dünya lideri - Haber Ajanda

advertisement
HÜR TEFEKKÜRÜN KALESİ
Aylık Siyaset, Strateji ve Toplum Dergisi 15 HAZİRAN - 15 TEMMUZ 2014 YIL 8 ÖZEL SAYI 91
20 TL www.haberajanda.com.tr
haber
ÖZEL SAYI
DÜNYA LİDERİ
Fotoğraf: Beşir Coşkun
LİDERİN DÜNYASI
2
haziran 2014
haziran 2014
3
Yurtiçi ve yurtdışı vip turlar…
Yurtdışı ve yurtiçi tüm havayolları
ve hızlı tren yetkili acentası…
Alemara Turizm Seyahat Acentası
İzmir Cad. Arık İş Merkezi No: 36/22-23 Kızılay-Ankara
Tel: 0312 4241323 - 0553 2812737 - 05324044237
E-mail: [email protected]
haberajanda
İçindekiler
SAYI: 91 // 15 HAZİRAN - 15 TEMMUZ 2014
BAŞYAZI
DOÇ. DR. SİNAN CANAN
Seçeneği olmayan Adam
16
Erdoğan, her yerde Erdoğan olarak kendini gösterdi. İster uluslararası bir toplantıda konuşsun, ister parti grubunda miletvekillerine seslensin, isterse miting
meydanlarında yahut halktan birilerini evinde misafir olduğunda iki kelam etsin;
hep aynı adam olmayı becerbildiği için farklıdır Erdoğan. Uzun politik analizlere
gerek yok; büyük dünya devletlerinin yöneticileri ile diyaloglarından, ülkenin
sınırları dışına taşan müdahil alışkanlıklarına kadar, Osmanlı bakiyesi olan bu
topluluğun özünde içinden çıkartması gereken tipte bir karakterdir o.
40 HABER AJANDA
40
48 SERVET HOCAOĞULLARI
56
60
48
56
60
80
6
12 EDİTÖR
Çankaya’ya gider iken
16 BAŞYAZI: DOÇ. DR. SİNAN CANAN
Çünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, CHP’nin bu
Seçeneği olmayan Adam
temenni senaryosuna göre zaten partili bir cumhurbaşkanı. İşte Erdoğan’ın bu süreçteki dünya gö- 20 AYIN OLAYI
rüntüsü, her şeyine programının yapıldığı, mazKapkara bir damla terdi
lumların üzerine dualar akıttığı ve zalimlerin ve de
gözlerde buğulanan!
zalimleri görmezden gelenlerin öfkesinin hissedildi22
SELÇUK
KAYIHAN
ği bir kıvamda.
haziran 2014
80
Türkiye Ajanda
28 ÖMER BEKİR SADIK
Dünya lideri veya Lider’in dünyası
Dünya Ajanda
Erdoğan için zor olan eşik şudur: Türkiye, birçok
alanda “henüz” dünya lideri değildir -hızla bu
34 ULUĞ BAYINDIR
yolda ilerlese de- ve toplam ülke liderliği enerji Medya Ajanda
sini de “henüz” biriktirememiştir. Dolayısıyla Er38 AHMET YOZGAT
doğan, kişisel dünya liderliği yetenek ve perKarikatür
formansını ülkesi ile eş zamanlı ve eş güdümlü
sürdürememektedir.
40 HABER AJANDA: DOSYA
Çankaya’ya gider iken
AHMET TURGUT
48 SERVET HOCAOĞULLARI
Kur’an’ın dilinden dünya lideri
Bir göz sulhta, diğeri ıslahta… Savaşsa da barışan, Dünya lideri veya
yok etmeden ihya edebilen bir idrak, salih ameller
Lider’in dünyası
le ahlaklanabilince yeryüzüne vâris olmakta. İster56
AHMET
TURGUT
seniz siz bu yeryüzü verasetine “dünya liderliği” de
diyebilirsiniz, şartları iyi kötü belli; gerisi azim, şuur
Kur’an’ın dilinden
ve ihlaslı bir kadro işi…
dünya lideri
AHMET YOZGAT
60 AHMET YOZGAT
Türk’ün ezeli düsturu
Türk’ün ezeli düsturu
“Tek Tengri, Tek Kağan”
“Tek Tengri,
Şanı Yüce Yaratan, mazlumları uzun süre kahraTek Kağan”
mansız bırakmaz. Kahramanlarsa gökyüzünden inmez, yerden biter. O hâlde bize düşen, yanı başı70 PROF. DR. REFİK TURAN
mızda boy atan “Uzun Adam”a sahip çıkmaktır.
Türkiye
Çünkü tüm mazlumlar dualarıyla onun arkasında
tarihî yolculuğuna
ve biliyorlar ki o, bir dünya lideri... Dünya liderlerini
“cetvel sınırları” bağlamaz…
“Lider” Recep Tayyip
Erdoğan’la
PROF. DR. AHMET TAŞĞIN
“Yüksek dağlar derin vadilere bakar”:
devam ediyor
“Ağustos’ta Rapsodi”
76 PROF. DR. SEYİT MEHMET ŞEN
Servis edilen liste çalışılmış, detaylardaki bütün
Laik müminlerin
boşluklarsa yeni merkezin jargonuna göre hazırbaşkanlık sistemi korkusu
lanıp merkeze de yeni bir jargonla taşınmıştı. Bakanlar Kurulu ve listelere giren milletvekili veya
80 PROF. DR. AHMET TAŞĞIN
belediye başkanları dahi kriz zamanlarında konuş“Yüksek dağlar
maktan aciz kaldıklarında, kendileri için yeni yerderin vadilere bakar”
ler aradıklarında yine süreci takipteki kararlılığı
Erdoğan’ı dünya lideri yapmaya yetmişti.
“Ağustos’ta Rapsodi”
70
PROF. DR. REFİK TURAN
PROF. DR. SEYİT MEHMET ŞEN
Türkiye tarihî yolculuğuna “Lider” Recep
Tayyip Erdoğan’la devam ediyor
Laik müminlerin
başkanlık sistemi korkusu
Somali, Sudan, Mali ve Nijerya’da özellikle Müslüman
katliamları yaşanmakta, bu da Batı medyası ve kamuoyu
için teferruat… Bütün bunların yanında
ise Türkiye’de AK Parti iktidarı, daha
doğrusu güçlü tek parti iktidarı, Başbakan
Recep Tayip Erdoğan’ın -karizmatik bir
lider olarak- 12 yıldır ülkeyi yönetmesi
olağanüstü önemlidir.
Çatı, üçgen, dörtgen veya daire, ne denerlerse denesinler, AK
Parti’nin çıkaracağı adaya karşı kazanma imkânlarının olmadığını görüyorlar. Çünkü laik dinin müminleri
biliyorlar ki hangi adayı çıkarırlarsa çıkarsınlar, muhafazakâr seçmenin milliyetçi kanadının oylarının tamamını kendi adaylarına
yönlendiremeyecekler ve Cumhurbaşkanlığı
ellerinden kuş olup uçacak.
86 MEHMET SERHAT BIÇAK
Hedefi 12’den vurmak
88 NESRİN ÇAYLI
Her kardeş ihaneti
bir Yusuf eder!
92 MEHMET ŞEKER
Kutlu bir yolculuk
94 FİKRİ AKYÜZ
Tayyip Erdoğan’ı
devirme aşamaları
96 CAHİT TUZ
Sessiz devrimin
kemale erme vakti
98 MURAT İLKTER
Fetihsiz “Lider”
100MUHTEŞEM TIRAŞ
Noksan olan,
Yahya Efendi
102EKREM KAFTAN
Anadolu’ya
sığmayan lider!
106ORHAN KARAGÖL
Paradoksal Lider:
Erdoğan
110MUHAMMED İKBAL BAKIRCI
Bir milletin vicdanı
olarak Tayyip Erdoğan
112NADİRE ÇAMLI YILDIRIM
Ustalık döneminde
Erdoğan
114AYTEKİN ATASOYU
Acı hatıralar ve
geleceğe dair korkular
anaforunda
“toplum ve liderlik”
116YAVUZ ŞAHİN
Üç devrimin tek sahibi
118OSMAN KAYAER
Türkiye “ulus devlet”e sığmıyor
76
86
92
96
88
94
98
MEHMET SERHAT BIÇAK
MEHMET ŞEKER
CAHİT TUZ
Hedefi 12’den vurmak
Kutlu bir yolculuk
Sessiz devrimin
kemale erme vakti
86
90 sene önce Anadolu insanından biçimlendirilen “Ne
mutlu”cu Türk tipi, şimdi de
“Ne mutlu”cu Müslüman olmaya kanalize edilmek isteniyor. Söz konusu “Ne mutlu”cu
insanın çağdaş bir Yahudi olacağı kesin. Kendine has dini,
kendine has cenneti ve millî
azizleri olacak bir anlayıştan
bahsediyoruz.
NESRİN ÇAYLI
92
Dikkatinizi çekerim! O günkü
yazıda “Başbakan” değil, “Başkan olarak” yazmıştım. Gönlünde yatan aslanı sezmiştim.
Ülke için o sistemin daha doğru olduğunu düşündüğünü fark
etmiştim. O kısa yazıdaki tahminin tam anlamıyla gerçekleşmesi için, önümüzde çok az
bir zaman kaldı. Görelim Mevlâ
neyler…
Her kardeş ihaneti bir
Yusuf eder!
FİKRİ AKYÜZ
Tayyip Erdoğan’ı devirme
aşamaları
Saymakla bitmeyecek böylesi soruların müsebbibidir bu
“Dev Yürekli Adam”, bu Başbakan! Böyle bir adamın yoluna
gül döşeniyorsa, korkaklar taş
değil, kaya döşemek için gayret
sarf etmesin de ne yapsın?! Yazık değil mi onlara? Uzun soluklu planlarını bozan bir dev yüreğe çarptılar!
Tayyip Erdoğan benim babamın oğlu değil... Birileri için mesele “Tayyip Erdoğan meselesi” olabilir, ama benim meselem
“şahıs” değil, “şahsiyet”tir. Sadece tarihin tekerrür etmemesi için bir şeyler yazıyorum. Ve o
yüzden şimdi biraz da yakın tarihten örnekler, anekdotlar, kişiler ve klişeler aktaracağım.
88
94
96
Ancak devrimin kemali, devrim
hareketinin zirvedeki isminin zirveye oturmasıyla mümkün olabilir. Zira o semboldür. Dolayısıyla
sessiz devrimin kemali, sembolün
zirvede olmasını gerektirir. Kendi
kendini engellemeyen, ağırlaştırmayan bir Türkiye düşünün... Kalbi teklemeyen, nefesi tıkanmayan,
aklı durmayan bir Türkiye...
MURAT İLKTER
Fetihsiz “Lider”
Liderliğin felsefesinde iki ana unsur göze çarpar: “Zaman-mekân
ilişkisi”. Bu ilişki, kişinin neyin,
nerenin ve hangi zamanın lideri olduğunu belirler. Bu liderlik,
topraklara hükmeden bir mekân
liderliğini kapsayabileceği gibi,
hükmettiği mekândan öte, yaşadığı çağa nüfuz eden ve gelecekte yankısı süren bir “fetihsiz lider” karizması da olabilir.
98
haziran 2014
7
haberajanda
İçindekiler
SAYI: 91 // 15 HAZİRAN - 15 TEMMUZ 2014
144
SÖYLEŞİ: EKREM ERDEM
SÖYLEŞİ: METİN KÜLÜNK
Türkiye’yi aşan Başbakan:
“Recep Tayyip Erdoğan”
“Recep Tayyip Erdoğan,
bu coğrafyanın kaderidir”
Benim bu konudaki görüşüm açık. 30 Mart seçimleri de
her şeyi ortaya koydu. Cumhurbaşkanlığı noktasında aklım
da, gönlüm de “Recep Tayyip Erdoğan”
diyor. Tabiî bu konuda takdir tamamıyla
kendilerinindir. Takdirleri aday olma
noktasında olursa, inanıyorum ki toplumda gereken karşılığı bulur ve seçimin ilk
turunda Çankaya’ya çıkar.
Recep Tayyip Erdoğan bu coğrafyanın kaderidir. Hepimizin
yüreklerinin adıdır ve onun da yanında olmak, bir yenilgiden
büyük bir galibiyete çıkan yolda olmaktır. Ancak üzgünüm, anlayanlar kadar
anlamayanlar da var. O, bir sembol
değerdir. Onun yanında olmak, mutmain bir insan gibi ruh ve bedenin aynı
yerde olmasıdır.
154
100
110
112
102
120
118
MUHTEŞEM TIRAŞ
M. İKBAL BAKIRCI
NADİRE ÇAMLI YILDIRIM
Noksan olan, Yahya Efendi
Bir milletin vicdanı olarak
Tayyip Erdoğan
Ustalık döneminde Erdoğan
100 110 112
Erdoğan ne Kruşçev, ne de diğer liderler gibi nefsinin esiri olmuş bir liderdir. Bilakis, ait
olduğu inancın emrettiği ölçüde nefsini ıslah etmiş, gecesini gündüzüne katarak ömrünü
milletine vakfetmiş bir adamdır. Onun adını daha şimdiden
“dünya lideri” olarak tarihe yazdıran en önemli özeliklerinden
biri de budur.
EKREM KAFTAN
Anadolu’ya sığmayan lider!
Bu coğrafyada asırlarca yaşamanın tek yolu, süper güç veya cihangir bir devlet olmaktan geçiyordu. Erdoğan, bu gerçeğin
farkında bir lider olarak, teslim aldığı devletin yüz yıl önce
önüne çekilmiş bütün duvarları yıkması, yeniden asırlarca çatısı altında koruduğu milletlerle kucaklaşması gerektiğini çok
iyi biliyordu.
Emanete hıyanet etmemiştir o.
Toplumsal değerlerin her birini
dejenere ederek, bozarak, içini
boşaltarak ve yerlerine saldırgan
içerikler ikame ederek tüm dinamiklerimizi yerle yeksan etmeye
çalışanlara karşı medeniyet algısının köklerini güçlendiren değer yargılarımızın kılcal uçlarını
duyarlı hale getirerek bu milletin
ferasetine güvenmiştir.
SABRİ ÖĞE
Tayyip Erdoğan nasıl bir
lider?
Paradigmayı bütünüyle değiştirdi o. Yurtdışında hem işiyle, hem
de öncekilerden alışageldiğimiz
ezik büzük duruşun aksine babayiğit tavrıyla milletimizin yüzünü ağarttı. Ülkemizi küresel bir
aktör, kendisini de mazlum insanların umudu yaptı. Evet, kim
ne derse desin Tayyip Erdoğan
budur!..
Farklı kişiliğinin yanında insanî
zaaflarını gizlemeyecek kadar
açık yürekli ve cesur olması, halkın ona daha çok sahip çıkmasını sağlıyor. Kendisini mükemmel
gösterme arzusunda değil. Hepimizin eleştirebileceği pek çok yönünün olmasına rağmen onu sahiplenmemizi sağlayan yürekli bir
duruşu, dürüstlüğü var.
OSMAN KAYAER
Türkiye “ulus devlet”e
sığmıyor
Artık Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki gibi sadece ulus devlet anlayışı ile yönetilemeyeceği ortaya
çıkmıştır. Çünkü ulusçuluk, ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir etki yaratmakta, toplumda gerilim hatlarının ve çatışma noktalarının
ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Erdoğan liderliğindeki Türkiye, içe kapalı ve sömürge olmaya
rıza gösteren bir ülke olmaktan
çıkmıştır.
102 120 118
8
haziran 2014
120SABRİ ÖĞE
Tayyip Erdoğan nasıl bir lider?
122HAŞİM ÇAYLI
Gerçek lider!
124HÜMEYRA YILDIZ DÜLEK
Bir Güzel Adam
126SEVDA KIDEYŞ
Yüreği cesur olanın
adımları korkak olmaz!
128NURAY ALPER
Gözyaşının getirdiği yağmur
130FATMA ŞURA BAHSİ
Alışılmıştan öte bir lider:
Recep Tayyip Erdoğan
132AHMET SAĞLAM
Bu savaşın galibi
dünyadaki zenginler mi,
yoksa gönüllerdeki
“lider”mi olacak?
134CÜNEYT AKAR
Son Osmanlı: Erdoğan
136SONGÜL BOZ AYDIN
Yeniden doğuşun şifresi:
“En az üç çocuk”
138RUKİYE YILDIZ ERDOĞMUŞ
Pan-İslamizm ve
Recep Tayyip Erdoğan
141MUHAMMED LÜTFÜ AVCI
Adalet ve Kalkınma” hamlesi
142İPEK ACAR SERT
O, zulme uğramış
müminlerin sığındığı bir liman
144SÖYLEŞİ
EKREM ERDEM:
Türkiye’yi aşan
Başbakan: “Recep Tayyip Erdoğan”
haziran 2014
9
haberajanda
İçindekiler
SAYI: 91 // 15 HAZİRAN - 15 TEMMUZ 2014
162
SÖYLEŞİ: PROF. DR. BİROL AKGÜN
SÖYLEŞİ: ALAATTİN ALDEMİR
“Dünya beşten büyüktür”
dedi Erdoğan
“Türkiye’nin yükselmesini sağlayacak
yegâne sistem, başkanlık sistemidir”
Suriye’den yarına bakmak isteyenler için Türkiye bir ümittir.
Mısır’da demokrasinin geleceği için bir güvence isteniyorsa bu Batı
değil, Türkiye’dir. Eğer İslam dünyasının kimliğinin korunması anlamında bir duruş ortaya
konacaksa, açık yüreklilikle bunu dillendiren
de yine Türkiye’dir. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan,
sadece kendi ülkesinde değil, aslında küresel
düzlemde bir marka haline gelmiştir.
Her ne kadar son iki üç yılda -Türkiye’nin elinde olmayan nedenlerle- içinde bulunduğumuz coğrafyada kaotik bir tablo karşımıza
çıksa da bana göre Türkiye, “bölgesel barış
ve istikrar adası” olma konusunda kararlı
adımlarla yürüyor ve hem bir Türkün, hem
bir Kürdün, bir Boşnağın, bir Arabın, bir
Kosovalının ya da bir Afrikalının her boyutta
rol modeli haline geliyor.
170
154SÖYLEŞİ
METİN KÜLÜNK:
“Recep Tayyip Erdoğan”
bu coğrafyanın kaderidir”
162SÖYLEŞİ
124
128
184
PROF. DR. BİROL AKGÜN:
“Dünya beşten büyüktür”
dedi Erdoğan
170SÖYLEŞİ
ALAATTİN ALDEMİR:
“Türkiye’nin yükselmesini
sağlayacak yegâne sistem,
198
“Başkanlık Sistemidir”
126
134
HÜMEYRA YILDIZ DÜLEK
Bir Güzel Adam
NURAY ALPER
SEYDAHMET KARAMAĞRALI
SERVET HOCAOĞULLARI:
Gözyaşının getirdiği yağmur
Haşhaşiler fenomeninin
şifresi: Sergüzeşt-i Seyyidina
“Zamanı Geldi”
124 128 184
Aslında Recep Tayyip Erdoğan
hakkında yazmak zor. Haddi aşmak gibi neredeyse… Kurduğum her cümleden sonra durup
düşünmek istiyorum… Yazmak
istediklerim, aklımdakiler bambaşka; lakin şu an sadece parmaklarımın klavye üzerinde
dolaşırken çıkardığı tıkırtıları duyuyor ve kendimi bu ritme bırakmak istiyorum.
SEVDA KIDEYŞ
Yüreği cesur olanın
adımları korkak olmaz!
Onlarca ok saplanmış vücuduna rağmen bayrağı dikecek amacı kendine borç edinmiş şanlı yiğitlerin işidir cesaret
ve henüz bıyıkları terlememiş kumandanın İstanbul’a ettiğidir. Seyit Onbaşı’nın havaya kaldırdığı mermidir cesaret
ve Akif’in Çanakkale’ye ve milletine “Korkma!” diye hitap ettiği öğüdüdür. Hamza’nın çöllere aslan kesilip döşenmesidir
cesaret…
O halen oyuncağı kurşun yarası olan çocukluğun derdiyle dertlenmekte, sözünü Allah için sarf
eden ve atalarının bu uğurda
ölümünü izleyen âlimin duasında zikredilmekte; alnını terle süsleyen Anadolu kadınının gözlerindeki ümidi beslemekte; dili,
dini veya şekli için dışlanan insanının derdine derman merhemi
sürmekte…
Sayıları 20 bine ulaşan fedailer,
Selçuklu devletinin her kademesine gizlice “yuvalandılar”. Sadece bununla kalmayan fedaiyan,
Selçukluların çağdaşı olan Abbasi, Eyyubi ve çevrede yer alan diğer İslam devletlerini de hedef
seçmişlerdi. Bu sebeple onlar da
fedailerin “sızma hareketi”nden
nasibini almışlardı.
haziran 2014
Yeni Türkiye - Yeni Vizyon
Recep Tayyip Erdoğan
184SEYDAHMET KARAMAĞRALI
Hasan Sabbah,
Alamut Kalesi ve
Haşhaşiler fenomeninin şifresi:
Sergüzeşt-i Seyyidina
190SEYDAHMET KARAMAĞRALI
CÜNEYT AKAR
Son Osmanlı: Erdoğan
Eğer Türkiye için koyulan 2023
hedefine ulaşmak, bölgesel güç
olmaktan da öte bir dünya devi
olmak istiyorsak, bu, ancak duruşu ve vizyonuyla dünya liderleri arasına girmeyi hak etmiş biri
sayesinde olabilir. Ancak böyle biri ülkesini dünyanın süper liginde kafaya oynatabilir. O liderse Recep Tayyip Erdoğan’dan
başkası değildir.
MUHSİN SELÇUK BAYINDIR
Gayrimeşru marjinal
bir çıktı: IŞİD
IŞİD, 2014 Mayıs’ında rejim güçlerine karşı büyük bir saldırı düzenleyerek birçok bölgeyi ele geçiren Ahrar’uş-Şam Topçu Tugayı
komutanı Ebu Mikdat’ı boğazını
keserek infaz etti. IŞİD’in Hıristiyan din adamlarına yönelik infazları ise Batı’da özgürlükçü muhalifler hakkındaki olumsuz izlenimi
arttırmaya yetti.
126 134 198
10
178SÖYLEŞİ Bir saklı inanç
türü olarak Batınilik
198MUHSİN SELÇUK BAYINDIR
Gayrimeşru marjinal
bir çıktı: IŞİD
204DR. NURETTİN ALABAY
Teknoloji / Türkiye’nin
markalaşma projesi:
Turquality
www.cansuyu.org.tr
M E R KE Z
0312 285 20 03
ANKARA
0312 473 44 77
İ STA N BUL
0212 521 65 65
İ Z M İ R haziran 2014 KO11
NYA
0232 264 44 45
0332 236 15 05
haberajanda
Editör
Sayı: 91/ 15 Haziran - 15 Temmuz 2014
İMTİYAZ SAHİBİ
AJANDA GRUP
BAŞKANI
YAYINLAR GENEL
YÖNETMENİ
GENEL
KOORDİNATÖR
İLETİŞİM GENEL
KOORDİNATÖRÜ
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
SORUMLU
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
İNTERNET SAYFASI EDİTÖRÜ
REKLAM ABONE ve DAĞITIM
KOORDİNATÖRÜ
GÖRSEL YÖNETMEN
GRAFİK TASARIM
FOTOĞRAFLAR
HABER AJANDA
BASKI
Yavuz Selim
[email protected]
Müzeyyen Selim
[email protected]
Sinan Canan
[email protected]
Erkan Oğur
[email protected]
Dilek Yaraş
[email protected]
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
A. Levent Şahsuvaroğlu
Ömer Bekir Sadık
[email protected]
Bige Canan
[email protected]
Ahmet Oğuz
[email protected]
Aykut Koçoğlu
[email protected]
Aktüelya
İlker Kırmızı
Anadolu Ajansı
Aktüelya Basın Yayın ve Reklam Tic. Ltd.
Şti. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak
yayınlanmaktadır. Kültür Ajanda’nın isim
ve yayın hakları Aktüelya Basın Yayın ve
Reklam Tic. Ltd. Şti.’ne aittir
TŞOF Trafik Matbaacılık A.Ş.
I. Org. San. Böl. Prof. Dr. Orhan Işık Cd. No: 3
Sincan/ ANKARA Tel: 0312 267 08 97
BASKI TARİHİ
Haziran 2014
İDARİ ADRES
Anafartalar Cad. Şan Sk. 10/303
Kat: 3 Ulus – Ankara
Tel: (0.312) 380 90 92
Fax: (0.312) 381 45 65
HABERLEŞME ADRESİ
Posta Kutusu 168 06420 Yenişehir/Ankara
Posta Kutusu Maltepe/İstanbul
[email protected]
Dergide yayınlanan malzemelerin her
hakkı saklıdır. Kaynak gösterilerek
alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu
yazarlarına, ilanların sorumluluğu ilan
sahiplerine aittir.
Dergimiz haber ahlak ilkelerine uyar.
ISSN
ABONELİK
Yurtiçi yıllık abonelik 150 TL,
kurum ve kuruluşlar için
300 TL, Kıbrıs için 200 TL,
Avrupa için 150 € ve
ABD için 200 $’dir.
HESAP BİLGİLERİMİZ
Aktüelya Basın Yayın ve
Reklam Tic. Ltdi Şti.
Vakıfbank Ankara
Meşrutiyet Şubesi
Hesap (IBAN) No:
TR 1200015 0015 8007
287367226
Posta çeki Hesap No:
5315328
12
1306-5742
Abone
bildiriminiz için
[email protected]
e-mail adresine veya
0 533 165 39 82
GSM numarasına mesaj
bırakabilirsiniz.
0 312 381 45 65’e
faks çekebilirsiniz veya
0 312 380 90 92’yi
direkt arayabilirsiniz.
haziran 2014
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
Duvarların
ardına
bakmaktı işi
D
UVARLARI meşhurdur dünyanın. Uzaydan görüneninden tutun da çağ açıp çağ kapananına, zihinler parçalayanından tutun da sınırlar dağıtanına kadar birçok duvarı
vardır tarihin. Bir yığın duvarla karşılaşmıştır insanlık
çıkmaz sokaklarda tıkanır gibi…
>> Çinliler yapmıştı uzaydan görünenini. Sadece inanılan Türk akınlarını
engellemeye yaramamıştı elbette, imparatorların hükümranlıkları dâhilinde
kalanları kendilerine râm kılmaya
soyundurduğu hudutları ve yapımı
boyunca elde kalan cesetlerin defin
alanlarını da belirledi bu duvar.
Yıkıldıkça yalnız şehre ve fethe değil,
yeni bir çağa açılan duvardı şahilerin
dövdüğü. 21 yaşındaki Kumandan’ın
geceler boyu tepelerden önüne kadırgalar yığdığı duvarın adı “Bizans surları”
idi. Şanı ne büyük, sinesi ne kuvvetli idi…
Bunlardan asırlar sonra Pink Floyd,
“We don’t need no education” diyerek
son iki yüzyılın Fordist-Taylorist üretim
mantığının geniş bantlarla sürüklediği
zihin ve beden sömürüsünü bu kez
melodik bir duvara toslatmıştı. Anlayış
parçalayan bu çarpışma dillere pelesenk gibi takılı kaldı. Dinledik, dinledik,
dinledik…
1990’lı yıllara geçişin en akılda kalan
görüntülerinden birinin adı da yine başka bir duvarla anılıyordu: “Berlin...” Bir
saat içinde milyonların sel olup biriktiği,
balyoz ve tekme darbeleriyle otuz yıllık
dünyasızlığın devrildiği bir beton yığını
vardı artık önümüzde. “Ne büyüksün
Gorbaçov!” diyenlerin meydan meydan
hürriyet sarhoşluğuyla çalkalanıyordu
dünya. Öyle ya, bu sarhoşluk her sınıf,
her statü, her legal ve illegal ve de her
resmî ve tampon kurumda dahi hissediliyordu. Hürriyet isteyen halkların
yanında, yine hürriyet mutluluğuyla
planlar kuran kaçakçılar vardı.
Hatta kimileri asırlarca bir duvarın
dibinde ağlayıp dururken, işgal işgal
zulüm sürdükleri topraklarda kendile-
rinden olmayanların yüzlerine ördüler
duvarları…
Kimi bir duvar önünde mahzun, kimi
dört duvar arasında mahpustu. “Duvar,
katil duvar, yolumu biçtin!/ Kanla dolu
sünger, beynimi içtin!” diyordu Şuaranın
Sultanı cinnet bir mustatil içinde…
Hâsılı, duvarlarla örülüydü her hudut,
her mahal. Komşu komşuya, esnaf esnafa çatık kaş iken, halkın soluğu tükenmiş
ve sarılacak boğaz ararken bir tek yol
kalmıştı. Ya mukaddes bir gedik açılmalı, ya Ferhad olunmalıydı tak tak sesleriyle ilerleyen. Ancak ille de duvarların
ardındakilere bakacak ve anlatacak,
halkın içinden “uzun bir adam”a ihtiyaç
vardı ve anlattıklarının da resmedilmesine, tarihe mâl edilmesine…
Geceleri gündüzlere dolayarak, telaş
ve heyecanlı bir ayı geride bıraktık biz de
bunun için. Bu lezzetli vakitlerde kapılarını bize ardınca açan AK Parti Genel
Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, AK
Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk,
Stratejik Düşünce Enstitüsü Başkanı Prof.
Dr. Birol Akgün ve eski Ülkü Ocakları ve
de Demokrat İş Adamları Derneği Başkanı Alaaddin Aldemir’e ve yine bu heyecan içerisinde yardım ve muhabbetlerini
sürekli yanımızda hissettiren Tahsin
Sağlam, Mehmet Bulut, Beşir Coşkun,
Merve Turan ve Cemal Ceylan’a ayrı ayrı
şükranlarımı sunuyorum.
Bu ayki Haber Ajanda bir başlangıcın
başlangıcını yapıyor. Gönüllerde en
güzel köşklere kurulan Türkiye’nin, bu
başlangıçla beraber dünya liderliğine
yürüyüşünün ajandasını tutmaya
devam edeceğiz. Gözünüz bizde olsun,
tabiî kalbiniz ve dualarınız da…
Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun!
On bir ayın sultanı Ramazan...
Mü’minin kalkanı Oruç!
Değil mi ki, Vahyi İlahi’de, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten
sakınmanız için Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de
farz kılındı” (Bakara Suresi/183) buyuruluyor, öyleyse “Amenna!”
demeli...
Ve yine madem Resulüllah, “Oruçlunun susması tespih, uykusu
ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır” diyor. Öyleyse razı
ve râm olup oruca niyet etmeli...
İki sevinçten biri olan iftar vaktini iple çekenlerden olmalı: “Oruçlu
için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de
Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir.”
Mü’minler ve mü’mineler olarak Ramazan-ı Şerif’i
Rabbimizden armağan bilip şükrünü hürmetle edâ etmeli...
Hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim’in inzal olduğu Ramazan ayında
ruhlarımız, kalplerimiz, zihnimiz ve bedenimiz tezyin olunsun!
Bu mübarek ay, dünya Müslümanlarına, ülkemize
ve her birimize sultan olsun, kalkan olsun!
HABER AJANDA
haziran 2014
13
14
haziran 2014
Mobit Bilişim ve
Kontrol Sistemleri
Dış Tic. A.Ş.’ne
dergimizin bu sayısına
“Ana Sponsor” oldukları için
teşekkür ederiz.
haber
haberajanda
Başyazı
Daha dün, şortla askeri
kıta denetleyerek teamüllerin altını dinamitlemekte
beis görmeyen sıradışı bir
Cumhurbaşkanı’ndan bir kaç
sene sonra, kafasına göre
davranıp, bildiğini okumaktan
çekinmeyen bir Kasımpaşalı
arz-ı endam eder ve sizin
bütün hesaplarınızı baştan
yapmanıza neden olabilir.
Eşyanın tabiatıdır bu…
Seçeneği ol
R
ECEP Tayyip Erdoğan’ın ismini ilk kez
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
olduğunda duymuştum; o zamanlar
henüz bir üniversite öğrencisiydim ve
Şehr-i İstanbul’a belediye reisi olmanın
ne demek olduğu konusunda hiç bir
fikrim yoktu. Daha önceleri bir kaç kez
gittiğim İstanbul hakkında da fazla bir
fikrim yoktu. Bir Ankaralı olarak İstanbul
hakkında tek bildiğim, kötü kokan Haliç
diye bir “dere”nin varlığı (evet, küçükken dere sanırdım orayı), bir de
televizyonlarda habire haberleri çıkan Nurettin Sözen adlı bir kişi ile
bir takım iç sıkıcı iddialardı. Tayyip Bey’in belediye başkanı oluşunun kopardığı gürültünün boyutlarına çok da anlam verebildiğimi
söyleyemeyeceğim o zamanlar...
>> Tayyip Erdoğan’ın siyasi
geçmişini artık Türkiye’deki
birçok insan üç aşağı beş
yukarı biliyor. Bilmeyenlerin
de elinin altında zaten Google
veya Wikipedia gibi nimetler var.
Oralara sorarlarsa hemen detaylı bilgi edinebiliyorlar. Henüz
“teenage”lik döneminde, yani
onlu yaşları bitmeden kendini
siyasetin içinde bulan Erdoğan,
Türkiye’nin en acayip dönemlerinde her zaman siyasetin
ortasında ve ülkenin kaderini
şekillendiren olayların merkezinde yer almak zorunda kalmış
bir isim. Türkiye’de ben dahili
herkesin ismini yirmi yılı aşkın
süredir bildiği ve o zamanda bu
zamana hemen her gün ülke
gündemini işgal eden bu adamın,
gelecek onyıllarda yazılacak
Türkiye’nin yakın tarihinde çok
önemli bir yer işgal edeceği artık
kesin görünüyor.
Partisi, mensubiyeti, dini, dili ne olursa
olsun, bu vatana gönülden bağlı insanlar,
vatanın insanlarla kaim olmadığını,
nesilleri aşan bir asabiye ve mefkureye istinat ettiğini gayet iyi biliyorlar. O
yüzden günlük gürültüleri umursamıyor ve
Tayyip Erdoğan’ın arkasından, bu çizgide
devam ettiği müddetçe yürümekte bir
beis görmüyorlar. Büyük bir medeniyet
savaşını belki muvakkaten kaybettiler;
ama yeni bir inşa için, inşa edebileceğine
inananların bizzat varlığının bize yeteceğini biliyorlar. Allah sayılarını artırsın...
16
haziran 2014
Doç. Dr. Sinan Canan
[email protected]
mayan Adam
İktidarının ilk yıllarında, tabii bir “icraat freni” olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile mücadelesi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı
adaylığından sonra gelen muhtıra ve tehditler, Ergenekon başlığı altında
anılan onlarca farklı komplo ve darbe teşebbüsü, “one minute”ler,
Birleşmiş Milletler kürsüsünden dünya devlerinin gözünün içine baka
baka, adeta ayar verircesine yaptığı konuşmalar ve nihayet, 17 Aralık
operasyonu ile başlatılan başarısız bir topyekün şahsiyet imhası projesi…
>> Refah Partisi döneminde
İstanbul İl Başkanlığı, birden
fazla defa başarısız milletvekilliği
denemeleri, ardından 1994 yerel
seçimlerinde Zülfü Livaneli,
İlhan Kesici ve Bedrettin Dalan
gibi adaylar karşısında kazanılan
İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanlığı, 1997’de okuduğu şiirden dolayı 1999’da aldığı hapis
cezası, 2001 yılında Ak Parti’nin
kuruluşu, 2002’de tek başına iktidara geliş, siyasi yasağının kaldırılması, yenilenen Siirt seçimi
sonrasında gelen başbakanlık ve
o günden bu güne girdiği bütün
seçimlerde gittikçe artan oranda
bir başarı, Tayyip Erdoğan’ın
siyasi kariyerinin sadece belli
başlı köşe taşları. Henüz bırakın
iktidara gelmeyi, daha belediye
başkanlığı döneminde ülkedeki
“laik ve radikal-Kemalist” basın
odaklarının baş hedeflerinden
birisi olan Erdoğan, hapis cezası
kesinleştiği zaman “artık muhtar
bile olamaz” diye sevinenlerin
karşısında, bu gün ülkenin en
kudretli adamı olarak durmaya devam ediyor. Türkiye
Cumhuriyeti’nin Başbakanlık
makamına oturduğundan beri,
içte ve dışta sayısız çelme, darbe,
kumpas ve desise ile sınandı ve
bu sınavların her birinden de
hem bildiğini okuyan tavrı, hem
de olağanüstü talihi sayesinde
birer birer sıyrılmayı başardı. Erdoğan’a vurmaya, onu
küçültmeye yönelen her darbe,
kendisine oy ve destek olarak
geri döndü desek yeridir. İktidarının ilk zamanlarında Irak’taki
operasyonlarla ilgili Meclis’ten
geçirmek istediği tezkerenin,
kendi isteği hilafına geçmemesi
dahi, özellikle Ortadoğu ülkelerinin gözünde onu “Tezkereye
izin vermeyen ve bu kirli savaşa
katılmama iradesi gösteren
devlet adamı” olarak ayrıcalıklı
bir yere yerleştirdi. Siyasi “talihi”
kendisine benzersiz yollar açan
bir siyasi liderlerle karşı karşıyayız kısacası…
İktidarının ilk yıllarında, tabii
bir “icraat freni” olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile
mücadelesi, Abdullah Gül’ün
cumhurbaşkanlığı adaylığından
sonra gelen muhtıra ve tehditler,
Ergenekon başlığı altında anılan
onlarca farklı komplo ve darbe
teşebbüsü, “one minute”ler,
Birleşmiş Milletler kürsüsünden
dünya devlerinin gözünün içine
baka baka, adeta ayar verircesine
yaptığı konuşmalar ve nihayet, 17
Aralık operasyonu ile başlatılan
başarısız bir topyekün şahsiyet
imhası projesi… Bütün bunlar
ve çok daha fazlası, Tayyip
Erdoğan’ı bu gün bildiğimiz çizgi
üstüne getiren en önemli olaylar
aslında…
Nefreti kucaklamak
Bu ülkede yaşayan insanların
önemli bir kesimi, Erdoğan ve
partisi AK Parti’ye kurulduğu
günden itibaren bila kayd-u
şart “karşı” olmayı adeta bir
vatan borcu addetti. Karşısında
hiç bir siyasi varlık gösteremeyen rakiplerinin de katkısıyla
katlanarak artan başarısı, her
seferinde bu yeminli karşıtları
daha da kızdırdı, daha fazla biledi. Kendisine hiç şans, oy, hatta
ellerinden gelse “yaşam hakkı”
dahi tanımamakta kararlı bir
kitle tarafından sürekli, “ayrımcı”,
“dışlayıcı”, “sert söylem sahibi”,
“kutuplaştırıcı” gibi ifadelerle
itham edildi. Son zamanlarda
ise muhalefet partisi liderleri
tarafından bile “diktatör” diye
anılır oldu. Bu kökten-karşı kitle
yıllardır her fırsatta, kendisine
hiç şans vermedikleri bu adamın
“kucaklayıcı” olmadığından şikayetler etti ve etmeye de devam
ediyor. Yaptığı ve yapmadığı her
şeyden “nefret” etmeyi siyaset
zanneden gruplar bile türedi
bu ülkede. Sırtlarını dayayabilecekleri, seçimlerde verecekleri
oylarıyla gönül rahatlığı içinde
destekleyebilecekleri ciddi ve
ayakları yere basan bir siyasi
parti veya hareketten yoksun bir
halde gittikçe marjinalleşen “AKP
Karşıtlığı”, artık akıl sınırlarını
çoktan aşıp, tecessüm etmiş bir
nefrete doğru kesifleşmeye başladı. İster Suriye’deki katliamlar,
ister Mısır’daki darbeler, ister
Gezi olayları, ister 17 Aralık’lar,
isterse falanca şehirde aşırı yağmurdan sonra gelen seller; olay
ne olursa olsun, bazılarının tek
Erdoğan, her yerde
Erdoğan olarak kendini
gösterdi. İster uluslararası bir toplantıda
konuşsun, ister parti
grubunda miletvekillerine seslensin, isterse
miting meydanlarında
yahut halktan birilerini evinde misafir
olduğunda iki kelam
etsin; hep aynı adam
olmayı becerbildiği için
farklıdır Erdoğan. Uzun
politik analizlere gerek
yok; büyük dünya
devletlerinin yöneticileri ile diyaloglarından,
ülkenin sınırları dışına
taşan müdahil alışkanlıklarına kadar, Osmanlı
bakiyesi olan bu topluluğun özünde içinden
çıkartması gereken
tipte bir karakterdir
o. Dış basında, gerek
Türkiye’nin bu günkü
yönetimini “dikta” diye
yerin dibine geçirmeye, gerekse “Yeni bir
Türkiye imparatorluğu
doğuyor” diye göklere
çıkartmaya çalışan basının aklının ardından,
hep bu “kestirilemez”
ve “kafasına göre davranan” adamın bozduğu hesaplar, ortaya
çıkarttığı belirsizliğin
izleri var.
Erdoğan ve ekibi, bu
ülkede hiç bir şey
yapmamış olsaydı dahi,
bir kez daha bizlere
“kendimiz olabilmenin”
ve “yerli davranabilmenin” ne kadar önemli
bir güç olabileceğini
göstermeleri açısından,
maşeri hafızada yerlerini çoktan alacaklardı
ve aldılar da...
haziran 2014
17
haberajanda
Başyazı
derdi Tayyip Erdoğan’dı artık…
O, bu dünyadaki bütün kötülüklerin müsebbibi idi ve bir
şekilde “kaybolsa”, artık sonsuz
huzur onların olacaktı… Nefret
söylemine bundan daha iyi
uyan bir senaryo varsa, şahsen
duymak isterdim.
Marmaray ile gururlanan bir
grup “AKePe’linin” Marmaray’da
seyahat ederken aralarındaki
konuşmaları aşağılayıcı bir
üslupla anlatan bir tanıdığıma
sorduğum basit bir soru vardı:
“Asırları aşan bir hayali gerçekleştirme noktasına vasıl olan
insanlarınla gurur duymaktan
utandığın için, kendinden
utanmayı düşünüyor musun?”
O günden sonra fazla görüşmedik tabii. Kendi ülkesi, kendisi
gibileri tarafından yönetilmediğinde memleketini bile kafasından çıkartıp atabilen, garip,
hastalıklı bir zihinsel yapının
en basit düzeydeki bir örneğidir bu. Bu zihinlerdeki algıya
göre göre bu iktidar tarafından
yapılan hiç bir şey yok. Sadece
şeytani kötülükler, hainlikler,
yolsuzluklar, peşkeşler… Ve
bunların tek sorumlusu da,
birey olarak tek bir insan: Recep
Tayyip Erdoğan…
Dünyadaki yerinizi
biliyor musunuz?
Ömrü kendi ülkesinde geçen
insanların yurt dışındaki Türkiye algısını değerlendirebilecekleri tek kaynak, ortada cari olan
haber kaynakları. Hele ki haber
kaynaklarınızı düşünce ve önyargılarını besleyecek şekilde
seçenlerdenseniz, dünyadan
haberiniz olmaması gayet normaldir bu ülkede. Yurt dışına
işi gereği çokça girip çıkanlar
ve diğer ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız ise, Türkiye’nin
son 15 yıldır yakaladığı imaj
değişimini hayretle izliyor, çoğu
zaman buna bir anlam da veremiyorlar. Bazıları, muhayyilelerinde dahi “öyle bir ülke”ye yer
veremediklerinden, gözleriyle
görseler bile, değişimi anlayamıyor, kavrayamıyorlar. Elbette
her şey mükemmel değil; ama
gelinen noktaları görememek,
ciddi bir zihinsel körlüğün açık
işaretlerini veriyor. Daha da
kötüsü, iyi olan şeylere “keşke
olmasa” diye içten içe diş bileyenlerin sayısı halen azımsanacak gibi değil. Bu ruh hali, iyi bir
hal değil.
18
haziran 2014
Bizim ülkemizde işleri adamlar yapar. Biz, lider toplumuyuz. Kurumsallaşmış yapı ve
sistemleri halen oturtamamış
olmamız gerçeğini de göz önüne
alarak, aslında bu durum gayet
normaldir. Liderlerin zihinsel
dünyası, istekleri, vizyonları ve
yönelimleri, ülkenin de kaderini
belirliyor çoğu zaman. Bundan
önceki birçok dönemde, rahmetli Turgut Özal’ı dışarıda tutacak olursak, her biri kendince
muhtemelen iyi şeyler yapmak
isteyen liderler yahut lider koalisyonları tarafından yönetildik.
Fakat bunların kahir ekseriyeti,
sistem içinde kalarak sorunları
çözme, kurbağaları ürkütmeme,
özellikle dış güç odaklarına
karşı teslimiyet diyebileceğimiz
açıklıkta politikalarla bunu
yapmaya çalışan insanlardı.
Küçücük bir coğrafyaya ve vizyonsuz bir geleceğe tıkıştırılmak
istenen imparatorluk bakiyesi
bir ülkede, böyle bir politikanın
uzun vadede işe yaramayacağını belki işe koyulan herkes
biliyordu; ama reel-politik, aksini
düşünmeye, hayalci atılımlara
girişmeye izin vermiyordu. Türkiye üzerinde hesapları bulunan
ülke ve gruplar da, aynen bu gün
olduğu gibi, ülkenin üzerindeki
“kontrollü gerilim” politikasını
elden geldiğince destekleyerek,
bu zincirlenmiş devin silkinmesi
halinde olacakları engelleyecek
nice açık-gizli operasyonlara ciddi zaman ve paralar harcamak
durumunda kalıyorlardı.
Planlar bozulmak
içindir
Fakat ne yaparsınız; tabiatın
kuralıdır; sizin” doğrusal”
planlarınızı bozan bir faktör
her zaman çıkar. Daha dün,
şortla askeri kıta denetleyerek
teamüllerin altını dinamitlemekte beis görmeyen sıradışı
bir Cumhurbaşkanı’ndan bir
kaç sene sonra, kafasına göre
davranıp, bildiğini okumaktan
çekinmeyen bir Kasımpaşalı
arz-ı endam eder ve sizin bütün
hesaplarınızı baştan yapmanıza
neden olabilir. Eşyanın tabiatıdır bu…
Erdoğan, her yerde Erdoğan
olarak kendini gösterdi. İster
uluslararası bir toplantıda konuşsun, ister parti grubunda miletvekillerine seslensin, isterse miting
meydanlarında yahut halktan
birilerini evinde misafir olduğunda iki kelam etsin; hep aynı adam
olmayı becerbildiği için farklıdır
Erdoğan. Uzun politik analizlere
gerek yok; büyük dünya devletlerinin yöneticileri ile diyaloglarından, ülkenin sınırları dışına taşan
müdahil alışkanlıklarına kadar,
Osmanlı bakiyesi olan bu topluluğun özünde içinden çıkartması
gereken tipte bir karakterdir o.
Dış basında, gerek Türkiye’nin
bu günkü yönetimini “dikta” diye
yerin dibine geçirmeye, gerekse
“Yeni bir Türkiye imparatorluğu
doğuyor” diye göklere çıkart-
maya çalışan basının aklının
ardından, hep bu “kestirilemez”
ve “kafasına göre davranan” adamın bozduğu hesaplar, ortaya
çıkarttığı belirsizliğin izleri var.
Erdoğan ve ekibi, bu ülkede hiç
bir şey yapmamış olsaydı dahi,
bir kez daha bizlere “kendimiz
olabilmenin” ve “yerli davranabilmenin” ne kadar önemli bir
güç olabileceğini göstermeleri
açısından, maşeri hafızada
yerlerini çoktan alacaklardı ve
aldılar da...
Bu günlerde Türkiye,
artık “sistemini değiştirebilme
cesareti”ne dahi sahip olmaya
başlayan, en azından bunu konuşmaktan korkmayan bir ülke
haline geldi. Gelecek günlerde
büyük sürprizler, devrim niteliğinde başkalaşımlar geçirebiliriz.
Bu topraklarda, Türkiye’nin
kadim ve geleneksel devlet
aklını feraseten bilen, kendisi
ve tarihi misyonuyla barışık bir
insan topluluğu var ve bu zihniyetin peşinden gitmekte bir beis
görmüyor. Yakın tarih tecrübelerimizin dayatmaları sonucunda
ne kadar “akıl-dışı” görünürse
görünsün, bu insanlar, dünyaya
verecek iyi bir şeyleri, global
nizama yapacak pozitif katkıları
olduğuna inanmış bir kitle. Bu
kitlenin mefkuresi ve devinimi
sessizdir; seçimden seçime,
krizden krize, kavşak noktalarında segilenen iradelerde kendini
gösterir. Sokaklarda bağırmaz,
yakıp yıkmaz. Bu tarz-ı hareket,
yarını inşa edecek olan yolu be-
lirleyecek yegane güçtür. Gayri
memnunların medeniyet kuramayacaklarını biliyor, ortadaki
gürültüyü de çok önesemiyorlar.
Sadece bu öz-kimliğin dünyaya dair isteklerini biraz olsun
yüksek sesle dile getiriyor ve
hayata geçiriyor diye bir adamın
bu kadar nefretle anılmasını da
anlıyor, ardındaki dünya görüşünü fark edebiliyorlar. Partisi,
mensubiyeti, dini, dili ne olursa
olsun, bu vatana gönülden bağlı
insanlar, vatanın insanlarla kaim
olmadığını, nesilleri aşan bir asabiye ve mefkureye istinat ettiğini
gayet iyi biliyorlar. O yüzden
günlük gürültüleri umursamıyor ve Tayyip Erdoğan’ın
arkasından, bu çizgide devam
ettiği müddetçe yürümekte bir
beis görmüyorlar. Büyük bir
medeniyet savaşını belki muvakkaten kaybettiler; ama yeni
bir inşa için, inşa edebileceğine
inananların bizzat varlığının bize
yeteceğini biliyorlar.
Allah sayılarını artırsın...
haziran 2014
19
Haber Ajanda
AYINOLAYI
Ayın Olayı
Kapkara bir damla terdi
gözlerde buğulanan!
13
MAYIS 2014 günü, maalesef zihnimizde acıyla kalacak. Soma’daki bir kömür
işletmesine ait maden ocağında kuvvetle
muhtemel gelecek günlerde sebebi ortaya çıkacak bir
olay sonucu 301 kardeşimiz hayatını kaybetti. Bütün
bir milletin ağız birliği yapmışçasına “şehit” dediği bu
kardeşlerimiz hakkındaki niyazımız aynı doğrultudadır: Allah şehitlere karıştırsın, şehadet makamına
alsın hepsini.
>>Her ay, geride bıraktığımız aya
ait en mühim meseleyi belirlemeye
ve bunu tarihe not düşmeye çalışıyoruz. Mayıs sayımızı baskıya
verdiğimiz günlerde gerçekleşen
bu elim olay hakkında iki kıymetli
yazarımızın taze hüzünlerini ve
durum hakkındaki düşüncelerini
zaten aktarmıştık, fakat Soma’da
yaşanan hali not etmek de boynumuzun borcuydu.
Maden işi, önünde sonunda doğrudan emek yoğun işgücü isteyen
bir sektörün muhtevasında, dolayı-
20
haziran 2014
sıyla insan temelli başlamış ve insan
temelli devam edilecek bir yapıda
yürütülüyor. Bu durum, toprağın
altına her gün bir buçuk metreliğine
değil, 700 metre, 1 ve hatta 3 kilometre girerek büyük riskleri aşağıya
taşımayı anlatıyor. Ve dünyanın her
yerinde bu meslek aynı şartlarda
yaşanıyor. Fakat “aynı şartlar” söyleminden maksadımız, sadece büyük
riskler alarak ailelerine bir lokmalık,
bir hırkalık rızık taşımanın endişesindeki işçiler için geçerli. Zira onlar,
kendilerine iş imkânı sağlayanlara
emanetler.
Soma’daki bu elim olay gerçekleştikten sonra, her zamanki gibi
olduktan sonra birkaç gün hayıflanıp ardından unuttuğumuz maden
ocağı facialarını hatırladık. Ancak bu
hatırlamalar sırasında hep aynı soruları soruyorduk “Sebep ne, ihmal
nerede, tedbir yok mu?!” diye... Öyle
ya, işletme sahibinin genel müdür ve
işletme müdürüyle gerçekleştirdiği
o faciaya facia katan iki saatlik basın
toplantısında da kulakları sağır
edecek iki saatlik uğultunun deşifresinde de aynı eksen sorusu vardı:
“Yaşam odası var mıydı?”
Bu hazin sorunun cevabı “Var”dan
“Yok”a evrilene kadar en dirençli
yaylar gibi gerildik, “Yok!” cevabını
ise “Yasalara göre böyle bir sorumluluk bulunmuyor” şeklinde alınca
çıktı oklarımız gerildikleri yerden.
Soma’da, facianın ikinci gününde
birileri olayı konuşmak yerine başka
şeyler söylemek istediler; ancak biz
burada acının ortaklığını, ateşin düştüğü yeri yakmadığını, nitekim kardeşlerimize neden herkesin “şehit”
dediğini anlatmak, hissi paylaşmak
Şehitlerimize rahmet diliyoruz...
istiyoruz. Sahi, o 301 kardeşimize
neden “şehit” dedik?
Bu millet için ekmek, en öpülüp başa koyulası nimettir. Hem
öyle nimettir ki, onun en önemli
hammaddesini oluşturan buğday
için toprağa can vermek lazımdır.
Toprağa can, önce Yaratan’ın
bahşettiği canlılığın bir çekirdek
hükmündeki tohumuyla, ardından da yine O’nun lütfundaki su
ile verilir. O can olmadan buğday,
buğday olmadan ekmek, ekmek
olmadan sofra olmaz.
Yeryüzünün savaşlara ve nihayetinde barışlara malzeme en
önemli mevzuu enerji. Enerjinin
bütün dünyada ulaşılacağı merkezlerse madenler. Nasıl ekmek
için toprağa buğday verilirse, enerji
için de insan verilir. İnsan, enerji
elde etmek için enerji verir. Elde
edilen enerji ise yaşanan yurttaki
bütün hanelere, işyerlerine, köylere,
kasabalara, şehirlere ve hatta uzaya
verilir. Yani ekmek gibi enerji de her
yerdedir. Yani can olmadan maden,
maden olmadan kaynak, kaynak
olmadan enerji olmaz.
makamlarını her dem tazelesin…
Nimet, ekmek ve maden kelimelerini bir arada buluşturunca,
rızkın şükrüne en bilinçli şekilde
erdiğimiz Ramazan aklımıza
gelir. Öyle ya, Ramazan aylarının
belki en klişe görüntülerindendir
maden işçilerinin yeraltındaki
sahur ve iftar görüntüleri. Meğer o
klişe görüntülerde ne büyük feda
saklıdır. Isınmak için kullanılacak
kömürden tutun da uzaydaki
uyduya elektrik sağlayıp evinize iletişim ağı oluşturacak ve
biz Ramazan iftarımızın ilkine
hazırlanırken bilmeden ihtiyaç
duyduğumuz bunca enerji için
enerji sarf edenleri nasıl da o feda
tahtına oturtamayız? Yazık bize!..
Bu menfur hadisenin ardından
üç günlük millî yas ilan edildi.
Bütün dünya ülkemizin acısını
paylaştı. Tıpkı ülkemizdeki gibi
Pakistan’da da bayraklar yarıya
indirildi hatta. Pakistan yönetimi,
asırlardır yaptığını yineleyerek
ülkede millî yas ilanında da bulundu. Bosna-Hersek, Kosova,
Arnavutluk, Makedonya, Batı
Trakya, Mısır, Libya, Lübnan, Irak,
Azerbaycan, Filistin, Kazakistan,
Türkmenistan ve daha birçok
ülke kardeşçe yasımıza ortak
olurken, en göz yaşartıcı görüntü
ise Suriye’dendi. Şehit madencilerimiz için birçok ülkede gıyabî
cenaze namazı kılındı, ancak Esed
karşıtı bir grubun kıldığı gıyabî
cenaze namazı, tir tir titremekten
mahzun kalmış kalbimize tarifsiz
duygular aşıladı.
İşte Soma’da hayatını kaybedenler için bu milletin gönlüne ve
dolayısıyla diline düşürülen tek
unvandı “şehitlik”. Ateş, yine düştüğü yeri yaktı; bütün hanelerin
kahramanlarıydı onlar ve her evden toplam 301 bir şehit çıkmıştı...
Bu yüzden “şehit” dedik hayatını
kaybeden kardeşlerimize... Allah
Ve yalnız biz değil, Dünya Müslüman Alimler Birliği Genel Sekreteri Dr. Ali Muhyiddin el-Karadaği
de Soma’da hayatını kaybeden
kardeşlerimiz hakkında “şehit” yo-
rumunda bulundu. Faciadan duyduğu üzüntüyü dile getiren Karadaği, “Bu kardeşlerimizin İslamî delillere dayanarak şehit olduklarını
söylüyoruz. Kıyamet gününde
bu kardeşlerimizin Peygamber
ve sıddıklarla haşrolunmalarını
temenni ediyoruz. Peygamber
Efendimiz’in buyurduğu gibi ‘Müminler bir bedenin uzuvları gibidir,
bir uzuv rahatsızlandığında tüm
vücut bundan acı duyar’. Müslümanlar, bu acılar karşısında beraber hareket etmeli. Ahlakî olarak
bu faciaları siyasî malzeme haline
getirmek caiz değildir. Âlimler bu
gerçeği topluma anlatmalı...” dedi.
Bundan sonraki süreçte her şey
açıklığa kavuşmayı, kimin nerede
ihmalde bulunduğu, kimlerin neleri
yanlış yürüttüğü ve de kimlerin
neleri istismar ederek nelere kastettiklerini hep beraber izleyeceğiz.
Allah, Soma şehitlerinin yakınlarının da ayrıca tahammül
kuvvetinin en yükseğini lütfederek imanlarını arttırsın. Şehitlere
rahmet ve selam ile…
haziran 2014
21
Türkiye Ajanda
Vurdu… İnledi!...
GEÇEN ay Almanya Cumhurbaşkanı’nı resmî temasları münasebetiyle
ağırladık. Öyledir, görevimiz... Zira biz misafirperver milletiz. O da aşımızı
yedi, kahvemizi içti, eh bir iki de kelam ettikten sonra payını alıp gitti…
>> Alman Cumhurbaşkanı’nın
gidişinin ardından Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan, 10’uncu
yılındaki Avrupalı Demokratlar
Birliği’nin şölenine katılmak ve
aslında Almanya, dolayısıyla
Avrupa’daki kardeşlerimizle
kucaklaşmak üzere Almanya’ya
gitti. Bu gidişten önce ülkemizdeki işbirlikçiler bütün hazırlıkları yaptı. Meğer Erdoğan
ne de korkulacak adammış!
Daha Edirne’den çıkmadan
Avrupa’nın bütün örgütleri
sokaklara dökülmüş, gurbetçilerimizi tehdit eder olmuşlar.
Ben demiyorum; yıllardır
Almanya’da siyaset yapan ve
şu an Alman Yeşiller Partisi Eş
22
haziran 2014
Başkanlığı’nı yürüten Cem Özdemir, “Erdoğan’ın konuşmasının bedelini ödeyeceğiz” diyor.
Bu haberi gördüğümde nasıl
bir dehşete kapıldığımı anlatamam. Demek bedel ödetecekler
kardeşlerimize! Nasıl? NSU ile
mi? Yoksa nedeni bilinmeyen
ev yangınlarıyla veya o çok
meşhur Alman polisinin iğrenç
muameleleriyle mi?
Başbakan bu Almanya denen
ülkeye gittiğinde ne diyecekti
veya ne demişti ki böylesi
bir korkuyu bütün dünyaya
saldılar? “İyi birer Alman vatandaşı olun, fakat kimliğinizden
ayrılmayın, asimile olmayın”
dediği için mi bütün bunlar?
Ah ayağının tozuyla “Bu kadar
güçlü olduğunuz bir dönemde
demokrasiye daha çok saygı
göstermeniz lazım” deseydi
ya, böyle konuşması lazımdı
sanırım.
Alman gazetelerinin ağızlarıyla konuşan medyamızın
taşıdığı iğrenç habercilik
örnekleriyse bunların cabası.
Alman Şansölyesi Merkel’in
“Erdoğan’ın kötü şeyler konuşacağını sanmıyorum” sözlerini
yayınlayan aşağılık kompleksli
medyadan ne beklenebilir ki?
Hani bir adam çıksa da dese
hem Şansölye’ye, hem de bütün
dünya basınına “Başbakan sizin
gibi densiz mi?” diye…
Ama Başbakan hiç de öyle
gerilimli bir konuşma izlemedi.
Zira gönlü öyle ferahtı ki geldiği
yollara gül dökülüp koca salonun içi ve etrafı yıldızlara özenen gurbetçilerimizle dolduğu
zaman…
Her şey geçti, bir tek Nazi
bayrakları ve sloganlarıyla
salon etrafına ulaşmaya çalışan
dazlak holiganları ile bir süredir
türev biçiminde çoğaltılmaya
çalışılan Harici-Alevi müsveddeleri kaldı ortalıkta. Geçmiş
olsun Almanya! Geçmiş olsun
işbirlikçi medyamız! Bu sınavı
da başarıyla verdiniz…
Selçuk Kayıhan // [email protected]
17 Aralık’ın Meclis randevularına başlandı
17 ARALIK 2013 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’ne sivil bir darbe girişimi
şeklinde yansımıştı kamuoyuna.
>> Bu tarihte gerçekleştirilen
operasyonda yolsuzluk ve rüşvet ithamıyla gözaltına alınan
üç eski bakanın oğullarından
ötürü Muammer Güler, Erdoğan
Bayraktar ve Zafer Çağlayan
ile Egemen Bağış hakkında AK
Parti Grubu’nun verdiği soruşturma komisyonu kurulmasına
yönelik TBMM Genel Kurul
toplantısı gerçekleştirildi.
Hayli gergin şekilde gerçekleşen toplantılar sırasında
dört eski bakanın savunmalarına yer verilirken, muhalefet
gruplarının bu savunmalar
sırasında meseleyi komisyona
taşımaktan çok bir iki saatte
bitirmek ister tavrı büyük zorluklar çıkardı. Zafer Çağlayan,
Muammer Güler ve Egemen
Bağış konuşma için kürsüye
çıkarken, söz konusu operasyonun gerçekleştiği günlerde
konuyu doğrudan Başbakan
Erdoğan’a dayandırdıktan sonra
özür dileyerek köşesine çekilen
Erdoğan Bayraktar söz hakkından feragat etti.
Eski bakanların ve muhalefet
sözcülerinin konuşmalarının
ardındansa soruşturma komisyonu kurulup kurulmaması
konusundaki oylamaya geçil-
Yine tutmadı, tutmayacak
SOMA’da yaşanan maden patlamasını fırsat bilen
hırs küpleri yine sokakları kaşıdılar.
>> Alevi vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı Şişli
Okmeydanı’nda toplanan marjinal örgüt üyelerinin polisle
girdiği çatışmalar sırasında cem
evi avlusunda bulunan Uğur
Kurt adlı genç kardeşimize
isabet eden kurşun, Gezi olaylarının birinci yıldönümüne
girileceği günlerde maalesef bir
canı daha yitirmemize sebep
di. Gizli oylama sonucunda da
Meclis’te konu hakkında bir
soruşturma komisyonu kurulmasına karar verildi. Karar, 453
milletvekilinin oyu ile alınırken,
yalnız 9 milletvekili komisyona
ret oyu verdi. AK Parti, böylelikle kendinden olan dört isim
hakkında soruşturma açılmasını istemiş oldu.
Söz konusu komisyon 15
milletvekilinden oluşacak iki
ay süreyle görev yapacak. Komisyonun hazırlayacağı rapora
göre bakanlar ya aklanacak
ya da Yüce Divan’a sevk edilecekler.
oldu. Aynı olaylar sırasında
Ahmet Yılmaz adlı vatandaşın
da başına isabet eden bomba
parçası, Yılmaz’ın hayatını kaybetmesine neden oldu.
Uğur Kurt, memleketi olan
Sivas’a götürülerek defnedildi.
Defin esnasında slogan atan bir
gruba Kurt’un ailesinden sert
tepkiler yükseldi. Kız kardeşleri,
her şeyiyle gerçek bir isyanın
feryadını bastılar: “İstemiyoruz
sizi, gidin buradan! Siz eylem
yapmasaydınız ölmeyecekti…”
Bu figanın üstüne ne diyebiliriz ki?..
Ekşi Sözlük
yöneticisine
10 ay hapis
ALLAH’ın Biricik Sevgilisi Hazreti Muhammed Mustafa’ya yönelik
“hakaret içeren ifadeler”
kullandıkları iddiasıyla
“Ekşi Sözlük” isimli internet sitesinin yöneticisi
Sedat Kapanoğlu ile 39
yazarının yargılandığı
dava karara bağlandı.
>>Kapanoğlu, “halkın bir
kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama”
suçunu işlediği gerekçesiyle 10
ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak son zamanlarda
moda olan bir tutum ile sanığın tavır ve davranışları
dikkate alınarak tekrar suç
işlemeyeceği yönünde kanaat
oluştuğundan mahkeme hükmü geri bıraktı.
Bilindiği üzere geçen yılın
başlarında Son Peygamber
hakkında yazılanlara “özgürlük” başlığı altında hiçbir
engelleme getirmeyen siteye
yüzlerce dava açılmış, haklarında açılan davaları dahi hoşgörüsüzlük olarak niteleyen
sanıklarsa dava konusu yazılarda hakarete yer olmadığını
savunmuşlardı. Bu iğrenç
madrabazların avukatları
ise, savunmuş oldukları müvekkillerinin ne işlediklerini
bilmeksizin beraatlarını istediler. Gerçi fark etmez, o gün
de küfürde inat ediyorlardı,
bugün de. Aynı site, aynı hakaretlerle hâlâ yayınına devam
ediyor. Özgürlük nedir bilmez,
tiksinti sebebi varlıklar da var
bu ülkede, varsın yaşasınlar…
haziran 2014
23
Türkiye Ajanda
Danıştay töreninde balans ayarına ayar
TÜRKİYE, sonunda bütün devlet erkânının bulunduğu bir yerde edepsizliğin hangi safhaya kadar zorlanabileceğine de şahit oldu.
İlk kez toprak
kiralıyoruz
TÜRKİYE, Cumhuriyet tarihinde ilk defa ve
devlet ile özel sektörün
işbirliğiyle Sudan’da 99
yıllığına 780 bin dönümlük tarım arazisi kiraladı.
>> Danıştay’ın 146’ıncı kuruluş yıldönümü töreninde uzun
ve siyasî konuşmasıyla Başbakan Erdoğan’dan tepki gören
Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Van
depreminden Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar dillendirdiği
argümanlarla alenen bir nezaket örneğiyle davet edildiği
kürsüyü işgal etti.
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın “25 dakika Başkan
konuşuyor, bir saat sen konuşuyorsun. Edepsizlik yapıyorsun,
yeter artık! Baştan aşağıya tama-
men siyasî konuşma yapıyorsun.
Van ile ilgili söylediklerin baştan
aşağıya yalan” şeklindeki tepkisine yine kürsüyü terk etmeyerek
“Edepsizlik etmiyorum” diyen
Feyzioğlu’na, üyesi bulunduğu
Cumhuriyet Halk Partisi’nden
dahi olumsuz tepkiler geldi.
Bu tepkilerin en önemlisi ise,
söz konusu davette ev sahibi
hükmünde bulunan Danıştay
Başkanı Zerrin Güngör’den geldi. Kurumun 146. kuruluş yıldönümü törenine dair “Yaşananlar
hoş olmadı, böyle bir şey olsun
arzu etmezdik” diyen Güngör,
Türkiye’ye tazminat şoku
AVRUPA İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM),
Türkiye’yi 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan dolayı 90 milyon
avroluk tazminata mahkûm etti.
>>Kararın hangi aşamada
ve nasıl uygulanacağı konuşulurken Dışişleri Bakanlığı’ndan
yapılan açıklamaya göre Türkiye bu kararı tanımadı. Zira mahkeme, esasa ilişkin karardan 9
yıl geçmesinin ardından adeta
kendi vermiş olduğu kararı tanımadığını belirtiyor böylece.
Dışişleri Bakanlığı’ndan
24
haziran 2014
“İçerik üzerinde durmaya gerek
yok. Törenimizi tamamlayamadık… Kendisine tanınan süre 20
dakika, oysa bir saat konuştu”
ifadesinde bulundu.
Bu olayın özellikle aldığı
tepki, Feyzioğlu’nun bir mizansende oynadığı başrol üzerine
odaklanıyor. Zira Başbakan
Erdoğan’ın göstermiş olduğu
tepki, onu hiddetiyle eleştirenler tarafından dahi dillendirilemedi. Sonuçta Türkiye bir
şey daha kazanmış oldu: Artık
halkın seçtiklerine kürsülerden
parmak sallama devri bitti…
yapılan açıklama ise şöyle:
“Mahkemenin hakkaniyetten
uzak ve yeni bir adlî hata teşkil
eden bu kararı, Türkiye’yi Kıbrıs
sorununa adil ve kalıcı müzakere edilmiş bir çözüm bulunması
yönündeki kararlı tutumunu
sürdürmekten alıkoyamayacaktır. Kararın, BM Genel
Sekreteri’nin iyi niyet misyonu
çerçevesindeki çabaları zorlaştırmamasını umuyor ve tüm
tarafları kapsamlı çözüm müzakerelerinin bir an önce başarıya
ulaşmasına destek vermeye
davet ediyoruz.” Demek ki birilerine bir günde kaçırdıkları 100
milyar dolar yetmemiş…
>>Gerçekleştirilen anlaşmanın sonucunda, söz
konusu arazide yetişecek
ananas, mango, avakado, pepino jambu, kanola, pamuk ve
yağlı tohum gibi ürünler artık
Türkiye’ye daha ucuza ve öz
halleriyle girmiş olacak.
Sudan’ın belirtmiş olduğumuz tarım ürünleri açısından
en uygun toprak ve iklim yapısına sahip oluşu ve de bu ülkede kullanıma açılmamış birçok
arazinin varlığı iki ülkeyi de
memnun edecek. Anlaşmaya
göre yüzbinlerce dönümlük
arazi Türklere ve Türk yatırımcılara açılmış oldu. Burada
yetişecek ürünlerin kullanım
hakkı da Türkiye’de olacak.
Türk yatırımcılar, sermaye
noktasında sıkıntı çekmekteki
Sudan’a yapacakları yatırımlarla hem ülkemize, hem de
Sudan’a fayda sağlarlarken,
yağlı tohum üretimi konusunda da kaynak elde etmiş
olacaklar. Üretimler ihracata
yönelik olacak ve tarımın
yanında hayvancılık ve balıkçılıkta da işbirlikleri gerçekleştirilecek. Ayrıca iki ülkenin
merkez bankaları arasında
gerçekleşecek anlaşmayla
para politikalarının da buna
göre uygulanmasına yönelik
adımlar atılacak.
MİT tırları iddianamesi kabul edildi
ADANA’da MİT’e ait tırların durdurulmasına ilişkin 13 askerî personel
hakkında müebbet hapis istemiyle Adana Cumhuriyet Başsavcıvekili Ali Doğan tarafından hazırlanan iddianame kabul edildi.
>> 48 sayfalık iddianamede,
eylemin bir “mizansen çerçevesinde gerçekleştirilen bir casusluk faaliyeti olduğu” tespitine
yer verilirken, ayrıca “işlenen
suç, başlangıcından sonuna
kadar Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, MİT ve Dışişleri Bakanlığı aleyhine gerçekleştirilen ve
sonuçları itibariyle Suriye Devleti lehine sonuçlar doğuran bir
casusluk faaliyetidir” denildi.
Bilindiği üzere bu ihanet operasyonu, aynı gerçekleşen bir
lütufla bozulmuş, hainlerin elleri tutulmuş ve ülkemizi uluslararası arenada rezil etmek
isteyenlerin zevkleri kursaklarında kalmıştı. Bakalım bundan
sonraki süreçte neler göreceğiz,
fakat hainlerin başka tür planlarına hazırlıklı da olmalıyız. Zira
ortada dolaşan beyanlara göre
bu ihaneti yapanlar, bu vatanın
sadık güvenlik elemanlarını
“paralelci” şeklinde etiketleyerek daha fazla can yakmaya
çalışıyorlar. Bu konuya dikkat!
İddianamede yer alan bilgilere
göre söz konusu ihanet operasyonundan evvel tırlarla beraber
hareket eden MİT mensuplarının
Ve sevkiyat başladı
rine dört koldan gelinmesinin
sebeplerine de bir yenisi eklenmiş oldu.
NİHAYET beklenen oldu ve Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı Taner Yıldız’ın açıklamasıyla Ceyhan’da bekleyen Kuzey Irak petrolünün uluslararası piyasaya sevkiyatının başladığını öğrendik.
Bu arada bir sürpriz de bütün
kazanımlarımızı heba etmek
için topyekûn ihanetiyle saldıranlara geldi ki Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), Türkiye
üzerinden dünya piyasalarına
satışına başlanan petrol parasının Halkbank’a yatırılacağını
bildirdi. IKBY hükümetinin
resmî sitesinde yapılan açıklamada, “Irak Anayasası’nın uygulanması çerçevesinde, Irak’ın
ekonomisine katkıda bulunmak
amacıyla Ceyhan’da depolanan
ham petrolün ilk satışı gerçekleştirildi. Bu sevkiyat, petrol satış zincirinin ilk halkasını oluşturdu. Petrolün Türkiye’ye gönderimi, Kürdistan yönetimince yapılmış yeni boru hatlarıyla
>> 1 buçuk milyon varil petrolün hâlihazırdaki yüklemesi
tamamlandı. Ancak bilindiği
telefon ve adres bilgilerinin
casusluk yöntemiyle ele geçirildiği ve uydurma suç yüklemeleriyle Ankara 13. Ağır Ceza
Mahkemesi’nden “önleme dinleme kararı” çıkarıldığı belirtiliyor.
üzere Bağdat ile Erbil yönetimi
arasındaki siyasî kriz, Kuzey
Irak’ta üretilen petrolün ihracı
konusunda da anlaşmazlığa
sebep oluyor. Irak Merkezî
Yönetimi, Türkiye’yi Uluslararası Ticaret Odası nezdindeki
tahkime şikâyet etti. Yalnız Irak
Bölgesel Yönetimi’nin bu konuda Türkiye’ye ne kadar yakın
olduğu da ortada. ABD’nin
daha önce olumsuz tepkilerde
bulunmasına rağmen sevkiyata
devam edilirken, Türkiye üze-
gerçekleştiriliyor. Petrolün
satışından elde edilecek gelir,
Kürdistan bölgesel hükümeti adına Türkiye’deki Halk
Bankası’nda açılmış hesaba
yatırılacak. Kürdistan bölgesi, Irak bütçesindeki istihkakı
olarak Anayasa’ya göre kendi
payına düşeni bu paradan
alacaktır. Hesaptaki para, Irak
Anayasası’nda belirtilen paylara ve yetkilere göre kullanılacak. Irak’ın, Birleşmiş Milletler
kararına bağlı kalması ve uygulaması için gelirin yüzde 5’i ayrı
bir hesaba yatırılacak ve Irak’ın
üzerindeki uluslararası tazminat için ödenecek” denildi.
Şimdi birileri “Nereden çıktı
bu?” diyordur. E kaç aydır
bankanın bedava reklamını
yaptınız…
Yüksek hızlı tren hattına sabotaj
TÜRKİYE’nin değerlerine her gün yenisi katılırken
düşmanın ve ülkedeki hain
işbirlikçilerinin eli ayağı da boş
durmuyor.
Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan,
Eskişehir-İstanbul YHT hattının
Mayıs içerisinde açılmak istenmesine rağmen, 200 kablonun
bu hat üzerinde kesildiğini ve
kurulan sinyalizasyon birimlerine zarar verildiğini belge
ve fotoğraflarıyla kamuoyuna
duyurdu. “Son iki haftada 70 ray
devresi bağlantı sistemi birileri
tarafından kesildi” diyen Elvan,
Eskişehir-İstanbul ile Ankaraİstanbul arasındaki yüksek hızlı
trenin Haziran ayının ikinci
yarısında çalışmaya başlayacağını ifade etti.
Yüksek hızlı tren hatları,
ülkemizin kavuşacağı en erken
büyük projelerden biri. Ulaşım
ve iletişim konusunda havaalanı, yeraltı ve yer üstü tünelleri
ve de köprülerle büyük atılımlara imza atan Türkiye’nin birileri
farkında ve sabotajdan, hileden,
hinlikten asla geri kalmıyorlar.
Peki, biz bu Türkiye’den ne
kadar haberdarız?
haziran 2014
25
Türkiye Ajanda
Çatı Aday “İhsanoğlu”
16 HAZİRAN 2014: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Hele
onların adayını bir görelim!” çerçevesinde sarf ettiği sözün güme düştüğü, hatırlanmadığı, belki de özellikle hatırlatılmamaya özen gösterildiği vakit...
>> Zira Türkiye, önce şoförlük mesleği icabı bulunan
vatandaşlarımızın, ardından
da Musul Başkonsolosumuz
Öztürk Yılmaz’ın beraberindeki aile fertleri ve çalışanlarla
birlikte rehin alınması mevzuu
ile alakadarken, CHP Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu
ile MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli, ortak bir açıklama ile
Cumhurbaşkanlığı seçimi hususunda Bahçeli’nin deyimiyle
“çatı adayı” olarak nitelenecek
ismin eski İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin
İhsanoğlu olduğunu ilan ettiler.
CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’nun teklifi olan
İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi fikri, Bahçeli ve dolayısıyla
MHP Divanı tarafından herhangi bir pürüz belirtilmeksizin
olumlu karşılandı. Maalesef bu
durum, Anasol-M hükümeti
döneminde Ahmet Necdet
Sezer isminin o günkü DSP
lideri Bülent Ecevit tarafından
26
haziran 2014
ifade edilip de parti içinden
çıkan aday olarak çıkan Sadi
Somuncuoğlu’nu Meclis bahçesinde tartaklama pahasına
onaylanmasını hatırlattı.
Bilindiği gibi MHP, Abdullah
Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesi üzerine
erken seçime giden AK Parti’ye
demokratik anlamda nefes
aldırmış ve Meclis’te gerçekleşen son Cumhurbaşkanlığı
seçiminde Kayseri Milletvekili
Sebahattin Çakmakoğlu’nu
aday göstermişti. Kamuoyunda
birbirinin devamı gibi algılanan
CHP ve DSP’ninse MHP üzerindeki bu teklif üstünlüğünü
anlamak hayli güç…
Ekmeleddin İhsanoğlu, adaylığın açıklanmasından sonra
kendisine yapılan bu teveccühe
şükranlarını belirterek iki partinin uzlaşmasının bir demokratikleşme işareti olduğunu ifade
etti. Yani elbette kendisine ilandan evvel bir teklif gitti ve o da
kabul etti. Ancak bu durum ben-
de sıkıntı verici bir etki yaptı.
Zira aday, adaylığını kendi açıklamalıdır. Cumhurbaşkanlığı’nı
hem partiler üstü bir makam
olarak niteleyip, hem de iki
partinin ortak bir çatı ilan etmesi şık değildir. Bu sebeple diğer
partilere tavsiyemiz şudur:
Aday kimse her ne kadar sizin
adayınız olsa da, bırakınız adaylığını tek başına açıklasın. Zira
artık cumhurbaşkanını Meclis
seçmiyor. O eskidendi ve dolayısıyla “parti adayı” söz konusu
olabilirdi. Fakat artık reis-i cumhuru halk seçecek. Bu yüzden
aday, halka doğrudan kendini
ilan etmelidir.
Bilindiği üzere İhsanoğlu’nun
İslam İşbirliği Teşkilatı Genel
Sekreterliği konusundaki en büyük destekçisi Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül olmuş, Cidde’de
çok önemli kulis ve lobi faaliyetleri gerçekleştirmişti. Görevini
Suudi Arabistanlı El-Medeni’ye
devrettiği bu sene evvelinde Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın kendisine özellikle
Mısır’daki darbe ve darbeciler
konusunda yüklenmesi çok
dikkat çekmiş, bir kısım siyaset
fukarası tarafından Erdoğan’ın
adamının güya Erdoğan’la ters
düştüğü iddia edilmişti.
Kılıçdaroğlu’nun, “Herkesin
kabul edebileceği, üzerinde
uzlaşabileceği, saygınlığı olan,
temizliği, dürüstlüğü olan,
bilgisi, birikimi ve zarafetiyle
herkese örnek olacak bir isim”
sözleriyle övdüğü İhsanoğlu
hakkında oluşabilecek gelecek
adaylık senaryolarına ise Bahçeli, “Sayın Kılıçdaroğlu MHP’ye,
Türkiye’nin yetiştirdiği değerli
bir evladını, diplomat, bürokrat
İhsanoğlu’nu önermişlerdir. Bu
öneri milletimiz için çok hayırlıdır. MHP de bu isim üzerinde
bütünleşerek, Cumhurbaşkanlığı seçimini herhangi bir siyasî
kaosa, krize dönüştürmeden,
demokrasimizin de güçlendirilmesi açısından gösterilen
gayretlerle sonuçlandırma
arzusunda olacaktır. Artık çatısı,
penceresi kalmadı!” diyerek son
noktayı koydu.
Bilim tarihi konusundaki uzmanlığıyla bilinen
Prof. İhsanoğlu’nun özgeçmişi
ise şöyle: 1943 yılında Kahire’de
doğdu. Evli ve 3 çocuk babası.
El-Ezher Üniversitesi’nde eğitim
aldı. 1980 yılında İslam Konferansı Teşkilatı, İslam Tarih, Sanat ve Araştırma Merkezi Genel
Direktörü, 1997 yılında Milletlerarası Bilim ve Felsefe Tarihi
Kurumu Başkan Yardımcılığı ve
2001 yılında Başkanlığı, 19832000 yılları arasında İslam Konferansı Teşkilatı Milletlerarası
İslam Kültür Mirasını Koruma
Komisyonu Sekreterliği, 1998
yılında Londra’daki Al Furqan
Islamic Heritage Foundation
Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. İhsanoğlu,
1989 yılında Türk Bilim Tarihi
Kurumu Kurucu Başkanı olarak
da görev yaptı. Nihayet İslam,
Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Genel Direktörü olduğu sırada, 2004’te İstanbul’da
düzenlenen ve sonradan İslam
İşbirliği Teşkilatı adını almış
olan İslam Konferansı Örgütü
Genel Sekreterlik görevi için
Türkiye’nin adayı olarak gösterildi ve Malezya ile Bangladeş’in
adaylarıyla yarışarak 5 Haziran
2004’te Genel Sekreter seçildi.
İhsanoğlu, örgütün seçimle
gelen ilk genel sekreteridir.
“Senin destanını okudum,
senin destanını yazacağım…”
SON bir buçuk yıldır ülkemizin Doğu ve Güneydoğu vilayetlerinde Jandarma ile söz konusu bölgelerde yaşayan bazı köylüler arasında birtakım çatışmaların yaşandığını bu sayfalardan da duyurmuştuk.
>> Uyuşturucu, haşhaş, afyon,
Hint keneviri gibi illegal bazı
maddelerin üretimi ve hatta dağıtımına dair yapılan baskınlara
imza atan Jandarma, son olarak
Diyarbakır Lice’de böyle bir
operasyon gerçekleştirmek için
kolları sıvamıştı. Zira “Çözüm
Süreci” ile girilen dönemeçte
terörle beraber kendisine başka
bazı kanunsuz yollar ve işler
edinenlerin enselerine vurularak insan ve toplum sağlığına
zarar vermelerinin önüne geçilmeye çalışılıyordu.
Ancak bu durum, söz konusu
birtakım kimselerin işine gelmedi. Sürekli şekilde Jandarma
veya başka kolluk kuvvetleriyle
girilen çatışmalarda, Çözüm
Süreci öncesi önemli bir bahane
olan terör kullanılamazken,
bu kez bastırılmaya çalışılan
ötekileştirilmiş kimlik algısı
devreye sokulmaya çalışılıyor.
Jandarma ile girilen çatışmalar,
bölgede karakol ve kalekol
istenmemesine, artık devletin
bu bölgedeki insanlara güya
hürriyetlerini vermesi gerektiğine bağlanıyor ve bu bastırılmış
duygular çatışmalara dönüştürülüyor. Bu çatışmalardan
biri de işte Lice’de yaşandı ve
hayatını kaybedenler oldu.
Medyadan kamuoyuna bir hak
arama mücadelesi formatıyla
sunulan olaylar, sonunda bir
piyonun, bir alçağın, bir hainin,
16 yaşındaki bir şuursuzun
ölüme gitmesine rağmen öldürülmemesiyle asıl hüviyetini
göstermiş oldu.
İçişleri Bakanı Efkan Âlâ’nın,
Başbakan Erdoğan’ın “ölüme
gönderilen piyon” tabirine ek
olarak ifade ettiği 16 yaşındaki
bir gösterici, Diyarbakır 2. Taktik
Hava Kuvvetleri Komutanlığı
Kuzey Tali Nizamiyesi’nde bulunan gönderdeki Türk bayrağını direğe tırmanarak indirdi.
Sallana sallana nizamiyeye
giren alçak, elindeki mukaddes
bayrakla sallana sallana çıktı.
Tamamen milletin vatan
sevgisi damarına basarak gerçekleştirilen bu provokasyon,
memleketin her köşesinde
protesto edildi. Söz konusu
provokasyon üzerine Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca
bir soruşturma açıldı. Ancak
bayrağı indirenin bulunmasından ziyade kamuoyunda asıl
akıllara takılan ve Başbakan
Erdoğan’ın da “Ankara’dan gelip
ben mi indirecektim?” şeklindeki sert beyanatında yankı
bulan, söz konusu nizamiye
personelinin provokatöre niçin
müdahale etmediği idi.
Tarsus’ta ikamet eden emekli
bir astsubay da işte bu fikirle Diyarbakır 2. Taktik Hava
Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Nejat Bilgin hakkında suç
duyurusunda bulundu. Söz
konusu şikâyetse şöyle: “Her
asker göreve başlarken yemin
ederek ‘Türk sancağının şanını
canımdan aziz bilip icabında
vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda
eyleyeceğime namusum üzerine ant içerim’ cümlesini söyler.
8 Haziran 2014 günü, Diyarbakır
2. Hava Kuvvet Komutanlığı
bünyesindeki askerî sahada
şanlı bayrağımızın bulunmuş
olduğu gönderinden düşmanca indirilmesine seyirci kalınması ve yere atılmasına engel
olunmaması kabul edilemez.
Hiçbir asker, ülkesinin bayrağı
için canını düşünmez ve esirgemez. Nerede kaldı Türk Bayrağı
Kanunu, nerede kaldı askerlik
yemini? Diyarbakır 2. Hava
Kuvvet Üs Komutanı Korgeneral Nejat Bilgin, sorumluluğundaki birlik gönderinde bulunan
Türk bayrağını koruyamamıştır.
Davacıyım...”
haziran 2014
27
Dünya Ajanda
Nijerya’da istihbarat oyunları
NİJERYA, son iki ayda dünya gündemine oturdu. Bir Kur’an kursu
yurdunda kalan öğrencilerin yakılmasıyla daha önceki gerilimleri had
safhaya taşıyan Boko Haram isimli örgüt, ülkedeki Müslüman ve Hıristiyan kimliklerin de çatışmaya girmesi hususunda elinden gelen bütün şer işleri gerçekleştiriyor.
>> Bu arada şunu önceden
ifade etmek lazım: Boko Haram,
El-Kaide ile ilintili olduğu iddia
edilen radikal bir örgüt. Ancak
yaptıkları eylemler Müslümanlara yönelik ve Müslümanları
incitici tarzda.
En son 234 Müslüman kız
öğrenciyi kaçırarak işkenceye
tâbi tutan ve hâlâ ailelerine
teslim etmeyen Boko Haram
hakkındaki doğrudan bilgiyi
Nijerya Müslüman Yardımlaşma
Cemaati Genel Sekreteri Davud
İmran Melasan aktarıyor:
“Şüphesiz Boko Haram örgütü İslam’ı ve Müslümanları
temsil etmiyor, bilakis biz bu
örgütü komplocu mihrakların
elinde, Kuzey bölgesini siyasî,
iktisadî ve güvenlik açısından
zayıflatarak Nijerya’nın birliğini
bozmak için kullanılan bir kukla
olarak görüyoruz. Nijerya polisi,
bu örgüt adı altında eylem yapan bir grup Hıristiyan yakaladı.
Ayrıca elindeki sırları paylaşmasın diye öldürülen Boko Haram
kurucusu Muhammed Yusuf’u
savunan ve yurtdışından istihbarat servislerine çalışan ve bir
Hıristiyan olan emekli General
Jeremiah Useni’nin de yine bu
örgütün en büyük destekçisi
28
haziran 2014
olduğunu iddia ediyor, meydan
okuyoruz. Şu soruyu da sorduk: Polis, neden teslim olmuş
Muhammed Yusuf’u öldürdü?
Yoksa elinde bulunan bilgileri açıklamasından mı korktular?” Boko Haram, 1970 ve 1980’li
yıllarda binlerce Müslümanın
kanını dökmüş. Güya İslam
şeriatını tatbik etmek arzusunda
olduğunu iddia eden bu alçak
örgüt hakkında, Kur’an’ı bilen ve
onunla Nijerya’da İslam’ı temsil
ederek İslamî duruş gösterenleri
lekelemek için kullanılan bir
Hıristiyan hamlesi olduğu düşünülüyor.
jerya Cumhurbaşkanı’nın 3
Mayıs 2014’te yaptığı açıklamaya
göre bu örgüt, İslamî bir kimliğe
sahip değildir. Boko Haram’ın
kuruluşundan bu yana gerçekleştirdiği eylemlerden istifade
edenler şunlar: Siyasî hatalarını, yolsuzluklarını ve hırsızlıklarını örtmek isteyen, bölücü kötü
niyetlerini gerçekleştirmek için
muhaliflerine karşı Batı’nın ve
Siyonistlerin desteğine ihtiyaç
duyan Cumhurbaşkanı Goodluck Jonathan; Nijerya’daki enerji kaynaklarında ve güvenlik
projelerinde, başta ABD, İngiltere
ve İsrail gibi çıkar sahibi olan ülkeler; geçen ay 500 genci askerî
eğitim için İsrail’e gönderen
silahlı Hıristiyan örgütler ve de
Müslüman hayır cemiyetlerini
kovdurup misyoner kuruluşları ülkeye getirten Güney’deki
büyük kiliseler ile Hristiyanların,
federal yönetimin başında yer
almaya devam etmesini isteyen
Hıristiyan kitle.”
Bu noktada yine Melasan’ın
ifadelerine başvurduğumuzda şunları görüyoruz: “Boko
Haram’dan en büyük darbeyi
Müslümanlar yemiştir. Çocuklarını, köylerini, mescit ve okullarını kaybetti Müslümanlar. Ni-
Melasan’ın ifadelerine göre,
daha evvelki Cumhurbaşkanı
Yar’adua’nın Müslüman olduğu
ve geçirdiği rahatsızlık sebebiyle
Suudi Arabistan’da tedavi görürken hayatını kaybettiğini öğreniyoruz. Fakat o tarihlerde Devlet
Muhammed Yusuf’un
babasının da söylenenler ışığında Matsina isimli marjinal
bir örgüte mensup olduğunu,
bu örgütün liderinin de Muhammed Merva isimli –Muhammed
ismine aldanılmasın ki bir
Hıristiyan- biri olduğunu belirtiyor Melasan.
Başkan Yardımcısı olan ve şu
anki Cumhurbaşkanı Jonathan,
Yar’adua’nın zehirlendiği haberinin gizli kalmasını istemiş ve bu
haberi duyurmaya çalışanların
cezalandırılacağı tehdidinde
bulunmuş. Yar’adua, ABD’nin
Nijerya’da askerî bir üs kurma
talebine karşı çıkmış ve bir süre
sonra da vefat etmişti.
Boko Haram, Yar’adua’nın
vefatını fırsat bilircesine eylemlerini arttırdı ve kız kaçırmaya
kadar alçaklığını büyüttü. Nijerya Müslümanlarının üzerinde
bu kız kaçırma hadisesi sebebiyle özel bir psikolojik baskı
mevcut. Zira Nijerya’daki kilise
avenesi, yüzde 65’i Müslüman
olan ülkede kızların kaçırılması
olayının Müslümanların tutumu
sebebiyle olduğunu ileri sürüyor
ve Müslümanları, Hıristiyanları
İslam’a zorla sokmak istemekle
itham ediyor. İşte bu noktada
her şey aşikâr: Boko Haram da
Müslümanları güya daha Müslüman etme yolunda katlediyor.
Nijerya’nın kuzeyinde de,
güneyinde de Müslüman ve Hıristiyan halk arasında Hıristiyan
ayrılıkçı milislerinin başlattığı
irili ufaklı çatışmalar da mevcut. Son çatışmalar esnasında
camiler de, kiliseler de yakılıyor.
Boko Haram’ın da içinde bulunduğu eylemlerden sadece
sonuncusunda 118 kişi hayatını
kaybetti. Zira bu bölgede petrol
yataklarının mevcudiyetinden
bahsediliyor. Müslümanları hedef alan, yabancıları ve sivilleri
kaçıran bu Hıristiyan milisler,
suçlarının üstünün özellikle
medya eliyle örtülmesinden
dolayı da büyük rahatlık içindeler. Şu ana kadar bu bölgede
radikal Hıristiyan örgütler tarafından fidye için pek çok yabancı kaçırıldı.
İlginçtir, Teksas’ta bulunan
ABD hava üssünden –ki 11
Eylül saldırıları anında Bush
da buraya getirilmişti- 2013’ün
Aralık ayında kalkan insansız
bir hava aracının, Nijerya’nın
Evtan bölgesi yerel lideri Muslim
Hac Taceddin’in evine düştüğü
haberi hâlâ küresel basında
gizliliğini koruyor.
Bütün bu alenî istihbarat ve
gizli servis oyunlarının sürekli
devran ettiği Nijerya, Boko
Haram adlı örgütü Birleşmiş
Milletler’e şikâyet ederek yardım
istedi. Ne kadar ilginçtir şu şer
verip hayır dilendirmek… Batı da
bu işte usta –şeytanlıkta-.
Ömer Bekir Sadık // [email protected]
Balkanlar’da sel baskınları can aldı
BALKANLAR, acı bir felaketle karşı karşıya. Özellikle Bosna-Hersek
ve Sırbistan’daki yoğun yağışlarla birlikte nehirlerin ve derelerin taşması sonucu birçok şehir sular altında kaldı. Bosna-Hersek, Sırbistan
ve Hırvatistan’da sel sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı 43...
>> Türkiye, öncelikle bu iki
ülkeye de yardımlarını akıtmaya
başladı. Bosna-Hersek’in Brçko,
Biyelyina, Doboy, Maglay ve Zavidoviçi kentlerinde selin açtığı
yaralara merhem olunmaya
gayret ediliyor. Bosna nehrinin
taşmasıyla meydana gelen sellerin etkilediği bu kentler, suların
çekilmesiyle adeta birer çamur
gölüne döndüler. Sel sebebiyle
bazı köprüler yıkılırken yollarda
da çöküntüler meydana geldi.
Sırbistan’da ise Sava nehrinin
taşma tehlikesine karşı iki ayrı
bölgeden toplam 30 bin kişi
tahliye edildi. Yalnız şunu da ayrıca belirtmek lazım: Bahsi geçen üç
ülkeye yapılan yardımlar konusunda Sırp ve Hırvatlardan
yükselen bir sitem var. Bu sitem
Bosna-Hersek konusunda. Zira
Sırplar ve Hırvatlar, kendilerine
ulaşabilen AB kaynaklarından
ve yardımlarından Boşnakların
da faydalanmalarını istiyorlar.
Bu konuda bir dedikodu duy-
Güney Sudan’da
Libya’da kriz büyüyor
zorunlu göç
GÜNEY Sudan’da, 6 Aralık’ta
yaşanan başarısız darbe girişiminin ardından başlayan şiddet
olaylarından kaçan 80 bin kişi
Sudan’a sığındı. Cumhurbaşkanı
Salva Kiir Mayardit’in 16 Aralık
2013’te görevden aldığı Cumhurbaşkanı Yardımcısı Riek Machar yanlıları ile ordu arasında
çatışmalar
başlamıştı.
Krize çözüm
bulunması
amacıyla
hükümet
yetkilileri
ile Machar’a
bağlı heyetler arasında Etiyopya
başkenti Addis Ababa’da yapılan
ve Hükümetler Arası Kalkınma
Otoritesi’ne bağlı arabulucu heyetin gözetiminde yürütülen
müzakerelerin ilk turu kapsamında, 23 Ocak’ta çatışmalara
son verilmesini öngören bir
anlaşma imzalanmış, ancak
hayata geçirilememişti. Afrika
toptan yer değiştiriyor, dünya
farkında mı?
ARAP Baharı ile özgürlük
inancına sarılan Libya, her gün
kendi özgürlüğü için başkalarının esaretini isteyen örgütlerin
ellerinde oyuncağa çevrilmiş
durumda. Bütün bunların yanında asker ve sivil nitelikte söz
sahibi olanların çıkışlarıysa her
gün başka başka safların şekillenmesine sebep oluyor.
Libya Özel Kuvvetler Komutanı Albay Buhamade’nin
bir onur savaşına katılacağına
beyan etmesi, emrindeki güçlerle birlikte Bingazi’de ordu
birlikleriyle çatışan emekli
muş, fakat böylesi açık bir duruma ihtimal dahi vermemiştim.
Boşnakların dillendirmediğini
Sırplar ve Hırvatlar dillendirince
ayrıca şok oldum.
General Halife Haftar liderliğindeki gruplara katılacağı
yönünde yorumlandı. Trablus
yönetimi veya askerî yetkililerdense konuya ilişkin açıklama
yapılmadı.
Libya’da Tebruk Hava
Üssü’nün kontrolünü ellerine
geçiren milisler de Haftar liderliğindeki birliklere katıldıklarını bildirmişlerdi. “Bir diktatör
yıkıldı” diyerek sevinmiştik,
lakin birileri birden fazla diktatör doğurmaya kararlı bu
topraklarda.
Tayland’da
nazik darbe
TAYLAND’da malum
aylardır süren bir siyasî
kargaşa hâkimdi. Fakat
ordu, beklenmeyen bir
girişimde bulunarak sıkıyönetim ilan etti.
>>Tayland Ordu Komutanı General Prayuth ChanOcha, tüm taraflar için barışı
ve düzeni yeniden tesis etmeyi amaçladığını ve bunun bir
darbe olmadığını söyledi başta. Ancak bu sıkıyönetim ilanı
Tayland ve dünya basınında
“darbe” şeklinde nitelenince
ordu yönetimi de literatüre
uydu ve darbe açıklamasını
yaptı.
Tayland’da aylar süren
hükümet karşıtı protestoların
ardından Başbakan Yinglak
Şinavatra, 7 Mayıs 2014 günü
Anayasa Mahkemesi tarafından “yetkisini kötüye kullanmaktan suçlu bulunarak”
görevinden alınmış, Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu
da Şinavatra’nın görevini ihmal ettiğine ve Senato’da yargılanmasına karar vermişti. Söz
konusu darbe de bu yüzden
Şinavatra’nın yerine geçici
olarak getirilen Başbakan
Yardımcısı Niwatthamrong
Boonsongpaisan’a yapılmış
oldu.
haziran 2014
29
Dünya Ajanda
Belçika’da Türkçe
propaganda tartışması
İngiltere ve İspanya’da
Twitter mesajına
hapis cezası
BELÇİKA’da 25 Mayıs 2014 günü yapılacak Avrupa Parlamentosu
seçimleriyle birleştirilen genel ve bölgesel seçimler öncesinde Türkçe propaganda tartışması yaşanıyor.
“Belçikalı oy verenlere Türkçe üzerinden ulaşma ihtiyacını
ortaya koyan bu el ilanları
entegrasyon başarısızlığının
delilidir” diyor. Belçika’ya vekil
olmuş amma entegrasyonla
asimilasyon arasındaki farkı
bilmezlikte kalakalmış belli ki
Destexhe. Ayrıca liberal olduğunu da belirtiyor bu şahıs…
Ancak ülkemize yıllarca azınlık
konusuyla ilgili anadille propaganda baskısı yapan kuruluşun başkenti mahiyetindeki
Brüksel’de böylesi bir tepkinin
hakkaniyetten ne kadar uzak
olduğu
belli.
>> Merkez Demokrat Hümanist (CDH) Partisi’nden Brüksel
Bölge Milletvekili olan Mahinur Özdemir, birlikte seçim
kampanyası yürüttüğü Federal
Milletvekili adayı Mustafa Alperen Özdemir ve Bölge Milletvekili adayı olan Seydi Sağ
ile Fransızca ve Türkçe olarak
bastırdıkları el ilanlarına olumsuz tepkiler aldılar.
Örneğin Valon Liberal
Parti’den (MR) Brüksel Bölge
Milletvekili olan Alain Destexhe, Özdemir ve arkadaşlarının
çift dilli el ilanlarının kabul edilemez olduğunu savunurken,
A! Bir saniye! Almanya da aynını demiyor muydu Başbakan
Erdoğan’a “Hiç hoş gelmediniz”
diye çemkirirken? Oysa Başbakan Erdoğan, “Entegrasyona
evet, asimilasyona hayır!” demiyor muydu? Gerçi Mahinur
Hanım’a Alman Yeşiller Eş Başkanı ve maalesef kendiyle aynı
soyadına sahip Cem Özdemir’in
“bedel ödeme” hatırlatmasını
yapalım. Bu Avrupalılara güven
olmaz, ne de olsa “Garbın afakını sarmış çelik zırhlı duvar”; o
duvarları geçmek zor.
İHH yardım tırını Esed’in jetleri vurdu
İHH İnsani Yardım Vakfı’nın
Reyhanlı’daki ofislerinden
Halep’teki depolara un taşıyan
yardım tırı, Esed’in uçakları
tarafından vuruldu.
30
haziran 2014
İHH’dan yapılan açıklamada,
yardım tırının Halep’te saldırıya
uğradığı belirtildi. Saldırıda Suriye vatandaşı 1 kişi şehit olurken 1 kişi de ağır yaralandı.
Türkiye’de birileri hâlâ
durdurulan MİT tırlarına yapılan vicdansız saldırıyı ve
dolayısıyla vatana ihaneti savunurlarken, yine aynı kişilerin
El-Kaideci diye yaftalamaya
çalıştıkları fedakâr insanların
yardımlarını da Esed vuruyor.
Belli ki anlaşmışlar “Devletinkini durdururuz da vakıflarınkini
engelleyemeyiz. En iyisi mi
onlarınkini de sen vur” diye.
Bu haber ne kadar yankı buldu
dünyada? Hiç! Esed’in hangi
katliamına kulak kabartılıyor ki
bu duyulsun, değil mi?
İNGİLTERE’de Twitter
üzerinden saldırgan içerikli
yayınlayan biri 8 hafta hapis
cezasına çarptırdı. 42 yaşındaki şahıs, birçok kişiyi öldürmekle tehdit edince mesele
mahkemeye taşındı ve bahsi
geçen karar çıktı.
Bir Twitter kararı da
İspanya’dan. Twitter hesabından siyasetçilerin öldürülmesi
gerektiğini savunan mesajlar
paylaşan 19 yaşındaki bir genç,
gözaltına alınarak mahkemeye
sevk edildi. Politikacıların AK47 tipi bir tüfekle öldürülmesi
gerektiğini dile getiren gencin
evine baskın düzenleyen
jandarma, gencin dizüstü bilgisayarına, 5 adet flash belleğine,
3 hard disk ve 5 de hafıza kartı
ile cep telefonuna el koydu. İşte bu kadar!.. Twitter
masum bir kuş. Öyle ki yararı
bile var. Örnekleriyle canilerin
nasıl yakalandıklarını gördük.
Ama İngiltere ve İspanya’ya,
Türkiye’ye değil bu kıyak. Ama
olacak…
Yunanistan’da
3 Türk belediye
başkanı
YUNANİSTAN’da yapılan
yerel seçimlerin ikinci turunda, İskeçe ve Rodop illerindeki
toplam 8 belediyeden üçünde
Türk belediye başkanı seçildi.
Türk nüfusun çoğunlukta
bulunduğu Rodop ilindeki
Kozlukepir (Ariana) Belediye
Başkanlığı’na Rıdvan Ahmet,
Yassıköy (İasmos) Belediye
Başkanlığı’na ise İsmet Kadı
seçildi. İskeçe’deki Mustafçova
(Miki) Belediye Başkanlığı’nı
da Cemil Kabza kazandı. Başkanları tebrik ediyor, başarılar
diliyoruz…
Almanya eteğindeki taşları dökerken…
ALMANYA’da iki Alman gazetecinin hazırladığı kitap, Alman istihbarat teşkilatına çalışan ve 8 Türk’ü öldüren Neo-Nazi örgüt ile bağlantısı olan muhbir dosyalarının nasıl silindiğini anlatıyor.
>> “Heimatschutz-Der Staat
und die Mordserie des NSU”
(Vatan Koruma-Devlet ve NSU
Cinayetleri) adlı kitap, Der
Spiegel dergisinin 2004-2008
yılları arasında genel yayın
yönetmenliğini üstlenen Stefan
Aust ve gazeteci Dirk Laabs
tarafından kaleme alındı. Kitap,
Alman İstihbaratı Anayasayı
Koruma Dairesi’nin (BFV) iddiasının aksine, cinayetleri işleyen
Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU)
üyelerini 1990’lı yılların başından beri izlediğini, bu bağlantıyı
kanıtlayan belgelerin silinmesi
için emir verildiğini aktarıyor.
Kitaba göre silinen belge sayısı
bir yılda 300.
Kitabı kaleme alan gazetecilerden Dirk Laabs, 2013’te “Tarif”
kod adlı bir muhbiri İsviçre’de
buldu. Muhbir, NSU üyelerinin
saklanacaklarını Federal Polis
Bürosu’na ilettiğini, ancak üstlerinin bu izi sürmesini istemediğini aktardı Laabs’a.
Yalnız ülkemize gelerek demokrasi narası atan Almanların
istihbarat oyunları kendi ülkelerindeki Müslümanlara, özellikle
Türklere karşı bitmiyor. Zira
Almanya’nın Aşağı Saksonya
eyaleti iç istihbarat teşkilatının
geçen 10 yıllık dönemde Cuma
namazına giden çok sayıda
kişiyi fişlediği ortaya çıktı.
Yeşiller Partisi Eyalet Milletvekili Belit Onay, eyalet
hükümetinin, iç istihbarat
servisi Anayasayı Koruma
Teşkilatı’nda reform amacıyla
kurulan komisyonun hukuka
aykırı bir fişleme olayını ortaya
çıkardığını belirtti. Onay, “Ana-
Irak seçimleri sona erdi
30 NİSAN’da yapılan milletvekili genel seçimlerinde Irak halkı sandığa gitti. Irak Başbakanı Nuri ElMalikî’nin liderliğini yaptığı Kanun Devleti, 93 sandalye kazanarak seçimin birincisi oldu.
yasayı Koruma Teşkilatı’nın
veri bankasındaki kayıtların
yaklaşık yüzde 20’sinin herhangi bir yasal dayanağı yok.
Diğer bir yüzde 20’lik bölüm
ise yasal olarak tartışmalı. Bu
kayıtlar arasında yaklaşık 100
Müslüman var. Bu kayıtlardaki
Müslümanların fişlenmelerinin
nedeni yalnızca Cuma namazına gitmeleri. Bazı camilerde
Cuma namazına gittikleri için
takip ve kayıt altına alınmışlar.
Hiçbir şekilde bir şiddet eylemleri, bu yönde bir ifadeleri veya
somut bir şüphe yok” diyor.
>> Usame Nuceyfi’nin öncülüğündeki Muttahidun Listesi ise
23 sandalye elde etti. 2010’daki
seçimlerde 91 sandalye kazanan Sünni bloklar, bu kez parçalı girdikleri seçimde açık bir oy
kaybına uğradılar. Bu seçimin
galibi hükmündeki Şii Araplarla
Kürtler parlamentoda daha
kuvvetlendiler.
devam ediyor. Merkez ile arası
gergin olan IKBY’de Neçirvan
Barzani 8’inci hükümeti de kurmak için görevlendirildi. IKBY
Meclis Genel Kurulu’nda yapılan oylamaya göre Barzani, 100
vekilden 99 vekilin oyunu alarak yeni hükümetin de başbakanı oldu. Neçirvan Barzani’ye
başbakanlık görevinde Celal
Talabani’nin oğlu Kubat Talabani yardımcılık yapacak.
30 Nisan’daki seçimlerde
bütün çabalarına rağmen
Türkmenler 10 vekil çıkarabildi. Irak Türkmen Cephesi’nin
(ITC) gayretlerinin yeterli olmadığı Türkmenler, maalesef
seçime katılımda düşük bir
oran gösterdiler. Böyle olunca
Türkmen listelerden istenen
sonuç elde edilemedi.
Irak’ın kuzeyinde ise
Merkez’den ayrı biçimde işleyiş
Gerçi bizim ülkede de binlerce kişinin haince dinlenildikleri
ortaya çıktı, şaşırmıyoruz böyle
haberlere, ancak dinleme alanında uzman olan birimleri
öğrendikçe zihnimiz açılıyor
tabiî.
Irak’ta Malikî’nin özlediği
ve istediği Şii rejim için bütün
kartlar oynanırken Kuzey’de
Türkiye’yle aynı dili konuşan
bir IKBY mevcut. Önümüzdeki
dönemde uluslararası davalara
da yansıyan bu çatışmanın
sıhhate ermesi için ortaya bazı
esneme paylarının konulması
şart görünüyor. Peki, mümkün
mü?..
haziran 2014
31
Dünya Ajanda
IŞİD tehlikesi
tüm Irak’ı sardı
ÖNCE Musul düştü… Ulu Hakan’ın doğrudan ödediği bedelle bir zarar
gelmemesi adına koruyup kolladığı topraklardı bölünüp parçalanan. 1.
Dünya Savaşı’nın bilindik sebeplerle başlamasından evvel cetvellerle
pay edilen en önemli arazilerin otağıydı düşen. İşgalciler farklı… Değil…
>> Irak-Şam İslam Devleti
adlı terör örgütü, bilindiği gibi
daha çok 2013 Ağustos’u ile
birlikte Suriye’de yaptıklarıyla
tanınmaya başlanmıştı. Burada
gerçekleştirdiği eylemler, kamuoyunda medyanın da yanlış
yönlendirmeleri nedeniyle Özgürlükçüler ile beraber hareket
eden ve Esed’e karşı duran bir
yörüngedeymiş gibi biliniyordu.
Hatta buna en güçlü kanıt olarak
Adana’da durdurulan MİT’e ait
tırları bir tür şov malzemesi yapıyordu bazı işbirlikçi paraleller.
Yalnız IŞİD’in hangi tarafta
olduğu Allah’ın inayetiyle
anlaşıldı. Suriye topraklarında
Esed’e katliamları için yüksek
derecede yardımcı olan IŞİD,
daha sonra Irak’ta şiddetini
arttırarak bu bölgede dinmek
32
haziran 2014
bilmeyen sıcaklığa daha da
benzin döktü. Öyle ya, bu yakıtı
doğrudan dünyanın en önemli
petrol beşiği Musul’u alarak
gerçekleştirdi.
Başta belirttiğimiz gibi, önce
Musul düştü. Musul düştü
düşmesine de Irak Merkezî
hükümetinin aczi ve paralı
ordunun arkasına bakmadan
kaçışı her şeyi daha kolaylaştırmıştı IŞİD için. Musul Valisi
dahi şehri terk ederken durumu
dünyaya bağlanarak aktarıyor, yalnız Türkiye’nin Musul
Başkonsolosluğu’nun toprağı
bırakmadığını ve bir yere gitmediğini takdirlerini sunarak
belirtiyordu.
Musul Valisi Nuceyfi bunları söylüyor, bir de şunu
ekliyordu: “IŞİD halen Türk
Konsolosluğu’na dokunmuş
değil.” Vali’nin aktarmış olduğu
bu söz, paralel akıllı his yoksulu
garabetin öyle hoşuna gitmişti
ki hani bir “Bakın, Türkiye bunlara yardım ettiği için Konsolosluğa dokunmuyorlar” demedikleri kalmıştı. Ancak o korkulan
haber de geldi ve Musul Başkonsolosumuz Öztürk Yılmaz,
ailesi, Konsolosluk çalışanları
ve güvenlik timi IŞİD tarafından
rehin alındı.
Daha önce de bölgeye mal
götüren şoförlerimizi rehin alan
örgüt, Sünniliği öne çıkararak
Şia’ya meydan okuduğu bütün
bu coğrafyada, daha çok Sünniliği öne çıkan Türkiye’ye de her
fırsatta çelme takmaya çalıştığını böylece de gösteriyordu.
Bu dahi bize başka bir yönden
düşününce bir gurur kazandırıyor. Zira Türkiye, hiçbir zaman
mezhepçilikle anılmış ve bunun üzerine iç ve dış siyaset
geliştirmiş bir ülke olmadığını
böylece ilan etmiş oluyor ve her
zaman insanı ilke edindiğini
vurguluyor.
Başkonsolosluğumuzun
baskına uğramasının ardından
NewYork’ta bulunan Dışişleri Bakanı Davutoğlu acilen
Türkiye’ye dönerken, Başbakan
Erdoğan ise Başbakan Yardımcıları, Dışişleri Bakan Yardımcısı,
Genelkurmay İkinci Başkanı ve
MİT Müsteşarı ile bir kriz toplantısı gerçekleştirdikten sonra,
Cumhurbaşkanı Gül de Hakan
Fidan ve Yaşar Güler’i kabul etti.
Daha sonra Dışişleri Bakanlığı, bu baskının ardından Ba-
kanlık bünyesinde 24 saat görev
yapacak bir kriz merkezi kurulduğunu bildirirken, bir başka
açıklama da Genelkurmay
Başkanlığı’ndan geldi. Zira Türk
Silahlı Kuvvetleri, daha önceki
aylarda olduğu gibi IŞİD’in
Türkiye tarafından TSK subaylarınca eğitim aldığını söyleyen
densiz, dengesiz, ahlaksız haberler yayınlanıyordu. Bu iddiaları mesnetsizlikle niteleyen
Genelkurmay, hukukî yollara
başvuracağını duyurdu.
Baskının yapıldığı ertesi gün
ise Bağdat Yönetimi, Musul’daki
IŞİD’e güya ceza verdiği zannıyla Musul’un elektriklerini kesti.
Ancak Musul’a verilmeyen
enerji, IŞİD’e değil, IŞİD tarafından maddî ve manevî yara
almış Musullulara bir darbe
daha indirmişti.
Aklı havadaki Bağdat Yönetimi, ancak daha sonra hatırına
gelen Musul’u terk etmiş askerleri sorguya çekerken, komutanları da görevlerinden aldı.
Ayrıca BM, ABD, AB, Türkiye ve
İran’dan yardım isteyen Maliki,
Irak’taki durumun boyutlarını
bu yardım çağrısıyla yeterince
ortaya koymuş da oldu.
Musul’dan Telafer’e yönelen
IŞİD, bu şehirde tam bir yağma
ve kıyıma yöneldi. Bin 500
Şii güvenlik görevlisini infaz
ettiğini duyuran teröristler,
bütün Irak’a tam bir korku iklimi yerleştirmiş durumdalar.
Telafer’deki gelişmelere değinen Başbakan Erdoğan, “Bugün
son bir gelişme de Telafer
gelişmesidir. Bu gelişme hafife
alınamaz. Malum, Telafer’de
Türkmenlerin ağırlık olduğu bir
yapı var. Bu Türkmen kardeşlerimizin de biliyorsunuz yarıya
yakını Sünni, yarıya yakını Şii”
ifadesini kullandı.
Irak’taki Türkmen kimliğinin
IŞİD baskınlarıyla yine acı bir
hisle gündemimize gelmesi,
ne kadar unutkan olduğumuzun hazin gerçeğidir. Zira
IŞİD, bir Türkmen şehri olan
Tuzhurmatu’yu aylar önce ele
geçirdiğinde biz bu sayfaları o
haberlerle doldururken bölgeyle kimse ilgilenmiyordu. Öyle
ya, bu ülkede milliyetçi olduğunu ifade edenler, Suriye’de
Türkiye’nin ne işi olduğunu
söylerlerken Halep gibi Hama
ve Humus’u da unutmuşlar,
oradaki soydaşlarımızın Esed
tarafından kırılmasına göz yum-
muşlardı. Türkiye’deki “Orası
da bizim” algısı maalesef birileri
tarafından yalnız Musul ve Kerkük ile sınırlandırılmış, ne acı!..
Görüldüğü üzere Tuzhurmatu, Selahaddin, Telafer, Süleymaniye ve ardından Musul
bu örgüt tarafından terörle
birilerine peşkeş çekilirken,
Kerküklü Türkmenler de silah
kuşanarak hem bölgedeki soydaşlarına yardım etmeye, hem
de kendi topraklarını korumaya
çalışıyorlar. Tuzhurmatu ve
Telafer’den zorunlu şekilde
çıkan Türkmenler Sincar’daki
toplu yerleşim birimlerine, camilere, okullara sığınıyor veya
Peşmerge’den yardım isteyerek
can kurtarmanın peşine düşüyorlar. IKBY Peşmergesi, bölgede güvenli sahalar oluşturmuş
durumda.
Bütün bu hengâme içerisinde
Basra Başkonsolosluğumuz
dahi Dışişleri Bakanlığı’nın
talimatıyla Kuveyt’e geçti. Zira
Bağdat bile tehdit ve tehlike
altında. Irak’ın kuzeyindeki Selahaddin şehri ise, Vali Ahmed
Abdullah tarafından yapılan
açıklamaya göre büyük oranda
Irak Şam İslam Devleti örgütünden geri alındı.
Irak Şia’sının manevî lideri
Ayetullah Ali Sistani ise IŞİD’e
karşı cihat emri verdi. Suriye’de
Esed için Özgürlükçülere karşı
savaşan Şiileri de Irak’a çağıran
Sistani, böylelikle Irak ordusuna
yardım ederek ülkeyi IŞİD’in
elinden kurtarmak adına
manevî bir girişimde bulunmuş
oldu. Sistani’nin temsilcisi Şeyh
Abdulhadi Kerbelayi, Kerbela
kentindeki Cuma hutbesinde IŞİD ile ilgili Sistani’ye ait
bir fetva okudu. Fetvada, “Ehl-i
Beyt düşmanları yine sahnede.
Öyle bir zamandayız ki Bedir ve
Hayber’in nefreti bir kere daha
dirilmiştir. Beni Ümeyye kalıntıları kutsal bölgelerimiz olan
Necef ve Kerbela’ya saldırmak
istiyor. Tüm Şiilerden ve Ehl-i
Beyt takipçilerinden, İslam savunucularının zaferi için duaya
durma çağrısında bulunuyorum. Eli silah tutan herkes, terörizme karşı kutsal savaşta
yer alsın. Bu savaşta ölenler
şehittirler. Irak ordusu da cesur
olmalıdır. Iraklı siyasiler silahlı
kuvvetlere destek versin ve
güçlerini birleştirsinler. İslam’ın
zaferi için birlik olun” denildi.
Kosova’da da sandıktan
“Erdoğan” çıktı
KOSOVA, bağımsızlığını ilan etmesinin ardından
ikinci kez sandık başına gitti. Yaklaşık 1 milyon 800
bin kayıtlı Kosovalı, 120 sandalyeli parlamentonun
yeni üyelerini belirlemek için gitmişti sandık başına. Seçimlere katılım, ancak yüzde 43 seviyesinde
kaldı.
>> Oyların yüzde 27’sini
alan Başbakan Haşim Taçi’nin
başında bulunduğu Kosova
Demokratik Partisi bu seçimden de zaferle çıktı. Başbakan
Taçi, bu seçim galibiyetiyle
Kosova’nın Avrupa yolunu açıp
kalkınma imkânlarını artıracağını belirtti.
Ayrıca sandıkların açılmasının ardından geçilen sayma
işlemi sırasında ise enteresan,
muzip ve bir o kadar da gurur
verici bir olay yaşandı. Sayılan
oylardan biri, Kosova siyasî
partilerinin yanında AK Parti ve
Başbakan Erdoğan’ın isimleri el
yazısıyla iliştirilmiş vaziyette bulundu. Bu masum fakat maalesef
geçersiz oy, Prizren’de kullanıldı.
Kosova Yüksek Seçim
Kurulu’na Türkiye’den seçimin
iptali için bir dilekçe gider mi
bilinmez ama böylesi iltifatların
da herkese nasip olmayacağı
aşikâr…
“Kırım Tatarları müzakere
konusu yapılmamalı” imiş
BAŞLIĞI görünce böyle bir
cümleyi kimin kurduğunu
tahmin etmişsinizdir sanırım.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir
Putin, Kırım Tatarlarının hiçbir
zaman devletlerarası, özellikle
de Rusya ve Ukrayna arasındaki tartışmalarda müzakere
konusu yapılmaması gerektiğini savunuyor. Neden olsunlar
ki? Onlar öz vatanlarında, kaba
politikalarınızın işgali altında
hiçe sayılan, sürgün edilen ve
insan sayılamayacak unsurlar
sizin için. Böyleyken, neden
müzakere konusu olsun ki
Tatarlar?
70’inci hazan yılında Tatarlar
yine vatansız bırakılmak isteniyor. Biri çıkıp Stalin’in ruhunu
yaşatmaya yemin ediyor, amma
velakin bazı şeyleri unutuyor.
Hatırlatacağız…
haziran 2014
33
MEDYA AJANDA
Medya Ajanda
34
Acının manşeti
daha acı olur!
K
ARA elmas, bu kez Türkiye’nin
ciğerini yaktı. Soma’da meydana
gelen ve 301 kardeşimizin hayatını kaybetmesine, yüzlerce
canın yetim ve dul, anne ve babaların evlat acısına sebep olan
maden faciasıyla bütün memleket ve Türkiye’ye kalben bağlı bir
birçok kardeş ülke yasa büründü.
haziran 2014
Belli ki katillerin kimler olduğunu biliyor
(!) Cumhuriyet; peki, masal anlatmayı ne
zaman bırakacak?
Birkaç yazarıyla tepki çeken gazetelerden biri de Posta idi. Posta, “Öldük” dedi, bu
yazıyı hazırladığımızdaysa yine dirilmişti
sapık haberciliğiyle. Bilindik Posta işte!..
