osmanlı tarihi ansiklopedisi 1. cild

advertisement
OSMANLI TARİHİ
ANSİKLOPEDİSİ
1. CİLD
İçindekiler Tablosu
TAKDİM ............................................................... 3
AHMED RÂSİM ................................................ 207
TERTİP HEYETİ ............................................................ 5
AHMED RIZÂ ................................................... 210
1. Cild (Abaza- Baltacı) .............................................. 7
AHMED TEVHÎD EFENDİ .............................. 213
ABAZA HASAN PAŞA........................................ 7
AHMED VEFİK PAŞA ..................................... 214
ABBÂS HİLMİ-I ................................................... 9
AHMED YEKDEST CÜRYÂNİ ....................... 218
ABBÂS HİLMİ-II ............................................... 10
AHMEDÎ ............................................................ 219
ABBÂS VESİM EFENDİ ................................... 13
AKABE MESELESİ .......................................... 223
ABDULLAH CEVDET....................................... 15
AKAĞALAR (Bkz. Harem-i Hümâyûn) ............ 225
ABDULLAH-İ İLÂHİ ......................................... 18
AKBIYIK SULTAN .......................................... 225
ABDURRAHMÂN KUTUB ............................... 22
AKÇE .................................................................226
ABDURRAHMÂN GÂZİ ................................... 25
AKINCILAR ...................................................... 238
ABDÜLAZÎZ HAN ............................................. 28
AKKERMAN ANDLAŞMASI (Bkz. Edirne
Andlaşması) ........................................................ 244
ABDÜLEZEL PAŞA........................................... 46
ABDÜLFETTÂH-I BAĞDADÎ AKRÎ ................ 50
ABDÜLGANÎ NABLÜSÎ ................................... 51
ABDÜLHAK HÂMİD TARHAN ....................... 53
ABDÜLHAMÎD HAN-I ...................................... 56
ABDÜLHAMÎD HAN-II .................................... 66
ABDÜLKÂDİR CEZÂYİRİ ............................... 99
ABDÜLKERÎM EFENDİ.................................. 103
ABDÜLKERÎM NÂDİR PAŞA ........................ 105
ABDÜLMECÎD HAN ....................................... 108
ABDÜLVEHHÂB-I ŞA’RÂNÎ ......................... 124
ABDÜRRAHÎM ARVÂSÎ ................................ 127
ÂBİDİN PAŞA .................................................. 129
ACEMİ OCAĞI (Bkz. Kapıkulu Ocakları) ....... 132
ADÂLETNAME ............................................... 132
ÂDİLE SULTAN .............................................. 136
ADLİYE TEŞKÎLÂTI ....................................... 139
AGÂH EFENDİ ................................................ 146
AĞA HÜSEYİN PAŞA ..................................... 148
AHDNÂME (Ahidnâme) ................................... 149
AHÎ AHMED ÇELEBİ ...................................... 153
AHÎLİK ............................................................. 155
AHMED HAN-I ................................................ 161
AHMED HAN-II ............................................... 171
AHMED HAN-III.............................................. 182
AHMED HAMDİ PAŞA ................................... 192
AHMED MİDHAT EFENDİ............................. 194
AHMED MUHTÂR PAŞA ............................... 198
AHMED PAŞA ................................................. 203
AHMED PAŞA (Kayserili) ............................... 205
AKŞEMSEDDÎN ............................................... 244
ALÂADDÎN PAŞA ............................................ 248
ALAY .................................................................250
ALEMDÂR MUSTAFA PAŞA ......................... 261
ALİ BİN EMRULLAH ...................................... 265
ALİ HAYDAR EFENDİ .................................... 268
ALİ KEMÂL ...................................................... 268
ALİ KUŞÇU ....................................................... 271
ÂLÎ MUSTAFA EFENDİ .................................. 274
ÂLÎ PAŞA (Mehmed Emîn) ............................... 277
ALİ RIZÂ PAŞA ................................................ 282
ALİ SÜÂVÎ ........................................................ 284
ALTUNCUZÂDE .............................................. 287
AMASYA ANDLAŞMASI ................................ 288
ANADOLU BEYLİKLERİ ................................ 290
ANADOLU EYÂLETİ ...................................... 294
ANADOLU HİSARI .......................................... 299
ANKARA SAVAŞI ........................................... 301
ANKARAVÎ İSMÂİL RUSÛHÎ ........................ 304
ARÂBÎ PAŞA .................................................... 307
ÂRİF HİKMET BEY ......................................... 310
ARPALIK .......................................................... 313
ARÛZ .................................................................315
ASÂKİR-İ MANSÛRE-İ MUHAMMEDİYYE.326
ASESLER .......................................................... 329
ASTIRHAN SEFERİ ......................................... 330
ÂŞIK ÇELEBİ .................................................... 333
ÂŞIK PAŞA ....................................................... 336
ÂŞIK PAŞAZÂDE ............................................. 339
AŞÎRET MEKTEB-İ HÜMÂYÛNU ................. 340
BÂB-I ÂLÎ ......................................................... 365
ATÂÎ ................................................................. 342
BÂB-I ÂLÎ BASKINI ........................................ 369
AVÂRIZ (Bkz. Tekâlif-i Örfiyye) ..................... 344
BÂC ................................................................... 375
AYAK DÎVÂNI ................................................ 344
BAĞDÂD ........................................................... 377
ÂYÂN ............................................................... 345
BAĞDÂDLI İSMAİL PAŞA ............................. 384
AYASOFYA ..................................................... 347
BAHRİYE MEKTEBİ........................................ 385
AYVANSARÂYÎ HÜSEYİN EFENDİ............. 351
BAHRİYE TEŞKÎLÂTI ..................................... 390
AZABLAR (Bkz. Eyâlet Askerleri) .................. 352
BAKÎ .................................................................. 394
AZÎZİYE MÜDÂFAASI ................................... 352
BALKAN HARBLERİ ...................................... 403
AZÎZ MAHMÛD HÜDÂÎ ................................. 356
BALTA LİMANI ANDLAŞMALARI ............... 423
BABA HAYDAR SEMERKANDÎ ................... 364
BALTACI MEHMED PAŞA ............................. 427
TAKDİM
Anadolu Selçukluları’ndan sonra hizmet nöbeti Kayı Boyu’na geçmiştir. Küçücük
bir beylikten kısa zamanda cihân devleti durumuna gelen Kayı’nın aziz temsilcisi
Osmanlı Türkü, İslâmiyet’in son din olduğuna îmân etmiş, ilme, san’ata ve
insanlığa asırlarca faydalı olmuştur.
Osmanlı Devleti, İslâmiyet’in emrettiği şekilde, farklı din ve milletlere mensup
çeşitli unsurlar arasında sağlam bir ahenk te’sis etmiştir. Böylece geniş insan
toplulukları nezdinde sosyal adaleti kurmakla dünyâ târihinde, kudretli ve
cihânşümul bir siyâsî varlık göstermiştir. Osmanlı sultanlarının idealleri, kendi
tâbirleri ile “Nizâm-ı âlem” fikri üzerinde toplanıyor ve devletin hikmet-i vücûdu;
millî, İslâmî ve insanî esaslara bağlı bir cihân hâkimiyeti düşüncesine
dayanıyordu.
Endonezya’dan İspanya’ya, Kırım’dan Yemen’e kadar müslüman milletlerin
hâmiliğini yapan Osmanlılar, dâimâ mazlumların yanlarında yer almışlar, feth
ettikleri yerlere, hizmetin en üstününü götürmüşlerdir. Büyüklüğü, bütün
hasletleri ile üzerinde taşıyan Türk ordusunun fethettiği bir hıristiyan köyünde,
aynı gün aç ve açıkta olan kalmaz, kimsesi olmayan dul kadına o gün aş çıkar,
giyecek ve barınak te’min edilirdi. Bu sebeple, hıristiyan âlemi, atalarımız
Osmanlı Türk’ünü dâima kurtarıcı olarak karşılamıştır.
Osman Gâzi’nin; “Gayemiz kuru bir cihângirlik dâvası değildir” şeklindeki son
sözleri, bütün sultanlara rehber olmuş, bu vasiyetten ayrılmamak için gayret
sarfetmişlerdir.
Pîr-i fânî olmuş, yarım yüzyıl devlete hükmetmiş bir cihân pâdişâhını hasta hasta
sefere çıkartan ne olabilir? Özi kalesi elden çıktı diye acısına dayanamayıp kısa
zamanda vefât eden bir sultânın hâli nasıl îzâh edilebilir? “Asker evlâtlarımız
parçalandı” diye âh ettiren acı nasıl bir acıdır?
Ölüm döşeğinde kendisine; “Şimdi Allah’la olmak zamanıdır” diyen lalasına;
“Lala, Lala! Sen şimdiye kadar bizi kiminle sanırdın?” diyen sultânı yetiştiren
îmân, ahlâk, ideal ve yüksek fikri iyi tanımak, derinden kavramak lazımdır.
Ama şu var ki, insanlar gibi devletlerde doğar, en olgun seviyesine varır ve târih
sahnesinden çekilirler... Osmanlı da böyle oldu; dörtyüz çadırdan ihtişamlı bir
cihân devleti doğdu, büyüdü, yirmi milyon kilometre karelik bir coğrafyayı vatan
yaptı, medeniyetlerin en güzel ve en üstününü kurdu ve bu kemâl noktasından
yavaş yavaş zeval çizgisine doğru yürüyüp bu asrın başlarında târih sahnesinden
çekildi.
Osmanlıdan önce bir Türk devleti vardı, sonra da vardır. Türk devletinin
sürekliliği esastır. Devleti idare eden hânedânlar, aileler değişmekte fakat devlet
devam etmektedir. Buna rağmen son yirmi seneye kadar Türklerin ve
müslümanların târihteki bu en büyük ve en uzun ömürlü devletine ağır İthamlar
yapılmıştır. Hâlbuki târih, arşive dayanır. Bu sahadaki vesikalar yeni yeni elden
geçirilirken yapılan ithamların elbette bir kıymeti yoktur.
Târihleri zengin, medeniyetleri sağlam milletler büyük milletlerdir. Teknik
buluşlarla medeniyeti karıştırmamak lâzımdır. En gelişmiş bilgisayar cihazı, daha
yenilerinin yapılması ile, beş senede işe yaramaz hâle gelebilir. Medeniyet böyle
mi? Yüz tane de yeni câmi yapılsa, Süleymâniye yine büyük ve vakur bir eser
olarak kalır.
Osmanlı’yı
tanımak,
onları
anlamak
mümkün
mü?
Yerli
ve
yabancı
araştırmacılar, hâlâ bu cihân devletinin dehâsını anlamak ve kendilerini
yönlendirmek
için
gadret
sarfetmekte,
öğrendiklerinden
hisse
almaya
çalışmaktadırlar. Arşivlerimiz, bunun için, yerlilerden çok, yabancı ilim adamları
ile dolup taşmaktadır.
Yirmibirinci asra girerken yeni nesillere İslâmiyet’i târihimizi, kültür ve
medeniyetimizi öğretmemiz şarttır. Aksi hâlde AT içinde yer alan, yabancı
kültürlere açılmış bir gençliğin, benliğini muhafaza etmesi çok zordur.
Bu sebeple diğer eserlerimiz gibi bu ansiklopedi de bugünün insanı kadar gelecek
nesillerimiz de düşünülerek hazırlanmıştır.
İlmî ve objektif usûllerle kaleme alınan bu ansiklopedinin faydalı olmasını dilerim.
Saygılarımla
ENVER ÖREN
TERTİP HEYETİ
İHLÂS MATBAACILIK, GAZETECİLİK ve SAĞLIK HİZMETLERİ A.Ş. adına sahibi
ENVER ÖREN
GENEL YAYIN MÜDÜRÜ
İlhan Apak
TERTİP HEYETİ
Prof. Dr. Mustafa Ç. Varlık
Prof. Dr. Kemâl Yavuz
Doç. Dr. Ramazan Ayvallı
: E. Müftü
Muzaffer Durgut
Sâim Kökçü
: E. Müftü
Burhan Kılıç : Öğretmen
Yaşar Taşdemir
: Öğretmen
Ali Kara : Öğretmen
: Öğretmen
Mustafa Kuzu
Ali Yılmaz
: Araştırmacı
Erdoğan Sevim
: Araştırmacı
Behâeddîn Apak
: Araştırmacı
TEKNİK SEKRETER
Cemil Bilgiç
KAMERA
Mustafa Güntekin
PİKAJ
Mehmed Esen
MONTAJ
Abdülkâdir Güler
BASKI ŞEFİ
Mustafa Kum
DİZGİ VE BASKI
İhlâs Matbaacılık, Gazetecilik ve Sağlık Hizmetleri A.Ş.
Çatalçeşme Sokak No: 17 Cağaloğlu-İST. Tel: 513 99 00 (20 Hat) Telex: 22000
1. Cild (Abaza- Baltacı)
KAPAKTAKİ RESİMLER:
[1] Abdülaziz Han: (1830-1876). Otuz ikinci Osmanlı pâdişâhıdır. 1861’de tahta geçti.
1876’da tahttan indirilip şehîd edildi.
[2] Beylerbeyi Sarayı: İstanbul-Boğaziçi’nde, Anadolu yakasındadır. Abdülaziz Han
burada ikâmet etmiş, İkinci Abdülhamîd Han da hal’inden bir müddet sonra vefâtına
kadar burada oturmuştur.
[3] Bursa Ulu Câmii: Yıldırım Bâyezîd Han tarafından 1396-1400 yılları arasında
Bursa’da yaptırıldı. Değişik zamanlarda tamir ve tezyîn edildi. En sonuncusu Adnan
Menderes zamanındadır.
[4] Anadolu Hisarı: Yıldırım Bâyezîd Han tarafından İstanbul boğazının en dar yerinde
Bizans’a gelecek gemileri kontrol için yaptırıldı. İstanbul’un fethinde ve güvenliğinin
sağlanmasında kullanıldı.
[5] Sultan Ahmed Çeşmesi: 1728-1729 yıllarında sultan üçüncü Ahmed Han
tarafından eşsiz bir san’at âbidesi olarak yaptırıldı. İstanbul’da Topkapı Sarayı’nın ilk
kapısının (Bâb-ı hümâyûn) önündeki küçük meydanda olup, görenleri hayrette
bırakmaktadır.
ABAZA HASAN PAŞA
Sultan dördüncü Mehmed Han devrinde, Osmanlı târihinin en büyük celâlî isyânını
çıkaran âsi reisi. Silâhdar bölüğüne mensup kapıkulu süvârilerindendir. Anadolu’da
Türkmen boylarının ağası olan Haydaroğlu Mehmed’in çıkardığı isyânı bastırarak meşhur
oldu. 1648 (H. 1058)’de Yeni İl Türkmen voyvodalığına tâyin edildi ise de, ocak ağaları
bu vazifeye getirilmesine razı olmadılar. Bu sebeble bir sene sonra vazifeden alındı.
Abaza Hasan Paşa, vazifeden azledilmesini bahane ederek 1651’de Kastamonu’da
ayaklandı. İzmit’i ele geçirip, yol keserek yağmaya başladı. Üzerine Sivas vâlisi İbşir
Mustafa Paşa gönderilmek istenmişse de, vazifeyi kabul etmedi. Yerine Karaman
beylerbeyi Katırcıoğlu Mehmed Paşa, Sivas vâlisi olarak tâyin edildi ve isyânı
bastırmakla vazifelendirildi. Harekete geçince, İbşir Mustafa Paşa, Abaza Hasan Paşa ile
birleşip, üzerlerine gelen kuvveti Aksaray civarında bozguna uğrattılar. Abaza Hasan
Paşa kendini kuvvetli hissedince, halktan zorla vergi toplamaya başladı ve İbşir Mustafa
Paşa’yı sadrâzamlığa namzet gösterdi. Eskişehir çevresini idaresi altına alıp, İstanbul’a
mektuplar göndererek bâzı isteklerde bulundu. İstanbul’dan Boynueğri Mehmed Paşa
başkanlığında bir hey’et gönderildi. Gelen hey’et, sipahiler ile yeniçeriler arasındaki
anlaşmazlığı giderdi ve Abaza Hasan Paşa’yı isyândan vazgeçirip, Türkmen voyvodalığını
verdi. İbşir Mustafa Paşa da, Haleb beylerbeyliğine tâyin edildi.
Abaza Hasan Paşa Anadolu’daki vazifesinde iken, 1654’de eski müttefiki İbşir Mustafa
Paşa sadrâzam olunca, Abaza’yı kendine müşâvir yaptı. İbşir Mustafa Paşa bir takım
hâdiselere sebeb olduğundan altı ay sonra sadrâzamlıktan atıldı ve îdâm edildi.
Abaza Hasan Paşa, İbşir Mustafa Paşa’nın intikâmını almak niyeti ile Anadolu’da
faaliyetlere başladı. Bu sırada sadrâzam olan Süleymân Paşa, onu, müttefiki Seydi
Ahmed Paşa ile birlikte Boğazhisar’ın muhafazası ile vazifelendirerek Anadolu’dan
uzaklaştırdı. Boynueğri Mehmed Paşa sadrâzam olunca, 1656’da Abaza’yı Diyarbakır’a;
bir sene sonra da yeni sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa Haleb’e vâli tâyin ederek
İstanbul’dan uzaklaştırdı. Abaza Hasan Paşa, Köprülü Mehmed Paşa’nın icrâatından
memnun olmadı. Erdel seferi için yaptığı teklifi de reddetti. İsteği, sadrâzamın
azledilmesi idi. Nihayet sadrâzama karşı bâzı vâliler ile birleşerek yeni ve büyük bir
İsyân çıkardı. Macaristan üzerine Erdel seferini düzenleyen Osmanlı ordusu bu yüzden
İstanbul’a geri dönmek zorunda kaldı. Bursa yakınlarına kadar gelen ve pek fazla ileri
giden Abaza Hasan Paşa, dördüncü Mehmed Han’a haber gönderip; “Anadolu bizim,
Rumeli onların olsun” demek cür’etinde bulundu. 1658’de Diyarbakır vâlisi Murtaza Paşa
üzerine gönderildi ise de başarı gösteremedi. Mevsimin kış olması yüzünden kuvvetlerini
Anteb’e çeken Abaza Hasan Paşa erzaksız kaldı. Etrafındaki kuvvetler dağılmaya
başladılar. Kendisi de Birecik üzerinden Arabistan’a geçmeyi düşünüyordu. Bu sırada
affedileceği söylenerek serdâr Murtaza Paşa tarafından Haleb’e çağrıldı ve yakalanarak
otuz adamı ile birlikte îdâm edildi (Bkz. Celâlî isyânları).

1) Fezleke (Kâtib Çelebi, İstanbul-1287); cild-2, sh. 371
2) Târihi Nâimâ (İstanbul-1281, 83); cild-5, sh. 83, cild-6, sh. 163
3) Târih-i Gılmânî (Mehmed Halîfe, İstanbul-1340); sh. 34
4) Devlet-i Osmâniyye Târihi (Hammer-Purgstall, Tercüme, Mehmed Ata, İstanbul1332); cild-11, sh. 60
5) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı, Ankara-1983); cild-3, Kısım-1, sh. 386
6) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi (İsmâil Hâmi Danişmend, İstanbul-1971); cild3, sh. 476
7) Büyük Türkiye Târihi (Yılmaz Öztuna, İstanbul-1977); cild-5, sh. 372
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 4
9) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Zuhuri Danışman, İstanbul-1965); cild-10, sh. 16
ABBÂS HİLMİ-I
On dokuzuncu asrın ortalarında Osmanlıların Mısır vâlilerinden. Babası Ahmed Tosun
Paşa’dır. Vehhâbîler üzerine sefer yapıp, onların fitne hareketlerine mâni olmak için
vazifelendirilen Mehmed Ali Paşa’nın çok sevdiği torunudur. 1813 (H. 1228)’de Cidde’de
doğdu. Mısır’da yetişti.
Abbâs Hilmi, amcası İbrâhim Paşa’nın 1848 (H. 1264) senesinde vefâtı üzerine Mısır
vâliliğine tâyin edildi. Bu sırada Osmanlılarda Tanzîmât devri başlatılmış ve Mısır’da da
Avrupa’nın te’siri ile bir takım reformlar yapılmaya başlanmış, Avrupâî tarzda bâzı
müesseseler açılmıştı. Avrupalıların menfaatlerine olan işlere, Abbâs Hilmi karşı çıktı.
Reformlara uyularak açılan bu nev’iden bir takım kuruluşları kapattı. Bu kuruluşlarda
misyoner gibi faaliyet gösteren pek çok Avrupalı danışman ve eğitimciyi vazifelerinden
aldı. Devrin âlimlerinden Tahtâvî’yi 1850 senesinde Hartum’a gönderip, bir medrese
açmasını istedi. Diğer taraftan masrafları kontrol altına aldığı gibi, vergilerde indirim
yaparak halkın İktisadî durumunu oldukça iyi bir hâle getirdi. Kâhire’de bir harb okulu
kurdu.
Abbâs Hilmi, Tanzîmât fermanının Mısır’da tatbik edilmesine önce razı olmadı. Sonra
İstanbul’dan Mısır’a gönderilen Fuâd Paşa vasıtasıyla ferman Mısır’da da îlân edildi.
İngiliz propagandasına kanan Abbâs Hilmi, dedesi zamanında tâkib edilen Fransız
politikasının zararlı olduğuna kanâat getirerek İngilizlerle anlaşma içine girdi.
Onun zamanında bir İngiliz kumpanyası (şirketi), Kahire ile iskenderiye arasında demir
yolu inşâatına başladı ve 1853’de tamamladı. Böylece İngilizler, kısa yoldan Mısır
içlerine ulaşma fırsatını da elde ettiler.
Abbâs Hilmi, dedesi Mehmed Ali Paşa’ya verilen fermanı değiştirerek, vâliliğe, ailenin en
yaşlısının geçmesi usûlünü kaldırmak ve kendi yerine oğlu İbrâhim Paşa’yı bırakmak
istiyordu. Bu maksadla oğlunu Abdülmecîd Han’a dâmâd yaptı. Fakat vefât etmesi ile bu
işi gerçekleştiremedi. Abbâs Hilmi, Kırım harbinde Osmanlı sultânı Abdülmecîd Han’a
yirmi bin kişilik bir ordu ve bir donanma göndererek yardımda bulundu. Bu yardımı
gönderdiği sıralarda Kâhire’deki köşkünde aniden öldü. Zehirlenerek öldürüldüğü de
rivayet edilmektedir.

1) Başbakanlık Arşivi (Mısır İrâdeleri, No: 581, 583)
2) Tezâkir (A, Cevdet Paşa, Nşr. Câvid Baysun, Ankara-1953); Kısım, 1-13, sh. 8,
9, 13, 40, 41
3) Târih (A. Lütfü Efendi, Nşr. Münir Aktepe, İstanbul-1984); cild-9, sh. 28-31
4) El-A’lâm (Hayreddîn Zirikli, Beyrut); cild-3, sh. 261
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 6
ABBÂS HİLMİ-II
Osmanlı Devleti tarafından Mısır’a gönderilen son hidiv. 14 Temmuz 1874 (H. 1291)
senesinde, İskenderiyye’de doğdu. Hidiv Tevfik Paşa’nın oğludur. Mısır’da prenslere âit
mektebde okuduktan sonra İsviçre’de tahsîl gördü. Kardeşi Mehmed Ali ile beraber
Viyana’daki Theresianum okuluna devam etti. 1892 (H. 1310)’da babasının vefâtı
üzerine on sekiz yaşında Osmanlı Devleti tarafından Mısır hidivliğine getirildi.
Abbâs Hilmi Paşa’nın genç ve idâri işlerde tecrübesiz olması sebebiyle, Osmanlı
hükûmeti Mısır’da senelerce Osmanlı Devleti Mısır fevkalâde komiserliği yapan ve
Mısır’ın idaresiyle ilgili işlerde tecrübesi ile tanınan Ahmed Muhtar Paşa’yı kendisine
müsteşâr-ı hâs tâyin etti. Böylece İngiltere’nin, hidiv Abbâs Hilmi Paşa üzerindeki te’sir
ve telkinleri önlenmek istenmişti. Fakat İngilizler, Mısır’ın içişlerine karıştılar ve
Mısır’daki işgal kuvvetlerini artırdılar. Mısır ordusundaki yüksek rütbeleri ele geçirdiler.
Mısır idarecilerini idare etmeye başladılar. Osmanlı komiseri olan Gâzi Ahmed Muhtar
Paşa vazifesine devam ediyordu. Ancak İngiliz komiseri Lord Cromer ve ondan sonra
yerine tâyin edilen Lord Kitchener ön plânda rol oynuyordu. Lord Kitchener, ekseriyetini
Mısır halkından topladığı bir ordu ile Sudan’a saldırınca, İngilizler ile Fransızlar arasında
uzun süren siyâsî tartışmalara sebeb olan Pasoda mes’elesi ortaya çıktı ise de, Fransız
ve İngiliz ileri gelenlerinin savaş istememeleri üzerine kapanıp gitti.
İkinci Abdülhamîd Han’ın, Abbâs Hilmi Paşa’ya verdiği hidivlik fermanında, Mısır’ın
idaresi ve hudûdları hakkında bâzı değişikliklerden bahsedilmişti. O zamana kadar Mısır
jandarması tarafından beklenen Akabe’nin Hicaz iline katılarak Osmanlı askerinin
koruması altına verilmesi istenmişti. Bu durum, Akabe körfezi ağzındaki Tran adasının,
Hindistan yolu üzerindeki çok elverişli bir deniz üssü hâline gelmesi ihtimâlinden dolayı,
İngiltere’nin şiddetli itirazlarına ve uzun tartışmalara sebeb oldu. Sonra mes’ele
Akabe’nin yine eski hâlinde kalması şeklinde ve İngilizlerin isteğine göre bırakıldı.
Vazifesinin ilk senelerinde İngilizlerin idaresine muhalif bir siyâset tâkib eden Abbâs
Hilmi Paşa, nâzırların reisliğine Fahri Paşa’yı tâyin etmek istedi. Bu sebeble Kâhire’deki
İngilizlerin konsolos temsilcileri ile anlaşmazlığa düştü. Çok şiddetli bir hâl alan bu
anlaşmazlık, Riyâz Paşa tarafından kurulan nâzırlar hey’eti tarafından hâlledildi. Abbâs
Hilmi Paşa’nın, İngilizlere karşı muhalefeti de uzun sürmedi. Mısır daimî komiseri Ahmed
Muhtar Paşa, Osmanlı Devleti’nin Mısır üzerindeki haklarının belli bir ölçüde, şeklen de
olsa korunmasında büyük gayret göstermesine karşılık, Abbâs Hilmi Paşa bu derecede
istikrarlı bir siyâset güdemedi.
Abbâs Hilmi Paşa, 1893’de Ahmed Muhtar Paşa ile İstanbul’a gitti. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han onu alâka ile karşılayıp, hediyeler verdi. Abbâs Hilmi Paşa, İstanbul’a
geldiği senenin ertesi senesi Avrupa seyahatlerine çıkmaya karar verdi. Onun bu
seyahatleri neticesinde Mısır’da idâri bir boşluğun doğması tehlikesi vardı. Bu sebeble
Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin Mısır hidivi üzerinde etkili olmaması için Ahmed
Muhtar Paşa’dan bu seyahatlere mâni olmasını istedi. Fakat Abbâs Hilmi Paşa bütün
ısrarlara rağmen seyahatten vazgeçmeyince, Osmanlı Devleti gittiği her Avrupa
ülkesinde onu tâkib etmeye çalıştı.
Mısır’da ölçülü ve dengeli bir siyâset sürdüremeyen Abbâs Hilmi Paşa’nın, hem Mısır’da
hem de diğer dış ülkelerde muhalifleri artmaya başladı. Neticede çeşitli sûikastlere
mâruz kaldı. 1894’de suikast yapmak üzere olan bir İtalyan, İskenderiyye’de yakalandı.
1914’de ise, İstanbul’da uğradığı bir sûikaslde yaralandı. Bundan sonra da Birinci dünyâ
savaşı çıkması sebebiyle bir daha Mısır’a dönemedi, İstanbul’da ve Avrupa’da yaşadı.
Birinci dünyâ savaşı esnasında Almanlarla işbirliği yaparak Fransızları müttefiklerinden
koparmaya çalıştı ise de muvaffak olamadı. Birinci dünyâ harbinin başlaması ile
İngilizler 19 Aralık 1914’de Mısır’ı himayelerine alıp, Osmanlıların Mısır’daki haklarını da
sona ermiş saydılar. Abbâs Hilmi Paşa’yı da hidivlikten azlettiler. Osmanlılar ise Abbâs
Hilmi Paşa’nın hidivliğini Lozan andlaşmasına kadar geçerli saydılar.
Abbâs Hilmi Paşa’dan sonra, amcası ve hidiv İsmâil Paşa’nın oğlu olan Hüseyin Kâmil,
İngilizler tarafından Mısır’da sultan îlân edilerek hidivlik kaldırıldı. Böylece Mısır’ı
Osmanlı idaresinden ayırarak kendi emellerine hizmet ettirdiler. 1923 senesinden sonra
hayâtını İstanbul ve Viyana’da geçiren Abbâs Hilmi Paşa, Mısır’ın bağımsızlığa
kavuşmasından ve Hüseyin Kâmil’in yerine Fuâd’ın kral olarak getirilmesiyle 1922’de
hidivlik haklarını tamamen kaybetti ve malları müsadere edildi. Kendisi de, ömrünün
son günlerini geçirdiği İsviçre’nin Cenevre şehrinde 1944 senesinde öldü.

1) Tezâkir-1, sh. 8, 404. 2, sh. 114. 4, sh. 58
2) Vak’anüvis Ahmed Lütfi Efendi târihi; cild-10, sh. 14, 28, 172
3) Madalyonun Tersi (Semih Nafiz Tansu, İstanbul-1970); sh. 25, 62
4) El-A’lâm; cild-3, sh. 260
5) Abbâs Hilmi Paşa’ya Suikast (İhsân Birinci, Hayat Târih Mecmuası, İstanbul1966); cild-1, sayı-4, sh. 85
6) Meşâhir-üş-şark (C. Zeydân, Kâhire-1902); cild-2, sh. 50
ABBÂS VESİM EFENDİ
On sekizinci asır hekim, hattat ve astronomi âlimlerinden. İsmi Abbâs Vesim bin
Abdurrahmân bin Abdullah’dır. Zamanında Kambur Vesim Efendi ve Derviş Abbâs Tabib
isimleriyle meşhur oldu. On yedinci asrın sonlarında doğan ve küçük yaşta ilim tahsiline
başlayan Abbâs Vesim, Bursalı Tabîb-i sultâni Ali Efendi ile onun hocası tabib Ömer Şifâî
Efendi’den tıb; Yanyalı Es’ad Efendi’den hikmet ve Farsça; Ahmed Mısrî’den astronomi
ve astroloji; hekimbaşı, kazasker ve ta’lik üstadı Kâtibzâde Mehmed Refiî Efendi’den tıb
ve ta’lik yazı öğrendi. Galata’da oturan batılı hekimlerle münâsebet kurarak Latince ve
Fransızca öğrendi. Bâzı İtalyanca tıb metinlerini Türkçe’ye tercüme ettirerek Avrupa’daki
gelişmeleri tâkib etti. Abbâs Vesim Efendi’nin zekâsının kuvvetini, kabiliyetini ve açık
fikirli olmasını bütün hocaları takdir ederdi. Bir ara tahsîl maksadıyla Hicaz, Şam ve
Mısır’a gitti. Bir çok ilmî araştırmalarda bulundu ve tıb alanındaki bilgisini geliştirdi.
İstanbul’a dönüşünde, Sultan Selim Câmii civarında bir eczâhâne ve muayenehâne açtı.
Düstûr el-Vesim adlı eserinin sonunda belirttiği gibi, İstanbul’da kırk sene tabiblik
yapması, bilgisinin artmasına sebeb oldu.
Abbâs Vesim Efendi aynı zamanda tasavvuf yolunda da ilim ve edeb öğrendi. Halvetî ve
Kâdiri tarîkatlarına mensub olup, son şeyhi Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden
Muhammed Emin Tokâdî’dir. Abbâs Vesim Efendi, Arab, Fars, eski Yunan ve Latin
lisanlarını yazı yazacak kadar bilirdi. Bâzı kaynaklar, onun 1762 senesinde vefât ettiğini
yazıyorsa da, 1760’da vefât ettiği kesinlik kazanmıştır. Kabri, Edirnekapı dışındaki
mezarlıktadır.
Abbâs Vesim Efendi, Osmanlı tababetini tekâmüle doğru götürmekte büyük rol oynamış
değerli bir zâttır. Tıb alanında şahsî tecrübeleri çoktur. Verem hakkında önemli tedkîkâtı
ve en son keşiflere yakın mütâlâaları vardır. O, etiolojiye önem veren, tedavinin
semptomatik olmasının gereğine inanmış iyi bir klinikçidir. Tıbbı iyice anlıyabilmek için
fizik, mekanik ve tecrübî kimyayı bilmenin gerekli olduğunu savunmuştur. Bu konuda
Tıbb-ı Cedîd-i Kimyevî adlı bir eser de yazmıştır. Ayrıca deontolojinin gelişmesine ve
uygulanma şekline yön vermiştir, İbn-i Sînâ gibi eski tabiblerin eserlerinden ve kendi
hocalarından öğrendiklerini toplamış; İstanbul’a gelen bâzı yabancı tabiblerle de
görüşerek, Avrupalı tabiblerln eserlerinden ve batı metodundan istifâde etmiştir. Bunun
neticesinde şöhretine sebeb olan Düstûr-ül-Vesîm fî Tıbb-il-Cedid vel-Kadîm adlı
eserini yazmıştır.
Doğu ve batı tıbbını karşılaştıran ve mükemmel bir külliyat olan bu eser, tıb târihimiz
bakımından çok önemli sayılır. İki cild ve 2083 sayfadan ibaret olan bu büyük eser,
tıbda bilinmesi lâzım olan kânunları anlatan bir önsözle başlar. Birinci bölümde baştan
sona kadar, organ hastalıkları; ikinci bölümde kadın ve çocuk hastalıkları; üçüncü
bölümde şişler ve ülserler; dördüncü bölümde basit ve bileşik ilâçlar anlatılmaktadır.
Son sözde ise hekimlere nasîhatler verilmiştir. 1748 yılında yazdığı eserin üç
nüshasından biri Bâyezîd, ikisi de Râgıp Paşa Kütüphânesi’ndedir.
Abbâs Vesim Efendi’nin tıbba dâir diğer bir eseri de Vesîlet-ül-Metâlib fî ilm-itTerâkib’dir. Kısmen tercüme sayılır. Asıl yazarı Macar Gorgios’dur. İlâçlar hakkında
mühim bir eserdir. Ayrıca kendisinin tecrübe ettiği ilâçlardan da bahsetmiştir.
Abbâs Vesim Efendi’nin ikinci önemli esen Nehc-ül-Bülûg fî şerhi Zîc-i Ulug’dur.
Sultan İkinci Mahmûd Han’a takdim edilen eser, Uluğ Bey Zîyci’nin Türkçe şerhidir.
Önsözünden anlaşıldığına göre hocası Ahmed Mısrî’nin, Ulug Bey Zîyci’ni Türkçe’ye
tercüme etmenin; Farsça’ya vâkıf olmayanlar için bir ihtiyaç teşkil ettiğini söyleyerek,
bu vazifeyi kendisine vermesi üzerine bu eseri te’life başlamıştır. Verdiği Nehc-ülBülûg ismi, ebced hesabı ile te’lif târihi olan 1745 (H. 1158)’i göstermektedir. Açık
Türkçe ile yazılmıştır. Bütün tatbîkâta âit misâlleri İstanbul arz ve tûl’üne göre kendisi
tertib etmiştir. Eski Türk takvimini incelemiş ve metinde olmayan İbranî ve Rûmî
takvimlerini ilâve etmiştir. Bir derecenin sinüsünü bulmakta Uluğ Bey’in tarif ettiği
Gıyâsüddîn Cemşîd’e âit usûlü çok güzel îzâh etmiş ve tatbikatı birer birer tarif ve tâkib
ederek 6 derecenin kirişine kadar yürütmüş, geri kalanını yalnız ifâde etmekle iktifa
eylemiştir. Ahkâm-ı nücûma çok meraklı bulunduğu ve bütün esaslarına vâkıf olduğu,
Zîyc’de bu konuya ayrılan kısmın şerhinde fazlaca îzâhât vermesinden anlaşılmaktadır.
Bu eserin yazma nüshaları Bâyezîd Kütüphânesi, numara 4646’da ve Kandilli
Rasadhânesi Kütüphânesi, numara 247/1’de kayıtlıdır. Ayrıca astronomi ile ilgili iki eseri
daha vardır.
Bunlardan başka şiirlerinin toplandığı mürettep Dîvân’ı ve Risâlet-ül-vefk adlı eserleri
vardır. Dîvân’ı, Topkapı Sarayı Kütüphânesi, numara 961’de kayıtlıdır.

1) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 437
2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 242
3) Mİr’üt-tevârîh (Semdânîzâde, İstanbul-1978); cild-2a, sh. 109
4) Tuhfe-i Hattâtîn (Müstekimzâde Süleymân Sa’deddîn Efendi, İstanbul-1928); sh.
668
5) Silk-üd-dürer (Murâdî); cild-2, sh. 230
6) İslâmların ve bilhassa Türk Millet-i necîbesinin tababete ettikleri hizmetler
(İbrâhim Paşa, İkdam Gazetesi, sene 1901, No: 2601)
7) Mecellet-ün-nisâb (Müstekimzâde); ur. 436
8) Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbeti Târihi (Osman Şevki); sh. 169
9) Kitâbu Düstûru Vesim fit-tıbb-il-Cedîd vel-kadîm İncelemesi ve ortaya çıkan
sonuçlar (Sırrı Akıncı, İ.Ü. Tıp Fakültesi, Tıp Târihi Enstitüsü, Uzmanlık Tezi-1964)
ABDULLAH CEVDET
Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde yaşamış, Jön Türkler hareketini başlatanlardan ve
İttihâd ve Terakkî cemiyetinin ilk kurucularından. Diyârbekir-Birinci tabur kâtibi Ömer
Vasfî Efendi’nin oğludur. 9 Eylül 1869’da Arapkir’de doğdu, 29 Kasım 1932’de öldü.
İlk tahsilini doğum yeri olan Arapkir’de ve Hozat’ta yaptı. Ma’mûret-ül-Azîz (Elazığ)
Askerî rüşdiyesini bitirdi. On beş yaşlarında İstanbul’a geldi. Kuleli Askerî tıbbiye
idâdîsinden me’zûn olup, Mekteb-i tıbbiyyeye kayd oldu. Dindar bir aileye mensûb
olmasına rağmen; o devirde Mekteb-i tıbbiyede hâkim olan biyolojik materyalist
fikirlerin te’sirinde kaldı. Bilhassa arkadaşlarından İbrâhim Temo’nun verdiği Felix
Isnard’in hezeyanlarla dolu Spiritualisme et Materialisme adlı eserinin te’sirinde
kaldı. Dînin insan üzerindeki fonksiyonlarını inkâr eden ve her şeyi madde ile
açıklamaya çalışan, materyalist görüşlere yer veren bâzı eserler yazdı. Siyâsete karşı da
ilgi duyan Abdullah Cevdet, talebe iken 1889’da İbrâhim Temo, İshak Sükûtî, Mehmed
Reşîd, Hikmet Emin gibi tıbbiyeli arkadaşları ilebirlikte sonradan İttihâd ve Terakkî
cemiyeti adını alacak olan ittihâd-i Osmânî adlı gizli cemiyetin ilk kurucuları arasında yer
aldı.
Okuldaki gizli siyâsî çalışmaları sebebiyle bir kaç defa göz altına alınan Abdullah Cevdet,
1894’de Mekteb-i Tıbbiye’den me’zûn oldu. Dr. Diran Acemyan’ın asistanı olarak
Haydarpaşa hastahânesinde göz doktoru yardımcılığına tâyin edildi. Aynı sene içinde,
kolera ile mücâdele için Diyârbekir’e geçici vazifeyle gönderildi. Burada, İttihâd-i
Osmânî cemiyetinin gelişmesi için çalıştı. Aralarında Ziya Gökalp’in de bulunduğu pek
çok kimseyi cemiyete üye kaydetti. İstanbul’a dönünce de İttihâd-i Osmânî cemiyetinin
yayımlayıp dağıtmayı plânladığı beyânnameyi kaleme aldı. Bu sırada devlete karşı olan
faaliyetleri sebebiyle Erbâb-ı fesâddan (bozgunculardan) olduğu tesbit edilerek otuz üç
arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve arkasından Meclis-i vükelâ (Bakanlar kurulu) kararıyla
1896’da Trablusgarb’a sürüldü. Burada kurulan yedi numaralı İttihâd ve Terakkî
şubesinin faal üyelerinden oldu. Ahmed Rızâ ve Mizancı Murâd’ın neşrettikleri; Mizân,
Meşveret ve Mechveret Supplement Français adlı dergilere imzasız ve “Bir Kürt” takma
adıyla yazılar gönderdi. Bu gizli ve yıkıcı faaliyetlerinin tesbiti üzerine Fîzan’a sürüldü ise
de Tunus’a kaçtı. Sonra Paris’e geçerek Osmanlı Devleti’ni yıkmak için faaliyet gösteren
Jön Türklere katıldı. 1897’de Cenevre’ye giderek, burada yeniden kurulan İttihâd ve
Terakkî cemiyetinin merkez komitesinde yer aldı. Kendisi gibi firarilerle birlikte
çıkardıkları Osmanlı gazetesinin baş yazarı oldu. Mısır’da çıkan Kânûn-i esâsî,
Romanya’da yayınlanan Sadâ-yı millet, Cenevre ve Londra’da yayınlanan Kürdistan
dergilerinde bir kürt takma adıyla yazılar yazdı. 1899’da Viyana sefareti tabibliğine tâyin
edildi. İlk zamanlarda maaşlarını İttihâd ve Terakkî cemiyetine gönderirken, daha sonra
bundan vazgeçtiği için arkadaşlarıyla arası açıldı. Üç yıl kadar bu vazifede kalan
Abdullah Cevdet, 1903 yılında tekrar Cenevre’ye giderek, bir matbaa kurdu ve İctihâd
mecmuasını neşretmeye başladı. Arkadaşlarıyla birlikte Mart 1904’de Jön Türk hareketi
içinde açıkça yıkıcı ve bölücü emeller taşıyan tek teşkîlât olan Osmanlı İttihâd ve İnkılâp
cemiyetini kurdular. Yazılarında İkinci Abdülhamîd Han ve diğer hükûmet erkânı
hakkında çirkin ifâdeler kullandı. Bir rüya adlı eseri neşrettiği için 20 Ekim 1904’de
İsviçre’den sınır dışı edildi. İçtihâd dergisini ve kütüphânesini Mısır’a nakl ederek bölücü,
yıkıcı ve din düşmanı fikirlerin yayılmasına çalıştı. Şûrâ-yı Osmânî cemiyetinin
idaresinde vazife aldı. Bu sırada İttihâd ve Terakkî cemiyetinin diğer ileri gelenleriyle
arası açıldı. Mısır’da bulunduğu sırada meşhur İslâm düşmanı ve müsteşrik Dozy’nin
Essai Sur L’histoire de L’islâmisme adlı kitabını Târih-i İslâmiyet adıyla tercüme
etti. Sevgili Peygamberimizin hayâtını marazî psikoloji ile açıklamaya çalıştığı bu eserde,
ne derece büyük bir din düşmanı olduğunu ortaya koydu. Bu sapık fikirleri sebebiyle
dindar insanların samîmî duygularını rencide ettiği için pek çok kimse tarafından
Adüvvullah Cevret yâni kendi yanlış fikrinden başkasını kabul etmeyen Allah düşmanı
diye anılmıştır. Onun bu fikirlerine, o yıllarda Sırât-ı Müstakim dergisinde zamanın
hakîkî âlimleri tarafından cevap verilmiştir.
İkinci Meşrûtiyet’in ilânından ve İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesinden sonra
1910 yılı sonlarında İstanbul’a dönen Abdullah Cevdet’in, İttihâd ve Terakkî cemiyeti
ileri gelenleriyle arası açık olduğundan Cağaloğlu’nda İctihâd evi adını verdiği binaya
yerleşerek İctihâd dergisinin yayınına devam etti. Birinci cihân harbinin sonunda
İttihâdçıların iktidardan düşmesine sevinen Abdullah Cevdet, 1910 yılında kurulan
Osmanlı Demokrat fırkasının ikinci başkanı oldu. Daha sonra bu fırka Hürriyet ve İtilâf
fırkasına katılınca, siyâsî faaliyetlerini Kürt Teâlî cemiyetine girerek devam ettirdi ve
Vilâyât-ı Sitte’nin muhtariyeti (bağımsızlığı) için çalıştı. Anadolu üzerinde kirli emelleri
olan vatan, devlet ve din düşmanlarıyla aynı safta yer aldı.
Çıkardığı İctihâd mecmuası, din ve devlet aleyhinde yazılar yayınladığı için, bir çok
defa kapatıldı. İctihâd’ın son defa kapatılması ise 30 Aralık 1913’de oldu. Bu arada
İsviçre’ye giderek Osmanlı Devleti aleyhinde çalışan muhaliflere katılmak istediyse de,
isteği İsviçre hükûmeti tarafından kabul görmedi. İttihâdcılarla arasındaki münâsebetleri
düzeltmek için, onların desteğiyle çıkan Hak gazetesinin baş yazarlarından oldu.
Birinci cihân harbi sonunda mütâreke (ateşkes) îlân edilmesi üzerine, yeniden siyâset ve
yayın faaliyetlerine başladı. 1 Kasım 1918’den îtibâren İctihâd dergisini yeniden
çıkardı. Tekrar İttihâdcıların aleyhinde vazılar yazmakla birlikte, İngilizlerin himayesini
isteyen İngiliz Muhibler cemiyetini kurdu ve ilk nizâmnâmesini hazırladı. Ayrıca
İngilizlerle iş birliği yapan Kürdistan Teâlî cemiyetinde de önemli roller aldı. İctihâd
mecmuasında devamlı surette dîni tezyif edici yazılar neşr etti. Bir ara sıhhiye müdürü
olduysa da bu vazifeden alındı. 25 Mayıs 1920’de bu vazifeye yeniden tâyin edildi
ancak, beş ay sonra tekrar alındı. Yeniden İctihad’ı neşre başladı. 1 Mart 1922 tarihli
144. sayısında yeni bir din olarak bahâîliğin kabul edilmesini tavsiye etti. Hakkında
açılan bir dâva neticesinde 20 Haziran 1922’de iki yıl hapse mahkûm oldu. Dâva
temyizce bozuldu. Cumhuriyet döneminde de süren dâva, 30 Aralık 1926’da “Enbiyâ’ya
ta’n fezâhat-ı lisâniyye” suçlarıyla ilgili maddenin ceza kânunundan çıkarılması üzerine
düştü.
İstiklâl harbinden sonra İctihâd mecmuasında yeni idareyi öven yazılar yazarak nüfuz
kazanmak istedi. 1924’de Elazığ meb’ûsluğuna getirileceği yolunda söylentiler
yaygınlaştı. Fakat aleyhindeki yayınlar ve söylenilenler sebebiyle meb’ûs (milletvekili)
yapılmadı.
Düşünce yapısını; bölücülük, millet ve din düşmanlığı üzerine kuran Abdullah Cevdet,
yayınladığı İctihâd mecmuasında Türkiye’nin nüfus politikasıyla ilgili olarak; “Neslimizi
ıslâh etmek, kuvvetlendirmek (ıstıfâ’ya tâbi tutmak) için Avrupa’dan ve Amerika’dan
damızlık erkek getirmek gerekir” şeklindeki iddiasının yer aldığı bir yazıyı kendi
imzasıyla yayınladı. Bu yazısı, o günlerde müslümanlar arasında büyük ve derin bir
nefrete sebeb oldu. Ömrünün sonuna doğru sapık fikirleri ve dengesiz hareketleri
sebebiyle tamamen yalnız kalan Abdullah Cevdet, 29 Kasım 1932’de öldü.
Kendisi doktor olmasına rağmen tıb ile ilgili önemli bir çalışmasına rastlanmayan
Abdullah Cevdet’in, bir kısmı te’lif, bir kısmı tercüme olan, İslâm düşmanlığını ve
biyolojik materyalizmi anlatan eserleri bulunmaktadır.

1) İzâle-i şükûk (İsmâil Fenni Ertuğrul, İstanbul-1928)
2) Son Asır Türk Şâirleri (İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl İnal, İstanbul-1987); sh. 24
3) Jön Türklerin Siyâsi Fikirleri 1895-1908 (Şerif Mardin, Ankara-1964); sh. 162
4) Bir Siyasal Düşünür Olarak Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi (M. Şükrü Hanioğlu,
İstanbul-1981)
ABDULLAH-İ İLÂHİ
Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Abdullah’dır. Molla İlâhî, Şeyh-i
Simâvî lakablarıyla tanındı. O zamanki adıyla Germiyan vilâyetinin (Kütahya) Simav
kasabasında doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1490 (H. 896) târihinde Rumeli
Vardar Yenicesi’nde vefât etti. Kabr-i şerifi oradadır. Evliyâ Çelebi, seyahatnamesinde
Molla İlahî’nin dîne hizmetlerinden ve kabrinin ziyaret edildiğinden bahsetmektedir.
İlk tahsîlini doğduğu yerde yapan Abdullah-i İlâhî, sonra ilim ve irfan merkezi İstanbul’a
giderek Zeyrek Medresesi’ne kaydoldu. Aklî ve naklî ilimlerde yükseldi. Zamanın en
meşhur âlimlerinden olan ders okuduğu hocası Alâaddîn Tûsî ile birlikte İran’a gitti.
Kirman’da hocasının derslerine devam etti. Bundan sonra Semerkand’a gidip zamanın
mürşîd-i kâmili ve evliyânın büyüğü, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerine talebe olup
sohbetlerine kavuştu. Ondan feyz alıp, tasavvufda yetişti. İcazet aldıktan sonra
hocasının işareti ile Buhârâ’ya geçip Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin kabrini ziyaret ederek
bir seneye yakın ibâdet ve tefekkürle meşgul oldu. Böylece Nakşibend hazretlerinin
rûhâniyetlerinden de feyz alıp, olgunluğa erişti. Öyle ki, Behâeddin-i Buhârî (r. aleyh)
kabrinden çıkıp ona gözükür, o da hâlini, rüyalarını anlatır, tâbirini dinlerdi. Abdullah-ı
İlâhî, bir müddet sonra Semerkand’a hocasının yanına döndü ve sohbetlerine devam
etti. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri ona icazet verdi ve Anadolu’da vazifelendirdi. Yolda
zamanın evliyâsından Molla Abdurrahmân Câmî ile Herat’ta görüştü. Sonra memleketi
olan Simav’a yerleşti. Simav’da bir dergâh kurup, burada insanın olgunlaşmasını,
îmânın vicdânîleşmesini sağlayan Ahrâriyye yolunun edeblerini öğretti.
Osmanlı veziri ve kazasker Manisalı Çelebi Muhyiddîn Efendi’nin ısrarlı davetleri üzerine
İstanbul’a gitmeye razı oldu. Vezir Muhyiddîn Efendi’nin kendisi ve talebeleri için
hazırladığı yerlerde oturmayı kabul etmeyip, Zeyrek Câmii’nin boş ve viran hâldeki
medresesine yerleşti. Kısa zamanda herkesin mürâcât kaynağı oldu. İstanbul’daki
evliyânın büyüklerinden Şeyh Vefâ ile görüşüp sohbette bulundu. Bir müddet Zeyrek
Câmii Medresesi’nde ilim ve feyz saçtıktan sonra Evrenoszâde Ahmed Bey, onu
Rumeli’de Vardar Yenicesi’ne götürmek istediğini arzetti. Yerine Semerkand’dan
Anadolu’ya getirdiği talebesi Seyyid Ahmed Buhârî’yi bırakarak, bu daveti kabul edip
Vardar Yenicesi’ne gitti. Evrenoszâde’nin yaptırdığı hânekâha yerleşti.
Abdullah-i İlâhî, ömrünün sonuna kadar Rumeli Vardar Yenicesi’nde ikâmet edip,
insanları manevî olgunluğa ulaştırmakla meşgul oldu. En meşhur talebeleri Emîr Ahmed
Buhârî, Muslihiddîn Tavîl ve Âbid Çelebi’dir. Vardar Yenicesi’nde kıymetli eserler te’lif
etti. Onun sebebiyle o belde îmâr gördü. Câmiler, hanlar, ziyâretgâhlar yapıldı.
Abdullah-i İlâhî, mütevâzî, güzel ahlâk sahibi bir zât olup, çok kerâmetleri görüldü.
Âbid Çelebi anlatır: “Abdullah-i ilâhî’nin huzurunda bir müddet kalıp sohbetlerine devam
ettim. Kalbim açılmadı. Şeyh Muhyiddîn-i İskilîbîye gitmeye karar verdim. Bir gün
câmide namaz kılıyordum. Aklımda hep bu düşünce vardı. Hocam da yukarıda namaz
kılıyordu. Namazdan sonra bana dönüp; “Seni, namaz kılarken Muhyiddîn-i İskilîbî’nin
şeklinde gördüm” buyurdu, özür diledim. Elini öptüm ve hizmetini nîmet bilip
ayrılmadım. Gün geçtikçe gönlüm aydınlandı. Ard arda gelen feyzlerine kavuştum.”
Abdullah-i İlâhî’nin en meşhur eserleri şunlardır: 1- Keşf-ül-Vâridât li tâlib-ilkemâlât ve gâyet-id-Derecât. 2- Meslek-üt-tâlibîn vel-vâsilîn: Tasavvufî bir eser
olup, Türkçe yazılmıştır. Yazma bir nüshası Süleymâniye Kütüphânesi Lala İsmâil kısmı
No: 140’da mevcuddur. 3- Zâd-ül-müştâkîn: Vardar Yenicesi’ne gittikten sonra
kaleme aldığı tasavvufî bir eser olup, yüzden fazla tasavvuf ıstılahının açıklamasıdır.
Süleymâniye Kütüphânesi İbrâhim Efendi kısmı No: 420’de bir nüshası vardır. 4Esrârnâme: Süleymâniye Kütüphânesi Hâşim Paşa kısmı No: 203’de bir nüshası vardır.
5- Risâle-i Vücûd: Vahdet-i vücûd mevzuunu îzâh için kaleme alınmıştır. Arabça olup,
Süleymâniye Kütüphânesi Mihrişah kısmı No: 203’de bir nüshası vardır. 6- Risâle-i
Ehâdiyye: Fârisî dille yazılmıştır. Hadarât-ı hams, âlem-i ceberut, âlem-i lâhût, âlem-i
hakâik, cem’ul-cem’, gayb-ul-meçhûl, mâhiyet-ül-mâhiyyât, hüviyyet-i gayb, ehadiyyet
gibi terimler açıklanmıştır. Şehîd Ali Paşa Kütüphânesi No: 1390’da bir nüshası vardır.
7- Menâzil-ül-kulûb: Rûzbihân-ı Baklî’nin Risâle-i kuds adlı eserine Farsça yaptığı
şerhtir. Bu şerh, Muhammed Takî’nin Rûzbihânnâme adlı eserinin içinde yayınlanmıştır
Tahran-1968).
Kenz-ül-esrâr, Necât-ül-ervâh, Risâle-i Molla İlâhî veya Risâle-i Es’ile ve Ecvibe
ve Mi’râciyye eserleri de Molla İlâhrye nisbet edilmektedir.
Molla İlâhî’nin Türkçe eserleri onbeşinci yüzyıl Türk nesri bakımından çok önemlidir.
ÖYLE BİR TÖVBE ETTİ Kİ!..
Abdullah-i İlâhî bir gün sohbet ederken, söz, çalışmak ve gayretten açılmıştı. “İnsan
çalışıp, gayret göstermedikçe olgunlaşamaz ve bir mertebeye ulaşamaz” buyurmuşlardı.
Bu sırada sohbetinde bulunan bir âlim, bu sözleri işitince, kendi kendine bu sözü
kabûllenmeyip, at hırsızı kıssası diye bilinen bir hâdiseyi hatırladı. Peki onun hâli nasıl
oldu diye düşündü. Abdullah-i İlâhî, o âlimin kalbinden geçen düşünceleri kerâmetiyle
anlayıp, o ânda ona doğru dönüp şöyle dedi: “Söylediğim söze, at hırsızlığı yapan
kimsenin hâli ile karşı çıkmak hâtıra geldi değil mi? Fakat ona da cevap vardır.” Sonra
sohbetinde bulunanlara dönüp; “Hiç o hâdiseyi işiteniniz var mıdır?” diye sordu.
Sohbette bulunanlar; “Duymadık” deyince anlatmaya başladı: “Parasız kalan bir hırsız,
geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle heba ederdi. Bir defasında da, bulunduğu şehrin
en büyük âlimi ve evliyâsı olan bir zâtın atını çalmak üzere ahırına girmişti. Tam atı
çözüp götüreceği sırada ahırın duvarlarından biri yarılıp içeriye bir nûr yayılmıştı. Bu nûr
içinde, iki nûr yüzlü zât gözükmüş, hırsız bu hâl karşısında, kendini hemen at
gübrelerinin arasına atıp gizlenmiş. Korku ve telaş içinde boğazına kadar gübre içine
gömülmüş. Bu sırada ahırın duvarlarından biri daha yarılmış, daha parlak bir nûr
gözükmüş. Bu nûr arasından da, o zamanın kutbu ve büyük bir evliyâsı olan ev sahibi
(atların sahibi) çıkmıştır. Önce gözüken iki zât onu görünce, hürmet göstererek selâm
vermişler. Atların sahibi zât, o iki kişiye niçin geldiklerini sorunca; “Falan evliyâ
arkadaşımız vefât etti. Onun yerine kimi tâyin edeceğiz? Size arzetmek istedik” dediler.
Atların sahibi olan zât; “Onun yerine” at hırsızlığı yapan kişiyi tâyin ettik” dedi. Soran iki
zât da, evliyâ olup, ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. O at hırsızlığı yapmaya gelen
kimsenin, at gübreleri arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına vanp,
onu gübreler arasından çıkardılar; gönlünü alıp, tebrik edip, kucakladılar. Atların sahibi
ve zamanın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât
eden arkadaşları evliyâ zâtın cenazesini kaldırmaya gidip, cenaze namazını kıldılar ve
defnettiler.”
Abdullah-i İlâhî, sohbetinde bulunanlara bunu anlattıktan sonra şöyle dedi; “Şimdi at
hırsızlığı yapmaya giden kimse, nasıl bir çalışma yaptı da ricâl-ül-gayb denilen evliyânın
üçler yoluna girip, onlardan oldu diye bir suâl hâtıra gelmesin. Çünkü o zavallının, o
zâtlar yanına girdiklerinde, şaşkınlığından ve mahcubiyetinden gübreler arasına
saklanıp, ne kadar zorluk ve ne kadar şiddetli pişmanlık duyduğu bellidir. Kurtuluş yolu
kalmadığını kesinlikle anlayınca, at çalmak üzere harama yönelişinden dolayı bütün
kalbiyle pişman olup, o zamana kadar yaptığı işlere öyle bir tövbe etti ki, işlediği kötü
işlerden gönlü temizleniverdi. Allahü teâlâya yönetip riyazet çeken kimseler, onun o
ânda yaptığı tövbeyi nice seneler yapamaz.” Abdullah-i ilâhî hazretlerinin bu güzel
izahını ve tatlı sözlerini dinleyince, sohbetin başında kalbinde bâzı itirazlar bulunan o
âlim kimsenin, içindeki şüphe ve yanlış düşünceleri temizlendi. Abdullah-i İlâhî’nin elini
öpüp, özür diledi ve sevenlerinden oldu.

1) Nefehât-ül-üns tercümesi (Lâmii Çelebi, İstanbul-1289); sh. 460
2) Şakâik-i Nu’mâniyye Tercümesi; sh. 262
3) Seyehatnâme (Evliya Çelebi, İstanbul-1318); cild-8, sh. 175
4) Tezkiret-i Latîfi; sh. 50
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 91
6) Sefînet-ül-evliyâ (Hüseyin Vassâf Halveti, Süleymâniye Kütüphânesi, Yazma
bağışlar No: 2305); cild-1, sh. 29
7) Güldeste-i Riyâz-ı İrfan (İsmâil Beliğ, Bursa-1302); sh. 140
8) Tâc-üt-tevârih
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1079
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 214
11) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3099
12) Fevâid-ülbehiyye; sh. 145
13) Şezerât-üz-zeheb; cild-7, sh. 358
ABDURRAHMÂN KUTUB
Osmanlılar zamanında Anadolu’da yaşayan âlim ve evliyânın en büyüklerinden. Seyyid
olup; Alim-i Arvâsî, Kutb-i Arvâsî lakabları ile meşhur oldu. Zamanının kutbu idi. Hicrî
on üçüncü asrın ilk yarısında vefât etti. Hoşâb (Güzelsu)’da medfûndur. Şeceresi
şöyledir: Seyyid Abdurrahmân bin Abdullah bin Muhammed bin Muhammed Şehâbeddîn
bin İbrâhim bin âlim-i Rabbânî Cemâleddîn bin Kemâleddîn bin Kutb Muhammed bin
Kâsım Bağdâdî’dir.
Seyyid Abdurrahmân Arvâsî’nin büyük dedesi olan Seyyid Kasım Bağdadî, Hülâgu’nun
Bağdâd katliâmı esnasında, Bağdâd’dan çıkıp, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde aile fertleri
ile birlikte uzun yıllar kaldı. Kemâl derecesine erişen oğlu Muhammed Velî hazretlerini
doğu Anadolu’ya gönderdi. Kendisi Mısır’a gidip Ezher Medresesi müderrislerine reislik
yaptı. Daha sonra Medîne’de vefât etti. Anadolu’da kalan oğlu Muhammed Velî, Hakkâri
beyi İbrâhim Han’ın kızı Fâtımâ Hanım’la evlenerek yüksek dağlar arasında geçidi zor bir
yere, bir dergâhla, iki katlı bir câmi yaptırdı. Arvas (Van’ın Bahçesaray İlçesine bağlı
Doğanyayla) köyünü kurdu. Burada nadide eserlerden bir kütüphâne teşkil ederek ilim
ve feyz neşretti. Soyundan gelenler, onun yolunu tâkib ettiler. Seyyid Muhammed’in
torunlarından Seyyid Abdullah genç yaşta ölünce, oğlu Abdurrahmân daha doğmamıştı.
Annesi küçük yaşta babasız kalan bu oğlunun üzerine titredi; okuyup büyük âlim olması
için çok îtinâ gösterdi. Daha küçük yaşta âlimlerin huzuruna gönderip, ilim öğrenmesini
sağladı. Abdurrahmân, yedi-sekiz yaşlarında Arabî ilimleri öğrenmeye başladı. Kısa
zamanda; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zahirî ilimlerde ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir
âlim oldu. Bulûğ çağına gelince, Arvas’da seyyidlerin çoğalması için, annesi onu zorla
evlendirdi. Her çocuğu dünyâya geldikçe, kendisinden çok annesi seviniyordu. Seyyid
Fehîm-i Arvâsî ve Abdülhakîm-i Arvâsî, Abdurrahmân Arvâsî’nin torunlarıdır.
Seyyid Abdurrahmân hazretleri, tasavvuf yolunda da yetişerek büyük bir velî oldu.
Zamanın mürşid-i kâmili idi. Medresesinde talebe yetiştirmeye başladığında, her
taraftan akın akın yüzlerce Hak âşığı huzuruna koştular. Sohbetleriyle şereflenip
bereketli feyzlerine kavuştular. Seyyid Abdurrahmân’ın ömrü, zahir ve bâtın ilimlerini
yaymakla geçti. Arvas’taki medrese ve hankâhı; Hoşâb’da da (Güzelsu) bir medrese ve
hankâhı vardı. İstanbul, Hicaz, Mısır, Irak gibi memleketlerde çözülemeyen mes’eleler
Abdurrahmân hazretlerine getirilirdi. Çevredeki bütün bölgeler, onun irşâd nuruyla
aydınlanmıştı. Bu sebeble sultan ikinci Mahmûd Han ona çok hürmet gösterir, duâsını
istirham eder, husûsî hediyeler ve selâmlarını gönderirdi.
Seyyid Abdurrahmân, zamanın beylerine, paşalarına mektuplar yazarak nasihat eder,
uzak memleketlere dahi mektuplar gönderirdi, İrisân beylerinden Emîr Şerefüddîn
Abbasî’ye yazdığı Fârisî mektuplar çok kıymetlidir. Bu mektuplardan birinde Muhammed
Kerîm Han, Mustafa ve Feyzullah beylere selâm ve duâ etmektedir. Şerefüddîn Han,
Seyyid Abdurrahmân’dan gelen başka bir mektubun sonuna şu satırları eklemiştir:
“Mevlânâ hazretleri, bu mektubu, bu fakire 1778 (H. 1192) senesinde göndermiştir.
Musîbete sabretmek lâzım olduğu ve sabrın kıymetini bildirmiştir. Bir kaç ay sonra
pederim Abdullah Han vefât etmiştir. Mevlânâ’nın kerâmetini buradan anlamalıdır.”
Torunlarından Muhammed Emin Efendi anlattı: “Van’da, yaz ayları çok kurak geçer.
Halk yağmur yağmasını arzu edince dedem Seyyid Abdurrahmân hazretlerinin mezarı
başındaki taşı alırlar, alt taraflarda akan derenin suyuna sokarlar. O zaman yağmur
yağmaya başlar. Taş, zaman zaman alınıp suya sokulduğu için incelmiş durumdadır. Bu,
dedemin Allahü teâlâ katında ne kadar makbûl olduğunu gösterir.”
KAN LEKELERİ!..
Seyyid Abdurrahmân, çok cömert ve ihsân sahibiydi. Mal ve canını Allahü teâlânın dînini
yaymak için ortaya koyar, uzak yerlerde Allah yolunda cihâd edenlerin yardımına
koşardı. Hanımı şöyle anlattı: “Efendim, arada-sırada silâhlarını kuşanır, evden çıkar,
sabahtan önce yine eve gelirdi. Geldiğinde üstünde-başında kan lekeleri olurdu.
Elbiselerini yıkar sesimi çıkarmazdım. Yine elbiseleri kan içinde geldiği bir gün
kendisine; “Efendi! Sık sık gidip, sabaha bu vaziyette geliyorsun. Nereye gidiyorsun ve
elbisen niçin kan içinde dönüyorsun?” diye sordum. O da; “Hanım, sağlığımda iken
kimseye söylemez isen, bu sırrı sana söylerim” dedi. Ben de; “Söylemem” dedim.
Bunun üzerine; “Biz vazifemiz icâbı, zaman zaman dünyânın neresinde müslümanlarla
kâfirlerin harbi varsa oraya gideriz. Müslümanlara yardım eder, küffâr ile harbederiz.
Ayrıca darda kalmış müslümanların da yardımına yetişiriz” buyurdu. Ben de, o
yaşadıkça bu sırrı hiç kimseye söylemeyip sakladım.”

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1023
2) Menkıbelerle İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 194
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, Sh. 302
4) Eshâb-ı Kiram; sh. 165, 333
ABDURRAHMÂN GÂZİ
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetleri geçen mücâhid kumandan; Ertuğrul
Gâzi’nin silâh arkadaşı ve Aydos kalesi fâtihi. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir.
1329 (H. 730) târihinde vefât etti. Kabr-i şerifinin, Eskişehir yakınında kendi adıyla
anılan köyde olduğu rivâyet edilmektedir.
Abdurrahmân Gâzi, cihâd hizmetini yâni Allahü teâlânın dîninin yayılması ve O’nun
kullarına duyurulması vazifesini, Osman Gâzi ve oğlu Orhan Gâzi devirlerinde de devam
ettirdi. Târihe altın harflerle geçen bir çok kalenin fethine ve meydan muhârebelerine
iştirak etti. Osman ve oğlu Orhan Gâzilerin gözü yerindeki kumandanlarından ve silâh
arkadaşlarından idi. Osman Gâzi vefâtından önce, Abdurrahmân Gâzi ve diğer mücâhid
silâh arkadaşlarını oğlu Orhan Gâzi’nin hizmetine verdi. Çavdar tatarının Karacahisar
pazarını basması üzerine Lefke’ye (Osmaneli) yaptığı gazâdan dönen Osman Gâzi, oğlu
Orhan’a; “Oğul! Her ne kadar bu tatarları yemin verdirip gönderdi isek de, bunlar söz
tutmaz bir topluluktur. Bu defa var sen gazâ et! Hak teâlânın zafer vermesi ümîd
olunur” diyerek onu cihâda gönderdi. Yanındaki mücâhid kumandanlarından Akça Koca,
Konur Alb, Abdurrahmân Gâzi ve Köse Mihâil’e hitaben de; “Gâziler, silâh arkadaşlarım!
Göreyim sizi. Din yolunda nasıl davranırsınız?” buyurdu. Abdurrahmân ve diğer mücâhid
Gâziler, sonradan üç kıt’a ve yedi iklimde hükmeden Osmanlı Devleti’nin temelini attılar.
Akça Koca, Samsa Çavuş ve Konur Alb; Akyazı, İznik ve İzmit ile meşgul olurken;
Abdurrahmân Gâzi de, İstanbul tarafındaki hisarlara akınlar yaparak Bizanslıları şaşkına
çevirdi, İstanbul’dan mücâhidlere gelecek saldırıları önledi. Zîrâ Bizans tekfuru, seçme
askerlerini gâzilere karşı gönderiyordu. Abdurrahmân Gâzi, bu seçme Bizans
kuvvetlerini, düzenlediği akınlarla zayi edip (kırıp), geri çekilmelerini sağladı. Gâziler
geceleri uyumazlar, gündüzleri at sırtından inmezlerdi. Buraları müslüman toprakları
yapmak azmiyle, kanlarını, canlarını feda edip hayırla yâd edilmek için çalıştılar.
İznik’e yakın bulunan Kara Tekin’e yerleşen Samsa Çavuş, zaman zaman İznik’e akınlar
ve baskınlar yaparak kale çevresinde sık sık görünmekte idi. İznik tekfuru bu
baskınlardan yakınarak Bizans imparatorundan yardım istedi. İstanbul’dan toplanan
Bizans kuvvetleri gemilerle Yalakova (Yalova)’ya çıkarıldı. Bunu haber alan
Abdurrahmân Gâzi, bunlara baskın yaparak çoğunu kılıçtan geçirdi. Sağ kalanlar da bin
bir zorlukla gemilere binip İstanbul’a döndüler.
Abdurrahmân Gâzi, Bursa fethedilinceye kadar, Bizans sınırında uç beyi olarak hizmet
gördü ve Akça Koca ile istişâreli olarak gazâ ve fetihlerini sürdürdü.
Orhan Gâzi’nin silâh arkadaşları kuzeyde Karadeniz, güneyde İzmit körfezi ve batıda
İstanbul Boğazı ile hudûdlanmış olan yarım adaya girmekte gecikmediler. Akçakoca,
Konur Alb ve Abdurrahmân Gâzi’nin akınları durmadan devam etti. Nihayet boğaziçi
sahillerine kadar ulaştılar. Konur Alb, Akyazı ile Sakarya’nın iki tarafındaki kaleleri
Rumların elinden aldı. Akçakoca da; Ermenipazarı, Ayan Gölü (Sapanca Gölü), Kandıra
kalelerini ve daha sonra da kuvvetlerini birleştirip Samandra’yı fethettiler. Samandra’nın
fethinden sonra, 1326 (H. 726) senesinde o mıntıkaya, fâtihinin adına izafeten Kocaeli
denildi. Sakarya’nın kuzeydoğusundaki havaliye de Konur Alb’ın ismine izafeten
Konrapa denildi.
Aydos kalesi, Aydos dağının doğu tarafında inşâ edilmiş bir kale olup, Konur Alb ile
Abdurrahmân Gâzi tarafından fethedilmiştir.
Abdurrahmân Gâzi’nin ismi söylendikte akla, Aydos kalesi; Aydos kalesi denince de
Abdurrahmân Gâzi gelir. Bu kale feth edilirken vuku bulan kale kumandanının kızı ile
Abdurrahmân Gâzi’nin macerası gerek Rum ve gerekse Türklerin hafızalarında silinmez
izler bırakmıştır
Abdurrahmân Gâzi, İzmit’in fethinde de büyük hizmetlerde bulundu. Samandra
tekfurunun fidyesi bahanesiyle İzmit’e gitti. Kaleyi inceleyen ve çevreyi tanıyan
Abdurrahmân Gâzi, geldiğinde İzmit’in nasıl alınabileceğini Orhan Gâzi’ye bildirince,
Pâdişâh da onu orduya rehber ve öncü tâyin etti.
Mücâhidlerin tedbir, gayret ve îmânları neticesinde küfrün en büyük kalelerinden İzmit
de fethedilmiş, çan sesi yerine burçlarda ezân-ı Muhammedi okunmaya başlanmış oldu.
Ömrü, muhârebe meydanlarında, İslâmiyet’e hizmetle geçen Abdurrahmân Gâzi, 1329
yılında vefât etti.
AYDOS KALESİNİN FETHİ
1328 (H. 728) târihinde Orhan Gâzi, Abdurrahmân Gâzi ile Konur Alb’den Aydos
kalesinin fethedilmesini istedi. Ancak kalenin çok sağlam istihkâmları, işin uzunca bir
zaman alacağını göstermekteydi. Bu sebeble mücâhid Gâziler bir fırsat zuhur edeceği ve
zaferi böyle sağlayacakları ümidini beslemekte ve sebeblere yapışıp Allahü teâlâya
tevekkül ederek hazırlıklarını sürdürmekte idiler. Nitekim hadis-i şerîfde; “Allahü teâlâ
bir şeyin olmasını murâd ettiğinde onun sebeblerini de hazırlar” buyrulduğu üzere,
burada da hâdiseler öylece gelişti.
Aydos kalesi tekfurunun güzel bir kızı vardı. Bir gece rüyasında dar ve derin bir kuyuya
düştüğünü gördü. Kendisini kurtarmak için tutunacak bir şey, bir çıkış yolu da bulamadı.
Yakınlarından kimse feryadına cevap vermedi. En sonunda bu korkunç kuyunun
ölümüne sebeb olacağı korkusuyla ümidi kırıldı. Çırpınmaktan vazgeçtiği sırada nûr gibi
parlayan bir genç, karanlık kuyunun kenarına gelip, onu bu tehlikeli çukurdan çıkardı ve
ipekten elbiseler verdi. Uyandığında gördüğü rüyadan hayretler içinde kaldı. Gece
gündüz rüyada gördüğü yiğidin hayâli gözünün önünden gitmez oldu. Kendi kendine;
“Benim hâlim ne oldu ki, beni bu çukurdan çıkardı. Giyecekler verdi ve hem durduğum
yerden gitti, öyle anlaşılıyor ki, benim hâlim başka türlüye dönse gerek” diye
düşünürken, ansızın Türkler kale önünde göründü ve muhasara başladı. Muhasara bir
müddet devam etti. Kale çok sağlam ve burçları yüksek olduğundan fethedilemedi.
Tekfurun kızı, gönül alıcı, pırıl pırıl bir günde içini karartan kederleri ve merakı bir parça
olsun dağıtmak için kale burçlarında savaşmaya çıktı. Birden aşağıda Türk askeri
önünde dimdik duran Abdurrahmân Gâzî’yi gördü. Rüyasında kendisini kuyudan çıkaran
kişi olduğunu anladı. Gördüğü rüyanın tâbirini kendisi yaptı ve müslümanlar arasına
katılmanın lüzumunu duydu. Odasına gidip rumca bir mektup yazdı. Bu mektupta,
rüyasını anlatıp müslüman olmak istediğini belirtip; “Dileğiniz bu kaleyi almak ise, şimdi
kaçarcasına kale önünden çekiliniz ve filân gece, bir kaç yiğitle gizlice duvarların altına
geliniz, o vakit kaleyi kolaylıkla ele geçirmiş olursunuz” diye yazmıştı. Yalvarışlarla dolu
olan mektubu bir taşa sardı. Savaşır gibi yaparak kaleden o taşı Türk askerlerinin
arasına attı. Taş yuvarlanıp Abdurrahmân Gâzî’nin önüne düştü. Abdurrahmân Gâzi,
sarılı taşı görünce hemen mektubu aldı ve doğruca Akçakoca’nın yanına sitti. Mektup,
yazıdan anlayanlara gösterildi. İçindekiler anlaşılınca Konur Alb’in de iştirakiyle durum
müzâkere edildi. Sonunda geri çekiliş plânları düzenlendi. Kaleye son bir taarruz
yapıldıktan sonra kendi oturdukları Samandra hisarını da ateşe vererek düşmana
bölgeden Türklerin çekildikleri zannını vermeyi uygun gördüler. İş bundan sonra
kararlaştırıldığı şekilde yapıldı. Aydos hisarı halkı, Türklerin korku ve yılgınlıktan
çekildiklerini zannederek sevinçten kendilerinden geçip, yiyip içmeye başladılar. İşin
nereye varacağından habersiz, sarhoş oldular. Abdurrahmân Gâzi mektupta belirtilen
gece, yanında seksen yiğitle kızın dediği yere geldi. Kız, Gâzi Abdurrahmân’ı bekliyordu.
Onun geldiğini görünce, hisar bedenine ip bağlayarak aşağıya sarkıttı. Abdurrahmân
Gâzi bir örümcek misâli ipe tırmanarak kaleye çıktı. Arkasından bir avuç bahadırı da
kaleye çıkardı. Kızın tavsiyesine uyarak kale kapılarını bekleyen askeri zararsız hâle
getirmek üzere hisarın kapısına vardılar. Sızmış, uyuyan kapıcının yatağında buldukları
kale anahtarları ile hisar kapısını açtılar. Plân gereğince dışarda hazır olan Akça Koca ve
gâziler içeri girerek kaleyi ele geçirdiler. Böylece Aydos kalesi fethedildi.
Kalenin fethinden sonra Abdurrahmân Gâzi, tekfur ile kızını ve pekçok ganimeti
Yenişehir’de bulunan Orhan Gâzi’ye götürüp teslim etti. Keremli pâdişâh Orhan Gâzi,
âlemin tek sahibi yüce Allah’a şükürler ettikten sonra Aydos kalesi tekfurunun gönüller
alan güzel kızını Abdurrahmân Gâzi ile nikahladı ve sayısız ganimetlerle mükâfatlandırdı.
Evliliklerinden Karaca Abdurrahmân adıyla tanınan bir oğulları oldu. Bu delikanlı öyle bir
mücâhid oldu ki, İstanbul’da yaşayan kâfirler rahat ve huzuru unuttular ve gözlerine
uyku girmez oldu. Bizans kadınları çocuklarını; “Karaca Abdurrahmân geliyor, ağlama!”
diye korkuturlardı.

1) Tevârih-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde, İstanbul-1332); sh. 33
2) Kitâb-ı Cihân-nümâ (Mehmed Neşri, Ankara-1987); cild-1, sh. 139
3) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 15
4) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-1, sh. 117.
5) Devlet-i Osmaniyye Târihi; (Hammer); cild-1, sh. 93
6) Devlet Kuran Kahramanlar; (Safa Öcal, İstanbul-1987); sh. 90
ABDÜLAZÎZ HAN
Babası ............................. : Mahmûd-II
Annesi ............................. : Pertevniyâl Sultan
Doğumu ........................... : 8 Şubat 1830
Vefâtı .............................. : 4 Haziran 1876
Tahta Geçişi ..................... : 25 Haziran 1861
Saltanat Müddeti ............... : 14 sene
Halîfelik Sırası ................... : 97
Osmanlı pâdişâhlarının otuz ikincisi ve İslâm halîfelerinin doksan yedincisi. Sultan İkinci
Mahmûd’un ikinci oğlu. Annesi Pertevniyâl Vâlide Sultan’dır. Sultan Abdülmecîd Han’ın
kardeşi olarak 1830 senesi Şubat ayının yedinci gecesi doğdu. Ağabeyine nazaran daha
gürbüz ve gösterişli bir bünyeye sâhib olan Abdülazîz’e küçük yaşından itibaren din ve
fen ilimleri öğretmesi için, zamânın âlimlerinden Hasan Fehmi Efendi vazifelendirildi.
Zekî ve akıllı olan şehzâde Abdülaziz, kısa zamanda Arabça, Farsça ve dînî bilgileri çok
iyi bir şekilde öğrendi. Boş zamanlarında dedeleri gibi ata binmeyi, kılıç kullanmayı,
güreş tutmayı, cirit atmayı, zamanın bütün silahlarını en iyi şekilde kullanmayı öğrendi.
Ağabeyi Abdülmecîd Han’ın saltanatı zamanında velîahd ilân edilen Abdülazîz, mazbut
bir hayât yaşadı. Bu haliyle halkın sevgisini kazandı. Kendisine örnek aldığı büyük
dedesi Yavuz Sultan Selîm Han gibi olmaya çalışıyordu. Bazı devlet adamlarının
taklitçiliğe varan aşırı yenilik düşkünlüğünden rahatsız olanlar, ileride Yavuz gibi bir
pâdişâh olacağı düşüncesiyle onun bu hâline seviniyorlar ve kendisinden çok şey
bekliyorlardı. Zîrâ Osmanlı, eski heybet ve haşmetini hayli kaybetmişti. Tanzîmât
fermanı ile başlayan batılılaşma hareketi, taklitçilikten öteye gitmediği gibi, milletimizin
manevî değerlerini kaybettirmeye başlamıştı.
Sultan Abdülmecîd Han’ın 25 Haziran 1861’de ölümü üzerine Abdülazîz Han tahta çıktı.
Bu sırada Osmanlı Devleti’nin durumu son derece karışıktı. Mâlî sıkıntı son haddinde
olup, Karadağ’da çıkan isyân Sırplarla savaşa yol açacak durumda idi. Hersek eyâletinde
de büyük bir karışıklık hüküm sürüyordu. Bu durumlardan faydalanan Avrupa devletleri
müdâhalelerini arttırarak, aracılık teklifinde bulundular. Yeni sultânın Tanzîmât’tan
vazgeçmesinden endişe duyan bâzı devletler, daha ileri gitmek niyetinde idiler. Bu
durumu fark eden ileri görüşlü Sultan, hemen bir hatt-ı hümâyûn çıkardı. Sadrâzama
hitaben yazılan ve Bâb-ı âlî’de okunan fermanda şöyle deniliyordu: “Halkımın, huzur ve
mutluluğu en büyük emelimdir. Onların canları, malları ve nâmusları kânunlarımızla
te’minât altındadır, korunacaktır. Allahüı teâlânın emirlerinin yapılmasına, yasaklarından
kaçınılmasına çalışılacaktır. Hepimizin saadeti, selâmet ve kurtuluşu bundadır. Bu
sebeble İslâmiyet’in emirlerinin yapılması, kat’î olarak dileğimizdir. Mevcûd kânunlara
herkes uyacaktır. Uyanlar mükâfatlandırılacak, uymayanlar cezalandırılacaktır.
Devletimizin maddî gücünün arttırılması ve halkın hayat seviyesinin yükseltilmesinden
başka maksadımız yoktur. Devlet malının telef edilmemesi ve israftan korunması şarttır.
Kara ve deniz kuvvetlerimizin nizam ve intizamları sağlanacaktır. Dost ve müttefik
devletlerle, münâsebetlerimizin devamına ehemmiyet verilecek ve önceki andlaşmaların
hükümlerine uyulacaktır. Şunu tekrar edeyim ki, müslim ve gayr-i müslim ayırd
etmeksizin, memleketimde, yaşayan herkes dînimizin emirleri çerçevesinde adaletle
yönetilecek ve herkes adalet önünde eşit muamele görecektir. Allahü teâlânın
mülkümüze ihsân buyurduğu huzur ve refahın her tarafa yayılması, herkesin saadetini
gerektirecek gerçek ilerlemedir. Devlet-i âliyyemizin, İstiklâlinin devam etmesi, halkımın
da refah içinde yaşaması en büyük gâyemdir. Cenâb-ı Hak, Habîb-i ekremi sallallahü
aleyhi ve sellem hürmetine cümlemizi muvaffak eylesin...” Bu ferman ve hükûmetin
yerinde bırakılması, batılı devletlerin Tanzîmât konusundaki endişelerini nisbeten
ortadan kaldırdı.
Mâlî konularda büyük sıkıntılarla karşılaşıldığı için, Sultan, hükûmetten ilk önce bu
konunun ele alınmasını istedi. Devletin geliri tahminen on beş milyon altın idi. Sultan,
kendisine âit aylık tahsîsâttan indirim yapılmasına, saraydaki şahsına âit bâzı altın ve
gümüş eşyanın, kapların, darphânede eritilerek paraya çevrilmesine müsâde etti.
Saray’daki gereksiz me’mûrları başka yerlere tâyin etti. Hassa hazînesinin gelirinden
üçte birini devlet hazînesine bıraktı. Rüşvet ve irtikâb işine karışanları cezalandırdı.
Alınan tedbirlerle devletin mâlî durumu düzelmeye başladı.
Bu durumdan rahatsız olan Ruslar, bâzı Avrupa devletleri ve İngilizler, Osmanlı
topraklarında yaşayan azınlıkları “kışkırtmâyâ”, onları el altından desteklemeye
başladılar. Kırım’da mağlûb olan Ruslar, Balkanlardaki hıristiyanları isyâna teşvik etti.
Bunun üzerine Sultan, serdâr-ı ekrem Ömer Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusunu
Karadağ bölgesine gönderdi ve isyân bastırıldı. Fakat bu zafer, bir çok Avrupa devletinin
müdâhalesine sebeb oldu. Netîcede 15 Ağustos 1862’de verdikleri nota ile, harbin
durdurulmasını istediler. 31 Ağustos’da Karadağ prensi ile serdâr-ı ekrem Ömer Paşa
tarafından imzalanan Işkodra andlaşması gereğince savaşa son verildi.
Mısır’ın Osmanlı Devleti’ne bağlılığının hayli gevşediğinin farkında olan Sultan, sadrâzam
Yûsuf Kâmil Paşa’nın da teşvikiyle vâliyi ve halkın durumunu yerinde incelemek üzere
Mısır’a bir seyahat düzenledi. Sadrâzam Yûsuf Kâmil Paşa’yı İstanbul’da bırakarak, 4
Nisan 1863’de Feyz-i Cihâd vapuruyla yola çıktı. Mehmed Ali Paşa’nın torunu, çalışkan
ve kurnaz bir zât olan Mısır vâlisi İsmâil Paşa, sultan Abdülazîz Han’ı ve maiyyetini
muhteşem merasimle karşıladı. Sultân’ın bu ziyareti, Avrupa devletlerinin İsmâil Paşa’yı
Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemiş oldu. Mısır’ın payitahta olan bağlılığını
güçlendirdi. Bir süre sonra İsmâil Paşa, Sultan’dan hidiv ünvânını aldı ve hidivliğin
babadan oğula geçmesi esâsını da kabul ettirdi. Daha da ileri giderek kendi başına
hareket etmek istedi; fakat buna mâni olundu.
Diğer taraftan Yunanistan’a 1830’da verilen bağımsızlıktan sonra rahat durmayan
rumlar, Ege adalarında isyân çıkardılar. 2 Eylül 1866’da Girid’de çıkan isyânda
Yunanistan’dan yardım alan rumlar, adanın Yunanistan’a ilhakını istiyor ve müslümanları
insafsızca öldürüyorlardı. Bu kıyımı durdurmak için Girid’de otuz sene vâlilik yapan
Mustafa Nailî Paşa gönderildi. Donanma ile Girid’i muhasara altına alan Nailî Paşa,
isyâncılarla uzun süre çarpışmasına rağmen netîce alamadı; âsilerle yapılan görüşmeler
de fayda vermedi. Altı buçuk ay kadar süren bu kuşatmadan netîce alınamayınca,
serdâr-ı ekrem Ömer Paşa vazîfelendirildi ve isyâncılar mağlûb edildi. İsyanı plânlayan
Avrupa devletleri, Sultân’a bir nota göndererek, Girid’deki askerî harekâtın
durdurulmasını ve idare şeklini tesbit edecek beynelmilel bir komisyonun gönderilmesini
istediler. Sultan bu teklifi şiddetle reddetti. Fevkalâde yetkiler verdiği sadrâzam Alî
Paşa’yı mes’eleyi devlet menfaatlerine uygun şekilde halletmek üzere Girid’e gönderdi.
4 Ekim 1867’de Girid’e ulaşan Alî Paşa, batı devletlerinin isteği doğrultusunda iki ferman
yayınlayarak bâzı imtiyazlar verince, âsiler isyândan vazgeçerek daha müsait bir zamanı
beklemeye başladılar (Bkz. Alî Paşa).
Hâdiselerin bastırılmasından bir süre sonra, Fransa kralı üçüncü Napolyon, Paris’te
açılan milletler arası sanayi sergisine bir çok devletin idarecilerini davet ettiği gibi,
sultan Abdülazîz’e de davet için bir elçi gönderdi. Aynı zamanda kraliçe Victoria da,
Sultân’ı İngiltere’ye davet etti. Bu davetler, toplanan dîvânda görüşüldü ve devletin
îtibârı bakımından Sultân’ın kabul etmesi kararlaştırıldı.
Sultan Abdülazîz Han, Paris büyükelçisi Mehmed Cemil Paşa’dan gelen Fransa’ya davet
telgrafını sükûnetle dinlemişti. Aslında çok arzu ettiği böyle bir yolculuğa, ağır
mes’ûliyetleri olan bir pâdişâh olarak değil de, hâli vakti yerinde bir kimse gibi çıkmayı
arzu ettiğini başmâbeynci Mehmed Bey’e şöyle söylemişti: “Bak Mehmed! Zaman
zaman ne isterdim bilir misin?.. Ya kapalıçarşı’da, ya Asmaaltı’nda küçük bir dükkanı
olan esnaf veya bir zanaatkar olayım. Sabah evimden çıkayım, işime geleyim. Akşam
Allah ne kâr verdiyse onunla çoluk-çocuğumun nafakasını alayım, atıma değil eşeğime
bineyim. Yorgun argın, amma kafamın içi binbir derdle dolmamış olarak evime geleyim.
Karım güler yüzle, çocuklarım sevgiyle beni karşılasın. Yunayım, sofranın başına
geçeyim, çorbamızı zevkle içelim. Kimsenin derdi bize illet olmasın. Yüreklerimiz rahat,
büyük mes’elelerden uzak, kendi hâlimde yaşayıp gideyim. Şu Ali ile Fuâd ille de
Frengistan’a gitmeli, derlerken de ne isterdim bilir misin? Cebinde harçlığı olan, hâli
vakti yerinde, ünvânsız, makamsız kişi olarak Avrupa’ya gitmek!.. Ben de istemez
miyim oraları görmeyi?.. Amma, gelgelelim bu koskoca ülkenin pâdişâhısın, cümle
âlemin gözleri senin üzerinde... Adım atışın, bakışın, dudaklarının kıpırdayışı bile merak
uyandırır. Gelen elçilerin hâlini görürsün. Ya onların memleketlerinde cümle halk
ortasında insan rahat nefes alabilir mi? Neylersin ki, bu tahtın da esâreti var...”
Sultan Abdülazîz Han, 21 Haziran 1867 Çarşamba günü Dolmabahçe Sarayı önünde
Sultâniye yatına binerek yola çıktı. Böylece Osmanlı târihinde yabancı ülkelere seyahate
çıkan tek pâdişâh ve ilk halîfe Abdülazîz Han oldu.
Şehzâde Yûsuf İzzeddîn, şehzâde Murâd, şehzâde Abdülhamîd, hâriciye vekili Fuâd
Paşa, pâdişâhın maiyyeti, özel hizmetçileri ve koruma görevlileri yanında; Fransız
sefirinin de birlikte seyahatine izin verilmişti. Sultaniye yatını üç zırhlı tâkib ediyordu.
Yafa, Fransa’ya kadar refakat edecek Fransız donanması, Çanakkale boğazının dışında
Sultân’ı karşıladı ve 29 Haziran’da filo Fransa’nın Toulun limanına girdi. Burada askerî
törenle karşılanan Sultan, trenle Paris’e geçti. Sultan Abdülazîz Paris’te, Fransa kralı
üçüncü Napolyon tarafından askerî törenle karşılandı.
Misafirler için verilen yemekte Abdülazîz Han’ın yanına oturan ev sahibi üçüncü
Napolyon’un, yemekte; “Ekselans hazretleri! Girid için en güzel çözüm yolu, adanın
Yunanistan’a terkedilmesidir şeklinde düşünüyoruz...” sözü üzerine. Sultan celallendi
ve; “Ekselâns! Girid için Osmanlı Devleti tam yirmi yedi sene, kan dökerek savaştı.
Girid’in her karış toprağı şehîdlerin kanlarıyla sulandı. Ordularımda tek bir asker,
donanmamda bir tek sandal kalıncaya kadar ata mîrâsını korumak ve kollamak
karârındayım!..” cevâbını verdi. Beklemediği bu hiddet karşısında şaşıran Napolyon,
özür dilemek mecburiyetinde kaldı.
Sultan Abdülazîz Han, 10 Temmuz’da Paris’ten ayrılarak İngiltere’ye geçti. Sultân’ı, kral
yedinci Edward karşıladı. Londra’da on bir gün kalan Sultan, 23 Temmuz 1867’de
kraliçe Victoria’nın da hazır bulunduğu törenle uğurlandı. Ertesi gün Belçika’nın başkenti
Brüksel’e geçti. Prusya ve Avusturya üzerinden 7 Ağustos 1867 günü İstanbul’a gelen
Sultan, 47 günlük geziden sonra, 47 pârelik top atışı ile karşılandı. Sultan Azîz’in
gemiden inerken alçak sesle; “Atalarımız at sırtında ve fütûhat gayesiyle giderlerdi...
Bizler ise şimdi; trenle, vapurla ancak siyâset için gidebiliyoruz!..” sözleri dudaklarından
dökülüyordu.
Sultan Abdülazîz Han’ın bu gezisi, genel barışın sağlanmasında önemli rol oynadı.
Avrupa devletleri ile olan münâsebetler iyileşti. Bir süre sonra Avrupa siyâsî ve askeri
bir bunalıma girdi. Kırım savaşından sonra güçlenen Fransa’ya karşı, Rusya, Avusturya
ve Prusya’dan teşekkül eden ve üç imparator ismiyle anılan bir ittifak kuruldu.
Fransa’nın 1871’de, Prusyalılara yenilmesi, bu devletin Avrupa’daki mevkiini sarstı. Paris
andlaşmasının en büyük garantörlerinden olan Fransa’nın mağlûbiyetini fırsat bilen
Rusya, andlaşmanın Karadeniz’in tarafsızlığı ile ilgili maddesini iptal etti. Diğer taraftan
Avusturya’nın Prusya ve İtalya’ya karşı sürdürdüğü harpte yenilmesi, Rusya’yı
Balkanlarda daha kuvvetti bir duruma getirmişti. Bu durum yakın bir gelecekte patlak
verecek Osmanlı-Rus harbinin ilk işaretiydi.
Avrupa’da durum böyle iken, içte yeni siyâsî hareketler başgöstermeye başladı. Alî
Paşa’nın çıkardığı Âlî kararnamesi ile yurt dışına kaçan Ziya Paşa, Nâmık Kemâl, Ali
Süâvî gibi yazarlar, Âlî Paşa’nın ölümü ile yurda dönmüşler ve halkı Pâdişâh’a karşı
düşmanlığa teşvik etmeye başlamışlardı. Yapılan yenilikleri beğenmeyen ve târihte Jön
Türkler diye bilinen bu fikrin ileri gelenleri, Osmanlı halkının hâzır olup olmadığını
düşünmeden, Avrupa’da, gördükleri meşrûtiyet rejiminin memlekete getirilmesini
istiyorlardı. İlmî olarak, Avrupa ve Osmanlı cemiyetlerinin, içtimaî, fikrî, siyâsî yapıları
ile parlamentolarının mâhiyetini hiç bilmiyorlardı.
Mahmûd Nedim Paşa, 1875’de sadrâzam olur olmaz, mâlî duruma el attı. Yapılan 1875
bütçesi beş milyon altın lira açık verdi. Tarafdârı olduğu Rus sefîri İgnatiyef’in
tavsiyelerine uyan Nedim Paşa, Avrupa’nın hışmını Devlet-i âliyye üzerine çeken bir
tedbire başvurdu. 6 Ekim 1875’de aldığı bir kararla, devletin senelik ödediği borcunun
yarısını beş sene müddetle keseceğini açıkladı. Karar içte ve dışta büyük akisler yaptı.
Avrupa’da ellerinde Osmanlı tahvîli bulunan halk, elçilikler önünde gösteriler yaptı.
Avrupa gazeteleri, Türkler aleyhinde çok ağır yazılar yazdılar. Bu durum devletin
îtibârını düşürdüğü gibi, İngiliz ve Fransız halkını da Osmanlı Devleti’ne düşman yaptı.
Zâten Rus elçisinin gayesi bu idi.
Rusların devamlı panislavizm propagandası yaptığı Balkanlarda, büyük bir huzursuzluk
mevcûd olup, yer yer isyânlar görülmekte idi. 1875 yazında Bosna-Hersek’de isyânların
çıkması yeni bir buhrana sebeb oldu. Sırbistan, Rusya’nın teşvîki ile 1876’da Osmanlı
Devleti’ne savaş îlân etti. Osmanlı Devleti, sıkıntılar içinde olmasına rağmen, Sırbistan’ı
kısa sürede mağlûb etti. Hemen arkasından Bulgaristan’da karışıklıklar çıktı ise de,
mahallî kuvvetlerle bastırıldı.
Balkanlar kaynarken, görevden uzaklaştırılan ve erkân-ı erbaa diye adlandırılan Hüseyin
Avni, Midhat, Mütercim Rüşdî paşalar ile Hasan Hayrullah Efendi, İhtilâl hazırlığı
yapıyorlardı. Tarihçi Yılmaz Öztuna; Bir Darbenin Anatomisi adlı eserinde, özetle bu dört
şahsı şöyle anlatmaktadır:
“Mütercim Rüşdî Paşa, sultan Abdülmecîd zamanında parladıktan sonra, Abdülazîz Han
devrinde İki defa sadârete ve üç defa seraskerliğe getirilmesine rağmen, kısa zamanda
azledildiği için pâdişâha diş bilemiş bir hileciydi. Deve kiniyle meşhur olan serasker
Hüseyin Avni Paşa, pâdişâha olan kininde erkân-ı erbaanın diğerlerini geride bırakmıştı.
Kalbinde kinden başka hiç bir hisse ver vermeyen bu adamın hayâtı ve şahsiyeti de
karanlıktı. 25 Eylül 1871’de görevinden azledilip, rütbeleri sökülerek Isparta’ya
gönderilmesi, daha sonra getirildiği sadâretten kısa sürede alınması üzerine, pâdişâhtan
intikam almaya karar verdi. Tedavi bahanesi ile gittiği İngiltere’de, Sultân’ın hal’i için
İngiliz devlet adamlarının muvafakatini istemekten çekinmemiştir. Daha sonra
sadrâzam Mahmûd Nedim Paşa tarafından seraskerlikten azl edilerek Bursa vâliliğine
tâyin edilince, kini daha da artmıştı. Yapmak istediklerini; “Kinim dînimdir!” diyerek
ifâde eden Hüseyin Avni, hal’in yanında, Sultân’ı öldürmeyi de düşünüyordu.
Erkân-ı erbaanın üçüncüsü ise Midhat Paşa idi. Vâliliği sırasında yaptığı bâzı işlerden
dolayı İngilizler tarafından şişirilen bu zât, Alî Paşa’nın ölümünden sonra, kendini
devletin en kabiliyetli, hattâ tek adamı olarak görmekteydi. Fakat gerçekte aşırı
derecede hislerine kapılan, acele ve yanlış kararlar veren, bu yüzden hükûmette iyi iş
görmeye müsâid olmayan bir kişiliğe sahipti. Batı ve din kültüründen tamamen
yoksundu. Getirildiği ilk sadâretten iki ay on dokuz gün sonra azl edilmesi, Sultân’a
karşı düşmanlık ve kin beslemesine yol açtı. Hayalperest olan Midhat Paşa, içki
masalarında, Osmanlı hânedânın ortadan kaldırıp sultan olacağını iddia etmeğe; “Bunda
ne var ki?!.. Al-i Osman olacağına Al-i Midhat olur” demeğe başlamıştı. Erkân-ı erbaanın
dördüncüsü olan Hasan Hayrullah Efendi ise, Rüşdî Paşa’nın korumasıyla getirildiği
şeyhülislâmlıktan bir ay gibi kısa bir süre sonra azledildiğinden Sultân’a kin bağlamıştı.”
Hüseyin Avni ve Midhat Paşa, konaklarında gizli toplantılar yaparak, sağa sola para
dağıtıyorlar ve Pâdişâh aleyhine adam topluyorlardı. Yüksek okullarda okuyan talebeler
arasında para dağıtıp, yalan söyleyerek isyâna teşvik ettiler. 10 Mayıs 1876’da Fâtih,
Bâyezîd ve Süleymâniye medreselerindeki talebe ayaklandı ve derslere girmeyerek,
saraya doğru yürüdü. Nümayişçiler sadrâzamın ve şeyhülislâmın azledilmesini
istiyorlardı. Sultan Abdülazîz Han, kan dökülmesini önlemek için isteklerini kabul etti.
Nedim Paşa’yı sadrâzamlıktan alarak, yerine Mütercim Rüşdî Paşa’yı, seraskerliğe
“Hüseyin Avni Paşa’yı, Meclis-i vükelâ üyeliğine Midhat Paşa’yı ve şeyhülislâmlığa da
Hasan Hayrullah Efendi’yi getirdi. Böylece talebelerin gösterisi sona erdi. İhtilâlciler de
hedeflerine ulaşacak makamları ele geçirmişlerdi. Sâdece Sultân’ın hal’i kalmıştı.
Hüseyin Avni, Midhat, Mütercim Rüşdî ve yandaşları Süleymân Paşa; Pâdişâh’ın tahttan
indirilmesi için geniş bir propagandaya girdiler. Halkın gözünde Sultân’ı küçültmek için
çeşitli iftiralar yaydılar. Pâdişâh’ın, veraset usûlünü değiştirip büyük oğlu Yûsuf İzzeddîn
Efendi’nin velîahdlığını te’min için İstanbul’a kırk bin kişilik bir Rus ordusu getireceği ve
devlet hazînesinde beş para olmadığı hâlde saray hazînesinde elli milyon lira mevcûd
olduğu şeklindeki şayialar bu menfî propagandanın bâzılarıdır.
Hüseyin Avni Paşa, bahriye nâzırı Kayserili Ahmed, Şûrâ-yı askerî reîsi Müşir Redif,
Harbiye mektebi nâzırı mirliva Süleymân ve Midhat paşalar gizli gizli toplantılar yapıp
hâdiseyi plânladılar. Bunlardan Süleymân Paşa, hal’ işinin bir vatanperverlik olduğuna
inanan tek kişi idi. En büyük iş de kendine düşüyordu. Bu iş başarısızlıkla netîcelenirse,
birinci durumda suçlu o olacaktı. Fetva emîni Kara Halîl Efendi’yi Midhat Paşa’nın
konağına çağırarak, Pâdişâh’ı tahttan indireceklerini ve buna fetva verip-vermeyeceğini
sordular. O da; “Bu hayırlı işe çarşaf kadar fetva veririm” diye cevap verdi. Onun,
Sultân’ın hal’i için yazdığı; “Emîr-ül-mü’minîn olan Zeyd muhtell-üş-şuûr ve umûr-ı
siyâsîden bî-behre olup, emvâl-i mîrîyyeyi mülk-i milletin tâkat ve tahammül
edemeyeceği mertebe mesârif-i nefsâniyyesine sarf ve umûr-ı dîniyye ve dünyeviyyeyi
ihlâl ü teşviş ve mülk-i milleti tahrip edip, bakaası, mülk-i millet hakkında muzır olsa,
hâl’i lâzım olur mu? Beyân buyrula.” şeklindeki fetvayı şeyhülislâm Hasan Hayrullah
Efendi; “Allahü alem olur” diye imzaladı. Burada, aklî dengesi bozuk, siyâsetten
habersiz, din ve dünyâ işlerini bozup karıştıran, milletin mülkünü tahrib eden bir kimse
olarak tarif edilen Pâdişâh’ın, bu vasıflardan uzak olduğunun herkes tarafından bilinmesi
sebebiyle, fetva, neşrinden îtibâren çok tenkidlere uğramıştır.
Bunun üzerine Hüseyin Avni Paşa yalısında toplanan ihtilâlciler, 30 Mayıs 1876 gününde
harekete geçmeye karar verince, sabahın erken saatlerinde Süleymân Paşa, hazırlanan
plânı kusursuz uyguladı. Harbiye öğrencilerine sultan Abdülazîz’e sûikasd yapılacağını,
bunu önlemek için Dolmabahçe Sarayı’nın çepe çevre sarılacağını, bu şerefli görevin
kendilerine düştüğünü söyledi. Harb okulu komutanı Süleymân Paşa, bu korkunç yalanla
kandırdığı silâhlı üç yüz talebeyi er donanımıyla okuldan çıkardı. Suriye’den bir kaç gün
önce getirilen ve Selîmiye’de yer açılmadığı için Maçka sırtlarında çadır kurulan iki tabur
askere de aynı şeyler söylenerek, Harbiye talebeleriyle beraber Dolmabahçe Sarayı
karadan muhâsara edildi. Donanma kumandanı Arif Paşa, aynı şeyleri kaptanlara
söyleyerek, Sultân’ın eseri olan ve üzerine titrediği zırhlıları, Dolmabahçe önüne
demirledi. Süleymân Paşa, velîahd Murâd Efendi’yi alıp, dışarda arabada bekleyen
Hüseyin Avni Paşa’nın yanına getirdi. Seraskerlik dâiresine gidilince, orada bulunan
ihtilâlciler yeni Sultân’a bîat ettiler. Sabahın erken saatlerinde münâdîler yeni Pâdişâh’ın
cülûsunu yâni tahta geçtiğini haber veriyor ve cülûs topları atılıyordu.
Cülûs topları henüz atılmadan önce, Süleymân Paşa, harem dâiresi önüne gelerek
dârüsseâde ağası ile görüşmek istediğini söyledi. Dârüsseâde ağası Cevher Ağa
giyinerek yanına geldiğinde, durumu anlamıştı. Süleymân Paşa: “Ağa efendimiz! Millet,
sultan Abdülazîz Han’ın fiil ve hareketlerinden memnun değildir. Millet kendilerini hâl’
etti. Şahs-ı hümâyûnlarına karşı bir garaz ve sûikasdimiz yoktur. Milletin selâmeti için,
kendilerini Topkapı Sarayı’na götürmeye me’murum. Lütfen kendilerine derhâl bildiriniz
ve hazırlayınız. Ben burada bekliyorum” dedi.
Süleymân Paşa’nın millet adına yapıldığını söylediği bu ihtilâlin, sonradan yapılan
araştırmalarda altmış üç kişinin şahsî arzu ve ihtiraslarına göre yapıldığı anlaşılıyordu.
Cevher Ağa, Pâdişâh’ı uyandırmaya cesaret edemeyerek, Pertevniyâl Vâlide Sultân’ı
uyandırdı. Sultan da oğlu Abdülazîz Han’ı uyandırdığında cülûs topları atılmaya
başlanmıştı. Halîfe; “Anne bunu bana kim yaptı? Beni (üçüncü) sultan Selîm’e mi
döndürecekler? Ben kime ne ettim?” dedi. Vâlide Sultan; “Avni Paşa etti” dedi. Halîfe;
“Yalnız Avni etmedi. Rüşdî Paşa ile Ahmed (Kayserili) ve Midhat paşalar da bu işe dâhil.
Ben bu felâketi otuz kırk defa rüyamda gördüm. Cenâb-ı Hakk’ın takdîri böyle İmiş”
dedi.
Sultan Abdülazîz, aile efradıyla birlikte, kayıklarla, sağnak hâlindeki yağmur altında
Topkapı Sarayı’na getirildi. Şahsî serveti, hanımlarının kulaklarındaki küpelere kadar,
ihtilâlciler tarafından yağmalandı. Burada Sultân’a üçüncü Selîm Han’ın odası ayrılmıştı.
Bu duruma çok üzülen sultan Abdülazîz; “Beni de amcam sultan Selîm gibi burada
bitirmek istiyorlar” dedi. Sultan Abdülazîz, üç gün kuru tahta üstünde aç, susuz
bırakıldı. Islak elbiselerini değiştirmesine izin verilmedi. Daha sonra kendisi için
hazırlanan odaya geçince, sultan Murâd’a bir mektup yazarak Fer’iye Sarayı’na
nakledilmesini istedi. Bu isteği yerine getirilerek, 1 Haziran 1876 günü Fer’iye Sarayı’na
nakledildi.
Fer’iye Sarayı’na nakl edildikten sonra, yanında devamlı taşıdığı, amcası üçüncü Selîm’in
palasını, Fer’iye karakolu komutanı, güvenlik gerekçesiyle Sultan’dan istedi. Abdülazîz
Han vermek istemedi ise de, annesi, oğluna bir şey olmasından korktuğu için gizlice alıp
komutana verdi. Daha önce planlandığı şekilde Sultân’ın öldürülme hazırlıklarına hız
verildi. Bu iş için güçlü-kuvvetli adamlara ihtiyâç vardı. Hüseyin Avni Paşa,
pehlivanlardan Cezâyirli Mustafa ile Yozgatlı Mustafa ve Boyabatlı Hacı Mehmed’i Fer’iye
Sarayı’nda bahçıvanlıkla görevlendirdi. Pehlivanlar, saray muhafız tabur komutanı
yanlarında olduğu hâide; 4 Haziran 1876 sabahı, Sultân’ın odasına girdiler. Pehlivan
yapılı sultan Abdülazîz, ne niyetle geldiklerini anladığından onlara karşı koydu. Ancak
uzun bir mücâdeleden sonra, Sultân’ın bileklerini kesen zorbalar, gizlice işlerinin başına
döndüler. Bir müddet sonra oraya gelen Vâlide Sultan, oğlunun kanlar içinde yattığını
görüp, ağlamaya başlayınca, saray halkı Sultân’ın odasına toplandı.
Devlet ricalinden, olay yerine ilk önce, Kuzguncuk’daki yalısında bulunan Hüseyin Avni
Paşa geldi. Daha ölmemiş olan Sultan, Hüseyin Avni’nin emri ile saray karakolunun
kahve ocağına götürülüp ot bir sedire yatırıldı. Can çekişen eski Sultân’ı tedavi için hiç
bir hareket yapılmadı. Bir süre sonra; Hüseyin Avni, Midhat ve Rüşdî Paşa’nın gözleri
önünde vefât eden Sultân’ın üzerine eski bir perde örtüldü ve doktor çağrıldı. Doktorlar,
Sultân’ın vücûdunu muayene etmek istediklerinde, Hüseyin Avni; “Bu cenaze herhangi
bir kimse değildir. Bir pâdişâhtır! Her tarafını açtırıp gösteremem” diyerek mâni oldu.
Karakolda hâzır bulunan ihtilâlci paşalar, Pâdişâh’ın bıyık makası ile İki bileğini keserek
intihar ettiğini bildiren bir rapor hazırlatarak imza etmelerini istediler. Doktorlar imza
etmek istemeyince, üzerlerine yürüdüler. Birisi Trablusgarb’a sürüldü. Öteki doktor
Ömer Paşa’nın da apoletlerini (rütbelerini) söküp askerlikten tardettiler.
Ertesi gün yayınlanan hükûmet tebliğinde; “Sultan Abdülazîz, sakalını düzeltmek için
istediği küçük makas ile bilek damarlarını keserek İntihar etmiş ve serasker Avni Paşa,
cesedi karakola naklettirmiştir”‘diye bir açıklamada bulundular.
Sultân’ın naaşı Topkapı Sarayı’na nakl edilerek burada yıkandı. Naaşı yıkayan sekiz
imâm, daha sonra kurulan Yıldız mahkemesinde; “Sultân’ın iki dişi kırılmış, sakalının sol
tarafı yolunmuştu. Sol memesi altında büyük bir çürük vardı” demişlerdir. Pehlivanlar da
yaptıklarını sonradan îtirâf etmişlerdir. İsmâil Hami Danişmend, beş cildlik Îzahlı
Osmanlı Târihi Kronolojisi kitabının beşinci cild, 270.sahifesinde, intihar olmayıp,
cinayet olduğunu otuz bir delille isbat etmektedir. Bir bileğini kesen şahsın ikinci bileğini
de küçük bir makasla kendisinin kesmesi adlî tıbba göre mümkün değildir. Sultân’ın
cenazesi 5 Haziran 1876 Pazartesi günü Topkapı Sarayı’nda büyük bir merasimle
kaldırıldı ve pederi sultan İkinci Mahmûd Han’ın Çemberlitaş’taki türbesine defnedildi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, tahta geçtikten sonra, amcası Abdülazîz Han’ın katli ile
ilgili 27 Haziran 1881’de bir mahkeme açtı ve suçluların cezalandırılmasını sağladı (Bkz.
Yıldız Mahkemesi).
İleri görüşlü ve tedbirli bir pâdişâh olan sultan Abdülazîz Han, devletin kuvvetli olması
için kara ve deniz askerini yeni silâhlarla teçhiz etti. Avrupa’dan yeni model silâhlar aldı.
1866 senesinde Prusya’dan ihtisas sahibi subaylar getirerek Mekteb-i harbiyeyi yeniden
düzenledi. Askerî rüşdiyeler açtı. Bugün İstanbul Üniversitesi olarak kullanılan binayı
harbiye nezâreti olarak inşâ ettirdi. Donanmaya çok önem verdi. Tersaneleri yeniden
düzenledi. Kurdurduğu askerî ve sivil pek çok fabrika ile sanayi inkılâbı yolunda ciddî
adımlar atıldı. Yerli tersanelerde yapılamayan zırhlı gemiler dışarıdan alındı. Deniz
subayları yetiştirmek için Mekteb-i bahriyeye İngiliz Hubart Paşa tâyin edildi. Büyük
masraflarla meydana getirilen Osmanlı donanması, dünyânın üçüncü derecede kuvvetli
deniz gücü hâline geldi. Sultan Abdülazîz Han tahttan indirildiği sırada, Osmanlı deniz
gücü yirmi zırhlı, dört kalyon, beş firkateyn, yedi korvet ve kırk üç nakliye gemisinden
meydana geliyordu.
Gülhâne hatt-ı hümâyûnu ile, Osmanlı tebeasından olan herkes askere alınacaktı.
Abdülazîz Han, hıristiyan ve Yahûdîlerin askere alınmasını mahzurlu gördüğü için,
onlardan nakdî bedel aldı. Subaylara ilk defa tabanca verdi. Tophâne’de modern tüfek
ve top îmâli için te’sîsler kurdurdu. Orduyu; Nizâmiyye, Redif ve Müstahfız olmak üzere
üç kısma ayırdı. Bunların mevcûdları 700.000 civarında idi. Yedi ordu teşekkül ettirdi.
Bunların her biri çeşitli eyâletlerde bulunuyordu.
Sultan Abdülazîz Han, devletin geleceği için eğitim ve öğretime de önem verdi. 1862
senesinde, Devlet dâirelerine me’mur yetiştirmek için Mekteb-i mahrec-i aklâm açıldı.
Bu okul, 1874 senesine kadar faaliyetini devam ettirdi. Ayrıca yabancı dil öğrenmek
üzere lisan mektebi, eczacı mektebi, kaptan ve çarhçı mektebi açıldı. Mekteb-i tıbbiyye-i
şâhâne adı ile sivil ve modern bir tıp fakültesi kuruldu. 1868’de Fransız eğitim sistemine
göre eğitim yapan Mekteb-i sultanî (Galatasaray lisesi) açıldı. 1869’da Maârif-i
umûmiyye nizâmnâmesi yayınlanarak maârif teşkilâtı yeniden düzenlendi. 1870’de
Dârülfünûn-ı Osmânî adı ile Çemberlitaş’ta yapılan yeni binada modern bir üniversite
açıldı. İlk öğretim mecburî oldu. Dînî eğitim yapan müesseselerin dışında çeşitli okullar
açmak için, maârif nâzırının başkanlığında Meclis-i kebîr-i maârif kuruldu. 1869’da Kız
sanâyi mektebi ve ertesi yıl sivil bir kaptan mektebi açıldı. 1870’de Dâr-ül-muallimât
adıyla ilk kız öğretmen okulu eğitime başladı. Teknik ve meslekî alanlarda da yeni yeni
okullar açıldı. Sanayi sergisi tertiplenerek, bir sanayi ıslah komisyonu kuruldu. Yerli
malların Avrupa malları ile rekabet edebilmesi için, yeterli bilgiye sâhib eleman
yetiştirmek gayesi ile İstanbul Sultan Ahmed’de bir sanayi mektebi açılarak çeşitli
meslekler öğretildi. 1865 senesinde Yûsuf Ziya Paşa, Tevfik Paşa ve Ahmed Muhtar Paşa
tarafından kurulan ve Kapalı çarşı esnafı çıraklarına ders veren Cemiyyet-i tedrisiyye-i
İslâmiyye’nin fazla rağbet görmesi üzerine, sâdece yetim müslüman çocuklarının
okutulması için Dârüşşafaka kuruldu. 1874’de Darülfünûn, Mekteb-i sultanî binasında
yeniden eğitime başladı.
Sultan Abdülazîz Han, ulaşımın sür’atli ve sıhhatli olması için önemli çalışmalar yaptırdı.
O zamana kadar 452 km. olan demiryolunun uzunluğu üç misline çıkarıldı. İstanbulParis demiryolu imtiyazı Avusturya firmasına verildi. Bu demiryolunun Topkapı
Sarayı’nın bahçesinden geçmesi bâzı îtirâzlara yol açtı. Fakat Pâdişâh, halkın rahatı için;
“Demiryolu yapılsın da, isterse sırtımdan geçsin” diyordu. Bu yolun Sofya’ya kadar olan
kısmı 1873’de işletmeye açıldı. 1862’de mevcut karayolları tamir edildi ve yenileri
yapılmaya başlandı. Niş, Bosna, Vidin, Samsun, Amasya, Kastamonu’ya yeni yollar
yapıldı. İstanbul’da tramvay yapılarak Galata-Beyoğlu arasında tünel işletmesi kuruldu.
Karaköy ve Eminönü arasında demir köprü (Galata/Mecidiye köprüsü) yapılarak hizmete
açıldı. Mevcut telgraf hatlarına bir mislinden fazla ilâve yapıldı. Süveyş kanalı açılarak
Akdeniz ile Kızıldeniz birleştirildi. Tuna ve Dicle nehirleri üzerinde gemi işletilmesi
teşebbüsleri ilk defa başlatıldı. İstanbul, Köstence, Varna limanları ile İzmir rıhtım inşâsı
yabancı şirketlere ihale edildi, idâre-i Azîziyye adı ile bir Seyr-i sefâin idaresi kuruldu ve
Boğaz’da gemi çalıştırmak için Şirket-i Hayriyye’ye imtiyazlar verildi.
Sultan Abdülazîz Han devrinde, idârî ve hukûkî alanlarda da önemli adımlar atıldı. O
zamana kadar uygulanan eyâlet teşkilâtı terk edilerek, vilâyet sistemine geçildi. Mülkî
taksimatı sağlayacak Nizamiye mahkemeleri kuruldu. 1868’de Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı
adliye; Şûrâ-yı devlet ve Dîvân-ı ahkâm-ı adliye olmak üzere İkiye ayrıldı. Böylece bu
meclis bünyesindeki idarî ve adlî işler birbirinden ayrıldı. Osmanlı medenî kânununa
hazırlık olmak üzere Fransız elçisinin tavsiyesiyle kurulan bir komisyon tarafından
Fransız medenî kânunu tercüme edilmeye başlandı. Buna karşı çıkan Ahmed Cevdet
Paşa’nın teklifi üzerine, bir komisyon kuruldu. Bu komisyon uzun seneler çalışarak,
Hanefî mezhebine uygun şekilde Mecelle-i ahkâm-ı adliyyeyi hazırladı.
Bu devirde bankacılık alanında da önemli gelişmeler oldu. 1867’de memleket sandıkları,
1868’de Emniyet sandığı kuruldu. 1863 senesinde Fransız ve İngiliz ortaklığında Bank-i
Osmânî-i şâhâne (Osmarllı bankası) adıyla bir bankanın kurulmasına izin verildi. Daha
sonra banknot çıkarma yetkisi verilen bu banka, 1930 senesine kadar Merkez bankası
görevini de yürüttü.
Sultan Abdülazîz Han, gayet dindar ve intizamlı yaşayan bir pâdişâhtı. Su yerine
zemzem içecek kadar takva sahibi idi. Muntazam namaz kılar ve çok Kur’ân-ı kerîm
okurdu. Şehîd edildiği zaman, odasındaki küçük masanın üzerinde sûre-i Yûsuf açık
olduğu hâlde bir Kur’ân-ı kerîm bulunmuştu.
Gayet ileri görüşlü olan sultan Abdülazîz, Rusya ile harbedip onu yenmedikçe, Osmanlı
Devleti’nin büyük devlet olma vasfını devam ettiremiyeceğini dâima tekrarlardı. Bunun
için saltanatı boyunca kendi gelirlerini ve devlet imkânlarını organize ederek bütün
imkânları bu gayeye tahsis etti. Böylece Türkistan’a el atarak irtibat sağlamıştı.
Abdülazîz Han’ın desteğiyle devlet kuran Doğu Türkistan Türklerinden Yâkûb Han’ın
halîfeye bağlılığını bildirmesi, bu irtibatın en bariz misâlidir. Abdülazîz Han, Kırım’ı geri
almaya hazırlandı. Donanmayı Hind okyanusuna gönderdi. Buraların yegâne hâkimi
İngilizlere varlığını ve kuvvetini kabul ettirdi.
Sultan Azîz; ava, ciride, ata binmeye meraklı, heybetli, rûh ve beden bakımından gayet
sıhhatli, dirayetli ve merhametli bir pâdişâh idi. Îtinâlı bir tahsil görmüştü. Kuvvetli bir
edebî kültürü vardı. Şâir ruhlu ve ressamdı. Fevkalâde zekî ve hüsnüniyet sahibi olduğu,
amansız düşmanları tarafından îtirâf edilmiştir.
Çok müsrif olmakla itham edilen bu Sultan zamanında, Osmanlı dış borçlarının arttığı
söylenmiştir. Fakat giriştiği askerî ve İktisadî teşebbüsler dikkate alınırsa, bu artışın
anormal olmadığı görülmektedir. Zamanında borç para ile saraylar yapıldığı yolundaki
tenkidler de gerçek değildir. O sâdece Beylerbeyi Sarayı’nı yaptırmış, bir de Abdülmecîd
zamanında başlanan Çırağan Sarayı’nı tamamlatmıştır.
Sultan Abdülazîz Han’ın koç ve horoz döğüştürüp, kazananların boyunlarına nişan
taktırdığı yolundaki yazıların târihî hiç bir değeri ve mesnedi yoktur. Gazetelerde, hayâl
mahsûlü tefrikalarda iddia edilmiştir. Ancak güreş ve bu gibi sporları teşvik ederdi. Bu
yüzden de gayet popüler bir şahsiyeti vardı. Türk güreşinin dünyâda söz sahibi
olmasındaki payını, hiç kimse İnkâr edememektedir.
Sultan Abdülazîz devrini inceleyen Ali Rızâ ve Mehmed Gâlib beyler, 1920 senesinde
müşterek yayınladıktan Onüçüncü Asr-ı Hicrî’de Osmanlı Ricali adlı eserde şöyle
yazmaktadırlar: “Sultan Abdülazîz Han; devlet işlerini görmek için çok çalıştı. Devlet
adamı yetiştirmeye uğraştı. Kışlalara gitti, askerin yiyecek, giyecek mes’eleleri ile
uğraşıp koğuşlarını teftiş etti. Mekteb-i harbiye ile Bahriye’de bizzat incelemeler yaptı.
Eline verilen yazıları kendisi okurdu. Dilekçeleri ve Bâb-ı âlînin resmî yazılarını dikkatle
incelerdi. Devletin selâmetini düşünüp, yükselme sebeblerini hazırlamak ve tebeasının
sevgisini kazanmak için çalıştı. Yakınlarını iyi seçerdi. Devlet işlerine dâir fikir ve
mütâlâaları dikkatle dinlerdi.”
Sultan Abdülazîz, çeşitli zamanlarda; Dürrünev, Gevherî, Edâdîl, Hayrândil, Nesrin, Mîr-i
Şâh, Yıldız sultanlarla evlenmiştir. Bu hanımlarından dörtten fazlası aynı anda nikâhı
altında bulunmamıştır. Bunlardan yedisi kız, altısı erkek on üç çocuğu dünyâya
gelmiştir. Erkek çocukları; Yûsuf İzzeddîn, Mahmûd Celâleddîn, Mehmed Seyfeddîn,
Abdülmecîd (son halîfe), Mehmed Selim ve Mehmed Şevket efendiler; kız çocukları ise;
Sâliha, Esma, Emine, Nazime, Emine ve Fatma sultanlardır.
Sultan Abdülazîz Han Devri Kronolojisi
6 Ağustos 1861
Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın sadrâzamlıktan uzaklaştırılması.
Âlî Paşa’nın dördüncü sadrâzamlığı.
22 Kasım 1861
Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa’nın sadrâzamlığı.
15 Haziran 1862
Belgrad Vak’ası ve kalenin şehri topa tutması.
23 Ağustos 1862
Serdâr-ı ekrem Ömer Paşa’nın Rieka zaferi.
31 Ağustos 1862
İşkodra sulh muâhedesinin imzalanması.
8 Eylül 1862
İstanbul protokolünün imzalanması.
5 Ocak 1863
Yûsuf Kâmil Paşa’nın sadrâzamlığı.
3 Nisan 1863
Sultan Abdülazîz’in Mısır seyahati.
1 Haziran 1863
Keçecizâde Fuad Paşa’nın ikinci defa sadrâzamlığı.
28 Haziran 1864
Memleketeyn birliğini tamamlayan İstanbul protokolünün
imzası.
28 Mayıs 1866
Mısır veraset usûlünün değişmesi.
2 Haziran 1866
Mısır vâlilerine “Hidiv” ünvanının verilmesi.
5 Haziran 1866
Mütercim Rüşdî Paşa’nın ikinci sadrâzamlığı.
2 Eylül 1866
11 Şubat 1867
24 Mart 1867
Girit isyânı ve âsilerin Yunanistan’a ilhak karârı
Mehmed Emin Ali Paşa’nın beşinci ve son sadrâzamlığı
Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) cemiyetinin Paris’te Osmanlı
Devleti ve Pâdişâh aleyhinde propagandaya başlaması.
10 Nisan 1867
21 Haziran 1867
Belgrad ve diğer kalelerin Sırbistan’a terki
Sultan Abdülazîz’in Avrupa seyahatine hareketi.
7 Ağustos 1867
Pâdişâh’ın Avrupa’dan İstanbul’a dönmesi.
1 Nisan 1868
Kuvvetler birliği esâsının kaldırılıp, kuvvetler ayrılığı prensibinin
kabulü ve Şûrâ-yı devletin kuruluşu.
2 Ekim 1868
Sadrâzam Âlî Paşa’nın Girid’e gönderilmesi.
12 Şubat 1869
Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa’nın ölümü.
19 Kasım 1869
Süveyş Kanalı’nın açılış merasimi.
11 Mart 1870
Bulgar kilisesinin bağımsızlığı.
13 Mart 1871
Karadeniz’in tarafsızlığına son veren Londra Andlaşması’nın
imzalanması.
7 Eylül 1871
Âli Paşa’nın ölümü.
8 Eylül 1871
Mahmûd Nedim Paşa’nın sadrâzamlığı.
25 Eylül 1871
Tanzîmât devrinin son bulması.
31 Temmuz 1872 Midhat Paşa’nın sadrâzamlığı.
19 Ekim 1872
Mütercim Rüşdî Paşa’nın sadrâzamlığı.
15 Şubat 1873
Sakızlı Ahmed Esad Paşa’nın ilk sadrâzamlığı.
15 Nisan 1873
Şirvânîzâde Mehmed Rüşdî Paşa’nın sadrâzam olması.
15 Şubat 1874
Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın sadrâzamlığı.
13 Nisan 1875
Hersek’te isyân çıkması.
26 Nisan 1875
Sakızlı Esad Paşa’nın ikinci sadrâzamlığı.
26 Ağustos 1875 Mahmûd Nedim Paşa’nın ikinci sadrâzamlığı.
6 Ekim 1875
31 Ocak 1876
Dış kredilerle ilgili karar.
Avusturya dış işleri bakanı Andrasi’nin lâyihasının Bâb-ı âlîye
tebliği.
2 Mayıs 1876
4 Mayıs 1876
10 Mayıs 1876
Bulgaristan’da isyân çıkması.
Selanik Vak’ası.
Midhat Paşa’nın yüksek tahsil gençliğini Pâdişâh’ı protesto
yürüyüşüne sevketmesi.
12 Mayıs 1876
Mütercim Rüşdî Paşa’nın dördüncü sadrâzamlığı.
13 Mayıs 1876
Berlin memorandumu.
30 Mayıs 1876
4 Haziran 1876
Abdülazîz Han’ın tahtan indirilmesi.
Abdülazîz Han’ın şehâdeti.

1) Onüçüncü Asr-ı Hicrî’de Osmanlı Ricali (Ali Rızâ ve Mehmed Gâlib beyler, İstanbul1920); cild-2, sh. 35
2) Tezâkir (Cevdet Paşa, Ankara-1986); cild-2-4
3) Ma’ruzât (Cevdet Paşa, İstanbul-1980); sh. 22, 56, 196, 222
4) Devri Sultan Abdülazîz (Ahmed Midhat, İstanbul-1319)
5) Mir’ât-ı Hakikat (Mahmûd Celâleddîn Paşa, haz. İsmet Miroğlu, İstanbul-1983);
sh. 37
6) Üss-i İnkılâb (Ahmed Midhat, İstanbul, 1294-1295); kısım-1, sh. 66, 294, 398;
Kısım-2, sh. 254
7) Sultan Abdülazîz’in Hal’i ve İntiharı (Tevfik Nûreddîn, İstanbul-1324)
8) Târihin Unutulmuş Sahîfeleri, Sultan Azîz’in şehâdetine asıl sebeb ne idi (Reşîd
İbrâhim, Berlin-1333)
9) Son Sadrâzamlar (İbn-ül-Emin, İstanbul-1940/1953); cild-1-3
10) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 197
11) Sultan Abdülazîz’in vefâtı intihar mı, katl mi?” (Necib ÂsımT.T E.M-1926); Sayı:
6(83), sh. 321
12) Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi (Uzunçarşılı, Ankara-1967)
13) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 21
14) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1021
15) Eshâb-ı Kiram; sh. 280
16) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 69
17) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Zuhuri Danişman); cild-12, sh. 141
18) Türkiye ve Tanzîmat (Engel-hardt, İstanbul-1328); sh. 169
19) Sergüzeştnâme (Pertevniyâl Vâlide Sultan, Üniversite Kütüphânesi, T.Y. 3310)
20) Hakâyık-ül-beyân fî hakk-ı Abdülazîz Hân (Mehmed, İstanbul-1324)
21) Vesâik-i Târihiyye ve Siyâsiyye Tetebbuâtı (Hayreddîn, İstanbul-1326)
22) Mir’ât-ı şuûnât (Mehmed Memdûh Paşa, İzmir-1328)
23) Hâtıra-i Âtıf (Neşr; İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl, T.T.E.M. sene-1926, sayı-7)
24) Sultan Abdülazîz’in vefâtı intihar mı katl mi? (Abdurrahmân Şeref, T.T.E.M. sayı6 (83)-1926)
ABDÜLEZEL PAŞA
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen kıymetli bir paşa. İkinci Abdülhamîd
Han’ın kahraman ve şehîd kumandanlarındandır. 1827 (H. 1243) senesinde Konya’nın
Hadim kazasında doğdu: 1897 (H. 1315) senesinde yapılan Osmanlı-Yunan harbinde
şehîd düştü.
Abdülezel Paşa on altı yaşında iken er olarak orduya girip asker oldu. On iki sene kadar
Arabistan’da kalıp, Osmanlı ordusunda sadâkatla hizmet etti. Bu sâdık ve gayretli
hizmetleri neticesinde çok sevilip subaylık rütbesi verildi. 1853’de Hüsrev Paşa’nın
yâveri olarak Kırım muhârebesine katıldı. 1857’de Karadağ, 1868’de Girid isyânlarını
bastırmak için vazîfe aldı. Gösterdiği başarılar üzerine her vazifesinin akabinde bir
rütbe, çeşitli nişanlar ve madalyalar verildi. 1872 senesinde binbaşı rütbesi ile Giresun
taburuna tâyin edildi. Bu taburla birlikte Sırbistan muhârebesine katıldı. Bu seferde,
Aleksin mevkiindeki savaşta büyük kahramanlık gösterdi.
Plevne muhârebesine de katıldı. Bu sırada Mirliva yâni albay idi. Târihimizin altın
sayfalarından olan Plevne müdâfaasında Gâzi Osman Paşa’nın mert ve kahraman silâh
arkadaşlarından biri de Abdülezel Paşa idi. Bu savaşta da fevkalâde kahramanlık
gösterdi. İstanbul’a dönünce, İkinci Abdülhamîd Han, Abdülezel Paşa’nın göğsüne kendi
eliyle müstesna bir kahramanlık nişanı olan Plevne madalyasını taktı.
Abdülezel Paşa bundan sonra, jandarma teşkîlâtına tâyin edilerek Hicaz’a gönderildi. Bir
müddet sonra tekrar İstanbul’a geldi ve paşalığa yükseldi.
Anadolu terbiyesi ile büyüyen ve erlikten paşalığa yükselen bu köylü çocuğu, dînin
emirlerine bağlı sâlih bir müslüman idi. Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Sesi güzel olup,
serî okurdu. Yakın dostları onun devamlı hatim okuduğunu ve buna aralıksız elli sene
devam ettiğini söylemişlerdir. Memleketi Hâdim’i ziyarete geldiğinde, dostlarından
birine; “Cenâb-ı Hak, hafızlık nîmeti ve paşalık gibi iki rütbe bahşetti. Şimdi bir
üçüncüsünü istiyorum, o da şehîdlik rütbesidir!” diyerek şehîd olma arzusunu dile
getirmiştir.
Abdülezel Paşa, 1897 senesinde vuku bulan Osmanlı-Yunan harbinde Alasonya
ordusunun İkinci tugay kumandanı idi. Yirmi altıncı ve son defa savaşa katılıyordu.
Savaş başlar başlamaz, Yunan kuvvetleri Osmanlı hududlarına hücum etti. Ordusuyla
Alasonya’da bulunan ve hücuma geçmek üzere hazır bekleyen Abdülezel Paşa, hücum
emrini alır almaz, birliği ile Pınarhisar’a yürüdü. Hududa ulaşınca, bir avuç Osmanlı
askerinin, hudut kulelerine hücum eden Yunan kuvvetlerine karşı kahramanca
dövüştüğünü gördü. Üzerlerine yağmur gibi mermi ve top gülleleri yağdığı hâlde
kahraman Osmanlı askerleri bu dehşetli hâle aldırmadan müdâfâ ediyorlar ve şehîdlik
mertebesine, sevinerek koşuyorlardı. Abdülezel Paşa, bu hâli görünce hemen harekete
geçti. Ancak düşmanın açtığı şiddetli top ateşinden bir türlü kulelere yanaşılmıyordu...
Hiddetinden yerinde duramayan Paşa; “Aman yâ Rabbî! Cayır cayır yandıklarını ve şehîd
düştüklerini görüyoruz da yardım için birtürlü yanaşmaya fırsat bulamıyoruz. Vatan
evlâtları kulelerde mahvolacak. Ah bir akşam olsa, ortalık kararsa!” diye çırpınıyor ve
çok üzülüyordu. Nihayet beklediği zaman geldi ve ortalık karardı. Hemen bir tabur asker
alıp kulelerdeki askerleri kurtardı. Bundan sonra sabaha kadar tugayını mevzilere
yerleştirip, savaşa hazır hâle soktu. Sabahın erken saatlerinde Yunan mevzilerini topçu
ateşi altına aldı. Bir müddet sonra birliğine hücum emri verdi. Artık silâhlar
konuşuyordu. Abdülezel Paşa, emrindeki tugayı ile düşmana yaklaştıkça, düşman adım
adım geri çekiliyor ve bâzan da aniden saldırıyordu. Abdülezel Paşa’nın birliği, saldırılara
kahramanca karşı koyuyor ve düşmanı püskürtüyordu. Abdülezel Paşa askerleri ile
devamlı ön cephede çarpıştığından, yanındaki kumandanlar; “Paşa hazretleri, biraz geri
çekilseniz! Düşman mermileri etrafınızda uçuşuyor!” dediler. Bunun üzerine Abdülezel
Paşa şöyle dedi: “Ey oğul! Eceli gelmeden insan ölmez. Ben elli senedir böyle savaştım!
Hamdolsun hiç bir şey olmadı. Hep şehîd olmayı aradım fakat kavuşamadım! Keşke
şimdi kavuşabilsem. Ölmek korkusu ile yerimi terkedip geri çekilemem!...” Abdülezel
Paşa, mermi sesleri arasında gür sesiyle emrindeki birliği teşvîk etmek için bir hitabede
bulundu. Abdülezel Paşa, emrindeki birliğe yaptığı bu konuşma ile askeri şevke getirdi
ve birden bire atına atlayıp mahmuzlayarak hücum etti. Emrindeki birlik de aynı arzu ile
kendisini tâkib etti. Artık, Yunan askeri kaçıyor, kahraman Türk askerleri, Allah Allah
nidalarıyla düşmanı kovalıyorlardı. Abdülezel Paşa yetmiş yaşında olmasına rağmen
delikanlı çevikliğiyle at sürüyor, silâhını doğrultup kurşun atıyordu. Sonunda alnına bir
düşman kurşunu isabet etti. Kanlar içinde yıkılmadan atının yelesine yapışarak bir
müddet daha gitti. Mertebelerin en yücesi olan şehîdliğe kavuşmuştu. Durumu anlıyan
Gemlik tabur komutanı onu atından indirdi. Sanki güler gibiydi, önce Pürnartepe’ye
defnedildi. Sonra Alasonya’ya naklolundu. Kahramanlıkları dilden dile anlatılan bu şehîd
kumandanın kabri üzerine, Sultan Abdülhamîd Han bir türbe yaptırdı (Bkz. Yunan
Harpleri).
BİR ŞEHÎDÎN SON SÖZLERİ!..
Abdülezel Paşa, şehîd olduğu son savaşında askerlerine şöyle hitâb etmiştir.
“Askerlerim! Yiğitlerim! Kahraman evlâtlarım? Dînimize, namusumuza ve vatanımıza
göz diken düşmana haddini bildirmenin tam zamanıdır! Bilirsiniz ki hâinler korkak olur.
Biz düşman üzerine yürürsek onlar kaçarlar. Hep beraber Allah, Allah! diyerek hücum
edelim!...”
Sonra da Papalivata, Tırpan ve Misfaki tepelerini göstererek şöyle dedi: “Aslanlarım! Şu
gördüğünüz tepenin zaptı bizim için çok mühim ve pek şanlı bir muzafferiyet
kazandıracaktır. Siz ki Milona geçidi gibi en zor geçidi aşıp, en çetin yerlere hücum
ederek Osmanlı’nın kahramanlığını bütün cihâna gösterdiniz. Siz kahramanların
evlâtlarısınız. Allahü teâlânın yardımı ile, şu tepenin Üzerinde vuku bulacak kahramanca
bir hücumla zâten gözü yılmış olan düşmanı tamamen perişan edeceğinizi, sancağımızı
oraya dikerek Osmanlının şânını yücelteceğinizi ümîd ediyorum. Eğer bu tepeyi
zaptederseniz önümüzde çiçeklerle süslenmiş geniş bir zafer sahrası açılacak. Bütün
İslâm âlemi ve Osmanlılar, sizin bu kahraman muzafferiyetinizden dolayı ilân-ı şükran
ve iftihar edeceklerdir. Analarınız sizi bugün için doğurdu, bugün için büyüttü!
Yeryüzünde bulunan bütün müslümanların kıymetli halîfesi şevketli pâdişâhımız
Abdülhamîd Han hazretleri sizi bugün için yetiştirdi. Vatan bugün sizden fedâkârlık
bekliyor! Hülâsa bugün şan ve namus, devlet ve millet sizin süngülerinizle ayakta
duracaktır...
Eğer arslanlar gibi bir hücumla şu tepeyi zaptedecek olursanız, namusu korumuş ve
vatanı yüceltmiş olursunuz. Devletimizin gelecekteki zaferlerine de öncülük etmiş
olacaksınız.
Asker evlâtlarım! Size son bir vasiyetim vardır ki, bu vasiyetimin yerine getirilmesini
rica ederim! Eğer ben şu tepeyi zaptettiğinizi ve oraya hâkim olduğunuzu görmeden
şehâdet şerbetini içersem, benim cesedimi şehîd olduğum yere defnetmeyin. Bu tepeyi
mutlaka ele geçirin ve benim için o tepe üzerinde bir kabir kazarak oraya defnedin!
Şayet bu tepeyi ele geçiremeyecekseniz, bırakın cesedim bu topraklar üzerinde kurtlara
kuşlara yem olsun!
Evlâtlarım! Sizin dağları aşan hücumunuza böyle tepeler elbette dayanamaz. Bu
bakımdan mutlaka bu tepeyi zaptetmenizi istiyorum!..
Tevfîk-i ilâhî rehberimiz, imdâd-ı peygamberi yaverimiz, teveccühât-ı celîle-i hazret-i
hilâfet-penâhî, fark-ı iftihârımız da efserimiz (tacımız) dır. Haydi arslanlar! Arş ileri
dâima ileri...”

1) 1897 Osmanlı-Yunan Harbi (G. Kurmay Başkanlığı Yayını, Ankara); sh. 97
2) Resimli Târih Mecmuası; sh. 3002
3) Şehîd-i Mübeccel Abdülezel Paşa’nın Hayâtı ve Şehâdeti (Mustafa Özkul, İstanbul1975)
4) Hadim ve Hâdimiler Bibliyografyası (Nûman Hâdimoğlu, Ankara-1983); cild-1,
sh. 147
ABDÜLFETTÂH-I BAĞDADÎ AKRÎ
İstanbul’daki âlim ve evliyânın, Eshâb-ı kiramdan sonra en üstünlerinden. 1778 (H.
1192) senesinde doğdu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin talebelerinin
üstünlerindendir. Tasavvufda yüksek derecelerin sahibi olduğu gibi, fıkıh ilminde de
büyük âlim idi. İstanbul halkı senelerce ilminden istifâde etti. 1864 (H. 1281) senesinde
Muharrem ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti.
Abdülfettâh hazretleri, küçük yaşta Bağdâd’ın tanınmış âlimlerinden ilim öğrenmeye
başladı. Çok zekî idi. Kısa sürede Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Gayret ve devamlı çalışması
ile arkadaşlarının ve hocalarının dikkatini çekti. Genç yaşta tefsîr, hadîs ve fıkıh
ilimlerinde mütehassıs bir âlim oldu. Fıkıh ile ilgili mevzuları cevaplandırmada meşhur
idi.
Din ilimlerinde kendisini yetiştiren Abdülfettâh-ı Bağdadî hazretleri tasavvufta da
yetişmek istedi. Asrının en büyük âlimi, İslâm bilgilerinin mütehassısı Mevlânâ Hâlid-i
Bağdadî hazretlerine talebe oldu. Hocasının her emrini yerine getirmek için canla başla
çalıştı. Meşakkat ve sıkıntılara çok katlanırdı. Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî (r. aleyh)
onu, İstanbul’daki zamanın sultânına iki defa gönderdi. Bu yolculuklarının ikisinde de
yaya gidip geldi. Memleketinde ve seferde Mevlânâ Hâlid hazretlerinden hiç ayrılmazdı.
Hocasının evine girer çıkar, hizmetini ve işlerini görürdü. Hilâfet-i mutlaka ile me’zun
oldu. Şeyh Abdullah-ı Hirâtî vefât edince, onun yerine ders vermeğe başladı.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ilminin derinliği, evliyâlık derecesinin üstünlüğü, dünyânın
her tarafına yayılmıştı. Dünyânın her yerinden talebeler akın akın Mevlânâ Hâlid
hazretlerinin ilminden istifâde etmek için Bağdâd’a geliyorlardı. İstanbul’dan da
talebelerin pek çoğu Bağdâd’a gidiyordu. İsteklilerin hepsinin Bağdâd’a gitmesi mümkün
değildi. Mevlânâ Hâlid hazretleri, bunu telâfi etmek için Abdülfettâh-ı Bağdâdî’yi
İstanbul’a gönderdi.
Abdülfettâh (r. aleyh) İstanbul’a gelerek, Üsküdar semtinde Karacaahmed Kabristanı ile
Bağlarbaşı arasında, Nuh kuyusu mevkiindeki dergâha yerleşti. Bunu işitenler dergâha
akın ettiler. Kısa zamanda, devlet erkânından vezirler, komutanlar, paşalar, âlimler,
talebesi oldu. Senelerce hizmette bulunup bir çok insanın ilâhî nîmetlere kavuşmasına
sebeb oldu.
Vefâtından bir kaç gün evvel, talebeleri ve tanıdıkları ile helallaşmış ve vasiyetini
bildirmiştir.
Mezarı, Üsküdar’da, Eski Vâlide Câmii’nden Karacaahmed mezarlığına çıkan yol ile
Selimiye-Bağlarbaşı caddesinin kesiştiği köşedeki, Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey’in
kabristanının batı köşesindedir.
Eshâb-ı kiram (r. anhüm) hâriç, Edirnekapı ile Eyüp arasındaki Murâd-ı Münzâvî ve
Zeyrek’teki Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri ile birlikte İstanbul’da bulunan en yüksek üç
evliyâdan biridir. Sevenler kabrini ziyaret ederek, rûhâniyetinden istifâde etmektedir.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 971
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 23
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 270
ABDÜLGANÎ NABLÜSÎ
Osmanlılar devrinde yetişen büyük âlim ve velî. 1640 (H. 1050)’de Şam’da doğdu. 1731
(H. 1143)’de Şam’da vefât etti. Doğumuna yakın Şam’da bulunan büyük bir velî; onun
büyük bir âlim olacağını müjdeleyip isminin Abdülganî konmasını söylemiştir. O âlimin
sözünü tutarak, doğan çocuğuna Abdülganî ismini veren babası, ona küçük yaşta
Kur’ân-ı kerîm okumayı öğretti. On iki yaşına kadar İslâm terbiyesi vererek büyüttü. On
iki yaşında babası vefât edince, ilim tahsiline başladı ve zamanının meşhur âlimlerinden
ders aldı. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. Nahiv, meâni, beyân ve sarf
ilimlerini Şam’da oturan Şeyh Mahmûd-i Kürdî’den; fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimlerini Hanefî
âlimi Şeyh Ahmed-i Ka’î’den; hadis ve ona âit ıstılahları, Hanbelî mezhebi âlimi
Abdülbâkî’den; tefsîr ve nahvi Şeyh Mahmûd-ı Mehâsinî’den okudu. Bütün bu hocaları,
ona icâzet (diploma) verdiler. Ayrıca Necmüddîn-i Gazzî’nin dersine de devam ederek
icazet aldı. Bunlardan başka; Şeyh Muhammed bin Ahmed el-Üstüvânî, Şeyh İbrâhim
bin Mensur el-Fettâl, Şeyh Abdülkâdir bin Mustafa es-Safûrî, Şam’da nakîb-ül-eşrâf
seyyid Muhammed bin Kemâleddîn el-Hüseynî el-Hasenî bin Hamza, Şeyh Muhammed
el-Aysâvî, Hüseyn bin İskender er-Rûmî, Şerh-ut-Tenvîr kitabının müellifi Şeyh
Kemâleddîn-i Aradî ve Muhammed bin Berekât el-Kevâfî gibi pek çok âlimden ders alıp,
ilim tahsil etti. Mısır’da Şeyh Ali Şebrâmelîsî de ona icazet vermişti. Tasavvufta,
Kâdiriyye yolunu seyyid Abdürrezzâk el-Hamevî el-Geylânî’den, Nakşibendiyye yolunu
da, Şeyh Sa’îd el-Belhî’den tâlim eyledi. Bu iki yolun feyz ve marifetlerine kavuştu.
Evliyâlıkta yüksek derecelere erişti.
Yirmi yaşında ders vermeye ve kitap yazmaya başladı. Hicaz, Mısır ve İstanbul
medreselerinde müderrislik yaptı.
Abdülganî Nablüsî hazretleri sabahleyin erkenden Câmi-i Ümeyye’ye gidip, çeşitli dersler
okutur; ikindiden sonra da, Câmi-i Sagîr’e devam ederdi. Sonra, İmâm-ı Nevevî’nin,
Hadis-i Erba’în, Ezkâr-un-Neveviyye ve başka eserlerini okuturdu. Sonradan bu
hâlini terk ederek yedi sene müddetle, Şam’daki Ümeyye Câmii yakınındaki evinden
dışarı çıkmadı. Evinde, Muhyiddîn-i Arabî’nin ve Afîfüddîn-i Tilmsânî’nin tasavvufta ilgili
eserlerini tedkîk ve mütâlâa ederek, feyz ve bereketlerine kavuştu. Devamlı ibâdet ve
istiğfar ile meşgul olduğundan, şaşılacak yüksek hâllere kavuştu. Ledünnî marifetlere
erişti. Zahirî ve bâtınî ilimlerde çok yükseldi. Rabbinin ihsânları, yağmur gibi üzerine
yağdırıldı. Kalb gözü açıldı. Sonra yeniden ilim öğretmeye, vâz ve nasîhata, insanlara
doğruyu anlatmaya başladı. İkbâl ve şöhreti o kadar yükseldi ki, kapısı, feyz ve
bereketlerine kavuşmak isteyenlerle dolup taştı. Uzaktan ve yakından, bölük bölük
insanlar ona geldiler. Herkes ondan ilim öğrenmeye ve makbûl olan duâsından istifâde
etmeye çalışıyordu. İlim talebeleri ve tasavvuf yolcuları, onun evini sığınak yapmışlardı.
Abdülganî Nablüsî, 1664 (H. 1075) senesinde İstanbul’a gelip, bir müddet burada kaldı
ve ders okuttu. 25 yaşlarında Bağdâd’a giderek bir müddet orada kaldı. Gerek
zamanının meşhur evliyâsını tanımak ve sohbetlerinde bulunmak, gerekse önceki
evliyânın kabirlerini ve mukaddes makamları bulup ziyaret etmek maksadı ile, bir çok
yerlere gidip, bilhassa kendi memleketi dâhilinde seyahatler yaptı.
Yûsuf-i Nebhânî, Câmiu kerâmât-il-evliyâ adındaki eserinde diyor ki: “Abdülganî
hazretleri, Hanefî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden, marifet sahibi evliyânın
meşhûrlarındandır. Çok hârika ve kerâmetler sahibidir. En büyük kerâmeti,
sayılamayacak kadar çok kitap yazmasıdır. Eserlerinin hepsi güzeldir. Hayâtında ve
vefâtından sonra çok kerâmetleri görülmüştür. O, zamanının kutb-ı aktâbı idi.”
Abdülganî Nablüsî İslâm âleminde en çok kitab yazan âlimlerdendir. Yüz seksenden
fazla eseri olup, her biri mevzûsunda kıymetlidir. Tarîkat-i Muhammediyye kitabına
yazdığı Hadîkat-ün-Nediyye adlı şerhi çok kıymetlidir. Bu kitabı, Keşf-ün-nûr an
eshâb-il-kubûr ve dört mezhebe uymanın lâzım olduğunu anlatan Hulâsât-üt-tahkik
fî beyânı hükm-it-taklîd vet-telfik adlı eserleri Hakikat Kitabevi tarafından
İstanbul’da neşredilmiştir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-5, sh. 271
2) Silk-üd-dürer; cild-3, sh. 30-38
3) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 590
4) Acâib-ül-âsâr (Cebertî, Mısır-1982); cild-1, sh. 154
5) El-A’lâm; cild-4, sh. 32
6) Sefînet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 94
7) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 85
8) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3080, 3083
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1023
10) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 24
11) Fâideli Bilgiler; sh. 170
12) Kıyamet ve Âhiret; sh. 190
13) Herkese Lâzım Olan îmân; sh. 43
14) Brockelmann; sup-2, sh. 473
15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 146
ABDÜLHAK HÂMİD TARHAN
Tanzîmât döneminde batı te’sirlerini Türk şiirine sokan şâir, tiyatro yazarı ve diplomat. 5
Şubat 1851’de İstanbul’da doğdu. Babası, dedesi ve soyu, ilim âleminde isim yapmış
şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla hekîm olup, ikinci Mahmûd ve Abdülmecîd hanların
hekimliğini yapmış, şiir ve târihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi, meşhur bir tarihçi
ve diplomat idi.
Abdülhak Hâmid, ilk tahsiline Evliyâ Hoca, Behâeddîn Efendi ve Hoca Tahsin Efendi gibi
özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendi’nin Abdülhak Hâmid
üzerinde etkisi büyüktür. Daha sonra Bebek Köşk kapısındaki mahalle mektebi ile
Rumelihisarı Rüşdiyesi’ne kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris’te eğitim yapması
uygun görülünce, ağabeyi Nasûhî Bey ile 1863 Ağustos’unda Paris’e gitti. Orada Hortus
College adlı bir özel okula başladı. Kısa zamanda Fransızca’sını ilerletti. 1,5 sene
tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul’a döndü. İstanbul’da Fransız
mektebine başladı ve Fransızca’sını ilerletmek için Bâb-ı âlîde tercüme odasına girdi. On
dört yaşlarında, Tahran büyükelçiliğine tâyin edilen babasıyla birlikte İran’a gitti ve
Farsça dersler aldı. Babasının 1867’de vefâtı üzerine İstanbul’a döndü.
Dönüş sonunda, sıra ile Mâliye mektubî ve sadâret kalemlerinde vazife yapan Abdülhak
Hâmid, buralarda Ebüzziyâ Tevfik ve Recâizâde Mahmûd Ekrem’le tanıştı. Sami
Paşa’dan Hâfız Dîvânı’nı okudu. Bu arada Tahran hâtıralarına yer veren Mâcerâ-i Aşk
adlı ilk eserini yazdı ve meşhur mersiyesi Makber’i, ölümüne yazdığı Fatma hanımla
evlendi. 1876 senesinde hâriciye mesleğini seçen Abdülhak Hâmid, Paris sefareti ikinci
kâtibliğine tâyin edilerek iki buçuk sene bu vazifede kaldı. Paris’te iken Fransız
edebiyatını yakından tanımak fırsatını buldu. Dönüşünde bir süre açıkta kaldı ise de;
1881’de Poti, 1882’de Golos, bir sene sonra da, Bombay başşehbenderliklerine tâyin
edildi. Bombay’da üç sene kaldı. Eşi Fatma hanımın rahatsızlığının artması üzerine,
İstanbul’a dönmek için yola çıktı. Fatma hanım Beyrut’ta vefât etti.
Abdülhak Hâmid, Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkâtipliğine atandı ise de;
manzum olarak yazdığı Zeynep piyesi yüzünden vazifeden alındı. Bir süre boşta
gezdikten sonra tekrar Londra’daki eski görevine, gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan
Nelly hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine, iki sene sonra da Londra
elçiliği müsteşarlığına tâyin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900’da
İstanbul’a dönen Abdülhak Hâmid, 1906’ya kadar İstanbul’da kaldı. 1906’da Brüksel
büyükelçiliğine atandı. 1911’de hanımı Nelly’in ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen hanım ile
evlendi. Balkan savaşları sırasında kabîne tarafından azledilerek, İstanbul’a döndü.
Meârif nezâreti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra âyân
üyeliğinde bulundu. Mütâreke yıllarında Viyâna’ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi.
Cumhuriyetin ilânından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul milletvekili
seçildi ve ölünceye kadar meb’ûs kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş
bağlandı. Ayrıca, belediye de, dayalı döşeli bir apartman dâiresi verdi. Hayâtının son
yıllarında kendisini çekemeyenlerin; “Putları devirelim” şeklindeki saldırılarına mâruz
kaldı. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezârı Zincirlikuyu’dadır.
Abdülhak Hâmid, Tanzîmât sonrası bütün edebî ve siyâsî devirleri yaşamış bir şâirdir.
Tanzîmâtı, meşrûtiyetleri ve cumhuriyeti gördü. Böylece; Tanzîmât, Servet-i Fünûn,
Edebiyât-ı Cedide, Millî Edebiyat ve Cumhûriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı.
Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı
tanımasına sebeb oldu. Bu sebeble Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce
ve şekiller getirmiştir. İlk başlarda Tanzîmât ekolünün te’sirinde kalmış, batıyı tanıdıktan
sonra; klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir
çehre kazanmasında Recâizâde Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hâmid
yazdıklarıyla bu işi uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare
ve Victor Hugo’nun te’sirleri açıkça görülür. Şiirleri genellikle romantik ve felsefî
düşünceler, ölüm duyguları ve İnsan kaderi hakkındadır. Batı yazarlarından etkilenerek
yazdığı dramlar ile Türk tiyatrosuna felsefî düşünceyi sokmuştur. Kendisine son
zamanlarda Şâir-i âzam (en büyük şâir) ünvânı verilmiştir.
Abdülhak Hâmid’in eserleri iki grupta toplanmaktadır. Şiirleri: Makber (1885), Kahpe
(1885), Bâlâ’dan Bir Ses (1911), Vâlidem (1913), Yâdigar-ı Harb (1913), İlham-ı
Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924).
Tiyatroları: Hâmid’in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere İki kısımdır. Mensûr
tiyatroları: Mâcerâ-yı Aşk (1873), Sabr ü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i
Hindû (1876), Târık yahut Endülüs’ün Fethi (1879), İbn-i Mûsâ (1880), Finten
(1898). Manzum tiyatroları; Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880),
Sardanapal (1908), liberte (1913).

