olmak istersen... - Sakarya STK Haberleri

advertisement
Oyunkurucu
“Oyunkurucu”
Bizim Şehrin Bülteni
RİBAT EĞİTİM VAKFI ADAPAZARI ŞUBESİ YIL: 11 SAYI: 41 Nisan - Mayıs - Haziran 2014
ISSN 1305 - 5356
“Oyuncu” değil
olmak istersen...”
Dışarıdan planlanan, içeride uygulanan operasyon üzerine operasyonlar.
Kalite ve hizmet odaklı çalışan filizfidan yapı
müşteri memnuniyetini ön planda tutan bir firmadır.
Bünyesindeki markalarla yapı sektöründe toptan ve
perakende hizmet vermektedir.
• Graniser seramik
• Ece vitrifiye,armatür ve banyo dolapları
• Penta armatür-Sanica banyo sistemleri
• Durul banyo sistemleri
• Art floor laminat parke
• Bumay cam mozaik ve inox bordür
• Zaffiro cam mozaik
• Japar
• Damla banyo dolapları
ve sayamadığımız birçok marka ile toptan ve perakende hizmet vermektedir.
Tel: 0264 241 39 04 - Fax: 0264 241 39 05
Küpçüler Mahallesi Karasu Yolu Caddesi No: 10/87 Erenler/SAKARYA
2
www.filizfidanyapi.com.tr
Seramik
Editörden
Yusuf E. ERDEM
İ
ç ve dış düşmanlar elbirliğiyle
27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat,
17 Aralık darbeleriyle milletin
hâkimiyetine göz dikse de istediklerini elde edemediler. Özellikle
17 Aralık’tan itibaren dışarıdan
planlanan, içeride uygulanan
operasyon üzerine operasyonlar.
Kendilerince görevlerini yaptılar
ama hesap edemedikleri bir şeyler
hep oldu. Onların bir hesabı vardı
da milletin de bir hesabı olduğunu
dikkate almadılar. Onların bir tuzağı vardı da Allah’ın da bir tuzağı
olduğunu bilemediler.
Millet artık bunların kodlarını çözdü. Attıkları her adımda
maksatlarını millet çok iyi okuyor.
Takındıkları omurgasızlığı,
kişiliksizliği, hıyaneti, alçaklığı,
seviyesizliği çok iyi biliyor; kendi
istikballeri için yapamayacakları
iğrençlik olmadığını da…
Zinde güçlerin; ülkesinde istikrarlı
bir Türkiye’nin, dışa bağımlı değil
millete bağımlı bir iktidarın komşuları ve dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki mazlum halklar için
ne demek olduğunu hepimizden
iyi biliyorlar. “Türkiye kendi içerisinde kumpaslarla uğraşsın, enerjisini tüketsin ki İslam coğrafyasına, ezilen halklara söyleyebilecek
“Oyuncu” Değil
“Oyunkurucu”
Olmak İstersen…”
sözü kalmasın” istiyorlar. Kendi
kendine yeten, istikrarlı, borçsuz,
dışa bağımlı olmayan bir Türkiye
istenmiyor. Peki Türkiye enerjisini
içeride tüketirken dünyada neler
oluyor dersiniz. Bir bakalım…
Arakan, Doğu Türkistan, Suriye,
Filistin, Orta Afrika Cumhuriyeti vb. ülkelerdeki Müslümanlar
zulüm altında inliyor, işkencelerle
şehit ediliyor, açlıktan ölüme
mahkûm ediliyorlar. Sırf “Ben
Müslümanım” dediği için yakılıp,
bombalanıp, türlü işkencelerle
katledilen ve kendi ülkelerinde
sürgüne mahkûm edilen milyonların dünyadaki gür sesi sadece
Türkiye değil mi?
Birleşmiş Millet Örgütü dünyada
giderek artan ve maalesef genellikle Müslümanlara yönelik vahşetin
önlenmesi için “işbirliği içerisinde
davranmalıyız’’ gibi pasif cümlelerle yasak savmakla meşruiyetini
yitirdiğini Türkiye’den başka
seslendiren ülke var mı?
Yaşadığımız son olaylar Müslüman
Türkiye’nin yeniden tarih yapacak
büyük bir medeniyet yolculuğuna
soyunmasını engelleyecek küresel
bir projenin uygulamaları. Uluslararası arenada “oyuncu” değil
“oyunkurucu” olmak istiyorsan
içindeki bu cerahatleri atman
gerekiyor. Bu, fotoğrafın bir yönü;
diğer yönünü de şöyle değerlendirebiliriz:
Yusuf Kaplan’ın; “... Bu operasyonların gerisinde yatan en temel
saikin paralel bir din icat etme
kaygısı gütme ihtimali” değerlendirmesi dikkate değer gerçekten
de. İki yüzyıllık fetret döneminde
Müslümanların, bir cemaat üzerinden İslam’ın dönüştürülmesi
projesiyle karşı karşıya kalındığını
belirtiyor. Projenin asıl amacı; küresel sistemin İslam dünyasındaki
hegemonyasını pekiştirecek, ılımlaştırılmış, protestanize edilmiş,
hayattan uzaklaştırılmış bir İslam
anlayışını hâkim kılmak olduğunu
belirtiyor ki haksız sayılmaz. Bu
konuda daha detaylı bilgilenmek
için Yusuf Kaplan’ın yazılarını
tavsiye ederim.
Ülkemizdeki son gelişmeleri bir
de bu açıdan değerlendirmeniz
resmin içerisindeki yerimizi daha
net görmemize ve buna göre tavır
almamıza yardımcı olur umarım.
Ada’da kalın!
3
iÇiNDE
iÇiNDEKiLER
6 HAK BATIL MÜCADELESİ
Abdullah BÜYÜK
10
BİR CENNET
VARDI
YERYÜZÜNDE
13
HURAFE
Sahir AKÇA
Hamza TEKİN
16
SUFİ VE ŞİİR
18
FAALİYETLERİMİZ
24
BESMELE’NİN İSTİSMARI
Yusuf YAVUZYILMAZ
4
Mustafa AYDIN
EKiLER
26
SUDAN
GÜNLÜĞÜMDEN - 3
28
30
Harun ÇALTIKOĞLU
ÇOCUKLARA
ÖYKÜLERLE
40 HADİS
Halil ATALAY
FİTNE
HAREKETLERİNDE
MÜMİN’İN TAVRI
NE OLMALI?
Mehmet KUZU
32
HANIM
SAHABİLER
HATİCE BİN
HUVEYLİD
Yusuf E. ERDEM
34
SESSİZ HİZMETÇİLER
Yusuf ERKAN
SAPANCA BİTİYOR MU?
Gazanfer ÜVEZ
36
SUDAN HARTUM’A
ZİYARETİM
Gazanfer ÜVEZ
RİBAT EĞİTİM VAKFI
ADAPAZARI ŞUBESİ
YIL: 11 SAYI: 41
NİSAN - MAYIS - HAZİRAN 2014
RİBAT EĞİTİM VAKFI
Adapazarı Şûbesi Adına
Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü:
Sâhir AKÇA
Yayın Kurulu:
Sâhir AKÇA
Yusuf Ertuğrul ERDEM
Yusuf ERKAN
Cihan YILDIZ
Genel Yayın Yönetmeni:
Yusuf Ertuğrul ERDEM
Reklâm Sorumlusu:
Yusuf ERKAN
Tel: 0532 314 33 58
İrtibat Adresi:
Cumhuriyet Mh. Hatip Sk. No.6
(İlim Yayma Kız Yurdu yanı) ADAPAZARI
[email protected]
www.adabulteni.com
Telefax: 0264.277 19 46
Tasarım ve Baskı:
BURAK OFSET 0264 274 69 24
Sorumluluk:
Yayınlanan yazıların fikri sorumluluğu
yazarlara aittir.
Gönderilen yazılar iade edilmez.
İsim zikredilerek iktibas yapılabilir.
BASIM TARİHİ: MART 2014
ISSN 1305 - 5356
5
Abdullah BÜYÜK
HAK-BATIL
MÜCADELESİ
Mısır’ın Sisi’sini, Suriye’nin Esed’ini, Irak’ın Maliki’sini mercek altına
aldığımız gibi, Rus’un Putin’ini, ABD’nin Obama’sını ve diğer ülkelerin
liderlerini daha fazla mercek altına alarak, üzerimize düşen sorumluluğu bir
daha gözden geçirelim.
İ
ster adına “Hak-batıl” mücadelesi diyelim, ister “iyilerle-kötüler” arasındaki mücadele veya
“insanlar ve soytarılar” arasındaki mücadele yahut “mazlumlar
ve zalimler” arasında geçen mücadele… “Doğru yolda olanlar ile
eğri yolda” olanların mücadelesi
de diyebilirsiniz, hepsi aynı kapıya çıkar.
Çünkü batılın, zalimlerin; yanlış
ve eğri yolda olanların mücadelesinde hile, tuzak ve kılıç, silah
vardır. İyilerin, mazlumların,
doğru yolda yürüyenlerin ise ellerinde olan Rabbimizin verdiği
usul, metottur ki Peygamberimiz
bu usulü, metodu insanlara 11
merhalesi olan bir mücadele şeklinde uygulamıştır.
Her iki tarafta devam eden bu
mücadelenin ana sebeplerinden biri de otorite olma konusudur. Yani idareyi, yönetimi ele
almak konusu. Hakk’ın safında
kalarak mücadele eden Müslümanlar, otoriteyi ilimle, bilimle
elde etmek için çalışırken; batıl
saftakiler otoriteyi kan dökmeyle,
bozgunculuk yapmakla yani savaşlarla, darbelerle gerçekleştirmeye çalışmışlardır.
Hak-batıl mücadelesinde, hassasiyetini koruyan Müslümanların
temel gıdası, amacı cihada sarılmak olmuştur. Yani cihad inanan
bir Müslüman için teneffüs ettiği
hava gibidir. Hava almayan insanın öldüğü gibi, cihadsız bir insanın uzun müddet Müslümanca
yaşaması da çok zordur.
Ne var ki batılın verdiği mücadele
ile elde edilen zafer, gayr-i meşru
olduğu için sıkıntılarla doludur.
Sürekli başlarından bela gitmez.
Niçin?
6
12 Eylül 1980 tarihinden beri
Müslüman toplum tarafından
fazla dile getirilmeyen cihadın
kısa ve özlü tarifini yapacak
olursak, bu mesajın sahibine teşekkür etme gereğini duyarsınız.
Cihad; şuurlu, bilinçli ve karar-
lı bir harekettir, bir gayrettir. Bu
gayretin üç alanı vardır. Söz konusu olan gayretin, fiziksel yani
bedensel olanına “cihad, savaş,
harp” denir. Ruhsal, manevi olanına “mücahede, nefis tezkiyesi/
terbiyesi” adı verilir. Fikirsel olanına ise “içtihat” denir.
Görülüyor ki inanan Müslümanların cihadı kupkuru bir savaş
değil. Cihada katılanlar, Kitap ve
Sünnet ile beslendikleri için, hedefleri fethetmektir. Karşı gücün
aklını, kalbini İslam gerçeğine açmaktır. Ama batılın hedefi ise işgaldir, talandır, yıkmaktır, öldürmektir ve eşyayı sahiplenmektir.
Mesajımızı son paragrafına kadar okuyan siz okurlarımız için
diyorum ki, Mısır’ın Sisi’sini,
Suriye’nin Esed’ini, Irak’ın Maliki’sini mercek altına aldığımız
gibi, Rus’un Putin’ini, ABD’nin
Obama’sını ve diğer ülkelerin liderlerini daha fazla mercek altına
alarak, üzerimize düşen sorumluluğu bir daha gözden geçirelim.
Tefekkürümüze, düşüncelerimize
davet edeceğimiz TV ekran tartışmalarında ele alınan konuların,
ne kadar cihad sahası ile alakalı
olup olmadığını temiz vicdanlarınıza havale ediyorum. Halifeliğin
ortadan kaldırılmasında, meclisin zemin katında bulunan ulemanın konuştuğu mevzular ile
günümüzde ekranlarda tartışılan
konuların ne kadar birbirleriyle
örtüştüğünü görmek, o kadar da
zor değildir.
Mücadele, yeryüzünü
emanet görenlerle,
yeryüzünü sahiplenmek
isteyenler arasında
geçmektedir. Mısır’ın
Sisi’si, Mısır’ı sahiplenmek
istiyor, Mursi’si ise, Mısır’ı
Hak emaneti olarak
görüyor. Fark burada. Bu
farkı fark etmeyenler,
Tuhaf karşılamayacağınıza inan- İslam’a ve Müslümanlara
dığım karınca örneğini vereyim saldırıyor ve hile ile tuzak
ve üzerinde birlikte düşünelim:
ile mücadele ederek,
Kendisini ısıran bir karıncanın geberip gidiyor.
ocağını, yuvasını, evini imha
eden bir Peygambere, Rabbimiz
ne buyurmuştur, biliyor musunuz? “Sen kendini bir karınca
ısırdı diye nasıl oluyor da beni
anıp duran bu canlılar ümmetinden bir ümmeti ortadan kaldırıyorsun?” (Müslim)
Kürt-Türk arasındaki kardeşliği
için yapılan projeleri, gündemleri
dile getirirken, İslam Dünyasında binlerce Müslümanın evinin,
namusunun talan edildiğini de
düşünelim. Köy-kent projeleri ile
Müslüman Kürt kardeşlerimizin
evlerinin, mezralarının, obalarının yer ile yeksan edildiğini,
karınca misali ile yorumlamaya
çalışalım.
İkinci karınca örneğine gelince, sorumluluğumuzun ne kadar
hassas ve önemli olduğunu anlayacağız:
Karınca davasını Rabbine açar:
“Rabbim! Şu kimse beni boş
yere öldürdü. O beni öldürmekle bir fayda temin etmediği gibi,
senin dünyanda benim yaşamama izin de vermedi.” (Taberani)
Karıncadan, Doğudaki kardeşleri-
mize dönelim. Binlerce faili meçhule kurban gitmiş olan insanları
karıncanın tartılacağı teraziye
koyalım. Karın ağrısı, yüz karası
Ergenekon’un gizli ve açık isim
ve sıfatlarına projeksiyonumuzu
çevirelim ve bir daha düşünelim.
Kanunlarınızı yapan sizsiniz,
öyle değil mi? Anayasaları değiştiren de sizsiniz, o da tamam.
Yaptığınız yasaları çiğnediğinizden dolayı mahkûm edilen de
yine sizsiniz. Öyle ise niçin itiraz
ediyor, basbas bağırıyorsunuz?
Sizleri, çağ dışı dediğiniz İslam’ın
yasaları ile yargılamadılar.
İşgalci mantık, yeryüzünü sahiplenmek isteyen mantık, menfaatçi mantıktır. Fetheden mantık,
insanları batıldan hakka, gerçeğe çevirmeye çalışan mantık ve
inanç ise, kıyamete kadar ömrü
olan bir inançtır.
Tekrar özet olarak söylüyoruz ki,
mücadele, yeryüzünü emanet görenlerle, yeryüzünü sahiplenmek
isteyenler arasında geçmektedir.
Mısır’ın Sisi’si, Mısır’ı sahiplen-
mek istiyor, Mursi’si ise, Mısır’ı
Hak emaneti olarak görüyor. Fark
burada. Bu farkı fark etmeyenler,
İslam’a ve Müslümanlara saldırıyor ve hile ile tuzak ile mücadele
ederek, geberip gidiyor.
Mesajımızın can damarına gelince… Salih kullardan ve müçtehit
imamlardan olan İmam Malik’in
şu sözü, yeryüzünde yaşayan tüm
Müslümanları bağlayıcı durumundadır: “Bu ümmetin başı ne
ile ıslah olmuş ise, sonu da aynı
şeyle ıslah olur. Islah ediciler
ise Kitap ve Sünnettir.”
Kusura bakılmasın. Misyoner Hıristiyan eline aldığı İncil ile dünyayı dolaşırken, devlet okullarında okuyan çocuğumuzun önüne
konulan Kur’an-ı Kerim’den kimse rahatsız olmasın. Bir Hıristiyan inancından dolayı aşağılık
duygusuna kapılmaz. Hz. İsa’dan
utanmaz. Rabbi ile iftihar eder.
Bu ülkede ve yeryüzünün neresinde yaşarsa yaşasın hiçbir mümin insan, inancından Rabbimizden ve Peygamberimizden dolayı
utanamaz, aşağılık duygusuna
kapılamaz. Okullara Kitap ve
Sünnet’in seçmeli ders olarak girmiş olması, gerçek medeniyetin
kuruluşuna vesile olacak onurlu
bir adımdır. Senelerce gasp edilen haklarımızın küçük çaplı bir
iadesidir.
Her inanan, Müslüman erkek ve
kadın, Hak-batıl mücadelesindeki
safını, hedefini, amacını geçerli
ölçüler ve prensiplerle tayin etmelidir. Bu mücadele Hz. Âdem’in
oğulları ile başlamış, kıyametin
kopmasına kadar sürecektir. Müslüman insan, safını doğru tercih
etmelidir. Korkunun ecele faydası
yoktur. Ve Allah iman edenlerle
beraberdir. En büyük imkânımız
ise imanımızdır.
7
Abdullah BÜYÜK
Yaşamış olduğumuz bu ülkenin
olumsuz yönlerini, olumsuz şartlarını biz Müslümanlar hazırlamadık, hazır bulduk. Şikâyet etmek
çözüm değil, imtihanı kazanmayı
hedeflemeliyiz.
Yeryüzünde işlenen tüm kötülüklerin oluşma sebebi üçtür: Haksız
kazanç, gerekli yere harcama yapmamak ve gereksiz yere harcama
yapmak. Herkes bu suçlara ortak
olup olmadığını vicdanlarına sorarak öğrenebilirler.
cü suçlu ise o toplumu bozan kişi
ve kurumdur. Daha geniş bilgi almak istenirse: Taha Suresi, 85-98.
âyetlere bakılabilir.
Mü’min Suresinin 26. ayeti, Firavun mantığının ne olduğunu
açıklar. Bu mantık, batının ve batı
patentli ülkelerin siyasi kimliklerini oluşturur. Merak ettiyseniz
Firavun mantığını, kısaca cevap
verelim: Müslümanı namazda, hacda, ibadette serbest kılıp, idare ve
yönetimde, devlet idaresinde kabul
etmemektir.
etmemiz gerekir: Ehliyet, liyakat ve
sadakat. Ne yazık ki ehliyete önem
verildiği kadar, sadakate önem verilmiyor. Daha sonra tahmin edilmedik olaylara şahit oluyoruz. İlla
sadakat. İlla sadakat.
