maturidide dini tekelcilik

advertisement
Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı
Din Felsefesi Bilim Dalı
MATURİDİDE DİNİ TEKELCİLİK
İsmail YALÇINTAŞ
Yüksek Lisans Tezi
Tez Danışmanı
Doç. Dr. Kazım ARICAN
Sivas
Eylül-2011
MATURİDİDE DİNİ TEKELCİLİK
İsmail YALÇINTAŞ
CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin
Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı
Din Felsefesi Bilim Dalı İçin Ön Gördüğü
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Olarak Hazırlanmıştır.
Sivas
Eylül-2011
KABUL VE ONAY
İsmail YALÇINTAŞ’ın hazırlamış olduğu “Maturidide Dini Tekelcilik”
başlıklı bu çalışma, 09/09/2011 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı
bulunarak jürimiz tarafından, “Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, Din
Felsefesi Bilim Dalı”nda Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.
Prof.Dr. Metin ÖZDEMİR(Başkan)
Doç.Dr. M. Kazım ARICAN (Danışman)
Yrd. Doç.Dr. Nuri ADIGÜZEL
Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. ../…./
Prof.Dr. Mehmet ARSLAN
Enstitü Müdürü
i
ÖZET
YALÇINTAŞ, İsmail, Maturidide Dini Tekelcilik, Yüksek Lisans Tezi,
Sivas, 2011.
İslam inanç akidesini sistemleştiren en önemli âlimlerden birisi İmam Mansur
el-Maturididir. Semerkand bölgesinde yaşadığı, gelen rivayetlerin çoğuna göre de
Türk olduğu anlaşılan Maturidi’nin ehlisünnet akidesinin sistemleşmesinde en önde
gelen kişilerden biri olduğu halde onun hayatı ve entelektüel kişiliği hakkında yeterli
bilgi mevcut değildir. Ancak onun eserlerinden etkilenerek yetişen âlimler onun
düşüncelerini gelecek nesillere aktararak kendisine nisbet edilen Maturidi’ye
mezhebini oluşturmuşlardır.
Hıristiyan Batı felsefesi ve teolojisi ekseninde tartışılan dini çeşitlilik
meselesi 20.yy.ın en önemli din felsefesi problemlerindendir. Bu tartışma
çerçevesinde ortaya çıkan meselelerden bir tanesi de dini tekelcilik kavramıdır. Buna
göre her bir din, mutlak hakikat ve kurtarıcılık konusunda kendisini ön plana
çıkartmakta, diğer din mensuplarını ise ya hiç hesaba katmamakta ya da diğer dinleri
kendi dinleri çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Bu çerçevede İslam
dininin inanç sisteminin oluşmasında en önemli payı olan İmam Maturidi’nin
görüşleri, son hak din İslam’ın bu meselelere yaklaşımı açısından büyük önem arz
etmektedir.
İmam Maturidi, Ulûhiyette, Ubudiyette ve Rububiyette tek ve bir olan
Allah’a yönelmeyi ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı ve teslimiyetin yalnızca
Allah’a ait olduğunu dile getiren bir din anlayışına sahiptir.
İmam Maturidi’de
sağlam delillere bağlı olan ve akla dayalı bir din anlayışı hâkimdir. Ona göre Taklide
değil, delil ve burhana dayanan din, hak dindir. Tüm peygamberlere indirilen
Allah’ın dini, delilleriyle kendini ortaya koyan Tevhid dini İslamdır.
Anahtar kelimeler: Maturidi, Tevhid, Dini Çeşitlilik, Dini Tekelcilik, İslam
ii
ABSTRACT
YALÇINTAŞ, İsmail, Religious Exclusivism in Maturidi, Master Thesis,
Sivas, 2011.
One of the most important scholars systematized Islamic religious faith is
Imam Mansur al-Maturidi. There hasn’t been enough information about his life and
his intellectual personality although Maturidi, known being lived in Samarkand and
based on the most of narratives having an Turkish origin is found out, is one of the
leading scholars on systematization of qualified on the sunna religious faith.
Scholars, improved themselves by being impacted of his Works, created Maturidi’ye
sect related to him by narrating his thoughts to future generations.
Issue of religious diversity debated within the scope of Christianity western
philosophy and Christian theology is one of the principal problems of religious
philosophy. One of the issues arising within the framework of this discussion is the
term of religious exclusivism. Accordingly, each religion trust themselves to the
forefront about absolute truth and being a redeemer but they either don't take
members of other religions account or they evaluate them in the framework of their
own religion. In this context, thought of Imam Maturidi having the greatest role in
the formation of belief system of Islamic religion is of great importance in terms of
last true religion, Islam’s approach to these issues.
Imam Maturidi has a sense of religion that expresses leading towards God
who is unique and single in godhead, adoration and magnanimity and accepting
nothing that have the same power with him and submission is solely God’s
belonging. Imam Maturidi had got a dominant sense of religion that roots tough
evidences and based on mind. According to him, true religion is evidential and proof
offering, not based on imitation. God’s religion sent to all prophets is proof offering
religion of Tawhid, Islam.
Key words, Maturidi, Unity, Religious Diversity, Religious exclusivism,
Islam
iii
İÇİNDEKİLER
ÖZET ................................................................................................................ İ
ABSTRACT ................................................................................................... İİ
İÇİNDEKİLER .............................................................................................. iii
KISALTMALAR ........................................................................................... vi
ÖNSÖZ ………………………………………………………………………...vii
GİRİŞ
BİR DİN FELSEFESİ PROBLEMİ OLARAK
DİNİ TEKELCİLİK
A1.
2.
3.
BCDEF1.
2.
3.
DİNİ ÇEŞİTLİLİK .................................................................................12
Dini Tekelcilik ..........................................................................................14
Dini Kapsayıcılık ......................................................................................16
Dini Çoğulculuk .......................................................................................18
DİNİ TEKELCİLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ ................................19
DİNİ TEKELCİLİĞİN FELSEFİ VE TEOLOJİK BOYUTU .............21
DİNİ TEKELCİLİĞİN TEMEL ARGÜMANLARI .............................25
DİNİ TEKELCİLİĞİN MANTIKSAL YAPISI.....................................33
VAHİY EKSENLİ DİNLER AÇISINDAN DİNİ TEKELCİLİK .........36
Yahudilik Açısından Dini Tekecilik ..........................................................37
Hıristiyanlık Açısından Dini Tekelcilik .....................................................38
İslam Açısından Dini Tekelcilik ................................................................41
BİRİNCİ BÖLÜM
İMAM MATURİDİ’NİN ENTELEKTÜEL KİŞİLİĞİ VE DÜŞÜNCESİ
A1.
B1.
İMAM MATURİDİ’NİN HAYATI ........................................................46
Doğumu ve Nesebi ...................................................................................46
İLMİ ŞAHSİYETİ...................................................................................47
Entelektüel Kişiliği ...................................................................................49
iv
2.
3.
4.
C1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
Hocaları ....................................................................................................52
Öğrencileri................................................................................................52
Eserleri .....................................................................................................52
MATURİDİNİN DÜŞÜNCE SİSTEMİ..................................................53
Ulûhiyet ....................................................................................................54
Ubudiyet ...................................................................................................57
Rububiyet .................................................................................................58
Nübüvvet ..................................................................................................60
İman-İslam ...............................................................................................63
Epistemoloji .............................................................................................63
Allah-İnsan İlişkisi....................................................................................68
İKİNCİ BÖLÜM
İMAM MATURİDİDE DİNİ TEKELCİLİK
A1.
2.
3.
4.
B1.
2.
4.
C1.
2.
3.
4.
D1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
EI.
HAK DİN, KURTARICI DİN VE SON DİN .........................................71
Delil ve İstikamet Dini Haniflik ................................................................73
Biricik, Üstün, Evrensel, Mükemmel ve Son Din ......................................77
Tevhid, Hak ve Allahın Dini İslam............................................................84
İman, İslam, Doğruluk ve Kurtuluş ...........................................................89
DİN ŞERİAT İLİŞKİSİ...........................................................................94
Tüm Peygamberlerin Dini Bir, Şeriatları İse Farklıdır ...............................95
Aklın Önceliği ve Vahyin Gerekliliği........................................................98
Nesh Edilmeyen Tek Şeriat: İslam Şeriatı ............................................... 104
ASLI DEĞİŞMEYEN TEK HAKİKAT: KUR’AN ............................. 106
Kur’anın İlahi Hakikat Olmasının Delilleri ............................................. 106
Kur’an Mesajının Diğer Mesajların Aslını Doğrulaması.......................... 108
Kur’an Dışındaki Mesajların Hakikat Değeri .......................................... 112
Mutlak Hakikat ve Konuşulan Dil ........................................................... 114
MATURİDİYE GÖRE ÖTEKİ: EHLİ KİTAP ................................... 116
İman Hakikati ve Kriterleri ..................................................................... 116
Ehli Kitabın Tanrı Tasavvuru .................................................................. 119
Hıristiyan Teolojisinin İrrasyonalizmi ..................................................... 121
Maturidi Perspektifinden Hıristiyanlık ve Mesih ..................................... 124
Mutlak ve Hakikatin Bilinçli İnkârı......................................................... 130
Yahudi ve Hıristiyan Düşüncesinde İslama Fobi ..................................... 135
Yahudi ve Hıristiyanların Kurtuluşu........................................................ 139
PEYGAMBERLİK VE SON PEYGAMBER...................................... 141
Hz. Muhammed’in Nübüvveti................................................................. 143
v
II.
Hz. Muhammed’in Nübüvvetinin Delilleri............................................. 144
a) Kendi Şahsı İle İlgili Deliller .............................................................. 144
b) Hissi Deliller ...................................................................................... 146
c) Akli Deliller ........................................................................................ 146
III. Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin Evrenselliği................................... 149
IV. Hz. Muhammed’in Üstünlüğü ................................................................. 150
F- İMAM MATURİDİ’NİN ÇAĞIMIZ AÇISINDAN DEĞERİ ............. 153
SONUÇ ......................................................................................................... 157
KAYNAKÇA ................................................................................................ 160
vi
:
KISALTMALAR
Ankara Üniversitesi
AÜİF. :
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Ayc.
:
Ayrıca
Bkz.
:
Bakınız.
C.
:
Cilt
Çev.
:
Çeviri / Çeviren
DİB
:
Diyanet İşleri Başkanlığı
Düz.
:
Düzenleyen
Ed.
:
Editör
H.
:
Hicri
A.Ü.
HSAK :
Hacı Selim Ağa Kütüphanesi
İFAV :
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları
İSAM :
İslamî araştırmalar merkezi
M.
Miladi
:
s.
:
Sayfa
Sa.
:
Sayı
Sad.
:
Sadeleştiren
No.
:
Numara
TDV.
:
Türkiye Diyanet Vakfı
TRS.
:
Tarihsiz
TSMK. :
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi
vii
ÖNSÖZ
Modern teknoloji ve küreselleşmenin etkisiyle beraber tüm dünyada ortak din
anlayışına doğru bir yöneliş gerçekleşmektedir. Küreselleşmenin ekonomide,
siyasette ve kültür alanında göstermiş olduğu etki, aynı şekilde dinler üzerinde de
etkili olmaya başlamıştır. Küreselleşmeyle beraber diğer dinlerin tek bir din
içerisinde eritilerek tek bir din modeli oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple
küreselleşmenin din konusunda bize sunduğu iki şeyden birincisi tek tip din anlayışı,
ikincisi ise, bütün dinlerin eşit mesafede kurtarıcılık iddiasının geçerliliğidir. Bu
sebeple, küreselleşme, dini çeşitlilik meselesini doğurmakta, bunun sonucunda da
dinlerin doğruluk, mutlak hakikat ve kurtarıcılık iddiaları tartışılmaktadır. Dini
çeşitlilik meselesi çerçevesinde tartışılan konulardan birisi de dini tekelcilik
anlayışıdır. Türkçeye dini dışlayıcılık diye çevrilmesine rağmen asıl çıkış noktası
itibariyle Hıristiyan teolojisi ekseninde tartışılan ve tek kurtarıcı dinin Hıristiyanlık
olduğunu öne süren ve diğer dinlerin ise uydurma dinler olduğunu dile getiren bir
anlayıştır. Bizim gayemiz ise; Hıristiyan teolojisindeki gibi savunmacı ve tutucu bir
tutumla bu meseleyi tartışmak değil, İslamın mükemmel Tevhid anlayışını deliller ve
burhanlar yoluyla ortaya koyarak, dini çeşitlilik konusuna farklı bir yorum
getirmektir. Bu açıdan bu meseleyi İslam akide sistemi çerçevesinde ele
alabileceğimiz en iyi kişinin de İmam Mansur-el Maturidi olduğunu düşündük ve bu
yönde bir çalışma yapmaya karar verdik.
Tezimiz bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde
konunun kapsamı içeriği yöntemi ile ilgili bilgiler verilecektir. Bir Din Felsefesi
problemi olan dini tekelciliğin doğuşu, gelişimi ve dinler açısından dini tekelcilik
problemine değinilecektir. Birinci bölümde İmam Maturidi’nin düşünce sistemi ve
entelektüel kişiliği üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde ise İmam Maturidi’de dini
tekelcilik çerçevesinde onun kurtarıcı din, mutlak hakikat ve öteki, ehli kitap
hakkında görüşleri, son ilahi hakikat olan Kur’an ve diğer kitapların tahrifatı,
nübüvvetin gerekliliği, temellendirilmesi ve Hz. Muhammed’in peygamberliği
üzerinde durulacak, İmam Maturidi’nin çağımız açısından değerlendirilmesi ile
viii
ikinci bölüm sonlandırılacaktır. Sonuç bölümünde ise tezin kısa bir değerlendirmesi
yapılacaktır.
Tezimiz APA alıntılama sistemine göre yazılmıştır. Ciltli eserlerin cilt
numarası kısaltılırken sayfa numarası cilt numarasından önce yazılmıştır. Bunun
sebebi ise, APA alıntılama sistemi tarafından otomatik olarak atanmasıdır. APA
alıntılama sisteminde yazarın soy ismi, eserin basıldığı yıl ve sayfa numarası
görüntülenmektedir. Bir yazarın aynı yıl içerisinde birden fazla eseri varsa tarihin
hemen sağına a,b,c gibi harfler kullanılarak birbirinden ayıt edilmesi sağlanmıştır.
Ayrıca İmam Maturidi Te’vilatül Kur’an isimli eserinin farklı nüshalarından alıntılar
yapılmıştır. Bunun sebebi ise eserler arasında bir karşılaştırma yapmak değil, farklı
ayet ve konuları faklı eserlerden okumaktan kaynaklanmaktadır.
Bu tezi yazdıran yüce Allah’a hamd ve onun Rasulü Hz. Muhammed (sav)
sonsuz salât ve selam olsun. Çalışmamızı hazırlarken yardımlarına ve engin
hoşgörüsüne sığındığım saygıdeğer danışman hocam Doç.Dr. M. Kazım ARICAN
beyefendiye, her zaman kapısını ve gönlünü bize açık tutan Yrd. Doç. Dr. Ali Osman
KURT beye, İmam Maturidi’nin Arapça kaynak eserlerinin tercümesinde zamanını
ve ilmini bizden esirgemeyen Sayın Akdağmadeni Müftüsü Nasuf YAYLAGÜL
hocama, Tevilatül Kur’an isimli esere ulaşmamda çok yardımcı olan Sakarya
üniversitesi araştırma görevlisi Harun ABACI kardeşime, Te’vilat’ül Kur’anın, Hacı
Selim Ağa Kütüphanesi nüshasını ulaştıran İslami Araştırmalar Merkezine (İSAM),
Te’vilat’ül Kur’anın el yazmasından faydalanmamı sağlayan Topkapı Sarayı Müzesi
Kütüphanesine ve bizleri yetiştirip bu günlere getiren Anneme ve Babama çok
teşekkür ederim.
Ayrıca tezin yazımında bana her türlü ilmi ve fikri desteği veren sevgili eşim
MEHTAP YALÇINTAŞ’a teşekkürü bir borç bilirim.
Oğlum Muhammed Bayezıd ve Kızım Fatma Zehra’ya……..
İsmail YALÇINTAŞ
SİVAS-2011
1
GİRİŞ
BİR DİN FELSEFESİ PROBLEMİ OLARAK
DİNİ TEKELCİLİK
Dini tekelcilik problemi Tanrı tasavvurundan kaynaklanan bir problemdir.
Tanrı kavramı ise din felsefesinin en temel problemlerinden birisidir. Bu çerçevede
Tanrının varlığı, onun sıfatları, onun hakkında konuşmak ve Tanrının tasavvur
edilme şekli ve mahiyeti öne çıkan problemlerdendir. Monoteizm ve teizm ekseninde
tartışılan bu meselelerde Yahudilik ve Hıristiyanlık ön planda olmuş aynı gelenekten
gelmesine rağmen İslam sürekli ihmal edilmiştir. (Aydın M. S., 2002, s. 177-178)
Hâlbuki din felsefesi bir veya birkaç dinin değil tüm dinlerin felsefesidir.
Dolayısıyla tüm dinleri ilgilendiren bu tür tartışmalar da tüm din mensuplarını hesaba
katmak gerekir ki istenilen sonuç alınabilsin. (Özcan, 1999, s. 9)
20.yüzyılın en önemli din felsefesi problemlerinden birisi ise dini çeşitlilik
meselesidir. Dini çeşitlilik fikriyle beraber karşımıza çıkan dini çoğulculuk, dini
kapsayıcılık ve dini dışlayıcılık anlayışları Hıristiyan teolojisinde tartışılmakla
kalmayıp Hıristiyanlık dışındaki dinleri de etkilemiş, bu tür tartışmalara diğer din
mensupları kayıtsız kalamamıştır. (Acar, 2008, s. 1) Günümüzün karmaşık
dünyasında modern iletişimler, turizm, eğitim alış verişi, göç ve uluslararası ilişkiler
kültürel bir bütünleşme üretmiş, bu tarz iletişim ve etkileşimin yansımaları
sonucunda dini geleneklerin inanç sistemleri de bundan etkilenmiştir. (Aydın M. ,
2005c, s. 11) (Peterson vd., 2006, s. 380) Ayrıca modern akademisyenlerin farklı
dinsel geleneklerden tercüme faaliyetleri ve bu metinler üzerinde yorumları ve
kültürel antropologların bu geleneklerin din ve kültür adına yapmış olduğu birçok
faaliyeti tasvir etmeleri dünya üzerindeki çeşitli dini gelenekler adına daha çok bilgi
sahibi olmamızda etkili olmuştur. (Albayrak, 2007, s. 274-276) Dinlerin doğruluk ve
mutlaklık iddiaları tartışılmış ve bunun sonucunda da dini çeşitlilik meselesi felsefi
ve teolojik olarak tartışılmaya başlanmıştır. Dini geleneklerin inanç sistemlerinde
2
Tanrı için kullanılan birbirinden farklı kavramlar dini çeşitlilik açısından önemli bir
problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Dini geleneklerin Tanrı için kullandıkları,
“Nihai Hakikat” , “En Yüce İlke”, “İlahi Varlık”, “Aşkın Varlık”, “Sonsuz İrade”,
“Sonsuz Zat” ve “Mutlak” gibi kavramlar yerine bu kavramların hepsini içine
alabilecek ve kapsayacak tek bir kelime veya kullanım “Tanrı” olarak karşımıza
çıkmaktadır. Yalnız bu kavram İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilahi
karakterdeki dinleri kısmen kapsamakla birlikte Hinduizm ve Budizm gibi Doğu
dinlerinin ilah tasavvurlarını tam olarak kapsamamaktadır. (Aslan, 2006, s. 155)
Ayrıca dinlerin teolojik sistemlerinde anlamlı olan ve her dinin müntesibi
tarafından farklı bir anlam yüklenen bu ilah tasavvurlarından soyutlanmış tek bir
Tanrı fikrine ulaşmak çok kolay ve basit bir iş değildir. Her bir dinin kendi geleneği
içinde anlamlı olan bu ilahlar kendi geleneğinden koparılarak bir felsefi kavram
haline getirilmeye çalışılırsa dini içerik ve fonksiyon açısından büyük sıkıntılar
oluşmakta ve istenilen sonuç alınamamaktadır. Bu tarz davranışlar dinlerin ahlaki
özelliklerini zayıflatmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. (Aslan, 2006, s. 156)
Bu açıdan dinin Tanrısı, felsefenin “Mutlak”ından daha aşağı bir düzeyde
bulunmadığı gibi onunla da aynı düzeyde değildir. (Aydın M. S., 2001, s. 130)
Dindeki Tanrı bir şahsa atfedilen vasıflara sahiptir. Felsefenin Tanrısı ise gayri şahsi
olup mutlaktır. Bu sebepten dolayı ikisinin eşit olduğunu söylemek doğru olmaz.
Mutlak, sonsuz, hareket etmeyen muharrik gibi şeyler mevcudatı olmayan soyut
kavramlardır. Lakin dindeki Tanrının mutlak ve sonsuz olan hareket etmeyen bir
yönü vardır. Tüm varlıkların üstünde ilahi aşkın bir varlık olarak tanımlanabilir.
