Haftalık Bülten - Sorularla İslamiyet

advertisement
Haftalık Bülten
27 Ocak 2012
www.sorularlaislamiyet.com
1
İçindekiler
İnsanda bulunan nifak, kibir, haset gibi rahatsızlıklar tam olarak nasıl tedavi edilir? Bunlar
imtihan mıdır? Kişi kendisinde kibir duygusu olduğunu hissediyor, bundan rahatsızlık
duyuyorsa ne yapmalıdır? .......................................................................................................... 3
“Hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.”
Ankebut, 8) ayetine göre, hakkında bilgisi olmayan bir şey ne demektir ve nasıl ortak
koşulur? Buna bir örnek verir misiniz? ...................................................................................... 6
Düğünde, gelin alma sırasında hangi dua ve sureleri okumamızı tavsiye edersiniz? ........... 7
Kuran-ı Kerim’de Nakur yılı/foton kuşağı’na ilişkin ayeti kerime bulunmakta mıdır? .......... 8
Tevbe suresi 30. ayette geçen Yahudi ve Hristiyanların geçmişte sapmış kimselere
benzeyerek Allah'a çocuk isnad etmelerini açıklar mısınız? Bu inanışta olanlar kimlerdir? . 9
Mülk suresinin 5. ayetine göre yıldızlar en yakın gökte sanılıyor. Oysaki ışığı dünyamıza
ulaşmamış uzaklıkta yıldızlar da var. Bu bağlamda ayeti açıklar mısınız? ........................... 10
Patent davalarına bakmak caiz midir? İslam hukuku, bir buluşun, belirli bir süre icin,
birisine verilmesini nasıl degerlendirir? ................................................................................. 12
Tapu devri yaparken mülkün değerini gerçeğinden düşük göstererek vergiyi az ödemek
dinen uygun mudur? ................................................................................................................ 13
“Belâların en büyüğü peygamberleredir..” hadisine göre, Hz. Muhammed’in musibetlerin
en şiddetlisine maruz kaldığı söyleniyor. Halbuki, Hz. Zekeriya’nın ağaç kovuğunda
testere ile kesilmesi daha büyük değil midir? ........................................................................ 14
Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi İslam Hukukuna uygun mudur? Kaddafi’nin yaptığı
zulme karşı, Allah’ın kendisine linç cezasını uyguladığını söyleyebilir miyiz? .................... 16
“Kimi benden çok seversen onu senden alırım” diye bir hadis var mıdır? ........................... 17
En´am Suresi 2. ayette "... size bir ecel, bir ömür süresi tayin edendir. Bir de O'nun
nezdinde muayyen bir ecel vardır. Sonra, bir de kalkmış şüphe ediyorsunuz!" Ecel
hakkında şüphe edenler var mı? .............................................................................................. 18
Edip Harabi kimdir? "Ey zahit şaraba eyle ihtiram. İnsan ol cihanda bu dünya fani" dizeleri
küfür müdür?............................................................................................................................. 20
Kızım 2 ay önce ölen annemi gerçek hayatta ve rüyada göruyor. 14 yaşında çok korkuyor,
ne yapmalıyım? ......................................................................................................................... 21
Taha suresi, 133. ayette geçen "önceki sahifelerde geçen belgeler deliller" hangi anlamda
kullanılmıştır? ........................................................................................................................... 23
Razaman orucunu bozan sadece bir gün kaza tutar, keffaret tutmaz diyen Şafiilerim delili
nedir? Bununla ilgili hadis var mıdır? ...................................................................................... 24
2
İnsanda bulunan nifak, kibir, haset gibi rahatsızlıklar tam
olarak nasıl tedavi edilir? Bunlar imtihan mıdır? Kişi
kendisinde kibir duygusu olduğunu hissediyor, bundan
rahatsızlık duyuyorsa ne yapmalıdır?
Bu duyguların da imtihan vesilesi olarak verildiği doğrudur. Ancak, bunların engellenmesi
karşı gücün varlığıyla mümkündür. Fizik kanunlarında direngen güçlere karşı, indirgen
güçlerin varlığı gibi, kötü huylara karşı iyi huyların harekete geçirilmesi büyük önem arz
etmektedir.
Bilindiği gibi, bir hastalığa teşhis koymak tedavinin yarısı kabul edilir. Eğer bir insan
kendisinde bulunan bir kibrin bulunduğunu idrak edebiliyorsa, hastalığın teşhisi doğru
konulmuş ve iyileşme yolunda yolun yarısına varılmış demektir. Boynunda bir akrebin
olduğunu fark eden bir kimsenin, en büyük maksadı bu zehirli varlıktan kurtulmaktır.
Boynumuzu değil, kalbimizi ısıran kibir akrebini gördükten sonra elbette bütün gayretimizi bu
yolda harcamak durumunda olduğumuz bir gerçektir. Şimdi sorudaki kavramları ve
tedavilerini özet halde arz etmeye çalışalım:
- NİFAK, iki manada kullanılır.
Birincisi: İçinde inkar olduğu halde, dışa iman görüntüsünü vermek suretiyle iki yüzlülük
yapmaktır. Bunun tedavisi, küfrün zıddı olan iman esaslarına samimi olarak inanmaktır.
İnanmak için, bilgiye ihtiyaç vardır. Bu asırda, iman esaslarıyla ilgili en güçlü bilgi
kaynaklarından birinin Risale-i Nur Külliyatı olduğunu söyleyebiliriz. Bu eserleri okumanın,
bilenlerle sohbet etmenin çok kısa zamanda bu hastalığı tedavi edeceğini söyleyebiliriz.
İkincisi: Sosyal hayatta olması gereken doğruluktan uzaklaşmak, farklı yerlerde farklı yüzü
göstermek, sözlü veya fiili olarak yalancılık etmektir. Bundan kurtulmak için şu konuları iyi
düşünmek gerekir:
a. Yalan söyleyen, iki yüzlülük eden kimsenin bu hali karşı taraftan mutlaka bu gün veya
yarın bilinecektir. “Yalancının mumu yatsıya kadardır” atasözümüz, büyük bir hakikatin
ifadesidir.
b. Kur’an’da geçen “Allah’a şirk koşmaktan, bir de yalan söylemekten kaçının!”(Hac,
22/30) mealindeki ifadeyle yalanın Allah’ın nezdindeki çirkinliğinin boyutuna vurgu
yapılmıştır. Bir mümin, Allah’ın bu kadar çirkin gördüğü bir vasfın değer kazanmasına izin
verir mi? Demek ki, er-geç Allah iki yüzlü yalıncıların yüzlerini kara çıkarır ve el-aleme rezil
eder.
c. Şunu iyi bilmeliyiz ki, insanların iki yüzlülüğümüzü yüzümüze vurmamaları, onların bunun
farkında olmadıkları anlamına gelmez. Özellikle ikiyüzlülüğü meslek haline getiren
yalancıların maskesi bir şekilde düşer. Allah’ın hem ilmine hem kudretine bir iftira olan
yalancılık, özellikle devam ettiği takdirde onun kukusunu, emarelerini karşı tarafa sezdirmek
ilahî adaletin bir yansımasıdır.
Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, bu manadaki nifak dahi insan onurunu zedeleyen, imanla
3
bağdaşmayan, insanlık dışı bir davranıştır. Bunları iyi düşündüğümüz zaman, İslamî ve insanî
şerefimizi kurtarma adına ondan vazgeçmemiz çok kolay olur.
- KİBİR de iki manaya gelir:
Birincisi: İnkarı ve inançsızlığı barındıran kibir.. Bir ism-i celili Hak olan Allah’tan, hak
olarak gelen vahiyle tespit edilen hak ve hakikati kabul etmeyi gururuna yedirmemektir.
Başta iman esasları olarak İslam dinini kabul etmemek, namaz kılmaya, secde ile başını yere
koymaya tenezzül etmemek..
Şekli ne olursa olsun, işine gelmeyen hakkı kabul etmekten imtina etmektir. İnsan gibi âciz,
zavallı bir mahlukun evrenin yaratıcısına karşı baş kaldırması, isyan etmesi ne derece
ahmakçasına bir davranış olduğu malumdur. Şairin dediği gibi, “Kibriya ve azamet Hakka
yarar. Kul olanda bu sıfatlar ne arar?
İkincisi: Zulmü netice veren kibir: Herhangi bir hakkı, hakikati, gerçeği kabul etmemek ya
başkasına karşı bir haksızlıktır yahut da kişinin kendi nefsine karşı bir zulümdür.
a. Başkasına kuş bakışı bakan kimse, kendisi ile o hor gördüğü kimse arasında şu iki önemli
noktada hiç bir fark olmadığını görmekle kibir ve gurur hastalığından kurtulabilir:
Birinci nokta şudur ki; hiç bir insan, rububiyet makamına çıkamaz, başkası tarafından mabut
gibi kabul edilmesi gereken bir ilahlık makamına sahip olamaz ve başkasına rab olamaz.
İkinci nokta şudur ki; hiç kimse kendisini kulluk dairesinden, Allah tarafından yaratılmış bir
kul olma özelliğinden kendini kurtaramaz. Buna göre, ister şah, ister geda olsun, herkes aynı
şekilde yaratılmış bir kuldur, herkes aynı seviyede Allah’a muhtaçtır, herkes aynı şekilde
Allah’a kul olmak durumundadır. Fiziki olarak insanların organları bir birine benzediği gibi,
manevî olarak da hepsi Allah’a karşı aynı ihtiyaç içindedir; hiç kimse kendisini ölümden
kurtaramaz..Öldükten sonra kendisini diriltemez ve ha keza..
b. Kibir, insanı kendi kapasitesinin üzerinde bir konuma yakıştırmak olduğu için, daima
sahibini yapmacık tutum ve davranışlara sürükler. Yapmacık davranışlar ise, insandan
samimiyeti, ciddiyeti gideren, riyakârlık, gösteriş şovmenliğine düşüren pek komik bir
özelliktir.
c. Tevazu, büyüklüğün kriteri olduğu gibi, kibir de küçüklüğün ölçüsüdür. Şunu asla
unutmayalım ki, “kibir” vasfıyla kendimizi ne kadar pahalıya satarsak, aklı başında insanların
nazarında o kadar değersiz oluruz. Hadis-i şerifte “Tevazu göstereni Allah yükseltir, kibir
göstereni ise alçaltır”(Mecmau’z-zevaid, 8/82-83) diye ifade edilmiştir. Bundan anlaşılıyor
ki, Allah tevazu gösteren kullarını sever, onların bu alçak gönüllü olmalarından dolayı da
onları insanların nazarında vakarlı, ağırbaşlı bir insan haline getirir. Buna mukabil sevmediği
kibirli insanı ise, insanların gözünde haddini bilmez, yapmacık tavırlı, küçük bir insan olarak
gösterir.
- HASED kavramı da iki manada kullanılır:
Birincisi: kıskançlık anlamıdır ki, başka insanlarda var olan, Allah’ın maddî-manevî
nimetlerine karşı tahammülsüzlük göstermek, haset edilen kişiye karşı kin ve nefret
beslemeye, ondan iğrenmeye kadar götüren iğrenç bir hastalıktır.
4
Asıl manası bu olan hased, çok tehlikeli bir hastalıktır. Çünkü bunun ucu iman esaslarına da
dokunur. Zira, her nimet Allah tarafından takdir edilmiştir. Bu nimetlerin varlığına
tahammülsüzlük göstermek, kadere karşı itiraz etmek, Allah’ın taksimatını beğenmemek gibi
çok riskli bir ruh haletini yansıtır. İşin bu yönünü düşünüp tartmakla insan bu hastalığından
kurtulabilir.
Ayrıca, düşmanımız da olsa kendisinde var olan, ister makam-mevki gibi manevî nimetler
olsun, ister mal-mülk gibi maddî nimetler olsun, bunların hepsinin kısa zaman sonra yok
olacağı, sahibi olan kimsenin ölüme mahkum olacağını, bütün nimetlerini -ölümle- bir kaç yıl
içerisinde tamamen kaybedeceğini düşünerek; dünyanın fani ve geçici bir hayat zemini
olduğunu tefekkür ederek bu haset hastalığından kurtulabiliriz.
Hasedin ikinci anlamı; gıpta etmek, imrenmektir. Burada kişi, başkasının elindeki nimetten
rahatsızlık duymak değil, onda var olan nimetlerin kendisinde de olmasını ister. Bu manaya
gelen hased kavramını peygamberimizin şu hadis-i şerifinde görmekteyiz “Hased(Gıpta)
ancak şu iki kişiye karşı düşünülebilir; birisi, Allah’ın kendisine ikram ettiği
Kur’an’ı gece, gündüz okuyan, onunla amel eden kimsedir. Diğeri ise, Allah’ın
kendisine verdiği malını Allah yolunda harcayan kimsedir” (Mecmauz’-zevaid, 2/25657).
Prensip olarak şunu belirtelim: Allah’a ve ahirete iman eden ve bu iman şuuruyla hareket
eden kimsenin şunu bilmesi gerekir ki, dünyada pek rağbet gören çok şey var ki, ahirette hiç
de bir geçer akçe değildir, Allah katında hiç de bir değer ifade etmez. Bu sebeple, dünyalık
namına ne olursa olsun, hiç bir nesnenin aktif bir iman şuuruna sahip kimseyi hasede sevk
etmemesi gerekir. Böyle bir kimsenin Kibre kapılmaması, Nifakın semtine bile
uğramaması lazımdır..
