Prof. Dr. Arın NAMAL - İstanbul Tıp Fakültesi

advertisement
TIP ETİĞİ ve BİYOETİK KAVRAMLARINA GENEL BAKIŞ
Prof. Dr. Arın NAMAL
KAVRAM OLARAK AHLAK ve ETİK
Medicina Sonor Philosophiae!
[Tıp, felsefenin sesidir!]
Tertullian (M.S. 155-230)
Bize dünyayı ve bu dünya üzerindeki insan yaşamını bilimsel yolla anlama ve sorgulama
olanağı veren Felsefe, 4 ana dalda etkinlik gösterir:
1-ONTOLOJİ, varlıkların oluşları, ne oldukları ile ilgilenir. Metafizik ve felsefenin diğer
alanlarında öne çıkan mantık, bu dalın içerisinde yer alır.
2-EPİSTEMOLOJİ, bilginin ne olduğu üzerine eğilir. Bu dal bilim felsefesi, psikoloji
felsefesi gibi açılımları kapsar.
3-ESTETİK, pek çok alanda güzel-çirkin nitelemeleri üzerine eğilir.
4-ETİK (Ahlak Felsefesi), ahlaki değerlerin ve olanakların teorik düzlemde incelenmesidir.
Auguste Rodin (1840-1917) tarafından yapılan
(1880-1882) sanatsal bir eserdir. Paris'te bulunan
Rodin Müzesi`nde sergilenen Düşünen Adam
heykeli, bronz ve mermer karışımından üretilmiş
olup, sıklıkla felsefi düşünceyi anlatan bir simge
olarak kullanılmaktadır.
Etik, ahlak (Lat. moral= Yun. ethos) sözcüğü ile karıştırılmamalıdır. Ahlak (Moral= Ethos),
Latince mos (gelenek, alışkanlık, karakter) sözcüğünden türemiştir. Bir topluluğun ya da
toplumun yaşattığı doğrularını, geleneksel olarak yükümlülük kabul ettiği değerlerini temsil
eder. Ahlak, dil gibi toplumun sosyal bir varlığıdır. Ahlak kurallarını anadilimizi öğrenir gibi
öğreniriz İnsanlar, sevgi, nefret, seçme gibi duygularıyla “değer” duygusu geliştirir.
Ahlaklılığı meydana getiren şey, bu değer taşıma isteğidir. İnsanı, nesne değerine yönelen
diğer canlılardan ayıran özellik de budur. Bu özellik, insanı ahlak varlığı haline getirir.
Ahlak kuralları, değer yargılarından türeyen, toplumun birarada yaşamasını garanti eden
yükümlülüklerdir. Ahlaki değer yargıları ait olunan kültüre dayalı olarak farklılıklar gösterir.
Aynı kültür içerisinde de zamanla değişir. Sorun, değer çatışmaları yaşandığında doğar ve
değer çatışmaları da salt ahlak kuralları çerçevesinde çözülemez. Çünkü değerler
çatışmasında, her iki taraf da ahlaki gerekçelere sahiptir.
Etik (Yun. ETHİKE EPİSTEME), Ethos’un, yani ahlakın felsefi bilimidir. İnsanların
birarada yaşaması ve bu birarada yaşamayı mümkün kılan kabulleri, inanışları çok çeşitli
bilim dallarının inceleme alanına girer. Örn. sosyoloji, psikoloji, etnoloji, tarih. Etiği bu bilim
dallarından ayıran, gerçekleştirdiği normatif sorgulamadır. Etik, ahlakı ve onun belirlediği
davranışı sorgular. Çünkü, iyi, kötü, doğru, yanlış, mutlak nitelemeler değildir! Örnek verecek
olursak:
Tatlı iyidir. Çünkü çok lezzetlidir ve açlığımızı dindirir Ama diyabet hastası için tatlı, iyi
değildir.
Zeka, bir meziyettir.
Ama zeki olan kişi bir soyguncu ise , zekâ meziyet niteliği taşımaz. Bir soyguncunun aptal ya
da zeki olması arasında seçim yapılması mümkün olsaydı, zeki olması yeğlenmezdi.
Etik sorun saptanmalı, sonra büyüteç altına alınmalıdır.