(Aydın M. S., 2001, s. 148)
Dini geleneklerin hepsinin temelinde mevcut olup hiçbirinin de tıpatıp
benimseyebileceği “Mutlak Gerçeklik”, “İlahi Hakikat”, düşüncesi mevcut
gözükmemektedir. (Özcan, 1999, s. 11)
Dinlerin Tanrı Tasavvurları ve Mutlak hakikat arasındaki ilişkiyi iki ana
düşünce çerçevesinde incelemek mümkündür. Birincisi Yahudilikteki “Adonay”,
Hıristiyanlıktaki “Semavi Baba” ve İslam dinindeki “Allah” kavramlarının birer zat
ve şahıs, ikincinin ise Hint ve Doğu dinlerindeki “Şiva”, “Vişnu” ve “Sunyata” gibi
zat ve şahıs olmayan kavramlarla dile getirilen mutlak hakikat düşüncesidir. (Aslan,
3
2006, s. 163)Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinin kutsal kitapları incelendiği
zaman asli çıkış noktası olarak ortak özelliklerin ve benzerliklerinin olduğu
görülmektedir. (Aydın M. , 2005c, s. 11) Vahiy geleneğine sahip olan ve semavi bir
karakter taşıyan dinlerin müntesipleri Tanrıyı ilahi şahıs kategorisinde tasavvur
etmekte, O’nu iyi, âlim, kâdir ve sonsuz gibi bir kısım sıfatlar ile tasavvur
etmektedirler. (Aslan, 2006, s. 163)
Dini geleneklerin yerleşmiş inanç sistemlerinde aşılması en güç olan bu
problem açısından bakılırsa her birinde farlılık arz eden, biri diğerine uymayan
ulûhiyet düşüncelerini bir çatı altında veya bir isim merkezinde toplamak mümkün
gözükmemektedir. (Özcan, 1999, s. 15)
Semavi karakter taşıyan dinlerin ulûhiyet fikirlerinde bile bir birliktelik
mevcut değilken, dini çeşitlilik meselesinde semavi karakter taşımayan dinlerin de
hesaba katılması felsefi ve teolojik açıdan tartışılan meseleyi iyice zorlaştırmakta,
hatta sonuçsuz bırakmaktadır. (Özcan, 1999, s. 18)
Dini çeşitlilik meselesinin tarihi dinler tarihi kadar eski olmakla birlikte,
günümüzde tartışılan durumuyla Hrıstiyanlığın Avrupa’da Katoliklik ve Protestanlık
olarak ikiye ayrılıp mezhep hüviyetinden daha çok iki farklı din gibi anlaşılmaya
başlanmasıyla beraber aynı dini geleneğe sahip iki farklı grubun birbirlerine karşı
nasıl bir dini yargıda bulunacağı önemli bir problem oluşturmuş, bunun sonucunda
da meselenin günümüze kadar tartışılan bir problem olmasına sebep olmuştur. (Kılıç,
2004, s. 61,69)
20. Yüzyılda çeşitli sebeplerden dolayı Batı ülkelerine Müslümanlar başta
olmak üzere diğer din mensuplarının göç etmesi bu tartışmanın hem mahiyetini
değiştirmiş hem de sınırını genişleterek tüm dini gelenekleri ilgilendiren bir konuma
taşımıştır. Tartışma dini alanla da sınırlı kalmamış felsefi, siyasi ve sosyal açıdan da
tartışılmaya başlanmıştır. Böylelikle Hıristiyanlığın iki mezhebi arasında başlayan
tartışma zamanla Hıristiyan teolojisi ekseninden çıkarak bütün dinleri kapsayacak
şekilde geniş bir alana yayılmıştır. (Kılıç, 2004, s. 62,69) Dini çeşitlilik meselesinin
alt başlığı olarak tartışılan problemlerden bir tanesi de dini tekelciliktir. (Kılıç, 2004,
s. 68) Tekelci anlayış kendi dini geleneğini ve inancını nihai hakikat kabul edip,
diğer inanç sistemleri dışta tutma anlayışıdır ki bu her dini gelenek için söz
4
konusudur. Çünkü her din kendi mensubunu alternatif anlayışlara karşı sürekli diri
tutmakta bunu da ancak kurtarıcılık iddiasının olması durumunda yerine
getirebilmektedir. (Özcan, 1999, s. 17) Bunu örneklendirmek gerekirse Hıristiyanlar
III. yy.dan XIX. yy.a kadar “Kilise Dışında Kurtuluş Yoktur.” dogmasını ısrarla
savunup onun dışındaki hiçbir dinin doğruluk değeri bir tarafa Hıristiyanlık dışındaki
dinler için ilk defa aziz Justin tarafından dile getirilen “İsimsiz Hıristiyanlar”
anlayışını Katolik ilahiyatçı Karl Rahner öğreti haline getirerek “Vaftiz edilmemiş
Hıristiyanlar” şeklinde sistemleştirmiştir. Hatta İsa mesihi tanımayan halklar
mesihin geleneğiyle birebir irtibat halinde olmasalar da tüm yaşamlarında onun
gizemini muhakkak hissetmektedirler. Bu açıdan Misyonerlerin yaptığı faaliyetleri
İsa mesihi bu halklara tanıtmak, onların kurtuluşunu sağlamak şeklinde tanımlarlar.
(Adam, 2002, s. 14-15)
1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsülünde Katolik kilisesinin
dışarıya açılma kararı almasıyla birlikte gerek Hıristiyan gruplarıyla, gerekse diğer
dini geleneklerle diyalog anlayışını öne çıkarmış ve bunun sonucunda günümüzdeki
diyalog faaliyetleri başlamıştır. (Gündüz, 2008, s. 107) Ayc. (Altundal, 2002, s. 183)
Fakat kilisenin diyalog yapmaktaki amacı; salt insanları tanıma ve anlamaya dayalı
bir diyalog değil, karşısındaki kimseyi ihtida ettirmek yani Hıristiyanlaştırmaktır.
Onlara göre diyalog, yanlış yolda bulunan kişilerin, örneğin Müslümanların, İsa
Mesih’e imana çağrılmasıdır; bu da diyalogun açık ve doğru hedefi olmalıdır. Bu
bağlamda diyalog tartışmayı değil, kurtarmayı amaç edinmektedir. Kurtuluş ise
beklenilecek ve kendiliğinden oluşacak bir süreç değildir.
Bunun karşısındaki
insanlarla yapılacak samimi ve arkadaşlık duyguları çerçevesinde gerçekleştirilecek
bir diyalog süreci önemlidir. (Gündüz, 2001, s. 108) Bu da misyonerlik
faaliyetlerinin bir parçası ve önkoşuludur. Çünkü Katolik dünyasının bir nevi ilmihal
kitabı olan Kateşizm’de “Misyonerlik, karşılıklı saygıya dayalı dinler arası diyalogu
öngörür.” demektedir. Yani misyonerlik için diyalogu ön koşul olarak sunmaktadır.
Daha sonraki başka bir sayfada ise diyalog; “İncili henüz tanımamış kimselere İncili
vermek ve okutmaktır.” şeklinde misyonerliğin bir uzantısı olarak ifade edilir.
(Altundal, 2002, s. 185) Bu ifadeler Hıristiyanlık anlayışındaki mutlak hakikatin
yalnızca kendisinde bulunduğunu gösteren dini dışlayıcılık ifadeleridir. Karşılıklı
anlayış ve hoşgörü çerçevesinde oluşturulması düşünülen diyalog faaliyeti bile
5
misyonerliğin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm bu anlayışlar
Hıristiyanlık çerçevesinde oluşturulan ve bu eksende tartışılan dini dışlayıcılık
anlayışlarının tezahürleridir. Hıristiyanlığın diyalogu bile misyonerlik faaliyeti olarak
kullanması onun dini dışlayıcılık konusunda tarihinden pek fazla uzaklaşmadığını,
kurtarıcılığı ve mutlak hakikati yalnızca kendisinde görme anlayışının bir neticesini
göstermektedir.
İslam dini ise, kendisinin Hz. Âdemden, Hz. Muhammed’e kadar gelen vahiy
zinciriyle oluşmuş dinlerin öz itibariyle bir saydığı için dışlayıcı ve dışarıda tutucu
bir anlayışa sahip olmayıp bizatihi kuşatıcı bir anlayışa sahiptir. Bu yönüyle İslam
açık ve seçik bir din olup özünde ise tarihi bir evrensellik taşımaktadır. Ayrıca İslam
dinine göre gönderilen her rasul ve nebi insanları hak ve hakikate davet etmiştir.
(Gündem, 2000, s. 173)
Bu bağlamda İslam, vahye yalnızca kendisinin dayandığını iddia etmez.
Aksine kendisini semavi dinlerin bir üyesi olarak görür. Diğer bir ifadeyle hakikat
sadece Hz. peygamber ve Müslümanlara değil, peygamberler yoluyla tüm insanlığa
verilmiştir. Bu açıdan Kur’an, İslam kavramını bütün semavi dinlerin özü ve ortak
ismi olarak ifade eder. (Aslan, 2006, s. 29)
İslam günümüz Yahudi ve Hıristiyanlarını uydurma bir ilaha ibadet etmekle
değil, onu hakkıyla tanımamakla ve gereği gibi ibadet etmemekle suçlamaktadır.
Diğer bir ifadeyle Kur’an kendinden önceki vahiyleri inkâr etmek veya hesaba
katmamak için değil, aksine İsa ve Musa’nın mesajını bir hidayet kaynağı olarak
yeniden tesis etmek için gönderildiğini ifade etmiştir. (Aslan, 2006, s. 202)
İslam geldiği toplulukta bir yandan putperestliği eleştirirken, diğer yandan da
Yahudilik ve Hıristiyanlık çerçevesindeki yanlış Ulûhiyet düşüncelerini tenkit
etmiştir. Kur’an, Yahudilik ve Hıristiyanlık tarihinde bir takım yanlış fikirlerin dine
girdiğini, bunun da dinen sakıncalı olduğunu vurgulanmıştır. Buna ise Kur’an, tahrif
ve bozulma olarak değinmektedir. Bu görüşün İslam âlimleri tarafından değil, bizzat
Kur’andan kaynaklandığını inkâr etmek ise mümkün değildir. (Aydın M. S., 2000, s.
11)
6
İslam, için söylenilen en önemli şeylerden bir tanesi onun evrensel bir din
olduğudur. Hak ve hakikat iddiasına sahip olan her din evrensellik iddiasında
bulunur. Çünkü hak ve hakikat kişiye, topluma, zamana ve mekâna göre olmayıp bir
zamana ve bir topluma da inhisar edilemez. Sınırlı olan şey hakikatin kendisi değil,
onunla ilgili düşünceler, yorumlar ve sistemlerdir. Çoğulculuk bu yüzden hakikatin
kendisinde değil, onun anlaşılıp yorumlanmasındadır. (Aydın M. S., 2000, s. 10)
Bu bağlamda İslamın evrensellik iddiası Hıristiyanların tek kurtuluş fikrinin
tezahürü olan dışlayıcı bir tutum şeklinde oluşmamış, İslamın bizzat kendisinin ihtiva
ettiği inanç, düşünce ve prensiplerin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunları
ise birkaç başlık altında incelersek; birincisi Kur’an vahyinin Hz. Âdemden beri süre
gelen vahiy ırmağının bir devamı olup, bu zincirin son halkası olarak görmek
gerekir. “Allah katında makbul din İslamdır.” (Maide, 3/19) Hz. Muhammed
insanlığa getirmiş olduğu çağrıyla yeni bir din getirmek ve kendisinden önce gelmiş
peygamberleri reddetmek yerine onların getirdikleri dinin aslını ve özünü teyid,
tasdik ve tekid için gönderilmiştir. Bu yüzden Tevhid esası dinlerin değişmez özü
olmuştur. (Aydın M. S., 2000, s. 12) İslamın Mekke’de mevcut olan puta tapmayan
ve bir Allah’a kulluk edenler için Haniflik, onun dışında ise Yahudiler ve
Hıristiyanlar için, Ehli Kitap ismini telakki etmesi, kendisinden önce gelen vahiyleri
özü itibariyle kendi bünyesinde topladığını göstermektedir. İkincisi ise yeterliliktir.
İslam dininin evrensel olduğunu gösteren diğer önemli kanıt ise İslam dininin kendi
kendine yeterliliğidir. Buna da Maide suresinin 3. ayeti örnektir. Çünkü İslam
âlimleri her şeyden önce son din olmakla, mükemmel din olmak arasında organik bir
bağ kurmuşlardır. İslam tarihinde geleneksel bakış açısı çerçevesinde İslamın din
konusunda öteki din mensuplardan öğrenecekleri hiçbir şey yoktur. Çünkü dinimiz
tam anlamıyla yeterli bir dindir. (Aydın M. S., 2000, s. 13) Lakin son birkaç asırda
bu yeterlilik ve mükemmelliği Müslümanların ve Müslüman toplumların sosyal ve
ekonomik
hayatında
görmek
mümkün
gözükmemektedir.
Bu,
İslamın
mükemmeliyetinde ve yeterliliğinde mevcut olan bir noksanlık değil, Müslümanların
İslamı anlama, yaşama ve yorumlama sekliyle birebir bağlantılı olan bir durumdur.
İslam, mükemmel ve yeterli olmasına rağmen onun gereklerini yerine getirmeyen
Müslümanlar, kâmil ve yeterli olmayabilir. Üçüncü evrensellik ve üstünlük iddiasını
7
ise son peygamber ve son din kavramında görmek mümkündür. Yani Hz.
Muhammed’in son peygamber olması ve İslamın son din olması arasında ayrılmaz
bir münasebet mevcuttur. (Aydın M. S., 2000, s. 15) İslam evrenseldir, çünkü insanın
yaratılmasından itibaren tarih boyunca süre gelen hak dinin, yani “Allah katındaki
makbul dinin” (Âli İmran, 3/19) ta kendisi olmaktadır. İslamın son din olması kendi
kendine yeterli olmasını gerektirmektedir. İnsanlık var oldukça kıyamete kadar başka
din gelmeyeceği için insanların tüm ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması onun
evrenselliğini gösteren önemli delillerdir. İslam dışındaki diğer dinler bildirdikleri
vahiy ve mesaj açısından evrensel olmuş olsalar da zaman ve mekân açısında bu
dinlerin evrensel olduğunu söylemek hak ve hakikate aykırıdır. Oysa İslam, zaman
ve mekân da dâhil olmak üzere evrensel bir karakter arz etmektedir. Çünkü
kendisinden sonra başka hiçbir din gönderilmeyeceği için vahyin gelmeyeceğini,
dünya devam ettikçe de İslamın duracağını göstermektedir. İslam düşünce
dünyasında yeterlilik fikri kadar İslam dininin vahyin son halkası olup vahyin onunla
kemal noktasına ulaşıp sonlanması da, onun tek gerçek ve nihai son olduğuna
delildir. (Aydın M. S., 2000, s. 16) Bu şunu göstermektedir ki Allah’ın insanla olan
serüveni kıyamete kadar sürüp gider fakat Allah Hz. Muhammed’e(a.s) gönderdiği
tarzda bir mesajı, hiçbir insana -ki o insan isterse en mükemmel manada muttaki bir
kul dahi olsun-göndermemiştir ve de göndermeyecektir. (Aydın M. S., 2000, s. 17)
Bu da İslam dininin tek hak ve yegâne kurtarıcı din olduğunu göstermektedir.
İslam bu manada Batı dünyasındaki bir ideoloji veya Hıristiyan teolojisindeki
salt bir dışlayıcılık mantığı güderek “Ben varsam başkası yoktur.”
anlayışı
öngörmez. İslamın evrensellik fikri onun Tevhid dini olduğunu, sadece bir olan
Allah’a inanmayı temel almakla kalmayan, birlik ve bütünlük arz eden bir insan ve
toplum bilinci kurmayı gaye edinen, tüm insanların kurtuluşu için çalışmayı öngören
bir din olmasıyla paraleldir. Ayrıca Kur’an diğer din mensuplarını da kendi evrensel
ve değişmez olmayan bir noktaya davet ederek adeta onlara kurtuluş anahtarı sunar.
Bu da İslamın birleştirici ve bütünleştirici bir din olduğunu gösterir. (Aydın M. S.,
2000, s. 25) İslam ne mistik bir inanç ne de bir felsefi sistemdir. O, Allah’ın
yarattıkları için koyduğu kanunlara uygun bir hayat tarzı ve yoludur. İslamın en
8
büyük işi insanın maddi ve manevi hayatı arasında tam bir uzlaşma meydana
getirmektedir. (Esed, 2001, s. 23)
İslam dünyasında, İslamın Evrenselliği tartışılma konusu dahi edilmemiştir.
İslam peygamberi Mekke’de puta tapan insanları bu yanlış inançtan vazgeçirmek ve
daha çok Medine bölgesinde yaşayan Yahudi ve Hıristiyanları da kendi kitaplarının
aslına uymaya davet için gönderilmiştir. Puta tapan Araplar İslam peygamberinin
getirdiği hak ve hakikate karşı çıkmış, daha sonra ise Yahudiler yeni peygamberlik
iddiasına karşı çıkmış, Kur’an da putperestlerden ve müşriklerden sonra Yahudileri
de tenkit etmişlerdir. Nihayet bu kavme Hıristiyanlar da katılmıştır. Kur’an bunları
da muhaliflerin safına dâhil etmiştir. Bu yolla da İslam yavaş yavaş iki büyük ilahi
dinin yanında bir din değil, tek hak din anlayışını yerleştirmiştir. Daha sonraları da
İslamın, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi aslı bozulmuş dinlerin yanında evrensel
olduğu inancı gelişerek yerleşmiştir. (Aydın M. S., 2000, s. 10)
Bundan da anlaşılıyor ki, İslamın evrensellik fikri Kur’an vahyinin bizzat
kendisidir. Onun belli şartlar altında yapılmış yorumu ve belli durumlar için öne
sürülmüş tatbikatı değildir. Günümüz dünyasında İslamın evrensellik bazında eleştiri
alması da bu açıdandır. Zira Kur’an vahyinin evrensel olmadığı değildir. (Aydın M.
S., 2000, s. 22) Özet olarak İslam dininin evrenselliği, tüm dünyadaki insanları,
toplum hayatının tüm kesimlerini aydınlatmak ve onları iki âlemde de kurtuluşa
eriştirmek gibi bir amacı kendinde görür. (Aydın M. S., 2000, s. 17)
İslam diğer dinlerden farklı olarak çeşitli kültürel ve sosyolojik durumlarla
uzlaştırılması mümkün olan, aklın ruha ait bir yöneliş ve görüşü değildir. Bilakis
İslam başlı başına bir kültür âlemi ve sınırları da belli olan sosyal bir nizamdır.
Yabancı bir medeniyetin Müslümanlara uzattığı hiçbir şey araştırmaksızın ve
sorgulamaksızın kabul edilemez. (Esed, 2001, s. 20)
Yaşayan bir din olarak İslam dininin bütün değişimlere kapalı olduğunu iddia
etmek ile tarihin seyri içerisinde İslamın modernitenin tüm normlarını kabul
edeceğini söylemek aynı şeydir. İslam, Kur’anın bildirdiği itikat esaslarından ve
ibadet anlayışından kesinlikle değişmeyecek unsurları barındırdığı gibi Kur’ana
dayalı bir dini hayatın oluşturulmasında ise değişime açık unsurları birlikte ihtiva
9
eden bir dindir. Bu açıdan İslamın büyüyüp gelişmesi yalnızca Kurânî hakikatlerin
açılımıyla mümkündür. (Aslan, 2006, s. 65) İslam dininin fikri bakımdan,
Hrıstiyanlığın
zaman
içerisinde
değişim
göstererek
modernitenin
seküler
prensipleriyle uyuşması gibi bir gelişim ve değişim göstermesini beklemek boş bir
hayalden başka bir şey değildir. Batı dünyasının inanç hürriyeti ve özel hayatın
tercihi çerçevesinde cinsel hürriyet ve eşcinselliğe karşı vermiş olduğu özgürlüğü,
İslam dininin bu konudaki kesin tutumu, İslamî prensipler ile modernite arasındaki
uçurumu göstermek bakımından çok önemlidir. (Aslan, 2006, s. 66)
Aslı bozulmayan ve tek hakikat ve yegâne kurtuluş olan İslam dini reforma
ihtiyaç hissetmeyecek kadar mükemmel bir dindir. Çünkü İslam noksanlığı olmayan
tam ve eksiksiz bir dindir. Asıl reform Müslümanların yapmaya mecbur olduğu
Kurânî emirlere tekrar dönmek, onların gaflet ve tembelliğini reformize etmektir.
Zira İslamın sanılan ve mevcut olmayan kusurları değil, Müslümanların kusur ve
kötülükleri ıslah edilmelidir ki İslam tarihteki şerefli yerini tekrar alıp, insanlığa tek
kurtuluş reçetesi olan barış, huzur ve saadeti sunabilsin. (Esed, 2001, s. 103)
Saf ilahi hakikate sahip olması açıdan İslam tüm insanlığın kurtuluşu için
kendisini sorumlu ve yetkin olarak görür.
Ayrıca Yahudi ve Hıristiyan Tanrı
anlayışlarında tahrif unsurlarının bulunması sebebiyle yalnızca İslamın Tanrı
anlayışının doğru olduğu dile getirilir. (Watt, 1997, s. 174) Kur’an Allah tarafından
vahyedilmiş dini ve ahlaki hakikatleri ortaya koymaktadır.
Kur’an bu yönüyle
evrensel bir geçerlilik arz etmekte ve 21.yy. ve daha ötesi olan kıyamete kadar
geçerli kurallarıyla ayakta sapasağlam kalacak ve insanlığı bir meşale gibi
aydınlatacak tek mutlak hakikattir. (Watt, 1997, s. 178)
İslamın evrenselliğini tekrar dünyaya hissettirmek için, İslamî temel bir görüş
benimsenerek, Müslümanların yaratıcı fikirler üretmeleri Batıyı kayıtsız bir şekilde
taklidi bırakmaları gerekmektedir. Çünkü Batıyı taklid eden Müslüman kısa bir
zaman sonra tatminkâr ve uyumkâr bir tavır takınmaya başlıyor. Bu ise İslamî ruhu
yok ediyor. Müslüman düşünürlere ise bu ruhu veren İslam dinidir. Burada
Müslüman düşünürlerin kendi geleneklerini özümseyerek Batı ekseninde geliştirilen
her türlü fikri İslamileştirerek temelinde İslamî ruh ve imanın olduğu, kendilerine
10
özgü bir medeniyeti ancak bu şekilde inşa edebilirler. Zira İslamın evrenselliğinin
dünyaya hissettirildiği önceki dönemlerde Müslümanlar Hint, Yunan ve Pers
bilimlerini bu şekilde kendi medeniyetleri içerisinde eritmişlerdir. (Uyanık, 2001, s.
116-117)
Bugün
Müslümanların
karşılaştığı
birçok
problemin
çözümü
yine
kendilerinin elindedir. Zira Müslümanların önüne iki seçenek sunulmaktadır.
Bunlardan birincisi Batı medeniyetini taklit etmek, ikincisi ise tek hakikat ve
kurtuluş olan gerçek Müslümanlık yolunu seçmektir. Birinci yolu seçerse kendini
oyalamak ve oyun oynamaktan başka bir iş yapmaz. Şayet ikinci yolu seçerse işte o
zaman kendi geçmişiyle ve kudretiyle canlı bir geleceğe doğru yol alacaktır. Bu yol
ise kurtuluş bekleyen milyonlarca insanın imanını kurtaracak tek kurtuluş yoludur.
(Esed, 2001, s. 78) Bu ise kendimize olan güven duygusunu yenilemekten
geçmektedir. (Esed, 2001, s. 107)
Yeniden İslamın emirlerine dönmek ve bu emirleri eyleme dönüştürmek için
dışarıdan alacağımız hiçbir yeni prensip bulunmamaktadır. Terk edilmiş prensiplere
dönüldüğü takdirde hakikat ve mutlaklığın anahtarına kavuşarak hem Müslümanlar
kendisini hem de tüm insanlığa kurtarmak için bir adım önde olacaklardır. (Esed,
2001, s. 104) Bu konuyu Merhum Mehmet Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’andan
alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” dizeleri en güzel şekilde
özetlemektedir. (Ersoy, 1992, s. 351) Müslümanların, İslamın evrenselliğini ve
mükemmelliğini tüm dünyaya ispat etmelerinin tek yolu da mutlak hakikat olan
Kur’anın buyruklarını hayata geçirmelerinde gizli olsa gerektir.
İslamın evrensellik ve mutlak hakikat fikrini Tevhid ve Ulûhiyet bağlamında
sistemli bir şekilde savunan düşünürlerden birisi de İmam Mansur el-Maturididir.
Maturidi’ye göre Fazilet ve üstünlük bakımından İslam dini diğer dinlerden üstün
olup, diğer dinler ile bu konuda herhangi bir kıyaslama mümkün değildir. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.III/401)
İmam Maturidi İslam dışındaki dinlerin mensuplarının bir olan Allah’a
ezelilik sıfatını nisbet etmelerine rağmen daha sonra O’nun cisme büründüğünü ileri
sürmüşler, bir kısmı da onun “oğlu vardır” demişlerdir. Bu tür düşünceler Allah’ı
11
yaratılanlara benzetmektir. Bu ise aklen ve mantıken imkânsız bir durumdur. Ezelde
Allah’tan başka hiçbir şey yokken Allah vardı. Şimdi de ezelde olduğu gibidir.
Ezelde kendisinden başka hiçbir şey yokken, o nasıl onlara benzeyebilir. Zaten tek
olmanın manası da budur. O’nu Yaratılanlara benzetmek, Tevhid ilkesine aykırıdır.