Radikal gazetesi “2014 Soma” diye çıktı
ikinci günde karşımıza. Öyle ya, yıl 2014’tü
ama Soma’da büyük bir felaket vardı,
bu devirde böylesi bir felakete hazırlıklı
olunmalıydı. Peki, Radikal gibi gazetelerin
yaptıkları ahlaksız habercilik hangi çağın
haberciliğine aitti?
Sözcü ise bilindik başlıklarından biriyle
çıktı: “Tayyip’e öfke!” Okurlarının tekrar
matbu gaz ayarını güncelleyen gazetenin
bu başlığını Sözcü okusanız da, okumasanız da tahmin edebilirsiniz, zira hep aynı
terbiyesiz tutum, yalan ve iftirayla yürüyor
Sözcü.
En savcı manşetse Taraf’tan geldi. Öyle
ya, hayli zamandır savcılar gibi hüküm
verip iddianame hazırlar gibi haber yapamıyorlardı, bu olayla tekrar savcı olabilir,
yargıçların veremeyeceği cezaları kesebilirlerdi, ne de artık abileriyle her uzuvdan
bağlılar. Taraf’ın manşeti “Taammüden
katliam” şeklindeydi.
Zaman gazetesinin başlığı “Tabut yetmedi” şeklinde… Ne hazin değil mi? Hani
“Müslümanın tavrı” takiyesiyle aparkat
çıkarmaya çalışmak budur işte!.. Ancak bu
hazin durum bu camia için ilelebet devam
edecek, zira hiçbir zaman cesaretle, açıkça, mertçe söyleyemeyecekler dertlerini;
mutlaka bir takiye örtüsü olacak hareketlerinde. Gerçi örtü işi furuattan…
>> Söz konusu facia 13 Mayıs gününün
ikinci yarısında meydana gelince gazetelere yansıyan bir şey olmadı. Acının ikinci
gününde ise zehir dolu, şer yüklü başlıklarla sürüldü önümüze sayfalar.
Soma’da yaşanan faciayla beraber her
günü ayrı bir zemberekten boşaltan Hürriyet gazetesi, birkaç yazarının maskaralığının yanında yaptığı ahlaksız habercilikle
her gün tepki çekti. Hürriyet, facianın ikinci
gününde çıkan baskısında “Her nefes
ölüm” şeklinde bir manşet kullandı. Bu
manşeti gördükten sonra “gazetecilik edebiyatı” diye bir şeyin var olduğuna inanmaya başladım. Paramparça edilen bir şeyler
var ortada fakat mana sıfır…
Birgün gazetesi, her zamanki marjinalliği
ile çekmişti başlığını “Katliam cumhuriyeti”
ile... Bu başlık yorumda bulunarak gücümü
boşa tüketmeyeceğim.
Cumhuriyet gazetesi kimden masal dinlediyse “Masalı bırakın, katlettiniz” demiş.
Evrensel gazetesi “Hesap verin!” demiş
hesap sorulacak kişileri bilmeden. Gündem ise Evrensel’in manşetine tamamlayıcı bir cümle bulmaya çalışmış: “Yüzünüze
çarpacağız!” Aydınlık gazetesi, yalan haber
ikliminin en net görünen ve faciayla ilintili
en alçak başlığın adresi olmuş “Erdoğan
markete sığındı” ve “AKP’nin seçim kömürü” ile. Yurt gazetesinin kimlere özendiğini
bilemeyiz ama “Erdoğan halkın öfkesinden
zor kaçtı” başlığı bir zamanların örfî idare
ilanları gibiydi. Ve bu “işine gelme” manşetlerin en sonunda da Sol gazetesinin
başlığı vardı: “Soma halkı haykırdı: Defol git
Tayyip!”
“Bu kadar başlığı neden buraya taşıdın?”
diye ne olur düşünmeyin, tarihe not etmek
için her şey. Her şey, kimin hangi demde insanlık ve insaf üzere yaşadığını birer ayine
ile göstermek için. Ne diyor Mevlana? “Kalp
denizdir, dil kıyı; denizde ne varsa kıyıya o
vurur.” -Bu sözü de “Yedi Güzel Adam”dan
öğrendim, ne güzel dizi yapmışlar, ellerine
sağlık. Bu arada ilk kez şurada medyatik bir
şey övdüm. Sayfanın yapısını mı değiştirsek? İnşaallah o günler de gelir.-
Uluğ Bayındır // [email protected]
Ali Ünal: “Musibete
davetiye çıkarmak”
20
MAYIS 2014 sabahı bir telefon geldi, ekranda “Bir dost” yazıyordu. Ürkerek kaydırdım parmağımı ekranda, “Ali Ünal’a bak!” diyen
sesin sahibi bitirdi hemen konuşmayı. Derin bir heyecanla apartman girişine gittim sahibini bilmediğim ama apartman önlerine
bırakılan türden olduğuna böyle yapmış biri olarak inandığım Zaman gazetesini okumak için... Hızla çeviriyordum sayfaları, o kadar hızlıydı ki birkaç tur atmış,
Ali Ünal’ın köşesinin de bulunduğu “toplu yorum bölümü”nü defalarca çevirmiştim. Sonunda…
Nİ
N
I
AY
>> Tamam, böyle olmadı,
ama olması çok muhtemeldi
ki anlattıklarım kısmen doğru
da... Sadece arayan kişi Yavuz
Selim Ağabey’di, bir de o kadar
heyecan yapmadım. Ali Ünal’ın
yazısı hakkında dikkatimi çekmişti Ağabey, ben de “Ne aşağı
ineceğim ya...” diyerek oturdum
internetten okudum o elim
yazıyı. Ali Ünal, Cemaat’te takvasından korkulan abilerdendir.
O bir şey hakkında yazdığı
zaman, bilinir ki bir olaya vurgu,
bir konuya dikkat çekiliyordur.
20 Mayıs da o dikkat çekici günlerden biriydi sanırım ve camiaya bidon kafalı ayarı çekiliyordu
ayet ve hadislerin tevilleriyle.
Birileri “müstehak”lı filanlı
falanlı veya niyazili cümleler
kurdular; onlardan beklenebilen, tıyniyetlerinden akan
hallerdi bunlar. Ancak “Müslüman Müslümana ithamda bulunamaz” diye diye “müstehak”lı
ifadelerin altına resmen imza
atanlara artık daha fazla şey
anlatılamaz, ipin ucu kaçmış,
şiraze yerinden oynamış, zemberek kırılmıştır…
“İnsan irade sahibi ve dolayısıyla sorumlu bir varlık
olmakla, başına gelenler ‘kader’
deyip geçiştirilemez. Aksi halde
dünyada da, ahirette de, hukuk
ve Allah karşısında da hesap,
ceza, mükâfat olmazdı. İnsan,
sorumluluk sahasına giren her
meselede iradî fiillerinden, hata
ve ihmalinden sorumludur
ve kader, takdirinde insanın
sorumluluğu ve iradesini de
hesaba katar.
Bir topluma gelen musibetlerde birinci derecede sorumlular,
elbette yapılması gereken ve
yapılabilecek olanı yapmayıp,
alınması gereken tedbirleri almayıp musibete sebep olanlardır. Kader bir toplum hakkında
umumî bir musibete hükmederken, toplum çoğunluğunun hata
ve zulümlerini de nazara alır ve
böylesi musibetler geldiği zaman suçlu-masum ayrımı yapmaz. İmtihan bunu gerektirir.
İ
ÂH
K
Şu kadar ki, böyle musibetlerde
vefat eden mazlum ve masumlar şehit, telef olan malları da
sadaka hükmündedir. Soma
faciasının mazlum kurbanları
da inşaallah şehittir ve Cenab-ı
Allah’ın onlara şehit muamelesi
yapmasını, acılı ailelerine sabr-ı
cemil vermesini dileriz.
İkinci olarak, Cenab-ı Allah
(c.c.), bir toplumla ilgili hüküm
ve icraatında toplumun çoğunluğundan sonra sorumluluk ve
temsil mevkiindekilere bakar.
Hz. Musa (a.s.), kavmindeki
buzağıya tapma ihtilâli karşısında tevbe maksadıyla kavmini
temsilen 70 kişiyle Tur’a çıkar
ve bu 70 kişi Cenab-ı Allah’ın Hz.
Musa ile konuştuğuna inanmak
için Allah’ı görme isteğinde bulununca dağ sarsılır. Cenab-ı Allah
bunu Kur’an’da anlatırken, bütün
İsrailoğulları’na seslenerek
‘Böyle yaptınız’ der. Çünkü o 70
kişi, İsrailoğulları’nın tamamını
temsil ediyordu. Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer (r.a.), ‘Dicle kenarında bir koyunu kurt aşırsa ilahî
adalet bunu Ömer’den sorar’ der
ve bir kıtlık yılında alnını secdeye koyarak, ‘Allah’ım, benim
günahlarım sebebiyle Ümmet-i
Muhammed’i cezalandırma!’
diye inler; Hz. Bediüzzaman da
(r.a.) ‘Memur (sorumlu) olup da
kanun namına kanunsuz hıyanet eden, ilişen, o memlekete, o
biçare ahaliye bir umumî tokada
vesile olur’ diye yazar.
Bugün Türkiye’de bir başbakan ve hükümeti var ki, tatminsiz bir hırsla belki tarihin en
büyük, en kapsamlı yolsuzluk
ve rüşvet bataklığına düşme
suçlamasına muhatap ve bunu
örtmek için dünyanın her tarafında hiçbir ferdi yolsuzluk,
hırsızlık, zina, fuhuş gibi fiillerle
anılmamış, yüz binlerce mensubu bulunan masum bir cemaat
ve onun masum ve mazlum bir
rehberine, her gün tarihte eşine
rastlanmadık yalan ve iftiralarla hücum ediyorlar; bununla
kalınmıyor, görevlerini hakkıyla
yapmaktan başka suçu olmayan binlerce Emniyet ve Yargı
mensubu, memur ve bürokrat
zulüm üstüne zulme maruz;
hukuk ‘Sen yap, kanununu ben
çıkarırım’ tavrına emanet.
Vatandaşı tokatlayan, azarlayan Başbakan’ın, yerdeki
vatandaşı tekmeleyen müşavirinin yüzlerinden okunduğu
üzere tarifi imkânsız bir kin ve
düşmanlık, kalp katılığı ve kibir
vicdanları esir almış. Bütün
bunları asla hata kabul etmezlik
enaniyeti içinde savunan parti
sözcüleri, mensupları ve bütün
bunlar karşısında lâl kesilmiş,
hattâ destekçi hocalar, kanaat
önderleri, Diyanet görevlileri ve
Kur’ân, helâk edilen kavimlerin
aldatma, ahlâksızlık, ölçüdetartıda hile yapma, zulüm,
zalimlere körü körüne itaat,
bol geçimlikle şımarma, fısk,
ikazlara kulak asmama gibi
sebeplerle helâk edildiğine vurgu yaparken, nefsi ruha, cebi,
cüzdanı vicdana, mideyi kalbe,
parayı ahlâka tercihten başka
manâya gelmeyen ‘Çalıyor ama
çalışıyor’la böyle bir iktidarı tercih edenler! Allah buyuruyor:
‘Zulmedenlere destek olmayın,
yoksa size ateş dokunur!’
Evet, Hocaefendi’nin duasıyla, ‘Allah ülkemizi başka ve daha
büyük felaketlerden korusun’.”
Fethullah Gülen Cemaati’ne
tâbi olmayan Müslümanlar,
mesajı aldınız mı? Tehdidin
farkında mısınız?!
haziran 2014
35
MEDYA AJANDA
Medya Ajanda
36
Hâlâ böyle haberler
yapılıyor demek…
S
OMA’daki facianın ardından şimdi bahsi geçecek
olan tarzda çok haber yayınlandı basınımızda. Birçok örneğine rastladığımız haberlerden birini vererek başlayalım...
>> “Maden faciası dünyada birinci haber:
Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan maden faciası,
dünyanın bugün de en
önemli gündem maddesi.
Dünyanın önemli basın
yayın kuruluşları faciayla
ilgili gelişmeleri ilk haber
olarak duyurdu. İngiliz
yayın kuruluşu BBC, ana haber bülteninde ilk haber
olarak verdiği Soma faciası
ile ilgili AKP hükümetinin
protesto edildiğini söyledi.
BBC, son olarak 274 olarak
açıklanan ölü sayısının
giderek artması ile ülke
tarihinin en büyük maden
faciasının yaşandığını ve
Soma’daki maden kazasının ardından ilçeye gelen
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın protesto edildiğini aktardı. Protestocuların AK Parti Soma İlçe Teş-
haziran 2014
kilatı binasına saldırdığını
ve İstanbul ve Ankara’da da
Hükümet karşıtı protestoların düzenlendiğini yazan
BBC, Ankara’da 800’e yakın
protestocunun üniversiteden Enerji Bakanlığı’na
yürüdüğünü duyurdu.
İngiliz Sky haber televizyonu da geniş yer verdiği
Soma’daki maden faciası
haberinde, yükselen ölü
sayısının yanı sıra 100’den
fazla kişinin de kurtarılmayı
beklediğini aktardı. Sky
News, ölü sayısının artmasıyla Hükümet aleyhine
protestoların da düzenlendiğini, kalabalıktaki birçok
insanın Hükümet’e kızgınlığını gösterdiğini ifade etti.
İngiliz Guardian gazetesi,
üç günlük ulusal yas ilan
edilen Türkiye’de facianın
ardından ölü sayısının
giderek arttığını yazdı. In-
dependent gazetesi ise ölü
sayısının 274’e yükselmesi
ile Soma’daki facianın ülkenin en büyük maden kazası
olduğuna vurgu yaptı. Gazete, halen siyasî tansiyonun
yüksek olduğu Türkiye’de,
İstanbul ve Ankara başta
olmak üzere birçok kentte
Hükümet aleyhine protestoların düzenlendiğini, Enerji
Bakanı Taner Yıldız’ın
madeni ziyareti sırasında
da halk arasında gerginliğin
yaşandığını yazdı.
Financial Times gazetesi, CHP’nin iki hafta önce
Soma’daki maden kazaları
ile ilgili TBMM’ye verdiği
önergenin reddedildiği haberinin bu felaket ile birlikte
siyasî bir kavgayı ateşlediğine dikkat çekti.
Amerika’da yayınlanan Wall Street Journal gazetesi de kazanın,
Türkiye’nin halk sağlığı ve
güvenliği kayıtlarının korkunç yüzünü ortaya çıkarmasının yanında, ülkenin
ilk başkanlık seçimlerine üç
ay gibi kısa bir zaman kala
Hükümet’e karşı öfkeyi şiddetlendirdiğini ileri sürdü.
ABD’li New York Times
gazetesi, 200’den fazla
kişinin hayatını kaybettiği
kazada yaşamını yitirenlerin yakınlarının ise facianın
nedenini bilmek isterken
ülke genelinde de protestoların düzenlendiğini yazdı.
Amerikan FOX televizyonu,
madencilerin hayatını kaybettiği Soma’da protestoların düzenlendiğini duyurdu. Fox News, Başbakan’ın
Soma’yı ziyareti sırasında
protesto edildiğini ve
protestocu bir grubun,
madenin işletmeciliğini
yapan Soma Holding’in
İstanbul’daki merkez binası
önünde toplandıklarını
aktardı.”
Bizim ülke basını için her
nedense yurtdışı basınına
bir malzeme olma hevesi
vardır sürekli. Dış basına
malzeme haberlerin kendi
kaynaklarından, kendi
ülkelerinden verildiğini de
yine her nedense görmezden gelirler. Zira dış basının
aktardığı haberi Türkiye’de
yaşamıyormuş gibi haber
yaparlar.
Bu arada dış basının
Soma konusuna neredeyse
hiç girmeyip hangi konuyu
ele aldığı da ayrı bir mesele. Gezi olayları sırasında
Taksim’de, Reyhanlı saldırından “önce” ve sonra da
Hatay’da konuşlanan yabancı basının maksadı da,
duruşu da belli.
Denk gelmişti, izledik:
30 Mart günü aldığı bir
sokak röportajında CNN
International, konuştuğu 3
Türk vatandaşı da Hükümet
aleyhtarı kişilerden seçerek
söyleşi yapmış, en son karede “Ülkenizdeki durumdan
endişe ediyor musunuz?”
sorusuna “Yes!” cevabı alarak haberi kesmişti. Bakınız
bu dış basında Türkiye
haberi de benden, zira aktarılan habere göre, Türkiye
endişelilerin ülkesi…
Soma’da
algının dibi
S
OMA faciasının iki ve
üçüncü günlerinde, daha
net ifadeyle işletme sahibinin ortaya çıkışından
evvel bir haberle karşılaştım. O
gün itibariyle, facianın son aşamasında çalışmalarından dolayı
hakkı teslim edilen Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a
bir atıf vardı.
>>Habere göre
Bakan’ı bir şekilde
bulan ve kendisinin avukat olduğunu beyan eden biri,
Bakan Yıldız’a kaza
nedeniyle istifa
edip etmeyeceğini
sormuş. Yıldız ise
bu soruyu kendisine daha önce
de sorduğunu
hatırlattığı aynı
vatandaşa makam düşkünü bir
insan olmadığını
ifade ederek
“Benim koltuk,
masa, sandalyeyle
ilgili düşüncemi
belki okumuşsundur. Avukat
Bey! Gözümde işçi
kardeşimin yanında şu kadar değeri
yok. Eğer böyle bir kazanın, bırakın olmasını, bırakın bu
dediğiniz sayıları,
bir tane işçi kardeşimle koltuğumu
hiçbir şekilde tartışmam!” demiş. Bu
kendisine avukat
diyen vatandaşsa
“Duygulanan Cumhurbaşkanı”,
hırçın Erdoğan!
Ç
OK şükür devlet geleneğinin ne olduğunu, nasıl işlediğini bilen
kimseleriz. Tarihe de takvim olarak eksik kalsak durum açısından vâkıfızdır. 2007 yılında Çankaya yollarına etten duvar örmek maksadıyla kol boyu hizasında yan yana gelerek gösteriler yapan ve o günlerde Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül’e güya set kuranların ne denli bir çaresizlik batağına battıklarının işaretlerini gördük
algı sisteminin alçak medyasında.
bu sözleri üzerine
“İstifa edeceğinizi anlıyorum
o zaman” diyerek
ayrılmış Bakan’ın
yanından.
Bu ülkede bir
makam sahibine
herhangi bir soru
sormak için avukat mavukat olmaya ihtiyaç yoktur,
önce bunu belirtelim. Bakan’ın
aynı soruyu aynı
kişiden ısrarla
işittiğini de anlıyoruz cevaptan yola
çıkarak. Peki, kendisine avukatlıkla
bir soru sorabilme
payesi yapıştıran
adamın yorumu
nasıl? İşte bu tam
da bizimkilerin
duymak istediği
cümle: “İstifa edeceğinizi anlıyorum
o zaman…”
Keskin sirke
küpüne zararmış,
daha fazla yorum
yapmayacağım bu
habere.
>> Yaşanan facianın
hemen ertesi günü olay
yerine giderek ailelerle
kucaklaşan, onların dertlerini doğrudan temasla
öğrenen ve ahaliye kucak
açarak gittiği sırada itiş kakış arasında kalarak canına
kastedilen Başbakan Erdoğan, bu yazıyı ele aldığımız
sırada görevden alınan Özel
Kalem Müdür Yardımcısı ile
bir öyle bir böyle konuşan
ve de belli ki her taraftan bir
korku dumuruna uğratılmış
bir vatandaş üzerinden
öyle yıpratılmaya çalışıldı
ki çocuklar dahi neyin ne
olduğunu anladı.
Bütün bu çileyle boğuşan
Başbakan resminin karşısında ise ilginç bir tablo
oluşturulmaya çalışılıyordu: “Duygulanan Cumhurbaşkanı”.
Basına açık havada
verilen beyanatı sırasında
bir vatandaşın “Kurtar
bizi Cumhurbaşkanım!”
şeklindeki hitabının üzerine ağladığı belirtilen
Cumhurbaşkanı Gül, hiçbir
hengâmenin muhatabı
olmazken, bir de halkın
rahatlıkla sarılabildiği bir
portreyle sunuldu. Bu sunum, “Kurtar bizi Cumhurbaşkanım!” hitabının aslın-
da ne anlama geldiğini de
gösteriyor, o hitapla bütün
gayret örtüşüyordu: “Bizi
Erdoğan’dan kurtar!”
Hani ey medyanın alçak
karaktercikleri, siz değil
miydiniz Çankaya’ya kurulan etten duvarları bütün
dünyaya servis eden? Siz
değil miydiniz Köşk’ü irticaya kapatan? Bütün tuzakları, bütün oyunları bozacak
Kadir-i Mutlak’ın takdirini
ne kadar engellemeye
kalkışsanız, şeytan olup
millete ne kadar sağından
yaklaşmaya çalışsanız da
başaramayacaksınız…
haziran 2014
37
Ahmet Yozgat - [email protected]
haberajanda
Karikatür
38
haziran 2014
haziran 2014
39
haberajanda
Dosya
Cumhuriyet’in kuruluşundan
bu yana 18 defa yapılan
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunda
Mustafa Kemal Atatürk
ve İsmet İnönü dört
kez, Celal Bayar üç kez,
Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Turgut
Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül
de bir kez Cumhurbaşkanlığı’na
seçildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin
“seçilmeyen” tek Cumhurbaşkanı
ise Kenan Evren.
***
Aslında kimsenin Abdullah Gül ile
bir sıkıntısı yoktu. Öyle ya, onun
şahsında yürüyen bir muhalefet
yürüyüşü yapılmıyordu. Ancak
muhalefetin gözüne kestirdiği iki
“şey” vardı: Recep Tayyip Erdoğan
ve Hayrünnisa Gül’ün başörtüsü…
***
15 Haziran 2012 günü, Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu’ndaki
değişikliğe yapılan CHP itirazının
karara kavuştuğu gün oldu.
Anayasa Mahkemesi, CHP’nin
Cumhurbaşkanlığı görev süresiyle
alakalı talebine karşılık “Gül’ün
görev süresi 7 yıldır” dedi. Bu, şu
demekti: Abdullah Gül, 2010 yılı
12 Eylül’ünde yapılan değişiklikle
halkın kabul ettiği beş yıllık görev
süresi formatına dâhil değildir.
Ancak Gül, daha sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olabilir.
Yani 7+5 yıl süreyle Türkiye Cumhurbaşkanı olabilir.
***
AYM’ye davayı açan CHP Grup
Başkanvekili Akif Hamzaçebi
de kararı tutarsız bulduğunu
açıklayarak, “Son sözü Anayasa
Mahkemesi söylemiştir, hayırlı
olsun!” diye konuşuyordu. Aslında
bu cümle, sonunda bütün ülkede
aylarca yer alacak bir tartışmanın
el ovuşturmasına delalet ve Canikli ile Atalay isimlerinde cisimleşen bu tartışma, gelecekte AK
Parti’nin “açık şekilde yeniden bir
kuruluş aşamasına gireceğinin de
habercisiydi.
40
haziran 2014
T
ÜRKİYE, yerel seçimlerin hemen ardından,
ilk turu 10 Ağustos’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlendi. Cumhurbaşkanı birinci turda seçilemezse, 24 Ağustos’ta
bir kez daha sandık başına gidilecek.
>> 2007 yılında, Anayasa’da yapılan
değişiklikten sonra ilk kez halk tarafından seçilecek olan cumhurbaşkanı, 5 yıl
görev yapacak ve en fazla iki defa (5+5)
seçilecek.
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana
18 defa yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü dört kez, Celal Bayar
üç kez, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri
Korutürk, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül
de bir kez Cumhurbaşkanlığı’na seçildi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “seçilmeyen” tek
Cumhurbaşkanı ise Kenan Evren…
Öncelikle bugüne dek gelmiş geçmiş
tüm cumhurbaşkanlarının nasıl bir seçim
evresinden geçtiğine panaromik anlamda
bir göz atalım.
Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923 tarihindeki ilk seçilişinde, Meclis’teki 281 milletvekilinden 158’inin katılımıyla ve 1. turda
“oybirliğiyle” seçildi.
1 Kasım 1927’deki ikinci seçilişinde,
Meclis’teki 316 milletvekilinden 288’inin
katılımıyla ve yine 1. turda “oybirliğiyle”
seçildi.
4 Mayıs 1931’deki üçüncü seçilişinde,
Meclis’teki 317 milletvekilinden 289’unun
katılımıyla ve yine 1. turda “oybirliğiyle”
seçildi.
1 Mart 1935’teki son seçilişinde ise,
Meclis’teki 399 milletvekilinden 386’sının
katılımıyla ve yine 1. turda “oybirliğiyle”
seçildi.
“(…) Meclis, 29 Ekim 1923’te, Cumhuriyet’i ilan etmesinin hemen ardından
Cumhurbaşkanlığı seçimine geçti. O
tarihte, Meclis’te 287 milletvekili vardı.
Ama bunlardan sadece 158’i oylamaya
katılarak Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın
cumhurbaşkanı seçilmesi için oy kullandı.
129 üye ise, yüzyıllarca monarşi rejimiyle yaşayan bir ülkede radikal değişimlere,
devrimlere henüz hazır olmadıkları için
oylamaya katılmadılar.” (Çankaya Yolu
Yokuştur - Nuri Kayış)
İsmet İnönü
İsmet İnönü, 11 Kasım 1938’deki ilk
seçilişinde, 399 milletvekilinden 348’inin
katılımıyla ve 1. turda “oybirliğiyle” seçildi.
3 Nisan 1939’daki ikinci seçilişinde, 429
milletvekilinden 413’ünün katılımıyla ve
“oybirliğiyle” seçildi.
8 Mart 1943’teki üçüncü seçilişinde,
455 milletvekilinden 435’inin katılımıyla
ve 1. turda “oybirliğiyle” seçildi.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk
haziran 2014
41
haberajanda
Dosya
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı
çıkan CHP, çok aşikâr ki
onun bir dönem daha
cumhurbaşkanı kalmasını
ve ülkenin bu konuda
bir tartışma, hatta bir
krize girmesini gözüne
kestirmişti. Gün gelip de
onun döneminin biteceğini ve Erdoğan’ın restini
yine görebilen fakat bu
sefer çare bulamayan
CHP, Köşk’e çıkmasına
izin vermediği Gül’ün bu
kez AK Parti’nin başına
geçmesini istiyor. Bu
istek, tam da Erdoğan’ın
“partili cumhurbaşkanı”
formülüne aslında çaresiz
ve öfke dolu bir desteğe
dönüşüyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül, CHP’nin bu temenni
senaryosuna göre zaten
partili bir cumhurbaşkanı.
İşte Erdoğan’ın bu süreçteki dünya görüntüsü,
her şeyine programının
yapıldığı, mazlumların
üzerine dualar akıttığı ve
zalimlerin ve de zalimleri
görmezden gelenlerin
öfkesinin hissedildiği bir
kıvamda.
***
“Yürütme ve yasama
organlarına birbirlerinin
taşkınlık eğilimlerini önleyecek yetkiler verilmiştir.
Kuvvetler, parlementer
sistemin aksine yumuşak
olarak değil, sert bir şekilde ayrılmıştır. Birbirinin
yetki sahası sert çizgilerle belirtilmiş, yasama
organı yürütme organını
düşüremediği gibi yürütme organının da yasama
organını fesih yetkisi
yoktur. Buna karşılık,
kuvvetler arasında kurulan kontrol sayesinde
organların mevcudiyetleri
tehlikeye girmemektedir.”
(Burhan Kuzu)
42
haziran 2014
İsmet İnönü
5 Ağustos 1946’daki dördüncü ve son seçilişinde ise 465 milletvekilinden 451’inin katılımıyla ve
yine 1. turda, ancak bu kez oybirliğiyle değil, “388
oyla” seçildi.
“(…) 1937’de Başbakanlık’tan istifa ederek köşesine çekilen İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinin yolunu, Başbakan Celal Bayar’ın Köşk’e
çıkmak istemeyişi, Genelkurmay Başkanı Fevzi
Çakmak’ın ise ordunun başında kalmaktan yana
tavır alması açtı.” (Çankaya Yolu Yokuştur-Nuri
Kayış)
Celal Bayar
Bayar, 22 Mayıs 1950’deki ilk seçilişinde, 487
milletvekilinden 453’ünün katılımıyla ve 1. turda,
387 oyla seçildi.
14 Mayıs 1954’teki ikinci seçilişinde, 541 milletvekilinden 513’ünün katılımıyla ve yine 1. turda, “486 oyla” seçildi.
1 Kasım 1957’deki üçüncü ve son seçilişinde
ise, 610 milletvekilinden 413’ünün katılımıyla ve
1. turda “oybirliğiyle” seçildi.
Celal Bayar’ın görev süresi, 27 Mayıs 1960
Askerî Darbesi ile sona erdi. Bu tarihte kurulan
Milli Birlik Komitesi kararıyla Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Atatürk
Celal Bayar tutuklandı. Bayar’ın yanı sıra Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik
Koraltan ve bütün Bakanlar Kurulu üyeleri ile
Demokrat Parti önde gelenleri de tutuklandı.
“(…) Bayar, Demokrat Parti’nin (DP) tek başına iktidara gelmesinden bir hafta sonra cumhurbaşkanı oldu. Seçilmesi kolay oldu ama Çankaya
Köşkü’nde pek rahat oturduğu söylenemez. Zira
başta Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere,
Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) kopup
DP’yi kuranlarda deyim yerindeyse ‘İnönü fobisi’ vardı. İnönü’nün muhalefette kalmayı hazmedemeyeceğini ve kendilerine karşı komploların
içinde olacağını düşünüyorlar, sürekli olarak bir
darbe endişesi içinde yaşıyorlardı. Nitekim ikisi
de bir darbe sonucu iktidardan uzaklaştı. Menderes idam edildi; Bayar ise, hakkında Yassıada
Mahkemesi’nde idam kararı verilmesine rağmen,
yaşlı olması nedeniyle son anda ölümden döndü.”
(Çankaya Yolu Yokuştur-Nuri Kayış)
Cemal Gürsel
Cuntanın başına getirilen Gürsel, 26 Ekim
1961’de, 638 milletvekilinden 607’sinin katılımıyla
ve 1. turda 434 oyla seçildi, yani oybirliğiyle değil.
Gürsel, 28 Mayıs 1960’da, 27 Mayıs 1960 Dar-
Celal Bayar
besi ile kurulan ve 38 subaydan oluşan Milli
Birlik Komitesi Başkanlığı ve de “Devlet Başkanlığı”na getirildi. Gürsel’e MBK
Başkanlığı’nın yanı sıra “Başbakanlık” -24 ve
25. Hükümetler- ve “Milli Savunma Bakanlığı” görevleri de verildi. Yeni Anayasa’nın 9
Temmuz 1961’deki kabulü ile 15 Ekim
1961’de yapılan genel seçimlerden sonra
12. Dönem TBMM, 25 Ekim 1961’de toplandı ve askerî rejim sona erdi. Dolayısıyla
Gürsel’in görevi de 25 Ekim 1961’de son
buldu. Gürsel, TBMM’de 26 Ekim 1961’de
yapılan seçimle Türkiye Cumhuriyeti’nin 4.
Cumhurbaşkanı oldu. Gürsel, geçirdiği rahatsızlık sonucu süresini tamamlayamadan Cumhurbaşkanlığı
görevinden ayrılmak zorunda kaldı. 1960’da
geçirdiği hafif bir felçle başlayan hastalığı
zamanla ilerledi ve 2 Şubat 1966’da tedavi
için ABD’ye götürüldü. 9 Şubat’ta komaya
giren Gürsel, 26 Mart’ta Türkiye’ye getirildi ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne
kaldırıldı. Aynı gün 37 kişilik ‘’Müşterek
Sıhhî Kurul’’, Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı
görevine devam edemeyeceğini belirten bir
rapor hazırlayarak Başbakanlık’a sundu ve
28 Mart 1966’da, TBMM kararıyla Cum-
Adnan Menderes
hurbaşkanlığı görevi sona erdi.
“(…) 27 Mayıs 1960’taki askerî darbenin ardından Devlet Başkanı ve Milli Birlik Komitesi Başkanı olan Gürsel, 1961
Ekim’inde yapılan genel seçimin ardından
açılan Meclis’te cumhurbaşkanı seçilmeyi
başardı. Meclis’teki seçimden bir gün önce,
darbeyi yapan komutanlar, seçime katılan
siyasî parti liderlerini toplayıp tavırlarını net
bir şekilde ortaya koydular: ‘Cemal Gürsel
dışında bir kişinin cumhurbaşkanı olmasını kesinlikle kabul etmeyiz…’ Meclis’teki
Adalet Partililerin (AP) bir bölümü bir sivili, Prof. Ali Fuat Başgil’i Cumhurbaşkanlığı
için aday göstermek eğilimindeydi. Ama
onlar da derhal ‘ikna’ edildiler.” (Çankaya
Yolu Yokuştur-Nuri Kayış)
Cevdet Sunay
Sunay, 28 Mart 1966’da, 634 milletvekilinden 532’sinin katılımıyla ve 1. turda ”461
oyla” seçildi.
“(…) Sunay, 1966’da, Meclis’te kullanılan
532 oyun 461’ini alarak cumhurbaşkanı seçildi. O tarihte AP tek başına iktidardı. Sivil
bir cumhurbaşkanı seçmeleri mümkündü.
Cemal Gürsel
Ama bu düşünceyi belki de sadece akıllarından geçirdiler, yüksek sesle ifade etme
cesaretini bile gösteremediler. Ordunun siyaset üzerindeki vesayeti öylesine güçlüydü
ki Genelkurmay Başkanlığı görevi henüz
biten Sunay’ın cumhurbaşkanlığı son derece doğal görüldü.” (Çankaya Yolu YokuşturNuri Kayış)
Fahri Korutürk
Fahri Korutürk, 6 Nisan 1973’te, 635
milletvekilinden 557’sinin katılımıyla ve
“15. turda”, ancak 365 oyla seçildi.
“(…) Korutürk, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapmıştı. O yıl, yani 1973’te, 12 Mart
1971 askerî muhtırasından sonra kurulan
hükümetlerden Ferit Melen hükümeti iş
başındaydı ve bu hükümet, Genelkurmay
Başkanlığı’ndan istifa ederek tabiî senatör
seçilen Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olmasını istiyordu. Ancak o tarihe kadar hemen hiçbir konuda anlaşamayan AP Genel
Başkanı Süleyman Demirel ile CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Gürler’in değil,
Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanı seçilmesi konusunda anlaştılar. Nitekim Meclis’teki
oylama da bu anlaşmaya uygun sonuçlandı.
haziran 2014
43
haberajanda
Dosya
Cevdet Sunay
Fahri Korutürk’ün görev süresi 6 Nisan
1980’de sona erdi. Olağan bir devlet düzeni içinde, birkaç gün içinde yeni bir cumhurbaşkanının seçilip görevine başlaması
gerekirdi. Ne var ki o günkü siyasî ortam
buna elverişli değildi. Çok parçalı Meclis’in,
Cumhurbaşkanlığı konusunda bir isim üzerinde anlaşması çok zor, hatta imkânsızdı.
Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı’na Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil vekalet etmeye başladı. Bu vekalet
görevi, 12 Eylül 1980 askerî darbesine kadar sürdü.” (Çankaya Yolu Yokuştur- Nuri
Kayış)
Kenan Evren
Kenan Evren, 7 Kasım 1982’de, 1961
Anayasası’nın 2709 sayılı maddesinin halkoyu ile kabulü sonucu cumhurbaşkanı
oldu. Evren’in cumhurbaşkanlığı, Meclis’te
bir seçim gerçekleşmeksizin başladı. Bu süreç, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ile başladı
ve Anayasa’nın geçici 1’inci maddesi uyarınca tamamlandı. 2 yıllık hazırlık sonucunda
yeni anayasayı kabul eden halk, Evren’i de
Köşk’e çıkardı.
“12 Eylül 1980’de yapılan askerî darbeyle ülke yönetimine Genelkurmay Başkanı
Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri
Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat
Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun el
koydular. Bu ekip, kendisini ‘Milli Güvenlik
Konseyi’ olarak adlandırdı. Konsey Başkanı,
aynı zamanda ‘Devlet Başkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’ görevlerini de yürütecek
olan Orgeneral Kenan Evren oldu. Evren,
44
haziran 2014
Fahri Korutürk
Kenan Evren
Turgut Özal
1982’deki halk oylamasının ardından cumhurbaşkanı sıfatını kazandı.” (Çankaya Yolu
Yokuştur-Nuri Kayış)
karşıya getirdi. O tarihte Meclis’te dağınık
bir tablo vardı. Birinci parti olan Süleyman
Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi’nin
(DYP) 178, ikinci parti Erdal İnönü liderliğindeki Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin
(SHP) 88 milletvekili vardı ve DYP-SHP
koalisyon hükümeti Demirel tarafından
kurulmuştu. Demirel, Köşk’e çıkabilmek
için iktidar ortağı SHP’nin desteğini almayı
başardı ve 16 Mayıs 1993’te cumhurbaşkanı
oldu.” (Çankaya Yolu Yokuştur-Nuri Kayış)
Turgut Özal
17 Nisan 1993’te geçirdiği rahatsızlık
nedeniyle görevi sırasında vefat eden Özal,
31 Ekim 1989’da, 450 milletvekilinden
285’inin katılımıyla ve 3. turda 263 oyla seçildi. Ancak görevine 9 Kasım 1989’da başladı. Zira Evren’in 7 yıllık süresi, Anayasa’ya
göre bu tarihte doluyordu.
“(…) 12 Eylül darbe dönemi, 6 Kasım
1983’te yapılan milletvekili genel seçimiyle
sona erdi. Bu seçimde, Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) birinci oldu. ANAP iktidarı ilk yıllarda başarılı
işlere imza attı, ancak daha sonra yolsuzluk
iddiaları, Özal ve ailesinin saltanat görüntüleri, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan
keyfî uygulamalar sonucu yıprandı. Nitekim 1989’daki yerel seçimde ağır bir yenilgi aldı, ancak üçüncü parti olabildi. Öyle
anlaşılıyordu ki seçmen, iktidardaki partiden bıkmıştı ve onu değiştirmek istiyordu.
İşte böyle bir ortamda Cumhurbaşkanlığı
seçimine gidildi ve Turgut Özal, 31 Ekim
1989’da, Meclis’te yapılan oylamada 263 oy
alarak cumhurbaşkanı seçildi.” (Çankaya
Yolu Yokuştur-Nuri Kayış)
Süleyman Demirel
16 Mayıs 1993’te, 450 milletvekilinden
431’inin katılımıyla 3. turda ve 244 oy alarak
seçildi Süleyman Demirel.
“(...) Turgut Özal’ın Köşk’te henüz 3,5 yılını bile tamamlamadan anî vefatı, Türkiye’yi
bir Cumhurbaşkanlığı seçimiyle daha karşı
Ahmet Necdet Sezer
Sezer, 5 Mayıs 2000’de, Meclis’in 533 vekilinin katılımıyla ve 3. turda 330 oy alarak
seçildi, görevine de 16 Mayıs 2000 tarihinde
-Demirel’in 7 yıllık süresinin dolması nedeniyle- başladı.
“(...) Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığındaki görev süresi 16 Mayıs 2000
tarihinde doluyordu. Onun yerine, iktidardaki üçlü koalisyonun liderleri DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, ANAP Genel
Başkanı Mesut Yılmaz ve MHP Genel
Başkanı Devlet Bahçeli’nin ortaklaşa belirledikleri isim olan Ahmet Necdet Sezer
cumhurbaşkanı seçildi. Sezer, uzun yıllar
hâkimlik yaptıktan sonra Yargıtay üyeliği ve
Anayasa Mahkemesi üyeliğinde bulunmuş,
1998’de de bu mahkemeye başkan olmuştu.
Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli, uzun arayışlardan
sonra Sezer’in ismi üzerinde karar kılmıştı.
Meclis’te yapılan seçime 550 milletvekilinden 533’ü katıldı, bunlardan 330’unun
oyuyla Sezer cumhurbaşkanı seçildi.” (Çankaya Yolu Yokuştur-Nuri Kayış)
Abdullah Gül
Gül, 28 Ağustos 2007’de, 550 milletveki-
Süleyman Demirel
linden 448’inin katılımıyla ve 3. turda 339
oy alarak Cumhurbaşkanı oldu. “(…) 2007’de Adalet ve Kalkınma Partisi 5 yıldır iktidardaydı ve 354 milletvekili
vardı. Anayasa’nın 102’inci maddesi, Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci ve ikinci
turlarında nitelikli çoğunluğun aranacağını,
yani 367 milletvekilinin oyunun zorunlu
olduğunu belirtiyor, üçüncü turda ise salt
çoğunluğun, yani 276 oyun yeterli olacağını vurguluyordu. Bu durumda AK Parti’nin
göstereceği cumhurbaşkanı adayının, ilk iki
turda olmasa bile üçüncü turda seçilmesine
kesin gözüyle bakılıyordu. Ne var ki bu seçim sanıldığı kadar kolay olmadı.
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı
Sabih Kanadoğlu, Anayasa’nın cumhurbaşkanının seçilmesine ilişkin maddesinin
yanlış değerlendirilmemesi gerektiğini, söz
konusu maddenin, cumhurbaşkanı seçimi
için Meclis’in toplantı yeter sayısının 367
olmasına hükmettiğini savundu. Muhalefet partileri de bu görüşe destek oldu. Bu
arada Türk Silahlı Kuvvetleri de yayınladığı
bir bildiriyle seçime müdahale etti. Sonuçta
AK Parti, mevcut koşullarda cumhurbaşkanını seçemeyeceğini anladı ve erken seçime
gitti. Erken seçimde yeniden birinci çıkan
AK Parti, bu defa Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçmeyi başardı.” (Çankaya Yolu
Yokuştur-Nuri Kayış)
Yıl 2014, halk ilk kez
başkanını seçecek
Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkışının ardından aylar süren tartışmaların nerede final
bulacağı çokça düşünülüyordu. Zira “Çankaya gericilere kapalı!” diyen kitle örgütlenmelerinin bütün Türkiye’de çeşitli isimlerle
Ahmet Necdet Sezer
miting havalarına girişmesi dahi ülkede
başka tip hareketlenmelerin olacağı görüşünü güçlendiriyordu.
Aslında kimsenin Abdullah Gül ile bir
sıkıntısı yoktu. Öyle ya, onun şahsında yürüyen bir muhalefet yürüyüşü yapılmıyordu.
Ancak muhalefetin gözüne kestirdiği iki
“şey” vardı: Recep Tayyip Erdoğan ve Hayrünnisa Gül’ün başörtüsü...
Abdullah Gül, uluslararası kamuoyu tarafından izlediği yumuşak siyaset ve uzlaşmacı yaklaşımlarıyla tanınan biriydi. Öyle
ki bugün dahi Sayın Gül hakkında varlığını
sürdüren düşünce aynıdır. Ancak onu bu
milletin tanıdığı en yüksek makama çıkarma düşünce ve siyasetinde olan Recep Tayyip Erdoğan’ın varlığı, Çankaya’yı kendine
mesken edinmiş sığ düşüncenin Gül’ü de
etkileyeceği yönünde cereyan ediyordu.
Bu durumu hazmedemeyen Çankaya iskan sahipleri (!), Cumhurbaşkanlığı seçimi
hakkındaki Anayasa değişikliğini ve yine
aynı seçim hakkındaki kanun değişikliğini
Anayasa Mahkemesi’ne taşıma karar aldı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı dava
AYM tarafından kabul edilirken, Yüksek
Mahkeme’nin vereceği karar heyecanla
bekleniyordu.
Ve CHP “sol” gösterip “sağ”
vurur…
15 Haziran 2012 günü, Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu’ndaki değişikliğe yapılan
CHP itirazının karara kavuştuğu gün oldu.
Anayasa Mahkemesi, CHP’nin Cumhurbaşkanlığı görev süresiyle alakalı talebine
karşılık “Gül’ün görev süresi 7 yıldır” dedi.
Bu, şu demekti: Abdullah Gül, 2010 yılı 12
Eylül’ünde yapılan değişiklikle halkın kabul
ettiği beş yıllık görev süresi formatına dâhil
değildir. Ancak Gül, daha sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olabilir. Yani 7+5
yıl süreyle Türkiye Cumhurbaşkanı olabilir.
AYM bu 7 yıl kararını 4’e karşı 13 oyla
karara bağladı. Fulya Kantarcıoğlu, Mehmet Erten, Osman Paksüt ve Zehra Ayla
Perktaş, Gül’ün görev süresinin 5 yıl olması
gerektiği yönünde oy kullanmışlardı. Bu görüntüde AYM Başkanı Haşim Kılıç, Gül’ün
7+5’ine kabul oyu veren isimlerdendi.
Peki, söz konusu Gül iken, bu karara verilen tepkiler nasıldı?
İlk tepki, elbette Gül’ü o makama taşıyan ve referendum sırasında meydanlara
özellikle kendisini ileri süren AK Parti’den
geliyordu. O günlerde AK Parti Grup Başkanvekili olan Nurettin Canikli şunları söylüyordu: “Hem 7 yıl görev yapıp, hem de
yeniden aday olabilme kararı tutarsızlık içeriyor.” Fakat Canikli açık şekilde AYM’nin
kararını olumsuz yönde eleştirirken, yine o
günlerde Başbakan Yardımcısı olan Beşir
Atalay “Kararı olumlu buluyorum” diyordu. AK Parti’de acaba bir yorum sıkıntısı mı
başgöstermişti? Yine AK Parti’nin şimdiki
makamına taşıdığı bir isim olan TBMM
Başkanı Cemil Çiçek, “Bu bir yargı kararıdır. Uyulması gereken bir karardır. Meseleye
öyle bakmak lazım” diyerek bir mecburiyetten bahsediyordu. Yalnız bu mecburiyet,
Cemil Çiçek’i değil, AK Parti’yi bağlıyordu. AYM’ye davayı açan CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi de kararı tutarsız
bulduğunu açıklayarak, “Son sözü Anayasa
Mahkemesi söylemiştir, hayırlı olsun” diye
konuşuyordu.Aslında bu cümle,sonunda bütün ülkede aylarca yer alacak bir tartışmanın
el ovuşturmasına delalet ve Canikli ile Atalay
haziran 2014
45
haberajanda
Dosya
Başkanlık sistemi
Bu konuda daha evvel de kendisine müracaat ettiğimiz ve Türkiye’de başkanlık sisteminin oluşturulması için çalışan isimlerin
başlarında gelen bir akademisyenin, Prof.
Dr. Burhan Kuzu’nun kıymetli fikirlerine
yer vereceğiz. Kuzu, “Her Yönü İle Başkanlık Sistemi” adlı çalışmasında bu sistemin
nidüğünü açıkça ortaya koyuyor.
“Temsilî rejimin hükümet şekillerinden
biri olan başkanlık hükümeti, kuvvetler ayrılığı prensibini sert bir şekilde tatbik eden,
kuvvetleri birbirine kontrol ettirmekle beraber icra organının üstünlüğünü sağlayan
temsilî bir hükümet biçimidir.
(…)
Abdullah Gül
isimlerinde cisimleşen bu tartışma, gelecekte AK Parti’nin “açık şekilde yeniden bir kuruluş aşamasına gireceğinin de habercisiydi.
Bu süreçteki belki de en orijinal tepki ise
BDP’den gelmişti. BDP Grup Başkanvekili
Hasip Kaplan, “AKP’nin en büyük hatası,
kanunla anayasa değiştirmeye kalkarak Sayın
Gül’ün bir daha seçilemeyeceği maddesini
koymasıydı” demişti. Öyle ya, AK Parti, sürekli biçimde demokrasiye verdiği zararlarla
itham edilirken, ülkeye getirdiği demokratik
hamlelerinin kurbanı haline getiriliyordu o
hamlelere muhalefet edenler tarafından.
Şimdi ne olacak?
Ancak bundan sonraki süreçte ne olacağına dair yapılan yorumlara bakıldığında,
zamanında CHP’nin AYM’ye açtığı bu
dava hakkında üstü örtülü biçimde düşündüğü “7 yıl kararı da, 5+5 kararı da işimize
gelir” şeklindeki fikir, 2012-2014 arasında millî iradenin bazı işbirlikçi oyunlarına
“Dur!” demesiyle tersine döndü. Yani bu kez
Erdoğan, “Başbakan da olsam, Cumhurbaşkanı da olsam…” şeklinde başlayan bir girişle cümlelerini kurma imkânı elde etti. Bu
noktada çok ilginç denebilecek bir detayla
karşı karşıyayız: Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkan CHP, çok aşikâr ki
onun bir dönem daha cumhurbaşkanı kal-
46
haziran 2014
masını ve ülkenin bu konuda bir tartışma,
hatta bir krize girmesini gözüne kestirmişti.
Gün gelip de onun döneminin biteceğini ve
Erdoğan’ın restini yine görebilen fakat bu sefer care bulamayan CHP, Köşk’e çıkmasına
izin vermediği Gül’ün bu kez AK Parti’nin
başına geçmesini istiyor. Bu istek, tam da
Erdoğan’ın “partili cumhurbaşkanı” formülüne aslında çaresiz ve öfke dolu bir desteğe
dönüşüyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, CHP’nin bu temenni senaryosuna
göre zaten partili bir cumhurbaşkanı. İşte
Erdoğan’ın bu süreçteki dünya görüntüsü,
her şeyine programının yapıldığı, mazlumların üzerine dualar akıttığı ve zalimlerin ve
de zalimleri görmezden gelenlerin öfkesinin
hissedildiği bir kıvamda.
Söz konusu bu kıvama göre Türkiye’de
daha önceleri konuşulan, fakat konuşuldukça birilerinin ve ülkemizdeki işbirlikçilerinin geleceğin Türkiye’sinden korktuğu
aşikâr olan bir konuya tekrar ve çıkmamak
üzere dalacağımız belli. O konu, “başkanlık
sistemi”.
Peki, başkanlık sistemi anayasal literatürde ne anlama geliyor, bu formüle göre neler avantajlı, neler dezavantajlı, söylenildiği
gibi kuvvetler ayrılığı (yasama-yürütmeyargı) ilkesine aykırılık mı var? Biraz da bu
sorulara yanıt arayalım.
Yürütme ve yasama organlarına birbirlerinin taşkınlık eğilimlerini önleyecek
yetkiler verilmiştir. Kuvvetler, parlementer
sistemin aksine yumuşak olarak değil, sert
bir şekilde ayrılmıştır. Birbirinin yetki sahası
sert çizgilerle belirtilmiş, yasama organı yürütme organını düşüremediği gibi yürütme
organının da yasama organını fesih yetkisi
yoktur. Buna karşılık, kuvvetler arasında kurulan kontrol sayesinde organların mevcudiyetleri tehlikeye girmemektedir.
(…)
Başkan, parlementonun alalâde bir politika adamı değil, kuvvetli bir partinin en
ileride gelen lideri, şahsî bir görüş ve politikaya sahip, halkın güvenini kazanmış bir
şahsiyettir. Başkan sadece merasimlerde,
resmî geçitlerde selamlanan ve ziyaret sofralarında nutuk atan devlet reislerinden değildir. Amerikan Anayasası, lüksten ibaret bir
devlet reisi istememiştir. İngiltere’de öğrendikleri ‘Kral hükümet etmez, saltanat sürer’
kuralını tersine çevirerek, ‘Kral hükümet
eder, saltanat sürmez’ şekline getirmişlerdir.
(…)
Parlamenter sistemle başkanlık sisteminin
kendilerine özgü bazı zayıf ve güçlü oldukları hususlar vardır. Bu durum da parlamenter
sistemde yürütme organının istikrarsızlığı,
başkanlık sisteminde ise yasama ve yürütmenin kilitlenmesi sorunu biçiminde ortaya konulmaktadır. Bu genel sakıncaları en
azından potansiyel olarak mevcuttur. Ancak
bu muhtemel tehlike yanında başkan, doğrudan doğruya halk tarafından ve belli bir
dönem için seçildiğinden yürütme organının büyük istikrar göstermesi garantilenmiş olmaktadır. Her ne kadar parlamenter
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
sistemlerde de -Büyük Britanya örneğinde
olduğu gibi- kabinelerin çok istikrarlı ve
başbakanın kuvvetli olduğu rejimler varsa
da çoğunlukla koalisyonlar yüzünden kabinelerin pek işlemediği de bir vakıadır. Oysa
başkanlık sistemi, başkanı yasama organından bağımsız kılmak, ona belli bir görev
süresi tanımak ve halk tarafından seçilmek
yoluyla -otoritesini meşrulaştırmak suretiyle- yürütmenin istikrarsızlığı ihtimalini
ortadan kaldırmaktadır.
Başkanlık hükümet sisteminin bu özelliklerinin, onu diğer sistemlere üstün kıldığı
ileri sürülmüştür. Şöyle ki, başkanlık hükümeti sistemi yandaşlarına göre, sistemin
dayandığı güçler ayrılığı esasının sağladığı
bölünme, uzmanlaşmayı kolaylaştırarak yönetimi etkinleştirir.
(…)
Başkanlık modelinin bizce en olumlu ve
bizi çeken yönü, sorumlu ve yetkilinin kim
olduğunun çok açık olarak belli olmasıdır.
Bu durum, demokratik bir sistemde oldukça önemli bir noktadır. Gerçekten yeni seçimde vatandaşın oylarını isabetli kullanabilmeleri ve tercihlerini tereddüt etmeden
yapabilmeleri, bir önceki dönemde yapılan
olumlu ya da olumsuz işlerden kimlerin ve
hangi ölçüde sorumlu olduklarının veya
sorumlu olmadıklarının net olarak bilinmesine bağlıdır. Kısacası, bir önceki dönemde
yapılan işlerin sevabıyla, günahıyla faturasının kime kesileceği bilinmelidir ki demokrasilerde seçmenin aldatılması önlenebilsin.
İşte başkanlık modeli, böyle bir faturanın
bize sunulmasına imkân vermektedir; dört
ya da beş yıllık icraatı çok net olarak görme
fırsatı tanımaktadır.
(…)
Başkanlık modeli, güçleri birbirine
‘muhtaç’ kılarak işlemesi ile daha kuvvetli
ve etkili bir dengeler sistemi kurarak gerçekçi ve mantıkî bir yol izlemiştir. Bu bağlamda hatırlatalım ki, bu sistemde şayet
başkan, kongre ile iyi geçinmezse, elindeki
yetkileri hiçbir şekilde kullanamaz. Rahmetli Başgil’in ifadesi ile ‘başkanın yüksek
kudreti, yağmur altındaki tuz yığını gibi
erir gider’.
Başkanlık sisteminde, söylenenlesin aksine yasama organı, yani meclis çok daha
etkili ve yetkili olmaktadır. Gerçekten kanun ve bütçe gibi çok önemli iki yetkiyi tekelinde tutan meclis, bu iki yetki sayesinde
başkanı kendine muhtaç kılmakta ve onu
parlemanto ile iyi geçinmek zorunda bırakmaktadır.
(…)
Hâlbuki şimdi uygulanan nispî temsil
sisteminin bloke liste usûlündeki adayları
genelde parti merkezi belirlemekte ve listenin ön sıralarında kimler varsa onlar kazanmaktadır. Bu nedenle de milletvekili parti
merkezinin ağzına bakmakta ve emirlerine
uymaktadır. Bir sonraki seçim de kazanmak
için seçmenle birazcık temasa geçmek, fakat
parti merkezine -belki de sadece başbakanayakın olmak, bu şekilde listenin ilk sıralarına yerleşmek yeterli sayılacaktır. İşte kaliteyi
ön plana çıkardığı için dar bölgeli çoğunluk
sisteminin uygulandığı bir başkanlık modeli, hem yürütmeye, hem de yasamaya kişilik
kazandıracaktır. Nihayet bu ve benzeri bir
çok yararları iki dönem, yani 4+4=8 ya da
5+5=10 yıl gibi bir süre ile başkanlık görev
süresi sınırlandığı için, söylenenlerin tam
aksine başkanlık modelinde kan değişimi
daha sık gerçekleşecektir. Bugün birçok parlamenter sistemde gördüğümüz politikacı
örneklerine rastlanmayacaktır.”
Bu dosya kapanmaz…
Bugüne dek söylenen ve yazılanları bir
tarafa koyup baktığımızda, Ağustos’ta gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı gelip geçse
bile okumuş olduğumuz dosya kapanmayacak ve millet, alışılagelen bazı şeyleri kesip
atmayacaktır.
haziran 2014
47
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Modern zamanlar öncesi
gelenekli toplum modelinde “lider” kimse hayatın
rehberi kabul edildiğinden,
hayat emanetinin de
(can, mal, ırz, din ve akıl
emanetlerinin toplamından) sorumlusu sayılırdı.
Ancak bu beklenti modern
zamanlara doğru “krallık,
hilafet, devlet ve saray”
gibi tüzel kişilikler üzerinden anlamlandırıldı. Bir
anlamda lider, ya Tanrı’nın
temsilcisi veya bu tüzel
kuruluşun ve kurumun
yöneticisi kabul edildi.
Doğal olarak bu aşamada
“kutsal hilafet”, “kutsal
devlet” veya bir “kutsal
krallık” kültürü yaygınlaştı. Bu da lider kadar
etrafındakilerin de bir
kutsal görevi yerine getirdiği savıyla kutsanmışlık
gücünden pay almasına
yaradı.
***
Cevap ortada iken soru
sormakta ısrar edenin derdi ise üzüm yemek değildir. Cevabı, soru işaretlerini arttırarak çoğaltanların
hesabı ise cevap bulmak
değil, aradığını bulmak ve
hedefine soru işaretlerine
basarak ulaşmaktır.
***
17 Aralık operasyonu,
Erdoğan etrafındaki bu
soru işaretlerini çoğaltmak ve Fethullah Gülen’i
ise cevap olarak piyasaya
sürme operasyonudur.
Büyük bir montaj operasyonudur bu... Kasetler
etrafında veya yolsuzlukla
suçlananların korunup
korunmadığı üzerinden
oluşturulan soru işaretlerine halkın takılmasını
isteyen operatörlerin ulaşmak istediği “Güç el değiştirsin” parolası aslında
beklenmedik bir sonuçla
karşılaşmıştır: “Cevap”...
48
haziran 2014
Soru işareti
İ
NSAN için “dünya”, en az “insan” kadar zihinde
dikili duran bir “soru işareti” taşıdır. Bu soru
işareti, kimi zihinlerde özensiz konulmuş bir
mezar taşı gibi, kimi için de önünde ayin yaptığı
dev bir heykel kadar yüksektir.
>> “Dünyayı ‘soru’ mu, yoksa
‘cevap’ mı tanımlar?” diye düşünmeye başladığınızda felsefenin
yanıtı “Soru tanımlar” olurken,
din ise “Cevap tanımlar” tercihini tebliğ eder.
İnsan cevap bulduğu (veya
bulduğunu düşündüğü) yerde
kümelenir ve cevabı bulduğu zamanı kutsar. Cevabın bekçisine
“lider” diye yönelir. İlahî kaynaklı cevaba aracılık eden nebilerin
aynı zamanda birer lider olması,
cevabın “korunmuş” bekçileri
olmalarındandır. Çünkü cevabı korumak, bizzat “Cevabın
Sahibi”ne aittir.
Nebilerden uzak yaşayan, tüm
cevapları lider bildiği birinden
almak ister. Bu yöneliş bazı liderlerde “Tanrı’yı temsil” makamına evriltilir ve sözü kutsanılsın istenir. Bazı liderler de Rab
nedeniyle “haddini bilen” kişiliğe
sahip oldukları için liderliği sadece “emanet bekçiliği” kabul
ederler. Emaneti vahiy belleyenler, liderlerin bu emanetin
bekçisi olmasını öncelerler. Bir
anlamda lider-emanet ilişkisi bu
emanetin tanımı ve niteliği ile
orantılıdır. Emanet ne ise, onun
bekçisi de onun lideridir.
Modern zamanlar öncesi gelenekli toplum modelinde “lider” kimse hayatın rehberi kabul
edildiğinden, hayat emanetinin
de (can, mal, ırz, din ve akıl emanetlerinin toplamından) sorumlusu sayılırdı. Ancak bu beklenti
modern zamanlara doğru “krallık, hilafet, devlet ve saray” gibi
tüzel kişilikler üzerinden anlamlandırıldı. Bir anlamda lider,
ya Tanrı’nın temsilcisi veya bu
tüzel kuruluşun ve kurumun yöneticisi kabul edildi. Doğal olarak bu aşamada “kutsal hilafet”,
“kutsal devlet” veya bir “kutsal
krallık” kültürü yaygınlaştı. Bu
da lider kadar etrafındakilerin de
bir kutsal görevi yerine getirdiği
savıyla kutsanmışlık gücünden
pay almasına yaradı. Bir anlamda
devleti, hilafeti veya sarayı kutsayan bir “azınlık” doğdu. Vahyin,
“Devlet, bir azınlığın kendi içinde kalarak el değiştiren azınlık
gücü olmasın” uyarısı buna ilişkindir.
İnsan, tüm zaman ve mekânlarda ve de her koşulda “insan”
olduğu için güce talip olmaktan
vazgeçmedi. Sadece bu gücü
elde edeceği dini, dili, cemaati,
çevreyi, aşireti veya partiyi, gücü
yudumlayacağı bir “kap” olarak
kullandı. İnsan “Müslüman”
olunca insan oluşunu ertelemiyor, aksine insan yorumunu
“Müslümanca” kılıyor.
Vahiy, insana tek ve mutlak
gücün Rab olan Allah ve sadece
Servet Hocaoğulları
[email protected]
Türkiye,
zaten bir dünya liderine sahiptir. Şimdi Türkiye’nin
“dünyada lider” olma zamanı gelmiştir. Türkiye liderini dünyada
yalnız bırakmayacak bir 2023 vizyonuna yaklaşmaktadır.
haziran 2014
49
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Peki, ya Erdoğan? Erdoğan
“oy”dan istediği cevabı alabilmiş
midir? Erdoğan’ın kabul edelim ki
müthiş bir yeteneği var: “Oydan
cevap devşirmek...” Yine kabul
etmeliyiz ki muhalefetin etkileyici bir beceriksizliği var: “Oydan
soru devşirmek...”
***
O zaman konuyu dağıtmamak
için odak noktasına dönelim:
Erdoğan bir liderdir, ancak bu
liderlik parti, ülke, bölge, dünya
veya tarih liderliği gibi hangi
nitelik, statü veya fonksiyondadır? Bunun analizini yapacaksak
eğer; o zaman çözüm “soru”da
değil “cevap”tadır. Yani Erdoğan
neyin cevabı ise veya nelerin
cevabı Erdoğan’da ise, kim cevabını Erdoğan’da arıyor veya
hangi alan cevapsız kalmıyorsa,
işte o nitelik, ölçek, aşama veya
statü, Erdoğan’ın liderliğinin de
cevabıdır.
***
Özellikle istihbaratın en büyük
görevi olan “satrancı normal şartlar altında oynatmak” sorumluluğu, yani diplomasinin çalışmasını
sağlamak görevi -ne trajedidir ki,
Hakan Fidan operasyonu ile bu
görev iptal edilmek istenmiştiraz kalsın istihbaratın diplomasiye
kortejlik yapması bile devre dışı
kalacaktı. Nasıl bir güç vehmidir
ki, sadece bir gazete ve TV bile
bunu yapabilecek zan içinde gördüğü hayalleri ülkenin geleceğine dayatmaya kalkışabilmiştir.
***
Halkın “ilk defa Cumhurbaşkanı’nı seçecek olması”, işte bun
anlamda toplumun önce lideri ile
arasındaki mesafeyi kapatması
ve daha sonra dünya liderliği
noktasında bu özelliklere sahip
dünya liderine eşlik edecek birçok alanda dünyada lider olma
sözünün verilmesidir. Yani halk,
böylelikle kendisini de dünya
liderliği klasmanına taşımış olacaktır. Bu kavrayış ve potansiyel,
“Yeni Türkiye”nin de özünü oluşturmaktadır.
50
haziran 2014
kulluk edilecek mutlak hâkimin de yine
o Allah olduğunu hatırlatırken, iki benzer şeyin karıştırılmamasını dillendirir.
Abd (kulluk) sadece Allah’adır. Emrde
(günlük işlerde) ise - işin niteliğine göreAllah, Nebi ve insanların kendi arasından seçtiği ulu’l-emr yetkilidir. Yetkinin
kullanılması durumunda da “itaat” emredilmektedir.
Vahiy, abd (kulluk) tanımının sınırlarını belirlerken sadece kendini esas
almayı emreder. Bunun örnekliğini ise
nebi üzerinde somutlaştırır. Nebilere
bile abd edilmeyeceğini kesin ve keskin
uyarılarla netleştirir. Hiçbir kul Allah,
Nebi, Kitap, ahiret, ibadet, ahlak, inanç
veya adalet konularında bir başka insana “Sen anlatmazsan biz bilemeyiz” diye
yönelemez. Çünkü bu noktada mutlak
korunmuş ve de içinde şüphe ve çelişki
barındırmayan tek ölçü, tek kaynak “ElKitap”, yani Kur’an’dır.
Kuşkusuz Kur’an’da konu “iş güç” veya
“günlük işler”, yani “emr” olunca bazı
“emr”leri Kur’an, bazı “emr”leri Kur’an’la
çelişmeden Nebi ile ve bazı “emr”leri de
Kur’an ve Nebi ile çelişmeden “insan”ın
kendisine bırakmıştır. İnsan abd sorumluluğunu değiştirmek ve üretmek noktasında özgür değildir. Onun için Allah,
Nebi, Kitap, ahiret, ibadet, ahlak, inanç ve
adalet konularında abd, Kur’an’a tâbidir.
ve “Sor, cevap vereyim. Ben cevaplarsam
daha iyi anlarsın!” diyen “tip”ler türemiştir.
Bu tiplerin etrafında kümelenen insanlar da kendilerini şu cümle ile aldatırlar: “Abd onun sayesinde anlaşılır ve emr
de ona itaat edeceğimiz hakkıdır…” Oysa
vahye göre bu cümle sadece nebiler için
kullanılabilir, hatta abd ile ilgili cümle
bile tashih gerektirir.
Abd-emr ilişkisi, ekrana her zaman
din-siyaset tartışması veya bütünleştirilmesi olarak yansımıştır. Tarih boyunca
Müslümanların hayatında din-devlet
veya âlim-sultan meselesi iflah olmaz ve
kısır vaziyette dönen, hatta kendi zindanı
içinde çürüyen bir zihniyet var etmiştir.
Müslümanların tarihinde, zihinlerdeki
en yüksek haldeki dikili taş biçiminde
duran “soru işareti” de bu din-siyaset
etkileşiminin başladığı yol ayrımında
durur.
Bunun en tipik ve yine iflah olmaz örneklerinden birini ülkemizde 17 Aralık
operasyonu ile bizler de yaşamış olduk.
El-Cemaat-AK Parti ilişkisinin “kırılma
noktası” olan bu son gelişmelerin çözümlenmesinde bahsettiğimiz bu iki kavram
(abd ve emr) hakkında “Cevap anahtarı
hükmündedir” notunu düşerek biraz da
“cevap” konusunu işleyelim.
Cevap
İnsan, abd alanlarını değiştirme veya
dönüştürmeye yetkili değildir. Zaten
Kur’an’a göre Hıristiyanlar ve Yahudiler,
buna yönelmiş başlarda Müslüman insanlardı. Emr noktasında ise Kur’an ve
Nebi dışında insana bırakılan alanı değiştirmek ve dönüştürmek hakkına yine
insan sahiptir. Gerçi Kur’an ve Nebi dışında bu alanı değerlendiren geçmişteki
birçok âlim de kutsanarak Allah ve Nebi
ile aynı ölçüye taşındığı için onların da
emr ile ilgili yorumları veya kararları birer “tabu” olmuştur ki bu da ayrı bir soru
ve cevap alanıdır.
Cevap ile soru, biraz da tavuk-yumurta
ilişkisi gibi betimlenebilir. Örneğin felsefe sadece yumurtlar, ancak yumurta
çoğu zaman tavuğa ait olmayabilir. Zaten felsefenin konusu sadece “soru”dur
ve cevabın başladığı yerde yolunu ayırıp
yola başka sorular bırakır. Felsefenin
yumurtladığı şeyin mutlaka bir tavuğu
vardır, ancak felsefe yapan, yumurtladığı
yumurtanın içinde kalarak, o kabuğu kırmadığı için hiçbir zaman ne kendini, ne
de dışarıdan kendini göreni bu noktada
bilgilendirebilir.
Fakat tarih boyunca bu usule riayet
etmeyen ve bu yüzden gözün alabildiği
yerlerde dikili mezar taşlarına sahip olan
bir “asr-i mezarlık” gibi insan zihninde
saymaya yönelmenin bile bizleri yoracağı
birçok soru işaretine sahip bir zihniyet
oluşmuştur. Bu zihniyet, bünyesindeki
sayısız soru işaretleri içinde bizi gezdiren
Din ise “cevap” anahtarıdır. Ancak cevapların sadece bazıları soruya karşılıktır.
Dinin cevapları çoğunlukla soru sorulmadan verilen cevaplar hükmündedir.
Nitekim vahiy aldığını söyleyen ve ispatlayan nebiler olmasaydı, dünya sadece
soru işaretleri mezarlığı olmakla kalmaz,
milyonlarca insan da kendini kendi soru
işaretinde asardı. Dinin “sorusuz cevap”
yöntemi genelde “yapmak/salih amel”
pratiğindedir. Çünkü fiil/amel çoğunlukta ise sorular azalır, sorumluluklar
çoğalır. Ancak fiilden/amelden imtina
edenler genellikle “soru sormak” yöntemini kullanırlar. Nitekim abd dünyası
zayıf olanların soru işaretleri daha çoktur.
Hatta insanlar soru işaretini arttırarak
cevaplardan kaçmayı denerler.
Cevap ortada iken soru sormakta ısrar
edenin derdi ise üzüm yemek değildir.
Cevabı, soru işaretlerini arttırarak çoğaltanların hesabı ise cevap bulmak değil,
aradığını bulmak ve hedefine soru işaretlerine basarak ulaşmaktır.
İnsanoğlunun geneli, soru sormadan
cevabın olduğu yere/yöne yönelmektir.
İşte hayata dair en büyük cevap ve soru
işareti de bu yöneliştir. Çünkü soru sormadan cevap diye bir yere yönelmek büyük risktir. Cevap varken soru sormakta
ısrar etmek ise başka bir risktir. O zaman
“doğru soru” ve “doğru cevap” ile buluşmak daha önemlidir ve bu riski de azaltacaktır.
Şimdi soralım ve cevap verelim…
“Erdoğan dünya lideridir” veya “Erdoğan dünya lideri midir?” cümleleri “doğru
soru” veya “doğru cevap” olarak nitelenebilirler mi?
Erdoğan’ın etrafındaki
soru işaretleri
17 Aralık Operasyonu, Erdoğan etrafındaki bu soru işaretlerini çoğaltmak
ve Fethullah Gülen’i ise cevap olarak
piyasaya sürme operasyonudur. Büyük
bir montaj operasyonudur bu. Kasetler
etrafında veya yolsuzlukla suçlananların
korunup korunmadığı üzerinden oluşturulan soru işaretlerine halkın takılmasını
isteyen operatörlerin ulaşmak istediği
“Güç el değiştirsin!” parolası aslında
beklenmedik bir sonuçla karşılaşmıştır:
“Cevap”...
Bu cevap, Erdoğan’ın etrafındaki tüm
soru işaretlerinin 30 Mart yerel seçim
sonuçlarıyla karşılık bulduğunu ve bu
karşılığın “sandık” olduğu gerçeğini herkesin kabul etmesi gerektiğini dillendirerek içindeki Cumhurbaşkanlığı seçimine
ilişkin “Kim?” sorusunun da cevabının
haziran 2014
51
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
olduğunu hatırlatmaktadır. Yani Erdoğan,
kendisini sevmeyenler olsa da bu ülkede bir
“cevap” olduğunun altını çizmektedir.
Tabiî bu arada operasyonu yürütenler 30
Mart sonuçlarıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. Çünkü ürettikleri soru işaretleri bumerang gibi dönüp kendilerini buldu. Fakat
operasyonun paydaşı olan El-Cemaat’in
cevabı ise başından beri hazırdı: “Emr abde
tâbidir, abd ise ahir zamandaki abd örnekliğine...” (Bu cümle bile bu cemaatin diline
çok benzedi.)
Bir el-cemaat, Erdoğan’ın ve hatta halkın
52
haziran 2014
etrafında “Müslüman (bu mu?)” merkezli oluşturduğu sayısız soru işareti yanında,
bir de “Hazreti Muhammed’in diğer nebilere nispeti ne ise, Risale-i Nur’un önceki
Müslümanların çabalarına nispeti de odur”
diyecek kadar psikolojik bir tahlil gerektiren seviyeye gelmiş bu travmanın, inandığı cevabını bir türlü halka aktaramadığını
düşündüğü çocuk gibi mızmızlanarak anlatmakta ısrar ettiği bir iddiası var: Dünya
lideri kim? Erdoğan mı, Gülen mi?
Aslında bu bir “soru” bile değil. Bu, Gülen’i ahir zaman lideri bilen, abd ile emr
arasındaki sınırda dolaşan, yani sınırda dö-
şeli vaziyetteyken bastıkları mayını kendileri mi döşemiş, yoksa başkaları bunu bile
mi çözememiş şaşkınlığında seyreden özel
bir ekibin inancıdır. Fakat yine de biz bu
inancı bir soru işreti diye tercüme edelim ve
cevaplayalım.
Birinin lider veya dünya lideri olup olmadığı, ortaya “soru” olarak değil, “cevap”
olarak konulmalıdır. Bu da sade bir metodu
zorunlu kılar: Gülen neyin cevabıdır, Erdoğan neyin cevabı?
Eğer cevapların niteliği, alanı, formu,
amacı ve bağlamı farklı ise zaten ortada
aynı veya bir tek soru yok demektir. Kıyaslamak veya gündem yapmaksa abesle iştigal
olacaktır. Ancak 17 Aralık operasyonundan
sonra Gülen’in sorulmuş sorulmamış her
alanda bir “cevap makinesi” gibi politik vaazlara yönelmesi, her konudaki soruyu “aynı
soru/tek soru”ya indirgemesi ve ısrarla Erdoğan odaklı/psikozlu konuşması açıkça
gösteriyor ki Gülen de “Lider Erdoğan mı,
ben miyim?” sorusunu kendisi için “rüya-yı
sâdıka” kılmış.
Yeryüzünde bir liderlik tekeli olmadığına
veya “Kimse doğuştan lider olamaz” lanetine mahkûm olunmadığına göre, Gülen
ve taraflarının liderlik ve lider hesabı içinde olmaları kadar doğal, masum ve meşru
bir şey olabilir mi? Olamaz ve kimse de bu
arayışta olduğu için mahkûm edilemez. O
zaman soru(n) ne? Soru(n) şu: Liderlik onay
makamı sandık mı, Tanrı mı, tarih mi, şifre
mi, ahir zaman alametleri mi, güç mü, derin
konsey mi, Gönül Sultanı mı, ABD mi?..
Erdoğan’ın çok pratik bir cevabı var bu
soru(n) için: “Oy”... Peki, oy kişiyi neyin lideri yapar? Vicdanın mı, demokrasinin mi,
tarihin mi, tüm zamanların mı, her mekânın
mı, dünyanın mı, neyin?
Büyük “oy”un
Demokrasinin “çözdüğü” kadar “kilitlediği” özellikleri/zaafları da var. Hatta bazı
ülkelerde demokrasi, “anahtar-kilit oy” şeklinde kullanılmaktadır. Kilitleyen de, açan
da aynı el olmaktadır. Yani bir ülkeyi demokrasi ile (seçimle, sandıkla) kilitlemek de
mümkün, sonra bu kilidi yine demokrasiyle
açmak da. Mısır veya AK Parti iktidarı dönemine kadarki Türkiye, hatta geçenlerde
başkanlık seçimleri yapılan Suriye gibi…
Türkiye’de ilk defa açıktan bir el-cemaat,
“oy” üzerine gelecek kurmuş ve 30 Mart seçimlerine ilişkin oy kurguları ve senaryoları
yazmış ve de kendinden emin şekilde operasyon yapmıştır. Sonuç onlar için “cevap”
olmuş, fakat insanın cevabı hazmetmesi
zaman alacağından, onlar soru işaretlerinin
peşine düşmeye devam etmişlerdir.
Peki, ya Erdoğan? Erdoğan “oy”dan istediği cevabı alabilmiş midir? Erdoğan’ın
kabul edelim ki müthiş bir yeteneği var:
“Oydan cevap devşirmek...” Yine kabul etmeliyiz ki muhalefetin etkileyici bir beceriksizliği var: “Oydan soru devşirmek...”
O zaman konuyu dağıtmamak için odak
noktasına dönelim: Erdoğan bir liderdir,
ancak bu liderlik parti, ülke, bölge, dünya
veya tarih liderliği gibi hangi nitelik, statü
veya fonksiyondadır? Bunun analizini yapacaksak eğer; o zaman çözüm “soru”da değil
“cevap”tadır. Yani Erdoğan neyin cevabı ise
veya nelerin cevabı Erdoğan’da ise, kim cevabını Erdoğan’da arıyor veya hangi alan cevapsız kalmıyorsa, işte o nitelik, ölçek, aşama veya
statü, Erdoğan’ın liderliğinin de cevabıdır.
Şimdi incelikle örnek verelim: Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na “One minute!” demesi bir “cevap” ise ve bu cevap
hangi soru ve pratiğe karşılık geliyorsa, o
zaman Erdoğan’ın liderlik sınırlarına ilişkin bir ipucu yakalamış olacağız.
İsrail’in bölge liderlerinden olduğuna
onu sevmeseniz de inanıyorsanız, o zaman
Erdoğan’ın da bölge lideri olduğunu ve
daha sonraki olaylarda aldığı pozisyonlara
baktığımızda bu noktada ısrar ettiğini kabullenmek durumundayız. Suriye konusunda aldığı inisiyatif veya Mısır olaylarındaki
açıklamalar da aynı noktadan açılan pergelin çizdiği sınırları göstermektedir. Bu sınırlar bir bölgeye işaret ettiğine göre, Erdoğan için öncelikle “bölge lideri” nitelemesi
yerinde olacaktır. Nitekim Kürt açılımında,
son bir yılda aldığı mesafe tüm kontrolün
onda olduğuna delil sayılmalıdır.
Erdoğan’ın AB müzakereleri ve Almanya’daki son konuşmaları açıkça gösteriyor ki Erdoğan, Avrupa’da yaşayan Türkiye
vatandaşlarının da, ilgili ülkelere yönelik siyasetlerinde de lider olduğunu ilan etmiştir.
17 Aralık Operasyonu, zaten Erdoğan’ın
bölge liderliğini (Ortadoğu-Avrupa) tescil
etmiştir. Çünkü bu operasyon, Erdoğan’ın
bölge liderliğinden dünya liderliğine geçişteki son eşiği aştığını fark eden güçlerin
bir operasyonu olmuştur. Erdoğan, Obama,
Putin ve Merkel gibi dünya ölçeğinde inisiyatif alan ve o klasmanda siyaset yapan bir
lider statüsüne kabul edilmiştir. Nitekim
Erdoğan’ın halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olması (gerektiği) inancı da bu statüyü
ilan eden “tören” olacaktır.
Erdoğan’ın bölge liderliğinden dünya
liderliğine geçişte bazı zorlukların ve kendine ait bazı sorunların mevcut olduğunu
dillendirmek durumundayız. Her şeyden
önce Türkiye, sistem olarak ve halkın algı
seçiciliği Erdoğan’a eşlik edecek bölge ve
dünya tecrübesine sahip değil. Bunun için
iç sorunlarını çözmüş bir sivil anayasa ve
başkanlık formunda bir sistem tamamlanmak mecburiyetindedir.
Obama ve Merkel, dünya liderliklerini
ülkeleri ile beraber bir sistem-statü içinde
sürdürmektedirler. Belki bir tek Putin ile
Erdoğan arasında ülke-lider mesafesi noktasında bir pozisyon benzerliği görünebilir.
Gülen lobiciliğinin vehmi ve vahameti de
zaten “ülkesini aşan etki alanı” noktasındaki Erdoğan’a oranlı “tercih edilecekleri
kehanetine inanmaları” olmuştur. Oysa
Gülen’in amatör çıktığı bir gerçek vardı:
haziran 2014
53
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Dünya diplomasisi cemaatler veya lobiler
üzerinden yaşatılmıyor, hiçbir ülke “kullanmak” dışında bir sosyal yapıyı bir ülkeye
tercih etmiyor. Ayrıca Gülen’in de ödeyeceği bir bedel var: Hiçbir ülke kendisini
başka ülkeler üzerinden pozisyon almaya
mecbur bırakmaya yeltenen bir “hareket”i
“aile içi mesele” olarak görmez. Bunu hep
birlikte yaşayıp göreceğiz.
Eğer Türkiye’de hâlâ oynanan oyunları
bozan bir “oy” imkânı ve bu oydan cevap
devşirebilen bir lider varsa -ki bu yetenek
bir tek Erdoğan’da mevcut- o zaman hiçbir güç “oy” almadan Erdoğan’sız Türkiye
hayaliyle yaşıyorsa bunu gerçekleştiremeye-
54
haziran 2014
cektir. Erdoğan’ı bekleyense daha zorlu bir
“büyük oyun”: “Küresel oy”...
Küresel oy
Küresel oy maalesef sandıktan çıkmıyor.
Bu maalesef halkın katılımı ile gerçekleşmiyor ve yine maalesef liderlerin birbirlerini kollaması ile korunmuyor. Çünkü
küresel oy, aslında “küresel oyunlar” sonunda elde edilen puanlardan oluşuyor.
Bu puanlar ise üç ayrı oyun türünden toplanıyor: Satranç (uluslararası diplomasi),
poker (uluslararası istihbarat) ve bilardo
(uluslararası lobicilik)...
Büyük oyunu “satranç, poker, bilardo”
benzetmesiyle aktarmak diplomasiye uymasa da “One minute!” dedikten sonra
Sayın Erdoğan’ın “Ne yapayım, hakikatleri
her zaman diplomasi diliyle anlatmayı beceremiyorum!” inceliğini örnek göstererek
bu tercihimi zihinlerde yumuşatabileceğimi
düşünüyorum.
Uluslararası diplomasi, satranç gibidir.Taşları kullanma kuralı bellidir ve sadece “kare”
hamlesi yapma hakkınız vardır. Bu nedenle
her ülke, her bir ülkenin “oyunun seyrine”
göre hangi taşı nasıl oynatacağını takip edebilir. Sonuçta bir taraf bir tarafa “Şah ve mat!”
der. O gün itibar, para, toprak ve benzeri değerlerinizi kaybettiğinizin resmidir.
Türkiye’ye AK Parti iktidarı döneminde “Şah ve mat!” diyebilen bir güç çıkmadı, halk buna tanık olmadı. 17 Aralık
Operasyonu’ndan bu yana “bir cemaat”
medyasının her gün -kendini satrançta taş
sanarak- Güneydoğu’nun toprak olarak
kopacağı ve bağımsız bir Kürt devleti kurulacağı “yalan”ını yayması, aslında satrançta
şah olan başka iradelerin hamlesinde piyon
olmayı aşmayan bir pozisyon almasıdır. Erdoğan “İnlerine gireceğiz!” derken, aslında
“politik dağlarda (medya) politika gerillacılığı” yapan bu “bir cemaat”in saklandığı
mağaraları kastediyor. Nitekim Erdoğan’ın
bu cemaate -tıpkı uzun süre dağda olanlara “Sahaya inin, öyle siyaset yapın” demesi
gibi- “Cübbeni çıkar gel ve siyaset yap da
halk senin boyunun ölçüsünü alsın” derken,
aslında Cemaat’in lehine bir mesaj veriyor:
“Sizi aşan bir alana girdiniz, özünüze ve
evinize dönün.”
Ancak artık çok geçti. Çünkü bu “bir
cemaat” çoktan satrancın içindeydi. Hamle üstüne hamle yapmaktan başka şansı
ve zamanı artık yok bu “bir cemaat”in. Bu
satrançta Cemaat’in “taş rengi” ve “şahı” ise,
önce halkın vicdanında, sonra mahşerde
kendi rengini belli edecektir. Belli ki artık
“uzlaşma” zamanı geçmiş gibidir ve kulluk
(abd) açısından hükmü Allah mahşerde verecektir. Emr noktasında ise Kur’an ve Nebi
açısından yine mahşer, fakat insana bırakılmış emr alanında ise kararı bu ülkede Müslümanlar verecektir. Aynı karar, kuşkusuz
Erdoğan için de geçerlidir.
Bir gerçeğimiz var: Satranç oynamak
yetkisini halk sadece Erdoğan’a vermiştir.
Bu yetkiyi gasp etmek, Erdoğan’a operasyon yapıp onu bir yerlerde rehin tutarken, o
satrancı başkasının oynamaya kalkması olsa
olsa “oy yolsuzluğu” olur. Yani “oy’suz yol
tutmaktır” bu. Halk bunu affetmeyecektir.
Devletler dururken satranç oynamak nere,
“bir cemaat”in bir avuç müridinin satranç
oynaması nere? Nereden nereye?
Küresel oy bağlamında satranç oyunu
-her zamanki gibi- devam ediyor. Bugüne
kadar Türkiye’ye “Şah ve mat!” diyen bir güç
ve sonuç alınan bir örnek yaşamadık. Ancak
satrançta sonuç alamayanlar, bu arada “paralel operasyon” olarak poker (uluslararası
istihbarat) oyununda kazanma gayretine de
girmişlerdir. Öyle ki 17 Aralık sonrasında
gördüğümüz gibi provokasyon, bilgi kirliliği ve ulusal güvenlik tehdidi oluşturacak
OBAMA VE MERKEL, DÜNYA LİDERLİKLERİNİ ÜLKELERİ İLE BERABER BİR
SİSTEM-STATÜ İÇİNDE SÜRDÜRMEKTEDİRLER. BELKİ BİR TEK PUTİN İLE
ERDOĞAN ARASINDA ÜLKE-LİDER MESAFESİ NOKTASINDA BİR POZİSYON
BENZERLİĞİ GÖRÜNEBİLİR. GÜLEN LOBİCİLİĞİNİN VEHMİ VE VAHAMETİ DE ZATEN “ÜLKESİNİ AŞAN ETKİ ALANI” NOKTASINDAKİ ERDOĞAN’A
ORANLI “TERCİH EDİLECEKLERİ KEHANETİNE İNANMALARI” OLMUŞTUR.
OYSA GÜLEN’İN AMATÖR ÇIKTIĞI BİR GERÇEK VARDI: DÜNYA DİPLOMASİSİ CEMAATLER VEYA LOBİLER ÜZERİNDEN YAŞATILMIYOR, HİÇBİR ÜLKE
“KULLANMAK” DIŞINDA BİR SOSYAL YAPIYI BİR ÜLKEYE TERCİH ETMİYOR.
dinlemelerden bile medet umulmuştur.
Erdoğan, 30 Mart yerel seçimlerinden
önce satrançta kazandığı hamleleri “ulusal
güvenlik tehdidi” örnekleri ile halka anlatamasaydı eğer, politik pokerin ödeteceği bedel çok ağır olacaktı ve satranç kazanımları
elden gidecek ve Erdoğan’sız Türkiye dönemi başlayacaktı. Zira “Kiminle Türkiye?”
sorusu da cevapsız kalacaktı.
Özellikle istihbaratın en büyük görevi
olan “satrancı normal şartlar altında oynatmak” sorumluluğu, yani diplomasinin çalışmasını sağlamak görevi -ne trajedidir ki,
Hakan Fidan operasyonu ile bu görev iptal
edilmek istenmiştir- az kalsın istihbaratın
diplomasiye kortejlik yapması bile devre
dışı kalacaktı. Nasıl bir güç vehmidir ki,
sadece bir gazete ve TV bile bunu yapabilecek zan içinde gördüğü hayalleri ülkenin
geleceğine dayatmaya kalkışabilmiştir.
Hakan Fidan veya bir başkasının görevi,
uluslararası poker oyunlarının asıl ve meşru
olan satrancın oynanmasının güvenliğini
sağlamak, bir provokasyon, suikast veya
herhangi bir eylemle satranç oynayanların
kazanımlarının kaybedilmesine sebep olacak bir ortamı engellemektir. Oysa yüreği
ve namusu olan, satrancın normal şartlarda
oynanmasına katkı sağlar. Büyük liderlerin
“büyük oyunu” satrançtır.
Şah ve Mat
Obama bir dünya lideridir. Ancak onun
dünya liderliği, ABD’nin dünyadaki birçok
alanda (ekonomi, sinema, kültür, siyaset,
enerji vb.) kuruluş, kurum ve sistem olarak
liderlik yapmasının toplamda oluşturduğu
ülke liderliği enerjisini koordine etmesi formundadır. Obama gidip de bir başka lider
gelince bu dünya liderliği devam edebilmektedir. Erdoğan için zor olan eşik şudur:
Türkiye, birçok alanda “henüz” dünya lideri
değildir -hızla bu yolda ilerlese de- ve toplam ülke liderliği enerjisini de “henüz” biriktirememiştir. Dolayısıyla Erdoğan, kişisel dünya liderliği yetenek ve performansını
ülkesi ile eş zamanlı ve eş güdümlü sürdürememektedir. Cumhurbaşkanı olduktan
sonra atacağı bazı adımlar, işte bu makası
kapatmanın başlangıcı olacaktır.
Halkın “ilk defa Cumhurbaşkanı’nı seçecek olması”, işte bu anlamda toplumun
önce lideri ile arasındaki mesafeyi kapatması ve daha sonra dünya liderliği noktasında
bu özelliklere sahip dünya liderine eşlik
edecek birçok alanda dünyada lider olma
sözünün verilmesidir. Yani halk, böylelikle kendisini de dünya liderliği klasmanına
taşımış olacaktır. Bu kavrayış ve potansiyel,
“Yeni Türkiye”nin de özünü oluşturmaktadır. Türkiye, zaten bir dünya liderine sahiptir. Şimdi Türkiye’nin “dünyada lider” olma
zamanı gelmiştir. Türkiye liderini dünyada
yalnız bırakmayacak bir 2023 vizyonuna
yaklaşmaktadır.
Durum böyleyken, “dünya lideri” halkın
oyunu alıp bu yetkiyle “büyük oyun”a, yani
satranca başladığında “liderin dünyası” ülkesi için gerçekleştireceği sonuçlara odaklanmışken, Erdoğan’ı gördüğü her yerde
“Şah ve mat!” diyerek -aklı sıra hareket
çeken- bu ülkenin insanlarına (medyasına,
cemaatine, partisine vs.) ağlasan bir türlü,
gülsen bir türlü…
Ne diyelim, soru işaretini arttıracağımıza, bu hareket çekmelere biz cevap verelim:
Piyon da küçümsenmemelidir, çünkü satrançta bir “taş”tır…
haziran 2014
55
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Kur’ân, iki grup yöneticiyi melik olarak
vasfetmez, ki bunların ilki, ilâhlık iddiasında olan müşrik
yöneticilerdir. Onlar,
Allah’a ait mutlak
melîkiyetten rol çalmaya çalıştıkları için
melik kelimesiyle
isimlendirilmekten
hassaten mahrum
olmuşlardır. Bakara
258’inci ayette görüldüğü üzere vahiy,
onları ya “kendilerine
mülk verilen kişi” diye
tanımlar ya da gelmiş
oldukları ailelerin ismiyle, yani “Nemrud”
yahut “Firavun” olarak betimler.
***
Din ile devlet, birbirinin ikizi kabul edilememelidir. Nitekim
tam da bu illete duçar
olan Emevî sultanları
kendilerini öncelikle
“Malik’ül-Müminin”
(müminlere irade
hakkı tanımaksızın,
onlara dair her şeyin
sahibi) ilan, sonrasında da dinin koruyucusunun devlet
olduğunu ve devletin
de bizzat “sultan” olduğunu iddia ettiler.
Oysa Hicr 9’uncu ayet
gösterir ki, dinin koruyuculuğu doğrudan
doğruya Allah’a aittir.
Emevîler ile başlayan
bu itikadî sapmanın
sultanlara sağladığı
en büyük konfor,
icraatlarına yönelen
her türlü eleştiriyi
doğrudan Allah’a yapılan bir isyan saymalarıydı. Üstelik halkın
canını, malını ve ırzını
yöneticilere karşı ko-
56
haziran 2014
Kur’an’ın
dilinden
dünya
lideri
K
APAK konumuz olan liderlik mevzuunda
hemen hepimiz birtakım kanaatlerin sahibiyizdir. İsterseniz bu yazıda, konuyla ilgili algılarımızı ilgili birkaç kelime üzerinden temize
çekmeyi deneyelim.
İşe doğrudan “lider” sözcüğüyle başlayabiliriz...
>> Bu kelime dilimize İngilizceden geçmiş. Yönetmeyi, yönlendirmeyi ifade eden “lead” kökünden geliyor. Biraz daha Türkçeleşmiş hali ise “önder”. Bu kelimenin
ilk hecesi olan “ön” başlı başına bir
Türkçe sözcükken, devamda gelen “der” hecesi Türkçeye ait bir
türetme eki değil. Yine de sezinleyebiliyoruz ki “önder” kelimesi,
herhangi bir ülküde önde giden
kişiyi anlatıyor.
Aynı konuda kadim Türk ta-
rihinden iz sürmeye başlayınca
“şad, tigin/tekin, hakan/kağan”
veya “han” misali kelimelere rastlıyoruz. Aralarındaki bilindik yegâne nüansın “hiyerarşi” olması
nedeniyle sadece zirve yönetici
durumundaki “han” sözcüğü üzerinden değerlendirmelerde bulunabiliriz.
Orhun Abideleri dâhil eski
yazıtlardan anladığımız kadarıyla
kadim Türk töresine göre, “han,
halkın önderidir ama toprağın
Ahmet Turgut
[email protected]
sahibi değildir”. Toprak, halkın
ve toprak uğruna can vermiş
atalarındır.
Müslüman olduktan sonraki
süreçte liderlik algımızı en çok
belirleyen kelime “sultan”. Sözcük Arapça kökenli ve otorite ile
tahakküm vazeden “sulta” kelimesi ile akraba. Yine tahakküm
veya hüküm ile yakın ilişkideki
“hükümdar” sözcüğü ile eş anlamlı olarak kullanılagelmekte.
Sultan bahsi açılınca saltanat
kavramı da kendiliğinden önümüze çıkıyor. Nitekim 12 asırlık
Türk-İslam pratiği, liderliğin
saltanat odaklı olduğunun şahi-
di. Bu noktada Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı, Safevî, Memluk
ve Babür deneyimlerimiz sulta
kurma ve hatta devlete isim verme hakkını belli birkaç aileye atfetti; tıpkı Emevî ve Abbasî saltanatlarında da görüldüğü gibi...
Önceki sayılarımızda yer alan
yazıları okuyanlar hatırlayacaktır.
Kullanageldiğimiz metot gereği,
kavramları yerli yerine oturtabilmek için artık Kur’ân’a, tüm
kelimelerin anayurdu olan Son
Kitaba yönelebiliriz. Zaten bu
yazının liderliğe dair ana önermelerini vahiy odaklı okumalar
teşkil edecek.
El-Melik
Nitekim Mushaf ’ı Arapçayı
aşkın şekilde, Rabca okumaya
çalışırken, liderliğe dair karşımıza çıkan ilk kelime “El-Melik”
ismi. Başta yer alan belirlilik
takısı (el), bu kelimenin “Allah’a
ait” olduğunu gösteriyor. Bu şekilde Türkçeleştirince El-Melik
ismi, “Mülkünde Mutlak Otorite Sahibi Olan” manasına geliyor. Kayıtsız, şartsız, limitsiz
ve haliyle eşsiz bir hükümranlık
vazetmekte...
Aynı kökten gelen “mülk” kelimesi ise servet, mal, makam veya
Dergimizin Mayıs sayısında yer alan “Fetih
ve Fatih” başlıklı makalede Kur’ân’daki kullanımlarına binaen fetih kelimesinin bugüne dair en yakın karşılığının “açılım” olduğunu yazmıştık. Yine
buradan anlıyoruz ki, lider olmanın en temel vasıflarından biri de birbirlerine kapalı olan kitleleri yekdiğerine açabilmektir.
ruyabilecek herhangi
bir üst hukuk da kalmıyordu.
***
Hz. Yusuf, kendi
hikâyesinin sonlarına
gelmiş, kölelikten
yöneticiliğe geçmiş,
yıllardır hasret kaldığı
ailesine kavuşmuş,
üstelik çocukken gördüğü rüyanın tabirini
fiilî olarak da aynen
yaşamıştır ki dünyevî
ve uhrevî nimetlerin
zirvesini yaşadığı
böylesi bir demde
Rabbine son bir niyazda bulunur: “Beni
salihlerden eyle!..”
***
Kamusal sahadan
bakınca iki Müslüman
toplumun nasıl barışabileceğinin de delili
konumundalar, sapkınlıklar karşısında
nasıl bir tavır geliştirileceğinin de... İşte her
ikisinin nice emekler
ve bedellerle ayrı ayrı
kemâlata taşıdığı sulh
ve ıslah misyonlarının
aynı anda vârisi olabilecek şuurlar, Enbiya
105’inci ayette bahsi
geçen salihlerden olmaktalar. Yeryüzüne
vâris kılınmak, ancak
böylesi bir anlayışın
kârı… Bir göz sulhta,
diğeri ıslahta… Savaşsa da barışan, yok etmeden ihya edebilen
bir idrak, salih amellerle ahlaklanabilince
yeryüzüne vâris
olmakta. İsterseniz siz
bu yeryüzü verasetine “dünya liderliği” de
diyebilirsiniz, şartları
iyi kötü belli; gerisi
azim, şuur ve ihlaslı
bir kadro işi…
haziran 2014
57
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
ya Allah’a aittir. Emevîler ile başlayan bu
itikadî sapmanın sultanlara sağladığı en
büyük konfor, icraatlarına yönelen her türlü
eleştiriyi doğrudan Allah’a yapılan bir isyan
saymalarıydı. Üstelik halkın canını, malını
ve ırzını yöneticilere karşı koruyabilecek
herhangi bir üst hukuk da kalmıyordu.
Emevîler ile aynı çizgide hareket eden
Abbasî sultanları ise işi bir adım daha ilerleterek kendilerini “Zillullah” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) addettiler. Allah gökler
katında mahpus (!) ilan edilerek yeryüzü
sultanların keyfiliğine bırakıldı. Bunun bir
yansıması olarak da “Yeryüzü bize mescit kılındı” hadis-i şerifi hilafına camiler
Allah’ın birer evi sayıldı. Böylesi bir tasavvura göre Allah, göklerin tamamına ve yeryüzünde sadece camilere hükmeden, arzın
genel işlerini ise sultanlara terk eden bir ilah
konumuna itildi.
pozisyon gereği elde edilen gücü ve kudreti
özetliyor. Melik kelimesiyle yakın telaffuza
sahip “mâlik” kelimesinin en temel nüansı
ise hükmettikleri sahanın genişliğiyle ilgili.
Deyim yerindeyse mâlik, arazi ve bina muadili iradesiz varlıkların sahibi. Melik ise ayrım gözetmeksizin her şeyin sahibi…
Fark edileceği üzere artık mutlak
melîkiyet ifade eden El-Melik’ten ziyade
görece melîkiyete vâkıf “melik” kelimesi ilgi
sahamıza girmiş durumda. Artık Hâlık’tan
mahlûka doğru nispet edilen mana katmanlarının içerisindeyiz. Buna göre melik
kelimesini “emirler, yasaklar, haklar ve sorumluluklar” nazarında, toplum üzerinde
yetki kullanan kişi olarak değerlendirebiliriz. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de tekil bir çekimle kullanılan 12 “melik” sözcüğünden 5’i
Allah’a, 7’si ise insanlara nispet edilmiştir.
Bu kısmı şöyle de açabiliriz: Eş-Şafi olan
Allah şifanın mutlak kaynağı iken, sıhhat
amaçlı çalışan hekimler Eş-Şafi isminden
tecelliyle şifa vesileleridirler. Bu misyona
atıfla sağlık emekçileri “Abd’uş-Şafi” sayılırlar. Aynı şekilde, icraat sahaları gereği ElMelik ismine tecelligâh olanlarımız da bu
İsm-i İlahînin vazettiklerine şuurlu şekilde
riayet edebildikleri ve bununla vasıflanabildikleri ölçüde “Abd’ül-Melîk” (Melîk olan
Allah’ın kulu) olurlar.
Terminoloji buhranıyla
yönlendirilen idarî keyfiyet
Bu noktada hemen detay tespitleri belir-
58
haziran 2014
lemek durumundayız. Kur’ân, iki grup yöneticiyi melik olarak vasfetmez ki bunların
ilki, ilâhlık iddiasında olan müşrik yöneticilerdir. Onlar, Allah’a ait mutlak melîkiyetten
rol çalmaya çalıştıkları için melik kelimesiyle isimlendirilmekten hassaten mahrum olmuşlardır. Bakara 258’inci ayette görüldüğü
üzere vahiy, onları ya “kendilerine mülk verilen kişi” diye tanımlar ya da gelmiş oldukları ailelerin ismiyle yani “Nemrud” yahut
“Firavun” olarak betimler.
İlginçtir, Kur’ân’da hem nebi, hem de sultan olan Hz. Davut (a.s.) ve Hz. Süleyman
(a.s.) için de melik ismi kullanılmamıştır.
Peşinen kabul etmek gerekir ki buradaki
hikmeti algılamak, Firavun ve Nemrud örneklerindekini algılamaktan daha zor.
Yine de şunu söyleyebiliriz pekâlâ: Emaneten melîkiyet içeren dünyevî yöneticilik
ile uhrevî atıfları olan nübuvvet aynı kişide
“melik” ismiyle buluşunca, toplum, insana dair melîkiyetin hududunu ilahî olanın
aleyhine genişletmek gafletine düşecekti.
İsterseniz kısa ve keskin olan bir yorumla
bu durumu özetleyelim: Din ile devlet, birbirinin ikizi kabul edilememelidir. Nitekim
tam da bu illete duçar olan Emevî sultanları
kendilerini öncelikle “Malik’ül-Müminin”
(müminlere irade hakkı tanımaksızın, onlara dair her şeyin sahibi) ilan, sonrasında
da dinin koruyucusunun devlet olduğunu
ve devletin de bizzat “sultan” olduğunu iddia ettiler. Oysa Hicr 9’uncu ayet gösterir
ki, dinin koruyuculuğu doğrudan doğru-
“İslam Devleti”
mi, “Müslümanların
önderliğinde ve Allah ile
Resulü’nün rızasına uygun
yönetim şekli” mi?
Maalesef bu “Zillullah” olma iddiası,
Mısır’ın fethi sonrası kimi Osmanlı sultanları tarafından da dönem dönem dile
getirildi. Ve yine maalesef, her devrin ve
coğrafyanın klasik İslamcı bakışları, “İslam
Devleti” diye bir şeyi dinin arza dönük ana
hedefi saydılar. Oysa kullanılması gereken
tabir “İslam Devleti” değil, “Müslümanların
önderliğinde ve Allah ile Resulü’nün rızasına uygun yönetim” olmalıydı.
Yine Kur’ânî beyanda yer alan ilahî tasarrufu izleyince Melik isminin enteresan
bir kullanımını gözlemliyoruz. Tüm Kitap
boyunca Mısır yöneticileri için “Firavun”
diyen Allah, Yusuf Kıssası bünyesinde yer
alan Mısır Sultanı için tam beş kez “melik”
nitelemesi yapar. Zira bahse konu yönetici
kişilik, Hz. Yusuf (a.s.) ile uyum içerisinde
çalışmasıyla göze çarpmaktadır. Risaletin
ikazlarına uyan, Resûlün çizdiği yolda yürüyen ve halkını da buna uygun yürüten bir
lider imajı sergiler.
Kitap’ta melik olarak nitelenen diğer bir
kişilikse hem ismi, hem de hangi sebeplerle melik seçildiğiyle birlikte belirir. Bakara
247’nci ayette geçen diyaloglardan anlaşıldığı üzere, Talut’un Allah tarafından İsrailoğullarına melik tayin edilmesinin sebebi,
ilimde kuşatıcı bir derinlik sahibi olması ve
fizikî üstünlüklerinin bulunmasıdır. Tefsir
tarihimiz, burada bahse konu olan fizikî
üstünlüğü Talut’un uzun boylu oluşuyla detaylandırmıştır.
İnsün ve cinnün
şerrinden ve dahi…
İnsanlara dair “melik” kelimesi kullanımlarını gördükten sonra, şimdi de yatay ve
dikey okumalar için ilgili ayetlerden birini
takip edebiliriz. Nâs Suresi hemen hepimizin ezberindedir. Mana bütünlüğü itibariyle
mealen hatırlayalım: “De ki, insanların kalplerine fısıldayabilen görünen görünmeyen,
bilinen bilinmeyen, sinsi ve sinik vesvesecilerin şerrinden insanlığın Rabbine, insanlığın Melikine, insanlığın İlahına sığınırım.”
Görüleceği üzere bu surede bizlere bildirilen uyarı, sadece zihinlerimize değil, ta
kalplerimize değin vesvesecilerin uzanabileceği yönündedir. Bu duruma dair tasvirde
“insanların ve cinlerin şerrinden” denilmesi,
sadece varlıkların türüne yönelik değil, vesvesenin kaynak itibariyle belirgin yahut belirsiz oluşuna da işaret eder. İsterseniz zihnimizin açılabilmesi için vesvese kelimesinin
asrımıza en uygun karşılığını belirleyip aynı
sureyi yeniden okuyalım.
Rahmetli Ömer Lütfi Mete Ağabey’den
duymuştum; surede geçen “Yüvesvisu” kelimesi için günümüz algısı ve ihtiyacı itibariyle “medya” veya “propaganda” yorumunun
daha manidar olduğunu söylerdi. Evet, çağımızın en büyük, organize, eli kolu her yere
ulaşabilen vesvese kaynağı maalesef “medya”. Bireyi ve kitleleri uyutabilmek, kandırabilmek, sahte ihtiyaçların peşinde koşturabilmek için ak, kara ve gri propagandalara
araç olabilen medya…
Peki, böylesi bir propaganda/vesvese iklimine karşı duracak adres ve misyon nedir?
Esmâ-ı Hüsna bilinci olanlar hemen fark
edeceklerdir ki Kitap, birçok ikazı bunlara
karşı başvuru mercileri ile birlikte verir. Nâs
Suresi’nde bu başvuru mercileri “Rabbi’nNâs”, “Meliki’n-Nâs”, “İlâhi’n-Nâs” olarak
sıralanıyor. Yani İnsanlığın Rabbi, İnsanlığın Meliki ve İnsanlığın İlahı olan Allah…
Evet, propagandalara karşı bu iki sınıf
insan bir araya gelip ortak projeler üretmek zorunda. Eş güdümlü çalışılması ihmal edilemez bir ihtiyaçtır bu. Bu ihtiyacı
görüp çalışmaları yönlendirmesi gereken
kişiyse toplumun tepe yöneticisi, yani lideri.
Eğer bu işbirliği oluşmaz veya sonuç getirmezse, işimiz doğrudan İnsanlığın İlahı’na,
O’nun doğrudan tasarruflarına devroluyor.
Ve biliyoruz ki Allah’ın sorun çözücülüğü,
bizler açısından her zaman konforlu olmayabiliyor. Kâh afetler yoluyla müşterek acılar
yaşatarak bizlere kardeş olduğumuzu hatırlatıyor, kâh düşmanlarımız karşısında bizleri
zelil ederek Kendisine yönelmemiz için bize
yeni bir fırsat sunuyor.
Liderlik konusunda melîkiyetin anlatıldığı daha birçok ayet eşliğinde tahliller, yorumlar, yatay ve dikey okumalar yapma şansına sahibiz. Özetle görürüz ki lider, mülkü
altındaki yaşayanlara barış, huzur, emniyet
ve himaye vaat edebilmelidir.
“Beni salihlerden eyle!..”
Yine liderliğe atıflı fetih de ilgilenmemiz
gereken Kur’ânî bir kelime. Dergimizin Mayıs sayısında yer alan “Fetih ve Fatih” başlıklı
makalede Kur’ân’daki kullanımlarına binaen
fetih kelimesinin bugüne dair en yakın karşılığının “açılım” olduğunu yazmıştık. Yine
buradan anlıyoruz ki, lider olmanın en temel vasıflarından biri de birbirlerine kapalı
olan kitleleri yekdiğerine açabilmektir.
Ve gelelim “dünya liderliği” meselesine…
Bunun için önce Yusuf Kıssası’na dönelim
ve bir nebinin kamusal yönetici olduğu, ama
O’nun değil, O’na uyan bir numaralı yöneticinin “melik” addedildiği Yusuf Suresi’ne
yeniden göz atalım.
Söz konusu buhrana çare
Hz. Yusuf, kendi hikâyesinin sonlarına gelmiş, kölelikten yöneticiliğe geçmiş,
yıllardır hasret kaldığı ailesine kavuşmuş,
üstelik çocukken gördüğü rüyanın tabirini
fiilî olarak da aynen yaşamıştır ki dünyevî ve
uhrevî nimetlerin zirvesini yaşadığı böylesi
bir demde Rabbine son bir niyazda bulunur:
“Beni salihlerden eyle!..”
İlk iki esmanın fiilî tecelligâhlarından
takip edecek olursak, yine sırasıyla kamusal
mürebbiler ve kamusal önderlere ulaşıyoruz.
İlk gruba girenler, günümüzün moda tabiriyle “kanaat önderleri, aydınlar, kalem ve
söz erbabı”; ikinci gruptakiler ise “asgaride
STK’lar ve diğer kurumlar”, “genel manada ise bürokrasi, iktidar ve nihayetinde tüm
devlet yöneticileri”.
“Salih” kelimesinin irfanî açıdan birçok
açılımı olduğunu peşinen kabul ederek,
konunun liderlikle ilişkili kısmına geçelim.
Enteresan bir duadır bu. Kitap boyunca
daha birçok nebi aynı niyazı yineler. Üstelik
hepsi de bu isteklerini nübüvvet kariyerlerinin başında değil, ilerleyen kısımlarında,
yani nice sınamalardan başarıyla çıktıktan
sonra talep etmişlerdir.
Enbiya Suresi 105’inci ayette, “yeryüzüne
salihlerin vâris kılınacağı” müjdeleniyor.
Evet, ilginç bir tabirle karşı karşıyayız: “Yeryüzüne vâris olmak…”
Osmanlı misali üç kıtaya hükmetmeyi
değil, tüm arzı kapsayan ve üstelik vâris olmayı muştulayan bir ayettir bu. Ve bu müjdenin muhatabı ise salih İnsanlar… Peki,
nedir salihlerin emareleri?
Öncelik, Kur’ân’ın “salih ameller” olarak
bahsettiği işlerin ahlak edinilmiş olmasında. Cömertlik, özü sözü bir olmak, Rabbe
teslimiyet, birbirimizi sevmek ve daha nice
erdem bu bahse dâhil edilebilir. Biz yine
kelimenin kendisi üzerinden detaya inince
görüyoruz ki salih vasfı iki mastardan geliyor: “Sulh ve ıslah”.
Yeryüzüne vâris kılınmak,
ancak böylesi bir anlayışın
kârı
Vahyin bu konudaki ilkeselliğini Muhammedî pratiğe döken iki seçkin-kâmil vârisi
hatırlamak durumundayız. Onlar, “Oğul
babanın sırrıdır” buyuran Peygamber Efendimiz’in (a.s.v.) yine “Oğullarımdır” diyerek
taltif ettiği Hz. Hasan (r.a.) ile Hz. Hüseyin
(r.a.). İlki “Sulhun İmamı”, ikincisi ise “Islahın İmamı”…
Onlar, -bu konudaki açılımların tabir
yerindeyse- Efendimiz (a.s.v.) adına iki
patent sahibi, sulhun ve ıslahın bireysel ve
toplumsal içeriklerine tüm insanlığı şahit
kılan hidayet önderleri… Onlar, irfanî açıdan Rabbin Celal ve Cemal tüm tecellileriyle barışıklar. Başta kendi nefisleri olmak
üzere, dostlarının veya muarızlarının nefislerini ıslah etmek üzere hareket etmiş iki
Muhammedî vâristir Onlar.
Kamusal sahadan bakınca iki Müslüman toplumun nasıl barışabileceğinin de
delili konumundalar, sapkınlıklar karşısında nasıl bir tavır geliştirileceğinin de. İşte
her ikisinin nice emekler ve bedellerle ayrı
ayrı kemâlata taşıdığı sulh ve ıslah misyonlarının aynı anda vârisi olabilecek şuurlar,
Enbiya 105’inci ayette bahsi geçen salihlerden olmaktalar. Yeryüzüne vâris kılınmak,
ancak böylesi bir anlayışın kârı… Bir göz
sulhta, diğeri ıslahta… Savaşsa da barışan,
yok etmeden ihya edebilen bir idrak, salih
amellerle ahlaklanabilince yeryüzüne vâris
olmakta. İsterseniz siz bu yeryüzü verasetine “dünya liderliği” de diyebilirsiniz, şartları
iyi kötü belli; gerisi azim, şuur ve ihlaslı bir
kadro işi…
haziran 2014
59
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Medeniyet sahibi
dünya liderlerinin “türedi
egemenler”e kesin teslim
tarihi, 1839... Gühane
Hatt-ı Hümayunu’yla
resmen başlatılan “Batılılaşma” açılımı, tarihe
insanlık adına düşülmüş
en kara lekedir. O tarihle
birlikte Asya’nın ortasına
temeli atılan Türk “lümü”
resmen kapatılmış oldu;
bundan böyle kralları biz
değil, Batılılar atamaya
başladılar. Bir farkla: Türk
lümü “adil hükümdarlar”ı
tercih ederken, onlar
atayacakları egemenlerin zalim olmasını şart
koşuyorlardı. İşte, bunun
için üç beş satır yukarıda
“insanlık adına en kara
gün” diye not düştük.
***
Bize ait, genetiğimize
kodlanmış bu postülatı
“iç ederek” Lusiferikozoterimle harmanlayıp “tek
dünya devleti, global
dünya krallığı veya Cennetin Krallığı” gibi janjanlı ambalajlara saran “Tötojudik koalisyon” fikrin
asıl sahibini topyekûn
öldürmeden veya
“mankurtlaştırma”dan
rahat edemeyeceğinin
farkında... Rahatlık için
1928 yılında, bir gecede
alfabeyi değiştirip “ideal
düstur”u yazmak ve
başta Oğuzname olmak
üzere onu şerh eden
tüm yazılı kaynaklarla
bağımızı koparmak
da yetmedi. “Olcayto
Yalvaç”ın evlatları yine
ulaştılar temel düstura.
Siz, Atatürk neden tıbbî
suikastla öldürüldü,
Menderes neden asıldı,
Özal neden zehirlendi,
hatta Yazıcıoğlu niye
uğursuz bir kazaya kurban gitti sanıyorsunuz?
***
60
haziran 2014
Türk’ün e
“TEK TENGRİ, TEK KAĞAN”
U
ZUN bir zamandan beri üzerinde
çalıştığım “Metehan” romanını bitirdim ve bir kağanın küresel macerasını izleyen, bir savaş muhabirinin yorgunluğunu taşıyorum
üzerimde. Bununla birlikte, mutlu
hissediyorum kendimi zira soyumun atası olduğunu bildiğim tarihi kahramanın zaferlerine tanıklık ederken, başarısında
edebî bir katkı sağladığımı sanıyorum; az şey mi bu?
>> Romancıların dünyasında garip bir okuma tekniği
vardır. Önce bir kahraman
oluşturur yahut mevcut olan
kahramanın hayatının ayrıntılarını kurgular, bunu yaparken
yan kahramanlar bina ederler.
O sırada kafalarında bir çatı
kurulmuştur lakin ayrıntı,
“Bismillah!” komutundan sonra başlar. Gerçek ya da hayali...
Kahramanın menşei ne olursa
olsun, yazarın yaptığı her ne
kadar karşıdan bakıldığında
“yazmak” gibi algılansa da öyle
değildir. Yazar o anda, içindeki
saklı romanı okumaya başlamıştır. Siz yazılmış bir kurmacayı okurken nasıl heyecanlanıyor ve bir tat alıyorsanız,
işte o tadın belki on katını da
yazan adam alır yazdığının her
satırında tekrar tekrar.
Yazma işlemi bittiğinde,
esasında yazarın okuması tamamlanmıştır. Galiba söz Halide Hanım’a ait, diyor ki Edip
Adıvar: “Romanı yarısına ka-
dar ben yazarım, ondan sonrasını roman kendisi yazar.” Ne
kadar doğru bir tespit!
Hayat da böyle, işte! Toplumların yaşantısına dâhil olan
kahramanlar veya liderler –ki
liderler de birer kahramandır- bidayette başkası veya
başkaları tarafından oluşturulurlar; bu itibarla tıpkı Halide
Hanım’ın roman kahramanları gibi liderler de kahramanlık
serüvenlerinin belli bir yerine
kadar oluşturucuları tarafından ilerletilir/yönlendirilirler
ancak “şahsî romanları”nın ortasına gelince birdenbire patlar ve asıl kimlikleriyle ortaya
çıkar, romanın kalan kısmına
tek başlarına devam ederler.
Artık onların yaptıklarında/
ettiklerinde hiç kimsenin
dahli yoktur, kimse ellerine
plânlanmış senaryolar tutuşturamaz, yönlendiremez veya
mecralarını değiştiremezler;
zira o artık bir kahramandır ve
gerçek bir lider olmuştur.
Lüm nedir?
İddia ederim ki hiçbiriniz
“Lüm” adını duymamışsınızdır. Duyamazsınız çünkü bu
kavramı (uydurulmuş bir şey
kavram olamaz, kavram yerine
“bu ifadeyi” ya da “kısaltmayı”
denebilir) şu an ben uydurdum; Lüm özel bir kısaltma...
Açalım o halde…
Lüm, “Lider Üretim Merkezi”nin baş harflerinden
oluşturulmuş bir remiz... Evet,
uydurulmuş fakat -şurası hakikat ki- dünya üzerinde adı
başka başka da olsa o kadar
çok lüm var ki saymaya kalksan sayamazsın. Bu durakta,
dünya ölçeğinde bazı dünya
lümlerinin adlarını verebiliriz.
Bu merkezlerin en belli başlılarının önde geleni Bilderberg... Adını verince “Tamam”
dediniz değil mi? “Evet, hakikaten Bilderberg bir Lüm’dür!”
dediğinizi duyar gibiyim şu
an.
Her ne kadar II. Dünya
Harbi’nden sonra böyle bir fikri ortaya atan ve kuruluşundan
itibaren, yirmi yıl geçkin bir
süre ve kesintisiz olarak kuruluşun başkanlığını yapan adamın adı Bernhard’dır ve kendisi Hollanda Prensi’dir. Küresel
Royal Dutch Company’nin
üst düzey yöneticilerinden
biridir. Prens Bernhard’ın
gayretleriyle hayata geçirilen
Ahmet Yozgat
[email protected]
zeli düsturu
Osmanlı’dan sonra dünya,
asla eski dünya olmadı. Londra’da kurulan “Tek Dünya Lümü” fideliğinde yetiştirdiği namzetleri allayıp pulluyor ve milletlerin üzerine tayin ediyordu. Tayin öncesinde, toplumları hazırlamak için yapılan “lider ya da kahraman yaratma operasyonları” öyle üstün bir akılla yapılıyordu ki birkaç zaman içinde hazırlanan
kamuoyu yeni liderini karşılamaya çıktığında sevinmiyor, ona “tapıyordu”.
haziran 2014
61
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Osmanlı’nın son yüzyılını
toparladıktan sonra istemdışı bir bir takım hareketlere
maruziyet sebebiyle yıkımını hızlandıran ve “müstebit”
iddiası sonucunda görevini
tamamlayan İkinci Abdulhamit, on yıllık aradan sonra yeni devleti kurma görevini üstlenen Mustafa Kemal ile iki yüzyıl arasındaki
değiş tokuşu tamamladı.
Günümüzde, sıradaki değiş
tokuşun birinci kahramanı,
devraldığı “Lozan Devleti”
ya da “İdeolojik Cumhuriyet” veyahut “ulusal devlet”
formatındaki yapının “defterini düren” Özal vazifesini
tamamladı ve gitti. Bundan
sonra sıra, onun halefi
olan Erdoğan’da. O da tıpkı
Mustafa Kemal’in 1923’te
imparatorluğun enkazı üzerine ideolojik cumhuriyeti
bina ettiği gibi Özal’ın teslim
ettiği enkaz üzerine yeni
formattaki “demokratik
-belki federal- ama mutlaka
başkanlık sistemiyle çalışan
cumhuriyet”i kurmak için
“millî bir mücadele” veriyor
2023’e giden son on yıllık
dikenli yol üzerinde.
***
Davut, Callut’u sapan taşıyla devirdi; Demirci Kava,
zalim Şah’ı çekiciyle alt
etti; sivrisinek Nemrut’un
beynini yedi bitirdi ve onu
beyinsiz boş bir kovana
döndürdü. Zira haklı olan
zalimler değil, mazlumlardı.
Şanı Yüce Yaratan, mazlumları uzun süre kahramansız
bırakmaz. Kahramanlarsa
gökyüzünden inmez,
yerden biter. O hâlde bize
düşen, yanı başımızda boy
atan “Uzun Adam”a sahip
çıkmaktır. Çünkü tüm
mazlumlar dualarıyla onun
arkasında ve biliyorlar ki
o, bir dünya lideri... Dünya
liderlerini “cetvel sınırları”
bağlamaz…
62
haziran 2014
Bilderberg, ilk toplantısını Hollanda topraklarında yükselen ve özel mensubiyeti
olan dünyalıların kullandığı aynı adlı otelde
yaptığı için bu isimle anılır olmuştur. Burada
aklınıza “Abant Toplantıları” geldi değil mi?
Ne hikmetse hikâye aynı… Neyse, o başka
mevzu, dönelim kendi lümlerimize.
Bilenler diyor ki, “Bilderberg, baştan
sona kadar CFR’nin öncülüğünde kurulan
bir teşkilattı ve bu teşkilatın gizli görevi,
Avrupa’nın tüm ülkelerinden dişe dokunur,
gelecek vadeden insanları toplamak, onları
kendi art niyetleri etrafında halka yapmak
ve kendi ülkelerinde lider konumuna getirerek üstü örtülü dominyonlar oluşturmaktı”.
Daha ne desinler? “Bilderberg, Avrupa’nın
lümüydü” diyemezlerdi zira bu kavramı on
dakika önce uydurdu bu fakir.
CFR de ne ola ki?
