Layout 1 (Page 1)

advertisement
1615 yıllık “işgalci”
Yaklaşık beş yıldan beri devam
eden Mor Gabriel Manastırına
karşı dava fiyaskolarına bir yenisi
daha eklendi. Yargıtay Hukuk
Kurulu Manastır arazilerinin
Hazine’ye devrini kararlaştırdı.
YIL 1 SAYI 5 TEMMUZ 2012
S. 2
www.
beraberbuyudukbuulkede.com
Aralarında Prof. Dr. Baskın Oran, Prof. Dr. Cengiz
Aktar, Prof. Dr. Ufuk Uras, Milletvekili Altan Tan ve
Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Tuma Çelik’in
temsil ettiği yaklaşık 300 aydın, ilerici, demokratın
imzaladığı bildiri kamuoyuna açıklandı ve imzaya
açıldı.
İstanbul Galatasaray’da bulunan
Cezayir
Lokantasında
Salı
(10.07.2012) günü saat 11.30’da
yapılan açıklamada Tuma Çelik;
“bu kampanya ile amacımız
Türkiye halklarının bir arada
yaşama isteğini ortaya koymaktır”
dedi. Prof. Dr. Cengiz Aktar ise
yaptığı
konuşmada
Sabro
Gazetesinin şimdiye kadar çıkan
sayılarını göstererek; “aslında
sorunun özünü bugüne kadar çıkan
Sabro gazetesinin manşetleri çok
iyi bir şekilde ortaya koyuyor,
bakınız bu manşetler ne diyor;
Qadmoyutho
Türkiye’de Siyasi Çatlaklar
Türkiye’de statukocu zihniyet yüzünden, iç ve dış
gelişmelere bağlı olarak, yeni siyasi çatlaklar gün
begün çoğalmaktadır. Son dönemde AKP ile Fethullah
GÜLEN cemaati arasında baş gösteren anlaşmazlık,
hükümetin geleceği konusunda ciddi bazı soruları
gündeme getirmiş ve değişik hesaplar yapılmaya
başlanmıştır. AKP ile cemaat arasındaki bu çatlağı
ciddi bir fay hattı ve yol ayırımı olarak
değerlendirenler yeni bir oluşumdan söz etmektedirler.
Sizleri Ankara’ya
Bekliyoruz
Devamı Say. 4
Suriye’de “Denge”
Oyunu
S. 3
S. 11
“Süryaniler Aydınlanıyor”
“Kazandığım davaları başkalarını
mutlu etmek için değil, kendi
gözyaşlarımı kurutmak için
kazandığımı düşünüyorum”
AKP içinde meydana gelen çatlak ve farklı
yaklaşımlar sadece cemaatle yaşanan bu çelişki ile
sınırlı değil. Aynı zamanda Kürt sorunu konusunda da
farklı görüşlerin ortaya çıktığına tanık olmaktayız. Bu
konuda da AKP’li Kürt siyasetçilerin; Türk İslam
sentezi ile ümmetçiliği savunan iki ayrı görüş arasında
bölündüğünü ve önemli bir çatlağın oluşmasına neden
olduğunu söyleyebiliriz.
Bunun yanında CHP içerisinde de siyasi çelişkilerin
oluşmaya başladığını görüyoruz. Klasik ulusalcı
CHP’lilerin yanında yeni görüşler ileri süren bir
grubun ortaya çıktığın, bu grupların da birbirleriyle
mücadele ettiğini görmekteyiz. CHP içerisinde ayrıca,
‘Herkesten Önce Buradaydık’
‘Topraksızlaştırılıyoruz’ ‘Biz de
varız’ ve ‘Samimiyet Bekliyoruz’
diyorlar. İşte bütün mesele burada.
Bizler buralara gelmeden çok önce
burada yaşayan Süryaniler, Lozan
Antlaşmasında sahip oldukları
haklarını bile kullanmalarına izin
verilmedi”
dedi.
Mezo-Der
Başkanı Tuma Özdemir ise yaptığı
konuşmada
Mor
Gabriel
Manastırının önemine değindi ve;
“Mescid-i Aksa Müslümanlar için
ne ise Mor Gabriel’de Süryaniler
için öyledir” dedi.
S. 4
Bu
tür
davalarla
ilgilenmemizin asıl sebebi
Harput’taki anıt kilisenin
1999
yılından
önce
Vakıfların, Elazığ Müze
Müdürlüğünün ve Harput
Jandarmasının göz önünde
defineciler
tarafından
Kırklı Yıllardan Bir Demet Midyat
“DÖN” ve “GİT”
Kendi Yurdunda Yaralı Olmak
duvarının
delinerek
zeminde 3 metre hafriyat
yapılması ve kilesinin
ileriye dönük olarak müze
ya
da
cami
olma
tehlikesiyle karşı karşıya
bulunması idi.
S. 6
Suriye Rejimi Halkın Kanında Boğuluyor Mor Gabriel Dosyasından Kaybolan Evrak
Tuma ÇELİK
Yavuz ÖNEN
Şabo BOYACI
Suphi AKSOY
Baskın ORAN
Sayfa 3
Sayfa 5
Sayfa 7
Sayfa 9
Sayfa 11
2
Sayı 5 Temmuz 2012
1615 yıllık “işgalci”
Yaklaşık beş yıldan beri devam eden Mor Gabriel Manastırına karşı dava fiyaskolarına bir yenisi daha eklendi.
Yargıtay Hukuk Kurulu Manastır arazilerinin Hazine’ye devrini kararlaştırdı.
Bütün dünyadaki Süryanilerin yakından
takip ettiği ve Süryaniler için büyük önem
atfeden Mor Gabriel Manastırına karşı gelişen
haksız hukuk mücadelesi yeni bir şok karakrla
bütün Süryanileri derinden etkiledi.
barındırmaktadır.
2008 yılından beri farklı kollardan başalayan
davalar, bölgenin feodal yapısından nemalanan
yapıların desteğiyle devam etmektedir. Dünya
Süryanilerinin ve uluslararası camiadan gelen
bütün haklı bskılara rağmen devlet sorunun
bu süreçteki haksızlıkları dile getirerek bütün
yolların sonuna kadar kullanılacağını ve bu
bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
de başvurduklarını belirttiler.
İsveç parlamentosunda bulunan Süryani
Milletvekili Yılmaz KERİMO, konu hakkında
Mor Gabriel Manastırı ve komşu köyleri
parlamentoya bir soru önergesi
karşı karşıya getiren ve 2008’den beri
devam eden arazi davalarında, Ankara “Mor Gabriel Manastırı onyıllardan beri devlete vergilerini verirken, Süryani kurumları da
ödemekte, bütün hukuki ve yasal görevlerini yerine
kararın yanlış olduğunu belirten
Yargıtay Hukuk Kurulu emrivaki bir
açıklamalarda bulundular.
kararla Mor Gabriel Manastırına ait
getirmekte ve buna rağmen toprakları ellerinden
arazilerin
Haziye’ne
devrini
alınmaktadır”
Konu
hakkında
görüşlerine
kararlaştırdı.
başvurduğumuz Avrupa Süryaniler
Birliği
(ESU)
Dış
İlişkiler
Midyat yerel mahkemesinin
Sorumlusu
Rima
Tüzün,
bu
kazanılmasına ve lehteki bilirkişi
adaletsiz kararın bütün demokratik
raporları ile Tapu Kadastro’nun
ve modern normlarla çeliştiğini
görüşlerini dinlemeyen Yargıtayın
ifade ederek karar hakkındaki
bu kararı Mor Gabriel nezdinde
sitemini şöyle ifade etti; “Mor
bütün Süryanilere yapılan bir
Gabriel Manastırı onyıllardan beri
adaletsizlik değerlendirildi.
devlete vergilerini ödemekte, bütün
hukuki ve yasal görevlerini yerine
MS. 397 yılında kurulan Mor
getirmekte
ve
buna
rağmen
Gabiel Manastırı Süryanilerin
toprakları ellerinden alınmaktadır.
‘İkinci
Kudüs’ü’
olarak
Avrupa Birliği’ne aday bir ülkede
bilinmektetir. Tarihsel gelişim içehala böyle hakkaniyetten uzak
risinde hem Süryaniler hem bölge
kararların çıkması düşündürücüdür.
üzerinde önemli etkileri olan
Karar bütün Süryanileri yakında
Manastır onlarca din adamı,
ilgilendirmekte ve gözdağı vermeköğretmen ve öğrenciye beşiklik
tedir.”
etmiştir. Günümüzde halen aktif
olan Mor Gabriel Manastırı Turabdin çözümünde aktif rol almayarak sürecin
Avrupa’daki birçok Süryani kurumunun
Abraşiyesi altında faaliyetlerini sürdürmekte uzamasına ve Süryaniler içinde büyük hayal
tepkisine neden olan kararın proteste edilmesi
ve
onlarca
öğrenciye
eğitim
imkanı kırıklığına sebep oldu.
temelinde
önümüzdeki
süreçte
değişik
sağlamaktadır. Bölge turizmi açısından da
Mor Gabriel Manastırı yetkilileri defalarca etkinlikler yapılması bekleniyor.
ender
yapılar
ve
tarihsel
bir
doku
D. Vergili
SÜRYANİ ADETLERİNE GÖRE ORGANİK ŞARABINIZI KENDİNİZ ÜRETMEK İSTERMİSİNİZ?
SİZİN İÇİN ÖZEL OLARAK YAPILACAK BEYAZ
VEYA KIRMIZI ŞARABI GENE İSTEDİĞİNİZ
TASARIMA GÖRE ETİKETLEYİP SİZE
YOLLATACAĞIZ
Daha detaylı bilgi için
www.hotelnehroz.com
AYLIK
SABRO (UMUT)
BAĞIMSIZ SIYASI GAZETE
Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:
Tuma ÇELİK
Süryanice Sorumlusu:
Yuhanun VERGİLİ
Yönetim Yeri:
Akçakaya Mah. Cumhuriyet Cad.
No 40 Midyat-Mardin
Basıldığı Yer:
Anadolu Ofset, Davutpaşa Cad.
Kazım Dinçol San. Sit. No: 81/87
Topkapı – İstanbul
Basım Tarihi:
Temmuz 2012
İlişki Adresleri:
Genel Kurallar:
Abone ve Reklam Fiatları:
Banka Bilgileri:
Midyat:
e-Mail: [email protected]
Tel: +90 506 674 53 00
Gazetede yayınlanan yazılardan,
altında imzası olan yazarlar
sorumludur.
Fiatı: 3,50 TL, 2,00 € (Yurtdışı)
Ziraat Bankası,
Mardin:
Gabi YERLİ
Tel: +90 482 212 79 79
Tel: +90 533 643 76 49
Gazetenin imzasıyla yayınlanan
yazılardan ise Genel yayın yönetmeni sorumludur.
İstanbul:
Edip ASLAN
Tel: +90 530 787 28 21
Bedri DİRİL
Tel: +90 538 257 64 72
Zeki AYDIN
Tel: +90 532 296 57 69
Kaynak göstermek kaydıyla,
gazetede yayınlanan yazılar
başkaları tarafından kullanılabilir.
Gazeteye gönderilen yazılar,
kullanılsın veya kullanılmasın,
gazetenin malı sayılır ve başka bir
dönemde kullanılabilir.
Abone:
1 Yıl;
35,00 TL, 25,00 € (Yurtdışı)
6 Ay;
20,00 TL, 15,00 € (Yurtdışı)
3 Ay;
10,00 TL, 10,00 € (Yurtdışı)
İstanbul/Beyazıt Şubesi
Hesap Sahibi: Tuma ÇELİK
Hesap No: 59447239-5001
IBAN: TR09 0001 0006 0659 4472 3950 01
Reklam:
Yıllık; 750,- (1/2), 500,- (1/4), 350,- (1/8), 250,-(1/16)
6 Ay; 500,- (1/2), 350,- (1/4), 250,- (1/8), 175,-(1/16)
3 Ay; 350,- (1/2), 250,- (1/4), 175,- (1/8), 125,-(1/16)
Gazetemiz; Herkesin bireysel haklarına saygı
gösterme konusunda ilke kararına sahiptir.
Abone olmak isteyen
okuyucularımızın, abonelik ücretlerini
banka hesap numaramıza
yatırmalarını ve adreslerini elektronik
veya normal posta yoluyla tarafımıza
ulaştırmaları sonrasında gazeteyi
ellerine ulaştıracağız.
Sayı 5 Temmuz 2012
Sizleri Ankara’ya Bekliyoruz
Süryani Dernekleri Federasyonu,
Amerika’nın Adana
Konsolosu
Bayan Daria L. DARNELL’in davetlisi olarak, Amerika Özgürlük
bayramının 236. yıldönümü için
verilen resepsiyona katıldı.
Amerika’da ve bütün
dış temsilciliklerde
her yıl büyük bir
coşkuyla kutlanan
Amerika’nın
en
büyük
bayramı,
bölgedeki
değişik
kurumların katıldığı
bir
resepsiyonla,
A
d
a
n
a
Konsolosluğu’nda da
k u t l a n d ı .