Etik, bu gerçekten hareketle insan davranışını iyi ve kötü oluşu açısından metodik-eleştirel
biçimde değerlendirmeye yönelir. Böyle bir sorgulama gereklidir, çünkü herhangi bir davranış
ile ahlaken sorumluluk duyarak gerçekleştirilen davranış birbiri ile kolayca örtüşmez. Etik
davranışın nedenlerini, bu nedenin iyi, yani sorumlu davranmaya dayalı oluşu açısından
inceler. Etik, teorik değil, ahlaki-pratik bir disiplindir, amacı, Aristo’nun belirttiği gibi “bilgi,
malumat edinmek için değil, davranışta bulunmak için”dir. Felsefi bir disiplin olarak etik, ne
geleneğe dayanır, ne de bazı otoritelere. Etiğin dayanağı pratik akıldır. Etik, teorik-manevi bir
bilim dalı (Alm. Geisteswissenschaften) değildir, pratik felsefeye ait bir disiplindir. Etik, olgu
bilimi değil, aksine normatif bir bilimdir. Yani kendisini, insanların bir olayda nasıl
davrandıkları ile sınırlamaz, aksine nasıl davranılması gerektiğini sorar.
Eski Yunanlılar (Platon, Aristo, muhtemelen onlardan önce başkaları da) “etik” adı altında,
insanlararası ilişkilerin temelinde yeralan değerleri, ahlak açısından iyi-kötü, doğru-yanlış
nitelemelerini sorguladılar. En başından itibaren, “iyi”nin, “doğru”nun mutlak olmadığı
farkedildi. Ahlak (moral), geleneksel olarak kabul gören değerler alanını kapsar. Etik ise
ahlakın felsefi yolla ortaya konan eleştirisidir. Ahlaklılık iddiası taşıyan davranışlarımızı
(vicdani olduğu iddiasındaki, vicdan karşısında hesap vermeye hazır davranış) konu alır,
felsefenin sağladığı düşünce sistematiği içerisinde irdeler. Herşeyi, hemen yetişmesinde
edindiği ahlaki değerleri ile yargılamayıp, esasen ahlaki olanın ne olduğu, ahlaki eylemin bir
anlamı olup olmadığı, ahlaki bir seçimin nasıl temellendirebileceği ve açıklanabileceğini
sorgulayan kişi, “etik” alanında faaliyet göstermiş olur. Etik süper ahlak değildir. İnsanlığı
bağlayıcı eylem kuralları içeren normlar kataloğu sunmaz. Etik, eylemde bulunanı, ahlaki
eylemin koşulları hakkında aydınlatarak, Etik, bireyin özgürlüğünü iyi olma doğrultusunda
kullanması gerektiğini kavratarak etkili olmaya çalışır.
Felsefi etik, ödevleri bakımından üç türe ayrılır:
Deskriptif (Tanımlayıcı) Etik: Norm bildirmek ya da kurallar koymak yerine varolan ahlaki
tutumları belirler, onların tarihi, sosyolojik, psikolojik nedenlerini aydınlatmaya çalışır.
Normatif Etik: Ahlaki tutumları, tavır alışları felsefe yoluyla ve bir sistematik içerisinde
değerlendirmeye, ispata yönelir, bu değerlendirme/ispat çabasında yararlanılacak kriterler
ortaya koymaya çalışır.
Meta Etik: Etik gerekçelendirmede kullanılan kavram ve yolları, etik hükümlerin doğasını,
bir bütün olarak etiğin işlevini sorgular.
Etik, yaşamın çeşitli alanlarını ele aldığında, bu alanların ahlaki yargıları ile ilgilendiğinde bu,
Uygulamalı Etik anlamına gelir. Yaşamın bütün alanlarında o alana özgü etik sorunlar vardır
ve bu nedenle Medya Etiği, Hukuk Etiği, Mühendislik Etiği vb. dallar oluşmuştur.
ETİK-DİN İLİŞKİSİ
Ahlakın nüvesi, dinlerden önce ya da dinle birlikte, insanların ortak gereksinimlerinden,
deneyimlerinden, umut ve korkularından doğmuştur. Ahlaki öğretiler, bütün dinlerin, özellikle
de semavi dinlerin merkezinde bulunur. Çünkü her din, belli bir değer sistemine dayanır.
Cinayet işlemek, çalmak, yalan söylemek gibi konularda farklı dinlerin ortak değerler
geliştirdikleri görülür. Kişinin kendisi bir dine mensup olabilir ve ahlaki doğrularını bu dinin
buyruklarına göre belirleyebilir. Ancak ahlaki yargı, salt dinin buyruklarına dayandırılacak
olursa, farklı inanıştakiler ya da bir dini inanç taşımayanların bu yargıyı kabullenmesi söz
konusu olmayacak, insanlar kendi inandıkları din kitaplarını referans göstererek
kamplaşacaklar, bir konuda ortak ahlaki yargıda buluşmaları güçleşecektir. Felsefenin bir dalı
olan etik ise, ahlaki sorunların mantıki analizi için, kendisini hiçbir ön kabul ile
sınırlandırmadan özgür bir sorgulama süreci açar.