Ne demişti uzman? “Bilderberg, CFR’nin
öncülüğünde...” Bu durumda Avrupa
Lümü’nün üzerinde bir başka “lüm” giriyor
gündemimize; onun adı: “CFR…” Madem
dosyayı açtık, o halde büyük lüm CFR’ye
bir çengel atmadan geçersek Amerika’ya
karşı ayıp olur.
Öncelikle fakir, CFR kısaltmasını “kefere” diye okuyor, yüreği soğuyor, siz de
öyle telaffuz edin de rahatlayın. Geçelim
CFR’nin açık okunuşuna: “Council of Foreingn Relations” yani Türkçe okunuşuyla
Dış İlişkiler Komitesi...
1921’de kurulan CFR’nin yayın organı
da ünlü Foreign Affair dergisi. Bu dergi,
dünya kamuoyu üzerinde “politik yönlendirme” yazıları yayınlamakla ünlü... Üç bin
beş yüz civarında üyesi olan bu “modern
tarikat”ın Türkiye’den de üyeleri olduğu
biliniyor. Tabiî ki merkezi Newyork’ta.
“Dünya Lümü’nün ana merkezi sayılabilecek bir yapıda olan CFR, ABD Dışişleri
Başkanlığı’nın bel kemiğini oluşturmasıyla
biliniyor ve bu ününü dünyanın diğer ülkelerindeki “dışişleri cemaati” üzerinde de
sürdürüyor. Pekçok ülke içinde gözle görülür yönlendirmeler yapıyor ve kimsenin gıkı
çıkmıyor.
Tri-Latter
CFR ve Bilderberg’den sonra şimdi sırada üçüncü bir lüm var: “Tri-Latteral Commission...” Kısaca “TC” diye de bilinen bu
örgüt, 1973’te Japonya merkezli küresel bir
görevle kurulmuş olup CFR ve Bilderberg
ile birlikte sacayağının üçüncü dayanak
noktasını teşkil etmektedir. Dünyanın bütün küçüklerini Amerika bağlamında CFR,
Avrupa cihetinde Bilderberg, Asya hattından Tri-Latter şeklinde kuşatmış olan “lider üreticileri” temel olarak bu üç Lüm üzerinden üretim yapıyorlar. Bununla birlikte
bu üç Lüm, uzak adreslerde de olsa, teknik
olarak iç içeler ve arkalarında Rockefeller,
Rodschild ve bir grup küresel aile var.
Fakirin, “Kıyametin ya da cehennemin
üç atlısı” diye tarif ettiği bu üç ayaklı sacın
dışında da pek çok Lüm gerçeğinin varlığı
yadsınamaz. İlk anda aklıma gelen Lüm’leri
sayarsak Rotary, Lions, Mason locaları ve
şimdilerde çok sözü edilen İllumunati ve
Templiyelerin ismi dökülür dudaklarımızdan. Her ne kadar değişik isimler altında
kategorize edilse de gerek “cehennemin üç
atlısı” gerek diğerleri aynı merkezin şubeleri
gibi algılanabilir. Zira hepsinin arkasından
yukarıda saydığımız aileler çıkıyor ve bu aileler, kendi aralarında kurdukları evlilikler
sonunda git gide tek yapıya dönüşüyor; kısaca “Dünyanın Efendileri” oluyorlar.
Onca zorluğuna rağmen sayılamayacak
kadar çok organizasyonun kuruluş ve işleyiş
nedeni,“Büyük efendilerin, kendilerine miras kalan dünyayı ve dünyanın insancıklarını yönetmek hırsı…” Sonunda bunu da çok
iyi beceriyorlar. Nasıl mı? Yönetici namzetlerini sıradan tipler içinden belirleyip onu,
ellerindeki medyayı kullanarak parlatıyor
ve tabiri caizse ondan bir “kahraman” yaratıyorlar. Çok geçmeden bir zamanların
sıradan insanı, toplumların lideri olarak
insanüstü bir karaktere bürünüyor. İşte bu
sistem, söz konusu Lüm’ler eliyle hayata
geçiriliyor.
Peki, ne zamandan beri bu
sistem var?
Sistemin miladını verelim: 1701... “İyi de,
bu 1701 neyin nesi? Bir de bunu açık etsen
de meselenin künhüne ersek…”
Verelim: İkinci Viyana bozgunuyla dibe
vuran Osmanlı, girdiği bu savaşı, Karlofça
denilen olmayasıca bir kasabada noktalar.
Noktaladığı sadece savaş değildir 1699’da
Türk’ün elinde bulunan güzelim “Doğu
medeniyeti” ve buna bağlı olarak “Cihan
Kağanlığı/Sultanlığı” ve ta Hz. Nuh’tan beri
süre gelen “Lüm” olma hali de noktalanır.
Burada ilerlemeye son verip başa gidelim, tarihin izini sürerek tekrar dönelim
“Karlofça soykası”na…
Nuh’un oğullarından biri yani Yasef/Ya-
fes, kendine bağlı klanı yedeğine alıp Asya
bozkırlarına çıktığında artık onun adı “Olcayto Peygamber”dir ve Olcayto, Bozkır’a
ayak bastıktan sonra “dünya liderliği” serüvenini başlatmış olur. Neden Nuh’un diğer
evlatları Ham veya Sam değil de Olcayto?
Zira Babil Kulesi inşaatını yapan evlatlar,
bir sabah kalktıklarında başka başka diller
konuştuklarını ve artık birbirlerini anlayamaz hale geldiklerini görür çünkü “Halik”
onları kavimlere ayırmıştır. Bu evlatların farkı, sadece dilleri değildir; o sabah,
her şeyleri farklılaşmıştır. Zira “genetik
kodlama”larında yapılan “tanrısal operasyon”, farklılaştırmayı inşaatın temelinden
başlatmış ve her şey “gen kökü”ne göre
yeniden biçimlenerek “Tanışasınız diye...”
amacına yönelik bir şekil almıştır. Lisanları
gibi meşrepleri de başka başkadır prototip
kardeşlerin; mesela Sam’ın oğulları “para
pul işlerinden ve felsefeden” hoşlanırken,
kara derili Ham’ın evlatları doğa ile haşırneşir olmaktan hoşlanan, içine kapanık kişiler şekline gelmişlerdir.
Ham ve Samoğulları misali tabiî ki Yasefoğulları da bir başkadır artık. Onların
karakteristiği, toplulukları gütmek yani
yönetmekten zevk alan savaşçı bir formatındadır. İşte o savaşçı formattır ki Olcayto
kavmini “cihana hükmedenler” haline getirmiştir. Tarih cihangirlerden ilkini İranlıların Afrasiyab, yani “Yeraltı Şeytanı” diye
yaftaladığı Alp Er Tonga adıyla kaydediyor
sararmış yapraklarına.
Merkezi Karadeniz’in kuzeyindeki stepler olan İskit Türklerinin hükümdarı olan
Alp Er Tonga, zamanında “Acun Kağanı”
olarak biliniyordu. Zira Tonga’nın kurduğu
devasa imparatorluğun doğu sınırı Pasifik,
batı sınırı Atlantik’ti. Zamanında Alp Er
Tonga, ülkesinin Buz Denizi’nden başlayan
kuzey hududundan yola çıkarak, güney hududunun diğer ucunu belirlemek için İran’ı,
dolayısıyla Zaloğlu Rüstem’i tepeleyerek
Mısır’a kadar gittiğini yazıyor tarihler. Tonga, o duraktan daha güneye inmeye lüzum
görmedi zira o bölgede hiçbir egemenlik
iddiası olmayan, siyahi Hamoğulları yaşıyorlardı. Hamzadeler, o naif hâlleriyle doğa
ile baş başa meyve topluyor, yiyeceği kadar
hayvan avlıyor, barış içinde sürdürüyorlardı
hayatlarını; tıpkı bu gün olduğu gibi...
Cihana hükmetmenin tadı alınmıştı bir
kere ya da kromozomlara işlenmiş “liderlik ruhu” uyanmıştı bir kere… Mezubahis
ruh; Alp Er Tonga ile bitmedi tabiî ki; tıpkı
daha sonra tarihe damgasını vuracak olan
haziran 2014
63
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Efendim, asıl olan Erdoğan değil, neticede o da bir kul, tıpkı bizler gibi. Asıl olan, Şanı Yüce Allah’ın mazlum kullarının önüne düşüp onları zalimler karşısında sahili selamete çıkaracak hatta zafere ulaştıracak olan bir adil liderdir.
Her canda aranan potansiyel vardır. Ancak potansiyel güçlerin de yaratıcısı ve sahibi olan Rahman’ın hangi kulun
potansiyelini harekete geçireceğini biz bilemeyiz; O, kendi bilir. Takdir eder, zamanı yaklaşırken şartları hazırlar ve
potansiyel güç, bir liderin şahsında zuhur eder. Ondan sonra olacakların yol haritasını yazan da, çizen de o ilahî eldir.
Bütün bunları, her Müslüman gibi Erdoğan da bilir ve hulusi kalp ile inanır. Zaten zafer “inananlarındır”...
Mete/Maotung” liderlik yolunda pasif kaldığı iddiası” ile babası Teoman’ı öldürüp
yeni bir “Acun Hakanı”nın nasıl olacağını
gösterdi dosta, düşmana.
Tötonlar
Ondan sonrasının tarihi, “Acun Hakanı
Mete”nin ortaya koyduğu düsturlarla gelişti. Bu düstur, “Gökyüzünde tek tanrı, yeryüzünde tek kağan” retoriğiyle yeni bir gen
kodlaması yaptı ve kodlanmış genin taşıyıcı
evlatları Osmanlılara kadar geldi. Hatta hiç
şaşmadan Karlofça’ya kadar da devam etti.
Aradaki bin yıllık süre zarfında acunu/ciha-
64
haziran 2014
nı/dünyayı, Efendiler Efendisi’nin lisanıyla
“kalkan yüzlü Kanturaoğlulları” idare etti ve
onlara kimse dokunamadı. Zira onlar, Miraç esnasında Orta Asya’dan Batı’ya doğru
akıp gelen atlılardı. Bu atlıların kimliğini
merak eden “Kutlu Yoldaş”ın, karındaşı
Cibril’den sual etmesi üzerine aldığı cevapta tarifini bulan “Seyfullah” onlardı yani o
süvariler “Allah’ın kılıçları”ydı.
Doğal olarak Karlofça’dan sonra da
Asya’nın Lüm olma hâli de devam etti,
“cihan padişahı” iddiaları da... Ancak atalarımızın iddialarına rağmen 1700 itibariyle medeniyet el değiştirmiş ve efendilik
Doğu’dan Batı’ya geçmiştir. Artık Bozkır
cengaverlerinin iddiasını, fakirin “Tötonlar”
dediği “Anglosakson+Germen+Frank biraderler” çalmış ve “dünya hâkimiyeti” formülüyle bir “dehşet imparatorluğu” kurma idealine evirmişlerdi. Kötü olan, bu yolda hızla
ilerlemeleriydi; devasa adımlarla üstümüze
geliyorlardı.
İnsanlık adına en kara gün
Osmanlıların Karlofça’yla girdikleri genetik haklarını koruma mücadelesi, kaybedile kaybedile yüz elli yıl daha devam etti.
Bu arada, “yeryüzünde tek kral” kuralının
üzerindeki kül tabakası da gittikçe kalınlaştı ve kural bir kor gibi yüreklere gömüldü
hatta sıcaklık yaymaz oldu.
Medeniyet sahibi dünya liderlerinin
“türedi egemenler”e kesin teslim tarihi ise
1839… Tariheki adı Gühane Hatt-ı Hümayunu olan fermanla resmen başlatılan
“Batılılaşma” açılımı, tarihe insanlık adına
düşülmüş en kara lekedir. O tarihle birlikte
Asya’nın ortasına temeli atılan “Türk Lüm’ü”
resmen kapatılmış oldu; bundan böyle kralları biz değil, Batılılar atamaya başladı; bir
farkla ki: Türk Lümü “adil hükümdarlar”ı
tercih ederken, yeni amirler atayacakları
egemenlerin zalim olmasını şart koşuyorlardı. İşte, bunun için üç beş satır yukarıda “insanlık adına en kara gün” diye not düştük.
Her ne kadar Osmanlılar “dünya liderliği”
düsturunu Tötonlara kaptırmış olsalar da
genetik yazılım kolay kolay silinmiyordu.
Silinmeyen bir şey daha vardı: Kütüphanelerde kayıtlı “Oğuzname” ve “Atakağan”ın
evlatlarına bıraktığı ışıltılı miras… “Gökyüzünde tek tanrı, yeryüzünde tek sultan…”
postülatı...
Osmanlı şehzadeleri ama sancaklarda
ama Topkapı avlusundaki “şimşirlik”teki
hücrelerde
yetişsinler,
ruhlarına
“Babakağan”ın düsturu kazınıyordu. Ezeli
ateş küllense de için için yanıyor ve canlılığını kaybetmiyordu. İşte, bu ateş son
olarak bir kez daha parladı ve Sultan ikinci
Abdulhamit, üzerine dolanan tüm zincirleri bir punduna getirip paramparça etti.
“Son imparator, nihaî lider” olarak huruç
eylemişti artık o, lakin kolu ta dalından
kırıktı. Bu arada Sultan’ın imkânları dibe
vurmuş, etrafını hainler kuşatmış, karşısındaki “zebun fareler” büyümüş ve birer dev
olmuşlardı. Buna rağmen Son İmparator,
otuz üç sene dayandı; tabii ki o da bir ademoğluydu ve sonunda yoruldu ve içi kan
ağlayarak sırtındaki “Son Cihan Padişahı”
urbasını soyunmak zorunda kaldı.
Ten ölür ama ruhlar kalır
Bu arada Tötonlar bir şeyin farkına varmışlardı: “Tenler ölür fakat ruhlar ölesi
değil...” “Kabil Medeniyetinin eli kanlı katilleri Seyfullah’ı öldürmüş lakin “Seyfullah
olma ruhu” ölmemişti ve o ruh, o sırada
Osmanoğlulları’nın bedenindeydi. Bu tespitle birlikte karar verildi ve son “Hanedan”
sekiz sene içerisinde tam bir hezimete uğratıldı.
Prensleri, prensesleri saman çöpleri misali dünyanın dört bir tarafına savruldu, bir
araya gelmelerine, toparlanmalarına hatta
insan gibi yaşayacak kadar iş güç sahibi olmalarına dahi izin verilmedi; çünkü onlara
bu zulmü reva görenlere göre “eski zaman
ruhu”nu dünya yüzünden silmek şarttı.
Osmanlı’dan sonra dünya, asla eski dünya olmadı. Londra’da kurulan “Tek Dünya
Lümü” fideliğinde yetiştirdiği namzetleri
allayıp pulluyor ve milletlerin üzerine tayin
ediyordu. Tayin öncesinde, toplumları hazırlamak için yapılan “lider ya da kahraman
yaratma operasyonları” öyle üstün bir akılla
yapılıyordu ki birkaç zaman içinde hazırlanan kamuoyu yeni liderini karşılamaya çıktığında sevinmiyor, ona “tapıyordu”.
Bu tür seanslara onlarca kez şahit oldu
Osmanlı arazisi üzerinde paramparça edilmiş toplumlar ve onların “zavallı
devletçik”leri… Sadece Osmanlı haritasında değildi yaşanan “Tanrılı devletler” soytarılığı. Birinci Cihan Harbi’nde kısmen, harbin ikincisinin akabinde ise tüm dünyada
durum bu idi. Mesela koca bir kara kıtada
Fransız oligarşisi, Ortadoğu’da İngilizlerce
belirlenen ekalliyyet oligarşileri, Asya’nın
bize ait bölümünde komünist oligarşiler…
Daha saymaya gerek yok; kısaca tüm dünyada “oligarşik havariyun” ve onun tepesinde
Tanrı Lider, Tanrı Kral ve benzerleri halen
icra-ı saltanat ediyorlar. Yuh olsun onları ve
onları ta’zim etmeye devam eden işbirlikçilere ve gafil yığınlara!
Hemen kaydedelim, vakit geçmesin…
Yukarıda çizdiğimiz karamsar tablodan
ülkemizi azade tuttuğumuzu sanıyorsanız
aldanıyorsunuz. Uyurgezer zombiler gibi
içinden geçtiğimiz “uyku yüzyılı”nda biz
de dünya ile aynı fotoğrafı verdik, veriyoruz.
1908, hadi buna 1912 diyelim, bu tarihten
beri bir laboratuardaki laborant titizliğiyle
“yaratılmış” kahramanlar, atanmış liderler,
kotarılmış oligarşik klanlar ülkesiyiz biz de;
gerisini anlayın gayrı…
Makale burada bitti sanmayın, daha
girizgâhındayız yazının hatta onun da birinci bölümünü okudunuz yukarıdaki satırlarda.
“One Minute!”
Şunu anladık ki… Babadan kalık yöntemlerle genetik yazılım silinmiyor be azizim! Ancak bir süreliğine üzeri örtülüyor ve
hiç umulmadık bir zamanda, tüm haşmetiyle ortaya çıkıyor. Ya “Yeter artık, söz milletin!” diyor ya da “Van Minit!”
Siz, Batılıların “gentoloji” ilmindeki iştiyakını ne sanıyorsunuz? İki çuval, beş kasa
domates daha üretmek için mi tüm bunca
“genetoloji laboratuar”ları, “genom haritası”
çalışmaları ve saire? Hayır! Bütün zahmete,
bize ait ve “Rahmanî temelli” düsturun sözle
tescillenmiş hâli olan “Gökyüzünde tek tanrı, yeryüzünde tek kağan” idealini -ki bunu
10. Yüzyıl’dan yani Satuk Buğra Han’la başlayan “İslam’ın kılıcı” olma serüvenimizden
sonra “Âlemlerde tek Allah, O’nun mülkünde bir tek adil halife” diye telaffuz etmek
gerektiğini de ekleyerek devam edelim- silip
yok etme için katlanılıyor ve çalışmalar bunun üzerine gelişiyor.
Bize ait, genetiğimize kodlanmış bu postülatı, “iç ederek” Lusiferyan ezoterikle harmanlayıp “tek dünya devleti, global dünya
krallığı veya Cennetin Krallığı” gibi janjanlı
ambalajlara saran “Tötojudik Koalisyon” fikrin asıl sahibini topyekûn bir saldırıyla öldürmeden veya tek tek “mankurtlaştırma”dan
rahat edemeyeceğinin farkında. Bu koalisyon, belki rahat ederim diye 1928 yılında,
bir gecede alfabemizi değiştirip başta “ideal düstur”u yazan Oğuzname olmak üzere,
onu şerh eden tüm yazılı kaynaklarla bağımızı koparmak istedi lakin o da yetmedi.
“Olcayto Yalvaç”ın evlatları yine ulaştılar temel düstura. Siz, Atatürk neden tıbbî
suikastla öldürüldü, Menderes neden asıldı, Özal neden zehirlendi, hatta Yazıcıoğlu
niye uğursuz bir kazaya kurban gitti sanıyorsunuz?
Nedenini yazalım…
Ne dedik yazının başında? “Kahramanını
formatlayan romancı, kitabının yarısına kadar bizzat yazar fakat yarıdan sonra roman
kendi kendini devam ettirir; romancı eserine tâbi olur.” Bunu şunun için yazdık ve hatırlatıyoruz: Son yüzyılımızın tüm liderleri
“formatlanmış kahramanlar” olarak çıktılar/
çıkartıldılar alnacımıza; sergüzeştlerinin
yarısını formatlanmış olarak tamamladılar ya devam kendilerine biçilen senaryoyu
oynamaya ya da tıpkı Halide Hanım’ın romanları gibi kitabın sonlarına doğru kendi
kendilerini yazmaya kalktılar. İşte, o zaman
Lüm tarafından saf dışı edildiler. Bu bahtsız
kahramanların kimler olduğunu birkaç satır
yukarıda zikrettik,varın anlayın gayrı. Listeye adını sokmadıklarımızın durumunu da
bana saydırmayın.
Eminim, ben anlatmakta aciz kaldım lakin sizler anladınız meramımı; ancak şu an
aklıma bir örnek geldi, yazmazsam kalemim
şişer: “Haşa, benzetmek gibi olmasın” fakat
dedikten sonra soralım “Kanser nedir?”diye...
En yalın haliyle şudur kanser denilen illet:
“Halik” insanoğlunun vücudundaki ortalama seksen trilyon hücrenin her birine bir
kader yazmış, hücre romanı gibi... Romanın
haziran 2014
65
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Bu yıl, beklenen potansiyel güç harekete geçti,
zira zamanı gelmişti; yay gerildi, ok atıldı. Kutsal kitabın tabiriyle Şanı Yüce Olan oku attı. Bu yazı
da yazıldı. En ilginci Lüm, bu sefer çuvalladı; hem de ilk kez… Bununla birlikte “Yüz Yıllık Töton
Plânı” suya düşmek üzere.
66
haziran 2014
sayfa sayısını da belirlemiş; her hücre total
olarak elli iki kere bölünecek, bir sebepten
ötürü daha evvel bölünüp vücuttan atılmadıysa elli ikinci bölünmede “standart ecel”
gereği vefat edecektir. Rahman’ın organik
odacıkları bu ilahî yazgının gereği olarak
elli ikinci bölünmeyle birlikte ölür ve idrar,
ter ve gaita yoluyla toprağa yani mezara
gönderilir. Ancak arada bir, çeşitli nedenlerle genetiğine yazılan “52” gerçeğini unutan
hücreler de çıkar ve bunlar bir nevi delirmiş
hücrelere dönüşerek çılgın bir kahkaha ile
ölümsüzlüklerini ilan edip “53, 54…” diye
bölünmeye devam eder. Deli hücreler, bulundukları mahalde hızla çoğalmaya başlar.
İşte, orası kanser bölgesidir ve bölge, kendisine biçilen “ilahî yazgı”yı tepip dağıtmıştır;
ondan sonra kendi “şeytanî yazgı”sını döker
yeni hücre evlatlarına...
Ne dedik örneğin başında? “Haşa, benzetmek gibi olmasın...” İnşallah olmamıştır.
Zira meramımız bunun tersi ve yücelttiğimiz kahramanlar, “şeytanî yazgı”yı tepip
dağıtan, vicdanın ve milletinin sesine kulak
verenlerdir. Ve tarih, bunların adını kendi
sayfalarına, fakir de makalenin üst satırlarına kaydetti. Bir eksiğiyle... İşte o zat, son
lider Erdoğan’dır.
Erdoğan’a gelince
Kandırmayalım kendimizi, böylece bir
tabu daha yaratmamış oluruz. Erdoğan da
90’lı yılların sonunda Milli Görüş içindeki
sıradan gençlerden biriydi ve Milli Gençlik Vakfı saflarındaki yükselişini kendi
kabiliyetiyle becerdi. Hatta o zamanki adı
neydi unuttum, Erbakanist partinin İstanbul İl Başkanlığı ve ardından Büyükşehir
Belediye Başkanlığı da kendi yetenekleri
dâhilinde gelişti. Şu ünlü şiiri de kendi kararıyla okudu lakin nice zaman sonra “Vay
sen bu şiiri nasıl okursun!” diyen ses, şu ünlü
Lüm’ün sesiydi.
Lüm, bu kez “kahraman yaratma
operasyonu”na menfi yönden başlamıştı. Genelde böyle başladığı da olurdu öyle
başladığı da… Duruma göre... Aklıma gelmişken... Mesela siz, Yunanlının bir avuç
askerle koca Anadolu’yu işgal etmek üzere
Ege’ye çıkmasını doğal bir gelişme mi sanıyorsunuz? O halde “annenizin deterjanını”
bırakma zamanı gelmiş de geçiyor dostlar,
o da bir operasyondu ve Londra’nın Majestesi, Anadolu’da bir kahraman yaratmaya
karar vermiş ve operasyonu önce Belgrad’a
teklif etmiş, o kabul etmeyince de Atina’dan
başlatmıştı. Orada da kahramana karşıdan
saldırma ve saldırarak büyütme yöntemine
baş vurulmuştu. Bu tür operasyonlarda garip olan, formatlanmak için düğmeye basıldığından olayın her iki kahraman namzetinin de bir oyunun parçası olduğunu bilmesi
imkânsızdı. Eminim ki bizimkiler de hâlâ
bilmiyorlardır. Çünkü onlar, tıpkı operasyonları başlatanların fark ettiği gibi içlerinde
bir “kahraman mayası” olduğunu hissediyor
ve olan bitenin bu maya sebebiyle olduğunu zannediyorlardı veya hâlâ zannediyorlar. Ama Atina olayında ama şiir olayında
beklenen gerçekleşti. Sonunda, namzetlerin
o hissiyatları hakikate dönüşmüş oldu, roman başladı, onlar önlerine baktı ve gerisini
araştırma lüzumu hissetmedi, yollarına ya
da romanlarına devam ettiler. Ta ki yolun
ortasına kadar... “Kahraman maya” oluşturulmuş liderleri yolun yarısında ele geçirdi
ve yazarına isyan ettirdi. Yazarın bir kötü
yanı vardı, isyana asla tahammül edemezdi.
İşte bu sebeple Atatürk tıbbî suikasta kurban gitti, Menderes ve Özal halledildi ve
geldik yine Erdoğan’a…
Şimdi karşımızda farklı bir fotoğraf var.
“İyi de, Erdoğan’ın benzerlerinden farkı
ne?!” Cevabı vermeden burada duralım zira
anlatmam icap eden bir husus daha var ki
onu anlatmadan geçersem yazık olur. Çünkü mevzuyu dört başı mamur öğrenmenin
yolu da tüm argümanları ortaya koymaktan
geçiyor ki yazının sonunda “... bütün bunlardan dolayı zaman, tüm imkânlarımızla
Erdoğan’ın yanında, sağında, solunda, arkasında, önünde durma zamanıdır. Karşısında
olanlardan tarih hesap sorar. Milletimiz
de hakkını helal etmez!” dendiğinde kem
küme yer kalınmasın.
Evvele tekrar dönünce…
Osmanlı’dayız... Kuruluş ve yükseliş dönemlerinde tahta geçmiş olan padişahlar
hakkında az çok bilgimiz var. Osman Bey
ile Kanuni arasına dair sıralamayı, önemli
olayları sorsam söylersiniz; peki, Kanuni’nin
oğlu Sarı Selim’den, Abdülhamit’e kadar
geçen zamana dair neler söyleyebilirsiniz?
Mesela, İkinci Selim’den başlayarak ardılı
olan padişahları sırasıyla sayabilir misiniz?
Bu arada, olan biteni anlatmak kolay gelir
mi? Hangi olayın hangi sultan zamanında
olduğunu hatırlamakta başarılı olabilir misiniz?
Bunlar gibi daha pek çok soru sorabilirim
size; haydi, siz de kendinize sorup cevaplarını vermeye çalışın bakalım. Sonuç nasıl
çıktı? Ben söyleyeyim: Eğer tarihçi değil
ya da tarihe merakınız yoksa başarısızsınız.
Son bir soru daha sorayım: Kanuni ile IV.
Murad arasında hangi sultanlar iktidarda,
Dördüncü Murad ile Cumhuriyet’in ilânı
arasındaki önde gelen sultanlardan hangisini hatırlıyorsunuz?
Son sorunun cevabını ben vereyim:
Üçüncü Selim, İkinci Mahmut, İkinci
Abdülhamit ve ondan sonra Mustafa Kemal…
Peki, devam edelim sorunun ikinci kısmına: Cumhuriyet döneminde, aklınızda
kalan sadrazam/başbakanlardan hangisini
sayarsınız? Cevap verelim: Menderes, Özal,
bir de Erdoğan, hepsi bu...
“İyi de, bizi niye imtihana çektin? Bir
sürü sual sordun, bu isimleri neden yan yana
getirdin? Bu liderlerin ortak özelliği ne?”
Deyiverelim... Söz konusu sultan ve başbakanlarla diğerleri yani adlarını saymadığım padişah ve başbakanlarla üç aşağı,
beş yukarı aynı sayılır; neticede aynı işleri
yapan liderlerdir bunlar. Ancak adı geçen
liderlerin ortak bir özelliği var: O, hepsinin
de “yüzyıl değişimleri esnasında” iktidar olmuşluklarıdır. Bir bakıma bu liderleri öne
çıkartan ve isimlerini hatırlamamıza neden
olan hususiyet, kendilerinden çok, iktidar
oldukları zaman dilimidir. Bir başka söyleyiş şekliyle, mevzubahis önemli zaman
aralıklarında saydığım isimler değil de saymadığım liderler iş başı yapmış olsaydı bu
makalede onları hatırlayacaktık. Mevzu, bu
kadar ilginç yeni ve önemlidir.
1700 ile 1800 arasında Üçüncü Selim ve
İkinci Mahmut iktidardalar. 1800’lü yılların sonunda Abdulhamit’i, 1900’lü yılların
başında Mustafa Kemal’i hükmederken
görüyoruz. Özal 1900’lü yılların sonlarında,
Erdoğan 2000’li yılların başında… Bir bakıma sayılan bu ikililer “halef-selef ” durumundalar. Selef olan bir önceki yüzyılın sonunda, halef olan ise bir sonraki yüzyılın ilk
çeyreğinde görevli... Görevleri de ilki için
bir önceki yüzyılı yıkmak, ikincisi için ise
girilen yüzyılı inşa etmek; zira Karlofça’dan
sonra girilen döneme hükmeden “Totonojudaik derin dünya” her yüzyılın formatını
yeniden yapıyor ve her yüzyılda bir “global
siyaset oyunu”nu yeniden kuruyor. Bu plân,
kendisine hep düzenin efendisi rolünü başarıyla oynama selahiyeti ve yeteneği verdiği
için yüz yılda bir, yeniden sahneye konuyor.
Osmanlı’nın son yüzyılını toparladıktan
sonra elinde olmayan sebeplerle yıkımını
hızlandıran ve “müstebit” iddiası sonu-
haziran 2014
67
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
cunda görevini tamamlayan Abdülhamit,
on yıllık aradan sonra yeni devleti kurma
görevini üstlenen Mustafa Kemal ile iki
yüzyıl arasındaki değiş tokuşu tamamlamış
oldu. Günümüzde ise değiş tokuşun birinci
kahramanı, devraldığı “Lozan Devleti” ya
da “İdeolojik Cumhuriyet” veyahut “Ulusal
Devlet” formatındaki yapının “defterini düren” Özal vazifesini tamamladı ve gitti. Bundan sonra sıra, onun halefi olan Erdoğan’da.
O da tıpkı Mustafa Kemal’in 1923’te imparatorluğun enkazı üzerine ideolojik cumhuriyeti bina ettiği gibi Özal’ın teslim ettiği
enkaz üzerine yeni formattaki “Demokratik -belki Federal- ama mutlaka Başkanlık
Sistemi’nde çalışan Cumhuriyet”i kurmak
için “millî bir mücadele” veriyor 2023’e giden on yıllık yol üzerinde.
Yukarıda bir yerde, “Geldik Erdoğan’a,
şimdi karşımızda farklı bir fotoğraf var...”
demiştik ya... Yazının burasında aynı saptamayı bir kez daha yapıyoruz zira bu seferki
fotoğraf iki kere aykırı. Bir, kendine yazılan
romanı orta yerinden yırtıp sayfaların dışına
çıkıyor; iki, romanın dışına çıkmakla kalmıyor, ülkesinin bedenine biçilen hudutların
da dışına çıkarak “dünya liderliği”ne soyunuyor.
Onca çabaya, ihraç çalışmalarına rağmen
yüz yıl evvelki devlet formatımız olan “Kemalist Sistem” ve onun banisi gibi duran
1923 lideri sınırlarımızın dışına çıkamamış/çıkartılamamış ve “ulusal kahraman,
millî lider” olarak kalmıştı. Zira şahsî romanını yaşamaya devam etti, yaşadığı romandan dışarıya çıkmaya karar verdiğinde ise
bedenine bir “ısmarlama hastalık” musallat
edilmişti. Romanın ve ülke sınırlarının dışına çıkamadı lakin dost gibi görünen düşmanları tarafından ıssız bir yere, “Savarona
Yatı”na sürgün edildi, sekerat vaktine kadar
vatanına ayak bastırılmadı, halkıyla teması
yasaklandı.
Erdoğan’ın kaderi
Erdoğan’a gelince, onun şahsî romanını
yazan “Lüm” senaristleri, daha sonra pişman
oldukları bir ayrıntı eklemiş ve onun -Arap
coğrafyasına model olsun diye- “bölgesel
bir kahraman” olmasına izin vermişlerdi.
Bunun gibi medeniyetler arası diyalog
ve büyük Ortadoğu organizasyonlarında eş
başkanlık gibi global görevleri de biz vermedik ona. Ancak sonucun böyle olacağını
bilselerdi Tötonik senaristler, bu görevleri
verirler miydi? Tabiî ki asla!
Devam ediyoruz... Türkiye’de iktidar dö-
68
haziran 2014
nemi iki buçuk seçim yılı yani 4+4+2’dir, bu
da on yıl eder. Geri dönüp arkanıza bakın
lütfen, başta Atatürk olmak üzere Menderes, Özal, hatta Demirel dahi onar yıl hükümfermadırlar.
Erdoğan için de bu süre, 2002 ve 2012
arasıdır. Bir yıl opsiyonla birlikte 2013’e
kadardır. Ancak şimdi yıl 2014’ün buçuğudur ve Erdoğan hâlâ iktidardadır. Bu
kez lider gitmiyor, gitmeye de niyeti yok.
Gezi Harbi, 17 Aralık Savaşı ve şimdilerde
Soma Muharebeleri şeklinde savaş devam
ediyor ve Erdoğan, tüm muharebeleri kazana kazana yoluna devam ediyor. Zira milli
bir lider olarak halkı yanında, uluslararası
bir figür olarak Bosna’nın, Arnavutluk’un,
Kosava’nın,
Suriye’nin,
Tunus’un,
Somali’nin ve tüm Müslüman coğrafyanın
hatta Orta Asya’nın, kısaca bütün mazlum
milletlerin manevî desteği yanında.
Evet, o bir dünya lideri... Bush da dünya lideriydi tüm ABD başkanları gibi…
Putin de dünya lideri, bilmem kim de...
Ancak onlardan Erdoğan’ı farklı kılan şey
“ağlayabilmesidir”. Çünkü ağlamak, merhametin ıslak yansımasıdır dışa; vicdandır,
şefkattir…
Dedik ya, “Biz Bozkırlılar Seyfullah’ız”
genlerimize kodlanmış olan bu özelliğimiz,
1701’den beri uykudaydı. O sebeple dünya
yüzeyini zalimler ve zulüm kaplamıştı; zavallı Anadolulular, kolları bağlanmış olduğu
halde tecrithaneye kapatılmıştı. Yanımızda
yöremizde inşa edilmiş olan öteki tecrit
odalarında dünyanın diğer ulusları vardı.
Ortalıkta Tötonojudik gardiyanlar dolaşıyordu kanlı palalarını kafamızın üzerinde döndüre döndüre. Şeytanın sihri, “Van
Minit!” narasıyla Davos’ta çöktü. Onun
için Yunanistan’da bir yetkili, “Hepimizin
düşünüp de söyleyemediğini haykırdı Erdoğan…” diye; bu sözüyle o adam, hakkı
sahibine teslim etmişti.
Son sözü söylemeden burada duralım.
Ne buyurmuştu Yüce Yaratan o kutlu savaşın ardından? Mealen: “O oku ben attım
deme, sen atmadın, Allah attı…”
Evet, her şeyin olduğu gibi her kımıltının, her hareketin ve her başarının sahibi
de O... O ne derse o olur. Firavun’un sarayından Musa yetişir; gün gelir Rahman,
Musa eli ile Firavunizmi yer ile yeksan eder.
Tötonlar, cellatlarını kendi elleriyle yetiştirir de şuncacık şüphe gelmez akıllarına, bir
de bakarlar ki “çömez” dedikleri insanlar
Zebella olur, Seyfullah olur. Zira genetiğin
yazıcısı da O’dur. Üç beş tane mısır, bir kaç
tane patatesin genetiği ile oynadıktan sonra
Yaratan’a meydan okumanın da bir nihayeti
olur.
Davut, Callut’u sapan taşıyla devirir; Demirci Kava, zalim Şah’ı kısa saplı çekiciyle
alt eder; sivrisinek Nemrut’un beynini yer
bitirir ve onu beyinsiz boş kovana döndürür
zira haklı olan zalimler değil, mazlumlardır.
Yaratan, mazlumları uzun süre kahramansız bırakmaz. Kahramanlarsa gökyüzünden
inmez, yerden biter. O halde bize düşen,
yanı başımızda boy atan “Uzun Adam”a
sahip çıkmaktır. Çünkü tüm mazlumlar,
dualarıyla onun arkasında ve biliyorlar ki o,
bir dünya lideri... Şunu unutmayın ki dünya
liderlerini, “cetvel sınırları” bağlamaz…
Efendim, asıl olan Erdoğan değil, neticede o da bir kul, tıpkı bizler gibi. Asıl olan,
Şanı Yüce Allah’ın mazlum kullarının önüne düşüp onları zalimler karşısında sahili
selamete çıkaracak hatta zafere ulaştıracak
olan bir adil liderdir. Her canda aranan
potansiyel vardır. Ancak potansiyel güçle-
rin de yaratıcısı ve sahibi olan Rahman’ın
hangi kulun potansiyelini harekete geçireceğini biz bilemeyiz; O, kendi bilir. Takdir
eder, zamanı yaklaşırken şartları hazırlar ve
potansiyel güç, bir liderin şahsında zuhur
eder. Ondan sonra olacakların yol haritasını yazan da, çizen de o ilahî eldir. Bütün
bunları, her Müslüman gibi Erdoğan da
bilir ve hulusi kalp ile inanır. Zaten zafer
“inananlarındır”...
Bu yıl, beklenen potansiyel güç harekete
geçti, zira zamanı gelmişti; yay gerildi, ok
atıldı. Kutsal kitabın tabiriyle Şanı Yüce
Olan oku attı. Bu yazı da yazıldı. En ilginci
Lüm, bu sefer çuvalladı; hem de ilk kez…
Bununla birlikte “Yüz Yıllık Töton Plânı”
suya düşmek üzere.
Tötonlar suya düşerken burada bize düşen de, “Ya Rab! Yanlış oku attırma, yanlış
yazı yazdırma…” demektir.
Son sözümüz de yazımızın başlığı olsun
istiyoruz: “Âlemlerde tek Rab, yeryüzünde
tek hükümdar…”
haziran 2014
69
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Soma olayları ise üzücü taraflarından daha çok Başbakan
Erdoğan’a muhalif bir tarzda ve
aynı yoğunlukta yer almıştır.
İngiliz Financial Times ve Daily
Telegraph gazetelerinde Soma
faciasının arkasından Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın tutumuna ilişkin sert eleştiriler kaleme alındı. Financial Times gazetesinde “Zapt Edilemeyen Erdoğan, Bölünmüş Bir Türkiye’ye
Başbakanlık Edecek” başlıklı
çarpıcı bir makale yayınlandı.
The Daily Telegraph gazetesinde
ise “Rusya İle Aynı Yola Giriyor”
yorumu yapılarak Rusya Devlet
Başkanı Putin’le Erdoğan özleştirildi. The Guardian ve The Independent gazetelerinde de Soma
haberleri tam sahife yer aldı,
büyük ölçüde Başbakan Erdoğan
aleyhine yorumlar yapıldı.
***
Durum gayet açıktır, Suriye’de
en az 200 bin kişi ölmüş, 5 milyon kişi yerinden edilmiş, ancak
Batılı kamuoyu için bu fazla
önemli değil! Rusya, Kırım’ı ilhak
etmiş, Ukrayna’da savaş hali yaşanıyor, bu da yeterince önemli
değil! Aynı şekilde Somali, Sudan, Mali ve Nijerya’da özellikle
Müslüman katliamları yaşanmakta, bu da Batı medyası ve
kamuoyu için teferruat… Bütün
bunların yanında ise Türkiye’de
AK Parti iktidarı, daha doğrusu
güçlü tek parti iktidarı, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın -karizmatik bir lider olarak- 12 yıldır
ülkeyi yönetmesi olağanüstü
önemlidir.
***
Ayrıca Suriye sınırı fiilen yoktur. Afrika’da -başta Mısır olmak
üzere- ülkelerin büyük kısmında
istikrar bozulmuştur. Halklarının
büyük kısmı Türkiye sempatizanı olan Afrika devletlerinin içine
düştüğü bu durum, Türkiye
için iyi bir gelişme olmamıştır.
Hindistan’da, Çin’de Myanmar’da
Müslümanlar büyük tehdit ve
tehlike altındalar. Bütün bu Müslümanların herhangi bir tehlikede “imdat” diledikleri birinci ülke
“Türkiye”...
70
haziran 2014
Türkiye tarihî yolculuğuna
RECEP TAYYİP
ERDOĞAN’LA
DEVAM EDİYOR
Soma kömür patlaması ve yeni bir kaos denemesi
T
ÜRKİYE, 13 Mayıs 2014 günü, Manisa Soma’da bulunan
bir kömür maden ocağında meydana gelen patlamayla
uyandı. Başlangıçta boyutları tam kestirilemeyen bir iş
kazası olarak geçen haber, saatler geçtikçe beklenenin
çok üzerinde, ağır sonuçları olan, hacimli bir iş kazası
olarak gündeme oturdu. Başlangıçta 50 olarak verilen
kayıp sayısı, saatler geçtikçe artmaya başladı. Bir tarafta
kamuoyunun bilgisine sunulan ölü ve yaralı sayısı, diğer tarafta toprak altında kalmış ve kurtarılmayı bekleyen yüzlerce işçi, kamuoyunu derin bir endişeye sevk etti.
>> Kazanın haber alınmasından itibaren, başta Enerji Bakanı Taner Yıldız olmak üzere, AFAD merkezli devlet kurtarma ekipleri hummalı bir faaliyete giriştiler.
Ancak dört gün boyunca kayıp rakamları
zamanla artış gösterdi. Bütün kurtarma
gayretlerine rağmen kayıpların sayısı 301
rakamını buldu. Bu rakam, hiç şüphesiz
şimdiye kadar olan iş kazalarının en büyüklerinden biriydi. Kurtarma çalışmaları
sırasında 500’e yakın işçinin kurtarıldığı
da resmî ağızlar tarafından duyuruldu. Bu
Prof. Dr. Refik Turan
[email protected]
Başbakan Soma’da kendine yönelik görsel basında
yapılan “Halktan birine tekme attı” yalan haberi
karşısında da değişik bir yöntem benimsemiş, ilk
defa susmuştur. Sonuçta bu yöntemi de en az sesli
ifadeleri kadar etkili olmuştur.
haziran 2014
71
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
durum önemli bir teselli haberiydi, ancak
kaybedilen madencilerin acısı kamuoyunu
derinden sarstı.
Kurtarma çalışmaları sırasında Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan, muhalefet liderleri,
bazı bakan ve milletvekilleri Soma’ya ziyaretlerde bulundular. Felaketi yaşayanlarla
konuştular, kayıpları olanlara taziyelerini
sundular. Kazanın ve felaketin nasıl olduğu,
nelerin sebep olduğu bilinmiyordu. Fakat
kazadan sonra devletin gösterdiği kurtarma
çalışmalarının performansı iyi görünüyordu.
Kazayı yaşayanların yanında olma ve sahiplenmede bütün imkânlar seferber edilmişti.
Muhalefet liderlerinden Devlet Bahçeli,
devletin bütün imkânlarıyla bölgede olduğunu söyledi. Bütün bunların yanında, başta
Millî Takım idarecileri ve oyuncuları, bazı
sivil toplum örgütleri de bölgede yardım ve
taziye amacıyla bulundular. Yazılı basının
yanında neredeyse bütün televizyon kanalları objektiflerini bölgeye çevirip program
üstüne program yaptılar.
Buraya kadar olan olaylar ve gelişmeler
kendi seyri içinde çok üzücü olmakla beraber gerekenler de yapılmaktaydı. Ancak
olayların tabiî seyrine mukabil ortaya çıkan
bazı gelişmelerse Soma kömür kazasını
bambaşka bir istikamete ve sonuçlara taşıdı. Önce ana muhalefet partisi yetkilileri ve
Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve Hükümetini,
kaza öncesi alınması gereken tedbirlerle
ilgili olarak şiddetle suçladı. Arkasından bütün muhalif kanallar ve gazeteler, ağız birliği etmişçesine muhalefet saflarına geçtiler.
Bazı köşe yazarları, ölenlerin manevî şahsiyetlerini ve geride kalan aileleri hiçe sayarak,
“helak ve müstehak olma” gibi saygısızca,
hakaret olarak yorumlanabilecek ifadeler
kullandılar. Hatta bazı yazarlar, kendilerini
alamayarak AK Parti’ye seçim kazandıran
seçmeni suçlayıp beddua etme noktasına
bile vardılar.
İş bununla da kalmadı ve daha önceki kalkışma hareketlerinde olduğu gibi, özellikle
Başbakan aleyhine bir dezenformasyon faaliyeti başladı. Bu yanlı ve yanlış bilgilendirmeye örnek olarak, Başbakan’ın İstanbul’da
katıldığı bir AVM açılışındaki telefonlu
fotoğrafı, sosyal medyada, “Soma’da Başbakan halktan kaçarak bir alışveriş merkezine
sığındı” şeklinde verildi. “Başbakan adam
tokatladı” şeklindeki bir haberinse tamamen
yalan ve isnattan ibaret, uydurma bir iddia
72
haziran 2014
olduğu da ortaya çıkan deliller ışığında anlaşıldı. Bu ve buna benzer iddia, isnat, iftira
ve kara propaganda amaçlı haberler benzer
tarzda devam etmekte, ki şimdilik arkasının
kesilmeyeceği de aşikâr. Bunların yanında
İstanbul, Ankara, Manisa, Soma ve diğer
şehirlerde gerçekleştirilen şiddet eksenli
gösterilerde gelinen nokta işin tuzu biberi
mahiyetindedir.
Sonuçta, çoğu zaman Türkiye üzerinde
meydana gelen elim kazaların arkasından
yaşanılan kurtarma, yardım etme, taziyede
bulunma ve kayıp sahiplerinin üzüntülerini hafifletici yasına katılma gibi insanî
davranışlar, olması gerektiği gibi tezahür
edememiştir. Gelinen noktanın, kazada
kayıp verenlerin acılarına ve yasına katılma,
zararların telafisine uğraşma ve de kurumların ve iktidarın işleyişi ile ilgili hataların düzeltilmesine yönelik bir muhalefet faaliyeti
olmadığı çok açıktır. Peki, gelinen noktanın
adı nedir ve bu girişimlerde niçin bulunulmuştur?
Bu dünya çapında ve
psikolojik bir harekâttır
Türkiye’de, 2013 yazında, Taksim Gezi
Parkı’nda birkaç ağacın hukukunu korumak
amaçlı başlatılan olaylar, bütün ülke sathına
yayılan şiddet yöntemine sıkça başvurularak
gerçekleştirilen, anlaşılması zor bir kalkışma
hareketiydi. Başta Ankara, İstanbul, İzmir
ve Adana gibi illerde geniş sokak hareketleri yapıldı. İzinsiz şekilde meydanlar dolduruldu, trafik durduruldu. Sade vatandaşa
ait mal varlıklarına ve kamu mallarına zarar
verildi. Pek çok eski terör yükümlüsü örgüt,
güya demokratik gösteriler yaparak halkı
yönlendirdiler. Ancak halkın geniş kesimlerinin bu yapılanlara itibar etmemesi ve gösterilere katılan bazı samimi vatandaşların
geri çekilmesiyle “Gezi harekâtı” başarısız
oldu ve sahneden çekildi.
17 Aralık 2013 tarihinde başlatılan “paralel örgüt harekâtı” da aslında içeride ve
dışarıda beklenen sansasyonu doğurmuştu.
Türkiye, bakanların adının geçtiği büyük bir
yolsuzluk operasyonu ve bu operasyonun bir
parçası olan medyanın haber bombardımanıyla adeta inlemişti. Ancak geçmiş yıllarda
sadece bir parçası bile hükümet yıkan bu
tür bir olay, AK Parti ve Hükümet’te değil
yıkıntı, en küçük bir sarsıntı bile vücuda getirmemişti. Bunun temel sebebi, operasyonu
yapanların devlet içinde görünür olmalarına
rağmen devletin hiyerarşik yapısından tamamen ayrı yapılanma kurmaları, dolayısıyla yapılanın adeta başına buyruk gerçekleştirilen bir icraat olmasıydı.
Bu sebebe en önemli ekse, Recep Tayip
Erdoğan’ın, devlet mekanizmasının işleyişine ters olan bu gelişmeyi halka çok iyi
aktarmasıydı. Halkın yarıya yakın kesimi
onu anlamıştı. Geri kalan diğer yarısı ise
anlamamaktan değil, çoğunluğunun doğal
muhalif oluşundan dolayı görmezlikten gelmişti. Hâlbuki olay, devlet yapısına aykırı bir
gelişmeydi.
Emniyet ve istihbarat birimlerinden bazı
kesimlerin devletin kendilerine verdiği yetki
ve imkânları kullanarak telefon konuşmalarını kayıt altına almaları, yatak odalarına girerek video kayıtları yapmaları, devlet içinde
işlenen müstesna cürüm vakaları olarak kayıtlara geçmişti. Bu da “Paralel Yapı” organizasyonunun gerçekleştirdiği ve son derece
tiksindirici fiiller olarak maşeri vicdanda
yankı bulmuştu. Kanunlar nazarında soruşturularak hesap vermeleri de kamuoyunun
ayrıca haklı bir beklentisidir.
Son bir yıl içinde planlanıp uygulamaya
konulan bu olayların hepsi, hiç şüphesiz
geniş yankı uyandıracak ve kamuoyunu
sarsacak olaylardır. Bu olayların yanında
yine küçük çaplı başka olaylar ve yine isnat
içerikli haberler sürekli medyada yer almaktadır. Bütün bunlarda dikkat çeken birinci
husus Recep Tayip Erdoğan’ın yıpratılması ve görevinden indirilmesi, arkasından da
Hükümet’in elemine edilmesi ve nihayet
AK Parti’nin iktidardan düşürülmesidir.
Hedefin ve amacın bu olduğundan zaten
tüm kamuoyu haberdardır. Bizim burada
üzerinde durmak istediğimiz nokta ise öncelikli olarak bu değildir.
Gelişmeler irdelendiğinde daha önemli ve daha endişe verici hususlar karşımıza
çıkmaktadır. Meselenin endişe verici bu boyutları, milletimizin istiklâlini ve istikbalini
yakından ilgilendirmektedir.
Yaşanan olaylarla, özellikle sosyal medya
üzerinden yapılan muhalefette bir kesim
insanların organize hareket ettikleri açıktır.
Sosyal medyanın bu muhalefet organizasyonunda uygulamaya konulan şu konular
ve yöntemler gerçekten düşündürücü ve
vahimdir:
1. Hilafı hakikat bazı çirkin iddialar, isnatlar ve hakaret adeta serbesttir.
Bütün bu kumpas tarzı planların uygulamalarında Recep Tayyip Erdoğan’a düşen birinci mükellefiyet ise “liderlik”tir ki o da bunu yapmaktadır. Karşıdan gelen bütün taarruzları
ile muhalif saldırı planlarını cepheden karşılamakta, cüretle yapılan taarruzlara celadetle mukabele etmektedir.
2. Doğru olmak, mertçe davranmak,
samimi olmak neredeyse rafa kalkmıştır.
Geleneksel ahlak kurallarına bağlılık, hele
hele İslam ahlakı gibi kavramlar ve bu doğrultuda günah-sevap, helal-haram, mubahyasak gibi kavramlardan sanki insanlar
bîhaberdirler.
3. İnsanlar, sarf ettikleri sözlerden katılmış oldukları eylem ve davranış biçimlerine
varana dek son derece pervasızdırlar. Sınır
ve kanun tanımazlık alıp yürümüştür.
Bütün bu gelişmelerin küresel bir plan
çerçevesinde olduğunun işaretlerini uluslararası basın ve medya dünyası vermektedir.
Gezi olaylarındaki sokak çatışmaları ve faaliyetleri ilk dakikadan itibaren dış basında
yer almıştır. Amerikan CNN televizyonu
neredeyse bir gün boyunca İstanbul’dan
canlı yayın yapmıştır. Bu, o güne kadar az
rastlanan bir durumdur. 17 Aralık olayları
da dış basında insanı şaşırtarak bir mahiyette yoğun olarak yer almıştır.
Soma olayları ise üzücü taraflarından
daha çok Başbakan Erdoğan’a muhalif bir
tarzda ve aynı yoğunlukta yer almıştır. İngiliz Financial Times ve Daily Telegraph
gazetelerinde Soma faciasının arkasından
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tutumuna ilişkin sert eleştiriler kaleme alındı.
Financial Times gazetesinde “Zapt Edilemeyen Erdoğan, Bölünmüş Bir Türkiye’ye
Başbakanlık Edecek” başlıklı çarpıcı bir
makale yayınlandı. The Daily Telegraph gazetesinde ise “Rusya İle Aynı Yola Giriyor”
yorumu yapılarak Rusya Devlet Başkanı
Putin’le Erdoğan özleştirildi. The Guardian
ve The Independent gazetelerinde de Soma
haberleri tam sahife yer aldı, büyük ölçüde
Başbakan Erdoğan aleyhine yorumlar yapıldı.
Konu Amerikan gazete ve televizyonlarında da geniş çapta yer aldı. Özellikle Başbakan Recep Tayip Erdoğan aleyhine yapılan haberlerin büyük ölçüde yer almasına
haziran 2014
73
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
dikkat edildi. Türkiye’de yalan haber olarak
üretilen “Başbakan’ın halktan bir vatandaşa
tokat atması” haberi New York televizyonlarında yayınlandı.
Bütün bunlar, Batılı kamuoyunun, Türkiye halkının iyi idare edilmesi için haklarına
sahip çıkılması anlamına gelmemektedir.
Bilakis Türkiye’nin son yıllardaki kıpırdanışı, Batılı devletlerin çıkar eksenli politikalarına karşı bazı aykırı söylemler geliştirmesi
Türkiye’ye yönelik dikkatlerin artmasına sebep olmuştu. Bu dikkat artışı da Türkiye’nin
kontrol ve marke edilebilir bir seviyeye çekilmesi gerektiği yönündeydi. Bu doğrultuda Batılı medya organları, kendi yetkililerini
Türkiye aleyhine planlanmış bir eyleme çağırıyorlardı.
Durum gayet açıktır, Suriye’de en az
200 bin kişi ölmüş, 5 milyon kişi yerinden
edilmiş, ancak Batılı kamuoyu için bu fazla önemli değil! Rusya, Kırım’i ilhak etmiş,
Ukrayna’da savaş hali yaşanıyor, bu da yeterince önemli değil! Aynı şekilde Somali, Sudan, Mali ve Nijerya’da özellikle Müslüman
katliamları yaşanmakta, bu da Batı medyası
ve kamuoyu için teferruat… Bütün bunların yanında ise Türkiye’de AK Parti iktidarı,
daha doğrusu güçlü tek parti iktidarı, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın -karizmatik
bir lider olarak- 12 yıldır ülkeyi yönetmesi
olağanüstü önemlidir. Üstelik bu tecrübeli liderin üç ay sonra yapılacak seçimlerde
Cumhurbaşkanı olma ihtimali, hatta bunun
akabinde Türkiye’nin “başkanlık sistemi”
gibi yeni bir sistem değişikliğe gitmesi, her
türlü gelişmenin önüne geçen ve önemde
birinci sıraya oturan fevkalade bir gündem
maddesidir.
Yurtiçi ve yurtdışında meydana gelen ve
Türk insanını terörize eden bu olayların
sıradan toplum kabarması veya muhalefet
hareketleri olmadığı açıktır. Olaylara aktif
olarak destek verenler, Hükümet’in hemen
hemen her türlü icraatına karşı çıkmakta,
özellikle yeni Boğaz köprüsü ve İstanbul’a
üçüncü havaalanı gibi büyük yatırımları istememektedirler. En önemlisi de Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ı meşru görmeyerek
Türkiye’nin başında asla görmek istememektedirler.
Ortaya koydukları fikir ve ideoloji çerçevesi makul olmaktan çok uzak olup, uzlaşma gibi bir yaklaşımdan da şiddetle uzak
durmaktadırlar. Bütün bu hareketlerin küresel çapta organize bir planın uygulamaya
74
haziran 2014
konulan parçası olduğu açıktır. Bu takdirde, son bir yılda meydana gelen olayları 20.
yüzyılın dünyasında güçlü devletlerce icat
edilip uygulanan “Psikolojik Harekât” yöntemlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.
Zira psikolojik harekâtta teşkilatlı görünen
güvenlik güçleri görev almaz, savaşta kullanılan konvansiyonel silahlar kullanılmaz
ve de belli bir cephesi ve disiplinli çatışma
ortamı da yoktur. Ancak bütün bunlara
rağmen bunun bir ülkeyi, milleti ve devleti
savaş kadar yıpratıcı bir saldırı yöntemi olduğunu söyleyebiliriz.
Psikolojik harekâtın en etkili silahı propagandadır. Hedef kitlenin başarma azimlerini
kırmak, mücadelelerini zayıflatmak, inançlarını yok etmek, morallerini bozmak ve fikirlerin aşılanmasını tesis etmek maksadı ile
faaliyetlerde bulunmak psikolojik harekâtın
özünü kapsamaktadır. Sıcak savaşın temelinde insanları öldürerek, korkutarak, sindirerek ve yıldırarak etkisiz hale getirmek
vardır, psikolojik harekâtın temelinde de
insanı etkisiz hale getirmek... Ancak bunu
yaparken, “insanı ortadan kaldırmadan,
kendi amaçları doğrultusunda faaliyet gösterir hale getirmek” şeklinde bir uygulamaya
gidilir ve bir nevi hipnoz ile insan etki altına
alınarak hedeflenen ideoloji istikametinde
çalışması sağlanır.
Sıcak savaşta askerî bir sonuç alınsa ve bir
kara parçası ele geçirilse, yapılan mücadelede ölen insanların yakınlarının işgalci devlet
askerleri hakkında iyi düşünmeyecekleri
aşikârdır. Hatta ilk fırsatta kendi vatanlarını
kurtarmak için millî bir mücadele hareketine girişmeleri de doğaldır. Hâlbuki sistemli
bir psikolojik harekât sonucu kitle ve toplum üzerindeki etki ise insanın bilinçaltında
yıllarca devam edecektir.
Psikolojik harekâtta propaganda mesajı
birtakım doğrularla karıştırılarak verilir.
Verilen mesajın son derece inandırıcı ve
ikna edilir olması gerekmektedir. Aksi takdirde psikolojik harekât, harekâtı gerçekleştirenin elinde patlayan bir bombaya da
dönüşebilir.
Psikolojik harekâtın bahsettiğimiz bu
temel özellikleri göz önünde bulundurulduğunda tam anlamıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik benzer bir uygulamanın
yaşadığımız günlerde gerçekleştiğini söylemek, hiç de yanlış bir tespit olmayacaktır.
Bu harekâtla ne yapılmak istenmektedir?
Bu harekâtla Recep Tayyip Erdoğan elemine edilip etkisiz hale getirilmek istenilmektedir. Recep Tayyip Erdoğan etkisizleştirilirse Hükümet düşecek, Hükümet düşerse
AK Parti zayıflayacak ve tek parti iktidarı
olma halinden uzaklaşacaktır. Bu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 12 yıllık istikrar dönemini sona erdirmek, siyaseten ve
ekonomik olarak geriletmek olacaktır. Bir
bakıma 12 yıl öncesinde olduğu gibi, koalisyonların yönettiği zayıf iradeli Türkiye’yi
geri getirmek, IMF ve ekonomik not kuruluşlarının kontrolüne girmiş bir ülke haline
dönüştürmek hesaplanmaktadır.
Kuşatılan İslam dünyasını
başsız hale getirmek
Günümüz dünyasında Amerika Birleşik
Devletleri, Irak ve Afganistan’a müdahale
etmiş, her ülkede en az iki buçuk milyon
Müslüman hayatını kaybetmiştir. Bunun
yanında ülke genelinde yaşanılan askerî
operasyonlar sonucu büyük hasarlar ve maliyeti yüksek ekonomik kayıplar olmuştur.
Son üç yıldır Suriye’de müesses nizam bozulmuş, Esed rejimi ve taraftarlarıyla Suriye
halkı arasında kıyasıya bir iç savaş çıkmıştır.
Suriye’de yüz binlerce insanın ölmesinin
yanı sıra işleyen normal bir devlet sistemi
kalmamıştır. Bundan da en çok etkilenen
ülke Türkiye olmuştur. Türkiye’de bir kısmı kamplarda olmak üzere bir milyonunun
üzerinde Suriyeli bulunmaktadır. Bu, önemli bir yüktür.
Ayrıca Suriye sınırı fiilen yoktur. Afrika’da
-başta Mısır olmak üzere- ülkelerin büyük
kısmında istikrar bozulmuştur. Halklarının
büyük kısmı Türkiye sempatizanı olan Afrika devletlerinin içine düştüğü bu durum,
Türkiye için iyi bir gelişme olmamıştır.
Hindistan’da, Çin’de Myanmar’da Müslümanlar büyük tehdit ve tehlike altındalar.
Bütün bu Müslümanların herhangi bir tehlikede “imdat” diledikleri birinci ülke “Türkiye”...
15 yıl önce Bosna bir katliam yaşamıştı.
Batılı ülkeler, kendilerine göre kötü bir sistem kurarak şimdilik Bosnalının yakasını
bırakmışlardır. Ancak bu yıl içinde Kırım,
Rusya tarafından ilhak edilmiştir.
Ve yine Ukrayna’da savaş rüzgârları esmektedir. Kıbrıs, bitmeyen ve bitirilmeyen bir dava olarak Türkiye’nin önemli
dertlerindendir. PKK ve Ermenistan ise
Türkiye’nin başında tutulan ve indirilmeye
hazır kılıç gibi tutulmaktadır.
Bütün bunlar, Türkiye’nin dışarıdan siyasî
ve askerî mânâda kuşatılması anlamına gelmektedir. Gerçi bu durumu bundan yirmi
yıl önce Amerikalı yazar Graham Fuller
“Kuşatılanlar” adıyla yazmış ve büyük bir
öngörüyle ortaya koymuştur. Fuller, bu
eserinde Batılı ülkelerin Amerika Birleşik
Devletleri’ne dâhil, İslam ülkelerine yönelik
askerî müdahalelerini ve güvenlik tedbirlerini bir kuşatma yöntemiyle ele aldıklarını
apaçık ortaya koymuştur.
gösterilmiştir. Adeta kendi çapında seferberlik ilan etmiş, bin bir hile ile hazırlanan
siyasî iktidar oyunlarını şehir meydanları ve
televizyonlarda son gayretini kullanarak anlatmıştır. Sonuçta Başbakan, sesi kısılmasına
rağmen meramını millete anlatmaya muvaffak olmuş, mesajını yerine ulaştırmıştır.
yoluna devam etmektedir. Bunda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın liderliğinin payı
inkâr edilemez. Önümüzdeki bir yıl içinde
yapılacak iki seçim de çok kritiktir. Zira
Türkiye’de “devlet başkanlığı” gibi bir sistem
değişikliğine gitme denemesi yenilenecektir.
Bu olağanüstü dönemeci ve değişimi sağla-
Fuller’in eserinde Türkiye’nin İslam ülkeleri ve dünya jeopolitiği açısından önemi
ayrıca vurgulanmıştır. Türkiye’nin kuşatılması sadece dışarıdan değildir. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda beşinci
kol hareketleriyle içerden de kuşatılmıştır.
Yukarıda anlattığımız Türkiye üzerindeki
psikolojik harekât, bu kuşatmanın önemli
bir parçasıdır.
Türkiye kuşatmasının kısa vadeli hesaplarından birisi Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Öteden beri sıkıntılı geçen bu seçimler
yine sıkıntılı geçmektedir. Hâlbuki Türkiye
bu konuda tasallut edilmese seçimi kolay
yapma şansı yakalamıştır. İktidar güçlü ve
tek partiye dayanmaktadır. 30 Mart 2014
seçimleriyle AK Parti, Cumhurbaşkanlığı
seçimini tek başına yapma imkânına sahip
olmuştur. Hatta akabinde gelecek 2015 seçimlerinin olağanüstü bir hal yaşanmazsa
AK Parti’nin yatay bir zaferiyle sonuçlanacağı tahmini yapılabilir.
Bütün bunlar bir kenara konularak, meydana getirilen yapay ama acımasız olan
planlarla Cumhurbaşkanlığı seçimleri zora
sokulmak istenmektedir. Hatta tersinden
başarılabilirse, geçmişte olduğu gibi yapılması engellenmeye çalışılmaktadır. Bu hedefle Türkiye yeni bir sıkıntıya ve buhrana
sürüklenecek ve daha kolay kontrol edilebilecektir.
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın misyonu
Bütün bu kumpas tarzı planların uygulamalarında Recep Tayyip Erdoğan’a düşen
birinci mükellefiyet ise “liderlik”tir ki o da
bunu yapmaktadır. Karşıdan gelen bütün
taarruzları ile muhalif saldırı planlarını cepheden karşılamakta, cüretle yapılan taarruzlara celadetle mukabele etmektedir. Bu, 30
Mart seçim kampanyası sırasında bihakkın
Önümüzdeki bir yıl içinde yapılacak iki seçim de çok kritiktir. Zira Türkiye’de “devlet başkanlığı” gibi bir sistem
değişikliğine gitme denemesi yenilenecektir. Bu olağanüstü dönemeci ve değişimi sağlamak da hiç şüphesiz
bir liderin varlığına bağlıdır. Türkiye’nin başında o lider de vardır; ayrıca 30 Mart 2014 seçimlerinin başarı dolu
sonucu gibi kuvvetli bir manivelaya da sahiptir. Gelecek yıllar hem Türkiye, hem Türk milleti, hem de İslam dünyası
açısından müspete çevrilmesi beklenen önemli zamanlar olacaktır.
Başbakan Soma’da kendine yönelik görsel
basında yapılan “Halktan birine tekme attı”
yalan haberi karşısında da değişik bir yöntem benimsemiş, ilk defa susmuştur. Sonuçta bu yöntemi de en az sesli ifadeleri kadar
etkili olmuştur.
Tek ve güçlü bir partinin iktidarı, bir liderin varlığı, buhrana açık Türkiye’nin bir
bakıma şansıdır. Her şeye rağmen Türkiye
mak da hiç şüphesiz bir liderin varlığına
bağlıdır. Türkiye’nin başında o lider de vardır; ayrıca 30 Mart 2014 seçimlerinin başarı
dolu sonucu gibi kuvvetli bir manivelaya da
sahiptir. Gelecek yıllar hem Türkiye, hem
Türk milleti, hem de İslam dünyası açısından müspete çevrilmesi beklenen önemli
zamanlar olacaktır. Hep beraber bekleyelim
ve görelim.
haziran 2014
75
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Kendileri “Kızıl Sultan” dediler mi,
demediler mi bilmesek de Batılı leş
kargalarının “Kızıl Sultan” olarak
damgaladıkları Sultan Abdülhamit
Han’ın karşısındaki cephede, bugün saygıyla ve elbette rahmetle
andığımız kimler yoktu ki? Bazı
gönüllerin kırılmaması için, Sultan
Abdülhamit’in karşısındaki blokta
yer alan kimi güzel insanların isimlerini burada vermeyeceğim; sadece şunu söylemek durumundayım
ki, “Algı yönetimi işte böyledir.
Gözleri kör, gönülleri katı, kulakları
duymaz eder. Batılı leş kargalarının
istediği de zaten budur”.
***
Birbirine çok benzeyen bu iki
olayın ilkinin sonunda Sultan Abdülhamit Han’ın tahtan indirilmesi
ve ülkenin bir grup ahmak maceraperestin eline geçmesi sonucu
Osmanlı Cihan Devleti’nin on yıl
gibi kısa bir sürede parçalanması,
Batılı leş kargalarının ve elbette
Boğaziçi Aşireti’nin emellerine
kavuşması, bu milletin yüz binlerce insanını Balkan, Cihan ve İstiklal
Harplerinde kaybetmesi, Osmanlı
Hanedanı’nın yurtdışına çıkarılmasıyla Musul-Kerkük petrollerinden alınacak olan “Hanedan
hakkı”ndan mahrum kalınışı gibi
durumlarla karşılaşılmıştı. Ve bilmelisiniz ki Musul-Kerkük petrollerinden alınacak Hanedan hakkı,
bizim enerji ihtiyacımızı fazlasıyla
karşılayacak miktardaydı. Oynanan oyunu anlayabiliyor muyuz?
***
Çatı, üçgen, dörtgen veya daire, ne denerlerse denesinler,
muhafazakâr cephenin ana temsilcisi konumundaki AK Parti’nin
çıkaracağı adaya karşı kazanma
imkânlarının olmadığını görüyorlar. Çünkü laik dinin müminleri
biliyorlar ki hangi adayı çıkarırlarsa
çıkarsınlar, muhafazakâr seçmenin milliyetçi kanadının oylarının
tamamını kendi adaylarına yönlendiremeyecekler ve Cumhurbaşkanlığı ellerinden kuş olup uçacak.
76
haziran 2014
Laik müminlerin
BAŞKANLIK
SİSTEMİ
KORKUSU
O
Kavganın ne zaman sona ereceği şimdilik belli değil, ancak sebebi esas olarak aynı:
Bin yıldır bu topraklarda hâkim unsur olarak yaşayan Müslüman Türk milletini ya bu
topraklardan kovmak ya da ikinci sınıf bir
devletin ikinci üçüncü sınıf bir unsuru olarak
yaşatmak...
Ne zaman ki bu toprakların yeraltı zenginliğine sahip olmak amacıyla sanayileşmiş
ülkelerin organize saldırıları başlamış ve Osmanlı Cihan Devleti kimi dış odakların güdümündeki İttihat ve Terakki çetesinin çatısı altında toplanan maceraperestlerin eline
geçmiş, işte o zaman bin yıl bu topraklarda
kardeşçe yaşayan ve sosyal yapıyı oluşturan
topluluklar arasında kavga başlamış, başlayan
bu kavga kimlik ve kılık değiştirerek bugüne
kadar gelmiştir.
Osmanlı coğrafyasındaki petrolde gözü
olan Batılı leş kargaları, Sultan Abdülhamit
Han Osmanlı Cihan Devleti’nin başında
bulunduğu sürece bu petrole sahip olamaya-
SMANLI Cihan Devleti’nin bakiyesi olduğu için
ülkemiz, çok ırklı ve çok
dinli bir sosyal yapıya sahiptir. Bu durum, esas
olarak ülkemizin vazgeçilmez zenginliğidir. Bu topraklara Müslüman
kavimlerin gelmesinden bu yana geçen bin
yıllık sürede, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri
esas alındığında, sosyal yapı içinde yer alan
değişik ırklara ve dinlere mensup kavimler,
aralarında birbirlerine yönelik ciddi bir husumet olmadan asırlarca ve kardeşçe yaşayıp
gitmişlerdir.
Başlangıcı oldukça eskiye dayansa da bu
kavganın tam olarak gün yüzüne çıkışı 20’nci
asrın başlangıcı, yani 1900’lü yılların başıdır.
Bu zaman kesitinde iyice anlaşılmıştır ki,
Osmanlı toprakları, kelimenin tam anlamıyla çok zengin bir petrol denizinin üzerinde
oturmaktadır. Batı’nın sanayileşmiş ülkeleri,
enerji kaynağı olarak bu petrole son derece
ihtiyaç duymakta ve bu nedenle Osmanlı
coğrafyasına doyumsuz bir iştahla bakmaktadırlar. Osmanlı’nın başında ise, gelişmişliği
kaçırdığımızın farkında ve bu yüzden eğitime önem veren, son derece dirayetli Padişah
Sultan Abdülhamit Han bulunmaktadır.
Prof. Dr. Seyit Mehmet Şen
[email protected]
caklarını bilmektedirler. Öyleyse Sultan Abdülhamit Han, Osmanlı Cihan Devleti’nin
başından uzaklaştırılmalı ve devletin başına
kendileriyle yakın irtibatta olan kimi maceraperestler getirilmelidir. Bunun için öncelikle bir algı yönetimi başlayacak ve Üstad
Necip Fazıl’ın diliyle söyleyecek olursak
“Emden Çukuru’nda bir dev olan Sultan
Abdülhamit Han itibarsızlaştırılacaktır”.
Kurgulanan hain plan uygulanır ve Osmanlı Cihan Devleti Sultanı Abdülhamit
Han, kimilerince “Kızıl Sultan, Pinti Ha-
mit, Deli, Zalim” olarak damgalanır… Bu
size bir şeyler hatırlatıyor mu? Hafızanızı
biraz yoklayın yeter…
Büyük pişmanlık
ve bir itiraf
Kendileri “Kızıl Sultan” dediler mi, demediler mi bilmesek de Batılı leş kargalarının
“Kızıl Sultan” olarak damgaladıkları Sultan
Abdülhamit Han’ın karşısındaki cephede,
bugün saygıyla ve elbette rahmetle andığımız kimler yoktu ki? Bazı gönüllerin kırıl-
maması için, Sultan Abdülhamit’in karşısındaki blokta yer alan kimi güzel insanların
isimlerini burada vermeyeceğim; sadece
şunu söylemek durumundayım ki, “Algı yönetimi işte böyledir. Gözleri kör, gönülleri
katı, kulakları duymaz eder. Batılı leş kargalarının istediği de zaten budur”.
İşte size, Sultan Abdülhamit Han’a yapılan alçaklığı bir süre sonra görme imkânına
kavuşan ve bunu bir özeleştiri olarak dillendiren Rıza Tevfik Bölükbaşı’ndan bir
şiir:
Asıl korkuları,
bundan böyle cumhurbaşkanlarını halk seçeceği için, halkın teveccühünü kazanacak olan
bir cumhurbaşkanının başkanlık sistemini getireceği... Oysa
Osmanlı, 600 yıl bu topraklarda başkanlık sistemiyle ülkeyi
yönetti. Hem de hakkı teslim eden Batılı bilim adamlarının
ve Batılı kavimlerin takdirlerini kazanarak. Bu ülkede hiçbir
şekilde diktatörlük olmaz; laik müminlerin korkmasına hiç
gerek yok.
haziran 2014
77
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
“Neredesin şevketlim Sultan Hamid
Han?/ Feryadım varır mı bârigâhına?/
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,/ Şu nankör milletin bak günahına.
Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena/ Bir sürü
türedi, girdi meydana./ Nereden çıktı bunca veled-i zinâ?/ Yuh olsun bunların ham
ervâhına!
Milliyet dâvâsı fıska büründü,/ Ridâ-yı
diyânet yerde süründü,/ Türkün ruhu zorla âsi göründü/ Hem Peygamber’ine, hem
Allah’ına.
Târihler ismini andığı zaman,/ Sana hak
verecek, ey Koca Sultan./ Bizdik utanmadan iftira atan/ Asrın en siyasî padişahına.
Bugün varsa yoksa Enver ve Cemal,/
Şöhretinde herkes fuzuli dellal./ Âlem-i
mânâdan bak da ibret al/ Uğursuz taliin şu
gümrahına.
Bu itler nedense bana salmadı,/ Bahalıydı
başım kimse almadı./ Seyrandan başkaca iş
de kalmadı/ Gurbet ellerinin bu seyyahına.
Divane sen değil, meğer bizmişiz./ Bir
çürük ipliğe hülyâ dizmişiz./ Sade deli
değil, edepsizmişiz;/ Tükürdük atalar
kıblegâhına.
Çok kişiye şimdi vatan mezardır./ Herkesin belâdan nasibi vardır./ Selâmetle eren
pek bahtiyardır/ Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.
Tahkire yeltenen tac-ü tahtını/ Denedi bu millet kara bahtını;/ Sınad-ı sillenin
nerm ve sahtını/ Rahmet et Sultanım suz-i
âhına.
‘Padişah hem zalim, hem deli’ dedik./
‘İhtilâle kıyam etmeli’ dedik./ Şeytan ne
dediyse biz ‘Belî’ dedik,/ Çalıştık fitnenin
intibahına.
78
haziran 2014
Bunlar halkı didik didik ettiler;/ Katliama kadar sürüp gittiler./ Saçak öpmeyenler
secde ettiler/ Bir asi zabitin pis külâhına.
Haddi yok açlıkla derde girenin,/ Sehpâyı kazâya boyun verenin./ Lânetle anılan
cebâbirenin/ Bu rahmet okuttu en küstahına.
Sen hafiyelerle dem sürdün ancak/ Bunlar her tarafa kurdu salıncak./ Eli yüzü kanlı
bir sürü alçak/ Kemend attı dehrin mihr-u
mahına.
Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,/ Tadı
kalmamıştı Meşrutiyetin./ Deccal’a dil çalan böyle milletin/ Bundan başka çare yok
ıslahına.
Lakin sen Sultanım gavs-ı ekbersin;/
Ahiretten bile himmet eylersin./ Çok çekti
şu millet, murada ersin,/ Şefaat kıl Şâhım
mededhâhına.”
Necip Fazıl Kısakürek, bu şiiri 1947’de
Büyük Doğu’da yayınladığı için bir süre hapis yatmıştır.
Evet, işte bu şiiri yazarak Sultan Abdülhamit Han’dan özür dileyen Rıza Tevfik
Bölükbaşı’nın bugünün algı yönetimini anlamamıza yarayacak sözleri ise şöyledir:
“Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kastıyla değil, tamamiyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve
Abdülhamit Han’a edilen iftiraları tespit
gayesiyle yazdım. 31 Mart vak’asını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen
Büyük Hükümdar, bu isnatla sade iftiraların
değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart’ı tertipleyen İttihatçılar ve
bu işe memur edilenler arasında bizzat ben
varım. 31 Mart’ı kışkırtma ve körükleme
işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti.
Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere
tarih kulak kabartsın.” (Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı
Yayınları, 15. Baskı,1992, s.140) O gün, bugün…
Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın ölüm döşeğinde anlattığı ve Sultan Abdülhamit Han’ı
tahtan indirmeyle ilgili yol haritasının başlangıcı olan 31 Mart Vak’ası ile 31 Mayıs
2013 yılında Taksim’de düzenlenen Gezi
olayları arasında bir ilişki görebiliyor musunuz? İsterseniz biraz bunu da düşünün…
O zaman da meşru yönetim, Harekât
Ordusu adı altında bir eşkıya grubunun
saldırısına uğradı. 2013 yılı 31 Mayıs’ında
da meşru yönetim, Gezi olayları şemsiyesi
altına sığınan kimi çapulcuların saldırısına
uğradı. Dikkat edilecek olursa, bu iki olay
arasında esas olarak hiçbir farkın olmadığı
görülecektir. Çünkü bu iki olayın çıkarılmasının asıl nedeni, Boğaziçi Aşireti Efendisi
olan Batılı leş kargalarının ve elbette Boğaziçi Aşireti üyelerinin çıkarlarının zedelenmesidir.
Birbirine çok benzeyen bu iki olayın ilkinin sonunda Sultan Abdülhamit Han’ın
tahtan indirilmesi ve ülkenin bir grup
ahmak maceraperestin eline geçmesi sonucu Osmanlı Cihan Devleti’nin sekiz
on yıl gibi kısa bir sürede parçalanması,
Batılı leş kargalarının ve elbette Boğaziçi
Aşireti’nin emellerine kavuşması, bu milletin yüz binlerce insanını Balkan, Cihan ve
İstiklal Harplerinde kaybetmesi, Osmanlı Hanedanı’nın yurtdışına çıkarılmasıyla
Musul-Kerkük petrollerinden alınacak olan
“Hanedan hakkı”ndan mahrum kalınışı gibi
durumlarla karşılaşılmıştı. Ve bilmelisiniz ki
Musul-Kerkük petrollerinden alınacak Hanedan hakkı, bizim enerji ihtiyacımızı fazlasıyla karşılayacak miktardaydı. Oynanan
oyunu anlayabiliyor muyuz?
Bu iki olaydan ikincisi ise hâlâ oynanmaya
devam ediyor. Boğaziçi Aşireti efendilerinin
kurguladığı ve bu aşiretin adamları tarafından uygulamaya konulan oyunun ilk perdesi
ülkemize 100 milyar dolardan fazla bir maliyet çıkarmasına rağmen, oyunun kurgulayıcı ve uygulayıcıları hiç de beklemedikleri
bir dirençle karşılaştılar ve püskürtüldüler.
Elbet bu püskürtmeyle Boğaziçi Aşireti
efendileri ve oyunun uygulayıcıları, 30-40
yıldır kurguladıkları oyundan hemen vazgeçecek değillerdi. Çünkü işin içinde yine
petrol vardı ve dün sahip oldukları petrolün
Batı’ya akışı, şimdi Osmanlı’nın torunlarının eline geçmişti.
Bu durum Batılı leş kargalarını zora sokacaktı ki böylesi zora hiç gelemezlerdi.
Onun için 17 Aralık’ta Gezi olaylarının
bir başka şeklini devreye soktular. Çünkü
Türkiye’ye yapılacak bir operasyon için
gerekli olan bütün yerlere nüfuz etmişlerdi. Fakat mutlaka sonuca ulaşacaklarını
düşündükleri bu operasyonda da başarılı
olamadılar. Bu kez de başarılı olamasalar
da ülke ekonomisine verdikleri zarar 150
milyar dolarla ifade ediliyordu. Bütün bu
zararlara rağmen, Türkiye tarihî yürüyüşüne devam ediyordu.
Önlerinde güçlerini deneyecekleri 30
Mart sınavı vardı. Boğaziçi Aşireti, efendileri ve uygulayıcılarıyla aslında Mart’ı severlerdi. Nitekim şimdi yanlarında, bir zamanlar karşılarında olan has adamları Süleyman
Demirel’i sudan bahanelerle 1971 yılının 12
Mart’ında devirmişlerdi. O zaman ekonomi
bu kadar büyük olmadığı için, kaybımız da
rakamsal olarak bugünkü kadar büyük değil,
ancak göreceli olarak belki de bugünkünden
bile fazlaydı. Çünkü ülke tek parti iktidarında yeni yeni kendine gelirken, yine koalisyonlara ve sorumsuz cumhurbaşkanlarına
teslim edilmişti. Sonrası, 12 Eylül çetesinin
ülkeyi karmaşaya sürükleyip darbeye zemin
hazırlaması ve zaten kırılgan olan ekonominin bir kez daha çökertilmesi…
Tekrar konumuza dönecek olursak, Boğaziçi Aşireti efendileri ve uygulamada
kullandıkları tetikçileri, ellerinden gelen
her şeyi denemelerine rağmen 30 Mart’ta
da bekledikleri sonucu alamadılar. Şimdi ise
gözlerini Ağustos ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine çevirdiler.
Geometriyle
Cumhurbaşkanlığı hesabı
yapılmaz
Laik dinin müminleri çaresizler. Çünkü
milletle olan hiçbir işlerinde, milletin teveccühünü kazanamayacaklarını ve kendilerine
icazet verilmeyeceğini biliyorlar ve Sabih
Kanadoğlu’nun aklına uyup cumhurbaşkanını halkın seçmesi usulüne sebep oldukları
için bin pişmanlar. Anadolu insanının o enfes deyimiyle boşa koysalar dolmuyor, doluya koysalar almıyor.
Çatı, üçgen, dörtgen veya daire, ne denerlerse denesinler, muhafazakâr cephenin ana
temsilcisi konumundaki AK Parti’nin çıkaracağı adaya karşı kazanma imkânlarının
olmadığını görüyorlar. Çünkü laik dinin
müminleri biliyorlar ki hangi adayı çıkarırlarsa çıkarsınlar, muhafazakâr seçmenin
milliyetçi kanadının oylarının tamamını
kendi adaylarına yönlendiremeyecekler ve
Cumhurbaşkanlığı makamı ellerinden uçup
gidecek.
Asıl korkuları ise, bundan böyle cumhurbaşkanlarını halk seçeceği için, halkın
teveccühünü kazanacak olan bir cumhurbaşkanının başkanlık sistemini getireceği... Oysa Osmanlı, 600 yıl bu topraklarda
başkanlık sistemiyle ülkeyi yönetti. Hem de
hakkı teslim eden Batılı bilim adamlarının
ve Batılı kavimlerin takdirlerini kazanarak.
Bu ülkede hiçbir şekilde diktatörlük olmaz;
laik müminlerin korkmasına hiç gerek yok.
Ha az kalsın unutuyordum... Laik dinin müminlerinin 12 Mart, 27 Mayıs ve
12 Eylül gibi tarihlerde başarıları varsa da
milletimizin “zaferler ayı” olarak nitelediği
Ağustos’ta hiçbir başarıları yok. Ne yapabiliriz ki? “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz!” der Anadolu insanı.
Laik dinin müminlerinin yapması gereken şey Esad’a, Sisi’ye, Boğaziçi Aşireti’ne,
Alman
Cumhurbaşkanı’na, Boğaziçi
Aşireti’nin asıl efendilerine ve onların tetikçilerine değil, millete güvenmeleridir.
Bunun için de öncelikle milletle aralarını
düzeltmeleri gerekmektedir.
Yapabilirler mi? Yapamayacaklarsa, millet
onları tasfiye etmeden, en iyisi bir kenara
çekilip İslam’a göre uygulanan bir cenaze
töreniyle gömülmeden önce İslam’a göre yaşamaya çalışmalarıdır. Bu, hem daha onurlu,
hem de daha yararlıdır. Çünkü tövbe kapısı,
can boğaza gelinceye kadar açıktır, bizden
söylemesi…
haziran 2014
79
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Uzun süren iktidar döneminin görünen fakat bazılarının içeriden de bilip bir şekilde kamuoyu arasında dolaşan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bir o kadar arka planı olan hadiseler, takipçisi olunsun ya da olunmasın herkesin malumudur.
Türkiye’nin iç, yakın ve uzak çevre sorunlarının yoğun olduğu bir sürecin de parçası haline geldiği bir dönemde gelişen
olaylar, ister istemez Türkiye’yi ve Başbakanı’nı merkezî bir
konuma taşımıştır. Hareket halinde, durağan olmayan bir
politik tercih, doğru ve yanlışlarla birlikte yürüme kabiliyeti-
ni de geliştirmeye katkı sunmaktadır.
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü liderleri arasına giren
Başbakan, kuşatma alanının sınırlarını el yordamıyla da
olsa gördü ve geçen bu süre içerisinde büyük bir tecrübe
kazandı. Bu tecrübenin kazanılmasında, başta kabinesi
olmak üzere, seçmenleri de, muhalifleri de çok büyük katkı sundular. Etrafında adam gibi duranlar, durumu idare
edenler, terk edenler, olup biteni takip eden seçmenler,
“Yüksek dağlar derin va
“Ağustos’ta R
İ
Kİ kısımdan oluşan yazının başlığı bana ait değil. İlk tarafı bir deyim,
ikinci tarafı ise Japon sinemasından Akira Kurusawa’ya ait bir filmin
adıydı. Kendimce bu başlığın, böylesine kıymetli bir özel sayının içerisinde kısa bir yazının başlığı olmasına münasip olacağını düşündüm. Bir bakıma bu başlık, yazının geri kalanını, bu başlığın taşıdığı
anlamı ve işaretleri doldurmak için konuldu. Burada geri kalan bütün ifadeler gündeme, gündemin öne çıkan kişi ve olaylara dairdir.
>> Doğrusu Başbakan’ın “Dünya Lideri”
olmasını sağlayan Türk siyasi hayatındaki
başarısı, ülkenin bütününe dair ya da dünya çapındaki başarıları veya tanınmışlığı
üzerinde durmayacağım. Bu yazının amacı,
Başbakan’ın dünya lideri olmasını sağlayan
hususlardan birini ele alıp sunmaktır.
Bu husus, Başbakan’ın beraberinde taşıdığı kadrosudur. Kadrodan kastettiğim, bu
ülkenin bütün siyasi, iktisadi, kültürel, sosyal
ve dinî birikiminden çıkmış ve bu tecrübeyi
solumuş, ülkenin çeşitli bölgelerinden toparlanmış seçkin insanlardan oluşan topluluktur.
Başbakan’ın yol
arkadaşları
80
haziran 2014
Kadronun önemli bir kısmı, Başbakan’ın
uzun yıllar beraberce yürüdüğü arkadaşları
arasında yer alıyor. Partideki il başkanlığı,
belediye başkanlığı, hapis hayatı, AK Parti
Genel Başkanlığı ve Başbakanlığı döneminde bu kişilerin önemli bir kısmı, yanında durdular ve Başbakan’a destek verdiler.
Hükümet’in Türk siyasi hayatına dair oluşturduğu olumlu gelişmeler, muhafazakâr ve
dinî çevrelere nefes aldırdığı gibi, kamunun
yüklediği küfeyi de üzerlerinden kaldırmalarına yardımcı oldu. Diğer yandan bu, birçok
kesimin varlık alanının zeminini kaydırdı
ve dolayısıyla kendilerini mutsuz, huzursuz
hisseden ciddi bir kesimin giderek kartopu
haline gelip yumak olmalarını sağladı.
Doğrusu burada, başlayan ve bu yazıya
kadar da devam eden sürecin aralığında kalanı, görüneni ve parçalar halinde dağılanı
bir bütün olarak ortaya koymaya çalışılacaktır. Bundan dolayı da kadrodan kastedilen kesimin giderek azalması, yetersizliği,
zafiyetleri, başarısızlıkları ve korkaklıkları,
farklı çevre ve kesimlerle ilişki ve bağlantıları çerçevesine dâhil edilmektedir. Diğer
yandan da iktidar döneminde sistematik
ve profesyonelce hazırlanan ve Başbakan’a
servis edilen yeni yüz, kişi ve karakterler de
bütün bu sayılanların içerisinde var kabul
edilmektedir. Artık giderek birbirine karışan kadronun hangisi yeni, hangisi eski belli
olmadan medyanın parçası ve işaretine dönüştürülünce, uzun süren yol arkadaşlığı da
belirsizleşip kaybolmuştur.
Başbakan’ın kadrosu, giderek uzun süre
yol yürüdüklerinden yeni ve servis edilenlere doğru evrilmeye başladı ve medyanın
yeni yıldızları ve aktörleri olarak da bütün
siyasi kazanımın ve yönlendirmenin üzerine
yerleşti. Bu durum kamuoyu tarafından iyi
gözlendi, takip edildi ve doğal olarak kamuoyu, medyanın yeni yüzlerine itibar etmedi.
Kamuoyu ile Başbakan arasındaki mesafe-
Prof. Dr. Ahmet Taşğın
[email protected]
Allah’ın önlerinden ve arkalarından set çektiği muarızların
da hakları teslim edilmeli ki ülkenin bu sürecinde büyük
pay sahibi oldular.
***
Şurası kesin ki, cemaatler ve sivil toplum kuruluşları,
dün su taşıdıkları yeri bugün daha da genişletecekler.
Yakın zamanda yardıma davet edilen toplulukların kamuoyu tarafından itibar görmeyeceği ve dikkate alınmayacağı da aşikâr. Buna karşın seçmen yine de Başbakan’ı
teslim etmeyecektir.
***
Kaldı ki servis edilen liste çalışılmış, detaylardaki bütün
boşluklarsa yeni merkezin jargonuna göre hazırlanıp
merkeze de yeni bir jargonla taşınmıştı. Bakanlar Kurulu
ve listelere giren milletvekili veya belediye başkanları
dahi kriz zamanlarında konuşmaktan aciz kaldıklarında,
kendileri için yeni yerler aradıklarında yine süreci takipteki
kararlılığı Erdoğan’ı dünya lideri yapmaya yetmişti.
dilere bakar”
apsodi”
nin açıldığını, kendilerinin beğendiklerinin veya umutlandıklarının
bir şekilde kendisine ulaşmadığını,
dikkate alınmadığını tüm kitleler
görünce, hem kendilerinin, hem
de Başbakan’ın ihanete uğradığını
düşündüler ve Başbakan’a limitsiz
destek verdiler. Kitleler giderek
daha da sessiz, hareketsiz hale geldi ve Başbakan’a dua ederek onun
işaret ettiğini anladılar ve gölgesini
terk etmediler.
Kamuoyu, bu yeni kadronun ihtişamlı hologramlarının kendi aralarında dolaşan ve birçok nedenden
ötürü Ankara’dan haber getiren bu
medyatik aktörlere karşı yüzeysel
ve resmî bir tavır takınmaya devam
edip soğukkanlılığını korudu. Her
şeye rağmen, ülkenin gidişatına
dair endişeleri olsa da Başbakan’ı,
bu adamları gördükten sonra daha
da fazla desteklemeye devam etti...
Artık televizyonlardan ve merkezin kendilerine kesmiş olduğu
yeni elbiseleri içerisinde yaptıkları
illüzyonun izleyiciyi büyülediği
vehmine kendilerini inandıran
aktörler, kamuoyunun derinliği,
bilgisi ve hikmetinin gerisinde
kaldığını dahi göremeyecek kadar
körleştiler. Öyle bir hırsla dünyaya
hücum ettiler ki gözlerinin, kulaklarının, burunlarının, dillerinin ve
ellerinin ağırlıklarını, çapaklarını
ve kendilerini seyreden dünyanın
hareketini hissedemez ve göremez
hale geldiler. Görme arzuları, çabaları, hatırlatıcılar ve işaretler de onlar için köylü, taşralı, iğrenç, basit,
poturlu, çamurlu, iş bilmez, salak,
enayi, keriz, kaba saba ve benzeri
birçok kara sıfatı yakıştırdıkları kişiler ve medyatik mesajlar arasına
yerleşti. Bunlar yetmez gibi, dil bildikleri veya uluslararası tecrübeleri
olduğu gibi daha ince bir yerden
dokudukları bir lisan üreterek ve
yine medyanın kendilerini güçlü
kıldığı jargonu da lojistik olarak
kullanarak bütün bunların sağladığı güvenli ve korunaklı baskıyı
oluşturmaya başladılar.
haziran 2014
81
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Bulunamayan adamlar
Bu yeni baskı alanı, efendilerinin kendilerine verdiği imkân ve fırsatı anavatanlarına
geri döndüklerinde pazarlayacakları bir itibar olarak sunduğunu her vakit hatırlarında
tutmalarını ve bunu kamu pazarında sürekli
satış halinde sunmalarını da istemiş ve öğretmiş olduğu tembihiyle güvenle dolaşıp
durdular. Onlar, kendilerine sunulan bu
ikram veya müstemlekenin aldığı kadarıyla
kendilerine ikram ettiğini kendi kazançlarından saydılar. Ülkelerine geri dönünce bu
ikramın ne kadar da büyük bir forsunun olduğu, hükümete servis edildiklerinde anlaşıldı. Artık hemen hepsi proje, dosya, günlük
tıraşlı, bıyıksız, drobu düşük takım elbiseli
adamlara dönüşünce yeni baştan büyük bir
büyük proje olarak fark edildi ve fark ettirildiler. Artık ikram edilmenin şansını yakalayan kutlu kişiler, aynı merkezden aynı kelimeler ve aynı görüntüyle aynı mekânlarda
soluklanan adamlara dönüşünce iktidarın
vazgeçemeyeceği bulunmaz kadrolar, böyle-
82
haziran 2014
ce hemen her yerin ve hatta ihtiyaç duyulan,
aranan, ama bir türlü bulunamayan teknik
ve profesyonel ajanlara dönüştüler.
Adı geçen ve kıymetleri hiçbir şekilde
tartışılmayacak ve yerleri doldurulamayacak bu kadrolar, siyasi, akademik ve idari
bir ima ve işaretle Harlem İngilizcesini, dış
ülkelerden aldıkları diplomalarını ileri sürüp kendilerine kalkan kıldılar ve bunları,
yine kendilerini şampiyon kılan medyada
pazarladılar. Öyle bir dil ürettiler ki, kamu
çaresiz kalıp iş yapacak adam bulamadığını,
birçok kadronun olduğu fakat çalışacak kişi
bulunamadığı yakınmalarına şahit oldu ve
bu iniltiler arasında adı geçen adamlar, kıymetlerine kıymet ve derecelerine yenilerini
de eklemiş oldular.
Artık Ortadoğu hakkında hiçbir çalışması olmayan adamlar, Ortadoğu masalarının
başkanı olup televizyondan televizyona,
programdan programa gezip yurtdışı anılarını anlatarak sorulan hiçbir soruya cevap
vermeden günlerini gün etmekteler.
Uzun süren iktidar döneminin görünen
fakat bazılarının içeriden de bilip bir şekilde
kamuoyu arasında dolaşan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bir o kadar arka planı olan
hadiseler, takipçisi olunsun ya da olunmasın
herkesin malumudur. Türkiye’nin iç, yakın
ve uzak çevre sorunlarının yoğun olduğu bir
sürecin de parçası haline geldiği bir dönemde gelişen olaylar, ister istemez Türkiye ve
Başbakanı’nı merkezî bir konuma taşımıştır. Hareket halinde, durağan olmayan bir
politik tercih, doğru ve yanlışlarla birlikte
yürüme kabiliyetini de geliştirmeye katkı
sunmaktadır.
Miskinlik yasak
Hükümet’in, halletmesi gereken ya da
günlük halledilmesi gereken gündemi ile
kendisinin uygulamayı düşündüğü programı arasında sıkışıp kalması, sürekli, sürdürülebilir, takip edilebilir, yani seyir halinde
olmasıyla mümkün görünmekteydi ya da
böyle olabilirdi. Hayat, hareket halinde ol-
maktır; yani seyir ve sefer halidir. Bu anlamıyla seferden geri kalana miskin denmektedir. Doğrusu miskin, aklı ve hissiyatını
kaybetmiş olana denmektedir. Bu, kendi
istikametini kaybetmesine ve neticesi de hareket halinde olana göre ağır sonuçlar doğuran bir hale işarettir. Bu durumun toparlanması yeni bir ümmetin gelmesini gerektirir
ve kendi ecelini hüsran içerisinde yitirmiş
topluluğun yüklendiği emaneti kaybettiği
anlamını taşır.
Varoluş gayesini unutan topluluklar miskinleşir ve enerjileri olan zamanı hüsranla
tüketirler. Kendi enerjilerini bitiren ümmetlere yenisi verilmez, yeni ümmetlerin
zamanı kendileriyle başlar. Hiçbir ümmet,
bir diğerinin zamanını kullanamaz ve onu
kendi zamanına dönüştüremez.
Bütün bu olup biteni kamuya üflenen bilgi, kelime ve işaretler üzerinden okumaya ve
anlamaya kalkışmak farklı sonuçlar doğurabilir. Doğal olarak hadiseleri değerlendirme
bahsinde de seyir halinde olmayı anlama
veya seyir halinde olmanın ötesindeki doğru
ve yanlış üzerinden aktarmak, kimi değerlendirme hatalarına sebep olabilir veya hatalı değerlendirmeye sürükleyebilir. Değerlendirme yapanın kendisi miskin ise, önerisi
de bu minvalde olacaktır.
Emre amade adamlar
Medyanın allayıp pullayıp birtakım servislerin kendi kanallarını muhafaza etmek
adına desteklediği, yetiştirdiği, informe
ettiği, gözetlediği kişileri -sistem içerisine
yerleştirdikleri de dâhil- seyr u sefer halinde olmayı bir zorunluluk bilen adamları
her zaman boşluğa düşürmeye hazırlar veya
boşluğun sınırlarına yaklaştırırlar. Ardından
gözlerini bürümüş dünya nimetleri, bir başka yerde ilk teslim edeceği ve terk edeceği
programı başkalarına yanaşarak veya iyi görünerek kurtulmaya hazır haldedirler. Yani
eşikte kazandığı, kazanacağını hayal ettiği
“semenen kalil” için ahiretini vermenin eşiğinde ve emre amadedirler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü liderleri arasına giren Başbakan, kuşatma alanının sınırlarını el yordamıyla da olsa gördü
ve geçen bu süre içerisinde büyük bir tecrübe kazandı. Bu tecrübenin kazanılmasında,
başta kabinesi olmak üzere, seçmenleri de,
muhalifleri de çok büyük katkı sundular.
Etrafında adam gibi duranlar, durumu idare
edenler, terk edenler, olup biteni takip eden
seçmenler, Allah’ın önlerinden ve arkalarından set çektiği muarızların da hakları teslim edilmeli ki ülkenin bu sürecinde büyük
pay sahibi oldular. Ülkenin acilen çözüm
bekleyen birçok konusunun başlıklar halinde birikmesine aldırmadan ve kendilerinden emin gösterdikleri rahat halleriyle
birikmiş ve yumak haline gelmiş sorunları
Hükümet’in çözmekte gösterdiği gayret ve
çabanın görülmesini engelleyen de taşra ve
taşraya ulaşan kadrolardır.
Adı geçen kadroların, sorunları sürece
yayarak, dolaylı ya da doğrudan Hükümet’i
başarısız, çaresiz ve beceriksiz göstermeleri
yine taşranın sağduyusu tarafından görüldü ve son seçimler de dâhil gerekli cevap
verildi. Mesela Konya ve çevre ilçelerinin
turizm, göç ve iktisadi gelişmeye katkı sunacağı ve bundan öte de bir elzem olan
duble yolları hâlâ yapılmayı bekliyor. Acaba
bunca zamandır yapımı başlatılmış ve devam eden duble yolların, belki de en kolay
yapılabilecek alanı Konya olmasına rağmen,
Beyşehir-Konya arasındaki yol neden tamamlanamamaktadır? Hem coğrafya, hem
de siyasi anlamda Başbakan’a verdikleri açık
ve farklı destekten dolayı seçmenin sessiz
bekleyişi, iktidarın Konya’daki temsilcilerinin onayladığı, desteklediği ve memnun
olduğu anlamına gelmemelidir.
Konya, hemen her alanı kuşatılmış ve bu
halini Dışişleri Bakanı’nın dahi Konya’ya
yaklaşmasına ve nüfuz etmesine izin vermeyen direnciyle günümüze kadar korumaktadır.
Hükümet’in kurulduğu andan itibaren
AK Parti’nin parti organları içerisindeki
gençlik kolları gibi unsurları, parti dışında
kalacak şekilde hiçbir açık kapı bırakmadan
işlevini sürdürmektedir. Adeta bu politika,
parti dışında kalmayarak ve herhangi bir sivil
toplum öncülüğüne izin vermeyerek yakın
zamana kadar ulaştı. Ülkenin geleceği, nüfus
artışı gibi temel meseleler yanında gelenek,
kültür ve inançlar gibi hususlarda duyulan
endişe giderek derinleşti. Üstelik cemaatlerin, son yıllarda iktidarın imkânlarına paralel yürümeleri ve imkânlarını genişletmeleri
yeni bir sorunla ülkeyi karşı karşıya bıraktı.
Bunun kamusal alanda tartışılıyor olmasına
kadar vardırılan hususlar, AK Parti’nin yaklaşmadığı, kendisini uzak tuttuğu alana can
havliyle yönelmesine neden oldu.
Seçmen Başbakan’ı teslim
etmeyecek
Hâlbuki bu harekette geç kalındı ki bu
geç kalındığı yerden eski ve yeni sivil toplum kuruluşlarına dönmesi ve merkeze destek vermelerini talep etmesi yine de önemli
bir husustur. Fakat Başbakan’ı şimdiye kadar destekledikleri alanın ve hususların ne
olduğu belli, belirli veya açık değilken nasıl
da yeni sürecin iştihasını kabarttığı bu toplulukların piyasa yaptıkları da yine kamuoyunun malumudur.
Şurası kesin ki, cemaatler ve sivil toplum
kuruluşları, dün su taşıdıkları yeri bugün
daha da genişletecekler. Yakın zamanda
yardıma davet edilen toplulukların kamuoyu tarafından itibar görmeyeceği ve dikkate
alınmayacağı da aşikâr. Buna karşın seçmen
yine de Başbakan’ı teslim etmeyecektir.
Kendi alanlarında büyük insanlar, büyük
oluşlarını Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na
yakın olmayı pazarlayarak ve akıllarınca
büyük planlar yaparak sağlamaktadırlar. Üstelik bu büyük insanlar, ellerine geçirdikleri
gençlerin de cesetlerinden ruhlarını çıkarıp
almakla güya katkı sunmakta veya tehlikeli
bulunan sürece destek vermektedirler.
haziran 2014
83
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Oysa bu grup veya cemaat liderleri, Başbakan’ın süreçten galip çıkmasına göre
destek vermekte ve oyunu tam da buradan oynamaktadır. Kaldı ki tehlikeli olan
veya beklenenden farklı bir yere yaslanmamaktadırlar veya bağlantıları, uzantıları da
buradan, yeniden gözden geçirilebilir. Bu
takdirde cemaatlerin bu alanda yapacakları
da sadece bir görüntüden ibaret olacak ve
Başbakan’ın talep ettiği, umduğu ve doldurmaları beklediği yeri doldurmaya talepkâr
ve hevesli görünmelerine karşın hemen hiçbir şey yapmayacaklar, mevcut durumdan
kişisel ve kurumsal alanlarını genişletecek
ve fırsata dönüştüreceklerdir.
AK Parti çevreyi organize ederek merkeze ulaştığında, taşrayla olan irtibatını bir
süre daha sürdürdü ve bir anlamda güvenli
yürüyüşünü bununla sağladı. Merkezin ihmal ettiği, dışladığı, aşağıladığı taşra, bir yürüyüşle azar azar merkeze ulaştı. Merkez ya
da iktidar, taşrayı imkânsız, dilsiz yani aklın,
ilmin ve edebin utandığı bir yerden tutup
yakaladı ve onunla hesabını bu yerlerden
görmeye başladı. Doğal olarak taşra, merkezin verdiği yeni biçimle merkezin kıyısına,
köşesine ya da odaklarına ulaşma ihmal ve
imkânını yakalamaya başladı.
Tabiî ki bu süreç kendisinden emin yürümeye başladığında ya da bütün başarıyı
kendisinden menkul görmeye başladığında
taşrayla olan bağlantıyı giderek zayıflattı ve
bir süre sonra da ağırlaştırarak tamamen
koparttı. Hatta öyle bir kopuş yaşandı ki
Hükümet’in bütün kaynaklarını aktardığı
bütün birimleri kendi içerisinde ayrı birer
uyduya dönüştü ve merkezle ilişkisini yeni
baştan kurmaya başladı. Merkez ise en baştan, kendisiyle birlikte yürüdüğü taşrayla
bağlantısının devam ettiği bilgisiyle güvenle
yürümeye devam etti. Bu ihmali, Başbakan’ı
destekleyen vali ve rektörlerin görüntüleri,
fotoğrafları basına, medyaya sesleriyle yansıyan adamlarla sağlandı ve güvenli bir şekilde
de sürdürüldü. Taşrada yaşayanlar bunu da
gördü ve bunlara iltifat etmedi, güvenmedi,
ses çıkarmadı ve bildi ki Başbakan yine yalnız kalmakta; bundan dolayı Başbakan’a her
türlü desteği vermeye devam etti.
Taşranın önündeki
engelleri kim koyuyor?
Taşranın bir diğer mağduriyeti ise, merkeze sistematik olarak taşınmasına mukabil,
yeni merkezin efendilerinin geriye dönük kapıları kapatmasıydı. Öyle kapattılar ki taşranın gelecek yüzyıla ulaşacak kadar umutlarını
84
haziran 2014
söndürdüler. Artık cariyeler efendilerini doğurmuş, bu yeni efendiler taşradaki en yüksek
binalarda keyiflerini çatmaya devam ederken
merkez, taşranın diri, dingin, hoyrat bir sofra
etrafında toplanamamanın kaygısını taşıyan
evlerden gelenlerden uzak düştü. Öyle kalın
ve en az yedi kat katmanla kuşatıldı ki merkezin çevreyi görmesi imkânsız hale geldi.
Karşılaşılan sorunlara karşı davet edilen
taşranın bu davete karşılık vereceği aşikârdır,
fakat bu karşılık, efendilerin ulak olmalarıyla veya onların başarılarıyla ilgili değildir.
Bilakis Başbakan’ı, elde ettikleri karşısında
yalnız bırakan, sessiz kılan ve yeni bir zorlu
süreci de idare ederek geçmeye çalışanlara
karşı destek vereceklerdir.
Taşranın, bu ihmal edilmişlik karşısında kendilerini Başbakan’ın yanında temsil
edenlerin yetersizliği ve samimiyetsizliği,
hatta sığlıklarını gören sağduyusu, seçimlerde Erdoğan’ın yanında yer almasını sağladı.
Aksi halde ne valiler, ne milletvekilleri, ne de
belediye başkanları, hatta üniversite rektörlerine taşra güvenmemekte, hoşlanmamakta. Bu görevlerde bunları görmek istemediği
halde nasıl da oy verdiği ise görülmelidir.
Durum bu minvalde sürüp giderken,
taşranın verdiği desteği anlamak gerekir.
Doğal olarak taşranın sağduyusu, bu kirli
adamlardan kurtulmayı veya kurtulmanın
yolu, imkânı, fırsatı ve kararlılığı olarak
verdiği oyla gösterilmiştir. Bu mesajın Başbakan tarafından görüldüğü, bakanlarının
ve milletvekillerinin sessiz kalışları hakkındaki kendi değerlendirmesini yine kendi
dilinden kamuoyuyla paylaştığı da görüldü.
Başbakan’ın kendisinin de gördüğünü taşraya göstermek için bu konuşmayı yaptığını
ise yine taşra gördü ve bu samimi konuşma
karşısında etrafındaki tamahkârların yaptığı
hesaplar karşısında taşra yeniden ama daha
güçlü destek vermeyi sürdürdü.
Hâsılı, cariyelerin doğurduğu efendilerin
merkeze hücumu ve merkezi talebi epile
edilmiş ve detokslanmış yüzleriyle görselliğin zirvesi ve gücüyle yerlerini aldıkları bir
dönemde kriz ve kaos anlarının taşıyıcısı olması, Başbakan’ın bir dünya lideri olmasını
sağlayan unsurlardandır.
Yukarıdan beri yazılanlar, Başbakan’ı
dünya lideri yapan unsurlardır. Yani yüksek
dağ oluşu ve etrafındaki vadilerin düşüklüğü bir gerçeğin ifadesiyken, aynı zamanda
da hakikati göstermektedir. Kendisine farklı
merkezlerden sunulan listelerin büyük oranda başarısızlığı için çalıştığı bir dönemde,
olayları yine de takibi ve programın uygulanmasındaki kararlılığı onun dünya lideri
olmasını sağladı. Kaldı ki servis edilen liste
çalışılmış, detaylardaki bütün boşluklarsa
yeni merkezin jargonuna göre hazırlanıp
merkeze de yeni bir jargonla taşınmıştı. Bakanlar Kurulu ve listelere giren milletvekili
veya belediye başkanları dahi kriz zamanlarında konuşmaktan aciz kaldıklarında,
kendileri için yeni yerler aradıklarında yine
süreci takipteki kararlılığı Erdoğan’ı dünya
lideri yapmaya yetmişti.
Reformist ya da sistemin dar, geri ve ilerlemeyen yanlarına yapılan işaret ve işaretlerden kendilerine pay çıkaran bürokrasinin ne
söylediğini ya da neyi hangi bağlamda söylediğini bilmediği bir süreçten geçilmektedir.
Bununla kalmayıp korkak, pısırık, tamahkâr,
tul-i emel peşinde koşan, nemelazımcı,
menfaatçi kadroların sistemi kilitleyici ya da
buna gönüllü oldukları zamanda akışkanlığı sağlamayı başardığı için Başbakan bir
dünya lideri olduğunu göstermiştir. Çünkü
Türkiye’nin katmerleşen sorunlarına ısrarlı
ve kararlı bir şekilde yürüyen ve hareketli yapıyı korumakta gösterdiği kararlılık, kendisine yanaşan ve yanaşmak için her türlü bağlantı ve kanalı kullanmaktan imtina etmeyen
kadrolar, ele geçirdikleriyle ilgilenmek yerine
kendi kişisel tercihlerine yöneldiler. Köy ve
kasaba arasına sıkışan bürokrasi, giderek
hızlanan sürecin katkısıyla köylülüklerine
geri dönmekte gecikmedi. Emaneten üzerlerinde taşıdıkları kasaba mukallitliğini de
çarçabuk üzerlerinden atıverdiler.
Firavun’a muhalefet
ederken Firavunlaşmak
Hâlbuki varoluşsal olarak insana, yaratıldığında üç husus zıttı ile verilmiştir. Bunlar
akıl, bilgi ve edeptir. İnsanın kedisine sunulan bu özelliklerinin zıddıyla birlikte akıl
yerine öfke, edep yerine tama’, ilim yerine
kıskançlık yerleştirilmiştir. Giderek merkezi kuşatan katmanlı kuşatma da akıl, edep
ve ilimden uzaklaşmış ve bu özelliklerini
kaybetmiştir. Doğal olarak Başbakan’la aynı
hassasiyet ve davranış ile hareket etmemekte ve onun bu halini de anlamamakta,
hatta endişeyle karşılamaktadır. İyi günde
Başbakan’dan çaldıkları tavır, gözlük, elbise
markası ile dolaşmaları, yitirdikleri yerine
ikame ettikleri öfke, tama’ ve kıskançlıkla
her yerde görünmekte ve dolaşmaktadırlar.
Başbakan’ı dünya lideri yapan unsurlardan
bir tanesi de bu husustur.
Firavun ve sisteminde, bürokrasi içerisinde
yer alan adamların tamamına karşı mücade-
le eden Musa (a.s.), baştan itibaren Firavun
tarafından duygu, düşünce ve davranışlarıyla
biçimlenmiş kendi soyundan insanlara ise
öğretici olmuştur. Bu durum gibi, Firavun’a
karşı mücadele ederken İsrailoğulları üyelerinin kendilerini meşru ve makul görüp
kurdukları ve sürdürdükleri alanın iyice
düşünülmesi ve takip edilmesi zorunludur.
Çünkü Firavun’a karşı mücadele ile Kudüs’e
doğru yola çıkan topluluğun yol boyunca Firavun ahlakıyla hareket etmesi ve bu durumu meşru gösterme hali hayli ilginçtir.
Doğrusu hedeflenen dünya ve kavuşulması düşünülen rıza hali açısından ikisi arasında
mücadelenin biçimi ve anlamı bakımından
bir fark yoktur. Hatta ikinci kategoride bulunanların meşru ve makul kılma hali, sahip
olduklarını söyledikleri ve kamuoyuna da
takdim ettikleri kelam açısından daha da zor
bir duruma işaret etmektedir. Böyle olunca,
Firavun kültürüyle yetişen adamlar, kendilerini Nil’den geçiren adamla hangi bağlamda
ilişki kurdukları veya kurbiyet kesbettiklerini
yeniden düşünmelidirler. Aynı durum Harut
ve Marut meselesinde de benzeri bir tarzla
aktarılmaktadır ve her iki topluluğun da
oynadıkları oyunlar, kendi talepleri, konuştukları ve iddialarıyla yaptıkları da dikkate
alınması gereken hususlardır.
Buna göre Musa (a.s.) ile yürürken Firavun ile yaşadıkları zamanın duygu, düşünce,
tutum ve tavrına ya da Muhammed (a.s.m.)
ile yol yürürken önceki ahlaklarıyla zihin,
akıl ve düşünce ile savrulmaları, en ciddi hadiseler karşısında sessiz olmaları da durumu
açıklamak için yeterlidir.
Hükümet’in, ülkenin gidişatında meydana gelen yeni taleplere cevap verip buna göre
hareket geliştirmesi de ayrıca dikkat edilmesi gereken hususlardandır. Buna mukabil,
her gürültüde kulakları kirişte olan adamlar,
gürültü kendilerine ulaşmadan başvurdukları her türlü yola geri dönerek efendilerine
bağlılıklarını göstermekte gecikmediler. İşte
Başbakan’ı, bu zamanda da efendilerine geri
dönen adamlarına rağmen başlattığı süreci
takip etme ve neticelendirmedeki kararlılığı
dünya liderliğine taşımaktadır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya lideri oluşu, muhaliflerinin iç ve dış desteklerle birlikte mücadele etmesi karşısında
değil, yanında ve onunla birlikte gidenlerin
çoğunun düştükleri yerin derinliği karşısında kendisinin zirve oluşunu muhafaza etmesi ve ruhunu Firavun’un söküp almasına
hâlâ teslim etmemiş olmamasıyladır. Bundan dolayı Başbakan, “Ağustos’ta rapsodi”yi
hatırlatmaktadır.
haziran 2014
85
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Milletler, tarihleri olmadan millet olamazlar.
Söz konusu tarihin en mukaddes bedelleri ise
şehitlerdir. Ve şehitlerdir fikir uğruna “ölmeyen,
öldürülemeyenler”... Bu yüzden fikir şehit gibidir,
ölmez ve dahi öldürülemez. İşte o zeybeğin şehadeti de böyleydi ve öldürülemeyecekti.
***
Tabiî o fezaya bunca yol aldıkça dünyayı gör-
dü, dünya da onu. Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu toplantılarında, Avrupa şehirlerinin
büyük meydan ve salonlarında, Beyaz Saray
bahçesinde, Kremlin Sarayı’nda, Mostar’da,
Libya’da, Tunus’ta, İstanbul’da ve Ankara’nın
da Ankara’sında hayatın gerçekliğini haykıran
adam, işte hedefi 12’den vurmanın hamlesine
hazırlanıyor şimdi...
HEDEFİ 12’DEN VURMAK
Y
UVARLAKTA bir raks idi hayat ve tabiî hayatla dolu olmalıydı. Hayat eksikse eğer, hayata hayat katmalıydı. Zira
hayat kattıkça canlanacaktı bütün mazlumlar, masumlar,
muhtaçlar, garipler… Çile’nin sahibi Necip Fazıl, yaptığı bir
“Muhasebe” ile “Zaman korkunç daire, ilk ve son nokta
nerde?/ Bazı geriden gelen, yüz bin devir ilerde” hükmünü çakıyor
dizelere ve bize yelkovan ne kadar “Ben hızlıyım” dese de zamanı belirleyenin akrep olduğunu hatırlatıyordu. İşte biz, bugünlerde o akrebin
nasıl bir hüküm vereceğine meraktayız. Zira başlığımda bulunan “12”,
bir saat dilimini değil, doğrudan saat ortasında bulunan odağı ima ediyor. O odağı vurunca, hedefi 12’den vurmuş ve söz konusu saat kurgusunun zembereğini dağıtmış olacağız…
>> Tabiî söze yine Necip Fazıl ile
başlayınca, ondan söz açıldığında birçok şiir gelir aklımıza. Yalnız pek hatırlanmaz bir şiiri vardır Şehit Başbakan
Adnan Menderes’e atıfla: “O Zeybek”.
“Zeybeğimi birkaç kızan vurdular;/
Çukurda üstüne taş doldurdular./
Bir de ‘Ya kalkarsa?’ diye kurdular…/
Zeybeğim, Zeybeğim ne oldu sana?/
‘Allah!’ deyip şöyle bir doğrulsana…”
beşliğiyle başlar bu hazin şiir.
O şehit zeybeği son yıllarda sürekli
şekilde hatırlatan biri var şimdilerde.
Belki de bu hatırlatmalar, milletin mahcubiyetini daima sağlam irade şekline
dönüştüren bir metafor oldu. “Milletin mahcubiyeti” şeklinde belirlediğim
bu düşüncenin altında, onun maalesef
gündem işgalleriyle tepelenen Türkiye
gündeminde esamesi okunmayan bir
konuşması yatıyor. O konuşmanın hatırlatmasını şöyle yapalım:
Milletler, tarihleri olmadan millet olamazlar. Söz konusu tarihin en
mukaddes bedelleri ise şehitlerdir. Ve
şehitlerdir fikir uğruna “ölmeyen, öl-
86
haziran 2014
dürülemeyenler”... Bu yüzden fikir şehit gibidir, ölmez ve dahi öldürülemez.
İşte o zeybeğin şehadeti de böyleydi ve
öldürülemeyecekti.
Bir çığ, bir sel olup
davrandı adam…
“O Zeybek”te katledildiğine inanılan şehidin nasıl dirildiğini izliyoruz
şimdilerde. “Ne güne dek böyle gider
bu devran?/ Zeybeğim, bir sel ol, bir
çığ ol, davran!” diye yalvaran mahçup
milletin yüzüne gülümsüyor şehitlerin
ölmeyeceği gerçeği. Belki de o, bu yüzden “gerçekliğin lideri”; bir sel ya da bir
çığ kadar gerçek bu…
Bu mahçup millet, ulu hocalarından, kimi atalarından yahut da kendiliğinden gelen bir umursamazlıkla
kendi iradesine nasıl sahip çıkacağını
bilmiyordu. Öyle ya, Sezai Karakoç bir
“Hızır” diliyle söyleniyordu bu sitemi:
“Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim/ Beni yalnız yarasalar anladı/ Az
kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı/ Adım hırsıza da çıkacaktı/ Her
evde kutsal kitaplar asılıydı/ Okuyan
kimseyi görmedim/ Okusa da anlayanı
görmedim/ Kanunlarını kâğıtlara yazmışlar/ Benim anılarım gibi/ Taşa, kayaya, su çizgisine/ Gök kıyısına, çiçek
duvarına değil…”
Şehit Başbakanına sahip çıkamamak çok oturmuştu sinesine milletin.
Bundan sonra aynını yapabilir miydi? Tek tek gerçekler geçti gözlerinin
önünden. Hepsi gerçek hayattan uyarlama birer film gibiydi. Hayır, hayır,
hepsi gerçekti. Seçtiğini hilelerle eksik
bırakanlar, yine seçildiği için canına
da kastetmişlerdi. Yaptılar da… “İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler/
Bunu bana öğretmediniz/ Kardeşim
İbrahim bana mermer putları/ Nasıl
devireceğimi öğretmişti/ Ben de gün
geçmez ki birini patlatmayayım/ Ama
siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve
sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz…” (S. Karakoç)
O konuşmasıyla Recep Tayyip Erdoğan, putların bir bir nasıl patlatılacağını öğretmiş, millet de iradesinin ne
olduğunun farkına varmıştı. Ancak her
şey de işimize gelmemişti. Zira o gerçekleri anlatmakla görevli gerçekliğin
lideriydi, fakat gerçekler hep de işimize
gelemezdi. Bu yüzden o, gerçeklerle
yüzleşmekten bahsederek ülkeyi aşıyor,
fezaya yol alıyordu. Bizse…
11’den 12’ye
Bir hesap yapalım şimdi. Bugüne
dek kaç Cumhurbaşkanımız oldu?
Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü,
Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
Sunay, Fahri Korutürk, Kenan Evren,
Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet
Necdet Sezer ve Abdullah Gül... Kaç
isim saydık? 11...
