. Mevlana,
rasyonalizmi değil, ölü konumundaki gönüllerin kuru skolastik anlayışını eleştirir. Yine bunun gibi, İslam'ın özü, can damarı olan iliihf sevgi hayatı, takvii boyutu değil, ancak rasyonalizm ile bağlarını kesmiş sözde - mutasavvıflar eleştirilebilir.
II. DİN ŞÜRASI TEBLİÖ VE MÜZAKERELERİ
90
ll-TÜRKİYE'DE İSLAM TELAKKisi
1- İki Boyut açısından da yoğun bir bilinçsizlik :Maalesef bizde gitgide yoğunla­
şan bir düşünce eksikliği, düşünenlerde de mantık eksikliği, yine gitgide yoğunlaşan bir
gerçek sevgi eksikliği görülmektedir. Akıl ve gönül arasında uyumsuzluk; şizofrenik tezahürlere yol açmaktadır.
2- Tehlikeli boyutlara varan bölünme :
Diğer
yandan, özellikle dış etkenlerle ve geçmişteki bazı esef verici "tarihi yanıl­
gı"lardan yararlanılarak özellikle İsHim alemindeki son yirmi yılda meydana gelen
önemli ol::ıy \·e değişimlerden sonra. kamufle edilmiş ve "birleştiricilik" gibi gösterilen
bir bölücülük sürecine dış etkenler tarafından gitgide hız kazandırılmaktadır. Aşağıda değineceğimiz "çifte standart hastalığı"nın da etkisi ile, bu dönemden önce bir tarikat
olan Bektaşiliğin adı alınarak, yine bu dönemden önce kapalı bir mezhep görünümünde
olan Aleviliğe bu tçırikatın adı aşılanmış, bir yandan da Aleviliğin içi boşaltılarak ''Türk
İslfun'ı" adı takılan yapay ve karma bir muhteva, bu kalıba, zerkedilmiş tir. Tarihte bu gibi arneliyelerin örnekleri vardır. Daha on yıl kadar önce yine yanlış, fakat Türkiye şart­
lan göz önünde tutulursa, daha az zararlı olan ''Türk-İslam Sentezi" ve bunun içinde
yer alan Sünnf mezhebi çok kısa bir süre sonra gizli eller tarafından rafa kaldırılmıştır ve
yerlerini ''Türk İslfun'ı =Bektaşilik" formülü ve dolayısı ile zım.nl bir resmi din anlayışı olınak üzeredir. Bu formül içinde Bektaşiliğin sadece bir ad olarak kullanıldığını ve
bir İslam büyüğü olan Hacı Bektaşf Veli ile de, "ilim medinesinin kapısı olan" Hz. Ali
ile de ilişkisi kalmarlığını görüyoruz. Hatta, Alisiz Alevilik gibi oksijensiz havayı çağrış­
tıran mantıksız ibareler ciddi olarak kullanılınakta ve topluma bir öneri olarak sürülebilmektedir. Bu tehlikeli kargaşa içinde, cemevleri bir tarikat merkezi olmaktan çıkanlınak­
ta ve "cami alternatifi" konumuna getirilınektedirler. Bu süreçte maskeli bir emperyaliznl.in "böl ve hükmet" düsturunun etkisini görmemek mümkün değildir. Ne var ki, bir
yandan "yalı. resmi" ve resmi tepkilerden, diğer yandan bilinçsiz dostlann "komplo teorisi" suçlamalanndan çekinen kimseler bu tehlikeli gidişi dile getirmekten bile korkmaktadırlar.
3- İsHim'ı hedef alan ve sözde • İslamf bilinçsiz çevrelerden de kaynaklanabilen
çifte standart hastalığı: İliihf-Tabif Hukuk'tan kaynaklanan ve Anayasamız'da da yerini bulan: ''insanlık onurunda ve insan haklannda mutlak e§itlik ilkesi" kağıt üzerinde kaldıkça ve bilinçlerde yer bulmadıkça, çifte standart mikrobunun da bu sağlıksız ortamda büsbütün güç kazanması ve yayılması tabif görülınelidir. Bu yayılan toplumsal
hastalık İslam'ın yaşama alanını günden güne daraltarak Tarih sahnesinden silmek istemektedir. İslam'ı kamusal alanın tamarniyle dışına çıkarma girişimi bir yönden Diyanet
İşleri Başkanlığının ilga etıne girişiminde ifadesini bulınaktadır. Bu plan başanya ulaşır­
sa, boşluğu; çifte standart mikrobunun da desteği ile bu yeni icad edilen ''Türk islamı"
dolduracaktır.