Allah zatında, sıfatlarında ve azametinde bir ve tek olup, yaratılanlara benzemez. (ElMaturidi E. M., 2003a, s. 174-175) Allah düşünme yeteneği olan tüm insanlara genel
anlamda bir Tevhid anlayışı ve Tevhid inancı vermiştir. Fakat insanların bir kısmı bu
inancı çeşitli yorumlarla bozmuşlardır. Yalnızca İslam inancının müntesipleri,
Allah’ın kendilerine fıtrat gereği verilen Tevhid anlayışına sadakatle bağlı
kalmışlardır. Bu da Tevhid inancını hakkıyla koruyup, gözeten tek dinin İslam dini
olduğunu göstermektedir. Diğer din mensupları ise Tevhid anlayışını zaman
içerisinde tahrif ederek bozmuşlardır. (El-Maturidi E. M., 2003a, s. 175-176) İmam
Maturidi’ye göre tüm peygamberler İslam dini üzerine gönderilmişlerdir. (ElMaturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 611a)
Tüm peygamberlerin ve rasullerin dini bir ve tektir. Diğer peygamberler ile
Hz. İbrahim’in dini arasında ihtilaf yoktur. Hepsi de tevhide çağırmışlardır. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. 505-507) Tek hakikat olan İslam dini ise bu
Tevhid geleneğinin son halkasıdır ve sadece İslam dini insanlığı dünya ve ahiret
mutluluğuna götürecektir.
Bu bağlamda Tezimizde Maturidi’nin, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e
kadar devam edip gelen Tevhid geleneği, birikimsel olarak değerlendirmeye tabi
tutulacaktır. “Maturidide Dini Tekelcilik” tezimize hem süre gelen bu gelenek hem
de şeriatların tarihi seyri ve birikimselliği açısından yaklaşılacaktır. Ayrıca
Maturidi’nin bu meseleye Tevhid ve Ulûhiyet açısından yaklaşması da Tevhid
düşüncesini ön plana çıkartmaktadır.
Biz İmam Maturidi’de dini tekelcilik konusunu ele alırken İmam
Maturidi’nin iki önemli eseri olan Kitabüt Tevhid ve Tevilatül Kur’an adlı eserinde
kendisinin de diğer dinleri bu çerçevede değerlendirdiği görmekteyiz. Bu açıdan
Maturidi’nin kendi döneminde tartışılmayan ve kendisine yabancı olan dini tekelcilik
problemini vahiy eksenli dini gelenekler ve Maturidi’nin Tevhid eksenli düşünceleri
çerçevesinde değerlendireceğiz.
12
A-DİNİ ÇEŞİTLİLİK
Günümüz din felsefesinin temel görevlerinden bir tanesi de dinlerin birbiriyle
olan ilişkilerinde bir düşünce sistemi oluşturmaktır. (Albayrak, 2007, s. 273) Dinler
arası ilişkinin hız kazandığı günümüz dünyasında bu ilişkinin bir tarafı olan
Hıristiyan Batı dünyası kendi dini geleneğini küreselleşme ve dinler arası diyalog ile
Hıristiyanlık dışındaki dinlere sunması sonucunda, diğer dinlerin ve mensuplarının
bu olaya kayıtsız kalamayacağı aşikârdır. Dinlerin gayb âleminin varlığı ve
özellikleri hakkında doğruluğu bilimsel olarak test edilmesinin imkân dâhilinde
bulunmayan hakikat iddiaları ve de her dinin bu iddialarının çoğu zaman birbiriyle
çelişmesi, dinlerin çokluğunu bir problem olarak ortaya çıkarmaktadır. (Aslan, 2000,
s. 17) Bunun gözüken tarafı ise, günümüz dünyasında insanların bir dini
benimsemesinin genel olarak toplumun ve mensup olduğu ailenin etkisine bağlı
olmasıdır. Bir insan genel olarak Müslüman bir toplum içerisinde dünyaya gelmiş ise
Müslüman, Hindu bir toplulukta meydana gelmişse Hindu dinini benimsemektedir.
(Kılıç, 2004, s. 69)
Dinlerin
metafizik
düşünce
çerçevesinde
ortaya
çıkan
farklılıkları,
mensuplarının kurtuluş için öngördüğü temel prensipler ve mensuplarının mutlak
hakikat iddiaları, felsefi ve teolojik anlamda din felsefesinin bir problemi olan dini
çeşitlilik meselesini ortaya çıkarmıştır. Dinlerin çeşitliliği ve bununla beraber ortaya
çıkan problemler yalnızca tek tanrı inancı ve mutlak hakikat iddiasında bulunan
kimseler açısından bir anlam taşımaktadır. Zira dinleri, insanın zihni bir faaliyeti
olarak gören kimseler için ne bu dinlerin gerçekliği ne de iddiaları, problem ve
sorunları hiçbir mana ve önem taşımamaktadır. (Aslan, 2000, s. 18)
Dini çeşitlilik meselesinin tarihi, dinler tarihi kadar eski olmakla birlikte
günümüzde bu problemin tartışılan haliyle Avrupa’daki Hıristiyan dünyasının
mezheplere ayrılarak Katolik ve Protestanlığın iki farklı din gibi ortaya çıkıp
taraflardan birinin diğeri hakkında nasıl bir dini yargıda bulunacağı meselesi bir
problem olarak kendini göstermiştir. 20.yüzyılda Batı ülkelerine yaşanan göçler
sonucunda sadece Hıristiyanlık ile sınırlı olan bu problem daha sonra hem diğer din
mensuplarının bir problemi haline gelmiş, hem de felsefi, siyasi ve sosyal açıdan
13
tartışılan bir problem haline gelmiştir. Bu durum günümüz dünyasında diğer dinler
açısından da tartışılan bir problem olmayı sürdürmektedir. (Kılıç, 2004, s. 69)
Teolojik
bağlamda dini çeşitliliğe
felsefi
olarak 3
başlık altında
yaklaşılmaktadır. Bunlar Tekelcilik/Dışlayıcılık, Kapsayıcılık, Çoğulculuk olarak
karşımıza çıkmaktadır. Hıristiyan olmayan insanlara karşı Hıristiyanlığın tutumu ve
düşünce tarzı tekelcilik, kapsayıcılık ve çoğulculuk şeklinde cereyan etmektedir.
(Arıcan, 2009, s. 26) Dini çeşitlilik meselesi, sadece tek bir dinin hak, doğru ve
kurtuluşa ulaştırdığını savunan dini dışlayıcılık veya dini tekelcilik, kabul edilen bu
hak din ile birlikte başka dinlerde de kurtarıcılık ve hakikat kalıntıları bulunduğunu
kabul eden dini kapsayıcılık, hakikat ve kurtarıcılık açısından tüm dinleri eşit kabul
eden dini çoğulculuk şeklinde kategorize edilmiştir. (Kılıç, 2004, s. 68)
İnsan hayatında dinin yer edinmeye başlamasıyla birlikte farklı din tezahürleri
ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da dini çeşitlilik meselesi günümüz dünyasında
çağdaş bir problem olarak tartışılmaya başlanmıştır. Burada şu soruyu da sormak
gerekir. Eğer tek bir tane mutlak gerçek varsa neden birden çok din vardır? Ya da
sadece bir tane din doğru ise diğer dinlerin anlamı ve önemi nedir? Ya da bütün
dinler doğru ise tüm dinlerin aynı şeyleri söylediğini düşünebilir miyiz? Farklı
şeyleri söylüyorlarsa aralarındaki çelişkiyi nasıl anlatabiliriz veya temel ilkeler
açısından aynı şeyleri söylüyorlar mı? Tanrının peygamberler aracılığıyla gönderdiği
vahiyler birbiriyle çatışır mı? Tüm insanlığı kapsayacak şekilde mi gelmiştir, yoksa
sadece belli bir milleti ve kavmi kurtaracak şekilde midir? Evreni yaratan Tanrı
yarattıkları arasında ayrım yapabilir mi? (Albayrak, 2007, s. 277) Bu gibi sorular
dinlerin mutlaklık düşünceleri üzerine tekrar bir zihin yormanın gerekliliğini
göstermektedir. Bu da bir din felsefesi problemi olarak günümüz dünyasında çözüm
üretilmesi ve üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu meselelerle ilgili sorulara
din bilimleriyle uğraşan insanlar birçok farklı görüş ortaya koyarak cevap vermeye
çalışmışlardır. İster istemez dinin ve inançların yaşandığı bir dünyada yaşamak
insanları dinlerin karşılaştığı bu gibi problemlerle karşı karşıya getirmekte ve hiçbir
din mensubu da bu tür meselelere kayıtsız kalamamaktadır. (Arıcan, 2009, s. 27)
Dini çeşitlilik bütün dinlerin ve inançların kurtuluş için ortaya koydukları yolları ve
esasları ifade eden bir problem olarak gözükmektedir. Dini çeşitliği oluşturan
14
tekelcilik, çoğulculuk ve kapsayıcılık düşüncesine çeşitli din mensupları, kurtuluş
meselesi açısından yaklaşmaktadır. Mesele kurtuluş ve mutlak hakikat çerçevesinde
tartışılmaktadır. (Arıcan, 2009, s. 29) Dini çeşitliliği oluşturan meseleler üç başlık
altında tasnif edilebilir.
1. Dini Tekelcilik
Türkçeye “Tekelcilik” veya “Dışlayıcılık” olarak tercüme edilen dışlayıcılık
veya
tekelcilik
(exclusivizm),
hususiyetçilik
(absolutism)
ve
kısıtlayıcılık
(restrictivism) gibi farklı yaklaşım ve anlam biçimlerini de ifade etmektedir. Dini
tekelcilik, kurtuluş, mutlak hakikat, gerçeklik, insanın kemale ermesi veya dinin
nihai amaç ve gayesi her ne ise bu iddiaların yalnızca tek bir dinde bulunduğunu ve
sadece onun vasıtasıyla gerçekleştiğini ifade eder. (Peterson vd., 2006, s. 383) Yani
yalnızca kendi din mensuplarının kurtuluşa ereceğini ve diğer insanların bu dini
kabul etmedikçe kurtulamayacağını savunan sadece tek bir dinde mutlak hakikat
olduğunu, bununla uyuşmayan diğer dinlerin yanlış ve geçersiz olduğunu savunan bir
paradigma olarak tanımlanmaktadır. (Aslan, 1998, s. 146) Ayc. (Yazoğlu & Aydeniz,
Dini Çoğulculuk John Hiçk'in Düşüncesi Etrafında Tartışmalar, 2006a, s. 9)
Dolaysıyla tek bir doğru din vardır. Bunun dışındaki tüm dini gelenek ve inançlar
yanlıştır. Bu tek doğru dinin dışında kalan diğer din mensupları ne kadar ahlaklı, ne
kadar yüce bir şahsiyete sahip ve ne kadar kendi dininin emir ve buyruklarını yerine
getirseler de bu tek mutlak dine girmedikçe kurtuluşu gerçekleştiremezler. (Arıcan,
2009, s. 31) Tekelci anlayış özellikle Hıristiyanlığın yaklaşımını yansıtmakla beraber
diğer dinlerin mensupları da bu görüşü benimseyip kabul etmektedirler. (Köylü,
2001, s. 59) Ayc. (Arıcan, 2009, s. 32)
Geleneksel dünya dinlerine baktığımız zaman, çoğunun insanı kurtaran
hakikati yalnızca kendilerinde görerek yarıştıklarına şahit olmaktayız. Her dini
topluluk kendi kutsal kitabının hakikat, diğerlerinin ise kendi hakikat değeri taşıyan
fikirlerinden faklılaşan yönlerini açısından yanlış olarak telakki etmektedir. Bu
açıdan her dini gelenek kendisini ve kendi yolunu mutlak hakikat ve sonsuzluğa
giden yol olarak görür. Yahudiler açısından Tanrı, ilahi vahyi peygamberler yoluyla
15
İsrail oğullarına bildirmişken; Müslümanlar açısından ise Allah son ilahi vahyi Hz.
Muhammed vasıtasıyla insanlığa sunmuştur. (Aslan, 2006, s. 128)
Tarih içerisinde tüm dinler kendi kimliklerini bu anlayış çerçevesinde ifade
ederek korumaya çalışmışlardır. Hıristiyanlık kendi tarihi boyunca dışlayıcı anlayışı
savunmuştur. (Aslan, 1998, s. 146) Yeni ahitte Hz. İsa’nın “Her şey babam
tarafından bana verildi. Ve babadan başka hiç kimse oğlu bilmez, oğuldan ve oğlun
keşfetmeyi dilediği kimseden başkası babayı bilemez.” (Matta, 11/27) ve “İsa ona
dedi ki; yol ve hakikat ve hayat benim ben vasıta olmadıkça babaya kimse gelemez.
Eğer beni tanımış olsaydınız. Babamı da tanımış olurdunuz.” (Yuhanna, 14/6) dediği
rivayet edilir. Yine yeni ahitte rasullerin işleri bölümünde “Ve başka hiçbirinde
kurtuluş yoktur. Çünkü gök altında adamlar arasında verilmiş başka bir isim yoktur
ki onunla kurtulabilelim.” (Rasullerin işleri, 4/12) Yeni ahitteki bu ifadelerden
hareket eden Hıristiyanlar, Hıristiyanlığın tek kurtuluş yolu olduğu sonucuna
varmışlardır. Hıristiyanlık Tarihi içerisinde Katolik anlayış tarafından bu ve benzeri
ifadeler “Kilise dışında kurtuluş yoktur.” şeklinde sloganlaştırılmıştır. (Aslan, 1998,
s. 147) İşte İncil metinlerinden alınan bu ifadeler şunu göstermektedir ki; bu
metinlere dayanarak gösteren Hıristiyan Batı dünyası yıllarca tek doğru dinin kendisi
olduğunu
kabul ederek
tarih
boyunca
sürekli
misyonerlik
faaliyetlerinde
bulunmuşlardır. (Köylü, 2001, s. 13)
Katolik Hıristiyan dünyası II. Vatikan Konsülü (1963-1965) ile tarihinde ilk
defa dışlayıcı anlayışı biraz yumuşatarak diğer din mensuplarının da kurtuluşa
erişebileceği ifade edilmiştir. Katolik dünyası dünyadaki değişmeleri özellikle
globalleşme ve küreselleşmenin ortaya çıkardığı yeni durum karşısında dışlayıcı
anlayıştan vazgeçerek daha kuşatıcı ve kapsayıcı bir anlayışı savunmaya başlamıştır.
Katolik kilisesini bu anlayışa sevk eden en önemli sebeplerden birisi dünyada bilim
ve teknoloji alanındaki gelişmelerin hız kazanması karşısında eski söylemi
(dışlayıcılık) savunmanın artık zor ve güç olmasıdır. (Aslan, 1998, s. 148) Lakin
Hıristiyanlık (kilise) bu konsül de diğer dinlerin doğru olabileceğini açıkça ifade
etmemiş, diğer din mensuplarını Hıristiyanlığa giriş aşamasında (hazırlığında)
olarak görmüş ve diğer din mensuplarını “Anonim Hıristiyanlar” şeklinde
16
tanımlamıştır. (Albayrak, 2007, s. 290-291) Ayc. (Peterson vd., 2006, s. 400) Ayc.
(Yaran, 2002, s. 186)
Batı Hıristiyan dünyasında dini tekelcilik görüşünü savunanlara göre tek ve
yegâne din Hıristiyanlıktır. İnsanlar yalnızca Hıristiyanlık sayesinde kurtuluşa
erebilirler. Onun dışındaki tüm dinler yanlış ve geçersizdir. Bundan dolayı
Hıristiyanlığın dışındaki insanlar ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, ne kadar güzel
işlerle uğraşırlarsa uğraşsınlar ve ne kadar yüce bir ahlaka sahip olurlarsa olsunlar
İsa’ya inanmadıkları sürece kesinlikle onlar kurtuluşa eremezler. (Köylü, 2001, s. 13)
2. Dini Kapsayıcılık
Türkçeye kapsayıcılık, indirgemecilik veya inhisarcılık diye çevrilen
Inclusivism; bir dinin kutsal kitabında ve teolojisinde kendisinin mutlak doğru
olduğunu kabul ederken, farklı dinlerin doğru ve Tanrı’nın vahyini faklı yer ve
zamanlarda farklı isimlerle başkalarına da gönderebileceğini savunan bir düşüncedir.
(Arıcan, 2009, s. 34) Kapsayıcılık paradigması, bir dinin kendisini kurtarıcı hakikatin
ve nihai gerçekliğin en doğru, mutlak ya da en mükemmel şekli olarak ifade
etmesiyle birlikte aynı hakikatin başka dini gelenekler tarafından da gerçekleştirildiği
takdirde kurtuluşa ulaştırmasıdır. (Albayrak, 2007, s. 287-288) Asıl kurtuluş yolunun
Hıristiyanlık olduğunu iddia etmekle beraber diğer dinlerde de kurtuluşun mümkün
olabileceğini savunan bir düşüncedir. Bu yaklaşım daha ziyade Hıristiyan kaynaklı
olduğu için teoloji ve din felsefesi ekseninde sistemleşmiş bir Hıristiyan düşüncesi
olarak karşımıza çıkmaktadır. Yahudilik ve İslam açısından henüz temellendirilen
kapsayıcılık düşüncesi oluşmadığı için bu olay karşısında Yahudilik ve İslam
açısından geliştirilip sistemleştirilen bir paradigma mevcut değildir. (Aslan, 1998, s.
151) Hıristiyanlık âleminde dışlayıcılığın aşırılığının karşısında öteki dünya dinlerine
daha pozitif bir yaklaşım olan kapsayıcılık fikri yaygınlık kazanmıştır. Kapsayıcılığa
göre kurtuluş sadece İsa mesih yoluyladır. Tanrı tüm dünyayı yaratmış, İsa mesih de
tüm insanlık için kendi canını feda etmiş, kutsal ruh da tüm yaratılanlara hayat
vermekteyse, kurtuluşu tüm insanlar için görmek yanlış olmasa gerektir. Kapsayıcı
anlayışa göre Hıristiyanlığın dışındaki insanlarda kurtuluşun kapsamı içerisindedir.
Dışlayıcılık da olduğu gibi yine tek bir doğru ve gerçek dinden bahsedilmekle
17
birlikte öteki dinlerde yanlış ve batıl görülmez. Kesin ve doğru olan bu dinin bazı
yansımalarını diğer dinlerde görmek mümkündür. (Yaran, 2002, s. 183)
Kapsayıcılığın en önemli temsilcilerinden birisi olan Alman Katolik Teolog
Karl Rahner’dir. Rahner’i kapsayıcılık da ön plana çıkaran en önemli olay onun
Hıristiyanlığın dışındaki insanlar için kullandığı “Anonim Hıristiyanlar” kavramıdır.
Rahner’e göre Hrıstiyanlık dışındaki din mensupları farkında olmasalar da
Hıristiyandırlar. Ve bundan dolayı da Allah’ın rahmetine kavuşup kurtuluşa
erecekleri ümit edilir. (Aslan, 1998, s. 153) (Yazoğlu & Aydeniz, Dini Çoğulculuk
John Hiçk'in Düşüncesi Etrafında Tartışmalar, 2006a, s. 10) Rahner’e göre
Hrıstiyanlık dışındaki tüm din mensupları Tanrının faaliyetini Hıristiyan anlayışı ile
anlamasalar da Tanrının ruhu onların hayatlarında iş başındadır. Onlar bilinçli ya da
bilinçsiz olarak Tanrıyı anar ve ona ibadet ederler. Bu insanlara Rahner “Anonim
Hıristiyanlar” ifadesini kullanmıştır. (Peterson vd., 2006, s. 400)
Dini kapsayıcılık anlayışına göre Hıristiyan olmayanlar da Hıristiyan
kurtuluşunun kapsamına alınmaktadır. Kapsayıcılık anlayışına göre ilahi lütuf bütün
dinler de farklı derece de sergilenmiş olabilir. Her ne kadar bu modele göre diğer
dinler hakkında yeni ve olumlu şeyler söylense de yine de kurtuluş için kilise
zorunludur. (Arıcan, 2009, s. 36-37) Ilımlı ve diyaloga açık görünen kapsayıcı
modelin teolojik temelinde İsa mesih itikadı bulunmaktadır. İsa kurtuluşun asli
unsurudur. Tanrının hakikati ve kurtarıcı merhametinin ortaya çıkması yalnız ve
yalnız İsa’nın ölümü ve yeniden dirilmesiyle mümkün olmaktadır. (Albayrak, 2007,
s. 293) Hıristiyanlık çerçevesinde oluşan kapsayıcılık fikri karşımıza kapsayıcılıktan
ziyade kaba bir tekelcili veya dışlayıcılık olarak çıkmaktadır. Çünkü tüm dinleri
Hıristiyanlığa indirgeme çaba ve gayreti vardır. Ayrıca Mutlak ve Tek Hakikat dini
Hıristiyanlık olarak öngörülmekte diğer dinlere onunla eşit ve aynı derecede yer
verilmemektedir. Ayrıca Anonim Hıristiyanlık kavramı da diğer din mensuplarını
farkında olmadan Hıristiyan olmakla vasıflandırmaktadır. Bu olay ise diğer dinleri
Hıristiyanlık içerisinde eritim çabasından başka bir şey gibi gözükmemektedir.
(Arıcan, 2009, s. 38) Dini eritimin tek taraflı bir olay olması da buna işaret
etmektedir. Karşıdaki dini kendi dini içerisinde tamamen eritmeye yönelik olan bu
18
faaliyet tam olarak başarılı olmasa bile diğer dinleri başkalaştırmayı da ifade eder.
(Kılıç, 2004, s. 58)
3. Dini Çoğulculuk
Dini çoğulculuk, (pluralizm) Mutlak ve İlahi tek bir hakikat olduğunu, tüm
dinlerinde bu hakikate eşit derecede ulaşan farklı yollar olduğunu savunan
düşüncedir. (Aslan, 1998, s. 154) Yani söz konusu her bir dini gelenek kendi
mensuplarını kurtuluşa ulaştırma noktasında kendi mensupları açısından diğerleriyle
eşit geçerliğe sahiptir. (Aydın M. , 2005a, s. 89) Küreselleşme sürecinde ortaya çıkan
din anlayışı dini çoğulculuktan başka bir şey gibi gözükmemektedir. Dini çoğulculuk
tüm dinlerin özellikle de günümüzde yaşayan büyük dinlerin Tanrıya eşit seviyede
ulaştırdığını savunan görüşün adıdır. Doğruluk ve gerçeklik açısından dinler arasında
herhangi bir farklılık yoktur. (Kılıç, 2004, s. 69)
Dini çoğulculuk paradigmasından söz edilince ilk akla gelen düşünür
J.Hick’tir. (Yazoğlu & Aydeniz, 2006b, s. 11) Dini çoğulculuk düşüncesi J.Hick’in
din felsefesinin temel dinamiğidir. J. Hick dini çoğulculuğu global bir din kuramı ve
akımı olarak geliştirmeye çalışmıştır. (Arıcan, 2009, s. 43) J.Hick’e göre dinin
merkezi teolojik doğrular (Din) değil, dinin birey ve toplum üzerinde gerçekleştirdiği
ahlaki davranışlardır. J.Hick’e göre Tanrının gerçekliği tam olarak bilinemez. Tanrı
aşkın bir varlıktır. Bundan dolayı da Hick’e göre var olan tüm dinlerin her biri aşkın
olup bilinemez Tanrının farklı bir yönünü temsil eder. Bundan dolayı da dinler
arasında mutlak gerçeklik açısından bir ayrım yapılamaz. Dinler arasında yapılacak
bir karşılaştırma yalnızca bireyin ahlaki davranışlarında gözlemlenebilir. (Kılıç,
2004, s. 70)
Hick’e göre her din mensubu mutlak gerçekliği kendi kültüründe var olan
Allah, Semavi baba, Adonay, Nirvana, Şiva, Vişnu gibi kavramlarla ifade eder.
