T.C. ANKARA ÜN VERS TES SOSYAL B L MLER ENST TÜSÜ KT

advertisement
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İKTİSAT ANABİLİM DALI
TÜRKİYE’DE 1980 SONRASI ENFLASYONUN NEDENLERİ
Yüksek Lisans Tezi
Ayça Aslandoğan
Ankara-2005
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İKTİSAT ANABİLİM DALI
TÜRKİYE’DE 1980 SONRASI ENFLASYONUN NEDENLERİ
Yüksek Lisans Tezi
Ayça Aslandoğan
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Çelik Aruoba
Ankara-2005
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İKTİSAT ANABİLİM DALI
TÜRKİYE’DE 1980 SONRASI ENFLASYONUN NEDENLERİ
Yüksek Lisans Tezi
Tez Danışmanı: Prof. Dr. Çelik Aruoba
Tez Jürisi Üyeleri
Adı ve Soyadı
İmzası
Prof.Dr.Çelik Aruoba
…….….…………….
Prof.Dr.Güven Sak
………………………
Yrd.Doç.Dr.Hasan Şahin
………………………
İÇİNDEKİLER
İÇİNDEKİLER ............................................................................................................ ii
ŞEKİLLER LİSTESİ .................................................................................................. iv
TABLOLAR LİSTESİ................................................................................................. v
Giriş.............................................................................................................................. 1
BİRİNCİ BÖLÜM ....................................................................................................... 3
ENFLASYON TEORİLERİ ........................................................................................ 3
1.1. Enflasyon Kavramı................................................................................................ 3
1.2.
Enflasyon Teorileri........................................................................................... 4
1.2.1. Klasik ve Neo-Klasik Yaklaşımlar: Paranın Miktar Teorisi ......................... 4
1.2.2. Keynes’in Görüşleri ve Neo-Keynesyen Enflasyon Teorileri ....................... 9
1.2.2.1. Keynes’in Enflasyon Hakkındaki Görüşleri ........................................... 9
1.2.2.2. Neo-Keynesyen Enflasyon Teorileri: Phillips Eğrisi............................ 11
1.2.3. Monetarist Enflasyon Teorisi....................................................................... 15
1.2.4. Yapısalcı Okul.............................................................................................. 18
1.2.5. Yeni Klasik İktisadi Yaklaşım ..................................................................... 20
1.2.5.1. Rasyonel Bekleyişler Teorisi ................................................................ 21
1.2.5.2. Reel Konjonktür Teorisi........................................................................ 23
1.2.6. Yeni Keynesyen İktisat ................................................................................ 23
1.2.7. Yeni Neo-Klasik Sentez............................................................................... 24
1.2.8. Politik Konjonktür Teorisi ........................................................................... 26
1.3.
Genel Değerlendirme ..................................................................................... 27
İKİNCİ BÖLÜM........................................................................................................ 28
TÜRKİYE’DE ENFLASYON (1980-2000).............................................................. 28
2.1. Türkiye’deki Enflasyonun Tarihsel Arkaplanı ................................................... 28
2.1.1. 1980 Öncesi Enflasyon ................................................................................ 28
2.1.2. 1980-2000 Döneminde Enflasyon ............................................................... 30
2.1.2.1. İstikrar Politikaları ................................................................................ 31
2.1.2.2. 24 Ocak 1980 Kararları ve 1980 Sonrasında Enflasyon ....................... 34
2.2. Türkiye’de 1980-2000 Döneminde Makroekonomik Göstergelerle Enflasyon
Arasındaki İlişki ......................................................................................................... 38
2.2.1. 1980-2000 Döneminde Türk Ekonomisinin Evrimi .................................... 38
2.2.1.1. Dış Ticaret............................................................................................. 38
2.2.1.2. Yabancı Sermaye Hareketleri ............................................................... 41
2.2.1.3. Finansal Derinleşme ve Temel Parasal Göstergeler.............................. 43
2.2.1.4. Kamu Kesimindeki Gelişmeler ............................................................. 45
2.2.1.5. Tasarruf, Yatırım ve Tüketim Eğilimleri .............................................. 48
2.2.2. 1980-2000 Dönemi Enflasyon Analizi ........................................................ 51
ii
2.2.2.1. Para Arzı-Enflasyon İlişkisi .................................................................. 51
2.2.2.2. Kamu Kesimi Göstergeleri ile Enflasyon Arasındaki ilişki.................. 53
2.2.2.3. Dış Ticaret ve Enflasyon Arasındaki İlişkiler....................................... 56
2.2.2.4. Tasarruf, Yatırım ve Tüketim Eğilimindeki Gelişmeler ile Enflasyon
Arasındaki İlişkiler............................................................................................. 57
2.2.2.5. Enflasyon ve Büyüme Arasındaki İlişkiler ........................................... 59
2.2.2.6. Döviz Kuru, Faiz Oranları ve Enflasyon Belirsizliği ile Enflasyon
Arasındaki İlişkiler............................................................................................. 61
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ................................................................................................... 66
TÜRKİYE’DE ENFLASYONU ETKİLEYEN FAKTÖRLER ................................ 66
3.1. Türkiye’de Enflasyon Konusunda Yapılan Çalışmalar....................................... 66
3.2. Ekonometrik Model Denemesi ........................................................................... 78
3.2.1. Ekonometrik Model ve Değişkenlerin Tanımlanması ................................. 78
3.2.2. Ekonometrik Tahminler ............................................................................... 78
Değerlendirme ve Sonuç ............................................................................................ 81
2000 YILI SONRASI TÜRKİYE EKONOMİSİ....................................................... 84
KAYNAKÇA............................................................................................................. 87
EK 2 : Kullanılan Veriler ........................................................................................... 95
Özet ............................................................................................................................ 97
Abstract ...................................................................................................................... 98
iii
ŞEKİLLER LİSTESİ
Şekil 1: Enflasyonist Açık.......................................................................................... 12
Şekil 2: Phillips Eğrisi................................................................................................ 14
Şekil 3: Enflasyon ve Para Arzı İlişkisi (1980-2000) ................................................ 52
Şekil 4: Enflasyon ve Para İkamesi İlişkisi (1985-2000)........................................... 52
Şekil 5: İç Borç, Dış Borç ve Enflasyon (1980-2000) ............................................... 54
Şekil 6: İç Borçlanma Faiz Oranları Ve Enflasyon (1989-2000)............................... 55
Şekil 7: Dış Ticaret Kalemleri ve Enflasyon Oranları (1980-2000) .......................... 56
Şekil 8: Enflasyon-Büyüme İlişkisi (1980-2000) ...................................................... 61
Şekil 9: Döviz Kurundaki Değişmeler ve Enflasyon Oranları (1980-2000).............. 62
Şekil 10: Faiz Oranları ve Enflasyon İlişkisi (1980-2000) ........................................ 63
Şekil 11: Hodrick-Prescott Filtresine Göre Enflasyon Belirsizliği (1980-2000) ....... 65
Şekil 12: Ortalama Enflasyon/Standart Sapma Oranına Göre Enflasyon Belirsizliği65
iv
TABLOLAR LİSTESİ
Tablo 1: Türkiye'de 1980 Öncesi Enflasyon Oranları ............................................... 29
Tablo 2: Türkiye'de 1980-2000 Döneminde Enflasyon Oranları............................... 37
Tablo 3: 1980-2000 Dönemi Dış Ticaret Göstergeleri (GSMH'daki Paylar %) ........ 39
Tablo 4: İhracat ve İthalatın Dağılımı (GSMH İçindeki Paylar %) ........................... 41
Tablo 5: Yabancı Sermaye Hareketleri (Milyon $).................................................... 42
Tablo 6: Yabancı Sermaye Hareketleri (GSMH İçindeki Paylar %) ......................... 43
Tablo 7: Temel Parasal Göstergeler (GSMH İçindeki Paylar %) .............................. 44
Tablo 8: Kamu Kesimine Ait Seçilmiş Göstergeler (GSMH İçindeki Paylar %)...... 46
Tablo 9: Kamu Kesimine Ait Seçilmiş Göstergeler (Devam) ................................... 46
Tablo 10: Tasarruf, Tüketim ve Yatırımda Gelişmeler (GSMH’daki Paylar %)....... 50
Tablo 11: Sabit Sermaye Yatırımlarının Dağılımı (%) .............................................. 50
Tablo 12: Enflasyon Oranları ile Para Arzı Korelasyon Katsayıları 1980-2000 ....... 53
Tablo 13: İç ve Dış Borç Stoku ile Enflasyon Arasındaki İlişkiler............................ 54
Tablo 14: Dış Ticaret Göstergeleri ve Enflasyon İlişkileri (1980-2000) ................... 57
Tablo 15: Tasarruf, Yatırım Ve Tüketim İle Enflasyon İlişkileri (1980-2000) ......... 58
Tablo 16: Enflasyon İle Büyüme Arasındaki İlişkiler (Ortalama, %) ....................... 60
Tablo 17: Çeşitli Göstergelere Göre Enflasyon Belirsizliği (1980-2000)(%) ........... 64
Tablo 18: Modeldeki Değişkenler İçin Birim Kök Testleri ....................................... 80
Tablo 19: Modelin Tahmini ....................................................................................... 81
v
Giriş
Enflasyon, tüm dünya ülkelerinde öteden beri temel sorunların başında
gelmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin ana ekonomik hedeflerden biri
olarak hâlâ en önemli konulardandır. Bundan dolayı enflasyon ve nedenleri hem
teorik hem de ampirik tartışma alanları arasında en önemli konumdadır.
Talep çekişli, maliyet itişli ve yapısal olmak üzere bir dizi faktör ileri sürülerek
çeşitli teoriler geliştirilmiştir. Bu teorilerde örneğin, genişletici para ve maliye
politikaları, yüksek kamu açıkları, ekonomik sistemdeki katılıklar, enflasyon
bekleyişleri vb. faktörler enflasyonun nedenleri olarak gösterilebilmektedir.
Dolayısıyla yapılan ampirik çalışmalarda da bu teoriler temel alınarak, enflasyon bir
veya birkaç neden bağlamında açıklanmaya çalışılmakta ve varılan sonuca göre
çeşitli politikalar önerilmektedir.
Benzer bir durum, özellikle 1970’li yıllardan bu yana yüksek ve sürekli enflasyon
yaşanan Türkiye’de de söz konusudur ve 24 Ocak Kararlarıyla başlayan bir süreç
içinde çeşitli istikrar politikalarıyla enflasyon düşürülmeye çalışılmaktadır.
Bununla birlikte, pek çok ülkenin yaşadığı ekonomik problem olarak enflasyon,
her yerde aynı teorik etkenle açıklanabilirse de, her ülkenin kendine özgü özellikler
vardır ve hatta bu özellikler aynı ülkede içinde yaşanılan konjonktüre göre
değişebilmektedir. Ayrıca enflasyona neden olarak gösterilen faktörlerin çoğu
karşılıklı etkileşim içerisindedir. Dolayısıyla, herhangi bir ülkede yaşanan enflasyon
analizinde, hem iktisat teorisinde ortaya koyulan ilkelerin hem de o ülkeye ait yapısal
özelliklerin dikkate alınması daha aydınlatıcı olabilecektir.
Çalışmanın temel amacı, özellikle 1970’li yılların sonundan itibaren Türkiye
ekonomisinin sorunları arasında en önemli yeri oluşturan enflasyon olgusunun
değişik boyutlarını analiz ederek, bu sorunun temelinde yatan faktörleri bir arada
incelemek ve uygulanabilecek iktisat politikası seçeneklerini değerlendirmektir. Bu
amaçla, 1980-2000 döneminde yaşanan enflasyonist sürece hangi faktörlerin etkide
bulunduğu ve uygulanan istikrar politikalarının ne ölçüde başarılı olduğu analiz
edilecektir. Konunun incelenmesinde hareket noktası iktisat teorisi olduğu için
tartışmanın genel bir resmini ortaya koyabilmek amacıyla önce enflasyon teorileri
özetlenecektir. Daha sonra Türkiye’de enflasyonun kaynakları analitik bir çerçevede
ele alınacaktır. Bu yapılırken, önce Türkiye’de enflasyonun nedenlerine yönelik
ampirik çalışmalar değerlendirilecek, daha sonra yeni bir yapılanma sürecine girilen
1980 sonrası yapısal değişmeler ele alınarak, temel makroekonomik değişkenler arası
ilişkiler analiz edilecektir. Son olarak da yapılan değerlendirmeler, 1987-2003
dönemine ait üçer aylık verilerle ekonometrik bir model denemesi çerçevesinde ele
alınmaktadır.
2
BİRİNCİ BÖLÜM
ENFLASYON TEORİLERİ
1.1. Enflasyon Kavramı
Enflasyon, genel olarak, bir ekonomideki fiyatlar genel düzeyinde görülen hızlı
ve sürekli artışlar olarak tanımlanmaktadır. Buna göre, belli bir dönem içinde fiyatlar
genel düzeyinin bir kerelik artışı enflasyon olarak değerlendirilmemektedir.
Dolayısıyla enflasyon olgusu dinamik bir süreçtir ve temel istikrarsızlık göstergesidir
(Kepkep, 1991; Kibritçioğlu, 2001a). Bunun yanı sıra kavram, toplam talebin toplam
arzı aşması ve hem yurtiçi mal ve hizmet satın alımı anlamında hem de yabancı
paralar karşısında olmak üzere yerli paranın değer yitirmesi olarak da ele
alınabilmektedir (Frisch, 1989; Beckerman, 1992; Kibritçioğlu, 2001a).
Dinamik bir süreç ve istikrarsızlık göstergesi olması nedeniyle enflasyon
kavramı, fiyat artışlarına neden olan faktörler bağlamında da ele alınabilmekte,
örneğin talep (veya talep çekişli-demand-pull) ve maliyet (ya da maliyet itişli-costpush) enflasyonu sınıflandırmaları da yapılabilmektedir. Buna göre, eğer bir ülkede
ekonominin içinde bulunduğu canlanma konjonktürüne bağlı olarak, aşırı talep
koşullarının sonucunda yurtiçi mal ve hizmet fiyatları sürekli biçimde artıyorsa, bu
durum talep enflasyonu olarak adlandırılmaktadır. Böyle bir durum söz konusu
olduğunda, toplam talep toplam arzdan daha hızlı artmakta ve fiyatları yukarı
çekmektedir. Buna karşılık, üretimde kullanılan ithal girdilerin maliyetini belirleyen
döviz kuru, işgücü maliyetini etkileyen ücret oranları, işletme ve yatırım
maliyetlerini etkileyen faiz oranları, elektrik gibi kamu kesimi kaynaklı girdilerin
maliyetlerini belirleyen kamu mal ve hizmet fiyatları gibi maliyet faktörleri
fiyatlarında sürekli artışlar olması durumunda, söz konusu olgu maliyet enflasyonu
olarak tanımlanmaktadır (Uygur, 1993; Kibritçioğlu, 2001a).
3
Bunlardan
başka
değerlendirilebilmekte
enflasyon
ve
ılımlı,
olgusu
fiyat
yüksek
ve
artış
hızlarına
hiperenflasyon
göre
de
biçiminde
de
tanımlanabilmektedir. Fiyat artışlarının yıllık yüzde 1-2 düzeylerinde olması
durumunda ılımlı; aylık fiyat artışlarının %5-6 civarında olması durumunda kronik;
yüzde 5-10 ile yüzde 50 aralarında seyretmesi durumunda yüksek kronik ve Philip
Cagan tarafından ortaya atılan kriterde olduğu gibi aylık yüzde 50 ve daha yukarı
rakamlarda olması durumunda hiperenflasyon olgularından bahsedilebilmektedir
(Bruno, 1991; Heymann ve Leijonhufvud, 1995).
Nihayet enflasyon kavramı, piyasa mekanizmasının çalışıp çalışmadığına bağlı
olarak, örneğin hükümetlerin ücret ve fiyatları kontrol etmeleri durumunda
bastırılmış enflasyon, herhangi bir kontrolün olmadığı durumda açık enflasyon;
enflasyonist bekleyişlere göre öngörülen ve öngörülmeyen enflasyon ve özellikle
gelişmekte olan ülke ekonomilerinin yapılarına göre yapısal enflasyon gibi tanımlar
altında değerlendirilebilmektedir (Frisch, 1989; Beckerman, 1992).
Görüleceği gibi, enflasyon kavramı oldukça geniş bir sınıflandırmaya konu
olmuş ve buna bağlı olarak maliyet enflasyonu, talep enflasyonu ve yapısal enflasyon
teorileri gibi çeşitli teoriler geliştirilmiştir. Ancak, ortaya atılan her teori, çeşitli
iktisat okullarının ekonominin işleyişi (örneğin istikrarlı veya istikrarsız) ve fiyat
belirlenmesi, bekleyişlerin formasyonu gibi konulara ilişkin yaptıkları varsayımlara
dayanmaktadır. Bu bakımdan, enflasyonun nedenlerine ilişkin teorilerden her birinin
tek tek ele alınması yerine, iktisat okulları çerçevesinde değerlendirilmesi faydalı
olacaktır.
1.2. Enflasyon Teorileri
1.2.1. Klasik ve Neo-Klasik Yaklaşımlar: Paranın Miktar Teorisi
1929 Büyük Kriz yıllarına kadar iktisadi düşünceye egemen olan klasik (örneğin
A. Smith, D. Ricardo, J. B. Say ve J. S. Mill ) ve neo-klasik (örneğin, L. Walras, I.
Fisher, A. Marshall ve A. C. Pigou) iktisatçılar enflasyon olgusunu, Paranın Miktar
Teorisi çerçevesinde ele almışlardır (Kibritçioğlu, 2001a).
4
En uzun ömürlü ekonomik doktrinlerden biri olan miktar teorisi, ilk olarak 16.
Yüzyıl ortalarında Jean Bodin tarafından ortaya koyulmuş ve kesin ifadesini David
Ricardo ile bulmuştur1. Teorinin en basit ve en genel biçimine göre, fiyatlar genel
düzeyi dolaşımdaki para miktarı tarafından belirlenmekte ve “para miktarıyla fiyatlar
genel düzeyi aynı yönde ve aynı oranda” değişmektedir. Bir başka deyişle miktar
teorisi, paranın değeri veya satın alma gücündeki değişmelerin temel nedeni ile ilgili
bir hipotezdir. Bu teoriye göre, para bollaştığında değeri veya satın alma gücü
düşmekte ve sonuçta mal fiyatları artmaktadır. Aksine para kıtlaştığında satın alma
gücü artmakta ve fiyatlar genel düzeyi düşmektedir (Kazgan, 1984; Humphrey,
1986).
Kuşkusuz böyle bir sonuca, ileri sürülen belli başlı varsayımlara bağlı olarak
ulaşılmaktadır. Bunların en önemlileri (i) para miktarı ile fiyatlar genel düzeyi
arasındaki oransallık, (ii) parasal aktarım mekanizmasında para miktarının oynadığı
aktif veya nedensel rol, (iii) paranın yansızlığı ve (iv) nominal para stokunun
dışsallığı olarak sıralanabilir (Humphrey, 1986).
Bu önermeler, klasik ve neo-klasik iktisat geleneğinde kabul edilen temel
varsayımlarla
büyük
ölçüde
örtüşmektedir.
Bu
varsayımlar
dört
noktada
özetlenebilmektedir.
İlk olarak, ekonomi çok sayıda homojen bireyden oluşmaktadır. İstedikleri
piyasalara
serbestçe
girip
çıkabilen
bireylerin
piyasaları
etkileme
gücü
bulunmamaktadır. Bir başka deyişle, ekonomide tam rekabet koşulları geçerlidir ve
tüm ekonomik birimler fiyat alıcı konumdadır. Sonuçta ücret, faiz ve diğer mal ve
hizmet fiyatları esnektir.
İkinci varsayım, paranın temel fonksiyonunun değişim aracı olduğu ve sadece
işlem motifiyle talep edildiğidir. Dolayısıyla paranın tek başına hiçbir değeri yoktur,
1
Zaman içerisinde miktar teorisine John Locke, Richard Cantillon ve David Hume gibi düşünürler
tarafından önemli katkılar yapılmıştır. Örneğin Locke 1691 yılında fiyatlar genel düzeyindeki
değişmelerin daima para miktarındaki değişmelerle orantılı olduğunu ilk defa ifade ederken; Cantillon
ve Hume uzun dönem durağan denge ile kısa dönemde dengeye doğru hareketler gibi dinamikler ve
paranın uzun dönemde yansız olacağını fakat kısa dönemde yansız kalamayabileceğini, böylece kısa
dönem dengeden uzun dönem dengeye geçişteki intibak sürecine dikkat çekmişlerdir (Humphrey,
1986).
5
yani nötr’dür. Para iktisadi olayları örten bir peçedir, reel ekonomik faaliyetler
üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Toplam hasıla, istihdam, reel ücretler gibi reel
ekonomik değişkenler zevk ve tercihler, teknoloji düzeyi, kaynak donanımı ve
faktörler arasındaki teknik ikame oranları gibi parasal olmayan faktörler tarafından
belirlenmektedir.
Üçüncüsü, bu iki düşünce geleneğinde ekonomik ajanların rasyonel ve
ekonominin içinde bulunduğu ve gelecekteki durum hakkında tam ve kesin bilgiye
sahip oldukları varsayımıdır. Tüketicilerin fayda, üreticilerin kâr maksimizasyonuna
çalıştıkları ve bekleyişlerini de bu çerçevede oluşturdukları, bekleyişlerin
oluşturulmasında ihtiyaç duyulan bilginin fiyatlar aracılığıyla piyasalardan sağlandığı
kabul edilmektedir.
Nihayet, ekonomide üretilen her malın satılacağı anlamına gelen Say Yasası’nın
geçerli olduğu ileri sürülmektedir. Kısaca “her arz kendi talebini yaratır” biçiminde
özetlenebilecek bu yasaya göre, ekonomide herhangi bir piyasada arz veya talep
dengesizliği oluştuğunda, fiyat mekanizmasının işleyişine bağlı olarak bu dengesizlik
giderilecek, sonuçta ekonomi her zaman kendiliğinden tam istihdam dengesine
yönelecektir.
Bu varsayımların geçerli olduğu böyle bir ekonomide, enflasyonun temel nedeni,
ekonomiye tamamen dışsal olan para arzının artırılmış olmasıdır. Çünkü, rasyonel
ekonomik birimler, nakit balansların parasal değerinden çok satın alma gücüne önem
vermektedirler ve reel balans değerinde bir değişiklik olmaması için fiyatlar genel
düzeyinin nominal para arzıyla aynı yönde ve aynı oranda değişmesi gerekecektir.
Sonuçta,
bu
iktisatçılar
enflasyonu
tamamen
parasal
bir
olay
olarak
değerlendirmektedirler (Kazgan, 1984; Humphrey, 1986; Ercan, 1997).
Bu noktada, her iki düşünce okulunun enflasyon süreciyle ilgili görüşleri, miktar
teorisinin matematiksel çerçevede ele alındığı mübadele denklemi aracılığıyla
açıklanmaktadır.
İlk olarak Fisher tarafından alışveriş ya da reel işlem hacmine göre açıklandığı
mübadele denklemi şu şekilde gösterilmektedir:
6
M ⋅V = P ⋅ T
(1)
Burada M para arzını, V paranın dolanım hızını, P fiyatlar genel düzeyini ve T reel
işlem hacmini göstermektedir. Buna göre, ekonomi daima tam istihdam düzeyinde ve
dengede iken toplam arz (AS) toplam talebe (AD) eşit olduğundan;
AS = T
(2)
AD = (M ⋅ V ) / P
(3)
T = (M ⋅ V ) / P
(4)
yazılabilecektir. Kısa dönemde paranın dolanım hızı ve işlem hacmi sabit kabul
edildiği için, (4) numaralı denklem bir fiyat denklemi elde edebilecek şekilde
yeniden düzenlenebilir:
( )
P = V T ⋅M
(5)
Bu son eşitlik, diğer koşullar aynı iken, para arzındaki artışın fiyatlar genel seviyesini
aynı yönde ve aynı oranda artıracağını ifade etmektedir. Yani, fiyatlar genel seviyesi
para arzının artan fonksiyonudur. Bu eşitlik, miktar teorisinin enflasyon denklemi
olarak yorumlanabilecek bir şekilde yeniden düzenlenirse (Kibritçioğlu, 2001a);
π ≈ (v − g ) + m
(6)
ifadesine ulaşılacaktır. Burada π, v, g ve m sırasıyla fiyatlar genel düzeyi, paranın
dolanım hızı, reel işlem hacmi ve para arzındaki yüzde değişmeleri göstermektedir. v
ve g’nin sıfıra eşit olduğu varsayıldığı için, klasik ve neo-klasik gelenekte enflasyon
sadece parasal bir olgu olarak değerlendirilmektedir.
Benzer bir sonuca, A. Marshall tarafından geliştirilen Cambridge para talebi
yaklaşımından da ulaşılabilmekte ve şu şekilde gösterilmektedir:
M = kPT
(7)
7
Fisher denklemiyle karşılaştırıldığında, Cambridge denklemindeki tek fark, ilkinde
yer alan paranın dolanım hızı yerine ikincisinde insanların ellerinde tutmak
istedikleri paranın gelirlerine oranını gösteren k’ya yer verilmektedir. Yine sadece
işlem motifiyle para talebine yer verilen bu yaklaşımda, insanların gelirlerini elde
ettikleri dönemlerle harcamaları arasındaki zaman farkını kapatmak için gelirlerinin
bir kısmını nakit olarak tutmak zorundadırlar (k). Ne var ki, tıpkı paranın dolanım
hızında olduğu gibi, para talebinin de kısa dönemde değişmediği varsayıldığı için
burada da aynı sonuca ulaşılmaktadır: fiyatlar genel seviyesi para miktarıyla aynı
yönde ve aynı oranda değişmektedir (Kazgan, 1984; Humphrey, 1986; Ercan, 1997).
Hem klasik hem de neo-klasik gelenekte, paraya atfedilen nedensel rol iki
aktarım mekanizması aracılığıyla açıklanmaktadır. Birincisi dolaysız harcama, diğeri
ise dolaylı faiz oranı mekanizmasıdır. Dolaysız mekanizma, para arzındaki
değişmenin talep üzerindeki etkisi aracılığıyla fiyatlar genel düzeyine kanalize
edildiği süreci ifade etmektedir. Bu süreçteki temel bağlantı harcama oranı ile fiili ve
arzulanan reel para talebi arasındaki ilişkidir. Örneğin para arzında bir artış olması
durumunda, reel para talebi arzulanan düzeyin üzerine çıkacaktır. Para sahipleri
arzuladıkları miktardan daha fazla paraya sahip olacaklar ve harcamalarını artırmak
suretiyle bu fazlalıktan kurtulmaya çalışacaklardır. Ancak, ekonomi tam istihdam
üretim düzeyinde bulunduğu için, bu harcama artışı fiyatlar üzerinde yukarı doğru bir
baskı yapacaktır. Harcamalar, fiyatlar ve nominal gelirler, nakit sahiplerinin nominal
ve reel para talepleri eşitleninceye kadar artacaktır. Denge, fiyatlar genel seviyesinin
reel para talebinin eski düzeyine döndüğü noktada kurulmuş olacaktır (Humphrey,
1986; Aftalion ve Poncet, 1992).
Dolaylı mekanizma ise, parasal bir değişmenin faiz oranları üzerindeki etkisi
aracılığıyla harcama ve fiyatlar üzerinde etkide bulunduğu bir süreçtir. Bu süreçte,
para arzındaki bir artışın ilk etkisi faiz oranlarını düşürmek olacaktır. Faiz oranlarının
doğal oranın altına düşmesi bir yandan girişimcilerin daha fazla yatırım yapmalarına,
diğer yandan tasarruf sahiplerinin daha az tasarruf daha fazla tüketim yapmalarına
yol açacak, sonuçta toplam talebin artması fiyatlar üzerinde yukarı doğru bir baskı
oluşturacaktır (Humphrey, 1986; Ercan, 1997).
8
Özetle, hem klasik hem de neo-klasik gelenekte, ekonominin daima tam istihdam
altında olduğu, paranın nötr ve sadece işlem amacıyla tutulduğu, tam rekabet
koşulları altında ücret, fiyat ve faiz esnekliği varsayımları altında, enflasyonun tek
nedeni ekonomiye dışsal olan para arzındaki artışlardır. Dolayısıyla enflasyonla
mücadele etmek için yapılması gereken para arzının azaltılmasıdır.
1.2.2. Keynes’in Görüşleri ve Neo-Keynesyen Enflasyon Teorileri
1.2.2.1. Keynes’in Enflasyon Hakkındaki Görüşleri
Ekonominin daima tam istihdam dengesinde dengeye geleceğini ve paranın
örtüden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla enflasyonu sadece para miktarındaki
değişmelerle açıklayan klasik okula2 karşı çıkarken Keynes, temel eleştirilerini bu
düşünce geleneğinde kabul edilen varsayımlar üzerine geliştirmiştir.
Her şeyden önce Keynes, ekonominin daima ve kendiliğinden tam istihdam
düzeyinde dengeye geleceği görüşüne karşı çıkmakta ve eksik istihdam koşulları
altında işleyen bir ekonomide para arzında meydana gelen değişmelerin fiyatlar
genel düzeyinden çok istihdam ve hasılayı etkileyeceğini ileri sürmektedir. Fiyatlar
genel düzeyinin para miktarıyla değil, istihdam koşullarına göre belirlenen bir durum
olduğunu ifade eden Keynes, para miktarındaki değişmelerin ancak tam istihdam
düzeyine gelindiğinde fiyatlar genel düzeyini etkileyebileceğini belirtmektedir
(Keynes, 1964).
Keynes’in böyle bir sonuca ulaşmasına yol açan teorik etkenler ise, onun parasal
ücret, fiyat ve faiz konusundaki görüşleridir. Ona göre, bir ekonomide istihdam ve
hasıla düzeyini belirleyen üç temel faktörden biri olan ücretler, işçi ve işveren
kesimleri arasında sözleşmelere bağlı olarak belirlenmektedir. Bunun yanı sıra asgari
ücret gibi yasal uygulamalar nedeniyle parasal ücretler aşağı doğru esnek değildir.
Dolayısıyla, donanım ve teknoloji düzeyi veri iken, fiyatlar genel düzeyi miktar
teorisinde olduğu gibi para miktarına değil, kısmen parasal ücretler gibi faktör
maliyetlerine, kısmen de istihdam hacmine bağlı olmaktadır. Parasal ücretler esnek
olsa dahi, bunun tam istihdamı sağlamaya yetmeyeceğini belirten Keynes, parasal
2
Keynes kendinden önce gelen tüm iktisat okullarını “Klasik İktisat” olarak adlandırmaktadır.