Tabiî o fezaya bunca yol aldıkça dünyayı gördü, dünya da onu... Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu toplantılarında,
Avrupa şehirlerinin büyük meydan ve
salonlarında, Beyaz Saray bahçesinde,
Kremlin Sarayı’nda, Mostar’da, Libya’da,
Tunus’ta, İstanbul’da ve Ankara’nın da
Ankara’sında hayatın gerçekliğini haykıran adam, işte hedefi 12’den vurmanın
hamlesine hazırlanıyor şimdi. 11’di şimdiye kadarki, 12’nciye ramak kaldı yani...
Ta eskilerden, Ulu Hakan’dan, Kuşçubaşı’ndan, Yakup Cemil’den, Fuat
Balkan’dan, İzzetbegoviç’ten, Turgut
Özal’dan, Eşref Bitlis’ten ve dahi Muhsin Başkan’dan kurulu bir beylerbeyi
silsilesi, devletlu sancakları arşa doğru
uzatmış beklemekte. Şimdi Abdurrahim
Ağabey gibi “İl göçsün göçtüğün vakit,/
Yol yansın geçtiğin vakit;/ Suyundan içtiğin vakit/ Kaynak senden incinmesin./
Yollar uzun, yollar ince…/ Yol kısalır aşk
gelince./ Yat, kurban ol İsmailce,/ Bıçak
senden incinmesin./ ‘Burdayım’ de ararlarsa,/ Doğru söyle sorarlarsa,/ Tabutuna
sararlarsa/ Bayrak senden incinmesin”
diyerek liderin temiz yürüyüşünü seyir
makamındayız artık.
Çocukken, bazı zamanlar okul kitaplarımızın arkasında bulundurulan Türkiye
siyasî haritasında ya şehir bulmaca oynar
ya da küçük cetvellerimizle şehirler arasındaki mesafeleri ölçerdik. Ankara ile
Kars arası, Edirne ile Şırnak arası, Sinop
ile Hatay arası derken enine boyuna ölçülerini çıkarırdık memleketin. Şimdiyse
bir adam, hem de söylentiye göre “uzun”
bir adam, eline aldığı bir cetveli güneşe doğru gözünü kırpmadan bakarken
uzatıyor, sonra da “Cetvele ne hacet, işte
parmağımızın ucunda!” diyor. Bu yüzden heyecanım… Sanırım hiç bu kadar
güneşe yakın hissetmemiştim kendimi.
Zira her fırsatta “Kardeşim!” dediğinin
arzularını tek tek yakalamanın verdiği
rahatlık bu bendeki…
İşte artık bundan sonra daha da çok
değişecek, hatta belki de her şey… Bu
değişim öyle müthiş bir biçimde gerçekleşecek ki, kimler ve kimler ne olduklarını şaşıracaklar. Ve dedik ya, yelkovan hızlı
hızlı dönse de hükmü akrep verecek...
haziran 2014
87
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Cüce akıllılar, bencillik boyutunu vatan sınırlarını ihlal ile kıtalar ötesine taşımaktan imtina
etmezler. Kendi konforları, kendi kadroları, kendi müesseseleri onlara yeter. Kendilerinden olmayanla ticaret bile yapmazlar.
***
Korkunun insan psikolojisi üzerinde pek çok tesirlerinden biri
hadsizlik, bir diğeri de ihanettir. Bu tesirlerden hareketle toplumumuzda korkaklığa itibar
edilmez! İlmi ve irfanı yerinde
olan korkağın korkusunu anlama gayretini taşıdıkça korkakların cüreti artar da artar... İdare edildiğinin farkına varmayıp
idare ettiğini sanarak “Paralel
Yönetim”e soyunur!
***
Yurdumuzda cereyan eden ve
hala tesirlerinin devam ettiği bu
korkaklık tezahürlerine rağmen,
canla başla hizmet etmeye devam eden, yaraları onarıp yeni
yaraların açılmaması için tedbirler geliştiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kurmaylarının başarısı ihlasın, idrakin
ve hakkaniyetin eseridir. Zira
güneş balçıkla sıvanamıyor!
***
Saymakla bitmeyecek böylesi soruların müsebbibidir bu
“Dev Yürekli Adam”, bu Başbakan! Böyle bir adamın yoluna
gül döşeniyorsa, korkaklar taş
değil, kaya döşemek için gayret
sarf etmesin de ne yapsın?! Yazık değil mi onlara? Uzun soluklu planlarını bozan bir dev yüreğe çarptılar!
***
Ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dev yüreği ve bu yüreğin farkına varıp kıymet bilen
halkıyla bu “toplumsal korkaklığın” dilini çözmeye devam
ediyorsa “cüce akıllıların” saldırganlığını anlamak ve idare
etmek bize düşüyor. Anlatamayacağımıza kani olarak her darbeyi dev gibi yüreklerde eriterek dimdik durmak gerekiyor.
Çünkü yüreği devleştiren imandır, inançtır, irfandır, ülke halkı
ve toprağı için sevdalı olmaktır!
88
haziran 2014
Her kardeş iha
D
EV yürek, cüce akıllıları korkutur! Çünkü cüce akıllıların erk
kaygıları kendi alanları ile sınırlıdır. Nefsi menfaatlerine el uzandığında feryat figan ederler. Onların ülke coğrafyası ile dertleri
yoktur. Kendilerinden gayrısı
ötekidir ve onlara nedir diğerlerinden. Farklı anlayışlara tahammülü olmayan, aynı
düşünce biçimini edinenlerle koloni halinde yaşadıklarından, pek kolay kapı komşusunu “bizden değilsin!” ithamı ile yargılayabilirler. Cüce akıllılar bencillik
boyutunu vatan sınırlarını ihlal ile kıtalar ötesine taşımaktan imtina etmezler. Kendi konforları, kendi kadroları, kendi müesseseleri onlara yeter. Kendilerinden
olmayanla ticaret bile yapmazlar.
>> Ülkesini ve halkını müreffeh bir düzeye taşıma gayreti onları ürkütür. Kendi
hakları olduğunu sandıkları
nimetlerden eksileceği hissine kapılıp endişeleri korkuya
kalbolur! Ve Türkiye’nin son
dönem hikayesi böyle başlar.
Herşeye rağmen hizmet eden
ve bütün eleştirileri kocaman
yüreğinde eriten bir yürek, bir
Başbakan, aklı evveller, aklı
yetersizler, aklı hasisler için
cinnet demektir! Ellerinden
geleni esirgemeden, ölümüne
Nesrin Çaylı
[email protected]
neti bir Yusuf eder!
dua etmek onların kendi terminolojileri için
neredeyse vaciptir. Öğrenci evlerinde, yurtlarda, eş dost toplantılarında “Ya gahhar!”
çekmek ise ibadet biçimleridir. Çünkü cüce
akıllılar için “Dev Yürekli Adam” ölmelidir!
Yoksa ne rahatları, ne nemalanacak ortamları, ne de kadroları kalmayacaktır!
Durdurmaya güç yetiremedikleri bir başarıya şahit olmak böylesi yetersizlerin huzur bulmasını, huzura ermesini engelleyeceğinden, aklı ziyan, akla ziyan çareler
üretmeye sevk olurlar. AK Parti’nin 12 yıllık
iktidar döneminde yıpranması beklenirken,
günbegün başarı çizgisini arttırarak yoluna devam ediyor olması, tüm şuursuz baskı
ve yaptırımlara meydan okuması korkakların güya planlı ve hatta dış güçler tarafından destekleniyor olmalarına rağmen panik
haline gelmiş bir saldırı şeklini ehvenleştirerek(!) uygulamaya mecbur bırakır.
Korku duygusunun insan psikolojisi ve
dolayısıyla toplum üzerinde pek çok tesi-
Kişinin muhatabı kendi sınırlarını aşan bir güce ve dirayete sahipse öncelikle “yetersizlik” hissine kapılır, kendi azlığını fark eder. Eğer yeterli donanıma sahip değilse bu yetersizlik hissi onda, karşısındaki güçlü muhataba saldırma
hissini körükler. Ve derken bu iki his yetersizlik ve azlık duygusu korkuya ve çıkar endişesine evrilir. Korkuya kapılan
akıl tedbirsiz refleksler geliştirir. Çünkü korku, açık şuur ile davranmayı ve mantıklı düşünmeyi engeller.
ri vardır. Bu gerekçe ve tesirlerin bir kısmı
masum ve kişinin kendisinden başkası için
bir tehdit oluşturmazken, zümreler ve topluluklar arasında cereyan eden korkunun tezahürleri tedavi edilebilirlikten uzak olmakla birlikte ciddi tehlikeler barındırır.
Açık şuur ve
mantığı korku örter
Kişinin muhatabı kendi sınırlarını aşan
bir güce ve dirayete sahipse öncelikle “yetersizlik” hissine kapılır, kendi azlığını fark
eder. Eğer yeterli donanıma sahip değilse
bu yetersizlik hissi onda, karşısındaki güçlü
muhataba saldırma hissini körükler. Ve derken bu iki his yetersizlik ve azlık duygusu
korkuya ve çıkar endişesine evrilir. Korkuya kapılan akıl tedbirsiz refleksler geliştirir.
Çünkü korku, açık şuur ile davranmayı ve
mantıklı düşünmeyi engeller.
Korkunun insan psikolojisi üzerinde pek
çok tesirlerinden biri hadsizlik, bir diğeri de
ihanettir. Bu tesirlerden hareketle toplumumuzda korkaklığa itibar edilmez! İlmi
ve irfanı yerinde olan korkağın korkusunu
anlama gayretini taşıdıkça korkakların cüreti artar da artar... İdare edildiğinin farkına varmayıp idare ettiğini sanarak “Paralel
Yönetim”e soyunur!
Yine korkakların geliştirdikleri, mantıksız
ve şuursuz refleksleri kendilerine benzeyen,
yetersizlik ve azlık hissi barındıran taraftarları tarafından destek bulur ki, bir zümre haline gelmeleri pek uzun sürmez. Artık onlar
bir güruhtur! Önce “Cemaat” diye adlandırılırlarken sonra “Paralel” ve en nihayetinde
“Çete” unvanıyla irtifa kaybetmelerinin sebebi işte bu paranoyakça korkunun ve endişelerini gemleyememenin şuursuzluğun tezahürüdür.
Korkakların bir özelliği de saklı refleksler
geliştirmeleri, saman altından su yürütmeleridir ki, bu duruma da nihayet vakıf olabildik. Saklı saklı kadrolaşarak, kendi ülkesinin idari yapısının “lağımcıları” olmayı
vasıf edinmiş, hükmi otoritelere sızmış olan
haziran 2014
89
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
“çete” bir dev yüreğe çarpacağını muhtemelen hesaplamamıştı.
Hadsizlik korkaklığın
şiarındandır!
Yine korkaklar, aklın sükut ettiği, menfaat merkezli endişelerle geliştirdikleri argümanlara tutunur; yalanı, iftirayı, inkarı
bütün terminolojilerin değer çıtasına aldırmaksızın legal görmeye başlarlar. İllegal haline aldırmaksızın legali illegal ilan etmekte beis görmezler! Halbuki dünya üzerinde
insanlığın ilk varoluş sürecinden günümüze tanrılı, tanrısız bütün din ve ideolojilerin
“10 erdem” tabir edilen değerler zinciri vardır. Fakat korkaklar hiç bir terminolojiyi tanımayıp, kendi terminolojilerini oluşturmaya teşnedirler.
Kendilerine öyle bir terminoloji oluştururlar ki, halkın itibar ettiği, son yüzyılın
müçtehidi hükmündeki bir ismi Bediüzzaman Said Nursi’yi vitrinlerine taşımaktan
imtina etmeyecek kadar hadsizleşebilirler.
Çünkü hadsizlik korkaklığın şiarındandır!
90
haziran 2014
Ve bu halli, meşru kılıp manevi dinamik
olarak nitelendirebilirler. Vitrinin ardında
vahye mugayir fetvalar vermek onlar için
mümkünden daha öte bir ruhsattır!
Nereden ve nasıl ve ne hakla beslendikleri
belli olmayan maddi çıkarlarını yitirme korkuları ve at oynatacak meydanlarının kalmayacağından korkmalarının getirdiği panikle,
ülkede cereyan eden -ki bu ilahi tecelli olsa
bile- her vakayı kendilerine malzeme yapmaktan, acının üzerinden rant devşirmekten imtina etmezler. Soma’da vefat eden 301
insanımızın acısı üzerinde pekâlâ tepinebilirler. Cübbeli, cübbesiz, ulu orta her yerde “edep” ifadesinin anlamından uzak edebe dair ahkâm kesebilirler. Demiştik ya az
önce, illegal olduğunun farkındasızlığı ile legal olanı illegalleştirme cüretine pek hızlı ve
mahir biçimde soyunabilirler.
Korkunun bariz tezahürleri
Evet, ülkemizde, 17 Aralık vakası ile deşifre olan gelişmelerde ve 30 Mart yerel seçimlerde tüm saldırılara rağmen AK Parti’nin
yüzde 45’lik oy alınmasının ardından canhıraş saldırılara devam edilmesi, böylesi bir
korkunun ve endişenin tezahüründen başka
bir şey değildir. Yurtdışına çıkıp sosyal medya üzerinden yalan yanlış veryansın etmeleri geçmiş zaman fotoğraflarını güncelmiş
gibi göstermeleri, her fotoğraf karesini kendi süfli ve sefil algılarıyla yorumlayarak servis etmeleri bundandır.
Her medya mensubunun asli vazifesi öncelikle haberin doğruluğunu tescil ettirmekken, medyalarında asparagas ve spekülatif
haberciliğe devam ediyor olmaları da bundandır.
Ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dev
yüreği ve bu yüreğin farkına varıp kıymet
bilen halkıyla bu “toplumsal korkaklığın” dilini çözmeye devam ediyorsa “cüce akıllıların” saldırganlığını anlamak ve idare etmek
bize düşüyor. Anlatamayacağımıza kani
olarak her darbeyi dev gibi yüreklerde eriterek dimdik durmak gerekiyor. Çünkü yüreği devleştiren imandır, inançtır, irfandır, ülke
halkı ve toprağı için sevdalı olmaktır!
Yurdumuzda cereyan eden ve hâlâ tesirlerinin devam ettiği bu korkaklık tezahürlerine rağmen, canla başla hizmet etmeye
devam eden, yaraları onarıp yeni yaraların
açılmaması için tedbirler geliştiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kurmaylarının başarısı ihlasın, idrakin ve hakkaniyetin
eseridir. Zira güneş balçıkla sıvanamıyor!
Haset, yollarına gül
döşenenin ayağına taş
koymaktır!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dev
yürekliliği ile sadece yurtiçinde değil, dünya ülkeleri arasında da uzun zamandır görülmemiş bir dünya liderliği portresi çiziyor!
Dünyaya “dik duruş” dersini ezber bozarak
ezber ettiriyor!
Ülke ziyaretlerinde Türk bayrakları, kendi posterleri ve şükran bildiren dövizleri ile
karşılanıyor. Kaç ülke liderine nasip olmuştur acaba, Lahor’da yollarına güller seriliyor... Acımızla acılanan Pakistan, Soma için
bir günlük yas ilanını kimin hatırına ilan
ediyor?! Pek tabii Başbakanımızın dünyanın çirkinliklerine, kirli hesaplarına, menfaat çıkarlarına meydan okuyor olmasından
başka bir gerekçe bulmak zor!
Patanili İslahiye Medresesi’nin müdürü
Muhammed Salih, göz yaşları ile Başbakanımıza şöyle dua ediyor:
“Erdoğan’ı biliyorum... O Müslüman
bir lider, İslam’a hizmet ediyor. Fakat onun
aleyhine protestolar düzenleniyor. Ona bir
şey olmaz, Elhamdulillah ben de onunlayım inşallah! Kardeşlerimiz, İhvan üyelerinin hepsi zulüm altında. 500 kişi İslam yolunda oldukları için idam ediliyor, bunların
hepsi yanlış, hepsi hata.
Ey Erdoğan! Allah
sana güç versin! Sabret Erdoğan, Allah senin ve Tüm Müslümanların yardımcısı olsun. Sen tüm yardıma muhtaç Suriyelilere
el uzattın, evsiz kalanlara yardım ettin. Allah da sana yardım etsin!”
Milletini, ümmet anlayışı ile kucaklayan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Suriyeli yetimin sırtında el, Filistinli Müslümanın sofrasında aş oluyor. Kafkaslara hami,
Myanmar’da ümit, Tunus, Cezayir ve Fas’a
cesaret veriyor.
Türkiye artık faktör değil,
aktör konumunda
Dev yürekli bu adam İsrail, Amerika ve İngiltere’den oluşan “Bermuda Şeytan Üçgeni”ni endişelendiriyor. Benim bil-
diğim bir şey var ki, o da, etkisiz olan hiç
bir kimse ve şeyden insanoğlu korkmuyor!
Ne vakit bir etki hissediliyor, işte o zaman
korkaklar gard geliştiriyor. Yine, son yüzyılda faktör olma halimize alışmış, Türkiye’nin
aktör olma vasfına bürünmesini hazmedemeyen iç ve dış mihraklar ellerinden geleni
ardına koymazken, Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan hem içeriye, hem dışarıya dik duruşu ile meydan okuyor.
Korkaklar için bu ne büyük bir tehlike! Ne
büyük bir tehdittir böyle? Menfaatler yer mi
değiştiriyor? Haksızdan alınıp haklıya mı
teslim edilecek yetkiler? Zalimin zulmüne
ket mi vurulacak? Dünyevileşirken insanlığını unutmuş ve canavarlaşmış olan güçler
mazluma sahip çıkılırsa kimi ezip üzecek!?
Kime zulmedecek? Uluslararası silah ticaretinin köküne kibrit suyu mu dökülecek?
Boğazlardan gemiler geçerken didiklenirse,
Türkiye insanlığın içini ve dışını hayvanileştiren uyuşturucunun, katkı maddeli gıdaların yolunu keserse zenginliği ile Müslüman
halkların hürriyetini tecavüz eden ülkelerin
hali ne olacak?
Saymakla bitmeyecek böylesi soruların
müsebbibidir bu dev yürekli adam, bu Başbakan! Böyle bir adamın yoluna gül döşeniyorsa, korkaklar taş değil, kaya döşemek için
gayret sarf etmesin de ne yapsın?! Yazık değil mi onlara? Uzun soluklu planlarını bozan bir dev yüreğe çarptılar!
Münkirler başka nasıl
okuma yapsın?
Yurdunu, zalimlerin, kirli hesaplıların
gölgesinden kurtarmak gayretiyle, “Kanal
İstanbul”un inşası fikrini hayata geçiren;
dünyanın en büyük havalimanını ülkesine
armağan etmek için çalışan; tüm engellemelere rağmen üçüncü köprünün devletin
bir kuruş parasına dokunmadan gerçekleştirmek için uğraşan; mezhep kavgalarına,
kardeş kavgalarına, dökülecek şehit kanına
dayanamayıp çözüm sürecini başlatan; tek
bayrak, tek devlet, tek inanç, tek dava diyerek ülke bütünlüğünü sağlamaya çalışan dev
yürekli bu adamdır. Yoluna azimle, gayretle,
hırstan ve nefsi menfaatlerden uzak inançla,
sevda ile devam eden odur! Dünyevi menfaatlerle uhrevi kaygılarını yitirmişler onu nasıl anlasın? Kişi karşısındakini kendi gibi bilir ya hani, böylesi bir muhatabı kendisinin
muhteris, müfteri, münkir halinden başka
nasıl okuma yapsın?
Artık bedeni dünyada olmayan, Hakk’ın
rahmetine yürümüş Soma’lı madencile-
rin ardından AK Parti’ye oy verdikleri için
“Ölmeye müstahaktır onlar! Ne şehittir ne
gazi...” diyebilecek kadar çirkinleşen, insanlıktan nasibi olmayan, partizanlığın mengenesinde etrafa nefret saçan zihniyet bu dev
yürekli adama bakınca ne görsün de söylesin? Bildiğini söylemesi kendini tariften,
kendini izah etmekten öte gidebilir mi?
Son tahlilde yeni değildir bu hikâye biz
inananlar için. Vahiy bize yüzyıllar öncesinden haber verir insanın ihanetine dair. Müslüman bilir Rabbine nankör olanın, insana
ne de kolay nankörlük edeceğini de şaşırmaz sadece daha çok çalışır! Zira kulun rızasını değil Rabbinin rızasını esas alır! Dua
eder, sa’y eder, yoluna azimle, inançla devam
eder.
Bu dev yürekli adam da biliyor Habil’in
masum hikâyesini, katillerin sefaletini, mezar kazmayı kargadan öğrenen Kabil’in ihanetini... Biliyor ve bu nedenle pes etmiyor!
Temennimiz budur!
Yine bu dev adam biliyor, Yusuf ’un da
kardeşleri tarafından kuyuya atıldığını...
Ve ben de diyorum ki, her kardeş ihaneti, bir Yusuf eder! Ey dev yürekli adam yola
devam, sen yurt içinden yurt dışından edilen
dünya Müslümanlarının duası ile Ken’nan’a
vali olan Yusuf misalisin! Gömleği arkadan
yırtılan bir sen değilsin! Varsın olsun müfteriler, iftiralarıyla münkirler, nankörlükleriyle müsrifler kirli nefesleriyle ortalığı inletsin!
Sana rüzgâr olan “amin!”ler yeter. Sırtından
sıvazlamak için yolunu gözleyen anneler, yetimler, mülteciler sana kalbi dualarıyla eşlik
eder!
Ey dev yürekli adam! Yusuf ’un menkıbesi o gün bu gündür taşınmışsa ve kıyamete
kadar taşınacaksa eğer, senin gibi dev yürekli bir kaç kişinin omuzlarında taşınacaktır.
Her kula bu menkıbeyi taşımak nasip olmaz! Her kul bu gücü kendinde bulamaz!
Hele ki aklı cüce olanların senin dev yüreğindeki vatan sevdasına boyları hiç mi hiç
uzanamaz!
Yusuf Mısır’da kıtlığa son vermişti de,
kardeşleri dize gelmişti. Şimdi Çankaya
Ken’nan olur mu sana? Olur! Ve henüz kalbi
ve zihni canavarlaşmamış, haksızlıktan yana
küf tutmamış zihinler kapında gelip durur
mu? Durur! Cumhurun seçtiği ilk Cumhurbaşkanlığı unvanı senin Köşk’e çıkışınla
belki de son yüzyılda ilk kez hakiki anlamını
bulur! Temennimiz bu günlerde budur!
haziran 2014
91
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Yıllar önce, okuduğu şiirden dolayı hapis cezası verilen Erdoğan, Pınarhisar
Cezaevi’ne giderken Yeni Şafak’ta şöyle
yazmıştım: “Aldırma Reis… Bugün seni
Pınarhisar’a yolcu eden bu insanlar, günün birinde Ankara’ya başkan olarak
yollayacak.”
Yüce Rabbim, bu tahminimi yanlış çıkarmadı. Bütün engellemelere rağmen,
takılan çelmelere rağmen, yasaklara
rağmen, “Muhtar bile olamaz!” manşetlerine rağmen, Reisimiz Recep Tayyip
Erdoğan’ı Ankara’ya Başbakan olarak
yolcu ettik.
Dikkatinizi çekerim! O günkü yazıda
“Başbakan” değil, “Başkan olarak” yazmıştım. Gönlünde yatan aslanı sezmiştim. Ülke için o sistemin daha doğru olduğunu düşündüğünü fark etmiştim.
O kısa yazıdaki tahminin tam anlamıyla gerçekleşmesi için, önümüzde çok az
bir zaman kaldı. Görelim Mevlâ neyler…
K
ÖRÜN fili tarifi diye bir benzetme yapılır. Güya
bir grup kör, fil ile
karşılaşmış da biri
hortumuna, biri
bacağına, biri gövdesine dokunmuş. Sonra onlara “filin neye benzediğini” sormuşlar da hortumuna dokunan
kör, filin boru gibi bir şey olduğunu söylemiş. Kuyruğuna dokunan fırçaya, gövdesine dokunan büyük bir fıçıya, bacağına dokunan direğe benzetmişmiş.
>> Bu örnek, kullanıldığı zaman, maksadı
güzelce anlatıyor olabilir. Fakat detaya inildiğinde, emin olun, ciddi sakatlıklar var.
Bir defa bu örnek, körlere hakaret barındırıyor. Hiçbir kör, bir filin (ya da başka bir nesnenin) sadece bir yerine el sürüp onun bütününü bu şekilde zannetmez. Hemen girişte
92
haziran 2014
Mehmet Şeker
[email protected]
bunu belirttiğim iyi oldu. Hakikaten rahatladım... Yıllardır kafama takılmış bir konuydu. Karada yaşayanların en iri cüsselisi olmasına rağmen bu kadar sevimli görünmesi
ne ilginçtir!
***
Bu sayıda Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın liderliğini işliyoruz. Yukarıdaki
örneğe itirazımı samimiyetle belirttim ama
göreceksiniz ki benzer bir durumla karşılaşacağız. Her kalem sahibi, kendi bakışıyla
değerlendirecek. Yazıların her biri bir yönüne işaret edecek. Başka türlü de olmaz zaten...
***
Sözün burasında Dr. Ömer Bolat’ın “Liderlik Gönül İşidir” adlı eserinden bir alıntı yapmak gerektiğini düşünüyorum. Şöyle
yazıyor Bolat:
“Nasıl bir lider profili? Başarılı, güçlü, sevilen, iyi anılan bir lider mi? Başarısız, nefret edilen, sevilmeyen, kötü anılan bir lider mi?
İnsanlar güvendiği kişinin arkasından gider.
Bunun için, lider; güven verici, emin, sözüne güvenilir, kitlenin içinden gelen, o kitlenin
inandığı değerleri benimsemiş, o dili konuşan
birisi olmalıdır. Kimileri tarih yazar, kimileri de tarih okur. Lider, tarihi yazandır. Lider,
topluma gelecek umudu aşılayabilmelidir. Liderlik, bir süreçtir. Zirvede, tadında bırakmayı
bilmek gerekir. Liderlik ve başarı, alın terinin,
akıl terinin ve toplum rızası için çok çalışmanın eseridir. ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.’ Lider de hükmedici değil,
hizmetkâr olmalıdır.
‘Liderlik Gönül İşidir.’ Gönül dolusu bir
hizmet aşkıyla başkalarına faydalı olmak ve
Yaratıcı’nın rızasını kazanmak için yapılan
çalışmanın hayrı ve bereketi çok olur.”
***
Sayılan vasıfların Erdoğan’da bulunduğunu ifade etmek için uzun söze hacet yok aslında. Kitabın kapağına, havada “V” şekliyle
uçan göçmen kuşların fotoğrafı konulmuş.
En uçtakinin liderliğinde ilerliyorlar, onun
kanat boşluğundan arkadakiler yararlanıyor.
Yorulduğu zaman ise yer değiştiriyorlar.
Kısaca söylemek gerekirse, “üç dönem
kuralı” demek yeter. Partinin kuruluşunda
koydukları kuralı, “Hiç değilse kendisi için
değiştirmesi” istendi. “Ülke çıkarının bunu
gerektirdiği” gibi uyarılar yapıldı. Bugüne
kadar darbe yapan askerlerin, siyasetçilere 5-10 yıl gibi sürelerle yasaklar getirdiğini gördük. Üç dönem kuralının, bir anlamda “Siyasetçilerin kendilerine siyaset yasağı
getirmesi demek olduğu” söylendi. Bütün
bunlara rağmen, Erdoğan, verdiği söze sadık kaldı.
Kurucular için veya sadece kendisi için tüzüğe bir madde ekleyip değiştirseydi, muhalefetin eline büyük bir koz vermiş olacaktı.
“Sözünü tutmayan bir lider” pozisyonu,
şık durmazdı.
***
Yıllar önce, okuduğu şiirden dolayı hapis cezası verilen Erdoğan, Pınarhisar
Cezaevi’ne giderken Yeni Şafak’ta şöyle yazmıştım:
“Aldırma Reis… Bugün seni Pınarhisar’a
yolcu eden bu insanlar, günün birinde
Ankara’ya başkan olarak yollayacak.”
Yüce Rabbim, bu tahminimi yanlış çıkarmadı. Bütün engellemelere rağmen, takılan
çelmelere rağmen, yasaklara rağmen, “Muhtar bile olamaz!” manşetlerine rağmen, Reisimiz Recep Tayyip Erdoğan’ı Ankara’ya
Başbakan olarak yolcu ettik.
Dikkatinizi çekerim! O günkü yazıda
“Başbakan” değil, “Başkan olarak” yazmıştım. Gönlünde yatan aslanı sezmiştim. Ülke
için o sistemin daha doğru olduğunu düşündüğünü fark etmiştim.
O kısa yazıdaki tahminin tam anlamıyla
gerçekleşmesi için, önümüzde çok az bir zaman kaldı. Görelim Mevlâ neyler…
***
Çetin Altan’ın sıkça tekrarladığı bir söz
vardır. Siyasetçiliğin meslek olmadığını söyler. Bu fikri desteklemek için kullandığı delil de epey sağlamdır hani.
Der ki, bir bakan, bir başbakan, başka bir
ülkeye gidip aynı işe talip olamaz. Ancak bir
terzi, her yerde terzidir. Bir duvar ustası, bir
ayakkabıcı da öyle.
Genel anlamda doğru olabilir. Süleyman Demirel’in, Bülent Ecevit’in, Mesut
Yılmaz’ın,Tansu Çiller’in, Bülent Ulusu’nun
(Bazı gençler o da kim yahu diyebilir, desin,
ziyanı yok) bir başka ülkeye gitmesini düşünemeyiz.
Ancak kısa süreli ziyaret maksadıyla gidebilirler, ki görev başındayken o kadarına
bile pek heves ettiklerini iddia edemeyiz.
Aziz ve kıymetli arkadaşlar, bu kuralın
Erdoğan için de geçerli olduğunu söyleyebilir misiniz?
Türkiye dışında birkaç değil, birçok ülke-
de aday olsa kazanacak potansiyele sahip bir
“Başbakan”dan söz ediyoruz. Dünyada bir
başka örneğine rastlamak kolay değildir.
***
Önemli bir diğer husus ise, siyaset sahnesine lider olarak çıktığı günden itibaren,
her seçimde oylarını artırarak yürüyen biridir Erdoğan.
Zaten akıllara durgunluk veren taraf bu.
Küresel çapta saldırılara rağmen her seçimde daha fazla oy almak, darbeyi tek yol haline getiriyor.
Sandıkla başarılamıyorsa, sandık dışı yöntemlerle göndermeyi düşünenler, her türlü
gayri meşru yolu denemekten geri durmadı,
durmayacaklar da...
Durmasınlar. Aralıksız çalışsınlar. Bildikleri her yönteme başvursunlar. Onlar vurdukça Erdoğan büyüyor. Onlar saldırdıkça
millet kenetleniyor.
“One Minute” hadisesinde “Eyvah!” diyenler, “Bunun hesabını sorarlar… Yandık,
bittik, kül olduk!” diyenlerin beklentileri
boşa çıkmadı.
Hesabını sormak istediler, yakıp bitirmeyi, kül etmeyi çok arzuladılar… Gezi”ydi,
maden kazasıydı, 1 Mayıs’tı... Her fırsatı
kullanmaya çalıştılar… Sonuçta görüldüğü
gibi aksi yönde tesir etti.
“Çünkü…” deyip, uzun bir liste yapmak
mümkün. Biz bir tek noktaya işaret etmekle yetinelim: “Çünkü halka hizmet, Hakk’a
hizmettir!”
***
“Bir zaman makinesi olsaydı, hangi döneme gitmek isterdin?” sorusuyla karşılaştığımda, Fatih dönemi, Yavuz dönemi, Kanuni dönemi diye sıralayabileceğim birçok
muhteşem dönem aklıma gelirdi.
Zira, son yüz yılda hayatımız sıkıntılarla doluydu. Büyük problemlerin biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Başımız dertten kurtulmuyordu.
Artık öyle bir cevap vermeye ihtiyaç duymuyorum. Yaşadığımız şu yılların, kutlu bir
yolculuk olduğunun çok iyi farkındayım.
İsterim ki bu farkı daha çok kişi hissetsin.
Farkına varan daha heyecanlı, daha huzurlu, daha mutlu, daha güvenli...
Aksini düşünenlerin işi zor. Yolumuz
uzun ama sağlam ve emin adımlarla yürüyoruz. Allah’ın izniyle, yarının dünyasında
bu ülke çok daha iyi yerlerde olacak.
haziran 2014
93
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Bu memleket,
hem Başbakan Erdoğan’a
yaltaklanan şahsiyetsiz güruhtan, hem de
Erdoğan’a küfretmeyi maharet sayanlardan çok
çekti. Tayyip Erdoğan benim babamın oğlu
değil... Birileri için mesele “Tayyip
Erdoğan meselesi” olabilir, ama benim meselem
“şahıs” değil,
“şahsiyet”tir.
Sadece tarihin tekerrür
etmemesi için
bir şeyler yazıyorum. Ve o
yüzden şimdi
biraz da yakın
tarihten örnekler, anekdotlar, kişiler ve klişeler
aktaracağım.
Yani uzak olmayan bir tarihte olmuş
bazı olaylardan hareket
ederek bugünkü Türkiye’de
ve dış dünyada yaşanan
gelişmelere
“ayna tutacağım”. Şimdi o
“pazıl”ın bazı
parçalarını buraya rastgele
serpiştirmeye
başlıyorum...
94
haziran 2014
Tayyip Erdoğan’ı
Ö
NCE şöyle bir
geriye yaslanalım ve tüm duygularımızdan
arınalım. Gözlerimizi kapatarak şu 11 buçuk yıllık iktidarda
neler yapıldığına bir bakalım. Ne oldu?
1961’den beri IMF’den borç
alıp “memleket yönettiğini zannedenler” vardı. 52 yıl boyunca
IMF’ye borçlu olduk, borçlu kaldık. 2013’te borç sıfırlandı. Konut edindirme yardımı
(KEY) adı altında çalışanlardan
kesilen milyarlarca para konut
yapımına gitmedi; haydi gitmedi,
bari iade edilsindi, iade de edilmedi. Bu iktidar iade etti. Özel banka kurup kendi bankasını hortumlayanların devlete
yüklediği 65 milyar dolar bu 11
buçuk yılda ödendi. 2002’de 13 milyon turistin geldiği Türkiye’ye bu yıl 36 milyon
turist geldi. İlk kez İngiltere, Almanya ve Rusya’yı geçtik. 1939’dan sonraki en büyük küresel ekonomik kriz 70 yıl sonra,
yani 2009’da yaşandı. Almanya
hariç tüm Batı ülkeleri krize girdi, bazıları resmen battı. Kriz,
Türkiye’nin yanından ise “rüzgâr
gibi geçti”. Okullarda ders kitapları ücretsiz
olarak dağıtıldı. Cumhuriyet tarihi
boyunca yapılan derslik sayısından
daha fazlası bu 11 buçuk yılda yapıldı. Bilgisayarın girmediği okul
kalmadı. Akıllı tahtanın girdiği
okul sayısı ise hızla yükseliyor. MGK’ya ilk kez sivil bir genel
sekreter atandı.Darbecilerin “dayandığı” TSK İç Hizmet Kanunu’nun
35. maddesi kaldırıldı. Örneğin bir öğretmen, bir tapu
memuru, bir adliye kâtibi, hatta
bir milletvekiline başörtülü olabilme hürriyeti tanındı. Kur’an kurslarına bir ilkokul çocuğunun gidebilmesini engelleyen
yasa değiştirildi. Aynı sınava giren ama soruların tamamını yapsa dahi hukuk
veya tıp gibi fakültelere giremeyen
İmam-Hatip ya da meslek lisesi
öğrencilerinin katsayı mağduriyeti
giderildi. Devletin televizyonunda Kürt
diyenin içeri tıkıldığı bir ortamdan
kesintisiz Kürtçe yayın yapılması
noktasına gelindi. Alevilerle ilgili birtakım haklar
tam sağlanamasa da Cumhuriyet
tarihinde ilk kez müfredatta Alevilikle ilgili konular yer aldı. Marmaray, bölünmüş yollar, her
vilayete havaalanı ve üniversite yapıldı. AB’ye vizesiz seyahat imkânını
sağlayan protokol imzalandı. Fikri Akyüz
[email protected]
devirme aşamaları
Bir şekilde hepinizin yolu hastaneye düştüğü için sağlık alanındaki icraatı yazmayı
ise gereksiz buluyorum. El konulan azınlık vakıf mallarının iadesine karar verildi. Ahdamar ve Sümela gibi
alanlarda kiliseler restore edildi, ibadete de
açıldı. Köy mahiyetinde olan beldeler, kamusal
tasarruf gayesiyle belediye olmaktan çıkarıldı. Yurtiçinde veya yurtdışında ne kadar vakıf eseri varsa büyük bir kısmı restore edildi,
gerisi de restore ediliyor. Dünya liderlerinin karşısında ezik ve
pısırık bir anlayıştan gururlu ve onurlu bir
anlayışa geçtik. Benim meselem “şahsiyet”
Evet, bu memleket, hem Başbakan
Erdoğan’a yaltaklanan şahsiyetsiz güruhtan,
hem de Erdoğan’a küfretmeyi maharet sayanlardan çok çekti. Tayyip Erdoğan benim babamın oğlu
değil... Birileri için mesele “Tayyip Erdoğan meselesi” olabilir, ama benim meselem
“şahıs” değil, “şahsiyet”tir. Sadece tarihin tekerrür etmemesi için bir şeyler yazıyorum.
Ve o yüzden şimdi biraz da yakın tarihten
örnekler, anekdotlar, kişiler ve klişeler aktaracağım. Yani uzak olmayan bir tarihte
olmuş bazı olaylardan hareket ederek bugünkü Türkiye’de ve dış dünyada yaşanan
gelişmelere “ayna tutacağım”.
Şimdi o “pazıl”ın bazı parçalarını buraya
rastgele serpiştirmeye başlıyorum (parçaları
birleştirmeyi de artık bir zahmet siz yapınız): Yapboz aynası
1. Yavuz Sultan Selim, Mısır’da hâkimiyeti
ve Abbasi Halifesi’nden hilafet makamını
aldı. 2. Boğaz’daki üçüncü köprüye “Yavuz
Sultan Selim” isminin verileceği açıklandı.
(Bu haberi Sabiha Gökçen Havalimanı’nda
uçak beklerken almıştım.) 3. Mısır’da darbe oldu, darbeciler eylemcilere katliam yaptı. 4. Mehmet Akif Ersoy, 1926’da Mustafa
Kemal Paşa ile anlaşmazlığa düştü, Mısır’a
gitti. 1936’da döndü, döndükten iki ay sonra
öldü. Cenazesine devletten tek bir kişi katılmadı, ölümle ilgili tek bir taziye mesajı
yayınlanmadı. 5. Mehmet Akif ’in öldüğü Beyoğlu’ndaki
Mısır Apartmanı, Cezayir Sokağı’nın yakınında, Suriye Pasajı’nın berisindedir. 6. Cezayir, 1958’de bağımsızlığını ilan
etti. Türkiye, BM’deki oylamada çekimser
kalarak tanınmayı 3 yıl geciktirdi. İç savaş 3
yıl daha sürdü. Özrü dileyense Turgut Özal
oldu. 7. Mısır’da, 2013 başında yapılan darbeye
“darbe” diyenler Kenya, Tunus ve Türkiye
oldu. (Tunus anlaşılabilir, Kenya ise bu konuda önemsiz.) Türkiye, 30 yıl sonraki bir
hükümete “Mısır’dan özür diliyoruz” cümlesini söylettirmeyecek kadar bencil (!) davrandı. 8. Mısır ile Suriye aynı yıl, yani 1958’de
tek devlet olmak üzere “Birleşik Arap
Cumhuriyeti”ni kurdu. Bu birliktelik 3 yıl
sürdü. (3 yıllık “beraberliğin” sona ermesini
pek tabiî ki dönemin gazetelerindeki magazin sayfasında değil, dış politika sayfasında
görebilirsiniz.) 9. Selanik 1912’de Yunanistan’ın eline
geçti. 10. Tam 100 yıl sonra Selanik iflas etti. 11. Darbeci Cemal Gürsel, 1961’de IMF
ile ilk stand-by anlaşmasını yaptı. 12. 1959’da, eski adı AET olan AB’ye
ortaklık başvurusu Dışişleri Bakanı Fatin
Rüştü Zorlu tarafından yapıldı. 13. Zorlu, IMF’yle ilk anlaşmanın yapıldığı yıl idam edildi. 14. IMF’ye olan borç Mart 2013’te
sona erdirildi. 15. Meydanlarda “IMF’ye hayır!” diye
bağıranların öncülük ettiği Taksim’deki eylem, IMF’ye borcun bitirilmesinden 2 ay
sonra başladı. 16. 1948’de Hürriyet gazetesi, aynı yıl İsrail kuruldu. 17. 1 Şubat 1979’da Abdi İpekçi öldürüldü, aynı yıl Milliyet gazetesi Aydın Doğan’a
satıldı. 18. Abdi İpekçi’nin katledildiği gün Humeyni, Paris’teki 15 yıllık sürgünden dönüp
Tahran’a ayak bastı. 19. 12 Eylül 1980’de, Türkiye’de darbe
oldu. Darbeden 10 gün sonra ABD’nin
iteklemesiyle Irak, İran’a saldırdı. Savaş 8 yıl
sürdü. 20. 10 yıl sonra Irak, bu kez Kuveyt’e
saldırdı. Bundan 13 yıl sonra bu kez ABD,
Irak’ı işgal etti. 21. Çağrı filmi 1976’da yapıldı. Filmi
finanse eden Kaddafi, filmden 25 yıl sonra
vahşice öldürüldü. 22. Filmin Suriyeli yönetmeni Mustafa
Akkad, Kaddafi’nin katledilmesinden 5 yıl
önce Ürdün’de öldürüldü. 23. Ürdün Kralı Abdullah’ın dedesinin
dedesi Şerif Hüseyin, 1916’da İngilizlerle
anlaşarak Hicaz Kralı oldu. 24. Şerif Hüseyin, daha doğrusu İngiltere,
Hüseyin’in oğullarından biri olan Abdullah’ı
Ürdün Kralı, diğer oğlu Faysal’ı önce Suriye
Kralı, birkaç ay sonra Irak Kralı ilan etti. 25. Abdülhamit, 27 Nisan 1909’daki darbeyle devrildi, Selanik’e gönderildi. 26. 27 Eylül 1909 tarihi itibariyle, örneğin Mekke, Selanik, Batı Trakya, Musul,
Kerkük, Süleymaniye, Erbil, Şam, Halep,
Ürdün, Lübnan, Medine ve Trablusgarp
bizimdi. 27. Bazen bir kişiyi devirmek, sadece bir
kişiyi devirmek değildir… haziran 2014
95
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Sessiz devrim
T
ÜRKİYE belki de tarihinin en önemli iki seçiminin
arefesinde. Bu seçimler önemli, çünkü hem halk iradesi, hem de AK Parti’nin başarısı tescil edilmiş olacak. Zira AK Parti, kurulduğu günden bu yana girdiği
tüm seçimlerde büyük engellerle karşı karşıya bırakıldı. Ancak uygulanan tedrici ve kuşatıcı politikalar
neticesinde tüm hamleler akamete uğratıldı. Dolayısıyla 2023 hedeflerine doğru ilerleyen Türkiye ve AK Parti için bu seçimler hem başarıların tescili, hem de “Yeni Türkiye”ye yüklenecek sembol için adeta
bir dönüm noktasını ifade etmektedir.
AK Parti’yi salt bir siyasî hareket
olarak görmek, sathî olmanın ötesine
geçemez. Zira AK Parti, kuruluşundan
itibaren basit bir ifadeyle despot tek parti dönemi ile darbeler dönemi şeklinde
iki tarihî merhaleden geçen süreçten
sonra halkın ekseriyetinin biriken öfkesini, kinini ve özlemini temsil eden bir
devrim hareketidir. Uygulanan politikalarla son 12 yılda pek çok alanda adeta
“sessiz devrim(ler)” icra edildi. Ancak
dünü görmeden ve etraflıca analiz edip
gerçek tabloyu ortaya koymadan dünü,
değişimi ve bugünle farkını anlamamız
mümkün değildir. Bu vesileyle dünün
Türkiye’sini hatırlamakta yarar görüyorum. “Hatırlamak” diyorum, zira bugün
ülke olarak “hafıza tazeleme”ye ihtiyaç
duymaktayız. Bu tazeleme hem inanç,
gelenek ve kültürümüzü ifade eden medeniyet tasavvurumuzu, hem de taklitçi
olmanın ötesine geçemeyen yeni bir
sistem kurmak adına sahip olduğumuz
değerler üzerinde yapılan tahrifatları
anlama şeklinde olmalıdır.
Omurgasız değerler
üzerinde bir ulus inşa
etmek
Son üç asırda dünya önemli değişim
evrelerinden geçti. Bir dönem dünyaya
hükmeden imparatorluklar tarih sahnesinden bir bir silinirken, yerlerine küçük sınırlara hapsedilmiş, belli güçlerin
kontrolündeki ulus devletler inşa edildi.
Özellikle İslam coğrafyası ve Afrika,
buralarda inşa edilen devletlerin kozmopolitan demografik bir yapıya sahip
96
haziran 2014
olması nedeniyle günümüzde de devam
eden iç çatışmalara sahne olmaktadır.
Bu durumu adeta fırsat gören küresel
güçler, yeri geldiğinde söz konusu bu
farklılıkları kendi çıkarları doğrultusunda bir kart olarak kullanmaktan çekinmediler.
Kuşkusuz küresel ölçekte yaşanan bu
değişim ve dönüşüm sürecinin ülkemizde de pek çok yönden yansımaları
oldu. Osmanlı’nın dünya sahnesinden
silinmesinin akabinde, başta ülkemiz
olmak üzere tüm İslam coğrafyası üzerinde tahrifatı amaçlayan büyük zihnî,
kültürel ve iktisadî operasyonlar gerçekleştirildi. İstikamet belliydi; kendimizi
unutarak, hiçleştirerek ulusal kimliğimizi kazanacaktık. Üniversite gençlerine inkılap, ortaöğretimdeki çocuklara
vatandaşlık bilgileri adı altında resmî
ideolojinin ilkeleri anlatılacaktı.
İnkılap dersinin hocası, aynı zamanda CHP Genel Sekreteri ve 7 Ağustos
1946-10 Eylül 1947 tarihleri arasında
Başbakanlık yapmış biri olan Recep
Peker’di. Peker, derslerinden birinde
aynen şöyle söylüyordu: “Türklüğün iç
yaşayışında olduğu gibi dış görünüşünde de fenalıklar birikmişti. Ulus vücudunun derisini kaplayan çeşitli hastalıklarla mücadeleye mecbur olduk. Bu
hastalıklar o kadar işlemiş ki kazımakla
bitmiyor. Öz değerimizle beraber dış
görünüşümüzün pürüzlerini temizlemekle bitiremiyoruz.” (Recep Peker,
İnkılab Dersleri, s. 11, Ulus Basımevi,
Ankara, 1935.)
Cahit Tuz*
[email protected]
in kemale erme vakti
Diğer taraftan da bu düşünceleri Moiz
Kohen takviye ediyordu. “Osmanlı döneminden geriye kalan kimi düşünüş biçimleri
var ki onları henüz ruhlarımızdan tümüyle
söküp atamadık. Köklü düzeltimler sonucu
ortadan büsbütün kalkmış gözüken bu düşünüş biçimleri, kimlik değiştirerek kimilerimizin ruhlarının derinliklerinde varlığını
sürdürmeyi başarmıştır. Ne yazık ki öteden
beri yerleşmiş, ruhumuzun derinliğine girmiş
olan düşünüş ve anlayış biçimlerini, alışkanlıkları bir çırpıda söküp atmaya olanak yoktur.
İnsan zararlı olduğuna usuyla inandığı halde
bu gibi eksikliklerden kendini kurtaramıyor.”
(Moiz Kohen -Munis Tekinalp-, Türkleştirme, s. 19, KB. Yay. Ankara 2001.)
Peker şu cümleleriyle söz konusu endişeleri gideriyordu: “Türk İnkılabı hem inkılap,
hem de istiklâl yönünden geleceklere aşılanmalıdır ki Türk ulusu bundan önce düşmüş
olduğu şerefsiz vaziyete bir daha düşmesin.”
(Recep Peker, İnkılab Dersleri, s. 13, Ulus
Basımevi Ankara, 1935.)
Bize ait tarihi, kültürü ve diğer tüm değerleri öğrenmekten mahrum bırakıldık.
Kurgulanmış senaryoları gerçek diye kabule
zorlandık. Koca Osmanlı İmparatorluğu’nun
yıkılışındaki en büyük pay sahibi İngilizleri
dost bildik. Ancak asırlarca aynı çatı altında
yaşadığımız Yunan ve Ermenileri düşman
görerek, “Yunanları denize döktük!” diye
zaferler kazandığımızı düşünmek zorunda
bırakıldık. Arapları arkamızdan hançerleyen
canavarlar olarak kabul ederken, hem onların
üzerinde, hem de bizim üzerimizde her türlü
ameliyatı gerçekleştiren güçlerle sarmaş dolaş olduk. Oysa bugün tarihimizin en büyük
projeleri olan İstanbul üçüncü havalimanı,
Kanal İstanbul, üçüncü köprü ve deniz altında karayolu ulaşım projelerine karşı çıkan
güçler üzerine imal-i fikir yaptığımızda, tüm
bunların birer kurgu ve bilinçli bir projenin
ürünü olduğu net bir şeklide ortaya çıkmaktadır.
Bilinçli bir projenin ürünü olduğu aşikâr
olan bu ifadelerin temsil ettiği ideoloji, bizi
sahip olduğumuz tüm bu değerlerden uzaklaştırdı. Ülkemiz üzerine projeler icra etmeye
çalışan sistemler, kendine uygun beyinler yetiştirmek için tüm eğitim, kültür ve iletişim
kurumlarıyla birlikte var güçleriyle çalıştılar,
çalışmaktadırlar. Nurettin Topçu’nun dediği
gibi, “Kökü memleket dışında olan içtimaî
teşekküller, bütün değer hükümlerimizi her
gün içinden fethederek çürüttü”. Bu ifade,
söz konusu operasyonların mahiyetini göstermesi açısından son derece önem arz etmektedir.
Başkalarının dili ve ağzıyla konuşmak
zorunda bırakıldık. Kendi sesimizi, soluğumuzu, kendi yerimizi ve özgüvenimizi kaybettik. Sürekli olarak karışık bir zihne sahip
bırakıldık. Başkalarına ait hayatları yaşadık.
Bunun neticesinde anlamaya, araştırmaya,
derin analizlerle sonuçlar çıkarmaya mecali
kalmamış taklitçi, boş benliklere sahip nesiller ortaya çıktı. Oysa kendi adına, kendinden
olanla kahraman olanlar, başkaları adına ve
kendisinin olmayanla kahramanlık yapanlarla bir olurlar mı? İşte bu tıkanma ve bu körelme noktasında değer değil, olsa olsa öfke,
kavga, çatışma üretilebilirdi. Söz konusu bu
halet-i ruhiyenin kimlere hizmet ettiği veya
etmediğini hem yakın tarihimizde, hem de
özellikle son bir yıldır ülkemizde cereyan
eden olaylarda gördük.
Türkiye hafızasını tazeliyor
Türkiye, AK Parti hükümetlerince gerçekleştirdikleriyle adım adım “hafıza tazeleme”
sürecini icra ediyor. Bu dönemde öncelikle
ekonomiye önem verilmek suretiyle halkın
nefes alması sağlandı. Daha sonraki süreçlerde, ülkemizde adeta kronikleşmiş sorunlar
tedrici ve kuşatıcı bir politika anlayışıyla teker teker çözüme kavuşturuldu ki kavuşturulmaya da devam edilmektedir. Başta siyasî
istikrarın sağlanması, başta iktisadî, içtimaî
ve eğitim alanları olmak üzere tüm alanlarda
devrim niteliğinde cesur adımlar atıldı. Ciddi
bir çalışma ve emeğin ürünü olan bu politikalar, girdiği tüm seçimlerden zafer kazanma
suretiyle halktan gereken karşılığı aldı.
Eğer dün yasak olan başörtüsü bugün
serbestse, dün inkâr edilen Kürt dili bugün
üniversitelerde yüksek lisans düzeyinde okutuluyorsa, 40 binden fazla evladımızı kaybetmemize neden olan terör belasının bitirilmesi anlamına gelen “Çözüm Süreci”nden söz
ediyorsak, askerî vesayetin bittiğine müşa-
hede ediyorsak ve daha sayabileceğimiz pek
çok sorunun çözümünden bahsediyorsak,
ülkemizde devrimler olmuş demektir. Dolayısıyla tüm bunları gerçekleştiren hareket, bir
devrim hareketidir. Ancak bu devrim darbelere ve statükoya karşı bir tepki olarak halkın
desteğiyle, meşru yollarla gerçekleştirilmiş
bir devrimdir.
Kuşkusuz yapılanlar iç politikalarla sınırlı değil. AK Parti hükümetleri iç politikada
gösterdiği başarıları dış politikada da gösterdi. Küresel düzeyde varlığını gittikçe hissettiren bir ülke haline geldik. Türkiye, değişen
dünya siyasetine paralel olarak güç kapasitesini genişleterek güçlendirdi. Özellikle
Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra küresel siyasette en önemli güç argümanı haline gelen
“yumuşak güç” kavramı, Türkiye’nin dış siyasetinde önemli ölçüde yer aldı. Bu çerçevede
kurulan Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü,
AFAD gibi kurumlar son derece önemli
görevler ifa etmektedirler. Ancak 1990’ların
başında kurulan ve bir türlü kuruluş amacına
göre proje icra edemeyen TİKA, AK Parti
dönemlerinde dünyanın dört bir köşesinde
gerçekleştirdikleriyle söz konusu politika anlayışının adeta lokomotifi haline geldi.
Artık herhangi bir Türk vatandaşı, dünyanın herhangi bir yerinde daha gür bir sesle
Türkiyeli olduğunu söyleyebilmektedir. Tüm
bunlar, hafızanın yenilenmesi ve kendine ait
medeniyet tasavvuruna bağlı kalarak politikalar üreten anlayışın birer ürünüdür.
İşte tüm bunların devamı ve devrimin kemali için önümüzdeki iki seçim önemlidir.
Ancak en önemlisi de bu hareketin sembolü
olan ismin devletin en yüce makamına oturmasıdır. Elbette Sayın Gül’ün Çankaya’da olması önemli ve devrim hareketinin en değerli
sacayaklarındandır. Ancak devrimin kemali,
devrim hareketinin zirvedeki isminin zirveye
oturmasıyla mümkün olabilir. Zira o semboldür. Dolayısıyla sessiz devrimin kemali,
sembolün zirvede olmasını gerektirir. Kendi
kendini engellemeyen, ağırlaştırmayan bir
Türkiye düşünün... Kalbi teklemeyen, nefesi
tıkanmayan, aklı durmayan bir Türkiye...
*SDE Ortadoğu Uzmanı
haziran 2014
97
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Liderliğin felsefesinde iki ana
unsur göze çarpar:
“Zaman-mekân
ilişkisi”. Bu ilişki,
kişinin neyin, nerenin ve hangi zamanın lideri olduğunu
belirler. Bu liderlik,
topraklara hükmeden bir mekân
liderliğini kapsayabileceği gibi, hükmettiği mekândan
öte, yaşadığı çağa
nüfuz eden ve
gelecekte yankısı
süren bir “fetihsiz
lider” karizması da
olabilir.
Fetihsiz
“L
İDERLİK
nedir?” diye
tanımlamadan
“Erdoğan bir
dünya lideri
midir?” sorusunu sormak
abesle iştigaldir.
O zaman sorarak başlayalım: Lider nedir, kime
lider denir?
Benim kitabımda lider, öncelikle “stratejik
bir zekâ”dır. Bu öyle bir zekâdır ki, elindeki
kısıtlı imkânları en yüksek kabiliyette kullanarak yeni bir paradigma oluşturur. Düşünce
ve fikirlerine katılmasanız da muhatap almak
zorunda kalırsınız.
>> Gündemi belirler ve bu, kendisinden sonra da hüküm sürer. Hükmü
baki olması da “moral, motivasyon, inisiyatif ve zamanlama” gibi özellikleri
uhdesinde taşımaktan kaynaklanır. Bu
kabiliyeti -zaten var olan karizmasıylatakım kurma konusunda da gösterir.
Oturuşundan duruşuna, hitap gücünden dinleyişine, emretme yetkisinden
kitleleri harekete geçirmeye kadar tek
bir işareti yeterlidir. Düşmanını seçerken dahi inisiyatif sahibi olup, posta
koyarkenki sesi dünyanın öbür tarafından hissedilir.
“Liderlik doğuştan mıdır, sonradan
mı edinilir, yoksa her ikisini birden mi
bünyesinde taşır?” tarzındaki sorular
tartışılabilir. Ama üç aşamalı gelişir:
“Yerel, coğrafik ve son aşama olarak
evrensellik”. Yerel olan millidir, güne
tâbidir ve en fazla üç kuşak yaşar. Coğrafik olan daha çok bölgesel bir güce
haizdir ve yüz, bilemediniz iki yüzyıl
kadar ömür sürer. Evrensel olan ise
tarihîdir. Evrensellik hem retrospektif
98
haziran 2014
Murat İlkter
[email protected]
“Lider”
(geçmişe dönük), hem introspektif (içe
dönük), hem de prospektif (geleceğe
dönük) zamanları kapsar, ki tüm kıyaslar da bunun üstünden yapılır.
Günümüzde yöneticilik vasfına sahip olan kişiler “küçük yaratıcılar” gibi
algılandığından, bu tiplerin liderlik
vasıfları içine sokulmaya çalışılması hatadır. Liderin ille liyakat sahibi olması
gerekmez; onu ehliyet ve liyakat sahibi
yapan, bizatihi toplumun veya o hareketin kendisidir.
Bir kişinin lider olup olmadığını
anlamak için sorulacak soru basittir aslında: Neyin liderliği? “Politikanın mı,
kültürün mü, dinin mi, toplumun mu?”
Düşünce, fikir ve estetik sahadaki
liderliklere bu konunun dışında olduklarından girmeyeceğiz. Ama şu kadarını
söylemek gerek: Tüm liderlerin tezkiresinde, yukarıda saydığımız cihetlerin
mutlaka hepsi söz konusudur.
Dinî liderlikler, vahiy ile muhatap
kılındığında tüm insanlığı hedefler
ve evrenseldir. O yüzden tüm semavî
dinler “son din” olmakla mükelleftir.
Risalet, Yaratan’ın uhdesindedir. Bunun
yeryüzündeki halifesi İslam’da İmam,
Hıristiyanlıkta Mesih, Musevilik de ise
Mehdi’dir. Eğer fikir, düşünce veya felsefe mistisizmle süslenmiş ise coğrafîdir
ki Hinduizm, Budizm ve Konfüçyanizm buna güzel örneklerdir.
Liderliğin felsefesinde iki ana unsur
göze çarpar: “Zaman-mekân ilişkisi”. Bu ilişki, kişinin neyin, nerenin ve
hangi zamanın lideri olduğunu belirler.
Bu liderlik, topraklara hükmeden bir
mekân liderliğini kapsayabileceği gibi,
hükmettiği mekândan öte, yaşadığı
çağa nüfuz eden ve gelecekte yankısı
süren bir “fetihsiz lider” karizması da
olabilir.
Zaman izafidir; fikrin veya hareketin ömrü lideri yaşatır veya mevta eder.
Buradan bakıldığında Erdoğan, “zamanının” lideridir. Onu zamanın ötesine
taşıyacak olansa, -ömrü vefa ederseoluşturacağı yeni paradigmadır.
Bu yüzden şu soruya cevap bulmak
elzemdir: “2023 vizyonu diyoruz ya,
nedir bu ‘2023 vizyonu’ ve hayatımızda
neleri değiştirecek? Sadece hayatımızı
vakfettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin
devlet yapısının değişmesi değildir herhalde gayesi?”
Bana göre Erdoğan’ın liderlik imtihanı, Türk devlet sistemi içinde sivilleşmenin önderi olmasında ve bunu bir
toplumsal sözleşme (anayasa) ile taçlandırmasıdır. Bu, onu barışı tesis eden
bir millet varlığına götürüp, devleti de
sivilleştiren bir bölge lideri haline getirecektir.
Devletten imparatorluğa geçişte
Fatih hukukî bir girizgâh, Kanunî ise
uçsuz bucaksız bir imparatorlukta sistemleştiricidir. Hâkimiyeti altına aldığı
devletler bir yana, Fransa gibi bir ülkeye
hamilik (mandataire) yapmıştır. Erdoğan bunun adımlarını atmak için uğraşıyor, evet, ama yalnızlaşma riski artıyor; çünkü mevcut parlementer sistem
kendini aşan Erdoğan’a eşlik edemiyor.
Bu noktada Erdoğan için “Erdoğan’ı
Kosova’da, Bosna’da, Gazze’de görüyorsak O bir “Dünya Lideri”dir! yargısının
“parlementer sisteme hiciv” refleksini
aşması gerekiyor: yani söylemek istediğim Erdoğan’ın liderliğini yaptığı ve
koşturduğu dünya var ama acaba toplum bu dünyada mı yaşıyor; toplum
olarak Erdoğan’ın aklını okuya biliyor
muyuz? Eğer okuyamıyorsak, o zaman
“toplum-lider” bütünleşmesinde eksik
kalan Erdoğan değil, bizleriz!
Büyük İskender, küçücük bir Make-
DEVLETTEN İMPARATORLUĞA GEÇİŞTE
FATİH HUKUKÎ BİR GİRİZGÂH, KANUNÎ İSE
UÇSUZ BUCAKSIZ BİR İMPARATORLUKTA
SİSTEMLEŞTİRİCİDİR. HÂKİMİYETİ ALTINA
ALDIĞI DEVLETLER BİR YANA, FRANSA
GİBİ BİR ÜLKEYE HAMİLİK (MANDATAİRE)
YAPMIŞTIR. ERDOĞAN BUNUN ADIMLARINI ATMAK İÇİN UĞRAŞIYOR, EVET, AMA
YALNIZLAŞMA RİSKİ ARTIYOR; ÇÜNKÜ
MEVCUT PARLEMENTER SİSTEM KENDİNİ
AŞAN ERDOĞAN’A EŞLİK EDEMİYOR. BU
NOKTADA ERDOĞAN İÇİN “ERDOĞAN’I
KOSOVA’DA, BOSNA’DA, GAZZE’DE GÖRÜYORSAK O BİR “DÜNYA LİDERİ”DİR!
YARGISININ “PARLEMENTER SİSTEME
HİCİV” REFLEKSİNİ AŞMASI GEREKİYOR:
YANİ SÖYLEMEK İSTEDİĞİM ERDOĞAN’IN
LİDERLİĞİNİ YAPTIĞI VE KOŞTURDUĞU
DÜNYA VAR AMA ACABA TOPLUM BU
DÜNYADA MI YAŞIYOR; TOPLUM OLARAK
ERDOĞAN’IN AKLINI OKUYA BİLİYOR MUYUZ?
don toplumunu alıp dünyanın gıpta ile
izlediği bir millete dönüştürerek Güney
Avrupa’dan Hindistan’a taşımıştır. Bugün dünyada “Aleksander” isminde 11
şehir varsa bu, İskender’in hırsı, azmi ve
ideallerini gerçekleştirmesinden. Ancak
İskender öldükten sonra onun liderliğini yaşatan önce bir Makedon sonra bir
dünya hafızası var.
Ortadoğu’da bazı çocuklara “Tayyip”
isminin verilmesi bir hafıza oluşturmak
noktasında onur kaynağı olabilir. Ancak onurun taşıyıcısı olmak noktasında
toplum ile liderin dünyasının aynılığı
şart. Bu sağlanamazsa eğer Erdoğan’ın
liderliğini yaptığı dünya bir tek o dünyanın farkında olanların ve o dünyada
yaşayanların hafızası kadar yaşayacaktır.
Oysa Erdoğan’ın kendisinden önce
toplumun yaşamasını istediği dünya
ve onun hafızası “dünya lideri”nin vasıflarını taşımaktadır. Bize düşen basit
bir soruya cevap vermektir: “Biz hangi
dünyada yaşıyoruz?!”
haziran 2014
99
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Artık vakti gelmişti. Davos’ta
“One minute!”
diyerek sadece diplomatik
kaidelere değil,
mazlumların
ayağındaki
prangalara da
indiriyordu balyozu. Mazlum
coğrafyalarda şimşekler
yalaplıyordu
o gün adeta.
Karlofça’yla başlayan makus talihe “Yeter artık!”
demesi sadece
Anadolu topraklarına değil,
Kara Afrika’dan
tutun da dünyanın diğer ucuna
kadar tüm mazlum milletlere
umut oluyordu. Fas’tan,
Tunus’tan
Endonezya’ya
kadar sokaklara döküyordu
insanları. Umudun, bu topraklardaki Uzun
Adam’ın veya
Uzun Adamların
omuzlarında
yükseleceğini idrak eden
Keşmir Cumhurbaşkanı ne
diyecekti sonraki zamanlarda?
“Siz birbirinizle
kavga edebilirsiniz. Bilin ki
biz o zaman sürünüyoruz. Siz
sürünüyorsanız,
bilin ki biz ölüyoruz…”
100
haziran 2014
Noksan olan,
Y
IL 1999... günlerden 18 Nisan…
Türkiye’de genel seçimler yapılıyor. Oyumu kullandıktan
sonra valizimi toplayıp bir iş
seyahati için kafileyle birlikte Esenboğa’dan uçağa biniyorum. İlk kez
ayak basacağım Alman topraklarına. Uçak
Frankfurt’a iniyor. Koltuğumdan kalkıp çıkış
için kapıya yöneliyorum. Fakat bir sıkışıklık
var, koridordaki yolcular bir türlü ilerlemiyor. Sesleniyorum ön tarafa: “Hayrola, neden
ilerlemiyorsunuz?” Yolculardan biri cevap veriyor: “Kapıda polis var!”
>> Meğer yolcuların inmesine fırsat vermeden
uçağın kapısına bir polis dikilmiş. Görevli polis,
küstah tavırlarla yolcuları teker teker sorguladıktan
sonra inmelerine müsaade ediyor. Nasıl olsa gümrük
girişinde sorgulanacak olan yolcuların neden uçak
içinde sorgulandıkları sorusuna kısa sürede cevap
buluyorum. Öğreniyorum ki Afrika’dan, Asya’dan
ve Latin Amerika’dan gelen yolculara bile uygulanmayan bu onur kırıcı davranış sadece Türkiye’den
gelen yolculara uygulanıyormuş. Yani maksat, Alman sınır kapılarının güvenliğinden öte Türklerin
aşağılanması.
Alman polisi için o Türk’ün statüsünün ne olduğunun, ne kadar varlıklı, ne kadar çağdaş olduğunun, ne kadar bira içtiğinin ve hatta ne kadar nesebi
geniş bir züppe olduğunun hiçbir önemi yoktu. Ha
takkeli ve sakallı bir Türk, ha kolu dövmeli ve kulağı
küpeli bir Türk, hiç farketmiyordu onların gözünde.
Belki “İşgalci Türkiye Kıbrıs’tan defol!” sloganı
atan birisiniz, bel ki de “Zulüm 1453’te başladı” diye
yaltaklanan bir soysuz... Umurunda mı Alman’ın?
Pasaportunuzdaki “Ay-Yıldız” belirliyor göreceğiniz
muameleyi.
Ertesi gün bir caddede yürüyoruz. Saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı yırtık yaşlı bir Alman berduş… Bir elinde şarap şişesi, diğer elinde de içinde
bozuk paralar bulunan bir kupa… Uzatıyor kupayı,
“Bitte, bitte” diyerek dileniyor. Düşüncelere dalıyorum bir an, sonra arkadaşlara dönüp şöyle diyorum:
“Sizin vereceğiniz 1 marka muhtaç olan şu ayyaşın pasaportu bile topunuzun servetine bedel!” Gülüşüyoruz…
Muhteşem Tıraş
[email protected]
Yahya Efendi
Mohaç’tan beter değildi ya!
Aynı gün Türkiye’de netleşen seçim sonuçlarını öğreniyoruz. “Acaba millî unsurlardan oluşacak bir koalisyon umudumuz olabilecek mi, kişilikli bir devletin aşağılanmayan
fertleri olabilecek miyiz?” diye umut ederken
derin facialara yol açacak kukla bir hükümetin teşekkül etmesiyle umutlarımız yine
suya düşüyor.
Bir zaman sonra malûm, 2002 seçimleri
gelip çatıyor. Sinmişiz, çok umutlu değiliz
ama kızgınız. Öfkeyle basıyoruz mührü
AK Parti logosunun altına. Abdullah Gül’le
başlıyor yolculuk ve sonrasında Erdoğan’lı
günler…
Erdoğan, tabiri caizse paçalarından karizma akan ideal bir lider. Zeki, cesur, çalışkan… Ancak bu topraklar nice karizmatik,
nice cesur liderler görmemiş miydi? Şöyle
düşünüyorum: “ABD icazet vermese Siirt
seçimleri iptal edilip sonrasında Erdoğan’ın
yasakları kaldırılmazdı. Erdoğan ne kadar vasıflı, ne kadar iyi niyetli olursa olsun,
ABD’ye rağmen, ABD’nin uzantısı olan eli
sopalı robotlara rağmen elinden gelir ki?”
Kanunî Sultan Süleyman tarafından iki
saat içinde Mohaç’ta devletleri haritadan
silinen Macarların, başlarına kötü bir şey
geldiğinde “Mohaç’tan da kötü değil ya...”
diyerek avundukları sözler geliyor aklıma.
28 Şubat’la başlayıp 2001 kriziyle iflas eden
Ecevit dönemi de bu ülke için Mohaç faciası değil miydi bir bakıma? Sürekli iradesinin ırzına geçilmiş bezgin bir milletin
ferdi olarak ben de Erdoğan’la varacağımız
son nokta hakkında “Ecevit döneminden de
kötü olamaz ya…” diyerek teselli buluyorum
doğrusu.
Sonunu düşünen
kahraman olamaz
Erdoğan zaman zaman hata yapmıyor
muydu? Yapıyordu elbette. Lakin TSK
içerisindeki cunta yapılanmasına karşı dik
duruşuyla, zekâsı, manevra kabiliyeti, kararlı, çalışkan ve üretken kişiliğiyle temayüz
etmesi, zamanla umutları yeşertmeye ve
insanımızın unuttuğu özgüvenle yeniden
tanışmasına vesile oluyordu.
Bu meyanda İstanbul Dükâlığı’nın da
desteğinde apoletli tehditler, imâlı veya
alenî biçimde gırla gitmekteydi. Hep şunu
söylüyordum, hatta bir kez biraz yumuşatarak ve müstear bir isimle yazmıştım da: “Ben
Başbakan olsam, tehditler son raddeye gelmiş
ve geri dönüşü de yoksa, Erbakan’ın düştüğü
duruma düşmektense MGK toplantısında bu
cuntacıların rütbelerini söküp medya önünde
kelepçeletirim. Yok bunu başaramayacaksam da
oracıkta hepsini kurşuna dizer, kendimi milletim için feda ederim.”
Çok çılgınca, çok fevrî bir düşünceydi
bu. Ancak geleceğini düşünen kahraman
olamazdı. Kahramanların da hep çılgın bir
tarafı yok muydu zaten?
Hamdolsun ki Tayyip Erdoğan, kimseleri
vurmak (!) zorunda kalmadan, zihnindeki
stratejiyi mangal gibi yüreğiyle uygulamaya
koyuyordu. Kelle koltukta, pabuç bırakmıyordu oligarşik düzenin nâmağlûp mümessillerine.
Artık vakti gelmişti. Davos’ta “One minute!” diyerek sadece diplomatik kaidelere
değil, mazlumların ayağındaki prangalara
da indiriyordu balyozu. Mazlum coğrafyalarda şimşekler yalaplıyordu o gün adeta.
Karlofça’yla başlayan makus talihe “Yeter
artık!” demesi sadece Anadolu topraklarına değil, Kara Afrika’dan tutun da dünyanın diğer ucuna kadar tüm mazlum milletlere umut oluyordu. Fas’tan, Tunus’tan
Endonezya’ya kadar sokaklara döküyordu
insanları. Umudun, bu topraklardaki Uzun
Adam’ın veya Uzun Adamların omuzlarında yükseleceğini idrak eden Keşmir Cumhurbaşkanı ne diyecekti sonraki zamanlarda? “Siz birbirinizle kavga edebilirsiniz. Bilin
ki biz o zaman sürünüyoruz. Siz sürünüyorsanız, bilin ki biz ölüyoruz…”
Dünya lideri
İşte bu yüzden, umudun devamı için,
Uzun Adamlık Tayyip Erdoğan’ın şahsıyla
sınırlı kalmamalı ve kurumsallaştırılmalıdır.
Çünkü Uzun Adam, sadece kendi ülkesine
değil, çoktan dünyaya mâl olmuş bir liderdir.
Sözü, Gezi süreci, 17 Aralık ve 30 Mart
seçimlerine getirip Erdoğan’ın dirayeti ve
stratejik zekâsının analizine girmeden devam edelim...
Tarih çöplüğü, sahip olduğu tüm meziyetleri nefsinin zindanlarında heba eden
nice liderlerle doludur. Mesela Sovyet lideri Kruşçev, bir emir verdikten sonra keyifle
kanepeye uzanır, sonra da emrinin yerine
getirilmesi için Moskova bürokrasisinin nasıl bir telaş ve koşuşturmaca içine girdiğini
düşünerek nefsini tatmin edermiş. Buna
benzer daha birçok lider sayabiliriz.
Erdoğan ne Kruşçev, ne de diğer liderler
gibi nefsinin esiri olmuş bir liderdir. Bilakis,
ait olduğu inancın emrettiği ölçüde nefsini ıslah etmiş, gecesini gündüzüne katarak
ömrünü milletine vakfetmiş bir adamdır.
Onun adını daha şimdiden “dünya lideri”
olarak tarihe yazdıran en önemli özeliklerinden biri de budur.
Noksanlığa gelince
Yanı başında yeteri kadar nitelikli kadrolar bulundurmadığına, nitelikli kadrolarınsa
aynı zamanda liderine karşı cesur olması
gerekliliği hususuna özen göstermediğine
kaniyim. Yaptığı ve yapabileceği hataları
yüzüne karşı söyleme cesaretine sahip kimselerin olmaması önemli bir sorundur. Her
yaptığına “Doğru!” diyen kadrolar, insana
aşırı özgüven aşılar ve hata yaptırırlar. Bir
liderin kendisine en az güvendiği an, toplumun ona en çok güvendiği an olmalıdır.
Dolayısıyla cesur liderlerin cesur danışmanları olmalıdır, tıpkı Sultan Süleyman’ın Yahya Efendi’si gibi…
haziran 2014
101
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Biz biliyorduk ki
onun hayalini kurduğu devlet, başbakanı olduğu devlet
değildi. O, bir Osmanlı torunu olduğunun ve devletin
de Osmanlılaşmak
zorunda bulunduğunun farkındaydı.
Bu coğrafyada asırlarca yaşamanın tek
yolu, süper güç veya
cihangir bir devlet
olmaktan geçiyordu. Erdoğan, bu gerçeğin farkında bir
lider olarak, teslim
aldığı devletin yüz
yıl önce önüne çekilmiş bütün duvarları
yıkması, yeniden
asırlarca çatısı altında koruduğu milletlerle kucaklaşması
gerektiğini çok iyi
biliyordu.
***
Milletin tarihteki
büyüklüğünü yeniden tarih sahnesine
çıkarmasının kendisine verilmiş bir
vazife olduğunun
şuurunda davranarak, gerçek kimliğiyle tamamen ortaya
çıkmanın zamanının geldiğini gördü
Erdoğan. İktidarının
ilk yıllarında, etrafındaki eski devletin
güç sahiplerine karşı
kullanmak zorunda
kaldığı üslubu tamamen terk ederek
gönül dünyasıyla
zihin dünyasını birleştiren Erdoğan, tarihe bir dünya lideri
olarak geçecektir.
102
haziran 2014
Anadolu’ya
sığmayan lider!
B
İZİM çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımız, devlet olup olmadığı
meçhul ama görünüşte devlet gibi davranmaya çalışan, daima bir
büyük devletin himayesine muhtaç bir Türkiye’de geçti. Eğitim hayatımız boyunca Osmanlı Cihan Devleti’nin büyüklüğünü ve yaptıklarını öğrendikçe mensubu olduğumuz devletin küçüklüğünden, çapsızlığından ve dünyaya kapalılığından neredeyse nefret eder hale
geldik. Bizi yöneten idarecilerin görünüşte ve söylemde Müslüman,
işte, fikirde ve inançta ise gayrimüslim gibi olmaları da mensubu
aynı devletten soğumamız için yeterli bir sebepti.
O, Türk tarihindeki büyük liderlerle aynı sayfalarla
yazılmayı hak etme yolunda hızla ilerliyor. Osmanlı
coğrafyasını yeniden aynı çatı altında fiilen birleştirmesi
elbette zor olacaktır, ama liderlik, zoru başarmayı
gerektirir. Devletimizin hudutları tabiî genişliğine dönmeye mecburdur. Aksi takdirde, bu coğrafyada hiçbir
kavmin mutlu olması mümkün değildir. Bu genişliği
ümmete getirecek lider de Erdoğan’dır.
Ekrem Kaftan
[email protected]
>> Lise yıllarında ilk defa Turgut Özal,
bu kötü intibaları yıkmaya çalışan lider tipiyle bizi sevindirmişti. Ancak 1920’lerde
kurulan yapının sağlamlığı ve bu yapıdan
beslenen kadroların direnişi, Özal’ın hayallerini hayata geçirmesine asla izin vermedi.
Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından ilk defa
Musul ve Kerkük’e girip bir daha oradan
çıkmama ihtimali belirdiği zaman, içten
içe bunun gerçekleşmesi ve sınırlarımızın
genişlemesi için nasıl ümitlendiğimizi anlatamam. Özal şaibeli bir şekilde ölünce,
Türkiye yeniden ve hızla eski kabuğuna
çekildi.
Demirel, Çiller, Baykal, Erdal İnönü,
Ecevit ve Mesut Yılmaz gibi çapları kendi
vücut çevrelerinden ibaret olan adamların
elinde kalan Türkiye ekonomik, sosyal ve
siyasî açıdan o kadar küçüldü ki bu ülkeyi
terk etmek isteğimizi dahi ızhar etmekten
çekinmez olduk. “Güneşin doğumuna en
yakın zaman, karanlığın en koyu zamanıdır” derler ya, işte böyle bir zamanda, rahmetli Erbakan’ın Çiller’le kurduğu koalisyon hükümetinin çaktığı kıvılcımla ülke
kabuğunu kırma alametleri gösterince, bu
kez de 28 Şubat duvarına tosladık. Bu toslama uzun vadede hayırlı oldu.
Zulm ile âbâd
olunmaz idi…
İlk defa 1989 yılında Beyoğlu Belediye
Başkanlığı’na adaylığıyla adını duyduğumuz ve gıyabında bir de haberini yaptığımız Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubatçıların, kendisini küçük bir bahaneyle hapse
tıkmasını çok iyi değerlendirmişti. Elbette
28 Şubatçılar ve derin yapı, onun belediye
başkanlığındaki başarısını ve ardında yatan
gerçek sebebi çok iyi görmüşler, önünü keserek başlarına bela olmasını engellemek
istemişlerdi.
“Her şerde bir hayır vardır” dedikleri
gerçek, bir daha tezahür etti. Pınarhisar
Cezaevi’nde Hazreti Yusuf misali kendini
bu millete hizmet için yetiştirerek tekrar
sahneye çıktığı zaman, önünü kesmek için
hapse tıkanları korku çoktan sarmıştı.
Onların gelecekle ilgili tahminleri belki
de ilk defa tutuyordu. Erdoğan hapisten
çıktıktan sonra, kurduğu siyasî partinin başına geçerek milletin geleceğine istikamet
çizme hususundaki iradesini göstermişti.
Muhtar bile olamayacak derecede her tür-
lü haktan mahrum edilmişti, ancak herkesin bir hesabı olduğu gibi Allah’ın da bir
hesabı vardı. Zira küfür payidar olur fakat
zulüm asla payidar olamazdı.
Milletin çektiği zulüm aslıyla 1909 yılında başlamış ve yüzüncü yılına yaklaşmıştı.
Hiçbir zulüm bir asır devam edemezdi,
devam etmesi ilahî takdire aykırıydı. Allah kendi hükmünü icra edecekti elbette
ve bu hükmün icrası tabiî ki kulları eliyle
olacaktı.
Reçete
Recep Tayyip Erdoğan 2001 yılında
AK Parti’yi kurdu ve 2002 yılının Kasım
ayında yapılan genel seçimlerde yüzde 34
oy alarak iktidara geldi. Aslında yüzde
34, halkın Erdoğan’ın yoklaması demekti.
“Sana güvenebilir miyiz?” demek istiyordu
halk. Siyasî yasaklı olan Erdoğan, en yakınındaki arkadaşını başbakan olarak kabul
ettirerek Türkiye’nin kaderine el koyma
sürecini başlattı. Onun siyasî yasaklarından
kurtulmasına vesile olan Deniz Baykal da
bilmeden bu millete büyük bir hizmet etmiş oluyordu.
2003 yılının Mart ayında Siirt’ten milletvekili seçilerek Başbakanlık koltuğuna
oturan Erdoğan, Türkiye’nin en az bir asır
devam edecek sürecine istikamet çizmeye
başlamıştı. Belediye Başkanlığı döneminde
bir muhabir olarak hasbel kader yakından tanıma, sohbet etme, yemek yeme ve
hatta namaz kılma imkânı bulduğumuz
Erdoğan’ı az çok tanımış olmanın verdiği
güven ve rahatlıkla Türkiye’nin zulüm devrinin bitme sürecine girdiğini iddia etmeye
başladık.
Zulüm devrinin bitmesi çok zordu, çünkü 1920’lı yıllarda yeni devleti kuranların
hegemonyası o kadar güçlüydü ki bunu
yıkacak ve yeni bir devlet inşa edecek iradeye sahip olmak yetmiyordu. Kadrolar da
yetersiz ve birikimsizdi. Erdoğan, Osmanlı
Devleti’nin beylikten devlete geçiş sürecine
benzer bir sabırla, devlet içinde çöreklenmiş her türlü kutsaldan uzak yapıyı adım
adım tasfiye etmeye çalıştı.
“Bu dava hor…”
Biz biliyorduk ki onun hayalini kurduğu
devlet, başbakanı olduğu devlet değildi. O,
bir Osmanlı torunu olduğunun ve devletin
de Osmanlılaşmak zorunda bulunduğu-
haziran 2014
103
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
104
haziran 2014
nun farkındaydı. Bu coğrafyada asırlarca
yaşamanın tek yolu süper güç veya cihangir
bir devlet olmaktan geçiyordu. Erdoğan,
bu gerçeğin farkında bir lider olarak, teslim
aldığı devletin yüz yıl önce önüne çekilmiş
bütün duvarları yıkması, yeniden asırlarca
çatısı altında koruduğu milletlerle kucaklaşması gerektiğini çok iyi biliyordu.
Yaklaşık bir asırdır milletin zihnine
örülen ağların yıkılması da elbette kolay
değildi. Yalnız millet, Osmanlı olduğunu
unutmamış, eski devletinin gücünün nerelere kadar uzandığını hatırladıkça mevcut
halden duyduğu rahatsızlığı da her fırsatta göstermişti. Bu manzara Recep Tayyip
Erdoğan’a cesaret vermiş olmalı ki iktidar
yılları uzadıkça kullandığı kelimeler arasında “Osmanlı” ifadesine daha sık rastlanır oldu. Osmanlı’nın terk etmeye mecbur
kaldığı Balkanlar ve Ortadoğu İslam coğrafyasında Osmanlı sevgisinin hâlâ yaşıyor
olduğunu görmesi de yeniden cihangir
devlet olma hayallerine güç vermiş olmalıydı.
Türkiye Cumhuriyeti, sanki tek milletli
bir devletmiş gibi üniter yapıda kurulmuştu; ama bu yapı, devletin varlığını tehdit
eder hale gelmişti. O halde Osmanlı’yı
asırlarca yaşatan sırların yeniden hayata
geçirilmesi, millet kavramının manasının
genişletilmesi, milletin “ümmet” olarak
anlaşılmasının sağlanması gerekiyordu.
Ümmet çatısı altında her kavimden insan
vardı ve Osmanlı, bu kavimleri yüzyıllar
boyunca aynı devlet çatısı altında tutmayı
başarmıştı. Milletlerin karakterleri bugünden yarına değişen bir hale sahip değildir.
O halde daha bir asır öncesine kadar aynı
devlet çatısı altında yaşayanlar neden tekrar birleşemesinlerdi ki?..
Erdoğan’ın zihin dünyası Osmanlı, çevresi ise Türkiye Cumhuriyeti’dir. O halde
Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürmesi gerekiyordu ve bunu başaramazsa bu ülkenin
de bir varlık problemi olacaktı.
Milletin zihin dünyası Osmanlı olduğu
için, bu hususta milleti arkasına alması hiç
de zor olmadı. Siyasetin miting meydanlarında Osmanlı coğrafyasının adını andıkça
milyonlar yerinde duramıyor, dalga dalga
destek sloganlarıyla alanlar inliyordu. Devlet denen üst aklın dar zihin dünyasını yıkıp milletin zihin dünyasını devletin zihin
dünyası haline getirme projesi adım adım
İLK DEFA 1989 YILINDA BEYOĞLU BELEDİYE BAŞKANLIĞI’NA ADAYLIĞIYLA ADINI
DUYDUĞUMUZ VE GIYABINDA BİR DE HABERİNİ YAPTIĞIMIZ RECEP TAYYİP ERDOĞAN, 28 ŞUBATÇILARIN, KENDİSİNİ KÜÇÜK BİR BAHANEYLE HAPSE TIKMASINI
ÇOK İYİ DEĞERLENDİRMİŞTİ. ELBETTE 28 ŞUBATÇILAR VE DERİN YAPI, ONUN BELEDİYE BAŞKANLIĞINDAKİ BAŞARISINI VE ARDINDA YATAN GERÇEK SEBEBİ ÇOK
İYİ GÖRMÜŞLER, ÖNÜNÜ KESEREK BAŞLARINA BELA OLMASINI ENGELLEMEK İSTEMİŞLERDİ.
Millete milletçe
hitap etmek
Erdoğan’ı, önce Gezi olayları, sonra da
en yakınında bulunanların ihanetiyle engellemeyi bile denediler. Şükür ki millet
bu ihaneti çabuk gördü ve liderine sahip
çıktı. Zira millet yakın tarihinde görmüştü
ki sahip çıkamadığı liderler kısa zamanda milletin ve tarihinin düşmanları eliyle
ortadan kaldırılmışlardı. Milletin bu gerçeği görmesi, “Dik dur, eğilme! Bu millet
seninle” sloganını ortaya çıkardı. Millet
kendini, dinini, tarihini, büyüklüğünü ve
cihan hâkimiyetini lider Erdoğan şahsında
görüyordu.
1909 ile 2007 arasında 98 yıllık bir
zaman dilimi vardı ve zulüm devrinin
başlamasının üstünden tam 98 yıl geçmişti. Artık bu devrin bitmesi Allah’ın
takdiri olduğu için, Abdullah Gül’ün
Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesini engelleyemediler. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçildiği gün Ağustos’un 28’i idi ve o
gün, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine
yağmur yağarak rahmet döneminin başladığı belli oldu.
Milletin tarihteki büyüklüğünü yeniden
tarih sahnesine çıkarmasının kendisine verilmiş bir vazife olduğunun şuurunda davranarak, gerçek kimliğiyle tamamen ortaya
çıkmanın zamanının geldiğini gördü Erdoğan. İktidarının ilk yıllarında, etrafındaki eski devletin güç sahiplerine karşı kullanmak zorunda kaldığı üslubu tamamen
terk ederek gönül dünyasıyla zihin dünyasını birleştiren Erdoğan, tarihe bir dünya
lideri olarak geçecektir.
uygulanmaya başlandı.
Bu gerçeği gören eski devletin güç sahipleri, hepimizin bildiği oyunlarla Erdoğan’ı
durdurma, engelleme ve siyaset sahnesinden silme telaşına düştüler. Darbe teşebbüsleri, 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimini engelleme ve kendi istedikleri birini seçtirme adına verilen 27 Nisan e-muhtırası,
onun yürüdüğü yolda ne kadar haklı olduğunu gösterdi.
Erdoğan bu tarihten itibaren bir dünya
lideri olma yolunda daha hızla ilerlemeye
başladı. Miting meydanlarında ve Meclis
konuşmalarında verdiği mesajlar, milletin
bir asırdır hasretini çektiği Osmanlılaşma
ve Anadolu sınırlarından taşma idealinin
tatbik sahasına konulmasını hızlandırıyordu. O Ankara’dan veya Anadolu’nun
herhangi bir şehrinden konuştukça, Osmanlı coğrafyasının kadim şehirleri Şam,
Halep, Kahire, Bağdat, Gazze, Saraybosna
dalgalanıyordu. Hepsi bir asır önce kaybettikleri Osmanlı’yı onun şahsında görüyor,
yeniden o günlerin döneceği ümidiyle desteklerini açıktan veriyorlardı. Bu karşılıklı
iletişim Erdoğan’ın dünya liderliğinde ilerlemesini hızlandırırken, Osmanlı’yı tarih
sahnesinden silenleri ise fena halde rahatsız ediyordu.
Dünya şartları izin vermediği için iktidarını doğrudan engelleyemedikleri
Dünya lideri
O, Türk tarihindeki büyük liderlerle aynı
sayfalarla yazılmayı hak etme yolunda hızla ilerliyor. Osmanlı coğrafyasını yeniden
aynı çatı altında fiilen birleştirmesi elbette
zor olacaktır, ama liderlik, zoru başarmayı gerektirir. Devletimizin hudutları tabiî
genişliğine dönmeye mecburdur. Aksi takdirde, bu coğrafyada hiçbir kavmin mutlu
olması mümkün değildir. Bu genişliği ümmete getirecek lider de Erdoğan’dır.
Allah kendisine sağlıklı, uzun, hayırlı
ömür versin ve yolunda hizmetten şaşırtmasın. Aynı ihlas ve samimiyetle ümmete
hizmet ederek ataları Osman Gazi, Orhan
Gazi, Murad Hüdavendigar, Fatih Sultan
Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni
Sultan Süleyman’lar gibi hayırla anılan,
ardından dualar edilen bir dünya lideri olarak anılmayı nasip eylesin.
haziran 2014
105
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Paradoksal lider:
ERDOĞAN
Ve sonra güldür güldür çatırdayarak, içten içe büyüyen
ve sesini yıllar öncesinden
duyuran bu isyan, dünyaya
yeni bir lider doğurdu…
***
Peki, yıldınız mı? Hayır!..
Aksine zıvananız çekti.
Önünüzde artık çok ciddi bir
tehlike olarak kabul edebileceğiniz yeni bir lider vardı.
İlk defa bir başbakan, çıkıp
da on yıllar sonrası hakkında
konuşuyor, büyük hedefler
koyuyordu ortaya. Bu adam
nasıl önlenebilirdi? Onu ne
durdurabilirdi?
***
Hiç mi bir entelektüeliniz
yoktu, hiç mi bir toplumbilimciniz? Acı eşiğini geçtikten sonra ne yapsanız nafile,
işkenceniz kendinize yöneldi.
Hangi enstrümana sarılsanız, hangi tele dokunsanız
millet şarkısı çaldı, fakat sağır
da olmuştunuz artık. O ise
hep “Millet” dedi, “Elinizden
geleni ardınıza koymayın”
dedi, “Mukadderatımız
mukaddes ve muvaffak olacaktır inşallah” dedi. Durun,
sizin için başka türlü söyleyeyim: Yani “Geleceğimiz
başarılı olacak inşallah!” dedi,
“mukaddes”i biliyorsunuzdur
zaten... Biliyorsunuz değil mi?
106
haziran 2014
S
ERT bir kahve ve “What do you
want from me?/ Pink Floyd” eşliğinde Erdoğan’ı düşünmek, keyifli ve
bir o kadar enteresan oluyor. Aidiyet
duygusuna yabancı ya da bu duyguyu yitirmiş
olan insanlar bunu tenhada bir yerde yapmalı,
zira ancak bu şekilde yaftalanmaktan kurtulabilirler. Çünkü bu ülkede birinden müspet ya
da menfi bahsetmek ya “öteki” ya da “beriki”
yapıyor insanı.
R. Waters şunları mırıldanıyor: “Sahip olabilirsin her istediğine,/ Ruhunu satabilirsin
tüm kontrolü ele geçirmek için./ Gerçekten
bu mu ihtiyaç duyduğun?/ Kendinden geçebilirsin bu gece./ Bak, içeride hiçbir şey yok
saklayacak./ Dön ve ışığa çevir yüzünü!/ Ne
istiyorsun benden?”
Biz, aşağıdaki tüm kargaşa ve zorluklardan kurtulup, gökyüzünde parlayan yıldızlara
mıhladığımız gözlerimizin önünden penceremize doğru kanatlarıyla süzülecek olan bir
başbakan bekliyorduk. Fakat “Başbakan” diye
karşımıza çıkan kişinin kanatları yoktu. Bu,
doğal olarak bizi ve bizim gibi düşünen herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Başbakan bize
sihirli değnekler de dağıtmadı üstelik...
Çekirdek çatlayınca…
Emin olun, size Musa Peygamber’in asası
verilseydi de siz o asanın neden kendinizde
olduğunu ve niçin kullanılacağını sorgulamaz,
nasıl çalıştığına takılırdınız. Sonra da onu bir
güzel kırar, elinizde bırakır ve kendinize bir
günah keçisi arardınız.
Nitekim yakın geçmişinizde sizi kardeşlerinizle birbirinize düşürmek için galeyana
getirenler büyük Bizans entrikalarına başvurmadılar, gemeler gibi kulağınıza üfürdüler
kara nefeslerini. Ve kendinize geldiğinizde
bile bunun farkına varamadınız. Kardeşinizin
kıyafetine, fikirlerine, inancına, işine veya aşına takıldınız. Din oldu sizin için takılmak. Takılmadığınız bir şey kalmadı. Ötekileştiniz ve
ötekileştirdiniz. Biri de size takıyordu sessizce… Tasmayı... Tüm bunları yaparken, çıkıp
ortaya arsızca kardeşlikten bahsettiniz…
Tarihin masum yüzü kendine pas geçmiş
insanlara, diğer yüzden işitilen her söylem yalan gelir. Bu yüzden artık inandırıcılığını kaybetti sözleriniz, uyanış başladı. Hırslandınız.
On yıllarca süren aldanmışlığınız yetmemiş
gibi, bu ahmaklığınızı yeni nesle bırakmak isteyen bir dinozor misali tepinmeye başladınız,
yine olmadı; reddi miras yediniz.
Yontulmamış mantığınızla çıkıp hermenötikçi oldunuz; yanınızda yer almayanları anlamaya çalıştığınızı söyleyerek yalanlar savurdunuz. İddiasında bulunduğunuz anlayış bile
bir aşağılamaydı. Ancak dayandığınız ağaç,
ihtişamlı görünen çürük bir söğüttü aslında.
Ve sonra güldür güldür çatırdayarak, içten
içe büyüyen ve sesini yıllar öncesinden duyuran bu isyan, dünyaya yeni bir lider doğurdu…
Yeri gelmişken belirteyim, hani soruyordunuz ya “Biz neden duymadık?” diye, siz söğütteki salisinizin doz aşımındaydınız. Yani güvendiğiniz dallar elinize geldi, elinize geldi...
Olayın sonrası sizin adınıza biraz dramatik
ve sinematografik oldu. Türkiye’de iktidarın
muktedir olmaya yetmediğini öne sürerken,
yeni lider bu konudaki ilk şüpheyi çoktan
düşürmüştü aklınıza. Çünkü sizde ne varsa
onda yoktu, onda ne varsa da sizde. Kuşaklar
süren çalışmalarınızı, oluşturduğunuz algıları
bir bir sarsmaya başladı bu adam. Asi ve dik
başlı oluşu kafanızı ne kadar kurcalamıştı ilk
zamanlar, hatırlıyor musunuz? Hele kendi yakın çevreniz ve ailenizden birilerinin bile yeni
Orhan Karagöl
[email protected]
haziran 2014
107
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
liderin adını mırıldanması sizi nasıl da deli
etmişti. Kısa süre sonra, hedefe kilitlenmiş
çok kalabalık bir insan selinin önünde yakaladığınızı bu yoldan döndürmeye, aldandıklarını söylemeye çalışırken buldular sizi.
Ara ara gözyaşlarıyla ıslattığınız mendilinizi
sıkarken, kitleler psikolojisinden filan bahsedip zırvalamıştınız. Le Bon’u doğru anlamanız da beklenemezdi...
Peki, yıldınız mı? Hayır!.. Aksine zıvananız çekti. Önünüzde artık çok ciddi bir
tehlike olarak kabul edebileceğiniz yeni bir
lider vardı. İlk defa bir başbakan, çıkıp da
on yıllar sonrası hakkında konuşuyor, büyük hedefler koyuyordu ortaya. Bu adam
nasıl önlenebilirdi? Onu ne durdurabilirdi?
Uzunca kafa yordunuz…
Gömlek dar geldi
O her yere sirayet etmişti. Fosilleşmiş
fikirlerinizin ait oldukları yerlere, müzelere
kaldırılma zamanı yaklaşıyordu. Dünyada
kopan fırtınalar bizi es geçmeye başlamıştı, çarkınız tekliyordu. Küçük beyinlilerin
ülkeyi izole eden büyük sınırları ortadan
kalkmaya başladı. Yüzyıllardır uyuyan bir
dev, burnunu kaşıyarak tek gözünü açmış
gibiydi. Bu uyanış, pek çoğunu titretecek ve
unutulmaya yüz tutan bu dünya aktörünün
adının yeniden hatırlanmasına sebep olacaktı, oldu da...
Yanardöner İngiliz kumaşından dikilmiş
gömlek, yeni liderin kalıbına uymadı, epey
dar geldi. İşin sonunun hiç de iyi olmayacağı aşikârdı. Her iki kişiden biri bu adamın arkasında duruyorsa, ortadaki problem
sizinle aşılamayacak kadar ciddiydi. Yahu
içki içilen, sabaha kadar dans edilen kulüplerin işletmecileri bile bu adama dua eder
olmuşlardı “Artık mafya elini eteğini çekti
üzerimizden, insanlar eşleriyle geliyorlar eğlenmeye, şaşkınız!” diye, siz neden bahsediyorsunuz? Elbette iş başa düşmüştü.
Sizi doğuran, el bebek gül bebek büyütürken kardeşlerinizi üvey evlat yerine koyan
maskelilerin işine yaramıyordunuz artık.
Onlarla ezdiğiniz, horladığınız insanlar arasına koyduğunuz perdeler tek tek kalkmaya
başlayınca üstünüz çizildi, parmaktaki sümük gibi kaldınız ortada. Hal böyle olunca hezeyanlarınızın dozu arttı. Düne kadar
hafife aldığınız, yeri geldiğinde hakarete
varan sözler sarf ettiğiniz din geldi aklınıza,
sözlerinize ayetle, hadisle başlar oldunuz, ne
acı!..
108
haziran 2014
Lider yoluna devam
ediyordu
Bir zamanlar kavga ettiğiniz ve suratına
bakmadığınız İbni Rotschild çıktı ortaya,
çok şaşırdınız. Demek ki sizin farklı bir versiyonunuz da üretilmişti. Onlarla aynı safta
yer alacağınız aklına gelir miydi? Ama size
her şey mubahtı. “Hadi bakalım” dediniz ve
daha kritik konulara daha cüretkâr bir şekilde atıldınız. Aslında ikiniz de birdiniz.
Çünkü siz bir fikirdiniz.
El ele yatak odası turları attınız. Yetmedi, kaydedip şantaj yaptınız. Ne kadar kolay, sanki bir lokumdan bahsediliyormuş
gibi söyleniyor değil mi? Yatak odasına gir,
kaydet, şantaj yap... Çok önemli ve kritik
noktalardaki insanları seçtiniz bunun için.
Konuşmalarını dinlediniz. On binlerce kişinin yumuşak karnını keşfettiniz. Kantarın
topuzu kaçmıştı nasılsa, bu toptan bir savaştı, değil mi? Operasyonel girişimleriniz
de olmalıydı. Hiçbir siyasî kaygısı olmayan,
devletin en önemli biriminde çalışan vatan
evlatlarına görevleri başında kumpas kurdunuz, onları tartakladınız. Ya sokaklar?..
The Walking Dead setine çevirdiniz
sokakları. Yak, yık, önüne ne gelirse, ez ve
geç!.. Bear McCreary’nin müzikleri eksikti
bir tek. Konuyu dağıtmayacağınızı bilsem,
kanlı bir ayin havasında sarsıcı bir sahne yazardım şimdi tam da istediğiniz gibi. Çok
trajiktir ki, bir filmden değil, gerçek hayattan bahsediyoruz; kaç kişi öldü?
Tüm bu karışıklık ve kargaşa esnasında,
faturası suçu günahı olmayan insanlara da
kesilecek ağır bilançolar çıkardınız ortaya.
Ekonomiyi gümletiyordunuz az daha. Bir
ara kendi gazınıza o kadar çok geldiniz ki
sandık kafanız güzel oldu; hedefinize ulaşmış gibi zafer çığlıklarınız duyuldu.
Kimdi bu adam?
Bu kadar hengâmenin tam ortasında, hedefte bulunmak ve dik durabilmek ne kadar
zor, bir o kadar da sinir bozucu, değil mi?
Kimdi bu adam, gücünü nereden alıyordu?
Sağlı sollu her tarafını çok ciddi bir şekilde kuşatmışken nasıl ayakta durabiliyordu?
Hâlbuki geçmişte çok daha kolay yollarla
“büyük” işlere imza atabilmiştiniz; mesela
bir başbakan öldürebilmişti zihniyetiniz.
Acaba işlevinden ziyade “uzunluğu” muydu
onu dik tutan? Yaptığınız hiçbir şey işe yaramaz hale gelmişti, şaşırıp kalmıştınız…
O kadar saftınız ki, yukarıdaki tüm iğrençlikleri yaparken gerçekleri tam anlamıyla unuttunuz. Bunların hepsini bu milletin
önünde yaptınız, naklen izledi insanlar sizi.
Özür dilerim, tekrar etmeliyim: İnsanlar
tüm bu yaptıklarınızı naklen izlediler…
Hiç mi bir entelektüeliniz yoktu, hiç mi
bir toplumbilimciniz? Acı eşiğini geçtikten
sonra ne yapsanız nafile, işkenceniz kendinize yöneldi. Hangi enstrümana sarılsanız,
hangi tele dokunsanız millet şarkısı çaldı,
fakat sağır da olmuştunuz artık. O ise hep
“Millet” dedi, “Elinizden geleni ardınıza
koymayın” dedi, “Mukadderatımız mukaddes ve muvaffak olacaktır inşallah” dedi.
Durun, sizin için başka türlü söyleyeyim:
Yani “Geleceğimiz başarılı olacak inşallah”
dedi, “mukaddes”i biliyorsunuzdur zaten...
Biliyorsunuz değil mi?
Siz ona vurduğunuzu sandıkça, o kendini
hep ikiye katladı, karşınızda çoğaldı durdu.
Algı yapalım mı? Matrix gözlükleri de vardı gözünde bu esnada. Liderlik karizması
gözlükten değildi ama. O doğuştan vardır,
üzgünüm...
Halka önem verdi, çünkü halkın içinden
geldi, halk adamıydı. İnandığı değerler uğruna kafasına koyduğundan geri dönüşü hiç
olmadı. Kendinden hep emindi. Başarının
sırrının ekip çalışmasından geldiğini ve
bunun güçlü kadrolarla başarılabileceğinin
farkındaydı. Yeni fikirlere her zaman açık
oldu; istişarenin kıymetini biliyordu. Öngörüsü yüksekti ve tahminleri ekseriyetle
doğru çıkıyordu. Vücut dilini çok iyi kullanıyordu. Belagati yüksekti ki söylediği her
şeyin sürükleyici bir yönü vardı. Mantıklı ve
doğrucuydu. Bildiğini okur tavrı ise kararlılığını yansıtıyordu. Ulusal ve uluslararası
arenada tam anlamıyla güçlü bir liderlik
tablosu çiziyordu. Hızlı düşünüyordu; güçlü
bir zekâya sahipti. Durum değerlendirmelerinde son derece rasyoneldi. Kriz yönetimini
iyi biliyordu. Güçlü ilişkiler kurabiliyordu.
En önemlisi de insanı tanıyor, toplumun
değer yargılarını önemsiyordu.
O bunları yaparken, siz her zamanki gibi
hayaller kuruyordunuz…
Bazen söylemekten imtina ettiğiniz kelimeler, kendinize bile itiraf edemediğiniz fikirlerinize denk düşer. Yeni lider, artık sizin
paradoksunuzdu. Anladınız ki yılmayacak
ve yıldırılamayacak. Anladık ki siz de yılmayacaksınız. Fakat er ya da geç, bir gün çark
edeceksiniz. Tarih, soyunduğunuz rolü hiç
unutmayacak. Siz, bir fikir olarak hedef aldığınız zihinlerin yapısına göre şekillenedurun, “o” yoluna devam edecek daha kararlı,
daha güçlü ve daha “uzun” biçimde…
haziran 2014
109
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Emanete hıyanet
etmemiştir o. Kendisine nefret ile çığıran
çılgısız zümrelere
karşı nefretle değil,
akıllıca ve ıslahatla
yaklaşmıştır. Toplumsal
değerlerin her birini
dejenere ederek, bozarak, içini boşaltarak
ve yerlerine saldırgan
içerikler ikame ederek
tüm dinamiklerimizi
yerle yeksan etmeye
çalışanlara karşı medeniyet algısının köklerini
güçlendiren değer yargılarımızın kılcal uçlarını duyarlı hale getirerek
bu milletin ferasetine
güvenmiştir.
Bir milletin vicdanı
B
İR adada, tek katlı yapıların arasında, bir bahçenin
avlusunda bir başımaydım. Hemen yanımda ahşap bir sandalye, başımın
üzerinde ise sallanan bir
urgan vardı. Urgandan bir
şeyler damlıyordu enseme. Sanırım yağdı. Urganı
üç direğe bağlamışlardı.
Ben bu üç ahşap direğin orta yerinde bir başıma
bekliyordum.
>> Bahçeye bir yol açılıyordu. Anlam
veremediğim birtakım sesler geliyordu
bahçenin değişik yerlerinden. Bir koşuşturma vardı ama sebebini anlamış değildim henüz. Beyaz elbiseli, elleri arkasında bir adam, orta yerde, önde yürüyordu.
Hasta gibiydi. Yorgunluğu çok belliydi.
Sağında ve solunda iki dik adam daha
vardı. Bana doğru geliyorlardı.
Yaklaştılar. Beyaz elbiseli adamın yakasına iliştirilmiş bir yafta vardı. “TCK
146/1 maddesine göre idam cezasına
çarptırılmasına karar verilmiştir” diye
bitiyordu yaftanın sonu. İyice yaklaştılar.
Beyaz elbiseli adamı o an tanıdım. Başbakan Adnan Menderes’ti.
Sert duruşlu adamlardan biri beni göstererek beyaz elbiseli yorgun adama şöyle
dedi: “Çık şunun üzerine!” O da ahşap
sandalyeye basarak benim üzerime çıktı.
Üzerime iki çift rugan ayakkabı değiyordu.
Menderes’in boynuna urganı geçirdiler.
Bu sırada bir adam da suçlama metni gibi
bir şeyler okudu. Sert mizaçlı adam bağıra bağıra metni okurken, Menderes de
içinden başka bir şeyler okuyordu. Okunan metinler bitince, hemen arkamdaki
adam bana sert bir tekme attı. Tekmenin
etkisiyle yere kapaklandım. Omuzlarıma
aldığım beyaz elbiseli adam ise bedenini
urgana iliştirip, ruhunu alıp gitti...
Bana atılan tekmeyi izlemeye gelen
yüzleri gergin adamların gerginliği, sanki yediğim tekmeyle gitmişti. Biri yaklaştı ve bedeni urgana asılı beyaz elbiseli
adamın ayakkabılarına baktı. Rugan
ayakkabıları göstererek “Bu ayakkabılar
benim olacak” dedi. Garip ama ganimet
paylaşımı erken başlamıştı.
Ben tekmeden sonra yerden kalkamadım. Kaldıran da olmadı. O gün olup
bitenler işte böyleydi...
Ben severim ve omuzlarıma alırım.
Sevdiğimin idamı için beni sehpa yapar
birileri her zaman. Üç direğin ortasına
koyup yağlı urganın altında bekletirler.
110
haziran 2014
Muhammed İkbal Bakırcı
[email protected]
olarak Tayyip Erdoğan
Sevdiğin adamı omzuna al derler. Sonra büyük bir öfkeyle bana tekme atıp sevdiğimi gözlerimin önünde idam ederler.
“Vurmayın!” diye haykırır, “Beni sevdiğime
idam sehpası etmeyin” diye kendimi yerden yere
atarım. Omuzlarımda duran adamı yere kapaklansam bile omuzlarımda tutarım.
***
Gerçekten gerçeğe,
temsilden temsile
Bu millet, böyle bir gerçeği yaşadı ve adeta bu şekilde anlattı yaşadıklarını. Bugün
de aynı oyunları sahnelemeye çalışan gölge
mihraklara fırsat vermeme adına ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Bugün tekmeyi millete atıp adeta yağlı urgana asılmak istenen
kişi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Darağacı, önce algılarla oynanarak toplum
nazarında kuruluyor. Hokkabazların eliyle
hileli kalemlerse yaftalar yazıyor ve ardından Tayyip Erdoğan’ın yakasına iliştiriliyor,
idama mahkûm ediyorlar. Tekmeyi topluma atıp, bu milletin vicdanı olan Erdoğan’ı
darağacında infaz ediyorlar. Oynanmak
istenen büyük oyun bu!
Oysa sen göçmemelisin kıymetli kardeşim! Yıldırılan bir dünyanın yılgın göçebesi
olmamalısın. Yorulunca duran, pes eden bir
kavmin sağır müezzini, kör bıçakların altına yatınca kardeşleri, bıçağın keskin ağzı
olmamalısın. Tabular yapmamalı, tabular
için afyon kullandırmamalısın. Kullanmamalı, kullananlardan da olmamalısın. Çamur, su veya toprak olmalısın ama çamura
düşen eşek olmamalısın.
Ferhat olmalı, Şirin olmalı, delik deşik
bir dağ olmalısın ama Ferhat’ı ve Şirin’i
bilmeyen cahil cüheladan olmamalısın.
Göstermeli ve seslenmeli, görünmeli ve
nida olmalısın ama kör ve sağır olmamalısın. Korkmamalı, sararıp solmamalısın.
Dürülmeden, dağılmadan durmalısın. Ne
bayılmalı, ne uyumalısın. Dipdiri bir aksan
ile hakkı söylemelisin. Duyarsız hale getirilmek isteniyorsun ki tüm insaf ve izanınla duyarlı olmalı, öyle kalmalısın. Çünkü
öyle bir zamandan geçiyoruz ki, cemiyetin
damarlarına onu uyuşturan bir efsun zerk
ediliyor gün be gün. Bu oyunu bozmanın
başka bir çaresi yoktur.
Emanetçi
Her gün sanki Amerika’yı yeniden keşfediyormuş gibi heyecanla ortaya atılan yalan haberler bütün bir toplumu peşinden
sürüklüyor. Tek başına bir ismin bile çokça
mana ifade ettiği bir dönemden geçiyoruz.
“Tayyip Erdoğan”, bir motto haline gelmiştir artık. Toplumun vicdanını temsil eden
bu özel isim, hem toplumsal bir kavramı
bünyesine emanetçi olarak almış, hem de
kendini bu toplumun vicdanına emanet
olarak bırakmıştır. Bu milletin vicdanı olan
Tayyip Erdoğan, milletinin vicdanına emanet olarak bırakılmıştır, yani aynı zamanda
bu millete emanetçidir.
Emanete hıyanet etmemiştir o. Kendisine nefret ile çığıran çılgısız zümrelere karşı
nefretle değil, akıllıca ve ıslahatla yaklaşmıştır. Toplumsal değerlerin her birini dejenere ederek, bozarak, içini boşaltarak ve
yerlerine saldırgan içerikler ikame ederek
tüm dinamiklerimizi yerle yeksan etmeye
çalışanlara karşı medeniyet algısının köklerini güçlendiren değer yargılarımızın kılcal
uçlarını duyarlı hale getirerek bu milletin
ferasetine güvenmiştir.
İlk defa seçimle cumhurbaşkanını seçecek olan bu milletin beş duyu organına
ciddi manipülasyonlar yapıldı, dahası da
gelecektir. Değişimin sancılarıdır bunlar
esasen. Ruh dünyası değişen, akıl ekolojisi
yeniden şekle giren ve gönül evreni irem
bağlarıyla yeniden şenlenen bir topluma
hicretimiz var bugün. Bizler böyle bir hicrete teşebbüs ederken, değişime direnen
Züraka’lar ise peşimize çoktan düşmüştür.
Bir Züraka çamura batmış, başka bir tanesi
yola çıkarılmıştır. Toplumsal bu yolculuğumuzun öncüsü olan Tayyip Erdoğan ise
hedef noktaya konulmuş durumdadır.
10 yılı aşkındır devam eden istikrardan
rahatsız zümreler, siyasî tuzaklar kuran
sözüm ona politik avcılarsa önümüzdeki
siyasî süreçte sahnelenecek oyunun baş
aktörleri olacaktırlar. Onlar sosyal mühendislik alanında profesör olabilirler, ancak
Allah’tan daha mahir olamazlar, amenna.
Onlar oyunlar kurgulayabilirler bu millet
için, ancak Allah’ın da onlar için oyunlar
kurduğunu biliyoruz; bundan kaçamaz,
kurtulamazlar.
Hani Üstad diyor ya, “Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır?/ Mezarlardan bile
yükselen bir bahar vardır./ Aşk celladından
ne çıkar, madem ki yar vardır?/ Yoktan da,
vardan da ötede bir Var vardır./ Hep suç
bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır./ O şarkıya özenip söylenecek mısralar
vardır./ Sakın ‘Kader’ deme, kaderin üstünde bir kader vardır./ Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır./ Gün batsa ne
olur, geceyi onaran bir mimar vardır./ Yanmışsam, külümden yapılan bir hisar vardır./
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır./
Sırların sırrına ermek için sende anahtar
vardır./ Göğsünde sürgününü geri çağıran
bir damar vardır./ Senden ümit kesmem,
kalbinde ‘Merhamet’ adlı bir çınar vardır/
Sevgili,/ En sevgili,/ Ey sevgili!..”
Böylesine bir şuur ile mesafelere, mesafelerle mesafelendirilmişlere seslenmek gerek bir kez daha… Fütursuzca sabrın hudutlarını zorlayan, tahrik ve provoke eden,
ahlak ve hak adına hattımıza tecavüzü
kendine vazife bilen şirazesi kaçkınlardan
bu milleti Rabbim korusun.
Sırasıyla, adım adım, soluk soluk, aşama
aşama bir bayram yerinde bizi, bu milleti
bekleyen müjdeli bir sabaha doğru yol alıyoruz. Adil bir düzen, kalkınan bir toplum,
selamete eren nesiller, müreffeh bir ülke,
nizam ve intizamla doğan bir güneşin
ısıttığı toprağın hakkını verenlere şahitlik
edeceğiz. Çok değil, az kaldı...
İnsan hakkı, hukuk düzeni, demokrasi
bilinci, din ve vicdan özgürlüğü, millî ve
manevî değerlerin korunduğu ve aydınlık zihinlerle geleceğin inşa edildiği bir
ülke için yol alıyoruz. Rabbim, yelkeninde
rüzgârını eksik etmesin bu milletin.
haziran 2014
111
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Ustalık döneminde
Toplumu imar
eden, dönüştüren kişilerin en
büyük özelliği,
diğerlerinden
ayrılıp sıyrılmalarını sağlayan
karakterleri ve
liderlik becerileridir. Sayın Erdoğan
buna fazlasıyla
sahip. Farklı kişiliğinin yanında
insanî zaaflarını
gizlemeyecek kadar açık yürekli ve
cesur olması, halkın ona daha çok
sahip çıkmasını
sağlıyor. Kendisini
mükemmel gösterme arzusunda
değil. Hepimizin
eleştirebileceği
pek çok yönünün
olmasına rağmen
onu sahiplenmemizi sağlayan yürekli bir duruşu,
dürüstlüğü var.
Erdoğan
D
EĞİŞEN dünyanın sürekli değişken dinamikleri var. İnsanlar değişiyor, toplumlar farklılaşıyor. Hep sözünü ettiğimiz uluslararası sınırlar artık daha karmaşık ve kimileyin belirsiz
olabiliyor. Biz Türkiyeliler, kaybettiğimiz toprakların, ortak bir tarihe sahip olduğumuz
coğrafyada daha bir asır bile geçmemişken yaşananlara yabancı olmanın ne olduğunu iyi biliriz. Bu coğrafya üzerinden
ettiğimiz tanıklık, bir yandan şu anda sahip olduklarımızın
mahiyetini anlamak için, bir yandan da hem çok köklü değişimlerin, hem de bir medeniyeti yok etmenin ne kadar kısa
sürede olabileceğini göstermesi bakımından önemli.
Koskaca bir imparatorluğun çöküşü birkaç yılda olmadı muhakkak. Ama o köklü tarihimizin nasıl
orasından burasından budanarak
yeni bir sözde tarih yaratıldığı ve
bu yeni “sınırlı-tanımlı” kimlik
üzerinden toplum mühendisliği
çalışmaları için uygun şartların birkaç yılda oluşturulmaya çalışılması
bu ülkenin bundan sonra yazılacak
tarihinde önemli bir yer işgal edecektir sanıyorum.
Dünyada durmak bilmeyen
şiddete, iç ve dış savaşlara, insanın
bizzat insanı tüketim nesnesine
dönüştürmesine, sömürge zihniyetinin sadece şekil değiştirerek
2000’li yıllarda olanca gücü ile varlığını sürdürüyor olmasına rağmen
umutsuz değiliz.Tarihe adını yazdıran kimileri Hitler gibi isimler ibret
kıssası olarak bir yanda dururken,
Mandela gibi isimler de insanlığın
hafızasında değişimin bayraktarları
olarak yer etmişlerdir.
112
haziran 2014
Ülkemizde yaşanan sosyolojik ve
politik değişimin en önemli isimlerinden Recep Tayyip Erdoğan
da yalnızca Türk siyasetinin değil,
dünya liderleri arasından karakteri
ve yüklendiği misyon ile sıyrılarak
en çok hatırlanacak isimler arasına
girecek gibi görünüyor. Şimdiden
uzun iktidar serüveni ile tüm dünyanın dikkatini çeken AK Parti’nin
başarısında en büyük pay onun.
G-8 ülkelerinin liderleri ile kıyaslandığında Türkiye gibi henüz
yerleşik bir demokrasi planına sahip
olmayan ülkemizde, tüm dünyanın
değişen sosyal ve ekonomik dengelerine rağmen yükselen bir grafiği
var Hükümet’in. Bu, Erdoğan’ın başarısını ve gelinen noktaya dek sarf
edilen çabayı daha değerli kılıyor.
Hâlâ meşgulüz
Benim yaşımdakiler kanlı darbe
yıllarını değil ama o yılların etkisinde geçen zamanları iyi bilirler. Daha
öncesini ve ötesini olaylara şahitlik
edenlerin perspektifinden öğreniyoruz. Umuyorum bizden sonrakiler, bir öyle veya bir böyle tezahür
eden demokrasiyi yaşamayacaklar.
Onlar yaşamın gerekliliklerine, değişimin doğurduğu gereksinimlere
göre yenilenebilen, kurumları ve
kuramları oturmuş gerçek demokrasiye kavuşacaklar. Biz, bugün hâlâ
demokrasi inşası çabasındayız. Bu
çabaya direnen yapılar, tehditler ve
zihniyetler üzerinden enerji harcamakla ve uzun yıllarda küçücük
adımlar atmakla meşgulüz.
Yüz yıllık demokrasi maceramızda çok önemli ve kayda değer adımların nihayet atılabilmesini sağlayan
zihniyet ne ilginçtir ki sağ cenahtan
çıkmıştır. 2000’li yılların başında bizatihi varlığı ve tercihleri bu ülkenin
kâbusu, en büyük tehdidi gibi gösterilmeye çalışılan insan, reformist
adımları ile uyguladığı ekonomik
tedbirler ve girişimler ile nihayet bir
şeylerin değişebileceğine olan inancımızı tazelemiştir. Bizzat solcular
tarafından savunulan pek çok değeri
hayata geçiren, onlarca atılamayan
radikal adımları atan da yine Başbakan olmuştur. Erdoğan’ı “Başbakan”,
Gül’ü “Cumhurbaşkanı” olarak görmeyi hazmedemeyenlerin attığı başlıklar hâlâ hafızalarımızda, değil mi?
Suriye’de kendi halkını katleden
Esed ve modern (!) eşinin boy boy
fotoğrafları ile bizim liderlerimizin
fotoğrafları yan yana konularak
az darbe çağrısı yapılmadı. Onlar
Nadire Çamlı Yıldırım
[email protected]
üzerinden yapılan hakaretler, farklı inançların
temsilcilerinin ve halkın içinden gelen isimlerin nasıl bir cehalet ve tehdit olabileceğini
açıklama gayretleri idi.
Hâlâ ülkesinin seçimle iktidara gelen başbakanını başka ülkelere şikâyet ediyor sözde
demokrasi savunucuları. Başka ülkelerdeki iç
savaşı pompalayan, silah satışı en büyük gelir
kaynakları olan ülkelerin gazetelerine çarşaf
çarşaf ilan vererek demokrasi dilenen bu zihniyet, farklılıkları bir zenginlik olarak zaten
göremezdi. Çünkü varlığının imtiyazlı olduğuna dair inancı, diğerini hemen yanına konumlandırabilmesini ve onları da aynı haklara
sahip görebilmesini engelliyordu.
İş bu kez çok daha zordu
O yıllardan 2014’e uzanan süreç, ne bu toplum açısından, ne de Erdoğan ve AK Parti
açısından kolay oldu. Yüzde 50’ye yakın destek
almış iktidarın, en temel hak olan başörtüsü
konusunda bile on yıl beklemesi gerekti. O
denli hassas ve kritik bir güç dengesi söz konusu idi ki hem bu desteğin beklediği dönüşümü gerçekleştirmek, hem de değişime direnen
derin devlet ve bürokratik yapılarla mücadele
etmek gerekiyordu. O yüzden Erdoğan’ın
işi, hep kıyaslandığı lider rahmetli Turgut
Özal’dan daha zordu. O bu zorluğun da üstesinden geldi ve nihayet hâlâ değişmeyen direnç geleneğine rağmen birkaç arpa boyu da
olsa yol aldık.