Resepsiyona katılan
Federasyon Başkanı
Evgil TÜRKER ve
Yardımcısı
Bedros
DEMİR,
Amerika’nın
Ankara’daki
Büyükelçisi
Francis
Joseph
RICCIARDONE ile de görüşme
imkanı buldular.
28 Haziran 2012 tarihinde Adana
Hilton Oteli’nin bahçesinde yapılan
resepsiyona Süryani Dernekleri
Federasyonu yetkililerinin yanı sıra
Adıyaman ve Çevresi Süryani
Ortadoks
Metropoliti
Mor
Gregoriyus Melke Ürek de katıldı.
Adana Konsolosu Bayan Daria L.
DARNELL’nın tek-tek karşılanan
misafirler arasında yer alan Süryani
Dernekleri Federasyonu yöneticileri
ile Büyükelçi Francis Joseph
RICCIARDONE arasında yapılan
görüşme esnasında, Süryanilerin
“DÖN” ve “GİT”
3
Tuma ÇELİK
Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, İstanbul’da düzenlenen “Türkçe
Olimpiyatları 10. Yıl“ etkinliklerinde yaptığı konuşmada; “Kardeşlerim, gurbet hasrettir. Hasret bedeli çok ağırdır. Faturası çok ağırdır. Biz gurbette
olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Gurbet aynı zamanda garipliktir. Biz garipliğe tahammül edemeyiz.
Diyoruz ki; bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz” diyerek, Fetullah
GÜLEN Hoca’ya geri dön çağrısında bulundu.
Ömrünün 25 yılını Yurt dışında geçirmek zorunda kalan birisi olarak bunun
ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum. Dolayısıyla yapılan bu çağrının, aynı
durumda (vatan hasreti içinde) olan herkes için geçerli olmasını umud ediyorum.
Ancak yapılan çalışmalara ve karşılaştığımız uygulamalara bakıldığında bu
“umud”umun pek de fazla bir şey ifade etmediğini düşünüyorum. Sanki “iyi
niyetli” olduğuna inandığım bu yaklaşımlar, sadece belli bir kesime yönelik
yapılıyor. Daha da önemlisi, sanki bu belli kesim dışında kalanlara, bırakın
çağrı yapılması, orada (yurt dışında) kalmaları için daha fazla çaba harcanıyor gibi geliyor bana.
Türkiye’deki durum u ve Mor
Gabriel
Manastırı
ile
ilgili
mahkemelerin
geldiği
aşama
tartışıldı.
Anlatılanları büyük bir dikkat ve
ilgiyle dinleyen Büyükelçi Francis
Joseph
RICCIARDONE,
hem
Süryanilerin durumu hem de Mor
Gabriel Manastırı ile ilgili davalar
hakkında daha ayrıntılı görüşmeler
için
Federasyon
yetkililerini
Ankara’daki Büyükelçiliğe davet
etti.
‫܀܀܀܀‬
Belki çok ağır bir suçlama gibi gözüküyor bu yaklaşım ama, inanın başka bir
yaklaşım biçimini bulmak için çok çaba sarf etmeme rağmen bulamadım.
Üstelik bu noktaya da öyle üstünkörü bir biçimde gelmedim. Geçmişte yaşanan birçok olumsuzluğun yanında, geçtiğimiz günlerde Yargıtay 20. Hukuk
Dairesi’nin Mor Gabriel davası için aldığı karar, Böyle bir sonuca gelmemi
sağladı.
Bildiğiniz gibi, adı geçen mahkeme, verdiği bir kararla, Mor Gabriel’i ezelden beri kendi kullanımında olan topraklar üzerinde “işgalci” konumuna
soktu.
Yürürlükteki yasalara göre belki “hukuki” ama kesinlikle haksız olan bu
karar, Süryaniler’in devlete ve siyasi otoriteye olan güvenlerini tam anlamıyla yok ettiğini söyleyebiliriz.
Daha da önemlisi kanaatimizce bu karar, aynı zamanda Süryanilere; “sakın
buraya gelmeyin, çünkü siz işgalcisiniz” demek anlamına da geliyor.
Dolayısıyla da dönme umuduna sahip olanları “bir kez daha düşünme”ye sevk
ediyor.
Çünkü, Fikret BAŞKAYA hocamız; “Zenginlik, yoksulluk ve özel mülkiyete
dair“ başlıklı Makalesinde “Mâlûm, kelime ve/veya kavram çifti diye bir şey
vardır. Bu, bir kelimenin veya kavramın, başka bir kelime veya kavrama gönderme yaparak varlık kazanmasıdır“ diyor. Ardından; “Zenginlik olmadan
yoksulluk olmaz veya yoksulluk olmadan zenginlik olmaz. Efendi ve köle,
zâlim ve mazlûm, güzel ve çirkin, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk, vb.
kelime/kavram çifti“nin bu çerçeveye dahil olduğunu söyler. Ayrıca; “Bu tür
kelime ve/veya kavram çifti durumunda, çifti oluşturan kelime veya kavramdan her biri diğerini varsayar, ona gönderme yapar“ der.
Buradan yola çıkarak biz de pek ala şunu söyleyebiliriz; Git ile Dön birbirini var ediyor ve her biri diğerine gönderme yapıyor. Dolayısıyla Sayın
Başbakan, Fetullah GÜLEN Hoca’ya gel derken, birilerine de git diyor. Yoksa
yerel mahkemenin kararı ortadayken, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, neden
böyle bir karar alır?
Eğer bu durumun farklı veya başka bir izahı varsa buyrun açıklanması gerekiyor. Ki, biz de “yanlış” olduğuna inanmak istediğimiz “dön” ve “git” ikileminden kurtulalım.
Çünkü Süryaniler gerçekten içinde bulundukları ülke hasretinden yoruldular
ve birçok değer yaratıp geliştirdikleri ülkelerine dönmek istiyorlar artık. Ama
bunun için de ciddi bir güvene ihtiyaçları var.
Devetlerde, ikili görüşmelerde ve “samimi” ortamlarda “arkadaş”lıklar arasında dile getirilen “geri dönünün çağrıları” güven vermiyor. Süryaniler, devletin ciddi adımlar atarak bu güven ortamının sağlanmasını bekliyor. Bunu da
siyasi otoritenin alacağı bir dizi karar ve yürürlüğe koyacağı uygulamalarla
mümkün olacağına inanıyor.
Gerisi “su üzerine yazılan yazı”dır ve kimseyi tatmin etmeyecektir.
[email protected]
4
Sayı 5 Temmuz 2012
Qadmoyutho
bugüne kadar “Cumhuriyetin bekçisi” olarak görülen orduyla
bağlar ciddi anlamda kopmuştur. Çünkü ordu içerisinde meydana gelen, ve ordunun önde gelen önemli bir kanadını temsil eden
bir grup subay cezaevine konularak tasfiye noktasına
getirilmiştir. Ortaya çıkan bu gelişmeler beraberinde hem CHP
içinde hem de “eski” orduda ciddi bir ayrışma ve çatlak
oluşmasına neden oldu.
www.
beraberbuyudukbuulkede.com
Aralarında Prof. Dr. Baskın Oran, Prof. Dr. Cengiz Aktar, Prof. Dr.
Ufuk Uras, Milletvekili Altan Tan ve Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni
Tuma Çelik’in temsil ettiği yaklaşık 300 aydın, ilerici, demokratın
imzaladığı bildiri kamuoyuna açıklandı ve imzaya açıldı.
MHP siyasi çizgi olarak kısır bir döngüye dönüşmüş bu
nedenle yeni bir yapılanmadan yana olan birçok ülkücü mevcut
1615 yıllık Mor Gabriel Manastırı arazisinin
yönetimden rahatsızlık duyarak farklı arayışlar içerisine
girmişlerdir.
Hazine’ye devredilmesi yönündeki Yargıtay
kararına sonrasında Süryanilere yapılan
Türkiye sol-sosyalist hareketi baştan beri çok parçalı haksızlıkları protesto etmek ve Süryanilerle
olduğundan dolayı etkisiz ve süreç karşısında çelişkili bir dayanışma amacıyla bir imza kampanyası
konumdadır. Bu nedenle Türkiye’de emekçi yoksul ve sistem- başlatıldı. "Türkiye Süryanilerin vatanıdır ve
den zarar gören kitlelerin demokratik taleplerine cevap verileMor Gabriel Manastırı işgalci değildir"
memektedir. Türkiye’de sol hareketin siyasi bir güç olabilmesi
için, klasik ideolojik kavramlardan ve dar gurupçuluktan başlığını taşıyan ve
kurtulması gerekmektedir. Bu anlamda yeni arayışların içine çeşitli sivil toplum
girilmiş ancak bu arayışlarda da farklı yaklaşımlar söz konusu- kuruluşları ile birlikte
300 aydın, ilerici,
dur.
demokratın katıldığı
Kürt siyaset cephesinde de kafalarda bazı soru işaretlerinin k a m p a n y a n ı n
oluşmasına neden olan farklı yaklaşımlar yer yer ortaya detaylarını
Sabro
çıkmakta ve bu konuda bir “çatlağın” gerçekliğini önümüze Gazetesi Genel Yayın
koyuyor. Hükümetin Kürt sorununun çözümü konusunda Yönetmeni
Tuma
gündeme getirdiği demokratik açılım projesi de bir muammaya Çelik,
Prof.
Dr.
dönüşmüş ve bu yüzden ortam tamamen güvensizleşmiştir.
Cengiz Aktar
ve
M
e
z
o
p
o
t
a
m
y
a
Türkiye devleti ile hükümetinin içindeki sorunlar sadece
siyasi partilerden ibaret değildir. Dinci-Laik, Alevi-Sünni, Türk- Süryani Kültür ve
Kürt, azınık-çoğunluk, müslüman-müslüman olmayan gibi Dayanışma Derneği
birçok konudaki çelişkiler; çatlaklara, guruplaşmalara ve (Mezo-Der) Başkanı
kamplaşmalara yol açmaya devam etmektedir. Çünkü Tuma Özdemir tarafından açıkladı.
Türkiye’de toplumsal iç barış ve demokratikleşme hala
sağlanamamıştır.
İstanbul Galatasaray’da bulunan Cezayir
Lokantasında Salı (10.07.2012) günü saat
Toplumdaki yaygın kanaat, gücü ve iktidarı ellerinde 11.30’da yapılan açıklamada Tuma Çelik; “bu
bulunduranlar her zaman haklıymış gibi hareket ederler. kampanya ile amacımız Türkiye halklarının bir
Bugünkü iktidar da bütün kurumları kendi siyasi çizgisine göre
arada yaşama isteğini ortaya koymaktır” dedi.
ayarlayarak; hak ve hukukun kendi “doğruları” çerçevesinde
tecelli etmesini sağlıyor ve bu konuda toplum içerisindeki Prof. Dr. Cengiz Aktar ise yaptığı konuşmada
yaygın kanaatı haklı çıkarıyor. Bir anlamda tarihi “tekerür” ettir- Sabro Gazetesinin şimdiye kadar çıkan
sayılarını göstererek; “aslında sorunun özünü
mektedir.
bugüne kadar çıkan Sabro gazetesinin
Ak Parti Hükümetleri döneminde Mor Gabriel manastırına manşetleri çok iyi bir şekilde ortaya koyuyor,
karşı açılan davalarda ve mahkemeler sürecinde yaşananlar bakınız bu manşetler ne diyor; ‘Herkesten Önce
bunu açıkça ortaya koyarken, Süryanilere nasıl çifte standartla Buradaydık’ ‘Topraksızlaştırılıyoruz’ ‘Biz de
yaklaşıldığını da açıkça göstermektedir. Mor Gabriel varız’ ve ‘Samimiyet Bekliyoruz’ diyorlar. İşte
manastırına karşı devletin sergilediği bu tutum, Süryani halkının bütün mesele burada. Bizler buralara gelmeden
kutsal değerlerine doğrudan bir saldırı olarak algılanmaktadır. çok önce burada yaşayan Süryaniler, Lozan
Bu uygulama aynı zamanda Türkiye’nin halklar ve farklılıklar
Antlaşmasında sahip oldukları haklarını bile
konusunda ne kadar ince ve derin bir çatlağa sahip olduğunu
ortaya koyuyor. Bu da Süryaniler ve diğer bütü farklılıklar için kullanmalarına izin verilmedi” dedi. Mezo-Der
ciddi ve kaygı verici bir sorun olmaya devam etmesine neden Başkanı Tuma Özdemir ise yaptığı konuşmada
Mor Gabriel Manastırının önemine değindi ve;
olmaktadır.
“Mescid-i Aksa Müslümanlar için ne ise Mor
‫܀܀܀܀‬
Gabriel’de Süryaniler için öyledir” dedi.
