Nobel Ödülü - Dokuz Eylül Üniversitesi

advertisement
2011
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ İİBF ÇALIŞMA OKONOMİSİ VE ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ
ÜCRET SİSTEMLERİ VERİMLİLİK
ALİ TUKER
2007470085
MUSTAFA ALPARSLAN ALTINDAL
2009470005
OLCAY GÜNDÜZ
2007470043
MELİH GÜRKAN
2008470040
SUAT TERZİ
2008470086
NOBEL EKONOMİ ÖDÜLLERİ
1985 FRANCO MODİCLİANİ
1987 ROBERT SOLOW
1992 GARRY.S.BECKER
1998 AMARTYA SEN
2002 DANİEL KAHNEMAN
FRANCO MODİGLİANİ-1985 NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ
HAYATI
Franco Modigliani (d. 18 Haziran 1918 Roma, İtalya – ö. 25 Eylül 2003). İtalyan asıllı
ama 1946'da ABD vatandaşlığına geçmiş olan iktisatçı. 1985de Nobel Ekonomi Ödülü'nü
kazanmıştır.
Franco Modigliani, Roma, İtalya'da doğmuştur. Yüksek okul ekonomi diplomasını Roma
La Sapienza Üniversitesi'nden kazanmıştır. 1939'da Faşist aleyhtarı fikirleri ve Yahudi asıllı
olması dolayısıyla İtalya'dan ayrılıp ABD'ye göçmüştür. 1942-1944 arasında ABD'nin New
York şehrinde Columbia Üniversitesi'nde ve Bard Kolejinde iktisat ve istatistik dersleri
vermiştir. 1944'de
New
York'ta
bulunan New
School
for
Social
Research üniversitesinde Jacob Marschak altında çalışarak D.Soc.Sci.doktora derecesini
almıştır. 1946'da ABD vatandaşlığına geçmiştir. 1948'de Illinois Üniversitesi, UrbanaChampaign'ne iktisat profesörü olarak atanmıştır. 1950'li yıllarda 1960'li yılların başlarına
kadar ABD'de Carnegie Mellon Üniversitesi Sanayi İşletmesi Mezunlar Okulunda profesörlük
yapmıştır. 1962'de Modigliani ABD'deMassachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne kadrolu profesör
olarak atanmış ve hayatının sonuna kadar orada hocalık yapmıştır. 1985'de Nobel Ekonomi
Ödülü almıştır. 25 Eylul 2003'de ABD'de Massachusetts eyaletinin Cambridge şehrinde
ölmüştür.
ÇALIŞMALARI
Modigliani iktisat ilmine iki yeni katkısı ile ün yapmıştır:
Bir ekonominin tümünde toplam tasarruf hacmini açıklamak üzere yaşam devirleri
hipotezini ortaya atmıştır. Bu hipoteze göre bir ekonomide fertler yaşamları boyunca
durağan,dengeli bir tüketim seviyesini korumaya amaçlıdırlar. Bu nedenle fertler çalışma
hayatına ilk girdikleri zaman borçlanıp hiç tasarruf yapmamakta, çalışma hayatları geliştikçe
tasarruf yapıp eski borçlarını ödeyip emeklilikte gelirleri olmadığı zamanki tüketimlerini
karşılamak için tasarruf yapıp sermaye kurmakta ve emeklilik zamanlarında ise eski
tasarruflarını tüketmektedirler.
Bir diğer ABD'li iktisatçı Merton Miller ile birlikte şirket finansmanı hakkında Modigliani
Miller teoremini ortaya atmışlardır. Bu teoreme göre belirli özel fakat realistik bir sıra
varsayımlar gerçekleşirse, bir firmanın üretimini finanse etmesi için hisse senetleri satışı
yöntemi kullanması ile malı piyasadan borç alma yöntemi ile finansman kaynağı bulması
arasında, firmanın değerine etkileri bakımından, hiçbir fark yoktur.
Klasik ekonomistlere göre sadece geliri yükselmekte olanlar tasarruf ederler. Modigliani
göre ise, herkes yaşamının ilk devresinde tasarruf ederken, ikinci devresinde tüketime
yönelir. Bu hipotez, 1950 sonrası ABD ve Japonya‟da ve hatta günümüzde Çin‟deki tüketim
ve tasarruf trendlerini açıklamakta kullanılıyor. Brumberg‟in genç yaşta ölmesiyle bu
çalışmalarını bekleten Modigliani, nihai şekliyle makaleyi 1980‟de yayımlamıştı. Modigliani,
Bush‟un vergi politikalarını ulusal tüketim dengesini bozacağı ve tasarrufu deleceği
kaygısıyla
eleştirmişti.
1985 yılında kendisine Nobel‟i getiren çalışmasında ise Modigliani borçlanmanın
şirketin değerine etki etmediğini savundu. Ekonominin uzun vadede dengeye ulaşmasına
benzer olarak, borçlanan şirketin, borcunu ödeyememesi riski ile uzun vadede kârlılığa
ulaşmasının da aynı mantıkla dengelendiğini öne sürdü. Böylece şirket borçlandığı zaman
risk
almış
olmuyor
veya
borcun
şirkete
etkisi
sıfırlanıyor.