Toplumu imar eden, dönüştüren kişilerin
en büyük özelliği, diğerlerinden ayrılıp sıyrılmalarını sağlayan karakterleri ve liderlik becerileridir. Sayın Erdoğan buna fazlasıyla sahip.
Farklı kişiliğinin yanında insanî zaaflarını gizlemeyecek kadar açık yürekli ve cesur olması,
halkın ona daha çok sahip çıkmasını sağlıyor.
Kendisini mükemmel gösterme arzusunda
değil. Hepimizin eleştirebileceği pek çok yönünün olmasına rağmen onu sahiplenmemizi
sağlayan yürekli bir duruşu, dürüstlüğü var.
Hep sözünü ettiğimiz rol model insan,
hatasız değil, hata yaparken doğruyu öğrenebilendir. Eleştiriye hiç açık değilmiş gibi
görünse de Recep Tayyip Erdoğan’ın hep bir
adım ileriye gidebilmesini sağlayan şey, aslında
hayalleri kadar hatalarını da önemsemesinden,
sürekli öğrenebilme ve gelişme fırsatı olarak
bunu görebilmesinden.
Erdoğan’ın en çok eleştirildiği argümanlardan biri de “tek adam” görüntüsü. Oysa
ekibine baktığımızda, en yakınındaki isimlerin “ortak akıl üretecek” ve potansiyel lider
olabilecek kişilerden oluştuğunu görüyoruz.
Cumhurbaşkanlığı tartışmalarında AK Parti
için muhtemel başkan arayışlarında en az beş
güçlü isim söz konusu olabilirken, muhalefet
liderleri için değişim söz konusu olsa sayabileceğimiz isim iki etmiyor.
O bir dönüştürücü, reformist bir yapılandırıcı, bir aktivist… İnançlarının şekillendirdiği
güçlü karakteri, bu yapılanmayı inşaya dönüştüren en büyük etmen. Belki o yüzden bu kadar bizden, o kadar sahici geliyor bize Başbakan. Belki de bu yüzden eleştirdiğimiz zaman
bile sempati duymaktan vazgeçemiyoruz. Ona
ilişkin yazıların -eleştirilere rağmen- mersiyeye
dönüşmesindeki en büyük etken, özlediğimiz
güçlü duruşu ve geleceğe uzanan bakışı hayata
geçirmesinden.
Ustalık dönemindeki Usta, bugünün Türkiye’sini dönüştürürken geleceği inşa ediyor giderek büyüyen bir halk desteği ile…
haziran 2014
113
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
“toplum
12 yılda elde edilen
siyasî ve ekonomik başarı, sadece ülkenin bireysel ve toplumsal özgüvenini artırmış değil,
Gazze’den Somali’ye,
oradan Arakan’a kadar
İslam coğrafyasında da
aynı özgüveni perçinlemiştir. Bu noktaya gelinmesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik
becerilerinin büyük bir
rolü olduğu ise yadsınamaz bir gerçektir.
114
haziran 2014
Aytekin Atasoyu
[email protected]
Acı hatıralar ve geleceğe dair korkular anaforunda
ve liderlik”
G
EÇMİŞİN acı hatıraları ve bu acı hatıraların insan psikolojisinde
yarattığı geleceğe dair korkular, insanların en önemli psikolojik
açmazları arasında yer alır. Çünkü geçmişte yaşanan ve bazı
yönleriyle kronikleşen acılar, üst üste gelmeye başladığı zaman
insanlarda geleceğe dair korku oluşturmaya başlarlar. Duyulan
bu korku, psikolojik bütünlüğün de kaybolmasına sebebiyet
verir. Psikolojik bütünlük kaybolmaya başladığı zaman ontolojik kaygılar baş
göstermeye başlar ve kişi, kendi ruh kökünden uzak, birbiriyle taban tabana zıt
olan davranış şekilleri geliştirir.
>> Bir zaman sonra, bu korkulara sahip
kişi kimliksizleşir. Psikolojik bütünlüğün
kaybolma şiddeti ve buna bağlı olarak gelişen ontolojik kaygıların yaşanma sıklığı ne
kadar çok olursa, bu davranışların sıklığı da
o kadar çok artar. Zamanla kişide öz saygı ve
özgüven silikleşmeye başlar.
Bireyde meydana gelen bu tutum, toplumlar için de geçerlidir. Toplumlar da bireyler gibi acılar yaşamaya başladığında geleceğe dair korkular üretirler.
Bireyler, söz konusu psikolojik durumdan
kurtulmak için çoğu zaman elde ettikleri sıradan başarıları destanlaştırma yoluna
giderler. Örneğin mahalle maçında elde
edilen galibiyet, Şampiyonlar Ligi finalinde
kazanılan bir zafer gibi sunulur. Bireyler, ruh
ve mana köklerinde kaybolan anlamı, ortaya
koyduğu bu destansılaştırma ile geri kazanmaya çalışırlarken, toplumlar ise içinde bulundukları bu psikolojik durumdan kurtulmak için bilinçaltında zamanın akışını geri
çevirerek geçmişin şaşaalı günlerini yaşama
yolunu seçerler. Bu, onların rasyonaliteden
uzaklaşmasına ve sanal düşmanlar oluşturmasına sebebiyet verir.
Oluşturulan sanal düşmanlara yapılan
her saldırı toplum zihninde morfin etkisi
yapar. Toplum bir süreliğine korkularından
uzaklaşır, kaybettiği öz saygı ve özgüveni
geçici bir süre için tekrar geri kazanır. Ama
bu sanal bir gerçeklik olduğu için, rasyonel
gerçeklik kendini kısa bir süre sonra tekrar
topluma dayatır. Toplum, süreci yeniden
yaşamaya başlar. Aslında bu kısır döngü,
toplumsal iradenin de kaybedilmesi demektir. Bu durum, güçlü liderler çıktığında son
bulur.
Güçlü liderler ortaya çıktığında sanal
düşmanlara harcanan enerji, rasyonel aklın
ve geçmiş tecrübelerin ışığında problemlerin kaynağına yöneltilir ve problemler kısa
zamanda çözüme kavuşturulur. Bu durum,
geçmişte topluma büyük acılar yaşatan
problemlerin aslında hiç de büyük sorunlar
olmadığını da gösterir. Örneğin, elli yıldır
çeşitli aralıklarla toplumsal acıların yaşanmasına sebebiyet veren başörtüsü problemi
çok büyük eforlar sarf edilmeden çözülmüştür.
Resmetmeye çalıştığım bu sahneleri ülkemiz hem bireysel, hem de toplumsal bağ-
12 yılda elde edilen siyasî ve ekonomik başarı, sadece ülkenin bireysel ve toplumsal özgüvenini artırmış değil,
Gazze’den Somali’ye, oradan Arakan’a kadar İslam coğrafyasında da aynı özgüveni perçinlemiştir. Bu noktaya
gelinmesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın liderlik becerilerinin büyük bir rolü olduğu ise yadsınamaz bir gerçektir.
lamda, geçmişte fazlasıyla yaşadı. İlkokuldan
itibaren sanal bir düşman algısıyla büyütülen ülke insanı siyasal sistemin muktedirleri
tarafından o kadar çok acıya maruz bırakıldı
ki toplum hep geleceğe dair bir korku içerisinde yaşadı. Üretilen sanal korkular ülke
enerjisinin boş yere heba edilmesine sebebiyet verdi. Kimi etnik kimliğinden dolayı
acılar yaşadı ve bu acılar korkulara dönüştü,
kimi ise inançlarından dolayı acılara maruz
bırakıldı ve bu acılar geleceğe dair korkular
üretti.
Başörtülülere gösterilen müsamahasız
duruş, birçok genç kızı yükseköğrenim
imkânından mahrum bıraktı. Halk, kendi
değerlerini iktidar alanlarına bir türlü yansıtma imkânı bulamadı. Daha doğrusu, 27
Mayıs ve 28 Şubat sonrasında topluma yaşatılanlar buna engel oldu.
Güçlü liderler çıktığı zaman, ülke toplumsal olarak yaşanan acılardan ancak kurtulabildi. Özal ve Menderes döneminde
kısmî olarak bir rahatlama yaşayan ülke,
2002 yılından bu yana neredeyse tüm kamburlarından kurtuldu. Ülkenin sırtındaki
son kambur olan Kürt sorunu ise çözüm
aşamasında. Toplumsal ve bireysel olarak
elde edilen özgüvense en üst düzeye çıkmış
durumda. Özgüven ve başarı algısı o kadar
değişti ki, Eurovision’da elde edilen birinciliği günlerce kutlayan ülkemiz, şimdilerde
bu yarışmaya katılmıyor bile.
12 yılda elde edilen siyasî ve ekonomik
başarı, sadece ülkenin bireysel ve toplumsal özgüvenini artırmış değil, Gazze’den
Somali’ye, oradan Arakan’a kadar İslam
coğrafyasında da aynı özgüveni perçinlemiştir. Bu noktaya gelinmesinde Recep Tayyip
Erdoğan’ın liderlik becerilerinin büyük bir
rolü olduğu ise yadsınamaz bir gerçektir.
haziran 2014
115
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Tarihe sinsi bir
darbe planı şeklinde geçen 17
Aralık trajedisinin
birer uzantısı
olarak çığıranlar,
kürsüleri kendilerine gard kabul
edip boy gösterir
oldular. En sıcak
haliyle izlediğimiz Danıştay’ın
146. açılış yıldönümünde siyasî
hiçbir unvan
ve hakka sahip
olmayan ve bir
hukukçunun (!)
aldığı cevap yine
bir Osmanlı tokadı olmuşken,
hâlâ böylesi bir
tokadın başkasını
aranan var mıdır?
Sanırım hak edene haddini bildiren yürekli devlet
adamı olmak
herkese nasip
olamazdı.
Türkiye halkı, rahmetle yâd
ettiği Turgut Özal ve Aydın
Menderes’ten sonra kazandığı ufku geniş lider Recep
Tayyip Erdoğan’ın selameti
için dualarla desteğini
ondan esirgememeli…
116
haziran 2014
Yavuz Şahin
[email protected]
T
ARİH, tanık olduğu hiçbir şeyi koparılmaz sayfalarına kaydetmeyi unutmamıştır. Bunlar bazen bir utanç, bazen de milyonlara atfen bir gurur bayramı olabilmiştir. Köklü bir geçmişi ve karakteristik bir medeniyeti olan güzide ülkemizin tarihsel arşivi
dünyada pek az rastlanan özelliklere sahiptir. Yönetim biçimleri
oldukça keskin hatlarla değişime uğramış bir coğrafya olarak kazanılan kahramanlıkların etkisi geniş olanlarının sayısı oldukça azdır.
>> Her olay ve olgu için kitlesel bazdaki
etki düzeyi, yöneten ve yönetilen arası bağın
içeriğiyle doğru orantılıdır. Bir padişahın
okuttuğu ferman halkına emir niteliği taşırken, demokrasi yoluyla seçilmiş bir başbakanın alacağı kararlar ise sorumlu olduğu
vatandaşının sosyal hakları ve hukuksal çerçevedeki korunmuşlukla birebir örtüşmüş
olarak şekillenmiştir. Ortaya şu çıkıyor:
Yönetim biçimi ne olursa olsun, bir yönetici, liderlik vasıflarını halkına ve vatanına
kazandırdıklarıyla kazanabilir.
Son 12 yılın lider tanımına uygun tek
ismi, hiç şüphesiz Sayın Recep Tayyip
Erdoğan’dır. Gerek parlamento hayatı, gerekse öncesinde edindiği tecrübelerle markalaşan ismine ve daima dik duruşuna aşina
olunan Tayyip Erdoğan’ı “üç devrimin tek
sahibi” diye tanımlamak oldukça yerinde
olur.
Her biri kendi içinde başka yenilikleri
de barındıran devrim zamanlarının birincisi, dünyanın hayranlıkla izlediği ve en
büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış
İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığı
yaptığı dönemdir. 27 Mart 1994 yerel seçimleri, İstanbul’un dünya metropol şehirleri arasında özel bir yere sahip olabilmesi
için aslında bir kader günüydü.
Ekip çalışmasına verdiği önem ve proje
üretmekte çığır açan kabiliyetiyle şehrin birçok kronikleşmiş sorununu ortadan kaldırmıştır Erdoğan. Yıllardır çözüme kavuşturulamamış su sıkıntısını, döşenen kilomet-
relerce uzunluktaki yeni borularla kaybı en
aza indirgeyip insanları benzin istasyonunu
andıran yerlerde su bekleme çilesinden kurtararak ortadan kaldırmıştır. Geliştirdiği dönüşüm noktalarıyla çöplüğü andıran birçok
mekânı şehre kazandıran Tayyip Erdoğan,
trafik kangreni için yaptırdığı onlarca sayıda
köprüyle gerçekçi bir iyileşme sağladı.
2 milyar dolarlık borçla aldığı görev devrini neredeyse sıfır borç ve 4 milyar dolarlık
yeni yatırımla kapatan dahiyane bir vatanseverdir o. Bütün bunlar, Türkiye’nin küçük
modeli İstanbul’un kusursuz bir metropol şehri haline dönüşmesinde en büyük
emek sahibi olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı
Ankara’ya taşımak için oldukça haklı ve yeterli liderlik vasıflarıdır.
İkinci devrim zamanı, henüz kimsenin
adını bilmediği kısa bir sürede, milletin teveccühünü kazanabilmiş bir partinin genel
başkanı olarak girdiği ilk seçim döneminde
geniş bir oy aralığına sahip bir başbakan
olması ve gerçekleştirdiği reformlardır. Aydınlık ve daima kalkınan Türkiye için, ilaç
kuyrukları ve muayene kargaşalarından kurtulan insanımız, adeta bir öcü gibi görünen
ve toplumdan kamusal alan tanımıyla dışlanan tesettürlülerin hicap özgürlüklerinin
iade edilip vicdanları hürleştiren başörtüsü
serbestisi, dünya ekonomi piyasasında itibarını kaybetmiş Türk lirasından atılan altı
sıfırla önüne geçilen enflasyon düzeyi de
Başbakanlık dönemindeki eşsiz reformlardandır.
Ulusal çapta söz sahiplerinin Recep Tayyip Erdoğan için “sessiz devrim” diye tanımladığı bu gelişmeler, ikinci büyük devrim
döneminin yapı taşlarını oluşturuyor.
Üçüncü devrim zamanı ise şahsına münhasır tavırlarıyla dilinin kabiliyetinin güç
kattığı ve Osmanlı tokatlarını attığı nişane
günlerdir. Gençlik yıllarından bu yana “Özgür Filistin!” diye haykırmış bir Müslüman
olarak Sayın Başbakan’ın Davos’ta gösterdiği heybet, sadece ülkemizde değil, bütün
İslam âleminde ayakta alkışlanmıştır. Gazze konulu bir panelde masumiyet kisvesine
bürünmüş işgalci devlet İsrail’in eli kanlı
Cumhurbaşkanı Perez’e göstermiş olduğu
şecaatli tavır sürpriz olarak karşılanmazken,
vesayetin farklı kollarda piyonlar tayin ettiği
cüret sahipleri, Davos zaferine rağmen hâlâ
“Nasıl öç aldırabiliriz?” kaygısını taşıyarak
bütün arınmalara rağmen zehir kusmaya
devam etmelerine karşı liderin de elbette bir
cevabı vardı.
Tarihe sinsi bir darbe planı şeklinde geçen 17 Aralık trajedisinin birer uzantısı
olarak çığıranlar, kürsüleri kendilerine gard
kabul edip boy gösterir oldular. En sıcak
haliyle izlediğimiz Danıştay’ın 146. açılış
yıldönümünde siyasî hiçbir unvan ve hakka
sahip olmayan ve bir hukukçunun (!) aldığı
cevap yine bir Osmanlı tokadı olmuşken,
hâlâ böylesi bir tokadın başkasını aranan var
mıdır? Sanırım hak edene haddini bildiren
yürekli devlet adamı olmak herkese nasip
olamazdı.
Bütün bunlar, vatanını ve milletini seven
ve hakkıyla emek veren bir dünya lideri kimliğindeki Recep Tayyip Erdoğan’ın elleriyle
tarihe nakşettiği devrimlerin notlarıdır. Türkiye halkı, rahmetle yâd ettiği Turgut Özal
ve Aydın Menderes’ten sonra kazandığı
ufku geniş lider Recep Tayyip Erdoğan’ın
selameti için dualarla desteğini ondan esirgememeli…
haziran 2014
117
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
D
ÜNYA tarihi bakımından Osmanlı’nın çökertilmesi ile imparatorluklar
dönemi sona ermiş, bunun yerine kavim (ulus) devletler dönemi kesin
olarak hüküm sürmeye başlamış, Fransız devrimiyle de krallıkların yerini
cumhuriyetler almıştır. Böylece dünya, “ulus devletler”in hüküm sürdüğü
bir yerküre haline gelmiştir.
Artık
Türkiye’nin
kuruluş yıllarındaki gibi
sadece ulus
devlet anlayışı
ile yönetilemeyeceği ortaya
çıkmıştır. Çünkü ulusçuluk,
ayrıştırıcı ve
ötekileştirici
bir etki yaratmakta, toplumda gerilim
hatlarının ve
çatışma noktalarının ortaya çıkmasına
neden olmaktadır. Erdoğan
liderliğindeki
Türkiye, içe
kapalı ve sömürge olmaya
rıza gösteren
bir ülke olmaktan çıkmıştır.
Bu nedenle
Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyanın
dört bir yanıyla ilgilenmekte, özelde
ise Osmanlı
coğrafyasına
yakınlık duymaktadır.
118
haziran 2014
Osmanlı’yı yıkan güçler, onun
yerine Anadolu’da daha küçük ve
içe kapalı, kendi kendisiyle uğraşan bir devlet tasarladılar. Bu yüzden Osmanlı’nın yerine kurulan
Cumhuriyet’te Türkçülüğün temel esas olmasına rıza gösterdiler.
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kalan gayrimüslim ve Türk olmayan
unsurları da sözde Türkleştirmek
ve Müslümanlaştırmak suretiyle yeknesak bir devlet inşa ettiler.
Kuruluş yıllarında Anadolu’da 13
milyon Müslüman, 2 milyon da
gayrimüslim nüfus vardı. Gayrimüslimler, nüfus cüzdanlarındaki
adı-soyadı haneleri değiştirilerek
Türkleştirildi ve din hanesine İslam
yazılmak suretiyle de Müslümanlaştırıldı. Lakin bu sadece kâğıt
üzerinde yapıldı. Daha da ötesi,
bugün birilerinin “kurucu irade”
diye kutsadığı güçler, yeni devletin yönetimini şimdilerde “Beyaz
Türkler” ismi verilen bu sahte Türk
ve Müslüman zümreye bıraktılar.
Şimdi ve daha önce ortaya çıkan
bütün bunalımlar ise hep bu zümrenin kontrolü yitirmeye başlaması
üzerine ortaya çıkmıştır.
Tayyip Erdoğan’ın birileri tarafından istenmeyen adam ilan edilmesinin, hem de kendisiyle aynı
inanç kökünden geldiği sanılan
kişiler tarafından bertaraf edilmeye
çalışılmasının altında yatan gerçek
sebep ise, Beyaz Türklerin ve bağlı
oldukları dış güçlerin yönetimi elden kaçırmama gayretlerinden başka bir şey değildir. Cumhuriyet’in
kuruluş yıllarında Müslüman ve
Türk kimliği giydirilmiş, iç dünyalarında ise aslî inanç ve kimliklerini
hep muhafaza etmiş olanlar, bizzat
devletin başında olmadıkları zamanlarda bile korku ya da menfaat
temini gibi yöntemlerle hep derin
devlet oldular.
Himmeti
millet olanın…
Ancak Başbakan Erdoğan, Kasımpaşalı fıtratıyla hiçbir zaman
korkutulamadı. Beyaz Türklerin
Gezi kalkışması sırasında birileri
“Mesaj alındı” diyerek korktuklarını belli ettiklerinde dahi “Ne
mesajı almışlar? Ben mesaj filan
almadım” demek suretiyle korkusuzluğunu haykırmış ve mücadeleyi alenî bir savaşa dönüştürmüştür.
Daha önce “Biz bu yola kefenimizi
giyip çıktık” dediğinde hadiselerin
dışında olan bizler ne demek istediğini anlayamamış ve böyle bir
çıkışa anlam verememiştik. Şimdi
net olarak anlıyoruz ki o tarihte
adamlar Erdoğan’ı tehdit etmişler,
fakat tıpkı Hz. İbrahim gibi “tek
kişilik ümmet” olan Recep Tayyip
Erdoğan, ağızlarının payını gür bir
meydan okumayla vermiş.
Cumhuriyet Türkiye’sini ümmet yerine Türkçülük esası üzerine
inşa edenler, gerekirse ülkeyi daha
küçük parçalara bölebilmek ya da
en azından sürekli meşgul etmek
maksadıyla Kürt ve Alevi kimliklerini hep yedek unsur olarak muhafaza ettiler. Gerekli gördükleri zamanlarda Aleviliği ya da Kürtlüğü
sahneye sürdüler.
Beyaz Türkler, kendilerini ülkenin yegâne sahibi olarak görmekten hiç vazgeçmediler. Çünkü
Osmanlı’yı yıkanlar, Cumhuriyet
Türkiye’sini onların uhdesine ema-
net etmişlerdi. Beyaz Türkler, bir
yandan bizi asılsız bir hamaset ile
oyalıyor (“Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi), bir yandan da ülkeyi
tam bir sömürge ülkesi olarak yönetiyorlardı. Sözde Türk yöneticilerimiz bizden gibi görünüyor, ama
ülkeyi sömürgecilerin iradesine
uygun olarak hortumluyorlardı. Bu
yüzden Recep Tayyip Erdoğan hükümetleri 70 yılda yapılanların iki
katından daha fazlasını 10 yıl içinde yapmayı başarmıştır.
Recep Tayyip Erdoğan, Beyaz Türklerden değildir. Üstelik
çocukluk, gençlik ve yetişkinlik
dönemlerinde Müslüman Anadolu kültürü ile yoğrulmuş biridir.
Kavmi köken olarak Karadenizli,
sosyo-kültürel soy olarak Kasımpaşalıdır. Bu yüzden korku nedir
bilmemektedir. Erdoğan, yetiştiği
kültürel ortam gereği kavmiyetçiliğin ne kadar ilkel ve sınırlayıcı bir
anlayış olduğunu bilmektedir. Bu
nedenle istese bile kavmî saiklerle
hareket etme lüksüne sahip değildir. Erdoğan, yönetimde ister istemez daha evrensel ilkelerle hareket
etmekte, insanların kavmiyetlerine,
hatta dinlerine bakmamaktadır.
Son dönemde verdiği mesajlara
baktığımızda da bunu açıkça görmekteyiz.
Ümmet
Türkiye’de dini ciddiye alan ve
dindar olarak tavsif edilen kesimler
bile baskın kültür olan kavmiyetçiliğin etkisinde kalmış, bu nedenle
daha önce evrensel bir ilke olan
“ümmet” kavramını bir çeşit dinî
kavmiyete indirgemiş bulunmaktadırlar. Pek çoğumuz -ki buna
mürekkep yalamışlarımız da dahilümmeti şöyle tarif ederiz: “Ümmet,
Allah’a, ahirete ve Hz. Peygamber’e
inanan Müslümanlardan oluşmuş
bir cemiyettir.”
Bu tarifte Müslümanların bir çe-
Osman Kayaer
[email protected]
Recep Tayyip Erdoğan, Beyaz Türklerden değildir. Üs-
telik çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde Müslüman Anadolu kültürü
ile yoğrulmuş biridir. Kavmi köken olarak Karadenizli, sosyo-kültürel soy olarak
Kasımpaşalıdır
şit kavmî topluluk gibi görüldüğü aşikârdır;
tıpkı Türk, Kürt, Yunan veya Farisî dediğimizde nasıl yeknesak bir kavimden söz
ediyorsak, “İslam ümmeti” dediğimizde
de yeknesak bir topluluktan söz ediyoruz
demektir. Yani “ümmet” kavramının içini
sadece “Müslümanlar” ile doldurduğumuzda, bir çeşit inanca dayalı kavmiyetçilik icat etmiş oluyoruz. Erdoğan bunu fark
etmiş olmalı ki “etnik milliyetçiğe” olduğu
kadar “dinî milliyetçiliğe” de mesafeli durduğunu her fırsatta dile getiriyor. Bu da
onun evrensel ilkelere ne denli yakın ve
yatkın olduğunu göstermektedir.
Hem Hz. Peygamber’in Medine’de inşa
ettiği şehir devletinde, hem de daha sonra
Müslümanların kurduğu imparatorluklarda yeknesak (tek bir kavme ya da tek bir
dinî inanca bağlı) bir yapıdan söz edilemez. Tam tersi Müslümanlar, Yahudiler,
Hıristiyanlar ve Mecusilerden müteşekkil
dinî cemaatler ile onlarca farklı kavmî unsurdan meydana gelmiş bir yapıya ümmet
ismi verilmiştir. İslam sadece putperest
müşriklere tahammül göstermez, onların
kendi devleti içinde bulunmasına müsamaha etmez. Buna rağmen kendileri savaşmadıkları sürece canlarına ve mallarına
ilişilmez, -bugünkü tabir ile söyleyecek
olursak- sınırdışı etmekle yetinir.
Artık Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki
gibi sadece ulus devlet anlayışı ile yönetilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Çünkü ulusçuluk, ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir etki
yaratmakta, toplumda gerilim hatlarının
ve çatışma noktalarının ortaya çıkmasına
neden olmaktadır. Erdoğan liderliğindeki Türkiye, içe kapalı ve sömürge olmaya
rıza gösteren bir ülke olmaktan çıkmıştır.
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyanın dört bir yanıyla ilgilenmekte,
özelde ise Osmanlı coğrafyasına yakınlık
duymaktadır.
Ulusçuluk anlayışı ile böyle geniş bir
alana ilgi gösterilemeyeceği gibi mevcut
devletin varlığını muhafaza etmek bile
zordur. Bu nedenle farklı etnik ve dinî
unsurları bir arada tutacak temel ilkeler
etrafında toparlanabilecek bir yapının ortaya çıkması için ümmet anlayışına ihtiyaç
vardır. Şu kadarını hemen ifade edelim ve
yazıyı bitirelim: Ümmet, birilerinin sandığı gibi kutsal ve dinî bir kavram değildir,
bilakis siyasî bir kavram olarak devlet yönetimi ilkesidir ki Müslümanlar, bu ilke
sayesinde farklı etnik ve dinî unsurların
bir arada, barış ve huzur içinde yüzyıllarca
yaşayabileceğini bütün insanlığa göstermişlerdir.
haziran 2014
119
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Paradigmayı
bütünüyle
değiştirdi o.
Yurtdışında
hem işiyle,
hem de öncekilerden alışageldiğimiz
ezik büzük
duruşun aksine babayiğit
tavrıyla milletimizin yüzünü ağarttı.
Ülkemizi küresel bir aktör, kendisini
de mazlum
insanların
umudu yaptı.
Evet, kim ne
derse desin
Tayyip Erdoğan budur!..
Tayyip Erdoğan na
19
95 genel seçimleri öncesinde bir gün, Adana’da Refah
Partili bir dostum, verimli bir
çalışma yapamadıklarından
yakınmıştı. Ben de kendisine “İstanbul teşkilatınızın başındaki her kimse, benim kanaatime göre o adam sıradan biri değil, bu
işleri çok iyi biliyor. Gidin, ondan öğrenin”
şeklinde bir tavsiyede bulunmuştum. Tayyip
Erdoğan, ilk defa o zaman dikkatimi çekmişti. Daha sonra onu uzaktan uzağa hep
takip ettim.
Belediye başkan adayları belirlenirken
merhum Erbakan ona sıcak bakmıyor, daha
ziyade Ali Coşkun’u tercih ediyordu. Fakat
o, kararlı bir şekilde bastırdı ve genel başkanına rağmen adaylığı kopardı. Gerçek liderler, kendi yollarını kendileri açarlar. Tayyip
Bey, ilk liderlik sinyalini verdiği o günden
-önüne çıkan engelleri bir bir temizleyerek-
120
haziran 2014
bugünkü noktaya kadar geldi.
Doğrusu ben o zaman başkaları gibi düşünüyor, seçimi kazanabileceğini tahmin
etmiyordum. Popülaritesi olmayan, kamuoyunca tanınmayan bir isimdi. Bedreddin
Dalan, İlhan Kesici, Zülfü Livaneli gibi
güçlü, popüler rakiplerin yanında en mütevazı görünümlü olanı oydu. O bakımdan
başlangıçta çok ciddiye alınmamıştı. Ancak
teşkilatıyla birlikte ortaya koyduğu propaganda performansı ve kamuoyu yoklamalarının verdiği işaret üzerine rakip çevreler,
özellikle de laikçiler ve büyük sermaye, telaşa kapılıp bütün medya güçleriyle üzerine
çullandılar.
Gerçek liderin bir başka özelliği de böyle
yoğun saldırılar karşısında ve zor zamanlarda, sadece direnmekle kalmayıp daima
ileriye adım atmasını bilmesidir. Tayyip Bey
serinkanlı ve özgüvenli dik duruşu ile bunu
başardı. Maruz kaldığı her saldırıdan daha
da güçlenerek çıktı ve sonuçta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.
Liderin çapı, en yalnız olduğu zamanlarda belli olur. Erdoğan, Gezi olayından itibaren 17 Aralık ve devamında, öncekilerden
çok daha sofistike, iç ve dış hain güçlerle büyük sermayenin müştereken yapmış olduğu
topyekun saldırıyı harikulade bir metanet ve
dirayetle, adeta tek başına püskürttü ve destansı bir zafer kazandı.
Dava ve yol arkadaşlığı
Her liderin doğru veya yanlış, hak veya
batıl bir davası, bir hedefi vardır. Ancak bu
liderlerin çok azı davasıyla beraber yürürler.
Mutlak gücü eline geçirdikten sonra gerçek
yüzlerini ortaya koyarlar. Yakın geçmişteki
Hitler, Lenin, Mussolini gibiler hep böyle
yapmışlardır.
Sabri Öğe
[email protected]
“Allah’tan (c.c.) korkan, başka kimseden
korkmaz” şeklindeki ilahî mesajdan alıyor.
Davos’ta şayet onun yerinde şu geveze pimpirik siyasetçilerden birisi olmuş olsaydı, yutkunup kekelemekten başka acaba ne yapabilirdi? Tabiî sadece gözü kara olmak liderlik
için kâfi değildir, akıl ve sabır da gerekir. Salt
cesaretin yaratacağı lider ancak Enver Paşa
gibi olabilir. Onun mukabili ise Mustafa
Kemal’dir. Bütün ataklığına rağmen Erdoğan, bu noktaya sabrı merdiven yaparak, aklını ve yumuşak gücünü kullanarak, davasını
ve arkadaşlarını bırakmadan gelmiştir.
Tayyip Erdoğan’ı milletine sevdiren en
önemli özellikleri ise içimizden biri olması,
tevazuu ve bu özelliğini hiç kaybetmeyişidir.
Onun yapmış olduğu hizmetler, başka hiçbir
başbakana nasip olmadı. Milletimizin başına bela olan nice tabuları yıktı, putları devirdi, milletin tepesindeki kibirli buyurganları
yerlerine oturtup hizaya getirdi, daha önce
hayal edemediklerimizi gerçekleştirdi.
sıl bir lider?
Liderlerce genellikle yaşanan bir başka
hadise de yol arkadaşlarını sık sık değiştirmeleri yahut onların yorulup kendiliğinden
ayrılmalarıdır. Tarihçi Cemal Kutay, merhum Alparslan Türkeş’e “Atatürk, etrafındaki kadroyu zaman zaman değiştirerek
başarılı oldu. Sen de öyle yap” şeklinde bir
tavsiyede bulunmuştu. Bu konularda Tayyip Bey’in tarzının ne olduğuna geçmeden
önce, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük lideri olan Şanlı Peygamberimiz’in ne yaptığına bir bakalım mı?
O, davasını asla kendisinden ayırmadı.
Zamanın güçlülerinin “Gel seni başımıza
reis yapalım, istediğin kadar mal mülk verelim, en güzel kadınlarla evlendirelim. Yeter
ki şu davandan vazgeç!” şeklindeki teklifi
karşısında, “İyi! Hele reis olup gücü bir elime alayım, ondan sonra bildiğimi yaparım”
gibi bir düşünceyi aklından geçirmemiş,
“Vallahi bir elime güneşi, bir elime de ayı
verseniz, yine de davamdan vazgeçmem!”
diyerek esas olanın kendi pozisyonu değil,
davası olduğunu ortaya koymuştu.
Yol arkadaşı meselesine gelince... Efendimiz, sonuna kadar kendisiyle beraber yürüyebilecek bir çekirdek kadro oluşturup eğitti
ve -daha sonra katılanlar da dâhil- hiçbiri
O’nu, O da hiçbirini yarı yolda bırakmadı.
23 yıllık yolculuğunun ilk gününde en yakınında kimler var idiyse, son gününde de
başucunda yine onların sağ kalanları vardı.
Şartlar ne olursa olsun, O, ilke bazında
bizler için model insandır.
Cesaret, akıl ve sabırla
dolu bir yolculuk
Benim anlayabildiğim, Tayyip Bey ihlasına güveniyor, hayranlık verici cesaretini
Hülasa, paradigmayı bütünüyle değiştirdi
o. Yurtdışında hem işiyle, hem de öncekilerden alışageldiğimiz ezik büzük duruşun aksine babayiğit tavrıyla milletimizin yüzünü
ağarttı. Ülkemizi küresel bir aktör, kendisini
de mazlum insanların umudu yaptı. Evet,
kim ne derse desin Tayyip Erdoğan budur!..
“Yiğidin hakkı”nı teslim etmek kadirşinaslıktır. Bu, bizim millî bir hasletimizdir. Böyle büyük liderler çok nadir gelir ki
Tayyip Erdoğan, Yaratan’ın bu millete bir
lütfudur. Peki, milletimiz onun kıymetini
hakkıyla bilebilmiş midir? Sandıktan çıkan
oy miktarlarına bakılırsa “hayır”… Ne yapalım? Bu ülkede önyargı ve fanatizm putu
henüz yıkılmamıştır ve daha uzun bir süre
de varlığını sürdürecek gibidir. İnsan olmak
hasebiyle onun elbette birtakım yanlışları
ve hataları da olmuştur, olmaktadır. Ancak
ben, bütüne ve esasa bakarım.
Tayyip Bey, taze bir hamleyle yeni bir döneme başlama heyecanı içerisinde görünüyor. Umuyorum, eserlerine çok daha büyük
yenilerini katacaktır. Bizlere hizmet etmek
için kendisini adeta parçalayan bu güzel insana ben dualar ediyorum. Allah (c.c.) yardımcısı, sağlık ve afiyeti de daim olsun.
Tabiî bu yeni dönemde kendisine içeriden
ve dışarıdan yapılan saldırılar daha da artacak, daha da seviyesizleşecektir. Saldıranların kimlikleri, onun doğru yolda olduğunun
en sağlam delillerindendir. Hiç şüphe etmiyorum ki tarih, Erdoğan’ı “Bir karanlık devri
kapatıp bir aydınlık devri açan lider” olarak
kaydedecektir.
haziran 2014
121
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Gerçek
Ü
LKEMİZDE, normal şartlarda
yaşayan aileler çocuklarını yetiştirirken hemen hemen birbirine
benzer kaygılar içindedir. İmanlı, vatanını seven, milletine hayırlı bir evlat yetiştirmektir gayeleri. Bu doğrultuda verilir tüm
emekler. Yenmez yedirilir, giymez giydirilir. Hastalanmasın, kötü alışkanlıklar ve kötü
arkadaşlar edinmesin diye tedbirler geliştirilir.
Allah’tan korkan, vatanına hizmeti düstur edinecek bir
evlat yetiştirmek isteyen ailelerin, kendi çocuğunun geleceği ile ilgili şan, şöhret, makam, mevki kaygısı pek olmaz. Genellikle gayet masum bir şekilde “hayırlı evlat”
yetiştirme gayretinden başka bir dert de taşınmaz.
Ancak, fıtrat ve benlik duygusu, ilkeler, inanç ve çevre iletişimi, insanın geleceğini şekillendirmede ip uçları
verir. Her yol ayrımına gelindiğinde, cüz’i irade yön seçmekte etkindir. Yol ayrımında belirlenen tercihler, geçmiş
tecrübeler ve edinimler, ilerleyen zamanlarda kişinin hayatını ve attığı her adımı değerli kılacaktır.
Zalime boyun
eğmek şöyle dursun, karşısında söz
söylememeyi
kendisine yediremeyen, haksızlığa her daim
tavır koyan,
mazlumu kollayan, yetimi koruyan birini düşünün! Şairin,
“Kim demiş uysal koyunum/
Kesilir belki, fakat çekmeye
gelmez boynum” dizelerini
hâl eylemiş bir
lider düşünün!
122
haziran 2014
Çocukluk yıllarında, eğitim ve sonrasında gençlik yıllarında dava arkadaşları derken genişleyen bir çevrenin
içinde bulur kişi kendini. Aynı ilkelere inanan, aynı düşünceleri paylaşan arkadaşlar ve oluşan sıkı dostluklarla
zenginleşir.
Takım ruhuna sahip olmak
İşte bu çoğalarak devam eden çevrenin sağlıklı ve sürekli olması kişinin mahareti ile ölçülebilir. Bu çevre içinde güvenli, istikrarlı, huzurlu birlikteliği sağlamak ise takım ruhuna sahip olmayı gerektirir. Takım yönetmek bir
beceridir! Zira insan karmaşık yapıya sahip bir yaratıktır.
Gerçekleşen herhangi bir olayda biri sevinirken bir diğeri üzülür, bir diğeri kaygılanır, bir diğeri yapılıp edileni gereksiz görürken diğeri daha fazlasını yapmak ister.
İçinde bulunduğumuz çevrede asayişin berkemal olması
için herkesin memnuniyet üzere olmasını sağlamak hayli zordur.
İşte böylesi durumlar gereği, alınan eğitim tek başına
yeterli değildir. Şiir, edebiyat, belagat, spor, sosyal aktiviteler ile hemhal olmak bir ihtiyaç haline gelir. Bu uğraşların her birisi kimliğin şekillenmesinde, saygınlığın artmasında etken olur.
Tutarlı ve mantıklı getireceğin her öneri çevrendeki-
lider!
lerin sana olan bakışını değiştirir ve bir süre
sonra takım kaptanı yapılırsın. Neden? Çünkü takım oyununu çözmüşsündür! İnsan yönetmek dünyanın en zor işlerinden biridir!
Memnun edemezsin. Versen, alsan, daha fazlasını öngörsen de insan egosunu tatmin etmek, mutmain eylemek zor sanattır! Hele ki
takım oyununda mutlaka farklı fikirler oluşur ve bu durum da iyi bir yönetici yoksa eğer
keşmekeşe, anarşiye, sebebiyet verecek kadar
ileri boyutlara ulaşabilir.
Takım yönetimi
Aile yaşamında da böyledir. İyi bir anne
veya baba olunur ama iyi bir idareci değilseniz çocuklarınızdan birini kollamak, kayırmak adına adaletsiz davranabilir, birini
memnun etmek isterken diğerini kırabilir
hatta aile içindeki bireyleri birbirine düşman
edebilirsiniz. Sebep? İdare edememektir.
Futbol oyununda da bu böyledir. En iyi takım oyunlarındandır futbol. Sadece teknik
yetmez, taktik de gerektirir, kondisyon da...
İyi bir taktik kaybedilecek maçı kazandırabilir.
Ailede de oyunda da hasılı hayatın her evresinde insanlar iyi bir yöneticiye ihtiyaç duyar. Güvendikleri, inandıkları, sevdikleri, yoluna ölümüne gidebilecekleri bir yönetici...
Böyle birini arar her daim. Kimse böyle bir
yönetici olmak için niyetlenmez ama taşıdığı
özel vasıflar gereği kendisine böyle bir misyon yükleniverir. Ve bir bakar ki, yönetici konumu kendisine teveccüh edilmiş.
İşte bu durumda şimdi sizler, ilkeli, imanlı
dürüst, çalışkan, gayretli, sabırlı, yılmaksızın
emek sarf eden, gençliğini ideali uğruna akranlarından farklı yaşayan birini düşünün!
Hayatını inandığı değerler üzerine kuran,
aile yaşantısını buna göre şekillendiren, düşüncelerini ideallerini buna göre belirleyen,
örnek aldığı kişileri buna uygun seçen, okuduğu eserleri ezberlediği şiirleri dimağındaki
fikre uygun olarak kalbine hazmettiren birini düşünün!
Haşim Çaylı
[email protected]
“Kim demiş ki uysal
koyunum!?”
Yanlış dediğinin yanlışlığını kişisel düşüncesi değil Rabbinin emirlerini dikkate alarak yanlış kabul eden biri... Doğrularını Allah korkusuna sadık kalarak belirleyen birini
düşünün.
Gördüğü haksızlıklara ve kötülüklere buğzetmede “elinle”, “dilinle”, “kalbinle” ilkesine
uygun tepki veren birini... Adam gibi olmak
şeklen değil yaşayarak olur diyen birini düşünün!
“İnsanlar hüsrandadır; iman edenler, salih amel işleyenler hakkı tavsiye edenler ve
sabredenler müstesna!” ayetine inanmış birini düşünün!
Zalime boyun eğmek şöyle dursun, karşısında söz söylememeyi kendisine yediremeyen, haksızlığa her daim tavır koyan, mazlumu kollayan, yetimi koruyan birini düşünün!
Şairin, “Kim demiş uysal koyunum/ Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum” dizelerini hâl eylemiş bir lider düşünün!
Uğradığı baskılara, haksızlıklara rağmen
dik duran, diklenmeden tavır sergileyen, “Biz
kefenimizle bu yola çıktık!” diyen birini düşünün!
Ailesini, milletinin sevdasına feda eden,
onlarla olması gereken zamanlarını milletine
hizmet etmeye adamış birini... Geçmişi tecrübe olarak değerlendirip gelecekte daha iyi
ne yapılması gerekiyorsa ona uygun strateji
geliştiren, buna uygun ekip kurup yönetmek
adına hareket eden birini... Dünyanın neresinde olursa olsun din kardeşinin zulmüne
sessiz kalmaksızın ses çıkaran, mazlum hangi milletten olursa olsun zalime haddini bildiren birini düşünün!
Yukarıda düşündüğümüz her vasıf, sadece
bir yönetici portresi değil tastamam bir lider
resmi çizer bize!
İşte Lider!
Sadece takıma direktif veren, onlar çalışırken izleyen değil, onlarla birlikte işin içinde
olandır lider!
Sadece ailesi ve arkadaşları ile bir araya
geldiğinde sözü dinlenen değil, konuştuğunda dünyanın dikkatle “Ne diyor?” diye dinlediğidir lider!
Her yaptığı, her söylediği kamuoyu oluşturan, sonucunda politikaların, stratejilerin
değişmesine sebep olandır lider!
Kötülerin hazırladığı tuzaklara ve planla-
ra, gerekli tepkiyi verdiğinde sonucu değiştirmesine sebep olabilendir, “Ne yaptığınızın farkındayım!” dediğinde karşısındakini
titretebilendir, bakışı ile duruşu ile mimikleri ile komut verebilen, davranışlarındaki otorite ile birlikte sempatikliği ile de çok sevilendir lider!
Karizmatiktir, otoriterdir, âdildir! Yönetilen değil yönetendir! Tek bir sözle halkını,
sevenlerini doğru olana sevkedebilendir lider!
Lider, kavramsal olarak herkese yakıştırılıyor olsa da, şu an yaşayan lider sayısı bir elin
parmak sayısı kadar azdır.
Dünya liderleri arasında, ABD Başkanı
Obama, Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, öncelikli sayılan isimlerdir.
Obama, başkanlığını yaptığı ülkenin gücünü arkasına almış olduğundan lider sıfatına layık görülmüş, ülkesinin liderliğinin altında ezilmiş bir isimdir aslında. Putin ise
Rusya’nın geçmişten gelen dünya üzerindeki
lider gücünden yararlanmakta, aslında kişisel
değil, devlet otoritesinin gücünü kullanarak
liderlik yapmaktadır. Sevildiği ve kabul edildiğinden değil, yaptırımcı güç gereği liderlik
unvanını taşıyandır.
Oysa Recep Tayyip Erdoğan, bu iki isimden çok daha farklı bir lider... Ülkesini yokluktan varlığa, umutsuzluktan umuda çıkaran bir lider! Saygı duyulmayan bir toplumu
saygı duyulur hale getiren, dünya atlasında
nerede olduğu bilinmeyen bir ülkeyi vitrine taşıyarak dikkatlerin üzerinde toplandığı
bir coğrafya haline getiren ve dünya ülkeleri ile rekabet edebilir duruma yükselten bir
liderdir!
Gerçek lider!
“Ben yaptım, oldu!” demeyen, istişare eden,
sonrasında kararını belirten “Ben” demeyen
“Biz” diyen bir Lider!
Toplum bireylerinden en küçüğü çocukların sevgilisi, en büyüğü dedelerin ve ninelerin dualarına ismi katılan bir Lider!
Ecdadının izinden giden, hataları yinelemeden güzellikleri çoğaltarak ülkesini geliştiren, bunun için gecesini gündüzüne katarak
sağlığını riske sokacak derecede adanmışlıkla çalışan bir lider!
Dünyada ve ülkemizde böylesi vasıflara
haiz lider sayısı kaçtır diye sorsak, vereceğimiz cevap nettir:
“Çok yoktur, hatta tekdir!” Ve o isim, Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir!
haziran 2014
123
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
BİR GÜZEL
Suçludur… Zira hızlı
trenleri filmlerde
izleyen nesilleri hızlı
trenle tanıştırmış,
80 yılda yapılan
toplam yolun 3,5 katı
ile 22 bin kilometre
bölünmüş yol yapmış, hem vatandaşın can güvenliğini
sağlamış, hem de
zamandan tasarruf
ettirmiş kişidir o. 13
bin hastaneyi 35 bine
çıkaran, ülkeyi tefecilerden kurtaran,
Filistin’de, Bosna’da,
Arakan’da, Somali’de,
Mısır’da kimsesiz
Müslümanların sesi
olan, Suriye’de yaşanan vahşete sessiz
kalmayarak kapılarını Müslümanlara
açan, Osmanlı ismini
ve ruhunu ortaya
koymaya çalışan,
“otorite”ye baş kaldırıp “One munite!”
çeken ve özür dileten
de odur.
***
Bilen bilir, onun her
attığı adım vatanı,
millet ve halkı içindir.
Bu güzel insanın ne
kendisi, ne de bu vatana verdiği hizmet
satırlara sığmaz. Yolun açık olsun Güzel
Adam!...
124
haziran 2014
ADAM
“M
AZLUMLARA sırdaş olan, gariplere
yoldaş olan…” “Tek Adam Recep Tayyip
Erdoğan!” “Allah razı olsun senden Usta!”
“Gülüşüne kurban Usta!” “Yoluna canımız feda Uzun Adam!” “Derdi hak ve halk olan Adam!” “Tek
başına ümmet! Seni bu yüzden sevdik, bu sevda bitmez!..”
***
>> Bu sloganları her gün defalarca duyuyor olmalısın Sayın
Başbakanım. Merak ediyorum,
acaba yıllar önce, çocukluğunuzda böyle bir potansiyele sahip
olacağınızı biliyor muydunuz?
Hedefiniz böyle büyük müydü?
Çok yorucu, çok sorumluluk gerektiren bir yüke sahipsiniz; kim
bilir, hangi yoğun duygularla sabaha erişip akşamı ediyorsunuz?
***
Aslında Recep Tayyip Erdoğan hakkında yazmak zor.
Haddi aşmak gibi neredeyse…
Kurduğum her cümleden sonra
durup düşünmek istiyorum…
Yazmak istediklerim, aklımdakiler bambaşka; lakin şu an sadece
parmaklarımın klavye üzerinde
dolaşırken çıkardığı tıkırtıları
duyuyor ve kendimi bu ritme
bırakmak istiyorum. Belki de bu
yazıyı hiç okumadan bekleyenlerine göndereceğim.
Duruşu, asaleti, halkın içinden
gelişi, samimiyeti, inancı, yüreğinin sevgi dolu oluşu, bilgisi ve
donanımlı olmasıdır elbette onu
saygıdeğer ve başarılı kılan…
Kendini ve ne istediğini bilip
azimle, inançla, menfaatsiz şekil-
de, yorulmadan veya yorulduğunu belli etmeden hedefe ulaşmak
isteyen bir insanın elbette muvaffakiyet kazanması muhtemeldir.
Lakin yaşadığımız 21. yüzyılda
dünya, şiddetine adeta esiri olmuş, insanlar zengini fakiri, söz
sahibi olanı ya da olmayanıyla
derin ve anlamsız bir bunalım
içinde. Genel anlamda dünya
yüzünde ne amaçla olduklarını
unutarak dünyevî zenginliklere
meftun ve bunun getirdiği hırsla
ortalığı yangın yerine çevirenler, ne Irak’taki Amerikan işgali
sırasında ezilen kadınları, ne
Suriye’de yaşanan iç savaşta ölen
çocukları, ne Mısır, ne Kırım, ne
de dünyada kaybolmak üzere
olan özgürlük duygusu ve yozlaşmayı önemsiyorlar. Masum
insanların öldürülmesi, uykuya
geçerken dinledikleri masalsı bir
acı sadece…
İşte madde ve güç eksenli hayatın getirisi “Altta kalanların
canı çıksın!” zihniyeti taşıyor. Bunun yanı sıra yalan, riya, samimiyetsizlik ve vefasızlık insanların
yaşam tarzı olmuş; bu adeta yedi
başlı bir devle mücadele etmekten çok daha zor ve yorucu.
Gerçek lider
Tam da böylesi bir hengâmenin
içinde, kendinden ziyade hatta
kendiyle birlikte ailesinin sorumluluklarını az da olsa ihmal
edip “Vatan, millet, Sakarya!”
diyerek öne atılmak, atılmakla
kalmayıp “Biz kefenimizle yola
çıktık!” beyanıyla korkusuzluğunu ve kararlılığını gözü kara bir
şekilde ifade eden aslan yürekli
bir “Uzun Adam” var.
“Uzun Adam”, Yedikule Surp
Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı
Şirinoğlu’nun 1915 olaylarına
ilişkin mesajı dolayısıyla gazeteye
verdiği ilandaki hitabıyla “Güzel
Adam”… Evet, kendine has üslubu, duruşu ve gülümsemesiyle
sadece bir “Güzel Adam” o!
Doğruyu söylemek gerekirse,
yazıma başlarken siyasî içerikli cümleler kurmadan, sadece
Başbakanımız’ın duruşu, azmi,
inancı ve insanlığından bahsedecektim. Ama siyasî bir lideri
yazıyorsanız, bu çok da mümkün
olmuyor. Zira ister istemez cümleleriniz siyasete kayıyor.
Gecesini gündüzüne katıp,
memleketinin birini bin etmek
için çalışan bir liderin siyasî yönünü es geçmek çok akıl kârı
gelmedi bana. Dinlenmek bilmeyen bir çalışma azmiyle uyumadan, dinlenmeden ve bitmeyen bir enerji ile partisini bile tek
başına sırtlayıp bütün olumsuzluklara rağmen sadece hedefe
kilitlenerek memleketin işleriyle
ilgilenmek; gittiği her yerin, her
şehrin, her kasabanın, her köyün
Hümeyra Yıldız Dülek
[email protected]
künyesini ezberleyip ders çalışır gibi en ufak
ayrıntıları bile ciddiye almak; yurt içinde ve
dışında görüşmeler, binlerce kilometre yol,
binlerce mil uçak yolculuğu yapmak… İşte,
insan olarak mükemmele yakın olması yanında, lider olmanın da zirvesinde olduğunu bu azim, bu sebat, bu gayret ve bu enerji
ile göstermektedir Erdoğan. Recep Tayyip
Erdoğan gerçek bir liderdir…
Belki de bu kadar başarılı ve kendinden
emin olarak hedefe kilitlenmesi bazı çevreleri rahatsız etmiştir. Yoluna taş koyanlar
çoğalmış ve onu kötü imajlarla gösterme
girişimleri fazlalaşmıştır. Dışarıda ve içeride
kendisini milletine suçlu göstermek için az
oyun oynanmamıştır. Ancak o bir suçludur
ve sanık sandalyesine oturmalıdır(!).
Suçlu(!)
Suçludur… Zira ülkeyi IMF kapısında
500 milyon dolar krediyi alabilmek için el
pençe divan duran bir iktidardan teslim alıp
27 milyarlık borcu ödeyip üstüne aynı kuruma “5 milyar dolar borç verelim” diyen odur.
Deprem vergileriyle maaş ödenen bir dö-
nemden memurların bir yıllık maaşını peşin
ödeyecek bir ekonomiye sahip olmasını sağlayan politikanın başında da o vardır.
Suçludur… Çünkü enflasyonu tek haneye indirmiş, Türkiye’ye 200 bin derslik
kazandırmış, memurların konut edindirme
paralarını ve nemalarını ödemiş, üniversite
ve havalimanı olmayan şehir bırakmamış,
“Başörtülü” diye haddi bildirilerek kamu
kurumlarına alınmayan Anadolu evlatlarına kapıları açmış, TOKİ ile ayda 100
TL’ye garibi ve fukarayı ev sahibi yapmış,
çiftçiye yüzde 59’la verilen krediyi yüzde 5’e
düşürmüş, cami ve medreseleri ahır olarak
kullanan zihniyetten ülkeyi kurtarmış, borç
yüzünden hastanelerde rehin kalmayı ortadan kaldırmış, Hacettepe ve GATA gibi
hasteneleri vatandaşa açmış, asker ve polis
eşlerinin -köy yüzü görmeden- 4483 sayılı
kanunla evinin yanında çalışma imtiyazını
kaldırarak tüm memur ve öğretmenlere eşit
tayin hakkı vermiş, kitapçı kitapçı gezip ders
kitabı arayan öğrencilere ücretsiz ders kitabı
sağlamış, İmam-Hatip okullarını açıp katsayı zulmüne son vermiş, Anadolu’da eli nasır bağlamış anne ve babaların çocuklarının
da milletvekili, bakan ve bürokrat olmasının
önünü açmıştır.
Suçludur… Zira hızlı trenleri filmlerde
izleyen nesilleri hızlı trenle tanıştırmış, 80
yılda yapılan toplam yolun 3,5 katı ile 22
bin kilometre bölünmüş yol yapmış, hem
vatandaşın can güvenliğini sağlamış, hem
de zamandan tasarruf ettirmiş kişidir o. 13
bin hastaneyi 35 bine çıkaran, ülkeyi tefecilerden kurtaran, Filistin’de, Bosna’da,
Arakan’da, Somali’de, Mısır’da kimsesiz
Müslümanların sesi olan, Suriye’de yaşanan
vahşete sessiz kalmayarak kapılarını Müslümanlara açan, Osmanlı ismini ve ruhunu
ortaya koymaya çalışan, “otorite”ye baş kaldırıp “One munite!” çeken ve özür dileten
de odur.
Sadece bir kısmını yazabildiğim bu hizmetlerin hepsi suç unsurudur! Dolayısıyla
Başbakanım, suçlusunuz(!). Sanık olarak
ayağa kalkın!..
Bilen bilir, onun her attığı adım vatanı, millet ve halkı içindir. Bu güzel insanın ne kendisi, ne de bu vatana verdiği hizmet satırlara
sığmaz. Yolun açık olsun Güzel Adam!...
haziran 2014
125
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Onlarca ok saplanmış
vücuduna rağmen bayrağı
dikecek amacı kendine borç
edinmiş şanlı yiğitlerin
işidir cesaret ve henüz bıyıkları terlememiş kumandanın İstanbul’a ettiğidir.
Seyit Onbaşı’nın havaya
kaldırdığı mermidir cesaret
ve Akif’in Çanakkale’ye ve
milletine “Korkma!” diye
hitap ettiği öğüdüdür.
Hamza’nın çöllere aslan kesilip döşenmesidir cesaret…
Yüreği cesur olanın
adımları korkak
Y
ÜREĞİ cesur olanın adımları korkak, ürkek başlayan
adımdan da yol olmaz. Yürümeyi üslubunca öğreten ve
elimizden tutan analarımız
ilkin aşıladıkları sevgiyle bakar arkamızdan, koşabilene kadar. Duadır bu gücün adı.
Anasının duası ensesinde olanın yolu çamur
da, taş da olsa o yüce ve manevî destekle
koşmamış mıdır?
Adım deyip geçmemeli. Ayağına veyahut ayakkabısına değil, bileğine ve yüreğine
güvenmeli insan. Geçici her şey acziyetten
ibaret, kalıcı olan ne varsa ebedin ışığına
mahiyettir. Hizmet niyetten peyda olur; niyet kalpten, kalp inançtan, insan hakikatten
beslenir. Dosdoğru şeyler yapabilme azmidir dünya. Herkes bir filizle uyanır. Kimi az
-kısmetince-, kimi çok yol alır sabrının ve
Rabbinin yardımıyla...
İşte o vakit, vaktin ve yerin kıymeti olur
dünya hayatında. Arının çabası, ona verilen
görevi tam hakkıyla yerine getirip şifa dağıtmaktır. Keza karıncanın gayreti de bir mevsimlik hayata ne kadar da fazla... Ah ama
insan!.. Ardında bıraktığı hayır ve hasenatla
ilelebet anılacak kadar övgüyle yaratılmış,
lâyemut olmayan varlığına elestten iman
etmiş bir varlık… Varoluş yolculuğunda yanına alacağı hasletleri bildikten sonra nasıl
iflas eder ki bu yolculukta önüne çıkan badirelerin çokluğunda?
Ve’l-Asr…
Hikâye olunur ki, Lokman tertemiz, nurlu yüzlü Davud’un (a.s.) yanına gitmiş, onun
demirden halkalar yaptığını görmüştü. O
Yüce Padişah, yaptığı çelikten halkaları birbirine takıyordu. Lokman, zırh yapma sanatını az görmüştü. Bu işe şaştı kaldı; vesvese-
126
haziran 2014
leri de arttıkça arttı. “Acaba bu neye yarar?
Kat kat halkalarla ne yapıyor? Kendisinden
sorayım mı?” diye hatırından geçirdi. Sonra
kendi kendine “Sabretmek daha iyidir” dedi,
“Çünkü sabır, insanı maksadına çabucak
ulaştıran bir kılavuzdur. Bir şeyi sormayınca,
o şey sana daha çabuk açılır. Sabır kuşu bütün kuşlardan daha hayırlı uçar. Eğer sorarsan, istediğin daha geç hâsıl olur. Kolay bir
şey, senin sabırsızlığın yüzünden zorlaşır”.
Lokman bir zaman sustu, seyretti. Hz.
Davud da işini bitirdi. Sonunda yaptığı zırhı,
sabırlı Lokman’ın karşısında giyindi. “Yiğidim! Bu zırh, insanı savaşta yaralanmaktan
koruyan bir elbisedir” dedi. Lokman, “Sabır
iyi bir şey; her yerde insana sığınak olur,
her gamı ve kederi giderir” dedi. Ey filan!
Ve’l-Asr Suresi’nin sonunu dikkatle oku da
gör: Allah sabrı Hakk’la beraber andı, sabrı
Hakk’a eş etti. Cenab-ı Hakk, yüz binlerce kimya, yani tesirli, faydalı devalar yarattı,
fakat insanoğlu sabır gibi faydalı bir deva
görmedi.
Sabrın bir gayede kararlı olana ne çok
hikmet kattığına bakınca daha anlaşılır oluyor istikrarlı olmanın hangi Hû’dan gelip
Hayy’a gittiği, dolayısıyla hikmeti belleyen
ve hikmetin hayrından haberdar olan mana
insanı için her adım bir hikmettir. Yeter ki
yol doğru olsun; yolda it de ürür, kervan da
yürür pekâlâ.
Öyle eşelenesi bir konu ki yüreği cesur
olmak, “Elimizde neler var?” diye tarihimize
baktığımızda nice güzel insan toplulukları,
nice kendini unutup başkalarına ışık olmuş
azmediciler, nice dava aşkıyla yol açan ve
rahmet bekleyenler ve nice ismi temize çekilenler var.
Meseleye buradan bakılınca anlaşılıyor
ki, cesaret mal veya mevki değil, yürek işi-
dir. Sonra cesaret kadın erkek de fark etmez,
diline Besmele’yi siper edip her türlü ziyana
karşı ön saflarda göğsünü gere gere yiğit resmi çizmektir o. Cesaret tende, silahta, atta
veya avratta değil, tinde büyüyen, ötelerin
kokusunu duyabilen özde yücelendir.
Onlarca ok saplanmış vücuduna rağmen
bayrağı dikecek amacı kendine borç edinmiş şanlı yiğitlerin işidir cesaret ve henüz
bıyıkları terlememiş kumandanın İstanbul’a
ettiğidir. Seyit Onbaşı’nın havaya kaldırdığı
mermidir cesaret ve Akif ’in Çanakkale’ye
ve milletine “Korkma!” diye hitap ettiği
öğüdüdür. Hamza’nın çöllere aslan kesilip
döşenmesidir cesaret…
Hedefin üstüne gitmekten çok, inandığına tevekkül etmek öğretir cesareti.
Cesaret tektir, birdir
Sevgiyle, aşılmayacak dağları aşmaktır bu
denli cesaret. Elini tandıra daldıran ananın,
o ateşten yanmak hâsıl olmayacağını bilmesi ve gaye “faydalı olmak” ise ateşe dahi güç
göstermesi gibi…
Sözün özü, kulu ve kulu Yaratan’ı sevmekten, inanıp itimat etmekten ve hikmetten her daim sual eder gibi tevekkülü bilmekten geçiyor bu iş. Hürmet eden kendine
değer biçer; severken sevilir, takdir ederken
takdir edilir ve kısa bir ömrün arkasından da
daima anılır akleden. Şükür ki ecdadımızın
ayak izi bu yönde. Tarih ne yazmışsa, er ya
da geç, milletin koynundan çıkan pusula bu!
Yastığın altından konuşan vasiyet, bu yolda
talebe olanın kulağına öğütlenen yol bu!
Rahatını bırakacak kadar gönüllü, zahmetten rahmet bulunacak kadar iman sahibi
her nevfelin karşılaştığı hibeye direkt adres
de bu!..
Tank, tüfek, oyun, hile, türlü dalavereler
Sevda Kıdeyş
[email protected]
olmaz!
ve güç gösterileriyle yan yana konulamaz
bu denli cesaret; onun adı “kör korkaklık”tır.
Zoru görünce davasına ihanet edip satan azıcık yürekli kimselere izah edilemez bir derttir
asıl adamların taşıdığı bu yüreğin büyüklüğü.
Varsın bu mahiyetten bîhaber olanlar tarihi
süsleyen anlı şanlı meselelere şaşakalsın, varsın hayretler içinde “Nasıl olur böyle bir şey?”
diye maddeyle bakılsın, kalbinden haberdar
olmayanın çözebileceği bir şey değildir bu.
İşte yukarıdan aşağıya kadar sıraladığımız o hasletlerle karın tokluğunu geçip kalp
tokluğuna erişmeyi bilmekti yürek gücü,
sırtını Rahman’a dayamanın verdiği sulh
ile imtihan dünya çarmığında… “Zorlukla
beraber kolaylık olduğu” bilincine varan tevekkül ehlinin büyüttüğü mertebe bu! Asıl
zoru görünce değişmeyen ve şaşmayan hazır
denge… Hedef bir ve takdir Bir’den ise şayet,
şekvadan berî olunur zahmette bile. Ve bilinir ki acizdir insan aşılan badirelerin Allah’ın
nusreti olduğunu fark ederken. Yoksa kelam
tesir eder miydi bunca kalplere? Öyleyse Üstad Sezai Karakoç, aynından bir daha söyle!
“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır?/
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır./
Aşk celladından ne çıkar, madem ki yar vardır;/ Yoktan da, vardan da ötede bir Var vardır./ Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan
bir nazar vardır./ O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır./ Sakın ‘Kader’ deme, kaderin üstünde bir kader vardır./ Ne yapsalar
boş, göklerden gelen bir karar vardır./ Gün
batsa ne olur, geceyi onaran bir Mimar vardır./ Yanmışsam, külümden yapılan bir hisar
vardır./ Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır./ Sırların sırrına ermek için sende anahtar
vardır./ Göğsünde sürgününü geri çağıran
bir damar vardır./ Senden ümit kesmem,
kalbinde ‘Merhamet’ adlı bir çınar vardır/
Sevgili,/ En sevgili,/ Ey sevgili…”
“DÜNYADA BİRÇOK
YETENEKLİ KİŞİ,
KÜÇÜK BİR CESARET
SAHİBİ OLMADIĞI
İÇİN KAYBOLUR.”
(SYDNEY SMİTH)
haziran 2014
127
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Gözyaşının getirdiği y
Sene 2014...
O, devleti ve
ulusunun bekası için çileli
yürüyüşünü
halen sürdürmekte. Halen
kalıplarına
cihat ruhunu
hapseden
mücahitler
için umut
dolu bir yükselişin müjdeci yükünü
üstlenmekte.
Mihenk taşı
olmakta vicdan ve adalet
terazisinde. O
halen oyuncağı kurşun
yarası olan
çocukluğun
derdiyle dertlenmekte,
sözünü Allah
için sarf eden
ve atalarının
bu uğurda
ölümünü izleyen âlimin
duasında
zikredilmekte;
alnını terle
süsleyen Anadolu kadınının
gözlerindeki
ümidi beslemekte; dili,
dini veya şekli için dışlanan insanının
derdine derman merhemi
sürmekte…
128
N
EVBAHAR... Nisa letafetinde bir Nisan ikindisi… Dışarımda sarmaş dolaş sokaklar, içimde
köşe kapmaca oynayan mısralar… Yavuz Selim
Beyefendi’nin Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ile alakalı özel bir sayı çıkaracaklarını
bildirmeleri ve kalemimi onurlandıran “Bizim
yanımızda olur musunuz?” teklifiyle gelmeleri
üzerine bir bahar daha yeşeriyor sînemde. Hiç tereddüt duymadan, zaman, yazı aralığı veya detay sormadan “Olurum” diyor ve
işte tam da o anda içime hücum eden yüzlerce kelimeyi, sıfatı, ifadeyi sıralayıverme iştiyakı kuşanıyorum.
>> Bahtına, liderlik tahtı yazılan
bir yönetici olmasının yanı sıra, bir
sevda ve davanın ete kemiğe bürünmüş, adeta libas giymiş hâline karşı
ne çok tümce biriktirdiğimi anlıyorum gönül heybemde. Kelimeler
gösterişsiz, kuralsız, makamsız bir
şekille ivedilikle diziliyor gözlerime…
İşaret
1998 başları… Hâlen yüreğimde konaklayan sıcacık sohbete inat,
hayal meyal hatırladığım akşam
serinliği… İlk gençlik dönemine
yürüdüğüm yarı çocukluk günleri… Recep Tayyip Erdoğan, evvelce ismini çok sık duyduğum, fakat
o demler merhum manevî babam
Çiçekçi İbrahim Özdemir’in iltifatıyla yakînen tanımaya başladığımı
düşündüğüm gönül eri…
Canım babacığım, yarı kapalı ve
daima kanlı gözleriyle su serpiyor
bir sohbetin içinde kurak gönüllerimize. Önce yurdumuzun manevî
açıdan zor günlere gireceğine işaretle o bilindik kerametlerinden birini
daha üstü kapalı bir şekilde sergiliyor; ardından rahmetli Menderes’i
yâd ederek bir liderin yağmur gibi
yetişeceğini haber veriyor yangınımıza. Hüznün yere çivilenen
bakışlarına refakat eden ve kısa fakat meraklı özlerde uzayan sükût
aralığı... Neden sonra, bambaşka
bir mevzuya geçercesine, belli aralıklarla ziyaretlerine gelen iki temiz
haziran 2014
gençten, edep, nezaket ve samimiyet ölçülerinden bahsediyor: Recep
Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül...
On dört yaşıma, ilk gençlik çağıma
o an bir gök göz kırpıyor, yüreğinde
iki ak güvercin taşıyan billur, vakur,
mahur bir gök… Telaş içinde koşuştururken, birbirine sevecenlikle
çarpışan masum kanatlar beliriyor
çocuk ufkumda. Ateşin vahasından
serinleten bir ırmak geçiyor.
Kafeste büyüyen şiir
Sene 1999… Başı dumanlı, göğsü imanlı bir şiiri sesine örtü yaptığı için zindana gönderilen gencin,
büyüklerimin gözlerine hüzün olup
düşen mahzun suretini görüyorum.
Dünya zulmetin rengini alıyor; Recep Tayyip Erdoğan, o demler elem,
sızı ve en çok dua hüviyetine bürünüyor yurdumda.
“Minareler süngü, kubbeler miğfer,/
Camiler kışlamız, müminler asker…”
mısraı yankılanıyor kaleme ezelden
sevdalı ruhumun koridorlarında;
hücreye gönderilen o genç, büyüyen
bir şiir oluyor. Korkunun elleri ne
ucuz yaralıyor cesaretin gövdesini.
Bilmiyor ki dört duvara hapsettiğini düşündüğü şecaat, insanların
gönüllerinde bir sevda büyütüyor.
Aynı seneler, ayrı sineler… Sararan mevsimlerin habersizi kalbimiz
yeni bir devran ağırlıyor. Mazlum
ve mağdur bir gençlik, gözlerinden
yorgun bir zulmün yaşlarını akıtarak el ele, gönül gönüle sokaklarda
yürüyor. Ben, evlilik okuluna erken
giriş yaptığım için resmî eğitim kurumlarından dışlanan bacımın yürek sızısını genzimde hissetmek ve
dua etmek tesellisinden başkasını
bulamıyorum kendimde. İslam’ın
asker ve melikeleri, laiklik adı altındaki anlamsız öfkeye kurban
ediliyor, yozlaşma ile her platformda savaş veriyor. Bir gençlik sakalı,
örtüsü, seccadesi, ezcümle kimliği
dolayısıyla yaşam alanından dışlanıyor; acının verdiği kuraklıktan bîtap
düşmüş gönüllerimizse yağmurun
hasretini çok derinden duyuyor.
Mecalimiz umut dilencisi...
İşte en çok bu demlerde, Recep
Tayyip Erdoğan, sokaklarda mahzun bir boyun büküşle coplanan
nidânın gözlerinde gizli bir umut
oluyor. Muhayyilem, beklenen bir
umut ile özlenen bir gelişin resmini çiziyor. Tuvalimde sabırsız fakat
solgun bir beyaz ile canlı bir kırmızı
yer alıyor.
Kıssa-i Yusuf
Birkaç yıl, başını sabır tesellisinin
omzuna yaslamış yüreklerde birkaç
asır biriktiriyor ve 2003’te Tayyip
Erdoğan, “Şiir gibi sonuç oldu” selamıyla o güne dek can evinde ağırlandığı milletinin hem sözü, hem
de sözcüsü olarak başkanlık tahtına
geçiyor; çile mi onda otağını kurmak için sabırsızlanıyor, o mu çileye
gerçek manada talip olduğunu hepimizden ziyade biliyor, bilinmiyor;
lakin gelecek zamanlar her iki tezi
de güçlendiriyor. Yaşanan olumsuzlukların, yıpratma savaşlarının, hile
ve tuzakların ve dahi buna isteyerek
yahut istemeden alet olanların ülkem üzerindeki tesirine ve kalbimdeki şiddetli ağrısına rağmen içimin
caddeleri “o” başımızdayken bayram
yerine dönüyor.
Tarih tekerrürden ibarettir ve İslam tarihi, mütemadi bir tefekküre
davettir. Kıssa-i Yusuf ’ta görülen
Nuray Alper
[email protected]
ağmur
kuyu, zindan ve sultan motifleri,
Tayyip Erdoğan nezdinde bir kez
daha hatırlatır bizlere kendisini.
Yusuf Peygamber’in zindanlardan azizliğe terfi eden varlığının
ayak sesleri, düşünen insanlar için
Erdoğan’da vücut bulur.
Sene 2014... O, devleti ve ulusunun bekası için çileli yürüyüşünü halen sürdürmekte. Halen
kalıplarına cihat ruhunu hapseden
mücahitler için umut dolu bir
yükselişin müjdeci yükünü üstlenmekte. Mihenk taşı olmakta
vicdan ve adalet terazisinde. O
halen oyuncağı kurşun yarası olan
çocukluğun derdiyle dertlenmekte, sözünü Allah için sarf eden
ve atalarının bu uğurda ölümünü
izleyen âlimin duasında zikredilmekte; alnını terle süsleyen Anadolu kadınının gözlerindeki ümidi beslemekte; dili, dini veya şekli
için dışlanan insanının derdine
derman merhemi sürmekte…
Şair Nabi, Kaside-i Azliyye’de
“Rüzgâr âyine-i kalbe virüp yine
keder/ Dili pür-hûn ider evza-ı
ciğer-sûz-ı avâm” diyerek zamanın
kalp aynasına keder düşürdüğünü,
insanların iç yakan ve üzücü davranışlarının gönlü kanattığını söyler.
Ben zamanın geçişini, samimi bir
surete kederle bıraktığı izlerin derinliğini en çok Başbakanımız’ın
çehresinde görüyor, bu durumun
ruhuma buruk bir sonbahar düşürdüğünü hissediyorum.
Şu dem, başımı kaldırıp bir
yazının hülasasına bakıyor ve
yine görüyorum ne çok şey yüklediğimizi büyük bir merhamet
çınarını, devasa bir adalet kılıcını,
kocaman bir samimiyet lügatini
sığdırdığı için varlığına, onun her
şeyden önce bir beşer, bir baba, bir
eş olduğunu unutarak ve siyasetin
değişken hudutlarına değil, samimiyetin gülen yüzüne (c)ismini
bırakarak…
haziran 2014
129
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Nihayetinde bir
dünya lideridir
Recep Tayyip Erdoğan. Çünkü o,
gerçek bir liderde
olması gerektiği
gibi sabırlı, çalışkan,
merhametli, kararlı,
önünü gören, inançlı, idealist, kararlı,
kendinden emin,
dinamik, yenilikçi, güçlü iradeye
sahip, halktan biri
-yani herhangi bir
vatandaş-, metanetli, değer katan,
değer bilen, inandığı değerlere karşı
sarsılmaz imanı ve
güveni olan, her
şeyden öte gerçek
bir Müslüman, fikir
ve siyaset adamı...
130
haziran 2014
Alışılmıştan öte bir
T
OPLUMLARIN oluşum, gelişim
ve değişim süreçlerinde etkili olan
birtakım dinamikler söz konusudur. Siyaset ve toplum bilimciler
tarafından kabul edilen bu dinamiklerin en önemlilerinden birini ise “liderlik”
olgusu oluşturmaktadır. Buna karşın, liderlik
olgusu üzerinde kavramın tanımına yönelik bir
uzlaşma bulunmamaktadır.
Liderlik, demokrasinin ötesinde, itaat ve
saygı kültürüne dayanmaktadır. Demokrasi
liderlere duyulan ihtiyacı kaldıramamış, ancak liderleri topluma karşı hesap verebilir bir
konuma getirerek, gerektiğinde vazifelerinden
uzaklaştırılabilecekleri kurumsal bir mekanizma oluşturarak sınırlamalar getirmiştir.
Toplumsal yapı karmaşık ve dağılmış hale
geldikçe, insanlar yaşadıkları dünyaya tutarlılık kazandırmak amacıyla liderlerde de daha
fazla kişisel vizyon aramaya başlamışlardır.
Dolayısıyla liderlik olgusu daha fazla önem kazanmıştır. Bununla birlikte liderlerin davranış
şekillerini belirleyen etkenlerin başında “liderin
şahsî karakteri ile liderlik ettiği toplumun ya da
grubun yapısal karakteri” gelmektedir. Bu bağlamda bir liderin başarısının söz konusu, bu iki
etken arasında kurduğu dengeli ilişkiye bağlıdır.
Bununla birlikte, bir liderin karar alma süreçlerindeki zamanlama uygunluğu, konuya olan
hâkimiyeti, işin ehli olması, liderlik ettiği grup
ya da toplumun psikolojik ihtiyaçlarını anlayıp
giderme yeteneği de onun başarısının anahtarlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Tarihsel süreç içerisinde toplumlara önderlik
etmiş ve adını tarihe yazdırmış birçok liderden
söz etmek mümkündür. Zira her topluluğun
kaçınılmaz olarak bir lideri vardır. Günümüz
dünyasında ise küreselleşme sürecinin bir so-
Fatma Şura Bahsi
[email protected]
lider: Recep Tayyip Erdoğan
nucu olarak liderler, yaşadıkları dönem içerisinde neredeyse tüm dünya halkları tarafından tanınmakta ve değer görmektedirler.
Sadece liderlik ettikleri kendi toplumları
açısından değil, ortak değer ve paydada buluşabilen başka başka toplumlar tarafından
da lider olarak görülmekte ve adeta sahiplenilmektedirler.
Bu yazımızda hem kendi toplumu, hem
de birçok başka toplumlar tarafından lider
olarak kabul edilmiş, 2000’li yılların uluslararası arenadaki en kritik ismi, Türkiye
Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya liderliğini sorgulamak
niyetindeyiz.
İstanbul’dan dünyaya
Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olması ile
birlikte ülkemiz bu isimle tanıştı. Bu tanışma, Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dünya
lideri olarak kabul edilmesine de vesile oldu.
Küçük bir siyasal partinin içerisinde yer aldığı dönemlerde oluşmaya başlayan sempati, belediye başkanlığı, yargılanıp cezaevinde
kalması, AK Parti’nin kuruluşu ve tek başına iktidarı on küsur yıldır sürdürmesi ile
artarak devam etmektedir.
Gerek ülkemizde, gerekse dünyada bir siyasal partinin genel başkanlığını yapmış çok
sayıda kişiden bahsetmek mümkündür. Ancak ne var ki parti genel başkanlığı yapmış
bu kişilerin liderlik vasıflarının olmadığını
da görebiliyoruz.
Peki, Recep Tayyip Erdoğan’ı bir parti
genel başkanından veya başbakandan daha
çok, “lider” yapan özellikleri nelerdir? İşte bu
yazımızda onun sadece ülkesinde değil, bölgesinde ve uluslararası arenada lider yapan
özelliklerini ortaya koymaya çalışacağız.
“One minute!”
Türkiye halkı, daha önce de ifade ettiğimiz
gibi, Erdoğan’ı cezaevine girmesi ile tanıdı ve
konuşur oldu. Ardından gelen peşi sıra seçim
zaferleri, onun kendi halkı tarafından lider
olarak benimsenmesini sağladı. Dünya halkları ise onu Davos’taki çıkışı ile tanımış oldu.
Bir liderin dünya lideri olarak kabul edilmesi, hiç kuşkusuz dış politikada sağlanan
başarı ile doğru orantılıdır. AK Parti iktidarının sürdürdüğü aktif, çok yönlü ve komşularla sıfır sorun politikası yaklaşımı Türkiye’nin
bölgesinde ve uluslararası ilişkilerinde farklılığa neden olmuştur. Söz konusu bu farklılık,
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın da dış
politikadaki yaklaşımının ve hatta söyleminin belirleyicisi olmuştur. Bu bağlamda, Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası aktörlerin
ve tüm dünyanın şahitlik ettiği Davos çıkışı,
sadece bölge ile değil, başta İslam ülkeleri
olmak üzere tüm dünyada geniş bir yankı
uyandırmıştır. Oysa Batı’ya entegre olmaya
çalışan, Batılı sistemin örgütlerine üye olan
ve hatta Batılılaşmayı bir dış politika ilkesi
olarak benimsemiş bir devletin başbakanının İsrail’e ve dolayısıyla Batı’ya posta koyması, beklenenin ötesinde bir tutum olarak
kabul edilmelidir.
Tayyip Erdoğan’ın söz konusu bu çıkışı,
onun kendine olan özgüvenini, inanç ve değerlerine olan bağlılığını ve uluslararası güç
odaklarına karşı Türkiye’nin dik durabildiğini ispatlamıştır. Diğer İslam ülkelerinde ise
Tayyip Erdoğan’ın bu tavrı alkışlanmış, Türkiye ve dolayısıyla Tayyip Erdoğan bir kurtarıcı olarak görülmüştür. İslam ülkelerinde
kendilerine has modernleşme ve demokratikleşmenin oluşabileceği ve Erdoğan’ın
öncülük ettiği yeni bir yapılanma ile çağdaş
dünyanın bir parçası olabilecekleri algısı oluşmuştur. Başka bir deyişle Erdoğan,
Obama’nın uluslararası arenada uyandırdığı
olumlu-demokratik tarzın İslam dünyasındaki lideri olarak karşılık görmüştür.
Bununla birlikte Arap Baharı’nın yaşandığı ülkelerde demokrasi isteyen halk kitlelerine bizatihi kendisinin açıktan destek
vermesi, ilgili coğrafyada bir lider olarak
görülmesine neden olmuştur. Erdoğan’ın,
kendi bölgesindeki zulme duyarsız kalmaması, mazlumların yanında yer alması ve ülkesinin kapılarını zulüm gören mazlumlara
açması ve adeta uluslararası güçlere meydan
okuması da onu dünya lideri yapan etkenler
olmuştur.
Yine Mısır’da yaşanan katliama karşı herkes susarken onun sert bir şekilde tepkisini
ortaya koyması, babasının şehit Esma’ya
yazdığı mektubu dinlerken gözyaşlarına
hâkim olamaması da onu dünya lideri yapmıştır.
Nihayetinde bir dünya lideridir Recep
Tayyip Erdoğan. Çünkü o, gerçek bir liderde olması gerektiği gibi sabırlı, çalışkan,
merhametli, kararlı, önünü gören, inançlı,
idealist, kararlı, kendinden emin, dinamik,
yenilikçi, güçlü iradeye sahip, halktan biri
-yani herhangi bir vatandaş-, metanetli,
değer katan, değer bilen, inandığı değerlere karşı sarsılmaz imanı ve güveni olan, her
şeyden öte gerçek bir Müslüman, fikir ve
siyaset adamı...
İşte bunlardan ötürü, bir başbakandan
öte, kendi ulusunun dahi sınırlarını aşarak
sahiplenilmiş ve benimsenmiş karizmatik
bir dünya lideri Recep Tayyip Erdoğan.
Rabbim kendilerine sıhhat, afiyet versin;
ülkemi de zorluklarla imtihan etmesin!
haziran 2014
131
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Kadim milletimiz, ne için
yola çıktığından emin olduğu Uzun Adam’ına mührü teslim ederken tereddüt
dahi etmedi. 2002’de başlayıp halen devam eden
Başbakanlık süresince demokratikleşmeden sağlığa, eğitimden ulaşıma kadar
birçok alanda birçok değişim
ve gelişime imza atıldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük
demokratikleşme ve kalkınma adımlarıydı bunlar. Artık ülkenin başında yüzüne
kitaplar atılan, yumruklar
savrulan bir başbakan değil,
dünya liderlerinin “ne karar
vereceğini merak ettikleri”
bir başbakan vardı.
Bu savaşın galibi dünyadaki
yoksa gönüllerd
B
İR zamanlar tüm kitlesiyle mukaddes mi
mukaddes, coşkun mu
coşkun, kararlı mı kararlı dava erleri vardı.
Kazanacaklarına olan
inanmışlıklarındaki gücü
ve ihtişamı, kendilerine
hayat suyu bahşeden İ’la-yı Kelimetullah
anlayışlarında bulan, kaplarına sığdırılamayan bu dava erleri öyle kimselerdi ki ulaşmak
istedikleri yere karşı duydukları özlemin bir
benzerini de özlemi duyulan yerlerin yerlileri
bu dava erleri için hissediyorlardı.
Hakiki din, yüksek ahlak, erdem ve ilimlerini aynı kazanın içinde asırlarca kaynatarak
gerçek kültür değerlerini oluşturup bu kültür değerlerini sahibi oldukları devletin tüm
fertlerine işlemiş olan atalarımızın ortaya çıkarttığı ve yeryüzündeki tüm garip gurabayı
kucaklama ideali üzerine inşa edilen asil düzen, katlanamayanları ve zarara uğrattıkları
tarafından defalarca devrilmeye ve yok edilmeye çalışılmış, fakat bu karanlık düşünceli
mihraklara zafer hiç mi hiç nasip olmamıştır.
İdealimizi ayakta
tutmak için varını
yoğunu ortaya
koyan milletimizin,
defalarca denenmesine rağmen tıkıldığı
mahzenden çıkmayı
başaramadığı bu
yıllarda dünya,
mazlumun kanını içip
bir de canını okuyan
sömürücü vampirlerin arsızlık ve
katliamlarına şahitlik
ediyordu. Nihayet
tekerrürden ibaret
olduğunu bildiğimiz
tarih, ışık saçan
idealimizin kapatıldığı İstanbul mahzenlerinden bir kez daha
dirilişine tanıklık
etmek üzereydi.
132
haziran 2014
Güçlü bir devlet olunabilir, fakat bu devlet
dinini, dilini, rengini ve sair hiçbir şeyi ayırt
etmeden, zalimin pençeleri altında inleyen
mazlumun yaralarına merhem olup derdiyle
dertlenme niyeti taşıyan bir millete sahip değilse, böyle bir devletten hiç kimse ne dünyaya, ne de gönüllere bir lider beklesin.
İdealimizi ayakta tutmak için varını yoğunu
ortaya koyan milletimizin, defalarca denenmesine rağmen tıkıldığı mahzenden çıkmayı
başaramadığı bu yıllarda dünya, mazlumun
kanını içip bir de canını okuyan sömürücü
vampirlerin arsızlık ve katliamlarına şahitlik
ediyordu. Nihayet tekerrürden ibaret olduğunu bildiğimiz tarih, ışık saçan idealimizin
kapatıldığı İstanbul mahzenlerinden bir kez
daha dirilişine tanıklık etmek üzereydi.
Ahmet Sağlam
[email protected]
zenginler mi,
eki “lider”mi olacak?
Mahcup fakat
aziz bir şehir vardı
Sanki büyük idealin dirilişine ev sahipliği
yapmaya hazırlanan aziz İstanbul’un azameti, karanlık düşünceli güçlerce gasbedilmiş ve İstanbul’dan geriye karanlık güçlerin
bile baktıkça içini karartan mahcup bir şehir
kalmıştı. Çok yıpranmıştı bir zamanların
medeniyetler payitahtı koca şehir. İhtişamı
dillere destan olan aziz İstanbul, artık yol,
çöp, su, altyapı, temiz olmayan hava ve en
önemlisi de liyakatsiz belediyeciler sorunuyla resmen kendi haline bırakılmıştı. Artık
İstanbul, çocukları sadece masallarda mutlu
eden eski bir şehirdi.
Sonra tarihler 27 Mart 1994’ü gösterdiğinde, İstanbul’u bir kez daha eski azametine
kavuşturmak için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olan bir isim, hiç
beklenmedik bir şekilde seçimlerden zaferle
ayrılmış ve böylece ardı arkası kesilmeyen
büyük zaferlerinin ilkine imza atmıştı. Bu
sefer zafer el değiştirmişti. Bu sefer millet,
karanlıklara karşı hamlesini oynamıştı. Sorunlar ardı ardına çözülmeye başladı, fakat
bu durum milleti mutlu ederken, karanlık
güçlerin fena halde canını sıkıyordu. Bundan dolayı defalarca İstanbul’un hızını kesmek istediler fakat olmadı. Aziz İstanbul’un
hak ettiği konumuna tekrardan kavuşmasına engel olamadılar.
İstanbul düzeliyordu düzelmesine fakat
buna ne milletim yeterince sevinebiliyordu, ne de değişime öncülük yapıp gönüllere tahtını kuran “Yeni Başkan”. Tek gayesi
kendisine İstanbul’unu emanet etmiş olan
milletinin makus talihini tarihe gömerek
onu aydınlık yarınlara taşımak olan Uzun
Adam, İstanbul için ne kadar çalışırsa çalışsın, milletinin yüzündeki o can sıkıcı acı ifadeyi hissediyordu. Kendisiyle aynı buruklu-
RECEP TAYYİP ERDOĞAN, TÜRK MİLLETİNİ VAR EDEN KÜLTÜR DEĞERLERİ İLE
KENDİNİ YETİŞTİRMİŞ ENDER SİYASETÇİLERİMİZDEN. ERDOĞAN’IN, YANİ ASLINDA
MİLLETİMİZİN DİĞERLERİNDEN FARKI, ZALİMİN ZULMÜNE “DUR!” DEMEK İÇİN
ZALİMDEN DAHA GÜÇLÜ OLMAYI BEKLEMEMESİNDE GİZLİDİR. MİLLETİM BU İMTİHANI, KURTULUŞ MÜCADELESİ’NDE VERMİŞ VE YENİLMEZ DENİLEN ORDULARI
YENMİŞTİR.
ğu taşıyan milletinin neden sevinemediğini
aslında çok iyi biliyordu. Çalışmaktan yüksünmeyen milletimin başına öyle bir çorap
örülmüştü ki, bu düzende milletim ne kadar
çalışırsa çalışsın, ne yaparsa yapsın, yapılan
hiçbir hizmet, hiç de adil olmayan bir yarışta memleketimize bir adım dahi mesafe kat
ettiremiyordu.
Ülkemizi dört bir yandan çevreleyen
ateşi söndürebilmek maksadıyla her fert,
aslında üzerine düşen vazifeyi yerine getirip İbrahim’i yakan ateşi söndürmeye giden
karınca misali sırtına su damlasını yüklenmekten kaçmamıştı, lakin ülkesini ateşten
korumak isteyen milletimin, Hz. İbrahim’in
karıncasından bir farkı vardı: Hz. İbrahim’in
karıncasının yapması gereken, sadece suyu
menzile varana kadar dökmeden muhafaza
etmekti. Ancak milletimin bununla beraber
başarması gereken bir görevi de sırtında taşıdığı suyu içmek isteyen sineklerden korumaya çalışmaktı. İşte işin zor kısmı da burada başlamaktaydı. Millet, artık kime hizmet
ettiğini bilemez hale getirilmişti.
Dünya liderlerinin ne
diyeceğini merak ettiği lider
Erdoğan, milletini bu çıkmazdan sıyırmak için İstanbul’un kabuğunu kırmak
zorunda olduğunu fark etmişti. İstanbul’un
gelişmesinin devamlılığı, Türkiye’nin büyümesinden geçiyordu. Daha fazla vakit kaybetmeden kollarını sıvadı. Bu sefer hedefte,
her işi tıkanmış olan ve dışa bağımlılığından
dolayı kriz üstüne kriz yaşayan bir Türkiye
vardı. Erdoğan’ın hayallerinde ise, zalimin
pençelerinden mazlumu kurtarma gücünü
taşıyan bir Türkiye canlanıyordu.
Kadim milletimiz, ne için yola çıktığından
emin olduğu Uzun Adam’ına mührü teslim ederken tereddüt dahi etmedi. 2002’de
başlayıp halen devam eden Başbakanlık
süresince demokratikleşmeden sağlığa, eğitimden ulaşıma kadar birçok alanda birçok
değişim ve gelişime imza atıldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük demokratikleşme ve
kalkınma adımlarıydı bunlar. Artık ülkenin
başında yüzüne kitaplar atılan, yumruklar
savrulan bir başbakan değil, dünya liderlerinin “ne karar vereceğini merak ettikleri” bir
“Başbakan” vardı.
Recep Tayyip Erdoğan, Türk milletini var
eden kültür değerleri ile kendini yetiştirmiş
ender siyasetçilerimizden. Erdoğan’ın, yani
aslında milletimizin diğerlerinden farkı,
zalimin zulmüne “Dur!” demek için zalimden daha güçlü olmayı beklememesinde gizlidir. Milletim bu imtihanı, Kurtuluş
Mücadelesi’nde vermiş ve yenilmez denilen
orduları yenmiştir.
Şimdi soruyorum sizlere: Sizce dünya
genelinde karşı sömürgeci vampirlerin başlattığı bu savaşı mazlumun elindeki ekmeğe
göz diken ve kendilerini “dünya lideri” olarak
atfeden para babaları mı kazanacak, yoksa
kendini ancak hizmetkâr olarak tanımlayan,
fakat mazlumlar tarafından gerçek “dünya
lideri” olarak anılan Uzun Adam ve milleti
mi?
haziran 2014
133
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Son Osmanlı: Er
Eğer Türkiye için koyulan 2023
hedefine
ulaşmak,
bölgesel güç
olmaktan
da öte bir
dünya devi
olmak istiyorsak, bu,
ancak duruşu ve vizyonuyla dünya
liderleri arasına girmeyi
hak etmiş
biri sayesinde olabilir.
Ancak böyle
biri ülkesini
dünyanın
süper liginde kafaya
oynatabilir.
O liderse Recep Tayyip
Erdoğan’dan
başkası değildir.
D
ÜNYANIN neresinde bir zulüm varsa,
Osmanlı oraya adalet
götürmüştür. Nerede
bir afet yaşandıysa,
Osmanlı oraya yardıma koşmuştur. Nerede kıtlık olduysa, Osmanlı
oradakilerin karnını doyurmuştur.
Bütün bunları yaparken de din ve
ırk ayrımı yapmamış, önceliği insanlık olmuştur. 1847’de İrlanda’nın
yaşadığı kıtlığa 5 gemi dolusu tahılı
gönderen de, 1889’da ABD’deki sel
felaketine ilk koşan da Osmanlı olmuştur. 19. yüzyılda Almanlar, mahsullerini gasp eden Fransızlardan
zulüm gördüklerinde yardım için
yine Osmanlı’ya müracaat etmiştir.
Osmanlı’nın şefkat ve adalet eksenli yardım içtihadı, siyasî ve malî
olarak en zor dönemlerinde bile
değişmemiştir. İşte bu yüzden Osmanlı dünyaya hükmeden bir dünya devleti, sultanları da tartışmasız
dünya liderleri olmuşlardır.
Cumhuriyet tarihi ise maalesef
yardım eden değil, yardım alan pozisyonu ile Türkiye için kötü anılarla doludur. Osmanlı’nın siyasî ve
kültürel mirasını reddeden zihniyet,
bırakın dünya liderliğini, bölgesel
güç olmaktan bile uzak kalmış ve
eline verilen koltuk değnekleri her
an geri alınabilir korkusuyla yaşamayı öğrenmiştir. Ta ki rahmetli
Özal’a kadar…
Özal, Türk devletleri ile başladığı
siyasî, askerî ve insanî işbirliklerini yavaş yavaş İslam coğrafyasına
da yayarak Türkiye’nin, ABD ve
Rusya’nın ardından dünyanın üçüncü büyük gücü olması yolunda büyük
adımlar atmıştır. Yurtiçinde büyük
kitleleri peşinden koşturmayı beceren Özal, yurtdışında da yavaş yavaş
Türkiye’nin itibarını yükseltmeye
başlamıştır. 1983-1993 arası Özal’lı
134
haziran 2014
yıllar, Türklerin geri dönüş sinyallerini verdiği yıllar olmuştur. Ne yazık
ki -ülke adına- zamansız ölümü, bu
yükseliş trendini sekteye uğratmıştır.
Türkiye’nin
vazgeçilmezi
1993-2002 arası, kayıp yılların
belki de en kıymetlileridir. Zira
Özal’ın ardından gelebilecek dirayetli bir lider, bugün Türkiye’yi
dünyanın en büyük üç gücü arasına sokabilirdi diye düşünüyorum.
Buradan hareketle Recep Tayyip
Erdoğan’ın dokuz yıl kadar geç kaldığına hayıflanıyorum.
Tabiî ki hayıflanmak biz vatandaşların işi. O, hiç de karamsarlığa kapılmadan, başladığı yolda
koşarak ilerlemeye devam ediyor.
Osmanlı’nın torunlarına yakışır şekilde etkin dış politika hamlelerini
ekonomideki sağlam yükselişiyle
destekleyen Erdoğan, iç siyasetteki
başarı grafiğini de her seçimde biraz daha yukarı çekerek Türkiye’nin
vazgeçilmezi olmayı başardı.
Peki, Erdoğan bu parlak siyasî
kariyeri nasıl oldu da bu kadar kısa
bir sürede elde etti? Ezik bir ülkenin vatandaşlarının liderlerinden
beklediği ilk şey -ekonomik rahatlıktan bile önce-, kendisini ezmiş
olanların önünde dik duruştur.
Erdoğan’ın henüz başbakan bile
olmadan önce, ABD Başkanı Bush
ile görüşürken verdiği rahat pozlar
bu bakımdan çok önemliydi. Amerikan başkanlarının yanındayken elleri dizlerinde oturan başbakanlardan sonra bacak bacak üstüne atma
cüreti inanılmazdı.
Dünyanın prestij
markası
İlerleyen günler, gerek hitabeti
ve gerekse ekonomik başarıları, dış
politikadaki dinamizmi, dik duruşu
ve hatta dik başlılığı ile Erdoğan’ın
içeride gücüne güç kattığı günler
oldu. Ancak tarih kitaplarından
okuyabildiğimiz ve “O günlerin geri
gelmesi bir rüya” diye karamsarlıkla geçirdiğimiz ömrümüz, artık
filizlenmiş bir umudun meyvelerini toplama süreciyle onurlanmıştı.
Önce içeride sosyal devlet politikaları gereği açlara aş, hastalara doktor, evsizlere ev, fakirlere maaş oldu
devlet ve vatandaşa şefkatli yüzünü
gösterdi. Sonra dünyanın dört bir
tarafına yardım konvoyları ulaştı.
Kapısında yattığımız kredi kuruluşları Türkiye Cumhuriyeti’nden borç
alabilme derdine düştü. Uluslararası
yardım kuruluşlarının önemli finansörlerinden biri oldu Türkiye.
Myanmar’dan
Yunanistan’a,
Suriye’den Filipinler’e, Libya’dan
Afganistan’a kadar 161 ülkeye devlet eliyle ulaşan insanî yardımlar
2012 itibariyle yıllık 2,5 milyar doları aşarken, bu konudaki sıralamada da dünya dördüncülüğüne kadar
gelindi. STK’lar ve yatırımlar vasıtasıyla yapılan yardımlar da ilave edilince bu miktar neredeyse 3,5 milyar
doları buldu. İnsanî yardımlar konusunda bu yükselen prestij karşılığında Dünya Gıda Programı,Türkiye’yi
yükselen donör olarak ilan etti. Birleşmiş Milletler de 2016 yılında ilk
defa düzenlenecek Dünya İnsanî
Yardım Zirvesi’ni İstanbul’a vererek
bu onuru taçlandırdı.
Artık - dünyanın neresinde olursa olsun - sıkıntıya düşmüş kim varsa bilir ve bekler ki Türkiye yanında
olacak. Aynen bundan yüz yıl öncesinde de olduğu gibi…
Lider ülkenin lideri
Burada
değinilmesi
gereken
doğan
önemli bir detay olduğunu düşünüyorum.
Yüzyıllardır insanî yardımları bir siyasî yatırım aracı olarak kullanan Batılı ülkelerin
tersine Osmanlı, İslamî inancına da uygun
olarak insanî sebeplerle ve büyüklüğünün bir
göstergesi olarak yapmıştı yardımları. Veren
elin alan elden üstün olduğu unutulmadan,
her ihtiyacı olanın yanında olunmuş ve asla
bu yardımlar bir ranta döndürülmemişti.
Dış yardımlar, Osmanlı’da bir devlet politikasından çok, padişahların dinî ve insanî
gelenekleri ile şekillenmişti. Oysa bugün,
insanî boyuta siyasî bir boyut da katılmış ve
yapılan yardımlar, ortak ticaret anlaşmaları
ve ihaleler gibi motiflerle desteklenerek karşılık bulunmaya başlanmıştır.
Cüneyt Akar
[email protected]
Artık bu iş, bizim için de bir devlet politikasıdır ve öyle de olmalıdır. Elbette buradan
elde edilecek en büyük kazanç, Türkiye’ye
karşı duyulan sempatinin büyümesi ve
Türkiye’nin siyasî dostluklarının artmasıdır.
Artık dünyanın gözü kulağı ülkemizin
üzerinde. Hem bizi kaosa sürüklemeye çalışan ülkeler, hem de daha güçlü olmamızı
bekleyen mazlum halklar var. Türkiye Erdoğan gibi bir lideri kaybederse, dünyanın
yükselen yıldızı olma hüviyeti bir miktar
sekteye uğrar. AK Parti ne kadar kıymetli vekilleri bir araya toplamış olursa olsun,
onun liderliği ivmeyi hep yukarıda tutacaktır. Eğer Türkiye için koyulan 2023 hedefine
ulaşmak, bölgesel güç olmaktan da öte bir
dünya devi olmak istiyorsak, bu ancak duruşu ve vizyonuyla dünya liderleri arasına
girmeyi hak etmiş biri sayesinde olabilir.
Ancak böyle biri ülkesini dünyanın süper
liginde kafaya oynatabilir. O liderse Recep
Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir.
Bizim için en büyük tehlike, Türkiye’nin
lider ülke değil de lider ülkesi olarak kalmasıdır. Eğer AK Parti tabanı Erdoğan sonrasında göreceği manzaradan endişe duyuyor-
sa, bu geleceğimiz açısından ürkütücü olur.
Bunun için yapılması gereken, Erdoğan’sız
bir yönetime de hazır olmaktır. Bu da ancak
sistemin doğru kurulmasıyla mümkün olabilir. Açıkçası, ben hâlâ taşların tam olarak
yerine oturduğunu düşünmüyorum. Bence
Türkiye, şimdilik bir lider ülkesi.
Hâlbuki artık bir düzen ülkesi olmanın
zamanıdır. Başa kim geçerse geçsin, az çok
aynı beklentilerin içinde olmalıyız. Akşamdan sabaha dış politikaların ve kim olursa
olsun uluslararası pozisyonumuzun değişmeyeceğini, ekonomik ve sosyal politikaların yeni gelenler tarafından kolay kolay
bozulamayacağını bilmeliyiz. Bu, bugünün
Türkiye’sinde pek mümkün görülmüyor.
Bu yüzden de daha önce de defalarca yazıp söylediğim gibi, Türkiye’nin Erdoğan’a,
açık ufkuna, geniş vizyonuna Başbakan ya
da Başkan olarak şu anda çok ihtiyacı var.
Mevcut anayasal şartlarda oturacağı Cumhurbaşkanlığı makamı, onu pasifize etmek
isteyenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka
bir işe yaramaz. Bu yüzden de adaylığını
çok iyi analiz etmeli, bugüne kadar olduğu
gibi “Önce vatan” demeli. Siyaset nankördür,
unutur. Kendisini asla unutturmamalı.
haziran 2014
135
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Belki destanlar, yazılı ve
sözlü kalıplara
döküldükleri
için nesilden
nesle kavuşan
bir şöhrete mazhar olurlar. Ama
destanın kahramanı, yazan
veya söyleyen
değil, destanda
anlatılan olayı
gerçekleştirendir. Tayyip
Erdoğan, nüfus
artışını teşvik
ederek kendi
varlığından
ve gücünden
korkmayan,
bilâkis kendine
güvenen, büyümeye cesareti olan “Yeni
Türkiye”nin
doğuşunu
müjdelemiştir.
O nedenle “en
az üç çocuk”
söylemi, yeni
Türkiye’nin
varoluş destanının en önemli
şifrelerinden
biri, hatta birincisidir.
136
H
ER aileden en az
üç çocuk isteyen bir
lider… Bu, Türkiye
için hayalden öte bir
şeydi. Çünkü üretimi, sanayisi ve topyekûn ekonomik
unsurlarıyla artan nüfusa yetişemeyen bu ülkede en vatansever, halka
en yakın olduğu düşünülen liderler
(mesela merhum Turgut Özal) bile
topluma doğurganlığı arttırıcı telkin
ve teşvikte bulunmaya cesaret edememişlerdi. Aksine, nüfus artışının
dizginlenmesi (nüfus planlaması),
Türk siyasî hayatının vazgeçilmezi,
partiler üstü bir politika olagelmiştir.
haziran 2014
2000’li yılların başında göreve
gelen bir başbakanın, meydanlara
çıkıp halkından “En az üç çocuk
yapmalısınız. Hatta daha fazla…”
diye talepte bulunmasıyla Türkiye,
nüfusun bir ülke için önemini müdrik bir liderle ilk defa tanışmış oluyordu. Dahası bu lider, doğurganlığı
ısrarla teşvik etmekle nüfus artışını
karşılayacak (en azından dengeleyecek) bir ekonomik büyümenin
sağlamasını göze aldığını da gösteriyordu. Bu, fevkalade cesaret isteyen bir şeydi. Çünkü böyle bir talebin popülizm bakımından hemen
hiçbir getirisi olmadığı gibi, halk
tabanında karşılık bulması halinde
geriye dönüşü mümkün olmayan
sonuçlar doğuracağı da açıktı.
Şöyle ki... Her şeyden önce bu talebin nicelik olarak halktan ne kadar
karşılık bulacağı belirsizdi. Belirsizlik, azamî riski öngörmeyi gerektirir.
Şu halde halktan en az üç çocuk ve
hatta fazlasını istemeye cesaret etmenin bir anlamı da demografik
büyümeye paralel olarak maksimum
refahı öngörmek, bu performansı
göze almak demektir. Bu da Türk
siyasî hayatında görülmüş ve duyulmuş bir şey değildi.
Songül Boz Aydın
[email protected]
Efendi değil,
hizmetkâr olmak!
Nitekim “en az üç çocuk” talebiyle halkın
karşısına çıkan Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti, kamu kaynaklarını giderek yükselen
grafiksel bir seyirle sosyal hizmetlere aktararak ve bu alanda gün geçtikçe halk yararına
yeni hizmet kalemlerini uygulamaya sokarak
talebindeki samimiyeti de açıkça ortaya koymuştur. Bu, aynı zamanda “Biz millete efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geliyoruz”
iddiasının da içinin doldurulması demektir.
Yapılan hizmetleri liste halinde yazmak,
yazımızın konusunu genişleteceği kadar hacmini de bir hayli aşacağı için mümkün de-
ğildir. Ancak birkaç misal vermek, konunun
anlaşılması bakımından yararlı olacaktır.
Tayyip Erdoğan iktidarında özellikle engellilere dair uygulamaya koyulan hizmetler
dikkat çekicidir. Söz konusu hizmetlerin en
önemlisi ise, engelliler için devletin bakım
parası ödemeye başlamasıdır. Geçmişte tamamen kaderine terk edilen ve aileleri için
gerçek anlamda bir yük teşkil eden engelliler,
bugün devlet tarafından sağlanan imkânlarla
gerek aileleri, gerekse bakımlarını yapan kurumlar için adeta velinimet haline gelmiştirler. Günümüzde bakıma muhtaç engellilere
evlerinde veya kurumlarda bakım hizmeti
verilmektedir.
Devlet, bakıma muhtaç engellilerden yatılı
bakım merkezlerinde günde 24 saat süreyle
bakım hizmeti alanlar için iki aylık net asgarî
ücret tutarında, gündüzlü bakım merkezlerinde günde 8 saat süreyle tam gün hizmet
alanlar ve akrabaları tarafından günde 24 saat
süreyle evde bakılanlar için de bir aylık net
asgarî ücret tutarında ödeme yapmaktadır.
Böylece devlet, engelli vatandaşlarının bakımını gönüllü olarak tekeffül etmiş olmaktadır. Hiçbir sosyal baskı olmaksızın ve iktidar
tarafından siyasî malzeme yapılmadan engelli
vatandaşlara sağlanan bu hak, ceberrut devlet
anlayışından hizmetkâr devlet anlayışına geçişin en önemli göstergesidir.
Memleket bat-mı-yor!
Bakmayın gözünü kin bürümüş, kalpleri
taassuptan taş kesilmiş holiganların fütursuz
ve pervasızca “Memleket batıyor!” diye yaygara koparmalarına... Tayyip Erdoğan iktidarının ilk on yılında, ülkemizde mevcut iş
yeri sayısı yüzde 67, çalışan sayısı da yüzde
73 arttı. Bu öyle “Efendim nüfus da artıyor,
elbette istihdam da artacak” kabilinden bahanelerle geçiştirilecek bir netice değildir. Bu
ülkede, geçmişte olumlu olarak artan tek şey
nüfustan ibaretti. O da diğer olumlu sayılacak cılız ve yetersiz iyileşmeleri nispî olarak
düşürdüğü için daima ilerlemenin önünde bir handikap olarak görülmüştür. Zaten
Türkiye’de nüfus artış hızının, iş başına gelmiş siyasî aktörler tarafından mütemadiyen
düşürülmeye çalışılan bir parametre olmasının sebebi de budur.
Bundan başka, uygulamaya konan sosyal
hizmetlere misal olarak şunları da sayabiliriz:
Engellilere, 65 yaşın üstündeki muhtaçlar
gibi 2022 Sayılı Kanun kapsamına alınarak maaş bağlanmaya başlandı. Maaş alan
engellilerin sağlık primlerini de devlet ödemeye başladı. Yine engelli çocuğu bulunan
annelere erken emeklilik hakkı verildi. Sosyal güvencesi olmayan muhtaç dul kadınlara
250 TL tutarında aylık bağlanarak, bunların
da sağlık primleri devlet tarafından ödeniyor.
Halkın tamamı genel sağlık sigortası kapsamına alındı.
“Hizmetkâr”
Tüm bunlar, “Halka efendi olmaya değil,
hizmetkâr olmaya geliyoruz!” söyleminin laf
veya içi boş bir slogan olmadığını, aksine
devlet kurulduğundan beri halkla imtizaç
etmeyen, ceberrut idare ve hükümet anlayışının kaldırılarak, yerine olması gerektiği
gibi, halkın hizmetinde bir yönetim modelinin ciddiyetle uygulamaya konulma amacını
formüle eden samimî bir mesaj olduğunu
göstermektedir.
Şurası muhakkak ki, gözünü kapatan bir
kimseye var olan aydınlığı ve aydınlıktan mütevellit nimetleri anlatmak beyhude, aydınlığın ve nimetlerinin varlığını ispatlamak ise
imkânsız bir iştir. Bu hususta Yunus Emre’nin
şu mısraları ne kadar yol göstericidir: “Bilmeyen ne bilsin bizi,/ Bilenlere selam olsun…”
Gerçekten de bunca hayırlı hizmeti, ille
de tamamen uçurumun içine yuvarlanmış
bir ekonomiyi devraldıktan sonra, geçmişteki yolsuzluk ve yağmalamadan kaynaklanan
ağır yükü sırtlanmış bir iktidar tarafından
gerçekleştirilen bu hizmetleri görmemek ve
onu deruhte eden “Hizmetkâr”ı takdir etmemek nankörlükten başka bir şey değildir.
Belki destanlar yazılı ve sözlü kalıplara
döküldükleri için nesilden nesle kavuşan bir
şöhrete mazhar olurlar. Ama destanın kahramanı, yazan veya söyleyen değil, destanda anlatılan olayı gerçekleştirendir. Tayyip
Erdoğan, nüfus artışını teşvik ederek kendi
varlığından ve gücünden korkmayan, bilâkis
kendine güvenen, büyümeye cesareti olan
yeni Türkiye’nin doğuşunu müjdelemiştir.
O nedenle “en az üç çocuk” söylemi, yeni
Türkiye’nin varoluş destanının en önemli şifrelerinden biri, hatta birincisidir.
haziran 2014
137
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
Yıllar sonra Abdülhamit gibi, İslam
birliğinin yeniden
neşvünema bulması
için çalışan, bütün
mümin kardeşlerinin
derdi ile dertlenen
biri çıktı. Aynı dedeleri gibi İslam’a hâdim
olmayı şeref bilen,
hâmi olmaya gönüllü,
Filistin davasını sahiplenen, Mısır’daki
kardeşi için gözyaşı
döken, Suriye’yi dert
edinen, Arakan ve
Somali’ye yardım
eden bir “efe” çıktı.
Bütün kan ağlayan
gözler umutla o adama doğruldu; kim
bilir, belki yıllardır
süren zillet, yıllardır
süren zulüm biter de
eski huzur dolu günler geri gelirdi…
138
haziran 2014
Pan-İslamizm ve
Selâm…
Mahzun olma Usta, inan
yalnız değilsin./ Selam
var sana Gazze’den, selam var sana göklerden,/
Dualar sana yetimlerden./
Pakistan’dan, Yemen’den,
Afrika’dan, Suriye’den,/
Arakan’dan, Keşmir’den…/
Bırak çakallar leş peşinde
koşsun,/ Mahzun olma ne
olur! Susma, ümmet yine
senin sesinle coşsun…/ Ah
Usta ah! Abdülhamit’e ne
kadar benzersin,/ Bütün
ehli-salip ile cenk edersin;/
Anaların gözündeki yaşa
günlerce ağıt dizersin;/
Celalinle soysuzları titretirsin./ Sen hakiki lider, sen
ülkeye lütufsun…/ Bırak
kurtlar sisli havalarda ulusun./ Sen bırakma dizginleri kesse de zorluklar elini,/
Bırakma bizi, bırakma
ümmeti…/ Seninle Mehmetçikler bile başka gürledi./ Ezan, Kur’an asırlar
sonra ülkemin semasında
başka tüllendi./ Ar, namus kavramını hatırladık
seninle…/ Başörtüsü ile
bacıların, sayende her yerde./ Duacıyız sana kalbimiz
çatlarcasına…/ Ne Fatih
Sultan Mehmet, ne deden
Osman Gazi,/ İşleri bu kadar
zor değildi,/ Zira o zaman
düşman tek renkti./ Usta,
sakın mahsun olma!/ Vallahi bütün ümmet arkanda./
İşaret parmağınla gösterdiğin ufuk kanla boyandı;/
Bak yine kurtlar uluyor,
bıçak yine kemiğe dayandı./ Aldırma be Usta! Kâfirin
kanında hainlik var./ Sen
yürü yoluna, bu yolun sonunda kurtuluş var...
Rukiye Yıldız Erdoğmuş
[email protected]
Recep Tayyip Erdoğan
Ş
U fani arzın üzerinde savaşlar, kıyamlar ve kıtaller hiç bitmedi, bitmeyecek. Hak ile batıl, iyi ile kötü
hep savaştı, savaşmaya da devam
edecek. Dünyada huzur ve adalet olması için iyilerin kötüler üzerinde muktedir
olması gerekir. Dünyada savaşların sebebi
çıkar çatışmaları gibi gözükse de asıl saik
“din”dir; zira insanlar kutsalları için canlarından vazgeçebilirler. Bundan mütevellit
mukateleler genellikle “din” için yapılır.
İslam’da “fetih”, salt toprak almak değil,
irşattır, tebliğdir. Müslümanlar bu şuurla
dünyaya hâkim olmuşlardır. Batılıların “Karanlık Ortaçağ” dedikleri zamanlarda İslam
âlemi, âlemşümul olma yolunda hızla ilerliyor, kıtalara hükmeden padişahlar İslam
çatısı altında birleşiyor, güç birliği ediyor,
kız alıp kız veriyor, kan bağı kuruyor, kısacası gücüne güç katıyordu. İslam, diğer inanç
sahiplerinin korkulu rüyası oluyordu. Nasıl
olmazdı ki, Müslümanlar hem kalpleri, hem
de toprakları fethediyordu. Gayrimüslimler
meydanlardaki hezimetlerine bakıp galibiyet için başka çareler arıyorlardı. Savaş meydanlarında galip olamayacaklarını anlayan
Batılılar, kitleleri birbirine düşman ederek,
haince yöntemlerle İslam coğrafyasını alabora etmeye çalışıyorlardı.
1789’da Fransa’daki ihtilalden sonra “ırkçılık”, dünyaya hızla çoğalan bir virüs gibi
yayılıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda dört
büyük imparatorluğun dağılıp yıkılması
meydanlarda kaybedilen bir savaş varmış
gibi gösterse de asıl bölünmeler “ırkçılık”
yüzünden oluyordu. “Ulus devlet” argümanı
ile devletcikler kuruluyordu. “İnsan hakları”
diyerek başlayan pek çok bildiri, insanlara
baş kaldırmayı ve isyanı empoze ediyordu.
İnsanları ırk ve kavim olarak bölmeye başlayınca İslam’ın vahdet/birlik ve kardeşlik
şuuru ortadan kalkıyor, ülkeler şerha şerha,
depremde yarılan topraklar gibi çatlıyor
bölünüyor, insanlar bu bölünmelerde telef
oluyordu. Böylece savaşacak sebepler artıyor, kardeş kardeşi ile kanlı bıçaklı oluyordu.
Bahreyn’i Katar’a, Özbek’i Tatar’a düşman
ediyorlardı.
Birinci dünya savaşında bizden kopan ülkeler, aynı bir vücuttan kopan uzuvlar gibi
acılı, sancılı kopuyor, her isyan haberi ile
İslam coğrafyası kan ağlıyordu. Arap milliyetçiliğini dejenere eden İngilizler, Arapları önce bizden koparıyor, sonra da kendi
aralarındaki kavmiyetçiliği/asabiyeti, hatta
mezhep farkını kaşıyarak kanatıp yara ediyor, sonra o yaradan kan emen sinekler gibi
nemalanıyorlardı.
Rusya’daki Müslüman bölgeleri aynı
taktikle bölüyorlar, “Tacik” diyerek, “Tatar”
diyerek “Kazak” diyerek aralarına set çekiyorlardı. Endülüs’te aynı taktikle Muratıplar ve Muvahhitler şeklinde bölünmüştü ki
birbirlerine kırdırıp yok etmişlerdi.
Hâdim’ül-İslam
Bütün dünyadaki Müslümanlar arasında
doğudan batıya ve güneyden kuzeye ortak
“dil” Arapça, Farsça ve Türkçe olmuş, İslam
ortak “din” olmuş, kitleler kıtalar birleşmiş
ve güç birliği yapmışken hepsini eş zamanlı
ve aynı taktikle bölüp parçaladılar. Çünkü
İslam ülkeleri dayanışma içinde olunca güçlerine güç katıyorlardı, Batılılara sömürge
yapacak kara parçası, köle yapacak insan
kalmıyordu, bu durumu işte böylece berhava
etmiş oluyorlardı.
Dünyadaki sapık akımlar ve ideolojiler
güç kazanmak için değişik yollara başvururken, Abdülhamit Han ise asıl güç birliğinin
“mümin kardeş” bilinci ile sağlanacağını biliyor, o yüzden “Pan-İslamizm”i diriltmek için
çaba harcıyordu. Yine dünyanın kuzeyinden
güneyine “Arapça” hâkim dil, “İslamiyet” de
hâkim din olsun istiyordu. O da biliyordu ki
silahlar, sapkın ideolojilerin elinde mazluma
yönelir, Müslüman’ın elinde de zalime. Erk
Müslümanların elinde olursa dünyaya huzur ve adalet gelirdi.
Türkler İslam’ın tarihî serencamında hep
baş aktör olmuş, İslam’ın hem hâmisi, hem
hâdimi olmuşlardır. Selçuklular zamanında halife Arabistan’da iken Selçuklu Hilatı
giyiyor, gönüllü olarak Selçuklu padişahlarının gölgesine sığınıyordu. Tuğrul Bey’den
tutun da hilafet nişanelerini ülkemize getiren Yavuz Sultan Selim’e kadar, Fatih Sultan Mehmet’ten Abdülhamit’e kadar bütün
padişahlar, Harameyn’den ödenek almadıkları gibi kutsal Hicaz bölgesini de mamur
etmeye çalışıyor, oranın gönüllü hâdimi
olduklarını söyleyerek bunu mühürlerine
bastırıyor, “Hâdim’ül-Harameyn” mahlasını
kullanıyorlardı.
Bu bilinç ve şuurla İslam çatısı altında ülkeler birleşiyor, kuzeyden güneye güç
Müslümanların oluyordu. Pek çok bölge
bu sebeple vassalımız olmak için yarışıyordu. Yemen, Mısır, Makedonya, Irak, Suriye,
Katar… Bunların hepsi valiliğimizdi, ta ki
düşmanlar, içimizdeki aveneleri ile yönetimimize karışıp çeşitli imtiyazlar elde ederek
gerek finansal, gerekse doğal kaynaklarımızı
elde edene, İslam coğrafyasını bölüp parçalayıncaya kadar.
Tuzağa düşünce…
Abdülhamit Han, güçlü olmak için
İttihad-ı İslam (Pan-İslamizm) şuurunu
diri tutmaya çalışıyordu ama düşman en
tehlikeli oyunları sahnelemeye başlamış, İttihatçılar vasıtası ile içimize kadar sızmıştı.
Irkçılık, Türkçülük, Arapçılık, kavmiyet/
asabiyet ve hatta mezhep farkı şeklinde
ayrım için ortaya konulacak ne kadar sebep varsa bölüp parçalamak için koz olarak
kullanıyorlardı. Mısır’ı güçlü donanması ile
ele geçiremeyen Napolyon’un rağmına İngilizler Kavalalı’yı avuçlarının içine almışlardı;
bizim hıdivlik verdiğimiz merkezler müstakil yönetim olma yoluna girerek düşmanın
tuzağına düşmüşlerdi.
Milliyetçilik virüsü ile bölüp parçaladıkları İslam coğrafyasında düşman güçleri
cirit atıyordu. San-Remo’da alınan karara
göre (19-26 Nisan 1920) Suriye ve Lübnan
Fransızların, Irak-Filistin-Ürdün İngilizlerin olmak üzere ilk taksim yapılıyordu.
Daha sonra “İran’ın güneyi İngiliz mandası,
kuzeyi Rusya’nın olsun” diyerek dünyadaki
bütün İslam coğrafyası pay edilecekti.
Ne gizli anlaşmalar, ne de katliamlar bite-
haziran 2014
139
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
cekti. Müslümanlar doğranmaya, kadınlarına tecavüz edilmeye, çocuklar ana babalarının gözleri önünde parçalanmaya devam
edecek, fitne ve kaos hiç tükenmeyecek,
akan kan dinmeyecekti. İslam coğrafyasının
yeraltı kaynakları dev borularla bize düşman
ülkelere akıtılacaktı. Emperyalist ülkeler
sömürü yaptıkları ülke insanlarına hayvan
muamelesi yapacaklar, açlık ve sefalete terk
edeceklerdi. Dünya enerji kaynaklarının
yüzde 50’si İslam coğrafyasındaydı ve ayrıca kendilerine köle yapacakları ucuz insan
gücü de bu coğrafyadan temin edilecekti.