Bir Müslüman’ın, diğer Müslüman
kardeşi ile küs durması yasaktır.
Eğer aralarında üç şey varsa irtibatı kesmek caizdir. Biri diğerinin
namusuna veya rızkına veya dinine
zarar verecek tavırları olursa, küsme hakkını kullanabilir.
Meşru olan tüm değişimlerin refeTerörün, anarşizmin, bozguncuransı Rabbimizdir. Değişim, taklide
luğun oluşma sebebi: Müslümandayanan bir değişimse bunun sonu
ların kendi aralarında haksızlık
yozlaşmadır. Değişim, gelişmeyapması. Bir de müminlerin
17 Aralık 2013 taye dayanırsa, kaliteyi sağlar.
birbirleriyle dayanışma içeririhinden beri hayli yorulDinimiz ise değişimin motor
sinde bulunmamasıdır. Her
gücüdür.
iki konu ile alakalı olarak:
duk. Zihnen, bedenen ve kalEnfal Suresi/73.-Şuara Su“Yarın yaparım, ertesi gün
ben yorulduk. Okuyucularımıza
resi/183. âyetlere bakılayaparım, gibi düşünceler,
bilir.
şeytanın prensibidir. Onu kısmen de olsa zihni yorgunluğunu
müminlerin
kalplerine
dindirecek cümleler takdim etmek Günümüzde âlimlerimizin
atar.” (Hadis. Deylemi,
çok dikkat edeceği bir
istiyorum. Her bir cümlemiz üze- konu
C.Sağir.)
vardır. Bu konurinde düşünmelerini umuyor ve nun dengesi kurulmadığı
1912 senesi, politik gücün,
müddetçe, Müslümanların
cümlesine selam ve saygıİslam Dini’nin önüne geçtiği
problemlerini, sıkıntılarını
bir tarihtir. 1924 tarihi ise lalar sunuyorum...
çözmede hayli zorlanırlar.
ikliğin devreye girdiği bir senedir.
Müslüman âlimin bir eli kitapta
O günden bu günlere kadar, zihin,
(Kur’an-Sünnet-Fıkıh v.s), diğer eli
kalp ve nefis eğitimi resmi kurum- H e r hangi
ise hayatta olmalıdır. Hayattan halarda rafa kaldırılmıştır. Kur’an bir ülkede dini faaliyet veya hizmet
beri olmayanın, hayatın problemifadesi ile “kan dökecek, yeryüzünü edip, başarı sağlamak istiyorsak ki
lerini çözmeye hakkı yoktur.
ifsat edecek” insanların, devletin bugün birçok insanımız değişik ülhangi kurumu eğitebilecektir?
kelere gitmektedir. Dikkat etmemiz Tüccarlarımız, fabrikatörlerimiz,
sanayicilerimiz mali müşavirlere
Şu acı gerçeği unutmamamız gere- gereken iki şart vardır: Birincisi, ülihtiyaç duyduğu, önem verdiği kakiyor: Bir toplumun bozulmasında kenin fıkhi kimliğini bilerek hareket
dar, hatta daha ötesinde dini müetmek,
ikincisi
ise
o
ülke
halkının
suçlu olanın kim olduğu sorulursa,
şavirlere de ihtiyaç duymalıdırlar.
suçluluk derecesine göre cevabı hayat tarzını iyi anlamaktır.
Gelir-giderinin fıkhi ölçülere daKur’an vermektedir. Birinci suçlu, Herhangi bir kurumda(Dernekyandırmayanların, ahretteki hesao toplumun bizzat kendisidir. İkinci Vakıf-devlet) eleman çalıştırmak isbı çok çetin geçer.
suçlu o toplumun lideridir. Üçün- tiyorsanız, şu konulara çok dikkat
8
Şöyle buyuruyor Peygamber Efendimiz (sav): “Bir yerde fitne zuhur edince,
kimse ona kapılmasın. Herkes işine gücüne baksın. Çoban çobanlığına; Çiftçi
toprağı işlemeye devam etsin. Bir işi, meşguliyeti olmayan ise kılıcını kırsın.
Fitneden süratle uzaklaşıp kaçsın!”
F
i"Fitne
d
t"Fitne
n
n
i
e
"Fitne
zuhur
e
ğ
z
i
u
t
t
h
zuhur
ettiğind
u
e
zuhur
ettiğinde
r
r
u
h
u
z
e
itn işine
Fherkes
"herkes
n
ı
baksın"
s
k
a
işine
baksın
b
e
n
i
ş
i
hherkes
s
ehrek
işine
b
e s iş
rke
ine b
"Fitne zuhur ettiğinde
herkes işine baksın"
w w w. b u r a k o f s e t . c o m
grafik tasarımdan renk ayrımına, ofsetten mücellite, dijital baskıdan promosyona... Tam hizmet matbaacılık.
Hamza TEKİN
BİR CENNET VARDI
YERYÜZÜNDE
“Babamız Âdem cennete idi; yaptığı hata ve günah sebebiyle orayı
kaybetti. Bu kaybettiği ve mahrum bırakıldığı cennet yeryüzünde mi idi,
yoksa ahrette inananların ebedi kalacağı öbür âlemdeki cennet miydi?”
İ
nsanların kafasına takılıp hep sordukları bir mesele var bunu sizler de
ara sıra duyarsınız: “Babamız Âdem
cennette idi; yaptığı hata ve günah
sebebiyle orayı kaybetti. Bu kaybettiği
ve mahrum bırakıldığı cennet yeryüzünde mi idi, yoksa ahrette inananların ebedi kalacağı öbür âlemdeki
cennet miydi?” Bu yazımızda bununla ilgili kısa bir beyan arz etmek istiyoruz. Şöyle ki:
Münzir b. Sait tefsirinde “ve dedik
ki «Ya Âdem! Sen ve zevcen Cenneti
mesken edin, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin, fakat şu
ağaca yaklaşmayın ki haddi aşan zalimlerden olmayasınız.” (Bakara, 35)
ayetini tefsir ederken diyor ki; “Bir gurup âlim dediler ki Mevla Âdem’i kıyamet günü inananları koyacağı “Huld”
cennetinde iskân etmiştir. Başka bir
gurup ise “Âdem’in iskân edildiği
cennet “Huld” cenneti olmayıp başka
bir cennettir” dediler.
Elmalı merhum bu ayeti açıklarken
şöyle bir not düşmüş diyor ki; “Acaba
bu cennet yeryüzündeki cennetlerden
biri mi idi? Böyle zannedenler olmuştur “Filistin’de yahut Fâris ile Kirmân
arasında bir cennet idi. İnişi de oradan Hindistan’a nakliydi.” denilmiştir. Fakat bunlar şöyle bir istidlâl ile
söylenmiştir: Çünkü Âdem’in yaratı-
10
lışı yeryüzünde olduğunda ittifak vardır ve bu kıssada semaya yükselmesi
zikredilmemiştir. Bir de cennet-i huld
(ebedi cennet) olsaydı, çıkılmaz ve
şeytan oraya giremezdi.”
Âdemin yerleştirildiği cennetin
huld cenneti olmayıp yeryüzünde
bir cennet ve yer olduğu görüşünü
savunanların da kendilerine göre
birçok delil ve dayanakları vardır
ki bazıları şunlardır:
Bunlar diyorlar ki Rab hazretleri tüm
nebilerin dili ve açıklaması ile huld
cenneti denen cennete girmenin kıyamet günü olacağını bildirmiştir. O
zaman ise daha gelmemiştir. Mevla
kitabında oranın nasıl bir yer olduğunu bize anlatıp açıklamış bulunmaktadır. Mevla bir şey, açıklayıp sonra
o şeyin açıklanan ve tavsif edilen sıfatın dışında olması muhaldir. İlahi
kitapta anlatıldığına göre muttakiler
için hazırlanan ve anlatılan cennet
“kalınacak yerleşilecek ve bir daha
da çıkılmayacak bir yerdir. Kim oraya
girerse artık orada kalacaktır.” Halbuki Âdem girdiği cennette kalmamış,
huld cenneti dendiği halde orada
ebedi kalıp yerleşememiştir. Mevla
orayı “sevap ve mükâfat yeri” olarak
anlatmış, “orada emir ve sorumlulukların olmayacağını” beyan etmiştir.
Orası “selamet evi ve yeri olup, imti-
han ve iptila yeri değildir.” Halbuki
Âdem orada en büyük bela ile imtihan edilmiş ve kendine sorumluluk
yüklenmiştir. Kitaptaki beyana göre
“orada isyan ve günah olmayacaktır.”
Hâlbuki Âdem bulunduğu cennette
günah işlemiş ve isyana düşmüştür.
Yine oranın “korku ve üzüntü yeri
olmadığı” anlatılmış, halbuki Âdemle
Havva bulundukları cennette korku
ve üzüntüye gark olmuşlardır. Mevla orayı “darusselam” olarak vasıflandırmış, halbuki Âdem ile Havva
bulundukları cennette selamet üzere
olamamışlardır. Orası “karar yeri”
olarak ilahi kitapta tavsif edilirken
Âdem orada karar kılamamıştır. Çünkü “cennetülhulde girenler çıkarılmayacaklardır.” “Orada kendilerine hiç
bir zahmet dokunmaz, onlar oradan
çıkarılacak da değildirler.” (Hıcr, 48).
Halbuki Âdem ve Havva bulundukları cennetten çıkarılmışlar ve kendilerine hüzün ve keder dokunmuştur.
Âdem telaş içinde kaçmaya başlamış,
üzerine cennetteki ağaç yapraklarını
örtmeye çalışmıştır. Bu bir sıkıntı ve
kederdir.
“Cennette onlara bir yorgunluk dokunmaz.” Çünkü cennet nimet­
leri
halis, lezzetleri katıksızdır. Onlar için
kolay elde edilebilir durumdadırlar.
Çalışmalarına, didinmelerine gerek
kalmaksızın, istedikleri kendilerine
verilir. Yeter ki bir şeyin isteği kalplerinde oluşsun. Hemen o şey, onların
yanlarında tertemiz olarak görülüverir. Süddi, «Nesbun» kelimesinin
meşakkat ve eziyet anlamına geldiğini söylemektedir. Onlara meşakkat
ve eziyet dokunmaz. Cennette ebedî
kalırlar.
Allah Teâlâ, cennet ehlinin cennette ebedî kalacaklarına dair beyanda
bulunmaktadır. Yani zevalsiz bir ebediyet, fenasız bir beka, eksiksiz bir
kemâl, mahrumiyet olmaksızın bir
zafer vardır. Evet bu ebedilik içinde ve
onların bundan haberdar olmasında,
lezzetin tamamı, rahmetin kemali
vardır. Çünkü nimet ve lezzet içinde
olan bir kimse, bunların arkasının bir
zaman sonra kesileceğini, yok olacağını bilirse, o nimetler kendisine adeta zehir olur. Lezzetler karmakarışık
hale gelir.
Yine bize ilahi kitapta bildirildiğine
göre “orada lağıv, boş şey ve günah
yoktur.” Halbuki Âdem’ in bulunduğu
yerde Âdem iblisin boş lafını ve günahını duymuştur. “Orada yalan olmayacağı” da söylenmektedir. Halbuki
Âdem şeytanın yalanını dinlemiştir.
Mevla orayı “doğruluk yeri” olarak
vasıflandırdığı halde Âdem’in bulunduğu yerde şeytan yalanı için yemin
etmiştir.
Ayrıca ilahi kitapta Mevla, “Rabbin
melâikeye «Ben yerde (arz) muhakkak bir halife yapacağım» dedi…”
buyuruyor. Cennetülmeva’da halife
kılacağım demiyor. Melekler de “…
Â! Orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın?.
Biz hamdinle tesbih ve Seni takdis
edip dururken» dediler.” (Bakara, 30).
Bunun cennetülmeva’da olması muhaldir ve akıl da kabul etmez. Mevla
şeytanın söylediklerini bize aktarır,
şeytan Âdem’e diyor ki; “… Ey Âdem!
Sana kılavuzluk edeyim mi, ebedilik
ağacına ve çürümez krallık ve mülke?
dedi.” (Taha, 120). Eğer Mevla Âdem’i
huld cennetine yerleştirmiş olsaydı
şeytan ona nasıl var olan bir şeyi kendine göstereceğini söyleyebilirdi? Ay-
rıca Mevla Âdem’i cennete koyarken
onun orada ebedi olarak kalacağını
da söylememiştir. Eğer oranın huld
cenneti olduğunu bilseydi şeytanın
sözüne ve nasihatine asla uymazdı.
Anlaşılıyor ki orası ebedi kalınacak
bir yer değildir, bundan dolayı ebedi-
Âdem’in arzda
yaratıldığında şüphe
yoktur; ancak yeryüzünde
yaratıldıktan sonra
göğe taşındığına dair
hiçbir yerde açıklama
gelmemiştir. Eğer böyle
olmuş olsaydı herhalde bu
anlatılır ve ilahi kitapta
açıklanırdı. Çünkü bu
büyük bir mucize ve
ayet değerli bir nimettir.
Çünkü bu, beden ve ruhu
ile yerden göğe yükselmek
ve bir miraçtır.
lik lafı ile şeytan onu kandırmıştır.
Ve yine dediler ki, eğer Âdem huld
cennetinde iskân edilmişse orası,
kutsal temiz bir yerdir. Orada ancak
temiz ve tahir olanlar bulunur. Böyle
olduğuna göre necis, melun, mezmum ve meşum olan şeytan oraya
nasıl girmiş de orada fitne çıkarmış
ve Âdem’e vesvese vermiştir. Bu vesvese ya kalbine veya kulağına söylenmek şekliyle olabilir her iki halde
de melun olan, rahmetten kovulmuş
birisi takva ehlinin yurdu olan bir
yere nasıl ulaşmıştır? Halbuki daha
önce ona “Hemen, buyurdu; in oradan
ne haddine ki orada tekebbür edesin,
haydi çık, çünkü sen alçaklardansın.” (Araf,13) demişti. Bundan sonra
hiç ona yedi kat göğün üstünde olan
meva cennetine ulaşmak imkânı ve
müsaadesi verilir mi? Çünkü kovul-
muştu, azarlanmış ve lanetlenmişti.
Böyle bir şey “... Ne haddine ki orada
büyüklenirsin” dendikten sonra müsaade edilsin? Âdem’e söyledikleri
ona yaptığı yeminler eğer kibirlenmek değilse o zaman kibirlenmek,
büyüklenmek nedir? Yüce Allah, bu
emirle onu bulunduğu makamdan
derhal azledip indirdi. Kibrine karşılık küçüklüğe ve hakarete mahkûm
etti. Aslının ateş olmasına güvenerek,
hayırlılık ve fazileti kendisinde aslından intikal eden bir miras, elinden
alınmaz bir kişisel özellik gibi varsaymıştı.
Ayrıca Mevla hazretleri buyuruyor
ki, “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki
izzet tamamıyla Allah‘ındır, O’na hoş
kelimeler yükselir, onu da ameli sâlih
yükseltir, kötülükler kuranlara gelince onlara şiddetli bir azâb vardır ve onların tuzakları hep tarmar olur.”(Fatır,
10). Kovulmuş şeytanın vesvesesi en
pis ve necis kelimelerdendir; o kutsal
yere yükselmesi nasıl düşünülür?
İbni Münzir diyor ki, efendimizden
nakledilir ki Âdem bulunduğu cennette uyumuştu. “Halbuki müslümanların icmaı ile huld cennetinde
uyuma yoktur. Çünkü efendimize
sorulmuştu ki cennet ehli uyur mu
denmişti, efendimiz; “Hayır, uyku
ölümün kardeşidir.”1 demişti. Uyku
bir çeşit ölümdür; Kur’an öyle diyor.
Vefat ve ölüm ise halin ve durumun
değişmesidir. Selam evi olan cennet
ise halin değişmesinden beri ve uzaktır.
Âdem’in arzda yaratıldığında şüphe
yoktur; ancak yeryüzünde yaratıldıktan sonra göğe taşındığına dair
hiçbir yerde açıklama gelmemiştir.
Eğer böyle olmuş olsaydı herhalde bu
anlatılır ve ilahi kitapta açıklanırdı.
Çünkü bu büyük bir mucize ve ayet
değerli bir nimettir. Çünkü bu, beden
ve ruhu ile yerden göğe yükselmek ve
bir miraçtır.
Ayrıca Mevla hazretleri Âdem’i yerden
göğe yükselmez, çünkü meleklere
yeryüzünde bir halife yaratacağım diyor. Huld cennetine giren orada ebedi
11
kalacaktır ve bir daha çıkmayacaktır.
Ehli tahkik âlimler dediler ki Âdem’in
bulunduğu cennetin huld cenneti
olmadığına delil, Mevla Âdem’i yarattığında ömrünün bir eceli ve sonu
olduğunu, ebedi olmadığını ona bildirmesidir. Nitekim Tirmizi’nin Ebu
Hüreyre’den naklettiği bir hadiste
Hz. Resul buyurmuşlar ki; “Hak Teala
Âdem’i yarattı, ona ruh üfürdü, ruhun
bedene girdiğinde Âdem aksırdı ve
‘elhamdülillah’ dedi. O’nun izni ile
ona hamd etti. Mevla da ona ‘yerhamükellah’. Ey Âdem! Şu oturan meleklerin yanına git ve onlara ‘es-selamu
aleyküm’ de! dedi. Âdem olara selam
verdiğinde onlar ve aleyküm selam
dediler. Ondan sonra Âdem Rabbe
döndü. Mevla ona işte bu söylenenler senin ve senin evlatlarının aralarındaki selamlaşmasıdır buyurdu.”
Mevla ona avuçları kapanmış iki el
gösterdi birini seç dedi Âdem sağ eli
seçiyorum dedi. O iki elde de bereket
vardı; el açıldığında orada Âdem ve
soyunun olduğu görüldü. Âdem; “Bu
nedir ey Rabbim!” dediğinde, Mevla;
“Bunlar senin zürriyetin ve soyundur” dedi. Bakıldığında her insanın
ömrü iki kaşı arasında yazılmış olarak görünüyordu. İçlerinden birinin
parıltısı daha fazla idi. Âdem; “Bu
kimdir?” diye sorduğunda Mevla; “Bu
senin evlatlarından Davut’tur” buyurdu. Ömrü kırk sene olarak yazılmıştı.
Âdem; “Ya Rabbi! Bunun ömrünü artır” diye niyazda bulundu. Mevla; “Benim yazgım değişmez” dedi. O zaman
Âdem; “Rabbim! Ömrümden altmış
seneyi buna veriyorum” dediğinde
Mevla; “Peki öyle olsun” buyurdu.
Sonra Âdem’e; “Cennette bir müddet kal, sonra oradan in” buyurdu.