1) Abdülhak Hâmid ve Eserleri (İsmâil Hikmet, İstanbul-1932)
2) Türk Şâirleri (S. Nüzhet Ergun, İstanbul-1938); cild-1
3) XIX. Asır Türk Edebiyatı Târihi (A. H. Tanpınar, İstanbul-1967); sh. 496
4) Şiir Tahlilleri (Mehmet Kaplan, İstanbul-1963); sh. 69
5) Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar (Mehmet Kaplan, İstanbul-1976); sh. 314
6) Abdülhak Hâmid’in Şiirlerinde Ledünni Meselelerden Allah I. (M. K. Bilgegil,
İstanbul-1959)
7) Abdülhak Hâmid’in Basılı Eserleri Hakkında Yeni Bilgiler (O. Fâruk Akün, Türk
Edebiyatı Dergisi, 15. sayı İstanbul-1954)
8) Resimli Türk Edebiyatı Târihi (N. S. Banarlı, Ankara-1986); cild-2, sh. 925
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 24
ABDÜLHAMÎD HAN-I
Babası ............................. : Ahmed Han-IIl
Annesi ............................. : Râbia Şermi Sultan
Doğumu ........................... : 20 Mart 1725
Vefâtı .............................. : 7 Nisan 1789
Tahta Geçişi ..................... : 21 Ocak 1774
Saltanat Müddeti ............... : 15 sene
Halîfelik Sırası ................... : 92
Osmanlı pâdişâhlarının yirmi yedincisi ve İslâm halîfelerinin doksan ikincisi. Sultan
üçüncü Ahmed’in oğlu, sultan dördüncü Mustafa’nın babasıdır. 20 Mart 1725 yılında
Topkapı Sarayı’nda dünyâya gelmiştir. Annesi Râbia Şermi Sultan’dır. Küçük yaşından
îtibâren, zamanın büyük âlimleri tarafından ilim öğretildi. Zamanlarını namaz kılarak,
cenâb-ı Hakk’ı zikr ile geçirir, elinden Kur’ân-ı kerîmi düşürmez, halk arasında
kerâmetlerinden bahsedilirdi. Her yaptığını Allah için yapardı. Günlerini sarayda geçirir,
târih üzerine derinlemesine bilgi edinirdi. Şehzâdeliği sırasında ne öğrenmiş ise,
pâdişâhlığında o bilgiler ışığında hareket edecek, üç kıt’ada toprakları olan büyük bir
devleti idare edecekti. Bu güç iş, büyük bir bilgi ve tecrübe yığını ile mümkün olabilirdi.
Tecrübe dışında, bilgi sahibi olmak için bütün şartlar mevcûd idi. Akıllı, zekî, ileri
görüşlü, kültürlü, gayretli bir şehzâde olan ve iyi bir din eğitimi gören şehzâde
Abdülhamîd, ağabeyi sultan üçüncü Mustafa Han’ın 21 Ocak 1774 târihinde vefâtıyla
Osmanlı tahtına oturdu. Henüz kırk dokuz yaşında idi ve Osmanlı Devleti’ne eski gücünü
kazandırmak azmiyle doluydu. Fakat Osmanlı Devleti’nin en karanlık bir devresinde
sultan olmuştu. Ruslar, Avusturyalılar, İranlılar her taraftan topraklarımıza saldırıyordu.
Ayrıca tecrübeli sadrâzam ve devlet adamlarının yokluğu vardı...
Tahta çıktığı günlerde, devlet erkanı ve onlara katılan büyük bir kalabalıkla Eyyûb
Sultan’a ziyarete gelen sultan birinci Abdülhamîd Han, mihmandâr-ı Resûlillah Hâlid bin
Zeyd Ebû Eyyûb-el-Ensârî’nin (radıyallahü anh) huzurunda, dînine, vatanına ve milletine
hizmet edebilmesi, müslümanların rahatı için uzun uzun duâ etti. Allahü teâlâya
yalvardı, gözyaşı döktü. Cenâb-ı Hak’dan, en çok sevdiği Peygamberinin, Eshâb-i
kiramın, Ehl-i beytin hatırı için istedi...
Birinci Abdülhamîd Han, sultan olduğu sırada kuzeyde daha önce başlayan Osmanlı-Rus
savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Ordularımız fazla bir varlık gösteremiyor ve
geri çekiliyordu. Çünkü yeniçeri teşkîlâtı iyice bozulmuş, pâdişâh ve komutanlara eski
itaati kalmamıştı. Rus çariçesi ikinci Katerina, mareşal Peter Aleksandroiv Romanzov
başkomutanlığındaki büyük bir orduyu Tuna boyunda, her geçen gün arkadan taze
kuvvet göndererek, çarpıştırıyordu. Romanzov, düşmanının karşısında eski cesareti
gösteremeyen yeniçerileri mağlûb ede ede Şumnu’ya doğru ilerliyordu. Maksadı,
Osmanlı ordusuyla, Varna arasındaki yolu kesip ikmâl yollarını tıkamaktı. Başkumandan
sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa, yeniçeri ağası Yeğen Mehmed Paşa’ya; “Bre Paşa!
Romanzov keferesinin niyeti bizi kapana kıstırmaktır. Yanına lüzumu kadar asker al,
Kozluca’ya doğru yürü. Onları, biz gelene kadar oyala!..” dedi. Yeğen Mehmed Paşa,
düşman öncülerini karşılamak üzere Abdullah Paşa’yı vazifelendirdi. Türk öncü
kuvvetleri ihtiyatsız ilerliyorlardı. Bir derede yürürlerken ansızın Ruslarla karşılaştılar.
Abdullah Paşa’nın tedbirsiz hareketi yüzünden bu birlik, adetâ imha edildi. Pek çoğu
şehîd olmuştu. Kurtulanlar Kozluca’ya doğru geri çekildi. Kozluca’da da tutunamayan
Yeğen Mehmed Paşa’nın kuvvetleri dağıldı. Böylece Romanzov, Varna ile sadrâzam
Muhsinzâde Mehmed Paşa arasına girmiş oluyordu. Sadrâzamın yanında sâdece on İki
bin kişilik bir kuvvet kalmıştı. Bununla, Rus ordusuna karşı durmak mümkün değildi.
Sadrâzam, çaresizlik içinde durum muhakemesi yaparken, Rus ordu komutanından bir
elçi geldi. Barış teklif ediyordu. Zîrâ, Rus ordusu da uzun zamandan beri devam eden
savaşlarda güç durumda kalmıştı. Fakat bu savaşın galibi onlardı. Muhakkak ki,
yapılacak andlaşma aleyhimize olacaktı.
Baş murahhaslığa tâyin edilen sadâret kethüdası Resmî Ahmed Efendi, yardımcısı
Reisülküttâb İbrâhim Münib Efendi ile birlikte bir hey’et hâlinde Rus ordusunun Küçük
Kaynarca’daki karargâhına gittiler. İki gün süren görüşmeler 21 Temmuz 1774’de bitti.
Yapılan andlaşmada Kırım, Osmanlı Devleti’nden ayrılıyor, bağımsız oluyordu. Bir çok
kaleler de Ruslara verilecekti. Osmanlı ülkesinde yaşayan azınlıkların himâyesi de
Ruslara âit olacaktı. Ayrıca Ruslara tazmînat ödenecekti. (Bkz. Küçük Kaynarca
Andlaşması). Tamâmiyle aleyhimize olan bu andlaşmaya çok üzülen sadrâzam
Muhsinzâde Mehmed Paşa hastalandı. On beş gün sonra vefât etti.
Küçük Kaynarca andlaşmasının ağırlığını arttıran en önemli madde, Rusların Türk
topraklarındaki Ortodoks hıristiyanlar üzerinde bir çeşit himaye hakkı iddiasında
bulunabilecek tarzda hazırlanmış olanıdır. Andlaşmadan hemen sonra Avusturya,
Osmanlı Devleti’nin zor durumundan faydalanarak Boğdan beyliğine bağlı Bukovina’yı
1775’de işgal etti.
Saltanatının başında böylesine üzücü bir durumu kabul ederek barışı sağlayabilen
Abdülhamîd Han, savaş zamanında devletin çeşitli bölgelerinde çıkan isyânları bastırmak
ve askerî sahada ıslâhatta bulunmak durumundaydı.
Abdülhamîd Han, kapıkulunun bâzı ocaklarının ıslahı için Fransa’dan mühendisler
getirtti. Mühendishâne-i bahr-i hümâyûnu (Devlet Deniz Mühendishânesi’ni) kurdurdu.
Burada Baron de Tott ile İngiliz asıllı müslüman Kampel Mustafa ve bâzı Fransızlar ders
verdiler. Tophâne nâzırı Emîn Ağa zamanında Fransızların yardımıyle sür’at topçuları
ocağı geliştirildi. Metruk hâldeki İbrâhim Müteferrika matbaasını tekrar açtırdı. 1784’de
açılan istihkâm okulunda Fransız De la Fayette’nin yanında Gelenbevî İsmâil Efendi ve
Kasabzâde İbrâhim Efendi çalıştılar.
Diğer taraftan Anadolu’da çeşitli karışıklıklar çıkmıştı. Her vilâyette bir eşkıya hüküm
sürüyordu. Hele kapısız levent denilen binlerce âsî, Anadolu’yu yakıp yıkıyordu. İsyanları
bastırmada kaptân-ı derya Cezâyirli Hasan Paşa ve ıslâhat işlerinde sadrâzam Halil
Hâmid Paşa, pâdişâha yardımcı oldular. Şam ve Mısır’da isyânlar çıktı. Hicaz’da
ayaklanmalar birbirini tâkib etti. İranlılar Osmanlı topraklarına saldırarak çarpışmalara
sebeb oldular. İranlıların bu tecâvüzleri üzerine Musul vâlisi Hasan Paşa, aşîret beylerini
de yanına alarak, 22 Nisan 1777 de, Osmanlı-İran hududundan 13 saat içeride bulunan
Bâne hâkimi Salih Han’ı Mağlûb etti. Üç saat süren muhârebede 10 top ele geçirdi.
Kasabayı da yağma ettikten sonra Sîne hâkimi Hüsrev Han kumandasındaki 20 bin
kişilik İran ordusuna karşı gönderdiği Çarhçı Mehmed Paşa 5 Mayıs 1777 de parlak bir
zafer kazandı. Sîne zaferi diye anılan bu savaşta iki bin İran askeri öldürülmüştür.
Küçük Kaynarca andlaşmasıyla, Osmanlılarla Ruslar arasında tam bir sulh te’min
edilememişti. Yalnız bir çeşit mütâreke hâsıl olmuştu. Bu andlaşma her iki tarafı da
tatmin etmiyor, Osmanlılar olsun, Ruslar olsun Kırım üzerinde daha çok hakka sâhib
olmak istiyorlardı. Nitekim Kırım’da bağımsızlık ilân edildiğinde, Ruslar, asker sevkedip
kendi adamlarından Şahin Giray’ı han seçtirdiler. Böylece Kırım hanının tâyininde çıkan
anlaşmazlık iki devleti yeni bir savaşa götürürken, Fransızların yardımıyla Haliç’teki
Aynalıkavak Kasrı’nda 10 Mart 1779’da bir andlaşma imzalandı. Küçük Kaynarca
andlaşmasının bâzı maddeleriyle ilgili olan bu andlaşma, Aynalıkavak Tenkihnâmesi
adıyla anılır. Tenkihnâmeye göre, Kırım bağımsız kalacak ve Ruslar buradan askerlerini
çekecek; buna karşılık, Osmanlılar da Şâhin Giray’ın hanlığını kabul edeceklerdi.
Kafkas sınırındaki Rus faaliyetlerinin artmasını, Osmanlı Devleti için büyük tehlike olarak
gören birinci Abdülhamîd Han, Kafkasya’nın bâzı bölgelerini Türk nüfuzu altına almayı
tasarladı. Bu sebeple Soğucak ve Anapa kalelerini tahkim ettirdi. Buradaki Çerkez
kabîlelerini medenî bir hâle sokmaya çalıştı.
Şuursuz olarak Rus taraftarlığı yapan Şâhin Giray aleyhinde Kırım’da isyân çıkınca,
Ruslar asker göndererek her tarafı yakıp yıktılar. Binlerce müslümanı katlettikten sonra,
Kırım’ı yine Şâhin Giray’a bırakarak geri çekildiler. Daha sonra yeni bir bahaneyle tekrar
Kırım’a girerek 1784’de memleketi Rusya’ya bağladılar.
Bu sırada Avrupa’da siyâsî dengeler değişmişti. Fransa, Rusya ve Avusturya birbirlerine
yanaşmış, Prusya ile İngiltere de Osmanlı tarafını tutmuşlardı. Böylece Avrupa’da bir
denge kurulmuştu.
Bu durum Koca Yûsuf Paşa’nın sadârete getirilmesine kadar devam etti. Yeni sadrâzam,
Kırım’ın kaybı sebebiyle İstanbul’da duyulan heyecanı yatıştırmaya çalışıyordu. Bu
esnada aldıkları yerleri kâfi görmeyen Ruslar, Petersburg’da Avusturya ile yaptıkları bir
görüşme neticesinde Rum projesi adını verdikleri bir anlaşma yaptılar. Buna göre
aldıkları Osmanlı topraklarını aralarında paylaşacaklardı. Eflak, Bulgaristan, Trakya ve
İstanbul civarı Ruslara, Küçük Eflak, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Mora, Sırbistan tarafları
da Avusturya’ya bırakılacaktı.
Rusya, Osmanlı Devleti’ne önce, Kafkas kabîleleri, Gürcistan, Eflak-Boğdan ve Tuna
civarındaki Kazakların durumu ile Karadeniz ticâretini yeniden görüşmeyi teklif etti.
Görüşmeler devam ederken, İskenderiye’deki Rus konsolosunun Çerkez Kölemen
beylerini Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtması netîcesinde, 1787’de Rusya’ya harb
îlânına karar verildi. 27 Temmuz 1787’de İstanbul’daki Rus elçisi çağrılarak bir nota
verildi. 13 Ağustos 1787’de de Rusya’ya harb ilân edildi.
Donanma, kaptân-ı derya Cezâyirli Gâzi Hasan Paşa kumandasında Karadeniz’e açıldı.
Hasan Paşa, emrindeki komutanlarına; “Güngörmüş gâzilerim! Din ve devlet nâmına
can verecek zamandır. Bu seferde, ya düşman hakkından gelir gâzi oluruz veya
şehâdete ereriz! Bunun için de ben, ev halkıma veda ettim ve borçlarımı ödeyerek
sefere çıktım. Eğer içinizde ölümden korkanlar varsa, şimdiden kendilerine izin
vereceğim. Yok eğer cenk sırasında gayretsizlik edip, emrimi dinlemeyenler olursa,
bunlar için emân yoktur. Gayreti görülenler, fazlasıyla mükâfatlandırılacaktır!...” dedi.
Leventler, büyük bir coşku ile; “Emrinden ayrılmayız, Paşa Baba!” dediler. Nihayet
Rusların idaresi altındaki kılburun kalesine hücum ile 1787-1792 Osmanlı-Rus savaşı
başlamış oldu.
Avusturyalılar da savaş açmadan Belgrad ve Sırbistan’a taarruz ettilerse de bir sonuç
alamadılar. Bu vaziyet karşısında, Osmanlı Devleti İki düşmanla birden savaşmaya
mecbur kaldı.
Serdâr-ı ekrem sadrâzam Koca Yûsuf Paşa, önce Avusturya derdini hâlletmek istiyordu.
Pâdişâh’ın emriyle orduyu Sofya üzerinden Bosna’ya doğru hareket ettirdi. Lazarathâne
isimli mevkide Avusturya ordusuyla karşılaşan Memiş Paşa’nın süvarileri, şiddetli bir
hücumla Avusturya ordusunu istihkâmlarından söktü. İki yüz bin kişilik koca bir orduya
sâhib olan Avusturya kralı ikinci Josef, ordusunu Muhadiye boğazına doğru çekti.
Muhadiye boğazı, çok sarp ve geçilmesi, zapt edilmesi zor bir yerdi. Aynı zamanda
Tameşvar eyâletinin kilit noktası sayılırdı. Ortasından bir de nehir geçiyordu.
Serdâr-ı ekrem sadrâzam Koca Yûsuf Paşa, serasker Cenaze Hasan Paşa ve diğer
komutanlarıyla hareket tarzını istişare ettikten sonra, evvelâ boğazın iki tarafındaki
tabyaların zaptına karar verdi... Üç gün süren çarpışmada Avusturya ordusunun
yarısından fazlası kılıçtan geçirildi. Muhadiye boğazında tutunamayan ikinci Josef, Şebeş
boğazına doğru perişan bir hâlde kaçtı. Bozguna uğrayan ordusundan ancak seksen
binini toparlayabilen Kral, Şebeş’de Osmanlı ordusuyla tekrar çarpışmaya başladı. Fakat
yenilmekten kurtulamadı ve kaçmak zorunda kaldı. Uzun zamandır Avusturyalılar, böyle
bir mağlûbiyete uğramamıştı. Bu gazâda seksen top, elli bin esir ve pek çok mühimmat
ele geçti. 21 Eylül 1788’de kazanılan zafer üzerine sultan Abdülhamîd Han’a “Gâzi”
ünvânı verildi. Bu zaferin hâtırasına türküler söylenip dilden dile günümüze kadar geldi.
Sadrâzam Yûsuf Paşa ordusuyla Kırım’a doğru hareket etti. Bu sırada Ruslar, içinde
ancak yirmibeşbin kadar mücâhidin bulunduğu Özi kalesine saldırmışlardı. Özi’yi müdâfâ
eden kahraman gâziler, târihte ender rastlanan bir mücâdele veriyorlar, yüz elli bin
civarındaki Rus askerini kaleye sokmamaya çalışıyorlardı. Kaptân-ı deryâ Hasan Paşa
kumandasındaki Osmanlı donanması Özi yakınlarına gelmişti. Fakat kale, Karadenize
akan Özi suyu kenarında bulunuyordu. Büyük gemilerin nehirde hareket edememesi,
içeriye çekilen hafif Rus filosuna hücumu zorlaştırıyordu. Karaya oturan üç gemiyi
kurtarmaya çalışan leventler şiddetli bir Rus taarruzuna tutuldular. On beş gemi harab
olurken çok sayıda asker şehîd oldu. Günlerce süren çarpışmalarda gerek Özi
müdafileri, gerek karadan ve denizden gönderilen imdat kuvvetlerimizde yiyecek bir şey
kalmadı. Serdâr-ı ekrem Koca Yûsuf Paşa, çaresiz kalmış İstanbul’dan zahire ve
mühimmat istemişti. Hava şartları elverişsiz olduğundan, donup ölenlerin haddi hesabı
yoktu. Buna rağmen Osmanlı yiğitleri Özi’yi vermemek için canla başla çarpışıyor,
İstanbul’dan gelecek yardımı ümid ile bekliyorlardı. Fakat Özi’de bir Rus hayranı hâin,
kalenin; “Su kapısı” tarafında askerlerin çok az olduğunu, buradan şiddetli bir baskınla
kaleye girebileceklerini gizlice bildirdi. Bu haberi alan Rus komutanı Potemkin, askerinin
büyük bir kısmını buradan hücuma geçirdi. İki ateş arasında kalan müdâfîlerin büyük bir
kısmı kanlarının son damlasına kadar kahramanca çarpışarak şehîd oldular. Portemkin,
üç gün Özi’nin yağmalanmasını ve yaralı askerlerden, Özi’de yerleşmiş halktan kime
rastlarlarsa öldürülmesini emretti. Ruslar, bu katliam sırasında ihtiyar, kadın, çocuk
tanımamışlar, vahşice yakıp yıkmışlar, insanlığın yüz karası olacak bir alçaklıkla, canlıcansız her şeyi mahvetmişlerdi... Sultan Abdülhamîd Han, aldığı haberlere çok üzülüyor,
vatanından koparılan bir karış toprak, yüreğinden de bir şeyler koparıyor içi kan
ağlıyordu. 6 Nisan 1789 günü sadrâzam Koca Yûsuf Paşa’dan bir mektup geldiğini
öğrendi, Çok heyecanlandı. Ayakta bekliyor, bir an önce açılıp okunmasını arzu
ediyordu. Lala; “Destur buyurursanız Hünkârım, sadâret kâimesini (raporunu) okumak
dileriz!” dedi. “Tez okuyasın Lala! Seni dinliyoruz...” diye emr etti. Lala, mektubu
okumaya başladı; “Bütün müslümanların merhametli halîfesi, yeryüzündeki bütün
Türklerin en büyük Sultânı! Es-Sultân İbn-üs-Sultân Gâzi Abdülhamîd Han hazretlerine!
Üzülerek arza cür’et eyleriz ki, Karadeniz’in kuzey ucundaki Özi kalemiz sükût etmiş,
düşmüştür... Potemkin nâm moskof prensi, kalede mevcûd yirmi beş bin müslümânı
bilâ istisna, katleylemiş, çocuk, yaşlı, hâmile, emzikli demeden cümlesini şehîd
eylemiştir!..” cümlesine gelindiğinde, vatanperver pâdişâhın merhametli ve nâzik kalbi
acıyla burkuldu. Sanki yerinden sökülüp alınmıştı. “Bre nâmerdler!.. Bre mel’unlar!..”
diyerek moskofa olan kinini belirtti. Lala, okumaya devam ediyordu; “Katerina’dan emir
alan bu kâfir insan kasabı, karşı koymaya çalışan delikanlı ve oğlancıklarımızı diri diri
ateşe atmış, can havliyle kaçışanları dahi kızgın demirle şişletmiştir!..” cümleleri
okunurken Pâdişâh, bu acıya dayanamadı ve; “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühü ve Resulün” diyerek Kelime-i şehâdet getirdiği esnada
olduğu yere yığılıp kaldı. Nüzül, felç olmuştu.
Acele hekimbaşı Gevrekzâde Hasan Efendi’yi çağırdılar. Hekimbaşı, muayene etti.
Üzüntüye sebebiyet vermemek için nüzulü, nezle ile te’vil etmek suretiyle; “Şevketlü
Sultânım! Allahü teâlâya hamd olsun ki, fazla bir şeyiniz yok. Bir parça nezle
olmuşsunuz!..” diyerek teselli vermek istedi. Fakat çok zekî, hassas ruhlu pâdişâh
durumu anlamıştı. Derin bir yeis içinde hekimbaşının yüzüne baktı ve tane tane; “Hasan
Efendi! Bir hoşça bak!.. Bu, bana son hizmetindir!.. Efendini elinden aldırdın!..” deyince,
Hasan Efendi ağlamaya başladı.
Çocuklarını istedi. Onlarla vedâlaştı. On yaşlarında olan şehzâde Mustafa ve henüz dört
yaşlarında olan şehzâde Mahmûd’un gözlerinden öptükten sonra; “Yavrularım! Sizi,
cenâb-ı Hakk’a emânet ettim, iki cihânda yüzünüz ak ola!..” diyerek duâ eyledi. Sanki
bu ikisinin ilerde kendisi gibi sultan olacağına işaret etmişti!..
Diğer Osmanlı sultanları gibi kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan birinci Abdülhamîd
Han, din kardeşlerine yapılan zulüm ve işkencelere dayanamadığından o gece sabaha
karşı vefât eyledi. Altmış dört yıllık hayâtında Allah için yaşamış, her yaptığını Allah için
yapmış ve Allah’a kavuşmak için sevinç içinde vefât, etmişti... Kalbi İslâm için çarpardı.
Peygamber efendimizi ve Ehl-i beytini çok sever, onlara ve Hicaz bölgesinde
yaşayanlara husûsî imtiyazlar verirdi. Haremeyn-i şerîfeyne (Mekke ve Medîne’ye)
hizmeti gâye edinmişti. Tebeasına şefkatli, iyi bir baba idi. Annesi Râbia Sultân’ın ruhu
için 1778’de Beylerbeyi’nde bir câmi, muvakkıthâne, hamam ve sıbyan mektebi,
Medîne-i münevverede medrese, Emirgan’da câmi, Eminönü’nde bugünkü IV. Vakıf
hanın yerinde büyük bir imâret (aş evi) ve yanında çeşme, sebil, sıbyan mektebi,
medrese, türbe ve bir kütüphâne inşa ettirmiştir. Kütüphânedeki kitaplar Süleymâniye
Kütüphânesi’ne aktarılmıştır. Medrese de bugün borsa olarak kullanılmaktadır. IV. Vakıf
hanın inşâsında imârethâne ile Çeşme ortadan kaldırılmış, sebil de Gülhâne parkı
karşısındaki Zeyneb Sultan Câmii köşesine nakledilmiştir. Beylerbeyi iskele meydanı,
Havuzbaşı, Araba meydanı, Çınarönü ve Çamlıca Kısıklı meydanlarına çeşme, Beylerbeyi
(İstavroz) Câmii’ni tamir, Emirgan’da Abdullah Paşa (Emîrgûreoğlu) yalısının çevresine
bir câmi, çeşme, hamam ve dükkanlar yaptırmıştır. Ayrıca hanımı Hümâşah Sultan ile
oğlu Mehmed için bir çeşme, İstinye Neslişah Câmii yanında bir çeşme (1783), Kabataş
yakınında bir çeşme yaptırmıştır.
Cenaze namazı için bütün İstanbul halkı toplanmıştı. Büyük bir merasimle Eminönü
Bahçekapı’daki türbesine defnedildi. Türbesinde, sandukanın kuzey tarafındaki duvar
içindeki bir mermer üzerinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem,
kadem-i şerifleri bulunmaktadır.
Birinci Abdülhamîd Han’ın çeşitli zamanlarda zevcesi olan sultan hanımlar; Ayşe
Sineperver, Nevres, Şebisafâ, Mu’teber, Binnaz, Hümâşah, Mislinayab, Nakşidil, Ruhşah
Hadîce, Dilpezîr, Mehtâbe.
Erkek çocukları: Abdullah, Abdurrahman, Abdülazîz, Ahmed, Âlemşah, Mahmûd (İkinci
Mahmûd), Mehmed, Süleymân, Selim, Mustafa (Dördüncü Mustafa), Murâd.
Kız çocukları: Ayşe Dürrüşehvâr, Hadîce, Esma, Aynışah, Râbia, Melekşah, Râbia,
Fatma, Alemşah, Sâliha Hibetullah, Emine.
Pâdişâhım! Olsun kılıcın keskin,
Görmedim cihânda vezirin dengin,
İşitsin Hünkârım, Irşova cengin,
“Mevlâm selâmet ver” der Yûsuf Paşa,
Gazâya ferman eyledi zıllullah,
Cümle hâzır oldu fî-sebîlillah,
Ulemâ çağrışır; “Nasrün minallah!”
“Vurun Gâzilerim!” der Yûsuf Paşa.
Sultan Birinci Abdülhamîd Han Devri Kronolojisi
21 Temmuz 1774 : Rusya ile Küçük Kaynarca Andlaşması.
4 Ağustos 1774
: Sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa’nın ölümü.
10 Ağustos 1774 : İzzet Mehmed Paşa’nın sadrâzam olması.
6 Temmuz 1775 : Derviş Mehmed Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
2 Mayıs 1776
: İran’a savaş îlân edilmesi.
5 Ocak 1777
: Dârendeli Cebecizâde Mehmed Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
5 Mayıs 1777
: Büyük Sîne zaferi.
1 Eylül 1778
: Yeniçeri ağası Kalafat Mehmed Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
21 Mart 1779
: Aynalıkavak tenkihnâmesinin imzalanması.
21 Ağustos 1779 : Kara Vezir ismiyle meşhur Seyyid Mehmed Paşa’nın
sadrâzamlığa tâyini.
8 Eylül 1779
20 Şubat 1781
: Şehzâde Mustafa’nın doğumu (dördüncü Mustafa).
: Kara Vezir Seyyid Mehmed Paşa’nın vefâtı ve Kalafat Mehmed
Paşa’nın ikinci defa sadrâzam olması.
25 Ağustos 1782 : Hacı Yeğen Mehmed Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
9 Temmuz 1783 : Kırım Hanlığı’nın Rusya’ya bağlanması.
31 Mart 1785
: Şâhin Ali Paşa’nın sadrâzamlığa getirilmesi.
20 Temmuz 1785 : Şehzâde Mahmûd’un (İkinci Mahmûd) doğumu.
24 Ocak 1786
: Koca Yûsuf Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
13 Ağustos 1787 : Rusya’ya tekrar savaş îlânı.
9 Şubat 1787
: Avusturya’nın Türkiye’ye, İsveç’in de Rusya’ya harb îlânı.
21 Eylül 1788
: Osmanlıların Avusturya’ya karşı kazandığı Büyük Şebeş zaferi.
17 Aralık 1788
: Özi kalesinin Ruslar tarafından işgali ve 25 bin kişiyi alçakça
katletmeleri.

1) Târihi Cevdet (İstanbul-1309); cild-2, sh. 2
2) Osmanlı Devleti Târihi (Yılmaz Öztuna, İstanbul-1986); cild-1, sh. 453
3) Türkiye Târihi (Yılmaz Öztuna); cild-6 sh. 368
4) Osmanlı Târihi (İ. Hakkı Uzunçarşılı); cild-4, kısım-1, sh. 420
5) Osmanlı Târihi Kronolojisi (İ. Hâmi Danişmend); cild-4, sh. 57
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Zuhuri Danışman); cild-11, sh. 63
7) Netâyic-ül-vukuât (Mustafa Nûri Paşa, İstanbul-1327); cild-4, sh. 4
8) Şemdânîzâde, Fındıklı Süleymân Efendi Târihi Mûrittevârih (Münir Aktepe,
İstanbul-1978/1981); cild-2. B, sh. 116, cild-3, sh. 4
9) Gülşen-i Meârif (Ferâizîzâde, İstanbul-1252); cild-2, sh. 1670
10) Târih (Küçük Çelebizâde Âsım, İstanbul-1282); sh. 340
11) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 29
12) Vak’a-i Hamîdiyye (Zâimzâde Mehmed Sâdık, İstanbul-1289)
13) Osmanlı Devleti Târihi, (Hammer); cild-16, sh. 251
ABDÜLHAMÎD HAN-II
Babası ............................. : Abdülmecîd Han
Annesi ............................. : Tîr-i Müjgan Sultan
Doğumu ........................... : 21 Eylül 1842
Vefâtı .............................. : 10 Şubat 1918
Tahta Geçişi ..................... : 31 Ağustos 1876
Saltanat Müddeti ............... : 33 sene
Halîfelik Sırası ................... : 99
Osmanlı pâdişâhlarının otuz dördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksan dokuzuncusu.
Sultan Abdülmecîd Han’ın İkinci oğlu olup, 21 Eylül 1842 Çarşamba günü sabah saat
5’de eski Çırağan Sarayı’nda Tîr-i Müjgan Sultan’dan doğdu. On yaşlarında annesini
kaybeden şehzâde Abdülhamîd, Perestû Kadınefendi’nin himayesine verildi ve iyi bir
eğitime tâbi tutuldu. Arabî’yi. Ferîd ve Şerîf efendilerden; Fârisî’yi kazasker Ali Mahvî
Efendi ve sadrâzam Safvet Paşa’dan; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini, Gümüşhânevî Ömer
Hulûsî Efendi’den; Fransızca’yı Gardet, Edhem ve Kemâl paşalardan; Osmanlı târihini
vak’anüvis Lütfi Efendi’den öğrendi. Spor ve at biniciliğini Lala Mehmed Sâdık Ağa ve
Mâbeynci Osman Efendi’den, silâh tâlimlerini ve diğer askerlik bilgilerini hünkâr yaveri
çeşitli subaylardan, Şaziliyye tarîkatini Mehmed Zafîr Efendi’den, Kâdiriyye tarîkatını
Rumeli kazaskeri Halebli Ebü’l-Hüdâ Efendi’den öğrenerek zamanın ilimlerini tahsîl etti.
Aynı zamanda iyi bir hattat ve marangoz idi. Marangoz atölyesi ve çiftlikleri vardı.
Koyun besletti, üstübeç mâdenleri işletti. Para kazanarak zengin olup, servetini,
saltanatı sırasında din ve devlet hizmetlerine sarfetti. Zekâsı ve politik kabiliyeti
dolayısıyla amcası sultan Abdülazîz, onun serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır
ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü.
Şehzâde Abdülhamîd, zamanını ibâdetle, din ve fen ilimlerini öğrenmek, ata binmek,
silâh kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi. Çok kültürlü, şahsı için iktisatlı, hayır
ve hasenâtı için pek cömert, ileri görüşlü, dış siyâsette fevkalâde maharetli, yerli ve
yabancı basını devamlı tâkib eder, her şeyi iyi öğrenmek isterdi. Dedesi sultan
Mahmûd’u kendine örnek almıştı. Fevkalâde bir zekâ ve hafızaya sahipti. Bir defa
gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. Çok nâzikti, herkesin gönlünü
almasını iyi bilirdi.
Babası sultan Abdülmecîd Han vefât ettiğinde on dokuz yaşında idi. Amcası sultan
Abdülazîz Han’ın 1876’da şehîd edilmesinden sonra ağabeyi şehzâde Murâd pâdişâh
oldu. Fakat rahatsızlığı sebebiyle tahtta ancak üç ay kalabildi. Velîahd şehzâde
Abdülhamîd, otuz dört yaşında iken 31 Ağustos 1876 Perşembe günü Osmanlı tahtına
oturdu. 7 Eylül günü Eyyûb Sultan Câmii’nde kılıç kuşandı ve kıratına binerek,
Edirnekapı’dan şehre girip Topkapı Sarayı’na yürüdü. Yollarda biriken halk tezahürat
yapıyor ve yeni pâdişâhtan çok şeyler bekliyordu.
Yeni pâdişâh seraskerlik dâiresini, medreseleri, âlimleri, evliyâyı, bahriye nezâretini,
hastahâneleri ve hastaları ziyaret edip, devletin ileri gelenlerini çağırarak ziyafet verdi.
Zaman zaman, haber vermeden, çeşitli câmilere gidip, halkın arasında aynı safta namaz
kıldı. Sultân’ın bu hareketleri, halkın hoşuna gidiyor, onu daha çok sevmelerine sebeb
oluyordu. Halkı ile kaynaşan sultan Abdülhamîd Han, tahta geçtiği zaman Mütercim
Rüşdî Paşa sadrâzam idi. Bosna-Hersek’de ayaklanmalar olmuş, Karadağ, ordumuzu
yenmiş, Sırbistan savaş îtân etmişti. Girid’de huzursuzluk sürüp gidiyordu. Rusya,
Osmanlı Devleti’ni hasta adam olarak görüyor ve parçalamak için elinden geleni
yapıyordu. Bunun için, Osmanlı topraklarında yaşayan hıristiyanları ayaklandırıp, ortalığı
karıştırıyor ve devleti devamlı baskı altında tutmaya çalışıyordu. Başlıca istekleri;
Osmanlı Devleti’ni parçalayıp, Balkanlar ile Orta Doğu’da küçük devletler kurmaktı,
İngiltere ve Fransa da Osmanlı Devleti’nin parçalanacağına kesin gözle bakıyor; bilhassa
İngiltere böyle bir parçalanmanın Rusya elinden olmasını istemiyordu. Çünkü Osmanlı
Devleti’nin parçalanması, Rusların sıcak denizlere inmesine sebeb olacak, bu da
İngiltere’nin Hindistan ve Ortadoğu’daki nüfûzunu tehlikeye sokacaktı.
Sultan Abdülhamîd Han, tahta geçtikten kısa bir süre sonra, sadrâzam Mütercim Rüşdî
Paşa’nın istifasını kabûl etmedi. Bu arada Midhât Paşa ve arkadaşlarını öldürüp,
Pâdişâh’ı tahttan indirmeyi plânlayan dört yüz kişilik bir grup ortaya çıkarıldı. Kânûn-i
esasî hazırlığı için, müslüman ve gayr-i müslimlerden meydana gelen bir komisyon
kuruldu. Midhat Paşa ile sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa’nın arası açılınca, 19 Aralık
1876 günü sadrâzam görevinden istifa etti ve Şûrâ-yı devlet reîsi Midhat Paşa sadârete
getirildi. Sadrâzam aynı zamanda Kânûn-i esâsîyi hazırlayan hey’ete başkanlık ediyordu.
Midhat Paşa, bir hukukçu olmayıp, meşrûtiyet rejimi üzerinde de gerekli bilgilerden
yoksundu ve kendisine ermeni hukukçu Odyan Efendi akıl hocalığı yapıyordu.
Midhat Paşa’nın başkanlığındaki komisyonun hazırladığı Kânûn-i esâsîde, “Türkçe’nin
yanısıra azınlıkların konuştuğu dillerin de resmî dil sayılması, pâdişâhın (daha doğrusu
Sultân’ı kukla gören Midhat Paşa’nın) insanları muhâkemesiz sürgüne göndermek
hakkının bulunması (113. Madde), Sultân’ın bütün selâhiyetini yok etmek için,
anayasanın büyük devletlerin kefaleti altına alınması” gibi maddeler bulunmakta idi:
Sultan Abdülhamîd Han, Türkçe’den başka dillerin resmî dil olmasına, insanların
muhâkemesiz sürülmesine ve anayasanın büyük devletlerin kefaleti altına alınmasına
karşı çıktı. Fakat muhakeme edilmeden sürgüne gönderilmemeyi Midhat Paşa’ya kabul
ettiremedi. Çünkü Midhat Paşa kendisine rakip kimseleri uzak yerlere sürgün ettirmek
için bu maddeyi koydurmuştu. Sultân’ın emri ile, Kânûn-i esasının Avrupa devletlerinin
kefaleti altında bulunduğuna dâir madde çıkarıldı. Midhat Paşa’nın başlıca gayesi olan
devlet bünyesindeki her milletin kendi dilini resmen kullanabileceği ile ilgili madde de
tâdil edilip, Türkçe’nin resmî dil olduğu yazıldı. Nihâyet 25 Aralık 1876 günü Midhat
Paşa’nın eseri olan Birinci Meşrûtiyet îlân edildi (Bkz. Meşrûtiyetler ve Kânûn-i Esâsî).
Bâb-ı âlî hareketli günler yaşarken, Osmanlı ordusu Sirbistan ve Karadağ’da harb
ediyordu. Osmanlı kuvvetleri beşe ayrılmış olup, üçü Sırbistan ikisi de Karadağ üzerine
gönderilmişti. Sırbistan üzerine gönderilen ordu birlikleri Vidin, Niş ve Yenipazar
dolaylarında bulunuyordu. Vidin’deki kuvvetler Osman Nûrî Paşa, Niş’dekiler Ahmed
Eyyûb Paşa, Yenipazar’dakiler de Ali Paşa ile Mehmed Paşa komutasına verilmişti.
Karadağ’a karşı da iki kolordu gönderilmiş olup, İşkodra kolordusu Derviş Paşa’nın,
Hersek kolordusu da Ahmed Muhtar Paşa’nın kumandasında idi. Bütün bu ordunun
toplamı, Mısır askerleri ile birlikte yüz bin kişiyi buluyordu. Osmanlı ordusunun
başkumandanlığı, serasker ve serdâr-ı ekrem Abdülkerîm Paşa’ya verilmişti. Vidin
bölgesi kumandanı Osman Nûrî Paşa, Sırp saldırılarını durdurmayı ve geri püskürtmeyi
başardı. Daha sonra Sırplarca kuvvetli şekilde tahkim edilmiş Zayça kasabası ele
geçirildi. Niş bölgesindeki harp de Osmanlı kuvvetleri lehinde gelişiyordu. Sırp
kuvvetlerinin bu yenilgileri İstanbul’da büyük sevinç uyandırmakla berâber, mütâreke
için bir yabancı müdâhalesinin olabileceği göz önünde tutularak, buna meydan
verilmemesi için serdâr-ı ekrem Abdülkerîm Paşa’ya derhâl Belgrad üzerine yürümesi ve
Sırplıları böylece barışa mecbur etmesi için emir verildi. Belgrad üzerine yürüyen
Abdülkerîm Paşada Sırp ordusunu ağır bir mağlûbiyete uğrattı. Osmanlı ordusu
Belgrad’a girmek üzere iken, Rusya’nın İstanbul elçisi Osmanlı hükûmetine bir
ültimatom verdi. Bâb-ı âlî, asî Sırplı ve Karadağlı tebeası ile iki aylık bir mütâreke yaptı.
Rusya bu hareketiyle, Balkan ihtilâfının çözülmesi teşebbüsünü İngiltere’nin elinden
almış oluyordu. Bu durum Hindistan yolunu tehlikeye sokmuştu. Rusya’nın hareketini
önlemek için İngiliz hükümeti 5 Kasım’da muhtariyet ve ıslâhat mes’elelerinin devletler
arası bir konferansta görüşülmesini teklif etti. Bu teklifi kabul eden, Almanya, İngiltere,
Avusturya, Fransa, Rusya, İtalya ve Macaristan devletleri büyükelçileri ile birlikte
konferansa katılmak üzere İstanbul’a birer murahhas gönderdiler. Osmanlı Devleti’ni
hâriciye nâzırı Safvet Paşa’nın başkanlığında bir hey’et temsil ediyordu. 23 Aralık 1876
günü başlayan görüşmeler bir ay kadar sürdü (Bkz. Tersâne Konferansı).
Tersâne konferansı, Bâb-ı âli’ye Tuna (Bulgaristan) ve Bosna-Hersek eyâletlerinde
ıslâhat yapması için teklifte bulundu. Midhat Paşa, konferansın tekliflerini incelemek
için, Bâb-ı âlî’de toplanan gayr-i müslimlerin de bulunduğu fevkalâde mecliste yaptığı
konuşmada, Rusya hakkında bir hükûmet başkanının ağzından çıkmaması gereken
sözler söylediği gibi, diğer Avrupa devletlerine de çattı. Harb aleyhinde rey
kullanacakları, peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Meclis, Tersane
konferansı tekliflerini reddetti. Midhat Paşa, talebe ile işsiz güçsüz takımına para
dağıtarak pâdişâh penceresinin altına kadar harb için nümayişler yaptırdı. Yeni Osmanlı
basını da harp kundakçılığında Midhat Paşa’dan aşağı kalmıyordu. Sükûnet bozulmuş ve
bir ihtilâl havası esmeye başlamıştı. Bu havada diplomasi kaidelerinin işlemiyeceği,
işlese bile aleyhte netîce vereceği tabiî idi. Midhat Paşa’nın Dâmâd Mahmûd Celâleddîn
ve Müşir Redif Paşa gibi ikî tarafdân, Pâdişâh’a ordunun da harb istediğini ve Rusya’nın
yenileceğini, İngiltere’nin de Osmanlı yanında harbe katılacağını söylediler. İkinci
Abdülhamîd Han, bu fikirlerin üçüne de katılmamakla beraber, tahta yeni geçtiğinden
harbi önleyecek nüfuza sahip değildi. Bu gelişmeler üzerine Pâdişâh da, Tersane
konferansı tekliflerinin reddini tasdîke mecbur kalınca, Avrupa devletleri büyükelçileri,
yerlerine birer mazlahatgüzâr bırakarak, İstanbul’u terkettiler. Bundan sonra
İngiltere’nin teklifi ve Rus elçisi İgnatief’in çalışmaları ile Londra’da bir konferans
toplandı ve 31 Mart 1877’de Rusların tekliflerini ihtiva eden protokolü Bâb-ı âli’ye
bildirdiler. Osmanlı Devleti aleyhinde çok ağır hükümler taşıyan bu protokol Pâdişâh’ın
emriyle mecliste görüşülerek reddedildi ve durum 12 Nisan 1877’de hükûmet tarafından
batı devletlerine bildirildi. Böylece siyâsî yollardan mes’elenin hâlli imkânsız hâle geldi.
Bu görüşmeler yapılırken, Midhat Paşa İngiltere’den Kânûn-i esâsî’nin tatbikinin batılı
devletlerce garanti edilmesini istedi. Ayrıca Osmanlı sülâlesini tahttan uzaklaştırıp yerine
kendi ailesini getirmek istemesi ve Pâdişâh’a tahakküme yeltenmesi üzerine Sultan
tarafından 5 Şubat 1877’de sadrâzamlıktan azledilerek sürgüne gönderildi. Sadârete de
Şûrâ-yı devlet reîsi İbrâhim Edhem Paşa tâyin edildi. Abdülhamîd Han Midhat Paşa’yı
sürgüne gönderirken, Midhat Paşa’nın Kanün-i esâsî’ye koydurduğu, yüz on üçüncü
maddeye istinaden göndermiştir.
Sultan Abdülhamîd Han, devletin savaşa girmesini hiç bir zaman doğru bulmamış,
bunun bir felâket olduğunu söylemişti. Ancak Midhat Paşa, hareket ve sözleriyle, halkı
ve devlet erkânını, harb için, iyice şartlandırmış ve Rusya ile harbi kaçınılmaz bir hâle
getirmişti. Abdülhamîd Han, Midhat Paşa’nın; “Rusya ile savaşmamız lâzım!..” raporuna
karşı; “Rumeli’nin tamâmiyle elimizden çıkmasına sebeb olacaklar!” diyerek muhtemel
bir felâketi bir bakıma haber vermişti. Midhat Paşa’nın bu konuda en büyük yardımcıları
serasker Redîf ve Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa idi. Cevdet Paşa bunlar için; “Midhat
Paşa sanki tüfeği doldurdu. Dâmâd Mahmûd Paşa üst tetiğe çıkardı. Redîf Paşa ateş etti.
Bu üç kişi devletin başına bu felâketi getirdi” demektedir. 24 Nisan 1877 günü Rusya
Osmanlı Devleti’ne resmen harb îlân etti. Mâlî 1293 senesine rastladığı için 93 harbi
denilen bu savaş, Edirne mütârekesine kadar, dokuz ay sürdü. Meşrutiyetçilerin Müşir
(mareşal) yaptıkları Süleymân Paşa, Şıpka geçidinde büyük gaflet yaparak en seçkin
Türk birliklerinin harcanmasına sebeb oldu. Bu hezimet, kahramanlık olarak gösterildi
ve başkumandan yapıldı. Fakat, Filibe’ye sonra da Edirne’ye kaçtı. Edirne’de de
tutunamayıp mütâreke istedi. Yeşilköy’e kadar gelen Rus orduları, doğuda Kars’a girmiş
ve Erzurum yakınlarında durdurulabilmişti. Bu durumda barış yapmaktan başka çâre
kalmamıştı (Bkz. Doksanüç Harbi).
Harbin böyle neticelenmesi üzerine, duruma çok üzülen sultan Abdülhamîd Han,
sarayda olağanüstü bir meclis toplayıp, içinde bulundukları durumu tek tek îzâh etti.
Onların fikirlerini sorduğunda, meb’ûslardan kethüda Ahmed Efendi isimli birisi ayağa
kalkarak; “Bizim fikirlerimizi çok geç soruyorsunuz. Felâketin önünü atmak mümkün
olduğu günlerde bize ciddî şekilde baş vurmalıydınız. Meclis-i meb’ûsân, bu
mağlûbiyetten dolayı hiç bir mes’ûliyet kabul etmez!..” diye başlayan konuşmasında
Pâdişâh’a hakaretlerde bulundu. Hâlbuki Meclis-i meb’ûsân üyeleri, Rusya ile harp
yapılması için çırpınan Midhat Paşa ile tarafdarlarını desteklediklerini ve Rusya ile harb
istediklerini unutarak Doksanüç harbi mağlûbiyetinden Pâdişâh’ı mes’ûl tutuyorlardı.
Pâdişâh ise, başından beri harbi istememiş ve önlemeye çalışmıştı. Buna çok üzülen
Abdülhamîd Han, birden ayağa kalkarak; harbin ilânına ve cereyan tarzına âid hiç bir
mes’ûliyetin şahsına âid olmadığını bildirdikten sonra; “Artık Cennetmekân dedem
sultan Mahmûd’un yolundan gitmek mecburiyetindeyim!..” diyerek salonu terk etti. 13
Şubat 1878 günü yayınladığı bir fermanla Meclis-i meb’ûsânı süresiz kapattığını ve
ülkenin idaresini eline aldığını bildirdi. Kânûn-i esâsî’yi ilga etmedi. Sultan Abdülhamîd
Han’ın bu hareketini tarihçiler ve siyâsîler şöyle değerlendirmektedir.
İsmâil Hami Dânişmend: “İlk Meclis-i meb’ûsân dağılmayıp da devam etseydi, Osmanlı
Cihân Devleti yirminci asrı idrâk edemeyip, daha on dokuzuncu asrın sonlarında inhilâl
edip (yıkılıp) giderdi.”
Alman devlet adamlarından meşhur prens Bismark: “İyi ki parlamentoyu kapattınız.
Çünkü bir devlet millet-i vâhideden (tek bir milletten) meydâna gelmedikçe, onun
parlamentosunun faydadan çok zararı olur.”
3 Mart 1878’de Osmanlı târihinde benzeri görülmeyen, aleyhimizde ağır ve fecî şartlar
getiren Ayastefanos muahedesi imzalandı. 29 maddelik andlaşmaya göre; batıda büyük
bir Bulgaristan prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, bir Rus kuklası
olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya
verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklâlleri kabul edilecekti. Osmanlı Devleti, Rusya’ya
245 milyon Osmanlı altını harp tazmînâtı verecekti (Bkz. Berlin Andlaşması).
Andlaşmaya göre Rumeli’nde kesin kayıplar 237. 298 kilometrekare toprak ve
8.184.000 nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi
yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilâve edilince devletin kaybı korkunçtu.
İmzalanan Ayastefanos andlaşması Batı Avrupa devletlerini telâşa düşürdü. Zîrâ
kurulacak olan Bulgaristan Devleti’nin Adalar (Ege) denizine inmesi demek, Rusların
sıcak denizlere inmesi demekti. Bu durum Bosna-Hersek’e göz dikmiş olan Avusturya’yı
ve Hind yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere’yi telâşa düşürdü. İşte bu sebeble
İngiltere ve Avusturya’nın teşebbüsleri netîcesinde 1856 Paris muahedesinde imzası
bulunan devletleri, Almanya hükümeti Ayastefanos mukaddemâtı yerine Berlin’de kat’î
bir andlaşma için davet etti. Durumu ayrıca Bâb-ı âlî’ye bildirdiler. Berlin andlaşmasının
hazırlıkları esnasında fırsattan istifâde eden İngiltere, Kıbrıs’ın idâresinin kendisine
bırakılmasını istedi. Buna karşılık da toplanacak konferansta Osmanlılara yardım
edeceğini vâdetti. İngiltere Kıbrıs’ı Ruslara karşı bir hareket üssü olarak kullanacağını
bahane etmişse de, esasen adanın Hindistan, Süveyş ve Doğu Akdeniz ticâret yolu için
fevkalâde ehemmiyeti vardı. Hâriciye nâzırı Safvet Paşa bâzı îtirâzlarda bulununca,
İngiltere sefîri, sulhte yardımcı olmak şöyle dursun, Kıbrıs’ı almak için icâbında İngiliz
donanmasının çıkarma yapacağı tehdidinde bulununca, Safvet Paşa, Kıbrıs’ın idaresini
İngilizlere bırakmak mecburiyetinde kalmıştı (4 Haziran 1878). Sultan ise, aceleye
getirilerek imzalanan bu andlaşmayı tasdîk etmemeye çalışıyordu. Neticede
hükümranlık haklarına halel gelmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge atmak
suretiyle andlaşmayı tasdîk etti. Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak kalacak adanın
gelirleri her sene İstanbul’a yollanacaktı. Ancak İngiltere söz verdiği hâlde görüşmelerde
yardımcı olmadı. Buna rağmen 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin muahedesi ile
topraklarımızın bir kısmı geri alındı (Bkz. Berlin Andlaşması).
Osmanlı Devleti, Rus savaşından mağlûb çıktığı ve ağır şartlar altında barış imzaladığı
sırada, Galatasaray Lisesi müdürlüğünden azledildigi için sultan Abdülhamîd Han’a
amansız düşman kesilen Ali Süâvî, Sultân’ı tahttan indirip beşinci Murâd Han’ı tekrar
tahta geçirmek için Çırağan Sarayı’na bir baskın düzenledi. Ali Süâvî İngiliz yanlısı olup,
devletin, içinde bulunduğu durumdan ancak İngiliz yardımı ile kurtulacağına”
inanıyordu. Rus harbi yüzünden, İstanbul’a gelen Balkan göçmenlerinden faydalanan Ali
Süâvî, beş yüz kişi ile 20 Mayıs 1878 günü saat on civarında, Çırağan Sarayı’nı işgal
etti. Durumu öğrenen Beşiktaş zaptiye âmiri Hasan Paşa, iki saat gibi kısa zamanda
isyânı bastırdı. Ele başının Ali Süâvî olduğunu anlayan Hasan Paşa, sopa ile başına
vurarak öldürdü. Hâdiseyi müteakip Yıldız Sarayı’nda iki tahkik hey’eti kuruldu. Yapılan
tahkîkât neticesinde, hâdisenin tek başına Ali Süâvî’nın çılgınca bir macerasından ibaret
olmadığı ve İngiltere’nin de parmağı olduğu anlaşıldı. Hattâ devlet ricalinden bir
çoğunun da bu harekete gizliden gizliye tarafdâr olduğunu gösterecek deliller bulundu
(Bkz. Çırağan Vak’ası).
Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan baskınından sonra dîn-i İslâm’ın ve memleketin
selâmeti için daha tedbirli olmak lüzumunu duydu. Bu sebeble iç ve dış düşmanların
hareketlerini yakından tâkib için bugün istihbarat teşkilâtı adı verilen hafiye teşkilâtını
kurdu. Bu gizli emniyet teşkilâtının başında bulunan kimseye, Serhâfiye-i hazret-i
şehriyârî, yâni Pâdişâh’ın baş ajanı denirdi. Modern devletlere numune olacak şekilde
kurduğu bu haber alma teşkilâtı, memleketin her köşesinde devletin aleyhinde
yazılanları, gizli beyânnameleri, suikast hazırlıklarını, kısaca olup bitenleri, günü gününe
Pâdişâh’a bildiriyordu. Bu iş için binlerce kişi vazifelendirildi. Sultan, hizmet eden bu
kimselerin karakterlerini çok iyi bildiğinden, getirilen haberleri ona göre değerlendirirdi.
Hepsini okur, pek azı üzerinde dururdu. Onları da, güvendiği adamlarına tekrar tedkîk
ettirir ve gerekeni yaptırırdı. Şahsî kin ve garaz için yapılan jurnalleri dikkate almazdı.
Yıldız Mahkemesi
Sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesinden beş sene geçmesine rağmen halk, bu
menfur hâdiseyi unutamam işti. Katillerin yakalanıp adalete teslimini istiyorlardı.
Pâdişâh’a yapılan müracaatlar dosyaları dolduruyordu. Sultan Abdülhamîd Han, bu işin
en kısa zamanda bitirilmesi için mahkeme kurulmasını emretti. Sürûrî Bey’in
başkanlığında Yıldız’da kurulan mahkemeye dâvâlılar çağrıldı.
Mahkeme neticesinde; sultan Abdülazîz’in şehîd edildiği tesbit edilmiş, bâzı sanıklar
suçlarını îtirâf etmişlerdi. Mâbeynci Fahri, Yozgatlı Mustafa Pehlivan, Cezâyirli Mustafa
Pehlivan, Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan, Midhat Paşa, şeyhülislâm Hasan Hayrullah
Efendi, sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa, Mahmûd Celâleddîn ve Nûrî paşalar 1 Temmuz
1881’de îdâma mahkûm edildiler (Bkz. Yıldız Mahkemesi). Abdülhamîd Han
merhametinden, ölümü hak eden bu suçluları affedip, cezalarını hafifleterek sürgüne
gönderdi.
Sultan Abdülhamîd Han, tahta çıktığı zamanda devletin durumunu ve saltanatı boyunca
tatbik etmeye çalıştığı siyâsetini şöyle anlatmaktadır: “Amerika’da genç ve kuvvetli bir
devlet doğmuştu, İspanya, müstemlekelerinden (sömürgelerinden) sürekli olarak
çıkarılıyordu. Dünyâ yahûdîleri teşkilâtlanmıştı. Mason locaları yolu ile arz-ı mev’ûdun
(yahûdîlerin kendilerine verilmiş olduğunu iddia ettikleri Nil’den Fırat’a kadar olan
topraklar) peşine düştüler. Bunlar daha sonra bana da gelmiş ve Filistin’de yahûdîleri
yerleştirmek için büyük paralar karşılığı toprak istemişlerdi. Tabiî reddettim.
Apaçık görüyordum ki, Avrupa’nın büyük devletleri kendi aralarında dünyâyı bölüşmeye
çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben bu kuvvetlerin
önünde tek başına duramazdım. Gücüm yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki
rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma” ümidi dağıtarak birini ötekine
düşürmekten ibaretti.
Yine apaçık görüyordum ki, Almanya’nın kurulması ile bozulan Avrupa dengesi, eninde
sonunda bu büyük devletleri birbirine düşürecekti. Eğer o güne kadar memleketimi
parçalanmaktan kurtarabilirsem, o çatışma koptuğu zaman, kümelenmelerden birine
katılıp öteki tarafı kırmakla varlığımızı koruyabilirdim. Bunun ne zaman olacağı belli
değildi ama, uzak da görünmüyordu. Almanlar her yıl biraz daha güçlenince, Fransız ve
Rusların olduğu kadar İngilizlerin de tedirgin olmaya başladığını görüyordum. Bunun
sonu birbirleriyle kapışmak ve hesaplaşmak olacaktı. Nasıl bir yol tutacağımı dikkatle
araştırdım.
Büyük devletlerin İstanbul’da yaptıkları konferans sırasında niyetlerinin, iddia ettikleri
gibi hıristiyan tebeanın hukukunu te’miri değil, önce muhtariyetlerini, sonra istiklâllerini
te’min suretiyle Osmanlı ülkesini parçalamak olduğunu görmüştüm. Bunu, iki surette
te’min etmeye çalışmaktaydılar. Birincisi, hıristiyan ahâliyi ayaklandırıp ortalığı
karıştırmak ve böylece bunlara arka çıkmak... İkincisi, bizi kendi aramızda parçalamak
için meşrutî idareyi getirmek... Her iki gayeleri için de aramızda kolayca tarafdâr
bulabiliyorlardı. Meşrutî idarelerin bir millî vahdet hâlinde bulunan ülkelerde kolayca
işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibâr etmediğini fark
edemeyen bâzı Türk münevverleri, maalesef düşmanların ekmeklerine yağ
sürmekteydiler.
Ben bu ihanetlerin ve ayaklanmaların içinden ülkemi nasıl çıkarabilirdim?...
Ordunun yeni silâhlarla donanmasına ve yeni harp san’atına uygun hazırlanmasına hız
verdim, büyük bir asker olan Alman Wander Goltz’u İstanbul’a getirdim. Yarın
kopacağını umduğum ve beklediğim savaşta denizlere hâkim devletle bir olursam,
ordularım onun işine yarayacak, donanması da benim işimi kolaylaştıracaktı ve üstelik
elimde, dövüştüğüm milletin harb oyunlarını çok İyi bilen bir ordum olacaktı.
Evet, benim Avrupa devletleri ile tek başıma boğuşmaya gücüm yoktu ama, Rusya gibi,
İngiltere gibi Asya’da bir çok müslüman ahâliyi idareleri altına almış büyük devletler de
benim hilâfet silâhımdan ürküyorlardı. Bu yüzden, Osmanlı’nın işini bitirmek noktasında
anlaşabilirlerdi. Ben beklediğim güne kadar bu silâhı hudutlarımın dışında
kullanmamalıydım. Çünkü böyle bir teşebbüs ne din kardeşlerimizin işine yarayacak, ne
ülkemin yararına olacaktı. Hilâfet kuvvetimi, memleketimin huzuru ve birliği için
kullanmaya, dışarıdaki din kardeşlerimizi de her ihtimâle karşı sağlam tutmaya karar
verdim.
Hilâfetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin ediyordu. Blund adlı bir İngilizle,
Cemâleddîn-i Efgânî adlı bir maskaranın el birliği ederek İngiliz hâriciyesinde
hazırladıkları bir plân elime geçti. Bunlar, hilâfetin Türkler tarafından zorla alındığını ileri
sürüyorlar ve Mekke şerifi Hüseyin’in halîfe îlân edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı.
Cemâleddîn Efgânî’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı.
Bana bir ara mehdîlik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif
etmişti. Buna muktedir olmadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı idi ve çok
muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı. Derhâl
reddettim. Bu sefer Blund ile işbirliği yaptı.
Bütün Arab ülkelerinin itibâr ettiği Halepli Ebü’l-Hüdâ Esseydî yolu ile kendisini
İstanbul’a çağırttım. Aracılığını, Efgânî’nin eski hâmisi Münif Paşa ile Abdülhak Hâmid
yaptılar. Geldi ve bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.
Hilâfet mevzuunda İngiliz teşebbüslerinin sonu gelmiş değildi. Çünkü Asya’da yüz elli
milyon müslümanı idareleri altında tutuyorlardı ve bu müslümanlar üzerinde hilâfetin
büyük bir nüfuzu vardı. Bunu bildiğim için İngilizleri kuşkulandırmadan, her ihtimâle
karşı, seyyidler, şeyhler, dervişler gönderip Asya’daki müslümanları hilâfete manen
bağlamaya husûsî bir itinâ gösteriyordum. Buhârâlı şeyh Süleymân Efendi’nin
Rusya’daki müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri bilhassa şükranla yâd ederim.
Bunun, İngilizlerle münâsebetlerimizde çok faydasını gördüm. Hindistan umûmî vâlileri
oradaki müslümanların Osmanlı Devleti ile yakından ilgilendiklerini gördükçe,
hükümetlerine Osmanlılarla iyi geçinilmesini yazıyorlar ve böylece bizim işlerimizi bir
nebze kolaylaştırmış oluyorlardı. Tek başına yaşayacak ve direnecek gücümüz yoktu.
Bizi parçalamakta birleşmiş düşmanlarımız kendi aralarında parçalanırlarsa ve biz de bu
parçalardan birinin vaz geçemeyeceği kuvvet olabilirsek, yeniden dünyâ için söz sahibi
olabiliriz.
Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları çatışmaya götüreceği gözler
önündeydi, öyleyse Osmanlı Devleti de böyle bir çatışmaya kadar parçalanma
tehlikelerinden uzak yaşamalı ve çatışma günü ağırlığını ortaya koymalıydı. İşte benim
33 yıl süren siyâsetimin sırrı...”
Mısır Mes’elesi
Mısır hidivi İsmâil Paşa, İngiltere ve Fransa’dan 100 milyon altından fazla borç alarak,
Mısır’ı kalkamıyacağı bir yükün altına sokmuştu. Borçlarını ödeyemeyince de alacaklı
devletler, İsmâil Paşa’yı sıkıştırıp Mısır’da mâlî bir kontrolün kurulmasını sağladılar.
Ayrıca Süveyş kanalı tahvillerinin önemli mikdârını İngilizler satın alarak kanal
sermâyesinin yarısına sâhib oldular. Hidiv, borçların faizlerini bile ödeyemez hâle
gelince, bir İngiliz’i mâliye, bir Fransız’ı da nâfia vekili yapmak mecburiyetinde kaldı.
Bunlar, önce masrafları azaltmak bahanesiyle Mısır ordusunu otuz binden on bir bin
kişiye indirdiler. Arkasından 2500 subayı da emekliye ayırınca, subaylar, miralay Arâbî
Bey liderliğinde hidiv İsmail Paşa’ya isyân ettiler. Mısır karışınca Abdülhamîd Han, İsmâil
Paşa’yı azlederek yerine oğlu Tevfik Paşa’yı getirdi (25 Haziran 1879) Arâbî de
mîrlivâlığa terfi ettirilerek paşa ünvânı verildi. Arâbî Paşa, Mısır’daki Avrupalı
me’murların işine son verip, memleketlerine gönderdi. İngilizler Hindistan yolu üzerinde
bulunan Mısır’ı tek başlarına işgal etmeyi tasarlamışlardı. Zîrâ Mısır, İngiliz hâkimiyetine
girdiği takdirde, Hindistan ve ipek yolu emniyetini sağlayacaklardı. Bu hâdiseleri fırsat
bilen İngilizler, Mısır’daki Avrupalıların haklarını korumak için amiral Sir Beauchamp
Seymour yönetimindeki İngiliz filosuyla Mısır’a asker çıkarmaya başladılar.
İskenderiyye’de yapılan kanlı çarpışmalarda Mısır kuvvetleri bozguna uğradı. İngilizler,
Mısır’ı 15 Eylül 1882 günü işgal ederek hedeflerine ulaştılar. Netîcede Mısır, Osmanlı
hâkimiyetinde kalmak ve vergi vermek suretiyle İngiltere’nin işgali altına girdi (Bkz.
Arâbî Paşa).
1877 Osmanlı-Rus harbinden sonra yapılan Berlin muahedesiyle Teselya ve Narda, bu
harble hiç bir ilgisi olmadığı hâlde Yunanistan’a verilmişti. Bunları kâfi görmeyen
Yunanistan, Yanya ve Girid’e göz dikmişti. Avrupa devletlerine sırtını dayayan Yunan
hükümeti, çeteler hâlinde Girid’e asker çıkarıp, bol mikdârda cephane yığdırdı.
Müslümanları öldürmeye başlayınca, Osmanlı askeri de rum çetelerine karşılık verdi.
Bunun üzerine Yunanlılar; “Osmanlılar hıristiyanları kesiyor” diyerek Avrupa’da Türk
mezâlimi yaygarasını kopardılar. Osmanlı Devleti’ne karşı seferberlik îlân ettiler. Harp
tarafdârı olmayan Sultan, Edhem Paşa kumandasındaki ordusunu hazır hâle getirdi.
Yunanlıların Osmanlı sınırlarını ihlâl etmesi üzerine, 18 Nisan 1897 günü Sultan
Yunanlılara karşı harb îlân etti. Osmanlı ordusu kısa zamanda Atina kapılarına dayandı.
Yunanistan’ın Osmanlılar tarafından geri alınacağını anlayan Yunan hükümeti,
Avrupa’dan yardım istedi. Rus çarı mütâreke için İstanbul’a telgraf çekti. Abdülhamîd
Han, harp tazmînâtı almak ve Teselya ile Narda’nın iadesi şartıyla mütârekeyi kabul etti.
Fakat Avrupa devletleri Sultân’ı harble tehdîd ederek Yunanistan lehine sulh yaptırdılar
(Bkz. Yunan Harbleri).
İslâm düşmanı olan İngilizler, Osmanlı Devleti’nin iyiye gidişini durdurmak ve yıkmak
için çeşitli faaliyetlerde bulundular, isyân çıkarabilecekleri en müsait yerleri araştırdılar.
İttihâd ve Terakkî nin çalışmalarına hız verdirdiler. Pâdişâh’ın aleyhinde olan basını
harekete geçirdiler. Arabistan yarımadasında, Necd bölgesinde yaşayan bedevî
kabîlelerini, Doğu Anadolu’da ermenileri devlete karşı isyân ettirdiler. Arabistan’da çıkan
isyân sonunda Basra körfezi ve havalisi İngiliz nüfuzu altına girdi. Ayrıca Yemen’de de
Osmanlılara karşı isyân çıkarttılar. Seneler süren çarpışmalarda yüz binlerce Osmanlı
yiğidi şehîd düştü. Giden bir daha geri dönmedi. Osmanlı kuvvetlerinin çöllerde heba
olmasına sebeb olan İngilizler, Pâdişâh’ın hilâfet nüfuzunu bu şekilde kırmaya çalıştılar.
Fakat, Abdülhamîd Han’ın cesaret ve celâdetle karşı koyması, İngilizleri şaşkına çevirdi.
Memleketin bütünlüğü konusunda fevkalâde hassasiyet gösteren Abdülhamîd Han,
Berlin andlaşmasının, Anadolu’da ermenilerin yaşadığı vilâyetlerde ıslâhât yapılmasını
isteyen 61. maddesini kesinlikle tatbik etmedi. Bunun ermeni muhtariyetini
doğuracağını görerek; “ölürüm de bu maddeyi uygulayamam” dedi. Başta İngiltere ve
diğer Avrupa devletlerinin tehdîdlerine rağmen, bu konuda tâviz vermedi. Tâviz verme
yanlısı olan sadrâzam ve devlet adamlarını da azletti. Bunun üzerine İngilizler,
ermenileri isyâna teşvik ettiler. Doğu Anadolu’da çıkan ermeni isyânları ile pek çok
müslüman hunharca katledildi. Bunu önlemek için Sultan, Hamîdiye alaylarını kurdu. Bu
birlikler yerli halktan alınan askerlerden meydana geliyordu ve bölgenin asayişini
sağlamakla görevli idi (Bkz. Hamîdiye Alayları). Ermeniler Doğu Anadolu’da isyân
çıkarmakla yetinmediler. Sultân’ı öldürmek için fırsat kollamaya başladılar. Saatli bir
bomba ile Osmanlı sultânını şehîd ettikten sonra Bâb-ı âlîyi, Galata köprüsünü, Osmanlı
Bankası’nı, tüneli, bâzı resmî kuruluşlarla birlikte yabancı sefarethânelerini, husûsî iş
yerlerini havaya uçurmak, müthiş bir kargaşalık ve isyân çıkararak İstanbul’u kan gölü
hâline getirmek, böylece Avrupa devletlerinin askerî müdâhalesine sebeb olarak ermeni
mes’elesini hâlletmek için plân yaptılar. Suikastın elebaşıları Troşak ermeni ihtilâl
komitesi reislerinden Bakü’lü Samoil Kayın diğer adıyla Hristofor Mikaelyan ile
yardımcılarıydı. Saatli bomba kurup patlatmada büyük bir usta olan Belçikalı anarşist E.
Jorris’e çok para vererek bu işi yapmaya ikna ettiler. Jorris hazırlıklarını yaparak,
bombayı 21 Temmuz 1905 Cuma günü patlatmaya karar verdi. O gün Sultan, namazını
kıldıktan sonra, câmiden çıkarken, merdivenlerin başında şeyhülislâm Mehmed
Cemâleddîn Efendi ile mu’tadından daha uzun konuştu. Ondan ayrılıp ağır ağır
merdivenlerden inmeye başladığı anda bir kaç metre ileride yeri göğü sarsan büyük bir
bomba patladı. Suikasttan salimen kurtulan sultan, Düyük bir tevekkül ile Allahü teâlâya
sığınmış, dimdik duruyordu. Bulunduğu yerden soğukkanlılıkla, ayakta, hâdiselerin
gelişmesini tâkib etti. Vazifeli subaylara, hâdisenin olduğu yerden uzaklaşmak için
kaçanları gösterip, yakalanmaları için emirler verdi, gür ve tok sesi ile; “Korkmayın!
Korkmayınl” diyerek halkı yatıştırdı. Yirmi altı kişi ölmüş, elli sekiz kişi de yaralanmıştı.
Bu panik anında binlerce seyirci ve ecnebi diplomata karşı düşünmeden; “Kendimce en
büyük emel, ahâlinin rahat ve mes’ûd olmasıdır. Bu uğurda, gece-gündüz nasıl
çalışıldığı ve gayret gösterildiği malûmdur. Gayret ve hüsn-i niyetimin mintarafillah
(Allah tarafından) mükâfatı, şu hâdiseden, hıfz-ı Hüdâ (Allah’ın, korumasıyla) emîn
olmaklığımdır (kurtulmamdır). Onun için, cenâb-ı Hakk’a şükür ve hamd ederim.
Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evlâdlarımdan ve ahâliden bâzılarının telef ve
mecruh olmalarıdır (yaralanmaları ve ölmeleridir). Buna ilelebed teessüf ederim.
Tebeamın hakkımda göstermiş oldukları hissiyata bütün samimiyetimle memnuniyetimi
beyân eyler, âfât-ı semâviyye ve erdiyyeden (göğe ve yere âit âfetlerden) masuniyetleri
(korunmaları) için duâ ederim” diyerek temiz kalbliliğini, milletin olgun ve şefkatli bir
babası olduğunu gösterdi.
Sultan Abdülhamîd Han’ın başarı ile karşı koyduğu konulardan biri de Filistin mes’elesi
idi. Yahûdîler Arz-ı Mev’ûd (vâdedilmiş topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarına
İngiltere’de başlamışlardı. Bu gayenin tahakkuku için Siyonist teşkilâtlar kurup zengin
gelir kaynakları te’min ettiler. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl,
Filistin’de bir yahûdî devletinin, kurulması için çok çalıştı. Yahudiler 1870 senesinden
îtibâren Filistin toprakları üzerinde ziraî yerleşme merkezleri teşkil etmeye başladılar.
1870-1896 seneleri arasında, Filistin’de on yedi tarım kolonisi kurdular. Daha sonra
Herzl, binbir zorlukla sultan Abdülhamîd Han ile görüşme imkânı bulabildi. Ondan
Filistin’de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istedi ve bâzı tekliflerde bulundu.
Hattâ, Osmanlı Devleti’nin bütün borçlarını ödemeyi taahhüd ettiler. Sultan, Herzl’in
bizzat veya dostları vasıtasıyla yaptığı teklifleri kabul etmeyerek târihe altın harflerle
geçen şu cevâbını verdi:
“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zîrâ bu vatan bana değil milletime âiddir.
Milletim bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmışdır. O
bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin
alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehîd düşmüşlerdir, bir tanesi dahi geri
dönmemek üzere hepsi muhârebe meydanlarında kalmışlardır. Bu vatan bana âid
değildir. Türk milletinindir ve ben onun hiç bir parçasını veremem. Bırakalım yahûdîler
milyarlarını saklasınlar. Ancak benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i
karşılıksız ele geçirebilirler. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsâde
edemem.” Herzl, Abdülhamîd Han’ın bu cevâbından sonra da ona müracaattan vaz
geçmedi. Sultan da, Filistin’in tamâmını arâzî-i şâhâne ilân etti. Bizzat şahsına bağlı bir
orduyu Filistin’de vazifelendirdi. Filistin’de yeni demiryolları ve zirâat kuruluşları te’sis
etti. Bölgeden yahûdîlere toprak satılmasını yasakladı. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım
müslümanian Filistin’e yerleştirdi. Bütün bunlar Herzl’in faaliyet şeklini değiştirmesine
sebeb oldu. Jön Türkleri, ermeni ve rumları pâdişâha karşı kışkırttı. İngilizlere, Osmanlı
Devleti’nde İkinci Meşrûtiyet’in îlânı için baskı yapılmasını teklif etti (Bkz. Filistin
Mes’elesi).
1890 senesinde İngilizlerin yardımıyla kurulan İttihâd ve Terakkî cemiyetinin ilk hedefi,
sultan Abdülhamîd’i tahttan indirmek ve meşrûtiyeti îlân etmekti. Cemiyet kısa sürede
tahminlerin üzerinde tarafdâr topladı. 1897 senesinde, Sultân’ı hal’ etmek için
hazırlıklara girişmeleri üzerine, faaliyetleri Pâdişâh’a bildirildi. Sultan suçları îdâm olan
bu cemiyet üyelerini, merhamet edip yurdun çeşitti yerlerine sürdü. Bâzıları Paris’e
kaçarak devlet aleyhindeki faaliyetlerine devam ettiler. 1902 senesi Şubat ayında
Paris’te Ahrâr-ı Osmaniye ismini verdikleri bir kongrede Sultan aleyhdârı Türk, rum,
ermeni, arnavud, yahûdî, çerkes ve İttihâd ve Terakkî üyeleri bir araya geldiler. Bunlar
Osmanlı’nın Doğu Anadolu ve Makedonya eyâletlerine muhtariyet verilmesini
istiyorlardı. Öncelikle yahûdî ve ermeni gibi milletlere hak tanınsın, sonra muhtariyet,
istiklâl verilsin diyorlardı. Bu isteklerini bir karar hâline getirdiler. Ayrıca Sultan
aleyhindeki faaliyetlerini hızlandırabilecekleri yer olarak Makedonya’yı seçtiler.
İttihâdcılar, her yerde görüşlerini yayarak, Balkanlardaki komitacılarla işbirliğine
başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan bulgar, sırp, yunan çeteleri, sultan
Abdülhamîd Han’ı tahttan uzaklaştırmak için İttihâd ve Terakkî cemiyetine kucak açtılar.
İttihâdcılar 1908’de Payitahta karşı şiddetli bir tehdîd propagandasına başladılar. Aynı
zamanda arnavut İhtilâl komitesiyle birleştiler. Üsküp civarında altı bin arnavud
toplanarak, sultan Abdülhamîd Han’a telgraf çektiler. Meşrûtiyeti îlân etmezse elli bin
kişiyle İstanbul’a yürüyeceklerini bildirdiler. Sultan Abdülhamîd Han, İttihâd ve Terakkî
komitesinin gayr-i müslimlerle birleşmesine, Avrupa devletlerinden yardım istemelerine
ve gönderdikleri tehdîd dolu telgraflara çok üzüldü. Bu çetelerin üzerine az bir asker
göndermekle haklarından gelirdi. Fakat kan dökmek istemiyordu. Olayları önleyemeyen
bir rivayette de bu olayları destekleyen sadrâzam Avlonyalı Dâmâd Ferîd Paşa’yı 22
Temmuz 1908’de azletti. Yerine Küçük Saîd Paşa’yı yedinci defa sadrâzamlığa tâyin etti.
Harbiye nâzırlığına, Müşir Ömer Rüşdî Paşa’yı getirdi. Otuz iki sene önce îlân edilen
Birinci Meşrûtiyet’ten sonra ikinci defa meşrûtiyeti îlân etmeye zorlanıyordu. Sultan,
sarayda yeni bir hey’et teşekkül ettirerek, Türklerin hakimiyetinde olan bir yapıya sâhib
olacak bir meclise yeni bir kânûn-i esâsî hazırlattırıp tatbik etmeyi düşünüyordu. Fakat
çıkan yerel isyânlar, İttihâdcıların Avrupa devletlerinden yardım istemeleri ve ihtilâl
hazırlıkları sebebiyle yeni bir kânûn-i esâsî hazırlamaya fırsat yoktu. Daha fazla
müslüman kanı dökülmesini istemeyen Sultan, 23 Temmuz 1908’de Kânûn-i esâsîyi
tekrar yürürlüğe koyarak ikinci Meşrûtiyeti îlân etti.
Meşrûtiyet’in îlânı ile, İttihâd ve Terakkî cemiyetinin ileri gelenlerinden Cemâl, Enver,
Talat, Necip, Rahmi beyler İstanbul’a gelerek sadrâzama ve devlet erkânına baskı
yapmaya, hükûmetin işlerine karışmaya başladılar, îlân edilen umûmî af ile yurda dönen
Jön Türkler ve dağlardan silâhlarını bırakarak inen komitacıların da katıldığı sun’i ve
sözde kardeşlik havası fazla sürmedi. İttihâdcıların ilk anda yaptığı hatâlar sebebiyle
Bulgaristan, 5 Ekim 1908’de Osmanlı Cihân Devleti’nden ayrılarak krallığını îlân etti.
Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek eyâletini işgal etti. 6 Ekim 1908’de Girid eyâlet
meclisi Osmanlı Devleti’nden ayrılıp Yunanistan’a katıldığını açıkladı. Bu hâdiseler,
sultan Abdülhamîd Han’ın dış politikasındaki dehâsını ortaya çıkarıyordu. Otuz sene
durmuş olan facialar tekrar başladı.
Aralık 1908’de Meclis-i meb’ûsan toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahi meb’ûs
seçilerek meclise girmişti. Meclisteki azınlıklar daha etkili idi. Meşrûtiyete göre Sultan,
sâdece sadrâzam ile şeyhülislâmı seçebiliyordu. Sadrâzam da nâzırları seçiyor, kabine
güven oyu alırsa çalışıyor, meclis istediği zaman hükûmeti düşürebiliyordu. Neticede
devletin idaresi ehliyetsiz, tecrübesiz ellere geçti. Böylece çeşitli din, dil ve ırka mensup
meb’usların hepsi Osmanlı Devleti’nden ayrılarak istiklâllerini îlân etmek için her türlü
gayr-i meşru vâsıtalara başvuruyorlardı. Binlerce müslümanın kanına giren yunan, sırp,
bulgar ve ermeni çetecileri için umûmî af îlân edildi. Osmanlı Devleti’nden kaçan ne
kadar isyâncı varsa, hepsine yeniden kapılar açıldı ve bunlar İstanbul’a geldiler.
İngilizler, Ruslar ve diğer hıristiyan devletler, azınlıklara el altından bol mikdarda silâh
gönderdiler. İttihâd ve Terakkî cemiyeti liderleri, yaptıkları acemi siyâsetleri ile ortalığı
birbirine karıştırmışlardı. Yapacakları icrâatlarda kendilerine destek olması için,
Selanik’ten avcı taburlarını getirerek taş kışlaya yerleştirdiler. Kendilerine karşı olan
kimseleri çekinmeden öldürüyorlar, memlekette terör havası estiriyorlardı. Kısa
zamanda halkın huzuru kaçtı. İttihâdçılar lanetle anılmaya başlandı. Yine bunların
baskısıyla hükûmet alaylı subayları ordudan çıkarttı. Bu sırada bâzı gazeteler
ittihâdçılara karşı halkın dînî duygularını galeyana getiren neşriyat yaparak; halkı ve
orduyu isyâna teşvik ediyordu. Rûmî 31 Mart günü dördüncü avcı taburuna bağlı
askerler gece yarısı isyân ederek subaylarını hapsettiler. Pâdişâh Abdülhamîd Han,
isyânı Hüseyin Hilmi Paşa’nın gönderdiği bir telgraf sonucu öğrendi. İsyancılar
sadrâzamın azledilmesini, görevden alınan alaylı subayların tekrar orduya alınmasını
istiyorlardı. Bunun üzerine Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrâzamlıktan azl ederek yerine
Tevfik Paşa’yı getirdi ve Müşir Edhem Paşa’yı da harbiye nâzırı yaptı. Mâbeyn başkâtibi
ile isyâncılara, isyândan vazgeçtikleri takdirde af edildiklerine dâir bir hatt-ı hümâyûn
gönderdi. Bunun üzerine isyân bir mikdâr yatıştıysa da ertesi gün yine alevlendi.
İsyanın Rumeli’deki yankısı büyük oldu. Hâdisenin kim tarafından hazırlandığı belli
olmadığı için, Sultan boy hedefi oldu. Üçüncü ordü ile gönüllü bulgar müfrezesi ve sırp,
yunan, yahûdî, arnavut çetecilerinden müteşekkil bir ordu kurularak İstanbul’a
sevkedildi. Bu orduya Hareket ordusu denildi. Ordunun gayesi Sultân’ı tahttan
indirmekti. Pâdişâhla sâdık bâzı paşalar saraya gelerek Yıldız ve civarındaki birliklerin
Hareket ordusuna karşı kullanılması için izin istediler. Abdülhamîd Han; “Tüfekçilerin
silâhları toplansın, kimse silâh atmasın, müslümanı müslümana kırdırmam” diyerek” bu
teklifi reddetti. Kuvvetli olmasına rağmen büyük fitne çıkmaması için bunu
kullandırtmadı. Hareket ordusu İstanbul önlerindeyken, Abdülhamîd Han; “Madem beni
istemiyorlar, saltanatı biraderime ferağ ederim, devleti o idare etsin. Fakat bir meclis
mi, yoksa Dîvân-i âlî mi ne kurulursa kurulup, benim hâdise ile alâkamın olup olmadığı
tesbit edilmelidir” demişti. Ancak Saîd Paşa; “Suçsuz çıkarsa halimiz nice olur” diyerek
resmî tahkikatın açılmasına mâni oldu.
Mevcudu on beş bine varan Hareket ordusu, 24 Nisan’da Topkapı ve Edirnekapı’dan
şehre girerek yol üzerindeki askerî karakolları teslim aldı ve Harbiye nezâretini işgal etti.
Taksim kışlasında ve Taşkışla’daki mukavemet, şiddetli top ateşi karşısında kırıldı. Bu
arada Yıldız Sarayı’nın işgali sırasında sultan Abdülhamîd Han, mukâvemet etmek
isteyen askerlere; “Ben halîfe-i İslâm’ım, müslümanı müslümana kırdırmam. Silâh
çekmek isteyen ilk önce beni vursun sonra diğer asker kardeşlerine kurşun atsın”
demek suretiyle çatışmanın önüne geçti. Fakat ülkenin en mükemmel ordusu olan
Birinci orduya direnme emri verilseydi, derme-çatma olan Hareket ordusu bir anda
dağıtılabilirdi. Pâdişâh’ın emrine boyun eğen askerler silâhlarını teslim ettiler. Böylece
25 Nisan günü Hareket ordusu İstanbul’a hâkim oldu. Mahmûd Şevket Paşa, sıkıyönetim
îlân ederek suçlu suçsuz bir çok insanı îdâm ettirdi. Yüzlerce balkan çetesiyle saraya
girerek, kıymetli eşyaları yağmaladı, İttihâd ve Terakkî hâkimiyetini devam ettirmek için
İstanbul’da terör havası estirmeye başladı.
27 Nisan 1909 günü Âyân ve Meb’ûslar meclisi toplandı. Âyân’dan Gâzi Ahmed Muhtar
Paşa, kürsüye gelerek, önceden kararlaştırıldığı gibi Pâdişâh’ın hal’ edilmesini teklif
etmişti. Bu teklif kabul edildikten sonra, yine Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, hal’ karârının bir
fetvaya istinâd ettirilmesi lüzumuna işaret etmişti. Hal’ fetvasının ilk müsveddesini
meb’uslardan Elmalılı Hamdi Yazır hoca yazmıştı. Fetvada Sultan Abdülhamîd Han’a 31
Mart isyânına sebeb olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazînesini
israf etmek, insanları suçsuz oldukları hâlde îdâm ettirmek... gibi suçlar yükleniyordu.
Meclis, bu fetva gereği Sultân’ı hal’ karârı aldı.
Nihayet, hal’ karârını Pâdişâh’a tebliğ için, Âyan ve Meb’ûsan’ı temsîlen bir hey’et
seçilmiş ve Yıldız Sarayı’na gönderilmişti. Yıldız’a Sultan Abdülhamîd Han’a hal’ini tebliğ
için gönderilen hey’etin teşekkül tarzı ise, Türk târihinin en yüz kızartıcı hâdiselerinden
birisi oldu. Bütün Osmanlı tebaasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşekkül olunan
hey’ette tek bir Türk yoktu. Bunlar yahûdî Emanuel Karasso, arnavut Esat Toptanî,
ermeni Aram Efendi ve Pâdişâh’ın uzun seneler yaverliğini yapmış olan katışık soydan
Arif Hikmet Paşa idiler. Pâdişâh, hal’ karârını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu mâbeyn
başkâtibi Cevâd Bey’e sorup öğrenince; “Bir Türk pâdişâhına, İslâm halîfesine hal’
karârını bildirmek için bir yahûdî, bir ermeni, bir arnavut ve bir nankörden başkasını
bulamadılar mı?!” demekten kendini alamadı.
İttihâdçılar, o gece (27 Nisan 1909) sultan Abdülhamîd Han’ı İstanbul’dan çıkararak,
kontrol altında tutabilecekleri bir yere nakletmeyi düşünüyorlardı. En emin yer; İttihâd
ve Terakkî Cemiyeti ile Üçüncü ordunun hâkimiyeti altındaki Selânik idi. Bu suretle
sultan Abdülhamîd Han, kendisine baş kaldıran Selanik Halkının ayağına getirilerek
rencide edilecekti. Sultan Abdülhamîd, hemen o gece 38 kişilik maiyyetiyle trene
bindirilerek hiçbir şeyini almasına izin verilmedi. Pâdişâh’a yolculuğunda üç kızı ile
oğullarının ikisi refakat etti. Selanik’te Alâtini Köşkü kendisine tahsis edildi. Burada çok
sıkı bir nezâret içinde acıklı yıllar geçirdi. Bu arada özellikle gazete okumasına asla izin
verilmedi.
Sarayında bütün serveti yağmalanan Sultan, Selanik’te geçirdiği ızdırâblı günler
sırasında, İttihâd ve Terakkî cemiyeti tarafından gönderilen telgrafla, yabancı
bankalarda bulunan bütün nakit ve mevduâtına el koyabilmek için mâliye nâzırı Câvid
Bey’e vekâletname vermeye zorlandı. Vaziyet hem ciddî hem vahim’di. Tasarruf, devlet
adına yapılıyor, vâzıülyedlik hakkı (el koyma) orduya bırakılıyordu. Bu durumu
Abdülhamîd Han hâtıratındâ şöyle anlatmaktadır: “Bu günler hayâtımın en elim
günleriydi. Yalnız ben değil, çoluk-çocuğum da tazyik ediliyordu. Muhâfız subaylar, eğer
istedikleri parayı ordu emrine vermezsem, köşkün Osmanlı donanması ile topa
tutulacağını, hepimizin yok olacağını söylemekten çekinmiyorlardı. İstedikleri paranın bir
kısmı tahvil, bir kısmı ise çocuklarının Ayrupa’da tahsili için Kredi Liyona bankasına
yatırdığım elli bin lira idi. Memleketimden esirgeyeceğim hiç bir şeyim yoktu. Severek
bu son üç-beş kuruşumu da verebilirdim. Fakat hayâtımız bile emniyet altında değildi.
Bizi korumakla vazîfeli olanlar, bizi ölümle, topa tutmakla tehdîd ediyorlardı.
Vekâletnâmeyi gönderen hareket ordusu kumandanı Mahmûd Şevket Paşa; “Öldüğün
zaman bu para nasılsa elimize geçecek, bizi buna zorlama, gönül rızânla ver de elimizi
kana bulamayalım” diyebiliyordu. Yanımda duran Fethi Bey’in yüzü sapsarı idi. Ona;
“Getir vekâletnameyi imzâlıyacağım” dedim. “Böylece büyük Osmanlı Sultân’ı şahsî
servetinden mahrum bırakılarak devlete ve hükûmete el açar duruma getirildi.
İkinci Meşrûtiyet’in başlangıcı, memleketimiz için büyük felâket ve ziyanlara sebeb oldu.
1911 (H. 1329)’da Trablusgarb’ı İtalyanlar işgal etti. 1912 (H. 1331)’de Balkan harbi
bozgunu oldu. İki büyük kıta ile ilgimiz kesildi. Afrika’da bir milyon iki yüz bin; Rumli’de
ise, iki yüz elli bin kilometre kare yerimiz elden gitti.
Sultan Abdülhamîd Han, Selanik’te üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan’ın Osmanlı
Devleti’ne harb îlân etmesi üzerine, Büyük kabine denilen Gâzi Ahmed Muhtar Paşa
kabînesi, sultan Abdülhamîd Han’ın Selânik’de muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a
nakledilmesini kararlaştırdı. Sultan Reşâd da bu karârı tasdik etti.
1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen Hâkân-ı sabık, İkâmetine
tahsis olunan Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirildi.
Sultan Abdülhamîd Han, Beylerbeyi Sarayı’nda beş buçuk yıl yaşadı. Bu müddet
zarfında, otuz üç yıl dâhiyane bir denge siyâseti ile harp riskine sokmadan ayakta
tutmaya çalıştığı devletin bir oldu-bittiye getirilerek Harb-ı umûmî felâketine
sürüklendiğine şâhid oldu.
İngilizler ve Fransızların Çanakkale Boğazı’nı zorladıkları günlerdi... Boğaz
istihkâmlarının dayanamayacağı ve düşman donanmasının Marmara Denizi’ne
geçebileceğinden endişe edildiği için, bir tedbir olarak pâdişâhın ve hükûmetin
Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı. Durum Abdülhamîd Han’a bildirilince; “Ben Fâtih’in
torunuyum. Hiç bir vakit Bizans imparatoru Kostantin’den aşağı kalamam. Dedem
İstanbul’u alırken, Kostantin askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim
nereye giderlerse gitsinler. Fakat o ve hükûmet, İstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha
dönemezler. Bana gelince; ben Beylerbeyi Sarayı’ndan ayağımı dışarıya atmam!” diye
cevâb verdi. Onun bu kararlığı karşısında hükûmet İstanbul’da kaldı. Böylece devletin
daha o gün yıkılmasını önlemiş oldu.
Abdülhamîd Han, Harb-i Umûmî’nin sonuna yaklaşıldığı 1918 yılının Şubat ayı başında
hastalandı. Yetmiş yedi yaşında idi. Şiddetli bir nezleye tutulmuş, yaşlılığından dolayı
yatağa düşmüştü. 10 Şubat 1918 günü akşamı vefât etti.
Sultan Hamîd’i tahtından indiren İttihâd ve Terakkî idarecileri sonunda memleketi
düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. Onun büyüklüğünü anlıyamadıklarını
itiraf edip hayatlarını hüsranla bitirdiler. İlk olarak Enver Paşa, Talat Paşa, Doktor
Behâeddîn Şâkir, Doktor Nazım 30 Ekim 1918’de Mondros mütârekesini imza ettikten
bir gün sonra, gece yarısı memleketi terk ettiler. Talat Paşa 1921’de kırk dokuz yaşında
Berlin’de, Enver Paşa kırk yaşında 1922’de Türkistan’da, Cemâl Paşa da 1922’de elli
yaşında Tiflis’de öldürüldüler.
Abdülhamîd Han daha 30 Temmuz 1908’de, İttihâdçılar idareyi gasb ederken;
“Türkiye’yi 10 sene idare edebilirlerse, bir asır idare edebildik diye sevinsinler” diyerek
muhtemel neticeyi daha işin başında işaret ediyordu. Böylece koca devlet İttihâd ve
Terakkî kelimelerinin taşıdığı mânânın tamamen zıddına yol aldı ve kısa zamanda
dağılmış oldu.
Mâlî ve Kültürel Faaliyetler
Sultan Abdülhamîd Han büyük güçler arasındaki rekabet üzerine kurulan dış politikayı
göz önüne alıp, zaman kazanarak devleti ekonomik bakımdan kalkındıracak gerekli
reformları yapmak gayesini güttü. Ancak Tanzîmât döneminin borç yükü Pâdişâh’ın elini
kolunu bağlıyordu. Siyâsî buhranların yanında devlet, maddî bakımdan güç durumda idi.
Harpler, hazîneyi bitirmiş ve dış ülkelere milyonlarca borcun altına girilmişti.
Abdülhamîd Han, pâdişâh olunca, devletin bütün borçlarını ödemeyi vâdetmiş ve
sarsılan haricî itibârı bu şekilde düzeltme yoluna gitmişti. Alacaklı olan devletler ile 1
Eylül 1881’de İstanbul’da toplantı yapıldı. Görüşmeler sonunda anlaşmaya varıldı.
Muharrem kararnamesi diye meşhur olan kararnameyle devletin borçlarının kısa yoldan
Ödeneceği açıklandı. Pek siyâsî bir dehâ olan Sultan, alacaklı olan İngiltere ve Fransa’yı
razı ederek, borçların mikdârını indirtti. Bu borçları tahsîl etmek için Düyûn-ı umûmiye
idaresi kuruldu. Bu idareye, tütün, tuz ve ipek vergi gelirleri ile, damga pulu ve balık
resimleri gibi bâzı vergileri toplama yetkisi verildi. Abdülhamîd Han, saltanatı boyunca,
dış borçların büyük bir kısmını ödedi. Az mikdarda dış borç aldı. (Bkz. Düyûn-i
Umûmiye).
Eğitim ve İmâr Faaliyetleri
Sultan Abdülhamîd Han’ın eğitim ve îmâr bakımından hizmeti büyüktür. Bunlar, onun
dikkatle tâkib ettiği hususlardı. Sultan, hükümdarlığı boyunca en çok hizmet ve gayreti
bu sahada yapmıştır. Onun bu faaliyetlerini düşmanları bile kabul etmiştir. Onun devri,
ilmî, edebî, dînî yayınlar bakımından Osmanlı Devleti’nin en zengin ve verimli
zamanlarından biridir. Matbaaların sayısı artmış; neşriyat faaliyeti fevkalâde gelişmiştir.
Her ilim dalında yeni ve modern eserler basılmış, lügatler, ansiklopediler neşredilmiş,
Türk lügatçiliği bugün bile o devrin çalışmalarını geçememiştir. Yaptırdığı ilk, orta, lise
ve yüksek okulların bir hayli çok olduğu, devrinde çıkan ve hemen her sayısında
yaptırılan mekteplerin resimlerine yer veren mecmualardan anlaşılmaktadır. Yine bu
devirde yüksek payelerle taltif edilen ilim adamları dâima üstün tutulmuştur. Bunlardan
Safvet ve Tunuslu Hayreddîn paşalarla, Ârifi ve Kadri paşalar sadrâzam olmuşlar;
Cevdet Paşa, Akif Paşa, Abidîn Paşa, Giridli Sırrı Paşa, Vidinli Tevfik Paşa, Münif Paşa,
Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, Sâdullah Paşa ve daha niceleri dâima devletin en yüksek
kademelerinde hizmet görmüşlerdir. İlim, irfan ve edebî sahada hizmet verebilmeleri
için kendilerine imkânlar tanınmıştır. Dâima himaye görerek eserlerinin, ilim âlemine;
edebiyat dünyasına takdim edilmeleri te’min edilmiştir. Fakat edebiyat adı ile yıkıcılığı
meslek edinenlerden bâzıları, ilim adına hiyânet yoluna sapmışlar, bir kaç eserin
neşredilmemesini bahane ederek, sansür yaygaralarını koparıp istibdâd iftiralarında
bulunmuşlardır. Yapılan araştırmalar, bunların gerçekle ilgisinin bulunmadığını ve iftira
olduğunu “ortaya çıkarmıştır.
Sultan Abdülhamîd Han, memleketin her köşesine okullar yaptırarak, eğitim ve
öğretimin sıkı bir şekilde yapılmasına gayret sarfetmiştir. Basra, Bağdâd, Musul, Haleb,
Suriye, Beyrut, Kudüs, Hicaz, Yemen, Bingâzi ve daha pek çok yerde ilk, orta, lise ve
yüksek okul yaptırmıştır. Anadolu ve Rumeli’de yaptırdığı orta ve yüksek mekteplerin
mikdârı bir hayli kabarıktır. Bunlardan bir kısmı günümüzde de öğretime devam
etmektedir.
Kaliteli eleman, me’mur yetiştirmek üzere açtığı yüksek okullardan bâzıları: Mekteb-i
Mülkiye, Güzel San’atlar Akademisi, Yüksek Ticâret Mektebi, Hukuk, Yüksek Mühendis
Mektebi, Bursa’da İpekçilik Mektebi, Halkalı Zirâat ve Baytar Mektebi, Yatılı Kız Lisesi,
Mülkiye Lisesi, Üsküdar Lisesi, Mâden Arama Mektebi, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Dilsiz
ve Sağırlar Mektebi. Bir çok vilâyetlerde dârülmuallimînler ve bunlar gibi pek çok
mektepleri hep sultan Abdülhamîd Han yaptırmıştır.
Askerî Tıbbiye’den çıkan hekimlerin staj yapmaları gayesiyle, 1898 senesinde
Viyana’dan başka bir yerde eşi bulunmayan Gülhâne Tabâbet-i Askeriye Tatbîkât
Mektebi kuruldu. Bu okulun kurulması için Bonn Üniversitesi cerrahî profesörü Robert
Rieder, paşa ünvânıyla getirildi. Her bölümün laboratuvarları en yeni âlet ve makinalarla
teçhiz edilmişti.
Bu laboratuvarlara her talebe için birer mikroskop konulmuştu. Avrupa’dan getirilen
seçme profesörlerin yetiştirdikleri hekimler, daha sonra tıb fakültelerinde hocalık
yaparak gençlere modern tıb bilgilerini öğrettiler ve değerli mütehassıs hekimler
yetiştirdiler. 1903 senesinde Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne ve bunun denetimi
altında ve tıb yanında bir de ecza sınıfı bulunan Şam Tıbbiyesi açıldı.
Hastahâneler, klinikler, modern tıbbî âlet ve edevat hep bu devirde yaptırılmıştır. Kendi
parasıyla yaptırdığı Şişli Etfal Hastahânesi, bir kısım masraflarını kesesinden karşıladığı
Darülaceze, bunların en mühimlerindendir. Beyoğlu Kadın Hastahânesi yine onun
eseridir. Mehmed Fahri Bey, Besim Ömer, Asaf Derviş, mîralay Remzi, Ziya Nuri,
mîralay Mehmet Şâkir Bey, Mazhâr Osman gibi doktorlar bu devrin meşhur simaları
arasındadır. Bunlar gibi daha yüzlerce tabib ve mütehassıs, Avrupa ve dünyâ tıb
çevrelerinde söz sahibi idiler. Herbiri İstiklâl harbinde hizmet görmüşler, sonradan
kurulan tıb fakülteleri ve yetişen elemanlar, bu devirde yetişen ilim adamlarının eseri
olmuştur. Ayrıca, yüksek okullara talebe yetiştirmek üzere ilk ve orta öğretime çok
önem verdi. Bütün vilâyetlere batı tarzında okullar açtırdı. İbtidâî ismi verilen ilk
mektepleri köylere kadar götürdü. Rüşdiye yâni ortaokullardan itibaren yabancı lisan
öğrenimi mecburî tutuldu. Memleketin çehresi değişti, kültür seviyesi yükseldi. Ancak
bu mekteblerde yetişen kültürlü genç neslin büyük kısmı Çanakkale savaşlarında şehîd
oldu.
Müze-i hümâyûn (Eski eser müzesi), Askerî Müze, Yıldız Arşivi ve Kütüphânesi, Bâyezîd
Kütüphânesi’ni kurdurduğu gibi, kütüphânelerdeki kitapların kataloglarını yaptırdı.
Abdülhamîd Han, basın ve yayın çatışmalarını desteklediği için kitap, dergi, mecmua ve
gazete sayısında büyük artışlar meydana geldi (Bkz. Basın ve Matbûât). İstanbul başta
olmak üzere, diğer şehirlerin, önemli yerlerin fotoğraflarını çektirip, değerli bir albüm
kolleksiyonu hazırlattı. Bu albümler, bugün İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nde
mevcuttur.
Sultan Abdülhamîd Han’ın askerî sahadaki hizmetleri de takdire şayandır. Balkan harbi
ve Birinci dünyâ savaşı sırasında orduda vazîfeli bütün subaylar ile Millî mücâdelenin
komutanları onun devrinde yetişmiştir. Çok mikdarda tüfek, yüzlerce serî ateşli topları
hep o te’min ettirmiştir. İstanbul ve Çanakkale boğazlarını tahkim ettirdi. Pek çok askerî
te’sisleri tamir ettirip yenilerini yaptırdı. Memleketin başına gelecek felâketi önceden
tahmin ettiğinden ona göre hazırlık yaptırdı. Birinci cihân harbinde Çanakkale, sultan
Abdülhamîd Han’ın yaptırdığı istihkâmlarla kendini savunmuştur. Ordu mensuplarının
maaş ve geçim hususlarıyla bizzat ilgilenir, ailelerinin geçim şartlarına îtinâ gösterirdi.
En sıkıntılı zamanlarda bile askerlerin maaşlarının muntazam verilmesi için olağanüstü
tedbirler araştırır, hâl çâresi bulurdu. Her müşkilât için sarayda husûsî komisyonlar
kurdurur, iyice tedkîk ettirip en faydalısını tatbikata koyardı. Askerî sahada ön safta yer
alabilmemiz için ilmî, fenni; teknik her hususta yenileşmenin, muasır seviyeyi aşmanın
ideâlini dâima muhafaza etmiştir. İlk defa denizaltı proje ve inşâsı hususundaki başarılı
çalışmaları bunların en bariz örneğidir. Harp gücünü kaybetmiş eski gemileri Haliç’e
çekip, Avrupa’da yeni yapılan üstün evsaflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı
kuvvetlendirdi. Askerî ıslâhat için Almanya’dan uzmanlar getirttiği gibi, eğitim için bu
ülkeye Türk subayları gönderdi. Askerî rüşdiyeleri ve idadileri çoğalttı. Kâğıthâne’de bir
poligon kurdurdu. Subayı öyle şerefli idi ki, bir kahve önünden bir binbaşı geçerken
kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bolluk vardı ki, bir binbaşının
evinde pişen yemekten bir, mahalle fakirlerinin karnı doyardı.
Abdülhamîd Han, zirâat, sanâyî ve ticâret odalarını açtırdı. İlk defa bugünkü mânâda
nüfûs tahrîri (sayım) teşkilatını kurarak memlekeldeki insan gücü ve mal varlığının
istatistiğini yaptırdı ve senelik artış ve düşüşün düzenli bir şekilde tesbit edilmesini
sağladı.
Hereke kumaş fabrikasını genişletti. Çini fabrikası açtırdı. İmâr ve bayındırlık
faaliyetlerine hız verdi. Anadolu ve Rumeli’de yol bulunmayan yerlere şose yaptırdı.
Terkos suyunu İstanbul’a getirtti. Osmanlı Bankası ve Reji binalarını yaptırdı. Hamîdiye
kâğıt fabrikası, Kadıköy havagazı fabrikası, Osmanlı sigorta şirketi, Beyrut limanı
rıhtımı, Sakız limanı rıhtımı, Küçük su barajı, Haydarpaşa rıhtımı, Galata, Tophâne
rıhtımı, Dolmabahçe saat kulesi, Mum fabrikası ve Tuna nehrinde Demirkapı kanalı hep
bu pâdişâhın eseridir. Ayrıca Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. Haydarpaşa İstasyon
binasını yaptırdı. Beşiktaş tepesindeki Yıldız Sarayı’nı ve önündeki câmiyi yaptırdı.
Kâğıthâne’deki Hamîdiye suyunu halkın istifâdesine sundu. Ankara vâlilerinden Abidîn
Paşa, Elmadağı’ndan Ankara’ya tatlı su getirmek için halkdan para toplamıştı, işe
başlamak için halîfeden izin istedi. İkinci Abdülhamîd Han, vâliye gönderdiği cevâbda;
“Susuzlara su vermek çok sevâbdır. Dînimizin emirlerinden biridir. Bu vazîfe ve şeref
bize bırakılsın. Topladığın paralan sâhiblerine geri ver. Bütün masrafı hazîne-i
şâhânemden olmak üzere hemen işe başla. Milletimi iyi suya kavuştur!” dedi. Az zaman
içinde Ankaralılar tatlı suya kavuşturuldu.
Yeni postahâne binasını, Medîne-i münevvereye kadar telgraf hattını, Bingâzi telgraf
hattını yaptırıp, İstanbul-Köstence arasına kablo döşetti. Musul ve Kerkük civarında
petrol kuyuları açtırdı.
Hicaz beldesine hizmeti en ön plânda tuttuğundan, buralara büyük hizmetler götürdü.
İhsânları ve hizmetleri yalnız ümerâya, ulemâya ve makamlara olmayıp, ahâlînin ve
fakirlerin hepsine ulaşmıştır. Mescid-i haramı gözleri kamaştıracak derecede tamir ve
tezyin etmiş, Hadîce-tül-Kübrâ’nın türbesini ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin
ve kızı hazret-i Fâtımâ’nın doğdukları binaları, en iyi şekilde ihya etmiş, Minâ şehrini su
şebekeleri ile doldurmuştur. Seyyid Ahmed Rıfâî ile diğer velîlerin türbelerini tamir etmiş
ve âlimlere ve velîlere gereken değeri vermiştir. Mekke’de Gayretiyye ve Hamîdiyye
piyade kışlalarıyla, topçu kışlası ve hükûmet konağı yaptırmıştır. Osmanlı halîfelerinin
herbirinin Hâdim-ül-harameyn hizmetçisi olduklarını, bütün dünyâya îlân eden eserlere
yenilerini eklemiştir.
Askerî, siyâsî, İktisadî ve ticarî gaye ile; Bursa demiryolunu, Yafa-Kudüs hattını, Ankara
demiryolunu, Manastır-Selânik, Şam-Harran, Eskişehir-Kütahya, Beyrut-Şam, AfyonKonya, İstanbul-Selânik demiryollarını döşetti. Böylece demiryolu uzunluğu Rumeli’nde
1993, Anadolu’da 2507 kilometre yükseldi. Demiryolu yapımına çok ehemmiyet
verilmesinin sebebi, bölüşülmeye hazır hasta adam gözüyle bakılan vatanın müdâfaası
ve asker sevkıyatı zorluğunu gidermek içindir. Bu mes’ele 1877 Osmanlı-Rus harbinde
kendini büyük çapta göstermişti. Balkan isyânları ile bu harpten alınan dersler, ondan
sonra Rumeli’de hemen iki hattın yapılmasını gerektirmiş ve ilk olarak Selanik-İstanbul,
Manastır-Selânik hatları yapılmıştır. Eğer bu hatlar önce yapılmış olsaydı, Balkanlardaki
ayaklanmaları ânında bastırmak ve Doksanüç harbini önlemek mümkün olabilirdi.
Abdülhamîd Han, Anadolu dışındaki bütün müslümanların kendisine bağlanarak bir
bayrak altında toplanmalarını, yeniden teşkilâtlanmalarını ve batı emperyalizmine karşı
birleşmelerini istiyordu. Bu gerçekleştiği takdirde; başta İngiltere olmak üzere, Avrupa
devletleri müslümanları sömüremeyecek, hattâ İslâm ülkelerine kötü gözle
bakamıyacaklardı. Bunun için de memleketin her yerinde başlattığı demiryolu ağını
Medîne ve Mekke’ye kadar ulaştırmak istiyordu. Bu şekilde İslâm dünyasındaki ulaşımı
kolaylaştıracak, müslümanlar arasındaki bağlar kuvvetlenecek, böylece bütün
müslümanlarda, başlarındaki halîfenin Abdülhamîd Han olduğunda fikir birliği hâsıl
olacak, Osmanlı Devleti’nin liderliğinde birleşeceklerdi.
Fakat, Mekke’ye kadar uzanacak 2000 kilometrelik demiryolunun masraflarını
karşılayacak para, hazînede yoktu. Sultan, İslâm âlemi açısından bu hattın acilen
yapılmasını istiyordu. Önce kendisi şahsî malının büyük bir kısmını bu yola ayırdı. Sonra
da müslümanlardan yardım istedi. Afrika, Mısır, Afganistan, Türkistan, İran, Hindistan
ve Osmanlı hududları içindeki müslümanlar canla başla bu yardıma koştular. Kısa
zamanda milyonlarca altın toplandı ve Almanlara ihale edilerek, demiryolu hattı
Medîne’ye ulaştı.
Sultan Abdülhamîd Han’ın, Güneydoğu Anadolu’ya demiryolu ağını kurması Rusları;
Hicaz demiryollarını yaptırması da İngilizleri telaşlandırdı. Çünkü eşit şartlarda Osmanlı
ordusu her zaman düşmanlarına galip geliyordu. Son harplerde Osmanlı’nın mağlûb
olmasının sebebi, sür’atle asker sevkiyâtı yapılacak yolların bulunmaması, cephelere
Türk ordusunun zamanında yetişememesi idi. Eskişehir-Adana-Bağdâd hattının
yapılması ile, Rusların, Doğu Anadolu üzerinden sıcak denizlere inme ve Kudüs-i şerîfi
himaye hayâli sona eriyordu. Bağdâd ve Medîne hatları ise, İngilizlerin, Hindistan’a kısa
yoldan geçme siyâsetine engeldi ve bununla Osmanlı’nın Mısır’a tekrar hâkim olması
İhtimâli vardı. Abdülhamîd Han, demiryolunun emniyeti bakımından yolun denizle
temas eden noktasını kontrol altında tutmak için Akabe kalesine iki tabur asker
gönderdi. Bunun üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti’ne bir ültimatom verdi. Sultan buna
karşı İngiltere’nin buna hakkı olmadığını söyleyerek, yeni sınırı, kurulacak bir
komisyonun belirleyeceğini bildirdi. Sultân’ın dâhiyane politikası neticesinde Akabe
Osmanlı’da kaldı (Bkz. Akabe Mes’elesi).
Sultan Abdülhamîd Han; orta boylu, geniş göğüslü, omuzları kalkık, sesi kalın ve gür,
konuşması tane tane ve gayet sakin idi. Sık sık tebessüm eder, fakat kahkaha ile
güldüğüne hiç rastlanmazdı. Yürüyüşü tabiî ve pek vakarlı, gayet nâzik, her hâlinde bir
fevkalâdelik vardı. Çok hassas, zekî, hafızası sağlam ve dikkatliydi. Giyinişi, yaşına
uygun ve zarif olup, kış ve yaz, önü iki sıra düğmeli, İnce veya kalın yumuşak
kumaşlardan yapılmış uzun palto giyer, sıhhate en müsait olan kumaşları tercih ederdi.
Sadeliği ve intizamı ön plânda tutar, yaptığı ve yapacağı şeyleri not eder,
yaptıracaklarını da not ettirirdi. Zekâsı ve gönül alıcı muamelesi, yabancıların da
hürmetini kazanmıştı. Bu sebeple işlerini kolaylıkla gördürürdü. Hâl ve tavrında görülen
fevkalâdeliğe hayran kalanlar, ona hizmet etmek, işlerini kolaylaştırmak hususunda
yarışır, iftihar ederlerdi.
Abdülhamîd Han, maiyyetine ve vekillerine, ilim ve san’at erbabına ihsânı, ecnebilere
hediyesi bol ve kıymetli idi. Mevkilerine, hizmet ve başarılarına göre ihsân ve ikrâmda
bulunurdu. Halkdan, fakirlik ve sıkıntı içinde olanların hâlini haber alınca, para veya
eşya gönderir, hastalara bizzat doktor yollardı.
Sultan Abdülhamîd Han’ın şahsiyeti hakkında, İngiliz koramirali Sir Henry Woods
hatıratında şöyle demektedir. “Bana göre sultan Abdülhamîd, gelmiş geçmiş Osmanlı
pâdişâhları arasında en müstesna mevkii işgal edenlerden biridir... Osmanlı Devleti’nin
kuruluşundan beri gelen en başarılı hükümdarlardandır. Çok sakin ve gösterişten uzak
bir hâlde yaşardı. Bir mes’eleye çözüm ararken, mütehassıslarını dinler, ancak onların
fikirlerine esir olmazdı. Şehzâde iken de akıllı, nâzikti ve o zaman da İstanbul’a gelen
seçkin Avrupalılar kendisini ziyaret etmek isterlerdi... Eğer sultan Abdülhamîd Han
olmasaydı, devleti akılla idare etmeseydi, devlet çoktan yıkılmış olurdu. Türkiye’yi para
ve personel bakımından kemiren, yoksul bırakan, gelişmesini durduran Doksanüç Rus
harbinin yaralarını sarabilmesi hayrete şayandır. Dış borçları ödedi, orduyu
kuvvetlendirdi ve Osmanlı Devleti’ni gene dostluğu ve ittifakı aranır bir hâle getirdi...
Sultan Abdülhamîd düşürülmeseydi, Birinci cihân savaşı patlamıyacaktı. Aksini farz
etsek bile Sultan, Türkiye’yi tarafsız bırakacak ve harbden sonra hiç yıpranmamış bir
Türkiye, yıpranmış devletler arasında sivrilecekti... Yoksul halk tabakalarının bütün
dertleriyle üzülerek ilgilendi ve doğrusu hıristiyan tebeasını da ayırmadı. Çok büyük olan
servetini bu yolda kullandı... Devlet yönetimini Bâb-ı âlî’den Yıldız’a alarak sistemi
bozdu. Avrupa büyük basınını günü gününe ve mühim kitapları yayınladıkları aynı yıl
tercüme ettirip, okur veya okuturdu. Bu şekilde 6.000 kitap tercüme ettirmiştir ki,
defterler hâlinde kütüphânesinden çıkmıştır.
Mükemmel dış politikasının esas prensipleri; soğukkanlılık, hareketsizlik, harp tehlikesini
atlatmak, devletlerin aralarındaki en uyuşmaz noktaları, düşmanlıkları, kıskançlıkları
derhâl teşhis edip, Osmanlı lehine kullanmaktı... Sabahın erken saatlerinden gecenin
geç saatlerine kadar çalışarak pek az uyurdu. Halîfelik sıfatına, diğer pâdişâhlardan çok
daha ehemmiyet vermiştir. Dünyânın her tarafındaki müslümanlarla meşgul oldu. Onları
İstanbul’a sevgi ve saygıyla bağlandı. İstanbul’da devamlı olarak binlerce yabancı
müslüman bulunur, Orta Afrika’dan Çin’e kadar olan ülkelerdeki müslümanlar gelip
gider, telkin ve emir alırlardı... Gerçek aile babası, çocuklarına düşkün, onları iyi terbiye
eden, hoşsohbet bir hükümdardı. Orduyu kullanmaya azmetseydi, hiç bir kuvvet onu
tahtından indiremezdi. Ama buna yanaşmadı. Zâten savaşa ve kavgaya değil, ince
diplomasiye inanırdı... Her seviyedeki adamın bir değeri olduğunu bilirdi... Hareket
ordusu, üç beş bin kişiden ibaretti. Arnavud, yahûdî, rumlar çoğunluktu. Yalnız subayları
Türk’tü, son Cuma selâmlığında bir kaç gün önce kendisine refâket eten 8.000 çok iyi
yetişmiş hassa askeri bile bu kuvveti bir çarpışta darmadağın ederdi. Halk kendisini çok
sevmiştir. Hal’inden bir kaç gün önceki son selâmlığında; “Pâdişâh’ım çok yaşa”
âvâzeleriyle yeri göğü inleten halk, samimî idi...”
Sultan Abdülhamîd Han, İslâmıyetin emirlerini yapmakta ve yasaklarından kaçınmakta
son derece hassasiyet gösterirdi. Abdestsiz yere basmazdı. İslâm’a aykırı yurt içinde ve
dışında zararlı neşriyat yapılmaması, müslüman evlâdlarının dinlerini ziyana
uğratmamaları için mümkün olan her hizmet ve faaliyeti yürütmüştür.
Çok cesur ve tevekkül sahibi idi. 1898 senesinde Dolmabahçe Sarayı’nın büyük
muâyede salonunda Sultan, devlet erkânı, subaylar, paşalar, yüzlerce yerli ve yabancı
temsilcilerle toplantı hâlinde bulunduğu sırada, şiddetli bir zelzele oldu. Sultan, bir kaç
tonluk avizenin tam altında bulunuyordu ki, avize sağa sola saat rakkası gibi sallanmaya
başladı. Kahraman paşalar, cesaretli subaylar, ömrünü savaşlarda geçirmiş gâziler
birbirlerini çiğneyerek dışarı kaçarken, Pâdişâh yerinden bile kımıldamadı. İstifini dahi
bozmadan; Allahü teâlânın kelâmından bâzı âyet-i kerîmeler okuyarak, büyük bir vekâr
ve tevekkül ile neticeyi bekliyordu.
Âbdülhamîd Han’ın çocukları: Selîm Efendi, Abdülkâdir Efendi, Ahmed Efendi,
Burhâneddîn Efendi, Abdürrahîm Efendi, Nûreddîn Efendi, Bedreddîn Efendi, Mehmed
Âbid Efendi, Ulviye Sultan, Zekiye Sultan, Ayşe Sultan, Refia Sultan, Hadîce Sultan,
Sâmiye Sultan.
PÂDİŞÂH DA NEFERDİR
Alâtini Köşkü muhafız kumandanı kolağası Râsim Celâleddîn Bey, sultan Abdülhamîd
Han’la konuşmak için izin isteyerek huzuruna gelip; “Zât-ı hümâyûnunuzu rahatsız
ettim” beni mazur görünüz, dört düvelle harp hâlinde olduğumuzu söylemem
gerekiyor!.” deyince, Sultan hayretle; “Dört düvelle mi?.. Kim bunlar Râsim Bey?
Hemen Allah ordu-yı hümâyûna nusret, kuvvet versin, inşâallah zafer bizimdir?” diye
sordu. Râsim Bey başını yere eğmiş, ağlayacak gibi konuşuyordu: “Yunanistan,
Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan’la hakanım ve maalesef yenilmek üzereyiz!..” Sultan;
“Dört düvel birleşir de haberimiz olmaz mı Râsim Bey? Bu nasıl bir gaflettir! Bu devletler
birleşemezler ki!.. Aralarında kilise kavgası var... Yıllar yılı süren Makedonya
boğuşmasını hatırlamıyor musunuz?..” diye sordu. Râsim Bey; “Kiliseler kânununu
çıkararak, Meclis-i meb’ûsan ve âyân bu ihtilâfı hâl etti. Başımıza bu işlerin açılacağını
kim bilebilirdi ki? Selanik bugün yarın düşmek üzere... Sizi İstanbul’a götürecekler.
Bunu hemen size haber vermek için emir aldım” dedi. Buna çok üzülen Sultan
Abdülhamîd Han büyük bir öfke ile; “Râsim Bey! Râsim Bey!.. Selanik demek,
İstanbul’un anahtarı demektir! Ordumuz nerede, askerimiz nerede? Nasıl bırakılıp da
gidilir?.. Bırakıp gidersek târih ve ecdâd bizim yüzümüze tükürmez mi?.. Biraderim
hazretleri buranın tahliyesine razı mı oldu?.. Hayır, ben razı değilim! Yetmiş yaşında
olduğuma bakmayın... Bana bir tüfek verin, asker evlâdlanmla beraber Selânik’i ben son
nefesime kadar müdâfaa edeceğim!” dedi.
Fakat Sultan Reşâd’ın selâmı ve ricası iletilince, bir Osmanlı hânedânı mensubu olarak
Pâdişâh’ın irâdesine boyun eğmek durumunda olan sultan Abdülhamîd Han, İstanbul’a
nakledilmeyi kabûl etti.
ABDESTLE İMZA!..
Sultan Abdülhamîd Han, âcil iş zuhur edince, gecenin herhangi bir vaktinde
uyandırılmağını ister, ertesi güne bırakılmasına rızâ göstermezdi. Bu hususta mâbeyn
başkâtibi Esâd Bey, hâtırâtında şöyle demektedir: “Bir geceyarısı, çok mühim bir
haberin imzası için Sultân’ın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten
sonra tekrar çaldım, yine açılmadı. Acaba Sultan’a bir emr-i Hak mı vâki oldu? diye
endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım, açıldı. Sultan, elinde havlu ile yüzünü
kuruluyordu. Tebessüm ederek; “Evlâd, bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi
anladım. Daha ilk kapıyı vuruşunuzda uyandım. Abdest aldım. Onun için geciktim.
Kusura bakma. Ben bu kadar zamandır bu milletin hiç bir evrakına abdestsiz imza
atmadım. Getir imzâlıyayım” dedi. Besmele çekerek imzaladı.”
Sultan Abdülhamîd Han-II Devri Kronolojisi
7 Eylül 1876
31 Ekim 1876
Ültimatomu.
: Sultan Abdülhamîd Han’ın kılıç alayı.
: Sırbistan ve Karadağ harekâtının durdurulması hakkında Rus
19 Aralık 1876
: Rüşdî Paşa’nın istifası, Midhat Paşa’nın ikinci defa sadrâzam
olması.
23 Aralık 1876
: Tersane Konferansı ve Meşrutiyet’in îlânı.
5 Şubat 1877
: Midhat Paşa’nın hudud hâricine sürülmesi.
19 Şubat 1877
: İlk Meclis-i meb’ûsânın (Millet meclisinin) açılışı.
24 Nisan 1877
: Rusların Osmanlı Devleti’ne savaş ilânı.
11 Eylül 1877
: Plevne zaferi.
10 Aralık 1877
: Plevne’nin düşmesi ve Gâzi Osman Paşa’nın esir olması.
31 Ocak 1878
: Edirne mütârekesi.
13 Şubat 1878
: Meclis-i meb’ûsânın tatili.
3 Mart 1878
20 Mayıs 1878
4 Haziran 1878
: Ayastefanos Andlaşması’nın imzalanması.
: Ali Süâvî olayı (Çırağan Vak’ası).
: Türk-İngiliz ittifakı ve Kıbrıs Muahedesi.
13 Temmuz 1878 : Berlin Andlaşması’nın imzalanması.
18 Mayıs 1880
: Ziyâ Paşa’nın ölümü.
12 Mayıs 1881
: Tunus beyliğinin Fransa himayesine girmesi.
27 Haziran 1881
: Yıldız Mahkemesi’nde ilk duruşmanın başlaması.
20 Aralık 1881
: Düyûn-i umûmiyenin kurulması.
11 Temmuz 1882 : Mısır Mes’elesi.
30 Eylül 1895
: İstanbul’da ermenilerin çıkardığı ilk karışıklık.
26 Ağustos 1896 : İstanbul’da ermenilerin çıkardığı ikinci karışıklık.
18 Nisan 1897
4 Aralık 1897
18 Aralık 1897
: Yunan seferi.
: Osmanlı-Yunan barışı.
: Girid’e muhtariyet verilmesi.
5 Nisan 1900
: Plevne kahramanı Gâzi Osman paşa’nın vefâtı.
5 Kasım 1901
: Fransızların Midilli’ye asker çıkarması.
21 Eylül 1902
: İlk Makedonya ihtilâli.
29 Ağustos 1904 : Sultan beşinci Murâd’ın vefâtı.
21 Temmuz 1905 : Pâdişâh’ın ermeniler tarafından bomba ile öldürülmek
istenmesi.
1 Ekim 1906
10 Haziran 1908
: Akabe Mes’elesi.
: Revâl mülakatı.
23 Temmuz 1908 : İkinci Meşrûtiyetin ilânı.
5 Ekim 1908
: Bulgaristan Prensliği’nin krallık şeklini alması.
17 Aralık 1908
: İkinci Meşrûtiyet meclisinin açılması.
13 Nisan 1909
: 31 Mart Vak’ası.
27 Nisan 1909
: Sultan Âbdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesi ve Selânik’e
gönderilmesi.

1) Devlet ve Memleket Görüşlerim (Abdülhamîd Han. Neşr. A. Çetin, R. Yıldız,
İstanbul-1976)
2) Abdülhamîd’in Hâtıra Defteri (Nşr. İsmet Bozdağ, İstanbul-1980)
3) Abdülhamîd’in Muhtıraları (Nşr. M. Hocaoğlu, İstanbul-1976)
4) II. Abdülhamîd’in İngiliz Siyâsetine Dâir Muhtıraları (İ. H. Uzunçarşılı, Târih
Dergisi, sayı-10 (43), İstanbul-1954)
5) Hâtırât-ı Sultan Abdülhamîd-i Sânî (Neşr. Vedat Örfî. İstanbul-1340)
6) Abdülhamîd’in Yıldız Hâtıraları (Tahsin Paşa, İstanbul-1931)
7) Tezâkir (A. Cevdet Paşa)
8) Mâruzât (Â. Cevdet Paşa)
9) Zübdet-ül-hakâyık (A. Midhat, İstanbul-1294)
10) Üss-i İnkılâb (A. Midhat. İstanbul-1294)
11) Mir’ât-ı Hakikat; sh. 159
12) Saray Hâtıraları (Ali Saîd, İstanbul-1338)
13) Meclis-i Meb’ûsan İlk Devre Müzâkere Zabıtları (H. Târık Us, İstanbul-1940)
14) Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa Mâlî Kontrolü (C. D. Blaisdell, Tere. H. A.
Kuyucak, İstanbul-1940)
15) Son Sadrâzamlar (İbn-ül-Emîn); cild-3, sh. 1264
16) Abdülhamîd-i Sânî’nin Notlan (İbn-ül-Emîn, T. T. Em. sayı-13(90), 1926)
17) Mesâil-i Mühimme-i Siyâsiye (A. F. Türkgeldi, Ankara-1988)
18) Babam Âbdülhamîd (Ayşe Osmanoğlu, İstanbul-1960)
19) Îlân-ı Hürriyet ve Sultan II. Abdülhamîd Han (N. Nazif Tepedelenlioğlu, İstanbul1960)
20) II. Abdülhamîd ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Komitacılar (N. Tepedelenlioğlu,
İstanbul-1964)
21) Sultan Âbdülhamîd II ve Bugünkü Muârızları (Raif Ogan, İstanbul-1965)
22) The Eastern Question (M.S. Anderson, N. York-1966)
23) Siyonizm ve Türkiye (Yaşar Kutluay, İstanbul-1967)
24) Abdülhamîd Devri Eğitim Sistemi (Bayram Kodaman, İstanbul-1980)
25) Siyonizm ve Filistin Sorunu (M. Kemâl Öke, İstanbul-1982)
26) İngiliz Câsâsu Prof. Arminius Vambery’in Gizli Raporlarında II. Âbdülhamîd ve
Dönemi (M. Kemâl Öke, İstanbul-1983)
27) Şark Mes’elesi ve II. Abdülhamîd’in Garb Politikaları, (M. Kemâl Öke, Osmanlı
Araştırmaları sayı-3, İstanbul-1982)
28) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 285
29) Sultan Abdülhamîd’in Hal’i ve ölümüne Dâir Bâzı Vesikalar (Uzunçarşılı, Belleten,
1946, sayı-27)
30) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 131
31) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-13, sh. 3
32) Ulu Hakan Âbdülhamîd Han (N. F. Kısakürek, İstanbul-1970)
33) Sultan II. Abdülhamîd’in Doğu Anadolu Politikası (B. Kodaman, İstanbul-1983)
34) Osmanlı İmparatorluğu’nun Teceddüdü (P. İmper, Terc. Hasan Ferhâd, İstanbul1339)
35) Es-Sultan Âbdülhamîd es-Sânî, Hayâtuhu ve Ehdâsü Ahdihî (Orhan Muhammed
Ali, Bağdâd-1987)
36) Hayâtımın Acı ve Tatlı günleri (Şâdiye Osmanoğlu, İstanbul-1966)
37) El-Cem’iyyet-ül-Masoniyye, Hakâikuhâ ve Hafâyâhâ (Dr. Ahmed Calûş. Kâhire1966)
38) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1025
39) Eshâb-ı Kiram; sh. 293, 374
40) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 41
ABDÜLKÂDİR CEZÂYİRİ
İslâm mücâhidlerinden, ismi Abdülkâdir bin Muhyiddîn’dir. Şeriflerden olup, nesebi
hazret-i Hasen bin Ali’ye dayanır. 1807 (H. 1222) senesinde Receb ayının yirmi üçüncü
günü Cezâyir’in Maasker vilâyetinin Kaytana köyünde doğdu. 1883 (H. 1300) senesi
Receb ayının on dokuzunda Dımaşk’ın (Şam’ın) Demir köyünde vefât etti. Şam’da
Sâlihiyye’de Muhyiddîn-i Arabf nin (r. aleyh) türbesine defnedilmiştir.
Abdülkâdir’in baba ve dedeleri Cezâyir’in Vehrân bölgesinde herkesin sevip saydığı,
hürmet ettiği kimseler olup, büyük dedelerinden Seyyid Muhammed bin Abdülkâdir,
Akdeniz’i bir Osmanlı gölü vapan büyük Türk denizcisi Barbaros Hayreddîn Paşa’ya
Cezâyir’in fethinde yardım etmişti. Osmanlılar bu zâta ve oğullarına çok hürmet edip,
îtibâr göstermişlerdir.
İlk tahsilini (eğitim ve öğretimini) Kaytana’da yapan Abdülkâdir Cezâyirî, Cezâyir ve
Oran şehirlerinde büyük âlimlerden okudu. Üstün bir zekâya sahipti. Geniş bilgisi, fazilet
ve takvâsıyla şöhreti her yere yayıldı. Bu manevî faziletleri yanında, cesaret,
kahramanlık, ata binmek, silâh kullanmak ve diğer harp san’atlarında üstün maharet
sahibi oldu.
Abdülkâdir Cezâyirî 1826 (H. 1242) senesinde babasıyla birlikte Mısır’a gitti. İslâm
âleminin meşhur ilim merkezlerinden olan Ezher medreselerini ziyaret etti. Sonra
Hicaz’a, oradan da 1829 senesinde önce Şam’a ve oradan Bağdâd’a geçtiler. Abdülkâdir
Cezâyirî, Şam’da evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî (r. aleyh) ile görüşüp
duâsına kavuştu. Daha sonra şerefli ailelerinin müntesib olduğu (bağlı bulunduğu)
evliyânın büyüklerinden nur ve feyz menbâı Peygamber efendimizin soyundan Seyyid
Abdülkâdir-i Geylânî’nin (r. aleyh) mübarek kabr-i şeriflerini ziyaret ettiler ve manevî
yardım talebinde bulundular. Daha sonra Cezâyir’e dönüp, evvelâ münzevî (kendi
hâlinde) bir hayât sürdüler. Bu sırada Cezâyir’in Fransızlar tarafından işgalini tâkib eden
vak’alar kendilerini kabîlelerin başına geçmek ve vatanlarını müdâfâ etmek
mecburiyetinde bıraktı.
Vehrân ve Müstefanen bölgelerindeki halk, Fransızlara karşı ayaklanarak babasını emîr
seçince, babası bu işe oğlu Abdülkâdir’i lâyık gördü. Kendisi de Oran’daki Fransız
kuvvetleri ile harbeden askerin kumandanı olarak cihâda iştirak etti.
Abdülkâdir Cezâyirî’nin henüz yirmi beş yaşında iken gösterdiği harikulade şecaat
(kahramanlık) ve soğukkanlılığı herkesi hayran bıraktı. 1832 (H. 1248) senesi Receb
ayında bütün Cezâyir’e emîr oldu. Yaptığı bî’at konuşmasında; “Eğer emîrliği (liderliği)
kabul ediyorsam, bu, cihâd alanında düşmana karşı yürüyen ilk kişi olmak hakkını elde
etmek içindir. Benden daha değerli ve kabiliyetli bulacağınız, îmânımızı müdâfâda hiç bir
fedâkârlıktan kaçınmayacak başka biri çıkarsa, yerimi ona bırakmaya hazırım” diyerek
cesaret, tevâzû ve ileri görüşlülüğünü ortaya koydu.
Abdülkâdir Cezâyirî Fransızlara karşı iki safhalı bir mücâdele yürüttü. Birincisi, 18321839 târihleri arasında, Fransız ordularını perîşân edip, şaşkına çevirdiği safha, ikincisi,
1839-1847 târihleri arasındaki siyâsî zaferler safhasıdır, Abdülkâdir Cezâyirî harp ve
siyâsî yollarla bir çok bölgeleri ele geçirdi. Netîcede İskenderiyye veya Akka’da kalmak
şartıyla, 1847 (H. 1263) senesinde General Lamoriciere’ye teslim olmak mecburiyetinde
kaldı. O zamanki Fransız kralının oğlu ve komutanları sözlerinde durmayarak, onu
hapsettiler. Sonra Emîr ve yanındakiler, Cezâyir vâlisi Duc d’Aumele tarafından
Fransa’ya gönderildi. Bir müddet Toulon’da Lamalgue, sonra da Paris ve nihayet
Anboise kalesinde bulunduruldu. Napolyon imparator olunca, Abdülkâdir Cezâyirî’ye
müsâde edilip, İstanbul’a gönderildi. Abdülkâdir Cezâyirî, sultan Abdülmecîd Han’ın
iltifatına kavuştu. Bursa’da kendisine tahsîs edilen konakta ikâmeti sağlandı. Abdülkâdir
Cezâyirî, 1865 (H. 1272) senesindeki büyük zelzele sonrasında Şam’a gitti.
Abdülkâdir Cezâyirî, 1862 senesinde hacca gidip, iki sene sonra İstanbul’a döndü.
Abdülazîz Han tarafından Birinci Osmânî Nişanı’yla taltif edildi. Daha sonra Şam’da
ömrünü ilim ve ibâdetle geçirdi. Şan ve şöhreti doğuda ve batıda her yere yayıldı.
Kerâmetleri görüldü. Kıymetli eserler yazdı. Bunlardan tasavvuf ilmine dâir yazdığı
Mevâkıf kitabının her bir bölümü marifetlerle doludur. Şiirleri Nüzhet-ül-hâtır adlı
kitabda toplanmıştır.
Muhârebeler sırasında, Fransız kumandanlarının ileri gelenlerinden General Dumas
sonunda Abdülkâdir Cezâyirî’ye hayran kalmış ve onunla dost olmaya çalışmıştır. Ona
İslâmiyet’le ilgili bir çok suâller sorarak, tatmin edici (doyurucu, olgun) cevaplar
almıştır. Yirmiye yakın olan bu suâllerden biri de İslâmiyet’in kadına verdiği değer
hakkındadır. Abdülkâdir Cezâyirî’nin Fransız generaline cevâbı, tam bir vakar ve
nezâketle şöyledir:
“... Bu mes’elenin gerçek yüzü ve hakikati sizin işittiğinizin tam aksinedir.
Müslümanların nezdinde kadınlar büyük bir hürmeti ve değeri hâizdirler. Meselâ onlar
zevcelerini pek severler ve onlara karşı çok merhametlidirler. Muhabbetin, sevgi
duymanın zarurî gereği ise hürmet etmektir. Yâni insan sevdiğine hürmet eder. Nitekim,
sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Zevcelerine ancak
kerîm olanlar ikrâm ve iyilik eder ve onlara ancak kötü ve alçak olanlar ihanet edip
kötülük yaparlar.” Diğer bir hadîs-i şerîfde de Eshâb-ı kirâmına (r. anhüm) hitaben
buyurdular ki; “Sizin en hayırlınız, zevcesine hayırlı olanınızdır. Ben, içinizde zevcesine
en hayırlı ve iyilik eden kimseyim.” Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem,
mübarek zevcelerini kendi mübarek elleri ile deveye bindirirlerdi. İslâm büyüklerinin bu
konudaki menkıbeleri, nezâket ve edebleri sayılamıyacak kadar çokdur. Ev işlerinde
müslümanlar zevceleri ile müşavere ederler. Birçok işleri zevcelerine danışır, onların
gönlünü almaya dikkat ederler. Kadınlar ev işlerinde reîsdirler. Dış işleri kadınlara
bırakılmaz. Bu erkeklerin işidir. Bunu kadınlara yüklemez, kendileri çekerler.”
MÜMİNLERE YAKIŞAN
Abdülkâdir Cezâyirî’nin kumandan ve yardımcılarına gönderdiği mektuplar dikkate şâyân
olup, bunlardan Muhammed Hasnâvî’ye yazdığı 1847 (H. 1263) tarihli mektubu
şöyledir:
“... Şecaat, kahramanlık ve cömerdlîk sıfatlarıyla mevsûf olan ve Hak teâlâya tevekkül
eden mücâhid kardeşimiz Seyyid Muhammed Hasnâvî, Allahü teâlâ sizin ve bizim
hâlimizi yüceltsin. Dünyâ ve âhiretteki emellerimize kavuşdursun! Kıymetli, sabırlı
mücâhid kardeşim! Allahü teâlâ anlayışını arttırsın! Hayırlar ihsân eylesin! Lütf ile
hayırlar üzerinde muhafaza eylesin. Muhakkak ki cihâd, peygamberlerin
(aleyhimüsselâm) şiârı, mü’minlerin mesleği ve asıl san’atıdır. Seni bu himmete
kavuşturan Allahü teâlâya hamdederim.
Gayret ve çalışmalarına sevâblar ihsân buyurup, bu yolda sana yardım eylesin! Allahü
teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, sevgili Peygamberine hitaben cihâdın faziletini, kendi yolunda
şehîd olmanın yüksek derecesini beyân ve ifâde buyurmuştur. Bunlar Üzerinde iyice
düşünüp, buna kavuşmak için Allahü teâlâdan yardım dilemelidir. Böylece, Allah
yolunda şehîd olmanın ne demek olduğu iyi anlaşılır. Cihâdın ve şehîd olmanın fazileti
ve yüksek derecesi Tevrat ve İncil’de de bildirilmiştir. Karşılığında Allahü teâlâ Cennet’i
vâd buyurmuştur. Şerefini buradan anlamalıdır. Kendi yolunda cihâd edenlerin, cihâda
katılmayanlara nisbetle pek büyük bir ecre kavuşacaklarını da müjdelemiştir. Kıymetli
kardeşim, sözün kısası şudur ki, Allahü teâlâ bir kimseye din ve dünyâ’nın hayrını
dilemedikçe ona cihâd naslb etmez. Kime din ve dünyânın hayrını dilerse, onu cihâda
kavuşturur. Şu hâlde, kavuştuğun nimetin kadrini iyi bilmelisin. Dâima sizin işlerinizi ve
hâllerinizi tâkib etmekteyiz ve sizinle görüşüp kucaklaşmayı çok arzu ediyoruz. Size duâ
ediyoruz. Allahü teâlâdan ümîd ederiz ki, en hayırlı, bereketli bir zamanda bizi
buluşturup görüştürsün. Âmin...”
Muhammed bin Hasan Bay’a gönderdiği pek fesahatli ve edebî mektubunda da Allahü
teâlâya hamd ve Resulüne sallallahü aleyhi ve sellem salât-ü selamdan sonra şöyle
demektedir:
“... Sizi tebrik etmek ve aramızdaki muhabbeti tazelemek düşüncesiyle vekilimizi
gönderiyoruz. Muhakkak ki, mü’minler tek bir beden gibidir. Biri incinirse hepsi incinmiş
olur. Hepsi aynı ızdırâbı duyar. Hakîki mü’min, din kardeşi için sağlam bir destek ve
yardımcıdır. Dâima birbirlerini destekler ve kuvvetlendirirler. Yardımlaşma ise, ancak
Allahü teâlânın razı olduğu şeylerde ve takva hususunda olmalıdır. Bu, Allahü teâlânın
size emridir...”