Birçok basın kuruluşunun yakından takip
ettiği basın açıklamasında yaşanan süreci
anlatan Tuma Çelik; binlerce yıldır bu
topraklarda yaşayan Süryanilerin, sistematik
politikalar sonucunda nasıl güçsüz bir duruma
getirilip göçertildiklerini anlattı: “Bizler
yaklaşık 6000 yıldır bu topraklarda yaşıyoruz.
Bu topraklarda verdiğimiz emekle yarattığımız
değerler var. Mor Gabriel de bu değerlerden
biridir. Binlerce yıldır dağ başındaki bu
manastıra ait topraklara günümüzde devletin el
koymaya başlaması kendiliğinden ortaya çıkan
bir gelişme değildir. Dolayısıyla Süryanilerin,
özellikle de geri dönüşlerin olduğu bir
dönemde, devlet tarafından istenmediği algısını
yaratmaktadır” dedi. Tuma Çelik ayrıca; 1924
yılında Hakkari’de bulunan Nasturi (Doğu
Süryani)’lerin sürgün edildiğini, ardından 1928
yılında okullarının kapatıldığını, 1930 yılında
da Mardin’de bulunan Süryani Patriği’nin
Sürgüne yollandığını ve yıllar boyu yapılan
baskı sonucunda da Süryanilerin göç etmek
zorunda kaldıklarını anlattı.
Ortaya çıkan bütün bu olumsuz gelişmeleri
kimseye duyuramayan Süryanilerin aslında
ülkelerini sevdiklerini ve son yıllarda yaşanan
Sayı 5 Temmuz 2012
iyimserlik ortamı sonucunda geri kadar büyük bir çaba harcadığını söydönmeye başladıklarını söyleyen Tuma ledi. Tuma Özdemir; “olumlu veya
Çelik; “Ancak Türkiye düşmanlarının olumsuz, Mor Gabriel’i ilgilendiren
yapabileceği uygulamalarla Süryaniler her konu bütün Süryanileri ilgilendiri”
yeniden ülkelerinden soğutulmaya dedi.
çalışılıyor” dedi ve ekledi; “işte bu
İmzacıların arasında yer alan HDK
kampanyayla hem Süryanilerin duyulmayan sesi duyulacak hem de yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Dr.
Gençay Gürsoy de,
Türkiye’de yaşayan
“Biz ‘hoşgörü’
Süryanilere yapılan
h a l k l a r ı n
Süryanilerle
dost istemiyoruz. Çünkü bizim haksızlıklara karşı
bir eksikliğimiz, bir
her zaman mücadele
o l d u k l a r ı n ı
g ö s t e r m e y e hatamız veya bir suçumuz edeceklerini ve bu
yok. Bu yüzden de biz haklı davalarında,
çalışacağız.”
Türkiye halklarıyla
HDK olarak her an
Kalabalık
bir özgürce, kardeşçe ve bir y a n l a r ı n d a
ifade
ortamda
yapılan arada yaşamak istiyoruz” olacaklarını
etti.
basın toplantısında
konuşan Cengiz Aktar ise, bir yandan
Daha sonra imza kampanyası için
Bulgar ve Rumlara ait arsalar iade ediinternet
sitesi;
lirken bir yandan Mor Gabriel'in geri açılan
alınmasının "inişli çıkışlı" bir politika www.beraberbuyudukbuulkede.com,
olduğunu belirtti ve yapılacak yeni tanıtıldı ve basın mensupları ile
anayasanın, Lozan Anlaşması'nın da dinleyicilerin soru ve görüşlerine
önüne geçerek azınlıkların yaşadıkları geçildi. Burada da bir soruya verdiği
mağduriyetlere, ‘pozitif ayırımcılık’ cevapta Tuma Çelik; “Resmi ağızlar
kadar
sürekli
olarak
uygulanarak, son vermesi gerektiğini bugüne
bahsederler
ve
söyledi. Cengiz Aktar ayrıca, Lozan ‘hoşgörü’den
Anlaşması'nda azınlık sayılan "üvey Osmanlı’nın, Türkiye’nin ne kadar
evlat" Süryanilere, Yagıtay'ın verdiği ‘hoşgörü’lü olduğunu anlatmaya
kararla "Türkiye vatandaşı değilsin" çalışırlar. Oysa ‘hoşgörü’ mantığında
denmek
istendiğini,
bu
imza aşağılama vardır. Dolayısıyla biz
kampanyasıyla bu durumun önüne ‘hoşgörü’ istemiyoruz. Çünkü bizim
geçmek
ve
Türkiye
halkını bir eksikliğimiz, bir hatamız veya bir
Süryanilerle tanıştırmak istediklerini suçumuz yok. Bu yüzden de biz
Türkiye halklarıyla özgürce, kardeşçe
söyledi.
ve bir arada yaşamak istiyoruz. Bu
Mezo-Der Başkanı Tuma Özdemir kampanya aynı zamanda bizim bu
ise, Mor Gabriel Manastırının Süryani isteğimize verilecek cevap olacaktır”
Kültürü’nü ayakta tutmak için bugüne dedi.
‫܀܀܀܀‬
5
KIRKLI YILLARDAN
BİR DEMET MİDYAT
Yavuz ÖNEN
Midyat Ortaokulu’nun çevresindeki alanlarda gençler öbek öbek. Canlı bir
hareketlilik var. Paskalya bayramında gençler yumurta tokuşturuyor. Hristiyan
evlerine Paskalya kutlamasına gidip hediye yumurtalarını alan müslüman gençler de
var bu kalabalığın içinde. Sıkı bir pazarlık var. Ustalık gerektiriyor rakibinin
yumurtasını elinden almak.
Rişo brişo- tarflardan birinin teklifi olabilir. Süryanice,yumurtaları kafa kafaya
tokuşturalım demektir. U rişo bı akvo- yumurtasının sağlamlığından emin olmayan
bir tekliftir. Yumurtasının baş kısmıyla karşı tarafın dip tarafına vurma pazarlığıdır.
Sağlam tarafla daha az sağlam tarafa vurma teklifidir. Darbat, yumurtaları pazarlıksız
tokuşturmaya başlayalım demektir. Sağlam olan kazansın anlamındadır. Bu da
yumurtasına güveni ifade ediyor. Bu teklifler üzerinde anlaşma olursa oyun başlıyor.
Ancak, yapılan herhangibir teklife karşılık olarak taraflardan biri Ino mena diyebilir.
Bu da yumurtaları değişerek yapılan teklifi kabul etmektir. Oyuna bu koşulla
başlamaktır. Bu oyunda da hile başvurulan bir yoldur. Hileli yumurtalar üretlir.
İğneyle delinen yumutrta boşaltılır, içine şap doldurulur. Şaplı yumurta kaya gibidir.
Kırılmaz. Rakibin yumurtasının şaplı olup olmadığını kontrol etmek gerek.
Onüç yaşıma kadar yaşadım Midyatı. 1951 yılında ayrıldım. Geri dönüşüm 1992
yılında oldu. Yeşilyurt köylülerine asker pislik yedirmişti. Bir insan hakları heyeti
olarak oraya giderken güzergahı Midyat üzerinden geçirmiştik. Bir saat boyunca eski
Midyat’ın boş sokaklarının ve evlerinin fotoğraflarını çekmiştim. Mimarlar Odasının
ortamındaki söyleşilerde kullandım bu resimleri. Bu çok kültürlü ortamın bende
bıraktığı izleri canlandırmak günışığına çıkarmak bir süredenberi yapmaya çalıştığım
bir şey. Geçmişi yazarak yitirdiğimiz bir güzelliği hatırlatmak anlatmak bir görev
gibi. Eski Midyat’ın esas kimliğini oluşturan Süryanilerin zaman içinde ve sistematik olarak zorunlu göçe tabi tutularak yokedilmesinin mağduru yalnız Süryaniler
değil. Tüm yöre halkı ve tüm Türkiye halkı. Hepimiz mağduruz zira tarihi bir kültürel
sosyal değerimizden yoksun kıldılar bizi. Ne yazıktırki bu kıyım bu hoyratlık devam
ediyor. Devlet Mor Gabriyel Manastırının arazilerine el koymaya kararlı. Mahkeme
kararı açıklandı geçen hafta. Bu yazımda ben sokakları dolaşmayı yeğliyorum.
Midyat’ıın iki hanının bulunduğu caddeden başlayarak yokuş yukarı çıkarken aktar,
manifaturacı, bezzaz, kuyumcu, terzi, kunduracı, demirci, bakkal dükkanları
sahiplerinin yüzleriyle birlikte hafızada duruyor. Bezzaz Ohanes, dükkanının
levhasıyla gözümün önünde. Sınıf arkadaşım sevgili Aho Sevinç’in babası, demirci
dükkanında örste var gücüyle demir döğüyor hala. Bayram harçlığını bolca aldığım
annemin iyi arkadaşı basma sanatçısı Saro, uzun boyu boyalı elleri güler yüzüyle
yürüyor. Okulların yaz tatillerinde çıraklık yaptığm Zeyto, İbrahim ve İshak
Pamukçu’ların terzi dükkanında mukattana dikiyorum zaman zaman. Sohbetlerin
kahkahalı neşesini unutamadım. Dükkanına çerez almak için gittiğim Selim
Keskin’in öfkesini kışkırtmamak için ürkek bir dikkat içindeyim. Selim Harufo
derdim adı geçtiğinde. Akçakaya Mahallesindeki evimize yakın çarşıda Illo Elo’nun
kasap dükkanında etler sabah vakti satılır işler erken biterdi.
Hanların avlusu yaz mevsiminde çok hareketli. Sabahın erken saatlerinden itibaren
civar köylerden gelen her türlü meyve sebze, tavuk yumurta süt yoğurt hayvan
pazarlanıyor iki hanın avlularında. Türkçe Kürtçe Süryanice Arapça dillerinde
pazarlık sesleri yükseliyor. Sedo’nun omuzunda oturmanın bir başka avantajı var.
Ezidi kadınlarla kahfur’ların içindeki üzümler pazarlık edilirken tadımlık salkımları
yeme şansına sahip oluyorum.
Şıkro Pette. Kardeşlerim Mehlika ve Gönül’ün anımsattığı bir isim. İki kişiye de ait
olabilir tam hatırlayamadık. Bu şahıs-şahısları da saygıyla anmak gerek. Çok önemli
ve çok zahmetli bir altyapı hizmeti veriyorlar. Fosseptik çukurlarındaki birikintileri
boşaltıyorlar. Bir halata bağlı mazot benzin tenekelerini doldurduktan sonra omuza
yerleştirilen ince bir ağaç gövdesinin iki tarfına asarak ilçe dışına taşıyorlar. Taşırken
Midyat’ın tamamı kaya olan sokaklarına dökülen pislikler ve etrafa yayılan kokuları
da anımsamamak olanaksız. Elektriğin akar suyun olamadığı bir dönem. Radyolar
akü ile gramafonlar elle kurularak çalışıyor. İçmeye ve kullanmaya kuyu suyu
kullanılıyor. Postahanedeki telefonla dışarıyla haberleşme mümkün. Civar köylere
ulaşım at eşek katır sırtında oluyor. Mardine genellikle yüklü kamyonların üstünde
gidiliyor. Sabah kalkan araç Savur’a uğradıktan sonra gün batımında varıyor
Mardin’e. Araç trafiğine geçit vermeyen kış şartlarında Nail ağabeyim katırcılara
emanet edilir liseyi okumak üzere katır sırtında gider gelirdi.
SABRO ailesine dahil olmak bazı güzellikleri de getiriyor. New Jersey’de yaşayan
bir dostla görüşme olanağı sağladı. Özcan Kaya ile telefonla biraz hasret giderdik.
Yitirdiğimiz Baba İshak Kaya anne Roza Kaya ile ağabey Mesut Kaya’yı saygı ve
sevgiyle anıyorum. Sevinç Kaya ilkokuldan sınıf arkadaşım. Günümüzde pek çok TV
dizisinin çekimine mekan olan –ve Özel İdarenin mülkiyetine geçmiş olan- muhteşem
evlerine ailece aşinayız.
Kısa bir gezintiye, parça bölük anılara burada nokta koyalım. Midyat ve civarını
geçmişte yaşamaya devam edeceğiz.
‫܀܀܀܀‬
6
Sayı 5 Temmuz 2012
SÖYLEŞİ
Elçin DEMİREL
“Süryaniler Aydınlanıyor”
“Kazandığım davaları başkalarını mutlu etmek için değil, kendi gözyaşlarımı kurutmak için kazandığımı
düşünüyorum”
Nuran Hanım, ya da Fatih Belediye binası içindeki
adıyla “Nuran Abla” İstanbul’da yaşıyan gerçek bir
Elazığ’lı. Bu yüzden de Elazığ ve Harput’tan
bahsedildiğinde gözleri bir başka bakıyor etrafa. Hele
tarihi eserlerden, vakıflardan ve vakıf mallarından konu
açıldığında Nuran Abla’yı durdurmak mümkün değil.
