Reyhane binti Zeyd

advertisement
1
İçindekiler
Peygamberimizin Ebu Zer'e, insanlardan hiçbir şey istememesini vasiyet etmesini nasıl
anlamalıyız? ..................................................................................................................................3
Başka bir dükkanda kiracı olan esnafa, kiralık dükkanım var denir mi? .................................4
Kamera kayıtları şahit yerine geçer mi? ......................................................................................4
Reyhane binti Semun (Reyhane binti Zeyd) kimdir? Örtünmeyi reddettiği doğru mudur?......5
Neden diğer semavi dinlerde Allah'ın adı farklıdır? ..................................................................6
Cennette kişiliğimiz hiç gelişmeyecek mi? ..................................................................................7
Başkasının içtiği sigaranın dumanını kasten ve isteyerek içine çekmek orucu bozar mı? .......8
Cehennem yakıtının odun mu (Tebbet, 4) taş mı (Bakara, 24) olduğu konusunda ayetler
arasında çelişki mi var? ...............................................................................................................9
Ebu Süfyan bin Harb ve Ebu Süfyan bin Haris farklı kişiler midir? ......................................10
Cehennemde azap çekecek olan sadece nefis mi? ....................................................................11
Kuran'da neden sadece Arabistan'da yetişen meyvelerin isimleri vardır? ..............................12
Bana buğzeden dinden çıkar. Araba buğz eden bana buğzetmiş olur, anlamında bir hadis var
mıdır? ..........................................................................................................................................19
Peygamberler öldüğü yere gömülür hadisine göre neden Hz. Yakub Mısır'da değil de
Kenen'a götürülüp defnedilmiştir? ............................................................................................21
2
Peygamberimizin Ebu Zer'e, insanlardan hiçbir şey
istememesini vasiyet etmesini nasıl anlamalıyız?
Hafız Heysemi, -Taberan’inin (el-Kebir, es-Sağir) rivayet ettiği bu hadisin senedindeki
ravilerin hepsinin sika olduğunu belirterek rivayetin sahih olduğuna işaret etmiştir. (bk.
Heysemi; Mecmau’z-Zevaid, h. no: 4507; 12126)
Burada kimseden bir şey istememek kuvvetli ihtimalle “kimseye yük olmamak, kendi rızkını
kendi eliyle kazanmaya çalışmak, özellikle dilenci durumuna düşmemek” anlamına gelir.
Yoksa “komşu komşunun külüne muhtaçtır” vecizesinde geldiği gibi, insanların birbirinden hiç
bir şey istememeleri, örneğin karz-ı hasen bile almamaları gibi bir mana hadisin maksadında
olduğunu düşünemiyoruz.
Menfaat beklemeden borç vermeyi teşvik eden, fakirlere sadaka vermeyi tavsiye eden
Kur’an’ın bu gibi emirleri ortada iken, hadislerde bu ayetlere aykırı bir emir söz konusu
olamaz. Kaldı ki peygamberimizin hediyeleri kabul ettiği bilinmektedir.
Burada Ebu Zer’in zahid, kanaatkâr ahlakının da bu nebevi tavsiyeyi almasına vesile olduğunu
düşünüyoruz. Yani, Efendimiz onun mizacını pekiştiren, genel hayat çizgisine uygun olan bir
tavsiyede bulunmuştur.
Mesela hadiste “(hak bildiği yolda) hiç kimsenin kınamasından çekinmemesi”, “hayat tarzında
hep kendisinden daha aşağı mertebede olanlara bakması; kendisinden daha yukarıda olanlara
bakmaması” gibi tavsiyeler onun karakterine son derece uyum içindedir.
İlgili rivayetin tamamı şöyledir:
"Peygamber efendimiz bana yedi şeyi vasiyet etti:
Fakirleri sevmemi, fakirlere yaklaşmamı,
dünyalıkta kendimden daha aşağıda olanlara bakmamı, kendimden daha yukarıda
olanlara bakmamamı,
benden uzaklaşsalar bile akrabalarımla bağımı kesmememi,
'La havle vela kuvvete illa billah' sözünü bol bol söylememi,
gerçeği acı da olsa söylememi,
Allah'a çağırma konusunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmememi,
insanlardan hiçbir şey istememeyi bana vasiyet etti"
3
Başka bir dükkanda kiracı olan esnafa, kiralık dükkanım var
denir mi?
Herşeyden önce bir Müslümana yakışan, Peygamberimizin (sas) buyruğunu dikkate alarak
'kendisi için istemediğini, müslüman kardeşi için de istememektir'. Buna göre hiçkimse bu tür
bir olayın kendisine yapılmasına razı olmaz. Dolayısıyla din kardeşinin de dükkanın
boşaltılarak madur duruma düşmesine sebep olmamalıdır.
Diğer taraftan İbn Ömer'den(ra) rivayet edildiğine göre, Rasululah (S): "Sizden biriniz
kardeşinin alışverişi aleyhine alışveriş etmez" buyurarak (Buhari, Büyu', 58, Hadis No:
2139) iki taraf arasında kesinleşmiş bir akitten sonra, başka bir teklif yapmak suretiyle o akdin
bozulmasına sebep olmayı yasaklamıştır. Dolayısıyla iki kimse arasındaki bir akdi bozacak bir
teklifte bulunmak caiz değildir. Böyle bir teklifin doğrudan yapılmasıyla dolaylı olarak
yapılması arasında bir fark da yoktur.
Bu noktada, dükkanınıza hayırlı bir kiracı bahşetmesi için, samimi bir kalple Allah Teala'ya
dua etmek ve tanıdıklara kiralık dükkanınız olduğunu ilan ederek meşru yollara tevessül etmek
en uygun yöntemdir.
Kamera kayıtları şahit yerine geçer mi?
Eğer bu tespitler ve kayıtlar sağlam ise, içine hile sokulamaz ise bunlarla da suç sabit olur ve
bunları görenler "olayı gördüm" diye değil de "kaydı gördüm" diye tanıklık edebilirler.
4
Reyhane binti Semun (Reyhane binti Zeyd) kimdir?
Örtünmeyi reddettiği doğru mudur?
Reyhane, Kurayza Gazası sırasında esir alınan kadınlardandır. Rasulullah'ın hissesine düşmüş
ve bir tereddütten sonra Müslüman olmuştur.
Adı kaynaklarda Reyhane bint-i Zeyd, Reyhane bint-i Şem'ûn, ve Reyhane bint-i Amr olarak da
geçer. (bkz. İbn-i İshak, s. 251, nr. 406; İbn-i Hişam, III, 264, IV, 373)
Genel kanaate göre Hz. Peygamber'den önce, Hicretin onuncu yılında vefat etmiştir.
Müslüman olunca Rasulullah ona kendisini kölelikten azat edip nikahlı hanımı olmasını
istemiş, fakat o Belazuri'nin Ensâbu'l- Eşraf'ındaki bir hadiste geçtiğine göre kendisine şöyle
cevap vermişti: "Beni nikahlamaktansa, cariyen olarak muhafaza et! Ben bir cariye kadın
olarak kalmak isterim, zira hür Müslüman kadınlar gibi başıma örtü ve yüzüme peçe
takınmak istemiyorum." Hz. Peygamber onun bu cevabı üzerine köle bir Müslüman kadın ve
kendi cariyesi olarak kalmasına rıza göstermişti. (bk. Hamidullah, II, 774, nr. 1117)
Vakidi'nin Meğazi’sinde geçtiğine göre ise, Rasulullah ona aynı konuda şunları şöylemişti:
"İstersen seni azat eder seninle evlenirim, bunu yaparım; İstersen benim mülkümde
olursun (cariyem olarak kalırsın) cariye olarak sana eş olurum, bunu da yaparım."
Hz. Peygamber'in sunduğu iki tercih üzerine o şöyle demişti:
"Ey Allah'ın Resulü, durum şu ki, benim senin milk-i yeminin olmam (cariyen kalmam)
hem senin için, hem de benim için daha hafiftir (sorumluluk bakımından daha
kolaydır)." Böylece o, Nebi aleyhissalatü vesselam milkinde (cariyeliğinde) oldu. (bkz.