Antik Yunan düşünürlerinden Platon (M.Ö. 5-4. yy.), ahlaken doğru olan eylemlerin Tanrı bu
eylemleri olumladığı için doğru olmadıklarını, ahlaken doğru oldukları için Tanrı tarafından
tasvip edildiklerini ileri sürmüştü. Ortaçağın dinden beslenen felsefi görüşlerinde Tanrı,
ahlaklılığın nihai amacı olarak tanımlanmıştı. Kirkegaard ve Jaspers gibi modern düşünürlerin
de Tanrı inancını, ahlaklılığın temeline yerleştirdikleri görülür. Ancak din adamlarının vaaz
ettikleri dini ahlak ile filozoflar tarafından öne sürülen, Tanrı inancını kabul eden etik teoriler
arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Felsefi etik anlayışlarının temelinde Tanrı inancı yer
alan filozoflar, tüm açıklamalarını sadece doğaüstü bir güce dayandırmak yerine, rasyonel bir
biçimde düşünmeye, sorulamaya ve değerlendirmede bulunmaya çalışmışlardır. Etiği
temellendirebilmek için Tanrı inancının şart olduğunu düşünen filozoflar da vardır. Bütün
zamanların en rasyonalist düşünürlerinden biri olan Immanuel Kant (1724-1804), Tanrı’nın
varoluşunu kanıtlamada ahlakı delil olarak kullanmıştı. Ancak Kant, dinde gerçekten doğru
olanın ahlaki akıldan türetilebilir olduğuna inanıyor, “Saf Ahlaklılık Dini”ni yaşayabilmek
için hiçbir ritüele, törensel davranışlara gereksinim bulunmadığını ileri sürmüştür.
ETİK-KÜLTÜR İLİŞKİSİ
Davranışların, “ahlaklı” ya da “ahlak dışı” olarak nitelenmesinin kültürle ne denli ilişkili
olduğunu açıklamada, insan cesedine (cenazeye) yönelik tutumu da örnek verebiliriz. Bir çok
kültürde ölülerin gömülmesi yükümlülük iken, bazı toplumlarda hasta ve yaşlı olanların
yakınları tarafından öldürülerek yenilmesi alışılmış bir durumdu. Ölünün çabucak kokuşan
yerleri yenildikten sonra kemikleri saklanırdı. Tibet kültüründe ölüyü muntazam parçalara
ayırarak köpeklere yedirmek en büyük saygıydı. Halktan kişiler sokak köpeklerine, soylular
soylu köpeklere yedirilirdi. Mazdeizmde kutsal ateşin kirlenmemesi için ölüler yakılmaz,
kartal ve akbabalarca yok edilmeye bırakılır, Ganj gibi kutsal nehirlere de atılırlardı.
Kırgızların, ölülerini hiçbir şekilde gömmedikleri, en yüksek ağaçların tepesine astıkları bir
tabutun içine yerleştirdikleri, daha sonra yapılacak cenaze töreninde gömülecek kemikleri
açığa çıkana kadar burada beklettikleri bilinir. Minusinsk Tatarlarının “Öldüğüm zaman beni
kara toprağın bağrına gömme, dokuz karaçamı tepelerinden bağla, tabutu üstlerine yerleştir!”
sözü ünlüydü. Cenazesini köpeklere yediren tarihteki Tibetli, kendisinden bekleneni, ahlaki
yükümlülük gördüğü şeyi yapıyordu.
Ahlaki kurallar, bu kuralları kabul eden, benimsemiş kesim için geçerli olur. Çünkü değer
tasarımları daima kültürlerden etkilenir. Bu da metropollerdeki yaşamda, yani çok kültürlü
toplumlarda ortak bir değerler paydası oluşturmayı güçleştirir. Günümüzde insanlar,
birbirinden uzak kapalı toplumlar şeklinde yaşamamaktadır. Bir çok kültür birarada
bulunmaktadır. Öte yandan insanların kullanabilecekleri kaynaklar azalmakta, dürüstlük
zemininde işbirliğine gereksinim, giderek artmaktadır. İşte etik alanındaki etkinlik, bu
zeminin oluşması için özel önem taşımaktadır.
Ortak etik değerleri artırma, insanlığı geniş bir etik değerler yelpazesinde buluşturma arayışı
yerine etik değerlerin bağdaşmazlığını savunan, insanlar, kültürler arasında köprüler
kurulmasına duyarsız olan yaklaşımın, tıpta ve toplum yaşamında, dayanışmaya, özveriye yer
açmayan, olumsuz bir yaklaşım olduğu açıktır. Günümüzde hekim-hasta ilişkisi her ne kadar
bir sözleşme ilişkisi olarak görülüyor olsa da hekim, hasta ile ilişkisinde geleneksel rolü
gereği özverili, yardım çağrılarına duyarlı bir karakterle mesleğini uygulamaktadır.
