biz nerede yanlış yaptık? - Faculty of Architecture

advertisement
+
aşan, hayatı
sanatsallaştıran,
mimarlığı şiirselleştiren
bir mimar...-> S 3
Uğur Dağlı
...Bu
Surlar dünyanın
başka yerinde olsa kim
bilir nasıl üzerine
titrenirdi. Üzerine çarşaf
gibi ilanlar, posterler
asarlar mıydı?...-> S 4
...Ve
Naciye Doratlı
GELENEKTEN EVRENSELE
BİZ NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
Naciye Doratlı- Şebnem Hoşkara- Ercan Hoşkara
tüm bu mimari
öge ve efektler, evi, bir
tasarım ürünü haline
sokarken, kullanıcılarına
da...-> S 5
Hera-C
Zaman Da Eskitiyor, Yok Ediyor
Onları; Vizyon Da...
...Tarihe
tanıklık eden yapıların, fiziksel özelliklerinin işlevlerinden daha
uzun ömürlü oldukları düşünüldüğü zaman,
öze dönmeleri çok zor
hatta imkansızdır...-> S 6
Kağan Günçe
Kent Koridorları – Sokaklar
KENTİN TADI TUZU
... Sokakları
değişik
biçimlerde algılar ve
yaşarız. Sokaklara
yüklediğimiz çeşitli anlamlar vardır. Sokakların
görüntüsü, sesi, kokusu,
eni-boyu-yüksekliği de
vardır...-> S 11
Şebnem Hoşkara
AL GÖZÜM SEYREYLE
Birleşmek, Geçmişle Yüzleşmek ve
Yabancıyla Kaynaşmak
... turistik
aylaklığı
Türkan Ulusu Uraz
bırakıp, sizi bu süreci
anlatan üç örneğe, Parlemento Binası ve çevresine, Musevi Müzesi’ne
ve Kreuzberg’e yönlendirelim...-> S 12
Düş Gezgini Küçük Prens
...Hayallerinin
kapak resmi: Ceren Boğaç
Küreselleşme ile yerellik çatışmasının, iletişimle teknolojinin mimari ve kentsel çevre
üzerindeki yoğun etkinliğini sürdürdüğü günümüzde, Kuzey Kıbrıs toprakları, pekçok
gelişmekte olan ülkenin karşılaştığı, düzensiz, yaygın ve çarpık yapılaşmanın olumsuz
etkilerini yaşamaktadır. Son günlerde yaşadığımız sel felaketi bu olumsuz etkilerin sadece bir örneğidir. Bu olumsuzlukların en büyük sorumlusu ise, ne yazık ki, doğal, mimari ve kentsel çevreyi ilgilendiren yasalar ve bunların uygulanma biçimidir. Bir başka deyişle, mevcut planlama sistemidir. Bu bağlamda, bu sistemin içinde yer alan ilgili tüm aktörlerin bir an için durup düşünmesi ve sistemi yeniden yapılandırmak için ortaklaşa çözüm üretmesi gerekmektedir....-> S 7- S 8- S 9- S 10
GÜNCEL HABERLER - YORUMSUZ FOTOĞRAFLAR
S 15 <-.......................................................................KARİKATÜRLER
Kutsal Öztürk
Begüm Mozaikçi
+
PROVO-K-İTAP
DOSYA 2: KUZEY KIBRIS’TAKİ YASAL ÇERÇEVENİN YAPILAŞMIŞ ÇEVRENİN OLUŞUMUNA ETKİLERİ ve ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
Modernizmin Yerel Açılımları: Dr. Ali
Fikret Evi
KONUT VE YAŞAM
...Sınırları
Mağusa Hisarları Mı, İlan Panosu
Mu?
gerçeklere erişemediği
öylesine çok durum
vardı ki aslında hayal
etmeseydi, hayatı daha
kolay olacaktı...-> S 13
Beril Özmen Mayer
Yapım Süreci: Planlama
SORULAR-CEVAPLAR
BİR MİMAR - BİR BİNA
Dünya Mimarı Saffet K. Bekiroğlu
GEÇMİŞİN SESSİZ TANIKLARI
KENT
MİMARLIK
ve TASARIM
GAZETESİ
15 GÜNDE BİR YAYINLANIR
21 MART 2010/ SAYI 3
...asıl
sorun, plan
yapmak yerine
emirnameleri sürdürmeyi
devam ettirmektir. Bu
doğru bir yaklaşım
değildir...-> S 14
CMYK
Ercan Hoşkara
SAYFA
+
2 EDİTÖR
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Naciye Doratlı
[email protected]
EDİTÖR’DEN...
Herkese merhaba,
Bugün MekanPerest’in 3.
sayısında sizlerle birlikteyiz.
Gerçekten her işin başlangıcı zor.
Bizim için çok değişik bir alanda
bir şey üretiyor olmamız nedeni ile
ilk sayımızı hazırlarken birtakım
zorluklar yaşadık. Ama şimdi bir
gazete eki’nin yayına hazırlanması
konusunda sistemimizi iyice
oluşturduk. Eminim ki her sayımız
bir öncekinden daha güzel olacak
daha çok ses getirecek.
Bu sayımızda sayfalarımız yine
birbirinden güzel ve dolu dolu.
Bir Mimar, bir Bina sayfamızda
geçtiğimiz sayılarda da olduğu
ülkemizin yetiştirdiği değerlerden
biri (Saffet Bekiroğlu) ve bir eseri
(Haydar Aliyev Kültür MerkeziBakü) tanıtılıyor. Bir ‘dünya
mimarı’ olmuş içimizden birinin
de imzasını taşıyan ve şu anda
inşaat halinde olan, tasarım
ve teknolojinin bütünleştiği
yapı gerçekten heyecan verici.
Geçmişin Sessiz Tanıkları’nda
askeri (savunma) mimarinin çok
güzel bir örneği olan Gazimağusa
Surları (Mağusa Hisarları) var.
Bu ‘Dünya Mirası’nın maalesef
‘önemsizmiş’ gibi muamelesi
görmesi ve ona karşı yapılmakta
olan yanlışlar dikkatinize
gelecek. Konut ve Yaşam’da,
Kıbrıslı Türklerin ‘1 numaralı’
mimarı, rahmetli Ahmet Vural
Behaeddin’in tasarladığı Dr. Ali
Niyazi Fikret evinde, modernizmin
yerelleşmesine tanık olacaksınız.
Gelenekten Evrensele Mimari’de
geleneksel konut yapılarının
gerek kültürel süreklilik ve yerel
kimlik bağlamında, gerekse
ülkemiz ekonomisinin lokomotif
sektörlerinden biri olan turizm
açısından özenle korunmasında
katılımcı yaklaşımların ve tüm
paydaşların sahiplenmesinin
önemi üzerinde duruluyor. Al
Gözüm Seyreyle, geçtiğimiz
sayılarda olduğu gibi bir mimar
gözü ile bu kez Berlin’in, duvar
yıkıldıktan sonraki değişiminin
izini sürerken, sizin iç ve dış
mekânlarının tadına varmanızı
sağlıyor. Sorular- Cevaplar,
Yanlışlar- Doğrular’da, bu
sayıdaki Dosya konumuzu
destekler nitelikte planlama
alanında yaşadığımız sorunlar
sorgulanıyor ve çevremizdeki
uygulamalar çarpıcı görsellerle
örnekleniyor. ProVo-K-itaP her
zamanki gibi, hayat tecrübelerinin
yansımalarıyla bir kitabın
özetlenmesi. Bu sayımızda
Exupery’nin ‘Küçük Prens’in
sayfalarını aralıyoruz. Kentin
Tadı- Tuzu bu kez bizi kentlerin
olmazsa olmazı sokaklarda
gezdiriyor. Kentin, yaya ve taşıt
trafiğini taşıyan bir fiziki elemanı
olması yanında, toplumsal bir
olgu olarak sokağı farklı açılardan
değerlendiriyor. Haberlerimiz
dünyada mimarlığın geldiği son
noktaya ilişkin örnekleri bilginize
getiriyor.
‘Mimari ve Kentsel Çevrenin
Oluşumunda Belirleyici Faktörler’
ismini verdiğimiz Dosya’mızda,
Mimari ve Kentsel Çevremizin
nasıl ve hangi faktörlere bağlı
olarak oluştuğuna bakıyoruz.
Gerek kentlerimizde gerekse kent
dışında dağlarda, tepelerde, deniz
kenarlarında, şehirlerarasındaki
yol kenarlarında ortaya çıkan
yapılaşmadaki sorunlar dikkatinize
gelecek. Sorunların nedenleri
içinde Yasalara özel bir vurgu
yaparak mercek altına alıyoruz.
Nihayetinde işlediğimiz konu
ile ilgili önerilerimizi sizlerle
paylaşıyoruz.
Hepinize keyifli okumalar, mimari
ve yapılaşmış çevre ile ilgili
sorunların azaldığı güzelliklerin
arttığı günler diliyoruz.
Naciye Doratlı
Bize gelen olumlu tepkiler,
MekanPerest’in giderek amacına
ulaşmakta olduğunu gösteriyor.
MekanPerest’i duyup ama
yurtdışında bulunmaları nedeni
ile görme olanağı bulamamış
olanlardan, nasıl ulaşabilecekleri
yönünde gelen sorular yanında,
sayfalarımızda yer alan konulara
ilişki tepkiler de gelmeye başladı.
Geçen sayımızda Geçmişin
Sessiz Tanıkları sayfasında ele
aldığım Kumarcılar Hanı ile ilgili
olarak Han’ın yüzde 75 hissesine
sahip olan Sayın Aziz Kent beni
telefonla arayarak, güzel ve doğru
şeyler yazdığımı ancak eksikleri
bulunduğunu ifade etti ve kendi
penceresinden bu kültür varlığının
bugünkü durumunu anlattı.
Sayın Aziz Kent, Kumarcılar Hanı
ile ilgili olarak yirmi yıldır uğraş
vermekte olduğunu, dağınık olan
hisseleri toparladığını, restorasyon
projesinin hazır olduğunu,
kendisinin sağlık sorunları nedeni
ile yurt dışına gittiği bir dönemde
restorasyona eldeki 50 000 dolarla
başlandığını anlattı. Sonrasında
kaynak yaratmak için her yolu
denediğini ama özel mülk olması
nedeni ile T.C Büyükelçiliği Yardım
Heyeti de dahil hiç bir merciden
olumlu yanıt alamadığını ifade etti.
Kendi açısından haklı olduğu
noktalar olabilir ama turizm
sektöründe en eski yatırımcılar
arasında bulunan bir iş adamının
restorasyon için belirlenen keşif
sonucunda ortaya çıkan meblağı
Mekanperest Gazete Ekibi / Soldan sağa (üst): Begüm Mozaikci, Şebnem Hoşkara, Beril Özmen Mayer,
Ceren Boğaç, Naciye Doratlı, Türkan Ulusu Uraz, Ercan Hoşkara, Kağan Günçe.
Soldan sağa (alt):Kutsal Öztürk, Hıfsiye Pulhan, Uğur Dağlı, Nesil Baytin ve Mimarlık Fakültesi Dekanı
İbrahim Numan.
gibi ‘15/1962 - Âmme Menfaati
Yararına Maksatlar İçin Zorla
Mal İktisabına Dair Yasa’ veya
‘60/1994 Eski Eserler Yasası’nın
ilgili maddeleri çerçevesinde
kamulaştırma yapılabilir. Bu konuda
ne engel var? Kamulaştırmak için
paramız mı yok?
tamamlanamaz mı? Eski Eserler
ve Müzeler Dairesi mal sahipleri
ile anlaşma yapıp en azından
geçici bir süre (40-50 yıl!) için
Hanı devralıp kaynak yaratarak
restore edemez mi? Bence zaman
tüm alternatifleri değerlendirip
çare üretme zamanı. Mal sahibi
beklentilerini gözden geçirmeli,
Kamu Sektörü zaman zaman ‘Yap
ilgili kurumlar da mevcut kurallar
İşlet Devret’ modeli ile bir takım
çerçevesinde bir çıkış yolu bulmalı.
yatırımların yapılabilmesini sağlıyor. Her olumsuz durumun bir çıkış
Acaba Kumarcılar Hanı ile ilgili
yolu var. Önemli olan vizyon sahibi
olarak bu model tersine çalıştırılıp
olmak...
yapının restorasyonu
bulmadan 50.000 dolarla böyle
büyük bir yatırıma başlamasını
anlamakta güçlük çekiyorum.
Tecrübeli bir iş adamı birileri
kendine ‘Nasıl olsa kaynak bulunur’
dendiği için restorasyonu başlatır
mı? Anlayamadığım ikinci konu
böyle bir yapının restorasyonu ile
ilgili keşifin 350 000 Avro olarak
ifade edilmesi.
Sayın Aziz Kent ‘Versinler paramı
kamulaştırsınlar’ diyor. Aslında
geçen sayımızda da ifade ettiğim
MEKANPEREST- HAVADİS GAZETESİ EKİ
Proje Koordinatörü / Editör Naciye Doratlı. Proje Koordinatör Yardımcıları Ceren Boğaç, Uğur Dağlı, Şebnem Hoşkara.
Grafik Tasarım ve Sayfa Düzeni Ceren Boğaç. Yazı İşleri Ekibi (Alfabetik) Nesil Baytin, Uğur Dağlı, Kağan Günçe, Ercan Hoşkara, Şebnem Hoşkara, Beril Özmen Mayer,
Begüm Mozaikci, Kutsal Öztürk, Hıfsiye Pulhan, Türkan Ulusu Uraz. Proje Resmi Sahibi Doğu Akdeniz Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Gazimağusa.
Tel: 630 1346, [email protected] Yayıncı Kuruluş Havadis Gazetesi, Lefkoşa.
+
CMYK
+
BİR BİNA- BİR MİMAR
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
SAYFA
3
Uğur Dağlı
[email protected]
SINIRLARI AŞAN MİMAR: SAFFET K. BEKİROĞLU
Yaşamımızı kontrol eden, biz
olmamızı engelleyen sınırlar
ve sınırları çok keskin çizgilerle
belirlenmiş bir adada yaşayan
bizler... Tarih boyunca bizler
bazen bu sınırlara teslim olmuş,
bazı zamanlarda ise bu sınırları
zorlamaya çalışmışızdır.
Yaratıcılık kavramını ve bu
kavramın dostu olan özgür
düşünceyi engelleyen bu sınırları,
hem fiziksel hem de zihinsel
anlamda zorlayarak, sadece
Kıbrıs adasının sınırlarını aşmakla
kalmamış, Dünya Mimarlığının da
sınırlarının dışına taşmış; Kıbrıslı
Türk Mimar ezberini bozmuş;
Dünya Mimarı tanımını kendi içine
yerleştirmiş, Lefkoşa doğumlu,
TMK mezunu, Y.Mimar, arkadaşım
Saffet Kaya Bekiroğlu.
Y.Mimar Saffet Bekiroğlu
İlk Tanışma…
İstanbul Teknik Üniversitesi
Mimarlık Fakültesi’nin yer aldığı
Taşkışla Binası ve binanın taş
yapısı ile yeşilin tanımlanamaz
uyumunun yeraldığı bir sahne olan
iç avlusu... Saffet ile tanışmam
o avluda benim Doktoraya,
onun ise Lisans eğitimine
başladığı 1990 yılının Eylül
ayında gerçekleşti. Sadece bir
yıl sürmüştü Taşkışla binasının iç
avlusunda sohbetlerimiz. Benim
Kıbrıs’a dönmem ile uzun bir
kopuş gerçekleşti. Taa ki Saffet’in
İTÜ lisans derecesi sonrasında,
yüksek lisans derecesini Kaliforniya
Üniversitesi’nden (UCLA) onurla
alıp LosAngeles’da kaldığı
ve 1999-2004 yılları arasında
dünyaca ünlü Frank O. Gehry
-Bilbao’daki Gugenheim Müzesi
ile devrim gerçekleştiren mimarofisinde çalışıyor diye bir haberin
duyulmasına kadar. Kıbrıs’taki tüm
mimarlık çevresi için onur verici bir
durumdu. Evet Saffet K. Bekiroğlu,
sınırların içinde duramıyor ve
dünyaca ünlü mimar ile büyük
projelerde çalışıyordu: Kudüs’deki
Museum of Tolerance, MIT’deki
Computer Sciences Research
Department, İskocya’daki Maggie
Center, Chicago’daki Lake Front
Music Pavilion ve Los Angeles’daki
Walt Disney Concert Hall gibi büyük
ölçekli uluslararası projelerde
Kıbrıslı bir Türk olarak görev
almıştı.İşte o günden sonra dünya
basınında takip etmeye başlamıştık
Saffet’i, tüm Kıbrıslı mimarlar
olarak...