Megazi, II, 521; Diyarbekri, tarihu'l- Hamis, I, 499).
Anlaşılıyor ki Reyhane, hür kadınların kölelerden daha ağır olan islami
sorumluluklarını yüklenmek istememiş ve Rasulullah'ın cariyesi olarak kalmıştır. Rasulullah
onu azat edip evlendi mi, yoksa cariyisi olarak onunla evlilik ilişkisini mi sürdürdüğü konusu
tarihçiler arasında tartışmalıdır. Kanaatimize göre reyhane validemiz ölünceye kadar cariye
kalmıştır.
Görüldüğü gibi onun başörtü karşıtlığı yaptığı, başörtüsüne karşı çıktığı ve bunu reddettiği söz
konusu değildir. Zaten böyle olsa Rasulullah onu ölünceye kadar evinde cariye hanımı olarak
tutar mıydı. Sadece o, kadın köleler tarzında örtünmek istediğini ifade etmek istemiştir.
Kaynaklar:
İbn-i İshak, muhammed b. İshak, Siretü ibn-i İshak, Tahkik Muhammed Hamiidullah, Hayra
Hizmet Vakfı, Konya, 1981.
İbn-i Hişam, Abdülmelik b. Hişam, Siretü'n- Nebi, I- IV, Dâru'l- Fikr, Beyrut 1981.
Diyarbekri, Hüseyin b. Muhammed, Tarihu'l- Hamis, I- II, Kahire, 1283.
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I- II, Terc., Salih tuğ, İrfan Yayınevi, İstanbul,
1980.
Vakidi, Muhammed b. Ömer, el- Meğazi, I-III, Matbaatu Câmi'ati London, London, 1966.
5
Neden diğer semavi dinlerde Allah'ın adı farklıdır?
Semavi dinler farklı lisanlarla inmiştir. “Biz her peygamberi, kendi milletinin lisanı ile
gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın.” (İbrahim, 14/4) mealindeki ayette bu
gerçeğe vurgu yapılmıştır.
Başka başka dillerle vahyin indirilmesi zorunlu olduğuna göre, Allah’ın muhataplarına tanıtma
amacına yönelik olarak kullanılan Allah’ın isim ve sıfatlarının da söz konusu muhatapların
anlayacağı dilden olması hikmetin gereğidir.
Bununla beraber, şunu da vurgulayalım ki, hiç bir dinde Kur’an’da olduğu kadar Allah’ın farklı
isim ve sıfatlarına yer verilmemiştir. Bu da Kur’an’ın kıyamete kadar olan hâkimiyetinin geniş
alanı, en son din olmaktan kaynaklanan geniş kapsamı, önceki bütün semavi dinlerin temel
esaslarını ihtiva etmekten kaynaklanan geniş perspektifi, muhataplarının ilim, irfan, görgü
seviyelerinden kaynaklanan geniş vizyonunun tabii ve hikmetli bir sonucudur.
Bütün bu geniş misyon ve vizyonlar sebebiyle, Kur’an’da/İslam’da Allah’ın isim ve sıfatları
için kullanılan kelimelerin muhtevası da çok geniş bir mana hazinesine sahip olmuştur.
6
Cennette kişiliğimiz hiç gelişmeyecek mi?
- Cennette üzüntüye, bıkkınlığa sebebiyet verecek hiç bir şey yoktur.
- Burada çekirdek hükmünde olan malumatımız orada filiz verecek ve fidanlaşacaktır. Her gün,
her an her durumda, maddi alanlarda -teceddüd ve tazelemekten kaynaklanan lezzetin artması
için- defalarca tekrar eden yiyeceklerin hiç biri bir öncekine benzemediği gibi, ilim,
marifet ve hikmet gibi manevi alanlarda da özellikle sonsuzluğu ifade eden
marifetullahda da her an bir yenilik, taze bir irfan söz konusudur.
Özellikle tesbih, tahmid, tekbir ve tehlillerden hasıl olan yeni yeni müşahedeler, insan gönlünü
ebede kadar ilim ve marifet sofrasından gelen akli ve kalbi lezzetlerine, lezzet katacaktır.
Demek ki, cennet aileminde, amddi ve manevi nimetler sürekli artarak devam edecektir.
- Bununla beraber, cennet ebede layık, ebedi yaşamaya ve lezzet almaya uygun, bu günkü
aklımızla taratmayacağımız kadar güzel ve şirin bir yurttur.
Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle: “Cennette herkes, derecesi nisbetinde inkişaf eden
hissiyatıyla, duygularıyla Cennet'e ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder.” (Lem'alar,
156 )
“Ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya maceralarını tahattur etsinler ve birbirine
nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette
sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vakaları müşahede etseler çok mütelezziz
olurlar. Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet olan dâr-ı Cennet'te, ‫س َى َل‬
َ ‫ُرُر‬
ُ
ُ‫( ََنُِِبق قرَت‬karşılıklı koltuklara yaslanarak sohbet ederler, ayetinin) işaretiyle; sermedî
manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi ve dünyevî hâdisatın manzaraları Cennet'te
bulunacaktır.” (Mektubat,294 ) Yani; cennette lezzet alınacak öyle şeyler var ki, ne bir göz
görmüş, ne bir kulak işitmiş ve ne de bir kimsenin aklından, hayalinden geçmiştir. (bk.
Buhari, Bed'ü'l-Halk 8; Müslim, Cennet 2)
“Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah,
muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebediyededir.” (İşarat-ül İ'caz,146)
Demek ki, cennette ebediyete kadar akan ve lezzet akıtan unsurlar marifetullah,
muhabbetullah ve ilimdir. Bunlar her zaman, her an artarak devam eder.
Meallerini vereceğimiz şu ayetlerde insanlar için işaret ettiğimiz gerçeklerin garantisi
verilmiştir:
“Kim halis olarak kendisini Allah’a teslim edip güzel davranışlarda bulunursa Rabbinin
nezdinde onun mükâfatı olacaktır. Onlar ne korkacak ve ne de üzüntü duyacaklar.”
(Bakara, 2/112)
“İman edip makbul ve güzel işler yapanlar ise -ki hiç kimseye Biz gücünün yetmeyeceği yük
yüklemeyiz- cennetlik olup, orada ebedî kalacaklardır.
7
Öyle bir halde ki içlerinde kin (nefret, yığınlık, bıkkınlık) kabilinden ne varsa hepsini
söküp çıkarırız, önlerinden ırmaklar akar. “Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer
Allah bizi muvaffak kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık. Rabbimizin elçilerinin
gerçeği bildirdikleri bir kere daha kesinlikle anlaşılmıştır.” derler. Kendilerine de: “İşte güzel
işlerinize karşılık, karşınızda duran şu muhteşem cennete vâris kılındınız, buyurun!” diye
nida edilir.” (Araf, 7/42-43)
“Allah müttakilere şöyle buyurur: ‘Ey Benim kullarım! Bugün size herhangi bir endişe
yoktur. Sizi üzen bir durum da olmayacaktır.’
Ne mutlu onlara ki onlar, ayetlerimize inanmış ve Allah’a itaat etmişlerdir.
Haydi siz de, eşleriniz de neşe dolu olarak buyurun cennete!
Altın tepsi ve kâselerle kendilerine ikram eden hizmetçiler, etraflarında fır döner. Hülasa
orada canınız ne isterse, gözleriniz hangi manzaralardan hoşlanırsa hepsi var! Hem siz
burada devamlı kalacaksınız.” (Zühruf, 43/68-71)
Başkasının içtiği sigaranın dumanını kasten ve isteyerek
içine çekmek orucu bozar mı?
Sigara dumanını kasten ve isteyerek içine çekmek orucu bozar. Ancak, dışarıdan sigara
kokusunun geldiğini hissetmek orucu bozmaz.