5
“Hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için
zorlarlarsa, onlara itaat etme.” Ankebut, 8) ayetine göre,
hakkında bilgisi olmayan bir şey ne demektir ve nasıl ortak
koşulur? Buna bir örnek verir misiniz?
“Biz insana, yapacağı en hayırlı iş olarak, annesine ve babasına iyi davranmasını
bildirdik. Ama bununla beraber, onlar senden, hakkında bilgin olmayan bir şeyi, Bana
şirk koşmanı isterlerse, itaat etme! Hepinizin dönüşü Bana’dır ve Ben de yapageldiğiniz
şeyleri bir bir bildirip karşılığını vereceğim”(Ankebut, 29/8).
Ayette yer alan “hakkında bilgin olmayan şey”den maksat Allah’a ortak koşulan her şeydir.
Yani ayette demek isteniyor ki, hiç bir kimse Allah’ın ortağı olduğuna dair herhangi bir
sağlam bilgiye sahip değildir. Böyle bir bilginin olması söz konusu olamaz. Çünkü Allah’ın
asla ortağı olmamıştır ve olamaz da. Olmayan ve olamayan bir şeyin varlığı hakkında nasıl
bilgi edinilir ki..?
O halde, Allah’a bazı şeyleri ortak koşanlar sadece hezeyan etmektedir. Dayandıkları hiç bir
bilgi kırıntısı bile yoktur. Çünkü ortak denilen bir şey yok ki hakkında bilgi olsun..
Ayetin bu ifadesinden Kur’an’ın nasıl ilme değer verdiğini de anlayabiliriz. Bilgi sahibi
olmak, ilim yoluyla bilmek demektir.
Demek ki Kur’an’da, bilgisizce yapılan yorumlara yer yoktur. “Akl-ı selim, beş duyu organı
ve mütevatir haber”den ibaret olan kesin bilgi yollarından biriyle elde edilemeyen bir
tasavvur, hayal ürünü olmaktan öteye geçemez.
O halde Allah’a ortak koşma tasavvuru da, objektif olmadığı, nesnel bir bilgiye dayanmadığı
için, bir hayalden ibaret kalmaya mahkumdur.
Buna aslında örnek verilemez. Çünkü yok olan bir şeyin varlıktan bir örneği yok ki ona misal
olsun.
Bununla beraber şöyle düşünülebilir ki; “Güneş sisteminde iki güneşin var olduğunu” iddia
eden bir kimseye, cevap olarak denilir ki; “gerçekten orada iki güneş olduğuna dair bir bilgin
var mı? Varsa kanıtını göster..!” Eğer gösteremezse, ki göstermesi mümkün değildir, çünkü
güneş sisteminde ikinci bir güneş yoktur. O zaman denilir ki; “hakkında bilgin olmayan
böyle bir iddiadan vazgeç, yoksa dünya-âleme maskara olursun..!”
6
Düğünde, gelin alma sırasında hangi dua ve sureleri
okumamızı tavsiye edersiniz?
Şu duayı okumanızı tavsiye ederiz:
"Barekallahu leke ve barekellahü aleyke ve cemea beyneküma fî hayrin" (Tuhfetül
ahvezi, c. 4, s. 163)
"Allah bu evliliği size mübarek kılsın, üzerinize bereket yağdırsın ve ikinizi her türlü
hayırda bir arada tutsun"
Ayrıca Fatiha, Felak, Nas surelerini okumanızı tavsiye ederiz.
7
Kuran-ı Kerim’de Nakur yılı/foton kuşağı’na ilişkin ayeti
kerime bulunmakta mıdır?
Nakur kelimesi, Müddessir suresinin 8. ayetinde geçmektedir. “Fe iza Nukıra fi’nNakuri=Sura/sur gibi boruya üfürüldüğü zaman..”
Lügat ve tefsir kaynaklarının bildirdiğine göre, NAKUR, Sur gibi ağızla üflenerek çalınan
boruya denir.
N-K-R kök harflerinden türeyen bu kelime, ses çıkaran aletlere dokunmak(çalgı aletlerinin
tellerine dokunmak) manasına da gelir(bk. Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, ilgili ayetin tefsiri).
Bütün Kur’an’da bir defa geçen bu kelimenin manası, ayetin siyak ve sibakına bakılarak,
diğer ayetlerde yer alan “sura üfürme” olarak tespit edilmiştir(bk.Taberî, Razî, Beyzavî, İbn
Aşur, ilgili ayetin tefsiri).
Örneğin, Kaf suresinin 20. ayetinde “Nefh-i sur” kavramına yer verilirken, aynı surenin 41.
ayetinde “Nida”, 42. ayetinde ise, “sayha” kavramına yer verilmiştir.
Ragıb’ın belirttiğine göre, NKR kelimesi, delme amaçlı vuruş, çakma manasına da gelir.
Kuşun gagasına da aynı kökten olan minkar adı verilir. Minkar aynı zamanda delici alet
manasına da gelir(bk. Ragıb el-Isfahanî, NKR maddesi).
Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, klasik kaynaklarımızda NAKUR kelimesi, Hz. İsrafil’in
üfüreceği sur/boru manasında anlaşılmıştır.
Bazı internet sitelerinde yer alan “İşte bu NAKUR Samanyolu galaksisinin, yani dünyamızın
içinde bulunduğu galaksinin merkezindeki karadeliktir. Karadeliklerin yapısı yeryüzünde
oluşan dev hortumlara yada su üzerindeki dibe doğru emilen anaforlara benzer”
şeklindeki değerlendirmeleri onaylayacak bilgiler bulamadık..
8
Tevbe suresi 30. ayette geçen Yahudi ve Hristiyanların
geçmişte sapmış kimselere benzeyerek Allah'a çocuk isnad
etmelerini açıklar mısınız? Bu inanışta olanlar kimlerdir?
İlgili ayetin meali şöyledir:
"Yahudiler, "Uzeyir Allah'ın oğlu" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih Allah'ın oğlu",
dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış
olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!" (Tevbe
9/30)
Daha önce sapmış olanların sözlerine benziyor ifadesi hakkında şu açıklamalar yapılmıştır:
"Melekler Allah'ın kızlarıdır." diyen müşriklere benzemeleri...
O dönemdeki Hristiyan ve Yahudiler atalarının sözlerini tekrarlamaları; Hz.