Bu konudaki çabası o kadar çok ki, Türkiye’deki diğer
azınlıklar da Av. Nuran ÖZDİLER’i parmakla
gösteriyorlar. Biz de zaten Nuran Hanım’ın adını ilk
kez, Azınlıkların Vakıflar Meclisi’ndeki temsilcisi olan
Laki VİNGAS’tan duyduk.
Av. Nuran ÖZDİLER’i tanıdıktan ve onunla sohbet
ettikten sonra kazandığı ünün hiç te sebepsiz
olmadığına kendimiz de gördük. Ama bütün bu
güzelliklerin yanında bir eksiklik vardı. Nuran Abla,
Süryanilerin, özellikle de Diasporada yaşayan
Süryanilerin içinde bulunduğu durumu yakından
tanımadığı için geleceğe dair umutlarında “gel-git”ler
yaşıyordu. Kimbilir belki de haklıydı.
Çünkü gördüğü, yaşadığı şeyler ve
verdiği mücadele büyük olmasına
rağmen, o hep kendisini yanlız hissetti
çocuk sahibiyim. Ortanca oğlum ile küçük kızım
avukat, büyük kızım ise İngilizce öğretmeni olarak
çalışmaktadırlar.
Ne tür davalarla ilgileniyorsunuz?
Elazığ‘da Hazine Avukatı olarak görev yapmam ve
daha sonra da çeşitli kamu kurumlarında çalışmam
“Dünyadaki ilk Süryani Kadim kadın
avukatı olduğum hususunda
Patrikhanede yayınlanan bir dergide
bundan bahsedildi”
sebebiyle Gayrimenkul Hukuku, İmar Hukuku, İnşaat
Hukuku, tazminat davaları en çok ilgilendiğim
davalardır.
Bu tür davalarla ilgilenmemizin asıl
sebebi Harput’taki anıt kilisenin 1999
yılından önce Vakıfların, Elazığ Müze
Müdürlüğünün
ve
Harput
Jandarmasının göz önünde defineciler
tarafından duvarının delinerek zeminde
3 metre hafriyat yapılması ve kilesinin
ileriye dönük olarak müze ya da cami
olma tehlikesiyle karşı karşıya
bulunması idi. Nitekim Urfa’da
bulunan ve anıt eser olan üç adet
kilisemizden ikisi halen camiye
çevrilmiş olup, bir tanesi de Urfa
Kültür evi olarak kullanılmaktadır.
Bize kısaca kendinizi ve yaptığınız
işi tanıtır mısınız?
1973 yılından beri zaman zaman serbest zaman
zaman da kamu avukatı olarak aralıksız çalışmaktayım.
2010 yılında Fatih Belediyesi Hukuk İşleri
Müdürlüğünden emekli oldum ve halen Belediye
Başkanının Hukuk Danışmanı olarak görev
yapmaktayım. Türkiye‘de Devlet Memuru olan ve
Devlette müdürlük kadrosuna kadar yükselebilen tek
Süryani’nin ben olduğumu düşünüyorum. Evli ve üç
Bunun üzerine tarafımca mazbuta kararının iptali için
idari yargıda açılan dava temyiz safhası olmak üzere
yaklaşık 5,5 yıl sürmüş ve idare mahkemesinde
mazbuta kararı iptal edilerek, davamız kabul edilmiş,
daha sonra vakfımız yeniden mülhak vakıf olarak
özgürlüğünü kazanmıştır. Bu davanın dışında anıt kilise
olan Harput Kilisesi’nin imar planı ile ilgili davaları
mevcut olup, onlar da tarafımdan takip edilerek kilise
plana
işletilmiş
ve
kilise
çevresindeki
gayrimenkullerimiz için verilen yanlış imar kararlarının
iptali için de Danıştay’da dava açılmış, yürütmenin
durdurulması
kararı
alınarak
haksız
işlem
durdurulmuştur.
Bu davalar ile ilgilenmeye nasıl
başladınız?
Sabro
olarak
yaptığımız
bu
söyleşideki amacımız biraz da bu
yanlızlığı kırmaktı....
1945 yılında Elazığ’da doğdum.
Ailenin en büyük çocuğuyum. İlk, orta
ve
Lise
öğrenimimi
Elazığ’da
tamamladım. İstanbul Üniversitesi
Hukuk Fakültesinden 1972 yılında
mezun oldum. Avukatlık stajımı
bitirdikten sonra Avukat olarak
Elazığ’da çalışmaya başladım. Tam bu
dönemde dünyadaki ilk Süryani Kadim
kadın avukatı olduğum hususunda Patrikhanede
yayınlanan bir dergide bundan bahsedildi.
Kilisesi ve kilisenin diğer gayrimenkulleri Vakıflar
Genel Müdürlüğünün sevk ve idaresine geçmiş ve
kiliseye ait Vakıf malları üzerideki tüm denetimimiz
elimizden alınmıştı.
Sizin Elazığ ilinde arsa davalarındaki başarınızı
biliyorum. Ne tür davalar bunlar biraz bahseder
misiniz?
Elazığ’da Süryani Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı
1936 yılında kurulmuş mülhak bir vakıf iken daha sonra
Vakıflar Genel Müdürlüğünce vakfımız mazbutaya
alınmış ancak bu karar da tarafımıza tebliğ
edilmemiştir. Mazbuta kararı ile Vakfa ait Harput’taki
tarihi Meryem Ana Kilisesi ile Elazığ’daki Mar Cırcis
Atalarımızdan bize intikal eden ve
çeşitli fedakarlıklarla bu güne getirilen
Harput Meryem Ana Kilisesi,
Harput‘daki 15 Kilise arasında ayakta kalan tek
kilisedir. Kazandığım davaları başkalarını mutlu etmek
için değil, kendi gözyaşlarımı kurutmak için
kazandığımı düşünüyorum. Halen Elazığ’daki vakfımız
kardeşim ishak TANOĞLU’nun vakıf başkanı olarak
çalışmasıyla daha da güzel günler göreceğine
inanıyorum. Nitekim kilisenin röleve, restorasyan ve
restitisyon projeleri de Diyarbakır Anıtlar Kuruluna
sunulmuş olup, bu projelerin kurulca onanmasından
sonra M.S. 379 yılında yapılan bu anıt kilisenin yılların
tahribatına uğrayan taş duvarları yeniden restore
Sayı 5 Temmuz 2012
edilecektir. Bu gün rab ve Mesih’in yardımı
ile kilise vakfımızın en önemli hukuki
sorunları çözülmüştür.
iş bulamamaları
bozulmaktadır.
ihtimali
yüzünden
7
KENDİ YURDUNDA YARALI OLMAK
Bugün Türkiye’de yaşayan Süryaniler
Şabo BOYACI
büyük bölümü İstanbul’da. Bize biraz
buradaki Süryani cemaati ile ilişkinizden
Mor Gabriel Manastırı’nın sahip olduğu 244 dönümlük topraklar için 2008
bahseder misiniz?
yılında komşu köyler Yayvantepe, Çandarlı ve Eğlence muhtarları tarafından
açılan dava, 4 yıllık bir hukuk mücadelesi sonucunda geçtiğimiz günlerde
İstanbul Süryani cemaati ile ilişkilerim Yargıtay’ın Manastırın aleyhine verdiği kararla sonuçlandı. Yargıtay’ın
fena değildir. Cemaatin bazı idarecileri ile gerekçeli kararına göre; azınlık vakıfları 100 dönümden fazla toprağa sahip
fikir ayrılığı sebebi ile ilişkilerim pek iyi olamayacakları gerekçesi ile manastırın elindeki fazladan toprakların hazineye
devrinin yapılmasına karar verilmiş oldu. Süryaniler için oldukça önemli bir
merkez olan Mor Gabriel Manastırı aleyhine verilen bu karar Türkiye’de ve
Süryani halkının bugünü bence Babil Kulesi gibidir.
diasporada yaşayan Süryaniler arasında oldukça infiale neden oldu ve Süryani
Avrupa’da yaşayan gençlerin bir kısmı Fransızca bir kısmı
toplumu içinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Kimler size başvuruyor? Arsa sahipleri
sizinle nasıl iletişime geçiyor? Bildiğimiz
üzere yalnız İstanbul ve Elazığ değil,
ülkemizin Güneydoğu’sunda özellikle
Mardin ve Midyat çevresinde de benzer
davalar söz konusu, sizinle bu konuda
görüşen vatandaşlarımız var mı?
İngilizce bir kısmı Flamanca bir kısmı Almanca
konuşmaktadır. Her ne kadar gençlere Süryanice ortak dil
olarak öğretiliyorsa da, Türkçeyi tam bilmeyen gençler
konusunda endişelerim mevcuttur”
Bana ihtisasım olan konularda gerek
cemaatin mensupları, gerekse Müslüman
ahaliden beni tanıyan herkes başvurmakta ve
yardım almaya çalışmaktadır. Mardin ve
Midyat çevresindeki Kiliselere ait hukuki
sorunlar için de özellikle Süryani Katolik
cemaati bana danışmaktadır. Ancak Mor
Gabriyel Manastırının hukuki problemi için
tarafımca davayı takip etme isteğim ve
teklifim olmasına rağmen, teklifim
bilmediğim, anlamadığım sebeplerden
dolayı reddedilmiştir. Bildiğiniz gibi dava şu
an kaybedilmiş, deracaattan geçerek
kesinleşmiştir.
Süryani halkının bugünü ve geleceğine
ilişkin neler söylemek istersiniz?
Süryani halkının bugünü bence Babil
Kulesi gibidir. Avrupa’da yaşayan gençlerin
bir kısmı Fransızca bir kısmı İngilizce bir
kısmı Flamanca bir kısmı Almanca
konuşmaktadır. Her ne kadar gençlere
Süryanice ortak dil olarak öğretiliyorsa da,
Türkçeyi tam bilmeyen gençler konusunda
endişelerim mevcuttur. Bunun yanında
Süryani halkının günümüzde daha fazla
aydınlanmış
olduğunu
ve
Türkiye
Cumhuriyeti hükümetinin de yeni getirdiği
yasalarla her türlü kolaylığı sağladığını
düşünmekteyim. Bu konuda iyimserliğim
zaman, zaman Türkiye’ye geri dönmek
isteyen gençlerin lisan problemleri sebebiyle
1974 yılında Türkiye’de yaşayan azınlıklar için Yabancı kararını vermiş olan
Yargıtay, aradan geçen 38 seneden sonra bu sefer de Mor Gabriel Manastırı için
işgalci kararını vererek bu topraklarda aslında yıllardır ötekiler için hiçbir
anlayışın değişmediğini göstermiş oldu. Yakın bir zamanda (2010) Süryanice
soyadı almak için mahkemeye başvurmuş olan bir Süryani’nin başvurusu da
“Süryanice soyadı ülkeyi böler” gerekçesi ile gene Yargıtay tarafından red
sayılmazsa da kilise ve cemaatle ilişkilerim edilmişti.
iyidir.
Bu iki karar da göstermektedir ki; Süryanilerin ve öteki halkların kazanılmış
Sizce İstanbul’da yaşayan Süryaniler hakları hukuk yolu kullanılarak gasp edilmekte ve bu topraklarda yaşam onlara
neden sessiz? Ya da ulusal konulara neden zorlaştırılmaya çalışılmaktadır. Halkları kültürel olarak yok etme çabaları
çekinceli oluyorlar?
devam etmektedir.
İstanbul’daki Süryanilerin sessiz olması
geçmişe yönelik olarak zaman zaman çok
sıkıntılı
günler
geçirmiş
olmaları,
haksızlıklara uğramaları sebebiyledir. Ama
ikinci jenerasyon Süryanilerin geleceği ile
ilgili konularda daha atak ve mücadeleci
olacağını düşünüyorum. Bir televizyon
kanalında yurda geri dönen Süryaniler ile
ilgili röportajda ailenin küçük kızına
büyüyünce ne olacağı sorulduğunda Avukat
olup, Süryanilerin problemlerini çözmek
için yardım edeceğim diye çok güzel bir
cevap verdi. Ben gelecek nesil gençlerden
yana çok umutluyum.
Son olarak, bize sabro konusundaki
düşüncelerinizi söylermisiniz?
Son olarak Sabro Gazetesinin yıllardan
sonra yayınlanan ilk Süryani gazete olması
ve içeriğinin aydınlatıcı ve dolu dolu olması
sebebiyle çok mutluyum. Ayrıca gazetenizde
bana yer ayırdığınız için de teşekkür
ediyorum.
2008 yılından beri devam eden Mor Gabriel davasında Midyat yerel
mahkemesi iki kere manastırı haklı bulmasına rağmen, temyize giden bu
kararlar Yargıtay’da bozulmuştur. M.S 397 yılında kurulmuş olan manastır,
Yargıtay’ın skandal kararıyla işgalci olarak nitelendirilmiştir. Davada
manastırın haklılığını gösteren her türlü belgeye rağmen alınan bu skandal
karar davanın nasıl bir siyasi dava olduğunu açıkça göstermektedir. Diasporada
bulunan Süryani sivil toplum örgütlerine bu davanın normal bir dava olarak
görülmesini telkin eden devlet yetkililerin beyanatları, verilen bu kararla adeta
tekzip edilmiştir.