Âdem’in yaşını sayıyordu. Eceli dolup
ölüm meleği geldiğinde Âdem ona;
“Çabuk geldin, benim bin sene ömrüm var, daha dolmadı” dedi. Melek;
“Ama sen ondan altmış seneyi evlatlarından Davud’a vermiştin” dedi.
Âdem bunu kabul etmeyip inkâr etti,
sözünden caydı, nesli de sözlerinden
caydı, o unuttu Âdem’in soyu da unuttu. İşte artık o günden sonra verilen
12
sözlerin tescili için yazı ve şahit gerekli kılındı.”2
Bu hadis (biraz arızalı olmasına rağmen) açık ve net olarak gösteriyor ki
Âdem, girenin bir daha ölmeyeceği
bir yerde ve yurtta yaratılmamıştır.
Sonlu ve fani bir ortam ve âlemde yaratılmış ki orada olanlar için bir ecel
ve bir son vardır. Dense ki eğer Âdem
biliyor idiyse ki; bitecek bir ömrü,
sona erecek bir eceli vardır, ebedi değildir, peki o zaman neden şeytanın
“sana ebedilik ağacına kılavuzluk
edeyim mi yalanını bilemedi? Buna
iki şekilde cevap verilir:
1- “Huld” devamlılık ve ebedilik gerektirmez; uzun bir kalış manasına
da gelir.
2- Şeytan ona yemin billâh ederek
aldattığında kendisi için takdir edilen
ömrü ve eceli unutmuş olabilir (şeytan ve şeytan gibiler genellikle hep
böyle Allah’la aldatırlar).
Bütün Müslümanlar tartışmasız bilir
ki Âdem bu yeryüzü toprağından yaratılmıştır. Balçık halindeki topraktan yaratıldığı, süzülmüş çamurdan,
kokuşabilen çamurdan yaratıldığı
bildirilmiştir. Bunların hepsi toprağın halleridir, ilk devresidir. Sonra
Âdem’in neslinin nutfeden, sonra alakadan, sonra bir çiğnem etten yaratıldığı devreleri bildirilmiştir. Bu yaratılıştan sonra Mevla Âdem’in göğe
kaldırıldığı hakkında bir bilgi vermemektedir. Bu ne yaratıldıktan
sonra ve ne de yaratılmadan önce
meydan gelmemiştir. Maddesi ve
fiziki yapısı ile göğe yükseltildiğine
dair hiçbir delil bulunmamaktadır.
Aklı olan ve son tecrübelerin ispatı
ile meydana çıkan gerçeklerle yüzleşen herkes bilir ki göklerin üzerinde kokusu değişen arzdaki gibi
bir toprağın olmadığı bir gerçektir.
Böyle bir toprağın bulunduğu yer
bu yeryüzüdür. Uzay boşluğunda
ve felekler üstünde olanlarda bir
değişme ve kokuşma ve bozulma
muhaldir mümkün değildir, ilahi
kurala aykırıdır. Bu konuda aklı
olan hiç kimsenin şüphesi yoktur.
Ayrıca hazreti Mevla buyurur ki “Ama
kutlu olanlarsa cennettedir, orada
ebedî kalır. Rabbinin dilediğinden
başka hepsi, gökler ve yeryüzü durdukça; bitip tükenmesi olmayan bir
bağıştır bu.”(Hud, 108) Mevla huld
cennetindeki ata ve ihsanın asla kesilmeyeceğini söylemektedir. Cennetin
devamı ve ebediliği, Allah’ın vücub-i
zatisi gibi kendinden değildir, Allah’ın
dilemesine bağlıdır. Allah dilerse böyle olmayabilir. Nitekim cehenneme
giren herkes de orada ebedî kalmayacaktır, günahkâr müminler bir müddet cehennemde kaldıktan sonra cennete girecekler ve saadete erecekler.
Veya Allah katında burada sözü edilen cennet saadetinden daha büyük
saadetler de olabilecektir. Nitekim bir
kısım bahtiyarlar cennetten daha ileri mertebelere yükselecek, “Allah’tan
gelen Rıdvan en büyüktür.” (Tevbe,
9/72) ve “Ve nice yüzler de o gün ışıl
ışıl ışıldar ve Rabbine bakakalır.” (Kıyamet, 75/ 22-23) âyetlerinin sırrına
mazhar olacaklardır. Fakat bu gibi istisnalarla cennetin genel gidişinde bir
son veya bir kesinti olacakmış vehmine düşülmesin. “Öyle bir ata ve ihsan
olacak ki, kesilmesiz.” Dünyadaki gibi
belli bir süre ile sınırlı ve sonlu değil,
kesintisiz sürüp giden bir ata ve ihsan, sonsuz bir Allah vergisidir.
Mevla’nın bize haber verdiği Âdem’in
yerden yaratılışı ve orada halife kılınışı
iskân edildiği yerde şeytanın ona vesvese vermesi göz önüne alındığında
Âdem’in yaratıldığı cennet, ahirette
inananların gireceği huld cenneti
değildir. O başka bir cennettir ve bu
arz üzerinde olmuştur. Huld cenneti
teklif ve sorumluluk yeri de değildir.
Halbuki Âdem ve Havva ağaçtan yememe emri ile mükellef kılınmıştır, bu
gösteriyor ki Âdem’in bulunduğu yer
teklif mahalli olan bir yerdir. Mükâfat
ve sevab mahalli olan cennet değildir.3
Yani yeryüzünde bir yerdir. Rab; “Dedi
ki: “Birbirinize düşmanlar olarak aşağı ininiz. Bir süreye kadar yeryüzünde yerleşip geçineceksiniz.” “Dedi ki:
“Orada yaşayacak, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız.”(Araf, 24-25)
Kaynaklar:
(1)Ebu Nuaym, sıfatulcenneh, 1/ 126; Feyzulkadir, 6/ 300; Mecmeuzzevaid, 10/415; ellelülmütenahiye, 2/ 931; el-Beyhaki, el-Basu vennüşür, s, 257.
(2) Tirmizi, bab, 95, Tefsirulkuran, hadis no: 3368.
(3) İbni Kayyım, Hadilervah, s, 56-68.
Sahir AKÇA
HURÂFE
Hurâfeler, bir taraftan Müslümanların inançlarına-akîdelerine zarar
verirken, bir taraftan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm
hakkında yanlış fikre sâhip olmalarına sebep olur. Hurâfelerle örülmüş bir din günümüz gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz. Hâlbuki İslâm,
kâinattaki kevnî-mevcut, var olan gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın
ve her ülkenin insanına hitap etmektedir.
S
özlükte; saçma, uydurma, anlamsız, boş şey, gerçek olmayan söz, tutarsız düşünce, asılsız
inanç ve masal anlamlarına gelir.
Aslı esası olmayan, uydurulmuş
bâtıl rivâyetler–bâtıl inanış, masal, efsâne, yalan hikâye. Hurâfe,
câzibeli ve nefse hoş gelen yalan
olarak da tarif edilir.
Istılahta ise; gerçek bir
dayanağı olmadığı hâlde,
dinî bir emir veya yasakmış gibi kabul edilen,
kutsallık ve bağlayıcılık atfedilen inanç ve
dindenmiş gibi uydurulup anlatılan hikâye,
rivâyet ve sözlere verilen addır. Hiçbir hakikate dayanmayan, vehim
ve hayâlden ibaret olan
asılsız, boş ve bâtıl inanç,
düşünce ve bunlara bağlı olarak yapılan davranışlardır. Yâni,
eski dinlerden günümüze kadar
gelen bâtıl inanç, hikâye, masal,
mitoloji, efsâne, esâtir, kült gibi
kelimelerin eş anlamlısı olarak da
kullanılmaktadır.
İslâmî anlayış ve inançlara ters
olan, sonradan ortaya çıkarılan ve
dinle–İslâm’la ilgisi olmayan her
türlü görüş–bâtıl inanç, tutum ve
davranışlar.
Dinin
özünde
bulunmayıp,
daha sonradan bazı art niyetli
veya câhil kişiler–demagoglar,
sahtekârlar, din sömürücüleri
ve tüccarları tarafından bilinçli
bilinçsiz olarak ortaya atılan fiil,
söz ve davranışlar.
Bu çeşit rivâyetler ve hikâyeler
tümüyle uydurma, hatta bir kısmı
saçma sapan olduğu hâlde, tarih
boyunca İslâm’a mâl edilmiş,
dinî bir kılıfla sunulmuşlardır.
Hurâfe’nin;
“Harefe”
kökünden
türediği,
“Haref”in de bunamak
anlamına geldiği ve insanları bunamaya iten
bir illet olduğundan bu
ismi aldığı belirtilir.
Bazı Hadis metinlerinde ise, Cinlerle bir süre
kaldıktan sonra gördüklerini anlatan bir kişinin
adı olarak geçer. (İbn-i Hanbel, Müsned) Ayrıca, aslı astarı
olmayan hikâyeler–masallar anlatan birisinin adı olarak da geçer.
Dolayısıyla onun anlattığı, uydurup söyledikleri zamanla bütün
uydurma hikâye ve rivâyetlerin
ortak adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
13
Hurâfeler, dilden dile veya kitaplarla anlatılan rivâyetlerdir. Bunların sağlam bir asılları yoktur.
Ancak dinî bir motifle, dine mâl
edilerek anlatılır. İşin önemli ve
hassas yanı da burasıdır. Bunlar
yalnız hikâye olsa, mesele değil,
üzerinde durulmaz. Hikâye her
zaman ve her yerde yazılıp anlatılabilir. Ancak bunlara uydurma
ve yanlış oldukları hâlde İslâmî
bir kılıf giydirilirse, o zaman iş
değişir. Çünkü bu tür rivâyetler,
Müslümanların saf inancına zarar vermektedir.
Müslümanlar arasında
dolaşan yanlış
unsurların bir kısmı,
Yahûdi ve Hıristiyan
kaynaklarından
aktarılmışlardır. Bunlara
“İsrâiliyyat” denilir. Bir
kısmı, dinden olmadığı
hâlde Din’e sonradan
sokulan “Bid’at”lerdir.
Ancak bunlar uydurma oldukları hâlde, çok önemli dinî
ibâdetlermiş gibi algılanır ve yapılır. Bir kısmı da, halk arasına
yerleşmiş bâtıl, yanlış, İslâm dışı
inançlardır. Yâni, Hurâfeler İslâm
gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl
inanışlar, uydurma hikâyeler ve
çarpık davranışlardır.
Hurâfeler, bir taraftan Müslümanların inançlarına-akîdelerine
zarar verirken, bir taraftan da
başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm hakkında yanlış
fikre sâhip olmalarına sebep
olur. Hurâfelerle örülmüş bir din
günümüz gerçeklerinin çoğuy14
la bağdaşmaz. Hâlbuki İslâm,
kâinattaki kevnî-mevcut, var olan
gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın ve her ülkenin insanına hitap
etmektedir.
Hurâfe, tarih boyunca tahrif sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Hurâfe inançlarının temelinde,
atalara bağlılık, kutsiyet, su, ateş,
orman-ağaç gibi şeylerin kutsanması yatmaktadır.
Hurâfe bâtıl olmasına rağmen,
dinleyici ve okuyucuya tatlı ve cazibeli gelir. Bu cazibe ile de toplumumuzda medyum, burççu, falcı,
büyücü, cinci gibilerinin çokluğu,
hurâfe ve hurâfecilerin ne kadar
yaygın olduğunu göstermektedir.
İtikatla ilgili hurâfeler şirke yol
açmaktadır. Hurâfenin en temel
özelliği ilme ve geçerli din kurallarına uymaması, Kur’ân ve
Sünnet’e dayalı herhangi bir temelinin bulunmamasıdır. Müslüman, hangi ad ve kılıfla sunulursa sunulsun, her türlü hurâfeye
karşı dikkat etmek zorundadır.
Hurâfenin bu durumuna açıklık
getirebilmek için dine sonradan
katılan diğer unsurları anlatan
kelime ve kavramları da kısaca
görmek gerekecektir:
a) Bid’atler: Kur’ân’da ve
Sünnet’te bulunmayan ve Ashab-ı
Kiram tarafından da bilinmeyen,
özellikle din esaslarına ait sonradan çıkma kimi ibâdetler, davranışlar ve inanca yönelik yorumlar.
b) İsrâiliyyat: Kur’ân’daki kıssaların yorumu ve benzeri durumlarda ayrıntıya ait bilgi vermiş
olmak adına Tevrat ve Tevrat yorumları, Ehl-i Kitap rivâyetleri.
c) Bâtıl İnançlar: Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük
hayatta dinin bir parçasıymış
gibi gösterilen ve gerçekte dindışı
olan, hatta dinin özüne ters düşen
inanç ve davranışlar.
d) Esâtir: Putpereslik devrinde
Tanrıların, kahramanların etrafında oluşturulan efsanevî tarih, mitoloji, hurâfat, masallar.
Yâni, eski bâtıl dinlerin inanç ve
yorumlarından olup da, halkın
arasında İslamileştirilerek dine
katılan mitolojik hikâye ve efsanelerdir.
Hurafecilik: Bu hikâye ve
rivâyetleri aktarma ve benimseme
tutumu. Bunlar genellikle dinin
bir parçası veya gereği aktarıla geldiği gibi, benimseyenlerce de dindenmiş gibi benimsenmiş olan,
gerçekteyse dinle ilgisi bulunmayan, sonradan katılmış hikâye ve
rivâyetlerdir.
Tâbiin -hatta Ashabın son dönemi- devrinden itibaren, Mescidlerde halka öğüt verenlerden kimileri, daha çok dinleyici bulup,
çıkar sağlamak için anlattıklarını
hikâyelerle süslemeye başlamışlar
ve bu arada İsrâiliyyata başvurmakla yetinmeyip, kendileri de
kimi hikâyeler uydurur olmuşlardır. Kendilerinden “Kıssacılar”
olarak söz edilen bu kişiler, halkın
dinin özünü unutarak hikâyelerle
oyalanmasına yol açtıkları için
dine büyük zarar vermişlerdir.
Hurâfecilik, işte o günden bu yana
sürüp gelmiştir ve devam etmektedir de.
Bilgi yetersizliği içinde ortaya
konan bu inançlar, gerçekle bağdaşmamaktadır. Her Peygamber
insanları bu yanlış inançlardan uzaklaştırmak için büyük
mücâdele vermiştir. Ancak Peygamberlerin gelmesi üzerinden
uzun süreler geçince, halk tabakaları İlâhî tebliği bırakıp eski inanç
ve âdetlerine veya yeni ihdas ettikleri hurâfelerine meyletmişlerdir.
İnsanların hurâfeye meyletmesinde bir etken de, açık bir varlık
olmalarıdır. Özellikle Müslümanlar, çeşitli kavim ve medeniyetlerin yaşadığı bölgelere yayılmış
olduklarından, o bölge insanının
bazı inanç, âdet ve alışkanlıklarından etkilenmişlerdir. Bazen de
Müslüman olan o kavim insanları, İslâm öncesine ait âdetlerini
devam ettirmek istemişlerdir. Ancak, maalesef günümüzde onlar
mevcut olmasalar da, onlara ait
hurâfeler devam etmektedir. Bir
de menfaat, şöhret, ihtiras gibi
duygularla ortaya çıkan kişilerin,
insanları kandırmak için başvurduğu saçma-sapan, asılsız düşünce ve hareketler de hurâfelerin
oluşmasında önemli bir etken olmuştur.
Her fırsatta insanı hakka, doğruya, gerçeğe, tabiatın ve hayatın
sırlarını anlamaya çağıran İslâm,
hakla, gerçekle ve dinle-İslâm’la
hiçbir alâkası bulunmayan boş ve
mânâsız inanç ve ibâdetleri hoş
görmesi düşünülemez. Kur’ân ve
Peygamberimizin Sünneti Müslümanlar için bir çerçeve çizmiştir. Haşr Sûresi 7. âyetinde;
“Peygamberimizin verdiklerini
almamız, yasak ettiklerinden
de sakınmamız” emredilir. İbn-i
Mâce ve Ebû Dâvud’un Efendimiz
(sav)’den naklettikleri bir Hadis
de; “Kur’ân’a sarıldığımızda sapıtmayacağımızı” haber verir.
İslâm dışı kültür ve medeniyetlerden inanç, âdet ve gelenek
şeklinde yapılan alıntıları, nakilleri bu çerçevede değerlendirmek
ve İslâm’ın amaç ve ilkeleri ile
bağdaşmayanlarını ayıklamak
gerekir. Bunu da ancak Tevhid
Dini olan dinimiz İslâm’ı iyi öğrenerek ve gereğince amel ederek
elde edebiliriz. Onun için çağımız
Müslümanları olarak bu konu-
da gerekli hassasiyeti göstermek
mecburiyetindeyiz.
Her fırsatta insanı hakka,
doğruya, gerçeğe, tabiatın
ve hayatın sırlarını
anlamaya çağıran
İslâm, hakla, gerçekle
ve dinle-İslâm’la hiçbir
alâkası bulunmayan
boş ve mânâsız inanç ve
ibâdetleri hoş görmesi
düşünülemez.