1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-5, sh. 304
2) Câmi-u kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 99
3) El-A’lâm; cild-4, sh. 45
4) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 605
5) Kâmûs’ül-a’lâm; cild-4, sh. 3084
6) Târih-ul-halef; cild-2, sh. 316
7) İzâh-ul-meknûn; cild-1, sh. 326
8) Brockelmann; Sup-2, sh. 886
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 35
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 274
11) Cühud-ul-Emir Abdülkâdir ve Hulefâihi fî Ted’îmil-cebhetiş-Şarkıyyeti; (Dr.
Yahyâ bin Azîz, El-Arabî, 5. yıl, Şa’ban-1977 sayısı); sh. 1-42
12) Muâmelet-ul-Arabî li-zevcetîhi (Emir Abdülkâdir Cezâyirî, El-Arabî mecmuası,
No: 219, Sefer-1397. (Şubat-1977); sh. 35-37
ABDÜLKERÎM EFENDİ
Osmanlı Devleti’nin altıncı şeyhülislâmı. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1495 (H.
900) senesinde Edirne’de vefât etti. Edirne’de Sultan Câmii yakınında kendi yaptırdığı
Sıbyân mektebinin bahçesine defnedildi.
Abdülkerîm Efendi, Sultan İkinci Murâd Han’ın beylerinden Mehmed Ağa tarafından
Balkan memleketlerine yapılan bir fetihte devşirilen çocuklarla Osmanlı payitahtına
(başşehrine) getirildi. Yapılan zekâ testi sonrası seçilip ilim ve edeb öğretildi. Mehmed
Ağanın himayesinde İslâm terbiyesine göre yetiştirildi. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Arabça
ve Farsça öğrendi. Mehmed Ağa tarafından Şehzâde Mehmed’e (Fâtih) hediye edildi.
Saray âdabını öğrendi. Zamanın meşhur âlimlerinden Alâaddîn Ali Tûsî, Molla Fenârî’nin
(r. aleyh) oğlu Muhammed Şâh Fenârî ve Alâaddîn Tûsî’nin talebesi Sinân-ı Acemî’den
okudu. Aklî ve nakli ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. İstanbul’un fethinden önce
müderris oldu. Fetihten sonra açılan medreselerle Sahn-ı semân medreselerinde
müderrislik yaptı.
Abdülkerîm Efendi, 1458 (H. 863) târihinde getirildiği Kazaskerlik makamında sekiz
sene kaldı. 1466 (H. 871) senesinde Molla Gürânî’nin (r. aleyh) vefât etmesiyle
şeyhülislâm oldu. Vefâtına kadar bu vazifede kaldı.
Molla Abdülkerîm Efendi, güzel ahlâkı, cömertliği ve insanlara olan şefkat ve merhameti
ile çok sevildi. Sayısız talebe yetiştirip, halktan ve yüksek tabakadan pek çok kimseye
nasîhatlarda bulundu. İnsanların günahlarına tövbe edip sâlih amel işlemesine ve bir
çok kâfirin müslüman olmasına vesîle oldu. Herkes tarafından sevildi ve hürmet gördü.
Kitap yazmak için fazla vakit bulamayan Abdülkerîm Efendi Sa’deddîn Teftazânî’nin (r.
aleyh) eserlerinden Telvîh’in baş kısmına ve Metâlî’ye haşiyeler yazdı.
AKILLILARIN DURAĞI
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın vezirlerinden Mahmûd Paşa’ya yakınlığı ile tanınan Molla
Vildân anlatır: “Bir gün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben
de, onun Molla Abdülkerîm Efendi’ye olan ilgisinden bahisle; “Siz, benden çok
Abdülkerîm Efendi’yi seversiniz” dedim. Bunun üzerine; “Evet, doğru söyledin” dedi.
Ben; “Molla Abdülkerîm sizin Cennet’e girmenize sebeb mi olacak ki, bu kadar çok
seviyorsunuz?” deyince, Mahmûd Paşa; “Cennet’e sokacak desem de olur. Çünkü o,
benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Han’ın kapıcıbaşısı
iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sabah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi.
Bir müddet sohbetten sonra, ayağa kalktı. Hürmet ve tazimle kapıya kadar yolcu
ederken, bana döndü ve; “Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip
kötülüklerden sakınasın” dedi. Ben de; “Buyurun” dedim. Sözüne devamla;
“Elhamdülillah, ilim sahibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geçmeden vezirlik
makamına yükseleceğin aşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günâh pisliklerinden
temizlemeye gayret etmezsin. Vezirlik makamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı
Devleti’nin yüce dîvânı, temiz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o
günâh pisliklerine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp çabalama!” dedi. Bana bu
nasihatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk ter döktüm ve o ânda
tövbe ederek bildirdiği yoldan ayrılmadım” dedi. Bunun üzerine; “Gerçekten onu
sevmek yalnız size değil, bize de vâcib oldu demekten kendimi alamadım.”

1) Kâmûs-ül-a’lâm; (Ş. Sâmi, İstanbul-1906); cild-4, sh. 3089
2) Devhat-ül-meşâyıh (Müstekimzâde, İstanbul-1982); sh. 12
3) İlmiye salnamesi; sh. 336
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-12, sh. 274
5) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdi Efendi, İstanbul-1268); sh. 176
ABDÜLKERÎM NÂDİR PAŞA
Son devir Osmanlı serdâr-ı ekremlerinden. 1807’de Rumeli’nin Zağra’ya bağlı Çırpan
kasabasında doğdu. Babası kale yamaklarından Ahmed Ağa’dır. Halk arasında
memleketine nisbetle Çırpanlı Abdi Paşa diye meşhur olan Abdülkerîm Paşa, genç yaşta
İstanbul’a gelip Asâkir-i Mensûre-i Muhammediye ordusuna girdi. Eğitimini
tamamladıktan sonra Harbiye Mektebi’nin ilk açılış yıllarında Maçka kışlasında kurulan
mekteb taburuna teğmen tâyin edildi.
1835 senesinde askerî alanda yetişmek üzere Viyana’ya gönderildi ve beş sene
kaldıktan sonra miralay rütbesi ile İstanbul’a dönerek erkân-ı harbiye reisliğine tâyin
edildi. O zamanlar Avrupa’da eğitim ve tahsil görenlere fazla îtibâr edildiğinden,
tanzîmâtçıların himayesine mazhar oldu ve kısa zamanda yüksek rütbelere kavuştu.
1846 senesinde feriklik rütbesi ile Dâr-ı şûrâ-yı askerî âzâlığına, bir sene sonra da
Mekâtib-i askeriye nezâretine getirildi. 1847 senesinde de devletin mevcûd beş
ordusuna ilâve olarak kurulan ve merkezi Bağdâd’da bulunan altıncı orduya müşir
rütbesi ile komutan tâyin edildi. Daha sonra Bağdâd, Diyarbekir ve Erzurum
vâliliklerinde bulundu.
Abdülkerîm Paşayı himaye edenlerin önde gelenlerinden olan Alî Paşa 1851 senesinde
sadrâzam olunca, Diyarbekir vâlisi olan Abdülkerîm Paşa’yı birinci ordu komutanlığına
getirdi. 1853’de Osmanlı-Rus savaşı başladığında Anadolu ordusu komutanı idi. Ordusu
ile Gümrü’ye kadar ilerledi ise de, geri çekilince azledilerek önce Selanik, sonra da
Rumeli vâliliğine getirildi. Vâliliği srrasında bizzat askerin başında eşkıya takibine
çıkarak asayişi sağlamak için büyük gayret gösterdi.
1876 senesinde İstanbul’a çağrılan Abdülkerîm Paşa, önce Meclis-i âlî üyeliğine, sonra
bahriye nâzırlığına tâyin edildi. Dört ay sonra da Derviş Paşa’nın yerine serasker oldu.
Mahmûd Nedîm Paşa hükûmetinin düşmesi ile sadârete gelen Mütercim Rüştî Paşa
hükûmetinde yerini Hüseyin Avni Paşa’ya bıraktı. Kendisi ise tekrar serdâr-ı ekremliğe
tâyin edildi ve ortaya çıkan Bulgar isyânını bastırmak üzere Rumeli’ye gönderildi. Bulgar
isyânını bastırdı. Ancak Rusya’nın müdâhalesi ve Sırbistan’ın da ayaklanması Osmanlı
Devleti’ni zor durumda bıraktı. Sırp isyânını bastırmakla vazifelendirildi ve Sırpları
mağlûb etti. Ancak bir yabancı devletin müdâhalesinin olabileceğini düşünen İstanbul
hükûmeti, buna meydan bırakmayıp serdâr-ı ekrem Abdülkerîm Paşa’ya derhâl Belgrad
üzerine yürümesi ve Sırpları barışa zorlaması konusunda emir verdi. Yaptığı
muhârebeler neticesinde Sırp kuvvetlerinin büyük kısmının toplandığı ve en çok
güvendikleri Alesinatz mevkiini ele geçirince şöhreti bir kat daha arttı.
İkinci Abdülhamîd Han’ın ilk zamanlarında çıkan 1877 Osmanlı-Rus harbinin başında,
Rumeli’de serdâr-ı ekrem olarak Abdülkerîm Nâdir Paşa bulunuyordu. Düşmanın Tuna’yı
kolaylıkla geçip Türklerin buna engel olamayışı bütün dünyâyı şaşırttı. Nâdir Paşa’nın bu
başarısızlığı, îzâhı kabil olmayan ve askerlik bakımından savunulmayacak bir husustu.
Bu sebebten Abdülhamîd Han, serdâr-ı ekremi; dîvân-ı harbe sevk etti. Bunun, üzerine
önce Midilli ve daha sonra da Rodos’da mecburî ikâmete tâbi tutuldu. 1883 senesinde
Rodos’ta vefât etti.
Savaşı, Abdülhamîd Han’ın Yıldız’dan idare ettiği için kaybettiğini ileri süren eski bir
iddiâ, Türk Târih Kurumu tarafından yayınlanan vesikalarla tamamen çürütülmüştür.
Saraydaki seraskerlik kurmayları, bâzı müşirlerin zararlı davranışlarını kısmen olsun
önliyebilmek için bâzan müdâhale etmişler ve pâdişâh nâmına emir vermişlerdir.
Abdülkerîm Paşa, namuslu ve tam mânâsı ile askerdi. Devrinde askerliğe âit bilgisi ile
tanınmıştı. Fakat bu şöhreti nisbetinde başarı gösteremedi. Davranışları ağır ve pek
keskin olmayan zekâya sahipti. Meclislerde hiç konuşmadan saatlerce otururdu.
Okuldan ve alaydan yetişme subayların aralarındaki farkı; “öncekilerin gözü var ayağı
yok, ikincilerin ayağı var gözü yok” şeklinde anlatması meşhurdur. Abdülkerîm Paşa, Alî
ve Fuâd paşaların takdirlerini kazanmış, Hüseyin Avni Paşa’ya da bağlanmıştı. Mizaçları,
düşünceleri, devlete bağlılıkları tamamen farklı olan iki paşanın anlaşmaları, o günün
şartlarının karışıklığı bakımından oldukça dikkat çeker.
RUS KONSOLOSUNA CEVAP
Abdülkerîm Nâdir Paşa, vatanperverdi. Şu hâdise onun bu husustahi titizliğini
göstermek bakımından önemlidir. Rumeli’de ordu komutanı iken, Sofya’da bütün
konsolosları yemeğe davet etmişti, Rus konsolosu o günlerde, Bulgarları Osmanlı
Devleti aleyhine kışkırtıyordu. Konsolos, bu suçuna rağmen şımarık ve azgın bir hâlde
yemek sofrasına gelince, Paşa; “Biz Türklerde iki söz vardır: Misafire ikrâm edilir. Buyur
otur. İkinci söz de misafir umduğunu değil bulduğunu yer derler. Bir daha fesâd
çıkarma. Vallahi sana yemek yerine elimle bir dayak atarım ki, buradan ölün çıkar” dedi.
Sonra hizmet edenlere dönerek; “Bugün ikrâm edin. Belki aklı başına gelir” diye
emretti. Bu hâdiseden bir süre sonra Rumeli’deki karışıklıkları görüşmek için sadrâzam
Mahmûd Nedim Paşa’nın başkanlığında Meclis-i hass-ı vükelâ toplandı. Rus
tarafdârlığından dolayı halkın Nedimof dediği sadrâzam, Rus sefiri İgnatiyefin telkinleri
ile, Rumeli’de huzurun ancak Bulgarlara kilise ve mektep serbestliği tanımak suretiyle
olacağını savunuyordu. Ortodoks kilisesinin ne zamandan beri komitacılarla dolu
olduğunu bilen Abdülkerîm Nâdir Paşa, dayanamıyarak; “A be Paşa, bunları bilerek mi
söylersiniz? Biz Sofya’da Rus sefirini dövmeye kalkmıştık. Dayağı asıl hak edenler,
dayağın sevabına fetva verecek yerlerde otururlar da haberimiz yok. Vah zavallı
memleketim vah...” diyerek toplantıyı derhâl terk etti ve Meclis-i hass-ı vükelâ
âzâlığından istifa etti.
Böylesine vatanperver olan Abdülkerîm Paşa, Doksanüç harbinde eğer Rusların ağır
hareketlerinden faydalanarak Türk birliklerini Tuna kıyılarına toplayıp, Rusların Tuna’yı
geçmelerini önlemiş olsaydı, devletin ve harbin kaderi üzerinde muhakkak etkisi olurdu.

1) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3090
2) Târih Musâhebeleri (Abdurrahmân Şeref, İstanbul-1340); sh. 240
3) Abdülhamîd’in Hâtıra Defteri (Neşr. İsmet Bozdağ, İstanbul-1982); sh. 93
4) Mir’ât-ı hakikat (Mahmûd Celâleddîn Paşa, Neşr. İsmet Miroğlu, İstanbul-1983);
sh. 295
5) Mir’ât-ı Mekteb-i Harbiye (M. Es’ad, İstanbul-1310); sh. 11
6) Sicilli Osmânî; cild-3, sh. 358
7) Târih-i Lütfi; cild-8, sh. 80
ABDÜLMECÎD HAN
Babası ............................. : Mahmûd Han-II
Annesi ............................. : Bezm-i âlem Sultan
Doğumu ........................... : 25 Nisan 1823
Vefâtı .............................. : 25 Haziran 1861
Tahta Geçişi ..................... : 1 Temmuz 1839
Saltanat Müddeti ............... : 21 sene
Halîfelik Sırası ................... : 96
Osmanlı sultanlarının otuz birincisi ve İslâm halîfelerinin doksan altıncısı. Sultan İkinci
Mahmûd Han’ın oğlu olup, 25 Nisan 1823 târihinde Bezm-i âlem Vâlide Sultan’dan
doğdu. Mükemmel bir tahsîl gördü ve iyi derecede Fransızca öğrendi. Avrupa’da
yayınlanan neşriyatı yakından tâkib eden Abdulmecîd Han yenilik tarafdârıydı. Babasının
1 Temmuz 1839’da vefâtı üzerine tahta çıktı.
Genç yaşta pâdişâh olan Abdulmecîd Han’ın devlet idaresinde yeterli tecrübesi yoktu.
Buna karşılık babasının başlattığı ıslâhat hareketlerini devam ettireceğini îlân etti. Fakat
bu sırada devlet ileri gelenleri arasındaki rekabet ve kıskançlık son safhada idi. Sultan
İkinci Mahmûd Han’ın cenaze merasimi sırasında Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliyye reîsi
Koca Hüsrev Paşa, sadrâzam Mehmed Emin Rauf Paşa’dan 2 Temmuz 1839’da mühr-i
hümâyûnu zorla alıp, kendini sadrâzam îlân ettirdi. Bu sırada Osmanlı, Mısır ile
muhârebe hâlinde idi. Bu sebeble sultan Abdulmecîd Han mes’eleyi kurcalamadı ve
Hüsrev Paşa’nın sadrâzamlığını kabul etti. Sultan Abdulmecîd Han Mısır mes’elesini
hâlletmek istediğinden. Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya Köse Akif Efendi’yi göndererek
af ettiğini bildirdi ve ordu ve donanmaya harekâtı kesme emri verdi. Bu esnada Nizib
bozgunu haberi İstanbul’a gelmişti. Çanakkale boğazı açıklarında bulunan Osmanlı
donanmasının kaptanı Âhmed Fevzi Paşa, rakibi olan Hüsrev Paşa’nın sadrâzam
olmasından çekinerek, emrindeki donanmayı Mısır’a götürüp Mehmed Ali Paşa’ya teslim
etti. Bu yüzden kaptân-ı derya Ahmed Fevzi Paşa hâin ve firârî lakaplarıyla tanındı. Kısa
bir süre sonra da Nizip’te Osmanlı ordusu kumandanı Hâfız Mehmed Paşa’nın, Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın kuvvetleri karşısında büyük bir bozguna uğradığı haberi geldi.
Böylece ordusuz ve donanmaşız kalan Osmanlı Devleti karşısında cesaret alan Mısır
vâlisi, Sultan ile anlaşmaya yanaşmadı.
Sultan Abdülmecîd Han, devleti bu zor durumdan kurtarmak için çâreler aradı.
Avrupa’dan yeni dönen Mustafa Reşîd Paşa’nın telkinleri ile Avrupa’nın yardımını
sağlamak için Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu adı ile meşhur olan tanzîmât fermanının
yayınlanmasını kabul etti. Mustafa Reşîd Paşa’nın 3 Kasım 1839 günü, Gülhâne
meydanında bizzat Sultân’ın da hazır bulunduğu bir topluluk önünde okuduğu hatt-ı
hümâyûn ile Tanzîmât-ı Hayriyye îlân edildi. Böylece on altı yaşındaki genç ve
tecrübesiz hakan, İngiliz elçisinin te’siri ve teklifi ile mason Reşîd Paşa’nın hazırladığı
Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu’nu îlân etmekle koca Osmanlı Devleti’nin yıkılma ve yok olma
devrine bir kapı açmış ve bu hatâsı devlete ve millete çok pahalıya mâl olmuştur.
Böylece tanzîmât ile Avrupa’nın üstünlüğü kabul edilmiş oldu. Sultan üçüncü Selîm ve
İkinci Mahmûd hanların yenilik teşebbüslerinde Osmanlı geleneklerinin ve İslâm’a
bağlılığının devamı için bâzı gayretler sarfedilmesine karşılık, bu ferman ile girişilen
yeniliklerde Avrupa’yı her hususta model almak esas ve bu durum da memlekette her
alanda görülen ikiliğe sebeb oldu. Bâzı iç ve dış hâdiseler neticesinde îlân edilen
tanzîmât fermânı Avrupalılara yaranmayı ve onların desteğini sağlamayı gaye edinmişti.
Ancak ne onlara yaranılabildi, ne de destekleri sağlanabildi (Bkz. Tanzîmât).
Tanzîmât fermanının yayınlanmasından sonra Mısır’a karşı İngiltere’nin ön ayak olması
ile, Mehmed Ali Paşa’yı tutan Fransa dışarıda bırakılarak, Osmanlı, İngiltere, Rusya,
Prusya ve Avusturya devletleri Londra’da bir araya geldi ve 15 Temmuz 1840’da Londra
andlaşması imzalandı. Buna göre, anlaşmaya imza koyan devletler Mehmed Ali Paşa’ya
onar günlük iki ültimatom vereceklerdi. Mısır vâlisi ilk on gün içinde Osmanlı
donanmasını İstanbul’a yollayacak, Girid, Adana, Suriye, Lübnan, Hicaz’ı boşaltacak,
oğullarına intikâl suretiyle Mısır, Sûdan ve kayd-ı hayât şartıyla Filistin, Mehmed Ali
Paşa’ya Osmanlı Devleti’nin vâlisi olarak verilecekti. Buna uymadığı takdirde ikinci on
gün içinde Filistin alınacak, sâdece Mısır-Sûdan verilecek, buna da riâyet etmezse Mısır
da ondan alınacaktı. Andlaşmayı imzalayan dört devlet bu iş için gerekti askeri,
pâdişâhın emrine vereceklerdi. Ültimatomlar, hâriciye müsteşarı Sâdık Bey vasıtasıyla,
Mısır vâlisine bildirildi. Mehmed Ali Paşa bu ültimatomları kabul etmediğini bildirdi.
Hâriciye nâzırı durumu derhâl diğer devletlere bildirerek, gereğinin yapılmasını istedi.
Rusya ile Prusya Londra andlaşmasının şartlarına uymayarak asker göndermedi.
İngiltere ve Avusturya, Bâb-ı âlînin taleb ettiği askeri ve filoları yolladı. Osmanlı
kuvvetleri ile birleşen müttefik kuvvetler, 1840 senesi Eylül ayında Beyrut’a çıktı.
Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa, Beyrut yakınlarında kesin şekilde mağlûb edildi.
Suriye ve Filistin halkına kötü davrandığı için, halk, İbrâhim Paşa aleyhine ve Osmanlı
lehine ayaklandı. Osmanlı askeri 16 Ekim 1840 günü Trablusşam’a, 4 Kasım 1840 günü
Akka’ya, 13 Kasım 1840 günü Haleb’e, 29 Aralık 1840 günü Şam’a girdi. İbrâhim Paşa,
Mısır’a kaçıp canını zor kurtardı. İki yüz bin kişilik ordusundan sâdece altmış bin kişisi
kurtulabildi. Osmanlı ordusu Mısır topraklarına girdiği sırada, İngilizler Osmanlı
Devleti’ne oyun oynadı. Londra andlaşmasına göre Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’dan
çıkarılması gerekiyordu. 27 Kasım 1840 günü Mısır ile İngiltere arasında yapılan
anlaşma ile, Mehmed Ali Paşa, ikinci ültimatomun şartlarına uyacağını bildirince,
İngiltere Bâb-ı âlî’den Mısır ile Sudan’ın ırsî olarak Mehmed Ali’ye bırakılmasını istedi.
Bundan maksadları, ileride Mısır’ı yalnız bırakıp, işgal etmekti. Bunun üzerine Reşîd
Paşa, sultan Abdülmecîd’e 24 Mayıs 1841 günü Mısır fermanını yayınlattı. Bu ferman,
1914 senesine kadar Mısır’ın bir çeşit anayasası olarak kalmıştır. Fermana göre, artık
Mısır, Osmanlı pâdişâhı tarafından tâyin edilen Kavalalı hânedânı mensuplarınca idare
edilecekti. Mehmed Ali Paşa, fermanın bir fıkrasına göre herhangi bir hükme aykırı
davranış hâlinde, Mısır’ın Kavalalı sülâlesinden alınacağını bildiği için fermana aynen
uydu. Böylece, Osmanlı Devleti’ni senelerdir uğraştıran, zayıf düşmesine yol açan Mısır
mes’elesi, İngilizlerin arzu ettiği şekilde hâlledildi. Sultan Abdülmecîd Han, 1842’de
Mehmed Ali Paşa’ya vezirliğin üstünde sadâret payesi verdi. Bu paye ondan sonra gelen
vâlilere de verildi. Mısır vâlisi protokolde, hânedân üyeleri, sadrâzam ve şeyhülislâmdan
sonra, devletin üçüncü büyük görevlisi olarak yer aldı.
Mısır mes’elesi hâlledildikten sonra, 13 Temmuz 1841’de Osmanlı, İngiltere, Rusya,
Fransa, Avusturya ve Prusya devletleri Londra’da tekrar bir araya gelerek Boğazlar
andlaşması imzalandı. 1833’de Ruslarla imzalanan Hünkâr iskelesi andlaşmasının
hükümlerini ortadan kaldıran bu andlaşmaya göre, Karadeniz’de sahili bulunan Rusya ve
Osmanlı devletlerinden başka hiçbir devlet, bu denizde donanma bulunduramıyacaktı.
Hiç bir harp gemisi boğazlardan geçip Marmara’ya giremiyecekti. Harp hâlinde
boğazlardan geçecek yabancı devletlere âit harp gemilerini Osmanlı Devleti tâyin
edecekti. Böylece Rus donanması Karadeniz’de habsolunmuş oluyordu. Rusya’nın böyle
bir andlaşmaya imza koymasının başlıca sebebi, İngiltere’nin dostluğunu kazanarak sulh
yolu ile Osmanlı topraklarını bölüşmekti. Fakat İngiltere, Fransa’yı Ortadoğu’da etkisiz
hâle getirip, Mısır mes’elesi ile Osmanlı Devleti üzerinde bir çeşit ekonomik, siyâsî ve
kültürel vesayet kurmak ve elde ettiği imtiyazlı durumu paylaşmak istemediğinden,
Rusya ile beraber hareket etmek istemiyordu. Ayrıca Hindistan ve Hind yolu için tehlike
gördüğü Osmanlı Devleti’ni Rusya ile meşgul ederek Hindistan’da ve Ortadoğuda
istediğini yapıyordu.
Mısır mes’elesinde yenilgiye uğrayan Fransa, Lübnan’a musallat oldu. Burada bulunan
katolik mârûnî kabîlesini, Lübnan’daki haçlılar devri Fransız hâkimiyetinin hâtırası
saydığından, kendisini Suriye sahillerinin vârisi kabul ediyordu. Kışkırtmaları sonunda
1843’de Lübnan’da mârûnîler ile dürzîler arasında çarpışmalar başladı. İki kabîle
arasındaki çarpışmalar şiddetli bir şekilde devam ederken, 1845 senesinde Osmanlı
hükûmeti bâzı tedbirler atarak Fransız kışkırtmalarını önlemeye çalıştı. Lübnan
dağlarında birisi mârûnîlere, diğeri de dürzîlere âit otonom iki kaza kuruldu ve bunlar
Sayda vâlisine bağlandı.
Tahta geçişinin ilk senelerini iç ve dış olaylar ile uğraşmakla geçiren sultan Abdülmecîd,
devleti kısmen huzura kavuşturdu. Islâhat işleri ve iç mes’eleler ile uğraşmak imkânını
buldu. 24 Haziran 1844 târihinde halka yakın olmak, beldeleri bizzat görmek için
seyâhata çıktı ve deniz yoluyla İzmit, Mudanya, Bursa, Gelibolu ve Çanakkale’ye gitti.
Daha sonra Limni, Midilli ve Sakız adalarındaki kaleleri ziyaret etti. 1846 senesi Nisan
ayı ortalarında devlet işlerini yerinde incelemek üzere karayolu ile Tuna kıyılarına gitti.
Silistre’den Varna’ya geçti ve deniz yoluyla İstanbul’a döndü. Aynı senenin Temmuz
ayında İstanbul’a gelen Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın özel ziyaretini kabul etti.
1848 senesinde Avrupa’da başlayan ihtilâller sırasında Fransa’da meşrûtiyet yıkılarak
cumhuriyet îlân edildi. Bu sırada Avusturya’da Macarlar, Rusya’da ise Lehler bağımsızlık
için ayaklandılar. İsyanı Avusturya ve Rusya çok kanlı bir şekilde bastırdı. Bu durum,
Fransız ve İngiliz kamuoyunda Rusya, aleyhine büyük bir tepkinin çıkmasına sebeb
oldu. Macar ve Leh milliyetçilerinin liderleri Osmanlı topraklarına girerek hükûmetten
sığınma hakkı istediler. Sultan Abdülmecîd Han, kendisine sığınan müttecîleri, Rusya ve
Avusturya’nın savaş tehdidlerine rağmen geri vermedi. Sultân’ın bu hareketi Osmanlı
Devleti’nin itibârını çok arttırdı. Rusya ve Avusturya’ya karşı Fransız ve İngiliz ortak
desteğini sağladı. Avusturya ve Rusya’da bastırılan isyânlar Osmanlı Devleti’nde
memleketeyn (Eflak-Boğdan) denen iki Romen prensliğine de sıçradı. Halk isyân ederek
prenslerini tahttan indirdiler. Osmanlı ordusu Romanya’ya girdi. Keçecizâde Fuâd
Efendi, olağanüstü hâl müfettişi olarak Bükreş’e gönderildi ve sert tedbirler alındı. Bu
durum karşısında Rus ordusu Moldavya’yı işgal etti. 1849 senesinde iki devlet
Baltalimanı andlaşması ile işgal ettikleri topraklardan çekildiler. Böylece iki devlet
arasındaki anlaşmazlık geçici bir neticeye bağlanmış oldu.
Bir süre sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında hiristiyanlârın mukaddes yerleri
mes’elesi yüzünden savaş kaçınılmaz oldu. İngiltere’yi yeniden kendi tarafına çekmek
isteyen Rus çarı birinci Nikola, bu devlet ile Osmanlı toprakları hakkında görüşmeye
karar verdi. 9 Ocak 1853’de Sen-Petersburg’un kışlık sarayında verilen bir baloda İngiliz
elçisine, Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşmayı teklif etti. Ancak bu teklif İngiltere
tarafından red edilince, Çar “hasta adam” olarak vasıflandırdığı Osmanlı Devleti
hakkında tek başına tedbirler almaya kalkıştı. Bunun için 1853 senesi başlarında prens
Mençikof’u elçi olarak İstanbul’a gönderdi. Ortodokslar tarafından büyük merasimle
karşılanan Mençikof, İstanbul’u te’sir altında bırakacak şekilde hareket etti. Fransa’nın
Kudüs’te daha önceleri kazandığı dînî imtiyazları Ortodokslar lehine çevirmek isteyen
Mençikof, mukaddes yerlerin bakımı ile Ortodoks tebeanın himayesinin Rusya’ya
verilmesini istemekdeydi. İngilizler ise, Hindistan’da yapacakları ihtilâl sebebiyle
Osmanlı Devleti’ni Ruslarla meşgul etmek istiyorlardı. Bu sebeble İstanbul’daki İngiliz
büyükelçisi olan Stratford Redeliffe, Bâb-ı âlî’ye, muhtemel bir Rus savaşında destek
vâdederek, Rus tekliflerinin asla kabul edilmemesini gizlice teklif etti. Böylece
mes’elenin diplomatik yoldan halledilmesinin önüne geçti. Bir buçuk ay içinde hiç bir
netîce alamayan Mençikof Rusya’ya geri döndü. Böylece iki devlet arasında
münâsebetler tamamen kesildi. Rusya harb îlân etmeden, Eflak ve Boğdan’ı işgal etti.
Bunun üzerine Mustafa Reşîd Paşa’nın ikna etmesiyle sultan Abdülmecîd Han 4 Ekim
1853’de Rusya’ya karşı harb îlân etti. Böylece 1856 senesi Mart’ında bitecek olan Kırım
harbi başladı.
Tuna boyundaki Osmanlı kuvvetleri serdâr-ı ekrem müşir Ömer Paşa’nın kumandasında,
Rus orduları ise, prens Gorçakof’un kumandasında idi. Kafkasya’da müşir Abdülkerîm
Nâdir Paşa, Rus ordularına karşı gerekli tertibatı aldı. Savaş Tuna cephesinde, Ömer
Paşa’nın ustaca idaresi neticesinde Osmanlılar lehine gelişirken, Kafkas cephesinde aynı
başarı sağlanamadı. Aynı senenin Kasım ayında Rusya, Sinop’ta bulunan on iki parçalık
Osmanlı donanmasını batırdı. Bunun üzerine İngiltere, Rusya ile diplomatik
münâsebetlerini kesti. Rus çarının Kudüs’te katoliklere karşı Ortodoksları
ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdeniz’e inmesini istemeyen Fransa’yı da yanına
alıp, 1854 Mart’ında Rusya’ya resmen savaş îlân etti. İki devlet, Osmanlı Devleti’nin
yanında yer aldı. Müttefik ordu, Eylül 1854’de Kırım’a çıkartma yaptı. Alma meydan
muhârebesini kazanan müttefikler, Sivastopol’u kuşattılar. Kırım cephesindeki Rus
askerlerinin başında prens Mençikof bulunuyordu. Müttefikler Ekim ayı sonlarında
Balaklava, Kasım başında ise, İnkerman meydan muhârebelerini kazanarak Ruslara ağır
kayıplar verdirdiler. Mençikof üzüntüsünden öldü. Bir çok zaferler kazanan müttefikler.
Eylül ayında Sivastopol’u savunan en önemli istihkâm olan Molakof tabyasını ele
geçirince, prens Gorçakof, Sivastopol’u boşaltmak mecburiyetinde kaldı. Nihayet, 1855
senesi Eylül ayında Sivastopol müttefiklerin eline geçti.
Tek ümidleri olan Kafkas cephesinde üstünlüğü elde tutan Rus ordusu, 1855 senesi
Temmuz ayında Kars’ı kuşattı. Karslılar dört buçuk ay kahramanca şehirlerini müdâfâ
ettiler. Açlık sebebiyle şehri düşmana teslim etmek mecburiyetinde kaldılar. Harp fiilen
bitti ise de Rusya sulhe yanaşmadı. Ancak Avusturya’nın ültimatomu üzerine sulhu
kabûl etti. 1856 Şubat ayında Viyana protokolü ile sulhun ana hatları kabul edildi ve
savaş sona erdi. Savaşa askerî güçleriyle yardım eden İngiltere ve Fransa, bu
yardımlarına karşılık, Osmanlı Devleti’nden Tanzîmât fermanını te’yid eden ve onu
tamamlayan Islâhat fermanının 1856’da yayınlanmasını istediler. Devrin sadrâzamı olan
Alî Paşa ile Fransız ve İngiliz elçilerinin ortaklaşa hazırladıkları yeni ferman, Paris
konferansından önce îlân edildi. Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyâsetinde yabancı
müdâhalesine her zaman açık kapı bırakan bu ferman, Osmanlı toplumu ve ekonomisini
Avrupa ekonomisinin nüfuz sahası içine sokarak, bağımlı hâle getirdi. Bu ferman
sayesinde çeşitli mezheblere bağlı hıristiyan tebeaya büyük bir iktisadî gelişme imkânı
sağlandı. Gayr-i müslimlere Rusların harb öncesi teklif ettiği haklardan daha fazlası
verildi. Bu ferman Osmanlı’nın hıristiyanlara verdiği büyük bir tâvizdi (Bkz. Islâhat
Fermanı). Islâhat fermanının îlânından bir müddet sonra, 25 Şubat’ta Paris konferansı
başladı ve otuz dört gün sonra muahede imza edildi. Bu andlaşmaya göre, Rusya, Eflak
ve Boğdan’dan çekildiği gibi, bu iki prenslik üzerinde himaye haklarından da
vazgeçecekti. Ayrıca Kars’ı Osmanlı Devleti’ne iade edip, Besarabya’yı da Boğdan’a terk
edecekti. Buna karşılık müttefik kuvvetler de Kırım’ı boşaltıp, Rusya’ya teslim edecekti.
Andlaşmanın en önemli maddesi, Karadeniz’in askerden arınmış tarafsız bir hâle
getirilmesiydi. Bu târihten itibaren Rusya ve Osmanlı Devleti Karadeniz’de tersane ve
donanma bulundurmayacaktı. Rusya harp gemilerini Baltık denizine nakledecekti.
Andlaşma Islâhat fermanı ile îlân edilen maddelere de yer vererek, Osmanlı Devleti’nin
toprak bütünlüğünü garanti altına aldı.
Sultan Abdülmecîd, yayınladığı fermanlara sâdık kalarak, tebea arasında eşitliği ve
birliği sağlamaya çalıştı. Ancak Avrupa’da yayılan milliyetçilik cereyanı ve îlân edilen
Islâhat fermanı ile dînî, iktisadî ve millî haklara kavuşan azınlıkların ayrıca Avrupa
devletleri tarafından tahrik edilmeleri, bu birliğin kurulmasını imkânsız hâle getirdi. Bir
süre sonra Paris andlaşmasıyla Eflak ve Boğdan birleştirilerek Romanya’nın esâsını teşkil
edecek olan müstakil bir prenslik hâline geldi (1858). Aynı senenin Kasım ayında
Osmanlı Devleti Grakovo kazasını Karadağ’a bırakmak mecburiyetinde kaldı.
1859 senesi Eylül ayında Sultân’a ve bâzı devlet adamlarına karşı bir suikast
teşebbüsünde bulunuldu ise de, tasavvur hâlinde iken yapılan ihbar üzerine sûikastçiler
yakalanıp, Kuleli kışlasında mahkeme edildi. Bu yüzden de Kuleli vak’ası diye anıldı
(Bkz. Kuleli vak’ası).
1860 Mayıs’ında Lübnan’da dürzîler ile mârünîler arasındaki mücâdele yeniden başladı.
Mârûnîleri Fransızlar, dürzîleri ise İngilizler destekledi. Ayaklanma Şam’a da sıçradı.
Bölgeye, gönderilen hâriciye nâzırı Fuâd Paşa, Avrupalılara yaranmak için sert tedbirler
aldı. Bir çok Türk subay ve idareciyi, olaylarda ihmâli olduğu gerekçesiyle ağır cezalara
çarptırdı. Lübnan, Avrupa devletlerinin görüşü alınarak, gayr-i müslim bir mutasarrıfın
idaresinde imtiyazlı bir sancak hâline getirildi (1861). Bu hâdiselere Reşîd ve
yetiştirmeleri sebeb olmuşlardı. Bunların ve dış düşmanların, memleketi parçalamak,
İslâmiyet’i yıkmak için yaptıkları imha hareketlerine çok üzülen sultan Abdülmecîd,
babası gibi tüberküloza yakalandı. Henüz otuz dokuz yaşında ve en verimli çağında iken
25 Haziran 1861’de Ihlamur köşkünde vefât etti. Atası Yavuz Sultan Selîm Han’ın
türbesinin yanına defnedildi. Türbesinin yüksekliğinin Yavuz Sultan Selîm türbesinden
aşağı olmasını vasiyyet etmişti. Vasiyyetine göre yapılan türbesinde oğulları
Burhâneddîn Efendi (1848-1876), Muhammed Abdüssamed Efendi (1852-1854) ve
Osman Safiyyüddîn Efendi de vardır.
Sultan Abdülmecîd Han’ın dönemi ıslâhat hareketleri yönünden büyük önem taşır.
Sultan, iç ve dış gailelere rağmen devrin şartlarına göre devlete bir düzen vermek için
çalıştı. Osmanlı pâdişâhlarının tâbi olduğu bâzı gelenek ve usûllerde yenilik yaptı. Halkın
durumunu yerinde tedkîk etmek için İstanbul’da ve ülkenin çeşitti yerlerine seyahatler
düzenledi. Arasıra Bâb-ı âlî’ye giderek Meclis-i vükelâ toplantılarına katıldı. Kışlaları,
elbise anbarlarını ve tersaneyi teftiş etti. Askerî ve rüşdiye okullarının imtihanlarında ve
medreselerde düzenlenen icazet merasimlerinde bulunarak, öğretmen ve öğrencileri
teşvik edici konuşmalar yaptı.
Abdülmecîd Han, diplomatlarla olan temas ve münâsebetlerinde, eski sultanların tâkib
ettikleri yoldan ayrıldı. 1853 senesine kadar yabancı sefirler, Sultan ile siyâsî konular
üzerinde görüşemezlerdi. Kırım harbi başlamazdan önce ve savaş sırasında sultan
Abdülmecîd Han, yabancı sefirlerin mülakat taleblerini kabul etti. Sefirler, Bâb-ı âlinin
arzı ile, gün, saat ve yer tâyin ederek huzura girerlerdi. Osmanlı sultanları krallık
hânedânlarına mensup kimselerin yaptıkları ziyaretlere iâde-i ziyarette bulunmazlardı.
Sultan Abdülmecîd bu geleneği bozarak prens Napolyon’un ziyaretini, Fransız elçiliğine
giderek iade etmişti. Bu ziyaretten çok memnun olan Prens, Sultân’ı Fransa’ya davet
etti. Yine sultan Abdülmecîd devrine kadar Osmanlı sultanları sâdece nişan vermişler,
kendileri almamışlardı. Abdülmecîd Han, Fransa İmparatorunun gönderdiği Legion
d’honneur nişanını kabul etti.
Sultan Abdülmecîd Han, babasının kurduğu başvekillikten vazgeçerek, sadrâzamlık
makamını yeniden kurdu. Yirmi seneden fazla süren, pâdişâhlığı sırasında yirmi iki defa
sadrâzam değiştirdi. Tanzîmâtın îlânına kadar, Osmanlı hükûmeti Avrupa devletlerinin
müdâhalesinden uzak kalmıştı. Tanzîmâttan sonra yabancı devletlerin, hükûmet
üzerindeki te’sirleri arttı. Kırım, harbi sırasında Fransa ve İngiltere’nin İstanbul sefirleri,
Sultân’la görüşmek ve fikirlerini kabul ettirmek hususunda çetin bir mücâdeleye girdiler.
Osmahlı devlet adamları, İngiliz ve Fransız siyâsetine tarafdâr olmak üzere İki kısma
ayrılmıştı. Mustafa Reşîd Paşa İngiliz, Ali, Kıbrıslı Mehmed ve serasker Rızâ paşalar
Fransız, Fuâd Paşa da İngiliz ve Fransızların her İkisini de idare etmek tarafdârı idiler.
Sultan, Fransız ve İngiliz elçilerinin yaptığı istekler üzerine devletin çıkarlarını korumak
için bu iki grubtan birini sadârete getirirdi.
Sultan Abdülmecîd Han, devletin idarî yapısında da bâzı değişiklikler yaptı.
Sadrâzamların, serdâr-ı ekrem ünvânıyla sefere çıkmaları usûlüne son verildi.
Seraskerliğin derecesi, sadrâzam ve şeyhülislâmın seviyesine getirildi. İstanbul ve
eyâletlerin asayişini sağlamak üzere 1845 senesinde Zabtiye müşirliği kuruldu. Sultan
İkinci Mahmûd Han devrinde kurulan meclis ve nezâretlerin sayısı arttırıldı. Dîvân-ı
hümâyûn önemini kaybetti. 1853’de kurulan Meclis-i âlî-i tanzîmâta, kânun yapma
yetkisi verildi. Meclis-i dâr-ı şûrâ-yı askerî genişletilerek; zât işleri, levazım işleri ve
mâliye işleri olmak üzere, üç bölüme ayrıldı. Eğitim işlerini teşkilâtlandırmak, yürütmek
ve kontrol etmek üzere 1845’de Meclis-i maârif-i umûmiye kuruldu. 1856 senesinde
Maârif nezâreti kurulması üzerine, Meclis-i maârif bu nezârete devredildi. 1846
senesinde bir başkan, iki sekreter ve on bir üyeden müteşekkil, devletin mâlî işleri
hakkında inceleme yapmak ve gerekli tekliflerde bulunmak üzere Meclis-i mâliye
kuruldu. Islâhat işlerini düzenlemek ve kontrol etmek vazîfesi 1854’de Meclis-i âlî-i
tanzîmâta verildi. 1855 senesinde devletin en yüksek istişare meclisi olarak Meclis-i âlî-i
umûmî kuruldu. Ayrıca kaptân-ı deryaya bağlı Meclis-i bahriye, zirâat nezâretine bağlı
Meclis-i zirâat ve Meclis-i maâdin, zaptiye müşirine bağlı Meclis-i zaptiye gibi meclisler
de kurulmuştu.
Osmanlı taşra teşkîlâtı, Avrupa devletlerinde uygulanan mülkî idare örnek alınarak,
değiştirildi. Eyâlet vâlilerinin yanında mahallî meclisler kuruldu ve bu meclislerde
müslüman olmayanlar da temsil edilmeye başlandı. Adlî teşkilâtta değişiklikler
yapılarak, daha önce bulunan şer’î mahkeme, cemâat ve konsolosluk mahkemelerinin
yanında nizamiye mahkemeleri kuruldu. 1840’da ceza, 1850’de ticâret ve 1857’de arazî
kânunları çıkarıldı. 1857 senesinde belediye teşkilâtı kuruldu.
Eğitim alanında da önemli değişiklikler yapıldı. 1843 senesinde sultan Abdülmecîd Han,
Bâb-ı âlî’de sadrâzam ve vükelâya hitaben; “Sadrâzama ve bütün vükelâya, halkımın
refah ve saadetini te’min için lâzım gelen tedbirleri tam bir birlik içinde düşünmenizi ve
müzâkere etmenizi emrediyorum. Bunun gerçekleşmesi din ve dünyâ işlerinde cahilliğin
kaldırılmasına bağlı olduğundan, ulûm ve fünûn ve sanâyî öğretimine mahsus
mekteblerin kurulmasını ön plânda tutacak işlerden sayıyorum” diyerek; eğitimin
önemini belirtti. Sultân’ın bu istekleri üzerine, Meclis-i maârif-i umûmiye, eğitim
çalışmalarının prensiplerini açıklayan bir kânun hazırladı. Bu kânunda ilk öğretim
mecburî ve ilk ve orta öğretim parasız oldu. 1845’den sonra harb okulları önce üçe
ayrıldı, daha sonra Harb akademisi açıldı. İlk ve ortaöğretimin işlerini yürütmek için
1847’de Mekâtib-i umûmiyye nezâreti kuruldu. Öğretmen yetiştirmek üzere kurulan
Dârülmuallim, 1847’de Fâtih semtinde eğitime başladı ve okulun müdürlüğüne Ahmed
Cevdet Paşa getirildi. Devletin başlıca gelir kaynağı olan zirâatı geliştirmek ve zirâat
bilgileri vermek için 1847de Yeşilköy yakınlarında ilk defa zirâat mektebi ile 1859’da
Orman mektebi açıldı. 1849’da rüşdiyeler ile darülfünûn arasında eğitim yapacak olan
dârülmaârif yâni lise eğitime başladı. 1850’de Meclis-i maârif-i umûmiyye tarafından
Encümen-i dâniş kuruldu. Bu akademi, Türk dili üzerine çalışacak, halkın eğitimi için
faydalı eserleri te’lif ve tercüme edecekti. Bu akademi tarafından Ahmed Cevdet Paşa’ya
bir Türk târihi yazma vazifesi verildi. 1860 senesinde döşenen telgraf hatlarında
çalışmak üzere eleman yetiştirmek için telgraf mektebi kuruldu. 1843 senesinde Londra
gazetelerine muhabirlik yapan W. Churchill isimli bir İngiliz tarafından ilk özel gazete
Cerîde-i havadis adıyla çıkarılmaya başlandı. Churchill’e, gazete çıkarması için
hükûmet tarafından yardım edildi.
Abdülmecîd Han devrinde mâliyede de yenilikler yapıldı. İltizâm usûiü kaldırılarak,
vergilerin devlet adına toplanması için eyâlet ve sancaklara geniş yetkili muhassıl
ünvânı ile me’murlar gönderildi. Muhassıllar, doğrudan doğruya mâliye nezâretine bağlı
idiler. Hazırlık yapılmadan kaldırılan iltizâm usûlü, bâzı karışıklıklara ve devlet
gelirlerinin düşmesine sebeb oldu. Bunun üzerine 1840’da ilk olarak kâğıt para basıldı
ve tekrar İltizâm usûlüne dönüldü. 1844 senesinde ilk bütçe yapıldı. Tanzîmâtçı
nâzırların yaptığı hatâlar yüzünden Osmanlı mâliyesi çok zor durumda kaldı. 1850
senesinde Reşîd Paşa, Avrupa devletlerinden borç alınması cihetine giderek, Londra
bankası ile anlaştı ve 260 milyon kuruşluk bir borçlanma mukavelesi imzaladı. Sultan
bunu kabul etmeyince, hâriciye nâzırı Alî ve mâliye nâzırı Fuâd paşalar Sultân’ı
borçlanma hususunda ikna etmeğe çalıştılar. Sultan bunlara; “Ben bu devleti selefimden
nasıl buldum ise halefime öyle vereceğim. Eğer bu borçlanmadan vazgeçilmezse
saltanattan feragat ederim” diyerek borçlanmayı önledi. Sonu baştan hesaplanmayan
bu teşebbüs, devlete yirmi iki milyon kuruşa mâi oldu. Bu durum devletin mâlî
durumunun biraz daha kötüleşmesine yol açtı. 1853’de başlayan Kırım harbi mâlî
durumu dahada kötüleştirdi. Bunun üzerine, sultan Abdülmecîd, toplanan vükelâya karşı
hitaben; “Yabancı ülkelere borçlanmamak için çok çalıştım. Lâkin durum bizi borç
almaya mecbur bıraktı. Borçların ödenmesi, gelirin çoğalması ile mümkündür. Bu da her
devlette olduğu gibi kumpanyalar teşkil ederek, demir yolları yapmakla olur. Fakat gelir
arttı diye masrafı da arttırmamalıdır” dedikten sonra dış borç alınmasına izin verdi.
1854 senesinde ilk defa borç alındı, bunu 1855’de ikinci, 1858’de üçüncü ve 1860’da
dördüncüsü tâkib etti. Bu borçlara karşı devletin önemli gelir kaynakları ipotek edildi.
Sultan Abdülmecîd devrinde bir çok îmâr faaliyetleri de yapılmıştır. 1844’de bugün
Galata köprüsü olarak bilinen Mecîdiye köprüsünü, 1848’de Beşiktaş’la Ortaköy arasında
Küçük Mecîdiye Câmii ve Ortaköy iskelesi yanında Büyük Mecîdiye Câmii’ni, 1859’da
Maçka ile Nişantaşı arasındaki Teşvîkiye Câmii’ni yaptırdı. 1851’de Şirket-i hayriyye
denilen boğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. 1860’da İzmir-Turgutlu arasında
demiryolu yapıldı. 1853’de başlayan Kırım harbi sırasında ilk telgraf hattı, İstanbulVarna-Kırım hattı olarak döşendi (9 Eylül 1655). Bu hattın bir kısmı denizaltından
gidiyordu. Kırım’dan İstanbul’a gönderilen ilk haber Malakof zaferinden sonra,
Sivastopol’ün zaptı haberi idi. Osmanlı Devleti’nde telgraf hatları hızla geliştirilerek,
1870 senesine kadar yaklaşık 36.000 kilometrelik bir hat döşendi. Dünyâ devletleri
arasında beşinci sıraya ulaştı. Bugünkü Beykoz kasrı (1854) ve Küçüksu kasrı (1856),
Dolmabahçe Sarayı (1856), sultan Abdülmecîd’in saltanatı zamanında yaptırılmıştır.
Ayrıca İstanbul’un bir çok yerinde çeşmeler yaptırıp, eski eserleri tamir ettirmiştir.
Annesi Bezm-i âlem Vâlide Sultan, 1845’de Yenibahçe’de Gurebâ hastahânesi,
Dolmabahce’de Vâlide Câmii, Bakırcılar’da Bâyezîd kulesi önünde büyük sultanî lisesini
ve bir çok mescid ve çeşme yaptırmıştır.
Abdülmecîd Han’ın on yedisi erkek, yirmi dördü kız olmak üzere kırk bir çocuğu dünyâya
gelmiştir. Kardeşi Abdülazîz’den sonra oğullarından beşinci Murâd Han, İkinci
Abdülhamîd Han, beşinci Mehmed Reşâd ve altıncı Mehmed Vahdeddîn Han pâdişâh
olmuşlardır.
Sultan Abdülmecîd Han Devri Kronolojisi
2 Temmuz
1839
Koca Hüsrev Mehmed Paşanın sadrâzamlığı.
3 Temmuz
Kaptân-ı derya Giridli (hâin) Ahmed Paşa’nın donanmayı
1839
Mısır’a kaçırıp Kavalalı’ya teslim etmesi.
3 Kasım
1839
8 Haziran
1840
Tanzîmât fermanının îlânı.
Mehmed Emin Rauf Paşa’nın sadrâzamlığı.
24 Mayıs
Suriye ve Akka’dan çıkarılan Mehmed Ali Paşa’ya Mısır
1841
vâliliğinin tekrar verilmesi.
13 Temmuz
1841
21 Eylül
1842
6 Eylül
1843
29 Nisan
1846
28 Eylül
1846
Boğazlar mukavelesi.
İkinci Abdülhamîd Han’ın doğumu.
Yeni asker alma usûlünün îlânı.
Pâdişâh’ın Varna seyahati.
Mustafa Reşîd Paşa’nın ilk sadrâzamlığı
1847
Maârifi Umûmiye Nezâreti’nin (Millî Eğitim Bakanlığı’nın)
kuruluşu.
28 Nisan
Mustafa Reşîd Paşa’nın azli ve İbrâhim Sârim Paşa’nın
1848
sadrâzamlığı.
12 Ağustos
1848
Mustafa Reşîd Paşa’nın ikinci sadrâzamlığı.
1 Mayıs
Memleketeyn mes’elesi hakkında Balta limanı
1849
andlaşmasının imzalanması.
18 Temmuz
1851
5 Ağustos
1852
Encümen-i dâniş’in açılışı.
Mehmed Emin Paşa’nın ilk sadrâzamlığı.
28 Şubat
Rusların Kudüs mes’elesini ortaya atmaları (Makâmât-ı
1853
mubâreke Mes’elesi).
25 Aralık
1849
Mülteciler mes’elesinin hâlli.
3 Temmuz
Rus ordularının Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Bosna-
1853
Hersek’e girmesi.
4 Ekim
1853
Rusya’ya karşı savaş îlân edilmesi.
27 Ekim
1853
5 Kasım
1853
5 Ocak
1854
12 Mart
1854
Osmanlı ordusunun Kalafat’ı alması.
Osmanlıların Olteniça (Oltenizza) zaferi.
Osmanlıların Çatana zaferi.
Rusya’ya karşı Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı.
1 Nisan
Yunan çetecilerine karşı Keçecizâde Fuâd Paşa’nın Narda
1854
zaferi.
17 Nisan
1854
Kalafat zaferi.
25 Haziran
Silistre önlerinde perişan olan Rus ordusunun kuşatmayı
1854
kaldırıp kaçması.
8 Temmuz
1854
20 Eylül
1854
5 Kasım
1854
Yerköyü (Giurgiewo) zaferi.
Osmanlıların Alma zaferi.
İnkerman zaferi
23 Kasım
1854
3 Şubat
1855
17 Şubat
1855
24 Mayıs
1855
Mustafa Reşîd Paşa’nın dördüncü sadârazamlığı.
Türk-İngiliz askerî andlaşması.
Ömer Paşa’nın Gözleve zaferi.
Kerç boğazına asker çıkarılması.
9 Eylül
Sivastopol şehrinin müttefikler (Osmanlı-İngiliz-Fransız)
1855
tarafından işgali. İlk telgraf hattının işlemeye başlaması.
29 Eylül
Kars’ı kuşatıp genel hücuma geçen Rus ordusunun
1855
bozulması.
17 Ekim
1855
6 Kasım
1855
1 Şubat
1856
18 Şubat
1856
Kuburun (Kinboura) zaferi.
Ömer Paşa’nın İngur zaferi.
Viyana protokolünün imzalanması.
Islâhat Hatt-ı Hümâyûnu’nun îlânı.
30 Mart
Kırım savaşını sonuçlandıran Paris mukavelesinin
1856
imzalanması.
7 Ocak
1858
11 Ocak
1858
8 Kasım
1858
24 Nisan
1859
14 Eylül
1859
Mustafa Reşîd Paşa’nın ölümü.
Âlî Paşa’nın üçüncü sadrâzamlığı.
Osmanlı Karadağ hudut protokolünün imzası.
Süveyş Kanalı hafriyatına başlanması.
Pâdişâh’a suikast teşebbüsü, Kuleli vak’ası.
9 Haziran
Müstakil sancak hâline getirilen Cebel-i Lübnan’ın yeni
1861
teşkilâtına dâir Beyoğlu protokolünün imzası.

1) Seyâhatnâme-i Hümâyûn (Abdülmecîd Han’ın Rumeli Seyahati, İstanbul-1261)
2) Tezâkir (Ahmed Cevdet Paşa)
3) Ma’rûzât (Ahmed Cevdet Paşa); sh. 4
4) Târih-i Lütfi (Ahmed Lütfi, İstanbul-1303)
5) Vesâik-i Târihiyye ve Siyâsiyye Tetebbuâtı
6) Mesâil-i Mühimme-i Siyâsiye (Ali Fuâd Türkgeldi, Ankara-1987)
7) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild, sh. 121
8) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 23
9) Osmanlı İmparatorluğu Târihi; cild-12, sh. 12
10) Târih Musâhebeleri (Abdurrahmân Şeref)
11) Târihi Siyâsî Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye (Kâmil Paşa, İstanbul-1327); cild-3,
sh. 180
12) Nafiz, İstanbul-1328); sh. 215
13) Eshâb-ı Kiram; sh. 305
14) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 37
15) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3109
16) Şark Mes’elesi (Raif Karadağ, İstanbul-1971); sh. 89
ABDÜLVEHHÂB-I ŞA’RÂNÎ
Osmanlılar zamanında Mısır’da yetişen ulemâ ve evliyânın en büyüklerinden. İmâm-ı
Şa’rânî ve Kutb-i Şa’rânî lakabıyla meşhur olup, Aliyy-ül-Havvâs’ın talebesidir. Nesebi;
Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Zerka bin Mûsâ bin
Sultan Ahmed Tilmsânî Ensâri’dir. Mısır’ın Kalkaşend kasabasında, 1493 (H. 898)’de
doğdu. Nesebi, silsile hâlinde Peygamber efendimize ulaşır. Dedesi, Tilmsân sultânı idi.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Hadîs-i şerifler üzerinde çok
çalışarak, hadîs âlimi, aynı zamanda Aliyy-ül-Havvâs hazretlerinden tasavvufu
öğrenerek, büyük velîlerden oldu. Pek çok kerâmetleri görüldü. Üç yüzden ziyâde eser
yazdı. Zamanının kutbu olduğu bildirildi. 1565 (H. 973)’de Mısır’da vefât etti. Zahirî ve
bâtını ilimlerde çok yüksek derecelere ulaştı. Kendisinden önceki İslâm âlimlerinin
yazdıkları kıymetli kitapların hepsini okudu. Bunlardan bâzısını defalarca okuduğu gibi
bir kısmını da ezberledi.
Abdülvehhâb’ı, babası küçük yaşında ilim tahsiline verdi. Henüz yedi yaşında Kur’ân-ı
kerîmi ezberledi. Sekiz yaşında geceleri teheccüd namazlarını hiç terk etmez oldu. Bir
işe başlayınca, en ince ayrıntılarına kadar iner ve eksiksiz yapardı. Çalışkanlığı ve
anlayışı ile hocalarının kısa zamanda gönüllerini fethederdi. Hocalarından okuduğu
kitapları kolayca ezberlerdi. Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde üstâd oldu.
Tasavvuf yolunda çalışarak, pek çok velînin feyz ve teveccühlerine kavuştu. Bunlardan
en başta geleni Aliyy-ül-Havvâs hazretleridir. Ayrıca; Muhammed Mağribî, Muhammed
bin Anân, Ebü’l-Abbâs Gamrî, Nûreddîn Hasenî, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Ali
Darîr, Ali bin Cemâl, Abdülkâdir bin Anân, Muhammed Adil, Muhammed bin Dâvûd,
Muhammed Servî, Nûreddîn Mürsâfî, Tâcüddîn Zâkir ve Efdalüddîn gibi âlimler, feyz alıp
sohbetleriyle şereflendiği hocalarıdır. Bunun yanında pek çok evliyânın teveccüh, feyz
ve bereketlerine de kavuşan Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri, binlerce talebe yetiştirdi.
Etraftan akınlar hâlinde gelen talebeler medreseyi doldurur, onun eşsiz bir derya olan
bilgilerinden istifâdeye çalışırlardı. Talebelerine zahirî ve bâtınî ilimleri öğretirdi.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri Mîzân-ül-kübrâ adlı kitabında şöyle buyuruyor:
“Din kardeşim, iyi düşün! Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı
kerîmde icmâlen yâni kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerîm
kapalı kalırdı. Resûlullah’ın vârisleri olan mezheb imâmlarımız (r. aleyhim) hadîs-i
şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı.
Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullah’a tâbi olarak mücmel olanı açıklamışlardır.
Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırk dördüncü âyetinde meâlen; “İnsanlara indirdiğimi
onlara beyân edersin” buyurdu. Beyân etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka
kelimlerle ve başka suretle anlatmak demektir. Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân
edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur’ân-ı kerîmden ahkâm
çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ, Peygamberine; “Sana vahy olunanları tebliğ et!” derdi.
Beyân etmesini emretmezdi Çok sayıda ve pek kıymetli kitaplar yazan Abdülvehhâb-ı
Şa’rânî’nin eserlerinden bâzıları şunlardır:
1- Mîzân-ül-kübrâ, 2- Envâr-ül-kudsiyye, 3- Tabakât-ül-kübrâ, 4- Ahlâk-uzzekiyye vel ulüm-ül-ledünniyye, 5- İrşâd-ül-mugfelîn, 6- Bahr-ul-mevrûd, 7Tenbîh-ül-agbiyâ, 8- Cevahir ve dürer, 9- Cevher-ül-masûn ves-sırr-ül-merkum,
10- Hukuku ihvet-ü-islâm, 11- Dürer-ül-Gavvâs fî fetâvâ Seyyidî Aliy-ül-Havvâs,
12- Sirâc-ül-münîr, 13- Feth-ul-mubîn, 14- Feth-ul-vehhâb, 15- Ferâ-id-ülkalâid, 16- Kibrit-ül-ahmer, 17- Keşf-ül-gumme, 18- Letâif-ül-minen vel-ahlâk,
19- Levâhık-ul-envâr-il-kudsiyye, 20- Meâsır vel-mefâhir fî ulemâ-i karn-il-âşir,
21- Meşârık-ul-envâr-il-kudsiyye, 22- El-Yevâkit vel-cevâhir.
MISIR’IN SAHİBİ!..
Emir Muhammed Defterdâr anlatır: “Her gece yatsı namazından sonra, arkadaşlarla bir
yerde toplanır, sohbet ederdik. Âlimlerin ilminden, velîlerin kerâmetlerinden anlatırdık.
Bir gün yine böyle toplanmıştık. Sohbet ânında söz, hâlen hayâtta olan İmâm-ı
Şa’rânî’ye geldi. Onun büyüklüğünü anlayamayan bâzıları, aleyhinde dedikodu etmeye
başladılar. Ben de, onlarla birlikte, aleyhinde konuştum. O gece rüyamda, kalabalık bir
ordunun Mısır’a bir iç karışıklığı düzeltmek için geldiğini gördüm. Ordu kumandanı,
Mısır’ın Bâbünnasr denilen kapısında durdu ve; “Mısır’ın sahibi ile görüşüp, Mısır’ın
anahtarını vermedikçe içeri girmeyiz” dedi. “Mısır’ın sahibi kimdir?” dediler. O da;
“Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’dir” dedi. Kumandan, adamlarından birini gönderdi, İmâm-ı
Şa’rânî’yi evinde bulamadılar. Oğlu Abdurrahmân’a durumu anlattılar. Abdurrahmân,
babasının müsâde edeceğini söyleyerek anahtarı verdi. Rüyadan uyandığımda, yaptığım
hatâyı anladım. Demek ki, bu zamanda Mısır’ın hakîki sultânı Abdülvehhâb-ı Şa’rânî idi.
Sabah olduğunda, İmâm-ı Şa’rânî hazretlerine gidip, talebesi olmakla şereflenmek
istediğimi bildirince; “Talebe olmanız için ille anahtar mı vermek lâzımdır?” buyurarak,
gece rüyada gördüklerimi bildiğini işaret etti. Onun bu kerâmetini görünce, kendisine
daha ziyâde bağlandım.

1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-6 sh. 218
2) Şezerât-üz-zeheb; cild-8, sh. 372, 374
3) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 641, 642
4) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 134
5) El-A’lâm; cild-4, sh. 180
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye
7) Fâideli Bilgiler
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 191-209
ABDÜRRAHÎM ARVÂSÎ
Seyyid Abdullah Arvâsî’nin büyük oğlu. Nesebi; Abdurrahîm bin Abdullah bin
Muhammed bin Şehâbeddîn bin İbrâhim bin Cemâleddîn bin Kemâleddîn bin Muhammed
bin Kâsım Bağdadî’dir.
Seyyid Abdurrahîm, Van’ın Arvas köyünde babalarının medresesinde okudu, onların
sohbetleriyle olgunlaştı. Zamanın aklî ve naklî ilimlerinde söz, tasavvufda ise hâl sahibi
meşhur bir velî oldu. Şöhreti her tarafa yayılıp, dillerde söylenmeye başlandı.
1785 (H. 1199) senesinde, Doğubâyezîd’deki meşhur sarayın banisi Çıldıroğullarından
İshak Paşa, Seyyid Abdürrahîm’i davet etti. Alim ve velîlere pek kıymet veren İshak
Paşa, ilim erbabı bir zât idi. Onların meclislerine katılmaktan zevk alırdı. Seyyid
Abdurrahîm, İshak Paşa’nın davetini kabul edip, Doğubâyezîd’e gitti. Bölge halkı şiîliğe
meyilli idi. Orada Ehl-i sünnet itikadının yayılması için çalıştı. Uzun münazaralardan ve
mücâdelelerden sonra sapık şii fırkasının bozukluğunu herkese kabul ettirdi. Halk, Ehl-i
sünnet olup huzura kavuştuğu gibi, aralarındaki ayrılık ve düşmanlıklar da son buldu ve
fitne söndürüldü.
Seyyid Abdurrahîm, bu gayretinin yanısıra naklî ve tasavvufî ilimleri de öğretiyor,
insanların ebedî saadete kavuşması için bütün gücünü harcıyordu. Talebelerine Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî’sini okuttuğu bir sırada, onu dinleyen bir İranlı
ayağa kalkıp, Mevlânâ’yı ve Mesnevî’yi kötülemek maksadıyla; “Ne okuyorsunuz?” diye
sordu. Seyyid Abdurrahîm; “Mesnevi okuyoruz” buyurdu. İranlı, dinlemeye değmez
anlamına gelen; “Meşnevî” deyince, bu söze son derece hiddetlenen hazret-i Seyyid,
Mesnevî-yi şerifi rastgele açıp, “Şu beyti bir oku!” buyurdu. Orada;
“Mesnevî râ meşnevî mehân,
Ey seg-i gürgîn bed kerdeî.”
yâni; “Mesnevî’yi meşnevî diye okuma. Ey uyuz köpek! Kötü bir iş yaptın” yazılıydı.
İranlı ve oradakiler bu manâlı söz karşısında şaşkına döndüler. İranlı diyecek söz
bulamadı, meclisi terk edip gitti. Talebeler, Mesnevî’den o beyti çok aradılar, fakat
bulamadılar. Hocalarının kerâmeti olduğunu anlayıp, Seyyid Abdürrahîm’e tam bir
teslîmiyetle bağlandılar.
Seyyid Abdurrahîm hazretlerinin bu ve benzer kerâmetleri, doğuda dilden dile dolaşarak
uzun yıllar söylenegelmiştir.
1786 yılında Doğubâyezîd’de vefât etti. Kabri, sevenlerinin, ihtiyâç ve istek sâhiblerinin
ziyâretgâhı oldu. Hâlen ziyaret edilmektedir. Sırt ağrısından muzdarib olanların, sırtlarını
kabir taşına sürmesinden taş yıpranmış, üzerinde Arvâsî kelimesi ile vefât târihi ve
Fatiha Kelimesinden başka yazı kalmamıştır.
Seyyid Abdürrahîm’in, Muhammed ve İbrâhim isminde iki oğlu vardı. Bunlardan Seyyid
Muhammed’in çocuğu yoktu. Babasının maddî ve manevî vârisi olan Seyyid İbrâhim’in;
Abdurrahîm ve Abdülazîz adlı iki oğlu ve Emine Hanım (Seyyid Fehîm-i Arvâsî’nin
annesi) adlı bir kızı vardı. Seyyid İbrâhim, İranlılarla yapılan görüşmelerde Osmanlıları
temsil etti. 1832’de Yukarı Doğubâyezîd’de vefât etti. Büyük oğlu Abdurrahîm de
1818’de aynı yerde vefât etmişti. Babasına vâris olan diğer oğlu Seyyid Abdülazîz de,
1880’de vefât ederek babasının yanına defnedildi. Beş oğlu vardı. Büyük oğlu ve vârisi
Seyyid Muhammed Emîn Efendi, hâl ve kerâmetleri ile meşhur oldu. 1914 yılında
Doğubâyezîd’de vefât etti. Yedi oğlu vardı. Kendisi ile aynı senede vefât eden refikası
Medine Hanım da kerâmet ehli idi. Seyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, kendilerini sılai rahm için ziyaret eder, beraberce tatlı sohbetler ederlerdi. Böyle bir ziyaretlerinde,
Muhammed Emîn Efendi’nin dünyâya yeni gelen ortanca oğluna kendi ismini vererek
Abdülhakîm koydu. Bu Abdülhakîm Efendi’nin dört oğlundan Seyyid Ahmed Arvâsî Bey,
kendisini İslâm ve batı kültüründe yetiştirmiş, bugünkü beşerî sıkıntıları iyi anlamış bir
zât idi. 1988 senesinin son gününde vefât ederek İstanbul-Edirnekapı Kabristanı’na
defnedildi. Eğitim Enstitülerinde vermiş olduğu dersleri ile on binlerce öğretmen
yetiştirmiş olan Seyyid Ahmed Arvâsî Bey, çeşitli makale ve kitapları ile de, Türk
gençliğinin fikrî yapısının gelişmesine, İslâm ahlâkı ile ahlâklanmasına büyük hizmetler
etmiştir. Eğitim Sosyolojisi, Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Türkİslâm Ülküsü, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İlmihâl, Doğu Anadolu Gerçeği,
Şiirlerim, Size Sesleniyorum (Türkiye Gazetesindeki makaleleri) gibi eserleri
yayınlanmıştır.

1) Abdürrahîm Arvâsî (S. Ahmed Arvâsî, Türkiye Gazetesi Kütübhânesi)
2) Size Sesleniyorum-1 (S. Ahmed Arvâsî, İstanbul-1989)
ÂBİDİN PAŞA
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen devlet adamı ve şâirlerinden. Arnavutluk
ileri gelenlerinden Prevezeli Ahmed Dino Bey’in oğludur. 24 Mart 1843 târihinde bir Salı
günü Preveze’de doğan Âbidîn Paşa, tahsilini tamamladıktan sonra, silâhşörlük
hizmetiyle saraya girdi. Bir süre sonra doğum yeri olan Preveze’de mutasarrıf muavinliği
ve merkez kaymakamlığı yaptı. İzmir’deki vazifesinden sonra sıra ile, Sofya
mutasarrıflığı ve Bosna komiserliğinde bulundu. Bosna’da iken Devlet-i âliyyenin
borçlanması, borsa muameleleri ve mâliye hakkında yazdığı kitabını maârif nezâretinin
izni ile bastırdı. 1877’de Rus harbi sonunda Epir sınırı için Yanya’da toplanan olağanüstü
komisyon başkanlığında, 1878’de de Diyarbekir, Elazığ ve Sivas illeri ıslâhat işleri birinci
komiserliği vazîfelerinde bulundu. 1879’da Sivas ve Selanik illeri vâliliklerine ve aynı
sene vezirlik rütbesiyle hâriciye nâzırlığına getirildi. Ayrıca Bâb-ı âlî’de çok önemli
komisyonlarda bulunduğu gibi, emir üzerine meb’usların halk tarafından birinci ve ikinci
dereceden seçimine dâir yapılacak tüzüğün taslağını hazırladı. Üç ay bu vazîfede
kaldıktan sonra, mecîdî nişanıyla Adana vilâyeti vâliliğine tâyin edildi.
Dört sene dokuz ay kaldığı bu vazifede iken Abidîn Paşa, Mesnevî-i şerif’in tercüme ve
şerhine başlayarak birinci cildini, bir sene sonra, mevlid kandilinde bitirdi. 1885
senesinde Sivas vâliliğine tâyin edildi ise de bir sene sonra Ankara vâliliğine getirildi.
Sekiz sene kadar bu vazîfede bulunan Abidîn Paşa, 1894 senesinde Cezâyir-i Bahrisefid
(Akdeniz adaları) vâliliklerine atandı. 1906 senesinde Yemen işlerini ıslahla ilgili
komisyonda görevli iken, 1908 yılında İstanbul’da vefât etti. Kabri Fâtih Câmii
bahçesindedir.
Abidîn Paşa, vazîfeli bulunduğu yerlerde idareciliği ve davranışları ile kendini halka
sevdirmişti. Ana dili Türkçe’den başka Arabça, Farsça, Arnavudça, Fransızca ve
Rumca’yı çok iyi bilirdi. Rumca şiirleri İstanbul ve Paris’de yayınlanmıştır.
Abidîn Paşa, Mesnevî-i şerif’in birinci kıtasının şerhini yapınca, bir nüshasını da Cevdet
Paşa’ya göndermiştir. Cevdet Paşa, onu, böyle bir şerhi, özellikle devrin diliyle
yazmasından dolayı takdîr etmiştir. Fakat Cevdet Paşa asıl konuya Abidîn Paşa’nın;
“Mesnevî-i şerîf, altı cildden ibaret olup, altıncı cildin nısfı sânisiyle yedi cild üzere
bulunur” demesi üzerine geçmiş ve bütün mesnevîlerin altı cild olduğunu belirterek
düzme olan yedinci cild üzerinde geniş olarak durmuştur. Paşa çeşitli cephelerden bu
cildi ele almış ve Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin olmadığını isbât etmiştir.
Abidîn Paşa da üçüncü defa bastırdığı tercümenin birinci cildinde Cevdet Paşa’nın bu
haklı tenkidi karşısında eski fikrinden dönmüştür.
Abidîn Paşa, Mesnevî şerhinde, Mesnevî’nin birinci beyti olan;
Bîşnev ez ney çün hikâyet mîküned,
Ez cüdâyîhâ, şikâyet mîküned.
“Dinle neyden nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikayet ediyor” beytinin açıklamasını
yaptıktan sonra, şerhine başlıyarak, ney’in insan-ı kâmil olduğunu dokuz şekilde isbât
etmektedir. “Ney’den maksad arif ve akıllı insandır ki, ağzından dâima âşikâne lezîz ve
manidar sözler çıkar. Bu beytin İkinci mısrasında, “Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned”
(Ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor) buyrulması, arifin yâni Allah adamının rûhânî
âlemden ayrılıp dünyâda bulunmasından, kendini gurbette hissetmesinden ve üzücü,
dâima değişip duran hâdiselere girifdâr olmasından şikâyet etmesidir. Mesnevî-i şerifin
bu ilk beytinde Celâleddîn-i Rûmî (k. sirruh) işitme işiyle ilgili olan “Bişnev/işit” emri ile
söze başlamaktadır. Bundan maksadı, hem beyân buyurdukları ney’in sedası tabiî olarak
işitilmeye muhtaç, hem de işitme duyusunun diğer duyu organlarından ve uzuvlardan
daha fazîletli, değerli olmasındandır. İşitme organı ve duygsundan sonra uzuvların en
kıymetlisi olan göz bile, yalnız bâzı sınırlı ve maddî şeyleri görebiliyor. Kulak ise,
maneviyâtı, akıl ile idrâk olunabilen şeyleri yâni mâkûlâtı ve bir çok hikmetleri
işitebilmektedir. Allahü teâlânın peygamberleri (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtı
vetteslîmât) bütün insanlık için iki cihânın saadetine vesile olan Allahü teâlânın emir ve
yasaklarını tebliğ için, tabiî olarak işitenlerin, işitme duyusuna mürâcât ederlerdi. Göz,
ışık olmayınca adetâ muattal kalmaktadır. Kulak yâni işitme duyusu ise zahirî
yardımcılara muhtaç olmayıp, dâima binlerle çeşit ses ve sedayı işitip, idrâk eder ve
aklın nurunu malûmatını her şeyden ziyâde artırır ve insanın kadrini yüceltir...
Mesnevî’nin bu beytinde ârifin yâni veliyy-i kâmilin ney’e benzetilmesinde bâzı
hikmetler mevcuttur. Meselâ, ney önce kamışlıkta bulunuyordu. Kesilmemiş iken dâima
büyüyüp gelişiyor, taze hayat buluyordu. Kesildikten sonra ise kurudu. İşte arifin ruhu
da, ruhlar âleminde nihayetsiz manevî nîmet ve lezzetlere mazhar iken, dünyâya
gelince, adetâ âb-ı hayât gibi alan o ruhlar âleminden mahrum kaldığından susuz kalmış
kamış gibi kurudu.
İkinci, neyden âşikâne sedalar çıkar. Ârif insandan da âşikâne ve ârifane sözler duyulur.
Böylece gönülleri Hakk’a bağlar.
Üçüncü, ney sedası, dinleyenin aşkını arttırır. Böylece ârifin hikmetle dolu sözlerini
işitip, dinleyenler kalblerini dünyâya bağlamaktan kurtarırlar ve aşkları artar.
Dördüncü, ney sesi çok defa bir hikâye, bir aşk macerasını hatırlatır. Ârifin sözü de
hemen her zaman hakîki hak âşıklarının yüce menkıbe ve hâllerini söyler ve ruhlar
âleminin sırlarından bahseder.
Beşinci, ney’in hüneri, dışında yâni maddî yapısında değil içindedir. Ârif-i billah olan
evliyânın kemâlâtı da bâtınîdir. Mübarek kalb ve sînelerinde gizlidir.
Altıncı, ney’in görünüşü dosdoğrudur. Ârif-i billah olan Allah adamlarının da her hâli
dosdoğru, müstakim ve güzel huylar ve ihsânlarla donatılmıştır.
Yedinci, ney denilen bitki kamışlıktan kesilip ayrılınca garipleşti. Ruhlar âleminden
ayrılan ârifler de dünyâda garibdir.
Sekizinci, ney’in içi boştur, üfürülmekle içinden âşikâne sedalar zuhur eder. Ârifler de
her nevî âdî, değersiz, meşgaleden sıyrılmış mübarek kalbleri Allahü teâlânın aşkı ile
dolup, müzeyyen olmuştur.
Dokuzuncu, ney denilen çalgı âleti kendiliğinden hiç bir ses çıkaramayacağı gibi Allahü
teâlânın sevgili kulları yâni ârifler de silsile hâlinde vâris olageldiklerini ilâhî feyzleri
açıklarlar.
İşte Mesnevî-i şerîfde; rûhânî, ilâhi hikmet ve marifetlerden böyle teşbihler yapılmak
suretiyle, Fars dilinin letâfet kisvesi ve belâgat hususiyetleri fevkalâde üslûb ile
birleştirilmiştir.
Âbidîn Paşa’nın başka eserleri de vardır. Bunlar; 1- Âlem-i İslâmiyet’i müdâfaa: Bir
hıristiyan papazın Kur’ân-ı kerîm hakkındaki görüşlerine cevaptır. 2- Meâli-i İslâmiye:
İslâm dîninin değeri ve üstünlükleri hakkındadır. 3- Saâdet-i dünyâ: Ahlâkla ilgilidir. 4Kasîde-i Bürde tercümesi’dir.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 701, 1031
2) Tercüme ve Şerhi Mesnevî-i Şerîf; (Âbidîn Paşa, İstanbul-1305)
3) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 341
4) Mir’ât-ı İstanbul (Mehmed Râif, Türk Târih Kurumu Kütüphânesi); cild-2, sh. 567
5) Mesnev-i Şerîf ile alâkalı olarak Cevdet Paşa’nın Âbidîn Paşa’ya yazdığı mektup
(Kemal Yavuz, Türk Edebiyatı Dergisi-1986); sayı, 26-27, sh. 441
ACEMİ OCAĞI (Bkz. Kapıkulu Ocakları)
ADÂLETNAME
Kânunları uygulamakta, görevlerini kötüye kullanan idarecileri îkâz için veya tahta çıkan
halîfe veya pâdişâhların devleti adaletle idare edeceklerini bildirdikleri yazılı emirleri
ihtiva eden vesika. Arabça adalet ile Farsça mektup anlamına gelen nâme
kelimelerinden meydana gelmiş bir “birleşik isimdir. Ayrıca; pâdişâhların yayınladığı
adaletnâmelere, Adalet fermanı, Adalet hükmü, sadrâzamın gönderdiğine de,
Adalet emri denir.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, insanlar arasında adaletin hâkim
kılınmasını, tarafsız, âdilâne davranılmasını, zulüm ve haksızlığa meydan verilmemesini
sağlayacak faaliyetlerde bulunmuştur. Hadîs-i şerîfleriyle idarecilerin, insanlara iyi ve
âdil muamele etmelerini istemiş ve nesil, ırk, soy, vatan ve bölge ayrımı yapmanın
doğru olmayacağını ifâde etmiştir. Hazret-i Ebû Bekr halîfe olduktan sonra, okuduğu
hutbede halka adaletle davranacağını anlatmak için; “Ey insanlar! Ben size halîfe
seçilmiş bulunuyorum. Sizin zayıfınız, bence çok kuvvetlidir. Onun hakkını korurum.
Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım”
buyurmuştur. Diğer halîfeler de insanlara adaletle muamele edilmesi ve idarecilerin
kânunlara tam manâsıyla uymaları için yazılı emirler göndermişlerdir. İslâm ülkelerinde
adaletin doğru ve eşit dağıtımını kontrol eden Divân-ı mezâlim, Dâr-ul-adl, Dîvân-ı a’lâ
gibi teşkilâtlar kurulmuştur. Bunların görevlerinden biri de vâli ve kâdıların yaptıkları
zulüm ve haksızlıkları önlemekti.
Târih boyunca kurulan bütün İslâm devletleri gibi Osmanlı Devleti de, Osman Gâzi
tarafından te’sis olunurken, sırf Allahü teâlânın rızâsı için insanların dünyâ ve âhiret
seâdeti, huzuru ve refahı, en yüce gaye ve ideâl olarak seçilmişti. Osmanlı sultanları,
memleketin muhtelif yerlerinde ortaya çıkan hâdise ve gelişmeleri dikkat ile tâkib edip,
İslâm dînine ve devletin kânunlarına aykırı işlerin bulunup bulunmadığını incelerlerdi.
Devletin sınırları fevkalâde büyüyüp yayılınca, merkezden uzak vâli, kâdı ve idarecilerin
zulüm yaptıkları ve haksız davrandıkları olmuştur. Bunu önlemek için sultan, ilgili
yerlere adâletnâmeler göndererek, dînin ve pâdişâhın emrine aykırı işleri kaldırdığını
îlânla, kânuna riâyeti te’min ederdi.
Adâletnâme veya adalet hükmü, sultânın doğrudan doğruya verdiği bir emirdir. Bir
hükmün bütün rükünlerini taşır. Adâletnâmede de her hükmün en önemli özelliği olan
“Buyurdum ki” sözü ile emir kısmına girilir. Adâletnâme, berât gibi üçüncü şâhıslara
değil de normal bir ferman gibi, doğrudan doğruya emir alana hitâb ederdi. Emir, bütün
devlet idarecilerine hitâb ettiği gibi belli bir bölge idarecilerine de münhasır olabilirdi.
Adâletnâme; herhangi bir haksızlık, zulüm, yolsuzluk yayılıp umûmî bir hâl alınca, bâzı
bölgelerin durumları ile ilgili şikâyetler vâki olduğu zaman veya yeni tahta çıkan
pâdişâhın halka adaletle hükmedeceğini ifâde etmek için yayınlanırdı. Adâletnâmenin
yayınlanmasına sebeb olan şikâyetler, hükmün nakil, bildirme ve ulaştırma kısmında
dâima işaret olunurdu. Adâletnâmede, halkı zulme karşı koruma gayesi dâima açık
şekilde belirtilirdi. Genel adâletnâmeler müslüman ve gayr-i müslim bütün halkı koruma
gayesi güderdi. Bir bölge halkı için gönderilen adâletnâmeler olduğu gibi, bir zümre için
de gönderilebilirdi. Adâletnâmelerin en belirgin özelliği, genel olması ve geniş bir kitleyi
ilgilendirmesidir. Başka adlar allında yayınlanan bir takım vesikalar da adâletnâme
sınıfına girmektedir. Adâletnâmelerden yalnız cezalarla ilgili olanlara yasaknâme denirdi.
Adâletnâme, hüküm verme yetkisi taşıyan kâdılara ve bedenî cezaları uygulama
yetkisine sâhib beylerbeyi ve sancak beylerine hitaben yazılırdı. Doğrudan doğruya
onları belli şeyleri yapmaktan men ederdi. Başkalarının yaptığı zulümler de bunlardan
sorulurdu. Bu yüzden, adâletnâmeterde “almayasız ve aldırmayasız”, “etmeyesiz ve
ettirmeyesiz” gibi ifâdeler sık sık geçmektedir. Kânunların te’yidi ve yerine getirilmesi
esas gaye olduğundan, çoğu zaman yalnız kâdılara gönderilirdi.
Adâletnâme, bir takım hak ve muafiyetleri te’yid ederdi. Bu muafiyetler, beratla olduğu
gibi, üçüncü şahıslar karşısında hükmü alana âit değil, tersine hükmü alana karşı
üçüncü şahıslara aitti. Bu üçüncü şâhıslar, kâdı tarafından verilen adâletnâme suretini
almağa ve ona göre hak ve muafiyet istemeye yetkiliydiler. Bu durum, adâletnâmelerin
sonunda çoğu zaman açıkça belirtilirdi.
Adâletnâme, halka îlân edilmiş bir beyânname niteliği taşırdı. Adâletnâmenin halka
duyurulması şarttı. Bundan dolayı vesikanın bitişinde, kâdılara, halkı toplayıp belgeyi
önlerinde okutması ve içindekini iyice anlatması emredilirdi. Adâletnâmelerin halkın
eline geçmesini kolaylaştıran hükümler de vardı. “Kim olursa olsun bu vesikanın kâdı
sicilinden bir kopyasını isterse, bir kelimesini bile saklamadan, suretini yazarak,
imzalayıp ellerine verip; “Adâletnâme-i hümâyunum suretinden bir akçe ve bir habbe
almayasınız” emri eklenirdi. Adâletnâmedeki emirlerin mutlak surette yerine
getirilmesini isteyen sultan, bölgeye gizli teftiş yaptırmak için adamlar gönderirdi.
Osmanlı adâletnâmeterinin yayınlanmasına sebeb olan şeylerden bazıları şunlardır: 1Vergi yolsuzlukları ve vergi olarak toplanan malların halka zorla uzak mesafelere kadar
taşıttırılması, 2- Kâdı nâiblerinin sık sık teftişe çıkıp halkı rahatsız etmeleri, 3- Muhtelif
devlet me’murlarının; suçlulardan, kâdılardan izinsiz cerime almaları, 4- Bid’atlerin yâni
sonradan ortaya çıkıp, halkın dînine, itikadına uymayan şeylerin ve hurafelerin
yaygınlaşması, 5- Me’mûrlukların yakınlarına verilmesi veya fahiş fiyatlarla satış
yapılması, 6- Rüşvet, 7- Tımarlı sipahiler, beylerbeyiler, sancak beyleri, mütesellimler,
subaşılar, kethüdalar, kâdılar, nâibler, kassâmlar, âmiller, muhassıllar ve mübaşirler
gibi me’murların halktan, ücretsiz yem ve gıda maddeleri almaları.
Adâletnâmeler üç bölümde hazırlanırdı. Birinci bölümde şikâyetler sıralanır ve
adâletnâmenin gayesi belirtilir, ikinci bölümde şikâyetlerin değerlendirilmesi netîcesinde
yasaklanan ve serbest bırakılan hareketler zikr edilir, üçüncü bölümde ise, emirlerin
tatbik edilmemesi netîcesinde verilecek cezalar zikredilirdi.
1516 senesinde yayınlanan Eflaklar (Karadağ-Romanya bölgesi sâkinleri)
adâletnâmesinde yasaklanan sûistimaller ve bid’atler sırasıyla şunlardır:
1- Semendire sancağını yazmış olan eminler tarafından yeni deftere sancak beyi için
harman vaktinde her köyden belli mikdârda arpa, buğday tâyin edilmiştir. Bunun
dışında hiç kimse halktan fazla birşey istemeyecektir. Bal, yağ, koyun, kepenek gibi
şeyler almayacaklar, kâdılar da bunları önleyeceklerdir. Fakat paraları ile almak
isterlerse reâyâ ve Eflaklar da satmaktan çekinmeyeceklerdir.
2- Kânuna göre elli evden bir kişi olarak alınan hizmetçiye gelince, beyler daha çok
hizmetkâr istemekte ve daha uzun zaman hizmette tutmağa çalışmaktadırlar. Yahut
sancak beyi hizmetkâr yerine bâzan para almak istermiş. Bu da yasak edilmiştir.
Kânuna göre işlem yapılacaktır.
3- Pâdişâh kapısına mahpus göndermek veya sâir devlet hizmetleri için davar ve adam
gerekirse lüzumu kadar alınacak, bu bahane ile fazla davar çıkarmak veya karşılığında
para istemek gibi yollara gidilmiyecektir. Sancak beyinin, kendi hizmeti için davar ve
adam istemesi yasaktır.
4- Eflakların hâne başına ödedikleri flori resmini toplamak için gidenler, her yerin kâdısı
ile birlikte bu resmi toplayacaklar ve kendileri için hâne başına sâdece bir akçe florici,
bir akçe kâtibi alacaktır. Ayrıca, bahşiş ve başka adlar altında, hiç bir şey
istemeyeceklerdir.
5- Eflaklar, sancak beyine ev yapmak mecburiyetinde değillerdir. Ancak voyvoda için
her nahiyede belli bir yerde nahiye halkı bir ev yapar ve tamirine bakar. Her gelen
voyvoda orada oturur.
6- Voyvoda, halktan istediğini parası ile ala. Para cezası veya siyâset cezaları
hususunda kâdının izni olmadan kendiliğinden hareket etmeye ve reâyayı tutuklamaya.
Voyvodalar zorla ot, arpa, saman ve tavuk almayalar.
7- Eflakların çayırlarına, bahçelerine, tahıllarına ve terekelerine ve otlaklarına, sancak
beyi ve adamları at salıverip zarar verdirmeyeceklerdir. Seyislerinin reâyadan yem ve
yiyecek almasına müsâde etmeyecektir.
8- Domuzlar bir kimsenin tımarında otlamıyorsa, otlak hakkı alınamaz.
9- Yeni gelen voyvodanın, primi (köy kethüdaları) birer karınyağ, birer kebe (kepenek)
alması da yasaklanmıştır.
10- Muhârebe zamanında sancak beyleri, voyvodaları ve subaşıları, knezler (nahiye
kethüdâları) ve primikurlar, Eflakların zorla atlarını, silâhlarını alıyorlarmış. Bu da men
edilmiştir.
11- Hıristiyan köylerinde oturan müslümanlandan hıristiyanlara zarar gelmiyorsa
yerinde kalabilirler. Aksi hâlde yerlerinden göçürülecek. Müslümanlar bir arada
oturacaklardır.
12- Bu adâletnâme ile eski Despot Kânunu da kaldırılmıştır. (Despot Kânunu, bâzı
dâvaları Eflakların kendi aralarında hâl etmeleridir. Bu adâletnâme ile her türlü ihtilâfın
kâdı ve sancak beyi marifetiyle halledilmesi emredilmektedir.)

1) Adâletnâmeler (Halil İnalcık; Belgeler Dergisi; cild-2, sh. 3-4); sh. 49
2) Saruhan’da Eşkıyalık (Çağatay Uluçay, İstanbul-1944); sh. 163
3) XV ve XVI Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Ziraî Ekonominin Hukûkî ve Mâlî
Esasları, I. Kânunlar (Ö. Lütfi Barkan, İstanbul-1943); sh. 251
4) Osmanlı Devleti İlmiye Teşkilâtı; sh. 131-251
ÂDİLE SULTAN
On dokuzuncu asır dîvân şâirlerinden ve sultan İkinci Mahmûd Han’ın kızı. 1825
senesinde Zernigâr Kadın’dan doğdu. Küçük yaşta annesini kaybetti. Sultan İkinci
Mahmûd, kızı Âdile Sultân’ı çocukları yaşamayan baş kadın Nevfidan Kadın’a büyütmek
üzere verdi. O da Âdile Sultân’ı kendi evlâdı gibi büyütüp yetiştirdi. Mükemmel bir tahsil
ve terbiye gördü. 1845 senesinde Kaptân-ı derya Mehmed Ali Paşa ile evlendi. Sultan
Abdülmecîd devrinde bir seneye yakın sadrâzamlık yapan Mehmed Ali Paşa, 1868
senesinde vefât etti.
Âdile Sultan, kocasının arkasından da kızının ölümü üzerine evine çekilmiş, her şeyi
bırakarak kendini ibâdete vermiş ve fakir fukarayı beslemekle vakit geçirmiştir. Dindar,
hassas, hayırseverliğiyle tanınmış ve ömrü boyunca herkesten dâima hürmet
görmüştür. Mektep ve fukara evlerini tamir ettirip, çocukların okuması için gayret
sarfetti. Gelinlik kızlara çeyiz yaptırdı. Kurumuş çeşmelere su getirtdi. Âdile Sultan
hayâtının son günlerini Fındıklı’da bugün Güzel San’attar Akademisi olan Sâhilsaray’da
geçirdi ve 1898 senesi Ocak ayında vefât edince, kocası Mehmed Ali Paşa’nın Eyyûb’deki
türbesinde defnedildi.
Ayşe Sultan diyor ki: “Ölümünden sonra saraya gelen câriyeleri ve ağaları, efendilerinin
hikâyelerini, iyiliğini bize anlatırlarken gözyaşlarını zaptedemezlerdi...
Babamla görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda husûsî hazırlıklar yapılır, bu
suretle saraya gelirdi. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye
halasını oturtup kendisi de karşısına otururdu. Hazînedârlar, askılar içinde kahvesini
getirirler, babam eliyle tepsiden alıp halasına verirdi... Bizler içeriye girip elini öper,
yerden bir temenna ederek Pâdişâh’a yaptığımız resmî tazimi ifâ eder, çıkardık.
Babama, oğlum hitabında bulunur, babam da kendisine; “Emredersiniz halacığım”
cevâbını verirdi. Konuşma bir-iki saat kadar devam eder, yine geldiği gibi arabasına
biner, babam da kapıya kadar kendisini teşyî ederdi.
Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, mâvi-elâ gözlü,
nûrânî, asaletini gösteren hâl, hareket ve terbiyeye mâlik bir sultandı. Giyinmesi
tamâmiyle alaturka olup, ağır kumaşlardan dört etekli entari, ayağına güderiden papuç
giyer, beline şaldan kuşak bağlar, bu entari üzerine, salta dedikleri bol kollu bir ceket
geçirir, başına fes gibi bir şey giyip etrafına oyalı ipekli yemeni sarar, üzerine zümrüt ve
lâ’llerle yapılmış, ortadaki daha büyük, iki yanlarındakiler küçük, gül şeklinde kıymetli
iğneler takardı. Başka hiç bir mücevher nişan takmazdı...”
Yetmiş üç sene yaşadı ve bu süre zarfında, İkinci Mahmûd, Abdülmecîd, Abdülazîz,
beşinci Murâd ve İkinci Abdülhamîd’in saltanatını gördü. Başta babası olmak üzere
kardeşleri ve yeğenleri tarafından sevilen ve devlet işlerine karışmayan Âdile Sultan,
aynı zamanda Osmanlı hânedânına mensûb dîvân sahibi tek kadın şâirdir. Özellikle
Fuzûlî ve Şeyh Gâlib’e nazîreler ve Yûnus Emre tarzında hece vezniyle şiirler yazmıştır.
Şiirleri teknik bakımdan basit ifadeli gibi görünürse de samîmidir. O, bu samîmi
sözleriyle kardeşi sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edilmesine de ışık tutmuştur.
Adile Sultan’ın bu mısraları sultan Abdülazîz Han’ın intihar etmeyip, öldürüldüğüne dâir
nice vesika yanısıra kıymetli bir şehâdettir.
Âdile Sultan’ın basılmamış olan Dîvân’ının yazma nüshaları Üniversite ve Topkapı
Sarayı kütüphânelerinde mevcuttur. Atası Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın şiirlerinini,
Dîvân-ı Muhibbî adıyla, ilk defa yayınlanmasını sağlamıştır.
ÂDİLE SULTANDIN DÎVÂNINDAN
YÂ RESÛLALLAH!
Yüzün mir’at-ı zât-ı kibriyâdır yâ Resûlallah,
Vücûdun mazhar-ı nûr-ı Hudâdır yâ Resûlallah,
Kabul eyle ânı aşkından âzâd eyleme bir an,
Kapanda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah,
Var iken destgîrim sen gibi bir şâh-ı zî-şânım,
Kime arz eyleyim, eyle meded hâl-i perişanım,
Sözün makbûl-i dergâh-ı Hudâdır ulu Sultânım,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.
Sana Ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir,
Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır,
Nazar kıl lutf ile senden diğer kim câresâzımdır,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.
---------------------------------------------------Nasıl yanmam ki ben oldu olanlar Şâh-ı devrâna,
Bilinmez oldu hâli kıydılar ol zıll-ı Yezdâna.
Cihân matem tutup kan ağlasın Abdülazîz Hân’a
Medet Allah mübarek cismi boyandı kızıl kana.
Nasıl hemşiresi bu Âdile yanmaz o Hakan’a,
Ki kıydı bunca zâlimler karındaş cihânbâna
Rızâ virmezdi adl ü şefkati zulm-i müşîrâna
Bütün nûr-ı firâkı saldı kalb-i ehl-i îmâna.
bir münâcâtı:
İlâhî, bana tevfîkin itâatta medar olsun
Beni benden halâs eyle, gönül aşkında zâr olsun.
Seni zikreyleyim her dem, dil agâh ola bu zevke
Vücûdum zulmetin, mahvet derûnum şu’lebâr olsun.
Açılsın lâleler aşkınla sinem dâğ dâğ olsun
Dil-i virane yansın âteşinle bahtiyâr olsun.

1) Babam Sultan Abdülhâmîd (Ayşe Osmanoğlu, İstanbul-1984); sh. 98
2) Âdile Sultan ve Şahsiyeti (Âdile Konrapa, İ. Ü. Edeb. Fak. Tez. 244)
3) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 40
4) Târih ve Edebiyat Mecmuası (Neşr; Ali Emîri, İstanbul-1334); sh. 123-322
5) Türk Sarayında Müstesnâ Bir Prenses, Adile Sultan ( Elif Naci, Hayat Târih
Mecmuası; Kasım 1965); sayı-10, sh. 27
ADLİYE TEŞKÎLÂTI
Askerî ve sivil dâvalara bakan teşkîlât. Osmanlı Devleti’nde, dâvalara, devletin en
yüksek dereceli hâkimleri olan kazaskerler ile onların emrinde çalışan kâdılar tarafından
İslam hukukuna göre bakılırdı. Bu bakımdan Osmanlı adliyesi, İslâm adliye teşkilâtının
bir numunesi idi.
İslâm adliye teşkilâtının temelleri, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında
atıldı. İslâmiyet’ten önce, adaleti te’min edecek bir teşkîlât mevcûd değildi. Bu vazîfe,
kabîleler arasında seçilen hakemler tarafından yürütülürdü. Ancak bu hakemler, verilen
hükümleri tatbik etme gücünden mahrum olduklarından, kuvvetlinin sözü geçerliydi.
İslâmiyet’in gelişiyle, ferdlerin ve kabîlelerin haklarını kendilerinin korumaları usûlü
kaldırılıp, bu yetki merkezî bir otoriteye yâni devlet başkanına verildi. Asr-ı saadette,
dâvası olan, Resûlullah sallallahü aleyhi veselleme müracaat ederek hallederdi. Bu
sebeple, İslâmiyet’te dâvalara, ihtilaflı mes’elelere ilk bakan Resûlullah sallallahü aleyhi
ve sellemdir. Peygamber efendimizin hazret-i Ömer, hazret-i Ali gibi Eshâb-ı kiramın
büyüklerini dâvalara bakmaları için kâdı olarak tâyin ettiği de olmuştur. Ayrıca Yemen,
Umman, Necrân gibi fethedilen yerlere tâyin ettiği vâliler, idarî işlerin yanında adlî işleri
de yürütmüşlerdir. Muâz bin Cebel, Ebû Ubeyde bin Cerrah böyle sahâbîlerdendir.
Eshâbına gittikleri yerde nasıl hükmedeceklerini de öğreten Peygamber efendimiz,
lüzumunda son mercî ve temyiz makamı durumunda idiler.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden sonra Hulefâ-i râşidîn de, adalet işleri ile bizzat
ilgilendikleri, baş hâkim durumunda oldukları gibi, muhtelif merkezlere görevli kâdılar
ve vâliler de tâyin ettiler. Zaman zaman onlara yazdıkları talimatnamelerde, muhakeme
usûlüne dâir mühim kaideler koydular. Hazret-i Ömer’in Basra vâlisi Ebû Mûsel-Eş’arî’ye
gönderdiği talimatname bu bakımdan ehemmiyet arz eder. Besmele ile başlayan
talimatnamenin bâzı kısımları şöyledir:
“Mü’minlerin emîri, Allahü teâlânın kulu Ömer’den Abdullah bin Kays’a (Ebû MûselEş’ârî)! Allah’ın selâmı üzerine olsun. Kaza (hüküm vermek) muhakkak ki, muhkem bir
vazîfe (farz), tâbi olunan bir âdet (sünnet) tir. Sana getirilen dâvalar üzerinde iyice
düşün. Mes’ele senin yanında açıklığa kavuşunca, hükmünü ver ve derhâl icra et. İcra
edilmeyen bir hakkın faydası yoktur. Duruşma sırasındaki bakışlarında ve bulunduğun
yerlerde adaleti elden koma. Böylece ne zengin, ne fakir, adaletsizliğe
uğrayacaklarından korkmasınlar. Dâvayı delil ile isbât etmek, dâvâlıya; yemin, dâvayı
red edene düşer. Dâvayı hükme bağladıkdan sonra ertesi gün yanlış hüküm verdiğini
anlarsan, seni hiç bir şey Hakk’a dönmekten alıkoymasın. Hakk’a dönmek, hatâda
devam etmekten hayırlıdır. Getirilen dâvanın hükmünü Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîfde bulamazsan, ictihâd et. Kıyas yoluyla, Allahü teâlânın rızâsına uygun düşeceğini
umduğun hükmü ver. Beyyine (delîl) getirirse, hakkını alır. Bu mühlet içerisinde delîl
getiremeyen, yahut getirmeyenin aleyhine hüküm ver. İftira cezasına çarpılan, yalancı
şâhidlikle tanınan ve akraba olanlar müstesna, müslümanlar, biri diğeri hakkında
şâhidlikte bulunabilirler. Muhakeme sırasında insanlara karşı gazab ve hiddetten, bağırıp
çağırmaktan ve işlerin çokluğundan sıkıntı duymaktan ve ekşi yüzlü olmakdan sakın.
Allahü teâlâ, işlerinde rızâsından ayrılmayan kâdıyı insanlar tarafından gelecek
tehlikelerden korur. Yaptığı işlere riyâ karıştıran, hüsn-ü niyeti olmayan kâdıyı Allahü
teâlâ halk içinde rezîl eder. Allahü teâlâ ihlâs ile yapılan amelleri kabul eder. Allahü
teâlânın ihsân buyuracağı mükâfatı ne sanıyorsun?”
Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i serîflerden sonra bu talimatname ve benzerleri İslâm
muhakeme usûlüne esas teşkil etti. Ayrıca, İslâm adliyesinde kâdı ve diğer hüküm
verme mevkiinde olanların dünyevî ve uhrevî müeyyide ve sorumluluklarla murakabe
altına alındığı görülür. Nitekim, bir çok büyük âlim, kaza (hüküm verme) işinin ağır
mes’ûliyetinden dolayı kabul etmekten çekinmiştir.
Gerek asr-ı saâdetde, gerekse Hulefâ-i râşidîn devrinde adliye alanındaki tatbîkâtlar,
sonra gelen İslâm devletlerinde kurulan adlî teşkilâtlara esas olmuştur.
Emevîler ve Abbasîler de Hulefâ-i râşidîn devrindeki prensip ve muhakeme usûlünü
tatbik ettiler. Abbasîler devrinde ayrıca, teşkilâtın büyümesi sebebiyle, bugünkü adalet
bakanlığına karşılık, kâdılkudâtlık makamı kurulmuştur. İlk defa İmâm-ı Ebû Yûsuf,
halîfe Hârûn Reşîd tarafından kâdılkudât olarak tâyin edildi. Bundan sonra başka
şehirlere kâdıların tâyin, terfi ve vazifeden alınma işlemleri kâdılkudât tarafından
yapılmaya başlandı. İhtiyaç hâlinde büyük şehirlere birden fazla kâdı da tâyin edildi. Bu
usûl, Abbâsîlerde muasır ve daha sonraki İslâm devletlerinde de uygulanmıştır.
İslâm devletlerinde kâdının idare ettiği mahkemelerden başka, doğrudan veya kısmen
adaleti te’min ile vazifeli teşkilâtlar da vardı. Bunlar: 1- Mezâlim mahkemeleri: Mevki
ve nüfuz sahibi kimselerin, haksızlıklarına mâni olmak maksadıyle halîfe veya vezir,
emir, vâli adına hüküm veren kâdıların baktığı mahkemelerdir. Halîfe ve vezîrin
mahkemede bulundukları da olurdu. 2- Kazasker teşkilâtı: Askerî dâvalara bakardı. 3Şurta (Polis) teşkilâtı: Mahkemelere yardımcılık yapan, verilen karârı infaz eden
şurtanın, zaman zaman kaza (hüküm verme) durumunda bulunduğu zamanlar da
olmuştur. Dînî ve sosyal bir vazifesi olan polisin herhangi bir haksızlık ve zulme meydan
vermemesi için; âlim, dindar ve erkek olmasına dikkat edilirdi. 4-Hisbe teşkilâtı: Esas
vazifesi, emr-i mâruf ve nehy-i anıl münker (iyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmek)
olup, pek çok vazifesi yanında lüzumunda kuvvet kullanarak mes’elelerl hâlleder, ahlâk
ve asayişle ilgili dâvalara bakardı.
Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerinde adlî işler kâdılar tarafından
yürütülmüş, önceki tatbikatlardan farklı olarak mahkemeler askerî ve sivil olmak üzere
iki kısma ayrılmış; askerî mahkemeye kazasker, sivil mahkemelere kâdılkudât
bakmıştır.
Hulefâ-i râşidîn devrinden sonra İslâm devletleri arasında müstesna bir yeri olan
Osmanlı Devleti ise, her konuda olduğu gibi, adliyesinde de İslâm hukukunun en hassas
uygulayıcısı olmuştur. Zulmün payidar olmayacağını, zulüm üzerine kurulan devletlerin
pek büyük olsalar da ömürlerinin kısa olacağının idrâkine varan Osmanlılar; “Adalet
mülkün esâsıdır (temelidir)” kaidesini kendilerine prensip edinmişlerdi. Bizzat
pâdişâhlar, tebeasının karşısında, adalet önünde boyun eğme büyüklüğünü
gösterebilmişlerdi. Nitekim seferden dönerken, askerinin, ekinlerini çiğnediklerini
şikâyet eden köylüye, Kânûnî Sultan Süleymân; “Peki bizi kime şikâyet edersin”
deyince, köylü; “Seni kânuna şikâyet ederiz kânuna” demiş. Bu cevaptan çok memnun
olan Kânûnî, böyle tebeası olduğu için Allahü teâlaya hamd etmiştir.
Yalnız insanlara değil, hayvanlara eziyet bile cezaî müeyyidelere bağlanmıştı. Nitekim
bir kuşa eziyet ettiği görülen bir kuyumcunun amme suçu işlemekten tevkif edilip, kâdı
(hâkim) huzuruna sevk edildiğini, Almanya’nın, Kânûnî Sultan Süleymân nezdindeki
fevkalâde büyükelçisi Busbecp, hayretle nakleder. Çünkü Avrupa’da böyle bir şey suç
sayılmamaktaydı.
Etrafındaki memleketlerin halkı arasında büyük bir itibâr kazanmış, hattâ balkanlardaki
hıristiyanlar, fethe gelen Osmanlı sultanları hakkında; “Bu gelen pâdişâh, âdildir”
demişlerdir. Böylece Osmanlı, yüksek adaleti ve müsamahası sayesinde farklı dinlere ve
milletlere mensup insanları Osmanlılık çatısı altında birleştirmesini pek iyi bilmiş, altı
yüz sene gibi dünyâ târihinde başka hiç bir devlete nasîb olmayan uzun bir ömür
yaşamıştır.
Adalet teşkilâtını kurarken önceki İslâm devletlerinden de faydalanan Osmanlı Devleti,
daha kuruluşunda İslâm hukukuna göre bu işi sağlam esaslara bağladı. Osman Gâzi,
zamanının en tanınmış âlimlerini kâdı olarak tâyin etti. Orhan Gâzi zamanında da bu
durum devam etti. Kâdıların her türlü müdâhaleden uzak bir şekilde hüküm vermelerine
önem verildi. Kâdı olabilmek için yüksek dînî ilimler ile devrin modern fen bilgilerinin
okutulduğu medreselerin yüksek kısmından me’zun olmak şartı vardı. Hükümlerin
Hanefî mezhebine göre verilmesi kaide olmakla beraber, Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî
mezheblerine mensup kimseler de müracaat edebileceğinden, kâdının dört mezhebi iyi
bilmesi lâzımdı. Bu îtibârla kâdılar, sahalarında mütehassıs, geniş bilgi ve kültür sahibi
kimselerdi. Kâdı, isabetli karar verebilmek için, dâva mevzuunu iyi bilen bir veya bir kaç
ehl-i vukûfu beraberinde bulundurur, hükümde yanlışlığa düşmemek için bulunduğu
yerin müftîsinden de faydalanırdı. Müftî bir mes’elede dîninin hükmünün ne olduğunu
bildirmekle me’mur olduğu hâlde, kâdı verdiği hükmün aynı zamanda uygulayıcısıydı.
Bunun için, her kasaba ve şehirde güvenlik ve asayişten sorumlu polis durumunda olan
subaşı ve maiyyetindekiler onun emrinde idi. Ayrıca kâdının emrinde mahkemedeki
duruşmayı te’min için, getirip götürme işini gören muhzır denen me’murlar vardı.
Bununla beraber kâdılar, bulundukları kazanın kaymakamı ve belediye başkanı olarak
da geniş salâhiyetlere sahiptiler.
Şikâyeti olanlar, yazılı veya sözlü olarak mahkemeye müracaat ederler, dâva
mahkemedeki kâdı siciline işlenir, altına şâhidlerin isimleri de ilâve edilirdi. Kâdı
mes’eleyi inceledikten sonra, bir belge hazırlar, mühürleyip, dâva sahiplerine verirdi.
Kâdının verdiği hükmü, bölgenin en büyük âmiri ve hükûmetin temsilcisi olan beylerbeyi
ve sancak beyleri bile değiştiremezlerdi. Kâdının verdiği hükmü temyize yetkili tek
makam, İstanbul’da bulunan Dîvân-ı hümâyûn idi. Hâkimin karârı hakkında doğrudan
Dîvân-ı hümâyûna olduğu gibi, pâdişâha da müracaat edilebilirdi. Yapılan şikâyetler
mutlaka kısa zamanda incelenip, netîcelendirilirdi.
Osmanlı mahkemelerinde, adaletin kısa zamanda yerini bulmaması adaletsizlik ve zulüm
sayılırdı. Osmanlı adliyesinin bu yönü dünyâca malumdur. Bu hususu yabancılar da îtirâf
etmiştir. Meselâ; D’Ohson; “İki veya üç celse (oturum) nâdirdi. Ekserî dâvalar bir
celsede hükme bağlanır.” Sir Paul Ricaut; “En mühim dâvalar bir saat içinde hükme
bağlanır, hüküm derhâl infaz edilir, Avrupa’da olduğu gibi hükmü gecikdirecek
oyunlardan hiç biri tatbik edilmezdi” demektedir.
İstanbul gibi kalabalık yerlerde dâvaların çabuk görülmesi için birden fazla mahkeme
bulunurdu. Ayrıca nâib hâkimler geceleyin de dâvalara bakıp hükme bağlarlardı.
Zımmî denen gayr-i müslimler de âmme dâvalarında ve ağır cezaya dâir mevzularda
kâdıya götürülürlerdi. Bir müslümanla bir hıristiyan arasındaki dâvaya mutlaka kâdı
bakardı. Bununla beraber gayr-i müslimler medenî hukuka dâir aralarındaki ihtilâfları
kendi mahkemelerinde halledebilirlerdi. Osmanlılar, devlet güvenliğini ilgilendirmeyen,
asayişi bozmayan gayr-i müslimlerin iç mes’eleleri ile uğraşmazdı. Bununla beraber,
kendi mahkemelerinin verdiği hükümden razı olmazlarsa, kâdıya müracaat etmekte de
serbest idiler. Gayr-i müslimler Osmanlı Devleti’nde bu derece rahat içerisinde
yasarken, bu dönemde, XIV. Louis Fransa’sında protestanlar öldürülüp evlerine asker
yerleştirilmişti.
Eyâlet, sancak, kazâ ve nahiyelere kadar bütün yerleşim birimlerindeki kâdıların ilk
âmiri kazasker idi. Kazasker, Selçuklularda olduğu gibi asker, ordu kâdısı demek
olmayıp, ayrıca ordu kâdısı vardı. Birinci Murâd zamanında kurulan kazaskerlik
makamına, ilk önce Bursa kâdısı Çandarlı Kara Halîl tâyin edilmiştir. Fâtih Sultan
Mehmed devrinde, kazaskerlik, Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye çıkarılmıştır.
Rumeli kazaskeri, derece îtibâriyle Anadolu kazaskerinden önce gelirdi. On yedinci
yüzyıla kadar kazaskerleri vezîriâzam, pâdişâhın tasdiki ile tâyin ediyordu. Bu târihten
sonra ise, şeyhülislâmın seçip, vezîriâzamın pâdişâhın tasdikine sunması ile olmuştur.
Kazasker, dîvânın üyesi ve devletin en yetkili makamlarından olup, icra ile birlikte
muhakeme (yargı) vazifesini de yürütüyordu. Vatandaş dilediği zaman şikâyetlerini
buraya yapabilirdi. Dîvânda hukukî dâvalar kazaskerler tarafından bakılırdı. Bu
bakımdan Dîvân-ı hümâyûn en yüksek devlet mahkemesi durumunda idi. Kâdıların
hükümlerini temyiz yetkisine sâhib idi. Dîvânda verilen kararlar kesin olup derhâl infaz
edilirdi. Dîvânda görülen dâvalar, haberli veya habersiz pâdişâh tarafından dinlendiği
için, mes’eleler büyük bir dikkatte ele alınırdı. Avrupa topraklarındaki kâdılar, Rumeli;
Asya ve Afrika taraflarındakiler de Anadolu kazaskerine bağlı idi.
Kazaskerler Salı ve Çarşamba günleri hâriç, diğer günler konaklarında dîvân kurarak,
kendilerini alâkadar eden mes’elelere bakarlardı. Yanlarında işlerini gören tezkereci,
rûznâmeci, matlahcı, tatbikçi, mektupçu ve kethüda isimlerini taşıyan altı yardımcısı
bulunurdu. Ayrıca muhzır ismi verilen dâvâlı ve dâvâcı kimseleri dîvâna getiren kimseler
vardı.
Kâdı ve kazaskerlerden başka sadrâzam, beylerbeyi, sancakbeyi ve asker ağaları da
kendileririni ilgilendiren dâvaları dinleyip, adaletin yerini bulmasına yardımcı olurlardı.
Adalet işleri titizlikle yürütülürken, son dönemlerde devletin diğer müesseselerinde
olduğu gibi, adliye teşkilâtında da aksamalar görüldü. Bunların giderilmesi için zaman
zaman adâlet-nâmeler ve fermanlar çıkarıldı.
1826 yılında Vak’a-yı hayrîyye ile her sahada, bu arada adliye teşkilâtında da ıslâhat
hareketleri ve değişiklikler yapıldı. 1837 yılında sultan İkinci Mahmûd zamanında adlî
işlere bakmak üzere bugünkü yargıtay ve danıştayın vazifesini gören Meclis-i vâlâ-yı
ahkâm-ı adliye kuruldu. 1839 yılında Tanzîmât îlân edilince, Tanzîmât fermanının
istediği kânun ve nizâmnâmeleri hazırlamak, lüzumlu değişikliklerin yapılması gibi işlere
bakmak üzere, ayrıca 1854 yılında Meclis-i Tanzîmât kuruldu. Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı
adliyenin adı, Meclis-i ahkâm-ı adliye oldu. 1857 yılında Meclis-i Tanzîmât’a üye olan
Ahmed Cevdet Paşa, başkanı olduğu bir komisyon ile birlikte arazi kanunnâmesini
hazırladı. Bilâhare bu iki meclis birleştirilerek yine Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adlîye adını
aldı. Üç kısmı ihtiva eden bu meclisin idare kısmı, mülkî ve mâlî işlere; adlî kısmı, bazı
dâvalara; tanzîmât kısmı ise, kânun ve nizâmnâmelerin tedkîk ve tanzimine bakıyordu.
Mecfis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliye, 1868 yılında tekrar Şûrâ-yı devlet ve Dîvân-ı ahkâm-ı
adliye olmak üzere ikiye ayrıldı. Dîvân-ı ahkâm-ı adliye reisliğine ilk defa Ahmed Cevdet
Paşa getirildi. Aynı yıl ismi, Dîvân-ı ahkâm-ı adliye nezâreti diye değiştirilince, Cevdet
Paşa nâzır ünvânını aldı (Bkz. Cevdet Paşa).
Bu sırada büyük bir hukukçu, tarihçi ve devlet adamı olan Cevdet Paşa’nın başkanlığını
yaptığı ve devrin önde gelen âlimlerinden teşekkül eden komisyon, mahkemlerde
kâdılara (hâkimlere) yardımcı ve kolaylık olmak üzere Mecelle-i ahkâm-ı adliye adı ile
ilk Osmanlı medenî kânununu hazırladı.
Mecellemin tedvini bu sırada Fransız medenî kânununun değiştirilerek alınması
görüşünde olan Avrupa hayranı Alî Paşa ve tarafdarlarına bir nevî cevap oldu. Mecelle,
dünyâ kânun literatürü şaheserlerindendir. Kânun tekniği, kullanılan dilin kudreti ve
ihtiyâçlara en iyi şekilde cevap vermesi bakımından hususiyet arz eder. Bilâhare ona
şerhler (açıklamalar) yazılmış, bunları okuyan Avrupalılar, İslâm hukukuna ve
İslâmiyet’teki sosyal bilgilerin inceliğine ve çokluğuna hayran kalmaktadırlar. Mecelle,
Türkiye’de 1926 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.
Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliyenin diğer kısmı olan Şûrayı devlet, kânun koyucu
durumundaydı. 1868’den itibaren îtibârı artmış, 1908 yılında kânun koyma yetkisinin
Meclis-i meb’ûsana geçmesiyle ehemmiyetini kaybetmiştir. Cumhuriyet döneminde,
kânun koyma vazifesini Büyük Millet Meclisi üzerine almıştır.

1) Büyük Türkiye Târihi; cild-10, sh. 274
2) Türk Hukûk Târihi (C. Üçok, A. Mumcu, Ankara-1982); sh. 215
3) Osmanlı Târihi (E. Z. Karal); cild-6, sh. 134
4) İslâm Adliye Teşkilâtı (F. Atar, Ankara-1988)
5) Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı (Uzunçarşılı); sh. 83
6) The Ottoman Empire (H. İnalcık, London-1973)
AGÂH EFENDİ
İlk Türk gazetecisi. Yozgatlı Çapanoğlu Ömer Hulûsî Efendi’nin oğludur. 1832 senesinde
İlk defa resmî olmayan Türk gazetesini çıkarmakla Türkiye’de gazeteciliğin kurucusu
sayılan Yozgatlı Agâh Efendi, İstanbul’da doğdu. Beyoğlu Tıbbiye Mektebi’nin hazırlık
sınıflarında yedi sene kadar öğrenim gördükten sonra, tahsîlini yarım bıraktı. O devirde
hekimlik eğitimi Fransızca yapıldığından, bu dili öğrendi, öğrenimini yarım bıraktıktan
sonra Bâb-ı âlî tercüme odasına girdi. 1853 senesinde Paris elçisi maiyyet kâtibi olarak
Fransa’ya gitti. Sultan Abdülazîz’in tahta geçmesi ile geri dönen Agâh Efendi, karantina
müdür muavini ve Rumeli ordusu baş tercümanı oldu. 1858 senesinde, Mostar’da
mutasarrıf vekilliği, daha sonra da Hersek’te geçici meclis reisliği vazîfelerinde bulundu.
Agâh Efendi 1860 senesinde Tercümân-ı Ahvâl adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. Bu
gazete, resmî olan Takvîm-i Vekâyî’den ve Churchill adlı bir İngiliz tarafından çıkarılan
Cerîde-i Havadis’ten sonra üçüncü, fakat resmî olmaksızın bir Türk tarafından çıkarılan
ilk Türkçe gazetedir. Gazetenin ilk yirmi dört nüshasında, İbrâhim Şinâsî’nin makaleleri
yayınlandı. Agâh Efendi, ilk özel Türk gazetesinin sahibi olduğu için, Türkiye’de
gazetecilik mesleğinin kurucusu sayılmaktadır. Gazetesi bir ara kapandı ise de 1866
yılına kadar yayınlandı.
Bu arada Agâh Efendi 1861 senesinde Postahâne-i âmire nâzırı oldu ve 1862’de
Türkiye’nin ilk posta pullarını bastırdı. O zamana kadar posta harcı karşılığında damga
vurulurdu. Kısa bir süre vapurlar nâzırlığı da yapan Agâh Efendi, daha sonîa Dîvân-ı
muhasebat âzâlığına terfî etti. Masonların kontrolündeki Yeni Osmanlılar cemiyetine üye
oldu. Bir süre sonra Dîvân-ı muhasebat âzâtığından azledildi. Azlinden on dört gün
sonra, Âli Paşa kararnamesi üzerine Ali Suâvî ve bâzı arkadaşları ile Paris’e kaçtı. Kaçış
esnasında yabancı sefaretlerin ve Mustafa Fâzıl Paşa’nın kâtibi Sakakini’nin maddî
yardımını gördüler. Paris’te Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa ile birlikte Muhbir, Londra’da da
Hürriyet gazetesinde çalıştı. Çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşadıktan sonra, 1871’de Alî
Paşa’nın ölümü üzerine İstanbul’a döndü.
İstanbul’a döndükten sonra Abdülazîz Han’ın tahttan indirilmesini hazırlayan
hâdiselerden biri olan kandırılmış talebelerin sebeb olduğu talebe-i ulûm ayaklanmasının
başında bulundu. İzmit mutasarrıflığı, daha sonra da Şûrâ-yı devlet üyeliği vazîfelerine
tâyin edildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han tahta geçtikten sonra, 1877 senesinde önce
Bursa, sonra Ankara’da ikâmete mecbur edildi. 1884 senesinde bâlâ rütbesi ile Rodos
mutasarrıflığına tâyin edildi. Bir sene sonra ise, Atina’ya elçi gönderildi. 1885’de
Atina’da ölen Agâh Efendi’nin cenazesi İstanbul’a getirilerek İkinci Mahmûd Han türbesi
bahçesine defnedildi.
Her şeye kötümser bakan bu zât, olaylar karşısında kayıtsız görünürdü. Huzur ve
sükûnu sevdiğinden, daha ziyâde Brüksel’de oturmuştur. Mensûb olduğu Yeni
Osmanlılar teşkilâtının başkanı Mısırlı prens Mustafa Fâzıl Paşa’nın İstanbul hükûmeti ile
anlaşması üzerine söylediği şu sözler, Yeni Osmanlıların mâhiyeti bakımından dikkate
değer: “Bunu çoktan bekliyordum. Çünkü dünyânın hiç bir tarafında, bir prensin ihtilâlci
olduğu görülmemiştir. Olsa olsa fırka-i ihtilâliyyeyi maksadına hâdim eder.”

1) Yeni Osmanlılar Târihi, (Ebüz-ziyâ Tevfik, İstanbul-1973); sh. 313
2) Târih Sohbetleri (Cemâl Kutay); cild-2, sh. 110
3) Resimli Türk Edebiyatı Târihi; cild-2, sh. 826
4) Tercümân-ı Ahvâl ve Agâh Efendi (Seruer İskit, Ankara-1937)
AĞA HÜSEYİN PAŞA
Osmanlı vezîri. 1776 (H. 1190)’da İstanbul’da doğdu. 1849 (H. 1265)’de Vidin’de vefât
etti. Babası Hacı Mustafa ile Rusçuk’ta bulunan Ağa Hüseyin, orada dokuzuncu yeniçeri
bölüğüne girdi. Daha sonra İstanbul’a geldi. 1806-1812 seneleri arasında vuku bulan
Osmanlı-Rus savaşında gösterdiği kahramanlık üzerine, zagarcıbaşı tâyin edildi. İkinci
Mahmud Han yeniçeri ocağını kaldırmaya karar verince; bu iş için kuvvetli kimseleri
etrafında topladığı sırada, Ağa Hüseyin’i de seçti. Bu sırada yeniçeri ocağında
zagarcıbaşı olarak vazifeli bulunuyordu. Onu, önce yeniçeri kethüdâlığına, kısa bir
zaman sonra da 1823 senesinde yeniçeri ağalığına tâyin etti. Bu vazifeye tâyin edilince,
yeniçeri ocağının başta gelenlerini ve azılılarını dağıtarak bir kısmını taşraya sürdü. Bu
hareketi ile İkinci Mahmûd Hân’ın takdirini kazandı. Ancak icrâatı sebebiyle yeniçeri
ocağının şimşeklerini üzerine çektiğinden, herhangi bir sûikaste uğramaması için
vazîfesi değiştirildi. Kocaeli ve Bursa sancakları ile İstanbul Boğazı’nın Rumeli kıyısı
muhafızlığına tâyin edildi. Yeniçeri ağalığı sırasında başardığı işlerden dolayı, kendisine
vezirlik rütbesi verildi. Böylece Ağa Paşa olarak da anıldı.
Ağa Hüseyin; İstanbul Boğazı’nda vazifelendirildiği sırada, yeniçeriler ayaklanmıştı. Emri
altındaki askerler ile hemen saraya yetişti. İstanbul Boğazı’nın Anadolu kıyısı muhafızı
Dârendeli İzzet Paşa ile birlikte, yeniçeri ocağının kaldırılmasında önemli yardımlarda
bulundu. Bundan sonra da yeni kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusuna
serasker (komutan) tâyin edildi.
Ağa Hüseyin Paşa, 1827 senesinde Kocaeli ve Bursa sancakları üzerinde kalmak üzere
seraskerlikten aynldı. Bir müddet sonra Edirne vâlisi oldu. 1826-1829 Osmanlı-Rus
harbinde Şumnu ve Balkanların savunması ile vazifelendirildi. Şumnu’da karargâh kurdu
ve orayı Ruslara karşı büyük bir azimle, kahramanca savundu. Rusların Aşağı Tuna
kıyılarındaki Osmanlı istihkâmlarını ele geçirmeleri üzerine, buradaki komutayı Reşîd
Mehmed Paşa’ya bıraktı. Bundan sonra Rusçuk muhafızlığına geçen Ağa Hüseyin Paşa,
savaştan sonra İkinci defa Edirne vâliliğine getirildi.
1832 senesinde Mısır seferi kumandanı olarak Suriye üzerine yürüyen İbrâhim Paşa’ya
karşı, Beylan meydan savaşını yapan Ağa Hüseyin, bu savaşta mağlûb olunca, azledildi.
Sonra iki defa Vidin vâliliğine tâyin edildi. Vidin vâlisi iken, 1849 senesinde orada vefât
etti. Vidin kalesine defnedildi. Daha sonra nâşı, oğlu Ali Şevket Paşa tarafından
İstanbul’a nakledilip, Topkapı kabristanına defnedildi. Bir çok eser bırakmıştır.
Ağa Hüseyin Paşa; İstanbul’da Bâyezîd’de yangın kulesi, bir muvakkıthâne ve iki yalı,
Edirne’ye askerî hastahâne, Hasköy’e çeşme yaptırmış, Şumnu’ya su getirmiştir. Ayrıca,
Şumnu’daki tabya ve taş köprü onun yaptırdığı eserlerdendir. Yine Silistre’de bir câmi
ve okul, Lom kasabasında câmi ve köprü, Vidin’de askerî hastahâne ile Aşağı Tuna’da
istihkâmlar yaptırmıştır.

1) Târih-i Cevdet; cild-12, sh. 84
2) Târih-i Lütfi; cild-8, sh. 178
3) Kâmus-ül-a’lâm; cild-1, sh. 225
4) Sicilli Osmânî; cild-2, sh. 221
5) Ağa Hüseyin Paşa (Hayat Târih Mecmuası, sene 1974; cild-2, sayı 12, sh. 7)
6) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 223
AHDNÂME (Ahidnâme)
Osmanlılarda pâdişâhın izni ile herhangi bir devletle siyâsî, iktisadî, ticarî ve diğer işlere
dâir yapılan resmî mukavele neticesinde düzenlenen resmî evrak. Ahd; söz vermek,
üzerine almak, nâme ise, mektup demektir, Ahdnâme, muahedenin şartlarını ihtiva
eden ve imzalanan resmî kâğıttır. Ahdnâme-i hümâyûn, hükümdar tarafından verilen
hat, ferman olup, lügat mânâsı pâdişâhın ahdnâmesi demektir. Doğu ülkelerinde
hükümdarlık alâmeti olarak ahdnâme verilmesi çok eskidir. Abbasî halîfelerinden Kâim
biemrillah, Büyük Selçuklu sultânı Tuğrul Bey’e 1057 senesinde ahdnâme yazmıştı.
Halîfeler, sultanlara, hükümdarlara verdikleri ahdnâmeler gibi velîahdlarına da
ahdnâmeler verirlerdi.
Ahdnâmeler umumiyetle, ferman ve nâme-i hümâyûnlarda olduğu gibi, dokuz bölümden
meydana geliyordu: 1- Tuğra. 2- Ünvân; pâdişâhın ünvânını bildiren cümleler. 3- Elkâb:
ahdnâme gönderilen kimsenin lakabı. 4- Duâ; muhataba duâ cümlesi. 5- Nakil ve iblâğ;
söz konusu olan mes’elenin evveliyatı ve yeni durumu ile ilgili ve bildirilmek istenen
hususların îzâh edildiği cümleler. 6- Emir ve hüküm; karşı tarafa netîce olarak bildirilen
ilgili hükümler. 7- Te’kîd; hükümlerin yemin ile karşı tarafa bildirilmesi. 8- Hatime;
bitirme cümleleri. 9- Târih ve yer; ahdnâmenin yazıldığı yer ve târih kaydını bildiren son
cümleler. Ahdnâmelerin te’kid kısmında yemin bulunuyorsa da bu şartlı yemin
şeklindedir. Yâni karşı tarafa gönderilen şartlara uyulduğu müddetçe hiç bir müdâhale
görmeyecek, aksi takdirde (ahdi bozduğundan) verilen söz yerine getirilmeyecek ve
gerektiği zaman müdâhaleye uğrayacaktır.
Ahdnâme metinleri; Osmanlıca, Farsça, Arabça ve Avrupa dillerinde yazılırdı. Buralar
Amedî kaleminde hazırlanarak tuğra çektirilirdi. Bir nüshası elde, diğeri ise karşı devlet
nezdinde bulundurulur, resmî sicillerle tescil olunarak ayrıca, bir sureti ahdnâme
defterlerine yazılarak, muhafaza olunurdu.
Herhangi bir sefer yâni harb dolayısıyla vezîriâzam serdâr-ı ekremlik (baş kumandanlık)
vazifesiyle cepheye hareket ederken, âdet olduğu üzere, bütün ilgili ahdnâmeler
beraberinde götürülür ve lüzumu hâlinde bunlara bizzat mürâcât olunarak; askerî, siyâsî
veya iki devleti ilgilendiren ve ahdnâmeterle tesbit olunan konular ışığında hareket
edilerek mes’eleler çözüme bağlanırdı. 1768 senesinde açılan seferde, sadrâzamın
reîsülküttâba yazdığı bir emir gereğince, ahdnâmelerin birer sureti âdet olmadığı hâlde,
ilk defa yazdırılıp İstanbul’da bırakıldı ve asıl ahdnâmenin bulunduğu defterler ordu ile
beraber götürüldü.
Osmanlı sultanları tarafınan; müslüman ve gayr-i müslim hükümdarlara veya Osmanlı
Devleti’ne tâbi Mekke-i mükerreme şerifine, Kırım hanıyla Erdel kralı, Eflak ve Boğdan
voyvodalarına veya Gürcü ve Dağıstan hanlarına gönderdikleri mektuplara nâme-i
hümâyûn denirdi.
Osmanlı pâdişâhlarının tahta çıkışlarında yeni sultânın hükümdarlığını bildirmek için dost
ve komşu devletlere birer elçi ile nâme göndermek âdet idi. Sefir bulunmayan
devletlerin İstanbul’daki sefirlerine de yeni sultânın tuğrâsıyla nâme-i hümâyûn verilir,
bunlar da kendi hükümdarlarına yollarlardı. Yabancı hükümdarlara gidecek gayr-i resmî
nâmeler, hükümdarın kendisi tarafından mühr-i hümâyûnla mühürlenerek gönderilirdi.
Ahdnâmelerin başlıca özelliği, bir takım temel prensip ve esasların karşı tarafa tebliğ
edilip hilâfına hareketin kesinlikle önlenmesi idi. Ahdnâmelerde umumiyetle tuğradan
sonra nişân-ı âlişân veya nişân-ı hümâyûn-i âlişân ifâdeleri ile başlanırdı. Nâme-i
hümâyûnlarda yâni pâdişâhların muhtelif hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda ise,
umumiyetle önce gönderilen kimsenin ünvân ve elkâbı (lakabları) ile söze başlanır ve
kısa olurdu. Ahdnâmeler ise uzun olup, daha muhtevalıdır.
Ahdnâmelerde devletlerarası ticarî, siyâsî, askerî ve harb hukuku ile ilgili mühim
mes’eleler ile başta diplomatik kaideler, diplomasi hukuku ve devletlerarası hukuk
sahalarında misli görülmemiş medenî davranışların parlak ve pek şanlı misâlleri ortaya
konulmuştur. Ahdnâmeler, Osmanlı adaletinin bütün insanlığa medeniyet ve hukuk
sahasındaki başarılarının eşsiz numuneleri olarak ışık tutmaktadır. Ahdnâmeler, millî
arşivlerimizde ve bâzı Avrupa arşivlerinde muhafaza edilmekte ve ilmî tedkîklere tâbi
tutulmaktadır. Bir kısmı ise matbu veya el yazması hâlindeki Münşeat, Mücâhedât ve
Mukâvelât mecmualarında bulunmaktadır.
ARAMIZDA HEP DOSTLUK OLA!..
Yavuz Sultan Selîm Han’ın 19 Ekim 1513 târihinde Venedik dojuna verdiği ahdnâme
bugünkü dili ile şöyledir:
“Saltanatımın, şânı yüce ve şerefli nişânımın, cihânı fetheden parlak tuğramın, Rabbani
ve ilâhî yardıma, sübhânî berekete mazhar olan hükmü şudur: Ben ki sultanların
sultânı, hakanların rehberi sultân Bâyezîd Han oğlu Selîm Han’ım. Şimdiki hâlde Venedik
doju Leonardo Laurentino, pek yüce, celalli ve şanlı hükümdarlık eşiğine yarar ve
güvenilir adamlarından antonio Guistiniano’yu elçilikle gönderip sevgi ve bağlılığını
bildirmiştir. Merhum babam ile olan dostluk gereği benimle de dost olmak istediğinden
ahdi yenilemeyi arzu ediyormuş. Ben dahi onlarla dostluğu ve ahdi kabul edip şu
ahdnâme’nin yazıldığı güne gelinceye kadar öteden beri küçük veya büyük çapta vâki
olan ve karar kılınan esaslar bozulup değşitirilmemek şartıyla sözümde dururum.
Böylece dostluk karara bağlanmış olur.
Bu ahdnâmeyi verip kesin bir yemin ile yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Allahü teâlâ
hakkı için adı geçen Venedik doju ve sâir beyleriyle ve onların adamları ile ve onlara
bağlı olan yerlerin ve vilâyetlerin halkı ile kaleleri ve boğazlarıyla ve buralardaki
adamları ile bunlara âit yaş-kuru ellerinde ne varsa, şimdiye dek ve şimdiden sonra
kendi dindaşlarından almış oldukları yerler, benim sınırlarımda olmadıkça, haracım ile
ilgili bulunmadıkça hep aramızda dostluk ola! Benim ülkemde olan sancak beylerinden
ve subaşılarından ve tımar ehlinden biri sizin bu saydığım illerinize ve kalelerinize ve
sâir yerlerinize ve adamlarınıza zarar ve ziyân verirlerse, o zarar ve ziyânı gideririz.
Ziyân verenlerin de hakkından biz geliriz.
Beylerin, bâzârşâhların ve adamlarından sefer ehli olan ve Venedik adına iş görenler
benim memleketime kadırgaları ile İstanbul’a Galata’ya, Trabzon’a, Kefe’ye ve ülkemin
herhangi bir yerine ne vakit dilerlerse denizden ve karadan gelip gideler. Gemilerim ve
gemicilerim ile karşılaştıklarında dostluk edeler. Birbirlerine zarar ve ziyân vermeyeler.
Zarar verirlerse derhâl telâfi edip gidereler. Donanmam sefere çıktığında Venedikliler işe
karışmayalar. Hırsız, soyguncu ve eşkıya gemilerini limanlarında banndırmayalar ve
onlara yiyecek, azık vermiyeler. Tutup yakalanmaları mümkün ise yakalayalar ve
haklarından geleler. Ben de adalarıma ve limanlanma gelecek olan bu gibileri
limanlarımda barındırmam, azık vermem. Yakalanması mümkün olanları yakalar,
haklarından gelirim. Mümkün olmazsa defederim giderler”
Ticâret için ülkeme gelen Venedikliler alışverişlerinde hile etmiyeler. Bizim tüccarlarımız
da Venedik’e gittiklerinde güzelce davranıp hakka ve hukuka riâyet edeler.
Borçlanmalarda haksızlıklar yapılmaya. Venedik’ten gelen daimî elçiler İstanbul’da üç
sene kalalar. Üç senede bir değiştirileler. Bir esir kaçıp ülkeme gelse ve müslüman
olursa, Venedikli sahibi gelince buna bir akça verilip, esir âzâd oluna! Vekili gelirse
vekiline verile. Esir kâfir ise ve küfrü üzere kalırsa iade oluna. Bizden kaçıp Venedik’e
giden esirlere de onlar böyle muamele edeler...
Venedikli bir tüccar ülkeme gelip, yolda eşkıya saldırısına uğrayıp, malı alınsa veya bu
esnada öldürülse veya kaybolsa, vârisleri veya vekili geldikde şerîate uygun muamele
olunup, hak yerine vara.
Bütün bu esaslara onlar riâyet ettiği sürece biz de dostluk yapıp, riâyet edeceğimize
yemin ediyoruz. Onlar bu ahdnâmeye uysunlar, aykırı hareket etmesinler biz de uyarız.
İşbu ahdnâme, bizim ulu Peygamberimizin sallallahü aleyhi vesellem hicret târihinden
dokuz yüz on dokuzuncu yılın Şaban ayının on yedinci günü ve hazret-i Îsâ’nın doğum
târihinden bin beş yüz on üçüncü yılın Ekim ayının on yedinci gününde Edirne şehrinde
yazıldı. Devâm-ı devletim ve izdiyâd-ı şevketim kıyamete kadar müeyyed ve
müstahkem ola.”

1) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 289
2) Büyük Türk Klâsikleri cild-4, sh. 203
3) Venedik Devlet Arşivindeki Türkçe Belgeler Koleksiyonu ve Bizimle ilgili Diğer
Belgeler, (M. Tayyib Gökbilgin; Belgeler; 9-12, Ankara-1971); sh. 47
4) Osmanlı Târih Deyimleri Sözlüğü (M. Zeki Pakalın, Ankara-1971) cild-1, sh. 29
AHÎ AHMED ÇELEBİ
Osmanlılar devrinde yetişen ünlü tıb âlimi. İsmi, Muhammed bin Kemâl’dir. Ahî Çelebi
diye meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. Babası tarafından
yetiştirilerek iyi bir tahsîl gördü. Yirmi sekiz yaşında iken babası ile birlikte İstanbul’a
geldi. Babası, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hekimleri arasında yer aldı. Babasının
vefâtından sonra. Hekim Kutbuddîn ve Altuncuzâde’nin derslerine devam etti. Bir çok
araştırmalar yaparak daha önceki doktorların bulamadıkları ilâçları keşfetti.
Âhî Çelebi, önce Fâtih Sultan Mehmed’in yaptırdığı dârüşşifânın başhekimliğine tâyin
edildi, ikinci Bâyezîd, hassa emîni olarak tâyin edip, saraya alarak özel tabiblik
makamına getirdi. Hâdiseleri çok güzel anlatmasından dolayı Pâdişâh onun sohbetlerini
çok severdi. Kendisini çekemeyenlerin uydurduğu bâzı yalanlar üzerine vazifeden azl
edildi. Fakat doğruyu öğrenen Sultan, eski vazifesine iade etti ve İstanbul’daki vazîfeli
tabiblerin reîsületibbâsı yâni başhekîmi olarak görevlendirildi. Bir çok iltifat ve ihsânlara
kavuştu.
Yavuz Sultan Selîm Han, pâdişâh olunca, Ahî Çelebi’yi bir müddet vazifesinden
uzaklaştırıp, daha sonra tekrar eski vazîfesine tâyin etti, ona hürmet gösterdi. Kânûnî
Sultan Süleymân’ın saltanatının ilk senelerinde hacdan dönerken, 1523 senesinde,
doksan yaşını aşkın olarak, Mısır’da vefât etti ve İmâm-ı Şafiî hazretlerinin kabri
yakınında defnedildi. Ahî Çelebi, bilhassa üroloji üzerine çalışmıştır. Böbrek ve idrar
torbasında meydana gelen taşlarla ilgili Risâle-i Hâsât-ül-kilye vel-Mesâne adlı
eserini yazmıştır. Eser tedâvî için tabiî ilâçları, özellikle şifalı sularla banyoyu tavsiye
etmiştir. Ayrıca, İbn-i Nefîs’in Arabça el-Mûcez adlı bir tıb kitabını da Türkçe’ye
tercüme etmiştir.
Ahî Çelebi, tabibliği yanında hayır sâhibi idi. İstanbul Yemiş İskelesi yakınlarında bir
câmi yaptırıp, etrafındaki dükkânları ve Unkapanı’ndaki dükkân ve depolarının kira
gelirlerini bu câmiye vakf eyledi. Edirne’de bir medrese, mekteb ve kendi adıyla meşhur
hamamı yaptırdı. Çorlu’ya bağlı üç, Hayrabolu’ya bağlı üç, Çelebi çiftliği diye meşhur
olan yirmi üç ve Anadolu’daki Şibli kazasına bağlı on bir köyün kendisine âit gelirini bu
medrese ve mektebe vakf eyledi. Arazilerden elde edilen mahsûllerin fazlasının Medîne-i
münevvere fukarasının ihtiyâçlarını te’min etmek üzere gönderilmesini şart koştu.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 423
2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 249
3) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); cild-2, sh. 600
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 114
5) Sicilli Osmânî; cild-4, sh. 109
6) Tıb Târihi (Süheyl Ünver, İstanbul-194); sh. 166
7) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Tasköprüzâde, Beyrut-1975); sh. 256
8) Osmanlı İmparatorluğu’nda Fen ilimleri ve Yetişen Bilginler (Nuri Çalışkan,
Yayınlanmamış öğretim Üyeliği tezi, Samsun-1981); sh. 127
AHÎLİK
İçtimaî bir teşkîlât. Selçuklu Türklerinde dînî ve millî birliğin muhafazasında, Osmanlı
Devleti’nin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler
görmüştür. Sonraları, esnaf ve san’atkârlar birliğine isim olarak verilmiştir. Arabça
kardeşim demek ahî; Türkçe cömert, eli açık mânâsına olan akı kelimesinden
gelmektedir. Ahîliğin esâsını ve ilk safhasını fütüvvet teşkîl eder.
Fütüvvet, cömertlik, mürüvvet ve asâlet gibi faziletleri ihtiva etmesi bakımından ahlâkî;
bu faziletlerin icâbını yerine getirmeyi vazîfe edinmiş kimselerin meydana getirdiği
birliklere alem olması itibariyle içtimaîdir. Fütüvvet, ahlâkî bir mefhûm olarak, daha çok
tasavvufî eserlere mevzu olmuştur. Bu mânâda fütüvvet, müslüman kardeşinin işini
görmek, onun yardımında bulunmak, hatâ ve kusurlarını af edip, husûmet ve düşmanlık
beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek; kendisini başkasından üstün görmemek,
musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek gibi hasletleri ifâde eder. Bu hasletleri
hâiz olana fetâ (yiğit) denir. Çoğulu fityândır.
Sekizinci asırdan itibaren Horasan ve Belh civarında fityânın yaygınlaştığı, dokuzuncu
asırda ahî ünvânının Türk mutasavvıfları arasında kullanıldığı, onuncu asırda
Semerkand’da teşkîlâtlanmış fityânın bulunduğu, on birinci yüzyılda fütüvvetin
Türkistan’dan Anadolu’ya kadar bilhassa esnaf ve san’atkârlar arasında yayıldığı
kaynaklarda yazılıdır. Ancak bir teşkîlât olarak fütüvvetin ne zaman ve nasıl ortaya
çıktığı bilinmemektedir. Bilinen, fütüvvetin sistemli bir teşkîlât olarak târihe geçmesine
otuz dördüncü Abbasî halîfesi Nasır li dînillah’ın (v.1180/575) sebeb olduğudur.
Halîfe Nâsır, o zamana kadar herbiri kendi başına hareket eden fütüvvet birliklerini ıslâh
etti. Bu konuda, büyük mutasavvıf Şihâbüddîn Sühreverdî’den ziyadesiyle destek gördü.
Kendisi de bu teşkilâta giren halîfe, müslüman hükümdarlara mektuplar yazarak onların
da bu teşkilâta girmelerini istedi.
Nâsır li dînillah fütüvvetin yayılması ile ilgili bu faaliyetlerini devam ettirirken, Türkiye
Selçukluları sultânı birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, ikinci defa tahta oturmuştu. Bu sırada
hocası ve Sadreddîn-i Konevî’nin babası olan Mecdüddîn İshak’ı muhtemelen siyâsî bir
birlik kurmak maksadı ile Bağdâd’a, halîfe Nâsır’a elçi göndermişti. Mecdüddîn İshak
işlerini bitirip dönerken O’zaman Bağdâd’da bulunan Muhyiddîn ibni Arabî, Evhadüddîn
Kirmânî ve talebesi Ahî Evren’i de beraberinde getirdi. Daha önce, Moğol tehlikesi
sebebiyle Horasan’dan gelen Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî de, Selçuklu sultanlarının
davetiyle Konya’da yerleşerek hizmetlerini yürütüyordu. Bu büyüklerin, irşâd
faaliyetlerinin Anadolu’da birlik ve beraberliğin te’mininde büyük rolü oldu. Anadolu’da
müslüman Türklerin hâkimiyetinin mânevi mimârları olan bu büyükler, cemiyet ve
devlet hayâtının istikrarında büyük gayret gösterdiler.
Bunlardan Ahî Evren, daha önce Horasan ve Mâverâünnehr’de iken Fahreddîn-i Râzî’den
zahirî ilimleri ve Ahmed Yesevî’nin talebelerinden ve Şihâbüddîn Sühreverdî’den
tasavvuf bilgilerini öğrendi. Onların sohbetlerinde kemâle geldi. Hocası Evhadüddîn
Kirmânî ile Anadolu’nun muhtelif yerlerinde halka vaz u nasihatlerde bulundu. Hocasının
kızı Fâtıma bacı ile evlendi ve hocasının vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşti. Birinci
Alâeddîn Keykubâd ve diğer devlet erkânı arasında pek hürmet gördü. Mürşîd-ülkifâye ve Yezdan Şinaht isimli eserlerini bu sultâna hediye etti. Kayseri’de debbağlık
yapıp elinin emeği ile geçinir ve halkı irşâd etmekle meşgul olurdu. Bilhassa esnafı bir
çatı altında toplayıp teşkilâtlandırdı. Fütüvvet-nâmelerden faydalanarak teşkîlâtın bir
nevî yönetmenliğini yazdı. İslâm ahlâkını esâs alan bu yönetmeliği esnaf ve san’atkâr
arasında tatbik etti. Onlar arasında İslâm ahlâkına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu.
Neticede ahîlik teşkîlâtı kuruldu. Diğer taraftan Fâtıma bacı da kadınları yetiştirip,
Bâcıyân grubunu teşkil etti. Sünnî bir âlim olan Ahî Evren’nin kurduğu bu teşkilât da
Sünnî idi.
Böylece teşekkül eden ahîlik müessesesi Anadolu’da büyük hizmetler yaptı, Malazgird
zaferi ile doğu Türk illerinde göçebe hâlinde yaşayan ve geçimlerini hayvancılıkta te’min
eden pek çok Türkmen Anadolu’ya göç etmişti. Bir o kadarı da Moğolların zulmü
sebebiyle Anadolu’ya geldiler. Ahîler, bunları yavaş yavaş tarım hayâtına sokup
yerleştirmeye, esnaf, işçi, san’atkâr olarak şehir ve kasaba hayâtına alıştırmaya
başladılar. Bu arada işsiz, başıboş gençlerin bir san’at ve meslek sahibi olmasını te’min
ederek, başkasına muhtaç olmaktan kurtulmalarına çalıştılar. Rumlar ile ermenilerin
elinde olan san’at ve ticâret hayâtına zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya
başladılar. Bütün bunların yanında ahîler, yaptıkları zaviyelerde müslüman tüccar ve
esnafın ahlâkî terbiyesi ile de uğraştılar. Ahî zaviyeleri zamanla memleketin her tarafına
yayıldı.
Ahîler, içtimaî hayâtdaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç hâlinde gazâlara ve memleket
müdâfaasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzeybatısında
katliâmlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyânın siyâsî haritasını alt üst eden
ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine tedbir aldılar. Moğolların önlerinden
kaçıp gelenlere kucak açarak Anadolu insanını, Moğollara karşı, gazâ aşkı ile dolu cihad
yolunda Allahü teâlânın rızâsından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak
yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücâdele ettiler.
Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muhârebe sonunda
şehri ele geçirince, binlerce ahîyi şehîd ettiler Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu
bu sırada, Ahî Evren’i de Kırşehir’de öldürdüler.
Kısaca sulhde muallim, muhârebede asker olan ve Anadolu’nun her tarafına yayılmış
bulunan ahîler, gerek Moğol zulmü ve gerekse başka karışıklıklarla sıkılan ve bunalan
insanlara maddî ve manevî güç ve moral vererek Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kadar
Anadolu’yu dînî ve millî birlik içinde tutmaya muvaffak oldular.
Bu sırada Söğüt civarında gelişmekte olan Osmanlı Beyliği’nin emrine koşan ahîlerin bir
kısmı, uçlara yerleşip zaviyeler kurdular. Doğudan bu mıntıkaya gelen Türkmenlerin
erkeklerini ahî erkekleri, kadınlarını da Fâtıma bacının yetiştirdiği bâcıyân grubu terbiye
etti. Böylece üç kıt’ada altı asır at koşturacak olan istikbâldeki Osmanlı neslinin temelini
attılar.
Bu esnada îtibârlı bir ahî olan Şeyh Edebâlî, Osman Gâzi ile yakın münâsebetler kurup
kızını ona verdi. Orhan Gâzi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr ahîlerden olup, vezirleri Alâeddîn
ve Çandarlı Kara Halîl de ahî idiler. Böylece ahîlerden bir kısmı âlim, kâdı olarak ilim
sahasında, bir kısmı vâli ve komutan olarak idâri ve askerî alanda, bir kısmı da ticâret
ve san’at alanında bu yeşeren Osmanlı filizini beslemeye başladılar. Ahîlerin İslâm’ın
emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayâta sâhib olmak, istişare etmek,
âdil olmak ve adalet esâslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir
devlet olmaya başladı.
Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahîler, Bursa’yı
Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki
Ankara’yı sultan birinci Murâd’a teslim ettiler. Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar,
ahîlere yardımcı olup, hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvikde bulundular.
Bu yüzden daha sonra birinci Murâd’ın ahîlerin başı olduğu ve kendisinden Ahî Murâd
diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hâkim
olduktan sonra, ahîler daha ziyâde hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilâtı şeklinde
faaliyetlerini devam ettirdiler.
Ahiler arasında sanatın okumakla değil, ahînin yetişmesi için, üstâddan öğrenmesi şartı
getirilip yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık yiğitbaşılık, ahî babalık ve kethüdâlık
safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz san’atında ve işinde çalışan ahîler, akşamları
kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahîlerin ahlâkî terbiyesi
ihmâl edilmezdi.
Ahilerin kendilerine mahsûs kıyafetleri vardı. Ondördüncü asır seyyahlarından İbn-i
Battûta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest
gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Âhiliğe kabul edilen namzede şeyh tarafından,
şedd-i bend denilen ve ahîliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahîler
kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı.
Ahilik teşkilâtında şu mertebeler bulunurdu: 1- Teşkilâta yeni giren yiğitler, 2- Ahî
bölükleri. Altı bölük olup ilk üç bölüğe Eshâb-ı tarîk, diğer üçüne de nakîb denirdi. 3Halîfe, 4- Şeyh, 5-Şeyh-ül-meşâyıh.
Ahilerin idare hey’eti, her san’at kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden
meydana geliyordu. Kendilerine kâdı tarafından seçimden sonra resmî vesika, icazet
verilip, icrâatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare hey’eti her ay üç gün
toplanırdı. İdare hey’eti, birliğin hazînesi mâhiyetinde olan orta sandığını idare ederdi.
Ahilerin kendilerine has merâsimleri vardır. Bunlardan bâzıları şöyledir:
1- An’anevî Anî Evren merasimleri: Senelik olup, Ahî Evren’in türbesinin bulunduğu
Kırşehir’de yapılır.
2- Yol atası ve yol kardeşliği merasimi: Ahîliğe girmek talebinde bulunan gençlerin
birliğe kabul edilmesi mahiyetindeki bir merasim olup, zamanla çırak kabul etme
merasimi hâlini aldı.
3- Yol sahibi olma merasimi: Çıraklık müddetini tamamlayanların kalfalığa yükseltilmesi
için yapılan merasimdi.
Ahilerin yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre, ahînin üç şeyi açık olmalıydı: Eli açık,
yâni cömert olmalı; kapısı açık, yâni misafirperver olmalı; sofrası açık, yâni aç geleni
tok göndermeli. Üç şeyi de kapalı olmalıydı: Gözü kapalı olmalı, yâni kimseye kötü
nazarla bakmamalı; kimsenin aybını görmemeli, dili bağlı olmalı, yâni kimseye kötü söz
söylememeli; beli bağlı olmalı, yâni kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeli.
Ahîlik mensuplarının, takdir edilmelerinin yanında cezalandırıldıkları da olurdu.
Fütüvvetnâmelerde şu on sekiz şeyin ahîyi ahîlikten çıkarma sebebi olduğu, ayrıca
cehennemlik yapacağı yazılıdır: 1- Şarap içmek, 2- Zina yapmak, 3- Livâta yapmak, 4Dedikodu ve iftira etmek, 5- Münafıklık etmek, 6- Gururlanıp kibirlenmek, 7- Sert ve
merhametsiz olmak, 8- Hased etmek, kıskanmak, 9- Kin tutmak, affetmemek, 10Sözünde durmamak, 11- Kadınlara şehvetle bakmak, 12- Yalan söylemek, 13- Hıyanet
etmek, 14- Emânete riâyet etmemek, 15- İnsanların aybını örtmeyip, açığa vurmak,
16- Cimrilik etmek, 17- Koğuculuk ve gıybet etmek, 18- Hırsızlık etmek.
Yine ahî yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre; ahî, helâlinden kazanmalıdır. Hepsinin
bir san’atı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Âlimleri
sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle
sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, hayâ sahibi olup, nefsine hâkim olmalı,
dünyaya düşkün olanlarla beraber olmamalıdır. Bunlar asırlarca Osmanlı insanının
ahlâkının temel taşı olan hasletler hâline geldi.
Bir taraftan ahî kuruluşları, diğer taraftan tasavvuf ehlinin gayretleri ile Osmanlı insanı
bu güzel hasletlerle yoğruldu. Zamanla Osmanlı’ya has ideâl bir insan tipi ortaya çıktı.
Bugün Osmanlı efendisi, Osmanlı kadını denince nezâketi, edebi, terbiyesi ve kibarlığı ile
olgun ve örnek bir insan hatırlanmaktadır.
Osmanlı insanının yetişmesinde bir mekteb vazifesi yapmış olan ahî zaviyeleri, aynı
zamanda yolcuların misafir edildiği, muhtaçların ihtiyâçlarının görüldüğü yerler idi. İbn-i
Battûta Seyahatnamesi’nde, “Anadolu’da Türkmenlerin yaşadıkları şehir, kasaba ve
köylerde bulunan ahîler, san’at sahibi kimseler olup, aynı meslekte çalışanlardan
meydana gelen ve birbirleri ile yardımlaşan bir topluluktur. Yabancıları karşılayıp,
ihtiyâçlarını te’min ederler. Dünyânın hiç bir yerinde benzerlerine rastlamak mümkün
değildir” diyerek onların müsâfirperverliğini övmektedir. İbn-i Battûta, Kastamonu’daki
bir ahî müsâfirhânesini de şöyle anlatır: “Burayı Emir Fahreddîn adında bir zât
yaptırmış. Köyün gelirini de müsâfirhâne için vakfetmişti. Müsâfirlere hizmet için de
kendi öz oğlunu vazifelendirmiş. Müsafirhâne karşısında bir de sıcak sulu hamam
yapmış ki, gelip geçenler ücretsiz yıkanıp paklansınlar. Mekke, Medîne gibi mübarek
beldelerden, Horasan, Şam, Irak, Mısır gibi uzak diyarlardan gelen müslüman fakirler
için vakıfdan kişi başına birer kat elbise ile ilk gün için 100 dirhem, kaldığı diğer günler
için yetecek kadar et, ekmek, yağ, pirinç pilâvı ve tatlılar tahsis edilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin bünyesinde bütün bu hizmetleri yapmış, san’at ve ticâret hayâtını
Osmanlı’nın maddî ve manevî yapısına göre düzenlemiş olan Ahîlik teşkilâtı, diğer
kıymetli müesseseler gibi bilhassa İngiltere’nin desteklediği Mustafa Reşîd Paşa
tarafından hazırlanan Tanzîmât fermanı ile büyük bir sarsıntı geçirmiş, hattâ ortadan
silinmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak Osmanlı’da derin izler bırakan bu
müessese, eski parlaklığı ile olmasa da devam etmiştir.