Mor Gabriel’in Süryaniler için ne kadar önemli olduğu bilindiğinden
özellikle burası dava konusu olarak seçilmiştir. Mor Gabriel, sahip olduğu bu
topraklar için cumhuriyet öncesi fermanlara sahip olmuştur. Cumhuriyet
kurulduktan sonra da bu toprakların vergilerini düzenli olarak ödemiştir.
Durum bu halde iken manastır aleyhine böyle bir davanın açılması ve sonrası
verilen karar; davanın ardındaki art niyeti ve oynanan oyunu apaçık
göstermektedir. Manastır buna benzer bir olayı 1840 yılında yaşamıştı ama
Osmanlı hukuk sistemi Manastırı haklı bularak toprakları manastıra geri
vermişti. O zamanlar Manastırın bu hukuksal savaşını veren Süryani din adamı
Mafiryan Ablahad Beht Kande 4 yıl sonra öldürülerek Süryanilere gözdağı
verilmişti. Bu da gösteriyor ki Mor Gabriel Manastırı üzerine oynanan oyunlar
bitmemiştir ve bitmeyecektir.
Öncelikle bu ülkede azınlıkların sahip olduğu toprakların nasıl el
değiştirdiğini çoğumuz gayet iyi biliyoruz. Toplumları kimliksizleştirmenin en
Söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için biz önemli yollarından bir tanesi sahip oldukları toprakları ve kültürel değerleri bir
teşekkür ederiz.
şekilde ele geçirmektir. Bu politikalar Cumhuriyet öncesi ve sonrası bir çok
kereler başarıyla sahnelenmiştir. Bu süreçte hem hukuk dışı kurallar hem de
hukuka dayalı yollar kullanılmıştır. Yalnız unutulmaması gereken bir şey var ki
o da bazen zor oyunu bozabilir.
‫܀܀܀܀‬
Mor Gabriel davası sonrası sevgili hocamız Baskın Oran’ın yazısından
öğrendiğimiz kadarıyla Yargıtay sürecinde dava dosyasında bazı evraklar
kaybolmuştur. Manastırın dava sürecinde yerel mahkemeye sunduğu evrakların
Yargıtay sürecinde ibraz edilmediği gerekçeli karardan anlaşılmaktadır. Bu
evrakların neden bu süreçte kaybolduğu kamuoyuna inandırıcı bir şekilde
anlatılmalıdır. Türkiye devleti bu hukuksuzluklarla yüzleşmediği sürece bu
topraklar üzerinde adaleti tesis etmekte zorlanacaktır.
Peki Süryaniler bundan sonra ne yapacaktır? Herhalde Süryaniler en az 1615
yıldır sahip oldukları toprakların hukuksal oyunlarla ellerinden alınmasına
sessiz kalmayacaklardır. Manastır yönetimi bu aşamadan sonra davayı Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine taşıyacaktır. Türkiye’de bu dava konusunda süreç
hukuksal olarak bitmiştir ve bütün hukuk yolları kapanmıştır. Türkiye’nin de
taraf olduğu AİHM’in bu konuda vereceği nihai karar bağlayıcı olacaktır. Bu
kadar hukuksuzluğun sergilendiği bu süreçte AİHM’in vereceği adaletli karara
olan inancımız tamdır. Süryaniler olarak bu konuda tek arzumuz, Süryaniler
için çok önemli olan Mor Gabriel Manastırı’nın sahip olduğu topraklarda
sonsuza kadar yaşamasıdır.
[email protected]
8
Sayı 5 Temmuz 2012
MEZOPOTAMYA UYGARLIĞINDA
I. BÖLÜM
SÜRYANİ HALKI
Dizi Yazı 5
MEZOPOTAMYA’DA TARİHİN BAŞLANGICI
D- AKAD DEVLETİ (M.Ö. 2350-2170)
Dünyada ilk “merkezi devlet” Büyük Sargon
önderliğinde kurulan Akad Devleti’dir. Sümerler merkezi
devlet kurma aşamasına geldikleri sırada çöktüler. Bu
koşullarda bu zorlu geçişi dinamik bir güç olarak Akadlar
gerçekleştirdiler.
Sami topluluklarının Mezopotamya içine yönelik ikinci
büyük dalgasıyla önemli bir Sami nüfusu oluştu. Kuzey
Mezopotamya’dan güneye doğru genişleyen Sami
topluluklarının yerleşim yerleri Sümer şehirlerine kadar
dayanmıştı. Hatta birçok şehirde Samiler ücretli asker
olarak Sümer ordularında yeralmışlardı. Sümer tarihinde
çok önemli bir yeri olan Kiş şehrinin sarayında, kral
Urzababa’nın aslen Sami olan baş muhasebecisi Sargon,
M.Ö. 2350 yılında bir savaştan yenik dönen kralını tahttan
indirerek yerine geçti. Sargon, Kiş şehrinden güneye doğru
ilerleyerek diğer Sümer şehirlerini de ele geçirdi.
Sargon’un ordusu son derece disiplinli ve dönemin modern
silahlarıyla donatılmıştı.
Kiş’ten sonra sırasıyla Uruk, Ur, Lagaş, Umma gibi
güçlü Sümer site devletlerin yanında diğer şehirleri de
sınırları içine alan Sargon, güneydoğudaki Elam’ı da işgal
ettikten sonra Kuzey Mezopotamya’ya (Subartu) seferler
başlattı. Bu seferler sonucu kuzeydeki Sami şehirdevletleri olan Tuttul, Mari, Yarmuti ve Ebla’yı da ele
geçirdi. Sargon kısa zamanda sınırlarını Basra
Körfezi’nden Amanoslara, Zagros Dağları’ndan Akdeniz’e
kadar genişletti. Hatta askerleri onun etkisini Mısır,
Etiyopya ve Hindistan’a kadar götürdüler. Kral Sargon
yaptığı bütün seferlerde ele geçirdiği topraklara Sami
kültürünü ve dilini de götürdü. Dünyada ilk kez bu kadar
geniş bir alan üzerinde kurulan bir devleti korumak için,
bütün Sümer şehirlerine ve stratejik noktalara askeri
birlikler yerleştirdi ve başlarına da Sami kökenli komutanlar
atadı. Seferlerden büyük başarılarla dönen Sargon, Uruk
şehrinde kendisini “Dünyanın dört bölgesinin kralı” olarak
ilan etti. Sümer’in en büyük tapınağı olan Ur tapınağına da
kızını başrahibe olarak atadı. Bu davranışla halkın sevgisini
kazanarak tapınağı ve dinsel erki denetimi altına aldı.
Böylece Sami ve Sümerler arasındaki din birliği de
güçlenmiş oldu.
Daha sonra devletin merkezini Kiş şehrinden Fırat
kıyısında kurduğu Akad şehrine taşıdı. Kiş şehrinin
kuzeyinde kurulan Akad şehri, birçok tapınak ve
imparatorluğun dört bir yanından getirilen zenginliklerle
donatılan kraliyet sarayı ile antik çağın en görkemli
şehirlerinden biri olmuştur. Akad şehrinde bereket tanrıçası
İştar için büyük bir tapınak yapıldı. Akad şehrinin merkez
haline gelmesinden sonra Sargon’nun kurduğu devlete
Akad Devleti, konuştukları doğu Sami diline de Akadça
denildi. Akad dili bütün Mezopotamya’da Sümer dilinin
yerine geçerek günlük yaşamda ve ticarette kullanılan dil
oldu. Sümerce ise sadece üst tabakadan olan insanlar
arasında ve dini ayinlerde kullanılmakla sınırlı kaldı.
Akadlar, Sümerlerin kullandıkları çiviyazısını devraldılar.
Sümercede kullanılan işaretler Akad dilindeki sesleri tam
olarak tanımlayamadığından, yeni yazı düzenlemesine
gidildi. Böylece Akadça çivi yazısı ile, genel anlamda yazı
daha somut ve kullanılır bir hale getirildi. Akadlar yazıdan
başka Sümer tanrılarına da kendi dillerinde isimler verdiler.
Örneğin Sümerlerde bereket tanrıçası “İnanna”ya
Akadca’da “İştar”, Güneş tanrısı “Uttu”ya “Şamaş” ve Ay
tanrısı “Nanna”ya da “Sin” adlarını verdiler.
Akad şehri siyasi merkez konumunun yanında ticari bir
merkez de oldu. Devletin zenginleşmesinde gereken ve
Mezopotamya’da bulunmayan birçok madde Akad
devletinin sınırları içinde kalan bölgelerden getiriliyordu.
Örneğin, Lübnan, Toroslar ve Zagroslardan kereste,
Anadolu ve İran’dan maden, Fırat’ın merkez bölgesinden
bitum ve yakın dağlık bölgelerden de taşlar getiriliyordu.
Sınırları dışında kalan bölgelerle de ticaret geliştirilerek,
ihtiyaç duyulan eşyaların merkeze kolay akabilmesi için
bütün ticaret yolları Akad şehrinde birleştirildi. Akad’dan
İndus ovası ve Doğu Arabistan’a, Girit Adası ve Orta
Anadolu’ya kadar yürütülen ticaret sonucu Akad şehrinin
önemi hem kara, hem de deniz yolları açısından giderek
arttı. Batıdan ve kuzeyden gelen kervan yolları ve güneyden
yapılan deniz ticareti, Akad şehrini, bütün zenginlik
ürünlerinin bulunduğu bir depoya dönüştürdü.
Kral Sargon kurduğu merkezi devletiyle asırlar boyu
Mezopotamya’da süren teokrat tapınak şehir yönetimine
son verdi ve yerine güçlü memur mekanizmasıyla idare
edilen merkezi bir devlet kurdu. İşgal edilen şehirleri
yıkmıyor ve hatta ona itaat ettikleri sürece krallarını
yönetimde bırakarak, onları senelik vergiye bağlıyordu.
Karşı koyan krallar tahttan indirilerek, yerlerine yine aynı
şehirden, fakat Akad’a bağlı bir kişi atanıyordu. İşgal
altındaki şehirleri vergiye bağlayarak buradaki ticari ve
askeri olanakları denetlemek için büyük bir memur kadrosu
oluşturdu. Onun yanında hergün 5400 memur çalışıyordu.
Oluşturulan bu memur kesimine ayrı ayrı görevler vererek
Mezopotamya’da bürokrasinin çok yönlü kurumlaşmasını
sağladı. Aynı zamanda daha önce tapınakların elinde
bulunan kamusal topraklar özelleştirilerek, özel mülk
edinmenin yollarını da açtı.
Kral Sargon’un Mezopotamya’da iktidarı ele
geçirmesiyle beraber sosyal, siyasal ve ekonominin yanında
sanatta da bazı değişiklikler ortaya çıktı. Örneğin; Sümer
kültürünün belirleyici sanatı olan Ziguratların yapımını
durdurdu. Özel mülkiyetin artmasıyla mühürler çoğaltıldı.
Mühür yapımında eskiden kullanılan çok figürlerin yerine,
boş bir zemin üzerine, genelde bir mitolojik olayı (iyi ile
kötü arasındaki savaş vb.) anlatan tek bir figür kullanıldı.
Dinsel açıdan Güneş tanrısı Şamaş, Ay tanrısı Sin ve Venüs
tanrıçası İştar en çok tapılanlardı. Bunların yanında diğer
Sümer tanrılarına da değer veriliyordu.
Tarihte ilk kez değişik toplulukları egemenliği altına alan
Akad devleti, bu toplulukların süreklileşen başkaldırılarını
da bastırmak zorunda kaldı. Sargon 56 senelik krallığı
süresinde, sınırları içinde oluşan bütün ayaklanmaları çok
acımasız bir şekilde bastırdı. Sargon’un ölümünden sonra
Akad devleti zayıflamaya başladı ve bir kargaşa dönemine
girildi. Yerine geçen oğlu Rimuş şehirlerin başkaldırılarıyla
karşılaştı. Dokuz senelik hükümdarlığının tümünde iç
savaşlarla uğraşan Rimuş, bir saray ayaklanmasında
öldürüldü. Kardeşi Maniştusu onun yerine geçti. Maniştusu
da her tarafta yoğunlaşan ayaklanmalara karşı büyük bir
mücadele vermek zorunda kaldı. Fakat o da isyanları
önleyemedi ve bir saray ayaklanmasında öldürüldü.