Çeşitli Hurâfeler
1.Makas, iğne ve bıçağı elden
ele vermek uğursuzluk getirir,
2.Cuma günü ev süpürmek günah, gece süpürmek ise fakirlik
getirir, 3.Tahtaya üç kez vurup,
“Şeytan kulağına kurşun” demek, 4.İki Bayram arası nikâh
kıymamak, 5.Ölenin ardından 7.,
40. ve 52. günlerinde Mevlit okutmak, 6.Mezar ve Türbelere mum
yakmak, çaput bağlayıp dilekte
bulunmak, 7.Cenazelere çiçek ve
çelenk göndermek, definden sonra mezarın üzerine su dökmek,
8.Ev, tarla ve meyve ağaçlarına
hayvan kafası asmak, 9.Havuza para atıp dilekte bulunmak,
10.Ay ve Güneş tutulmalarında
teneke, davul çalmak veya silah
atmak, 11.Kehânet, fal, astroloji ve uğur gibi yöntemlerle bilgi
edinmek, 12.Çocuğu yaşamayan
kadının bir Yatır’a kurban kestirip ve çocuk olunca da adını Satı
veya Satılmış koyması, 13.Evlenememiş kızlar Yatır’a dilek dilerse
kısmetleri açılır, 14.Nikâhta ayağa basan eşin sözü daha geçerli
olur, 15.Gece üzerinde Baykuş
öten evden cenaze çıkar, 16.Ce-
naze çıkan evde kırk gün ışık
yakmak, 17.Ateşe su dökülürse
cin çarpar, yiyeceklerin ağzı kapatılmazsa gece onlardan cinler
yer, 18.Dövme yaptırmak, erkeklerin küpe takması, burçların
insan karakterine etkili olduğu
inancı, 19.Sünnet olan çocuğun
acısının azalacağına inanılarak
sünnet olma anında annesi ve
diğer hanımlar tarafından oklava
çevirmek, 20.Yeni doğan çocuğun
dindar olması için göbek bağını
keserek cami avlusuna bırakmak,
21.Konuşmayan çocukların konuşabilmesi için cuma namazından
sonra müezzin tarafından cami
anahtarını çocuğun ağzına sokup
çıkarmak, 22.Gelinin kucağına
erkek çocuk verilince çocuğunun
erkek olacağına inanmak, çocuk doğan eve 40 gün süre ile et
alınmaması, yeni doğan çocuğun
kırkı çıkmadan evden çıkarılmaması, boyu ölçülen çocuğun cüce
kalacağına inanmak, yürümeyen
çocukların ayaklarına ip bağlayarak cuma namazından ilk çıkan
kişiye ipi kestirmek, 23.Sağ elinin
içi kaşındığında para geleceğine,
sol elinin içi kaşındığında da para
çıkacağına, ayak altı kaşındığında da yola çıkılacağına inanmak,
24.Cam ve porselen gibi eşyanın
aniden düşüp kırılmasını, bir
belanın defedileceğine işaret saymak, 25.Hastanın başı üzerinde
tuz gezdirmek, köz söndürmek,
kurşun döktürmek, 26.Camiye
girerken cami duvarını öpmek,
27.Tekke ve türbelerde kurban
kesmek, türbe ve tekkelerden şifa
beklemek, mum yakmak, el-yüz
sürmek, 28.Misafirin, askere gidenin veya yola çıkanın arkasından su dökmek, 29.Nazar boncuğu takmak gibi, …
15
Yusuf YAVUZYILMAZ
SUFİ ve ŞİİR
Sufiliğin çıkış noktası olarak Kur’an ve sünnete dayandığı açıktır.
Sufizm özellikle Hz. Osman döneminden itibaren ortaya çıkan siyasal
çalkantılara ve aşırı zenginleşmenin doğurduğu şatafata bir tepki
olarak doğmuştur.
C
umhuriyetin kuruluşundan günümüze süren çatışma konularından biri de Divan Edebiyatı etrafında
dönmektir. Cumhuriyetin elitist ve
laik karakterlerini öne çıkarıp pozitivizmi temel felsefe olarak kabul eden
düşünce adamı ve edebiyat tarihçilerine göre divan edebiyatı; Cumhuriyet öncesi kültürü yansıtan, saray
çevresine hapsolmuş halktan kopuk
bir edebiyat tarzıdır. Bu ideolojik
anlayışın sonucu olarak divan edebiyatı giderek gözden düşmüş ve bu
alanda yapılan çalışmalar azalmaya
başlamıştır. İdeolojik anlayış tarihin
sürekliliğini gözden kaçırmaya elverişli yaklaşım tarzıdır. Oysa tarihte
her şeyin yeni baştan başladığı kırılma noktaları yoktur. Değişim ve
dönüşüm ne kadar hızla olursa olsun
tarihin sürekliliği inkâr edilemez.
Son zamanlarda gerek Osmanlı gerekse Divan Edebiyatı üzerine yapılan araştırma ve tartışmalar bu edebiyat geleneğine yeniden ilgi odağı
haline getirmiştir. İskender Pala’nın
Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmaların, Divan Edebiyatına olan
ilginin artmasına da büyük katkısı
olmuştur. Benzer şekilde Edebiyat ve
sufi düşünce arasındaki etkileşimi
konu alan Tasavvuf Edebiyatı konusunda da önemli çalışmalar yayınlanmaya başlanmıştır. Son olarak
16
Türkiye Yazarlar Birliği’nin inceleme
ödülünü alan Erol Kılıç’ın bu alandaki eseri önemli bir boşluğu doldurmuştur. Eser okunduğunda kendisine verilen ödülü fazlasıyla hak ettiği
görülecektir.
Her şiir anlayışının bir dünya görüşüne dayandığı gerçeğinden hareketle Erol Kılıç, tasavvufi dünya görüşünün ana parametrelerini özetler. Erol
Kılıç, önce tasavvufun genel bir tanımını verir: “Sufilik” yahut “Tasavvuf” adı verilen bu düşünce mektebi
İslam dinin deruni yönünü esas alıp
onun dışa vuran yönlerine bu derini
yönü mutabakatı oranında önem atfeden bir irfan mektebidir.”(S11)
Sufiliğin çıkış noktası olarak Kur’an
ve sünnete dayandığı açıktır. Sufizm
özellikle Hz. Osman döneminden
itibaren ortaya çıkan siyasal çalkantılara ve aşırı zenginleşmenin
doğurduğu şatafata bir tepki olarak
doğmuştur. Gelişme ve daha sonra
kurumlaşma döneminde Hint, İran,
Yunan ve Hıristiyanlık etkisinden
söz edilebilir. Bu etkileme ilk dönem
sufilerinin dışında kalan sonraki dönem sufiler üzerinde daha belirleyici
olmuştur. Sufizm özellikle İbn Arabi
ile dini- felsefi bir zemine kaymıştır.
Gerek doktrin ve gerekse kültürel
olarak kadim zamanlardan beri hala
canlılığını sürdürmekte olan bu dü-
şünce tarzının geleneksel İslam toplumunun zihniyet dünyasını oluşturmada hakim paradigma olduğu
tarihsel bir gerçektir. (11)
Türk tarihinin gelişim evrelerinden
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde
tasavvuf düşüncesinin çok önemli
yer tuttuğu açıktır. Sufiliğin İslam
temelli bir düşünce sistemi olması
onu Türk tarihi ile bütünleştirmiştir.
Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde
de sufi dervişlerin oynadığı rol tüm
tarihçilerce kabul görmektedir.
Sufilik İslam tarihi içerisinde özgünlüğü ön planda olan düşünce
ekolüdür. Hatta “Rene Guenon, Titus Burckhardt, F. Schuon ve Martin
Lings gibi tasavvuf araştırmacılarının ve Batılı düşünürlerin sufizmi
günümüzde “otantikliğini kaybetmiş
yegane hikmet okulu” olarak gördüklerine de dikkat çekeriz.
Eserin giriş bölümünü göz önünde
tutarak yaptığımız bu değerlendirme
çalışma hakkında ilk izlenimlerin
oluşması bakımından önemlidir.
Kitap 4 bölümden oluşmaktadır: 1.
Bölümde genel girişin yanında, Tasavvufi Dünya Görüşü ve Osmanlı
Şiiri, Şairler ve Şeyhler: Şiirde İnsan-ı
Kamil Sembolü, Şeyh-i Ekber ve Osmanlı Şairi, Mevlana ve Osmanlı
Şiiri, Yunus Emre ve Osmanlı Şiiri,
Osmanlı Şairleri ve Tasavvuf Mektepleri gibi konular yer alır.
Birinci Bölümde şiirin Kur’an temelli bir değerlendirmesi yapıldıktan
sonra, şiirin caiz olup olmaması ele
aldığı konuların içeriğine bağlanır.
Daha sonra Tasavvufun Osmanlı
şiirine etkisi incelenerek Feylesof
Rıza Tevfik’in “Ben öteden beri iddia
ederim ki tasavvuftan ziyade şiire
elverişli bir felsefe yoktur” tanıklığı
ile tasavvufun şiirimizin oluşumuna
pozitif etkisi belirlenir.
Türk tarihinin gelişim
evrelerinden Selçuklu ve
Osmanlı dönemlerinde
tasavvuf düşüncesinin
çok önemli yer tuttuğu
açıktır. Sufiliğin
İslam temelli bir
düşünce sistemi olması
onu Türk tarihi ile
bütünleştirmiştir.
İnsan-ı Kamil, kendini bilen anlamında kullanılarak şiir içindeki
müstesna yerini almıştır. Daha sonraki bölümlerde İnsan-ı Kamil benzetmesi başta olmak üzere, tasavvuftaki mazmunları şiire aktaran ve
Osmanlı şiirinin oluşumuna katkıda
bulunan Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn
Arabi, Mevlana ve Yunus Emre’nin
etkileri incelenir.
Mevlana’nın oğlu Sultan Velet, tasavvuf şiirinin ne olduğu konusunda
açıklayıcı bilgiler verir. “Evliyanın
şiiri Kur’an’ın tefsiridir. Zira evliya
kendilerinden yok olup, Hak ile var
olmuşlardır. Onların duruşları ve
hareket etmeleri Haktandır. Çünkü
“Mü’minin kalbi Rahman’ın iki parmağı arasındadır onu dilediği gibi
döndürür. Şairlein şiiri ise onun tersine fikir ve hayal mahsulüdür. Ev-
liyanın şiiri, şairlerin düşüncesiyle,
yalan, dolan, mübalağayla uydurdukları şiirlere benzemez.”(S.76)
İkinci Bölümde Osmanlı şiirin tasavvuf etkisi altında gelişen kavramsal
tahlili, Osmanlı şiirinin biçimi, Osmanlıda şiir-ahenk-musiki ilişkisi,
Tasavvuf sembolizmi ve profon şiir,
Sözün tükenişi, Şiirin sonu ve tasavvuf konuları; Hayali, Ahmet Paşa,
Şair Yari, Nesimi, Ahmed Kuddisi
Baba, Sunullah Gaybi, Süleyman
Çelebi gibi tasavvuf şairlerinin şiirlerinden örnekler verilerek anlatılır.
Üçüncü Bölümde “Evrensel Şiir Poetikalarında Osmanlı Sufi Şiiri” incelenir. Osmanlı Tasavvuf şiiri kelimeyi sadece süse boğan bir şiir anlayışı
değildir. “Yani sırf sanat olsun diye
sözü aşırı süse boğmak manayı öldürecektir. Sözü ne kadar süslersek
süsleyelim özünde bir mana yoksa
okuyucuya hiçbir faydası olmayacaktır. “(S.115) Bu açıklama Harputlu Hazmi’nin Medresi din anlayışını
yansıtan bir şiirinin tercümesidir.
Hazmi Efendi’nin şu dörtlüğü bu tartışmaya son noktayı koymaktır.
“Bu rütbe şarlatanlık etme vaiz
Özün yok sözünden nesne gelmez
Söze isterse bin türlü düzen ver
Buruşmuş çehre düzgünle düzelmez
“(S. 115)
Osmanlı şiirinin genel anlamda
tasavvufun kanatları altında geliştiğini söylemek yanlış olmaz.
S.H.Nasr’ın sufilik ve şiirle ilgili kanaatleri, tasavvuf şiirinin çerçevesini çizmiştir. “Baştanbaşa bütün sufi
edebiyat ister şiir formunda olsun,
ister vecize ve ister nesir formunda olsun hepsi de aslında ruhun
Tanrı’ya olan açlığının iştiyakının
sonucunda O’na doğru yolculuğunun
ve en sonunda O Mutlak Bir olanla
buluşmasının-ki insani en üst gaye
budur- bir “hikâye”sinden ibarettir.
Çünkü bu hikâye ile O’na giden bu
yolun sırları açıklanır ve aslımızdan
olan ayrılığımızın sıkıntıları, acıları
dile getirilir. (S.134)
“Evrensel Şiir Poetikalarında Osmanlı Sufi Şiiri”nin incelendiği
üçüncü bölüm Mahmut Erol Kılıç’ın
bölümü özetleyen cümleleriyle sona
erer. “Hasılı, İslam geleneğinde şiiri
besleyen en önemli fikri damarın Tasavvuf damarı olduğu ve sebeplerini
kitap boyunca göstermeye çalıştığımız gibi “şiir” ve “tasavvuf”un her
düzlemde bir ruh ve bir beden gibi
iş ise tezahür ettikleri bir gerçektir.
(S 168)
Kitabın son bölümünde ise yazar
Sadık Yalsızuçanlar’ın Mahmut Erol
Kılıç’la yaptığı hoş bir röportaj yer
alıyor. Bu röportajın, Hece dergisi
adına yapıldığı ve derginin Aralık
2003 84. sayısında yayınlandığını
da belirtelim.
Mahmut Erol Kılıç’ın, Gönül denilince ne anlamalıyız? Kalb midir,
nefis midir? Nedir gönül? sorusuna
verdiği cevap enfestir. “İslam’da gönül, yani kalb bir bakıma beytullah,
Sevgilinin konaklayacağı yer olarak
görülmüştür. Hiçbir yere sığmayan
Allah, mü’min kulunun kalbine sığdığını ifade etmektedir. İşte bu kalp,
tasavvufa göre en önemli bilgi kaynaklarından biridir. “Onların kalpleri vardır, aklederler (Hac, 46) ayetinde olduğu üzere aslında akletme
dediğimiz işlem kalbin bir işlevidir.
Modern zamanlarda gerçekleşen bir
zihniyet kırılması neticesinde akletmenin beyinsel bir faaliyet olduğu
zannedilmektedir. Oysa ki bu bir yanılsamadır. Akletme kalbin eylemidir, kalbin bir melekesidir ve duyular
sadece araya malzeme taşıma araçlarıdır. Bunlardan hükme varan ancak
kalbdir. (S.190)
Mahmut Erol Kılıç’ın bu değerli çalışması Tasavvuf ve şiir ilişkisini,
zamanda buna bağlı olarak Tasavvufun Osmanlı şiirinin oluşumundaki
katkısını anlamak isteyenler işin
vazgeçilmez bir başucu kitabı niteliğindedir.
17
Faaliyetlerimiz
SADAKAT
Sakarya Dayanışma ve Kardeşlik Topluluğu (SADAKAT) üyesi sivil
toplum örgütleri, ocak, şubat ayı istişare ve koordinasyon toplantısında
ana gündem maddesi olarak Sapanca Gölü’nde yaşanan sorunu ve şehir
stadı arsasının TOKİ tarafından imara açılmasını ele aldı.
S
ADAKAT adına Sakarya Büyükşehir Belediyesi
Başkanı Zeki Toçoğlu’nu ziyaret eden heyet, bu
görüşmede şehir stadı arsasının TOKİ tarafından
imara açılmasına karşı itirazlarını ilettiklerini
belirtti. “24 Katlı AVM İstemiyoruz” yazılı
binlerce broşür dağıtılmasıyla ilgili olarak ise
söz konusu arsanın yeşil alan olarak Sakarya
halkının hizmetine sunulması için bu tür kamuoyu
faaliyetlerine daha fazla çaba harcanması gerektiği
ifade edildi.
SADAKAT, Sapanca Gölü’nde yaşanan sorunları
ele alırken, özellikle sanayi kuruluşlarının göl
suyunu kullanmalarının önüne nasıl geçilebileceği
konusunu masaya yatırdı. Bu fabrikaların su
ihtiyacının, körfezdeki deniz suyunun arıtılmasıyla
sağlanabileceğini belirten sivil toplum örgütleri,
bu konuda ilgili bakanlıkların harekete geçirilmesi
gerektiğini söylediler. Sapanca Gölü’nün gerek
otoyol, gerekse çevresinde artan yerleşim
yerlerinden ötürü zaten kirliliğe maruz kaldığını, bu
soruna son yıllarda gölü besleyen su kaynaklarının
üzerine kurulan su fabrikalarının oluşturduğu
sorunun da eklendiğini belirten SADAKAT üyeleri,
SASKİ’nin bu konuda gereken adımları atmasını
istedi.
SADAKAT üyeleri, Sapanca Gölü'nün ve doğal
su kaynaklarının bu şekilde kullanılmasının
önümüzdeki yıllarda içme suyu açısından büyük
bir tehlike oluşturduğuna dikkat çekerek, önceliğin
halkın ihtiyaçlarının karşılanması olduğunu
belirterek, Gölde yaşanan kuraklığın oluşturduğu
risklere değinerek, yetkilileri acil ve kalıcı bir çözüm
üretmeye çağırdılar.
18
Sakarya Dayanışma ve Kardeşlik Topluluğu
(SADAKAT), Sakarya İnsan Hak ve Hürriyetleri
İnsani Yardım Vakfı’na (İHH) dayanışma ziyaretinde
bulundu.
Mavi Marmara baskının gerçekleştiği tarihten beri
üzerlerinde ciddi bir baskı kurulmaya çalışılan
İHH, Suriye’ye dönük insani yardımların üzerinde
şaibe uyandırılmaya çalışılıp, halklar arasında
iletişim kopartılarak yalnızlaştırılmaya çalışılıyor.
En büyük zararı da mazlum insanlara veriliyor. Her
şeye rağmen yetkililer; zulme uğrayan, açlık çeken,
soğukla mücadele eden herkese yardım ellerini
uzatmaya devam edeceklerini ve insani amaçlarla
yürüttükleri faaliyetlerin hız kazandırarak devam
ettireceklerini belirttiler.
SAGİR Konferansı
Sakarya Adalet Girişimi’nin yeni
konferansı Ribat Eğitim Vakfı
organizasyonunda düzenlendi. 20
Aralık 2013 Cuma günü Serdivan
Konferans Salonu’nda gerçekleşen
etkinlikte Ramazan KAYAN
Hocaefendi “İslamı Tehdit Eden Yeni
İdeolojiler” konusunda dinleyicilere
aydınlatıcı bilgiler sundu.
P
rogram Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı; ardından Ribat Eğitim Vakfı adına Gazanfer ÜVEZ
selamlama konuşmasını yaptı.
Kaynağını liberalizmden alan yeni izm’ler hakkında bilgiler sunan Ramazan KAYAN Hocaefendi;
yeni zamanların yeni ideolojilerini “Tembelizm,
Konforizm, Kariyerizm, Tatilizm, Paraizm, Modaizm, Futbolizm, Sanalizm, Egoizm ve Hevaizm”
olarak zikretti. Daha sonra da bunlardan korunmak
için şu kalkanlara ihtiyaç duyulduğunu ifade etti:
“Kur’an ve sünnete sarılmalı, sade yaşamalıyız;
felaha ulaşmalıyız, nefislerimizi terbiye etmeliyiz,
helal kazanmalıyız, adaletli olmalıyız, şahit olmalıyız,
kardeş olmalıyız, vefalı olmalıyız, paylaşımcı ruha
sahip olmalıyız, marifet ehli olmalıyız, ulvi hedeflere odaklanmalıyız, muttaki bir toplum olmalıyız,
davetçi olmalıyız, hakkın rızasını öncelemeliyiz…”
İslamı tehdit eden yeni ideolojilerden kurtulmak
için; Tevbe, Tevhid, Takva, Tilavet ve Tefekkür’den
oluşan 5 T’ye sahip olunması gerektiğini belirterek
konferansını sonlandırdı. Siera Leoneli Müslüman
Musa Bangura ile ilgili hatıraları ise dinleyicilerin
oldukça ilgisini çekti.