Kendisini klasik ekonomi teorisine yakın görse de, Modigliani ekonomik dengenin hiçbir
zaman yüksek istihdamda gerçekleşmeyeceğini; dolayısıyla Keynesyen bir yaklaşımla,
ekonominin kamu harcamaları ve faizlerin Merkez Bankası‟nca manipule edilmesinin
gerekliliğini savundu. Bu prensipler, ABD Merkez Bankası‟nın ekonomik tahmin modellerinin
temelini oluşturuyor.
ROBERT SOLOW ve EKONOMİK BÜYÜME TEORİSİNE YAPTIĞI KATKILAR
ROBERT SOLOW
Robert Solow, 23 Ağustos 1924‟te New York Brooklyn'de, üç çocuğun en büyüğü olarak
doğdu. Evlerinin yakınında olan bir devlet okuluna gönderildi, ve başarılı bir öğrencilik
geçirdi.
1940‟ın Eylül ayında Solow, burslu olarak Harvard Koleji'ne girdi. Sosyoloji, antropoloji eğitimi
alıyordu ve aynı zamanda da ekonomi eğitimi almaya başladı.
1942 yılının sonlarına doğru, ABD ordusuna katılmak için üniversiteden ayrılan Solow Kuzey
Afrika ve Sicilya‟da görev yaptı. Daha sonra terhis olana dek İtalya‟da görevini sürdürdü.
1945 yılında tekrar Harvard‟a döndü ve Wassily Leontief'in altında araştırma yapmaya
başladı ve girdi-çıktı hesapları için ilk sermaye-katsayısılarını (capital-coefficients) hazırladı.
Daha sonra ilgisi, olasılık ve istatistik alanına kaydı.
1949-1950 yılları arasında Columbia Üniversitesi'nden bir burs kazanarak, yoğun bir şekilde
istatistik çalışmaya başladı. Aynı zamanda işsizlik ve maaş oranları için gelir
dağılımı‟nda Markov süreçleri‟ni kullanarak yeni veriler elde etmeye çalıştı.
1949‟da Columbia Üniversitesi'ne gitmeden önce asistan profesörlük için "Massachusette
Institute of Technology" Ekonomi Bölümü‟ne başvurdu ve kabul aldı. Massachusetts Institute
of Technology‟de istatistik ve ekonometri üzerine çalıştı. Solow‟un ilgisi
giderek makroekonomi‟ye kayıyordu. Nerdeyse 40 yıl boyunca beraber çalıştığı Paul
Samuelson ile bir çok teori ortaya attılar; von Neumann büyüme teorisi (1953), sermaye
teorisi (1956), dogrusal programlama (1958) ve Phillips Eğrisi (1960) .
Solow bir çok ABD Federal hükümet projesinde de görev aldı, özellikle işsizlik, büyüme
politikaları ve para teorisi üzerine eğildi.
1961 yılında Amerikan Ekonomik Birliği‟nin (American Economic Association) 40 yaşın
altındaki en iyi ekonomistlere verilen John Bates Clark Ödülü‟nü kazandı. 1987‟de Ekonomik
Büyüme üzerine yaptığı çalışmalardan ötürü Ekonomi dalında Nobel Ödülü‟nü kazandı.
1999‟da Ulusal Bilim Madalyası (National Medal of Science) ile ödüllendirildi.
EKONOMİK BÜYÜME TEORİSİNE YAPTIĞI KATKILAR
Solow Büyüme Modeli
1950‟li yıllarda Solow (1956) ve Swan (1956) iki ayrı makalede sonradan neoklasik
büyüme teorisi olarak adlandırılacak olan yeni bir büyüme teorisi ortaya attılar.
Robert Solow daha sonra teorisinin bu alana yaptığı katkılardan dolayı Nobel iktisat
ödülü almıştır. Yeni modelde Harrod-Domar‟ın kullandığı sabit oranlar varsayımı
atılarak yerine standart neoklasik üretim fonksiyonu (ölçeğe göre sabit getirili)
konulmuştu. Bu üretim fonksiyonunda, öncekinin aksine, sermayenin marjinal verimi
sabit değildi. Buna karşılık Harrod-Domar‟ın kullandığı çarpan varsayımı
korunuyordu, yani tüketim ve dolayısıyla tasarrufun gelirin sabit bir bölümü olduğu
kabul edilmişti.
Solow-Swan‟in dinamik modeli çözüldüğünde durağan hale (uzun dönem)
ulaşıldığında kişi başına üretimin (ve dolayısı ile gelirin) büyüme hızının sıfır olacağı
ortaya çıkıyordu. Bu öngörü batı Avrupa ve Amerika „da uzun süredir ( ikiyüz yıl)
gözlenen büyüme performansı ile çelişiyordu. Neoklasik iktisatçılar bu durumda
büyümeyi ekonomiye dışsal olan teknolojik gelişmeler/verimlilik artışları ile
açıkladılar. Modelde matemetiksel olarak, kişi başına üretimdeki büyüme oranı
teknolojideki büyüme hızına eşit olacağı gösteriliyordu. Ancak teknolojideki bu
büyüme ekonomide olanlar ile bağlantısız, yani ekonomiye ekzojendi. Bir başka
deyişle şahısların davranışları ve alınan kararlar bu teknılojik gelişmeyi
etkileyemiyordu.