O gün bugündür İslam coğrafyası parya,
İslam coğrafyası öksüz, İslam coğrafyası
mazlum…
Şimdi tûlû zamanı
Yıllar sonra Abdülhamit gibi, İslam birliğinin yeniden neşvünema bulması için
çalışan, bütün mümin kardeşlerinin derdi
ile dertlenen biri çıktı. Aynı dedeleri gibi
İslam’a hâdim olmayı şeref bilen, hâmi
olmaya gönüllü, Filistin davasını sahiplenen, Mısır’daki kardeşi için gözyaşı döken,
Suriye’yi dert edinen, Arakan ve Somali’ye
yardım eden bir “efe” çıktı. Bütün kan ağlayan gözler umutla o adama doğruldu; kim
bilir, belki yıllardır süren zillet, yıllardır süren zulüm biter de eski huzur dolu günler
geri gelirdi…
O yüzdendir ki Recep Tayyip Erodğan,
Pakistan’da yol boyunca gül yaprakları ile
karşılandı. O yüzdendir ki Arakan’da canlı
canlı ateşe atılıp yakılan insanların yakınları, o çaresiz anlarında Türkiye Dışişleri
Bakanı’nı görünce babasını görmüş evlat
gibi sarılıp kolları altına sığındı; yaşlı dedeler
bir çocuk gibi sevinip ve yılların acısını gözyaşlarına bindirip dünyaya salıverdi. O yüzdendir ki Mısır’daki gençler “Recep Tayyip
Erdoğan” diye bağırıyorlardı. O yüzdendir
ki insanlar, Mekke ve Medine’de kızdıkları
kişiyi “One minute!” diyerek susturuyordu.
Lisanı hali ile “İnnemel mü’minune ihvetün” ayetini haykıran bu adamdan o düşmanlar çekinir oldu. En büyük korkuları
da Müslümanların ele ele verip güçlenmesi
değil miydi? Ya uyuyan dev uyanırsa?..
“Diktatör” diyerek korkularını gizlemeye,
onu uysal olmaya zorladılar. Diğerlerine bir
muhtıra yetiyordu, bu efe adamı devirmek
için ellerindeki bütün kozları kullandılar;
her birimdeki, her kurumdaki adamlarını
sahaya sürüdüler. Ama bu sefer çetin cevize
çattılar. Gecelerin ardı sabah, bu ümmet çok
gece yaşadı, şimdi tûlû zamanı…
140
haziran 2014
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
90
LI yıllar… Özal, şüpheli bir
ölümle milletin bağrından
koparılır. Kargaşa, kaos, yıkım… Her sabah insan ruhunu, cenderesinde umutsuzluğa boğan kötümser
manşetler, mafya baskınları, hukuksuzluklar… İntiharlar ardı sıra ve yığınla nümayiş… Devlet aklının
Alman çeliğinden yapılma Fransız giyotini ile başından uçurulduğu karanlık günlerde faili meçhulse
sıradan bir hadisedir; günübirlik bir koşturmacanın adi neticelerinden yalnızca biri...
Kumarhanelerde
işlenen cinayetleri anımsıyorum. İçkiyi sünger gibi
çeken beyinlerde aklın,
hayatın tüm gerçekliğinden azade olduğu bir an
vardır. O anlarda, az evvel
dostane gülüşmelerin
yaşandığı masalarda kavgalar kopardı ve o kavgaların eşiklerinde patlayan…
Barut kokusu, mehtabı
kızıla boyamaya yetecek
kan saçıntısı duvarlarda…
Birdenbire hortlayan ne
idüğü belirsiz tarikatları,
akıl baliğ olamayan ve
kandırılmış üç beş cahili
gazete ve televizyon manşetlerinden düşürmeyen
bir kısım medya patronlarının küstahlıklarını hemen
hepimiz hatırlıyoruz. Başını
örten insanımıza nelerin
reva görüldüğünü de…
Çılgına döndük hepimiz; zor günlerdi.
Kaburgalarımız arasında sıkışıp kalıyordu
yutkunmalarımız.
İştahsızca yaşıyorduk
hayatı çoluk çocuk,
yaşlı genç… Karamsar bulutlar altında
eziliyordu mavilikler,
umutlar kayboluyordu
göğümüzden. Dişlerinde kan kurusu kara bir
ölümü taşıyanlar gülümsüyordu yalnız, bir
milletin ikbalini zulmete esir etmekle mutlu
oluyordu katiller.
Asker, üzerine vazife
olmayan her meselede vazifedardı o dönem. Subaylarını toplum katmanları
arasına ajanlık vazifesiyle
sızdırmayı maharet kabul
eden bir zihin bulanıklığının pençesindeydi bir yer.
Ordu, 28 Şubat’ın karanlık
dolaplarını çalışma grubu
etiketini vurduğu ihanet
tezgâhlarında tasarlayıp
ayyuka çıkaran muvazzaflar geçidi vardı o günlerde.
Yüksek rütbeli subaylar,
22 Ocak 1997’de, Gölcük’te
toplanırlar. Medya ve
Batı merkezli vakıflar
tarafından bir gece ansızın
çağırılan irtica hayaleti
üzerinden Hükümet’e
ayar verilmesi gerektiği
fikri tartışılır. Ve 97’nin 28
Şubat’ı, birtakım gazetelerin “Hayırlı olsun” manşetleriyle vuku bulur; Hükümet devrilir, “İrtica” başlığı
altında üniversiteden özel
sektöre, kamu hizmetinde
Muhammed Lütfü Avcı
[email protected]
“Adalet ve
Kalkınma” hamlesi
Adalet ve kalkınma hamlesi… Aksi söylense de bu, ilâhî bir müdahaledir İslam milletlerinin umudu olan Anadolu insanının hayatına. Bir dönüm noktasıdır. Kayıplarımıza yas tutabileceğimiz
zamanları yaşatması bile bu hamleyi hayırlarla yâd etmemiz
için yeterli. Üstümüzden o karamsar bulutları çekip alan kudrete hamdolsun. Aldığımız nefesi genişlettiği sadrımızda bahara
çeviren günleri bahşetti bize. Şimdiyse verdiği paha biçilemez
bunca nimet için mücahede etme vaktidir. Bu cinayetleri işleyenlere alkış tutan sahte şeyhlerin beddualarını, dul kadınların
ve yetimlerin duaları ile tersyüz etme zamanıdır.
dayatılacak olan ekonomik
yaptırımların mühürdarlığını yapması için göreve
getirildi. Vergi avı başlatıldı
ardından. Halk iki büklüm
bir halde yazarkasalarını
Hükümet’in başında paralamak ister gibi çarpıyordu
yerlere. Kimi kendini
yakıyordu bir akşamüstü
serinliğini beklerken, kimi
asıyordu ulu orta milletin
önünde aklını…
bulunan memurluklara
kadar hemen her kademede bir cadı avı başlatılır.
Ağır sanayi ve denk bütçe
hamlelerini gerçekleştiren,
Türkiye’yi bölgesinde ve
dünyada sözü geçen bir
devlet konumuna getiren
Refah-Yol iktidarı, yerini
zayıf bir koalisyona bırakmak zorunda kalır.
2001 krizi… Gecelik marjinal faiz oranları yüzde
200’lere dayanır, enflasyon tavan yapar; bankaların içi askerden bozma
hırsızlar, para baronları,
mafya kılıklı kirli bürokratlar tarafından boşaltılır,
esnaf kepenk indirir. İflasa
koşan onlarca şirket, bunalım geçirerek intihar eden
binlerce esnaf ve girdikleri
ağır teessür nedeniyle ince
hastalıkların pençesine
düşen yüzbinler…
Sağlığından olan insanlar arasında babam da vardı. Kriz, motor tamiriyle uğraştığı küçük bir dükkânda
yakaladı onu. Dört çocuğuna bakmak, evinin nafakasını çıkarmak için kirasını
ödemekte bile zorlandığı o
küçücük atölyede haysiyet
kavgasını verdiği esnada
patlak veren kriz, babamı
hünerli bir celladın kollarına, kansere teslim etti.
Ve gençliğe adım attığım
o karanlık sürecin devam
ettiği birkaç yıl içinde
ömrünü verip alın terini
akıttığı, helal kazanç peşinde kıvrandığı bir anda can
verdi babam. Tefecilere
borçlandıkları için intihar
eden yahut öldürülen nice
arkadaşının yasını tutmaya fırsat bulamadan kendi
göçüp gitti dünyadan.
Solan gencecik fidanlardı
her biri, hikâyeleri ise kriz
dönemini anlatan küçücük kesitlerden ibaret…
Önü ve ardıyla yıkımın
bütününü görüp anlamak
için ciltler dolusu yazmak
icap ederdi ama ne fayda!..
İnsan nisyan ile malul, hakikate dair hatırında tuttuğu şeyler o kadar az ki…
IMF, denk bütçenin intikamını almak için kapımızı
çaldı. Derviş, Türkiye’ye
Çılgına döndük hepimiz; zor günlerdi. Kaburgalarımız arasında sıkışıp
kalıyordu yutkunmalarımız. İştahsızca yaşıyorduk
hayatı çoluk çocuk, yaşlı
genç… Karamsar bulutlar
altında eziliyordu mavilikler, umutlar kayboluyordu
göğümüzden. Dişlerinde
kan kurusu kara bir ölümü
taşıyanlar gülümsüyordu
yalnız, bir milletin ikbalini
zulmete esir etmekle mutlu oluyordu katiller.
Adalet ve kalkınma
hamlesi… Aksi söylense de
bu, ilâhî bir müdahaledir
İslam milletlerinin umudu
olan Anadolu insanının
hayatına. Bir dönüm noktasıdır. Kayıplarımıza yas
tutabileceğimiz zamanları
yaşatması bile bu hamleyi
hayırlarla yâd etmemiz
için yeterli. Üstümüzden o
karamsar bulutları çekip
alan kudrete hamdolsun.
Aldığımız nefesi genişlettiği sadrımızda bahara
çeviren günleri bahşetti
bize. Şimdiyse verdiği paha
biçilemez bunca nimet için
mücahede etme vaktidir.
Bu cinayetleri işleyenlere
alkış tutan sahte şeyhlerin
beddualarını, dul kadınların ve yetimlerin duaları ile
tersyüz etme zamanıdır.
haziran 2014
141
DÜNYA LİDERİ
:
KAPAK LİDERİN DÜNYASI
O, zulme uğramış mümin
Siyaset, yaşamımızın olmazsa
olmazıdır. Nasıl ki yeteneği
olmayan kişi şair veya ressam
olmakta zorluk çekiyorsa, siyasette de böyledir; o da kabiliyet,
dirayet ve sabır gerektirir. Değil
midir Tayyip Erdoğan’daki bu
kabiliyet tüm dünyaya örnek?
Hitap gücüyle çocuğundan
yaşlısına kalplerde odak kuran
bir adam… Ondaki vakur duruş,
özgüven, zekâ, cesaret, adalet
ve merhamet değil midir zalimlere meydan okuyan? Salt kendi
vatanının toprakları üzerinde
yaşayan milletine değil, haksızlığa uğramış ve zulüm altındaki
bütün insanlaradır onun merhameti.
142
haziran 2014
Y
ENİ Türkiye’nin hukuk, demokrasi, ekonomi, eğitim ve diğer
birçok alanda büyümesinden, dünya
nazarında kazandığı
itibardan,
yapılan
köklü reformlardan
tek tek bahsetmeyeceğim. Mütemadiyen
söylendi, okundu, şahit olundu, bunları hepimiz biliyoruz gayrı; bu yazımda yalın ve duru
bir üslupla, halkın içinden biri olarak, yine
halkın içinden gelen Başbakanımız Recep
Tayyip Erdoğan’a olan sevgimi, yürek sesimi
özetle anlatmaya çalışacağım.
Eğer yalan yazacaksa kırılsın kalemler.
Sussun şiirler vahdeti bozacaksa. Yıkılsın kaleler zalimleri barındıracaksa. Kurusun kana
bulanmış nehirler. Sönsün çocukları, ocakları kül eden ateşler. Yayılsın kâinatın dört
bir yanına merhamet. Riya, kötülük, kibir
ve adaletsizlik diz çöksün Rahman yolunda.
İnsanlar için, millet için, İslam için hizmet
edenlerin gayreti ve hak konuşulsun…
İpek Acar Sert
[email protected]
lerin sığındığı bir liman
“Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ”
(“Kalpten kalbe giden bir yol var”) madem, bu yolda kimleri seveceğini seçebilir
mi insan? Hiç umulmadık anda birileri
gelir düşer gönle; o sevgi yeşerir, filizlenir
yürekte. Gün gelir de fark edersiniz ki kalp
meskeninde kök salmıştır o sevgi, koca bir
çınar olup gölgesine almıştır kalbi. Bu çınar
bazen sevgili olur, bazen kardeş; bazen dost
olur, bazen yoldaş; bazen öğretmeninizdir,
bazen evinizdeki emektar… Yahut bazen
bir Başbakan…
VE BİZ BU ANLAYIŞI MİLYONLARCA İNSANIN, MAĞDURUN VE DAHİ
ÜMMETİN SEVGİSİNE MALİK OLAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’DA DA
GÖRDÜK. ONUNLA ECDADI ANIMSADI MİLLET. ONUNLA DAHA DA GÜÇ
KAZANDI DEVLET. O, YETİMLERİN RÜYASINDAKİ BABA, ANALARIN DUASINDAKİ OĞUL, OZANLARIN DİLİNDEKİ TÜRKÜ, ÜMMETİN HİÇ BİTMEYEN
ŞÜKRÜ... ONA HİSSETTİĞİMİZ SEVGİYİ NE ENGELLEYEBİLİR? HANGİ GÜÇ
HÜKMEDEBİLİR ÂLEMLERİN RABBİNDEN BAŞKA? HİÇ KİMSE VE HİÇBİR
ŞEY!
Sevginin zuhur etmesi için sebepler gerek
değil. Yüce Yaratıcı istesin yeter ki… Sadece varlığından haberdar olduğumuz, hatta
hiç karşılaşmadığımız insanları sevecek kadar vâsidir kalp yurdumuz. Öyle olmasaydı,
sair topraklardaki ümmet sedasını kalbimizle işitebilir miydik? Onlarla aramızdaki
uhuvvet bağı ile birlikte ebediyete, Hakk’a
şehadetle yürüyebilir miydik?
Cemil Meriç şöyle diyor: “Bu ülkenin
bütün ırklarını tek ırk, tek kalp, tek insan
hâline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik bir
vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi, -ister siyah derili, ister sarı- ‘İnananlar
kardeştir’. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler
için yaşamak ve ölmek… Türk’ü, Arap’ı,
Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç… Gazaya, yani irşâda… Altı
yüzyıl beraber ağlayıp beraber gülmek...”
İşte inananlara yaraşan zihniyet bu!..
Ve biz bu anlayışı milyonlarca insanın,
mağdurun ve dahi ümmetin sevgisine malik
olan Recep Tayyip Erdoğan’da da gördük.
Onunla ecdadı anımsadı millet. Onunla
daha da güç kazandı devlet. O, yetimlerin
rüyasındaki baba, anaların duasındaki oğul,
ozanların dilindeki türkü, ümmetin hiç bitmeyen şükrü... Ona hissettiğimiz sevgiyi
ne engelleyebilir? Hangi güç hükmedebilir
âlemlerin Rabbinden başka? Hiç kimse ve
hiçbir şey!
Mütemadiyen söylerim “İmkânsız diye
bir şey yoktur. Yaratan ‘Kun fe yekun’ der,
her şey olur. O yeter ki ‘Ol!’ desin” diye. Ve
O “Ol!” demeseydi, nice insanın kalbinde
yeşermezdi Başbakanımız’ın sevda filizleri.
O, mukadderat dâhilinde imkansızlığı
tanımayan adam… Büyük risklerin, büyük
ideallerin büyük adamı… İstikrarlı, yiğit,
cesur, acar, itikat sahibi, zalimin korkusu,
mazlumun dostu... Her koşulda ve her zorlukta dimdik ayakta durmayı başaran, basiret sahibi, milletimizin lideri Recep Tayyip
Erdoğan…
Siyaset, yaşamımızın olmazsa olmazıdır.
Nasıl ki yeteneği olmayan kişi şair veya
ressam olmakta zorluk çekiyorsa, siyasette
de böyledir; o da kabiliyet, dirayet ve sabır
gerektirir. Değil midir Tayyip Erdoğan’daki
bu kabiliyet tüm dünyaya örnek? Hitap gücüyle çocuğundan yaşlısına kalplerde odak
kuran bir adam… Ondaki vakur duruş,
özgüven, zekâ, cesaret, adalet ve merhamet
değil midir zalimlere meydan okuyan? Salt
kendi vatanının toprakları üzerinde yaşayan milletine değil, haksızlığa uğramış ve
zulüm altındaki bütün insanlaradır onun
merhameti. O, yeryüzünde zulme uğramış
müminlerin sığındığı bir liman.
Hiç bilmediğimiz iklimlerde onun adı
duâ ile anılıyorsa bu durumdan onur duymamız gerek. Zira o bizim Başbakanımız
ve diliyorum ki, gelecekteki Cumhurbaşkanımız: “Recep Tayyip Erdoğan!”
Tüm inananlara selam olsun...
haziran 2014
143
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Ev sohbetlerinde vatandaşla
tanışılır, partimiz onlara
tanıtılır, varsa onların sorunları dinlenir ve çözülmeye
çalışılır, günün siyasî konuları konuşulur, üye olmak
isteyenler üye yapılırdı. Ev
sohbetlerinden sonra da
ilçe merkezine dönülerek
programın değerlendirilmesi
yapılır ve karşılaşılan sorunlar konuşulurdu. O zamanlar
-diğer partileri bilmem amabizim üzerimizde çok yoğun
baskı vardı. Emniyet tarafından çoğu kez toplantılarımız
basılırdı.
***
Refah Partisi, İstanbul’da
hayata geçirilen teşkilat
modeli ile büyümeye başlamıştı. Tabiî Tayyip Bey, o
dönem sadece İstanbul’a il
başkanlığı yapmıyordu, o
zamanlar birikimi olan ve
geniş kitlelere hitap edecek
hatip sayımız çok fazla
olmadığından Türkiye’nin
dört bir yanına gidiyordu.
İşte bu yüzden Türkiye
genelinde çok itibar gören
hatiplerden biri de İstanbul
İl Başkanımız Sayın Recep
Tayyip Erdoğan’dı. Belki
“Gitmediği il, ilçe ve evinde
kalmadığı teşkilat mensubu
kalmamıştır” diye söylesem
abartmış sayılmam. Zaten
bugün de bunun tezahürünü
görüyoruz.
***
“One minute!” hadisesine
gelirsek… İsrail, kurulduğundan bugüne kadar, dünya
kamuoyu önünde böylesi
ağır bir ithamla karşılaşmamış, tabiri caizse böyle bir
fırça yememişti. Ayrıca Mavi
Marmara ile başka bir hadise
daha oldu. Katliam, İsrail’in
hep yaptığı şeylerdendir
ama bu kez yaptığı yanına
kâr kalmadı. İsrail, ilk defa
Mavi Marmara’da yaptıklarından dolayı özür dilemek
mecburiyetinde kalarak
Türkiye’nin ortaya koyduğu
şartları kabul etti. Bu, İsrail
144
haziran 2014
AK Parti
Genel Başkan Yardımcısı
ve İstanbul Milletvekili
Ekrem Erdem
Türkiye’yi aşan Başbakan:
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
Beşir Coşkun
L
İDERLER, her şeyden önce kendilerine dost, sırdaş ve hacîb olan yol
arkadaşları ararlar. Bu kimselerin en
öne çıkan nitelikleri, liderle hemdem
olmalarıdır. Onlar birer gölge değildirler ve bütün kimlikleriyle liderin
şahsiyetine etkirler. Belki akıllara
önce lider gelir, ancak liderin aklına
ise önce bu dostlar gelirler.
>> “Ekrem Erdem” denince,
akla işte bu belirtmiş olduğum
hâl geliyor. Zira yalnız davası
için, kendi deyimiyle “Hakk
neredeyse biz orada olacağız!”
düsturunda sabit ve herkesin
aklına Recep Tayyip Erdoğan
ismi geldiğinde, Erdoğan’ın
aklında da hazır bir “Ekrem
Erdem” ismi vardır kanaatindeyim.
İşte bana nasip olarak da
böyle bir şahsiyetle tanışarak Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ı, ona ait geçmiş ve
gelecek düşünceler yumağını
baştan sona açıp tekrar sarmak
düştü. AK Parti Genel Başkan
Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sayın Ekrem Erdem ile
yaptığımız söyleşide ben çok
şey öğrendim. Gelin, yıllardır
aynı çilenin, sıkıntının, azmin,
çalışmanın, övüncün ve mutluluğun nasıl beraber yaşandığına birlikte şahit olalım…
***
“Vatandaşın
bizden çok büyük
bir beklentisi vardı”
• Öncelikle merak ettiğim
bir hususu sormak istiyorum. AK Parti’nin kuruluş
aşamasında bir “Erdemliler
Hareketi” vardı. Tarihte bu
isme bir yerde daha rastlanılıyor: “Hilful Fudul...”
Erdemliler Hareketi, ismini aldığında Hilful Fudul
da düşünülmüş müydü?
AK Parti kurulmadan önce
toplumda bir beklenti oluş-
tu. O günleri hatırlarsanız,
Türkiye’de çok büyük sıkıntılar vardı. Genel Başkanımız
ile nereye gitsek, “Partiyi ne
zaman kuruyorsunuz?” diye
soruluyordu. Çoğu yerde, daha
parti kurulmadan hareketimizde görev yapmak isteyen kişiler
organize olmuşlardı bile.
“Erdemliler Hareketi” ismi,
planlanarak konulan bir isim
değildi. Zira bu ismi milletimiz koydu, ani ismin konulma
süreci doğal bir şekilde oldu.
O günlerde vatandaş, gerçekten de büyük bir beklenti
içine girmişti. Herkesin umudu haline gelmişti Tayyip Bey
ve bir an önce partinin kurulup
teşkilatlanması noktasında
ciddi ve yoğun bir baskı altına
girmiştik. Nitekim bu teveccühü, girdiğimiz ilk seçim
olan 2002’de de net bir şekilde
gördük.
“Gitmediği il, ilçe
ve evinde kalmadığı
teşkilat mensubu
kalmadı”
• Sayın Başbakan ile dostluğunuz çok öncelere dayanıyor. Başbakan Erdoğan’dan
ziyade Recep Tayyip
Erdoğan’ı nasıl anlatmak
istersiniz?
Başbakanımızı MSP yıllarından tanırım. Tabiî o dönem
memur olduğum için partide
herhangi bir görevim yoktu;
ama Tayyip Bey’i mitinglerden, takdimciliğinden ve şiir
okumalarından biliyor ve tanıyordum. Fakat bizim Tayyip
Bey ile fiilen tanışmamız, bir
arada olmamız, 1984 mahallî
idareler seçiminde oldu. Ben o
zaman Refah Partisi’nden Şişli
Belediye Başkan adayı olmuştum ve İstanbul İl Başkanımız
da Recep Tayyip Erdoğan idi.
Öncesinde partide Kahraman
Emmioğlu İl Başkanı idi;
yanlış hatırlamıyorsam seçimin
ya öncesi ya da sürecinde bir
değişiklikle Tayyip Bey, İstanbul İl Başkanımız olmuştu. O
günlerden beri beraberiz.
Başbakanımız, her şeyden
önce yaptığı işi en iyi şekilde
yapmaya çalışan ve o işin hakkını veren, iyi takip eden, istişareyi çok seven –ki sorulması
gereken herkese sorar, görüşür-, karar verdikten sonra da
o kararın arkasında ne pahasına olursa olsun sonuna kadar
duran bir kişiliğe sahiptir.
Bilahare seçimlerden sonra,
kendisinin ısrarı üzerine Şişli
İlçe Başkanı oldum. Doğrusu
o günlerde bu görevi kabul
etmek de istemiyordum; çünkü yeni bir işe, bir beyaz eşya
ticaretine başlamıştım ve onu
kurumsallaştırmaya çalışıyordum. Dolayısıyla “Vakit ayıramam, partiye faydalı olamam”
kaygısını taşıyordum.
Kendileri il, biz de ilçe
başkanlığını yürütüyorduk ve
yüzde 4’lük oya sahip bir partideydik. Ancak yüzde 4’lük bir
parti olmamıza rağmen iktidar
partilerinden çok daha yoğun
biçimde çalışıyorduk. Mesela
o zamanlarda, akşam saat 10’a
kadar teşkilat binalarımızı açık
tutmak mecburiyetindeydik. İl
Başkanlığı’ndan ilçe teşkilatları
takip edilir, aranır, en azından
bir yönetim kurulu üyesi ilçede
nöbetçi olarak kalırdı.
Sadece bu değil, o zamanki
en yoğun çalışmalarımızdan biri de ev sohbetleriydi.
açısından mutlaka ağır bir
bedeldir. Söz konusu ittifaka
İsrail’in de bu noktada büyük
destek verdiği söylenebilir.
***
Bu çıkış, esas itibariyle hiçbir
liderin yapmaya cesaret edeceği bir şey değil. Bunu ancak
Tayyip Erdoğan yapardı ve
yaptı. O sıra çoğu kimseler
“Yahu ne yapıyor böyle?”
dediler. O günlerde basında
da bu hareketin bir bedelinin
olacağına dair yorumlar,
değerlendirmeler yer almıştı.
Yahudilerin dünya siyasetinde ne kadar etkili olduğunu
herkes biliyor. Dolayısıyla bu
etkiden çoğu ülke ve lider çekiniyor. Ancak bu çıkış gerçekleşti ve dünya mazlumlarının,
tüm mağdurların vicdanında
makes buldu.
***
Tayyip Bey gerçekten İstanbul
da çok farklı bir belediyecilik
ortaya koydu. Ancak hizmetleri için teşekkür edilmesi gereken Recep Tayyip Erdoğan, o
dönem karşılık olarak hapse
konuldu ve beş yıl Büyükşehir
Belediyesi’ne hizmet etme
imkânı verilmedi. Eğer beşinci
yılını doldurup tekrar seçime
girseydi, bu kez yüzde 26,5 ile
değil, yüzde 50 ile seçimleri
kazanırdı. Bunu gördüler ve
teşekkür edecekleri yerde
hapse koydular.
***
AK Parti iktidara geldiğinde,
AK Parti’yi sevmeyenler de
sevindiler. Niçin? “İstanbul’da
bitiremediğimiz, hapishanelerde yok edemediğimiz
adam, şimdi gelip Türkiye’nin
yönetiminin başına oturdu.
Ne güzel, Türkiye yönetilemeyecek kadar perişan!”
diye düşünüyorlardı. Haksız
da sayılmazlardı; öyle ya, o
dönemde Türkiye’de siyaset
kurumu bitmiş, siyasetçinin
verdiği selam alınmıyor, milletvekilleri halkın tepkisinden
korktukları için yakalarına
rozet takamıyorlardı. Ekonomi
çökmüş, dışarıdan kredi aranı-
haziran 2014
145
HABERA JANDASÖYLEŞİ
yor ama bulunamıyor, memur maaşları ödenemiyor…
İşte Monşerler, “İstanbul’da
bitiremedik ama bu ağır
şartlar onu bitirir” diye
sevindiler. Ama ne oldu?
Recep Tayyip Erdoğan bitmedi, bitiremediler.
***
17 Aralık’tan önce de malumunuz Gezi olayları olmuştu. Gezi olaylarının hemen
öncesinde nasıl bir Türkiye
vardı? Türkiye, büyük başarılara imza atmıştı ve Cumhuriyet tarihinin belki de en
başarılı Mayıs’ını yaşıyordu.
IMF’nin borcu ödenmiş,
borsa tavan yapmış, faizler
tarihinin en düşük seviyesinde seyrediyor, Merkez
Bankası kaynakları rekor
kırıyor, bir günde yapılan iki
ihale -ki biri Sinop Nükleer
Enerji Santrali, diğeri de
İstanbul’a yapılacak olan
üçüncü havaalanı, bu ikisinin toplamı, AK Parti’den
önceki iktidarların bir yıllık
bütçesine bedel bir rakama tekabül ediyor- gibi
saymakla bitmeyecek başarılarla dolu bir ay. Böyle
başarılarla dolu bir Mayıs’ta
Türkiye, fol yok yumurta
yokken, birdenbire bir Gezi
olayıyla karşılaştı.
***
Benim bu konudaki görüşüm açık. 30 Mart seçimleri
de her şeyi ortaya koydu.
Cumhurbaşkanlığı noktasında aklım da, gönlüm de
“Recep Tayyip Erdoğan” diyor. Tabiî bu konuda takdir
tamamıyla kendilerinindir.
Takdirleri aday olma noktasında olursa, inanıyorum ki
toplumda gereken karşılığı
bulur ve seçimin ilk turunda Çankaya’ya çıkar.
***
Daha gerilere gidecek olursak, Sayın Başbakanımızın
1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
adaylığı da çok tartışmalı
olmuştu. O zaman aday
146
haziran 2014
Divan’a döndükten sonra ilk yaptığı şey, “Aramızda Şişli Belediye Başkan adayımız Sayın Ekrem Erdem de bulunuyor. Şimdi sizlere hitap etmek üzere kürsüye davet ediyorum” demek oldu. O zamana kadar hiç siyasî bir konuşma yapmamışım, ne diyeceğimi
bilemiyorum; korktuğum başıma gelmişti.
İstanbul’un o tarihlerde 15
ilçesi vardı. Mesela ilçelerde
ilçe başkanlarından, il ve ilçe
yönetim kurulu üyelerinden
oluşan hatipler gelir, ilçe teşkilatlarının programladığı ev
sohbetlerine katılırlardı. Her
hafta sonu bu program bir
ilçede hiç aksatılmadan yapılırdı.
Ev sohbetlerinde vatandaşla
tanışılır, partimiz onlara tanıtılır, varsa onların sorunları
dinlenir ve çözülmeye çalışılır,
günün siyasî konuları konuşulur, üye olmak isteyenler üye
yapılırdı. Ev sohbetlerinden
sonra da ilçe merkezine dö-
nülerek programın değerlendirilmesi yapılır ve karşılaşılan
sorunlar konuşulurdu. O zamanlar -diğer partileri bilmem
ama- bizim üzerimizde çok
yoğun baskı vardı. Emniyet
tarafından çoğu kez toplantılarımız basılırdı.
Yine hafta sonları kahve
konuşmaları yapardık. Bu
toplantılara büyük ilgi olurdu.
Kahveler dolar taşardı. Düşünün ki oy oranı yüzde 4 olan
bir partide teşkilatı gecelere
kadar açık tutuyorsunuz, her
hafta ev sohbetleri ve kahve
konuşmaları yapıyorsunuz…
Bunlar çok verimli çalışmalar-
dı. Her ay bir ilçenin ev sahipliğinde İl Divanları yapılırdı.
İl Divanları sabah saat 10’da
yoklama ile başlar, akşam saat
17’ye kadar bir gündem çerçevesinde sürerdi. Öğle yemeği,
ev sahibi ilçenin ikramı orada
yenirdi. Bu toplantılarda il
düzeyinde yapılan çalışmaların
ilçe ilçe değerlendirilmesinin
yanında, ülkenin bütün meseleleri masaya yatırılır, geniş
müzakereler yapılırdı. İl ve ilçe
teşkilatları, haftalık yönetim
kurulu toplantılarını yaparlardı.
Benim ilde bulunduğum
dönemleri çok iyi hatırlıyorum. İl Yönetim Kurulu sabah
9’da başlar, öğleden sonra geç
saatlere kadar devam eder,
öncelikle hafta sonu yapılan
etkinliklere partiyi temsilen
katılacaklar belirlenir, ilçe
çalışmaları tek tek ele alınır,
herkesin haftalık olarak yapılması gereken çalışmaları yapıp
yapmadıkları takip edilir, görevini yapmayanlar ikaz edilir
ve ikazlara rağmen görevlerini
yapmayanlar ise görevlerinden
alınırlardı.
Refah Partisi kapatılana
kadar çalışmalar hep böyle
sürdürüldü ve bu model,
İstanbul’dan başlayarak tüm
Türkiye’ye yayıldı.
1984 seçimlerinden sonra uzun süre ilçe başkanlığı
yaptım. Yine Tayyip Bey’in
isteği ile 1988’de il yönetimine
girdim ve burada Teşkilattan
Sorumlu İl Başkan Yardımcısı oldum. Teşkilat Başkanı
olduktan sonra Tayyip Bey’le
çok daha yakın çalışma fırsatı
buldum.
Refah Partisi, İstanbul’da
hayata geçirilen teşkilat modeli
ile büyümeye başlamıştı. Tabiî
Tayyip Bey, o dönem sadece
İstanbul’a il başkanlığı yapmıyordu, o zamanlar birikimi
olan ve geniş kitlelere hitap
edecek hatip sayımız çok fazla
olmadığından Türkiye’nin dört
bir yanına gidiyordu. İşte bu
yüzden Türkiye genelinde çok
itibar gören hatiplerden biri de
İstanbul İl Başkanımız Sayın
Recep Tayyip Erdoğan’dı. Belki “Gitmediği il, ilçe ve evinde
kalmadığı teşkilat mensubu
kalmamıştır” diye söylesem
abartmış sayılmam. Zaten
bugün de bunun tezahürünü
görüyoruz. Başbakanımız
Anadolu’nun herhangi bir
yerine gittiği zaman, geçmişte
evine misafir olduğu insanlarla,
onların çocuklarıyla karşılaşıyor. Bunlar, dünden bugüne
yansıyan önemli güzellikler ve
derin hatıralardır.
“Aramızda Şişli
Belediye Başkan
adayımız Sayın
Ekrem Erdem de
bulunuyor…”
• Peki, bunca yıllık dostluğunuzdan sizde kalan ve
hiç unutamayacağınız bir
hatıra var mı?
Var tabiî, olmaz olur mu?!
Ben Şişli Belediye Başkan
adayı oldum ama o güne kadar
siyasî bir kimlikle bir yerde
bulunmuş değildim. O günlerde Fatih İlçe Teşkilatı’nın
kongresi vardı. Ben de belediye
başkan adayı sıfatıyla oraya
gittim. Divan Başkanı, İstanbul İl Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dı. Beni tanımadığını zannediyordum, zira daha
önce telefonla görüştük ama
şahsen bir araya gelmemiştik.
Salonda beklemediğim bir
şeyle karşılaştım. Divan Başkanı, bir bir belediye başkan
adaylarını kürsüye davet ederek konuşma yaptırıyor. Bunu
görünce arka sıralarda bir yere,
bir partiliyi kendime siper ederek oturdum. Bir ara Tayyip
Bey lavaboya geçti. Geçerken
de beni gördü ve “Ekrem Bey
burada ne yapıyorsun, belediye
başkan adaylarımız öndeler;
hadi sen de öne geç” diyerek
Divan’a geçti.
mu hatırlamıyorum. Tabiî bu
hatırayı ben hiç unutmadım,
unutamam da... Ama Başbakanımız hatırlar mı bilmiyorum. Çünkü bende gerçekten
de çok derin bir iz bıraktı.
“Millet her şeyi
görüyor…”
• AK Parti’nin bugünkü
duruşunda karşısına aldığı
tarafı siz nasıl tarif ediyorsunuz? Ne oldu da AK
Parti böylesi bir ittifakla
karşılaştı, “One minute!”
fazla mı geldi?
Tayyip Bey’in şahsında, Türkiye aradığı lideri buldu. Kitleler, Başbakanımızın şahsında
büyük bir heyecan duyuyor ve
her geçen gün de halk desteği
artıyor. 1994 seçimlerinde yüzde 26,5 gibi bir oyla İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı
olmuştu ki bu olay, demokrasi
tarihimizin önemli bir kırılma
noktasıdır.
Niçin? Çünkü o güne kadar
İstanbul kendisini yeterince tanımıyordu -nereden tanıyabilirdi ki-; yüzde 4, yüzde 7 gibi
oy oranları almış küçük bir
partiden -Allah lütfetti- yüzde
26,5 oranında bir oyla Belediye Başkanlığı’na seçildi.
Divan’a döndükten sonra
ilk yaptığı şey, “Aramızda Şişli
Belediye Başkan adayımız Sayın Ekrem Erdem de bulunuyor. Şimdi sizlere hitap etmek
üzere kürsüye davet ediyorum”
demek oldu. O zamana kadar
hiç siyasî bir konuşma yapmamışım, ne diyeceğimi bilemiyorum; korktuğum başıma
gelmişti!..
Sayın Genel Başkanımız,
o günden sonra girdiği her
seçimden desteğini arttırarak
çıktı. Bu AK Parti’den önce de
böyleydi, sonra da böyle oldu.
Hatırlarsanız, AK Parti olarak
girdiğimiz ilk seçimde yüzde
38’le birinci parti olmuştuk,
sonraki seçimlerden 2007’de
yüzde 47 ve 2011 seçiminde
de yüzde 50 gibi net bir netice
elde ettik. Yerel yönetimler
seçiminde de aynı şey söz konusu oldu ve 30 Mart’ta yüzde
45,5 oyla yine büyük başarıya
ulaşıldı.
Konuşma yapmam için davet edilmemin dışında kürsüye
nasıl çıktığımı, ne konuştuğu-
Bu başarı elbette rakipleri
kıskandırıyor ve ister istemez
sandıktan umudunu kesenler
olmasına karşı çıkanlar,
“Daha genç, devlet tecrübesi
yoktur, İstanbul’u onunla
alamayız” gibi gerekçeler
ileri sürüyorlardı.
Bizim gibi düşünenlerse
–özellikle İstanbul Teşkilatı-,
seçimi İl Başkanımız ile alacağımıza inanıyor ve bunun
mücadelesini veriyordu.
Gaybı Allah bilir ama o seçimi alacağımızı parti yönetimi bilseydi, Tayyip Bey’i
aday yapmayabilirlerdi.
“Nasıl olsa kazanamayacak”
denildi ve aday gösterildi.
Ancak seçimi kazandık.
***
Bugün Cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte
tartışılan konulardan biri
de “Başbakan’dan sonra
AK Parti’ye ne olacak,
Anavatan’ın başına gelen AK
Parti’nin başına da gelir mi?”
mevzuu. Her şeyden önce
AK Parti, Anavatan Partisi
değil. Şu unutulmamalı: Özal
Cumhurbaşkanı olduğunda
ANAP inişe geçmiş, en son
seçimde 21,75’lere kadar
oyunu düşürmüştü, AK Parti ise yükselişini sürdürmeye devam ediyor. AK Parti,
kurumsallığını sağlamış ve
çok iyi yetişmiş kadroları
olan bir partidir. Cumhurbaşkanlığı sonrası kimsenin,
AK Parti’nin geleceği ile
ilgili bir kaygıya düşmesine
gerek yoktur.
***
Çözüm Süreci’nde akil insanlar devreye sokularak
halkın nabzı tutuldu. Şimdi
de önümüzdeki süreçte,
aday belirleme noktasında
bütün birimlerimizin kanaatini aldıktan sonra değişik
yerlerden de fikir ve beyanları toplamak için böyle bir
çalışma yapıyor Tayyip Bey.
Sayın Başbakanımız, inanıyorum ki Cumhurbaşkanı
olduğunda da hep böyle
çalışacak ve halkla ilişkilerini
daima açık ve diri tutacak,
yeni kanallar açacaktır.
haziran 2014
147
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Bu çıkış, esas itibariyle
hiçbir liderin yapmaya cesaret
edeceği bir şey değil. Bunu
ancak Tayyip Erdoğan yapardı
ve yaptı. O sıra çoğu kimseler
“Yahu ne yapıyor böyle?” dediler. O günlerde basında da bu
hareketin bir bedelinin olacağına dair yorumlar, değerlendirmeler yer almıştı. Yahudilerin dünya siyasetinde ne kadar
etkili olduğunu herkes biliyor.
Dolayısıyla bu etkiden çoğu
ülke ve lider çekiniyor. Ancak
bu çıkış gerçekleşti ve dünya
mazlumlarının, tüm mağdurların vicdanında makes buldu.
O günlerde Yunanistan’daki
bir gazetenin manşetinde
“Dünya vicdanının sesi!” şeklinde bir ifade kullanılmıştı.
Bu ne demek? Belli ki o gazete
de Başbakanımızın konuşmasından dolayı vicdanî bir
rahatlık hissetmişti. Gerçekten
de dünyanın ortak vicdanının
sesi olmuştu.
Siz eğer güçlüyseniz, dik duruyorsanız, kimsenin size bir bedel ödetmesi söz konusu
olamaz. Bedel, daima korkaklara ödetilir. Türkiye güçlü olduğu müddetçe, Allah’ın
izniyle, Almanya veya diğer ülkelerdeki vatandaşlarımıza kimse bir bedel ödetemez.
Bedel ödetmeye kalkanlar, kendi mahcubiyetleriyle baş başa kalacaklardır. Maalesef
bu, talihsiz bir konuşmadır.
birbirleriyle ittifak etmek ve
dayanışma içine girmek ihtiyacını hissediyorlar. Elbette
bu süreçte “One minute!”
hadisesinin de etkisi büyük. Bu
anlamda uluslararası güçler de
AK Parti’nin karşısındaki bu
bloklaşmaya destek vermeye
çalışıyorlar. “Bunda başarılı
olabiliyorlar mı?” derseniz, cevabı kesinlikle “Hayır”. Çünkü
millet her şeyi görüyor. Zira
bu millet, kendine kurulan
oyunları her zaman bozan bir
millettir. Geçmişte de, bugün
de böyledir, yarın da böyle
olacaktır. Ben buna yürekten
inanıyorum. İşte en son seçimde de ciddi bir ittifakla karşı
karşıya kaldık. Ama milletimiz
liderine, Başbakanına sahip
148
haziran 2014
çıktı. Bu ittifaka, karalamalara
ve sayısız saldırılara rağmen
-Allah’a şükürler olsun kiyine iki kişiden birinin oyunu
almış olduk.
şartları kabul etti. Bu, İsrail
açısından mutlaka ağır bir
bedeldir. Söz konusu ittifaka
İsrail’in de bu noktada büyük
destek verdiği söylenebilir.
“One minute!” hadisesine
gelirsek… İsrail, kurulduğundan bugüne kadar, dünya kamuoyu önünde böylesi ağır bir
ithamla karşılaşmamış, tabiri
caizse böyle bir fırça yememişti. Ayrıca Mavi Marmara
ile başka bir hadise daha oldu.
Katliam, İsrail’in hep yaptığı
şeylerdendir ama bu kez yaptığı yanına kâr kalmadı. İsrail,
ilk defa Mavi Marmara’da
yaptıklarından dolayı özür dilemek mecburiyetinde kalarak
Türkiye’nin ortaya koyduğu
“Dünya vicdanının
sesi!”
• Peki, siz o “One minute!”
çıkışını gördüğünüzde veya
öğrendiğinizde ne hissettiniz?
Tabiî beklenmeyen bir
çıkıştı bu. Ama ben Tayyip
Erdoğan’ı tanıyorum. Hayatında gördüğü her yanlışa kesinlikle tepkisini doğal biçimde
veren, bunda bir hesap gütmeyen bir liderdir o.
“Bedel ödetmeye
kalkanlar, kendi
mahcubiyetleriyle
baş başa
kalacaklardır”
• Başbakan’ın Almanya’da
gurbetçilerimizle bir araya
gelişi ve yapmış olduğu
konuşma birilerini çok korkuttu belli ki. Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem
Özdemir, Türk asıllı biri
olarak o konuşmanın kendilerine bedel ödeteceğini
söyledi. İnsanın aklına bu
bedelden kasıtla Neo-Nazi
cinayetleri, kundaklamalar,
Alman polisinin meşhur
kötü muamelesi geliyor.
Sizin bu ifadeye tepkiniz
nasıl?
Tabiî öncelikle bu sorunun
muhatabı belli. “Bedelden
kastınız nedir?” diye bu soruyu sözün sahibine sormak
lazım. Kendi korkaklığını ifade
etmek veya siyasî istikbal açı-
sından oradaki mevcut düzene
ya da belirleyicilere yaranmak
üzere söylenmiş bir söz bu.
Siz eğer güçlüyseniz, dik
duruyorsanız, kimsenin size
bir bedel ödetmesi söz konusu
olamaz. Bedel, daima korkaklara ödetilir. Türkiye güçlü
olduğu müddetçe, Allah’ın
izniyle, Almanya veya diğer
ülkelerdeki vatandaşlarımıza
kimse bir bedel ödetemez.
Bedel ödetmeye kalkanlar,
kendi mahcubiyetleriyle baş
başa kalacaklardır. Maalesef
bu, talihsiz bir konuşmadır.
“Kimse
inanmıyordu, ama o
inanılmazı yaptı”
• Gelecekteki yoldaşlık kavramında AK Parti’de yeni
gelişmeler yaşanacak mı, 17
Aralık ile başlanan süreçte
parti nasıl şekillendiriliyor?
Öncelikle biz, 17 ve 25
Aralık gibi girişimlerle ilk defa
karşılaşmıyoruz. Hayat boyu
bu tür sıkıntılarla hep karşı
karşıya kaldık. Tayyip Bey
1994’te Büyükşehir Belediye
Başkanı seçildiğinde İstanbul
perişan bir haldeydi ve gerçekten de çok kötü durumdaydı.
“İstanbul’u bu hale getiren
neydi?” diye sorarsanız, “Su,
çöp, hava kirliliği, ulaşım”
derler. Hâlbuki sorun bunların
hiçbiri değil, İstanbul’u susuz,
yolsuz, çöp dağlarıyla baş başa
bırakan o günkü yönetim ve
onların yaptıkları yolsuzluk ve
hırsızlıklardı. Kasada para kalmamıştı ve finans dünyasındaki itibar ise yok hükmündeydi.
yüzde 26,5 ile değil, yüzde 50
ile seçimleri kazanırdı. Bunu
gördüler ve teşekkür edecekleri
yerde hapse koydular.
Ben, Tayyip Bey İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda İstanbul İl
Başkanlığı’na vekâlet ediyordum. Hatırlıyorum da İSKİ’ye
kamu bankaları bile bırakın
krediyi, çek defteri bile vermiyorlardı. İşte Tayyip Bey böyle
bir İstanbul’u devralmıştı.
Kimse inanmıyordu, ama o
inanılmazı yaptı; İstanbul’un
su problemi de bitti, hava
kirliliği problemi de. Bakın,
artık İstanbul’un hava kirliliği
konuşulmuyor. Mesela bu sene
kuraklık olmasına rağmen
kimsenin susuz kalma korkusu
yok. Niçin? Çünkü Sayın Tayyip Erdoğan, göreve geldiği
günden itibaren İstanbul’un
geleceğine dair ciddi yatırımlar
yaptı da ondan.
Ama sonra ne oldu? Partiler
kapatıldı (RP ve sonra FP),
yeni bir siyasî ortam ortaya
çıktı ve AK Parti’nin kuruluş
aşamasına gelindi. AK Parti,
kurulduktan kısa bir süre sonra
seçime girdi. Fakat ne var ki,
hukukî bir zemini olmayan
gerekçelerle Sayın Genel Başkanımızın milletvekili seçilme
hakkı elinden alındı. Bir genel
başkan düşünün ki seçime
milletvekili adayı olarak giremiyor…
Tayyip Bey gerçekten
İstanbul da çok farklı bir
belediyecilik ortaya koydu.
Ancak hizmetleri için teşekkür
edilmesi gereken Recep Tayyip
Erdoğan, o dönem karşılık
olarak hapse konuldu ve beş
yıl Büyükşehir Belediyesi’ne
hizmet etme imkânı verilmedi.
Eğer beşinci yılını doldurup
tekrar seçime girseydi, bu kez
Tayyip Bey’in yerinde bir
başkası olsa, “Bana ne!” deyip
kızar veya küserdi. Ama bunlara rağmen ve kararlı bir şekilde, kızmadan ve küsmeden
partisinin başında seçime girdi.
Milletvekili olamadı ama AK
Parti seçimden birinci olarak
çıktı.
“Allah’a şükürler
olsun ki bizler
sıkıntılarla,
birtakım ıstırapları
yaşayarak geldik”
AK Parti iktidara geldiğinde, AK Parti’yi sevmeyenler de
sevindiler. Niçin? “İstanbul’da
bitiremediğimiz, hapishanelerde yok edemediğimiz adam,
şimdi gelip Türkiye’nin yönetiminin başına oturdu. Ne güzel,
Türkiye yönetilemeyecek kadar
perişan!” diye düşünüyorlardı.
Haksız da sayılmazlardı; öyle
ya, o dönemde Türkiye’de
siyaset kurumu bitmiş, siyasetçinin verdiği selam alınmıyor,
milletvekilleri halkın tepkisinden korktukları için yakalarına
rozet takamıyorlardı. Ekonomi
çökmüş, dışarıdan kredi aranıyor ama bulunamıyor, memur
maaşları ödenemiyor… İşte
Monşerler, “İstanbul’da bitiremedik ama bu ağır şartlar onu
bitirir” diye sevindiler. Ama ne
oldu? Recep Tayyip Erdoğan
bitmedi, bitiremediler.
Gördüler ki sıkıntılar bir
bir aşılıyor, kredi bulunuyor
ve borçlar ödeniyor, memurların maaş problemi bir tarafa,
hayat standartları yükseliyor,
sosyal politikalarla aç ve açık
bırakılmıyor, yüzlerce yatırım
yapılıyor, ekonomi süratle
toparlanıyor…
Bakınız, Türkiye dünyanın
en büyük 16’ncı ekonomisi
haline geldi ve G-20’de yer
alarak dünya ekonomisine yön
veren 20 ülkeden biri oldu.
Yani Türkiye’nin problemleri
bir bir çözülürken, dünya eko-
Ne oldu o iftiracılara? Seçimde cevaplarını aldılar. Partimiz, yerel yönetimler seçimi gibi
zor bir seçimden yüzde 45,5’lik bir oran ile çıktı. Bu büyük bir başarıdır. Bugün bir milletvekili genel seçimi olsun, yüzde 50’nin üzerinde oy alırız…
haziran 2014
149
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Allah’a şükürler olsun ki sıkıntılarla, birtakım ıstıraplarla
pişerek yolumuza devam ettik.
17 Aralık’tan önce de malumunuz Gezi olayları olmuştu.
Gezi olaylarının hemen öncesinde nasıl bir Türkiye vardı?
Türkiye, büyük başarılara
imza atmıştı ve Cumhuriyet
tarihinin belki de en başarılı
Mayıs’ını yaşıyordu. IMF’nin
borcu ödenmiş, borsa tavan
yapmış, faizler tarihinin en
düşük seviyesinde seyrediyor,
Merkez Bankası kaynakları
rekor kırıyor, bir günde yapılan iki ihale -ki biri Sinop
Nükleer Enerji Santrali, diğeri
de İstanbul’a yapılacak olan
üçüncü havaalanı, bu ikisinin
toplamı, AK Parti’den önceki
iktidarların bir yıllık bütçesine
bedel bir rakama tekabül ediyor- gibi saymakla bitmeyecek
başarılarla dolu bir ay. Böyle
başarılarla dolu bir Mayıs’ta
Türkiye, fol yok yumurta
yokken, birdenbire bir Gezi
olayıyla karşılaştı.
nomisini de yönlendiren bir
seviyeye gelindi.
Baktılar ki Türkiye’deki ağır
şartlar dahi Tayyip Erdoğan’ın
önünü kesemiyor, bu sefer de
2007’ye gelindiğinde Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili
olarak açtıkları usul tartışmalarıyla ortalığı karıştırmaya
çalıştılar. Ancak halk, yine
Başbakan’ın yanında yerini
aldı. 2007 seçimlerinde verdiği
yüzde 47 oy oranı ile oynanan
oyunu bozdu.
150
haziran 2014
Daha sonra ise 2008 yılında
ipe sapa gelmez iddialar ve
yalan haberlerle -halk deyimiyle, aşağı mahallede üfürdüler, yukarı mahallede kendi
yalanları birer gerçekmiş gibi
dosyalar hazırladılar- partiye
kapatma davası açtılar.
Bunları şunun için söylüyorum: Bugünlere kolay erişilmedi. 17 Aralık’a çıkana kadar,
Sayın Başbakanımız başta
olmak üzere, bu kadro birçok
imtihandan geçe geçe geldi.
Gezi olaylarının bahanesi
neydi? 12 ağacın bir yerden alınıp başka bir yere nakledilmesi… Aslına bakılırsa, Gezi Parkı
bir çevrecilik projesidir. Orada
ağaç azalmıyor, bilakis çoğalıyor. Bir mezbelelik haline gelmiş bu yer, yeni düzenlemelerle
İstanbullulara kazandırılıyor.
Bir bayanın bırakın tek başına
geçmesi, eşiyle bile geçemeyeceği bir yerdi orası. Bu projeyle
İstanbul’a yeni bir meydan
kazandırılıyor, ağaçların sayısı
arttırılıyor, yeşil alan genişletiliyor, trafik yerin altına alınarak
gerçek manada bir “gezi alanı”
inşa edilmiş oluyordu.
İşte bu çalışma esnasındaki
bir işlemi, ağaçların yerlerinin değiştirilmesini istismar
ettiler. Bazı vatandaşlar ve iyi
niyetli insanlar bu istismarın
içine çekildiler. Sonra görüldü
ki yapılanlar halisane değil,
yapılanlar Gezi ve ağaç için
değil… Onun için bekledikleri
desteği bulamadılar.
17 Aralık’a gelindiğinde de
aynı şeyler oldu. Ancak millet
yine oyunu gördü. Çünkü bu
tip oyunlar 1960 Darbesi’nde
de yapılmıştı. Darbe öncesinde
yalan dolan ve iftiralarla iktidar önce itibarsızlaştırılmıştı.
Halk desteği böylece mümkün
mertebe azaltılmaya çalışılmıştı. Fakat Sayın Başbakanımızın duruşu ve kararlılığı
ile bu kampanya aleyhte değil,
lehte işledi. Ve bu kampanyayı
yapanlar, -utanacak kadar
onurları varsa- utançlarıyla baş
başa kaldılar.
Ne oldu o iftiracılara?
Seçimde cevaplarını aldılar.
Partimiz, yerel yönetimler
seçimi gibi zor bir seçimden
yüzde 45,5’lik bir oran ile çıktı.
Bu büyük bir başarıdır. Bugün
bir milletvekili genel seçimi
olsun, yüzde 50’nin üzerinde
oy alırız…
“Türkiye, artık
dünyanın ‘en’lerini
yapan bir ülke
konumunda”
• Bu soruyu cevaplarken öyle
çok icraattan bahsettiniz
ki, aklıma geldi, Sayın
Başbakan’ın en sevindiği,
şöyle bir “Oh!” çektiği icraat hangisidir?
O kadar çok şey var ki hangisini sayayım? Mesela asrın
projesi dediğimiz “Marmaray”
muhteşem bir eser; kıtaları
denizin altından birbirine
bağlayan tarihî bir proje…
Atalarımızın hayallerini şükürler olsun bu projeyle gerçeğe
dönüştürdük. Bu ve buna benzer birçok proje var.
Başbakanımız Büyükşehir
Belediye Başkanı olduğunda
hatırlıyorum da bir gazeteci
sormuştu “Sayın Başkan, yarın
isminizle anılacak projeniz
var mı?” diye. Zira daha ön-
ceki Belediye Başkanı Sayın
Bedrettin Dalan idi. Belediye
Başkanı olduğunda kendisini
simgeleştirecek hizmetlere yöneldi, eskileri kenara itti. Daha
sonra Sayın Nurettin Sözen
geldiğinde, o da Dalan’ın başlattığı birçok projeyi kaynakların tüketilmesi pahasına yok
sayarak askıya aldı ve kendi
ismi ile anılacak yeni projeleri
hayata geçirmeye çalıştı.
Ancak Tayyip Bey o makama geldiğinde farklı bir şey
yaptı. Gerek Dalan, gerekse
de Sözen döneminde başlanmış ve bitirilememiş projeler
tek tek masaya yatırıldı ve
İstanbul’a faydalı olacağını
düşündüğü projelerin hepsini
hayata geçirdi. Bunu görenler,
“Siz Dalan ve Sözen’in projelerini devam ettiriyorsunuz”
dediler, “Sizin simge bir çalışmanız yok” dediler.
Ama bugün Recep Tayyip
Erdoğan ile özdeşleşecek o
kadar çok proje var ki, hangi
birini sayalım? Düşünün, dünyanın en büyük havaalanını
yapıyorsunuz… Yine üçüncü
köprü de uzunluk bakımından
değil ama genişlik ve birtakım
özellikleri bakımından dünyanın en önemli ve özellikli
köprülerinden biri olacak. İlk
kez yüksek hızlı tren, kendi
ürettiğimiz uydu, kendi savunma sanayii ürünlerimiz olan
insansız hava araçları, tanklar,
toplar ve füzelerle Türkiye,
artık dünyanın “en”lerini yapan
bir ülke konumunda. İnşallah
Kanal İstanbul hayata geçirildiğinde, Sayın Başbakanımızın
en keyif alacağı projelerden
biri daha tamamlanmış olacak
diye düşünüyorum. Çünkü
İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanlığı yapmış, İstanbul’da
doğmuş, orada büyümüş, bu
şehrin âşığı, İstanbul üzerine
şiirler okuyan, İstanbul dendiğinde yüzünde güller açan bir
insandan bahsediyoruz. Kanal
İstanbul, ülkemiz açısından
çağ açıp çağ kapatacak kadar
önemli bir proje.
“Bu millet
‘Tayyip Erdoğan’a
sevdalanıyorsa
sebepsiz değil”
Mesela gündeme çok fazla
gelmedi ama çok önemli bir
proje de İstanbul Boğazı’ndan
tünelle Haliç’e su getirilmesidir. Fatih’in gemilerini karadan
yürütmesi gibi bir şey, muhteşem bir icraat… Evet, Haliç’in
temizlenmesi daha önce Dalan
zamanında başlatılmış, ama
fazla bir ilerleme sağlanamamıştı. İnsanlar buradan geçerlerken burunlarını kapatarak
geçiyorlardı. Birtakım şeyler
yapılmış ama Haliç bataklık
olmaktan kurtarılamamıştı.
Orada şimdi insanlar balık
avlıyorlar. Bütün bunların
hepsi Başbakanımıza keyif ve
onur veren, gurur duyduran
projelerdir.
Örneğin bölünmüş yollar
da önemli hizmetlerinden
biri, uzakları yakın etti. Bir
otoban kadar maliyetli değil,
ama otoban kadar konforlu bu
yollar. Bunların hangisi keyif
vermez ki!?
Düşünebiliyor musunuz,
yıllarca ama yıllarca bu ülkede
insanlar, kılık kıyafetinden,
mezun olduğu okuldan ötürü
okullara alınmadılar. Ama şimdi üniversitesi olmayan şehir
bırakmadığımız gibi, herkes,
kılık kıyafetine bakılmadan,
istediği üniversiteye gidebiliyor. Okumak isteyenlerin
önündeki bütün engeller kaldırıldı. Artık üniversiteye giriş
sınavları da anlamını yitiriyor.
Açıköğretim Fakülteleri ile
Türkiye’nin 780 bin kilometre
karesinin tamamı üniversite
haline getirildi. Artık okumak
isteyen herkes eğitime kolay
ulaşabiliyor.
Dün engeller vardı ve var
olan engeller üstüne yeni engeller konuyordu. Bugün ise
her sahada engeller kaldırılıyor,
özgürlük alanları genişletiliyor.
Bu millet “Tayyip Erdoğan”a
sevdalanıyorsa sebepsiz değil.
Bunun fazlasını da hak ediyor.
“Nasıl olsa
kazanamayacak…”
• Evet, belirttiğiniz gibi
daha fazlasını hak ediyor,
Cumhurbaşkanlığı gibi…
Siz Sayın Başbakan’ın
Cumhurbaşkanlığı konusunda nasıl davranacağını
düşünüyorsunuz?
Benim bu konudaki görüşüm açık. 30 Mart seçimleri
de her şeyi ortaya koydu.
Cumhurbaşkanlığı noktasında
aklım da, gönlüm de “Recep
Tayyip Erdoğan” diyor. Tabiî
bu konuda takdir tamamıyla
kendilerinindir. Takdirleri aday
olma noktasında olursa, inanıyorum ki toplumda gereken
karşılığı bulur ve seçimin ilk
turunda Çankaya’ya çıkar.
Daha gerilere gidecek olursak, Sayın Başbakanımızın
1994’te İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı adaylığı da
çok tartışmalı olmuştu. O
zaman aday olmasına karşı
çıkanlar, “Daha genç, devlet
tecrübesi yoktur, İstanbul’u
onunla alamayız!” gibi gerekçeler ileri sürüyorlardı.
Bizim gibi düşünenlerse
–özellikle İstanbul Teşkilatı-,
seçimi İl Başkanımız ile alacağımıza inanıyor ve bunun
mücadelesini veriyordu. Gaybı Allah bilir ama o seçimi
alacağımızı parti yönetimi
bilseydi, Tayyip Bey’i aday
yapmayabilirlerdi. “Nasıl olsa
kazanamayacak!” denildi ve
aday gösterildi. Ancak seçimi
kazandık.
1994 Seçimleri, Türk
siyasî tarihinde önemli bir
kırılma noktasıdır. O, yeni
haziran 2014
151
HABERA JANDASÖYLEŞİ
BUGÜNE KADAR YAPILAN
HER SEÇİMDE MEVCUT
VEKİLLERİN YARISINDAN
FAZLASI LİSTE DIŞINDA
KALDI. “BU KADAR TECRÜBELİ DIŞARIDA KALIYOR”
DENİLDİ. BU KONUDA
TEPKİLER DE OLDU. GERİYE DÖNÜP BAKILDIĞINDA
İSE DURUMUN PEK DE
ÖYLE OLMADIĞI GÖRÜLÜR.
ASLINDA KADROLARIN
YENİLENMESİ PARTİYİ DE
YENİLİYOR; YENİ İSİMLERLE
PARTİ DAHA DA GÜÇLENDİ.
bir belediyecilik anlayışı
ortaya koydu. AK Parti’nin
doğuşu, Genel Başkanımızın
İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanlığı’nda ortaya koyduğu
hizmetlerinden kaynaklanıyor.
Halk böylelikle onu tanıdı ve
“Türkiye’ye hizmet edecek
adam bu!” dedi.
Hatırlıyorum da Fazilet
Partisi’nde “Genel Başkan şu
mu olsun, bu mu olsun?” diye
Yenilikçilerle Gelenekçiler
arasında tartışma yaşanırken,
özellikle Yenilikçiler için
Erdoğan ismi gündeme geldiğinde “İyi biri, yetenekli ve
başarılı bir belediye başkanı
ama genel başkanlık farklı.
Ankara’yı tanımaz, bürokrasiyi
bilmiyor” diyorlardı. Murat
Karayalçın örneği veriliyordu.
Karayalçın için “Belediye başkanlığından genel başkanlığa
geldi ama bekleneni veremedi.
Kendine umut bağlayanlara
hayal kırıklığı yaşattı!” dediler.
İyi de, hiçbir insan, başka bir
insanın yerini tutmaz. Her
yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır.
Daha sonra “Ankara tecrübesi yok, bürokrasi ve siyaset bilmez, nasıl yönetecek
Türkiye’yi?” denilen Recep
Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin
kuruluş aşamasına gelindiğinde tartışmasız “Genel
Başkan”dı. Kurucu Genel Baş-
152
haziran 2014
kan oldu, girilen ilk seçimde
de onunla tek başına iktidar
olundu ve Başbakanlık’ta
Türkiye’yi de aşan bir başarı
ortaya koydu.
istiyorum: Türkiye’de bugün
gelinen noktada AK Parti çok
büyük bir kadroya sahip bulunuyor. Geriden ciddi bir genç
nesil geliyor.
Şimdi kimse “Tayyip Bey
Başbakanlık’ı başaramadı,
Cumhurbaşkanlığı’nı başaramaz” demiyor, “Cumhurbaşkanı olursa AK Parti zarar görür
mü?” diye kaygı ediyor. Millet,
onun Cumhurbaşkanı olup
olamayacağını tartışmıyor, “AK
Parti ve istikrar zarar görmesin” istiyor.
Ali Babacan, Binali Yıldırım, Recep Akdağ gibi birçok
efsane ismin yeni dönemde
de yetişeceğine inanıyorum.
Başbakanımız, gelecek için iyi
bir kadro hazırladı. Üç dönem
nedeniyle boşalan kadrolara
gelecek yeni isimler de başarı
noktasında kendilerinden
önceki isimlerden geri kalmayacaklardır. Türkiye yeni bir
ivme kazanacaktır diye düşünüyorum.
“Başbakanımız,
gelecek için iyi bir
kadro hazırladı”
Bugün Cumhurbaşkanlığı
seçimi ile birlikte tartışılan konulardan biri de “Başbakan’dan
sonra AK Parti’ye ne olacak,
Anavatan’ın başına gelen AK
Parti’nin başına da gelir mi?”
mevzuu. Her şeyden önce
AK Parti, Anavatan Partisi
değil. Şu unutulmamalı: Özal
Cumhurbaşkanı olduğunda
ANAP inişe geçmiş, en son
seçimde 21,75’lere kadar düşmüştü; AK Parti ise yükselişini
sürdürmeye devam ediyor. AK
Parti, kurumsallığını sağlamış
ve çok iyi yetişmiş kadroları
olan bir partidir. Cumhurbaşkanlığı sonrası kimsenin,
AK Parti’nin geleceği ile ilgili
bir kaygıya düşmesine gerek
yoktur.
Özal’ın şanssızlığı, liderlik
yapacak kadro sıkıntısı çekmesiydi. Çok şükür AK Parti
ciddi bir kadroya sahip. Millet
Tayyip Bey’den sonra AK
Parti’ye ne olacağının yanında,
bu kadar başarılı bakanların
üç dönem sebebiyle nasıl değerlendirileceğini konuşuyor.
Düşünün, bunca başarılı bakanın ismi AK Parti’den önce
biliniyor muydu? Bilinmiyordu. Ama hepsi başarılı oldular.
Bununla şunu ifade etmek
yokluyoruz, akil insanlara başvuruyoruz. Başarımızın sebebi
de zaten bu tür çalışmalardır.
Millete rağmen siyaset olmaz. Halka dayatarak netice
alamazsınız. Halkın beklentilerini tespit ederek, bu beklentilere göre politikalarınızı belirleyerek adımlarınızı atarsanız başarılı olursunuz. Bunun
yip Bey. Sayın Başbakanımız,
inanıyorum ki Cumhurbaşkanı
olduğunda da hep böyle çalışacak ve halkla ilişkilerini daima
açık ve diri tutacak, yeni kanallar açacaktır.
• Söyleşimizi bitirirken eklemek istediğiniz bir hususu
alalım dilerseniz…
Başbakanımız herkesten
Bugüne kadar yapılan her
seçimde mevcut vekillerin
yarısından fazlası liste dışında kaldı. “Bu kadar tecrübeli
dışarıda kalıyor” denildi. Bu
konuda tepkiler de oldu. Geriye dönüp bakıldığında ise
durumun pek de öyle olmadığı
görülür. Aslında kadroların
yenilenmesi partiyi de yeniliyor; yeni isimlerle parti daha
da güçlendi.
• Zaten öyle bir kadro var ki,
gelecekteki başbakan konusunda dahi hemen birkaç isim söylenebiliyor…
Evet…
Yeni “Akil İnsanlar
Heyeti”
• Bugünlerde yeni bir “Akil
İnsanlar Heyeti”nden
bahsediliyor, bu konu hakkındaki değerlendirmenizi
alabilir miyiz?
Bizim önemli özelliklerimizden biri de istişareye çok
değer vermemiz. Bir adım
atmadan evvel o konuda bilgi
ve birikimi olan herkesten istifade ederiz. Hemen her seçim
öncesinde aday belirlerken
teşkilatımıza soruyoruz, vekillerimizin kanaatlerini alıyoruz,
kamuoyuna danışarak nabız
için de halkla diyalog kanallarını her zaman açık tutmalısınız. Başbakanımız da bunu
yapıyor. Çözüm Süreci’nde
akil insanlar devreye sokularak
halkın nabzı tutuldu. Şimdi
de önümüzdeki süreçte, aday
belirleme noktasında bütün
birimlerimizin kanaatini aldıktan sonra değişik yerlerden de
fikir ve beyanları toplamak için
böyle bir çalışma yapıyor Tay-
özellikle de çevresindeki
ekibinden dürüst ve samimi
olarak işini yapmasını ister.
Yani yalnız kavlî değil, fiilî dua
bekler. Bizler de elimizden
geldiğince bunu yapmaya ve
ona layık olmaya çalışıyoruz.
• Bu güzel söyleşi için çok
teşekkür ederim…
Ben teşekkür ediyorum…
haziran 2014
153
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Halk, ilk defa sandığın bu
kadar güçlü olduğunun
farkına vardı. Halk, AK
Parti ile ilk defa sandığın
bu ülkede dönüştürücü
ve değiştirici güç olduğunu öğrendi. Çünkü AK
Parti iktidarına kadar
bütün iktidarlar “Otur!”
dendiğinde oturuyorlardı.
Sandık, sadece seçim
günü bir değer ifade
ediyordu. Seçim gününün
ardından seçilmişlerin
bir kısmı sandığı unutuyordu. Yürütmeyi dizayn
edenler ise, sandıktan
aldığı gücü Ankara’nın
dehlizlerine kurban ediyorlardı. AK Parti iktidarı
ve –altını çizerek söylüyorum- Recep Tayyip Erdoğan liderliği, bu ülkeye
sandığın ne kadar önemli
olduğunu hatırlattı.
***
Ne oldu bu toplumda?
Rejimin, kendini meşrulaştırma aracı olarak
gördüğü dindarlık, Alevilik, komünizm, Türkçülük
veya Kürtçülük problemlerinin hepsini AK Parti
bir kenara itti. “Sadece
insan ve onun özgürlüğü
var” dedi. Bu bağlamda
da attığı adımlarla kırılgan bütün fay hatlarını
bütünleşik hale getirmeye çalıştı. Demokrasiyi
kendi benliğinin özgür
alanı olarak görmek
yerine bütün toplumun
siyaset üretme alanı
olarak gördü. Başı açık
ya da kapalı, namaz kılan
ya da kılmayan, liberal
veya değil, Türkçü ya da
Kürtçü, İslamcı olan ya
da olmayan herkesin bir
arada yaşayabileceği bir
değerler demokrasisinin
önünü açtı.
***
Türkiye, Doğu ile Batı
arasına sıkışmışken, Recep Tayyip Erdoğan liderliği ile yeniden Doğu’nun
154
haziran 2014
“Recep Ta
AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk
Selçuk Kayıhan
[email protected]
İlker Kırmızı
yyip
Erdoğan,
bu coğrafyanın kaderidir”
Y
AVUZ Bülent Bakiler’e ait “Ben Anadoluyum”, bende özel
yeri olan şiirlerdendir. “Ben Anadoluyum;/ Yıllar yılı susuz
kaldım, yıllar yılı aç…/ Şükrederek kalktığım sofralarımda/
Ya soğan ekmek olur yahut bulamaç./ Hastalarım vardı ölüm
yataklarında,/ Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç./ Devlet denince hep vergi geldi aklıma,/ Jandarma denince kırbaç...” dizeleri yürek yakar. Bu şiiri hatırlama nedenim, az sonra seyre başlayacağınız
söyleşinin sahibi olan AK Parti İstanbul Milletvekili ve dergimizin kıymetli
yazarlarından Sayın Metin Külünk’ün söyledikleriydi. Sohbetimiz sırasında
yerli yerine koyduğu tespitler öyle değerli ve o kadar gerçeklerdi ki yukarıda belirttiğim şiir, sanki kendi kendine “İşte ben de bu yüzden yazılmıştım”
diyordu.
>> Bilindiği üzere Metin Külünk’ün
bir önemli vazifesi de AK Parti Dış İlişkiler Başkan Yardımcılığı. Yani Türkiye’yi
her şeyiyle tüm dünyadaki kardeşlerimizle buluşturmak, Avrupalı, Afrikalı ve dahi
Amerikalı Türkler ile her daim aynı nefesi
solumak gibi zor bir işi var.
Söyleşimize başlamadan evvel
TBMM’deki makamında kendisini
beklerken şahit olduğum bir sohbeti
aktarmak isterim: Avrupa’dan kendisini
ziyarete gelen genç arkadaşlara, Başbakan Erdoğan’ın Almanya konuşmasına
sanki derin bir ilave yaparcasına şöyle bir
nasihatte bulundu ki buraya onu mutlaka
not etmeliyim: “Avrupalı olun. Avrupa’da
aydın kimliği edinin. Avrupalı Türkler
arasından aydın şahsiyetler çıkarın. Artık
sizler Avrupalısınız, buna göre davranın…”
Bende çok büyük şimşekler çakmasına
vesile olan o uzun nasihatten bir bölümü
aktardıktan sonra, değerli sohbetimizi
istifadenize sunuyorum…
***
“Halk, sandığın ne kadar
güçlü olduğunun farkına
vardı”
• Metin Bey, söyleşimize 30 Mart’ı
sorarak başlamak istiyorum. Size
göre 30 Mart nasıl bir anlam ifade
ediyor? Zira bu seçimin dünyaya dahi
mâl olan bir yönü var, dolayısıyla
Türkiye’den dünyaya verilen bir mesaj
söz konusu. Nedir o mesaj?
Türkiye’nin demokrasisi topal ördeğe
benzer. Sürekli darbelerin gölgesi altında
var olduk. Aslında darbeleri tetikleyen
ana dinamik, Türkiye’nin iktisadî anlamda kontrol altında tutulması ve bu iktisadî
kontrolün siyasal kontrolle birleştirilerek
Lozan’dan bu yana dizayn edilişinin sürdürülmesidir.
Maalesef Ankara, milletle hep kavgalı oldu. Ta ki AK Parti’nin tek başına
iktidar olduğu güne kadar... AK Parti
ve Batı’nın devleti olma sürecini çok
daha hızlı adımlarla gerçekleştirmektedir. Tabiî bu kimi rahatsız ediyor? Bu,
Türkiye’yi Lozan’da şekillendirenleri
rahatsız ediyor.
***
Avrupa’nın orta yerinde milyonlarca
Müslümana “Kimliğinizi koruyun.
Türkiye’yle bağınızı koparmayın, ancak
yaşadığınız ülkeye de uyumlu olun,
burada başarılı olun!” diyen bir lidere
tahammül etmelerini beklemek zaten
mümkün değil. Avrupa, Recep Tayyip
Erdoğan’ın liderliğinin kendisi için ne
kadar önemli olduğunu fark etse bu
sendromları yaşamaz. Avrupa’nın böyle bir açmazı var. Dünyanın yeniden
yapılanma dönemine girdiği bu süreçte
ve Doğu-Batı denkleminde Avrupa’yı
bu açmazdan kurtaracak lider de
Recep Tayyip Erdoğan’dır. Avrupa’nın,
onun liderliğine ihtiyacı var.
***
Bir akşam evvel iki bakan arkadaşımız,
akşam yemeğinde Konsolosluk yetkilileriyle buluştular. Bu buluşma esnasında dışarıda 10 kişilik bir terör örgütü
grubunun bir müddet süren protestosu oldu. Bu protestoda pankartlar
açmalarının yanı sıra her türlü hakareti
savurdular. Dedim ki polis yetkilisine,
“Sizin bir bakanınız Türkiye’ye gelse,
Türkiye’de onun yemek yediği yerde
böyle bir şeye biz izin vermeyiz. Bizim
terbiyemiz ve nezaketimiz buna müsaade etmez. Sizi tebrik ediyorum, ne
kadar nezaket ehlisiniz(!)”.
***
haziran 2014
155
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Biz bir milyon Suriyeli’ye ev sahipliği yapıyoruz, Avrupa 50
bin mülteciyi “konuşuyor”. Aslında bizim varlığımız Avrupa’nın
hayrınadır. Çünkü biz onları, kendilerini aşmaları için zorluyoruz.
Bugüne kadar bizi asimile edeceklerini sanıyorlardı, ama bitti.
Kabul edecekler, bundan kaçışları yok! Sosyal gerçeklerden
kaçılamaz.
***
Bize bugüne kadar tarif edilen liderlerin hepsi şablon tiplerdi,
o ise doğal liderdir. Gücünü Hakk’tan ve insandan almaktadır.
Dolayısıyla politikalarını dünya gerçekliği üzerinden okuma
teorisini esas alanlara karşı Türk dış politikasını insan temeline
dayandıran anlayışı uluslararası ilişkilerin merkezine koymuştur.
Mısır’da, Batı Şeria’da, Suriye’de gerçeklik adına insanî duruşunu
asla rafa kaldırmamıştır ve durum ortadadır. Lider budur işte!
***
Recep Tayyip Erdoğan bu coğrafyanın kaderidir. Hepimizin
yüreklerinin adıdır ve onun da yanında olmak, bir yenilgiden
büyük bir galibiyete çıkan yolda olmaktır. Ancak üzgünüm,
anlayanlar kadar anlamayanlar da var. O, bir sembol değerdir.
Onun yanında olmak, mutmain bir insan gibi ruh ve bedenin
aynı yerde olmasıdır. Bunu çoğunluk anlıyor ve onu yalnız
bırakmıyor, ona sahip çıkıyor. Bu çok güzel bir şey; bu millete
teşekkür borcumuz var…
ve zenginlik mücadelesindeki
kararlılığını ortaya koyduğu
için bu girişimler akamete
uğramıştır.
AK Parti Türkiye’de iktidar olmasaydı, duygusal manada
bir kopuşun yaşanması olacaktı. Terörü konuşurken
hep silah maliyetinden bahsediyoruz; ancak şehitlerimizin yanında, işte bu belirttiğimiz tehlikenin altyapısı
hazırlanmıştı aslında. AK Parti iktidarına kadar MarksistLeninist bir terör hareketi, bu ülkede Türklerle Kürtlerin
duygusal kopuşunun altyapı aracı olmuştur.
iktidarına karşı da boş durmadılar. 1946’dan itibaren, sandığa
rağmen milletsiz Ankara’yı
tahayyül edenler, askerî darbeler
üzerinden Türkiye’yi dizayn
edenler, 2004 yılından itibaren eski girişimlerini tekrar
etmeyi denediler. Bunu asker
içerisindeki cuntaları kullana-
156
haziran 2014
rak yapmaya çalıştılar. Fakat
göz ardı ettikleri bir şey vardı.
Zira şapkasını alıp giden lider
profilinden sandıktan aldığı
güçle temsil ettiği milletin
değerlerinden beslenen lider
profiline geçilmişti artık bu ülkede. İşte ortaya çıkan bu lider,
Türkiye’nin demokrasi, adalet
Bugün fırtınaların bir kısmının dışavurumunu görüyoruz.
Ancak Türkiye, bu 12 yıllık
tarihte dışa vurulmayan nice
sessiz fırtınalar atlattı. Bütün
bu fırtınaların atlatılmasındaki
en temel gerekçe, Türkiye’nin
son 80 yıllık tarihinde ilk defa
karşılaştığı güçlü lider profilidir.
“Recep Tayyip Erdoğan”, bu
işin öznesidir.
30 Mart’a gelinceye kadar,
Türkiye’de sistemi kuranlar,
rejimi kodlayanlar geçmişte
asker üzerinden yaptıklarını
önce sokak üzerinden, ardından
da uzun süredir örgütledikleri
yargı ve güvenlik bürokrasisinin
bir kanadı üzerinden denediler.
Darbe yapacak asker bulabilselerdi çoktan bu darbeyi askere
ciro edeceklerdi. Ama askeri
bürokrasi kendini iyi konumlandırdığı için yeni Türkiye
fotoğrafında demokrasi ile aralarında olan ilişkiyi ve geçmiş
tarihlerdeki darbe süreçlerini
iyi analiz ettiği için önlerine
konulan ihaleyi hiçbir şekilde
almayarak boşa düşürdü.
Türkiye’yi kontrol etmek
isteyen güç, önce ihaleyi sokağa
verdi, o almadı. Bu sefer yargı
ve güvenlik bürokrasisi içindekilere verdi, o aldı, ancak başarılı olamadı. Türkiye’de insanlar,
adalet, özgürlük ve demokrasinin tadına vardılar. AK Parti
iktidarı, yaşamın tadına ermesi
gereken insanın önündeki engelleri kaldırdı. İnsanlar, yaşam
standartlarında geçmişle kıyaslanmayacak derecede kat edilen
mesafeyi gördüler. Bir yandan
kamu yatırımları, diğer yandan
özel yatırımlarla ulaşımda,
sağlıkta ve eğitimde, geçmiş
dönemlerle kıyaslanamayacak
bir rahatlık alanına kavuşuldu.
Bunun da demokrasi, özgürlük ve zenginlik denklemiyle
oluştuğu, bu denklemin AK
Parti iktidarı tarafından müesseseleştirildiği görüldü. Millet
demokrasiye sahip çıktı, sokağın marjinalitesine ve seçilmiş
iktidarı alaşağı etmek isteyenle-
re prim vermedi. Millet dedi ki,
“Türkiye’de ne olacaksa sandık
üzerinde olacak”.
Halk, ilk defa sandığın bu
kadar güçlü olduğunun farkına
vardı. Halk, AK Parti ile ilk
defa sandığın bu ülkede dönüştürücü ve değiştirici güç olduğunu öğrendi. Çünkü AK Parti
iktidarına kadar bütün iktidarlar “Otur!” dendiğinde oturuyorlardı. Sandık, sadece seçim
günü bir değer ifade ediyordu.
Seçim gününün ardından
seçilmişlerin bir kısmı sandığı
unutuyordu. Yürütmeyi dizayn
edenler ise, sandıktan aldığı
gücü Ankara’nın dehlizlerine
kurban ediyorlardı. AK Parti
iktidarı ve –altını çizerek söylüyorum- Recep Tayyip Erdoğan
liderliği, bu ülkeye sandığın ne
kadar önemli olduğunu hatırlattı. Bunu, ortaya koyduğu
liderlik profiliyle gerçekleştirdi.
Millete sandık üzerinden nelerin başarılabileceğini gösterdi.
Beraberinde ise siyasetin fizikî
dönüşümü noktasında demokratik hayatı yaşamayı sundu.
“AK Parti, klasik
yorumları ters yüz
etmiştir”
Bugün Türkiye’nin internet
erişiminde geldiği noktaya,
Twitter, Facebook, e-posta kullanıcılarına, Türkiye’deki akıllı
telefon satışlarına, cep telefonu
yenilenme maliyetlerine, uçakla
seyahat etmenin bir konfor
olmaktan çıkarak sıradanlaşmasına, hatta beyaz eşya devir
hızına, otomobil dönüşümüne,
yaklaşık 350 sektörü ilgilendiren inşaat sektörü üzerinden
bakınız, halk, bunların hepsinin
sandık üzerinden geçtiğini
gördü. İşte bu yüzden liderine
sahip çıktı.
AK Parti, işte bütün bunlarla bugün yüzde 50 bandına
oturdu. Yüzde 50, bir iktidar
hareketi için çok zor korunabilen bir meseledir. Bakınız, 1946
seçimleri, tartışmalı geçen ilk
seçim olmasına rağmen, bütün
seçimlerin ardından iktidar
partilerinden hiçbiri, diğer bir
seçimin sonunda bırakın oyunu arttırmayı, önceki oranını
muhafaza dahi edememiştir,
istisnalar hariç. Rahmetli Turgut Bey, en güçlü olduğu dönemde oy kaybetmiş, merhum
Menderes de aynı… Peki, bu
ne demek?
AK Parti, klasik yorumları ters yüz ederek
önceliğini Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürleşmesi meselesine odakladı.
Bu birileri için Türkiye’deki
muhafazakârlardan beklenmeyecek bir hareketti. Çünkü
muhafazakârların statükocu
olduklarını tasavvur ediyor ve
demokrasi ve özgürlük kavramlarını çok bencil kullanacaklarını varsayıyorlardı.
Oysa Recep Tayyip Erdoğan
gerçeklerin lideri olduğu için,
bu anlamdaki son yüzyılın
klasik muhafazakârlık ya da
klasik İslamcılık yorumlarını
tamamen değiştirerek hayatın
gerçekliği, yani insan üzerinden
bir değerler siyaseti üretti.
Ne oldu bu toplumda? Rejimin, kendini meşrulaştırma
aracı olarak gördüğü dindarlık,
Alevilik, komünizm, Türkçülük
veya Kürtçülük problemlerinin
hepsini AK Parti bir kenara itti.
“Sadece insan ve onun özgürlüğü var” dedi. Bu bağlamda da
attığı adımlarla kırılgan bütün
fay hatlarını bütünleşik hale
getirmeye çalıştı. Demokrasiyi
kendi benliğinin özgür alanı
olarak görmek yerine bütün
toplumun siyaset üretme alanı
olarak gördü. Başı açık ya da
kapalı, namaz kılan ya da kılmayan, liberal veya değil, Türkçü ya da Kürtçü, İslamcı olan ya
da olmayan herkesin bir arada
yaşayabileceği bir değerler
demokrasisinin önünü açtı.
Neyi getirdi AK Parti? Topluma bir siyasal bilinç getirdi.
İşte bu yüzden sokak hareketleri bir karşılık bulamadı. 30
Mart, bir anlamda bütün özeti
oldu. Halk “Sandıkta görüşürüz” dedi. 17 Aralık darbe
girişimi, kurulduğu günden
bu yana Türkiye’nin gördüğü
en ağır krizlerden biri. Çünkü
17 Aralık’ın stratejik hedefi,
Türkiye’yi bir grubun devleti
haline getirmekti. Yani hadise,
Stalinist bir yaklaşımla devletin kurumları teslim alınarak
Türkiye’nin nefessiz bırakılması
operasyonuydu. Aslında öncesi
ve sonrasıyla 17 Aralık süreçlerinin hedeflediği, Recep Tayyip
Erdoğan’da müşahhaslaşan yeni
Türkiye formülasyonudur.
Ülkelerin tarihlerinde yüz
yıllık dönüşümler vardır.
Türkiye, bir yüz yıllık dönüşümü tamamlamak üzere.
Bu yüz yıllık süreçte, dağılan
İmparatorluk’tan bir devlet
ortaya çıkardı. Bu devleti inşa
için ittifaklar kurdu. Birileri
“Hafızanızı unutun” dedi ama
unutmayıp bir yerlerde sakladı.
Şimdi bir hatırlayış başladı. Bu
hatırlayış, Türkiye’yi dizayn
edenleri rahatsız ediyor.
• Zaten siz bu noktada 1 ve
2. Cumhuriyet kavramlarını kullanarak bir Lozan
Cumhuriyeti hatırlatması
yapıyorsunuz…
Elbette, elbette… Çünkü
devlet, canlı bir varlıktır. Büyük
devletler, kendilerini yenilemek
zorundadırlar. Biz, büyük bir
devletiz. Biz, Osmanlı’da büyüklüğümüzü değişim ve fark
edişle buluşturamadığımız için
bu noktaya geldik. Bunu fark
eden liderler iç ve dış mahfillerin ittifakı ile tasfiye edildi,
Abdülhamid gibi…
“Recep Tayyip
Erdoğan, Türkiye’yi
Doğu’nun ve
Batı’nın devleti
yapan adamdır”
• Abdülhamid deyince, sizin
Sayın Başbakan ile Yavuz
Sultan Selim’i bir özdeşleştirmeniz söz konusu. Bunu
biraz detaylandırır mısınız?
Öncelikle Yavuz Sultan Selim Han dönemine kadar biz
Doğu’ya gitmemişiz. Batı’ya
doğru yürümüşüz. Aslında
Fatih’in tahayyül ettiği de bir
Batı hinterlandı, yeni bir Roma
tasarlamaktı. Yavuz ise bir büyük hatırlayışın adıdır. Yavuz,
büyük bir iddiayla Osmanlı’yı
Doğu’nun ve Batı’nın devleti
kılmıştır. Burada “Nasıl?” sorusu önem taşımaktadır. Bir,
hilafeti alıp İstanbul’a getirerek;
iki, hilafetle birlikte Kürtlerle
ittifakı yenileyerek –ki bu
çok önemlidir-; üç, Safevi
Devleti’ni Çaldıran’da yenilgiye
uğratarak bunu yapmıştır. Bu
üç hadise üzerinden Anadolu
topraklarından Doğu’nun ve
Batı’nın devleti olma özelliğini
kazandırmıştır.
Yavuz’un yeni Osmanlı parametreleri şunlar: İslam dünyası
ile yeni baştan bir ilişki kurma
yolunda hilafeti alarak merkezi
İstanbul kılmak –ki bizim de
merkezimiz İstanbul’dur- ve
Safevi zulmüne maruz kalan
Kürtlerle –ki onlar, özellikle
Alparslan ile başlayan süreçte,
ümmet bilincinde doğal müttefikimizdirler- Türkleri paydaş
etmek...
Cumhuriyet tarihimize baktığımızda, kucağımıza bırakılan
bir “problemli Kürt” meselesiyle
karşılaşırız. Sadece o da değil,
Türkler, Araplarla da problemli
hale getirilmiştir. –Bir tek
İran’la Kasr-ı Şirin ile korunan
bir sınır vardır.- Ancak bizi
Doğu’nun ve Batı’nın devleti
yapan denklemin en önemli iki
ayağı problemli görünmektedir.
Yani İslam dünyasıyla bağı
olmayan, doğal ve tarihi müttefikiyle kavga eden hinterlandıyla ilişkisi olmayan bir ülke
kurgulanmış. Sonuç: 30 yılda
500 milyar dolar…
Daha tehlikeli sonuç ise,
AK Parti Türkiye’de iktidar
olmasaydı, duygusal manada
bir kopuşun yaşanması olacaktı.
Terörü konuşurken hep silah
maliyetinden bahsediyoruz;
haziran 2014
157
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Yavuz’un muvaffak olduğu ile
aynı değildir. Onun için Recep
Tayyip Erdoğan, 21. yüzyılda Türkiye’yi Doğu’nun ve
Batı’nın devleti yapan adamıdır.
Çünkü Türkiye’nin en temel
problemlerine müdahil olup
büyük bir akılla bu problemleri
dönüştürmüş, çareyle buluşturmuştur.
Türkiye, Doğu ile Batı arasına sıkışmışken, Recep Tayyip
Erdoğan liderliği ile yeniden
Doğu’nun ve Batı’nın devleti
olma sürecini çok daha hızlı
adımlarla gerçekleştirmektedir.
Tabiî bu kimi rahatsız ediyor?
Bu, Türkiye’yi Lozan’da şekillendirenleri rahatsız etmektedir.
Yani Recep Tayyip Erdoğan’ın,
sınır aşan bir mantıkla Kürt
meselesini enerji diplomasisi
üzerinden dönüştüren bir liderlik ortaya koyması, beraberinde
İslam coğrafyasındaki bütün
masumlara ve mazlumlara
sahip çıkması ve yine bu coğrafyada son yüz yıldır yeraltına
itilen, kanunsuzluğa mahkûm
edilerek dayak yemesi kolaylaştırılan insanları demokrasi,
özgürlük ve zenginlikle hem
de legal hareketler üzerinden
tanıştırıyor olması birilerini
rahatsız ediyor. Tüm bunlar
coğrafyayı yüz yıl önce dizayn
edenlerin kimyasını bozmuştur.
Çünkü onların tasavvur ettiği
Türkiye, bu Türkiye değil.
Recep Tayyip Erdoğan, asırlar sonra Avrupa’nın orta
yerinde, Avrupa’nın yüzüne ayıplarını söyleyen, “Türkiye gerçeğini kabul edeceksiniz” diyen adamdır. Batı’nın
bütün sendromu budur. Kendileri miting yapmaya kalkınca 500 adam toplayamıyorlar; fakat Recep Tayyip
Erdoğan nereye giderse gitsin yüz binler gidiyor onunla.
Sebep ne? Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın durduğu yer,
paranın değil, vicdanın mevcut olduğu yerdir.
ancak şehitlerimizin yanında,
işte bu belirttiğimiz tehlikenin
altyapısı hazırlanmıştı aslında.
AK Parti iktidarına kadar
Marksist-Leninist bir terör
hareketi, bu ülkede Türklerle
Kürtlerin duygusal kopuşunun
altyapı aracı olmuştur. 28 Şubat
158
haziran 2014
nasıl bu altyapının parçası ise,
terör örgütü de aynı yapının
stratejik bir unsurudur. Ancak
bu ikisinin yanında Ankara’nın
politikaları da meselenin
besleyici faktörüdür. Çünkü
Ankara’da hâkim olan rejimin
kafasındaki Kürt kavramı,
“Avrupa’nın, Recep
Tayyip Erdoğan’ın
liderliğine ihtiyacı
var”
• Şöyle bir durum var: Sizin
de öncü gayretlerinizle
Sayın Başbakan Almanya’da
yine kardeşlerimizle buluştu. Alman Cumhurbaşkanı
buradayken bir sürtüşme
yaşanmıştı, buna rağmen
Sayın Başbakan’ın oradaki
konuşması çok bütünleyici,
toparlayıcı ve üstün akılla
çerçevelenmiş bir içeriğe
sahipti. Ancak hem burada, hem de Almanya’da
kendisine bu kadar şiddetle
yüklenilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yavuz’a Safeviler üzerinden
rest çekilmişti. Sayın Başbakanımıza da yine devşirdikleri
başka bir unsur üzerinden salvo
yapmak istediler. Almanya
seyahatinin öncesinde, bir
kısım Alman medyası ile bir
kısım siyasetçiler üzerinden
çoğaltılmaya çalışılan kin ve
öfke hezeyanının arka planında
şu var: Recep Tayyip Erdoğan,
1960’dan itibaren işçi göçü
olarak adlandırılan, gurbette
devlet tarafından sahipsiz bırakılan, “Orada yabancı, burada
Alamancı” olarak görülen ama
buna rağmen kimlik ve kişiliğine sahip çıkan sahipsizlere
sahip çıkması. “Asimile olmamalıyız” diyor Başbakanımız.
Oryantalist Batı’nın Müslüman
kimlikle Avrupa’da bir “Avrupalı Müslüman” karakterine
tahammülü mümkün değil,
Avrupa’nın böyle bir marazı
var. Çünkü Avrupa’nın zihin
dünyasında Viyana’da kılıçla
belirlenmiş bir sınır problemi
vardır. Ortodoksları bile şartlı
kabul edecek kadar kibir sahibi
olan oryantalist akıl, ceberut bir
düşünce dünyasıyla kurguludur.
Avrupa’nın orta yerinde
milyonlarca Müslümana “Kimliğinizi koruyun. Türkiye’yle
bağınızı koparmayın, ancak
yaşadığınız ülkeye de uyumlu
olun, burada başarılı olun!” diyen bir lidere tahammül etmelerini beklemek zaten mümkün
değil. Avrupa, Recep Tayyip
Erdoğan’ın liderliğinin kendisi
için ne kadar önemli olduğunu fark etse bu sendromları
yaşamaz. Avrupa’nın böyle bir
açmazı var. Dünyanın yeniden
yapılanma dönemine girdiği bu
süreçte ve Doğu-Batı denkleminde Avrupa’yı bu açmazdan
kurtaracak lider de Recep
Tayyip Erdoğan’dır. Avrupa’nın,
onun liderliğine ihtiyacı var.
Peki, Avrupa bunu içselleştirebilir mi? Biz Avrupa’da yalnız
bir tarafı görüyoruz, ancak bir
başka Avrupa daha var ki o
da “Türkiye ve Müslümanlar
Avrupa’nın bir parçasıdır”
diyen Avrupa’dır. Onlar da bu
hezeyanlara çok fazla itibar
etmiyorlar.
Bugüne kadarki liderlerin
hiçbiri otel lobilerini, resmî
toplantıları aşamamışlar.
Fırsat bulduklarında ya da
oluşturdukları zamanlarda da
nehirlerde, teknelerde gezip
kahve içmekten, orada yaşayan
vatandaşlarımızın dertleri veya
sevinçleriyle bir arada olmayı
hiç tahayyül etmemişler. Yıllardan sonra ilk defa bir lider çıkıp
“Benim buralarda vatandaşlarım yaşıyor; bir araya gelelim
de dertlerini dinleyelim” diyerek
–ben şahidim- oturup nasıl
sıkıntılar yaşadıklarını, problemlerini dinliyor. İşte birileri,
“Düne kadar geliyorlardı, kadeh tokuşturuyorduk. Yemekte
kadeh tokuşturuyorduk, kokteylde kadeh tokuşturuyorduk,
resmî toplantılarda kadeh
tokuşturuyorduk… Konuşuyorduk, biz ne desek zaten ‘Evet!’
diyorlardı. Şimdi bu adam
geldi; vatandaşlarını arıyor, bize
doğrularımızı söylüyor ama
yanlışlarımızı da söylüyor. Bunu
kabul etmek mümkün mü?”
diyorlar.
İşte Recep Tayyip Erdoğan,
asırlar sonra Avrupa’nın orta
yerinde, Avrupa’nın yüzüne
ayıplarını söyleyen, “Türkiye
gerçeğini kabul edeceksiniz”
diyen adamdır. Batı’nın bütün
sendromu budur. Kendileri
miting yapmaya kalkınca 500
adam toplayamıyorlar; fakat
Recep Tayyip Erdoğan nereye
giderse gitsin yüz binler gidiyor onunla. Sebep ne? Çünkü
Recep Tayyip Erdoğan’ın
durduğu yer, paranın değil,
vicdanın mevcut olduğu yerdir. Onun durduğu yer, insanı
paraya köle etmek yeri değil,
eşyayı insana hizmetkâr etmek
yeridir. Bu duruş, sevgi ve
muhabbetle vatandaşta karşılık
buluyor ki 24 Mayıs’ın özeti
de budur.
“Devlet nezaketi
diye bir şey var
ama…”
Zaten bizim de tedbirlerimiz
vardı, çok şükür sıkıntı olmadan atlattık.
• Tabiî 24 Mayıs
Buluşması’na değinirken,
ben asıl perde arkasında
olanları da ayrıca sizden
öğrenmek istiyorum.
Almanya’daki bu organizasyonu yapmadan evvel
birtakım engelleri aşmak
durumunda kaldınız. Zira
Neo-Naziler ayarlandı, geni
değiştirilmiş bazı Aleviler
ayarlandı ve bunların belirttiğiniz o en fazla 300-500
kişilik eylemleri “büyük
eylemler” olarak medyada
sahne buldu. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunları, ne
gibi sıkıntılarla uğraştınız?
“Alevilik üzerinden
oluşturulacak bir
Türkiye düşmanlığını
Alevi kardeşlerimiz
kabul etmiyor”
Bir de Avrupa’da genişletilmek istenen bir Ali’siz Alevilik
çizgisi söz konusu, ki bu, ucu
ateizme kadar dayandırılmış bir
tehlikedir. İşte bu Türkiye düşmanlığını birileri adına yapıyor
hale gelen gruplar da günlerce
şişirildiler. Şükür ki medyada
ismi üzerinden oluşturulacak
Türkiye düşmanlığına asla razı
değiller. Bu, gerçekten de çok
önemli bir konudur. Hiçbir
şekilde Avrupalı Alevi kardeşlerimizin yapılan marjinal gösteriler fotoğrafına tutsak edilmesini doğru bulmuyor, kabul
etmiyorum. Ve göreceksiniz ki
Alevi kardeşlerimizin arasında
bahsetmiş olduğumuz sağduyu sesi sürekli olarak daha da
yükselecek. Aleviler bu ülkenin
öz evlatlarıdır. Recep Tayyip
Erdoğan hem Türkiye’de hem
de yurtdışında tüm vatandaşlarımızı kucaklıyor.
Sayın Başbakanımızın toplantı yapacağı salonun yakın
çevresinde 6 gösteriye izin
verdiler. Tabiî Almanya’nın bu
konuda mazereti var “Burası
demokratik bir ülke” filan gibi.
Ancak demokratik olmak, nezaketsiz olmayı gerektirmiyor.
Bir akşam evvel iki bakan
arkadaşımız, akşam yemeğinde
Konsolosluk yetkilileriyle buluştular. Bu buluşma esnasında
dışarıda 10 kişilik bir terör
örgütü grubunun bir müddet
süren protestosu oldu. Bu protestoda pankartlar açmalarının
yanı sıra her türlü hakareti
savurdular. Dedim ki polis
yetkilisine, “Sizin bir bakanınız
Türkiye’ye gelse, Türkiye’de
onun yemek yediği yerde böyle
bir şeye biz izin vermeyiz. Bizim terbiyemiz ve nezaketimiz
buna müsaade etmez. Sizi tebrik ediyorum, ne kadar nezaket
ehlisiniz(!)”.
Kimsenin gösteri hakkına
karşı çıktığımız yok, ancak
“devlet nezaketi” diye bir şey
var. Bu nezaketin zerresi Sayın
Başbakanımıza gösterilmedi.
Ancak biz bunu tarihe kayıtla
düştük. Tabiî birçok duyum
aldık, ancak çok şükür özellikle
son iki gün Alman polisinin
ciddi tedbirler aldığını gördük.
ifade edilen rakamların ancak
yüzde 7-8’i bir araya getirildi.
Bu vesileyle şunu da ifade
etmek istiyorum: Avrupa’da
sağduyu sahibi Alevi vatandaşlarımız, kendileri adına hareket
ettiğini iddia edenlerin Türkiye
ile çatışmalarını istemiyor ve
desteklemiyorlar. Oradaki
Alevi kardeşlerimizin çok büyük çoğunluğu, kendilerinin
“Artık
‘Avrupa’daki’
değiliz, Avrupalıyız,
Avrupalı Türkleriz”
• Türkiye’de mesela bir “Kürt
veya Ermeni aydını” gibi
sıfatlandırmalar yapılıyor.
Bu çizgiden hareketle
misal Almanya’da neden
Türk aydınları yetişmesin?
Ancak haliyle bunun için
haziran 2014
159
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Dinî ve kültürel kimliğimizle
Avrupalıyız. Bu, aslında Avrupa
için de büyük bir sınavdır: “Avrupa, cami, kilise ve sinagogu
yahut da bir ateist lokalini aynı
çatının altında, barış içerisinde,
çok kültürlü ve çoğulculuğu
esas alacak bir düşünce dünyasına acaba erişebilecek mi?”
Avrupa’nın problemi budur. Bu
konudaki işaretler hangi yönde?
Müspet işaret de var, menfi
işaret de...
Neo-Nazi cinayetlerinin
görüldüğü duruşmalarda
mahkeme salonundaki tavırlar
ürkütücü. Avrupa’da yabancılara
karşı aşırı sağcılık türevi on
binlerce suç işlenmiş. Avrupa
yabancılardan korkmamalı.
Yabancılardan korkan Avrupa
kendini eritir. Yabancıları içselleştiren Avrupa ise, ürettiği
değerlerin küreselleşmesinin
önünü açar.
Biz bir milyon Suriyeli’ye
ev sahipliği yapıyoruz, Avrupa
50 bin mülteciyi “konuşuyor”.
Aslında bizim varlığımız
Avrupa’nın hayrınadır. Çünkü
biz onları, kendilerini aşmaları için zorluyoruz. Bugüne
kadar bizi asimile edeceklerini
sanıyorlardı, ama bitti. Kabul
edecekler, bundan kaçışları yok!
Sosyal gerçeklerden kaçılamaz.
de bir bilincin yerleşmesi
lazım. Buna da şuradan
geçmek istiyorum: Örneğin Türkiye’de yaşayan
Ermenilere “Türkiye’deki
Ermeniler” veya Kürtlere
“Türkiye’deki Kürtler” denmiyor; öyleyse başlangıçta
Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımıza “Avrupa’daki
Türkler” yerine, sizin özellikle değindiğiniz “Avrupalı
Türkler” dememiz daha
doğru olacak sanırım…
Avrupalı Türkleriz artık biz,
“Avrupa’daki” değiliz…
Göçün bir tarihi ve bu tarihin de değişik evreleri vardır.
Biz 90’lı yıllara kadar belki
160
haziran 2014
göçmendik, ancak o zamandan
beridir artık yerleşik düzene
geçmişiz, oradayız. Mezarlığımız var, vergi veriyoruz,
istihdam sağlıyoruz, yatırım
yapıyoruz, çocuklarımız orada
doğuyor, artık ciddi manada
Avrupa ülkelerinin vatandaşları olan vatandaşlarımız var.
Dolayısıyla artık “Avrupa’daki”
değiliz, Avrupalıyız, Avrupalı
Türkleriz.
Bu ayrımı dikkatle yapmak
zorundayız. Bizim insanımız
artık orada eşit yurttaş. Biz artık uyum ve entegrasyon tartışmalarını aştık. Siyasî, iktisadî ve
sosyal katılımla Avrupa toplumunun ayrılmaz bir parçasıyız.
“Artık karşımızda
küresel bir Türkiye
var”
• Sizin bu konu bağlamında
bir de Meclis’e sunduğunuz
bir “yurtdışı milletvekilliği”
teklifiniz söz konusu. Böyle
bir teklifte bulunmak da aslında ayrıca tebrik edilmeli,
zira cesaret istiyor. Bu teklif
yasalaşırsa, TBMM’nin
dünyaya açılması gibi bir
durum ortaya çıkacak…
Türkiye zaten dünyaya
açıldı… Son 12 yıl itibariyle
gelinen noktaya bakıldığında,
karşımızda her haliyle küresel
bir Türkiye var. Dolayısıyla küresel Türkiye’nin parlamentosu
da dünyadaki gelişmelerden
izole olamaz. Biz inandığımızı
söyleyeceğiz. Zaten dünyanın
neresinde bir vatandaşımız
varsa, onun da meselelerinin
konuşulduğu bir yer TBMM.
O halde bu ülke sınırları dışında yaşayanların da temsil edilecekleri bir kurum olmalıdır.
“O, bir vicdan
lideridir”
• Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı
Bakir İzzetbegoviç, Başbakan Erdoğan hakkında
“O bütün Müslümanların lideri” diyor. Fildişi
Sahilleri’nden Somali’ye,
Tunus’tan Kırgızistan’a
kadar şahsına büyük bir teveccüh var. Sayın Başbakan
hakkındaki bu yaklaşımları
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Recep Tayyip Erdoğan, insanlığın vicdanıdır. O, bir vicdan lideridir. İlk defa 24 Eylül
2011 tarihindeki BM Genel
Kurulu’nda dünya sistemini şekillendiren güçlere Afrika’daki
açlığı, adaletsizliği ve sömürgeciliği hatırlatan liderliğin adı,
“küresel vicdan liderliği”dir.
Sıkışmış Türkiye’yi küresel
bir ülke haline getirebilmek,
ancak bir ideal, bir dava sahibi
olmakla mümkündür. Bu dava,
insanlık davasıdır. Recep Tayyip
Erdoğan’ın itirazı, insanın eşyaya tutsak edilmesinedir. Recep
Tayyip Erdoğan’ın tarif ettiği
dünyada ise eşyanın insana
hizmetkâr olması ve adalete yer
vardır. Bunları başaran bir lider,
elbette küresel bir lider, başat
bir liderdir. Eğer bu ülkenin
Kızılay’ı Bosna-Hersek’teki
sel felaketine, Şili ve Doğu
Timor’daki depreme yardıma
koşuyorsa, TİKA’sı Somali’de
su kuyusu, Sudan’da hastane
yapıyorsa, Vakıflar Mostar’ı
onarıyorsa burada bir muhayyile var demektir. Muhayyilenin
kendisi çok kıymetlidir, ancak o
muhayyileyi gerçeğe dönüştüren lider de çok kıymetlidir.
“Bizim hiçbir
üniversitemizde
neden bir Recep
Tayyip Erdoğan
Kürsüsü kurulmaz?”
• Siz bu muhayyilenin adını
“Pax Türkiye” diye koyuyorsunuz…
Evet… Recep Tayyip Erdoğan, küresel sistemin başat
unsurlarının, kendilerini insanlığa bir kader gibi dayattıkları
süreçte “Merhamet ve şefkatin
olacağı bir dünya da var” dedi.
Türkiye’nin özellikle Suriye’den
gelen bir milyon insana kapılarını açmasının sırrı, Recep
Tayyip Erdoğan’ın insanlığa
bakış açısında saklıdır. Bu nedenle Recep Tayip Erdoğan,
teknik veya ekonomik bir lider
değil, bir insan lideridir. O,
duyguları olan, ağlayabilen ve
gülebilen, sokaktan, halktan hiç
kopmayan “insan” liderdir.
Bize bugüne kadar tarif
edilen liderlerin hepsi şablon
tiplerdi, o ise doğal liderdir.
Gücünü Hakk’tan ve insandan almaktadır. Dolayısıyla
politikalarını dünya gerçekliği
üzerinden okuma teorisini esas
alanlara karşı Türk dış politikasını insan temeline dayandıran
anlayışı uluslararası ilişkilerin
merkezine koymuştur. Mısır’da,
Batı Şeria’da, Suriye’de gerçeklik adına insanî duruşunu asla
rafa kaldırmamıştır ve durum
ortadadır. Lider budur işte!
O, rüzgâra göre savrulmamıştır, inandığı bir çizgisi vardır. Yalnız burada bir üzüntümü
belirteyim: Bizim hiçbir üniversitemizde neden bir “Recep
Tayyip Erdoğan Kürsüsü”
kurulmaz? Merak ediyorum, bu
rektörler ne iş yaparlar?!
Mesela bir 29 Nisan konuşması var… Ermeni meselesi
üzerinden “korkuları aşmak”
içerikli bir metne sahiptir o…
İşte bu liderliktir!
“Recep Tayyip
Erdoğan, tevazuun
büyüttüğü bir
adam…”
• Gerçekten de tarihi sorgulamaktan bahsettiği o grup
konuşması hakikaten de
çok değerliydi fakat amiyane tabirle güme gitti…
Niçin güme gitti? Üzgünüm
ki ortalıkta entelektüel diye
dolaşanların hiçbiri o konuşmaları altını çizerek okumadı.
Hiçbir üniversite, hiçbir akademi o konuşmayı alıp da “Ne
demek istedi?” demedi. Bizim
teşkilatlarımızın hepsinin de o
konuşmaları Salı günleri alıp
ders mahiyetinde okumalı,
tartışmalı…
sonraki- devlet adamlığıdır.
Tabiî Sayın Başbakanımızın
beslendiği bir damar var: Necip
Fazıl geleneği. Recep Tayyip
Erdoğan’ı besleyen damar, bu
toprakların millî kaynaklarıdır.
Onun içtiği su, Anadolu topraklarının pınarındandır. Onun
ayakları İstanbul’a basar, ruhu
Medine’de, kolları Konya’da ve
aklı Anadolu ile buluşur.
40 yıllık birlikteliğimizde
MTTB, sonra MSP Gençlik
Kolları dönemimiz var ve
hep mücadeleyle dolu… Hep
zorluklar aşılarak bu noktaya
bunları hak etmiyor. Biliyor ve
inanıyorum ki, bu saygısızlıkları
yapan, hakaretleri edenlerin
hepsi gelecekte çok pişman
olacaklar. Çünkü bu ülkede iyi
işler yapanların hepsi de ağır
bedeller ödemişlerdir.
Recep Tayyip Erdoğan bu
coğrafyanın kaderidir. Hepimizin yüreklerinin adıdır ve
onun da yanında olmak, bir
yenilgiden büyük bir galibiyete
çıkan yolda olmaktır. Ancak
üzgünüm, anlayanlar kadar
anlamayanlar da var. O, bir
sembol değerdir. Onun yanında
olmak, mutmain bir insan gibi
İşte Recep Tayyip Erdoğan,
tevazuun büyüttüğü bir adamdır. Ve büyüdükçe tevazuun
bir lidere ne kadar yakıştığının
ifadesidir. Bu sebeplerden
Recep Tayyip Erdoğan, siyasî
anlamdaki genel başkanlık
literatürüne sıkıştırılamayacak
bir şahsiyettir.
“Bu millete
teşekkür borcumuz
var…”
• Sayın Başbakan ile bir
ağabey-kardeş ilişkiniz
var…
40 yıl… Ailemle 1969, benim liderimle olan hukukumun
kilometre taşı ise 1975, Millî
Türk Talebe Birliği…
• Mutlaka hatıra da çok fazladır ama hiç unutamayacağınız, onu sizin için tanımlayacak hatıralardan biz de
istifade etmek isteriz…
Bizim birçok anımız ağabeykardeş hukuku içerisinde
olduğundan, ancak gelecek
tarihlerde yazarsak orada paylaşabiliriz belki… Fakat benim
40 yılda onda gördüğüm birçok
haslet var ki bunlar kararlılık,
dinamizm, inanmışlık, tevazu,
ilgi alaka, çözüm için ortaya
konan irade, sevgi, şefkat, merhamet, duygusallık ve –özellikle
bu ülkeye Başbakan olduktan
gelindi. İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkan adaylığı dahi
böyledir. AK Partimizin girdiği
ilk seçimde Meclis’e sokulmadı.
Cezaevinden çıktıktan sonra
zaten bir zorluk süreci vardır.
Ancak liderleri hep çile büyütür. 12 yıllık Başbakanlık dönemi de hep böyledir.
Bu topraklarda yaşayan bir
insan olarak benim en büyük
üzüntüm, şahsına karşı yapılan
bunca saygısızlıktır ki o asla
ruh ve bedenin aynı yerde olmasıdır. Bunu çoğunluk anlıyor
ve onu yalnız bırakmıyor, ona
sahip çıkıyor. Bu çok güzel bir
şey; bu millete teşekkür borcumuz var…
Bizim onunla hatıralarımız
şahsî olduğu için karşılıklı izin
olmadan anlatmam olmaz…
• Bu güzel sohbet için çok
teşekkür ediyoruz…
Ben teşekkür ediyorum…
haziran 2014
161
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Bugün yüksek yargı organlarına üye atamasından tutun
da genel müdür ve genel
müdür yardımcılarına kadar
bütün kurumların atamaları
üçlü kararnameyle çıkar, yani
cumhurbaşkanının onayından
geçer. Zaman zaman Ahmet
Necdet Sezer ile AK Parti’nin
o ilk dönemindeki yaşanan
sıkıntıları düşündüğünüzde,
cumhurbaşkanıyla ters düşen
hükümetlerin karar alma ve
ülkeyi yönetmede ne kadar
zorlandıklarını görürüz. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı
makamı Türkiye’de sıradan bir
makam değildir; parlamenter
demokrasilerdeki fonksiyondan çok daha öte bir makamdır. Bu nedenle bu makama
ilişkin seçimler her zaman
büyük rekabetlere sahne olur.
***
Öncelikle AK Parti, bir ANAP
değil. ANAP, kendi içerisinde
çok daha gevşek bir koalisyon, içerisinde milliyetçi,
muhafazakâr, liberal, hatta
sosyal demokratların bulunduğu bir yapı idi. 1990’lı yıllardaki ANAP’la 2014’teki AK
Parti karşılaştırıldığında, AK
Parti’nin bugünkü yapısının
çok daha homojen olduğu görülür hem lider, hem de taban
anlamında. Özal’ın yapamadığı
bir şey vardı, AK Parti ise
Erdoğan ile kendi tabanını
kendine dönüştürdü. O yüzden liderin, yani Başbakan’ın
partiyi tutmakta zorluk çekeceğini düşünmüyorum.
***
Yalnız burada şunu da düşünmek gerekiyor: “2007’de karşı
çıktıkları Gül’e şimdi destek
çıkan muhalefet 2019’da
Erdoğan’ı mı destekleyecek?”
İşte böyle bir ikilem var. Esas
sorun, muhalefetin kendi içerisinde Çankaya’yı kazanmaya
aday ciddi bir siyasî profil
çıkaramamasıdır.
***
Tabiî bu cümlenin gerçek
anlamda neyi ifade ettiğini
bilmiyoruz. Ama bildiğimiz
162
haziran 2014
Stratejik Düşünce Enstitüsü Başkanı
Prof. Dr. Birol Akgün
“DUNYA BESTEN
BUYUKTUR”
DEDI ERDOGAN
Ömer Bekir Sadık
[email protected]
İlker Kırmızı
şey şu: Bizim siyasî geleneğimizde Cumhurbaşkanlığı’ndan sonra
bu zamana kadar kimse yeniden
siyasete dönmedi. Turgut Özal rahmetli, Cumhurbaşkanlığı’ndan sonra
ANAP’a karşı farklı bir parti kurdurma hazırlığındayken vefat etmişti,
zira ANAP’ın liderliğiyle sorunu vardı.
Dolayısıyla bizim geleneğimize göre
Gül’ün siyasete dönmesi çok gerçekçi
değil. Biz Rusya gibi otoriter bir ülke
de değiliz; Putin-Medvedev ilişkisi
burada olmaz.
***
Bu süreçte -Allah için- hem mevcut
uluslararası sistemin temel değerlerine sahip çıkan, ahlakî ve siyasî
anlamda özgürlük ve demokrasi
konusunda falso yapmayan ve de
çizgisinde kırılma olmayan ender
ülkelerden biri Türkiye ve açık yüreklilikle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, NATO, AB ve kamuoyu önünde
her zaman dürüst şekilde dünyanın,
sahip olduğu değerler konusunda
çok daha sıkı durması gerektiğini
hatırlatan bir lider var, o da “Tayyip
Erdoğan”...
***
Erdoğan’ın liderliğini Hamas-Fetih yakınlaşmasında da, Suriye konusunda
da, Ukrayna konusunda da gördük…
Türkiye’nin bu anlamdaki dış politikası ve liderlik imajına bakıldığında
kendisine büyük bir sempati hanesi
oluşmuştur. Bu anlamda Tayyip Erdoğan, sadece bir ülkenin başbakanı
olmaktan çıkmış, Afrika, Ortadoğu
ve diğer ülkelerdeki masum, mazlum
insanların sığınağı ve sözcüsü, adeta
uluslararası arenada insanlığın vicdanı haline gelmiştir. Erdoğan, BM
Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i eleştirirken “Dünya beşten büyüktür” deme
cesaretini gösteren biri.
T
ÜRKİYE’nin girdiği son dönemece
ilişkin yoğun bir hamleye girişmiştik
ki, benim için hem kıymetli bir ağabey, hem de danışılası bir hoca olan
Stratejik Düşünce Enstitüsü Başkanı
Prof. Dr. Birol Akgün ile bu hamlemizin birinci ayağını gerçekleştirmiştik
olduk.
Herkes girilen Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin hangi
meyanda yürüyeceğini merak
ederken, biz, bu merakı yaşamaktansa kendimizi daha da
keskin bir köprünün üzerinden
geçmeye zorladık ve geleceğin
mümkün senaryolarını yazmak
yerine, var olan tek bir olgunun
üzerine endeksledik zihnimizi:
“Türkiye ne kadar lider ve dolayısıyla Türkiye’nin lideri konumundaki Erdoğan’ın liderlik
hinterlandının yüzölçümü kaç?”
Bu soru üzerine şekillenen
söyleşimizi Birol Hocam özellikle dillendirmiş olduğu ve
bütün dünyanın yaşadığı kaht-ı
rical sorunuyla anlattı, biz de
not ettik. Bu söyleşiden çok şey
çıkaracağımıza eminim.
***
“Özal’ın
yapamadığını
Erdoğan yaptı”
• Cumhurbaşkanlığı seçimi
öncesinde en çok merak
edilen şey, Başbakan
Erdoğan’ın bu makam için
aday olup olmayacağı. İkinci merak edilense, Başbakan
bu makama aday olursa
yerine kimin geçeceği. Bu
iki soruyu herkes soruyor
ama kaçırılan bir şeyler var
mı sizce?
Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri, tarihin her
döneminde çok zor geçmiştir.
Bu, Atatürk’ün ikinci ve üçüncü
kez cumhurbaşkanı seçilmesinden İnönü seçimlerine, daha
sonra Gürsel’den Korutürk’e,
Turgut Özal’dan Abdullah
Gül’e kadar böyledir. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasî kültüründe
Cumhurbaşkanlığı’nın ayrı bir
yeri vardır; bizim 1982 Anayasası da cumhurbaşkanını sadece
sembolik bir lider olmaktan
çok daha ötede, yetkiler, haklar
ve fonksiyonlarla donatmıştır,
adeta yeni kurulan anayasal
sistemin emniyet supabı olarak
bu makamı tanımıştır. Makam,
bir tür anahtar hükmündedir.
Bugün yüksek yargı organlarına üye atamasından
tutun da genel müdür ve genel
müdür yardımcılarına kadar
bütün kurumların atamaları
üçlü kararnameyle çıkar, yani
cumhurbaşkanının onayından
geçer. Zaman zaman Ahmet
Necdet Sezer ile AK Parti’nin
o ilk dönemindeki yaşanan
sıkıntıları düşündüğünüzde,
cumhurbaşkanıyla ters düşen
hükümetlerin karar alma ve
ülkeyi yönetmede ne kadar
zorlandıklarını görürüz. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı
makamı Türkiye’de sıradan bir
makam değildir; parlamenter
demokrasilerdeki fonksiyondan
çok daha öte bir makamdır.
Bu nedenle bu makama ilişkin
seçimler her zaman büyük
rekabetlere sahne olur.
2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi bir internet
darbesi girişimine sahne oldu.
Şimdi de 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken
geçen sene başlayan Gezi olaylarının arkasından gelen diğer
sıkıntılar, büyük ölçüde bu
seçimle yakından ilgilidir. Önü-
haziran 2014
163
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya
aday olacağı yönünde. Üç
dönem sınırının kaldırılmamasının ardından sürekli olarak
kamuoyundan, parti grubundan
ve milletvekillerinden gelen
talepler de büyük ölçüde bu
yönde şekilleniyor.
Doğrusu 12 yıllık iktidar deneyiminden sonra Çankaya’ya
böyle bir siyasî liderin geçmesi,
Türkiye’nin geleceğine yönelik
pozitif bir perspektif sunar.
Çünkü devlet tecrübesi önemlidir. Yukarıda bütün kurumları
gözetleyen ve gelişmeleri takip
eden güçlü bir liderin olması
hem dünya ilişkilerinin geliştirilmesi, hem de Türkiye’deki
kurumların yönetilmesi anlamında iyi olur. Fakat buradaki
temel endişe, “Acaba Erdoğan
Çankaya’ya çıkarsa parti dağılır mı?” sorunudur. Bu endişe
parti içinde de, kamuoyunda
da zaman zaman dillendiriliyor,
vatandaş istikrarın bozulmasından, eski günlere dönmekten
korkuyor.
İşte Cumhurbaşkanlığı’na gidilirken Erdoğan’ın bu
makama çıkmasını sadece iç muhalefet değil, uluslararası alanda tasarruf sahibi olanlar da istemiyorlar.
Ancak dünyanın ihtiyaç duyduğu liderlik, bence tam
da böyle bir liderlik ve bundan Türkiye vazgeçemez.
müzdeki günlerde de –Gezi
olaylarının yıldönümünde- bu
seçime giderken sokak hareketleri, siyasî gerginlikler ve belki
suikastlara varabilecek ölçüde
pek çok olayın yaşanması da
muhtemeldir.