Maniştusu’nun ölümünden sonra yerine oğlu Naram-Sin
geçti. Naram-Sin kısa zamanda büyük bir askeri kral
olduğunu ispatladı. Dedesi Sargon’un kurduğu devlet içinde
oluşan başkaldırıların tümünü bastırarak devlet sınırlarını
daha çok genişletti. Güçlü bir otorite kuran Naram-Sin
kendisini “Akad’ın tanrısı ve dünyanın dört bölgesinin
kralı” ilan ederek ilk tanrılaşan kral ünvanını aldı. NaramSin, Elam ve Lulubilere karşı zafer kazanarak, Akad dilini
ve alfabesini onlara kabul ettirdi.
Naram-Sin yukarı Habur ırmağının kenarında bulunan
Tel Brak’ta büyük bir saray inşa ederek, kuzeye giden
ticaret yollarını denetimi altına aldı. Böylece “Yukarı Ülke”
Akadların denetimi altına geçti. Bu döneme ait sanat
eserleri Asur, Ninve, Diyarbakır, Mari ve Susa şehirlerinde
çokça görülmektedir. 36 sene hüküm süren Naram-Sin’in
son yıllarında Akad Devleti zayıfladı. Bu dönemde
Zagroslar’da yaşayan barbar Gutilere karşı girdiği savaşta
ağır yenilgiye uğramasına rağmen, devlet sınırlarını korudu.
Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Şarkali-Şarri (kralların
kralı) döneminde Suriye’den gelen Sami kökenli Amurular,
Zagroslar’dan gelen Lulubiler, muhtemelen kuzey
Sayı 5 Temmuz 2012
Mezopotamya’dan gelen Huriler ve İran’dan gelen Gutilerin
saldırıları sonucu Akad devleti gittikçe zayıfladı ve Gutilerin
vurduğu en son darbeyle tarihe karıştı.
Mezopotmayalılar tarafından “dağların yılanı” olarak
adlandırılan Gutiler, hüküm sürdükleri 70 senelik süre içinde
Mezopotamya karanlık bir dönemi yaşadı. Barbarlık ve
talandan başka birşey yapmayan Gutiler, Mezopotamya’da
açlığa ve sefalete yol açtılar. Kısa süreli egemenlikleri
esnasında 21 Guti kralından bahsedilmektedir. Bu Gutilerin
yarattıkları kaos sonucu duruma hakim olamadıklarını
göstermektedir. Gutiler Akad Devleti’nin tümünde iktidar
olamadılar. Güneydeki Sümer kentleri kaos ortamından
yararlanarak, kendilerini toparladılar. M.Ö. 2140 yıllarında
Sümer şehirlerinden Lagaş güçlenerek bağımsızlığını ilan
etti. Büyük bir hedefle başa gelen Gudea, Lagaş şehrini
yeniden inşa ederek kalkındırdı. Lagaş’ın kutsal mahallesi
olan Girsu’da da en az 15 tapınak inşa ederek, insanları her
taraftan buraya çekti. Bu dönemde Sümer şehirleri siyasal
alanda da önemli adımlar attılar. M.Ö. 2120 yılında Uruk
şehri güçlenerek başa gelen Utuhegal’ın liderliğinde Gutilere
karşı savaş başlattı. Diğer şehirlerin yardımıyla da yapılan
büyük bir saldırıda Gutilerin gücü kırıldı ve son kralı Tirigan
esir alındı ve Guti egemenliğine son verildi.
E- SÜMER RÖNESANSI VE ÜÇÜNCÜ
UR HANEDANLIĞI
Utuhegal
bu
başarısından fazla
yararlanmadan M.Ö.
2112 yılında öldü.
Kendisinin
Ur
şehrinde
başa
getirdiği Ur-Nammu
liderliği devraldı ve
Sümer
tahtına
geçerek
Ur
şehrinden yönetime
başladı. Ur şehrinin
Sümer
tarihinde
üçüncü kez Sümer krallığına sahip olmasından dolayı, bu
döneme “Üçüncü Ur Hanedanlığı” denilmektedir. Sümer
tahtına geçen Ur-Nammu, Akad Devleti’nin topraklarının
büyük bir bölümünü ele geçirerek, Akad ve Sümer’den
oluşan güçlü ve örgütlü bir devlet oluşturdu ve “Sümer ve
Akad Kralı” ünvanını kazandı. Bu dönemde ticaret, sanat ve
zanaat alanlarında yaşanan yükseliş, Mezopotamya’nın antik
tarihinde bir rönesans olarak tanımlanmaktadır. Ur-Nammu
kısa zamanda bütün Sümer şehirlerini yeniden inşa ettirerek,
eski günlerine dönmelerini sağladı.
İlk başta merkezi olan Ur şehrinin etrafına yeni ve çok
büyük bir sur yaparak, şehre su kanalları çektirdi. Sonra
bütün ülkesinde tapınaklar inşa ettirdi. Bunlardan en
muhteşemi ise, Ur şehrinde ay tanrısı Nanna için yaptırdığı
Zigurattır. Dört kattan oluşan bu yapıt, günümüze kadar
kalmayı başaran en büyük Sümer mimarisidir. Ur-Nammu
kurduğu güçlü ve örgütlü devletinde refahı sağlamak için bir
dizi kanunlar oluşturup, bunları ilk kez tabletler üzerinde
yazdırdı. Şimdiye kadar bulunan en eski yazılı kanunlar olan
“Ur-Nammu Kanunları“; özü itibarıyla sınıfları birbirlerine
karşı korumaktadır. Bu kanunlara göre fiziksel ceza yerine
maddi (genelde gümüş) cezalar öngörülüyordu. Akad
döneminden daha güçlü bir bürokrasiyi örgütleyen UrNammu, ülkenin heryerinden raporlar alıyordu.
Devletindeki birliği sağlamak ve hukuku geliştirmek için
bütün ölçü birimlerini sabitleştirdi. Oturtulan hukuk sistemi
sadece ekonomiyi güçlendirmek için değildi. Aynı zamanda
eski dinsel hiyerarşiyi de yeniden canlandırmak istiyordu.
Böylece kendi aralarında savaşan şehirlerin tanrıları için inşa
edilen tapınaklara saldırma yasağı getirdi. Ur-Nammu’ya
göre savaşlarda tanrılar karşı karşıya getirilmemeliydiler.
Çünkü bütün tanrılara artık bir aile olarak bakılıyordu.
Tanrıların tümüne kullanılan 60 sayı sistemine göre
hiyerarşik bir biçimde değer biçildi. Örneğin en büyük tanrı
Anu’ya 60 rakamla değer biçilirken, Ay tanrısı Sin’e 30,
Güneş tanrısı Şamaş’a 20 ve İştar’a 15 verilmişti.
9
SURİYE REJİMİ HALKIN
KANINDA BOĞULUYOR
Suphi AKSOY
Suriye’de Esad diktatörlüğü hergün halkın kanını
dökerek kendi sonunu bütün dünyanın gözleri
önünde hazırlamaya devam ediyor. Beşar Esadın
yönetimindeki uygulamalara karşı tavırsız kalmak
mümkün değildir. Bu nedenle Suriye halkı canını
ortaya koyarak diktatörlüğe karşı özgürlük
hedefiyle direnirken uluslararası kamuoyu ile
büyük oranda sesini yükseltmekte ve bu rejime
yönelik tepkisini dile getirmektedir. Dolayısıyla
Ur-Nammu 18 senelik güçlü bir iktidardan sonra Gutilere gün geçtikçe Esad rejimi desteğini gücünü içeride
karşı girdiği bir savaşta öldürüldü. Onun ölümüne çok ve dışarıda kaybetmektedir.
üzülen halk, üzüntülerini dile getiren ve bir tanesi günümüze
Ancak
rejim
zayıfladıkça
daha
da
kadar da kalan ağıtlar yaktı. Sümer devleti; Ur-Nammu’nun
yerine geçen oğlu Şulgi döneminde 48 sene süren bir refah saldırganlaşmakta ve halkın üzerine ayrım
dönemini yaşadıktan sonra, Şulgi’nin ölümüyle gerilemeye yapmadan bombalar yağdırmaktadır. Bu nedenle
başladı. Üçüncü Ur Devleti’nde kölecilik sistemi daha da Esad rejiminin diyalog yoluyla değil şiddetle
derinleştirilmişti. Eskiden köleler işgal edilen topraklardan devrilebileceği kanaatı daha çok güçlenmektedir.
getirilirken bu dönemde Sümer topraklarında bulunan Suriye rejiminin suçları hergün biraz daha
insanların da köleleştirildiği görülmektedir. Özellikle borç
ağırlaştığı için müttefikleri bile kaygılanmaya
altına girenler ya
kendilerini, ya da başlamışlardır.
çocuklarını
b o r ç l a r ı n ı n
karşılığında,
borç
sahiplerine
köle
olarak
vermek
zorundaydılar.
Bu durum ortadayken Türkiye’de ve başka
ülkelerde bu kanlı rejimi savunanlar vardır.
Özellikle bazı sol çevrelerin Esad yanlısı
açıklamalarına anlam vermek mümkün değildir. Ve
insanın içinden şunu söylemek geliyor. Hani
ezilenlerden mazlumlardan yanaydınız. Yoksa
Sümerlerin
son emperyalist kapitalist ülkeler Esad’a karşı oldukları
kralı olan İbbi-Sin’in
için mi onu savunuyorsunuz.
Elamlılar tarafından
esir alınıp Ur şehrinin
Bu yaklaşım sol guruplar için büyük bir ayıptır.
yağmalanmasıyla Üçüncü Ur Hanedanlığı ve Sümer
egemenliği de sona erdi. Üçüncü Ur Hanedanlığından sonra ABD ve Avrupa ülkeleri kendi çıkarları için
başlayan İsin-Larsa döneminde (M.Ö. 2017-1763) Sümer desekte, Suriye halkını rejime karşı savunurlarken,
Rönesans’ında geliştirilen edebiyat ve bilimin yükselmesi bazı solcuların rejimden yana olmaları neyin
devam etti. Geleceği belirleyen yazılar, şiirler, şarkılar ve ifadesidir. Bu çelişkiyi tanımlamak gerekir.
destanlar bu dönemde arttı. Gılgameş destanı da bu dönemde Rejimden yana olmak daha çok sosyalist mi
yazıya geçirildi. Bilimde ve matematikte de hızla gelişmeler olunuyor veya ezilenleri kurtuluşa mı götürecek.
sağlanarak yüksek bir seviyeye ulaştırıldı. Örneğin
astronomide ölçüler ve al-Cebra kullanılıyordu. Değişik
Bu rejimin Filistin örgütlerine, Lübnan halkına,
hesap işlemlerinin yanısıra, Pytagoras’ın formülleştirdiği
PKK’lilere
nasıl davrandığı biliniyor. Yakın tarihte
kanunlar bile İsin-Larsa döneminde kullanılıyordu.
Sümerlerde müzik de gelişkindi, ancak sadece tapınaklarda yaşanan birçok olayı ne Kürtler ne Filistinliler ne
Lübnanlılar ne de Suriyeliler unutmayacaklardır. Bu
çalınıyordu.
halkların örgütlerinden yararlanmaya çalışan rejim
Üçüncü Ur Hanedanlığının düşmesiyle 1500 seneden daha sonra onları tasfiye etmeye çalıştığınada tanık
sonra Sümer iktidarı sona erdi. Bundan sonra Sümerler olduk. Ayrıca bazı Süryanilerin ülke içinde ve ülke
siyasal alanda herhangi bir rol oynamadılar. Sümerlerin dışında rejimi savunmaları, kendi kimliklerini inkar
geliştirdikleri sosyal, siyasal, hukuksal, edebiyat vb. dallar eden zihniyeti onayladıkları anlamına gelmektedir.
Sami toplulukları tarafından geliştirildiler. Sümer dili M.Ö.
1. yüzyıla kadar dini bir dil olarak bazı tapınaklarda devam
Suriye Baas rejiminin artık hiç kimseye bir hayrı
etti.
Devamı gelecek sayıda kalmamıştır. Saddamdanda, Hüsnü Mübarekten ve
diğer diktatörlüklerdende daha beter bir konuma
gelmiştir. Hiç kimse ve gurup ne taktiksel nede orta
vadeli bu rejimden faydalanamaz. Ancak ortaya
çıkan boşlukları herkes değerlendirebilir. Bu
durumu değerlendirecek olanlar Suriye halklarının
siyasi yapılarıda olabilir komşu ülkeler veya
uluslararası güçlerde olabilir.
Suriyede yaşanan devrim sürecine doğru
yaklaşım bazı ülkelerin Suriyeyi kendi çıkarlarına
kurban etme siyasetini engellemektir. Bu emelleri
besleyenleri teşhir etmek, onlara fırsat ve zemin
vermemektir.
Suriye ve diğer siyasi konularda, ABD ve
emperyalizmine karşı çıkmak adı altında, insanı
diktatörleri savunmaya götürüyorsa, halkların
geleceğine ilişkin umutlarını zalimlere kurban
etmek olur. Ayrıca söz konusu savundukları Esad ve
diğer
diktatörleri
emperyalizmin
yaratıp
güçlendirdiğini daha önce söyleyenlerin bu konuda
inandırıcı ve haklı olmaları mümkün değildir.