Ve Zaha Hadid Architects
Ofisi
2004 yılında Londra’ya taşındıktan
sonra, içinde bulunduğumuz
yüzyıla damgasını vuran ünlü
mimar Zaha Hadid Architects (ZHA)
ofisinde; 2012 Londra Olimpiyatları
için tasarlanmış London
Aquatic Center (yarisma proje
animasyonunda ve görsellerinde
KKTC bayragi var diye Yunan
komitesini kizdirip uluslar arasi
gazetelerde haber olan proje),
Kartal-Pendik Kentsel Dönüşüm
Master Planı ve Kıbrıs’taki Elefteria
Meydanı gibi birincilik ödülü
kazanan yarışma projeleri yanı
sıra, Turks ve Caicos Adaları’nda
Dellis Cay Tatil Köyü Projesi ve şu
anda inşaat halinde olan Bakü’deki
Haydar Aliyev Kültür Merkezi’nin
Proje Mimarlığını yapmıştır. Saffet
K. Bekiroğlu, mimarinin yanı sıra,
ZHA‘nin çok takdir gören Aqua
Table, Mesa, Crater, Swarm and
Zaha Hadid Swaroski Chandelier
gibi endüstri ürünlerinin tasarımını
da gerçekleştirmiştir.
Akademik Çalışmaları
Akademik olarak ise bugüne
kadar farklı uluslararası mimarlık
fakülte’lerinde misafir öğretim
görevlisi ve jüri üyesi olarak görev
almıştır. 2008 yılında, Rotterdamin
Berlage Enstitüsü’nde Profesör
olarak yönettiği ‘Kıyısal Kütle
Turizm Yapılaşması’ konusunu
incelemek amacı ile yüksek
lisans öğrencileriyle Araştırma Tasarım Stüdyosu’nu, DAÜ’nün
misafiri olarak Kuzey Kıbrıs’ta
gerçekleştirmiştir. Burada yaptıkları
araştırmaları ‘Rethinking the AllInclusive: New Coastal Tourism
Resort Development’ başlığı altında
yayınlamıştır.
Yerle Binanın Birlikteki
Dansı: Azerbaycan –
Bakü’deki Haydar Aliyev
Kültür Merkezi
Bu sayımızda, Bekiroğlu’nun Zaha
Hadid Mimarlık ofisinde Proje
Mimarlığını yaptığı ve şu anda
inşaat halinde olan Haydar Aliyev
Kültür Merkezine
yer veriyoruz. 2011’de hizmete
açılması planlanan heykelimsi bir
yapıya sahip ve şimdiden kentin
“landmark”ı olacağını hissettiren
Haydar Aliyev Kültür Merkezi, 1200
kişilik oditoryumu, kütüphanesi,
çok amaçlı salonu ve müzesi ile
Bakü kentinin yeni buluşma noktası
olacağının sinyallerini vermektedir.
alanın topografyasının parçası
olması için yeni bir uzantıya izin
vermektedir.
Kütüphane kendi özel girişi ile
güneş ışığını kontrol etmek için
kuzeye bakmaktadır. Okuma ve
arşiv katları birbirlerinin üzerine
kümelenmiş ve dış kabuk ile bir
bütün olarak sarmalanmışlardır.
Proje Alanı için geliştirilen
Kütüphane ve müze arasındaki
Stratejiler
rampa bağlantısına ek olarak
kütüphane, konferans salonuna
İddialı projenin ana amacı kentin
kütüphane giriş fuayesi üzerinden
entellektüel yaşamında tamamlayıcı uçan bir köpru ile bağlanmış,
bir rol oynamasıdır. Bina, şehir
mekan içinde üçüncü boyutta
merkezine yakın olması açısından
zenginlik sağlanmıştır.
gelişmekte olan Bakü için önemli
bir rolü üstlenecektir. Kültür
Konferans salonu ise gömülmüş
merkezinin etrafında konut alanı,
üç farklı oturma çemberi ile
ofisler, hotel ve ticari merkezin
birbirine bağlanmasıyla içmekan da
olması ise konumunun
hareketlenme sağlayarak mekan
Azerbaycan – Bakü’deki Haydar Aliyevkalitesini
Kültür Merkezi
artırmıştır.
önemini daha da vurgulamaktadır.
Aynı zamanda kültür merkezinin
önündeki açık alanın ziyaretcileri
karşılayan, davetkar bir kültür
meydanı olması hedefi,bu
meydanin kentli için buluşma alanı
olarak hizmet edeceğinin ipuçlarını
taşımaktadır.
Binanın Tasarım İlkeleri
Kültür merkezinin her bir
elemanının kendi içerisinde
özelleşmesine rağmen, bina formu
girişle birlikte tüm fonksiyonları
içeren sürekli bir yüzeyin
katlanması ile oluşmuştur. Bu
akışkan form birçok değişik kültür
mekanının bağlanmasına imkan
sağlamıştır.
Peyzaj Yaklaşımı
Peyzaj bina ile kaynaşmak
için zeminden ortaya çıkmıştır.
Formdan dolayı oluşan küçük
dalga hareketleri ana binadan dışa
yayılıyor izlenimi verse de binanın
kendisi Kültür Meydanı oluşturmak
için, iç ve dış mekan sinirini
kirip,peyzajın içine kaynaşmaktadır.
Peyzajın iddialı formasyonu
ziyaretcileri bina ve dış aktivite ile
performansların yer alacağı kültür
meydanına doğru davet edecek
akıcı bir güce sahiptir.
Son Söz...
Yaşamımızda yaptığımız her ne ise,
eğer sınırları aşmayı gerektiriyorsa
ve geçerli bir gerekçesi var ise
Müze, kentsel dokunun parçası
sınırların dışına çıkmayı göze
olan peyzajın içinden dışarı
almak gerekir. Önce zihnimizde
bakmaktadır. Doğal ışığı müze içine sonra hayatımızda… Sınırları
akıtan cam cephesi ise dış kabuk
aştığın, hayatı sanatsallaştırdığın,
ve toprak arasındaki heykelimsi
mimarlığı şiirselleştirdiğin için
oyun ile yavaşca kesintiye
teşekkürler Saffet.
uğramaktadır. Müzenin zemin
yüzeyi eğilerek binanın dış kabuğu
Uğur Dağlı
ile kaynaşmakta; bu da bulunduğu
+
CMYK
SAYFA
4 GEÇMİŞİN SESSİZ TANIKLARI
+
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Naciye Doratlı
[email protected]
MAĞUSA SURLARINI ÖNEMSEMEK
Gazimağusa’nın tarihi Surları
kentin en önemli zenginliklerinden
biri. Bir kültür hazinesi,
dünya mirası. Gazimağusa’yı
markalaştırmak için önemli bir fırsat
yaratabilecek bir değer. Bu kadar
önemli bir zenginliği biz hak ettiği
şekilde önemsiyor muyuz acaba?
Buna olumlu yanıt vermek pek
mümkün değil ne yazık ki.
olmak üzere dört adet kapısı
bulunuyor. Askeri mimarinin önemli
örneklerinden biri olarak gösterilen
Gazimağusa Surları, bir bütün
olarak planlanmış ve inşa edilmiş
(olan) Lefkoşa Surlarının aksine,
inşa edildiği süreçte gereksinimlere
göre tasarlanmış ve inşa edilmiştir.
belki farkında değiliz ama bir Dünya
Mirası olan Mağusa Surları S.O.S
veriyor. Sur duvarları üzerinde
büyüyen otların bozulma ve çürüme
sürecini hızlandırdığını biliyor
musunuz? Sur duvarlarının önemli
bir bölümünde, inşasında kullanılan
taşın yapısı ve özelliğinden dolayı,
acil önlem gerektiren
ciddi bozulmalar olduğunu biliyor
Sea Gate- Suriçi, Gazimağusa
Niye böyle düşündüğümü sizlerle
paylaşmadan önce bu önemli kültür
varlığını özetle tanıtmaya çalışalım.
Surlar, adamızı 1489-1571 yılları
arasında egemenliği altında tutan
Venedikliler zamanında, kenti
olası Osmanlı saldırılarından
korunmak amacı ile inşa edilmiş.
1490’da ilk olarak burada bulunan
eski sur ve kulelerin yeniden
şekillendirilmesiyle başlanmış,
daha sonra da değişen savaş
tekniklerine göre yeni surlar inşa
edilme yoluna gidilerek, 1560’da
hemen hemen tamamlanmıştır.
İnşaatında, aynı zamanda mimar
olan bazı askerler görev almıştır.
Surlar, sadece savunma amacıyla
değil aynı zamanda güç ve
büyüklüğü simgeleyen bir mimari
anıt olarak tasarlanmıştır.
Bugün Sur-içi denilen ortaçağ
kentini çevreleyen 3.5 km
uzunluğundaki surların 13 burç ve
9 tabyası bulunuyor. Aynı zamanda,
Lüzinyan döneminde limanı
korumak amacı ile inşa edilmiş olan
ve daha sonra Venediklilerin Surları
yeniden inşa etme sürecinde
değiştirilerek Surlara entegre edilen
Otello Kalesi’ni de unutmamak
gerek. Çeşitli kaynaklarda, Surları
çevreleyen derin Hendeğin
yumuşak kireçtaşından oluşmuş
kayalardan oyulmasının yüzyıla
yakın sürdüğü ifade edilmektedir.
Surların günümüzde ikisi özgün
(Kara Kapısı ve Deniz Kapı)
Ve Sur’ların Parçası İlan
Panosu
Alttaki geçtiğimiz günlerde çekilen
fotoğrafa bir bakın. Geri planda
Surlar ve Hendeğin bir parçası olan
duvar üzerine çarşaf gibi poster ve
ilanların asıldığını görüyorsunuz.
Bunu anlamak çok zor. Surları nasıl
daha iyi sergileyebiliriz diye gayret
İlanpanosu- Gazimağusa Surları
Surlar bir bütün olarak muhteşem
olmakla birlikte Otello Kalesi,
Martinengo Burcu (Tophane),
Deniz Kapısı (Porta-del Mare),
Akkule (Ravelin), Canbulat Burcu
(Arsenal), bu görkemli yapının en
önemli öğelerini oluşturur.
musunuz? Akkule ve Otello
Kalesinde tehlikeli yapısal sorunlar
olduğunu biliyor musunuz?
Gerçi bizim bilip bilmememiz
çok da bir şey ifade etmiyor. İlgili
kurumların bu konuda gerekli
tedbirleri almaları gerekiyor.
Osmanlı kuşatmasında özellikle
İlgililerle görüşme yapmadan
Akkule’de ve güney cephesinde
bu satırları yazmakta olduğum
büyük hasar gören surlar, adanın
için herhangi bir çalışma olup
fethinden sonra restore edilmiştir.
olmadığını bilmiyorum. Ama
Daha sora İngiliz Dönemi’nde
Mağusa Surları’nın ‘Deniz
de restorasyonlar yapılmış ve o
Kapısı’nın 1990’lı yıllarda başlatılıp
günün gereksinimlerine cevap
bugüne dek tamamlanamayan
vermek üzere surlarda yeni kapılar restorasyonu ortadayken yukarıda
açılmıştır. Bu dönemde, 1930
saydığım sorunlarla ilgili kafa
yılında ada genelinde birçok anıtsal yorulmadığını düşünmek yanlış
yapı ile birlikte Mağusa Surları da
olmaz herhalde. Kafa yorulmadığını
listelenir. Daha sonraki dönemlerde bir tarafa bırakın, Surlar ve
de bir takım restorasyon faaliyetleri Hendeğin bir parçası olan, Anıt
olduğunu biliyoruz.
çemberinin tam karşısında,
İngiliz döneminde restore edilen
dış duvarlar, sıradan bir duvar
Surlar S.O.S Veriyor
muamelesi görüyor.
Geçmiş dönemlerin aksine,
yakın geçmişte bu yönde
önemli bir hareket olduğunu
ne yazık ki görmek mümkün
değil. Geçen yıl Mayıs ayı içinde
Canbulat kapısı yakınındaki
batı duvarında, yıkılma tehlikesi
olduğu gerekçesi ile yapılan yanlış
uygulamayı hatırlayınca, iyi ki
de yok demek geliyor insanın
içinden. Geriye dönüşü olmayan
hatalar yapılacağına hiç bir şey
yapılmaması daha doğrudur diye
düşünüyorum. Fakat birçoğumuz
+
Othello Kalesi, Gazimağusa
CMYK
göstereceğimize ilan panosu gibi
kullanıyoruz. Bu durumu anlamak
da, kabul etmek de mümkün değil.
Çünkü burası 1930’lardan itibaren
‘Anıtsal Yapı’ olarak listelenmiş
taşınmaz eski bir eser olan Surlar
ve Hendeğin bir parçası. Bu
nedenle Eski Eserler ve Müzeler
Dairesi böyle bir uygulamaya
izin vermemeli. Sur-İçi’nde kültür
varlıklarının korunmasına yönelik
büyük bir çaba göstermekte olan
Gazimağusa Belediyesi de bu
ayıba bir son vermeli. Çünkü Dünya
Mirası olan Surlar bu muameleyi hiç
hak etmiyor. Yoksa bu konularda
duyarlı ve hassas olan yabancıların
gelip bizi ikaz etmesi mi lazım?
Naciye Doratlı
+
KONUT VE YAŞAM
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
SAYFA
5
Hera-C
[email protected]
MODERNİZMİN YEREL AÇILIMLARI: DR. ALİ FİKRET EVİ
Bugünki konut ve yaşama ilişkin
yazımızda, kulak–burun-boğaz
rahatsızlığı denince birçoğumuzun
gitmiş olabileceği kliniği de
bünyesinde barındıran bir evde
sizleri dolaştırmak istiyoruz.
Köşklüçiftlik bölgesinde yeralan
konut ve klinik bölümlerinden
oluşan bugünki evimiz,
birçoğumuzun hayatında başarılı
hekimliği yanısıra, saygın kişiliği
ile de iz bırakmış olan Dr. Ali Fikret
ve eşi Sülün Hanım’a ait. Bir
Ahmet Vural Behaeddin tasarımı
olan bu ev, doktor bey ve eşi
Sülün Hanım’ın yaşama biçimi ve
hayallari ile şekillenmiş... Özellikle,
Sülün Hanım’ın Mimar Behaeedin
ile konutun tasarımı sırasındaki
diyaloğu, kullanıcının tasarım
sürecine katkısını örneklemede öne
çıkar.
Bina, zamanın çağdaş batı
mimarlığı ilkelerine göre
biçimlenirken ayni zamanda,
evsahiplerinin ihtiyaç ve
ödün vermeden, hep ikna
edici bir üslüp takınır. Bugün,
salonda, tek başına duran brüt
beton kolon, idealizminin ve ikna
gücünün mesleki bir ifadesi olarak
bulunmaktadır. İlk başta, evsahibesi
tarafından pek de kabul görmeyen
bu durum, hiçbir şekilde ne Ahmet
Behaeddin hayatta iken ne de
ondan sonra herhangi bir malzeme
ile kaplanmaz. Hala, koyu gri bir
renkte brüt beton olarak muhafaza
edilen bu kolon, Fikret ailesinin
“Siyah ve beyaz renklerde hata
olmaz” diyen mimarına ve onun
mesleki bilgisine duydukları saygı
ve güvenin bir ifadesi olur.
çekilmiş ve garaj, esas kütlenin
bir elemanı olarak yorumlanmıştır.
Hiçbir şekilde dışardan
anlaşılmayacak ve evin girişi ile
bağlantısı olmayacak şekilde
kurgulanan kilinik, evin kuzey
cephesinde yan taraftan bir geçişle
ulaşılabilecek şekilde
konumlanmıştır. Böylelikle, arsanın
kısa kenarı üzerinde bulunan
sokak cephesi, kliniğe geçişi
sağlayan boşluk, garaj ve daha
geride yeralan konut girişine
ait elemanlardan oluşmaktadır.
Konut bölümüne giriş, bir ön
bahçe aracılığı ile olur. Giriş, üst
katın öne doğru taşan çıkması
ile tanımlanırken, bu çıkmayı
strüktürel olarak destekleyen
kolon da girişin görsel ve fiziksel
tanımına katkı koyar. Evin ön cephe
kompozisyonunda, parapetler
ve balkon aracılığı ile yataylık
vurgulanırken, giriş kısmı farklılaşıp
dikey ifadelerle desteklenmiştir.
Dik açıdan farklı bir açıyla
konumlanan duvarlar arasında
kalan, değişik kotlar aracılığı
ile değişen ama birbirine akan
mekanlar, evin içine ilişkin genel
karakteri ortaya koyar. Güçlü bir
mekansal süreklilik sayesinde,
yarı geçirgen bir yüzey oluşturur.