ID· NE YAPMALIYIZ?
1- Diyanet İşleri Başkanlığı'nın düzenlediği Şuramız'ın bu fırsatı iyi değerlendirme-
II. DiN ŞÜRASI TEBLİÖ VE MÜZAKERELERİ
91
si ve "en iyi islam ülkesi bizim ülke!" kabilinden basmakalıp sloganıann uyuşturucu
büyüsünden sakınarak, tehlikeli gidiş e karşı uyan görevini yerine getirmesi zorunludur.
Zamarnnda "emr bil-ma'rllr' ve "nehy anilmünker" ödevi yerine getirilmez ise, her
dönem bir öncekinden daha kötü olacaktır. Belki de daha kötüleşen sağlıksız şartlar bir
şura toplanmasım dahf imkansız kılacaktır. Yahut, ilerideki şuralam çağrılaniann konu
ile hiçbir ilişkisi olmayacaktır.
2- İslfuıı'ın bir din olarak inançlar ve ibadet bölümü (Kateşizm, İlın-i Hal), bir de evrensel ahHik (etik) ve yine evrensel davranış norrnlan, İlillıf Tabii' Hukuk'un temel ilkeleri bölümü vardır. ''La ikrahe fid-dfn" kuralı yalnızca Kateşizm bölümü için ciiridir.
Bu alanda başka din mensupları İslam\ı gelmeye zorlanmaz. Ancak: başka din mensuplanna nezaket göstermek için taviz de verilemez. Önce ''Hi ikrahe fiddfn" (Din'de zorlama yoktur) ardından da ''Leküm dfnüküm ve liye dfn" ve "Allah katında din İs­
lam'dır" bilinci gelir.
3- Vahyin verdiği ve esasen rasyonalist düşüncenin de vardığı ve tasdik ettiği temel
ahlak ve hukuk ilkelerine gelince; bunlardan da taviz verilmez. İslfuıı alanı günlük ve kötü anlamda siyaset alanı, makyavelist pazarlıklar alanı, temel ilkelerden taviz verilerek,
adaletin yerine zulüm geçirilerek bu "el çabukluğu, marifet!" hünerine de "çağdaşlık ve
rolativizm" adım verme alam değildir. Bütünü ile, Rasfil-ü Ekrem (s.a.s.)'in huzuru alanıdır. Sakın terk-~ edebden, Idiy-i Malıbub-i Hudadır bu/Nazargah-i ilabidir, makam-i Mustaiadır bu. (Nabi)
4- Tabii' Hukuk'un evrensel temel ilkesi olan geniş anlamda adalet ilkesi esasen Anayasa'da da her iki boyutıı ile yer almaktadır. Anayasa'daki mutlak eşitlik ilkesi, dar anlamda "adl"in karşılığı; adalet ilkesi de "kıst"ın karşılığıdır. (Equilte) Şu halde, bu ilkeleri savunmak ve ülkemizde bu ilkelerin bilincinin yükselmesine çalışmak; laiklik ilkesine aykırı gösterilemez. Tam aksine, bu ilkelere sadık kalmak, aynı zamanda anayasal bir
vatandaşlık ödevidir. Anayasa'ya bağlı görünen "çağdaş" makyavelizm ve yanlış oportünizm; Anayasa'mn Hiiklik ilkesi ile, yani şeklf bir ilke vasıtası ile, bu en temel maddf
ilkeleri, Hukuk Devleti'nin onsuz olmaz iki temel ilkesi olan eşitlik ve hakkaniyet ilkelerini dolanmaya, onlan kağıt üzerinde bırakmaya ve unutturmaya çalışmaktadır. Bir zamanlar, eski dönernin oportünistleri, Rasfil-ü Ekrem (s.a.s.)'ın buyurduğu ''Dünya zuim
ile durmaz" gerçeğinin tam aksine, zulme adalet kisvesi giydirilmesinin bir sonucu olarak, ''fiat İustita, pereat mundus" diyebilirlerdi. (Adalet gerçekleşsin de isterse dünya