Solow-Swan modelinde tasarruf oranı ile durağan haldeki sermaye-işgücü ve kişi
başına gelir değerlerini doğru orantılı çıkmaktadır. Yani nisbi olarak daha çok tasarruf
eden bir ülke daha az tasarruf edene oranla durağan halde daha sermaye yoğun ve
daha “zengin” olacaktır. Ancak tasarruf oranındaki artış durağan haldeki büyüme
hızına etki etmemektedir. Yani, tasarruf oranları ne olursa olsun, teknolojik gelişme
hızı aynı olan iki ülkenin durağan hal büyüme hızları birbirine eşit olacaktır.
Uzun vadede büyüme hızlarının dışsal teknolojik gelişmelere bağlanmasının bir
sonucuda ülkelerin uzun vadede kişi başına sermaye ve gelir seviyelerinin birbirlerine
yaklaşacağıdır. Bir başka önemli nokta da herhangi bir şokun ekonomide hiç bir uzun
vadeli değişiklik yapmayacağı sadece kısa vade de etkileri olacağıdır.
Solow büyüme teorisine göre büyüme, sermaye birikiminin, işgücünün ve verimlilik
artışlarının bir fonksiyonudur. Solow teorisi ekonomik büyümenin merkezine teknolojiyi
yerleştirmekte, ancak bunu dışsal bir değişken olarak kabul edip teknolojinin kendisini
açıklamamaktadır. Modelde, teknoloji adeta “cennetten gelen bir meyve” gibidir. Uzun
dönemli kalıcı ekonomik büyüme oranı teknolojideki büyüme oranı tarafından
belirlenmektedir. Teoride ekonomik büyüme tamamen dışsal bir faktör olan teknoloji
tarafından belirlenmekte ve tasarrufun, dışa açıklığın, ölçek ekonomilerinin ve bu
değişkenler üzerinde etkili olabilecek politikaların uzun dönemli büyüme üzerinde herhangi
bir etkisi bulunmamaktadır.
Solow modeline göre ülkelerin daha yüksek gelir seviyesine sahip olmalarının gerisinde
yatan neden, daha fazla yatırım yapmaları, daha az nüfus artış hızına sahip olmaları, bunun
sonucu olarak bu ekonomilerde daha fazla kişi başına sermaye birikimi yapılması, daha fazla
kişi başına sermaye birikiminin ise daha fazla verimlilik yaratarak ekonomideki refah
seviyesini artırmasıdır. Modele göre, “…teknolojik gelişme olmaksızın, kişi başına büyüme,
sermayeye göre azalan getiri durumuna girildiğinden en sonunda durmaktadır. Teknolojik
gelişme, sermayenin marjinal ürünündeki azalmayı ortadan kaldırabilir ve uzun dönemde
ülkeler, teknolojik gelişme oranında büyüme gösterirler.”
1992 NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ GARY BECKER
HAYATI
Gary Becker 1930 yılında Pennsylvania‟da doğmuştur. Henüz çocukken babasının
aldığı finans kitaplarını okuması, ekonomiye ilgi duymasını sağlamıştır. Evde politika ve
adalet üzerine yapılan konuşmalardan etkilenerek matematiğe olan ilgisini sosyal bilimlerle
pekiştirmeye karar vermiştir. Üniversite birinci sınıfa geldiğinde kendisinin deyimiyle
„tesadüfen‟ aldığı seçmeli ekonomi dersi, takip eden yaz birçok ekonomi kitabı okumasının
en önemli nedenidir. Zamanla bu alana olan ilgisini kaybeden Becker, Milton Friedman‟dan
aldığı mikroekonomi dersinden etkilenerek tekrar ekonomi üzerine çalışmalar yapmaya karar
vermiştir. Princeton Üniversitesi‟nde başlayan akademik yaşamı, halen Chicago
Üniversitesi‟nde devam etmektedir. Mikroekonomik anlamda insan davranışları, insanlar
arasındaki etkileşim ve piyasa dışı etkinlikler konularında yaptığı çalışmalardan dolayı 1992
yılında „The Bank of Sweden Prize in Economic Sciences‟ (Nobel) ödülüne layık görülmüştür.
NOBEL KAZANDIRAN ÇALIŞMALARI
Becker‟in ekonomi alanına ilk önemli katkısı 1957 yılında verdiği „The Economics of
Discrimination‟ (Ayrımcılığın Ekonomisi) başlıklı doktora tezidir. Bu çalışmada sözü geçen
ayrımcılık, „ırkçılık‟ konusudur. İlk başlarda ıekonominolmadığına dair eleştiriler gelmiş olda,
zamanla bunun ekonomi alanı için de bir problem olduğu kabul görmüş ve bu çalışmanın
yeni ufuklar açtığı anlaşılmıştır. Günümüzde de bu konu üzerine geniş bir literatür vardır.
Ayrımcılık probleminin ekonomi alanında ortaya çıkması şu şekilde başlar: Eğer
ekonomik temsilciler farklı özelliklerinden dolayı diğer temsilcilerle anlaşmaya girmiyorlarsa,
ırkçılık problemi ortaya çıkar. Burada farklı özelliklerden kasıt karşı tarafın uyruğu, rengi,
kısaca „ırkı‟dır. Becker‟in çalışması verdiği şu örnekle özetlenebilir: Beyaz bir işverenin,
zencilerden oluşan emek gücü çalıştırdığını varsayalım. İşverenin vermeyi düşündüğü ücret
miktarı „w‟ olsun. Irkçılığın ücrete olan etkisi şu şekilde formülleştirilmiştir: w(1+d) (2).