9
ücret indirimlerine gidilmesinin tüketim harcamalarını düşüreceğine ve sonuçta
istihdam düzeyinin daha da düşeceğine dikkat çekmektedir (Keynes, 1964).
Öte yandan Keynes paranın önemi konusunda da klasik iktisatçılardan farklı
görüşlere sahiptir. Analizini zaman içinde hareketli ve belirsiz bir dünya çerçevesine
dayandıran Keynes’e göre para, iktisadi olayları örten bir peçe değildir ve kendine
özgü bir rolü vardır. Gelecekle ilgili bekleyişlerin bugünkü durumu etkilediği bir
sistem içinde paranın temel rolü, bugünle gelecek arasında bir köprü işlevi
görmesinde yatmaktadır. Bugünle geleceği birbirine bağlayan bir aygıt olarak ele
alındığında, para sadece işlem amacıyla elde tutulmayıp bunun yanında ihtiyat ve
spekülasyon motifleriyle de talep edilebilmektedir. Ekonomideki bireylerin gelecekle
ilgili kötümser ya da iyimser bekleyişleri tarafından belirlenen para talebi veya
likidite tercihi, para arzı veri iken faiz oranını belirlemektedir. Dolayısıyla faiz,
klasik teoride olduğu gibi tüketimi kısmanın bedeli, tasarruf-yatırım dengesini veya
toplam arz toplam talep eşitliğini sağlayan bir fiyat değildir. Faiz oranı, likiditeden
vazgeçmenin ödülü olarak, serveti nakit biçiminde tutma arzusu ile mevcut nakit
miktarını dengeye getiren bir fiyattır ve para arz ve talebi tarafından
belirlenmektedir. Bu nedenle, para miktarındaki artışların birincil etkisi, faiz oranları
aracılığıyla ortaya çıkmaktadır. Buna göre, para arzının artırılarak faiz oranlarının
düşürülmesi durumunda, artan para arzının bir kısmı işlem ve ihtiyat motifiyle para
talebine giderken, bir kısmı da faiz oranının gelecekteki değeri konusunda toplumun
farklı bekleyişlerine bağlı olarak spekülasyon motifiyle para talebini artırabilecektir.
Para arzının daha fazla artırılması, likidite tercihinin güven duygusu nedeniyle daha
da artmasına neden olabilen geleceğe ait bekleyişlerin kötümserleşmesine ve
belirsizliğin artmasına yol açabilecektir. Sonuçta sistemin para miktarındaki
değişmelere duyarlılığı, bekleyişlerin farklı olması nedeniyle azalacaktır. Bir başka
deyişle Keynes’e göre, bekleyişler kötümser iken faiz oranları sistemin otomatik
olarak dengeye gelebilmesi için belli bir seviyenin altına düşürülememekte ve
ekonomi eksik istihdam düzeyinde dengede bulunabilmektedir (Keynes, 1964).
Eksik istihdam koşulları ve parasal ücret katılığı varsayımları altında, para
miktarındaki değişmelerin fiyatlar genel düzeyi üzerindeki etkisi, parasal ücretler ve
istihdam hacmi üzerindeki etkilerinin bileşimi olarak düşünülmektedir. Bir diğer
10
ifade Keynes’e göre fiyatlar genel düzeyi faktör maliyetleri ve talep unsurları
tarafından belirlenmektedir. Böylece, Keynes’in enflasyon analizinin, maliyet yönlü
bir analiz olduğu ileri sürülebilmektedir (Humphrey, 1986; Kotwal, 1987).
Bununla birlikte Keynes’in maliyet itişli enflasyon analizi “Treatise on Money”
(1930) isimli çalışmasında da ele alınmaktadır. Bu çalışmasında Keynes iki tür
enflasyondan bahsetmektedir: Birincisi, günümüzde talep çekişli enflasyon olarak
ifade edilen kâr enflasyonudur. Burada, mevcut hasıla düzeyinde fiyatlar genel
düzeyinin aşırı para talebi sonucunda artması söz konusu olmaktadır. Diğeri ise gelir
enflasyonu olarak isimlendirilmekte ve sendikalar arası rekabet sonucu ücret ve
fiyatlarda spontane (kendiliğinden) artışlarla karakterize edilen maliyet itişli
enflasyonu ifade etmektedir (Keynes’ten (1930) aktaran Humphrey, 1986).
1.2.2.2. Neo-Keynesyen Enflasyon Teorileri: Phillips Eğrisi
Aralarında A. Smithies, G. Ackley ve S. Matial gibi iktisatçıların bulunduğu bazı
Neo-Keynesyenler enflasyonu, “enflasyonist açık hipotezi” olarak adlandırılan bir
yaklaşım içinde talep enflasyonu bağlamında ele almışlardır.
Keynes’in 1940 yılında yaptığı çalışmaya dayanan (How to Pay for the War) bu
yaklaşıma göre enflasyonun nedeni, ekonomi tam istihdama yaklaşırken ve tam
istihdama ulaşıldığında ortaya çıkan aşırı talep baskılarıdır. Enflasyonist açık
hipotezi olarak adlandırılan bu yaklaşımda Keynes, enflasyonun ücretlilerle
girişimciler arasında gelir transferine yol açan bir gelirin yeniden dağıtım süreci
betimlemektedir. Buna göre, örneğin savaş gibi bir nedenden ötürü, toplam talepte
artış meydana gelecektir. Savaşın başlangıcında, tüketim ve yurtiçi yatırımlara
ayrılacak üretim miktarlarında önemli düşüşler olması nedeniyle fiyatlar artacaktır.
Bu artışlar bir yandan firmaların aşırı kâr elde etmelerine, diğer yandan artan talebi
karşılayabilmek için emek talebinde de bir artışa yol açacaktır. Emek talebinin
yükselmesi ücretlerin artmasına, bu ise yeniden talep ve fiyatların artmasına neden
olacaktır. Bu sürecin devam etmesi ise, ancak vergi artışları ve/veya kamu
harcamalarında indirime gitme gibi toplam talep politikalarıyla önlenebilecek ücretfiyat spiralini ortaya çıkaracaktır (Kotwal, 1987; Frisch, 1989).
11
Enflasyonist açık yaklaşımı, Keynesyen gelir-harcama diyagramıyla açıklanabilir
(Şekil1). Burada YF tam istihdam gelir düzeyini ve Y1d toplam talebi göstermektedir.
Y1* toplam talep fazlalığının temizlenmesi için gerekli istihdam düzeyi olmakla
birlikte, tam istihdama ulaşıldığı için bu düzeyin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu
nedenle YF ile Y1* arasındaki fark, enflasyonist açığı oluşturmaktadır.
Şekil 1: Enflasyonist Açık
Bu yaklaşıma göre, parasal ücretler fiyat artışlarına gecikmeli olarak uyum
sağlamaktadır. Bu nedenle fiyatlardaki artış, ücretlilerden girişimcilere doğru bir
gelir transferine yol açacaktır. Enflasyonist açığın uyardığı gelirin yeniden dağılımı
toplam talebin düşmesini ve açığın kapanmasını sağlayacak ve toplam talep eğrisi
Y1d’den Y2d’ye kayacaktır. Parasal ücretlerin artması sözkonusu olursa gelir bu kez
girişimcilerden ücretlilere doğru yeniden dağıtılacak ve talep tekrar artacak (Y2d’den
Y1d’e), böylece enflasyonist açık yeniden ortaya çıkacaktır. Sonuçta bu süreç
kendiliğinden sürekli olarak devam edecek ve fiyatlardaki artışlar veya enflasyon
yinelenecektir.
Görüleceği üzere, bu modelde enflasyon olgusu, tamamen mal piyasası
koşullarında incelenmekte, toplam talebin tam istihdam gelir düzeyinin üzerinde
oluşması fiyat artışlarını da beraberinde getirmektedir. Toplam talep, Yd, fiyatlarla
12
ters orantılı olarak düşünüldüğünde ve tam istihdam gelir düzeyi de sabit olarak
kabul edildiğinde, toplam talep artışı sadece fiyatları artıracaktır.
Bununla birlikte, J. R. Hicks ve F. Modigliani gibi iktisatçılar tarafından
geliştirilen ve neo-klasik Keynesyen sentez olarak da adlandırılan
IS-LM
modellerinde ise, enflasyon olgusu para ve mal piyasalarının karşılıklı etkileşimi
içerisinde incelenmiştir. Bu yaklaşıma göre toplam talep artışlarının fiyatları sürekli
olarak artırması, ancak harcamaların sürekli olarak enflasyon açığı yaratacak şekilde
artmasına bağlıdır. Ancak para piyasası dengesinin dikkate alınması durumunda
sürekli enflasyon için hiçbir neden bulunmamaktadır. Bu modele göre, eğer mal
piyasasında toplam talep artıyorsa, para piyasasında da talep artıyor demektir.
Dolayısıyla bu faiz oranlarının yükselmesi anlamına geleceğinden, yatırım
harcamaları ve buna bağlı olarak tüketim harcamaları düşecek, sonuçta toplam talep
azalarak
enflasyonist açık kapanacaktır3. Enflasyonun sürekli olabilmesi için,
toplam talebin tam istihdam gelir düzeyinin üstünde olacağı şekilde yatırım
harcamalarının artmaya devam etmesine, bu ise para politikası aracılığıyla faiz
oranının düzeyine bağlıdır. Kısaca söylemek gerekirse IS-LM modelinde de
enflasyon talep fazlalığı ile açıklanmakta, fakat para ve mal piyasaları arasındaki
etkileşim nedeniyle, enflasyonun sürekliliği para arzındaki sürekli artışlara
bağlanmaktadır (Savaş, 1986; Kepkep, 1991; Kibritçioğlu, 2001a).
Neo-Keynesyen analizde enflasyon ve işsizlik arasındaki ilişki ise, IS-LM
modeliyle işgücü piyasası dinamikleri birleştirilerek literatürde Phillips Eğrisi olarak
adlandırılan bir çerçevede incelenmiştir. İlk olarak A. W. Phillips ve R. Lipsey
tarafından ortaya atılan, P. Samuelson ve R. Solow tarafından geliştirilen Phillips
ilişkisine göre, yüksek enflasyon oranlarıyla düşük işsizlik arasında bir değiş-tokuş
oranı (trade-off) bulunmaktadır. Bir başka deyişle, enflasyonla işsizlik arasında
negatif bir ilişki vardır ve enflasyon oranı ne kadar yüksekse işsizlik o kadar düşük
veya tersi olmaktadır (Dornbusch ve Fischer, 1998; Kibritçioğlu, 2001a).
3
Bu yaklaşımda toplam talebi belirleyen temel değişken olarak kabul edilen yatırım harcamaları faiz
oranının bir fonksiyonudur. Faiz oranları ise para piyasasında otonom para arzı ve işlem, ihtiyat ve
spekülasyon güdüsüyle para talebi tarafından belirlenmektedir. Buna göre, para arzı sabitken para
talebinin artması faiz oranlarını yükseltecek ve yatırım harcamaları düşecektir. Yatırımlardaki düşüş
çarpan etkisiyle gelir düzeyini ve böylece gelirin bir fonksiyonu olarak ele alınan tüketim
harcamalarını düşürmektedir.
13
İşsizlik ve enflasyon arasındaki bu negatif ilişki, ilk olarak Phillips tarafından
parasal ücret enflasyonu ile işsizlik oranını ilişkilendirmektedir. Wt, Wt-1 ve U
sırasıyla cari dönem parasal ücreti, geçmiş dönemdeki parasal ücreti ve işsizlik
oranını gösterirse, bu ilişki;
Wt − Wt −1
= h(U ) ,
Wt −1
h< 0
(8)
biçiminde gösterilmektedir. Zaman içinde fiyat hareketleri ücret artış oranlarıyla
ilişkilendirildiği için Phillips ilişkisi, π enflasyon oranını göstermek üzere;
π = h(U )
(9)
şeklinde yeniden ifade edilebilmektedir. Phillips Eğrisi aşağıda gösterilmiştir (Şekil2).
Şekil 2: Phillips Eğrisi
Enflasyonun birincil nedeninin talep yönlü şoklar olduğu kabul edilen bu yaklaşımın
temelinde, yukarıda da açıklanan, parasal ücretlerin fiyatlar ve toplam talepteki
değişmelere yavaş veya gecikmeli olarak intibak ettiği düşüncesi yatmaktadır.
Hükümetlerin ya düşük enflasyonu veya düşük işsizlik oranlarını politika amacı
olarak belirleyebileceği ifade edilerek, ilk Keynesyen modellerin aksine, sürekli bir
14
enflasyon artışının olamayacağı gösterilmiş olmaktadır (Dornbusch ve Fischer,
1998).
Ne var ki, 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren hızlı enflasyon oranı artışları
ile yüksek oranlı işsizliğin bir arada görüldüğü stagflasyon olgusunu açıklayamaması
üzerine, Keynesyen neoklasik sentezin açıklamaları yerini Monetarizm olarak
adlandırılan bir başka düşünce okuluna bırakmıştır.
1.2.3. Monetarist Enflasyon Teorisi
M. Friedman, E. Phelps, A. Schwartz gibi iktisatçıların öncülük ettiği monetarist
yaklaşımda, bir özel sektör ekonomisinin doğası gereği istikrarlı bir yapıya sahip
olduğu, herhangi bir istikrarsızlıktan sonra ekonominin otomatik olarak dengeye
geldiği ve işsizlik oranının doğal düzeyine döndüğü ileri sürülmektedir.
Enflasyonun her zaman ve her yerde parasal bir fenomen olduğu ifade edilen bu
yaklaşımda, paranın miktar teorisi, fiyatlar genel düzeyi teorisi olarak değil, para
talebi teorisi olarak ele alınmaktadır. Paranın servet sahiplerinin portföyünde yer alan
bir varlık olarak değerlendirildiği monetarist gelenekte para talebi, klasik iktisatta
olduğu gibi kurumsal bir sabit olarak değil, bir dizi ekonomik değişkenin istikrarlı bir
fonksiyonu olarak değerlendirilmektedir. Buna göre, talep edilen para miktarı,
nominal gelir, beşeri olmayan servet, para ve çeşitli varlıkların getiri oranları ile
bekleyişlere bağlıdır. Yani;
M
1 dP 

;u 
= f  y, w; rm , rb , re ,
P
P dt 

(10)
Burada M para arzını, P fiyatlar genel düzeyini; y nominal geliri, w beşeri
olmayan servetin ya da gelirin mülkiyetten elde edilen bölümünü; rm, rs ve re
sırasıyla paranın beklenen getiri oranı, sabit değerli menkul kıymetlerin (tahvil)
beklenen getiri oranı ve hisse senetlerinin beklenen getiri oranlarını,
1 dP
mal
P dt
fiyatlarında beklenen değişim oranını ve dolayısıyla reel varlıkların beklenen getiri
oranlarını ve u gelir dışındaki değişkenlerle ilgili bekleyişleri göstermektedir
(Friedman, 1968a).
15
Para arzında meydana gelecek değişmenin enflasyonist süreç ve enflasyonla
işsizlik arasındaki kısa dönemli değiş-tokuş üzerindeki etkisi, adaptif bekleyiş
mekanizmasına dayalı intibak süreci çerçevesinde ele alınmaktadır. Buna göre,
herhangi bir nedenle para arzının artması durumunda, hem bankaların hem de banka
dışı kesimin elinde arzulanan miktara göre fazla para oluşacaktır. Böyle bir durumda
portföylerin yeniden ayarlanması ve yeni finansal varlık satın alımı söz konusu
olacağı için finansal varlık fiyatları artacak, faiz oranları düşecektir. Ancak reel
mallara göre finansal varlık fiyatlarının artışı, reel mal ve hizmet talebini artmasına
yol açacaktır. Böylece başlangıçta para arzında meydana gelen artış, finansal
piyasalardan mal ve hizmet piyasalarına yayılacaktır. Talebin finansal olmayan
piyasalara kayması, bu varlıkların da fiyatlarının artmasına neden olacak ve bu
artışlar da kendiliğinden parasal varlıkların reel değerini düşürecektir. Bu ise
portföylerin yeniden düzenlenmesine neden olacaktır. Sonuçta, fiyat artışları
nedeniyle parasal göreli fazlalık azalarak faiz oranları yeniden eski seviyesine
çıkacak ve reel para arz ve talebi eşitlendiğinde denge yeniden kurulmuş olacaktır
(Friedman ve Schwartz,1963).
Para arzında başlangıçtaki artış, ekonominin reel büyüme oranını ve böylece
işsizlik oranını düşürürken, uzun dönemde bu reel etki kaybolmakta ve uzun
dönemde sadece enflasyon artmasına neden olmaktadır. Bir başka ifade ile para kısa
dönemde yansız değilken uzun dönemde nötr olmakta, işsizlik ve büyüme oranı
doğal oranına dönmektedir.
Monetaristlerin bu görüşleri, bekleyiş yüklü Phillips ilişkisi aracılığıyla formel
olarak şu şekilde gösterilebilmektedir:
(
)
yt = y + λ π t − π te ;
λ > 0,
(11)
Burada yt GSMH büyüme oranını, πt cari dönem enflasyon oranını, π te beklenen
enflasyon oranını, y doğal büyüme oranını ve λ ise bekleyiş intibak hızını
göstermektedir. u t ve u işsizlik ve doğal işsizlik oranlarını göstermek üzere, Phillips
eğrisi işsizlik oranı türünden de ifade edilebilmektedir:
(
)
u t = u − λ ′ π t − π te ;
λ ′ >0
(12)
16
(11) ve (12) numaralı eşitliklere göre, kısa dönemde enflasyonist bekleyişler veri
iken, enflasyonla işsizlik arasında yine negatif bir ilişki vardır. Bununla birlikte uzun
dönemde intibak hızı bire ve beklenen enflasyon gerçekleşen enflasyona eşit olacağı
için, işsizlikle enflasyon arasında herhangi bir değiş-tokuş söz konusu olmayacak ve
uzun dönem Phillips eğrisi bir tür doğal işsizlik oranını gösteren dikey bir doğru
olacaktır (Alesina, vd., 1997).
Ekonominin kendiliğinden doğal oranına dönmesi, teoride bekleyişlerin uyumcu
ya da adaptif bir yapıda olması ile açıklanmaktadır. Adaptif bekleyişler kavramı,
ekonomik ajanların fiyat bekleyişlerini oluşturma sürecinde mevcut durumla ilgili
tüm bilgiye sahip olmadıkları ve dolayısıyla çalışanların öngörü hatası yaptıkları
varsayımına dayalıdır. Buna göre, toplam talebi artırıcı bir politika izlendiğinde,
örneğin para arzı artırıldığında, işsizlik düzeyi toplam talep fazlası nedeniyle değil,
çalışanların fiyat artışlarını yanlış tahmin etmesi nedeniyle geçici olarak
düşmektedir. Bu hata adaptif bekleyişler aracılığıyla beklenen ve fiili reel ücretler
arasında bir açık oluşmasına neden olurken, işverenlerin istihdamı artırmasına ve
kısa dönemde hasılanın artmasına yol açar. Daha sonra çalışanlar geçmişteki fiyat
artışlarına bağlı olarak hatalarını düzelttiklerinde emek arzı düşer ve ücretler
yükselir. Bu süreç kısa dönemde bir enflasyon hasıla dönüşümü yaratır. Ancak uzun
dönemde parasal yansızlık geçerlidir. Yani, tıpkı klasik ve neo-klasik düşüncede
olduğu gibi, hasıla ve istihdam gibi reel değişkenler para arzı ve nominal fiyatlar gibi
nominal değişkenlerden etkilenmemektedir (Aras, 1994; Alesina, vd.,1997).
Bekleyişlerin formasyonu ile ilgili bu açıklamalar aşağıdaki denklem aracılığıyla
da gösterilebilmektedir (Alesina, vd.,1997):
π te = π t −1 + γ (π te−1 − π t −1 )
(13)
γ teriminin geçmiş dönem hatalarına bugünkü tepkinin bir ölçüsünü gösterdiği bu
eşitlik, t döneminde beklenen enflasyonun bir önceki dönemde gerçekleşen enflasyon
oranı ( π t −1 ) ile beklenen enflasyon oranının ( π te−1 ) ağırlıklı bir ortalaması olduğunu
ifade etmektedir. Buna göre, uzun dönemde öngörü hataları tamamen düzeltileceği
için, enflasyon bekleyişleri bir önceki dönem gerçekleşen enflasyon oranına eşit
olacak ve buradaki ilişki π e = π t −1 şeklinde yazılabilecektir. Böylece, uzun dönem
17
öngörü hatası sıfır veya çok düşük ve intibak hızı tam iken, ekonominin büyüme hızı
ve işsizlik oranı neredeyse daima doğal düzeyinde olmaktadır.
Özetle söylemek gerekirse, enflasyonun her zaman ve her yerde parasal bir
fenomen olduğunu ifade eden monetaristlerin enflasyon analizi talep yönlü bir
analizdir. Para arzındaki artışlarla ilişkili oldukları sürece maliyet artışlarının
enflasyonist olabileceği kabul edilmektedir. Bu nedenle nedenselliğin para arzından
başlayarak enflasyon ve maliyetlere doğru işlediği ileri sürülmektedir.
Monetaristlerin bu görüşleri bir çok yönden çeşitli iktisatçılar tarafından
eleştirilmiştir. Örneğin Yapısalcı iktisatçılar ekonomik istikrarlı bir yapıda olduğu
şeklindeki görüşlere karşı çıkarak, enflasyon sürecindeki yapısal aksaklıklara vurgu
yapmaktadır. Yeni klasik iktisatçılar ise özellikle bekleyişlerin oluşumu ve işçilerin
tahmin hatası yaptıkları varsayımını güçlü bir şekilde sorgulamaktadır. Aşağıda bu
okulların görüşlerine yer verilmiştir.
1.2.4. Yapısalcı Okul
Enflasyona yapısalcı yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Latin Amerika
ülkelerinde süregelen fiyat artışlarıyla ilişkili olarak, Birleşmiş Milletler Latin
Amerika Ekonomi Komisyonu ile bağlantılı bazı kalkınma iktisatçıları tarafından
geliştirilmiştir. İlk versiyonu 1960’lı yıllarda (Latin Amerika), ikinci nesil versiyonu
1970’lerde (İskandinav ya da neo-yapısalcı) geliştirilen yapısal enflasyon teorileri,
esas olarak monetarist iktisat okulunun genelde iktisadi yapı, özelde enflasyonun
nedenlerine ilişkin görüşlerine karşı ortaya atılmıştır. Bir başka şekilde ifade etmek
gerekirse, bu iki okul arasındaki temel tartışma enflasyonun talep çekişli ya da
maliyet itişli bir konu olup olmadığı yönündedir (Kotwal, 1987; Kibritçioğlu, 2001a).
Yapısalcı bakış açısına göre enflasyon iki boyutu birbirinden kesin bir şekilde
ayırt edilmelidir. Bunlardan biri enflasyonun nedenleri, diğeri ise enflasyonun
yayılma veya aktarım mekanizmasıdır.
Enflasyonun aşırı toplam talep nedeniyle değil, daha ziyade ekonomilerin yapısal
bir takım özelliklerinden kaynaklandığını ileri süren yapısalcılar, konuyla ilgili
18
olarak sosyo-ekonomik sistemin yapısal sınırları ve kümülatif enflasyon süreci olmak
üzere iki kategorik ayrım yapmaktadırlar.
Bir ekonominin genel düzenini belirleyen yasal çerçeve, nüfusun sosyoekonomik yapısı ve bölgesel dağılımı, teknolojik düzey, ekonominin dışa bağımlılık
derecesi, mevcut gelir dağılımı, kaynak kıtlığı, etkin vergi sistemi, yurtiçi tasarruflar
gibi fonksiyonel ilişki içinde bulunan faktörlerin yanı sıra, ekonomideki bazı
sektörlerin toplam talep miktar ve bileşimindeki değişmelere tepki verme yetersizliği
veya gecikmeli olarak tepki vermeleri yapısal nedenler olarak değerlendirilmektedir
(Kotwal, 1987; Kepkep, 1991).
Örneğin birinci nesil yapısal modellerde enflasyon, bu temel nedenler
çerçevesinde, tarım kesimindeki düşük verimliliğe dayalı olarak açıklanmaktadır.
Yapısalcılara göre, bu özelliği nedeniyle geleneksel (tarım veya ihracat) sektör,
herhangi bir parasal ya da toplam talep şokuna belli bir gecikmeyle karşılık
vermektedir. Bu gecikme, kısa dönemde, ücretlerin ve böylece tarımsal ürün
taleplerinin artışına yol açan sınai üretim ve istihdamda kısmi bir artışa yol
açmaktadır. Bu artış ise, göreli fiyatlarda gıda mallarının lehine bir değişme ile
sonuçlanırken, yüksek tarımsal fiyatlar bu sektörde daha yüksek ücret taleplerine yol
açmaktadır. Artan ücretler sanayi malları talebini artıracak ve mekanizma bu şekilde
işlemeye devam edecektir (Kibritçioğlu, 2001a).
Öte yandan, enflasyonun temel nedeni yapısal nedenlere bağlanmakla birlikte
kümülatif enflasyonist baskılar olarak adlandırılan bazı etkenler de enflasyona
ve/veya enflasyonun sürüp gitmesine neden olabilmektedir. Kümülatif enflasyonist
baskılara fiyat aksaklıklarının neden olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin göreli
fiyatların bozulması, yatırım fonlarının yanlış dağıtılmasına yol açan politikaların
varlığı, fiyat kontrolünün zararlı etkileri ve geleceğe ait ekonomik tahminlerin
çarpıklaşması gibi etkenler, kümülatif enflasyonist baskılar arasında sayılmaktadır
(Kotwal, 1987; Kepkep, 1991).
Enflasyon analizlerinde dikkat çekilen bir diğer boyut enflasyonun yayılma
mekanizmasıdır. Enflasyonun yayılma mekanizmasını yapısalcılar, toplumdaki farklı
sosyal grupların toplam ulusal gelir içindeki göreli paylarını ilerletmek amacıyla
19
yaptıkları mücadele şeklinde tanımlamaktadırlar. Bu mekanizmanın hem kamu hem
de özel sektör düzeyinde işlediği ve her sektörün toplam yatırılabilir kaynaklardan
maksimum kazanç elde etme mücadelesine odaklandığı ifade edilmektedir (Kotwal,
1987; Kepkep, 1991).
Bu yayılma mekanizmasına örnek olarak İskandinav enflasyon modeli
gösterilebilir. Bu modelin en temel özelliği, ücretlerin toplu sözleşmeler aracılığıyla
tüm işçi sendikalarının tek biçimde ücret artışları sağlamasıdır. Buna göre, daha
yüksek fiyat uygulamak veya daha fazla kâr sağlamak yerine daha çok ücret
ödemeye çabalayan gelişmiş ve kârlı sanayilerdeki ücret artışları, daha sonra az
gelişmiş ve daha az kârlı sektörlere yayılmaktadır. Elde ettikleri kârları maliyetlerini
karşılamaya yetmediği için, az gelişmiş sektörler bu ücret artışlarını karşılayabilmek
için fiyatlarını artırmak zorunda kalmaktadır. Bu fiyat artışları sonucunda kira gibi
önemli yaşam maliyetleri yükselecektir. Bu durumda, ücretliler satın alma gücü
anlamında elde ettikleri önceki avantajlarını sabit tutabilme ihtiyacına girecekler ve
böylece spiral devam edip gidecektir (Kibritçioğlu, 2001a).
Enflasyonist süreçte paranın rolünü inkar etmeyen yapısalcı iktisatçılar,
monetarist iktisat geleneğinde olduğu gibi, enflasyonunun para arzından bağımsız
olmadığını belirtmektedirler. Bununla birlikte, monetaristler para arzını enflasyonu
başlatan güç olarak görürlerken, yapısalcı iktisat geleneğinde para arzının artması
enflasyonun bir sonucudur. Bir diğer ifade ile , fazla talep olduğu için para arzı
artmaktadır. Enflasyon ekonomideki tüm piyasaların dengede olması durumunda
parasalcı modele göre açıklanabilir. Ancak, aynı anda tüm piyasaların dengede
olmadığı durumlarda, enflasyon ancak yapısal nedenlerle açıklanabilecektir. Onlara
göre para, ısınan makinenin yağlanmasına hizmet eden bir araçtır ve yapısal
nedenlerden dolayı artan maliyet etkilerinin giderilmesinde kullanılmaktadır (Taylor,
1988; Kılıçbay, 1991; Aras, 1994). Kısaca söylemek gerekirse, yapısalcı iktisat
geleneğinde enflasyon maliyet itişli bir konu olarak değerlendirilmektedir.
1.2.5. Yeni Klasik İktisadi Yaklaşım
1970’li yıllarda iktisadi düşünceye, artan ölçüde rasyonel bekleyişler hipotezini
kullanan Yeni Klasik okul egemen olmaya başlamıştır.Yeni Klasik Okul, temelde
20
monetarist okulun varsayımlarını kullanmakla birlikte, ekonomik ajanların sürekli
olarak sistematik hatalar yapacağını ileri süren geriye dönük veya adaptif (uyumcu)
bekleyiş düşüncesine karşı çıkmaktadırlar. Böyle bir karşı çıkışın ve rasyonel
bekleyişler hipotezinin benimsenmesinin temelinde, tüketicilerin fayda, üreticilerin
de kâr maksimizasyonu amacında oldukları varsayıldığında, aynı bireylerin
bekleyişlerini oluştururken rasyonel davranmadıklarını varsaymanın şizofrenik bir
davranış olacağı şeklindeki ilk defa John F. Muth tarafından ortaya atılan
düşüncelerin yattığı söylenebilir (Mankiw, 1988; Leijounhufvud, 1992; Bildirici,
1999). Bu bağlamda, Yeni Klasik Araştırma çizgisinde;
a) Tüm ekonomik ajanlar, kararlarında sadece reel faktörleri dikkate alan
rasyonel bireylerdir.
b) Bekleyişler rasyonel olduğu için fiyatlar doğru bir şekilde tahmin
edilmektedir.
c) Piyasalar sürekli olarak temizlenmektedir.