Ribat Eğitim Vakfı, Diriliş Saati Dergisi, İlim ve Hikmet Vakfı, Sakarya Dayanışma Derneği ve Vahdet
Vakfı gönüllüleriyle birlikte çok sayıda Sakaryalı ve
civar illerden gelenler konferansı ilgiyle takip etti.
19
Faaliyetlerimiz
ABDULLAH BÜYÜK
HOCAEFENDİ’NİN ZİYARETİ
Abdullah Büyük Hocaefendi her yıl geleneksel
olarak düzenlediği Sakarya ziyaretlerinden bir
yenisini 22 - 24 Şubat 2014 tarihleri arasında
gerçekleştirdi.
Ziyaret kapsamında vakıf gönüllüleriyle sohbetin
yanı sıra belde ziyaretlerinde de bulunarak
çalışmalar hakkında bilgiler aldı.
SAKARYA GENÇLİK EĞİTİM VE KÜLTÜR DERNEĞİ
SOHBETLER
Derneğin “Cumartesi dersleri” devam ediyor. Emin
Sakarya, Selami Gürsoy hocalar ile Yusuf Erkan,
Yaşar Kaçanlar, Şener Cömert, Abdulkadir Dinç,
Fatih Çaltıkoğlu, Selman Ürküt, H.Bilal Üvez ve
Namık Konuralp gençlerle buluştu. Ders sonrası
çay, kuru pasta ve meyve ikramları oldu. İlk ve
ortaokul öğrencilerimizin de dersleri takip etmeleri
mutluluk veriyor.
Cumartesi günleri 12:00-16:00 saatleri arası ilk
ve ortaokul öğrencilerimizle Kuran, ilmihal ezber
ve tecvit derslerine devam ediliyor. İlk başta
programlarımıza Vakfımız gönüllülerinin çocukları
gelirken şimdi dışarıdan veya tavsiye üzerine
gelen kardeşlerimiz de iştirak etmekteler. Dersten
çok, kardeşlerimize vakfın önemi ve şahsiyetli
Müslüman olmaları gerektiği ile ilgili konuşuluyor.
Dernek olarak ayrıca bir yarışma da düzenlendi:
114 sure’yi sırası ve anlamlarıyla birlikte
ezberleyen arkadaşlarımıza çeşitli hediyeler
verilecek. Türkiye çapında düzenlenen meal
yarışmasına katılacak 5 arkadaşımız hazırlıklarını
Mithat AYKAÇ’ın gözetiminde devam ediyorlar.
20
İZNİK ZİYARETİ
Sakarya Gençlik Eğitim ve Kültür Derneği olarak
2 mart pazar günü derneğimize üye, faaliyetlere
ve etkinliklere en fazla katılan 16 genç
kardeşimizle İznik gezisi düzenledik. İznik'e
Sakarya tarafı olan Lefke Kapısından giriş
yaptık. Profesyonel rehber eşliğinde sırasıyla:
I. Murad Hamamı’nda İznik maketinden şehri
genel tanıma, Çini dükkanlarında Çinicilik
hakkında bilgi ve meşhur İznik Çinileri, İznik
Ayasofya Müzesini gezme ve öğle namazını
burada kıldık. İlk Osmanlı Camii Hacı Özbek
Camii, İznik’in maneviyat büyüklerinden
Eşrefoğlu Rumi Hazretleri’ni ziyaret, Molla
Fenari’nin Hocası Alaaddin-i Mısri Hz.nin kabri,
Osmanlı’nin ilk müderrisi Davud-i Kayseri
Hz.nin kabri ve bir ulu çınar ki bu ağaç 1300
yıllık bilinen en eski çınar ağacı, İznik Yeşil
Camii, Kırgızlar Türbesi, Roma tiyotrosu,
Bayraklı Dede’den İznik’e bakış, Saltuk Gazi
türbesi, Çandarlı Hayrettin Paşa türbesi,
Lefke kapı ve İznik surları, Çandarlı İbrahim
Paşa Türbesi, Çandarlı Halil Paşa ve Fatih’in
cezalandırma sebebi, İznik Çini çarşısı, İlk
Osmanlı medresesi Süleyman Paşa medresesi
ve çini atölyeleri, Köfteci Yusuf’ta güzel bir
öğle yemeği saat 14:00 gibi I. Murad Hamamı
yanında Roma yolu ve İznik tarihi ve çay-kahve
ikramı ve dönüş.
Geziye katılan tüm genç kardeşlerimize, geziyi
düzenleyen derneğimize, gezide gençlerle
ilgilenen başta rehberimiz Mesut bey, Harun
Burucu Bey ve İrfan Aras Bey'a bize yemek
ikramında bulunan İznik San.Tic. Odası Başkanı
Mahmut Dede Bey'e teşekkür ederiz.
21
Faaliyetlerimiz
HANIMLAR KOMİSYONU
KAHVALTI
Hanımlar Komisyonu'nun 11 Ocak ve 8 Mart
tarihlerinde düzenlemiş olduğu halka açık kahvaltı
programına yoğun katılım oldu.
Programa emek veren başta hanım kardeşlerimiz
olmak üzere vakıf gönüllülerine gayretlerinden
dolayı teşekkür ediyoruz.
Kahvaltı programına kapılarını açan SAKVA adına
Mehmet Ersöz Bey'e vakıf yönetim kurulunu
temsilen Yusuf Ertuğrul Erdem teşekkür plaketi
takdim etti.
“Ey iman edenler! Kendi
sinde hiçbir alışverişin,
hiçbir dostluğun ve hiçbir
önce size verdiğ imiz rızıkl
şefaatin bulunmadığ ı bir
gün gelmeden
ardan Allah (c.c) yolunda
harcayın.” (Bakara, 254)
ADAPAZARI ŞUBESİ
ADAvePAZ
bulunmadığı bir gün gelmeden
şefaatin
hiçbirARI
ŞUB
, hiçbir dostluğun
ESİ
“Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alışverişin
HANyolunda
(Bakara, 254)
harcayın.”
IML AR
KOM
İSYONU
önce size verdiğimiz rızıklardan Allah (c.c)
Açık Büfe Kahvaltı Progr
amına
ADAPAZARI ŞUBESİ
HANIMLAR KOMİSYONU
Yer: SAK VA
Tarih: 11 Ocak 2014
/ Cum
artesi
Kahvaltı Programına Davet
Yer: SAKVA
22
Tarih: 8 Mart 2014 / Cumartesi
Açık Büfe
Kahvaltı
Davet
Programına
KahvaltıDavet
Saat: 09:0 0 - 13:0 0
Saat: 09:00 - 13:00
HANIMLAR KOMİSYO
NU
ADAPAZARI ŞUBESİ
HANIMLAR KOMİSYONU
Programına
Davet
Davetiye tek kişiliktir.
Davetiye tek kişiliktir.
“Çaykışla Eğitim Yardımlaşma
Dayanışma ve Kültür Derneği”.
"Muhterem Abdullah Büyük Hocaefendi, Sakarya
ziyaretleri çerçevesinde 22 Şubat 2014 Cumartesi günü
yeni kurulan Çaykışla Eğitim Yardımlaşma Dayanışma
ve Kültür Derneği'ni ziyaret etti. Ziyaret münasebetiyle
toplanan halkımıza kısa bir sohbette bulunan
Hocaefendi, Derneğin hayırlı olması temennisinde
bulundu. Sohbet programına Erenler Belediye Başkanı
Cavit ÖZTÜRK, Ribat Eğitim Vakfı'ndan yöneticiler ile
Çaykışla halkı katıldı."
9 Mart Pazar günü Orhan Camii imam hatibi Sn. Mustafa
AYDIN hocamızın "Arınma, temiz olma, tezkiye" konulu
sohbeti ile bereketli bir gece yaşadık.
16 Şubat Pazar İbrahim Birol ERGÜN Hocamız ile "CİHAD"
konulu sohbetinden bir kare
SOHBETLERİMİZE
YENİ YERİMİZDE DEVAM
EDİYORUZ
Hanımlar Komisyonu'nun 11 Ocak ve 8 Mart
tarihlerinde düzenlemiş olduğu halka açık kahvaltı
programına yoğun katılım oldu.
Programa emek veren başta hanım kardeşlerimiz
olmak üzere vakıf gönüllülerine emeklerinden
dolayı teşekkür ediyoruz.
23
Mustafa AYDIN
BESMELENİN İSTİSMARI
Allah’ın emri; “işin başında besmele çekin, sonra da dilediğiniz gibi
yapın” değildir. Besmele yapacağımız işin Allah’ın rızasına uygun
olmasının sözleşmesidir. Günah olan hiçbir işe besmele çekilmez.
“Bismillahirrahmanirrahim, hayırlı olsun” diyerek oyunu kullandı.
Ülke gerçeklerini düşündükçe yazımın ilk cümlesini üç kere silerek yazmaya başladım. Ülkemizin
dini İslam desem, yasalar bunu
reddediyor. “1924 Anayasası’na
‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
dini İslam’dır’ maddesi eklendi.
10 Nisan 1928’de, anayasadan
‘Devlet dini İslam’dır’ hükmü çıkarıldı. 1937 Anayasası’na ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti laiktir’
ilkesi konuldu.
Halkı Müslüman olan ülke desem, halka iftira atmış olurum.
Gerçekten halkı Müslüman olsa
ülkede bunca yanlışlar nasıl yaşanır. Bu ülkede Müslüman var
fakat hayata tesiri yetersiz. Biz
çok küçük şeylerle yetiniyoruz.
Yâ da kanmak istiyoruz ve kandırılıyoruz.
Sözü uzatmanın anlamı yok öyle
ülkedeyiz ki, her işin başında
24
“besmele” çekmek âdetimiz olmuş. Sonra da o işi yaparken
müslümana “çektiririz”. Allah’ın
emri; “işin başında besmele çekin, sonra da dilediğiniz gibi yapın” değildir. Besmele yapacağımız işin Allah’ın rızasına uygun
olmasının sözleşmesidir. Günah
olan hiçbir işe besmele çekilmez.
Bir işe besmele çekilmişse referansımız, kimin adına başladığımızın şuurunda olmaktır.
Bismillah demek, Allah’ın adıyla
demektir. Hâlbuki biz Allah’ın
adıyla deyip, batıl geleneğin izinde yürümekte ve hayatı sürdürmekteyiz. Diğer bir anlamıyla
“Bismil âbâ- babalar adıyla- hayatı yaşıyoruz.
Dilinden ve duvarından besmeleyi eksik etmeyenler, besmelenin
şuurunu yok etmek mücadelesinde ön saflarda yer almaktadırlar.
Nice törenlerde “besmele” söylenir, fakat Allah’ın rızası asla gözetilmez. Dükkân açılırken besme-
le söylenir, fakat helal ve temiz
ticaretten uzaklaşılır. Faiz, hile,
yalan, sözde durmamak gibi yanlışları sürdürürken, besmelenin
ne anlamı olabilir. Besmele hayata bakışın anahtarı ve projektörü
olmalıdır. Gel gör ki durum hiç de
sanıldığı gibi değildir. Keşke besmeleyle başlanılan her iş, aynı
duygularla devam etse ve besmelenin şuuru yapılan işte hissettirilebilse.
Besmeleyle okumak, besmeleyle yazmak, besmeleyle yaşamak
ve ne varsa hepsini besmeleyle
yani “Allah ile olmak” ve hayatı
sürdürmek demektir. Besmeleyle
oy kullanmak, Allah adına seçim
sonucunu, O’nun rızasına uygun
olarak tefekkür edip yaşamı talep
etmektir. Hadise sanıldığı gibi değil, İslamı öğreten müesseselerin
kapısını kilitlemek ve kapanmasına el vermek ve seyretmek, besmelenin ruhuna ne kadar uygundur. Durumun iki yönü vardır.
Birincisi cehalet ve zan; ikincisi
ise ihanet ve zulümdür. Sanırım
ikincisidir yaşanılanlar. İşin evvelinde besmele diyeceklerine, işlerini besmeleye uygun yapsalar
olmaz mı? Bu çekilen besmeleler,
bizim iman adına çektiğimiz hüzünleri artırmaktan başka bir işe
yaramıyor. Besmele demek Allah
demektir. O da imandır, ameldir,
ahlaktır ve muamelattır. Biz biliriz ki münafıklar “şahadeti” açıktan söylerler fakat Allah’ımız “onlar yalancıların ta kendileridir”
buyurur.
Bize düşen işine besmeleyle başlayanı, besmeleden uzak işleri
dolayısıyla uyarmaktır. Besmele
şahit ister, o da teslimiyet olan
İslam’dır. Hayatı İslam üzere yaşayanın besmelesi canlıdır fakat
İslam’ı yaşamayanın besmelesi
ise sadece bir cesettir. Çürümeye
mahkûmdur. Önemli olan “oyun”
besmeleyle atılması değil, hayatın besmeleyle yaşanılmasıdır.
Sahi biz besmeleyi biliyor muyuz?
KISSADAN HİSSE
Ayakkabı Numarası:
boyarlar?” İmam efendi,
On yaşlarındaydı, babaannesiyle ayakkabıcılar çarşısına gitmişlerdi. Babaanne kendisine
ayakkabı alacaktı. Satıcı sordu:
-“Tehlike işareti var yaklaşmayın demek isterler”, diyerek cevap verir.
- Kaç numara giyiyorsunuz?
Karşılıksız Sevgi:
- Yaşlı kadın, bilmiyorum, fakat ayağım yanımda diyerekten cevap verdi. Ayakkabıcıyı
bilmem fakat çocuk bu tatlı hatırayı yıllardır
unutamadı. Zekâ mı, hikmet mi bilmem. Cevap
çok güzeldi bence. Ya sizce?
İğne İplik:
Yaşlı kadının gözleri yakını görmüyordu. Göz
tabibine gitti ve şikâyetini anlattı. Hekim hastayı muayene koltuğuna oturttu ve “karşı duvara bakar mısınız” dedi. İrili ufaklı harfleri
sormak üzereyken, yaşlı kadın başını önüne
eğerek çantasından bir iğne iplik çıkardı. Hekim şaşkınlıkla bakıyordu.
Kadın hekime dikkatle bakarak, şimdi gözlüğü
gözüme tak ben tamam deyince neticeyi söylerim dedi. Meğer kadın okuma yazma bilmiyor
fakat derdi iğne iplikmiş. Göz muayenesinde
elinde iğne iplik denemesiyle muayeneye başlanmış. Tam o anda, kadın “tamam iğneye ipliği takabildim, işte aradığım gözlük bu” deyivermiş. Sizce güzel mi bilmem ama bence bu
da çok zekice güzeldi. İnsanlara gerekli bilgileri vermedikten sonra tüm çabalar boşa gider.
Tehlike İşareti:
Cemaatten biri orta yaştaki imam efendiye sorar;
-“Hocam, kadınlar niçin dudaklarını kırmızıya
Ağzına, diline ve aklına sağlık hocam.
Altı yaşlarındaki çocuk babasını çok seviyordu. Babası sordu, beni ne kadar seviyorsun?
Çocuk; “seni sevmeyi seviyorum, sen sevmesen de ben seni seviyorum” diyerek cevap verdi. İşte karşılıksız sevgi, anlayabilene…
Ebeveyn Sevgisi:
Anne erkek çocuğuna ebeveyn sevgisini öğretiyordu: “Oğlum ilgide ve yardımda önceliğin
anaya verilmesini emreden Peygamberimiz,
bu konuda soru soran sahabeye; ‘Anneni, sonra
anneni, sonra yine anneni, daha sonra babanı,
sonra da derece derece yakın olanı görüp gözet.’ buyurmuştur.”
Sonra anne oğluna, “anladın mı” diye sordu,
küçük adam ki yedi yaşlarındaydı, “anladım.”
Anne anlat deyince,
-“Anneyi üç kere seviyorsun bitiyor, sonra bitmezcesine babayı seviyorsun” dedi.
Almasan da maşâllah de
Pazarcı balık satıyordu, yanından geçen müşteri adaylarına şöyle sesleniyordu: “Almasan
da maşâllah de, maşâllah de”. İşte bu cümle
Kur’an’ın bize öğrettiği kulluk adabındandır.
Zira Kehf Suresi’nde “Maşâllah lâ havle velâ
kuvvete illâ billâh deseydin ya” buyrulur.
25
Harun ÇALTIKOĞLU
Genç kalemler
Sudan
Günlügümden 3
Türkiye’de insanlar bu kadar rahat yaşamalarına rağmen (Sudan halkına
göre) neden hala hallerinden memnun değillerdir.” Buradan o insanlara
bakınca, güleyim mi, ağlayayım mı bilemiyorum. İmkânım olsa da onları
bir hafta buralarda gezdirsem.
S
udan, hayatımı iki kısma ayırdı. Birinci kısım buraya gelmeden önceki hayatım, ikinci kısım
ise buraya geldikten sonraki hayatım. Burada birçok olaya tanık
oldum. Hayata bakış açım değişti.
Geceleri yatmadan önce günlüğümü yazarken, şöyle düşünürüm: ‘’
Türkiye’de insanlar bu kadar rahat yaşamalarına rağmen (Sudan
halkına göre) neden hala halle-
26
rinden memnun değillerdir.” Buradan o insanlara bakınca, güleyim
mi,
ağlayayım
mı
bilemiyorum. İmkânım olsa da
onları bir hafta buralarda gezdirsem. Açlık içindeki insanların,
yaşamak için ne kadar çaba harcadıklarını bir görseler. Keşke çölde yaşamaya mahkum olmuş, su
almak için kilometrelerce yol yürüyen Müslüman kardeşlerinden
haberleri olsa…
SUDAN OLAYLARINDA SON
DURUM
Türkiye’den kiminle görüşsem
‘’Sudan’da olaylar varmış; sizde
bir şey var mı?”’ diye sorarlar.
Ben de tek tek açıklama yapıyorum.
2011 yılında düzenlenen referandum neticesinde bağımsızlığını
kazanarak, Sudan’dan ayrılan Güney Sudan’da geçmiş dönemden
kalma silahlı gruplar faaliyetlerini devam ettiriyorlar. Kabilelerin
etkili olduğu siyasi arenada halihazırdaki başkan Salva SİİR en
güçlü kabile olarak gösterilen
DİNKA kabilesine, Riek MACHAR
ise NUER kabilesine bağlıdır.
Temmuz ayında KİİR tarafından
görevden alınan MACHAR, 2015
yılındaki seçimlerde başkan adayı olacağını açıklamış (Güney Sudan halkı MACHAR’ın başkan olmasını istiyor). Böylece bu son
gelişmeler ülke yönetimi ve iktidar partisi içerisindeki bir güç savaşı olarak gözüküyor.