Burada „d‟ ayrımcılık katsayısıdır ve pozitif bir rakamdır. Ayrımcılık katsayısı; farklı
ırkların ürettiği ürünleri tüketmeye olan isteklilik, farklı ırklarla çalışmaya karşı isteklilik, farklı
ırklalarla iş ortaklığı vs. gibi çeşitli şekillerde tanımlanabilir. Becker‟in çalışması bu tip
durumların ekonomik sonuçlarını belirlemeyi amaçlar. Çalışmanın önemli bir sonucu ırkçılığın
her iki tarafa da zarar verdiğini ispatlamış olmasıdır. Becker bu sonucu basit bir uluslarası
ticaret modeli örneği ile açıklamıştır. Bu modelde zenciler ve beyazlar üretim faktörlerinin
ticaretini yapmaktadır. Vergi ve tarifelerin rolünü ayrımcılık katsayısı üstlenmektedir. Bu
durum toplumsal açıdan ekonomiye zarar vermektedir ve ırkçılığın olduğu ekonomi modeli,
„ırkçılığın olmadığı‟ serbest ticaret modelinden daha etkinsiz bir sonuç doğurmaktadır.
Becker çalışmasını ırkçılığı içeren emek piyasası, gayrimenkul piyasası ve benzeri
piyasaları da inceleyerek genişletmiştir. Bu modele karşı olanlar ve modelin eksik yönü
olduğunu iddia edenler de vardır. Bu düşünceye göre ırkçılığa olan bakış açısı sabitlenemez.
Bu kavram kişisel tercihlere göre değişkenlik gösterir ve „ayrımcılık katsayısı‟ olarak sabit bir
ölçüm olarak ele alınamaz. Kanımca karşıt görüşler pek de haklı eleştiriler değildir. Çünkü,
Becker‟in iddiası ırkçılığın rakamsallaştırılabileceği değildir. Irkçılık tabii ki birebir
rakamsallaştırılamaz, fakat ölçeklendirilebilir. Çalışmada incelenmek istenen ırkçılığın
boyutunu hesaplamak değil, ırkçılığın varolması durumundaki ekonomik yapı ile olmadığı
durumdaki yapıyı karşılaştırmaktır. Amerika‟daki ırkçılığın boyutunu da düşünürsek,
matematiksel olarak çok ikna edici olmasa da oldukça önemli bir çalışmadır.
Becker‟in diğer bir çalışması „suç ve ceza‟ üzerinedir. Bu çalışma, ekonomi alanında
yapılan ilginç araştırmalardan biridir. Burada Becker, yasaların ve suçlular için optimum ceza
seviyesinin uygulanabilmesi için kaynakların optimum kullanımının nasıl olacağını
sorgulamaktadır. Araştırmasında –bekleneceği gibi- bir sosyal refah fonksiyonu sunmak
yerine, sosyal kayıplarla ilgilenmiş ve mahkumiyet ve cezaların toplum üzerindeki zararları
üzerine çalışmıştır. Karşıt görüşler ise ekonominin, suçlara karşı izlenecek politika için bir
araç olarak kullanılamayacağını savunur. Becker, bu soruyu kaynak kıtlığından yola çıktığını
belirterek cevaplamıştır. Kıtlık sorununu önlemek için kaynakların maksimum etkinlikle
kullanıldığına emin olmamız gerekmektedir. Gelir kaybını minimuma indirmek için de suçları
ve bunları cezalandırmaya ve önlemeye yarayan yasaların iyi incelenmesi en doğru yöntem
olacaktır.
Gary Becker 1981 yılında çıkan „A Treatise on the Family‟ adlı kitabında sosyal
etkileşim, verimlilik ve aile kavramları konusundaki çalışmalarını toplamıştır. Daha önce bu
konularda yayınlanan makaleleri de vardır. Makalelerinden birinde verimlilik teorisinden
bahsetmiştir. Teorinin ana fikri ailelerin çocuk yapma konusundaki kararının dayanıklı mallara
olan talebe benzetilmesidir. Aileler çocuk miktarı ve kalitesi konusuda tüketici tercihi yapar.
Burada miktar, çocuk sayısını; kalite, çocuğun alacağı eğitim ve çocuk üzerine yapılacak
diğer yatırımları; tüketici tercihi ise ailenin çocuk yapma konusundaki kararını simgeler. Bu
benzetmenin yapılmasındaki amaç; endüstriyel toplumlarda, gelir artışı ile çocuk sayısı
arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. (Gelir arttıkça, çocuk sayısı -doğum oranı- düşer). Kitabında
ailelerin geleneksel ve modern toplumdaki rolünü, verimlilik konusundaki değişimleri ve
aileler arası etkileşimi incelemiştir. Bunu yaparken hayvanlardaki (Becker‟in deyimiyle insan
olmayan canlılardaki) aile yapılarını dahi araştırmıştır. Ailelerin iktisadi davranışları uzun bir
geçmişe dayandığından Adam Smith ve Thomas Robert Malthus‟un eserlerine de
başvurmuştur. Benzer araştırma konularından biri de „boşanma oranları‟dır. Becker;
boşanma oranlarındaki artışı, kadınların işgücü ücretlerinin ve sosyal sigorta ödemelerinin
artmasına bağlamıştır.