Diğer klasik ve monetarist varsayımların yanı sıra rasyonel bekleyişlere dayalı
Yeni Klasik İktisat, iki önemli araştırma programı doğrultusunda gelişmiştir
(Mankiw, 1988). Bunlardan birincisi, aralarında Robert E. Lucas, Thomas J. Sargent,
Neil Wallace, Robert J. Barro ve Bennett T. McCallum gibi iktisatçıların öncülük
ettiği Rasyonel Bekleyişler Teorisidir. Diğeri ise Edward C. Prescott, Finn E.
Kydland ve Charles I. Plosser gibi tanınmış iktisatçıların öncülük ettiği Reel
Konjonktür Teorisidir.
1.2.5.1. Rasyonel Bekleyişler Teorisi
Devresel dalgalanmalar ve enflasyon konusunun dikey bir Phillips eğrisi
çerçevesinde ele alındığı rasyonel bekleyişler teorisinde ele alınabilecek en önemli
modellerden biri, Lucas tarafından geliştirilmiştir. Bu modele göre, para arzı
artışlarının önceden ilan edilmesi durumunda, ekonomik birimler tarafından fiyat
artışları olacağı beklenecektir. Dolayısıyla, para politikasının etkileri tam olarak
biliniyorsa veya iktisadi ajanlar mevcut durum hakkında tam bilgi sahibi ise, böyle
bir durumda, monetaristlerin ileri sürdükleri gibi, kısa dönemde işsizliğin azalması
21
gibi herhangi bir reel etki ortaya çıkmayacak, sadece beklenen enflasyon artacaktır
(Mankiw, 1988; Romer, 1996; Bildirici, 1999). Bu nedenle, para arzında
beklenilmeyen bir artış olması durumunda, istihdam ve hasıla üzerinde reel bir etki
doğabilecektir.
Beklenilmeyen enflasyonla ilgili düşünceler esas olarak Lucas’ın Eksik Bilgi
Modelinde ele alınmaktadır. Bu modelde Lucas, ekonomiyi bilgi açısından
birbirinden uzak ada piyasalar biçiminde tanımlamaktadır. Böyle bir yapı altında,
bireyler kendi ürettikleri malların fiyatlarını bilmekte, ancak diğer malların fiyatlarını
gözlemleyememektedirler. Bu durumda ekonomide herhangi bir para arzı artışına
karşılık talep artışı olduğunda, bunun ne kadarının kendi mallarına olan göreli talep
artışı, ne kadarının genel toplam talep artışı olduğunu bilememektedirler. Böyle bir
durumda optimizasyoncu karar birimleri açısından en uygun davranış, bu talep
artışının bir kısmını kendi ürettiği mala olan talep artışı olarak yorumlamak olacak ve
üretimlerini artıracaklardır. Ancak uzun dönemde tahmin hataları düzeltileceği için
bu etkiler yok olacak ve ekonomi doğal düzeyine dönecektir (Romer, 1996; Mankiw,
1988).
Monetarist ve yeni klasik iktisatçılara göre para arzındaki artışın nedeni, temelde
merkez bankası kaynaklarından finanse edilen kamu açıklarıdır. Sargent ve Wallace
(1981) tarafından açıklanan “nahoş parasalcı aritmetik” yaklaşımda, enflasyon
dinamiklerinin anlaşılabilmesindeki en önemli etken kamu kesimi bütçe açıkları ve
bu açıkların finansman yöntemleridir. Sürekli açıkların bulunduğu bir ekonomide,
para politikası bu açıkların ve dolayısıyla maliye politikalarının baskısı altındadır.
Çünkü, açıklar ya borçlanma veya parasal genişleme (senyoraj) ile kapatılmak
zorundadır. Mali açıkların parasal genişleme ve enflasyonist etkilere yol açmaması
için borçlanmayla kapatıldığı bir ekonomide, açıkların sürmesine paralel olarak
borçlanmanın devam etmesi sonucunda reel faizler yükselir ve zamanla faiz
ödemeleri de borçlanmayla yapılır hale gelir. Sürecin sonunda, artan faiz ödemeleri
ve borç stoklarının ödenebilmesi için, para basmak zorunda kalınır. Bu mekanizma
sonunda ortaya çıkan enflasyon, para basmanın yaratacağı enflasyondan daha yüksek
olur (Uygur, 2001; Kibritçioğlu, 2001a).
22
1.2.5.2. Reel Konjonktür Teorisi
1980’li yıllarda ortaya atılan ve yeni klasik iktisadın ikinci nesli olarak da
adlandırılan
bu teoride, piyasaların sürekli olarak temizlendiği, eksik bilgi ve
rasyonel bekleyişler varsayımları sürdürülürken, parasal şokların reel etkilere sahip
olmadığı kabul edilmektedir. Dolayısıyla reel ekonomik faaliyetteki dalgalanmaların
da esas olarak teknoloji ya da verimlilik şokları gibi arz şoklarından kaynaklandığını
ileri sürmektedirler (Mankiw, 1988; Bildirici, 1999; Kibritçioğlu, 2001a).
Fiyatlar genel düzeyindeki değişmeler veya enflasyonun açıklanma çabası içinde
olunmayan bu teoride, para politikasının ve dolayısıyla para arzındaki değişmelerle
hasıla ve istihdam arasındaki ilişkiler ters nedensellikle açıklanmaktadır. Ancak,
petrol fiyatlarındaki değişmeler gibi negatif arz şoklarının göreli fiyatlar veya
verimlilik
üzerindeki
etkilerine
odaklanmakla,
enflasyonun
dinamikleri
incelemesinde arz şoklarının oynayabileceği önemli role dikkat çektikleri ileri
sürülmektedir. Buna göre, reel işlem hacminde önemli değişmeler yaratan sürekli ve
negatif arz şokları, para arzı ve paranın dolanım hızı veri iken, enflasyona neden
olabilecektir. Ayrıca, bu teori, sürekli teknolojik gelişmelerin dezenflasyon sürecine
önemli katkılar sağlayabileceğini ima etmektedir (Kibritçioğlu, 2001a).
Buraya kadar açıklanan klasik, neoklasik, monetarist ve yeni klasik iktisadi
araştırma programlarında, ücret ve fiyat esneklikleri nedeniyle piyasaların sürekli
olarak temizlendiği varsayılmıştır. Dolayısıyla enflasyon bu sistem altında genelde
parasal bir olgu ve talep enflasyonu olarak değerlendirilirken, ücret ve fiyatlardaki
kısa dönemli katılıklarla sonuçlanabilen fiyat intibak gecikmeleri dikkate
alınmamıştır. Ücret ve fiyat katılıkları Keynes ve Neo-Keynesyenler tarafından da
ele alınmış olmakla birlikte, Yeni Keynesyen İktisat geleneğinde bu fiyat
katılıklarının mikro temelleri araştırılmaktadır. Şimdi bu araştırma programının temel
görüşleri ve fiyat hareketleri konusundaki değerlendirmeleri incelenecektir.
1.2.6. Yeni Keynesyen İktisat
Rasyonel bekleyişler varsayımı kabul edilmekle birlikte, G. Akerlof, J. Stiglitz, J.
B. Taylor, N. Gregory Mankiw gibi iktisatçılardan oluşan Yeni Keynesyen düşünce
23
akımında, Yeni Klasik İktisattan farklı olarak, nominal ve reel katılıklar nedeniyle
piyasaların sürekli olarak temizlenemeyeceği, parasal değişkenlerin reel faktörleri
etkileyebileceği kabul edilmektedir. Bir bakıma Keynesyen makroiktisada mikro
temeller oluşturma arayışı olarak da nitelendirilebilecek bu yaklaşımda, ücret ve fiyat
katılıklarının nedenleri, eksik risk ve sermaye piyasaları, eksik bilgi, eksik rekabet ve
intibak maliyetleri gibi piyasa aksaklıkları çerçevesinde ele alınmaktadır (Mankiw,
1988; Stiglitz, 1992).
Ekonomide bütün fiyatların eş anlı olarak değişmediklerini belirten yeni
Keynesyen iktisatçılar, ücret ve fiyat katılıklarını sözleşmelerin önceden belirlenmiş
ve fiyat ayarlamaların maliyetli olması, etkinlik ücretlerinin varlığı ve koordinasyon
başarısızlıkları gibi nedenlerle açıklamaktadırlar (Mankiw, 1988).
Örneğin, Fischer ve Taylor tarafından geliştirilen modellerde, parasal ücretler
uzun dönemli sözleşmelerle belirlendiği için, ekonomideki herhangi bir talep şoku
karşısında, özellikle düşük enflasyon koşulları altında, fiyatlar hemen artmayıp
aşamalı
olarak
intibak
etmektedir.
Fiyatlar
genel
düzeyi,
toplam
talep
değişmelerinden çok girdi maliyetlerine daha duyarlı olduğu ve başlangıçta herhangi
bir ücret artışı söz konusu olmadığı için, ikinci dönemde yani ücret ayarlamalarının
yapıldığı dönemde intibak edecektir. Ücret sözleşmelerinin farklı dönemlerde
yapılmış olması nedeniyle, bu süreç devam edip gider ve böylece ekonomide fiyat
düzeyi ya da enflasyon ataleti durumu ortaya çıkar. Bu durum, toplam talep
şoklarının uzun dönemli reel etkilere sahip ve dolayısıyla rasyonel bekleyişlere
rağmen para politikasının önemli bir istikrar aracı olduğunun göstergesi olmaktadır
(Mankiw, 1988; Mankiw ve Romer, 1991; Romer, 1996).
1.2.7. Yeni Neo-Klasik Sentez
1990’lı yılların başlarından bu yana iktisadi düşüncede, iktisadi dalgalanmalar ve
fiyat hareketleri konusunda, Keynesyen kısa dönemli analiz ile yeni klasik
iktisatçıların uzun dönemli analizi arasında bir anlamda sentez niteliği taşıyan yeni
makroekonomik modeller ortaya konulmaya başlamıştır. Temelde kantitatif iktisadi
dalgalanma analizindeki gelişmeler ve parasal aktarım mekanizmalarına dayandırılan
24
“Yeni Neo-Klasik Sentez”in iki temel özelliği olduğu söylenebilir (Goodfriend ve
King, 1997):
(a)
Rasyonel bekleyişlere sahip hanehalkı ve firmaların dönemlerarası
optimizasyon davranışları ile,
(b)
Eksik rekabet ve kısa dönem fiyat ve ücret katılıklarının dinamik bir
yaklaşımla makroekonomik analizde birleştirilmesi.
Yeni Keynesyen modellerde olduğu gibi, kısa dönemli ücret ve fiyat
katılıklarının para (ya da talep) şoklarının iktisadi dalgalanmalar ve enflasyonun
temel belirleyicileri olduğuna vurgu yapılan yaklaşımda, Rasyonel Bekleyişler
Teorisinin aksine optimal para kuralı farklı bir açıdan ele alınmaktadır. Buna göre,
para politikasının hem ekonomik faaliyet ve istihdam hem de fiyatlar genel düzeyi ve
dolayısıyla enflasyon üzerinde genelde ve sektörel bazda önemli reel etkilere sahip
olması nedeniyle, birincil amacın fiyat istikrarı olması gerektiği savunulmaktadır.
Bunun yanı sıra, Yeni Klasik Reel Konjonktür teorisinde olduğu gibi, ekonomideki
değişmelerin sadece reel değişkenlerle açıklanamayacağı belirtilmekle birlikte
verimlilik, vergi politikası veya göreli fiyat değişmeleri gibi arz şoklarının da reel
ekonomik faaliyetin zaman içerisinde bu türden reel düzensizliklerin bir sonucu
olarak zaman içerisinde değiştiği ileri sürülmektedir.
Kısaca söylemek gerekirse, yeni neo-klasik sentezde, enflasyonun kaynak
dağılımındaki reel etkinsizliğin hem nedeni hem de göstergesi olduğu ifade
edilmekte; iktisadi dalgalanmalar ve enflasyon süreci arz ve talep şoklarıyla
bağlantılı olarak bekleyişler temelinde açıklanmaktadır. Yeni IS-LM Phillips eğrisi
olarak da adlandırılan bu yaklaşıma göre, hanehalkı ve firmaların geleceğe yönelik
bekleyişleri, dönemlerarası toplam arz-toplam talep (ya da IS) ilişkilerinin
değişmesine neden olmaktadır. IS eğrisi, reel faiz oranına göre beklenen hasıla
düzeyini belirlemekte; toplam arz/Phillips eğrisi, bugünün enflasyonunu gelecekte
beklenen enflasyon ve hasıla açığı ile ilişkilendirmektedir. Bu ilişki ise, stokastik
fiyat intibakı fırsatlarının sınırları içerisinde tekelci fiyatlama kararlarından
türetilmektedir. Sonuçta, fiyat istikrarının sağlanabilmesi için, bekleyişlerin belirli bir
25
para politikası kuralı çerçevesinde yönetilmesi gerektiği savunulmaktadır4 (King,
2000).
1.2.8. Politik Konjonktür Teorisi
Enflasyonun nedenleriyle ilgili olarak bir diğer açıklama, literatürde Politik
Konjonktür Teorisi olarak adlandırılan teorik yaklaşım tarafından ileri sürülmektedir.
Öncüleri arasında W.D. Nordhaus, C. D. MacRae, E. R. Tufte gibi iktisatçıların
bulunduğu bu yaklaşımda enflasyonun, insanların enflasyon ve işsizlik arasındaki
politik tercihleri sonucunda belirlendiği ifade edilmektedir (Kotwal, 1987; Eren,
1993; Alesina, vd., 1997).
Bu yaklaşıma göre, politikacıların amacı yeniden seçilmek veya olası oy
kayıplarını en aza indirmektir. Dolayısıyla, sadece seçim sonuçlarıyla ilgilenen
politikacılar, seçim öncesi istihdam ve büyüme yönünden ekonomi en olumlu bir
düzeye getirerek seçim kazanmak isterler. Bu amaçla, para arzı ve transfer
harcamaları artırılır, vergiler ve fiyat artışları azaltılır. Böylece Phillips eğrisi
çerçevesinde, seçim öncesinde üretim ve istihdamın, seçim sonrasında enflasyonun
arttığı bir durum söz konusudur. Yani bir anlamda, kısa ve uzun dönem Phillips
ilişkisi geçerli olmaktadır. Kısa dönemde Phillips eğrisi, fiyatların aynı anda
artmaması veya artırılmaması nedeniyle, uzun dönem Phillips eğrisinden
sapmaktadır (Kotwal, 1987; Eren, 1993; Alesina, vd., 1997).
Bu yaklaşıma göre, enflasyonun hükümetler tarafından yaratılması yani arz
enflasyonu olarak nitelendirilebilmekle birlikte, seçmen gruplarının hükümetler
üzerindeki lobi faaliyetleri dikkate alındığında aynı zamanda bir talep enflasyonu da
söz konusu olabilmektedir. Çünkü, örneğin işçi sendikalarının, işveren örgütlerinin
ve çiftçi gruplarının hükümetler üzerinde ciddi baskıları olabilmektedir. Ancak baskı
gruplarının etkisiyle olsun ya da olmasın, sonuçta politikacılar tarafından yaratılan
veya
sürdürülen
bütçe
açıkları
enflasyonun
potansiyel
nedeni
olarak
değerlendirilmektedir (Kotwal, 1987; Eren, 1993; Alesina, vd., 1997).
4
Para kuralı uygulamasında, para arzının hedef alınmasını öneren Monetarist ve Rasyonel
bekleyişlerin aksine, bu yaklaşımda faiz oranı önerilmektedir. Ayrıca, uygulamada özellikle 1990’lı
yıllarda para kuralı olarak döviz kuru çıpa olarak alınmış, son yıllarda ise enflasyon hedeflemesi
uygulamaları gündeme gelmiştir (Bu konuda bkz. Oktar, 1998; Alparslan ve Erdönmez, 2000).
26
1.3.
Genel Değerlendirme
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da görüleceği üzere, enflasyonun nedeni
olarak pek çok faktör ileri sürülmektedir. En genel biçimde sınıflandırmak gerekirse,
enflasyonun talep (parasal) ve arz yönlü (reel) şoklar ile bekleyişlerin rol oynadıkları
bir olgu olarak değerlendirilmesi mümkün olacaktır.
Bununla birlikte bu tür bir sınıflandırma temelinde, ekonomilerin dışa açıldığı
veya küreselleştiği bir dünyada, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki enflasyon
dinamiklerinin açıklanması çok gerçekçi bir yaklaşım olmamaktadır. Bir başka
deyişle, enflasyon, ekonomideki teknoloji düzeyine, dışa açıklık ve bağımlılık
derecesine, piyasaların gelişmişlik düzeyine, politik yapı ve kurumsal özelliklere
bağlı olarak değerlendirilmesi gereken kompleks ve dinamik bir süreç olarak ele
alınması gerekmektedir. Örneğin, faiz oranlarının yanı sıra sermaye hareketlerinin de
serbestleştirildiği bir ortamda, finansal piyasaların yapısına da bağlı olarak,
bekleyişler ve dolayısıyla döviz kuru gibi değişkenler çok istikrarsız bir görünüm
sergileyebilmekte; ücret ve fiyatların esnek olmaması ve hükümetlerin izledikleri
politikalara duyulan güvensizlikle birleştiğinde, enflasyon pek çok değişkenin
birlikte etkilediği bir olgu olarak ortaya çıkabilmektedir.
Sonuç olarak, herhangi bir ülkedeki enflasyon analizinde, bu faktörlerin bir arada
değerlendirilmesi daha kapsayıcı bir yaklaşım olacaktır. Bu bakımdan Türkiye’deki
enflasyon analizi de bu çerçevede yapılacaktır.
27
İKİNCİ BÖLÜM
TÜRKİYE’DE ENFLASYON (1980-2000)
Enflasyonun nedenlerine ilişkin teorik açıklamalardan sonra, bu bölümde
Türkiye’de 1980-2000 döneminde yaşanan enflasyon olgusu analiz edilecektir. Söz
konusu dönemin seçilmesinin nedeni, 24 Ocak 1980 İstikrar Kararları ile birlikte
Türkiye ekonomisinin önemli yapısal değişiklere uğramış olmasıdır. Bu nedenle, söz
konusu analize geçmeden önce, hem bu yapısal değişikleri hazırlayan şartları ortaya
koyabilmek hem de Türkiye’de yaşanan enflasyonist sürecin genel bir resmini
çizebilmek amacıyla, enflasyon olgusu 1980 öncesi ve sonrası olmak üzere iki alt
dönemde tarihsel bir perspektif içinde genel olarak değerlendirilecektir.
2.1. Türkiye’deki Enflasyonun Tarihsel Arkaplanı
2.1.1. 1980 Öncesi Enflasyon
Türkiye ekonomisinde yüksek oranlı enflasyon olgusuna ilk olarak 1950’li
yılların ikinci yarısında rastlanmaktadır.
Cumhuriyet tarihinin en temel dönüm noktalarından birini oluşturan 1946 yılı ile
başlayan, bir anlamda hem iktisadi hem de siyasi liberalizm rüzgarlarının estiği süreç
içinde ele alınabilecek 1950’li yılların ilk yarısında enflasyon oranlarının görece
düşük olduğu gözlenmektedir. 1946 yılında çok partili hayata geçilmesinin ardından
14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle birlikte söz konusu
dönem, iktisadi bakımdan kapalı, korumacı, dış dengeye dayalı ve içe dönük iktisat
politikalarının giderek gevşetildiği; ithalatın, serbestleştirilmesi sonucunda büyük
ölçüde arttığı; dolayısıyla dış açıkların kronikleşmeye başladığı ve gittikçe dış
yardım ve kredilere bağımlı bir ekonomik yapının yerleşmeye başladığı yıllar
olmuştur (Boratav, 2003). Tablo 1’de de görüldüğü gibi TÜFE, TEFE ve GSMH
deflatör değerleri dikkate alındığında ortalama yüzde 4-5 civarında gerçekleşen
enflasyon oranları, 1950’li yılların ikinci yarısında önemli ölçüde yükselmiştir.
Tarımsal üretimin düştüğü, büyüme hızının yavaşladığı, dış açıkların giderek arttığı,
28
dış yardımların kısıldığı ve devalüasyon baskılarının arttığı 1950’li yılların ikinci
yarısında, 4 Ağustos 1958’de uygulamaya konulan İstikrar Politikalarına rağmen
fiyat artışlarındaki yükselişler önlenememiş, 1956-1959 döneminde ortalama
enflasyon oranları yüzde 20’ler düzeyinde gerçekleşmiştir (Karluk, 1996; Boratav,
2003).
27 Mayıs Askeri Müdahalesinin yapıldığı 1960 yılı ile 10 Ağustos İstikrar
Kararlarının alındığı 1970 yılları arasındaki dönemde enflasyon oranlarının önemli
ölçüde düştüğü gözlenmektedir. Korumacı dış ticaret politikası devam etmekle
birlikte 1963 yılından itibaren planlı kalkınma modeline geçilen Türkiye
ekonomisinde, izlenen popülist politikalara rağmen 1960-1970 dönemi enflasyon
oranları ortalama yüzde 5-6 dolayında gerçekleşmiştir (bkz. Tablo-1).
Tablo 1: Türkiye'de 1980 Öncesi Enflasyon Oranları
Yıllar
TEFE
(%)
TÜFE
(%)
GSMH
Deflatörü
(%)
Yıllar
TEFE
(%)
TÜFE
(%)
GSMH
Deflatörü
(%)
1950
-10,2
-4,3
-2,1
1965
8,1
6,7
4,3
1951
6,7
-1,1
6,5
1966
4,8
5,5
6,4
1952
0,8
5,1
2,7
1967
7,6
6,3
6,5
1953
2,3
4,8
4,8
1968
3,2
4,1
3,9
1954
11,0
9,0
5,1
1969
7,2
5,7
7,2
1955
7,2
11,9
11,3
1970
6,7
11,8
8,5
1956
16,8
11,5
11,8
1971
15,9
21,8
17,4
1957
18,7
12,5
23,3
1972
18,0
15,3
10,2
1958
15,1
15,7
14,2
1973
20,5
15,8
21,1
1959
19,5
22,6
19,9
1974
29,9
15,4
30,5
1960
5,3
7,4
3,3
1975
10,1
19,0
21,2
1961
2,9
1,3
4,1
1976
15,6
16,4
15,3
1962
5,7
3,8
9,5
1977
24,1
22,5
24,0
1963
4,2
6,5
5,7
1978
52,6
53,3
46,7
1964
1,2
0,8
2,6
1979
63,9
62,0
75,6
Kaynak: DİE, İstatistik Göstergeler (1923-2002).
Ancak Türkiye ekonomisi, büyüme hızının ortalama yüzde 6,5 olarak
gerçekleştiği istikrar içinde kalkınma modelinden 1970’li yıllardan itibaren
uzaklaşmaya başlamıştır. 1960’lı yıllar boyunca dış ticaret açıklarının artması, Türk
Lirasının aşırı değerlenmesi ve işçi dövizlerinin azalması gibi nedenlerle yaşanan
büyük darboğazların aşılabilmesi için, 1968 yılından itibaren başta IMF olmak üzere
29
dış çevrelerin de etkisiyle 1970 İstikrar politikaları uygulamaya konulmuştur. Bu
politikalar çerçevesinde %66,6 oranında bir devalüasyon yapılmış (1 Dolar 9 liradan
15 liraya çıkarılmıştır), faiz ve vergiler yükseltilmiş, ücret ve maaşlar dondurulmuş,
KİT ürünlerine %50 zam yapılmıştır (Karluk, 1996; Boratav, 2003). Bununla
birlikte, istikrar kararlarına rağmen söz konusu döneme 1973-74 ve 1978-79 dünya
petrol fiyatlarındaki ani sıçramalar damgasını vurmuş, 1973 yılından itibaren
yükselen bir trende sahip kronik enflasyon Türk ekonomisinin temel bir özelliği
haline gelmiştir. 1973-74 yıllarında enflasyon oranları tüketici fiyatlarında ortalama
yüzde 15, toptan eşya ve GSMH deflatör değerlerinde ortalama yüzde 25 dolayında
gerçekleşmiştir. 1978-79 yıllarında ise tüm indeks değerleri ortalama yüzde 60
düzeylerinde seyretmiştir.
Kısaca özetlenen bu süreç sonucunda enflasyon, Türkiye ekonomisinin temel bir
özelliği haline gelmiş ve bu koşullar altında yaşanan ciddi ekonomik bunalımın
etkisiyle, 1978-79 yıllarında temel amacı ödemeler dengesi ve KİT açıklarını
kapatmak ve enflasyon oranını düşürmek olan İstikrar Kararları alınmıştır. Ancak bu
istikrar programı siyasi ortamın giderek bozulması ve zayıf hükümetler nedeniyle
etkin bir şekilde uygulanamamıştır. Dış borçların önemli ölçüde arttığı, ekonomik
bunalımın gittikçe ağırlaştığı bu koşullar altında Türk ekonomisinde ciddi yapısal
değişimlerin gerçekleştirilmesi gerektiği tartışılmaya başlanmış ve bu çerçevede 24
Ocak 1980 İstikrar Kararları alınmıştır.
2.1.2. 1980-2000 Döneminde Enflasyon
1970’li yılların sonlarında yaşanan ve ödemeler dengesi krizi şeklinde patlak
veren ve giderek derinleşen ekonomik ve sosyal krizle birlikte, Türkiye
ekonomisinde 1980 yılının başından itibaren ekonomide dışa açılma ve liberalleşme
tartışmaları başlamıştır. 1980 sonrası dönem, içe dönük ve ithal ikamesine dayalı
büyüme stratejisinden, dışa dönük büyüme stratejisine ve serbest piyasa
mekanizmasına geçiş için ilk adımların atıldığı yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Dış ticaretin serbestleştirilmesiyle başlayan liberalleşme süreci, mali piyasaların ve
nihayet 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle devam eden
süreçte, çeşitli hükümetler tarafından 24 Ocak 1980 Kararları başta olmak üzere çok
30
sayıda istikrar politikaları ve enflasyonla mücadele programları uygulamaya
konulmuştur. Uygulamaya konulan istikrar politikaları, ekonomide köklü yapısal
değişiklikleri içermenin yanı sıra, enflasyonun nedenlerine ilişkin temel bakış
açılarını da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de uygulamada enflasyon
konusundaki temel yaklaşımların ortaya konulabilmesi açısından öncelikle istikrar
politikaları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.
2.1.2.1. İstikrar Politikaları
Temel hedefi genellikle ödemeler dengesini iyileştirme, kamu açıklarını azaltma
ve enflasyonu düşürmek olan geleneksel istikrar politikaları, ortodoks ve heterodoks
istikrar programları olmak üzere iki temel grup altında sınıflandırılmaktadır.
İstikrar programları ekonomide herhangi bir nedenle bozulan arz-talep
dengesizliklerini giderebilmek ve yüksek enflasyon ve cari açık gibi problemleri
çözmeyi hedeflediği için, programlarda içerilen politikalar, arz yönlü ve talep yönlü
olmak üzere iki grup altında incelenmektedir. Ana hedefi nihai talep düzeyini kontrol
altına almak olan talep yönlü politikalar fazla talebi, sıkı maliye, para ve kredi
politikaları aracılığıyla düşürmeyi hedeflemektedir. Arz yönlü politikalar ise, reel
mal ve hizmet hacmini artırmayı hedeflemektedir; bu amaçla yatırım-tasarruf
teşviklerini, eğitim ve teknolojik gelişmeyi, ticaret kısıtlamalarının, vergi ve
sübvansiyon politikalarının, monopollerin, uygulanan kur ve fiyat politikalarının
ekonomide yarattığı bozulmaları iyileştirecek politikaları içermektedir. Temelde
birbirlerinin tamamlayıcısı olmakla birlikte, arz yönlü politikalar çoğunlukla
mikroekonomik özellikler taşırken, talep yönlü politikalar makroekonomik bir
karakterdedir (Khan ve Knight, 1982).
Ortodoks istikrar programları, bu iki politika kombinasyonundan oluşan ve
temelde makroekonomik dengeyi hedefleyen programlardır. Reel ve parasal
dengenin sağlanmasıyla gerçekleşecek olan makro dengenin kurulması için sıkı para
ve maliye politikaları, serbest dış ticaret ve fiyat politikalarından oluşmaktadır.
Kamu harcamalarının azaltılması, para arzının daraltılması ve ticaret engellerinin
kaldırılması gibi politikalar bu politikalara örnek olarak verilebilir. Uygulanan sıkı
para ve maliye politikalarının ekonomide daralma yaratarak, aşırı talebi ve böylece
31
enflasyonu düşürmesi beklenmektedir. Ortodoks programlarda fiyat istikrarını
sağlamak için parasal araçlar çıpa olarak kullanılmaktadır. Bir başka ifade ile bu
programlarda enflasyon, tıpkı monetarist açıklamalarda olduğu gibi, para arzındaki
genişlemeyle, para arzındaki artışın enflasyonist etki yaratması ise kamu
harcamalarındaki artışla açıklanmaktadır (Boratav, 1990; Beckerman, 1992; Uygur,
1993; Oktar, 1994; Karluk, 1996).
Yüksek enflasyon oranlarını kısa sürede ani ve hızlı bir biçimde düşürmeyi
hedefleyen heterodoks istikrar politikalarında ise, genellikle bir toplumsal anlaşma
çerçevesinde ücret, faiz, döviz kuru gibi tüm fiyatlardan en azından bir bölümünün
dondurulduğu gelirler politikası içerilmektedir. Heterodoks istikrar politikalarının
hedef aldığı temel konsept yüksek kronik enflasyondur. Buna göre, iktisadi ajanların
geçmiş dönem enflasyonunun cari dönemde de gerçekleşeceğini inanmaları ve
bekleyişlerini bu doğrultuda ayarlamaları durumunda dünkü enflasyon bugünkü
enflasyon olarak gerçekleşecektir. Dolayısıyla dünkü enflasyonla bugünkü enflasyon
arasındaki ilişkilerin kırılması, süregelen enflasyon bekleyişlerinin frenlenmesi bu tür
politikaların temel hedefi olmaktadır. Enflasyonist bekleyişlerin kırılabilmesi için
ücret ve fiyatların dondurulmasının yanında, anahtar bir fiyatta istikrarın sağlanması
önemli olmaktadır. Genelde döviz kurunun çıpa olarak kullanıldığı heterodoks
istikrar programlarında amaç döviz kurunda düşüş beklentilerini ve dolayısıyla
enflasyonu kontrol altına almaktır. Ücret, fiyat ve döviz kurlarının sabitlenmesinin
yanında bu programlarda öne çıkan bir başka temel nokta mali disiplinin
sağlanmasıdır. Uygulamada, fiyatlar sabit tutulduğu için programın başında
enflasyon oranları hızla düşmektedir. Ancak enflasyon oranındaki bu düşüşle birlikte
“Olivera-Tanzi Etkisini”5 tersine çevirmekte, reel vergi gelirleri otomatik olarak
artacağından bütçe açıkları büyük ölçüde kapanmaya başlayacaktır. Ancak, fiyat
kontrolleri kaldırıldığında enflasyon tekrar yükselmeye başladığında, söz konusu etki
nedeniyle vergi gelirlerinde yeniden azalma ortaya çıkabileceği için mali disiplinin
sağlanmış olması zorunlu olmaktadır. Bir başka deyişle, programın başarısı için mali
dengenin sürdürülebilirliği şart koşulmakta, bunun içinde sıkı mali önlemlerin
5
Olivera-Tanzi Etkisi, yüksek enflasyon vergi gelirlerini azaltması, yüksek enflasyonun sona
ermesinin de vergi gelirlerini azaltmasıdır. Bu etki, vergi tahakkuk ve tahsilatı arasında gecikmeden
dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki ayrıntılı açıklamalar için bkz. Kiguel ve Liviatan (1992) ve
Oktar (1994).