Peygamberin (a.s.m), döneminde Hıristiyan ve Yahudiler kendilerinden önceki atalarına
uyarak bu çirkin sözleri tekrar ediyorlardı. "Biz, atalarımızı bir din üzere bulduk..."
(Zuhruf, 43/22-23) âyetleri buna işaret etmektedir.
"Onlardan önce küfre bulaşan eski Mısırlılar, Yunanlılar, Romalılar ve
Persler; Yahudiler ve Hıristiyanlar, bu eski kavimlerin felsefelerinden, hurafelerinden ve
hayallerinden onların yaptığı gibi aynı yanlış ve hatalı hareketlere dalacak kadar
etkilenmişlerdir.
Her batıl inanışın özünde ilahlarına yardımcılar, çocuklar nisbet edildiği görülmektedir.
Hükümdarlarını ilahlarının dünyadaki yansıması olarak telakki etmişlerdir.
Şirk ifade eden her türlü söz ve inanışa sahip olan kişi ve topluluklar bu ayetin kapsamına
girer.
(Kaynaklar için bkz. Taberî, Tefsir VI/112; Kur’an Yolu Tefsiri, III/35; Elmalılı; İlgili ayetin
tefsiri)
9
Mülk suresinin 5. ayetine göre yıldızlar en yakın gökte
sanılıyor. Oysaki ışığı dünyamıza ulaşmamış uzaklıkta
yıldızlar da var. Bu bağlamda ayeti açıklar mısınız?
Mülk Suresi 1 - 5. Ayetler:
1- Mülk-ü saltanatın tasarrufunu elinde tutan (Allah) çok yüce, çok mübarektir. O'nun kudreti
her şeye yeter.
2- Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkarmak için ölümü ve hayatı
yaratan O'dur. O, çok üstündür, çok güçlüdür ve çok bağışlayandır.
3- O ki, yedi göğü tıpatıp uyum halinde yaratmıştır. Sen, Rahman'ın yarattığında hiçbir
düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin! Gözünü bir çevir de bak, acaba bir çatlak, bir bozukluk
görebilir misin?
4- Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak, gözün yorgun-bitkin halde alçalmış olarak sana
döner.
5- And olsun ki biz, dünya semâsını (veya en yakın semâyı) kandillerle süsledik; onları
şeytanlara atılacak şeyler yaptık ve onlara alev alev köpüren Cehennem azabını hazırladık.
«O ki, yedi göğü tıpatıp uyum halinde yaratmıştır. Sen, Rahmân'ın yarattığında hiçbir
düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin.»
Ayette uyumlu, dengeli, düzenli yedi gökten söz ediliyor ve bu, ilmî açıdan Allah'ın varlığına,
kudretinin sınırsızlığına delil ve belge gösteriliyor. Şüphesiz kâinat bizim tasavvurumuzun
çok üstünde bir büyüklüğe ve genişliğe sahiptir.
Mülk suresinin beşinci âyetinde:
«Biz, dünya semasını (veya en yakın semayı) kandillerle süsledik» buyurularak, yedi
tabakadan neyin kasdedildiğine bir işarette bulunuluyor. Dünya seması, onu her tarafından
süsleyen yıldızların yer aldığı göktür. Ancak çıplak gözle görebildiğimiz veya teleskoplarla
inceleyebildiğimiz yıldızlar mı, yoksa kâinatta mevcut bütün yıldızlar mı kasdediliyor?
Âyeti bu iki değişik şekilde yorumlamak mümkün. Ancak hangi yorum kabul edilirse edilsin,
dünya semasının veya en yakın semânın ötesinde altı sema daha vardır ki onların özellikleri
henüz bilinmemekte ve teknik imkânlarla tesbit edilememektedir.
İlmî araştırmalar ve gelişen teknik imkânlar henüz güneş sisteminin bile özelliklerini
bütünüyle tesbit etmiş değildir. Bunun ötesinde sayısı belirsiz sistemler, galeksiler söz
konusudur ki beşer ilmi henüz o sınırlara erişememiştir. O bakımdan âyette «dünya seması»
veya «en yakın sema» denilmesi, araştırıcılara ipucu vermeye yönelik bir anlatımdır.
Ayrıca burada dünya semasının yıldızlarla donatıldığı bildirilirken, diğer âyetlerle bu sûredeki
âyetin bütünlüğü içinde onların üç ayrı faydasına dikkat çekiliyor:
10
1- Göğe yükselmek isteyen cin ve şeytanlara karşı birer nükleer başlık gibi fırlatılıp geri
çevrilmeleri sağlanır.
2- Geceleri yönleri belirlememize yardımcı olurlar.
3- Dünyamızı süsler ve kâinatta yer alan sistemlerin dengesinin birer parçası olarak düzeni
sağlarlar.
Gökteki milyonlarca sistemlerde bir düzensizlik söz konusu olabilir mi?
Kur'ân, ikinci ve üçüncü âyetlerle daha çok ilim adamlarına, gökteki yıldız ve bağlı
bulundukları sistemlerin hem kendilerinde, hem de diğer sistemle olan bağlantısında bir
düzensizlik ve uyumsuzluk olup olmadığını dikkatle gözetleyip incelemelerini tavsiye
etmekte ve sonra da sonucu yine kendisi açıklamaktadır: «Sen, Rahmân'ın yarattığında
hiçbir düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin; gözünü bir çevir de bak, acaba bir çatlak,
bir bozukluk görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; gözün yorgunbitkin halde alçalmış olarak sana döner.» (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an
Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6291-6292.)
Elmalılı Hamdi Yazır bu manadaki ayetleri tefsir ederken şöyle der;
"Biz dünya semasını, en yakın göğü bir zinet ile donattık. 'Dünya' 'ednâ'nın müennesidir ki,
'en yakın' demektir. Bu ifadenin zâhiri, bütün yıldızların en yakın gökte olmasıdır. Şu halde
burada en yakın gök, yer kürenin etrafında yalnız ayın yörünge sahasından ibaret değil, yalnız
güneş sistemi âlemi de değil, genel olarak yıldızların bulunduğu cisim olan saha, yani üç
boyut sahasıdır." (Saffat suresi 6.ayetin tefsiri)
Atmosfer katmanlarıyla beraber birinci kat semanın içindedirler. Yıldızlar da birinci kat
semanın içindedirler. Yıldızlar atmosferin katmanları arasında değilidir. Zira Astronomi
biliminin verdiği bilgilere göre dünyaya en yakın yıldızın bile uzaklığı ışıkyılı ile hesaplandığı
halde, Atmosferin en son tabakası olan Magnetosfer 64000 km'ye kadar çıkmaktadır.
Atmosfer dünyayı çepeçevre kuşatmıştır. Yıldızlar ise bundan daha uzaktır.
Bilgi için tıklayınız...