1) Rıhle-i İbni Battûta; sh. 185
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 33
3) Âşıkpaşazâde Târihi
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 115
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-8, sh. 69
6)
El-Fusûl-ül-müntehabe
min
âsâr-il-fûtüvvet-it-Türkiyye
vel-islâmiyye
(M.
Cevdet, İstanbul-1922)
7) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-1, sh. 201
AHMED HAN-I
Babası ............................. : Mehmed Han-III
Annesi ............................. : Handan Sultan
Doğumu ........................... : 18 Nisan 1590
Vefâtı .............................. : 22 Kasım 1617
Tahta Geçişi ..................... : 21 Aralık 1603
Saltanat Müddeti ............... : 14 sene
Halîfelik Sırası ................... : 79
Osmanlı pâdişâhlarının on dördüncüsü, İslâm halîfelerinin yetmiş dokuzuncusu. Sultan
üçüncü Mehmed Han’ın oğlu; ikinci Osman Han, dördüncü Murâd Han ve sultan İbrâhim
Han’ın babasıdır. Babasının Saruhan vâliliği sırasında 1590 (H. 998)’de Manisa’da
doğdu. On dört yaşında iken 1603’de pâdişâh oldu. On dört sene pâdişâhlıktan sonra
1617’de İstanbul’da vefât etti. Kendi inşâ ettirdiği Sultan Ahmed Câmii yanındaki
türbesine defnedildi.
Ahmed Han, henüz beş yaşında iken sıkı bir tâlim ve terbiyeye tâbi tutuldu. Zamanın
ileri gelen âlimlerinden Aydınlı Mustafa Efendi, bu işle vazifelendirildi. Temel bilgileri
öğrendi. Hocazâde Mehmed ve Es’ad efendilerden de ders alan Ahmed Han, bilhassa
fıkıh ilminde ince bilgilere sâhib olup, Arabça ve Farsça’yı mükemmel bilirdi. Ok atmak,
kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik eğitiminde de gayet başarılı idi.
Şiirle de uğraşan Ahmed Han, zamanın evliyâsı Abdülmecîd Sivasî ile Azîz Mahmûd
Hüdâî Üsküdârî hazretlerinden feyz alıp kemâle geldi. Çok merhametli, tebeasına karşı
ziyadesiyle şefkatli idi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymakta, Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin sünnet-i şerifine yapışmakta pek titiz, insanların
ve diğer mahlûkâtın hakkını gözetmekte çok dikkatli idi. Babasının vefâtı üzerine, 1603
yılında Eyyûb Sultan’da kılıç kuşanarak pâdişâh oldu.
Sultan birinci Ahmed Han tahta geçtiğinde, Osmanlı Devleti’nin başında üç büyük
mes’ele vardı. Doğuda İran ve batıda Avusturya ile daha önce çıkan harbler devam
etmekteydi. Üçüncüsü ise uzun süren savaşlar sonunda ülke içinde asayişsizlik artmış
ve çevrelerine otuz-kırk bin kişilik bir kuvvet toplamayı başarabilen celâlîler, devletin
başına belâ olmuşlardı.
Osmanlı-Avusturya harbi, 1593 yılında Telli Hasan Paşa’nın Hırvatistan hududunda Sisek
kalesini muhasarasını müteâkib yaptığı son bir akında köprünün yıkılması üzerine,
kendisi ile Sultanzâde demekle meşhur Kilis sancakbeyi Ahmed Paşazade Mehmed Bey
ve daha bir çok hudut beyleri ile askerden on sekiz bin kişinin telef olmasıyla başlamıştı.
Harbin ilk yılları Osmanlı Devleti’nin aleyhine gelişmiş, Erdel, Eflâk ve Boğdan’ın,
Avusturya safında yer almaları ve voyvodaların isyânları Osmanlıları güç durumda
bırakmıştı. Neticede Estergon düşmüş, İstanbul’a mağlûbiyet haberleri gelmişti. Ahmed
Han’ın babası sultan üçüncü Mehmed Han, ordusunun başında giderek Eğri kalesini
fethetmiş, Haçova’da bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlı ordusunu
korkunç bir hezimete uğratmıştı. Tiryâki Hasan Paşa, Kanije kalesinde düşmana karşı
kahramanca çarpışmış, destanlar yazdırmıştı.
İran Harpleri
Batıda zafer kazanılıp barış sağlanırken, doğuda İran şahı Abbâs, eline geçirdiği Ehl-i
sünnet ulemâsını öldürmekten, şehirlerin kâdılarının başını vurmaktan büyük zevk
alıyordu. İran’la 1590 yılında yapılan İstanbul Andlaşmasıyla barış sağlanmıştı. Ancak
birinci Abbâs, memleketinde idareyi düzelttikten sonra, Osmanlıların Avusturya ile
harplerini ve Anadolu’da büyük boyutlara ulaşan celâli isyânlarını fırsat bilerek Tebriz,
Azerbaycan ve Revan’ı işgal etti. Osmanlı Devleti bu sırada celâli isyânları ile meşgul
olduğundan İran mes’elesi ile yakından ilgilenemedi. Veziriazam Kuyucu Murâd Paşa’nın
İran seferi sırasında vefâtı, Osmanlı Devleti’nin İran’a karşı kesin bir zafer kazanmasını
engellemişti. Bu sebeble çeşitli fasılalarla dokuz yıl süren harbin sonunda 1612’de İkinci
İstanbul Andlaşması imzalandı. Bu andlaşma ile İran, ele geçirdiği bölgelere hâkim
oluyor, buna karşılık Osmanlılara her yıl ikiyüz yük ipek vermeği kabul ediyordu. Fakat
Acemler bu sözlerinde durmayınca, 1615 yılında, İran’a harp ilân edildi. Şâh Abbâs-ı
Safevî, Osmanlılarla yeni bir harbe girmekten çekiniyordu. Durumun ciddiyetini
anlayınca, araya yeniden elçiler koyarak, eski andlaşma gereği sulh yapılmasını sağladı.
Böylece 1619 yılında Bağdâd ve Ahıska taraflarında Osmanlı-Safevî hududu tâyin edildi.
Celâli İsyânları
Osmanlılarda isyân, ihtilâl, devrim gibi şeyler kimsenin aklına gelmiyordu. Osmanlıya
düşman olanların yurt dışından yaptıkları kışkırtmalarla çıkardıkları Samavnelioğlu
Bedreddîn, celâli ve hurûfî ayaklanmaları milletin güç birliği ile az zamanda bastırılmıştı.
Osmanlı târihlerinde celâli adıyla zikredilen şii-İran destekli âsî zümreler, sultan Ahmed
Han zamanında Osmanlı’nın dış gailelerle uğraşmasından istifâde ederek halkı soymaya,
öldürmeğe başladılar. Bunlar arasında en meşhuru, Karayazıcı şöhretiyle anılan
Abdülhalim isminde bir şakî idi. Etrafına otuz bin kişilik bir sekban grubu toplayan
Karayazıcı, Kayseri ile civarını yakıp yıktı ve üzerine gönderilen kuvvetleri bozdu.
Neticede Bağdâd vâlisi vezir Sokulluzâde Hasan Paşa, âsiler üzerine gönderildi. Elbistan
taraflarındaki muhârebeyi kaybeden Karayazıcı, Samsun taraflarına çekildi ve çok
geçmeden de öldü.
Fakat Karayazıcı’nın kardeşi Deli Hasan ile Tavil Ahmed, Canbolatoğlu, Kalenderoğlu,
Yûsuf Paşa ve Muslu Çavuş adındaki şakiler Anadolu’yu kana boyamaya devam ettiler.
Bu durumu dikkatle tâkib eden sultan birinci Ahmed Han, Avusturya ile Zitvatoruk
Andlaşması’nın imzalanmasından sonra, vezîriâzam Murâd Paşa’yı celâlîler üzerine
gönderdi. İran muhârebeleri sırasında kuyuya düşmesinden dolayı Kuyucu lakabını alan
Murâd Paşa, durumu gözden geçirdi ve celâlilerin Anadolu’nun her tarafını tuttuklarını
gördü. Bu sebeple, önce onları bölme yoluna gitti. Kendisi, Anadolu’da hükümdarlığını
ilân eden Canbolatoğlu üzerine yürürken, Manisa, Bursa ve havâlisinde korkunç bir
celâli şakisi olan Kalenderoğlu’na, Ankara sancakbeyliğini verdi. Böylece çok dâhice bir
siyâset tâkib eden Kuyucu Murâd Paşa, hepsini tek tek ortadan kaldırmayı başardı.
Kuyucu Murâd Paşa’nın üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde Canbolatoğlu,
Kalenderoğlu, Tavil ile kardeşi Me’mun, Muslu Çavuş ve Yûsuf Paşa, ayrıca yüz, bin, üç
biner kişilik kuvvetlerle şekâvet yapan kırk sekiz çete kuvvetlerinden tamâmı te’sirsiz
hâle getirilmiş ve cezâları verilmişti.
On üç, on dört sene süren bu isyânlar sebebiyle, Suriye, Irak ve Anadolu adetâ elden
çıkmış denecek vaziyete gelmiş, âsâyiş kalmamış, ticâret durmuş ve iktisâdi hayat
tamamen çökmüştü. Ayrıca, âsîlerin zulmünden, köylüler, şehir ve kasabalara
sığındıkları için zirâat yapılamamış ve memlekette kıtlık baş göstermişti. Böylece tımarlı
sipahinin maîşeti ziyadesiyle azaldığından, sultan Ahmed Han, köylünün yerlerine
dönmesini ve ticâret sâhiblerina kolaylık gösterilmesi için, eyâletlere tavsiye yollu
fermanlar gönderdi. Ayrıca Adalet nâme adı ile Anadolu’daki bütün fenalıktan, celâlîliği
doğuran sebebleri ve halkın ızdârâbını dile getiren bir ferman çıkardı.
Sultan Ahmed Han devrinde Osmanlı Devleti, iç gaileler sebebiyle bilhassa İran harbi ile
yeterince ilgilenememiş ve toprak kaybetmiştir. Bu iki büyük gaile arasında AvusturyaAlman İmparatorluğu’yla yapılan savaştan, Osmanlı Devleti kazançlı çıkarak güçlü
olduğunu göstermiştir.
Sultan Ahmed Han, memleketinin îmân için çok çalıştı. Yaptığı hayırlı hizmetlerinin
başında bugün yerli ve yabancı herkesin hayran kaldığı kendi ismiyle bilinen Sultan
Ahmed Câmii’ni yaptırmasıdır ki, yerini tesbit edip, temel atma merasimi için hocası Azîz
Mahmûd Hüdâî ve diğer âlimleri davet etti. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd
Hüdâî hazretleri vurdu. Pâdişâh da yoruluncaya kadar temeli kazdı. Sedefkâr Mehmed
Ağa’ya yaptırılan altı minaresi, 24 metre çapında kubbesi, 21.043 çinisi bulunan Sultan
Ahmed Câmii, aşevi, İmaret, medrese, mektep, dârüşşifâ, askerler için odalar,
dükkânlar, bir sebil ve Pâdişâh için hazırlanan türbeden müteşekkil bir külliye ile
beraber faaliyete hazır hâle getirildi. Açılış için Azîz Mahmûd Hüdâî hazretleri davet
edildi. Fakat o gün fırtına vardı ve deniz şiddetli dalgalı idi. Bu sebeple kayıkçılar denize
açılmaya cesaret edemiyorlardı. Mahmûd Hüdâî, Üsküdar iskelesine geldi ve husûsî
kayıkçısına emrederek, yanında bir kaç talebesiyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldı.
Allahü teâlânın izniyle kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesafesinde deniz süt
liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Herkes korkudan denize çıkmazken,
Azîz Mahmûd Hüdâî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu
arasındaki bu yola Hüdâî yolu dendi. Muhteşem merasimlerle câmi açıldı. Cumâ
hutbesini Azîz Mahmûd Hüdâî (r. aleyh) okudu (Bkz. Sultan Ahmed Câmii).
Dindarlığı ve insanlara merhameti ile tanınan sultan Ahmed Han, bilhassa Mekke ve
Medîne’ye pek çok hayırlı hizmetler yaptı. O zamana kadar Mısır’da dokunan Kâbe-i
muazzamanın örtülerini İstanbul’da dokuttu. İstanbul’da kurdurduğu özel atölyelerde
Kâbe için altın oluklar yaptırdı. Zemzem kuyusu için demirden bir kafes yaptırarak,
suyun bir metre altına yerleştirtdi. Böylece kuyuya düşen müslümanların boğulması
önlendi. Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Ravda-i mutahherasını çok
kıymetli hediyelerle süsledi. Memlekette otorite boşluğundan ortaya çıkan serkeşlikleri,
tam bir vukûfiyetle seçtiği ehil devlet adamlarının kuvvetli otoriteleriyle ortadan kaldırdı.
Sultan Ahmed Han, her müslüman gibi Resûlullah efendimizi canından çok severdi.
Resûlullah efendimizin mübarek ayağının resmini yaptırdı. Bu resmi, altına yazdığı şu
dörtlükle beraber devamlı başında taşırdı.
Nola tâcum gibi bâşumda götürsem dâim,
Kademi resmini ol hazret-i şâh-ı Resulün.
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir,
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.
Şiirlerinde tahta çıktığı yılın ebced hesabıyla karşılığı olan “Bahtî ve “Ahmedî
mahlaslarını kullanırdı. Pek ince mânâları ihtiva eden şu şiir onundur:
İki cânib gibi serdâr-ı âlişâna kuvvet ver,
Kulaguz olmak için bunlara cünd-i adalet ver,
Gazâya azmeden Gâzilere her yerde fursat ver,
İlâhî! Müjde-i feth ü zaferle kalbe rahat ver,
Habîbin hürmetine asker-i İslama nusret ver,
Ezelden, hadden efzûn lütfunu yâ Rab, göregeldim.
Beni serverlere serdâr-ı âlîşân eden sensin,
Bu âciz bedeni, serdefter-i merdân eden sensin,
Duâ-yı hayrını makbûl edüp ihsân eden sensin,
Yoğ iken var edüp bu Ahmed’i sultân eden sensin,
Habîbin hürmetine asker-i İslâm’a nusret ver,
Ezelden, hadden efzûn lütfunu yâ Rab, göregeldim.
Ömrü boyunca Allahü teâlânın dînine hizmet için çalışan, hak ve adaletten ayrılmayan,
birinci Ahmed Hân, 1617 (H. 1026) senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı.
Mâbeynci Mustafa, Sultan’ın vefâtından bir gün önce huzurunda iken, Ahmed Han’ın
odada sahibini göremediği kimselere dört defa; “Ve aleyküm selâm” dediğini işitti.
Sebebini sorduğunda, sultan Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk,
hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali geldiler. Bana; “Sen, dünyâ ve âhiretin
sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin
yanında olacaksın” buyurdular” cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti.
Cenazesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâî hazretleri davet edildi. Ancak;
“Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyarlığım sebebiyle beni mazur görün”
buyurdu. Talebelerinden Şaban Dede’yi gönderdi. Şeyhülislâm Hocazâde Mehmed
Çelebi’nin kıldırdığı cenaze namazından sonra, kendi yaptırdığı Sultan Ahmed Câmii
yanındaki türbesine defnedildi.
Küçük yaşta sultan olup, yirmi sekiz yaşında vefât eden sultan Ahmed Han’ın, çocuk
yaşında iken gösterdiği dirayet ve kabiliyeti dikkate şayandır. Sultan Selîm Han gibi son
derece sâde giyinirdi. Her fırsatta halk arasında dolaşır ve dertlerini dinlerdi. İstanbul’un
yanında; Bursa, Edirne ve Çanakkale’de de halkın arasına girip dolaşırdı. Gayet kuvvetli,
çok iyi binici, atıcı, avcı ve silâhşordu. Bu meziyetleri oğulları ikinci Osman’la, dördüncü
Murâd’a da intikâl etmiştir.
Sultan birinci Ahmed Han, Mahfiruz Sultan ve Mahpeyker Sultan ile evlenmiş ve
bunlardan sekiz erkek, dört kızı olmuştur. Erkek çocukları, Genç Osman, dördüncü
Murâd, Mehmed, Süleymân, Bâyezîd, Hüseyin, Kasım ve İbrâhim’dir. Kızları ise; Ayşe,
Fatma, Âtike, Hanzâde sultanlardır.
RÜYADAKİ GÜREŞ VE TÂBİRİ!
Babasının vefâtıyla küçük yaşta tahta oturan sultan Ahmed Hanı soyundan gelen asalet,
vekar ve kabiliyetle, ilk iş olarak Erdel ve Eflak’ı kendi tarafına çekmeye çalıştı ve
başarılı oldu. Bir gün rüyasında; “Avusturya kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin
arka üstü yere düştüğünü” görmüştü. Görünüşte rüya çok korkunçtu. Sabahleyin,
derhâl huzura getirilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiç biri, bu rüyayı Pâdişâh’ı tatmin
edecek şekilde tâbir edemediler. Nihayet Üsküdar’da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâî’nin
tâbir edebileceğini arzettiler. Ahmed Han da bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle
gönderdi ve tâbir edilmesini rica etti. Haberci, mektubu alıp sür’atle Üsküdar’a geçti.
Azîz Mahmûd Hüdâî’nin kapısını çaldı. Mahmûd Hüdâî hazretleri, elinde bir zarf ile
kapıya çıktı. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu Pâdişâh’a
vermesini istedi ve; “Sultânımızın gönderdiği mektubun cevâbıdır” buyurdu. Mektubu
şaşkınlık içinde alan haberci, derhâl Pâdişâh’a götürdü ve gördüklerini anlattı, Ahmed
Han’ın gönderdiği mektup daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti. Sultan Ahmed
Han, mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: “Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı,
cansız mahlûklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsanın sırtı ile toprağın
birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın
arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla, bu rüyadan İslâm’ın
temsilcisi olan Pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı.”
Pâdişâh bu tâbiri çok beğendi ve; “İşte gördüğüm rüyanın tâbiri budur” dedi. Derhâl
Mahmûd Hüdâî hazretlerine bin altın hediye gönderdi. Duâsını alıp Avusturya üzerine
yürüdü. Hudut boylarındaki kuvvetlerle birleşen Osmanlı ordusu, Avusturya’ya arka
arkaya darbeler indirmeye başladı ve onları sulhe mecbur etti. Bilhassa Estergon’un ele
geçirilmesi, Avusturyalıları perişan etti. Böylece on üç sene süren Osmanlı-Avusturya
harbi, Zitvatoruk’ta nihayete erdi ve yirmi yıl müddetle andlaşma imzalandı. Bu
andlaşmaya göre, Kanije, Estergon, Eğri kaleleri Osmanlılara geçti. Avusturya savaş
tazminatı ödedi.
Sultan Ahmed Han’ın bu hâdiseden sonra, Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerine bağlılığı
ziyadesiyle arttı. Ziyaretine gidip, talebesi olmakla şereflendi. İlim ve feyzinden
istifâdeye âzami gayret gösterdi. Sultan, bu nimete şükrünü şu şiiriyle dile
getirmektedir;
Vârımı ben Hakk’a verdim, gayri vânım kalmadı,
Cümlesinden el çekip pes dû cihânım kalmadı.
Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,
Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.
Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,
Sâfiyim, buldum safâyı, dü cihânım kalmadı.
Ahmedî der, “Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur”,
Hamdulillah aşk-ı Hak’tan, gayri vârım kalmadı.
FATİHA OKUYANLAR BİZİMDİR !..
Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerini çok sever, ona karşı hürmet
ve ikrâmda kusur etmezdi. Bir gün hocası Azîz Mahmûd Hüdâî ile sarayda sohbet
ediyordu. Bir ara abdest tazelemek isteyen Azîz Mahmûd Hüdâî hazretleri için ibrik ve
leğen getirdiler. Pâdişâh, hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu kendisi
döktü. Sultan Ahmed Han’ın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide
Sultan kalbinden; “Azîz Mahmûd Hüdâî’nin bir kerâmetini görseydim” diye geçirmişti.
Bunun üzerine Mahmûd Hüdâî, Vâlide Sultân’ın gönlünden geçenleri vâkıf olarak;
“Hayret! Bâzıları bizden kerâmet arzu ederler. Halîfe-i rûy-i zemînin elimize su dökmesi
ve muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?”
buyurdu. Sohbet esnasında Sultan Ahmed Han; “Efendim! Seyyid Abdülkâdir Geylânî
hazretlerinin, kıyamet günü talebelerine ve günahkâr mü’minlere şefaat edeceği
hakkında rivayetler var. Bu rivayetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz?” diye
suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâî hemen cevap vermedi. Bir müddet murakabe hâlinde
kaldıktan sonra; “Bu söz doğrudur” buyurdu. Pâdişâh devam ederek; “Efendim! Acaba,
zât-ı âlinizin bizlere bir vâd ve müjdeniz yok mudur?” diye sorunca, Mahmûd Hüdâî
ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Kıyamete kadar bizim yolumuza katılanlar, bizi sevenler ve
ömründe bir kerre türbemize gelip ruhumuza Fatiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe
olanlar denizde boğulmasınlar. Ömrünün sonlarında fakirlik görmesinler. İmânlarını
kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler diye duâ eyledi. (Âlimler ve
evliyâ, bu duânın kabul olduğunu, bu yola mensup olanların hiç denizde
boğulmadıklarını ve pek çok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber
verdiklerini bildirdiler.)
Sultan Ahmed Han, bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıktılar. Ormanlık bir yerde istirahat
ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızarttılar. Pâdişâh’a ikrâm ettiler. Sultan Ahmed
Han, Besmele çekerek elini ete uzattığı ân, Azîz Mahmûd Hüdâî hazretleri orada
beliriverdi. Pâdişâh’a; “Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir” buyurdu. Etten bir
mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhâl öldüğü görüldü.
Sultan Ahmed Han-I Devri Kronolojisi
8 Haziran 1604
: Safevîlerin Erivan kalesini teslim alması.
26 Temmuz 1604 : Sadrâzam Malkoç Ali Paşa’nın ölümü.
5 Ağustos 1604
: Lala Mehmed Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini ve garb serdarlığı.
25 Eylül 1604
: Peşte’nin düşmandan geri alınması.
16 Ekim 1604
: Vaç kalesinin fethedilmesi.
3 Kasım 1604
14 Haziran 1605
: Şehzâde Osman’ın doğumu.
: Erdel milliyetçisi Bocskay’ın İstanbul’a elçiler göndermesi.
29 Ağustos 1605 : Estergon kalesi kuşatması ve Ciğerdelen kalesinin fethi.
8 Eylül 1605
19 Eylül 1605
3 Ekim 1605
21 Haziran 1606
: Vişgrad (Wissegras) kalesinin teslim alınması.
: Saint Thomas (Tepedelen) kalesi’nin fethi.
Estergon kalesinin teslim alınması.
: Sadrâzam Lala Mehmed Paşa’nın vefâtı ile Derviş Mehmed
Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
11 Kasım 1606
Zitvatorok (Zsitvatorok) andlaşmasının imzalanması.
11 Aralık 1606
: Kuyucu Murâd Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
4 Ocak 1610
29 Nisan 1610
: Sultan Ahmed Câmii’nin temel atma merasimi.
: İran seferi.
22 Ağustos 1611 : Nasuh Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
27 Temmuz 1612 : Şehzâde Murâd’ın doğumu.
20 Kasım 1612
: Osmanlı-Safevî barışı.
17 Ocak 1614
: Kara Mehmed Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
1 Temmuz 1614 : Erdel mes’elesinin halli.
Ağustos 1614
: Kazakların Sinop baskını.
11 Eylül 1616
: Erivan kuşatması.
9 Haziran 1617
: İnşâatı biten Sultan Ahmet Câmii’nin ibâdete açılması.
27 Eylül 1617
: Osmanlı-Lehistan andlaşması.
22 Kasım 1617
: Sultan birinci Ahmed’in vefâtı.

1) Bahtî Dîvânı (Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî yazmaları)
2) Külliyât-ı Hazret-i Hüdâî (Mehmed Gülşen, İstanbul-1338-1340); sh. 151
3) Silsilenâme-i Cevletiyye (İsmâil Hakkı Bursevî, Üniversite Kütüphânesi, Türkçe
yazmalar, No: 1896); Vr. 52a
4) Tıbyân-ı vesâil-il-hakâyık (Süleymâniye Kütüphânesi, Hâfız İbrâhim Efendi kısmı,
No: 430);Vr. 227b
5) Hadîkat-ül-cevâmi; cild-1, sh. 18
6) Târih-i Nâimâ; cild-1, sh. 357
7) Târih-i Peçevî (İstanbul tarihsiz); cild-2, sh. 290
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 118, cild-15, sh. 346
9) Hülefâ-i ızâm-ı Osmâniye hazarâtının Haremeyn-i şerîfeyndeki âsâr-ı mebrûre ve
meşkûre-i hümâyûnları (İstanbul-1318); sh. 33
10) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye
11) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî); sh. 522, 608
12) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 191
13) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 99
14) Büyük Türkiye Târihi; cild-5, sh. 74
15) Hammer; cild-8, sh. 3
16) Îzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi cild-3, sh. 229
17) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 784
18) Hulâsat-ül-eser; cild-1, sh. 284
AHMED HAN-II
Babası ............................. : Sultan İbrâhim Han
Annesi ............................. : Hadice Muazzez Sultan
Doğumu ........................... : 25 Şubat 1643
Vefâtı .............................. : 6 Şubat 1695
Tahta Geçişi ..................... : 22 Haziran 1691
Saltanat Müddeti ............... : 3 sene 7 ay 14 gün
Halîfelik Sırası ................... : 86
Yirmi birinci Osmanlı sultânı, seksen altıncı İslâm halîfesi. Sultan İbrâhim Han’ın üçüncü
oğlu, dördüncü Mehmed Han ile ikinci Süleymân Han’ın kardeşidir. 25 Şubat 1643 (6
Zilhicce 1052)’de Hadîce Muazzez Vâlide Sultan’dan dünyâya geldi. İyi bir tahsil gördü.
Arabî ve Fârisî’yi öğrendi. 1691’de pâdisâh oldu. Gayret ve merhameti ile tanındı.
1695’de vefât etti.
Bir çok sıkıntılarla iç içe olarak on yedinci yüzyılın son yıllarına gelen Osmanlı Devleti,
güç ve kudretini hâlâ muhafaza ediyordu. Güçlü bir eğitim sisteminin, köklü bir aile
terbiyesinin, yüksek bir ahlâk sisteminin üzerinde yükselen devlet, İran ve Avrupa
kökenli dış; menfaat çekişmeleri şeklinde cereyan eden iç kışkırtmalara rağmen yine
güçlü idi. Rastgele alınan asker arasına giren hurûfî sapıkları, İran lehine çalışıyorlar,
Osmanlının kendini toparlamasına fırsat vermiyorlardı. Hele celâlîler, açıkça İran
tarafından idare ediliyorlar, başıbozuk kimseler, değişik adlarla Anadolu’daki paşaların
kapılarına yerleşip terör estiriyorlardı. Kuyucu Murâd Paşa, sultan dördüncü Murâd’dan
da aldığı kuvvetle, celâlîlerin pek çoğunu temizlemiş olmasına rağmen, kalıntıları boş
durmuyordu. Pâdişâhların çocuk yaşta tahta çıkmaları idarede boşluklar doğurmuştu.
Bâzı menfaat çevreleri tarafından kışkırtılan ordu, pâdişâh dördüncü Mehmed’i tahtından
indirmiş, kardeşi ikinci Süleymân’ı 1687 yılında tahta geçirmişti. Üç buçuk seneden fazla
bir zaman tahtta kalan ikinci Süleymân Han, Ömrünün son günlerinde istiskâ (karında
su birikme) hastalığına yakalandı. Vücûdu şişti. Fakat bu sırada Avusturya üzerine sefer
hazırlığı vardı. Devlet erkânı, pâdişâhın sefere katılmasını lüzumlu gördülerse de,
şiddetlenen hastalığına bakarak, götürmekten vazgeçtiler. Ancak, sultan dördüncü
Mehmed tarafdarlarının sadrâzam yokluğunda saltanat değişikliği yapmalarından
korkularak, sabık pâdişâh dördüncü Mehmed ve diğer şehzâdeler, birlikte Edirne’ye
götürüldü. Fakat pâdişâh Edirne’de on beş günü doldurmadan vefât etti. Yerine en
küçük kardeşi sultan İkinci Ahmed tahta geçti (1691). Sultan Ahmed Han’a pâdişâh
olduğu bildirildiği zaman; “Mülkün mâliki Allahü teâlâdır. O, mülkü dilediğine verir.
Dilediğini azîz, dilediğini zelil eder” mealindeki âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra; “Ben
saltanata tâlib değildim. Allahü teâlâ fazlu kereminden bu âciz kuluna nasîb eyledi. Bu
nimetin şükrünü edâ edemem” dedi. Hazînenin darlığı sebebiyle kapıkulu ocaklarına
cülûs bahşişi verilemedi.
Elli yaşında tahta geçen sultan İkinci Ahmed Han, daha bir kaç gün önce ordunun
başında Avusturya üzerine sefere çıkmış olan sadrâzam ve serdâr-ı ekrem Fâzıl Mustafa
Paşa’ya, ağabeyinin vefâtıyla kendisinin tahta çıktığını bildirerek, sadâretinin devamına
dâir bir fermanla, mühr-i hümâyûn ve samur kürk gönderdi. Fâzıl Mustafa Paşa,
gönderilenleri Sofya’da teslim alıp yoluna devam etti. Belgrad’a varınca hiç beklemeyip,
Zemun yakasına geçmek için Sava nehri üzerine köprü kurdurdu ve askerin bir kısmını
Macar topraklarına geçirdi. Tameşvar muhafızı tâyin edilen Tökeli İmre, üç yüz kişilik
maiyyeti ile orduya katıldı. Bu arada Tuna ve Sava nehirleri taştığından Fâzıl Mustafa
Paşa askeri azar azar, serî bir şekilde karşıya geçirmeye çalışıyordu. Ele geçirilen
düşman askerlerinden, Avusturyalıların Varadin’e geldiklerini ve köprübaşını basmak
istediklerini öğrendi. Eyâlet ve Kırım askerinin gelmemesine rağmen acele ile karşıya
geçti. Elli bin yaya, elli bin atlı olmak üzere yüz bini bulan Varadin’deki düşman
askerinin başında Prens Ludving (Lui) vardı. Prens Ludving, Varadin ile Zemun arasına
gelip ordugâh kurdu. Avusturya askerleri, Osmanlı ordugâhına üç saatlik mesafeye
kadar yaklaştılarsa da taarruz edemeden geri çekildiler. Bütün bunlara rağmen, Kırım
hanının gelmesini bekleyen Fâzıl Mustafa Paşa, düşmanın geri çekilmesi üzerine
kethüdası Mustafa Efendi’nin de teşvîki ile oklanmış av mesabesinde gördüğü düşmanı
kaçırmak istemedi. Ordu erkânını topladı. Müzâkerelerde ileri gelenlerin menfî tavır
almalarına rağmen, Kırım kuvvetlerinin beklenmeden düşmanın tâkib edilmesi yolunda
karar aldı. Varadin taraflarına çekilmeye başlayan düşmanın yolu üzerindeki Karlofça
boğazını tutarak gelmesi muhtemel Kırım askerleri ile birlikte Avusturyalıları kıskaca
almak istedi. Bu arzusunu tahakkuk ettirdi ise de, Kırım kuvvetlerinin gelmediğini ve
yolun da kapandığını anlayan düşman, iki kuvvet arasında kalmamak için, hemen
hücuma geçti. 1691 yılı Ağustos’unun yirmi beşinci günü muhârebe başladı.
Slankamen muhârebesi adı verilen savaşın ilk anlarında Osmanlı askeri galip
durumdaydı. Düşman geri püskürtüldü. Prens Ludving’in sevkettiği yeni kuvvetler,
Osmanlı ordusunun sağ kolunun bozulmasına sebeb oldu. Avusturyalılar, buradan
merkeze doğru hücuma geçtiler. Durum çok tehlikeli idi. Serdâr-ı ekrem ve vezîriâzam
Fâzıl Mustafa Paşa, askeri şevke getirmek için, sağ taraftan hücum eden düşman
üzerine yalın kılıç atıldı. Onu gören askerler de yerlerinde duramaz oldular. Nemçelilere
kaçacak delik arattılar. Sağ cenahı takviye için Karaman beylerbeyi vezir Çelebi İsmâil
Paşa, hemen koşup geldi. Askerinin iki katı düşman kuvvetini bozup dağıttı. Osmanlı
ordusunun zafere doğru hızla ilerlediği bir sırada düşman tarafından atılan bir kurşunla
Fâzıl Mustafa Paşa sehîd oldu. Serdâr-ı ekremin çevresindekiler, tedbirsizlik edip,
“Serdâr düştü” diye bağırmaları, mehterin susmasına ve düşmanın durumu anlamasına
yol açtı. Sipâhî ağası Ömer Ağa, yerinde sebat etmeyip geri çekildi. Bütün bunlar,
zaferle bitmek üzere olan savaşı mağlûbiyete çevirdi. Sağ koldan giren düşman,
ordugâhı işgal eyledi. Fakat kırk bin kayıp veren Avusturyalıların da dövüşebilecek
güçten mahrum olmalarından istifâde eden Halep vâlisi vezir Koca Halîl Paşa ile Küçük
Cafer Paşa, sancak-ı şerifi alıp orduyu selâmete çıkarmak için ordu hazînesi, cephane ve
bütün topları meydanda bırakarak Belgrad’a döndüler. Bu arada Tuna kaptanı Mustafa
Kaptan, Tuna nehrinde düşmanın sekiz yüz parça cephane ve zahire kayığını ele geçirdi.
Belgrad’a ulaşan ordunun serdârlığına Koca Halîl Paşa seçildi. Bozguna sebeb olan sipâhî
ağası îdâm edildi. Derme çatma kuvvetlerle Kırım hanı Saadet Giray geldiği zaman
çoktan iş işten geçmişti. Serdârın şehâdeti ve mağlûbiyet haberi Edirne’de pâdişâha
bildirildi. Sadâret kaymakamı Kâdı Ali Paşa vezîriâzam tâyin edildi. Koca Halîl Paşa’ya da
Macaristan cephesi serdârlığı verildi. Sultan İkinci Ahmed Han, Kırım hanını, yazdığı bir
hatt-ı hümâyunla tekdîr etti.
Avusturya kuvvetleri ne kadar aradılarsa da şehîd serdârın nâşını bulamadılar.
Varadin’den Segedin’e, oradan da Tameşvar yakasındaki Çarad taraflarına giderek üç
günde Ligve’yi aldılar. Sivas beylerbeyi Deli Ömer Paşa kumandasındaki birlikle
Tameşvar’a yedi bin kile zahire gönderildi. Aynı yılın (1691) Kasım ayında
Avusturyalıların Varat kalesini muhasara ettiği haberi geldi. Geniş salâhiyetle serdâr
tâyin edilen Koca Halîl Paşa, ne yapmak lâzım geleceğini orduda istişare etti. Eğinli
Mehmed Ağa (yeniçeri ağası), Varat, Yanova ve Göle gibi kalelerin çevresinin bataklık
olması sebebiyle bir müddet müdâfaa edebileceğini öncelikle Tameşvar kalesine yardım
edilmesi gerektiğini söyledi. Bu görüş kabul edildi. Tuna’nın sol tarafındaki Paçova
sahiline geçilerek dört günde Tameşvar’a ulaşıldı. Kale, asker, erzak ve mühimmat
yönünden ikmâl edilerek, muhafızlığına Fındık Mustafa Paşa getirildi. Belgrad’a dönen
Koca Halîl Paşa, gelen ferman üzerine, kapıkulu askeri ile sancak-ı şerifi Edirne’ye
gönderdi. Belgrad’a vezir Topal Hüseyin Paşa’yı muhafız tâyin edip kendisi Ohri’ye gitti.
Lehistan cephesinde kral Sobiesky, Kahraman Paşa’nın karşısında bir hezîmete daha
uğradı ve Kamaniçe muhasarasını kaldırmak mecburiyetinde kaldı. 1692 yılı Ocak
ayında Topal Hüseyin Paşa, Koca Halîl Paşa’nın yerine Macaristan serdârlığına tâyin
edildi. Aynı yılın Nisan ayında, Avusturyalıların Varat, Erdel ve Tameşvar taraflarında
faaliyette bulundukları, Bosna’ya da taarruz plânladıkları haber alınarak gerekli tertibat
alındı. Bu sırada Avusturya müttefiki olan Leh kralı, Avusturya ile savaş hâlinde bulunan
Fransa ile dostluk kurarak Osmanlılarla anlaşmak istedi. Kâdı (Arabacı) Ali Paşa,
sadâretten alınarak, Diyarbekir vâlisi Hacı Ali Paşa vezîriâzam oldu ve Avusturya üzerine
sefere me’mur edildi (1692). Fransa’ya karşı daha güçlü olması gayesiyle AvusturyaOsmanlı savaşının durdurulması için İngiltere ve Flemenk (Hollanda) büyükelçileri,
sultan Ahmed Han nezdinde faaliyette bulundularsa da netice alamadılar. Bu arada
vaktinde yardım ulaştırılamayan Varat kalesi Avusturyalılara teslim olmak
mecburiyetinde kaldı.
1692 Haziran’ın son günü Edirne’den hareket eden vezîriâzam ve serdâr-ı ekrem Hacı
Ali Paşa, Ağustos’un ilk günlerinde Belgrad’a vardı. Betgrad’da yapılan istişare
toplantısında, Slankamen savaşı dolayısıyla gözü yılmış olan askerin Sava nehrinin karşı
yakasındaki düşmanla çarpışması hâlinde nehirde boğulma tehlikesi doğacağı söylenip,
ordunun Belgrad’da kalarak surların tamir edilmesi kararlaştırıldı. Göle ve Tameşvar
kalelerine ikmâl yapıldı. Avusturyalıların sınır kalelerine yaptıkları küçük çaptaki
saldırılar püskürtüldü. Zâten Avusturyalılar, Fransızlarla savaştıkları için Osmanlılar
üzerine fazla güç sevkedemiyorlar, Osmanlılar da toparlanmak için geri duruyorlardı.
Nemçelilerin kışlağa çekildiklerini haber alan serasker Hacı Ali Paşa, Belgrad’ın tahkim
işlerini bitirdikten sonra, dokuz bin askerle Büyük Cafer Paşa’yı hudut serdârı tâyin
ederek, Kasım ayında geri döndü.
Veziriazam Hacı Ali Paşa, Nemçeliler (Avusturya) ile uğraşırken, Venedik donanması da
Girid’e asker çıkarmıştı. Kaleyi, vezir Ispanakçı İsmâil Paşa savunuyordu. Malta,
Floransa ve Papalık donanmaları hep bir olup, Girid’deki Hanya kalesi önüne yığıldılar.
Hanya şehri ve Girid adası tehlikeye düştü. Emrinde bin beş yüz askeri olan İsmâil Paşa,
hemen Kandiye muhafızı Fındık Mehmed Paşa’dan ve donanmayı hümâyûndan yardım
istedi. Vezir Koca Halîl Paşa, Mora’ya girdi. Venedikliler, bir an önce işlerini bitirip, Koca
Hâlîl Paşa’ya mâni olmaya çaltştılarsa da, İsmâil Paşa’nın kahramanlığı sayesinde kaleyi
alamadılar. Kaleyi teslim isteği ile gelen Venedik elçisini İsmâil Paşa; “Bir daha teslim
teklifiyle gelirsen, başını vururum” diye tehdîd etti. Yapılan iki umûmî taarruzu
püskürttü. Malta amirali İki yüz silahşörüyle birlikte öldü. Kaptân-ı derya vezir Dâmâd
Yûsuf Paşa’nın Girid’deki Kandiye’ye gönderdiği filoyu alan Fındık Mehmed Paşa, sekiz
bin askerle Hanya’ya geldi. Aynı gün Venedikliler, muhasarayı kaldırıp kaçtılar ve bu
esnada Fındık Mehmed Paşa tarafından bir hayli hırpalandılar. Kırk bir günlük Hanya
muhasarası, Venediklilere dört bin askere mâl olmuştu. Büyük amiral hemen
görevinden alındı. Bosna ve Karadağ’da da başarı sağlayamadılar.
1693 yılının ilk günlerinde, daha önce tahttan indirilmiş olan sultan dördüncü Mehmed
Han vefât edip, Yeni Câmi yanındaki türbeye defnedildi.
1693 yılı Mart ayı sonlarında Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa, vezîriâzam tâyin edildi! Hacı
Ali Paşa da Kandiye muhafızlığına gönderildi. 1693 yılı Temmuz’unda vezîriâzam Bıyıklı
Mustafa Paşa, Nemçe seferi için Edirne’den hareket etti. Tuna üzerinden Ruscuk’a
ulaşınca, Kırım hanı Selîm Giray orduya katıldı. Vezîriâzam, ölen Boğdan prensi
Konstantin Kantemir’in yerine prens Konstantin Duka’yı tâyin etti. Erdel’i geri almak için
yola çıkan Osmanlı ordusu, Tuna’yı geçince, Nemçe ordusunun Belgrad’a yaklaştığını
haber aldı. Serdâr-ı ekrem istikâmet değiştirip, Villages ve Yanova kalelerini fethettiken
sonra Belgrad’a yöneldi. Belgrad’ı muhasaraya almış olan Nemçelilere karşı kale
muhâfızı Cafer Paşa, yaralı olmasına rağmen, kaleyi kahramanca savunmaktaydı. Kırım
hanı Selîm Giray’in Nemçelilerin imdadına gelen bir düşman ordusunu yenmesi üzerine
kuşatma kaldırıldı. Serdâr-ı ekrem, çekilen düşmanı tâkible çok zâyiât verdirdi ve on
yedi Eylül’de Belgrad’a girdi. Selîm Giray, Erdel’e yaptığı akından sonra, bol ganimet ve
yirmi bin esirle geri döndü. Kışın yaklaşması üzerine Kasım sonlarına doğru Osmanlı
ordusu Edirne’ye döndü.
Vezîriazam Bıyıklı Mustafa Paşa, bu başarılı seferinden başka, ıslâhat işleri ile de uğraştı.
Orduya katılmayan ocaklı ve tımarlıları defterden sildi. Çok düşman kazandı. Bu yüzden
görevden alınıp yerine Sürmeli Ali Paşa getirildi. Râkib gördüklerini yakın çevreden
uzaklaştıran Ali Paşa, bâzı mühim yerlere yeni tâyinler yaptı. Bu arada İngiliz
büyükelçisi, Nemçelilerle sulh yapılması için faaliyete geçti ise de isteklerin kabûl
edilmez oluşu, toplanan konferansın dağılmasına sebeb oldu.
28 Haziran 1694’de Narenta kalesi Venediklilerin işgaline uğradı. Dalmaçya ile Hersek
arasında bulunan Narenta suyu üzerinde olan bu kalenin stratejik ehemmiyeti pek
büyüktü. Geri almak için bir kaç defa teşebbüs edildiyse de muvaffak olunamadı.
Narenta kalesinin düştüğünü öğrenen serdâr-ı ekrem Sürmeli Ali Paşa, Edirne’den
Belgrad’a doğru yola çıktı. Osmanlı nehir donanması (ince donanma) ile bir gün ara ile
Belgrad’a ulaştılar. Selîm Giray Han da, dört oğlu ile beraber geldi. Sava üzerine
kurulan köprüden Esklavonya’ya geçildi. 12 Eylül’de Varadin önüne ulaşan Osmanlı
ordusu, kaleyi kuşattı. Macar topraklarına yaptığı akından dönen Gâzi Giray da
muhasaraya iştirak etti. Yüz bin kişilik Osmanlı ordusu tarafından kuşatılan kale çok iyi
savunuluyordu. Yirmi üç gün süren kuşatma, Sakız’ın düşman eline geçmesi üzerine
gelen hatt-ı hümâyûnla kaldırıldı. Serdâr-ı ekrem, Belgrad’a gelip Aralık başında da
İstanbul’a döndü. Haleb beylerbeyi Cafer Paşa, Belgrad muhafızlığında bırakıldı. Kırım
askeri de Besarabya’ya çekildi. Şehri güzel bir şekilde tahkim eden Cafer Paşa, kış
içinde Göle kalesini aldı.
Serdâr-ı ekrem, Varadin muhasarası için yolda iken, Malta, Floransa ve Papalık
filolarından müteşekkil bir Venedik donanması, Sakız limanına gelerek karaya asker
çıkarıp, deniz ateşi açarak, kaleyi muhasaraya başlamıştı. Sakız kalesini bin üç yüz
yetmiş asker ile Hasan Paşa müdâfaa ediyordu. Yanında bahriye beylerbeyi Mehmed
Paşa ile derya beylerinden Ahmed ve Mehmed beyler vardı. Kale çevresinde lağımlar
kazan Venedikliler, ilk gün iki bin yedi yüz gülle attılar. Evlerin çoğu hasar gördü.
Rumlar ayaklanıp kalenin teslimi için yürüyüşler yaptılar. Türklerden ellerine geçirdikleri
kadın ve çocukları Venediklilere teslim ettiler. Hasan Paşa, Sakız’da sürgünde bulunan
sabık şeyhülislâm Hoca Sa’deddînzâde Feyzullah Efendi ile durumu müzâkere etti. Bu
kadar kuvvete karşı koymanın boşu boşuna kan dökmek olacağına hükmedip kalenin
vire ile teslim olması kararlaştırıldı. İki hafta süren muhasaradan sonra teslim olan
kaledeki müslümanlar, götürebildikleri eşyalarla birlikte gemilere bindirilip Çeşme’ye
taşındılar. Sakız’ın düşmesi İstanbul’u karıştırdı. Pâyıtâht-ı Âl-i Osman’a bu kadar yakın
olan bir adanın Venedik eline geçmesi, sultan İkinci Ahmed Han’ı çok müteessir etti.
Belgrad’da Nemçe üzerine sefer ile meşgul olan vezîriâzam ve serdâr-ı ekrem Sürmeli
Ali Paşa’ya bir hatt-ı hümâyûn gönderdi. Serdâr-ı ekremin eline ulaştırılan hatt-ı
hümâyûnda, pâdişâh; “Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Üngürüs (Macaristan)
memleketini feth etsen, makbûlüm değildir” diyordu. Serhad işlerini düzene koyup,
hemen yola çıkan Sürmeli Ali Paşa, Edirne’ye gelince; “Sakız ahvâli derûnumu (içimi)
yaktı. Teshiri (zaptı) murâdımdır. İcâb edenlerle görüşüp ne yapmak lazımsa bildiresin.
Bu kış Sakız elde edilmezse, şöyle bilin kim, bütün reisleri katlederim” fermanı ile
tutuştu. Vezir Hasan Paşa’ya Sakız’ın teslimini tavsiye eden Feyzullah Efendi, Nil
üzerindeki İbrim adasına sürüldü. Buna îtirâz eden iki kazasker Başmakçızâde Ali ve
Yahyâ efendiler Gemlik ve Haleb’e gönderildiler. Reîsülküttâb Ebû Bekr Efendi, Elbasan
sancakbeyliğine tâyin edildi. Rami Efendi, reisülküttâb oldu. Kapdân-ı derya Helvacı
Yûsuf Paşa azledildi. Yerine Amcazade Hüseyin Paşa tâyin edildi. Mısırlıoğlu İbrâhim
Paşa’ya donanma serdârlığı verilerek, kış içinde Sakız’ın alınmasına me’mûr edildi.
Sultan Ahmed Han huzuruna çıkan İbrâhim Paşa’yı taltif ve tehdid ederek; “Sadrâzam
hüsn-i hâlini arz edip vükelâm dahi ma’kûl görüp hizmet umduğundan seni Sakız fethine
serasker nasb u tâyin eyledim. Eğer taksirat edersen, şiddetli cezâlandırınm” deyip
duâlarla uğurladı.
Donanma-yı hümâyûn 1695 yılının ilk günlerinde, Derseâdet’ten hareket etti.
Ayrılmadan önce Barbaros Hayreddîn Paşa’nın, Beşiktaş’taki türbesi ziyaret edildi.
Yâsinler, Fâtihalar okundu... Kurbanlar kesildi... Fukarâya sadaka dağıtıldı.
Mekânımız deryâ deniz...
Venedikli, gelen biziz.
Öcümüz komaz, alırız...
Bize Hayreddînli derler.
sesleri arasında donanma-yı hümâyûn denize açıldı.
Bütün deniz erleri, erenler, Çeşme’de toplandılar. Donanmanın idaresi Mezemorta
Hüseyin Paşa’ya verildi. Mezemorta Hüseyin Paşa, uygun hava gözledi. Nihayet bir
seher vakti tekbir-i kebirlerle deryaya açıldılar. 9 Şubat 1695 öğle vakti, Venedikli
göründü... Ön direk gözcüsü tam 65 tekne saydı. Bandıraların (bayrakların) çoğu
Venedikdi. Papalık, Toskana ve Malta şövalyeleri bile bandıralarını çekmişlerdi. Bütün
haçlı kâfirleri, hepsi birden Sakız ile Koyun adaları arasındaki boğaza dolmuşlardı.
Mezemorta’nın emrinde, kırk sekiz Osmanlı gemisi mevcuttu. Düşmanın çokluğuna
aldırmadı. Usta topçulardan Abdülfettah Reis’e işaret etti.
“Yâ Allah... Bismillah” ile, ilk Osmanlı topu, gürledi. En ağır Venedik kalyonu, infilâk etti.
İslâm güllesi, tam cephane ambarına düşmüştü. Arkadan bir daha... Büyük amiral
Benedetto, çılgına döndü. Oniki dakikada, en büyük iki kalyon ve bin iki yüz gemici
kaybettiler. Türk topçularının mahareti, akıl alacak gibi değildi! Artık kendi amiral gemisi
ile hücum etmesi gerekliydi, öyle yaptı!.. Fakat topçu çavuşu bu sefer daha keskin nişan
aldı. Tam isabetle Benedetto’yu öteki dünyâya yolladı. Venediğin büyük amirâliyle
birlikte, büyük ümitleri de yok oldu!.. Çünkü dokuz Venedik teknesi sulara gömülmüştü.
Tamamen yok olmamak için, Sakız’ın iç limanına doğru kaçtılar.
Adadaki topların, atış mesafesine girmek istemediğinden Hüseyin Paşa, üzerlerine
varamadı. Düşmanı açık denizde bekliyecekti. 9 gün oyalandı. Sakız’a varan bütün
yardım yollarını kesti. Birleşik haçlı donanması Mezemorta’yı yenmedikçe buralarda
barınmanın imkânsız olduğunu iyice anladı. Mecburen, denize açıldılar. Mezemorta avını
bekleyen şahin gibi denizlerde süzülüyordu... Fakat yeni büyük amiral, daha atak
davrandı. Osmanlılara aniden hücum etti. On sekiz Şubat sabahı, korkunç bir deniz
savaşı başladı. Son yıllarda böylesi görülmemişti. Barbaros’un gerçek torunları öçlerini
komayıp aldılar. Düşman, dokuz büyük kalyon ve on binlerce denizci daha kaybetti.
Büyük ve küçük bütün amiralleri, batıya doğru firar ettiler. Sakız’ı terkettiler. 22 Şubat
1695 sabahı Osmanlı sancakları, Sakız semâlarında yeniden yükseldi. Serasker
Mısırlıoğlu, müjdeyi bizzat vermek için İstanbul’a koştu. Fakat asker düşman ile
cenkederken Sakız’ın elden çıkmasının acısı ile üzüntüden hastalığı ağırlaşan Sultan
Ahmed Han, 6 Şubat 1695 târihinde Sakız’ın fetih haberini alamadan, elli iki yaşında
iken hayâta gözlerini yummuştu. Edirne’de vefât eden Sultan, İstanbul’da Kânûnî Sultan
Süleymân Han’ın türbesine defnedildi. Yerine yeğeni ikinci Mustafa Han sultan oldu.
Çok merhametli ve vatanperver olan sultan İkinci Ahmed Han, hasta olduğu zamanlarda
bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Haftada iki gün yapılan dîvân toplantılarının
dörde çıkarılmasını emretti. Toplantıları bizzat tâkib eder, yaptığı herhangi bir hatâyı
düzeltmekten çekinmezdi.
Kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşır, dertlerini sabırla dinler, çâre bulunması için
gerekli yerlere emirler verirdi. İslâmiyet’e, Hicaz bölgesine ve seyyidlere hizmet
hususunda derin bir mes’ûliyet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı zaman söylediği
sözler, Sultân’ın nasıl manevî bir mes’ûliyetle devlet reisliğini kabul ettiğini anlatmakta
ve milletine hizmet duygusunun derinliğini göstermekdlr.
Ahmed Han, devrinde âdil bir sultan olarak yaşamış, milletini memnun etmek için
elinden gelen her şeyi yapmaya çalışmıştır. Gösterişten hoşlanmaz, sâde giyinmeye
özen gösterirdi. Uzun uzun düşündükten ve bilenlerle istişare ettikten sonra karâr
verirdi. San’atkârları korur, taltiflerde bulunarak daha iyiye ve güzele doğru
yönlendirirdi. Kendisi de güzel yazı yazardı. Yazdığı Kur’ân-ı kerîmler ve çoğalttığı
kitaplar vardır. Şairlik tarafı da bulunan Ahmed Han, bir şiirinde şöyle demektedir:
Sığındım tâ ezelden ben Allah’a
O’dur zîrâ bâya, yoksula penâh
Tevekkül üzre ol, her zaman Ahmed
Yardım etsin sana her yerde Allah!
Çocukları: İbrâhim, Selîm, Hadîce, Asiye. Hanımı: Râbi’a kadın.
TEKDİR VE TENBİH
Sultan İkinci Ahmed Han, Salankamen muhârebesine yetinemeyen Kırım hânını, yazdığı
bir hatt-ı hümâyûnla şöyle tekdîr etmektedir:
“Sen ki Kırım hanı Saadet Giray’sın.
Mukaddemâ seninle ahd ü misak, re’y-i sevâb, kavl ü karâr böyle miydi? Yazık senin
nâm ü şânına. Asâkir-i İslâm kullarım cân ve başlarıyla din uğruna çalışıp niceleriyle
vezîriâzam ve yeniçeri ağam şehîd olalar; sen, yedi, sekiz saatlik yerde bulunup imdada
erişmeyesin? Murâd etsen bu denlu mesafe sana göre ancak bir kamçılık yer idi.
Gayret-i İslâm bu mudur? Malûm oldu ki ihmâl ve tekâsül ve hıyanet sende imiş.
Hıyanet bana değil Allah’adır. Takdir bu imiş; bir iştir oldu, olmamak gerek idi; biz bunu
Allah’tan bilirüz. Bâdelyevm tıynetinde olan vahşeti giderüp var kuvveti bâzuya getürüp
serdâr Halîl Paşa ile yekdil hizmet-i hümâyûnumda bulunup gayret-i İslâmiyeyi yerine
getürüp âdây-ı dinden ahz-ı intikam etmede makdûrun sarfedesin.”
İkinci Ahmed Han’ın, Sakız adasının fethine dâir fermânın hülâsası:
“Kapudan Paşaya” ve kalyonlar kapudânı olan Hüseyin (ikbâli dâim olsun) ve sâir deniz
birlikleri kumandan ve kapudân ve bilcümle dananmâ-yı hümâyûn ileri gelenlerine
hüküm ki:
İhmâl ve kusurlarınız sebebi ile düşman eline düşen Sakız adasının Allahü teâlânın
yardımiyle düşman elinden kurtarılıp alınması dînin ve devletimin büyük mes’elelerinden
biridir. Bu hususta, düstûr-ı mükerrem müşîr-i müfehham nizâm-ül-âlem Anadolu vâlisi
vezirim İbrâhim Paşa vazife ile o tarafa tâyin olunup ol tarafın bütün işleri kendine
verilmiş olmakla siz sözü edilen vezirim ve beylerimden bu emirde tam hizmet ve
hoşnutluğumu kazanacak uygun hareket umulup beklenerek adı geçen birlikte
vazifelendirildiniz. Hazır olun, emr-i şerifim size vardığı gibi adı geçen veziri üzerinize
serasker bilin, Donanmâ-yı hümâyûnumda bulunan bilcümle çektıri ve kalyonlar ve
diğer levend gemilerini vezir (İbrâhim Paşa) gereği gibi tertip ve teçhiz ve cümlesi
silâhları tamam ve avadanlıkları yeterli olmak üzere hâzır ve âmâde edince Sakız’ın
karşısında diğerleri ile birleşin. Kemâl-i ittifak ve ittihâd ile seraskerin vezîr-i
müşarünileyhin doğru görüşleri üzerine, kendisi ve diğer askeri birlikler tophane ve
cephane mühimmatını Sakız’a nakilde ve naklolunduktan sonra dahi azık ve yiyecekler
ve sâir levazım ve mühimmat naklinde ve zarar verici mel’unların uğursuz gemilerine
avn-i Hak’la zarar vermekte elden geldiğince bol gayret gösterilsin. Emirlerine karşı
gelinip yada inatçılıkta bulunulmasın. Bu emr-i hayrın geciktirilmesine ve
durdurulmasına sebeb olmaktan gayetle sakınılıp çekinilerek daha önceden işlediğiniz
suçun af olunmasına sebeb olacak hizmette bulunup bâş ve cân ile bütün gücünüzü
sarfediniz. Hâsılı Sakız adasının kurtarılmasına ve mel’unların uğursuz gemilerine Allahü
teâlânın yardımı ile zarar vermekte diğer lüzumlu bütün işlerde her türlü hizmeti yerine
getirmenizi istiyorum. Şöyle ki, bundan sonra dahi her hanginizden tenbellik ve
gevşeklik görülürse vebali boynunuza bilâ âmân katl olunursunuz. Ona göre görüb
anlayarak karşı hareketten sakınıp çekinmeniz için hatt-ı hümâyûn-ı şevket-makrûnum
mucibince fermân-ı âlîşânım sâdır olmuştur.
“Fi evâhiri Rebîülâhir sene 1106 (Aralık 1694) ortaları M).”
Sultan Ahmed Han-II Devri Kronolojisi
19 Ağustos 1691 : Slankamen muhârebesinde Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’nın
şehîd olması.
30 Ağustos 1691 : Arabacı Kâdı Ali Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
12 Haziran 1692
2 Ağustos 1692
: Varat kalesinin Avusturyalılar tarafından alınışı.
: Sadrâzam Hacı Ali Paşa’nın Belgrad üzerine yürümesi.
27 Mart 1693
: Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
12 Eylül 1693
: Belgrad’ın düşman kuşatmasından kurtarılması.
14 Mart 1694
: Sürmeli Ali Paşa’nın sadrâzamlığa getirilmesi.
12 Eylül 1694
: Varadin kuşatması.
21 Eylül 1695
: Sakız kalesinin vire ile (şartlı olarak) Venediklilere teslimi.
6 Şubat 1695
: Sultan İkinci Ahmed Han’ın vefâtı.

1) Târih-i Râşid; cild-2, sh. 367
2) Silahdâr Târihi; cild-2, sh. 615
3) Zübdet-ül-vekâyi; vrk. 244
4) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 532
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh. 162
6) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-3, sh. 472
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 118
8) Devlet-i Osmaniye Târihi (Hammer)
9) Büyük Türkiye Târihi
AHMED HAN-III
Babası ............................. : Mehmet Han-IV
Annesi ............................. : Gülnûş Emetullah
Doğumu ........................... : 31 Aralık 1673
Vefâtı .............................. : 1 Temmuz 1736
Tahta Geçişi ..................... : 22 Ağustos 1703
Saltanat Müddeti ............... : 27 sene
Halîfelik Sırası ................... : 88
Osmanlı pâdişâhlarının yirmi üçüncüsü, İslâm halîfelerinin seksen sekizincisi. Sultan
dördüncü Mehmed Han’ın oğlu. Sultan İkinci Mustafa’nın kardeşidir. Râbia Gülnûş
Emetullah Sultan’dan, 31 Aralık 1673 târihinde doğdu, iyi bir tahsil gördü. Son derece
zekî ve akıllı idi. İlk dersini şeyh-i sultanî Mehmed Efendi’den aldı. Seyyid Feyzullah
Efendi’nin yıllarca tedrisâtı altında yetişti. Bir müddet Topkapı Sarayı’nda yaşadı, sonra
Edirne’de kalmaya başladı. Ağabeyi sultan İkinci Mustafa Han, 1703 senesinde Edirne’de
cebecilerin çıkardığı isyân sebebiyle tahttan indirildi. Yerine üçüncü Ahmed Han’ın 22
Ağustos 1703’de pâdişâh olduğu îlân edildi. Bîat merasiminden sonra İstanbul’a gelip,
hazret-i Hâlid’in türbesini ziyaret ederek âdetler uyarınca hazret-i Peygamberin
(aleyhisselâm) Eyyûb Sultan’daki kılıcını kuşandı. Henüz otuz yaşlarında bulunan yeni
pâdişâh, 1703 Edirne vak’asında isyânı çıkaranların elebaşlarını iyi bir siyâsetle
yakalatıp teker teker cezalandırdı. Baltacı Mehmed Paşa’yı sadrâzam yaptı. Devletin iç
işlerini düzeltmek için çalışmalarına başladı.
Karlofça andlaşması yeni imzalanmış olduğu için, devlet bir müddet barış içinde yaşadı.
Fakat sonra umulmadık bir savaşın içine düşüldü. İsveç kralı on ikinci Şarl, arka arkaya
kazandığı zaferlerle Avrupa içlerine sarkmış, Lehistan’ı ele geçirmiş, Rusya ile çatışmış
ve Rus çarı Deli Petro’yu yenmişti. Fakat bir defa Ruslarla ihtiyatsızca girdiği bir savaşta
yenildi ve son anda kaçarak Osmanlı topraklarına sığındı. Ruslar, Kral’ın Osmanlı
topraklarından dışarı çıkarılmasını, onunla birlikte sığınan Ukrayna Kazaklarının da
kendilerine teslim edilmesini istediler. Sultan Ahmed Han, bir müddettir Ruslara verilen
tâvizleri geri almak için fırsat bekliyordu. Rusların bu davranışını barışın çiğnenmesi
olarak yorumladı ve dîvânı toplayarak Rusya’ya harb îlân etti. 9 Nisan 1711’de Osmanlı
ordusu vezîriâzam Baltacı Mehmed Paşa’nın kumandası altında Rusya seferine çıktı.
Baltacı Mehmed Paşa, Çar Petro’nun ordusunu 18 Temmuz’da Prut’ta kıstırdı ve etrafını
çevirdi. Asıl niyeti bu orduyu orada hücumla imha etmekti, Fakat yeniçerilerin
isteksizliği yüzünden ciddî bir taarruz yapamadı. Orduyu tekrar tekrar hücuma
kaldırmayı denediysede başarılı olamadı. Rus ordusu bataklıkta kıstırılmış vaziyette
bekliyordu. Çar ve komutanları tek kurtuluşun emân dileyerek barış istemekte olduğuna
karar verdiler. Gönderdikleri hey’et, Baltacı Mehmed Paşa’ya, her şartı kabul
edeceklerini bildirdi. Bu sırada Mehmed Paşa’nın, Rus çariçesi Katerina ile görüştüğü ve
aldığı rüşvet ve hediyelerle anlaşmaya razı olduğu, tamamen iftiradır. İki taraf arasında
andlaşma yapıldı; Rusya’nın Lehistan ve Ukrayna işlerine karışmaması, elinde tuttuğu
Azak kalesini de Türklere bırakması karar altına alındı (Bkz. Prut Savaşı). Baltacı’ya
muhalif olanlar, Rus ordusunu imha etme imkânı varken rüşvet alarak barış yaptığı gibi
iftiralar öne sürüp, en sonunda onu azlettirdiler. Ruslar, önce andlaşmanın şartlarına
uymak istemedi. Rusların bu davranışına çok celallenen sultan Ahmed Han, yeni
sadrâzam Dâmâd Ali Paşa kumandasındaki orduyu, çar Deli Petro’nun üzerine gönderdi.
Hattâ Edirne’ye kadar kendisi de ordunun başında gitti. Bunun üzerine andlaşma
şartlarını yerine getireceklerini bildirdiler.
Ali Paşa çok atılgan, kabiliyetli, hırslı bir vezîriâzamdı. Karlofça andlaşmasıyla Mora
yarımadası Venediklilere bırakılmıştı. Venedikliler, daha fazla toprak koparmak için fırsat
kolluyordu. Karadağlıları isyâna teşvik edip, 1714’de ayaklandırdılar. Bunun üzerine
sultan Ahmed Han, Ali Paşa kumandasında Mora üzerine bir sefer açtı ve Karlofça
andlaşmasıyla Venediklilere geçen bütün kaleleri birer birer fethetti.
Alman İmparatorluğu, Karlofça andlaşmasına kendilerinin kefil olduğunu, yâni
Venedik’ten alınan yerler iade edilmedikçe kendilerinin de barışı tanımayacağını bildirdi.
Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Alman-Avusturya İmparatorluğu’na harb îlân etti. Ali
Paşa ordunun başında Belgrad’dan çıkarak düşmanı Karlofça yakınlarında,
Petervaradin’de karşıladı. Savaşın en kızgın zamanında, Paşa, askere cesaret vermek
için elinde kılıç ön safa atılınca, bir kurşunla alnından vurularak şehîd oldu. Onun ölüm
haberi ordu içinde yayılınca askerlerin maneviyâtı bozuldu ve bozgun başladı. Bu
bozgundan sonra Avusturya başkumandanı prens Öjen, önce Tameşvar kalesini, sonra
Belgrad’ı zaptetti. Bu savaşta başlangıçta büyük muzafferiyetler kazanan Osmanlı
ordusu, hatalı bir kaç hareketi neticesinde toprak kaybına mâruz kaldı.
1718’de imzalanan Pasarofça andlaşmasıyla, Belgrad ve Semendire Avusturya’da
kalmak üzere Sava nehri sınır kabul edildi. Fakat Osmanlılar, Venediklilerin Karlofça ile
aldığı yerleri tekrar kazandılar.
Pasarofça andlaşmasından sonra Türkiye’de yeni bir devir, yeni bir hayat başladı.
1718’den 1730’a kadar uzayan bu devreye Osmanlılar çok sonraları Lâle Devri adını
takmışlardır. Bu adın sebebi, o zamanda lâleye olan düşkünlük sebebiyledir. Sultan
Ahmed Han, elli yıldır süren savaşlar sonunda yıpranan orduyu kuvvetlendirmek için
uzun bir sulh dönemine ihtiyâç duyuyordu. O, bu dönemde ülke içinde huzuru
sağlamak, îmâr faaliyetlerine hız vermek ve devleti maddî manevî en yüksek seviyeye
çıkarmak istiyordu.
Sultan üçüncü Ahmed Han ile sadrâzam Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa, Lâle Devri’nin
iki büyük simasıdır. Bunların ikisi de savaştan ziyâde barış tarafdârı olup, devletin eski
şân ve şöhretli zamanlarına tekrar dönebilmesi için lüzumlu çalışmaların gerektiğine
inanıyorlardı. Avrupa’da olup-bitenleri, özellikle kültür ve medeniyet bakımından
yakından tâkib ettiler. Bu ilginin en büyük eseri Türkiye’ye matbaanın getirilmesi
olmuştur. Matbaa ile bir yandan büyük ilim ve kültür eserleri çok sayıda basılıp
dağıtılırken, bir taraftan da Pâdişâh ve Sadrâzam İstanbul’daki ilim, kültür ve san’at
çevrelerini, yakından desteklemek suretiyle bu sahalarda büyük bir canlılık uyandırdılar.
Yalova’da kâğıt, İstanbul’da çini ve kumaş fabrikaları açıldı. Şiirde Nedîm, zirveyi teşkîl
etmek üzere edebiyat ve san’at kalabalık çevreleri içine alacak bir canlılık gösterdi.
Bilhassa Kâğıthane bölgesinde inşâ edilen köşkler, bahçeler İstanbul halkının buralara
dolmasına sebeb oldu. Edebiyat sahasında bilhassa şiirde, Osmanlı üslûbunun asaleti ve
büyüklüğü yanında, o devirde her şeyde incelik ve zerâfet önde gelmeye başladı ve bu
durum Avrupa’ya sıçradı. Pek çok Avrupalı aile, evlerinin bir köşesini Osmanlılardaki gibi
döşediklerinden, Turquerie diye zevkte bir akım başladı.
İstanbul’a davet edilen, daha sonra uzun seneler Türkiye’de kalıp İstanbul’da vefât eden
Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmed Paşa), humbaracı ocağını ıslâh etmişti.
İstanbul’un su ihtiyâcını te’min için bir de bend yaptırıp deryâ-yı sîm adını vermiştir.
Gerçi bu devirde de savaş bulutları ufuktan hiç eksik olmadı. İran’da Safevî hâkimiyeti
son günlerini yaşıyordu. İran’a tâbi olan Dağıstan, 1722’de Türk himayesine girmek
istedi ve himaye altına alındı. Sultan Ahmed Han’ın bu isteği kabul etmesinin asıl
sebebi, Karadeniz’de kaybettiği hâkimiyeti, Hazar denizinde sağlamak ve Kafkasya’yı
tehdîd eden Rusya’ya mâni olmaktı. Rusya, İran’daki buhrandan faydalanıp Kafkasya’yı
ele geçirmek üzereydi. Pâdişâh, hudud vâlilerine emir göndererek ellerindeki kuvvetle
harekete geçmelerini bildirdi. Böylece 1723 yılında başlayarak Gürcistan, Güney
Azerbaycan, Lûristan, Erdelân, Kirmanşâb ve Hemedân ele geçirildi. 1725’de Türk
ordusu Tebriz’e girdi; Gence, Revan (Erivan) ve Nahcivan işgal edildi. 1727’de İran şahı
bir andlaşma ile bütün bu toprakları Osmanlı Devleti’ne bıraktı.
Nâdir Han’ın İran’da hâkimiyeti ele geçirmesi ile İran birliği tekrar kurulmaya başladı.
1730 yılında Osmanlı elindeki bâzı önemli İran eyâletlerini geri aldı.
İran’daki bu kötü durum, İstanbul’da Dâmâd İbrâhim Paşa’nın düşmanları için bir
fırsattı. Nâdir Ali Şâh’ın faaliyetleri karşısında hükümetin uyuduğu dedikoduları
yayılmaya başladı.
Sonunda İbrâhim Paşa ve pâdişâh bütün bu dedikoduların önünü almak üzere bizzat
sefere çıkmaya karar verdiler. Üsküdar’a pâdişâh tuğları dikildi. Fakat işler
sürüncemede kaldığı gibi, askerde de pek istek görünmüyordu. Bir gün Patrona Halil
adlı bir kabadayı, etrafında topladığı otuz-kırk kadar adamla bayrak kaldırıp, “Dâvamız
vardır” diye çarşıyı dolaşmaya başladı. Hükümetin muhalifleri, ya bu kalabalığa
doğrudan doğruya katıldılar veya onu desteklediler. Böylece isyâncı kalabalığı gitgide
büyüdü. Üsküdar’daki ordugâhtan âsîler üzerine gönderilen yeniçeriler sağa-sola
dağılarak vazîfe yapmadılar. Etraf, Patrona Halil’in adamlarına kaldı. Bunlar, Pâdişâhdan
bâzı ileri gelen devlet adamlarının kendilerine verilmesini istediler. Listede İbrâhim Paşa
da vardı. Sultan üçüncü Ahmed, en sonunda sevgili sadrâzamının îdâmına razı oldu.
Fakat zorbaların isteklerinin sonu gelmeyeceğini, kendisinin de tahttan ayrılmasını
isteyeceklerini bildiği için, kendi eliyle yeğeni şehzâde Mahmûd’u tahta geçirdi, köşesine
çekildi.
İsyancılar çevrelerindeki ayak takımını ayartarak İstanbul’daki zengin ve süslü hayâta
olan kıskançlıklarını kabartıp, onları kendi yanlarına toplamışlardı. Serseriler alayının ilk
işi Kâğıthane’deki köşkleri ve bahçeleri yıkıp, ortadan kaldırmak oldu. Sonra bir takım
devlet görevlerini kendi aralarında paylaşmaya veya bunları para ile şuna buna satmaya
kalktılar. Fakat devletin böyle bir kaç serseriye teslim olması elbette beklenemezdi. Bir
gün Patrona Halil saraya çağrıldı, ifâdesi alındı ve öldürüldü. Ardından bütün arkadaşları
birer-ikişer toplanıp temizlendiler (Bkz. Patrona isyânı).
Üçüncü Ahmed tahttan ayrıldıktan sonra altı yıl kadar yaşadı. Türk târihinde yeni bir
devri, İbrâhim Paşa ile birlikte açmış olan bu kültürlü, ince zevkli, yenilikçi pâdişâhın en
büyük eseri matbaa olmuştur. Sultan Ahmed Han, önceleri kitapları el yazısıyla yazıp
çoğaltan ve bununla geçinen binlerce hattat ve san’atkârı korumuş, zamanında bir çok
büyük kabiliyetin gelişip şöhret bulmasına yol açmıştı. Nâbi ve Nedîm, Osmânzâde Tâib
ve Seyyid Vehbî gibi büyük tasavvuf şâirleri onun devrinde yaşadılar.
Yirmi yedi sene hükümdarlık yapan sultan üçüncü Ahmed Han, saltanattan çekildikten
sonra ilim ve ibâdetle meşgul oldu. Altmış üç yaşında iken 1 Temmuz 1736 târihinde
Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Yeni Câmi’de Turhan Vâlide Sultan Türbesi’ne
defnedildi.
Sultan Ahmed Han, sarayda dağınık yerlerde bulunan kıymetli kitapları bir araya
toplatarak, bunları koymak üzere arz odasının arkasındaki ikinci Selîm Han’a âit beyaz
mermer havuzlu bahçenin yerine müstakil bir kütüphâne inşâ ettirdi. Annesi Gülnûş
Emetullah Sultan için Üsküdar’da, Yeni Vâlide Câmii ve bunun yanında bir sebil, çeşme,
sıbyan mektebiyle bir imâret yaptırdı. 25 Mayıs 1719’da üç dakika devam eden şiddetli
zelzelede pek çok binalar, İstanbul’un surları hemen baştanbaşa yıkılmıştı, İzmit’in
büyük bir kısmı ve Karamürsel’de çok tahribat meydana gelmişti. Bundan elli yedi gün
sonra çıkan yangında da Kumkapı ve Gedikpaşa civarı tamamen yanmıştı. Sultan
Ahmed Han, her iki âfet için de çok üzülmüş, halkının yaralarını sarmak için elinden
gelen bütün imkânlarını seferber etmiş, surları yeniden yaptırmıştı.
İstanbul’da Bahçekapı’da Büyük Vâlide Hadîce Turhan Sultan Türbesi yanında ikinci
kütüphâneyi, Topkapı Sarayı önüne, kendi adı ile anılan meşhur dört cepheli ve süslü
çeşmeyi yaptırdı. İyi bir hattat olan sultan üçüncü Ahmed Han’ın, çeşmenin üzerine
yazdığı hattı bir şaheserdir. Yine yazdığı iki Kur’ân-ı kerîm Medîne’ye, Ravda-i
mutahheraya gönderilmiştir. Ayrıca, Üsküdar’da iskele meydanındaki büyük çeşmeyi,
Kâğıthane’de Çağlayan önünde, şâir Nedim’in Çeşme-i nev-peydâ adını verdiği çeşmeyi
yaptırdı. Ayrıca, Galatasarayı’nın tamiri ve vakıf şartlarının değiştirilmesi ile bu sarayın
dışında bir câmi, Boğaziçi’nde Bebek’te diğer bir câmi ve altında bir mektep ile çeşme,
Hasköy-Kasımpaşa arasında Aynalıkavak’ta köprü başında ve annesine âid olan Galata
Yeni Câmii’nin güney cephesindeki avlu kapısının dışında da bir çeşme yaptırdı.
Okmeydanı’nda, Fâtih Sultan Mehmed adına yapılmış olan câminin minberinin, Kızkulesi
fenerinin ve 1720’de yanan Cihângir Câmii’nin tamirleri, Dolmabahçe’de sâhil yolunun
kapatılarak Fındıklı-Beşiktâş yolunun arkadan geçirilmesi hep sultan üçüncü Ahmed
Han’ın gayretiyle yapılmıştır.
Zamanında Nedîm, Neyli, Nâbî, Nahîfi gibi dîvân edebiyatının dev şahsiyetleri yetişti.
Sultan bunları himaye ettiği gibi kendisi de Necîb mahlası ile şiir yazıyordu. Yanyalı
Es’ad Efendi, Herâtlı Kâbızî Mansürîzâde Fasîhi, Haleb kâdısı İlmî Efendi, Müstercizâde
Abdullah Efendi, şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Efendi ve Nedîm gibi ilim ve fikir
adamları bir araya gelip, doğu ve batı dillerinden tercümeler yapıyordu. Avrupa’da çiçek
aşısı henüz bilinmez iken İstanbul’da bizzat tatbik ediliyordu. Hattâ çiçek hastalığına
yakalanan pâdişâhı; ser etibbâ (baş tabib) Mehmed Efendi, tabib Süleymân Efendi ve
müneccimbaşı Mehmed Efendi tedavi etmiştir. İyi bir nişancı olan üçüncü Ahmed Han,
85 adımdan tek bir atışta bir dînârı vururdu, dokuz yüz arşına ok atıp, Okmeydanı’nda
adına taş diktirdiği bildirilmektedir.
Birçok defa evlenen üçüncü Ahmed Han’ın çocuklarının çoğu küçükken vefât etmişlerdir.
Sâdece birinci Abdülhamîd Han ile üçüncü Mustafâ Han pâdişâh olmuştur.
Sultan Ahmed Han-III Devri Kronolojisi
17 Kasım 1703
: Edirne Vak’ası elebaşılarının tasfiyesine başlanması.
29 Aralık 1703
: Sultan İkinci Mustafa’nın vefâtı.
25 Aralık 1704
: Baltacı Mehmet Paşa’nın ilk sadrâzamlığı.
14 Aralık 1708
: Oran’ın fethi.
16 Haziran 1710
: Köprülüzâde Nûmân Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
18 Ağustos 1710 : Baltacı Mehmed Paşa’nın ikinci sadrâzamlığı.
21 Temmuz 1711 : Prut savaşının kazanılmasıyla Osmanlı-Rus barış andlaşması.
10 Nisan 1712
: Şâir Nâbî’nin vefâtı.
12 Kasım 1712
: Silâhdâr Süleymân Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
24 Haziran 1713
; Ruslarla Edirne andlaşmasının imzalanması.
8 Aralık 1714
: Venediklilere karşı sefere çıkılması.
7 Haziran 1715
: İstendil adasının fethi.
22 Ağustos 1715 : Mora fethinin tamamlanması.
24 Eylül 1715
: Suda kalesinin fethi.
24 Nisan 1716
: Nemçe (Avusturya) seferinin açılması.
5 Ağustos 1716
: Osmanlı ordusunun Varadin’de bozulması ve sadrâzam
Silâhdâr Ali Paşa’nın şehîd olması.
18 Ağustos 1717 : Belgrad’ın düşmesi.
9 Mayıs 1718
: Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’nın sadrâzamlığa tâyini.
17 Temmuz 1718 : Büyük İstanbul yangını.
21 Temmuz 1718 : Pasarofça andlaşmasının imzalanması.
25 Mayıs 1719
: Üç dakika süren büyük İstanbul depremi.
21 Temmuz 1719 : İstanbul’da Gedikpaşa semtini kül eden büyük yangının
çıkması.
9 Temmuz 1723
: Gürcistan’da Tiflis ve Gori’nîn fethi.
15 Ekim 1723
: Kirmanşâh’ın fethi.
6 Mayıs 1724
: Hoy kalesinin fethi.
31 Ağustos 1724 : Hemedan’ın fethi.
3 Ağustos 1725
: Tebriz’in fethi.
4 Eylül 1725 : Gence’nin fethi.
6 Eylül 1725 : Hurremâbâd’ın fethi.
16 Aralık 1727
: İbrâhim Müteferrika matbaasının işlemeye başlaması.
4 Ekim 1727 : Hemedan sulhu.
27 Temmuz 1729 : İstanbul’da büyük yangın.
28 Eylül 1730
: Patrona Halil isyânı.
2 Ekim 1730 : Sultan üçüncü Ahmed’in pâdişâhlıktan çekilmesi.
FAYDALI KİTAPLAR BASILA!
“Mektûb-i Sadrâzâmı halîfelerinden Saîd’e ve Dergâh-ı muallam müteferrikalarından
İbrâhim’e (Allah ikisinin de ululuğunu artırsın) hüküm ki:
... Sanâyî işlerden basma san’atı, paranın elde edilmesi, güzel sikkeler basma ve sahîfe
üzerine mühür vurulması gibi bir çeşit kitabetten ibaret ve baskı tekniğinde husule
gelen kitapların ibareleri ve bir cild kitabın yazılması zahmetine karşılık, baskı tekniği ile
nice bin cild kitabın meydana geleceği apaçık ortada olup, az zahmetle çok fayda
sağlayan rağbet edilir bir san’at olduğunu ifâde eden güzel bir risale te’lif ve inşâ ile
fazla olan menfaatlerinin bir bir sayılması ve zikri geçen bu baskı tekniğinde sizin
bilginiz olmakla levazım ve masraflarını birlikte görüşüp tedârik etmeniz, saâdetli
saltanat günlerinde, bu bilinmeyen san’atın, gizli rey ve kalbinizde cilveger olmasıyla,
kıyamet gününe kadar bütün müslümanların hayırlı duâlarının celbine sebeb olmak için;
fıkıh, tefsir, hadîs-i şerif ve kelâm kitaplarından başka, lügat, târih, tıb, hikmet ve hey’et
ile buna bağlı coğrafya ve mesâlik kitaplarının basılması hususunda pâdişâhlık izin ve
ruhsatımı iltimas eylemeniz ile, mezkûr risalede âlimlerin en büyüğü ve dînimizin
emirlerine sıkıca sarılan, faziletli şeyhülislâm ve müftiyü’l-enâm Mevlâna Abdullah’a
(Allah faziletini artırsın) gönderilip; “Basma san’atında ustalık kazanan Zeyd, lügat,
hikmet, hey’et ve bunların benzeri âlet ilimlerinde te’lif olunan kitapların harf ve
kelimelerinin suretlerini birer kalıba nakşedip yapraklar üzerine basmakla, bu kitapların
benzerlerini elde ederim” dese, Zeyd’in bu şekilde kitap imâline başlamasına şer’an
ruhsat var mıdır? diye fetva istendiğinde; “Basma san’atında mahareti olan kimse doğru
bir kitabın harf ve kelimelerini bir kalıba doğru olarak nakşedip sahîfelere basmakla, az
zamanda meşakkatsiz olarak, sayısız nüshalar elde edilir ve pek çok kitap ucuz fiyat ile
alınıp satılır. Bir kaç âlim kimse, sureti kazınacak kitabı tashih için tâyin buyurulur ise,
gayet müstahsen işlerden olur” diye fetva verilmesinden başka, mezc edilmekle adı
geçen Mevlânâ Abdullah’ın mübarek fetvaları mucibince, pâdişâhâne iznim lâyık görülüp
ve sureti nakşolunacak lügat, mantık, hikmet hey’et ve bunların benzeri âlet ilimlerinde
teklif olunan kitaplardan sureti nakşolunacak kitapları tashih için, hakîki ulemâ ve
müdekkik fâzıllardan, şer’î ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman
faziletli kâdılardan eski İstanbul kâdısı Mevlânâ İshak ve sabık Selanik kâdısı Mevlânâ
Sâhib ile Galata eski kâdısı Mevlânâ Es’âd (faziletleri ziyâde olsun) ve büyük şeyhlerden
olup, hakîkî âlimlerin önde geleni Kasımpaşa mevlevîhânesi şeyhi Mûsâ (ilmi ziyâde
olsun) me’mur ve tâyin olunmuşlardır. İmdi zikrolunan lügat, mantık, hikmet ve hey’et
ile bunların benzeri âlet ilimlerinde te’lif olunan kitaplardan sureti kazınacak kitapları adı
geçen mevlânâlara tashih ettirdikten sonra, izah edildiği üzere bu san’atı kalabalık ile
icra ederek, bu veçhile mezkûr kitapların çoğaltılmasına tam bir ciddiyet ve gayretle
çalışıp ve bu san’at ile meydana gelen doğru kitap olmak üzere, ziyâde ihtimam ve zapt
ile hatalı çıkmasından gayet sakınasınız ve şöyle bilesiniz. Hayır işaretine güvenesiniz. Fî
evâsıt-ı Zilka’de 1139 (Temmuz başları 1727).”
ADALET KIL!
Üçüncü Ahmed Han, yeğeni birinci Mahmûd Han’a şöyle nasihat etmiştir,
Hayr endîş ol ey vücûd-ı kerîm,
Kimseye etme kendini teslîm.
Hâcet eshâbına adalet kıl,
Fukara hâline riâyet kıl.
Kimsenin inkisârını alma,
Benim ettiklerimle hem kalma.
Sana şehzâdeler emânettir,
Lâyık-ı şân olan sıyânettir.
Dâima saltanatta var olasın,
Ferr-ü-şevketle berkarâr olasın.
Eyleye bahtını küşâde Hûda,
Hayme-i ömrün ola pâ-ber-câ.
Abdi Târihi; sh. 41

1) Târih-i Râşid (İstanbul-1282); cild-3, sh. 292
2) Sicilli Osmânî; cild-1, sh. 16
3) Hadîkat-ül-cevâmi’; cild-1, sh. 41
4) Târih (Küçük Çelebizâde Âsıpı, İstanbul-1282)
5) Nusretnâme (Fındıklı, Üniversite Kütüphânesi, T.Y. 5983)
6) Tezkire (Sâlim, İstanbul-1315); sh. 52
7) Tuhfe-i Hattâtin (Müstekimzâde, İstanbul-1928)
8) Lâle Devri (A. Refik, İstanbul-1331)
9) Patrona İsyânı (Münir Aktepe, İstanbul-1958)
10) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-4, kısım-1, sh. 76
11) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 1
12) Osmanlı Devletî Târihi (Hammer); cild-13, sh. 86
13) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh. 271
14) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 119
15) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1033
AHMED HAMDİ PAŞA
Osmanlı sadrâzamı. Eski sadrâzamlardan Melek Ahmed Paşa’nın soyundan gelen ve
sadrâzam Hüsrev Paşa’nın kethüdası olan Yahyâ Bey’in oğludur. 1826 senesinde
İstanbul’da doğdu. Tahsîlini tamamladıktan sonra, 1841’de Bâb-ı âlî’de eski kethüda
kaleminde me’mûriyete başladı. Daha sonra sadâret mektubî kalemine tâyin edildi.
1852’de serasker mektupçuluğuna getirildi ve on sene sonra Dâr-ı şûrâ-yı askerî
dâiresinde âzâ oldu. Burada 1868 senesine kadar kaldı ve derece derece yükselerek
“Recâî” sırasına girdi. Aynı sene ûlâ sınıfı evveli rütbesi ve 10.000 kuruş maaş ile Dîvânı ahkâmı adliye âzâlığına tâyin edildi. Bir süre Hukuk dâiresi riyaseti vekâletinde
bulunduktan sonra bâlâ rütbesi ile Evkâf-ı hümâyûn nezâretine getirildi ve bir çok câmi,
medrese, mektep ve diğer hayır kurumlarını tamir ettirdi. Hüseyin Avni Paşa, liyâkatini
takdir ettiğinden onu 1869’da serasker müsteşarlığına tâyin ettirdi. İki sene sonra
sadrâzam olan Mahmûd Nedim Paşa, Ahmed Hamdi Paşa’yı Aydın vâliliğine tâyin etti.
Bir sene vâlilik yaptıktan sonra, önce Tuna vâliliğine, Şirvânîzâde Rüşdî Paşa’nın
sadrâzam olması üzerine de tekrar mâliye nezâretine tâyin edildi. Hüseyin Avni Paşa’nın
sadârete tâyininden kısa bir süre sonra İkinci defa Aydın, buradan da Suriye vâliliğine
gönderildi. Fakat Şam’ın iklimi kendisine iyi gelmediğinden, istifa etti. 1877 senesinde
dâhiliye nezâretine (İçişleri Bakanlığına) tâyin edildi.
Osmanlı-Rus harbinde durum, Şıpka hâdisesinden sonra tehlikeli bir şekil alınca, ne
yapılması lâzım geldiğini görüşmek üzere toplanan vükelâ meclisinde bir türlü karar
almamıyordu. Nâzırlardan bâzıları kan dökmenin önüne geçilmesini, bâzıları da, her ne
pahasına olursa olsun, mücâdeleye devam edilmesi fikrini savunuyorlardı. Müdâfaada
devamın ve gayretin şart olduğunun isbâtını âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerle yapan
şeyhülislâm Kara Halîl Efendi’yi destekleyen dâhiliye nâzırı Ahmed Hamdi Paşa’nın;
“Saltanatın bekasına hizmet ancak bugün içindir. Sulh çâresi aranılmakla beraber
payitahtın müdâfaasına gayret edilmelidir. Veliyyünîmetimiz olan Devlet-i Âliyye’nin
kuvvetinin devamı için hepimiz hayâtımızı feda etmeliyiz” demesi, konuşmaları gizlice
dinleyen Abdülhamîd Han’ın hoşuna gitti. Bir süre sonra doksanüç harbinin neticesi ve
siyâsî durum, İbrâhim Edhem Paşa’nın sadâretten ayrılmasını gerektirdi. Sultan, yerine
Ahmed Hamdi Paşa’yı tâyin etti.
Bu sırada Osmanlı ordularının kesin bir şekilde mağlûb olması üzerine barış andlaşması
yapmak için gönderilen hâriciye nâzırı Server Paşa ve hazîne-i hâssa nâzırı Nâmık Paşa,
Edirne’de, şartları çok ağır olan bir mütâreke mukavelesini imzaladılar. Hezîmetten
dolayı halk arasında ve Meclis-i meb’ûsan’da, pâdişâh ve vükelâ aleyhinde sözler
söylenmekte idi. Hattâ bu sırada serasker Rauf ve Dâmâd Mahmûd paşaların hatâları,
Rus ticâret gemilerinin İstanbul boğazına kadar Osmanlı harp gemilerini sürüp
götürmelerinden dolayı, bahriye nâzırı Saîd Paşa’nın kusurları dile getirilip, saraydan
harb işlerine müdâhale edildiği iddia edilip, bunun suçu da eski mâbeyn başkâtibi ve
zamanın dâhiliye nâzırı Saîd Paşa’ya yüklenerek bunlara güvensizlik gösterilmiştir.
Bu yüzden sadrâzam Hamdi Paşa, göreve başladığından beri olup bitenleri Sultân’a arz
ederek, adı geçen paşaların görevden alınmasını istedi. Fakat Sultan, vuku bulan bu
mâruzâttan sâdece savaştaki hezimetin sebebleri arasında sarayın müdâhalesi ifâdesine
üzüldüğünden, sarayın bu mes’ele ile alâkasının bulunmadığını ve sorumluluğun
vükelâya âit olduğunu bildirdi. Hattâ bu konu hakkında bir rapor hazırlanması için
dâhiliye nâzırı Saîd Paşa’ya emir verdi. Hazırlanan rapor, İkinci mâbeynci Osman Bey
tarafından okununca, Ahmed Hamdi Paşa ağlıyarak; “Bu rapor bir kere meb’ûsların eline
düşerse, pâdişâhlık ve vekilliğin hükmü kalmaz. Hepimiz, meb’ûslara boyun eğmek
zorunda kalırız. Hattâ pâdişâhı da azarlamaya kalkışırlar. Efendimiz kendisini bu zincire
nasıl teslim edecek. Artık bu raporu meb’ûslara götürüp götürmemek senin hamiyyetine
kalmıştır. Sen bilirsin” dedi. Bunun üzerine Osman Bey raporu alıp saraya dönerek
Sultân’a durumu anlattı.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, derhal Ahmed Hamdi Paşa’yı huzuruna çağırarak mes’ele
hakkında îzâhât istedi. Hamdi Paşa’nın durumu açıklaması üzerine Sultan, raporu
Meb’ûsan meclisine göndermekten vazgeçti.
Ahmed Hamdi Paşa bu görüşmeden bir süre sonra durumu düzeltmek için hiç bir şey
yapmadığından dolayı sadâretten alınarak, üçüncü defa Aydın vâliliğine gönderildi. Bir
sene sonra Bağdâd vâliliğine tâyin edildi. Altı ay sonra tekrar Aydın vâliliğine nakledildi.
Bu sırada Suriye vâlisi Midhat Paşa’nın istiklâlini îlâna hazırlandığı haberi Sultân’a
bildirilince, Hamdi ve Midhat paşaların yerleri değiştirildi. Ahmed Hamdi Paşa, Beyrut’ta
teftiş için bulunduğu sırada 59 yaşında iken vefât etti. Beyrut’taki Mekteb-i sultanî
civarında defnedilip, üzerine bir türbe inşâ ettirildi.
Yirmi dört gün gibi kısa bir süre sadrâzamlık yapan Ahmed Hamdi Paşa, cesur, açık
sözlü bir zâttı. Sistemli bir tahsil görmemiş olmasına rağmen, üzerine aldığı vazifelerde,
elinden geldiği kadar gayret göstermiştir.

1) Mir’at-ı Hakikat; sh. 546 v.d.
2) Son Sadrâzamlar; cild-1, sh. 636
3) İstiklâl ve Hürriyet Mücâdeleleri Târihi (Cemal Kutay İstanbul-1960); cild-13, sh.
7756
4) Osmanlı İmparatorluğu’nun Târihi (Z. Danısman); cild-13, sh. 244
5) Evkâf-ı Hümâyûn Nezâretinin Târihçe-i Teşkilâtı; sh. 138
6) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 308
AHMED MİDHAT EFENDİ
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen gazeteci, muharrir. 1844 senesinde
İstanbul’un Tophane semtinde doğdu. Beş-altı yaşlarında babasını kaybetti. Çocukluğu
ve gençliği sıkıntılar içinde geçti. Ağabeyinin me’mûriyeti dolayısıyla, Vidin’e giden ve
sıbyan mektebine başlayan Ahmed Midhat, bir süre sonra İstanbul’a döndü ve okulu
burada bitirdi. Bir ara Mısır Çarşısı’nda aktar çıraklığı yaptı. İstanbul’da başladığı rüşdiye
mektebini Niş’de tamamladı
Ağabeyi ile Tuna vilâyetine giden Ahmed Midhat, Rusçuk’ta vilâyet tercüme dâiresinde
me’mûrluk hayâtına başladı ve kendi gayreti ile Fransızca öğrendi. Midhat Paşa
tarafından vilâyette çıkarılan Tuna gazetesinin önce muharrirliğine, sonra da
başyazarlığına getirildi. Bu gazetede kendini yetiştirdi. Midhat Paşa ona kendi ismini
verdi. Burada evlendi. Fakat sefâhet hayâtına düşkünlüğü yüzünden kardeşi ile arası
açıldı. Bir ara tapu defterlerini temize çekmekle meşgul oldu. Bağdâd vâliliğine tâyin
edilen Midhat Paşa ile beraber gitti. Burada Zevrâ gazetesinin müdürü oldu ve bu
gazetede İki sene çalıştı. Çeşitli ilim adamları ile sohbetlerde bulunan Ahmed Midhat, ilk
kitapları olan Hâce-i evvel ve Kıssadan hisse’yi burada yazdı.
Basra mutasarrıfı olan ağabeyinin ölümü üzerine me’mûrluktan ayrılarak İstanbul’a
döndü. Cerîde-i Askeriyye gazetesinin başyazarlığını yaparken, evinde kurduğu
matbaasında eserlerini yayınlamaya başladı. Aynı zamanda Dağarcık dergisini çıkardı.
Bu dergide çıkan Duvardan bir sadâ başlıklı makalesinden ve dinde reform yapılmasını
isteyen yazılarından dolayı Nâmık Kemâl ve Ebüzziyâ Tevfik ile birlikte Rodos’a sürgün
edildi. Üç sene kaldığı Rodos’da çocuklar için kurduğu Medrese-i Süleymâniye’de ders
verdi. Ayrıca ders kitaplarını ve ilk romanlarını neşretti. Beşinci Murâd’ın tahta
çıkmasıyla affedilerek 1876 yılında İstanbul’a döndü ve tekrar gazeteciliğe başladı.
Üssü İnkılâb adlı eseri ile sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın takdirlerini kazandı.
Matbaa-i Âmire’nin ve Takvîm-i Vekâyî gazetesinin müdürlüklerine getirildi. 1878
senesinde basın târihimizin en uzun ömürlü gazetelerinden olan Tercümân-ı Hakikâti
çıkarmaya başladı. 1685’de Karantina başkâtibi olan Ahmed Midhat, aynı sene
Stockholm’de toplanan şarkiyatçılar kongresinde Türkiye’yi temsil etti. Bu görev
dolayısıyla gittiği Avrupa’da üç ay kalarak Avrupa’yı dolaştı. Görüp incelediklerini
Avrupa’da Bir Cevelân adlı kitabında anlattı.
1908 senesinde İstanbul darülfünûnu târih muallimliğine tâyin edildi ve bir süre
pedegoji dersleri verdi. Tekrar yazı yazmak istedi ise de, zamanın değişmesine ayak
uyduramadığından yazmadı. 28 Aralık 1912’de fahrî hizmette bulunduğu Dârüşşefaka’da
nöbetçi olduğu sırada kalb sektesinden öldü.
Ahmed Midhat Efendi, affedilip Rodos’tan döndükten sonra siyâsetle uğraşmayı
tamamen bıraktı. O, bazı arkadaşları gibi hiç bir esâsa dayanmayan ve belli bir gayesi
olmayan, üstelik devlet ve millete zararından başka bir şeyi dokunmayan siyâset
dâvaları peşinde koşmak yerine, halkın İrfan seviyesini yükseltmek için çalışmayı gaye
edindi. Ona göre her şeyden önce millet okumalı, dünyâyı öğrenmeli, hayâta faydalı
bilgiler edinmeli idi. Ahmed Midhat, bu yoldan ömrünün sonuna kadar ayrılmamıştır.
Halkın henüz okuma alışkanlığı olmadığını görmüş ve onları okumaya alıştırmak için,
politikadan başka her şeyden bahseden öğretici dergiler, broşürler, gazeteler çıkarıp,
roman, hikâye ve tiyatro eserleri yazdı. Bunları yazarken sırasını getirip, konuyu bir
yana bırakarak okuyucuya bilmediği şeyleri öğretmek, şevkle nasihat vermek yolunu
tuttu. Gazetesinde çıkan tefrikaları en heyecanlı yerinde keserek okuyucuyu merakta
bırakıp ertesi günü yine gazeteye hücum ettiklerini görmek onu pek memnun ederdi.
Ahmed Midhat’ın yazıları diğer yazarlarınkinden farklı idi. Bir öğretmen olan Ahmed
Midhat, halka bir şeyler anlatmak, onlara bâzı şeyleri öğretmek istediği için yazılarını
kendi devri edebiyatçılarının tersine halkın konuştuğu dille kaleme aldı. Bu bakımdan
eserlerinde kullandığı dil sâde ve düzgündür. Yer yer, bir ev, aile, meslek ve mahalle
lisanı, bu dillere âit tabiî incelikler ve halk deyimleri zaman zaman üslûbunu
renklendirirdi. Ayrıca halka bir şeyler ve bir haber vermek için laubali bir sohbet lisânı
vardır.
Alfabe kitaplarından başlayarak; târih, coğrafya, kimya, biyoloji, iktisâd, hukuk, dil ve
edebiyat gibi bir çok sahalarda yazılar yazan, tam manâsıyla popüler ve ansiklopedist
bir yazar olan Ahmed Midhat Efendi, bu yönü ile geniş kitlelerin ihtiyâçlarına cevap
vermeye çalışmıştır. Türk edebiyatında, onun kadar çok yazan, o ölçüde çalışkan ve
idealist bir halk yazarı yetişmemiştir. Bu sebeble o, kendisine yetişenlerle değil, fakat
aynı yolu tâkib tedenlerle birlikte; “Halk için edebiyât çığrının” tanzîmât devrindeki en
büyük simasıdır.
Ahmed Midhat’ın edebiyat hakkındaki düşünceleri diğer tanzîmât devri yazarlarına
benzemektedir. Ona göre; edebiyatımız için dâima batı edebiyatı örnek alınmalı, roman
ve tiyatroya önce batı taklid edilerek başlanmalı, daha sonra mahallî ve millî bir
karakter kazandırılmalıdır. Yalnız ahlâk yönünden kendi millî ve içtimaî gerçeklerimiz
yansıtılmalıdır. Altmışdan fazla olan uzun hikâye ve romanlarının hemen hepsinde
tanzîmât devrinin karakteristik tiplerini verir. Bunlar, doğu medeniyetinin ahlâk ve
gelenekleri içinde yetişip, batı kültürünü benimsemiş yerli tiplerle, millî örf ve âdetleri
reddeden, buna karşılık batının ilim ve kültürünü değil, serbest ve rahat yaşayışını
tercih eden tiplerdir.
O, Felâtun Bey ile Rakım Efendi adlı romanında bu düşünceye geniş yer verir. Batının
ahlâkî ve düşük taraflarını almaya karşıdır. Bunun yanında hesabını bilen, her şeyi
ölçülü yapan bir nesil ister. Bununla birlikte İslâmî açıdan bakılınca bâzı değerlere
aldırmaz. Romanında ideâl tip olan Rakım Efendi, İslâm’ın emir ve yasaklarına uymada
kayıtsız davranır. Bu îtibârla kendi değerlerimizde bâzı gedikler açar.
Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı eserlerin sayısı iki yüzü geçmektedir. Bunlar arasında
ders kitapları, târih ve coğrafya külliyâtı ve tercümeleri dışındaki eserleri şu üç grupta
incelenebilir:
Hikâye ve romanları: Kıssadan Hisse (1870), Hasan Mellâh (1874), Dünyâya İkinci
Geliş (1874), Felâtun Bey ile Rakım Efendi (1875), Çengî (1877), Kafkas (1877),
Dürdâne Hanım (1882), Cellâd (1884), Hayret (1885), Demir Bey (1888). Gürcü
Kızı (1889), Letâif-i rivayet (1893) Gönüllü, Jön Türk (1910).
Oyunları: Açıkbaş (1874), Ahz-i Sâr (1874), Hükm-i Dil (1874). Fürs-i Kadimde Bir
Facia (1884), Çengi (1884), Çerkez Özdenler (1884).
Gözlem ve inceleme yazıları: Menfâ (1876), Üssü İnkılâb ve Zübdet-ül-hakâyık
(1878), Müdâfaa (1385), İstibşâr (1892), Volter (1887), Beşir Fuâd (1887). Nizâ-i
ilm ü din (1900).

1) Resimli Türk Edebiyatı; cild-2, sh. 964
2) Hayat Târih Mecmuası; 1980, sayı-12, sh. 31, 1968, sayı, 12, sh. 12
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 127
4) XIX. Asır Türk Edebiyatı (A. H. Tanpınar); sh. 433
5) Ahmed Midhat Efendi (Şevket Rado, Ankara-1986)
6) Ahmed Midhat Efendi, Hayâtı ve Hâtıraları (Kâmil Yazgıç-1940)
AHMED MUHTÂR PAŞA
Doksanüç harbinin doğu cephesi kumandanı ve Osmanlı sadrâzamı. 1839 (H. 1255)
târihinde Bursa’da doğdu. Katırcıoğlu ailesinden Halil Efendi’nin oğludur. Büyük bir
asker, kıymetli bir komutan idi. Müşir (mareşal) ve Gâzi ünvânlarına sâhib oldu.
Ömrünün son yıllarında kısa bir süre sadrâzamlık yaptı. Fakat askerlikte gösterdiği
başarıyı siyâset sahasında gösteremedi. İttihâd ve Terakkî ile müşterek hareket ederek,
sultan Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesinde ve Balkan harbine girilmesinde faal rol
oynadı. Onun bu başarısızlıkları, kazandığı şöhreti ve şahsiyetini lekeleyen hareketlerin
başında gelmektedir. 1919’da İstanbul’da vefât etti.
Ahmed Muhtar, 1851’de oniki yaşında Bursa Askerî Lisesi’ne kayıt oldu. Başarı ile liseyi
bitirip, 1856’da İstanbul’da Harbiye’ye girdi. Dört senelik bir tahsilden sonra, 19 Mart
1860’da mektebi bitirerek mülâzım oldu. Bir sene de Erkân-ı Harbiye’de okudu. Sınıfını
birinci olarak bitirip, kurmay yüzbaşı olarak, askerlik hayâtına atıldı. İlk tâyini Karadağ’a
çıktı. 1861 yılında Osmanlı topraklarından Hersek ve Karadağ bölgesinde isyân çıkmış,
ayaklanmayı bastırmak üzere serdâr-ı ekrem müşir Ömer Lütfi Paşa vazîfelendirilmişti.
Ahmed Muhtar, Ömer Lütfi Paşa’nın emrinde hizmete başladı. Askerliğinin bu ilk
günlerinde, birliği ile yaptığı muhârebelerde üstün bir kabiliyet ve cesarete sâhib
olduğunu gösterdi. Gösterdiği başarıdan dolayı, Mecîdi nişanı ile mükâfatlandırıldı. Onun
bu ilk harekâtdaki başarısı, kişiliğini ortaya koymuş, metanet, sabır ve sebat gibi
kıymetli hasletleri üzerinde topladığına şâhid olunmuştu. Ostrok’da yaralanmış, kıdemli
yüzbaşılığa terfî ettirilmişti. 1862’de de Kara Harb Okulu’nda öğretmenlik yapmış,
balistik ve teknik konularda ders vermiştir.
İki sene bu vazifeyi başarıyla yürüten Ahmed Muhtâr’a binbaşılık rütbesi verildi ve
Kozan dağı isyânını bastırmakla vazifeli tümenin Erkân-ı harbiyesine (kurmay
başkanlığına) tâyin edildi. Dönüşte kaymakamlığa (yarbaylığa) terfî ettikten sonra,
şehzâde Yûsuf İzzeddîn’in öğretmenliğine me’mûr edildi. Çalışkanlığı, bilgisi ve kibar
hareketleri, saraydaki yerini sağlamlaştırdı. Hattâ Pâdişâh’ın takdîrini kazandığından,
Avrupa’ya gittiğinde yânına aldı.
1868 târihinde Karadağ hudutlarında yapılacak değişiklik komisyonunda komiserlik
vazifesini yürüttü, bir sene sonra da miralay (albay) oldu. 1870’de de komiserlik
uhdesinde kalmak üzere, askerî şûra üyeliğine getirildi. Bu yılın sonunda mîrliva yâni
paşalığa terfî etti. O sırada Yemen’de başlayan ayaklanmayı bastırmak üzere
görevlendirildi. 6 Aralık 1870’de Derseâdet’ten ayrılan Ahmed Muhtar Paşa, Yemen’e
hareket etti. İsyancıların başı olan Muhammed bin E’iz’i, Rayda kalesinde sıkıştırarak
teslim aldı ve diğer isyâncılarla birlikte cezaları verilmek üzere İstanbul’a gönderdi. Çok
muhkem olan bu kaleyi hiç denecek kadar bir zayiatla teslim alması, onun askerî
kabiliyetine bir delîl teşkil etti. Bu hareketi ile Pâdişâh’ın takdirine mazhar olup,
kendisine ferik rütbesi verildi. Bundan dört ay sonra Yemen’de yedinci ordunun
kurulmasına karar verildi ve 10 Eylül 1871’de rütbesi müşirliğe terfî ettirilerek, Yemenin
vâli ve komutanlığına tâyin edildi.
1861’de Erkân-ı harbiyeyi bitirmiş olan Ahmed Muhtar Paşa, on sene gibi pek kısa bir
zamanda, harplerde gösterdiği kahramanlığının neticesi, otuz iki yaşında askerlik
mesleğinin zirvesine yükselmişi müşirlik rütbesine kavuşmuştu.
Yemen vâlisi Ahmed Muhtar Paşa, ilk olarak San’a şehrinin alınmasına karar verdi.
Ordusu ile Haraz dağı üzerinden geçerek San’a’ya gitmeyi plânladı. Çünkü bu dağda o
bölgeye hâkim isyâncılara yardım eden İsmâiliyye sapık fırkasına mensup Hasan bin
İsmâil adında biri vardı. Emrinde güçlü, gözü pek askerler bulunuyordu. Ahmed Muhtar
Paşa, kısa zamanda, bu sapık fırkanın reîsini teslim aldı. Oradan San’a üzerine yürüdü.
San’alıların; mezheblerine, inanışlarına karışmaması şartıyla şehri teslim etme
tekliflerini kabul edip, San’a’ya Osmanlı bayrağını çekti. Kısa zamanda bölgede emniyet
ve düzeni sağladı. Bu haber, Abdülazîz Han’a ulaştığında, onu birinci rütbeden Murassa
Osmanî ve Mecîdi nişanlarıyla taltif eyledi.
Yemen’de askerî ve idâri ıslâhatlar yapan, bütün isyânları bastırıp, Osmanlı nüfuzunu
te’min eden ve üç sene vâlilik görevini başarıyla yürüten Ahmed Muhtar Paşa, 1873’de
İstanbul’a davet edilerek, nâfia nâzırlığına (bayındırlık bakanlığına) tâyin edildi. İki ay
sonra Girid vâliliğine, ondan bir ay sonra ikinci ordu kumandanlığına, 16 Eylül 1873’de
de dördüncü ordu kumandanlığı ve Erzurum vâliliğine tâyin edildi. Bu vazifede İki sene
kaldıktan sonra, İstanbul’a çağrıldı. 13 Ocak 1876 târihinde Bosna ve Hersek
bölgelerindeki kıpırdanışları yatıştırmak üzere Bosna-Hersek cephe kumandanlığına
atandı. Aldığı tedbirlerle Hersek ayaklanmasını kısa zamanda bastırdı.
Bu sırada sultan Abdülazîz Han’ın şehîd edildiği haberi her tarafa yayıldı. Yerine beşinci
Murâd pâdişâh oldu. Pâyitahtda bu olaylar olurken, 1 Temmuz 1876’da Sırbistan ve
Karadağ, Osmanlı Devleti’ne harb îlân ettiler. Müşir Ahmed Muhtar Paşa, 23 Temmuz
1876’da Karadağ prensi Nikolay ile yaptığı çarpışmalarda galip geldi. Ancak 29 Ağustos
1876’da Trebin’e dönmek zorunda kaldı. Burada kuvvetlerini takviye eden Ahmed
Muhtar Paşa, 1 Eylül 1876’da yola çıkıp, Grahora’yı alarak, Karadağ’a girdi. Böylece
Hersek’teki ayaklanma sona erdi. 3 Ocak 1877’de Girid vâli ve kumandanlığına atandı
ise de, bu görevi kısa sürdü.
Rusya, ötedenberi sıcak denizlere inmek gayesiyle yanıp tutuşuyordu. Bunun için de,
boğazlara hâkim olarak Osmanlı Devleti’ni parçalamak, haritadan silmek istiyordu. Bu
sebeple muhtemel bir Rus taarruzunu karşılaması için Ahmed Muhtar Paşa, 8 Şubat
1877’de Doğu Anadolu harekât alanı kumandanlığına tâyin edildi.
Vazîfeyi devr alan Ahmed Muhtar Paşa, Rusların Gümrü-Kars-Erzurum istikâmetinden
taarruz edeceğini tahmin ediyordu. Bunun için, kuvvetlerini sağ, orta ve sol kanat
olarak üç grupta topladı. Sol kanada 8.000, ortaya 27.000, sağa 12.500, diğer
cephelere de 12.000 civarında asker yerleştirdi.
Ruslar, Ahmed Muhtar Paşa’nın tahmin ettiği gibi Gümrü-Kars ve Erzurum istikâmetini
hedef olarak seçtiler. Toplam mevcutları 150.000 civarındaydı, ilk hedefleri ArdahanKars ve Doğu Bâyezîd idi. 24-25 Nisan 1877’de Arpaçay’dan Türk hudutlarını geçerek
Tekeli köyüne ulaştılar. Müşir Ahmed Muhtar Paşa, Kars’tan bir piyade tugayı gönderdi.
Kısa süren çatışmada kahraman Türk askeri Rusları geri püskürttü. Ahmed Muhtar Paşa,
Kars’ta yirmi dokuz taburluk iki tümen ile ağır topçu alayını Hüseyin Hami Paşa’ya
bırakıp, kendisi az bir kuvvetle gece düşmanın önünü kesmek üzere yürüdü. Soğanlı
dağı gerisinden askerine hiç istirahat vermeden öğleye kadar Paldum ve Hizar
boğazlarına düşmandan önce yetişti. Düşmanın ileri hatlara geçmesini önledi.
1 Mayıs’tâ Ardahan’ı kuşatan Ruslar, on sekiz günlük muhârebeden sonra ele
geçirebildiler. Bu savaşta, 6.000 düşman öldürüldü ve 500’e yakın mehmetçik şehîd
oldu.
Der Gukasov kumandasındaki Rus birliklerinin Doğu Bâyezîd’e ilerlediklerini öğrenen
Ahmed Muhtar Paşa, kuvvetlerini, askerî bakımdan mühim olan Zivin mevkiine topladı.
Kars-Erzurum hattında savunma tertibatı aldı. Rusların eline geçen Oltu’yu geri aldı. 21
Haziran’da Der Gukasov ile yaptığı çarpışmada düşmanı geri çekilmeye mecbur etti.
Fakat ordumuz, sayı olarak düşmanın üçte biri kadardı. Yiyecek sıkıntısı da baş
göstermişti.
Osmanlı ordusu, güç şartlara rağmen düşmanla mücâdeleden yılmıyordu. 25 Ağustos’da
yapılan Gedikler muhârebesi, Osmanlı ordusunun zaferi ile neticelendi. Bu muhârebede
bin mehmetçik şehîd olurken; üç bin Rus öldürülmüştü.
Ahmed Muhtar Paşa’nın askerlik hayatındaki en büyük başarılarından biri olan bu
zaferle, ordumuzun sağ kanadı ve Erzurum yolu emniyete alındı. Şayet burada mağlûb
olunsaydı, arkadaki illerle irtibat kesilecek, bütün ağırlıklar düşmana terkedilerek geri
çekilmek durumuna düşülecek, toparlanıncaya kadar da, Ruslar Anadolu’yu işgal etmiş
olacaklardı. Bu durumu çok iyi bilen İkinci Abdülhamîd Han, Ahmed Muhtar Paşa’yı
takdir etti, kendisine Gâzi’lik ünvânı ile bir sırmalı kılıç ve iki kıymetli at hediye etti.
Yahnilerde yapılan muhârebelerde de Osmanlı ordusu başarılıydı. Gâzi Ahmed Muhtar
Paşa, sınırlı imkânlarını çok iyi kullanarak, Rusları güç durumda bıraktı. Daha sonra bir
kısım kuvvetlerle Erzurum istikâmetine düzenli ve programlı bir şekilde çekilmeye
başladı. Bu çekilmesi çok isabetli olmuş, güçlü Rus orduları bir kaç koldan Kars’a ve
Erzurum’a ilerlemeye başlamışlardı. Gâzi Ahmed Muhtar, Eleşkirt tümeniyle birleşip
Deveboynu mevzilerine yerleşti. Bu geri çekilme harekâtı, Avrupa devletleri harb
akademilerinde örnek bir çekilme olarak yıllarca okutulmuştur.
Kasım ayı başında Rus kuvvetleriyle Deveboynu’nda yapılan çarpışmada Türk birlikleri
Erzurum kalesine çekilmek mecburiyetinde kaldı. 9 Kasım’da Azîziye tabyası düştü.
Fakat genç-ihtiyâr, kadın-erkek halkın, önde Nine Hâtûn olmak üzere, kılıç, sopa,
kazma, balta, satırlarla; hücuma geçmesiyle geri alındı.
Bu sırada Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, İstanbul’a çağrıldı. 25 Aralık’ta Erzurum’dan ayrılıp,
Derseâdet’e hareket etti. Yerine tâyin edilen müşir Kurt İsmâil Hakkı Paşa, 31 Ocak
1878’de Ruslarla bir protokol imza edip, Erzurum’u Ruslara teslim etti.
Ahmed Muhtar Paşa, 9 Ocak 1878’de İstanbul’a geldiğinde, batıdan hücuma geçen Rus
ordusu, Edirne yakınlarına gelmişti. Pâdişâh, Rusları durdurmak üzere Gâzi Ahmed
Muhtar Paşa’yı Çatalca istihkamları komutanlığına tâyin etti. Ahmed Muhtar Paşa,
emrine verilen kuvvetlerle, Davutpaşa civarında tedbir aldı. 3 Mart’da Ruslarla andlaşma
yapıldı. Ahmed Muhtar Paşa, Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye riyasetine tâyin edildi.
9 Eylül 1878’e kadar bu görevi yürüten Paşa, isyân eden ve karışıklık içinde bulunan
Girid’e gönderildi. Ahmed Muhtar Paşa, Kandiye yakınlarında hıristiyan liderleriyle
yaptığı toplantılarda 8-10 maddelik bir andlaşma ile durumu tatlıya bağladı. 1880
Ağustos’unda Teftiş yüksek kurulu başkanlığına getirildi. 1883 Eylül’ünde Almanya ve
İtalya’ya elçi gönderildi. 7 Ekim 1892’de Mısır fevkalâde komiserliğine tâyin edildi. Bu
vazîfeyi on yedi sene yürüttükten sonra emekli oldu. 1908’de meşrûtiyetin ilanıyla Âyân
meclisi üyeliğine, bir müddet sonra aynı meclisin reis vekilliğine, 1911’de ise Âyân
meclisi reisliğine getirildi. 22 Temmuz 1912’de sadrâzam oldu. Kurduğu kabînede üç
eski sadrâzam nâzır olarak bulunduğu için, Büyük kabine olarak bilinir. Bu kabînede
bulunan eski sadrâzamlar; Kâmil Paşa, Avlonyalı Ferid Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa’dır.
Aynı zamanda kabînede oğlu Mahmûd Muhtar Paşa’nın bulunmasından dolayı Baba-oğul
kabînesi olarak da bilinir. Sadâreti sırasında Balkan savaşı başladı. Bu vazîfede başarılı
olamadığı için, 29 Ekim 1912’de istifa edip Âyân meclisi üyeliğini sürdürdü. 20 Kasım
1917’de bu vazîfeyi de bırakıp evinde istirâhate çekildi. 22 Ocak 1919 senesinde Salı
günü Fenerbahçe’deki evinde ebedî âleme göç etti. Seksen yaşında ölen müşir Gâzi
Ahmed Muhtar Paşa, Fâtih Câmii avlusunda Fâtih Sultan Mehmed Han türbesinin güney
doğusuna defnedildi.
Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, aynı zamanda ilim ehli bir kimse idi. Matematik, takvim ve
astronomi alanlarında başarılı çalışmaları vardır. Bu hususlarda kitaplar yazmış, hayâtını
da kaleme almıştır.
Yazdığı eserler şunlardır: Riyâz-ül-Muhtâr, Mir’ât-ül-Mîkât vel-Edvâr ve bu eserin
zeyli Mecmûa-yı Eşkâli. Bu eserlerinde namaz vakitleri, basîta denilen âletin
kullanılması, şafak, fecir, tan hâdiseleri gibi konularda geniş bilgi verilmektedir. İslâhüt-Takvîm, Takvîm-üs-Sînîn, Takvîm-i Mâlî, Sergüzeşt-i Hayâtım’ın cildi sânisi,
1294 Anadolu’da Rus Muhârebesi.

1) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 108
2) Son Sadrâzamlar; cild-3, sh. 1805
3) Başımıza Gelenler (Mehmed Arif, İstanbul-1328)
4) Sergüzeşt-i Hayâtım’ın Cild-i Sânisi (A. Muhtâr Paşa, İstanbul-1328)
5) Yemen Hâtırası (Albay Rüşdü, İstanbul-1325); sh. 38
6) Bir Osmanlı Paşası ve Dönemi (Rıfat Uçarol, İstanbul-1976); sh. 44
7) Mir’ât-ı Hakikat; sh. 70
8) Müşir Gâzi Ahmed Muhtar Paşa (Haz. Genelkurmay Askerî Târih ve Stratejik Etüt
Başkanlığı, Ankara-1984)
9) Cem’iyyet-i Tedrisiyye-i İslâmiyye Salnamesi (İstanbul-1332)
10) 1875-1878 Şark Muhârebâtı ( İ.Halil, İstanbul-1328)
11) Mir’ât-ı Mukteb-i Harbiye (Mehmed Es’ad, İstanbul-1310); sh. 295
12) Tezâkir (A. Cevdet Paşa)
13) Mâruzât (A. Cevdet Paşa)
AHMED PAŞA
Onbeşinci asır lirik şâirlerinden. Doğum târihi bilinmemekte olup, Edirne’de doğduğu
kaydedilmiştir. 1497 (H. 903)’de Bursa’da vefât etti. Bursa’da bulunan türbesi,
yaptırmış olduğu medresesinin yanındadır. Ahmed Paşa tahsilini, o zaman Osmanlı
Devleti’nin merkezi olan Edirne’de yaptı. Arabça ve Farsça’yı öğrendi. Tahsîlini
tamamladıktan sonra Bursa’da Muradiye Medresesi müderrisi oldu. 1451 senesinde
Molla Hüsrev’in yerine Edirne kâdılığına tâyin edildi.
Fâtih Sultan Mehmed Han tahta geçince Ahmed Paşa’ya alâka ve iltifat gösterip,
kazaskerlik makamına getirdi. Daha sonra zekâsının inceliğini ve şiirdeki maharetini
görerek kendine musâhib, sohbet arkadaşı ve hoca olarak tâyin etti ve vezirlik rütbesi
verdi. O da pek çok ilim ehlini ve edîbi pâdişâha tanıtarak âlimleri ve edipleri seven
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın yardım ve himayesini sağladı.
Ahmed Paşa, İstanbul’un muhasara ve fethinde pâdişâhın dâimâ yanında bulunmuştur.
Muhasaranın son günlerinde Fâtih Sultan Mehmed Han onu, Akşemseddîn’e ve Akbıyık
Sultân’a göndererek fetih hususunda istişare yapmıştır. İlim sahibi ve İnce bir zekâya
sâhib olan Ahmed Paşa’ya orduda ve sarayda Sipahi müftîsi denilmiştir. Pâdişâha ve
devlete sâdık olup, paşa ünvânını almıştır.
Bir ara vazifesinden azledilen Ahmed Paşa saraydan da uzaklaştırıldı. Daha sonra
meşhur Kerem Kasîdesi’ni yazıp affedilmesini istedi. Pâdişâha arz edilince, Bursa’da
Orhan Gâzi ve Muradiye mütevellîliğine tâyin edildi. Bu vazîfeden memnun kalmayan
Ahmed Paşa, yine bir şiirle affedilmesini istedi. Bunun üzerine Eskişehir (Sultanönü)
sancağına, daha sonra da Tire ve Ankara sancak beyliğine getirildi. Fakat Ahmed Paşa
bu vazifelerin hiç birinden memnun kalmadı. Ankara’dan ayrılmak istedi. Bunu bir şiirle
pâdişâha iletti ise de arzusu gerçekleşmedi.
İkinci Bâyezîd Han’ın tahta geçmesinden sonra eski itibârını kazanan Ahmed Paşa,
Bursa sancak beyi oldu. Bundan sonraki ömrünü Bursa’da geçiren Ahmed Paşa, 1488
(H. 893) senesinde Memlûklülere karşı Ağaçayırı’nda yapılan savaşa katıldı.
Bursa’daki vazîfesinin yanında edebî toplantılara da katılan Ahmed Paşa; 1497 (H.
902)’de vefât edince, Muradiye Câmii yanında yaptırdığı medresenin yakınına defnedildi
ve sonradan buraya bir türbe yapıldı.
Ahmed Paşa, on beşinci yüzyılda Şeyhî’den sonra yetişen en büyük dîvân şâiri olup,
dîvân şiirinin kurucuları arasında zikredilir. Bazıları onu Şeyhî’den de üstün
görmektedirler. Kasîdelerinde kullandığı dilin sadeliği, mecazları, dîvân estetiği içindeki
şiirleri ile devrindeki şâirlerin en üstünlerindendir. İran şâirlerinden Selmân-ı Sâvecî,
Hâfız-ı Şîrâzî ve Kemâlî Hocendî’nin etkisinde kalmış; kendisinden sonra gelen Abdülbâkî
ve Necâtî gibi şâirlere de te’sir etmiştir. Devrinde sâdece Anadolu’da değil, aynı
zamanda İran ve Türkistan’da da tanınmış ve zevkle okunmuş dîvân sahibi bir şâirdir.
Ayrıca Arabî, Fârisî şiirler de yazmıştır. Şiirlerinde işlediği konular, medih yâni övgü,
sevgiliyi tavsif etme ve yanıp yakılma olarak hülâsa edilebilir. Bu şiirleri dîvânında
toplanmıştır. Tezkire sahibi Latîfı, Ahmed Paşa’nın sözlerinin âlimce ve üslûbunun büyük
kimselere yakışır tarzda olduğunu, inceliklerle dolu beytlerinin söz ve mânâ bakımından
gayet metîn söylendiğini, kasîdedeki üstünlüğünün de herkesçe kabul edildiğini
bildirmektedir. Bursa sancak beyi iken, Harîrî, Resmî, Mîrî ve Çakşîrî gibi şâirler onun
meclisinde toplanırlardı. Evliyânın meşhurlarından olan Emîr Sultan’a, Şeyh Vefâ’ya,
Şeyh Tâceddîn’e ve ayrıca Fâtih Sultan Mehmed Han ile ikinci Bâyezîd Han’a ve sultan
Cem’e medhiyeler yazmıştır.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh. 217
2) Tezkire (Latifi); sh. 76
3) Güldeste-i riyâz-i irfan; sh. 259
4) Esâmî; sh. 48
5) Osmanlı Şâirleri (Muallim Naci); sh. 7
6) Sicilli Osmânî; cild-1, sh. 193
7) Tezkiret-üş-şuarâ (Kınalızâde Hasan Çelebi); cild-1, sh. 134
8) Ahmed Paşa (Ali Alpaslan, Ankara-1987)
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 30
10) Resimli Türk Edebiyatı; cild-1, sh. 463
AHMED PAŞA (Kayserili)
Osmanlı Devleti’nin son devrinde pek az veya hiç olmayan tahsîline rağmen şahsî
gayret, faaliyet ve cesaretiyle tanınmış, Abdülazîz Han’ın hunharca şehîd edilmesine
katılmış olan paşa. 1806 (H. 1221)’de Kayseri’ye bağlı Develi kazasının Pusatlı köyünde
doğdu. 1878 (H. 1295)’de İstanbul’da öldü.
On yaşında babasıyla beraber İstanbul’a geldi ve 1825 (H. 1241)’de bahriye neferi
olarak askerliğe başladı. Daha sonra çavuş oldu ve donanmaya alındı. Gösterdiği bâzı
başarılarla, önce mülâzımlığa, sonra da yüzbaşılığa terfi ettirilip, korvet kaptanlığına
tâyin edilerek Sisam ihtilâlini bastırmakla vazifelendirildi. Burada ve daha sonraları
Trablusgarp ve Mısır’da gösterdiği başarılar sebebiyle miralay, 1840’da riyale (liva
amiral), 1845’de patrona (ferik amiral), 1850’de ise kapudâne (birinci ferik amiral) oldu.
Bir ara görevden alınıp açıkta kalan Ahmed Paşa, Mustafa Reşîd Paşa tarafından mirliva
sonra da ferik amiral yapıldı.
Kırım muhârebesinin ilk safhalarında kaptân-ı deryalık vazîfesini vekâleten yürüten
Ahmed Paşa’ya, Sivastopol muhârebesindeki hizmetinden dolayı vezirlik (müşir) rütbesi
verildi.
Kırım muhârebesinin bitmesinden sonra İstanbul’a gelen Kayserili Ahmed Paşa, 1857’de
merkezi Rodos olan Cezâyir-i Bahr-i sefîd, 1860’da İzmir sonra da Sayda vâliliğine
gönderildi. 1873’de ise, bahriye nâzırı oldu.
Bu yıllarda Abdülazîz Han’ı tahttan indirmek için İngilizler ve bunların güdümü altındaki
bâzı paşalar tarafından yoğun bir faaliyet sürdürülüyordu. 1876’da ikinci defa bahriye
nâzırlığına getirilen Ahmed Paşa da bu harekete katıldı. Abdülazîz Han’ın tahttan
indirilmesinde sarayı emrindeki donanması ile denizden ablukaya aldı. Eğer bir
muhalefetle karşılaşılırsa, gemilerle sarayı topa tutacaktı (Bkz. Abdülazîz Han).
Vak’anüvist ve meşhur Osmanlı tarihçisi Lütfi Efendi, İkinci Abdülhamîd Han’a takdîm
ettiği bir kitabında; “... Kayserili Ahmed Paşa’dan bir mikdâr bahsedeceğim; merkum
(zikri geçen bu adam) câhil ve cesur, bednazar (kötü görüşlü) bir şahs-ı menfur idi.
Bunun da hainliğine sebeb meğer sultan Abdülazîz Han, kapudan paşalık ünvânını
merkumdan diriğ buyurması (uzak tutması) imiş. Ne büyük mel’anet! Kayserili bayağı
bir şahıs olup, bu kadar nîmet ve servete, vezârete nâif olmuşken, kapudan paşalık
ünvânıyla bahriye nâzırlığı nâmı arasındaki fark-ı mevhumun bu rütbe cinayete kadar
cür’et verecek efkârda bulunmasının ne derecelerde insana hayret vereceği kâbil-i tarif
değildir; bu fikr-i humk-u cehaleti (ahmakça cahilliği) münâsebet-i şâyânı zabt ve tahrir
ağzından söz almak ümidiyle bir gün civâr-ı fakir hânemde (evimin yakınında)ki kâin
konağına gidip hin-i mülakatımda (konuşma sırasında) keyfiyeti mâlumeden (Abdülazîz
Han’ın şehîd edilmesinden) bahis açıldıkta, bîmehâbâ (pervasızca) iftihar ederek; “Biz
bir-iki seneden beri Avni Paşa ile bu işi kurmuş idik” demesini müteâkib, odadan içeri
misafir gelmekle kesilecek lisanı, kesildi (sustu). Başka lakırdıya girişildi, ilerisini
söylemedi...” satırları ile Ahmed Paşa’ya yer vermiştir.
Çerkez Hasan’ın Hüseyin Avni’yi vurduğu esnada kaçarak ufak sıyrıklarla canını
kurtarmayı başardı.
İkinci Abdülhamîd Han tahta geçince bahriye nâzırlığından alınıp Tuna’ya vâli olarak
gönderildi, ölümünden yirmi-otuz gün evvel İstanbul’a gelmesine müsâde edilen Ahmed
Paşa, gelişinden az sonra öldü ve Süleymâniye Câmii kabristanına gömüldü.

1) Bir Darbenin Anatomisi; sh. 40, 534
2) Mir’ât-ı hakikât; sh. 111, 128, 300, 387
3) Musavver Medeniyet Gazetesi (30 Zilkade 1290)
4) Tabsıre-i ibret (Midhat Paşa); sh. 166
5) Nuhbet-ül-vekâyi, (Mehmet Süreyya); cild-3, sh. 79
6) Kayserili Ahmed Paşa Hakkında İkinci Abdülhamîd’in Bir Hatt-ı Hümâyûnu
(Uzunçarşılı), belleten, sayı-27, sene-1943)
AHMED RÂSİM
Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde yetişen yazar ve gazetecilerden. Posta ve telgraf
me’rruru Behâeddîn Efendi’nin oğlu olup, 1864 senesinde İstanbul’da doğdu. Henüz
doğmadan önce anne ve babası ayrıldığı için sıkıntılar içinde büyüdü. Annesinin ve
akrabalarının yardımı ile ilk mektebi, sonrada Dârüşşefeka Lisesi’ni 1883 senesinde,
birincilikle bitirdi.
Ahmed Râsim, öğrencilik yıllarında edebiyatla ilgilenmeye başladı. Okulu bitirdikten
sonra bir müddet posta ve telgraf nezâretinde me’mur olarak çalıştı. Sonra
me’mûriyetten sıkılıp, vazîfeden ayrılarak Ahmed Midhat Efendi’nin teşvikiyle yazarlığa
başladı. İlk yazısı Tercümân-ı Hakikat gazetesinde yayınlanan Fransızca’dan yaptığı
bir tercüme idi. Sonra sırasıyla Cerîde-i Havadis, Tercümân-ı Hakikat, Ma’lûmat
gibi gazetelere yazı yazmaya başladı. Bunun yanında Güneş, Gülşen, Sebat,
Hamiyyet, Şafak, Servet, Tanin, Tasvîr-i Efkâr gibi dergilere yazı yazıyordu. Bâzı
yazılarında müsteâr yâni takma isimler kullanıyordu. Hanımlara Mahsûs Malûmat
başlıklı yazılarını Leylâ Feride adıyla yayınladı.
Ahmed Râsim, Midhat Efendi mektebinin yetiştirdiği gazetecilerdendir. Batı dünyâsında
gerçekleşen yeni buluşları ve fennî yazıları tercüme ederek aktarmış, devrin yaşama
biçimine âit çeşitli sahneleri kendisine has bir anlatış tarzı ile gözler önüne sermiştir.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın musahiplerinden Behram Ağa’nın açtığı Mekteb-i
Behramî’de ve Kamanto Musevî okulunda bir müddet öğretmenlik yapan Ahmed Râsim,
geçimini sağlamak için, târih, fen, dilbilgisi, matematik ve benzeri konularda ders
kitapları da hazırlamıştır. Ahmed Râsim, ayrıca muhabir sıfatıyla Türkiye ve Türkiye
dışında bâzı seyahatlerde bulunmuştur. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamanında Alman
imparatoru Wilhelm’in Suriye gezisine Malûmat Gazetesi muhabiri olarak katılmış,
İkinci Meşrûtiyet’ten sonra Sofya’ya gönderilmiş, Birinci cihân harbi sırasında istihbarat
Cemiyeti’nce Suriye’de görevlendirilmiş, bir aralık da Romanya cephesinde
bulunmuştur.
Ahmed Râsim, yazarlık mesleğini 1927 senesine kadar aralıksız sürdürdü. Aynı sene
İstanbul meb’ûsu olarak meclise girdi. 1932 senesine kadar meb’ûs olarak kaldı. 21
Eylül 1932 târihinde Heybeliada’da vefât etti. Heybeliada mezarlığına gömüldü.
Ahmed Râsim, târih, roman, şiir, fıkra ve makale, otobiyografi gibi bir çok dalda eser
vermiştir. İlk okullarda okutulmak için dört cildlik bir Osmanlı Târihi hazırlamıştır.
Acemilik devrinde yazmış olduğu roman ve hikâyelerinde Ahmed Midhat gibi okuyucuya
bilgi vermeye çalışmıştır. Ekseriya pek romantik, pek havaî aşklar, duygulu-realist bir
dekor içinde anlatılmıştır. Şiirleri eski tarzdadır. Şarkı ve gazellerinde Nedîm’in büyük
te’siri görülür. Fıkra ve hâtıralarında ise İstanbul’un son senelerindeki hâlini ve çeşitli
insan tiplerini başarıyla tasvir etmiştir. Altmışa yakın bestesi vardır.
Dünyâyı ve insanları hoş ve gülünç taraftarıyla alan Ahmed Râsim’in eserlerinde yaşama
sevinci her şeye hâkimdir. Edebî zevkte ve dilde orta bir yol tutma tarafdârıdır.
Eserlerinde canlı bir Türkçe kullanmıştır. Yazdığı eserlerin sayısı yüzden fazladır.
Bunlardan bâzıları şunlardır:
Roman ve Hikâyeleri: Meyl-i Dil (1892), Mekteb Arkadaşım (1894), Gam-ı Hicran
(1894), Nümûne-i Hayâl (1894), Asker Oğlu (1897), Nâkam (1897), Hamamcı
Ülfet (1922), İki Güzel Günahkâr (1922).
Hâtıraları: Gecelerim (1894), Fuhş-i Atik (1922), Muharrir, Şâir, Edîb (1924).
Fıkra ve Makaleleri: Menâkıb-ı İslâm (1907), Şehir mektupları (1910), Tahrir ve
Muharrir (1910), Cidd Ü Mizah (1918), Eşkâl-i Zaman (1918), Gülüp Ağladıklarım
(1926), Muharrir Bu Ya! (1927).
Târihle ilgili Kitapları: Arabların Terakkîyât-ı Medeniyesi (1887), Târih-i Muhtasarı Beşer (1887), Eski Romalılar (1889) Resimli ve Haritalı Osmanlı Târihi (dört
cild-1912), İki Hatırat Üç Şahsiyet (1916).
Diğer Konular: Bedâyi-i Keşfiyât ve Ihtirâat-ı Beşeriyeden Fonograf (1885),
Elektrikıyyet-i Sakine (1885), Garâib-i Âdât-ı Akvam (1887), Ömr-i Edebî (1900).

1) Türk Edebiyatı (Ahmed Kabaklı); cild-3, sh. 325
2)Ahmed Râsim (Doç. Dr. Şerif Aktaş); sh. 7
3) Resimli Türk Edebiyatı (N. Sâmi Banarlı); cild-2, sh. 1062
4) Ahmed Râsim (Agâh Sırrı Levend); sh. 188
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 132
AHMED RIZÂ
İttihâd ve Terakkî cemiyetinin ve Jön Türkler hareketinin ileri gelenlerinden. Birinci
Meşrûtiyet’in Âyân meclisi âzasından olan ve Konya’nın Ilgın kazasında sürgünde ölen,
İngilizce bildiği ve Kırım harbinde İngilizlerle yakından ilgilendiği için İngiliz Ali Bey diye
meşhur bir zâtın oğludur. Annesi ise, Avusturyalı bir kadındır. 1859 yılında İstanbul’da
doğdu, 1930 yılında yine burada öldü.
Ahmed Rızâ, ailesinden Avrupâî bir eğitim gördü. Galatasaray lisesini bitirdikten sonra
Fransa’ya gitti ve zirâat tahsîli yaparak Türkiye’ye döndü. Bursa maârif müdürlüğü
vazifesine tâyin edildi. Bu sırada İbrâhim Temo, Abdullah Cevdet gibi kişilerin tıbbiye
talebesi iken gizlice kurdukları, daha sonra İttihâd ve Terakkî cemiyeti adını alan
İttihâd-ı Osmânî cemiyetine üye oldu. 1884’de merkezi Paris’te olan Societe des
Positivistes’e (Pozitivistler birliğine) üye olarak, onların fikir ve görüşlerini yeni Türk fikir
hareketinin parolası hâline getirmeye çalıştı. 1889’da Fransa ihtilâlinin yüzüncü yıl
dönümü sebebiyle Paris’te açılan meşhur sergiyi gezmek bahanesiyle Avrupa’ya gitti.
Yurda dönmeyerek Jön Türkler hareketinin başına geçti. Hayranı olduğu Fransız filozofu
Auguste Komte’un “Pozitif bilimden başka bilim yoktur. İnsanlığa, hiç bir insan üstü
varlığa dayanmayan ve insan sevgisinden doğan yeni bir insanlık dîni gereklidir. Bu din
pozitif (müsbet) sebeblerin üzerine kurulmalı, teolojiye (dînî ilimlere) olduğu kadar
metafiziğe (akıl üstü) de sırt çevirmemelidir. İnsanlık dîni nereden geldiğimizi ve nereye
gideceğimizi düşünmeden, kısa hayâtımızı daha yaşanılır bir hâle (pozitif hâle)
koyacaktır. Bu ise birbirimizi sevmekle, birbirimiz için yaşamakla gerçekleşecektir.
İnsanlığı, bir insanı sevdiğiniz gibi seviniz” diyerek peygamberleri ve vahyi inkâr eden,
İslâm kardeşliğini ve İslâmiyet’in cihâd emrini yok sayan felsefî fikirlerini yaymaya
çalıştı. Avrupa’daki teşkilâtın adını, Auguste Komte’un pozitivist felsefesinin parolası
olan “Nizâm ve Terakkî” koymak istedi.
Mâcerâ arayan veya herhangi bir sebeble menfaat yüzünden, İkinci Abdülhamîd Han’ın
idaresine, “Kahrolsun İstibdâd” diyerek, İngilizlerin ve Fransızların teşvik ve desteğiyle
Osmanlı Devleti ve İslâmiyet aleyhinde faaliyetler gösteren Jön Türkler, bu ismi kabul
etmeyip, İstanbul’daki İttihâd-i Osmânî cemiyetinin ittihâd’ının da bu cemiyetin isminde
yer almasını istediler. Böylece İstanbul’dakilerin ittihâd’ı ile Ahmed Rızâ’nın terakkî’si bir
araya getirilerek İttihâd ve Terakkî cemiyeti hâline geldi. Cemiyetin başına geçen
Ahmed Rızâ, Paris’e tahsil için gönderilmiş, fakat oraya yollanış gayelerini unutan ve
kendilerine Jön Türkler adı verilenlerle birlikte Meşveret gazetesini çıkarmaya başladı.
Çeşitli yollardan yurda gizlice sokulan bu gazeteyi bir ara Osmanlı İdâresinin Fransa
hükümetiyle olan diplomatik görüşmeleri neticesinde Paris’te çıkaramaz olunca,
gazeteyi Cenevre’de neşretmeye başladı. Orada da takibata uğrayınca Brüksel’de
çıkarmaya devam etti. Fakat Belçika hükümeti de Osmanlı Devleti’yle olan
münâsebetleri sebebiyle gazetenin çıkmasına mâni oldu. Ancak Belçika
parlamenterlerinden M. Georges Lorand, gazetenin mes’ûl müdürlüğünü üzerine aldı.
Yıkıcı ve bölücü fikirleri yaymağa devam etmesi sebebiyle Ahmed Rızâ Belçika’dan,
1897 senesinde sınır dışı edildi. Şahsî geçimsizliği ve sâdece pozitivist fikirlere îtibâr
etmesi sebebiyle Jön Türkler arasında bölünme oldu. Bir kısmı İstanbul’a döndü. Ahmed
Rızâ ise, Avrupa’daki grubun başında kaldı. İkinci Meşrûtiyet’in îlân edilmesine kadar
hayranı olduğu Auguste Komte’un pozitivist fikirlerini yaydı ve sultan İkinci Abdülhamîd
Han aleyhindeki faaliyetlere devam etti.
1908 yılında İkinci Meşrûtiyet îlân edilince, İstanbul’a döndü. İttihâd ve Terakkî
partisinin önemli kişileri arasında ilk Meb’usan meclisine İstanbul’dan milletvekili seçildi
ve Meb’ûsan meclisi başkanı oldu. Bir müddet sonra Âyân meclisi üyeliğine getirildi.
Hareket ordusunun İstanbul’u işgali ve İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesinden
sonra, Meb’ûsan meclisinin toplandığı Çırağan Sarayı’nda çıkan bir yangın sebebiyle
îtibârını kaybetti. İttihâd ve Terakkî partisi liderlerinden fikirce ayrılmış olan Ahmed
Rızâ, Birinci cihân harbi sonunda pâdişâh Mehmed Vahideddîn Han tarafından Âyân
meclisi başkanlığına getirildi. Mütâreke devrinin ilk günlerinde bâzı hareketleri sebebiyle
Âyân meclisi başkanlığından uzaklaştırıldı. Tekrar Paris’e gitti. İstiklâl harbi sona erince
İstanbul’a döndü, ömrünün son yıllarını, kendi köşesinde hiç bir şeye karışmadan
geçirdi. Başkalarını hor ve hakir gören, kibirli ve inadçı olduğu kadar geçimsiz bir kişiliğe
de sâhib olan Ahmed Rızâ, 1930 yılında İstanbul’da Şişli Etfâl Hastahânesi’nde öldü.
Patri gazetesinin muhabirine; “Şarkta Hıristiyanlar, müslümanlardan daha ziyâde
mağdur, mahkûm ve mazlumdur. Ben onların da müsâvî (eşit) haklara kavuşmaları için
çalışıyorum. Fırka ise (İttihâd ve Terakkî fırkası) bilakis müslümanların taassubunu
tahrik ederek hıristiyanları mahkûm bırakmak istiyor” diyen Ahmed Rızâ, bir İslâm
düşmanı olduğunu belirtmekten geri kalmamıştır. Şerâfeddîn Mağmûmî’nin Hakîkat-i
Hal isimli eserinde, “İttihâd ve Terakkî cemiyeti, ihtilâlden sonra dahi geniş ölçüde
mason ve yahûdî karakterini muhafaza etmiştir. Bunun te’sirinin mühim bir netîce ve
misâli olarak Meclis-i meb’usan reisi Ahmed Rızâ Bey’in yemîn sırasında, anayasanın
koyduğu “Allah” kelimesini kullanmayı reddettiğini gösterebiliriz” diyerek, bu düşüncede
olanların inançsızlığını ortaya koymuştur.
Ahmed Rızâ, gayesini tahakkuk ettirmek için bâzı eserler yazmıştır. Fransızca ve Türkçe
olan bu eserlerden bâzıları:
1- La Crise de L’Orient (1907), 2- Tolerence Musulmane (1897), 3- La Faillite
Morale de la Politique Occidentale en Orient (1922), 4- Hâtırât, 5- Vazife ve
Mes’Ûliyet (Paris-1324), 6- Lâyihalar (Londra-1312).