Dolayısıyla Sayın Erdoğan,
164
haziran 2014
Cumhurbaşkanlığı’na aday
olup olmayacağına karar verirken bütün bu süreci düşünmek
ve ona göre noktayı koymak
durumundadır. Bana göre
bu zamana kadar –özetle 30
Mart’tan sonraki süreçte atılan
adımlar- gelen bütün sinyaller,
Ben bu endişe ve korkunun
gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü öncelikle AK
Parti, bir ANAP değil. ANAP,
kendi içerisinde çok daha
gevşek bir koalisyon, içerisinde
milliyetçi, muhafazakâr, liberal,
hatta sosyal demokratların
bulunduğu bir yapı idi. 1990’lı
yıllardaki ANAP’la 2014’teki
AK Parti karşılaştırıldığında,
AK Parti’nin bugünkü yapısının çok daha homojen olduğu
görülür hem lider, hem de
taban anlamında. Özal’ın yapamadığı bir şey vardı, AK Parti
ise Erdoğan ile kendi tabanını
kendine dönüştürdü. O yüzden
liderin, yani Başbakan’ın partiyi
tutmakta zorluk çekeceğini
düşünmüyorum.
“Cumhurbaşkanlığı
makamı siyasîdir”
• Hocam, muhalefetin
düştüğü bir çelişki var
ortada: Abdullah Gül’ün
siyasete devam ederek AK
Parti’nin başına geçmesi
konuşuluyor. Yani Gül, bir
AK Partili bu görüntüye
göre. Muhalefet, Erdoğan
ile Gül arasından Gül’ün
Cumhurbaşkanlığı’na
devam etmesini isterken,
Erdoğan’ın bu makama
gelmesini istemiyor ve “Partili cumhurbaşkanı olmaz”
diyor. Bu düşüncenin bir
izahı var mı?
Aslında bütün cumhurbaşkanları bir şekilde belli bir
ideolojinin temsilcileridirler.
Anayasa, “Cumhurbaşkanı
seçilen kimsenin partisiyle bağı
kesilir” diyor. Ancak hiç kimse,
bir partiden istifa etmekle,
iki satır dilekçe yazmakla düşüncelerinden koparılamaz.
Turgut Özal’ın ANAP geçmişi,
Demirel’in AP ve DYP geçmişi, Gül’ün AK Parti geçmişi
inkâr edilemez gerçeklerdir.
Dolayısıyla Anayasa’daki hüküm biraz da zorlama bir
hükümdür. Bence Cumhurbaşkanlığı makamı siyasî bir makamdır ve partiler adına adayların çıkması da bunu gösterir.
Bu durum normal, doğal ve
olması gereken bir durumdur.
Ama maalesef bizde zorlama
bir yöntemle görüntüde bir
tarafsızlık verilmeye çalışılıyor,
ideolojik manada bir tarafsızlık
bekleniyor. Bu da anormallik
içeren bir durum.
Muhalefete göre, Abdullah
Gül daha yumuşak bir lider ve
son 7 yılda elde ettiği Cumhurbaşkanlığı makamındaki tecrübesi söz konusu. Tayyip Erdoğan ise, Cumhurbaşkanlığı’na
çıktıktan sonra nasıl bir profil
çizeceği merak edilen isim;
bugünkü görüntüde Başbakan
olarak seçim meydanlarında
elbette polemiklere girip sert
söylemlerde bulunarak seçimleri kazanıyor, dolayısıyla muhalefet onu daha sert buluyor
ama Çankaya’ya çıktıktan sonra
daha da kucaklayıcı ve vizyoner
biri olmak durumundadır.
Yalnız burada şunu da düşünmek gerekiyor: “2007’de
karşı çıktıkları Gül’e şimdi
destek çıkan muhalefet 2019’da
Erdoğan’ı mı destekleyecek?”
İşte böyle bir ikilem var. Esas
sorun, muhalefetin kendi içerisinde Çankaya’yı kazanmaya
aday ciddi bir siyasî profil çıkaramamasıdır.
Seçimlere iki buçuk ayın
kaldığı bu zaman diliminde
muhalefet çatı bir adaydan
bahsediyor. CHP ve MHP
arasında hangi ilkeler üzerinde uzlaşılacağı ve “milliyetçi,
mukaddesatçı, muhafazakâr
artı cumhuriyetçi ve laik” olan
birinin gerekliliği konuşuluyor.
Fakat böyle bir isim yok ortada.
Bu isim olsa olsa Süleyman
Demirel… Bu tür senaryolar
bana çok gerçekçi gelmiyor.
Yanılabilirim ama muhalif
partilerin kendi adaylarını çıkaracaklarını düşünüyorum.
Gül’ün kaderini
geçiş sürecinin
başındaki kişi
belirleyecek
• Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Bu şartlar…”
şeklinde başlayan ifadesine
göre siyasete devam etmeye-
Biz, yeniden tarih sahnesine çıkarken Tayyip Erdoğan şahsında yeni vizyona bakıldığında, Osmanlı’nın tarihte almış olduğu o mazlumların sığınağı rolünü alıyoruz.
Bu, Osmanlı’nın büyümesi, hatta Türklerin Anadolu’ya girişindeki hızlı akımın temel
nedenidir. “Kardinal şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmeyi yeğleriz” diyen
gayrimüslimler nasıl Orta Asya’da gelen Türklere kapılarını daha kolay açtılar ise, biz
de aynı değerleri ve stratejileri savunarak yükselebiliriz.
ceğini görüyoruz. Bu çıkışı
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabiî bu cümlenin gerçek
anlamda neyi ifade ettiğini
bilmiyoruz. Ama bildiğimiz
şey şu: Bizim siyasî geleneğimizde Cumhurbaşkanlığı’ndan
sonra bu zamana kadar kimse
yeniden siyasete dönmedi. Turgut Özal rahmetli,
Cumhurbaşkanlığı’ndan sonra
ANAP’a karşı farklı bir parti
kurdurma hazırlığındayken
vefat etmişti, zira ANAP’ın
liderliğiyle sorunu vardı. Dolayısıyla bizim geleneğimize
göre Gül’ün siyasete dönmesi
çok gerçekçi değil. Biz Rusya
gibi otoriter bir ülke de değiliz;
Putin-Medvedev ilişkisi burada
olmaz.
Bence bu ifadeyle
Cumhurbaşkanı’nın söylediği
şey şu: “Eğer Sayın Başbakan
haziran 2014
165
HABERA JANDASÖYLEŞİ
olmaz, geçiş aşamasında değil,
ileriki dönemde, yani 2015
genel seçimlerine giderken
şekillenecek bir durum bu. İşte
bu noktada da partiyi devralacak kişinin performansı ön
plana çıkıyor. Bütün bu çerçevede, Gül’ün belirtmiş olduğu
bu ifade, kendisinin o ihtiyatlı
kişiliğine bence çok uygun.
Açık yürekli
tek lider var, o da
Erdoğan
• Kaleme almış olduğunuz
önemli bir makale mevcut
“Dünyanın Kaht-ı Rical
Sorunu: Küresel Kriz Ortamında Liderlik Boşluğu”
başlığıyla yayınlanan (SD,
Mayıs 2014) makaleyi okurken zihnimde canlanan bir
şey oldu: Dünyada belirgin
bir iyi ve kötü ayrılığı var.
Suriye, Mısır, Filistin,
Ukrayna ve Kırım derken
zulme rest çekenlerle onu
görmezden gelenlerin arasında bu kutuplaşma. Bu
açıdan bakıldığında Türkiye, mutlak surette –ki bize
göre iyi- bir tarafta, hatta
lider konumunda yer alıyor.
Eğer Türkiye liderse, onu
yöneten de bir dünya lideri
oluyor…
Suriye’den yarına bakmak isteyenler için Türkiye
bir ümittir. Mısır’da demokrasinin geleceği için bir
güvence isteniyorsa bu Batı değil, Türkiye’dir. Eğer
İslam dünyasının kimliğinin korunması anlamında
bir duruş ortaya konacaksa, açık yüreklilikle bunu
dillendiren de yine Türkiye’dir. Dolayısıyla Tayyip
Erdoğan, sadece kendi ülkesinde değil, aslında küresel düzlemde bir marka haline gelmiştir.
Cumhurbaşkanlığı’na aday
olursa ben rakip olarak karşısına çıkmam.” Mesaj bence
budur. Ama siyasete girmeme
konusunda şartlar yarın başka
şekilde de gelişebilir. Örneğin, Başbakan Erdoğan yarın
166
haziran 2014
Çankaya’ya çıkarsa, parti içindeki işler farklı işlemeye başlar,
liderlik yarışları veya bölünme
krizleri yaşanırsa, tabandan
gelen talepler doğrultusunda
hareket edileceği düşünülebilir.
Ancak bu durumlar hemen
Dünya politikasında ciddi
bir kriz var. Eko-politik bir
kriz var Avrupa ve ABD’de.
2008’de başlayan küresel malî
kriz, bugün ekonomik bir krize
dönüşmüş durumda ve maalesef henüz tünelin ucunda görünen bir ışık da yok. Bu tür kriz
ortamları radikal söylemleri
arttırıyor. Örneğin, Avrupa’nın
bütün ülkelerinde aşırı sağcı
siyasî partilerin oy oranları
artıyor, söylemler sertleşiyor; İslamofobya, yabancı düşmanlığı
gibi hoşgörüsüz bir siyasî atmosfer çiziliyor. Lider anlamında da bütün bunlarla uğraşacak,
ülkesini bir adım daha ileriye
götürecek ve dünyadaki krizlere
bir anlamda vizyon çizecek
olan ciddi ve kapsamlı lider tipi
maalesef yok. Bu biraz demokrasinin eleştirilen noktalarından
biridir ki kriz durumlarında
çoğu zaman otoriter ülkelere
göre karar almadaki yavaşlıktan
dolayı geç davranılır; dolayısıyla
halkın söylemleri daha radikal
unsurlara kayabilir.
Bugün, her zamankinden
daha güçlü, vizyoner, sağduyulu
liderlere ihtiyaç var. Bu ABD
için de, Avrupa için de böyle…
İnsan hakları, demokrasi ve
özgürlük gibi en temel değerleri savunacak bir lider yok
buralarda. Mısır’da darbe oluyor, darbeciyi destekleyen üslup
takınıyor Obama’sından tut da
Merkel’ine kadar. Bu, anlaşılabilir bir durum değil. Suriye
sanki başka bir gezegende
bunlara göre. Bu duruş, dünya
liderliği eksenindeki ülkelerin
politikası olamaz.
Öbür taraftan Rusya gibi
ülkeler ve Putin gibi liderler,
bir anda bu boşlukla kendilerine geniş bir alanın açıldığını düşünüyorlar ve mevcut
yerleşik uluslararası sistemin
temel değerleri olan egemenlik
haklarına saygı, işgalle toprak
elde edilmemesi, başkalarının
içişlerine karışılmaması gibi
konuları hiçe sayarak adeta
150 yıl önceki imparatorluk
döneminde olduğu gibi sert ve
kaba güce dayalı bir politika
izliyorlar. Bu, uluslararası derin
bir kriz demektir.
Bu süreçte -Allah için- hem
mevcut uluslararası sistemin
temel değerlerine sahip çıkan,
ahlakî ve siyasî anlamda özgürlük ve demokrasi konusunda
falso yapmayan ve de çizgisinde kırılma olmayan ender
ülkelerden biri Türkiye ve açık
yüreklilikle Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu, NATO, AB ve
kamuoyu önünde her zaman
dürüst şekilde dünyanın, sahip
olduğu değerler konusunda çok
daha sıkı durması gerektiğini
hatırlatan bir lider var, o da
“Tayyip Erdoğan”...
Erdoğan’ın liderliğini
Hamas-Fetih yakınlaşmasında
da, Suriye konusunda da, Ukrayna konusunda da gördük…
Türkiye’nin bu anlamdaki dış
politikası ve liderlik imajına
bakıldığında kendisine büyük
bir sempati hanesi oluşmuştur.
Bu anlamda Tayyip Erdoğan,
sadece bir ülkenin başbakanı
olmaktan çıkmış, Afrika, Ortadoğu ve diğer ülkelerdeki
masum, mazlum insanların
sığınağı ve sözcüsü, adeta uluslararası arenada insanlığın vicdanı haline gelmiştir. Erdoğan,
BM Güvenlik Konseyi’nde
İsrail’i eleştirirken “Dünya beşten büyüktür” deme cesaretini
gösteren biri.
İşte Cumhurbaşkanlığı’na
gidilirken Erdoğan’ın bu
makama çıkmasını sadece iç
muhalefet değil, uluslararası
alanda tasarruf sahibi olanlar
da istemiyorlar. Ancak dünya-
nın ihtiyaç duyduğu liderlik,
bence tam da böyle bir liderlik
ve bundan Türkiye vazgeçemez. Önümüzdeki dönemde
Türkiye’nin bu durumu daha iyi
anlaşılacaktır. Bunu en azından
ümit ediyorum.
Küresel bir marka:
Erdoğan
• Hocam yine makalenizden
hareketle devam edeceğim.
Belirttiğiniz üzere, dünyada
bir süper güç var ama politika üretemiyor; çünkü vizyo-
ner bir lideri yok. Dolayısıyla
dünyada küresel bir konjonktürün oluşmasından da
bahsedemiyoruz. Öyleyse bu
durumda dünya lideri olma
çizgisindeki kişinin kendi
politikasını oluşturması
lazım ki yazılmış bir senaryoyu oynamasın. Bu durumu
Erdoğan’ın hem Türkiye,
hem de dünyada nasıl işlediğini düşünüyorsunuz?
Kriz durumlarında ülkelerin
liderleri hep test edilirler. Eğer
siz paniğe kapılıp içe kapanırsanız, ülkenizin kazanımları
kaybolur. Bugün ABD’nin
yaşadığı sıkıntılardan biri bu.
11 Eylül’den sonra kendine
olan güveni sarsıldı, Afganistan
ve Irak Savaşı’nda yanlış yaptılar ve o yanlışların bedelini
ödüyorlar; ama gerçek liderler
bu gibi durumları aşabilirler.
Bunu hem geçmişle yüzleşerek,
hem de geleceği şekillendirerek
yaparlar. Obama ise böyle bir
lider değil. Obama, ABD’nin
Avrupa’da da bu kriz ortamını telafi edecek bir lider
yok. Bölge ülkesi olarak biz,
dünyadaki en önemli sıcak
sorunların yaşandığı bir coğrafyada bulunurken, Allah’tan
ciddi bir istikrar içinde, siyasî ve
ekonomik olarak kendi ayakları
üzerinde duran, Suriye’den
gelen bir milyona yakın insana
hiçbir sorun çıkmadan kucak
açabilen, onlara sahip çıkabilen
ve bütün bunlar olurken bölgesiyle kritik ilişkiler geliştirebilen
bir yeni ses konumundayız.
Sayın Erdoğan’ın “One minute!” olayıyla başlayıp Mısır’da Rabia Meydanı’ndaki insanlara, Arakan ve Somali’de insanlara kucak açarak devam eden süreçte edindiği duruş
önemli. Türkiye’de de, örneğin Soma’daki facianın hemen ardından bölgeye giderek ve
oradaki insanlarla doğrudan temas kurarak acıyı sahiplenmesi, hakikaten de eskiden
sahip olduğumuz değerleri yeniden kazandığımızı gösteriyor. Dolayısıyla biz, yeniden
bir medeniyet inşa edeceksek, ancak o değerler üzerine bunu bina edebiliriz. Biz
bunu Erdoğan’da, Kürtler konusundaki çalışmaları ve Ermenilere yaptığı taziye ile yine
gördük.
dünyada yaptığı yanlışlara karşı
apolitik bir durum sergileyen,
Afganistan ve Irak’tan çekildikten sonra Suriye ve Arap
Baharı sürecinde neredeyse
perde arkasında kalmayı tercih
eden bir lider portresi çizdi.
Sayın Erdoğan’ın bu anlamda
ister Başbakan, ister Cumhurbaşkanı olarak devam etmesi,
bu bölgenin geleceği açısından
son derece önemlidir.
Suriye’den yarına bakmak
isteyenler için Türkiye bir
haziran 2014
167
HABERA JANDASÖYLEŞİ
ümittir. Mısır’da demokrasinin
geleceği için bir güvence isteniyorsa bu Batı değil, Türkiye’dir.
Eğer İslam dünyasının kimliğinin korunması anlamında bir
duruş ortaya konacaksa, açık
yüreklilikle bunu dillendiren
de yine Türkiye’dir. Dolayısıyla
Tayyip Erdoğan, sadece kendi
ülkesinde değil, aslında küresel
düzlemde bir marka haline
gelmiştir.
Türkiye’yi
yönetmek demek…
• Hocam, şimdiye dek konuştuklarımıza bakınca “küreselleşme” üzerinde sıkça
durduğumuzu görüyoruz.
Bugüne göre küreselleşme
tanımını yeniden oturtalı
mı, nedir küreselleşme? Bir
de, bazısına göre Türkiye’yi
yönetmek, sadece Türkiye’yi
yönetmek, gerçekten de
böyle mi?
Türkiye, Batı dışında yükselmekte olan yeni güç
merkezlerinden biridir. Bu süreçleri liderler hızlandırır
veya yavaşlatırlar. Bu, jeopolitiğin, tarihin ve coğrafyanın size sunduğu bir imkândır. Liderler bu imkâna
ulaşmayı erkene alabilir veya geciktirebilirler. Ben
son 12 yılda Türkiye’nin yüz yıl sonra yeniden tarih
sahnesine dönüş anlamındaki AK Parti ve Tayyip
Erdoğan’ın liderliğini bir katalizör etken olarak görüyorum. Artık sosyolojik anlamda bir ivme kazanılmıştır. Yani mesela CHP dahi iktidara gelse, ülkede
sosyolojik bir güç ve güven kazanımı vardır, fakat bu
durum da elde edilen hızı kaybettirir. Bu anlamda
liderlik kritik öneme haizdir.
168
haziran 2014
Küreselleşme bir realite;
belki son 500 yıldır gelişen bir
süreç ama son yirmi otuz yılda
da inanılmaz bir hız kazandı.
Ulaşım ve iletişim imkânları ile
bütün dünyayı yakından izleyebiliyorsunuz. Sınırlar şeffaflaştı
böylelikle ve değerlerde ciddi
anlamda bir yakınlaşma var.
Aslında bunun altını dolduran
bir ekonomik gerçeklik var.
Mesela Türkiye için söyleyelim,
ülkemizin 810 milyar dolar
GSMH’si var ve bunun yüzde
50’si, Türkiye’nin küresel sistemin bir parçası olmasından
kaynaklanıyor.
Dolayısıyla artık Türkiye’yi
yönetmek demek, sadece 780
bin kilometrekarelik bir alanı
veya Ankara’yı yönetmek demek değil, bütün bu ilişkiler
ağını yönetmek demektir.
Çin’le, Rusya’yla, Güney
Afrika’yla ABD’yle ticaretiniz
varsa, bütün bunlarla ilişkileri
yönetecek bir vizyona sahip
olmanız gerekir. Evet, insanlık
hâlâ ulus devlet formu içinde
yaşıyor, fakat 1940-1950’lerin
ulus devletiyle bugünkü ulus
devlet bir değil. İçe kapanan,
sadece belirgin bir kimliğe
sahip olan, ekonomik olarak
kendi kendine yetmeyi hedefleyen bir ülkeden söz etmiyoruz
Türkiye deyince. Türkiye deyince, dünyayla entegre biçimde
sınırlarını şeffaflaştırarak zenginleşen bir ülkeden bahsediyoruz. Dolayısıyla bizi yönetecek
liderlerin güvenilir ve vizyoner
olmaları gereklidir, böyle olması
istenir ve beklenir.
Türkiye’deki muhalefetin
ana sorunlarından biri de
budur. Dünyadaki gelişmeleri
tanımayan, sadece eski Soğuk
Savaş mantığı içinde hareket
eden, Türkiye’nin uluslararası
konumunu anlamakta zorlanan, anlasa da buna yönelik
liderlik gösteremeyen ve proje
üretemeyen bir muhalefet var.
Bundan dolayı son 12 yılda
yapılan altı yerel ve genel seçimle iki referandumu kazanan
bir iktidar var.
Katalizör etken
• Siz 500 yıllık bir süreçten
bahsedince bir şey geldi
aklıma. Osmanlı’nın tarihî
görüntüsünde, liderlik ve
politika anlamında önemli
bir duruşu var. O zamanlarla alakalı olarak küresel
bir güçten, küreselleşmeden
yine bahsedemez miyiz?
Tam öyle değil, zira küreselleşme, az önce bahsettiğimiz
etkenlerle oluşan bir süreç. 15
ve 16’ıncı yüzyıllardaki coğrafî
keşiflerden sonra başlayan bir
süreç. Sömürgeciler eliyle küreselleşen bir dünya var. İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra da
bu kez ulus devletler eliyle bu
küreselleşme devam ediyor.
Ancak bu süreci hızlandıran
etken, son otuz yıldaki teknolojik gelişmelerdir.
16 ve 17’inci yüzyıllarda gücünün zirvesine ulaşan Osman-
lı, o zamanki -kendi teknolojik
yapısıyla- küresel sistemin bir
parçasıdır. Mesela Portekizlilere
karşı Açe’yi savunmak için
sahip olunan Hint Donanması
gönderilmiş ki meşhur Piri Reis
bu donanmanın başındadır.
Son 250-300 yılda, Batı
hegemonyasıyla tarih sahnesindeki kadim medeniyetler neredeyse silinmiş gibilerdi. “Tek
medeniyet vardır, o da Batı”
gibi düşünülüyordu. Konuşmamızın başında belirttiğimiz
Avrupa ve ABD’nin kriz içinde
olmaları durumu, işte bu Batı
hakkındaki düşünceleri sarstı,
Batı’ya olan güveni azalttı.
Dolayısıyla o silinmeye yüz
tutan kadim medeniyetler, bu
boşlukla birlikte yeniden canlanmaya başladılar. Bunlar Çin,
Hindistan, Brezilya, Güney
Afrika ve Türkiye’dir.
Türkiye, Batı dışında yükselmekte olan yeni güç merkezlerinden biridir. Bu süreçleri
liderler hızlandırır veya yavaşlatırlar. Bu jeopolitiğin, tarihin,
coğrafyanın size sunduğu bir
imkândır. Liderler bu imkâna
ulaşmayı erkene alabilir veya
geciktirebilirler. Ben son 12
yılda Türkiye’nin yüz yıl sonra yeniden tarih sahnesine
dönüş anlamındaki AK Parti
ve Tayyip Erdoğan’ın liderliğini bir katalizör etken olarak
görüyorum. Artık sosyolojik
anlamda bir ivme kazanılmıştır.
Yani mesela CHP dahi iktidara
gelse, ülkede sosyolojik bir güç
ve güven kazanımı vardır, fakat
bu durum da elde edilen hızı
kaybettirir. Bu anlamda liderlik
kritik öneme haizdir.
“Erdoğan bir ilham
kaynağı olmuştur”
Eğer ülkelerin yeniden
tarih sahnesine çıkmasından bahsediyorsanız, liderler
toplumları için birer ilham
kaynağıdırlar. Osmanlı’nın en
zirve yıllarında yönetildiği yer
Topkapı Sarayı’dır. Sarayın ana
giriş kapısının sağ tarafında
“Zillullah-i fil-âlem” (Allah’ın
adaletinin yeryüzündeki gölgesi), sol tarafında da “El-Beriyyu
âlâ külli mazlum” (Bütün mazlumların sığınağı) yazmaktadır.
Biz, yeniden tarih sahnesine çıkarken Tayyip Erdoğan
şahsında yeni vizyona bakıldığında, Osmanlı’nın tarihte
almış olduğu o mazlumların
sığınağı rolünü alıyoruz. Bu,
Osmanlı’nın büyümesi, hatta
Türklerin Anadolu’ya girişindeki hızlı akımın temel nedenidir.
“Kardinal şapkası görmektense
Osmanlı sarığı görmeyi yeğleriz” diyen gayrimüslimler nasıl
Orta Asya’da gelen Türklere
kapılarını daha kolay açtılar ise,
biz de aynı değerleri ve stratejileri savunarak yükselebiliriz.
Sayın Erdoğan’ın “One
minute!” olayıyla başlayıp
Mısır’da Rabia Meydanı’ndaki
insanlara, Arakan ve Somali’de
insanlara kucak açarak devam
eden süreçte edindiği duruş
önemli. Türkiye’de de, örneğin
Soma’daki facianın hemen
ardından bölgeye giderek ve
oradaki insanlarla doğrudan temas kurarak acıyı sahiplenmesi,
hakikaten de eskiden sahip
olduğumuz değerleri yeniden
kazandığımızı gösteriyor. Dolayısıyla biz, yeniden bir medeniyet inşa edeceksek, ancak
o değerler üzerine bunu bina
edebiliriz. Biz bunu Erdoğan’da,
Kürtler konusundaki çalışmaları ve Ermenilere yaptığı taziye
ile yine gördük.
• Hocam söyleşi için şükranlarımızı arz ederken, sizin
eklemek istedikleriniz varsa
onları da alabilir miyiz?
Teknokrat kabinelerin ağırlık
kazanmaya başladığı Avrupa
varken ve Mısır ve Suriye gibi
karışıklıkların olduğu bir bölgede her şeye rağmen kendi
demokrasisini koruyabilen,
siyasî istikrarını sağlayabilen
bir ülkedeyiz. Bunun kıymetini
bilmemiz lazım. Türkiye, sadece
Türkiye için değil, bölgedeki
masum ve mazlum insanlar
için de önemli bir sığınaktır, bir
ilham kaynağıdır.
Bu coğrafyanın temel değeri
İslam’dır. Arap Baharı sürecinde
iktidara gelen yeni aktörler de
büyük ölçüde İslamî değerlerle
iktidara gelen isimlerdir. Burada Batı’ya yapacağımız temel
çağrı, “Bu coğrafyadaki temel
kimlikleri yok sayarak, laikotoriter liderler eliyle bu ülkeleri yönetemez, dünya barışını
sağlayamazsınız” şeklindedir.
Türkiye’nin 12 yıllık siyasî
tecrübesi, sadece kendisi için
değil, bölge coğrafyasının gelecekte alacağı biçim bakımından
da son derece önemlidir ve
Türkiye’nin aldığı rol de takdir
edilmelidir. Yumuşak, güçlü
lider değil, dünyayla bu iletişimi
sağlayacak liderlerin desteklenmesi önemlidir.
haziran 2014
169
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Bu süreç, Türkiye’nin dış
politika alanında aslında
sahip olduğu potansiyelini,
gizli saklı kalmış -veya
birileri tarafından kasıtlı
olarak gizlenmiş- yeteneklerini ve etkileme gücünü
keşfettiği bir dönem oldu.
Her ne kadar son iki üç
yılda -Türkiye’nin elinde
olmayan nedenlerle- içinde
bulunduğumuz coğrafyada
kaotik bir tablo karşımıza
çıksa da bana göre Türkiye,
“bölgesel barış ve istikrar
adası” olma konusunda
kararlı adımlarla yürüyor
ve hem bir Türkün, hem
bir Kürdün, bir Boşnağın,
bir Arabın, bir Kosovalının
ya da bir Afrikalının her
boyutta rol modeli haline
geliyor.
***
“One Minute!”, Anadolu
çocuğunun dış politika
alanında 80 yıldan bu
yana küresel nizam koyucu
iddiasında bulunanlara
karşı başkaldırışının bir
miladı, bir sembolüdür.
Aynı zamanda Osmanlı
bakiyesi coğrafyada, bir
şekilde bizden ayrı düşmüş
kardeşlerimize de tarihî
köklerini bulmaları için bir
şok terapisi de olmuştur.
***
Karşımızda, 1920’li yıllarda
Max Weber’in “Protestan
ahlakı” tezi ile sembolleştirilmiş bir kapitalizmi
ehlîleştirme mücadelesi
var. Batı, bunu kendi içinde
bir şekilde başarmış. Şimdi
17 Aralık ve sonrasındaki
sürecin, bir de “İslam ile
kapitalizmin uyumlulaştırılması” boyutunda da bize
önemli dersler verdiği kanaatindeyim. AK Parti’nin
son on yıldaki belki de en
önemli başarılarından biri,
mevcut laiklik-İslam çatışmasını sona erdirmesidir.
Ancak bu çatışmanın sona
ermesi, Türkiye’de aslında
sürekli mevcut olan bir
170
haziran 2014
“Türkiye’nin yükselmesini sağlayacak yegâne sistem,
BAŞKANLIK
SİSTEMİDİR”
Ü
LKENİN girmiş olduğu dönemeçte
kesin bir ifrat ve tefritten bahsetmek
mümkün. Bunu ortaya koyacak
sağlıklı aklın inşasını, yani yeni bir
aklıselimi oluşturmanın yolu da
aklıselim sahibi kimselerle zincirler örmekten geçiyor. Bu noktada
Türkiye’nin yeni vizyonu ve 2023’e
hazırlık safhasında bir hakkaniyet ölçüsü tutturmak zorundayız.
>> Ülkücüler, girmiş oldukları çile yıllarını özetlerlerken
mutlak bir cümleyi zikretmeden geçmezler: “Çileyi çektik,
ama devletimizi şikâyet etmedik!” Zira onlar, “Kahrolsun
düzen, yaşasın devlet!” düsturunda hayat sürmeyi kendilerine şiar edinmişlerdi. Bu
hayat düsturu, onlara yiğidin
hakkını yememeyi de öğretmişti. İşte bu açıdan değerlendirildiğinde, o hakkaniyet
ölçüsünün kıvamını ayarlayacak mihenk taşlarını dikerken
kalbi ve aklıyla ülkeye gönüllü
işçi olacak ülkücülere mutlaka
danışılmalıdır.
Gerçi her ne kadar Niyazi
Yıldırım Gençosmanoğlu’nun
“Gazi Alperenler işe koyulun!/
Gayrı söze vakit az verilmeli”
dizeleriyle meseleye girsek
de, bu ülkünün erlerine söz
verildiğinde mutlak bir aksiyon göreceğimizin bilincinde
olmalıyız.
İşte bu düşüncelerle “Ülkücü” denince akla ilk gelen
isimlerden biri olan, eski
Ülkü Ocakları Genel Başkanı Alaaddin Aldemir ile
sohbetimizi gerçekleştirdik.
Türkiye ve Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın geleceği
hakkındaki bu söyleşimizde
“Başbakan’ın ihtiyacı olan unsurlara” belki de ayrıca dikkat
etmek lazım. Zira bu ihtiyacı
yalnız en başta belirttiğimiz
niteliktekiler açıkça söyler.
***
“Bir ‘Türkiye
Mucizesi’ var
ortada”
• İlk olarak Türkiye’nin son
on yılını kısaca değerlendirerek başlayabilir miyiz
sohbetimize?
Öncelikle üzerine yüksek lisans ve doktora tezleri yazılan,
uluslararası alanda pek çok
akademik çalışmaya konu olan
ve benim de “Türkiye Mucizesi” olarak adlandırdığım bu
son on yıldaki siyasal, sosyal ve
ekonomik dönüşüm sürecini
birkaç cümleyle anlatmanın
çok zor olduğunu belirtmem
lazım.
Ancak bana göre son on
yılda yaşanan bu Türkiye
Mucizesi’ni “dış politikadaki
başarılar” ve “iç politikadaki
siyaset kurumu, sosyal alan
ile güvenlik ve ekonomi alanlarındaki başarılar” şeklinde
ikiye ayırmak mümkün.
Dış politika alanında, daha
önce “gelişmekte olan bir
üçüncü dünya ülkesi” veya
“NATO’nun Sovyet Bloğu’na
yönelik sınır hattı” olarak
kavramsallaştırılan bir Türkiye
Uluğ Bayındır
[email protected]
İlker Kırmızı
sorunun üzerindeki örtüyü
kaldırdı. Bu da sosyal adalet
alanındaki İslamî referanslarla
serbest piyasanın gereklerinin uyumlulaştırılması ve
vahşi kapitalizmin kültürel
kodlarımızla ehlîleştirilmesi
sorunudur.
***
Ben, stratejik önemdeki
“Tayyip Erdoğan” imajının
Türkiye’deki kısır siyasî tartışmalarda çok fazla çar çur
edildiğini, harcandığını ve
tüketildiğini düşünenlerdenim.
Türkiye’de askerî vesayeti
geriletmiş, siyasî, ekonomik ve
dış politika alanında pek çok
açılımı ve reformu başarı ile
yönetmiş bir AK Parti’nin, Sayın Başbakan’ın kişisel imajını
yönetme konusundaki hatalarını gördükçe, açıkça söylemek
gerekirse, okyanusları yüzüp
geçerken derede boğulduğunu
düşünüyorum.
***
Bana göre şu an için Çankaya,
Sayın Başbakan için bir “fildişi
kule”. Acaba Atatürk bile hayatının son yıllarında bu fildişi
kulede hapsolduysa, aynı şey
Sayın Başbakan’ın da başına
gelir mi? Gelmemesi için Sayın
Başbakan nasıl tedbirler düşünmekte, nasıl bir siyaset dizaynı öngörmekte ve ekibine
kimleri almak istemektedir?
Kimlerle ne kadar restleşmeyi
göze almaktadır? İşte tüm bu
soruların cevabı bende birer
merak konusu.
***
Alaattin Aldemir
Başkanlık sisteminin püf noktası, aktörler arasındaki ilişkilerin nasıl ve hangi dinamiklerle yönetildiği, güç ilişkilerinde
check-balance sisteminin nasıl
kurulduğu önem kazanıyor.
Yani Türkiye’de uygulanacak
bir başkanlık sisteminde asıl
tartışmamız gereken sorun,
örneğin bir Tayyip Erdoğan’ın
siyaset anlayışının bizatihi
kendisi değil, bu siyaset anlayışının siyaset sistemi içindeki
diğer güç merkezleri ile ilişkisinin yönetimidir.
haziran 2014
171
HABERA JANDASÖYLEŞİ
tanımladığım “ulusalcılar” bana
kızacak, ama olsun…
Sezar’ın hakkı Sezar’a…
Bence son on yılda AK
Parti’nin sosyolojik alandaki en
büyük başarısı -ki bana göre
bu başarı siyasi, ekonomik ve
dış politika alanındaki başarılarının da kaynağı-, “Anadolu
gencinin çevreden merkeze
yürüyüşünü tamamlamış olmalarındandır”. Anadolu çocukluğunun merkeze gelmesi,
merkezleşmesi ise gücünün
ve potansiyelinin farkına varmasıdır, ki bu, son on yıldaki
“Türkiye Mucizesi”nin de
membaıdır.
tanımı vardı elimizde. Ben, ilk
kez son on yılda, dış politika
alanında bize empoze edilmiş
olan “özgüven eksikliğini” aştığımız kanaatindeyim. Türkiye,
bu dönemde ilk kez ritmik
diplomasi, ahlaklı arabuluculuk, komşularla sıfır sorun,
ilkesel dış politika, yumuşak ve
de akıllı güç gibi kavramlarla
tanıştı. Bu tanışıklık, tarihî ve
kültürel havzamızın, stratejik
derinliğimizin farkına varmamıza neden oldu bence.
Bu süreç, Türkiye’nin dış
politika alanında aslında sahip
olduğu potansiyelini, gizli saklı
kalmış -veya birileri tarafından
kasıtlı olarak gizlenmiş- yeteneklerini ve etkileme gücünü
keşfettiği bir dönem oldu.
Her ne kadar son iki üç yılda
-Türkiye’nin elinde olmayan
nedenlerle- içinde bulunduğumuz coğrafyada kaotik bir
tablo karşımıza çıksa da bana
göre Türkiye, “bölgesel barış ve
istikrar adası” olma konusunda
kararlı adımlarla yürüyor ve
172
haziran 2014
hem bir Türkün, hem bir Kürdün, bir Boşnağın, bir Arabın,
bir Kosovalının ya da bir Afrikalının her boyutta rol modeli
haline geliyor.
“AK Parti,
Anadolu gencinin
çevreden merkeze
yürüyüşünü
tamamlamıştır”
Yine bu dönemde, iç politikadaki siyaset alanında askerî
vesayetin geriletilmesi ve sivilasker ilişkilerinde normalleşme
ile -yeni anayasa çalışmaları
başta olmak üzere- pek çok
siyasî reforma şahit olduk. Bu
dönemde Türkiye, belki de
daha önceki 80 yıl boyunca
almadığı kadar temel hak ve
özgürlükler ile bireysel haklar
konusunda mesafe aldı.
• Bun anlattıklarınız ölçek
alındığında yalnız siyasî
eksende değil, sosyolojik
manada değişen şeyler var.
Neler değişti ülkemizde?
Ekonomik alandaki başarı
ve kazanımları zaten anlatmama gerek yok. Hayatın içindeyiz, yaşıyoruz... Şu an karşımızda dünyanın 17’nci büyük
ekonomisi olan, IMF’ye borç
veren ve 2023’te dünyanın ilk
10 ekonomisi arasına girmeye
azimli bir Türkiye var. Ayrıca
son 10 yılda, sosyal alanda da
birçok dönüşüme şahit olduk.
Bakınız, ben Niğde
Ulukışla’nın bir köyünde doğmuş, ayağında çarık, koyun
keçi peşinde koşmuş, kendisini
“Sivil Ülkücü” olarak tanımlayan, milliyetçi bir gelenekten
gelen, 12 Eylül döneminde
idamla yargılanmış, 7 sene
de devletin hapishanelerinde
yatmış ve işkence görmüş
ama hiçbir zaman devletine
ve milletine küsmemiş bir
Anadolu çocuğuyum. Belki
şimdi söyleyeceklerim için
bana MHP’deki “Ortodoks
Milliyetçiler” ve yeni dönemde ortaya çıkan ve benim
“Mutant Milliyetçiler” olarak
Ben burada “Anadolu çocukluğu” kavramını her türlü
siyasî ve ideolojik söylemin
üstünde tutarak kullanıyorum. Yani AK Parti’nin son
on yıldaki başarısı, bana göre
merkezdeki resmî devlet
söyleminin “öteki” olarak algıladığı, benim gibi Niğde’nin
bir köyünde doğmuş bir
ülkücünün de, Yozgat’ın bir
köyünde doğmuş bir Alevi
kardeşimin de, Sulukule’de
yaşayan bir Roman kardeşimin de, Mardin’deki Süryani,
Şırnak’taki Kürt kardeşimin de
başarısıdır. AK Parti’ye de bu
konuda en hayatî tavsiyem, bu
“mucizeyi” paylaşma konusunda cimri olmaması, bizi de bu
mucizenin bir parçası olarak
hissettirmeye devam etmesi
yönündedir.
“One Minute,
iç siyasette ve
gereksiz konularda
çar çur edildi”
• Sizce “One Minute!” ne
demek?
Bana göre “One Minute!”
çıkışının hem yapıldığı yer,
hem de muhatap aldığı kişiler
açısından sembolik bir anlamı var. Yapıldığı yer: 2009,
Davos Küresel Ekonomik
Forumu... Muhatapları: İsrail
Cumhurbaşkanı Şimon Perez
ve ABD’deki Yahudi lobisinin
ana gazetesi olan Washington
Post Başyazarı David Ignatius...
“One Minute!”, Anadolu
çocuğunun dış politika alanında 80 yıldan bu yana küresel
nizam koyucu iddiasında bulunanlara karşı başkaldırışının
bir miladı, bir sembolüdür.
Aynı zamanda Osmanlı bakiyesi coğrafyada, bir şekilde
bizden ayrı düşmüş kardeşlerimize de tarihî köklerini
bulmaları için bir şok terapisi
de olmuştur.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki, o kadar sembolik
anlamı olmasına rağmen
ben, Sayın Başbakan’ın “One
Minute!” çıkışının yeterince
kullanılamadığını düşünenlerdenim. Sosyal inşacı yaklaşımlarla ve uygun stratejilerle
bu stratejik çıkış, Osmanlı
bakiyesi coğrafyada yaşayan
milyonların günlük pratiklerine, popüler kültürlerine ve
kolektif hafızalarına daha iyi
kazınmalıydı.
Mesela yıllık 5 milyar dolara yaklaşan cirosuyla sürekli
övündüğümüz ve 20’den fazla
ülkeye ihracat yaptığımız bir
dizi sektörümüz var. Niçin
üzerine nitelikli sinema filmleri bile yapılabilecek bu tema,
ihraç ettiğimiz bir dizide bile
bugüne kadar kullanılmadı?
Niçin bu temada çocuklar için
çizgi romanlar veya oyuncaklar
üretilmez, üniversite gençleri için makale yarışmaları
düzenlenmez? “One Minute!” çıkışını destekler tarzda
konuşabilecek bir sürü Batılı
akademisyen varken, onların
sesi dünyaya niçin duyurulmaz? Bu açılardan ben, Sayın
Başbakan’ın “One Minute!”
çıkışını kaçırılmış bir stratejik
fırsat olarak görüyorum. Bu
tema, iç siyasette ve gereksiz konularda çar çur edildi,
uluslararası ortamda yeterince
kullanılamadı.
“AK Parti
teorisyenleri
niçin yeni
eserlerle bizleri
aydınlatmazlar?”
• En son yaşanan 17 Aralık, MİT tırlarının durdurulması ve Dışişleri
Bakanlığı’nın dinlenilmesi
hadiselerini nasıl yorumlayabiliriz?
17 Aralık süreci ve MİT
tırlarının durdurulması olayları, “One Minute!” çıkışının
gecikmiş bir rövanşı bence.
Üzerindeki ölü toprağını silkelemeye başlayan Türkiye’nin
sahip olduğu potansiyelin
farkında olanların ancak fırsat
bulabildikleri birer fren mekanizması idi bu iki olay, fakat
bence tutmadı.
Yalnız şunu da belirtmekte
fayda görüyorum: Karşımızda,
1920’li yıllarda Max Weber’in
“Protestan Ahlakı” tezi ile
sembolleştirilmiş bir kapitalizmi ehlîleştirme mücadelesi
var. Batı, bunu kendi içinde
bir şekilde başarmış. Şimdi 17
Aralık ve sonrasındaki sürecin,
bir de “İslam ile kapitalizmin
uyumlulaştırılması” boyutunda
da bize önemli dersler verdiği
kanaatindeyim. AK Parti’nin
son on yıldaki belki de en
önemli başarılarından biri,
mevcut laiklik-İslam çatışmasını sona erdirmesidir. Ancak
bu çatışmanın sona ermesi,
Türkiye’de aslında sürekli
mevcut olan bir sorunun üzerindeki örtüyü kaldırdı. Bu da
sosyal adalet alanındaki İslamî
referanslarla serbest piyasanın
gereklerinin uyumlulaştırılması
ve vahşi kapitalizmin kültürel
kodlarımızla ehlîleştirilmesi
sorunudur.
İslam dünyasında her konuda öncü olan Türkiye ve AK
Parti modelinin bana göre yeni
mücadele alanı burasıdır. AK
Partili teorisyenlerin biraz bu
konulara kafa yorması lazım.
Mesela AK Parti teorisyenleri
niçin bir Charles Tripp’in o
meşhur “Islam and Moral
Economy” adlı kitabı tadında
eserler yazmaz, bizleri aydınlatmazlar?!
“Personalismo”
• Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, Türkiye’nin
bulunduğu şimdiki konuma katkısı nedir?
Bakınız, Türk siyasî tari-
hinde kitle davranışlarını ve
seçmen tercihlerini belirleyen
en önemli olgu, “karizmatik
liderlik”, yani Ergun Özbudun Hoca’nın tabiri ile
“personalismo”dur. Türk siyasetinde bence lider, doktrinin,
partinin ve teşkilatın itici gücü,
motorudur. Kızsak da, bağırsak
da Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın şahsî karizmasını
bu şekilde yorumlamak lazım.
Ben, mesela MHP’nin,
Sayın Başbakan’ın söylemlerine ve davranışlarına sürekli
tepki vermek yerine, onu ve
inşa ettiği şahsî karizmayı,
bu karizmayı nasıl ve hangi
yöntemlerle inşa ettiğini iyi
etüt etmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Ama ne yazık
ki bana göre Türkiye’deki
mevcut kutuplaşma ortamında
“Başbakan’dan ölesiye nefret
edenler” ile “Başbakan’ı ölesiye
sevenler” arasındaki kavgadan
kalkan tozun ortalığı kapladığını, bu toz ve gürültü patırtı
ortamında gözün gözü görmediğini düşünüyorum.
Ne yazık ki havaya kalkan
bu tozun bir süre hepimizin
üzerine yağacağı, yani tüm
Türkiye’nin zarar göreceği kanaatindeyim. Bana göre Sayın
Başbakan, özellikle 2009’daki
“One Minute!” çıkışı ve Ortadoğu gezisi sonrasında küresel
bir marka haline gelmişti. Ama
biz bu markayı kendi iç siyasî
hesaplarımız nedeniyle yeterince kullanamadık.
haziran 2014
173
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Başbakan’ın, hem güzel ülkemizin bağımsızlığına, hem
de Türk siyasetine yönelik her
türlü karanlık emele tek başına mücadele etmek zorunda
kalmasına açıkçası bir anlam
veremiyorum. Çoğu zaman da
kendimi şu şekilde düşünmekten alıkoyamıyorum: “Acaba
Sayın Başbakan bu mücadelesinde niçin yalnız kalıyor veya
bırakılıyor?”
Bana göre Sayın Başbakan,
bu mücadelesinde kendisine
destek verecek, bu sayede onun
çoğu zaman ön plana çıkmasına lüzum bırakmayacak, daha
geniş tabanlı -içinde her kesim
ve siyasî görüşten kimselerin
olduğu- ve daha büyük bir
şemsiyeye ihtiyacı var. Ancak
bu şemsiyenin inşası ile Sayın
Başbakan, yağan yağmurdan
daha az ıslanır.
“Tayyip Erdoğan
imajı, çar çur
edilecek bir imaj
değildir”
• Ülkenin dışına çıkıp da
bakınca, daha da ötede bir
Türkiye, daha da başka bir
Başbakan görünüyor. Bu
düşünceye katılır mısınız?
Aslında bu soru da bir
önceki sorunun devamı… Bakınız, ben Sayın Başbakan’ın
şahsî karizmasının ve kişisel
imajının, Türkiye’nin dışarıya
ihraç etmesi gereken en önemli
“yumuşak güç” kaynaklarından
biri olması gerektiğini düşünüyorum. Bu soruyu şu şekilde
yorumlamak mümkün: Gerçekten de “Türkiye’nin önemini
anlamak için Türkiye’ye aslında
dışarıdan bakmak lazım”. Biz,
“deniz içre balıklar” misali, içinde bulunduğumuz denizin pek
174
haziran 2014
de farkında olmadan yaşıyoruz.
Tekrar etmek istiyorum
ki, ben, stratejik önemdeki
“Tayyip Erdoğan” imajının
Türkiye’deki kısır siyasî tartışmalarda çok fazla çar çur
edildiğini, harcandığını ve
tüketildiğini düşünenlerdenim.
Türkiye’de askerî vesayeti geriletmiş, siyasî, ekonomik ve
dış politika alanında pek çok
açılımı ve reformu başarı ile
yönetmiş bir AK Parti’nin, Sayın Başbakan’ın kişisel imajını
yönetme konusundaki hatalarını gördükçe, açıkça söylemek
gerekirse, okyanusları yüzüp
geçerken derede boğulduğunu
düşünüyorum.
“Başbakan’ın
‘daha büyük bir
şemsiyeye’ ihtiyacı
var”
• Başbakan Erdoğan’ın,
Türkiye’nin geleceği açısından en öncelikli şekilde
ihtiyacı olan şey nedir
sizce?
Bana göre Sayın
Başbakan’ın en acil birinci
ihtiyacı, Türkiye’nin geleceği
açısından en öncelikli şekilde
ihtiyaç duyduğu şey, çoğu
zaman birbirleri ile çatışarak
enerjisini tüketen iç siyaset
ve dış politikanın uyumlulaştırılması ihtiyacıdır. Diğer
bir ihtiyaç ise, “memleketinin
bağımsızlığı için tek başına
savaşan yalnız adam” imajından ivedilikle çıkmasıdır.
İç siyasette çatışmadan,
gerginlikten ve kutuplaşmadan enerjisini alan, toplumu
bölen, sinir uçlarına dokunan
bir siyaset üslubunun hüküm
sürdüğü şu günlerde Sayın
• Genellikle siyaset dünyasıyla alakalı olarak “yeni
yüz” arzusunda bulunulur
ki günümüzde de bu istek
muhalefet hakkında dillendirilirken Erdoğan için
dillendirilmiyor. Bu durum
seçimler noktasında başarılı olduğu için mi, yoksa
milletin onu gerçekten de
hep görmek istemesinden
mi kaynaklanıyor?
Bence her ikisi de… Sayın
Başbakan’ın şahsî karizmasının özellikle de son yerel
seçimlerde AK Parti oylarının
önemli bir kısmının temel
nedeni olduğunu düşünenlerdenim. Seçim başarısı milletin
Başbakan’a duyduğu güveni
tazelemekte, bu güven tazelemesi de yeni seçim başarılarına
neden olmaktadır. Ancak bana
göre bu mekanizma, Sayın
Başbakan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki
kararından da doğrudan etkilenecektir.
“Kalbim onu
Çankaya Köşkü’nde
görmek istiyor,
ancak…”
• Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda
neler söylemek istersiniz,
aday olmasını ister misiniz?
Açıkçası 2010 Anayasa
referandumuna cansiperane
destek vermiş ve AK Parti’nin
son on yılda inşa etmiş olduğu
Türkiye Mucizesi’ne inanmış
bir ülkücü ve bir merkez sağ
seçmeni olarak, bu konuda
kalbimin ve beynimin farklı
iki şey söylediğini itiraf etmek
zorundayım.
Kalbim, açıkçası Sayın Başbakan’ı Çankaya
Köşkü’nde görmek istiyor. Ancak onu Çankaya Köşkü’nde
hayal edince, her nedense
aklıma hayatının son yıllarında
sık sık Çankaya Köşkü’nden
veya Dolmabahçe Sarayı’ndan,
herkesten habersiz kaçıp halkın arasına karışan, ancak bu
şekilde halkıyla temas edebilen
bir Atatürk profili geliyor.
Bana göre şu an için Çankaya, Sayın Başbakan için bir
“fildişi kule”. Acaba Atatürk
bile hayatının son yıllarında bu
fildişi kulede hapsolduysa, aynı
şey Sayın Başbakan’ın da başına gelir mi? Gelmemesi için
Sayın Başbakan nasıl tedbirler
düşünmekte, nasıl bir siyaset
dizaynı öngörmekte ve ekibine
kimleri almak istemektedir?
Kimlerle ne kadar restleşmeyi
göze almaktadır? İşte tüm bu
soruların cevabı bende birer
merak konusu. Ama günün
sonunda, fildişi kuleden emniyetli girip çıkıp halkın arasına
karışabileceği, sokakta ve halkın arasında, sahada olmasını
sağlayıcı mekanizmalar kurabiliyorsa neden cumhurbaşkanı olmasın?
“Kim?” sorusunun
cevabı belli, ama
“Nasıl?” sorusuna
cevap bulunmalı
haziran 2014
175
HABERA JANDASÖYLEŞİ
bir katılımla sağlanacak yeni
bir anayasa yapmadan “Nasıl?”
sorusuna cevap bulamayacağımızı düşünenlerdenim. Sayın
Başbakan’ın Türkiye’de yeni bir
anayasa yapım sürecinin önündeki tüm engelleri aşabilecek
bir gücü olduğuna inanıyorum.
İkincisi ise sosyal boyutta,
yani bizim Türkiye’de herkesi
kucaklayan yeni bir “sosyal
sözleşmeye” ihtiyacımızın olduğu. Bu sözleşmenin temelinde
evrensel değerlerle bize has
millî ve manevi değerlerin bir
sentezinin olması şart.
• Erdoğan Cumhurbaşkanı
olursa, Türkiye ve dünyada
size göre nasıl bir şekillenme yaşanır?
Bakınız, sonuç olarak şunu
vurgulamam gerekiyor: Şu
anda bana göre, yükselen Rusya ve Çin karşısında kaotik
Ortadoğu ve Kafkaslar denizlerinin ortasında, her konuda
bir “güven ve istikrar adası”
olarak sivrilebilecek potansiyele sahip bir Türkiye var
elimizde. Bu Türkiye, Avrupa
ve ABD için vazgeçilmez bir
stratejik ortaktır. Sayın Başbakan, Çankaya fildişi kulesinde
gerekli tadilatı yaptıktan sonra
Türkiye’nin “güven ve istikrar
adası” imajı ile kendisinin
-özellikle 2005-2010 arasındabaşarıyla sergilediği “dönüştürücü ve reformcu lider” imajını
birleştirebilirse, kazanan hem
Türkiye, hem de Sayın Başbakan olur.
176
haziran 2014
Bu tarihî dönemeçte bence
hem Türkiye’nin kendisine
dar gelen eski elbiselerden
kurtulması, hem de Türkiye’ye
dönen milyonlarca Türkiye
dostunun memleketlerinde
huzurun ve istikrarın hâkim
olması için “dönüştürücü ve
reformcu bir liderin” yol göstericiliğine ihtiyacı var. Peki,
Türkiye’deki herkes ve yüzleri
bize dönük milyonlar için bu
görev konusunda aklımıza ilk
gelen isim kim? Hepimizin
cevabı, “Recep Tayyip Erdoğan”...
“Kim?” sorusuna cevap
bulduğumuza göre, bence
asıl sorulması gereken soru,
“Nasıl?” sorusudur. Bu soruya
benim vereceğim cevap ise bir
başka soru. “Tayyip Erdoğan
sevgisi ve Tayyip Erdoğan
nefreti” konusunda ifrat ve
tefrit sarmalına düşmüş bir
Türkiye’de “Nasıl?” sorusuna
verilecek cevap ne kadar sağlıklı ve objektif bir zeminde
tartışılabilir?
“Ne yazık ki
biz, başkanlık
sistemini sadece
Sayın Başbakan’ın
gelecekteki
muhtemel siyaset
kariyeri üzerinden
tartışıyoruz”
• Peki, bu zeminin oluştuğunu farz etsek, “Nasıl?”
sorusuna hangi alternatif
cevapları üretebiliriz?
“Nasıl?” sorusuna verilecek
cevabın anahtarı bana göre
üç şeyde gizli. Bunlardan ilki
hukukî boyutta, yani 2010
yılından beri ne yazık ki kadük
kalmış yeni anayasa çalışmalarında saklıdır.
Anayasa boyutunu açarsak… Ben toplumsal uzlaşı ile
şekillenecek ve geniş tabanlı
Ve “Nasıl?”a dair üçüncü
boyut ise siyasî, yani eski siyasetin değişmesi, eski siyasî iç
tutuş tarzlarının ve alışkanlıklarının değişmesinde saklanan bir
durum var. Ben artık dar ideolojilerden, çatışmadan, gerilimden, ötekileştirmeden beslenen,
enerjisini kendi üreten eski
siyasetin artık ömrünü doldurduğunu ve “yarının Türkiye’si”
için toplayıcı, bütünleştirici,
uzlaşıdan ve demokratik müzakere kültüründen beslenen bir
siyaset anlayışının ülkemizde
hâkim olmasını sağlayacak
bir “başkanlık” sisteminin bu
ülkeye hayırlı olacağını düşünenlerdenim.
Yani özetlersek, yeni bir
anayasa yapım süreci, yeni bir
sosyo-kültürel sözleşme ve
yeni bir siyaset yapış tarzı bize
bu “Nasıl?”ın cevabını verecek
temel dinamiklerdir. İşte bu
dinamikleri bir dengede ve en
verimli şekilde yönetebilecek
uyumlaştırıcı dinamik ise Sayın
Başbakan’ın şahsî karizması…
• Başbakan Erdoğan mutlaka
başkanlık sistemine odaklanmalı mı? Parlamenter
sistemle yürütme erki sorunları giderilemez mi?
Bana göre yukarıdaki dinamikler ışığında Türkiye’nin
yükselmesini sağlayacak yegâne
sistem, “başkanlık sistemi”dir.
Ancak başkanlık sisteminde
gücün tek merkezde toplanmasını anlamadığımı da belirtmek
isterim. Başkanlık sisteminde
önemli olan aktörler değil
ki bana göre biz bu sistemi
Türkiye’de yanlış şekilde, yani
aktörler üzerinden tartışıyoruz.
Başkanlık sisteminde önemli
olan, aktörler arasındaki ilişkilerdir.
Başkanlık sisteminin püf
noktası, aktörler arasındaki
ilişkilerin nasıl ve hangi dinamiklerle yönetildiği, güç ilişkilerinde check-balance sisteminin nasıl kurulduğu önem
kazanıyor. Yani Türkiye’de
uygulanacak bir başkanlık sisteminde asıl tartışmamız gereken sorun, örneğin bir Tayyip
Erdoğan’ın siyaset anlayışının
bizatihi kendisi değil, bu siyaset
anlayışının siyaset sistemi içindeki diğer güç merkezleri ile
ilişkisinin yönetimidir.
Yani kısaca başkanlık sistemine aktör odaklı değil de bütüncül bir sistem anlayışı içinde,
ilişkisel bir şekilde bakmak
bana göre daha sağlıklı. Ama
ne yazık ki biz, başkanlık sistemini sadece Sayın Başbakan’ın
gelecekteki muhtemel siyaset
kariyeri üzerinden tartışıyoruz.
Bu tutum da ülkemizde başkanlık sistemli ile ilgili tartışma
zeminini daraltıyor.
“Sayın
Başbakan’ın siyasî
çalışkanlığını göz
önüne alırsak,
başka bir yerde
bir yorgunluk var
ama…”
• Cumhurbaşkanlığı seçimi
hazırlıklarının nasıl yürütülmesi gerekir? 30 Mart
öncesi söylenenlerin aynıyla
tekrarı ne derece yararlı
veya zararlı olur?
Sanırım bu soruyu AK Parti
açısından soruyorsunuz…
Bana göre geçtiğimiz 30 Mart
yerel seçimleri ile yaklaşan
Cumhurbaşkanlığı seçiminin
temel dinamikleri çok farklı;
bu nedenle bu yerel seçimler
üzerinden bir Cumhurbaşkanlığı seçimi projeksiyonu çizmek
hatalı olur. Sayın Başbakan
alınmasın, ama 30 Mart seçimleri esnasındaki siyasî söylemi
ve kullandığı argümanlarla
Cumhurbaşkanlığı’nı alabilir,
ancak benim çok arzuladığım
o Türkiye Mucizesi’ni devam
ettirebilir mi bilemiyorum.
Acaba AK Parti reformcu
ve dönüştürücü gücüne, yeni
Türkiye’nin ruhuna yeniden
dönebilir mi? AK Parti, reform çabaları ve dönüştürme
yeteneği konusunda niçin bir
stratejik yorgunluk yaşıyor? Bu
stratejik yorgunluğun, Sayın
Başbakan’ın siyasî çalışkanlığını
göz önüne alırsak, kendisinden
kaynaklanmadığı ortada, öyleyse bu yorgunluğun AK Parti
içinde organizasyonel nedenleri
mi var, yoksa daha derinlerde,
daha yapısal nedenler mi var?
Bu çok önemli…
kimi yediği henüz belli değil-.
Üçüncüsü Türklüğü 1923’den
başlatan, anti-küreselci ve antiİslamcı karakteristikler taşıyan
ulusalcılık ki ulusalcılık da
solun değişimci ve umut aşılayıcı söyleminin önünü tıkıyor.
Sorarım Allah aşkına, siz hiç
statükoyu savunan ve değişime
kapalı bir solculuk gördünüz
mü?
Son olarak, yani dördüncü
tür milliyetçilik ise yeni yeni
belirmeye başlayan devletçi ve
ekonomik referanslı “AK Parti
milliyetçiliği”. Garip şekilde,
günlük yaşamda “banal pra-
O halde son sözüm şu: Bu
dört milliyetçiliğin yükselmekte
olduğu günümüz Türkiye’sinde
milliyetçi yaklaşım ve söylemleri daha “civic”, daha liberal,
daha demokrat ve daha “bireysel” formlara nasıl taşıyacağımızı şimdiden düşünmeli, önce
“birlikte yaşama iradesinin esas
olduğunu, geri kalan her şeyin
de müzakere edilecek ve kırıp
dökmeden ulaşılacak detaylar”
olarak kabul edilmesi gerektiğini kabullenmeliyiz.
Bunun için belki de “kutsallarımız” için kalp kırmak,
küfretmek, adam dövmek,
“Kutsalların
kardeşliğini inşa
etmeliyiz”
• Atlanan ancak ilave etmek
istediğiniz şey nedir?
Bana göre günümüz
Türkiye’sinde artık AK Parti
sayesinde laik-dindar ve çevremerkez gibi Türk siyasî hayatını
şekillendiren iki önemli paradigma çökmüştür. Bu, hayırlı
bir gelişmedir.
Ancak milliyetçiliği ve işin
sokak boyutunu iyi bilen biri
olarak, ben yarının Türkiye’sini
“milliyetçiliklerin yükselişi
çağı” olarak görüyorum. Bana
göre Türkiye’de halen dört
milliyetçilik var. İlki etnik Kürt
milliyetçiliği, ikincisi de bunun
zıttı olan Ortodoks Türk milliyetçiliği -ki bu ikisi birbirini
yiyen iki yılan misali birbirinden besleniyor ama kimin
tikler” olarak bu dört milliyetçiliğin değişik yansımalarını
görmekteyiz. Örneğin, kimi
10 bin kişi ile Atatürk silueti
çizerek dünya rekoru kırmakla
övünürken, kimi Kürt milliyetçileri ise ülkeyi 19. yüzyılın
karanlık koridorlarına “Ben
Kürdüm diye böyle yapıyorsun
değil mi?” serzenişi ile taşımak
istiyor. MHP milliyetçiliği
ve AK Parti milliyetçiliği de
komplo teorilerinin efsunlayıcı
etkisi ile kendi kozalarını örüp
küresele yabancılaşıyor, içine
kapanıyorlar.
şiddete başvurmak yerine, belki
de yarının büyük Türkiye’si
için bir şekilde “kutsalların
kardeşliği”ni –ki bu kardeşlik,
bana göre öz de, üvey de olabilir- inşa etmenin zamanının
geldiğini düşünüyorum.
• Alaattin Bey, bu güzel
tespitler için çok teşekkür
ediyorum…
Memleketimize dair önemli
konularda böylesine seçkin bir
dergide kendimizi ifade etme
şansı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
haziran 2014
177
HABERA JANDASÖYLEŞİ
Bu güç trendinin politik
bir güç olduğu yorumuna
katılmayan bir kitap var
elinizde. Bu çalışma, bu
gücün politik kaynaklı
değil, “sivil” kaynaklı
olduğunu ileri sürüyor.
Çünkü Erdoğan’ın gün
geçtikçe daha otoriter ve
politik tekelleşme veya
politik liderlik renginin
daha fazla koyulaştığı iddiasını reddettiğimiz gibi,
tam aksine, Erdoğan’ın
beslenme kaynaklarının
dönüştüğünü ve resmî
alandan, yani politik kadrajdan uzaklaşarak daha
fazla sivil alana yöneldiğini ileri sürüyoruz. Dolayısıyla kitabın zamanlamasındaki manidarlık,
Erdoğan karşıtı veya
Erdoğan yanlısı olanların
arasında politik bir mücadelenin savaş ölçeğindeki
cepheleşmesi sürerken,
Erdoğan’ın odaklandığı
noktanınsa bu savaşın
sonucuna yönelik değil
de politik olmayan ve
dikkatlerden uzak bir
büyük hamle hazırlığı
içindeyken kendisini
fotoğraflayabilecek fırsatı
yakalaması ve kamuoyu
ile paylaşmasıdır.
***
Bu kitap, Erdoğan’ın politik davranışlarını değil,
aklını okumayı denemiştir. Belki de “tehlikeli
sahneler” içeren tarafı da
budur. Bu kitaba “Lehte
mi, aleyhte mi?” kadrajından bakanlar, Erdoğan’ın
aklını okumayı denemeyi
unutacak kadar akıldan
yoksun bir duruma düşmüşler demektir. Zaten
politik dindarlığa düşüldüğünde gelinen nokta
bu olacaktır.
***
Bu kitap, dikkati Erdoğan
ve Gülen karşıtlığına değil, muhafazakâr demokrasi ile politik dindarlık
178
haziran 2014
HABER AJANDA
YAYINLARI
YENİ TÜRKİYE - YENİ VİZYON
“ZAMANI GELDİ”
RECEP TAYYİP
ERDOĞAN
Sedat Servet Hocaoğulları
Mehmet Serhat Bıçak
[email protected]
H
ABER AJANDA yazarlarından
Servet Hocaoğulları, yakın siyaset
tarihimize ışık tutacak ve yıllarca
ellerden düşmeyecek bir eserle
karşımıza çıkıyor. Haber Ajanda
Yayınları’ndan çıkan “Yeni Türkiye
– Yeni Vizyon: “Zamanı Geldi” Recep
Tayyip Erdoğan”, zengin sosyolojik
tespitleri ve baştan sona geniş muhtevasında tuttuğu detaylarıyla çok konuşulacak bir kitap.
>> Kitabın dünü, bugünü ve
yarınıyla Türkiye’yi ilgilendiren
konuları, AK Parti’nin ülke
geleceği anlamındaki formatını ve özellikle Recep Tayyip
Erdoğan hakkında bugüne dek
yazılmamış ve konuşulmamış
analizlerini önce sahibinden,
yani Servet Hocaoğulları’ndan
dinledik…
***
“Türkiye,
Erdoğan’la eş
zamanlı güçleniyor”
• Servet Bey, kitabın ilk
dikkat çeken özelliği
“zamanlama”sı, ki içerikte
bulunan anahtar kavramlardan biri de “zamanı gelmek”
liderliği... Zamanı gelen
nedir?
17 Aralık operasyonunu
gerçekleştirenler, “Erdoğan’sız
Türkiye”nin zamanı geldiğini düşündüler. Kuşkusuz
Erdoğan’sız bir Türkiye düşlemek, onun yerini alacak
bir gücün devreye girmesini
planlayanların zamanlamasına
işarettir. O zaman şu gerçeği
görmek gerekir: Kendinde
güç görenlerin bir operasyonu
söz konusu. Ancak bu gücü
tanımlarken “dış güçler”, “güç
vehminde cemaat”, “gücünü
birleştiren muhalefet” veya
“güce talip çevreler” formunda
analizler yapmak, kendi içinde
önemli bir çelişki barındırıyor
ki buna “güç değişimi” denir.
Oysa Türkiye’de gücün el
değiştirmesi veya güçlenmiş ve
mevcudu değişime zorlayacak
yeni güç odakları söz konusu
değildir. Türkiye, Erdoğan’sız
bir geleceğe yönelecek güç
motorlarına sahip değil. Tam
aksine, Türkiye Erdoğan’la eş
zamanlı güçleniyor; yani Erdoğan gücüne güç katıyor ve
Türkiye de Erdoğan’la güçlendiğini fark ediyor.
Bu güç trendinin politik bir
güç olduğu yorumuna katılmayan bir kitap var elinizde.
Bu çalışma, bu gücün politik
kaynaklı değil, “sivil” kaynaklı
olduğunu ileri sürüyor. Çünkü
Erdoğan’ın gün geçtikçe daha
otoriter ve politik tekelleşme
veya politik liderlik renginin
daha fazla koyulaştığı iddiasını reddettiğimiz gibi, tam
aksine, Erdoğan’ın beslenme
kaynaklarının dönüştüğünü
ve resmî alandan, yani politik
kadrajdan uzaklaşarak daha
fazla sivil alana yöneldiğini ileri
sürüyoruz. Dolayısıyla kitabın
zamanlamasındaki manidarlık,
Erdoğan karşıtı veya Erdoğan
yanlısı olanların arasında politik
bir mücadelenin savaş ölçeğindeki cepheleşmesi sürerken,
Erdoğan’ın odaklandığı noktanınsa bu savaşın sonucuna yönelik değil de politik olmayan
ve dikkatlerden uzak bir büyük
hamle hazırlığı içindeyken
kendisini fotoğraflayabilecek
fırsatı yakalaması ve kamuoyu
ile paylaşmasıdır.
“Erdoğan, artık
eski Erdoğan
değildir”
• Medya ve STK’lar Erdoğan karşıtı veya Erdoğan
yanlısı cepheler şeklinde
bölünmüş ve neredeyse
nefes sayısınca “saldırma” ve
“savunma” üzerine kurulu
bir haber pompalaması
içinde yüzerken Erdoğan’ın
o belirtmiş olduğunuz
“büyük hamle”si ve üstelik
politik olmayan hedefi
Cumhurbaşkanlığı’na aday
mı olmasıdır? Eğer öyleyse,
Cumhurbaşkanı olmak
başlı başına “politik” değil
midir? Yoksa bilmediğimiz
başka büyük bir hamle mi
var?
Evet, Cumhurbaşkanlığı’na
aday olmaktan daha önemli bir
hamle için hazırlık yapıyor Sayın Erdoğan. Üstelik bu hamle,
ilk “sivil” cumhurbaşkanı, ilk
başkan veya sivil anayasa kurucusu ilk devlet başkanı olmaktan daha büyük hamle özelliği
taşıyan bir hazırlık. Bunun adı,
“zamanı gelmek mastarındaki
liderlik fırsatını yakalamak ve
değerlendirmektir”.
Erdoğan’ın siyasî hayatındaki
en büyük tecrübe ve zamanı
gelmek mastarının önemini
fark ettiği en acı olay, politik
dindarlıkla yüzleşmek zorunda kalması ve muhafazakâr
demokrasinin, Erdoğan’ın o
“zamanı gelmek” liderliğini
geciktirişini yaşamasıdır.
Erdoğan, artık eski Erdoğan
değildir; Erdoğan değişmiştir.
Ancak bu değişim, ona kastedenlerin ileri sürdüğü gibi
gittikçe otoriter, hatta diktatör
ruhlu ve her şeyi kendinde
toplayan “tek adam” psikolojisinde kilitlenmiş ve eski
Erdoğan’ı aratır bir değişim
değildir. Aksine Erdoğan, eski
Erdoğan’ı aşarak özgürleşmektedir. Özgürleşen, kendini
aşan Erdoğan, hem Türkiye’nin
özgürleşmesi, hem Türkiye’nin
de kendini aşması için iyi bir
seçenektir. Türkiye, Erdoğan’ı
ikinci kez kazanmaktadır. Bu,
yıllardır evli çiftlerin tekrar birbirlerine âşık olma heyecanı gibidir. Bu tespitin gerçekçiliğini
onaylayan süreç ise Erdoğan’ın
politik dindarlık zincirlerinden
savaşına çekiyor. Savaşı kimin
kazanacağı noktasında da “üç
özne –ki bunlar din, ideoloji
ve kültürdür-, üç alan –bunlar
doğal, sivil ve resmîdir- ve üç
imkân –bunlar da ihale, atama
ve ranttır-” diye “iktidarın üç
geni” şeklindeki tezi oluşturuyor.
***
Başbakan’ın üslubunda usulsüzlüklerini gizlemeyi çalışanları halk biliyor ve gereğini
yapıyor. Bu nedenle kitap,
Erdoğan’la ilgili bir kimlik
bibliyografyası -onun siyasî
kimliğini besleyen kaynakçayı
analiz edici- olmasının yanı
sıra o “iktidarın üç geni” diyen
tezi ile bir “usul” kitabıdır da...
***
Bu çalışma, kişi üzerinden
anlamlandırılmış bir “fikir vasiyeti” formu taşıdığı için, yakın
tarihin “siyasetname” örneği
etiketine itiraz etmeyecek bir
misyona, kimlik üzerinden
pozisyonlandırılan dünya
görüşleri analizi içermesi sebebiyle de “özeline bir özeleştiri”
koyuluğunda “seçmen itikafı
ile kulluk itikafını düzleştiren”
bir muhasebe niyetine sahiptir. Bu misyon ve niyet, benim
öncelediğim karakteriyle
“Müslüman ve İktidar” hakkında örnekleme içeren bir itiraz
taşıması sebebiyle alternatif
sunma cesareti göstermektedir. Cesur ve özgür olursa bir
kitap, üstüne düşeni o zaman
yapmış demektir.
***
Liderler, kendileri hakkında
yazılan lehte ve aleyhteki
kitapları okumaya vakit ayırmazlar. Oysa bu kitap, “zamanı
gelmek” vurgusu üzerinden “liderler için bir cevap anahtarı”
iddiası taşıdığından hedefinde
de “lider” durumundadır. Övgüler ve yergiler lidere hitap
etmez. Fakat “gönül kırsa da
baş kurtaran” tavsiyeler, liderler için birer fırsattırlar. Tıpkı
gönlümüzü kırsa da başımızı
kurtaran bir lidere sahip olmanın fırsat olması gibi...
haziran 2014
179
HABERA JANDASÖYLEŞİ
yaşam” aşamasına girdik. Artık
hayatın içinden haberler değil,
haberlerin içinden hayat devşirmeye çalışıyoruz.
Erdoğan’ın Türkiye’ye en
büyük armağanı da “medya
mobingini deşifre etmesi”,
medyanın “haber özgürlüğü”
adı altında yaptığı “haber nüfuzu” talebini reddetmesi ve yine
“haber özgürlüğü” adı altında,
haber üzerinden ekonomik,
siyasî, kültürel ve etnik nüfuz
elde etme alışkanlığını sonlandırmasıdır. Erdoğan dönemini
“havuz medya”, “yandaş medya”
veya “iktidar medyası” diye
suçlayanlar, aslında medyanın
gücünü haberden değil, nüfuz
etmeden alanların sonunun
geldiğinin belirtisidir.
17 Aralık operasyonunu gerçekleştirenler, “Erdoğan’sız Türkiye”nin zamanı geldiğini
düşündüler. Kuşkusuz Erdoğan’sız bir Türkiye düşlemek, onun yerini alacak bir gücün
devreye girmesini planlayanların zamanlamasına işarettir. O zaman şu gerçeği görmek
gerekir: Kendinde güç görenlerin bir operasyonu söz konusu. Ancak bu gücü tanımlarken “dış güçler”, “güç vehminde cemaat”, “gücünü birleştiren muhalefet” veya “güce
talip çevreler” formunda analizler yapmak, kendi içinde önemli bir çelişki barındırıyor
ki buna “güç değişimi” denir.
tamamen kurtulması ve halkın
da politik dindarlığa geçit vermemesidir.
17 Aralık sürecinin Türkiye
için ikinci en büyük kazanımı
da “bir cemaat”in -maalesef- politik dindarlık zincirine
kendini vurmasıdır. Yani
Erdoğan’ın, özgürleşmek için
“bir cemaat”in politik dindarlık
zincirine kendini vurduğuna
tanık olması gerekiyordu ve bu
yaşandı. Erdoğan’ı kendi elleriyle özgürleştiren, bizzat politik dindarlığın bekçisi olan “bir
cemaat” olmuştur. Erdoğan’ın
hafızasındaki “politik” ve “dindarlık” kavramı kendini yeniden
tanımlamıştır.
Bu kitap, Erdoğan’ın politik davranışlarını değil, aklını
180
haziran 2014
okumayı denemiştir. Belki de
“tehlikeli sahneler” içeren tarafı
da budur. Bu kitaba “Lehte
mi, aleyhte mi?” kadrajından
bakanlar, Erdoğan’ın aklını
okumayı denemeyi unutacak
kadar akıldan yoksun bir duruma düşmüşler demektir. Zaten
politik dindarlığa düşüldüğünde gelinen nokta bu olacaktır.
“Erdoğan, medya
mobingini deşifre
etti”
• Kitapta “politik dindarlık,
kronolojik liderlik, tarihsiz
evrensel öncü, esneme payı
ve bağlantısız kardeşlik”
gibi size özgü tanımlamalar var. Ancak siz bunları
Erdoğan’ın zamanı gelen
liderliği için bir “sözlük”
gibi kullanmanın yanı sıra
nazikçe tavsiye de ediyor,
hatta “Yeni Türkiye”nin
gelecek senaryoları içinde
kalın punto ile bu tanımların yer edineceğini ileri
sürüyorsunuz. Erdoğan’ı
alışık olduğumuz ve yaygın
kullanılan bir sözlükle anlayamayacağımızı mı söylüyorsunuz bize?
Ben bir sözlük önermiyorum. Hatta ben, “Sözlüksüz
bir Türkiye” riskinden bahsediyorum. Çünkü Türkiye bir
“haber sözlüğü” tehdidi altında.
Türkiye’ye bir “haber mobingi”
uygulanıyor. Türkiye’de olup
biten her şey “haber” olarak
değerlendiriliyor. Haberle
başlayan, haberle devam eden
ve haberle sonlanan bir “haber-
Haber özgürlüğü, “haber
yapmak özgürlüğü”dür, haber
üzerinden nüfuz elde etmek
özgürlüğü değildir. Buna en
iyi örneklerden biri, 17 Aralık
operasyonunu yürütenlerin,
kendi nüfuz hareketlerini medya üzerinden yapmaları ve artık
“nüfuz profesyonelleri” diyebileceğimiz medya mensuplarının
da tarafların gelecek vadeden
tekliflerine göre pozisyon almalarıdır. Erdoğan yanlısı birçok
medya mensubunun da “cephe
askerleri” gibi pozisyon almaları, “perver” sıfatın tamlama
olması için gerekli eki getirme
çabasıdır, o kadar...
Türkiye, “haber-yaşam” kanalından Erdoğan sayesinde çıkıyor. Erdoğan’ın profesyonelleri
kullanması ise basit bir politik
tecrübe seansıdır. Esas olansa,
haberi özgürleştirmesidir. Erdoğan, haberi habercinin elinden
alarak özgürleştirmektedir.
Tıpkı bu kitabın özgürleşmeye
katkı amaçlı olarak “Ödünç Yüz”
başlığı altındaki tavsiyeleri gibi...
“Erdoğan’ın
Başbakan olarak
devam etmesi, onun
politik dindarlık
zincirine vurulma
riskini artıracaktır”
• Evet, kitapta “Erdoğan
Cumhurbaşkanı olursa
Türkiye özgürleşecek;
hatta Türkiye, ancak o
zaman normalleşecek!”
diyorsunuz. Peki, Erdoğan,
Başbakan olarak devam
ederse, Türkiye anormal mi
kalacak?
Türkiye’yi bir dönem normalleştiren “muhafazakâr
demokrasi”, artık Türkiye için
anormalliklere karşı bağışıklık
kazandı. “Muhafazakâr demokrat” tezi kendini yenilemeli.
Çünkü politik dindar üretmeye
başlayan örgütlenmelerin yatağı
olmaya başladı. Muhafazakâr
demokrasinin güçlenmesi için
Erdoğan’ın, başbakanlığı aşan
nitelikteki fiili olan “başkanlığın” resmî bir statü kazanması
gerekir. Halkın seçtiği ilk
cumhurbaşkanı olması da bunu
sağlayacaktır.
Dolayısıyla Erdoğan,
muhafazakâr demokrat kimliğini “inkâr etmeden aşmak” durumunda kalacaktır. Erdoğan’ın
Başbakan olarak devam etmesi
ise, onu muhafazakâr demokrasinin geldiği nokta olan politik
dindarlık zincirine vurulma
riskini artıracaktır. Erdoğan,
17 Aralık operasyonunu ancak
Cumhurbaşkanı olduğunda
“küçük sıyrıklarla” atlatmış
olacak. Ancak Başbakan olarak devam ederse ölümcül bir
darbe alma riski artacaktır. Bu
ölümcül darbenin hazırlığı ise
tamamlandı, eli kulağında...
yazılmış olduğu algısını
beslemiyor mu?
“Bir cemaat”in varlığı otuz
yılı aşkındır biliniyor. Ancak
bu cemaatin bir “lider”e sahip
olduğu iddiası ise tartışılır.
Gülen’in lider olduğu iddiası ilk
defa 17 Aralık operasyonu ile
başlamıştır ve sürece bakılırsa
bu operasyon, bir yolsuzluk
operasyonundan öte, kamuoyuna bir “lider” sunma operasyonudur. Gülen, ilk defa “lider”
pozisyonu almıştır. Üstelik
Erdoğan karşısında konuşlanarak bunu denemiştir.
Bu liderlik, “haber-yaşam ve
haber nüfuzu” yöntemi kullanılarak 17 Aralık’ta kamuoyuna
ilan edilmiştir. Bu liderliğin
ömrü sadece üç ay sürmüştür.
Erdoğan’ın liderlik tecrübesi,
karşısına çıkan rakibe bir “yıldönümü” şansı bile vermemiştir.
Çünkü halk liderliğinin koşulları, yöntemleri ve en önemlisi de halk liderliği kazanımı
özel şartlar ve özellikler ister.
Gülen, tecrübesi olmadığı bir
alanda hamle yapmış ve halk
liderliğinin bünyesi onu kabul
etmemiştir. Gülen’i bu hataya
iten nedense politik dindarlık
durumuna düşmesinin sonucudur. Erdoğan, Gülen’i bu duruma düşüren politik dindarlık
zeminini yine Gülen sayesinde
fark etmiştir. Gülen, artık bu
operasyondan sonra “lider”
olmak zorunda kalacağı çıkmaz
bir sokağa girmiştir.
“Medya mobingi
uygulayarak yeni
bir lider peydahlanmaya çalışılıyor”
• Kitapta “din-siyaset-devlet”
etkileşimi ve ilişkisi noktasında “ilahiyat meseleleri”
diyebileceğimiz birçok
kavram ve unsuru 17 Aralık
operasyonunu izah ederken
kullanıyorsunuz. Özellikle
“Muhkem Din-Müteşabih
Toplum” başlıkları üzerinden Erdoğan-Gülen
profillerinin -neredeyse
Müslümanların tarihinde
nerede durduklarını tespit
etmek adına- “Müslüman”
kimliğini “Anadolu’da
Müslümanlar” izdüşümü
ile ortaya koyarken, ısrarla
“Sünnilik-TasavvufMehdilik” kodlarını 17
Aralık operasyonunun
çözümlenmesi için işlevsel
kılıyorsunuz. Ortada örtülü
bir din savaşı mı var?
“Zalimler için yaşasın cehennem!” cümlesi de zaten
örtülü bir savaşın sloganı. Fakat
burada yaşanan bir iç çatışma,
bölünme veya ayrışma değildir.
Bu örtülü savaş, muhafazakâr
demokrasi ile politik dindarlık
savaşıdır. Erdoğan, politik dindarlığın muhafazakâr demokrasiyi arkadan bıçakladığını ve
ölümcül de bir yara aldığının
farkında. “Zalimler için yaşasın cehennem!” çığlığı ise, bu
darbenin ardından gelen ilk
çığlık. Buna karşın “Şöyleyse
benim, öyleyse senin hanen
ateşlere salınsın!” şart kipindeki
cümleleri kullanan “bir cemaat
Türkiye, Erdoğan’sız bir geleceğe yönelecek güç motorlarına sahip değil. Tam aksine,
Türkiye Erdoğan’la eş zamanlı güçleniyor; yani Erdoğan gücüne güç katıyor ve Türkiye
de Erdoğan’la güçlendiğini fark ediyor.
• Nedir bu hazırlık? “Eli
kulağında” derken neyi ima
ediyorsunuz?
Bu sorunun cevabı sadece
kitapta... Bunu da okura bırakalım, ne dersiniz?
“Gülen, tecrübesi
olmadığı bir alanda
hamle yapmıştır”
• Peki, kitap, bir “Erdoğan
kitabı”; ancak “bir cemaat”
ve onun liderine de özel yerler ayırmışsınız. Bu durum
kitabın popülist kaygılarla
haziran 2014
181
HABERA JANDASÖYLEŞİ
rehberi”nin Erdoğan’a, hakkında “Fail meçhuldür; bağlantı
yoktur. Ancak ölürsen şehit ve
kahraman değilsin!” fetvasını
vermesi, bu örtülü savaşı dinî
bir boyuta taşıma gayretine
işaret ediyor. Yani üslupta dindarlık jargonu var, ama usulde
küçük bir çocuğun bile aklının
ereceği netlikte bir güç savaşı
mevcut. Ve alan da güç odaklı
politik alan. Yöntem ise bilindik: “Medya mobingi uygulayarak lider peydahlamak...”
demokrasi ile politik dindarlık
savaşına çekiyor. Savaşı kimin
kazanacağı noktasında da “üç
özne –ki bunlar din, ideoloji
ve kültürdür-, üç alan –bunlar
doğal, sivil ve resmîdir- ve üç
imkân –bunlar da ihale, atama
ve ranttır-” diye “iktidarın üç
geni” şeklindeki tezi oluşturuyor.
Doğrusu bu kitabın özü
de “iktidarın üç geni” tezini
Erdoğan’ın “kimlik bibliyograf-
tiğiniz o “iktidarın üç geni”
tezi üzerinde. Ancak tez
mi Erdoğan’a, yoksa Erdoğan mı teze hizmet ediyor,
doğrusu bu ayrımı yakalamakta zorlandık. Çok ince
bir işçilik yapılmış. Yanlış
anlaşılmaktan mı korkuyorsunuz? Taraf olduğunuz çok
açıkken, bu taraflığı farklı
gerekçelere yaslayarak kendiniz için bir “dokunulmaz
alan” mı oluşturuyorsunuz?
Yoksa Erdoğan vesilesiyle
bir siyasal model mi öneriyorsunuz?
Siyasal model olarak “İktidarın Üç Geni” tezimi ve siyasetçi
modeli olarak Erdoğan’ın kimlik bibliyografyasını eş zamanlı
sunuyorum. Çünkü ikisi için de
aynı teklifi arz ediyorum: “Zamanı gelmek...” Teklifin detayları da yine kuşkusuz kitapta…
“Usulsüzlük
yapanların
üsluplarındaki
kibarlık, sadece
sonuç almaya matuf
ince bir ayar”
Erdoğan, artık eski Erdoğan değildir; Erdoğan değişmiştir.
Ancak bu değişim, ona kastedenlerin ileri sürdüğü gibi
gittikçe otoriter, hatta diktatör ruhlu ve her şeyi kendinde toplayan “tek adam” psikolojisinde kilitlenmiş ve
eski Erdoğan’ı aratır bir değişim değildir. Aksine Erdoğan,
eski Erdoğan’ı aşarak özgürleşmektedir. Özgürleşen,
kendini aşan Erdoğan, hem Türkiye’nin özgürleşmesi,
hem Türkiye’nin de kendini aşması için iyi bir seçenektir.
Türkiye, Erdoğan’ı ikinci kez kazanmaktadır.
Gülen’in liderliğinin “gönül
sultanı” kabilinden bir manevî
alan liderliği olduğu iddiası
bile artık politik nüfuza hizmet
ediyor. Dolayısıyla bu kitap,
dikkati Erdoğan ve Gülen
karşıtlığına değil, muhafazakâr
182
haziran 2014
yası” üzerinden ispatlamaktır.
Kitabın özünde Gülen yoktur.
Belki müstakil bir çalışma
olarak ayrıca kaleme ele alma
imkânımız ileride olur.
• Evet, kitabın ağırlığı, belirt-
• Algı yönetimi ve siyasî başarı (cephelerden gelen haberler) Erdoğan odaklı bir dille
sürdürülüyor; “İsim ülkenin
önüne geçti” serzenişi var.
Recep Tayyip Erdoğan ve
Türkiye, Cumhurbaşkanlığı
seçimiyle neleri değiştirebilir? Bu seçim bir kader
anı mı?
Sevmediğiniz biri olduğu
zaman, onun için iyi şeyler
duymaktan hoşlanmazsınız;
onunla ilgili adil davranmakta
zorlanırsınız, onun akıbeti için
sahiplenici hisle hareket etmezsiniz, onu takdir edici duruma
düşmekten özenle kaçınır, içten
içe “Erisin” diye kurgularsınız.
Erdoğan’ı sevmeyenler de işte
bu durumda. Sevenin de görmek ve dillendirmek istemediği
birçok durumu burada sıralamaya gerek yok. Fakat burada
gözden kaçırılan bir “durum”
var ki adı “seçilen”...
Seçilen hukuku, sevmek
veya nefret etmek duruşlarının
ötesinde, zor veya kolay bile
olsa korunması gereken özel
bir statü özelliği taşıyor. 17
Aralık da bu özel statüye saldırıyor. Buna halk izin vermez;
nitekim vermedi de... Bu özel
statüye saldırıyı halk “istikrara
saldırı” diye algılar. Bu saldırı
bir usulsüzlüktür. Usulsüzlük
yapanlarınsa Başbakan’ın üslubunu gerekçe göstermesi sadece
çocukça bir yöntemdir. Yani en
fazla “Çocukların yanında böyle
tartışmamak lazım!” notu düşülebilir. Usulsüzlük yapanların
üsluplarındaki kibarlıksa sadece
sonuç almaya matuf ince bir
ayardan ibarettir.
Başbakan’ın üslubunda
usulsüzlüklerini gizlemeyi
çalışanları halk biliyor ve gereğini yapıyor. Bu nedenle kitap,
Erdoğan’la ilgili bir kimlik
bibliyografyası -onun siyasî
kimliğini besleyen kaynakçayı
analiz edici- olmasının yanı sıra
o “iktidarın üç geni” diyen tezi
ile bir “usul” kitabıdır da...
Ayrıca medya mobinginin
de tek ilacı bu kitaptır. Sorulmamış soruları kitabı okurken
sormak ve çoğu cevabı kitaba
bırakmak ise, ilacın dozunda
ve reçeteye uygun kullanılması
demektir. Bu da kitap doktorunun, yani yazarın hatırlatması
olsun.
“Cesur ve özgür
olursa bir kitap,
üstüne düşeni o
zaman yapmış
demektir”
• Recep Tayyip Erdoğan ve
Fethullah Gülen hakkında
bir hayli yazılmış kitap var.
Bu kitap, “Fark var!” vurgusunda neye işaret ediyor?
17 Aralık’la başlayan operasyonun önceki dönemlere kıyasla farkı ortaya konulabilirse
kitabın da farkı netleşmiş olacaktır. Bugüne kadar Erdoğan
ve Gülen için yazılmış -istisnası
var mıdır bilemiyorum- tüm
çalışmalar, lehte veya aleyhte,
birer biyografi çalışması olarak
karşımızdadır. Kişi üzerinden
açılmış kimlik kurguları ve
kurgulanmışlıklar üzerinden
oluşmuş kehanetler kitabı eşiğini aşamamıştır bunlar.
Bu çalışma, kişi üzerinden
anlamlandırılmış bir “fikir vasiyeti” formu taşıdığı için, yakın
tarihin “siyasetname” örneği
etiketine itiraz etmeyecek bir
misyona, kimlik üzerinden
pozisyonlandırılan dünya
görüşleri analizi içermesi sebebiyle de “özeline bir özeleştiri”
koyuluğunda “seçmen itikafı ile
kulluk itikafını düzleştiren” bir
muhasebe niyetine sahiptir. Bu
misyon ve niyet, benim öncelediğim karakteriyle “Müslüman
ve iktidar” hakkında örnekleme
içeren bir itiraz taşıması sebebiyle alternatif sunma cesareti
göstermektedir. Cesur ve özgür
olursa bir kitap, üstüne düşeni o
zaman yapmış demektir.
• Erdoğan, Kürt ve Alevi açılımı, Suriye olayı,
Filistin-Mısır hattı, AB
müzakereleri, ABD ve BOP
ve de sivil anayasa gibi iç
ve dış politikalardaki “One
Minute!” ve Danıştay’ın
yıldönümü törenindeki “Bi’
dakka!” duruşlarını örneklemeden, bu konularda
taraflar arasındaki satranç
hamlelerini deşifre etmeden
anlatıldığında eksik anlatılmış olmayacak mı? Kitapta
bu alanlara girmekten ve
örneklemeden özenle kaçınılmış gibi... Neden?
Tüm bu konular, Erdoğan’ı
anlamamızı kolaylaştıran değil,
aksine güçleştiren konulardır.
Üstelik bu konulara ilişkin
yaygın bilgi kaynağımız medya
olduğu için, bilgi kirliliği had
safhada ve üzüm yeme derdi
olmayan bir ağ içinde buluyorsunuz kendinizi.
Oysa bu özellikteki çalışmalarda, okur kitleniz içinde önceliğiniz bizzat muhatabınızdır.
Kitabın da muhatapları bellidir.
Türkiye’yi bir dönem normalleştiren “muhafazakâr
demokrasi”, artık Türkiye için anormalliklere
karşı bağışıklık kazandı.
“Muhafazakâr demokrat”
tezi kendini yenilemeli.
Çünkü politik dindar
üretmeye başlayan örgütlenmelerin yatağı olmaya
başladı. Muhafazakâr
demokrasinin güçlenmesi
için Erdoğan’ın, başbakanlığı aşan nitelikteki fiili
olan “başkanlığın” resmî bir
statü kazanması gerekir.
Halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olması da bunu
sağlayacaktır.
Muhatabınızın bu konulardaki
bilgi ağı, algı yönetimi ve sonuç odaklı örgütlenmesi kitap
üzerinden yürütülmemektedir.
Nitekim liderler, kendileri hakkında yazılan lehte ve aleyhteki
kitapları okumaya vakit ayırmazlar. Oysa bu kitap, “zamanı
gelmek” vurgusu üzerinden
“liderler için bir cevap anahtarı”
iddiası taşıdığından hedefinde
de “lider” durumundadır. Övgüler ve yergiler lidere hitap
etmez. Fakat “gönül kırsa da
baş kurtaran” tavsiyeler, liderler
için birer fırsattırlar. Tıpkı gönlümüzü kırsa da başımızı kurtaran bir lidere sahip olmanın
fırsat olması gibi...
Gönül kırsa da baş kurtaran
cesaretini ve ufkunu aynada
göreceği bir çalışmayı hedeflemek, sonuçta gönül kırsa da
bir ihtiyaçtır. Nitekim bu kitap,
bir gönül alma ve baş kurtarma
kitabı değildir; ancak bu sonuçlarla karşılaşılması sürpriz
olmayacak bir dost vasiyetidir.
Üstelik her Müslüman’ı dost
bilen bir niyetle...
• Bu dostça sohbet için teşekkür ederiz…
Dostluk adresi olan Haber
Ajanda ailesine ben teşekkür
ederim…
haziran 2014
183
HABERA JANDAARAŞTIRMA
Bilge Cüveyni, kendisine verilen görevi yerine getirdi; belki de binlerce cilde ulaşan “Batınî
külliyatı”nı gözden
geçirip gerekeni yaptı.
Bunca kitabın arasından
bir tanesini de kendine
ayırdı ve adını taşıyan
tarihin dördüncü cildine
söz konusu kitabı ekledi.
Hacmi dar bir risale olan
o “kazazede kitap”ın adı
ise “Sergüzeşt-i Seyyidina”, yani “Efendimizin
İşleri” idi.
***
“Sergüzeşt-i Seyyidina”
risalesinde ne cennetlerden, ne haşhaş partilerinden söz ediliyor, ne de
Hasan Sabbah, Polo’nun
çizdiği o resimdeki “şeytan” ile bir tutuluyordu.
Bırakın şeytana benzemesini, Seyyidina biraz
“fazla dindar” bir Müslüman şeyhti ve her şeyh
gibi namaz ve niyazında
olması muhtemeldi.
Bununla birlikte “keyif
veren maddeler”in kullanılması hususunda
tam bir yasakçıydı, hatta
oğlunun birini de “ayyaş” olduğu veya içki/
esrar içtiği için cezalandırmıştı.
***
İmamiye ve Caferilik
olarak da bilinen 12
İmamcı kitle, Farisi sahasında kökleşerek İran’ın
resmî mezhebi şeklinde
resmiyet kazandı ve
günümüzde de bu durumunu devam ettirmekte
ki 1979 yılında, İmam
Humeyni eliyle “İran
İslam Devrimi” olarak
bilinen hareketi gerçekleştirmiş, bugünkü İran’ı
kurmuştur.
***
Aslında her iki kelimenin kökü de “asessin”,
yani “sır bekçileri”dir.
Evet, Hasan Sabbah’ın
fedaileri kendilerini
184
haziran 2014
Hasan Sabbah, Alamut Kalesi ve
Haşhaşiler fenomeninin şifresi:
SERGÜZEŞT-İ
SEYYİDİNA
B
OZKIRIN iki temel taşı, Türk ve Moğol halklarının ortak organizasyonu
sayılan Cengizli İmparatorluğun’da,
Kurucu Kağan Timuçin’in ölümünden sonra Hakan’ın torunlarından
Mengü Han tahta geçtiğinde tarih-
ler 1253’ü gösteriyordu. Yeni Han, kardeşi Hülagü’yü
Batı Asya’daki fetihleri yeniden başlatması içn görevlendirdi. Zira daha evvel fethedilen İslam topraklarının büyük kısmı Cengizlilerin elinden çıkmıştı.
>> Vazifeyi alan Hülagü, batıya
hareket ederek yol boyunca birçok
devleti yıkıp idaresini hâkimiyetine
aldı. Arkasında kanlı bir iz bırakan Hülagü, 1256 yılında, Hazar
Denizi’nin alt ucunda, Azerbaycan
bölgesinde yer alan ünlü Alamut
Kalesi başta olmak üzere İsmailiyye Devleti’nin hüküm sürdüğü
diğer kaleleri hükmü altına alırken,
“Haşhaşi” olarak bilinen Hasan
Sabbah fedailerini kılıçtan geçirdi ve bununla kalmayarak son
Haşhaşi reisi olan Rükneddin’i
de öldürdü. Böylece 1090 yılında
kurulan Alamut Devleti, 166 yıl
çevresine dehşet saçtıktan sonra
sekizinci imamın katliyle birlikte
tarihin karanlıklarına gömüldü.
Bir tek Alamut Kalesi’nden ibaret ve bir başka imparatorluğun
içinde yuvalanmış kaçak bir yapılanma olduğu sanılan Sabbahiye
Devleti, Hazar bölgesinde altı,
Kuzistan bölgesinde iki, Suriye’de
yedi ayrı kaleye sahipti. Bu kaleler,
Büyük Selçuklu Devleti’nin bağrından fışkıran çıbanbaşları gibi kan
böyle niteliyorlardı.
Ancak bu isim, ortaya
çıktıkları dönemde tüm
İsmaililer’e şamil değildi
ve ana damardan Hasan Sabbah’ın ayırdığı
kolun adı olarak “Nizari
İsmaililiği”ni ifade ediyordu.
***
Günümüzde bilinen
adıyla İsmaililer, diğer Şii
mezhepleri gibi “Batınî”
bir anlayışa sahiptir. Bu
yüzden “Batıniyye” olarak da bilinir. Bugün İran,
Pakistan, Hindistan ve
dünyanın değişik ülkelerinde azınlıklar halinde
yaşayan İsmaililer’in
lideri ise halen Ağa Han
adıyla bilinen turizm
yatırımcısıdır ve her yıl
bağlılarının ağırlığınca
altınla tarttıkları Ağa
Han, dünyanın sayılı
zenginlerinden biridir.
***
Mustansır’ın iki oğlu
vardı: Müstali ve Nizar…
Yaşlı halifenin son yıllarında iki kardeş ve taraftarları arasında gizli gizli
taht çekişmeleri başlamıştı. Hasan Sabbah, bu
iki şehzadeden ikincisini,
yani Nizar’ı tutuyordu.
***
Sayıları 20 bine ulaşan
fedailer, Selçuklu devletinin her kademesine
gizlice “yuvalandılar”. Sadece bununla kalmayan
fedaiyan, Selçukluların
çağdaşı olan Abbasi, Eyyubi ve çevrede yer alan
diğer İslam devletlerini
de hedef seçmişlerdi. Bu
sebeple onlar da fedailerin “sızma hareketi”nden
nasibini almışlardı. Öyle
ki sultanların, vezirlerin
ve devlet adamlarının
yatak odalarına kadar
uzanan eli hançerli
Sabbah fedaileri, çok
geçmeden tam bir korku
imparatorluğu kurmuş
oldular.
Seydahmet Karamağralı [email protected]
kırmızısıydı. Çevredeki Sünniler
ile Sünni devletlerin idareci ve
hükümdarlarına rahat yüzü
göstermeyen Sabbah fedaileriyle bunca yıl mücadele
etmelerine rağmen bir sonuç
alamayan hükümdarların yapamadığını Hülagü yaptı ve
İsmailî taifesini darmadağın
etmeyi başardı. Zira bu, aynı
zamanda bir intikam seferiydi.
Moğollara karşı Fransa ve
İngiltere’ye ortak çalışma teklifi
götüren Haşhaşin elçileri ba-
şarısız olmuşlardı ve bu, onların
birinci sabıkasıydı. Cengizli
Hanedanı’na karşı işledikleri
ikinci sabıkaları ise daha vahimdi: Yıkılmadan üç yıl önce
Alamut’un sondan bir önceki
Şeyh-ül Cebeli Alaaddin Mahmut, Büyük Han’ı katletmek
için tam 400 fedai göndermişti.
Vazifeleri yerine getirmekte
başarısız olan fedailer ele geçirilip suçlarını itiraf edince, Moğollara kalan, devasa bir orduyla gelip “terör yuvası” Alamut’u
yerle bir etmek olmuştu. Belki
de Cengizlilerin İslam dünyasına
yaptıkları tek iyilik bu idi.
Kuş uçmaz kervan geçmez
ve zaptı namümkün İsmailî
kaleleri, başta Alamut olmak
üzere birer kitap zenginiydi.
İki yüz yıla yakın birikim, el
yazması ciltler şeklinde geniş
kütüphaneleri dolduruyordu.
Kağan Hülagü, işgal sonrası her
daim yanında Vakanüvis olarak
taşıdığı Alaaddin Ata Melik
Cüveyni’yi, Alamut Kalesi başta
olmak üzere, tüm kale serisini
elden geçirmekle görevlendirmişti. Burada “elden geçirmek”
tabiri belki yanlış oldu, “yakıp
yok etmek” desek daha doğru
olacaktı.
“Efendimizin İşleri”
Bilge Cüveyni, kendisine verilen görevi yerine getirdi; belki
de binlerce cilde ulaşan “Batınî
külliyatı”nı gözden geçirip
gerekeni yaptı. Bunca kitabın
arasından bir tanesini de kendi-
haziran 2014
185
HABERA JANDAARAŞTIRMA
ne ayırdı ve adını taşıyan tarihin
dördüncü cildine söz konusu
kitabı ekledi. Hacmi dar bir risale olan o “kazazede kitap”ın adı
ise “Sergüzeşt-i Seyyidina”,
yani “Efendimizin İşleri” idi.
Sergüzeşt’te ismini koymamış olan bir yazar, Hasan
Sabbah’ın hayatını konu edinmişti. İşte Şeyh-ül Cebel’den
(dağın şeyhi) kalan birinci kitap
bu: “Sergüzeşt-i Seyyidina…”
“Seyahatname-i
Marko Polo”
Sabbah’ı anlatan ikinci kitap
ise bir hatırattı ki “Seyahatname” adındaki bu kitap, Marko
Polo tarafından kaleme alınmıştı. Marko Polo, İtalyan ya da
Macar olduğu hususunda kuşkular bulunan kaşif-tüccar Nikkolo Polo’nun oğlu olup Papa
9. Gregorius’un mektubunu
Cengizli İmparatorluğu Hanı
Kubilay’a götürmek için Çin’in
başkenti Hanbalık’a gittiğinde
henüz 25 yaşındaydı ve Alamut
Devleti yerle bir edileli 15 yıl
olmuştu. Buna rağmen Asya
hâlâ Haşhaşi kaynıyordu.
Kubilay tarafından Asya’nın
büyük şehirlerini görüp tanıması ve gördüklerini yazması
için görevlendirilen Polo, bu
görevi yerine getirmesi için
harcadığı 17 yıl içerisinde gittiği
her yerde Hasan Sabbah ve
Alamut hikâyeleriyle karşılaştı.
Halk arasında, tüm canlılığı
ile yaşayan bu hikâye, zaman
içinde tam bir masala dönüşmüştü. Söylencelerden pek
etkilenen Polo, Avrupa’ya dönünce “Seyahatname-i Marko
Polo” adı altında Asya maceralarını, bu arada işittiği “Alamut
Hikâyesi”ni de ezoterik bir dille
kaleme aldı. Avrupalıların çok
etkilendiği bu kitap, elden ele
dolaşarak bir “Hasan Sabbah
efsanesi” hâlinde zihinlere
yerleşti.
Şimdi elimizde, o asırlarda yazılmış iki temel kitap
186
haziran 2014
bulunmakta. Bunlardan biri,
kalenin içinden bir meçhul
kalem tarafından yazılmış olan
“Sergüzeşt-i Seyyidina” ve
diğeri de kale dışından, duyumlara göre kaleme alınmış olan
“Marko Polo Seyahatnamesi”.
İşin garibi ise, bu iki kitabın
anlattıklarının pek de birbirine
benzememesi… Ancak aradan
geçen asırlar içerisinde dünya
okuyucusunun “Seyyidina”dan
haberdar olmamasına rağmen
“Seyahatname”den çok etkilendiği görülüyor. Öyle ki, konuyla ilgili olarak Marko Polo’yu
temel alan onlarca roman ve
benzeri kitap yazılmış olmasına
rağmen hâlâ ilginin tükenmemiş olduğu somut bir gerçeklik
olarak önümüzde duruyor.
İki ayrı Sabbah
Polo, duyumlarına kendi muhayyilesinde oluşturduğu olağanüstü bir Alamut manzarası
ve Hasan Sabbah tiplemesi ekleyerek muhayyel bir manzara
betimlerken, “Seyyidina” ise bu
imgelerden hiç bahsetmiyor.
Polo’ya göre Sabbah, çevreden
topladığı genç insanları karşısına alıp onlara cennete gidip
gitmek istemediklerini soruyor,
fedai adayının olumlu beyanı
üzerine kendi eliyle bir bardak
“cennet dolu su” içiriyor. Aslında bir afyon şurubu olan “cennet suyu”nu içen genç adam,
kendinden geçince huzurdan
alınıp kalenin saklı bahçesine
indiriliyor. Burası öyle bir bahçedir ki tam bir “yalancı cennet” şeklinde dizayn edilerek
İslami literatürde sözü edilen
“kökü yukarıda, dalları aşağıda
olan Tuba ağaçları” dahi dört bir
yanı kaplamış hâldedir.
Ağaçların altından akan süt
ve şarap derecikleri, misk-ü
amber kokulu çiçekler, billur
sesli cennet kuşları, baygın
tütsüler ve cennetin olmazsa
olmazı Huri kızı Vildanlar… Altın
tahtlar üzerinde bal şerbeti
yudumlayan Vildanlar, bir
yandan da ellerindeki garip
enstrümanlarla egzotik şarkılar ırlamaktadırlar. Bir kısım
kızlar müzik eşliğinde ve tülden
kıyafetlere bezenmiş olarak,
yarı üryan bir şekilde ve uçar
gibi raksederek manzarayı
dayanılmaz bir şekle dönüştürmektedirler.
Fedai adayı, az evvel içirilen
afyon şarabının etkisinden
kurtulup gözlerini açtığında bu
olağanüstü cennet manzarasıyla karşılaşınca, buraya taşınan herkes gibi çarpılır. Böylece
fedai namzedinin bir haftalık
cennet macerası başlamış olur.
Bu süre içerisinde genç adam
yer, içer ve kızlarla beraber
olur. Sürenin bitiminde kendisine sunulan ikinci bardak afyon
sütüyle bayılır ve gözlerini
açtığında kendisini “Seyyidina”, yani “Efendimiz” dedikleri
Sabbah’ın karşısında bulur.
Pozisyon, bir hafta öncesinin
aynıdır ve genç şaşkın, kısa bir
an içinde bir hafta süren olağanüstü bir “macera-i cennet”
yaşadığını sanarak kendisine
bu güzelliği bahşeden “Şeyhül Cebel”in önünde secdeye
kapanır. Şeyh, ona yaşadığı anı
beğenip beğenmediğini sual
eder. Elbette beğenmiştir genç
fedai ve bu kez Sabbah, “Oraya
temelli gitmeyi arzu eder misin?” diye sorar, doğal olarak ne
pahasına olursa olsun “Hasan
Sabbah’ın cennetine gitmek
istediği cevabını alır. Ancak
bunun tek şartı vardır: Alamut
Şeyhi’nin her dediğini yapmak;
hem de ucunda ölüm olsa bile…
Polo’ya göre “cennet sevdalısı” 20 bine yaklaşan fedai,
sürekli haşhaş/esrar içiyorlardı
ve bu yüzden de onlara “Haşhaşiler”, yani “esrarkeşler”
deniyordu. Esrarkeş fedailer,
çıktıkları suikast ve terör seferlerinde bile yanlarından esrar
keselerini ayırmıyorlardı, zira
onca cinayeti, hem de şehirlerin uluorta meydanlarında,
onca insanın gözleri önünde
işlemeleri mümkün müydü?
Asla! Böyle bir ölüm yolculuğuna gönüllü olarak herhangi bir
Avrupalının çıkmasının imkânı
yoktu ve bu yolculuğa ikna
olmanın bir tek yolu vardı, o da
“yalancı cennetler”de bizzat
yaşadıktan sonra ve onca esrarla kafa tütsülenerek. Bunun
başka yolu olamazdı.
Oysa “Sergüzeşt-i Seyyidina” risalesinde ne cennetlerden, ne haşhaş partilerinden
söz ediliyor, ne de Hasan
Sabbah, Polo’nun çizdiği o
resimdeki “şeytan” ile bir
tutuluyordu. Bırakın şeytana
benzemesini, Seyyidina biraz
“fazla dindar” bir Müslüman
şeyhti ve her şeyh gibi namaz
ve niyazında olması muhtemeldi. Bununla birlikte “keyif
veren maddeler”in kullanılması
hususunda tam bir yasakçıydı,
hatta oğlunun birini de “ayyaş”
olduğu veya içki/esrar içtiği için
cezalandırmıştı.
“Seyyidina” gibi, herkesin
bildiği bir gerçek daha vardı
ki o da “12 İmamcı” Şia mezhebine mensup bir ailenin
oğlu olan genç Hasan, “Rey
Medreseleri”nde tahsil yaparken 17 yaşında karşılaştığı
Emire Zarrab adlı bir dainin/
propagandistin etkisinde kalarak mezhep değiştirmiş ve
12 İmamcılık’tan 7 İmamcılık
inancına geçmişti. Bu geçişte 7 İmamcıların “sarhoşluk
veren maddeler”e karşı sert
tutumunun bir etken olduğu
da malûmattandı. Yani genç
Sabbah, ailesinin inancını terk
edip, esrara karşı toleranssız
bir başka mezhebin bağlısı
olmayı tercih etmişti. İşte ömrü
boyunca o inanca bağlı kalmış
olmalı; tabiî bununla birlikte
bağlıları da “İsmailî”, yani “7
İmamcı”ydı ve en az İmam kadar “kafa yapıcı madde”lerden
uzak duruyorlardı.
Şia mezhepleri
Sözün burasında Sabbah
hikâyesine ara verip, şu “imam
sayılarıyla” belirlenen “Şia
mezhepleri” mevzuuna kısa bir
göz atmak gerekiyor.
“Ali taraftarları” adıyla Sıffin
Savaşı sonrasında şekillenen
Şia, yani Şiiler, yeni ve uzun bir
yola girmiş oldular.
Her şey üçüncü halife olan
Hazreti Osman’ın şehit edilmesiyle başladı. Dördüncü
halife Ali bin Ebu Talip, Hazreti
Peygamber’in amcaoğlu ve
onun kızı Hazreti Fatıma’nın
eşiydi. Buna göre, Hazreti
Muhammed’in soyu, Hazreti
Ali’nin oğulları olan Hasan ve
Hüseyin kardeşlerin üzerinden
yürüyecekti.
İkinci halife Hazreti Ömer
eliyle yıkılan Sasani Devleti’ne
mensup İranlıların, gerek yıkılan devletlerinin, gerek yok
edilen Zerdüşt/Mecusiyan
inançlarının intikamını almak
gibi gizli bir arzuları vardı. Onların bu arzusuna Ali-Muaviye
kavgası ve onun devamında
gelişen olaylar çanak tutmuştu. Bu sebeple İran’ın bu ayrılıkçı
hareketi sahiplenmesi üzerine
Şia genişledi ve kontrolden
çıktı. Öyle ki gide gide siyasî
karakterinin yanına bir de dinî
karakter ekleyerek genel İslam
damarının dışında bir mezhep
olarak şekillenmeye yüz tuttu.
Zaman içinde dal budak salarak
birçok mezhebin de lohusalığını
yaptı. Bidayette Hazreti Ali’nin
halifeliğini savunan taraftarlık, zaman içinde sapkınlaşıp
“Galat-ı Şia” diye etiketlenerek
işi “Ali’nin ilahlığı”na kadar götürdü.
Hazreti Osman’la aynı soydan, yani Ümeyye oğullarından
olan Şam Valisi Muaviye Bin
Ebu Süfyan, akrabasının katillerinin bulunması bahanesiyle
ayrı baş çekti. Böylece başlamış olan Ali-Muaviye çatışması
Sıffın Savaşı’na kadar devam
etti. Savaşla beraber ümmet,
“Ali taraftarları ve Muaviye taraftarları” olarak ikiye ayrılmış
oldu. Savaş sonunda yaşanan
“Hakem Olayı” ise bir üçüncü
tarafı daha ortaya çıkardı ki
bunlar, hem Ali ve taraftarlarına, hem de Muaviye ve taraftarlarına karşı olan Hariciler’di.
Halifeliğinin dördüncü yılında
Hazreti Ali’nin bir Harici suikastçi tarafından şehit edilmesiyle ortalık daha da karışmış
oldu. Muaviye, babası Hazreti
Ali’nin yerine halife seçilen
Hazreti Hasan’a da karşı çıktı.
Yeni bir savaş istemeyen Hazreti Hasan, Muaviye ile onun
halifeliği hususunda anlaşmak
zorunda kaldı ve evine çekildi,
lakin bir süre sonra zehirlenerek, tıpkı babası gibi ortadan
kaldırıldı. Meydan boş kalınca,
bir oldubitti sonunda halifelik
tahtına oturan Muaviye, böylece kendi sülalesine dayanan
“Emeviler Devleti”ni kurmuş
oldu. Doksan yıl iktidarda kalan
Emevi iktidarının ikinci halifesi
Yezit Bin Muaviye zamanında
Hazreti Ali’nin ikinci oğlu Hüseyin Kerbela’da şehit edilince,
Toptancı bir bakışla Şiilik’in
ana fikri, Hazreti Ali ile başlayıp
Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin üzerinden devam eden
“Ehl-i Beyt” soyunun büyüklerine “İmam” olarak biat edilmesine dayanıyordu. Hazreti Ali,
Hasan ve Hüseyin’le başlayan
ve kendisine biat edilen imam
sayısı zaman içinde on ikiye
ulaştı. Son imam Muhammed
Mehdi, idareyle olan husumeti
sebebiyle uzun bir süre doğduğu Samerra kentinde gizlenerek yaşadı ve “Gaybet-i Suğra”
denilen bu dönemin ardından
tamamen ortadan çekildi. Nereye gittiği hususunda en ufak
bir işaret bırakmadı. Böylece
hayatının “Gaybet-i Kübra”
denilen ve kıyamet arefesinde
ortaya çıkacağı tarihe kadar
sürecek dönemi başlamış oldu.
Onunla birlikte imamların sayısı
on iki oldu ve bu sayıda dondu.
Hazreti Ali taraftarlığıyla
başlayan Şia bağlılığı, imamların
ismi üzerinde iki kere kırılmaya uğrayarak farklılaştı. İlk
kırılma, beşinci imamın kimliği
konusunda yaşandı. Dördüncü İmam Zeynel Abidin’in iki
oğlundan Muhammed Bakır
üzerinden yürüyen “İmamiye” hareketinden ayrılanlar,
ikinci oğul Muhammed Zeyd’in
imamlığını tanıyarak daha
sonra “Zeydiye” olarak anılarak
ve “5 İmamcılar”ın doğmasını
sağladılar. İkinci kırılma ise
altıncı imam olan İmam Cafer-i
Sadık’ın iki oğlunun hangisinin
posta oturacağı hususunda
yaşandı. Hareketin “ana damarı” sayılan Musa Kazım
üzerinden ilerlerken, diğer oğul
İsmail’i imam edinenler de vardı.
Bunlar, ana damardan ayrıldı ve
“7 İmamcılar” kolunu kurarak
“İsmaililer” adıyla mezhepler
tarihindeki yerlerini aldılar.
Hareketten kopmayanlar ise
imam sayısını on ikiye ulaştırıp
“12 İmamcılar” olarak anılmaya
başladılar.
İmamiye ve Caferilik olarak
da bilinen 12 İmamcı kitle, Farisi
sahasında kökleşerek İran’ın
resmî mezhebi şeklinde resmiyet kazandı ve günümüzde
de bu durumunu devam ettirmekte ki 1979 yılında, İmam
Humeyni eliyle “İran İslam
Devrimi” olarak bilinen hareketi
gerçekleştirmiş, bugünkü İran’ı
kurmuştur.
Zeydiye olarak bilinen 5
İmamcılar ise kendisine ElCezire’nin alt ucunda bir fidelik
buldu ve Yemen’e yerleştiler.
Günümüzde Yemen nüfusunun yüzde 80 kadarı 5 İmamcı
mezhebe mensuptur; bununla
birlikte Saudia ve Umman’da da
bir miktar Zeydi yaşamaktadır.
İsmailiye
“İmamcılık” mevzuuna yukarıdaki girizgâhı yaptıktan
sonra, dönelim yazımızın konusunun temelini teşkil eden
İsmailiye’ye, yani 7 İmamcılığa...
Günümüzde bilinen adıyla
İsmaililer, diğer Şii mezhepleri
gibi “Batınî” bir anlayışa sahiptir. Bu yüzden “Batıniyye”
olarak da bilinir. Bugün İran,
Pakistan, Hindistan ve dünyanın değişik ülkelerinde azınlıklar
halinde yaşayan İsmaililer’in
lideri ise halen Ağa Han adıyla
bilinen turizm yatırımcısıdır ve
her yıl bağlılarının ağırlığınca
altınla tarttıkları Ağa Han,
dünyanın sayılı zenginlerinden
biridir.
Barışçı bir hareket olarak
hayatiyetini devam ettiren
İsmailiye’nin tarihte oynadığı
rolleri ve terör hususundaki
inanılmaz ataklıklarını duyan
kimse parmağını ısırmaktan
kendini alamaz. Öyle ki, bugün
Batı dillerinde suikastçi anlamına gelen “assasingn” kelimesi bile Alamut İsmaililerine
düşmanları tarafından verilen
“Haşhaşin” yaftalamasından
türemiştir.
Sır bekçileri
Aslında her iki kelimenin
kökü de “asessin”, yani “sır
bekçileri”dir. Evet, Hasan
Sabbah’ın fedaileri kendilerini
böyle niteliyorlardı. Ancak bu
isim, ortaya çıktıkları dönemde
tüm İsmaililer’e şamil değildi ve ana damardan Hasan
Sabbah’ın ayırdığı kolun adı
olarak “Nizari İsmaililiği”ni ifade
ediyordu.
Peki, Nizarilik nedir?
Hassan Sabbah
Nizariliğin ne olduğunu anlatmadan önce, kısaca Hasan
Sabbah’ın kim olduğuna bakmak gerekiyor. “Dehşetengiz
terör” deyince dünyanın aklına
ilk gelen isim olarak bilinen
Hasan Sabbah, İran’ın Rey
şehrinde doğdu. Doğum tarihi
hususunda tereddüt vardır,
lakin bazı kaynaklar 1044 tari-
haziran 2014
187
HABERA JANDAARAŞTIRMA
hini işaret etmektedirler. Ölüm
tarihi ise 1244’tür.
Sabbah’ın hangi ırka mensup
olduğu mevzuu da tereddütlü olup, kendi iddiasına göre
Yemenlidir ve geçmişi Yemen
emirlerinden Yusuf Himyeri’ye
dayanan bir sülaleye aittir. Bu
yüzden Hasan Bin El Sabbah El
Himyeri olarak da bilinir.
Hasan Sabbah’ın çocukluğundan itibaren düzenli bir
eğitim aldığı ve İmam Muvaffak
Nişapuri’nin rahle-i tedrisinden geçerken ders arkadaşı
olarak yanında Selçuklu Veziri
Nizamülmülk ve rubaileriyle
ünlü Ömer Hayyam’ın bulunduğu belirtiliyor. Ancak bazı
kaynaklar, Nizamülmülk’ün
Sabbah’tan otuz yaş kadar
daha büyük olduğunu ve dolayısıyla okul arkadaşı olamayacaklarını belirtmektedirler. Söz
konusu üç arkadaşın, arkadaşlıkları esnasında “yeminleştikleri” ve birbirlerini hayat boyu
kollayacakları hususunda söz
verdikleri de iddialar arasında
yer almaktadır.
Daha sonra Hasan Sabbah’ı
Sultan Alparslan’ın hacibi, yani
en yakın adamlarından biri
olarak görüyoruz; bir bakıma
müşavir/danışman. Sülalesi
“12 İmamcı” mezhepten olan
Sabbah’ın İsmaili, yani 7 İmamcı
ekolü, Dai-i Azamlar’dan İbni
Attaş’la tanışması ve onun
telkinlerine kapıldığı yıllara rastlamaktadır. Aynı yıllarda Vezir
Nizamülmülk’le arasının açıldığı
da bir vak’a. Anlaşılan o ki, iki
arkadaş arasındaki husumet
oldukça ciddiydi ve sonunda
Hasan, İran’da tutunamayarak
Mısır’a kaçtı.
O yıllarda Mısır, genç İsmaililer için çok önemliydi; öyle
ki her İsmaili gibi kutsal bir
hedef olarak Mısır’a gitmeyi ve
henüz kurulmuş olan Sünnilik
karşısında 7 İmamcı İsmaililiği
hâkim mezhep durumuna
getirmeyi amaç edinen günü-
188
haziran 2014
müzde de İslamî eğitimin şahikalarından sayılan “El-Ezher
Medresesi”nin prototipi sayılan
Dar-ül Hikme’de ilim tahsil
etmeyi şiar edinmişti o da.
Sözün burasında bir istasyon
daha kurup mola verelim ve
zamanın Mısır’ına bakalım.
Zamanın Mısır’ı
Sıffin Savaşı’nın akabinde
başlayan Şiilik hareketi, birkaç
yüzyıllık yürüyüşün arından
devlet kuracak güce ulaşmış
ve bu gücünü Mısır’da ortaya
koyarak siyasî sahada da var
olduğunu göstermişti. Hazreti
Ali ve Fatıma soyundan geldiğini iddia eden ve hakikatte Meymun El-Keddah adlı bir İranlı
göz doktorunun torunu olan
Ubeydullah El-Mehdi, Afrika’nın
kuzeyinde bir hanedanlık kurmuştu. “Ubeydiyyun” adıyla
maruf bu hanedanlığın dedesi
olan göz doktorunun Mecusi
veya Yahudi bir mensubiyeti
olduğunu yazan tarihler, İsmaili Ubeydilerin Hama-Humus
arasındaki Selemiye kasabasını merkez edindiğini de not
ediyor.