Orucun temel unsuru ve anlamı, yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak, nefsi bunlardan
mahrum bırakmak olduğu için, oruçlu iken bunlar ve bu anlama gelecek davranışlar orucu
bozar. Yemek ve içmek, yenilip içilmesi mutat olan her şeyi kapsamı içine alır. Sigara, nargile
gibi keyif veren tütün kökenli dumanlı maddeler ile uyuşturucular ve tiryakilik gereği alınan
tüm maddeler oruç yasakları kapsamına girer. (İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, Beyrut 2000, II,
394).
8
Cehennem yakıtının odun mu (Tebbet, 4) taş mı (Bakara, 24)
olduğu konusunda ayetler arasında çelişki mi var?
Ayette "hıcâre"den kastedilen heykeller ve putlardır. Ve cehennem ateşini
tutuşturmaya sebep olan "vekûd"ün insanlar ve ibadet edilen heykeller olduğu beyan
ediliyor. Yani ey putperestler taptıklarınızla birlikte yanacaksınız manasına vurgu
yapılıyor. Burada cehennemin bir yönüne vurgu yapmaktadır. Ayette yakıtın sadece
taşlardan ibaret olduğu ifade edilmiyor.
Bakara suresinin 24. ayetinde yakıtın ne olduğundan ziyade, insanın
cezalandırmasının yaptığı amelle bağlantılı oluşuna işaret edilmektedir. Puta tapan bu
amelinin cezası olarak putun ham maddesi olan taşlarla birlikte yanacaktır.
Tebbet suresindeki ayette de odun taşıyıcısından maksat Ebu Leheb'in karısı
Peygamberimizin geçtiği yollara dikenli çalılar taşıyıp attığı için ayet onu yaptığı amel
cinsinden ceza ile tehdit ediyor. Siz nasıl yollara dikenli çalıları atıyorsanız o
attıklarınızla yanacaksınız manasını vurguluyor. Odun taşıyıcısı olması bu açıdandır.
İlave bilgi için tıklayınız:
“Cinleri ve İnsanları Cehenneme dolduracağız'' ayeti ile, ''Yakıtı taşlar ve insanlar olan
cehennem ateşinden sakınınız'' ayetini nasıl yorumlamalıyız?
"... Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sakınınız." (Bakara 2/24) ayetinde neden
odun değil taşlar deniyor?
9
Ebu Süfyan bin Harb ve Ebu Süfyan bin Haris farklı kişiler
midir?
Evet, farklıdır.
Ebu Süfyan b Haris, Peygamberimizin (asm) amcasının oğlu ve süt kardeşidir. Mekke'nin
fethinden önce müslüman olmuştur.
Mekke'nin fethinden başka Huneyn Gazvesi ve Tâif Muhasarası'nda bulundu. Huneyn
Gazvesi'nde Hz. Peygamber'in (asm) etrafında kimsenin kalmadığı bir sırada Ebû Süfyân Resûlullah'ın katırının yularına yapışarak yanından ayrılmadı. Hz. Peygamber bundan dolayı
kendisine dua etti. Resûl-i Ekrem vefat ettiğinde Ebû Süfyân söylediği mersiyelerle üzüntüsünü
dile getirdi.
Akrabaları arasında Hz. Peygamber'e çok benzeyen beş kişiden biri olan ve namaz kılmaktan
derin haz duyan Ebû Süfyân ölümünden üç gün önce kabrini kazıp hazırladı. Müslüman
olduktan sonra hiçbir günaha bulaşmadığını söylediği ve öldüğü zaman kendisi için ağlanmamasını vasiyet ettiği rivayet edilir.
Ebu Sufyan b. Harb ise, Peygamberimizin (asm) eşi Hz. Ümmü Habibe’nin babasıdır. Kureyş
kabilesinin resilerindendir.
Hz. Peygamber'in (asm) kâtipleri arasında yer alan Ebû Süfyân, Resûl-i Ekrem'den bazı
hadisler rivayet etmiştir. Kendisinden, Herakleios ile yaptığı konuşmayı rivayet eden İbn
Abbas'tan başka oğlu Muâviye ve Kays b. Ebû Hâzim'in de rivayette bulunduğu bilinmektedir.
Sünnî kaynaklan Ebû Süfyân'ın İslâmiyet'i kabul ettikten sonra samimi bir müslüman
olduğunu belirttiği halde daha ziyade Şiî müellifler bunun aksini iddia ederler. Hatta onun bir
münafık ve zındık olduğunu, Hz. Peygambere inanmadığını, lâedriyye mezhebini benimsediğini ileri sürenler de vardır.
Süleyman Essop Dangor, Ebû Süfyân hakkında bilgi veren bazı tarihçilerin ona karşı
düşmanca davrandıklarını ve objektif bilgi vermediklerini söyler.
Ebû Süfyân'ın ilerlemiş yaşına rağmen Suriye'deki fetihlere katılması, Yermük'te
müslüman askerleri cesaretlendirmesi onun aleyhindeki iddiaların kasıtlı olduğunu göstermeye yeterlidir.
Ayrıca Sünnî kaynaklarının, İslâmiyet'i gönülden benimsemeyen bir kişinin daha sonra samimi
bir müslüman olduğunu kaydetmeleri de mümkün görünmemektedir. (bk. TDV İslam
Ansiklopedisi, Ebu Süfyan md.)
10
Cehennemde azap çekecek olan sadece nefis mi?
- İman ve küfür, sadece belli bir yerde kalmaz, insanların bütün latifelerine sirayet eder. Tam
“insan-ı kâmil” bir müminin aklı, kalbi, ruhu, nefsi ve diğer latifeleri mümin olduğu gibi,
tam kâmil bir “insan-ı kâfir”in de aklı, kalbi, ruhu, nefsi ve diğer latifelerinin hepsi kâfir
olur.
Bu sebeple, cennet, insanın maddi- manevi bütün insanlık bünyesine hitap ettiği gibi, cehennem
de bütün bunlara hitap eder.
Kur’an ve Sünnette haşr-i cismani (insanların hem ruh hem beden olarak diriltilmesi)nin
özellikle vurgulanması bu hakikatin tahakkukuna yönelik yapılan bir vurgudur.
“Günah işleyip de günahın kendisini her taraftan kuşattığı kapladığı kimseler var ya, işte
onlar cehennemliktir. Hem de orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 2/81) mealindeki ayette
bu gerçeği altı çizilmiştir.
- Bu açıdan denilebilir ki, Cennette her organın, her latifenin hususi bir mükâfatı, cehennemde
ise hususi bir mücazatı vardır. Ve bu organların ve latifelerin işledikleri sevap veya günah
derecesine göre ceza ve mükâfatları farklılık arz eder..
- Bununla beraber, kalbinde zerre kadar iman taşıyan kimseler cezalarını çektikten sonra,
Allah’ın lütuf ve keremiyle cehennemden çıkartılacak ve cennete yerleştirilecektir.
(Kenzu’l-Ummal, h. no: 126; Mecmau’z-Zevaid, h. no:18441)
11
Kuran'da neden sadece Arabistan'da yetişen meyvelerin
isimleri vardır?
Kur’an bir fizik kitabı olmadığı gibi, bitkilerin listelerini veren bir botanik kitabı da değildir.
Bununla beraber, Kur'ân'da zikredilen bir çok gıda maddeleri ve meyveler söz konusudur. Ve
bunlar insan sağlığı için mutlaka lüzumlu olan protein, karbonhidrat ve yağları ihtiva
etmektedir. Proteinli yiyeceklerden et, balık ve sütü zikreden Kur'ân, karbonhidratlı
yiyeceklerden ise, buğday, soğan, sarımsak, mercimek, hurma ve üzüm gibi sebze ve meyveleri
zikretmekte ve nebatî yağlardan bahsetmektedir.