32
alınması özellikle de kamu harcamalarının kısılması öne sürülmektedir (Kiguel ve
Liviatan, 1992; Uygur, 1993; Oktar, 1994; Karluk, 1996).
İstikrar politikalarının özellikle de ortodoks programların uygulanması büyüme
ve istihdam açısından belli maliyetler getirebilmektedir. Bu bakımdan politikaların
başarılı bir şekilde uygulanabilmesi ve kredibilitesinin artırılabilmesi için, zaten
kaynak sıkıntısı çeken gelişmekte olan ülkeler açısından dış yardım büyük önem arz
etmektedir. Bu noktada IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar tarafından hazırlanan
yapısal uyum ve istikrar politikaları gündeme gelmektedir.
IMF tipi istikrar politikaları olarak nitelendirilen ve neoklasik ve monetarist
yaklaşımlarla hazırlanan istikrar programlarının iki temel hedefi ödemeler dengesini
düzeltmek ve enflasyonu düşürmektir (Boratav, 1990; Beckerman, 1992).
Enflasyonist sürecin kırılması için ekonomik rejim değişikliğinin gerekliliğinin
enflasyonun ardında yatan rasyonel olarak görüldüğü IMF’in istikrar anlayışında,
yapısal reformlar heterodoks istikrar programlarının temel başarı koşulu olarak
görülmektedir. Yapısal reformların uygulamanın zor olduğu durumlarda ise ortodoks
politikalar tek seçenek olarak değerlendirilmektedir (IMF, 1994). Nitekim IMF tipi
programlar genellikle talep yönlü politikalara dayalı ortodoks yaklaşıma göre
hazırlanmaktadır. Geleneksel parasalcı yaklaşımla hazırlanan programlara göre, kısa
dönemde paranın dolaşım hızı sabittir. Uluslararası rezervlerden ve yurtiçi banka
kredilerinden oluşan para arzı dışsal olarak belirlenmektedir. Denge durumunda para
talebinden fazla kredi yaratılıyorsa denge rezerv düşüşüyle sağlanacaktır. Öte yandan
fazla kredi yaratılması durumunda toplam harcamalar toplam gelirleri aşacağı için
cari açık oluşacaktır. Bu nedenle kısa dönemde üretim, fiyatlar ve paranın dolaşım
hızı sabit olduğu için harcamaları gelire eşitlemenin tek yolu kredi yaratımını
sınırlamaktır. Dış denge sağlandıktan sonra enflasyonu düşürebilmek için para arzı
kontrol altına alınmalıdır. Böylece bu tip istikrar programlarında öne çıkan
politikalardan biri sıkı para politikası olmaktadır. Bunun yanı sıra, ihracatı artırarak
ödemeler dengesini iyileştirmek ve talep yönünden reel gelir ve harcamaları
azaltmak için devalüasyona dayalı kur politikası, istikrar programlarının vazgeçilmez
unsurlarından biridir. Yine bütçe açığını kapatmak, toplam talep baskılarını azaltmak
ve açıkların para basılarak finanse edilmesini engellemek amacıyla, kamu
33
harcamalarını kısmak, vergileri artırmak, sübvansiyonları azaltmak ve KİT ürünlerin
zam yapmak şeklinde özetlenebilecek maliye politikaları da IMF tipi istikrar
programlarının en önemli parçalarındandır. Nihayet ticaretin ve mali piyasaların
serbestleştirilmesine dayalı serbest ticaret ve finansal politikalar bu tip istikrar
programlarının temel özellikleri arasında yer almaktadır (Taylor, 1988; Beckerman,
1992).
Yüksek oranlı enflasyonları önleyebilmek amacıyla Türkiye’de de 1950’li
yıllardan bu yana çeşitli istikrar politikaları uygulanagelmiştir. Bununla beraber
ekonomide en köklü değişim 24 Ocak 1980 İstikrar Kararlarıyla gerçekleşmiş ve
enflasyon bu kararlar doğrultusunda uygulamaya konulan politikalar çerçevesinde
önlenmeye çalışılmıştır. Şimdi bu kararlar ana hatlarıyla açıklanarak 1980-2000
döneminde yaşanan enflasyonun genel bir profili çizilecek ve enflasyonun
nedenleriyle ilgili bakış açısı belirlenmeye çalışılacaktır.
2.1.2.2. 24 Ocak 1980 Kararları ve 1980 Sonrasında Enflasyon
24 Ocak 1980 İstikrar Kararları, Türk ekonomisinde 1980-2000 döneminde
meydana gelen temel yapısal değişikliklere damgasını vuran bir istikrar paketi olma
özelliği taşımaktadır. “Yapısal Uyum Programı” ve “Yapısal Değişim Programı”
farklı isimlerle de anılan bu kararların arkasında yatan temel felsefe, ekonomide
devlet müdahalesinin asgari düzeye indirilmesi, piyasa ekonomisine işlerlik
kazandırılması ve fiyat mekanizmasına geçerlilik kazandırmaktır. Bu temel düşünce
çerçevesinde, öncelikle ödemeler dengesinin iyileştirilmesi, enflasyonun düşürülmesi
ve döviz darboğazlarının giderilmesi amacı ile Türk ekonomisinin yeniden
yapılandırılmasına yönelik olarak “piyasa aksaklıklarını” ortadan kaldırmayı
amaçlayan neoliberal politikalar uygulamaya konulmuştur (Arıcanlı ve Rodrik, 1990;
Aras, 1993; Karluk, 1996).
Neoliberal politikaların temellerinden biri dış ticaretin serbestleştirilmesi
uygulaması olmuştur. 1980 yapısal uyum ve serbestleşme programında, kaynakların
etkin dağılımı ve üretim faktörlerinin verimliliğini düşüren dış ticaret engellerinin
kaldırılmasıyla, bir yandan ihracatın gelişmesinin sağlanacağı diğer yandan imalat
sanayinin rekabet gücünün artırılacağı öngörülmekteydi. Temel hedefi ihracatın
34
özendirilmesi olan bu program doğrultusunda dış ticaret serbestleştirilirken, zaman
içinde bu amaçla ihracata vergi iadesi, ihracatçıların desteklenmesine yönelik tercihli
krediler, Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’ndan yapılan ödemeler gibi pek çok
önlem uygulanmıştır. Nihayet dış ticaret politikalarındaki liberalleşme, 1995 yılında
Avrupa Birliği ile Gümrük Birliğinin gerçekleştirilmesiyle tamamlanmıştır (Arıcanlı
ve Rodrik, 1990; Aras, 1993; Togan, 1994; Boratav, 2003).
24 Ocak Kararlarının temel yapı taşlarından bir diğerini ise finansal piyasalarda
serbestleşmeye gidilmesi oluşturmaktadır. Zira Türkiye ekonomisi, 1980’li yılların
başlangıcında neoliberal iktisatçıların “finansal baskı” olarak nitelendirdikleri
koşullar altında bulunmaktadır. McKinnon-Shaw Hipotezi olarak bilinen bu yaklaşım
çerçevesinde finansal piyasa, kurum ve araçlar yaygınlık ve derinlik açısından bir
baskı altındadır. Sermaye piyasası faaliyetleri oldukça düşük düzeydedir ve
bankacılık sistemi genellikle mevduat toplayıp kredi verme şeklinde özetlenebilecek
klasik bankacılık anlayışındadır. Yabancı kişi ve kurumların yurtiçi sermaye
piyasalarına girişlerine izin verilmemektedir. Döviz piyasaları kontrol altında
tutulmaktadır ve döviz cinsinden varlıkların yurt dışına çıkarılmasında çeşitli
sınırlamalar vardır. Selektif kredi uygulaması nedeniyle piyasa fiyatının altında
tutulan faiz oranlarının yanı sıra, uygulanan sabit kur politikası sonucunda yerli
paranın aşırı değerlenmesi nedeniyle ihracata yönelik sanayi olumsuz yönde
etkilenmektedir (Toprak, 1993; Akçay ve Öğretmen, 1995; Saraçoğlu, 1997).
Dolayısıyla, faiz oranlarının piyasa koşullarında oluştuğu, ekonominin ticaretin
yanı sıra finansal olarak da rekabete açıldığı “finansal derinleşme” ortamında, hem
makroekonomik istikrar hem de ekonomik kalkınma üzerinde olumlu etkiler
sağlanacaktır. Çünkü finansal serbestleşme sonrasında artan faiz oranları tasarruf
artışına neden olacaktır, bu ise yatırıma dönüştürülebilecek kaynakları artırarak
ekonomik kalkınmanın finansmanına imkan sağlanmış olacaktır. Ayrıca tasarruf
artışı sonucunda tüketim de kısılacağından, enflasyonist baskılar ortadan kalkacaktır
(Eser, 1993 ve 1996; Önder, vd., 1993; Ersel, 1996).
Bu düşüncelerin etkisiyle, 24 Ocak Kararlarıyla birlikte 1980 yılının Temmuz
ayında vadeli mevduat ve kredi faiz oranları serbest bırakılarak “finansal derinleşme”
35
sürecine girilmiştir. Bundan başka, 1984 yılında kambiyo rejimi serbestleştirilerek
bankaların ve yerleşiklerin döviz işlemleri yapabilmelerine olanak tanınmıştır.
Ayrıca Sermaye Piyasası Kurulu faaliyete geçmiş (1983), İstanbul Menkul Kıymetler
Borsası işler hale getirilmiş (1986), bankalar arası piyasa kurulmuş, gelir ortaklığı
senetleri ve yatırım fonları gibi finansal araçlar çeşitlenmiştir. Söz konusu Kararlar
doğrultusunda gerçekleştirilen en çarpıcı yenilik finansal liberalizasyonun son ögesi
olan dış finansal serbestleşmenin yapılması olmuştur. Finansal anlamda dış dünya ile
bütünleşmek amacıyla Ağustos 1989’da kabul edilen 32 Sayılı Kararname ile
sermaye hareketleri serbestleştirilmiştir. Böylece yerleşiklere döviz mevduatları,
bono ve hisse senetlerinden oluşan fonları serbestçe hareket ettirmeleri sağlanırken,
yerleşik olmayanlara da aynı haklar tanınmıştır (Aras, 1993; Toprak, 1996; Ersel,
1996; Boratav, 2003).
Bu yapısal değişikliklerin yanı sıra reel devalüasyonlar doğrultusunda işletilen
bir kur politikası, pahalı döviz, ucuz kredi ve vergi iadesi gibi teşvik ve
sübvansiyonlarla desteklenen dış ticaret politikası, iç talebin daraltılmasına yönelik
sıkı para ve maliye politikaları ile düşük ücret politikalarıyla tipik bir ortodoks
yaklaşım
özelliği
gösteren
bu
istikrar
kararlarına
rağmen
enflasyonun
düşürülmesinde ciddi ve sürekli bir başarı sağlanamamıştır (Celasun, 1994; Boratav,
2003).
1981-1983 döneminde askeri rejimin de etkisiyle uygulamaya konulan
politikaların sonucu enflasyon oranı önemli ölçüde düşmüş, 1981-87 döneminde
ortalama %35-38 dolayında gerçekleşmiştir. Düşük ücret-değerlenmemiş kur
politikasından yüksek ücret değerli kur politikasına geçmenin yanı sıra ithalat tarife
oranlarının ciddi ölçüde düşürüldüğü, popülist politikalar nedeniyle gevşetilen sıkı
maliye politikaları sonucunda artan kamu harcamaları gittikçe artan oranda iç
borçlanmayla finanse edilmiştir. Böylece bir yandan iç talebin diğer yandan Kamu
Kesimi Borçlanma Gereği ve dolayısıyla iç borç stokunun arttığı 1988 sonrası
dönemde enflasyon oranı yükselmiş, 1988-1993 döneminde ortalama %60-66
civarında gerçekleşmiştir. 1990 yılından itibaren kamu kesimi açıklarının hızla
artması, vergi gelirlerinin iç borç servisine bile yetmemesi, kamunun nakit açığını
ağırlıklı olarak iç borçlanmayla finanse etmesi, bu açığı kapatmak için dış borca ve
36
Merkez Bankası kaynaklarına yönelmesi ile bozulan ekonomik dengeler sonucu 5
Nisan 1994 Krizi yaşanmıştır. Kamu iç borçlanma krizi olarak patlak veren kriz
sonrasında enflasyon, % 120’lik oranla tarihinin en yüksek düzeyine ulaşmıştır. 1994
yılında uygulanan ve 5 Nisan Kararları olarak bilinen istikrar tedbirlerine rağmen
enflasyon oranı 1995 yılında ancak % 88-90 düzeylerine gerilemiştir. Ne 5 Nisan
Kararları ne de ekonomiyi Asya ve Rusya Krizlerinin etkilerinden korumayı
amaçlayan 1997-1999 enflasyonla mücadele programları enflasyon oranlarında kalıcı
bir düşüşe yol açamamış, enflasyon oranları % 80-85’ler civarında gerçekleşmiştir.
24 Ocak Kararlarının alındığı 1980 yılı ile sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği
1989 yılı arasında ortalama % 49-50 dolayında olan enflasyon oranı, 1990-2000
döneminde ortalama % 70’ler düzeyindedir. 1980-2000 dönemine bakıldığında
önemli iniş çıkışlar görülmekle birlikte, enflasyon oranının %60’lar düzeyinde
gerçekleştiği gözlenmektedir (bkz. Tablo-2).
Tablo 2: Türkiye'de 1980-2000 Döneminde Enflasyon Oranları
Yıllar
TEFE
(%)
TÜFE
(%)
GSMH
Deflatörü
(%)
Yıllar
TEFE
(%)
TÜFE
(%)
GSMH
Deflatörü
(%)
1980
107,2
101,4
89,6
1991
55,3
66,0
59,2
1981
36,8
34,0
44,3
1992
62,1
70,1
63,5
1982
27,0
28,4
28,3
1993
58,4
66,1
67,4
1983
30,5
31,4
26,0
1994
120,7
106,3
107,3
1984
50,3
48,4
48,5
1995
88,8
93,6
87,2
1985
43,2
45,0
52,9
1996
75,9
80,4
78,0
1986
29,6
34,6
35,6
1997
81,8
85,7
81,2
1987
32,1
38,9
33,5
1998
71,8
84,6
75,3
1988
68,3
73,7
69,7
1999
53,1
64,9
55,8
1989
64,0
63,3
75,5
2000
51,4
54,9
1990
Ort.
60,0
63,4
52,3
60,3
57,6
Kaynak: DİE, İstatistik Göstergeler 1923-2002, DİE Yay. No: 2790, Ankara.
50,9
61,3
37
2.2. Türkiye’de 1980-2000 Döneminde Makroekonomik Göstergelerle
Enflasyon Arasındaki İlişki
Bu bölümde, 1980-2000 döneminde çeşitli makroekonomik göstergelerle
enflasyon arasındaki ilişkiler ele alınarak, söz konusu dönemler içerisinde uygulanan
istikrar politikası yaklaşımları çerçevesinde Türkiye’de yaşanan enflasyonun
açıklanıp açıklanamayacağı değerlendirilecektir. Ancak bu değerlendirmenin daha
iyi yapılabilmesi açısından, söz konusu dönemde Türk ekonomisinde yaşanan
değişimler ana hatları itibariyle ele alınmaktadır.
2.2.1. 1980-2000 Döneminde Türk Ekonomisinin Evrimi
2.2.1.1. Dış Ticaret
Daha önce de ifade edildiği gibi, 24 Ocak 1980 Yapısal Uyum ve İstikrar
Kararlarının temel amaçlarından biri de, ihracata dayalı kalkınma stratejisi
bağlamında ekonomiyi dış açmaktı. Ekonominin dışa açıklığının temel göstergeleri
dış ticaretin önündeki engellerin kaldırılması ve hem yurtiçi hem de yurtdışı finansal
piyasaların liberalize edilmesidir.
Türkiye’de dış ticaret, daha önce de ifade edilen amaç ve hedeflere ulaşabilmek
için alınan 1980 Kararları ve bu kararlar doğrultusunda uygulamaya konulan
politikalar ve nihayet 1995 yılında Avrupa Birliği ile yapılan Gümrük Birliği
anlaşmasıyla tamamen serbestleşmiştir.
Finansal liberalizasyon ise, 1981 yılında faiz oranları üzerindeki kontrollerin
kaldırılması, 1984 yılında döviz piyasalarının serbestleştirilmesi, 1986 yılında
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın açılması, 1987 yılında Merkez Bankasının
açık piyasa işlemlerine başlaması ve nihayet 1989 yılında yürürlüğe konulan 32
Sayılı Kararname ile sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve konvertibiliteye
geçilmesi ile tamamlanmıştır.
Tablo 3’ten görüleceği üzere, ticari liberalizasyon hiç kuşkusuz ekonominin dışa
açıklığını artırmıştır. 1980-95 döneminde GSMH içindeki payı ortalama % 25,6
civarında gerçekleşen toplam dış ticaret, gümrük birliği anlaşmasıyla birlikte 1996-
38
2000 döneminde ortalama olarak % 37,6 düzeylerine çıkmıştır. Bununla birlikte, dış
ticaretin serbestleşmesiyle birlikte, beklenenin aksine, ihracattan ziyade ithalatın payı
büyümüştür.
Tablo 3: 1980-2000 Dönemi Dış Ticaret Göstergeleri (GSMH'daki Paylar %)
İhracatın
Dış
Büyüme
Toplam
İthalatı
Yıllar
İhracat
İthalat
Ticaret
Oranı
Karşılama Dış Tic.
Açığı
(%)
Oranı (%)
4,3
11,6
36,8
15,9
7,2
-2,8
1980
6,6
12,5
52,6
19,1
5,8
4,8
1981
8,9
13,8
65,0
22,7
4,7
3,1
1982
9,5
15,3
62,0
24,8
5,6
4,2
1983
12,1
18,2
66,3
30,3
6,0
7,1
1984
11,9
17,0
70,2
28,9
5,0
4,3
1985
9,9
14,8
67,1
24,7
4,8
6,8
1986
11,9
16,5
72,0
28,4
4,5
9,8
1987
12,9
15,8
81,4
28,7
2,9
1,5
1988
10,8
14,7
73,6
25,5
3,8
1,6
1989
8,6
14,8
58,1
23,4
6,1
9,4
1990
9,1
14,0
64,6
23,1
4,9
0,3
1991
9,3
14,5
64,3
23,8
5,1
6,4
1992
8,6
16,5
52,1
25,1
7,7
8,1
1993
13,7
17,6
77,8
31,3
3,9
-6,1
1994
12,7
21,0
60,6
33,7
8,2
8,0
1995
12,6
23,8
53,2
36,4
11,0
7,1
1996
13,7
25,2
54,1
38,9
11,5
8,3
1997
13,1
22,2
58,7
35,3
9,2
3,9
1998
14,4
22,0
65,4
36,4
7,5
-6,1
1999
13,9
27,3
51,0
41,2
13,3
6,3
2000
Kaynak: DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-2001); DİE, İstatistik Göstergeler
1923-2002.
1980 yılında ihracatın GSMH içindeki payı yüzde 4,3 düzeylerinde iken, finansal
liberalizasyona gidilen 1989 yılına kadar bu oran yüzde 10-12 düzeylerine çıkmış,
ancak sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesini takip eden ilk dört yılda bu pay
gerilemiş, 1994 yılında yaşanan kriz sonrasında bu oran yeniden yüzde 13-14
düzeylerine çıkmıştır. Söz konusu dönem içinde tarım ürünleri ihracatı %56’lık
düzeylerden dönem sonunda %7 düzeylerine kadar gerilerken; sanayi malları ihracatı
yüzde 30’lardan yüzde 90’lara kadar ilerlemiştir (Tablo 3-4).
39
Asıl ilgi çekici gelişme toplam ithalatın payında meydana gelen artışlarda
gözlenmektedir. 1980-1995 döneminde toplam ithalatın payı ortalama yüzde 15
düzeylerinde iken, 1996-2000 döneminde bu oran yüzde 25’lere çıkmıştır. Kuşkusuz
bu sonuç, Türkiye’nin temel girdi ve yatırım malları bakımından dışa bağımlı
olmasıyla açıklanabilecektir. Nitekim ithalatın çeşitli mal grupları arasındaki
dağılımı da bunu doğrulamaktadır. Tablo 4’ten de izlenebileceği gibi yatırım malları
ithalatının payı söz konusu dönemin ilk yarısında yaklaşık yüzde 15’lik düzeylerden
ikinci yarısında yüzde 25 civarın yükselmiştir. Ancak söz konusu dönemin özellikle
ikinci yarısında olmak üzere, tarım ürünleri ihracatının payı azalırken tüketim malları
ithalatında ciddi artışlar olduğu gözlenmektedir (Tablo 3-4).
Ticari liberalizasyonun sonuçları konusunda yapılabilecek bir başka gözlem,
ihracatın ithalatı karşılama oranı, dış ticaret açığı ve ekonomik büyüme arasındaki
ilişkiler bağlamındadır. Buna göre dış ticaret açının ve ihracatın ithalatı karşılama
oranlarının görece yüksek olduğu dönemlerde, büyüme hızları ya negatif ya da çok
düşük gerçekleşmiştir. Örneğin 1990, 1993, 1996, 1997 ve 2000 yıllarında dış ticaret
açıkları sırasıyla yüzde 6.1, 7.7, 11.0, 11.5 ve 13.3 olarak gerçekleşmekte; buna
karşılık aynı yıllarda ihracatın ithalatı karşılama oranları görece gerilerken, büyüme
oranları da yüzde 9.4, 8.1, 7.1, 8.3 ve 6.3 olmuştur. Bu tarihleri izleyen yıllarda
(1994, 1998-99 ve 2001) büyük krizler yaşanmış ve ithalatın ihracatı karşılama oranı
yeniden yükselmiştir.
Bütün bu açıklamalardan sonra denilebilir ki, 1980 sonrası dönemde ihracata
dayalı kalkınma stratejisi benimsenmiş ve bu doğrultuda politikalar uygulanmış
olmasına rağmen, ihracatın göreli olarak büyüdüğü yıllar, ekonomik büyümenin
yavaşladığı hatta daraldığı yıllar olmuştur. Söz konusu sonucun özellikle finansal
liberalizasyon sonrası dönemde gözlenmesinin temel nedenlerinden birinin, bu
dönemde yabancı sermaye çekebilmek amacıyla izlenen aşırı değerli kur politikası
olduğu söylenebilir. Bu nedenle ithalat ihracattan daha hızlı artmakta, böylece
ekonominin ithalata bağımlılığı artarken, 1989 sonrası dönemde yaşanan yüksek
oranlı enflasyonun nedenleri arasında ithalatın GSMH içindeki payının yanı sıra,
döviz kuru hareketleri ile sermaye hareketlerinin de katılması gerekmektedir.
40
Tablo 4: İhracat ve İthalatın Dağılımı (GSMH İçindeki Paylar %)
İktisadi Faaliyet Kollarına Göre
Mal Gruplarına Göre İthalat
İhracat
Tarım
Madencilik
Sanayi
Yatırım
Tüketim Hammadde
56,5
6,6
36,9
10,1
4,6
85,3
1980
46,6
4,1
49,3
12,7
4,3
83,0
1981
36,5
3,0
60,5
14,0
4,8
81,2
1982
32,3
3,3
64,4
13,8
4,4
81,8
1983
23,9
3,4
72,7
13,1
4,9
82,0
1984
20,8
3,0
76,2
16,1
5,9
78,0
1985
24,1
3,3
72,6
21,0
7,4
71,6
1986
17,6
2,7
79,7
16,8
7,2
76,0
1987
19,7
3,1
77,2
17,8
6,7
75,5
1988
17,4
3,5
79,1
16,1
4,7
79,2
1989
17,4
2,5
80,1
18,1
9,4
72,5
1990
19,1
2,1
78,8
20,4
8,1
71,5
1991
14,5
1,8
83,7
21,1
8,1
70,8
1992
15,0
1,5
83,5
25,0
9,1
65,9
1993
12,7
1,5
85,8
22,4
6,4
71,2
1994
9,9
1,8
88,3
22,7
7,0
70,3
1995
10,6
1,6
87,8
23,7
10,4
65,9
1996
10,2
1,5
88,3
22,8
11,6
65,6
1997
9,9
1,4
88,7
23,1
12,5
64,4
1998
9,0
1,5
89,5
21,5
13,2
65,3
1999
7,1
1,4
91,5
20,8
13,7
65,5
2000
Kaynak: DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-2001); DİE, İstatistik Göstergeler
1923- 2002.
Yıllar
2.2.1.2. Yabancı Sermaye Hareketleri
Dış
ticaretin
serbestleştirilmesinin
yanı
sıra,
sermaye
hareketlerinin
liberalizasyonuyla birlikte, reel kesime oranla finansal kesim dünya sermaye
piyasalarıyla eklemlenme yolunda daha hızlı ilerlemiştir. Tablo 5’ten de
görülebileceği gibi, doksanlı yıllarda toplam sermaye hareketleri seksenli yılların
neredeyse yedi katına ulaşmış, 1980-90 döneminde ortalama 770 milyon dolar olarak
gerçekleşirken bu rakam 1990’lı yıllarda ortalama 4266 milyon dolara çıkmıştır.
Ancak bunun daha çok finansal araçların ve piyasaların gelişmesine bağlı olarak
ortaya çıkan spekülatif nitelikli kısa vadeli sermaye girişleri ve portföy
yatırımlarından oluştuğu, dolayısıyla reel büyüme açısından önemli bir katkısı
olmadığı söylenebilir. Reel büyümeyle doğrudan ilişki içinde olan doğrudan
yatırımların GSMH içindeki oldukça düşük düzeylerde seyretmiş; buna karşılık kısa
41
vadeli sermaye ve portföy yatırımlarının payı görece daha büyük fakat daha inişli
çıkışlı bir seyir izlemiş, dolayısıyla toplam sermaye hareketleri de önemli ölçüde
dalgalanmıştır (Tablo 5-6).
Tablo 5: Yabancı Sermaye Hareketleri (Milyon $)
Orta
Cari
ve
Yıllar Toplam
Uzun
Denge
Vadeli
672
-2
18
656
-3408
1980
899
121
95
683
-1936
1981
280
98
55
127
-952
1982
883
798
46
39
-1923
1983
73
-652
113
612
-1439
1984
1065
1479
99
-513
-1013
1985
2124
812
146
125
1041
-1435
1986
1891
50
282
106
1453
-806
1987
-958
-2281
1178
354
-209
1596
1988
780
-584
1386
663
-685
961
1989
4037
3000
547
700
-210
-2625
1990
-2397
-3020
623
783
-783
250
1991
3648
1396
2411
779
-938
-974
1992
8963
3054
3917
622
1370
-6433
1993
-4194
-5127
1158
559
-784
2631
1994
4643
3713
237
772
-79
-2339
1995
8763
5945
570
612
1636
-2437
1996
8737
1761
1634
554
4788
-2638
1997
448
2601
-6711
573
3985
1984
1998
4670
759
3429
138
344
-1360
1999
9610
4200
1022
112
4276
-9819
2000
Kaynak:DİE, İstatistik Göstergeler 1923-2002; http://www.tcmb.gov.tr
Kısa
Vadeli
Portföy
Doğrudan
Yatırımları Yatırımlar
Büyüme
Hızı
%
-2,8
4,8
3,1
4,2
7,1
4,3
6,8
9,8
1,5
1,6
9,4
0,3
6,4
8,1
-6,1
8,0
7,1
8,3
3,9
-6,1
6,3
Sermaye hareketlerinde gözlemlenen bu dalgalanmalara paralel olarak, cari
işlemler dengesi ve büyüme hızlarında da önemli düzensizliklerin yaşandığı
söylenebilir. Toplam sermaye hareketlerinin pozitif ve göreli olarak yüksek olduğu
dönemlerde büyüme hızı görece yüksek olurken; sermaye çıkışlarının yaşandığı
yıllarda ise büyüme hızının düştüğü veya küçüldüğü görülmektedir. Örneğin, 1987,
1990, 1992-1993, 1995-1997 ve 2000 yılında önemli sayılabilecek sermaye girişleri
olurken, büyüme hızları bu yıllarda sırasıyla yüzde 9.8, 9.4, 6.4, 8.1, 8.0, 7.1, 8.3 ve
6.3 olarak gerçekleşmiştir. İlginç olan, sermaye girişlerinin yaşandığı bu yılları
sermaye çıkışı olan yıllar (1988, 1991, 1994 ve 2001) takip etmiş ve ekonomide
42
önemli daralma ve krizler ve dolayısıyla yeni istikrar paketleri veya enflasyonla
mücadele programları arkasından gelmiştir (Boratav, 2003).
Tablo 6: Yabancı Sermaye Hareketleri (GSMH İçindeki Paylar %)
Yıllar
Toplam
0,96
1980
1,24
1981
0,42
1982
1,42
1983
0,12
1984
1,56
1985
2,78
1986
2,16
1987
-1,05
1988
0,72
1989
2,65
1990
-1,57
1991
2,27
1992
4,92
1993
-3,20
1994
2,70
1995
4,74
1996
4,50
1997
0,22
1998
2,49
1999
4,77
2000
Kaynak: Tablo 5.