Kuzey Sudan’da ise en son eylül
ayında olaylar çıkmıştı. O günden
bugüne olay olmadı. Fakir kısım
hayatlarını zorluklar içinde yaşamaya çalışıyorlar. Zengin kısım
ise koca koca villalarında oturmuş, yanı başındaki kardeşinden
haberleri bile yok. Çok korkunç
bir durum. Rabbim ümmete birlik
olmayı nasip etsin. (Amin)
İLİM SEVDALISI İNSANLAR
Sudan’ın en çok göze çarpan özelliği, mescitlerde olan sohbet halkalarıdır. Neredeyse haftanın her
akşamı, mescitlerde sohbetler olmaktadır. İlim insanları da sanki
ilimlerini insanlara aktarmak
için birbirleri ile yarış yapmaktadırlar. Mescitlerin kapısında o akşam hangi sohbetin olacağı yazmakta, insanlar da film dizisi
takip eder gibi sohbetleri takip
etmektedirler. Bazı büyük mescitlerde, sohbetlerin ne zaman ve
hangi hoca tarafından yapılacağı
sabittir. Genellikle o hocalar
Sudan’ın tanınmış ilim insanlarıdır. Sohbete gelen cemaatin çoğunluğunu gençlerin oluşturması
ilginizi artırabilir.
ULUSLARARASI AFRİKA
ÜNİVERSİTESİ
Afrika Üniversitesi, 1980 yılının
başında kurulmuş, dini ilimler ve
şeriat, tıp, hukuk, mühendislik,
eğitim, eczacılık, diş hekimliği,
ekonomi, işletme ve siyaset fakültelerinin bulunduğu bir kurumdur.
Buraya gelen öğrenci, ilk yıl Arapça
hazırlık dersleri görür. Bu dersleri
geçerse istediği bölüme kayıt yaptırabilir. Her sene Kur’an-ı Kerimden
bir cüz ezberlemek mecburiyetindedir. Ayrıca üçüncü sınıfın sonunda 21 günlük “KAFİLE”’ denilen
tebliğ ve davet çalışmaları için
1.000’den fazla öğrenci Sudan’ın
dört bir yanına dağılmaktadır. Buraya katılan öğrenciler zorunlu değil, kendi istekleriyle katılmaktadırlar. Gittikleri yerde halk onları
misafir eder. Üniversite ise öğrencilerin her türlü masraflarını karşılar
ve bu öğrenciler sadece şeriat öğrencisi değildir. Her bölümden gönüllü öğrenciler katılmaktadır.
Keşke bizim ülkemizde de böyle
çalışmalar olsa da vatandaşlarımız
az da olsa bu öğrenciler sayesinde
bilinçli olsa...
Afrika Üniversitesi büyük bir mescide sahiptir. Mescidin içine girdiğinizde öbek öbek ilim halkaları
görürsünüz. Öğrencilerin kimi tefsir, hadis vb. halkalara katılmış,
kimi de köşeye çekilmiş ya ders çalışıyor ya Kuran okuyor ya da uyuyordur. Büyük bir bahçesi, güzel bir
şadırvanı, kütüphanesi, öğrencilerin kalması için yurtları vardır.
SÜRPRİZ MİSAFİR
Memleketim SAKARYA’dan buralara misafir geleceğini duyunca
çok heyecanlanmış,
geleceği
günü iple çeker olmuştum. Gelse
de az da olsa oralara karşı hasretimi gidersem. 13 Şubat Perşembe
sabah 5’te uyandığımda RİBAT
Aşevi’nde olduklarının haberini
aldım. Gelenin Gazanfer ÜVEZ
hocamızın olduğunu öğrendik.
Bir an önce gitmek istiyorduk
ama yorgundurlar; dinlenirler
diye düşündük. Öğleye doğru
Ubeyde CANLI kardeşimle beraber RİBAT Aşevi’ne gittik. Karşımızda Gazanfer ÜVEZ hocamızı
görünce, ona sıkı sıkı sarıldık. Sarıldığımda kendimi 9 aydır gidemediğim memleketimde hissettim. Beraberinde KONYA’dan
gelen hayırsever ağabeylerimiz
de vardı. 4 gün burada misafir
olacaklarmış. Yoğun bir programları varmış. Aşevinde yapılan
sünnet programına ve Sudan’ın
bir köyündeki kuyu açılışına biz
Sakaryalılar olarak (Ben, Ubeyde
CANLI, Enes ÖZBAY ve Mehmet
ÖZSÖYÜT) katılıp , sizlerin vesilesiyle olan bu iyilik kervanında
bizim de parmağımız olsun istedik. Oradaki kardeşlerimizin
mutluluklarına ortak olduk. Sizlerin de orada olup, o kardeşlerinizin sevinçlerini görmenizi isterdim. ALLAH sizlerden ve
bizlerden razı olsun(Amin).
Gazanfer hocamızla da 4 gün boyunca çok güzel vakit geçirdik.
Başka bir ülkede sevdiğiniz ve
hele hele memleketinizden biri
ile buluşmanın heyecanını yaşamayan bilmez diyor, sizlerle bir
dahaki yazımda tekrar buluşmayı
Rabbimden temenni ediyorum…
27
Halil ATALAY
Çocuklara Öykülerle 40 HADiS
5.HADiS
"Allah'ım! Bize
imanı sevdir."
"Fakat Allah (c.c.) size imanı sevdirmiş ve
onu kalplerinize süslemiştir. Küfrü, fıskı ve
isyanı da size çirkin göstermiştir."
28
İmanı bize sevdiren, kalplerimizi
imanla süsleyen, küfrü, fıskı
(itaatsizliği ve isyanı) çirkin
gösteren Allah (c.c.)’tır. Kuranı
Kerim’de “Fakat Allah (c.c.) size
imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize süslemiştir. Küfrü, fıskı ve
isyanı da size çirkin göstermiştir.” buyrulmuştur. (49 Hucurat
7) Çünkü iyiyi kötüyü ayırt eden
aklı bize veren, aklımıza iyiyi
kötüden ayırt etme gücü veren
yüce Allah’tır.
"İman eden kimseler en
çok Allah (c.c.)'ı sever­ler."
(2 Bakara 165)
“İman eden kimseler en çok
Allah (c.c.)’ı sever­ler.” (2 Bakara 165). Birisi size “Ne olmak
istiyorsunuz?” diye bir soru
yöneltse, aşağı yukarı çoğumuzun cevabı, şu veya bu mevkiimakam sahibi olacağım şeklinde
ortaya çıkacaktır.
Cevaplarda unutulan bir nokta
var: “İyi insan” olabil­mek, tek
kelimeyle “adam olabilmek”...
“Okudun yine adam olmadın!”
sözü “sıfır”dan bir adım ileri
gidememenin ifadesidir.
Öyleyse insanı değerlendiren
nedir? İnsanı asıl değer­lendiren
inancıdır. Mesela bin (1000)
rakamını düşünelim. Burada
en önemli rakam birdir. Önde
bir (1) olmasa, sıfırlar bir anlam
ifade etmez. Ancak öne bir rakam
konulunca sayıların değeri artar.
İşte o bir imandır. İman olmadan hiç bir şeyin de­ğeri yoktur.
Kaynaklar:
1- Ahmed, Müsned 3/ 424.
İmanla beraber ise çok büyük
değer kazanır. İman da yalnız
başına yeterli değildir, değerinin
artması için nasıl birin yanında
diğer rakamlara ihtiyaç varsa
imanın yanında da diğer ibadetlere, iyi şeylere ihtiyaç vardır.
Yani sıfırlar birin önünde olunca
da (001) gibi fazla değer ifade
etmez. Onun için işin başı imandır. İman da gereği gibi yapılınca
güçlenecektir.
Konya’mızda yetişip yaşamış
ünlü bilge ve Allah (c.c.) dostlarından Hacıveyiszâde Hocaefendi, çocukları severken; “Alim ol,
kâmil ol, hafız ol, mürşid ol.” diye
dua edermiş. Hacıveyiszâde’ye
hocası: “Oğlum boşu boşuna
yorulma; Adam ol deyiver, böyle
dua ediver, yeter.” dermiş. Gerçekten adam ol­mak önemlidir.
Ancak bu, sadece çocukluktan
kurtulma gibi ba­sit bir biyolojik
olay değildir. Onun için, “Ne
olmak istiyorsun?” diyenlere
“Adam olacağım!” cevabı verilmelidir.
Öğretmen, eline tebeşiri alıp
tahtaya kocaman bir (1) ra­kamı
yazar. “Bakın!” der, çocuklara,
“Bu, bir (1) rakamı kişilik­tir.
Hayatta sahip olabileceğiniz en
değerli şey!”
Sonra bir (1) rakamının yanına
bir sıfır (0) koyar: “Bu, başarıdır.
Başarılı bir kişilik bir (l) on (10)
yapar.”
Bir sıfır (0) daha...
“Bu, tecrübedir. On (10) iken, yüz
(100) olursunuz.” Ve sıfırlar böyle
uzar gider. Yetenek, disiplin,
sevgi, kararlılık, azim... «.
Güngörmüş tecrübeli hoca,
öğrencilere eklenen her yeni
sıfır (0)’ın kişiliği, on kat daha
zenginleştirdiğini anlatır. Bütün
öğrenciler gözlerini açmış, pür
dikkat dinlerken hoca eline
silgiyi alıp en baştaki l(bir) rakamını siler. Geriye bir sürü sıfır
(0) kalmıştır. Ve hoca can alıcı
yorumunu yapar:
“Kişiliğiniz yoksa, öbürleri
hiçtir!”
Öğrenciler hayatları boyunca
unutamayacakları çok önemli
bir ders almışlardır. Adam olmak
için imanlı, kişilikli ol­mak
gerektiğini öğrenmişlerdir. Hani,
Hıristiyanken Müslüman olan
profesöre: “Önceden adınız neydi?” diye soranlara: “Boş-verin,
adam değildim ki, adım olsun!”
cevabını vermiş ya. Bunun gibi,
önemli olan adam olmaktır.
Adam olmanın yolu da, iyi Müslüman olmaktır.
Duamız neydi, hemen hatırlayalım: “Allah’ım! Bize imanı
sevdir.” Sevdir ki bizler gerçek
adam olalım...
29
Mehmet KUZU
FİTNE HAREKETLERİNDE
MÜMİN’İN TAVRI
NE OLMALI?
Fitne dönemi, öfkeleri Allah için yutma dönemidir. Af etme ve bağışlama
erdemine insanların karşılıklı ihtiyacı olduğu dönemdir. Kötülüğe iyilikle
savma zamanıdır. Bilgiçlik taslamak için sözü tartmadan, süzgeçten
geçirmeme, aynı zamanda yazının da edebi olduğunu unutmama
zamanıdır. Söylenecek ve yazılacaklar tarafları ayrıştıracak biçimde
değil, ama ilkeli bir şekilde çözüm odaklı olmalıdır. Fitneyi ahlaki
erdemlere sahip topluluklar durdurabilir.
“
Fitne” kavramı, imtihan, iyi ve kötü
şeylerle deneme; manevi çöküntü;
dini içtimai ve siyasi kargaşa anlamında kullanılan bir kelimedir. Ankebut Suresi ikinci ayette; “Müminler
sadece iman ettik demeleri sebebiyle
kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tabi tutulmayacaklarını
mı, zannettiler.” buyruluyor. Ayrı ayrı
imtihana tabi tutulduğu gibi, toplum
olarak da imtihana tabi tutuluyor insanlar. Milletlerin imtihanının bedeli
de çok ağır oluyor. Helak edilen topluluklar böyle bir imtihandan geçirildiler. Peygamberlerinin uyarılarına kulak tıkayanlar, akıllarının kendilerini
haklı gösteren süslü mazeretleriyle
imtihanlarını kaybettiler. Toplumlar
fertlerden oluşur. Fertler şayet hayatlarını murakabe altında yaşamaz,
nefsi arzularının arkasından koşar,
şeytana dost olup Hakk’a sırtını dönerlerse, kişisel imtihanlarını kaybettiler demektir. Bu imtihanın sadece
kendisine bakan yönü, onun dünya ve
ahretiyle ilgilidir. Belki de bu haliyle
dar bir alanı kapsar. Ancak ferdi imtihan kaybedişler, gerekçesi ne olursa
olsun zamanla birleşerek büyür ve
30
toplumsal fitnenin doğmasını sağlar.
“Birtakım fitnelerin yağmur selleri
gibi evlerinizin arasından aktığını
görüyorum.” (Buhari, Fiten) uyarısını peygamberimiz inanan insanlara
yapmıştır. Bunun anlamı şu: İman
edenler Allah tarafından sınanacaklar. Bu sınanmanın en ağır olanı da
toplumsal olanıdır. Öyle bir sarsıntıyla yüzyüze kalırsınız ki, hak ve hakikatin nerede olduğunu göremezsiniz.
Fitne ortaya çıktığı zaman, taraflar
hep kendilerini haklı görürler.
“Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü
hatırlayarak, tarihin derinliklerine
girip araştırmaya gerek yok. Çünkü
Allah (c.c) kıyamete kadar gelecek
insanlara ve onların oluşturacakları
toplumlara, olumlu ve olumsuz yaşanılacak her türlü örnekleri, Peygamberi ve onun ashabı tarafından
yaşanılarak
örneklendirilmiştir.
Münafıkların Medine’deki fitne hareketleri takip edilirse bol miktarda
malzemeye ulaşılabilir. Yine Müreysi
Gazvesi’nde cereyan eden iki toplumsal fitne hareketinin etkileri, farklı
farklı da olsa, iman kardeşliğini nasıl
tehdit ettiğini görmeye engel yoktur.
Bu olayda efendimizin takındığı tutum iyi tahlil edilirse, fitnenin etrafı
kasıp kavurduğunda, yöneticilerin ne
yapması gerektiğinin ipuçları yakalanır. Fitneye alet olanlar ve fitne yüzünden karşı karşıya gelen müminlerin derecelerine göre takındıkları
tavrı, sonra da bu girdaptan kurtuluş
yollarını görürler. Bu olay üzerine
nazil olan Nur Suresinin ayetleri ise
olaya şahit ve çıkış yolunu sunan
vahiylerdir. Müreysi Gazvesi’nin tahliline teferruatı bırakarak, Efendimiz
(s.a.v)’in vefatı öncesi Cennet ül Baki
mezarlığında Medine sokakları arasında dolaşacak bir fitneden sahabeyi
uyardığı Buhari hadisine dönelim.
Evvela Efendimiz (s.a.v)’in vefatından
sonra ortaya irtidat fitnesi çıktı. Bu irtidat fitnesi toplumsal bir özellik taşıyordu. O sebeple hedefinde yeni İslam
devleti vardı. Bu girişimler münferit
çıkışlarla başlayıp, yalancı peygamberlik iddialarıyla büyüdü. Ebu Bekir
(r.a) ve samimi Müslümanların dirayetli çıkışlarıyla da engellendi.
Hz Ömer(r.a)’ın yönetimi, adaleti ölçü
alan bir yönetimdi. Diğerleri gibi. Bir
farkla ki irtidat olayları bastırılmış,
gönüllerdeki fitne dalgaları yavaşlamıştı. Nifak ehli ile şirk içinde olanlar
ise onun dirayetinden korkuyorlardı.
Fitneye sebebiyet verecek her türlü girişime müsamaha göstermiyordu. Bir
gün kendisine bir bilgi ulaştı. Deniliyordu ki; sahabe ayrı ayrı yerlerde toplanıp geceleri sohbet ediyor. Bunun
üzerine mescide bir konuşma yaptı:
“Bu hareket ümmeti bölmeye sebebiyet verecek bir olaydır. Yarın insanlar
birbirini şucu bucu diye isimlendirecek. Bundan böyle kimse ayrı ayrı
guruplar oluşturmayacak.” Yine o,
sahabenin Medine’den çıkışını yasaklamış, izne bağlamıştı. Gerekçesi aynıydı. Bilinmesi gereken bir hususta
onun insanlar içerisinde fitneyi uyandıracak meselelerdeki hassasiyeti yanında kendi ailesi üzerindeki titizliğidir. Kavmiyetçiliği harekete geçirerek
hiçbir şeye fırsat vermiyordu. Emir-el
müminindi, fakat Medine’nin yoksullarıyla aynı hayat standartında yaşıyordu. Hançerlendiğinde de önce kendisini hançerleyenin Müslüman olup
olmadığını sormuş, Mecusi olduğunu
öğrenince de Allaha hamd etmişti.
Yerine oğlunun bırakmasını teklif
edenlere ”bir evden bir kurban yeter
diyerek saltanat kapısını kapamıştır.
Hz. Ömer (r.a) fitnenin önündeki en
büyük set idi. O fitnenin önündeki
kapıydı. Şehit edilmesiyle fitneyi engelleyen kapının kırıldığı rivayetini,
toplumda meydana gelecek çözülmelerin, dünyevileşmenin yönetimde
ortaya çıkacak boşlukların ve nifak
gruplarının güçlenmesi anlamına
geldiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda imamesi kopmuş tespih taneleri
gibi Müslümanların da savrulacağını
gösteriyordu.
Hz. Osman (r.a) zamanında
Ümeyyeoğulları’nın konumu, tavır
ve davranışları analiz edilmelidir.
Zira buradaki gözlemler daha sonraki
olumsuz olayların aktörlerindendir. O
menfi örneklerden alınacak dersler,
sonraki zamanlarda yaşayan insanların, fitneden korunma arayışlarında
rehber olabilir.
Kardeşler arasında ihtilaf zuhur edebilir. O zaman bu
ihtilaf sizi kederlendirmeli. İhtilafın çözümü için taraf
olmadan samimi gayretlerde bulunma sorumluluğunuz
var. Fitneyi besleyen günümüzün “usbe’sinin” en önemli
silahları olan sosyal medya haberlerine, dedikodularına
dikkat edin.
Fitnenin toplumsal imtihan yönünü
bize gösteren en önemli örnekler, “Cemel ve Sıffın vakaları”nda görülür.
90 bine yakın Müslümanın birbirini
öldürdüğü bu savaşlar acı hatıralarla
doludur. Sahabe döneminin bu ders
alınması gereken olaylarının farklı
versiyonu İslam coğrafyasında ne
yazık ki yaşanıyor. Böyle ortamlarda
inanan insanlar ne yapmalı? Bölünmenin çoğaldığı bu zamanlarda taraf
olmak da fitnenin artmasına sebebiyet vermektedir. Tarafsız kalmak
da taraflar tarafından eleştirilmekte,
fitneye malzeme olarak kullanılabilmektedir. Kufe Valisi Ebu Musa el
Eşari, Hz. Ali (r.a)döneminde insanları fitneden uzak durmaya çağırdığında, Hz Hasan ve Ammar b. Yasir
tarafından fitneye taraf olmakla suçlanmıştı.