ETİK-HUKUK İLİŞKİSİ
Hukuk ile Etik
arasındaki ilişki
Hukuk
Etik
Hukuk & Etik
Şekil 3 Hukuk, etik ile iç içedir.
Çok kültürlü (multikültürel) toplum yapılarında yasal düzenlemeler daha çok önem kazanırlar,
ama bu hukukun işlevinin abartılmasına yol açmamalıdır. Hukuk, ne çok kültürlü toplum
yapılarında ortak paydada buluşmayı garanti edebilir, ne de etiğin yerini tutabilir. Etik ve
hukuk arasındaki bağı ve ayrım noktalarını anlayabilmek için şu üç gerçeğin farkında
olunması gerekir:
1- Hukuk ve etiğin ortak yanı, ikisinin de normatif bilim olmalarıdır. İkisi de nasıl
davranıldığını değil, nasıl davranılması gerektiğini sorgularlar.
2- İkisinin ayrıldığı yönlerde vardır. Hukuk, yaptırımlarla korunmuştur, etik ise
argümanlarıyla yalnızca insanın bilincine seslenir.
3- Yasal olan, her zaman etik olanla örtüşmeyebilir. Uyulması, etik bilinçle
savunulamayacak yasalar olabilir. Varolan ya da hazırlanmakta olan yasaların adil
olup olmadıkları sorusu, hukuki bir soru değil, etik bir sorudur. Bu nedenle etik,
hukukla yedeklenemez. Yasaların aşırı derecede belirleyici olmaya yönelmeleri, tıbbın
hukuksallaştırılmasını doğurur. Bu da tıbbın, endikasyona dayalı değil, hukuk
karşısında kendini savunmaya dayalı eylemde bulunmasını (defansif tıp) körükler.
4- Hukuk ve etik, farklılıklarına karşın, birbirleri ile ilintilidirler. Hukuk, formel bir
yaptırım olmanın ötesine geçmek istiyorsa, etik bir temele dayanmak zorundadır. Yeni
tıbbi olanaklar, yasal düzenlemelere gereksinim yaratmakta, bu düzenlemelerin
oluşturulmasında da etik gerekçelendirmeye gereksinim doğmaktadır.
Yasalar, genel olarak ahlaki bir minimuma dayanırlar. Çünkü toplumun genel ahlak
görüşlerine ve toplumsal vicdana uygun düşmeyen hukuk düzenlemeleri,
benimsenmeyecekleri için işlevsizleşir. Yasalar, normlardan (sosyal gruplar ya da topluluklar
içerisindeki yerleşik etkileşim biçimleri, ortak ölçütler, en sık rastlanılan, çan eğrisinin
ortasına düşen değerlendirmeler...) etkilenir. Etik-kültür ilişkisini incelerken, normların
değişken olduklarını görmüştük.
Elbette hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının davranışlarını düzenleyen yasalar
bulunmaktadır. Hekim ve sağlık çalışanı, mesleki faaliyeti ile ilgili yasal düzenlemelere
uygun olarak davranmadığında sorumlu tutulur. Ancak tıpta gittikçe karmaşık hale gelen,
değerlerle ilgili sorunlar karşısında Hipokrat Yemini ve tıpla ilgili yasaların yeterli olmadığı
görülmektedir. Yasal olanın, aynı zamanda etik olduğu düşüncesi bizi yanıltabilir. Örneğin
Nazi Almanyasında zorunlu kısırlaştırmalar yasaldı. Amerika Birleşik Devletleri’nde, dersin
girişinde örneklenen zencilere yönelik insanlıkdışı “tıbbi araştırma” Tuskegee Araştırması,
devlet destekli bir araştırma projesiydi.
Yasa ile ahlaki değer çatışmasına kürtajı örnek verebiliriz. Bildiğiniz gibi ülkemizde 10
haftalık gebelik periyodunda kürtaj serbesttir. Ancak bu yasal hak, eğer hekim insan
yaşamının ana rahmine düştüğü anda başladığını kabul ediyor ve kürtaj yapmayı değerleriyle
bağdaştırmıyorsa, taraflar arasında anlaşmazlık doğacaktır. Kürtaj olmak isteyen ve kürtaj için
yasanın çizdiği 10 haftalık gebelik dönemi içerisindeki gebe, istiyorsa yasal olan kürtaj
hakkını kullanabilecektir. Fakat acil bir durum sözkonusu değilse, kürtaja karşı olan hekim,
hastaya kürtaj konusunda tıbbi yardım sunmak zorunda değildir. Kürtaj yaptıracak kişinin, bu
müdahalede bulunmayı sorun kabul etmeyen başka bir hekimden yardım alması doğru
olacaktır.