(Aslan, 1998, s. 157) Bu bağlamda tek bir dini doğruyu kabul etmek insanlığın
büyük çoğunluğunun karanlıklar içinde olduğunu kabul etmektir. Bu açıdan dini
çoğulculuğu sistemleştiren önemli düşünürlerden birisi olan J. Hick gerçek kurtuluş
anlamında tek ve hak bir dinin olduğu düşüncesini reddeder. (Albayrak, 2007, s. 278)
19
Dini çoğulculuk anlayışına göre tüm dinlerin hedefi aynıdır. Bu hedef ise
mensuplarını ben merkezlikten uzaklaştırıp Tanrı veya Mutlak Gerçeklik fikrine
ulaştırmaktır. Dolayısıyla tüm dinler mutlak gerçekliğin farklı şekillerde tecrübe
edilmesinin adıdır. Yalnız dini çoğulculukta her din mensubu kendi dinini ve
inancını doğru kabul ederken, diğer din mensubunun da aynı kendisi gibi doğru
olabileceğini kabul etmelidir. Yani nasıl ki kendi dini geleneğimizin Tanrıdan
geldiğini kabul ediyorsak diğerlerini de aynı gerçeklikten ve hakikatten geldiğini
kabul etmeliyiz. Bu anlayışa göre hakikat mutlaktır. (Aydın M. , 2005c, s. 33)
Mutlak hakikati ve gerçekliği anlamaya çalışan her dini gelenek göreceli bir anlayışa
sahiptir. Çoğulcu anlayışa göre herhangi bir dini gelenek veya şu veya bu dinin
kurucusu kurtuluşun yegâne vasıtası değildir. Çünkü kurtuluş yalnızca Tanrıda
gerçekleşmekte ve tüm din mensupları bu kurtuluşu farklı tecrübe ve yollar ile elde
etmektedir. (Aydın M. , 2005c, s. 34)
B- DİNİ TEKELCİLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ
Batı düşüncesinde dini tekelcilik ve dışlayıcılık söz konusu olunca ilk akla
gelen din Hıristiyanlıktır. Bu anlayış kendisini “Kilise dışında kurtuluş yoktur.”
şeklinde formülize etmiştir. (Arıcan, 2009, s. 71) Bu yaklaşımın temel kaynağı ise
yeni ahitten alınan şu cümlelerdir: “Yol ve hakikat ve hayat benim, ben vasıta
olmadıkça babaya kilise ulaşamaz.” (Yuhanna, 14/6) “Başka hiçbirinde kurtuluş
yoktur. Çünkü gök altında, insanlar arasında verilmiş başka bir isim yoktur ki
onunla
kurtulalım.”
(Rasullerin
İşleri,
4/12)
Kilise
dışında
kalanların
kurtulamayacağı sistemleştiren ise Kartaca piskoposu Aziz Kipriyanus (M.S 200258) olmuştur. Kipriyanus “Kilise dışında kurtuluş yoktur.” dogmasını kilisedeki
bölünmeler karşısında formüle eden kilise babasıdır. (Adam, 2002, s. 78) Hatta
Hıristiyanlık da kilisenin güç kazanmasında etkili olan azizlerden aziz Agustine
(MS.354-430) ayrılıkçı Hıristiyanların yanında putperestlerin, Yahudilerin ve daha
ileri giderek İncilin mesajını işitme imkânı bulamadıkları için Hıristiyan
olamayanların bile asla kurtuluşa eremeyeceğini ileri sürmüştür. Bu öğretiler kilise
gücünü iyice artırdıktan sonra dogma haline gelmiştir. (Adam, 2002, s. 79)
20
Aziz Kipriyanus’un formüle ettiği “Kilise dışında kurtuluş yoktur.” ifadesi
1208 yılında papa III. İnnocent tarafından savunulmuş, IV. Leteran Konsülünde bir
karar haline getirilmiştir. Daha sonra papa VIII. Boniface (MS.1302) bunu teyit
etmiştir. Floransa Konsülünde (MS. 1442) ise Kutsal Roma Kilisesi esas olarak
inanır, ikrar eder ve de öğretir ki Katolik kilisesinin dışında kalanlar ister putperest,
ister Yahudi, ister heretik olsun ister yanlış bir inancın mensubu olsunlar ebedi olarak
kurtuluşa eremeyeceklerdir. (Adam, 2002, s. 81) Ömürlerinin sonunda da olsa aynı
kiliseye dâhil olmadıkça “İblis ve onun meleklerine hazırlanmış olan ebedi ateşe”
(Matta, 25/41) gireceklerdir.
Papa IV. Pius (MS.1564) yılında yayınladığı bildiri de bir kimse isterse İsa
mesih adına kanını da verse Katolik kilisesine iman etmedikçe kurtulamayacaktır. Bu
ilkeyi imanı ikrar ilkesi haline getirmişlerdir. (Adam, 2002, s. 82) II. Vatikan
Konsülüne kadar “Kilise dışında kurtuluş yoktur” anlayışı tüm papalar tarafından sık
sık tekrarlanmıştır. (Adam, 2002, s. 83) Kilise merkezli Batı düşüncesi kendisinden
coğrafi olarak uzakta bulunan, bölgesel olarak çalışıp evrensel bir amaç taşımayan ve
kuşatıcı olmayan Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm gibi dinlere karşı tekelci ve
dışlayıcı bir anlayış benimsememiştir. (Arıcan, 2009, s. 75)
Hıristiyanlık inancında dini tekelciğin çıkış noktası 3 temel öğeye dayanır.
Birincisi, Yeni Ahit’in Tanrının yazılı vahyi olması ve Yeni Ahitle çelişen tüm inanç
sistemlerinin öğretilerinin yanlış olması, ikincisi, Kurtuluşun ancak İsa’nın şahsı ve
aracılığıyla mümkün olması, üçüncüsü ise, Tanrının ancak Hıristiyanlık inancında
kalanları kurtarmasıdır. Dolayısıyla ortaçağda insanların ırkı ve dini ne olursa olsun
kurtuluş için ancak Hıristiyan olmak şart koşulmuştur. (Arıcan, 2009, s. 78)
Tekelcilik/dışlayıcılık adına Hıristiyanların tarihte yaptıkları en acı olay Haçlı
Seferleridir. Haçlı seferleri Hıristiyanlık adına yapılmış ve binlerce insanın kanı
haksız ve mesnetsiz ama din adına akıtılmıştır. Bu dönemde İsa Mesihin yeryüzüne
gelmesi an meselesiydi ve insanlar bir an önce tövbe etmeliydi. Ayrıca günahın tövbe
yoluyla affı yalnızca hacca gitmekle mümkündü. Hacca gitmek için Kudüs’e gitmek
gerekliydi. Kudüs’te Müslümanların elindeydi. (Arıcan, 2009, s. 79) Bu şekilde
papalar tarafından motive edilen Hıristiyan dünyası günahlarını affettirmek suretiyle
21
çıktıkları hac ve tövbe yolunda binlerce masum insanın kanıyla affedilmez
günahların kapısını aralamışlardır.
C-DİNİ TEKELCİLİĞİN FELSEFİ VE TEOLOJİK BOYUTU
Sosyal psikoloji açısından her dini gurup bir sosyal toplulukta vücut bulur.
Sosyal toplumda insanlar dini bir topluluk, ümmet ya da cemaat gibi toplulukları da
görüp şahit olurlar. Dinin birleştirici ve bağlayıcı etkisi olduğundan dolayı din sosyal
bir topluluk meydana getirir. Birçok dini gurup, kendisini ötekinden farklı kılan dinin
organik yönünü gösteren, hazır kalıplar içerisinde insanlara [mensuplarına] sunarlar.
(Günay, 2000, s. 238)
Ayrıca her inanç temelde etnosantrik bir karakter taşıdığı için, yani kendi
inanç sisteminin en doğru ve en mükemmel olduğu düşüncesine sahip olması diğer
inanç mensupları için olumsuz bir tutum olarak algılanabilmektedir. Bu durumdan
dolayı da dini tekelcilik anlayışında bir din, inanç sistemi, mezhep ya da cemaatin tek
ve yegâne olduğu fikri savunulmaktadır. Her dini grup kendi dinini veya inanç
sistemini en iyi şekilde özümseyerek anladığını ifade ederek kendi grubunu üstünlük
açısından abartılı bir pozisyona taşıyabilmektedir. (Arıcan, 2009, s. 18) Din insanlar
arasında tekelci bir tutum oluşturup, insanlar arasında ayrıma sebep olabilmektedir.
Birçok konuda insanlar farklı özellikleri aynı anda paylaşabilirken; mesela bir
insanın çifte vatandaşlık statüsüne sahip olması pekâlâ olabilirken aynı kişinin iki
ayrı dini benimsemesi pek mümkün gözükmemektedir. Bu da inanç konusunda
düalist bir anlayışa imkân tanımamaktadır. Bu ve bunun gibi sebepler inanç
konusunda monoteist bir anlayışı beraberinde getirmektedir. Bu ister ekonomik, ister
siyasi olsun ülkelerin oluşturacağı her türlü birliğin temelinde muhakkak kültür ve
din öğesi mevcuttur. Dini grupların birbirlerini anlamadan birbirlerine karşı önyargı
ile yaklaşıp birbirlerini olumsuz yönde algılamaları bu sorunun arka planındaki
perspektifin gözden kaçırılmasına ve çözüm üretilmesine imkân tanımamaktadır.
(Arıcan, 2009, s. 19)
Söz gelimi Hıristiyanlık İslam dininin yayılıp kendisi için bir güç haline
geline gelmesiyle birlikte İslam dinini kendileri için bir tehdit unsuru olarak görmeye
22
başlamışlardır. Bunun neticesi olarak da kendi dinlerini koruma uğruna o vakte kadar
söylenmemiş birçok yalan, yanlış ve iftiraları dile getirmekten çekinmemişlerdir.
Özellikle IX. yüzyıldan itibaren Müslümanların fetih hareketleriyle birlikte
Akdeniz’den İspanya’ya kadar hâkimiyetini genişletmesi üzerine Müslümanları
kendileri karşı ciddi manada bir güç olarak hissetmişler İslamı ve Müslümanları
kendileri için bir korku vasıtası olarak görmeye başlamışlardır. (Adam, 2002, s. 148)
Öyleki Hz. Muhammed’in isminden “Bozulma” anlamındaki “Mahound” kelimesi
ile bahsedilmiştir. Hıristiyan halk arasında bu kelime şeytanla aynı anlamda
kullanılmıştır. Daha sonra ise haçlı seferleri sırasında Hıristiyan bilginler İslam
medeniyeti ile tanışma imkânı bulmuşlardır. Fakat İslam kültürü karşısında aşağılık
kompleksi ve acziyet durumuna düşmelerinden ötürü Avrupa’ya döndüklerinde
İslamı yalan ve yanlış bir şekilde anlatmışlardır. Böylece İslam’ın Hıristiyanlıktan
aşağı bir din olduğunu göstermek istemişlerdir. Bu da İslama karşı önyargıları
beraberinde getirmiştir. XVI. Yüzyıldan itibaren de “Kilise dışında kurtuluş yoktur.”
şeklinde bir anlayışla Hıristiyanlık, dini tekelciliği teolojik anlamda zirveye
taşımıştır. (Adam, 2002, s. 148)
Dini Tekelcilik teolojik anlamda Tanrı hakkındaki bilgi ve tecrübeyi yalnızca
Hıristiyanlıkla sınırlandırmaktadır. Diğer dinleri değerlendirme ölçüsü kilisedir.
Hıristiyanlık bir dinden öte bir şey olup, hiç bir din ile mukayese edilemez. Kilise
dışındaki her din insanların uydurmasıdır. Bundan dolayı da onlar kurtuluşa vesile
olamazlar. Çünkü yegâne kurtuluş İsa mesih vasıtasıyladır. (Adam, 2002, s. 90-91)
Dini tekelciliğin teolojik boyutunu Hıristiyanlık açısından temellendiren en önemli
deliller ise Yeni Ahitte geçen “Yol ve hakikat benim. Ben vasıta olmadıkça babaya
kimse ulaşamaz.”(Yuhanna, 14/6) “Başka hiç birine kurtuluş yoktur. Çünkü gök
altında insanlar arasında verilmiş başka bir isim yoktur ki onunla kurtulabilelim.”
(Rasullerin İşleri, 4/12) gibi cümlelerdir.
Ayrıca Hıristiyanlar Hıristiyanlık dışında bir kurtuluş olmadığını diğer tüm
dinlerin yanlış olduğunu iddia etmişlerdir. Hıristiyan olmayanları da “Pagan” olarak
adlandırmışlardır. Hatta Katolik kilisesinin baskıcı anlayışına karşı kurulan Protestan
mezhebinin kurucusu Martin Luther’e göre bir insan Yahudi, Müslüman, Putperest,
hatta tek Tanrıya inansa dahi Hıristiyan kilisesine iman etmedikçe ebedi gazap ve
23
lanet içerisinde kalacaktır. (Gündüz, 2001, s. 98-99) Hıristiyanların bu katı anlayışı
1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsülüne kadar devam etmiştir.
(Aydın M. , 2007, s. 108) Bu Konsülde, “Kendi hataları olmaksızın Mesih’in
İncilinden ve Kilisesinden habersiz olan ve yine de samimi olarak Tanrıyı arayan ve
ilahi lütuf yardımıyla vicdanlarının sesini dinleyerek onlara bildirdiği yol üzere onun
murat ettiği şeyleri yapmaya çalışan insanların da ebedi kurtuluşa ereceklerini
belirtmiştir.” (Hick, 1997, s. 205-206) Alınan bu karar ile ilk defa Hıristiyanlık
dışındaki dinlerin mensuplarından, kurtuluşa erebilecekleri şeklinde bahsedilmiştir.
Bu ve buna benzer yaklaşımlara Yahudilik dini içerisinde de rastlamak
mümkündür. Bunun en güzel örneklerinden birisi, İsrail oğullarının kendileri
seçilmiş millet olarak takdim etme anlayışında bulmaktayız. Tanrı onları kendisine
yakın bir grup olarak seçmiş düşmanlarına karşı onları korumuştur. (Adam, 2002, s.
20), Ayc. Bkz. (Adam, 2008, s. 34-35) Yahudilik milli bir din, İsrail oğulları ise
Tanrı tarafından seçilmiş etnik bir topluluk olarak telakki edilmektedir. Bu üstünlük
ve seçilmişliğin böyle algılanmasını gerektiren kanıtlarla ilgili Yahudi kutsal
kitabında birçok örnek bulmak mümkündür. (Katar, 2007, 20/4, s. 458-463) “Allah
Kendi kavmini reddetti mi? Hâşâ. Çünkü Ben İbrahim neslinden, Bünyamin
sıptından (soyundan) bir israiliyim. Allah evvelden bildiği (seçtiği) kendi kavmini
reddetmedi.
(Romalılara Mektup,
11/1-2) ve “İnayet
seçimine göre bir
geriye(bakiye) kalanlar vardır.” (Romalılara Mektup, XI/5) Ayc. (Garaudy, 1998, s. 223)
Yahudilik Sami bir din olmakla birlikte İsrail oğullarına özgü bir din olup milli bir
karakter arz etmektedir. Bu dine göre Yahudiler Tanrı Yehova’nın güzide ve şekçin
kulları olmakla beraber Yehova’da yalnızca Yahudi milletinin Tanrısıdır. Diğer
milletler onlara göre daha aşağı seviyededir. (Günaltay, 1997, s. 89)
Ayrıca Yahudiler Müslüman kelimesiyle genellikle Arapları anlamışlardır.
Araplarla ise aralarında tarih boyu bir düşmanlık süregelmiştir. Bunun sebebi ise
Yahudi inanışına göre Hz. İbrahim’in ahdinin ve soyunun İshak(as) tarafından devam
ettirilip, Arapların ise Hz. İbrahim’in yanından uzaklaştırdığı Hz. İsmail’in soyundan
gelmiş olmalarıdır. (Adam, 2002, s. 44-45) “Fakat gelecek yıl bu muayyen vakitte
Sara’nın sana doğuracağı İshak’la ahdimi sabit kılacağım.” (Tekvin, 17/21)
Yahudilik de Hz. İsmail’e duyulan bu kin ve nefret zamanla Araplara daha sonra da
24
tüm Müslümanlara yöneltilmiştir. Burada peygamberimizin Hz. İsmail’in soyundan
gelmesi de etkili olmuştur. (Adam, 2002, s. 46) Ayrıca Yahudilik inancına göre
Müslümanlık (İslam) Yahudilikten çalınma bir dindir. ( (Adam, 2002, s. 52)
Meseleye İslam açısından yaklaşırsak İslam yeryüzünde herhangi bir
bozulmaya ve değişikliğe uğramayan tek ve yegâne dindir. Bundan dolayı kilise ve
Hıristiyan Batı dünyasının etkisinde kalarak benzer şeyleri İslam açısından da
değerlendirmek yanlıştır. İslam, filozofların ortaya koyduğu felsefi bir düşünce
sistemi değil, peygambere Allah tarafından vahyedilen ilahi dinin adıdır. (Köylü,
2001, s. 60) Bundan dolayı da zamanın ve zeminin değişmesi, fikirlerin gelişip
farklılaşmasıyla İslam dininin inanç esasları ve akide sisteminde herhangi bir
değişikliğin meydana gelmesi mümkün değildir. Bu yüzden İslam diğer dinler
arasındaki tek, üstün ve yegâne din olma özelliğini muhafaza eder. Diğer dinlerinde
doğruluk ve hakikat sahibi olduklarını dile getirmek, bunlar vasıtasıyla da İnsanların
kurtuluşa ulaşabileceklerini iddia etmek yalnızca Allah’ın hak olan dinini hafife
almakla kalmayıp, diğer insanların ve dinlerin mensuplarının da İslam dininden
haberdar olmalarını engellemek gibi bir sonuç doğurur. Bu ise Allah’ın ve
peygamberin tüm Müslümanlara yüklemiş olduğu tebliğ vazifesini göz ardı etmektir.
(Köylü, 2001, s. 61)
Müslümanlar açısından ise Kur’an-ı Kerim, insanları en doğru yola
ulaştıracak tek ve yegâne kılavuzdur. Yine Müslümanlar açısından Hz. peygamberin
getirip tebliğ ettiği İslam dininin temel ilke ve prensiplerine bağlı kalmakla, kurtuluş
eş değerdir. (Okuyan & Öztürk, 2001, s. 163) Yalnız İslam, kurtuluş öğretisini
yalnızca kendisinde görmesine rağmen Tevhid geleneğinden gelen Yahudilik ve
Hıristiyanlığa diğer dinlerden farklı bir statü tanıyarak onları “Ehli Kitap” adı atında
zikretmektedir. Bununla birlikte Ehli Kitap kendi kitaplarını tahrif etmiş, Tevhid
anlayışını bozup değiştirmiş ve din geleneğine aykırı hareket ederek peygamberlerin
arasını ayırmıştır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/70-72) Kendilerine İslam
vahyi ulaşmasına rağmen sırf inat ve kibirden dolayı da İslam dinine tabi olmaktan
uzak durmuşlardır. (Arıcan, 2009, s. 21)
25
Her din mensubu kendi inanç sistemini korumak için ve kendi mensuplarını,
kendi dinlerinde tutmak için Mutlak Hakikatin ve Nihai Kurtuluş’un kendilerinde
olduğunu iddia etmiştir. Toplumsal gruplarda ve cemaat tipi topluluklarda bu tarz
düşünceler topluluğu meydana getiren en önemli unsurdur. Dini gruplarda ve
zümrelerde insan sahip olduğu sosyal ve dini kimliği korur. Dinlerin ve dini
grupların en önemli özelliği ise birbirinden ayrılan farklılık arz eden yönlerini
tanıtarak ön plana çıkarmalarıdır. (Arıcan, 2009, s. 22) Burada önemli olan nokta
inanç sahibi kişinin, diğer din mensuplarına karşı tolerans ve hoşgörü sınırlarını
aşmadan, kendi dinini en mükemmel, yegâne ve tek olarak kabul etmesi ve o şekilde
yaşamasının normal olmasıdır. Dini tekelcilik diğer görüşler –Kapsayıcılık,
Çoğulculuk- arasında en tutarlı olanıdır. Çünkü çoğulculuk ve kapsayıcılık Satır
aralarında Hıristiyanlığı merkeze alan bir anlayış olarak karşımıza çıkmakta,
kurtuluşun da yalnızca İsa ile olabileceğini savunarak içinde birçok şüphe
barındırmaktadır. Kilisenin diğer dinlere karşı hoşgörü anlayışı ile davranma hissi
veren yaklaşımı ise dinler arası diyalog faaliyetlerinin amacının dini olmaktan ziyade
siyasi bir amaç taşıdığını göstermektedir. (Köylü, 2001, s. 60)
D-DİNİ TEKELCİLİĞİN TEMEL ARGÜMANLARI
Dünya üzerindeki tüm dinlerin mutlak hakikat ve gerçeklik, doğruluk,
eşsizlik, üstünlük, nihai hakikat, kurtuluş anlamında özü itibariyle dışlayıcı bir
anlayışa sahip olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. (Peterson vd., 2006, s.