Öte yandan, tam da bu noktada,
akışkan mekanların merkezinde,
tek başına duran brüt beton
kolon dikkat çeker. Holden üç
basamakla çıkılan bir üst kottaki
oturma, yemek, ve merdiven önü
gibi bölümlerin organizasyonu
işte bu kolon etrafında, farklı
kotlarda gelişir. Kolonu ve onu
bina strüktürüne bağlayan kirişler
ve şömine mekanlar arası hem
ayrışmayı, hem de bağlantıyı
sağlar (Resim:1). İç mekanlardaki
değişik kademelere rağmen,
dış mekanlara düzayak ulaşma,
çoğu kez kullanıcılar için süprizler
sunarken, tasarıma, bütünlük ve
tutarlılık, günlük yaşama da çarpıcı
bir dinamizm katmış olur.
Dr. Ali Fikret Evi’nde, pencereler, iç
mekan dinamizmini güçlendiren bir
diğer tasarım öğesi olarak ortaya
çıkar. Boyutları, düşey etki verecek
şekilde seçilmiş olan pencereler,
belirli aralıklarla tekrar eder.
Genellikle tavandan yere kadar iner
ve iç mekanlara, dış mekanlardan
sanki çerçevelenmiş natürmont
tablolarmış gibi görüntüler sunar.
Ayni zamanda onları, günışığı ve
ışık-gölge oyunları ile zenginleştirir
(Resim:2). Öte yandan, belirli
aralıklarla tekrar eden pencere
boşlukları, arada kalan dolu duvar
parçalarının da belirginleşmesini
sağlar. Bu duvar yüzeyleri,
özelleşen bazı noktalarda, Gönyeli
taşı ile kaplanıp mekanda değişik
görsel, dokusal ve dokunsal etkiler
oluşturur.
Ve tüm bu mimari öge ve efektler,
evi, bir tasarım ürünü haline
sokarken, kullanıcılarına da müthiş
bir huzur ve konfor sunan bir
yuvaya dönüştürür.
İç mekandan görünüm 1
hayalleri ile yoğrulup özgün ve
yerel ifadelere sahip modern
bir konuta dönüşmüştür. 1972
yılında başlayan projelendirme
ve akabindeki yapım çalışmaları,
inşaat malzemelerinin Türk
kesimine ulaşmasında yaşanan
güçlükler ve patlak veren savaş
nedeni ile birçok duraksamaya
uğrasa da, 1977 yılında
tamamlanır. Toplam 9 ay süren
tasarım sürecinde, mimar, proje
sahipleri ile sürekli irtibat halinde
bulunmuş, onların beklentilerini en
doğru şekilde anlamaya çalışmıştı.
Klinik bölümünün gizlenmiş
olması, planda mekanlar arası
kademelenme ve süreklilik, açılı
duvarlar ve ‘Modern’ bir konut
beklentisi olan proje sahiplerine,
4 farklı taslak sunulurken, tasarım
sürecinde, mimar prensiplerinden
Hıfsiye Pulhan,
Pınar Uluçay,
Türkan Uraz
İç mekandan görünüm 2
giriş, günlük oda, yemek ve oturma
bölümleri, neredeyse tek bir mekan
gibi algılanır. Bunlar, Dr. Ali Fikret
Evi’ni özelleştiren unsurlardan
sadece bazılarıdır.
Giriş katında yeralan teras,
içerideki günlük odanın bir devamı
şeklinde dışarıya uzanır. Bir dış
mekan elemanı olan teras, düşey
yüzeylerden birinin tuğla dokusu ile,
özelleşir. Geri çekilen günlük oda
cephesi, öne taşan üsteki balkon
aracılığı ile, ada iklimine de uygun
olacak şekilde, derinleşip
gölgelenir. Öte yandan, bu terasa
açılan kapı, batı yönünden
esen hakim rüzgarı evin içine
alıp birbirine akan mekanlarda
dolaşmasına olanak verir.
Ama bu yazıda belki bunlar kadar
ilk bakışta algılanamayan diğer
detaylara değinmek ve onlarla ilgili
deneyimlerimize de yer vermek
istiyoruz.
Konut ve klinik mekanlarından
oluşan Dr. Ali Fikret Evi, sokağa
kısa kenarı gelen dar ve uzun
bir dikdörtgen arazi içerisinde
konumlanmıştır. Değişik kotlarda
yeralan ön ve arka bahçeler,
binadaki farklı iç mekanlara ve
onlar aracılığı ile birbirlerine
bağlanırlar. Ev, sokaktan geri
Konuta girildiğinde, önce giriş
holüne ve oradan soldaki kapı
aracılığı ile klinik bölümüne, sağ
+
tarafta da günlük odaya geçilir.
Giriş hölünün mekansal tanımına
katkı koyan rıhtsız ahşap merdiven,
CMYK
Bu makalede kullanılan bilgilerin büyük
bir çoğunluğu, Kıbrıs Türk Mimarlar
Odası’nın bir yayını olan Mimarca
dergisinde yayınlanmıştır.
“Modernizmin Yerel Açılımarı (3): Dr.
Ali Fikret Evi-Lefkoşa”, Mimarca-Kıbrıs
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği
Mimarlar Odası Yayını, 73, 43-46, Lefkoşa,
2005.
SAYFA
6 GELENEKTEN EVRENSELE MİMARİ
+
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Kağan GünÇe
[email protected]
ZAMAN DA ESKİTİYOR, YOK EDİYOR ONLARI; VİZYON DA...
Öncekine, bizden önce de var
olana el sürmeden onu yaşatmaya
çalışmak, onu “eskimeye”, “yok
olmaya” terketmekten başka birşey
değildir. Eski, önceki, sadece gözle
görülebilen değildir; eski, önceki,
ruhun iç resimlerini de içerir. Kişilikli
ve özgün yeniyi yapmak, bizden
önce de var olana değer verip
anlamakla mümkündür.
taşıyan geleneksel yapıların
azımsanmayacak kadar çok
oldukları ve birçoğunun da gözden
kaçıp, yok olmuş veya yok olma
tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı
bir gerçektir. Bu gerçeklerle karşı
karşıya kalanların önemli bir
çoğunluğu, ‘gözden ırak’ olan kırsal
yerleşimlerde bulunanlardır.
Toplumumuzda bu yapıların
Kurtulmaya doğru giden bu
serüven, Bursa – Cumalıkızık
köyünden. Kendi halinde eskimeye
ve yok olmaya bırakmadan, bu
köydeki mirasa sahip çıkmak
düşüncesi ile yapılan koruma
amaçlı ilk resmi çalışma, köyün
1980 yılında Gayrimenkul Eski
Eserler ve Anıtlar Kurulu tarafından
koruma altına alınmasıyla başlar.
halkı, önceleri köyün yeni işlevlerle
yenilenmesi ve korunması fikrine
çok sıcak bakmadilar… Ancak daha
sonraları projenin hem kendileri
hem de toplum için kültürel,
ekonomik, sosyal getirilerini
öğrendikleri zaman projeye sahip
çıktılar. Birçoğu gönüllü olarak
sözkonusu projede çalıştılar. Daha
sonraları ise, gönüllü
Mimaride Eskime
Mimaride “eskime”, “yokolma”
kavramı irdelendiğinde, tarihe
tanıklık eden, güngörmüş mimari
yapılar akla gelmektedir. Birçok
tarihi yapı özgün işlevlerini
kaybederken, birçoğu da işlevsel
olarak eskiyerek yokolma tehlikesi
ile karşı karşıya kalmaktadır.
Zaman, işlevlerini “eskitmektedir”.
Bu nedenle de tarihi yapıların,
fiziksel özelliklerinin işlevlerinden
daha uzun ömürlü oldukları
düşünüldüğü zaman, öze dönmeleri
çok zor hatta imkansızdır.
Değişen dünya ile birlikte, doğal
olarak sosyo – kültürel yaşamda
da değişimler ve dönüşümler
sözkonusudur. Bu bağlamda, değer
yargılarının, dünya görüşünün,
inançların, aile – akrabalık –
toplum ilişkilerinin, beklentilerin,
umutların ve daha pek çok şeyin
hızla değiştiği, buna bağlı olarak da
toplumsal yapının yeni yönelimlere
doğru ilerlediği bir zaman boyutu
içerisinde yaşamaktayız. Bu boyut
içerisinde birçok şey eskimekte,
yokolmakta, yokolmamak için
değişim ve dönüşümle yaşama
mücadelesi vermekte veya
verdirilmektedir.
Unutulmamalıdır ki toplumları
yaşatan, yokolmalarını engelleyen,
sosyo-kültürel değerleri ve
gelenekleridir. Bu değerler, bir
yandan toplumların tarihlerini
oluştururken, diğer yandan da
gelecek nesillere aktarılarak
kültürel sürekliliği sağlamaktadırlar.
Kültürün temel anlatımlarından
biri olan geleneksel yapılar,
bölgesiyle kültürel ilişkisini
gösteren önemli verilerden biridir.
Bu ve buna benzer nedenlerden
dolayı varlıkları sürdürülmelidir.
Aynı zamanda, tarihi ve kültürel
değerleri olan geleneksel yapıların
“yok olmadan” varlıklarını
sürdürmelerini sağlamak, gelecek
kuşakların esinlenebileceği bir
sürecin yaşatılması anlamına da
gelmektedir. Geçmişimize ait olan
geleneksel yapıların yok olmasını
engellemek ve toplumu
bilinçlendirici, onları yüceltici birer
anlam kazandırmanın en önemli
yolu onları “yaşayan birer varlık”
durumuna getirebilmektir.
Pek çok medeniyete evsahipliği
yapmış olan Kıbrıs adası
üzerinde yer alan ve tarihi önem
Mesarya Bölgesinden, ayakta kalamayan - “yok olan” geleneksel mimari
değerimiz. (fotoğraf: Cem Kara)
değer ve öneminin ne denli büyük
olduğunun farkındalığını yaratmak
kuşkusuz kaçınılmazdır.
Özellikle kırsal yerleşimlerde
yaşayanların farkındalığını artırmak
önemlidir. Bu farkındalık, özellikle
Büyükkonuk’da ve Kalavaç’da
oluşmuş durumdadır. Oralarda
yaşayanların bilinçli ve geniş
vizyonlu bakışları ile oluşmuştur
elbette… Bu yerleşim birimlerinde
yaşayanların, geleneksel yaşamı
ve geleneksel mimari örneklerini
bütünlüklü bir şekilde yaşatarak
koruma bilinci takdire şayandır.
Şehir, kasaba ve köy içlerinde
bulunan ve geleneksel ve/veya
yöresel nitelikleri bakımından tarihi,
kültürel, mimari ve sanatsal açıdan
gösterdikleri fiziksel özellikleri
ile yapıldıkları dönemin sosyal,
ekonomik, kültürel yapısını ve
yaşam biçimini yansıtan bina ve
bina grupları ile bunların birarada
bulunması itibarıyla doku bütünlüğü
gösteren, özgün yapısı ile özellik ve
niteliklerini bozmadan korunması
gerekmektedir. Sözkonusu yapıları
ve dolayısı ile de dokuyu korumak
sadece yasal düzenlemelerle, ilgili
paydaşların katkısı alınmadan
hazırlanan projelerle, ya da belirli
grupların baskısı ile olamaz,
olmamalıdır. Aksi olduğu durumda
ise, sözkonusu bina ya da bina
guruplarının uzun sure yaşatılması
mümkün olmamakla birlikte yok
olması engellenemez.
Bu alanda örnek alınması gereken,
pilot proje sayılan önemli bir
projeden söz etmek istiyorum.
+
İlgili paydaşların ve özellikle de
köylülerin burada bulunan tarihi
değeri olan geleneksel yapılara
nasil sahip çıktıkları takdire
şayandır. 700 yıllık geçmişi ile
yakın tarihe ışık tutan tarihî
Cumalıkızık köyü, yok olma
tehlikesi ile karşı karşıya kalsa da
2000 yılına kadar birçok zorluklarla
ayakta kalmayı başarmıştır.
2000 yılında Yıldırım Belediyesi
öncülüğünde, Bursa Valiliği, Bursa
Belediyesi ve Mimarlar Odası
Bursa Şubesi “3. Bin Yılda Yaşayan
Osmanlı Köyü - Cumalıkızık”
sloganı altında başlatılan proje
ile köyde koruma, yaşatma
ve canlandırma çalışmaları
başlatılmasına niyet etmişler.
“Cumalıkızık’ı koruma ve yaşatma
amaçlı protokol” kapsamında
oluşturulan çalışma grubları
bir araya gelerek, çalışmalara
başlamışlar. Yoğun toplantıların
ardından Cumalıkızık’a giden
ekipler, nelerin nasıl yapılacağının
belirlenmesi için incelemelerde
bulundular. Cumalıkızık için yeni bir
vizyon çizmek ve bunun yöntemi ve
koordinasyonu ile ilgili çalışmalar
yapmak için bir araya gelen
paydaşlar, yapıların ve insanların
ihtiyaçlarını yerinde analiz ederek
fiziksel dönüşüm için neler
yapılabileceği konusunda fikirler
elde ettiler. Tüm fikirler ve veriler,
çalışma son aşamaya geldiğinde
bir sempozyum ile konsept proje
haline getirilmiştir. Bu doğrultuda da
restorasyon çalışmalarına da kısa
sürede başlanılmıştır. Bu sürecte
en önemli paydaşlardan olan köy
CMYK
3’üncü bin yılda yaşayan Osmanlı
köyü - Cumalıkızık
bağışlarla kendi gelenek, görenek
ve tarihlerini yansıtan müzelerini
oluşturdular. Sözkonusu proje
sayesinde, her ay yüzlerce turist
tarafından ziyaret edilen köyde,
turizm patlaması yaşanmış; 2002
yılından beri de köyde ekonomik
sıkıntı yaşanmamaktadır.
İlgili paydaşların sözkonusu
olaydaki duruşları örnek alınmalıdır.
Benzer projelerin hayata geçirilmesi
adamız insanını da hem ekonomik,
hem sosyal, hem de kültürel açıdan
zenginleştirecektir. Bulunduğumuz
coğrafyada var olan geleneksel
mimari değerlerimizi korumak,
eskimelerini, yok olmalarını
önlemek onları yaşatmakla
mümkündür. Bazı bölgelerde
“temizlik” adı altında yıkılan bu
değerler, yerine konamayacak
değerlerdirler. Restore edilip
korunmalıdırlar. Tabii ki, ya
yeni işlevlerle, ya da özgün
işlevlerini günümüz ihtiyaçları ile
zenginleştirip kullanarak.
Ancak unutulmamalıdır ki gelecek
kuşaklara aktarılması gereken
bu kültür ürünleri ile ilgili alınacak
kararlar yalnız fiziksel yapıyla ilgili
değil, toplumsal yapıyla da ilgili
kararlardır; dikkatle ve özenle
hazırlanıp uygulanmalıdır.
Kağan Günçe
+
DOSYA
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
SAYFA
7
Naciye Doratlı- Şebnem HoŞKARA- Ercan HoŞKARA
[email protected] [email protected] [email protected]
KUZEY KIBRIS’TAKİ YASAL ÇERÇEVENİN YAPILAŞMIŞ ÇEVRENİN
OLUŞUMUNA ETKİLERİ ve ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
MekanPerest’in bu sayısındaki
2. Dosya’mızda, Mimari
ve Kentsel Çevremizin
oluşumunda hangi faktörlerin
etkin olduğunu, önce genel
olarak daha sonra da
kendi ülkemiz kapsamında
mercek altına alacağız;
öncelikle kentlerimizde ve
ayrıca kentler dışındaki
kırsal alanlarda, dağlarda,
tepelerde, deniz kenarlarında,
şehirlerarasındaki yol
kenarlarında ortaya çıkan
yapılaşmadaki sorunlara
dikkatinizi çekmeye
çalışacağız. Sorunların
birçok nedeni olmakla birlikte,
yasal çerçevedeki eksiklikler
veya yasaların gerektiği
biçimde uygulanmaması,
geçtiğimiz birkaç ay içinde
yaşanan Güzelyurt, Girne ve
Lefkoşa’daki sel felaketleri
gibi hayati sorunlara neden
olduğu için, bina ölçeği ve
kent ölçeğindeki yapılaşmaya
temel olan yasaları da ayrıca
irdelemeye çalışacağız.
kılar. Paris’in ortasından geçen
Sen nehri, ‘Altın Şehir’ olarak
isimlendirilen Prag’ın içinden geçen
ve bir sanat eseri olan Karl köprüsü
gibi köprülerle süslenmiş Vltava
nehri, bu kentlerin özel olmalarında
önemli rol oynarlar. Bir an için
İstanbul’u düşünün gözlerinizi
kapatarak... Boğazı ya da yedi
tepesi olmasa İstanbul, İstanbul
olur muydu?
teknolojik gelişmelerin etkisi
ile üretim yerine, pazarlama ve
satışın öne çıkması, mal ve hizmet
üretiminde patlamaya neden
olduğunu ve kentlerin yapılarınin
bu yeni ekonomik düzen içinde
değişmeye başladığını görüyoruz.