11
Patent davalarına bakmak caiz midir? İslam hukuku, bir
buluşun, belirli bir süre icin, birisine verilmesini nasıl
degerlendirir?
Patent hakkı alınır ve satılır. Patent hakları ile ilgili dava takibi -haklının tarafında olmak
şartıyla- caizdir.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman
12
Tapu devri yaparken mülkün değerini gerçeğinden düşük
göstererek vergiyi az ödemek dinen uygun mudur?
Müslüman, yalan söylemez, aldatmaz, hile yapmaz. Bu durum, hem yalan ve aldatmadır, hem
de vergi kaçırmadır.
Bilgi için tıklayınız:
Vergi kaçırmak haram mıdır, kul hakkına girer mi? Bu durumda orada çalışan tüm
elemanlar da bu suça ortak olur mu?
Muhasebecinin işverenin direktifiyle vergi kaçırması caiz mi?
13
“Belâların en büyüğü peygamberleredir..” hadisine göre, Hz.
Muhammed’in musibetlerin en şiddetlisine maruz kaldığı
söyleniyor. Halbuki, Hz. Zekeriya’nın ağaç kovuğunda
testere ile kesilmesi daha büyük değil midir?
Evet, “İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler Peygamberlerdir. Sonra sırasıyla
(rütbeleri) onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir.” anlamında hadisler vardır.
(bk. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:519;Hâkim, el-Müstedrek, 3/343; Müsned, 1/172, 174, 180,
185, 6:369)
Bu ve benzeri hadisler peygamberlerin ve onlarla beraber o belaları göğüsleyen arkadaşlarının
ne büyük imtihandan geçtiklerini göstermektedir.
Kur’an’da veya hadis kaynaklarında Hz. Peygamberin diğer bütün peygamberlerden daha
fazla musibete uğradığına dair açık bir ifadeye rastlayamadık. Ancak, İslam alimleri
tarafından bu gibi ifadelerin kullanıldığı bilinmektedir.
Hz. Muhammed (asm), son peygamber ve Kainatın da Efendisi olduğuna göre imtihanı en
büyük olan peygamber olmalıdır. Başka bir peygamber (as), bir açıdan ağır bir imtihana
maruz kalmış olsa bile, bütün açılardan imtihana bakıldığı zaman, imtihanı en ağır ve en
büyük olanın Hz. Muhammed (asm) olduğu daha net anlaşılabilir.
Ayrıca, musibetin sadece bedene gelen maddi musibetler değil, aynı zamanda insanların
manevî şahsiyetine yapılan hakaretler de birer musibettir, hatta tahammülü daha zor
musibetlerdir.
Konuya bu açıdan bakıldığı zaman, herkesin bu hakaret-âmiz musibetten alacağı gönül yarası
onun şahsiyetinin büyülüğüyle doğru orantılıdır. Hz. Muhammed(a.s.m) bütün
peygamberlerden daha büyük olduğuna göre, onun düşmanlarından aldığı onur kırıcı manevî
darbelerden aldığı yara herkesinkinden daha büyüktür.
Bir misal olarak şunu arz edebiliriz;
- Efendimiz (asm) büyük bir ümitle Taife yaptığı bir yolculuğu vardır. Yolda uğradığı her
kabileyi İslam'a davet etmiş, fakat onlardan hiçbiri bu daveti kabul etmemişti. Taif'e
vardıklarında Sakif Kabilesi büyüklerinden üç kardeşe gittiler. Bunlar Abdiyaleyl, Mes'ud ve
Habib b. Amr b.Umeyr es-Sakafı idi. Onlarla birlikte oturup, kendilerini İslam'a davet etti. Bu
üç kardeşten biri:
- "Eğer Allah seni elçi olarak gönderdiyse Kabe'nin örtüsünü yırtarım." dedi. Diğeri:
- "Allah senden başkasını bulamadı mı?" diye konuştu. Üçüncüsü de:
- "Vallahi, seninle ebediyen konuşmam. Eğer resul isen sana cevap vermek büyük bir
tehlikedir. Şayet Allah'a yalan uyduruyorsan seninle konuşmam zaten uygun olmaz." dedi.
Hz. Peygamberin bu gönül yaralayıcı küstahlık karşısındaki ıstırabının boyutunu Hz. Aişe’den
öğreniyoruz:
Hz. Âişe anlatıyor: Rasûlullah’a (asm): Uhud gününden daha sıkıntılı bir gün geçirdin mi?
diye sordum. Şöyle cevap verdi:
14
Akabe günü kavminin yaptıkları, başıma gelenlerin en şiddetlisiydi. Şöyle ki: Kendimi İbn
Abdiyaleyl b. Abdi Kulâl’e tanıttım. İsteğimi kabul etmedi. Üzgün bir halde yola koyuldum.
Ancak Karnu’s-Seâlib’te kendime gelebildim. Başımı kaldırdığımda, bir bulutun bana gölge
yaptığını ve o bulutun içinde Cebrâîl’i gördüm. Bana şöyle seslendi: Yüce Allah kavminin
sana söylediklerini ve sana verdikleri cevabı duydu. Onlar hakkında istediğini emretmen için
sana dağlar meleğini gönderdi. Dağlar meleği bana: Ya Muhammed! Allah kavminin sana
söylediklerini ve sana verdikleri cevabı duydu. Ben dağlar meleğiyim. Bana dilediğini
emretmen için Allah beni sana gönderdi. İstiyorsan, şu iki yalçın dağı onların üzerine
kapatayım, dedi. Ben, “Hayır, ben böylesini istemem. Ben, Allah’ın bu müşriklerin soyundan
Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edecek bir nesil çıkarmasını isterim” dedim.
Taif dönüşü yaptığı şu dua da Efendimizin bu ıstırabının ne kadar büyük olduğunu gösteren
bir kanıttır:
"Allahım! Kuvvetimin zayıflığını, çaresizliğimi ve halk üzerindeki güçsüzlüğümü ancak
sana şikayet ederim. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi! Güçsüzlerin Rabbi
sensin. Sensin benim Rabbim. Beni kime bırakıyorsun? Beni asık suratla karşılayan
yabancılara mı? Yoksa işimi eline teslim ettiğin bir düşmana mı? Eğer bana karşı gazap
etmediysen, ben hiçbir şeye aldırış etmem. Fakat afiyetin benim için daha engindir,
daha hoştur. Gazabına uğramaktan veya azabına layık olmaktan, karanlıkları yırtıp
aydınlatan, dünya ve ahireti selamete ulaştıran zatının nuruna sığınıyorum. Sadece sana
iltica eder ve senin rızanı dilerim. Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur." (bk. Said
Ramazan el-Butî, Fıkhu’s-Sîre, -Daru’l-Fikr, 1400/1980- s.136-140)
15
Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi İslam Hukukuna uygun
mudur? Kaddafi’nin yaptığı zulme karşı, Allah’ın kendisine
linç cezasını uyguladığını söyleyebilir miyiz?