1) The Young Turks (E. E. Ramzsaur Prencefon Üniversity press, 1957); sh. 27 v.d.
2) Young Turkey (Karl Blind, Fortnightly Review LXVI, 1986); sh. 836
3) Les Penseurs de l’İslam (Cana de Vaux, Paris 1921); cild-5, sh. 159
4) Constantinople aux derniers Jours d’Abdülhamid (Paul Fesch, Paris-1907); sh.
335
5) Turkey And The Eastern Question (S. Macdonald, Londra-1913); sh. 54
6) Ahmed Rızâ Bey’in Hâtıraları (Neşr. H. Şehsuvaroğlu: İstanbul-1950)
7) İnkılâb Târihimiz ve İttihâd ve Terakkî (E. Kuran, İstanbul-1948); sh. 68
8) İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’nin Teşekkülü ve Hidemât-ı Vataniye ve İnkılâb-ı
Millîye Dâir Hâtıralarım (İbrâhim Temo, 1939); sh. 61
9) Jön Türklerin Siyâsî Fikirleri (Şerif Mardin, İstanbul-1983)
10) Hakîkat-i Hal (Dr. Şerâfeddîn Mağmûmî, İstanbul-1330)
11) İnkılâb Târihimiz ve Jön Türkler (E. Kuran, İstanbul-1945); sh. 27,
12) Modern Türkiye’nin Doğuşu (Bernard Lewis, Ankara-1984); sh. 195
13) Osmanlı İttihâd ve Terakkî Cemiyeti ve Jön Türklük (Ş. Hanioğlu, İstanbul1983); sh. 226 v.d.
AHMED TEVHÎD EFENDİ
Osmanlı devri astronomi, matematik âlimi ve devlet adamı. Babası, İsmâil Hakkı Efendi,
Eşref-i Rûmî hazretlerinin torunlarından Şeyh Mustafa Efendi’nin oğludur. Ahmed Tevhîd
Efendi 1802’de İstanbul’da doğdu. Zamanın önde gelen âlimlerinden olan Kethüdâzâde
Arif Efendi’den aklî ve naklî ilimlerin tamâmını öğrendi. Tahsilini tamamladıktan sonra
serasker-i esbak Bursalı Dâmâd Saîd Paşa’ya kitabçı oldu.
1839 senesinde açılan imtihanı başarı ile vererek Mekteb-i İrfan iye ve Musika-i
hümâyûn muallimliğine, daha sonra Beşiktaş kâdı nâibliğine tâyin edildi. 1844’de Bosna
mevleviyetine gönderildi. Bir süre bu vazifede kaldıktan sonra Saîd Paşa ikinci defa
seraskerliğe getirilince, 1846’da Ahmed Tevhîd Efendi Dâr-ı şûra-yı askerî âzâlığına
getirildi. Saîd Paşa’nın seraskerlikten alınarak Sinop’ta ikâmete mecbur edilmesi üzerine
Tevhîd Efendi de Dâr-ı şûra-yı askerî âzâlığından alınarak Uşak niyabetine tâyin edildi.
Saîd Paşa’nın İstanbul’a dönmesi ile İstanbul’a geri döndü.
Tevhîd Efendi, 1849 senesi Kasım ayı başlarında vazîfeye başlamak ve rütbesi tâyin
gününden geçerli olmak üzere Mekke-i mükerreme; 1863’de Ağustos ayının on altısında
vazîfe başında olmak kaydiyle Medîne-i münevvere mevleviyetine tâyin edildi. Bir süre
sonra İstanbul’a dönerek Dâr-ı şûrâ-yı askerî müftîsi oldu. 1864’de Meclisi vâlâ âzâlığına
getirilerek, Anadolu kazaskerliği payesi verildi. 1865 senesi Mayıs ayında Yanya kazası
arpalık olarak Ahmed Tevhîd Efendi’ye verildi.
Ahmed Tevhîd Efendi 1866’da Rumeli kazaskerliği payesi ile Meclis-i İntihâb-ı hükkâm-ı
şer’î reisi, bir sene kadar sonra da evkâf-ı hümâyûn nâzırı oldu. Bu vazîfede iken sayısız
câmi, mescid, dergâh, türbe, mekteb gibi âsâr-ı hayriyeyi tâmir ettirdi. 1868 senesinde
bu vazifeden kendi isteği ile ayrıldı. Sultan Abdülazîz Han vazifesine devam etmesi için
ısrar ettiyse de her defasında bir mazeret beyân ederek affını istedi. 1869 senesi Ocak
ayının yirmi beşinde Pazar günü vefât eden Ahmed Tevhîd Efendi, dedesi
Neccârzâde’nin türbesine defnedildi.
Ahmed Tevhîd Efendi, din ve fen ilimlerinde mütehassıs olup, iffet ve fazîtet sahibi idi.
İlim öğrenmek istiyenlere konağında sabah-akşam değişik konularda ders verirdi.
Matematik, geometri ve dînî konulara dâir eserler yazmıştır. Bunlardan bâzıları
şunlardır: 1- Telhîs-ül-a’mâl; Mühendislik, topografya ve askerlik konularına dâir bir
eser olup, 1830 senesinde tamamlanmış, 1854 senesinde de basılmıştır. 2- Mecmûatül-Ferâid ve Lübb-ül-fevâid: Bu eser de mühendislik ve topografyaya dâirdir. Bu
eserini ayrıca, aynı isimle kısaltmıştır. 3- Mir’ât-üs-Semâ: Astronomiye aittir. 4- Hillul-Es’ab fî Ted’îf-il-Mik’ab, 5- Nuhbet-ül-Hisâb: Molla Cemşid’in eserinden tercüme
edilmiş olup, 1854’de basılmıştır. Kendi el yazısı ile yazılı eserin eksik bir nüshası Râgıb
Paşa Kütüphânesi’ndedir.

1) Evkâf-ı Hümâyûn Nezâretinin Târihçe-i Teşkilâtı (İbn-ül-Emîn ve Hasan
Hüsâmeddîn, İstanbul-1335); sh. 134
2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 297
AHMED VEFİK PAŞA
Osmanlıların son devirlerinde yetişmiş yazar, mütercim ve devlet adamı. 1813 yıllarında
İstanbul’da doğan Ahmed Vefik Paşa, Bulgar yahûdîsi iken müslüman olan dîvân
tercümanı Yahyâ Naci Efendi’nin torunu ve Paris elçiliğinde baş kâtip Ruhiddîn Efendi’nin
oğludur. Ahmed Vefik ilk tahsîlini bitirdikten sonra, Mühendishâne-i berr-i hümâyûna
girdi. Mustafa Reşîd Paşa’nın maiyyetinde Paris sefareti başkâtipliğine tâyin olunan
babası ile beraber 1834’de Paris’e gitti. Paris’te Saint Louis Lisesi’ne devam etti.
İstanbul’a dönünce 1837’de tercüme odasına me’mur olarak girdi. 1840’da elçi kâtibi
olarak Londra’ya gitti ve burada üç sene kaldı. 1843’de Sırbistan’da sınır anlaşmazlığını
giderecek hey’ete başkanlık etti.
1847’de baş mütercimliğe getirildi ve o yıl neşrine karar verilen Devlet Salnâmesi’nin
tanzimine me’mur kılındı. Ahmed Vefik Paşa’yı himaye eden Mustafa Reşîd Paşa,
1850’de Memleketeyn (bugünkü Romanya) komiserliğine, bir sene sonra da Tahran
büyükelçiliğine tâyin etti. 1854’de hiç anlaşamadığı Alî Paşa yüzünden geri döndü. Yine
Reşîd Paşa’nın yardımı ile Meçlis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliye üyeliğine seçildi. 1857’de
Muhâkemât dâiresi başkanlığına, 1860’da Paris büyükelçiliğine tâyin edildi.
Ahmed Vefik Paşa’nın Paris elçiliği sırasında, Fransa imparatoru üçüncü Napolyon,
Suriye ve Lübnan’ı ele geçirmek istediğinden Cebel-i Dürûz’daki hâdiseleri durmadan
körüklüyordu. Bir gün Ahmed Vefik, üçüncü Napolyon’la konuşurken; “Şam’a asker sevk
etmek istediğinizi işitiyorum. Fransız askerini Türk askeri karaya çıkarmaz. Hem bu
askerin size daha mühim işlerde lazım olacağına kâniim” dedi. Mağrur üçüncü Napolyon,
sözünü sakınmazlığını duyduğu Türk sefirinin bu çıkışına öylesine hayret etti ki; “Efendi!
Siz muhakkak iyi bir vatan perversiniz. Fakat diplomat değilsiniz” dedi. Ahmed Vefik
Paşa bu sözleri ile Bismark’ın Fransa’ya karşı harp hazırlığını îmâ etmişti. Daha sonra
vuku bulan hâdiseler, haklı olduğunu gösterdi.
Üçüncü Napolyon’un beyaz boyalı bir arabası vardı. Ahmed Vefik Efendi de aynısını
yaptırmıştı. Türk sefiri bu araba ile yollarda dolaşırken, halk İmparator geliyor diye
telâşa düşerdi. Arabanın rengini değiştirmesi kendisine bildirilince, şu cevâbı verdi:
“Sizin İstanbul’daki elçiniz, sultânımızın Boğaziçi’nde gezinti yaptığı mükellef kayığın
aynıyla gezmektedir. O, haddini bilinceye kadar ben kendimi imparatorunuzdan” küçük
görmem!” Kısa zaman sonra, İstanbul’daki Fransız elçisi kayığını değiştirdi. Ahmed Vefik
Paşa da arabasını siyaha boyattı. Üçüncü Napolyon, Paşa’nın bu garib hâllerine kızarak
şu haberi gönderdi: “Kendisini Kânûnî Sultan Süleymân’ın sefiri mi sanıyor?” Bunun
üzerine Ahmed Vefik şu cevâbı verdi: “Kânûnî Sultan Süleymân’ı hatırlatmakla,
oturduğu tahtın velînimetini unutmamış. Târih tekerrürdür. Bir gün halefleri arasında
yine bu sözü hatırlayacak bulunabilir.”
Şam hâdisesinden sonra imparator sarayındaki kabul resmlerinden birinde ve İngiliz
sefirinin yanında Ahmed Vefik’e; “Devletiniz çatırdıyor” dedi. O tereddüd etmeden;
“Bizim memleketimiz Fransa’ya uzaktır. Bu sebeble zât-ı haşmetânelerinin hakkımızda
dâima doğru mâlûmât alamıyacakları tabiîdir. Bendeniz, Paris’de bulunduğumdan, sizin
durumunuzu yakından görüyorum. Çatırdayan sizin İmparatorluğunuzdur” deyince,
İmparator, sıkılarak bir şey söylemekden çekinmişti.
Paris büyükelçiliği sırasında gösterdiği bu mert, atak hareketleri Osmanlı Devleti’ne
büyük fayda sağlamıştır. En önemli hizmeti, Peygamber efendimizi tiyatro konusu
yapmak isteyen Fransızlara mâni olmasıdır. Ancak garib kişiliği, tutarlı bir politika
izleyememesi ve istikrarsızlığı sebebiyle hiç bir işinde muvaffak olamamıştır. Elçilikten
alınıp önce evkaf nezâretine, sonra Meclis-i vâlâ üyeliğine, 1862’de de ilk darülfünûnun
târih-i hikmet profesörlüğüne tâyin edildi. 1863 senesi başlarında da Anadolu bölgesi
müfettişliğine getirildi. Bir buçuk seneyi aşkın bir süre Bursa, Balıkesir yörelerinde
denetlemelerde bulundu. Kendine has, başına buyruk davranışları ile çevrenin ileri gelen
kişilerini gücendirmişti. Hareketleri halk tarafından iyi karşılanmadığından, hakkında bir
çok şikâyetler oldu. Bunun üzerine görevden ayrıldı ve yedi sene açıkta kaldı.
Ahmed Vefik, 1872’de maârif nâzırlığına tâyin edildi. Aynı sene istifa edip Şûrâ-yı devlet
reîsi oldu. Bir süre sonra da bu görevden ayrılarak beş sene kadar vazifeden uzakta
kaldı. 1877’de Petersburg İlim Akademisi, kendisine âzâlık payesi verdi. 1878 senesinde
Edirne’den Meclis-i meb’ûsâna girdi. Meclis’in açılışında pâdişâh tarafından başkanlığa,
bir süre sonra sadâret makamına getirildi. Osmanlı târihinde baş vekil ünvânı ile ilk
sadrâzam olan zât Ahmed Vefik Paşa’dır. Aynı zamanda dâhiliye nâzırı olan Ahmed
Vefik’in bu makama gelişinden dokuz gün sonra, sultan İkinci Abdülhamîd Meclis-i
meb’ûsânı kapattı. Ayastefanos’ta imzalanan ve devleti Rus esaretine koyacak kadar
felâketli olan mukaddemât-ı sulhiye îtilafnâmesini Ahmed Vefik Paşa târih ve millet
huzurunda bütün mes’ûliyeti üzerine alarak Safvet Paşa’ya imzalattı. Bir süre sonra baş
vekillikten azledilerek Bursa vâliliğine tâyin edildi. Burada bir çok haksız hareketlerde
bulundu. Yol açmak bahanesiyle pek çok fakirin evini yıktırdı. Hakkında düzenlenen bir
rapordan dolayı vazifesinden azledildi. 1882 senesinde tekrar baş vekil oldu. İkinci
sadâreti Meclis’i meb’ûsânı pâdişâha rağmen toplamak ve sultânı hâl’ etmek
düşüncesinden dolayı iki gün sürdü. Bundan sonra köşküne çekilip dokuz sene münzevî
bir hayât yaşadı. Kendisini en çok ziyaret eden dostu, meşhur İngiliz Lord Stanley
olmuştur. 2 Nisan 1891 (22 Şaban 1308) târihinde öldü. Mezarı Rumeli Hisarı’nda
Kayalar kabristanındadır.
Öldüğü zaman, nereye gömülmesi gerektiği sorulunca; Robert Kolleji’nin kurulmasında
yardımcı olduğu ve arsasını verdiği için, pâdişâhın; “Gömün Boğaz’ın sırtlarına!
Kıyamete kadar çan sesi duysun!” dediği meşhurdur.
Siyâsî, idarî ve edebî hareketleri garipliklerle dofu olan Vefik Paşa’nın, giyiniş tarzı da
çok tuhaftı. Her işte aşırı ve işleri dengesiz olup, yasa, düzen dinlemezdi. Türkçe,
Arabça, Farsça ve Fransızca’dan başka İngilizce Latin ve Yunan dillerini de bildiği
söylenen Ahmed Vefik’in belli bir üslûbu yoktur. Yerine göre çok terkipli ve seciyeli bir
lisan kullanmış, Arabça ve Farsça kelimelerle yüklü cümleler sıralamıştır. Bazan da en
sâde halk dili, hattâ halk söyleyişi ile yazmıştır.
Ahmed Vefik Paşa, Türkçe üzerinde çok çalışmış ve bü alanda yazdığı eserleri ile Türk
diline büyük hizmet etmiştir. Önce Ebü’l-Gâzi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk isimli
eserini Çağatay Türkçesi’nden, Osmanlı Türkçesi’ne tercüme etti. Daha sonra Anadolu
Türkçesi’nin ilk lügat kitabı olan Lehçe-i Osmânî adındaki eserini yazdı. Bu eserin
birinci kısmında ilk olarak Türkçe sözler bir araya toplanmıştır. Eserde, dilimize;
Fransızca’dan, İtalyanca’dan, Yunanca’dan giren bâzı yabancı kelimelere de yer
vermiştir. Ayrıca, çeşitli Türk lehçeleri hakkında, ilk olarak bâzı bilgiler verilmiş, bu
lehçelerin Türkiye ve Türkistan’daki yayılış alanları belirtilmiştir.
Ahmed Vefik Paşa’nın bir başka eseri de Atalar Sözü isimli, darb-ı mesel mecmuasıdır.
Bu eserde altı-yedi bin darb-ı mesele yer vermiştir. Bunlardan başka Hikmet-i târih ve
Fezleke-i Târih-i Osmanî gibi eserleri de vardır.
Ahmed Vefik, ayrıca tercüme sahasında da Türk edebiyatına geniş ölçüde hizmet
etmiştir. Onun dikkate değer tercümeleri, klâsik Fransız komedicisi Moliere’den yaptığı
adaptasyonları ve tercümeleridir. Moliere’in on altı eserini Türkçe’ye çevirmiştir.
Bunların Türk örfüne yabancı olanlarını adapte, diğerlerini ise tercüme etmiştir. Eserleri
arasında en çok adaptasyonları tutulmuştur. Bunlar; İnfî’âl-i Aşk, Zor Nikâh, Don
Civani, Tabîb-i Aşk, Adamcıl, Zoraki Tabib, Tartüf, Azarya, Yorgaki, Dandini, Okumuş,
Kadınlar, Dekbazlık, Merâkî, Kadınlar Mektebi, Savruk, Dudu Kuşları’dır.
Ayrıca Fransız edebiyatından Victor Hügo’nun Hernani, Voltaire’nin Micromega’nın
Felsefe Hikâyesi, Fenelon’un Telemak, Le Sape’in Gil Blas Santiliani’nin Sergüzeşti adlı
eserlerini Türkçe’ye tercüme etti.

1) Ahmed Vefik Paşa (İ. H. Ertaylan, 1932)
2) Son Sadrâzamlar; cild-1, sh. 651
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 132
4) Mir’ât-ı hakîkat; sh. 556
5) Geçen Asırda Devlet Adamlarımız; sh. 93
6) Osmanlı İmparatorluğu Târihi ( Zuhurî Danışman ); cild-13, sh. 233
7) Meârif-i Umâmiyye Nezâreti Tarihçe-i Teşkilâtı; sh. 179
8) Resimli Türk Edebiyatı Târihi; cild-2, sh. 1067
AHMED YEKDEST CÜRYÂNİ
Evliyanın büyüklerinden. Doğum târihi bilinmemektedir. 1707 (H. 1119)’da Mekke’de
vefât etti. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu Muhammed Ma’sûm-i
Fârûkî’nin dokuz yüz bin talebesi arasından yetiştirdiği yedi bin rehber âlimden biridir.
Ahmed Yekdest Cüryânî, 1658’de ticâret için Cüryân’dan Hindistan’a giderken çolukçocuğunun tâûn hastalığından vefât ettiklerini haber aldı. Bu acı haberden sonra, yolda,
eşkıya, bulunduğu kafileyi basıp yanındaki malları aldılar ve sol elini bileğinden kestiler.
Kendisine; Yekdest yâni tek elli denmesinin sebebi budur. Çok üzgün bir hâlde
Hindistan’ın Serhend şehrine gitti. Orada Muhammed Ma’sûm hazretlerini tanıyıp
talebesi oldu. Sohbetlerinde ve derslerinde bulunup, tasavvufta yetişti. On bir sene
hocasının kahvesini pişirip ona hizmetle şereflendi. Bundan sonra hocası onu, insanları
irşâd etmek (doğru yolu göstermek) üzere Mekke’ye gönderdi. Otuz dokuz sene bu
vazifeyi yapıp orada vefât etti.
Yetiştirdiği âlimlerin en meşhurları; Mehmed Emîn Tokâdî, Tatar Ahmed Efendi, Hacı
Muzaffer Efendi, Şeyhülislâm Seyyid Mustafa Efendi, dördüncü Mehmed Han’ın baş
çuhadarı Kahramanağa, Kâdı Ziyâuddîn Efendi, rûznâmecibaşı Muhammed Kumul Bey,
Muhammed Semerkandî ve dârüssaâde ağası Beşir Ağa’dır.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1084
2) Silk-üd-dürer; cild-1, sh. 107
3) Sefînet-ül-evliyâ; cild-2, sh. 45
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-16, sh. 281
AHMEDÎ
On dördüncü asırda Anadolu’da yetişen büyük dîvân şâiri. İsmi, İbrâhim bin Hızır, lakabı
Tâceddîn’dir. Peygamber efendimize olan sevgisinden Ahmedî mahlasını kullanmış ve bu
şekilde şöhret bulmuştur. Doğum târihi ve yeri ihtilaflıdır. Çeşitli kaynaklarda,
Amasya’da, Uşak’ın Sivaslı köyünde ve Kütahya’da doğduğu zikr edilmiştir. Vefâtında
seksen yaşından fazla olduğu için, 1334 senesinde doğduğu tahmin edilmektedir.
Ahmedî, Anadolu’da temel dînî bilgileri öğrenmekle kalmamış, aynı arzu ile Mısır’a
gitmiş ve meşhur Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden Hidâye şârihi Ekmelüddîn
Bâbertî’nin derslerine devam etmiştir. Uzun bir tahsilden sonra hadîs, tefsir, fıkh, tıb ve
matematik ilimlerinde, şiir ve edebiyatta söz sahibi olmuş, Molla Fenârî ve Hacı Paşa ile
arkadaşlık yapmıştır. Hocası Bâbertî’nin işaret ettiği üzere, ömrünü hekimlikle
geçirmiştir.
Ahmedî, yüksek din ilimleri yanında; hikmet, matematik ve tıbda da ihtisas sahibi idi.
Anadolu’ya döndüğünde âlimlere hürmet ve saygıda kusur etmeyen Germiyanoğullarının
hizmetine girerek Süleymân Şâh’ın müşaviri, hocası ve doktoru oldu. Süleymân Şah
nazım ve şiire çok düşkün olduğu için, şiirle uğraşmak mecburiyetinde kaldı. Yazdığı
şiirleri Süleymân Şâh’a takdim ederek iltifatlarına kavuştu. Güzel nasîhatlarıyla, Anadolu
birliğinin ve âdil bir idarenin kurulmasına yardımcı oldu. Germiyanoğulları toprakları
Osmanlılara verilince, Ahmedî, bölgeye vâli tâyin edilen Şehzâde Yıldırım Bâyezîd’den de
iltifat gördü ve ona sohbet arkadaşlığı yaptı.
Ankara savaşından sonra Tîmûr Han’ın yanına gitti. İlmi ve çok beğenilen sohbetleriyle
Tîmûr Han’ın yakınları arasına girdi. Daha sonra Anadolu’ya geri döndü. Süleymân
Çelebi’nin yanına giderek, saraya yerleşti. Eserlerinin büyük bir kısmını Süleymân
Çelebi’nin yanında iken yazdı. Süleymân Çelebi’nin ölümü üzerine Ahmedî, Mehmed
Çelebi’ye intisâb etmiş ve bu hükümdara da şiirler yazmıştır. 1413 senesinde, bir
rivayete göre Kütahya’da bir rivayete göre de dîvân kâtipliği yaparken Amasya’da vefât
etmiştir.
Ahmedî, on dördüncü asır dîvân şiirinin kurucusu ve üstadı sayılır. Şiirlerinde, zamanın
dînî hayâtını işlemiş, çok İyi bildiği tasavvuf kültüründen istifâde etmiş ve günlük hayâta
da yer vermiştir. San’at yönü kuvvetli olan şâir, dîvânına göre Mesnevîlerinde kuru
kalmıştır. Mesnevîlerindeki içtimaî konular, târih bilgileri, bu eserlere sâdece bir san’at
eseri çehresi değil, aynı zamanda ilmî ve ansiklopedik hususiyet de kazandırmıştır.
Türk şiirinde Hoca Dehhânî ile başlayan, zamanın içtimaî hayâtında önemli hâdiseleri
şiirde işleyişler, Ahmedî’de zengin bir şekilde devam etmiş ve edebiyatımızda dîvân
şiirinin kurucuları arasında yer almıştır. Kendisini yakından tanıyan İbn-i Arabşâh onun
hakkında; “Kelimât-ı şerîfesi lezzette ibn Nübâte’nin kelimâtına muâdil ve mümasil olup
neş’esi kemâl-i zarafeti üzere idi. İskendernâme nâm kitabından gayri Müsannefât-ı
adîde-i güzîdesi vardır” demektedir.
İran şâirlerinden de etkilenen Ahmedî, hüsnü hat ve resimle de ilgilenmiş ve bu
san’atkârlara şiirlerinde yer vermiştir. Tenkid fikri Ahmedî’nin başlıca husûsiyetidir. Bu
itibârla devri ile kendinden önceki şâirleri tenkidden geri kalmamıştır.
Şiirinin gücünü kelime hazînesinin zenginliğinden alan ve gerçek bir söz ustası olan
Ahmedî, zamanının Hassân’ı ayarındadır. O bâzan kendini Hassân’ın zıddı olan ve
ahmaklığı ile meşhur Bahul’a da benzetir.
Ahmedî’nin dîvân şiiri üslûbu daha çok İran şiir örneklerine uyularak meydana gelmiştir.
Şiirlerinde bir nasîhatçı durumunda da görünen şâir, zerdüştlüğe benzetilen Yunan
felsefesini kötülemiş ve iltifat etmemiştir. O, ayrıca doğru ve iyi anlamak için aklın, ilmin
ve fikrin birlikte hareket etmesini istemiştir.
Yûnus gibi şiirler de yazan şâir, cimrilere kızar. Biriktirilen malı, serveti, parayı, yılana
ve ejderhâya benzetir. Eğer bunlar bu dünyâda harcanmaz ve yerlerine verilmezse,
yarın kıyamet günü yılan ve ejderhâ olup sahibini yiyeceğini söyler. Ayrıca gelip geçici
dünyânın hiç birşeyinin ebedî diyar olan âhiret gibi olamayacağını, bu yüzden dünyâya
gönül verilmemesini şiirlerinde anlatmaktadır.
Dünyâyı âhiretin tarlası gören Ahmedî; madde âlemini, mânâ âlemine ulaşmak için bir
köprü gibi kullanmaktadır. O, nefsi, baskı altında değil, kontrol altında tutmak
gerektiğine inanan şâirdir. Ahmedî, bir din âlimi, bir tasavvuf ehli ve şâir olarak ibâdetin
gençlikte yapılacağını söylemiş, gençlikle yaşlılık arasındaki fizikî durumu mukayese
ederek şiirlerinde gençliği ilkbahara, yaşlılığı sonbahara benzetmiştir.
Vatan sevgisini körükleyen hâdiseler içinde yaşadığından ve Moğolların yaptıkları zulüm
ve işkenceleri gördüğünden; başta gazâ olmak üzere bu konularda şiirler de yazmıştır.
Bu konuları işlerken pâdişâhlara da nasîhatlar vermiştir.
Ahmedî, tenkidci bir kişiliğe sâhib olduğundan, devri şâirleri arasında fazla
sevilmemiştir. Şiirlerinde Gülşehri, Yûnus Emre ve Aşık Paşa’nın te’sirleri hissedilmekte,
Nizamî, Kemâl Hocendî, Süleymân Sâvecî gibi şâirlerin te’sirinde kaldığını bizzat kendisi
ifâde etmektedir. Kendisinden sonra yaşayan Şeyhî, Hatîboğlu, Hayatî, Münîrî, Fuzûlî,
Kemâlpaşazâde ve Bakî gibi şâirler onun etkisinde kalmışlardır.
Ahmedî’nin yazmış olduğu eserlerden bâzıları şunlardır.
1- Dîvân: San’at bakımından en kıymetli eseridir. Dokuz bin beyte yakındır. Bilinen
yazma nüshalarının sayısı altı-yedi civarındadır.
2- Cemşîd ü Hurşîd: Beş bin beytten meydana gelen büyük bir Mesnevîdir. Eser 1403
senesinde İran şâiri Selman’ın aynı ismi taşıyan eserinden faydalanılarak yazılmıştır.
Hikâye tekniği bakımından çok kuvvetlidir.
3- Osmanlı Târihi: Müstakil bir eser olmayıp, İskendernâme’ye ilâve edilmiş üç yüz otuz
dörtbeytlik bir bölümdür. Bu târih, Osmanlı müellifleri tarafından yazılarak zamanımıza
kadar ulaşan Türkçe ilk Osmanlı târihidir. Küçük, muhtasar ve manzum bir vakayiname
çehresi taşımakla birlikte, bize, büyük devletin temellerine dâir bâzı önemli bilgiler
vermektedir.
4- Tervîh-ül-ervâh: Tıb, astronomi ve matematik ilimleri ile ilgili on bin beyti aşan ilmî
ve edebî bir mesnevîdir. Tıbbın çeşitli bahislerine, teşrihe, teşhise ve tedaviye dâir geniş
bölümleri olan bu eser, yazarın, tababet alanındaki geniş bilgisini göstermektedir. Bu
eseri dokuz ay gibi bir sürede yazmıştır.
5- Mevlid: Bu eseri de İskendernâme içinde olup altı yüz onbeş beytten meydana
gelmiştir. Peygamberimizin doğumu, peygamberliğinin belirtileri, Nûşirvân’ın oğlunun
hükümdarlığı, Hüsrev-i Perviz’in hükümdarlığı, Peygamberimizin peygamberliği,
mucizeleri, mîrâcı, vasıfları, Hendek savaşı gibi konular, bölümleri meydana
getirmektedir.
6- Bedâyi-us-sihr fî Sanâyi-iş-şi’r: Emir Süleymân’a sunulan bu eser, edebî san’atlara
dâirdir. Reşîdüddîn Vatvât’ın Hadâyık-us-sihr adlı eserini değiştirerek yazmıştır.
7- İskendernâme: Büyük İskender’in hayâtına, ideâline, fetihlerine dâir târihlerden,
rivayetlerden, destanlardan toplanmış bilgilerle meydana getirilmiş, büyük bir manzum
hikâyedir. 8754 beytten meydana geleneser, lisan bakımından da sâde olup on
dördüncü asır Türkçesi ile yazılmıştır. Bu yönü ile de dil ve kültür bakımından önemli bir
eserdir. Eserdeki bilgiler devrin doğu târihi hakkında bilinen en doğru ve en zengin
şekliyle yazılmıştır. Ahmedî eserini bir olaylar ve maceralar şeridi hâlinde bırakmamış,
ona; fikrî, ahlâkî ve terbiye edici bir hüviyet kazandırmıştır. Kendi devrindeki ve daha
önceki bir çok sosyal ve ahlâkî düşünceleri işlemiş, Kur’ân-ı kerîm, hadîs, astronomi,
matematik, hikmet, tıb gibi ilimlere âit çeşitli bilgileri eserine yerleştirmiştir. Emir
Süleymân’a sunulan İskendernâme, Ankara’da aslına uygun bir şekilde basılmıştır.
Yazma nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi, 921 numarada kayıtlıdır.
Ahmedî’nin ayrıca Mirkât-ül-Edeb (Farsça sözlük), Mîzân-ül-Edeb ve Mikyâs-ul-Edeb
(Arab ve Fars grameri ile ilgili kasîdeler) isimli eserleri de vardır. O, bu yönü ile dilci bir
şâir olarak da görünür.

1) Şakayık-ı nu’mâniyye tercümesi; (Mecdî Efendi); sh. 70
2) Sicilli Osmânî; cild-1, sh. 191
3) Tezkire-i Latifi; sh. 82
4) Ahmedî Divânından Seçmeler; (Yaşar Akdoğan; Ankara-1988); sh. 1
5) İskendernâme’den seçmeler; (Yaşar Akdoğan, Ankara-1988); sh. 1
6) Tabakât-üs-seniyye; (T, Temîmî, Bağdâd-1984); cild-2, sh. 134
7) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 10
8) Tezkiret-üş-şuarâ; (Kınâlızâde Hasan Çelebi, Ankara-1978); cild-1, sh. 146
9) Osmanlı Türklerinde İlim; sh. 8
10) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 125
AKABE MESELESİ
İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı çıkardığı siyâsî bir anlaşmazlık. Akabe, Kızıldeniz’in
kuzey-doğusunda ve Akabe körfezi ucunda bir kasabadır. Akabe mes’elesi İkinci
Abdülhamîd Han zamanında 1906’da ortaya çıktı.
Pâdişâh’ın İslâm ülkelerindeki nüfuzu, müslümanların en büyük ve en sinsî düşmanı
olan İngiltere’yi çok endişelendiriyordu. Çünkü, sömürdüğü topraklarda yaşayan
insanların ekserisi müslüman idi. Bu bakımdan sömürgelerine ve diğer zulümlerine son
verilmesinden endişeli idi. Tek Çâre Osmanlı sultânının nüfuzunu sarsmak ve Osmanlı
Devleti’ne bağlı bölgelerde isyân çıkarmayı planlamaktı. Bu iş için en müsait bölge
olarak Arab yarımadası ve burada yaşayan halkı görüyordu. Çünkü bir kısım Arabları
bazı hâinlerin yardımıyla ifsâd etmişti. Burayı Osmanlı hâkimiyetinden ayırmak, Arab
âlemini Osmanlı’ya karşı ayaklandırmak, halîfe-i müslimîne karşı önemli bir darbe
olacaktı. Casuslarını ve diğer güçlerini bu uğurda seferber etti. Bu çılgın mücâdelenin en
can alıcı noktaları Arab yarımadasının iki tarafında bulunuyordu. Biri Basra körfezinin
kuzeyindeki Kuveyt limanı, diğeri de Kızıldeniz’in kuzeydoğusundaki Akabe körfezinin
yukarı ucunda bulunan Akabe kalesi idi. Abdülhamîd Han, bu iki noktadan birincisinde
İslâm âlemini Hindistan’a kadar birbirine bağlayan Bağdâd demiryolunu, ikincisinde de
Hicaz demiryolunu yaptırdı. Hicaz demiryolu da Akabe körfezi vasıtasıyla Kızıldeniz’e
doğru bir kapı durumunda idi. Bu iki mühim noktadan birincisinde İngilizlerin Osmanlı’ya
karşı mücâdelesi mahallî idarecileri desteklemek suretiyle, ikincisinde ise doğrudan
doğruya oldu.
Abdülhamîd Han, Hicaz demiryolunu yaptırırken, emniyeti bakımından yolun denizle
temas eden noktasını kontrol altında tutmak için Akabe kalesine Rüşdî Paşa
komutasında iki tabur asker gönderdi (15 Şubat 1906). Hindistan yolunu ve oradaki
sömürgelerini emniyet altına almak için 1882 yılında Mısır’ı işgal eden İngilizler ise,
Akabe kalesinin Osmanlı kontrolünde olmasını protesto ederek, harp tehdîdine baş
vurup boşalttırmak istediler. Hattâ ültimatomun peşinden Akabe körfezine bir de savaş
gemisi gönderdiler. İngiltere, verdiği ültimatomda, on gün içinde Sina yarımadasının
boşaltılmasını istiyordu. Abdülhamîd Han ise, bu ültimatoma karşı İngiltere’nin Mısır
üzerinde bir hakkı bulunmadığını, işgalinin kanunsuz olduğunu belirterek, yeni sınırın
sâdece Türk ve Mısır subaylarından meydana gelen bir komisyon tarafından tesbit
edilebileceğini bildirdi. Abdülhamîd Han’ın bu cesûrâne hareketi, İslâm âleminde büyük
te’sir uyandırdı. İngilizler de halîfe-i müslimînin üzerine daha fazla varmayı
menfeatlerine ters buldular. Netîcede Mısır ve Osmanlı subaylarından kurulan komisyon
sekiz maddelik bir protokol tesbit etti. Buna göre, sınır, Akabe körfezinin batısındaki
Tâbe’den başlayıp Akdeniz sahilindeki el-Ariş’e kadar uzanıyordu. Böylece Akabe,
Osmanlı Devleti’ne kaldı.
Menfeat sebebiyle devamlı karşı karşıya gelen Avrupa devletleri arasında, yirminci asrın
başında bir gruplaşma başlamıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya üçlü bir ittifak kurmuşlar;
bunlara karşı da Almanya, Avusturya ve İtalya birleşerek üçlü bir ittifak içine
girmişlerdi. Bütün bunlar yakında bir cihân harbinin yapılacağını hissettiriyordu.
Abdülhamîd Han ise, devletini bu gruplaşmaların dışında tutuyor sâdece İngilizlere karşı
Almanlara biraz güler yüz gösteriyordu.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın üstün siyâseti karşısında, İngilizlerin İslâm
memleketlerinde sürdürmek istedikleri emperyalizm, Akabe Mes’elesinde başarıya
ulaşamadı. Ancak İngilizlerin faaliyetleri ile asrın en siyâsî pâdişâhı iç ve dış
düşmanlarının her türlü hücumlarına mâruz kaldı ve tahttan indirildi (Bkz. Abdülhamîd
Han-ll). Abdülhamîd Han’ın iş başından uzaklaştırılması ile Osmanlı Devleti’nin başına
geçen idareciler, memleketi hızla parçalanmaya sürüklediler. Balkan harbinin peşinden
Birinci dünyâ harbine girdiler, İngilizler de, Osmanlı’nın savaşa girmesini fırsat bilip, 3
Kasım 1914’de Akabe kale ve limanını topa tutarak şehri işgal etti.

1) İstiklâl ve Hürriyet Mücâdeleleri Târihi; cild-16, sh. 9057
2) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 205
3) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 35
4) Eshâb-ı Kiram; sh. 296
5) Peygamber Gölgesinde Son Türkler; sh. 129, 131
6) Es-Sultan Abdülhamîd-i Sânî (Orhan Muhammed Ali); sh. 266
AKAĞALAR (Bkz. Harem-i Hümâyûn)
AKBIYIK SULTAN
Sultan İkinci Murâd Han ile Fâtih Sultan Mehmed devrinde yaşayan evliyânın
büyüklerinden. İsmi, Ahmed Şemseddîn’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1456 (H.
860) senesinde Bursa’da vefât etti. Yaptırdığı dergâhın yanındaki türbesine defnedildi.
Akbıyık Sultan, Hacı Bayram-ı Velî’nin talebelerinden idi. Mal ve mülk ile meşguliyeti
sebebiyle, hocası bir gün ona; “Yavrum dünyâ fânîdir (gelip-geçici). Mal, mülk elde
kalmaz. Ne kadar mal olsa, murâd alınmaz. Gafil olma, geri dönülmez. Bakî (devamlı)
olan işle meşgul olman lâzımdır” dedi. Akbıyık Sultan da; “Hocam! Dünyâ âhiretin
tarlasıdır. Dünyâ malı ile meşgul olmak îcâb etmez mi?” deyince, hocası; “Evlâdım,
madem ki, dünyâyı terk edemiyorsun, Öyle ise bizi terket” buyurdu. Akbıyık Sultan
dışarıya çıkarken, sarığı kapıya ilişip başından düştü. Bunu, hocasının kerâmeti bilip, bir
daha başına bir şey giymedi.
Akbıyık Sultan, gönlü Allahü teâlânın sevgisi ile dolu olarak kendi hâlinde yaşadı. Mal ve
mülk ile meşgul olmadığı hâlde, serveti gittikçe arttı. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî’nin
derslerini dinledi ve ilim tahsîline devam etti.
Daha sonra, hocası Hacı Bayram-ı Velî tarafından tekrar talebeliğe kabul edildi.
Tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu. Hacı Bayram-ı Velî’nin sekiz meşhur
halîfesinden biri oldu. Varna seferine iştirak etti. İstanbul’un fethi, sırasında,
Akşemseddîn ile beraber Sultân’ın yanında bulundu. Sultan İkinci Murâd Han’ın 1437
(H. 841) senesinde kendisine verdiği köyün gelirleri sayesinde, malının hesabını
bilmeyecek kadar zengin olan Akbıyık Sultan, bütün servetini sadaka olarak dağıttı.
Bursa’da yaptırdığı imârette, fakirleri ve garipleri yedirir, muhtaç olanlara yardımda
bulunurdu.
İstanbul’da bir, Bursa’da iki mahalle ve dergâhı, Akbıyık adıyla anılan câmisi
bulunmaktadır.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye; cild-1, sh. 116
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh. 126
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 251
AKÇE
Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarından itibaren bastırılan ve kullanılan gümüş para
birimi. İlk sikkesi gümüşten îmâl edildiği için Ak (beyaz, temiz, parlak) para mânâsında
akçe denilmiştir. Ayrıca ak kelimesi müsbet yönde bir mânâya sahiptir. “Alnı ak” gibi.
Nitekim renginden dolayı altına kızıl ve sarı denildiği bilinmektedir. “Ak akçe kara gün
içindir” atasözü de bu paranın beyaz gümüşten îmâl edildiğini ifâde ettiği gibi,
geçerliliğini de belirtmektedir. İlk zamanlar gümüş para mânâsında kullanılan akçe, on
beşinci yüzyıldan sonra umûmî mânâda Osmanlı parası karşılığı olarak kullanılmıştır.
Osmanlı para birimi olan Akçe-i Osmânî adıyla kullanıldığı gibi, pâdişâhların
zamanlarına göre değişik isimler almıştır. Bu para Osmanlılara mahsus olup, Selçuklu ve
diğer İslâm devletlerinin paralarıyla ilgisi yoktur. İlk akçe, doksan ayar gümüşten olup,
altı kırat 1,154 gram ağırlığında idi. Zamanla ayarı düşük ve değişik ağırlıkta akçeler de
basılmıştır. Umûmî olarak bir yüzünde “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah”
ibaresiyle bu ibarenin dört tarafında Peygamber efendimizin dört halîfesinin ismi, diğer
yüzünde de parayı bastıran pâdişâhın ismi, basılış yeri, târihi ve Osmanlıların mensûb
oldukları Kayı boyunun damgası bulunurdu. Onbeşinci asırdan itibaren para mânâsında
kullanılan akçeye; Lala Yürgûç akçesi, avârız akçesi, geçer akçe, kalp akçe gibi
çeşitli adlar verilmiştir. Ayrıca değer düşüşü neticesinde; züyûf akçe, kırpık akçe,
kızıl akçe, çil akçe adlarını da almıştır. Çürük akçe deyimi ile kullanılan para ise bakır
sikkeyi ifâde etmektedir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Selçuklular veya diğer devletler tarafından
bastırılan çeşitli paralar kullanılıyordu. İlk Osmanlı sikkesini Osman Gâzi bastırdı. Bu
gümüş para, 15 mm. çapında ve 0,68 gr. ağırlığındaydı. Basıldığı yer ve târih belli
olmayan bu paranın yüzünde “Darebe Osman bin Ertuğrul” ibaresi yazılıydı. Elde
mevcûd en eski Osmanlı akçesi, ikinci Osmanlı pâdişâhı Orhan Gâzi tarafından
bastırılmıştır. Orhan Gâzi devrine âit en eski akçe 1327 (H. 727) târihinde Bursa’da
bastırıldı. Bu Osmanlı akçesinin bir tarafında “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah”
ibaresiyle, etrafında; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali’nin (r. anhüm) isimleri; diğer
tarafında ise, Orhan bin Osman ve basıldığı yeri gösteren Bursa ismi, altında ise Orhan
Gâzi’nin beyliğe geçişinin üçüncü senesini işaret eden siyâkat rakamı ile üç sayısı ve
kenarlarında da paranın basıldığı yıl 727 ile Osmanlıların mensûb oldukları Kayı boyunun
damgası vardı. Orhan Bey zamanında, tarihsiz ve üzerindeki yazılar geometrik
motiflerden müteşekkil bir çerçeve içine alınmış İlhanlı paralarına benzer paralar da
basılmıştır. Çerçevesiz olup üzerinde, “Orhan halledallahü mülkehû” ibaresi yazılı
bulunan akçeler daha sâde idi. Basıldığı yer ve târih belli olmayan bu akçelerin Orhan
Gâzi’nin beyliğin idaresini ele aldığı ilk senelere âid olduğu kuvvetle muhtemeldir.
Orhan Gâzi’den sonra pâdişâh olan Murâd Hüdâvendigâr zamanında gümüş akçeler
bastırıldığı gibi, üzerlerinde basılış yeri bulunmayan pul, fels ve mangır özelliğinde bakır
paralar da basıldı.
Yıldırım Bâyezîd zamanında basılan gümüş ve bakır paralar üzerinde darb yeri yok ise
de, târih mevcuddu. Basılan bu gümüş paraların ayarı % 90 idi. Bu pâdişâh zamanında
devletin altın parası bulunmadığı için, Venediklilerin altın dukası kullanılıyordu. Bir
Venedik dukası, kırk akçe değerinde idi.
Fetret devrinde Mûsâ Çelebi, Edirne’de kendi adına para bastırdı. Yıldırım Bâyezîd’in
büyük oğlu Süleymân Çelebi de kendi adına bastırdığı paranın üzerine tuğra koydurdu.
Çelebi Mehmed Han zamanında Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez
şehirlerinde basılmış akçeler vardı.
Tîmûr Han’ın Osmanlılar üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra, Çelebi Mehmed Han
1404 (H. 806)’da Bursa’da bastırdığı paralara kendi adıyla birlikte Tîmûr Han’ın da adını
bastırmış ve hâkimiyetini tanımıştı. Vezin ve ayar yönünden diğer Osmanlı paralarıyla
aynı olan bu paranın bir yüzünde “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah, Duribe
Bursa 806”, diğer yüzünde ise; “Demûr (Tîmûr) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd
Hân halledallahü mülkehû” yazılıydı. On sene sonra Osmanlı birliğini yeniden kurup,
istiklâlini kazanınca paralardan Tîmûr Han’ın ismini kaldırdı. Çelebi Mehmed Han’ın
zamanına kadar Osmanlı paralarında hiç bir lakab ve ünvân yazılmadığı hâlde o, ilk defa
“Sultan” ve “Han” ünvânlarını kullandı. Bastırdığı akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân
Muhammed ibni Bâyezîd Han” İbaresini yazdırdı. Ayrıca “Halledallahü mülkehû” ibaresini
kaldırıp, son Osmanlı paralarına kadar devam eden “Azze nasruhü” ibaresini koydu.
İkinci Murâd Han zamanında da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara),
Karahisar, Serez, Tire ve Amasya şehirlerinde akçe bastırıldı. Bursa’da bastırılan ve
mangır adı verilen paranın üzerinde ikinci Murâd Han’ın isminin altında Osmanlıların
Kayı boyundan geldiğini gösteren bir damga vardı. Bu damga sâdece Bursa ve Edirne’de
basılan paralar üzerinde idi.
Sultan İkinci Murâd Han’ın sağlığında pâdişâh olan sultan İkinci Mehmed Han (Fâtih)
tarafından bastırılan akçenin ölçüsü 6 kırattan 5,25 kırata indirildi. İkinci Murâd Han,
ikinci defa tahta geçmek mecburiyetinde kalınca kendi adına 100 dirhem gümüşten
375,5 akçe kestirdi. Fâtih Sultan Mehmed Han babasının vefâtından sonra 1451 (H.
855)’de tekrar Osmanlı pâdişâhı olunca, babası zamanında basılan akçeleri tedavülden
kaldırarak; Edirne, Ayaslug, Bursa, Serez, İstanbul, Üsküp, Amasya, Tire ve Novar gibi
şehirlerde 5,25 kırat ağırlığında yeni akçeler kestirdi: 1460 (H. 865)’de 4,75 kırat, 1470
(H. 875)’de 4,25 kırat, 1481 (H. 886)’da ise 3,25 kırat ağırlığında akçeler bastırdı.
Bütün bu akçelerin ayarı % 90 idi. İstanbul ve Novar’da on akçelik paralar bastırdı. Bu
akçelerin ön yüzünde “Sultân’ül-Berreyn ve Hâkân-ül-Bahreyn es-Sultân İbn-is-Sultân”
ibaresi, diğer yüzünde ise “Muhammed ibni Murâd Han halledallahü mülkehû duribe fî
Kostantiniyye sene 875” yazılıydı. Ayrıca Fâtih Sultan Mehmed Han zamanına kadar hiç
altın para basılmamıştı, 1478 (H. 883)’de sultanî adı verilen altın paralar bastırıldı.
Basılan ilk altın paranın bir adedi 3,510 gram ağırlığında olup, 23,5 ayar idi. Fâtih
Sultan Mehmed Han zamanında, Osmanlı akçesi’nin küsuratı olarak mangır veya pul
denilen bakır paralar da basılmıştı. Bir dirhem bakırdan bir mangır kesilerek sekizi bir
akçe kabul ediliyordu. Bu mangırlardan yarım dirhem ağırlığında olanlara yarım mangır;
rub’iye (1/4) dirhem ağırlığında olanlara cırık mangır deniliyordu. Fâtih Sultan
Mehmed’in vefâtından sonra oğlu sultan Cem, 1481 (H. 886)’da Bursa’ya girdiği zaman,
18 günlük hâkimiyeti sırasında kendi adına para bastırdı. İkinci Bâyezîd Han devrinde,
babasının zamânındakilerden daha noksan olarak 4 kırat, hattâ 3,5 kırat ağırlığında
akçeler bastırıldı. Bu zamana kadar akçelerin ayarı 90 olduğu hâlde, onun zamanında 85
ayara düşürüldü. Bu paralar; İstanbul, Amasya, Bursa, Edirne, Gelibolu, Kratova,
Kastamonu, Konya, Novar, Serez, Tire, Trabzon ve Üsküp’de bastırıldı. İkinci Bâyezîd
Han zamanında çıkarılan bir emirle has altının miskalinin 57 akçe, sultânı ve frengi
florisinin 47 akçe, eşrefi (Mısır altını) ve engürüsün (Macar parası) ise 45 akçe
üzerinden muamele görmesi kararlaştırıldı. Saltanatının son senelerine doğru ise,
akçenin değeri düşürülüp, bir altını 60 akçe değerinde muamele gördürüldü. Aynı
devirde on akçelikler de bastırıldı.
Yavuz Sultan Selîm zamanında da İstanbul, Amasya, Edirne, Amid, Bursa, Cezîre,
Dımaşk, Harput, Mardin, Musul, Mısır, Urfa, Serez, Siirt ve Tire’de para bastırıldı. Yavuz
Sultan Selîm’in bastırdığı akçelerin en ağırı 3,5 kırat olup, bir dirhem gümüş 4,5 akçe ve
bir altın da 13 akçe değerinde idi. Yavuz Sultan Selîm, Mısır’da altın ve gümüş
paralardan başka bakır paralar da bastırdı. Yavuz Sultan Selîm’in, Mısır’da bastırdığı
paralar üzerinde sâdece Sultan ünvânı olup, bu paralara sultanî veya eşrefi adı verilirdi.
Böylece Osmanlı altınları da eşrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı.
Kânûnî Sultan Süleymân zamanında, Yavuz Sultan Selîm zamanındaki yerlere ilâveten
Bağdâd, Belgrad, Canca, Cezâyir, Haleb, Koçaniye, Maraş, Modova, Rûha (Urfa),
Serborniçe, Siroz, Trablus, Zebit gibi yerlerde para basıldı. Bu devirde basılan akçeler
3,75, 3,50, 2,75, 2,50 kırata kadar düşdü. Sonunda yüz dirhem gümüşten beş yüz akçe
kesilerek değişmez bir hâle sokuldu. Sultan İkinci Selîm Han zamanında ilk önce 85
ayarında 100 dirhem gümüşten 525 akçe kesildi. Daha sonra gümüşün ayarı giderek
düşürüldü. Her tarafta basılan akçelerin resim ve nakışları aynen korunmuş olup,
ölçüleri noksanlaştırılmıştır. Bu devirde hemen hemen evvelkilerin aynı veya iki-üç
habbe eksik ağırlıkta altın paralar da bastırıldı. Ayrıca Mısır’da Medîni adlı bir altın para
da bastırıldı. Bir Sultanî altını, 41 Medînî altını değerindeydi. İkinci Selîm Han zamanında
ticâretle uğraşan bâzı yahûdîler, akçeleri kırparak paraların bozulmasına sebeb oldular.
Netîcede Sokullu Mehmed Paşa, bunun, önüne geçmek için, bâzı tedbirler aldı. Aynı
devirde Selîmî adıyla yeni paralar basıldı. İkinci Selîm Han zamanında bir altın, 60 akçe
ve beş akçe bir dirhem gümüş değerindeydi. Altınların ayarı ise, milim hesabı ile binde
993 idi.
Üçüncü Murâd Han zamanında hat ve nakışları ikinci Selîm zamanındakilerin aynısı
olmakla birlikte, ağırlığı daha düşük akçeler bastırıldı. Para düzenindeki ve ekonomik
durumdaki bozulmalar sebebiyle daha önce yüz dirhem gümüşten 500 akçe basılırken
800 akçe kesildi. Böylece bir akçe, 3 veya 2,5 kırata kadar düştü ve bir dirhem gümüş,
sekiz-on akçe karşılığı muamele gördü. Üçüncü Murâd Han’dan îtibâren mağşuş
akçelerin ortaya çıkması, devletin para sisteminde değer ölçüsü olan akçenin kıymetini
iyice kararsız hâle getirdi. Hattâ yüz dirhemden 2.000 züyûf akçe kesildi. Bir dirhem
gümüş 12 akçe, bir altın 120 akçe, 45 akçe olan kuruş 80 akçeye çıktı. Bu devirde
Haleb ve Bağdâd’da ilk defa olarak tuğralı dirhemler basıldı. Paranın değerinin kararsız
hâle gelmesi sebebiyle daha sonra bâzı tedbirler alınıp, bir dirhem gümüşten 8 akçe
kesilmesi kararlaştırıldı. Bu akçeler ilk çıkan akçelerin yarısı kadardı.
Üçüncü Mehmed Han zamanında bir dirhem gümüşten 8 akçe kesilmesine devam edildi.
Bozuk ve züyûf akçeler toplatılıp, akçe değerinin yükseltilmesine çalışıldı. Bu sayede bir
altın, 220 akçe değerinden muamele görürken 180 akçe değerinden muamele görmeye
başladı. 1600 (H. 1009)’da para sisteminde yapılan bâzı düzenlemelerle bir altın 120
akçeye indirildi. Bu devirde altın paraların ağırlık ve ayarında bir değişiklik olmadığı gibi,
resim ve nakışlarına da dokunulmadı.
Birinci Ahmed Han devrinde 1,5 kırat ağırlığında ve ayarı 80 olan akçeler bastırıldı.
Birinci Mustafa Han zamanında Amid, Haleb ve Mısır’da para basıldı. Sultan Genç Osman
zamanında da çeşitli yerlerde para bastırıldı. Bu zamanda basılan akçenin ağırlığı 1,5
kırat olup ayarı 80 idi. Birinci Mustafa Han’ın tahttan indirilip yerine ikinci sultan
Osman’ın (Genç Osman) getirildiği sırada noksan ve ayarı düşük züyûf paralar
çoğaldığından akçenin değeri düşmüştü. Sultan İkinci Osman’ın cülûsunu müteâkib
basılı paraların ıslâhına ihtiyaç duyulduğundan, noksan ölçülü ve düşük ayarlı paralar
toplatılıp, yeni 1,5 kıratlık akçeler basıldı. Hattâ büyük alışverişlerde kolaylık olmak
üzere mevcûd akçelerin on adedine müsavi olarak bir dirhem ağırlığında onluk Osmânî
paralar bastırıldı.
Birinci Mustafa Han’ın ikinci defa tahta geçmesinden sonra sultan İkinci Osman’ın
bastırdığı onluklar, ağırlığı noksan olarak bastırıldı. Bu sırada bir altın 150 akçeye
yükseldi.
Dördüncü Murâd Han zamanında İstanbul, Bağdâd, Bursa, Mısır, San’a, Trablus ve
Yenişehir gibi yerlerde çeşitli paralar basıldı. Bu devirde basılan akçelerin ağırlığı 1,25
kırat, ayarları 75 idi. Yine İstanbul’da basılan altınlar da öncekilerden bir kırat eksik idi.
Dördüncü Murâd Han zamanında zuhur eden harpler ve dört defa cülûs bahşişi
ödenmesi yüzünden akçenin değeri kalmadığı için, altın 250 akçe değerinden muamele
gördü. Buna bir çâre olmak üzere, sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın tedbir ve
teşebbüsüyle beş kırattan biraz daha ağır olan gerçek ayarlı para isimli yeni bir sikke
kestirildi. Böylece altının değerinin 120, kuruşun da 80 akçeye düşürülmesi sağlandı. Bu
devirde akçenin ağırlığı 1,5 kırat ve on tanesi bir dirhem itibâr olunan yeni kesilen
paranın ağırlığı ise İki akçeye eşit şekilde ayarlandı. Sultan İbrâhim zamanında da çeşitli
merkezlerde para bastırıldı. Ayarı iyi olan 1,5 veya 2 kırat noksan altın paralar bastırıldı.
Bu devirden itibaren paraların üzerine basılan tuğralarda “El-Muzaffer dâimâ” ibaresi
konulmaya başlandı. Bu devirde basılan akçeler, züyûf ve mağşuş olduğu için, kuruş
125, altın 250 akçeye çıktı. Bu yüzden piyasada büyük sıkıntılar başgösterdi. Sadrâzam
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından basılı paraların yeniden ıslâhı için bâzı tedbirler
alındı. 1,25 kırat ağırlığında akçe, bir dirhem ağırlığında onluk ve yarım dirhem
ağırlığında 5 akçelik ve para denilen üç akçelik sikkeler basılmak suretiyle kuruş 80,
altın 160 akçeye indi. Esedî denilen ecnebî kuruşlar 60 akçeye, evvelce 4 akçeye geçen
Mısır parası da 2 akçeye düşürüldü.
Dördüncü Mehmed Han devrinde de İstanbul, Cezâyir, Haleb, Mısır, Trablusgarb ve
Tunus gibi şehirlerde paralar bastırıldı. Bu devirde de mâlî sıkıntılar devam ettiği için
kuruş 120, esedî 110 akçeye yükseltildi. Piyasadaki mevcûd paralar bâzı menfâatçı ve
hîlekâr kişilerce kırpılarak eksiltildi. Bu paralar esnaf ve sarraflar tarafından tartılarak
alınmaya başlandı. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, kuruşu 120 akçe, esedîyi
110, parayı 3 akçe değerlerinde sabit tutup diğer kızıl ve kırpık paraları tedavülden
kaldırdı. Akçelerin ağırlığı bir kırata ve ayarı da yüzde 50’ye düşürüldü. İkinci Süleymân
Han zamanında da mâlî sıkıntıların giderilmesi için bâzı tedbirlerin alınması düşünüldü.
Piyasada İbrâhim Çelebi diye anılan ayarı düşük yaldız altını vardı. Bunlar arasında
ayarı yüksek olanlar da görüldü. Ayarı yüksek olanlara çift; düşüklere ise tek damga
vuruldu. Damgasız paraların geçerli olmayacağı îlân edildi. 1687 (H. 1099)’da Osmanlı
para sistemindeki akçe birimi kaldırılıp paralar, kuruş usûlüne göre basıldı. Bu târihten
sonra akçe adıyla para basılmayıp, sâdece hesaplarda kullanılan bir birim hâline geldi.
Bu kuruşun küsuratı olarak da mangır denilen bakır para bastırıldı. İki mangır bir akçeye
geçmek üzere, bir kıyye hâlis bakırdan 800 mangır para basıldı.
Bu devirde büyük para olarak altın para da bastırıldı. Kuruş 120, şerîfî altını 270, yaldız
altını da 300 akçe değer üzerinden muamele gördü. Daha sonra harp hâlinin zuhur
etmesi sebebiyle savaş masraflarını karşılamak için kuruş 160, şerîfî altın 360, yaldız
altını 400 ve paranın da 4 akçe değerinde muamele görmesi emredildi.
İkinci Ahmed Han, 1691 (H. 1102)’de pâdişâh olunca, İstanbul, Hanca, Mısır gibi
yerlerde para bastırdı. Bu sırada mangır denilen bakır paralar geçmez oldu ve piyasadan
kaldırıldı. Bu sene içinde esedî 150, altın 335, frengi altını 375 mangıra çıktı. Yine altın
ve kuruşa yeni değer konuldu.
İkinci Ahmed Han zamanında basılan kuruş ve altınların ağırlığı ve ayarı, kardeşi ikinci
Süleymân Han zamânındakinin aynı idi.
İkinci Mustafa Han, 1695 (H. 1106)’da pâdişâh olunca İstanbul, Edirne, Erzurum, İzmir,
Mısır, Trablusgarb gibi yerlerde para bastırdı. 1696 (H. 1107)’de sefer masraflarının
çokluğu ve sefer müddetinin uzaması sebebiyle, o zamana kadar 3 akçeye geçen
paranın 4 akçeye geçmesi kararlaştırıldı. Ayrıca piyasadaki yabancı devlet paralarını
ortadan kaldırmak için ecnebi kuruş ve zoltalar toplatılıp üzerlerindeki latin harf ve
ibâreler silinerek, bir yüzlerine “Sultân-ül-Berreyn” ve diğer yüzüne de kesim yeri ve
târihi yazıldı. Üçüncü Ahmed Han zamanında da İstanbul’da 70, Mısır’da 60 ayarında ve
ağırlığı eksik gümüş paralar bastırıldı. Bâzıları bu farklı durumdan istifâde ederek Mısır
parasıyla İstanbul parasını değiştirmeye başladılar. Bunun üzerine hükümet, halkın
elinde bulunan paraları toplattı. 1715 (H. 1128)’de Cedîd Zer-i İstanbul adlı para
basıldı. Bunların yüz tanesi 110 dirhem olup, kenarı zincirli ve dâiresinin etrafı nakışlı
idi. Bir yüzüne tuğra, diğer yüzüne de “Duribe fî İslâmbol” yazılı idi. Üç kuruşa râyic
olan bu paralar, Mısır’da funduk diye anıldı. Üçüncü Ahmed Han zamanında İstanbul ve
Mısır”‘da basılan tuğralı eşrefî altınları, ikinci Mustafa Han devrindeki altınların tarzında
idi.
Ayrıca bu devirde ikinci Mustafa Han devrinde iki altınlık eşrefî altınlarına ilâveten üçlük,
dörtlük, beşlik, onluk altınlar da basıldı. 1725 (H. 1138)’de Tebriz, Tiflis ve Revan gibi
şehirlerde darbhâneler açılarak para basıldı. Birinci Mahmûd Han tarafından çeşitli
merkezlerde 970 ayarında cedîd İstanbulî veya funduk ve 952 ayarında zer-i
mahbûb denilen şekil ve ağırlıkları eskileriyle aynı olan altın paraların yanında cedîd
İstanbulî altınlarının yarısı olan nufîye ve 1, 5, 2, 3 ve 5 altınlık sikkeler de basılmıştır.
Üçüncü Osman Han devrinde, birinci Mahmûd Han’ın zamanındaki gibi paralar basıldı.
Üzerinde İstanbul, Cezâyir, Mısır v.s. şehir adları bulunan bu paralardan büyük
beşibirlikler çıkarıldı. Üçüncü Mustafa Han devrinde basılan altın ve gümüş paralar ayrı
bir hususiyet taşır. Bu paralarda basıldığı seneler yazılıdır. Ayrıca 1760 (H. 1174)’de bu
paraların üzerinden Kostantiniyye ibaresi kaldırılıp islâmbol yazıldı. 1770 (H. 1184)
senesinde altın piyasadan çekilince, fiyatlarda bir yükselme görüldü. Altınların piyasaya
çıkarılması gayesi ile diğer paralara zam yapıldı. Böylece daha önce 110 para
değerinden muamele gören zer-i mahbûb 120 paraya, 155 para kıymetindeki zer-i
funduk 165 paraya yükseltildi. Yine bu devirde ilk olarak 60 para değerinde çifte zolta
basıldı. Birinci Abdülhamîd Han zamanında da üzerinde; İslâmbol, Dâr-üs-saltanat elâliyye, Cezâyir, Mısır, Trablusgarb, Tunus gibi yer adları bulunan altın paralar basıldı. Bu
devirde 9 dirhem ağırlığında 60’lık yâni çifte zolta ve 30 paralık tek zolta, bir
kuruşluk, ikilikler (çifte kuruş) 20, 10 ve 1 paralık sikkeler, ayrıca 36 mm. çapında
büyük bakır paralar basıldı.
Üçüncü Selîm Han devrinde de belli merkezlerde çeşitli paralar basıldı. Dördüncü
Mustafa Han’ın kısa süren saltanatı sırasında İstanbul, Cezâyir ve Mısır gibi yerlerde
ayarları düşük ve ağırlıkları noksan olan çeşitli paralar basıldı. İkinci Mahmûd-i Adlî Han
devrinde de üzerlerinde; tekrar Kostantiniyye, Dâr-ül-hilâfet-ül-âliyye, Dâr-ül-hilâfet-issâniye, Edirne, Bağdâd, Cezâyir, Mısır, Trablusgarb, Tunus gibi yer adları bulunan
paralar bastırıldı. 1809 (H. 1224)’de piyasada altının kıymeti diğer paralara göre biraz
arttığı için, darbhânede altın eski fiyattan muamele görünce, devlet zarara uğradı. Bu
sebeple, mevcûd paralara yeni kıymetler konuldu. Ayrıca altın fiyatları çeşitli rayiçlere
göre değerlendi. İkinci Mahmûd Han’ın cülûsunun on, yedinci senesinde 60 paralık yeni
sikkeler bastırıldı. 1833 (H. 1249)’da 240 para kıymetinde 6’lık yâni 6 kuruş ve kısımları
çıkarıldı.
Birinci Abdülmecîd Han zamanında da çeşitli merkezlerde sikke kesildi. Bu pâdişâh
zamanında para sisteminde ıslâhat yapılıp, altında, İngilizlerin 22 ayarı esas kabul
edildi. Sikke ayarlarında yeni değişiklikler yapıldı ve ilk defa kâğıt para çıkarıldı ise de
sonra vazgeçildi. 1843 (H. 1259)’da 100 kuruşluk yeni bir liralıklar basıldı. 1844 (H.
1260)’da on kuruş kıymetindeki mecidiye ve 5 kuruş kıymetinde yarım mecidiye
bastırıldı. 1845 (H. 1261)’de 1 kuruş, 1847 (H. 1264)’de gümüş 20 paralık basılarak
piyasaya çıkarıldı ve 50 kuruş kıymetinde yarım liralıklar bastırıldı. 1851 (H. 1268)’de
ikinci defa kâğıt para çıkarıldı. İlk zamanlar 50 kuruşluklardan küçük altın para
bastırılmamaya karar verildiyse de, 1854 (H. 1271)’de 25 kuruşluk çeyrek altın liralar
basıldı. 1855 (H. 1272)’de 500 kuruşluklar (beşibirlik) ile 250 kuruşluklar yâni 2,5’luk
altın basıldı. Ayrıca bakırdan 40, 20, 10, 5 paralıklar çıkarıldı. Sultan Abdülazîz Han
zamanında çeşitli merkezlerde 500, 250’lik 100, 50, 25 kuruşluk altın, ayrıca gümüş
paralar basılırken, 1862 (H. 1279) senesinde Osmanlı târihinde üçüncü defa kâğıt
paralar bastırıldı. Ayrıca kâime denilen 10, 20, 50 ve 100 kuruşluk paralar bastırıldı. Bu
durum kâğıt paranın büyük ölçüde değer kaybetmesine sebeb oldu. Altın fiyatları
yükseldi. Bir müddet sonra kâğıt para kullanımından vaz geçildi. Para istikrarının te’mini
için İngiltere’den 8 milyon sterlin borç alındı.
Beşinci Murâd Han’ın kısa süren saltanatı döneminde de çeşitli merkezlerde para
bastırıldı. İstanbul’da basılan altınlarda tuğranın biraz yukarısında ayyıldız, Mısır’da
basılan altınların tuğrasının yanında ise bir çiçek dalı vardı. Onun zamanında 100, 50,
25 kuruşluk altın paralar bastırıldı. Aynı zamanda 20, 5 ve 1 kuruşluk gümüş paralar da
bastırıldı.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinde de, mecîdiye, 10, 5, 2, 1 kuruşluk ve 20’lik
basıldı. 1877 (H. 1294)’de Osmanlı Bankası hesabına dördüncü defa kâğıt para
bastırıldı. 1879 (H. 1296) senesinden sonra ise, mecîdiye bastırılmadı. 22 ayarda 500,
250, 100, 50 ve 25’lik altın paralar bastırıldı. Ayrıca 500, 250, 100, 50, 25 ve 12,5’luk
ziynet altınları çıkarıldı. 1898 (H. 1316) senesinde, terkibinde % 10 gümüş ve bakırla
karışık 10 ve 5 paralık ile halk arasında metelik denilen mağşuş paralar basıldı.
Sultan Beşinci Mehmed Reşad zamanında İstanbul, Bursa, Edirne, Kosova, Manastır,
Selanik gibi şehirlerde çeşitli paralar basıldı. Osmanlı parasının ıslâhı için bâzı çalışmalar
yapıldı 1913 (H. 26 Mart 1332) târihinde Tevhîd-i meskukât kânunu çıkarıldı. Bu kânuna
göre bütün paraların temel ölçüsünün altın olması ve para biriminin kuruş olması
kararlaştırıldı. Para birimi olan ve altın makamına geçen ve 40 para îtibâr olunan kâime
denilen nikel kuruşlar basıldı. Kuruşun parçaları olan 20, 10 ve 5 paralıklar nikelden; 2,
5, 10 ve 20 kuruşluk paralar gümüşten; 25, 50, 250, 500 kuruşluk paralar altından
bastırıldı. Bu devirde basılan gümüş paralar üzerine de, altın paralar üzerinde olduğu
gibi pâdişâhın tuğrasının sağ tarafında cülûsunun yedinci senesine kadar Reşad ve
ondan sonrakilerde El-Gâzî ünvânı vardı. Bu devirde 10, 40, 5 para olmak üzere nikel
meskukât bastırıldı.
Sultan altıncı Mehmed Vahideddîn zamanında 22 ayar altından, Sultan Reşâd devrinde
basılan paralara benzeyen, tuğranın sağ tarafında herhangi bir yazı veya çiçek
bulunmayan paralar basıldı. Bu uygulama, gümüş paralar için de aynı idi. Bu devirde
500, 250, 50, 25 kuruşluk altın paralar basıldı. 500, 250, 100, 50, 25 ve 12,5’luk zînet
altınları; ayrıca yine bu devirde 20, 10, 5, 2 kuruşluklar da basıldı. % 75 bakır ve % 25
nikel karışımından 40 paralıklar basıldı. Osmanlı Devleti zamanında basılan altın ve
gümüş paralar, cumhuriyet döneminde bir müddet yeni çıkan paralarla birlikte
kullanıldı. Altın paralar ise, hâlen tedavülde bulunmaktadır.
Akçe ile ilgili bâzı tâbir ve deyimler şunlardır:
Âkçe-i Osmanî
Kuruştan evvel Osmanlı para birimi olarak kullanılan para Osmanlı Devleti târihinde ilk
defa basılan akçelere bu devletin kurucusunun adına izafeten Osmanî ismi verilirdi. Bu
paranın millî ve husûsî bir ünvânla anılması aynı zamanda saltanat hükûmetinin
teşekkül ettiğine dâir bir işaretti. Yavuz Selîm Han’ın saltanatının sonuna kadar Osmânî
adı kullanıldı. Fakat devlet me’mûrlarına verilecek maaşların tâyin ve tahsisinde akçe
tâbiri kullanılınca, bu isim kullanılmaz oldu. Fakat Akçe-i Osmânî tâbiri çok yaygın
kullanıldı. Bir müddet sâdece akçe tâbiri kullanıldıysa da, İkinci Osman Han devrinde
yeniden on akçelik Osmânî paralar bastırıldığı için tekrar kullanılmaya başlandı. Eski
akçe, dirhemin dörtte biri olduğu hâlde, on akçelik para bir dirhem idi. Bundan sonraki
devirlerde de, Osmanlı altınına husûsî olarak Osmânî denildi.
Akçe tahtası
Sarrafların ve resmî dairelerdeki veznedarların üzerinde para saydıkları tahta. Bu tahta
ucu açık, kenarlı ve ucuna doğru darlaşıp oluk hâlinde uzun bir tahtadır. Geniş tarafında
sayılan para oluk kısmından dökülürdü. Bâzı akçe tahtaları üzerinde sayılan paraların,
sayılmayan paralarla karışmaması için ayrı bir kısım bulunurdu.
Akçe farkı
Çeşitli devletlerin paralarını veya bir devletin çeşitli paralarını değiştiren sarrafların, iki
paranın değişimi neticesinde hâsıl olan farka verilen isim. Ayrıca, devlet tarafından iki
paranın değişimi neticesinde hazîneye gelir kayd edilmek üzere alınan farka da bu ad
verilirdi. Devlet hazînesi vaktiyle bir altın, yüz; mecidiye, on dokuz kuruştan alınır; altın,
yüz iki buçuk; mecidiye de yirmi kuruşa satılırdı. Alışla satış arasında görülen fark,
devlet kayıtlarında akçe farkı adıyla gelir olarak gösterilirdi.
Akçe başı
Tanzîmâttan evvel belli vergi ve resimlerden başka sulh zamanında devlet
harcamalarındaki açıkları kapatmak için, imâdiyye-i hazâriyye ve harp zamanında
harbin îcab ettirdiği paraları bulmak için imâdiyye-i seferiyye ve iâne-i cihâdiyye adı
altında umûmî olarak tekâlif-i örfîyye denilen bir takım vergiler alınırdı. Bâzan da
bunların yetmeyeceği dikkate alınarak iç borçlanma yoluna gidilirdi. Bu şekildeki
borçlanma karşılığı olarak re’sül-mâl, güzeşte ve akçe başı adıyla akçe farkına benzer
bir fark ödenirdi. Buna akçe başı adı verilirdi.
Akçe târihiyle yakından ilgili olduğu için; sikke tecdîdi, sikke tağşişi, sikke tashîhi
tâbirlerini de yazmak faydalı olacaktır.
Sikke tecdidi
Osmanlı pâdişâhları tahta geçer geçmez ilk iş olarak kendi adlarına hutbe okuturlar ve
para bastırırlardı. Sultan, kendi adına bastırdığı yeni akçeleri tedavüle çıkardığında,
selefine âit paraların tedavülünü yasaklardı. Bunun üzerine tedavülde bulunan eski
paralar ya hurda gümüş olarak veya devletçe tesbit edilen bir nisbette yeni akçeyle
değiştirilirdi. Ancak yasak uygulaması bâzan pek katı olmazdı. Eski akçe sahiplerine
değeri kadar yeni akçe verilirdi. Sikke tecdîdi ve eski akçe yasağı hazîneye darb hakkı
ve darb ücretinden ileri gelen bir gelir sağlardı. Darbhâneler ne kadar fazla gümüş
işlerse, bu gelir o kadar artardı. Bâzan sikke tecdîdiyle birlikte paranın ağırlığı da
düşürülerek tağşiş ediliyor, böylece küçük çapta bir devalüasyon yapılıyordu. Bâzan
sikke tecdîdi sebebiyle yeniçeriler ayaklanırlardı.
Sikke tağşîşî
Akçenin ayar ve ağırlığını düşürmek demektir. Hükümetin kararıyla yapılan sikke
tağşîşi, sikke tecdidinin bir kısmıdır. Bâzan darbhânelerin emirsiz ve izinsiz olarak da
sikke tağşişine gittikleri ve paraların ağırlıklarından çaldıkları görülürdü. Bu yüzden
pâdişâhın emriyle pek çok darbhâne kapatılırdı.
Sikke tashihi
Resmî veya gayr-i resmî akçe tağşişleri, piyasada sıkıntıya sebeb olduğu, savaş veya
başka bir sebeple acele tedbir alınmadığı zamanlarda akçe kırpıcılığı zuhur ederdi. Bunu
çoğu zaman sarraflıkla uğraşan gayr-i müslimler, özellikle yahûdîler paraların kenarını
kırparak gümüşünü çalarlardı. Bu kargaşalığa son vermek için pâdişâhlar, sikke
tecdidinde yaptıklarını sikke tashîhi adıyla yaparlardı. Sikke tashihinde yeni akçeler ya
eski ayar ve ağırlıkta veya bir mikdâr ağırlığı düşürülerek tedavüle çıkarılırdı.
Gerek sikke tecdidi, gerek sikke tağşîşi ve gerekse sikke tashîhi suretiyle yapılan akçe
ayarlamaları neticesinde eşya fiyatları arttığı gibi, altın paraların rayiçleri de yükselirdi.
Bu sebeble önemli para ayarlamaları yapıldığında eşya fiyatları yeniden tesbit edilir ve
umûmî narh cetvelleri yayınlanırdı.
1584 ayarlamasından sonra Koca Sinân Paşa, böyle bir narh listesi çıkartmıştı. 1600’de
bu liste üzerinde değişiklik yapılmış, 1641 sikke tashihinde yeni bir narh listesi
düzenlenmişti.

1) Kânunnâme-i Sultanî Ber Mûceb-i örf-i Osmânî (Neşr. R. Anhegger. H. İnalcık,
Ankara-1956); Belge No: 15
2) Osmanlı Narh Müessesesi ve 1640 Tarihli Narh Defteri (M. Kütükoğlu, İstanbul1983)
3) Takvîm-i Meskükât-ı Osmâniye (İsmâil Gâlib, İstanbul-1297)
4) Meskâkât-ı Osmâniyye (Halil Edhem, İstanbul-1297)
5) Kuruluştan XVII. Asrın sonlarına kadar Osmanlı Para Târihi Üzerinde Bir Deneme
(H. Sahillioğlu, İstanbul-1958)
6) Bir Asırlık Para Târihi 1640-1740 (H. Sahillioğlu, İstanbul-1974)
7) Osmanlı Beyliği’nin Kurucusu Osman Gâzİ’ye Âit Sikke (İ. Artuk, Türkiye’nin
Sosyal ve Ekonomik Târihi, Ankara-1980); sh. 27, 31
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 724
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 148
AKINCILAR
Osmanlı Devlet teşkilâtı içinde sınır bölgelerinde düşman memleketlerine ânî baskınlar
tertipleyerek yıpratma harekâtında bulunan hafif süvari gruplarına verilen isim.
Akıncılar, bâzılarının zannettikleri gibi yağma gayesiyle düşman içine giren ve talanla
hayatlarını geçiren serseriler topluluğu değildi. Pekçoğu Avrupa ve balkan dillerini bilen
akıncılar, akın yapmakla kalmayıp, aynı zamanda düşmanın durumunu, yolları ve
kuvveti hakkında bilgi toplamak gibi istihbarat görevini de yerine getirirlerdi. Bu
görevlerini esâsa bağlayan kânunları vardı.
Akıncılar, Türk ırkındandı. Devşirme, Arnavut ve Boşnak gibi müslüman kavimler
alınmazdı. Akıncı olmak için Osmanlı Türkü olmak şarttı. İlk zamanlar, akıncı beylerinin
çoğunluğu Osman Gâzi’nin yoldaşları olan kumandanların çocukları idi. Akıncı beyleri,
istediklerini ocağa alır, istediklerini çıkarırlardı. Dîvân-ı hümâyûn bu işe hiç karışmazdı.
Akıncı beyleri fevkalâde selâhiyetlere sâhib olup, doğrudan doğruya sultandan emir
alırlardı. Rütbeleri sancak beyi derecesindeydi. Akıncı eri, canını yüzlerce defa
çekinmeden ortaya koyduğu için, diğer bir çok ocağın subayından imtiyazlıydı. Onun için
akıncılara “fedaî, dalkılıç, serdengeçti, deli” gibi isimler verilirdi. Akıncılığa kabul edilmek
çok zordu. Doğrudan doğruya bey’in rızâsı gerekliydi. Zîrâ kötü bir akıncı, birliğin
mahvına sebeb olabilirdi. Çok sür’at-i intikâl, seri hareket, harikulade süvarilik,
fevkalâde silâhşorluk vasıfları olmayan, akıncılığa kabul edilmezdi. Şimdiki askerî
teşkilâttaki komando birliklerine benzeyen akıncılık, ekseriya babadan oğula geçerdi.
Akıncılar düşman arazisini dolaşıp, orduya yol açarlar ve kurulması muhtemel pusuları
ânî, süratli hareketleri ile bozarlardı. Düşman topraklarına girecekleri zaman, arka
arkaya kademe hâlinde bir kaç bölüme ayrılırlardı. İlk kuvvetin karşısına mukavemet
eden bir düşman kuvveti çıkarsa, arkadaki kuvvet yetişerek ona yardım ederdi.
Hücumları pek âni ve sert olduğundan hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp
dağıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububatın muhafazası, yerli halktan aldıkları
esirler vasıtasıyla düşman hakkında haber toplamak ve köprü, geçit gibi yerleri emniyet
altında tutmak da esas vazifeleri arasında idi. Akıncılar genellikle ordudan 4-5 günlük
mesafede önden giderler ve vazifelerini yerine getirirlerdi. Bindikleri atlar da, akıncıların
bu hızlı hayatlarına uygun, dayanıklı ve sür’atli olanlardan seçilirdi. Sefere çıkarken
yedekte 4-5 at götürürler ve yorulan atları konak yerlerinde bırakırlar, dönüşte
bıraktıkları atlara ganimetlerini yüklerlerdi.
Akıncı birliklerinde on akıncıya onbaşı, yüz akıncıya subaşı, bin akıncıya da binbaşı
kumanda ederdi. Bu kumanda zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi
tamamlardı. Bir harekâtın akın ismini alabilmesi için o sefere akıncı beyinin katılması
gerekirdi. Aksi takdirde bu harekâta akın denmezdi. Akıncılar, merkezî bir tarzda idare
olunmayıp sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkîlâtlanırlardı. Her mıntıkanın kumandanı
ayrı olup, akıncılar mensub oldukları kumandanların sülâle ismiyle anılırlardı. Bunların
en meşhurları Malkoçoğlu akıncıları, Turhanlı akıncıları, Mihalli akıncılarıydı. Bunlardan
Malkoçoğlu Silistre’de, Turhanlı Mora’da, Mihalli ise Sofya ve Semendre bölgelerinde
bulunurdu. Osmanlı Devleti’nde ilk akıncı beyi Evranos Bey’dir. Zikredilen akıncı aileleri
ise sonraki akınlarda meşhur olmuşlardır.
Akıncıların en önemlileri dalkılıç ve serdengeçti adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedaî
kısmıydı. Bunların düşman içine dalmak ve mahsur bulunan bir kaleye girmek gibi çok
zor görevleri vardı ve geri dönme ihtimâlleri çok azdı. Onları bu işi yapmaya sevk eden
Allah yolunda cihâd yapma arzusu idi. Bir düşman ordusuna dalmak gerektiği zaman bu
vazifeyi yapanlar ordudan ayrılır, düşmanı sağ, sol ve arka cihetinden vurmak üzere
îcâb eden yere kadar giderler ve şiddetli şekilde düşman saflarına girince, düşman
şaşkınlıktan bozguna uğrar, maneviyâtı bozulurdu. Napolyon bu konu hakkında şöyle
demektedir: “Osmanlı askerini dalkılıç olmağa mecbur edecek kadar sıkıştırmak
elvermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış bir kaç yüz adam meydana çıkarsa,
mağlûb olmamak mümkün değildir.” Kalelere girmek gerektiği zaman bunlar gece vakti
merdiven kurarak kaleye girerler ve bu sayede fethine muvaffak olunmayan bir kalenin
ele geçirilmesini sağlarlardı.
Düşmanın iktisadî ve manevî yapısını alt üst ederek, savaşın kazanılmasında önemli rol
oynayan akıncıların akın tekniği şöyle idi: Akıncı ordusu, belirli bölümlere ayrılır, onlar
da gene belirli yerlerde daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederlerdi. Her
birliğin ele geçireceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılırdı. Dönüşte birlikler gene
belirli yerlerde fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşirler ve
tekrar tek bir ordu hâline gelip Türk topraklarına dönerlerdi. Bu durum, düşman ülkesini
korku içinde bırakırdı. Yıldırımlar ve kasırgalar gibi esip geçen akıncıların nerede ve ne
zaman bulundukları ve bulunacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.
Devlet tarafından akıncıların isimleri, eşkâlleri ve içlerinde tımara sâhib olanların
listelerine âit defterler tutulurdu. Defterler iki nüsha olarak tanzim edilir, biri
merkezdeki Defterhâne’de, diğeri akıncıların bulundukları eyâlet veya sancak
kâdılıklarında muhafaza edilir, böylece herhangi bir yolsuzluğa meydan verilmezdi. Her
akın sonunda şehîd ve mâlül olanların yerine çevik, iyi süvari ve kuvvetli gençler akıncı
kaydedilirdi.
Akıncılara tahsis edilen belirli bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetin 1/5’ini pençlik
resmi (humusunu) olarak verdikten sonra kalanla geçimlerini te’min ederlerdi (Bkz.
Ganimet). Bâzılarının ise tımarları vardı. Sefere çıkarlarken düşman hududuna kadar
yetecek yiyecek verilir, daha sonrasını kılıçlarıyla te’min ederlerdi. Akıncılar arasında
kıdemli ve seferlerde yararlılık gösteren Tımarlı ve Tavcılar grubu bulunurdu. Tavcılar
aynı zamanda kazalarda çerilerin başıydılar. Bunlara sefer emri gelince, emirleri
altındakileri toplayıp akına katılırlardı.
Osmanlı Devleti’ndeki akıncıların sayısı kat’i olarak ortaya konulmamakla beraber,
onbeşinci asır ortalarına kadar sayılarının 40.000 olduğunu târihî kaynaklar
yazmaktadır. Birinci Kosova Savaşı’nda akıncı mevcudunun 20.000 olduğu kayıtlıdır.
Türk târihinin en büyük akınlarından biri olan 1479 Erdel akınına 43.000 akıncı
katılmıştır. Bölgedeki altın ve gümüş mâdenlerinin ele geçirilmesini hedef alan bu
akında, akıncıların başında tam on İki akıncı beyi bulunmuştu. Bu akında, 43,000
akıncıdan 20.000’i Macar ovasının zümrüt renkli topraklarında şehîd oldu. Macarlar
burada, batı kaynaklarının bile nefretle bahs ettikleri bir vahşette bulundular. Şehîdlerin
cesetlerini parçalayarak dans etmek gibi zulüm yaptılar.
1559 senesindeki bir yoklamaya göre Turhanlı akıncılarının sayısı 7000 civârında tesbit
edilmiştir. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın Budin ve Avusturya seferlerinde Mihallı
akıncılarının sayısı 50.000 olarak devrin târihî kaynaklarına geçmiştir.
Osmanlı ordusunun öncü kuvveti olan akıncılar, 1595 senesinde sadrâzam Sinân
Paşa’nın Eflak seferindeki hatâsına kadar güçlerini korumuşlardı. Sinân Paşa devlete
karşı isyân eden Romanya voyvodası Mihail üzerine 100.000 kişi ile sefere çıktı.
Romanya’ya giren Osmanlı ordusu karşısına çıkmaktan çekinen Mihail geri çekildi. Sinân
Paşa isyânı bastırdığını zan ederek geri dönmeye başladı. Bu sırada Mihail, Osmanlı
ordusunun hareketlerini günü gününe haber alıyor, yirmi dört saatlik bir mesafeden
tâkib ediyordu. 1595 senesi Ekim ayının on dokuzunda Targovişte’ye girip, şehri
savunan üç bin beş yüz Türk’ten Ali Paşa, Koçu Bey ve diğer yüksek rütbeli subayları
ateşte pişirdikten sonra yiyen Mihail ve maiyyeti, geri kalan Türkleri kazığa oturttular.
Bu sırada Sinân Paşa Tuna’nın kuzey kıyısına varmıştı. Ordunun ve ağırlıkların karşıya
geçmesi üç gün ve üç gece sürecekti. Ordunun ardını korumakla görevli akıncılar en son
köprüyü geçecekler ve sonra köprüyü havaya uçuracaklardı. Bu geçişi uzak bir yerden
seyreden Mihail, köprüden akıncılar geçerken, top ateşi açtırdı. Akıncıların can
vermeden silâhlarını teslim etmemelerinin ocaklarının geleneği olduğunu bilen voyvoda
Mihail, epey uzun olan köprü üzerinden akıncıları Tuna sularına dökmek istiyordu. Bir
kaç top mermisi köprüye isabet edince tahta köprü çöktü ve binlerce akıncı, Tuna
dalgalarına gömüldüler. Henüz karşıya geçemeyen bir kaç bin akıncı ise düşman kılıçları
altında şehîd oldular. Böylece Türk akıncı ocağı, bir daha altından kalkamıyacağı bir
darbe yedi. Bu seferde büyük zâyiât veren akıncıların sayısı 1625’deki kayıtlara göre üç
bine inmiştir. Vaziyet bu duruma gelince, devlet yeni tedbirler almak mecburiyetinde
kalmış ve kalelerdeki serhat kulu teşkilâtı takviye edilerek hudutların korunması bu
teşkîlâta verilmiş, diğer taraftan da Kırım ordusundan akınlarda faydalanma yoluna
gidilmiştir. Fakat Kırımlılar, Osmanlı akıncı ruhuna sâhib olamadıkları için, onlar kadar
başarılı olamamışlardır.
Akıncı kânununa göre, eğer bir akıncı beyi bir şehri fethederse, buradaki gayrimenkuller
pâdişâha (devlete) âid olurdu. Beylere de bu bölgenin köyleri tımar olarak dağıtılırdı.
Umumiyetle akıncı beyleri de tımardan elde ettikleri gelirleri, hayır müesseseleri kurarak
buralara vakfederlerdi.
Akıncıların kullandıkları silâhlar da sür’atle hareket etmelerine mâni olmayacak
şekildeydi. En çok kullandıkları silâhlar, kılıç, kalkan, pala, mızrak ve bozdoğan denilen
başı yuvarlak kısa saplı bir cins topuzdu. Bunların zırh kullananları oldukça azdır.
FİLEK KALESİNİN FETHİ!..
Macaristan’ın Osmanlı idaresinde kaldığı yüz elli sene içindeki Budin vâlilerinin en
meşhuru, Sokullu Mehmed Paşa’nın amcası oğlu olan Mustafa Paşa’dır. Kale ve
palangaların akıncı yiğitleri arasında Paşa Baba diye meşhur olmuştu. Kapısında bine
yakın şehbaz yiğit beslerdi. Bir bora, bir kasırgaya benzeyen bu serdengeçtiler, bir çok
kale ve palanga fethetmişlerdi. Bunların içinde Filek kalesinin fethi ise, eşsiz bir
kahramanlık destanıdır.
Filek kalesi, yüksek ve kayalık bir tepenin üstünde kartal yuvası gibiydi. Bu kaleyi top ile
yıkmak, taarruz ederek almak mümkün değildi. Mustafa Paşa’nın akıncılarının arasında
Demirbaş Hasan isimli yirmi beş yaşlarında tığ gibi bir delikanlı vardı. Bir gün Demirbaş
Hasan, yanına kırk seçme akıncı alarak Filek kalesini feth etmek için yola çıktı. Gece
vakti kale önlerine varan kırk akıncı, kalenin karşısındaki bir kayanın tepesine
tırmandılar. Üç-dört merdiveni kuşakları ve iplerle sıkıca bağlıyarak bulundukları yerden
bir mazgal deliğine uzattılar. En önde Demirbaş Hasan vardı.
Mazgal deliği bir insan geçebilecek genişlikte idi. Fakat tunç bir topun namlusu bu
mazgalı tıkamıştı. Topun ağırlığı sekiz yüz okka kadar idi. Demirbaş Hasan hiç tereddüd
etmeden, Allahü teâlâya sığınarak, besmele çekti. Geniş pençeleri ile mazgal deliğinin
iki kenarına yapıştı, çelik kaburgalı göğsünü topun namlusuna dayadı. Altı, yalçın
kayalık ve uçurum idi. Ayaklarını merdivene basıp, kollarını gerince sekiz yüz okkalık
topu geriye doğru ittirdi. Birinci hamlede, topun namlusunun ağzı kalenin dış duvarı
hizasına kadar içeri girmişti. Demirbaş Hasan bu sefer, namluya başını dayayarak, ikinci
hamlede koca topu mazgalın ağzından uzaklaştırdı. Açılan mazgal deliğinden başta
Demirbaş Hasan olmak üzere kırk akıncı kaleye girdiler.
Türk akıncılarını birden karşısında gören kâfirler, uzun süre kendilerine gelemediler. Bu
fırsattan yararlanan akıncılar, “Allah Allah!” nidaları ile kısa zamanda kaleyi fethettiler.
Bu, cihân târihinde eşine rastlanmayan bir kahramanlık vak’asıdır.
AKINCILAR
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle...
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan;
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Birgün dolu dizgin boşanan atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla.
Cennet’te bugün gülleri açmış görürüz de,
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde.
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Yahyâ Kemâl

1) Tevârîh-i Âli Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 84
2) Tabakât-ül-memâlik (Celâlzâde Mustafâ, Üniversite Kütüphânesi, T.Y.); sh. 180
3) Devlet-i Osmâniyye Târihi (Hammer); cild-1, sh. 137
4) Târih-i Askerî-i Osmânî, Kitâb-ı evvel (Cevat Paşa, İstanbul-1297); sh. 1
5) Târih-i Neşrî; cild-2, sh. 477
6) Risale (Koçi Bey); sh. 41
7) Düstûrnâme (Enverî); sh. 24
8) Türk Akıncıları (A. Refik, İstanbul-1933)
9) Mihaloğlu Ali Bey’in Gazâvât-nâmesi (Ankara-1956)
10) Akıncılar ve Mehmed-II, Bâyezîd-II Zamanlarında Akınlar (N. Tacan, İstanbul1936)
11) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 36
12) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 151
13)
Kuruluşundan
On
beşinci
Asrın
İlk
Yarısına
Kadar
Osmanlı
Teşkilâtı,
(Uzunçarşılı); sh. 86
14) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-1, sh. 518
15) Büyük Türkiye Târihi; cild-9, sh. 420
16) Akıncılar (Yeni Târih Dergisi sayı-14, sene-1958, sh. 700)
17) Fâtih’in Bosna Seferine Yol Açan Akıncılar. (Ragıb Ş. Yeşim, Hayat Târih
Mecmuası, sene-1968, sayı-4, sh. 19)
18) Îzahlı Osmanlı Târihî Kronolojisi; cild-1, sh. 343
AKKERMAN ANDLAŞMASI (Bkz. Edirne Andlaşması)
AKŞEMSEDDÎN
İstanbul’un manevî fâtihi ve büyük velî. İsmi Muhammed bin Hamza olup, lakabı
Akşeyh’dir. Evliyânın büyüklerinden Şihâbüddîn Sühreverdî’nin neslinden olup, nesebi
hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk”a ulaşır. Hacı Bayram-ı Velî’nin, ona; “Beyaz (ak) bir insan
olan Zeyd’den, insan cinsinin karanlıklarını söküp atmakta güçlük çekmedim” demesi
sebebiyle, Akşemseddîn lakabı verilmiştir. Riyazet sebebiyle benzinin solması, saçınınsakalının ağarması ve ak elbiseler giymesinden dolayı Akşemseddîn denildiği de rivayet
edilmiştir. 1390 senesinde Şam’da doğdu.
Akşemseddîn, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadolu’ya
gelip, Amasya’nın Kavak nahiyesine yerleşti. Velî ve büyük bir âlim olan babası vefât
edince, tahsîllne devam ederek genç yaşta zamanın naklî ve aklî ilimlerini tahsil etti.
Zekî ve kabiliyetli bir zât olan Akşemseddîn, akranlarından daha üstün derecelere
kavuştu, ilim tahsîlini tamamladıktan sonra, Osmancık’da müderris oldu. Günün belli
saatlerinde ders veriyor, diğer zamanlarında nefsinin terbiyesi ile meşgul oluyor ve
takva üzere bulunuyordu. Yüksek ahlâk sahibi idi. Bulunduğu yerde hâllerini bilenler
ona, zamanın büyük velîsi Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler.
Ankara’ya giderek Hacı Bayram-ı Velî ile görüştü ise de talebesi olamadı. 1436
senesinde meşhûr velî Şeyh Zeynüddîn’e talebe olmak için Haleb’e giderken, yolculukta
gördüğü rüya üzerine Hacı Bayram-ı Velî’nin yanına gitmek üzere geri döndü. Ankara’ya
varınca, tarlada bulunan Hacı Bayram-ı Velî’nin yanına gitti ise de iltifat görmedi. Hacı
Bayram-ı Velî, bir süre sonra talebeleriyle yemek yemeğe başladı. Akşemseddîn, yemek
sırasında, köpeklerin önüne konan yemekten yiyince, Hacı Bayram-ı Velî onun bu
tevâzuuna dayanamayarak; “Köse! Kalbimize girdin, gel yanıma” diyerek iltifatta
bulundu. Akşemseddîn buna çok sevinerek, kendini onun irfân meclisine verdi. Tasavvuf
yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve Hacı Bayram-ı Velî’den icâzet (diploma) aldı.
Akşemseddîn, aynı zamanda tıb ilminde de kendini yetiştirdi. Bilhassa bulaşıcı
hastalıklar üzerinde çalıştı. Bu konuda yaptığı araştırmalar sonunda; “Hastalıkların
insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar, insandan insana
bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma, gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı
tohumlar vâsıtası ile olur” kanâatına vardı. Aynı zamanda hekim olan Akşemseddîn,
bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yapmış, her türlü hastalığı, gözle
görülemeyecek kadar küçük canlıların yaptığını, Pasteur’ün, teknik âletler sayesinde,
Akşemseddîn’den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyâda ilk defa haber vermiştir.
Akşemseddîn, aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarındandır. O devirde Seratan
denilen bu hastalıkla çok uğraşmış ve sadrâzam Çandarlı Halîl Paşa’nın oğlu kazasker
Süleymân Çelebi’yi tedâvî etmiştir. Ayrıca hangi hastalıkların, hangi otlardan hazırlanan
ilâçlarla tedâvî edileceğini çok iyi bilirdi.
Akşemseddîn, bir çok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında, zahirî ve bâtınî ilimleri bilen
yedi oğlu da vardı. Oğulları; Muhammed Sa’dullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed
Nûrullah, Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah, Muhammed Mîr’ul-Hudâ ve
Muhammed Hamîdullah’dır. Halîfeleri ise; Muhammed Fazlullah, Harizat-üş-Şâmî
Mısırlıoğlu, Abdurrahîm Karahisârî, Muslihuddîn İskilîbî ve İbrâhim Tennûrî’dir.
Osmanlı sultânı ikinci Murâd Han, Hacı Bayram-ı Velîyi son derece sever ve Edirne’ye
geldiğinde sık sık sohbetlerinde bulunurdu. Ona bir gün İstanbul’un fethi hakkında soru
sorunca, Bayram-ı Velî; “Allahü teâlâ ömrünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız,
İstanbul’un alındığını ne sen ne de ben görebileceğiz” dedi. Sonra, bir köşede oynayan
Şehzâde Mehmed (Fâtih) ile hizmet için kapı eşiğinde bekleyen Akşemseddîn’i
göstererek; “Ama şu çocukla, bizim köse görürler” buyurdu. Sultan Mehmed Han,
muhteşem ordusu ile İstanbul’u fethe çıktığında, Akşemseddîn, Akbıyık Sultan, Molla
Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhur âlim ve velîler, talebeleriyle birlikte
orduya katılmışlardı. Orduya ayrı bir şevk ve azim veriyorlardı. Akşemseddîn, fetih
sırasında Sultân’a gerekli tavsiyelerde bulunarak yeni müjdeler veriyordu. Sultân’ın
isteği üzerine ve Allahü teâlânın izni ile fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddîn,
Sultan şehre girerken yanında yer aldı. Fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra,
İslâmiyet’in harb ile ilgili hukukunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar hatırlattı ve
buna göre hareket edilmesini bildirdi. Sultân’ın, Eshâb-ı kiramdan Eyyûb-i Ensârî’nin
kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine, Akşemseddîn; “Şu karşı yakadaki tepenin
eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır” cevâbını verdi. Ertesi gün orası kazıldı ve
kabri ortaya çıktı (Bkz. İstanbul’un Fethi).
Akşemseddîn, İstanbul’un fethinden sonra Göyük’e yerleşti ve vefâtına kadar orada
kaldı. Göynük’e yerleştikten sonra, bir taraftan âhiret hazırlığı yapıyor, diğer taraftan da
küçük oğlu Hamîdullah’ın ilim ve terbiyesi ile meşgul oluyordu. “Bu küçük oğlum, yetim,
zelîl kalır; yoksa, bu zahmeti çok dünyâdan göçerdim” derdi. Bir gün hanımı dedi ki:
“Göçerdim dersin yine göçmezsin.” Bunun üzerine; “Göçeyim” deyip mescide girdi.
Akrabasını ve evlâdını topladı, vasiyyetini yaptı, helâllaşıp veda eyledi. Yâsîn-i şerîfi
okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp, temiz ruhunu teslim etti (1460). Göynük’teki
târihî Süleymân Paşa Câmii’nin bahçesine defnedildi. Daha sonra oğullarının kabri ile
beraber bir türbe içine alındı.
Akşemseddîn’in yazdığ eserler şunlardır: 1- Risâlet-ün-nûriyye: Arabca olan eser,
tasavvufa ve tasavvuf ehline dil uzatanlara cevap mahiyetindedir. Kardeşi Hacı Ali
tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu eserde tasavvuf ehlinin, sûfîlerin hâllerini açık bir
dil ile anlatıp, onları suçlayıcı sözlere ayrı ayrı cevap mâhiyetinde gayet güzel îzâhlarda
bulunmuştur. 2- Defü metâin, 3- Risâle-i Zikrullah, 4- Risâle-i Şerh-i Ahvâl-i Hacı
Bayram-ı Velî, 5- Makâmât-ı evliyâ, 6- Maddet-ül-hayât, 7- Nasîhatnâme-i
Akşemseddîn.
NAMAZIMI, AKŞEMSEDDÎN KILDIRSIN!.
Şeyh Mısırlıoğlu Abdürrahîm şöyle anlatır: “İstanbul fetholunmadan önce, hocam
Akşemseddîn ile Edirne’ye gitmiştik. Sultan Murâd Han’ın kazaskeri Süleymân Çelebi
hasta idi. Bizi saraya davet ettiler. Sultân’ın tabibleri, Süleymân Çelebi’nin etrafında,
ona ilâç vermekle meşgul idiler. Hocam tabiblere; “Bunun hastalığı nedir?” diye sordu.
Onlar; “Şu hastalıktır” diye cevap verdiler. Hocam; “Buna “Sersam” ilâcı yapmak
lâzımdır” buyurdu. tabibler; “Bunun hastalığı o değildir. Sen yine de ilâcını ver” dediler.
Ben tabiblerin öyle demelerine hayret ettim. Çünkü, ben hocamın, hastanın hâline tam
vâkıf olmadığını zannetmiştim. Hocam, divitle kalem istedi. Onları getirince, reçete
yazdı. İstediklerini getirdiler. Onlardan bir ilâç yaptı ve Süleymân Çelebi’ye verdi.
Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, Süleymân Çelebi’de sıhhat alâmetleri belirdi, iyi
oldu.”
Akşemseddin’in hocası Hacı Bayram-ı Velî’nin vefâtı yaklaştığı sırada, talebelerine;
“Benim namazımı Akşemseddîn kıldırsın ve cenazemi yıkasın. Benim bu vasiyetimi ona
iletirsiniz” dedi. Hacı Bayram-ı Velî vefât ettiği zaman, Akşemseddîn orada değildi.
Nerede olduğunu da kimse bilmiyordu. Talebeler ve Hacı Bayram-ı Velî’nin yakınları,
merak ve hayret içinde kaldılar. Bâzı kimseler; “Hacı Bayram-ı Velî’nin bu sözü, ölüm
hâlinde söylenen sözlerdendir. Buna pek itibâr edilmez” dediler. Kararsız bir hâlde idiler.
O esnada; “Akşemseddîn geliyor” diye bir ses işittiler. Halk, Akşemseddîn’i karşılamaya
çıktı. Durumu anlattılar. O da vasiyyet üzerine namazı kıldırdıktan sonra, Hacı Bayram-ı
Velî’nin cenazesini defnetti. İşler bittikten sonra da Hacı Bayram-ı Velî’nin borcunu
sordu. Doksan bin akçe olduğu ortaya çıktı. Akşemseddîn hazretleri, bu borcun otuz bin
akçesini kendi üzerine aldı. Kalan borcu da Hacı Bayram-ı Veli’nin diğer yakınları ve
dostları üzerlerine aldılar. Akşemseddîn, üzerine aldığı otuz bin akçenin yirmi dokuz
binini ödedi. Geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn’e gelerek borcunu vermesini
istedi. Akşemseddîn ona; “Birkaç gün müsâde et” dediyse de, bir faydası olmadı. O
kimse sert bir lisanla alacağını istedi. Akşemseddîn, o kimseyi içeri davet etti. Evin
önünde bir bahçe vardı. O kimseye; “Bahçeye gir, alacağın bin akçeyi al. Fazlasını alma”
dedi.
O kimse, bundan sonraki durumunu şöyle anlatıyor: “Bahçeye girdim. Bahçenin içinde
yassı yapraklı bir ot vardı. Her yaprağın Üzerinde bir akçe vardı. O otta o kadar çok
yaprak vardı ki, sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Onun yapraklarından bin akçe topladım.
Fakat yaprakların üzerinden hiç bir akçenin eksilmemiş olduğunu gördüm. O bahçenin
içi akçe ile doluydu. Bu hâli görünce, hayret içinde kaldım. Dışarı çıkıp, o bin akçeyi
Akşemseddîn’in önüne koydum. “Bu akçeleri size bağışladım” dedim, yalvardım ve özür
diledim. Fakat Şeyh, o bin akçeyi kabûl etmedi.”

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh. 240
2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-9, sh. 271
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 265
4) Nefehât-ül-üns Tercümesi; sh. 684
5) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 12
6) Menâkıb-i Aksemseddîn (Enîsî, Üniversite Kütüphânesi, T.Y. 6458)
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 983
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 251
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 158
10) Fâtih’in Hocası Aksemseddîn (A. İhsan Yurt, İstanbul-1972)
ALÂADDÎN PAŞA
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzi’nin büyük oğlu. Kendisine ağabey mânâsına
Başağa Paşa nâmı verildi. Annesi Şeyh Edebâlî’nin kızı Bâlâ Hâtûn’dur. Ömer Bey’in kızı
Mâl Hâtûn’dur diyenler de vardır. Doğum yeri ve târihi kesin bilinmemektedir. 1333 (H.
733) târihinden sonra vefât etti. Bursa’da babası Osman Gâzi’nin yanında medfûndur.
Alâaddîn Paşa, dedesi Şeyh Edebâlinin terbiyesinde büyüdü. Daha sonra Yenişehir’e
babası Osman Gâzi’nin yanına gidip cihâd ve gazâ ile meşgul oldu.
Orhan Gâzi, beyliğin idaresini eline alınca, Alâaddîn Paşa’ya Bursa ile Mihalic arasında
bulunan Kete mıntıkasındaki Kotra arazisinin mülkiyetini verdi. Alâaddîn Paşa; akıllı,
tedbirli, adaletli, âlim bir zât olduğu için, Orhan Gâzi daha sonra onu davet edip, vezirlik
ve sadâret işlerini havale etti. Alâaddîn Bey böylece Orhan Gâzi’nin en büyük yardımcısı
oldu. Nizâm ve kânunlar ortaya koyup, devletin sağlam temeller üzerine kurulmasına
çalıştı. Bir çok Osmanlı müessesesinin kuruluşu Alâaddîn Paşa’ya izafe edilmektedir.
Meselâ Çandarlı Kara Halîl Paşa ile birlikte Osmanlı (yaya) ordusunun teşkîli bunlardan
biridir.
Alâaddîn Paşa’nın soyundan gelenler, on beşinci asrın ikinci yarısında Neşri ve Âşık
Paşazâde tarafından ve on altıncı asırda da tapu tahrirlerinde, dedeleri tarafından te’sis
olunan vakıflar münâsebetiyle zikredilmektedir.
Bursa’da devlet hastahânesini geçince sola dönen Alâaddîn caddesi sonunda bir câmisi
vardır. Câminin giriş kapısı üzerinde sülüs harflerle yazılı kitabede, Alâaddîn Câmii
olduğu “726 binâ-i evvel 1278 binâ-i sâni” yazılıdır. Câmi, kuzey tarafında üç bölümlü
son cemâat yeriyle birlikte tek kubbeli klasik biçime uyarken, Bursa’da kanatlı (zâviyeli)
(ters T) plânlı câmilerinde yeni bir gelişmeye öncülük etmiştir. Bu plân şeması, Selçuklu
döneminin kubbeli medreselerine kadar uzanır. Osmanlıların Bursa’da bu plânda ilk bina
ettiği câmi Alâaddîn Câmii’dir.
Cami 8,20 X8,20 metre ölçüsünde, kare plânlı asıl ibâdet alanı ile kuzey yönünde buna
ekli üç kemerli, üzeri kubbelerle örtülü bir son cemâat yerinden meydana gelmektedir.
BÖLÜŞECEK NEYİMİZ VAR?
Altı yüz yıl, üç kıt’a yedi iklime hâkim olup, at koşturan, bu beldelere İslâmiyet’i
duyuran Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, Hakk’ın rahmetine kavuşunca, acaba
oğullarına ne miras bıraktı? Âşık Paşazâde bunu şöyle anlatıyor:
“Babası ölünce Orhan Gâzi kardeşi Alâaddîn ile bir araya geldiler. İşin gereği ne ise
gördüler. O zamanda tekkesi olan Âhi Hasan isminde mübarek bir zât vardı. Bursa
hisarında beğ sarayına yakın olan tekkesinde zamanın büyükleri toplandılar. Osman’ın
malı olup olmadığını sordular. İki kardeş arasında taksim edilmesi için araştırdılar.
Baktılar ki, yalnız fetholunmuş ülkeler var. Akçe ve altın mevcûd değil. Osman Gâzi’nin
yenice bir elbisesi, atın yanına asılan bir torbası, tuzluğu, kaşıklığı, bir sokman
(Türkmen) çizmesi, iyice bir kaç at, bir kaç sürü koyunu vardı. Birkaç çift de öküzü
bulundu. Başka bir şeyi yoktu.
Orhan Gâzi, kardeşine; “Sen ne dersin?” diye sorunca, o da; “Bu ülke senin hakkındır.
Buna çobanlık etmeye bir pâdişâh gerek ki, memleketin işlerini görüp başarsın.
Pâdişâha iş görmek için bâzı şeyler gerekir. Bunlar ise söylenilen atlardır. Koyunlar da
pâdişâh şöleninin gerektirdiği şeydir. O hâlde bizim bölüşecek neyimiz var ki, bölüşelim”
dedi.
Orhan Gâzi; “Öyleyse gel sen çoban ol” dedi. Alâaddin Paşa; “Kardeş! Babamızın duâsı
ve himmeti seninledir. Onun içindir ki, kendi zamanında askeri senin yanına vermişti.
Şimdi çobanlık dahi senindir” dedi. Zamânın büyükleri de bunu kabul etti.
Orhan Gâzi; “Öyleyse sen bana paşa ol” dedi. Alâaddîn Paşa kabul etmedi. Sâdece
küçük bir köy diledi. Orhan istediği köyü verdi.”

1) Tevârîh-i Âl-i Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 36
2) Fezleke-i Târîh-i Osmânî; (İstanbul-1299); sh. 12
3) Kitâb-ı Cihânnümâ (M. Neşri); cild-1, sh. 147
4) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 4169
5) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 322,
6) Tevârîh-i Âl-i Osman (Oruç bin Âdil, Neşr, Babinger, 1925); sh. 5
7) Târih (Lütfi Paşa, İstanbul-1341); sh. 27
8) Alâaddîn Bey (Hüseyin Hüsâmeddîn; TOEM, XIV- XV)
9) Târih-i Devlet-i Osmaniye (Hammer); cild-1, sh. 128
ALAY
Türkçe’de; kalabalık bir zümreye, bir cemâate; Osmanlılar zamanında askerî ve mülkî
merasimin tertip ve nizâmına; tabur ile tugay arasındaki askerî kıt’aya verilen ad. Bir
kişiyi mizaha almak, küçümsemek mânâlarına da gelir.
Kelimenin başına ve sonuna yapılan eklerle bir hayli tâbir, terim ve deyim meydana
gelmiştir. Alaylı, alay beyi, alay emini, alay kâtibi, alay imâmı, alay müftîsi, alay çavuşu,
alay-ı hümâyûn, alay köşkü, alay kânunu, alay meydânı, alay meclisi, alay erkânı, alay
sancağı, alay bağlamak, alay göstermek, alaya binmek, mevlid alayı, vâlide alayı, sürre
alayı, kılıç alayı, selâmlık alayı, Hırka-i saadet alayı, baklava alayı, âmin alayı, kadir
alayı, bayram alayı, mızraklı alayı, hassa alayı, düğün alayı, bunların belli başlılarıdır.
İslâmiyet’ten önce örf, âdet ve geleneklerine düşkün olan Türkler, müslüman olduktan
sonra da İslâmiyet’in yasak etmediği âdet ve geleneklerini sürdürdüler. Müslüman
olduktan sonra, yâni dînin ışığında pek çok güzel âdet ve gelenekler ortaya koyarak,
İslâmiyet’in emirlerini toplum olarak yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösterdiler.
Osmanlılar zamanında, daha önceki müslüman-Türk devletlerinde görülen bâzı merasim
ve gelenekler aynen devam ettiriidiği gibi, yeni ilâveler de yapıldı. Bu merasimlere
umûmî olarak alay adı verilirdi. Saray erkânı ile halkın kaynaşmasına vesîle olan bu
alaylar, halktan büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu.
Pâdişâhın tahta cülûs ettiği gün, sabahın erken saatlerinde Topkapı Sarayı-Akağalar
kapısında bî”at merasimi yapılırdı. Pâdişâh, hazîne-i hümâyûndan çıkarılan tahta oturur;
teşrifata (protokole) riâyet olunarak, başta hânedân mensupları olmak üzere bütün
rütbe sahipleri, birliğin ve kuvvetin sembolü olan pâdişâhı selâmlayarak yerlerini
alırlardı. Bu merasim, büyük bir sessizlik içinde cereyan eder, mızıka çalınmazdı.
Bayram günlerinde de buna benzer bayram alayı veya muâyede denilen bayramlaşma
merasimi yapılırdı. Bayramlaşma merasimini, Bâb-ı âlî teşrîfât kalemi idare ederdi.
Herkes yerini aldıktan sonra, pâdişâh, mızıka-i hümâyûn efendilerinin; “Aleyke
avnullah” ve; “Mağrur olma pâdişâhım, senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta
oturur ve bu esnada mehterân bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Teşrifata uygun
olan bu merasim, son zamanlarda umumiyetle Dolmabahçe Sarayı muâyede salonunda
yapılırdı. Bu merasimlerden başka şu alaylar yapılırdı.
Beşik Alayı
Haremde kûs-ı şâdımânî çalınınca, enderûnlular doğum olduğunu anlarlar, kurbanlar
hazırlanırdı. Her koğuşun önünde kurban kesilirdi. Pâdişâh, Çinili köşkün içinden altın
serperdi. Mehter takımı marşlar çalarak bu sevince iştirak eder, doğan şehzâdenin veya
sultânın ismini öğrenen şâirler târih düşürmekte yarışırlardı. Hazîne kâhyası darbhâneye
giderken gümüş kabartmalı beşik ısmarlardı. Kısa zamanda yapılan beşik, alayla saraya
getirilir, harem kapısında kızlarağasına verilirdi. Hazîne kâhyası ve maiyyetindekilere
pâdişâh tarafından ihsânda bulunulurdu.
Hırka-i Seâdet Alayı
Ramazân ayının on beşinde yapılırdı. Hazîne kâhyası vezirlere, dîvân çavuşları
vasıtasıyla davetiyeler gönderirdi. Ayrıca ilmiye sınıfı mensûblarına mülkî ve askerî
erkâna da haber giderdi. Merasimden önceki gece, pâdişâh süngerlerle Hırka-i saadetin
bulunduğu sandukayı ve dolapları silerdi. Pâdişâh, sabah namazını Hırka-i saadet
dâiresinde kılar, öğleden evvel hasodalılar, Hırka-i saadetin gümüş yaldızlı sandukalarını
altın anahtarla açarlar, yedi kat ipek kadife üzerine, som sırma ve incilerle işlenmiş
bohçaların şeritlerini çözerlerdi. İkinci mahfaza bundan sonra pâdişâhın yanında
bulunan altın anahtarla açılırdı. Hırka-i saadet sandukasının açılışında, silâhdâr,
çuhadar, rikabdâr, dülbentdâr ağa, anahtar ve peşgir ağaları, hasodalılar, saray
imâmları da hazır bulunurlardı. Bu esnada güzel sesli müezzin ve çavuşağaları Kur’ân-ı
kerîm okuyarak ziyarette bulunanlara ayrı bir manevî haz verirlerdi. Ziyareti evvelâ
pâdişâh, sonra diğer kimseler yapardı.
Baklava Alayı
Ramazân-ı şerifin on beşinci günü gayet muhteşen bir surette yapılan Hırka-i saadet
alayından sonra yeniçeri ocağı neferlerine baklava verilirdi. Bu uygulama ilk olarak
Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında, harblerden zaferle dönen orduya pilâv, zerde
ve yahni gibi yemeklerle ziyafet verilmekle başlandı. Askeri gazâya teşvik etmek
maksadıyla çekilen bu ziyafetler sonraki pâdişâhlar zamanında da devam etti. Ramazânı şerifin on beşinci günü İstanbul’da bulunan askerlerin her on neferine birtepsi baklava
ikrâmı âdet oldu.
Bu alay yapılırken yeniçeri ortaları, saka, usta ve karakullukçuları ile diğer zabitler
sarayın orta kapısının iki tarafındaki dîvân yeri sofasından ilerideki mutfaklar önünde
futa denilen ipekli peştemallara bağlı olarak hazır bulunan baklava tepsileri hizasında
yer alırlar. Bu sırada ortakapı açılıp bâbüsseâdede bekleyen silâhdarağa, sağ
koltuğunda anahtar ağası, sol koltuğunda başlala ile akağalar kapısından çıkar. Kilerci
baltacısıyla, palüdeci ağadan başkasını kapının önünde terk ederek bu iki kişiyle baklava
tepsileri hizasına yanaşırdı. Kilercibaşı baltacısıyla palüdeci, pâdişâh için hazırlanan bir
tepsi baklavayı alır silâhdâra verirdi. Bunu müteâkib askerden ikişer nefer baklava
tepsileri, futalarını ellerindeki yeşil yollu sırıklara geçirip hazır oldukları orta kapıya
işaret olununca kapı açılır. Her bölüğün usta, saka, mütevellî, odabaşı, karakullukçu ve
bayrakdârı bölüklerinin önüne düşerek baklavacılar da arkadan gelerek alay ile
kışlalarına giderlerdi. Ertesi gün ise tepsi ve futalar, saray mutfağına (matbah-ı
âmireye) gönderilirdi.
Adalet ve ihsânla altı yüz sene hüküm sürmüş ve insanlığın kurtuluş ve refahı için
gayret göstermiş olan Osmanlıların askere ihsân ve bahşişinin küçük bir bölümü olan
baklava alayı, yeniçeri ocağının kaldırılmasına kadar devam etti. 1826’daki son baklava
alayı sırasında yeniçerilerin İstanbul halkını inciten taşkınlıkları, ocağın halk nazarında
îtibârını büsbütün kaybettiren son sebeblerden biri olmuştur.
Kadir Gecesi Alayı
Ramazan ayının son günlerinde bulunan Kadir gecesinde Hırka-i saadet dâiresinden
Ayasofya Câmii’ne kadar bütün yol boyları meş’alelerle aydınlatılırdı. Alayın önünde
yirmi kadar meş’âle ve onun arkasında kırmızı-yeşil kırk kadar fenerle hasekiler yürür
ve böylece Ayasofya Câmii’ne gidilir ve pâdişâhın imâmı namaz kıldırırdı. Son pâdişâhlar
zamanında Kadir gecesi alayı saltanat kayıklarıyla gidilerek Tophane’deki Nusretiye
Câmii’nde yapıldı.
Yılbaşı Tebriki Alayı
Hicrî yılbaşı olan Muharrem ayının ilk günü, pâdişâh Çinili köşke gelir, saray ağalarına
Muharremiye adıyla bahşiş ve ihsânda bulunurdu. Ayrıca helvahânede yapılan ve
kâselere konulan kırmızı renkli şekerlemeler ikrâm edilirdi. Muharrem ayının üçüncü
günü umumiyetle Çırağan Sarayı’na rikâb (özengi) ısmarlanır, sadrâzam ve şeyhülislâm,
pâdişâh tarafından huzura alınarak tebrikler kabul edilirdi.
Mevlid Alayı
Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem dünyâyı teşrif ettiği gün olan Rebî-ulevvel ayının on ikinci gecesinde Balıkhâne köşkünde, ertesi gün de Sultan Ahmed
Câmii’nde mevlid okunurdu.
Sürre Alayı
Osmanlılar zamanında düzenlenen alayların en önemli ve ilgi çekicilerinden olan sürre
alayı, hac mevsiminde hazırlanır ve Harameyn’e gitmek üzere yola çıkarılırdı. Bu alayda
Harameyn’e takdim edilmek üzere pâdişâhın, saray erkânının ve halkın kıymetli
hediyeleri de bulunurdu. Bu hediyeler, yerine ulaştırılmak üzere meşin çantalara
konurdu. Sürre alayının her yıl Şaban ayının on beşinde saraydan kalkması âdetti. Bu
alayın yola çıkışı esnasında sarayın bahçesinde merasim düzenlenir, bir muhafız birliği
refâketinde mübarek beldelere gitmek üzere yola çıkarılırdı.
Kılıç Alayı
Yıldırım Bâyezîd Han zamanında ilk defa Niğbolu zaferinden sonra yapılmaya başlanan
bu alayda, devrin ileri gelen âlimi tarafından pâdişâha kılıç kuşatılırdı. Kılıç alayı usûl
olarak pâdişâhın cülûsunu tâkib eden günlerde taç giyme merasimine benzer ve halkta
büyük bir coşkunluğa sebeb olurdu. Talebeler yollara dizilir, Edirnekapı’da muhteşem bir
çadır kurulur, yabancı devlet temsilcileri geçenleri buradan seyr ederlerdi. Pâdişâh onları
arabadan selâmlardı. Pâdişâhın arabasını başta sadrâzam olmak üzere bütün nâzırlar
(bakanlar) meclis reisleri ve saray erkânının arabaları tâkib ederdi. Alay, Eyyûb Sultan’a
varınca arabalardan inilir ve yürüyerek Eyyûb Sultan’ın (r. anh) türbesine gidilirdi.
Burada yeni pâdişâha kılıç kuşatılır ve duâ edilirdi.
Alay-ı Hümâyûn
Pâdişâh sefere giderken, seferden dönerken, sefere giden ve seferden dönen orduyu
yollarken ve karşılarken saraydan Davutpaşa’ya kadar tertib edilen alaylardı.
Osmanlıların haşmet devirlerinde bu alaylar büyük bir ihtişamla yapılırdı.
Sadâret Alayı
Sadrâzamlara, sadâret mührü vermek için tertiplenen alaydır. Tanzîmâta gelinceye
kadar sadâret mührü Hırka-i seâdet de verilirdi. Bu münâsebetle sadrâzama has
odabaşı vâsıtasıyle yeniden samur kürk giydirilirdi.
Sadâret alayı, merasimi Beşiktaş’da başlar, denizden Sirkeci’ye gelinirdi. Önde mâbeyn
başkâtibi, onu takiben yaverler ve en arkada sadrâzam ata binmiş olarak halkın
önünden geçerek Bâb-ı âlî’de dîvân odasına gelirlerdi. Başkâtib, sadâret mektupçusuna
atlasa sarılı nâmeyi öperek verir, o da gür bir sesle okurdu. Daha sonraki devirlerde bu
merasim arabalarla yapıldı.
Selâmlık Alayı
Pâdişâhın Cuma namazı için câmiye gitmesi ânında tertiplenen alaydır. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han, Cuma selâmlığını Yıldız Câmii’nde yaptırırdı. Ermeniler böyle bir
selâmlık esnasında sûikasd tertibinde bulunmuşlardı.
Vâlide Alayı
İlk defa dördüncü Murâd Han’ın annesi için tertiplenen bu alay daha sonraki devirlerde
an’ane hâline geldi. Tahta çıkan pâdişâh, annesini eski saraydan yeni saraya getirtirdi.
Sultan İkinci Mahmûd Han’ın annesine yapılan alay pek gösterişli olmuştu. Vâlide
Sultân’ı yeni sarayda önce saray mensupları, sonra pâdişâh karşılar ve tebrik ederdi.
Amin Alayı
Osmanlı Devletinde anaokuluna (4-7 yaş arasındaki çocuklara elif be ve ahlâk
bilgilerinin öğretildiği mahalle mektebine) başlarken yapılan merasim. Amin alayı yerine
“Bed’i besmele cemiyeti” de denir. Mektebe çocuk kaydı zamanı muayyen olmadığından,
herkes senenin hangi gününde olursa olsun çocuğunu mektebe başlatabilirdi. Bu
merasim ekseriya bir kandil gününe denk getirilmeye çalışılır, bu mümkün olmazsa,
mübarek sayılan Pazartesi veya Perşembe gününde yapılmasına dikkat edilirdi.
Hazırlıklar, âmin alayı merasiminden bir gün önce tamamlanırdı. Ayrıca aynı gün veya
önceden ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek mektebe başlayacak çocuğa gerekli
eşyayı alırlardı. Bundan başka evdeki ecdâd yadigârı rahle de cilâya verilirdi.
Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir,
hazırlık tamamlanınca âilece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada duâ edilirdi. Eve
dönüldüken kısa bir süre sonra, mektep çocukları ile ilâhîciler gelirdi. Her mektebin ayrı
ilâhîcisi vardı. Semtte âmin alayı bir seyir vesîlesiydi. O gün sokaklarda bir bayram
havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.
Amin alayı da belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde bulunan kimse atlas yastık
üzerindeki sırmalı kesesiyle elifbâ’yı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve
çocuğun mektepte oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu mektebe
gidecek çocuk tâkib ederdi. Çocuğun arkasında mektebin hocasıyla ilâhîciler, âminciler
bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mektep talebeleri gelirdi.
Alayı, çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.
Osmanlılar devrinde tertiplenen merasimler mânâsında kullanılan alayla ilgili diğer
terimler ise şunlardır:
Alay Arabası
Alaylarda pâdişâhların bindikleri arabaya verilen addır. Buna saltanat arabası da
denilirdi. Muhteşem olan bu arabayı ihtişamı bir kat daha arttıran atlar, çekerdi.
Seyislerin elbiseleri de sırmalı idi.
Alaya Binmek
Resmî sıfatı hâiz olanların bayramlarda ve resmî günlerde yapılan alaylara iştirak
etmeleri demektir. Vaktiyle alaylara atla katıldıkları için bu tâbir kullanılırdı.
Alay Bağlamak
Ordunun düşman karşısında harekete geçmek üzere, emir ve kumandayı beklemesi
veya merasimde alayın tamamen tertip ve tanzim edilmiş olması demektir.
Alay Elbisesi
Alaylarda ve diğer merasimlerde giyilen resmî elbiseye verilen ad.
Alay Göstermek
Bayramlarda ve belli merasimlerdeki geçit resmine verilen ad. Bu merasim daha ziyâde
yabancı devlet sefirlerine karşı yapılırdı. Yavuz Sultan Selîm ve Kânûnî Sultan
Süleymân’ın tertiplediği alaylar pek muhteşemdi. Vaktiyle vezirler ve beylerbeyi
kanunen götürmeye mecbur oldukları maiyyetleriyle harbe katılırlarken, ordugâha
gelişleri sırasında ihtişam ve disiplinlerinin derecesini anlatmak için alay gösterirlerdi.
Alay Köşkü
Pâdişâhların gerek ordu alayını ve gerek diğer alayları seyretmek için yaptırdıkları köşke
verilen addır. Üçüncü Murâd Han tarafından yaptırılan, Gülhâne parkının Sultan Ahmed
tarafındaki girişinde, eskiden soğukçeşme denilen kapının hemen solundaki merdivenle
çıkılan alay köşkünden, pâdişâhlar ordu alayı denilen muhteşem geçit resmini
seyrederlerdi. Asker ile İstanbul halkı böylece hükümdarı selâmlama fırsatını bulurlardı.
Selâm köşkü olarak da bilinen bu köşkün önünde düzenlenen alayların en muhteşemi,
dördüncü Murâd Han devrinde, ordunun Bağdâd seferine çıkması sebebiyle düzenlenen
alaydı.
Alay Kânunu
Alaylarda ve seferlerde pâdişâhın huzurunda tertiplenen ve büyük geçit törenlerinde ve
hükümetçe tesbit edilmiş olan diğer merasim ve alaylarda; vezirler, âlimler, devlet ricali
ile askeri erkânın tertip (protokol) ve kıyafetlerine dâir kânundur.
Alay Meydanı
Topkapı Sarayı’nda ortakapı ile bâbüsseâde arasındaki sahaya verilen ad. Ayrıca bir
bayrağın veya büyük bir resmî binanın önünde askerî geçit yapmaya ve merasim için
toplanmaya mahsûs geniş saha ve meydana da bu ad verilirdi.
Osmanlı ordusundaki tabur ile livâ arasındaki askerî birliğe de alay denirdi. Nizâm-ı
Cedîd’in kurulduğu târihlerde alaya tertip denildi. Her tertip, 1526 mevcûdlu ve 15
kısımdı. Bu kısımlara ise saf deniliyordu. Safların komutası yüzbaşılara, tertibin
komutası da binbaşılara verilmişti. 1827-1828 yıllarında orduda yapılan yeni
düzenlemelerden sonra tertip tâbiri yerine alay, kısım tâbiri yerine de bölük tâbiri
kullanıldı. Meşrûtiyetten önce Türk piyade alaylarının kuruluşunda dört piyade taburu
bulunuyordu. Meşrûtiyetten sonra alay büyüklügündeki birliklerin taktik bakımdan sevk
ve idarelerinde kolaylık sağlanması için üçlü teşkilât daha faydalı görülerek uygulamaya
konuldu. Alayın kumandanına miralay (albay) denirdi. Alayların özel alay sancakları
vardı. Ayrıca iki alay birleştirilip liva yâni tugay teşkîlâtı kuruldu. Liva komutanlığı için
de mîrliva rütbesi ihdâs olundu. Ayrıca her alaya kaymakam (yarbay) rütbesinde birer
kumandan muâvini tâyin edildi.
1632’de merkezi İstanbul’da bulunan alay ve livalara hassa, bunların kumandanlıklarına
da hassa ferikliği, merkezi Üsküdar’da bulunanlara mansûre ve kumandanlarına da
mansûre ferikliği isimleri ve rütbeleri verildi. Ferik şimdiki tümgeneral demekti. 1836
senesinde orduda yeni değişikliklere gidilerek redif teşkilâtı kuruldu. Bunun için de;
Edirne, Aydın, Bursa, Ankara, Konya ve Erzurum vâliliklerine redîf-i mansûre müşirliği
ünvânı verilerek, bu altı vilâyette altışar redîf-i mansûre alayı teşkil edildi. Bu sırada
Osmanlı ordusunun daimî mevcudu şöyleydi:
2 Fırka hassa ve mansûre alayları: 24.000 kişi
36 Redîf-i mansûre alayı: 72.000 kişi
15 Mansûre Süvari alayı: 15.000 kişi
4 Topçu alayı: 4.000 kişi
4 Humbaracı alayı: 4. 800 kişi
4 Lağımcı alayı: 4. 800 kişi
1 Baltacı alayı; 3.000 kişi
Toplam: 127. 600 kişi
1839 yılında îlân edilen Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu’yla askerî teşkilâtta da değişiklikler
yapıldı. Vazife sahaları değişik bölgeleri içine alan beş ordu kuruldu. Her orduda yedişer
piyade, beşer süvari ve birer de topçu alayı vardı. Üçüncü orduda ayrıca bir kazak ve bir
dragon alayı vardı. Alaylar, ordular içinde birden itibaren numara alırlardı.
1877 Osmanlı-Rus harbinden sonra 1880 senesinde ordu teşkilâtında yeni değişiklikler
yapıldı. Bu değişiklikte de her fırka üç liva, her liva iki alay ve her alay da beş bölük
olarak kabul edildi.
Balkan savaşından sonra 1913 yılında ise teşkilât; 4 ordu, 13 kolordu, 4 süvari ve 3
piyade fırkası şeklinde düzenlendi. Kolordular; 2 veya 3 piyade fırkası, 1 topçu, 1
istihkâm, 1 nakliye taburu ile 1 telgraf bölüğünden ibaretti. Fırkalar; 3 piyade alayı, 1
topçu alayından, her piyade alayı da 3 piyade taburu ve 1 makineli tüfek bölüğünden
teşekkül ediyordu. Her piyade taburu ise, 4 piyade bölüğünden İbaretti.
Bu askerî birlik Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra da orduda bir teşkilât birimi olarak
devam etti.
Askerî teşkîlât birimi olan âlâyla ilgili terim ve deyimler ise şunlardır:
Alay Beyi
Vaktiyle mîralay yâni albay rütbesinde olan vilâyet merkezlerindeki jandarma
kumandanlarına verilen addı. 1908’de İkinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra bu tâbir terk
edilerek yerine alay kumandanı tâbiri kullanıldı.
Alay Çavuşu
İki mânâda kullanılırdı. Birincisi; pâdişâhların bir yere gidişine geçit resimlerinde önden
gidip yol açan dîvân-ı hümâyûn çavuşlarıydı. İkincisi; orduda emir ve kumandadan
askeri haberdâr eden çavuşlardı. Bunlar, tellâl gibi yüksek sesle bağırarak verilen
emirleri tebliğ ederlerdi.
Alay Emîni
Yüzbaşıdan büyük binbaşıdan küçük, askerî kâtip sınıfından bir vazifenin ünvânı idi. Alay
kâtipliğinden terfi ederek alay emîni olanlar, alayın idarî ve hesap işleriyle meşguldüler.
Diğer askerler gibi resmî elbise giyerlerdi. Ancak bunların elbiselerinin şerit ve yıldızları
diğer askerlerin elbiseleri gibi sarı olmayıp beyaz idi. Alay emînleri yükselerek
binbaşılığa terfi ettikten sonra diğer askerler gibi yükselirlerdi. 1908’de bu ünvân
teşkilâttan kaldırıldı.
Alay Erkânı
Başta mîralay (albay) olmak üzere alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay
müftîleri ve alay kâtipleri gibi yüksek rütbeliler hakkında kullanılan bir terimdi.
Alay İmâmı
Alayın birinci taburunun imâmına verilen addı. Teşrifatta (protokolde) yüzbaşıdan önce
gelirdi.
Alay Kâtibi
Alayın yazı ve hesap işlerini gören askerin adıydı. Tabur kâtipleri terfi ederek alay kâtibi
olurlar, alay kâtipliğinden de alay emînliğine terfi edilirdi.
Alay Meclisi
Alay işleri hakkında îcâb eden kararları vermeğe yetkili meclise verilen addı. Miralayın
başkanlığında alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftîsinden ve alay
kâtibinden teşekkül ederdi.
Alay Müftîsî
Alay imâmının üstü olan rütbe sahibi, sarıklı askere verilen addı. Teşrifatta (protokolde)
binbaşıdan önce gelirdi. Askerlere dînî vazifeleri öğretmek ve onların suâllerine cevap
vermek için taburlarda tabur imâmı, alaylarda ise alay müftîsi bulunurdu. Bu vazife
Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiştir.
Alay Sancağı
İki mânâya gelirdi. Birincisi; bir alaya mahsus olan sancak demekti. İkincisi; resmî
günlerde gemileri donatmak için asılan rengârenk bayraklar hakkında kullanılan bir
tâbirdi.
Alaylı
Vaktiyle mektep me’zunu olmayıp erlikten yetişen askerler hakkında kullanılırdı. Bir
mektep bitirmeden meslek içinde yetişen diğer devlet me’mûrları için de bu tâbir mecazî
olarak kullanılırdı.

1) Saray Teşkilâtı; sh. 167
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 58, 149, 211
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 164
4) Kapıkulu Ocakları; cild-1, sh. 257, 421
5) Târih-i Cevdet; cild-12, sh. 145
6) Târih-i Askerî-i Osmânî, Kitâb-ı evvel
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 248
8) Hayât Târih Mecmuası (Sene 1972, cild-2, sayı-10); sh. 4
ALEMDÂR MUSTAFA PAŞA
Osmanlı sadrâzamı. Rusçuklu Hoca Hasan Ağa’nın oğludur. Yeniçeri ocağından yetişti.
1768-1774 Osmanlı-Rus harbinde bölüğünün bayrağını taşıdığından dolayı, Alemdâr
veya Bayrakdâr ünvânı verildi. Rusçuk âyânı Tirsinikli İsmâil Ağa’nın hizmetinde
bulundu. Kendini kabul ettirerek hazinedarlığa yükseltildi.
Devlete karşı isyân eden Vidin voyvodası Pazvandoğlu Osman’ın kuvvetlerini yenince,
şöhreti etrafa yayıldı. Bu zaferden dolayı rütbesi yükseltildi. Daha sonra 1779’da
Pazvandoğlu ile yaptığı çarpışmada gösterdiği başarı sebebiyle silâhşör-i hassa rütbesi
verildi. 1803’de Pazvandoğlu’nun adamlarından Manav İbrâhim’i yakalayıp Ruscuk’a
gönderdiğinden, İsmâil Ağa ve Eflak voyvodasının arzuları üzerine kapıcı başlığa
yükseltildi. 1806 senesinde Tirsinikli İsmâil Ağa öldürülünce, Rusçuk âyânlığına getirildi.
Kısa zamanda çevredeki isyâncıları sindirerek kuvvetlendi. Niğbolu’dan Karadeniz
kıyılarına kadar nüfuzunu genişletti. Aynı sene Ruslara karşı büyük bir zafer kazandı. Bu
başarısından dolayı, hudutta değerli bir kumandanın bulunması gerektiğinden, sultan
üçüncü Selim tarafından vezirlik rütbesiyle daimî Silistre vâliliği ve Tuna seraskerliğine
tâyin edildi.
Alemdâr Mustafa Paşa, İyi bir tahsil görmemişti. Açık görüşlü bir insan olması sebebiyle
düşmanlarla devamlı temasları neticesinde, devletin askerî ve idâri yapısında ıslâhatın
gerekli olduğuna kesin inananlardandı. Bu yüzden üçüncü Selim Han’ın Nizâm-ı Cedîd’ini
kabul ediyor ve lütuflarından dolayı ona karşı minnet duyuyordu. Üçüncü Selîm Han
ıslâhat hareketlerine başlıyacağı sırada Kabakçı isyânı ile yeniçeri zorbaları tarafından
tahttan indirildi. Yerine sultan dördüncü Mustafa pâdişâh oldu. Üçüncü Selîm Han’ı
seven, ıslâhat hareketlerinin yapılmasını arzu eden ve İstanbul’dan kaçarak yanına
gelen, reîsülküttâblık, vezir kâhyalığı gibi hizmetlerde bulunmuş olan Gâlib, Refik,
Râmiz, Behiç ve Tahsin efendileri himayesine aldı. Târihte Rusçuk Yârânı diye geçen
bu altı kişi, sultan üçüncü Selîm’i tekrar tahta çıkarmak için çalışmaya karar verdiler.
Bunun için de başdakileri şüphelendirmeden Alemdâr’ın İstanbul’a gitmesi lâzımdı.
Alemdâr Mustafa Paşa, bu nâzik işi başarabilmek için sultan dördüncü Mustafa’nın ve
sadrâzamın îtimâdlarını kazanmaya çalıştı. Bu gaye ile Refik Efendi’yi İstanbul’a, Behiç
Efendi’yi de Edirne’ye sadrâzamın yanına gönderdi. Bunların vazifesi Alemdâr Mustafa
Paşa’nın Kabakçı Mustafa’yı cezalandırmaktan başka niyeti olmadığına ilgilileri
inandırmaktı. Bunlar bu görevlerini başarı ile yaptılar. Bu sırada kapdân-ı derya Seyyid
Ali Paşa da Alemdâr’ın tarafına geçmişti.
Edirne’den İstanbul’a dönen sadrâzama Alemdâr Mustafa Paşa 16.000 kişilik sâdık
askeriyle yoldaşlık etti. Ordu İstanbul’a girmeden önce Pınarhisar âyânı Hacı Ali Ağa,
Alemdâr’ın emri ile, Boğaz nâzırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa’yı öldürerek kafasını
sadrâzama yolladı. Kabakçının öldürülmesi saray erkânı ve yeniçeriler arasında büyük
bir telaşa sebeb oldu. 19 Temmuz 1808 Salı günü ordu ve Alemdâr İstanbul’a girdi.
Zorbalar ortadan kaldırılmaya, fesatçılar sürülmeye başladı. Sadrâzam Çelebi Mustafa
Paşa, Alemdâr Mustafa Paşa’nın çalışmalarından memnun, fakat artan nüfuzundan
şikâyetçi idi. Bu yüzden geriye dönmesini istedi. Alemdâr Mustafa Paşada bunun üzerine
28 Temmuz günü 15 binden fazla askeri ile bâb-ı âlîyi bastı. Sadrâzamın mührünü
alarak kendisini ordugâhına gönderdi. Sultan Selîm’i tahta çıkarmak için saraya gitti.
Zorbaların kandırması ile sultan dördüncü Mustafa, üçüncü Selîm ve şehzâde
Mahmûd’un öldürülmesi için ferman çıkarttı ve tahttan çekilmek istemediğini Alemdâr’a
bildirdi. Bunun üzerine Alemdâr, kuvvet kullanmaya karar verdi. Saray kapısı kırılmaya
başlandı.
Zorbalar harem dâiresinde ibâdetle meşgul olan sultan Selîm’e alçakça saldırdılar.
Sultan Selîm, Nizâm-ı Cedîd çalışmalarında olduğu gibi, canını müdâfaada da yalnız
kaldı. Hançer darbeleriyle son nefesini veren üçüncü Selîm’in vücûdunu Alemdâr’ın
kırdırdığı kapının önüne bıraktılar. Kapı açılınca, Sultân’ın cesedi ile karşılaşan Alemdâr
çok üzüldü. Hizmetkârlarının yardımıyla hayâtını kurtaran şehzâde Mahmud’u pâdişâh
ilân etti. Alemdâr, ulemâ, devlet ricâli ve ocak ağaları sultan İkinci Mahmûd’a bî’at
ettiler. Sultan Mahmûd, pâdişâh olur olmaz Alemdâr’a sadâret mührünü verdi.
Alemdâr Mustafa Paşa, sadrâzam olduktan sonra sultan üçüncü Selîm’in ölümüne sebeb
olanları, ıslâhata tarafdâr olmıyanları ve isyâncıları temizledi. Fesat çıkaranları İstanbul
dışında ikâmete mecbur etti. Rusçuk yaranından olan Râmiz Efendi kapdân-ı deryalığa,
Tahsin Efendi defterdârlığa, Mustafa Refik Efendi sadâret kethüdâlığına ve Mehmed Said
Gâlib Efendi reîsül-küttâblığa getirildi. Alemdâr, Sadrâzam olarak devleti idare etmek
için gereken kuvvet ve kudrete sâhibti. Fakat devlet işlerini kavrayıp çevirecek keskin
bilgi ve görüşten mahrumdu. Bu durumu kendi de îtirâf ettiğinden, Rusçuk yârânı
nâzırların tavsiye ettikleri tedbirleri yürürlüğe koyarak devlete hizmet etmeye çalıştı.
Alemdâr Mustafa Paşa ve Rusçuk yârânı iş başına geçtikleri sırada, İstanbul’da devlet
otoritesi, zorbaların devlet işlerine karışması yüzünden sarsılmıştı. Rumeli ve Anadolu’da
vâliler başlarına buyruk olmuşlardı. Alemdâr ve arkadaşları asayişin sağlanması için işe
İstanbul’dan başladılar. Boğaz yamakları ocağı lağvedildi. Yeniçeri ocağı muhasebesinin
teftişi vesîlesiyle zorbalar ortadan kaldırıldı. İstanbul’un asayişi sağlandıktan sonra
Rumeli ve Anadolu’nun durumu ele alınarak, buralarda vazifeli bütün âyânlar devlet
işlerini görüşmek için İstanbul’a davet edildi. İstanbul’da Meşveret-i amme adı verilen
büyük bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Rumeli ve Anadolu âyânlarından başka, devlet
adamları ve ulemâ da katıldı. Alemdâr bir konuşmayla toplantıyı açtı ve konuşmasında
yeniçeriliğe bağlılığını, yeniçeri ocağının geriliğini ve düzelmesi gerektiğini anlattıktan
sonra; 1- Yeniçeri subaylarının gediklerinin (boş kadro) kaldırılması, 2- Bekâr
yeniçerilerin kışlalarda oturmaya zorlanması, 3- Askerlik yapan yeniçerilerden başka
kimseye yeniçeri ulufesi verilmemesi, 4- Kendilerine boş yere ulufe verilenlerin tasfiyesi,
5- Kanunnâmelerinde işaret edildiği şekilde bir öğretimin yeniçerilere yaptırılması, 6Avrupalıların ileri harp teknik ve silâhlarının şeyhülislâm fetvası ile Osmanlı ordusuna
alınması şartlarını teklîf etti.
Hazır bulunanlar, Alemdâr Mustafa Paşa’nın bu tekliflerini kabul ettiler. Bundan sonra
âyânlar ile devlet arasında kurulacak münâsebetlerin şeklini ihtiva eden bir sened
imzaladılar. Âyânlar ve devletin ileri gelenleri tarafından kabul edilen bu senede senedi ittifak denildi. Bu senedin meşruluğuna dâir şeyhülislâm fetva verdi. Pâdişâh da bir
hatt-ı hümâyûn ile Alemdâr’ın âyânları sindirecek bir orduya mâlik bulunmayan devlet
için bu senedini mevcut şartlar içinde kabul etti (Bkz. Sened-i ittifak).
Alemdâr Mustafa Paşa daha sonra askerî ıslâhata girişti. Sekbân-ı Cedîd ismiyle talimli
bir askerî teşkilât kurdu. Bu ocağa yazılanlar, tamir edilen Selîmiye ve Levend
kışlalarına yerleştirildi. Bunlara bir örnek elbise giydirildi ve Avrupa usûlünde tâlim
gösterilmeye başlandı. Bu kuruluşa paralel olarak yeniçeri ocağında da ıslâhat yapıldı.
Esâmelerin (kapıkulu askerlerine üzerinde künyeleri ve ulufe dereceleri yazılı olarak
verilen kâğıt) alımı satımı yasaklandı. Askerlikle alâkası olmıyanların esâmeleri, yarı
bedelleri ödenmek suretiyle ellerinden alındı. Yeniçeri ortalarına bağlı, fakat askerlikten
anlamayan bir çok manav, hamal ve kayıkçı delikanlıların sekban veyahut kalyoncu
sınıflarına yazılarak askerliği öğrendikten sonra san’atlarıyla uğraşmalarına izin
verilmesi kararlaştırıldı. Bu durum yeniçerileri rahatsız etti. İsyan hazırlayan yeniçeriler,
günlerce kahvelerde Alemdâr Mustafa Paşa’nın aleyhinde propaganda yapdılar. Alemdâr
vak’ası olarak târihe geçen isyândan önceki gece ziyafetten dönen Paşa’ya yol açmak
için, maiyyeti, halkı kamçı ve sopalarla dağıttılar. Bu esnada yaralananlar da kahve
kahve dolaşarak yeniçerileri isyâna teşvik ettiler. Gece yarısı kışlalarından hareket eden
400 kadar isyâncı yeniçeriye, yağmacılık hırsıyla pek çok serseri katıldı. Plân gereğince,
yangın var diye bağrılacak, sadrâzam yangın yerine gitmek için yola çıktığı sırada
öldürülecekti. Sadrâzam yangın sadâlarına önem vermeyip, dışarı çıkmayınca, zorbalar
Bâb-ı âli’ye hücum ettiler. Sekbanlar dağınık ve kumandasız kaldıkları için Alemdâra
yardım edemediler. İsyancılar önce yeniçeri ağası Mustafa Paşa’yı parçaladılar. Sonra
sadrâzam Alemdâr Paşa’nın köşkünü sardılar. Alemdâr, zorbalara teslim olmaktansa
sonuna kadar karşı koymaya karar verdi. İmdadına gelecek yardımdan ümîdini kesince,
vaktiyle mensub olduğu 42. Bölük odabaşısını çağırttı. Haremini Ocağın namusuna
emânet ederek ona teslim etti. Yanında sâdece baş haremi ile sâdık harem ağası kaldı.
Alemdâr’ın bulunduğu kuleye kalabalık bir yeniçeri grubunun hücum etmesi üzerine,
daha önce koydurduğu barut fıçısının üzerine tabancası ile ateş etti ve büyük bir
patlama oldu. İsyancılardan beş yüz yahut sekiz yüz kişi bir anda havaya uçup öldüler.
15 Kasım 1808’de dumandan boğulan Alemdâr Paşa ile iki sâdık adamının cesedi iki gün
sonra enkaz altından çıkarıldı. Cesedi sokaklarda sürüklendikten sonra Etmeydanında
baş aşağı asıldı. Sonra da parçalanmış olan kemikleri, Yedikule dışında bir hendeğe
atıldı.
Yeniçerilerin korkusundan, ocağın kaldırıldığı târihe kadar tam on sekiz sene, kabrinin
üstüne mezar taşı bile dikilemedi. 1908’den sonra kurulan Târih-i Osmânî encümeni
tarafından Alemdâr’ın kemikleri Gülhâne parkı karşısındaki Zeyneb sultan mezarlığına
taşıtılmış, Rusçuk yaranından Tahsin Efendi ile yanyana gömülmüştür. Alemdâr Paşa’nın
ölümü ile yenilik hareketleri on sekiz sene daha geri kalmıştır.
Alemdâr Mustafa Paşa’nın dört oğlu ve bir kızı olup, soyu sâdece Hasan Bey adlı
oğlundan devam etmiştir.