KAYNAKÇA
www.nobelprize.org
Başkent üniverisitesi iibf eleştirel-yaratıcı düşünme ve davranış
sayı:11 01 2004
D.E.Ü.İ.İ.B.F. Dergisi Cilt:13, Sayı:I, Yıl:1998, ss.145-162
laboratuarı pivolka yıl:3
1998 NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ: Amartya Sen, Refah İktisadına Katkıları
Amartya Sen Kimdir;
Hintli ekonomist; açlık, insani kalkınma teorisi, refah ekonomisi, ile yoksulluk, cinsiyet
ayrımcılığı ve liberalizmin altında yatan mekanizmalar hakkındaki çalışmalarıyla refah
ekonomisine büyük katkıda bulunmuştur. Bunun neticesinde 1998 yılında refah ekonomisi
konusundaki katkıları için Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştür.
1998 ile 2004 yıllarında, Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Trinity College‟ın başına geçerek,
Oxbridge kolejlerinden birinin başına geçen ilk Asyalı olmuştur. Günümüzde Sen, Harvard
Üniversitesi'nde felsefe ve ekonomi profesörüdür. Amartya Sen'ın kitapları otuzdan fazla dile
çevrilmiştir.
Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect
dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entelektüeli
listelerinde, 2005 yılında 8. 2008 yılında 16. sırada yer almıştır.
2009 yılına geldiğimizde 80'den fazla üniversiteden fahri doktora ünvanı almıştır.
Amartya Sen, ilk dönem çalışmalarında, Arrow‟un imkansızlık teoremi ile bir tıkanma
aşamasına giren refah iktisadına yeni bir açılım sağlamış ve sosyal seçiş teorisinin araştırma
alanını genişletmiştir. Bu çalışmada, Sen‟in, refah iktisadına eleştirilerini ve yanısıra kalkınma
ve refah konularına ilişkin ileri sürdüğü kavram ve değerlendirmelerine değinilecektir.
Amartya Sen’in İktisadi Bakış Açısı ve Katkıları;
Kaynakların alternatif kullanımlar arasında nasıl daha iyi tahsis edilmesi gerektiğini araştıran
refah iktisadı bu sorgulamaları daima bazı değer yargıları altında yapmıştır. Nihai amaç,
refah iktisadının faydacı doktrinden esinlenerek kullandığı, insanların mutluluğudur. Soyut bir
kavram olan mutluluk, haz veya tercihlerin tatmini gibi daha fiziksel olduğu düşünülen bazı
duygularla tanımlanır.
Temellerini 18.yüzyıl filozoflarından Bentham‟ın düşüncesinden alan faydacı felsefenin temel
ilkesi, „daha fazla sayıda kişiye daha fazla miktarda fayda‟ sağlanmasıdır. Amartya Sen,
faydacı yaklaşımın aşağıda sıralanan üç temel bileşenden oluştuğunu vurgulamaktadır.
1. Sonuççuluk: Bir eylemin iyi ya da kötü olması, ortaya çıkan sonuca göre değerlendiril
2. Refahçılık: Sosyal refah fonksiyonları, bireylerin faydaları üzerinden tanımlanır.
3. Toplam Sıralama: Herhangi bir bireysel faydalar seti (sosyal refah fonksiyonu) bireylerin
tek tek faydalarının toplamına eşittir.
Sen, faydacı yaklaşımın ve buna dayanan politika değerlendirmelerinin bir çok aksak ve
yanlış yönleri olduğu kanaatindedir. Amartya Sen‟in eserleri incelendiği zaman, muhtelif
içerik ve tarzlarda, yukarıda sayılan unsurların hepsine karşı eleştiriler bulunabilir. Ancak en
önemli eleştiri, değer kavramının sadece faydaya ve fayda üzerinden gelir ve servete
dayandırılması konusundadır. Bunlar arasında en önemlisi, faydacı yaklaşımın, fayda
dışında her şeyi gözardı etmesidir.
„Faydacılık, insan ile, insan olduğu için ilgilenmez; insan, mutluluk denilen o çok değerli şeyin
bulunduğu yerdir‟ (Amartya Sen). Sen‟e göre, eğer bir fayda fonksiyonu tanımlanacaksa,
bunun içine sadece mal tüketimi gibi materyel faydalar değil, hak ve özgürlük kavramları da
yer almalıdır. Sen‟in bu kavramları, nasıl refah iktisadına dahil ettiği aşağıda belirtilecektir.
Faydacı yaklaşımın, Sen‟e göre daha az dikkat çeken bir sınırlandırması, her şeyin refah ile
ölçüldüğü dünyada, yoksul ve ezilenlerin bir çeşit ittifak yaparak kendi durumlarını normal
kabul etmeleridir. Böylece, bu yüke dayanmayı öğrenirler ve yükün kendisini algılamaz hale
gelirler (Sen, A., 1997, s.309). Sen‟in refah iktisadına bir diğer eleştirisi, gelir dağılımı
konularında kayıtsız kalmasıdır.
„Faydacı matematik, mutluluğun dağılımındaki eşitsizlikleri gözardı eder, ne kadar gayrı adil
dağılırsa dağılsın, önemli olan toplam miktarıdır‟ (Sen A., 2000, s.62).