“Peki bunlar yeryüzüne, orada her güzel çiftten nice nebatlar yetiştirdiğimize hiç
bakmıyorlar mı?”(Şuara, 26/7) mealindeki ayetin muhtevasında “Avakado ananas”ın
olmadığını iddia etmek mümkün mü? Fakat netice yine ortada; “Elbette bunda alınacak ibret
vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.” (Şuara, 8)
On beş asırdan beri, işaret ettiği binlerce sosyal, hukuki, psikolojik, ontolojik gibi ilmi ve
gaybi mucizeler ortaya koymasına rağmen, Hz. Muhammed’in yüzlerce mucizelerine rağmen,
“Avakado Ananas” tan bahsetmiyor diye Kur’an’ı inkâr etmek, güneşi inkâr etmekten çok daha
anormal bir saçmalıktır.
Kur’an’da iman etmek isteyenler için “Avakado - Ananas”dan daha önemli mesajlar var:
“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar,
yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik,
orada her güzel çifti yetiştirdik. İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin
bakalım O’ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu, o zalimler besbelli bir sapıklık
içindedirler.” (Lokman, 31/10-11)
Bununla beraber, Kur’an’da adı geçen gıdalar, meyveler genellikle Hicaz bölgesinde yaşayan
halk tarafından bilinmektedir. İlk muhataplara bilmedikleri bir meyvenin ismini vermenin ne
alamı olur ki..! Avokadonun anavatanı Meksika ve Guetamala olduğu bilinmektedir.
Türkiye’de tanınıp pazarlara girmesi 40 yılı geçmeyen bu meyveden on beş asır önce,
Kur’an’ın ilk muhatabı olan Araplara ondan söz etmek ne derece isabetli olabilirdi?
Aslında, Avakado-Ananas.. vücudun karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında
düzenleyici olarak görev yapar. Bu açıdan bakıldığı zaman, bu meyveler, içerdiği temel
maddeleri itibariyle Kur’an’da vardır. Bilindiği gibi, doktorlar reçetelere bazen ilacın ismini,
bazen de genel içeriklerini yazarlar..
Bilindiği kadarıyla Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde Mekke şehrinde
meyve yetişmezdi. (Buhârî, Megâzi 28) Mekkeliler, Medine ve Taif gibi çevre kentlerden gelen
meyveleri bilirlerdi. Medine’de hurma, Taif’te ise üzüm yetiştirilmekteydi. Ayrıca Mekke’ye
Yemen ve Suriye gibi bölgelerden meyveler gelmekteydi.(Tıbb-ı Nebevî'de Meyve, Doç. Dr.
Ayhan Tekineş)
Kur'ân'da zikredilen bu gıda maddeleri ve meyveler, insan sağlığı için mutlaka lüzumlu olan
protein, karbonhidrat ve yağları ihtiva etmektedir. Proteinli yiyeceklerden et, balık ve sütü
zikreden Kur'ân, karbonhidratlı yiyeceklerden ise, buğday, soğan, sarımsak, mercimek, hurma
ve üzüm gibi sebze ve meyveleri zikretmekte ve nebatî yağlardan bahsetmektedir.
12
Pek çok yiyecek maddesinin arasında bunların zikredilmesi tesadüfî değildir. Kur'ân'da adı
geçen besin maddelerinin; Kur'ân gibi İlâhî, mu'ciz ve kıyamete kadar gelecek insanlara rehber
olan bir kitapta zikredilmesinin hikmetleri olmalıdır. Yani bunlar maksatsız zikredilmiş
olamazlar. Muhakkak bunların insanlara ziyade bir faydası olmalı ki, dünya üzerinde bulunan
birçok sebze ve meyveden sadece bunlar zikredilmiştir.
Kur'ân'da zikredilen meyvelerin, iyi bir besin kaynağı ve bazı hastalıkların tedavisinde
müessiriyetini bugünkü tıp da kabul etmektedir.
Şimdi, Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen meyvelere ve bunların faydalarına geçebiliriz.
1. Hurma
Hurma, Kur'ân-ı Kerîm'de, hurma ve hurma ağacı olarak 20 defa geçmektedir.
"Allah o su sayesinde sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzüm bağları ve çeşit çeşit
meyveler yetiştirir. Elbette bunda düşünen kimseler için alınacak bir ders var!" (Nahl, 11).
Hurma'nın zikredildiği diğer âyetler: Bakara, 266; Ra'd, 4; Meryem, 23, 25; En'âm, 99, 141;
Rahmân, 11, 68; Nahl, 67; İsrâ, 91; Kehf, 32; Tâhâ, 71; Mü'minûn, 19; Şuarâ, 148; Yâsîn, 34;
Kâf, 10; Kamer, 20; Hâkka, 7; Abese, 29.
Hurma ile alâkalı Hadîs-i Şerîfler:
"Acve1, Cennet meyvelerindendir. O, zehirlenmeye karşı şifadır." (Tirmizi, Tıp, 22)
"Sabahleyin aç karına hurma yiyin, çünkü bağırsak kurtlarını öldürür." (Kenzu'l- Ummâl,
X,26)
Hurma, bedenî ve zihnî gelişmeyi sağlar. Besleyicidir, kansere karşı koruyucudur. Zihnî
yorgunluğu giderir. Anne sütünün, bol ve besleyici olmasını sağlar. Yeni doğum yapan
kadınların hurma yemesi tavsiye edilmiştir. Boğaz ağrısını keser. Bronşit, öksürük ve soğuk
algınlığının şikâyetlerini giderir. Kemik hastalıklarında faydalıdır.2
Hurma, meyveler içinde vücut için en gıdalısıdır. Aç karınla yemeğe devam edildiği zaman
kurtları kurutur ve zayıflatır, azaltır veya öldürür.
Hurma şırası, mideye ağır gelir; fakat taze kan yapar. Hurmanın az yenilmesi şifa, çok
yenilmesi ise gıdadır. Acve hurması zehirlenmeye, bilhassa soğuk mizaçlı zehirlere ve akrep
sokmasına karşı faydalıdır.3
Bugün modern tıp, hurmanın insan vücudunun canlı ve sıhhatli kalabilmesi için çok önemli 10
çeşitten fazla elemente sahip olduğunu keşfetmiştir. Aynı zamanda hurmada organlara bol
miktarda hareket ve ısı enerjisi kazandıran, hazmı ve özümlenmesi kolay şeker bulunmaktadır.4
Yine hurma, bütün temel vitamin ve proteinlere sahiptir. Ve bu yüzden modern tıp, bu meyveye
"baş gıda" olarak bakmaktadır. Zîrâ bir insanın, muhtaç olduğu bütün elementleri ihtiva ettiği
için sadece hurmayla yaşaması mümkündür.5
Bilindiği gibi bugün doktorlar, kadına doğum yaptığı gün hazmı kolay bir mâyi (sıvı) ile şekerli
bir yiyecek verilmesini gerekli görürler. Bunun gayesi, annenin zayıf ve mecâlsiz vücuduna ve
yorgun azalarına enerji ve canlılık kazandırmak ve yeni doğan bebek için gerekli sütü ifraz
etmesi için, süt guddelerini harekete geçirmektir. Yeni doğan yavrunun tek gıdası olan sütün
meydana gelmesi ve terkibindeki karbonhidratın artması için hurma, en harika tesiri
göstermektedir. Ana sütünün bu terkibi ise, yeni doğan bebeğin hayatı ve vücudunun takviyesi
için zarurî olmaktadır. Yüce Allah, Hz. Meryem'e doğum yaptığı gün hurma ve su ile
gıdalanmasını emretmiştir: "Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze
hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun!" (Meryem, 25-26)6
13
2. İncir
Kur'ân'da bir yerde geçmektedir: "İncire, zeytine, Sîna dağına ve şu emîn beldeye andolsun."
(Tîn, 1-3).