Cevap 1:
“Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna
rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar
siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun,
çünkü Allah âdil davrananları sever” (Hucurat, 49/9) mealindeki ayetten anlaşılacağı üzere,
Kaddafî bir nevi bağî taraf olmuştur. Çünkü bütün çabalara rağmen, halkın haklı taleplerine
kulak vermemiş, barış elini uzatmamış, askeri gücüne güvenerek halkını öldürmeye, yok
etmeye karar vermiştir. Bu açıdan onun zalim bir diktatör olduğunda şüphe yoktur.
İslam hukukuna göre, savaş esiri olan kimselerin esir muamelesi görmesi gerekir. Esir ise, prensip olarak- öldürülmez, mahkemece yargılanmadan infaz edilemez.
Kaldı ki, müslümanlar arasında meydana gelen bu gibi iç savaşlarda uluslararası savaş
hukuku da uygulanmaz. Çünkü harici savaşta düşmanın malı ganimet olur. Fakat iç savaşta
kimse karşı tarafın malına da dokunamaz. Zira karşıdakiler zalim ve baği de olsa
müslümandır. Biz Kaddafi’nin ve taraftarlarının da müslüman olduklarını düşünüyoruz.
Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, yakalandıktan sonra Kaddafi’ye yapılanlar İslam
hukukuna uygun olmadığı gibi, İslamın yasakladığı ve haram kıldığı şeylerdir.
Diğer taraftan, Kaddafi’nin bu şekilde öldürülmesi, bazı iç ve dış menfaat şebekelerinin planı
olabilir. Kaddafi’nin kendileriyle olan kirli ilişkilerinin ortaya çıkmaması için onun linç
edilmesini istemeleri de mümkündür..
Cevap 2:
Biz burada işi sadece kader noktasına taşıyarak, Kaddafi’nin yaptığı zulme karşı Allah’ın
kendisine linç cezasını uyguladığını söyleyecek durumda değiliz. Çünkü bunu kesin olarak
bilmemize imkân yoktur.
Bununla beraber, biz şunu da biliyoruz ki, insanların zulüm yaptığı aynı konuda Allah adalet
eder. Buna göre, İnsanların bu linç girişimi ve uygulaması İslam’a aykırı bir şey olduğu için
bir günah ve bir suçtur. Fakat Allah’ın buna izin vermesi -onun yaptığı pek çok linçlere karşıbir ceza olduğu için bir adalet olduğu söylenebilir. Çünkü “cezalar yapılan suçun cinsinden
olur” manasındaki kural bunu göstermektedir.
16
“Kimi benden çok seversen onu senden alırım” diye bir hadis
var mıdır?
Kaynaklarda böyle bir rivayete rastlayamadık.
Benzer bir rivayetin meali şöyledir: Hz. Cebrail peygamberimize hitaben: “Ya Muhammed !
İstediğin kadar yaşa sonunda öleceksin. İstediğini yap, mutlaka onun karşılığını
görürsün. Dilediğini sev, muhakkak ki (bir gün) ondan ayrılacaksın” (Mecmau’z-zevaid,
2/252).
17
En´am Suresi 2. ayette "... size bir ecel, bir ömür süresi tayin
edendir. Bir de O'nun nezdinde muayyen bir ecel vardır.
Sonra, bir de kalkmış şüphe ediyorsunuz!" Ecel hakkında
şüphe edenler var mı?
İlgili ayetin meali şöyledir:
"O, sizi bir çamurdan yaratan, sonra size bir ecel, bir ömür süresi tayin edendir. Bir de
O'nun nezdinde muayyen bir ecel vardır. Sonra, bir de kalkmış şüphe ediyorsunuz!"
(En'am 6/2)
Ayet-i tefsir eden merhum Elmalılı Hazretleri şu önemli hususlara dikkat çekmiştir. Bazıları
demiş ki, her insanın iki eceli vardır. Birisi tabiî eceller, ikincisi ihtirâmî (yok etmekle ilgili)
eceller. Tabiî ecel şudur: Mizac, dış arızalardan korunmuş olsaydı ömrünün kalan müddeti
felan zamana kadar varacaktı. Yok etmekle ilgili ecelde, boğulma, yanma, zehirli böcek
sokma vesâire gibi dış etkenlerden güç bir sebep ile meydana gelendir. Fahreddin Râzî bunu
İslâm filozoflarının görüşü diye nakletmiştir ki, maksat tabiblerdir.
Tabibler arasında bir tabiî ömür teorisi vardır. Ve nitekim tabiblerimizin dilinde tabiî ecele,
ecel-i müsemmâ (takdir edilmiş ecel); yok etmekle ilgili ecele de, ecel-i kazâ (kaza eceli)
demek âdet olmuştur. Böyle bir telakki, ölüm öncesi hayatta sebeplere, sağlık bilgisine,
tedaviye, dışa ait korunmalara riayetin faydalarını göstermek açısından faydalıdır. Fakat bunu
iki ecel diye anlamak doğru değildir. Yani bir insanın, biri tabiî (doğal), biri yok etmekle ilgili
olmak üzere iki eceli yoktur. Ya doğal veya yok etmekle ilgili bir eceli vardır. Zira fiilen vâki
olacak olan ecel, bunların ancak biridir. Diğeri bir imkandan ibarettir.
İmkan şekilleri çeşitli ve hatta sonsuz olabilir. Fakat vâki olan birdir. Hakikaten ömür, ecel de
o vâki olandan ibarettir. Allah'ın takdir ve kaza ettiği de odur. Allah'ın bildiği şaşmaz; O
mümkünü mümkün, vâkî olanı vâkî olan olarak bilir. Şu halde tabiî ve helakle ilgili ecel
ayırımı; mümkün ecel, vuku bulan ecel diye bir ayırım yapmak gibidir. Dış sebeplerin
helakiyle ölenin tabiî olarak ölmesi mümkün olduğu gibi, tabiî olarak ölenin de haricî
sebeplerle ölmesi düşünülebilir. Fakat, o her halde bunların yalnız biriyle ölecektir. Halbuki
ecel denildiği zaman mümkünü değil, vuku bulanı anlamak gerekir. Vuku bulan, vâki
olmadan önce henüz imkan sahasındadır. Şu halde henüz ölmeyen bir kimsenin korunma
sebeplerine uyması meşru ve hatta görevdir. Fakat vuku bulanın, vâki olmasıyla imkan sahası
kapanmış, ecel tahakkuk etmiştir. Bundan dolayı o zaman da görev, vuku bulana teslim
olmaktır.