Bir diğer gerçek, bilimdeki gelişmelerin çok hızlı, yasa yapımının yavaş gerçekleşiyor
olmasıdır. Bilimin hızına uyabilmek için, yasaların 6 ayda bir yenilenmesi gerekirdi. Tabii
böyle hızlı bir değişkenlik de yasaları yasa olmaktan çıkarırdı. Bu nedenle tıptaki yeniliklere
ilişkin ahlaki sorunların çözümünü sadece yasalarda aramak mümkün değildir.
TIPTA ETİĞİN YERİ
Etik sözcüğünden genel olarak davranışın amaç ve araçlarını sorgulamayı anlayacak olursak,
tıp etiği, tıp için yapılan ilk girişimin tarihi kadar eskidir. Bu kavram, insan eyleminin iki
boyutu olduğunu hatırlatır: Birincisi müdahalede, eylemde bulunulacak alana ait
alansal/teknik bilgi, ikincisi müdahalenin ahlaki yönü. Hekim, elbette müdahalede bulunacağı
duruma ait alan bilgisine ve teknik bilgiye sahip olmak zorundadır. Öte yandan bu bilgiyi iyi
ya da kötü bir amaçla kullanması mümkündür. Bu nedenle hekimin salt alansal/teknik bilgisi,
hekim olarak müdahalesinin amacını belirlemez ve yapacağı müdahaleyi kendi başına haklı
çıkarmaya yetmez.
Mezopotamya, Mısır, Hint Uygarlıkları gibi Erken Yüksek Kültürlerde, daha sonra çağlar
boyunca yaşayacak Antik Yunan Uygarlığı’nda (Hipokrat Yemini) Hekim Yemini
metinlerinin varedilmiş olması, tıp ile etiğin içsel bir bağı olduğunun en açık kanıtıdır. Bu
yeminlerin içerikleri, geçmişte olduğu gibi günümüzde de değer taşır ama, değişen koşullar
nedeniyle tamamlanmaya muhtaçtırlar. Tıpta özellikle 20. yüzyılda bilimsel ve teknolojik
açıdan öyle hızlı bir atılım süreci yaşandı ki, ortaya çıkan yeni soru ve sorunlar karşısında
Hipokrat Yemini’nin yetmeyeceği açık seçik görülür oldu. DNA’ın keşfi (1953), ilk böbrek
nakli (1954), doğum kontrol haplarının (oral kontraseptifler) reçete edilmeye başlanması
(1960), hemodiyaliz aletinin kliniğe girmesi (1960), kalp nakli (1967), kalp atışının ve
solunumun durması şeklindeki geleneksel ölüm tanımının bir kenara itilerek “beyin ölümü”
kavramının tanımlanması (1968), Amerika Birleşik Devletleri’nde Mahkeme Kararı ile
kürtajın birinci trimestrde serbest bırakılması (1973), bitkisel hayattaki bir hastadan yaşam
desteğinin çekilmesi tartışmaları (1975), ilk tüp bebeğin yaşama gözlerini açışı (1978) gibi
sonuçlar, tıbbi uygulamalarda karşılaşılan ahlaki ikilemleri artırdı, keskinleştirdi. Tıpta bilgi
ve teknoloji birikiminin sağladığı olanaklarla komadaki hastalar onlarca yıl hayatta tutulabilir,
ağır hastalar yaşamlarında büyük kısıtlamalar pahasına uzatılmış bir ömrü sürebilir hale
geldiler. Modern toplumda hekim, farklı fonksiyonlar üstlenir oldu ve mesleki portresi
farklılaştı: Bilimadamı, danışman, bilirkişi, tedavi ekibinin üyesi, işletmeci...
Tıpta, sadece geleneksel meslek ahlak kurallarının koruyucu olamayacağı, II. Dünya Savaşı
sırasında yaşananlar açığa çıkınca daha iyi anlaşıldı: İnsanlar üzerinde rızası alınmadan
uygulanan son derece riskli araştırmalar, hekimlerin ırkçı kıyım uygulamalarına alet olmaları,
öjenik güden tıbbi uygulamalar...İnsanlar bilimin, özellikle de tıbbın kişisel başarı hırsı ile ya
da ideolojilere araç kılınması ile bir tehdit unsuru haline gelebileceğini hayretler içinde
farkettiler. Bu hazin deneyimin üzerine, sanki hiç ders çıkarılmamışcasına Amerika Birleşik
Devletleri Alabama Eyaleti’nde sifilizli zenci erkeklerin, hastalığın seyrini incelemek üzere
uzun süre tedaviden mahrum bırakılmaları (Tuskeegee Araştırması), kitlelerin hekime ve
hekimlik uygulamalarına yönelik güveninin sarsılmasında bardağı taşırıcı rol oynadı.