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), incirin Cennet meyvelerinden olduğunu
bildirerek onu şu mübarek sözleriyle methetmişlerdir: "İncir yiyin. Eğer Cennet'ten inen bir
meyve söyleyecek olsaydım, bunun incir olduğunu söylerdim. Çünkü Cennet meyvelerinin
çekirdeği olmaz. (Çekirdeksiz denmesinden hurma ve zeytin çekirdeği gibi yenilmeden atılan
çekirdekler kastedilmektedir). İncir yiyin, çünkü o, basuru keser, eklem ağrılarını yok eder."
(Kenz, 10, 44)
İncirin hem meyve hem de ilâç olduğu hakkında görüşler bulunmaktadır. İncirin latîf bir
yiyecek olduğu, çabuk hazmedildiği ve midede fazla kalmadığı, balgamı azalttığı, ciğerleri
temizlediği, mesane kumlarını önlediği, ciğer ve dalağın içindeki kan sinüslerini ve damarları
açtığı, meyvelerin en güzeli ve en çok sevileni olduğu söylenmektedir. Aynı şekilde incirin ağız
kokusunu gidermeye, saçı uzatmaya ve felci önlemeye vesile olduğu bildirilmiştir. İlâç olarak
da bedendeki fazlalıkların dışarı atılması konusunda ondan faydalanılır.7
İncir posasının bağırsaklardaki toksin maddelerin atılması, kan kolesterol düzeyinin
düşürülmesi, şeker hastalarında kan şekerinin ânî yükselmesinin önlenmesi gibi faydaları
vardır.
Son zamanlarda incirin anti kanserojen tesiri üzerinde de çalışmalar bulunmaktadır. Anti
kanserojen tesir yapan maddenin incirdeki "benzaldehit"den ileri geldiği belirlenmiştir.
Benzaldehit, 57 kanserli hasta üzerinde denenmiş, 19'unda tamamen, 10'unda kısmen iyileşme
görülmüştür. 19 hastanın durumunun ise daha iyiye gittiği tespit edilmiştir.8
Ham incir sütünün, hâricen kullanıldığı takdirde siğillerin zamanla küçülmesinde hattâ
kaybolmasında rol aldığı söylenmektedir.9
İncir; müzmin öksürük, bâsur hastalığı, mafsal ağrıları, boğaz, göğüs ve gırtlak sertliğine karşı
faydalıdır. Karaciğer ve dalağın temizlenmesinde tesirlidir. Mideden balgam karışımının
temizlenip atılmasında rol alır. Su ve süt içinde kaynatılıp içilirse, çiçek ve kızamık
hastalıklarına karşı faydalıdır. İncir; soğuk ve sıcak havadan dolayı meydana gelen nezle için
faydalı olduğu gibi, ağız ve dişeti yaraları için suyu gargara olarak da kullanılır.
İncir; hâmile ve emzikli kadınlar için ve kulunç, mafsal, nikriz (gut veya damla hastalığı. El,
ayak başparmağı, diz ve dirseklerde şişkinlik meydana gelir. Ağrı da vardır) ağrıları ve felç
hastalıklarına karşı faydalıdır.10
İncir, nekâhet devresinin kısalmasında, çıbanların olgunlaşmasında tesirlidir. Lapası, yanık
ağrılarının kesilmesine vesile olur.11
3. Zeytin
a. Zeytin: Zeytin, Kur'ân'da altı defa geçmektedir: "İncire, zeytine, Sîna dağına ve şu emîn
beldeye andolsun." (Tîn, 1-3), Zeytinin zikredildiği diğer âyetler: Nahl, 11; En'âm, 99, 141;
Nûr, 35; Abese 29.
Zeytinin gövde kabukları ile yaprakları iştah açılmasına, ateş düşmesine, idrar sökülmesine ve
ishalin önlenmesine vesiledir; ayrıca şeker hastalarında kan şekerinin düşmesinde tesirlidir.
Zeytin yapraklarında tansiyon düşürmede rol alan maddeler mevcuttur. Çok yüksek olmayan
tansiyonlu hastalarda kullanılabilir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur.
Zeytin yaprağı mide için tahriş edici olduğundan yemeklerden sonra alınmalıdır. Hâricen ise
ihtiva ettiği tanin sebebiyle hafif mikrop öldürücü bir tesiri olduğundan basit yaraların
pansumanında kullanılır. Ayrıca basit 1. dereceden yanıkların tedavisinde kullanılabilir.12
14
b. Zeytinyağı: Kur'ân'da iki defa geçmektedir "Sina Dağı'ndan çıkan bir nebat da yetiştirdik ki,
o ağaç hem yağ, hem de yiyenlere bir katık çıkarır." (Mü'minûn, 20). Bir de Nûr Sûresi 35.
âyette geçmektedir.
Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) zeytinyağı ile alâkalı hadîsi:
"Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın. Çünkü o, bereketi bol ve mübarek bir ağacın
meyvesinden çıkartılmaktadır." (Tirmizi, Etime 43; İbn Mace, Etime 34; Ahmed b. Hanbel,
Müsned, 3, 497; Hâkim, Müstedrek, 2, 398)
Çeşitli hayvanî ve nebatî yağlarla, margarinler arasında kolesterol zaviyesinden yapılan bir
mukayesede zeytinyağının onlardan farklı olarak kandaki kolesterol seviyesini azaltıcı tesirine
şahit olunmuştur. Buna muhtevasındaki zengin doymamış yağ asitleri vesiledir. Dolayısıyla
kalb ve damar rahatsızlıklarından şikâyetçi olanların başvurabilecekleri yegâne yağdır.
Zeytinyağının içerisinde diğer yağlarda bulunmayan daha çok sayıda bileşikler mevcuttur; bu
bileşiklerin tansiyon düşürücü, şifa, natürel antibiyotik ve sindirime olumlu tesirinin yanında
antikanserojenik tesirlerinden de bahsedilmektedir.13
Zeytinyağı, İlâhî mesajın haber verdiği gibi hakikaten pek harikadır. Bozulmadan uzun müddet
kalabildiği gibi temizlik ve aydınlanma işlerinden ilâç yapımına kadar geniş bir istifade
sahasını doldurmaktadır.14
Bazı âyetlerde zeytin ağacı ve zeytinden söz edilmiş, bazılarında özellikle onun meyvesini
yiyenler için, yağlı ve yemek (katık) olarak görülmüştür. (Mü'minun, 20). Buradan hareketle
Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) asrında zeytinyağının önemli bir gıda maddesi
olduğu söylenebilir.15
Zengin besleyici maddeler ve vitaminler ihtiva eden ve Kudret mucizesi olarak adlandırılan
zeytinyağı, katı ve sıvı yağlar arasında en kolay hazmedilenidir. Zeytinyağı, kalb-damar
hastalıklarının yanında çocukların beyninin gelişmesinde, kemiklerinin güçlenmesinde,
midenin ülsere karşı korumasında da tesirlidir; ayrıca bir vitamin deposudur ve hücrelerin
yenilenmesinde ve yaşlanmanın geciktirilmesinde rol alır.
Zeytinyağı, A, D, E ve K vitaminleri ihtiva ettiğinden çocuklar için vazgeçilmez besin
kaynağıdır. Zeytinyağı ister soğuk, isterse de sıcak tüketilsin gastrit asitini azaltır. Safra
kesesinin görevini tam olarak yapmasına vesile olur ve yağlar içinde bağırsaklar tarafından en
iyi emilen yağdır. Kandaki zararlı maddelerin süratle temizlenmesine vesile olan bir yapıya
sahip olduğundan, karaciğerin daha düzenli ve sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. Rejim için
zeytinyağı çok idealdir. Sarılıkta faydalıdır. Eczacılıkta bazı ilaçları hazırlamakta kullanılır.16
Zeytin aynı zamanda önemli bir panzehirdir. Dolayısıyla saçların dökülmesini önlemede
tesirlidir.17 Bugün güzellik mütehassısları, tabiî ve asitsiz zeytinyağının saç diplerine
sürüldüğünde saçların pırıl pırıl ve eskisinden daha kuvvetli olmasına vesile olduğunu
söylemektedir. Sürülen yağ, cildi beslemektedir. Araştırmalar, bu yağın düzenli kullanılması
hâlinde, derinin deformasyona uğramasının engellendiğini, zeytinyağında bulunan E vitamini
sayesinde hücreden kemiklere, beyinden deriye kadar insan vücudunun yaşlanmaya karşı
korunduğunu göstermiştir.