Sonra "tabiî ömür" sözü de soyut bir teoridir. Ölüm, her ne olsa, bir yok etme ve tahrip etme
olmaktan çıkmaz. İhtiyarlama, esasen bir helak etme eseridir, yoksa tabiatın tabiat olmak
üzere gereği, devamlılıktan başka bir şey değildir. Dışa ait tesir ile yok etme bahis konusu
olmayınca, tabiî ömrün sonsuz olması gerekirdi. Demek ki hüküm, tabiatte değil, tabiatı
yaratandadır. O halde tabiat sözü bir yanıltma ve şüpheye düşürmedir. Bu gibi sözlerle
insanlar kesin bir olgu olan ölümde bile şüphelere düşer dururlar.
Bunun için ayette buyuruluyor ki: Sonra, ey kâfirler siz tutar şek ve tereddüt edersiniz ha!
"Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz" ifadesiyle müşriklere hitap edilmiştir. Çünkü bu ifadede bir
18
tenkit ve tehdit vardır; müminler âyetlerde bildirilen gerçeklere inandıklarından böyle bir
itham ve tehdide mâruz kalmaları düşünülemez.
Günümüzde de inançsızlığı inanç edinmiş kimseler bilimin ileride ölümsüzlüğü bulacağını
iddia etmektedirler. Ancak bu sözleri boş bir temenniden ibaret olduğu bu ayet bildirmektedir.
"Her nefis ölümü tadacaktır." (Âl-i İmran, 3/185) gerçeğinden kimse kurtulmamıştır ve
kurtulamayacaktır.
(M. Hamdı Yazır, III, 1874-1877; ayrıca bkz. Şevkânî, II, 114; İbn Âşûr, IV, 130-131)
19
Edip Harabi kimdir? "Ey zahit şaraba eyle ihtiram. İnsan ol
cihanda bu dünya fani" dizeleri küfür müdür?
Müslümanların ifadelerini iyiye tevil etmek güzeldir. Bu açıdan müslümanım diyen bir
kimseye, ne kadar hatalı olursa olsun kafir demek doğru olmaz. Ehl-i sünnet, itikadi anlamda
hatalı olanları bile asla kafirlikle itham etmemiştir.
Ehl-i Kıbleden olup da büyük günah işledikleri kesin olarak bilinen kimselerin tövbe etmeden
ölmeleri halinde cenaze namazlarının kılınacağı, onlar için dua edilerek affedilmelerinin
istenebileceği konusunda, Peygamber (asm)`in asrından çağımıza kadar olan zaman içinde
ümmet`in kesintisiz icmaı vardır. (Taftazânî, Şerhu`l-Akaid, çev: S. Uludağ, İstanbul 1980,
264)
Bu açıdan soruda geçen ifadeleri veya başka szöleri nedeniyle bir kişiye kafir demek doğru
olmaz.
Edib Harabi (1853-1916), son devir Bektaşî şairlerinden biridir. İstanbul'da doğdu. Asıl adı
Ahmed Edib’dir. Şiirlerinde bazen Harâbî, bazen Edib mahlasını kullanmıştır.
On yedi yaşlarında Merdivenköy Şahkulu Dergâhı şeyhi Mehmed Ali Hilmi Dede Baba'ya
mürid oldu. Ancak herhangi bir kimseden icazetname almadan babalık yapmaya kalkıştığı
için İstanbul Bektaşîleri arasında pek sevilmez, hatta Bektaşî tekkelerine kabul edilmezdi.
Daha çok Bektaşî olmayan kişilerle ve şairlerle düşüp kalkar, evinde âyinler düzenlediği
söylenirdi. Hatta Rıza Tevfik bile başlangıçta ondan el atmıştı.
Edib Harâbî'nin, "Kâf u nün hitabı izhâr olmadan / Biz bu kâinatın ibtidâsıyız" matla'lı
meşhur nefesi bütün Bektaşîler tarafından ezbere bilinir ve dergâhlarda okunurdu.
Aruz ve hece vezinlerini son derece rahat kullanan Edib Harâb’nin şiirleri devrinde büyük bir
ilgi görmüştür. Özellikle Bektaşî düşüncesini yansıttığı ve sade bir dille kaleme aldığı
şiirlerinde hiciv unsuru ağır basmaktadır. Sadettin Nüzhet Ergun onda Melâmîlik etkisi
olduğunu söylemiştir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Edib Harabi md.)
Melamilik konusunda bilgi için tıklayınız: MELÂMİYYE
20
Kızım 2 ay önce ölen annemi gerçek hayatta ve rüyada
göruyor. 14 yaşında çok korkuyor, ne yapmalıyım?
Annenize Cenab-ı Haktan rahmet dileriz.
Vefat etmiş bir kişinin bizim boyutlarımızda ve normal insanlara görülmesi pek rastlanan bir
olay değildir. Bizim haricimizde Kabir ehlinin halini müşahade edebilen veliler, günahsız ve
masum olanlar (mesela çocuklar gibi), bazen aşikâre görmeleri mümkün olabiliyor.
Korkmanıza gerek yok Anneniz saliha bir kadın imiş. Zira Ölen kişinin ruhunun salih(a)
olması sebebiyle kabirde çok kalmıyorlar serbest dolaşabiliyorlar.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri; bâkî ruhların eskimiş yuvalarını toprak altında bırakarak bir
kısmının yıldızlarda, bir kısmının âlem-i berzah tabakalarında, bir kısmının da cismânî
âlemlerde (bizim yaşadığımız yerlerde) gezdiğini haber veriyor. (bk. Lem’alar, s. 238;
Sözler, s. 820)
Rüyada görülmesi ise zaten normaldir.
Gelelim çocuğunuza bunu nasıl anlatacağınıza;
Çocuğun ölümü doğru algılayabilmesi için her şeyden önce Allah'ı tanıması ve sevmesi
gerekmektedir.
Çünkü Onu sevmeden Onun yarattığı ölümü doğru anlaması mümkün değildir.
Çocuk için iyi anlaşılmamış ve hazmedilmemiş Allah inancı, ölüm olayını değerlendirmede
sıkıntıya sebep olmaktadır. Bununla birlikte, aile çevresinin ölüm karşısındaki tavırlarını
çocuk dikkatle incelemektedir. Özellikle annenin ölüm ve bunun gibi manevi konulardaki
tesiri tüm aile bireylerinin üzerindedir ve çocuk nedensiz hiç bir şeyi kabul etmemektedir.
"Niçin öldüğü", çocuğun kafasını en çok kurcalayan sorudur...