207) Ayc. (Yaran, 2002, s. 207) Birçok dini gelenek doğruluk iddialarına dayanarak
dışlayıcılık karakterini kendinde bulmakla birlikte her birinin doğruluk iddiaları
farklı olup birbiriyle buluşmaz bir karakter arz etmektedir. Bundan dolayı da her din
mensubu kendi dininin tek doğru diğer dinlerin ise yanlış olduğu ve kurtuluşa
eremeyecekleri düşüncesini savunmaktadırlar. (Arıcan, 2009, s. 80)
Ortada pek çok dinî gelenek vardır. Bunlar birbirlerinden çok farklı öğretilere
sahiptir. Bu dinî gelenekler kendi içlerinde teist ve teist-olmayan dinî gelenek
ailelerine ayrılabilirler. Teist dinlerde ilim sahibi olmak, irade sahibi olmak, fiilde
bulunmak gibi şahsî sıfatlarla muttasıf bir veya birden çok Tanrı inancı
bulunmaktadır. Teist dinî tecrübe ve düşünce içindeki ilahların zenginliğinin yanı
26
sıra, teist-olmayan dinlerde de bir çeşitlilik söz konusudur. Teist olmayan dinî
geleneklerde dinen nihai önemde olan şey, gayri şahsî mutlaklar olarak tecrübe ve
tasavvur edilmiştir. (Acar, 2008, s. 4) Ayc. (Aslan, 2006, s. 163) Mutlak hakikatin
zat (kişisel) olan ve zat olmayan(nonpersonel) olarak tecrübe edilmesi dinlerin
farklılık arz eden en önemli problemlerindendir. (Hick, 1997, s. 203)
Teist bir inanca sahip olanın teist bir inanca olmayanı dışlaması ile teist
olmayan bir kimsenin teist bir inanca sahip olanı dışlaması arasında dışlayıcılık
açısından hiçbir fark yoktur. Bundan dolayı teist ve teist olmayan inançların
birbirlerini dışlayıcı bir karakter arz etmesi bir mecburiyet arz etmektedir. Bu
bağlamda iki teist inancında aynı şekilde birbirleriyle çelişik doğruluk iddiaları
gösterip birbirlerini dışlamaları mümkün olmakta, birden fazla dinin aynı anda doğru
olabilmeleri ise mümkün gözükmemektedir. (Arıcan, 2009, s. 81) Mesela ilahi
kaynaklı olmalarına rağmen Yahudilik, Hrıstiyanlık ve İslam’da din felsefesinin
temel problemi olan Tanrı; Adonay, Semavi Baba, Allah isimleriyle teist olma
noktasında birleşmelerine rağmen, Hıristiyanlık teslis ve hulul, Yahudilik
antropomorfizm, İslam ise Tevhid anlayışı çerçevesindeki Tanrı düşünceleri,
birbirleriyle
çelişiklik
göstermekte
kendi
içlerinde
tekelci
bir
anlayış
göstermektedirler. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 151) Ayc. Bkz. (Aslan, 2006, s. 163)
Doğruluğu ve hakikati bunun sonucu olarak da doğruluğu ve üstünlüğü
sadece kendi dini geleneğine has gören “tekelci anlayış” kendi dini geleneğini üstün
görerek başkalarını dışarıda tutma anlayışı hemen hemen tüm din mensupları için
belli ölüde geçerlidir. Bu tekelci tutum din mensuplarının alternatif dini geleneklere
karşı kalıp kendi hakikat ve doğruluk iddiaları üzerinde ısrarcı bir tutum
sergilemesini gerektirir. (Özcan, 1999, s. 17) Bu bağlamda tekelci anlayış, İsa
Mesih’in getirdiği mesajın hak ve gerçek olduğunu diğer dini geleneklerin hakikat
iddialarının ise geçersiz ve yok sayan bir düşüncedir. Bu açıdan İsa dışında Tanrı
bilgisinin ne mevcut ne de mümkün olduğunu savunmuşlardır. (Köylü, 2001, s. 35)
Tekelci modelin temel argümanlarından birisi olan eşsizlik ve nihai hakikat
iddiasının kökeni Hıristiyanlığa dayanmaktadır. Hıristiyanlık eşsizlik ve üstünlük
fikrini Yeni Ahitteki şu cümlelerden alır: “Yol ve hakikat benim; ben vasıta
27
olmadıkça baba’ya (Tanrı) kimse ulaşamaz.” (Yuhanna, 14/6) Ayrıca yeni ahidin
başka bir bölümünde ise ; “Ve Başka hiçbirinde kurtuluş yoktur; çünkü gök altında
damlar arasında verilmiş başka isim yoktur ki onunla kurtulabilelim.” (Rasullerin
İşleri, 4/12) Ayrıca 1302 yılındaki papalığın VIII. Kutsal deklarasyonunda “Biz
imanımızın gereği olarak inanırız ki İsa’nın mesajını yalnızca kutsal Katolik kilisesi
temsil eder. Yine biz sağlamca inanır ve şahadet ederiz ki bu kilisenin dışında ne
kurtuluş ne de günahların bağışlanması mümkündür.” (Aslan, 1998, s. 47) Bu
düşünceyi Hıristiyanlığın önemli bir kısmını oluşturan Protestanlığın kurucusu
Martin Luther daha ileri götürerek Hıristiyan imanın dışındaki tüm dini gelenekleri
putperest olmakla, diğer dini geleneklerin yaptığı dua ve ibadetleri de puta tapınma
olarak nitelendirerek onların ebedi gazap ve lanet içinde kalacaklarını ifade eder.
(Gündüz, 2008, s. 99) Ayc. Bkz. (Arıcan, 2009, s. 82) Bu durumu özetleyen başka
bir örnek ise; 1438-1445 yılları arasında gerçekleştirilen Floransa Konsülünde
Katolikler dışında, sadece paganlar değil, Yahudiler, heretikler ve bölücüler de dâhil
hiç kimsenin kurtuluşa eremeyeceği düşüncesidir. Heretiklerden kastedilen ise
Müslümanlardır. Kilisenin dışında kalanlar şeytana yardımcı oldukların sebebiyle
onunla beraber sonsuz ateşe atılacaklardır. Ancak ölmeden önce kiliseye katılırlarsa
kurtuluşa hak kazanabilirler. (Albayrak, 2007, s. 282) Dini dışlayıcılığı savunan bazı
Hıristiyan teologlara göre tek ve yegâne din Hıristiyanlıktır. Hıristiyanlık dışındaki
tüm dinler yanlıştır, diğer din mensupları dünya hayatında ne kadar iyi ve güzel işler
yapsalar da İsa’ya inanmadıkları takdirde onların kurtuluşa ermeleri mümkün
olmayacaktır. (Yaran, 2001, s. 13) Ayc. Bkz. (Köylü, 2001, s. 30)
Dini tekelciğin temel argümanlarından biri de mutlaklık iddiasıdır. Mutlaklık
iddiası her hangi bir dinin başka bir dini geleneği muhatap alarak onlardan üstün
olduğunu ileri sürmesi demektir. Bir kimsenin “aşkın nihai gerçekliği” tecrübe
etmesinin
ve
kurtuluşun
sadece
kendi
mensup
olduğu
din
tarafından
gerçekleştirileceğine inanarak mutlak hakikat iddiasında bulunması demektir.
(Arıcan, 2009, s. 83) Tanrı hakkında gerçek bilgiyi ve tecrübeyi yalnızca kendisiyle
sınırlandıran Hıristiyanlık açısından mutlaklık; İsa mesih ve onun yeryüzündeki
temsilcisi kilisedir. (Adam, 2002, s. 90) Aynı mutlaklık iddialarını İslam, Yahudilik,
Budizm ve Hinduizm açısından da görmek mümkündür. Örneğin, İslam dininde
28
şahadet, Hıristiyanlık da teslis, Yahudilik de cumartesi günü, Hinduizm’de ise
tenasüh aynı dereceyi işgal eden inançlardır. Bu ise her dinin kendi içerisinde
mutlakıyetçi ve dışlayıcı bir tavır sergilediğini gösterir. (Yitik, 2007, s. 281)
Her bir dini geleneğin kendi tarihsel gelişimi açısından eşsiz ve üstün bundan
dolayı da mutlak olduğunu gösteren alametleri vardır. Yahudilik açısından Tanrı
onları özel olarak Tanrının nizamını korumak ve yasalarını yerine getirmek için
seçmiş ve diğer topluluklara üstün kılmıştır. (Cohn-Sherbok, 2005, s. 83) Onlar Tanrı
ile eşsiz bir ilişki yaşamak için seçilmişlerdir. Hıristiyanlık açısından ise, İsa
Tanrının oğlu olmakla birlikte Hıristiyanlık bizzat Tanrı tarafından kurulmuş bir
dindir. Bu açıdan Hıristiyanlığın diğer dinlere göre ayrıcalıklı bir statüye sahip
olması gerekir. Müslümanlar açısından da Hz. Muhammed âlemlere rahmet olarak
gönderilen son peygamber olup, getirmiş olduğu kutsal kitap Kur’anda önceki
vahiyleri tasdik eden ve onları mükemmelleştiren son vahiy olarak karşımıza
çıkmaktadır. (Hick, 2005, s. 220)
Tekelciliğin diğer iddiaların biri olan kurtarıcılık ise diğer dinlerde de mevcut
olan bir sürecin adıdır. Birçok din felsefecisi dinlerin nihai hedefinin kurtarmak
olduğunu söylemektedirler. Kurtarıcılık her dinin bu hayatta uygulama ve ahlaki
özellikleri bir tarafa daha çok yeni bir hayat için öngördüğü necattır. (Arıcan, 2009,
s. 83) Dini geleneklerin hemen hemen hepsinde kurtarıcılık fikri bunmaktadır. Çünkü
dinlerin var olma sebebi kendi mensubu olduğu insanların kurtuluş ve
özgürleşmesini sağlamaktır. Bu açıdan Dinler için hayati önem arz eden en önemli
problem kurtuluş ya da hidayet sorunudur. (Köylü, 2001, s. 30) Dinler kendi
mensuplarını kurtuluşa ulaştırabilmek için bir takım inanç ve ameli uygulamalar
ortaya koyarlar. Bunlar her bir dinin mensubu için sunduğu kurtuluş reçeteleridir. Bu
ilkeler kurtuluş için adeta zaruriyet arz etmektedir. Lakin her dini geleneğin sunduğu
kurtuluş reçeteleri ise diğerininkine uymamakta ve farklılık arz etmektedir. Bu
açıdan her dini gelenek tekelci bir din anlayışı ile karşımıza çıkmaktadır. (Adam,
2002, s. 9)
Tekelci tutum anlayışı çerçevesinde kurtuluş; Hıristiyan bakış açısına göre
kiliseye, Hıristiyanlığa veya Tanrı olarak İsa Mesih’e iman edenlerle sınırlı bir
29
durumdur. (Arıcan, 2009, s. 84) Hatta diğer dinler pagan olarak itham edilmiş,
Hıristiyanlık dışındaki dinlerin yanlış olduğu ve Hıristiyanlık dışındaki dinler
aracılığıyla kurtuluşun mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. (Gündüz, 2008, s. 98)
Kapsayıcı tutum çerçevesinde hakikat ve kurtuluş; her dini gelenekte mevcuttur.
Yalnız bu kurtuluş hangi dini gelenekte gerçekleşirse gerçekleşsin daima İsa mesih
vasıtasıyladır. Çünkü İsa Mesih Tanrının tek, nihai, eşsiz ve bağlayıcı vahyidir.(
(Aydın M. , 2005c, s. 31) Bu bağlamda kurtuluş sadece İsa Mesih’in insanlığın
günahına kefaretiyle mümkündür. Yalnız Hıristiyan olmayanlar da “İsimsiz
Hıristiyanlar” ve “Gizli İman” anlayışı ile kurtuluş kapsamına alınmaktadır. (Aydın
M. , 2005a, s. 88) Ayc. Bkz. (Albayrak, 2007, s. 290-291) Çoğulcu tutum açısından
kurtuluş ise, büyük dünya dinlerinin her birinin birbirinden bağımsız olarak hakiki
kurtuluşu sağladığı anlayışıdır. Hakikat iddiaları bağlamında dışlayıcılık sadece tek
bir dinin yani Hıristiyanlığın, kapsayıcılık sadece tek bir inancın son ve mükemmel
hakikate sahip olduğunu bildirmekle beraber diğerlerinde de az derecede de olsa
hakikat iddiası bulunduğunu, dini çoğulculuk ise her bir inancın bir birinden
bağımsız olarak kurtuluşu sağladığını öngörmektedir. (Aydın M. , 2005b, s. 280)
J.Hick’e göre dini çoğulculuk çerçevesinde kurtuluş terimi öncelikli olarak
bir Hıristiyan kavramı olmakla birlikte kurtuluşun ifade ettiği mana ve fonksiyon
başka dinlerde de bulunmaktadır. Bu bağlamda kurtuluşu diğer dinler açısından da
kullanmak mümkündür. (Arıcan, 2009, s. 84)
Her din kendi kurtuluş öğretisine sahip olup, bu kurtuluş diğer dinler ile
benzerlik arz edeceği gibi farklılık da arz edebilir. Ama her dini gelenek kurtuluşu
kendi içerisinde bir bütün olarak sağladığını kendi dininin tutarlılığı ve hususiyeti
açısından benimser. Bu açıdan her din tekelci ir karakter arz eder ve he din bir
birleriyle çatışan hakikat ve kurtuluş fikirleri sunarlar. Farklı dinler tarafından
sunulan kurtuluş öğretilerinin hem bu dünyayı hem de diğer dünyayı ilgilendiren
veçheleri bulunmaktadır. Her din kendisine mahsus olan kurtuluş reçeteleri ile dînî
kemâlât noktasını gerçekleştirmektedir. Bu ise her bir dinde faklı yollar ile
gerçekleştirilmektedir. (Peterson vd., 2006, s. 396) Bu da her dinin kurtuluşa dair
iddia edilen ve öngörülen vaadi yerine getirirse her din mensubunun kurtuluşa
30
erebileceğini ve kendi başına geçerlilik arz ettiğini göstermektedir. (Peterson vd.,
2006, s. 397)
Çok çeşitli kurtuluşlara örnek olarak ise bir kimse kendi hayatından feragat
ederek özgürlüğü Nirvana da tecrübe etmesi, diğerinin Mesih’e inanmakla kişisel
ölümsüzlüğü elde etmesi, bir başkanın Kofüçyüs’ün öğretileri ile toplumsal bir
harmoni elde etmesi gibi her dini geleneğin kendi mensubuna sunduğu kurtuluş
reçeteleri birbirinden farklılık arz eden bir görüntü ile karşımıza çıkmaktadır.
Birbiriyle çatışan hakikat ve mutlaklık iddialarında bir din mensubu için kurtuluşun
yegâne ve vazgeçilmez şartı diğer dini gelenek ve gelenekler açısından hiçbir mana
ihtiva etmiyor da olabilir. (Peterson vd., 2006, s. 398)
Hinduizm
taraftarları
Sanskritçe’de
“Sanata
Dharma”
adı
verilen
Hinduizm’i tek gerçek din ve kurtuluşun tek vasıtası olarak görürler. Bunun
dışındaki dinlerin hepsini Hinduizm’in tahrif edilmiş, bozulmuş veya yanlış
yorumlanmış şekli olarak görürler. (Gündüz, 2010, s. 25) Klasik dönem
düşünürlerinden Şankaracharya’ya göre hakikat bilgisini sağlayan tek bilgi kaynağı
vedalardır. Bundan dolayı bu kutsal metnin otoritesini tanımayan hiçbir dini ve
felsefi sistemin kişiyi gerçekliğe götüren alternatif yollar dahi olamayacağını belirtir.
Bundan dolayı Vedalar’ın otoritesini tanımayan ve bu kutsal metinleri güvenilir bir
kaynak olarak görmeyen Caynizm ve Budizm gibi dinler nastika (heretik-sapkın)
ismiyle isimlendirilirler. (Adam, 2002, s. 9-10)
Hinduizm’de ruhun nihai kurtuluşu temin edecek mutlak bilgi, insanın ölüp
ruhun bedenden ayrılıp yeni bedenlerde silsile yoluyla tekrar tekrar dirilmesi ve her
bir varoluş süresince cüzlerin tek tek tecrübe edilerek mükemmeliyete ulaşmasıyla
mümkün olmaktadır. Tek bir varoluş seresince böyle tecrübenin oluşması mümkün
değildir. çünkü İslam dininde şahadet, Hıristiyanlık da teslis, Yahudilik de cumartesi
gününün önemi ne ise Hinduizm’de de tenasüh aynı dereceyi işgal eden inanç olup
böyle bir düşünceyi benimsemeyen kimse Hindu kabul edilmez. (Yitik, Hinduizm,
2007, s. 281)
Budizm ve Caynizm’e göre mutlak aydınlanma ve nihai kurtuluş Tanrının
veya benzeri yüce bir kuvvetin idrak edilmesiyle değil, sadece eşyanın aslının
31
kavranılmasıyladır. Eşyanın hiçliğinin kavranması insanın içindeki sürekli varoluş
arzusunu sona erdirerek kurtuluşa erdirecektir. (Yitik, 2007, s. 281-282) Hint kökenli
dinlerin kurtuluş için sunduğu reçeteler aşağı yukarı birbirine benzer şeylerdir. Her
bir Hint dini sisteminin kurtuluş reçetesi teferruatta farklı olsa da hepsi züht hayatı ve
yoga egzersizlerini kurtuluşun gerçekleşmesi için zorunlu görürler. Bu yolun dindar
bir kişiyi nihai kurtuluşa eriştireceğine inanılır. (Yitik, 2007, s. 283)
Buna benzer anlayışları diğer dinlerin hemen hemen hepsinde bulmak
mümkündür. Örneğin Yahudilik açısından da mesele biraz daha farklılık arz
etmektedir. Yahudiler, Allah’ın Tevrat’ın hükümleriyle amel etmeyi yalnızca Yahudi
ırkına has kıldığı için diğer ırkların Yahudiliğe dâhil olmak gibi bir zorunluluğu
yoktur. Yahudiler kendi dışındaki dini gelenekler için Nuh’un inanç ve ahlakla ilgili
yedi temel esasına kalben uyanların ahirette kurtuluşa ereceklerini dile getirirler.
(Adam, 2002, s. 11) Yahudi olmayanlar, Nuh’un yedi temel esasına uyanların
kurtuluşa ulaşacaklarını ve cennet nimetlerinden faydalanacaklarını dile getirmekle
birlikte Yahudilerle aralarında bir derece farkının olacağını da iddia ederler. (Adam,
2002, s. 26) Müslümanlar ile Hıristiyanları burada Nuhilik kategorisinde
değerlendirirler. Bununla birlikte İslamı ve Hıristiyanlığı gerçek din olarak kabul
etmezler. (Adam, 2002, s. 11)
Hıristiyanlık açısından ise kurtuluş denilince kilisenin önemli bir yeri vardır.
Kilise insanoğlunun dini tarihinde Yahudiliğe az da olsa yer verse de Hıristiyanlığın
çıkışından sonra Yahudilik de dâhil hiçbir dini geçerli saymamıştır. Hatta bu
bağlamda “Kilise Dışında Kurtuluş Yoktur.” (Adam, 2002, s. 78) öğretisi kilisenin
resmi öğretisi haline getirilmiş; kilisenin anlayışına göre, diğer dinler kaba ve ilkel
din sayılmıştır. Hatta kilise bu dünyada yaşayan hiçbir insanın İncilin öğretilerine
ulaşamaması ve tanımaması için hiçbir sebebin bulunmadığına inanmış ve kilise
dışında kalanların cehennem ateşiyle cezalandırılacağını ilan etmiştir. (Adam, 2002,
s. 12)
Daha sonraları “Tanrının Evrensel Kurtuluş” planındaki konumları
Hıristiyan teologlar tarafından uzunca tartışılmasına rağmen bu ciddi tartışmalar
Hıristiyanların
genelini
etkilememiş
ve
bir
gün
tüm
dünyanın
mutlaka
32
Hıristiyanlaşacağı inancı Hıristiyanlar arsındaki geçerliliğini korumuştur. (Adam,
2002, s. 14) 20 yy.a geldiğimiz günümüz dünyasında koloni sisteminin çökmesi,
iletişimin gelişip yaygınlaşması, çeşitli dini geleneklerin ve dinlerin birbiri ile iç içe
yaşamaya başlamaları Hıristiyanlığı, İsa Mesih’in tek evrensel kurtarıcı ve
Hıristiyanlığın da tek geçerli din olduğu ve bir gün herkesin kilisenin çatısı altında
toplanacağı inancı üzerinde tekrar düşünmeye sevk etmiştir. (Adam, 2002, s. 104) Bu
bağlamda Kilise 19.yy.ın ortalarından itibaren farklı inanç sistemleri ve dini
gelenekler üzerinde tekrar düşünme ihtiyacı hissetti. (Arıcan, 2009, s. 85-86) Bunun
sonucunda ise 1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsülüyle birlikte
Hıristiyanlığın ilk defa diğer dinlerden ve onların da kurtuluşa ulaştırabileceğinden
bahsetmeye başlamıştır. II. Vatikan Konsülüne kadar dışlayıcı bir yaklaşım
benimseyen Katolik kilisesi bundan sonra kapsayıcı bir anlayış benimsemiştir.
(Adam, 2002, s. 100)
Hıristiyanlık gerçek bilgiyi ve tecrübeyi Hıristiyanlıkla sınırlı tutar. Diğer
dinleri değerlendirmenin temel ölçütü kilisedir. Bu ise kilise merkezli bir yaklaşım
ortaya çıkarmıştır. Bu anlayışa göre Hıristiyanlık dinden öte bir şey olup diğer dinler
ile karşılaştırılıp, mukayese dahi edilemez. Bundan dolayı da insanlığın kurtuluşuna
kilise dışında hiçbir dini gelenek vesile olamaz ve kurtuluş ancak İsa mesih
vasıtasıyla kilisede gerçekleşebilir. (Adam, 2002, s. 90-91)
İslama göre, Allah katında tek makbul din İslamdır. (Ali İmran, 3/19) İslam
tüm peygamberlerin getirip tebliğ ettiği ve asla değişmeyen fıtrat dinin adıdır. İslam
dininden başka din söz konusu değildir. (Adam, 2002, s. 10) Bu inancın temeli Hz.
Muhammed’den nakledilen bir hadis-i şerifte bulmak mümkündür. “Her çocuk İslam
fıtratı üzerine doğar ama daha sonra onu ailesi kendi dinine çevirir.” [Buhari,
Cenaze/680; (Kocaer, 2003, s. 237)] Kur’anda Yahudilerden, Hristıyanlardan ve
Sabilerden Allaha ve ahirete iman edip salih amel işleyenlerin Allah tarafından
mükâfatlandırılacağı ve onlar için korkunun olmayacağı bildirilmektedir. (Adam,
2002, s. 11) İmam Maturidi Yahudilerin ve Hıristiyanların her ne kadar Allah’a
inanıyoruz deseler de Allah’a oğul isnat ettikleri için Allah’ın birliğine
inanmadıklarını ifade eder. (Özcan, 1999, s. 117-118) Ahirete ve dirilmeye
inanıyoruz deyip fakat ahirette vaat olunana ve hesaba çekilmeye inanmamaları
33
Ahirete inanmadıklarını ve peygamberlerin arasını ayırdıkları ve kitapların bir
kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettiklerini göstermektedir. (El-Maturidi E. M.,
M.2004, H.1425, s. c.I/59) Bu yüzden gerçek manada Allah’a ve ahirete inanan
Yahudilerin ve Hıristiyanların Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul ederek ve
Kur’an tabi olarak ayetin muhatabı olacaklarını belirtmiştir. Müslümanların genel
inancına göre İslam dışında hiçbir din insanlığın kurtuluşa vesile olamaz. Kurtuluş
sadece İslam girip iyi amel işlemekle mümkündür. (Adam, 2002, s. 11) Bu açıdan
Hz. Muhammed Tanrının hakiki ve son peygamberi ve onun getirmiş olduğu
mesajlar mutlak suretle kâmil noktadadır. Tanrıyı ne onun sistemini bilmenin yegâne
kaynağı Hz. Muhammed(a.s) dir. Allah tarafından diğer peygamberlere gönderilen
vahiylerin aslı değiştirilmiş ve insan eliyle faklı bir mecraya yönlendirilmiştir.
Yalnızca Hz. Muhammed’e gelen vahiy katışıksız, saf ve tahrifata uğramamıştır.
Ayrıcı Hz. Muhammed’e Allah tarafından gönderilen vahiy sadece belli bir bölge ve
kavme değil tüm insanlığa gönderilmiştir. Hayatın bütün gayesini ve amacını içinde
barındırmaktadır. (Peterson vd., 2006, s. 384)
E-DİNİ TEKELCİLİĞİN MANTIKSAL YAPISI
Her din kendisine özgü bir takım özellikler ve kendisini öteki dinlerden
ayıran bir takım ilkeler ile tekelcilik ve dışlayıcılık ekseninde kurumsallaşmaktadır.