Zeytinyağı, kanda bulunan zararlı kolesterol miktarının düşmesinde rol alır, bu da kalb krizi
riskinin düşmesine vesile olur. Batı ülkelerinde çok rağbet görmesinin en büyük sebebi kalb
sağlığıdır.18 Zeytinyağı dışkıyı yumuşatarak müshil tesiri gösterir.19 Ayrıca safra söktürücü
tesirlere de sahiptir. Sabun sanayisinde geniş ölçekte kullanılır.20
15
4. Üzüm
Üzüm, Kur'ân'da 11 defa geçmektedir: "Gökten su indiren O'dur. Sonra Biz onunla her çeşit
bitkiyi çıkarırız. O bitkiden bir filiz, ondan da büyüyüp birbirinin üstüne binmiş taneler,
başaklar çıkarırız. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm, zeytin ve nar bahçeleri
yetiştiririz..." (En'âm, 99). Kur'ân'da üzümün zikredildiği âyetlerin bazıları da şunlardır:
Bakara, 266; Ra'd, 4; Kehf, 32; Yâsîn, 34; Nahl, 11, 67; İsrâ, 91; Mü'minûn, 19; Nebe', 32;
Abese, 28.
Üzümden, ilk ortaya çıkan filizlerinden, son hâline kadar faydalanılır. Filizinden ilk zamanlarda
incecik yeşil iplikler çıkar ki, bunların ekşimtırak bir tadı vardır; bundan yemek yapmak da
mümkün olur. Sonra koruk çıkar ki, bu da gerek hastalar ve gerek sağlamlar için hoş bir
yiyecektir. Bundan, safra hastalarına faydalı şuruplar da yapılır. Yemeklere konacak ekşi de
kaynatılır ki, bu, ekşili kaynatılmışların en lezzetlilerindendir. Tam üzüm olunca da yemişlerin
en tatlısıdır. Yaş üzümü askıya asarak saklamak da mümkün olabilir. Ve bu gerçekten
biriktirilip saklanan yemişlerin en tatlısıdır. Üzümden, kuru üzüm, pekmez, pestil, sirke elde
edilir.
Üzümün çekirdeği de faydalıdır. Doktorlar bundan birtakım terkipler yaparlar ki, bunların zayıf
mideler için çok büyük faydaları olur. (Doktorlar da üzüm çekirdeklerinin çiğneyip ezerek
yemek şartıyla faydalarının çok büyük olduğunu beyan etmektedirler). Hâsılı üzüm "yemişlerin
sultanı" denmesine değer bir meyvedir.21
Üzüm, tıbbî faydaları çok kuvvetli bir gıdadır. Üzüm ayrıca idrar artırıcı, yatıştırıcıdır; müshil
tesiri de gösterir. Üzüm büyük bir enerji kaynağıdır. Araba için benzin ne ise insan hareketinde
de enerji odur. Üzüm, kalorisi yüksek olan bir gıdadır. Bu cihetle üzüm insana canlılık, zindelik
verir. Bedenî ve zihnî gücün artmasında tesirlidir. Kan yapımında rol alır. Vücutta biriken
zararlı maddelerin dışarı atılmasına vesile olur. Yüksek tansiyonun düşmesinde rol alır. Mide
ülseri, gastrit, karaciğer hastalıkları, dalak hastalıkları, romatizma ve mafsal iltihabında
faydalıdır. Kabızlığın giderilmesinde, kalbin kuvvetlenmesinde, kanın temizlenmesinde
tesirlidir. Hamilelerin mide bulantısını önlemeye vesiledir. Cilt temizliğini sağlar. Nekahet
devresinin kolayca atlatılmasına yardımcı olur. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine
yardımcı olur.22
Üzümde C vitamini vardır. Bu vitamin, bir binanın yapıtaşları arasına konan harca
benzetilmiştir. C vitamini eksikliklerinde eklemlerde küçük kanamalar olur. Bundan başka
ciltte solgunluk, umumi dermansızlık, sinirlilik görülür. Üzümün yorgunluğa iyi gelmesi,
kalorisinin yanı sıra, içindeki C vitaminindendir. Zindeliğe vesile olan başka bir madde de
üzümdeki A vitaminidir. Sinirliliğin giderilmesinde C vitamininin rolü vardır, bunun yanında
üzümde bulunan B1 ve B6 vitamininin yanısıra kalsiyum ve fosforun da bu hususta tesirleri
vardır. Üzüm yiyenlerde (vitaminler sayesinde) solgunluk olmayacaktır. Bunun yanında C
vitamini sayesinde kanama odakları bulunmayacak, A ve C vitaminleri sayesinde mikrobik
hastalıklara ve bunların vücutta yapacağı menfî görüntülere rastlanmayacaktır. 23
5. Nar
Nar, Kur'ân'da üç yerde geçer: "Gökten su indiren O'dur. Sonra Biz onunla her çeşit bitkiyi
çıkarırız. O bitkiden bir filiz, ondan da büyüyüp birbirinin üstüne binmiş taneler, başaklar
çıkarırız. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm, zeytin ve nar bahçeleri
yetiştiririz…" (En'âm, 99). Kur'ân'da nar ile ilgili diğer âyetler de şunlardır: En'âm, 141;
Rahmân, 68.
Nar hakkında Hz. Ali (k.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Narı içindeki zarı ile beraber yiyiniz, çünkü
mideyi temizler."24
16
Nar meyvesi kabuğu, çiçekleri ve nar suyu kabız yapma özelliği sebebiyle ishale karşı
kullanılır.25 Nar suyunun idrar arttırıcı ve vücuda ve kalbe kuvvet verici tesirleri vardır.
Zayıflara faydalıdır. Mide, bağırsak hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve hamileler fazla
kullanmamalıdır.26
6. Kiraz
Kiraz, Kur'ân'da bir yerde geçer: "Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur onlar!
Dalbastı kirazlar,27 dolgun salkımlı muzlar, yayılmış gölgeler... Şırıl şırıl akan sular...
Tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler." (Vâkıa,
28-33).
Kirazın meyvesi, meyve sapları, çiçekleri ve gövde kabuklarından faydalanılır. Meyveler gıda
olarak tüketilmekte, diğer kısımlar ise kurutularak ilâç yapımına hazır hâle getirilmektedir.
Kiraz sapları atılmamalı, kurutulup saklanmalı. Bunlar çay gibi demlendirilip içildiğinde, idrar
söktürücü ve bedeni toksinlerden kurtarıcı tesire sahiptir. Meyvelerde şekerler, elma ve limon
asidi, A ve C vitaminleri, saplar ve gövde kabuklarında ise tanin ile potasyum tuzları vardır.
Meyveleri lezzetli bir gıdadır ve aynı zamanda idrar söktürür, böbreklerde biriken zararlı
maddelerin atılmasına yardımcı olur.28 Kanın temizlenmesine yardım eder, nıkris, romatizma,
damar sertliği ve mafsal kireçlenmesinde faydalıdır. Karaciğer şişliğine iyi gelir; safra akışının
normale dönmesine, sinirlerin kuvvetlenmesine, vücut direncinin artmasına, sivilcelerin
önlenmesine ve susuzluğun giderilmesine vesiledir.
Ağaç kabukları ateş düşürücü ve kabız yapıcı bir tesire sahiptir. Çiçekleri, göğsün
yumuşamasında ve öksürüğün giderilmesinde tesirlidir. Yaprakları müshildir.29
7. Muz
Muz, Kur'ân'da sadece bir yerde geçer: "Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur
onlar! Dalbastı kirazlar, dolgun salkımlı muzlar, yayılmış gölgeler... Şırıl şırıl akan sular...
Tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler." (Vâkıa,
28-33).