1) Târih-i Cevdet; cild-9, sh. 14.
2) Hadîkat-ül-vüzerâ zeyli; sh. 19
3) Netâyic-ül-vukûat; cild-4, sh. 51
4) Alemdâr Mustafa Paşa, (İ. H. Uzunçarşılı, İstanbul-1942)
5) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-6, sh. 4307
6) Vekâyinâme (Câbi Ömer Efendi, Es’ât Efendi Kütüphânesi, No: 2650)
7) Selîm-III ve Alemdâr Mustafa Paşa (A. Cemal Erksan, Târih Dünyâsı Özel Sayısı,
İstanbul 1950)
8) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 89
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 173
ALİ BİN EMRULLAH
Osmanlılar zamanında yetişen meşhur âlimlerden. Dedesi Abdülkâdir Hâmidî, sakalına
kına kullanmakla meşhur olduğu için Kınalızâde diye şöhret bulmuştur. Abdülkâdir
Hâmidî, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalarındandır. Ali bin Emrullah, 1516 senesinde
Isparta’da doğdu. İlk tahsiline akrabası olan Kadri Efendi’den ders alarak başladı. Daha
sonra tahsiline devam etmek için İstanbul’a giderek Mahmûd Paşa Medresesi’nde
müderris Sinân’dan, Atik Ali Paşa Medresesi’nde Merhaba Efendi’den, bir de Sahn-ı
semân Medresesi’nde Kul Salih Efendi’den ders aldı. Kur’ân-ı kerîmi ve pek çok hadîs-i
şerifi ezberledi. Yazı (hat) san’atında usta olup, hitabeti te’sirli ve kuvvetli bir hafızası
vardı.
Tahsilini mükemmel bir şekilde tamamlayan Kınalızâde Ali Efendi, tefsir, hadîs ve fıkıh
ilimlerinde söz sahibi oldu. Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi tarafından Edirne’deki
Hüsâmiye Medresesi’ne tâyin edildi. Daha sonra Hamza Bey Medresesi’nde, Kütahya
Rüstem Paşa Medresesi’nde, İstanbul’un çeşitli medreselerinde ve Süleymâniye
Medresesi’nde müderrislik yaptı. Bu vazifelerinden sonra da; Şam, Kahire, Bursa,
İstanbul kâdılığı (1570) ve Anadolu kazaskerliği (1571) yaptı.
Arabça ve Farsça’da; edebiyat, tefsir ve hadîs ilminde emsalsiz olan Kınalızâde Ali
Efendi, tefsir metinlerini anlamakta güçlük çekenlerin müracaat kaynağı idi. Şam ve
Mısır’daki vazifesi sırasında görüştüğü Arab âlimleri, kendisinin Arabça’da derin bilgi
sahibi olduğunu ve ilminin yüksekliğini gördüklerinden, istifâde etmek için müracaat
etmişlerdir. Arabça ve Farsça’ya vâkıf olan Ali bin Emrullah, Türkçe’den başka bu
dillerde de şiirler yazmış, Ali mahlasını kullanmış ve şiirleri bir dîvânda toplanmıştır.
Kınalızâde Ali Efendi, fen ve hikmet ilminde de iyi yetişmişti. Ayrıca felsefeyi de
incelemiş, fakat felsefecilerin bozuk fikirlerine kapılmamıştır. Ahlâk ilmi üzerine çalışmış,
bu hususta yazılan eserleri inceleyip, İslâm ahlâkını esaslı bir şekilde yazmıştır.
Kıymetli eserler yazan ve ilmî çalışmalar yapan Ali bin Emrullah Efendi, 1571 senesinde,
Ramazan ayının altıncı günü Edirne’de vefât etti. Cenaze namazında başta âlimler olmak
üzere, büyük bir cemâat hazır bulundu. Cenaze namazı Câmi-i Atik’de kılındıktan sonra
Edirne-İstanbul yolu üzerindeki Vaki Nâzır adı ile meşhur kabristanda defnedildi.
Eserleri:
1- Ahlâk-ı Alâî, 2- Tecrid haşiyesi, 3- Mevâkıf haşiyesi, 4- Dürer ve Gurer
haşiyesi, 5- Kalemiyye Risalesi, 6- Sayfiyye Risalesi, 7- Tefsire ve vakfa dâir
risaleleri, 8- Şiirlerinin toplandığı bir Dîvânı, 9- Tabakât-ı Hanefîyye (İmâm-ı a’zam
hazretlerinden İbn-i Kemâl Paşa’ya kadar).
Ali Efendi, daha çok Ahlâk-ı Alâî adlı eseriyle tanınmıştır. Bu eserini 1564 senesinde
Şam’da vazifeli bulunduğu sırada, Suriye beylerbeyi Ali Paşa adına te’lif ederek, eserinin
adını ona izafeten Ahlâk-ı Alâî koymuştur. Ahlâk-ı Nâsırî, Ahlâk-ı Celâli, Ahlâk-ı
Hüseyn ve İmâm-ı Gazâli hazretlerinin İhyâu ulûmiddîn ve Eyyühel-Veled adlı
eserlerini inceleyerek yazdığı bu eserinde, nakiller ve îzahlar yapmıştır. Eser defalarca
basılıp, asırlarca ahlâk kitaplarına kaynak olmuş ve Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına
kadar medreselerde ve liselerde okutulan ahlâk derslerinde temel teşkil etmiştir.
Ahlâk-ı Alâî ve yukarda bahsedilen ahlâka dâir kitaplar ve İslâm âlimlerinin çeşitli,
eserleri incelenip, Türkçe olarak İslâm Ahlâkı adında bir eser hazırlanmıştır. Hazırlanan
bu eser İstanbul’da Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.
HEPSİ EZBERİMDE!..
Oğlu Hasan Çelebi, Tezkiret-üş-şuarâ adlı eserinde babası Ali bin Emrullah hakkında
şöyle birhâdiseyi nakleder: “Birgün dostları ile dinlenmek üzere bir bahçeye gittiler.
Orada arkadaşlarından biri Bahâristân kitabını gösterip; “Ali Efendi, bu kitabı okudunuz
mu?” diye sordu. O da; “Hepsi ezberimde” deyince; “Öyleyse oku bakalım” dedi.
Kitaptaki şiir ve hikâyeleri sonuna kadar okuyunca, arkadaşları buna şaşırıp kaldılar.”

1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 242
2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-7, sh. 34
3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); sh. 164
4) Şezerât-üz-Zeheb; cild-8, sh. 34
5) Tezkiret-üş-Şuarâ; (Kınalı-zâde Hasan Çelebi); cild-2, sh. 652
6) Künh-ül-ahbâr’ın Tezkire Kısmı (Mustafâ Âli Efendi, Hazırlayan Mustafa İsen, A.
Ü. Fen-Edebiyât Fak. Kütüphânesi, Erzurum); sh. 144
7) Meşâir-uş-Suarâ (Âşık Çelebi, London-1971); sh. 181 a.
8) Türk Klasikleri; cild-4, sh. 173
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 984
10) İslâm Ahlâkı; sh. 6
ALİ HAYDAR EFENDİ
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen meşhur hukuk âlimi. 1853 (H. 1269)
târihinde Batum’da doğdu. Gürcüzâde Mehmed Emin Efendi’nin oğludur. 1937 (H. 1355)
târihinde İstanbul’da vefât etti.
Ali Haydar Efendi, ilk tahsilini memleketinde gördükten sonra İstanbul’a gelerek hünkâr
imâmı Hâfız Reşîd Efendi’den okudu. Medreset-ül-kudât’ı birincilikle bitirdi. Yirmi yedi
yaşında Burdur kâdılığına tâyin edildi. Daha sonra Uşak, Denizli kâdılıklarında bulundu.
1883 (H. 1301) târihinde istînâf mahkemesi âzâlığına, sonra Mekteb-i hukûk-u mecelle
ve usûl-i muhâkemât-i hukûkiyye’nin ameliyât-ı tatbikiyesi dersi muallimliği ile İstanbul
bidayet mahkemesi ikinci hukuk dâiresi başkanlığına tâyin edildi. Zamanla terfi ederek
bidayet mahkemesi birinci reisliğine yükseldi. Ehliyetinden dolayı 1898 (H. 1314)
târihinde istînâf mahkemesi hukuk kısmı reîsi, 1316’da temyiz mahkemesi âzası,
1325’de temyîz-i hukuk dâiresi reîsi oldu. 1911 (H. 1329) târihinde pâdişâhın emri ile,
uzun müddet yaptığı ilmî çalışmaların karşılığı olarak, birinci rütbeden maârif nişanı aldı.
1914 (H. 1333) târihinde fetvâhâne-i âlî emînliğinde bulundu. Gayretli çalışmaları
neticesinde pâdişâhın emri ile hâiz olduğu Osmanlı nişânı üçüncü rütbeden birinci
rütbeye yükseltildi. Kazaskerlik pâyesi ve ömrünün sonuna kadar da adliye nâzırlığında
bulundu. 1837’de doğup, 1903’de vefât ederek Üsküdar’da Nesûhî kabristanlığına
defnedilen Büyük Ali Haydar Bey başka bir şahıstır. O da hukuk fakültesinde usûl-i fıkh
ve mecelle hocalığı yapmıştır.
Ali Haydar Efendi’nin en meşhur eseri, dört büyük cild hâlinde bir kaç kere basılmış ve
Arabça’ya da çevrilmiş bulunan; Dürer-ül-Hükkâm fî şerh-i mecellet-ül-ahkâm
isimli Mecelle şerhi’dir. Erâzî Kânunu Şerhi ve Evkâfda muvâdaa, Risâle-i mefkûd
ve İntikâl kânunu şerhi gibi eserleri de vardır.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1038
2) Son Devir Osmanlı Ulemâsı, (Sâdık Albayrak, İstanbul-1980); cild-1, sh. 261
ALİ KEMÂL
Osmanlıların son devirlerinde yaşamış gazeteci, yazar ve devlet adamlarından. Asıl adı,
Ali Rızâ olup, yazılarında Ali Kemâl imzasını kullandığı için bu adla meşhur olmuştur.
Artin Kemâl diye de bilinir. Babası, Balmumcu esnafı kahyası, Çankırılı Hacı Ahmed
Efendi, annesi ise Çerkez Şâyeste hanımdır. 1867 yılında İstanbul’da doğdu. 1922’de
İzmit’te öldürüldü.
Çocukluğu mâliye nâzırı Nafiz Paşa’nın konağında geçti. İlk tahsilini burada yaptı.
Fransızca öğrendi. Galatasaray Lisesi’nin son sınıfına imtihanla girdi. Orayı bitirince
Mülkiye mektebini kazanarak tahsiline devam etti. Talebelik çağından itibaren
arkadaşlarıyla çıkardığı Gülşen dergisinde yazı yazmaya başladı. 1886 yılında
Mülkiye’nin dördüncü sınıfındayken gittiği Paris’ten İkinci Abdülhamîd Han’ın idaresine
karşı, İstanbul’da yayınlanan gazetelere, yazılar gönderdi. Sorbon Siyâsi İlimler
Akademisi’nde okudu ve Cenevre’de hukuk tahsîli gördü. Üç yıl sonra İstanbul’a döndü.
Bâzı zararlı siyâsî faaliyetleri sebebiyle Haleb’e sürgün edildi. Beş yıl kadar Haleb’de
kalıp, orada lisan ve edebiyat hocalığı yaptı. 1894’de tekrar İstanbul’a döndüyse de,
aynı yıl içinde Avrupa’ya kaçtı. Paris’te bulunduğu sırada İstanbul’da yayınlanan İkdam
gazetesine gönderdiği Paris mektupları adlı yazılarıyla kısa müddet içinde meşhur oldu.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, onu Paris sefaretine baş katib tâyin ettirerek kazanmak
istedi. İki yüzlü bir siyâset tâkibeden Ali Kemâl, hem İkinci Abdülhamîd Han’ı, hem de
ser hâfiye Ahmed Celâleddîn Paşa’yı idare etti. Bir ara Bürüksel sefareti İkinci kâtibi
oldu. Sonra Mısır’a geçerek Türk adlı bir gazete çıkardı.
1908’de İkinci Meşrûtiyetin îlânı üzerine İstanbul’a döndü. İlk zamanlar İttihâd ve
Terakkî fırkası ileri gelenleriyle iyi geçindi. Mülkiye’de siyâsî târih dersleri verdi ve
İkdam gazetesinde başmakale yazarı oldu. İkdam gazetesinde yazdığı makalelerle
İttihâd ve Terakkî fırkasına şiddetli hücumlarda bulundu. İttihâdçılarla arası açılınca,
Hürriyet ve İtilâf fırkasına girdi. Peyâm gazetesini çıkarıp İttihâd ve Terakkî
mensuplarına hücumlarını fazlalaştırdı. İki defa mahkûm oldu, kaçtı, affolundu, tekrar
mahkûm oldu. Hürriyet ve îtilâf fırkası iktidara gelince, Dâmâd Ferîd Paşa hükümetinde
ilk olarak maârif nâzırı (milli eğitim bakanı), daha sonra dâhiliye nâzırı (İçişleri bakanı)
olarak vazife aldı. Birinci dünyâ harbinden sonraki mütâreke yıllarında hareketleriyle ve
yazılarıyla Anadolu’daki millî kurtuluş hareketlerine karşı sert ve insafsız bir tavır
takındı. Bu hareketlere katılanlara hakaret ve tehdit yağdırdı. Dâmâd Ferîd Paşa
hükümeti düşünce ermeni Mihran’ın çıkardığı Sabah gazetesini kendi gazetesi olan
Peyâm ile birleştirerek Peyâm-ı Sabah adıyla neşr etmeye devam etti. Yazıları ve
fikirleri sebebiyle olduğu gibi, bir ermeni ile birleşerek gazete çıkardığı için Artin Kemâl
adıyla tanındı. Nihayet, 1922 yılı Kasım ayının on sekizinde Beyoğlu’nda husûsî
vazifelendirilmiş iki me’mûr tarafından tutularak motörle İstanbul’dan İzmit’e götürüldü.
Muhakeme için Ankara’ya götürülürken İzmit’te halk tarafından linç edilerek öldürüldü.
Osmanlı Devleti üzerinde kirli emellerini gerçekleştirmek isteyen Alman-İngiliz
rekabetinin had safhaya vardığı devirde İngiliz yanlısı olan Ali Kemâl, meşhur entelijans
servis ajanı Fitz Maurice’in tabiriyle; “Kâmil Paşa’nın sadâret makamına getirilişini
gerdûne-i sadâretle (sadâret arabasıyla) beraber İngiliz dostluğu Bâb-ı âlî’ye girdi”
diyerek alkışlamıştır. İngiliz desteği ile Abdülhamîd Han’a karşı tertiplenen 31 Mart
Vak’ası öncesinde Serbesti Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin İttihâdçılar tarafından
öldürülmesini bahane ederek, cenaze merasimi sırasında Abdülhamîd Han’a karşı
olanları ve yüksek tahsîl talebelerini kamuoyu meydana getirmek maksadıyla harekete
geçirmiş, vatan ve devlet düşmanlarıyla aynı safta yer almıştır.
Sultan, İkinci Abdülhamîd Han’a karşı İttihâd ve Terakkî fırkası mensuplarıyla birlikte
karşı çıkan, daha sonra İttihâdçılarla arası açılınca da onlara şiddetle muhalefet eden;
düşmanların, Anadolu’yu paylaşmak için işgal ettikleri sırada ortaya çıkan millî kurtuluş
hareketlerine cephe alan, dengesiz ve ihânete varan bir kişiliğe sâhib olan Ali Kemâl’in,
târihe ve edebiyata âit bir çok makaleleri yanında, bâzı risale ve tercümeleri de vardır.
Şiirle ilgili bâzı denemeleri de bulunmaktadır.

1) Ali Kemâl (Şemseddîn Kutlu, Hayat Târih Mecmuası, sene 1970, sayı-9, sh. 17
v.d.)
2) Ömrüm (Ali Kemâl’in hatıratı, Neşr. Berna Kazak, İstanbul- 1954)
3) İttihâd ve Terakkî Cemiyeti ve Jön Türklük; sh. 176
4) Jön Türklerin Siyâsî Fikirleri; sh. 45
5) Osmanlı imparatorluğu’nda İnkılâb Hareketleri ve Millî Mücâdele (A.B. Kuran.
İstanbul-1956); sh. 321
ALİ KUŞÇU
Fâtih Sultan Mehmed Han zamanında yetişen büyük astronomi ve kelâm âlimi. İsmi,
Alâüddîn Ali bin Muhammed el-Kuşçu’dur. Babası Muhammed, Mâverâünnehr’de hüküm
süren ünlü Türk sultânı ve astronomi âlimi Uluğ Bey’in kuşçusu idi. Bu yüzden ailesi
Kuşçu lakabıyla meşhur oldu. Ali Kuşçu’nun doğum yeri ve târihi kesin olarak
bilinmemektedir. On beşinci asrın başlarında Semerkand’da doğduğu kabul
edilmektedir.
Uluğ Bey’in hükümdarlığı sırasında Semerkand’da ilk tahsilini tamamlayan Ali Kuşçu, din
ilimlerinde yetiştikten sonra matematik ve astronomiye karşı aşırı derecede ilgi duydu.
Devrinin en büyük âlimleri olan Uluğ Bey, Bursalı Kâdızâde Rûmî, Gıyâseddîn Cemşîd ve
Muînüddîn Kâşî’den astronomi ve matematik ilmini öğrendi. Daha fazla ilim öğrenme
arzu ve isteği ile gizlice Semerkand’dan çıkıp Kirman’a gitti. Tahsiline devam ederek,
kendisinden sonra tam iki asır boyunca, âlimlerin ilgi ve tedkikine mazhâr olan Şerhut-Tecrîd adlı eserini yazdı. Uzun seneler Kirman’da kalan Ali Kuşçu, Semerkand’a
döndü ve tekrar Uluğ Bey’in hizmetine girdi.
Senelerce gizlendiği için Uluğ Bey’den özür diledi. Uluğ Bey özrünü kabul edip; “Bize
nasıl bir hediye getirdiniz?” diye sorunca, “Gelmiş geçmiş bilginlerin çözemediği, ay’ın
almış olduğu muhtelif şekillerle ilgili mes’eleleri îzâh eden bir kitap hazırlayıp getirdim”
cevâbını verdi. Uluğ Bey; “Hele bir inceleyelim bakalım” deyince eserini takdim etti.
Uluğ Bey, uzun uzadıya inceledikten sonra hayran kalarak takdirlerini belirtti. Zîc-i
Uluğ Bey’in hazırlanması çalışmalarına katılan Ali Kuşçu, Kâdızâde-i Rûmî’nin vefâtı
üzerine Uluğ Bey tarafından Semerkand rasathânesine müdür tâyin edildi. Burada,
astronomi ile ilgili çalışmalarını başarıyla sürdürdü. Uluğ Bey’in öldürülmesinden sonra,
yerine geçen evladları zamanında devlet düzeni bozuldu ve âlimlerin kıymeti bilinmez
oldu. Bu duruma çok üzülen Ali Kuşçu, Hacca gitmek için hükümdardan izin alarak
Semerkand’dan ayrıldı ve Tebriz’e geldi. O sırada bölgede hüküm süren Akkoyunlu
hükümdarı Uzun Hasan ve çevresindeki ileri gelen devlet adamları, Ali Kuşçu’yu
hürmetle karşılayıp ağırladılar. Osmanlı Devleti ile arası açık olan Uzun Hasan, iki devlet
arasında elçilik yapıp sulhu te’min etmesi için Ali Kuşçu’ya ricada bulundu. Bu ricayı
kabul eden Ali Kuşçu İstanbul’a geldi ve Fâtih Sultan Mehmed Han ile görüştü. İlim âşığı
olan Sultan, kendisine çok ikrâm ve hürmet gösterdi. Ali Kuşçu’nun Osmanlı Devleti
hizmetine girmesini rica etti. Ali Kuşçu, bu samimî ve halisane teklifi kabul etti. Elçilik
vazifesini tamamladıktan sonra, İstanbul’a gelip yerleşeceğini söyledi. Verdiği sözde
duran Ali Kuşçu’ya yüz kişilik maiyyeti ile beraber Osmanlı hududuna girişinden itibaren
her konak için bin akçe gibi gayet yüksek bir meblağ tahsis edildi. Hürmet ve ikrâm ile
İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’yu ünlü din ve fen âlimi Hocazâde karşıladı. Üsküdar’dan
Eminönü’ne kayıkla geçerlerken ilmî mes’elelere dalarak med-cezir hâdisesini tartıştılar.
Ali Kuşçu onu, Hocazâde de Ali Kuşçu’yu bilgilerinden dolayı takdir etmişti. Bir süre
sonra Ali Kuşçu bu değerli âlimin oğluna kızını vererek akrabalık bağı kurdu.
Fâtih Sultan Mehmed Han ile Uzun Hasan’ın arası fitneciler tarafından tekrar bozulunca,
harp yapma zarureti ortaya çıktı. Fâtih bu muhârebeye giderken Ali Kuşçu’yu da
beraberinde götürdü. Ali Kuşçu, bu sefer sırasında astronomi ile ilgili Fethiyye adlı
eserini hazırladı. Sultan sefer dönüşünde onu, Ayasofya Medresesi’nde müderris olarak
görevlendirdi, ayrıca kendi özel kütüphânesinin müdürlüğüne getirdi. İstanbul
medreselerinde astronomi ve matematik ilimlerinde, Ali Kuşçu’nun çalışmaları
neticesinde büyük gelişmeler görüldü. Derslerine İstanbul’un meşhur âlimleri de
katılırlardı. İlim sahasında hizmet ve adları ile ün yapmış olan Hoca Sinân Paşa, Molla
Lütfü ve torunu Mirim Çelebi gibi âlimler onun derslerinde yetiştiler. Uzun seneler
Osmanlı ilim ve irfan âlemini aydınlatan ve batı bilim dünyâsında devrinin Batlemyüs’ü
(ptolemy) olarak tanınan Ali Kuşçu 1474 senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Sultan
kabristanına defnedildi.
Ali Kuşçu’nun yazdığı eserlerden bâzıları şunlardır:
1- Risale fil-Hey’et: Astronomi risâlesidir. 1457 senesinde Semerkand’da Farsça
olarak yazmıştır. Eser, Osmanlı mühendishânesinde on dokuzuncu asrın başlarına kadar
ders kitabı olarak okutuldu. İstanbul’da; Üniversite, Ayasofya ve Köprülü
kütüphânelerinde, Bursa’da da haracçıoğlu Kütüphânesi’nde yazma nüshaları vardır.
2- Risale fîl-Hisâb: Matematik ilmi ile ilgili bir eserdir. Farsça olan bu eseri de
Semerkand’da yazmıştır. Yazma nüshaları İstanbul kütüphânelerinde mevcûddur.
3- Risale fil-Fethiye: Risale fî’l-Hey’et’in ilâvelerle birlikte Arabça’ya çevrilmiş
şeklidir. Bu eseri Ali Kuşçu, Fâtih ile birlikte katıldığı İran seferi sırasında yazmıştır.
Eserde ekliptiğin eğimini hesap eden Ali Kuşçu, eğimi (23° 30’ 17”) olarak bulmuştur.
Bugün bulunan değeri ise (23° 27’) dır. Bu iki değer arasındaki küçük fark Ali Kuşçu’nun
astronomideki üstün bilgisini ortaya koyar. Nûruosmâniye Kütüphânesi 2949’da bir
nüshası olan eseri, Molla Abdullah Perviz, Mirât-üs-semâ adıyla Türkçe’ye tercüme
etmiştir. 1548 senesinde de Seyyid Ali bin Hüseyin tarafından ikinci bir tercümesi daha
yapılmıştır. 1839’da yapılan tercümesi ise Mir’ât-ı Âlem ismiyle İstanbul’da
yayınlanmıştır.
4- Risâle-i Muhammediyye fî ilm-ül-Hisâb: Semerkand’da yazdığı Risale filHisâb’ın Arabça’ya tercümesidir. Ali Kuşçu’nun hattıyla yazılmış olan eser hâlen
Ayasofya Kütüphânesi’nde 2733 numarada kayıtlı olup, bir mecmuanın 71. varağından
169. varağına kadar devam eden kısmındadır. Cebir ve hesap konularından bahseden
eserin son sahîfesinde Ali Kuşçu’nun bir imzâsı ve 1472 senesinde bittiğini belirten bir
kayıt vardır.
5- Hall-ül-eşkâl-il-kamer: Ali Kuşçu bu eserini ilmini artırmak için gittiği Kirman’da
hazırlamıştır. Dönüşünde Uluğ Bey’e takdim ettiği eserde ay’ın almış olduğu muhtelif
şekillerle ilgili mes’eleleri açıklamıştır. İsmini bildiğimiz bu eserin nüshasına
rastlanmamıştır.
6- Risale fil-umûr-il-Âmme, 7- Risale fil-Hemziyye, 8- Ta’likât alâ Mebehîsi
galât-il-Hassiyye, 9- Ukûd-ül-Cevâhir, 10- Rîsâle fî mes’elet-il-Garîbe bil-ulûmir-Riyâziyye, 11-Şerhu Tuhfet-iş-şâhiyye, 12- Hâşiye alâ Vaz’iyye-i Kâdı Adûd.
Bunlardan başka Uluğ Bey Zîci’ne yazdığı şerh önemli ve pek kıymetli bir eserdir.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi, sh. 181
2) Ulûm-ül-bahte; sh. 426
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 181
4) Kâmûs-ül- a’lâm; cild-4, sh. 3179
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-11, sh. 276
6) Hadîkat-ül-cevâmi; cild-1, sh. 270
7) Menâbi-i ulûm-i İslâmî; cild-1, sh. 342
8) Brockelmann; cild-2, sh. 234
9) Ali Kuşçu, Hayâtı ve Eserleri (S. Ünver, İstanbul-1948)
10) Âsâr-ı Bakıyye (Salih Zeki, İstanbul-1329); sh. 195
11) Tâc-üt-tevârîh; cild-1, sh. 489
ÂLÎ MUSTAFA EFENDİ
On altıncı asırda yetişen meşhur Osmanlı tarihçisi. Adı, Mustafa bin Ahmed’dir. 1541
senesi Nisan ayında Gelibolu’da doğdu. Küçük yaşta tahsîle başlayan Âlî Efendi yirmi
yaşında medreseden me’zûn oldu. Mihrü Mah adlı eserini şehzâde ikinci Selîm’e takdim
ederek dîvân kâtibliği vazîfesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa
Paşa’nın dîvân kâtipliğine tâyin edildi. Mustafa Paşa’nın Mısır beylerbeyi olması ile
berâber Mısır’a gitti. Bir süre sonra Mustafa Paşa Mısır beylerbeyliğinden alınınca,
Manisa’daki şehzâde üçüncü Murâd’ın musâhibleri arasına girdi. Oradan Bosna
beylerbeyi Ferhat Paşa’nın dîvân kâtipliği vazîfesine tâyin edildi.
Sultan üçüncü Murâd Han’ın tahta çıkması üzerine, altı sene kaldığı Bosna’dan ayrılarak
İstanbul’a geldi. Hoca Sa’deddîn Efendi aracılığı ile Gürcistan, Azerbaycan bölgesi
beylerbeyi olan Lala Mustafa Paşa’nın yanında tekrar dîvân kâtibi oldu. Onunla beraber
İran seferine katıldı. Buradan Haleb tımar defterdârlığına tâyin edildi. Bu görevden
azledilince bir süre açıkta kalan Âlî Efendi, daha sonra Erzurum, arkasından Haleb mal
deftardârlığına atandı. Daha sonra bu görevden de azledildi. Uzun süre açıkta kaldı. Kısa
bir müddet süren Sivas defterdârlığından sonra yeniçeri kâtipliğine getirildi ise de bu
görevden de alındı.
Geçimsiz bir mîzâca sâhib olan Alî Mustafa Efendi, sultan üçüncü Mehmed tahta çıktığı
zaman ikinci defa getirildiği yeniçeri kâtipliğinde bulunuyordu. Pâdişâh’ın cülûsunu
zamanın diğer şâirleriyle beraber kutladı. Bunun üzerine mükâfatlandırılan Âlî Efendi
mîr-i mîran rütbesiyle Şam vâliliğine tâyin edildi. Fakat hemen iki yüz bin akçe hasla
emekliye ayrılması teklif edildi. O buna karşılık, Künh-ül-Ahbâr’ı yazmakla meşgul
olduğunu, bu eseri tamamlamak için lüzumlu malzemeyi daha rahat bulabileceği Mısır
defterdârlığı veya Amasya sancak beyliğini istedi.
Son olarak kendisine Cidde emirliği verilen Âlî Efendi, bu vazifesine Mısır ve Mekke
yoluyla giderek hac farîzasını yerine getirdi. Sultan üçüncü Mehmed’e yazdığı bir
Mesnevîde kendisine Mısır eyâletinin verilmesini ricâ etmişse de, buna nâil olamadan
1600 senesinde Cidde’de vefât etti.
Alî Mustafa Efendi, çeşitli alanlarda yazı yazmakla birlikte, asıl başarılı olduğu alan
târihtir. Ayrıca eserlerinde tenkid fikrine yer verir. Asrını bir bakımdan ele alan bir yazar
olup, manzum, mensur elliye yakın eseri vardır. Bunlardan en meşhuru dört cildlik
Künh-ül-Ahbâr adlı târihidir. Bu eser, sâdece bir Osmanlı târihini değil, Peygamberler
târihi, İslâm târihi, Türk ve Moğol târihi bahislerini ve bölümlerini de içine alan umûmî
târihtir. Âlî Efendi, eserde Osmanlı âlim ve şâirleri için de önemli bir kısım ayırmış olup,
bu bölüm şâirler tezkiresi sayılabilecek genişliktedir. Âlî Efendi, eserini hazırlayabilmek
için çok sayıda kaynağa müracaat etmiştir. Eserin en geniş kısmı, on altıncı asır Osmanlı
târihini anlattığı bölümdür. Ayrıca İslâm târihinde verilen bilgiler geniş ve teferruatlıdır.
Eserin ilmî değerini artıran bir yönü, Âlî’nin, İslâm medeniyetinin gelişmesinde Türklerin
büyük rolüne ve hizmetine dikkat çekmesidir. Bunun yanında, yeri geldikçe, bölüm
bölüm Avrupa milletleri hakkında da kısa bilgiler verilmiştir. Künh-ül-Ahbâr’ın baş
kısımları oldukça secili ve ağır bir nesirle yazılmıştır. Zâten Âli; Türkçe’nin Arabça ve
Farsça’dan alacağı kelimelerle anlatım kabiliyetini geliştirip tab ve çeşnisine kavuşacağı
fikrindedir. Bununla birlikte eserin geri kalan kısmı; üslûb bakımından hâdiseleri
san’atkârâne yazmak hevesine feda etmeyen, yer yer temiz, açık ve zamanına göre
sâde sayılabilecek bir nesirle kaleme alınmıştır. Eserin başından İstanbul’un fethine
kadar olan kısmı tertibine uygun olarak beş cild hâlinde basılmıştır. Yazmaları çeşitli
parçalar hâlinde İstanbul’un bir çok kütüphânelerinde bulunmaktadır.
Âlî’nin Künh-ül-Ahbâr’dan başka, Türk kültür ve ictimâiyyât târihi bakımından değerli
kaynak ve vesika olan dört kitabı daha vardır. Bunlardan Nasîhat-üs-Selâtîn’i
Haleb’de tımar defterdârı iken yazmıştır. Bu eserinde özellikle sultan üçüncü Murâd
devrindeki içtimaî, iktisâdi ve hukukî bozuklukları büyük bir cesaretle ve misaller
vererek ortaya koymuştur.
Kavâid-ül-Mecâlis; Osmanlı medeniyeti ve sosyal hayâtı bakımından kıymetli bilgiler
veren bir görgü, bir âdâb-ı muaşeret kitabıdır. Alî Efendi, ömrünün sonlarına doğru
yazdığı bu eserde, mühim meclislerde çeşitli sınıf, san’at ve mesleklere mensup
insanların nasıl hareket edeceklerini, nasıl giyineceklerini, kısacası topluluk içinde âdaba
uygun yaşamak için neler yapmak ve neler bilmek mecburiyetinde olduklarını yazmıştır.
Eseri sultan üçüncü Murâd Han’ın isteği üzerine yazmıştır.
Âlî Efendi’nin Künh-ül-Ahbâr’dan sonra üçüncü önemli eseri Mevâ’id-ün-Nefâis fî
Kavâ’id-ül-Mecâlis’dir. Bu eserini Hoca Sa’deddîn Efendi ve bir çok âlimin tavsiyesi
üzerine Kavâ’id-ül-Mecâlis’i tamamlaması için yazmıştır. Âlî Efendi, bu eserini geniş
bir halk kütlesinin istifâdesine sunabilmek için sâde, kolay ve anlaşılır bir dilde
yazmıştır. Eser, 127 varak hâlinde ve yer yer manzum parçalarla süslenmiş hâldedir.
Dördüncü önemli eseri Menâkib-ı Hünerverân’dır. Eserde Türk-İslâm âleminde
yetişen büyük hattatlar ve bunların hat san’atlarından, ayrıca tasvircilerden,
tezhibcilerden, mücellid, halkari, zerefşân ve oyma san’atlarından bahsedilmekte,
zamanın diğer san’atları ve san’atkârları hakkında da kıymetli bilgiler verilmektedir.
İstanbul ve Viyana kütüphânelerinde dokuz nüshası bulunan eser, yedi bölümden
meydana gelmiştir. İbn-ül-Emîn Mahmûd Kemâl tarafından 1926 senesinde İstanbul’da
eserin karşılaştırmalı neşri gerçekleştirilmiştir.
1- Nâdir-ül-Mahûrib, 2- Heft Meclis, 3- Zübdet-üt-Tevârih, 4- Nusretnâme, 5Câmi-ul-Hubûr der Mecâlis-i Sûr, 6- Mirkat-ül-elhâd, 7- Füsûlü Hallü Akd ve
üsûli Harc ü Nakd, 8- Hâlât-ül-Kâhire min el-Âdât-iz-zâhire, 9- Mihr ü Mah, 10Mihr ü Vefâ, 11- Tûhfet-ül-Uşşak, 12- Râhat-ün-Nüfûs, 13- Hilyet-ür-ricâl, 14Münşeat, 15- Mahâsin-ül-Âdâb Âlî’nin yazdığı diğer mühim eserlerdir. Âlî bu eserlerin
yanında şiirler de yazmıştır.
Henüz on dokuz yaşında bir dîvân sahibi olan Âlî’nin Türkçe üç ayrı dîvânı vardır.
Dîvânının nüshalarından biri İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nde siyâkat yazı iledir. İlk
şiirlerinde Çeşmî daha sonra Âlî mahlasını kullanmıştır.
İkinci dîvânının adı Vâridât-ül-Enîka’dır, Aslında bu eser birinci dîvânında bulunan
gazellere de yer verir.

1) Resimli Türk Edebiyâtı; cild-1. sh. 611
2) Gülşeni Şuarâ; vr. 44 a
3) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 85
4) Türk Klâsikleri; cild-4, sh. 73
5) Âlî ve Kâtib Çelebi’nin Terceme-i hâlleri (B. Mehmed Tâhir. Selânik-1322)
6) XIII ve XVI. Asır Eserlerinin Türkçe Yazılış Sebebleri (Kemal Yavuz, Türk Dünyâsı
Araştırmaları, sayı-27. sh. 9)
7) Âlî bibliyografyası (Atsız, İstanbul-1968)
8) Osmanlı Târih ve Müverrihleri; sh. 36
ÂLÎ PAŞA (Mehmed Emîn)
Tanzîmât dönemi sadrâzamlarından. 1815 senesinde İstanbul’da doğdu. Babası Ali Rızâ
Efendi, Mısırçarşısı’nda attârlık ve kapıcılık yapardı. Babasının fakirliği sebebiyle iyi bir
tahsîl göremeyen Mehmed Emîn, Bâyezîd Câmii’nde bir müddet Arabî okudu. Hayâtını
kazanmak mecburiyetinde olduğundan, vüzerâdan birinin yardımıyla dîvân-ı hümâyûn
kalemine girdi.
Burada bir taraftan resmî kitabet ve muamelâtı öğrenirken, bir taraftan da Fransızca
tahsiline başlayarak keskin zekâsı sebebiyle kısa zamanda tahsil hayâtındaki eksikliğini
tamamladı. Kalemdeki âmiri tarafından, bir iddiaya göre fazla kısa boylu olması, diğer
bir iddiaya göre de çalışkanlığı sebebiyle Âlî lakabı verildi ve bu adıyla anılır oldu.
Babasının kapıcılık yapması sebebiyle Kapıcızâde de denilirdi.
Yedi sene kadar dîvân-ı hümâyûn mühimme tercüme kalemlerinde çalıştı. Burada
Fransızcasını ilerletince, genç yaşta, memleket dışı vazife ve me’mûriyetlere tâyin edildi.
1835 senesinde, Avusturya imparatoru birinci Ferdinand’ın tahta geçişini tebrik için
gönderilen hey’ette görev alıp Viyana’ya gitti. Sefaret ikinci kâtibi olarak bir buçuk sene
burada kaldı. Mîzâcı ve o güne kadar olan yaşayış tarzı sebebiyle kısa zamanda oranın
yaşayış tarzına uydu ve Avrupai fikirlerin te’sirinde kaldı.
1837 senesinde Petersburg’da yapılan askerî manevraları tâkib için Ahmed Fethi
Paşa’nın maiyyetinde Rusya’ya gönderilip, dönüşünde dîvân-ı hümâyûn tercümanlığına
getirildi. Mustafa Reşîd Paşa Londra elçiliğiyle vazifelendirilince, Âlî Efendi’yi yanında
sefaret müsteşarı olarak götürdü (1838).
Mustafa Reşîd Paşa Paris’e gidince, yerine yirmi beş yaşlarında olan Alî Efendi’yi sefaret
maslahatgüzarı olarak bıraktı. İngiliz sefiri Lord Rading’in tavsiyesiyle sadrâzam olunca
da, onu rütbe-i ûlâ ile diplomasi mesleğinin en yüksek noktası olan hâriciye nâzırlığına
getirdi (1846).
Kendisini yetiştiren Mustafa Reşîd Paşa vasıtasıyla mason olan Alî Paşa’ya, 1848’de
vezirlik ve müşirlik rütbesi verildi. Mustafa Reşîd Paşa’nın sadâretten azledilmesinden
sonra yine bu makama getirildi (1852).
Bu zamana kadar, Reşîd Paşa tarafından yetiştirildiği için muhâliflerine karşı onun en
büyük destekçilerinden biri olan Âlî Paşa, makam hırsıyla velînîmet saydığı Reşîd
Paşa’dan uzaklaştı. İki ay sürmeden de Mukaddes makamlar mes’elesi yüzünden
azledildi. İzmir vâliliğine tâyin edilmesi yanında, Meclis-i âlî-i tanzîmât reisliği de
kendisine verildi.
Kırım savaşı sonunda toplanan Viyana, konferansına Osmanlı delegesi olarak katılan Âlî
Paşa, Mustafa Reşîd Paşa’nın 1855’de dördüncü sadâretinden istifa etmesi üzerine,
ikinci defâ bu makama getirildi.
Bu sadâreti sırasında, gayr-i müslim tebeaya geniş imtiyazlar tanıyan, Avrupa devletleri
elçileriyle beraber hazırladığı ıslâhat fermanını yayınlayıp, tanzîmâttan sonra başlayan
ve Osmanlı Devleti’nin başına büyük gaileler açan, müslim, gayr-i müslim bağımsızlık
hareketlerinin hızlanmasına sebeb oldu (1856). Bu ferman yayınlandığında, Fransız
elçisi bile; “Osmanlı Devleti’nin bu kadar fedâkârlıkda bulunacağını hiç ummuyorduk”
diyerek hayretini ifâde etmiş, Cevdet Paşa’nın nakline göre; koyu batı hayranı olarak
bilinen mason Mustafa Reşîd Paşa bile bu kadarına dayanamayarak, bu fermanın;
hâinler tarafından Avrupa’ya verilen, memleketi tahrîb vâsıtası olduğunu belirten bir
lâyihayı Abdülmecîd Han’a sunmak mecburiyetinde kalmıştır (Bkz. Islâhat Fermanı).
Islâhat fermanının îlânı üzerinden çok geçmeden isyânlar başgösterdi. Elde ettikleri
serbestlikden iyice şımaran gayr-i müslimler, bununla yetinmeyerek daha başka
isteklerde bulundular. Devlette mâlî ve iktisadî buhranların da başlamasıyla Âlî Paşa’ya
tepkiler çoğaldı. Bu tepkileri gidermek isteyen Âlî Paşa, bâzı mâlî tedbirler alıp, pâdişâhı
da razı ederek bunlara saraydan başladı. Ve iktisâda riâyet edilmesine dâir hatt-ı
hümâyûn yayınlattı. Fakat tedbirler iyi sonuç vermeyince, mâlî ve siyâsî buhran gittikçe
büyüdü. İşlerin altından kalkamayınca, sadâretten istifa etti.
Yerine geçen Mustafa Reşîd Paşa’nın, hâriciye nâzırlığı teklifini kabul etmeyince, Meclis-i
âliyye âzâlığına tâyin edildi. Bir süre sonra, Mustafa Nailî Paşa sadrâzam olunca,
hâriciye nâzırlığına getirildi (1857). Mustafa Reşîd Paşa’nın tekrar sadrâzam olmasına
rağmen, hâriciye nâzırlığına devam eden Âlî Paşa, onun ölümü üzerine üçüncü defâ
sadârete getirildi (1858) ve iki sene sonra azledildi. Bir ay sonra Meclis-i âlî-i tanzîmât
reisi oldu. Bir sene sonra da tekrar hâriciye nâzırlığına getirildi.
Sultan Abdülazîz’in tahta geçişinden bir süre sonra, Kıbrıslı Mehmed Emîn Paşa’nın azli
üzerine dördüncü defa sadârete tâyin edildi. Devlet hizmetinde ağır davranması
sebebiyle aynı yıl azledilerek, yerine samîmi arkadaşı, kendisi gibi Reşîd Paşa
yetiştirmelerinden olan Fuâd Paşa sadrâzam oldu. Fuâd Paşa’nın ısrarlı isteği üzerine
tekrar hâriciyi nâzırlığına getirildi. Fuâd Paşa’nın iki sadâreti ile Yûsuf Kâmil ve Mütercim
Rüşdî paşaların sadâretleri zamanında aynı görevde kaldı.
Bir yandan Girid isyânı, bir yandan da Sırp mes’elesi yüzünden iyice bunalan Mütercim
Rüşdî Paşa istifa edince, beşinci defa sadârete getirildi. Sadrâzam olur olmaz; Fransa,
İngiltere ve Avusturya’nın baskılarıyla Meclis-i vükelâdan karar çıkartıp Belgrad’ı
Sırplara teslim etti. Girid’e ise bizzat giderek rum tebeaya Fransa medenî kânununa
göre hüküm veren karışık mahkemeler kurdu ve çeşitli imtiyazlar tanıdığı gibi, hıyanet
derecesine varan imtiyazları ıslâhat adı altında gerçekleştirdi. Girid’in bu şekilde adetâ
elden çıkmasına çok üzülen Ziya Paşa, duygularını;
Sadr-i âlî-i zemâne ne yapardı acebâ
Köprülüzâde şu hengâmede sağ olsa idi
Kapucuzâde ile farkı budur Köprülü’nün
Birisi almış idi, diğeri verdi Girid’i.
dörtlüğüyle dile getirmişti.
Girid’e verdiği muhtariyet ve Belgrad’ın Sırplara teslimi sebebiyle basından da çok
şiddetli tepki gören Âlî Paşa, meşhur Âlî Paşa Kararnâmesi’ni yayınlayarak basın
hürriyetini kısıtladı. Bu kararname, hükümete (Alî Paşa’ya) basın kânunundan bağımsız
olarak gazeteler hakkında kovuşturma hakkını veriyordu.
Bu kararname, tanzîmâtçılar arasında yol ayırımına sebeb oldu. Yeni Osmanlılar adı ile
teşkîlâtlanan grup, Âlî Paşa’ya cephe aldı. Bu grubdan olan Ali Süâvî, Nâmık Kemâl,
Agâh Efendi ve Ziya Bey (Paşa), İstanbul dışında mecburî ikâmete tâbi tutulunca, bir
yolunu bulup Paris’e kaçtılar. Orada çeşitli gazeteler çıkarıp, Âlî Paşa aleyhinde yazılar
yazdılar.
Fransız tarafdârlığı sebebiyle Devlet-i âliyyeyi Fransız siyâsetine ters düşmeyecek bir
şekilde yöneten Âlî Paşa, ıslâhat fermanı ile artan muhtariyet isteklerini yatıştırmak
istedi. Bu sebeble, gayr-i müslim tebeanın müslümanlar seviyesinde tahsîl görmeleri
için Galatasaray Lisesi’ni kurdu. Müslüman olmayan halkın gayri menkûl alabilmeleri için
kânunlar çıkardı. Meclis-i vâlânın gördüğü vazifeleri mülkî ve adlî olarak ikiye ayırmak
suretiyle, Şûrâ-i devlet ve Dîvân-ı ahkâm-ı adliye dâirelerini teşkil etti. Dâhiliye
nezâretini kurdu.
1869 senesinde, hâriciye nâzırı olarak çok yardımını gördüğü yakın arkadaşı Fuâd
Paşa’nın ölümü üzerine bu vazifeyi de üstlendi. Tâkib ettiği politikanın baş kaynağı olan
Fransa’nın, Fransa-Prusya muhârebesinde yenilmesi, devletin Avrupa’daki mevkiini
sarstı ve Âlî Paşa’yı yeni bir siyâset yolu aramaya sevk etti. Bu arada Rusya; Paris
muahedesinin en önemli hükmü olan Karadeniz’in tarafsızlığı maddesini tanımadığını
bildirince, Londra’da toplanan konferansta boğazlar mukavelesini tâdil eden yeni
mukaveleyi kabul etmeye mecbur oldu (1871).
Meydana gelen hâdiseler yüzünden manen ve sağlık yönünden bir hayli sarsılan Âlî
Paşa, 1871 senesi Eylül’ünün yedisinde Bebek’te bulunan yalısında öldü. Cenaze namazı
Yeni Câmi’de kılındı. Tezkiyesini yapan Yenikapı mevlevî şeyhi Osman Efendi’nin, üç
defa; “Bu zâtı nasıl bilirdiniz?” diye sormasına rağmen, cemâatten hiç ses çıkmadı.
Daha sonra Süleymâniye Câmii yanına gömüldü.
Osmanlı cemiyetinin çözülme zamanında ciddî bir eğitim görmeden zekâsı ve
entrikalarıyla devletin en üst makamlarını yıllarca elinde tutan Âlî Paşa, tenkîd
edilmekten hoşlanmazdı. Hırs ve kapris sahibi idi. Rakiplerine karşı acımasız olan Paşa,
mevkiini korumak için pâdişâha karşı alçak gönüllülüğü ileri dereceye götürür, kan-ter
içinde kalır, yürürken ayakları titrerdi. Pâdişâh bütün bunları bilmesine rağmen,
devrinde iyi yetişmiş adamı olmadığından ve Avrupa devletleri ile arayı açıp devleti bir
harbin içine itmemek için sadârette bulunduruyordu. Nitekim ölümü üzerine, Abdülazîz
Han; “Cenâb-ı Hak, devletimizi şu sıska herifin belâsından kurtardı” demekten kendini
alamamıştır.
Alî Paşa, Bâb-ı âli’ye hıristiyan me’mûr alınması yasağına da aldırmamış, yüksek
mevkiler elde ettikten sonra, ermenilere ziyâde itibâr ederek, hâriciye nezâreti
dâiresinde teşkil olunan tahrîrât-ı hâriciye odasına ermenilerı doldurmuştu. Onlar da,
yavaş yavaş orada çalışan müslümanların işlerine son verip, dâireyi tamamen ele
geçirdiler. Cevdet Paşa bu hususta; “Öyle görünüyor ki, Âlî Paşa, ehl-i İslâm’dan umûr-i
hâriciyyeye âşinâ âdemler yetişirse, kendisine râkib olurlar deyü havf ederdi”
demektedir.
Yaptığı icrâatlarla Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hazırlayanların başında gelmesine
rağmen, bâzı çevrelerce ısrarla büyük devlet adamı olarak gösterilen Âlî Paşa, yedi defa
hâriciye nezâretine, beş defa da sadârete getirildi. Sekiz sene üç ay on dokuz gün
sadârette kaldı. Bu süre zarfında, ölümünden sonra hayırla anılacak hiç bir eser
yaptırmadı.

1) Ma’rûzât (Ahmed Cevdet Paşa); sh. 4
2) Tezâkir (Ahmed Cevdet Paşa); cild-1, sh. 38 v.d.
3) Mirat-ı Hakikat; sh. 41 v.d.
4) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3050
5) Vesâik-i Târihiyye ve Siyâsiyye Tetebbuâtı (Hayreddîn)
6) Târih Musâhebeleri (A. Şeref)
7) Son Sadrâzamlar (İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl); cild-1, sh. 3
8) Türkiye ve Tanzîmât (Engelhard; Terc. Ali Reşad); sh. 7
9) Târih-i Lütfi; cild-7, sh. 46 v.d.
10) Ricâl-i Muhimme-i Siyâsiyye (Ali Fuâd Türkgeldi, İstanbul 1928; sh. 61
11) Verd-ül-hakâyık (Rıfat Efendi, İstanbul-târihsiz); sh. 43
12) Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı (Fatma Âliye Hanım, İstanbul-1332); sh. 95
13) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Zuhuri Danışman); cild-12. sh. 244
14) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 165
15) Eshâb-ı Kiram; sh. 371
ALİ RIZÂ PAŞA
Son devir Osmanlı sadrâzamlarından. Emekli jandarma binbaşısı Tâhir Efendi’nin
oğludur. 1860 senesinde doğdu. 1932’de İstanbul’da vefât etti.
İstanbul’da dünyâya gelen Ali Rızâ Paşa; ilköğrenimden sonra, 1874’de Askerî İdâdî
mektebine, 1880’de Harbiye mektebine girerek 1886’da bitirdi. Erkân-ı harp yüzbaşı
rütbesiyle aynı okula muavin oldu. Bilgisini arttırmak ve staj yapmak üzere 1887’de
Almanya’ya gönderildi. Bu vazîfede iken 1888’de kolağalığa, 1889’da binbaşılığa terfî
etti. 1890’da yurda döndükten sonra kaymakamlığa (yarbaylığa) terfî ettirildi. 1891’de
Erkân-ı harbiyye-i umûmiyye dâiresinin dördüncü şubesine tâyin olundu. Bu arada
Harbiye’de harp târihi hocalığı yaptı. Jandarma ve polis nizâmnâmesinin tedkîki için
teşekkül eden komisyonda bulundu. 1895’de miralay (albay) rütbesine yükseldi ve
Harbiye mektebi hocalığından istifa etti. 1896’da Havran’da zuhur eden isyânı
bastırmakla vazifeli kuvvetlerin kurmaybaşkanlığını yaptı. İsyan bastırıldıktan sonra
dönüşünde Bulgaristan hududunda keşif ve inceleme yapmak üzere vazifelendirilen
komisyonun başkanlığına getirildi. Yunan harbinde ordu karargâhı umûmîsi erkânı
harbiyyesinin askerî harekât şubesi müdürlüğüne tâyin edildi. 1898’de Erkân-ı harbiyyei umûmiyye dâiresi başkanlığına (Genel Kurmay Başkanlığı) getirildi ve mirlivalığa
(tuğgeneral) terfî ettirildi. Aynı yıl içinde Karadeniz ve Akdeniz boğazlarında ve
çevresinde keşf ve incelemelerde bulunacak komisyonda bulundu.
1901’de feriklik rütbesiyle Üsküb kumandanlığı, 1903’de Manastır vâliliği ve ilâveten
Manastır kumandanlığı vazifelerine tâyin edildi. Manastır Rus konsolosunun bir onbaşı
tarafından öldürülmesi hâdisesinden sonra Trablusgarb’a gönderildi. 1905’de Yemen
isyânının bastırılması için vazifelendirilen kuvvetlerin kumandanlığına tâyin edildi. Şam’a
uğrayarak miralay İzzet Paşa kumandasındaki Şam redif ve nizamiye kıt’alarını alıp,
Akabe üzerinden Hudeyde’ye ve oradan da Menahe kalesine gitti. Hudeyde’ye ulaştığı
1905’de birinci feriklik rütbesiyle Umûm kuvây-ı askeriyye kumandanlığına getirildi.
Başarılı çalışmalarından dolayı müşirlik rütbesiyle taltif edildi. San’a’yı geri alarak Şam’a
döndü. 1906 senesinde sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Bağdâd ve Hicaz
istikâmetinde yaptırılan Hamîdiye demiryolu işletme nezâretine tâyin edildi. Bu vazifede
iken İkinci Meşrûtiyet ilân edildi. 1908 Temmuz’unda İstanbul’a çağırılarak ikinci ordu
müşirliğine getirildi. Bu sırada Recep Paşa vefât ettiğinden, Ağustos 1908’de harbiye
nâzırı, yine aynı sene içinde Yâver-i ekrem ve Âyân meclisi üyesi oldu. Kâmil Paşa’nın
sadâretinde harbiye nâzırlığından çekildi. Hüseyin Hilmi Paşa’nın sadâretinde ikinci defa
harbiye nâzırı oldu. 31 Mart vak’asında bu makamdan ayrıldı. Bu sırada zuhur eden
Balkan harbinde Makedonya taraflarına gönderilen Garb ordusu başkumandanlığına
tâyin edildi. Askerî tecrübesini yerinde kullanarak hizmette bulundu. Fakat Balkan harbi
mağlûbiyetle sona erdi. 1919 senesinde Tevfik Paşa kabinesinde bahriye nâzırı oldu.
Aynı yıl içinde dâmâd Ferîd Paşa kabînesinde sandalyesiz nâzırlığa (meclis-i vükelâya)
getirildi.
Dâmâd Ferîd Paşa’nın 20 Temmuz 1919’da istifa etmesinden sonra kurulan yeni
kabinede ticâret ve zirâat nâzırlığına getirildiyse de kabul etmeyerek Meclis-i vükelâdaki
vazifesine devam etti. Dâmâd Ferîd Paşa’nın 30 Eylül 1919’da tekrar istifa etmesi
üzerine, 2 Ekim 1919’da sultan Vahîdeddîn Han tarafından sadrâzamlığa getirilen Ali
Rızâ Paşa devrinde Meclis-i meb’ûsân seçimleri yapıldı. Anadolu’daki Kuvây-ı milliye
hareketiyle işbirliği kurarak memleketin içinde bulunduğu sıkıntılı durumlardan
kurtulması için gayret sarf etti. 8 Mart 1920’de saraya gidip, müttefik devletler
tarafından, icrâsı mümkün olmayan ve kuvay-ı milliye ile gerginliği artıran bir takım
teklifler ileri sürüldüğünü ve haberleşmeyi sansür ettiklerini belirtti. Kabinenin istifasını
pâdişâha arz etti. 21 Ekim 1920’de kurulan Tevfik Paşa kabinesinde Nâfia nâzırlığı yaptı.
Daha sonra bu vazife üzerinde kalmak üzere dâhiliye nâzırlığına getirildi. Osmanlı
Devleti’nin son kabinesindeki diğer üyelerle birlikte, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
saltanatın ilgâsıyla ilgili çıkardığı kânun üzerine istifa etti. Köşesine çekilen Ali Rızâ Paşa
31 Ekim 1932’de Erenköy’deki evinde vefât etti.
Çalışkan, dürüst, bilgili, devlete bağlı olan Ali Rızâ Paşa, hayâtı boyunca bulunduğu
askerî ve idarî vazifelerde bu hususiyetlerini ortaya koymuştur. Bilhassa sadrâzamlığı
zamanında, mütâreke yılları sebebiyle memleketin içinde bulunduğu sıkıntılı
durumlardan kurtulabilmesi için, Anadolu’daki kuvây-ı milliye hareketiyle işbirliği
kurması dikkat çekicidir.

1) Son sadrâzamlar; cild-3, sh. 2105
2) Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücâdeleleri Târihi; cild-19, sh. 1088
3) Görüp İşittiklerimiz; sh. 200, 249
ALİ SÜÂVÎ
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen yazar ve ihtilâlci. 1839 senesi Ramazan
bayramında İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde doğdu. Babası Çankırı’nın Çay köyünden
olup, İstanbul’da yerleşmiş Kâğıt mühreciliğı (parlatıcılığı) yapan Hüseyin Ağa’dır. Ali
Süâvî medrese tahsîlini tamamladıktan sonra, Sami Paşa’nın maârif nâzırlığı sırasında
girdiği imtihanda başarı göstererek, Bursa Rüşdiyesi’ne muallim-i evvel tâyin edildi.
Halk tarafından hakkında yapılan şikâyetler yüzünden, bir sene sonra Bursa’dan
ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Bursa’dan ayrılınca, Simav’a giderek Kuşlu
Medresesi’nde ders verdi ve bir müddet Rüşdiye’de baş muallimlik vazifesinde bulundu.
Bu sırada hacca giden Ali Süâvî, dönüşte Sami Paşa’nın himayesiyle Filibe Rüşdiyesi’ne
hoca olarak tâyin edildi. Daha sonra Sofya’da ticâret mahkemesi reisliği, Filibe’de
tahrîrat müdürlüğü yaptı.
Aynı zamanda vâiz olan Ali Süâvî, görevli bulunduğu Simav, Bursa ve Filibe’de verdiği
vâzlarla dikkati çekti ve görevinden azl edildi. 1867 senesinde İstanbul’a dönen Süâvî
bir taraftan Şehzâde Câmii’nde vâzlar veriyor, diğer taraftan Filip Efendi’nin Muhbir adlı
gazetesinde yazarlık yapıyordu. Bir süre sonra devlet aleyhinde şiirler yazmaya başladı.
Bu durum gazetenin kapatılmasına ve Ali Süâvî’nin Kastamonu’da ikâmete mecbur
edilmesine yol açtı. Kastamonu’da iken Mustafa Fâzıl Paşa’nın daveti üzerine kaçıp
Paris’e gitti. Yolculuğunun büyük kısmını Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa ile birlikte yaptı.
Paris’de Mustafa Fâzıl Paşa ve arkadaşlarıyla yapılan toplantıdan sonra, burada alınan
karar üzerine Muhbir gazetesini çıkarmak için Londra’ya gitti. Gazetenin daha ilk
nüshalarından îtibâren kararlaştırılmış hedeflerin dışına çıktığı görüldü. Bu yüzden Yeni
Osmanlılar ve diğer erkân ile arası bozuldu. Nâmık Kemâl ve Ziya Bey, mektup yazarak
gazetenin altındaki resmî cemiyet mührünü çıkarmasını istediler. Muhbir, Londra’da bir
kaç nüsha çıktıktan sonra, matbaada çalışan bir Rum’un matbaa âletlerini çalıp satması
yüzünden kapandı.
Lo’ndra’da bir İngiliz kızı ile evlenen Ali Süâvî, sultan Abdülazîz’in tahttan
indirilmesinden sonra İstanbul’a geri döndü. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın mâbeyn
feriki olan İngiliz Saîd Paşa’nın yardımı ile Galatasaray Sultânisi’ne müdür tâyin edildi.
Kötü idaresi ile mektebi karıştırması, perişan tavırları ve Türk halkının örf ve âdetlerine
uymayan davranışları yüzünden kısa zaman sonra bu görevden azledildi. Bu olaydan
sonra Abdülhamîd Han’a ve idaresine düşman kesilen Ali Süâvî, Sultân’ı tahttan
indirmeye ve yerine beşinci Murâd’ı pâdişâh yapmaya karar verdi. Bu konuda İngilizlerin
de desteğini sağladı. Bunun için gizli olarak çalışmaya başladı. Etrafına topladığı beş yüz
kadar göçmen ile 20 Mayıs’ta beşinci Murâd’ın bulunduğu Çırağan Sarayı’nı basarak,
beşinci Murâd’ı dışarı çıkardı. Bu sırada yetişen Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa’nın
vurduğu bir cop darbesiyle Ali Süâvî olay yerinde öldü (1878). Yıldız Sarayı civarında bir
yere gömüldü. Bugün yeri kaybolmuştur. İngiliz olan karısı Mary, olay gecesi derhâl
kendisini bekleyen gemi ile Londra’ya kaçtı (Bkz. Çırağan Vak’ası).
Abdülhamîd Han’ın hatıratında İngiliz ajanı olduğunu söylediği Ali Süâvî, Çırağan Vak’ası
ile bir çok kimsenin felâketine sebeb olmuştur. Nâmık Kemâl, Ali Süâvî hakkında
Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektupta şöyle demektedir: “Ali Süâvî hiç de senin
tahminin gibi bir adam değildi. Bir çehre nümayişine aldanmışsın. Onunla iki sene
arkadaşlık ettim. O öyle bir adam ki, garazkâr ve dünyâda misli görülmedik bir şarlatan
idi. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım hâlde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş
gibi gösterdi. O kadar câhil, cehâletiyle beraber o kadar da mağrur idi. Türkçe üç satır
bir şey yazsa, âleme maskara olurdu.”
O; klasik tahsîl görmeden hoca olan, bir hıristiyan kadınla evlenen, din âlimliği
iddiasında iken İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymayan, dâima ön safta bulunmak
isteyen, övülmeyi seven, yalan söylemekten çekinmeyen bir kişiliğe sahipti. Zamana ve
duruma göre her kalıba girmesi, başkalarını küçük görmesi sebebiyle kimseyle
geçinememiştir. 1870 senelerinde hilâfetin dinde yeri olmadığını söylemiş ve yazmış,
dinde çeşitli yeniliklerin yapılabileceği iddiasında bulunmuştur. Süâvî’nin bu sapık
fikirleri daha sonra Cemâleddîn-i Efgânî tarafından geliştirildi. Dinde reform fikrini,
yaygınlaştırmak için çok gayret gösterildi.
Karanlık bir kişiliği olan Ali Süâvi’nin bilinen eserleri, Kâmûs-ül-Ulûm vel-Maârif, Âlî
Paşa’nın siyâseti, Hukuk-üş-Şevârî ve Hîve Hanlığı’dır.

1) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 162
2) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 312
3) Resimli Türk Edebiyatı; cild-2, sh. 1702
4) Târih Sohbetleri; cild-2, sh. 101
5) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-13, sh. 108
6) Ali Süâvi ve Çırağan Sarayı Vak’ası (Uzunçarşılı, Belleten, sene-1944); cild-8,
sayı-71, sh. 111
7) Yakın Çağ Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar I. (K. Bilgegil, Ankara1976); sh. 115
8) Sarıklı İhtilâlci Süâvî (M. C. Kuntay, İstanbul-1946)
9) XIX, Asır Türk Edebiyatı Târihi; sh. 204
10) Ali Süâvî’nin Görüşleriyle Türkler ve Türklük (Süheyl Ünver, Hayat Târih
Mecmuası); sene-1973, sayı-4-5)
11) Ali Süâvî ve Galatasaray Lisesi (B. Şehsuvaroğlu, Belgelerle Türk Târihi Dergisi
sayı-9); sh. 38
12) Bir Darbenin Anatomisi; sh. 360
ALTUNCUZÂDE
Fâtih Sultan Mehmed Han devri hekimlerinden. İsmi, Şeyh Sâlih’dir. Doğum ve vefât
târihleri belli değildir. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Tıb ve botanik ilimlerinde
mütehassıs olup, faziletli, sâlih, dînin emir ve yasaklarına tam uyan, haram ve
şüphelilerden sakınan bir zât idi. Çok Kur’ân-ı kerîm okurdu, ilmi, irfânı ve faziletleri
sebebiyle Fâtih Sultan Mehmed Han’ın ikrâm ve iltifatına kavuştu.
Bevliye uzmanı olan Altuncuzâde sonda yapmış ve sondanın ucunu gittikçe
kalınlaştırmak suretiyle hastanın idrar yollarındaki iltihabı boşaltmaya muvaffak olmuş,
böylece Türk tıb târihinde haklı bir ün kazanmıştır. Taşköprüzâde (1495-1561)
Şakâyık-ı Nu’mâniyye’sinde bu hususta şunları nakleder: “Hocalarımdan birisinin idrar
yolunda bir et parçası meydana gelip idrarını yapamadığından çok ızdırab çekiyordu. Bu
hususta müracaat ettiği hekimler, tenasül uzvunun kesilmesini söylediler. Bunun
üzerine Altuncuzâde’ye gidip, durumu anlattı. Altuncuzâde birbirinden farklı özel
yapılmış iğnelerden önce incesini, sonra kalınını o zâtın mesanesine batırıp çıkardı, Buna
bir gün bir gece devam edip, et parçasının delinmesini sağladı ve idrar yolunu açtı.
Böylece o zâtın rahata kavuşmasına vesile oldu.”
Sondanın kullanılması bundan daha eskidir. Altuncuzâde, eski bilgilere dayanarak
hastalığın özelliğine göre sonda yapmıştır. Otlardan ilâç yapmada eşsiz maharet
sahibidir. Devamlı çalışma neticesinde ilâç îmâlini ilerletmiştir. Ağır hastaları, ânında
fevkalâde ilâç ve tedâvî usûlleri tatbik ederek, sıhhate kavuşturduğu bilinen
Altuncuzâde, Hâssat-ül-kilye vel-mesâne adlı eserin yazarı hekim Ahî Çelebi’nin
hocasıdır.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; sh. 239
2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 203
3) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 599
4) Osmanlı Türklerinde İlim (A. Adıvar, İstanbul-1982); sh. 42
AMASYA ANDLAŞMASI
Osmanlı Devleti ile İran Safevî Devleti arasında yapılan ilk yazılı andlaşma. 29 Mayıs
1555’de yapılan bu andlaşma ile Osmanlı-Safevî savaşları sona erdi.
Esasen şiî îtikâdında olan ve Ehl-i sünnet îtikâdına sâhib Osmanlılara ters düşen
Safevîler, ayrıca, Bizans taklitçisi hıristiyan devletlerin kışkırtmalarıyla uzun müddet
Osmanlı’yı meşgul etmiştir. Osmanlı ordusu ne zaman Avrupa üzerine bir sefere çıksa,
Safevîler derhâl arkadan vurarak cihâdına mâni oluyordu. Bu sebeble Osmanlı Devleti
batıya yaptığı her seferden sonra bir de Safevîler üzerine sefer yapmak mecburiyetinde
kalmıştı. Bu hâl, ilk iki halîfeye, Eshâb-ı kirama ve Ehl-i sünnet müslümanlara şiddetli
düşmanlık yapan İran Safevîlerine karşı Yavuz Sultan Selîm Han’ın 28 Nisan 1514
senesi Cuma günü îlân-ı harb beyannâmesini göndermesiyle başladı. Bu mücâdeleler,
Amasya andlaşmasına kadar 41 sene devam etti.
Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında devam eden savaşlar neticesinde, Osmanlı
ordusu 1534’de Tebriz’i, 1535’de Bağdâd’ı aldı ve mücâdele gittikçe şiddetlendi. Bu
sıralarda Osmanlı Devleti Avusturya ile yeniden savaşa girmişti. Şah Tahmasb, bunu
fırsat bilerek elinden çıkan yerleri geri aldı. 1548’de İran üzerine sefere çıkan Kânûnî,
Tebriz’i ve işgal edilen Van kalesini tekrar geri aldı. Kânûnî’nin karşısına çıkamayan Şah
Tahmasb’a, Kânûnî, yazdığı bir mektubda şöyle diyordu. “... İmdi mertlik dâvası
edenlere namertlikte zen gibi (kadın gibi) meydandan kaçıp, muhtefî olmak
(saklanmak) düşmez!..” Osmanlı ordusu İstanbul’a döndükten sonra Şah Tahmasb
yeniden ortaya çıkıp, Erciş, Adilcevaz, Bargir ve Ahlat kalelerini ele geçirmek için
çalışırken oğlu da Erzurum taraflarını vuruyordu.
Kânûnî Sultan Süleymân Han 1553 senesi Ağustos ayında İran üzerine yeni bir sefere
çıktı. Kışı Haleb’de geçirip, Diyarbekir, Erzurum ve Kavi yoluyla İran’a girdi. Şah
Tahmasb yine ortada görünmedi. Netîcede Nehcevan, Revan ve Karabağ tarafları
zabtedilerek Erzurum’a dönüldü. Kânûnî Erzurum’da iken Şah Tahmasb’ın bir elçi ve
mektub göndermesi üzerine savaş durduruldu. Kânûnî Amasya’ya geçince, Tahmasb
ikinci bir elçi göndererek andlaşma istedi. Bu teklif üzerine 29 Mayıs 1555’de Amasya
andlaşması imzalandı.
Amasya andlaşması maddeler hâlinde şöyle idi:
1- Son olarak Osmanlı’ya geçen Ardahan, Zavşat (Arpaçay) ve Göle dolayları
Osmanlısınırlarında kalacaktır.
2- Andlaşma İran tarafından bozulmadıkça, Osmanlı sınır kumandanları şartlara uyacak
ve ihtilâf çıkaracak herhangi bir hâdiseye sebeb olunmayacaktır.
3- İran hacıları ziyaretlerini serbestçe yapacaklar.
4- Safevîler bütün halîfelere hürmetkar olacaklar. Taassub ile hareket etmekten
vazgeçecekler.
Şiî Safevîlerin Osmanlıları üzen ve hiddetlendiren çirkin vasıflarının başlıcası;
müslümanların iki gözbebeği olan ilk iki halîfe hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer’e iftira
ederek dil uzatmaları idi. Osmanlı târihinde “Şeyhayna sebbü şetm” ifadesiyle bahsi
geçen bu mes’ele, Ehl-i sünnet itikadında olan hakîkî müslümanları pek ziyâde
üzüyordu. Kânûnî Sultan Süleymân Han şiîler ile savaşmak üzere İran seferine çıkarken,
bu husustaki duygularını dile getiren bir gazel yazmıştı. İslâm’a destek olup onu
duyurmanın Osmanlıya farz olduğunu, bu vazifeyi yapmaktan vazgeçerek oturmanın
günâh olduğunu, bu yolda Ebû Bekr ve Ömer’in (r. anhümâ) dâima rehber olup yol
gösterdiklerini, bu sebeple onlara düşman olanların üzerine asker çekmek gerektiğini
aşağıya aldığımız gazelinin bir bölümünde açıkça söylemekten kendini alamamıştır.
Amasya andlaşması, Şah Tahmasb’ın 1576’da ölümüne ve İran’da karışıklıkların
çıkmasına kadar, tam 21 sene yürürlükte kaldı.
Bize farz olmuş iken olmamuz İslâm’a zahir,
Nice biz oturalum bunca günâhı çekelüm,
Umarum rehber ola bize Ebû Bekr ü Ömer,
Ey Muhibbî yörüyüp, şarka sipahi çekelüm.

1) Tabakât-ül-Memâlik (Celâlzâde Mustafa Çelebi, Üniversite Kütüphânesi, TY.
1584); sh. 213. 226
2) Büyük Türkiye Târihi; cild-4, sh. 157
3) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-2, sh. 361
4) Târih-i Peçevî; cild-1, sh. 232
5) Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri (Bekir Kütükoğlu, İstanbul-1962); sh. 5-6
6) Târih (M. Selânikî, İstanbul-1281); sh. 90
7) Osmanlı Devleti Târihi; (Hammer); cild-6, sh. 1685
8) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 294
ANADOLU BEYLİKLERİ
Malazgird muhârebesinden sonra, Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinin umûmî adı. Bu
beylikler, kaynaklarda Tevâif-i mülûk ismiyle geçmektedir. Malazgird zaferinden sonra
bir çok akıncı beyi, Anadolu’yu Bizanslılardan temizlemek için seferler düzenledi.
Bunlardan bir kısmı, Anadolu’da ilk Türk beyliklerini kurdular. İstanbul boğazına kadar
Anadolu topraklarının büyük kısmı bu beyliklerin eline geçti. Beyler, Selçuklu sultânını
hükümdar tanımakla beraber, başlarına buyruk yaşarlardı. Anadolu Selçuklu sultânları,
beyleri bir düzene sokmak için uğraştılarsa da başarılı olamadılar. Böyle olmakla birlikte
ekseri beylikler sonralan Anadolu Selçuklularının hâkimiyetine girdiler.
Alâüddîn Keykubâd’ın saltanatının sonlarına doğru merkez ile uçlar arasında
münâsebetler gevşemeye başladı. 1220 senesinden sonra Moğol istilâsının Ortadoğu
üzerinde yoğunlaşması, uçlarda (Bizans sınırında) büyük değişikliklere yol açtı. Moğol
saldırılarına karşı koyamayan Türkmen aşiretleri, Anadolu’ya yönelince, Selçuklular
tarafından Bizans sınırına yerleştirildiler, ikinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’in 1243 senesinde,
Kösedağ muhârebesini kaybetmesinden sonra, merkezî idare iyice zayıfladı. Son
Selçuklu vezirlerinden Muînüddîn Pervâne’nin ölümü üzerine düzenli devlet idaresi de
ortadan kalktı. Selçukluların Moğollara tâbi olmasından sonra, onların zulümleri ve
koydukları ağır vergiler, halkı huzursuz etti. Dîni yaymak için Selçuklu Devleti’nin akın
tertipleyememesi, halkı kuvvetli beyler etrafında toplanmaya teşvik etti.
Gâziler ve onlara katılan çeşitli aşîretlerle bâzı Türkmen beyleri, karışıklık devresi içinde
hâkimiyet kurarak birer hânedân hâline geldiler. Aydın, Karesi, Menteşe, Saruhan,
Germiyan, Çoban ve Osmanoğulları, bu şekilde kurulan beyliklerden bâzılarıdır. Eşref,
Sâhib Ata, İnanç, Hamid ve Candaroğulları gibi diğer beylikler ise; Selçuklu veya
İlhanlılar tarafından bâzı komutanlara mükâfat olarak mâlikhâne tarzında verilen
arazilerde, istiklâllerini ilân ederek ortaya çıktılar.
Beylikler, İlhanlıların Anadolu vâlileri vâsıtası ile baskıyı artırmaları yüzünden,
kuruluşlarından hemen sonra buhranlı bir devreye girdiler. Emir Çobanoğlu Timurtaş;
Ebû Saîd Bahadır Han tarafından affedilip, ikinci defa vâli olunca, bağlılıklarını gevşeten
Anadolu beyliklerine karşı baskıyı arttırdı. Bunun üzerine bâzı beylikler, bağlılıklarını
belirtmek için İlhanlılar adına akçe bastırdılar. İlhanlı vâlisi Emir Timurtaş, 1324
senesinde öldürülmekten korktuğu için Memlûklüler’e sığındı. Vali olarak Büyük Şeyh
Hasan tâyin edildi ise de kendisi gelmeyip, yerine Alâüddîn Eretna’yı vekil bıraktı. İlhanlı
hükümdarı Ebû Saîd Bahadır Han’ın ölümü ile çıkan kargaşalıktan faydalanan Eretna,
1343 senesinde Timurtaş’ın oğlu Şeyh Hasan’ı yenince, hükümdarlığını ilân etti ve bir
beylik hâline geldi. Bu hâdiseler neticesinde, Anadolu’da İlhanlı hâkimiyeti tamamen
çöktü.
İlhanlı baskısının üzerlerinden kalkması üzerine beyler rahat bir nefes aldılar. Anadolu
şehirlerinde imâr hareketlerini hızlandırdılar. Diğer taraftan, sınır boylarında olan
Osmanoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşeoğulları ve Karesioğulları Bizans
topraklarına yaptıkları seferleri sıklaştırdılar. Osmanoğullarının akınlarda büyük başarılar
elde etmesi, Anadolu’daki diğer beylikleri korkuttu ve onları bu beyliğin büyümesine
engel olmaya sevk etti.
Yıldırım Bâyezîd Han, başarılı muhârebeler neticesinde; Germiyan, Hamid, Menteşe,
Aydın, Saruhan ve Candaroğulları beyliklerini Osmanlı topraklarına kattı. Bu sırada
Timur Han’ın Ortadoğu’ya doğru hareketi, toprakları kaybolan beylerin ona sığınmasına
yol açtı. Yıldırım Bâyezîd’in Ankara muhârebesinde mağlûb olmasıyla da bâzı beylikler
yeniden kuruldu. İkinci Murâd Han zamanında Anadolu beyliklerinin çoğu tekrar Osmanlı
topraklarına katıldı.
Osmanlı Devleti’nin kısa zamanda eski kuvvetine kavuşması ile Fâtih Sultan Mehmed
Han, tekrar Anadolu birliğini te’sis etti. 1461 senesinde Trabzon seferi ile Candaroğulları
Beyliği’ni ortadan kaldırdığı gibi, Karaman Beyliği topraklarının ekseriyetini de Osmanlı
hâkimiyeti altına aldı. Bu fetihlerden sonra, Karaman beyinin oğulları ile Kastamonu
sancakbeyi olarak bırakılan Candaroğlu Kızıl Ahmed Bey, Uzun Hasan’dan yardım
istediler. Ancak beyliklerinin başına geçmeye muvaffak olamadılar. İshak, Pir Ahmed ve
Kasım beylerin mağlûb edilmeleriyle, 1471 senesinde Karaman Beyliği tamamen
Osmanlı hâkimiyetine geçti.
Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları, Osmanlı-Memlûk rekabetinden faydalanarak,
mevcudiyetlerini bir süre daha korudular. Ancak, Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi
sırasında Osmanlı hâkimiyetini kabul ettiler. Böylece Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin
mutlak hâkimiyeti kurulmuş ve Tevâif-i mülük adıyla anılan beylikler devri sona ermiş
oldu. Beylikler devrinin en mühim hususiyeti, kültür faaliyetlerinde ortaya çıkmış ve her
beylik kendi merkezini bu açıdan zenginleştirmeye çalışmıştır. Eski Anadolu Türkçesi dil
yadigârları bu faaliyetlerin neticesinde ortaya konmuş ve pek çok eser yazılmıştır. Bâzı
beyler, kültür faaliyetlerini teşvik ederken, bir kısım beylerde bizzat eserler vermişlerdir.
Türkçe eserlerin bu devirde çoğalması, ulemâ ve üdebânın zamanla Osmanlı merkezinde
toplanması, Sultan İkinci Murâd devrinde gerçekleşmiş, Sultan Fâtih ile de sarayda ilk
dîvân ortaya konulmuştur. Hiç bir milletin kültür târihinde eşine rastlanmayan bu
durum, Osmanlılarda Sultan Reşâd Han’a kadar devam etmiştir.
ANADOLU BEYLİKLERİ
Beyliğin adı
Merkezi
Kuruluş ve Yıkılış Tarihi
Aydınoğulları
Birgi
1299-1403 (H. 699-806)
Candaroğulları…..
Kastamonu - Sinop
1291-1461 (H. 691-866)
Çobanoğulları
Kastamonu
1203-1320 (H. 600-720)
Dulkadiroğulları
Elbistan-Maraş
1399-1521 (H. 740-929)
Eratna Beyliği
Kayseri
1335-1381 (H. 736-783)
Eşrefoğulları
Beyşehir
1288-1326 (H. 687-727)
Germiyanoğulları
Kütahya
1300-1429 (H. 700-833)
Hamidoğulları
Bolu - Eğridir Antalya
1300-1392 (H. 700-795)
İnançoğulları
Ladik - Denizli
1277-1368 (H. 676-770)
Karamanoğutları
Karaman
1256-1483 (H. 654-888)
Karesioğulları
Balıkesir
1300-1336 (H. 700-737)
Menteşeoğulları
Balat-Beçin
1300-1425 (H 700-829)
Osmanoğultarı
Bilecik-Bursa
1299-1922 (H. 699-1341)
Ramazanoğulları
Adana
1378-1608 (H. 780-1017)
Sâhib Ataoğulları
Afyonkarahisar
1285-1349 (H. 684-750)
Saruhanoğulları
Manisa
1302-1410 (H. 701-813)
Tâceddînoğullan
Niksar
1348-1428 (H. 749-831)
Alâiye Beyliği
Alâiye
1293-1471 (H. 692-876)
Kadı Burhâneddin Devleti
Sivas
1381-1398 (H. 783-800)
Pervâneoğulları
Sinop
1277-1322 (H. 676-722)

1) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-2, sh. 193
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 264
3) Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devleti, (İ. H. Uzunçarşılı;
Ankara-1982)
ANADOLU EYÂLETİ
Osmanlı Devleti’nin iki önemli taşra teşkilâtından biri. Dâima vezir rütbesinde Beylerbeyi
tarafından idare edilirdi. Protokolde; Mısır, Budin ve Rumeli eyâletlerinden sonra
dördüncü sırada yer almaktaydı. Rumeli eyâletinin 1362 senesinde kurulmasından
sonra, 1393’de de Anadolu eyâleti kuruldu. Eyâletin merkezi önceleri Ankara idi. Yıldırım
Bâyezîd Han 1393’de Kara Tîmûrtaş Paşa’yı Ankara’ya Anadolu vâlisi olarak tâyin etti.
Fâtih Sultan Mehmed Han, tahta çıkınca o zaman Anadolu beylerbeyi olan Îsâ Bey’i bu
görevden alarak yerine İshak Paşa’yı tâyin ettikten sonra beyliğin merkezi Kütahya’ya
taşındı. Kânûnî Sultan Süleymân’ın şehzâdeleri Bâyezîd ve Selîm’in Kütahya’yı idare
ettikleri 1550-1558 ve 1562-1566 seneleri arasında Anadolu eyâletinin merkezi tekrar
Ankara oldu.
Sultan İkinci Bâyezîd devrindeki kayıtlara göre, Anadolu eyâletinin aşağıdaki on yedi
sancaktan meydâna geldiği görülmektedir: Kütahya, Saruhan (Manisa ve yöresi),
Hüdâvendigâr (Bursa ve çevresi), Aydın, Menteşe (Muğla ve çevresi), Bolu, Hamid
(Isparta ve çevresi), Ankara, Kengırı (Çankırı ve çevresi), Kastamonu, Karahisar-ı sâhip
(Afyon ve çevresi), Kocaeli (İzmit ve çevresi), Biga, Karesi (Balıkesir ve çevresi),
Sultanönü (Eskişehir ve çevresi), Alâiye (Alanya ve çevresi), Teke (Antalya ve çevresi).
Daha sonra on dört sancaklı bir eyâlet hâline getirilen Anadolu eyâleti, 1825’de çok
küçülmüş, yine Kütahya merkez olmak üzere Afyonkarahisar, Sultanönü ve Ankara’dan
İbaret kalmış, hattâ kısa bir süre sonra Afyon da hâriç bırakılmıştır. 1566 senesinden
1833’e kadar, Kütahya Anadolu eyâletinin merkezi olarak kaldı.
On altıncı asırda, Anadolu eyâletinin her bir sancağının kazaları, nahiyeleri, köyleri ve
bunların nüfûsu, gelirleri ne çeşit ürünler yetiştiği, en mükemmel şekilde tapu-tahrir
defterlerine işlenmiştir. Bâzı teşkilât defterlerinde de Anadolu eyâletinin sancakları
yazılıdır. Bu teşkilât defterlerinden biri Elviye-i Vilâyet-i Anadolu başlığı altında
Anadolu eyâleti ve buna bağlı sancaklara kimlerin tasarruf ettiğini ve senelik hâsılatını
şu şekilde göstermektedir:
ELVİYE-İ VİLÂYET-İ ANADOLU
Sancağı
1- Kütahya
Kimin tasarrufunda olduğu
Mîr-İ Mirân-ı Anadolu Behram Bey
2- Teke
İhtiyâr Bey
3 Aydın
Lütfi Bey Emîr-i alem
4- Menteşe
Hâsılatı (akçe)
Ferhad
Şarabdaran
1.000.000
400.000
Ferhad
503.000
Bey
Ser-i
450.000
5- Saruhan
Mehmed Bey
6) Karesi
Mehmed Bey Dâmâd-ı Ayas Paşa
7) Biga
İbrâhim Bey veled-i Kurt Aydın Bey
8) Hamid
Sinan Bey Ser-i Hayyâtin
210.000
9) Karahisar-ı Sâhib
Okçu Sinân Bey
300.000
10- Ankara
Mehmed Bey veled-i Piri Paşa
364.000
11- Kangırı
Mustafa Bey
315.000
Mûsâ Bey veled-i Kızıl Ahmed
405.000
12- Bolu
325.000
200.000
150. 000
13- Kastamonu
Ahmed Bey
Ber resm-i zeamet
14-Sultanönü
Kâsım Bey
Ber resm-i zeamet
15- Hüdâvendigâr
Hass-ı pâdişâhı.
16- Alâiye
Sinan Bey Birâderi Yâkub Ağa
330.000
17- Kocaeli
İbrâhim Bey veled-i Ömer Bey
162.000
Anadolu eyâleti, on altıncı asrın sonlarına kadar on yedi sancağını muhafaza etmiştir.
Daha sonra üç sancağı başka yerlere bağlanmıştır. Önce Alâiye sancağı Kıbrıs eyâletine,
daha sonra Biga ve Kocaeli sancakları ayrı zamanlarda Kapdan Paşa eyâletine
bağlanmıştır.
İkinci Bâyezîd Han devrinde yapılan tahrirlere göre, Anadolu eyâletinde 103’ü zâim ve
7.500’ü sipahi olmak üzere 7.603 tımar sahibi vardı ve 5.372 cebelü ile birlikte bu
sırada Anadolu beylerbeyinin emri altında savaşa iştirak edebilecek sipahi adaylarının
mevcudu 12.975 civârında idi. Kânûnî Sultan Süleymân devrinde yapılan tahrîrlere
göre, Anadolu eyâletinde 160 kaza, 154 nefs-i şehir ve kasaba 12.527 köy, 1887
cemâat bulunmakta idi. 1560-1580 seneleri arasında 5.372 olan cebelülerin sayısı
10.025’i bulmuştur. Bu da tımar sahihlerinin harbe götürmek mecburiyetinde olduğu
cebelü adedinin büyük ölçüde arttığını göstermektedir. Anadolu eyâletinin sancak sayısı
on dörde indirildiğinde 298’i zeamet ve 7.188’i tımar olmak üzere 7.486 kılıç tımar
sâhibi bulunuyordu.
1533-1534 senesinde on yedi sancaklı Anadolu eyâleti’nin akçe olarak senelik genel
hâsılat toplamı ve bu hâsılatın hak sahibi muhtelif zümreler arasında paylaşılma tarzı şu
şekilde idi:
Pâdişâh hasları
26. 195. 423
Sipahi tımarları
34. 620.736
Bazdâr tımarları
Mustahfız tımarları
401. 788
2. 138.059
Müsellemlere terk edilen gelir
1. 243. 316
Piyadelere terk edilen gelir
1. 413. 964
Canbazlara terk edilen gelir
30.000
Selâtin evkafı
5. 399. 995
Amme evkafı ve emlâk
6. 341. 679
Yekûn
79. 784. 960
1609 senesinde on dört sancaklı Anadolu’eyâletinde 195 zeamet, 7166 tımar olmak
üzere toplam 7.311 kılıç ve cebelüleri ile beraber 17.000 asker bulunuyordu. On yedinci
asırda ve daha sonraki asırlarda eyâlet teşkilâtı değişinceye kadar durum bu şekilde
devam etmiştir.

1) On altıncı Yüzyılda Anadolu Beylerbeyliği, Sancaklar ve Kâdılıklar Üzerine (M.Ç.
Varlık, A.U.’nun Kuruluşunun Yirminci Yıl Armağanı, 4. Kitab, Ankara-1978); sh. 19
2) Münşeât-us-Selâtîn (Feridun Beğ, İstanbul); cild-1, sh. 269
3) Kütahya Şehri (t. H. Uzunçarştlı, İstanbul-1932)
4) Sancaktan Eyâlete, 1550-1650 Arasında Osmanlı Ümerâsı ve il idaresi, (M. Kunt,
İstanbul-1978); sh. 125
5) Kavânîn-i Âli Osman Der Hulâsa-i Mezâmin-i Defter-i Dîvân, (Aynî Ali Efendi,
İstanbul-1280); sh. 6, 7
6) XVI. Yüzyılda Kütahya Sancağı (M. Ç. Varlık, Erzurum-1980, Basılmamış
Doçentlik Tezi)
7) Tabakât-ül-memâlik; vr. 11
8) Netâyic-ül-vukûât; cild-1, sh. 125
ANADOLU HİSARI
İstanbul Boğazı’nın en dar yerinde Anadolu sahilindeki hisar. Yıldırım Bâyezîd Han
tarafından yaptırılmıştır. İnşâ târininin 1391 veya 1399 olduğu tahmin edilmektedir.
Boğazın Anadolu kıyısında Göksu deresinin denize döküldüğü yerde dere ile deniz
arasında kireç ve şist katmanlarından meydana gelen tepe üzerindedir. Eski
kaynaklarda bu hisar; Güzelhisar, Güzelcehisar, Yenihisar, Yenicehisar, Akhisar
isimleriyle zikredilmektedir.
Bizans’ın Karadeniz yoluyla yardım almasına mâni olmak maksadıyla inşâ edilen
Anadolu Hisarı; asıl kale, iç kale ve üç kuleden meydana gelir. Asıl kale, dikdörtgen bir
plân üzerine yükselen bir kuledir. Kule, üzeri toprakla örtülü yüksekçe bir kayanın
üzerine oturtulmuştur. Dört katlı olan bu kuleye bugün güney batıda bulunan bir
kapıdan girilmektedir. Kulelerin alt katlarının kapısı yoktur. Kuleye, birinci kat
hizasından kaleyi iç kaleye bağlayan bir asma köprüden geçilir. Alt kata ise batı
duvarının içine yapılmış olan bir merdivenle inilir. İkinci kata kuzey duvar içine
yerleştirilmiş olan bir merdivenle çıkılır.
İç kale duvarları iki-üç metre kalınlığında asıl kuleyi kuzeybatı ve kuzeydoğudan
çevreler. Üzerinde dört kule vardır. İç kale duvarının kapısı, kuzeydoğudaki kulenin
kuzeyindedir. Kaleye açılan giriş yolları, düşman kuvvetlerinin hareketine engel olacak
tarzda yapılmıştır. İç kale duvarını aşan düşmanın, asıl kaleye varabilmesi için, iç kale
duvarının güneyindeki merdivenden çıkarak, doğudaki duvarın kuzey ucuna yakın asma
köprüden geçmesi gerekir. Fakat düşmanın kaleye hücum ettiği bu zaman içinde asma
köprü kaldırılmış olurdu. Düşman askerlerinin hücumları böylece başarısız bırakılırdı.
Güneydeki merdiven ve buradan asma köprüye ulaşan yol, asıl kalede bulunan
askerlerin rahatlıkla ok atarak düşmanı kıracakları bir tarzda yapılmıştı. Stratejik
bakımdan yeri ustalıkla seçilen kapıyı, batıdan gelen düşmanın görmesi imkânsızdı.
Dış kale surları, çok kemerli ve çokgendir. İç kale surları ile güneydoğu ve kuzeybatıdan
birleşir; üzerindeki üç kule ile korunur. Surların güneyindeki bazı kısımlar bugün yıkılmış
hâldedir. Kuleler ise, bedeninde mazgallar bulunan duvarlar üzerinde; kuzeyde,
kuzeybatıda, batıda silindir biçiminde çevreye ve yollara hâkim yapılardır.
Osmanlı târihinde önemli bir yeri olan Anadolu Hisarı’nı yaptıran Yıldırım Bâyezîd Han,
inşâatı tamamlatılınca, Bizans imparatoruna bir elçi göndererek İstanbul’un
anahtarlarını istedi. Neticede imparator bir andlaşma yapmak zorunda kaldı. Beş sene
cizye vermeyi, Galata semtinde bulunan müslümanların orada bir mescid yapmalarını ve
Galata’ya bir kâdı gönderilmesini kabul etti.
Yıldırım Bâyezîd Han, Ankara savaşında mağlûb olunca, oğlu Süleymân Çelebi bir süre
burada saklanmıştır. Sultan İkinci Murâd Han devrinde, haçlı ve Macar ordusunu
durdurmak üzere yola çıkan ordunun, Rumeli’ye geçmesinde bu hisardan
faydalanılmıştır. Sultan İkinci Murâd Han Yalova yoluyla buraya gelmiş, Çandarlı Halîl
Paşa da karşı kıyıdan top ateşiyle pâdişâhı korumuş, Papalık ve Venedik donanmasına
rağmen rahatlıkla karşı kıyıya geçilmiştir. İstanbul’un fethinden önce Rumeli Hisarı inşâ
edilmeden bu kale tahkîm edilmiş, böylece İki hisar ile boğaz kontrol altında
bulundurulmuştur. 1452’de sultan İkinci Mehmed tarafından yapılan değişiklikler,
Anadolu Hisarı’nın mukavemetini son derece arttırmıştır. Böylece, daha önceleri
müdâfaa maksadıyla yapılan kale, boğazın transit nakliyatını men ettiği gibi, taarruz
vâsıtası hâline de gelmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Han, buraya sultan mahfili bulunan bir
câmi yaptırmıştır. Hisar civarına önce askerler, daha sonra da sivil halk iskân edilmeye
başlandı. Kalede, hepsi Kocaeli sancağından olmak üzere 200 asker vardı. Barut
depoları, deniz kenarında bulunurdu.
İstanbul’un fethinden sonra, şehre Karadeniz’den gelecek saldırıları karşılamak için de
kullanılan Anadolu Hisarı, Karadeniz’in tamamen Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine
geçmesinden sonra (16. asır) ehemmiyetini kaybetti. Ancak on yedinci ve on sekizinci
asırlarda kara Kazakların Boğaz’a kadar uzayan akınlarının karşılanmasında Anadolu
Hisarı’ndan faydalanılmıştır. Daha sonra hisar ehemmiyetini iyice kaybetmiş, duvarına
dayanmış ahşap evler ile romantik bir hâl almıştır.

1) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 266
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 349
3) Tâc-üt-tevârih (İstanbul-1279) cild-1, sh. 148
4) Sahâif-ül-ahbâr (Müneccimbaşı. İstanbul-1285); sh. 310
ANKARA SAVAŞI
Osmanlı sultânı Yıldırım Bâyezîd ile Tîmûr Han’ın 1402 senesinde Ankara’da yaptıkları
muhârebe. Yıldırım Bâyezîd Han; Niğbolu zaferiyle Rumeli’de Osmanlı hâkimiyetini te’sis
ettikten sonra, Anadolu’da birliği sağlamak için harekete geçti. Bu niyetle Aydın,
Menteşe, Karaman ve İsfendıyaroğulları beyliklerine son verdi. Ancak bu beyliklerin
başındaki beyler, Asya’da kuvvetli bir devlet kurup, batıya yönelen Tîmûr Han’a
sığındılar. Aynı şekilde Tîmûr Han’ın hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu beyi Kara
Yûsuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Bey de Yıldırım Bâyezîd’e sığınmış, Erzincan beyi
Mutahharten de akrabalarını Yıldırım Bâyezîd’e göndererek yardım istemişdi. Tîmûr
Han’a sığınan Anadolu beyleri, Osmanlı sultânı hakkında; Tîmûr Han’ın önünden kaçan
beyler de Yıldırım Bâyezîd’e Tîmûr’la ilgili olmadık şeyler söyleyip kötüleyerek, her İki
müslüman Türk hükümdarının arasını açtılar. İki taraf da karşılıklı kendilerine sığınanları
müdâfaa ettiler. Tîmûr Han, Yıldırım Bâyezîd’e mektup göndererek kendisine
sığınanların iadesini istedi. Bu mektuplarda her iki hükümdarın birbirlerine hakaret dolu
sözlere yer verdikleri ilim adamları arasında kabul görmemektedir. Bu gün bilinen
hakaret dolu mektupların sahte olduğu isbatlanmıstır. Yıldırım Bâyezîd, Tîmûr Han’ın
isteğini kabul etmeyince savaş kaçınılmaz oldu.
Tîmûr Han, kuvvetli bir ordu ile, Anadolu içlerine doğru harekete geçti. Bunu haber alan
Yıldırım Bâyezîd de, İstanbul kuşatmasını kaldırarak, kuvvetlerini Bursa’da toplamaya
başladı. Bursa’dan hareket eden Osmanlı ordusu, iki koldan yürüyerek Ankara önüne
geldi. Bu sırada Tîmûr Han Sivas’ı ele geçirmişdi. Onun, Sivas’da olduğunu haber alan
Yıldırım Bâyezîd, ağırlıklarının bir kısmını Ankara’da bırakarak Akdağmadenî ve
Kadışehri dağlık mıntıkasında mevzi almak istedi. İki ordunun öncü kuvvetleri Sivas ve
Tokat bölgelerinde karşılaştılar ise de, Osmanlı sultânı Sivas ile Tokat arasındaki
geçitleri tuttuğundan, burada muhârebe yapmayı kendisi için tehlikeli gören Tîmûr Han
Kayseri’ye doğru yürüdü. Tîmûr Han, Bâyezîd’î kendisine doğru çekmek istediyse de
duruma vâkıf olan Yıldırım Bâyezîd bu oyuna gelmedi ve yapacağı taarruzun zamanını
bekledi.
Tîmûr Han, Kırşehir üzerinden hızla Ankara önlerine gelerek kaleyi kuşattı. Kale
muhafızı Yâkûb Bey, kaleyi şiddetle müdâfaa etti. Tîmûr Han, Osmanlı ordusunun
geleceğini tahmin ettiği yolu iyice tahkim etti. Osmanlı ordusu ise onun hiç beklemediği
taraftan ve tahmininden çok erken Ankara önlerine geldi.
Osmanlı ordusunun merkezinde sultân Yıldırım Bâyezîd bulunuyordu. Yanında sadrâzam
Çandarlızâde Ali Paşa, şehzâde Îsâ, Mustafa ve Mûsâ Çelebiler yer alıyordu. Sağ
cenahta bulunan Anadolu birliklerine vezir Tîmûrtaş Paşa, sol cenahta yer alan Rumeli
birliklerine şehzâde Süleymân Şah kumanda ediyordu. İhtiyat kuvvetlerinin başında da
Şehzâde Mehmed Çelebi bulunuyordu. Sol cenahın ihtiyat kuvvetlerini, Sırbistan
despotu ve Sultân’ın kayın biraderi Stefan Lazreviç’in kumandasında yirmi bine yakın
zırhlı sırp askeri meydana getiriyordu. Merkez ihtiyatında Karakoyunlular, sağ cenahın
ihtiyatında Kara tatarlar denilen Türkleşmiş Moğollar yer alıyordu. Ayrıca Süleymân
Şah’ın kumandasında akıncı kuvvetleri de vardı. Osmanlı askerinin sayısı yetmiş binden
fazla idi.
Tîmûr Han, ordusunun merkezinde yer almıştı. Torunu Muhammed Mirza, zırhlı ve atlı
olan Mâverâünnehr askeri ile ihtiyatta idi. Diğer torunları Pir Muhammed ve İskender
Mirza, Muhammed Mirza’nın yanında yer alıyorlardı. Sağ cenaha üçüncü oğlu Mîranşah,
sol cenaha ise dördüncü oğlu Şahruh Mirza kumanda ediyordu. Zırhlı otuz iki fil,
ordunun önünde dizilmişti. İkiye ayrılmış olan merkez kuvvetlerin sağ tarafına Tîmûr
Han’ın ikinci oğlu Ömer Şeyh Mirza, sol tarafına ise Emir Celâl İslâm kumanda ediyordu.
Akkoyunlu sultânı Osman Bey ile Emîr Cihân Şah’ın tümenleri sağ cenahın önünde
yeralmıştı. Mutahharten Bey, Karamanoğlu, Aydınoğlu, Menteşeoğlu, Germiyanoğlu,
Saruhanoğlu ve Candaroğlu, sağ cenahta yer almışlardı. Çağatay sultânı Mahmûd Han,
Timur’un yanında idi.
Muhârebe günü sabah namazından sonra Yıldırım Bâyezîd, askerlerine veciz bir hitabede
bulundu. Fakat karşı taraf da sünnî müslüman ve Türk olduğu için, askerin, hıristiyan
ordularına karşı gösterdiği başarıyı gösteremiyeceği ortada idi.
İki ordu, Ankara’nın kuzey doğusundaki Çubuk ovasında 28 Temmuz 1402 târihinde
karşılaştı. Burada, o devrin en büyük kumandanlarından ikisi arasında târihin en büyük
savaşlarından biri oldu. Fil görmemiş Osmanlı atları ürktü. Osmanlı ordusundaki Kara
tatarların aniden Tîmûr tarafına geçip, Rumeli sipahilerinin arkasından ok atmaya
başlamaları, Osmanlının taarruz gücünü kırdı. Bu sırada Osmanlı ordusundaki Karaman,
Candar, Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhanlı sipahileri karşı tarafta bayrak açmış
olan beylerini görünce, Tîmûr Han’ın tarafına geçtiler. Yıldırım Bâyezîd’in yanında az bir
asker kaldı. Osmanlı ordusunun bir kısmı geri çekildi. Kara Tîmûrtaş ve Fîruz paşalar,
birlikleri tamamen bozuluncaya kadar dayandılar. Yıldırım Bâyezîd gün batarken üç bin
kişi ile Çataltepe’de muhârebeye devam ediyordu. Burada süren üç saatlik vuruşmadan
sonra mağlûbiyeti anlayınca etrafındaki askerleri yararak kurtulmak istedi. Yıldırım
Bâyezîd’in atı yaralanınca oğlu ile beraber Çağatay hanı sultan Mahmûd Han’ın kumanda
ettiği birlik tarafından esir alındı.
Tîmûr Han kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı pâdişâhına yaraşır
şekilde, izzet ve ikrâmda bulundu. Timur’un, Yıldırım Bâyezîd’e iyi davranmadığı
iddiaları uydurmadır. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bâyezîd Han, kederinden
ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefât etti. Tîmûr Han ölüm haberini alınca; “Yazık
oldu, büyük bir mücâhid kaybettik” demekten kendini atamadı.
Ankara savaşı ortaçağın en büyük meydan muhârebesidir. İki yüz binden fazla Türk
askeri birbiri ile savaşmıştır. Anadolu topraklarında iki müslüman devlet arasında
yapılmış olan büyük meydan muhârebelerindendir. Ankara savaşının önemli neticeleri
arasında; Anadolu-Türk birliğinin parçalanması, Bizans ve İstanbul fethinin elli yıl daha
uzaması ve Osmanlı Devleti’nin gelişmesinin en azından yarım asırdan daha fazla
gecikmesi sayılabilir.
Tîmûr Han, Ankara savaşında kırk bine yakın zâyiât vermiştir. Hâlbuki o bu muhârebeye
kadar altı binden fazla kayıp vermemişti. Buna Osmanlı ordusundaki sevk ve idarenin
mükemmeliyeti sebeb olmuştur. Bâzı tarihçiler, Yıldırım Bâyezîd ile harb ettiği için Tîmûr
Han’ı haksız olarak kötülemekte, harp sahasında olanları, zulüm ve ortalığı kana
boyamak şeklinde bildirmektedir. Hâlbuki bunun iki devlet arasında bir hâkimiyet savaşı
olduğu unutulmamalı, bu savaş tarafsız ele alınıp değerlendirilmelidir.

1) Kosova Zaferi-Ankara hezimeti;(Fâtıma Aliyye, İstanbul-1331)
2) Kitâb-ı Cihân-nümâ (Neşri); cild-1, sh. 349
3) Bezm u Rezm (Azîz bin Erdeşîr Esterâbâdî, İstanbul-1928)
4) Acâib-ü’l-makdûr (İbn-i Arabşah, Kahire-1385); sh. 69
5) Zafernâme (Serâfeddîn Ali Yezdi, Tahran-1336); cild-1, sh. 407
6) Timur’un Ankara Savaşı (1402) Fetihnamesi (İsmâil Aka, Belgeler Dergisi, sayı15, 1986)
7) Münşeât, (Sarı Abdullah Efendi; Es’at Efendi Kütüphânesi, No: 3333); vr. 15
8) Esnâd ü nâmehâ-yı Târihî (Müeyyed Sabiti, Tahran-1346); sh. 331
9) History of The Ottoman Empire And Modern Turkey (S. Shaw; London-1976);
cild-1, sh. 34
10) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-1, sh. 245
11) Büyük Türkiye Târihi; cild-2, sh. 338
12) Îahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 127
13) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-2, sh. 309
14) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 299
ANKARAVÎ İSMÂİL RUSÛHÎ
Anadolu’da yetişen büyük velîlerden. İsmi, İsmâil bin Ahmed, lakabı Rusûhî’dir.
Ankara’da doğduğu için Ankaravî diye meşhur oldu. Doğum târihi kesin olarak belli
olmamakta beraber, on altıncı asrın ikinci yarısında doğduğu bilinmektedir. Ankaravî
İsmâil Efendi, ilk tahsilini doğum yeri olan Ankara’da yaptı. Aklî ve naklî ilimleri,
zamanının âlimlerinden tahsîl etti. Arabça ve Farsça’yı öğrendi. Zahirî ilimlerde
yükseldikten sonra tasavvufa yöneldi. Bayrâmiyye yoluna girip feyz aldı. Halvetiyye
yolundan da icazet alıp, talebe yetiştirme vazifesine devam ettiği sırada gözlerinden
rahatsızlandı ve okuyup yazamaz oldu. Gözleri açıldığı takdirde, dâima Kur’ân-ı kerîm,
hadîs-i şerîf ve velîlerin sözleriyle meşgul olacağını nezr etti. Bir velînin teveccühüyle
rahatsızlığı geçince, şükür ifâdesi olarak, Fütühât-ı Ayniyye adlı Fâtiha-i şerife
Tefsîri’ni yazdı. Konya’ya giden Ankaravî İsmâil Efendi, burada Mevlevi yolu
büyüklerinden Bostan Çelebi’nin sohbetlerinde bulundu. Mevleviyye yolunda da ilerleyip
yüksek derecelere kavuştu. 1610 senesinde İstanbul’a gelerek, Galata
mevlevîhânesinde irşâd vazifesine başladı. Vefâtına kadar bu vazifede kalıp, insanlara
iyiliği emr edip, kötülüklerden sakındırmaya çalıştı. Bu arada zahirî ilimlerde de gayret
gösterip yüksek derecelere ulaştı.
İsmâil Ankaravî, zahirî ve bâtınî ilimler ile tasavvuf yolunda yüksek derece sahibi olup,
ilmiyle âmil, fazîletli bir zât idi. Çok ibâdet eder, dünyâya önem vermez, Allahü teâlânın
emirlerine uyar ve yasaklarından titizlikle kaçınırdı. Zamanındaki devlet adamları
kendisini sever, ilmini takdir eder, hürmette kusur etmezlerdi. İlim ehli ile ilmî
sohbetlerde bulunur, sohbeti yalnızlığa tercih ederdi. İnsanlar arasına karışıp Allahü
teâlânın dînini anlatmayı, bir köşeye çekilip ibâdet ve taâatle meşgul olmaktan üstün
tutardı.
Aynı zamanda şâir olan İsmâil Ankaravî, şiirlerinde Rusûhî mahlasını kullanmıştır. 1630
senesinde İstanbul’da vefât eden İsmâil Ankaravî’nin kabri, Galata mevlevîhânesi
bahçesindedir.
Bir çok eser yazan Ankaravî’nin, başlıca eserleri şunlardır:
1- Şerh-i Mesnevî: Mevcûd Mesnevî şerhlerinin en meşhurlarından olup, altı cild
hâlinde yazılmış ve basılmıştır. Mecmû’at-ül-Letâif ve ma’mûrât-ül-meârif adıyla da
bilinen bu eser sebebiyle Şârih-i Mesnevî, yâni Mesnevî Şârihi diye meşhûr olmuştur.
Eserinde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin söz ve hâllerini açıklarken, tasavvufun
temel ve umûmî kaidelerini de anlatmıştır. Daha sonra Mesnevî üzerinde eser yazanlar,
bu şerhden çok istifâde etmişlerdir. Bu eseri, Cengi Yûsuf Dede kısaltarak Menhec-ülKavî adıyla Arabça’ya, İsmet Tasar-zâde Şerh-i kebîr-i Ankaravî ber Mesnevî-i
ma’nevî-i Mevlevî adıyla Farsça’ya tercüme etmiştir.
2- Minhâc-ül-fukarâ: Tasavvuf konularından ve evliyânın hâllerinden bahseden bu
eser Türkçe’dir. Muhyiddîn-i Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye ve Mevlânâ Celâleddîn-i
Rûmî’nin Mesnevî’sinden bir çok nakillerin yapıldığı bu eserin sonuna semâ ile ilgili
Hüccet-üs-semâ’ adlı bir risâle de eklenmiştir.
3- Zübdet-ül-füsûs: Muhyiddîn-i Arabî’nin Füsûs-ül-hikem adlı eserinin yine kendisi
tarafından yazılmış Nahd-ün-nüsûs adlı hülâsasının Türkçe tercümesidir.
4- Îzâh-ül-hikem: Şihâbüddîn Sühreverdî’nin Heyâkil-ün-Nûr adlı eserinin Türkçe
tercümesi ve şerhidir.
5- Miftâh-ül-belâga ve Misbâh-ül-fesâha: Hâce-i Cihân’ın Menâzir-ül-inşâ’sı ile
Hâtib-i Dımaşkî’nin Telhis adlı eserlerini kaynak alarak hazırlamıştır. Edebiyat ve
Osmanlıca belagat kaidelerine dâir dilimizde yazılan eserlerin öncüsü olduğundan,
edebiyatla uğraşanlar için faydalıdır.
6- Fütûhât-ı ayniyye fitefsîr-i sûret-il-Fâtiha: Fatiha sûresinin tefsîriyle ilgili bir
eserdir. 7- Misbâh-ül-esrâr: Nûr sûresinin tefsîriyle ilgili eseridir. 8- Nisâb-ı Mevlevî,
9- Şerhu kasîde-i Taiyye el-müsemmâ bil-mekâsıd-il-Âliyye. 10- Şerhu Hadîs-i
erbaîn, 11- Şerhu Füsûs-il-hikem, 12- Cenâh-ul-ervâh, 13- Şerhu Kasîdet-ilmünferice el-müsemmâ bi hükm-il-münderice: Ebü’l-fazl Yûsuf bin Muhammed’in
El-Münferice kasîdesi diye bilinen manzumesinin tercüme ve şerhidir. 14- Hall-i
müşkilât-ı Mesnevî, 15- Simât-ül-mûkınîn, 16- Er-Risâlet-ül-tenzîhiyye fî şân-ilMevleviyye, 17- Câmi-ul-Âyât: Mesnevî’deki âyet-i kerîme, hadîs-i şeriflerin tefsîri ve
Arabça beytlerin açıklamasıdır. 18- Fâtih-ul-ebyât, 19- Mecmû’at-ül-letâif, 20Şerhu kasîdet-ül-mîmiyye vel-Hamriyye, 21- Risâle-i uyûn-i isnâ aşere: On iki
tasavvufî manzumeden ibaret bir eserdir. Ayrıca tezkire ve çeşitli mecmualarda şiirleri
vardır.
DÎN NASÎHATTIR!
İsmâil Ankaravî, Minhâc-ül-fukarâ adlı eserinde iyiliği emr edip, kötülükten sakındırma
konusunda şöyle demektedir: “Hazret-i Ali buyurdu ki: “Doğru bildiğini söylemek,
susmaktan daha hayırlıdır. Günahkâr insanlara günâh ve haramların kötülüğünü
anlatmamak, iyilik değildir.” Kötü bir iş yapanı o işten sakındırmak, ibâdetlerin en
fazîletlisidir. Bir kimse bilmeyen birine yol gösterse, o da onun yol göstermesi ile
hakikate erse, yol gösteren kişi de hidâyete kavuşan kimsenin sevâbı ve fazileti kadar
sevâb kazanır. Zîrâ Peygamber efendimiz; “Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye,
kendisine uyanların sevabı gibi sevâb verilir. Bununla beraber, onların sevabından da hiç
bir şey eksilmez. Sapıklığa çağıran kimseye de ona uyanların günâhı gibi günah verilir.
Bununla beraber ona uyanların günahlarından hiç bir şey eksilmez” buyurdu. Dînin
direği nasihattir. Bu sebeple Allahü teâlâ’nın kullarına nasihat etmeli ve yumuşak
davranmalıdır. Eğer söz tutmazlarsa onlara yumuşaklıkla hakikati anlatmaya devam
etmelidir. Zîrâ Peygamber efendimiz; “Ümmetimden bir taife, hak üzerine mücâdele
etmekte, kıyâmete kadar gâlib olarak devam edecektir” buyurmuştur. Bâzı âlimler bu
taifeden maksâd iyiliği emr eden, kötülükten sakındıran âlimlerdir” demişlerdir. Çünkü
onların mücâdeleleri manevî olur. Onlar Allahü teâlânın kullarını kurtuluşa sevk ederler.
Allahü teâlânın âyetlerini ve Resûlullah efendimizin hadîs-i şeriflerini yanlış te’vil edip,
kendi sapık görüşlerine göre açıklayanlara mâni olurlar. Söz tutmazlarsa mücâdele ve
münazaraya kalkışırlar.”

1) Hulâsat-ül-eser; cild-1, sh. 418
2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-2, sh. 259
3) Şakâyık-ı nu’mâniyye Zeyli (Atâî); sh. 760
4) Sefînet-ül-evliyâ; cild-5, sh. 161
5) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 439
6) Osmanlı müellifleri; cild-1, sh. 25
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 177
ARÂBÎ PAŞA
Mısır’ın İngilizler tarafından 1882’de işgaline sebeb olan ayaklanmanın lideri ve on
dokuzuncu asrın Mısır savunma bakanlarından. Asıl adı Ahmed bin Muhammed bin
Muhammed Vâfîdir. Aşağı Mısır bölgesinde Zegâzif yakınlarındaki Hayriye köyünde 1839
senesinde doğduğu tahmin edilmektedir. Çiftçi bir ailenin çocuğu idi. Hidiv Saîd Paşa
zamanında Ezher’de tahsil görmek üzere Kâhire’ye giden Arâbî, on dört yaşında askere
alındı. Kısa bir süre sonra subaylığa terfî etti. On dokuz yaşında iken kaymakamlık
(yarbaylık) rütbesine ulaştı. Bu âni terfîlerinde Saîd Paşa’nın etrafında Mısırlıları toplama
arzusunun büyük te’siri görüldü. Saîd Paşa ile olan yakın münâsebeti bir Mısır
milliyetçisi olarak yetişmesine sebeb oldu. 1862 senesinde hidiv Saîd Paşa’nın ölümü
üzerine, yerine geçen İsmâil Paşa zamanında Mısır’da kontrol, Türk ve Çerkez
subaylarının eline geçti.
Arâbî Paşa 1875 senesinde sûistimal suçundan yargılanıp, suçu sabit olmadığı hâlde yarı
maaşla emekliye sevkedildi. Bu durum üzerine Mısır’da Türk ve Çerkez subaylarına karşı
Ali er-Rûbî tarafından kurulan gizli bir teşkîlâta girdi. Aynı zamanda Ezher’de verilen
derslere devam ederek kendini yetiştirdi ve meşhur bir hatîb oldu. Cemâleddîn Efgânî
ve Muhammed Abduh gibi reformist masonların te’sirleri altında kaldı.
Mısır hidivi İsmâil Paşa’nın idaresizliği, israfları halk arasında hoşnutsuzluğa sebeb
olmuştu. İngilizler bunu fırsat bilerek Arablar arasında ırkçılık akımını körüklediler.
Subaylardan bâzıları israfın önlenmesi ve milliyetçilik duygularının yayılması ile ilgili bir
cemiyet kurdular. Arâbî Paşa, hitâbetiyle bu cemiyete lider oldu ve Ahmed Arâbî el-Mısrî
ünvânını aldı.
Hidiv İsmâil 2500 subayı da emekliye ayırınca subaylar Arâbî Paşa liderliğinde
ayaklandılar. Mısır karışınca, Abdülhamîd Han, İsmâil Paşa’yı azlederek yerine oğlu
Tevfik Paşa’yı getirdi (25 Haziran 1879). Arâbî Paşa da mirlivalığa yükseltildi.
Hidiv İsmâil Paşa, Avrupalı devletlerden borç almış, israfta ileri gitmişti. Sonra da
alacaklı durumdaki İngiliz ve Fransızlar, hidivliğin mâlî teşkilâtında bir kontrol
mekanizması kurmuşlardı. Mâlî sıkıntı sebebiyle orduda alınan tedbirler, bâzı subaylar
arasında hoşnutsuzluğa sebeb oldu. Savunma bakanı Çerkez Osman Bey’in hazırladığı
bir kânunu beğenmeyen Arâbî Paşa ve bâzı alay kumandanları itirazda bulunarak karşı
çıkınca arkadaşları ile birlikte hapsedildiler. Fakat askerler tarafından kurtarıldılar ve
Çerkez Osman Bey azledilerek, yerine Mahmûd Sami Paşa el-Barudî getirildi. Fakat kısa
bir süre sonra Hidiv Tevfik Paşa; Mahmûd Sâmî Paşa’yı azlederek, yerine Dâvûd Fethi
Paşa’yı geçirdi ve idareyi kuvvetlendirmek için İstanbul’dan yardım istedi. Tevfik Paşa,
İngilizlerin baskısı ile bir temsilciler meclisi ve meşrutî bir idare kurmak üzere Şerif
Paşa’yı başbakanlığa getirdi. Şerîf Paşa, kurduğu hükümette Arâbî Paşa’yı savunma
bakanlığı müsteşarlığına getirdi.
Temsilciler meclisinin bütçe gibi önemli bir mes’eleyi bile yerine getirememesi üzerine;
yabancıların da tahrîki ile bâzı gençler ayaklanınca, Şerîf Paşa hükümeti istifa etmek
mecburiyetinde kaldı. Mahmûd Sami Paşa hükümete geçip, Arâbî Paşa’ya savunma
bakanlığını verdi. Hükümeti ele geçiren Sami ve Arâbî paşalar, orduda temizlik yapmaya
başladılar. Hattâ hidiv Tevfik Paşa’yı da azlederek yerine Halîm Paşa’yı getirmek
istedilerse de bu isteklerini İstanbul kabul etmedi. Ayrıca İngiltere ve Fransa, hıdivin
mevkiini kuvvetlendirmek için iskenderiye önlerine donanma gönderdiler. Bunun üzerine
Sami Paşa istifa etmek mecburiyetinde kaldı. Ancak, Kahire ve İskenderiye’deki
subayların baskısıyla istenilen Şerîf Paşa hükümeti gerçekleşmedi. Bu durumda Arâbî
Paşa, savunma bakanı olarak hükümette tek kaldı ve yalnız başına kararlar almaya
başladı. Arâbî Paşa’nın bâzı uygulamalarından dolayı ortaya çıkan huzursuzluklar ordu
tarafından giderildi. Bu esnada İstanbul’dan gelen murakıp hey’etinin isteği ile Râgıp
Paşa başkanlığında kurulan yeni hükümette Arâbî Paşa savunma bakanı olarak yerini
korudu.
Kabîneye hâkim olan Arâbî Paşa bütün Avrupalı me’murların işine son verdi. Bu durumu
protesto eden İngiltere ve Fransa, İskenderiye önlerine birer filo gönderdiler.
Birbirlerinden çekindikleri için askerî müdâhalede bulunamadılar. Beraber de hareket
edemiyorlardı. Çünkü, İngilizler, Hindistan’ın en kısa yolu olan Süveyş’ten Fransızları
uzaklaştırmak ve bunun için de Mısır’a tek başına hâkim olmak istiyorlardı. Fransızlar da
İngilizleri yalnız bırakmak istemiyorlardı. En kestirme yol olarak Mısır’a asker yollanması
için İstanbul’a müracaat ettiler. Sultan İkinci Abdülhamîd Han; devletinin zayıf
zamanında Mısır’a hâkim olacak kuvvet gönderemeyeceğini, yapacağı bir hareketin,
Avrupalı müstemlekecilerin menfeatlerini te’min, kendi tebeasını ezmek olacağını
düşünerek Mısır’a asker yollamayı reddetti. Bunun üzerine Londra, Mısır’daki
Avrupalıların hakkını bizzat savunacağını îlân etti.
İskenderiye istihkâmlarına top konulması yasak olduğu hâlde, Arâbî Paşa tarafından
buralara top konmuştu. İngilizler buradaki topların kaldırılmasını istediler. Bu isteklerini
hükümet reddetti ve İskenderiye halkı, Avrupalıların mallarını yağmaladı. Bir çok
Avrupalı öldürüldü, dört konsolos yaralandı. Netîcede bahane arayan İngiliz donanması,
şehri top ateşine tuttu ve kısa bir müddet sonra İskenderiye teslim oldu. Hidiv Tevfik
Paşa; bu “olaya sebeb olan Arâbî Paşa’yı azlederek, âsî îlân etti. Arâbî Paşa da, hidivi
vatana ihanet ile suçlayarak, askerini Tell-ül-Kebir’de topladı. İngilizlerle burada yapılan
savaşı yirmi dakikada kaybetti ve Kâhire’ye giren İngilizlere teslim oldu. Daha sonra
Dîvân-ı harbe verilerek önce îdâm, sonra müebbet hapse mahkûm edildi. Bunu
müteâkib Seylan Adası’na sürüldü. 1901 senesinde, hidiv Abbâs Hilmi Paşa tarafından
affedilerek Mısır’a döndü ve 1911 senesinde Kahire’de vefât etti.
Arâbî Paşa, hiç bir zaman üstün bir lider, başarılı bir politikacı ve iyi bir idareci olamadı.
Hitabeti kuvvetli olması sebebiyle kitleleri peşinde sürükleyip, mevkiler elde etti. Koyu
bir Arab kavmiyetçisi olmasını, başta İngilizler olmak üzere zamanın siyâsîleri kullanıp,
emellerine âlet ettiler.

1) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 323
2) Mısır Mes’elesi (Rauf Ahmed, İstanbul-1334); sh. 50
3) Hatırât (Said Paşa, İstanbul-1328); cild-1, sh. 72
4) Hatırât (Kâmil Paşa, İstanbul-1329); sh. 10
5) Mısr lil-Mısrıyyîn (Selim Halil en-Nakkâş, İskenderiyye-1884); cild-4
6) Secret History of The English Occupation of Egypt (W. S. Blunt, London-1969);
sh. 147 v.d.
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 332
8) El-Âlâm; cild-1, sh. 168
ÂRİF HİKMET BEY
Osmanlı Devleti zamanında yetişen âlimlerden. Yüz beşinci Osmanlı şeyhülislâmıdır.
İsmi, Ahmed Ârif Hikmet’tir. Sultan üçüncü Selîm Han devri kazaskerlerinden İbrâhim
İsmet Bey’in oğlu, birinci Abdülhamîd Han zamanı Mısır beylerbeyi vezir Raif İsmâil
Paşa’nın torunudur. 1786 senesinde İstanbul’da doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline
yönelip, zamanının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Tahsîlini tamamladıktan
sonra çeşitli imtihanlarda başarı gösterdi. 1813 senesinde hac ibâdetini ifâ edip,
Peygamber efendimizin mübarek kabrini ziyaret etti.
Ârif Hikmet Bey, 1815 senesinde otuz yaşında iken Kudüs kâdılığına tâyin edildi. Beş
sene sonra Mısır kâdılığına nakledilerek mevleviyyet payesine ulaştı. 1830’da İstanbul
kâdılığına tâyin edildi. Bir sene sonra buna ek olarak nakîb-ül-eşrâflık vazifesi de verildi.
1834’de nakîb-ül-eşrâflık vazifesinden çekilip, ilim ve İbâdetle meşgul oldu. 1838’de
Rumeli kazaskerliğine getirildi. Arkasından Meclis-i vâlâ-yı ahkâm-ı adliyye (İdarî, adlî
ve mâlî işlerin görüşüldüğü üst meclis) üyeliğine seçildi. 1840’da Rumeli müfettişliği ile
vazifelendirildi. Dönüşünde Dâr-ı şûrâ-yı askerî (Askerî şûra) üyeliğine, 1845 senesinde
Mekkizâde Mustafa Efendi’nin yerine şeyhülislâmlık yüksek makamına getirildi. Yedi
sene dört ay müddetle, bu vazifeyi doğruluk, adalet ve hakkaniyet üzere yürüttükten
sonra, 1854 senesinde ayrıldı. Evine çekilip, ilim ve ibâdetle meşgul oldu. Hacca gitmek
üzere hazırlanırken 1858 senesinde İstanbul’da vefât etti. Cenaze namazında;
şeyhülislâm, âlimler ve devlet erkânı hâzır bulundu. Üsküdar’da Nuh kuyusu civarında
defnedildi.
Ârif Hikmet Bey, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim, fıkıh ilminde mütehassıs idi. Fazilet ve
güzel ahlâklı idi. Asil, olgun bir şahsiyete sahib ve pek bilgili idi. Sultan Abdülmecîd Han
onu şeyhülislâmlığa tâyin ettiği zaman, hakkında sadrâzama; “İnsanlıktaki fazileti ve iyi
huylarını, kısaca olgunluğunu, herkesin bildiği Ârif Hikmet Beyefendi” diye yazarak
ayrıca teveccüh göstermişti. Hayır, hasenat sahibi olup, Medîne-i münevverede 7.000
cildlik kütüphâne kurmuş ve vakfetmistir. Türkiye’de maârif işlerinin ilerlemesinde,
rüşdiye mekteplerinin açılmasında önemli rolü olmuştur.
Arabça ve Farsça’yı çok iyi bilen Ârif Hikmet Bey ayrıca şâirdi. Fakat ilmî yönü
şairliğinden üstündü. Ârif Hikmet Bey, şiirlerini Arabça, Farsça ve Türkçe olarak
söylemiştir. Şiirlerinde yer yer Nefî, Nâbî ve Nedim’in te’siri görülür. Üç dilde bahis
yürütecek ve şiir söyleyecek bir otorite idi. Ayrıca tenkid fikrine sâhibdi. Eski
edebiyatımızı ele alırken Necati, Fuzûlî, Bakî, Nefî, Nâbî, Fehîm, Sabit, Nedîm, Sâmî ve
Râgıb Paşa gibi şâirlerden söz eder ve bunları gerçek şâir olarak zikreder. Onun için
diğer şâirler nâzımlıktan yâni sözü kâfiye ve vezne uydurmaktan ileri gitmeyen
kimselerdir. Türk dîvân şiirinin devamında hizmeti olan Ârif Hikmet Bey, 1851 senesinde
Türk dilinin geliştirilmesi için kurulan Encümen-i Dâniş’e de üye olmuştu. Şeyhülislâm
olduğu zaman şu beyti söylemiştir.
Hikmetinden Ârifâ olmaz suâl,
Şeyhülislâm eyledi Yezdân beni.
(Ey Arif! Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden suâl olmaz; beni Allahü teâlâ şeyhülislâm eyledi.)
Ârif Hikmet Bey’in kıymetli eserleri şunlardır:
1- Dîvân: Eser 997 Arabça, 621 Farsça, 2032 Türkçe beyti ihtiva etmektedir.
Eserde; na’tlar, Mesnevîler, gazeller, kıt’alar, târihler ve Şâh-ı Nakşibend hazretleri
hakkında iki medhiye bulunmaktadır. 1866 yılında Dîvân-ı Eş’âr adıyla litografya ile
basılmıştır.
2- Mecmûat-üt-Terâcim: Meşhur kişilerin hâl tercümelerini ihtiva edecek şekilde
hazırlamağa başladığı tamamlanmamış bir eser olup basılmamıştır. Yazma nüshası
Millet Kütüphânesi, Ali Emîri kısmı, Tarih 788’de kayıtlıdır.
3- Zeyl-i Keşf-üz-zünûn: Kâtib Çelebi’nin meşhur eserini tamamlar mâhiyettedir.
Müsveddeleri Bağdâdlı İsmâil Paşa’ya geçmiş, o da bundan istifâde ederek, Îzâh-ulmeknûn adlı Keşf-üz-zünûn zeylini yazmıştır.
4- Tezkire-i şu’arâ: 1834 senesine kadar olan iki yüz on şâirin hâl tercümesini veren bir
eserdir.
5- El-Ahkâm-ül-mer’iyye fil-arâziyy-il-emîriyye: Araziye âit fetvaları toplar.
6- Hulâsât-ül-makâlât fîmecâlis-il-mukâlemât: Babasının delege olarak katıldığı
Mükâlemât-ı siyâsiyye meclisindeki konuşmaların tutanağı mahiyetindeki bu eser,
Üniversite Kütüphâne’si T. Y. 379’da kayıtlıdır.
7- Tezkîre-i Ârif Hikmet:
İstanbul’da bulunan ve her sene Ramazan ayının on beşinde ziyarete açılan sevgili
Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Hırka-i şerifini muhafaza eden mendilin
üzerinde yazılı olan şu kıt’a da ona âiddir:
Hırka-i hazret-i Fahr-i resûle,
Atlas-ı çarh olamaz pâye-endâz.
Yüz sürüp zeyline takbîl ederek,
Kıl Şefî’-i ümeme arz-ı niyâz.
Mânâsı: Atlas, Peygamber efendimizin hırkasının yanında, ayak altına serilen serginin
süsü bile olamaz. O’nun eteğini öpüp yüz sürerek Peygamber efendimize hâlini arzet ve
O’nun şefaatini dile!

1) Kâmûs’ül-a’lâm; cild-4, sh. 3041
2) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 327
3) Devhat-ül-meşâyıh: sh. 129
4) Mir’at-ül-harameyn; cild-2, sh. 888
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 349
6) İlmiye Salnamesi; sh. 590
7) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 347
8) Eşâmî; sh. 395
9) Türk Klasikleri; cild-8, sh. 145
ARPALIK
Devlet tarafından; vezir, beylerbeyi ve sancak beyleri gibi askerî sınıfa, saray
adamlarına ve yüksek rütbeli ilmiye ricaline vazifeleri sırasında maaşlarına ek olarak;
görevlerinden ayrıldıktan sonra da verilen tekâüd veya ma’zûliyyet maaşı. Arpalığın ne
zaman ve ne gaye ile ihdas edildiği kesin olarak bilinmemektedir. On altıncı asrın
başlarında verilmeye başlanan arpalığın, me’murluğu dolayısıyla at beslemek
durumunda olanlar için konduğu tahmin edilmektedir. Arpalık kendisinden başka
kalabalık maiyyeti, uşak ve hizmetkârları bulunanlara masrafları gözetilerek bağlanırdı.
Bu aylık önceleri yeniçeri ağası, bölük ağası gibi askeri şahıslara verilmekte iken,
sonraları şeyhülislâm, kazasker, müderris gibi yüksek ilmiye sınıfına, sultan hocalarına,
güç vazifelerde bulunan idare âmirlerine, on yedinci asırdan îtibâren de vezirler ile
ümerâya verilirdi.
Arpalık, ya belli bir kazâ veya sancağın senelik gelirinin bir kısmı tahsis olunmak veya
hazîneden belli bir gündelik verilerek olurdu. Bunun birincisine Bervech-i arpalık
dirlik, ikincisine Bervech-i arpalık ulûfe denilirdi. Arpalığın en fazlası; idare âmirleri
için senelik yüz bin, ilmiye sınıfı için yetmiş bin, yeniçeri ağaları için elli sekiz bin, saray
mensupları için ise 19.999 akçe idi. Ulûfe olarak verilenlerin senelik toplamı da bu
değerleri aşmazdı.
Arpalık sahibi olanlar, bizzat arpalık olarak tahsis edilen kazaya gitmeyip yerine bir nâib
gönderdikleri gibi, bâzan da kendileri giderlerdi. Sultan üçüncü Selîm, bozulan ilmiyenin
ıslâhına teşebbüs ettiği sırada, arpalık sahibi olan ma’zul vilâyet kâdıları ile
kazaskerlerden, vilâyet kâdılarından mazereti olmayanların bizzat arpalıklarına giderek
hâkimlik etmeleri ve sakat ve ihtiyar olanların da arpalıklarını iltizâma vermeyip emânet
suretiyle beşte bir üzerinden ehliyetli dürüst nâiblere vermelerini hâvi neşrettiği
fermanda; câhil kimselere nâiblik verilmemesini ve imtihansız hiç kimsenin yeniden
kâdılığa tâyin edilmemesini emretti.
Arpalık, bir çok sûistimallere meydan verdiği için on sekizinci asırda kaldırılarak aylığa
bağlandı. Bu durum daha sonra genişliyerek arpalık maaşı tanzîmâttan sonra, isim
değişikliği ile, tarîk maaşı ve en son olarak rütbe maaşı adını aldı. Meşrûtiyet’ten sonra
ise ilmiye sınıfına da, diğer devlet me’murları gibi muntazam aylık ve emekli maaşı
bağlandı. Böylece arpalık târihe karışmış oldu.

1) Osmanlı Devleti İlmiye Teşkilâtı; sh. 18
2) Arpalık (İbn-ül-Emîn, T.T.E.M, sene-16); sh. 276
3) Târih-i Cevdet; cild-4, sh. 292
4) Osmanlı Târihi Deyimleri; cild-1, sh. 84
5) Büyük Türkiye Târihi; cild-10, sh. 238
ARÛZ
Araplara mahsus bir vezin sistemi olup, İslâmiyet dâiresi içine giren milletlerin
edebiyatlarında yer alan şiir ölçüsü. Yön, çadır direği, dar yol, bulut, ölçü ve örnek olan
şey gibi başlıca mânâları yanında, beytin ilk mısra’ının sonlarına da arûz denmiştir.
Çadır, bir ailenin barındığı yer olarak düşünülürse, beyti ev, mısra’ı kapı mânâsına
alırsak, arûzda direk olacaktır. Zâten çadırın muhtâc olduğu ve onu ayakta tutan şey
direktir.
Önceleri Arab şiirinde açık ve belirgin şekilde olmayan aruz veznini edebî bir ilim olarak
İmâm Halil bin Ahmed 701-775 (81-155) tedvin etmiş, sistemleştirmiş, böylece nazım
ilmi kurulmuştur.
Arabların ilm-üş-şi’r diye adlandırdıkları şiir ilminin, ilm-ül-arûz ve ilm-ül-kâfiye diye
ikiye ayrıldığını görürüz. İşte bunlardan aruz ölçüsü, aruz veznini, kaidelerini inceler.
Arabça’da temel ünsüzler harflerdir. Bu harfler ya harekesiz (sakin) veya harekeli
(müteharrik) olurlar. Bir de illet harfleri yâni hastalıklı harfler denen uzun ünlüler
(vokaller) vardır ki bunlar elif, vav, ye’den ibaret olup dâima uzun okunurlar. Zâten
Arabça’da beyti meydana getiren harfler arasında harekeli ve harekesiz harfler birlikte
bulunacaklardır. Bu harflerden ikisinin birleşmesine veted (kazık) denmiştir. İşte Arab
aruzunu bu şekildeki heceler meydana getirmektedir. Bu husus daha çok Arab aruzunun
konusudur.
Aruzda harflerin harekeli ve sakin oluşu göz önüne alınmış, kısa ve uzun hece ayrımı
yapılmıştır. Bu hecelerden cüzler, cüzlerden de vezinler ortaya çıkmıştır.
Cüzler, kısa ve uzun hecelerin belirli sayıda bir araya gelmesinden ortaya çıkar. Buna
tef’ile de denir. Vezindeki parça ve bölüme tef’ile veya cüz’ denmektedir. Tef’ilelerin
birleşmesinden de vezinler ortaya çıkmıştır.
İmâm Halil aruzun esâsı olmak üzere 8 tef’ile tesbit etmiştir. Bu cüzlere efâ’îl ve tefâ’îl
adı verilir. Bunlar: 1- Fe’ûlün, 2- Fâ’ilün, 3- Mütefâ’ilün, 4- Müstef’ ilün, 5- Mefâ’ilün, 6Fâ’ilâtün, 7- Müfâ’aletün. 8- Mefûlâîü cüzleridir. İmâm Halil’i tâkib eden Kurtub (v. 82122/H. 206) ve Ahfeş (822/H. 207) gibi âlimler aruzu ve kâfiyeyi ayrı ayrı ele alarak iki
ilim ortaya çıkardılar ve yeni ıstılahlar da ortaya koydular. Sonra gelen âlimler, Kitâb-ulArûz adıyla eserler verdiler. Ayrıca edebiyat ve dil sahasına olan alâkadan dolayı, ayrı
eserlerin yanında edeb kitapları ile ansiklopedilerde de aruza ve kâfiyeye yer ayrıldığı
görülür.
Aslında Arab şiirinin vezni bu dildeki sabit hecelerin ahenkli dizileri ile uzunluk değerleri
belli hecelere dayanmaktadır. İmâm Halil Arabça’nın yapısına dayanarak bir kısım
işaretler ekledi. Sonunda eski şâirlerin eserlerini inceleyerek on beş bahir ve otuz dört
aruz tesbit etti. Cevherî ise, Halil’in usûlüne bağlı kalmakla birlikte, aruzu
kolaylaştırarak ıslah edip, bir sadelik getirdiği gibi, Halil’in sisteminde on altıyı bulan
bahirlerin bütün vezinlerini on iki bâbda toplayarak tef’ilelerdeki değişmeleri zihâfât ile
îzâh ederek, netîcede ilel ve zihâfât arasındaki farkı da kaldırdı.
İslâm öncesi Arab edebiyatında aruz bahirlerindeki bâzı vezinler yoktur. Bu devirde,
tavîl, vâfir, kâmil, basît, mütekârib ve münserih bahirleri kullanılmıştır. Buna göre
bâzı bahirler ile bunlarda yer alan bir kısım vezinlerin, başta dildeki âheng yâni dil
mûsikîsi olmak üzere, nazım şekli ve muhteva ile alâkası bulunduğunu belirtmek
yerinde olur. Bu münâsebetle; bütün Arab şiirleri dört kısımda mütâlâa edilmiştir.
Bunlardan kasâid; deve üstünde yolculuk yapanlar tarafından teganni edilmiş ve tavîl,
basît, kâmil gibi bahirlerin cüzlere ayrılmış vezinleriyle söylenmiştir. İkinci olarak
görülen remel kısmındaki şiirlerdir. Bunlar kalabalık içinde söylenen, övünme, övgü ve
yerme mevzuları ile müzâkerâta âid olup; medîd, basît, vâfir ve kâmil gibi vezinlerle
söylenmiştir. Üçüncü olarak Arablarda deveci ezgileri, pazar ve çalışma sırasındaki
şiirleri recez ve münserih bahirlerinin meştûr şekillerinde görülmüştür. Yine üçüncüde
olduğu gibi dördüncüyü meydana getiren şiirler de aynı bahirlerin menhûk vezinleriyle,
çocukları sevme, develeri sürme ve kuyulardan su çekme esnasında söylenmiştir.
Arab nazmında birim beyttir. Arablardaki ilk nazım şekilleri olarak görülen recez ve
kasîd’in birinci beytleri mutlaka kafiyelidir ve nazım; ahengini vezin ve kâfiye gibi iki
temel unsurdan alır. Ayrıca kelimelerin mısra’ ve beyt içinde seçilerek yerine konulması
üçüncü bir sebebtir. Arablar kasîdenin yanında en çok recez nazım şekillerini
kullanmışlardır. Zamanla İslâm dâiresine giren milletlerin edebiyatları ile temasta
bulunmaları, konularda çeşitlilik, rubâî ve Mesnevî gibi yeni nazım şekillerinin ortaya
çıkmasına sebeb olmuştur.
İslâm medeniyeti dâiresine giren milletler bu medeniyetin sunduğu değerleri almışlar
veya az çok değiştirerek kendi bünyelerine uydurmuşlardır. Her millette şiir olduğuna
göre bu dâirenin içine girinceye kadar, bu milletler kendi ölçü ve birimlerini de
getirmişlerdir. Bu dâirenin içine ilk giren millet İranlılar olmuş, daha sonra Türkler,
hintler ve diğer bazr milletler de dâhil olmuştur. Böylece aruz İran’a geçmiş ve İran
şiirinin, bilhassa İslâmiyet’i kabulden sonra ortaya çıkan yeni Farsça diye adlandırılan
devrin şiirde veznini teşkîl etmiştir.
Abbasî idâresinin zayıflaması ile Farsça edebî dil olarak canlanmış, gitgide hânedân ve
eyâlet emirlerine bağlı merkezlerde Farsça şiir dili olarak Arabça’dan da ileri gitmiştir.
Arabça’yı ve Arab nazım tekniğini bilen İranlı şâirler, Fars şiirinin gelişmesinde büyük rol
oynadıkları gibi şiir tenkidçileri de belirli ölçü ve kaidelerin tesbitinde mühim vazife
yüklendiler. Ses yapısı ve hece teşkili bakımından Frasça’nın aruza daha kolay adapte
olduğu görüldü. Bu sahada Reşîdüddîn Vatvât (V. 1177/H. 573) başta olmak üzere bâzı
zevat aruzla ilgili kitaplar ortaya koydular. İran nazmı, Arab nazım birimi olan beytin
yanında, İslâm öncesi edebiyatında olduğu gibi, mısra’ı birim kabul etti. Böylece tek
mısra’ bile aruzun tatbikinde kıvraklık getirdi ve bu, alelade olan konuşma dilinde bile
görüldü. Ayrıca aruz, İran edebiyatında bâzı değişikliklere uğradı. Fars zevki Arab
şiirinin bâzı bahirlerini kabul etmeyerek, bir seçme ve tercihte de bulundu. Zamanla
yine İslâm öncesi edebiyatta görülen ve fehlevîye denilen dört kıt’adan meydana gelen
manzumeler de aruzla yazıldı. Böylece rubâî nazım şekli ortaya çıktı.
Her millette olduğu gibi Türklerde de İslâmiyet’ten önce şiir vardı ve vezni parmak
hesabı denen hece vezni idi. İslâm medeniyeti içine girince hece yanında aruzu da
kullandılar. Ancak Türkler aruzu doğrudan doğruya Arablardan değil İran yolu ile aldılar.
Ayrıca her iki milletin nazım şekillerini de kullandılar. Farslarda olduğu gibi Türklerde de
nazım birimi mısra’ idi. Türk edebiyatında aruz, intibak devrinde büyük bir eser olan
Kutadgu Bilig’de görüldü. Burada Şehnâme’de olduğu gibi Fa’ûlün, Fa’ûlün, Fa’ûlün,
Fa’ûl vezni kullanılmıştı. Dikkat edildiğinde bu veznin millî vezin olan heceye yakınlığı
hemen görülür. İslâm öncesi devreden günümüze kadar gelen hece vezni içinde on bir
heceli vezin en çok kullanılanlar arasındadır. Kutadgu Bilig’te de işe buradan
başlanmıştır. Zâten eserin içindeki dörtlükler nazım şeklinde de eskiye yer verildiğini
açıkça göstermektedir. Buradan hareketle edebiyatımızda tuyuğ, murabba ve şarkı
gibi nazım şekillerinin ortaya çıktığı bir gerçektir. Hattâ halk edebiyatı şâirleri her iki
vezne de yer vermişlerdir. Yûnus Emre gibi şâirlerin hece ve aruzla şiir yazmalarına
karşılık, Azîz Mahmûd Hüdâî ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı gibi şâirler tekke edebiyatı
içinde yalnız aruzla şiir yazmışlardır. Ayrıca on yedinci asır şâirlerinden Aşık Ömer ve
Kâtibî gibi şâirlerin de şiirlerinde her iki vezni kullandıklarını zikretmek gerekir. Bu ikili
durum daha sonraki asırlarda hem dîvân, hem de halk şâirlerinde devam edecektir.
Türk edebiyatı içinde aruzun yerleşmesi ilk zamanlar Farsça ve Arabça’yı bilen, yüksek
tabaka da denen havâss arasında görülmüştür. Bunlar ise; ilk önce bildikleri yabancı
dilde ve aruz vezni ile şiirler yazmakla başlamışlardır. Farsça, kolaylığı ve Türkçe ile yan
yana yaşaması, aynı bölgede bulunması yüzünden Arabça’ya galebe çalmış, böylece ilk
şiirlerde Farsça yer almıştır. Daha sonra Türkiye Selçuklularının son devirlerinde yavaş
yavaş ortaya konan mülemmâlar, belki bir noktada Türkçe’yi aruza alıştırmış, netîcede
okur-yazar zümresi aruzu Türk şiirine getirmiştir. Ancak Hoca Dehhânî gibi saray şâirleri
Farsça’ya hâkim olduklarından, Türk şiirine doğrudan doğruya aruzu getirmeyi
başarmışlar ve aruzla gazeller yazmışlardır.
Hazırlık devrinde Farsça’nın edebî dil telakkisi daha sonra kendisini gösterecek olan Türk
şiirini yönlendirmede büyük rol oynamış ve seçilen vezinler Türk zevkinin de iştirak
ettiği Fars şiirinden alınmıştır. Böylece aruzun nazma tatbiki başlamış ve bu konuda
yazılan eserler daha sonra verilmiştir. On beşinci yüzyıldan itibaren aksamadan devam
eden aruz vezni, on dokuzuncu yüzyılda en mükemmel şekle ulaştı. Hattâ tiyatro
eserlerine bile uygulandı: Edebiyât-ı cedîde ve onları tâkib eden Fecr-i âti
topluluklarında serbest müstezada bile tatbik edildiği görüldü. Ancak on dokuzuncu
yüzyılın sonunda, aruzun mükemmel şekle ulaştığı bir zamanda heceye rağbetin artması
ile aruz hakkında münâkaşalar ortaya çıktı ve bu vezne, karşı bir hareket başladı.
Hâlbuki Türkçe en başarılı aruz örneklerini bu devrede veriyordu. Millî edebiyat
cereyanının heceyi öne geçirme gayreti aruzu geride bıraktı ve bu veznin en son
temsilcisi Yahyâ Kemâl oldu.
Aruz vezninin esâsını hecelerin mâhiyet ve durumu (uzunluk-kısalık, kapalılık-açıklık
hususları) teşkil etmektedir. Aruz vezninde hecelerin sayısına bakılmaz, kalitesine
(keyfiyetine) önem verilir. Bu bakımdan aruz, keyfî (qualitatif) bir ölçüdür. Hâlbuki hece
vezni sayıya bağlı olup, kemmî (quantitatif) dir.
Aruzda Hece Çeşitleri
1- Açık heceler- Kısa heceler: De-re, di-ri, a-da, i-ni, ı-şık, a-lî gibi.
2- Kapalı heceler-Uzun heceler: Has-ret, hâ-lâ, hâ-lî, sensin, ley-lâ, sa-bâ, se-sin vs.
3- Bir buçuk (kapalı ve açık-uzun ve kısa) heceler; Derd, diyar.
Yalnız, kapalı uzun hece n ile biterse, bir uzun hece kabul edilir. Bir buçuk hece (—.)
olmaz. Ci-han, de-rûn, dil-hûn, ner-mîn, der-man, hân-mân, ta-nîn zer-rîn gibi.
Bir de mısra’ sonunda bulunan hece, açık olsa bile, kapalı hükmündedir. Söy-le, se-se
gibi.
Aruzdaki hece durumu göz önüne alınınca, Türk dilinde hecelerin daha çok açık tarafta
kaldığı görülür. Bunun yanında Türkçe’de kapalı hece meydana getiren uzun seslerin
bulunmayışı, Arapça ve Farsça’ya göre Türk nazmının aruza uymasında bir hayli geride
kalmasına yol açmıştır. Bu iki dile nisbetle Türkçe’de aruz bâzı hususları da beraberinde
getirmiştir, İslâmî dâire içine giren Türkçe bir taraftan kültür ve inanç kelimelerini
alırken, uyumu sağlayabilmek için kendi içinde de bâzı hususlara yer vermiştir. Bilhassa
on altıncı asra kadar geçen üç yüz senelik bir zamanda bu durumlar oldukça fazla
görülmüş, bir yandan aruza uydurulmada kendine göre bir hayli yol alışı, diğer taraftan
yabancı dillerden alınan kelime ve tamlamalar git gide Türk şiirini daha da ileri
götürmüştür. Aruzla söylenen Türk şiirinin âhengindeki bu düzelme, zamanla daha da
gelişmesine rağmen aşağıdaki hususlar görülegelmiştir.
Aruzun Türkçe’ye tatbikinde görülen belli başlı hususlar şunlardır:
1- Vasl: Ulama da denilen bu husus, sessizle biten bir kelimeden sonra, sesli bir harfle
başlayan ikinci bir kelime arasında görülür. Bu, kapalı bir hecenin açılması içindir.
Allah adın / zikr idelüm evvelâ
Vâcib oldu / cümle işde her kula
beytinde veznin “fâilâtün” olması için Allah ve vâcib kelimelerinde görülür. Aslında (— —
— —) iken ulama yapılınca, (Allah adın, vâcib oldu) —. — —) durumuna düşer ve kapalı
hece açılmış olur.
2- İmâle: Buna uzatma da denir. Kısa ve açık bir hecenin uzatılarak kapatılmasıdır.
Dilimizde uzun ses bulunmadığı için Türkçe kelimelerde görülen bu durum aruz için bir
hatâ sayılmasına rağmen, göz yumulmuş ve hemen her şâirde görülegelmiştir.
Ben didükçe / böyle kıl / di Nedimi nâtüvân
Gösterür engüşt ile meclisteki mînâ seni
—. —./—.— —/..—./—. — (Ben didükçe böyle kim kıldı Nedimi nâtüvân) mısraı; (—.—
—/—. — —/—.— —/— . —) (Ben didükçe böyle kim kıldî Nedîmî nâtüvân) şekline
çevrilmiştir. Ayrıca ikinci mısra’daki, meclisteki kelimesinde yine son hece (-ki), (-kî)
olarak uzatılmış ve bir başka imâleye yer verilmiştir.
3- İmâle-i memdûde: Med adı da verilen bu uzatma asıl imâleye nisbetle daha çok
uzatılır. Arapça ve Farsça kelimelerde bulunan bir uzun heceyi, bir uzun bir kısa olmak
üzere, iki hece şeklinde okumaktır. Az olmakla birlikte Türkçe kelimelerde de rastlanır.
Sâdece uzun hecelerde değil, sonu iki sessizle biten hecelerde de imâle-i memdûdeye
yer verilir. Hece sonlarındaki elif-nûn harflerinden sonra yapılırsa aruz için kusurdur.
Böyle olmakla birlikte en meşhur şâirlerimiz bile buna göz yummuşlardır.
Nedim’in;
Nâzdan hâmûşsun yoksa zekânın duymadan
İstesen bin dâstân söylersin ebrularla sen
(— — — /— — —) = nâzdan hâmûşsun yok) derken (— . — —/— — —) şeklinde
okunarak iki bir buçuk heceye yer verdiğini görürüz. Burada nâz (—.) ve mûş (—.)
heceleri bir buçuk olarak okunmuştur. Ayrıca ikinci mısra’daki dâstân (— —)
kelimesinde, ilk hece dâstân (—.—) şeklinde okunarak İmâle-i memdûdeye yer
verilmiştir. Yine Fuzûlî’nin;
Aşk derdiyle hoşam el çek ilâcumdan tabîb
—. — —/ — . — — / — . — — / — . —
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadur.
—. — —/ — . — — / — . — — / — . —
Üç fâilâtün bir fâilün cüzünden meydâna gelen beytin birinci mısradaki ilk cüzünde
bulunan aşk (—) kelimesi bir buçuk hece alınmıştır. Yine Şeyh Gâlib;
Ey Hızr-ı fütâdegân söyle
Bu sırrı idüp iyân söyle
Ketm etme yegân yegân söyle
mısralarındaki fütâdegân, iyân, yegan kelimelerinde son heceler hep bir buçuk hece
değerinde kullanılmıştır.
Türkçe kelimelerde de bir buçuk heceye yer verilerek imâle-i memdûde yapıldığı
görülmüştür.
4- Zihaf: Arapça ve Farsça’da yer alan ve uzun okunması gereken heceleri kısa okuma
olup, mühim bir aruz kusurudur. Bakî’nin
Baş eğmezüz edâniye dünyâ-yı dûn içün
Allaha dur tevekkülümüz i’timâdumuz
mefûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâîâ’ilün veznindeki bu beytinde ilk mısranın ikinci cüzündeki
edânîye kelimesinin üçüncü hecesi zihaf için edâniye şeklinde okunmuştur.
Türk şiirinde hezec, recez, remel, muzâri, müetes, hafif, mütekârib bahirlerine âit kırka
yakın vezin kullanılmıştır. Yalnız bu vezinler kullanılırken, bâzıları bir kısım nazım
şekillerinde yer almıştır. Bunun yanında, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, hece veznine
uygun vezinlere öncelik verilmiştir.
Şiirimizde en çok kullanılan aruz kalıpları şunlardır:
1- Me fâ i lün (dörd aded)
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdur bu
Nazargâh-ı ilâhîdür makâm-ı Müstafâdır bu
Nâbî
Celâleddîn-i Rûmîden dehen tolup olup pür fen
Bilüp ahbâr-ı ahbârı tolu esrân dîdâram
Muînî
Hayâl-i yâr ile her şeb benim rü’yalarım vardır
Başumda sây-ı zülfünden uzun sevdalarım vardır.
Şemsî
2- Me fâ î lün me fâ î lün fe û lün
— — — /. — — — / . — —
Sunulmadı bana kahve dime sen
Nasîbün var ise gelür Yemenden
Nâbî
3- Mef û lü me fâ î lün mef û lü me fâ î lün
— — . /. — — — / — — . /. — — —
Tiz olma te’emmül kıl herhâle tahammül kıl
Allah’a tevekkül kıl tedbîri bozar takdir.
Kemâlpaşazâde
4- Mef ü lü me fâ î lü me fâ î lü- fe û lün
— — . /. — — . / — — . /. — — . /. — —
Yelkenle gelür bâga levendâne benefşe
Tüller takınır başına merdâne benefşe
Şemsî
Tûtî gibi hoş nükteler öğretdi zekânın
Bakî gibi üstâd-ı sühen-pervere cânâ
Bakî
5- Mef û lü me fâ i lün fa’û lün
— —. /.— . — / . —
Dil hasret-i gamla lâl kaldı
Gâlib gibi bî-mecâl kaldı
Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
Elân bir ihtimâl kaldı
İnsafın o yerde nâmı yok mu?
Şeyh Gâlib
6- Müs tef i lün (dört aded)
— —. —
Karşında ben pervâneyim sen şem’-i tâbânsın bana
Aşkınla ben dîvâneyim sen âfet-i cansın bana.
Kânûnî (Muhibbî)
7- Müs tef i lâ tün (iki aded)
— —.— —
Gencînen olsam vîrân idersin
Âyînen olsam hayran idersin
Şeyh Gâlib
8- Müf te i lün me fâ i lün
—. .—
/ .— . —
Aşk ile kendüden gider âşıka bir nidâ gelür
Yazusı yok kitâb okur âlim olur çıka gelür.
9- Fâ i la tün fâ i lâ tün fâ i lâ tün fâ i lün
— . — — / — . — — / — .— — / —.—
Mürde ihya eyledin ey cân safa geldün safâ
Eyledün giryânunı handân safâ geldün safâ
Şemsî
10- Fe i lâ tün fe i lâ tün fe i lâ tün fe i Lün
. . — — / . . — — / . .— — / . . —
Doğuyor ömrüme bir yirmi sekiz yaş güneşi
Sana baktıkça olur gönlüm uçan kuşlara eş
11- Müf te i lün fâ i lün
—. . — / —.—
Kendimi cem eyledim bahr-ı musaffa gibi
Gökte süreyyâ gibi levh-i muallâ gibi
12- Mef û lü fâ i lâ tün (Müs tef i lün fe û lün)
——./ —.— —/— —.—/.— —
Sözüm sirayet itse Mecnûn-i nâ-murâda
Kuşlar kebâb olurdu başındagı yuvada
Hayalî
13- Mef û lü fâ i lâ tü me fâ î lü fâ i lün
— — . / — . — . / — .— — / . — — . / —.—
Aldın hezâr bütgedeyi mescid eyledin
Nâkûs yerlerinde okutdun ezânları
Bakî
14- Me fâ i lün fe i lâ tün me fâ i lün fe i lün
. —. — /.. —
—/ .— .—/..—
Gamınla ülfetimiz var sürüru n’eyleyelim
Safâ-yı hâtırımız yok huzuru n’eyleyelim
Nailî
15- Fe i lâ tün me fâ i lün fe i lün
. .— — /.— . — /. .—
Yine bir âfitâba düştü gönül
Şeh-i âlî-cenâba düştü gönül
Hayreti
16- Fe û lün fe û lün fe û lün fe ûl
. — — / . — — / .— — / .—
Ne mir ü ne pâşâya et iltica
Rahim ü kerîm çün Hudâdır Hudâ
Şeref Hanım
17- Mü te fâ î lün fe û lün (Fe i lâ tün fâ i lâ tün)
. .— — —/ . — —/..— —/—.— —
Ne beyân-ı hâle cür’et ne figâna tâkatim var
Ne recâ-yı vasla gayret ne firâka kudretim var.
Vâsıf

1) Ravdat-ül-evzân (Mutahhar bin Ebî Tâlib Larendi, Süleyınâniye Kütüphânesi,
Şazeli kısmı. No: 147) vr. 182
2) Aruz Risâlesi (Amasyalı Alâeddîn Ali, Üniversite Kütüphânesi, T. Y. 5686)
3) Risâle-i Aruz; (Halim-i Şirvânî Dâmâd İbrâhim Paşa Kütüphânesi, No. 1151)
4) Risâle-i Aruz (Firişfehoğlu, Üniversite Kütüphânesi, T. Y. 5729)
5) Bahr-ül-meârif (Sürûri, Hacı Mahmûd Efendi, No: 5156)
6) Mîzân-ül-evzân; (Nevâyî, Fâtih kütüphânesi, No: 4056)
7) Aruz Risâlesi, (Zahîruddîn M. Bâbür, Moskova-1972)
8) Arûz-i Türkî; (Ali Cemâleddîn, İstanbul-1291)
9) Teshîl-ül-arûz vel-kavâfî vel-bedî (Ahmed Hamdi, İstanbul-1289)
10) Türk şiirlerinin Vezni (A. Tal’at, İstanbul-1933)
11) Resimli Türk Edebiyatı; cild-1, sh. 156
12) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 376
13) Tuhfet-ül-edeb fî mîzânî eş’âril-Arab, (Muhammed bin Ebî Şeneb, Paris-1954)
14) Fennu Taktî-iş-şi’ri vel-kâfiye, (R. Hulusi. Beyrut-1966)
15) El-Mu’cem fî meâyiri eş’âr-il-Acem; (Şemseddîn Muhammed bin Kays Râzi,
Tahran-1338)
16) Eski Arab Şiiri (N.M. Çetin, İst. 1972)
ASÂKİR-İ MANSÛRE-İ MUHAMMEDİYYE
Sultan İkinci Mahmûd’un yeniçeri ocağını 1826 senesinde ortadan kaldırması üzerine bu
teşkilâtın yerine te’sis edilen ordunun adı.
Sultan İkinci Mahmûd Han, on altıncı asrın sonlarında bozulmaya başlayıp on sekizinci
ve on dokuzuncu asırlarda bir anarşi yuvası hâline gelen yeniçeri ocağını kaldırmak için
on altı sene gibi bir zaman bekledi ve gerekli hazırlıkları yaptı. Ocağı içeriden fethetmek
için iş başına kendi görüşündeki adamları getirdi. Ağa Hüseyin Paşa’nın da desteği ile
1826 senesinde yeniçeri ocağını lağv etti. Bu durum Osmanlı târihinde Vak’a-i hayriye
adıyla anıldı. Lağv edilen ordunun yerine Peygamber efendimizin adına izafeten Asâkir-i
Mansûre-i Muhammediye teşkilâtını kurdu. Boğaz muhafızı ve Kocaeli, Bursa sancakları
mutasarrıflıkları üzerinde kalmak üzere, Ağa Hüseyin Paşa’yı serasker ünvânıyla bu
teşkilâta komutan tâyin etti. Yeniçerilere âid her türlü isim, ünvân ve işaretler
kaldırılınca, ağa kapısının adı da serasker kapısı olarak değiştirildi. Ağa kapısı kısa bir
süre seraskerlik dâiresi olarak kullanıldı ise de, sonraları bu iş İstanbul Üniversitesinin
bulunduğu yerdeki eski sarayda yürütüldü. 7 Temmuz 1826 târihinde bu teşkilâta âid
bir kanunnâme hazırlatıldı.
Bu ordunun teşkilâtlanmasına ilk olarak, İstanbul’da tertib adı verilen sekiz alayın teşkil
edilmesiyle başlandı. Sekiz alayın ikisi serasker kapısında, altısı da, o zamanlar inşâsı
devam eden Dâvûdpaşa ve Üsküdar kışlalarındaki barakalarda iskân edildi. Hazırlanan
nizâmnâmeye göre, kimliği belirsiz kimselerle, muhtedîler bu teşkilâta alınmayacaktı.
Şartları elverişli ve yaşları on beş ile otuz arasında bulunanların kaydı yapıldı. On beş
yaşından küçük olanlar için, Şehzâdebaşı’ndaki eski acemi ocağı kışlası talimhâne olarak
tahsis edildi.
Yeni ordunun ilk mevcudu 12.000 kişi olup, 1500’er kişilik sekiz tertibe ayrılmıştı.
Mevcûd sekiz tertibin hepsine birden kumanda eden bir baş-binbaşı vardı. Her tertibin
mevcudu binbaşı, kolağaları, topçubaşı, arabacıbaşı, cebehânecibaşı, mehterbaşı,
imâmlar, hekim, cerrah v.b. ile birlikte 1527 kişiyi bulunuyordu. Her alay saf adıyla on
beş kısma taksim olunup, her biri yüzbaşıların kumandasında idi. Ayrıca her safta bir de
top bulunurdu. Bu toptan topçubaşı sorumlu idi. Yüzbaşının rütbe olarak altında iki
yüzbaşı mülâzımı, bir sancakdâr, bir çavuş ve onbaşı vardı. Her tertip, sağ ve sol olmak
üzere sekizer saf hâlinde tasnif edilmişti. Her sekiz safın başında kolağaları kumanda
mevkiinde idi. Bunların maiyyetinde de birer kolağası mülâzımı ile bir kâtip vardı.
Bu sistem 1828 senesinde değişikliğe uğrayıp tertib tâbiri alay’a, saf tâbiri de bölük’e
çevrildi. Sekiz alaydan ikisi, nöbetleşerek seraskerlik binasını bekleyecek ve İstanbul’un
güvenliğini sağlayacaktı. Diğer altı alay ise, Selîmıye ve Rami kışlalarında tâlim
yapacaklardı.
Yeni ordunun seraskerlikten sonra gelen en yetkili makamı Asâkir-i mansûre nezâreti
idi. Ordunun maaş gibi işlerinden nâzır mes’ûl idi. En yüksek rütbelisinden ere kadar
herkesin maaşı ve tâyinâtı vardı. Yeni ordunun giderleri Mansûre hazînesi adıyla kurulan
ve yeni gelir kaynakları olan bir hazineden sağlanırdı. Askerî eğitimin dışında her saf için
bir mektep kurulacak, buralarda her gün Kur’ân-ı kerîm ve lüzumlu din bilgileri
öğretilecekti. Askerler beş vakit namazı cemâatle kılacaklardı. Bunun için de İstanbul
kâdısı her safa bir imâm tâyin edecekti. Askerlerin eğitimi Nizâm-ı Cedîd askerininki gibi
olup, dışarıdan uzmanlar getirildi (Bkz. Nizâm-ı cedîd). Orduda terfi, kabiliyete göre
olacaktı. Bir nefer, çalışkanlığı sayesinde binbaşılığa kadar yükselebilecekti. Asâkir-i
mansûrede emekli olmak on iki sene hizmetten sonra mümkün olacak, emekliliğe hak
kazananlara aldıkları aylık kadar maaş bağlanacaktı. Yaşlılık veya sakatlık gibi
sebeplerle emekliye sevkedilenler de durumlarına göre, aylıklarının üçte birini veya üçte
ikisini alabileceklerdi.
Hüsrev Paşa, serasker olunca yeni orduda bâzı değişiklikler yaptı. 1828 senesinden
itibaren askere serpuş yerine fes giydirilmesi kabul edilerek kılık kıyafette birlik
sağlandı. Ordu teşkilâtının büyümesi üzerine binbaşılık kaldırılarak üç taburdan
meydana gelen alayın başına bir miralay (albay) tâyin edildi. Her alayda bir alay emini
ile bir kaymakam (yarbay) bulunmaya başladı. 1828 senesinde Ruslarla savaşın
başlamasına rağmen ordunun teşkilâtlandırılmasına devam edildi. Alayların sayısı
arttırılarak iki alaydan bir liva kuruldu ve buna mirliva kumanda etmeye başladı. 1831
senesinde ordu, İstanbul ve Üsküdar olmak üzere iki kısma ayrılıp, her kısmın başına
ferikler tâyin olundu. Ayrıca Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Mansûre
birlikleri kurulmaya başlandı. Bu birliklerin subayları İstanbul’dan gönderildi. Erler ise
bölge halkı arasından kaydedildi.
1832 senesinde müşirlik rütbesi konularak, ferikler müşirliğe terfî ettirildi. Böylece rütbe
silsilesi aşağıdan yukarıya doğru şu hâli aldı: Nefer, onbaşı, bölük emîni, çavuş,
başçavuş, mülâzım, yüzbaşı, sol kolağası, sağ kolağası, binbaşı, kaymakam, mîralay,
mirliva, ferik, müşir. Ordunun subay ihtiyâcını karşılamak üzere 1834’de Harbiye
mektebi açıldı ve Avrupa’ya talebe gönderildi. Aynı sene Asâkir-i Mansûre tâbiri yerine
Asâkir-i Nizamiye denildi ve bu tâbir uzun süre kullanıldı.
Tanzîmâtın ilânından sonra seraskerlik makamının önemi arttı ve sadâretten sonra ikinci
sıraya yükseldi. Sultan Abdülazîz devrinde bu makam bir kaç defa sadâretle birleştirildi.
1843 senesinde muvazzaflık süresi beş, yedeklilik süresi yedi seneye indirilerek,
mevcûd birlikler; Hassa, Dersaâdet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları diye beşe
ayrıldı. 1879’da seraskerliğin yerine harbiye nezâreti kuruldu ise de, 1884’de tekrar
seraskerliğe döndürüldü. 1908’de ise, harbiye nezâreti kesin olarak seraskerliğin yerini
aldı.

1) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Hatt-ı hümâyûnlar; no: 51356, 57990, 17435
2) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Kânunnâme-i askerî defterleri; cild-1
3) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mâliye’den müdevver defterler; no: 8368, sh. 8
4) Üss-ü zafer; sh. 190
5) Târih-i Lütfi; sh. 192
6) Netâyic-ül-vukûat (Mustafa Nuri Paşa, İstanbul-1327); cild-4, sh. 109
7) Sultan II Mahmûd Devri Yedek Ordusu: Redîf-i asâkir-i mansûre (Mübahat
Kütükoğlu, Târih Enstitüsü Dergisi, sayı-12, İstanbul-1982); sh. 127
8) Hassa Ordusunun Temeli: Muallem Bostaniyân-ı Hassa Ocağı, Kuruluşu ve
Teşkilâtı (Abdülkâdir Özcan, Târih Dergisi, sayı-34, İstanbul-1984); sh. 347
9) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 378
ASESLER
Osmanlı Devleti’nde şehirlerde geceleri dolaşan güvenlik kuvveti. Arabça “as”
kelimesinin çoğulu olan ases, Osmanlılara İlhanlılardan geçmiştir. Bu teşkilâta ilhanlılar
Devleti’nde “emâret-i ases” denirdi. Bu teşkilâtın başında, yeniçeri ocağını meydana
getiren ortalardan yirmi sekizinci ortanın çorbacısı bulunurdu. Bu çorbacıya asesbaşı
denirdi. Bugünkü mânâda emniyet müdürüne karşılık gelmektedir.
Asesbaşı idaresindeki asesler, geceleri asayişi te’min etmek için dolaşırlar, yasak
yerlerde rastladıkları şüpheli kişileri yakalarlar, kimliklerini soruştururlar, suçlu olanları
cezalandırırlardı. Suçsuz olanları ise yasak yerlerde dolaştıklarından ötürü para cezasına
çarptırırlardı. Yeniçeri ağasının yakaladığı kimselerin hapsi ile asesbaşı ilgilenirdi.
İstanbul içindeki Tomruklar ile Babacâfer zindanı da asesbaşınsn emri altındaydı.
Asesbaşı, başına yeşil çuhadan çatal kalafat, arkasına zağra yakalı ve yeşil dîvân kürkü,
bacağına ak çakşır, ayağına da sarı yemeni giyerdi. Devlet merkezi olan İstanbul’da, biri
Galata’da diğeri Suriçi’nde (İstanbul) olmak üzere iki asesbaşı vardı. Fakat İstanbul
asesbaşısı üstün dereceli idi. Asesbaşı Bâb-ı âli’de bulunduğu için kendisinin
yeniçeriağası dâiresinde bir emir eri bulunurdu. Yeniçeri ağası asesbaşına bu emireri ile
emir gönderirdi. Diğer şehir ve kasabalarda da ases adı altında emniyet teşkilâtı ve
buna âid vergiler vardı.
Asesbaşı, merasimlerde ve kapıkulu ocaklarının sefere çıkışlarında beş yüz kadar olan
maiyyeti ile yolun iki tarafına dizilerek düzeni sağlardı. Veziriazam dîvânında ve
vezîriâzamın İstanbul’da kol gezdiği zamanlarda bir kısım asesiyle birlikte asesbaşı da
bulunurdu.

1) Osmanlı Târih Deyimleri Sözlüğü; cild-1, sh. 93
2) Seyahatname (Evliya Çelebi); cild-1, sh. 517
3) Kapıkulu Ocakları; cild-1, sh. 170
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-9, sh. 371
ASTIRHAN SEFERİ
Don-Volga kanalını açma teşebbüsü. Osmanlı Devleti’nin, Rusların Hazar denizine
inmelerini önlemek maksadıyla düzenledikleri sefer olup, buna Ejderhan seferi de denir.
Moskova prensi dördüncü İvan, çar ünvânını da alarak 1554’de bir Türk hanlığı olan
Astırhan Hanlığı’nı ortadan kaldırdı. Hazar kıyılarındaki dağınık ve kuvvetten düşmüş
diğer Türk-Moğol hanlıklarına da son verip, bütün Hazar kıyılarını ele geçirdi. Böylece
Karadeniz’e inme ümîdi arttı.
Osmanlı devlet adamları, başta sultan İkinci Selîm Han, dâmâdı ve vezîri Sokullu
Mehmed Paşa, kuzey hududlarında cereyan eden hâdiseleri büyük bir dikkatle tâkib
etmekte iken, Harezm hânı Hacı Mehmed Bey’in yardım talebini ihtiva eden mektubu
geldi. Mektubunda İran’ın, Türkistan-Anadolu yolunu kestiğini, Türkistan hacılarına yol
vermediğini anlatıyor, Pâdişâh’ın Astırhan’ı fethetmesini ve Anadolu-Türkistan yolunu
açmasını rica ediyordu. Bunun üzerine sultan İkinci Selîm Han, Kırım hanına bir hattı
hümâyûn gönderdi. Hatt-ı hümâyûnda şöyle demekteydi: “Türkistan ve Tataristan
tüccarlarına yol açıp emniyet içinde gelip gitmeleri temennî olunmuştur. İmdi, vilâyet-i
Kazan ve Ejderhan evvelden Nogay elinde idi. Hâlen küffâr eline girmesi neden oldu?
içinde ve etrafında kalan Tatar mirzalarından kimler vardı? Ve ne zamanda ve ne
sebeble elden gitmiştir. Mufassal (etraflı) yazılıp, ol vilâyetin feth olunması takarrür
etmiştir... Alâ-vech-it-tafsîl ilâm eyliyesin ki, vaktiyle tedârükü görülüp, feth ü teshîri
müyesser ola.”
İstişareler netîcesinde Astırhan seferine karar verildi. Sultan İkinci Selîm Han ilk iş
olarak, Hazar gölüne dökülen Volga nehri ile Azak denizine dökülen Don nehrinin
birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açma işine fiilen başlanmasını emretti.
Kanal açma projesi daha önce Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında Semiz Ali
Paşa’nın vezîriâzamlığı sırasında düşünülmüş, fakat Avusturya mes’elesi sebebiyle
üzerinde durulamamıştı.
Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa bu mühim işe, o bölge hakkında bilgi ve tecrübesi
olan Şıkk-ı Sânî defterdârı (Mâliye müsteşarı) Çerkeş Kâsım Bey’i tâyin etti. Kendisine
Kefe beylerbeyliği verilerek Kâsım Paşa oldu. Kâsım Paşa, mahallîne gidip, mütehassıs
mühendisler tarafından yapılan tedkîklerin neticesini Pâdişâh’a arzetti. Kanal işi olduğu
takdirde, Rusların Volga havalisinden elleri kesilecek, eski bir-Türk ve müslüman şehri
olan Astırhan, devletin nüfuzu altına girecek, İran üzerine yapılacak seferlerde Hazar
denizi vasıtasıyla askere zahire ve harp malzemesi yetiştirmek mümkün olacaktı.
İktisadî olarak da Orta Asya Türk ticâret kafileleri, mallarını Hazar’ın kuzeyinden Azak
ve Kefe limanlarına nakledip, batı ile ticarî münâsebetlerde bulunacaklardı.
Sefere me’mûr asker te’min edildikten sonra, yüklenen gemiler 4 Ağustos 1569 (H.
977) târihinde Karadeniz’e açıldı ve Azak denizinin kuzeydoğu ucundaki Azak limanına
yâni Don nehri ağzına geldi. Bu sırada Niğbolu, Silistre, Amasya, Canik ve Çorum
sancak beylerinin kuvvetleri de yetişip Çerkes Kâsım Paşa’nın emrinde toplandılar. KefeBalık, Lava, Menklig, Taman halkından çok mikdarda amele yazıldı. Kâsım Paşa
emrindeki Osmanlı kuvvetleri kanal kazılacak yere gelip, 1569 senesi Rebî-ül-evvel
ayında kazma işine başladı.
Otuz bin amele (işçi) çalışırken, ordunun da Astırhan kalesini fethi münâsib görüldü.
Zîrâ kanal açıldıktan sonra, Don ve Volga’nın güneyindeki topraklarda Ruslara âid olan
Astırhan’ın fethi mühim idi. İşçi de, Rus hücumlarından emin olacaktı. 12 Eylül 1569’da,
Osmanlı-Kırım kuvvetlerinden meydana gelen Türk ordusu, Astırhan’ı muhasara etti.
Bu sırada Rus çarı kendisine yardımcılar aramakla meşgul olup, İran ile ittifak kurdu.
Kırım hanı ile de gizliden gizliye muhabereye başladı. Netîcede Tatarları kandırdı.
Astırhan’ın fethiyle burada bir Osmanlı beylerbeyliğinin kurulması, Kırım’ın iç
bağımsızlığı hususunda Devlet Giray’ı ürküttü. “Eğer bu kanal açılırsa, Türk kuvvetleri
Hazar’a inecek, Kırım tamamen Osmanlı çenberine girecek, istikbâlde Kırım istiklâlini
kaybedecektir” şeklindeki Rus telkinleriyle, Tatarların kuruntusu; “Tatar’a rağbet olmaz
belki, Kırım da elimizde kalmaz” şekline dönüştü.
Kanalın üçte biri kazıldığında kış mevsimi yaklaşmıştı. Düşmandan endişeye hiç bir
sebeb yokken, casuslar tarafından Osmanlı askeri ve işçi arasında dedikodu çıkıp;
“Buralarda kış uzun sürer, taşlar bile çatlar” dendi. Amele ve asker arasında heyecan ve
korku başladı. Kasım Bey, askeri ve ameleyi ikna edemeyince, geri çekilmekten başka
bir şey kalmadı.
Osmanlı Devleti târihinde en mes’ûd bir netîcenin alınmasını te’min edecek bu teşebbüs,
Moskof çarının Tatarları aldatması ile netîcesiz kaldığı gibi, büyük zayiata sebeb oldu.

1) Târih-i Peçevî İbrâhim Efendi); cild-1, sh. 329
2) Tuhfet-ül-kibâr; sh. 126
3) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 33
4) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 382
5) Hayrullah Efendi Târihi; kısım-6, sh. 183
6) Osmanlı Devleti Târihi (Hammer); cild-6, sh. 1838
7) Büyük Türkiye Târihi; cild-4, sh. 293
8) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-1 sh. 208
ÂŞIK ÇELEBİ
On altıncı asır Osmanlı âlim ve şâirlerinden. İsmi Pîr Mehmed’dir. Şiirlerinde Aşık
mahlasını kullandığından bu adla meşhurdur. Babası Seyyid Natta lakabıyla anılan,
zamanın meşhûr âlim ve şâirlerinden Ali Çelebi’dir. Soyca Peygamber efendimize
dayanır. Bursa’da doğduğu da rivayet edilen Âşık Çelebi, 1520 (H. 926) yılında Üsküb’e
bağlı Prizren kasabasında doğmuştur. 1572 senesinde Üsküb’de vefât etti. Kabri
oradadır. Vefâtına Bursalı şâir Cenânî; “Aşık sefer eyledi cihândan (976)” mısra’ını târih
düşürmüştür.
Dedesi Seyyid Muhammed Natta, aslen Bağdâdlı olup, Seyyid Emîr Buhârî ile görüşmüş
ve beraber sefere çıkıp Bursa’ya yerleşmiştir. Emîr Buhârî, Sultan Yıldırım Bâyezîd
Han’ın kızıyla evlendiğinde, Seyyid Muhammed Natta da vezir İshâk Paşa’nın kızını aldı.
Bu evlilikten Âşık Çelebi’nin babası olan Seyyid Ali dünyâya geldi. Seyyid Ali, iyi bir
tahsil gördükten sonra, 1512 (H. 918) târihinde İnegöl’e kâdı oldu. Daha sonra sırasıyla
Karatuva, Üsküb ve Sofya kâdılıklarında bulundu. Seyyid Ali’nin Müeyyidzâde
Abdurrahmân Çelebi’nin kızıyla olan evliliğinden, beşi erkek biri kız olmak üzere, altı
çocuğu oldu. Bunlardan biri de Âşık Çelebi’dir.
Çocukluğu Rumeli’de geçen Âşık Çelebi, 1535 (H. 942) târihinde İstanbul’a geldi.
Gençlik devresini İstanbul’da geçirdi. Pîr Mehmed, Kasımpaşa müderrisi Sürûrî Çelebi,
Kalenderhâne müderrisi Taşköprüzâde Efendi, Mahmûd Paşa müderrisi Arabzâde
Âbdulbâki Efendi, Sahn müderrisi Saçlı Emîr Efendi Balıkesir Karasılı Hasen Çelebi ve
Ebüssü’ûd Efendi gibi zamanının büyük âlimlerinden okuyarak iyi bir medrese tahsili
gördü. Fenârî Muhyiddîn Efendi’den mülâzim oldu. (Asistan olarak bir müddet onun
yanında çalıştı.) Bir taraftan dînî ilimleri tahsil eden Âşık Çelebi diğer yandan zamanın;
Zatî, Taşlıcalı Yahyâ ve Hayalî gibi mühim şâirleri ile tanıştı ve edebî bilgilerini arttırdı.
Genç yaşta İstanbul şâirleri arasında önemli bir mevki kazandı.
Tahsilini tamamladıktan sonra 1541 (H. 948) târihinde Bursa’ya yerleşerek Emîr Buhârî
evkafının mütevellîliği vazifesinde bulundu. Bir ara mahkeme kâtipliği yaptı ve 1546 (H.
953) târihinde İstanbul’a döndü. İstanbul kâdısı olan eski medrese hocası Saçlı Emîr
Efendi’nin himayesiyle mahkeme kâtibi oldu. Daha sonra kâdı oldu. Sırasıyla 1547 (H.
957) târihinde Silivri, Priştine, Serfiçe, Narda ve nihayet 1562 (H. 970) târihinde Alâiye
kâdılığında bulundu.
Âşık Çelebi bu vazife esnasında Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın;
“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”
mısra’ıyla başlayan meşhur gazelini beşleyerek (tahmis ederek) pâdişâha takdîm etti.
Bu tahmis Sultân’ın çok hoşuna gitti. Niğbolu kâdılığı oradan da Rusçuk kâdılığına terfi
ettirildi.
Âşık Çelebi, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın vefâtından sonra yerine geçen oğlu sultan
İkinci Selîm Han’a da Belgrad’dan İstanbul’a dönerken, yeni bir gazelini takdîm ederek
iltifatına kavuştu. Karatûva kazası kâdılığı verildi. 1568 (H. 976) târihinde meşhur
tezkiresini Pâdişâh’a, Arabî yazdığı Şakâik Zeyli’ni de Sadrâzam Sokullu Mehmed
Paşa’ya ithaf etti. Mesâisi (İlmî çalışmaları) takdir görüp, mükâfat olarak kayd-ı hayât
şartıyla (vefâtına kadar) Üsküb kâdılığı verildi.
Osmanlı ilim ve edebiyat hayâtının en parlak zamanında yaşayan Âşık Çelebi, doğru,
neş’eli, vefâkâr bir zât idi. Edebî kültürü kuvvetli, medrese tahsili mükemmeldi.
Âşık Celebi’nin te’lif ve tercüme suretiyle yazdığı eserlerin sayısı ondan fazladır. Onun
en mühim ve en çok şöhret kazanan eseri Meşâir-üş-şuarâ adlı şâirler tezkiresidir.
Tezkire’de, diğer tezkirelerde olduğu gibi isimlerde hurûf-u hece tertibi tâkib edilmeyip,
şâirler, ebced tertibi esas tutularak sıralanmıştı. Muasırı (aynı anda yaşadığı)
şâirlerden İki yüz seksen iki zâtın terceme-i haliyle şiirlerinden seçilmiş parçaları ihtiva
eden bu tezkirenin bir çok yazma nüshaları vardır. En mükemmel nüshası Millet (Ali
Emîrî) Kütüphânesindeki yazmadır. Mısır ve Avrupa kütüphânelerinde de muhtelif
yazmaları vardır.
Âşık Çelebi Tezkire’sinde en önemli taraf, doğru olarak yazdığı şâirlerin hayâtı yanında,
şâirlerin hâlet-i rûhiyelerini de tahlil ve tasvir etmesidir.
Âşık Çelebi, Dîvân’ını Serfice kâdısı iken tertib etmeye başlamıştır. Dîvân, Kânûnî
Sultan Süleymân Han, Muhyiddîn Efendi, Hoca Çelebi, Müftüzâde Efendi, Şerîfzâde,
İznikli Ali Çelebi hakkında on dokuz kasîde, ile sultan İkinci Selîm Han için yazılmış bir
murabbayı terci’ ve terkib-i bendlerle, murabba’, tahmis ve gazelleri ihtiva etmektedir.
Ayrıca; Hüseyn Vâiz-i Kâşifî’nin Ravdat-üş-şühedâ, İmâm-ı Gazâli’nin (r. aleyh) EtTıbr-ul-Mesbûk fî Nesâyih-il-mülûk, Hatip Kasımoğlunun Ravdat-ül-Ahyâr,
Taşköprüzâde’nin Eş-Şakâik-i Nu’mâniyye fî ulemâ-iddevlet-il-Osmâniyye olmak
üzere Farsça, Arabça tercümeleriyle iki Hadîs-i Erbain tercümesi, Sokullu Mehmed
Paşa’ya takdim ettiği Zeyl-i Şakâik, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın Zigetvâr seferini
anlatan Zigetvârnâme, Bursa’da Emîr Sultan vakıfları mütevellîsi iken yazdığı,
Bursa’nın güzelliğini anlatan Şehrengîz-i Bursa ve edebî yazılmış mahkeme ilânlarını
ihtiva eden Mecmûa-i Sülûk gibi kıymetli eserleri vardır.
Tezkiresi G. M. Meredith Owens tarafından Meşâir-üş-şuarâ or Tezkire of Âşık
Çelebi (London-1971) isim ve târihiyle neşredilmiştir.

1) Tezkire (Latîfî); sh. 237
2) Esâmi; sh. 203
3) Şakâyık’i Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); sh. 161
4) Tezkiret-uş-şuarâ (Kınalızâde Hasan Çelebi); cild-2, sh. 589
5) Güldeste-i Riyazi İrfân; sh. 488
6) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 19
7) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 1314
8) Türk Klasikleri; cild-3, sh. 418
9) Resimli Türk Edebiyatı Târihi; cild-1, sh. 616
10) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 43
ÂŞIK PAŞA
Osmanlıların ilk devrinde Anadolu’da yetişen mutasavvıf, şâir ve velîlerinden. İsmi,
Ali’dir. 1272 (H. 670) târihinde Kırşehir’de doğdu. Babasının ilk çocuğu olduğundan Baş
ağa veya Paşa denildiği gibi, Paşa lakabının Osman Gâzi tarafından verildiği de rivayet
edilmektedir. 1333 (H. 733) târihinde, Mısır dönüşü, Kırşehir’de vefât etti. Türbesi
Kırşehir’de müslümanların ziyâretgâhı olup, mîmâri bir şaheserdir.
Aşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas, Moğol istilâsı üzerine Horasan’dan hicret edip, Anadolu
Selçuklularından Alâaddîn Keykubâd’ın himayesine girdi. Fazilet ve ilmiyle az zamanda
tanındı. Talebe yetiştirdi. Vefâtında yerine sâlih bir zât olan oğlu Muhlis Paşa geçti.
Muhlis Paşa Karaman’da büyük hizmetlerde bulunduktan sonra Osman Gâzi’ye iltica
edip, maiyyetine girdi. Daha sonra Kırşehir’e yerleşerek talebe yetiştirmekle meşgul
oldu.
Aşık Paşa, babasının Kırşehir’de bulunan dergâhında sâlih kimseler içinde yetişti. İyi bir
tahsîl gördü. Zamanın büyük âlimlerinden Kırşehirli Süleymân Efendi’den okudu.
Arabça, Farsça, İbrânice ve Ermenice öğrendi. Âlim bir zât oldu. Allahü teâlâya olan
sevgisinin çokluğu sebebiyle kendisine Âşık Paşa denildi. O da dergâhta baba ve
dedeleri gibi talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Orhan Gâzi zamanında şöhreti arttı. Bir
süre Mısır’a gitti.
Aşık Paşa, güzel ahlâk sahibi, kibar ve zarîf idi. Dünyâ malına meyletmez, haramlardan
şiddetle kaçar, şüpheli olma korkusuyla mübahları terkederdi.
Aşık Paşa, Garibnâme veya Mârifetnâme adı ile Mesnevî tarzında on iki bin beyte
varan bir eser yazdı. Tasavvuf ilmine dâir olan bu eseri Osmanlı edebiyatı târihi
bakımından çok önemlidir. Türk halkına tasavvuf zevkini (güzel ahlâkı, edebi) öğretmek
için açık bir Türkçe ile yazılmıştır. Vezni, Fâilâtün, fâilâtün, fâilün dür. Fakrnâme isimli
eseri ise yüz altmış bir beytlik mesnevîdir. İki nüsha olup, biri, Roma Biblioteca
Eananatence Turca 2054 numarada, diğeri Manisa Muradiye Kütüphânesi’ndedir. Ayrıca
otuz bir beytlik Vasf-ı hâl, elli dokuz beytlik Hikâye ve Kimya risaleleri ve şiirleri
vardır.
Ârifane şiirlerinden bâzıları şöyledir:
Bu şeriatdur kim üstâd öğredür,
Resm ü erkân ü nişan ad öğredür.
Farz u sünnet biidürür nefse âyân
Davet eyler tâata bellü beyân.
Pes bilün üstâd âlimler-durur,
Kim şeriat n’eydüğüni bildürür.
Eyle olsa anda key izzet gerek,
Hem edeb erkân u hem hizmet gerek.
Kimse kim üstadına hizmet kıla,
Hiç gümân dutman kim ol alkış ola.
Hem çalap hoşnûd ola andan ayan,
Doğru bilgil bu sözü bellü beyân.
Yâni; bu dînin emir ve yasaklarını üstâddan öğrenmek lâzımdır. O üstâd ki âdet, usûl ve
esasları öğretir. Allahü teâlânın emrettiği farzları ve Resûlullah’ın sünnetini bildirir. Nefsi
ibâdet etmeye açıkça davet eder. Şunu iyi biliniz ki, İslâmiyet’i en doğru olarak anlatan,
âlim olan üstâdlardır. Bu sebeble onlara karşı çok edebli olmalı, izzet, ikrâm ve hizmette
bulunmalıdır. Bir talebe hocasına hizmet ederse şüphesiz çok duâ alır. Onun duâsı
bereketiyle Cenâb-ı Hak da, o talebeyi sever. Bu sözümüzün hakîkat olduğunu kabul
etmek gerek.
Ey Hüdâvendâ senün fazlun delim,
Sensin âhir hem hakim ü hem alîm.
Rahmetinle yarlığa kullarunı,
Sen esirge kendü yoksullarunı.
Her ki dinlerse bu sözi iy celîl,
Rahmetün olsun ana her dem delil.
Âşık’ın Allahü tealâ katında eksiği çok fazladır. Fakat cenâb-ı Hakk’ın, kendi eksikliğini
bilen kuluna merhameti pek çoktur. Rabbimizin ihsânı ve merhameti boldur. Hepimizin
ümidi budur. Başka bir ümid kapısı yoktur. Ey yüce Allah’ım! Sen, fadl, ihsân sahibisin,
her şeyden önce mevcûd olan evvelsin; her şey helâk olduktan sonra geriye kalacak
âhirsin. Hem hâkim ve hem de âlimsin. Kullarını rahmetinle yarlığa, onları merhametinle
koru. Ey Celîl! Her kim bu sözü kabul ederse, rahmetin ona her zaman delîl olsun.
Hak katında Âşık’in eksüği çok,
Allah’un eksüklüye eylüği çok.
FazI u rahmet ol işikde çok-durur,
Oldurur, ümmîd ayruk yok-durur.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 22
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3044
3) Osmanlı Müellifleri; cild-1, sh. 109
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 12
5) Türk Şâirleri (S. N. Ergun, Ankara-1942); cild-1, sh. 129
6) Âşık Paşada Tasavvuf (Ali Alpaslan, İstanbul-1962)
7) Türk Klasikleri; cild-1, sh. 299
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 44
ÂŞIK PAŞAZÂDE
On beşinci asır Osmanlı tarihçilerinden. İsmi, Ahmed bin Şeyh Yahyâ bin Selmân’dır.
1400 senesinde Amasya’nın Elvan Çelebi köyünde doğdu. Âşık Paşa’nın neslinden
geldiği için Âşıkpaşazâde ismiyle tanınmıştır. Hayâtı hakkında fazla bir bilgiye
kaynaklarda rastlanamamıştır. Kendi ismi ile anılan eserinden elde edilen bilgilere göre,
Fetret devrinde, Çelebi sultan Mehmed Han’ın Mûsâ Çelebi’ye karşı gönderdiği orduya
katıldı. Yolda hastalanarak Geyve’de ilk yazılı Osmanlı târihinin müellifi olan Yahşi
Fakih’in evinde istirahat için kaldı. Bu istirahatı sırasında Yahşi Fakih’in eserini okuma
fırsatını elde etti.
Yine târihinden anlaşıldığına göre, Âşıkpaşazâde Anadolu ve Rumeli’de bir çok seferlere
katılmıştır. 1437 senesinde hac için çıktığı yolculukta Konya Sadreddîn-i Konevî
Tekkesi’nde bulunan şeyh Abdullah Makdisî’deri manevî ilimleri öğrendi. Mısır’da Seyyid
Ebü’l-Vefâ hazretlerinin derslerinde bulundu. 1438 senesinde hacdan döndükten sonra,
Rumeli sancak beylerinden İshak Bey’in himayesine girdi ve Üsküp’e giderek birlikte
akınlara katıldı. Aynı sene sultan İkinci Murâd Han’ın Macaristan seferinde bulundu ve
sefer dönüşü Edirne’ye yerleşti. 1448 senesinde yapılan İkinci Kosova savaşına da
iştirak eden Âşıkpaşazâde yaşlılığına rağmen muhârebe meydanında kahramanca ceng
etmiştir.
1453 İstanbul fethinde zamanın evliyâsı ile birlikte hâzır bulundu. Fetihten sonra
İstanbul’a yerleşerek talebe yetiştirmekle uğraştı. 1457’de Fâtih Sultan Mehmed Han’ın
oğulları Bâyezîd ile Mustafa’nın Edirne’de yapılan sünnet merasiminde davetli olarak
hazır bulundu ve Sultân’ın ihsânına nail oldu. Aynı sene Sultan’la birlikte Ballıbadra
seferine katıldı. Seksen yaşından sonra, meşhur târih kitabını yazmaya başladı. Vefât
târihi bilinmeyen Âşıkpaşazâde, doksan yaşlarında iken İstanbul’da vefât etti. Kabri,
kuvvetli ihtimâle göre kendisinin yaptırdığı Âşıkpaşazâde Câmii’nin bahçesinde
bulunmaktadır.
Âşıkpaşazâde’ye eserini yazma fikri, ilk defa Yahşî Fakih’in evinde geldi. Ankara
savaşına kadar olan kısmı, Yahşî Fakih’in eserinden aktarmıştır. Geri kalan kısmı da
bizzat duyup gördüğü şekilde yazmıştır. Eser ilk defa İstanbul Arkeoloji Müzesi
kitaplığındaki nüsha esas alınarak 1914’de İstanbul’da yayınlandı. Daha sonra tenkitli ve
on bir nüshası karşılaştırılarak 1928-29’da tekrar neşredildi.
Menâkıb adını verdiği târihi Âşıkpaşazâde Târihi ismiyle meşhurdur. Açık ve anlaşılır
bir dille yazılan eserin, devrinin sosyal, psikolojik hayâtını, îmanlı ve mefkûreci ruhunu
kuvvetle aksettiren bir hususiyeti vardır. Tertip ve üslûb bakımından devrinin hikâye ve
siyer kitaplarına benzemektedir. Eserin muhtelif yerlerine sık sık ilâve edilen manzum
parçalar, san’at bakımından değer taşımaz. Eserin en son baskısı H. Nihal Atsız
tarafından yapılmıştır.

1) Âşıkpaşazâde Târihi (Âli Bey, İstanbul 1332)
2) Resimli Türk Edebiyatı; cild-1, sh. 498
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 45
4) Türk Klâsikleri; cild-2, sh. 308
AŞÎRET MEKTEB-İ HÜMÂYÛNU
İkinci Abdülhamîd Han tarafından, 1892 (H. 1310) senesinde Osmanlı Devleti’ne
mensub aşîret çocuklarının eğitimi için İstanbul’da açılan mekteb. Bu teşebbüs; İkinci
Abdülhamîd Han’ın devletin Türk olmayan unsurlarını kendilerine sâhib ve dış
tahriklerden uzak tutmak ve bilhassa Osmanlı Devleti’ne bağlı bulundurmak için
uyguladığı fevkalâde teşebbüslerinden biridir.
Saraya bağlı halka açık bulunmayan ve özel bir eğitim müessesesi olan mektebe, önce
Arap aşiretlerinden çocuklar alındı. Sonradan Doğu Anadolu ve Arnavutluk
bölgelerindeki aşîret çocukları ile zamanla bütün aşiretlerin çocukları alınıp eğitildiler.
Aşîret mektebinin kuruluş gayesi, Osmanlı Devleti sınırları dahilindeki Arab ve diğer
aşîret reislerinin çocuklarını İstanbul’da sarayın nezâreti ve himâyesi altındaki bir
mektebde toplayıp, onlara Türkçe öğretmek, eğitim ve öğretimleri te’min ederek;
Hilâfete ve Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını arttırmak, ayrıca, eğitilmiş olarak kendi
bölgelerine döndüklerinde, devlet için faydalı hizmetlerde bulunmalarını te’min etmekti.
On sekizinci ve on dokuzuncu asırlarda, Avrupa’nın başta gelen devletleri, Osmanlı
Devleti sınırları dışındaki İslâm memleketlerinde siyâsî ve ekonomik bir hâkimiyet ve
sömürgeler kurmuşlar, Osmanlı Devleti’ni parçalamak faaliyetleri çerçevesinde, Türk
olmayan unsurları tahrik ederek devletten koparmak, siyâsî ve iktisadî hâkimiyet
kurmak istiyorlardı. Nitekim Fransızlar, 1830’da Cezâyir’e; 1878’de Ruslar; Kars,
Ardahan ve Batum’a, 1882’de İngilizler Mısır’a kuvvetlerini yerleştirmişlerdi. Diğer
taraftan, Balkanların büyük bir bölümü Osmanlı Devleti’nden ayrılmış durumda idi.
Diğer önemli bir husus da Avrupa devletleri Duyûn-i umûmiye vasıtasıyla Osmanlı
Devleti’ni mâlî yönden yıpratıp, gün geçtikçe siyâsî nüfuzlarını artırıyorlardı.
Bilhassa İngilizlerin menfâat sağladığı Arab memleketlerinde durum tehlikeli bir hâl
almıştı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bütün İslâm beldelerinde Halîfe-i müslimîn
sıfatıyla sevilip sayılıyordu. Gösterilen bu bağlılık ise, İngilizlerin sömürüleri için önemli
bir engel teşkil ediyordu. Bu durumu ortadan kaldırmak için, Pâdişâh’ın İslâm
dünyasındaki nüfuzunu kırmak istiyorlardı. Bu bakımdan İngilizler, Arabların yaşadığı
bölgelerin Osmanlının elinden çıkması için kesif faaliyetlere başladılar. Vehhâbîliğin
ortaya çıkarılması, Arablar arasında kavmiyetçilik duygularının tahrik edilmesi, Bağdâd
ve Hicaz demiryollarının kontrol altına alınmak istemesi gibi hâdiseler bunlardan
bâzılarıdır.
Bu durum karşısında İkinci Abdülhamîd Han, aşiretlerin yoğun ve hâkim oldukları
bölgeleri korumak, bu bölgelerin reislerinin ve ağalarının çocuklarını Osmanlı kültürü ve
terbiyesi ile yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak için aşîret mektebini açtı.
Bu teşebbüste önemli bir maksad da dînîdir. 1878 senesinde yapılan Berlin Andlaşması
ile hıristiyan tebeanın büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nden ayrılmıştı. Dolayısıyla
devletin müslüman tebeası ekseriyet hâline gelmişti. Müslümanlar arasında kuvvetli bir
birliğin kurulması, Osmanlı Devletinin hıristiyan Avrupa karşısında daha güçlü olmasını
sağlayacaktı. Bu sebeble mektebde yetişecek müslüman aşîret reislerinin çocukları,
halîfeye ve Osmanlı Devleti’ne ısındırılarak, Avrupa devletlerinin Araplar arasındaki
tahrik ve propagandaları te’sirsiz bırakılacaktı.
Aşîret mektebinin kuruluşunda bir diğer sebeb de idarîdir, Abdülhamîd Han, merkezî
idarenin kontrolünden uzaklaşmış aşiretleri yeniden kontrol altına alarak, dağınık devlet
otoritesini merkezî bir hâle sokmak istedi. Zaman zaman devlete karşı iç isyânlar ve
karışıklıklar çıkmasına sebeb olan aşiretleri kontrol altına almak, bağlılıklarını sağlamak,
bu ince siyâsî düşüncenin tatbiki ile mümkün oldu.
Bütün bu sebebler neticesinde Aşîret mektebinin açılması kararlaştırılmış ve 5 Temmuz
1892 tarihli bir ferman ile kurulması için meârif nezâretine ve öğrenci te’mini için
vilâyetlere bildirilmiştir. 20 Temmuz 1892’de Nizâmnâmesi, programı hazırlanan aşîret
mektebi 4 Ekim 1892’de Esma Sultan’ın oturduğu Kabataş’taki sarayda eğitim ve
öğretime açıldı. Mektebe talebe olarak; Haleb, Bağdâd, Suriye, Musul, Basra,
Diyârbekir, Trablusgarb vilâyetlerinden ve Kudüs, Bingâzi ile Zor sancaklarından dörder
talebe alındı. Bu çocukların kabiliyetli ve muteber ailelerin çocukları olması ve 12 ile 16
yaş arasından seçilmesi şart koşuldu. Bunlar fevkalâde bir İhtimamla yetiştirildiler.
Daha sonraki senelerde sayıları artırıldı.
İki yıllık öğretim programı daha sonra beş yıla çıkarılmıştır. Kur’ân-ı kerîm, fıkıh, ilmihâl
gibi din bilgileri yanında; zamanın fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, târih,
edebiyat ve askerî dersler okutulmuştur.
Bu mektepde yetişen aşîret çocukları, aşiretlerine döndükleri ve aşîret reîsi olduklarında,
aşîretlerinin Osmanlı Devleti’ne sadâkatini te’min ettiler. Aşîret mektebi 1907 senesinde
o günkü siyâsî fikir ve akımların te’sirine girmesi sebebiyle kapatıldı.

1) Meârif-i Umûmiyye Nezâreti Târihçe-i Teşkilât ve icrâatı (M. Cevat, İstanbul1338); sh. 338
2) Türkiye Meârif Târihi; (D. Ergin); cild-3, sh. 1180
3) Sultan II. Abdülhamîd’in Doğu Anadolu Politikası: sh. 97
ATÂÎ
Osmanlı tarihçisi. İsmi, Muhammed Atâullah’tır. Atâî diye meşhur oldu. Osmanlı âlim ve
şâirlerinden Nev’î diye meşhur Yahyâ bin Pir Ali’nin oğludur. Bu sebebten Nevî’zâde diye
de bilinir. 1583 (H. 991) târihinde İstanbul’da doğdu. 1635 (H. 1044)’de İstanbul’da
vefât etti. Vefâ Câmii bahçesinde babasının yanına defnedildi.
Atâullah Efendi, babasından ve zamanının büyük âlimlerinden okuyup, aklî ve naklî
ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Evliyânın büyüklerinden Üsküdarlı Azîz Mahmûd
Hüdâî hazretlerinin teveccühlerine kavuştu. 1605 târihinde İstanbul Cambaziyye
Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. 1608’de kâdılık mesleğini seçip, sırasıyla; Lofça,
Babaeski, Varna, Rusçuk, Silistre, Tekfur dağı, Hezargrand, Tırnova, Tırhala, Manastır
ve son olarak da Üsküp kâdılıklarında bulundu.
Nev’îzâde Atâullah Efendi, güzel ahlakıyla meşhur oldu. Kâdılığı esnasında adaletten
ayrılmadı. Şairliği olup, mesnevîlerinde, Nizamî ve Molla Câmî’nin; gazellerinde ise
babası Nev’î ve Bâkî’nin te’sirleri görülür. Mesnevîlerinin dili yabancı terkiplerin çokluğu
bakımından dikkat çeker. Ancak eski edebiyatın muayyen kaidelerinin imkân verdiği
nisbette hikâye etme ve ifâde yenilikleri arzeder. Atâî fıkıh ve târih ilminde çok kıymetli
eserler yazdı. Bunlardan bâzıları şunlardır:
1- Hadâik-ul-hakâyık fî tekmilet-ış-Şakâyik; Kânûnî Sultan Süleymân Han’dan, sultan
dördüncü Murâd Han devrine kadar yetişen âlimlerin hâl tercümelerini anlatır.
Taşköprülüzâde’nın başlangıcından itibaren Osmanlı âlimlerinin hâl tercümelerini anlatan
Şakâyık-ı nu’mâniyye fî ulemâ-id devlet-il-Osmâniyye adlı eserinin Edirneli Mecdî Efendi
tarafından yazılan Türkçe tercümesinin zeylidir. Taşköprülüzâde’nin bıraktığı yerden
başladığı için, Şakayık zeyli diye de bilinir. 2- El-Kavl-ül-Hasen fî cevâb-il-Kavl-i İrmen,
3- Dîvân: Basılmamış olan bu eserin en mükemmel nüshası; Millet Kütüphânesi, Ali
Emîrî Kısmı, No: 302’de kayıtlıdır. 4- Hamse, 5- Münşeat, 6- Fetâvâ-i Atâiyye.

1) Hülâsat-ül-eser; cild-4, sh. 263
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3161
3) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-6, sh. 284
4) Esmâ-ül-müelüfîn; cild-2, sh. 277
5) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 95
6) Türk Klâsikleri; cild-5, sh. 127
AVÂRIZ (Bkz. Tekâlif-i Örfiyye)
AYAK DÎVÂNI
Osmanlı Devleti’nde âcil ve fevkalâde hâller karşısında, pâdişâhın da katıldığı dîvân,
toplantı. Pâdişâh hâriç, dîvânda bulunanların hepsinin ayakta durarak karar almaları
sebebiyle bu tür toplantılara ayak dîvânı denilmiştir.
Bu dîvânda üzerinde durulan iş derhâl bir karara bağlanırdı. Eğer bu dîvânın pâdişâhın
bulunmadığı bir yerde, meselâ seferde toplanması gerekirse; o zaman sadrâzam ve
serdâr-ı ekrem dîvâna başkanlık yapardı. Saraydaki ayak dîvânlarında pâdişâhın
oturmasına mahsus taht, sarayın bâbüsseâde denilen kapısının önünde, mermer
sütunlara dayalı revak veya eyvanın altında bulunurdu. Pâdişâhların yapmak
mecburiyetinde kaldıkları ayak dîvânı; ya mühim gördükleri ve şüphe ettikleri bir
yolsuzluğun halledilmesi münâsebetiyle veya askerin isyânı, yâhud da halkın bir şikâyeti
üzerine yapılırdı. Sadrâzamların yaptıkları ayak dîvânı ise ekseriyetle savaş zamanında
ordugâhda olurdu. Ordu erkânı ve ocak zabitlerinin katıldıkları dîvânda serbest
müzâkere yapılarak mes’ele sür’atle karara bağlanırdı. Bunlardan başka, pâdişâhların
herhangi bir işin tahkikine gittikleri yerlerde de ayak dîvânları kurdukları olurdu.
Ayak dîvânlarının kurulmasına sebeb teşkil eden pek çok târihî hâdiseler vuku
bulmuştur. Meselâ Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın İstanbul’daki nüfûs artışından dolayı
su ihtiyâcının karşılanması hususunda bir rum mîmâr ile görüşmesi bunlardandır.
Bir başka misâl de şöyledir: Tüccarlar ve hacılarla dolu bir Osmanlı gemisine Malta
şövalyeleri tarafından el konması sebebiyle derhâl bir ayak dîvânı toplanmıştır. Bu
dîvânda Malta mes’elesi görüşülmüş, vezirler ile devlet erkânının hazır bulunduğu bu
dîvânda sefere karâr verilmiştir.
Bu ayak dîvânları pâdişâhın arzusu ve acele karar alınması sebebiyle yapılan dîvânlardır.
Bir de pâdişâhın yapmak mecburiyetinde kaldıkları ayak dîvânları vardır. Bu tip ayak
dîvânları da vuku bulmuştur. Meselâ 1602 (H. 1011) senesinde, kapıkulu süvarileri
Anadolu isyânları sebebiyle üçüncü Mehmed Han’ı ayak dîvânına davet etmişlerdi.
Bunun üzerine Pâdişâh, Akağalar kapısı denilen harem-i hümâyûn kapısına çıkıp,
istekleri dinlemişti.
Dördüncü Murâd Han zamanında kapıkulu askerlerinin isyânları sebebiyle iki defa ayak
dîvânı kurulmuştur.
1651 (H. 1061) de, noksan kestirilen ayarı düşük bir para mes’elesi sebebiyle esnaf
ayaklandı ve pâdişâh ayak dîvânına davet edildi. Bâbüsseâde’ye kadar gelen esnaf ve
halk, kurulan ayak dîvânında dertlerini dördüncü Mehmed Han’a söylediler. Müftî Kara
Çelebizâde de esnafın şikâyetinin mâhiyetini pâdişâha îzâh etti. Bunun üzerine Pâdişâh;
“Böyle zulme rızâm yoktur” diyerek hatt-ı hümâyûn verip mes’elenin halli için söz verdi.
1658 (H. 1069) senesinde dördüncü Mehmed Han zamanında, Anadolu’daki vezirlerin
Köprülü Mehmed Paşa’ya karşı muhalefetleri üzerine sadrâzam Erdel işleriyle meşgul
iken, acele Pâdişâhın yanına Edirne’ye davet edildi. Otağ-ı hümâyûnda bizzat Pâdişâhın
huzurunda vezirler, şeyhülislâm, kazaskerler, yeniçeri ağası, bölük ağaları ve diğer
bütün ocak ağalarının davet edilmesiyle bir ayak dîvânı kuruldu. Bu, Osmanlı devletinde
son ayak dîvânı oldu.

1) Târihi Nâimâ; cild-2, sh. 960, cild-6, sh. 339
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 117
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-5, sh. 215
4) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-3, kısım-1, sh. 181
ÂYÂN
On sekizinci asrın başından itibaren Osmanlı Devleti’nin muhtelif bölgelerinde, ekseriyeti
yerli eşraftan olmak üzere teşekkül eden bir sınıf ve halk mümessili.
Osmanlı Devleti’nin daha önceki idare usûlünde şehir ve kasabalarda herkes tarafından
sevilip sayılan ve kendilerine eşraf ve âyân denilen kimseler bulunurdu. İdareci ve
kâdılar, vergilerin ve memleket masraflarının tevzii, toplanması, suçluların yakalanması
ve emniyetin sağlanması gibi hususlarda, âyânlar ile iş birliği yaparlardı. Ancak
âyânların devlet ve idare üzerinde, resmî olarak hiç bir nüfuzları yoktu. Bulundukları
yerlerin ileri gelenleri oldukları için, lüzumu hâlinde devlet onlardan istifâde ederdi.
Âyânların ve eşrafın güç kazanıp, söz sahibi olması 1682 senesinde başlayan ve daha
sonra Rusya’nın da katıldığı Osmanlı-Avusturya savaşının yapıldığı senelere rastlar. On
altı sene devam eten bu savaş boyunca, hazînenin ihtiyâcı için halka malikâne dîvânî
sistemle arazi verildi (Bkz. Malikâne Divâni Sistemi). Yine 1768 senesinde yapılan Rus
seferinin uzaması da âyânların nüfuzunun daha da artmasına sebeb oldu. Önemli bir
nüfuz kazanan âyânlar, 1779 senesinden îtibâren vâlilerle ters düşmeye başlayınca,
1786’da âyânlık kaldırılıp, yerine şehir kethüdâlığı kuruldu. Fakat şehir kethüdaları,
halka söz geçirecek güçte olmadıklarından, âyânlık tekrar ortaya çıktı. Bundan sonra
âyânlar, devletin savaşlarda istediği askerleri, kendi hesaplarına çıkarmaya başladılar.
1787 senesinde ise aslında kâdıların vazifesi olan vergi ve asker toplama, erzak te’min
etme gibi özel idare işlerini âyânlar yapmaya başladılar. Âyânlık müessesesinin en
kuvvetli devri on sekizinci asrın sonu ile on dokuzuncu asrın ilk yıllarına rastlar. Bu
devirde çıkan pâdişâh fermanlarında âyân-ı belde ve âyân-ı şehîr tâbirlerine
rastlanmaktadır. Yine bu devirde hükümete sunulan bir raporda, idarenin yürümesi için
her kasabada ve şehirde bir âyânın bulunması gerektiği bildirilmiştir.
Âyânların hüküm sürdüğü dönemde Anadolu’daki meşhur âyânlar şunlar idi:
Çapanoğulları; bunların nüfuzları bir ara bilhasa nizâm-ı cedîd devrinde, Kayseri, Sivas,
Amasya, Tokat, Ankara, Konya, Niğde ve çevresine kadar yayılmıştı. Manisa’da
Karaosmanoğulları, bunlar da bir ara İzmir ve havâlisinde ve Aydın iline kadar te’sir
etmekte idiler. Antalya’da Tekeli İbrâhim, Payas’da Küçük Alioğulları. İkinci derecedeki
âyânlar; Rize’de Tuzenoğulları, Trabzon’da Çemşidoğlu, Gediz’de Nasuhoğlu, Bilecik’de
Kalyoncuoğulları, Uşak’da Acemoğlu, Isparta’da Yılanlıoğulları, İzmir’de Kâtiboğulları ve
Milas tarafında İlyasoğulları’dır...
Ayanların en kuvvetli ve te’sirlileri Rumeli’dekilerdir. İkinci ve üçüncü derecede olan
âyânlar ise, bunların nüfuzları ve te’sirleri altında iditer. Meselâ yirmi bin kişi kadar
kuvveti bulunan Gümülcine âyânı, Tokatçıklı Süleymân ile Rusçuk âyânı, Trisniklioğulları
Ömer ve Kardeşi İsmail, Silistre ve Deliorman âyân ve mütesellimi Yıllıkoğlu Süleymân
ve Serez âyânı İsmâil Bey birinci derecede âyânlardan idiler. Çapanoğulları,
Karaosmanoğulları ve Serez âyânı İsmâil Bey gibi âyânlar devlete hizmet etmişlerdir.
Sultan üçüncü Selim Han’ın Nizâm-ı Cedîd’i kurması ve Rumeli’de yaygınlaştırması,
topraklarından istifâdeleri sınırlandığı için, âyânların tepkisine yol açtı, Bunun üzerine
âyânlar ile devlet arasında bir anlaşma senedi, sened-i ittifak yapıldı (Bkz. Sened-i
ittifak).
Bu ittifak fazla müessir olmadı. Alemdâr Mustafa Paşa’nın ölümü ve merkezde üslenen
âyânların otoritesinin kaldırılmasıyla Sened-i ittifâk’ın hükmü geçersiz oldu ve âyânlar
arasında birlik de sağlanamadı. Bu iki hâdise neticesinde âyânlara karşı devletin
müdâhalesi kolaylaştı. İkinci Mahmûd Han, âyânlığı kaldırmayı devletin menfaatleri
bakımından önemli görerek, çeşitli müdâhalelerde bulundu. Diğer taraftan 1812
senesinde Osmanlı-Rus savaşının sona ermesi üzerine, âyânların hükümlerinin sona
erdirilme hareketi hızlandı. Netîcede on dokuzuncu asra girerken, âyânlar eski
nüfuzlarını kaybettiler. İkinci Mahmûd Han zamanında bir kısmı îdâm edildi. Bir kısmının
da vefâtından sonra yerlerine oğulları geçirilmedi ve o bölgelere başka me’murlar
gönderilerek uzun zamandır devam eden âyânlık sona erdi. Âyân tâbiri meşrûtiyetten
sonra halk tarafından seçilen meclis-i meb’ûsân karşılığında meclis-i âyân ifâdesi ile
kullanılmıştır (Bkz. Meclis-i umûmî).

1) Türkiye Toprak Meselesi (Ö. L. Barkan) sh. 895
2) Osmanlı İmparatorluğunda Âyânlık; (Y. Özkaya, Ankara-1977)
3) “Rumeli’de Âyânlık ile ilgili Bâzı Bilgiler” ( Yücel Özkaya, sekizinci Türk târih
kongresi, Ankara-1981); cild-2, sh. 1407
4) “Onsekizinci yüzyılın son on yılında âyânlık müessesesi” (V. P. Matafçieva,
İ.Ü.E.F. Târih dergisi. İstanbul-1978), sayı-31, sh. 163
5) Onsekizinci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun iskan siyâseti (Yusuf Halacoğlu,
Ankara-1988); sh. 33
6) “Osmanlı İmparatorluğunda desantralizasyon” (Y. Yücel. Belleten; cild-38, sayı
42, sh. 647
AYASOFYA
İstanbul’un fethinden sonra İslâm âleminin en büyük câmilerinden. İstanbul’un Ulu
Câmii durumunda iken 1935 yılı başlarında müze hâline getirildi.
Hıristiyanların mistik bir mefhûmu olan Sofîa (İlâhî hikmet) adına kurulan Ayasofya
(Sainte Sophie) ilk olarak Milâdî 325 senesinde Büyük Kostantin tarafından ahşapdan
yaptırıldı. Oğlu Kostantin inşâatına devam edip, 360 yılında tamamladı. Topkapı Sarayı
yanında bulunan ve ilk şekliyle basit bir bazilika olan Ayasofya, 408 yılında yandı. İkinci
Teodosyus binayı beş nef (sahn) Ii olarak yeniden yaptırdı ve 415 yılında tekrar açtı. Bu
ikinci kilise de 532 yılında çıkan bir ihtilâl neticesinde yandı. İmparator Jüstinyanus bu
kiliseyi evvelki binalardan daha büyük ve gösterişli bir şekilde yeniden yaptırdı. Bu
inşâatta Bizans İmparatorluğunun her tarafından malzeme getirildi. Böylece, eski
yapıların işlenmiş malzemeleri de kullanıldı. Jüstinyanus devrinde meydana gelen bir
zelzelede binanın kubbesi yıkılınca, aynı imparator 548 yılında kubbeyi bugünkü şekliyle
yeniden yaptırdı. Ayasofya kilisesinin 557 yılındaki zelzeleden hasar gören kubbesinin
doğu tarafı 558 de çöktü. Bu kubbe önceki kubbeden yirmi kadem (6,25 m.) kadar daha
yükseltilip geçişi, pandantiflerle te’min edilerek yeniden yapılan Ayasofya kilisesi, 562
yılında ibâdete açıldı. Binanın iç kısmına pek çok resim, taşlara oyulmak suretiyle
yerleştirildi. Batıdan doğuya 81, kuzeyden güneye 73 ve yüksekliği 73 metre olan
Ayasofya, Makedonyalı Vasil (Balis-I) devrinde 869 senesinde meydana gelen zelzelede
hasar gördü ve kubbesinde çatlaklar meydana geldi. Ertesi yıl İmparator tarafından
tamir ettirildi. İmparator ikinci Bolis zamanında 986 yılında vuku bulan depremde
kubbenin bir kısmı tekrar çöktü. Kısa zamanda gerekli tedbirler alınıp yeniden tamir
edildi. İmparator Romen zamanında da tâmirat gören Ayasofya kilisesi 1204’de
Dördüncü Haçlı Seferiyle İstanbul’u işgal eden Latinler tarafından tahrib ve yağma
edildi. İstanbul tekrar Bizans idaresine geçtikten sonra küçük bir tâmirat gören
Ayasofya, ikinci Andronik tarafından 1317 senesinde büyük ölçüde yeniden tamir edildi.
Daha sonraki Bizans imparatorları da Ayasofya’da bâzı ilâve ve tamirler yaptırdılar.
İstanbul’un fethinden bir kaç yıl önce yine bir depremden zarar gören kuzey tarafını
tamir etmek üzere Ali Neccar adında bir Türk mîmârı Edirne’den İstanbul’a gönderildi.
Gerekli tamir ve takviyeyi yapan mîmar, Edirne’ye dönüşünde, müstakbel minarenin
kaidesini hazırladığını bildirdi.
Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından 1453 (H. 857) târihinde İstanbul feth edilince
câmiye çevrildi. Fâtih Sultan Mehmed Han kubbeye kadar çıkıp, bina ve çevresini harap
görüp tamire karar verdi. Burada ilk Cuma namazını büyük âlim Akşemseddîn kıldırdı.
Fâtih Sultan Mehmed Hân Ayasofya’yı hayrâtının ilk eseri olarak, kıyamete kadar câmi
kalmak şartıyla vakf etti. Câminin yanına da bir medrese yaptırdı. Bu medresede ilk
defa büyük âlim Molla Hüsrev ders okuttu. İlk olarak batıdaki yarım kubbenin yanındaki
baskı kuleciklerinden güneydekinin üstüne ahşap bir minare yapıldı. Bu minare 1574
tarihindeki tamirde kaldırılarak, câminin güneybatı köşesine tuğladan bir minare
yaptırıldı. Fâtih Sultan Mehmed Han’dan sonra pâdişâh olan ikinci Bâyezîd Han da saray
kapısı köşesindeki İkinci minareyi yaptırdı ve Fâtih’in kurduğu medreseyi genişletti.
Kânûnî Sultan Süleymân Han, Budin’in fethinden sonra oradaki baş kiliseden alınan tunç
şamdanlar üzerine manzum birer kitabe yazdırarak 1526’da mihrabın iki yanına
yerleştirdi. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın oğlu ikinci Sultan Selîm Han da câminin
etrafını saran ve yapıya zarar veren evleri yıktırarak sedlerle tahkim ettirdi ve kuzey
tarafına iki minare yaptırdı.
İkinci Selîm Han’ın vefâtından sonra tahta geçen üçüncü sultan Murâd Han, dört adet
mermer mahfel ile Ayasofya’ya devrinin mührünü vurdu. Eski devirlere âid iki büyük
küpü Bergama’dan, getirterek câminin içine şadırvan yaptırdı. Birinci Ahmed Han
zamanında 1607 (H. 1016)’da mihrab duvarına Besmele-i şerif çini işlemeli olarak
yazıldı.
Dördüncü Murâd Han, taş kürsü ve bir minber yaptırıp Tenekecizâde İbrâhim Efendi’nin
nefis hattı ile yazılmış levhalarla duvarları süsledi. Birinci Mahmûd Han da Hünkâr
mahfelini, câminin yanındaki duvarları, devrin Kütahya ve İznik çinileriyle kaplı olan
kütüphâneyi, şadırvan, mekteb ve imâret yaptırdı. Üçüncü Ahmed Han da câminin
büyük kubbesine asılı olan büyük top kandili yaptırdı. Ayrıca bu devirde yeni bir hünkâr
mahfeli yapıldı. 1809’da sultan İkinci Mahmûd tarafından tamir edilen Ayasofya Câmii
kırk yıl kadar sonra sultan Abdülmecîd Han tarafından 1847 senelerinde tekrar büyük
bir tamir gördü. Vefât eden şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Efendi’nin devlete kalan
serveti bu işe tahsis edildi. Bugün mevcûd olan ve Mustafa İzzet Efendi’nin hattı olan
7,5 m. çapındaki lafzatullah, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve dört
halîfesinin ism-i şerifleri yazılı olan yuvarlak levhalar asıldı. Sultan üçüncü Ahmed Han
tarafından yaptırılan hünkâr mahfeli bu tamir esnasında kaldırıldı. Pâdişâhın câmiye
gelişinde istirahat etmesi ve bâzı kabuller yapması için yeni bir kasr-ı hümâyûn ile bir
hünkâr mahfeli, avlu kapısı yanına muvakkithâne yapıldı ve avluyu çeviren duvar
yenilendi. 1894 depreminde zarar gören Ayasofya Câmiinde büyük çatlaklar belirdi ve
geniş mozayik satıhları sıva ile birlikte döküldü. Meşrûtiyet yıllarında Marangoni,
Jackson, Propper, Prost gibi batılı mîmarlara durumu incelettirildi ve tamiri için mîmar
Kemâleddîn Bey nezâretinde hazırlıklara girişildi. Ayasofya, Birinci dünyâ harbini
müteâkib İstanbul’un itilâf devletleri tarafından işgali sırasında rumlar tarafından ele
geçirilmek istendi. Osmanoğullarından son halîfe Abdülmecîd Efendi, 1923 yılı
Ramazanının Kadir gecesinde bu câmide ibâdet etti. Cumhuriyet devrine câmi olarak
intikâl eden Ayasofya, 1926 yılında ufak bir tamir gördü.
1935 yılının başından itibaren, İsmet İnönü hükümeti kararıyla câmi olmaktan çıkarılıp
müze hâline çevrilen Ayasofya, Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlandı.
Câmi olduğu müddet içinde Ayasofya’da Ramazan aylarında bilhassa teravih namazında
çok kalabalık bir cemâat toplanırdı. Pâdişâhın katıldığı Kadr geceleri ve Bayram
namazlarında muhteşem bir manzara arz ederdi. Osmanlı hükümdarları Ayasofya’nın
bakımına ve câmi olarak zenginleşmesine îtinâ gösterdikleri gibi, yardımsever
müslümanlar da bu iş için vakıflar kurdurmuşlardı.
Mimarlar tarafından yapılan Ayasofya’nın asıl binası, kareye yakın dikdörtgen
biçimindedir. Bu alanın üzerini 24,3 metre yükseklikte ve 33 metre çapında bir kubbe
örtmektedir. Kubbede 40 pencere mevcûddur. Bu büyük kubbeyi taşıyan fil ayakları
birbirleriyle bitiştikleri yerlerde pandantif yaparak kubbeye bitişirler. Aynı zamanda
büyük kubbenin basıncını doğu ve batıdaki yarım kubbeler taşırlar. Binanın ağırlığını
taşıyan sütunların sayısı 107 tane olup, 40’ı aşağıda 67 tanesi ise yukarıdadır. Fâtih
Sultan Mehmed Han tarafından doğusuna istinat duvarı ve tuğla minare yaptırıldı. Daha
sonraki pâdişâhlar zamanında yaptırılan üç minare de Mîmar Sinân’ın eseridir.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1060
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 506
3) Hadîkat-ülcevâmî’; cild-1, sh. 3
4) Ayasofya I, Bizans Devri ve Mîmârisi; (S. Eyice, İstanhul-1984)
5) Ayasofya ve Târihi (A. Sâmi Boyar; İstanbul-1943)
6) Ayasofya 3. Türk Devri, (S. Eyice, İstanbul-1986)
7) Sancta Sophia’s First Minâret Erectet After The Concuest. (W. Emerson, R. Van,
Nice, American Journal of Archaeology- 1943)
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 121
AYVANSARÂYÎ HÜSEYİN EFENDİ
On sekizinci asır Osmanlı târih ve biyografi âlimi. Babası, 1747 senesinde vefât eden
Hacı İsmâil Ağa’dır. Doğum târihi bilinmeyen Hüseyin Efendi, İstanbul’un Toklu Dede
mahallesinde doğdu. Toklu Dede Câmii imâmı şeyh-ül-kurra Halil Efendi’den Kur’ân-ı
kerîm kıraatini öğrenip ezberlediğinden hâfız lakabı verildi. Ahmed Karamam ve
Mehmed Emin Tokâdî hazretleri gibi büyükleri görmekle şereflendi. Yeniçeri ocağına
dâhil olan Hüseyin Efendi baltacılar kethüdâlığında bulundu. Mehmed Emin Tokâdî
hazretlerinin talebelerinden Mustekîmzâde Süleymân Sa’deddîn Efendi’nin ilim ve
feyzinden istifâde eden Ayvansarâyî Hüseyin Efendi, 1786 senesinde vefât etti.
Eyyûb’de bulunan Zal Mahmûd Paşa Câmii avlusuna defnedildi.
Ayvansarâyî Hüseyin Efendi, Hocası Müstekîmzâde’nin tavsiyesi ile Hadîkat-ül-cevâmi’
adlı eserini yazdı. Bu eserinde, İstanbul’daki câmi ve mescidleri yaptıranlar, yapanlar ve
minber koyanlar, câmilerin bahçesinde medfûn olanlar hakkında bilgiler verdi. Eserini
ince bilgilerle süsledi. Bu câmi ve mescidleri yaptıranların, hayırla yâd edilmelerine
vesile oldu. Müslümanların senelerce namaz kıldıkları mescidlerin ve arazilerin, daha
sonra bâzı sahtekârlar tarafından çalınıp işgal edilmesine kısmen de olsa mâni oldu.
1779 senesinde tamamlanan bu esere daha sonra Seyyid Ali Efendi tarafından bir zeyl
(ilâve) yapıldı. Yapılan bu zeyl ile 1837 senesine kadar İstanbul’da inşâ edilen câmi,
mescid, dergâh ve banileri hakkında bilgi verildi. Eser 1865 senesinde zeyliyle birlikte iki
cild hâlinde İstanbul’da basıldı.
Ayvansarâyî Hüseyin Efendi’nin Hadîkat-ül-cevamî’den başka üç eseri daha vardır.
Mecmûa-i Tevârih adlı eserinde câmi ve tekkelerden başka, çeşmelerin yapılışları ile
bâzı meşhurların vefât târihlerini veren târih manzûmeleri bulunmaktadır.
Vefeyât-ı Selâtin ve Meşâhir-i Ricâl adlı eserinde, pâdişâhlar ve özellikle İstanbul’da
yatan tanınmış kişilerin hâl tercümelerini anlatmaktadır. Dört bölüm hâlinde tertip
edilen eserin birinci bölümünde yirmi yedi Osmanlı sultânı, ikinci bölümünde İstanbul ve
çevresinde gömülü devlet adamları, üçüncü bölümde; hayrâtı İstanbul’da mezarı başka
yerlerdeki zâtlar, son kısmında ise hayrâtı ve mezarları İstanbul dışında olan zâtlar
anlatılmıştır. Eser, verdiği bilgiler kadar, İstanbul yer isimleri konusunda da değerli bir
kaynaktır. 1978 senesinde günümüz Türkçesi ile basılmıştır.
Vefeyât adındaki diğer bir eseri de, şâir pâdişâhların vefâtları, bâzı âlim ve şâirleri,
Anadolu ve Rumeli’de yetişen bâzı evliyânın ve târihlerine dâir söylenen beytleri ve kısa
biyografilerini ihtiva etmektedir.

1) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 327
2) Îzâh-ul-meknûn; cild-1, sh. 397
3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-18, sh. 30
4) Târih Dergisi (Fâtih hâtıra sayısı); sh. 401
6) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-3, sh. 314
7) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 48
8) Türk Klâsikleri; cild-7, sh. 244
AZABLAR (Bkz. Eyâlet Askerleri)
AZÎZİYE MÜDÂFAASI
Doksanüç harbi diye târihe geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus muhârebesinde,
Erzurum’daki Azîziye Tabyası’nda Ruslara karşı gerçekleştirilen müdâfaa. 24 Nisan
1877’de Ruslar Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmişler, batıda Tuna boyundan ve
doğuda Kars cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu cephesinde ordumuzun
başkumandanlığını Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, yapıyordu. Kabiliyetli ve cesur bir asker
olan Ahmed Muhtar Paşa, Kars’ı alan Rus ordusu karşısında askerini muhafaza ederek
programlı bir şekilde Erzurum’a çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı Halyaz, Zivin,
Gedikler ve Yapnîler meydan savaşlarında zafer kazanmış, hattâ sultan İkinci
Abdülhamîd Han tarafından taltif görerek “Gâzi” ünvânını almıştı. Askerimiz kuvvet ve
teçhizat yönüyle üstün Rus ordusu karşısında, silâh ve yiyecek bakımından iyi şartlarda
olmaması sebebiyle Erzurum’a kadar çekilmeye mecbur kalmıştı.
Erzurum’a yaklaşan Rus ordusu kumandanı, Ahmed Muhtar Paşa’ya elçi göndererek
teslim olmasını istedi. Paşa, komutanları ile yaptığı istişareden sonra “Kesinlikle hayır”
cevâbı verdi. Teslim teklifi şehirde duyulmuş, halk galeyana gelmişti. Çocuğundan
ihtiyarına, kadınından hastasına kadar halkın, kanlarının son damlasına kadar Moskof
kâfirlerine karşı savaşıp vatan ve namuslarını şehîd oluncaya kadar müdâfaa
edeceklerine karar aldıklarını Gâzi Ahmed Muhtar Paşa’ya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını
tutamayan kumandan, hey’et başkanının alnından öptükten sonra, sultan İkinci
Abdülhamîd Han’ın gönderdiği telgrafı gösterdi. Pâdişâh, telgrafında; “Şu anda
bulunduğunuz yer, Asya’nın en mühim noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir. Bu
sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Allahü teâlâ muhafaza eylesin,
epeydir ordumuzda görülen dağılma ve çöküntüler bu sefer de meydana gelir,
Erzurum’a bir zarar olur, istilâya düçar olursa, böyle elemli bir olayın devletimizin maddî
ve manevî varlığında açacağı yarayı size anlatmaya lüzum yoktur. Şu hâlde, asıl iş
görecek ve devletin üzerindeki nîmet hakkını gözetip, milletimizin sizden beklediği şerefi
isbât edecek gün bugündür. Namus ve şerefimizi muhafaza edemezsek bu, kıyamete
kadar târihimizden silinmeyecek ve askerlik şerefimize sürülmüş acıklı bir leke
olacaktır...” diyordu. Bu telgraf halka duyuruldu. Herkes, balta, satır, kılıç, süngü, tüfek,
tabanca ne bulduysa tedbirini alıp büyük bir heyecan içinde Rusların Erzurum’a
yaklaşmasını bekliyordu. Bu arada halkın içinde gizliden gizliye faaliyet gösteren
Osmanlıyı içten vurmaya çalışan ermeni ve yahûdîler, menfî propaganda yaparak halkın
savaş azmini kırmaya çalıştılar. Teslim olunduğunda can ve mal emniyetinin, olacağını,
aksi hâlde herkesin kılıçtan geçirileceğini söyleyerek Rusların vâdlerini tekrar
ediyorlardı. Fakat, buna aldıran olmadı. Ne pahasına olursa olsun savaşacaklardı!..
Gâzi Ahmed Muhtar Paşa da, savunma tedbirlerini almış, tabyalara güvendiği
komutanları vazîfelendirmişti.
Anadolu içlerine doğru yürümelerine Erzurum’u tek engel olarak gören Rusların başlıca
gayesi şehri ele geçirmekti. Ayrıca yerli ermeni ve yahudîlerden de faydalanıyorlardı.
Hâcibey adlı bir hâinin kumandasında, 8 Kasım’ı 9 Kasım’a bağlayan gece, saat ikide
harekete geçen düşman, Azîziye tabyasına gece baskını düzenledi.
Baskın için, Müdürge ve Tasmahur köylerinin ermenilerini ve Vank kilisesi papazlarını
kullandılar. Müslüman kılığına giren ve Osmanlıca’yı çok iyi bilen bu hâinlerin yardımıyla
Vank deresindeki nöbetçileri şehîd ettiler. Büyük bir sessizlik içinde Aziziye tabyasına
girerek ikinci ve üçüncü kesimlerinde uyuyan yüzlerce askerimizi şehîd ettiler. Tabyanın
birinci kesimi biraz kenarda kalıyordu ve komutanları kaymakam (Yarbay) Bahri Bey,
uyanıktı. İkinci ve üçüncü kesimlerdeki gürültüyü işitmiş, baskına uğradıklarını
anlamıştı. Derhâl silâh başı ederek şiddetli bir müdâfaaya başladı. Türk askerini toplu
katliâmdan kurtaran kaymakam Bahri Bey, yaralanmasına rağmen bunu askerlerden
gizleyerek müdâfaaya devam etti.
Gece yarısı top ve tüfek seslerini duyan Erzurumlular, müezzinin; “Ey Erzurumlular! Ey
ahâlî!.. Moskof kâfirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven, eli silâh tutan herkes,
askerimizin yardımına koşsun!.. Vatanını seven yetişsin!..” nidası üzerine gece
karanlığında sokaklara döküldüler. Bunlar arasında Nene Hâtûn da vardı.
Askerini silâh başı eden Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, Aziziye istihkâmından telgrafla haber
almaya çalışıyor, fakat; “Harb oluyor!..” cevâbından başka bir şey öğrenemiyordu. Paşa,
üç tabur alarak Topdağı’na çıktı. Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa ile birleşti.
Ortalık iyice aydınlandıktan sonra Aziziye istihkâmlarından birinde şiddetli çarpışmaların
olduğunu, diğer iki tabyada ses seda çıkmadığını gördü. Ahmed Muhtar Paşa, Kapdan
Mehmed Paşa kumandasında iki tabur askeri Aziziye’ye gönderdi. Kapdan Mehmed
Paşa, askerleriyle Azîziye istihkâmının ortasındaki kışlaya doğru yaklaşınca Ruslar
tarafından ele geçirilmiş olan kışlanın mazgallarından şiddetli bir tüfek ateşine tutuldu.
Bunun üzerine Kapdan Mehmed Paşa, kışlayı kuşattı. Üçüncü kısımda çarpışma hâlâ
devam ediyordu. Artık Erzurum halkı da yetişmişti, Hücum ederek istihkâmın içine
girdiler. Düşmanla muhârebe göğüs göğüse cereyan ediyordu.
Bu arada, tabyanın birinci kısmından hâlâ çarpışmaya devam eden Bahri Bey’den,
Ahmed Muhtar Paşa’ya “Gece, baskın ânında yaralandığını, askere belli etmeden
çarpışmaya devam ettiğini, acele yardıma gelinmesini” bildiren bir haber geldi. Yardıma
gönderilen Kapdan Mehmed Paşa ve halk, Bahri Bey’in bulunduğu kısma geçti. İki ateş
arasında kaldığını gören düşman bozguna uğrayarak kaçmaya başladı. Halk ve asker
takibe başladılarsa da Rusların ateşi karşısında durakladılar. Hâdiseyi dikkatle tâkib
eden Topdağı’ndaki istihkâmlarımız Ruslara karşı ateşe başladılar. Bu durum karşısında
başarı elde edemeyeceklerini anlayan Ruslar geri çekildiler.
O gün Aziziye kurtarılmış, asker ve halktan 1000 civarında şehîd verilmiş, 2300
civarında Rus öldürülmüştü.
ÖNCE VATAN!..
Sene 1877, aylardan Kasım. Ruslar Erzurum’a kadar geldiler. Kasıp kavuran dondurucu
soğuğa rağmen, kalplerde alev alev yanan vatanı müdâfaa etme sevgisi var. Aziziye
tabyalarına giren Ruslara karşı Erzurumlu kadın, erkek, çocuk ve ihtiyarlardan meydana
gelen gönüllüler ordusu, Türk’ün târihine, başka bir milletin harp târihinde eşi
bulunmayan çok şanlı bir savaş yazdılar. Târihe altın harflerle yazılan bu savaşta, Türk
kadını asırlardır teriyle yoğurduğu yurt toprağını kanıyla sulayarak asaletini göstermiş,
vatan müdâfaasında aşılmaz bir kale olduğunu bir defa daha isbatlamıştı.
Erzurum kalesinde müdâfaa için hazırlanan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa’ya gelen gün
görmüş yaşlı ihtiyarlar şunları söylediler:
“Vatan ve millet uğrunda kanlarımızın son damlasına kadar savaşmağa hazırız. Birbiri
üzerine yığılacak şehîdlerimizle ikinci bir kale meydana getireceğiz. Bütün aile ve
çocuklarımızla bu asil gayenin önünde öleceğiz, ama bu şehri bırakmıyacağız...”
Yiğit dadaşların bu sözleri karşısında gözleri yaşaran Ahmed Muhtar Paşa, düşmanı
muhakkak yeneceklerini söyliyerek yaralı kalplerine su serpti.
Kasım ayının 22. gecesi sabaha iki saat kala Topdağı’nda bulunan Aziziye tabyasında
ateş başladı ve hemen yayıldı. Erzurum ayağa kalkmıştı. Ortalık ağarırken iç kale Ayaz
Paşa mahallesindeki câminin müezzini 80 yaşındaki Hacı Abdullah minareye çıkarak;
düşmanın Aziziye istihkâmına girdiğini, eli silâh tutan herkesin düşman üzerine
yürümesini bütün gücüyle söyledi. Diğer minarelerden de halk teşvik edilince; silahıyla,
kazmasıyla, yabasıyla herkes Aziziye istihkâmına doğru akmaya başladı. Gözü yaşlı
analar; “Haydi yiğitlerim, haydi ağalarım, sizin gibi dadaşlara kurban olayım. Şu
düşmanın hakkından gelin, bizi ayaklar altında çiğnetmeyin! Analarınız sizi bugün için
doğurdu” diyerek sel gibi akan kalabalığı teşvik ediyordu.
Asker ve halk Aziziye tabyalarına varmıştı. Çocuğundan, kadınından, erinden, yer yer
şehîd ve yaralılar çoğalmıştı. Ama buna rağmen yavrusunun şehîd düştüğüne
bakmıyarak kurşun sıkmaya devam eden gözü yaşlı analar, beride anasının düşman
kurşunu ile kanayan kalbini sarmadan ileriye atılan yiğit yavrular, daha ötede dedesinin,
ağabeyinin, emmisinin yaralarını sarmaya çalışan genç kızlar görülüyordu.
Tabyalarda saatlerce süren kanlı boğuşma neticesinde, Rus askeri binlerce ölü ve yaralı
bırakarak selâmeti kaçmakta buldu.

1) Anadolu’da Rus muhârebesi 1876-1877 (Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, İstanbul,
tarihsiz); cild-2, sh. 129
2) Mir’ât-ı hakikat (İstanbul-1983); sh. 364
3) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 300
4) Başımıza Gelenler; cild-3, sh. 779
AZÎZ MAHMÛD HÜDÂÎ
Osmanlı Devleti zamanında Anadolu’da yetişen büyük velîlerden. İsmi, Mahmûd bin
Fadlullah bin Mahmûd’dur. 1541 senesinde Şereflikoçhisar’da doğdu. Çocukluğu
Sivrihisar’da geçen Azîz Mahmûd Hüdâî, burada tahsiline başladı. İlmini arttırmak için
İstanbul’a gitti ve tahsiline Küçük Ayasofya Medresesi’nde devam etti.
Çok zekî olan Mahmûd Hüdâî, bir defa okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba
bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nâzırzâde Ramazan Efendi, ona husûsî bir
ihtimam gösterdi. Genç yaşta; tefsir, hadîs, fıkıh ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir
âlim oldu. Hocası Nâzırzâde Ramazan Efendi onu yanına yardımcı aldı. O, hocası
Ramazan Efendi’ye yardım ederken, bir taraftan da, Halveti yolu şeyhlerinden
Muslihuddîn Efendi’nin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeya çalıştı. Bu
arada hocası Ramazan Efendi’nin Edirne’deki Sultan Selîm Medresesi’ne tâyini çıkınca,
Azîz Mahmûd Hüdâî de hocasıyla birlikte gitti. Ramazan Efendi bir süre sonra Mısır ve
Şam’a kâdı olarak gönderilince, talebesini yine yanında götürdü. Azîz Mahmûd Hüdâî
Mısır’da Halveti yolunun büyüklerinden Kerîmeddîn hazretlerinden ders alarak, tasavvuf
yolunda yetişmeye çalıştı.
Mahmûd Hüdâî, otuz üç yaşında iken hocası ile birlikte Bursa’ya geldi. Üç sene
Ferhâdiye Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra hocasının vefâtı üzerine Bursa
kâdısı oldu. Bu vazifede iken bir gece rüyasında Cehennem’i gördü ve bâzı kimselerin
burada yandığına şâhid oldu. Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki
günlerde, bir hanım bir dâva getirdi. Bu dâvadan sonra Bursa kâdılığını bıraktı. Hâdise
şöyle idi:
Muhammed Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac
mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için arzusuna
kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu
üzerinde takılır kalırdı. Evde hanımı, kocasının bu hâline çok üzülüyordu. Yine bir sene
hac mevsiminde, parası olmadığı için hacca gidemiyen bu fakir, üzüntüsünden ne
yapacağını şaşırdı ve hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ile
boşadım” dedi. Günler geçti, kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca
gidemezse, evde hanımı boş olacaktı. Bir yerden borç bulup hacca da gidememişti.
Çaresizlik içinde iken hatırına Muhammed Üftâde geldi. Huzuruna gidip, durumunu
ağlayarak anlattı. O da; “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git! Selâmımızı söyle, o seni
hacca götürüp derdine derman olur” buyurdu. Fakir hemen Mehmed Dede’nin yanına
gidip, hocasının selâmını söyleyerek durumunu anlattı. Mehmed Dede; “Ey Fakir!
Gözlerini kapa, aç demeden sakın açma” dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini
Mekke-i mükerremede buldu.
Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, kerâmet göstererek fakiri bir anda Hicaz’a
götürmüştü. O gün arefe olduğundan hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed
Dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamada vakfeye durdular.
Ziyaret edilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Fakir bâzı hediyeler
alıp bir kısmını getirmeleri için komşusu hacıya teslim etti. Vedâlaşarak ayrıldılar ve
Mehmed Dede’nin kerâmetiyle bir anda yine Bursa’ya geldiler. Fakir getirdiği bâzı
hediyelerle eve gelince, hanımı bir kaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak
istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve
giriyorsun?” dedi. Fakir, hanımına hacca gittiğini, hediyeleri de oradan getirdiğini
söylemesine rağmen, kadın üç-beş günde hacca gidilemiyeceğini bildiği için buna
inanmadı. Daha sonra kâdı Azîz Mahmûd Hüdâî’nin huzuruna giderek durumu anlattı ve;
“Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız olarak yaşamayı dînimiz
yasaklamaktadır. Bu yüzden haram işlemek istemiyorum” dedi. Mahmûd Hüdâî, fakiri
yanına çağırarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavaf edip,
ziyaret yerlerini gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emânet dahi
verdiğini iddia etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyleyerek Mehmed Dede’yi
şâhid gösterdi. Mehmed Dede de; “Şeytanın, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir
anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabul edilir de, bir velînin bir anda Kabe’ye
gitmesi niçin kabul edilmez” dedi. Kâdı hayretler içinde kalarak, mahkemeyi hacıların
geleceği güne te’hir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme
gününde, fakirin hac vazifesini yaptığını, hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini
bildirerek, şâhidlik yaptılar. Kâdı, şâhidlerin bu ifâdeleri ile, dâvâcı hanımın nikâhı fesh
etme isteğini reddetti. Böylece boşanma hâdisesi olmadı.
Kâdı Mahmûd Hüdâî, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Bir gün Mehmed
Dede’nin yanına gidip, kendisini talebeliğe kabul etmesini istedi. O da; “Nasibiniz bizden
değil, Üftâde’dendir. Onun huzuruna giderek müracaatınızı bildirin” cevâbını verdi.
Hemen evine gidip atını hazırlattı, kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek yola
çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiî’nin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının
ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. O kadar uğraşmasına rağmen,
atı ileri götüremedi (bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu söylenmektedir). Atından
indi, Üftâde’nin dergâhına doğru yürüdü. Dergâhın önüne vardığında, Üftâde hazretleri
üzerinde eski bir hırka olduğu hâlde bahçeyi çapalıyordu. Muhammed Üftâde, kâdıyı
görünce doğruldu ve; “Ey Kâdı Efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk
kapısıdır ve biz yokluk kapısının kuluyuz. Hâlbuki, sen varlık sahibisin. Bu hâlde ikimiz
bir araya gelip, bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmur bir dünyân
var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka hiç bir şeyi yoktur” buyurunca, bu sözler
Kâdı Azîz Mahmûd’a çok te’sir etti. Gözlerinden yaş dökülerek; “Efendim! Her şeyimi
mübarek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olup hizmetinizle
şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım” dedi. Bu samimî ifâde üzerine
Üftâde hazretleri; “Ey Bursa Kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa
sokaklarından ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin” buyurdu. Her
emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâî, kâdılığı bıraktı ve; “Ciğerciii!
Ciğerciii!” diye bağırarak ciğer satmaya başladı. Bursalılar onun için; “Kadı Azîz Mahmûd
Hüdâî aklını oynatmış, tırmarhânelik olmuş” diyorlardı. O bu şekilde nefsini kırıp, ruhunu
yükseltmek için her türlü şeye katlanıyordu. Bir süre sonra Üftâde hazretleri yeni
talebesinin nefsini İyice kırmak ve terbiye etmek için dergâhta hela temizleme
vazifesiyle görevlendirdi. Onu, husûsî sohbetler ve teveccühler ile yetiştirmek ve
evliyâlık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede kısa zamanda diğer
talebelerinden çok ileri geçtiğini gördü.
Azîz Mahmûd Hüdâî, sabah erkenden hocası Üftâde hazretlerinin abdest suyunu ısıtarak
ibrikle dökmek vazifesini üzerine almıştı. Bir gün suyu ısıtmaya vakit bulamadan hocası
kapıda göründü. Mahmûd Hüdâî telâş içinde, hocasının abdest alacağı yere gelinceye
kadar, ibriği göğsüne bastırdı. Allahü teâlâya olan aşk ateşiyle su bir anda ısındı. Suyu
hocasının avuçlarına düktüğü zaman hocası; “Evlâdım Mahmûd! Bu su bildiğimiz ateş ile
ısınmamış. Bunu gönül ateşi ısıtmış. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu
gösteriyor” buyurdu.
Hocasının her emrini eksiksiz yerine getiren Mahmûd Hüdâî, üç sene gibi kısa zamanda
bir çok talebenin senelerce erişemediği derecelere kavuştu. Hocası ona icazet verdi ve
çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar’a İslâmiyet’i yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek için
gönderdi. Ailesiyle Sivrihisar’a giden Mahmûd Hüdâî, orada altı ay kaldıktan sonra,
tekrar Bursa’ya döndü. Doksan yaşını geçmiş olan hocasının hizmetini görmeye başladı.
Bu hizmetlerinden çok memnun kalan Üftâde hazretleri; “Oğlum! Pâdişâhlar rikâbında
yürüsün (sen atın üzerinde, pâdişâh da yaya olarak yürüsün)” diye duâ etti. O sene
Üftâde hazretleri vefât etti.
Mahmûd Hüdâî manevî bir işaretle Trakya’ya gitti. Bir müddet sonra da şeyhülislâm
Hoca Sa’deddîn Efendi vasıtasıyla İstanbul’a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde
hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmii’nde talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh
dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan
geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar’da şimdiki türbesinin bulunduğu yeri satın
alarak dergâhını inşâ ettirdi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı.
İlim talipleri hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine ve onun feyz ve bereketi ile
mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakîrinden en zenginine ve en üst kademedeki
devlet ricaline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da
ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, birinci Ahmed Han, ikinci Osman
Han ve dördüncü Murâd Han’a nasîhatlarda bulundu. Dördüncü Murâd Han’a saltanat
kılıcını o kuşattı.
O sırada İranlılarla yapılan Tebriz seferine Ferhat Paşa ile beraber katıldı. Zaman zaman
pâdişâhların davetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu. Üsküdar
iskelesindeki Mihrimâh Sultan Câmii’nde ve Sultan Ahmed Câmii’nde belli günlerde vâz
vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu.
Azîz Mahmûd Hüdâî’nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarış
yapıyordu. Bunların başında; sadrâzam Halil Paşa, Dilâver Paşa, şeyhülislâm Hoca
Sa’deddîn Efendi, şeyhülislâm Hocazâde Es’ad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi,
İbrâhim Efendi, Nev’îzâde Atâî Efendi geliyordu. O zamanda Hüdâî dergâhı, İstanbul’un
en mühim bir kültür merkezi hâline geldi, Pek çok âlim yetişti.
Sultan Ahmed Han, bir gün Üsküdar’a gitmişti. Atı ile çarşıda dolaşırken hocası Mahmûd
Hüdâî ile karşılaştı. Sultan hemen atından inerek hocasını atına bindirdi. Kendisi de
arkasından yaya yürümeye başladı. Kısa bir müddet böyle at üzerinde giden Mahmûd
Hüdâî; “Sultânım! Sırf hocam Muhammed Üftâde’nin Azîz Mahmûd Hüdâî’nin (r. aleyh)
duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; “Pâdişâhlar rikâbında yürüsün” diye
duâ etmişti” buyurarak attan indi ve tekrar Sultan’ı bindirdi.
Hüdâî bir gün Sultan Ahmed’le sohbette iken Ahmed Han; “Efendim! Seyyid Abdülkâdiri Geylânî hazretlerinin, kıyamet günü talebelerine ve pek çok günahkâr mü’minlere
şefaat edeceği hakkında rivayetler var. Bu rivayetlerin doğruluğu hakkında ne
buyurursunuz?” diye suâl eyleyince, Mahmûd Hüdâî hemen cevap vermedi. Bir müddet
murakabede kaldıktan sonra; “Bu söz doğrudur” buyurdu. Sonra Pâdişâh; “Efendim!
Acaba zât-ı âlinizin bizlere bir vadiniz ve müjdeniz yok mudur?” diye sorunca, Mahmûd
Hüdâî ellerini kaldırarak; “Yâ Rabbî! Kıyamete kadar bizim yolumuza katılan, bizi
sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip ruhumuza Fatiha okuyanlar bizimdir. Bize
talebe olanlar denizde boğulmasınlar, ömrünün sonlarında fakirlik görmesinler,
îmânlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler” diye duâ etti.
(Alimler ve evliyâ bu duânın kabul olduğunu, bu yola mensub olanların hiç denizde
boğulmadıklarını ve pek çok kimsenin de vefât günlerine yakın öleceklerini haber
verdiklerini bildirdiler.)
Sultan Ahmed Han büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Karârını verdi ve yerini tesbit
ettirdi. Temel atma merasimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâî ve diğer âlimleri davet etti.
Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâî hazretleri vurdu.
Pâdişâh da yoruluncaya kadar temel kazdı. Yıllar sonra câminin yapımı tamamlandı.
Ahmed Han açılışını yapması ve ilk Cuma hutbesini okuması için hocası Azîz Mahmûd
Hüdâî’yi davet etti. O gün fırtına vardı ve deniz şiddetli dalgalı idi. Bu sebeple kayıkçılar
denize açılmaya cesaret edemiyorlardı. Mahmûd Hüdâî husûsî kayıkçısına emrederek,
yanında bir kaç talebesiyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldı. Allahü teâlânın izni ile
Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin himmeti bereketiyle kayığının ön, arka ve yanlarından
bir kayık mesafesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç te’sir etmiyordu.
Böylece herkes denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâî kayığıyla selâmetle
Sarayburnu’na ulaştı ve Sultan Ahmed Câmii’nin açılışını yaptı. Üsküdar Sarayburnu
arasındaki bu yola Hüdâî yolu denildi. Bu gün de fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir
deniz yolu olduğu kayıkçılar tarafından söylenmektedir.
Zamanın pâdişâhı vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan
bir başka vezire göndermişti. Haberci yolda deniz kazasına tutulduğu için mührü denize
düşürdü. Çok korkan haberci, Azîz Mahmûd Hüdâî’ye giderek durumu anlatınca, o da
pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü ona teslim etti.
Daha bir çok kerâmetleri görünen Azîz Mahmûd Hüdâî hazretleri, 1628 senesinde hakîkî
âleme göçtü. Vefâtından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâllaştı, vasiyetini yaptı.
Son nefesinde de Kelime-i şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar’daki
dergahındadır. Aşıkları onu ziyaret etmekte, feyz ve bereketlerinden faydalanmaktadır.
Azîz Mahmûd Hüdâî, insanların Ehl-i sünnet itikadında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru
olarak yapmaları için pek çok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır: 1Nefâis-ül-Mecâlis, 2- Tecelliyât, 3- Dîvân-ı İlâhiyyât, 4- Vâkıât, 5- Habbet-ül-
Muhabbe, 6- Necât-ül-Garîk. 7- Tarîkat-nâme, 8- Tezâkir-i Hüdâî, 9- Ahvâl-ünNebiyyil-Muhtar aleyhi salevâtullah-il-Melik-i Cebbar, 10- Câmi-ul-Fedâil ve
Kâmi-ur-rezâil, 11- Feth-ül-ilâhî, 12- Hâşiye-i Kûhistânî fî şerh-i fıkh-ı Keydânî,
13- Feth-ul-bâb ve ref-ul-hicâb, 14- Hayât-ül-ervâh ve necât-ül-eşbâh, 15Tarîkat-ı Muhammediyye, 16- Şerhun alâ Kasidet-il-Vitriyye fî medhi Hayr-ilBeriyye, 17- Mensûr Mevlîd-i Nebî.
Azîz Mahmûd Hüdâînin söylediği ilâhilerden birisi şudur:
YALAN DÜNYA
Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâ’yı,
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey vefâsız yürü,
Sensin hodbin köhne karı,
Nice yüz bin erden geri,
Kalan dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip,
Kimisini giryân edip,
Âhirî kâr uryân edip,
Soyan dünyâ değil misin?
Kastedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne,
Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh ve eğer bende,
Her kişiyi salan bende
Kimse mekân tutmaz sende
Vîrân dünyâ değil misin?
Sihr ile donatıp kendin,
Meydâna salan semendin.
Âleme mihnet kemendin,
Salan dünyâ değil misin
İşin gücün dâim yalan,
Çok kişiden arta kalan,
Nice kerre boşalarak,
Dolan dünyâ değil misin?
KIŞIN, DALINDA ÜZÜM VARDI!..
Bir kış günü akşamı, Üftâde hazretleri talebelerini toplamış sohbet ediyordu. Bir ara;
“Dostlarım! Canımız taze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür?” buyurunca,
diğer talebeleri; “Kış günü taze üzüm olur mu?” diye düşünürlerken, Mahmûd Hüdâî;
“Bu sözü hocam söylediğine göre bir hikmeti vardır” diye düşündü ve üzüm getirmek
için izin istedi. Bursa’nın Çekirge semtindeki bağlardan birine gitti. Bir asma çubuğunun
üzerindeki karları temizledi. Baktı ki, taze üzüm salkımları vardı. Bu, hocasının bir
kerâmeti idi. Üzümleri toplayıp dönerken yolda bir çukura düştü. Ne kadar uğraştı ise
çıkamadı. Çaresiz kalınca, hocasından yardım istemek aklına geldi ve; “İmdâd! Yâ
mübarek Hocam!” der demez, çukurun basından bir ses geldi; “Ey Mahmûd! uzat elini
yukarı çekeyim” diyordu. Başını kaldırıp kendisine gülümseyen o zâta elini uzattı. Yukarı
çıktığında, o zât bir anda görünmez oldu. Sırtında üzüm sepeti hemen dergâha gitti.
Hocası sohbete devam ediyordu. Üzüm sepetini gören talebeler şaşırıp kaldılar. Bu
durum üzerine talebeler, Üftâde’nin Hak teâlâ katında yüksek bir velî olduğunu ve
Mahmûd Hüdâî’nin hocalarına olan teslimiyetini bir kere daha anladılar.

1) Sefînet-ül-evliyâ; cild-2, sh. 372
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1033
3) Semerât-ül-füâd; sh. 145
4) Şakâyık-ı nu’mâniyye zeyli (Atâî); sh. 760
5) Silsilenâme-i Celvetî (İ. Hakkı Bursevî); sh. 82
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 186
BABA HAYDAR SEMERKANDÎ
Evliyanın büyüklerinden. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebesidir. Baba Haydar
Semerkandî adıyla tanınmıştır. Semerkand’da doğdu. Doğum târihi kesin olarak
bilinmemektedir. 1550 (H. 957) târihinde İstanbul’da Eyyûb Sultan semtinde vefât etti.
Baba Haydar Efendi küçüklüğünde asıl memleketi olan Semerkand’da Hâce Ubeydullah-ı
Ahrâr hazretlerinin derslerinde kemâle geldi (olgunlaştı). İcazet alıp Mekke-i
mükerremeye gitti. Bir müddet Harem-i şerîfde mücavir olarak bulundu. Sonra bir
arkadaşı ile İstanbul’a geldi.
İstanbul’da Eyyûb Sultan Câmii’nde uzun müddet îtikâf yaptı. Zamanındaki verâ ve
takva sahibi zâtlardan biri, hakkında şöyle demektedir: “Bir Ramazân-ı şerifin son on
gününde Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin câmi-i şerifinde Baba Haydar ile îtikâf ettik.
Îtikâfa girdiğimde o zâten îtikâf hâlinde idi. Beraber olduğumuz on gün içinde iki
bademden başka bir şey yemedi. Hâlini görünce hayrette kaldım. Bütün vaktini ibâdet
ve tâatle geçiriyordu.”
Osmanlı pâdişâhlarının onuncusu Kânûnî Sultan Süleymân Han; Baba Haydar Efendi’nin
üstün hâllerini ve büyük bir zât olduğunu öğrenince, duâsına kavuşmak maksadıyla
Cezerî Kâsım Paşa Câmii’ne inen yol üzerinde Baba Haydar Mescidi’ni yaptırdı. Câmi
inşâatı tamamlanınca Baba Haydar Efendi buraya yerleşti ve cemâate burada namaz
kıldırıp vâz ü nasihatlerde bulundu. Bu vâz u nasihatlerinde ve dergâhında yaptığı
sohbetlerde insanlar arasında İslâm bilgilerinin yayılmasına ve İslâm ahlâkının
yerleşmesine hizmet etmiştir. Bütün âlimlerde ve evliyâ zâtlarda görüldüğü gibi,
memleketin İmârına, insanların refahına ilmiyle hizmet etmiştir.
İmâmlık yaptığı câminin bahçesinde bulunan kabri; sevenler ve tanıyanlar tarafından
devamlı ziyaret edilmektedir.

1) Mir’ât-ı Kâinat; cild-3, sh. 137
2) Şakâyik-ı nu’mâniyye tercümesi; sh. 435
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 1092
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 293
BÂB-I ÂLÎ
Osmanlı Devleti’nde sadrâzamlık makamının ve bâzı idâri kuruluşların bulunduğu devlet
idâresinin merkezi sayılan yer. Bu tâbir daha çok on dokuzuncu asrın başından îtibâren
kullanılmaya başlandı.
Bâb; kapı, âlî; yüksek, yüce mânâlarına gelmekte olup, Bâb-ı âlî; yüksek kapı
demektir. İslâm ve Türk târihinde birliğin ve kuvvetin temsilcisi olarak kabul edilen
devletin ve hükümetin merkezleri yüksek ve yüce olarak bilinmiş, bu merkezlere çeşitli
isimler verilmiştir. Der, dergâh, bâb-ı saray, el-bâb-üs-sultâniye, bâb-ı hümâyûn, bâb-ı
âlî, bâb-ı âsafî, paşa kapısı gibi isimlerin kullanılması bunun bir ifadesidir. Esasen bâb
kelimesi umûmî olarak hükümet yerine kullanılmıştır.
Osmanlılarda pâdişâh saraylarına Bâb-ı hümâyûn denildiği gibi, sadrâzam konaklarına
da Bâb-ı âlî denilirdi. İstanbul’un fethine gelinceye kadar, devlet işleri pâdişâh
saraylarında görülür, vezirler, devlet erkânı oraya gelerek pâdişâhın başkanlığında
toplanır ve halkın işlerine bakılırdı. Fâtih Sultan Mehmed Han, ata ve dedeleri
zamanında uygulananlarla kendi tarafından ilâve ettiği hükümleri birleştirerek meydana
getirdiği kanunnâmede bunu yeni esaslara bağladı. Dîvân-ı hümâyûn adı verilen bu
toplantılar, Topkapı Sarayı’nda Kubbe altı denilen yerde yapılır ve birinci derecede
önemli mes’eleler karâra bağlanırdı. İlk zamanlar pâdişâhlar bu dîvân toplantılarına
başkanlık ederlerdi. Sonraki devirlerde ise, sadrâzamlar başkanlık etmeye başladılar.
Bununla birlikte mühim kararlar alınacağı zaman pâdişâhlar yine dîvâna katılarak
başkanlık ederlerdi (Bkz. Dîvân-ı Hümâyûn).
Osmanlı Devleti’nin büyümesi ve mes’elelerin gün geçtikçe fazlalaşması üzerine, dîvân-ı
hümâyûnda görüşülmesi gereken pek çok husus, sadrâzamın konağında toplanan ikindi
dîvânına havale edilmeye başlandı. Böylece dîvân-ı hümâyûn kıymet ve ehemmiyetini
yavaş yavaş kaybetti ve devletin en mühim işleri bile paşa kapısı denilen sadrâzam
konaklarına taşınmaya başladı. Bu sebeble eskiden beri âsaf sıfatıyla anılan
vezîriâzamların konağına sarây-ı âsafî veya bâb-ı âsafî denildi. Paşa kapısı tabiriyle
de anılan sadrâzam sarayı, dîvânhâne-i bâb-ı âlî veya kısaca bâb-ı âlî tabiriyle de
ifâde edilmeye başlandı. Bunlar sadrâzamın oturduğu semte göre çeşitli yerlerde
bulunuyorlardı. Umumiyetle Mahmûdpaşa, Gedikpaşa, Atmeydanı, Yerebatan
semtlerinde bulunan paşakapısı on yedinci asırdan îtibâren Topkapı Sarayı’nın Gülhâne
tarafındaki Alayköşkü’nün karşısına taşınması ve istisnalar hâriç sadrâzamların burada
oturmalarıyla Bâb-ı âlî denilen yer ortaya çıktı.
Sultân birinci Ahmed Han’ın sadrâzamlarından Derviş Paşa, bugünkü Bâb-ı âlî civarında
bir konak yaptırdı. Sultan birinci Ahmed Han ve dördüncü Murâd Han devri
sadrâzamlarından Halîl Paşa da Alayköşkü karşısında başka bir konak yaptırdı. Sultan
dördüncü Mehmed Han 1653’de Halil Paşa’ya âit konağı tamir ve tefriş ettirip,
sadrâzamlar için tahsis etti. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’ya kadar gelen sadrâzamlar
bu konakta oturdular. Böylece ilk sadâret makamı tesbit edilmiş oldu. Nevşehirli Dâmâd
İbrâhim Paşa bugünkü Cağaloğlu hamamının bulunduğu yerdeki Fatma Sultan Sarayı’na
yerleşince, burası paşa kapısı kabul edildi. 1739 yılında bu saray yandı. Fatma Sultan
Sarayı yangınını tâkib eden yıllarda Halîl Paşa Sarayı tekrar tamir edilip döşendikten
sonra paşa kapısı olarak kullanıldı. Bu sarayın Topkapı Sarayı’na bakan ve Bâb-ı âlî
denilen soğuk çeşme tarafında bugün de mevcûd olan süslü ve büyük bir kapısı vardı.
Başlangıçta haremlik ve selâmlık dâirelerini ihtiva eden Bâb-ı âlî binasının, büyük
mutfakları, koğuşları, ahırları v.s. bulunduğu gibi, sadrâzamın resmî muamelelerinde
yardımcıları olan tevkii, reîsülküttâb, kethüdâ-i sadr-ı âlî, çavuşbaşı gibi kimselerin ve
me’murların çalıştığı odaları vardı.
1755 yangınında sarayın yok olması üzerine, bugünkü vâli konağının bulunduğu kısma
yeni sadâret binası yaptırıldı, önceleri paşa kapısı olarak bilinen sadâret sarayına birinci
Abdülhamîd Han zamanından îtibâren Bâb-ı âlî adı verildi. 1788 yılında çıkan yangında
kısmen harâb olan Bâb-ı âlî sarayı bilâhare tamir edilip kullanıldıysa da, 1808’de vuku
bulan meşhur Alemdâr vak’asında tamamen yanarak kullanılmaz hâle geldi. Alemdâr
vak’asından iki yıl sonra yapımına başlanıp on yedi ayda tamamlanan yeni Bâb-ı âlî
binası da 1826’da yanınca, aynı yere, daha geniş hudutlarla tekrar inşâ edilip, Nalli
Mescid Bâb-ı âlî hudutları içine alındı. 1839’da çıkan yangında tekrar yanan Bâb-ı âlî
binası aynı yerde tekrar yapıldı. 1844’de inşâatı bitince merasimle hizmete açıldı.
1878’de Şûra-yi devlet dâiresinden çıkan yangında Ahkâm-ı adliye dâiresi, dâhiliye ve
hâriciye nezâretleri de büsbütün yandı. Sadâret dâiresi ise büyük gayretler neticesinde
kurtarılabildi. Bilâhare tekrar inşâ edilen Bâb-ı âlî binası, 4-5 Ocak 1911 gecesi telgraf
dâiresinden çıkan yangın sonunda, sadâret dâiresi ve hâriciye nezâreti binaları dışında
tamamen yandı. Yıldız evrakı diye bilinen pek çok evrak ile târihî vesika bu yangında
yok oldu. Bâb-ı âlî’nin bu yangınında dâhiliye nezâreti tamamen yandığından, bilâhere
bu orta kısım yapılmayıp, ikiye bölünen binanın bir kısmına İstanbul vilâyeti, diğer
kısma ise, İstanbul defterdârlığı yerleştirildi. Daha sonra defterdârlık binası da
yandığından, târihi Bâb-ı âlî binasının sâdece İstanbul vilâyet konağı olarak kullanılan
eski sadâret dâiresi kısmı kaldı.
İlk zamanlar sadrâzamların ikâmetgâhı olan Bâb-ı âlî binası vak’a-yı hayriye diye bilinen
yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra, ikâmetgâh olmaktan çıkıp tamamen idare merkezi
hâline geldi. Bu zamana kadar Bâb-ı âlî’de muameleler iki yolla yürütülürdü. Birincisi;
hârici ve mühim mes’eleler, sadrâzam, şeyhülislâm, kethüda, reîsülküttab, defterdâr,
kapdanpaşa ve kazaskerlerden meydâna gelen bir dîvânda görüşülür ve karâra
bağlanırdı. İkincisi ise; umûmî ve alelade mes’eleler sadrâzamın başkanlığında, Anadolu
ve Rumeli kazaskerleri ile İstanbul kâdısından meydana gelen bir meclisde görüşülür ve
karâra bağlanırdı.
Sadrâzamlar, aileleri, dâireleri halkı denilen maiyyetleri ve me’mûrlarıyla birlikte Bâb-ı
âlî’de otururlardı. Buna göre, en büyük yetkili kimsenin sadrâzam olduğu Bâb-ı âlî’de üç
kısım kimse vardı.
1- Harem dâiresinde; sadrâzam ailesi,
2- Selâmlık dâiresinde; sadrâzamın maiyyeti ve ağalar,
3- Kalem dâiresinde; devletin resmî işlerini gören me’mûrlar.
Bir nevî mekteb mâhiyetini taşıyan kalem dâiresi de, kethüda bey dâiresi ve dîvân-ı
hümâyûn kalemi kısımlarına ayrılırdı. Askerî ve dâhili işlere bakan kethüda bey,
sadrâzamın muavini idi. Dîvân-ı hümâyûn kalemindeki kâtiplerin başında bulunan
kimseye de reîsülküttâb denirdi. Bu da siyâsî ve hârici işlere bakardı. Reîsülküttâbın
maiyyetinde ikinci derecede sorumlu olan âmedci, beylikçi ve dîvân tercümanı adı
verilen me’mûrlar bulunurdu. Bunlardan âmedci, Bâb-ı âlîden pâdişâha arz ve takdim
olunacak yazıları yazar; beylikçi, pâdişâhdan gelen emirleri, fermanları, devletçe akd
olunan muahede (andlaşma)leri ve emsali evrakı tanzim, koruma ve zabt etmekle
uğraşır, tercüman ise; Bâb-ı âlî’nin elçilerle olan konuşma ve haberleşmelerini ve
sefirlerin îtimâdnâmelerini (güven mektubu) takdîm ettikleri sırada pâdişâh nezdinde
tercümanlık vazifesi görürdü. Bunlardan başka, davacıları sadrâzam huzurundaki dîvân-ı
adalete getirmek ve götürmek, oradan verilen cezaları tomruk dâiresinde tatbik eden ve
dâva işleriyle uğraşan çavuşbaşı vardı.
Sultan İkinci Mahmûd Han-ı Adlî tarafından başlatılan ıslâhat hareketleri çerçevesinde,
1836’da Bâb-ı âlî teşkilâtında da değişiklikler yapıldı. Yeni nezâretler (bakanlık)
kurulduğu gibi, kethüda bey vazifesi mülkiye; bir sene sonra da dâhiliye nâzırlığına,
reîsülküttâblık hâriciye, defterdârlık da mâliye nâzırlığına çevrildi. Ayrıca Meclis-i vâlâ-yı
ahkâm-ı adliye ve Dâr-ı şûrâ-yı bâb-ı âlî isimleriyle danışma meclisleri kuruldu. Yine bu
sırada şeyhülislâm, serasker, kapdanpaşa, dahiliye, hâriciye ve mâliye nâzırlarıyla Şûrâyı bâb-ı âlî ve Meclis-i vâlâ başkanlarından meydana gelen bir Meclis-i hâs kuruldu.
Böylece Bâb-ı âlî yeni bir şekil aldı.
1839’da Tanzîmât’ın îlân edilmesinden sonra Meclis-i vâlânın Bâb-ı âlîde, Şûrâ-yı bâb-ı
âlînin ise ticâret nezâretinde toplanması kararlaştırıldı. Bu devirde ayrıca Meclis-i âl-i
tanzîmât kuruldu. Mülkiye ve adliye işleri birbirinden ayrılıp Şûrâ-yı devlet meclisi, Bâb-ı
âlîye yerleşti.
Tanzîmât’ın ilânından sonra bütün devlet dâirelerinin ve idâri merkezlerin toplandığı
Bâb-ı âlî, sultan Abdülmecîd ve sultan Abdülazîz Han devirlerinde tam nüfuz sahibi oldu.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın pâdişâhlığından sonra îlân edilen Birinci Meşrûtiyetin
verdiği serbestlikten istifâde etmek isteyen, çoğunluğu gayr-i müslim ve Türk olmayan
unsurlardan meydana gelen ve Avrupai fikirlerin etkisinde katan okumuş, sözde aydın
kimselerin Meclis-i meb’ûsân üyelerinin elinde oyuncak hâline getirilen Bâb-ı âlî, Meclis-i
meb’ûsânın dağıtılmasından sonra sarayın kontrolüne girdi.
Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın ikinci Meşrûtiyet’in ilânına kadar uyguladığı iç ve dış
siyâset sebebiyle Bâb-ı âlî ikinci derecede kaldı. İkinci Meşrûtiyet’in îlânından ve sultan
İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilişinden sonra İttihâd ve Terakkîcilerin kontrolü
ve etkisi altında kalan Bâb-ı âlî, tekrar idarede hâkim duruma geçti. İttihâdçıların
hakimiyetindeki Bâb-ı âlînin uyguladığı çoğu gaflet, bâzıları hıyanete varan iç ve dış
siyâsetle Osmanlı Devleti’nin yıkılışı çabuklaştı. Balkan harbi ve Birinci cihân harbine
girmekle milletin ve memleketin başına büyük gaileler açıldı. Bu durum pek çok vatan
toprağının Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasına sebeb oldu. Osmanlı Devleti’nin
yıkılmasıyla birlikte Bâb-ı âlînin bulunduğu bina Büyük Millet Meclisi hükümetinin
İstanbul mümessilliğine tahsis edildi. Daha sonra, bugün olduğu gibi, İstanbul vâliliğine
verildi.

1) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 153
2) Büyük Türkiye Târihi; cild-8 sh. 448
3) Osmanlı Târihi; (E. Z. Karal) cild-8, sh. 268
4) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 136
5) Türkiye’de Meârif Târihi; cild-1, sh. 63
6) Bâb-ı âlî (R. E. Koçu, Hayat Târih Mecmuası, sene 1974, cild-2, sayı-7) sh. 18
7) Asırlar Boyunca İmparatorluğu İdâre Eden Bâb-ı âlî (O. Ergin; Târih Dünyâsı,
İstanbul-1950) cild-1, sh. 386
BÂB-I ÂLÎ BASKINI
İttihâd ve Terakkî cemiyetinin, hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913’de tertiplediği
kanlı baskın, ikinci Meşrûtiyet’in ilânında ve 31 Mart Vak’ası’nda orduya dayanarak iş
başına gelen İttihâd ve Terakkî komitesi, asker ocağını siyâsete karıştırarak bozmaya
çalıştı ve memleketi keyfî olarak idare ettiler. 16 Temmuz 1912 Salı gününe kadar bu
keyfî idare devam etti. Sadrâzam Saîd Paşa, bu târihte halaskar zâbitân grubunun
baskısıyla istifa edince, İttihâd ve Terakkî iktidardan düştü. Gâzi Ahmed Muhtar Paşa
başkanlığındaki yeni hükümet iş başına geldi. Balkan harbinin birbirini tâkib eden acı
günlerinde, ancak üç ay sekiz gün kadar İktidarda kalabilen bu hükümetten sonra
sadâret makamına Kâmil Paşa getirildi.
İttihâd ve Terakkî komitesi, hem Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hem de Kâmil Paşa’nın
iktidarları zamanında ihanete varan gizli faaliyetler yürüterek yeniden iş başına gelmeye
çalıştı. Maksadına kavuşabilmek için aklın alamıyacağı türlü hîle ve tuzaklara başvurdu.
İktidarda bulunan hükümetlerin iyi niyet veya gafletinden istifâdeye çalışıyorlardı.
Balkan harbinin acı günlerinde düşman ordularının İstanbul kapılarına dayandığı bir
sırada, memleketin içinde bulunduğu vahîm duruma bakmaksızın, Kâmil Paşa
hükümetini devirmek için çeşitli entrikalar çevirerek, memleketi yeni bâdirelere
sürüklediler.
Asker içinde bozgunculuk yapıp, Anadolulu askerlere, Rumeli’nin kendi vatanları
olmadığından bahisle hükümetin kendilerini boş yere kırdırdığı fikrini yaydılar.
Öte yandan Balkan savaşının neticeleri ne olursa olsun, büyük devletlerce sınır
değişikliğine müsâde edilemiyeceği, ordunun mağlûb olmasından dolayı devlete hiç bir
zarar olmıyacağı propagandasını yaydılar. Halaskârân grubuna mensûb olmayan
zabitlerden bir çoklarını elde ederek, ordudaki eski mensûblarını da siyâsî faaliyete sevk
ettiler. Halaskârân grubunun reîsi durumunda bulunan ve Kâmil Paşa kabinesinin
harbiye nâzırı ve başkumandan vekîli olan Nâzım Paşa’yı çeşitli vâdlerle saflarına
çektiler. Hattâ işbaşına geldikleri takdirde kendisini sadrâzam yapacaklarına bile
inandırdılar.
Hükümetin yapmak istediği icrâatı zamanında haber alabilmek için İstanbul’daki polis
kadrosunun mühim bir kısmına İttihâd ve Terakkî komitesinin adamları yerleştirildi.
Harbiye nâzırı Nâzım Paşa, Bingâzi’den davet ederek getirttiği İttihâd ve Terakkî
komitesi üyeleri Enver Paşa’yı kolordu erkân-ı harb reisliğine (kolordu kurmay
başkanlığına) ve Cemâl Paşa’yı da menzil müfettiş-i umumîliğine tâyin etti. Böylece
İstanbul’daki askerî kuvvetin mühim bir kısmı İttihâd ve Terakkî’nin kontrolüne girdi.
Nâzım Paşa’nın bu faaliyetleri kabîne içinde huzursuzluklara sebeb oldu. Sadrâzam
Kâmil Paşa, Nâzım Paşa’nın bu faaliyetleri sebebiyle sadâretten istifa etmeyi ve kuracağı
ikinci hükümete Nâzım Paşa’yı almamayı düşündü. Fakat Nâzım Paşa’dan çekindiği için
bunu yapamadı.
Her gün yeni bir maceranın peşinde olan İttihâd ve Terakkî komitesi; Kâmil Paşa
hükümetinin Edirne’yi Bulgarlara bıraktığı şeklinde dehşetli ve yıkıcı bir propagandaya
girişti. Orduyu ve halkı mevcut hükümete karşı ayaklandırmaya diğer taraftan da kirli
emellerini gizlemeye çalıştı.
Konunun aslı ise şöyleydi: Balkan savaşı sonrasında Balkan devletleriyle Londra sulh
müzâkerelerinin neticelenmesine mâni olan Edirne ve adalar mes’elesinden dolayı,
düvel-i muazzama veya düvel-i sitte denilen altı devletin İstanbul elçileri Bâb-ı âlî’ye
müşterek bir nota vererek Edirne’nin Bulgaristan’a terk edilip Midye-Enez hattının
hudûd olarak kabul edilmesini ve adaların geleceğinin de Anadolu’nun emniyeti göz
önünde bulundurulmak suretiyle kendilerine bırakılmasını istediler. Bu iki şart kabul
edilmediği takdirde harbe devam edileceğini bildirdiler.
Kanlı Bâb-ı âlî baskınından bir gün önce 22 Ocak 1913 günü, Dolmabahçe Sarayı’nın üst
katındaki büyük salonda vükelâ (bakanlar), âyân meclisi, askerî ve mülkî erkândan
meydâna gelen Şûrâ-yı umûmî toplandı. Mes’ele uzun uzadıya müzâkere edildikten
sonra, devletin artık harbe devam edemiyeceğini, Edirne’nin de Bulgaristan’a
bırakılmayıp, tarafsız ve serbest olmasını, ilgili devletlerin tasdîkiyle Bâb-ı âli’ce bir
mutasarrıf ve meşîhat makamına bir kâdı tâyin etmesini Meclis-i İdare azasının ahâli
tarafından yapılıp, mahallî jandarma ve polis kuvvetleri teşkil edilerek, maaşların
mahallî bütçeden karşılanmasını, bütçe açıklarının Osmanlı hazînesinden kapatılmasını,
dînî ve millî günlerin eskiden olduğu gibi kutlanması kararlaştırıldı. Cevabî bir nota
yazılmak üzere emir verildi.
Hazırlanacak nota metnini tedkîk için Meclis-i vükelâ 23 Ocak 1913 Perşembe günü
öğleden evvel toplandı. Bu toplantıdan sonra İttihâd ve Terakkî komitesi, kamuoyuna
karşı Kâmil Paşa kabinesinin Edirne’yi Bulgaristan’a terk ettiğini yayıp, bu iddia ve
iftiraya dayanarak da Bâb-ı âlî baskınına bir halk hareketi görünümü vermek için
teşebbüse geçti. Hâlbuki hükümet Edirne’nin Bulgaristan’a terkini kabul etmediği gibi,
notayı da henüz göndermemişti.
Bâb-ı âli’ye baskın düzenleyerek hükümeti ele geçirmeyi plânlayan İttihâd ve Terakkî
komitesi günlerce süren hazırlığını gizlice tamamladı. Dâhiliye nâzırının haberi olmadan,
Bâb-ı âlîyi korumakla vazifeli muhafız bölüğü Cemâl Bey (Paşa) tarafından yerinden
alınarak başka yere götürüldü ve yerine acemi askerlerden derme çatma bir müfreze
getirildi. Bu müfrezenin başına da bir ittihâdcı zabit vazifelendirildi. Bildirilen gün ve
saatte, ittihâdcıların fedaîler grubuna mensub bâzı genç subaylarla, siviller, Bâb-ı âlî
civarında yerlerini aldılar.
Meclis-i vükelânın (bakanlar kurulu) Bâb-ı âlî’de toplantı hâlinde bulunduğu sırada, o
yıllarda İttihâdcıların umûmî merkezi durumunda olan ve şimdiki Cumhuriyet
gazetesinin bulunduğu meşhur kırmızı konak ve bu binanın hemen karşısındaki Menzil
müfettişliğinde toplanan İttihâdcılar, Talat Bey’in emriyle Sapancalı Hakkı’nın
götürdüğü, “Her şey hazır” haberinden sonra harekete geçerek, en önde Enver Bey bir
ata binmiş, onun etrafında da iki yüze yakın fedaisi olmak üzere yola düştüler.
Ellerinde küçük bayraklar olan baskıncılar Cağaloğlu tarafından, “Yaşasın Enver Bey,
Yaşasın Millet” bağırtılarıyla Bâb-ı âlî’ye yürüdüler. Talat Bey, daha önce gelerek bir kaç
zabit ile beraber içeri girmişti. Enver’le birlikte olan çeteciler güruhu binek taşına geldiği
zaman, İttihâdcılar tarafından değiştirilen, sözde koruma görevlisi müfreze, başındaki
zabitle birlikte ortaya çıktıysa da Enver atından inip merdivenlerden çıkmaya başladı ve
zabiti çağırarak kısa bir emir verdi. Zabit, askerlerini alıp Bâb-ı âlî’nin arka tarafındaki
Nalli Mescid önünde silâh çattırdı ve hiç bir şeye karışmadı. Bu boşluktan istifâde eden
Enver’le adamları içeri daldılar. Baskının kanlı safhaları dış sofada cereyan etti, Hepsi
silâhlı olan baskıncılar, gürültüyle sofaya girdikleri sırada kendilerine silâh çeken sadâret
yaveri Nafiz Bey’le, harbiye nezâreti yaverlerinden Kıbrıslı Tevfik Bey’i, sadâret dâiresi
kapısında duran iki nöbetçi neferi ve isimleri bilinmeyen diğer altı kişiyi vurup
öldürdüler. Kendilerinden de cemiyet murahhaslarından ve eski mülâzımlardan Mustafa
Necip Bey isminde biri öldürüldü. Dış sofada on kişiyi öldüren çeteciler, başlarında Talat
ve Enver olduğu hâlde iç sofaya daldılar.
Baskın hâdisesinin başladığı sırada pâdişâhın bâzı irâdelerini tebliğ için saraydan gelen
mâbeyn başkâtibi Ali Fuad Bey’le görüşmek üzere, sadrâzam Kâmil Paşa Meclis-ı
vükelânın bulunduğu salondan kalkıp sadâret odasına geçmişti. Bu sırada gürültüleri
duyan gafil ve mağrur harbiye nâzırı ve başkumandan vekili Nâzım Paşa yerinden
fırlayıp ne olduğunu anlamak için sofaya çıktı. Bu sırada kendilerini engellemek isteyen
sivil polis komiseri Celâl Efendi’yi de öldüren çeteciler sofada harbiye nâzırı Nazım Paşa
ile karşılaştılar. Kendisini sadâret vadiyle aldatan komitacıları ellerinde tabancalarla
gören Nâzım Paşa, kendisine siyâsetle uğraşmayacağı hakkında şahsî ve askerî namusu
üzerine söz vermiş olan Enver’le yanındakilere; “Siz beni aldattınız. Bana verdiğiniz söz
bu muydu?” diyerek karşı çıkmak istedi. Tam o sırada isabet eden bir kurşunla devrilip
az sonra öldü.
Silâh seslerini duyan şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi, odunluğa saklanmış, Vükelânın
çoğu da Anadolu ve Bağdâd demiryolları müdîr-i umûmisi Huguenin’le diğer bir-iki
ecnebînin bulunduğu odalara sığınmışlardı. Yalnız dâhiliye nâzırı Reşîd Bey’le, evkaf
nâzırı Ziya ve bahriye nâzır vekili Ferik Rüstem paşalar Meclis-i vükelâ salonunda
kalmışlardı. Talat ve Enver beyler sadâret odasına dalıp 83-84 yaşlarında bulunan
ihtiyar sadrâzam Kâmil Paşa’ya istifa etmesini söylediler. Kâmil Paşa harp vaziyetinin
vehâmetinden ve devletin mâruz kaldığı tehlikelerden bahs ederek nasihat vermek
istediyse de, mütemadiyen sözünü kesen Talat’ın sert bir sesle; “İstifa istifa...” diye
bağırıp çağırması üzerine kalemi aldı ve; “Cihet-i askeriyyeden vuku bulan tektif
üzerine” kaydıyla bir istifaname yazdı. Zorbaların ısrar ve tehdîdi üzerine bu ibarenin
başına; “Ahâli ve” kelimelerini de ilâve etmek zorunda kaldı.
O sırada dışarı çıkan bir kaç tabancalı çeteci Bâb-ı âlî’nin önünde biriken 40-50 kişilik
meraklılar topluluğunun arasından geçip karşı köşede bulunan eski Ma’zûlîn
kıraathânesine giderek içeridekileri; “Ulan tû! Ne duruyorsunuz! Vatan gidiyor, din
gidiyor, alçaklar” diye zorla dışarı çıkardılar. Sonra da tekbir getirmeye başladılar. Tam
o sırada Enver Bey istifa kağıdı elinde olduğu hâlde binek taşında göründü. Halka sükût
işareti verdikten sonra, kabînenin istifa ettiğini kendisinin şimdi saraya gidip, pâdişâha
durumu arz edeceğini ve yeni kabînenin Mahmûd Şevket veya İzzet paşalardan biri
tarafından kurulmasının muhtemel olduğunu söyledi. Şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi’nin
otomobiline binerek Dolmabahçe’ye hareket etti.
Bu sırada İttihâd ve Terakkî komitesinin meşhur hatibi Ömer Nâci sağ elindeki kocaman
tabancayı sallayarak, sol eliyle de dizlerini yumruklayarak binek taşının üzerinde belirdi;
“Edirne gidiyor, din gidiyor, vatan gidiyor” diye bağırarak halkın isyânı süsünü
verebilmek için etrafına kalabalık toplamaya çalıştı. O sırada binek taşının üstündeki
cümle kapısının sağ tarafında Ziyâ Gökalp ve Talat Bey göründüler. Ziya Gökalp;
“Edirne’yi düşmana veren kabîneyi millet devirdi” diyerek Talat Bey’le karşılıklı konuşup
gülüştüler. Bu arada gözden kaybolan Talat Bey, bir müddet sonra gelip bütün
vilâyetlere dâhiliye nâzır vekili imzasıyla; “Kâmil Paşa kabinesinin Edirne ile adaları
düşmana verdiği için millet tarafından iskat yâni düşürüldüğünü” belirten bir telgraf
çektiğini bildirdi. Bir müddet sonra Enver ve başmâbeynci Hâlid Hurşîd Bey saraydan
dönerek; Mahmûd Şevket Paşa’nın sadrâzamlığa, Erkân-ı harbiye-i umûmiye reîsi İzzet
Paşa’nın da başkumandan vekilliğine tâyin edildiğini binek taşından halka îlân etti ve;
“Pâdişâhım çok yaşa!” dedi. Oraya toplanan kalabalık da aynı sözü tekrarlayıp; “Ah
Mahmûd Şevket Paşa, Edirne’mizi kurtar!” diye bağırdılar.
Tutuklu olarak bulunan sadrâzam Kâmil Paşa ve şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi
haricindeki diğer vükelâ (bakanlar) serbest bırakıldılar. Kâmil Paşa ve Cemâleddîn
Efendi de geceleyin serbest bırakılıp evlerine gönderildiler.
Bâb-ı âlî baskınından sonra, devletin geleceği tekrar İttihâd ve Terakkî çetesinin eline
geçti, örfî idare (sıkı yönetim) îlân edilip İttihâd ve Terakkî’ye muhalif olan kimseler
Bekir Ağa bölüğü denilen askerî tevkifhâneye (tutuk evine) gönderildiler. Sultan İkinci
Abdülhamîd Han’a müstebid hükümdar, kızıl sultân diyen ve onun basına sansür
uyguladığını iddia eden İttihâd ve Terakkî mensupları, muhaliflerini tutuklamakla
kalmayıp, basına sansür koydular, kurdukları darağaçlarında, nice vatanperver ve
masum kimseyi bir bahaneyle îdâm ettiler. Hafiye teşkilâtı ve İstanbul muhafızlığı
denilen askerî ve siyâsî emniyet teşkilâtıyla, bir tedhiş ve terör idaresi ve müdhiş bir
komite hâkimiyeti kurdular. Kâmil Paşa ile şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi, dâhiliye
nâzırı Reşîd, mâliye nâzırı Abdurrahmân, muharrir Ali Kemâl ve Doktor Rızâ Nûr beyler
yurt dışına sürüldüler.
İttihâd ve Terakkî çetesi tarafından iktidara getirilen Mahmûd Şevket Paşa hükümeti,
Kâmil Paşa hükümetinin kabul etmediği şartları kabul ederek, bütün Rumeli kıt’asıyla
beraber Edirne’yi düşmana terk etti ve adaların geleceğini de ilgili devletlere bıraktı.

1) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 155
2) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 398
3) İttihâd ve Terakkî İçinde Dönenler; (G. Varder, S.N. Tansu, İstanbul-1962); sh.
104
4) Büyük Türkiye Târihi; cild-7 sh. 268
5) Türk İnkılâb Târihi (Y. Hikmet Bayur, Ankara-1987); cild-2, kısım-4, sh. 252
6) İnkılâb Târihimiz ve Jön Türkler (A. B. Kuran); sh. 318
7) İnkılâb Târihimiz ve İtihâd ve Terakkî (A. B. Kuran); sh. 289
8) Görüp İşittiklerim (Ali Fuâd Türkgeldi, Ankara-1984); sh. 77
9) Ben de Yazdım (Celâl Bayar, İstanbul-1966); cild-4, sh. 1069
10) Son Sadrâzamlar; cild-3, sh. 1874
11) Forty Years in Constantinople (Sir E. Pears; London-1916); sh. 331
12) Geschichte des Machtverfalls der Türkeî (C. Von Sax. Viyana-1913); sh. 591
13) Modern Türkiye’nin Doğuşu; sh. 224
14) Kâmil Paşa (H. Kâmil Bayur, Ankara-1954); sh. 386
15) Mufassal Osmanlı Târihi (Haz. İskit Yayınevi, İstanbul-1963); cild-6, sh. 3500
BÂC
Bir çeşit vergi. Farsça baj kelimesinin Arabça ve Türkçe’de aldığı şekil olup, Gazneli,
Selçuklu, İlhanlı, Akkoyunlu ve Osmanlılarda vergi mânâsında kullanılmıştır. Bu vergi,
pazarlarda, panayırlarda alınıp satılan hayvandan, her cins maldan, ithâl edilen ve
Osmanlı topraklarından transit olarak geçirilen mallardan alınırdı.
Osmanlılarda bu vergi, Osman Gâzi’nin pazara getirilen her yük için iki akçe almalarını
emretmesi ile başlamıştır.
Osman Gâzi’nin bâc koyması gibi, İslâm hukukuna göre, sultan, dînin açıkça
bildirmediği hususlarda, dîne muhalif olmayan örf ve âdete dayanarak kânun koyabilir.
Böyle bir örf ve âdet, İslâm hukukunun kaynaklarındandır. Osmanlı sultanları, örf ve
âdete dayanarak pek çok kânun çıkarmışlardır. Pâdişâhlar bunu yaparken, mütehassıs
âlim ve devlet adamlarının murakabesi altında hareket etmişlerdir. Bu sebeble
pâdişâhlar, keyfî hareket edemedikleri gibi, akıllarına geldiği şekilde kânun çıkarıp emir
vermemişlerdir (Bkz. Kanunnâme, örf ve âdet).
Osman Gâzi tarafından konan ve yalnız satıcıdan alınan bâc, Fâtih kanunnâmesinde de
alım satım vergisi olarak kullanılmıştır. Kanunnâmede bu verginin sâdece pazarlarda ve
köylerde satılan her cins menkûl maldan ne mikdâr alınacağı, bâzân bir taraftan, bâzan
da her iki tarafdan alınabileceği açıklanmıştır. Yine bu kanunnâmede, yabancı
memleketlerden getirilen mallardan alınacak bâc mikdârı umumiyetle % 20 olarak tesbit
edilmiştir. Bununla beraber bu mikdâr yabancıların memleketleriyle yapılan anlaşmaya
göre değişebilmekteydi.
Kânûnî Sultan Süleymân zamanında da bâc (vergi) alınmaya devam edilmiş, hazırlanan
kanunnâmeye Fâtih kanunnâmesinde bâcla ilgili bâzı maddeler aynen alınmıştır.
Bununla beraber Kanunînin kanunnâmesinde bâcla ilgili farklı hükümler de mevcuttur.
Her iki kanunnâmeye göre bâc; hem muayyen bir şehir vergisi, hem de umûmî mânâda
vergi olarak kullanılmıştır. Bâc-ı pazar, bâc-ı ağnam, bâc-ı tamga terkiblerinde, bâc
umûmî mânâsiyle kullanılmıştır. Kelime bugün Doğu Türkistan’da hâlâ vergi mânâsında
kullanılmaktadır.
Bâc, Osmanlılarda, alındıkları şeye ve şekle göre değişik isimler almıştır:
Bâc-ı ağnam: Pazar ve panayırlarda satılan koyun ve keçilerden alınan özel bir vergidir.
Bâc-ı tamga: Şehirde alınıp satılan her çeşit maldan, dokunan kumaş ve kesilen
hayvanlardan alınan vergidir.
Bâc-ı büzürk: Büyük bâc demek olup, dışardan gelip transit olarak memleketten geçen,
yahut memlekette kalmak üzere gelen mallardan alınan gümrük vergisidir.
Bâc-ı kırtıl: Pazar ve panayırlarda satılan her türlü hayvandan alınan vergidir.
Bâc-ı ubûr: Osmanlı topraklarından geçirilerek başka yabancı memleketlere taşınan
mallardan alınan vergidir.
İLK OSMANLI KÂNUNU
Osman Gâzi, merkez yaptığı Yenişehir’de ikâmet ediyordu. Bir gün, Germiyan tarafından
birisinin; “Buranın pazar bâcını bana satın” demesi üzerine Osman Gâzi; ona; “Bâc
nedir?” dedi. Adam; “Pazara her kim yük getirirse ondan akçe alayım” dedi. Osman Gâzi
hayretle; “Bre adam, bu pazara gelenlerden alacağın mı var ki, onlardan akçe alırsın?”
diye sorunca, Adam; “Bu âdettir. Her vilâyette yük başına pâdişâh için akçe alınır” diye
cevap verdi. Osman Gâzi tekrar sordu: “Bu Allahü teâlânın emri ve Peygamber
efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kavli (sözü) midir, yoksa her ilin pâdişâhının
ortaya çıkardığı bir şey midir?” Adam; “Eskiden beri pâdişâhların âdetidir” dedi. Bunun
üzerine Osman Gâzi kızarak; “Buradan uzaklaş, yoksa sana zararım dokunur. Bir kimse
ki, malını eli ile kazanmış ola, bana ne borcu var ki bedava akçe vere” dedi.
Orada bu konuşmaları dinleyenler, Osman Gâzi’ye bu hususta malûmat verdiler.
“Sultânım! Sizin ihtiyâcınız olmasa da, bu pazarı bekleyip hizmetleri ile meşgul olanlara
emekleri zayi olmaması için bâc verilmesi âdetdir” dediler. Bunun üzerine Osman Gâzi
ilk kânunu şöyle koydu; “Her kim bir yük satarsa, iki akçe versin; eğer satmazsa, hiç bir
şey vermesin.” Bu şehirlere âid bir nevî belediye vergisiydi.

1) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-1, sh. 59
2) Tevârih-i âlî Osman (Âşıkpaşazâde); sh. 19
3) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 143
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 165
5) Osmanlı Devlet Teşkilâtına Medhal; sh. 213, 276
BAĞDÂD
Târihte İslâmiyet’in büyük kültür merkezlerinden ve Osmanlı Devleti’nin eyâlet
merkezlerinden. Bağdâd, Abbasîler zamanında İslâm âleminin başşehri idi. Başşehir
olmadan önce, Dicle kıyısında bir köy olup, halîfe Mensur burayı îmâr ederek büyük bir
şehir merkezi hâline getirdi. Kısa bir sürede şehirde medeniyet, ilim ve fazîlette önemli
gelişmeler oldu. Az zamanda, siyâsî, sosyal ve ilmî gelişmeler kendini gösterdi ve şehir
bütün Arab yarımadasının merkezi hâline geldi. İslâm dünyâsının dört bir yanından
gelen ilim ve irfan sahiblerinin meskeni oldu.
Moğol istilâsına kadar Abbâsîlerin ve İslâm dünyâsının başşehri olan Bağdâd, bilhassa
halîfe Hârûn Reşîd zamanında dünyânın en parlak ilim ve kültür merkezi idi. Halîfe
Mu’tasım zamanında şehir payitaht olma özelliğini kaybedince, Samarra hilâfet merkezi
oldu. Fakat yarım asır sonra, halîfe Mu’temid hilâfet merkezini tekrar Bağdâd’a taşıdı.
Bir süre sonra Bağdâd şiî Büveyhoğullarının eline geçti ve hilâfet bir asır boyunca bu
sülâlenin idaresinde kaldı. 1055 senesinde Selçuklular Bağdâd’ı ele geçirerek
Büveyhoğulları hâkimiyetine son verdiler.
Halîfe Muktedi ve Mustazhir zamanlarında, süslü ve büyük binalara kavuşan Bağdâd,
Abbâsîlerin son iki asrında sessiz bir duruma geldi. 1258 senesinde Moğol hükümdarı ve
İslâm’ın büyük düşmanı Hülâgu, kuvvetli bir ordu ile şehri sarınca, son halîfe Mu’tasım
Bağdâd’ı teslim etmeğe mecbur oldu. Hülâgu, burayı kendisine başşehir yapmak
istediğinden, şehrin tamamen tahrîbatına mâni oldu. Eski ihtişamını kaybeden Bağdâd,
1339 senesine kadar İlhanlılara bağlı kaldı. 1340 senesinde şehir Celâyirlilerin eline
geçti. On sene süren Celâyirli hâkimiyetinin son bulmasından sonra, sırasıyla;
Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinin eline geçti.
Osmanlı pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân, Tebriz’i ele geçirip Bağdâd üzerine
yürüyünce, Akkoyunlu hükümdarının tâyin ettiği Bağdâd beylerbeyi Tekeli Mehmed Han
büyük Osmanlı kuvvetlerine karşı şehri ve ülkeyi savunmanın mümkün olmadığı fikriyle
burayı boşaltarak, bütün kuvvetleriyle İran’a çekildi. Öncü olarak ordunun önünde giden
Sadrâzam İbrâhim Paşa, hiç bir mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. İbrâhim Paşa
ertesi gün emîr-i âlemi Ca’fer Bey ile Bağdâd’ın anahtarlarını Sultan’a gönderdi. Duruma
çok sevinen Sultan; Ca’fer Bey’e beş yüz altın bahşiş vererek Bosna sancak beyliğini de
tevcih buyurdu. Kânûnî Sultan Süleymân, 30 Kasım 1534’de büyük bir törenle Bağdâd’a
girdi. Hanefî mezhebinin kurucusu ve büyük fıkıh âlimi imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin
türbesini ziyaret eden Sultan, buranın tamir edilmesini emretti. Şehirde dört ay kalan
Sultan, bir çok yerleri tamir ettirdi. Bu eyâlete, eski Diyarbakır beylerbeyi Süleymân
Paşa’yı vâli tâyin etti.
Osmanlı sultânı birinci Ahmed Han zamanına kadar Bağdâd’da kayda değer siyâsî bir
hâdise olmamış, zaman zaman ayaklanmalar görülmüşse de bu olaylar kolaylıkla
yatıştırılmıştır. Birinci Ahmed Han devrinde meydana gelen Celâlî ayaklanmaları,
Bağdâd’daki düzenin de bozulmasına sebeb olmuş ve bu durum kısa zamanda
düzeltilmiştir. Birinci Ahmed Han’dan sonra eyâletlerde başlayan anarşi, Bağdâd’da da
görüldü. Yeniçeri subaylarından Bekir Subaşı ve azaplar ağası Mehmed Kanber,
yönetimi zorla ele geçirdi. Bağdâd vâlilerinden Hâfız Ahmed ve Kemankeş Ali paşalar,
bunların nüfuzlarını kırmaya çalıştılar ise de başaramadılar. Eyâletin İran’a yakın
olmasından dolayı, Safevîlerin duruma karışmak ihtimâli olduğundan, fazla ileri
gidemediler. Bir süre sonra iki zorba birbirlerine düştüler. Mehmed Kanber, Vali Yûsuf
Paşa ile birlikte, Bağdâd’dan uzaklaşan Bekir Subaşı’yı öldürmek istedi. Durumu
öğrenen Bekir Subaşı, sür’atle Bağdâd önlerine gelerek şehri kuşattı ve kısa bir süre
sonra ele geçirdi. Düşmanlarını çeşitli işkenceler yaparak öldürdü ve halka zulmetti. Bu
sırada halkın büyük bir kısmı Bağdâd’dan göç etti. Kuraklık ve kıtlık da sefâheti artırdı.
Diyarbakır beylerbeyi Hâfız Ahmed Paşa, Osmanlı sultânı tarafından Bağdâd’daki
karışıklığı bastırmakla görevlendirildi. Bekir Subaşı’nın, Safevîler’den yardım isteyeceğini
ve bu zemîni hazırlamış olduğunu öğrenen Hâfız Ahmed Paşa, sultana Bekir Subaşı’nın
Bağdâd vâliliğine getirilmesini arzetti. Teklif uygun görüldü. Hâfız Paşa ordusu ile
Bağdâd önlerine varınca, durumdan haberi olmayan Bekir Subaşı bir taraftan Osmanlı
ordusuyla savaşırken, bir taraftan da Safevî hükümdarına haber göndererek yardım
istedi. Safevî hükümdarı Şâh Abbâs, Hemedân emîri Safî Kuli Han kumandasında bir
ordu gönderdi. Bekir Subaşı, şehrin Safevî Devleti koruması altında olduğunu; Osmanlı
ordusu Bağdâd önünden çekilmezse, iki devlet arasında harb çıkabileceğini bildirdi.
Hâfız Ahmed Paşa bu durum karşısında, komutanlarıyla istişare ettikten sonra Bağdâd
vâliliğinin Bekir Subaşı’ya verildiğini bildiren emirnameyi kendisine gönderdi. Bunun
üzerine Bekir Subaşı, İran askerlerini Bağdâd’dan kovdu. Bekir Subaşı’nın bu hareketine
kızan Şâh Abbâs, ordusu ile Bağdâd üzerine yürüyerek, şehri ele geçirdi ve Bekir’i îdâm
ettirdi. Halkın silâhlarını topladıktan sonra binlerce Ehl-i sünnet müslümanı öldürdü.
Şehrin büyük bir kısmını tahrîb etti ve İmâm-ı a’zam ile Abdülkâdir-i Geylânî
hazretlerinin türbelerini yıktırdı.
Bu sırada Osmanlı Devleti’nin başında çok küçük yaşta olan dördüncü Murâd Han
bulunuyordu. Pâdişâh, Hâfız Ahmed Paşa kumandasındaki bir orduyu Bağdâd üzerine
gönderdi. Hâfız Ahmed Paşa, Bağdâd’ı kuşattı. Fakat İran ordusunun şehre yardıma
gelmesi, Osmanlı ordusunu İki cephede harbe mecbur bıraktı. Yorgun olan Osmanlı
ordusu, hastalık ve açlıktan bir hayli sarsıldığı için, Hâfız Ahmed Paşa kuşatmayı
kaldırdı. 1630 (H. 1040) senesinde sadrâzam Hüsrev Paşa Bağdâd’ı tekrar kuşattı. Kırk
gün süren bu muhasara da başarısızlıkla sonuçlandı.
1637 (H. 1046) senesinde dördüncü Murâd Han, Bağdâd’a sefere çıktı. Yeniçeri yeni bir
nizamda, sipahi ayrı bir düzende, ahâli, velî, derviş, talebe herkes ayrı bir sevinçteydi.
Sivaslı Abdülmecîd Şeyhî Efendi’nin elinden, hazret-i Ömer’in kılıcını beline kuşanan
Pâdişâh, ordusunun başında 8 Mayıs 1637 (H. 1046) târihinde, Şeyhülislâm Yahyâ
Efendi ve âlimlerle birlikte, İstanbul’dan yola çıktı. Sultan, Konya yoluyla Haleb’e vardı.
Vezîriâzam Bayram Paşa’nın Birecik’te vefâtı, Pâdişâh’ı üzüntüye boğdu ve Tayyar
Mehmed Paşa’ya vezîriâzamlık verildi. Osmanlı ordusu, İstanbul’dan hareketinin yüz
doksan yedinci günü Bağdâd önlerine ulaştı.
İmâm-ı â’zam’ın türbesinin bulunduğu kısım daha önceden ele geçirilmişti. Pâdişâh’a,
İmâm-ı â’zam’ın türbesini ziyaret etmesi teklif edilince; “Bağdâd, sapıkların pis
ayaklarıyla kirlenirken, o yüce imâm’ı ziyarete gitmekten haya ederim” cevâbını verdi.
Her türlü tedbir alınarak şehir kuşatıldı. Hücumların ardı arkası kesilmiyordu.
Çarpışmaların şiddetlendiği bir günde, askerler garîp birisini huzura getirdiler. Elbisesi
lime lime, elinde dalından yeni koparılmış akasya ağacından bir değnek, yüzünde de çok
uzaklardan farkedilen fevkalâde bir nûr bulunan bu şahıs, Pâdişâh’ı bile bakışları ile
te’sir altına alan ender bir şahsiyetti. Bu, Pâdîşâh’ın tanıdığı Azîz Mahmûd Hüdâî
hazretlerinin yakınlarından mübarek bir zât idi. “Pâdişâh’ım! Hocamın emriyle
İstanbul’dan buralara geldim. Gayretle çalışın. Bağdâd’ı Pazartesi’nden önce fethedin.
Gecikirseniz sele düçâr olursunuz ve fetih müyesser olmaz. Mevtam sizi muhafaza
buyursun” deyip çadırdan çıktı. Sultan Murâd Han, Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin bu
himmeti için Allahü teâlâya hamd edip, mübarek ruhuna Fatihalar gönderdi.
Kumandanlarını çağırıp, kalenin en kısa zamanda fethi için emir verdi.
19 Aralık’ta, Bağdâd’ın fethiyle netîcelenecek olan dehşetli vuruşmalar başladı ve 23
Aralık günü sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa, alnından yediği bir kurşunla şehîd oldu. Bir
gün sonra da ordu şehre girdi. Muhârebe meydanında şehîd düşen dördüncü Osmanlı
sadrâzamı olan Tayyar Mehmed Paşa’nın şehâdetine ağlayan dördüncü Murâd, Kapdân-ı
derya Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı vezîriâzamlığa tâyin etti. Nihayet 24 Aralık 1638
târihinde Şaban ayının on yedisinde Cuma günü Bağdâd fethedildi. Asker arasından nice
kahramanlar çıktı. Kahramanlara şiirler, türküler söylendi. Nice Genç Osman’lar,
gencecik yiğitler, Bağdâd’a girmekle, kaleye şerefli sancaklarını dikmekle nasiplendiler.
Bağdâd Safevî vâlisi Bektaş Han, kalenin teslimi için Sultan’ın huzuruna kabul edildi.
Teslim şartları görüşüldü. Teslimi kabul edemeyen İran askerleri, serbestçe çekilip
gitmelerine müsâde edilmesine rağmen, baruthâneyi ateşe vererek masum kimseleri
öldürmeye kalkıştılar. Hâdise üzerine, gereken cezaya çarptırıldılar. Bektaş Han da
hanımı tarafından zehirlendi. O garip dervişin dediği gibi, Pazartesi günü çıkan bir
fırtınadan sonra yağmur yağdı. Bağdâd ve çevresinde günlerce seller akıp, Safevî
pisliklerini yıkadı. Osmanlı yepyeni, pırıl pırıl bir şehre sâhib oldu.
Bir ay dokuz gün süren Bağdâd muhasarasından sonra, on dört sene on bir ay on üç
günden beri Safevî işgalinde bulunan Bağdâd, 1917 senesine kadar bir daha yabancı
işgâlî görmemek üzere, Osmanlı topraklarına katıldı. Dördüncü Murâd Han, Bağdâd
Fâtihi diye anılmaya başlandı. Sadrâzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Safevî
hükümdarı ile 1639’da zamanımıza kadar geçerliliğini koruyan Kasr-ı şîrîn andlaşmasım
imzaladı ve İran, Bağdâd’ın Osmanlı Devleti’ne âid olduğunu tanıdı. Sultan Murâd Han,
harap durumdaki İmâm-ı a’zam ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin türbelerinin tamiri
için Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’yi vazifelendirdi ve küçük Hasan Paşa’yı şehre vâli tâyin
etti. Emrine sekiz bini yeniçeri olmak üzere, on iki bin asker bıraktı ve bir süre sonra
başka birlikler de yolladı.
Bağdâd vâlilerinin emirlerine çok geniş arazi verildiği için, sultan dördüncü Murâd’ın
vefâtından sonra vâliler zaman zaman aşiret ayaklanmaları ve yeniçerilerin çıkardığı
hâdiselerle uğraşmak mecburiyetinde kaldılar. Kara Mustafa Paşa’nın 1667’deki vâliliği
sırasında Basra vâlisi Hüseyin Paşa’nın çıkardığı ayaklanma yatıştırılmışsa da, Basra’ya
çeşitli yerlerden saldırmalar oldu. Bir çok aşiretler ayaklandı. Devlet, Avrupa sınırlarında
çetin savaşlarla uğraştığı için, Bağdâd ve dolaylarına asker gönderemedi. Karlofça
andlaşması yapıldıktan sonra, bölgeye gönderilen kuvvetler düzeni yeniden sağladı.
1704 senesinde Bağdâd’a vâli tâyin edilen Eyüplü Hasan Paşa, yirmi sene kadar süren
vazifesi sırasında eyâletteki bütün âsî ve çapulcu aşiretleri itaat altına aldı. Yiyecek ve
yakacaktan alınan bâzı vergileri kaldırdı. Bölgede emniyeti sağlamak için Osmanlı
merkez teşkilâtının küçük bir numunesi olan Kölemenler ocağının temelini attı.
Bağdâd, 1733 senesinde İran hükümdarı Nâdir Şâh tarafından kuşatıldı. Yedi ay süren
bu kuşatmada başarılı olamayan Nâdir Şâh, yardıma gelen Topal Osman Paşa’ya yenildi.
Nâdir Şâh on senelik bir aradan sonra Hind seferi dönüşünde tekrar Bağdâd’a saldırdı
ise de, başarılı olamadı ve bir süre sonra öldürüldü. Ahmed Paşa’nın ölümünden sonra
merkezden tâyin edilen vâliler, Kölemenler karşısında tutunamadılar ve sultan 1749
senesinde Ahmed Paşa’nın dâmâdı Süleymân Paşa’yı Bağdâd’a vâli tâyin etmek
mecburiyetinde kaldı. Kölemen idâresinin Bağdâd’da gerçek kurucusu olan Süleymân
Paşa, on iki sene süren vâliliği sırasında eyâlette, her yönden güveni ve düzeni sağladı.
Süleymân Paşa’nın ölümünden sonra gönderilen vâliler, bölgede çıkan isyânları
bastıramadılar. 1779’da vâliliğe tâyin edilen Kölemen ocağından Büyük Süleymân Paşa
asayişi te’min etti ise de 1802’de ölünce, sonraki vâliler zamanında âsâyiş yeniden
bozuldu. 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşında Bağdâd eyâletinin para göndermemesi
üzerine, bölgeye gönderilen Ali Rızâ Paşa şehir halkının yardımıyla şehre girdi ve asayişi
bozan Kölemen ocağını ortadan kaldırdı. Ali Rızâ Paşa Bağdâd vâlisi oldu. Bundan
Midhat Paşa’ya kadar Bağdâd’a tâyin edilen Osmanlı vâlilerinin hepsi bölgede devlet
otoritesini kuvvetlendirmeye çalıştılar. Midhat Paşa vâli olduktan sonra Degere olayı
diye bilinen önemli ayaklanmayı bastırarak, Necid bölgesinin de Osmanlı Devleti’ne
bağlanmasını sağladı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulunan Midhat Paşa’dan sonra
Bağdâd’a gönderilen vâliler de Bağdâd’ı îmâr etmeğe ve devlet otoritesini
kuvvetlendirmeye çalıştılar. Birinci Dünyâ harbi sırasında, 1917’de Bağdâd İngilizlerin
işgaline mâruz kaldı. 1923 senesine kadar hukuken Osmanlılara bağlı kalan Bağdâd,
Lausanne (Lozan) muâhadesinden sonra Irak Krallığı’nın başşehri oldu.
Osmanlılar, Bağdâd’ı fethettikten sonra şehri eyâlet merkezi hâline getirdiler. Bu eyâlet
on sekiz sancağa ayrılmıştı. Bunlardan; Merkez, Hille, Zengî-âdâb, Cevâzer, Rumâhiye,
Cengule ve Karadağ tımar ve zeamet usûlüne bağlı idi. Dertenk Geylan, Karaniye,
Demirkapı, Kirind, Vâsıt, Semâvat, Beyat, Derne, Debalâ, Alî Sâyih sancaklarında tımar
ve zeamet uygulanmaz, beylerine has tâyin edilirdi. Bağdâd merkez sancağı ise salyâne
usûlü (senelik olarak verilen maaş) ile idare olunurdu. Bağdâd beylerbeyinin sancaklara
paşa ve beylerini tâyin etmek gibi özel yetkileri vardı. Zaman zaman İran şahlarına elçi
göndermek veya gelen elçileri kabul etmek, buradan geçerek İstanbul’a gidecek
olanlarını işin gereğine göre, yollamak veya oyalamak yetkisine sâhib bulunurlardı.
Bağdâd’da Kânûnî devrinden başlamak üzere çeşitli zamanlarda altın, gümüş ve bakır
paralar bastırılmıştır. Şehre nöbetle her sene İstanbul’dan yeniçeri ocağından seçilen
3000-5000 kişilik bir muhafız kıt’ası gelirdi. Ayrıca şehirde Yerli kulu denilen mahallî bir
askerî kuvvet de vardı.
Bağdâd, Osmanlı yönetimine geçtikten sonra, Osmanlı pâdişâhları ve vâlileri tarafından
îmâr edildi. Kânûnî Sultan Süleymân, İmâm-ı a’zam’ın mezarını buldurup adına türbe,
câmi ve medrese yaptırdı. Abdülkâdir-i Geylânî türbesi ve Câmii için zengin vakıflar
kurdu. Sultan dördüncü Murâd bunları tekrar tamir ettirdi. Türbelerin kafes şebekesi
som gümüşten yapıldı. Altın ve mücevherli yüzlerce kandil kondu. Kapıları ve eşikleri
gümüşten yapıldı. Osmanlı vâlileri şehre su getirmek, köprüler, su bendleri yaptırmak,
bir çok yeni bina ve çarşı kurmak gibi bayındırlık işlerine önem verdiler. Sultan
Abdülhamîd Han zamanında Ankara-Bağdâd demiryolu bağlandı. Şehirde, rüşdiye, îdâdî
ve san’at okulları açıldı.
Etrâfını saran hurma ağaçları, süslü câmileri, türbeleri ve minareleri ile güzel bir
görünüşe sâhib olan Bağdâd, iki kilometrelik bir surla çevrilidir. Şehirde 665 câmi ve
mescid vardı. Hüseyin Paşa, Murâd Paşa ve Haseki Mehmed Paşa câmileri, Osmanlı
devlet adamları tarafından yaptırılmıştır. Şehirdeki câmilerin büyük kısmı Abbasîler
zamanında yapılmıştır. Pek çok medrese ve mekteb bulunan Bağdâd’daki Mercâniye ve
Hulefâ medreselerinde yüksek ilimler öğretildi. Ayrıca altı dârülkurrâ ve yetmiş kadar
dârül-hadîs, yedi yüze yakın tekke, iki yüz çeşme ve yüz, sebil vardı. At meydanında
Murâd çeşmesi, Haydar Çelebi, Hüseyin Paşa, Mustafa Paşa, Hasbullah Çelebi, Ebû Bekr
Hoca sebilleri güzel birer Osmanlı eseridir. Ayrıca çok sayıda han, hamam, saray, konak
ve çarşılar şehri süslemiştir. Bağdâd kılıçları ve ceylan derisi özengileri dünyâca
meşhurdu.

1) Târihi Cevdet; cild-1, sh. 339
2) Cihânnümâ (Kâtib Çelebi; İstanbul-1135)
3) Seyâhatnâme; (Evliya Çelebi, İstanbul-1314) cild-1, sh. 186, cild-2, sh. 404
4) Târih-i Nâimâ; cild-2, sh. 264
5) Mufassal Osmanlı Târihi; cild-3, sh. 1937
6) Târihi Peçevî; cild-1, sh. 206
7) Büyük Türkiye Târihi; cild-4, sh. 128, cild-5, sh. 252, cild-13, sh. 391
8) Osmanlı İran Siyâsî Münâsebetleri; sh. 169
9) Îzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-2, sh. 173, cild-3, sh. 348, 371.
10) Osmanlı Devleti Târihi; (Hammer); cild-5, sh. 1406, cild-9, sh. 243
11) Osmanlı Devleti Târihi; (Uzunçarşılı) cild-2, sh. 348, cild-3, kısım-1, sh. 199
12) İslâm Târihi Ansiklopedisi; cild-3, sh. 21
BAĞDÂDLI İSMAİL PAŞA
Kitablar ve müellifler hakkında yazdığı eserlerle meşhur müellif. 1839 (H. 1255)’de
Bağdâd’da doğdu. 1920 (H. 1339)’da İstanbul’da vefât etti. Baban ailesinden Baban
Mehmed Emir Efendi’nin oğludur. Irak’da iken askerî mektebe girip bitirdi. Çeşitli askerî
birliklerde görev yaptı. Jandarma Dâiresi İkinci Şubesi Müdürü iken 1875’de İstanbul’a
yerleşti. 1908’den sonra liva rütbesi ile Jandarma Dâiresi müdürlüğüne tâyin edildi,
İstanbul’da Bağdâdlı İsmâil Paşa olarak tanınmıştır.
İsmâil Paşa, ilmî araştırmalarıyla da meşhur olup, otuz beş seneye yakın süren bir
çalışma neticesinde Esmâ-ül-müellifin ve âsâr-ül-musannifîn ve îzâh-ül-meknûn
fi’z-zeyli alâ keşf-üz-zünûn adlı meşhur eserlerini hazırladı.
Esmâ-ül-müellifîn adlı eseri iki cild olup Arabça’dır. 1941 ve 1955 senelerinde
İstanbul’da basılmıştır. Birinci cildde 5398 müellifin ismi vardır. Bu müelliflerin zikri
geçen eserlerinin sayısı da 25.000 kadardır. Bu eserde bir müellifden bahsedilirken,
sırayla müellifin adı, babasının adı, nisbeti yâni şöhreti ve lakabı, memleketi, mezhebi,
vefât târihi, Türk olup olmadığı ve eserleri yazılmıştır. Eser alfabetik tertib edilmiştir.
Keşf-üz-zünûn’a yazdığı iki cildlik zeylde ise 19.000 kadar kitabı tanıtmaktadır.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1084
2) Osmanlı Müellifleri; cild-3, sh. 32
3) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 405
BAHRİYE MEKTEBİ
Osmanlı donanmasına subay yetiştiren okul. Bugünkü Deniz harb okulunun ve Deniz
lisesinin çekirdeğini teşkil eder.
Osmanlı Devleti, kuruluş döneminde Ege ve Marmara’da kıyıları, gemi ve tersaneleri
bulunan beylikleri idaresi altına almak suretiyle donanmaya sâhib oldu. Ayrıca,
donanmanın ehemmiyeti sebebiyle kesîf çalışmalar yaptı. Nihayet, Fâtih devrinde,
1470’lere doğru dünyânın rakîbsiz olan Venedik donanmasını geçti. İkinci Bâyezîd ve
Yavuz devirlerinde daha da gelişen Osmanlı donanması, Kânûnî zamanında en yüksek
noktaya ulaştı. Donanmadaki personel, senenin büyük bir kısmını denizlerde geçiren
çekirdekten denizciydiler. Tersânelerdeki işçi, usta ve mühendisler de çıraklıktan
görerek yetişiyorlardı. Donanma ve tersane tatbîkâtlı (uygulamalı) ders veren birer
mekteb durumunda olduğundan devlet haklı olarak ayrıca denizci ve gemi usta ve
mühendisi yetiştirecek mekteb açma ihtiyâcını hissetmemişti. Ayrıca Osmanlı denizciliği
en parlak devrini yaşadığından, denizcilik sahasında daha başka faaliyetlerde
bulunmaya teşvik edici ve zorlayıcı sebepler de yoktu.
Bu dönemde Avrupa devletlerinin durumu farklı idi. Osmanlı Devleti sınırlarının Tuna’ya
ulaşması, Bizans’ı Avrupa topluluğundan koparması, boğazları kapatarak modern bin
boğazlar statüsü kurması, Karadeniz’i bir Türk gölü hâline getirip, Akdeniz’de
hâkimiyetini îlân etmesi sebebiyle, Avrupa devletlerinin bu denizlerdeki gelir, kapılan
kapanmıştı. Ceneviz’in Karadeniz yoluyla Asya ve Doğu Avrupa’dan yaptığı ticâreti yok
olmuş, Venedik de bu alanda büyük darbeler yemişti. Bu yüzden Avrupa devletleri
zenginliğini bildikleri Asya memleketlerinin gelirlerinden istifâde edebilmek için açık
denizlerde başka yollar aramak zorunda kaldılar. Müslümanlardan öğrendikleri pusula
da onlara yaptıkları uzun deniz yolculuklarında büyük kolaylıklar sağladı.
Portekiz ve İspanya’nın baş çektiği bu açık deniz seyahatleri neticesinde coğrafî keşifler
yapıldı ve üç asır geçmeden Avrupa pek çok servet sahibi oldu. Daha sonra bu servetten
en büyük payı İngilizler aldı. Bütün bunlara paralel olarak Avrupalılar, denizcilik ve
gemicilik san’atında pek çok bilgi ve tecrübe kazandılar. Kürekli gemilerden yelkenliye,
daha sonra buharlıya geçtiler. Bunun için lâzım gelen personeli yetiştirdiler.
Donanmalarını da kalyonlarla (yelkenlilerle), yeni bilgi ve tecrübeleriyle techiz edip
donattılar.
Avrupa bu seviyede bulunurken, Osmanlı Devleti mevcut durumunu ve hâkimiyetini
devam ettirme ile iktifa ediyordu. Bu sebeple modern gemilere ve yetişmiş personele
sâhib Avrupalı karşısında muvaffak olamıyordu. Bunun için on yedinci yüzyılın sonunda
donanma modern gemilerle donatıldı. Fakat bu defa yetişmiş personel sıkıntısı
başgösterdi. Hattâ 1768-1774 Osmanlı-Rus muhârebesinde yirmi kalyon (yelkenli gemi)
bulunduğu hâlde, personel yetersizliğinden yalnız on tanesi techiz edilebilmişti
(donatılabilmişti). Bu filo, Rusların Ege denizine sokulan Baltık filosu karşısında kesin
netîce alamıyarak Çeşme limanına çekilmişti. 6-7 Temmuz 1770 gecesi Rus filosuna âid
bir ateş kayığının baskını ile Osmanlı kalyonlarının tamâmı yakıldı ve beş bin denizci
şehîd oldu.
Zâten personel sıkıntısı çeken Osmanlı Devleti’nin artık denizci mes’elesini köklü bir
şekilde hâlletmesi, gemicilik bilgi ve tecrübesi ile deniz muhârebe san’atında mahir
denizci yetiştirmesi zarureti ortaya çıktı. Donanmanın ehemmiyetini çok iyi bilen
Osmanlı pâdişâhları bu hususta hiç bir fedâkârlık ve masrafı esirgemediler. 1734 yılında
sultan birinci Mahmûd zamanında Üsküdar’da kara ve deniz okullarına esas olan bir
mühendishâne (askerî mekteb) açıldı. Fakat bozulmuş olan yeniçerilerden çekinildiği için
hemen kapandı. Arkasından sultan üçüncü Mustafa’nın emri ile Kasımpaşa’da bir
kalyonda gemi kaptanlarının katıldığı bir kurs açıldı. Aralarında Baron de Tott’un da
bulunduğu yabancı hocalar tarafından düzlem geometri ve seyr dersleri gösterildi.
Bundan dolayı bâzıları Deniz Harb Okulu’nun kuruluş yılı olarak sultan üçüncü Mustafa
zamanını kabul eder.
Bilâhare 1776 (H. 1190) târihinde Kasımpaşa’daki tersanede Mühendishâne-i Bahrî
adıyla bir sınıf açıldı. Deniz Harb Okulu’nun kuruluş yılı olarak bu târihi kabul edenler de
vardır. Bu sınıfa bir hoca, muavin ve bir eğitim âletleri muhafızı tâyin edilerek, on talebe
alındı. Ders olarak matematik, coğrafya ve harita okutuluyordu. Bu mektebe hoca
olarak ilk defa Cezâyirli Hasan Hoca vazifelendirildi ise de, mîrî kaptanlığa tâyin
edilmesiyle, yerine imtihanla Seyyid Osman Efendi getirildi. Bir müddet sonra Seyyid
Osman Efendi’nin de Hasköy mühendishânesi (Kara mühendishânesine) tâyin edilmesi
üzerine, yerine, mühendishânenin yetişmiş talebelerinden Mustafa Efendi getirildi.
Beş-altı sene sonra bu mühendishâne küçük geldiği için, Halîl Hâmid Paşa’nın
sadrâzamlığı ve tersanedeki inşâat, tâmirat, alım-satım işlerine bakan Atâ Bey’in
tersane eminliği zamanında, şimdiki Câmialtı yakınındaki Tersane zindanı yanında iki-üç
odalı bir mühendishâne yaptırıldı. 1782 (H. 1192)’de mektebe, deniz tabiyesi ve
hendese (mühendislik) dersleri de ilâve edildi. Bu sırada İstanbul’da bulunan Fransız
firkateyninin komutanı binbaşı Truquet, deniz tabiyesi; Fransız sefarethânesi (elçiliği)
vazifelilerinden Tonda da mühendislik dersleri verdiler. Bu Fransız öğretmenlerin
hazırladıkları ders notları Türkçe’ye çevrilerek talebelere dağıtılıyordu.
Yine Halîl Hâmid Paşa’nın sadrâzam olduğu 1784 (H. 119B) senesinde Fransa’dan
istihkâm binbaşısı Mâniye ile Lafayet Klave isimlerinde iki kale mühendisi getirildi.
Bunlar, Tersane mühendishânesinde (Bahriye mektebinde) uygulamalı olarak ders
vermeye başladılar. Böylece Tersane mühendishânesinin yanında Kara
mühendishânesinin de çekirdeği kuruldu. İstanbul’da Fransız hey’etinin Osmanlı kara ve
deniz kuvvetlerini modernize etmek için yaptıkları bu faaliyetler, Rusya’nın hoşuna
gitmedi. Buna mâni olmak için teşebbüslerde bulundu. Müttefiki olan Avusturya
imparatorluğu ile Fransa’ya müracaat edince, Avusturya kralının dâmâdı olan Fransa
kralı on altıncı Louis, 1788’de üçüncü Selîm zamanında, Türkiye’deki askerî uzmanlarını
geri çağırdı. Bundan sonra mektebde yalnız nazarî (teorik) tedrisâta devam edildi. Bu
dersi, Gelenbevî İsmâil ile Kasabbaşızâde İbrâhim efendiler veriyordu.
Üçüncü Selîm, 1787-1792 Türk-Rus harbinden sonra, çekirdekten denizci olan Küçük
Hüseyin Paşa’yı kapdan-ı deryalığa getirdi. Küçük Hüseyin Paşa, Osmanlı bahriyesini
modernize etmek için pek çok gayret gösterdi ve 1795 yılında Tersane
mühendishânesine bir gemi inşâ dâiresi açıldı. Bölümün başına da Fransa’dan getirilen
Brün tâyin edildi. Bölümün dersleri üç kısım olup, birincisinde, matematik, hendese
(geometri); ikincisinde, resim ve gemi resimleri dersleri vardı. Üçüncü kısım, gemi
inşâat tezgâhlarına gidip, tatbikat yapmaktı. İnşâ bölümünde on talebe vardı. Her
talebenin kabiliyet ve çalışması hakkında her ay kapdan paşaya bilgi veriliyordu.
Zamanla iyi talebeler yetişti. Hattâ buradan yetişme olan Mustafa ismindeki talebe
Brün’e muavin oldu.
Daha sonra yine Fransa’dan getirilen Parale adlı mühendis, tatbîkâtlı harita, coğrafya ve
seyr-i sefâin dersleri vermeye başladı. Neticede Tersane mühendishânesi; seyr-i sefâin
ve harita ile gemi inşâ bölümü olmak üzere İki kısma ayrılmış oldu.
Seyr-i sefâin ve harita bölümünden me’zun olanlar, önce jurnal hocası (seyr zabiti),
sonra çorba hocası (levazım zabiti), daha sonra baş hoca yâni ikinci kumandan, nihayet
imtihanı kazanırlarsa, kapdan oluyorlardı. Gemi inşâ bölümünü bitirenler ise, sırayla
İkinci kalfa, baş kalfa ve sonunda mîmâr oluyorlardı.
Üçüncü Selîm’in dikkat ve bilgisi, Küçük Hüseyin Paşa’nın gayretleri ile Bahriye mektebi
gittikçe rağbet kazandı ve bahriyenin modernleşmesi yolunda büyük adımlar atıldı.
Ancak bu sırada Napolyon’un tutumu daha fazla işler yapılmasına manî oldu. Mısır’ı işgal
ederek Osmanlıları yıllarca uğraştırdı. Sonunda Fransızlar Mısır’dan çıkarıldı. Küçük
Hüseyin Paşa, donanmanın başında zaferle İstanbul’a döndükten bir müddet sonra vefât
etti.
Onun yerine Fransa’da elçilik yapmış, çok çalışkan ve müteşebbis bir zât olan Morali
Seyyid Ali tâyin edildi. Seyyid Ali daha modern Mühendishâne-i bahr-i hümâyûn adı ile
bir Bahriye mektebi binasının inşâası için üçüncü Selîm’den izin aldı. Binanın temelleri
atıldığı sırada Kabakçı isyânı çıktı (1807).
Bütün bunlara rağmen, üçüncü Selîm zamanında İstanbul tersanesi yeniden canlandı.
Mühendishâne ders programına cebir, trigonometri, mekanik, astronomi, atıcılık ve harb
târihi kondu. Ayrıca Arabça, Fransızca mecburî olup, Farsça seçmeli idi. Bu sırada, çok
iyi Fransızca ve bâzıları İngilizce öğrenmiş subay ve mühendisler yetişti.
Bahriye mektebindeki tedrisât bu şekilde devam ederken, 1821 (H. 1237) Kasımpaşa
yangınında mekteb yandı. Bir yıllık aradan sonra, Kasımpaşa’daki askeri bıçakçı yeri
olarak kullanılan binada, bâzı tadilât yapılarak, on iki yıl zor şartlar altında derslere
burada devam edildi. Fakat burası ihtiyâcı karşılamadığı için seyr-i sefâin (deniz
subaylığı) kısmı 1834 (H. 1250)’de Heybeliada’daki Kalyoncu kışlasına nakledildi. 1838
yılında Kasımpaşa’da şimdiki Deniz hastahânesinin olduğu yerde bulunan Cezâyirli
Hasan Paşa’nın konağı satın alındı. Dört yüz talebeyi okutacak şekilde bir Bahriye
mektebi yapıldı ve Heybeliada’daki seyr-i sefâin bölümü tekrar buraya taşındı. Tanzîmât
devrinde ise mektebin ismi, Mekteb-i bahriye-i şâhâne olarak değiştirildi ve
programında bâzı yenilikler yapıldı.
1848 (H. 1264)’de Sultan Abdülmecîd zamanında Patrona-i hümâyûn kapdanı Mustafa
Paşa, Bahriye mektebi ile ilgili bir lâyiha (rapor) verdi. Lâyihada, tersanedeki tahsil
müddetinin yedi seneden dört seneye indirilmesi, talebe sayısının yüz yirmiden fazla
olmaması, darülfünûn (üniversiteden talebe alınıncaya kadar, 14-16 yaşları arasındaki
deniz subayı çocuklarının talebe olarak alınması, alınacak talebelerin Kur’ân-ı kerîmi
okuyabilmesi, Arabî yazabilmesi, sıhhat ve diğer durumlarının bir hey’et tarafından
tedkîk edilmesi, üçüncü sınıfa gelince talebelerin makina ve inşâiyye sınıflarına
ayrılmaları, üçüncü ve dördüncü sınıf talebelerine îmân, amel ve ahlâk bilgilerini ihtiva
eden ilmihâl bilgilerinin öğretilmesi, Arabî, matematik, geometri, cebir, resim,
Fransızca, inşâiyye ve güverteye ayrılan talebelere de kendi bölümleri ile ilgili dersler
gösterilmesi teklif ediliyordu.
Bahriye meclisi, bu rapora; talebeye tatbikat gemisinin tahsis edilmesi, Fransızca
seçmeli ve İngilizce’nin mecburî olmasına dâir iki madde ekledi.
Bu lâyiha ilâvesiyle birlikte, hükümet tarafından kabul edildi.
1852 yılına kadar Kasımpaşa’da kalan Bahriye mektebi, bu sırada Sakızağacındaki
hastâhânenin Mühendishâne-i bahrî binasına nakledilmesi üzerine, Kasımpaşa’daki
Mühendishâne-i bahrî de Heybeliada’ya nakledildi.
1860’da tahta geçen Sultan Abdülazîz, Bahriye teşkilâtına son derece ehemmiyet verdi.
Osmanlı donanması, dünyânın sayılı donanmaları arasında yer aldı. Bahriye mektebi
büyük bir gelişme içerisinde iken, 93 Osmanlı-Rus harbi bu durumu önledi. Bu
dönemde, Bahriye mektebinin dershâne binası ile vapur iskelesi arasında bir köşk
yaptırılarak, burada Ticâret-i bahriyye mektebi öğretime başladı. Bu mektebin 1904
yılında kapatılması ile talebeler, Bahriye mektebinde karşılığı olan sınıflara alındı.
İkinci Meşrûtiyet’den (1908) sonra Bahriye mektebinin programı, İngiliz bahriye okulu
esaslarına göre düzenlendi. Genel kültür ve meslek derslerine ağırlık verildi. Bilâhare
makina ve levazım kısımları açıldı.
Daha sonra, Cumhuriyet döneminde açılan Deniz lisesine (1928), Deniz harb okulu ismi
verildi. Okul 1985 yılında Heybeliada’dan Tuzla-Tuzbumu’ndaki te’sislerine taşındı.

1) Deniz Mektebleri Tarihçesi (F. Kurdoğlu, İstanbul-1941)
2) Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı (Uzunçarşılı); sh. 507, 528
3) Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nin Tarihçesi (Suphi Aksoydan, Deniz Kuvvetleri
Dergisi); cild-79, Ağustos-1973, sayı 482); sh. 10
4)1773’den 1973’e kadar Türk Bahriyesinde Öğretim ve Eğitim (Hasan Yumuk,
Deniz Kuvvetleri Dergisi, cild-79, sayı-482); sh. 4
5) Deniz Harp Okulu Tarihçesi ve İlgili İncelemeler (İstanbul Deniz Müzesi
Müdürlüğü, Deniz Kuvvetleri Dergisi, cild-87, sayı 499); sh. 4
BAHRİYE TEŞKÎLÂTI
Donanma, tersane, Bahriye mektebi ve bunlarda vazifeli personelden meydana gelen
teşkilât. Teşkilât içerisinde donanma esas gaye olup, diğerleri onun için vardır ve
Osmanlı Devleti’nin bütün devirlerinde mühim bir kuvvet olma hususiyetini dâima
muhafaza etmiştir.
Donanma
İlk Osmanlı donanması; Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hâkimiyet altına
alınmasıyla sâhib olunan gemi ve personelle kuruldu. Fâtih Sultan Mehmed zamanında
ise dünyâ çapında bir seviyeye kavuştu. İkinci Bâyezîd ve Yavuz Selîm zamanlarında
donanma daha da gelişerek, Barbaros kardeşlerin kendilerini hizmete adamaları ile
Kânûnî devrinde en mükemmel şeklini aldı. Marmara, Karadeniz, Akdeniz birer Türk
gölü hâline geldi.
Bu muazzam donanmanın ve diğer bütün Bahriye teşkilâtının bağlı olduğu en yüksek
makam kapdân-ı deryalık makamı idi. Uzun müddet deniz işlerine bakan bu makam, 13
Mart 1867 yılında kaldırılarak yerine 19 Mart 1867’de Bahriye nezâreti kuruldu. Kapdânı deryaya da bahriye nâzırı denildi.
Kapdân-ı derya 1516’ya kadar Gelibolu’da ikâmet ederken, ondan sonra Kasımpaşa’da
oturmaya başladı. Kapdân-ı derya, önce sadrâzama sonra pâdişâha karşı sorumlu idi.
Kapdân-ı deryanın sırasiyle, kapudâne (oramirâl), patrona (koramiral), riyale
(tuğamiral) olmak üzere üç yardımcısı vardı. Kapudâne, kapdân-ı deryaya her türlü
işinde vekâlet ederdi. Kapudânenin rütbesi derya sancakbeyi (tümamiral) iken,
sonradan derya beylerbeyi (oramirâl) olmuştur. Patronalara beylerbeyi (koramirâl)
rütbesi verildiği de görülür, Osmanlı deniz kuvvetleri, bu dört kişi tarafından idare
olunurdu. Kapdân-ı derya (büyük amiral) al, bahriye beylerbeyi (oramirâl) yeşil, bahriye
sancak beyi (tümamiral) mavi âsâ taşırdı. Kadırgalarına kara generallerinin tuğlarına
karşılık olmak üzere; sırasiyle üç, iki ve bir fener takarlardı.
Osmanlı bahriyesinde subaylık ve leventlik (deniz erliği) çok defa babadan oğula
geçerdi. Mezomorto Hüseyin Paşa, hazırladığı donanma kanunnâmesine; “Babası
Osmanlı donanmasında subay olmayan hiç bir levendin deniz subayı olamıyacağı
maddesini koyarak, deniz subayının çekirdekten yetişmesini istemişti. Levend başarı
gösterirse, subaylık rütbelerini geçerek kabdân-ı deryalığa kadar yükselebilirdi. Osmanlı
Deniz kuvvetlerinin başı olan kapdân-ı deryanın sorumluluk sahası, Akdeniz ve ona bağlı
denizler, Adalar denizi (Ege denizi), Marmara, Karadeniz, Azak denizi ve Atlas okyanusu
idi.
Kapdân-ı derya bütün bu denizleri, buralarda üslenmiş olan amiralleri vâsıtasıyle idare
ederdi. Bunlar arasında en mühimi Cezâyir kapdanlığı idi. On altı ve on yedinci asırlarda
Cezâyir kapdanlığının donanması tek başına dünyânın belli başlı donanmalarından biri
idi. On altıncı asrın sonunda kurulan Tunus ve Trablusgarb (Libya) kapdanlığı da,
kapdân-ı deryanın emrinde olarak doğrudan Dîvân-ı hümâyûna bağlı idi.
Bu üçünden başka, doğrudan kapdân-ı deryaya bağlı kapdanlıklar da vardı. Bunlar;
İskenderiye kapdanlığı: Çok kestf olan Anadolu-Mısır trafiğinden mes’ûl idi.
Süveyş veya Hind kapdanlığı: Doğuda Endenozya, güneyde Mozambik’e kadar filo
gönderirdi.
Tuna kapdanlığı: Elindeki ince donanma denen filosuyla, Estergon’a kadar, Tuna nehri
üzerindeki askerî ve ticarî trafikten mes’ûl (sorumlu) idi.
Fırat kapdanlığı: Tuna kapdanlığından küçük olup, Birecik’ten Basra’ya kadar olan
trafikten mes’ûl idi. İran’a karşı yapılan muhârebelerde ehemmiyeti artardı.
Hazar ve Kür (Ardahan) kapdanlığı: İran seferlerinde orduya malzeme taşımak için
birlikte hareket ederlerdi.
Faşa (Fas, Riyon) kapdanlığı: İran muhârebelerinde kullanılan askerî nakliyeye âid bir
ince filo idi.
Nil kapdanlığı: Nil üzerindeki trafiği denetlemekle beraber, devlete itaat etmeyen
bedevilere gözdağı vermek gayesi ile kurulmuştu.
Osmanlı deniz hâkimiyetinin te’minâtı olan donanmada daha ziyâde; çektiri, kadırga gibi
kürekli gemiler kullanılıyordu. İkinci Bâyezîd devrinde yelkenli gemilerden kalyonlar
kullanılmışsa da zaman zaman terk edilmiş, kesin olarak yelkenli gemilere geçiş on
yedinci yüzyılın sonunda mümkün olabilmiştir. Gemiler sekiz-on yıldan fazla donanmada
bulundurulmazdı. Yoksa donanmanın gücüne zaaf verirdi. Böyle gemiler Avrupa
devletlerine satılır, yerine daha yenisi konurdu. Böylece her on senede bir donanma
yenilenmiş olurdu.
Gemilerde azablar, leventler, kürekçiler, kalyoncular gibi muhtelif hizmet grubu vardı
(Bkz. Donanma).
Osmanlı donanmasında, ayrıca korsan ocağı denen mühim bir denizci sınıfı da vardı.
Akıncılar karada ne ise, korsan ocağı da denizde aynı vazifeyi görürdü. On altıncı
asırdaki dehâ sahibi denizcilerin hemen hepsi bu sınıftan gelmişti.
Gayet techizâtlı olan Osmanlı donanması, disiplin ve intizâmı ile yabancılar tarafından
takdir görmüştür. Nitekim zamanın Fransa büyükelçisi Sakız adasındaki Osmanlı
donanmasının disiplin ve intizâmını övmekten kendini alamamıştır.
Osmanlı donanması bu seviyeye, gemi ve teçhizat bakımından pek yüksek bir teknik,
idâri üstünlük ve denizcilerin kültür seviyelerinin çok ileri olması ile ulaşmıştır. Kristof
Colomb’un Amerika kıt’asına ayak basmasından 21 yıl sonra donanma-yı hümâyûnun
elinde, Amerika’nın Atlantik kıyılarının en iyi haritası bulunuyordu. 1529’da bu harita, 16
yıllık yeni keşiflerin neticelerine göre düzeltilmişti. Bu târihlerde Pîrî Reis’in bu derece
mükemmel bir Amerika haritası çizebilmesi, Avrupalıların hâlâ münâkaşa ettiği bir
mevzudur. Bu devirde Osmanlı denizcilerinin küttür seviyeleri pek ileri idi. Meselâ Pîri
Reis, Türkçe’den başka; Arabça, Farsça, Yunanca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce’yi
şiir yazacak derecede iyi biliyordu. Bir kaç dil bilmeyen Türk denizcisi azdı. Bunlar
bilhassa korsan (deniz akıncısı) sınıfına mensup subaylardan olup devletin istihbaratında
çalışır, düşman donanma ve gemilerinin harekâtına, hangi limandan ne zaman
ayrılacağına ve rotalarının ne olacağına dâir mühim bilgileri, ilgili mercilere ulaştırırlardı.
Düzenli bir bahriye teşkilâtına sâhib olan Osmanlı Devleti, donanma-yı hümâyûn için
hiçbir fedâkârlık ve masraftan çekinmezdi.
Tersane
Devlet, gemilerini dışardan almaz, kurduğu büyük tersanelerde yapardı. İstanbul’un
fethinden önce en büyük tersane Gelibolu tersanesi idi. Burada 1470’e doğru, Venedik
donanmasını geçmek için 100.000 işçi birden çalıştırıldı. Fâtih’den sonra ise, Tersâne-i
hümâyûn ve Haliç tersanesi de denilen İstanbul tersanesi birinci sırayı almıştır. Tersâneyi hümâyûn on yedinci asrın sonlarında 137 gemiyi birden tezgâha koyup, kızakdan
indirecek şekilde idi ve devletin seksen altı tersanesi vardı. Bu tersaneler, aynı
zamanda, büyük sanayi siteleri idi. Osmanlı Devleti’nin sanayi kuvveti, on altıncı asırda
öyle kurulmuştu ki, devletin eski gücünü kaybettiği 1838’de Samsun tersanesini gezen
bir yabancı, buradan takdirle bahsetmiştir.
Devletin en büyük tersanesi olan tersâne-i hümâyûn, kapdân-ı deryanın emrinde idi.
Ondan sonra en yüksek rütbeli me’mur, tersanedeki elli bin işçi, usta ve mühendisin
âmiri olan bahriye müsteşarı makamındaki, tersane emini idi. Başlıbaşına bir şehir olan
tersanenin disiplinini, bir ihtilâf ve kargaşalığa meydan vermeden o te’min eder, her
gece 300 azab (deniz piyadesi) devriye gezer ve 35 kapdan da hiç uyumadan
nöbetçileri murakabe (kontrol) ederdi. Donanma-yı hümâyûnun masraflarından da
mes’ûl olduğu için, tersane emînine, 1805-1807 yılları arasında defterdâr denildi.
Tersanenin diğer me’murları rütbe sırasına göre şöyledir: Kethüda, tersane başmîmârı,
forsa, zindan kâtibi, mahzen kâtibi, tersane başsavcısı ve bunlardan başka albay
rütbesinde diğer vazifelilerdir.
Bahriye Mektebi
Kuruluşundan yükselme devrine kadar, donanma ve dersânesi için çekirdekten yetişmiş
personel çalıştıran Osmanlı Devleti, bilhassa kuvvetli olduğu devirlerde, böyle bir şeye
ihtiyâç hissetmediğinden, bunlar için mektepler açmamıştır. Fakat daha sonraları, dünyâ
denizciliğinde büyük gelişmelerin ve keşiflerin ortaya çıkması ile Osmanlı Devleti’nin
duraklama ve peşinden gerileme dönemlerine girilmesi, bahriye teşkilâtı için denizci
yetiştirmesini mecburi kılmıştır. 1770’de personel yetersizliği sebebiyle, 20 kalyondan
sâdece 10 tanesi teçhiz edilebilmiş olan donanmanın da, Baltık’dan gelen Rus
donanması tarafından yakılması, bu mes’elenin kat’î (kesin) olarak hâlledilmesini
icâbettirmiş, önce 1773 târihinde kurs şeklinde, sonra 1776’da daha da ileri bir
tedrisâtla, Mühendishâne-i bahrî adı ile ilk deniz okulu açılmıştır (Bkz. Bahriye Mektebi).

1) Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı (Uzunçarşılı); sh. 389
2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 148
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-10, sh. 5
4) Gelibolu ve Yöresi Târihi (F. Kurdoğlu, İstanbul-1939)
BAKÎ
On altıncı asır dîvân şâiri; âlim, müderris ve kazasker. Asıl adı Mahmûd Abdülbâkî’dir.
Babası Mehmed Efendi, Fâtih Câmii müezzini idi. Bakî, önceleri saraç çıraklığı yapmış,
fakat gelip geçerken gördüğü medrese talebesi ve havası onu ilim yoluna çekmiştir.
Onun saraç değil sirâc çıraklığı yâni kandil yakanların çırağı olduğu iddia edilirse de
böyle bir mesleğin varlığı söz konusu değildir. Şayet böyle bir meslek olsaydı, medrese
talebesi ile iç içe yaşıyor denebilirdi. Hâlbuki Bakî, yolunun üstünde her gün bunlara
rastlamış, devrinde ilmin ne derece rağbet gördüğünün farkına varmış, nihayet bitmez
tükenmez bir okuma aşkı ile kendisini medresede bulmuştur.
Hocaları arasında Ahaveyn adı ile meşhur Karamânî Ahmed ve Mehmed efendiler vardı.
Bu iki kardeşten ders okuduktan sonra, Kâdızâde Efendi’nin Süleymâniye’deki
toplantılarına katılarak akranları arasında ön sırayı almıştır, Bakî, Süleymâniye
medreselerinin yapımında nezâretçi bulunduğu bu zamanlarda Nahcıvan seferinden
dönen Pâdişâh’a sunduğu bir kasîde ile dikkat çekmiş, hâlini arz ederek Sultân’ın takdir
ve iltifatlarına kavuşmuştur (1555).
Kâdızâde’nin bir sene sonra, 1555-56 (H. 963) Haleb kâdısı olması üzerine, beraberinde
gitmiş, hocasına Râiyye; Haleb beylerbeyi Kubâd Paşa’ya da Hilâl kasîdelerini
sunmuştur. Dört senelik bir ayrılıktan sonra, İstanbul’a dönerken büyük âlim Ebüssü’ûd
Efendi’nin en büyük oğlu Mehmed Çelebi ile Konya’da karşılaşmıştır. Mehmed Çelebi’nin
babasına gönderdiği mektubu fırsat bilerek Ebüssü’ûd Efendi’ye Lâmiyye kasîdesini
sunarken, ayrıca Filibeli Mahmûd Efendi’ye iki kasîde yazmış ve Rüstem Paşa’ya yakın
olma yollarını aramıştır.
1562 (H. 969 Safer) yılında Molla Merhûm’a dânişmend, 1563 (H. 971 Ramazan)’de de
yirmi beş akçe ile müderris olmuştur. Fakat medrese verilmesinde tereddüd edilmiş,
nihayet aynı yılın Şevval ayı ortalarında Silivri’de bulunan Pîrî Paşa medreselerinde
müderrisliğe başlamıştır. Rüstem Paşa’dan sonra sadrâzamlığa getirilen Semiz Ali
Paşa’ya da kasîdeler sunan Bakî oldukça takdîr gördü. Semiz Ali Paşa ve Mîrâhor Ferhad
Ağa vâsıtasıyle Pâdişâh’a yaklaşarak, kasîdeler sunmaya başladı. Netîcede sultânın
gönderdiği gazellere söylediği nazîreler sayesinde şöhreti gittikçe arttı ve meslek
hayatındaki yükselişleri devam etti. Hattâ 1564 yılında maaşı iki katına çıkarılarak,
Murâd Paşa Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. İki sene sonra 1566 (H. 974) de
pâdişâhın ölümü, Bakî için bir dönüm noktası oldu. Bu hâdiseden duyduğu teessürü
bildiren meşhur mersiyesini yazmasına, ayrıca yeni sultâna yer vermesine rağmen
vazifesinden alındı. Sultan İkinci Selîm Han, asrın bu büyük şâirini üç sene sonra, 1569
(H. 977)’de yeniden Murâd Paşa Medresesi müderrisliğine getirdiği gibi, iki sene sonra
Temmuz ayında Eyyûb müderrisliğine tâyin etti. Ardından Sahn müderrisi olan şâir,
pâdişâh meclislerinde de görülür oldu ve 1574-75 (H. 983) yılında Süleymâniye
Medresesi’ne terfî etti. Aynı senenin Şaban ayında, üçüncü Murâd Han’ın tahta geçmesi
üzerine, bir cülûsiye sunmasına rağmen, çekemeyenleri tarafından iftiraya uğradı ve;
Cihânın nimetinden kendü âb u dânemüz yiğdür
İlün kâşanesinden gûşe-i virânemüz yiğdür.
beyti ile başlayan bir şiirle pâdişâhın ihsânlarını küçümsediği öne sürüldü. Neticede
işinden olduğu gibi, İstanbul’dan da uzaklaştırıldı. Ancak sevenleri, bu şiirin Nâmı
mahlaslı bir şâirin olduğunu ispatta gecikmediler. Bakî’nin haklılığı ortaya çıkınca, Edirne
Selîmiyesine tâyin edildi; hemen ardından Sultan Selîm-i kadîm Medresesi
müderrisliğine getirildi. 1579 (H. 987 Muharrem)’da Mekke-i mükerreme kâdısı olan
Bakî, bir sene sonra Medîne-i münevvere kâdısı oldu ise de 1582 (H. 989)’da azl
edilince, İstanbul’a döndü. 1584 (H. 992) yılında hâkim-i dârussaltana yâni İstanbul
kâdısı oldu ve bu vazîfesi iki sene sürdü. 1586 (H. 994)’de aynı vazîfeye ikinci defa
getirildi. Aynı sene Anadolu kazaskerliğine yükseldi. İki sene sonra ayrılarak köşesine
çekildi ise de 1590’da yine aynı vazîfeye getirildi ve 1591 (H. 1000) yılında Rumeli
kazaskeri oldu ve emekliye ayrıldı. Üçüncü Murâd Han devrinin son senesinde yeniden
Rumeli kazaskeri oldu ise de istifa etti. Üçüncü Mehmed’in 1595 yılında tahta geçmesi
ile yazdığı cülûsiye üzerine üçüncü defa Rumeli kazaskeri oldu. Aslında şeyhülislâm
olmak ümîdi vardı. Ancak önce Hoca Sâdeddîn, onun ölümü ile de Sun’ullah Efendi’nin
bu makama gelişleri Bâkî’yi bu ümidinden vaz geçirdi. 1598 yılında Rumeli
kazaskerliğinden ayrılarak köşesine çekilen şâir, nihayet 7 Kasım 1600 (H. 1008)
târihinde vefât etti.
Edebî yönü ele alınınca, onun yetişmesinde en büyük rolü Balıkesirli Zatî oynamıştır.
Aslında medrese hayası içinde yetişen Bakînin bu sahadaki istidadı pek fazladır.
Akranları arasında seçilmeye başlanan genç şâir, daha on dokuz yaşında şöhret
kazanmaya başlamış, başta Hoca Sâdeddîn Efendi olmak üzere, asrın şâirlerinden Nev’î,
Vâlihî gibi sayıları onun üzerinde olan geniş bir arkadaş çevresi edinmiştir. Bâkî’nin bu
devrede en çok gelip-gittiği yer sahhâf ve şâir Zâtî’nin küçük bir edebiyat mahfili olan
dükkânıdır. Kendisinin “Üstâd-ı şirân-ı Rûm” diye bahsettiği Zatî, Bâkî’ye iltifatlarda
bulunup, şiirlerini tashih etmiştir. Bu edebiyat mahfilinin ortaya çıkardığı samimî bir
havada, tabiatı îcâbı gittikçe açılan Bakî, sonunda ustası Zatî tarafından takdir edilmiş
ve matlâları gazel hâline getirilmiştir. Ayrıca Bakî, devrinin mes’elelerini fırsat bilerek
yazdığı şiirlerle dikkat çeken bir şâirdir. O, bu yönü ile devlet büyüklerine yaklaşmasını
da bilmiştir.
Hayâtının sonuna yakın evlenen Bakî Efendi’nin, Şeyhî mahlasıyle şiirler yazan Mehmed
ve Abdurrahmân Efendi adında iki oğlu var idi.
Kânûnî sultan Süleymân, ikinci Selîm, üçüncü Murâd ve üçüncü Mehmed Han
zamanlarında yaşamış olan Mahmûd Abdülbâkî Efendi, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim
ve güzel ahlâk sâhibî idi. Dîni ilimlerdeki üstünlüğü şeyhülislâm olabilecek derecedeydi.
Ancak sırası gelmediği için bu vazîfeye tâyin olunamadı. Tatlı dilli, güler yüzlü ve hoş
sohbet idi. Açık kalbli, temiz yürekli, nâzik ve kibar mizaçlı olduğu için nükteli
tarizlerinde zarafet haddini aşmazdı. Herkese iyi muamele eder, istemiyerek kalbini
kırdığı kimselerin gönlünü almaya çalışırdı. Hayırsever bir zât idi. İstanbul’da Nişancı
Paşa-i Cedîd yanında Bakî Efendi Mescidi’ni yaptırmıştı.
Bâkî’nin hayatındaki adım adım yükseliş, şeyhülislâmlık mevkiine ulaşamasa bile, şiirde
pâdişâhlığa ulaşmasına sebeb olmuş, Kânûnî’ye arkadaşlık etmiş ve birlikte şiir
musahabelerinde bulunmuşlardır. Kısaca bu devrin tanınan iki pâdişâhı vardır. Biri
Sultan Süleymân Han, diğeri ise şiirin sultânı olan Bâkî’dir. Ona Türk târihinin en yüksek
devrinde Sultân-üş-şu’arâ denilmesi boşuna değildir.
Çocukluğunda çok fakir olması sebebiyle, şiirinde hayâtın içinden getirdiği hususlar
vardır. Hattâ şiiri bu yönden ele alınınca, bâzı sözleri atasözü hükmündedir. Halk
tâbirleri ve deyimlere yer vermesinin yanında, kullandığı kelime kadrosu bakımından yer
yer halk şâirlerine yaklaştığı görülür. Şiirdeki bu kuvvetliliği, yaşadığı ve içinden geldiği
hayattan getirmiştir.
Şiir diline renklilik ve akıcılık getiren Bakî, İran Edebiyatı te’sirinin de ortadan
kalkmasına sebeb olduğu gibi, bulunduğu asra şiirde millîliği getirmiştir. Yaratılıştan
kibar ve zarif oluşu, nükteleri ile şiirini atbaşı götürmesine yol açmıştır. Şiirinin yanında,
dillerde dolaşan nükteleri de bâzı şiir mecmuaları ve kitaplarda yer almıştır.
Bakî, san’atta, Osmanlı Türkçesi Edebiyâtı’nın en büyük şâiri olma durumunu dâima
muhafaza etmiş, şöhreti Osmanlı cihân devletinin bütün hudutlarına yayılmıştır. Ayrıca
şiirinin helva gibi gıda olduğunu ve elden ele dolaştığını zikreden kaynaklar mevcuttur.
Çü güftâr-ı Bâkî-i şîrîn-edâ
Edip höb halvâyı âhir gıda
Geze elleri câm-ı sâkî gibi
Düşe dillere şi’r-i Bakî gibi
beytleri bunun açık delîlidir. Araştırıldığı takdirde bu kabil mısra’ ve beytlerin, devrin
diğer müelliflerinden daha fazla görülmesi mümkündür. Bâkî’yi bu duruma getiren, dili
ustaca kullanmasıdır. Ses ve mânâyı şiirinde birleştiren şâir, ahenkli ve temiz bir üslûb
ortaya koymuştur. Onun şiiri; ölçülü ve bilgi hudutları içinde kullanılan bir dilin mahsulü
idi. Şiirinde kullandığı kelime, tâbir ve deyimlerin menşei halkın dili, ev ve aile Türkçesi
idi. Kısaca Bakî, muhteva ve şekil itibariyle Türkçe’nin cümle yapısına değer vermiş ve
millî nazım cümlesini korumasını bilmiştir.
Bakî san’atın gözü ile eşyaya bakar. Bâzan resme ulaşan şiirleri vardır. Bu, bir asır
sonra Nedîm’e de te’sir eder. Onun gazelleri bitmemiş hissini verir. Bâkî’de güzellik ve
mükemmellik esastır. Kullandığı her kelime, şâiri güzeli yakalamaya götürür.
Gazellerinin muhtevası genişlik gösterir. Her ne kadar neş’e, zevk ve yaşama yönünde
şiirler yazmışsa da, onun şiirlerinde dînî taraf da ağır basar. Sabr, Bâkî’de üzerinde
durulması gereken bir unsur olup, bu sayede şikâyetten uzaktır. Bâzı gazelleri
kendinden bahseder, hele Bana redifli gazeli tamamen şahsını verir ve; “İşte Baki
budur” hükmüne götürür.
Tabiî ki bütün bunlarda kalemin ve sözün gidişini de hesaba katmak gerekir. Câna redifli
gazeli, kendisini tamamlıyan şiirleri arasında zikredilebilir.
Bâkî’ye göre şâir, âlem bağının bülbülüdür. Bülbül ise gülbahçesinde bulunur. Âşıkın
gerçek tarifini de yapmaktan çekinmez.
Vaktine mâlik olan dervîşdir sultân-ı vakt
İzz ü câh-ı saltanat değmez cihân gavgâsına
derken, Kânûnî Sultan Süleymân Han gibi, tasavvuf neş’esi içinde her şeyden geçtiği
görülür. Zâten bu gazelin tamâmı, tasavvufta yer alan sûfî ibn-ül-vakt umdesine sıkı
sıkıya bağlıdır.
Hakîkat sırrına vâkıf değilsin
Alâkan var ise aşk-ı mecâza
derken de gerçek tasavvufa gider ve ilâhî taraf ağır basar. Şâir ayrıca cehaletten ve
câhillerden şikâyet etmektedir. Bir bakıma zamanları devirleri bunlar karartmaktadır.
Devr-i zamane cünbüşü nâdânlık özredir
Nâdân komaz ki merdüm-i dânâ huzur ede.
beyti ile şâir, Asr-ı saadet hâriç, bütün zamanların hastalığına teşhis koymuştur.
Bâkî’nin şiiri bir bakıma ilâhî aşka açılan mecazî bir penceredir. O, güzelliklerle oynayan
bir şâirdir. Eski edebiyatın mazmunları gerçek mânâda onun şiirinde seslenirler. Bakî
bâzı gazellerinde, kasîdeleri bir tarafa, devrinin pâdişâhlarına ve devlet adamlarına da
yer vermiştir. Devrin âdetleri, dîvânında yer yer göze çarpar. Gönül redifli gazelinde az
çok şiirinin sırrını açıklar.
Ümmîd-i vasl-ı yârdan el çekme Bâkîyâ
Şâyed ki destgîr ola bir merhabâ-yıla
beytinde ümidsizliğe düşmemeyi,
Hâk-ı râh olduğum görüp ayağın
Yerlere basmaz oldu cânâne
derken de sevgilinin eziyetlerine ne derece katlanacağını haber vermektedir.
Vefâ ummaz cefâdan yüz çevirmez Bakî âşıkdur
Niyaz itmek ana cânâ yaraşır sana istiğna
beyti ile de bütün bir eski edebiyatımızda âşıkın sevgili karşısındaki durum ve derecesini
anlatır ve kendisini öne sürer. Şâir zâten bu gazelinde tamamen, sorular içinde sevgiliyi
anlatmaya çalışmıştır.
Şiirinin muhtevası, görüldüğü gibi duygu ve düşüncenin, hattâ inancın yanında bilgi ve
san’at unsurları ile yüklüdür. Her mısra’ ve beytte bunun tezahürü ayrı ayndır. Onun için
Bâkî’nin şiiri bitmemiş hissini verir. Fakat şâir, işlenmesi gereken unsurları büyük bir
titizlik, san’at endişesi ve zekâ gücü ile yerine koymuş, böylece asırlar ötesine ses
bırakmıştır. Tabutu başında bulunanları ağlatan beytinden sonra;
Bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
derken, kendisinden hâlâ ses gelmektedir. Onun, bunlara ilâve olarak diğer
şâirlerimizde görüldüğü gibi, atasözü mahiyetindeki beytleri ve mısraları zikre değer.
Fermân-ı aşka cân ile var inkıyâdımız
Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdımız
şeklinde başlayan gazeli, tevekküle çeken ve tevekkül içinde olan şâirin gerçek hâlini
verir.
Şiirleri içinde asıl Bâkî’yi yukarıdaki gazele de yaklaştıran meşhur Kânûnî Sultan
Süleymân mersiyesidir. Şâir bu mersiye ile sâdece sultan Süleymân Han’ın vefâtını
değil, bundan sonraki Osmanlı Devleti’nin hâlini de terennüme çalışmıştır. Mersiye yedi
bendden meydana gelmekte, ağır, vakarlı, heybetli bir hüzün ve ızdırabla hâtıraları
birleştirmektedir. Bendin ikinci bölümü her yönü ile büyük Sultân’ı ele almış, üçüncü
bendde mahlûkât böyle bir pâdişâhın kaybı ile ağlamaya çağrılmıştır. Manzumenin en
dikkat çekici ve güzel bendi altıncı kısmıdır. Şâir burada büyük Sultân’ın savaş
meydanlarındaki zaferlerini, cihâd aşkını ve Türk-İslâm dünyâsına kazandırdığı
üstünlükleri dile getirmektedir. Yedinci bend ise yeni hükümdara ayrılmıştır.
Hâfız-ı Şîrâzî, Selmân-ı Sâvecî, Emir Hüsrev-i Dehlevî ve Kemâl-i Zatî bir yana
bırakılacak olursa, Ahmedî, Şeyhî ve Necâtî, Ahmed Paşa ile Hayâlî’nin Bâkî’ye te’sir
ettiklerini belirtmek gerekir. Fakat Bâkî’deki bu te’sir zamanla aşılmış ve kendine has bir
hâle gelmiştir. Bu bakımdan o klasik şiirimizin doruğuna ulaşan şâirdir. Ayrıca kendisini
pek çok şâir taklid etmiş ve şiirlerine nazireler yazmışlardır. Nev’î, Azerî Çelebi,
Gelibolulu Ali gibi asrının pek çok şâirleri bunlar arasındadır. Daha sonraki asırlarda ise,
şeyhülislâm Yahyâ, Ataî, Riyâzî, Nef’î, Nedîm, Seyyid Vehbi, Hoca Neş’et gibi şâirler
onun büyük bir san’atkâr olduğunu kabul etmişler ve te’sirinde kalmışlardır. Bilhassa
Nedîm, ona büyük bir gazel üstadı olarak şiirlerinde yer verir.
Dîvân’ının tertibinde dikkat çeken hususlar da vardır. Diğer dîvânlar ve eserler olsun
başta münâcaât ve na’atlarla başladığı hâlde, bu durum Bâkî’de görülmemektedir. Yâni
Dîvân’ı doğrudan doğruya kasîdelerle başlamıştır. Bunda ortaya koyduğu dînî eserleri
göz önünde bulundurmak gerekir. Bilhassa iki şeyin te’siri olduğu düşünülebilir.
Birincisi; Resûlullah Kur’ân-ı kerîmde övülmüştür. Hâl böyle olunca, Bâkî’ye söz düşmez.
İkincisi ise zâten Meâlim-ül-yakîn adlı eseri baştan başa siyer kitabıdır. Bu iki husus
herhalde göz önüne alınmalıdır.
Bâkî’nin Dîvân’ından başka eserleri de vardır. Bunlar:
Fedâil-ül-cihâd: Ahmed bin İbrâhim’in yazdığı Meşâri-ül-eşvâk ilâ mesâir-il-uşşâk
adlı eserin Türkçe tercümesidir. Müslümanları cihâda teşvik eden bir eserdir.
Hadîs-i erba’în tercümesi: Eyyûb müderrisliğinde bulunduğu sırada, Ebû Eyyûb elEnsârî’den rivayet edilen hadîs-i şerifleri toplamış ve tercüme etmiştir.
Meâlim-ül-yakîn fî Sîret-i Seyyid-il-mürselîn: İmâm-ı Kastalânî’nin El-Mevâhib-ülLedünniyye adlı meşhur eseri esas alınarak yazılan bu siyer kitabı, tercüme olmaktan
ziyâde te’lif bir eserdir. Bakî Efendi bu kitabı yazarken, yüzden fazla kitaba müracaat
ederek, müellifin Şafiî mezhebine göre yazdığı bâzı mes’eleleri, Hanefî mezhebine göre
de yazmıştır. Böylece zarurî ve faydalı gördüğü bâzı ilâveleri yapmıştır. Sokullu Mehmed
Paşa’nın emir ve isteği üzerine yazılan bu eser, aynı zamanda Mahmûd Abdülbâkî
Efendi’nin, dînî mes’elelere ve Hanefî fıkhına vukûfunu göstermesi bakımından da
önemlidir.
Fezâil-i Mekke: Kutbüddîn Muhammed bin Ahmed Mekkî’nin El-İ’lâm fî ahvâl-ilbeledillahil-harem adlı eserinin tercümesidir. Sokullu Mehmed Paşa’nın emri ile yapılan
bu tercüme, Abdülbâkî Efendi’nin Mekke kâdılığı esnasında tamamlanmıştır. Mekke
târihinden ve bilhassa Osmanlı pâdişâhlarının oradaki te’sisterinden bahseden bu eser,
akıcı bir üslûbla yazılmıştır.
Kaynaklarda nüktedân, hoş sohbet ve neş’eli bir şâir olarak zikredilen Bakî, bu sayede
pek çok dost kazanmış ve meclislerin aranır şâiri olmuştur. Bunun yanında, kendisini
çekemeyenlerin de bulunduğu, hattâ hicvedildiği de bir gerçektir. Babası için bâzı
kaynaklarda “Avâz-ı hoş-sedâ” güzel sesli tâbiri kullanılırsa da, bir kısım yazarlar kötü
sesli olması bakımından kendisine Kargazâde diye isim takıldığını zikrederler. Hattâ,
hicivlerinde buna yer verirler, fakat o bu hicivlere verdiği ölçülü cevaplarında, zerâfet ve
nükte tarafını bırakmaz.
Kesdi ırkın Kargazâdedur diyen düşmanlerün
Zağlanmış bir kılıçtır Bâkiyâ şi’rin senün
beyti göz önüne alınınca, kendisiyle Kargazâde diyerek alay edildiğini bizzat
söylemekten çekinmez.
Fakat samîmi bir şâir olan Bakî, aşağıdaki beytte görüldüğü gibi, hemen herkesi dost
bilen şâirdir.
Kadrini seng-i musallada bilüp ey Bakî
Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf
derken, yârân kelimesi ile, bunu açıkça ifâde eder. Bu beytte kadrinin bilinmediğinden
bahseden şâir, dostlarının kendisini ancak musalla taşında anlayabileceklerini ve
yokluğunu hissedeceklerini söylemiştir. Bu beyt, şâirin ziyâdesiyle gönül ehli olduğunu
da göstermektedir. Şu hâlde bâzı kimselerin iddia ettiği gibi, onda düşmanlık söz
konusu değildir. Bu sözü ile tabutu başında bulunan herkesi ağlatması da kaynakların
ısrarla zikrettikleri bir gerçektir. Tek başına bile asrını doldurmaya muktedir olan Bakî,
meşhur şâir Fuzûlî’nin ilimsiz şiir olamayacağı fikrini akranları ile birlikte gerçekleştiren
büyük bir âlim ve san’atkârdır.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Zeyli (Ataî); sh. 434
2) Hulâsat-ül-eser; cild-2, sh. 287
3) Enlâf; sh. 159
4) Osmanlı Müellifleri; cild-2, sh. 99
5) Tezkiret-üş-şuarâ, (K. Hasen Çelebi)
6) A. History of Otlaman Poetry, (F. S. W Gibb, Landon-1914)
7) Baki, Hayâtı ve Şiirleri; 1. cild Divân (S. N. Ergun, İstanbul-1935)
8) Meşâif-uş-şuarâ, (Âşık Çelebi, London-1971); sh. 650
9) Resimli Türk Edebiyatı Târihi
10) Türk Şâirleri, (S. N. Ergun); cild-1, sh. 714
11) Tezkiret-uş-şuarâ (Latifi)
12) Bâkî’ye Dâir, (Tâhir Olgun, İstanbul-1938)
13) Bâkî’nin Eş’âr-ı Müntehâbesi, (S. Sâmi, İstanbul-1899)
14) Hayâl-i Bakî, (A.N. Tarlan, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, sayı 19, İstanbul-1962)
15) Kânûnî Mersiyesinin Dil Bakımından îzâhı, (F.K. Tîmurtaş, İstanbul-1962)
16) Türk Klasikleri; cild-4, sh. 80
17) Bakî ve Dîvânından Seçmeler, (Dr. Sabahattin Küçük, Ankara-1988)
18) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 998
19) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 184
20) İslâm Alimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 196
BALKAN HARBLERİ
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Balkanlardaki dört devlete karşı yaptığı savaşlar.
Birinci Balkan Harbi
Doksanüç harbi diye bilinen Osmanlı-Rus harbi sonunda imzalanan Berlin
Andlaşması’yla, Osmanlı Devleti, Balkanlarda önemli mikdârda toprak kaybına uğramış
ve Balkan kavimleri için tâvizler verilmişti. Birinci Meşrûtiyetin îlânıyla kabul edilen
Kânûn-i esâsiye göre kurulan ve daha ziyâde gayr-i müslim ve Türk olmayan
milletvekillerinin etkili olduğu Meclis-i meb’ûsânı, Sultan Abdülhamîd Han, 13 Şubat
1878’de kapatarak çalışmalarına son verdi. Osmanlı ülkesini, tatbik ettiği çeşitli
diplomasi metotlarıyla dış müdâhalelerden, harb ve anarşiden uzak, otuz üç yıl idare
etti. Ancak 27 Nisan 1909’da İttihâd ve Terakkî fırkası tarafından hal’ edilip, Selânik’e
gönderildi. Tahta Osmanlı hânedânının en yaşlı ferdi olan sultan Reşâd getirildi. Sultan
Abdülhamîd Han’ın son sadrâzamı Tevfik Paşa istifa edince, yerine Hüseyin Hilmi Paşa
getirildi. İttihâdcılardan Talat Bey (Paşa) de dâhiliye nâzırlığına tâyin edilmişti. Fakat
İttihâd ve Terakkî mensublarının hükümet işlerine yerli yersiz karışmaları sebebiyle, 28
Aralık 1909’da Hüseyin Hilmi Paşa sadrâzamlıktan istifa etti. O güne kadar, bulunduğu
vazifelerde bir başarı gösterememiş ve silik bir şahıs olan Roma elçisi Hakkı Paşa, 12
Ocak 1910’da sadâret makamına getirildi. Harbiye nâzırlığına da Selanik’ten gelerek,
sultan İkinci Abdülhamîd Han’ı tahttan indiren hareket ordusunun kumandanı Mahmûd
Şevket Paşa getirildi. İttihâd ve Terakkî Fırkası, memlekette kurduğu zümre
saltanatıyla, yurt içinde Cemiyet’e mensûb olmayanlara adetâ hayat hakkı tanımaz bir
düzen kurdu. Yurt çapında uygulanan politikalar neticesinde, memlekette her geçen gün
huzursuzluk biraz daha arttı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın gayet ince ve ustaca bir
siyâsî zekâ ile senelerce idare ettiği memlekette istikrar bozulmuş, sûikastler ve tedhiş
olayları artmıştı.
Yine bu sırada, dünyâ siyâsî durumunda da İtilâf (İngiltere, Fransa ve Rusya) ve ittifak
(Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya) devletleri olmak üzere gruplaşmalar oldu.
Her iki grup da, bir çarpışmanın olabileceğini düşünerek var güçleriyle silahlanmaya
çalışıyorlardı. İtilâf devletleri, bir maceraperestler grubu olan İttihâd ve Terakkî Fırkası
tarafından idare edildiğini bildikleri Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşabilmek için,
İngiltere ve bilhassa Rusya, Anadolu’da ve Balkanlarda bulunan değişik ırk ve kavimlere
mensup toplulukları bağımsızlık ve muhtariyet için tahrik ettiler. Bu durum Avusturya,
Sırbistan ve İtalya tarafından da teşvik edildi. İttihâdcılar, bu kımıldanışlara gayet sert
tedbirler uyguladılar. Bu arada İttihâd ve Terakkî hükümeti tarafından Kosova vâliliğine
tâyin edilen Mazhar Bey’in, Osmanlı ülkesinin hiç bir yerinde uygulanmayan yüksek
miktarda dâhili gümrük vergisi tatbik etmeye başlaması, Arnavutluk’ta derin tepkilere
yol açtı ve tepkilere de şiddetle karşılık verildi. Arnavutluk havalisi meb’ûsları hükümete
müracaat ederek şiddete başvurulmamasını ve bir nasîhat hey’etinin gönderilmesini
istediler. Şiddet tarafdârı olan İttihâd ve Terakkî hükümetinin harbiye nâzırı Mahmûd
Şevket Paşa, seksen iki piyade taburu ile Arnavutluk seferine çıktı. İsyana iştirak edenetmeyen bütün ahâlinin silâhlarını toplamaya başladı. Bu hareketler karşısında bilenen
Arnavudlar, daha çetin mücâdelelere giriştiler. Bu isyân ve karşı haraketler Balkan
harbine kadar devam etti. Bütün bunlara ilâveten, 3 Temmuz 1911’de Rum-Ortodoks
kilisesi ile Bulgar kilisesi arasındaki ihtilâf, bizzat Osmanlı meclisi tarafından
halledilerek; Yunan, Bulgar ve Sırplar arasındaki anlaşmazlıklar tamamen giderildi ve
Osmanlı’ya karşı birlik olmaları te’min edildi.
Bu arada Eylül 1911’de İtalyanlar harb îlân edip, Trablusgarb ve Bingâzi’yi işgal ettiler.
Trablusgarb ve Bingâzi meb’usları, Tarblus’un işgaliyle netîcelenen İtalyan harbinin
başlamasından önce, büyük bir gaflet eseri olarak o havalideki askeri Yemen’e,
mühimmatı İstanbul’a naklettiren sadrâzam Hakkı Paşa ve diğer mes’ûller hakkında
meclis tahkîkâtı açılması için teşebbüse geçtiler. Böylece güç durumda kalan İttihâd ve
Terakkî Fırkası, Meclis-i meb’ûsânı feshettirince, sadrâzam Hakkı Paşa ve diğer İttihâd
ve Terakkî erkânı, Trablus faciasından dolayı Dîvân-ı âli’ye sevk edilmekten kurtuldular.
Sadâret makamına da Sa’îd Paşa getirildi. Ordudaki subaylar, İttihâdcı ve Halaskârân-ı
zâbitân diye ikiye ayrıldılar. Makedonya vilâyetlerinde iktidar ve muhalefeti tutan
subaylar, çeteler teşkil ederek birbirleriyle çarpıştılar. İstanbul’da bulunan Halaskârân-ı
zabıtan mensupları da hükümeti tehdîd etmeye başladı. Bu baskı ve tehdidler karşısında
harbiye nâzırı Mahmûd Şevket Paşa, bahriye nâzırı Hurşid Paşa ile diğer bâzı bakanlar
istifa edip çekildiler. Sadrâzam Saîd Paşa da sadâretten istifâ etti. Böylece orduyu
siyâsete karıştırarak iş başına gelen İttihâd ve Terakkî Fırkası iktidardan uzaklaşmış
oldu. 22 Temmuz 1912’de Âyân reisi olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, sadrâzamlık
makamına getirildi. Ayrıca İttihâd ve Terakkî Fırkası tarafından bir şiddet vâsıtası olarak
kullanılan örfî idare de kaldırıldı.
İttihâd ve Terakkî hükümetinin iktidarda bulunduğu sırada Arnavutluk isyânı had
safhaya ulaşmış, aynı zamanda Balkan devletleri de aralarında hummalı bir faaliyet içine
girmişlerdi. İtalya, Trablusgarb harbini bir an evvel sona erdirmek ve Osmanlı Devleti’ni
İtalya lehine sulhe zorlamak için, Balkanlarda Osmanlı Devleti aleyhine bir hareketin ve
ittifakın vücûda gelmesini destekliyordu. Rusya’nın teşvik ve desteğiyle Bulgaristan,
Makedonya’yı Osmanlı Devleti’nin elinden koparmak, hattâ Edirne’yi alarak Ege denizine
inmek suretiyle büyük emellerini tahakkuk ettirmek hülyâsındaydı. Bunu başarabilmek
için de Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan ile anlaşarak ittifak kurmaya çalıştı. Sırbistan,
Bulgaristan’ın genişlemesini te’min edecek olan bu andlaşmaya tarafdâr değildi. Bunun
için Bulgaristan’ı bir tarafa iterek kendi menfaatlerini te’min için Bâb-ı âlî ile anlaşmaya
uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından gafil olan zamanın
İttihâd ve Terakkî hükümeti, Sırbistan’ın bu çok müsâid teşebbüslerine aldırış bile
etmemişti. Üstelik, Abdülhamîd Han’ın Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için
tahrik ettiği kilise ihtilâfı, çıkarılan İttihâd-ı anâsır kanunuyla halledilmiş, böylece
Bulgaristan ve Yunanistan arasındaki ihtilâf kalmadığı için Osmanlı Devleti aleyhine
birleşmeye başladılar. Buna rağmen Yunanistan, Balkanlarda bir Bulgar ve Sırp
anlaşmasına tarafdâr değildi. Bunun için de Bulgar-Yunan anlaşması mümkün
görünmüyordu. Hattâ Yunan başvekili Venizelos, Girid’in yine Osmanlı hâkimiyetine
kalması, yalnız idâresinin Yunanistan’a âid olması için, Osmanlı Devleti’ne vergi
verilmesi şartıyla, her türlü andlaşmaya tarafdâr olduğunu ısrarla bildirmiş, fakat İttihâd
ve Terakkî Fırkası, bu avantajlı durumları değerlendirmek için taraflarla görüşmeye bile
yanaşmamışdı.
Yine bu sırada Atina’daki Sırbistan elçisi de Osmanlı Devleti ile bir ittifak kurmak için
Sırp hâriciye nâzırından aldığı yetkiye dayanarak, Osmanlı hükümetine müracaatta
bulunmuşdu. O sırada hâriciye nâzırı olan Âsım Bey ve sadrâzam Saîd Paşa, bu teklife
müsbet cevap vermeyince, Osmanlı Devleti ile anlaşmaktan ümidini kesen Sırbistan, 13
Mart 1912’de Bulgaristan’la bir ittifak kurdu. Harb için sür’atle hazırlanmaya başladı.
Bunun için de Avrupa’dan sert ateşli toplar aldı. Balkan harbinin kendi lehine
olmayacağını düşünen Avusturya, bu topların kendi topraklarından geçirilmesine
müsâde etmedi. Sırbistan bu topların Selanik limanı yoluyla Sırbistan’a sokulmasına
müsâde edilmesi için Osmanlı Devleti’ne müracaat etti. Bâb-ı âlî bu topların Sırbistan’a
girmesine müsâde etmek gibi bir gaflette bulundu. Ancak Saîd Paşa’ın sadrâzamlıktan
düşmesinden sonra yerine geçen Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hükümeti, bu sevkiyâta mâni
oldu.
İttihâd ve Terakkî hükümetinin mânâsız ve gâfil siyâseti karşısında, Osmanlı Devleti ile
anlaşmaktan ümidini kesen Yunanistan da, nihayet 29 Mayıs 1912’de Bulgaristan’la bir
ittifak andlaşması imzalamıştı. Sırbistan-Bulgaristan-Yunanistan üçtü ittifakına Karadağ
da katılınca, Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifakı meydana geldi. Bütün bunlara,
Bâb-ı âlî hükümetinin ilgisizliği sebeb oldu. Ayrıca, Rusya’nın Osmanlı hariciye nâzırı
Noragundiyan Efendi’ye bir harb olmıyacağına dâir te’minât vermesi üzerine; Bâb-ı âlî
hükümeti Rumeli’deki 120 tabur eğitimli askeri terhis etme gafletinde bulundu.
İttihâd ve Terakkî Fırkası’nın kışkırttığı bir mikdâr darülfünûn (üniversite) öğrencisi,
ellerinde bayraklar olduğu hâlde Bâb-ı âlî önüne gelerek; “Harb isteriz” diye bağırmaya
başladılar. Harbiye nâzırı Nâzım ve bahriye nâzırı Mahmûd Muhtar paşalar bunlara
nasîhat ederek dağılmalarını sağladılar. Daha sonra 21 Eylül 1912 Cuma günü Sultan
Ahmed Meydanı’nda büyük bir miting tertib edilerek İttihâd ve Terakkî’nin ileri gelen
hatibleri, halkı galeyana getirip, hükümeti, yakında başlayacak bir harbe karşı
alâkasızlıkla itham ettiler. Millî haysiyeti korumak için, hükümetin derhâl harb îlân
etmesini isteyerek halkı kışkırtmaya devam etti. Tahrikler karşısında galeyana gelen ve
sokaklara dökülen üniversite talebeleri ve halk; “Harb isteriz! Yaşasın harb, kahrolsun
hâinler!...” diyerek bağırdılar. Bu sırada meclis-i vükelâ (bakanlar kurulu) toplantısında
bulunan sadrâzam Gâzi Muhtar Ahmed Paşa, çıkarak üniversite talebelerini ve halkı
sükûne davet etti ve ikna ederek, dağılmalarını sağladı. Bu hâdisenin ertesi günü
Karadağ sefaretinin kapısındaki armanın söküldüğü görüldü. Bu tahrik karşısında zâten
harbe hazır durumda bekleyen Karadağ maslathatgüzârı M. Bilaç, hâriciye nâzırı
Noragundiyan Efendi’yi ziyaret ederek, Karadağ Devleti’nin harb îlân ettiğine dâir notayı
verdi.
8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne harb îlân etmesiyle başlayan Balkan
harbine, Karadağ’ın müttefikleri olarak katılan Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan, 13
Ekim 1912’de Rumeli’deki muhtelif unsurların vaziyetine göre muhtar idareler
kurulmasına dâir bir notayı Osmanlı hükümetine verdiler. Bu notaya Osmanlı
hükümetinin cevap vermemesi üzerine Sırp ve Bulgar hududlarında tecâvüzler başladı.
Bunun üzerine 17 Ekim 1912’de Sırp ve Bulgar elçileri sınırdışı edildi. Ertesi gün de bu
iki devlet Osmanlı Devleti’ne karşı fiilen harbe girdiler. Yunanistan da bir nota ile bu iki
devlete iştirak etti. Balkan harbinin kesin bir şekil aldığı günlerde Bâb-ı âlî hükümeti,
Trablusgarb harbine son vermek için 15 Ekim 1912’de İtalya ile Uşi Andlaşması’nı
imzaladı ve terhis ettiği askerleri yeniden silâh başına çağırdı.
Daha önce İttihâd ve Terakkî hükümetinin yıkılmasını sağlayan ve Halâskarân-ı zâbitân
grubunun reîsi durumunda olan harbiye nâzırı Nâzım Paşa, harbiye nâzırı ve
başkumandan vekili idi.
İki tarafın asker mevcudu arasında da büyük fark vardı. Balkanlı müttefiklerin ordusu;
Bulgaristan 240 bin, Sırbistan 140 bin, Yunanistan 100 bin, Karadağ da 30 bin olmak
üzere toplam beş yüz bini aşmıştı. Buna karşılık Osmanlı ordusunun Trakya’da 150 bin,
Makedonya’da 90 bin, Arnavutluk’da 10 bin olmak üzere toplam bakımsız ve perişan
hâlde 250 bin kadar askeri vardı. Silâh ve teçhizat da çok noksandı. Geri hizmet
teşkilâtı bozuk olduğu için zamanında ikmâl yapılamıyordu. İlk günlerden îtibâren açlık
başgöstermişti. Bütün bunlara ilâveten İttihâd ve Terakkî mensupları, asker arasında,
harb etmemeğe teşvik edici propagandalar yayıyorlardı. Üstelik bütün harekâtın âmiri
olan harbiye nâzırı Nâzım Paşa da değerli ve tecrübeli bir kumandan değildi. Mağrur ve
kimsenin sözünü dinlemeğe tenezzül etmiyordu.
Bütün şiddetiyle başlayan Balkan harbine Osmanlı ordusu, şark ve garb cephesinde
olmak üzere iki koldan girdi.
Şark cephesi: Trakya’da olan şark cephesinde Osmanlı ve Bulgar orduları çarpışıyordu.
Bu cephenin kumandanlığı birinci ferik Abdullah Paşa’ya verilmişti. Bu orduda; Ömer
Yaver Paşa, Şevket Turgut Paşa, bahriye nâzırı Mahmûd Muhtar Paşa ve Ahmed Abuk
Paşa kumandasında dört kolordu vardı. Ayrıca Kırcali taraflarında da Ali Yaver Paşa
kumandasında mürettep bir kolordu mevcuttu. Bu cephenin müdâfaa merkezi Edirne idi.
Sayıca fazla, eğitim görmüş, teçhizatı da mükemmel olan Bulgar ordusu, önce Filibe’yi
tehdîd eden ve Kırcali-Paşmaklı mıntıkasında yer alan Ali Yaver Paşa kumandasındaki
kolorduya 19-20 Ekim 1912’de hücum etti. Osmanlı kuvvetlerini bozarak Mestanlı’ya
kadar ilerledi. Birinci ferik Abdullah Paşa kumandasındaki şark ordusu, harbiye nâzırı
Nâzım Paşa’dan aldığı emre uyarak hazırlığını imkân nisbetinde tamamladı ve 21
Ekim’de harekete geçti. İki ordu arasında Edirne-Kırklareli arasında meydana gelen
harbi Bulgarlar kazandı. Bozulan Osmanlı ordusu Lüleburgaz’a doğru çekildi.
Kısa bir müddet içinde ilerleyen Bulgar ordusu, 22-24 Ekim’de Edirne’ye ulaşarak
muhasaraya başladı. Lüleburgaz mıntıkasında Türk ve Bulgarlar arasında 28 Ekim-2
Kasım arasında büyük Çarpışmalar meydana geldi. Bu çarpışmalar da Bulgarların
galibiyetiyle neticelendi. İlerleyen Bulgar ordusu 15-19 Kasım 1912’de Çatalca
müstahkem hattı önünde durdurulabildi. Halk, korku ve dehşet içinde bütün Rumeli ve
Trakya’yı boşaltarak sonbahar yağmurlarının bataklık hâline getirdiği tarlalardan bin bir
güçlükle geçerek İstanbul’a doğru kaçışıyordu. Bu sırada başgösteren salgın kolera
hastalığı yüzlerce kişinin ölümüne sebeb oluyordu. Trenler ve kamyonlarla da İstanbul’a
devamlı yaralı ve hasta taşınıyordu. Hastahâneler dolduğu için mektepler boşaltılmış,
hasta ve yaralılar buralara yerleştirilmişti.
Garb (batı) cephesi: Makedonya ve Arnavutluk’da bulunan bu cephenin başkumandanı
Ali Rızâ Paşa idi. Bu cephedeki ordu beş kısma ayrılmıştı. Sırplar da bu cephede harbe
girerek, 21 Ekim 1912’de Priştine’yi, 22 Ekim’de de 523 sene evvel Murâd
Hüdâvendigâr’ın meşhur zaferine sahne olan Kosova’yı alarak, veliahd Aleksander’ın
idaresinde güneye doğru ilerlemeye başladılar. Aynı gün Yunan ordusu da Serfiçe’yi
alarak kuzeye doğru ilerledi. 23-24 Ekim’de ilerleyen Sırp ordusuyla karşılaşan Osmanlı
ordusu, Kumanova muhârebesini kaybederek, Manastır’a doğru çekilmeye başladı.
Kumanova galibiyetinden sonra Sırplarla Karadağlılar birleşerek istilâ harekâtına devam
ettiler. 24 Ekim 1912’de Sırp-Bulgar müşterek kuvvetleri Koçana’yı, 25 Ekim’de
Yunanlılar Karaferye’yi ele geçirdiler. 26 Ekim’de, İştip, Sırplarla Bulgarların eline düştü.
27 Ekim’de Üsküp ahâlisi düşmana teslim oldu. Verdiği zayiat dolayısıyla perişan ve
bitkin bir hâle gelen Osmanlı ordusunun anavatanla da irtibatı kesildi. Bundan sonra
müttefiklerin hareketleri daha kolaylaştı. Şehirler birbiri ardınca teslim oldu. 3 Kasım
1912’de Yunanlılar Preveze’yi, 6 Kasımda Karadağlılar Yakova’yı, 8 Kasım’da Yunanlılar
Selânik’i teslim aldılar. Selânik’deki kolordunun kumandanı olan Hasan Tahsin Paşa,
müdâfaa imkânları mevcûd olmasına rağmen, 8 Kasım’da Yunanlılarla imzaladığı teslim
mukavelesine göre şehri ve kolordunun bütün silâhlarını düşmana teslim etti.
Şark ve garb cephelerinde bu durum devam ederken, İstanbul’da da bir takım hâdiseler
cereyan ediyordu. İttihâd ve Terakkî Fırkası, Ahmed Muhtar Paşa hükümetinin
düşürülmesi için akla hayâle gelmedik yollara başvuruyordu. Diğer taraftan İttihâd ve
Terakkîye muhalif olup, bütün siyâsî muvaffakiyetsizliklerin Kâmil Paşa tarafından
yoluna konulabileceğini iddia edenler de, mevcûd hükümetin düşürülmesini istiyorlardı.
Yorulan ve yıpranan Ahmed Muhtar Paşa, 19 Ekim 1912’de istifa edince, yerine Kâmil
Paşa sadrâzamlığa getirildi. Bu defa Kâmil Paşa’nın aleyhinde faaliyet gösteren İttihâd
ve Terakkî tarafdârları, Kâmil Paşa hükümetinin harbiye nâzırı Nâzım Paşa’yı kendi
taraflarına çekerek, Enver Paşa’yı kolordu erkân-ı harbiyesine, Cemâl Paşa’yı da Menzil-i
umûmî müfettişliğine getirdiler.
Garb ordusunun Kasım ayı ortalarında Sırplar karşısında son defa mağlûb olması, Garb
cephesindeki muhârebeleri de sona erdirmişti. Hiç bir mukavemetle karşılaşmayan Sırb
ve Karadağ kuvvetleri, Arnavutlukta ilerlemeye başladılar. 28 Kasım 1912’de Leş, 21
Kasım’da Resne, 28 Kasım’da Devre ile Draç, ertesi günü Ohri, Sırp-Karadağ müşterek
kuvvetlerinin eline geçti. Akçahisar ve Tiran’ın da düşmesiyle bütün Kuzey Arnavutluk
Sırp-Karadağlılar tarafından işgal edildi. 29 Kasım 1912’de Arnavutluk istiklâlini îlân etti.
Büyük devletler bir ay geçmeden Arnavutluğun istiklâlini tanıdılar. Bu sırada Şark
(doğu) cephesinde, Makedonya’daki Osmanlı-Bulgar çarpışmaları yeni bir safhaya girdi.
İlk zamanlardaki muvaffakiyetleri sebebiyle İstanbul yolunun kendilerine açıldığını
görerek ilerleyen ve Çatalca müstahkem hattında durdurulan Bulgar ordularının
İstanbul’a girmemesi için, Bâb-ı âlî hükümetinin müsâdesiyle büyük devletlerden ikişer,
diğer devletlerden birer harp gemisi İstanbul limanına gelerek, tebealarını korumak için
karaya 2250 asker çıkardılar. Osmanlı Devleti barış için büyük devletlerin
arabuluculuğunu istediyse de netice alınamadı. Doğrudan Bulgarlara müracaat eden
Bâb-ı âlî hükümeti, mütâreke (ateşkes) talebinde bulundu. Mütâreke görüşmelerine
harbiye nâzırı Nâzım Paşa ile ticâret ve zirâat nâzırı Mustafa Reşîd Paşa katıldılar. Çok
çetin ve ağır şartlarla mütâreke imzalandı. Barış görüşmeleri Londra’da yapılacak, eğer
anlaşmaya varılamazsa dört gün zarfında harp yeniden başlayacaktı. Sırbistan ve
Karadağlılar ile de 3 Aralık 1912’de mütâreke imzalandı. Ağır şartları Osmanlı Devleti
tarafından kabul edilmeyen Yunanistan mütârekeye katılmadı. Böylece Balkan devletleri
arasında ilk ayrılık başladı. Yunanistan, Yanya muhâsarasıyla harbe devam etti.
Barış müzâkereleri, 16 Aralık 1912’de İngiltere başvekili Sir Edvar Grey’in başkanlığında
Londra’da başladı. Balkan devletlerinin, kabul edilmesi mümkün olmayan teklifler ileri
sürmeleri üzerine barış görüşmeleri kesildi. Barışın sağlanamaması üzerine Balkan
devletleri 17 Ocak 1913’de Osmanlı hükümetine bir nota vererek Edirne’nin Bulgarlara
terkini, adaların geleceğinin büyük devletlere bırakılmasını, bir de Enez-Midye hattının
sınır kabul edilmesini istediler. Kâmil Paşa hükümeti bu notayı görüşmek üzere toplandı.
Edirne’nin tarafsız ve serbest bir şehir hâline konularak idâresinin müslüman bir şahsa
bırakılmasını, meşihat tarafından bir kâdı tâyinini, meclis idâresinin halk tarafından
seçilmesini, mahallî jandarma ve polis kuvvetleri teşkilini, dînî ve millî günlerin eskiden
olduğu gibi kutlanmasını kabul ve teklif eden bir cevabî nota yazılmasını kararlaştırdı.
Bu şekilde hazırlanan notanın tedkiki için Vükelâ meclisinin 23 Ocak 1913 Perşembe
günü öğleden evvel toplantıda bulunduğu sırada, İttihâd ve Terakkî fırkası tarafından
Bâb-ı âlî basılarak harbiye nâzırı Nâzım Paşa öldürüldü. Kâmil Paşa hükümeti istifa
etmek zorunda bırakıldı, ittihatçı Mahmûd Şevket Paşa sadrâzamlığa getirildi. (Bkz.
Bâb-ı âlî baskını).
Bu sırada Londra barış görüşmeleri netice vermeyince, Bulgarlar mütâreke hükümlerini
ileri sürerek, 3 Şubat 1913’de Edirne’yi yeniden bombardıman ettiler. Yanmadık,
yıkılmadık yer kalmadı. Câmiler de dâhil 2000’e yakın bina tahrib oldu. Sultan Selîm
Câmii’nin pencereleri mermilerle delik deşik oldu. Şehirdeki gayr-i müslim unsurlar,
şehrin durumunu ve Bulgar topçusunun te’sirini yazdıkları kâğıt parçalarını nehre atarak
câsûslukda bulunuyor, yiyecekleri saklayarak çok yüksek fiyatla gizlice satıyorlardı.
Yiyecek sıkıntısı had safhaya varmıştı. 1913 kışı da çok şiddetli geçiyor kar fırtınası ve
ayaz, askerleri ve halkı kasıp kavuruyordu. Şubat ayı içinde 17.844 kişi soğuklardan
ağır hastalanmış, 2155 donma olayı görülmüştü.
Çatalca müstahkem hattını aşabilmek için taarruza başladılar. Şiddetli çarpışmalar oldu.
Osmanlı ordusu, kahramanca çarpışarak Bulgar taarruzunu geriye püskürttü. Yeniden
hazırlık yapan ve takviye alan Bulgarlar 13 gün süren ikinci taarruzu 18 Mart’ta
başlattılar. Bu taarruz da büyük bir mukavemetle karşılandı. Bir aralık Türk
mevzîlerinden içeriye sızarak Baba Nakkaş köyüne kadar ilerlediler ise de, Gâziler tepesi
ve Harbiye tabyası önlerinde Türk askerinin muhteşem ve cansiperane mukavemeti
karşısında perişan edildiler. Nihayet bozguna uğrayıp ağır zâyiât vererek geri çekildiler.
22 Ekim 1912 târihinden beri Şükrü Paşa kumandasında Edirne’yi müdâfaa eden
Osmanlı birlikleri, İstanbul ile bağlantı kesik olduğu için, akla gelmedik imkânsızlıklara,
silâh, mühimmat noksanlığına ve erzak kalmadığı için açlığa rağmen, 155 gün müddetle
şehri kahramanca savundular. Edirne’de açlık o dereceyi bulmuştu kî, bizzat kumandan
Şükrü Paşa da askerleriyle birlikte süpürge tohumu yemeğe mecbur kaldı. İki fırka sırplı
ve üç liva bulgar kuvvetleriyle yeniden takviye birlikleri alan Bulgarlar, 24 Mart 1913
günü çok şiddetli bir taarruza daha geçtiler. Ertesi gün bir kısım Türk mevzileri düştü.
Pek çok müslüman-Türk subayını ve erini gözü dönmüşcesine süngüleyerek şehîd
ettiler. Daha fazla mukavemet imkânı kalmayan Şükrü Paşa, 26 Mart 1913 Çarşamba
günü öğle üzeri Bulgar başkumandanına bir zabit göndererek teslim olacağını bildirdi ve
usulen kılıcını Bulgar başkumandanına teslim etti. Şükrü Paşa ve kurmay hey’eti ile
diğer subaylar, 29 Mart’ta trenle Filibe ve Sofya’ya sevk edildiler. Esir alınan 28. 500
asker ise Tunca nehri kıyısında bulunan sarayda toplandı. Bu kahramanlar burada, bir
ay kadar açlıktan, ağaç kabukları yiyerek sefalet ve zulüm altında kolera ve
dizanteriden inleye inleye, bile bile ölüme terk edildiler. Bu arada Edirne halkına yapılan
saldırılar, ırza geçmeler, katliâmlar cildler doldurur. Bu durumu tesbit eden bazı tarafsız
batılı ülkeler, Bulgar mezâlimine; medeniyet için birer yüz karası demekten
kaçınmamışlardır. Zira Türk öldürmek, Bulgar için dînî bir borç sayılıyordu. Bir ay içinde
40.000’i aşkın ev tahrib edildi ve câmilere çan asıldı.
Bütün imkânsızlıklara rağmen Şükrü Paşa belki bir müddet daha mukavemet edebilirdi.
Fakat muhasara sırasında Edirne’ye gelen Talat Paşa ve Behâeddîn Şâkir Bey’in,
askerlerin arasına girerek harb etmemeye teşvik eden menfî propagandaları yüzünden
ordunun morali bozulmuş, sonunda ordunun mukavemeti kırılıp, elîm netîce ortaya
çıkmıştır (Bkz. Şükrü Paşa).
Çatalca’ya kadar ilerleyen Bulgar orduları, savunmadan mahrum sivil Türk halkını
öldürmekten sadistçe zevk duyuyorlardı. Bulgar çeteleri girdikleri yerlerde katliâmlar
yaptılar. Kadın-çoçuk ele geçirdiklerini parça parça etmişlerdir. Drama’da Türk
zenginlerinden birisinin kafası kesildikten sonra, vücûdundan ayrılan başı bir sandık
üzerine konulmuş ve maktulün ağzına ayrıca bir de pipo sıkıştırılmıştı. Kiliseye çevrilen
câmilerdeki minareler alelacele yıkılmıştır. Bunca mezâlim ve vahşetlerden sonra
erkeksiz, yapayalnız kalan müslüman ailelerinin evlerine zorla girilerek kadınların ırzına
geçilmiştir. Müslüman hanımlardan pek çoğunun burnu ile memeleri kesildiği gibi
çocukları da gözlerinin önünde katlolunmuştur.
Batı cephesinde ise 6 Mart 1913’de Yanya düşmüş, 17 Mart 1913’de Yunan ordusu
Erperi sancak merkezine girmişti. 25 Mart’ta İşkombi taraflarında bulunan Cevâd Paşa
idaresindeki fırka Sırplara teslim olmuş, bütün Rumeli hemen hemen elden çıkmıştı.
Yalnız İşkodra’da Hasan Rızâ Paşa bir türlü düşmana teslim olmuyor, o da Edirne
müdafii Şükrü Paşa gibi kendisine verilen vazîfeyi canı pahasına yürütüyordu. Fakat bu
kahraman da, İşkodra’da bulunan ve sultan İkinci Abdülhamîd Han’a hal’ini tebliğ eden
hâinlerden olan Es’ad Toptânî adındaki eski Draç meb’ûsu Arnavud tarafından sûikasdle
şehîd edildi. İşkodra’da bu hâin, kumandayı ele aldı ve derhâl Karadağ ordusuyla gizlice
haberleşerek, 22 Nisan 1913’de İşkodra’yı düşmana teslim etti (Bkz. Hasan Rızâ Paşa).
Osmanlı donanmasına nazaran daha kuvvetli olan Yunan donanması, bu harbin cereyanı
sırasında Limni, Bozcaada, Midilli, Karyot, Sakız, Taşoz, İmroz ve Semadirek adalarını
işgal etti. İtalyanların işgalinde bulunan on iki adanın dışında kalan bütün Ege denizi
adaları Yunanlıların eline geçti. Yunan donanması, Çanakkale boğazını abluka etti.
Osmanlı donanması, 16 Aralık 1913’de Çanakkale’yi geçerek Yunan donanması ile imroz
önünde bir deniz savaşı verdi. Yunan donanmasına ağır kayıplar verdirildiyse de abluka
kaldırılamadı. Mondros önlerinde bir deniz muhârebesi daha yapıldı. Ancak netice
alınamayarak Çanakkale’ye dönüldü. Biraz sonra Rauf Bey (Orbay) kumandasındaki
Hamîdiye kruvazörü yedi ay süren maceralı bir seyre çıktıysa da müsbet bir netice
alınamadı.
İttihâd ve Terakkî fırkası’nın 23 Ocak 1913’de gerçekleştirdiği Bâb-ı âlî baskınından
sonra sadâret makamına getirilen Mahmûd Şevket Paşa zamanında, yukarıda anlatıldığı
gibi, Balkan harbi tamamen kaybedildi. Hâriciye nâzırı prens Saîd Halım Paşa’nın
direktifiyle, Osmanlı Devleti’nin Londra elçisi Tevfik Paşa, barış görüşmeleriyle ilgili
olarak büyük devletlerin arabuluculuğunu kabul edeceğini İngiltere hâriciye nâzırına
bildirdi. Bunun üzerine İstanbul’daki elçiler, hâriciye nâzırı Saîd Halim Paşa’ya bir ay
sonra 31 Mart 1913’de dört maddelik bir nota verdiler. İttihâd ve Terakkî hükümeti
ertesi gün notayı kabul ettiğini bildirdi ve Bulgarlarla yeniden bir mütâreke imzalandı.
Barış görüşmeleri Londra’da yapılarak 30 Mayıs 1913’de imzalandı. Yedi maddelik barış
andlaşmasına göre Midye-Enez hattı sınır olarak kabul ediliyor, Edirne Bulgarlara terk
ediliyor, Arnavutluk hudutlarının tâyini ve adaların geleceği büyük devletlere bırakılıyor,
Osmanlı Devleti Girid üzerindeki bütün haklarından vazgeçiyordu.
Böylece Kâmil Paşa’yı ihânetle itham edip, millete karşı Edirne’yi kurtarma taahhüdüne
giren ve bir baskınla iktidara gelen İttihâd ve Terakkî komitesi, bu andlaşmayla bütün
Rumeli’yi Balkan devletlerine terk ediyordu.
İkinci Balkan Harbi
Birinci Balkan savaşında Osmanlı Devleti’nin ağır mağlûbiyete uğrayıp Balkanlardan
çekilmesi netîcesinde, Balkanlarda siyâsî bir boşluk ve dengesizlik meydana geldi. Bu
devletler mîrâs taksiminde birbirlerine düştüler. Sırbistan ve Yunanistan, Bulgaristan’ın
pek fazla büyümesini endişe ile karşılıyorlardı. Bulgaristan’ın Balkanlardaki slav ırkının
başına geçerek büyük bir devlet olma iddiası, aynı iddiada bulunan Sırbistan’ın işine
gelmiyordu. Romanya’nın da Bulgaristanla görülecek hesabı vardı. Sırplar, askerî
hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı arazi parçasından
daha büyük bir bölgeyi ele geçirdiler. Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi
anlaşmazlığın düğüm noktasını teşkil ediyordu. Diğer taraftan Londra konferansında en
büyük payı Bulgaristan’ın alması, diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna sebeb oldu.
Bulgaristan’ın Ege denizi kıyısına ulaşmış olmasını Yunanistan istemiyordu. Bu husus
Yunanistan’la Sırbistan’ın birbirine yaklaşmalarına sebeb oldu. Bu iki devlet aralarında
Bulgaristan’a karşı bir ittifak akdi imzaladılar. Sırbistan ve Yunanistan’ın birbirine
yaklaştıklarını gören Bulgaristan, bu iki devlete tam hazırlıklarını yapmadan önce, 29-30
Haziran 1913’de saldırdı. Ancak Bulgar ordusu Yunanlılar ve Sırplar tarafından
Makedonya’dan çıkarıldı. Bu sırada Bulgaristan’dan pay almak isteyen Romanya da
savaşa girdi ve kısa zamanda Bulgar Dobruca’sını ele geçirdi. Bir kaç cephede savaşmak
zorunda kalan Bulgaristan yenilmeye başladı. Çok müşkül durumda kaldığı için Edirne
cephesindeki kuvvetlerini diğer cephelere çekti.
Osmanlı Devleti, Berlin elçisi Mahmûd Muhtar Paşa’nın tavsiyesi ile fırsatı
değerlendirerek Edirne’nin geri alınması için harekete geçti. Böyle bir hareketi İngiltere
ve Rusya önlemeye çalıştı. Almanya ve Fransa da, Osmanlı Devleti’nin böyle bir
hareketine taraftar değildi. Osmanlı devlet adamları arasındaki uzun müzâkerelerden
sonra ordunun harekete geçmesine karar verildi. Bu hareketin gerekçeleri büyük
devletlere verilen 19 Temmuz 1913 tarihli bir notayla îzâh edildi. Harekete geçen
Osmanlı ordusu 21 Temmuz 1913’de Edirne’yi geri aldı. Bu durumdan memnun olmayan
Avrupa devletleri bâzı tehditlerde bulundularsa da aldırış edilmedi.
Edirne’nin Osmanlılar tarafından geri alınmasını, Yunanistan da işine geldiği için
destekledi.
Bulgaristan’ın daha fazla mukavemete gücü kalmadığından, 29 Haziran’da başlayan
İkinci Balkan harbi, 42 gün sonra 15 Ağustos 1913’de taraflar arasında imzalanan
Bükreş barış andlaşmasıyla sona erdi.
Bu andlaşmaya göre Bulgaristan ile Romanya arasında yeni sınır belirleniyor, Tuna’nın
güneyinde kalan önemli bir arazi parçası; Güney Dobruca dâhil Romanya’ya kalıyordu.
Sırp-Bulgar sınırı ise İştip, Radoviç, Sırbistan’da kalmak ve Strumca Bulgaristan’a
verilmek üzere çizildi. Bulgar-Yunan sınırı da Serez’in 30 kilometre, Drama’nın 40
kilometre kuzeyinden geçen ve Kavala’nın 30 kilometre doğusunda Ege denizine
kavuşan hat olarak tesbit edildi.
Osmanlı Devleti, 29 Eylül 1913’de Bulgaristan’la imzaladığı İstanbul andlaşmasıyla,
Kırklareli, Dimatoka ve Edirne’yi geri aldı. Bulgaristan’da kalan Türklerin durumu da bu
andlaşmada yer almakta, Türklerin haklarına saygı gösterileceği belirtilmekte idi.
Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan 14 Kasım 1913 Tarihli Atina
andlaşması ile Girid kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. Ege adalarının durumu da büyük
devletlerce kararlaştırılacaktı. Büyük devletler 1914 Şubat’ında Londra’da, bu adalardan
İmroz, Bozcaada ve Meis hâriç diğerlerinin Yunanistan’a ve İtalya işgalinde olanlarında
İtalya’ya kalmasına karar verdiler. Ancak bu karar üzerinde henüz bir andlaşmaya
varılmadan Birinci Cihân harbi çıktı. Sırbistan’la andlaşma ise, 13 Mart 1914’de
İstanbul’da imzalandı. Sırbistan’la Osmanlı Devleti’nin ortak sınırı kalmadığından sâdece
Sırbistan’da kalan Türklerin durumları düzenlenmiştir.
Bu suretle sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirildiği 1909 yılından 1913 yılına
kadar geçen kısa bir müddet içinde devletin idaresine hâkim olan, gafil, bâzı defalar da
hâin kimseler tarafından, Osmanlı Devleti’nin Avrupa kıt’asındaki topraklarının hemen
tamâmı elden çıkarıldı. 550 yıldır Türk yurdu olan Rumeli’nin bir çok bölgelerinde
Türkler ezici ekseriyet hâlinde idiler. 93 Harbinde görülen göç ve göçmen felâketinin
daha şiddetlisi Balkan harbi sonunda cereyan etti. Yüzbinlerce Türk, bütün maddî
varlıklarını bırakarak eriye eriye İstanbul’a ulaşıp, Anadolu’ya dağıldılar.
Balkan harbinin dört müttefiki olan Yunan, Bulgar, Sırp ve Karadağlılar, işgal ettikleri
yerlerdeki ekinleri evleri yakıp yıktılar. Çoluk-çocuk, genç ihtiyar ele geçirdikleri bütün
köylüleri çeşitli zulümlerle kılıçtan geçirip kurşuna dizdiler. Bilhassa genç kız ve kadınları
döverek veya yaralayarak kirlettikten sonra öldürdüler veya aynı şiddet vasıtalarıyla
kiliseye götürerek Hıristiyanlığı kabule zorladılar. Hıristiyan olmayı reddedenleri
diğerlerinin gözleri önünde yavaş yavaş ve en âdi usûllerle öldürerek geri kalanların
hıristiyan olmasına çalıştılar. İnsanlarını öldürdükleri evleri yağmalayıp, yükte hafif
pahada kıymetli ne varsa aldıktan sonra bir el bombasıyla havaya uçurdular. Girdikleri
her yer mezbahaya döndü. Memeleri, tenasül uzuvları kasatura ile kesilen veya
saçlarından asılan kadınlar, diri diri gözleri oyulan, kulakları, burunları, dilleri kesilen
veya kulaklarından duvarlara çiviyle çakılan erkekler, feryatlarına kızarak kundakta
süngülenip parçalanan yavrular, bu mezâlimin her yerde tekrarlanan alelade safhaları
oldu.
Bu tüyler ürperten vahşî sürülerinin, zulümlerinden her nasılsa canını kurtararak
kaçabilenler, aç ve çıplak perişan kafileler hâlinde, gündüzleri ormanların içlerinde
saklanarak, geceleri soğuk rüzgârlar ve kar tipileri içinde yalın ayak, başı açık gençihtiyâr, çocuk ve kadın yol almaya çalıştılar. Çoğu yollarda açlıktan ve hastalıktan telef
oldu. Düşüp ölenlere bakacak ve alâka gösterecek kimse bulunmadığı için perişan
oldular. Bâzan bu sefalet kafileleri, silâhsız, aç ve zavallı kalabalıklar, îmân ve
merhametten mahrum silâhlı komitecilerin, eşkıya sürülerinin baskınlarına uğrayarak,
en küçük bir müdâfaa ve mukavemet gösteremeden doğranarak hendeklere,
meydanlara üst üste yığıldılar.
Camilere giren komiteciler, duvarlarda asılı duran âyetleri ve nefis levhaları indirerek,
Kur’ân-ı kerimleri dışarı çıkararak çamurlara attılar, murdar ayaklarıyla çiğnediler;
câmilerin kubbelerine haç, minarelerine çan taktılar. Ecdadımızın eserleri olan mübarek
mâbedlerimizin içlerini putlarla doldurdular ve kilise hâline getirdiler. Tekke, zaviye ve
medreseleri ahıra çevirip; türbelerdeki evliyâ mezarlarını kaldırarak hayvanlarına yem
ve saman deposu olarak kullandılar. Şehidliklerimizin mezar taşlarını sökerek yerlerini
hela yapmak gibi Müslüman-Türk’ün mukaddesatını tahkir için hatır ve hayâle gelmedik
alçaklıklar yaptılar. Çiftlikleri sahiplerinin ellerinden alarak yağma ettiler, yakaladıklarını
çiftliklerinin kapısında ipe çekip altından ateşler yakarak hunharca katlettiler.
Bütün bu olanlara rağmen korkunç bir propaganda sistemi kullanarak Avrupa devletleri
nezdinde hakikati ters yüz ederek Türklerin zulüm yaptığını iddia ettiler. Bunun için
hayâlı kartpostallar/broşürler ve kitaplar yayınlayarak, Avrupa kamuoyu üzerinde etkili
olup, ileride sulh için masa başına oturulduğu takdirde daha büyük paylar koparmak
üzere batı milletlerinin hissiyatını aleyhimize çevirmeye çalıştılar. Bilhassa Yunan
başvekili Venizelos bütün Avrupa ve Amerika’yı içine alan bir propaganda şebekesi
kurdu.
Fakat harbde olanların tahkiki için bu bölgede bulunan yabancı gazeteciler içinde bir çok
insaflı ve zulmün bu derece şiddetlenmesi karşısında isyân eden kimseler, hakikatleri
olduğu gibi anlatmaktan çekinmediler. Bu gazeteciler, Balkan dağlarından inmiş,
medeniyetsiz, hâin ve Türk kanına susamış komitecilerin son derece aşırı ve tahammül
edilmez zulümleri karşısında zaman zaman infial duyarak Avrupa ve Amerika
kamuoyuna hakikatleri aksettirmeye çalıştılar. Yazılarında; “Ey medenî Avrupa! Bu
zulümlere daha ne kadar müddet seyirci kalacaksın?” diye feryâd ediyorlardı. Fakat
öldürülenler Türk ve müslüman olduğu için bu durum sözde medenî olan haçlı
zihniyetine sahip Avrupa’yı tasalandırmıyordu. Bütün bu mezâlim Avrupa için hiç bir
suretle reddi mümkün olmayan sağlam resmî raporlarla, gazete muhabirlerinin haber,
hatırat ve resimleriyle ve nihayet mazlumların çeşitli yollarla gazete idarehânelerine
göndermeye muvaffak oldukları vesikalarla gün ışığı gibi meydandaydı.
Bu vesikalardan bâzıları şunlardır:
1- Türk jandarmasını teftişe me’mûr edilen Fransız subaylarından Mösyö Folon’un Deba
gazetesinde yayınlanan raporu.
2- Jandarma müfettişi Fransız generallerinden Buman’ın gönderdiği resmî rapor.
3- Paris’te Fransızca olarak çıkan Genç Türk Gazetesi’nin yayınladığı Müttefiklerin
Dosyası isimli serî makaleler. Bu makalelerde bildirilen vesikalar, Jan Rupi tarafından
yazılan, Doğu Savaşı ve Balkan hükümetlerinin zulümleri adlı eserde aynen
mevcuddur.
4- Balkan zulümlerinin vesikalarını yayınlama cemiyetinin yayınladığı vesikalar.
Muhtelif gazetelerde yayınlanan resmî me’murlara âid diğer çeşitli raporlar. Selanik
vâlisinin 9 Aralık 1912, İstromca müddei umûmîsinin 24 Ocak 1913 târihinde yayınlanan
raporu ile çeşitli ecnebi gazetenin savaş muhabirlerinin kendi gazetelerinde yayınlanan
raporları...
BİR ASKERİN, ANNESİNE SON MEKTUBU
Sevgili anneciğim!
Ebediyyen kaybolmuş bir evlad gibi, gönüllü olarak ikinci defa cepheye geldim. Fakat
başım henüz omuzlarımın üzerindedir. Meydan savaşında şehîd olan silâh arkadaşlarımı
düşündükçe pek mahzun oluyorum. Fırka ve alay ile beraber hareket ettiğimiz zaman
tahminen en az iki yüz kişiden meydana gelen bölüğümüzün harbe girdikten sonra,
mevcudu ancak yirmi kişi kalabildi. Saadet ve bedbahtlığım bu bir avuç askere bağlıdır.
Niçin üzüleyim? İnsan ancak elli altmış sene kadar yaşayabiliyor. Bu kadar kısa bir
hayâtı şimdi feda etmezsem belki bir daha bu güzel fırsatı bulamam.
Madem, ki hepimiz öleceğiz; biraz erken veya biraz geç ölmekten ne çıkar? Sağlam bir
taş gibi hareketsiz kalmaktansa, mesrûrâne parçalanarak ezilmeyi tercih ederim. İster
bir şarapnel parçası, ister bir süngü darbesi olsun. Her ne suretle olursa olsun yalnız bir
defa öleceğim.
Sağımda arkadaşım şehîd düştü. Solumda subayımın kolları ve gövdesi parçalanıp
dağıldı. İkisinin arasında bana hiç bir şey olmadı. Kendimi pek mahzun buluyorum.
Şehidliğe imrendiğimden sağ kaldığıma üzülüyorum. Ecel henüz gelmedi. Şu anda bütün
gayretimi şehîd arkadaşlarımın öcünü almak için sarfediyorum. Bulgar, hâin ve gaddar
bir düşmandır. Onu boğmak, mahvetmek için kalbim sabırsızlıktan parçalanıyor. Çünkü
parlak kabiliyet ve şehîdlik şerefinden henüz mahrum bulunuyorum.
Ben bir köylü çocuğuyum. Şehîd olduktan sonra arkamdan bana çok duâ edilecek ve
rahmet okunacaktır.
Bir saman yığını üstünde ve bir kulübenin saçağı altında öleceğime, savaş meydanında
kahramanca döğüşerek şehîd olmak daha iyi değil mi?
Zafer! Zafer! Zafer! Ancak bu şarkılarla vatanımın sevinçli, milletimin bahtiyar olmasını
isterim.
On ikinci alayın dördüncü piyade taburunun üçüncü bölüğünden
(Türkiye Uyan sh. 226)
BİR ÇOCUĞUN SABAH DUÂSI
Ey sevgili Rabbim! Saf ve temiz kalbimi sana açarak, gözyaşlarımı dökerek duâ ederim
ki, merhume annem ve merhum babama, kardeşlerime, hepsi kesilip yakılan köyümüz
ahâlisine rahmet eyle. Onları ilâhî mağfiretin ile âhirette mes’ûd ve bahtiyar et.
Ey kâinatın yaratıcısı yüce Rabbim! Ben Edirne vilâyetinin Karapınar köyünden fakir ve
namuslu bir ailenin çocuğu idim. Muhârebe oldu, hicret başladı. Köyümüzün ahâlisi de
göçe mecbur oldu. Hâin düşman gelip, köyümüzü yaktı. Evimiz barkımız ateşler içinde
kaldı. Kaçmak istedik, Bulgar köylüleri, askerle birlikte önümüze çıktılar. Bizleri birer
birer kesmeye başladılar.
Annem gözyaşları içinde, “Bizim hepimizi kesiniz! Fakat sevgili oğlumu, canım yavrum
Nuri’mi bırakınız!” diye feryâd edip düşmana yalvarıyordu. Fakat kim dinler. Babamın
gözlerini oyup; kardeşlerimi, annemin gözü önünde parça parça ettiler. Sonra da
annemin üzerine saldırıp göğüslerini kestiler ve başını tüfekle ezerek şehîd edip bir
kenara attılar.
Âh sevgili anneciğim! Şehîd olmak üzere iken bir bana mahzun bakışın bir de başını
köyümüzün yanmakta olan câmisinin minaresine çevirişin gözlerimin önünden hiç
gitmez!
Canını anneciğim, küçük yaşıma rağmen iyi anladım ki, bana acıdın. Yanan minareye
bakarken Allahü teâlâdan beni kurtarmasını dileyip duâ ettin. Âh anne şefkati! Müthiş
ölümünün son anlarında bile ben evlâdını düşündün!
Hâin düşman beni kesmedi. Fakat ölmüş bir ceset hâline sokup sür’atle akan Meriç
nehrine attı. Allahü teâlâ ihsân ederek beni korudu. Nehrin suları içinde bir kütük gibi
sürüklenip gittim. Yüce Rabbim’in inayeti ile İstanbul’a hicret etmekte olan diğer
muhacirler tarafından nehirden çıkarılarak kurtarıldım!
Ey yüce Rabbim! Annemin göz yaşlarına acıdın, beni hâin düşmanın elinden kurtardın.
Sana binlerce hamd ve sena olsun.
Allah’ım! Bana sarsılmaz bir güç ve kuvvet ihsân eyle. Gençlik çağına girdiğim zaman
cesur ve kuvvetli olayım. Bana küçücük yaşımda gördüğüm dehşetli faciayı unutturma!
Senin yüce dînine, mukaddes Kitabımıza ve câmilerimize saldıran Bulgar hâinlerine olan
kinimi kat’iyyen unutturma! Kesilerek şehîd edilen masum kullarının, din kardeşlerimin
uğradıkları musibetlerin ve felâketlerin acısını yüreğimde azaltma!
Benim kalbim dâima öc alma hisleriyle titriyor. O yangınları, o katliâmları, soğukta,
çamurlar içinde yalınayak kaçışan sefil ve çıplak müslüman kardeşlerimi hiç
unutamıyorum. Ben yaşarsam öc almak ve ilâhî adaleti yerine getirmek için
yaşayacağım. Dünyânın hiç bir serveti ve hiç bir şöhreti gözümde yok!
Düşmandan öcümü almak! İşte bu ümidim gerçekleştiği, müslüman Türk orduları bütün
Bulgaristan’ı ve Yunanistan’ı çiğnediği ve kiliselerin direkleri arasından Ezân-ı
Muhammedi işitildiği zaman, ancak kendimi mes’ûd ve bahtiyar sayacağım.
İşte ilk baharın güzel kokulu çiçekleri açılıyor. Çayırlıklar yeşeriyor. Gelincikler,
papatyalar titreşiyor. Erik ve kiraz ağaçları çiçek açıyor. Bizim köyün en tatlı günleri
şimdi başlıyor. Heyhat! Heyhat o güzel köy bugün yakılan şehîd vücûdlarının külleriyle
örtülü!
Ey her şeye kadir olan yüce Rabbim! Senden yalnız bir şey isteyeceğim. Bunun için duâ
edeceğim. Rumeli’ye gidecek ordumuzun içinde bulunduğum zaman beni küçücük bir
çocuk iken muhafaza ettiğin gibi müslüman kardeşlerimin şehîd edildiği, köyümün
yakıldığı ve sevgili toprağımızın çiğnendiği yerde ve ailemin kaybolan mezarları üzerinde
hayâtımı devam ettir.
Ey yüce Allah’ım! Benim duâm ve son isteğim; hâin düşmandan öcümü aldıktan sonra
köyümün mahzun toprağını şehîd olarak kanımla sulamak saadetine kavuşmaktır...
Türkiye Uyan; sh. 231-235
BİR ÇAVUŞUN SUBAYINA MEKTUBU
1913 senelerinde yazılan ve Bulgarların müslüman Türklere yaptıkları zulümleri anlatan
“Türkiye Uyan” adlı kitabın 228. sahifesinde; bir çavuşun subayına mektubu şöyledir:
Zabit efendi!
Kuvvetli düşman müfrezelerinin Gümülcine’ye indiğini, askerimizden bir kısmının
çekildiğini ve bâzısının da esir edildiğini işittim!
Geçen gün dört erle bana teslim ettiğiniz Kuruorman sırtındaki mühimmat deposunu
hâlen muhafaza ediyoruz. Tabiî Gümülcine’yi işgal eden düşman buraya da gelecek!
Doğrusu devletimin ve milletimin nice fedâkârlıklarla burada yığdığı bu cephaneyi,
sapasağlam düşmana teslim edecek değilim! Buna ne askerlik vazifem, ne de vatan
sevgim müsâde eder. Elbette burayı havaya uçuracağım! Fakat o binlerce liranın heba
olup gitmesine üzülüyorum. Haydi havaya uçurdum. Sonra ne olacağım? Düşmana esir
değil mi? Nihayet tek bir asker diye düşmanın beni öldürmediğini farzedelim. Fakat acı
esaret hayâtına nasıl tahammül edeceğim? Biz buraya esir olmak için mi geldik? Milletin
paralarını, devletin namusunu esaretle ödemek için mi asker olduk? Hayır, hayır! Ben
bu zilleti kabul edemem. Dün bizim idaremiz altında rahat yaşayan bu vahşî çobanların
eline esir düşmek! Aman yâ Rab bu ne müthiş zillet!
Bu vahşî insanların hakaretleri ve süngüleri altında esir yaşanır mı? Bu, Türklük için ne
büyük felâkettir!
Ben bu esirlik zilletine düşmektense bin defa ölmeyi tercih ederim. O hâlde ne
yapmalıyım? Düşmana hiç bir zarar vermeden cephane anbarını ateşe mi vereyim?
Hayır! Ben bu cephane deposunun içine saklanacağım. Burayı teslim almaya gelen
Bulgarlar iyice toplanıncaya kadar saklanacağım. Ben de içinde dâhil olmak üzere
cephaneyi havaya uçuracağım.
Zabit efendi, şu cür’etimi mazur görünüz. Bir asker ya askerlik vazifesini yerine
getirmeli, yâhûd da kahrolup gitmelidir.
Ben ecdadımın kanını taşıyorum. Hiç bir Türk neferi harpte beş düşmanı öldürmeden
kendini feda etmezdi.
Memleketimde bulunan ana ve babama, hanımıma ve çocuklarıma selâmımı yazınız.
Onlar seferberlik ilân edildiği zaman beni subaşında, değirmen kenarında uğurladılar.
Bana; “Ya gâzi ol ya şehid ol!” demişlerdi. Cenâb-ı Hak bana şehid olmayı nasîb ediyor!
Artık şehid olduğumu bildirin. Yazacağınız mektubda; yaz mevsiminde, altında oturup
dinlendiğim ağacın gövdesine şehîd olduğum târihin yazılmasını ve yetişecek
evlâdlarımın hâin düşmandan öc almasını vasi’yet ettiğimi de söyleyin. Seneler sonra
muzaffer ordularımız Gümülcine ovalarına ayak basarsa benim ruhum da bu zafer
sevinçlerine katılacaktır.
Piyade dördüncü bölüğünden çavuş Ali.

1) Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4, sh. 382
2) Görüp işittiklerim; sh. 65
3) Sultan Mehmed Reşâd Han’ın Sarayında Gördüklerim (L. Simâvî, İstanbul-1340);
sh. 83
4) Hâtıralar (Talat Paşa, İstanbul-1946) sh. 18
5) 1912 Balkan Harbîne Âid Hâtıralarım (Birinci Ferik Zeki, İstanbul-1337); sh. 4
6) Gördüklerim- Yaptıklarım (Ahmed Reşid Bey, İstanbul-1945); sh. 164
7) Balkan Harbi (Genel Kurmay Harp Târihi Yayını Ankara-1970)
8) Türkiye Uyan
9) Bulgar Vahşetleri
10) 1913 Garbî Trakya Hükûmet-i Müstekilesi (N. Gündağ, Ankara-1987)
11) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 225
12) Siyâsî Târih (F. Armaoğlu, Ankara-1975); sh. 302
13) Trabya’da Millî Mücâdele (Tevfik Bıyıkoğlu, Ankara-1955) sh. 92
14) Siyâsî Târih (Rıfat Uçarol, Ankara-1979); sh. 335
15) Bir Osmanlı Paşası ve Dönemi, (R. Uçarol, İstanbul-1976)
16) İnkılâb Târihimiz ve Jön Türkler; sh. 313
17) Türk Târihinde Osmanlı Asırları (S. Ayverdi); cild-3, sh. 134
18) Edirne Savunma Günleri (Ratib Kazancıgil, Kırklareli-1986);
19) Rumeli’den Türk Göçleri (B.N. Simşirgil, Ankara-1968)
20) Mufassal Osmanlı Târihi;
21) Büyük Türkiye Târihi; cild-7, sh. 263
22) Türk İnkılâb Târihi (H. Bayur)
23) İnkılâb Târihimiz ve İttihâd Terakkî (E. B. Kuran)
24) Balkan Harbi Târihi (Aram Andonyan; İstanbul-1975)
25) Fuat Balkan’ın Hâtıraları (B. Trakya Dergisi, sayı-9, Aralık-1967)
BALTA LİMANI ANDLAŞMALARI
1838’de İngiltere, daha sonra diğer Avrupa devletleri ile Balta limanında yapılan ticâret
andlaşmaları.
Osmanlı Devleti’nde ekonomik faaliyet geniş ölçüde devletin kontrolü altında cereyan
etmekteydi. Yaygın bir iktisadî faaliyet olan tarım, devlete ait toprakların işletilmesi
esâsına dayanıyordu. Buna bağlı olarak kurulan tımar sistemi, Osmanlı zirâat
ekonomisinin temelini teşkil etmekteydi. Sanayi üretimi ise devlet kontrolündeki ahîlik
müessesesi içinde yürütülüyordu. Kapalı bir iktisat sistemi olan ahîlik, üyelerine çalışma
zevki, meslek disiplini, dürüstlük, kanaatkârlık gibi sağlam ahlâk kurallarını aşılıyor,
meslek îtibârını koruduğu gibi, standartları ayakta tutarak, haksız rekabetleri önlüyordu.
Hükümetin müdâhalesi ahîliğin iç işlerine kadar gitmez, yalnızca ahîliğe bağlı şubelerin
îmâl ettikleri malların kalite, mikdâr ve fiyatlarında olurdu. Böylece ahîlik sistemi, ham
maddelerin arz ve talebini tanzim eden bir mekanizma olarak işlerdi. 17. ve 18.
yüzyıllarda pamuk, ipek, kereste ve demir gibi maddeler ulaşım güçlükleri ve üretimdeki
yetersizlikler dolayısıyla piyasaya her zaman yeterli mikdârda yâni bütün talebi
karşılayacak ölçüde sevk edilemezdi. Bu bakımdan ham maddelerin, ahîliğe mensûb
ustaların eline normal fiyatlar üzerinden ve onlardan hiç birini işsiz bırakmıyacak şekilde
dağıtılması büyük bir ehemmiyet arz ederdi. Bâzı maddelere sık sık konan ihraç
yasakları veya bu maddelerin stokçular tarafından satın alınmasını önleyen tedbirler bu
cümledendi.
Bu arada 1820’lerin başında İngiltere, sanayi inkılâbını tamamlamış ve Napolyon
savaşları sonunda da Fransa’yı yenerek rakipsiz duruma gelmişti. Dünyâ pazarlarında
İngiltere sanayii ile rekabet edebilecek bir ülke yoktu. Sanayi inkılâbını henüz
tamamlamamış olan diğer Avrupa ülkeleri korumacı tedbirlerle İngiltere’nin kendi
pazarlarına girmelerini önlüyorlardı. Bu durumda İngiltere ticâret ve sanayi sermâyesi
için yapılacak tek şey kalıyordu. O da, Avrupa dışındaki ülkelerin pazarlarını ve ham
maddelerini ticârete açmak. Nitekim onlar bu gaye ile 1820’lerden 1840’lara kadar Latin
Amerika’dan Çin’e kadar pek çok bölgede, ya anlaşmak suretiyle veyahut silâh zoruyla,
pek çok ticâret andlaşması imzaladılar.
Avrupa’da sanayi inkılâbının neticesi olarak daha fazla ham maddeye ihtiyâç duyulmaya
başlanması üzerine, Osmanlı hükümeti de 1826’dan îtibaren, ham maddesini dışarıya
çıkararak esnafın işsiz kalmasını önlemek maksâdıyle bir nevi himaye sistemi olan yed-i
vâhid (tekel) usûlünü uygulamaya koydu. Sistemin ayrıca yeni kurulmuş olan Asâkir-i
Mansûre-i Muhammediyye ordusuna kaynak bulmak ve üreticinin mahsûlünü ucuza
satarak aldanmasını önlemek gibi gayeleri de bulunuyordu. Yed-i vâhid uygulaması
özellikle İngiliz tüccarlarını son derece rahatsız ediyordu. Nitekim İngiliz sefiri Ponsenby,
yed-i vâhid usûlü ile ticâret serbestisine konmuş engellere şiddetle çatmakta;
“Türkiye’de mahsûl yetiştirenler, bunların fiyatlarını tesbit etmekte yegâne hâkim olan
imtiyazlı kimselere satmak mecburiyetinde kaldıkça, Türk sanâyiinin geriliğe mahkûm
kalacağını iddia etmekte idi. Kısaca yed-i vâhid usûlü, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni
gönlünce sömürmesini engellemekteydi.
Bu sebeple İngilizler, Osmanlı ticâretinde kendilerine ters düşen hükümlerin kaldırılması
için 1833’den itibaren ünlü hâriciye nâzırları Polmerston aracılığıyla uğraşmaya
başladılar. 1836’daki müzâkerelerde Osmanlı hey’etine başkanlık eden gümrük emîni
Tâhir Efendi, eski düzenden mümkün olduğunca az tâviz vermeye çalışmış ve İngiliz
isteklerine boyun eğmemişti. Bu durumda İngiliz diplomasisi Osmanlı bürokrasisinin
zayıf ve bunalımlı bir devresini kollamaya başladı. Nitekim bu fırsat iki yönlü olarak
İngilizlerin karşısına çıktı. 1837’de Londra büyükelçiliğinden hâriciye nâzırlığına getirilen
Mustafa Reşîd Paşa, İngilizlere yakın bir müzakereci idi. Londra büyükelçiliğinde iken
mason locasına kayıtlı olan Reşîd Paşa, Osmanlı Devleti’ni iktisadî bakımdan çökertecek
bir andlaşmaya yanaşmakta hiç tereddüt göstermedi. Bu sırada Mehmed Ali Paşa
Mısır’da Osmanlı Devleti için büyük bir tehlike arz ediyordu. Reşîd Paşa, Mısır
mes’elesinde İngilizlerin yardımlarını te’min bahanesiyle Balta Limanı’ndaki yalısında
dört gün süren ve çok gizli tutulan pazarlıklar sonucunda, 16 Ağustos 1838’de Osmanlıİngiliz ticâret andlaşmasını imzaladılar. Andlaşma, 8 Ekim 1838’de kraliçe Victoria, bir
ay sonra da Sultan Mahmûd tarafından tasdik olundu. Esas ve zeyl olmak üzere iki
kısım hâlinde tanzîm edilen andlaşmanın birinci kısmı (esas) iç ticârete âit maddeleri;
zeyli meydana getiren ikinci kısım ise İngiltere’den ithâl edilecek mallarla, transit
eşyaların gümrüklendirilme şekillerini ihtiva ediyordu.
Andlaşmanın zeyl kısmının ikinci maddesine göre zirâi mahsûller ile sâir eşya üzerine
konan yed-i vâhid yâni tekel usûlü tamamen kaldırılıyordu. Bu madde ile emperyalizmin
önündeki engeller kaldırılarak iktisadî sistemimiz felce uğramış oluyordu. Ayrıca iç
ticâretin Osmanlı vatandaşlarına münhasır kalması da kaldırılıp, istisnasız bir şekilde
İngiliz tüccarlarına veriliyordu.
Andlaşmanın diğer önemli hükümlerine gelince; dördüncü madde ile, Britanya tebeası,
Osmanlı memleketleri mahsûlü olan bütün maddeleri, istisnasız olarak ihrâc etme
müsâadesine sâhib olacaklardı. Altıncı madde ile transit resmi kaldırılmaktaydı. Yedinci
madde ile, İngiliz gemileriyle gelen İngiliz emtiası için bir defa gümrüğü ödendikten
sonra, ithalâtçı veya alıcı tarafından nereye götürülürse götürülsün bir daha gümrük
ödenmeyecekti. Andlaşmanın bu hükümleri ile, Osmanlı hazînesi, önemli bir gelir
kaynağından mahrum kaldı, önceden yabancı bir emtia bir eyâletten diğer bir eyâlete
geçerken ilâve gümrük ödemek zorunda bulunduğundan, fiyatı artarak rekabet gücünü
kaybediyordu. Şimdi ise Osmanlı tüccarı bir yerden bir yere bir malı götürüp, satarken
yüzde 12 vergi verirken, İngiliz tüccarları ortakları ve adamları yüzde beş vergi
ödeyecekti. Böylece İngiliz tüccarları Osmanlı tüccarına karşı korunmuş oluyordu.
Bilâhare transit resminin devam etmesine karar verilmiş ise de buna karşılık ithalât
resimlerine yüzde ikiye varan bir indirime daha gidildi.
Bu arada andlaşma hükümlerinin Mısır, Afrika eyâletleri dâhil bütün Osmanlı ülkelerinde
ve her sınıf halk tarafından tatbik ve riâyet olunacağına dikkat çekildikten sonra, isteyen
bütün dost devletlerede istisnasız olarak andlaşmanın teşmil, edileceği taahhüd
olunuyordu. Nitekim 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Osmanlı dış ticâretinde birinci sırayı
alan Fransa menfâatlerine halel geleceğini bilerek bu andlaşma hükümlerine şiddetle
karşı çıktığı hâlde, çok geçmeden 25 Kasım 1838’de yukarıdaki maddeye istinaden aynı
hükümleri ihtiva eden bir andlaşma imzaladı. Bunu, Avrupa’nın diğer devletleri tâkib
etmekte gecikmediler. 31 Ocak 1840’da İsveç ve Norveç, 2 Mart 1840’da İspanya, 14
Mart 1840’da Hollanda, 30 Nisan 1840’da Belçika, 1 Mayıs 1841’de Danimarka ve 20
Mart 1843’de Portekiz ile andlaşmalar imzalandı.
Mustafa Reşîd Paşa’nın faaliyetleri sonucu 1838’de önce İngiltere ve sonraki yıllarda
diğer Avrupa devletleriyle imzalanan bu ticarî andlaşmalar esnafı ve tüccarlarımızı
uşaklığa, devletimizi de borç bataklığına düşürmekten öte bir işe yaramamıştır. Nitekim
andlaşmanın imzalanmasından sonra Avusturya başbakanı; “İşte Osmanlı şimdi bitti”
derken, Osmanlı’ya büyük bir darbenin vurulduğunu daha işin başında söylemekten
kendini alamamıştır. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, 1858’de andlaşmanın te’sirlerini
anlatan İngiliz Edward Michelson ise; “Yabancı ülkelerde büyük ünü olan Türk sanayiinin
bir çok kolları şimdi tamamen yok olmuştur. Bunlar arasında pamuk sanayii başda gelir
ki, bunlar tamâmiyle İngiliz sanayii tarafından sağlanmaktadır. Şam’ın çelik bıçakları;
Kıbrıs’ın şekeri, İznik’in çini, Teselya’nın iplik boya sanayii hep yok olmuştur. Bütün bu
sanayii kollarının bugün Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır” derken, Türk
sanayiinin düştüğü acı durumu dile getirmiştir. Bu ticâret andlaşmaları, devlet hazînesini
önemli masrafları karşılayamaz hâle getirdi ve Avrupa’dan borç alma yolu açıldı. Böylece
dışa bağımlılık devri başlamış oldu.
Gerçekten de sultan Abdülazîz 1861’de tahta çıkarken, 1838 ticarî andlaşmalarının bir
netîcesi olarak, dış ticâretin yanında iç ticâret de yabancıların eline geçmiş, büyük çapta
mâlî ve iktisadî çöküntü içerisinde bulunan bir devletle karşılaşmış idi.

1) Osmanlı-İngiliz İktisâdî Münâsebetleri I, 1580-1838 (Mübahat S. Kütükoğlu,
Ankara-1974); sh. 92-125
2) Mustafa Reşîd Paşa ve Tanzîmât (Reşat Kaynar, Ankara-1985); sh. 120, 129
3) Tanzîmât Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası (Rıfat Önsoy,
Ankara-1988); sh. 14-46)
4) Osmanlı Târihi (Enver Ziya Karal, Ankara-1976); cild-6, sh. 256, 257; cild-7, sh.
259
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1113
6) Türkiye’de Geri Kalmışlığın Târihi (İ. Cem, İstanbul-1982); sh. 215
7) Tanzîmât mı Bağımlılaşma mı? (N. Kemâl Zeybek, Milli Eğitim ve Kültür Dergisi;
yıl-2, sayı, 6. 1980); sh. 7
BALTACI MEHMED PAŞA
Sultan üçüncü Ahmed Han devri Osmanlı sadrâzamlarından. Kastamonu sancağının
Osmancık kasabasında doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekle beraber, vefât
ettiğinde 50 yaşını geçtiğine göre, 1658-1660 seneleri arasında doğduğu muhtemeldir.
Gençlik yılları hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi yoktur. Kendi yazdığı bâzı
mektuplardan, Akdeniz sahillerinde pek çok memleketi gezdiği anlaşılmaktadır. Bu
seyahatlerinin sonunda İstanbul’a gelerek, sarayda yazıcılık hizmetine girdi. Yüzünün
güzelliği ve güzel ezan okuması sebebiyle bir müddet sonra Güzelce Müezzin lakabıyla
anılır oldu. Hizmetleri esnasında gösterdiği dikkat, gayret ve titizliğin yanısıra güleç
yüzü, ağırbaşlılığı ve yumuşak huyluluğu ile kendisini herkese sevdirdi.
Mehmed Paşa, o zamanlar şehzâde olan üçüncü Ahmed Han ile yakınlık kurdu ve bu
sayede baltacılar ocağına alındı. 1695 senesinde ikinci Mustafa Han’ın tahta çıkmasıyla
dârüsseâde ağalığına getirilen Habeşî Ali Ağa tarafından ikinci yazıcılığa tâyin edildi.
Ayrıca bu zâtın imâmet hizmetlerini de gördü. Pâdişâh ikinci Mustafa Han’ın da sevgi ve
iltifatlarını kazandı. Onun Osmanlı hânedânı mensuplarına ve sultanlara olan bu
yakınlığını çekemeyenlerin aleyhinde faaliyetleri neticesinde, mümkün mertebe saray
dışı hizmetlerde kullanılmaya başlandı. Dokuz sene kadar muhtelif vazifelerde bulundu
ve Osmanlı topraklarının hemen hemen büyük kısmını gezdi. 1703’de üçüncü Ahmed
Han’ın tahta çıkması ile mîr-âhûrluğa (imrâhor) tâyin edildi. Bir süre sonra Trablus ve
Halep taraflarına tahsildar olarak gönderilerek, tekrar saraydan uzaklaştırıldı. 6 Eylül
1704’de Mehmed Paşa’ya vezirlik rütbesi verilerek, kapudanlık vazifesi tevcih edildi.
Aynı sene içinde Kalaylıkoz Ahmed Paşa’nın yerine sadârete getirildi. On sekiz ay bu
görevde kaldı. Hakkında çıkarılan bâzı dedikodular sebebiyle 1706 senesinde
azledilerek, önce Erzurum’a, ardından Halep vâliliğine tâyin edildi. Dört sene kadar bu
vazifelerde kaldıktan sonra, lüzum üzerine İstanbul’a çağrılarak 18 Ağustos 1710’da
ikinci defa sadârete getirildi.
Baltacı Mehmed Paşa, ikinci defa sadrâzam olduğu zaman, Osmanlı Devleti’ni meşgûl
eden belli başlı iki mes’ele vardı. Bunlardan biri, Osmanlı hükümetine sığınan İsveç kralı
on ikinci Karl’in memleketine gönderilmesi, diğeri de, Rusların sulh andlaşmasını
bozarak Osmanlı topraklarına saldırmaları idi. Toplanan fevkalâde bir mecliste Rusya’ya
harb açılması kararlaştırıldı. Sadrâzam Baltacı Mehmed Paşa, 9 Nisan 1711 günü
Osmanlı ordusunun başında Prut seferine çıktı. Rus ordusunun başlarında imparatorları
birinci Petro (Deli Petro) ve karısı Katerina vardı. Rus ordusunu Prut şehri yakınlarında
bir bataklıkta sıkıştırarak kuşattı ve ilk hücumlarla hayli yıprattı. Bu arada Kırım hanı
Devlet Girayda Rus ordusunun geri ile alâkasını keserek, Osmanlı ordusuna büyük
hizmet etti. Ancak bu sırada Osmanlı ordusunun geri saflarında bulunan bâzı yeniçeriler
fitne çıkararak firar etmiş, bir kısmı da savaşa karşı isteksizlik göstermişti. Baltacı
Mehmed Paşa, buna rağmen Rus ordusunu imha için hucûm emri verdiği sırada, Çar
tarafından murahhas tâyin edilen yahûdi asıllı baron Peter Şafirov, Osmanlı tarafına
geçti. Her türlü şartı kabul ederek sulh isteğinde bulunması üzerine, Baltacı Mehmed
Paşa yanındaki devlet ricali ile yaptığı istişare sonunda, yeniçerilerin durumunu da
gözönüne alarak, andlaşma imzaladı.
Bu andlaşma ile Ruslar aleyhine ağır şartlar getirildi. Azak kalesinin Osmanlılara lâdesi
ile Özi boyundaki iki Rus kalesinin yıkılması ve Lehistan’ın Rus nüfuzundan kurtulması
dikte ettirilmiştir.
Prut muahedesi akdedilirken, Deli Petro’nun karısı Katerina’nın, Baltacı Mehmed
Paşa’nın çadırına gelip, yalvarıp yakardığı, mücevherlerini takdim ettiği ve nihayet
Paşa’nın gönlünü yaparak, sulh için kandırdığı gibi rivayetler hakîkate uygun olmayıp
târihî kayıtlardan çok, romanlarda görülen hayâl mahsûlü yalanlardır. Mehmed Paşa,
değil Katerina ile, Petro’nun şansölyesi baron Şafirov ile bile görüşmemiştir. Sulh
esasları, reîsülküttâb Ömer Efendi ile baron Şafirov arasında tesbit edilmiştir. Devrin
kaynaklarında böyle bir görüşme hakkında hiç bir bilgi yoktur.
Rus imparatorunun gönderdiği mücevherlerle paralar rüşvet gibi gösterilirse de, doğru
değildir. Kale ve ordu teslimlerinde, galip kumandanlara böyle hediyeler ve fidyeler
gönderilmesi âdet idi. Baltacı Mehmed Paşa, gönderilen fidyeye el sürmediği, doğuda ve
batıda yayınlanan kaynaklarda yer almıştır.
Baltacı Mehmed Paşa, Prut seferi dönüşünde Edirne’de iken görevinden azledilerek önce
Midilli, daha sonra Limni’de mecburî ikâmete tâbi tutuldu. 1712 senesinde Limni’de
vefât etti. Şeyh Mehmed Mısrî’nin medfûn bulunduğu kabristana defnedildi. Sadâret
makamında, toplam olarak, iki sene altı ay yirmi sekiz gün kalmıştır.
Târihdeki şöhreti; Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Prut savaşından ve
kabiliyetli bir Anadolu çocuğunun Osmanlı devlet idaresi sisteminde sadrâzamlığa kadar
yükselebileceğinin numunesi, olarak gösterilmesinden ileri gelen Baltacı Mehmed Paşa,
yumuşak tabiatlı bir devlet adamı idi. Mizaç itibariyle cenk adamı olmayıp, nâzik bir
kalem efendisiydi. Baltacı Mehmed Paşa, bâzı kaynaklarda zikredildiği gibi zengin değil,
yokluk içinde vefât etmiştir.

1) Osmanlı Târihi Kronolojisi; cild-4. sh. 4
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 232
3) Büyük Türkiye Târihi; cild-6, sh. 273
4) Prut Seferi (Fevzi Kurdoğlu, Ankara-1938)
5) XII. Karl ve Osmanlı İmparatorluğu (A.N. Kural, Ankara-1942)
6) Târihi Râşid; cild-3. sh. 3 v.d.
7) Zeyl-i Hadikat-ül-vüzerâ (Dilâverzâde); sh. 7
8) Gûlşen-i meârif; cild-2, sh. 3 v.d.
9) Sicilli Osmânî; cild-4, sh. 208
10) Baltacı Mehmed Paşa ve Büyük Petro (A. Refik, İstanbul-1327)
11) Nusretnâme (Fındıklı Mehmed Ağa, Üniversite Kütüphânesi, Yıldız Kitapları No:
2321 57
12) Osmanlı Târihi (Uzunçarşılı); cild-4, sh.
Download