yıkılsın). Bugün de "zulm"e laiklik kisvesi giydinneye çalışanlar, adalet ilkesini "gericilik" gibi göstermeye kalkışarak, laiklik ilkesi ile adalet ilkesini çekmeye hazin bir çelik
çomak oynu sahnelerneye uğraşmaktadırlar. Oysa laiklik ilkesi de doğru anlamı ile "adi"
ilkesine, mutlak eşitlik ilkesine dayanır ve dayandırılmalıdır. İnsan hakları alaronda
din farkları ayırınıcılığa gerekçe ve bahane kılınamaz! Yoksa laiklik ilkesi yalmzca
Tabii' Hukuk'un evrensel ilkelerini savunan müslümanlara karşı kullanılıp da İslfuıı dı­
şında her türlü din anlayışını koruma altına alacak bir ilke değildir. Müslümanlara karşı
da ayınıncılık yapılmamalıdır. Bu en basit gerçek bile emperyalizmin sosyal psikoloji laboratuarlanmn hünerli icatlan ile uriutturulmuştıır: Son zamanlarda, laiklik ilkesi adı altında her batıla kanat germe, sadece İslfuıı söz konusu olunca yine ayın ilke adına kanat-
II. DiN ŞÜRASI TEBLİÖ VE MÜZAKERELERİ
92
lannı çekerek gagalamaya yeltenme davranışı yaygınlaşmıştır. Mesela üniversiteli kızia­
nn serbest iradeleri ile istiyorlarsa başlanın örtebilme hürriyetlerini savunmak; uygulamada Anayasa'nın temel ilkelerine karşı çıkma anlamında alınır olmuştur. Oysa tam aksine bu hürriyeti savunmak Anayasa'ya sadakati ifade eder. Bunun da çok çirkin bir çifte standart örneği olduğunu göremiyor muyuz? Bu çifte standartlılık, yüzelli yıl kadar önce bize telkin edilmeye başlandı. Bunu; Ziya Paşa Merhum'un bir beytinden anlıyoruz:
İslam imiş aJ.eme pa-bend-i terakki 1 Evvel yoğ idi; işbu rivayet yeni çıktı.
Bu çifte standart uygulamasını hertaraf etmek için, Cumhurbaşkanlığı'na sunduğum
ve Abant Bildirgesi'nin 9. Maddesine de -güçlükle- dereetmeyi başardığım liiiklik tanı­
mına atıf yapmakla yetiniyorum.
5- İsliim; insanlığa açık ve evrensel dinin adıdır. İsliim'ı bu evrensel ilkelere karşıt ve
bencil, ayınıncı hesaplara 1ilet etmek, aynı -aerecede yanlış ve sağlıksız ırkçı tepkiler doğurur ve birliğirnize değil bölücülüğe hizmet eder. Bu açıdan da uyanık ve basiretli olmalıyız.
6- İslam bilincimizi; tarihi sapma açısının ipoteklerinden kurtannalıyız. Bunu söylerken özellikle Ceza Hukuku ve alanındaki İliihl-Tabi! Hukuk'un temel adalet ilkesine aykın olup, ''fundamentalizm" gibi gösterilen ''tarihselcilik"i, kasdediyorum. Makyavelistler de İsliim'ı en çok bu noktada eleştirdikleri halde, bu ipoteklerin çözümüne belki
''fundamentalizm" iddiasında olanlardan daha şiddetle karşı çıkacaklardır. Çünkü İs­
liim' ah ücum bahaneleri ellerinden alınmış olacak, artık bizatihi adalet ilkesine adalet havarisi pozunda hücum edemeyeceklerdir. Ne olursa olsun, İsliim gerçek çehresine kavuş­
turularak, gitgide vahim boyutlara ulaşan toplumsal şizofreniye kesin son verilmelidir.