Sen, burada, faydaların ölçülebilir ve karşılaştırılabilir olduğu klasik refah iktisadından söz
etmektedir; ancak şunu ilave etmek gerekir ki, faydaların ölçülebildiği eski refah iktisadında
yine de, toplam fayda bir adalet kriteri olarak kullanılabilmektedir. Öyle ki, gelirin azalan
marjinal faydası postulasına dayanarak, gelir dağılımını düzeltecek gelir transferlerinin
yapıldığı bir sosyal durum, toplam faydayı artıracağı için, toplum için daha iyi kabul edilebilir.
Oysa, faydaların sıralanması koşuluna dayalı paretocu yeni refah iktisadında, adalet kriteri
olarak kullanılabilecek hiçbir ölçü yoktur.
Sen‟in kalkınma ve refah konusundaki çalışmalarının çok daha kapsayıcı genel çerçevesini
anlayabilmek için özgürlük ve yapabilirlik (capability) kavramlarını incelemek gerekmektedir.
Sen’de Özgürlük ve Yapabilirlik Kavramı: Amartya Sen‟in „kalkınma‟ üzerine geliştirdiği
kavramlar arasında özgürlük kavramının çok önemli bir yeri vardır. Ancak, Sen için özgürlük,
bir çok liberal iktisatçı için olduğundan farklı bir anlam taşımaktadır. Özgürlükler sadece
seçme ve seçilme hakkı gibi formel özgürlükleri değil, fakat eğitim ve sağlık hakkı gibi reel
özgürlükler de kapsar.
Özgürlüklerin en önemli tarafı, bireylerin önceliklerini seçme konusundaki değerlerinin
tamamen kendilerine ait olmasıdır. Birey özgürlükleri sosyal bir üründür; bireysel özgürlükler
ile bireysel özgürlükleri genişletmek için yapılan sosyal düzenlemeler arasında karşılıklı bir
ilişki vardır (Sen, A., 2000, s. 30-31).
Bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, daha iyi sosyal düzenlemeler yapılmasını sağlarken,
sosyal düzenlemeler daha etkin ve adil oldukça, bireysel özgürlükler de artar. Sen‟e göre,
kalkınma, özgürlükleri kısıtlayan engelleri ortadan kaldırma sürecidir.
Elbette maddi zenginlik özgürlüklerin genişletilmesi için çok önemlidir; ancak özgürlük
kavramı, siyasi ve medeni haklardan, eğitim ve sağlık imkanlarına kadar çok daha geniş bir
alanı kapsamaktadır (Sen, A., 2000, s.3). Özgürlüksüzlük (unfreedom), politik özgürlüklerin
(oyverme hakkı ve diğer yurttaşlık hakları) kısıtlanması kadar, iktisadi yoksulluk ve sosyal
hak ve fırsatların yoksunluğu gibi nedenlerle de ortaya çıkar (Sen, A., 2000, s.17).
Bireyin özgürlükleri kavramı da yapabilirlik kavramı üzerine kurulmuştur. Yapabilirlik teriminin
kavramsal içeriği tek bir kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniştir. Yapabilirlik, bireyin ne
olmak ve ne yapmak istediğine ilişkin değerleri ve seçişleri; bir anlamda kişinin varolabilme
imkanlarıdır.
Özgürlük Olarak Kalkınma: Sen‟e göre kalkınma, reel özgürlüklerin genişletilmesi sürecidir.
İnsan özgürlükleri üzerinde yoğunlaşma; sanayileşme, teknolojik gelişme, kişisel gelirlerin
artması veya GSMH‟nin büyümesi gibi dar kapsamlı bir kalkınma üzerine düşünmekten çok
farklıdır. Sen‟e göre amaçların ve araçların birbirinden ayrılması çok önemlidir. Örneğin
GSMH artışı bir amaç değil, araçtır. Amaç temel özgürlüklerin genişletilmesidir. Özgür bir
toplumun yolunu açmak için baskıların, hoşgörüsüzlüğün, sosyal yoksunlukların ortadan
kaldırılması gerekir. Bir toplumun başarısı, toplumdaki bireylerin sahip oldukları temel
özgürlüklerle değerlendirilir. Bu değerlendirmede odak noktası fayda, reel gelir veya
prosedürel özgürlükler gibi değişkenlere odaklanan diğer normatif yaklaşımlardan farklıdır
(Sen, A., 2000, s.18). Öyleyse, bu temel özgürlükler nasıl kazanılacaktır? Bu konuda, aynı
zamanda Sen‟in çalışmalarının özünü oluşturan düşünce şudur: bireylerin „yapabilirliklerini‟
sağlamak, diğer bir deyişle, ne yapmak ve ne olmak istediklerine bağlı olarak erişmeleri
gereken işlevselliklerin (functioning) sunulmasıdır. Bunlar nasıl sunulacak diye sorduğumuz
zaman, doğru kamu politikaları ile sunulmaları gerektiği cevabı ile Sen‟in bir çok
çalışmasında karşılaşılmaktadır. Ancak, bu konuda, klasik beşeri gelişme literatüründen farklı
olarak Sen‟in literatüre taşıdığı, daha önce sözü edilen özgürlük düşüncesine bağlı olarak
ortaya çıkan bir „enformasyon‟ meselesi söz konusudur. Madem ki, bir yandan, sadece gelir
parametresini göz önüne alarak düzenlenen sosyal ve iktisadi politikalar, gerçek ihtiyaçları
göz önüne almaz ve diğer yandan, bireylerin en çok değer verdikleri hayat tarzını seçme
özgürlükleri vardır; öyleyse kamu politikalarını oluştururken, bunların ne olduğuna ilişkin
doğru enformasyona ihtiyaç vardır. İşte bu enformasyonu sağlayacak olan, Sen‟e göre,
katılımcı bir demokrasidir. Sen‟in düşüncesinde katılımcı demokrasi fikri önemli bir yer
tutmaktadır. Ancak, bu fikir oldukça soyut düzeyde tartışılmakta, gerçekte kalkınma sorunu
yaşayan ülkelerin sosyal, siyasi, kültürel açıdan bakıldığı zaman katılımcı demokrasiye çok
da yakın olmadıkları gerçeğinden çok fazla söz edilmemektedir. Sen‟in bu konuda daha çok
üzerinde durduğu konu, yoksulluk, açlık ve bunlarla, somut düzeyde nasıl mücadele
edileceğidir.