Bu imtihan esas itibarıyla mümin’in
kendi kendini test etmesine de bir çağırıdır. Eğer bu teste verilecek cevaplar samimi ve içtense fitne yangınını
söndürmede ve yangının kendisini
yakmasına engel olmada önemli rol
oynar. Sorular vahiy kaynaklı oluşturulmalı. Şahıslar fıtri eğilimlerine
uygun soruları kendilerine sorabilmeli. Unutulmamalı ki ahiretteki hesapta mazeretler ve teviller işe yaramayacaktır. Hucurat Suresi’nden bir
demete bakalım: “Müminler sadece
kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (49/10)
Kardeşler arasında ihtilaf zuhur edebilir. O zaman bu ihtilaf sizi kederlendirmeli. İhtilafın çözümü için taraf olmadan samimi gayretlerde bulunma
sorumluluğunuz var. Fitneyi besleyen
günümüzün “usbe’sinin” en önemli
silahları olan sosyal medya haber-
lerine, dedikodularına dikkat edin.
“Ey iman edenler! Herhangi bir fasık
(çizgi dışına çıkmış, itaatsiz, emirleri
yerine getirmeyen) size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin,
doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği
bilmeyerek, bir takım kimselere karşı
fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz” (49/6). Fitne ortamı
ahlaki çöküntüyü beraberinde taşır.
Başkalarıyla alay etmek, gıybeti meşrulaştırmak, zannı hakikat gibi sumak, tecessüs etmek, yani kardeşine
ait kusur arayışına girmek, ayıpları
örtmek yerine ifşa etmek, yer yer iftirada bulunmak. Oysa ki Allah (c.c)
Hucurat Suresi’nde müminlerin bu
duruma düşmemelerini istemektedir.
Zira vahyin emirlerinin yaşanmasıyla fitnenin önüne geçilebilir.
Fitne dönemi, öfkeleri Allah için yutma dönemidir. Af etme ve bağışlama
erdemine insanların karşılıklı ihtiyacı olduğu dönemdir. Kötülüğe iyilikle
savma zamanıdır. Bilgiçlik taslamak
için sözü tartmadan, süzgeçten geçirmeme, aynı zamanda yazının da edebi olduğunu unutmama zamanıdır.
Söylenecek ve yazılacaklar tarafları
ayrıştıracak biçimde değil, ama ilkeli
bir şekilde çözüm odaklı olmalıdır.
Fitneyi ahlaki erdemlere sahip topluluklar durdurabilir.
Bu dönemlerde, bilgi ve belgeye sahip
olmayan, fitnenin söndürülmesinde
söz ve yazısının etkisi, kardeşliği güçlendirmeye değil ayrıştırmaya sebep
olacak olan kimse, kendi ruh dünyasını, ahiret hayatları adına test edip
“SÜKUT ORUCU” tutmaları fitneye
alet olmama adına önemli bir seçenek
olabilir.
31
Hanım Sahabiler
“Bu hanımların bazıları, mü’minlerin anneleridir. Bazıları Hz. Peygamberin (s.a.v) kızlarıdır. Bazıları
Rasûlüllah’ın Ehl-i Beyti’dir. Bazıları Allah’ın yedi kat semânın üstünden şikâyetini duyduğu hanımlardır. Bazıları Âlim ve Habîr olan Allah’ın onlar hakkında Kur’ân âyeti indirdiği hanımlardır. Bazıları,
Akabe bey’atında Resûlüllah’a bey’at eden hanımlardır. Bazıları Cebrail’i gören hanımlardır. Bazıları,
Allah’ın kendisine, ondan sonra asla susamadığı şerbeti içirdiği hanımlardır. Bazıları Rasûlüllah’ı
(s.a.v) en beliğ ve en güzel şe­kilde tarif eden hanımlardır...
Mü’minlerin ilk annesi
Hadice Bint Huveylid (r.a)
“Vallahi, Allah bana ondan daha
hayırlısını zevce ola­rak vermedi. İnsanlar beni inkâr ettiğinde o bana
inandı, insanlar beni yalanladığında o beni doğruladı, insanlar beni
mahrum bıraktığında malıyla beni
o destekledi. Diğer hanımlarımdan
değil de, sadece ondan Allah bana
çocuklar ihsan etti.”
Cahiliye devrinde et-Tâhire (temiz)
diye çağrılıyordu. İki defa ev­lenmişti.
Kocaları, Arap efendilerinden ve
eşrafındandı. Birisi Hind İbnu’nNebbaş İbn Zurare (Ebu Hâle)’dir.
Hadîce’nin Hînd’den Hâle ve Hind
isimli erkek çocukları olmuştur. Ebu
Hâle’den sonra da Atîk İbn Abid elMahzumi ile evlenmiştir. Atîk’ten de
Hind adında bir kız çocuğu olmuştur,
Hadîce’nin babası Huveylid İbn Esed
İbn Abdiluzza kavmi arasında şerefli
bir kimseydi. Hadîce’ye Ummu Hind
(Hind’in annesi) denilirdi. Hadîce şerefli soylu ve zengin bir kadındı. Bu
sebeple Kureyş erkeklerinin hepsi
ellerinden gelse, onunla evlenmeyi
isterlerdi… Amcaları Ebû Talib ve
Hamza îbn Abdilmuttalib’le birlikte
Hadîce’nin amcası Amr îbn Esed’e
gittiler. Böylece Hz. Muhammed’e
Hz. Hadîce’yi nikâhladı. Hz. Muhamed 20 deve mehir verdi. Hz. Hadîce
40 yaşındaydı. Hz. Muhamrned’in
ilk evlendiği hanımdı. Nikâh kıyıldıktan sonra develer kesildi, yemekler döküldü. Hadîce’nin evi eşe
dosta açıldı. Gelenler arasında Fahr-i
kâinatın sütannesi Halime de vardı.
Süt oğlunun düğününde bulunmak
için tâ Sa’d kabilesinden çıkmış gel-
32
mişti. Bu mübarek kadın ertesi gün
şerefli ve cömert gelinin bağışladığı
kırk baş koyunla kabilesine dönecektir.
Hz, Muhammed (S.A.V)’in gözleri
nemlendi. Annesini küçük yaşta
kaybetmişti. Şimdi ince, latîf bir el
bu eski yarayı derin bir şefkatle sarıyordu. Mahzun kalb, Hadîce’de uzun
mahrumiyet devresinin; sıkıntısına
güzel bir bedel bularak ferahladı.
15 yıl bu evlilik mutluluk dolu olarak geçecekti. Ülfet ve de­vamlılıkla
süslenmiş olarak... Cenâb-ı Hakk da,
kızlar ve oğlanlar he­diye ederek bu
evliliğin saadetini artıracaktı. Hz.
Hadîce el-Kasım isimli çocuğu doğurdu. Hz. Muhammed Ebu’l-Kasım
(el-Kasım’ın ba­bası) künyesini aldı.
Hz. Hadîce’nin el-Kasım’dan sonra
Rukıyye, Zeyneb, Ummu Kulsûm
ve Fâtıma isimli çocukları oldu. ElKasım daha sonra öldü.
Rasûlüllah (S.A.V) ashabıyla birlikte
otururken yere dört satır ya­zı yazıldı.
Rasûlüllah (S.A.V) sordu:
— Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Ashab:
— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dediler. Peygamber (S.A.V) şöyle dedi:
— Cennet kadınlarının en faziletlileri dört kişidir: Bunlar Hadîce Bint
Huveyfid, Fâtıma Bint Muhammed,
Meryem Bint Imran ve Firavun’un
hanımı Asıya Bint Muzahim’dir.
Muhasaranın çöküşünden altı ay
sonra Hz.Muhammed (S.A.V)’in Amcası Ebû Tâlib vefat etti. O yeğeni için
sadakatli bir baba, kefil, koruyucu ve
Kureyş’in müşrikleri önünde aşılmaz
bir engeldi. Hz. Ha­dîce, amca Ebü
Tâlib’in matemine şahit olmadı. O,
Rasûlüllah’ın evine sevgili zevcinin
durumunun düzeldiğine kanaat getirdikten sonra Rabbine kavuşmak
arzusuyla yatağında dünyaya veda
etme durumun­
daydı... Bu esnada
Rasûlüllah (S.A.V) Efendimiz, Hz.
Hadîce’nin yanına oturmuş sekerâtı
mevtin (ölüm ânının ağırlığının) ona
kolay gelmesini sağlamaya çalışıyor
ve Allah’ın onun için hazırladığı nimetleri müjdeliyordu.
Üç kızı; Zeyneb, Ümmü Gülsüm ve
Fâtıma yatağının çevresine oturmuşlar, âhiret yolculuğundan önce
doya doya annelerine bakıyor­lardı.
Hz. Hadîce, Hâşimoğulları Ebû Tâlib
şi’binden çıktıktan ve Ebû Tâlib’in
ölümünden üç gün sonra bîsetin
(peygamberlik gelmesi) onuncu yılı
Ramazanın onunda 65 yaşındayken vefat etti. Hacûn kab­ristanına
gömüldü. Onu kabrine Rasûlüllah
(S.A.V) mübarek elleriyle yerleştirdi.
Sonra evlendikleri günden itibaren
kendisine her konuda yardımcı olan
ve son nefesine kadar yanı başında
cihâdına ortak oldu­ğu sevgili zevcesine veda edip, keder içinde evinin
yolunu tuttu. Kızları Ümmü Gülsüm
ve Fâtıma’yı bağrına bastı; onları
hem teselli ediyor, hem de uğradıkları musibete karşı onlara destek olmaya çalı­şıyordu. Anladı ki, o andan
itibaren Mekke’de yeri yoktur. Hz.
Hadîce’nin vefatından sonra burası
kendisine oturulacak bir yer olmaktan çıkmıştır.
(Abdulaziz eş-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar (Hanım Sahabiler)
Rasûlüllah (S.A.V)’in hayatına
Hadîce’den sonra başka kadınlar da
girdi. Ama kalbi ve dünyası bütün
samîmiyetiyle bu ilk zevcesine ait
olacaktı. Çünkü o çeyrek asır süresince erkeğinin evinin tek sevgili,
şefkatli kadınıydı. O evde ona hiç bir
kadın bu süre içerisinde ortak olmamış, erkeğinin ufkunu ondan başkası gölgelendirmemişti.
Onun vefatından sonra bu eve başka
zevceler de geldi. Arala­rında çocuğu
olanlar, güzel olanlar, soylu ve mevkî
sahibi olanlar da vardı. Ancak hiç
birisi Hadîce’yi bu evdeki mevkiinden uzaklaştıramadığı gibi, sevgili
zevcinin gönlünde taht kuran hatıraları derecesinde bir mevki de elde
edemediler...
Seneler sonra Medine, Bedir zaferinden sonra Kureyş esirlerinin fidye
karşılığı serbest bırakılmasına şahit
olacaktır. Burada Hadîce’ye ait bir
gerdanlığın, kızı Zeyneb tarafından esir bulunan kocası Ebû’l-As b.
Rebî’in esirlikten kurtarılması için
fidye olarak gönderil­diği görülecektir. Kahraman peygamberin kalbi
kederden burkulacak, zafer elde
etmiş bulunan arkadaşlarından,
bu gerdanlığın Zeyneb’e iade edilip
Ebû’l-As’ın serbest bırakılmasını isteyecektir.
Rasûlüllah (S.A.V)’in evi, gençliğinin en taze dönemlerinde ve
Rasûlüllah’ın sevgisine malik olan
Aişe binti Ebû Bekr’in, daha önce
zevcinin kalbine yerleşen bu mübarek hanımın kazandığı büyük sev­
giyi kıskandığına şahid olacaktır.
O Hadîce ki, son nefesine kadar tek
başına zevcinin kalbine te’sîr etmiş,
vefatından sonra da bu kalbteki yerini korumuştur.
Mü’minlerin annesi Hz. Aîşe anlatmaktadır: Hadîce’nin kızkardeşi
Hâle, Medîne’ye gelir. Rasûlü Ekrem
(S.A.V) Efendimiz, evinin önünde
Hâle’nin, merhum hanımının sesine
benzeyen sesini işitince heyecanla:
«Aman Allah’ım! Bu Hâle!...» diye
haykırır. Buna karşılık, Aîşe kendini
tutamayarak:
«Allah sana ondan daha hayırlısını vermişken, Kureyş’in kocaka­
rılarından olup, bir zaman önce
ölmüş, çenelerinin içi kırmizi bir ko­
cakarıyı ne anıp duruyorsun?» der.
Rasûlüllah (S.A.V)’İn rengi değişti,
öfkeyle Aîşe’yi şöyle azarladı:
«Vallahi, Allah bana ondan daha
hayırlısını vermedi; insanlar be­
ni
inkâr ettiğinde o bana inandı, insanlar beni yalanladığında o beni tasdik
etti, insanlar beni (muhasaraya alıp
her şeyden) mahrum etti­ğinde malıyla o destekledi. Diğer kadınlardan
olmadığı halde Allah onunla bana
çocuk ihsan etti.»
Aîşe kendi kendine şu kararı vererek
sesini kesti. «Vallahi, bundan sonra
onu hiç dilime dolamayacağım.»
Daha önce Hadîce hakkında konuşurdu.
Bir gün de, Rasûlüllah (S.A.V)
Hadîce’yi sıkça anınca Aîşe (r’anhâ)
ona şöyle dedi :
«Sanki dünyada Hadîce’den başka
kadın yok gibi...»
Rasûlüllah (S.A.V) de şu karşılığı verdi:
«O şöyle, şöyle... idi. Benim ondan çocuğum da oldu.»
Aîşe, Rasûlüllah (S.A.V)’in bir koyun
kestiğinde :
«Onu Hadîce’nin dostlarına gönderin» dediğini görüp duruyordu. Bir
defasında Aîşe bu konuda ileri geri
konuşunca Rasûlüllah (S.A.V):
«Ben Hadîce’nin sevdiklerini severim.» buyurmuştu. Sahih-i Müslim’deki bir rivayette şöyle buyurduğu zikredilir: «Bana onun sevgisi
bahşedildi.» (Yani Hadîce’yi sevmek
İslâmî bir fazilettir.)
Mekke’nin fethinde, Hadîce’nin vefatının üzerinden on yıldan fazla
bir zaman geçtiği halde, Rasûlüllah
(S.A.V)’ın Mekke’nin fethi­
ni kontrol etmek üzere kurulan karargâh
için yer olarak Hz. Hadîce’nin kabrinin yakınını seçtiği görülür. Fetih
tamamlandıktan sonra ise gerek
Kabe’yi tavaf ederken, gerek putları
yıkarken Hadîce’nin evine zaman zaman gitmek suretiyle onun ruhu ile
ünsiyetini ve onun ma­nevî varlığıyla
yakınlığını devam ettirmek istediği
görülür: Rasûlüllah (S.A.V) bu uzun,
yorucu mücâdeleye karşı Hadîce’nin
sevgi ve şefkat pınarından doya doya
içerek teçhizatlanmıştır.
Hadîce’den sonra milyonlarca kadın
İslâm’a girecektir, ancak o, kahraman peygamberin hayatındaki rolü
için Allah’ın seçtiği ilk müslüman
kadın olma özelliğini koruyacaktır.
Müslüman olsun olmasın tüm tarihçiler bu rolü belirteceklerdir.
Bunun için Bodley şöyle diyecektir:
«Hadîce’nin severek evlendiği şahsa
olan sağlam güveni, bugün yeryüzü
halkından her yedi kişiden birisinin
din olarak bağlandığı inancın ilk dönemlerindeki sağlam bağlılık ortamının oluşmasında en büyük etken
olmuştur.»
Margoliuth Rasûlüllah’ın hayatını
yazarken, Hz, Hadîce’nin vefa­tı için
ise şunları yazar: «Hz. Muhammed,
Hz. Hadîce’nin vefatıyla peygamberlik görevini ilk anlayıp doğrulayan, onun kalbine huzur ve sükûnet
vermekten ka­
çınmayan... Yaşadığı
sürece onu zevcelerin sevgisiyle,
annelerin şef­k atiyle kuşatan birisini
kaybetti.»
Evet! Tarihçinin dediği gibi; Henüz
altı yaşında iken anne sevgi­si ve şefkatine doymadan annesini kaybeden
ve anne şefkatinin öz­lem ve hasretiyle büyüyen sevgili Peygamberimiz
(S.A.V), özlem ve hasretini duyduğu
sevgi ve şefkati Hz. Hadîce’de fazlasıyla bulmuş­tur.
Yine Hz. Muhammed (S.A.V)’e zevce
(eş) olarak da Hz. Hadîce; yeri doldurulamayan eşsiz bir kadındı... O, Hz.
Muhammed (S.A.V)’e tarihin benzerini bahsedemeyeceği şekilde örnek
sevgi, sadâkat, vefa ve cefakar bir
kadınlık yapmıştır. Yeri gelmiş malını feda etmiş, ye­ri gelmiş canını feda
etmiştir.
Tarih, sevgide, şefkatte, vefada ve
cefâda Hz. Hadîce’den daha şerefli
bir kadından asla bahsedemiyecektir... Çünkü; Hz. Hadîce, dünya durdukça müslüman kadınlarına her
yönüyle örnek İslâm kadı­nı olmaya
devam edecek ve ismi hürmetle ve
rahmetle kıyamete ka­dar dillerden
düşmeyecektir...
33
Yusuf ERKAN
SESSİZ
SessizHİZMETÇİLER
Hizmetçiler
A
llah Rasulü (s.a.v); “Uhud dağı
bize sever biz uhud dağını severiz” buyurmuşlardır. Sevgiyi sadece insanlar arasına hapseden bir
zihniyetin anlamakta zorlanacağı
bir durum. İnsanların birbirine tahammül edemedikleri bir dönemde,
çağlarötesi, mana dolu bir mesaj.
Allah Rasulü (s.a.v) bu mesajı ile
insanlara kainata nasıl bakmaları
gerektiğini, kainattaki yerinin ne
olduğunu ve en önemlisi görevinin bilincine varması gerektiğini
aktarmaktadır. Cansız olarak gördüğümüz bir dağın veya bir taşın
duygusu olduğunu ifade ediyor
Peygamber. Bu duygu onun Yaratanına karşı görevini yerine getirme
sonucunda duyduğu mutluluktur
aslında. Allah (c.c) Kitabı Kuranı
Keriminde bu taşlardan şöyle bahsetmektedir:
“Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü
taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan
ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri de vardır
ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah
yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz) değildir.” (Bakara, 74)
Seslerini duyamadığımız bu âlemin
sessiz hizmetçileri, sevdikleri gibi
elbette sevilmelidirler. Böyle emrediyor Allah Rasulu (s.a.v), bir müslümanın kainata bakış açısını inşa
ediyor. Bir eşyayı yerinde kullan-
34
mamanın zülüm olduğunu söylüyor. İnsanların vahşice katledildiği
bu dünya coğrafyasında belki de
bu anlattıklarımız komik gelecek
sizlere. Lakin bir çiçeğin ağladığını
duyan bir yürek, bir insanın ağlamasına dayanabilir mi?