Kısa
Vadeli
-0,003
0,166
0,149
1,283
-1,073
2,169
1,062
0,057
-2,507
-0,537
1,969
-1,982
0,868
1,678
-3,910
2,159
3,218
0,906
1,263
0,404
2,085
Portföy
Doğrudan
Yatırımları Yatırımlar
0,19
0,32
1,29
1,28
0,36
0,41
1,50
2,15
0,88
0,14
0,31
0,84
-3,26
1,83
0,51
0,03
0,13
0,08
0,07
0,19
0,15
0,16
0,12
0,39
0,61
0,46
0,51
0,48
0,34
0,43
0,45
0,33
0,29
0,28
0,07
0,06
Orta
ve
Uzun
Vadeli
0,94
0,94
0,19
0,06
1,01
-0,75
1,36
1,66
-0,23
-0,63
-0,14
-0,51
-0,58
0,75
-0,60
-0,05
0,89
2,46
1,93
0,18
2,12
Cari
Denge
Büyüme
%
-4,89
-2,66
-1,44
-3,09
-2,37
-1,49
-1,88
-0,92
1,75
0,88
-1,72
0,16
-0,61
-3,53
2,01
-1,36
-1,32
-1,36
0,96
-0,72
-4,87
-2,8
4,8
3,1
4,2
7,1
4,3
6,8
9,8
1,5
1,6
9,4
0,3
6,4
8,1
-6,1
8,0
7,1
8,3
3,9
-6,1
6,3
2.2.1.3. Finansal Derinleşme ve Temel Parasal Göstergeler
Daha önce de ifade edildiği gibi, 24 Ocak Kararlarının alınmasındaki temel
kuramsal etken finansal baskı hipotezidir. Kısaca tekrar etmek gerekirse, bu hipoteze
göre dış ticaretin yanı sıra faiz oranları, döviz kurları ve sermaye hareketlerinin
serbestleşmesiyle birlikte, yurtiçi finansal piyasa ve kurumlar derinlik kazanacak,
finansal araçlar çeşitlenecektir. Gerçekten de 1980 dönemi sonrasında Türkiye’de
finansal derinleşmenin sağlandığı gözlenmektedir (bkz. Tablo 7).
43
Tablo 7: Temel Parasal Göstergeler (GSMH İçindeki Paylar %)
Yıllar
M1
M2
M2Y
M2Y/M2
13,9
16,6
16,6
1980
12,7
20,4
20,4
1981
13,3
24,1
24,1
1982
15,0
23,6
23,6
1983
11,0
23,4
25,4
1984
10,3
24,4
28,0
114,52
1985
10,3
23,8
28,5
120,01
1986
11,5
23,5
30,7
130,35
1987
8,8
21,1
28,4
134,98
1988
8,5
20,5
26,6
129,98
1989
7,9
18,0
23,5
130,45
1990
7,4
18,5
26,5
143,49
1991
7,1
17,3
26,6
154,12
1992
6,5
14,1
23,7
167,49
1993
5,9
16,2
30,7
189,63
1994
4,9
16,0
30,7
192,15
1995
6,0
19,5
35,9
183,72
1996
5,4
19,3
36,3
188,45
1997
4,8
21,3
37,8
176,94
1998
6,0
28,6
51,3
179,24
1999
6,0
25,4
44,6
175,62
2000
* Döviz Kuru (1 $ + 1,5 DM) olarak hesaplanmıştır.
Kaynak: DPT; http://www.tcmb.gov.tr; DİE.
Toplam
Finansal
Varlıklar
22,8
26,7
31,2
30,7
32,2
33,6
35,2
33,8
33,4
33,5
27,7
32,9
42,2
57,0
54,2
49,2
61,5
72,6
67,9
90,0
87,5
Mevduat
Döviz
Faiz
Kurundaki
Oranları Değişme*
33,0
145,4
45,0
33,78
50,0
41,77
45,0
36,52
45,0
55,81
55,0
41,61
48,0
44,67
58,0
37,79
83,9
67,67
58,8
44,39
59,4
32,01
72,7
57,78
74,2
70,05
74,7
55,55
95,6
174,14
91,3
62,73
93,8
73,36
96,6
74,36
95,5
71,15
46,7
57,24
45,6
39,63
Tablo’dan da görüleceği gibi, finansal derinleşme göstergeleri kullanılan
göstergelerden
M1/GSMH
oranı
gittikçe
küçülürken;
M2’nin
payında
liberalleşmeden sonra görece bir düşüş gözlenmiş ancak bu oran dönem sonuna
yeniden artmıştır. Bu anlamda en çarpıcı gelişmeler döviz mevduat hesaplarının da
kapsandığı M2Y ile finansal varlık stokunun GSMH içindeki paylarında özellikle de
1989 sonrasında meydana gelmiştir. Bu iki oranın, bilhassa finansal varlıkların
payında gözlemlenen önemli sıçramaların söz konusu dönemde ortaya çıkmasının
nedenleri arasında kamu iç borçlanma oranındaki hızlı artışlar, buna bağlı olarak faiz
oranlarında görülen önemli yükselmeler, enflasyonist bir ortamda paradan kaçış ya
da para ikamesi olguları gösterilebilir (Önder, vd., 1993). Nitekim, para ikamesinin
bir göstergesi olarak kullanılabilen M2Y/M2 oranı 1985 yılındaki 114,5
44
seviyelerinden önemli oranda devalüasyon yapılan 1994 Krizi sonrasında 192,1
düzeylerine çıkmış, dönem sonunda 175,6 düzeyinde gerçekleşmiştir (Tablo 7).
Faiz oranlarındaki gelişmeler bağlamında ise finansal baskı hipotezinin
öngörülerinin gerçekleşmediği gözlenmektedir. Zira bu hipoteze göre, iç ve dış
finansal liberalizasyondan sonra, başlangıçta yükselen faiz oranları daha sonra
düşerek dünya piyasalarındaki seviyelerine gelecektir. Ne var ki, söz konusu
beklentinin tam aksine faiz oranları önemli ölçüde yükselerek mevduat oranlarında
yüzde 95-96 seviyelerine çıkmış; iç borçlanma faiz oranlarında ise 1994 Kriziyle
birlikte yüzde yüzleri aşarak önce 164.4, daha sonra 135.2 ve 127.2 gibi yüksek
oranlara ulaşmıştır (bkz. Tablo 7-9).
2.2.1.4. Kamu Kesimindeki Gelişmeler
1980 yılında uygulamaya konulan istikrar programıyla birlikte kamu mali
kesimine yönelik olarak, KDV ve ücretlilere uygulanan vergi iadesi gibi temel
vergi düzenlemeleri başta olmak üzere, KİT’lerin özelleştirilmesi, harcamaların
bütçe dışına kaydırılması amacıyla bütçe dışı fon uygulamalarının miktar ve hacim
olarak genişletilmesi, ihracata teşvik primleri gibi önemli uygulamalar
gerçekleşmiştir.
Bununla
birlikte,
vergi
tabanını
genişletmeye
yönelik
politikalarda başarısız kalınmış, kayıt dışı ekonominin büyümesi önlenememiştir.
Bu nedenle, kamu harcamalarının finansmanında önce dış, daha sonra da iç
borçlanmaya başvurulmuş, böylece Türkiye’de kamu kesimi bir borç sarmalına
sürüklenmiştir.
Dönemin ilk yarısında yaklaşık olarak ortalama yüzde 2,5-3 civarındaki bütçe
açıkları, ekonominin tamamen dışa açıldığı 1990 yıllarda ortalama yüzde 7’ye
yükselirken dönem sonunda yüzde 11-12 düzeylerinde gerçekleşmiştir (Tablo 89).
45
Tablo 8: Kamu Kesimine Ait Seçilmiş Göstergeler (GSMH İçindeki Paylar %)
Yıllar
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
Bütçe
Açığı
3,1
1,5
1,5
2,2
4,4
2,4
2,8
3,5
3,1
3,3
3,0
5,3
4,3
6,7
3,9
4,0
8,3
7,6
7,3
11,9
10,9
Toplam
Borç
32,9
32,6
37,7
54,6
55,9
59,0
63,2
69,7
67,1
56,6
46,6
50,4
52,2
54,9
70,6
59,9
63,9
64,8
68,5
84,2
87,9
KKBG
8,8
4,0
3,5
4,9
5,4
3,8
3,7
6,1
4,8
5,3
7,4
10,2
10,6
12,0
7,9
5,0
8,7
7,7
9,4
15,6
12,5
İç Borç
Dış Borç
13,6
12,4
12,6
22,8
20,9
20,9
20,5
23,0
22,0
18,2
14,4
17,3
17,6
17,9
20,6
17,3
21,0
21,4
21,7
29,3
29,0
22,6
22,8
27,1
30,3
34,1
37,4
42,0
46,1
44,8
38,4
32,2
33,1
34,6
37,0
50,0
42,6
42,9
43,4
46,8
54,9
59,4
İç Borç/
Toplam
21,6
25,5
23,6
21,2
28,0
24,1
25,9
25,3
31,1
30,8
29,8
27,5
28,3
27,8
21,7
25,8
29,8
31,3
31,5
34,5
32,7
Dış Borç/
Toplam
78,4
74,5
76,4
78,8
72,0
75,9
74,1
74,7
68,9
69,2
70,2
72,5
71,7
72,2
78,3
74,2
70,2
68,7
68,5
65,5
67,3
Kaynak: DPT, Sayılarla Türkiye Ekonomisi; DİE.
Tablo 9: Kamu Kesimine Ait Seçilmiş Göstergeler (Devam)
Yıllar
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
İç Borç
Bileşik
Faiz
59,8
54,0
80,5
87,7
87,6
164,4
121,9
135,2
127,2
122,5
109,5
38,0
Faiz Ödemeleri/GSMH
İç Borç
Dış Borç
Toplam
0,41
0,51
0,32
0,57
0,80
0,74
1,27
1,68
2,45
2,22
2,42
2,67
2,77
4,63
6,00
6,05
8,87
6,73
10,52
12,55
14,96
0,17
0,42
0,50
0,94
1,19
1,28
1,33
1,34
1,41
1,36
1,10
1,12
0,88
1,20
1,67
1,28
1,12
1,02
1,02
1,14
1,31
0,58
0,93
0,82
1,51
1,99
2,02
2,60
3,02
3,85
3,59
3,52
3,79
3,65
5,83
7,67
7,33
10,00
7,75
11,54
13,69
16,27
Faiz Ödemeleri/ Kamu Har.
Dış
İç Borç
Toplam
Borç
2,04
0,83
2,87
2,70
2,24
4,95
2,12
3,31
5,43
3,06
5,02
8,08
4,68
6,98
11,65
4,57
7,91
12,48
7,58
7,97
15,55
9,66
7,71
17,37
14,73
8,48
23,21
13,16
8,09
21,25
14,03
6,35
20,38
13,01
5,48
18,48
13,78
4,40
18,18
19,07
4,94
24,00
25,99
7,26
33,24
27,80
5,88
33,68
33,73
4,27
38,00
24,75
3,75
28,51
36,12
3,51
39,63
34,98
3,19
38,17
40,32
3,54
43,86
46
Bununla birlikte kamu kesimi borçlanma gereği de artmış, dönemin ilk yarısında
ortalama yüzde 5’lerden 1990’lı yıllarda yüzde 10 seviyelerine yükselmiştir. Nitekim
söz konusu dönemde toplam borçlarda yüzde 30’lu düzeylerden yüzde 80’lere çıkan
önemli
artışlar
gözlenmiştir.
Dönemin
başlangıcında
ağırlıklı
olarak
dış
borçlanmayla finanse edilen kamu harcamaları, daha sonraları iç borçlanmayla
finanse edilmeye başlanmıştır. Başlangıçta dış borçların toplam içindeki payı yüzde
78’ler düzeyinden dönem sonunda yüzde 68’lere düşerken; iç borçların toplam içinde
payı yüzde 20’lerden yüzde 35 düzeylerine yükselmiştir (Tablo 8). Dolayısıyla, bir
anlamda bu dönemde borcun borçla ödendiği bir sürecin de yaşandığı söylenebilir.
Toplam borç miktarındaki bu artışlar, özellikle iç borç faiz oranlarının yüksekliği
ile birleştiğinde hem genelde ekonomiye hem de özelde bütçeye önemli yükler
getirmiştir. Toplam borç faiz ödemelerinin GSMH içindeki payı 1990’lı yıllara kadar
ortalama olarak %2,2 düzeyinde iken, 1990’lı yıllarda aynı oran ortalama olarak %
8’lere ulaşmış, dönem sonunda ise yüzde 10 seviyelerini aşmıştır. Burada dikkat
çeken nokta, toplam faiz ödemeleri içinde özellikle dönemin ikinci yarısında iç borç
faiz ödemelerinin artmasıdır. İç borç faiz ödemelerinin GSMH içindeki payında
incelenen dönemin sonlarına doğru önemli artışlar gözlenirken, söz konusu oranın
toplam kamu harcamaları içindeki payında kaydedilen gelişmeler daha çarpıcıdır.
Dönemin başlarında toplam harcamalar içindeki iç borç faiz ödemelerinin payı yüzde
2 düzeylerinden, kamu harcamalarının iç borçlanmayla finanse edildiği 1980’li
yılların ortalarından itibaren yükselmeye başlamış ve yüzde 40’lara kadar artmıştır
(Tablo 9).
Kuşkusuz hem faizlerin hem de döviz kurlarının önemli artışlar gösterdiği böyle
bir ortamda enflasyonist etkilerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bir başka deyişle,
finansal liberalizasyonun Türk ekonomisine beklenenin aksine, enflasyonist bir
maliyet getirdiği söylenebilecektir. Çünkü, yabancı paranın kaçmasını engellemek
amacıyla izlenen yüksek faiz politikası, bir yandan kamu bütçesine önemli yükler
getirirken diğer yandan üretimin kısılmasına ve durgunluğun hızlanmasına yol açan
para ikamesi gibi olgulara neden olabilmektedir (Rodrik, 1990).
47
2.2.1.5. Tasarruf, Yatırım ve Tüketim Eğilimleri
Buraya kadar açıklanan gelişmelere yol açan 1980 Kararları, yine bu sonuçlarla
birlikte ele alınması gereken ve toplam talebin temel belirleyicileri arasında bulunan
tasarruf,yatırım ve tüketim eğilimlerinde belli başlı değişmelere yol açması
kaçınılmazdır. Nitekim, finansal baskı hipotezine göre yurtiçi ve yurtdışı finansal
serbestleşme sonucunda faiz oranlarının yükselmesine bağlı olarak yurtiçi tasarruflar
artarak tüketim düşecek, tasarruflardaki bu artış yatırımların artmasına yol açacaktır.
Tablo 10’daki veriler incelendiğinde, toplam tasarrufların incelenen dönemde
göreli olarak arttığı görülmektedir. Toplam tasarruflarda özellikle 1988 sonrası, yani
sermaye hareketlerinin serbestleştiği dönemde önemli artışlar kaydedilmekle birlikte
dönem sonuna doğru belli bir düşüş gözlenmiş, bu düşüş de esas olarak kamu kesimi
tasarruflarındaki önemli azalmalardan kaynaklanmıştır.
1989 öncesinde GSMH içindeki payı ortalama yüzde 6 dolayında olan kamu
tasarruf oranı, dönemin ikinci yarısında ortalama olarak yüzde -2 oranlarına kadar
gerilemiştir. Bu olgunun esas olarak, yukarıda açıklandığı gibi, özellikle 1989
sonrasında kamu kesimi borçlanma gereğindeki artıştan, bunun da kamu harcamaları
içindeki faiz ödemelerinin yüksekliğinden kaynaklandığı düşünülebilir.
Dönem boyunca özel kesim tasarruf oranlarında önemli artışlar gözlenmiştir.
1989 öncesi dönemde ortalama olarak yaklaşık yüzde 10 civarında olan özel
tasarrufların GSMH içindeki payı, dönemin ikinci yarısında yaklaşık 2,3 kat artarak
ortalama %23,5 düzeyine yükselmiştir. Ancak özel tasarruflardaki bu yükselme
eğilimi, gelir dağılımının varlıklı sınıflar lehine dönmesi ile bağlantılı olarak
açıklanabilmektedir. Zira söz konusu dönemde gerçekleştirilen vergi düzenlemeleri
sonucunda faizler, bir yönüyle maliyet diğer yönüyle bir gelir öğesi haline gelmiştir.
Böylece faiz gelirlerinin gelir vergisinden bağışık olduğu, faiz giderlerinin de vergi
matrahından düşüldüğü bir ortamda, özel tasarrufların yükselmesi olağan bir gelişme
olarak değerlendirilebilir (Boratav, 1995-2003).
Ekonominin reel büyümesini olumlu ve dolayısıyla enflasyonu olumsuz yönde
etkilemesi beklenilen yatırımlarda ise, 1989 öncesi döneme göre göreli bir artış
48
olmakla birlikte, 1989 sonrası dönemde bu artış oranlarında göreli bir durgunluk
gözlenmektedir. 1980-89 döneminde ortalama yüzde 21 civarında olan toplam
yatırımların payı, 1990-2000 döneminde %24 düzeylerinde gerçekleşmiştir.
Toplam yatırımlarda gözlenen bu artış ise, esas olarak özel sektör
yatırımlarındaki artışlardan kaynaklanmıştır. Zira söz konusu dönemde kamu
kesiminin payı ortalama % 9’luk düzeylerden % 5-6 seviyelerine düşerken; özel
sektör yatırımları ortalama yüzde 10-12 oranlarından 18-20 oranlarına çıkmış, ancak
dönem sonuna doğru bu oranlarda da bir azalış gözlenmiştir (Tablo 9).
Özel kesim yatırımlarındaki bu artış hem imalat sanayi hem de konut
yatırımlarında görülen önemli sıçramalardan kaynaklanmaktadır. Bunun arkasında
yatan olgunun, özellikle 1989 sonrasında iç talepte görülen genişleme ve düşük döviz
kuru politikasının uyardığı yatırım malları ithalatı olduğu söylenebilir (Boratav,
1995-2003). Nitekim, bu dönemde yatırım malları ithalatında önemli artışlar
olduğuna daha önce değinilmişti.
Sabit sermaye yatırımlarının sektörel dağılımına bakıldığında, büyüme hızındaki
dalgalanmalar ve enflasyon açısından pek de iyimser bir tablonun olduğunu
söylemek mümkün olmamaktadır. Çünkü, söz konusu dönemde tarım, madencilik, ve
imalat sanayi gibi üretken sektörlerinin GSMH içindeki payları dönem boyunca
giderek gerilerken; üretken olmayan sektörlerde, özellikle de konut sektörünün
paylarında önemli artışlar gözlenmektedir.
Tablo 10’dan da izlenebileceği gibi, 1980-2000 döneminde tarım sektörünün payı
yüzde 9-10’luk düzeylerden yüzde 4-5’lere; imalat sanayinin payı ise dönem içinde
yüzde 28-29’luk oranlardan yüzde 17-18’lik oranlara kadar gerilemiştir. Aynı dönem
içinde yüzde 17-18’lik oranlara sahip olan konut sektörünün payı giderek büyümüş
yüzde 30 hatta yüzde 40’lara kadar ulaşmıştır .
Üretken kapasitenin büyüme hızında görülen bu düşüşler sermaye birikiminin
yetersiz kalmasına, böylelikle de bir yandan büyüme sürecinde gözlemlenen
istikrarsızlığı diğer yandan enflasyonist süreci açıklayabilecek temel bir yapısal etken
olarak karşımıza çıkmaktadır (Boratav, 1995-2003).
49
Tablo 10: Tasarruf, Tüketim ve Yatırımda Gelişmeler (GSMH’daki Paylar %)
Yıllar
Tasarruflar
SKamu
SToplam
13,5
4,5
1980
16,9
7,1
1981
16,6
6,8
1982
13,3
6,9
1983
14,2
6,5
1984
13,5
6,3
1985
16,3
6,9
1986
17,5
5,6
1987
19,8
5,6
1988
17,2
4,9
1989
22,3
3,7
1990
21,5
0,9
1991
21,8
-0,6
1992
22,9
-2,5
1993
23,4
-0,8
1994
22,3
0,3
1995
20,0
-1,3
1996
21,5
1,1
1997
23,0
-1,6
1998
21,6
-6,3
1999
18,6
-4,8
2000
Kaynak: DPT; DİE.
SÖzel
9,0
9,8
9,8
6,4
7,7
7,2
9,4
11,9
14,2
12,3
18,6
20,6
22,4
25,4
24,2
22,0
21,3
20,4
24,6
27,9
23,4
Sabit Sermaye
Yatırımları
IToplm
IKamu
IÖzel
21,8
19,8
19,2
20,1
19,3
20,1
22,8
24,6
26,1
22,5
22,6
23,7
23,4
26,3
24,5
24,0
25,1
26,3
24,3
22,1
22,6
8,7
9,0
8,2
8,7
8,0
9,2
10,2
10,0
8,9
7,5
7,0
7,5
7,4
7,2
4,9
4,2
5,1
6,1
6,3
6,6
6,9
13,1
10,8
11,0
11,4
11,3
11,0
12,6
14,7
17,3
15,0
15,7
16,2
16,0
19,1
19,6
19,8
20,0
20,2
18,1
15,6
15,6
Tüketim
Harcamaları
CTop. CKamu CÖzel
86,9
10,2
76,8
84,4
8,5
75,9
86,9
7,3
79,6
88,1
8,4
79,7
85,6
7,3
78,3
88,7
7,0
81,7
79,0
6,7
72,3
75,8
7,8
68,0
71,1
7,6
63,5
74,0
9,2
64,7
78,7
10,8
67,9
82,4
12,3
70,1
81,6
12,7
68,9
81,5
12,9
68,6
81,2
11,6
69,6
80,1
10,7
69,5
77,8
11,4
66,3
78,8
12,0
66,7
79,9
12,4
67,5
86,4
15,0
71,4
84,9
14,0
70,9
Tablo 11: Sabit Sermaye Yatırımlarının Dağılımı (%)
Yıllar
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
Tarım
7,6
10,5
10,8
10,7
9,9
7,4
6,2
6,9
5,9
5,5
5,4
5,7
4,9
5,0
4,1
5,4
5,8
5,8
5,7
4,5
4,5
Madencilik
3,3
4,7
4,0
4,4
4,4
5,1
3,6
2,4
2,3
1,9
1,8
1,9
1,7
1,4
1,5
1,3
1,2
1,2
1,4
1,6
1,1
İmalat
28,5
28,6
27,3
25,5
25,0
23,1
22,0
17,6
16,1
14,8
19,5
18,9
18,4
18,0
19,6
22,6
21,6
18,2
18,0
17,5
19,4
Ulaştırma
14,2
17,3
18,4
19,8
20,4
22,0
20,8
20,7
16,1
15,9
17,9
19,0
21,5
25,3
16,9
18,8
20,9
24,6
24,1
25,0
29,1
Enerji
8,7
10,3
10,8
11,2
10,2
10,2
11,3
9,7
9,7
10,8
7,3
6,1
5,0
3,6
2,8
2,7
4,1
5,9
6,8
6,6
6,6
Konut
27,8
17,5
17,5
17,3
18,6
18,8
21,4
27,9
35,8
36,7
33,4
32,9
32,5
32,8
41,7
36,0
32,0
27,8
25,5
24,1
16,7
Kaynak: DPT; DİE.
50
2.2.2. 1980-2000 Dönemi Enflasyon Analizi
Türk ekonomisinin 1980-2000 döneminde geçirdiği evrimi ve dolayısıyla
enflasyon oranlarını etkilemesi muhtemel etken ve süreçleri açıkladıktan sonra, bu
bölümde enflasyon oranları ile çeşitli göstergeler arasındaki ilişkiler grafik
yardımıyla ve korelasyon analizleri çerçevesinde değerlendirilmektedir. Söz konusu
ilişkiler, önce grafik üzerinde gösterilerek genel bir fikir edinilmeye çalışılacak, daha
sonra olası ilişkilerin hangi oranda olduklarını ortaya koyabilmek amacıyla, hem
genel olarak incelenen dönem, hem de 1980-1989 ve 1990-2000 dönemleri olmak
üzere iki alt dönem için korelasyon analizleri yapılacaktır. Böyle bir dönem ayrımına
gidilmesinin nedeni, söz konusu dönemlerde ekonominin görece farklı yapıda olması
ve dolayısıyla farklı politika uygulamalarının gerçekleştirilmiş olmasıdır.
2.2.2.1. Para Arzı-Enflasyon İlişkisi
Önceki bölümde belirtildiği gibi, 24 Ocak Kararları ile birlikte uygulamaya
konulan sıkı para politikaları sonucunda M1 ve M2’nin GSMH’ya oranları incelenen
dönem içerisinde sürekli düşerken; yerleşiklerin döviz tevdiat hesaplarının da
kapsandığı M2Y oranı özellikle 1994 Kriziyle birlikte görece daha yüksek oranlarda
kararlı bir yapı sergilemiştir.
Şekil 3’ten de izlenebileceği gibi, M1 ve M2 ile enflasyon oranlarındaki
sıçramalar arasında anlamlı bir ilişkinin olduğunu söylemek pek mümkün değildir.
Buna karşın, 1988 ve özellikle 1994 yılında enflasyon oranlarındaki sıçramalar ile
M2Y/GSMH oranındaki artışlar arasında bir paralellik olduğu ifade edilebilir.
Bununla birlikte, M2Y ile fiyatlar genel düzeyi arasında bir nedensellik
ilişkisinden bahsetmek olanaklı değildir. Çünkü, Şekil 4’ten de görülebileceği gibi,
ekonomide yaşanan para ikamesi ile enflasyon arasındaki ilişki, para arzı ile
enflasyon arasındaki ilişkiden daha belirgindir. Bu şekle göre, para ikamesinin
göstergesi olarak kullanılan M2Y/M2 oranındaki artış eğilimi ve bu oranın sıçrama
noktaları ile enflasyon oranındaki değişmeler daha açık bir şekilde paralellik
göstermektedir.
51
Şekil 3: Enflasyon ve Para Arzı İlişkisi (1980-2000)
140
120
100
80
60
40
20
0
1980
1982
1984
TÜFE
1986
1988
M1
M2
1990
1992
1994
1996
1998
2000
M2Y
Şekil 4: Enflasyon ve Para İkamesi İlişkisi (1985-2000)
250
200
150
100
50
0
1984
1986
1988
TÜFE
1990
1992
1994
1996
1998
2000
M2Y/M2
Nitekim bu gözlemler, söz konusu oranlar ile enflasyon arasındaki ilişkileri
oransal olarak gösteren korelasyon katsayıları tarafından da desteklenmektedir. M1
ve M2 oranlarına ilişkin katsayılar tüm dönemlerde negatif değerler alırken; M2Y ve
dolarizasyon rakamları tüm dönemlerde pozitif değerler almıştır. Buna göre, özellikle
1990 sonrası dönemde M2Y ve 1985 sonrasında da M2Y/M2 oranlarında
gözlemlenen artışlar ile enflasyon arasında, pozitif ve güçlü bir ilişki ortaya
çıkmaktadır (Tablo 12).
52
Tablo 12: Enflasyon Oranları ile Para Arzı Korelasyon Katsayıları 1980-2000
M1
M2
M2Y
M2Y/M2
1980-2000
-0,534
-0,615
0,121
0,780
1980-1989
-0,104
-0,847
-0,436
-
1990-2000
-0,602
-0,170
0,913
0,652
Dolayısıyla yüksek enflasyonist ortamda, yerli paraya duyulan güvenin azalması
ve devalüasyon beklentilerinin artması, ekonomik birimlerin portföylerinde yerli para
aleyhine bir dağılıma neden olmaktadır. Böylece bu sonuç, yüksek faiz, düşük kur
uygulaması ile birlikte enflasyon beklentilerindeki yükselme ve yerli paradan
kaçmanın enflasyonist süreci güçlendiren faktörler olduğunu desteklemektedir.
2.2.2.2. Kamu Kesimi Göstergeleri ile Enflasyon Arasındaki ilişki
Daha önceki açıklamalardan da hatırlanacağı üzere, enflasyonun nedenleriyle
ilgili olarak, hem politika uygulamalarında hem de ampirik çalışmalarda üzerinde en
fazla durulan konulardan biri de iç ve dış borç stoku ile enflasyon arasında kurulan
ilişkidir. Buna göre, kamu harcamalarının dış borçlanma yoluyla finansmanının
parasal göstergeler üzerindeki kontrolü azalttığı; iç borçlanmanın ise özellikle
borçlanma faizi aracılığıyla enflasyonu artırıcı etkide bulunduğu ve böylece
yatırımlara ayrılacak kaynaklarda ciddi azalmalara neden olduğu ifade edilmektedir.
İç ve dış borç ile enflasyon arasındaki ilişkinin gösterildiği Şekil 5’ten de
izlenebileceği gibi, özellikle 1988 sonrası dönemde enflasyonla ilgili değişkenler
arasındaki ilişkinin varlığından söz edilebilir. Bununla birlikte, özellikle dış borçların
GSMH’ya oranı ile enflasyon arasındaki ilişkinin 1988 sonrasında daha belirgin
olduğu; buna karşın iç borçlanma konusunda bu ilişkinin çok da açık olmadığı
söylenebilir. Zira, enflasyon oranlarının ilk döneme göre daha yüksek düzeylere
ulaştığı 1990’lı yıllarda, dış borçlardaki sıçrama noktaları ile enflasyon oranındaki
sıçramalar arasında bir paralellik gözlenmektedir. Dış borçların azalma eğilimi
gösterdiği yıllarda enflasyon oranının artış hızının da yavaşladığı söylenebilir.
Nitekim bu iki değişken arasındaki ilişkinin ortaya koyulabilmesi amacıyla yapılan
korelasyon analizinde de, 1980-2000 döneminde pozitif fakat oldukça zayıf bir ilişki
bulunurken, 1990-2000 döneminde bu ilişkinin oldukça güçlü olduğu hesaplanmıştır.
53
Buna karşılık incelenen dönemin ilk yarısında iki değişken arasında anlamlı bir ilişki
tespit edilememiştir. İç borçlanma-enflasyon ilişkisine yönelik yapılan korelasyonda
ise anlamlı bir ilişki bulunmaması, yukarıda bu konuda belirtilen gözlemi
desteklemektedir (Tablo 13).