Yoksulluğun tanımı literatürde en çok gelire bağlı olarak yapılmaktadır. Tabii ki gelir, doğru
tanımlandığı takdirde, yoksullukla çok yakından ilişkilidir. Ancak, yoksulluğu sadece gelirle
ilişkilendirmek, Sen‟e göre, doğru değildir. Daha önce sayılan temel işlevselliklere sahip
olmamak yoksulluğun çok önemli göstergeleri arasındadır. Örneğin çocuk ölüm oranları,
yetersiz beslenme, okuryazar olmama gibi göstergeler artık Birleşmiş Milletler Kalkınma
Raporları'nda yer alan yoksulluk endekslerinde önemli yer tutmaktadır. 1992 yılından itibaren
yapılan bu değişikliklerde Amartya Sen‟in önemli katkıları olmuştur.
Daniel KAHNEMAN-2002 YILI NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ
İktisat bilimi bireylerin ekonomik tercihlerini incelemesi açısından insanı temel alan bir
bilim dalıdır. Ekonomideki en temel aktör insandır. İnsanın dâhil olduğu her konuya psikoloji
faktörü de dâhil olmaktadır. Çünkü insan duyguları, hisleri olan, çevresinden etkilenebilen ve
çevresini etkileyebilen canlı bir varlıktır. Buna karşın neo-klasik teorinin iktisat yazınında
hâkimiyetini arttırmasıyla birlikte iktisat psikoloji ilişkisi göz ardı edilmeye başlanmış, insan
sadece akılcı kararlar alan bir varlıktan ibaret olarak modellere dâhil edilmeye başlanmıştır.
Bireylerin bir ekonomideki temel aktörler olduklarını düşünürsek, bireylerin
davranışları, tutumları, beklentileri, tercihlerinin iktisat bilimi açısından hayati öneme sahip
olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir bireyin neden X şirketinin hisse senedine değil de Y
şirketinin hisse senedine yatırım yaptığı, neden A malını C malına tercih ettiği, önümüzdeki
yıl fiyat artışlarına ilişkin beklentisi gibi birçok soru iktisat biliminin cevap aradığı konulardır.
Bu noktada bireylerin tercihleri ve beklentilerinin arkasında yatan nedenleri açıklamaya
çalışan bir bilim dalı olarak psikoloji önem kazanmaktadır.
Daniel Kahneman ve Amos Tversky‟ nin (1979) insanın belirsizlik ve risk içeren
durumlarda diğer durumlara göre mantıklı, rasyonel davranamayabileceğini kanıtlamaya
yönelik çalışmaları; insanı homoeconomicus‟ la sınırlayan varsayımları temel alan teorileri,
modelleri daha çok sorgulanır duruma getirmiştir. Daniel Kahneman psikoloji ve iktisat
alanında yaptığı çalışmalarla 2002 yılında ekonomi alanında Nobel ödülü almıştır. Kahneman
ve Tversky geliştirdikleri prospect theory ile davranışsal iktisadın da temellerini atmışlardır.
Beklenti Teorisi‟ nin temel çıkarımı bireylerin riskten kaçınma eğilimlerinin fazla olduğudur.
Kahneman, Nobel Komitesi tarafından çalışmaları ödüle layık görülmeden önce ölen
Tversky ile birlikte belirsizlik ortamında karar vermenin standart ekonomik teorinin
öngörülerinden ayrılmasını irdelemiş ve karmaşık durumlarda bireylerin kestirme yollar
kullanmasının bu sonuca yol açtığını ortaya koymuştur. Ayrıca kayıp ve kazanımlara karşı
bireysel davranışları da irdeleyen ikili, bireylerin kazanç ve kayıplara karşı tutumlarının farklı
olduğunu ortaya koymuşlardır. Kayıp ve kazançlardaki mutlak büyüklüklerin değil
değişmelerin önemli olduğunu vurgulayan yazarlar, bireylerin davranışsal kalıplarındaki
farklılıkları anlama da referans noktasının önemini saptamışlardır. Bireylerin, örneğin, 15
liralık malda 5 liralık indirimi önemli bulurken daha pahalı bir maldaki benzeri indirimi aynı
değerde görmemelerini geliştirdikleri davranışsal modelle açıklamışlardır.