Tıpta insanın araçlaştırılmasına duyulan tepki, tıp etiği konusunu tartışan çevrelerin oluşması
sonucunu doğurdu. Tıp etiği eğitimi ve araştırmaları alanında modern gelişmeler, 20. yy.’ın
ikinci yarısında Amerika Birleşik Devletleri’nde başladı. Tıp etiği alanındaki ilk araştırma
merkezi olan Hastings Center (krl.1969), 1971 yılında yayın organı Hastings Center Report
ile çalışmalarını dünyaya duyurmaya başlamıştı. Yine 1971 yılında Georgetown Üniversitesi
bünyesinde, tıp etiği alanının ünlü araştırma merkezi niteliğini kazanacak Kennedy Etik
Enstitüsü (The Kennedy Institute of Ethics) faaliyete geçti. Günümüzde dünyada binlerce cilt
eser, binlerce makale, yüzlerce kongre vb. bilimsel etkinlik gerçekleştirilmiş olan tıp etiği
alanının yolunu açan isimlerin başında, nasyonal sosyalizmden kaçmak zorunda kalarak
Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşen, annesi Auschwitz Temerküz Kampı’nda öldürülen
teolog ve felsefeci Hans Jonas (1903-1993), teolog Paul Ramsey (1913-1988) ve Joseph
Fletcher (1905-1991) sayılabilir. Teologlar, tıp etiği konuları üzerinde çalışmakta iseler de, bu
alanın profesyonelleri ağırlıklı olarak hekimler ve felsefecilerdir. İngiltere’de, Kıta
Avrupasında, Uzak Doğu’da da tıp etiği alanında eğitim ve araştırma faaliyetleri yoğundur.
Dünya Hekimler Birliği (World Medical Association), 1999 yılında Tel-Aviv’de gerçekleşen
51. Asamblesinde dünyaya şu çağrıda bulunmuştur: ‘Bütün tıp okullarında tıp etiği ve insan
hakları eğitimi, eğitim programlarında zorunlu ders olarak yer almalıdır!’
KAPSAMLARI AÇISINDAN TIP ETİĞİ ve BİYOETİK
Tıp Etiği kavramı, felsefenin dallarından biri olan etiğin tıp alanını konu alan etkinliğini
tanımlar. Tıpta ahlaki boyut taşıyan tutum ve davranışların felsefi açıdan temellendirilmesi
anlamına gelir. Bazı hekimler, tıp etiğine gerek olmadığını, hekimlik geleneğinin, bu
gelenekle şekillenmiş vicdani ölçülerin nasıl davranılması gerektiğine yeterince ışık tuttuğunu
düşünürler. Vicdan, ahlaki kararların oluşmasında önemli bir dayanak olmakla birlikte,
özellikle acil durumların gelecekteki olumlu ya da olumsuz sonuçlarını değerlendirebilmede,
güvenilir bir mercii oluşturmaz. Beklenmedik bir anda ortaya çıkan ve çabucak karar
verilmesini gerektiren etik sorunlarda, benzer etik olgularda izlenen yollardan ve etik analiz
yöntemlerinden haberdar olmak, daha doğru karar verebilmeyi kolaylaştıracaktır. Biyo
sözcüğü, dar anlamda yaşam ile ilgili her şeyi kapsar. İnsan olmayan canlılara karşı
yükümlülükler, bilimdeki ilerlemeler paralelinde doğayı manipüle etme (genetik
manipülasyonlar, klonlama vb.) girişimleri, sadece tıpta değil, yaşamı ilgilendiren tüm bilim
dallarındaki uygulamaların etik açıdan tartışılmasını gerektirdiği için, tıpta etik kavramının
biyoetik açılımını taşıması gerektiği üzerinde birleşilmiştir. Çevre sorunları ile ilgilenen,
sınırlı kaynakların nasıl dağıtılacağı üzerinde düşünen, hayvan deneylerinin gerekliliğini
tartışan etikçilerin etkinliği, biyoetik alanına girer. Biyoetik sıklıkla, hayvan etiği, çevre
etiğini de içine alan bir üst kavram olarak kullanılır. Biyoetik çerçevesinde canlılar ve
canlılıkla ilgili tüm etik sorunlar ele alınır.
Biyoetik, modern bilim ve teknolojinin çocuklarından biridir.