Cennet fikri anlatılmadan, yeni bir hayatın başlayacağı belirtilmeden, Allah'ın kullarını çok
sevdiğini ve ona dünya ve ahirette çok şeyler verdiğini ortaya koymadan ölüm olayını
çocuğun taşıması oldukça güçtür.
Ayrıca, ölüm gibi konularda kullanılacak dil mümkün olduğunca hafifletilmelidir. Çocuğun
ölüme tepkisi, aslında yok olmaya bir tepkidir...
Çocuğunuza annenizin Allah tarafından ödüllendirildiğini, ona serbestlik verildiğini söyleyin.
Gün gelecek gerçek bedeniyle uyanıp hep birlikte cennette yaşayacağınızı söyleyin..
Bunu anlaması için bahardan örnek vererek, kuru ağaçların nasıl uyandığını gösterip aynen
onun gibi herhangi bir bozulma olmadan gerçek anneannesi olarak onun yeniden uyanacağını
anlatın...
Gönlüne hoş gelecek hikayelerle ferahlatın...
21
Anneannesinin onu cennette tekrar kucağına alacağını ve buralardan daha keyifli yaşadığını,
yıldızlara gezmeye gittiğini arasıra bizleri görmek için geldiğini ona anlayacağı dille
söyleyin..
Ayrıca kendisine görünmesinin kısa bir zaman sonra sona erebileceğin söyleyin. Neden
sadece kendisine göründüğünü sorarsa "içinizde en iyi duygulara sahip ve en güzel olanın
kendisi olduğundan bunun bir ödül olduğunu" kendisine söyleyin.
Başta da söylediğimiz gibi sizin tepkileriniz çok önemlidir. Siz böyle algılarsanız, çocuk
herhangi bir problem yaşamayacaktır..
İlave bilgi için tıklayınız:
Küçük bir çocuğa ölümü nasıl anlatmalıyız?
Ahirete imanın toplum ve fert açısından önemi ve faydaları nelerdir?
22
Taha suresi, 133. ayette geçen "önceki sahifelerde geçen
belgeler deliller" hangi anlamda kullanılmıştır?
Taha Suresi, 133. Ayet: "(İnkarcı sapıklar) «O (Muhammed), Rabbinden bize bir
mu'cize getirse ya» dediler. Önceki sahifelerde geçen belgeler, deliller onlara gelmedi
mi? (Kur'ân o mu'cize ve belgeleri onlara açıklamadı mı?)
"Önceki sahifelerde geçen belgeler, deliller onlara gelmedi mi?" buyurularak, Kur'an'ın
önceki peygamberlere indirilenlerle aynı temel gerçekleri dile getirdiği hatırlatılmakta, aynı
zamanda önceki kitaplarda Muhammed aleyhisselâmın geleceğini haber veren işaretlere
ilişkin bir imada bulunulmaktadır. Eski kutsal kitaplarda Hz. Muhammed'in peygamberliğini
müjdeleyen bu bilgiler İslâm kaynaklarında "beşâirü'n-nübüvve" veya kısaca "beşâir" diye
anılır. (bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu:III/562.)
İlave bilgi için tıklayınız:
Tevrat Ve İncil Peygamberimizin Nübüvvetine Delildir
Eski kitaplarda Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m)'a dair işaretler var mıdır?
Tevrat'ın tahrif olmadığını iddia edenlere, bizzat Tevrat'tan delil var mıdır? Eğer değiştiyse,
Kur'an'da neden Yahudilere ve Hıristiyanlara, Tevrat ve İncil ile hükmetmeleri emri vardır?
Bakara suresi 76. ayette, Tevrat'daki bilgilerin gizlenmesinden bahsediliyor. Müminlerin bu
bilgileri delil olarak kullanması meselesini Bakara suresi, 75-76-77. ayetler bağlamında
açıklar mısınız?
23
Razaman orucunu bozan sadece bir gün kaza tutar, keffaret
tutmaz diyen Şafiilerim delili nedir? Bununla ilgili hadis var
mıdır?
Oruç Kefareti, Kur'an'da yer almayıp Hz. Peygamber tarafından vazedilmiştir. Oruç bozma
kefareti, herhangi bir mazereti bulunmaksızın ramazan orucunu kasten bozan kimseye
gereken kefareti ifade eder. İslâm'ın beş temel şartından biri olan oruç ibadetini yerine
getirmekte zorlanan kimselere bir dizi kolaylık ve ruhsat getirilmiş, ayrıca kasten oruç
tutmayan veya başladığı orucu meşru bir mazerete binaen bozan kimseye de tutulmayan orucu
kaza etmesi imkânı tanınmıştır.
Bu ruhsat ve imkânlardan sonra başladığı ramazan orucunu hiçbir mâkul ve haklı görülebilir
sebep yokken bilerek ve İsteyerek bozan kimsenin durumu ağır bir kusur ve suç kabul
edilmiş, böyle kimselere, bu hatalı davranışlarından dolayı Allah'tan af dileyebilmeleri için
biri yine oruç cinsinden olmak üzere üç tür ibadetten biri kefaret olarak öngörülmüştür.
Orucu kasten bozan kimse için öngörülen kefaretin ceza yönü ağır basar. Bu kefareti
gerektiren sebep ise ramazan orucunu eda eden kimsenin orucu kasten ve isteyerek
bozmasıdır. İkrah, hata, unutma gibi kasıtlı olmayan durumlar kefareti gerektirmez.
Hanefîler ve Mâlikîler dahil fakihlerin bir grubuna göre ramazan orucunun cinsî münasebetle
veya yeme içme ile bozulması aynı hükme tâbi iken Şafiîler başta olmak üzere diğer bir grup
fakihe göre ramazan orucunun sadece cinsî münasebetle bozulması kefaret gerektirir, kasten
de olsa yeme içme kefareti gerektirmez. Birinci grup, kasten yapılan cinsî münasebetle kasten
yeme içmenin aynı ortak illete sahip bulunduğunu, ikisinin de orucun kasten bozulması
mahiyetinde olduğunu ileri sürer. İkinci grup ise Hz. Peygamber'İn ramazan ayında karısıyla
cinsî münasebette bulunan sahâbî hakkında kefarete hükmettiği (bkz. Buhârî, Savm,30-31;
Keffârât, 2, 4; Müslim, Sıyâm, 14) hadiste yeme içme geçmediği ve yeme içmenin farklı
olduğu mülahazasıyla hareket eder ve kıyas yoluyla kefaret hükmünü genişletmek istemez.
Şâfiîler'in burada kıyas yoluna gitmemeleri biraz da kolaylığı sağlama, zorluk ve sıkıntıya yol
açmama düşüncesinden kaynaklanmış olabilir.
(Geniş bilgi için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi Kefaret md. 25/178)
24
Download