Geçenlerde bir dostum ziyarete gittiği bir dükkanda hediye olarak getirilmiş bir çiçeğin solduğunu, toprağının kuruduğunu, yapraklarının
döküldüğünü görür. Hemen oradaki
arkadaşa seslenip çağırır. Çiçeğin
kendisini şikâyet ettiğini söyler. Arkadaş şaşırır, çiçek onu nasıl şikâyet
etmiştir dercesine suratına bakar.
Bizimki başlar tabi vaaza: “Bak kardeşim, bu sana emanet edilmiş bir
canlı. Elbette sesi soluğu çıkmaz.
Seni sana da şikâyet edemez. Lakin
Yaradana şikâyet eder. Sana emanet
edilen bu çiçeğin toprağına, suyuna, ışığına, gölgesine bakmak senin
vazifen. Muhakkak bu çiçeğin de konuşacağı bir gün gelecek, sana emanet edilen bu çiçek o gün ya senden
şikayetçi olacak ya da sana sevap
kazandıracak.” Genç şaşkın, bir o
kadar da derin düşünceler içersinde
çiçeği alır ve daha dikkatli olacağına söz verir.
Müslümanın hayatının merkezinde
Allah (c.c) vardır. Bu merkez müslümanın insan-insan ilişkilerini, insan-hayvan ilişkilerini, insan-eşya
ilişkilerini düzenler. Müslüman iliş-
ki içerisinde olduğu bu üç durumdan da eşit miktarda sorumludur.
Müslümanı diğer insanlardan ayıran en önemli farklardan bir tanesi
de budur. Böyle bir inşa sürecinden
geçen insan elbette toplumun da
doğru bir şekilde inşa edilmesini
sağlar.
Konunun başından beri aktardığımız bu ilişkilerden bir tanesi de
son zamanlarda medyanın da gündeminde olan Sapanca Gölü’müz.
Maalesef yanlış bazı uygulamalar
neticesinde Sapanca Gölü feryat etmekte. Sorumluluk bilincinde olan
biz Müslümanların da bu feryada
kulak tıkaması elbette mümkün olamaz. Asırlar ötesinden miras kalan
emaneti asırlar sonrasına da miras
bırakmak hepimizin borcu. Elimizden ne gelir herkes kendi namına
bir değerlendirme yapabilir ama
en azından Rabbimize bu emaneti
elimizden almaması için dua edebiliriz.
Son olarak geçenlerde bir arkadaşımın paylaştığı yazı beni çok etkilemişti. Onu da burada sizlerle
paylaşarak yazıma son veriyorum:
“Hiçbir şey yapamıyorsanız en
azından gelin gölün kenarına bir
damla gözyaşı akıtın. Zira şimdi
Sapanca’nın bir damla suya bile ihtiyacı var…” Vesselam
Gazanfer ÜVEZ
SAPANCA BİTİYOR MU?
Biliyor muydunuz? Sapanca Gölü,
dünyanın kendini besleyen dördüncü gölü idi. Şimdi ise bitme
tehlikesiyle karşı karşıya.
Eğer göl kurtarılmaya planlanmazsa gelecek nesiller hatta biz
perişan olacağız.
Sadece Türkiye’nin değil dünyanın, suyu içilebilir özellikte ender göllerinden biri olan Sapanca
Gölü’nde suların çekilmesi her
geçen gün daha çok görünür hale
geliyor. Göldeki suların çekilmesinin en büyük nedenleri arasında son 1 yılda bölgeye yeterli
yağış düşmemesinin yanı sıra,
göle su taşıyan derelerin kuruması, sanayi ve evsel ihtiyaçlar için
fazla su çekilmesi olarak gösteriliyor. Sadece Sapanca ilçesi sınırları içinde de 20 civarında su
firması bulunuyor ve bu firmalar
da dolumlarını gölü besleyen kaynaklardan yapıyor.
İçme suyu havzası olan Sapanca
Gölü, son yıllarda su kullanımının artmasına rağmen bölgede
yaşanan kuraklık nedeniyle gündemdedir.
Sakarya’nın içme suyu havzası
Sapanca Gölü’nden Sakarya’da
oturan 700 bin kişi yararlanmaktadır. Son olarak Yuvacık
Barajı’nda suların azalmasıyla
Sapanca Gölü’nden Yuvacık’a
yaklaşık 20 milyon metreküp su
çekilirken, sanayi kuruluşlarının
kullandıkları sularla birlikte gölde 1 yıl içerisinde yaklaşık 170
milyon metreküp su alındığı biliniyor.
Sapanca Gölü bataklığa dönüşme
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yetkililerin, kontrollü su alınmasını
sağlayarak buna bir an önce çözüm bulmaları gerekmektedir.
yönde etkilenir. Sapanca Gölü
kıyısındaki artezyen kuyuları ve
gölü besleyen dereler üzerinde
kurulan su fabrikaları gölün bes-
-Sapanca Gölünden sanayi fabrikalarına verilen su kesilmelidir. (Alternatif olarak; Körfezden
veya Karadeniz’den su çekilebilir
- Sakarya nehrinden alınabilir - Melen suyundan alınabilir)
-Sapanca Gölünü besleyen su
kaynaklarındaki su şirketlerine
sınırlama getirilmeli, gerekirse
iptal edilmeliler. Genel halkın
menfaati şahıs menfaatinin
üzerindedir. (Firmalar doğal suyu
şişeleyip satıyorlar)
-Sapanca Gölü çevresine yapılaşmaya sınır getirilmeli (yapılaşma ve betonlaşmadan dolayı
yağan yağmur suları toprak altına
sızıp kaynak suyu olarak gölü besleyemiyor)
-Sapanca Gölü çevresindeki
otoban ve D-100 karayolundan
geçen araçların egzoz gazları,
kurşunlar ve lastik partikülleri
yağmur sularıyla ve havadan
göle ulaşarak su kalitesini kimyasal olarak bozuyor. (Yol atıklarının yağmur sularıyla göle ulaşması engellenmeli - egzoz gazlar da
yeşillendirilmiş ağaç bitki örtüsüyle
filtre edilmelidir)
-Sapanca Gölüne evsel ve sanayi atıklarının karışması engellenmeli.
Su döngüsü bozulduğu zaman
hem yer üstü hem de yer altı
kaynaklarının bundan olumsuz
lenmesinin önüne geçiyor.
Sapanca Gölü’ndeki kuraklığın
etkilerini gözlemlemek için göle
dalış yapan dalgıçlar, gölde kirlilik nedeniyle suyun altında görüş
mesafesinin yarım metreye kadar
düştüğünü ve kabuklu hayvan
dışında balık türüne de rastlanmadığını belirttiler. Dalgıçlar
tek bir balıkla karşılaşılmazken,
gölü alttan besleyen yeraltı suları kaynağına da rastlanmadığını
belirttiler. Göl tabanından su rezervini desteklediği bilinen ince
su kaynaklarını arayan ekip, yarım saatlik dalış boyunca kaynak
bulamadıklarını belirttiler
Böyle bir gölü oluşturmanın maliyeti, kurtarma maliyetinden kat
kat yukarıdadır.
Sorumluluk alalım.
35
Gazanfer ÜVEZ
SUDAN HARTUM’A
ZİYARETİM
A
36
frika’nın kara parçası en büyük
olan Kuzey Sudan ülkesine gidiyoruz. Güney Sudan Hristiyanlara teslim edilmiş. Emperyalist dünya dengelerinde; petrol yatakları
zengin olan, tropikal iklimine sa-
10 kişilik heyet ile ziyaretimizi gerçekleştiriyoruz. Ekibimizde bir profesör, sünnet için sağlık memuru,
iki iş adamı, iki basın mensubu,
dört kişi de Ribat Eğitim Vakfı’nın
hizmet kadrosuyla Sudan’ın baş-
hip olan güney bölgesi iç karışıklıklardan sonra Hristiyanlara teslim
edilmiş. Çöl ikliminin hâkim olduğu, doğal zenginliği olmayan kuzey
bölgesi de Müslümanlara teslim
edilmiş. Askeri darbe yapan Ömer
el Beşir, 1989 dan itibaren iktidarda. Sudan, daha önceleri mısır valiliğine bağlı Osmanlı eyaleti idi.
kenti Hartum’a gittik.
Hartum’da, 1850 yılları ile 2014 yılları arası yaşam gözlemleniyor.
Toprak ev yapan, evinde eşyası olmayan günü birlik yaşayanlar
mevcut iken diğer yandan cip süren bayan görüyorsunuz. Zengin ve
fakir olarak İki uçurum arası hayat
sürülüyor.
Sudan’lı kardeşlerimizin ataları
kurtuluş savaşında gelip Anadolu
topraklarında hilafet elden gitmesin diye canlarını verip şehit olmuşlardır. 21 yüzyıl Türkiyeli Müslümanları da, Allah’ın lütfuyla
imkânları genişlemiş ve dünya
Müslümanlarına karşı duyarlılıkla
atılımlar yapmaktalar.
İnsanlar, bizlerin insanlıkta kardeşidir. Sudan’dakiler imanda kardeşlerimizdir. “Cennete giremezsiniz,
iman etmedikçe, iman etmiş olamazsınız birbirinizi sevmedikçe”,
“Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için istemedikçe iman etmiş
olamazsınız” düsturunca bizlere
düşen sorumluluğu yerine getirmemiz gerekiyor.
Havaalanında bizleri Hartum’da
hizmetleri yürüten ekip tarafından
karşılanıp, hizmetin merkezi olan
Halil Akpınar Aşevine getirildik.
HALİL AKPINAR AŞEVİ
3 idareci + 3 bayan hizmetli + (1
araç + 1 şoför) + 1 temizlikçi ekibinden oluşan 10 kişi ile merkezde
hizmetler organize ediliyor ve yürütülüyor. Gerektiğinde 3 araç kiralanıyor.
3000 kayıtlı yetim var. 1750 yetimin muhatabı belli. Türkiye’deki
hayırseverlerle eşleştirilmişler.
Sakarya’dan da 40 yetimimiz var.
Bunların aylık yetim bağış bedeli
25 liradır.
Hafta sonu eğitime öğrenci geliyor.
Yaygın eğitim, servisli 100 kişi
olarak başlamış.
Yetimler daha çok Darfur bölgesinden, iç savaşlarda ölenlerin çocuklarından oluşuyor.
Aş evinin aylık toplam genel masrafları 17000 dolar. Anlaşılsın
diye belirteyim. Aylık kişilere 100
dolar ücret veriliyor.
Biz oradayken, aşevine gelen 250
yetime hediyeler ve harçlık takdiminde bulunduk.
YETİMLERE YEMEK DAĞITIMI
33 okula; 5 gün 1 öğün yemek dağıtımı yapılıyor. Okullar Cuma Cumartesi tatil. Okullarda yemek
dağıtımı yapılan çocukların yaşları 7-12 yaş arası olarak değişiyor.
Öğrencilerin %50’si yetim, diğerleri fakirlerden oluşuyor.
Yetimler devlet okulunda okuyorlar. Ayrıca müstakil eğitim gören
60 kişilik sadece yetim okulumuz
mevcut. Yetim ve fakirlerin tespiti,
Hartum’da hizmet yapan bir hayır
kurumu aracılığıyla yapılıyor.
Okullar 4 bölgede bulunuyor. Bölgelerde 1350 + 1350 + 2250 + 900
= 5850 çocuk bulunuyor. Okullarda 100-150 yetim bulunuyor.
Benim dağıtıma gittiğim okul, 4
erkek okulu ve 3 kız okulundan
oluşuyordu. 1350 yetim ve fakirden oluşuyordu. Bıraktığımız bir
günlük yemek ve sandviç büyüklüğünde bir ekmek. Saat 11.00’de
görevli kişilerin eliyle ekmek arasına birkaç kaşık çorba koyuluyor.
Benim dağıtıma gittiğim gün mercimek çorbası verildi. Diğer gün
onların çok sevdiği bakladan yapılan FUL yemeği dağıtıldı. (bir öğretmenin gözlemi: Saat 11.00’de
yemek dağıtılıyor. Yemek dağıtıldıktan sonra çocuk ekmek arası
yiyeceğini alıyor. Yarısını yiyor.
Diğer yarısıyla okul kapısına gidip
evden gelen diğer kardeşiyle paylaşıp okula dönüyor.)
Eğitim, karma eğitim değil. Erkek
okulu başka mekânda, kız okulu
başka mekânlarda bulunuyor.
Okulları, Türkiye’deki mekânlarla
kıyas götürmüyor. Sıra mı, dolap
mı, kütüphane mi laboratuvar mı,
kıyas yapacağımız hiçbir şey yok.
Tek benzer tarafımız, onlar bizlerin kardeşleri.
YETİM OKULU
60 yetimden oluşuyor. Okul seviyesi 1.2.3. sınıflar. Yaş seviyeleri
7,8,9 yaşlarında erkek çocuklarından oluşuyor. Ziyaretimizde çocuklar baştan aşağı giydirildi ve
harçlık verildi.
3 hoca 3 hizmetli bulunuyor. Yetimhanenin aylık maliyeti 1500
dolar. Sınıfta olanı şöyleyim, çocuğun oturduğu sıra, yazı tahtası ve
tavanda bir pervane.
SÜNNET MERASİMİ
Türkiye’de adı, sünnet olan uygulama Sudan’da asliyetini kaybetmemiş, HITAN olarak ismi devam
ediyor.
İbrahim Bey, ilk gün Sağlık Ocağında 65 kişiyi, İkinci gün aşevinde 28 kişiyi birlikte sünnet ettik. Toplam 95 çocuk sünnet
edildi, onlara da harçlık ve hediyeler verildi.
Önceleri şüpheyle bakılan hıtan
merasimine daha sonraları rağbet artıyor. Çocuk hıtan yapılınca
ayağa kalkıp yürüyüp gidiyor.
SU KUYUSU
Dünyanın en uzun akarsuyu bulunan Sudan’da susuzluk var. Yerleşim
düzeni, imkânsızlıklar ve göçlerle
yerleşim bölgelerinde susuzluk
mevcut.
Bu sebeple Türkiyeli Müslümanların gayretleriyle, oradaki iman kar-
37
canlandırdı. Topluca bizleri coşkuyla karşılıyorlar. İmkânlarınca
ikramda bulunuyorlar. Merasimler
yapılıyor, çocuklar, kadınlar aileleriyle bizleri karşılıyorlar sevinçlerini sunuyorlar.
deşimiz
olan
Sudanlılarla
imkânlarımızı paylaşıyoruz. Şimdiye kadar Sudan’da ve Kamerun’da
toplam 16 su kuyusu hizmete sunulmuş.
Bizlerin ziyaretinde;
Hz Osman kuyusu, 54 kişi tarafından 17 000 dolara, Hz Musab bin
Umeyr kuyusu, Kütahyalı bir kardeşimiz özel gayretleriyle 19 000 dolara, Menekşe Erkani su kuyusu,
Menekşe Erkani tarafından, Hz Aişe
kuyusu da, 5 kişi tarafından açtırılmıştır.
Kuyu maliyeti 3500 dolar ile 20
000 dolar arasıdır. 3500 dolar olan
kuyular tulumba şeklinde ve hizmet
ömrü çok kısa oluyor. Maliyetler biraz fazla görünse de, Hartum’daki
araştırmayla en düşük maliyete yapılmaktadır. Bazı malzemeler ithal
ediliyor.
10 000 litrelik depolarda su depolanıyor, motorla pompa ediliyor.150, 200 metre derinlikte su
yatağına ulaşılıyor. Su kuyusu 2
ayda açılabiliyor. Ulaşılan su damarı kaliteli ve devamlı oluyor. Zamanla sadece su kuyusu malzemelerinde bakım ihtiyacı olabiliyor. Su
kuyusu yeri tespiti yapılırken,
Hartum’lu yardım kuruluşuyla ve
bürokrasiyle irtibatlı muamele yapılıyor..
Su kuyusu açılan bölgeler göç almaya başlıyor.
Su kuyusu açılan bölgelerle, yardım irtibatı devam ediyor. Kurbanlar buralarda kesiliyor.
Su kuyusu açmalarındaki sevinçleri, sizler adına bizleri daha da heye-
38
MESCİT
Hüseyin Akseki mescidi inşaatı
devam ediyor. Mescidin inşa edildiği bölgeye en yakın mescid 5
km uzakta. 200 kişilik mescidin
maliyeti 20 bin dolar. inşallah
2014 yılında ibadete açılması
planlanıyor.
ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİ YURDU
Abdullah Büyük Hocamızın Afrika açılımında 3 K formülü bulunuyor.
1.K Karın,
2.K Kafa,
3.K Kalptir.
Afrika’daki kardeşlerimize Karınlarına hitap etmek güzel ama yetmez. Bu ziyaretimizdeki en önemli tablo şu idi. Üniversite yurdu
gözlemimdi.
Üniversite kız yurdu, 30 kapasiteli ve mevcut 15 öğrenci ile devam
ediyor, 2013’te yeni açılmış. Öğrenciler, Sudan-Somali-EtopyaNijerlilerden oluşuyor.
Üniversite erkek yurdu, 75 kapasiteli ve tamamen dolu. Öğrenciler artık referansla alınıyor. Öğrenciler, Sudan - Somali - Etopya
- Nijer - Güney Afrika - Kenya Eritre - Kazakistan - Arnavutluk Çin-Sri Lanka - Maldiv - Türkiyelilerden oluşuyor. Sakarya’dan 4
öğrencimiz bulunuyor.13 ülkeden
öğrencinin 12 tanesi Türkiye’den.
Diğer ülke öğrencileri periyodik
zamanlarda Türkiye’ye getirilecekler ve dünyanın her tarafına
dağıldıklarında irtibatlı çalışmaları yürütecekler.
Bir öğrencinin, barınma ve yemek hizmeti (eğitim 150 dolar +
50 dolar harçlık = 200 dolar)
Bu hizmetlerin yapılmasına, devam etmesine ve bundan sonra
katkıda bulunan bütün herkese
çok teşekkür ediyorum. Allah
kendilerinden razı olsun ve hanelerine nesillerine bereketler ihsan etsin.
Download