Bernhard Irrgang
Şekil 3 Biyoetik konusunda çok sayıda kitap yayınlanmaktadır.
Biyoetik kavramından 1970’li yılların başlarında Amerika Birleşik Devletleri’nde söz
edilmeye başlandı. 1971 yılında Onkolog Reunschar Potter, ekolojik krize çözükler üretmek
üzere doğa bilimleri ile ahlak felsefesini sentezleyecek yeni bir bilim dalı kurulmasını önerdi.
Washington George Town Üniversitesi Kennedy Etik Enstitüsü’nden Andre Hellegers’de aynı
yıl “biyoetik” kavramını kullandı. O dadoğa bilimleri ile etiğin birleştirildiği, ama somut
olaylara eğilen bir bilimsel etkinlik gösterilmesi gerektiğini savunuyordu. Biyoetik Avrupa’da
1980’li yılların ortalarında gündeme geldi.
ETİK DÜŞÜNCEDE İNSANIN BOYUTLARI
Hasta insan, sadece beden sağlığındaki normalden sapmalar bakımından ele alınıp, bozulan
bir makinanın tamiri şeklinde tedavi edilemez. Tanı, tedavi, rehabilitasyon ve ölme
süreçlerinde, hastanın bedensel sağlığını tehdit eden durumların yanı sıra, sosyal sorunları,
ruhsal durumu ve değerleri ve inanışına dayalı tercihleri ve istekleri dikkatle
değerlendirilmelidir. John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Jerome
D. Frank, 1975 yılındaki Diploma Töreni’nde öğrencilere, insan ruhunu hesaba katmayan
bütün tedavilerin büyük ölçüde eksik olduğunu söylemiştir.
Bedensel
Ruhsal
Sosyal
Spiritüel
Şekil 4: Hasta insanın tanı, tedavi, rehabilitasyon ve ölme süreçlerinde dikkate alınması
gereken boyutları
TIBBİ KARARLARIN ETİK BOYUTU
Şekil 5: Hedef: Seçenekler arasında etik olanı belirlemek.
Tıpta artan bilgi, gelişen teknoloji, tanı ve tedavi alanında eskiden düşlenemeyecek çeşitli
başarılar, hekimler ve tüm sağlık çalışanlarının, hatta toplumun önüne “Tıbbi bilgi-teknoloji
düzeyinin mümkün kıldığı her şey yapılabilir mi?”, “Tıbbi uygulamalarda etik sınır nedir?”
sorusunu koymuştur. “Ne yapmam mümkün?” ile “ Bunu yapmalı mıyım? (Mümkün olanı
yapmalı mıyım?)” soruları, birbirlerini körükleyen sorulardır. “Ne yapmam mümkün?”
şeklindeki arayış, beraberinde “Bunu yapmalı mıyım?” sorusunu doğurur. “Ne yapmam
mümkün?” sorusu, tıbbi bilginin ulaştığı boyut ve sahip olunan aletsel (teknolojik) donanım
ile ilgilidir. “Bunu yapmalı mıyım?” sorusu ise sadece tıbbi bilgi düzeyi ve teknolojik
olanakların düzeyi ile yanıtlanamayacak bir sorudur. Çünkü bu soruya yanıt vermeye
çalışırken, devreye değer yargıları girmektedir. Örneğin, sağlam bir çocuğun pnömoni
geçirmesi ile, metastazların önü alınamayan, ölümü çok yaklaşmış, ağrıları dayanılmaz hal
almış bir kanser hastasının tablosuna eklenen Pnömoni’nin tedavisi konusundaki karar, aynı
olmayacaktır. Çocuk hastada, bir an önce Pnömoni etkenini izole edip, en uygun antibiyotiği
reçete etmek gerekirken, ölümü yaklaşmış yaşlı hastada bu antibiyotiği kullandırmanın,
sadece çektiği ızdırabı birkaç hafta ya da ay daha uzatmak anlamı taşıyacak olması, reflekssel
olarak antibiyotiği kullanmaya yönelemeyeceğimizi bize düşündürecektir.
Burada farklı kişilerin, aynı tanıyı aldıkları için kolaylıkla birbirleriyle
özdeşleştirilemeyeceğini, tıp uygulamasının salt bilimsel bilginin gereklerini yerine getirmek
anlamı taşımadığını görmekteyiz. Bilindiği üzere Pnömoni, yaşlı ve hasta insanlarda
gençlerde görüldüğü gibi dispne ve yüksek ateşe yol açmayan, fazla şiddetli belirtilerle
seyretmeyen bir hastalıktır. Hastaya fazla eziyet vermeden şuur bulanıklığı meydana getirerek
ölüme sürükler. Böyle bir bedensel tabloda pnömoninin ortaya çıkışı, bedenin savunma
gücünün tükendiğinin, yaşamın sona erişinin yaklaştığının habercisi gibidir. Bazen oksijen,
antibiyotik, vitaminler verilerek, fizyoterapi uygulanarak, hatta kan verilerek bu tablo
düzeltilebilir. Bu sonuç, tedavi ekibine olağanüstü bir başarı elde ettiklerini düşündürtebilir.