Şekil 5: İç Borç, Dış Borç ve Enflasyon (1980-2000)
140
120
100
80
60
40
20
0
1980
1982
TÜFE
1984
1986
1988
İç Borç/GSMH
1990
1992
1994
1996
1998
2000
Dış Borç/GSMH
Tablo 13: İç ve Dış Borç Stoku ile Enflasyon Arasındaki İlişkiler
İç Borç/GSMH
Dış Borç/GSMH
Top. Borç/GSMH
İç B. Faiz
Ödemeleri/GSMH
Dış Borç Faiz
Ödemeleri/GSMH
Toplam Faiz
Ödemeleri/GSMH
Bütçe Açıkları
KKBG
1980-2000
-0,014
0,211
0,122
0,347
1980-1989
-0,148
-0,126
-0,182
0,188
1990-2000
-0,186
0,917
0,006
-0,116
0,434
-0,227
0,394
0,342
0,034
-0,093
0,293
0,390
0,418
0,824
-0,375
-0,801
Dönem genelinde toplam borçların GSMH içindeki payı ile enflasyon arasında
zayıf da olsa pozitif bir ilişki bulunmuştur. Buna göre, özellikle dış borç stoku olmak
üzere toplam borç yapısının enflasyona bir katkısı olduğu söylenebilir.
54
Borç faiz ödemeleri ile enflasyon oranları arasındaki ilişki incelendiğinde söz
konusu değişkenler arasındaki ilişkinin daha da güçlendiği görülmektedir. Buna göre
dönem içinde enflasyonun iç borç faiz ödemeleri ile yüzde 34; dış borç faiz
ödemeleri ile yüzde 43 ve toplam faiz ödemelerinin de yüzde 34 oranında etkileşim
içinde olduğu görülmektedir.
Zayıf olmakla birlikte benzer bir pozitif ilişki, bütçe açıkları ve kamu kesimi
borçlanma gereği ile enflasyon arasında da görülmektedir.
Enflasyonla ilişkisi bakımından en çarpıcı sonuca iç borçlanma faiz oranları
konusunda ulaşılmıştır. 1989-2000 dönemine ilişkin olarak söz konusu değişkenler
arasındaki korelasyon katsayısı 0,908 olarak hesaplanmıştır.
Bu son noktadan hareketle, kamu kesimi finansman ihtiyacının gittikçe artan
oranda borçlanmayla finanse edilmesinin faiz oranlarını yükselttiğini; yüksek faiz
oranlarının kamu kesimi borçlanma maliyetlerini yükselterek yeniden borçlanma
gereği yarattığını ve böylece bir kısır döngü içine girilerek enflasyonist bir sürece
zincirleme bir biçimde etkide bulunulduğunu söylemek mümkündür. İç borç faizleri
ile enflasyon arasındaki bu güçlü pozitif ilişki aşağıdaki şekilden de rahatlıkla
izlenebilmektedir.
Şekil 6: İç Borçlanma Faiz Oranları ve Enflasyon (1989-2000)
180
160
140
120
100
80
60
40
20
0
1988 1989 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996 1997 1998 1999 2000
İç Borç Faiz
TÜFE
55
2.2.2.3. Dış Ticaret ve Enflasyon Arasındaki İlişkiler
Toplam talep bileşenlerinden ihracat, ithalat ve ihracatın ithalatı karşılama
oranları ile enflasyon arasındaki ilişki aşağıdaki şekilde gösterilmiştir. Buradan da
görüleceği üzere, ithalat ve ihracat ile enflasyon oranları arasındaki ilişki hakkında
net bir şey söylemek pek mümkün görünmemektedir. Söz konusu değişkenlerden
sadece ihracat/ithalat oranının enflasyon oranları arasında bir ilişki olduğu
söylenebilir. Bununla birlikte, söz konusu değişkenler arasındaki ilişkileri gösteren
korelasyon katsayılarına bakılarak bazı gözlemleri somutlaştırmak mümkün
olabilecektir.
Şekil 7: Dış Ticaret Kalemleri ve Enflasyon Oranları (1980-2000)
140
120
100
80
60
40
20
0
1980
1982
TÜFE
1984
1986
İhracat
1988
1990
İthalat
1992
1994
1996
1998
2000
X/M
Tablo 14’teki verilerden görüleceği gibi, incelenen dönem içinde ihracatın
enflasyonla ilişkisi zayıf olmakla birlikte pozitif yönlü; buna karşılık dönemin ilk
yarısında negatif yönlüdür. Dolayısıyla, bu dönemde ihracatın enflasyonu azaltıcı,
dönemin ikinci yarısında artırıcı bir etkisi olduğu ifade edilebilir.
İthalat artışlarının görece düşük olduğu 1980-1989 döneminde ithalatın enflasyon
üzerindeki etkisinin negatif yönde olduğu; ikinci dönemde ise küçük de olsa pozitif
bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Nitekim dönemin ikinci yarısında ihracata
göre ithalatın GSMH içindeki payındaki ciddi artışların etkisiyle, ithalatın incelenen
dönem boyunca etkisi daha yüksek olmuştur.
56
Tablo 14: Dış Ticaret Göstergeleri ve Enflasyon İlişkileri (1980-2000)
İhracat/GSMH
İthalat/GSMH
İhracat/İthalat
1980-2000
0,132
0,245
-0,238
1980-1989
-0,344
-0,337
-0,400
1990-2000
0,424
0,086
0,502
Dönem genelinde ve dönemin ilk yarısında enflasyonla negatif yönlü bir ilişki
içinde bulunan ihracatın ithalatı karşılama oranı, dönemin ikinci yarısında enflasyon
üzerinde pozitif bir etkiye sahip olarak gözükmektedir. 1990’lı yılların başlarına
kadar önemli sayılabilecek artışlar görülen oranın, 1990’lı yıllarda düşmeye
başlaması bu dönemde ithal enflasyon olgusunu çağrıştırmaktadır. Böyle bir sonucun
ortaya çıkmasında, özellikle yatırım malları ve tüketim malları ithalatında söz konusu
dönemde önemli artışların gerçekleşmiş olması rol oynamış olabilir.
2.2.2.4. Tasarruf, Yatırım ve Tüketim Eğilimindeki Gelişmeler ile
Enflasyon Arasındaki İlişkiler
Toplam talep eğilimini belirleyen diğer faktörler incelendiğinde özellikle özel
kesim sabit sermaye yatırımları ile enflasyon arasındaki ilişkinin yönü ve gücü dikkat
çekmektedir. Dönemin genelinde özel kesim yatırımlarıyla enflasyon arasındaki
ilişki yüzde yetmişler civarında iken, bu oran dönemin ilk yarısında yüzde 47,3’tür.
Gümrük Birliği anlaşmasının yürürlüğe girdiği 1990’lı yıllarda bu ilişkinin derecesi
%77,7 düzeylerine çıkmaktadır. Dolayısıyla 1980-2000 döneminde, toplam tüketim
talebinde bir artış olmamasına rağmen, yatırımlarla enflasyon arasındaki bu ilişki,
özel kesimde maliyet artışlarının fiyatlara yansıtılarak enflasyona katkıda bulunduğu
düşüncesini uyandırmaktadır (Tablo 15).
Özel kesimdeki ilişkinin aksine, kamu yatırımları ile enflasyon arasında ters
yönlü ve güçlü bir ilişki tespit edilmiştir. Kuşkusuz böyle bir sonucun ortaya
çıkmasında, yüksek faiz oranları nedeniyle transfer ödemelerinin artmasına bağlı
olarak, özellikle dönem sonuna doğru kamu yatırımlarında ortaya çıkan önemli
düşüşler rol oynamıştır. Öte yandan, özel ve kamu yatırımlarının enflasyon ile
ilişkilerinin zıt yönlü olması, özel ve kamu yatırımları arasındaki ikame ilişkisini
57
gösterirken, bu sonuç aynı zamanda kamu kesiminin dışlanması olarak da
yorumlanabilir.
Tablo 15: Tasarruf, Yatırım ve Tüketim ile Enflasyon İlişkileri (1980-2000)
1980-2000
1980-1989
1990-2000
0,564
0,367
0,457
-0,635
-0,200
-0,239
0,705
0,473
0,777
-0,231
-0,160
-0,443
0,514
0,683
-0,519
-0,451
-0,267
-0,296
0,479
-0,082
0,507
-0,489
-0,850
0,232
0,523
0,244
0,022
Toplam
Yatırım/GSMHIT
Kamu
Yatırımları/GSMH
Özel
Yatırımlar/GSMH
Toplam
Tüketim/GSMH
Kamu
Tüketimi/GSMH
Özel
Tüketim/GSMH
Toplam
Tasarruflar/GSMH
Kamu
Tasarrufu/GSMH
Özel
Tasarruflar/GSMH
Dikkat çeken bir diğer nokta, tasarruf oranlarıyla enflasyon arasındaki ilişkide
ortaya çıkmaktadır. Tablodan da görüleceği üzere, söz konusu değişkenler arasında
görece güçlü ve pozitif yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkinin sermaye
hareketlerinin serbestleştiği dönemde biraz daha yükselmesi ise, yüksek enflasyon
ortamında ulusal paraya olan güvenin azalmasının yanı sıra, yüksek faiz politikası ve
para ikamesi gibi olgularla bağlantılı olarak açıklanabilir. Özel tasarruf oranlarıyla
enflasyon arasındaki ilişkinin bu dönemde pozitif yönlü ve yüksek çıkması da bu
sonucu destekler niteliktedir.
Kamu tasarruflarının söz konusu dönemde enflasyonla olan ilişkisi negatif yönlü
iken, kamu kesimi tüketim harcamalarının enflasyonla ilişkisi pozitif yönlü olarak
bulunmuştur. Bu sonuç, kamu harcamalarının enflasyona neden olduğu biçiminde
yorumlanabileceği gibi, yüksek enflasyonun da söz konusu harcamalardaki artışın
nedeni olarak gösterilebilir.
58
2.2.2.5. Enflasyon ve Büyüme Arasındaki İlişkiler
İktisat yazınında üzerinde en çok durulan konulardan birini de enflasyon ile
büyüme arasındaki etkileşim oluşturmaktadır. Konuyla ilgili tartışma oldukça uzun
süredir devam etmekle beraber, bu yöndeki görüşlerin genel olarak üç grup altında
toplanması söz konusu olabilmektedir. Bunlardan birincisine göre, enflasyonla
büyüme arasında pozitif yönlü bir ilişkinin bulunduğu; diğeri ise, enflasyon-büyüme
ilişkisinin negatif yönlü olduğu şeklinde özetlenebilir. Ampirik çalışmalar
doğrultusunda ulaşılan son görüş ise, ilişkinin değişen enflasyon oranlarında
farklılaşabileceği yönündedir.
Enflasyon-büyüme ilişkisinin pozitif yönlü olduğu, bir diğer ifade ile
enflasyonun büyümeyi olumlu yönde etkileyeceği görüşlerinin başında ünlü Phillips
Eğrisi ilişkisi gelmektedir. Buna göre, yüksek enflasyon ortamında işsizlik
oranlarının düşük olarak gerçekleşeceği, bunun da büyüme üzerinde olumlu etkiler
yaratmaktadır. Bu çerçevede ele alınabilecek Mundell-Tobin etkisi olarak
adlandırılan (Akçay, vd., 2002) yaklaşımda ise, artan enflasyon oranının para
saklamanın maliyetini artıracağını, bu yüzden
bireylerin portföy tercihlerinin
sermaye birikimine yönelik portföy tercihlerine yönelteceğini ve sonuçta sermaye
birikiminin artarak büyümeyi olumlu yönde etkileyeceği ileri sürülmektedir. Bruno
ve Easterly (1995) tarafından ifade edilen bir diğer yaklaşıma göre de, enflasyonun
zorunlu tasarrufların artmasına yol açacağı ve böylece büyümenin olumlu
etkileneceği savunulmaktadır.
Yukarıda açıklanan bu görüşlere karşı en önemli eleştirilerin, Neo-klasik
yönelimli analizler çerçevesinde ortaya atıldığı söylenebilir. Akçay vd. (2002)’de
ifade edildiği gibi, bu yöndeki en etkili ve kapsamlı eleştiri Lucas (1973) tarafından
yapılmıştır. Lucas’ın (1973) görüşleri ve bu doğrultudaki diğer çalışmaların6 ana
6
Barro (1995 ve 1996) ile Andres ve Hernando (1997) tarafından yapılan çalışmalar bunlara örnek
olarak verilebilir.
59
teması, yüksek enflasyon oranlarına bağlı olarak ortaya çıkan belirsizlik ortamının,
üretim
ve
yatırım
kararlarının
alınmasında
sinyal
niteliği
taşıyan
fiyat
mekanizmasının bozulacağı ve böylece büyümenin olumsuz etkileneceğidir (Lucas,
1973’den aktaran Akçay, vd., 2002).
Bu iki ana eksen etrafındaki görüşler dışında, enflasyon-büyüme ilişkisinin farklı
enflasyon düzeylerinde farklı dinamikler ortaya koyduğu gösteren çalışmalar da
yapılmıştır.7 Enflasyon-büyüme ilişkisinin doğrusal olmadığının gösterildiği bu
çalışmalarda, düşük enflasyonist ortamlarda enflasyondaki artışın büyümeyi kimi
zaman çok az da olsa olumlu etkileyebildiği, ancak belirli düzeylerden sonra iki
değişken arasındaki ilişkinin ters yönlü olacağı ortak sonucuna ulaşılmaktadır
(Akçay, vd., 2002).
Türkiye’nin 1980-2000 dönemine ait verileri incelendiğinde, enflasyonla büyüme
arasında pozitif ya da negatif yönlü bir ilişkinin varlığına dair herhangi bir şey
söylemek mümkün değildir. Dönemin genelinde TÜFE bazında enflasyon oranı
ortalama % 63,4 oranında gerçekleşirken, büyüme oranı % 4,1 düzeyinde
gerçekleşmiştir. Alt dönemler açısından bakıldığında ise, enflasyonun görece düşük
bir düzeyde gerçekleştiği 1980-1989 döneminde büyüme oranı ortalama olarak yüzde
4 olurken; 1990-2000 dönemi ortalama enflasyonu yüzde 75’ler düzeyine çıkarken
büyüme yine yüzde 4,1 olarak gerçekleşmiştir (Tablo 16).
Tablo 16: Enflasyon ile Büyüme Arasındaki İlişkiler (Ortalama, %)
TÜFE
Büyüme
1980-2000
63,4
4,1
1980-1989
49,9
4,0
1990-2000
75,7
4,1
Kaynak: Tablo 2-3.
Bu durum, aşağıdaki şekilde daha net görülebilmektedir. Buna göre, enflasyon
oranının görece düşük olduğu 1980-89 dönemi, iki değişken arasında genel olarak
pozitif yönlü bir ilişkinin var olduğu izlenimi verirken; yüksek enflasyon oranlarının
gözlendiği ikinci alt dönemde iki değişkenin kimi zaman aynı kimi zaman da zıt
yönde hareket ettikleri gözlemlenmektedir (Şekil-8). Dolayısıyla, iki değişken
7
Bu çalışmalarla ilgili bilgi ve eleştiriler için bkz. Akçay, vd. (2002).
60
arasındaki etkileşime ilişkin olarak kesin bir yargıda bulunabilmek için, daha fazla
sayıda veri çerçevesinde daha ayrıntılı analize gereksinim vardır.
Bununla birlikte genel olarak, bu veriler ışığında iki değişken arasındaki ilişkinin,
yukarıda kısaca özetlenen üçüncü grup görüşler doğrultusunda, değişik enflasyon
düzeylerinde farklı dinamikler gösterdiği söylenebilir.
Şekil 8: Enflasyon-Büyüme İlişkisi (1980-2000)
120,0
12,0
10,0
8,0
6,0
4,0
2,0
0,0
-2,0
-4,0
-6,0
-8,0
100,0
80,0
60,0
40,0
20,0
TÜFE
20
00
19
98
19
96
19
94
19
92
19
90
19
88
19
86
19
84
19
82
19
80
0,0
Büyüme
2.2.2.6. Döviz Kuru, Faiz Oranları ve Enflasyon Belirsizliği ile
Enflasyon Arasındaki İlişkiler
Şimdiye kadar yapılan analizler içerisinde en çarpıcı sonuçlardan biri de
enflasyon ile döviz kurlarındaki değişmeler arasındaki ilişkiden elde edilmiştir.
Şekilden görüleceği üzere, iki değişken arasında neredeyse birebir ilişki
bulunmaktadır. İki değişken arasındaki ilişkinin belirlenebilmesi amacıyla yapılan
korelasyon analizi sonuçları da bu gözlemi desteklemektedir. Dönem genelinde iki
değişken arasındaki pozitif yönlü ilişki 0,804 olarak hesaplanırken, aynı ilişki 19801989 döneminde 0,916 ve 1990-2000 döneminde de 0,812 olarak bulunmuştur. Söz
konusu katsayıların iki dönem arasındaki farklı olmasında, 1994 Nisan Krizi
sonrasında döviz kurunun çıpa olarak kullanılmasının rol oynamış olabileceği
düşünülmektedir.
61
Şekil 9: Döviz Kurundaki Değişmeler ve Enflasyon Oranları (1980-2000)
200
180
160
140
120
100
80
60
40
20
0
1980
1982
1984
TÜFE
1986
1988
1990
1992
1994
1996
1998
2000
Döviz Kurlarındaki Değişme
Döviz kurlarında olduğu gibi, mevduat faiz oranları ile enflasyon arasında da
oldukça güçlü pozitif bir ilişki bulunmuştur. Söz konusu ilişki dönem genelinde
0,549 olarak tespit edilirken, bu ilişkinin dönemin ikinci yarısında oldukça güçlenmiş
ve 0,848 oranlarına çıkmıştır. Yüksek faiz oranlarının enflasyonist etkileri temelde
iki şekilde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, yüksek faiz oranları hem özel sektör üretim
maliyetlerini hem de kamu kesimi borçlanma maliyetlerini artırmak suretiyle
enflasyona neden olabilmektedir. İkincisi ise, daha önce değinilen yüksek faizlerin
vergiden de bağışık olduğu bir ortamda bir gelir türü olmasıdır. Böylece yüksek faiz
geliri, ya da rant geliri elde etme çabaları ekonomideki reel birikim sürecini olumsuz
etkileyerek enflasyonist sürece katkıda bulunmaktadır. Faiz oranları ile enflasyon
arasındaki ilişkinin dönem içindeki seyri aşağıdaki şekilden de rahatlıkla izlenebilir.
62
Şekil 10: Faiz Oranları ve Enflasyon İlişkisi (1980-2000)
140
120
100
80
60
40
20
0
1980
1982
1984
TÜFE
1986
1988
1990
1992
1994
1996
1998
2000
Mevduat Faiz Oranları
Türkiye’de yaşanan enflasyonun nedenleri arasında gösterilen faktörlerden bir
diğeri de enflasyon belirsizliğidir. Enflasyonda görülen dalgalanmalar olarak da ifade
edilebilecek olan etkenin ölçülmesinde çeşitli yaklaşımlar söz konusu olabilmektedir.
Bunlardan biri, ekonometrik analizlerde sık sık kullanılan Hodrick-Prescott
trendden arındırma yaklaşımıdır. Buna göre hesaplanan trend değerlerinden
sapmalar, enflasyon oranında iktisadi karar birimleri tarafından öngörülmeyen
azalma veya artışları ifade etmektedir. Söz konusu sapmalar mutlak değer olarak
büyüdükçe veya işaret değiştirdikçe geleceğe dönük enflasyon beklentilerinde
belirsizlik artmaktadır (Yeldan, 2001).
Enflasyon belirsizliğinin hesaplanmasında alternatif olarak, basit bir istatistik
kavram
olan
ortalama
enflasyon
oranlarının
standart
sapmaya
oranı
da
kullanılabilecektir. Hodrick-Prescott yaklaşımına benzer şekilde, bu oranın düşmesi
enflasyon oranının tahmin edilebilirliğinin artması, yükselmesi ise belirsizliğin
artması anlamına gelmektedir.
Burada 1980-2000 dönemindeki enflasyon belirsizliğini ölçebilmek amacıyla her
iki yaklaşım da kullanılmıştır. Gerekli hesaplamalar sonrasında elde edilen belirsizlik
verileri aşağıdaki tabloda sunulmuştur. Sonuçta her iki göstergeye göre de,
63
Türkiye’de enflasyon oranlarının özellikle dönemin ikinci yarısında önemli ölçüde
dalgalandığı söylenebilir.
Tablo 17: Çeşitli Göstergelere Göre Enflasyon Belirsizliği (1980-2000)(%)
Yıllar
TÜFE
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
1996
1997
1998
1999
2000
115,6
33,9
21,9
31,4
48,4
45,0
34,6
38,9
73,7
63,2
60,3
66,0
70,1
66,1
106,3
93,6
80,4
85,7
84,6
64,9
54,9
HodrickPrescott
47,8
-22,7
-34,2
-28,8
-7,4
-19,5
-32,7
-20,4
-2,8
5,6
-7,1
-4,1
2,7
-1,0
61,3
26,6
16,5
22,4
12,4
-6,3
-8,0
Ortalama Enflasyon/Standart
Sapma
4,6
1,4
0,9
1,3
1,9
1,8
1,4
1,6
2,9
2,5
2,4
2,6
2,8
2,6
4,2
3,7
3,2
3,4
3,4
2,6
2,2
Kaynak: DİE
Enflasyon oranlarında gözlemlenen bu dalgalanmalar aşağıdaki grafiklerden çok
daha rahat izlenebilmektedir. Her iki grafik üzerinde dikkat çeken noktalardan biri,
1980 ve 1994 kriz yılları dışarıda bırakılsa dahi, enflasyon oranındaki belirsizliklerin
özellikle seçim dönemlerinde belirgin bir şekilde arttığı söylenebilir. Dolayısıyla
buradan
popülist
politikaların
enflasyon
üzerinde
etkili
olduğu
yorumu
yapılabilecektir.
Ayrıca enflasyon oranları ile belirsizlikler arasında yapılan korelasyon analizi
sonucunda da, her iki değişken arasında birebir ilişki saptanmıştır. Böylece,
enflasyon belirsizliği yüksek enflasyona neden olurken, yüksek enflasyon oranları da
belirsizlikleri artırmaktadır. Buradan hareketle, söz konusu ilişkinin ekonomik
64
ajanların enflasyon bekleyişleri üzerinde olumsuz etkide bulunduğu yorumu
yapılabilecektir.
Şekil 11: Hodrick-Prescott Filtresine Göre Enflasyon Belirsizliği (1980-2000)
60
40
20
0
1980
-20
1982
1984
1986
1988
1990
1992
1994
1996
1998
2000
-40
Enflasyon Belirsizliği
Şekil 12: Ortalama Enflasyon/Standart Sapma Oranına Göre Enflasyon
Belirsizliği
5
5
4
4
3
3
2
2
1
1
0
1980
1982
1984
1986
1988
1990
1992
1994
1996
1998
2000
Enflasyon Belirsizliği
Bu bölümde yapılan açıklamalardan da görüleceği gibi, enflasyonist süreçte reel,
parasal veya yapısal olmak üzere çok çeşitli faktörlerin etkileri söz konusu
olabilmektedir. Kuşkusuz tam bir analiz yapılabilmesi için, bu faktörlerden bir veya
bir kaçının birlikte ele alınması ve kantitatif analiz yöntemleri çerçevesinde
65
değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’de enflasyonu etkileyen faktörlerin de bu
bakış açısına göre incelenmesi faydalı olacaktır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TÜRKİYE’DE ENFLASYONU ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Türkiye’de enflasyonun tarihsel arka planı, istikrar politikaları, yapısal
değişimler ve bunlarla ilişkili olduğu düşünülen çeşitli makroekonomik göstergelerle
enflasyon arasındaki korelasyon analizlerinden sonra, bu bölümde konuyla ilgili
yapılan ampirik çalışmalar ele alınmaktadır. Daha sonra, hem korelasyon analizleri
hem de ampirik çalışmalar göz önünde bulundurularak ekonometrik bir model
denemesi yapılmaktadır.
3.1. Türkiye’de Enflasyon Konusunda Yapılan Çalışmalar
Türkiye’de 1980 sonrasında gözlemlenen enflasyonun istikrar programlarına
rağmen düşmemesinin de etkisiyle, bu konuda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu
bölümde, konuyla ilgili akademik tartışmaların nasıl geliştiğini ortaya koyabilmek ve
Türkiye’de yaşanan enflasyonist dinamiklerin hangi faktörlerle açıklanmaya
çalışıldığını belirleyebilmek amacıyla, bu çalışmalardan belli başlıları yayın tarihleri
de dikkate alınarak özetlenmiştir.
Türkiye’de enflasyonun nedenleri ve dinamikleri konusunda yapılan en eski
çalışma, 1950-1968 dönemi için Akyüz (1973) tarafından yapılmıştır (Kibritçioğlu,
2001). Uyumcu bekleyişlere dayalı para talebi modeli çerçevesinde para arzı ile
fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkinin araştırıldığı çalışmada, enflasyonun para
arzı ve reel gelirdeki geçmiş ve şimdiki değişmelerle açıklanabileceği ifade
edilmektedir.
Parasal
genişlemenin
büyük
ölçüde
kamunun
destekleme
politikalarıyla yakından ilişkili para tabanındaki genişlemeye atfedilebileceği
belirtilen çalışmada, 1950 yılında çok partili hayata geçilmesi sonucunda bu
ekonomik politikaların popülist politika eğilimiyle şekillendiği vurgulanmaktadır.
66
Türkiye’deki enflasyon dinamiklerinin parasal ve yapısal enflasyon teorileri
bağlamında incelendiği çalışmada Aksoy (1982), yıllık veriler çerçevesinde 19501979 döneminde yaşanan enflasyonist süreci analiz etmek için üç ayrı model
kullanmaktadır. Toplam hasılanın para arzındaki beklenmeyen değişmelere tepki
vermekle birlikte, bu tepkinin büyüklüğünün döviz rejimine bağlı olduğu; para
arzıyla fiyatlar arasında oransal bir ilişki bulunmadığı, ancak söz konusu ilişkinin
hem enflasyonist bekleyişlere hem de ekonominin döviz durumuna bağlı olduğu ve
özellikle döviz krizi dönemlerinde istikrar politikalarının fiyatlar üzerinde çok küçük
bir etkiye sahip iken, büyüme üzerinde önemli ölçüde azaltıcı etkisinin bulunduğu
parasal model çerçevesinde ulaşılan en önemli sonuçlar arasındadır.
Yapısal enflasyon teorilerini test edebilmek amacıyla geliştirilen modellerde ise,
para-hasıla-enflasyon ilişkisi hem tarım hem de tarım dışı sektörler bağlamında
analiz yapılmaktadır. Beklenmedik para arzı artışlarının, her iki sektörde de hasıla
artışlarına yol açtığı bulunmakla birlikte, tarım sektöründeki hasıla artışlarının
tarımsal fiyatlara kamu müdahalesi nedeniyle herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.
Tarımsal destekleme politikalarının net sonucun ise, beklenmeyen para arzı artışının
(veya azalışının) göreli fiyatları tarım lehine (veya aleyhine) çevirdiği yönündedir.
Nihayet son modelde Aksoy (1982) göreli fiyat değişmelerinin enflasyon oranı
üzerindeki etkisini incelemekte ve sübvansiyon politikaları nedeniyle göreli fiyat
değişmelerinin zorunlu olarak maliyet baskısı yaratmadığı, aksine yurtiçi para arzı
bileşiminde artışlara yol açtığı ve dolayısıyla enflasyonu hızlandıran herhangi bir
parasal şokun sistemi istikrarsız yaptığı sonucuna ulaşmaktadır. Makroekonomik
politikaların oluşturulmasında yapısal faktörlerin de dikkate alınması gerektiğine
dikkat çeken Aksoy , bu yapısal faktörlerden bazılarının en azından Türkiye’de kamu
politikaları tarafından yaratıldığına işaret etmektedir.
Türkiye ekonomisinin 1950-1983 dönemi için geliştirmiş olduğu iki denklemli
enflasyon ve büyüme modelinde Fry (1986), enflasyon oranının açıklayıcı
değişkenleri olarak nominal para arzı, kişi başına reel gelir ve reel mevduat faiz
oranlarını kullanmaktadır. Hem 1950-1977 hem de 1950-1983 dönemleriyle ilgili
regresyon analizlerinin yer aldığı çalışmada, her iki dönem için geliştirilen
67
denklemlerde para arzındaki değişmelerle enflasyon arasında pozitif yönlü güçlü bir
ilişki bulunurken, reel gelir ve reel mevduat faiz oranları enflasyon oranlarını negatif
yönde etkileyen değişkenler olarak bulunmuştur. Para arzındaki daralmanın
enflasyonu olumlu yönde etkileyeceği ileri sürülen çalışmaya göre, 1980’li yılların
başındaki
iyileşmenin
faiz
oranlarındaki
önemli
artışların
sonucu
olarak
değerlendirilmektedir.
1980 sonrası uygulanan istikrar programlarına rağmen, süregelen yüksek oranlı
enflasyonun sürekliliğini açıklamak üzere, 1981-1985 dönemine ait aylık verilerle
yaptıkları çalışmada Öniş ve Özmucur (1987), döviz kuru değişmeleri, para arzı ve
fiyatlar genel düzeyi arasındaki ilişkilerin enflasyonun açıklanmasında temel
faktörler olduğunu ileri sürmektedirler. Söz konusu ilişkilerin “kısır döngü” hipotezi
çerçevesinde ele alındığı çalışmada, Sims-Granger nedensellik analizleri temelinde
döviz kurundaki değişmelerin enflasyon üzerinde önemli bir etkisi olduğu ve para
tabanının içsel olarak belirlendiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu çerçevede yazarlar,
bu kısır döngünün kırılabilmesi için çeşitli politika önerileri sunmaktadırlar.
Bunlardan
birincisi,
kısır
döngünün
kırılabilmesinin
kamu
açıklarının
azaltılmasıyla mümkün olabileceğidir. Bu bakımdan vergi gelirlerinin artırılması ile
Merkez Bankası’ndan kaynak kullanımının kontrol altına alınması en temel öneriler
olmaktadır.
Döviz kuru ve fiyat düzeyi arasında bulunan pozitif yönlü ve güçlü ilişki
nedeniyle üretim yapısını değiştirmeye yönelik uzun vadeli politikalar uygulanması
gerektiği ileri sürülmektedir.
Üçüncü olarak, maliyetleri ve enflasyon bekleyişlerini düşürebilmek için kamu
kesimindeki fiyat artışları ve faiz oranlarının aşamalı olarak düşürülmesi gerektiği
düşünülmektedir.
Para arzı ve fiyatlar genel düzeyi arasında oldukça yakın bir ilişki bulunmaktadır.
Para arzının kaynağı ise bütçe açıklarıdır. Dolayısıyla, bu açıkların özellikle de
harcamaların kısılarak kapatılması ve böylelikle para arzının kontrol altına alınması
gerektiği bir başka politika önerisi olarak sunulmaktadır.