Bundan dolayı da bir dinin diğer dinlerden kendisini ayıracak ve kendi mensuplarını
da teşvik edecek bir takım öğretilere sahip olması gayet tabidir. (Arıcan, 2009, s. 87)
Dini tekelciliğin temel mantığı Tanrının insanlık için sadece bir din
gönderdiğidir. Bu dinden önce yaşayan insanlar kendi yaşamları boyunca bu dinin
getirmiş olduğu mesaja uygun veya o mesaja yakın bir inanca sahip oldukları
müddetçe kurtuluş kapsamına girebilirler. Lakin söz konusu dini gelenek ortaya
çıktıktan sonra ona tabi olmak zorunlu olup bu mesajdan uzak kalanlar için kesinlikle
kurtuluş yoktur. (Arıcan, 2009, s. 88) Çünkü onların dinleri tek doğru ve mutlak,
diğerleri eksiktir. Bundan dolayı da mensuplarını kurtuluşa eriştiremezler. (Aydın M.
, 2005c, s. 26)
34
Tekelcilik temel olarak doğruluk iddiasına dayanmaktadır. Çünkü dini
tekelcilik açısından bir dinin doğru diğer inançların ise yanlış olduğunu ortaya
koyacak temel prensiplerinin bulunması gerekmektedir. Bu prensipler dinin
mensuplarını
tatmin
temellendirilmiş
ve
etmeli,
onlar
tarafından
inancını
dıştan
gelebilecek
içselleştirilerek
her
türlü
doğruluğu
etkiye
karşı
koruyabilmelidir. (Arıcan, 2009, s. 88) Dini tekelcilik açısından bakıldığı zaman her
din mensubu inancının doğruluğunu savunurken kendi inancıyla bağdaşmayan her
şeyin yanlış olduğuna inanması gerekir. (Johnson, 2006, s. 91) Dinlerin gerçeklik
hakkında birbirleriyle çelişen iddialarını bir takım özellikleri göze çarpmaktadır.
Bazıları Tanrının var olduğunu, bazıları ise Tanrının var olmadığını iddia ederler.
Bazıları Tanrının bir ve tek olduğunu dile getirirken, bazıları pek çok Tanrının
bulunduğunu kabul eder. Bazıları Tanrının dünyada bedenlendiğini iddia ederken bir
kısmı ise bunu reddeder. Bazıları İsa’nın bedenleşmiş bir Tanrı olduğunu iddia
ederken, bazıları bedenleşmiş Tanrının İsa değil Krişna olduğunu söyler. (Peterson
vd., 2006, s. 403) Bir diğer örnek ise dinlerin ölüm sonrası ile ilgili inançlarındaki
farklılıktır. Batının teistik geleneklerine göre her insanın hayatını, dünya hayatında
yaptığının karşılığını göreceği ilahi bir yargılama olan ahiret yurdu takip edecektir
inancı mevcut iken, Doğu gelenekleri ölümü takip eden birçok reenkarnasyon (ruh
göçü) ve yeniden doğuşu vurgulayan inançlara sahiptirler. (Johnson, 2006, s. 57, 72)
Tüm bunların aynı anda doğru olabilmeleri imkân dâhilinde gözükmemektedir. Bu
açıdan dinlerin doğruluk iddialarını haklı ve geçerli olduğunu kanıtlayan güçlü ve
kuvvetli aklî, naklî ve mantıkî delilin bulunması gerekmektedir. (Peterson vd., 2006,
s. 403)
Bu açıdan doğruluk iddialarının tamamı zorunlu olarak tekelci ya da dışlayıcı
bir karakter arz eder. Belli bir dini önermenin doğru olduğuna inanan din mensubu
bu önermenin karşıtı veya bu önermeyle bağdaşmayan bir takım inanç ve
prensiplerin yanlış olduğuna inanmaya ve kendi dışındaki inançları dışlamaya
götürür. Mantıksal olarak ise bu gayet normal bir durumdur. (Arıcan, 2009, s. 89)
Çünkü belirli p önermesi doğru ise bu durumda onun karşıtı olan –p önermesi aynı
anda doğru olamaz. (Johnson, 2006, s. 68) Mutlaklık ve hakikat iddialarının çakışan
yönlerine bir örnek de Mesih’in çarmıha gerilmesiyle ilgili olarak Hıristiyanlar ve
35
Müslümanlar arasındaki uyuşmazlıktır. Hıristiyanlar Mesih’in çarmıhta öldüğünü
iddia ederken Müslümanlar onun çarmıhta ölmediğini savunur. (Johnson, 2006, s.
55) Hz. İsa’nın çarmıhta hem öldüğünü hem de ölmediğini savunmak mantık
açısından çelişiklik içeren bir durumdur. İki din birbiriyle çelişen hakikat
iddialarında bulunursa bu iki dinin aynı anada doğru olamayacağını iki inançtan
birinin yanlış olduğunu gösterir. Örneğin İslam dininin temel esaslarından birisi
Allah’ın bir ve tek olduğu, eşinin ve benzerinin olmadığını kabul ederek
politeizmi(çok Tanrıcılığı) reddeder. İslam dininin bu iddiasıyla çok Tanrıcılığı kabul
eden Hinduizm’in hakikat ve mutlak anlayışını kökten reddeder. (Johnson, 2006, s.
68)
Dini tekelcilikte doğru inancın kaynağı nedir? Kurtuluş nerede ve nasıl
gerçekleşecektir? Sorularının cevabı tek bir dindedir şeklinde olacaktır. (Arıcan,
2009, s. 89) Çünkü bu modele göre; tekelcilik; doğruluk, kurtuluş, özgürleşme
insanın kendini gerçekleştirmesi veya dinin nihai amaç ve gayesi ne ise onun
yalnızca bir dinde bulunduğu ve sadece bir dinin bunu gerçekleştireceğini, diğer
dinlerde mevcut olup, o dinin öğretileri ile çelişen tüm inançların yanlış olduğunu
kabul etmek ve savunmaktır. (Yaran, 2002, s. 207) Tekelci tutumu benimseyenler
evrensel bir anlayışı ve kesin bir doğruya mutlak olarak bağlanmış olmaktadırlar ve
başka bir doğrunun olabileceğine de imkân tanımamaktadırlar. (Arıcan, 2009, s. 90)
Tekelci tutumun temel mantığı, tek doğrunun var olabileceğini, birden fazla
doğrunun olamayacağı iddiasıdır. Bu sebeple tekelci modeli benimseyen için tek din
vardır. Sadece bu din kurtuluşa eriştirebilir. O da kendi dinidir. Diğer dinler batıl ve
boştur. (Adam, 2002, s. 90)
Bu düşüncenin sistemli bir şekilde savunulduğu dini gelenek Katolik
Hıristiyan dünyasıdır. Bu düşünceyi temellendiren en önemli simge ise “Kilise
dışında kurtuluş yoktur.” ifadesidir. Katolik Hıristiyanlık kendi tarihi boyunca Yeni
Ahit metinlerinden hareketle tekelci modelin en önemli savunucusu olmuş, bu ilke de
bu tutumun mantıksal açıdan temel dinamiği olmuştur. (Arıcan, 2009, s. 91)
Ayrıca Her dinin sahip olduğu ulûhiyet anlayışı bağlı bulunduğu toplumun
tarihi süreciyle yakından ilgilidir. Bu açıdan tarihi süreç içerisinde her din kendisini
36
geliştirerek ve genişleterek tarihi bir birikimsellik geleneğini “birikimsel bir din
anlayışı” veya “birikimsel bir dini gelenek” olarak kendisinden sonra gelen nesillere
miras olarak taşımaktadır. (Özcan, 1999, s. 16) Böyle bir dini gelenekten gelen din
mensubunun benimseyeceği ilk tutum kendi mensubu olduğu dini geleneğin ulûhiyet
anlayışını doğru kabul etmek onun dışındaki ulûhiyet anlayışlarını yanlış görerek
kendi dini geleneğinin sunmuş olduğu dini hayat tarzını benimsemek bunu tek doğru
ve geçerli yol olduğun kabul ederek kendi “Anlayışını” ve “Yaşayışını” buna göre
düzenleyip diğer dini gelenekleri hayatının dışında tutmaktır. (Özcan, 1999, s. 17)
F-VAHİY EKSENLİ DİNLER AÇISINDAN DİNİ TEKELCİLİK
Her inanç kendisinin dışındaki dini geleneklerle çatışan inançları kabul
etmesine rağmen kurtuluş ve özgürlük vaadinde bulunur. (Johnson, 2006, s. 71) Ayc.
Bkz. (Yitik, 2007, s. 281) Örneğin Yahudilik de anahtar figür olan Musa, İsrail
ulusunu kuşatan politeizmi reddetmiş bir Tanrının yani Yahve’nin dünyayı yaratmış
olduğunu ve ona ibadet edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. (Johnson, 2006, s. 87)
İslamda ise Hz. Muhammed’in “Peygamberlerin Mührü” olduğu vurgulanmış ve
“Kur’an” vasıtasıyla Allah Hz. Muhammed’i kendisine has kılarak önceki vahiyleri
tamamlamış ve insanlığa hak dini tekrar hatırlatarak ona davet etmiştir. Yine İslam
peygamberi Hz. Muhammed 6. Yy.da Arabistan bölgesinde politeizm anlayışına
karşı çıkmıştır. (Hick, 2005, s. 54) Hrıstiyanlığın kutsal kitaplarında, ökümenik inanç
esaslarında, temel dogmatik ilan ve ikrarlarında geleneksel Hıristiyan inancının
Hıristiyan İncili ve Hristiyan kurtuluş yolu için mutlak bir iddia olduğunda şüphe
yoktur. Bu inanç sistemine göre tarihsel İsa beşer hayatı yaşayan Tanrının oğlu,
kutsal teslis düşüncesinin ikinci unsuru ve çarmıhtaki ölümüyle tüm insanlara
günahları dolayısıyla kefaret ödemiş ve onların kurtuluşunu sağlamıştır. (Hick, 2005,
s. 57)
Vahiy eksenindeki üç dinin kutsal kitaplarındaki Tanrı tasvirlerine baktığımız
zaman üç dininde birbirinden farklılık arz eden ilahi varlıkları benimsediklerini
görürüz. Bunlardan ilki bir gurup Sami kabilesinin Tanrısı, diğeri, bir tarafı
37
yeryüzünde onun tezahürü olan ve yeni bir din Kur’an ve birkaç unsurdan oluşan
teslis, Üçüncüsü ise Arabistan’da kendisi vasıtasıyla hayatlarını Allah’a adayan ve
teslim eden bir topluluk meydana getiren ve bir peygamberi kendine has kılarak
vahyi sonlandıran Allah’tır. (Hick, 2005, s. 219) Bu açıdan Yahve’nin, Teslis’in ve
Allah’ın zatı ve hikâyeleri öz itibariyle birbiriyle örtüşmelerine rağmen onlar
kendilerine ibadet edenlerin aynı Tanrıya ibadet ettiklerini söyleyemeyecekleri kadar
birbirinden farklıdır. (Hick, 2005, s. 219-220)
1. Yahudilik Açısından Dini Tekecilik
Yahudilik evrensel bir din olmaktan ziyade etnik karakter arz eden bir din
olarak karşımıza çıkmaktadır. Yahudilerin seçilmiş halk, üstün millet ve dünya
hâkimiyeti gibi düşünceleri Yahudilik dininin bazı karakteristik özellikleridir. Eski
Ahitteki şu cümle buna örnektir. “Yeryüzündeki bütün milletlerden-aşiretlerdenyalnız sizi tanıdım. Bundan dolayı bütün fesatlarınızı (suçlarınızı) sizin üzerinizde
yoklıyacağım(yok sayacağım)” (Amos, 3/2) Ayrıca Tanrı Yahudi milletini kutsal bir
millet olarak seçmiş, tüm milletlerin ve halkların arasından Yahudileri öz halkı
olarak ilan etmiştir. (Firestone, 2004, s. 105) Bu açıdan Yahudi kimliği modern çağ
öncesinde dindar milliyetçiliğe dayanıyordu. Daha sonraları Yahudilik dinden ziyade
etnik bir kimlik haline gelmeye başlamıştır. Kendilerini agnostik veya ateist olarak
tanımlayan Yahudilerde bile Yahudi kimliği egemendir. Yahudi kanunları bir kimse
ateist dahi olsa onun Yahudi kimliğini geçersiz saymamaktadır. (Firestone, 2004, s.
71)
Yahudilik din bakımından Hıristiyanlığı ve İslamı kesinlikle kendisine eşit
kabul etmez. Ama güzel ahlak sahibi ve iyi işler yapan Hıristiyan ve Müslümanların
cennete gidebileceğini savunur. (Firestone, 2004, s. 76) Bununla beraber Yahudilik,
Hıristiyanların ve Müslümanların inanç sistemlerini ciddi anlamda eleştirir.
Yahudiliğe göre Hıristiyanların teslis inancı tamamen saçmadır. Yeni ahit de
Yahudiliğe göre ilahi vahiy değildir. İsa, onlara göre bir peygamber değildir. Ayrıca
Hıristiyan inancını şirk olarak değerlendirip, Yahudilerin herhangi bir kiliseye sanat
ve mimari açıdan bile olsa girmesine izin vermezler. (Adam, 2002, s. 43-44)
38
Yahudiliğe göre İslam, Yahudilik gibi bir vahiy dini değildir. Yahudiler İslam
dâhil tüm dinlerin Yahudilikten çalıntı olduğunu dile getirirler. Onlara yapılan
ilavelerle orijinal gibi gösterilmeye çalışıldığını söylerler. Yahudi bilginlere göre Hz.
Muhammed gerçek bir peygamber değildir. O ilk önce mesajını yayarken ve ibadet
ederken Kudüs’e yöneliyor, Yahudilerin inanç ve ibadetlerine göre hareket ediyordu.
Fakat Yahudiler onu peygamber olarak kabul etmeyince, Yahudi uygulamalarını
değiştirmiştir. (Adam, 2002, s. 51-52) Buna rağmen Yahudiler diğer din
mensuplarının kurtuluş için, Yahudi olmalarını gerekli görmezler. Bunun için Yahudi
bilginler Tevratın yorumundan hareketle Nuhilik kavramını geliştirip bunu da 7
(yedi) madde ile özetlemişlerdir. Nuhiliğin şartlarını yerine getiren insanlarda ebedi
âlemde kurtuluşa ereceklerdir. Bu bağlamda Hıristiyanları ve Müslümanları Nuhilik
kategorisinde değerlendirmişlerdir. Diğer milletler Nuh yasalarına uyarlarsa ahirette
karşılığını alacaklardır. Ama Nuhilerin, Yahudilerle aynı derecede olduğunu
söylemek mümkün değildir. (Adam, 2007, s. 232)
2. Hıristiyanlık Açısından Dini Tekelcilik
Hıristiyan inancı çerçevesinde dini dışlayıcılık meselesi incelendiği zaman
Hıristiyanlık tek ve biricik imanın mevcut olduğu ve kurtuluşu gerçekleştirecek
yegâne dindir. 1438-1445 yılları arasında gerçekleştirilen Floransa Konsülünde
“Katolikler dışında sadece paganlar değil, Yahudiler, heretikler ve bölücüler de
dâhil hiç kimse kurtuluşa eremez.” şeklinde alınan karara göre cennete sadece
Hıristiyanlar girmektedir. Heretiklerden kastedilen ise Müslümanlardır. Kilisenin
dışında kalanlar şeytana yardımcı oldukların sebebiyle onunla beraber sonsuz ateşe
atılacaklardır. Ancak ölmeden önce kiliseye katılırlarsa kurtuluşa hak kazanabilirler.
(Albayrak, 2007, s. 282)
İsa Mesih’e İman Hıristiyanlıkta merkezi bir öneme sahiptir. Hıristiyanlığın
İsa Mesih doktrinine göre İsa’nın Kurtarıcı Mesih olduğuna iman ile onun Tanrı oğlu
ve rab olduğuna iman, ayrılmaz bir görünüm arz eder. Yine oğul İsa’nın Çarmıhta
öldükten sonra dirilip tekrar semaya yükselmesi inancına dayalı Haç teolojisi,
Tanrısal hukukun Mesihle son bulduğu ve Şeriatın sadece bir tek hususa yani sevgiye
indirgenmesi Hıristiyanlığın karakteristik özelliklerindendir. (Gündüz, 2001, s. 16)
39
Hıristiyanlığa göre kurtuluşun yegâne anahtarı İsa’ya iman etmekle
mümkündür. Hıristiyan dışlayıcı düşüncesinin amacı İsa’yı bilmeyen diğer din
mensuplarına tanıtmak ve İsa’ya imanı kabul ettirmektir. (Albayrak, 2007, s. 282)
Yeni Ahitteki şu cümle buna delildir. “İsa rabdir diye ağzınla ikrar edersen ve
Allah’ın onu ölülerden kıyam ettirdiğine yüreğinle iman edersen kurtulacaksın.”
(Romalılara Mektup, 10/9) Hıristiyanlık kendi tarihi boyunca dini tekelcilik
anlayışını
savunmuştur.
Hıristiyanlığın
Mutlaklık
iddiasında
bulunmasının
sebeplerinden en önemlileri İncillerdeki dışlayıcı ifadelerdir. (Aslan, 2006, s. 132)
Yeni ahit de Hz. İsa’nın “Hiç kimse oğlu tanımadan babayı tanıyamaz ve babayı
bilmeden de oğlu bilemez ve ancak oğul istediğine kendini bildirecektir.”(Matta,
11/27) ve “Yol ve hakikat benim; ben vasıta olmadıkça babaya kimse ulaşamaz.”
(Yuhanna, 14/6) Ayrıca Rasullerin İşleri bölümünde şu ifadeler vardır. “Ve başka
hiçbirinde kurtuluş yoktur. Çünkü gök altında damlar arasında verilmiş başka
isimler yoktur ki onunla kurtulabilelim.” (Rasullerin İşleri, 4/12) Hıristiyanlığa göre
İsa İncillerdeki bu ifadelerle kendi elçiliğini kabul etmeden insanların Tanrıya
ulaşmalarının mümkün olmadığını bildirmiştir.
Yeni ahitteki bu ve buna benzer ifadelerden yola çıkan Hıristiyan düşünürler
Hıristiyanlığın kurtuluşa erdiren tek ve yegâne yol olduğu sonucuna varmışlardır.
1302 yılında papalığın VIII. Deklarasyonunda Hıristiyan imanın gereği olarak
İsa’nın mesajını yalnızca kilisenin temsil ettiği bundan dolayı da kilisenin dışında
kurtuluşun mümkün olamayacağı fikri benimsenmiştir. Protestan dünyasında da
Martin Luther buna benzer şeyleri söylemiştir. (Aslan, 1998, s. 46) Dışlayıcılığa göre
Tanrı bütün çocuklarını kucaklamayı isteyen ve merhamet eden bir baba olmasına
rağmen, bu merhametli baba yalnızca İsa Mesih’in tarihsel gerçekliğiyle bütün
insanları kurtuluşa eriştirecektir. Bunu sağlayacak olan da yalnızca kilisedir. Kilise
dışında hiçbir kurtarıcı güç yoktur. Başka dinlerle yapılan diyalogun amacı sadece
onlara İsa Mesih’i anlatmak ve ona iman etmelerini sağlamaktır. Çünkü Tanrı
nihayetinde bütün dinlerin Hıristiyanlığa katılmasını istemektedir. Tek bir din
olmalıdır ki O da Hıristiyanlıktır. Bunun tarihte gerçekleştirilmemiş olması Tanrının
bir hatası değil Hıristiyanlar adına misyonerlik faaliyetinde bulunan kimselerin
cesaret ve heyecanlarındaki yetersizlikten kaynaklanan bir durumdur. (Albayrak,
40
2007, s. 283) Katolik kilisesi tarihinde sloganlaştırılan bu düşünce II. Vatikan
Konsülüne (1963-1965) kadar savunulmuş, globalleşme ve küreselleşme gibi
kavramların geliştirmiş olduğu düşünceler karşısında zaman içerisinde kilise
dışlayıcılık fikirlerini yumuşatmak zorunda kalmış veya metot değiştirmiştir. (Aslan,
1998, s. 46-47)
Hıristiyan
dünyasında
dini
tekelcilik
Hıristiyanlık
tarihi
boyunca
savunulmuştur. Hıristiyanlar, Hıristiyan vahyinin temel ilkeler açısından nihai
olduğuna inanmaktadırlar. (Watt, 1997, s. 173) Bu görüşü savunanlara göre tek ve
yegâne din Hıristiyanlıktır. İnsanlar ancak Hıristiyanlık sayesinde kurtuluşa ererler.
Hıristiyanlık dışında kalan tüm dinler yalan ve yanlıştır. Dolayısıyla diğer din
mensupları ne kadar iyilik yaparsa yapsınlar İsa’ya inanmadıkları sürece kurtuluşa
eremezler. (Yaran, 2001, s. 13)
Hıristiyan kilise tarihinde “Hıristiyanlığın Mutlaklığı” iddiası Hristiyan
teolojisinde dini dışlayıcılık fikrini oluşmasında etkili olmuş ve Hıristiyanlığın farklı
dinlere bakışını şekillendirmiştir. Hıristiyan dünyası kendi dinini en yüce kabul
edince diğer tüm insanlar inançları ne olursa olsun, kime ve neye inanırlarsa
inansınlar Hıristiyanlık dinine boyun eğdirilmesi gereken bir konumda görülmüştür.
15. yy.da Yahudilere yapılan zulüm ve işkenceler Hıristiyan dünyasının anti-semitik
düşüncelerinin bir sonucudur. Daha sonraki süreçlerde ise Batının sömürge siyaseti
ve kolonileştirme süreci bu anlayışın zirveye ulaşarak İsa mesih adına tüm dünyayı
ele geçirme ve Hıristiyanlaştırma düşüncesine dönüşmüştür. (Albayrak, 2007, s. 278)
Bunu da birçok siyasi ve ideolojik fikirler çerçevesinde “Tanrı Adına Adam
Öldürmeyi” meşrulaştıran bir zihniyet ile yerine getirmişlerdir. Ayrıca Hıristiyan
inancında mevcut olan komşunu seveceksin inancıyla, günümüz dünyasındaki
komşularını tehdit eden bir inanç arasındaki benzerliği(!) de görmek gerekir.
(Albayrak, 2007, s. 279)
Hıristiyan Batı dünyasında dini tekelciliği en yoğun bir şekilde savunanlardan
birisi Hollandalı misyoner Hendrik Kraemer’dir. O Hıristiyanlığın üstünlüğünü şöyle
anlatır: Hıristiyanlık Tanrının Mesih yoluyla vahyettiği tek dindir. Hıristiyanlık
hakikate ulaştıran tek dindir. Hıristiyanlık dışındaki dinlerde dini hayat ve yaşam ne
41
kadar yoğun ve samimi olursa olsun, bu dinler insanları yanlış yollara sevk ettiği için
kurtuluşa eremezler. Hatta Kraemer Hıristiyanlık dışındaki dinleri insanların
oluşturduğu normlar olarak görmekte, Tanrı tarafından vahyedilen tek din olarak
Hıristiyanlığı görmektedir. Bu açıdan da dinler hakkındaki yargıyı insanlar değil de
Tanrı verir demektedir. Tanrı da insanlığa yalnızca Hıristiyanlığı biricik ve tek din
olarak göndermiştir. (Aslan, 1998, s. 48)
3. İslam Açısından Dini Tekelcilik
İslam dini, yeryüzünde aslı herhangi bir bozulmaya ve tahrifata maruz
kalmamış, kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’in asla bozulmayacak bir karakter arz edecek
şekilde yüce Allah tarafından kıyamete kadar korunacak olması (Hicr, 15/9) İslam
dininin kaynak açısından ilk geldiği an gibi taptaze olduğunu gösteren delillerdendir.