Güçlü şehirlerin ülkelerinin önüne
çıkarak ‘Dünya kenti’ne dönüşmüş
olduklarını ve bu şehirlerde baş
döndürücü gelişmeler olduğuna
hepimiz tanıklık ettik, etmeye de
devam ediyoruz. Bu kentlerde
inanılması güç mimarlık ve
mühendislik harikası yapıların
yükselmekte olduğunu yazılı ve
görsel medyada sıklıkla izliyoruz.
Doğal özellikler mimariyi ve
kentlerin yapısını etkiliyor ama
tahmin edebileceğiniz gibi bu
tek faktör değil. Her ülkenin
farklılık gösteren sosyo-ekonomik
ve kültürel yapısı ve tabii ki
teknoloji de hiç şüphe yok ki
en az doğal özellikler kadar
mimarinin ve kentlerin yapılarının
şekillenmesinde önemli rol oynar.
Tüm bu faktörlerin içinde ülkelerin
idari ve politik yapılarının ve
yapılaşmayı düzenleyen yasaların
da mimari ve kent yapılarının
oluşmasında önemli belirleyiciler
olduğunu unutmamak lazım. Tarihin
derinliklerinde, ortaçağ kentlerinde
bile yolların genişliklerinin ne
olacağını, binaların cephelerinin
genişliklerini, çıkmaların yoldan
olması gereken minimum
yüksekliklerini belirleyen kurallar
Mimari ve Kentsel Çevrenin vardı. İslam şehirlerinde ise yapılar
Oluşumunu Neler Belirliyor? ve yolların oluşmasında Kuran
kurallarının yol gösterici olduğunu
biliyoruz.
Günümüzde, değişen dünya
koşulları ve ileri teknoloji
Günümüzde Avrupa kentlerine
sayesinde, çok yönlü hareketlilik
baktığımızda, bu kentlerin
ve gerek medya gerekse internet
bulunduğu ülkelerin imar/
aracılığı ile bilgiye erişimin
planlama yasalarının yüzyıllık
sağladığı olanaklarla hepimizin
geçmişleri olduğunu da göz
kendi ülkemizdeki ve de başka
önünde bulundurursak, genelleme
ülkelerdeki mimari ve kentlerle
yapmak belki doğru olmaz ama
ilgili bir fikrimiz vardır. Niye farklı
çoğu kentin, kültürlerini yansıtan
ülkelerde ve hatta kendi ülkemizin
bir mimarisi, düzgün bir kentsel
farklı köşelerinde farklı mimariler
yapısı olduğunu söylemek çok
veya farklı kentler vardır? Hiç
da yanlış olmasa gerek. Bu gün
düşündünüz mü?
tüm gelişmiş ülkeler, fiziksel
gelişmenin yanında, yapılaşmanın
Doğal, sosyo- ekonomik ve
sürdürülebilirlik kavramı temelinde,
kültürel faktörler + teknoloji
sosyal ve ekonomik boyutları ile ele
alınmasına ve yaşam kalitesinin
Bu farklılıklara neden olan
her yönüyle yükseltilmesine önem
faktörlerin başında topoğrafya,
vermektedir.
toprak yapısı, bitki örtüsü, su ve
iklim koşulları gibi doğal özellikler
Bütün bunların yanı sıra, “devletler
ve koşullar gelir. Arazinin eğimli ya
arasındaki sınırları ortadan
da düz olmasına, iklimin zorlu kış
kaldıran, sermayenin dolaşımının
koşulları ya da yazların çok sıcak
ulusal sınırlar ile saptanmadığı,
olmasına bağlı olarak mimaride ve
kültürel anlamda kimliklerin giderek
de kentlerin yapısında farklılıklar
eridiği ve farklılıkların azaldığı”
gözlemlenir. İskandinav ülkeleri,
bir kavram olarak karşımıza
orta Avrupa ülkelerinde kışın
çıkan küreselleşmenin de sadece
yoğun karıyla baş edebilmek için
gelişmiş ülkelerde değil dünyanın
eğimli çatılar kullanılırken, sıcak
her yerinde mimariyi ve kentlerin
iklimlerde düz çatıların çoğunlukta
yapılarını hatırı sayılır bir biçimde
olduğu görülebilir. Bir kentin deniz
etkilemekte olduğunu da göz ardı
kenarında olması, ya da içinden
nehir geçmesi de bu kenti aynı ülke etmemek gerek.
içindeki başka kentlerden bile farklı
20. yüzyılın sonundan itibaren,
Küreselleşmenin etkisi ile bir
taraftan Dünya Kentleri’ni izlerken
diğer taraftan da Dünya kenti
olmayanların gittikçe birbirine
benzeşmekte, aynılaşmakta
olduğunu, kentlerin aynı mekânsal
görünüm, aynı yapı malzemesi ve
aynı kültürel doku ile doldurulmakta
olduğunu gözlemliyoruz.
Herhangi bir kentin merkezine
gittiğinizde; çevrenizi saran
küresel markaların veya her
yöndeki aynı görünüme sahip
mağazaların, kopya, taklit, özenti
kent mobilyalarının etkisiyle
hangi kentte olduğunuzu bile
karıştırabiliyorsunuz. Sonuçta, bir
kenti diğerlerinden ayıran en önemli
özellikler yok oluyor ve bir kentsel
kimliksizleşme başlıyor.
Bizde Durum Ne?
Geçmişten gelen durum..
Peki, bizde durum ne? Geçmişten
bugüne pek çok uygarlığın
(Roma, Bizans, Lüzinyan,
Venedik, Cenova, Osmanlı, İngiliz)
etkisinde kalmış olan ülkemizde
mimarimiz ve kentlerimizin
yapıları, bu uygarlıkların ve içinde
bulunduğumuz Akdeniz iklim
kuşağının etkileri ile şekillenmiştir.
Küçük ülkemizde 20. yüzyılın
ortalarına kadar, köylerde olsun
kentlerde olsun doğal özelliklerin,
özellikle iklimin mimaride en önemli
belirleyici etken olduğunu, özellikle
köylerimizin bulundukları yöreye
göre evlerin farklı bir mimari dili
olduğunu söyleyebiliriz. Dağlık
yörelerde köy evlerinin taştan,
Mesarya köylerinde daha çok
kerpiçten yapılmış olduklarını
sanıyorum siz de zihninizi
zorlasanız hatırlayabilirsiniz.
+
Fakültemizde bu alanda yapılmış
değerli çalışmalar, araştırmalar
olduğunu, doktora ve yüksek
lisans tezlerinde de bu konuların
bilimsel olarak irdelenmiş olduğunu
söylemeden geçmeyelim. Bu
çalışmaların sayısının çokluğu
nedeniyle isimlerini bu satırlarda
CMYK
vermemiz olanaksız; ancak bu
bilgiye fakültemiz web sayfasından
ulaşmanız mümkün. (http://arch.
emu.edu.tr).
Bu noktada ülkemizin gerek
mimarisi gerekse kentlerimizin
yapılanması açısından İngiliz
Koloni Dönemi’nde yürürlüğe giren
ve Fasıl 96 diye bilinen ‘Yollar ve
Binalar Düzenleme Yasası’nın bir
‘Milat’ olduğunu iddia edebiliriz.
Çünkü bu yasa ile yolların açılması,
parsel büyüklükleri, kat yüksekliği
ve benzeri birçok konuda getirilen
kurallarla önceki dönemlerdekine
göre farklı bir gelişme eğilimi
başlamıştır ve o gün bugündür, tüm
yaşam alanımızın şekillenmesinde
bu Yasa önemli rol oynamaktadır.
..ve Bugün...
Ülkemizde mimariyi ve
kentlerimizdeki yapılaşmayı en
çok hangi faktörler etkiliyor diye
bir soru soracak olursak çoğumuz
herhalde ‘yürürlükteki ilgili yasalar’
diye cevap verecektir. Yasaların çok
önemli bir rol oynadığı doğru ama
acaba sadece yasalar mı?
Yasalar oyunun kurallarını koyuyor
aslında. Oyunu oynayan herkes,
yani siyasiler, bürokratlar, plancılar,
mimarlar, müteahhitler ve mal
sahipleri kendileri açısından azami
fayda sağlamak peşinde olunca,
ortaya bugünkü dağınık, düzensiz,
dağda, tepede, dere yatağında,
şehirlerarası yol kenarlarında
yapılaşma ve gelişmeler çıkıyor.
Buna bir de tüketim kültürünün
kıskacındaki bilinçsiz mal
sahiplerinin dizginlenemeyen
bilinçsiz beğenilerinin binalara
yansımasını da eklerseniz tablo
tamamlanmış oluyor. Burada
hemen, bu söyleme uymayan,
bilinçli, duyarlı mal sahiplerinin,
mimarların ve bürokratların hakkını
yemeyip, onları bu tablonun dışında
tutmak gerektiğini vurgulamakta
yarar görmekteyiz.
Bu konuda daha pek çok şey
yazılabilir ama biz burada güzellik,
iklim koşullarına uygun mimari,
estetik konularından çok yapılaşmış
çevrenin oluşmasında ‘sorumlu’
olan ‘sorunlu’ yasal çerçeveyi
mercek altına almak istiyoruz.
Çünkü en azından yürürlükte
olan bu yasaları doğru düzgün
çalıştırmış olsaydık, Annan Planı
sonrasında ortaya çıkan kontrolsüz
inşaat patlamasının çevre tahribatı
bu kadar büyük olmazdı. Ya da
geçtiğimiz günlerde yaşadığımız sel
felaketleri meydana gelmezdi.
DEVAMI SAYFA 8’DE >>
SAYFA
+
8 DOSYA
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Naciye Doratlı- Şebnem HoŞKARA- Ercan HoŞKARA
[email protected] [email protected] [email protected]
KUZEY KIBRIS’TAKİ YASAL ÇERÇEVENİN YAPILAŞMIŞ ÇEVRENİN
OLUŞUMUNA ETKİLERİ ve ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
>> SAYFA 7’DEN DEVAM
Kuzey Kıbrıs’ta Yapılaşmış
Çevreyi İlgilendiren Yasalar
Hangileri?
Yapılaşmış çevremizi doğrudan
veya dolaylı olarak etkileyen
yasalar var. Ancak biz burada
sadece imar faaliyetlerini doğrudan
etkileyen en önemli yasaları
(Çevre Yasası, Fasıl 96 Yollar ve
Binalar Düzenleme Yasası, İmar
Yasası;) ve son dönemde çok
tartışılan Emirnameleri özetlemekle
yetineceğiz.
Çevre yasası: Bu yasanın
amacı, bütün insanlığın ortak
varlığı olan çevrenin korunması,
iyileştirilmesi, kırsal ve kentsel
alanda arazinin ve doğal
kaynakların en uygun şekilde
kullanılması ve korunmasını; insan
sağlığını olumsuz etkileyen, su,
toprak, hava ve gürültü kirliliğinin
önlenmesini ve ülkenin bitki ve
hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel
zenginliklerinin korunarak, bugünkü
ve gelecek kuşakların, sağlık, kültür
ve yaşam düzeylerinin geliştirilmesi
ve güvence altına alınması için
yapılacak düzenlemeleri ve
alınacak önlemleri, ekonomik
ve sosyal kalkınma hedeflerini,
sürdürülebilir kalkınma ilkeleri ve
kirleten öder ilkeleri çerçevesinde
düzenlemektir.
Fasıl 96 Yollar ve Binalar Düzenleme Yasası
Fasıl 96’ya göre bir kamu yolundan ulaşılabilen her arazi parsellenebilir.
Bu parseller üzerinde Fasıl 96’nın içerdiği kurallara uygun her türlü inşaat
yapılabilir. Yine bu yasa altında yetkili makam tarafından sanayi bölgesi, okul
alanı vb. bölgeleme (zoning) yapılabilir.
Diğer birçok yasa gibi Fasıl 96’nın da, yürürlüğe girdiği dönemdeki koşullara
göre yeterli olsa bile, o günden bugüne değişen koşullarda çağdaş yaşam
çevreleri yaratmak için yetersiz kaldığını düşünmek için mimar, şehirci ya da
mühendis olmak gerekmez.
Bu nokta’da Fasıl 96’nın niye yetersiz kaldığını hatırlatmakta yarar görüyoruz.
İlk olarak ulaşılabilir her arazinin parsellenebilmesi, parseller üzerine istenilen
fonksiyonda bina yapılabilmesi, dağınık ve düzensiz yapılaşmayı beraberinde
getirmektedir. Bunun ne zararı var diyeceksiniz? Özetleyecek olursak:
• Kıt kaynakların savurganca kullanımı;
• Doğal kaynakların ve ekolojik yapının tehlikeye girmesi;
• Dağınık yerleşimlere servis (yol, su, elektrik, belediye hizmeti)
götürülmesinin yüksek maliyeti;
• Ülke ve yerleşimlerin planlarının yapılmasına olanak vermemesi,
• Sürekli inşaat halinde ve bitmeyen şantiye görünümündeki yerleşim
alanları;
• Yarım inşaatlar, yarım yollar;
Fasıl 96’nın yetersizliğinin göstergeleri değil mi?
Fasıl 96 Yollar ve Binalar
Düzenleme Yasası: Kıbrıs’ta
yapılaşmayı doğrudan ilgilendiren
ve bugün ülkemizin her yerinde
görmekte olduğumuz yapılaşmanın
dayandırıldığı ilk yasa 1946 İngiliz
Koloni Dönemi’nde yürürlüğe giren
ve Fasıl 96 diye bilinen ‘Yollar
ve Binalar Yasası’dır. Bu yasa,
1959, 1963, 1971, 1976, 1984,
1989 tarihlerinde çeşitli kereler
revizyondan geçmiş olarak hala
geçerliliğini korumaktadır.
Dağ - Tepe ve Yarım İnşaatlar
(Fotoğraf: Fevzi Özersay)
Tamamen serbest piyasa koşullarına göre gelişen bir şehir, Mağusa. Şehrin en önemli caddesi ama
henüz plan yüzü görmemiş bir cadde. Under Construction! (yapım devam ediyor). Peki bu cadde ne
zaman bitecek? Bilen var mı? Yarım inşaat bir evde yaşamak gibi... yarım inşaat bir şehir...
İmar Yasası
• Ülke düzeyinde sektörel hedef ve yatırımlar dikkate alınarak, düzenli gelişmeyi özendirmek ve denetlemek; nüfus yerleştirilmesi ve
yoğunlaşması; sanayi, ticaret, turizm, ulaşım, altyapı, kamu ve sosyal
servisler ve tarım ile ilgili genel politikalar ile özellikli sosyal, kültürel,
tarihsel, mimari önemi olan bölgeleri belirlemek amacı ile Ülkesel
Fizik Plan’ın yapılmasını ve Planda öngörülen yatırımların mali
programlarının hazırlanmasını;
• Her büyüklükteki yerleşme birimi için, ilgili yerleşme biriminin
Belediyesinin veya Muhtarlarının program ve/veya istemleri ile
beklentilerinin de dikkate alınarak ve sorunların önceliklerini göz önünde bulundurarak, İmar Planı yapılmasını;
• Gelişmenin , yenileşmenin hızlı, sorunların yoğun olduğu tarihi , mimari
, turistik , tarımsal, konut, ticaret, endüstri, ulaşım, kültürel ve doğal
kaynaklar bakımından önemi olan bölgelerin belirlenip, bunlar için
Çevre Planları’nın yapılmasını;
• Planı yapılmış yerleşim/alanlarda, İmar Yasası’nda ‘Gelişme’ olarak
tanımlanan her türlü faaliyet için, ilgili Belediyelerin görüşlerini alan Şehir
Planlama Dairesi’nden Planlama Onayı alınmasını;
• Bu Yasa altında yayımlanacak bir emirname ile tarihi ve kültürel değere sahip ve/veya çevresindeki listelenmiş binalara, konumu dolayısıyla katkıda bulunan, bina, bina grupları ve/veya
bunları içeren bir alanın “Koruma Alanı” olarak ilan edilmesini;
Yaygın, yoğun ve düzensiz yapılaşma tehdidi altında olan ve İmar Planı
olmayan veya hazırlanmakta olan alan/yerleşmenin özelliğine göre,
doğal zenginlikleri, sahil şeridini, tarihi ve kültürel kaynakları korunması
ve gelişmelerin kontrol edilebilmesi amacı ile, bir plan yapılıncaya kadar
Emirname yayınlanmasını içerir.
+
CMYK
55/89 İmar Yasası: Kentlerimizin
planlara ihtiyacı olduğu
gerçeğinden hareketle bir ilk olarak
1979 yılında başlatılıp 1984 yılında
sonlandırılan Lefkoşa İmar Planı,
planın yasallaştırılmasına olanak
verecek bir yasa olmadığı için o
yıllarda yürürlüğe girememişti. İşte
bu nedenle ve düzenli gelişmenin
ancak planlarla mümkün olabileceği
gerçeğinden hareketle yeni bir
yasa çalışması başlatılmış ve
1989 yılında 55/89 İmar Yasası
yürürlüğe girmiştir. Bu yasa, ülkesel
fiziki plan, imar planı ve çevre
planı yapılmasını, tarihi ve kültürel
özelliğe sahip çevre ve yapıların
korunmasını öngörür.