İsliim; Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, bir yandan gerçek anlamda rasyonalist, diğer yandan iliihl sevginin kendisinde somutlaştığı Rasfil-ü Ekrem (s.a.s.) sevgisi ve O'nun ayrılmaz fer'i olan Ehl-i Beyt sevgisini asla ihmal etmeyen mülazeme yöntemi ile, gerçek çehresine kavuşturulmalıdır. Mülazeme yöntemi; iki alt ilkede belirlenir:
a) Vahyin
tebliğini akıl
tasdik ve imza eder. Vahiyde akla muhalifbir husus olamaz.
b) Vahiy, kendi temel ilkelerini koruyarak çağın sorunlauna çözüm arayan akla içtihat iznini verir, böylece akıl ve vahiy arasında çelişki kalmaz, düşünülmesinede inıkiin
yoktur. Çünkü vahiy ve akıl yegane Rabb'in bağışlandır. Bu anlam da müliizeme ilkesi
benimsenecek yerde vahyi akla karşıt ilan ederek imanlı insanlan ıstırap içinde bırakma­
ya ve gençleri de toplumsal şizofreniye mahkum etmeye hakkımız yoktur.
7- Sunnf çevrelerde muhafazasına ve yoğunlaştınlmasına çalışılan adalet bilinçsizliği,
Alevi çevrelerde önce haklı görünen bir Ehl-i Beyt sevgisi tepkisine yol açmış­
tır. Ancak; bilgisizlik ve bilinçsizlik bu çevrelerde daha da yoğunlaştınldığı için, günümüzde, bu kesimde daha huzursuz ve sağlıksız, daha bilinçsiz tezahürler müşahade edil. m ektedir. "Zühre Ana olayı" gözü ve kulağı olanlar için bir tehlike çanı sayılmalıdır.
Oysa, bugün benim burada bunu söylemem bile bir "sonuçlarına katlamlması gereken
medeni cesaret olayı", "Zühre Ana"nın bu yıl Berlin'de toplanan Türk-Alman PsikiyatriKongresi'nde Alman bilim adamlanna aşın övgülerle tanttılması ise, belki de ödüllendirilmesi gereken bir vatandaşlık ödevi konumuna getirilmiştir. ''Ehl-i Beyt sevgisi perdegeçmişte,
ll. DİN ŞÜRASI TEBLİÖ VE MÜZAKERELERİ
93
si altında bu gibi sağlıksız ürün ticaretine revaç verilmemesi için sunni çevrelerin de artık
gerçek Ehl-i Beyt sevgisi bilincine varmaları "tebarrasız tevella" iddiasıyla bazı ünlü zalirnleri de severek Zühre Ana piyasasını besleyen tepkilere yol açacak yerde, tebarra bilincine erişmeleri gerekmektedir. Tevella ve teberra ortak bilİİıci; maalesef tamamen ortadan kalkmış gibidir. Dante'nin Rası11-ü Ekrem (s.a.s.) ve Ernfr-ül Mü'rniııln Ali'yi -başa- Cehennem'de gösteren ve dolayısıyla ülkemizde sadece dini mukaddesatı tahkir suçunu oluşturmakla kalmayıp, şizofreni sürecini başlatma tehlikesi açısından da son derece
tehlikeli olan eserinin çevirisi bugünlerde kamuoyuna kokteyllerle sunulmuştur ve yanıl­
ınıyorsam Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kınarnası yayırnlanrnarnıştır. Buna karşılık; belki
ABD'den ithal edilen Hazret-i İsa (a.s.) resimli çamaşırlar. hakketlikleri tepkiyi bulrnuş­
lardır. Bu iki olgunun burada anılması bile, ülkemizde İsiilm'ın acıklı durumunu ortaya
·koymaktadır. Fasfh Dede çok doğru söylemiştir: Tevellasın teberrasın bilen uşşaka aşk olsun! Ben de bu anlarnda ve deyirnin kökündeki anlamı ile "aşk olsun!, "İlahi sevgi tam bir
bilinçte yaşansın!" niyazı ile, sözlerime son veriyorum! Ancak bilelim ki, Rasül-ü Ekrem
(s.a.s.)'siz ilahi sevgi olmaz.