Bu yüzden İslam dini, felsefecilerin veya bilim adamlarının ortaya koyduğu bir
düşünce sistemi olmayıp, bizatihi Allah tarafından seçilen Hz. Muhammed’e hak
olarak gönderilen son ilahi dindir. (Köylü, 2001, s. 61) Bundan dolayı İslam dinini
özellikle Hıristiyan Batı dünyasında oluşmuş dini tekelcilik anlayışı ve onun gibi
birçok felsefi düşünce sistemine indirgemek ve kıyaslamak doğru bir anlayış olmasa
gerektir. Çünkü böyle bir çaba hakikati yansıtmayacak kişisel çabaların ötesine
geçemez. Bununla birlikte dini tekelciliği mutlak hakikatin gerçekliği açısından ve de
kurtuluşun yalnızca İslam dini ve onun peygamberine uymakla mümkün olacağı
noktasından hareket ederek İslam dininin diğer dinlere bakışını yorumlayabiliriz.
Kur’an-ı Kerim Yahudi ve Hıristiyanları, dini bir geleneğe ve ilahi kitap
kültürüne sahip olmalarından dolayı, diğer din mensuplarından ve müşriklerinden
ayırarak onları farklı bir şekilde muhatap almış, farklı muamele etmiştir. Bunun en
belirgin göstergesi ise Kur’anın, Yahudi ve Hıristiyanlardan Ehli kitap olarak
bahsetmesidir. (Arıcan, 2009, s. 21) Kur’an-ı Kerim Ehli Kitaba (Yahudi ve
Hıristiyanlara) Tevhid geleneğinden geldiğinden haberdar olmaları ve kendilerine
sürekli peygamber gönderilmesinden ötürü onlara ahitlerini hatırlatır. Onları
42
yumuşak bir üslupla hak olan İslam dinine davet eder. (Bakara, 2/63,100) İslamın
diğer din mensuplarıyla ilk diyalogu bu şekilde başlamıştır.
Medine döneminde yapılan Medine sözleşmesinde taraf olan Yahudiler
zaman içerisinde bu sözleşmeye uymadıkları gibi Müslümanların aleyhine işler
yapıp, hatta müşriklerle İslam aleyhine gizli anlaşmalar yapmışlardır. Bu ve buna
benzer ihanetlerinden dolayı yüce Allah Kur'anda ehli kitaba karşı üslubunu
sertleştirmiştir. (Okuyan & Öztürk, 2001, s. 177-178) Onların ihanetlerinin ve
inkârlarının ardı arkası kesilmez bir noktaya ulaşmasından dolayı da onlar için
lanetlemeye varan ifadeler kullanılmıştır. Bu çerçevede Kur’an Ehli Kitabın
çoğunluğunun fasık olduğunu, (Ali İmran, 3/110) kendi kitaplarını tahrif ettiklerini,
(Bakara, 2/79 – Nisa, 4/46) gerçek kendilerine apaçık açıklandığı halde sırf kibir ve
inatlarından dolayı Müslümanları küfre döndürmeye çalıştıklarını (Bakara, 2/109)
Allah’ın ayetlerini inkâr edip hakkı batıl ile karıştırdıklarını (Ali İmran, 3/70,71,72)
Üzeyir ve İsa gibi şahsiyetleri Tanrılaştırdıklarını hahamlarını ve rahiplerini rab
edindiklerini (Tevbe, 9/30-31) dinlerini hafife aldıklarını, (Maide, 5/57) vahyin bir
kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettiklerini, (Bakara, 2/85) peygamberlerin arasını
ayırt ettiklerini (Nisa, 4/150,151) Allah’ın dinini ciddiye almayıp menfaat karşılığı
sattıklarını (Ali İmran, 3/185) kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayıp
öldürdüklerini, (Bakara, 2/87-Nisa, 4/155) kendi dinlerinde aşırı gitmelerini (Maide,
5/77) kendilerini Allah’ın oğulları ve sevgilileri olarak tanıtmalarını (Maide, 5/18)
cennete sadece kendilerinin gireceğini iddia etmelerini (Bakara, 2/211) Hz. İbrahim’i
Yahudi veya Hıristiyan gibi tanıtmaya çalışmalarını (Ali İmran, 3/65) açıklamış ve
onları uyarmıştır. (Okuyan & Öztürk, 2001, s. 178-179)
Peygamberimiz
Hz.
Muhammed(a.s)
Yahudiliğin
ve
Hıristiyanlığın
müntesipleri tarafından arzu ve menfaatlerine göre değiştirildiğini, Allah’ın tek ve
hak dinine aykırı olduğunu biliyordu. Kur’an Hz. Âdemden itibaren tüm
peygamberlerin insanlığı Tevhide ve Allah’a kulluk etmeye çağırdığını vurgularken,
peygamberimiz de bozulmuş ve aslı değiştirilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlığın
müntesiplerine bu dinlerin de aslı olan Tevhid dinine çağırıyordu. (El-Maturidi E.
M., M.2004, H.1425, s. c.I/505-507) Peygamber efendimiz Yahudi ve Hrıstiyanların
Allah’a inandıklarını söylemelerine rağmen onları İslama çağırmasının temel sebebi
43
onların itikat noktasında Tevhid anlayışından sapmış olmaları etkilidir. Asıl itibariyle
Yahudilik ve Hıristiyanlık Ulûhiyet konusunda kutsal kitap geleneğine sahip
olmasına rağmen bugün itibariyle Allah’a oğul isnat etmeleri, İsa’yı Tanrılaştırmaları
ve Teslis gibi inanışlarından dolayı Tevhid anlayışından ve geleneğinden
uzaklaşmışlardır. (Güner, 2001, s. 266) Gerek Kur’an gerekse Hz. Peygamber Ehli
kitabı kendi peygamberleri tarafından Allah’tan getirilen ve daha sonra politeist
Tanrı inançlarıyla karıştırılıp aslı bozulan bu inanç sisteminden vazgeçmeye ve
Tevhidin aslına dönmeye çağırmaktadır. (Ali İmran, 3/64)
Kur’an insanlığa yepyeni bir öğretiyle gelmemiştir. Tarihte ilk insandan
itibaren Allah’ın insanlığın kurtuluşu için göndermiş olduğu peygamberlerin
mesajının yeniden hatırlatılması şeklinde gelmiştir. Bu mesaj ise Tevhid ve bu
bağlamda İslamdır. Kur’an tüm peygamberler tarafından insanlara hatırlatılan vahyin
son halkasıdır. Hz. Muhammed de son elçidir. Bu açıdan Kur’an önceki vahiyleri
reddetmeyip bizzat tasdik edip doğrulayan bir kitaptır. Bundan dolayı Kur’an ilk
vahiyle son vahyi buluşturan bir kitaptır. Kur’an kendisinden önceki kitapların Allah
tarafından gönderildiğini doğrular. Ancak gönderilen bu kitap ve ilahi mesajların
değiştirilip bozulduğuna da şahitlik eder. (Bakara, 2/79 – Nisa, 4/46) Burada önemli
olan şey daha önce gönderilen ilahi mesajların değiştirildiğidir. Çünkü Kur’anın
gönderilme amacı kitabın insanlar tarafından değiştirilip bozulması ve Allah’ın hak
yolu tekrar hatırlatmak üzere kendisiyle ilahi mesajı tebliğ edecek yeni bir
peygamber vasıtasıyla insanlığa sunmasıdır. (Gündüz, 2007a, s. 73)
Peygamber efendimiz sadece Ulûhiyet ve Tevhid konusunda değil,
peygamberlerin arasını ayırıp bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmelerini,
hepsine karşı takınılmış bir tavır olarak görmüştür. Ayrıca kendi kavimlerine gelen
peygamberlere, Hz. peygamberin peygamberliğini duydukları zaman ona tabi
olacaklarına dair söz vermelerine rağmen sırf menfaat, kibir ve kıskançlıktan dolayı
peygamberimizin risaletini inkâr etmişlerdir (Güner, 2001, s. 223) İslam dinine göre
peygamberler arasında hiçbir ayrım yapılamaz. (Bakara, 2/285) Çünkü hepsi Allah
katından gönderilmiştir. İslam dininin esaslarına göre Kitapların ve Rasullerin
tamamına inanmak şarttır. (Güner, 2001, s. 267) İslamın; Hıristiyanlığın ve
Yahudiliğin peygamber ve kitaplarına verdiği bu değer, nezaket ve saygı endişesiyle
44
değil, onların dinlerinin aslı itibariyle doğruluklarından kaynaklanmaktadır. İslam bu
dünyada onlara hoşgörü gösterilmesi gereken bir değer olarak değil, Tanrının
vahyettiği meşru bir din olarak bakar. Üstelik onların bu meşruluğu sosyal kültürel
ve medeni açıdan değil dini açıdandır. Bu bakımdan İslam eşsizdir. Çünkü dünyada
hiçbir din başka dinlerin inanç esaslarını ve doğruluğunu kendi iman ve şahadetinin
zorunlu şartı saymamaktadır. (Aslan, 2006, s. 210) Kur’an açıkça kendisinden önce
gelen kitapların insanlar tarafından tahrif edildiğini ifade etmektedir. Kur’an ve Hz.
Muhammed’in sünnetine ilaveten, günümüz modern bilimsel araştırmaları da açıkça
gösteriyor ki bugün elde mevcut olan Tevrat’ın (Eski Ahit) ve İncil’in (Yeni Ahit)
Cebrail vasıtasıyla Hz. Musa ve Hz. İsa’ya getirilen Tevrat ve İncil olmadığı apaçık
gözükmektedir. (Güner, 2001, s. 267-Ayc. Bkz. s.226-227) Zira Hz. İsa’ya gelen
mesajın orjinalini tespit etmek imkânsızdır. (Eliade & Couliano, 1997, s. 118)
Günümüzde mevcut olan İncillerin en eskisinin dahi Hz. İsa’nın ölümünden sonra,
yaklaşık olarak M.S. 60 yıllarda yazıldığı anlaşılmaktadır. (Gündüz, 2008, s. 50-51)
Hıristiyan
Araştırmacı-Teologların
büyük
ekseriyetinin,
İncillerin
tarihsel
gerçekliğine ilişkin yaptıkları sorgulamalarda tarihsel İsa’nın mesajını değiştirerek
bozan kişinin Pavlus olduğu anlaşılmaktadır. Pavlus İsa’nın inancına ihanet etmiş,
“İsa’nın basit öğretilerini tahrip edip, Hıristiyanlık olarak tanıdığımız dini
oluşturan” kişi olarak tanınmıştır. (Gündüz, 2001, s. 17) Yine bu araştırmacıların
çoğuna göre Hıristiyanlık, Mesih Mistisizmine dayalı bir “sır dini” şeklinde Pavlus
tarafından şekillendirilmiştir. Pavlus, “Hıristiyanlığı Yahudilikten kurtarmış”,
“Paganist sır dinlerinin bir adaptasyonu olarak” Hıristiyanlığı oluşturmuştur.
(Gündüz, 2001, s. 18) Ku’ran ise hiçbir zaman ve hiçbir şekilde tahrife, bozulmaya
ve değişikliğe maruz kalmayan, Tevhidin aslını dimdik ayakta tutan ve Allah
tarafından da kıyamete kadar muhafaza edilecek bir kitaptır. (Hicr, 15/9)
Bu çerçeveden özellikle Ulûhiyet açısından bakıldığında Yahudi ve
Hıristiyanların ciddi açmazlarının olduğu görülmektedir. Yahudilerin Tevhid
anlayışını, Allah’ı yaratılmış varlıklara izafe edilen sıfatlarla anıp çocuğunun
olabileceğini dile getirmeleri, Hrıstiyanların da varlık açısından teslis (üçleme)
anlayışını benimsemeleri, Tevhidin özünü ve aslını, İslam açısından bozan ciddi
problemler olarak karşımıza çıkmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 151)
45
Buna rağmen Kur’an açısından bir kimsenin kendisini Müslüman olarak ifade
etmesi kurtuluş için yeterli görülmemektedir. Çünkü bir Müslüman iman etmekle
beraber ibadet ve ahlaki hayatında, bunu davranışlar yoluyla mükemmeliyet
derecesine ulaştırması beklenir. Yine bir Mümin elinden gelen her şeyi yapsa da
neticeden mutlak kesin olarak emin olamaz. Çünkü Hz. peygamber dahi kendi
durumundan mutlak manada emin olmamıştır. Bu açıdan bir Müslüman sürekli ümit
ile korku arasındadır. Bu da inanan bir Müslümanın imanını sürekli diri tutmakta ve
onu insanı kâmil noktasına ulaştırmaktadır. (Aslan, 2006, s. 211)
46
BİRİNCİ BÖLÜM
İMAM MATURİDİ’NİN ENTELEKTÜEL KİŞİLİĞİ VE
DÜŞÜNCESİ
A-İMAM MATURİDİ’NİN HAYATI
1. Doğumu ve Nesebi
Asıl adı Muhammed olan Maturidi’nin künyesi Ebu Mansur’dur. Tam nesebi
ise Muhammed b. Muhammed b. Mahmut Ebu Mansur el Maturididir. İmam Mansur
el-Maturidi
Semerkand’ın
Maturid
mahallesinde
dünyaya
gelmiştir.
Bu
Mevki(Mekân) şu anda Özbekistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer almaktadır.
Semerkant şehri Özbekistan Cumhuriyetinin merkezidir. (Bebek, 1998, s. 17)
Maturidi’nin doğum tarihi ile ilgili net bir bilgi mevcut olmamakla beraber
H.III.asırda yaşadığı belirtilmektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XIX) Maturidi’nin
kendisinden bahseden kaynak eserlerin çoğuna göre (H.333-Miladi 999) yılında,
doğduğu şehir olan Maturid’de vefat etmiştir. Kabrinin Jakardize’de Ulema ve Eşraf
Mezarlığı içerisinde bulunduğu ileri sürülmektedir. (Bebek, 1998, s. 17)
Maturidi’ye atfedilen “Kitabüt Tevhid” ve “Te’vilatül Kur’an” adlı eserlerini
yazarken kullandığı Arapçanın onun iddia edildiği bir Arap değil, büyük bir ihtimalle
Türk ailesine mensup olduğunu göstermektedir. Yaygın kanaatte bu yöndedir.
(Bebek, 1998, s. 17)
İmam Maturidi’nin hayatı hakkında yeterli bir bilgi mevcut değildir. Çünkü
gerek mezhep ve fırkalara dair yazılan biyografi eserleri, gerekse diğer tabakat
eserlerinde ondan ya hiç bahsedilmemiş ya da çok küçük bilgilerle geçiştirilmiştir.
(Bebek, 1998, s. 17-18) İmam Maturidi’nin hayatı hakkında fazla ve net bilgi
verilmemekle birlikte, ondan bahseden eserler genellikle kendisi, Mezhebi ve Eşari
ile birlikte Mutezile, Harici ve Şia vb. fırkalara karşı verdiği mücadeleyi konu
edinmektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XVII)
47
Ehli Sünnetin akidesini sağlamlaştırıp sistematik hale getirmesi, İslam dininin
inanç esaslarını savunması ve İslam dininin açık ve doğru bir şekilde anlaşılması için
gösterdiği gayretlerden dolayı (Akgül, 2001, s. 57) İmam Maturidi kendisini takip
edenler tarafından “Alemil Hüda” (Hidayet Sancağı) “İmam’ül Hüda” (Hidayet
önderi) “İmam’ül Mütekellimin” ( kelamcıların lideri) gibi isimlerle anılmıştır.
(Yeprem, 1997, s. 252)
B-İLMİ ŞAHSİYETİ
İmam Maturidi Abbasi devletinin Doğu bölgesinde doğup yetişmiştir. Bu
bölge daha önceden İslam devleti olan Abbasi devletine bağlı iken Halife Me’mun
döneminden itibaren bu bölgeyle ilişkiler zayıflamış, bölgesel yönetimler Bağdat’ın
otoritesinden uzaklaşmış daha sonra bu bölge Samanoğulları devletinin hâkimiyetine
girmiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XX) Samanoğulları Maturidi’nin yetiştiği
bölgeye de hâkim olup bağımsız bir devlet kurunca bu bölgede bağımsız, hür ve
edebi düşünceler gelişmeye başlamıştır. Samaniler İslami ilimler, Arap dili ve
edebiyatının gelişmesi için gerekli kolaylığı göstermişler bu sebeple de bu bölge Irak
bölgesine nazaran akıl ve hür düşüncenin daha çok yayıldığı bir yer haline gelmiştir.
Samanoğulları devleti hem İslami ilimlerinde hem de tabiat ilimlerinde önemli
âlimlerin yetişmesine zemin hazırlamışlardır. Bu dönemde yetişen bu seçkin âlimler
geleneksel İslam anlayışına karşı olan fikir akımlarıyla ciddi mücadeleler
vermişlerdir. Ayrıca bu Âlimler sayesinde Mutezile mezhebinin çalışma ve yayılma
alanı daraltılmış, bölge Müslümanlarının Ehli Sünnet inancına sarılmasında önemli
rol oynamışlardır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XXI)
Maturidi’nin ders aldığı hocalar göz önüne alındığında Ebu Hanife’nin
öğrencilerinden ders aldığı, Ebu Hanife’ye varan bir silsile ile yetiştiği ortaya
çıkmaktadır. Öyle ki kendisine nispet edilen Maturidi mezhebi aslında Ebu
Hanife’nin
görüşleri
çerçevesinde
oluşmuş
fakat
kendisi
tarafından
sistemleştirilmiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XXII)
Maturidi Ebu Hanife’den bu yana gelen akaid görüşünü, akideden ilme
dönüştürmüştür. Ortaya konan usulü keskin delillerle desteklemiş. Füruyu da güçlü
48
kanıtlarla tartıştıktan sonra ilmi diyalog ve tartışmayı da şüpheden arındırmış ve de
burhanlar ile sistemli bir hale getirmiştir. Böylece Ebu Hanife ekolünün önderi
Maveraünnehir’deki Ehli Sünnet lideri olmuştur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XXIIXXIII)
Maturidi hocalarına ait sözlü ve yazılı birikimleri, ilkeleri bir âlim olarak
talebelerine ulaştırmanın yanında onları geliştirip sistemleştirmiştir. Böylece Ehli
Sünnet akidesini oluşturma görevini yerine getirmiştir. Akli ve Nakli delillere
dayanmayan inanılması doğru olmayan hususları açığa kavuşturmuştur. (El-Maturidi
E. M., 2002, s. XXIII)
Maturidi Fıkıh ve Kelam alanında istişare ve tartışmalarda (münazara)
bulunmak üzere yolculuklar yapmıştır. Bu seyahatler mezhebin isminin yayılmasına
ve de kendisine nispet edilmesine vesile olmuştur. Hatta gittiği yerlerde Maturidi’ye
isminin Ebu Hanife’nin akaid yönteminin benimseyenlere has kalınmasını, Ebu
Hanife’ye yapılan nispetin sadece fıkhı görüşleri kabul edenlere has olunmasını
sağlamıştır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XXIII)
Maturidi’nin yetiştiği siyasi çevrede huzur ve sükûn olmakla birlikte, birçok
farklı din, mezhep ve bid’at akımlarının olduğu bir yer olarak görülmektedir.
Mutezile kelamcılarının aklı, nakil karşısında tek ve yanılmaz bir güç olarak kabul
etmeleri, hadis ve fıkıh âlemi ile aralarında sert tartışmalara neden olmuştur. Böyle
bir ortamda akıl ile nakli birlikte, birbirinin tamamlayıcısı olarak gören Maturidi
Şark İslam dünyasında öne çıkmış ve öncülük yapmıştır. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
XXI) Maturidi’nin en önemli özelliklerinden birisi hem akli hem de nakli ilimleri
derinlemesine öğrenmesi ve onların ilkelerine vakıf olmasıdır. Ayrıca Maturidi Fıkıh,
kelam ve tefsir alanlarında önde gelen bir âlim olmuş ve İmam mevkisine ulaşmıştır.
(El-Maturidi E. M., 2002, s. XXII) İmam Maturidi akıl olmadan naklin
anlaşılamayacağını, nakil olmadan da insanın aklî burhanlarının yeterli olmayacağını
vurgular. Öyle ki Tevhide ulaşmanın yolu akıl, kulluk yapmanın şartı ise peygamber
vasıtasıyla gönderilen vahiydir. (Kutlu, 2006, s. 41) İmam Maturidi Mutezilenin aklı
tek ölçüt kabul etme metoduna karşı, selef âlimlerinin görüşlerini akli temellere
dayandırarak, mutezile ve diğer fırkalara karşı reddiyeler yazmıştır. Tartışmalara
49
girmiş, bıraktığı eserler ve yetiştirdiği öğrencilerle Ehli Sünnet akaidini akli temele
dayandırarak sistematik bir hale getirmiştir. (Yeprem, 2000, s. 39) Ayc. Bkz. (Akgül,
2001, s. 59)
Maturidi din konusunda insanların körü körüne taklide düşmelerinin
kendilerini mazur gösteremeyeceğini belirtir. Çünkü Allah herkese akıl ve irade
vermiştir. Bu sayede tüm insanlar Allah varlığını ve birliğini idrak etme yetisiyle
yaratmıştır. Fakat tüm akıl sahipleri doğrunun (dinin) sadece kendilerinki olduğunu
iddia etmelerine ise bu iddiayı ortaya koyan insanların iddialarının doğruluğunu
kanıtlamak için akıl ve mantık açısından doğru delilleri ve burhanları insanlara
sunması gerekmektedir. Doğru dininin hangisi olduğunu belirleyecek ölçüt ise iddia
sahiplerinin iddia merkezine kimi koydukları ile ilgilidir. Kim iddiasının merkezine
hak peygamberi koymuş ise o hak ve doğru yoldadır. Doğruluğunu kanıtlayan
delillerin varlığı ve hakkın kendisine şahitlik etmesi, diğer tüm din sahiplerine
kendisini kanıtlaması ve hepsine üstünlüğü ile doğru orantılıdır. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 3)
1. Entelektüel Kişiliği
Maturidi’nin en temel eserlerinden olan “Kitabüt Tevhid” ve “Tevilatül
Kur’an” adlı eserlerini incelediğimiz zaman kendisinden önceki kelam âlimlerinin
tartışmadığı ve yer vermediği birçok konuyu eserlerinde dile getirip tartıştığı daha
önce kullanılmayan akli, nakli ve de semantik temellendirmelere yer verdiği, İslam
dininin esaslarını sistemli bir şekilde inceleyip gerçek anlamda bir bilim dalı haline
getirdiği görülmektedir. (Kutlu, 2006, s. 22) Dinin öğrenilmesinde aklı ve nakli iki
önemli bilgi kaynağı olarak gören Maturidi Usulu’d-din ile ilgili konuların
çözümünde akla ve istidlali bilgiye çok önem vermiştir. Maturidi kelamla ilgili
eserlerinde bilgi kuramı, ilahiyat ve nübüvvet, kaza ve kader, şefaat, büyük günah,
iman, İslam gibi konuları akli ve nakli deliller çerçevesinde incelemektedir. (Kutlu,
2006, s. 23)
Dini ve akli ilimlerde önemli gelişmelerin birçoğunun altında imzası
bulunmasına rağmen kendisine yeterli araştırma ve özenin gösterilmediği ortadadır.
50
Yapılan çalışmalarda onun genellikle kelamcı ve tefsirci yönü ön plana çıkmaktadır.