Emirnameler: İmar Yasasında
belirtildiği şekilde, İmar Planının
olmadığı veya hazırlanmakta
olduğu, ancak, gelişmenin
yaygın ve hızlı olduğu yerleşme birimleri veya alanlarda,
İmar Planı onaylanmadan
önce veya İmar Planı olmadığına bakılmaksızın, Yasa altında yayımlanan ve ilgili alan
için “Ön İmar Sınırları” çizilen
belgelerdir. “Planlama makamı,
gerekli gördüğü durumlarda,
ilgili yerel yönetimlerin görüş ve
önerilerini alarak, emirnamelerle,
ne tür gelişmelere hangi
koşullarda izin verilebileceğini ilan
edebilir.” (İmar Yasası, 11(5)/C)
Planlama Makamı, emirnamelerin
hazırlanmasında sektörle ilgili kamu
kurum ve kuruluşlarının bilgilerine
başvurur. İmar Yasamızda yer alan
Emirnameler, sadece Lefkoşa kenti
imar planının bulunduğu mevcut
durumda, en etkili planlama araçları
görünümündedir. İmar planları
yapılması yerine mevcut
emirnameler üzerinde sürekli
değişiklik yapılması yoluyla
planlama sisiteminin sürdürüldüğü
ülkemizde, emirnamelerin yanlış
kullanım ve uygulanmaları,
yapılaşmış çevremizde pek
çok sorunu da beraberinde
getirmektedir.
KKTC’de İmar Yasası altında
yayınlanan ve İçişleri ve Yerel
Yönetimler Bakanlığı tarafından 2010
yılında Değiştirilen Emirnameler
- Girne Beyaz Bölge Emirnamesi
(1993, 2003, 2005)
- Karpaz Emirnamesi (2004, 2005,
2008,2009.)
- Tatlısu Büyükkonuk Bölgesi
Emirnamesi (2004,2006,2009)
- Girne Boğaz Bölgesi Emirnamesi
(2006, 2007,2009)
- Girne II. Bölge Emirnamesi
(2007,2009)
-
Girne I. Bölge Emirnamesi
DEVAMI SAYFA 9’DA >>
+
DOSYA
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
SAYFA
9
Naciye Doratlı- Şebnem HoŞKARA- Ercan HoŞKARA
[email protected] [email protected] [email protected]
KUZEY KIBRIS’TAKİ YASAL ÇERÇEVENİN YAPILAŞMIŞ ÇEVRENİN
OLUŞUMUNA ETKİLERİ ve ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
ve Kuzey Avrupalı olmak üzere
yabancı alıcılara satılmak üzere
sat-yap mantığıyla tasarlanan ve ne
Planlama Sistemiyle Gelen
yazık ki kötü işçilikle de inşa edilen)
Sorunlar *
konut alanlarında, tasarımcıların,
Kuzey Kıbrıs’ta, yukarıda açıklanan imar planlarında belirlenen
parsel sistemine de bağlı kalarak
yasal çerçeve ve düzenlemeler
gerçekleştirdikleri tasarımlarda,
içerisinde yer alan ve özellikle
özellikle dış mekanlarda mekansal
Annan Planı sonrasında ortaya
kalite de aranmamakta, geleneksel
çıkan hızlı yapılaşma sürecinin
yerleşimlerin özgün sokakları,
yarattığı sorunları dört ana başlık
meydanları yerine, mekansal
altında ayrı ayrı ancak bağlantılı
estetik ve toplumsal kaliteden uzak
olarak incelemek, ortaya çıkan
araba yolları inşa edilmektedir.
etkiyi kavrayabilmek açısından
Binalar yerleştirildikten sonra arda
doğru olacaktır: 1. Kentsel ve
kalan boşluklar olarak karşımıza
mimari yapı ve kimlik ile ilgili
çıkan bu niteliksiz ve tanımsız
sorunlar; 2. Çevresel sorunlar;
dış mekanlar, özellikle çok katlı
3. Planlamayla ilgili sorunlar; 4.
konut alanlarında belirgindir. Bu
Ekonomik ve sosyal sorunlar.
şekilde birbirine eklemlenerek
gelişen yerleşim alanlarında, Prof.
Kentsel ve Mimari Yapı ve
Dr. Derya Oktay’ın bir yazısında
Kimlik ile İlgili Sorunlar
ifade ettiği gibi, “kentsel tasarım
ölçeğinde bir konut yerleşiminin
Kuzey Kıbrıs’taki yapılaşma,
sahip olması gereken nitelikler
özellikle planlamanın olmayışından tümüyle gözardı edilmekte, ve
veya yetersizliğinden dolayı,
insanların yaşam kalitesine daha
çarpık kentleşme yanında, pek
nitelikli çevre üreterek katkıda
çok çevre sorununa sebep
bulunma şansı yitirilmektedir”.
olmaktadır. Öncelikle, planlamadaki Bu uygulamalarda sadece
yetersizlikler, güncelliğini yitirmiş
yatırımcıların ve müteahhitlerin
yanlış uygulamalar ve denetimsizlik ekonomik kaygıları hesaba
nedeniyle, kentlerin çeperlerinde,
katılmakta, genelde çevresel
mevcut yasal düzenin verdiği
ve sosyal kaygılar göz ardı
imkanlar doğrultusunda, bütün
edilmektedir. İmar mevzuatlarına
yeşil alanlara inşaat izni verilmesi
uyulmasına rağmen oluşan bu
ve dolayısıyla arazinin verimsiz
sorunlar ise bir anlamda imar
kullanılmasından dolayı, yaygın,
mevzuatlarının yetersizliğini
dağınık, düzensiz ve niteliksiz
göstermektedir.
yerleşimler oluşmakta; doğal
güzelliklere sahip Çatalköy,
Konunun bir başka kentsel boyutu
Bellapais, Ozanköy, Karmi, Lapta
da, hızlı yapılaşmanın ve gelişimin
gibi doğal çevresel özelliklere
kentsel alanlarda ortaya çıkardığı
sahip yerleşimler etrafında oluşan
trafik yoğunluğu ve kentlerdeki
betonlaşma, yeşil dokuya, ekolojik
mevcut yolların ve otopark
yapıya ve doğal güzelliklere zarar
alanlarının, bu durum karşısında
vermektedir. Mevcut kent/yerleşim
yetersiz kalışıdır.
merkezlerinde ise, var olan
özgün/yerel/geleneksel dokular
Çevresel Sorunlar
zedelenmekte, tarihsel, sosyokültürel ve doğal değerler yok
Anlatıldığı biçimde gelişen yerleşim
olmakta, ve dolayısıyla geleneksel
alanları, pek çok çevre sorununu da
kentsel kimlik yitirilmektedir.
beraberinde getirmektedir. Hızlı ve
yoğun yapılaşma, bina, ve özellikle
Doğal ve özgün yapılaşmış
konut sayısındaki artış, bu binaların
kentsel ve mimari çevre; çoğu,
hemen çoğunun ekolojik çözümlere
niteliksiz, sosyal, çevresel ve
dayandırılmadan tasarlanıyor ve
iklimsel veriler dikkate alınmadan,
inşa ediliyor oluşu, yoğun yapay
çeşitlilik, bütünlük, okunabilirlik,
ve soğutma kullanımı, çok
ayrımsanabilirlik gibi tasarım ilkeleri ısıtma
ciddi
enerji
tüketimini beraberinde
göz ardı edilerek tasarlanmış,
getirmektedir.
Bu durum hem CO2
tekdüze mimarlık örnekleri ile adeta salınımından dolayı
hava kirliliğini
doldurulmaktadır. Bu tekdüzelik
artırmakta
ve
küresel
ısınmaya yol
hem yerleşim tasarımlarında
açmakta
hem
de
doğal
kaynakların
hem de bina ölçeğinde iç mekan
geri
kazanılamaz
şekilde
tasarımlarında gözlemlenmektedir.
tüketilmesi sonucunu getirmektedir.
Yeni yapılan sitelerin oluşumunda,
yeni tasarlanan tek bir yapının
Bu anlamda bir diğer sorun,
ya da daha önce başka yerlerde
dağlarındaki taş
üretilen bir tasarımın arazi üzerinde Beşparmak
ocaklarının
yarattığı
çoğaltılarak yerleştirilmesi, ‘kopyala sorunlardır. Malzemeçevresel
temini adına
yapıştır’ yöntemi uygulanmaktadır.
dağlardaki
taş
ocakları
bilinçsizce
Yapılaşmanın büyük çoğunluğunu
kullanılmaktadır.
Bu
bilinçsiz
oluşturan (ve çoğunluğu İngiliz
kullanım, bir yandan doğanın ve
>> SAYFA 8’DEN DEVAM
doğal kaynakların tüketilmesine
bir yandan da toz kirliliği açısından
uzun dönemde önemli sağlık
sorunlarının oluşumuna sebep
olmaktadır. Bu durum ayrıca,
çevresel estetik anlamında da çirkin
bir görüntü yaratmaktadır.
Yine çevresel anlamda ortaya
çıkan bir başka sorun, yeraltı
su kaynaklarının kirlenmesidir.
Yerleşim alanlarındaki altyapı
eksikliği, ve halen Gazimağusa,
Girne gibi yoğun yapılaşma ve
hızlı gelişime sahne olmakta
olan kentlerde bile kanalizasyon
olmayışından dolayı, emici
kuyuların atık sular için
kullanılması, bu kuyularda yeraltı
su kaynaklarını da kirletmeye
başlamıştır. Konuyla ilgili önerilen
tedbir, 20 konut üzerinde olan
yapılaşmalar için talep edilen
ön-ÇED raporu ve bu bağlamda
Çevre Dairesi tarafından
genelde önerilen paket arıtma
sistemi zorunluluğudur. Ancak
girişimciler/yatırımcılar, bu sistemin
maliyetinden kaçınabilmek
adına projelerini 19 konutluk
ayrı bir dosyayla vizeye sunup
inşaat izinlerini alabilmektedirler.
Dolayısıyla, konuyla ilgili yeterli
tedbir alınmadığından, sorunun,
uzun dönemde, sürdürülebilirliği
tehdit eden boyutlara ulaşacağı
tahmin edilmektedir.
Tabi burada asıl sorun, alt yapısı
olmayan yerlere imar ve inşaat izni
verilmesi konusudur.
Kuzey Kıbrıs’ta Planlama
Sorunları
Yukarıdaki iki başlık altında
sıralanan tüm bu sorunlara
bakıldığında, günümüzde
kentleşme adına en önemli
kavramlardan biri olan
sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir
gelişme açısından, Kuzey Kıbrıs’ta
durumun hiç de olumlu bir durum
sergilemediği görülmektedir.
Sürdürülebilirlik için önemli dört
doğal kaynak – arazi/toprak,
enerji, su ve malzeme, Kuzey
Kıbrıs’ta tamamiyle verimsiz olarak
kullanılmakta ve tüketilmektedir.
Bunun en önemli nedeni de
ülkedeki planlama olgusu, ya da
tersten bir söylemle, plansızlıkdır.
Ülkenin planlama sistemi, son
yılların hiç de sürdürülebilir
olmayan “yaygın, dağınık, yoğun
yapılaşmasına” hazırlıklı değildir.
Ne yazık ki, Kuzey Kıbrıs’ta
planlama olgusuna bakıldığında,
ortaya çıkan tablonun, çağdaş
planlama anlayışlarından oldukça
uzak bir nokta olduğu söylenebilir.
Öncelikle ifade edilmesi
gereken, bugün Kuzey Kıbrıs’ta
+
CMYK
kentlerdeki ve hemen tüm yerleşim
alanlarındaki hızlı gelişim ve
büyümeye karşı önlem almaya
planlamanın hızının yetmediği
konusudur. Yukarıdaki satırlarda
da bahsedildiği gibi, kentler, hızlı
büyüme, yoğun, yaygın ve düzensiz
bir gelişme ile karşı karşıyadır.
Özellikle Annan Planı süreci ile
başlayan ve hızla ivme kazanan
yoğun yapılaşma, bugün özellikle
Girne gibi kıyı kentlerinde ve/veya
Dip Karpaz bölgesinde olduğu gibi
diğer doğal gelişim alanlarında,
çevrenin tahribatına yol açmaktadır.
Bir yandan, hiç bir geleneksel,
iklimsel, sosyal ve kültürel kimlik
öğesi göz önüne alınmaksızın
yapılan ek inşaatlarla geleneksel
çevreler kimliklerini yitirmekte,
diğer yandan yine benzer şekilde,
sadece rant kaygısıyla inşa
edilen yeni yaşam çevreleri doğal
çevreye olumsuz girdiler olarak
damga vurmaktadır. Sosyal yaşam
çevrelerinin ve dolayısıyla kamusal
açık alanların kalitesi, komşuluk
ilişkileri, geçirgenlik, okunabilirlik,
bütünlük, çeşitlilik gibi estetik
değerler düşünülmeden tasarlanan
bu yeni yaşam çevreleri, çağdaş
mimarlık ve planlama ortamlarının
gündeminde ve en odak noktasında
bulunan ekolojik kaygılardan ve,
sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir
kalkınma hedeflerinden uzak,
plansızca gelişmektedirler.
Bu noktada karşılaşılan asıl
sorun, inşaat ve imar konusunda
yürürlükte olan Fasıl 96 Yollar ve
Binalar Düzenleme Yasası’nın
yanından yol geçen her
araziye, her alana inşaat yapma
hakkı tanımasıdır. Bu durum,
Ada’nın Kuzeyinde, Karpaz’dan
Güzelyurt’a, Lefke’ye tüm alanlarda
geçerlidir. Durum bu olunca,
herhangi bir sebeple, herhangi bir
bölge, yapılaşmaya yönelik olarak
önem kazandığı anda, orada hızlı
bir inşa süreci ve fiziksel gelişme
ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu
da, plan olmayan bu alanlarda,
“yaygın, yoğun, dağınık ve
düzensiz” yapılaşma olan ya da
olma tehdidi altına girmiş yerlere,
kamu yararına bir çeşit “inşaat
/ imar yasağı ve kısıtlamaları”
getirilme zorunluluğunu ortaya
çıkarmaktadır.
Bu noktada, 1989 İmar Yasası’nda
bir geçiş dönemi tanımlaması
olarak ifade edilen “Emirnameler”
karşımıza çıkmaktadır. Ancak,
Kuzey Kıbrıs’ta bugün halen,
plansız gelişen kentlerde, bir
planlama enstrümanı olarak
kullanılan “emirnameler” sorunlara,
sadece “yasaklar ve kısıtlamalar
getirerek” kısa dönemli çözümler
üretmektedir; hatta bu çözümlerin
DEVAMI SAYFA 10’DA >>
+
10 DOSYA
SAYFA
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Naciye Doratlı- Şebnem HoŞKARA- Ercan HoŞKARA
[email protected] [email protected] [email protected]
KUZEY KIBRIS’TAKİ YASAL ÇERÇEVENİN YAPILAŞMIŞ ÇEVRENİN
OLUŞUMUNA ETKİLERİ ve ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
>> SAYFA 9’DAN DEVAM
yanında aynı zamanda yoğun
yapılaşmayı da tetiklemekte ve
bu da uzun dönemli sorunlar
ortaya çıkarmaktadır. Emirname
kararlarının geçici olmadığı
ve ardından planın gelmediği
durumlarda (-ki bu uygulama
geçerlidir: bugüne kadar çıkarılmış
olan hemen hiçbir emirnamenin
ardından, yerleşime ilişkin planların
hazırlığı tamamlanmamıştır), uzun
dönemde bu çözümlerin “sorunlara”
dönüşmesi kaçınılmazdır.
Yukarıda bahsedilen sorunların
yaşandığı bir çok bölgede, örneğin
ve özellikle Girne bölgesinde,
uzun yıllardır uygulamada olan
emirnamelerin olduğu düşünülürse,
bu emirnamelerin planlı gelişme
adına yetersizliği de ortaya konmuş
olacaktır. Özellikle bu emirname
uygulamaları kaynakların verimli
kullanılmasını teşvik etmek bir yana
tam tersi bir tablo yaratmaktadır.
Son günlerde, aynı anlayışın
devam ettiğine de yeniden tanık
olunmuştur. Mevcut emirnamelerin
hepsi yeni bir düzenlemeyle
değiştirilmiştir.. Değiştirilen 6
Emirname’yi tek tek irdeleyerek,
yapılan değişikliklerin ne gibi
tehditler içerdiğini bu Dosya
içinde bize ayrılan alan içine
sığdırmamıza imkân yok. Ama
gerçek olan şu ki, bu değişikliklerle
Girne, do­ğal zenginliklerimiz, or­
man alan­la­rı, kı­yı­lar ve köyler, yeni
bir ‘yağmalanma sü­re­ci’ ile karşı
karşıya bırakılacaklardır. Bu süreç,
sosyla ve ekonomik pek çok sorunu
da beraberinde getirecektir.