68
Çiller ve Kaytaz (1989), enflasyonun temelde kamu kesimi tarafından yaratıldığı
varsayımı altında, 1980’li yılların ikinci yarısında yeniden süreklilik ve hacim
kazanan enflasyonun nedenlerini araştırmaktadır. Fiyat endeksi, kamu harcamaları,
kamu gelirleri, konsolide bütçe gelirleri, kredi faiz oranları, kamu kesimi borçlanma
gereği (KKBG), para arzı, parasal taban, para tabanındaki değişme ve cari fiyatlarla
GSMH’nın içsel, iç ve dış borçlanma, reeskont oranları ve döviz kurlarının politika
değişkenleri olarak alındığı çalışmada, iç ve dış borçlanma düzeyindeki artışların
enflasyonu hızlandırıcı bir rol oynadığı sonucuna ulaşılmaktadır. İç borçlanma
başlangıçta para tabanı ve para arzını daralttığı için enflasyon düşmektedir. Ancak
ikinci aşamada kredi faiz oranlarının kamu harcamalarını ve para arzını artırıcı
etkileri nedeniyle fiyatlar genel düzeyi yükselmektedir. Bu ikinci etki bir süre sonra
birinci etkiyi bastırdığı için, çalışmada iç borçlanma enflasyonist etki yaratan bir
süreç olarak ele alınmaktadır. Dış borçlanmanın da para arzı üzerinde daraltıcı etkiye
sahip olmasına rağmen, bu tür borçlanmanın kamu harcamalarında ve KKBG’ de
artışlara yol açması nedeniyle yine enflasyonist bir etkiye sahip olduğu
belirtilmektedir. Dış borçlanmada da ikinci etki birinci etkiye baskın gelmekte, ancak
buradaki enflasyonist etkinin daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
1980’li yıllarda uygulanan istikrar politikaları ve sonuçlarının incelendiği ve aynı
dönemin ortalarında yeniden yükselmeye başlayan enflasyonun nedenlerinin
araştırıldığı çalışmasında Rodrik (1990), enflasyonu kamu açıkları/GSMH,
ekonominin monetizasyonunun göstergesi olarak para bazı/GSMH, reel büyüme
oranı ve para talebinin gelir esneklikleriyle açıklamaktadır.
Bu çerçevede
enflasyonun temel açıklayıcıları kamu açıkları ve para bazı olarak bulunmakta, kamu
açıklarının kapatılmasında vergi gelirlerinin artırılmasının kaçınılmaz olduğu
vurgulanmaktadır. Çalışmada ayrıca, 1983 yılından sonra para ve sermaye
piyasalarındaki liberalleşmenin dolarizasyonu artırdığı, bunun ise enflasyonist bir
etki yarattığı belirtilmektedir.
Kalkınma hızını fazla düşürmeden, kronik enflasyonun bir buçuk iki yıl gibi kısa
bir sürede %10-20 düzeylerine çekebilecek bir istikrar programı geliştirmek amacıyla
yaptığı çalışmasında Neftçi (1991), enflasyonun temelde kamu kesimi finansman
sorunlarından kaynaklandığı varsayımından hareketle bir model kurmaktadır. Kamu
69
kesimi bütçe kısıtı tanımının da yapıldığı modelde, kamu açığının finansman
biçimleri, enflasyon ve büyüme oranları arasındaki ilişkiler incelenmektedir.
Çalışmada geliştirilen model çerçevesinde,
vergi
gelirlerini artırıcı kamu
harcamalarını azaltıcı eş anlı düzenlemelerin, kamu açıklarını ve dolayısıyla
enflasyonu azaltacağı öngörülmektedir. Bu noktada kamu politikalarına güven
artırıcı, enflasyon bekleyişlerini doğrudan etkileyecek tedbirlerin de alınmasının
gerekliliğine dikkat çekilmektedir. Bütçe açıklarını azaltıcı düzenlemelerin enflasyon
oranı üzerindeki etkisinin ancak bir yıl sonra ve oldukça düşük seviyede
etkileyebileceği nedeniyle, söz konusu düzenlemelerin ısrarla uygulanması gerektiği
savunulmaktadır. Yazar çalışmasında ayrıca, kamu açıklarının temel nedeninin
Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) olduğunu, dolayısıyla enflasyon bekleyişleri ve
enflasyon oranlarının düşürülmesi için KİT’lerin en kısa sürede tasfiye edilmesinin
en temel çözüm olduğunu ve istikrar programının tek başarı koşulunun da buna bağlı
olduğunu ifade etmektedir.
Türkiye’de enflasyon dinamikleri konusunda yapılan bir başka önemli çalışma
ise, bir ekonomideki enflasyon, büyüme gibi makro değişkenlerin hareketlerinin
anlaşılmasında mikroekonomik karar alma süreçlerinin incelenmesi gerektiği temel
tezi çerçevesinde Uygur (1992) tarafında yapılmıştır. Bu temel çerçevede, özel
imalat sanayindeki firmaların fiyatlama, üretim ve yatırım kararlarını analiz
edebilmek amacıyla geliştirilen model aracılığıyla, çalışmada Türk sanayindeki
enflasyon ve büyüme ilişkisi incelenmektedir. 1980-1989 dönemi özel imalat
sanayine ait üçer aylık verilerle yapılan çalışmada modelin oluşturulmasında, piyasa
yapısının tekelci rekabet olduğu varsayımı temel alınarak firmaların fiyatlama,
üretim ve yatırım kararları belirlenmiştir.
Geliştirilen modelde enflasyon; beklenen enflasyon oranı, talep fazlası, talep
fazlasındaki yüzde değişmenin ağırlıklı ortalaması, beklenmeyen enflasyon oranı
(yani, beklenen enflasyon ile gerçekleşen enflasyon oranı arasındaki fark),
ücretlerdeki yüzde değişme ve faiz oranları ile açıklanmıştır. Enflasyon beklentisi
denkleminin açıklayıcı değişkenleri olarak; Tüketici fiyatlarındaki yüzde değişme,
dolaşımdaki paranın yüzde değişmesi ile kamu kesimi toptan fiyatlardaki yüzde
değişmenin farkı, toplam özel yatırımlar içinde imalat sanayi dışındaki yatırımların
70
payı, reel yatırım malları ithalatı, yerleşiklerin döviz mevduatları hariç bankacılık
sistemi net dış varlıklarındaki değişme, resmi döviz kuru, ücret oranı, enerji fiyatları
ve kamu kesimi toptan fiyatlarındaki yüzde değişmelerin varyansı ve kukla değişkeni
kullanılmıştır.
Çalışmanın sonuçlarına göre, enflasyon beklentisi ve talep fazlası, özel imalat
sanayinde fiyat, üretim ve yatırım kararlarını etkilemenin yanı sıra, enflasyon ve
büyümede meydana gelen hareketlerin anlaşılmasında da önemli değişkenler olarak
bulunmaktadır. Enflasyon bekleyişlerinin enflasyonun açıklanmasında en güçlü
değişken olarak göze çarparken; kamu kesiminin para ve faiz üzerindeki kontrolü ve
kamu fiyatlama politikaları aracılığıyla enflasyon bekleyişlerini doğrudan etkilediği
bir başka gözlem olarak dikkat çekmektedir. Böylece, kamu politikaları sadece cari
enflasyon ve büyüme düzeyini değil, aynı zamanda gelecekteki enflasyon ve
büyümeyi de önemli ölçüde belirlemektedir.
Ulaşılan bir başka önemli sonuç, bekleyiş hatalarının bir sonraki dönemin
beklenen enflasyon oranı üzerinde pozitif bir etkiye sahip olmasıdır. Buna göre, iç ve
dış fiyat şokları cari enflasyon oranının yanı sıra, beklenen ve gelecekte
gerçekleşecek olan enflasyon oranını da yükseltmektedir. Bu nedenle, dış fiyat
şokları engellenemese de, hükümetlerin fiyat sıçramalarını önlemeleri zorunlu
olmaktadır.
Çalışmada belirsizlik ve enflasyon ataleti, enflasyon bekleyişlerini besleyen diğer
önemli faktörler olarak ön plana çıkmaktadır. Sektörel düzeyde değişik enflasyon
oranlarının
varyansı
olarak
tanımlanan
belirsizliğin
artması,
enflasyon
bekleyişlerinde de yükselmelere yol açmakta, bu nedenle belirsizliği azaltıcı
tedbirlerin alınması gerektiği önerilmektedir. Enflasyon ataletinin etkisi ise açıktır.
Cari enflasyon oranı arttıkça, gelecekte gerçekleşen enflasyon oranları da
artmaktadır.
İstikrar politikaları uygulamalarında öngörülen enflasyonun hızlı ya da yavaş
düşürülmesi stratejilerini Türkiye için test etmeyi amaçlayan çalışmada Aydın
(1992), iki temel denklem tahmin etmek suretiyle analizini gerçekleştirmektedir. Bu
denklemlerden birincisinde, toplam talebi tahmin etmek üzere nominal GSMH’daki
71
beklenen ve beklenmeyen değişmeler kullanılmıştır. Diğeri ise, enflasyon oranı
denkleminin indirgenmiş formunun tahmin edilmesidir. Bu denklem toplam talepte,
enflasyonun hızlı ya da aşamalı olarak düşürülmesi yaklaşımlarına ilişkin modellerin
varsayımlarının geçerliliğini açıklamaya yöneliktir.
1982-1988 için üçer aylık, 1968-1988 dönemi için ise yıllık veriler kullanılarak
gerçekleştirilen analiz, M2 ve dolaşımdaki para olmak üzere iki farklı para tanımı
çerçevesinde yapılmaktadır. Üçer aylık veriler kullanılarak yapılan analizde, fiyat
ataletinin varlığı ve enflasyon hızının nominal talepteki değişmelere kısa dönemde
aşamalı olarak, uzun dönemde ise kalıcı veya tam olarak yanıt verdiği sonucuna
ulaşılmıştır. Denklem sonuçlarına göre, rasyonel bekleyişler modelinin enflasyonun
nominal talepteki değişmelere aynı anda ve aynı oranda karşılık verdiği ve
dolayısıyla politika etkisizliği şeklindeki hipotezleri yanlışlanmaktadır. Buna göre,
enflasyon hızı ancak aşamalı olarak düşürülebilecektir. Yıllık verilerin kullanıldığı
analiz ise, enflasyon ataletinin olmadığı ve nominal talepteki değişmelerin aynı anda
ve oranda fiyatlara yansıdığı şeklinde sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla bu sonuçlara
göre, rasyonel bekleyişler hipotezinin yanlışlanmadığı ve enflasyon hızının bir-iki yıl
gibi kısa sürelerde görece sert önlemlerle düşürülebileceği belirtilmektedir.
Sonuçlar arasındaki bu farklılığı, analiz dönemlerinin farklı olması, üçer aylık
GSMH tahminlerindeki istatistik hataları ve analiz dönemlerinde uygulanan farklı
politikalarla açıklayan yazar, bu nedenle yıllık verilerle elde edilen sonuçların daha
tutarlı olduğunu belirtmektedir.
Yeldan (1993), özellikle bölüşüm ve yapısal boyutlara odaklanarak, Türkiye’de
yaşanan kronik enflasyonun kaynaklarının arkasında, 1980’lerdeki maliyet
enflasyonunu yaygınlaştıracak biçimde etki gösteren gelir bölüşümündeki eşitsizliğin
süregelmesi ve dolayısıyla ulusal gelirden alınan payların artırılması çabalarının
yattığını ileri sürmektedir. Söz konusu çabaların gelir dağılımında nadiren bir
değişmeye yol açmasına rağmen, enflasyonla sonuçlandığı belirtilmektedir.
Geliştirdiği hesaplanabilir genel denge modelinde Yeldan, firmalar tarafından
uygulanan kâr marjlarının (markup) sadece çok yüksek değil, aynı zamanda, talep
72
koşullarındaki değişmelere bakılmaksızın firmalar tarafından sürekli olarak
artırıldığını ortaya koymaktadır.
Türkiye’de 1981-1991 döneminde enflasyonu etkileyen temel değişkenlerin
belirlenmesi amacıyla Ertel ve İnsel (1993) tarafından yapılan çalışmada, enflasyon
“Kamu Maliyesi Yaklaşımı” çerçevesinde geliştirilen bir model aracılığıyla
incelenmektedir. Enflasyonu etkilediği düşünülen değişkenler sırasıyla modele
katılarak, her yeni değişkenin modelin açıklama gücü ve enflasyon üzerindeki
etkileri test edilmiştir. Sonuçta enflasyonu pozitif yönde etkileyen değişkenler; kamu
açıkları/para bazı oranı, reel döviz kuru ve enflasyon bekleyişleri olarak tespit
edilmektedir. Analiz sonuçlarına göre geliştirilen temel politika önerisi ise, kamu
açıklarının kapatılması amacıyla bir yandan vergi reformu yapılması, diğer yandan
KİT’lerde verimliliği artıracak önlemlerin alınmasıdır. Çalışmada ayrıca, enflasyon
bekleyişlerinin kırılabilmesi için kamu politikalarına olan güveni artırıcı önlemlerin
alınması gerektiği belirtilirken; enflasyon oranı düşürülmeden reel döviz kurlarını
düşürecek politikaların uzun dönemde kalıcı ve başarılı sonuç veremeyeceği
belirtilmektedir.
Fatih Özatay (1992), Türkiye’deki Para Politikası ve Enflasyon’ u incelediği
makalesinde 1980 ve 1991 yılları arasındaki dönemde başarılı bir para politikası
uygulamasının gerekli koşullarının sağlanıp sağlanmadığını incelenmiştir. Bütçe
açıklarının Merkez Bankası Bilançosu ve bütün ekonomi için etkisini analiz etmek
için bir makroekonomik çerçeve geliştirmiştir. M2, rezerv para ve emisyon
oranlarındaki
büyümenin
nominal
gelir
ve
zımni
GSMH
deflatöründeki
dalgalanmalar için tahmin edici bir etken olduğunu göstermiştir. Daha sonra finansal
ortamdaki değişmelere rağmen istikrarlı, uzun dönemli para talebi fonksiyonunun
geçerliliğini göstermiştir. Para arzı ve tahmin edilmiş uzun dönemli para talebi
arasındaki fark sistemdeki para arzı fazlası olarak ele alınmıştır.
Sonuçta, para arzı fazlasının fiyat, döviz kuru ve faiz oranı gibi makroekonomik
modelin temel denklemleri üzerinde önemli etkileri olduğu gösterilmiştir. Bu model
kullanılarak bazı politika simülasyonları yapılmıştır. Bu simülasyonlar sonucunda,
bütçe açığının finansman biçiminde iç borçla finansmandan parasal finansmana
73
geçildiğinde borç stokunda bir değişme olmasa bile, böyle bir seçimin çok ciddi
enflasyonist etkilere yol açtığı gösterilmiştir.
Abaan (1993), 1983-1990 dönemine ait aylık verilerle yaptığı çalışmasında
parasallaşma ile kamu borçlanmasının enflasyon sürecine etkisi olmadığı yönündeki
hipotezleri test etmektedir. Parasal araçlarla enflasyon arasındaki ilişkinin para
politikaları, kamu borçlanması ile enflasyon arasındaki ilişkinin ise mali politikaları
belirlediği varsayımından hareket edilen çalışmada Granger nedensellik testi ile
hipotezler sınanmaktadır. Hükümetlerin özellikle vergi ve sübvansiyon politikaları
olmak üzere mali politikalarını değiştirmedikçe enflasyonun düşürülemeyeceği
sonucuna ulaşılmaktadır. Nedensellik yönünün parasal büyüklerden enflasyona
doğru
olduğunun
belirlendiği
çalışmada,
bu
çerçevede
Merkez
Bankası
yükümlülüklerine olan baskının azaltılması için, hükümetlerin mali politikalarda
kısıtlamalara gitmesi gerektiği savunulmaktadır.
Enflasyon, büyüme oranı ve parasallaşma arasında ilişki olduğunu savunan
“Kamu Maliyesi Yaklaşımı”nı Türkiye ekonomisi için koentegrasyon yaklaşımı
çerçevesinde test etmeyi amaçlayan bir başka çalışmada, enflasyon ile bütçe açığıpara bazı arasındaki uzun dönem ilişkiler araştırılmaktadır. 1977-1993 döneminin
kapsandığı çalışmada, Türkiye’de bu dönem verileri çerçevesinde parasallaşma ile
enflasyon arasında bire bir ilişki bulunmazken, bütçe açıklarını finanse etmede
kullanılacak parasal artışın, yüksek enflasyonun nedenlerinden biri olduğu, para
talebinin gelir esnekliğinin ise öngörülebilir etkilere sahip olmadığı sonucuna
ulaşılmaktadır (İnsel, 1995).
Türkiye’de 1948-1988 döneminde enflasyonist sürecin nedenlerini araştırmak
amacıyla yaptığı çalışmalarda Metin (1995, 1998), enflasyonu, kamu açıkları, döviz
kuru mekanizması ve yurtiçi ücret artışlarının belirleyici olduğu temelde parasal bir
fenomen olarak değerlendirmektedir. Enflasyon ile emek piyasası, talep fazlası, ithal
enflasyon ve kamu kesimi finansmanı arasındaki ilişkilerin tahmin edilmesinde Hata
Düzeltme Yöntemi ile Johansen Koentegrasyon yaklaşımları kullanılan çalışmada
öncelikle bir M1 para talebi fonksiyonu tahmin edilmektedir. Para talebinin
açıklayıcı değişkenleri olarak enflasyon, reel gelir ve faiz oranları kullanılırken,
74
değişkenlerin dışsallık durumları, para arzının içselliği ve Lucas Kritiği de ayrıca
araştırılmaktadır. İkinci olarak kamu sektörünün modellendiği çalışmada, mali
genişlemenin enflasyonist etkilere sahip olduğu şeklindeki kamu maliyesi yaklaşımı
kullanılarak yapılan analizlerde, Türkiye’de enflasyona neden olan önemli bir
değişken olarak kamu açıklarındaki artışlar bulunmaktadır. Bu nedenle, uzun
dönemde bütçe açıklarının azaltılmasının enflasyonu düşürmede önemli bir araç
olacağı ifade edilmektedir.
1970-1995 döneminde Türkiye’de enflasyonun nedenlerini sorgulamak amacıyla
Lim ve Papi (1997) tarafından yapılan çalışmada, para, mal ve emek piyasaları ile dış
sektörün kapsandığı bir makroekonomik model çerçevesinde hem kısa dönem hem
de uzun dönem enflasyon dinamikleri araştırılmaktadır. Yapılan ekonometrik analiz
sonucunda, incelenen dönemin başlangıcında para arzı, dönem sonlarında döviz kuru
gibi parasal değişkenlerin Türkiye’de yaşanan enflasyonist süreçte merkezi bir rol
oynadıkları sonucuna ulaşılmaktadır. Enflasyon ataletine yol açan faktörlerin önemli
olmasının yanı sıra, kamu kesimi açıklarının da enflasyon üzerinde önemli dolaysız
bir etkiye sahip olduğu araştırmada elde edilen diğer bulgular olmaktadır. Kapsanan
15 yıllık zaman dilimi içerisinde politikacıların yapmış oldukları devalüasyon
anlaşmalarının enflasyonist sürece ayrıca katkı sağladıkları da belirtilmektedir.
Emek piyasası ile ilgili olarak yapılan koentegrasyon analizi sonucunda, ücret
artışlarının enflasyon üzerinde bir etkiye sahip olmadığı bulunurken; aşırı para
talebinin enflasyonu sadece kısa dönemde pozitif olarak etkilediği saptanmaktadır.
İthal enflasyon ve sermaye piyasasındaki fazla varlık talebinin tüketici enflasyonu
üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu, buna karşılık fazla mal talebinin önemli bir
etkisinin olmadığı bulunmuştur.
Liberalizasyon sonrası dönemde enflasyon dinamiklerini incelediği çalışmada
Akyürek (1999), para tabanı, nominal döviz kuru, hasıla ve fiyatlar genel düzeyi
arasındaki ilişkileri 1981-1998 dönemine ait aylık verilerle ve VAR (Vector
Autoregressive)
yöntemiyle
analiz
etmektedir.
Modelin
hareketli
ortalama
gösterimiyle yapılan incelemede, para tabanındaki artış ve nominal aşınma şokları
enflasyonun önemli kaynakları olarak bulunmaktadır. Her iki değişkene verilen
75
dışsal şokların incelenen dönemde enflasyonun temel belirleyicisi olmakla birlikte,
nominal döviz kurundaki aşınmaların para tabanına göre enflasyon üzerinde daha
güçlü etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Enflasyonun kendi kendini
beslemesinin yanı sıra, kamu kesimi fiyatlarındaki artış yönündeki ayarlamaların da
enflasyon üzerinde etkili olduğu saptanmaktadır. Bununla birlikte, enflasyonda
görülen başlangıçtaki artışın, ileriye doğru dokuz aylık bir süreçte bütçede bir
düzelme ve para arzının artış hızında bir yavaşlamanın ortaya çıkmasına hizmet
ettiği; Türkiye’de izlenecek düşük maliyetli bir dezenflasyon stratejisinin bekleyişler
bileşenini kapsaması gerektiği ileri sürülmekte, ayrıca fiyatlar açısından döviz
kurunun en uygun nominal çıpa olarak hizmet edebileceği öngörülmektedir.
Kibritçioğlu ve Kibritçioğlu (1999), Kibritçioğlu (2001b) çalışmalarında, ham
petrol veya petrol ürünleri fiyatlarındaki artışların genel fiyatlar düzeyi üzerindeki
potansiyel etkileri analiz edilmektedir. Ham petrol fiyatları ile enflasyon arasındaki
ilişkinin petrol fiyatlarındaki artışın “enflasyona katkısı” ve “enflasyonist etkisi”
olmak üzere iki biçimde incelenebileceği ifade edilmekte ve iki ayrı analiz aleti
kullanılmaktadır.
Türkiye’nin
1990
girdi-çıktı
tablosu
kullanılarak
yapılan
hesaplamada, dolar bazında ham petrol ithal fiyatlarında varsayımsal olarak meydana
gelecek yüzde 20’lik bir artışın, fiyatlar genel düzeyinde, on aylık bir zaman dilimi
içinde, sadece yüzde 1.1’lik bir artışa yol açacağı ifade edilmektedir. Bundan başka,
Türk Lirasının dolar karşısındaki nominal değerindeki yüzde 20’lik bir artışın, aynı
zaman dilimi içinde enflasyona katkısının yüzde 2.8 olacağı hesaplanmıştır. Son
olarak geliştirdikleri VAR modellerinde hem nominal döviz kuru artışlarının hem de
enflasyonun kendi geçmiş değerlerinin 1986-1998 döneminde enflasyonunu temel
belirleyici olarak önemli rol oynadıkları tahmin edilmiştir.
1975-1998 dönemine ilişkin yıllık veriler kullanılarak yine kamu kesimi
açıklarıyla enflasyon arasındaki ilişkileri Granger nedensellik yöntemiyle analiz
edilen çalışmada ise Günaydın (2001), söz konusu değişkenler arasında iki yönlü
pozitif bir ilişki bulmakta ve enflasyonun büyük ölçüde kamu açıklarından
kaynaklandığını ileri sürmektedir. Araştırmacı ampirik bulgular doğrultusunda, kamu
açıklarının parasallaşmasının enflasyonu artırdığını, artan enflasyonun nominal kamu
harcamalarını artırıcı etkisinin vergi gelirlerini artırıcı etkisinden daha hızlı ortaya
76
çıkması nedeniyle kamu açıklarının arttığını ifade etmektedir. Yazara göre bunun
nedeni, enflasyonist bir ortamda devletin satın aldığı mal ve hizmetlerin fiyatları,
enflasyon nedeniyle hemen artarken, vergi gelirleri belirli bir gecikme ile tahsil
edilmekte, vergi gelirleri enflasyon nedeniyle erozyona uğrarken kamu açıkları
artmaktadır. Enflasyonun düşürülmesi için bekleyişlerin değişmesi gerektiği
belirtilmekle birlikte, kamu açıklarının azaltılmasının daha büyük önem taşıdığı
vurgulanmaktadır. Zira yazara göre, beklentilerin değişmesi enflasyonu azaltıcı bir
etki sağlayacaktır. Ancak, kamu açıklarının sürmesi halinde enflasyondaki azalmaları
da geçici olacaktır.
Buraya kadar yapılan açıklamaları özetlemek gerekirse, hem uygulanan istikrar
politikaları hem de yapılan ampirik çalışmalarda, Türkiye’de yüksek ve sürekli
enflasyonun, temel olarak aşağıdaki faktörler tarafından beslendiği kabul
edilmektedir:
a) Yüksek kamu kesimi bütçe açıkları,
b) Bütçe açıklarının parasallaşması ya da para arzında görülen sürekli artışlar,
c) Döviz kurlarındaki değişmelerin enflasyonist etkileri,
d) Faiz oranlarındaki artışlar,
e) Yüksek oranlı ücret artışlarına karşılık verimliliğin düşük olması,
f) Dünya ham petrol fiyatlarındaki artışlar,
g) Seçim dönemlerinde izlenen popülist politikalar,
h) Enflasyon belirsizliği ya da enflasyon oranlarında gözlenen dalgalanmalar ve
i) Ekonomik ajanların yüksek enflasyon bekleyişleri.
77
3.2. Ekonometrik Model Denemesi
3.2.1. Ekonometrik Model ve Değişkenlerin Tanımlanması
Enflasyonun nedenlerini analiz etmeye yönelik ampirik çalışmaların genelinde
Harberger (1963) tarafından kullanılan parasal model şu şekilde gösterilmektedir:
Pt = α 0 + α 1 MS t + α 2 MS t −1 + u t
(1)
Burada P toplam fiyat endeksindeki; MS cari dönem para arzındaki MS-1 bir önceki
dönem para arzındaki değişmeleri göstermektedir. Modele göre, para arzındaki
değişmeler, büyüme oranı veri iken fiyatlarda değişmelere neden olmaktadır
(Aksoy,1982).
Çalışmamız bu modeli temel almakla birlikte, hem korelasyon analizleri hem de
Türkiye’ye yönelik olarak yapılan ampirik çalışmalarda ön plana çıkan temel parasal
değişkenler denkleme eklenmiştir. Bunlar ışığında çalışmada analiz edilen denklem
şu şekilde gösterilebilir:
Pt = α + β 1 M 2 t + M 2 t −1 + β 2 ER + β 3it + β 4 DLt +u t
(2)
Burada;
Pt : Üç aylık enflasyon oranları (TÜFE),
M 2 t : Para arzının GSMH içindeki üç aylık payı,
ERt : Nominal döviz kurundaki üçer aylık yüzde değişmeler (döviz kuru = 1$ +
1,5 DM),
it : Üç aylık hazine bonosu faiz oranları,
DLt : Dolarizasyonu
temsilen
üçer
aylık
M2Y/M2
oranları
olarak
tanımlanmaktadır.3.2.2. Ekonometrik Tahminler
Denklem (2) üçer aylık verilerle 1987:2-2003:2 dönemi itibariyle tahmin
edilmiştir.
78
79
Modeldeki değişkenler için yapılan Birim Kök testinin sonuçları Tablo 17’de
görülmektedir. Değişkenlere Augmented Dickey-Fuller testi (Enders, 1995)
uygulanmış ve bunun sonucunda değişkenlerin tamamının %1 hata payında durağan
olduğu tespit edilmiştir.
Tablo 18: Modeldeki Değişkenler İçin Birim Kök Testleri
Değişkenler
t-ADF
Kritik Değer %1
Kritik Değer % 5
Sabit Terim
-3.53
-2.90
DL
-7.21**
-7.68**
-3.53
-2.90
M2(-2)
-8.49**
-3.53
-2.90
ER
-5.67**
-3.53
-2.90
İ
-3.38**
-3.53
-2.90
(** % 1 hata payı ile anlamlılığı göstermektedir)
Burada değişkenlerin birim kök testi yapılırken boş hipotezimiz (H ) birim kök
0
yok, H hipotezimiz birim kök var şeklindedir. Dolayısıyla H hipotezimiz red
1
1
edilmekte ve H hipotezimiz kabul edilmektedir.
0
Durağan oldukları tespit edilen değişkenler kullanılarak yapılan tahmin sonucu
da Tablo 18’ de görülmektedir. Katsayıların anlamlılığının belirlenmesinde tek taraflı
hipotez testi (t testi) uygulanmıştır. Bu test sonucunda, başlangıçta modelimizde yer
verilen bütçe açıkları, enflasyon belirsizliği (Hodrick-Prescott filtresine göre
hesaplanan), reel döviz kuru ve uyumcu (adaptive) bekleyişler mekanizması
çerçevesinde hesaplanan8 enflasyon bekleyişlerini temsil eden değişken anlamsız
bulunduğu için modelden çıkarılmıştır.
8
Uyumcu bekleyişler
∆Pt* = γ (Pt − Pt*−1 ); ∆Pt −1 = γ (Pt −1 − Pt −2 ) formülünden hesaplanmıştır.
γ:uyarlama katsayısı.
80
Tablo 19: Modelin Tahmini
Değişkenler
Sabit Terim
DL
M2(-2)
ER
İ
2
R = 0.59
1)
2)
3)
4)
Katsayılar
3.99
0.01
0.21
0.16
0.06
R 2 = 0.57
Standart Hata
1.53
0.002
0.09
0.05
0.01
F = 22,04
t-değerleri
2.60**
4.18***
2.21**
3.18***
3.41***
D.W. = 2.08
Modelde Bağımlı Değişken P’dir.
*** %1 hata payı ile anlamlılığı ve ** % 5 hata payıyla anlamlılığı göstermektedir.
t istatistik tablo değeri %1 için 2.66, %5 için 2.00.
F testi için tablo değeri 3.34.
Modeldeki değişkenlerin katsayılarına bakıldığında para arzının iki dönem
gecikmeli değeri, nominal döviz kuru, faiz oranı ve dolarizasyonu temsil eden
değişkenlerin beklenildiği yönde istatistiksel olarak anlamlı oldukları görülmektedir.
Modelde R2 %59 olarak bulunmuştur. Buna göre modelin enflasyonu açıklama
gücünün yüksek olmadığı söylenebilir.
DW istatistiği sonucuna göre ise, modelde otokorelasyon olmadığı söylenebilir.
Modelde F testi sonucuna göre hesaplanan değerin tablo değerinden büyük
olduğu görülmektedir. Bir başka deyişle H0 hipotezi ret, H1 hipotezi kabul
edilmektedir.