Ama hasta metastazları iyice yayılmış bir durumda ise, pnömoninin eldeki tüm olanaklarla
tedavisinde ısrarcı olmak, kolaylıkla verilecek bir karar değildir. Bu durumlarda pnömoninin
uygun tedavisi, hastanın dispne ve ağrılarını baskılayacak afyonlu bir preparat vermek, ateşini
düşürmek, bitkinlik ve iştahsızlığını biraz düzeltmek olacaktır. Bir Belladonna preparatı uyku
ilacı olarak verilip, gırtlak ve akciğerdeki sekresyon kurutulabilir. Panik duygusuyla
başetmesi için sakinleştirici bir ilaç verilebilir. Hastanın ağzını oksijen maskesi ile kapamanın,
kendisi ile iletişim kurulabilmesini engelleyeceği gözönünde bulundurulmalıdır. Artık amaç,
hastanın kan değerlerini düzeltmek değil, dispnenin yarattığı sıkıntıyı azaltmak olmalıdır.
Tıpta, Romalı ünlü hatip Çiçero’nun (M.Ö. 106-43) ünlü önermesi “Salus Populi Suprema
Lex Esto (Halkın iyiliği en üstün yasadır!)” ifadesinden etkilenen bir söylem, yüzyıllarca
etkili olmuştur: “Salus Aegroti Suprema Lex!” (Hastanın sağlığı (iyiliği) en üstün yasadır!)
Hekim, yüzyıllarca bu doğrultuda, hastanın ne düşündüğü ve istediğini sorgulamadan, onun
için en iyi ve en uygun bulduğunu uygulama yoluna gitmiştir.
17. yüzyıla damgasını vuran aydınlanma, yalnızca bilim, teknik ve felsefede önemli
atılımların gerçekleşmesi demek değildi, sosyal ve politik alanda da büyük değişiklikler
başlamıştı. Daha önceki yüzyıllarda filizlenmeye başlayan birey düşüncesi ve insanın kendi
hakkında karar verme isteği, eğitimli insan sayısının artışı, giderek demokrasileri doğurdu.
Demokratik toplum yapısında bireyin özgürlüğü ve hakları ön plana çıktı. Bu bakış açısı, tıp
alanını da etkiledi. Hasta hakları, toplumların aydınlanmaları ve eğitilmişlikleriyle orantılı
olarak gündeme getirilmeye ve yaygınlaşmaya başladı. Hastaların tanı hakkında gerçeğe bağlı
kalınarak aydınlatılmaları ve her tıbbi girişim öncesinde aydınlatılıp onamlarının alınması
(informed consent), 1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde zorunlu hale
getirilmiştir. Bu zorunluluğu doğuran, hastaların kendi hakkında karar verme haklarına
duyulan saygının daha çok vurgulanır hale gelmesidir.
Yukarıdaki olguda, bu evrim dikkate alınarak yorumlandığında, aşağıdaki iki değerin
çatıştığını ve bunun ikilem doğurduğunu görürüz.
Voluntas Aegroti Suprema Lex!
↔
Salus Aegroti Suprema Lex!
Hastanın iradesi (arzusu) en üstün yasadır! ↔ Hastanın sağlığı (iyiliği) en üstün yasadır!
KAYNAKLAR
1-Aksoy Ş: Tıp etiğinin ülkemizdeki ve dünyadaki tarihi. A.Demirhan Erdemir, B. Arda.
Ö.Öncel (Ed.): Çağdaş Tıp Etiği. Nobel Tıp Kitabevi. İstanbul 2003, 3-17.
2-Lanzerath D: Krankheit und Ärztliches Handeln. Zur Funktion des Krankheitsbegriffs in der
medizinischen Ethik. Freiburg, München 2000.
3-Irrgang B: Einführung in die Bioethik. Paderborn 2005.
4-Terzioğlu A: Hekim ve Tıbbi Etik (Dünü, Bugünü, Yarını). Terzioğlu A (Ed): Tıbbi
Deontoloji ve Biyomedikal Etik’in Ana Hatları. İstanbul 1998, 49-69.
5-Brody BA: Moral Theory and Moral Judgement in Medical Ethics. Dordrecht 1988.
Download