Ülkedeki planlama olgusu
içinde ülkesel fiziki planın halen
hazılanmamış olması da büyük
bir eksikliktir. İmar planlarına
bakıldığında, ülkede sadece
Lefkoşa kentine ait imar planı
mevcuttur; bu plan da, yaklaşık
15 yılda hazırlanarak yürürlüğe
girmiştir. Bir turizm alanı olarak
yıllardır gelişmekte olan Girne,
emirnamelerle kontrol altında
tutulmaya çalışılmakta; 1986
yılından bugüne bir üniversite
kenti olarak hızla büyümekte olan
Gazimağusa kenti için imar planı
çalışmaları halen sürmektedir.
Yasanın sorumlu kıldığı ilgili
planlama makamı, ülkedeki bu
plansız gelişim karşısında tamamen
yetersiz kalmıştır/kalmaktadır.
Ülkedeki planlama disiplin ve
inancından yoksun günübirlik
uygulamalar, Kuzey Kıbrıs kentlerini
yaşanabilir ve sürdürülebilir
olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Ayrıca ülkede planlamaya ilişkin bir
siyasi irade eksikliği de yıllardan
beri süregelmektedir. Ne yazık
ki, çağdaş planlama anlayışları
ve “sürdürülebilir yerleşmeler,
yaşanabilir çevreler yaratma ve/
veya çevre yaşam kalitesini
artırılması” gibi çağdaş ve güncel
planlama kavramları, Kuzey
Kıbrıs’ın gündeminde henüz yoktur.
Bu noktada bir an için İmar
Yasası’nın özüne uygun olarak
uygulandığını, ülkesel fizik plan,
imar planları ve diğer planların
tamamlanarak yürürlüğe girdiklerini
varsayalım. Yapılaşma tümüyle
kontrol altına alınabilecek mi?
Yürürlüğe giren planlar, başta
Siyasiler olmak üzere Belediyeler
ve haklarının kısıtlandığını
düşünecek olan vatandaşlar/mal
sahipleri tarafından benimsenecek
midir? Bu iki sorunun da cevabı
ne yazık ki ‘Hayır’dır. Çünkü
bugünkü şekli ile İmar Yasası’nı
desteklemesi gereken, planların
hakça uygulanması için birçok
ülkede kullanılmakta olan ‘Plan
Uygulama Araçları’ mevzuatımızda
yer almamaktadır. Bu araçlar
içinde mali araçlar (emlak vergisi,
gelişme hakkının devredilmesi,
şerefiye vergisi vb.) önemli bir yer
tutar. Kent Planlarının uygulandığı
her yerde uygulamadan doğan
yararın da ‘zararın’ da kent sakinleri
arasında paylaştırılması, planın
herkes tarafından desteklenmesini
ve benimsenmesini sağlayacaktır.
Aksi takdirde sadece kullanım
ve gelişmelerle ilgili önerileri
içeren haritalar ve raporlardan
oluşan bir İmar Planı, plan
kararları ile malı değer kazanan
mal sahipleri dışında birçok mal
sahibi için yasaklayıcı, kısıtlayıcı
bir devlet müdahalesinden öteye
gidemez. Bize göre en büyük
zafiyet de, sorun da buradan
kaynaklanıyor. Bu sorun dikkate
alınmadığı sürece, İmar Yasası
‘Plan uygulama araçları’ mevzuatı
ile birlikte çalıştırılmadığı sürece
çağdaş planlamadan söz etmek
çok zor. Konuyla ilgili bir başka
sıkıntı ve üzüntü veren durum da,
planlama sisteminin ve konuyla
ilgili siyasi iradenin, ülkede mevcut
Üniversitelerin bu alanlardaki bilgi,
deneyim, birikim ve potansiyellerini
kullanmıyor olmasıdır.
Emirnamelerin Değiştirilmesi
Ekonomik ve Sosyal
Sorunlar
Emrinamelerin değiştirilmesi ile ilgili, akla gelen ilk soru, yapılan değişikliklerin
herhangi bir bilimsel temeli olup olmadığı konusudur. “Kısıtlamalar Kaldırlıyor”,
“Yatırımların Önü Açılıyor” söylemiyle gündeme düşen değişiklik yapılacağı duyurusu,
bilimsel bir kaygı taşınmamakta olduğunun en açık ifadesidir.
Şehir Plancıları Odası tarafından dile getirildiği gibi yürürlüğe giren değişiklikler
arasında, özellikle üç konuda, topluma, kamu yararına, ülkeye zarar verecek, devlete
külfet getirecek ciddi tehditler olduğu görülmektedir:
1. Girne kent merkezindeki bina yoğunluklarının, yapılaşma oranlarının 2–3 katı
arttırılması bilimsel dayanaktan ve ekonomik akıldan yoksundur. Çünkü bu karar:
• Annan Planı sonrasındaki inşaat patlamasıyla, satışı yapılamayan ya da inşaatı
tamamlanamayan yaklaşık 25 000 konut ile ilgili sorunun giderilmesine çare
aranırken, Karşıyaka’dan Çatalköy’e kadar her türlü altyapıdan yoksun bir bina
deposu haline gelen Girne’de, konut sayısını 3 katına çıkmasına yol açacaktır.
• Otopark ihtiyacını, trafik yükünü arttıracak, yol, elektrik, su, kanalizasyon, katı
atık, okul, hastane ve benzeri altyapı ve hizmetler için ilave yatırımları zorunlu
kılacak. Belediye hizmetlere yük getirecektir.
• Çağdaş şehirciliğin temel ilkesine aykırı olarak her yerde ticari kullanımlara izin
verilmesi, konutlar ile ticari işyerlerinin iç içe olmasına, gürültü, trafik ve benzeri
rahatsızlıklara yol açacaktır.
2. Karpaz Bölgesinde ve Girne Boğazı Bölgesinde, gelişmeye açık olmayan
bölgelerde yolu ve elektrik, su, haberleşme altyapısı olan her yere birkaç ev
yapılması kararı çağdaş şehirciliğin ‘yaygın, dağınık ve gelişi güzel gelişmenin
önlenmesi’ ilkesine ve İmar Yasası’nın esasına, özüne aykırıdır.
3. 1/1250 Ölçekli Haritalar Bölgesi olan Köy-içi alanlarında yapılaşma
yoğunluğunun iki katına çıkarılması, Kıbrıs’a özgü köy mimari ve geleneksel
karakterinin bozulmasına, bu bölgelerin turizm açısından çekiciliğini
kaybetmesine yol açacaktır.
+
Annan Planı sonrasında ortaya
çıkan hızlı yapılaşmanın ortaya
çıkardığı sorunlardan en
sonuncusu – kısa dönemde sorun
olarak görülmeyen ya da sorun
oluşu göz ardı edilen ekonomik
sorunlardır. İnşaat sektöründeki
canlılık, bugün piyasayı
hareketlendirmiş olması açısından,
para akışının sağlanması, emlak
piyasasının gelişmesi açısından
bakıldığında ekonomik açıdan
olumlu olarak değerlendirilmektedir.
Ancak bu noktada göz ardı edilen
konu, halen, alınıp satılmakta olan,
üzerine inşaat yapılmakta olan
karşılığı olmayan mallar – arsalar,
araziler, binalar için, gelecekte eski
sahiplerine ödenmesi gerekecek
tazminatlar için kaynak olmaması
konusudur. Bu durum da uzun
dönemde önemli bir ekonomik ve
dolayısıyla sosyal sorun olarak
karşımıza çıkacaktır. Gelecekte
sadece siyasi bir çözüm ile
önlenebileceği düşünülen bu
CMYK
konu, günümüzde belirsizliğini
korumaktadır.Annan planı sonrası
büyüyen inşaat sektörünün ülkede
yarattığı ekonomik büyüme
gözardı edilemez. Fakat, malzeme
ve işgücü olarak %80’e varan
dışa bağımlılık nedeniyle sektör
yaratabileceği katma değerin çok
altında kalmıştır.Inşaat sektörünün
Kıbrıs’ta kullanılan mevcut yapım
teknolojisine bağlı olarak ihtiyaç
duyduğu düz ve ucuz iş gücü
Kıbrıs’ta mevcut olmadığından
bu ihtiyaç genellikle Türkiye’den
karşılanmakta ve inşaat
sektöründeki gelişmeler işsizlik
sorununa çare olamamaktadır.
Aksine çok sayıda yabancı
işgücünün adaptasyon sorunu ciddi
sosyal sıkıntı yaratmaktadır. Bu
durum inşaat sektörünün mevcut
işgücü potansiyeline yani genel
olarak ülke koşullarına da uygun
olarak planlanması gerektiğini
göstermektedir.Ülkemizde üretilen
bu binalarda ciddi bir kalite sorunu
da mevcuttur.
Sonsöz
Planlama bir yasaklama değil,
bir doğru-gelişim aracıdır.
Ülkemizdeki çevresel, kentsel
ve mimari sorunların çözümü, ve
gelecek nesillere aktarabileceğimiz
sürdürülebilir çevreler, ancak
“stratejik planlama anlayışı”nın
uygulanmasıyla mümkün olacaktır.
Stratejik planlama günümüzde
pek çok ülkede klasik planlama
yaklaşımlarının önüne geçmiş
durumda. Stratejik planlama
anlayışı, planlama ve tasarımda
çağdaş yaklaşımların temelini
oluşturmakta. Bu nedenle stratejik
planlama konusunu bundan sonraki
Dosya’mızda sizlerle paylaşacağız.
Yapılaşmış çevremizle ilgili olarak
sorunların ve olumsuzlukların
gündemimizde olmadığı yarınlar
dileğiyle....
Naciye Doratlı,
Şebnem Hoşkara,
Ercan Hoşkara
* Yazımızın bu bölümü, dosya
yazarlarmızından Ercan Hoşkara ve
Şebnem Hoşkara’nın 2007 yılında
Mimarlık dergisinde yayımlanmış “Annan
Planı Sonrasında Kuzey Kıbrıs’ta İnşaat
Sektörüne, Mimarlık ve Planlamaya
Eleştirel Bir Bakış” başlıklı makalelerinden
uyarlanmıştır. (Mimarlık, No 334, TC
Mimarlar Odası Yayını, Mart-Nisan 2007,
s. 53-61).
+
KENTİN TADI TUZU
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
11
SAYFA
Şebnem HoŞKARA
[email protected]
KENT KORİDORLARI – SOKAKLAR
Kent içinde sosyal ilişkiler,
mekanlar aracılığıyla oluşmakta,
mekanlar ile kısıtlanıp mekanlar ile
kurulmaktadır. Bu bağlamda kentsel
kamusal mekanlar, sosyal yaşamın
biçimlendiği ve sürdürüldüğü
alanlardır. Kentin koridorları olarak
algılayabileceğimiz sokaklar,
kentsel kamusal mekanların bir
türü olarak, kentsel doku içerisinde
çizgisel özellikler taşıyan, bir çeşit
“koridor” görevi gören, üç boyutlu,
tanımlı kentsel boşluklardır.
Sokak mobilyalarıyla donatılmış
sokak mekanı, Edirne tarihi kent
merkezi
Pek çok farklı isim altında da
anılırlar sokaklar: Yol, cadde,
bulvar, sokak, vb. Aslında bunların
her biri, “yayaların ve/veya taşıtların
ulaşımını sağlayan bir çeşit fiziksel
elemanı” tarif ediyor olsa da,
aralarında anlam farklılıkları
bulunduğunu unutmamak gerekir.
Çok çeşitli biçimlerde tanımlanabilir
sokaklar. Lefkoşa ya da Mağusa
suriçi gibi geleneksel ya da tarihi
dokular içinde, daha organik,
düzensiz, dar ve ara ara çıkmaz
sokağa dönüşen karmaşık birer
ağ oluşturan sokaklar... Londra’nın
merkezinde yer alan ve kendisini
tanımlayan Neo-klasik dönem
konut mimarisi örnekleriyle eğrisel
özellikler taşıyan Regent Street gibi
sokaklar... Marmaris’te, Girne’de
ya da Baf’ta olduğu gibi, bir deniz
ya da kanal boyunca, bir yanı
binalarla diğer yanı su ve peyzaj
elemanlarıyla sınırlandırılmış
sokaklar; hatta Venedik,
Amsterdam, Brügge’de olduğu
gibi “içinden su geçen” sokaklar…
Bir de çok az örneği olan “köprüsokakları” vardır, Floransa’nın
Vecchio Köprüsü’nün içinde yer
alan sokak gibi, gizemli, ilginç, az
bulunur olanlar... Bu sokak tiplerinin
her biri kullanıcısına farklı duygular
ve deneyimler yaşatır.
Yine her biri farklı, her biri başka
biçimde ve özellikte.
Bir başka bakış açısıyla, sokakları
kullanımlarına göre de algılar ve
yaşarız. Evimizin kapısının açıldığı,
bahçemizin baktığı, komşuluk
ilişkilerini sürdürdüğümüz sakin,
dingin, sokaklar... Yoğun kent ya
da yerleşim dokusu içinde alışveriş
amaçlı kullandığımız, hareketli,
canlı, renkli, hatta gürültülü
sokaklar... Bir yanında sıralanmış
olan şık ve/veya salaş mekanlarda
Ama tüm bu çeşitlemelerin bir de
ortak özelliği var: Tüm sokakların
eni, boyu/uzunluğu ve yüksekliği
var. Hepsini iki yanda sınırlayan
binalar ya da başka fiziksel
elemanlar var. Bazısı eğrisel bazısı
düz, bazısı kısa bazısı uzun, bazısı
çıkmaz, bazısı dar, bazısı geniş,
bazısının bitiminde anıtsal ya da
Karma kullanımlı bir kent merkezi sokağı, Amsterdam
(Fotoğraf: B. Oktay)
kahvemizi yudumladığımız ve arka
plandaki deniz ya da nehiri fon
Hollanda'nın Delft kasabasındaki gibi,
bazı sokakların sonundaki anıtsal
yapılar sokağa ayrı bir perspektif
etkisi verir (Fotoğraf: Beser Oktay)
özgün bir bina, bazısının ucu açık,
perspektifi geniş... Ama hepsi
tanımlı.
yaparak, önümüzde yürüyüş yapan
insanları izlediğimiz su-kenarı
sokakları...
deyişle, bazı toplumsal / sosyal
tanımlamaları da beraberinde
getiriyor anlam olarak. Örneğin
sokak oyunları, sokak sanatçıları,
sokak çocukları, sokak edebiyatı,
sokak köpeği, sokak kavgası...
Bu betimlemelerde sokak, içinde
toplumsallık barındıran bir “yer”
ifade ediyor aslında; sokağın
yanında yer alan diğer sözcükler
ise, “o yere ait, o yerde bulunan,
o yerden gelen, o yerde yapılan”
olarak algılanıyor. Bu algılamaların
Sokak aynı zamanda toplumsal
bir olgu bizler için. Ya da başka bir
içinde sanat var, insan var, eylem
var… Dolayısıyla, algı var, duygu
var, aidiyet var… Sokağın biz
kullanıcılarına verdiği yer duygusu,
yer algısı, bir yere ait olma hissi.
Tüm bu anlamsal yüklemeler,
sokak deyip geçtiğimiz o yolları
aslında daha da önemli kılmaya
yetmiyor mu sizce?
Evet, sokak deyip geçmeyin.
Kentsel doku içinde bir ağ gibi
örülmüş olan sokaklarımıza bu
yazının ardından başka bir gözle
bakacağınızı ümit ediyorum, ve
sizlere gelecekte, Kuzey Kıbrıs
kentlerinin en azından birinde
yer almasını umduğum festivaller
sokağında, sanatçılar sokağında,
el yapım ürünleri ve alışveriş
sokağında, barlar sokağında, vb.
buluşalım diyebilmeyi diliyorum…
Şebnem Hoşkara
İçinden su (kanal) geçen bir sokak - Delft, Hollanda
(Fotoğraf: Beser Oktay)
+
CMYK
12 AL GÖZÜM SEYREYLE
+
SAYFA
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Türkan Ulusu Uraz
[email protected]
BERLİN II: DUVARDAN SONRA
Musevi Müzesi Eki Dış Görünüş
önünden geçtiği, Brandenburg kapısı
ve arkasındaki Pariser Platz’ın aslında,
ziyaretçilerini karşılamaya hazırlanan
özellikle dekore edilmiş bir kentsel
kabul salonu olduğunu hemen, ilk
günlerde farkettik.
Parlemento Binası Kubbe Altı
Berlin için ’24 saat uyanık kalan
şehir’ diyorlar. Bu, bir turist için büyük
kolaylık, her saat ulaşım, her saat
yiyecek bir şeyler bulmak demek. Ama
Berlin, bizler yani Türkçe konuşan
turistler için daha da kolay bir şehir.