ÖNERİLER VE DÜŞÜNCELER
1- Abant Bildirgesi 9. Maddede geçen laiklik tanırnma uygun olarak, kanaatirnce
2. Maddesi şu şekilde formüle edilmelidir.
Anayasa'nın
Türkiye Cumhuriyeti; insanlık onuru ve insan haklarında mutlak eşitlik ilkesi ile; Hukuk Devletinin evrensel hakkaniyet ve adalet ilkesinden hiçbir diııl veya felsefi görüşe
taviz vermeyen demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir.
2- Rası11-ü Ekrem (s.a.s.) İslam'ın karnil rnürnessili, hem aklın, hem gönlün karnil
temsilcisi, "akl-ı küll"ün tirnsali, Habibullah'tır. Rası11-ü Ekrem (s.a.s.)'in ''ismet"ni kabul etmeyen bir Heyet'ten isabetli kararlar sildır olmaz. Mevlana bu anlamda: "akl kurban kon be Piş-i Mustafa" demiştir. Dikkatli olalım ve bu konuda yanılgıya düşmeye­
lim.
3- "İstanbul ilahiyat Fakültesi'nde Ortodoks İlahiyatı kürsüsü konulması" konusu,
varsa, Şura gündeminden çıkarılmalıdır. Bugünkü mevzuat karşısında bu esasen Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değil YÖK'ün konusudur. Sonra, niçin İstanbul'da? Bu karann sorumluluğu, bu gibi konularda kendisine hiçbir yetki verilmeyen Diyanet İşleri Baş­
kanlığı tarafından üstlenilmerneli, "zerdeyi yiyen gerdeğe girmelidir."
eğer
4- "Alevilerin Diyanet'te temsiline gerek yoktur" deniyor. Oysa gitgide çığ gibi büyüyen, Bektaşilik ve Alevilik terimlerini sadece ad olarak kullanan yeni bir dinin "cernevleri" üzerinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hiçbir yetkisi kabul edilmemektedir. Şu
halde bu tehlikeli gidişi önlemek için, Almanya'da Katolik ve Protestan Kiliseleri'ne resmf kamu kurumu niteliği verilmesine benzer şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı içinde
"Oniki İmam Fıkhı" için bir seksiyon ayırmaktan başka hangi çare vardır? Aleviler, Cafen fıkhına göre cami istiyorlarsa, bu camiler de Diyanet'in denetiminde olur. Buna karşılık, "cernevi"nin "cami alternatifi" olmadığı kabul edilir ve ancak bir "mevlevi sernahanesi"ne eş konumunda sayılır. Kamu düzeni'ne aykın olmadıkça, "tarikat yerleri" de
Il. DİN ŞÜRASI TEBLlÖ VE MÜZAKERELERİ
94
bu şekilde serbest bırakılır, ancak, bunlarla, bir kamu hizmeti kurumu olan Diyanet İşle­
ri Başkanlığı'nın ilişkisi olmaz. Özerk Diyanet İşleri Başkanlığı'nda ancak "fıkh" temsil
ve icra edilir, "tarikatler'' değil!
5- İslfun'ın, "Demokratik Evrensel Hukuk Devleti"de dahil, hiçbir devlet modeli olmadığı görüşü de yanlıştır ve tehlikelidir. Bu görüş İslam'ın değil Paulus'un görüşüdür.
Abant Bildirgesi'nde daha doğru olarak "İslfun'ın Evrensel Demokratik Hukuk Devleti
dışında bir Devlet Modeli olmadığı" belirtilmiştir.
Benim
katılabildiğim
altında yayımianmasını
ilk gün tebliğierin ilham ettiği bu
istirham ederim.
mülahazaların
da
tebliğimin
Prof. Dr. Hüseyin ATAY'ın da '"akılcılık''taki heyecanını, .. ınülazenıe ilkesi''nc irca
etmek gerekir: V ahiy önce gelir ve önce akıl vahyi tasdik eder. Ardından akıl gelir ve vahiy akla ictihad izni verir.
Download