Geniş bir propaganda faaliyetine girişen Selemiyelilerin
İslam dünyasına yayılan “dai”
adlı propagandistleri aracılığıyla İsmailik inancını Mağrib’e
kadar götürdükleri biliniyor.
Mağrib’de “Kitame” adlı bir
Berberî kabilesinde inançlarını
yerleştirme başarısını gösterdikleri de malum.
Öte yanda İsmaili propagandasından rahatsız olan
Bağdat’taki Abbasi Halifesi
buna karşı olumsuz tavrını
ortaya koyunca, Selemiye Reisi
Ebu Ubeydullah, çareyi Mısır
üzerinden Mağrib’in Sicilmase
şehrine kaçmakta buldu. Ancak
şehrin hâkimi, huzursuzluk
çıkarmasından korktuğu için
Ubeydullah’ı yakaladı ve hapse
tıktı. Bardağı tarşıran bu olay,
Eş-Şii adlı bir dai liderliğinde,
bölgedeki İsmaililerin isyanına neden oldu ve bu isyan,
“Ağlebi Devleti”nin ortadan
kalkması için yetti de arttı bile.
Çok sürmemişti ki isyancılar,
Ubeydullah’ı hapisten çıkartıp
“El-Mehdi” lakabıyla, kurdukları Fatımî Devleti’nin “Emir-ül
Müminin”i yaptılar onu.
Ubeydullah El-Mehdi, kendi
adına “Mehdiye” şehrini kurarak bu kenti, yeni kurduğu
devletine başkent yaptı ve halifeliğini ilan ederek Abbasi halifelerini tanımadığını duyurdu.
Fatımilerin o bölgedeki rakibi
“Endülüs Emevileri” idi. Endülüs
Hâkimi 3. Abdurrahman, cesur bir atakla Kuzey Afrika’da
yayılma istidadı gösteren
“Ubeydiler”i durdurmayı başardı. Bunun üzerine İsmaililer yine
Mısır’a yöneldiler. O sırada Mısır
hâkimleri bir Türk hanedanlığı
olan İhşidoğulları’ydı. İhşidliler, İsmaili baskısına 50 sene
direndi, fakat 969 yılında pes
ettiler. Böylece Mısır, Fatımilerin eline geçmiş oldu. Bununla
kalmayan İsmaili kuvvetleri,
Batı Arabistan’ı da topraklarına
katarak genişlemeye devam
ettiler. Ancak Suriye’de onları,
kendileriyle aynı inancı paylaşan “Karmatiler” durdurdu.
Buna rağmen Fatımi savaşçıları, çetin mücadeleler sonucu
Şam’a kadar ilerleme başarısını
da gösterdiler.
Bundan sonra gelen 200 yıl,
Fatımilerin batıda Zırriler ve
İtalya Normanlarıyla doğuda
Selçuklular, Zengiler ve Haçlılarla yaptıkları mücadelelerle
geçti.
Son Fatımi Sultanı Adid’e
vezirlik yapan Selahaddin
Eyyubi’nin, Mısır camilerindeki
hutbeyi Abbasi Halifesi adına
okutmasıyla birlikte devlet el
değiştirmiş oldu ve 910 tarihinde tarih sahnesine çıkan Fatımi
Devleti 1171’de son buldu. Devletin devasa mülkünde Eyyubi
idaresi iş başı yaptı.
Fatımi halifelerinden biri de
Mustansır Billah’tı. 1036’dan
1094’e kadar saltanatta kalan
Mustansır, Hasan Sabbah’la
çağdaştı. Sabbah, Selçuklu
Devleti’nden kaçtığında Mısır
tahtında Mustansır oturuyordu. Yedinci Fatımi Halifesi
olan Mustansır, ülkesine iltica
eden Hasan Sabbah’a ilgi ve
itibar gösterdi; onun “Batınî”
fikirlerini yayması için her türlü
imkânı emrine vermekte bir
beis görmedi.
Mustansır’ın iki oğlu vardı:
Müstali ve Nizar… Yaşlı halifenin
son yıllarında iki kardeş ve taraftarları arasında gizli gizli taht
çekişmeleri başlamıştı. Hasan
Sabbah, bu iki şehzadeden
ikincisini, yani Nizar’ı tutuyordu.
Fatımi hilafetinin son yıllarında vezirler çok güçlenmiş ve
devleti asıl idare eden makam
sahipleri hâline dönmüşlerdi. Bu
vezirlerden biri de El-Efdal idi.
Halife Muntasır ölüm döşeğinde iken, Vezir El-Efdal halifelik
verasetine müdahale etti ve
ağırlığını Şehzade Müstali’den
yana koydu. Zira Şehzade
Nizar’a karşı idare edilmesi
daha kolay olan Müstali’yi
parmağında oynatacağından
emindi. Henüz 16 yaşında olan
Müstali, Vezir’in önermesi ile
birlikte onun kızıyla evlendi ve
saray beylerinin desteğini de
arkasına alarak tahta yürüdü.
Evli ve bir oğul sahibi olan Nizar
ise bu duruma el koymaya karar verdi ve bir ordu toplamak
amacıyla İskenderiye şehrine
gitti. Ancak orada yakayı ele
vererek tek oğluyla birlikte
öldürüldü.
Tabiî ki bu kavgada Hasan
Sabbah, büyük şehzade
Nizar’ın yanındaydı, ancak
yanlış ata oynamıştı. Dolayısıyla Mısır’da durması tehlikeliydi.
Nizar olayından sonra bir kısım
Nizarilerle birlikte Mısır’dan
ayrılan Hasan, asıl yurduna,
yani İran’a geri döndü. Burada
“Nizari İsmaililiği” adı verilen
ve tedhişle/terörle beslenmiş
fikirlerinin propagandasına girişti. Etrafına topladığı bir grup
adamla “Fedain” adını verdiği
anarşist teşkilatını kurdu. İran’a
hâkim olan Selçuklu idaresine
karşı bayrak açıp, başta Alamut
olmak üzere, kuzeybatı İran’da
bulunan birkaç kaleyi işgal ettiğini ve “İsmailiyye Devleti”ni
kurduğunu tüm dünyaya duyurdu.
Korku
imparatorluğu
Kazvin şehri yakınlarındaki
Alamut’u kendisine üs olarak
seçen Sabbah’a, o zaman Selçuklu tahtında oturan Sultan
Melikşah nasihatçılar gönderdi,
fakat Hasan buna aldırış etmedi. Bunun üzerine Selçuklu
kuvvetleri Alamut üzerine
yürüdü. Böylece İsmailiSelçuklu kavgası başlamış oldu.
Bu kavgada Selçuklular nizamî
ordularını, Hasan Sabbah da
fedailerini kullanıyordu.
Sayıları 20 bine ulaşan fedailer, Selçuklu devletinin her
kademesine gizlice “yuvalandılar”. Sadece bununla kalmayan
fedaiyan, Selçukluların çağdaşı
olan Abbasi, Eyyubi ve çevrede
yer alan diğer İslam devletlerini de hedef seçmişlerdi. Bu
sebeple onlar da fedailerin
“sızma hareketi”nden nasibini
almışlardı. Öyle ki sultanların,
vezirlerin ve devlet adamlarının
yatak odalarına kadar uzanan
eli hançerli Sabbah fedaileri,
çok geçmeden tam bir korku
imparatorluğu kurmuş oldular.
İran ve Ortadoğu’nun her
devletinde, devletlerin her
şehrinde artık onlar vardı. Devlet ve şehirlerin idarecilerinin ve
ülkenin ileri gelenlerinin yatak
odaları bile fedailerinin tecavüzünden korunmuş değildi. Bu
arada, ilk büyük sabıkalarını da
tarihin sayfalarına kanla yazdırmayı başararak ta baştan
beridir kendileri ile mücadelenin
başını çeken Selçuklu Veziri
Nizamülmülk’ü şehit ettiler.
Melikşah’ın tahtına oturan
Sultan Berkyaruk, fedailerin
saldırısından ancak yaralı olarak
kurtulabildi. Mısır Sultanı ve
Haçlıların korkulu rüyası Selahattin Eyyubi’nin yatak odasına
kadar girip başucuna bir kanlı
hançer ve tehdit mektubu bırakacak kadar ileri gittiler.
Bunun gibi, kendilerine karşı çıkan nice devlet adamını
tehdit, şantaj ve cinayetle saf
dışı ettiler. Tabiî terör, devlet
adamları düzleminde durmadı
ve dalga dalga toplumun tüm
kesimlerine yayıldı. Öyle ki, sıradan insanlar bile zırhsız sokağa çıkamaz duruma geldiler.
Alamut’ta oturan “İmam”
-tam unvanıyla Şeyh-ül Cebel/Dağların Efendisi- Hasan
Sabbah’ın yönettiği bu bir anlamda “derin devlet” hareketi
tam 34 yıl sürdü ve Dağın Şeyhi
1124 yılında öldü.
Temel itibariyle Hasan Sabbah bir dinsiz değil, bugünkü
söylenişle bir fundamentalist,
yani köktendinciydi. Afyonkeş
de sayılmazdı ve bağlılarını
haşhaşla uyuttuğu söylentisi
de bir yalandan ibaretti. Öyle ki,
öz oğlunu içki içti diye öldürtecek kadar keyif verici maddeleri reddediyordu.
Bağlılarının Batıniyye’de
“İmanın Şartları” diye bilinen
listenin başında gelen “imama
iman” noktasındaki şartsız
bağlılığını özellikle Batılılar esrar
içmeye bağlıyor ve bir insanın
gözü kapalı ölüme atlayışını anlamakta zorlanıyorlardı. Oysa
Sabbah fedailerinin gözükaralığını günümüz Ortadoğu’sunda
“canlı bomba” örneklerinin
şahsında da görüyoruz. Fedailer de zamanlarının canlı bombalarıydılar; eylemlerini gerçekleştirdiklerinde şehit oluyor ve
doğrudan cennete gittiklerine
inanıyorlardı, hepsi bu...
İnceden ince komplike planlar kurarak devletlerin kılcal
damarlarına yerleşen, sultan-
ların başuçlarına kadar ulaşan,
hedefini asla şaşırmayan, çok
iyi yetişmiş erkekli kadınlı bu
insanların bunca işi yapmadan
önce esrar içerek beyinlerini
uyuşturmaları mümkün olabilir
mi veya esrarla uyuşmuş birinin, imkânsızlıkları hayata geçirip önünü kesen zorluklardan
atlayarak, tepedeki hedefine
bir hançer gibi saplanmasının
olanağı var mı? Bizce yok! Bu
kayıtsız şartsız bağlılığın, ölüme gözünü kırpmadan gidişin
ardında esrar ve afyondan çok,
Hasan Sabbah’ın ikna ediciliğindeki fevkaladelik, simya ve
kimya bilgisi, hipnotik güç ve
keramet gibi algılanan olağanüstü detaylar ve propagandayla yüceltilen algı yanıltmacasını aramak daha doğru olur.
Her şeyden önce Hasan’ın
20 bini aşan fedailerini devletlerin her kademesine yerleştirerek resmî ve özel sırlara
vâkıf olduğu biliniyor. İmam,
ele geçirdiği devlet sırlarını ve
gizli bilgileri bir tehdit ve şantaj
unsuru olarak kullanmaktan
çekinmiyordu. Bu yolla ülkenin ileri gelenlerini kendisinin
“zoraki bağlıları/müritleri”
hâline getirmişti. Onun gücüne
boyun eğmeyenler ise zehirli
“gaddare”lerin tadına bakmaktan kurtulamıyor ve herkesin
gözü önünde, hançer darbeleri
altında can veriyorlardı.
Sabbah’ın “İki sadık adamım olsa devlet(ler)i ele
geçirirdim” şeklindeki sözü
meşhurdur. Oysa değil iki,
zamanla 20 bin sadık adamı
olmuştu Alamutbaşı’nın ve bu
canlı bombalar Hindistan’dan
Moğolistan’a, oradan Avrupa’ya
kadar her yerde cirit atıyorlardı.
Bu devasa bölgede ıssız bir karışlık alan yoktu. Yani her gölge
bir fedai saklıyor, daha doğrusu
ileri gelen her yetkili, öne çıkan
her insan, yanında kendi fedaisini taşıyordu.
Tarihçiler tarafından “10.
yüzyıl Şii yüzyılı” olarak bilinir.
Zira bu yüzyılda Fatımiler, Büveyhoğulları ve Karamatiler,
İslam coğrafyasını alt üst etmişlerdi. Bu etki doğal olarak
11. yüzyılda da devam etti.
Ancak 12. yüzyıl tam bir “Hasan
Sabbah Yüzyılı” oldu ve Alamut
fedailerinin etkisi 13. yüzyılın
ortasına kadar sürdü.
Onca Müslüman ülke ve sultanlarının kılına dokunamadığı
“Alamut İsmailileri”ne dokunmayı Orta Asyalı bir Şamanist
başardı: Cengiz’in ardıllarından Hülagü. Hülagü, 1256’da
Alamut’u yerle bir etti; Haşhaşi
fedailerinin çoğunu kılıçtan geçirdi. Tuğyandan kurtulanlarsa
tebdil-i kıyafet edip İran içlerine
dağılıp sır oldular.
Yüzyıllar boyunca Sabbahilerin İsmaili akidelerini, anlaşılan o
ki bir münafık olarak inandıkları
İslamiyet’i, eski İran inançlarının başını çeken Zerdüştlük,
Mazdekçilik, Hürremilik ve Mani
dinleriyle harmanlayarak oluşturdukları da su götürmez bir
gerçek olarak duruyor karşımızda. Kur’an’ın iki anlamı olduğuna inanan 7 İmamcı inanç,
bu anlamlardan “zahiriliği”
Sünnilere bırakmıştı. Kendileri
için Kur’an’ın “batın mana”sını
seçen Sabbahiler de “Batıniye”
adı verilen “Galat-ı Şia” anlayışıyla yollarına devam ettiler.
Şii yüzyılına eklemlenen son iki
buçuk asırlık huzurunu Alamut
Nizariliğinin tedhiş yanlısı baskısı altında geçiren İslam coğrafyası, Hülagü’nün Alamut’u
yakıp yıkmasından sonra
Hasan Sabbah gerçeğini ise
Alaadin Ata Melik Cüveyni’nin
Alamut Kütüphanesi’nde
ele geçirdiği “Sergüzeşt-i
Seyyidina” risalesiyle öğrenecekti ki onun önünü de
Batılı gezgin Marko Polo’nun
“Seyahatname”si kesti ve olay,
egzotik bir Hollywood filmi
senaryosuna dönüşerek bambaşka bir biçim aldı.
İnşallah “Seyyidina”yı Türkçe’ye kazandıracak bir tarihçi
çıkar da gerçek öğrenilmiş olur.
haziran 2014
189
HABERA JANDAARAŞTIRMA
Cafer-i Sadık’ın büyük
oğlu İsmail’in imametine inandıklarından
dolayı “İsmailiyye”;
soylarının Hazreti
Fatıma’ya dayandığını
iddia etmelerinden ötürü “Fâtımiyye”; Fatımî
Devleti’nin kurucusu
Ubeydullah’a nisbetleri
sebebiyle “Ubeydiyye”; âlem ve imamet
anlayışlarında yedili
bir sistemi benimsedikleri için “Seb’iyye/Yedi
İmamcılar”; hakikatlerin
sadece imamdan öğrenileceğine inanmaları
nedeniyle “Talimiyye”; kurucularından
Hamdan Karmat’a
nisbetle “Karmatiyye”;
Babek Hurremi’ye tâbi
olmaları sebebiyle
“Babekiyye”; Mazdek’e
uydukları için “Mazdekiyye”; İslam akaidine
aykırı fikirler benimsemeleri yüzünden
“Zenâdıka”; haramları
mubah saydıklarından
dolayı “Hurumiyye”;
kırmızı giydikleri için
“Muhammira”; ahiret
hayatını inkâr etmeleri
hasebiyle “Melâhide”;
Nasır Hüsrev, İbn Nusayr, Anuş Tegin, EdDerezi ve Hasan Sabbah gibi liderlere bağlı
olduklarından dolayı
“Nasıriyye, Nusayriyye,
Dürziyye ve Sabbahiyye”; Sabbah’ın kurduğu
fedai teşkilatına dayanarak “Fedaiye” ve bu
teşkilatın elemanlarının
haşhaş içmesinden ötürü “Haşhaşiyye” (Batı
dillerine assasion/asasiyan/suikastçı olarak
girmiştir) denilmiştir.
***
Sıra “talik” basamağına gelir. Talik, “ileriye
bağlama” anlamındadır.
Mükellebler, Batınî anlamları öğrenmek isteyen kişiye henüz vaktin
gelmediğini, bunları
190
haziran 2014
“G
İZLİ olmak, bir şeyin içyüzünü bilmek”
anlamındaki “batn” kökünden türeyen
“Batıniyye”, “gizli olanı ve bir şeyin içyüzünü bilenler” manasına gelmektedir. Terim olarak “her zahirin bir batını olduğunu, bunu da Allah tarafından belirlenmiş
masum imamın ve onun yolundan yürüyenlerin bilebileceğini” iddia eden
kişilere -hangi mezhepten olursa olsun- “Batınî”, yollarına da “Batıniye/Batınilik” adı verilir.
Seydahmet Karamağralı [email protected]
yalnız imamın bildiğini,
ondan mezun olmadan
öğrenilemeyeceğini
söyleyip bir süre oyalar, umutla umutsuzluk
arasında bekletirler.
“Rabt” önemli bir basamaktır ve “bağlama”
anlamındadır. Mükellebler, verilecek sırları
ifşa etmemesi için
adaya yemin ettirirler.
Teknik olarak “tedlis”
ise tamamen yalana
dayanır. Tedlis, “karanlıkta bırakma” anlamındadır. Mükellebler,
tanışılmasına imkân olmayan pek çok önemli
şahsiyetin Batınî olduğunu söyleyerek hayranlık uyandırırlar.
***
>> Bu saklı inanç, mezhep
tarihçilerine göre Şia’nın
ana kollarından biri sayılır.
Batınilerin iddialarına göre,
nasıl yumurtanın işe yarayan
kısmı kabuğu değil içi ise,
aynen bunun gibi Kur’an ve
hadislerin görünen ve ilk
anda anlaşılan manası değil,
asıl Batıni manası değerli ve
gereklidir. Bu iddianın, yani
Batıni düşüncenin sahibi
olan fırkaların sayısı oldukça
fazla, isimleri de çeşitlidir.
Fakat bunların hepsine birden -genel olarak- Cafer-i
Sadık’ın oğlu İsmail ve onun
soyundan gelenlerin imametini kabul etmelerinden dolayı “İsmailiyye” veya ortak
metod dolayısıyla ve batın
anlayışından ötürü “Batıniyye” adı tercih edilir.
Batıniliği belirli bir mez-
hebin özelliği olarak ya da
tek başına bir mezhepmiş
gibi düşünmek yanlış olur.
Değişik mezhepler ve İslam
dışı bazı dinsel akımlar içinde
de bu yolu benimseyenler
vardır. Doğduğu dönemde İslamiyet’te hiçbir ayrı
gayrılık yokken halife olarak
Hazreti Ali’yi seçmek isteyenlerin “Şiilik” adıyla ayrı
bir grup oluşturmasıyla ilk
Abbasi Devleti, 906
yılında Suriye ve
Irak’taki Karmatları
tamamen temizledi.
Sonraları Karmatlar,
“Müstaliler ve Nizariler”
adıyla iki büyük fırkaya
ayrıldı. Suriye’de tutunamayan Karmatlar,
Bahreyn bölgesinde
Ebu Said Hasan idaresinde bir devlet
kurdular. Kendinden
sonra gelenler burada
gizli imamın vekilleri
sıfatıyla hüküm sürdüler. 914 yılında Irak’a
baskınlar yaptılar.
Hacca gidip gelme işini
sekteye uğratıp 930
tarihinde de Mekke’yi
işgal ederek Kâbe’deki
Hacer-ül Esved’i alarak
Basra’daki başkentleri
El-Ahsa’ya götürdüler.
“Kara Taş”, burada 30
yıl kadar tutsak kaldı,
fakat 950 yılında tekrar alındı ve eski yerine
konuldu. Karmatlar
taraftar toplarken
Mazdek’in ortaya attığı
Marksizm benzeri fikirleri temel aldılar ve
çalışan kesime daha iyi
bir yaşam vadederek
isyana teşvik ettiler.
haziran 2014
191
HABERA JANDAARAŞTIRMA
Batınilerin davet metotları da ilginçtir. Mükelleb, Batınî olmayanlar arasında bu mezhebi kabul edebilecekleri bulup fikirlerini çelerek kendilerine bağlayan görevlilere
verilen addır. İlk önce mükellebler “teferrüs”e başlarlar ki teferrüs, “çengel atılacağı
belirlenen kimseleri inanç çemberine almaya uğraşmak” anlamına gelir. Sırada “tenis”
metodu vardır. Tenis ise “uzlaşma, uyuşma” anlamındadır. Meşrebinin kendilerine yakın olduğu anlaşılan adamı mükellebler Batıniliğe kabul etmek için hazırlamaya başlar
ve “teşkik”e sokarlar. Teşkik, “şüpheye düşürmek” anlamındadır. Mükelleblerin bir işi
de Batıniliği kabul edecek duruma gelen kişide şüpheler uyandırmaktır.
“batıncı ayrıbaş çekme hareketi” başlamış oldu. Siyasal
amaçlı bu ayrılık hareketi,
zamanla Müslümanlığın temel
ilkelerinden uzaklaşmamakla
birlikte, tali inançlarda değişikliğe uğradı.
Dört Halife’nin önderliğini
kabul etmeyen Şiiler, Hazreti
Ali soyundan gelen imamları
dinsel önderleri olarak tanıdılar. Bunlardan bir kısmı,
8. yüzyılda altıncı imamdan
sonra İsmail’i önder olarak kabul etti ve bunlar “İsmailiyye”
adını aldı. Daha sonra bu Şia
kolu gizli bir örgüt hâline geldi
ve bağlıları, merkezî otoritenin
baskısı yüzünden Irak, İran,
Hindistan ve Türkistan gibi
ülkelere dağılarak, buralarda
daha önceden var olan din ve
düşünce akımlarından etkilenip kendi inanç sistemlerini
oluşturarak İslam dünyasında
kesin bir ayrılığa sebep oldular.
Ayet ve hadislerin zahirlerinde bulunmayan bazı
anlamların mevcudiyetini
belirtmek üzere kullanılan
batın terimine ve nasları batınî
manalarla yorumlama faaliyetine Hicrî 2 ve Miladî 8. asır
Şii kaynaklarında rastlamak
mümkünse de Batıniyye kelimesinin ilk olarak Makdisi’nin
“El Bedvet-Tarih”inde kullanıldığı görüldü.
Aslında ilk başta İsmailiyye
ile Batıniyye birbirinden ayrı
mezheplerdi. İsmailiyye, 9.
yüzyılın ilk yarısında ihtilalci
bir hareket olarak ortaya çık-
192
haziran 2014
mıştı. Batıniliği Şii-İsmailî kolu
saymak da yanlıştır. Zaman
içinde İsmaililerden bu görüşü
benimseyenler olduğu gibi,
başka mezhepleri benimseyenler de oldu. Daha sonraları
Ebul Hattab El-Esedi, Batınî
tevillerin esaslarını ortaya
koydu ve geliştirdi. Bu kişilerin
görüşleri Cafer-i Sadık’tan
sonra oğlu İsmail’i imam kabul
eden fırkanın mensuplarına
Meymun El-Kaddah ve oğlu
Abdullah vasıtasıyla intikal
etti. Böylece İsmailiye, Batınî
tesiri altına girdi ve adeta
onunla bütünleşti. Artık her
ikisi de aynı mezhep kabul
edilmeye başlandı.
Batınî ayrılıklar
Aslında Bâtıniyye’yi gerçek
yüzüyle ve ayrıntılı olarak
tanıtan kaynaklar son derece
azdır. Bunun sebebi, Batınilerin çeşitli ülkelerde ve muhtelif zamanlarda insanları farklı
inançlara davet etmeleri ve
bu yüzden başka başka isimlerle anılmalarıdır. Nitekim bu
inancın sahipleri Irak, Bahreyn,
Şam, Mısır, Hindistan, Horasan, İran, Türkistan ve diğer
İslam ülkelerinde değişik adlar
alagelmektedirler. Alınan bu
adlar şu şekilde sıralanabilir:
Cafer-i Sadık’ın büyük oğlu
İsmail’in imametine inandıklarından dolayı “İsmailiyye”;
soylarının Hazreti Fatıma’ya
dayandığını iddia etmelerinden ötürü “Fâtımiyye”;
Fatımî Devleti’nin kurucusu
Ubeydullah’a nisbetleri sebebiyle “Ubeydiyye”; âlem ve
imamet anlayışlarında yedili
bir sistemi benimsedikleri için
“Seb’iyye/Yedi İmamcılar”;
hakikatlerin sadece imamdan
öğrenileceğine inanmaları
nedeniyle “Talimiyye”; kurucularından Hamdan Karmat’a
nisbetle “Karmatiyye”; Babek Hurremi’ye tâbi olmaları sebebiyle “Babekiyye”;
Mazdek’e uydukları için
“Mazdekiyye”; İslam akaidine
aykırı fikirler benimsemeleri
yüzünden “Zenâdıka”; haramları mubah saydıklarından
dolayı “Hurumiyye”; kırmızı
giydikleri için “Muhammira”;
ahiret hayatını inkâr etmeleri
hasebiyle “Melâhide”; Nasır
Hüsrev, İbn Nusayr, Anuş
Tegin, Ed-Derezi ve Hasan
Sabbah gibi liderlere bağlı
olduklarından dolayı “Nasıriyye, Nusayriyye, Dürziyye
ve Sabbahiyye”; Sabbah’ın
kurduğu fedai teşkilatına
dayanarak “Fedaiye” ve
bu teşkilatın elemanlarının
haşhaş içmesinden ötürü
“Haşhaşiyye” (Batı dillerine
assasion/asasiyan/suikastçı
olarak girmiştir) denilmiştir. Batınî düşünce
kaynakları
Batınî düşüncenin kaynakları hakkında fikir ileri süren
araştırmacıları ise şu üç noktada toplayabiliriz:
Batınî yazarlara göre, bu
davet bizzat Cafer-i Sadık
tarafından başlatıldı ve daha
sonra oğlu İsmail tarafından
devam ettirildi. Ehl-i Sünnet
âlimlerine göre Batıniyye’nin
menşei Mecusilik, Sabiilik ve
Yahudilik gibi eski inanışlar ve
bunların “ezoterik, gnostik”
kolları sayılır.
Bir bakıma Batıniyye, bunların karışımından oluşmuş,
İslam dışı bir inanç ve hatta
yeni bir din sayılabilir. Bu
görüşü destekleyen durum
ise, mezhebin önde gelenlerinden Meymun bin Deysan
El-Kaddah’ın Mecusiliğe,
Hamdan Karmat’ın Sabiiliğe
mensup olmasıdır. Ayrıca
Mecusilik ile Batıniyye’nin
inançları arasında büyük benzerlikler vardır.
Çağdaş araştırmacılardan bazılarına göre Batınilik,
Yeni Eflatunculuk veya Yeni
Pisagorculuk gibi felsefî
akımlardan etkilendi. Hatta
İsmailiyye’nin önemli kültür
oluşumlarından İhvan’üsSafa, bu felsefeden fazlaca
faydalandı.
İşte bu üç membadan
beslenen Batınilik fikrini ortaya atan şahıslara bakacak
olursak, karşımıza ılımlı Şii
yazarların da kabul ettiği,
Yahudi asıllı Abdullah bin
Sebe’nin ortaya attığı aşırı
fikirler çıkmaktadır. Hazreti
Ali’yi ilahlaştıran Sebe, Hazreti
Muhammed’in ölmediğini,
bir gün mutlaka geleceğini
savunmuştu. Onun fikirlerini
Muhammed bin Hanefiyye
ve oğlu Ebu Haşim’in etrafında toplanan Keysaniyye
grupları ilerletti ve Hazreti
Muhammed’in vahyin zahirini
getirdiğini, sadece Hazreti Ali
ve soyundan gelen imamların
batın ilmine sahip oldukları
için zahiri içinde saklı olan
gerçekleri açıklayabileceklerini savundular. Daha sonra
Ebu Mansur El-İcli’nin Batıni
tevilleri bir doktrin haline getirdiği ve onun ardından gelen
Ebul Hattab El-Esedi’ninse bu
fikirleri geliştirdiği görülmektedir.
Batınî mezhep
anlayışı
Batıniler kâinatı Batlamyus
ve Hukema felsefesine göre
kurgularken, mezheplerini ise
bu inancı dünyevî bir sistem
haline getirmek suretiyle
oturttular. Yedi yıldıza karşılık
yedi imamı kabul ettikleri gibi,
on iki burca karşılık da on iki
hüccet kabul ettiler. “Yedi
yıldız” dolayısıyla teşkilat yedi
dereceye ayrıldı. Bunları şöyle
sayalım:
Merdivenin tepesindeki
kişi imamdır ve imam, batın
bilgisine sahip olup Batınilerin
reisi konumunda olandır. İmamın altındaki kimse “hüccet”
unvanına sahiptir ve hüccet,
imam vekilidir, emirleri bizzat
imamdan alır. “Zümassa”, süt
emen anlamına gelir ve emirleri hüccetten alan kimsedir.
Sıradaki görevli “dai ekber”
olup, bu en büyük davetçi,
yani davetçilerin başkanıdır.
“Dai mezun” ise izinli davetçi
anlamına gelir ve halkı davet
eden, onlardan akid alan dai
ekberin emrindedir. “Mükelleb”, avlanmaya alıştırılmış
anlamına gelir ve Batıniliğe
girebileceklerin fikirlerini
çelen, onları daiye teslim
eden görevlidir. “Mümin veya
müstecib” ise inanmış, davete
uymuş kişi anlamında olup,
Batınî mezhebine girmiş kimseye de bu ad verilir.
Batınî davet ve
ilerleyiş
Batınilerin davet metotları
da ilginçtir. Mükelleb, Batınî
olmayanlar arasında bu mezhebi kabul edebilecekleri
bulup fikirlerini çelerek kendilerine bağlayan görevlilere
verilen addır. İlk önce mükellebler “teferrüs”e başlarlar
ki teferrüs, “çengel atılacağı
belirlenen kimseleri inanç
çemberine almaya uğraşmak”
anlamına gelir. Sırada “te-
nis” metodu vardır. Tenis ise
“uzlaşma, uyuşma” anlamındadır. Meşrebinin kendilerine
yakın olduğu anlaşılan adamı
mükellebler Batıniliğe kabul
etmek için hazırlamaya başlar
ve “teşkik”e sokarlar. Teşkik,
“şüpheye düşürmek” anlamındadır. Mükelleblerin bir
işi de Batıniliği kabul edecek
duruma gelen kişide şüpheler
uyandırmaktır.
Sıra “talik” basamağına
gelir. Talik, “ileriye bağlama”
anlamındadır. Mükellebler,
Batınî anlamları öğrenmek
isteyen kişiye henüz vaktin
gelmediğini, bunları yalnız
imamın bildiğini, ondan mezun
olmadan öğrenilemeyeceğini söyleyip bir süre oyalar,
umutla umutsuzluk arasında
bekletirler. “Rabt” önemli bir
basamaktır ve “bağlama”
anlamındadır. Mükellebler,
verilecek sırları ifşa etmemesi
için adaya yemin ettirirler.
Teknik olarak “tedlis” ise
tamamen yalana dayanır.
Tedlis, “karanlıkta bırakma”
anlamındadır. Mükellebler,
tanışılmasına imkân olmayan
pek çok önemli şahsiyetin
Batınî olduğunu söyleyerek
hayranlık uyandırırlar.
Tesis kurmaya gelince…
Mükellebler, bu basamakta
Batıniliği benimsemiş olan kişiye yorum yapıp Batınî inancına bağlılığını güçlendirirler.
“Hâl çıkarmak” basamağında
inancın gerekçesi öğretilir.
Mükellebler hâl çıkartırken,
Batınî yorumları kavrayan,
hatta artık kendisi de yorumlar icat eden Batınî bağlısına
şeriatın âlem düzenini korumak için kurulduğunu, zahir
ehline mit olduğunu, batına
ulaşan kişinin artık bunlara
bağlı kalamayacağını telkin
ederler. İnancın son vuruşu
ise “serh”tir. Serh, “deriyi
yüzmek, soymak, soyunmak”
anlamına gelir. Mükellebler
bu dereceye ulaşan kişiye
Batınî nazarda “Ne mezhebin,
ne dinin, ne imanın bir önemi
vardır; bunlar insanın aklından
doğmuş şeylerdir” diyerek
altın vuruşu yaparlar.
İmamet
Batınilerin imamlıkla ilgili
görüşleri farklıdır. İmamlık,
İsmail ve onun çocuklarına
geçer, onlardan başka kimse
bu makama gelemez. İmam,
Tanrı’nın yeryüzündeki halifesidir (Halifetullah). İmam,
Tanrı’nın nurunu özünde toplamıştır ve Tanrı niteliğindedir.
Tanrı’nın imamda göründüğüne inanmak din gereğidir.
İmamın ağzından çıkan her
söz bir Kur’an ayeti olup, tanrısal bir buyruk kesinliği taşır.
İmam gizlidir, herkese görünmez; bu itibarla gerçek
imamın kim olduğunu bilmek
kolay değildir. İmam, insan
kılığına girmiş ilahtır.
Peygamberleri gönderenler de imamlardır. Gizli
kalan imamlık, Hazreti
Muhammed’in peygamber
oluşundan sonra ortaya çıkmış ve gözlere görünür olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca gizli kalan, insanlara görünmeyen, Hazreti Muhammed’in
peygamberliğiyle ortaya çıkan
gerçek imam Hazreti Ali’dir.
Ondan sonra gelen Hazreti
Hasan, Hazreti Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed ElBakır, Cafer-i Sadık ve Yedinci
İmam İsmail masumdur.
İmamlar, hatadan ve günahtan arınmışlardır; asla
yanlış yapmazlar. Son masum, İmam İsmail’dir. Kur’an’ın
iç anlamını İsmail’den sonra,
onun gizli temsilcilerinden
öğrenmek gerekir ki bunlara
“hüccet” denir.
Peygamberlik
Batınilerin peygamber-
likle ilgili görüşleri de genele
uymaz. Onlara göre peygamberler, insanlara farklı emir
ve yasaklar getirerek birbirleriyle çelişmişlerdir. Güzel
olan bazı hususları insanlara
yasaklamış, buna karşılık
zor olan bazı hususların yapılmasını emrederek onları
gereksiz yükümlülükler altına
sokmuşlardır. Bu itibarla İslam
dininin ortaya koyduğu kurallar gereksizdir.
İnsanın onlara bağlanması
ve davranışlarını onlara göre
düzenlemesi ise hakikatten
uzaklaşması anlamına gelir.
İnsanın kemale ermesi, basamak basamak yükselip tanrılaşması için bu gibi engelleri
aşması, bu bağlardan kurtulması gerekir. Batıni anlayışa
göre Hazreti Muhammed’den
sonra da peygamber gelmiştir. Bu nedenle O’nun söylediği sözlerin ilahi bir değeri
yoktur, içi boştur ve önemsizdir. Peygamber’in anne ve
babası kafir olup, kendisine
peygamberlik bildirilmeden
evvel putlara kurban kestiği
bilinmektedir.
Aşırı unsurlar taşıyan bu
inançta yedi imama karşılık
yedi peygamber vardır. Bunlar Âdem, Şit, Nuh, İbrahim,
İsmail, Muhammed ve Ali’dir.
Kur’an, Cebrail’in getirdiği
bir vahiy değil, Peygamberin
kendi sözleridir ve bu yüzden
peygamberler natıktır/konuşandır.
Kıyamet
Batınilerin kıyametle ilgili
görüşleri de aşırılıkla doludur.
Bu anlayışa göre kıyametin
kopması, zamanın imamının
ortaya çıkıp yeni bir şeriat
getirmesi demektir. Ölen
insanın bedeni toprağa karışıp
aslına döner, ruhu ise durumuna göre, yani ya devamlı
şekilde başka bir bedene
girerek cismani âlemde kalır
haziran 2014
193
HABERA JANDAARAŞTIRMA
Mısır’da hüküm süren üçüncü Fatımi halifesi El-Hakim Ebu Ali el-Mansur, memlekette başarılı bir yönetim kurmasının yanında bazı garip uygulamalarıyla da şöhret buldu. Mesela musikiyi, satrancı, Nil nehri üzerinde gezinti yapmayı ve kadınların dışarı
çıkmasını yasakladı. Son emrin tam uygulanabilmesi için kadınlara ayakkabı diken
ayakkabıcıları cezalandırdı. Yahudi ve Hıristiyanların Müslümanlardan ayrı giyinme
uygulamasını yeniden yürürlüğe koydu ki buna göre Yahudiler boyunlarında bir çıngırak, Hıristiyanlar ise yine boyunlarında iki buçuk kiloluk bir haç taşımaya mecbur
tutuldular.
veya iyi ruhlarla beraber olur.
Bir başka Batıni görüşe göre
cennet dünyada mutlu olarak yaşamayı, cehennem ise
sıkıntı ve ıstırap dolu bir hayat
geçirmeyi ifade eder.
Batınî teviller
Batıni yorumun en önemli özelliklerinden biri de
“sembolizm”dir. Bu yüzden
inancın bilginleri sayı, harf,
tabir ve hatta kelimelerin
farklı yorumlarını yapmışlardır. Lügat manası ile hiç alakası olmayan iddialar ortaya
atmışlardır. Mesela Kur’an’da
adı geçen “zalüm, çok zalim,
cehül, çok cahil” kelimelerinin
Hazreti Ebubekir’in ve yine
Kur’an’da geçen “şeytan” kelimesinin de Hazreti Ömer’in
sembolü olduğunun iddiası
yaygındır.
Batınilikte “ruh”, sırları
saklamak anlamına gelir. Bu
inançta zekât, yalnızca kendi
mezheplerinden olanlara
bilgiler aktarmaktır. İnançta
zina ise sırları ifşa etmektir.
Harflerin tevili ve onlara uygun manalar bulmak,
Batınilerin en çok üzerinde
durdukları hususlardandır.
Mesela “Muhammed” lafzının
harflerinin şekli insanoğluna
benzer. İnsanın başı mim’e,
kolları ha’ya, bel kısmı mim’e,
iki bacağı da dal’a benzer.
Yükümlülükler
Batınilikteki zahirî manalar
bilmeyenler için geçerlidir.
194
haziran 2014
Batıni manaya vâkıf olanlar
için dini yükümlülükler kalkar.
Bundan dolayı Batıniyye’ye
girenlerin namaz, oruç, zekât
gibi vazifeleri bulunmaz. Batıniler, bu görüşlerine dayanak
olarak şu ayeti gösterirler:
“Sana yakin gelinceye, yani
ölünceye kadar Rabbine
kulluk et.” Buna göre ayette geçen “yakin gelinceye
kadar”dan maksat, ibadetin
gerçek manasını öğrenmek
demektir ki buna göre ibadetin manasını öğrenmiş bir kişi
için dini mecburiyetler geçersiz olur.
Batınilerin gizlilik esası ise
inancın önem arz eden hususlarındandır. Tarih boyunca
Batıniler/İsmaililer, karşılaştıkları baskı ve çektikleri
sıkıntılar yüzünden kendilerini
ve görüşlerini gizlemek zorunda kaldıklarından zamanla
gizlemeyi bir mezhep ilkesi
haline getirmişlerdir. Mesela
önemli bir din, felsefe ve bilim
ansiklopedisi olan İhvan’üsSafa’yı İsmailiye filozofları
yazdıkları hâlde bunların adları
bugüne kadar saptanamamıştır.
Siyasî faaliyetleri
Tarih içinde Batınilerin
siyasî faaliyetler yaptıkları da
sabittir. Bu inanca sahip olanların görünen tarihi, 8. yüzyıla kadar uzanmaktadır. O
dönemin en önemli şahsiyeti
Cafer-i Sadık’tır. Cafer-i Sadık, Caferî fıkhının kurucusu
ve İsmailiyye’nin altıncı imamı
kabul edilmektedir. Aslında
Cafer-i Sadık, uzun süren
imamet devresinde çeşitli
kesimlere mensup geniş İslam
toplumuyla iyi münasebetler
kuran, Sünni kaynaklarda da
daima hürmetle anılan bir
âlimdir.
Şiilerin 765 yılına gelindiğinde yavaş yavaş parçalanma sürecine girdikleri
görüldü. Çünkü bu yıl içinde
Cafer-i Sadık vefat etmiş ve
iki ayrı anadan doğan oğulları
imamet hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Bir kısım
Şii, imamlığın Musa Kazım’a
vasiyet edildiğini -ki bunlara
“İsnaaşeriyye (12 İmamcılar)”
dendi-, diğer bir kısım Şii ise
imamlığın İsmail’in hakkı olduğunu savunuyordu -bunlara
da “İsmailiyye (Batıniyye)”
denmiştir-. Günümüze kadar
uzanan iki Şia kolu da böylece
tarihteki yerini aldı.
Batınilerin ortaya çıktığı
döneme bir bakacak olursak
şöyle bir sonuçla karşılaşırız:
Bu dönemde iktidarda bulunan Emevi idaresinin ırkçılık
esasına dayanan baskı mevali
politikası huzursuzluk kaynağı olmuş ve böylece ortaya
çıkan gayrimemnunlar, Abbasi sülalesine yaklaşmaya
başlamışlardı. Bunun sonunda
da Abbasiler, idareyi ellerine
geçirmişlerdir.
Bir taraftan büyük çoğunluğun inanışına uygun politikalar takip eden Abbasiler’in
Şiiler’e karşı çeşitli baskılarda
bulunması onları gizliliğe itmiş, diğer taraftan da İslam’a
muhalif dinlerin mensupları
bu harekete destek vererek
sahip çıkmışlardı. Ayrıca Emevilerden itibaren seçkin halk
tabakasına tanınan imtiyazlar
sonucunda toplumdaki sosyal
sınıflar arasında uçurumlar
meydana gelmiş, böylece
halkın çeşitli siyasî-dinî hareketlere itilmesine uygun bir
zemin hazırlanmıştır.
Batıniler, 765’ten itibaren
İslam dünyasının birçok bölgesinde yoğun propaganda
faaliyetine başladılar. Gittikleri yerlerde önce ibadet ve
tasavvufla uğraşarak yöre
halkına tasavvuf ehlindenmiş
gibi görünüp yeni Müslüman
olmuş pek çok kişiyi kandırdılar. Cahil halka ihtilaf ve
şüpheye düşürücü sorular
sorarak fitne tohumları ektiler. Hatta bu yörelerde çeşitli
isimler altında devletler kurdular. 9. yüzyılın sonlarında
Kaddah Meymun bin Deysan
tarafından başlatılan faaliyetler, Hamdan El-Karmat’ın
Kufe ve Basra’daki başarısı,
Fars, Rey, Horasan ve Maveraünnehr ile Sicistan’daki
propagandalar takip etti.
Yemen ve Sind’de başlayan
hareketler Kuzey Afrika’ya
kadar sıçradı. Burada Ebu
Abdullah Eş-Şii’nin 893’teki
başarısı ile Fatımî Devleti’nin
temelleri atılmış oluyordu.
Karmatiler
Bir başka Batınî hareket
de “Karmatiler” idi. ŞiiBatıniyye’nin bozuk bir kolu
olan Karmatilik, 9. Yüzyılda,
Kufe’de tüccarlık yapan Hamdan El-Karmat tarafından
ortaya atıldı. Çevresinde cahil
kimseleri toplayan Karmat,
halkı Abbasi halifeliğine
karşı isyana teşvik etmeye
başladı. Nihayet 890 yılında,
Suriye’de bir isyan çıkardı.
Suriye şehirlerinde çok büyük
bir gaddarlık ve şiddetle hare-
kete geçti. Yalnız Şam, onların
kuşatmalarına karşı koydu.
Bu muhasara sırasında (901)
Karmat öldü. Yerine geçen
halef Ebu Abdullah Ahmet,
iki yıl Bağdat’ta tutulduktan
sonda idam edildi.
Abbasi Devleti, 906 yılında
Suriye ve Irak’taki Karmatları
tamamen temizledi. Sonraları Karmatlar, “Müstaliler
ve Nizariler” adıyla iki büyük
fırkaya ayrıldı. Suriye’de tutunamayan Karmatlar, Bahreyn
bölgesinde Ebu Said Hasan
idaresinde bir devlet kurdular.
Kendinden sonra gelenler
burada gizli imamın vekilleri
sıfatıyla hüküm sürdüler. 914
yılında Irak’a baskınlar yaptılar. Hacca gidip gelme işini
sekteye uğratıp 930 tarihinde
de Mekke’yi işgal ederek
Kâbe’deki Hacer-ül Esved’i
alarak Basra’daki başkentleri
El-Ahsa’ya götürdüler. “Kara
Taş”, burada 30 yıl kadar tutsak kaldı, fakat 950 yılında
tekrar alındı ve eski yerine
konuldu. Karmatlar taraftar
toplarken Mazdek’in ortaya
attığı Marksizm benzeri fikirleri temel aldılar ve çalışan
kesime daha iyi bir yaşam vadederek isyana teşvik ettiler.
Karmatlar bugün Bahreyn,
Yemen, Horasan ve Suriye’de
varlığını sürdürerek Şiilik
üzerinde etkili olmaya devam ediyorlar. Bu fırka, Ehl-i
Sünnet’e göre aşırı inanç ve
sapıklıkları nedeniyle İslam
dışı kabul edilmiştir.
Fatımîler
Tarihte bir başka Batınî
hareket olaraksa Fatımiler
karşımıza çıkmaktadır. Aslen
Mecusi olan Meymun ElKaddah’ın neslinden gelen
Ubeydullah bin Said’in etrafında toplanan, kendilerinin
Hazreti Fatıma’nın neslinden
geldiklerini iddia edenlerin
Mısır, Kuzey Afrika, Filistin ve
Suriye’de 910-1171 seneleri
arasında hüküm sürdükleri
görülmektedir.
Ashab düşmanlığı fikrini
yaymaya çalışan bu hanedana Fatımiler denildi. Fatımi
Hanedanı, İslam akidelerini
tefsir ederek kendi politik
gayeleri için kullanmasını
bilen İsmailiyye fırkasının
propagandasını yapıyordu.
Fatımilerin temelini atan Muhammed El-Habib, 890 senesine doğru Halep yakınındaki
Selemiye’ye yerleşerek Dailer
vasıtasıyla kendi soyundan
beklenmekte olan Mehdi için
taraftar toplamaya başladı.
Öncelikle Berberileri kendine bağladı ve onlar arasından
bir ordu kurdu. Bu orduyla
909’da Ağlabilerin hükümet
merkezine girerek devlet
yönetimini eline aldı. Böylece
kendi devletinin altyapısını
oluşturdu. Fatımi Devleti’nin
asıl kurucusu olan Ubeydullah
Mehdi ise 910 yılında tahta çıktı ve kendini “Mehdi”
ilan etti. Bu arada Abbasi
Halifeliği’ni tanımadığını ve
kendisinin tek halife olduğunu
açıkladı.
Yörenin yerli halkı olan
Berberilerin desteğiyle egemenliğini güçlendirdi ama
büyük bir ordu kurmak amacıyla koyduğu ağır vergiler
yüzünden kısa sürede halkın
güvenini yitirdi. İlk müttefikler
olan Berberiler, yeni durumdan mustarip oldukları için
isyan ettilerse de yenildiler.
Bu isyandan sonra Fatımi
ordusunda Slav kökenli paralı
askerler tercih edilmeye başlandığı görülmektedir.
Fatımilerin başkentleri,
Tunus’ta kurdukları Mehdiye
şehriydi. Buradan düzenledikleri deniz seferleriyle Sicilya’yı
fethettiler ve kara seferleriyle
Libya’yı aldılar. 969 yılında
Türk İhşidoğulları bu devleti
yıktı ve Kuzey Afrika’yı tamamen ele geçirdi.
Mısır’da hüküm süren
üçüncü Fatımi halifesi ElHakim Ebu Ali el-Mansur,
memlekette başarılı bir yönetim kurmasının yanında
bazı garip uygulamalarıyla da
şöhret buldu. Mesela musikiyi, satrancı, Nil nehri üzerinde
gezinti yapmayı ve kadınların
dışarı çıkmasını yasakladı.
Son emrin tam uygulanabilmesi için kadınlara ayakkabı
diken ayakkabıcıları cezalandırdı. Yahudi ve Hıristiyanların
Müslümanlardan ayrı giyinme
uygulamasını yeniden yürürlüğe koydu ki buna göre Yahudiler boyunlarında bir çıngırak,
Hıristiyanlar ise yine boyunlarında iki buçuk kiloluk bir haç
taşımaya mecbur tutuldular.
Bu hırslı adam, daha da ileri
giderek kendisinin bir mabut
olduğunu iddia etti. Ölümünden sonra Muhammed
bin İsmail ed-Dürzi ve halefi
Hamza bin Ahmet, “Dürzilik”
adlı yeni bir mezhep/tarikatın
propagandasını yaptılar.
Fatımiler, 11. yüzyıla geldiklerinde artık Abbasileri
yok etme zamanının geldiğini
düşünerek 1058’de şiddetli
bir çatışmaya girdiler. Bu çatışma sonunda Bağdat Selçuklu askerî valisi şehri terk
etmek zorunda kaldı. Beyaz
Şii bayrağı taşıyan Fatımi
ordusu Bağdat şehrini işgal
etti. Fatımi askerleri, birçok
kadıyı ve bilim adamını tutsak
aldılar. Fatımi halifesi Mustasır
adına Şii hutbesi okunduktan
sonra ezana Şii simgesi olan
“Hayy ala hayriamel” (“Haydi
hayırlı iş yapmaya!”) cümlesi
ilave edildi.
Tüm bu olaylar karşısında
tutunamayan Abbasi Halifesi
Kaim Biemrillah sarayını terk
etti ve Selçuklulardan yardım
istedi. Sultan Tuğrul, İbrahim
Yunal’ı bertaraf ettikten sonra
Bağdat’ı kurtarmak için harekete geçti. O Bağdat’a yaklaşırken, Fatımi komutansa bir
yıldır işgal ettiği Bağdat’tan
kaçtı. Bağdat’ı teslim alan
Selçuklu Sultanı Halife’yi
tekrar tahtına geçirdiğinde
tarihler 1060’ı gösteriyordu.
Peşine düşen Tuğrul Bey,
Fatımi komutan ve yanındakileri yakalatıp öldürttü ve
böylece Ortadoğu’ya sıçrama
teşebbüsünde bulunan Fatımi
tehlikesi Türk Sultan tarafından bertaraf edilmiş oldu.
1121 yılına gelindiğinde Fatımiler hızla çöküşe doğru gidiyordu. Paralı askerler arasında
lakayt davranışlar başlamıştı.
Bu arada Haçlılar Kudüs, Irak
ve Suriye’nin bir bölümünü
ele geçirmiş, aynı dönemde
Atabeyler hızla yükselişe
geçmişlerdi. Batıniliğin yok
edilmesini ve Türk devletleri
için son derece tehlikeli olan
Fatımi Devleti’nin ortadan
kaldırılmasını kendisine amaç
edinen Selahaddin Eyyubi ve
amcası Şahruh, 1174 yılında
bu devleti yıkarak kendi Sünni
devletlerini kurdular. Nihayet
Kuzey Afrika’ya 340 yıla yakın
egemen olan Şii Fatımi idaresi
yıkılarak yok oldu.
Fatımiler, Mısır’ı aldıktan
sonra ekonomik ve toplumsal
manada başarılar kazanmışlardı. Mısır, onların zamanında Hindistan’ı Akdeniz’e
bağlayan önemli bir ticaret
merkezi hâline geldi. Yörede
denizcilik canlandı. Fatımi
idarenin kurduğu Kahire, kısa
zamanda Bağdat’ı kültürel ve
ticarî alanda geri bıraktı. Ünlü
El-Ezher Medresesi’ni kuranlar da Fatımiler oldular. Buna
rağmen halkın çoğunun Sünni
mezheplere bağlı olduğu Kuzey Afrika’da Şii Fatımilerin
etkisi uzun süreli olmadı ki
yıkılışlarından kısa bir süre
sonra tüm izleri silindi.
haziran 2014
195
HABERA JANDAARAŞTIRMA
Marco Polo’nun seyahatnamesinde anlattığına göre, Şeyh’ül Cebel, Alamut Kalesi’nde
gizli bahçeler inşa ettirmişti. Bu bahçeler Kur’an’da tasvir edilen cennet bahçeleri gibi
tezyin edilmiş olup, içinde bal, şarap çeşmeleri, envai çeşit meyveler, sebzeler ve raksta mahir, güzel ve genç kızlar da vardı. Haşhaş verilen kendinden geçmiş fedai adayları
bu bahçelere götürülür ve her istekleri yerine getirilirdi. Daha sonra bahçeden çıkarılan
delikanlılara girdikleri yerin cennet olduğu ve sonsuza dek orada kalmak istiyorlarsa
bunun ancak bir Sünni’nin öldürülmesiyle gerçekleşebileceğini telkin ediyorlardı. Haşhaşın etkisiyle sarhoş olan gençler, bu isteği zevkle kabul ediyor ve kutsal saydıkları
hançerlerle düşmanlarını öldürmeyi, hatta yakalanıp lime lime olmayı sahte cennete
dönmek uğruna göze alabiliyorlardı.
Haşişiler
Bir başka Batıni kolu olarak
karşımıza Haşişiler çıkmaktadır. Sözlükte “kuru ot” anlamına gelen “haşiş” kelimesi,
sonraları Müslümanlarca
uyuşturucu özelliği bilinen
Hint keneviri ve bundan elde
edilen esrar için kullanılmıştı.
“Haşişiler”, haşişi (esrar içen,
esrarkeş) kelimesinden türetilmiş topluluk ismidir. Bu
tabir ilk defa 11. yüzyılın ikinci
yarısında kullanılmış olup,
daha sonra Nizari İsmaililerine
ad olarak verilmiştir. İran ve
Suriye’de faaliyet gösteren
İsmailî gruplara Haşişiler
denilmekle beraber, Hasan
Sabbah’ın Batıni fikirlerinin
yayılmasında gösterdiği gayretler sonucu bunlara Sabbahiyye de denir.
Hasan Sabbah, kurduğu
gizli teşkilatla hem tarihteki
ilk terör örgütünün yaratıcısı
olmayı, hem de bu örgütle
Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile birlikte tüm İslam
dünyasını iki yüz yıl boyunca
uğraştırmayı başarmıştır.
Hasan Sabbah
Bir Batıni şeyhi olan Hasan Sabbah’ın, 1046-47
veya 1053-54 yılında İran’da
İmamiyye Şiası’nın önemli
merkezlerinden biri olan Kum
şehrinde doğduğu rivayet
edilir. Âlim kişiliğiyle tanınan
babası Ali bin Muhammed,
İmamiyye Şiası’nın önde ge-
196
haziran 2014
len simalarından biriydi. Baba,
oğlunun eğitimiyle yakından
ilgilendi ve özellikle felsefî
ilimler, kelam, mantık, fıkıh ve
riyaziyyat sahasında köklü
bilgi kazanmasını sağladı.
Hasan Sabbah’ın Selçuklu
Veziri Nizamülmülk ile Ömer
Hayyam’ın arkadaşı olduğu
ve birlikte aynı hocanın derslerine devam ettikleri, aralarından kim daha önce ikbal ve
servete ulaşırsa onun diğerlerine yardım edeceğine dair
yeminleştikleri, Nizamülmülk
vezir olunca Hasan Sabbah’a
valilik teklif ettiği ancak onun
merkezden uzaklaşmamak
için sarayda bir görev istediği
ve bu isteği kabul edilince
Nizamülmülk’ün onu Sultan
Melikşah’ın gözünden düşürüp saraydan uzaklaştırdığı
ve Hasan Sabbah’ın da Mısır’a
kaçtığı rivayet edilmektedir.
Bu zayıf bir rivayet olsa da o
yıllar için söylenmiş şu söz
pek yerinde olur: “Binli yılların
başlarında çağı etkilemiş üç
İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam,
dünyaya hükmetmiş olan
Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah…”
Henüz yedi yaşında iken
ilme istidadı görülen Hasan
Sabah, özellikle din âlimi olmak istiyordu. Bunun için 9.
yüzyıldan itibaren dailerin
önemli faaliyet merkezi haline
gelen Rey şehrine yerleşerek
tahsiline burada devam etti
ve 17 yaşına kadar ailesinin
mensup olduğu İmamiyye
Şiası’na bağlı kaldı. Bir gün
Emire Zarrab adlı bir Fatımi
daisiyle karşılaştı ve onun
konuşmalarından etkilenerek
İsmailiyye mezhebine intisab
etti. Bunun üzerine Mısır’a
giden Hasan Sabbah, DarülHikme’de İsmailî mezhebi öğretisi üzere eğitim gördükten
sonra Halife Müstansır Billah
kendisini hüccet (vekil) seçti
ve Horasan’da kendisi adına
davette bulunmasını istedi.
Hasan Sabbah, Müstansır
Billah’tan sonra hilafet makamına büyük oğlu Nizar’ın,
vezir Bedr El-Cemali ise küçük oğlu Müstali’nin geçmesini istiyordu. Bedr El-Cemali
ile arasındaki anlaşmazlıktan
dolayı 1081’de Mısır’ı terk
eden Hasan Sabah, İsfahan’a
gelerek 9 yıl boyunca bütün
İran’ı dolaşıp Batıniliğin propagandasını yaptı. Daha sonra
dikkatini İran’ın kuzeyine, Hazar Denizi sahillerine çevirdi.
Burada başına buruk
yaşayan savaşçı bir kavim
oturuyordu. Hasan Sabbah
üç yıl süreyle uğraşarak yöre
halkını kendi safına kattı. 1090
yılına gelindiğinde ise müstahkem bir kale olan Elbruz
dağ silsilesi üzerinde bulunan
Alamut’u satın alarak buraya
yerleşti. Böylece İsmailî Devleti kurulmuş oldu. Yaptırdığı
yeni tahkimat ve yiyeceklerin
uzun süre bozulmadan saklanabileceği depolarla kaleyi
kuşatmalara dayanıklı, ele
geçirilemez hale getirdi.
Alamut, “aluh” ve “amut”
kelimelerinden geliyor ve
“kartalın dersi” anlamını
taşıyordu. Daha sonra bazı
araştırmacılar bu deyimi “kartal yuvası” diye tercüme de
etmişlerdir. Alamut’tan sonra
çevredeki birçok sarp kale de
Sabbah güçleri tarafından ele
geçirilmeye başlandı. Bundan
sonra İsmaililer, dailer yoluyla hızla hareket edip halkı
kendi taraflarına çekmeye ve
kendilerine muhalif olan din
ve devlet adamlarını büyük
bir ustalıkla öldürmeye başladılar. Şeyh’ül Cebel lakaplı
Hasan Sabbah, bu cinayetler
için haşhaşla kandırılmış genç
fedailerini kullanıyordu.
Marco Polo’nun seyahatnamesinde anlattığına
göre, Şeyh’ül Cebel, Alamut
Kalesi’nde gizli bahçeler
inşa ettirmişti. Bu bahçeler
Kur’an’da tasvir edilen cennet
bahçeleri gibi tezyin edilmiş
olup, içinde bal, şarap çeşmeleri, envai çeşit meyveler, sebzeler ve raksta mahir, güzel ve
genç kızlar da vardı. Haşhaş
verilen kendinden geçmiş
fedai adayları bu bahçelere
götürülür ve her istekleri
yerine getirilirdi. Daha sonra
bahçeden çıkarılan delikanlılara
girdikleri yerin cennet olduğu
ve sonsuza dek orada kalmak
istiyorlarsa bunun ancak
bir Sünni’nin öldürülmesiyle
gerçekleşebileceğini telkin
ediyorlardı. Haşhaşın etkisiyle
sarhoş olan gençler, bu isteği
zevkle kabul ediyor ve kutsal
saydıkları hançerlerle düşmanlarını öldürmeyi, hatta yakalanıp lime lime olmayı sahte
cennete dönmek uğruna göze
alabiliyorlardı.
Çok zeki bir insan olan
Hasan Sabbah, yanındaki
taraftarlarıyla birlikte koskoca
Selçuklu İmparatorluğu ordusunun karşısında tutunama-
yacağını bildiği için böyle bir yol
seçmişti. Devlet içinde terör
estiriyor, düşmanlarını profesyonelce işlenmiş cinayetlerle
yıpratmaya çalışıyordu.
Batıniler ve Selçuklu Türk
Devleti ilişkileri başlı başına bir
konudur. Selçuklular, İsmaili
tehdidine kuvvet yoluyla karşı
koymaya ilk kez 1092’de başladı. Selçuklu Sultanı Melikşah,
Emir Arslantaş komutasındaki
bir orduyu Alamut’a gönderdi.
Emir Arslantaş’ın Alamut’u
kuşattığı sırada, kalede Hasan
Sabbah 60-70 kadar adamıyla beraberdi ve erzakları
yetersizdi. Selçuklu ordusu
başarı sağlamak üzereyken
Kazvin’den Alamut’a yardım
için gelen Hasan Sabbah
taraftarları kaleye gizlice girmeyi başardılar. 1092 yılının
sonuna doğru bir gece aniden
İsmaililer, Arslantaş’ın ordusuna hücum etti ve bozguna
uğrattılar. Bu sırada Sultan
Melikşah’ın ölüm haberi geldiğinden ötürü sefer başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.
Bu başarıya rağmen İsmaililer durmuyor, kendi adlarını
taşıyacak olan adam öldürme
sanatında ilk adımı atarak
dünyada ses getirecek bir suikast planlıyorlardı. Kendilerine
kurban olarak Selçuklu’nun
güçlü veziri Nizamülmülk’ü
seçmişlerdi. Büyük vezirin,
Sabbah isyanın büyümesini
önlemek ve uyuşturucu kullanımını kökünden kazımak
için gösterdiği çabalar, onu
İsmaililerin en tehlikeli düşmanı haline getirmişti. Nihayet
16 Ekim 1092 Cuma gecesi,
Nizamülmülk’ün sarayına “Ebu
Tahşr Arrani” adlı fedai, sufi
kılığına girerek tahtırevanına
yaklaştı ve bir hançer darbesiyle onu yaraladı, vezir öldü.
Böylece birçok hükümdarı,
generali, valiyi ve hatta İsmailî
öğretileri kınamış olan ilahiyatçıları ölüme götürecek bir dizi
saldırı başladı.
Bir Arap vakanüvisinin
anlattığına göre, “hiçbir kumandan veya subay, evinden
korumasız olarak ayrılmaya
cesaret edemiyor, hepsi elbiselerinin altında birer zırh
taşıyordu”. Bu yüzden İsmailî
karşıtları, onlardan bir tanesinin bile öldürülmesini 70 imansız Rum’un öldürülmesinden
daha hayırlı görüyorlardı.
1092’de Melikşah’ın yerine geçmiş olan Sultan
Berkyaruk’un zamanının çoğunu, kardeşi Sencer tarafından desteklenen üvey kardeşi
Muhammed Tapar ile düştüğü
anlaşmazlık doldurduğu için
İsmaililerle mücadeleye daha
fazla zaman ve para harcaması
mümkün olmuyordu. Hatta
Beryaruk’un, düşmanlarının
aleyhine olması hasebiyle
İsmailî faaliyetlerine müsamaha gösterdiği ve el altından
onların yardımını istediği iddiaları da vardır. 1100 senesinde Berkyaruk’un, kardeşi
Muhammed Tapar’ı yenilgiye
uğrattığı fakat İsmailî güç
merkezlerine saldırmak için
hiçbir ciddi gayret göstermediği ise bu iddiaları güçlendirmektedir.
Berkyaruk’un ölümünden
sonra, 1105’te halefi Muhammed Tapar, İsmailileri alt
etmek için kesin karar almıştı.
Bu sebeple devletin dört bir
yanında İsmaililere karşı faaliyete başlandı. 1118 yılında
İsmaililerin esas merkezi olan
Alamut Kalesi’ne yapılan kuşatma tam da başarıya ulaştığı
sırada Sultan’ın ölüm haberinin
gelmesi üzerine kuşatma
kaldırıldı. Üstelik İsmaililer,
Sultan’ın ordusunun bıraktığı
her türlü erzak, silah ve savaş
malzemesini kaleye taşıma
fırsatını buldular.
Sultan Muhammed’in
1118’deki ölümü, Selçuklular
arasında şiddetli bir mücadele
dönemininin başlamasına da
yetti. Haşişiler, durumlarını
iyileştirmek için bu mücadelelerden yararlanmasını çok iyi
bildiler. Nihayet devletin doğu
bölgelerini idare etmiş olan
Sencer, Selçuklu şehzadeleri
üzerinde belli bir üstünlük
sağlamaya muvaffak oldu. Bu
arada İsmaililer, yıkıcı faaliyetlerinden bir müddet vazgeçerek güçlerine güç katmayı
ve siyasî anlamda kendilerini
tanıtmaya öncelik vermişlerdi.
Sultan Sencer, bu durum karşısında daha temkinli davranmayı yeğliyordu.
Cüveyrî, bir rivayetinde
Sencer’in İsmailî bağımsızlığı
karşısında gösterdiği hoşgörünün gerekçesine değinir.
Buna göre Hasan Sabbah,
barış istemek üzere Sultan’a
elçiler göndermişti fakat hediyeleri reddedilmişti. Bu sırada
Sabbah’ın adamları, külliyetli
bir miktar para karşılığında
hizmetçilerden birini elde
etmişlerdi. Gizli bir yolla hizmetçiye bir hançer gönderildi.
Hizmetçi, uygun bir gecede
hançeri sultanın yatağının
başucuna sapladı. Sultan
uyandığı vakit hançeri görünce
korkuya kapıldı, fakat kimden
şüpheleneceğini bilemediğinden işi gizli tutmaya karar
verdi. O zaman Hasan Sabbah,
sultana aşağıdaki mesajı ileten
bir elçi gönderdi: “Ben sultanın
iyiliğini istememiş olsaydım,
sert bir yere saplanmış olan bu
hançer, kendisinin yumuşak
göğsüne batırılmış olurdu.”
Bunun üzerine Sultan korkuya kapıldı ve o andan itibaren Alamut Hâkimi ile barış
yapma yolunu seçti. Kısacası
Sultan, bu komplodan sonra
onlara saldırmaktan vazgeçti
ve Sencer’in saltanatı boyunca İsmaililerin davası gelişme
gösterdi. Nihayet 1124 ilkbaharında Hasan Sabbah öldü,
fakat onun ölmesiyle başlattığı
harekât sona ermedi.
Ondan sonra gelen Alamut
hâkimleri, işi daha da azıtarak
İslam’dan tamamen koptular.
1256 yılına gelindiğinde ise
doğudan gelen Cengiz Han
torunları, önlerine çıkan her
şeyi silip süpürdükleri gibi
Alamut Kalesi’ni de zaptederek Haşişiler’in egemenliğine
son verdiler.
Haşişilerin, yani Batınilerin
Ortadoğu hayatına etkileri oldukça fazladır. Bunlar, iki yüzyıl
boyunca İslam dünyasında
terör havası estirdiler ki Selçuklu Devleti bir yandan Haçlılarla uğraşırken bir yandan
da onlarla uğraşmak zorunda
kaldı. Ülkenin değerli insanları
öldürüldü ve bu durum, İslam
dünyasının yerinde saymasına
etki etti. Mezhep ayrılıkları had
safhaya ulaştı, Şii-Sünni ayrımı kuvvetlendi ve esas Sünni
akide büyük bir tehlike altına
girdi. Günümüzde Lübnan
dağlarında yaşayan Nusayriler
ve Ürdün vadisinde yaşayan
Dürziler o zamanın kalıntıları
olup, Batınî fikirler taşıyan ve
Sünnilerden apayrı görüşlere
sahip cemaatlerdir ki çok katı
dinî inançlara sahiptirler.
Batınilik propagandasına
karşı koymak ve Sünni akideyi korumak üzere Selçuklu
Veziri Nizamülmülk tarafından
Bağdat’ta Ortaçağın en iyi
eğitim kurumları olan Nizamiye Medreseleri kuruldu. Bu da
Batınî kasırganın sonucunda
ortaya çıkmış tek olumlu gelişme olarak tarihe geçti.
Haşişilere verilen isimlerden
Haşhaşin, Haçlılar vasıtasıyla
Avrupa’ya “assassin” şeklinde
taşındı ve Haçlı literatürü ile
Yunan-Yahudi metinlerine
girdi. Bu kelime günümüzde
de “suikastçı, katil” anlamını
taşımaktadır.
haziran 2014
197
haberajanda
Dosya
Daha sonrasında bu 13 bağımsız
koloni, ABD bayrağından anlaşılacağı üzere 50 eyaletten oluşan
Amerika Birleşik Devletleri’ni
meydana getirdi. Devletin kuruluşuyla birlikte bugünü ve
yaşayışı ile kutsal müttefik İsrail
arasında -tam olarak resmî anlamda tarihî değilse de- organik
değer ifade eden bağlar mevcut.
Belki de bu başlangıç, şimdiye
kadar söylenegelen “ABD ne
demekse İngiltere odur; ABD neredeyse orada İngiltere vardır”
iddiasına ters düşen bir nitelik
taşıyor. Hatta belki de gerçeğin
ta kendisi…
***
Ülkemizde her ne kadar Sevr’in
yırtılıp Lozan’ın zaferinden
bahsediliyor olsa da 1916 yılı,
Mısır’da bir araya gelen bir İngiliz
ile bir Fransız diplomatın anlaşmasını işaret eder bize: İngiliz
Mark Sykes ile Fransız François
Georges Picot gizli sözleşmesi...
***
Irak petrollerini kamulaştırdığını
ilan eden Saddam Hüseyin,
bölgede günden güne ağırlığını
hissettiren ve SSCB ile dünyanın iki kutbundan biri olan
ABD’ye ters düştü. Elbette bu
terslik, Saddam’ın SSCB’ye daha
da yakınlaşmasını getirecekti.
Yani İngiltere açısından her şey
yolundaydı. ABD bölgenin petrollerine sulanıyor, “Asıl sahip
benim!” diyen İngiltere’ninse eli
armut toplamıyordu.
***
Türkiye’nin tartışmalı 1 Mart
tezkeresi ile yollarını tıkadığı
ABD’nin Irak’a girişinde yanındaki tek ülke İngiltere’ydi. Peki,
İngiltere bu işgal sırasında ne
yapmıştı?
***
El-Kaide lideri Zevahiri, IŞİD’in
kendileriyle ilgili olmadığını ilan
eden bir ses kaydı yayınlattı.
Yapılan açıklamayı dikkate alma-
198
haziran 2014
Gayrimeşru marji
4
“Bağımsızlık”
TEMMUZ 1776, The Independence Day… Türkçe tercümesiyle “Bağımsızlık Günü”,
13 Amerikan kolonisinin United Kingdom unvanıyla maruf
İngiltere’den bağımsızlığını ilan ettiği tarihin
adı… Bağımsızlık, Amerikalılar için de her
millette olduğu kadar kutsal bir olgu. Zira
bunun için büyük bir savaş ve dolayısıyla
bedel ödemişler. 1775-1783 yılları arasında,
yani 8 yıl süren savaşta Kuzey Amerikalı 13
göçmen koloni, İngiliz Kraliyet hegemonyasından resmen kopmanın, yani kendi özgürlüklerini elde etmenin peşine düşmüşler.
Daha sonrasında bu 13 bağımsız koloni,
ABD bayrağından anlaşılacağı üzere 50 eyaletten oluşan Amerika Birleşik Devletleri’ni
meydana getirdi. Devletin kuruluşuyla birlikte bugünü ve yaşayışı ile kutsal müttefik
Muhsin Selçuk Bayındır
[email protected]
yan IŞİD liderliği, Suriye’de kendine tâbi olmayan muhaliflere
karşı operasyonlar yapmaya
başladı. Öyle ya, sanılıyordu ki
IŞİD, o günlerde Özgürlükçülerin
en önemli milis kuvvetlerinden
biriydi. Zira Türkiye’de özellikle
Hatay ve Reyhanlı’da örgütlenen Baasçı akılların sosyal ağlarda yaydığı yalan haberlerde IŞİD
adlı örgütten yola çıkarak muhaliflerin insancıl hiçbir yapılarının
olmadığı ve sadece katliamlara
imza attıkları vurgulanıyordu.
Hâlbuki gerçek farklıydı.
***
IŞİD, 2014 Mayıs’ında rejim
güçlerine karşı büyük bir saldırı
düzenleyerek birçok bölgeyi ele
geçiren Ahrar’uş-Şam Topçu
Tugayı komutanı Ebu Mikdat’ı
boğazını keserek infaz etti.
IŞİD’in Hıristiyan din adamlarına
yönelik infazları ise Batı’da özgürlükçü muhalifler hakkındaki
olumsuz izlenimi arttırmaya
yetti.
***
nal bir çıktı: IŞİD
İsrail arasında -tam olarak resmî anlamda
tarihî değilse de- organik değer ifade eden
bağlar mevcut. Belki de bu başlangıç, şimdiye
kadar söylenegelen “ABD ne demekse İngiltere odur; ABD neredeyse orada İngiltere
vardır!” iddiasına ters düşen bir nitelik taşıyor.
Hatta belki de gerçeğin ta kendisi…
ABD namıyla dünyada formatçı nitelik
taşıyan bir yapılanmaya girişimin adı olan bu
teşebbüs, Birinci Dünya Savaşı’nda eli uzak-
ta kalmış olsa da yatırımlarını doğrudan geleceğe göre hesaplayan bir sistemi oturtmaya,
hatta 4 Temmuz 1776’da ilan ettiği bağımsızlığın sürekli şekilde devam edeceğini gitgide hissettirmeye başlamıştı. Öyle ya, yalnız
kendi bağımsızlığının değil, gözünü diktiği
tüm coğrafyaların bağımsızlığının derdi içindeydi(!). Vietnam, Afganistan, Irak ve tekrar
Afganistan ve de tekrar Irak gibi…
ABD hangi toprağa bağımsızlık kazandır-
Çok sayıda aşiret üyesinin hukuksuz tutuklama ve idamlarla
cezalandırılması, Musul, Felluce,
Ramadi ve Enbar gibi şehirlerde, yani söz konusu aşiretlerin
güçlü olduğu bölgelerde isyana
neden oldu. 6 örgütten 4’ünün
IŞİD ile güç birliği kurması ise bu
yüzden kaçınılmaz hale gelmiş,
Merkezî yönetimin belkemiği
hükmündeki toprakların bu
örgütlerce alınacağı görülür olmuştu. Bu noktada Türkiye için
hep konuşulan Musul ve Kerkük
şehirleri bir hülya gibi dururken, diğer tarafta Suriye’deki
Türkmen şehirleri Hama ve
Humus’un yanında Irak’ta
Tuzhurmatu, Süleymaniye,
Selahaddin ve Telafer IŞİD operasyonlarıyla çalkalanıyor, Türkmen soydaşlarımız Şii oldukları
gerekçesiyle ya katliama ya da
sürgüne maruz kalıyorlardı.
haziran 2014
199
haberajanda
Dosya
ma bahanesiyle gittiyse, kendi 4 Temmuz
bağımsızlığını uzatmanın hesaplarını yapıyordu. Ancak bağımsızlığı için sürekli savaştığı Birleşik Krallık ise her zaman ensesindeydi. Bunun için Irak’ın Birinci Dünya
Savaşı ile Saddam Hüseyin dönemi arasındaki süreci kısaca analiz ederken Irak-Şam
İslam Devleti hesabının hangi hesaplarca
ciro ettirildiğini öğrenmenin farklı tezlerini
360 derecenin her açısından bakarak değerlendirmemiz mümkün.
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin canına kast edilen bütün unsurları
barındırıyordu. Zira Ulu Hakan’dan her şey
istenmiş ve bu dilekler sürecinde her şey denenmiş, fakat Cennet Mekân’ın olumlu bir
cevabı alınamamıştı. Hatta o, yaptırdığı bazı
analizler neticesinde Musul ve Kerkük’ü
kendi öz geliriyle tapulamış, basireti ile bütün yolları tıkamıştı. Bütün yolların tıkandığı manzarada tek nokta görünüyordu:
Abdülhamid’in düştüğü ve Avusturya Veliahdına yapılacak suikastla girilen başlangıç
süreci…
Cihan Harbi’nin Araplara vadedilen kısmında bir Büyük Arap Krallığı yatıyordu.
Bunun için yapay bir mezhep üretmenin
dahi teknik imkânlarını elde eden İngiltere, karşısında aynı bölgede söz sahibi
olmayı önemseyen bir Fransa bulmuştu.
Doğru, onlar bu savaşta müttefiktiler. Yalnız çıkar eşitliğini sağlamak üzereydi bu
ittifak. Fransa, bu tabloda İngiltere’nin ilk
kez karşısında değildi. O güne kadar önce
Amerikalı 13 koloninin bağımsızlığı için
İngiltere’yle savaşan Fransa, ünlü Waterloo Muharebesi’nde de Prusya ile anlaşan
İngiltere’ye karşı yine çarpışmadaydı.
Sykes-Picot
Ülkemizde her ne kadar Sevr’in yırtılıp
Lozan’ın zaferinden bahsediliyor olsa da
1916 yılı, Mısır’da bir araya gelen bir İngiliz
ile bir Fransız diplomatın anlaşmasını işaret eder bize: İngiliz Mark Sykes ile Fransız
François Georges Picot gizli sözleşmesi.
Bu anlaşmaya göre hiçbir etnik ve dinî
temel gözetilmeksizin, enlem-boylam hesabıyla yapılan bir paylaşımla Fransa’ya Suriye
ile Lübnan, İngiltere’ye de Irak, Ürdün ve
Filistin ciro ediliyordu. Savaşın ardından
İngiltere’nin Irak’ı doğrudan yönetmek istemesi, özellikle Irak Şia’sının gösterdiği tepkiyle zor bir tecrübeyle karşılaşabileceğini
göstermişti. Belli ki bu toprakları yönetmek
için başka yollara başvurulacaktı.
Sünni Arap milliyetçiliği üzerine inşa
edilen yeni yönetim, bölgede bulunan Şiileri, Kürtleri ve Türkmenleri baskı altında tutma tercihini kullanmakta ısrarcıydı. İlerleyen yıllarda girilen entegrasyon sürecindeki
Sünni-Şii evlilik ve ticaretleri her ne kadar
olumlu görünse de tabloda kayda değer bir
değişim olmuyordu.
İkinci Dünya Savaşı ile bloklaşan dünyada
Türkiye’yi kendine örnek alan Irak yönetimi,
savaşa girmeden uzaktan izlemeyi, sonuçlara
göre hareket etmeyi benimsemiş ve söz konusu bloklaşmada savaşın bölge hâkimi görünümündeki SSCB’den tarafta yer almıştı.
Yani Fransa’ya karşı vaktiyle İngiltere’nin
birlikte olduğu Ruslardan yana…
Irak’ın işgalleri
Dünyadaki ideolojik blokların hep maruz
kaldıkları ancak hiçbir zaman hissetmedikleri şey, “düşünce ihraç eden merkezlere” tav
olmalarıydı. Bu merkezlerden en önemlisi
de İngiltere’ydi. Öyle ya, Fransız feodalitesine başkaldırının sırrını da çiftçi Fransızlara
İngiltere vermemiş miydi? SSCB eğitimli
Arap subaylarında Büyük Arap Krallığı
(Birliği) fikrinin “yeniden dirilişini” sağlayacak sır da bu merkezden gelmişti. Yani İngiltere, Irak’ı bir kez daha işgal ediyordu.
“Yeniden diriliş” anlamındaki “baas” kelimesi, SSCB ile yakın ilgideki iki ülke olan
Suriye ile Irak’ta Baas Hareketi şeklini aldı.
Hedefte söz konusu Arap Birliği vardı.
Artık bu iki ülkede askerî hiziplerin fetret
dönemleri geçerliydi. Ancak her fetret döneminin bir çekici olurdu. Bu çekicin adı
Suriye’de Hafız, Irak’ta ise Saddam’dı.
Irak petrollerini kamulaştırdığını ilan
eden Saddam Hüseyin, bölgede günden
güne ağırlığını hissettiren ve SSCB ile
dünyanın iki kutbundan biri olan ABD’ye
ters düştü. Elbette bu terslik, Saddam’ın
SSCB’ye daha da yakınlaşmasını getirecekti.
Yani İngiltere açısından her şey yolundaydı.
ABD bölgenin petrollerine sulanıyor, “Asıl
sahip benim!” diyen İngiltere’ninse eli armut
toplamıyordu.
ABD, İngiltere’nin bu yuvasını dağıtmanın fırsatlarını kolluyordu ki Saddam Hüseyin, İran ile girdiği zorlu savaşın ardından
şimdi de Kuveyt’i desteksiz sebeplerle işgale
soyunuyordu. İsrail’in hiç de işine gelmeyen
bu olay, doğrudan ABD’nin hamle yapmasını gerektiriyor, hem de kolaylaştırıyordu.
Fırsat, bu fırsattı!..
Başkan George Bush, Çöl Fırtınası
Harekâtı’nı başlatarak Körfez Savaşı diye
bilinen bölge çatışmalarının tarihî öncülüğünü yapıyordu. Bir ay 10 gün süren çatışmalar sonucunda Kuveyt kurtarıldı ve Irak’a
ayar çekilmiş oldu. Saddam yönetimi büyük
bir gerginliğin içine hapsolmuşken Baas
zulmünü her an hisseden Kürtlerle Şiiler,
Irak’ın özellikle Kuzey bölgesinde ayaklandılar. Ancak bu ayaklanma, Saddam’ın
acımasız zulümlerini tarihe düştü, binlerce
insan hayatını kaybederken milyonlarcası
da Türkiye ve İran’a sığındı. Uluslararası hukuk kanallarıyla alınan kararlar, Irak’ın ambargoya tâbi tutulmasını öngörüyordu.
Körfez ile ayar çekilmiş ve de İngiltere’nin
güç ve kontrol etkisi Irak’ta ABD’ye evrilir hale gelmişti. Fakat bu durum ABD’ye
yetiyor muydu? Babasından 10 yıl sonra G.
W. Bush, bir anaokulunda yaptığı büyük
200
haziran 2014
aile vurgusunun ardından saatlerce Air Force One ile gökte dolaştırılıyor ve ardından
da Teksas’tan açıklamasını yapıyordu: “Ya
bizim yanımızdasınız ya da…”
El-Kaide adındaki terör örgütünün peşine düşen ABD, bu ava önce Afganistan’da
başladı. Afganistan’da aradığını bulamayan
(!) ABD, daha sonra İngiltere’ye en büyük
bağımsızlık darbesini vuracağı Irak’a yöneldi. Zira slogan şuydu: “Irak’a özgürlük ve
demokrasi getirmek...”
Doğru, Türkiye’nin tartışmalı 1 Mart tezkeresi ile yollarını tıkadığı ABD’nin Irak’a
girişinde yanındaki tek ülke İngiltere’ydi.
Peki, İngiltere bu işgal sırasında ne yapmıştı? Şöyle bir istatistik vermek lazım: Irak’ın
işgaliyle birlikte bir milyondan fazla Iraklı
hayatını kaybetti. Bu önemli rakamın yanında 4 bin küsurluk bir Amerikan askerî
zayiatı var. Peki, ABD’ye geçit vermediği 1
Mart sebebiyle Türkiye dahi bedeller ödemişken İngiltere’nin kaybı nedir?
Irak ordusunu yenerek Saddam Hüseyin’i
Iraklı Şii ve Kürtlerin şahitliğinde idam eden
ABD, G. W. Bush’un başkanlık süresinin
bitişinin ardından Irak’la ilgili yeni stratejiler belirleme gereği duyuyordu. Zaten Bush
da görevinin bitmek üzere olduğu günlerde
işgalle ilgili bütün hataların sorumluluğunu
üstlenirken Şii Başbakan Nuri El-Maliki’yi
verdiği sözleri yerine getirmesi noktasında
uyarıyor, sözler yerine gelmediği takdirde
ABD ve Irak halklarının kendisini nasıl cezalandıracağını belirterek tehdit ediyordu.
Ancak Maliki sözlerini tutmayarak Şia baskın bir Irak hedefindeki politikalarını icra
ediyordu. Bunun sonucu ne oldu? Sünni ve
Sünni-Selefi silahlı milis grupları…
Irak işgal edilip de Saddam’ın idam edilmeden önce heykelinin devrildiği sıralarda
bölge insanından ABD’ye doğrudan tepkiler yükselmemişti. Belki de bu tepkiler bir
zamanı kolluyordu. Zira Saddam’ın idamının ardından bölgede hem dinî, hem de
etnik birçok milis grup ayaklanırken, hem
ABD’ye, hem de birbirlerine düşman onlarca grup meydana geliyordu. O grupların bugün hâlâ devam eden gerilimdeki yerleri ise
sürekli şekilde değişti. Birleşmeler ve ayrışmalar sürekli biçimde çıkarlara odaklandı.
Irak’taki silahlı Sünni gruplar
Bugüne dek Irak topraklarını Bağdat hükümetine rağmen kontrolünde tutan Sünni
gruplara bir göz atalım.
Irak Aşiret Devrimcileri Askerî Konseyi:
78 aşiret ve kabileden oluşan bu konseyde
41 silahlı alt grup mevcut. 2 yıl önce “Yerel Meclisler” adıyla bilinen örgüt, şimdi
birçok bölgede etkin durumda. Irak’taki en
büyük Sünni silahlı güç olarak tanınan Irak
Aşiretler Askerî Konseyi, 10 binin üzerinde
milise sahip.
Ensaru’l İslam: Kürtlerden oluşan örgüt 2001’de kuruldu. 2003-2010 yılları
arasında “Irak El-Kaide’si” çatısı altında
faaliyet gösteren ve Selefi bir milis grubu olan “İslam Yardımcıları”, 2010’dan bu
yana IŞİD ile birlikte hareket ediyor ve yaklaşık 5 bin milisi bulunuyor.
Ceyşu’l İslam: 2004 yılında kurulan örgüt, 2006-2007 yılları arasında Irak ElKaidesi ile çatışmış, zayıflamış ve strateji
olarak sadece ABD ve İngiliz askerî bölgelerine saldırmayı tercih etmişti. İyi eğitimli
keskin nişancılara ve operasyonel timlere sahipti ki 2006-2009 yılları arasında ABD’li
askerlerin korkulu rüyası haline gelen Cuba
lakaplı keskin nişancı da bu örgüte bağlıydı.
İslam Ordusu, ABD ordusunun ülkeden
çekilmesinin ardından, şimdi Maliki güçlerine karşı silahlı mücadele yürütüyor.
Ceyşu’l Mücahidin: 2003’te kurulan örgüt, Irak’taki kabile ve aşiretlerden oluşuyor. Örgütün 4 binden fazla
mensubu bulunuyor. Mutedil - Selefi
çizgideki Ceyşu’l Mücahidin’in “Ahfadu Sad”, “Cünudu’s Sahra” ve “Es-Sabi-
tun” gibi 20 alt silahlı grubu da mevcut.
1920 Devrimi Tugayları: ABD işgaline karşı kurulan ilk silahlı direniş örgütü
olma özelliğine sahip olan 1920 Devrimi
Tugayları, ismini 1920’de İngiltere mandasına karşı başlatılan silahlı mücadeleden
alıyor. Saddam Hüseyin döneminde, Irak
ordusunda görev yapmış askerler tarafından 2003’te kuruldu, 2007’de Irak ElKaidesi ile şiddetli çatışmalara girdi ve
birçok liderini de Irak El-Kaidesi’nin düzenlediği intihar saldırılarında kaybetti. Bu
yüzden de zaman zaman ABD güçleriyle
işbirliği yaptı.
Nakşibendi Ordusu: Saddam Hüseyin’in
yardımcısı İzzet İbrahim El-Duri’nin liderliğini yaptığı örgüt 2006’da kuruldu. Saddam Hüseyin döneminde, Irak ordusunda
görev yapmış subaylar ve erlerden oluşan
örgütün, Musul’un ele geçirilmesi operasyonunda IŞİD ile birlikte hareket ettiği biliniyor. Örgüt, Musul’un birçok mahallesini
de kontrolü altında tutuyor. Saddam döneminden kalma füze ve ağır silahlara sahip
olan Nakşibendi Ordusu, Maliki güçlerine
karşı düzenlediği vur-kaç operasyonlarıyla
tanınıyor.
Ve “IŞİD”, yani IrakŞam İslam Devleti…
Irak’ta ortaya çıkan Sünni milis grupla-
haziran 2014
201
haberajanda
Dosya
rından biri de Irak İslam Devleti adlı IİD
idi. Ancak IİD, Suriye’deki özgürlükçü muhaliflerle girdiği çatışmalarla gündemden
düşmeyen bir gerçeğe dönüşürken, “Şam”
şehrinden aldığı ilhamla ismini Irak-Şam
İslam Devleti olarak değiştirdi.
ABD’nin Irak’ı işgaliyle tohumları atılan Irak İslam Devleti örgütü, yabancı
gönüllülerin de katılımıyla bölgedeki varlığını güçlendirdi. Suriye’deki iç savaşta
daha da ortaya çıkan örgüt, son olarak IrakMusul’da Irak ordusuna yaptığı operasyonla dünya kamuoyunun gündemine oturdu.
IŞİD’in milis liderinin adı “Ebu Bekir
El-Bağdadî”. Selefi ideolojiyi benimseyen
örgüt Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün topraklarını içine alan bölgede, görüntüde “şeriata
dayalı bir İslam devleti kurmak” istiyor.
Afganistan’da Usame Bin Ladin’in en
önemli adamlarından olan Ürdün asıllı Ebu
Mus’ab Ez-Zerkavi, 2004 yılında ilk olarak Irak’ta Tevhid ve Cihad adlı örgütün
lideri olarak tanındı. ABD’nin Müslüman
topraklarında bulunmasına en şiddetli muhaliflerden biri olan Zerkavi, El-Kaide’ye
bağlı militanları Irak’a davet etti. Birçok kez
Bağdat’taki bilinmeyen bölgelerde silahlı
görüntüleri yayınlanan Zerkavi’nin başına
ABD, yakalanması halinde 25 milyon dolarlık bir ödül vereceğini duyurmuştu.
Irak’ta bulunan Amerikan askerlerine
bomba yüklü araç saldırıları düzenleten
Zerkavi, 2006’da düzenlenen bir hava saldı-
202
haziran 2014
rısıyla öldürüldü. Geçen süre içerisinde örgütün isimleri ve liderleri değişirken, 2010
yılında Irak El-Kaidesi lideri Ebu Hamza
El-Muhacir, İslam devleti kurma hedefiyle
bugün IŞİD olarak bilinen yapının ilk adımını atarak “Irak İslam Devleti” adı altında eylemlerini sürdürdü. Ebu Hamza ElMuhacir ile Ebu Ömer El-Bağdadi’nin ölümünden sonra örgütün başına şu anki lider
Ebu Bekir El-Bağdadi geçti.
Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçramasıyla
ülkede Baas rejimine karşı ayaklanan Özgürlükçülerin silahlı direnişe geçmesinin
ardından, Muhammed Culani liderliğindeki
El-Nusra Tugayı, El-Kaide’nin Suriye kolu
olarak ilan edildi. 9 Nisan 2013 tarihli bir
ses kaydına göre Ebu Bekir El-Bağdadi, ElNusra Tugayı’nın Irak İslam Devleti’nin bir
kolu olduğunu beyan etti. Ancak Nusra lideri
Culani, kendilerine böyle bir emir gelmediği
gerekçesiyle bu çağrıyı reddettiğini açıkladı.
Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Culani, daha önce Irak’ta Bağdadi’ye
bağlı bir milis komutanı olarak çarpışmış bir
isim. Yani Irak İslam Devleti adlı örgüt, organik bağları sebebiyle Nusra’nın kendinden
olduğunu, dolayısıyla El-Kaide’nin asıl temsilcisinin de kendisi olduğunu ilan ediyor.
Fakat El-Kaide bunu onaylamıyor.
Sürekli dönüşen IŞİD
Politik dindarlık kiri içinde soyunun
Efendimiz’den (s.a.v.) geldiğini iddia ederek Bağdadi şeklindeki adını El-Kureyşî’ye
çeviren Ebu Bekir El-Bağdadi’nin nasıl bir
rüya gördüğünü veya militanlarına bu rüyanın nasıl gördürüldüğünü ise merak halindeyiz (!). Bağdadi, kendisinin “itaat edilmesi
farz olan Halife” olduğunu iddia ederek
Suriye’deki Nusra militanlarına katılım
çağrısına devam etti ve örgütün adını “IrakŞam İslam Devleti” (IŞİD) olarak değiştirdi.
Öyle ya, bu isim değişikliği Nusra’dan gelen
yoğun katılımla büyük bir sürüklenişi gösteriyordu. El-Nusra Tugayı, kemiyet kayması
bakımından artık IŞİD oluyordu.
Bunun üzerine El-Kaide lideri Zevahiri, IŞİD’in kendileriyle ilgili olmadığını
ilan eden bir ses kaydı yayınlattı. Yapılan
açıklamayı dikkate almayan IŞİD liderliği,
Suriye’de kendine tâbi olmayan muhaliflere
karşı operasyonlar yapmaya başladı. Öyle
ya, sanılıyordu ki IŞİD, o günlerde Özgürlükçülerin en önemli milis kuvvetlerinden
biriydi. Zira Türkiye’de özellikle Hatay ve
Reyhanlı’da örgütlenen Baasçı akılların sosyal ağlarda yaydığı yalan haberlerde IŞİD
adlı örgütten yola çıkarak muhaliflerin insancıl hiçbir yapılarının olmadığı ve sadece
katliamlara imza attıkları vurgulanıyordu.
Hâlbuki gerçek farklıydı. Gün geçtikçe Suriye’de iyice küçülen
Nusra’yı ortadan neredeyse silen IŞİD,
diğer bütün muhalifleri karşısına almış ve
yalnız kendisinin İslam’ı temsil ettiğini
söylemeye başlamıştı. Suriyeli özgürlükçü
muhalifler ise IŞİD’i fikirlerinde aşırıya
kaçarak “tekfirci” bir tutum sergilemek-
le suçladılar her zaman.
Sonraki süreçte El-Kaide liderliği,
IŞİD’i doğrudan muhatap alma yoluna
gitti. Zevahiri’nin, sorunları gidermesi için
bölgeye gönderdiği Halid Suri bu sürecin
başında IŞİD tarafından bir suikastla öldürüldü ve küçülen Nusra, IŞİD ile fiilen çatışmalı bir sürece girdi. Nusra, IŞİD’e karşı
ilk operasyonunu Suriye’nin Irak sınırındaki
Deyr’uz-Zor’da gerçekleştirdi. Buna karşılık
Temmuz 2013’te de ÖSO komutanlarından
Ebu Basir El-Ceblavi ise IŞİD tarafından
Lazkiye’de öldürüldü.
IŞİD, 2014 Mayıs’ında rejim güçlerine
karşı büyük bir saldırı düzenleyerek birçok
bölgeyi ele geçiren Ahrar’uş-Şam Topçu
Tugayı komutanı Ebu Mikdat’ı boğazını
keserek infaz etti. IŞİD’in Hıristiyan din
adamlarına yönelik infazları ise Batı’da özgürlükçü muhalifler hakkındaki olumsuz
izlenimi arttırmaya yetti. Hatta muhalif
konumdaki Suriyeli Hıristiyanlar gittikçe
Esed’e yaklaştılar.
Irak’ta Başbakan Nuri El-Maliki’nin
Sünni aşiretlere uyguladığı sert mezhepçi
tutum, yukarıda belirttiğimiz örgütlerin
silahlanma ve ayaklanmasında en büyük
etken oldu. Çok sayıda aşiret üyesinin hukuksuz tutuklama ve idamlarla cezalandırılması, Musul, Felluce, Ramadi ve Enbar
gibi şehirlerde, yani söz konusu aşiretlerin
güçlü olduğu bölgelerde isyana neden oldu.
Yukarıda belirttiğimiz 6 örgütten 4’ünün
IŞİD ile güç birliği kurması ise bu yüzden
kaçınılmaz hale gelmiş, Merkezî yönetimin belkemiği hükmündeki toprakların bu
örgütlerce alınacağı görülür olmuştu. Bu
noktada Türkiye için hep konuşulan Musul
ve Kerkük şehirleri bir hülya gibi dururken,
diğer tarafta Suriye’deki Türkmen şehirleri
Hama ve Humus’un yanında Irak’ta Tuzhurmatu, Süleymaniye, Selahaddin ve Telafer IŞİD operasyonlarıyla çalkalanıyor,
Türkmen soydaşlarımız Şii oldukları gerekçesiyle ya katliama ya da sürgüne maruz
kalıyorlardı.
Şimdi Irak kamuoyunda Maliki yönetiminin, kendisine karşı başlayan Sünni
ayaklanmayı marjinal pozisyona düşürmek
için IŞİD’i kullandığı öne sürülüyor. Zira
Musul’a giriş ve hatta Türkiye’nin Musul
Başkonsolosluğu’nun baskın yiyerek herkesin rehin alınması olayında Irak ordusunun şehri resmen terk ettiği ortada. Ancak
Maliki, özellikle kendisini bugünlere getiren ABD’den hava operasyonu yapması
için yardım bekliyor, hem de Bush’un teh-
didini unutarak…
Sorular ve sorularla
dolanan çıkmazlar
Irak’ın başkenti Bağdat’a ve bunun yanında Kerbela ve Necef ’e doğru ilerleyen örgüte dünyadan farklı seslerde tepkiler geliyor.
Türkiye, öncelikle Türkmen soydaşlarımızın
yaşam koşullarına endekslenirken rehin alınan Konsolosumuz, ailesi ve çalışanlar ile
şoförlerimizin tez şekilde serbest bırakılması için çalışmalarını sürdürüyor. Daha önce
bu örgütle yan yana anılarak paralelci uşak
müsveddelerinin ağır iftiralarına maruz
kalan Türkiye, örgütü asıl idare edenlerin
hedefinde kendisinin olduğunu biliyor. Bilindiği üzere Suriye’deki Türkmenlere yardım götüren MİT tırları, içerideki işbirlikçi
alçaklar tarafından durdurulmuş ve hem
soydaşlarımızın katline sebep olunmuş, hem
de ülkemizin teröre destek veren bir devlet
olduğu imajı oluşturulmuştu.
Almanya IŞİD’in büyük bir tehlike olduğunu belirtirken, BM Genel Sekreteri Ban
Ki-Moon ise Irak’ın bütünlüğü için çaba
sarf ettiklerini dile getirdi. Irak’a yeniden
askerî bir müdahaleyi görüşen ABD’ye ise
İran’dan herhangi bir müdahalede bulunulmaması gerektiği çağrısı geldi. İran, Kerbela
ve Necef kentlerindeki kutsal yerlere dokunulması durumunda ise Irak’a girerek Bağdat yönetimine destek vereceğini belirtiyor.
Bu çıkış, ikilem dolu bir ilginçlikler tablosu.
Irak Şia’sının manevî lideri Ayetullah Ali
Sistani ise IŞİD’e karşı savaşılması hususunda cihat çağrısında bulundu. Suriye’de
Nusayri Esed’e destek olan tüm Şii milis-
lerini Irak’a çağıran Sistani’nin karşısında
Özgür Suriye Ordusu da yine IŞİD’le savaşmak için yardım bekliyor. İşte bu durum
da başka bir ikilem, zira Sünni olduğunu
belirten bir terör örgütüne karşı Şii çağrıyı
belki anlayabilirken, yine Sünni olan Suriye
Özgürlükçülerinin aynı örgüte karşı yardım
istemeleri tuhaf değil de nedir?
Bütün bu tepkilerin olduğu yerde, tekrar
en başa dönerek İngiltere’yi anacağız. Zira
İngiltere Başbakanı David Cameron, “IŞİD,
İngiltere için Afganistan ve Pakistan’dan
İngiltere’ye dönen yabancı cihat yanlısı savaşçılardan çok daha büyük tehdit oluşturuyor” şeklinde ilginç bir açıklamada bulundu.
İngiltere, aynı zamanda Irak’a aktardığı yardımları 3 milyon sterlin daha yükselterek 5
milyon sterline de çıkardı.
Tüm bunlar da ne demek şimdi? Bush’un
11 Eylül ardından işlediği önleyici tedbir
doktrinini mi hatırladınız siz de? Yoksa
İngiltere’de son bir buçuk yıl içinde yapılan
radikal İslamcıların üstlendiği saldırılarla
ülkede ve dolayısıyla Avrupa’da yayılan İslamofobyadan siz de mi korktunuz? İngiltere
sadece sanayi ihraç etmiyor dünyaya, doğru;
İngiltere öncelikle düşünce, his, korku ve
ideoloji ihraç ediyor. İngiltere, Irak’ı yeniden
mi işgal ediyor? ABD Şiilerle anlaşmayı tercih ederken İngiltere kimlerle masaya oturmayı seviyor, onun işine gelenle kimlerin
çıkarları uyuşuyor? Türkiye’ye 1 Mart’ın bedeli mi ödetilmek isteniyor sürekli? İngiltere
bütün bu oyun döngüsünde, özellikle bugün
Irak’ta kime karşı savaşıyor?
IŞİD… Bir gayrimeşru marjinal çıktı…
Made in U… USA mı, UK mi?
haziran 2014
203
haberajanda
Teknoloji
Bir markanız varsa ve büyümek, yurtdışında mağazalar
açmak istiyorsanız veya markalaşmak için yatırım yapacak
veyahut kurumsallaşmak için
yönetimi güçlendireceksiniz.
Tüm bunlar için “parasal” destek
almanız mümkün. Yurtdışına
açılmak isteyenlerinse bu konularda çok sayıda alt başlık için en
kapsamlı ve güçlü destek programı olan Turquality’i mutlaka
incelemesi gerekir. Çünkü farklı
sektörlerden çok sayıda firma ve
marka, halen bu desteklerden
yararlanmakta ve bunların arasına her yıl yenileri katılmaktadır.
204
haziran 2014
Dr. Nurettin Alabay
[email protected]
Türkiye’nin markalaşma projesi:
TURQUALITY
B
İR ülkenin gelişmişlik düzeyini belirlemede, uluslararası pazarlarda
kabul gören marka sayısı önemli faktörlerden biridir. Gelişmiş ve
gelişmekte olan uluslararası pazarlarda yer alma, ticaret hacmini
arttırma, dış ticaret açığını azaltma ve dış ticaret fazlası verme ve
sürdürülebilir rekabet üstünlüğü elde etme, o ülkenin uluslararası
marka sayısına ve markalarının gücüne bağlıdır. Bu nedenle bir ülkenin kendi
ayakları üzerinde durması ve dünyada söz sahibi olabilmesi için uluslararası
markalar geliştirmesi kaçınılmaz bir durumdur.
>> Bugün bir dünya markası olan ve
dünyanın sayılı ekonomilerinden biri olan
Japon ekonomisine önemli katkılar sağlayan Sony’nin 1950’li yıllardaki vizyonu,
“Japon ürünlerinin yaygın kötü imajını değiştiren firma olmak” şeklindeydi. Yani o
zaman bir dünya markası değildi ve bugün
Çin markalarında olduğu gibi sadece Japon ürünlerinin yaygın kötü imajını değiştirmek istiyordu.
Bugün dünya ekonomisinde söz sahibi
olan birçok ülke, bu kalkınma hamlesini
1950’lerde, hemen 2. Dünya Savaşı’nın
ardından başlatmıştır. Aynen Almanya’nın
ve Japonya’nın yaptığı gibi... Tabiî ki pek
çok devlet, geçmiş tecrübelerinden ders çıkarmayı başarmış ve o tecrübeleri başarılı
ürün ve markalara dönüştürmüşlerdir.
Almanya’nın, ülkemizin katılmadığı 2.
Dünya Savaşı sonrası yerle bir olduğunu
duymayan yoktur. Japonların hikâyesi ise
Almanya’nınkinden de dramatik durumdadır.
1838’de Osmanlı-İngiliz Ticaret (Balta
Limanı) Anlaşması’nın yapıldığı dönemlerde İngiliz savaş gemileri Japonya kıyılarına dayanır ve hiçbir gerekçe göstermeden
kıyıları bombalamaya başlarlar. Japonlar
hemen harekete geçer ve İngiliz gemilerinin ne istediklerini sorarlar. İngilizlerse
kendileriyle ticaret yapmalarını, yapmadıkları takdirde bombalamaya devam edeceklerini söylerler. Japon ileri gelenleri ise 6
aylık bir süre isterler. 6 ay sonra şu karara
varırlar: “İngilzlerle anlaşma yapalım, ama
bu gücü nereden aldıklarını anlamak üzere
Avrupa’nın en iyi üniversitelerine öğrenci
gönderelim.”
Gerçekten de böyle yaparlar ve 10 öğrencinin başına bir öğretmen düşecek şekilde, gruplar halinde 40 yıl Avrupa’ya öğrenci gönderirler. Eğitimi başaranlar ülkeye
döner, başaramayanlar ise kültürleri gereği
intihar ederler. Japonya’nın bugünkü başarısının sırrı o yıllara dayanır.
Osmanlı-İngiliz Anlaşması’na gelince…
Avrupa’da sanayi inkılabının neticesi olarak
daha fazla hammaddeye ihtiyaç duyulmaya
başlandı. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti de 1826’dan itibaren hammaddesini
dışarıya çıkararak esnafın işsiz kalmasını önlemek maksadı ile bir nevi himaye
sistemi olan yed-i vahid (tekel) usulünü
uygulamaya koymuştu. Bu sistem Büyük
Britanya’nın çıkarlarına uygun düşmüyordu ve İngilizler, kendilerine Osmanlı
topraklarında ayrıcalıklar verilmesi için
Osmanlı Devleti’ne baskı yapıyorlardı. Osmanlı Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa,
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın
isyanını bastırmak için İngilizlerden yardım istedi. Bu yardıma karşılık olaraksa
Büyük Britanya’ya ticarî bakımdan büyük
ayrıcalıklar veren bir ticaret konvansiyonunu Balta Limanı’nda devlete ait olan
bir yalıda imzalandı. Bu anlaşmadan ders
almadığımız gibi, sonraki yıllarda bu tür
uygulamaları daha da arttırdık.
Bir markanın orijini dışında başka ülkelerde de kabul görmesi, yapılan ihracatlar
nedeniyle orijini olan ülke ekonomisine oldukça önemli katkılar sağlamaktadır. Ancak bir markanın, kendi halkının dışındaki
insanlara ürünlerini kabul ettirmesi kolay
değildir. Devreye birçok faktör girmektedir. En başta zevkler, tercihler ve kültürler
gibi birçok faktör önemli rol oynamaktadır. Bütün bu faktörleri karşılayan ürünleri
markanın bilindiği kalite standartlarından
taviz vermeden yapmak ise çok daha zordur.
Bir zamanlar “İtalyan pizzası meşhur”
diye birçok girişimci Türkiye’ye o markaları getirip aynı formüllerle üretip sunduğunda başarısız olmuşlar ve bir süre sonra
kapatmak zorunda kalmışlardı. Sonra yapılan araştırmalarda anlaşıldı ki Türklerin
damak tadı İtalyanlarınkinden farklı. Aynı
şey, P&G’nin Japon pazarına bebek bezlerini sürdüğünde ortaya çıktı. Az kalsın
P&G ülkeyi terk ediyordu ki kapsamlı bir
araştırma yapmaya karar verdi. Araştırma
sonucuna göre sebebin, Japonların kız bebekler için pembe, erkek bebekler içinse
mavi bez kullanmalarındaki kültürel zorunluluk olduğu görüldü. Bu sonucu uyguladıklarındaysa başarmışlardı. Bu örnekleri
arttırmak mümkün.
Marka nedir?
Marka, bir firmanın ürünlerini tanımlayan ve onları rakiplerinden ayırt etmeye
ve farklılaştırmaya yarayan isim, sembol,
tasarım veya bunların birleşimi olarak tanımlanmakta ve ürünlere kimlik kazandırarak tüketiciye aldığı ürünün kaynağını
gösteren, firmayı benzer ürünler üreten
rakiplerine karşı koruyan isim, sembol,
tasarım veya bunların birleşimidir. Güçlü
marka geliştiren firmalar, bilanço aktiflerinde özkaynak olarak marka değerini ortaya koymaktadırlar.
Bu tür nedenlerden dolayı firmalar
için güçlü bir markaya sahip olmak da en
önemli amaç haline gelmektedir. Bir ülke
için de güçlü ve uluslararası pazarlarda
haziran 2014
205
haberajanda
Teknoloji
Türkiye’nin daha çok marka çıkarması,
mevcut markalarının da küresel çapta daha
fazla yaygınlaşması için en kapsamlı “destek sistemi” olarak Turquality geliştirilmiştir. Bu programda patent tescilinden yurtdışında açılacak mağazanın kirasına veya
yurtdışı fuarlara katılım bedeline kadar pek
çok destek almak mümkündür. “Turquality
Sertifikası” olan markalı ürünlerle ilgili
istihdam edilen moda, endüstriyel ürün
tasarımcısı, aşçı ve şef giderleri, reklam, tanıtım ve pazarlama faaliyetleri, yurtdışında
düzenlenen uluslararası sektörel fuarlara
katılım da bu destek kapsamındadır.
Bir markanız varsa ve büyümek, yurtdışında mağazalar açmak istiyorsanız veya
markalaşmak için yatırım yapacak veyahut
kurumsallaşmak için yönetimi güçlendireceksiniz. Tüm bunlar için “parasal” destek
almanız mümkün. Yurtdışına açılmak isteyenlerinse bu konularda çok sayıda alt başlık için en kapsamlı ve güçlü destek programı olan Turquality’i mutlaka incelemesi
gerekir. Çünkü farklı sektörlerden çok sayıda firma ve marka, halen bu desteklerden
yararlanmakta ve bunların arasına her yıl
yenileri katılmaktadır.
kabul gören ve kendi ülkesinin dışındaki
ükelerdeki tüketiciler tarafından tüketilen,
kendi ülkesine ait markaların çok olması
önemlidir. Mesela THY, son 10 yılda Avrupa ve dünyada sayılı markalardan biri
haline gelmiştir. Artık uçaklarımızda Türklerden çok yabancılar görmek mümkün
olmaktadır. THY gibi birçok alanda Türk
markalarının başka ülke insanları tarafından tüketilmesi, ülkemizin dünya ülkeleri
arasındaki gücünü perçinleyecek ve bugün
dünya ülkeleri arasında yer aldığı 16. sırayı
daha da yukarılara çekebilecektir. Bu ise,
ülkemizin iç sorunlarını çözerek dünya ölçeğinde, küresel sorunları bitirmeye ve söz
sahibi olmaya doğru gittiğinin göstergesi
olarak algılanmaktadır.
İşletmeler açısından güçlü bir marka meydana getirebilmek, yüksek pazar payı ile birlikte yüksek satış, kâr ve orijin ülkeye ödenen
yüksek vergi desteği anlamına gelmektedir.
Markalaşmadaki önemli bir unsur da
tüketiciler üzerinde bıraktığı güven duygusudur. Günümüzde ağır rekabet şartları içinde bu güveni meydana getirmek
oldukça zor olsa da işletmelerin “olmazsa
olmaz”ı durumundadır bu.
Markalaşma projemiz
206
haziran 2014
“Turquality”
Türkiye’nin uluslararası pazarlarda da
satılan markalarını arttırmak ve “Türk
Markası” imajının dünya pazarlarında kabul gören bir hale gelmesini sağlamak için
önemli bir adım olan Turquality projesi ile
ihracatçıya çeşitli destekler verilmektedir.
Turquality projesi, uluslararası pazarlarda markalaşma, Türk markalarının dünya
pazarlarındaki yeri ve Türk ürünlerinin
yurtdışında markalaşması sürecinde önemli destek sunmaktadır. Turquality, küresel
marka desteğidir ve günümüzde birçok
Türk işletmesi bu destekten yararalanarak
ürünlerini dış pazarlara tanıtmış ve sunmuştur.
Turquality, Türk ürünlerinin dünya pazarlarında sahip olduğu imajı iyileştirmek
ve uluslararası pazarlarda tutunmalarını
sağlamak amacıyla sadece Türk markalarına
verilmesi öngörülen bir destek ve dünyanın
devlet destekli ilk ve tek markalaşma programıdır. Turquality projesi, güçlü Türk markaları geliştirerek ülkemizin ihracatını arttırmak, “Türk Malı” imajını ve Türkiye’nin
itibarını güçlendirmek ve seçilmiş marka
potansiyeli taşıyan firmalara destek olmak
amacıyla faaliyete geçirilmiştir.
Turquality projesinin
hedefleri
Turquality projesinin öncelikli hedefleri
arasında marka potansiyeli olan firmalara
ulusal marka olma yolunda finansal kaynak sağlamak ve markalaşmayı teşvik edici bir rol oynamak; ulusal Türk markaları
meydana getirebilmek için firmaların ve
markalarının gelişimlerine yönelik strateji, operasyon, organizasyon ve teknoloji
danışmanlığı çalışmaları ile destek olmak;
program kapsamında bulunan firmaların
yönetim birimlerine yönelik eğitim desteği
vermek suretiyle toplam insan kaynaklarını
güçlendirmek; iletişim ve tanıtım faaliyetleri ile yurtdışında olumlu Türk malı imajının oluşturulması ve tutundurulmasını
sağlamak; Türk firmalarının marka potansiyelini ve bilincini arttırmak ve pazar bilgisi dâhilinde aksiyon alabilmeleri için gerekli bilgi akışını sağlamak yer almaktadır.
Hedef, “küresel Türk markaları geliştirerek Türkiye’nin ihracatını artırmaktır”.
Turquality, küresel marka olmanın uluslararası kabul görmüş evrelerine uygun
tasarlanmış bir destek sistemine sahiptir. Odağında markalaşma, hedefinde ise
Türkiye’den dünya markaları çıkarmak yer
almaktadır. 2006 yılından beri tüm sektör-
lere açılan Turquality desteklerinin, 2011
yılında önemli değişikliklerle destek kapsamı genişletilmiştir.
Marka Destek Programı kapsamında bulunan şirketlere sağlanan destekler:
Marka tescili harcamalarının desteklenmesi; tanıtım, reklam ve pazarlama faaliyetlerinin desteklenmesi; yurtdışı birimlere
ilişkin giderlerin desteklenmesi; reyonların
desteklenmesi; showroomların desteklenmesi; kalite belgeleri ile insan can, mal
emniyeti ve güvenliğini gösterir işaretlere
ilişkin harcamaların desteklenmesi; franchising ve danışmanlık desteği; patent ve
tasarım tescili için destek...
Turquality Destek Programı kapsamındaki firmaların patent, faydalı model ve
endüstriyel tasarım tesciline ilişkin harcamaları ile Turquality Sertifikası’na sahip
markaların yurtdışında tescili ve korunmasına ilişkin giderleri de destek kapsamındadır. Bu markaların çevre, kalite ve insan
sağlığına yönelik teknik mevzuata uyum
sağlayabilmesi ve mağaza açılışına ilişkin
harcamalar da destekleniyor.
Turquality Destek Programı kapsamına
alınan şirketlere sağlanan destek unsurları:
Patent, faydalı model, endüstriyel tasarım
ve marka tescil harcamalarının desteklenmesi; kalite belgeleri ile insan can, mal
emniyeti ve güvenliğini gösterir işaretlere
ilişkin harcamaların desteklenmesi; moda
endüstriyel ürün tasarımcısı giderlerinin
desteklenmesi; tanıtım, reklam ve pazarlama faaliyetlerinin desteklenmesi; yurtdışı
birimlere ilişkin giderlerin desteklenmesi
ve de danışmanlık desteği.
Sonuç
Turquality Projesi ile küresel rekabette
kendi markalarıyla yarışan dünya markalarının meydana getirilmesi amaçlanmıştır.
Turquality, Türkiye’nin ihracatını arttırmak ve sürdürülebilir hale getirmek için
yürürlüğe konmuş en önemli kurumsal
girişimdir. Uzun ve detaylı çalışmalar sonucunda ortaya çıkan Turquality, Türk
markalarının uluslararası pazarlarda rekabet edebilmelerini sağlamaktadır.
Turquality’nin ve bu kapsamdaki markaların başarısı, Türkiye ihracatının artışı,
dış ticaret açığının azaltılması ve bu
sürekliliğin sağlanmasındadır. Bu markalar
dünya çapında, Türk ürünlerinin ve Türk
markalarının değerini arttırarak ve uluslararası boyutlara taşınmasını sağlayarak
önemli roller oynamaktadırlar.
Google’dan şoförsüz araba
G
OOGLE’nin geliştirdiği
arabada ne pedal var, ne
de direksiyon. Google,
başka şirketlerin imal ettiği
araçları uyarlamak yerine kendi
şoförsüz arabalarını üreteceğini
açıkladı.
Teknoloji devi Google,
otomobil sektöründe yeni bir
devrin kapılarını açıyor. Devrim
gibi bir buluşa imza atan şirket,
şoförsüz araba ürettiğini açıkladı. Daha önce geliştirdiği “kendi
kendine giden araba”da köklü
değişikliklere giden Google’nin
araçlarında “Dur” ve “Git”
düğmesi olacak, direksiyon ve
pedallara ise yer verilmeyecek.
Araçta bütün işi algılayıcılar
yapıyor. Araç küçük bir şehir
arabasını andırırken, sevimli
bir ön yüze sahip. Geleneksel
arabalarınki gibi kaputu olmayan ve iki kişilik elektrikli
bir araç konseptindeki araba,
başlangıçta saatte en fazla
40 kilometre hız yapabilecek.
Ancak şimdiden projeyi eleştirenler de var. Uzmanlara
göre insanlar, arabayı kendileri
kullanmayacağı için daha uzun
yolculuklar planlayacak ve
bunun sonucunda trafik daha
da kontrolden çıkacak.
Aracın işleyişinde Google’nin
Android işletim sistemi kullanılıyor. Arabada, açma-kapama
tuşunun yanında bir de panik
halinde aracı tamamen durduracak acil durum düğmesi yer
alıyor. Araçtaki uygulama üzerinden, insanlar gidip gelecekleri
yerleri sisteme ekleyebiliyor ve
algılayıcıların da devreye girmesiyle araba harekete geçiyor.
Arabada kör noktaları tamamen
ortadan kaldıran algılayıcılar,
aynı zamanda iki futbol sahası
ötedeki nesneleri de tespit
edebiliyor.
Yeni nesil telefon numaraları
H
ER şeyin dijitalleştiği
günümüzde, telefon
numaraları da dijital hale
geldi. Aslında yeni nesil telefonlar, fiziksel bir mekân veya
bir sabit yahut mobil telefonu
referans almayan telefon
numaralarına sahip.
Yeni nesil telefon numaraları
850 ile başlayabildiği gibi, bir
şehrin kodu gibi bir numara ile
de başlayabilir. Ancak bu numaralar her yerde de olabiliyor ve
nereye yönlendirirseniz oradan
çalıyor; hatta telefon aktarma
bile yapılabiliyor. Dahası, FxsFxo cihazları ile istediğiniz
sayıda telefonu yönetmek için
sanal santral bile kurulabiliyor.
Aynı zamanda faks olarak da
kullanılabilen bu telefonlar,
gelen sesleri bir sunucuda
kaydedebiliyor ve faks ile gelen
belgeleri saklıyor. İş yerleri bu
tür bir numara veya santral
kullanımı ile iletişim giderlerini
yüzde 50 oranında azaltabilir.
Bir zamanlar işyerleri için
“Sabit numara olmadan olmaz”
denilirdi. Hatta mobil numaralar,
göçebe intibaı uyandırmamak
için tek başına verilmez, işyeri
numarasıyla birlikte verilirdi.
Şimdi bir dükkânınız olmasa
bile, sabit numaranız varmış gibi
mekânı çağrıştıran bir numara
alabilirsiniz. Üstelik eğer arama-
yıp sadece aranacaksanız bedava. Sadece bir internet bağlantılı
telefon gerekiyor. Eğer bir cep
telefonunuz varsa ve 3G ile
internete bağlı ise, ona yönlendirerek görüşme yapabileceğiniz
bir (veya birden fazla) yerel
numaranız da olabilir. Buradaki
asıl sorun, sizi arayanların
normalden fazla ücret ödüyor
olmaları.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim
Kurulu (BTK), numara taşıma
nedeniyle coğrafî numaralandırma sisteminin bozulmasını
engellemek için “göçebe ön
kodu” oluşturdu. 0850 ile başlayan numaraların ikametgâhı,
mevcut coğrafî bölgenin dışına
taşınması durumunda da değişmeyecek.
Göçebe (nomadik) olarak
adlandırılan uygulama çerçevesinde abone, 0850 ile başlayan
bir numara alırsa bu numarayı
hiç değiştirmeden, tıpkı mobil
telefonda olduğu gibi bir ömür
boyu kullanabilecek. Bir şehirden diğerine taşınan vatandaş,
böylelikle hem yeni bir telefon
numarası almak için müracaat
derdinden, hem de yeni numarasını eş, dost ve akrabalarına
tanıtma derdinden kurtulmuş
olacak.
0850 alan kodu ile başlayan
numaralar, göçebe (nomadik)
numaralardır. Yani bir şehirden
diğerine ya da bir mahalleden
diğerine taşınırken sabit hattınızın transferi için başvuru yapıp
günlerce beklemek zorunda
kalmazsınız bunlar için. Gittiğiniz her yere sabit hattınızı
da yanınızda götürürsünüz.
Numaranızın belli bir adrese
bağlanma zorunluluğu yoktur.
VoIP Telekomünikasyon dünyasında bu tip numaralara DID
(Direct Inward Dialing) numarası
denir. Bu pratikliğin arkasında
ise, tahmin ettiğiniz gibi VoIP
teknolojisi bulunmaktadır.
İnternetin olduğu her yerde
kullanılabilmektedir.
0850 ile başlayan numaralar,
tamamen Türkiye’ye özgüdür.
Yani 0212 veya 0312 alan
kodu ne ise, 0850 alan kodu da
aynı kategoride yer almaktadır.
Yurtdışındaki numaralarla herhangi bir bağlantısı yoktur.
haziran 2014
207
208
haziran 2014
Download