‫܀܀܀܀‬
10
Sayı 5 Temmuz 2012
TÜRKİYE SÜRYANİLERİN VATANIDIR VE MOR GABRİEL MANASTIRI İŞGALCİ DEĞİLDİR
Süryani halkı, Mezopotamya toprakları üzerinde binlerce yıldan beri bütün zorluklara ve kayıplara rağmen varlığını korumuştur. Kurduğu uygarlıklar
beşeriyete hizmet etmiştir. Hıristiyanlığın doğuşuyla beraber Hazret-i İsa’nın inancını kabul ederek bu inancın gereğini yerine getirmek için kiliseler ve
manastırlar inşa etmiştir. Bu ibadet merkezleri etrafında birliğini güçlendirerek Süryanice eğitimi yapmış ve bilim okulları geliştirmiştir. M.S 397 yılında
kurulan Mor Gabriel Manastırında da diğer kilise ve manastırlarda olduğu gibi binlerce bilim insanı ve dinî lider yetişmiştir. Bu anlamda Mor Gabriel
Manastırı dinî bir merkez olduğu kadar tarih içerisinde bir üniversite niteliğindedir. Mor Gabriel Manastırı, sahip olduğu bu misyon nedeniyle, Süryaniler
için İkinci Kudüs’tür.
Mor Gabriel Manastırı tarih boyunca çok defa saldırıya maruz kalmıştır. Son yıllarda da Manastır, Hazine ile Orman Bakanlığı, diğer taraftan çevredeki
bazı Müslüman köylerinin açtıkları davalarla yeniden gündeme gelmiştir. Bu durum, Süryanileri kaygılandırmış ve hayal kırıklığına uğratmıştır. Yüzlerce
yıldan beri sahip olduğu toprakları elinden almak için açılan davalar, bir bir manastır aleyhine sonuçlanmıştır. Ki bu davalarda biri, bazı çevre köylerinin
Hazine’ye başvurusu üzerine açılmış ve Midyat yerel mahkemesinin Manastır lehine iki kez karar vermesine rağmen bu kararlar Yargıtay tarafından
aleyhte bozulmuş ve 13.06.2012 tarihinde Yargıtay 20. Hukuk Dairesi tarafından sonlandırılmıştır. Bu karar ile Mor Gabriel Manastırı, vergisini düzenli
ödediği, kendisine ait olan toprakların işgalcisi ilan edilmiştir. Bize göre Yargıtayın aldığı bu karar, devletin Süryanilere yönelik çifte standartlı yaklaşımını
teşhir etmiştir. Çünkü bir yandan Süryanilere vatanınıza dönün çağrısı yapılırken, diğer yandan Süryanilere işgalci, yabancı muamelesi reva
görülmektedir.
Oysa “Demokratik Açılım” adı altında başlatılan süreç ve bu çerçevede atılan bazı adımlar Süryanileri de bir beklenti içerisine sokarak umutlandırmıştı.
Türkiye’de bazı değişimlerin olabileceği, demokratik ve özgürlükçü bir sisteme dönüşülebileceği Süryaniler arasında tartışılırken, Mor Gabriel
Manastırına karşı alınan bu karar bir kez daha güvensizliğe neden olmuştur. Süryaniler kimliklerinin tanımlanmasını, cumhuriyet tarihi boyunca yapılan
haksızlıkların giderilmesini ve Lozan Antlaşması Md. 37 ilâ 44’ten kaynaklanan ama gasp edilen haklarının verilmesini beklerken, son Yargıtay kararıyla
“size burada yer ve hak yoktur” mesajı ile karşılaşmışlardır.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 13.06.2012 tarihinde aldığı kararı ve Süryanilere karşı yapılan haksızlıkları protesto ediyor, kamuoyunu dayanışmaya
çağırıyoruz. Türkiye’nin farklı renklerine ve kültürel değerlerine sahip çıkmak, imha ve inkâr politikalarına dur demek, aynı toprağa vatan diyen halkların
kardeşliğini pekiştirmek ve demokratik özgürlükçü bir düzeni kurmak hepimizin ihtiyacı ve görevidir. Bu anlamda vatandaşlarımızı Süryanilere ve Mor
Gabriel Manastırı’na reva görülen zulme karşı durmaya çağırıyoruz.
Abdülhakim DAŞ, Abdullah ÇİFTÇİ, A. Çetin TOKAY, Adnan ÖZYALINER, Ahmet ASENA, Algın SAYDAR, Ali KENANOĞLU, Ali ŞAHİNOĞLU, Aliye GÜMÜŞ, Ali K. SAYSEL, Ali
NESİN, Ali UÇANSU, Altan AÇIKDİLLİ, Altan TAN, A.Hicri İZGÖREN, Anjel DİKME, Arif Ali CANGI, Arif Sırrı ÖZÇELİK, Aslı AKYÜZ, Atilla AYTEMUR, Atilla TUYGAN, Avni
Atakan GÜZEL, Aydın ÇUBUKÇU, Aydın ENGİN, Aydın ŞİMŞEK, Ayla ŞEŞAN, Ayhan AKTAR, Ayhan KAYA, Ayla GÜNERHAN, Ayla TOKMAK, Aynur HAYRULLAHOĞLU, Ayşe
AKALIN, Ayşegül DEVECİOĞLU, Ayşen CANDAŞ, Ayşen HADİMOĞLU, Ayşin HANGÜL, Atilla AYTEMUR, Azad ZAL, Barış DİRİK, Baskın ORAN, Bercan AKTAŞ, Bereket KAR,
Betül TANBAY, Betül YARAR, Beyhan GÜNGÖR, Beyza ÜSTÜN, Burak PEKSEZER, Bülent BİLMEZ, Can UÇAK, Cem BİCO, Cengiz AKTAR, Cevat KESKİN, Ceyda CAN, Cezmi
ÖZDEMİR, Cihan ERDAL, Cihat DEMİRTAŞ, Cüneyt YALAZ, Çağdaş KÜPELİ, Deniz Dilan ARSLAN, Deniz ÖZKOR, Dersu Erol UYAR, Dilek GÖKÇİN, Dilek Metin SERT, Doğu
ERGİL, Duygu AYDIN, Ebru BATIK, Ebru ERGÜN, Ece ÖZTAN, Elçin MACAR, Elif BERK, Elif KESER, Emil EKER, Emre ERSEZER, Enise AYMER, Ercüment GÜRÇAY, Erdoğan
AYDIN, Erdoğan USTA, Eren GÜLÇİÇEK, Ergin ÇİNMEN, Erhan ÜNAY, Erkan ALTINER, Erol DORA, Erol KATIRCIOĞLU, Erol KÖROĞLU, Ersin ÇALASIN, Ersin SALMAN,
Ertuğrul KÜRKÇÜ, Esen ÖZDEMİR, Esra KARATAŞ, Esra KOÇ, Esra MUNGAN, Etyen MAHÇUPYAN, Eylem AKÇAY, Ezgi ÖZCAN, Fahri ARAL, Faik BULUT, Fatma BOSTANUNSAL, Fatma Gamze KURU, Fatma ÖZDEMİR-YILMAZ, Fehim CACULİ, Fehim IŞIK, Felat JİYAN, Ferdan ERGUT, Ferhat KENTEL, Feryal ÖNEY, Fethiye ÇETİN, Feza ŞİŞMAN,
Fikret BAŞKAYA, Füsün ÇELİKER, Gencay GÜRSOY, Gizem KÜLEKÇİOĞLU, Gökhan Türküler ERGÜN, Gönül BAŞOĞLU-ÜNAL, Gülfer AKKAYA, Güliz SAĞLAM, Gül MERİÇ,
Gülnur AKSOP, Gülrihan DİNÇ, Gülsüm CENGİZ, Gülten ERDİN, Günay KUBİLAY, Günay G. ÖZDOĞAN, Gürel TÜZÜN, Hacer ANSAL, Hacer FOGGO, Hakan TAHMAZ, Haldun
AÇIKSÖZLÜ, Hale BOLAK, Hale SÖZMEN, Hamdi ÖZTÜRK, Hamit Levent EVCİ, Hatice ALTINIŞIK, Hikmet AKÇİÇEK, Hülya KARADENİZ, Hüner BUĞDAYCIOĞLU, Işıl ÜNAL,
İbrahim AKIN, İbrahim KABOĞLU, İkbal KAYNAR, İkbal POLAT, İlhan NEVŞEHİRLİ, İlhan ÖZDEMİR, İlknur AÇIKDİLLİ, İnci HEKİMOĞLU, İsmail BAŞARAN, İzzettin Deniz
SÖZERİ, K’aite SELMA, Karin KARAKAŞLI, Kaya ÇINAR, Kemal YALÇIN, Koray Doğan URBARLI, Korhan GÜMÜŞ, Kostas EFTİMİYADİS, Kutlu AKALIN, Kuvvet LORDOĞLU,
Laki VİNGAS, Lale BAKIREZER, Levent PİŞKİN, Levent SOY, Leyla İPEKÇİ, Leyla NEYZİ, Mebbuse TEKAY, Mehmet Ali AYAN, Mehmet KESİM, Mehmet Nazım ÖZTÜRK, Mehmet
Ö. ALKAN, Mehmet TÜRKAY, Mehmet Ufuk PEKER, Mehmet Z. YILDIZ, Melek ULAGAY-TAYLAN, Meral SERİNYEL, Merve BALÇIK, Mesut YEĞEN, Mihail VASİLİAİDİS, Mihri
Inal ÇAKIR, Mualla KAVUNCU, Murathan MUNGAN, Mustafa DUMLUPINAR, Muzaffer ERDOĞDU, Muzaffer İRİS, Müge KARALOM, Müslüm ÜZÜLMEZ, Naci SÖNMEZ, Nadire
MATER, Nakiye BORAN, Nazar BÜYÜM, Nazlı KONYA, Necla TÜREMEN, Nedim SABAN, Nefise BAZOĞLU, Nesrin YUMAK, Neşe ERDİLEK, Nevay SAMER, Nevin AYTEKİN,
Neziré CIBO, Nilay ETİLER, Nil MUTLUER, Nor ZARTONK, Nuket ESEN, Nuray UZUNÖREN, Onur ÖZDEMİR, Orhan ALKAYA, Orhan MİROĞLU, Osman KÖKER, Osman
ŞENKUL, Oya BAYDAR, Ödül CELEP, Öget ÖKTEM, Ömer MADRA, Ömer ONGUN, Özlem AKKAYA, Özlem DALKIRAN, Pınar SELEK, Ragıp İNCESAĞIR, Rıdvan Murat
ÖZBANK, Rojbin TUGAN, Salih Gürkan ÇAKAR, Sait ÇETİNOĞLU, Saruhan OLUÇ, Sefa Feza ARSLAN, Selahattin ÖZPALABIYIKLAR, Selim KIRILMAZ, Selim MAHMUTOĞLU,
Sema KILIÇER, Semih KAPLANOĞLU, Semih POROY, Sennur BAYBUĞA, Sennur SEZER, Serdar KORDU, Sevgi TUNCEL, Sevim ÇAMLI, Sevinç ALTAN, Sevna SOMUNCUOĞLU,
Seyfi GENÇ, Sıdıka ÖZDEMİR, Sırma BİLGE, Sibel ÖZBUDUN, Sinan TUTAL, Suat BAYSAL, Suat BOZKUŞ, SUAVİ, Suavi AYDIN, Sümbül Seda YALNIZCA, Süreyya Tamer
KOZAKLI, Şanar YURDATAPAN, Şaban İBA, Şebnem KORUR FİNCANCI, Şefika GÜRBÜZ, Şöhret BALTAŞ, Şule ALBAYRAKOĞLU, Tanay Sıdkı UYAR, Taner KOÇAK, Taner
OLÇUM, Tarhan ERDEM, Tatyos BEBEK, Taylan TOSUN, Temel DEMİRER, Tuğba POLAT, Tuğrul ERYILMAZ, Tuma ÇELİK, Tuna KUYUCU, Turgut TURHANLI, Tülay KOÇAK,
Tülay TAŞYAR, Türkan UZUN, Ufuk URAS, Uğur AYKEN, Ülkü ÖZEN, Ümide AYSU, Unal ÜNSAL, Vangelis KECHRİOTİS, Vecdi SAYAR, Vivet KANETTİ, Yakin ERTÜRK, Yalçın
ERGÜNDOĞAN, Yaşar GÜVEN, Yavuz ÖNEN, Yavuz ÜNAL, Yetvart DANZİKYAN, Yılmaz ÖZKAN, Yüksel AKGÜN, Yüksel SELEK, Zafer KIRAÇ, Zehra ŞENOĞUZ, Zelal YALÇIN,
Zeliha ETÖZ, Zeynep GAMBETTİ, Zeynep TANBAY, Ziya HALİS, Z. Tül AKBAL-SÜALP
Anadolu Kültürleri Araştırma Derneği (AKA-DER), AMERGİ Kadın Dayanışma Derneği, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, Canşenliği Oyuncuları, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi,
Gökkuşağı Kadın Derneği, Halkların Demokratik Kongresi, Jinepps Gazetesi, Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Mezopatamya Kültür Merkezi, Nor Radyo, Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği,
Sayı 5 Temmuz 2012
Suriye’de “Denge” Oyunu
Suriye’nin geleceği konusunda
uluslararası düzeyde sağlanamayan
“mutabakat”
yerel
düzeyde
oluşturulmaya
çalışılıyor.