Yerel telefon kartı almak için girdiğimiz,
oldukça Alman görünen marketimsiinternet kafe sahibi, aramızdaki
konuşmadan anlamış olmalı ki,
‘Türk’sünüz galiba diye’ söze başladı,
ve arkasından devam etti. Kent içi tur
ve müzelere giriş dahil otobüs, metro
ve tren, hepsini son derece makul bir
fiyata çözen haftalık biletleri nereden
alacağımızı, internet ulaşımımızı
nasıl halledeceğimizi, hatta en iyi
(döneri değil de) Suşi’yi nerede
yiyebileceğimizi, ve en önemlisi,
Kreuzberg’e nasıl gideceğimizi de
bu arada öğrenmiş olduk. En işe
yarar turistik kent haritasını yine
de kaldığımız hostelden edindik,
ve Berlin’e ait o muhteşem kitabı,
‘Berlin Mimarlık Rehber’ini bulup
alana dek, ilk birkaç gün, daha
önce okuduklarımız üzerinden kenti
anlamaya, aslında biraz da aylak
bir ruh hali içinde ‘kentin ruhunu
yakalamaya’ çalıştık.
En eski ve prestijli alışveriş bulvarının
Kurfürstendamm olduğunu; duvardan
sonra, ses getiren bir kentsel tasarım
uygulaması, Potsdamer Platz’ın
yeni, ışıltılı tapınaklarıyla konuklarına
gece hayatının en renkli ortamlarını
sunduğunu; eski duvar hattının tam da
Bu meydanın eski Doğu Berlin’li
olduğuna inanmak zor ama, yola
devam etmek isterseniz ‘Unter Linden’
caddesinden Spree Nehrini geçip
dosdoğru gittiğinizde kendinizi, Eskinin
Stalinalle’si bu günün Karl-Marx
Bulvarı üzerinde bulabilirsiniz. Burada
komünist rejimin üst düzey bürokrat
konutları ve cephelerini süsleyen
proleterya figürleri, ideoloji ve mimarlık
ilişkisinin geldiği noktayı gösterir.
Binalar kadar, kent boşluklarının
da ölçeği kaçmıştır. Neyse gelin
eğlenceye, Pariser Platz’a geri
dönelim. Sarışın dalgalı peruğu ve 40’lı
yıllardan kalma kostümüyle, savaş
yıllarının maskotu ‘Lili Marlee’ şarkısını
söyleyen genç bir sanatçıyı dinleyenler
arasına karışalım.
Pariser Platz’da, usta mimarlar
tarafından yenilenmiş banka, elçilik,
ve otel binaları arasında yeni
Akademie Der Künste’yi gözden
kaçırmamak lazım. Bina, savaştan
sonra doğu ve batı olarak ayrılan sanat
akademilerinin yeniden birleşmesini
çoşkuyla kutlayan bir modern cam
yüzle, meydan çeperinde kendine
yer açar ve sizi giriş lobisine çeker.
Giriş katının derinliklerine doğru hafif
bir eğimle uzayan zemin üzerinde
ilerlerken, meydanın uzantısı bir
kamusal iç mekan hissinin daha da
güçlendiğini hissedersiniz. Girişten
başlayan kesintisiz bir sanat ortamını
izleyerek kendinizi son katta, kokteyl
salonunda bulabilirsiniz. Akşam vakti
uğramışsanız eğer, mutlaka birşeyler
içme şansınız da olan bu mekanın
önünde uzanan terastan Pariser Platz
gecesinin keyfini sakın kaçırmayın.
Dönüşte, (en sevdiğim alış-veriş
yeri) kırtasiye ağırlıklı hediyelik eşya
köşesine hızlı bir bakış attıktan sonra,
içinizi acıtsa bile, hala bir sanatsal
deneyim yaşamak istiyorsanız, arka
kapıdan çıkmanız gerekecek. Çünkü,
Musevi kökenli mimar Eisenman
tarafından tasarlanan, Nazi Terörü
kurbanları için bir toplu anı mezar,
ziyaretinizi bekliyor…
teraslamaların tadına varmayı bilmeniz
gerekecek.
Duvardan sonra, Almanya’da artık
üç toplum olduğu söyleniyor, Alman,
Doğu Alman ve ‘Göçmenler’. Kapitalist
dünyanın da tüm desteğiyle ülke,
yıllarca ayrı kaldığı ‘doğulu yarısıyla’
yeniden kucaklaşırken, geçmişiyle
de hesaplaşma sürecine girer. Bu
arada yıllarca dışladığı yabancıya,
‘göçmen işçiler’e de farklı bir açılım
yapar. Bütün bunların, mimari,
kentsel ve sosyal mekana yansıması,
onun duvardan sonraki yeni kimlik
arayışının, ve tabi ki Berlin’in yeniden
başkent olma sürecinin önemli bir
parçası aslında. Daha fazla geç
olmadan, turistik aylaklığı bırakıp,
sizi, bu süreci anlatan üç örneğe,
Reichstag ve çevresi’ne, Jewish
Museum’a (Musevi Müzesi) ve
Kreuzberg’e yönlendirelim. Birincisi, bir
kentsel alanın parlemento kompleksi
olarak tasarlanması; diğeri, eski
binaya bir yeni ek; üçüncüsü, bir
kent bölgesinin ihyası. Birleşmeye,
geçmişle yüzleşmeye ve yabancıyla
kaynaşmaya çalışmak adına hepsi de
neredeyse eski duvar hattı boyunca
sıralanmış.
İkinci durak, Jewish Museum yani
Musevi Müzesi, tarihi bir bina ile
ilişkili ama biçimsel özellikleriyle ona
son derece aykırı ve keskin bir karşı
tavır sergiliyen, son dönem mimarinin
temsilcisi bu ekiyle biliniyor. Bu açıdan
müze iç mekanı daha da beter,
özellikle böyle bir ruh hali beklentisi
olan bizler için, sergilenen objelerden
neredeyse daha güçlü bir etkiye sahip.
Bina iç mekanı mimari mekan algısının
biçim, ölçek, doku, ışık ve ses gibi
bütün birleşenlerine ustaca başvurarak
sizi yönlendiriyor. Tabi ki bu turda,
mimarın açıklamalarıyla beslenerek
oldukça iyi hazırlanmış sözlü-işitsel bir
rehber de özel kulaklığınız aracılığıyla
size eşlik ediyor. Ama en önemlisi
sergileme concepti, yani neyi, nereye
kadar ve nasıl öğreneceğini izleyiciye
bırakması. Son derece hüzünlü
bireysel öyküleri, objeleri, fotoğraflar
ve mektupları Sofie’s Choice (Sofi’nin
Seçimi) filmi daha beterdi diyip
izliyorsunuz. Ama interactive merkez
denilen bir bölüm var ki, üstelik
negatif etki de vermiyor, iyi döşenmiş,
konforlu, bilgisayarlar ve önlerinde
ikili de oturulabilecek rahat koltuklar.
Ne var ki eğer bilmek isteğiniz daha
derin bir akıbet varsa, bunun anahtar
kelimelerini girdiğinizde, nereye kadar
gidebileceğinizi görüyorsunuz. Nasıl
katlanılır? Bilemiyoruz. Biz denemedik
ve ayrıldık. Buna rağmen önerir miyiz?
Evet.
Kentin büyük parkı ‘Tiergarten’ın
kuzeydoğu ucunda, ‘Brandenburg’
kapısının hemen solunda ‘Reichstag’
yani Almanya Parlemento Binası
konumlanmaktadır. Girişin tam
üstünde ‘Dem Deutschen Volke’‘Alman Halkına’- yazar. Belki de bu
nedenle ücretsiz gezilebilecek tek
bina, tek müze ve neredeyse ‘tek
kubbe’ burasıdır. Dolayısıyle, önündeki
devasa kamusal yeşile uzayan
ziyaretçi kuyrukları hiç eksilmez,
sabırla beklemeniz gerekir. Almanya
Parlementosu, 1894’den beri, Hitler
yönetime gelinceye kadar bu binada
toplanmış. 1933’de Hollanda’lı bir
komünist tarafından kundaklanma
sonucu yandığı söylenir. Diğer taraftan
komünist partisini yasaklama adına
bahane bulmak için Naziler tarafından
yakıldığı iddiası da vardır. Birleşmeden
sonra Berlin tekrar başkent olunca,
1999 da köklü bir yenileme yapıldı ve
eski yanan kubbenin yerine, Foster’in
tasarladığı, içinde seyir rampaları
dolaşan cam kubbe yerleştirildi.
Bugün Almanya Parlementosu yine
bu binada, cam kubbenin altına isabet
eden Parlemento Salonu’nda toplanır
ve bu mekan, kubbenin örttüğü son kat
döşemesinin tam ortasına yerleştirilen
cam yüzeyden doğal ışık alır. Kent
peyzajını seyretmek için sonsuz imkan
sunan seyir rampaları, aynı zamanda
ziyaretçilere, bu salona ‘yukarıdan
bakma’ fırsatı verir. Topluma,
parlementodan daha üstün ve onu
izleme hakkına sahip olduğu mesajını
vermek de çağdaş bir yönetim
trendi olarak böylece bir kez daha
vurgulanmış olur. Aslında rampalardaki
seyir turunda da algılayacağınız gibi
Reichstag çevresine konumlanmış,
birbirine alt geçitlerle bağlı, çağdaş
kurumsal mimarinin temsilcisi dört
idari bina, meraklısı için ‘kubbe’ kadar
ilginçtir. Ama bu kez etraflarında
dolaşarak, ortadaki dev kamusal
yeşille kurduğu şeffaf ama temkinli
ilişkiyi sağlayan kamusal ara yüzün,
Spree nehrine uzayan halka açık
+
CMYK
Son durak Kreuzberg, eski bir işçi
semti, 60’ların başından itibaren
aralarında Türkler’in de bulunduğu
göçmen işçilerle dolmuş, kira evlerinin
daha da kötüleşen durumu nedeniyle
‘slum’laşma başlamış. Bu gün,
duvardan sonra artık başkentin
ortasında yer alan bu bölge, etnisite
hayranı entellektüellerin yaşamak
istediği bölgeler arasında ve konut
fiyatları artmış. Eski kira evleri,
isteyenlere satılıyor ya da buna gücü
yetmeyenler haklarını buranın yeni
sakinlerine devrediyor, ‘soylulaştırma’
başlamış bile. Yine de yoğun bir Türk
nüfus hala burada, her yerde türkçe
yazılar, tabelalar, ilanlar…Kreuzberg
Kültür Merkezi de bunun bir parçası.
Yeni konutlarda yaşayan bir Türk
aile bizi farkedince evlerine davet
etti. Çoğu ünlü mimarlar tarafından
tasarlanmış mekanlarda yaşadıklarının
farkındalar ve bunu önemsiyorlar,
çocuklarını bu ülkede söz sahibi
olsunlar diye iyi yetiştirmek istiyorlar.
Üçüncü kuşak göçmenler tam uyum
sağlamışlar Almanya’ya. Türk mutfağı
özlemimizi giderip geç saatte otobüsle
dönerken, otel tam neredeydi, hangi
durakta ineceğiz diye telaşlandık, bunu
farkeden şık parti kıyafetli bir genç kız
bize seslendi:
‘Ben de burada iniyorum arzu
ederseniz sizi götürebilirim!…’
’Aaaa!.. siz Türk’müsünüz?’
Bu şehrin beni bu kadar
etkileyeceğini hiç düşünmemiştim…
Türkan Ulusu Uraz
+
PROVO-K-İTAP
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Beril Özmen Mayer
[email protected]
DÜŞ GEZGİNİ KÜÇÜK PRENS
Hayal kuranlarla kuramayanlar
arasında, büyük-olmakla küçük
olmak arasındaki ince çizgiyi ve
yorumlama farkını bize anlatan
Küçük Prens’e rastlamışsınızdır
mutlaka. Bu yazımda küçüklükteki
hayalleri üzerine gitmek isteyen
büyüklere seslenmek, ne kadar
olgunlaşsak da hayal etmemize
olanak veren yetiden bahsetmek ve
hala gerçeklerin ötesindeki gizemli
ve hoş titreşimleri hissetmek isteği
bu. Kendi yaşantımdan alıntılarla,
Küçük Prens’li esinlenmelerimi,
bu kurgu alemini paylaşacağımı
umarak heyecanlarımı satırlara
dökmek arzusundayım.Kızımın
bana ‘anne bana hayal etmeyi
öğrettin ya..’ diye yarı eleştiren
ve yarı da ‘kendisinde de
olan herkesin edinemediği bir
kazanım’dan dolayı memnun bir
ifadeyle dillendirdiği; ve
‘Hayallerinin gerçeklere erişemediği
öylesine çok durum vardı ki aslında
hayal etmeseydi, hayatı daha kolay
olacaktı’ şeklindeki yorumu aslında
Küçük Prens’in dünyasında da çok
güzel algılanıyor. Arzuladığımız
şeylere erişememek insanı üzse de
aslında bunu yaşamanın amacına
çevirebilirsiniz, şu anda sahip
olmadığımız ama olabilecek bir şeyi
düşünerek:
Eğer insan bir çiçeği
seviyorsa ve milyonlarca
yıldızın üzerinde bu çiçekten
yalnızca bir tanecik varsa,
yıldızlara uzaktan bakmak
bile bu insanı mutlu etmeye
yeter. Çünkü insan kendi
kendine ‘işte benim çiçeğim
oralarda bir yerde’ diyebilir.
İlkokula başladığım yıllarda,
annemin ve babaannemin anlattığı
masallar ve yeni söktüğüm
okumamla tutkuyla bitirdiğim tüm
hikayelere bire bir katar, teatral
bir sunumla kardeşime anlatırdım.
Gündüzleri iki üç katlı kocaman
bahçeli, ışıklı ve geceleri sobalı
soğuk- evlerdeki odalarımızda
battaniye altında hem ısınıp
hem saklanarak, korku dolu yarı
karanlık koridorları, merdiven
kovaları ve gizli köşelerine kadar
türlü farklı mekanlarda anında
kurguladığım hayallerim; fakirliğine
aldırmayan saf Keloğlandan,
babasının hışmına uğramış
prenseslere, korkulu devlere, ve
haksızlığa karşı savaşan halk
çocuğu kahramanlara ve sevinçli
sonlara bağlanırdı. Ben de bu işe
kendimi o kadar kaptırırdım ki,
kardeşimin ‘bi daha’ çığlıklarına
karşılık, kadın ya da erkek bir
kahramandan öbürüne dönüşmekte
hiç zorlanmaz, düş serüvenlerime
devam ederdim. Nedense ilkokul
yıllarında sürdürdüğüm bu mucizevi
kazanım okumalarım, ortaokul
ve lise sıralarında ders rutini ile
farketmeden büyük bir kesintiye
13
SAYFA
uğradı. Daha sonra aynı durumu
çocuklarımın orta öğretiminde
giderek somutlaşan ve ciddileşen
dünyasında izledim. Resimler
azaldı, müzik, tiyatro ve akitiviteler
üniversiteye hazırlık çalışmalarına
dönüştü ve onlar için dünya benim
zamanımdan daha önce ciddileşti.
Tıpkı büyükler gibi konuşuyorsun!
Gerçekten çok kızmıştı. Altın renkli
saçları rüzgârda dalgalanıyordu.
Niteliksel değerlerin önemini çok
güzel anlatıyor kahramanımız:
‘yeni bir arkadaş edindiğinizde
sorarlar, kaç yaşında, kaç kardeşi
var, babası kaç para kazanıyor?’;
ama nelerden hoşlandığını nasıl
birisi olduğunu sormazlar. Küçük
Prens diye güler yüzlü, tatlı birisinin
olması ve bir koyunu olsun istemesi
çok da önemli değildir onlar için..
Ama Küçük Prens’in Asteriod
B-612’den gelmiş olması çok daha
prim yapacak bir değerlendirmedir.
.......insanlar, dedi Küçük Prens,
bir bahçenin içinde binlerce
gül yetiştiriyorlar ama yine
de aradıklarını bulamıyorlar.
Aslında aradıkları tek bir gülde,
ya da bir damla suda bulunabilir.
Ama kördür gözler. İnsan
ancak yüreğiyle baktığı
zaman gerçekleri görebilir.
Çocuklara seslenir gibi görünen bu
kitapta da bu ikilemi hissediyoruz.
Bir yandan büyümekle yetişkin
insana özgü farklılıkların
ayırdedilmesi ve hoşgörüsüzlük
ve materyalismle yüzleşmek, diğer
yanda ise yeryüzündeki saflık ve
güzelliklere değinilmesi okuyucuyu
gülümsetmekte..