Talh-i mendûd, meyvesi aşağıdan yukarı istifli, sıvama muz demektir. Talh, müfessirlerin
çoğuna göre muz ağacıdır. Mendûd da "tarak gibi birbirinin üzerine dizilmiş" mânâsındadır.30
Bazıları muz olmadığını söylemiştir. Bunun dünya muzuna benzer, meyvesi baldan tatlı bir
ağaç olduğu zikredilmiştir. Daha başka türlü mânâ verenler de vardır.31
Muz, vücudun ihtiyacı olan bütün maddeleri karşılar. Kemiklerin gelişmesine, nekâhet
devresinin kısalmasına vesiledir. Sinir zaafiyeti ve yorgunluğun giderilmesinde bazı tesirleri
vardır. Böbrek ve mafsal iltihabında, bağırsak hastalıklarında faydalıdır. Müzmin kabızlık
çekenler fazla yememelidir.32 Muz olgunlaşınca içindeki nişasta şekere dönüşür ve diğer
değerli maddelerle birlikte çabucak kana karışır. Olgun bir muz 1 saat 45 dakikada sindirilir.
Muz, midede yeni koruyucu hücreler oluşmasına, ülserin ilerleyişinin durmasına ve
iyileşmesine vesile olur.33
Netice
Kur'ân-ı Kerîm, çeşitli ilim ve bilgilerle dolu bir denizdir. Bu denizin incilerini elde etmek
isteyen kimsenin, onun derinliklerine dalması gerekir. Şimdiye kadar ilim adamlarının
yazdıklarının ve kütüphanelerde bulunan, Allah'ın bu yüce kitabına hizmet maksadıyla
meydana getirilen büyük ve nefis kitapların çok olmasına rağmen, Kur'ân, enteresan bilgilerle;
inci ve mücevherlerle dolu olarak kalmakta ve zaman zaman bunları bize açmaktadır. O,
akılları ve fikirleri hayrete düşürecek şeylerle, İlâhî nurlarla, kudsî feyizlerle, nuranî
hediyelerle, insanlığı bedbaht hayattan ve onun yakıcı ateşinden kurtarmaya kefil olacak
şeylerle doludur.
17
Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ifadesiyle; "Onda öncekilerin haberleri
gibi, sonra geleceklerin de haberleri mevcuttur. Aranızda çıkacak meselelerin (ihtilafların)
hükmü de vardır... Bir de onun bedî (orijinal) mânâları tükenmez, çok tekrarlanmakla
eskimez..."34 Yani o tükenmez bir hazinedir. Onun için her asırda Kur'ân'ın yüzlerce tefsirini
yazan değerli âlimler, Kur'ân'ın değişik yönlerini ele alıp tefsir etmişler, Müslümanlar da
bunlardan istifade etmişler ve etmektedirler. İnşâallah kıyamete kadar da "Bedî (orijinal)
mânâları tükenmez." hükmünce, Kur'ân'ın değişik yönleri ele alınıp tefsir edilecek, kapalı çok
yönleri gün yüzüne peyderpey çıkacaktır.
Dipnotlar
1- Acve hurması; Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret ettikten sonra
bizzat kendi eliyle dikerek yetiştirdiği bir hurma cinsinin adıdır. Rengi siyaha yakın, iri taneli,
gayet güzel ve lezzetlidir. İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, Acve md.
2- Ayhan Yalçın, Şifalı Bitkiler Ansk., Geçit Kitabevi 1981, s.549.
3- A.Rıza Karabulut, Tıbb-ı Nebevî Ansk., Ankara 1994, s.323-326.
4- İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu'l-Meâd, (trcm. heyet), İst., 1990, 5, 24.
5- İnci Beşoğlu, Aile Ansk., İst., 1977, 2, 609.
6- Farika Teymur, Kur'ân ve Tıb'ta Hurma, Zafer dergisi, sayı 96, s.30-31.
7- Râzî, Tefsîr-i Kebîr, Tîn suresi tefsiri.
8- Kemal Sümbül, Bilinmeyen Yönleriyle İncir, Sızıntı, sayı 182, s.76-77.
9- Adil Asımgil, Şifalı Bitkiler, İst, 1993, s. 126.
10- A.R.Karabulut, a.g.e., 1, 346.
11- Ayhan Yalçın, a.g.e., s.551.
12- A. Asımgil, a.g.e., s.288-289.
13- C.Kemal Sünbül, Zeytinyağı ve Kolesterol, Sızıntı, sayı 141, s.404.
14- Cumhur Erten, Sızıntı, Tabiatın Bağrında, sayı 36, s, 23-24.
15- Derveze, İ., Kur'ân'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, Yöneliş yay, İst., 1989. s.80.
16- Akdeniz'den dünyaya yayılan sağlık ve lezzet: Zeytinyağı, Zaman, 12 Kasım 1995;
A.Yalçın, a.g.e., s.610.
17- İnci Beşoğlu, a.g.e., 2, 612.
18- Zaman Gazetesi, 14 Ekim 1995, Zeytinyağı sağlık garantisi.
19- A. Asımgil, a.g.e., s.288-289.
20- Turhan Baytop, Farmakognozi Ders kitabı, İ.Ü. Eczacılık Fak. yay. 2, 229.
21- H. Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 3, 475.
22- A.Yalçın, a.g.e., s.604; Hasan Günaydın, Kur'ân Işığında Faydalı Gıdalar ve Beslenme, İst.
1995, s.189.
23- Polat Has, Peygamberimizden Günümüze Beslenme, Töv., yay., İzmir 1991, s.166-169.
24- Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5, 382; Mecmau'z-Zevâid, 5, 96.
25- Turhan Baytop, a.g.e., 2, 208.
26- Ayhan Yalçın, a.g.e., 582.
27- Bu şekildeki meâl, Elmalılı'ya aittir.
28- İlhan Yardımcı, Halk ilaçları ve şifalı bitkiler, s. 99.
29- Adil Asımgil, a.g.e., s.163; Ayhan Yalçın, Şifalı Bitkiler Ansk. s. 567.
30- İbn Kayyim Zâdu'l-Meâd, 5,61.
31- H.Yazır, a.g.e., 7, 399.
32- A.Yalçın, a.g.e., s.580; H.Günaydın, a.g.e., s.135.
33- Polat Has, a.g.e., s.186.
34- Tirmizî, Fedâlilü'l-Kur'ân, 14.
Prof. Dr. Davut Aydüz, Kur'ân-ı Kerîm'de Zikredilen Meyveler, Yeni Ümit Dergisi
18
Bana buğzeden dinden çıkar. Araba buğz eden bana
buğzetmiş olur, anlamında bir hadis var mıdır?
Tirmizi’deki hadis rivayetinin şekli şöyledir:
Hz. Selman(-ı Farisi) anlatıyor. Resulullah bana : “Ya Selman! Sakın bana buğzetme, dinden
çıkarsın.” diye buyurdu. Ben: “Ya resulellah! Allah senin sayende bizi hidayete erdirmişken,
nasıl olur da sana buğzederim?” dedim. Bunun üzerine “Araplara buğz etmen, bana
buğzetmen anlamına gelir” diye buyurdu. (Tirmizi, Menakıb, 69)
- Evvela bu hadis hususi olarak Hz. Selman’a yapılan bir uyarı niteliğindedir. Şayet sahih kabul
edilse bile, Hz. Selman’ın bir karşı tepki olarak Araplara karşı olumsuz bir tavır içinde olmuş
olabilir ve bundan ötürü bu uyarıyı almış olabilir.
- İkincisi, bu hadis rivayeti zayıftır. Tirmizi bu rivayete “hasen” demekle beraber, “garib”
olarak nitelemek ve senedinde inkıta(kopukluk) olduğuna dikkat çekmek suretiyle onun
zayıflığına işaret etmiştir.
- İbn Hanbel’in Müsned’ini tahkik eden iki muhakkik de bu rivayetin senedinde bulunan bir
ravinin zayıflığından ve seneddeki kopukluktan ötürü hadisin zayıf olduğuna işaret etmişler.