Geçtiğimiz günlerde Arap Birliği’nin
öncülüğünde yapılan Kahire’deki
toplantıda
“Yönetime
Muhalif
Güçler” arasında yapılmaya çalışılan
“Mutabakat”
Paris’te
yapılan
“Suriye’nin Dostları” toplantısında
hala oluşturulamadı. Rusya ve Çin,
Paris’te yapılan toplantıya yine
katılmadılar.
Daha önce Birleşmiş Milletler'de
(BM) görüşülen "Suriye'de geçiş
dönemi"ni tartışmak ve sonuçlar
çıkarmak için Suriye muhalefeti
Kahire'de toplandı. Esad sonrası
dönemi tartışmak üzere yapılan
toplantının açış konuşmasını yapan
Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil
Al Arabi; “toplantının hazırlıkları
sırasında, toplantı hazırlık komitesi
birçok sorunla karşılaştı. Ancak bu
komite toplantının olumlu bir havada
geçmesi konusunda çok çaba sarf etti
ve Suriye Ulusal Konseyi’nin
istemleri doğrultusunda hareket etti.
Bu da konseyin bağımsızlığını ortaya
koyuyor” dedi.
Suriye
Muhalefetinden
250
delegenin katıldığı toplantıda bir
konuşma yapan Türkiye Dışişleri
Bakanı Ahmet Davutoğlu ise;
"Suriye halkı ve geleceği konusunda
ortak bir karara varmak istiyoruz”
dedi.
Kuveyt, Irak ve Katar
Dışişleri bakanları da yaptıkları
konuşmalarda, Suriye muhalefetinin
birleşmesini ve ortak karar almasını
istediler.
Ancak önceden yapılan bunca
hazırlığa ve sahip olduğu uluslar
arası desteğe rağmen Kahire’de
yapılan toplantıda ortak tavır
konusunda
gereken
adımlar
atılamadı. Ortak karar sadece geçiş
hükümetinde Beşar Esad'ın yer
almaması
ve
Özgür
Suriye
11
Mor Gabriel dosyasından
kaybolan evrak
Ordusu'nun
desteklenmesi
Baskın ORAN
konusunda
alındı.
Bu
arada
Biraz
önce
çok
acayip
bir
bilgi
geldi.
Yazıp
yolladığım
yazımı
yeni
baştan ele almam gerek.
toplantıda yer alan bazı Kürt
16.06.2012
tarihli
Radikal’in
kapağında,
Mor
Gabriel’in
kadim
topraklarından
bir kısmının Yargıtay
temsilcilerin, bildiride adlarının
Hukuk
Genel
Kurulu
(“YHGK”)
kararıyla
ve
artık
kesin
olarak
Hazine’ye
devredildiği
geçmemesini protesto amacıyla
bildiriliyordu.
üçüncü toplantıya katılmadılar.
Meğer, bu kesin karar, Manastır yetkilileri tarafından ibraz edilmiş bazı temel belgelerin dosyadan
esrarengiz biçimde “kaybolmuş” olmasına dayanıyormuş! Bu inanılmaz olayı anlatacağım ama
Süryanileri temsilen Suriye Süryani önce meselenin geçmişini özetleyeyim. Kontrol edilebilsin diye her türlü tarih/sayıyı ekleyerek.
Birlik Partisi temsilcisi olarak
Yargıtay bu kararı nasıl verir?
toplantılara katılan Gerg Shamoun,
T.C. Hazine, 29.01.2009’da Midyat Kadastro Mahkemesi’nde (bundan sonra: “Midyat”) Mor
yaptığı açıklamada; “Evet belki
Gabriel Vakfı’na dava açıyor. Kadastro geçerken Vakfa tescil edilen toplam 244 dönüm arazinin kenbirlik konusunda herkesin istediği
disine devredilmesini istiyor. Midyat evrakı inceliyor, yerinde keşif yapıyor ve 24.06.2009’da
mutabakatı sağlayamadık. Ancak
fevkalade ayrıntılı bir kararla Hazine’nin davasını reddediyor (esas no: 2009/11, karar no. 2009/28).
birçoğumuzun talep ettiği ve ortaya
Hazine temyize gidiyor. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (“HD”) 07.12.2010’da kararı bozuyor ve
koyduğu yol haritasını kabul ettik. arazilerin Hazine adına tapulanmasını istiyor (esas no. 2010/13416, karar no.15347). Temel gerekAramızdaki
sorunları
bu
yol çesi: “Kadastro Kanunu Md. 14’e göre, tapuda kayıtlı olmayan bir arazinin, en az 20 yıldır zilyedi
haritasında
ilerlerken
ortadan [fiilen sahibi] olduğunu ispat yoluyla tescilini isteme durumunda, bu arazinin miktarı kuru toprakta
kaldıracağız. Şimdi önemli olan 100 dönümü aşamaz. Oysa burada 244 dönüm arazi tescil edilmiştir”.
Çok ilginç, çünkü nasıl Nisâ Suresi 43. Âyetteki “Namaza yaklaşmayınız”ın devamı varsa, Md.
uluslar arası güçlerin, sivil halka
14’te
de “100 dönümü aşamaz”ın devamı var: “Aşağıdaki belgelerden birinin ibrazı halinde, bu mikyapılan saldırıları durdurması konutardan [yani, 100 dönümden] fazlası da tescil edilebilir.” Bu belgelere şu da dahil: “31.12.1981 tarisunda daha aktif çaba sarf etmesidir”
hine veya daha önceki tarihlere ait vergi kayıtları.” Manastır bu vergileri Arazi Tahrir Kanunu
dedi.
uyarınca 01.09.1937’den beri muntazaman ödemiş. Çünkü bu arazileri meşhur 1936
Beyannamesi’nde deklare etmiş. Midyat da bu iki hususu tespit ettiği içindir ki 2009’da Manastır
Kahire’de
muhalefetin
yaptığı lehine karar vermiş (ve sonra da bu kararında direnecek; bkz. aşağıya).
toplantı sonrasında ise Paris’te
Ben sanmıştım ki, olacak iş değil ama, Yargıtay 20. HD nedense Md. 14’ün devamını dikkate
“Suriye’nin Dostları” tarafından bir almamış. Oysa, olay bambaşkaymış. 07.12.2010 tarihli bozma kararında diyor ki: “1) 1937’den beri
toplantı yapıldı. Burada da Rusya ve vergilerin ödendiği iddia edilmektedir, oysa dava konusu taşınmazlarla ilgili hiçbir vergi kaydı ibraz
Çin
toplantıya
katılmayarak, edilmemiştir; 2) 1936 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bildirim yapıldığı iddia edilmektedir,
Suriye’nin şu andaki yönetimine oysa bununla ilgili evrak ibraz edilmemiştir.”
karşı
tutumlarında
henüz
bir
İşin içinde iş var…
değişiklik olmadığını gösterdiler.
Manastır yetkililerine ısrarla soruyorum, diyorlar ki: “Biz vergi kayıtlarını en başta ibraz ettik. 36
Beyannamesi’ni de Mahkeme doğrudan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden getirtti. Zaten Midyat
Toplantıda konuşma yapan Fransa bunlara dayanarak haklı çıkardı bizi ve sonra da kararında direndi. Ayrıca bunları keşif zaptına ve
Cumhurbaşkanı François Hollande, deliller listesine de yazdık. Nasıl olduysa, dosyadan kayboluyor.”
Soruyorum: “Siz bunun ne zaman farkına vardınız?” Diyorlar: “Karar bozulup dosya Midyat’a
Suriye'de yaşananların uluslararası
dönünce. Kararı okuyunca dosyaya baktık, içinde bizim belgeler hakikaten yok.” Soruyorum:
barışı tehdit ettiğini söyledi ve Beşar
“Bunu hemen bildirmediniz mi?” Diyorlar: “Yargıtay’a karar düzeltme talebimizde büyük harflerle
Esad'ın iktidardan ayrılması ile
yazdık. Ayrıca, bu iki belgeyi bu talebimize ek olarak yeniden koyduk. Ama Yargıtay’da durum
birlikte ülkede bir geçiş hükümeti değişmedi.” Karar düzeltme taleplerini istedim, hakikaten bu belgeleri daha en başta ibraz ettiklerini
kurulması gerektiğini vurguladı.
buraya altı çizili ve siyah büyük harflerle yazmışlar ve hakikaten bu belgeleri bu karar düzeltme
taleplerinin ekinde tekrar sunmuşlar.
Yüzü aşkın ülkenin temsilcisinin
Peki, 20. HD, bu karar düzeltme talebine 28.06.2011’de ret cevabı verirken ne diyor? Sadece iki
katıldığı
Paris’teki
toplantıda, satırla: “Karar düzeltme dilekçesinde değinilen hususlar temyiz aşamasında da ileri sürülmüştür.
Suriye'de
daha
fazla
kan Dairemiz kararı bu konulara cevap teşkil edecek nitelikte olduğu gibi, usul ve yasaya da uygundur”
dökülmesine son vermek için ne (esas no. 2011/3720, karar no. 2011/8237).
Yukarıda da söyledim, Midyat kararında direniyor (10.10.2011; esas no. 2011/38, karar no.
yapılması
gerektiği
konusunda
2011/87). Hazine bunu da temyiz ediyor. Direnme kararı nedeniyle dosya bu sefer YHGK’ya
uluslararası görüş birliği sağlanmaya
gidiyor. Son sözü orası 13.06.2012’de söylüyor: Midyat’ın kararını bozuyor. Henüz yazılıp
çalışılıyor. Ancak Rusya ve Çin'in yayınlanmamış olan bu bozma kararı, artık bağlayıcı. Midyat mecburen uyacak. 244 dönüm arazi
muhalefeti yüzünden ortak bir tutum de Hazine’ye geçecek.
ve özellikle Güvenlik Konseyi'nden
Mesele üzerine derin düşünceler
“askeri müdahale” biçiminde bir
Bütün bunları benim aklım almadı. Birtakım sorulara cevap bulmak lazım.
kararın çıkması beklenmiyor.
1) Söz konusu temel belgeleri Midyat değerlendirmiş ve Mor Gabriel’e hak vermiş. Oysa
‫܀܀܀܀‬
Yargıtay değerlendirmemiş ve Hazine’ye hak vermiş; çünkü dosyada olmadığını söylüyor. Peki,
bunlar dosyadan ne zaman kayboldu? Nasıl kayboldu? Kim aldı?
2) Hadi, kayboldu. Ama Manastır yetkilileri karar düzeltme dilekçelerinde bunları tekrar
yollamışlar. Onlar da mı kayboldu? Olacak iş değil.
3) Gayrimüslimler hakkında kimsenin yapmadığı reformları yaparak bir sürü tutucuyu kendine
düşman eden AKP iktidarının, bu kadar açık bir hukuki meselede Hazine’nin durmadan temyiz
ettiğinden haberi yok mudur? Hazine, hükümetin bir organı değil midir?
4) Bu yargı süreci, Mor Gabriel’e senelerdir yapılan işgal baskılarının üzerine tüy dikti. Olay,
yurtiçinden çok, yurtdışında büyük bir dikkatle izleniyor. Çünkü dinsel baskı olarak algılanıyor. Bu
olaydan Türkiye büyük yara aldı. İnternetten son haber: “Alman Federal Parlamentosu’ndan Mor
Gabriel protestosu” (http://www.dw.de/dw/article/0,16028337,00.html).
5) Bu acayip durum sonucu Yargıtay fena yara aldı. Çünkü mevcut sabıkası var: 08.05.1974
tarihinde aynı YHGK şunu söylemişti ve o zaman da kimselerin aklı almamıştı: “Görülüyor ki, Türk
olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır” (esas
no. 1971/2-820, karar no 1974/505). Kararın “Türk olmayan” dediği, yabancılar filan değildi. Balıklı
Rum Hastanesi Vakfı’nın T.C. vatandaşı yöneticileri, Müslüman olmadıkları için, YHGK tarafından
“Türk” sayılmamıştı…
1974’te o büyük ayıp kapanıp gitmişti çünkü Soğuk Savaş dönemiydi. Ama sanıyorum bu kadar
acayip bir “dosyadan evrak kaybolma” işi şimdi burada kalmaz. Ciddi sonuçları olacaktır.
‫܀܀܀܀‬
12
Sayı 5 Temmuz 2012
Sayı 5 Temmuz 2012
‫܀܀܀܀‬
13
S. 13
Download