Modelimizde enflasyon üzerinde para arzı değişkenin iki gecikmeli değerinin en
yüksek etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bunu sırasıyla nominal döviz kuru, faiz
oranı ve dolarizasyon değişkenleri takip etmektedir.
Tahmin sonuçlarına göre, iki dönem önceki para arzında yüzde birlik değişme
cari dönemdeki enflasyon üzerindeki payı %21’dir. Cari dönem nominal döviz
kurundaki yüzde birlik bir artışın aynı dönemdeki enflasyon artışı üzerindeki payı
%16’dır. Faiz oranları ve dolarizasyonun payları ise sırasıyla %6 ve %1’dir.
Değerlendirme ve Sonuç
Bu çalışmada, enflasyonun nedenleri ve enflasyonist sürecin oluşumunu
açıklamaya çalışan teorik yaklaşımlar ve konuyla ilgili olarak yapılan ampirik
çalışmalar ışığında, Türkiye’de 1980 sonrasında yaşanan yüksek oranlı enflasyonun
nedenleri tartışılmıştır.
81
Çalışma, hiçbir teorik yaklaşım veya ön yargıya dayandırılmadan, çeşitli
makroekonomik performans ve politika göstergeleri ile enflasyon arasındaki
bağlantılar ve etkileşimler çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.
Bu bağlamda çalışmada elde edilen korelasyon analizi bulgularına göre,
enflasyonla en güçlü ve pozitif yönlü ilişkiler, M2Y, dolarizasyon, dış borç stoku,
devlet iç borçlanma faiz oranları ve mevduat faiz oranları, döviz kurundaki
değişmeler, ihracatın ithalatı karşılama oranı, toplam ve özel yatırım ile tasarruf
oranları arasında saptanmıştır. Ayrıca söz konusu değişkenler arasındaki ilişkilerin
özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği dönemin ikinci yarısında güçlü
olduğu yapılan temel gözlemlerden birisidir.
Çalışmanın ampirik kısmında ise, paracı teorinin para arzı-enflasyon ilişkine
yönelik öngörüsünün yanlışlanmadığı görülmektedir. Ancak nominal döviz kurunun
etkisinin de göz önünde bulundurulması gereken bir başka değişken olduğu
söylenebilir. Buna ek olarak Türkiye’de 1987 sonrasında kamu borçlanma
gereğindeki artışa bağlı olarak borçlanma maliyetlerinin enflasyonu artırıcı etkisi de
dikkate alınması gereken önemli bir husustur.
Kuşkusuz burada yapılan analiz sonucunda karşılıklı ilişkilerin nedensellikleri
hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Fakat çalışmamız açısından
önemli olan nokta, enflasyonun belirli bir teorik çerçeve içerisinde ele alınması
yerine
ekonomideki
tüm
kurum,
yapı
ve
özelliklerin
dikkate
alınarak
değerlendirilmesi gerektiği görüşümüzün büyük ölçüde desteklendiği gözlenmiştir.
Zira,
hem reel hem de mali anlamda dışa bağımlı gelişmekte olan ülkelerde,
makroekonomik istikrar sağlanmadan ekonominin tamamen dışa açılması, bu tür
ekonomilerde
gözlemlenen
yapısal
sorunların
daha
ağırlaşması
sonucunu
doğurabilmektedir.
Örneğin, istikrarlı bir büyüme ve kalkınma sağlayabilmek amacıyla ticari ve mali
sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği 1980 sonrası Türk ekonomisinde, çeşitli
makroekonomik göstergeler bunu destekler niteliktedir. İncelenen dönemde, büyüme
oranları önemli dalgalanmalar gösterirken, enflasyon oranları düşmek yerine önemli
ölçüde yükselmiş ve kronik bir yapıya kavuşmuştur. Burada rol oynayan en temel
etken, sermaye hareketlerinin kamu politikaları üzerinde yaptığı etkidir. Yeldan
(1995, 2001), Türel (1994) ve Boratav’ın (2003) da belirttiği gibi, sermaye
82
hareketlerinin serbestleştiği bir ortamda, döviz kuru ve faiz oranları birbirine
bağlanmakta ve kamunun politika etkinliği önemli ölçüde azalmaktadır. Ekonominin
sıcak para için cazip hale getirilebilmesi için izlenen düşük kur yüksek faiz politikası
neticesinde, enflasyonla pozitif ve güçlü ilişkiler ve etkileşimler içinde olduğu
saptanan temel değişkenler en başta etkilenmektedir.
Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye’de yaşanan enflasyonist sürecin nedenleri ve
enflasyonla mücadele politikasının belirlenebilmesi için, enflasyona neden olan
faktörlerin dinamik bir süreç ve bu çerçevede ele alınması gerekmektedir.
83
EK 1 :
2000 YILI SONRASI TÜRKİYE EKONOMİSİ
Türkiye ekonomisi 1990’ları giderek sıklaşan aralıklarla yaşadığı kriz süreci
içinde geçirmiştir. Bu süreç boyunca kısmi istikrar programları uygulamaya konmuş
olsa da, bunların kalıcı bir başarısı olmamış ve ulusal ekonomi , 1997 Güneydoğu
Asya ve 1998 Rusya Krizleri’nden de olumsuz etkilenerek ciddi bir daralma sürecine
girmiştir. 1998’in ikinci yarısından itibaren derinleşen ekonomik kriz, bir yandan söz
konusu dışsal şokların , bir yandan da 1990’lar boyunca sürdürülen dışa bağımlı
yapay
büyüme
stratejisinin
ve
çarpık
toplumsal
bölüşüm
ve
birikim
mekanizmalarının bir sonucudur. ( Yeldan, 2001, s.157-158)
Ocak 2000’de uygulamaya konulan ‘Enflasyonu Düşürme Programı’, sıkı para ve
döviz kuru politikası ile bankacılık sektöründe yapısal değişimleri öngören
düzenlemeler içermektedir. Program, öne çıkartılan öncelikler ve kullanılan politika
araçları bakımından döviz kuruna dayalı bir istikrar programıdır.
Program,
kamuoyunun desteği ve güveniyle Kasım 2000’e kadar başarıyla uygulanmasına
rağmen, 22 Kasım’ da likidite krizi ve ardından 19 Şubat 2001’ de ise, döviz krizi
baş göstermiştir. Ekonomide yaşanan bu iki kriz sonrası, 2000 Enflasyonu Düşürme
Programı’nın temelini oluşturan ‘tabliata’ sistemine son verilmiş ve dalgalı kur
sistemine geçilmiştir.( Uygur, 2001)
Dalgalı kur rejimine geçilmesiyle birlikte para ve kur politikası uygulaması ve
kriz yönetimi yeni bir boyut kazanmış ve kriz ortamından çıkış önlemleriyle birlikte
Türkiye ekonomisinde yeni istikrar arayışları başlamıştır.
Kasım 2000 ve Şubat 2001’deki finansal krizlerden sonra ‘Güçlü Ekonomiye
Geçiş Programı’ başlığı altında yine IMF destekli, makro düzeyde yeni bir program
hazırlanmış ve 14 Nisan 2001’ de kamuoyuna açıklanmıştır. Bu program 1999
sonunda IMF ile yapılan Stand-By anlaşmasının bir uzantısıdır. Güçlü Ekonomiye
Geçiş Programı uzun dönemde ‘enflasyon hedeflemesi’ sistemine geçilmesini
amaçlamıştır.
84
Nominal “çıpa” olarak enflasyon göstergesini seçen “enflasyon
hedeflemesi” rejiminin ana öğeleri para politikasının operasyonel olarak bağımsız
olması, enflasyonu hedeflemenin teknik olarak uygunluğu ve merkez bankasının
uygulamalarında şeffaf olmasıdır. Merkez Bankası, enflasyon hedefini tek başına ya
da diğer ekonomik aktörlere danışarak belirledikten sonra, bu hedefe nasıl
ulaşacağını, hedeften hangi beklenmeyen koşullar gerçekleştiği takdirde sapacağını
kamuya duyurup ekonomide enflasyonun yarattığı belirsizlikleri ortadan kaldırmayı
amaçlamaktadır. Enflasyon belirsizliğinin ortadan kalkmasının, enflasyonu düşürmek
için feda edilmesi düşünülen işgücü kaybını en aza indireceği hesaplanmaktadır.
Enflasyon hedeflemesinin uygulanabilmesi için gerekli koşullar şunlardır:
•
Enflasyona ilişkin orta vadeli rakamsal hedeflerin, gerçeğe yakın olarak
tahmin edilmesi ve önceden kamuoyuna açıklanması,
•
Diğer nominal hedefler bir tarafa bırakılarak, fiyat istikrarının ve para
politikasının tek hedef olarak kabul edilmesi,
•
Para politikası stratejisinde şeffaflığın arttırılması, para otoritelerinin planları,
hedefleri ve kararları hakkında kamuoyunun ve piyasaların bilgilendirilmesi,
•
Hem kurumsal, hem de operasyonel anlamda, bağımsız bir merkez
bankasının varlığı,
•
Uygun
politika
araçlarının
geliştirilmesi,
para
politikası
aktarım
mekanizmasının iyi anlaşılması, ya da en azından orta ve uzun dönemli
enflasyon öngörüsü için güvenilir bir modelin geliştirilmesi.
Türkiye ekonomisinde yaşanan 2001 krizinin ardından enflasyonda yaşanılan
düşüşün sebeplerini
yukarıda belirtilen ekonomi politikasındaki değişiklikleri
85
gösterebiliriz. Bunların yanı sıra artan işsizlikle bağlantılı olarak talep azalması
nedeniyle ve yaşanılan yüksek oranlı enflasyon ve devalüasyondan kaynaklanan alım
gücünün düşmesi gibi nedenlerden dolayı Türkiye ekonomisinde enflasyonda ciddi
bir düşüş yaşanmıştır.
86
KAYNAKÇA
Aban, E. D. (1993), “Government Debt, The Central Bank and Inflation: Testing of
Tree Hypothesses and The Structure of Causality”, ODTÜ Gelişme Dergisi, C. 20,
No: 3, ss. 251-267.
Aftalion, F. & P. Poncet (1992), Monetarizm, (Çev. L. Özkale), İletişim Yay.,
İstanbul.
Akçay, B. & E. Öğretmen (1995), “Finansal Liberalizasyon ve Türkiye’de Mali
Piyasalar”, Banka ve Ekonomik Yorumlar,10:43-57.
Akçay, O. C., vd. (2002), Enflasyon ve Büyüme Dinamikleri: Gelişmekte Olan
Ülke Deneyimleri Işığında Türkiye Analizi, TÜSİAD Yay., İstanbul.
Aksoy, A. (1982), “Structural Aspects of Turkish Inflation, 1950-1979”, World
Bank Staff Working Papers, No: 540.
Akyürek, C. (1999), “An Empirical Analysis of Post-Liberalization Inflation in
Turkey”, Yapı Kredi Economic Review, Vol. 10, No:2, December, pp. 31-53.
Akyüz, Y. (1973), Money and Inflation in Turkey: 1950-1968, A.Ü. SBF Yay.,
No: 361, Ankara.
Alesina, A., N. Roubini & G. D. Cohen (1997), Political Cycles and the
Macroeconomy, The MIT Press, Cambridge, Mass.
Alparslan, M. & P. A. Erdönmez (2000), “Enflasyon Hedeflemesi”, Bankacılar
Dergisi, Türkiye Bankalar Birliği, S. 35, ss. 1-32.
Andres, J ve I. Hernando (1997), “Does Inflation Harm Economic Growth? Evidence
from the OECD”, NBER Working Paper, No:6062.
Aras, E. (1994), Inflation and Its Causes: An Emprical Test of the Monetarist
Model for Turkey, TC Hazine Müşteşarlığı, Ağustos, Ankara.
87
Arıcanlı, T. & D. Rodrik (1990), The Political Economy of Turkey: Debt
Adjustment and Sustainability, MacMillan, London.
Aydın, İ. (1992), Enflasyon Hızının Ani ve Yavaş Düşürülmesi Yaklaşımları:
Türkiye İçin Ekonometrik Bir Deneme, İTO Yay., No: 1992-33, İstanbul.
Barro, R. J. (1995), “Inflation and Economic Growth”, Bank of England Quarterly
Bulletin, 35 (2), 407-443.
Barro, R. J. (1996), “Determinants of Economic Growth: A Cross-Country Empirical
Study”, NBER Working Paper, No: 5698.
Beckerman, P. (1992), The Economics of High Inflation, MacMillan, London.
Bildirici, M. (1999), “Rasyonel Beklenti”, Ekonomik Yaklaşım, C. 10, S. 32, ss. 3160.
Boratav, K. (1990), İstikrar ve Yapısal Uyum Politikalarının Bir Bilançosuna
Doğru, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yay., No: 9, Ankara.
Boratav, K. (1995), “İktisat Tarihi 1981-1994”, Bugünkü Türkiye 1980-1995, Der.
Sina AKŞİN, C.5 : 159-213.
Boratav, K. (2003), Türkiye İktisat Tarihi (1908-2002), 7. B., İmge Kitabevi Yay.,
Ankara.
Bruno, M. ve W. Easterly (1995), “Inflation Crises and Long-run Growth”, World
Bank Policy Research Working Paper, No.1517
Celasun, M. (1994), “Trade and Industrialization in Turkey, Initial Conditions,
Policy and Performance in the 1980’s”, içinde Helleiner, G. K. (Ed.) (1994), Trade
Policy and Industrialization in Turbulent Times, London: Rouletge.
Çiller, T. & M. Kaytaz (1989), Kamu Kesimi Açıkları ve Enflasyon, İTO Yay.,
No: 1989-11, İstanbul.
DİE (2003), İstatistik Göstergeler (1923-2002), DİE Yay., No: 2790, Ankara.
88
Dornbusch, R. & S. Fischer (1998), Makroekonomi, (Çev. Ak, Salih vd.), Akademi
Yay., Ankara.
DPT (2002), Sayılarla Türkiye Ekonomisi:Gelişmeler (1980-2001), Tahminler
(2002-2005), http://www.dpt.gov.tr/ekonomi/tarih/tr/1980-01.pdf.
DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-1998), CD Rom Veri Tabanı.
DPT, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler (1950-2001), http://www.dpt.gov.tr.
Enders, W. (1995), Applied Econometric Time Series, John Wiley & Sons, First
Ed., USA.
Ercan, F. (1997), Para ve Kapitalizm, Ceylan Yay., No: 23, İstanbul.
Eren, E. (1993), “Politika ve Ekonomi: Siyasal Konjonktür Dalgaları”, İktisat,
İşletme ve Finans, S. 89, ss. 59-64.
Ersel, H. (1996), “The Timing of Capital Account Liberalization-The Turkish
Experience”, New Perspectives on Turkey, Vol. 15, Fall, pp.45-64.
Ertel, N. & A. İnsel (1993), “Türkiye’de Kronik Enflasyon Süreci ve
Antienflasyonist Politikaların Etkinliği: 1981-1991”, ODTÜ Gelişme Dergisi, C. 13,
No:1-2.
Eser, K. (1993), “Mali Baskı Altındaki Gelişmekte Olan Ülkelerde Uygulanan
Finansal Liberalizasyon Politikalarının Etkinliği”, Ekonomik Yaklaşım, C.24,
S.10:83-100.
Eser,
K.
(1996),
“Finansal
Liberalizasyon
Politikalarının
Makroekonomik
Performans Üzerindeki Etkileri”, Hazine Dergisi, 1: 21-40.
Friedman, M. & A. Schwartz (1963), “Money and Business Cycles”, içinde Walters,
A. A. (Ed.) (1973), Money and Banking: Selected Readings, pp. 105-169, Penguin
Books Inc., Baltimore.
89
Friedman, M. (1968a), “The Quantity Theory of Money”, içinde Walters, A. A. (Ed.)
(1973), Money and Banking: Selected Readings, pp. 36-66, Penguin Books Inc.,
Baltimore.
Friedman, M. (1968b), “The Role of Monetary Policy”, The American Economic
Review, Vol. LVIII, No: 1, ss.1-17.
Frisch, H. (1989), Enflasyon Teorileri, (Çev. Ertan Oktay), Elif Matbaacılık Yay.,
Ankara.
Fry, M. J. (1986), “Turkey’s Great Inflation”, METU Studies in Development,
13(1-2): 95-116.
Goodfriend, M. & R. G. King (1997), “The New Neoclassical Synthesis and the Role
of Monetary Policy”, in B. Bernanke & J. Rotemberg (Eds.), NBER
Macroeconomics Annual, MIT Press, Cambridge, pp. 231-282.
Günaydın, İ. (2001), “Türkiye’de Kamu Kesimi Açıkları ve Enflasyon”, İktisat,
İşletme ve Finans Dergisi, Nisan, ss.62-77.
Heymann, D. & A. Leijonhufvud (1995), High Inflation, Clarendon Press, Oxford.
Humphrey, T. M. (1986), Essays on Inflation, Fifth Edition, Federal Reserve Bank
Of Richmond, Richmond, VA.
IMF (1994), “Inflation, Stabilization in High Inflation Countries: The Main
Lessons”, IMF Research Department.
İnsel, A. (1995), “The Relationship between the Inflation Rate and Money Financed
Deficit in Turkey: 1977-1993”, School of Economics, The University of New
South Wales Discussion Paper, No: 95/31, Sydney.
Karluk, R. (1996), Türkiye Ekonomisi: Tarihsel Gelişim, Yapısal ve Sosyal
Değişim, 4. B., Beta Yay., No: 607, İstanbul.
Kazgan, G. (1984), İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Remzi
Kitabevi Yay., İstanbul.
90
Kepkep, N. (1991), Enflasyon: Kuramlar, Politikalar ve Avusturya Keynesçiliği,
Cem Yay., İstanbul.
Keynes, J. M. (1964), The General Theory of Employment, Interest and Money,
First Harbinger Edition, Harcourt, Brace and World, Inc., New York, USA.
Khan, M.S. & M.D. Knight (1982), “Some Theoretical and Empirical Issues Relating
to Economic Stabilization in Developing Countries”, World Development, Vol. 10,
Iss. 9, pp. 709-730.
Kılıçbay, A. (1991), Her Yönüyle Enflasyon, Boğaziçi Yay., İstanbul.
Kibritçioğlu, A. & B. Kibritçioğlu (1999), Türkiye’de Petrol ve Petrol Ürünleri
Fiyatlarındaki Artışların Enflasyonist Etkileri, Hazine Müsteşarlığı Ekonomik
Araştırmalar Genel Müdürlüğü Yay., No:21.
Kibritçioğlu, A. (2001a), “Causes of Inflation in Turkey: A Literatüre Survey with
Special Reference to Theories of Inflation”, University of Illionis at UrbanaChampaign, College of Commerce and Business Administration Office Research
Working
Paper,
No:
01-0115.
İnternet:
http://politics.ankara.edu.tr/~kibritci/publications.html
Kibritçioğlu, A. (2001b), “Türkiye’de Akaryakıt Fiyat Artışları ve 2001-2002
Enflasyonla Mücadele Programı Üzerindeki Olası Etkileri”, İktisat, İşletme ve
Finans Dergisi, S. 184, ss. 31-41.
Kiguel, M. A. & N. Liviatan (1992), “When Do Heterodox Stabilization Programs
Work? Lessons from Experience”, World Bank Research Observer, Vol. 7, Iss. 1,
pp. 35-57.
King, R. G. (2000), “The New IS-LM Model: Logic and Limits”, Federal Reserve
Bank of Richmond Economic Quarterly, 86(3), pp. 45-103.
Kotwal, O. P. (1987), Theories of Inflation: A Critical Survey, McGraw-Hill
Publishing Co.
91
Leijonhufvud, A. (1992), “Keynesian Economics: Past Confusions, Future
Prospects”, in A. Vercelli & N. Dimitri (Eds.), Macroeconomics: A Survey of
Research Strategies, pp. 16-37, Oxford University Press, New York.
Lim, C.H. & L. Papi (1997), “An Econometric Analysis of the Determinants of
Inflation in Turkey”, IMF Working Paper, No: WP/97/170.
Lucas, R. (1973), “Some International Evidence on Output-Inflation Tradeoffs”,
American Economic Review, 63: 326-34.
Mankiw, N. G. & D. Romer (1991), New Keynesian Economics, MIT Press,
Cambridge.
Mankiw, N. Gregory (1988), “Recent Developments in Macroeconomics: A Very
Quick Refresher Course”, Journal of Money, Credit and Banking, V.20, No: 3,
pp. 437-449.
Metin, K. (1995), The Analysis of Inflation: The Case of Turkey (1948-1988),
SPK Yay., Ankara.
Metin, K. (1998), “The Relationship between Inflation and the Budget Deficit in
Turkey”, American Statistical Association Journal of Business & Economic
Statistics, Vol. 16, No: 4, pp.412-422.
Neftçi, S. (1991), Enflasyon, Stabilizasyon Programı, Hedefler, Analiz ve
Tedbirler, Ankara.
Oktar, S. (1994), “Hiperenflasyon ve Heterodoks İstikrar Programları”, Banka ve
Ekonomik Yorumlar, Temmuz, ss.35-44.
Oktar, S. (1998), Enflasyon Hedeflemesi: Para Politikasının Güvenilirliği ve
Fiyat İstikrarı, Bilim Teknik Yay., İstanbul.
Önder, İ., vd. (1993), Türkiye’de Kamu Maliyesi, Finansal Yapı ve Politikalar,
(Ed.)Taner Berksoy & K. BORATAV, Tarih Vakfı Yurt Yay., No:2, İstanbul.
92
Öniş, Z. & S. Özmucur (1987), Türkiye’de Enflasyon, İTO Yay., No: 1987-5,
İstanbul.
Özatay, F. (1992) , Monetary Policy and Inflation Stabilization in Turkey,
Central Bank of Republic of Turkey
Rodrik, D. (1990), “Primitive Liberalization, Incomplete Stabilization: The Özal
Decade in Turkey”, NBER Working Paper.
Romer, D. (1996), Advanced Macroeconomics, The McGraw-Hill Companies, Inc.,
New York.
Saraçoğlu, R. (1997), “Financial Liberalization in Turkey”, İktisat, İşletme ve
Finans, 132: 5-18.
Savaş, V. F. (1986), Keynesyen İktisat Yıkılırken, Beta Yay., 2. B., İstanbul.
Stiglitz, J. E. (1992), “Methodological Issues and the New Keynesian Economics”, in
A. Vercelli & N. Dimitri (Eds.), Macroeconomics: A Survey of Research
Strategies, pp. 39-40, Oxford University Press, New York.
Taylor, L. (1988), Varieties of Stabilization Experience, WIDER, Clarendon Press,
Oxford.
TCMB, İstatistik Veriler, http://www.tcmb.gov.tr
Togan, S. (1994), Foreign Trade Regime and Trade Liberalization in Turkey
During the 1980’s, Avebury, Aldershot.
Toprak, M. (1993), “1980 Sonrasında Ekonomide Yapısal Değişme ve Finansal
Derinleşme”, İktisat, İşletme ve Finans, 83:18-32.
Türel, O. (1994), “Türkiye’de 1993/1994 Bunalımı Üzerine Düşünceler”,
Mülkiyeliler Birliği Dergisi, C. XVIII, S. 168,4-16.
93
Uygur, E. (1992), “Price, Output and Investment Decisions of Firms: An Explanation
of Inflation and Growth in Turkish Industry”, içinde, Ersel, H. (Ed.) (1992), Price
Dynamics, TCMB Yay., Ankara.
Uygur, E. (1993), “Enflasyonunun Aktörleri, Faktörleri ve Anti-Enflasyonist
Politikalar”, İktisat, İşletme ve Finans, Sayı 91, Ekim, ss. 6-38.
Uygur, E. (2001), “Türkiye’de Enflasyon”, Türkiye Ekonomisi: Sektörel Analiz,
Türkiye Ekonomi Kurumu,Ankara
Uygur, E. (2001), “Enflasyon, Para ve Mali Baskı: İktisat Politikalarında Geri
Kalmışlık”, İktisat, İşletme ve Finans, S. 189, Aralık, ss.7-23.
Yeldan, E. (1993), “Conflicting Interests and Structural Inflation: Turkey 19801990”, The Pakistan Development Review, 32(3): 303-327.
Yeldan, E. (1995), “1994 Krizinin Yapısal Kaynakları”, Mülkiyeliler Birliği
Dergisi, C.XIX, S.185: 42-47.
Yeldan, E. (2001), Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi-Bölüşüm,
Birikim ve Büyüme, İletişim Yay., 1. B., İstanbul.
94
EK 2 : Kullanılan Veriler
Dönem
1987:1
1987:2
1987:3
1987:4
1988:1
1988:2
1988:3
1988:4
1989:1
1989:2
1989:3
1989:4
1990:1
1990:2
1990:3
1990:4
1991:1
1991:2
1991:3
1991:4
1992:1
1992:2
1992:3
1992:4
1993:1
1993:2
1993:3
1993:4
1994:1
1994:2
1994:3
1994:4
1995:1
1995:2
1995:3
1995:4
1996:1
1996:2
1996:3
1996:4
P
ER
3,54
5,81
14,80
29,88
14,19
7,08
15,44
14,83
13,09
9,91
15,43
11,97
14,79
5,50
18,42
13,27
15,18
9,31
17,97
20,17
9,67
7,11
19,05
13,66
12,97
11,76
18,13
15,44
40,45
9,44
24,30
19,93
14,48
10,83
20,36
16,93
16,16
9,89
19,10
7,20
7,28
8,91
12,64
19,64
12,21
11,34
19,16
7,05
6,46
5,41
7,97
7,10
7,68
7,41
7,26
15,06
16,09
12,47
13,54
15,36
17,21
11,67
9,77
9,97
11,15
13,70
15,13
34,53
84,19
0,99
13,12
15,50
7,53
6,83
15,15
18,76
16,90
12,76
14,68
M2/GSMH
2,44
4,56
7,27
14,19
3,24
4,84
6,52
16,19
6,55
7,80
6,75
12,48
4,29
8,91
3,66
7,95
1,28
8,61
6,11
10,36
4,85
6,22
5,77
8,89
5,56
3,10
3,27
6,54
2,00
24,29
6,82
5,87
10,37
12,78
5,39
6,16
7,58
12,99
9,06
13,78
İ
45,90
49,17
44,97
52,80
60,80
69,33
59,67
65,73
63,77
55,23
65,27
51,63
49,60
50,13
52,93
58,53
70,47
80,40
81,20
83,40
75,43
84,73
89,70
92,43
88,50
85,97
88,00
87,50
118,03
248,27
141,27
124,77
143,23
102,17
102,00
149,37
159,73
122,33
126,83
119,97
DL(M2Y/M2)
220,65
64,95
70,19
70,53
1476,96
90,41
60,43
79,63
72,85
90,97
80,65
80,38
66,01
87,15
71,50
74,26
23,36
70,70
57,75
64,88
44,56
44,64
51,89
86,07
60,73
47,45
44,69
53,24
11,49
74,29
46,73
41,14
60,93
89,33
55,55
27,77
51,33
65,79
54,55
54,41
95
1997:1
1997:2
1997:3
1997:4
1998:1
1998:2
1998:3
1998:4
1999:1
1999:2
1999:3
1999:4
2000:1
2000:2
2000:3
2000:4
2001:1
2001:2
2001:3
2001:4
2002:1
2002:2
2002:3
2002:4
2003:1
2003:2
15,30
18,00
15,21
24,70
17,59
12,53
10,35
17,43
11,73
12,06
11,74
17,62
13,56
7,53
5,96
9,86
8,32
20,34
9,95
16,32
10,31
4,24
4,28
9,71
6,74
6,36
15,20
14,10
15,24
17,66
16,82
13,54
8,64
10,86
13,97
12,61
10,38
13,06
10,60
5,78
4,50
3,45
22,14
46,02
16,51
8,28
13,45
9,12
19,81
1,16
6,33
30,39
7,41
9,87
7,57
11,61
5,16
16,53
6,74
14,19
13,74
13,18
12,59
16,35
0,18
7,51
4,89
15,01
26,20
4,97
2,96
9,37
4,65
6,32
3,52
6,94
2,81
5,12
93,90
102,89
114,23
116,04
120,02
95,93
102,28
143,91
119,58
102,63
96,97
95,55
37,52
36,62
33,07
38,29
127,57
100,27
91,73
78,70
69,90
62,07
66,30
55,70
57,33
51,53
43,05
62,05
55,59
47,88
35,51
63,68
29,91
162,52
56,15
51,92
65,28
47,21
1,34
46,23
42,92
127,09
42,83
15,16
10,50
95,35
-64,85
26,26
35,34
69,32
135,67
156,85
96
Aslandoğan, Ayça , Türkiye’de 1980 Sonrası Enflasyonun Nedenleri, Yüksek
Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Çelik Aruoba , 98s.
Özet
Çalışmada, enflasyonun nedenleri ve enflasyonist sürecin oluşumunu
açıklamaya çalışan teorik yaklaşımlar ve konuyla ilgili olarak yapılan ampirik
çalışmalar ışığında, Türkiye’de 1980 sonrasında yaşanan yüksek oranlı
enflasyonun nedenleri tartışılmıştır.
Öncelikle enflasyon teorileri özetlenmiştir. Daha sonra Türkiye’de
enflasyonun kaynakları analitik bir çerçevede ele alınmıştır. Bu yapılırken, önce
Türkiye’de enflasyonun nedenlerine yönelik ampirik çalışmalar değerlendirilmiş,
daha sonra yeni bir yapılanma sürecine girilen 1980 sonrası yapısal değişmeler ele
alınarak temel makroekonomik değişkenler arası ilişkiler analiz edilmiştir. Son
olarak da yapılan değerlendirmeler, 1987-2003 dönemine ait üçer aylık verilerle
ekonometrik bir model denemesi çerçevesinde ele alınmıştır.
97
Aslandoğan, Ayça , Reasons of Inflation in Turkey After 1980s.
Master’s Thesis, Advisor: Prof. Dr. Çelik Aruoba , 98 p.
Abstract
In this study, in the light of the theories about inflation and by the help of the
ampirical studies, the reasons of high inflation in Turkey after 1980 are argued.
Firstly, theories about inflation are summarized. Secondly, sources of inflation in
Turkey are held in an analitical framework. At first, ampirical studies about
reasons of inflation in Turkey is evaluated.Then, by considering structural
changes after 1980s , relations between basic macroeconomic variables are
analyzed.
Lastly, to analyze the relations between inflation and macroeconomic variables an
econometric model is formed by using quarterly data between 1987-2003.
98
Download