(bk. İbn Hanbel, 39/135)
- Bu hadis rivayetiyle ilgili olarak bazı alimlerin yaptığı şöyle bir yorum da var:
“Burada Peygamberimizin maksadı şudur: Şayet bir kimse bütün Araplara karşı bir kin
beslerse, o umumun içinde Hz. Peygamber de olduğundan, bazen bu kin bilmeyerek da
olsa ona da yönelmiş olabilir. Efendimiz bu noktaya dikkat çekmiş olabilir. bk. Tuhfetu’lAhvazi, ilgili hadisin şerhi/10/296)
- Unutmayalım ki, Kur’an’ın “Allah katında sizin en şereflisiniz, Allah’a karşı gelmekten en
çok sakınan takva sahibi kimselerdir” mealindeki ifadesi bizim yegane ölçümüzdür. Bunun
yanıda “Arabın Arap olmayana ve Arap olmayanların da Araplara karşı bir
üstünlüğünün olmadığını, üstünlük ölçüsünün sadece Allah’a karşı gösterilen takvanın
olduğunu..” bildiren sahih hadisler de ölçümüzün ikinci kaynağıdır. Bunlara muhalif
rivayetler, ya sahih değildir, yahut da başkaca bir tevili vardır.
- Şunu tahmin değil, kesin olarak biliyoruz ki, Türkiye’de bazı kimseler, dine olan
düşmanlıklarını Araplar üzerinden yürütmüşlerdir. Doğrudan -dinine bağlı Türk milleti ve
Türk halkı arasında- dine karşı açıkça tavır alma cesaretini gösteremedikleri için, bu kinlerini
Arap milletine karşı kusmakla kendilerini tatmin etmişler. Kur’an harflerinin kaldırılması,
ezanın Türkçe şarkı haline getirilmesi, Namazda Kur’an’ın Türkçe meal olarak okunması ve
benzeri bir çok din tahrifçiliği bu kabildendir.
İlginçtir, bu tahrifler, bazı gafil insanların hoşuna gitsin ve kabullensinler diye, Türk
milliyetçiliği formatında yapılmıştır. Ancak Allah’a binlerce şükürler olsun ki, bin yıldan beri
İslam’a hizmeti hayatlarının yegane sebebi olarak kabul eden bir ecdadın torunları olan bu
günkü Türk milleti ve Türk halkı bu oyunları bozmuştur. Allah’ın dinini her türlü
mülahazaların üstünde ve ötesinde kabul etmiş ve tercihini o yönde yapmıştır.
Bizim bu gibi hadislerden ve hadiselerden almamız gereken ders budur, belki de bu olmak
durumundadır.
19
- Dikkat çekici bir husus da şudur ki, yabancı din düşmanlarının borazanlığını yapan yerel din
düşmanları, bu dinsizlik işini yaparken de, en çok revaçta tuttukları şey, değişik yalan ve
iftiralarla, abartılı ifadelerle, karşı tarafa yapılan zulümleri göz ardı ederek tekrarlanan “Araplar
bizi arkadan vurdular” nakaratıdır.
Bu sahtekâr hamiyet-füruşlar, İslam’ın en büyük kahramanı ve saff-ı evvel olan Araplar ile,
İslam’ın ikinci sıradaki en büyük kahraman ordusu olan Türklerin kardeşliğine, birlikteliğine ve
bir araya gelerek kuvvetli bir şekilde din-i mübin-i İslam’a hizmet etmelerine fırsat vermeme
adına bunu yapıyorlar.
Aklı başında her mümin, Hz. Peygamberin hatırına da olsa, prensip olarak -Müslüman olanArapları sevmelidir. Bu günkü Arapların içine düştüğü kötü durumlar onlara yakışmıyorsa,
Türklerin ve diğer İslam milletlerinin de içine düştükleri kötü durumlar onlara da yakışmıyor.
Bu Yakışmayan durumun altında yatan sebeplerin başında, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade
ettiği gibi, cahillik, yoksulluk ve ihtilaf-tefrika gelir.
Şairin dediği gibi,
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler onu top
sindiremez.”
- Birbirimizin kusurunu araştırıp, şuursuz bir alet olarak din düşmanları tarafından kül gibi
savrulmaya hizmet edeceğimize, Allah’ın ve Hz. Peygamberin tekrar tekrar vurguladığı iman
kardeşliğimizi pekiştiren birlik bağlarımızı ön planda tutmak suretiyle, topyekun İslam
aleminin şaha kalkmasına hizmet etmeyi tercih etmek, hem dünyada hem ahirette bizi
mutluluğa kavuşturan yegâne yoldur.
Neredesin sevgili Akif, saygın şair; ne olur bir kere daha haykır:
“Allah’a dayan, saye sarıl, hikmete ram ol!/ Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar
yol!”
- Ne olur büyük Üstadı dinleyelim:
“Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref'ine çalış. Hem en ziyade sana
zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı
için, mü'minlere adavet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur;
onlara adavet et. Evet nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adavet hasleti, her
şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır.” (Bediüzzaman, said Nursi, Mektubat 265 );
“Menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya cenub tarafındaki dindaşlara
(din kardeşimiz olan Araplara) adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve
mehaliki ile beraber; o cenub efradları (güneyimizdeki Araplar) içinde düşman olarak yoktur
ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan (Arap aleminden) gelen Kur'an nuru var, İslâmiyet
ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara (müslüman Araplara) adavet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ana
dokunur. İslâmiyet ve Kur'ana karşı adavet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve
hayat-ı uhreviyesine bir nevi adavettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim
diye, iki hayatın temel taşlarını harab etmek; hamiyet değil, hamakattır!” (Nursi,
Mektubat, 323)
20
Peygamberler öldüğü yere gömülür hadisine göre neden Hz.
Yakub Mısır'da değil de Kenen'a götürülüp defnedilmiştir?
“Peygamberler öldükleri yere gömülür” hadis rivayeti zayıftır.
Konuyla ilgili İbn Hacer’in görüşü şöyledir:
a) İbn Mace’nin rivayet ettiği bu hadisin senedinde Huseyin b. Abdullah el-Haşimi zayıf bir
ravidir.
b) Beyhakî’nin “Delail”de yer verdiği başka rivayet yolları vardır. Ancak onların hepsi
mürseldir (Mürsel hadis de zayıftır).
c) Bu konuyla ilgili sahih bir rivayet vardır ki, Tirmizi Şemail’de, Nesai, Sünen’de yer
vermiştir. Ancak bu rivayet de merfu değil, mevkuftur.
Bu hadis rivayetini Salim b. Ubeyd el-Eşceî’den öğreniyoruz. Hz. Peygamber vefat edince,
sahabler onu nereye defnedeceklerini tartıştılar. Bu arada bazı sahabiler Hz. Ebu Bekir’e:
“Resulullah’ın nereye defnedileceğini sordular. Buna cevaben Ebu Bekir: “Allah’ın ruhunu
kabzettiği yere defnedilir. Çünkü, Allah’ın onun ruhunu kabzettiği yer en güzel mekândır”
dedi(İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 1/529, el-Ayni de aynı noktalara işaret etmiştir. bk. Umdetu’lKari, 4/187).
Tirmizi’nin Hz. Aişe tarikiyle rivayet ettiği hadiste, Hz. Ebu Bekir şöyle demiştir: “Allah her
peygamberin ruhunu, onun gömülmek istediği yerde kabzeder. Onun için onu yattığı odasında
defnedin”(bk.Tirmizi, Cenaiz,33). Tirmizi’ye göre, bu hadis rivayetinin senedinde yer alan
Abdurrahman b. Ebi Bekir el-Müleykî -hafızasının zayıflığından ötürü- zayıf kabul
edilmiştir(bk. a.g.y). Kaldı ki, bu hadis de mevkuftur(Hz. Ebu Bekir’in sözleridir).
21
Download