Bunun yanısıra, yazarın yoruma
ve eleştirel düşünceye açık
bıraktığı birçok konu da bu kitabı
herkes için okunabilir bir düzeye
çıkarıyor. Mekan tanımlamaları
senaryo geliştirme ve ütopik
düşünce yaklaşımlarına açık
yorumlamaları ile mimarlık,
şehircilik ve tasarım disiplinleri için
de faydalı olabilecek esnekliklere
sahip. Hatta bu konuda tez yapan,
ders notu olarak kullananlara da
rastlayabiliyorsunuz.
Kitabın yazarı Exupéry’nin mimarlık
eğitimi almış olması da bu yaratıcı
eğilminin bilinçaltını tetiklemesine
- Gezegenlerden birinde
yaşayan kırmızı yüzlü bir
adam tanıyorum. Tek çiçek
koklamamış, tek bir kez
yıldıza bakmamış, kimseyi
sevmemiş. Yaşamı boyunca
tek yaptığı sey bir takım
sayıları toplamak.
O da bütün gün kendi
kendine aynı şeyleri
söylüyor, senin gibi: “Çok
önemli işlerim var benim!”
Bunları söylerken gururla
kabarıyor göğsü. Ama o
insan değil ki, mantar!
neden oldu mu bilmiyoruz ama
kendisi hayatını, savaş yıllarında
yaşayan barışcıl bir posta güvercini
gibi dünyanın gizemini bulutlar
ve bombalar arasında arayarak
ve insanların haberleşmesinin
sağlayarak geçiriyor. Ve hayatını
da göklerde kaybediyor.
“Sen buralı değilsin,”
dedi tilki. “Ne arıyorsun
buralarda?”
“İnsanları arıyorum,” dedi
Küçük Prens. “Evcil ne
demek?”
“Genellikle ihmal edilen bir
iş,” dedi tilki. “Bağlar kurmak
anlamına geliyor.”....
Küçük Prens, “Anlıyorum
galiba,” dedi. “Bir çiçek var...
Galiba o beni evcilleştirdi...”
Bilemiyoruz o kadar okunan ve
konuşulan romanı ‘Novella’ ile
Exupéry bizi evcilleştirebildi mi
birbirimize ve dünyaya karşı???
Beril Özmen Mayer
Antoine Jean-Baptiste Marie Roger de
Saint-Exupéry; (1900 - 1944)
Hatırlayalım ‘Biz büyüdük ve
kirlendi dünya’, gençliğimizin
şarkılarından. Küçük Prens’e
göre de büyükler ona koşut giden
realist düşünce ve herşeyin apaçık
görünmesi ve bunun sıkıcılığı ile
bize bilim ile sanat arasındaki
maddesel ve kavramsal arasındaki
yanılsamaları da hatırlatıyor.
KİTAP KÜNYESİ: Saint-Exupery, Antoine
de. Küçük Prens (Le Petit Prince)
Çev. Yaşar Avunç. Redaksiyon: Fatih
Erdoğan
İstanbul: Mavi Bulut Yayınları, 1987dan
itibaren 12. basım 2009.
ISBN: 9789753100502 11 X 18 cm • 95 s. /
karton kapak / renkli / kuşe kağıt
Bir fil tarafından yutulmuş bir boa
yılanının resmedildiği ama bunun
büyükler tarafından şapka sanıldığı
ve koyun resminde aranılan figuratif
ifade bu karakteri çok ilginç bir
şekilde vurgulamaktadır. Büyüklerin
herşeyi fazlasıyla gerçeğe
dönüştürmesi ve sayılarla ifade
etmesini- eleştirerek nitelemesi
de çok ilginç. Bu fikri doğrusu pek
yadırgamadım. Böylelikle anlatılan
şeyler daha doğru ve bilimsel
görünmekte ‘Küçüklere’. Genellikle
devlet büyüklerinin halka yaptığı
konuşmaları hatırlayın.. Ama
Küçük Prens bunlara haklı şekilde
tepki gösteriyor:
+
CMYK
Fransız pilot, yazar ve şairdir. Özellikle
“Küçük Prens” (Le Petit Prince) isimli eseriyle
ünlenmiştir. Ecole des Beaux-Arts’da mimarlık
ve üzerine pilotluk eğitimi aldı okudu (1921).
Paris’te bir ofis işinde ve ardından gelen
yıllarda da başarısız birkaç işe girip çıktı.
Mimarlıktan vazgeçerek, 1926 yılında sivil
posta pilotu olarak uçmaya başladı. İspanya
İç Savaşı boyunca Güney Afrika’da pek çok
şehre uçtu. 1929 yılında Güney Amerika’ya
yerleşerek Arjantin Hava Postası Şirketi’nin
başına getirildi. 1938 yılında Alman ordusu
Fransa’yı işgal edince, Amerika’ya gitti.
Exupéry, ABD’de kaldığı sürece pek çok
roman yazdı. Bunlar arasında 1940 yılında
New York’da yazdığı Küçük Prens (Le Petit
Prince) en meşhur olanıdır. 2. Dünya Savaşı
çıkınca Fransa’ya geri dönen Exupéry,
yeniden orduya katıldı. 1944’de Akdeniz’deki
görevi sırasında Alman Birliği’nden kaçarken
kayboldu. Uçağı ve cesedi uzun zaman
bulunamadı. 1998 yılında Marsilyalı bir
balıkçı Saint-Exupéry’e ait bir bileklik
buldu. 2004 yılında bilekliğin bulunduğu
bölgede yapılan araştırmalar sonucu SaintExupéry’nin kullandığı uçak bulundu. Lyon’a
1 saat uzaklıktaki havaalanına anısına ismi
verilmiştir. Eserleri: L’aviateur- Pilot (1926),
Courrier sud- Güney Postası (1929), Vol
de nuit- Gece Uçuşu (1931), Terre des
hommes- Rüzgar, Kum ve Yıldızlar (1939),
Pilote de guerre- Arras’a Uçuş (1942), Lettre
à un otage- Bir Rehineye Mektup (1943), Le
Petit Prince- Küçük Prens (1943), CitadelleKumların Bilgeliği (1948).
+
14 SORULAR- CEVAPLAR/ YANLIŞLAR- DOĞRULAR
SAYFA
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
Ercan HoŞKARA
[email protected]
YAPIM SÜRECİ: PLANLAMA
Bu sayfada yer alan sorular-cevaplar kısmı, bu sayıdaki dosya konusunu tamamlayan ve kendi formatına uygun olarak özetleyen niteliktedir. Bu
sayfada sözü geçen yasalar ile ilgili daha açıklayıcı bilgileri dosya konusunda bulabilirsiniz.
Fasıl 96 varken plana gerek
var mı?
Evet, kesinlikle gerek var. Fasıl
96, İngiliz koloni döneminde,
1946 yılında yollar ve binaların
yapımını düzenleme yasası olarak
hayata geçirilmiştir. Yapılaşmayla
ilgili bir dizi kural ve düzenleme
getirmesine karşın bugünün
ihtiyaçlarına cevap verebilecek
noktadan çok uzaktadır. Planlama
ihtiyacına cevap vermemektedir.
Zaten bu yüzden, 1989 yılında,
ülkesel fizik planın ve imar
planlarının hayata geçirilmesinin
zeminini oluşturacak İmar Yasası
yürürlülüğe konmuştur.
İmar yasası 89’da
geçmesine rağmen neden
hala daha Ülkesel fiziki
plan ve imar planları
yapılamamıştır?
Bunun en büyük nedeni siyasi
irade eksikliğidir diyebiliriz. Tabii
bununla beraber, rant çevrelerinin
siyasiler üzerinde oluşturduğu baskı,
kamuoyunun bu konuda yeterince
bilinçli olmaması, konunun bir türlü
öncelikli bir noktaya ulaşamaması,
ve plan yapma sürecinin zahmetli
bir süreç olması gibi nedenler
sıralanabilir. Şehir planlama dairesinin
imkanlarının yetersizliğini ileri
sürenler de vardır ama kanımca
bu konu, ülkemizin potansiyelini
düşündüğümüzde, niyet olması
kaydıyla kolaylıkla aşılabilir.
Planlamayla ilgili hiç bişey
yapılmadı mı?
Emirnameler plan mıdır?
Emirnameler plan değildir.
Emirnameler önceden öngörülemeyen
yaygın, dağınık ve hızlı gelişmeleri
kontrol altına alabilmek için plan
olmayan bölgelerde plan yapılıncaya
kadar uygulanan geçici bir önlemdir.
Emirnamelerin arkasından mutlaka en
kısa sürede planlar gelmelidir. Fakat
ülkemizde, emirnameler plan yerine
kullanılmaya başlanmıştır. Aslında 6
ay veya 1 yıl içerisinde plan yapılması
gerekirken, emirnameler uzun yıllar,
üzerlerinde değişiklikler de yaparak,
yürürlülükte kalmıştır. Son olarak yeni
hükümet de emirnameler üzerinde
değişiklikler yaparak, aslında planları
gerçekleştirme niyetinin olmadığını
göstermiştir.
Plan yapmak yerine
Neden Emirnameler tercih
ediliyor?
Emirnameler, planın öngördüğü
katılımcılık sürecini işletmeye
gerek duymadan, içişleri Bakanının
yetkisiyle çok daha kısa sürede
ve pratik olarak yapılabilmektedir.
İşte bu yüzden emirnamelerin,
ciddi yetersizlikleri bulunmaktadır
ve ihtiyaçlara tam olarak cevap
verebilmesi aslında mümkün
değildir.
Ercan Hoşkara
Annan planı sonrası ortaya
konan Emirnamelerin
uygulaması doğru muydu?
Ülkesel fiziki Plan ve imar
planları bugün yaşadığımız
sorunları çözer mi?
Emirname getirmek doğru bir
uygulamaydı. Emirnameler, hızlı
fakat yayğın ve dağınık olan
ve büyük oranda çevreyi tahrip
eden gelişmeleri, yani kontrolsuz
gelişmeyi, plan altına alana kadar
uygulanması gereken geçici
bir tedbirdir. Fakat, ülkemizde
emirnameler geçici değil, kalıcı
bir tedbir olarak kullanılmaktadır.
Bu da uzun vadede sorun haline
dönüşmektedir.
Aslında herhangi bir plan yapmak
yeterli değildir. Planın niteliği de
önemlidir. Mutlak sürette plan
katılımcılık sürecinin yaşanmasıyla
oluşmalı ve sadece fiziksel ve
çevresel değil, ekonomik ve sosyal
boyutu da içermelidir. Aynı zamanda,
planların öngörüldüğü şekilde
uygulanması da çok önemlidir. Bunun
için de bir dizi düzenleme yapılması
gerekmektedir. Yapılaşmanın yerinde
denetlenebilmesi ve gerektiğinde
müdahale edilebilmesi kuşkusuz
başarılı bir uygulama için en önemli
unsurlardan birisidir.
Peki emirnameler doğru mu
kullanıldı?
Lefkoşa’da imar planı var
da herşey daha mı iyi oldu?
Hayır. Emirnameler ben geliyorum
diye diye çıkartıldı ve çevresel
tahribatın artmasını tetikledi. Büyük
rant sağladı. 6 ay veya 1 yıl sonra
arkasından plan gelmeliydi, fakat plan
yapılamadı. Kısa sürede hazırlandığı,
katılımcılık sürecini içermediği için
içeriğinde bir çok yanlışlar barındırdı.
Çevresel bir koruma getirse de
ekonomik ve sosyal gelişme
açısından ciddi sıkıntılar yarattı. Yani
sürdürülebilir olamadı. Olması da
beklenemez di, çünkü böyle bir amacı
yoktu.
HAYIR. Son yaşadığımız “sel
felaketleri” planlamanın önemini
gündeme getirmiştir. Sık sık medyada
bu konuya vurgu yapıldığına tanık
olmuşsunuzdur. Fakat burda, gözden
kaçan bir şey var; selden en fazla
etkilenen Lefkoşa’da imar planı
mevcut. Bu durum aslında imar
planlarının da yetersiz olabileceğini
veya tek başına yeterli olmadığını
açıkça göstermektedir. İhtiyaç
duyulan, daha bütüncül ve kapsamlı
yaklaşımlardır.
Hükümetin emirnameler
üzerinde öngördüğü
değişiklikler doğru mu?
Yanlış
Ülkesel fiziki planın yapılmamış
olmasına karşın, Lefkoşa imar
planı yapılmış ve birçok bölge için
imar yasası altında emirnameler
yayınlanmıştır.
Kısmen haklı değişiklik önerileri var.
Fakat asıl sorun, plan yapmak yerine
emirnameleri sürdürmeyi devam
ettirmektir. Bu doğru bir yaklaşım
değildir. Dolayısıyla değişikliklerin
olumlu olup olmadığını tartışmak çok
da anlamlı olmamaktadır.
Doğru
Yanlış
Doğru
+
CMYK
+
GÜNCEL HABERLER
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
15
SAYFA
Kutsal ÖztÜRK- Begüm MozaİKCİ
[email protected] - [email protected]
Son yıllarda dünyanın çeşitli
yerlerinde inanılması güç mimarlık
ve mühendislik harikası yapılar
yapıldığını gözlemliyoruz.
Tasarımları ile göz kamaştıran
bu yapılar, birçok farklı işlevi
barındırıyor. Bu sayımızda ki
güncel haberler sayfamızda bu
etkileyici, muhteşem yapılardan
bir kaç örneği sizlerle paylaşmak
istedik.
MUHTEŞEM YAPILAR
Hadid, Tasarımıyla Amman’a Heyecan Getiriyor
Zaha Hadid’in Kral II. Abdullah
bulunuyor. “Benzersiz güzellikteki
Petra anıtından” esinlenildiği belirtilen
bina, yapay bir vaha ve bir çağdaş
sanat mabedi gibi tasarlandı.
Amman Büyükşehir Belediyesi
tarafından yaptırılan yapının,
Ürdün’ün tiyatro, müzik ve dans
gösterileri ile eğitimi için temel tesis
olması hedefleniyor.
Kültür ve Sanat Evi için hazırladığı,
ödüllü tasarım, Amman Büyükşehir
Belediyesi tarafından imzalandı.
Hadid ve ortağı Patrik Schumacher,
yapımına 2012’de başlanacak olan
yeni ve dev bir projeye daha imza
attılar.
Özellikle Sanat ve Kültür
yapılarıyla ilgili resimli haberlere
bakınca biz kendimize şu soruyu
sorduk: ‘Ülkemizde Kültür Merkezi
yapıları tasarlanırken neden daha
yaratıcı olamıyoruz acaba?’.
Projede, 1600 kişilik bir konser
salonu, 400 kişilik tiyatro, eğitim
merkezi, prova odaları ve galeriler
Vizyon eksikliğinden mi,
mimarlarımızın bu konuda
yaratıcılığı kısıtlı olmasından mı,
yoksa ikon binaların maliyetleri
çok yüksek olabileceği için mi biz
hala daha beton yığını, kaba ve
kent siluetine bir anıt gibi değil
ama bir mimarlık kazası gibi
damgasını vuran kültür merkezleri
inşa ediyoruz. Gazi Mağusa Kültür
Merkezi örneğinde olduğu gibi.......
merkezinde yer alan dünyanın en
büyük ve en eski kapalı çarşılarından
biri. Fatih Sultan Mehmet tarafından
yaptırılan ve 1461 yılında temeli
atılan Kapalıçarşı, 45.000 m²’lik
kapalı alan üzerine kurulmuş, 64
cadde ve sokağı, 16 hanı, 3.600
dükkânı ile labirent şeklinde
konumlanmış bir merkez.Şimdileri
ise Kapalıçarşı’nın restorasyonu
gündemde... Fatih Belediye Başkanı
Mustafa Demir’in 2 Aralık 2009
tarihinde basında yapmış olduğu bir
açıklamada Kapalıçarşı’nın
Yazı ve Görseller: World Architecture News
Çeviri: Mimdap
Fotoğraf Kaynak:http://www.mimdap.
orgnet
Kapalıçarşı Kabuk Değiştiriyor
Kapalıçarşı İstanbul kentinin
sorunlarının başında çatı
akması geldiğini ve bu durumun
Kapalıçarşı’yı çürüten bir durum
olduğunu söyledi. Ayrıca çatılarda
klimaların dış ünitelerinin görüntü
kirliliği yarattığı ve buralara müdahale
edeceklerini belirtti. Hedefleri
arasında da 5366 sayılı yasaya göre
dayanarak burayı yatay düzlemde kat
mülkiyetine kavuşturmak olduğunu
ekleyen Demir, yapılacak röleve
projeleri ile herkesin hukuken uymak
zorunda olduğu bir yönetim kurulu
oluşacağını belirtti.
Kaynak: http://www.arkitera.com
Fotoğraf Kaynak: http://www.kapalicarsi.org.tr
+
CMYK
Fotoğraf Kaynak:http://www.kapalicarsi.
org.tr
+
HAVADİS GAZETESİ EKİ / 21 MART. SAYI 3c. 2010.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
“Uluslararası Kariyer İçin”
+
CMYK
REKLAMLAR
16
SAYFA
Download