Kayıplara tepki devamlı olarak, aynı büyüklükteki kazançlara gösterilen tepkiden daha
sert olmaktadır. Kahneman ve Tversky‟nin kayıptan kaçınma (loss-aversion) kavramı ile
karşıladıkları bu tutumu Kahneman şu şekilde örneklendirmektedir: “Birçok insan bir madeni
paranın atılarak (oynanan bir kumarda) 20 dolar kayıp karşılığında 40 dolar kazanma (her iki
sonucun gerçekleşme olasılığı %50 olmasına rağmen) alternatifi sunulmadığında teklifi
reddeder.” Daha yalın bir ifade ile bireylerin 100 lira kaybetmeleri halinde yaşayacakları
üzüntü, 100 lira kazandıklarında duyacakları sevinçten daha büyük olacaktır. Türkçede
kullanılan „insana kaybettiği daha değerli gelir‟ sözü aslında bu psikolojiye işaret eden bir
anlam taşımaktadır. Kahneman‟a göre, „kayıptan kaçınma‟ karar verme teorisine Tversky ile
birlikte sağladıkları en önemli katkı idi. Bireylerin kazanç ve kayıplara ilişkin asimetrik
yaklaşıma sahip olduklarının ortaya konması ekonomik teorinin çıkmazda olduğu bir dizi
uyumsuzluğu açıklamaya elverişli idi.
Yansıma‟ (reflection) terimi ile karşıladıkları olguya göre, Tversky ile birlikte yaptıkları
denemelerde aynı olasılıklar olmasına rağmen işaret değiştiğinde riske karşı tavır
değişikliğini fark ettiler. 900 Doları doğrudan alma ile yüzde doksan ihtimalle 1,000 Dolar
kazanma arasında kumar oynadıklarında 900 doları seçmelerine rağmen yüzde doksan
olasılıkla 1,000 Dolar kaybetme ile 900 Dolar kaybetme arasında kumar teklif edildiğinde
kumarı tercih ettiklerini gözlemlediler.
Kahneman ve Tversky‟nin ekonomi biliminde karar alma mekanizmasına ilişkin temel
varsayımların dışına çıkmaları ve ekonomik kararların alıcısı olan bireylerin iç dünyalarını da
analize dâhil etmelerinin önemi açıktır. Eldeki tüm bilgiyi, mantıksal ve sistematik bir şekilde
işleyen ve farklı alternatifler içinde optimum kararı veren birey, ekonomide verdiği tüm
kararların gelecekteki sonuçlarını da hesap edebilen bir öznedir. Kısaca, ekonomide dışsal
saikler birey davranışın oluşumunda etkilidir. Buna göre, birey karar alırken tıpkı bir makine
gibi davranır. Psikolojide ise bilinçli olan ve rasyonel yöntemle karar veren birey varsayımı
korunmakla beraber bireyin karar alma mekanizmasına bilinç dışı diğer faktörlerin de etki
edebileceği kabul edilmektedir. Dolayısıyla, psikolojide karar alma mekanizması daha
karmaşıktır. Algı, inanç (zihinsel modeller) gibi faktörler bireylerin aynı olay karşısında farklı
duygusal ilişkiler ve tavırlar geliştirmesine ve kararın etkilenmesine yol açarlar. Birey adeta
karar alma sürecinde makine gibi eşyaya objektif bakmaya çalışırken içinden gelen
duyguların ve daha önceki kararların sonuçlarının (hatıra) etkisinden de kurtulamamaktadır.
Bireyi karar alırken bilgileri yanında sezgilerini de kullanan bir varlık olarak kabul
edebilen bir bilim dalının uzmanları olan Kahneman ve Tversky, ekonomik teorinin
açıklayamadığı bazı paradoksal durumları açıklayabilmişlerdir.
Beklenti Teorisi‟ nin temel varsayımları;
1- “Bireyler parasal konulardaki seçimleriyle ilgili sonuçları bulundukları noktayı içeren
bir referans noktaya göre değişimle değerlendirirler. Seçimlerin pozitif ve negatif sonuçlarına
verilen değerler azalan getiri özelliği göstermektedir.
2- Değer fonksiyonu kayıplar için getirilere göre daha diktir. Bu durum kayıptan
kaçınmayı açıklamaktadır; eşit büyüklükteki kazançlar ve kayıplar bireylerin kararlarında
simetrik etkiye sahip değildirler. Kayıpların verdiği acı kazançların verdiği tatminden daha
fazladır; birçok ampirik çalışma kayıpların verdiği acının kazançların verdiği zevkin iki katı
olduğunu ortaya koymuştur.
3- Eğri kazançlar için içbükey kayıplar için dış bükeydir; bu da karar vericilerin kazanç
ve kayıplar arasında risk altında karar verirken riskten kaçınma eğilimde olduklarını gösterir.”
Teoriye göre kayıpların insana verdiği acı kazancın verdiği tatminden çok fazladır. Bu
varsayımlar altında bireylerin ekonomik alanda aldıkları kararları değerlendirirsek, riskten
kaçınma eğiliminin ağır basmasıyla birlikte insanların irrasyonel kararlar verebileceğini
düşünebiliriz. Bireylerin alacakları risk, sonuçta elde edecekleri kazancın çok altında olsa
dahi riskten kaçınma eğiliminin ağır basmasıyla birlikte karar verici risk almaktan kaçınarak,
büyük bir kazancı geri çevirebilecektir.
Download