(Özen, 2006, s. 203) Maturidi’nin Te’vilat’ül Kur’an isimli eserini incelediğimiz
zaman onun akli yorumlara ağırlık veren dirayet tefsir türünün ilk örneklerinden
birisini yazdığına şahit oluruz. (Kutlu, 2006, s. 24) Yalnız Maturidi bu eserin başında
Tefsir ve Tevil ile ilgili bir açıklama yaparak ikisi arasındaki farkları belirtir. Tefsir
bir işin iç yüzünü ve ayetten ne murat edildiğini tam manasıyla ortaya koymak iken,
Tevil ayetin birçok yöne ihtimal verdiğini göstermektedir. Bu yüzden tefsir bu işe
bizzat şahit olunup ve işin içinde bulunan sahabelerin işiyken, Tevil onlardan sonra
gelen âlimlerin işidir. Çünkü sahabeler birçok hâdise ve olaya şahit olmuş, ayetlerin
nüzul sebebine vakıf olmuşlar ve de olup biteni müşahade etmişler ve
peygamberimizin meclisinde bizatihi hazır bulunmuşlardır. Bu yüzden ilahi beyanın
iç yüzünü bilmek ancak bu şekilde mümkündür. Tevil bir olayın çeşitli yönlerini
ihtiva ettiği için, Tevilde kesin olarak sakındırma yoktur. (El-Maturidi E. M., 2003b,
s. 3-4) (Kutlu, 2006, s. 24-25) Maturidi’nin tefsir metodu ise şu şekilde karşımıza
çıkmaktadır. Ayetin ayetle tefsiri, ayetin hadisle tefsiri, sahabe, tabiin ve diğer
âlimlerin görüşlerinden nakiller, Esbabı nüzul ile tefsir ve bazı kişi ya da fırkaların
görüşlerini eleştiri ve red ederek yapılan tefsir şeklinde cereyan etmektedir.( (Akgül,
2001, s. 60-64)
Maturidi’nin yetiştiği dönemin dini ve fikri yapısını incelendiğimizde
Mutezile fırkasının mensuplarının Abbasi devleti tarafından izlenip takip edildiği
hadis âlimlerinin devlet desteği ile desteklendiği, Şia, Harici vb. Ehli Sünnet dışı
fırkaların yaygınlaşmaya başladığı bir dönem olarak görürüz. Mutezile fırkasının
akla büyük görev ve sorumluluk yüklemesiyle birlikte İslam dünyasında akli
düşünceye karşı bir önyargı oluştu ve İslam düşüncesi bundan büyük zarar gördü.
Bunun yanında din ve dünya görüşünü yalnızca hadis ve gelenek üzerine Kur’an
hadis taraftarları, deruni tecrübeyi önceleyen sufiler, imama itaati iman esaslarından
kabul eden ve bunu bir inanç meselesi olarak telakki eden Şiiler saygınlık kazanmaya
başladı. Maturidi işte tam böyle felsefi ve dini düşünce ekollerinin yaygınlaştığı bir
dönemde akıl ile nakil arasında oluşturulmak istenen bir ayrışma, bunalım ve
çatışmaya karşı, aklı tekrar dini düşüncenin anlaşılıp yorumlanmasında en önemli
yere oturtarak, dini bilgilerin üretken hale gelmesine ve en güvenilir kaynak olarak
51
görülmesine imkân sağlamıştır. (Kutlu, 2006, s. 54) Maturidi’nin akılcılığı,
eserlerinde ayet ve hadisleri az kullanmasında veya kullanmamasında değil, onları
yorumlarken kullandığı tevil ve teknikle ilgili bir durumdur. (Yazıcıoğlu, 2006, s.
159) Maturidi’nin yorumlarında ifrat ve tefrit arasında orta yol bulan bir nokta
hâkimdir. Farklı noktalardan ve görüşlerden ortak bir noktaya ulaşmış ve uzlaşmacı
bir tutum sergilemiştir. (Özdeş, 2006, s. 257)
Maturidi peygamberlerin getirmiş olduğu şeriatın tebliğiyle birlikte akla
dayanmakta ve aklî nazarı gerekli görmektedir. Bu sebeple sırf nakille iş yapan hadis
ve fıkıh âlimlerine, aklın yanılıp sapacağını dile getirerek, gerçeğin tek ve yanılmaz
otoritesi nakli görmelerine muhalif davranmıştır. (Zehra, TRS, s. 187) Maturidi
insanın inanç ve duygu dünyasını oluşturan kalp kavramı ile akıl arasında bir
münasebet kurar. Maturidi’ye göre kalp imanın nuru ile düşünüp insanı her türlü
kötülükten temizlenmiş akıldan kinaye olarak kullanılır. Akıl bilgiye ulaşmada çok
değerli olmasına rağmen aklın gücü mutlak ve sınırsız değildir. Çünkü akıl ilk etapta
duyu organlarının vereceği bilgilere muhtaçtır. Çünkü ihtiraslar, kötü duygular,
şehvet benzeri şeyler insanın düşünce alanını ve aklını sınırlandırıp duyu organlarını
sağlıklı bir şekilde kullanmasını engeller. (Özdeş, 2006, s. 246) Bu açıdan aklın
sapma endişesini taşımaktadır. Fakat bu endişesi hadis ve fıkıh âlimlerinde olduğu
gibi aklı hiçe sayma anlamı taşımamaktadır. Çünkü maturidi aklı nakle dayalı olarak
korumaya almış ve bu şekilde onu ihtiyatlı davranmaya mecbur bırakmıştır. (Zehra,
TRS, s. 187)
Maturidi’nin yetiştiği bölgenin deliller ve burhanlar yoluyla oluşturulacak
bağımsız ve özgür fikirlere olanak sağlaması, Maturidi’nin düşünce, anlayış ve
fikirlerinde daha hür ve daha akılcı bir kişilik oluşturmasını sağlamıştır. (Yazıcıoğlu,
2006, s. 164) Maturidi İslam dünyasında birçok gelişme ve değişmenin meydana
geldiği bir dönemde yaşamıştır. İtikadi ve siyasi birçok karışıklık ve kargaşanın
egemen olduğu bir çevrede metod ve yorum farklılığıyla kendisine özgü bir sistem
meydana getirmiştir. Onun eserleri incelendiği zaman yaşadığı çevre ve dönemde din
konusundaki ihtilaf ve Ehli Sünnet dışındaki çeşitli fırkalara karşı; ciddi, ilmi, fikri
ve felsefi mücadele verdiği anlaşılmaktadır. (Özdeş, 2006, s. 243) Maturidi
karşılaştığı problemlere daha akli ve felsefi çözümler üretmiş bu da daha teknik ve
52
felsefi terimleri kullanmasına sebep olmuş, felsefî ve kelâmî tabirlerin terimleşip
yaygınlaşmasına vesile olmuştur. (Yazıcıoğlu, 2006, s. 158)
İmam Maturidi fıkıhta Hanefi mezhebine tabi olanların itikattaki imamıdır.
Başta Türkler olmak üzere İslam dünyasından birçok Müslüman ona tabi olup onun
yolundan gitmekte ve düşüncelerinden istifade etmektedir. (Fığlalı, 2001, s. 85)
2. Hocaları
Maturidi Semerkant’ta bulunan “Darul Cüzcaniyye” diye bilinen Ebu
Hanife’nin ekolüne bağlı bir eğitim merkezinde yetişmiştir. (Kutlu, 2006, s. 18) Hem
hocası hem de arkadaşı olan Ebu Nasr El-İyazi’den ders almıştır. Bilinen en meşhur
hocaları ise şunlardır; Ebu Nasr Ahmed bin Abbas bin Hüseyin El-İyazi, Ebubekir
Ahmed bin İshak bin Salih el-Cüzcani, Nusayr bin Yahya el-Belhi ve Katıl kutat
Muhammed bin Mukatıl er-Razi’dir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 23)
3. Öğrencileri
İmam Maturidi birçok öğrenci yetiştirmesine rağmen ancak bu öğrencilerden
bir kısmının ismine ulaşılabilmektedir. İsmi bilinenlerden bazıları ise şunlardır: Ebu
Kasım İshak bin Muhammed bin İsmail el-hâkim es Semerkandi, Ebul Hasan Ali bin
Said er-Rüştüğfeni, Ebu Ahmed bin Ebu Nasr Ahmed bin El İyazi ve El-Pezdevidir.
(El-Maturidi E. M., 2002, s. XXIII-XXIV) Bunlardan sadece Semerkandinin bir eseri
neşredilmiştir. Ancak Maturidi’ye eserleri dolayısıyla ulaşan, dolaylı yoldan
öğrencisi olan Pezdevi, Sabuni, El-Muin en-Nesefi ve Ömer en-Nesefi gibi âlimler
Maturidiliğin oluşmasında ve fikirlerinin gelişmesinde çok etkili olmuşlardır.
Maturidi’nin Îtikâdi görüşlerinin daha iyi şekilde anlaşılarak, günümüze ulaşmasını
sağlamışlardır. (Kutlu, 2006, s. 19-20)
4. Eserleri
Maturidi’ye nispet edilen ve günümüze ulaşan birçok eser bulunmakla
beraber bu eserlerin yazma veya matbu olan nüshalarına ulaşmak pek mümkün
gözükmemektedir. Buna rağmen Maturidi’nin kendisine nispet edilen eserlerinden
53
bazıları ve ilgili oldukları alanlar şunlardır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. XV-XXIX)
(Akgül, 2001, s. 59)
1-Kitabü’t Tevhit (Kelam)
2- Kitabü’t Makâlat (Kelam)
3- Kitabü’t Usul (Kelam)
4-Reddi Usulil Hamse (Kelam)
5-Reddi Eza il edile (Kelam)
6-Reddi İmame (Kelam
7-Te’vilat’ül Kur’an (Tefsir)
8-Kitabül meahiziş şerai usulül Fıkıh (Fıkıh)
9-Kitabül Cedel (Fıkıh-Mantık-Felsefe )
10- Kitabül Beyanı Vehmil Mutezile (Kelam)
C-MATURİDİNİN DÜŞÜNCE SİSTEMİ
İslam Düşüncesinde “İmam’ül Hüda” olarak kabul edilen Maturidi, (Yeprem,
1997, s. 252) inanç sistemini güçlendirme ve dini temel görüşleri çerçevesinde
müdafaa etme konusunda gerek İslâm dışındaki düşünce sistemlerine gerekse
Mutezile, Havâric ve Bâtıniye gibi İslâmî mezheplerine karşı ciddi bir mücadele
vermiş, aynı dönemde yaşamalarına rağmen görüştüklerine dair herhangi bir bilgi
mevcut olmayan Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'den daha önce bu alanda etkin bir varlık
göstermeye başlamıştır. Maturidi, ilmî çevresiyle beraber Maveraünnehir’de İslâm
düşüncesinin belli bir istikrara kavuşmasında, İslâm'ın ve Hanefîliğin Türkler
arasında yayılmasında önemli görev yapmış ve bu etkisi zaman içinde artarak devam
etmiştir. (Özen, 2003, s. c.28/147-148) Mutezilenin aklı, nasslardan üstün tutan
54
metodu karşısında selef akidesini akli delilerle destekleyerek savunmuştur.
Görüşlerinin çoğunu silsile yoluyla hocası durumunda bulunan İmam Azam Ebu
Hanife’den almıştır. (Yeprem, 2000, s. 39) Kelâm tarihiyle ilgili kaynaklar Sünnî
kelâmın kurucusu olarak Ebü'l-Hasan el-Eş'arîyi gösterirse de günümüze intikal eden
eserlerden hareket edildiği takdirde bu kişinin Ebu Mansur el-Maturidi olduğu ortaya
çıkar. (Topaloğlu, 2003, s. c.28/151)
1. Ulûhiyet
Maturidi’ye göre din de doğru bir ulûhiyet telakkisine ulaşmak son derece
önemlidir. Bu açıdan İmam Maturidi ulûhiyet konusuna büyük önem vermiş ve hak
din ile ulûhiyet kavramını birbirinin gerektiren ve birbirini tamamlayan iki kavram
olarak ifade etmiştir. Maturidi doğru bir ulûhiyet tasavvuru için vahiyle sıkı bir
irtibat içerisinde olunması gerektiğini önemle vurgulamıştır. Allah’a nelerin isim ve
sıfat olarak verilebileceği konusunda akli ve hissi delillerle desteklenen nakli delili
şart koşmuştur. Ona göre isim ve sıfatlar akıl ve kıyasla bilinecek türden şeyler
değildir. Çünkü ulûhiyet konusu rastgele konuşulabilecek bir konu değildir. Nitekim
sıfatlardan soyutlanmış bir Allah düşünmek veya sıfatları zat ile aynı saymak veya
zatta içkin görmek bile bir ta’til olarak yorumlanmış ve ateizme götüren bir sebep
sayılmıştır. (Özcan, 1999, s. 15)
Maturidi’ye göre, Allah birdir, vahdaniyetinin herhangi bir yönden ikincisinin
veya denginin bulunmasına ihtimal yoktur. O tek bir olan gerçek ve hak mabuddur.
Allahü Teâlâ vahdaniyetin kendine özgü olması için, yaratmış olduğu mülkünde
kendisinin dışında yaratılan her şeyi çift ve karşıtlık ilkesi çerçevesinde ve de
kendisinden başka her şeyi kendisine muhtaç konumda yaratmıştır. (El-Maturidi E.
M., 2003b, s. 96) Bundan dolayı tüm yaratılanların ihtiyaçlarından ötürü ona
yönelmesi vazgeçilmez bir gerçeklik olmuştur. Kendisinin dışında her varlığın
hayatının devamı için başka bir şeye muhtaç olduğu kavransın diye Kâinatta
ihtiyaçlar her tarafı kuşatmıştır. (El-Maturidi E. M., 2003b, s. 97)
Allah’ın kâinatta nesneleri yararlı ve zararlı olmak üzere farklı özellikte
yaratılmasındaki hikmet, yaratılanların birbirine ihtiyaç duyduklarını göstermek ve
her türlü ihtiyaçtan münezzeh olanın, Allah olduğunu insanlara tefekkür ettirmek
55
içindir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 139) Çünkü insanlar yaptıklarının sonuçlarını
göz önünde bulundurma hissiyle yaratılmışlardır. Allah’ın dünya hayatında yaratmış
olduğu birçok şey insanların ibret almaları için, ahiret hayatını canlandırmaktadır.
İnsanın kendi yaratılışında iyi ve kötü özelliklerin bulunması da onun bir imtihanıdır.
Çünkü insan bu özellikleriyle ne ile sınandığını bilir. Kendisine verilen akıl ve
kâinatta tevhide yönelik deliller ile nasıl ve ne şekilde korunacağını bilir, buna göre
hareket eder. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 138) Gözlenebilen hiçbir zararlı nesne
yoktur ki insanlar için hiçbir faydası olmasın. Ateşin yakma özelliğinin yanında
besinleri meydana getiren bir özelliğinin olması, her canlı için hayati önem taşıyan
suyun, aynı zamanda ölümü de gerçekleştirebilecek özellikte olması, bir nesnenin
mutlak manada iyi ve kötü olduğuna hükmetmenin yanlışlığını gösterir. Kâinatta her
şeyin birbiriyle çift, birbirine zıt, birbirine muhtaç olarak yaratılması ve her birinin
fayda ve zarar özelliğinin bulunması tevhidin en önemli delillerindendir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 139)
Evrendeki her şeyin bir düzen içerisinde kendisini yaratıp, yöneten ve her
türlü ihtiyacına cevap veren yüce bir varlığa muhtaç olması, Kâinatın yapısının
birden fazla yaratıcının emrine giremeyecek özellikte olduğunu gösterir. Eğer birden
çok Tanrı olsaydı her birisi kendi egemenliğini kurmaya çalışacak, bu da kâinatın
fesadı olacaktı. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 140) Bu da ulûhiyet açısından Tevhide
delildir.
Maturidi’ye göre Allah adet bakımından yaratılanlar gibi değildir.
Yaratılanların eşleri ve sayıları vardır. Maturidi, Allah’ın birliğini anlatan “Vahid”
kelimesini açıklarken onun muhtevasının sayı açısından “Bir” demek olmadığını
belirtir. Çünkü sayı dizisine giren her şeyin çok ya da az olması mümkün olup, uzun,
enli, kısa vb. olması da muhtemeldir. Fakat Allah zatında, celalinde, büyüklüğünde
ve yüceliğinde yaratılanlara benzemez. Beşerde bulunan eksik ve noksan sıfatlardan
münezzehtir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/114) Nitekim insanlar
arasında “Filan zamanda topluluğunun tek adamıydı.” gibi ifadeler kullanılsa da bu
o adamın seçkinliğini ve onlara olan hâkimiyetini anlatır. Fakat bunu söyleyenler o
kişinin bir birey olarak tek olduğunu ifade etmezler; çünkü bireyler sayıca çoktur.
(El-Maturidi E. M., 2003b, s. 31-32) Fakat gerçekten İnsanların ve benzeri
yaratıkların hallerinden tamamen farklı, Tek, Yüce, Aşkın, Ulu ve her şeyden
56
münezzeh olan yalnızca Allah’tır. (Ebu Mansur El Maturidi/Teviat’ül- Kur’andan
Tercümeler 34) Maturidi Yüce Allah’ın dört manada münezzeh ve yüce olduğunu
belirtir. Birincisi; Zulüm, yersiz fiil işlemek, şanına yakışmayan her şeyden
münezzeh olmasıdır. İkincisi; Yaratılan her şey onun hâkimiyeti altındadır ancak
yüce Allah başkasının hâkimiyeti altına girmekten münezzehtir. Üçüncüsü; Onun
dışında her şey İhtiyaç ve afete maruzken Allah bütün bunlardan münezzehtir.
Dördüncüsü; Allah, Doğru yoldan sapanların ona isnat ettikleri evlat, oğul, şirk,
rakip, karşıt ve benzeri her şeyden uzak ve münezzehtir. (El-Maturidi E. M., 2003b,
s. 51)
İmam Maturidi’ye göre Allah’ın kendi cinsinden veya başka bir cinsten çocuk
edinmesi mümkün değildir. Allah’a çocuk isnat etmek ya da tek olan ilahi
çoğaltmak, şirk ve küfürdür. Zira ayrı bir ilahın olması yeryüzündeki düzenin
bozulmasına ve orada fesat çıkmasına sebep olur. (Enbiya-22) Dünyadaki eşyaların
belli bir düzen içerisinde idare ve sevk edilmesi tek bir ilahın olduğuna delildir. Eğer
birden çok ilah olsaydı, herkes kendi yarattığıyla baş başa kalır, hayır ve şer
durumlarında Tevhid yok olurdu. Maturidi, kralların yeryüzünde birbirine üstünlük
kurmak için sürekli savaştıklarını buna örnek verir. Bu gibi deliller ise Allah’ın
ulûhiyette ve ubudiyette tek ve bir olduğuna delalet eder. (El-Maturidi
E.
M.,
M.2004, H.1425, s. c.IV/415)
İmam Maturidi’ye göre Allah ulûhiyetinde, rububiyyetinde, hükümranlığında
vb. her şeyde şirkten münezzehtir. Allah’ın dışında hiçbir şeyi ne ibadette ne de
itikatta ona ortak kılmadan, ibadeti, itaati ve kulluğu yalnızca Allah’ yöneltmek onun
ulûhiyetinin gereğidir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/418)
Maturidi’ye göre Araplar ibadet ettikleri her mabuda ilah ismini veriyorlardı.
Allah ise, kendisi dışında hiçbir şeyin ilah olmadığını, ulûhiyet ismine layık olanın
sadece kendisi olduğunu delillerle ispat etmiş, kendisinden başka bir şeye ilah
denilmesini, ibadet edilmesini ve kulluk yapılmasını yasaklamıştır. Ulûhiyetin, en
önemli delili ise öldürmek ve diriltmektir. Bu da yalnızca Allah’a mahsustur. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/298)
Maturidi’nin vahdaniyet ile ilgili ortaya koyduğu deliller, O’nun bu konuda,
Allah’ın dışındaki varlıklardan ulûhiyeti nefyettiğini, birden fazla ilahın bulunacağı
57
iddialarını deliller ile çürüttüğünü, akli ve nakli deliller ile bir tek yaratıcının
varlığına istidlalde bulunduğunu göstermektedir. (Yeprem, 2000, s. 21)
2. Ubudiyet
İmam Maturidi Kur’anda kulluk kavramını ele alır. Ona göre her ibadetle
emir ilk önce Tevhide yöneliktir. Allah’ın inkâr edenleri kasteden ayetlerde kulluk ve
ibadetin emredilmesi fiili olarak ibadet değil, yalnızca Allah’ı birleyip tevhide
yöneltmek içindir. Çünkü kâfirlerin ilk yapması gereken ibadet, Allah’ın tek ve bir
olduğuna inanmaları yani Tevhiddir. Tevhidi yerine getirmeyenin hiçbir ibadeti
kabul olmaz. Oysa iman ehline ibadet ve kulluk emredilince inancın gereğini yerine
getirmek, fiili olarak nefsine emredileni yerine getirmek kastedilir. (El-Maturidi E.
M., M.2004, H.1425, s. c.V/260-261)
İmam Maturidi’ye göre Tevhid, kulun tüm ibadetlerinde Allah’ı bir ve tek
kabul edip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak ve kulluk görevini yalnızca Allah için
yapmasıdır. Tevhidi tam manasıyla yerine getirmesi ancak kulun her türlü fiilinde
Allah’ı birlemesiyle mümkündür. Kur’andaki “Yalnızca sana kulluk ederiz.” (Fatiha,
1/5) ayeti de Tevhidin en önemli kanıtıdır. Allah’a inanan kişi tüm ümidini ve
korkusunu Allah’a yöneltmek zorundadır. (El-Maturidi E. M., 2003b, s. 17)
Maturidi şeytanın insanları Tevhid’den ve Allah’ın yolundan alıkoyup
saptırmasını bazı örneklerle açıklar. Yahudiler ve Hıristiyanlar, kendilerinin dışında
kimsenin cennete giremeyeceğini söyleyerek insanların Kur’ana tabii olmalarını
engellemişlerdir. Oysa Allah insanı yaratmış ve ona tevhidi emretmiştir. İbadet ve
kulluğu kendisine yapmayı, hiçbir şeyi de kendisine ortak koşmamayı emretmiştir.
(El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/504) Şu ayette olduğu gibi; “Ben cinleri
ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56) Şeytanın
saptırma yollarından birisi de insanı yaratılış gayesinin dışına çıkartmaktır. Putlara
kurban kesmek, kadınların kaş alması, dövme yaptırmak gibi örnekler Allah’ın
insanlar için yarattığı nimetleri gayelerinin dışında tasarruf etmektir. (El-Maturidi E.
M., M.2004, H.1425, s. c.I/504)
Allah’a değil de ona yaklaştıracağı maksadıyla başkasına ibadet eden kişi,
gerçekte ibadeti ve kulluğu O’na yönelmemekle tevhide aykırı bir yol izlemiş
olmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2003b, s. 74) Yaratılan her şeyde, Allah’ın kulu
58
oluşunun ilahi bir tesiri ve yüce varlığın tasarrufu altında bulunuşunun delili
mevcuttur. Mutlak manada mabud olan sadece Allah’tır. Bütün varlıkların tüm
benlikleriyle kendisine yönelip ibadet, kulluk ve itaatte bulunmasına, tek layık varlık
O’dur. (El-Maturidi E. M., 2003b, s. 91)
Allah’ın yarattığı her şey insanlar için, insanlar da yalnızca Allah’a kulluk
etmek için yaratılmıştır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 94) Allah kullarını sırf kendi
yararlarına olan şeyler için kulluğa tabi tutup verdiği nimetlere şükretmelerini
istemiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 96) Çünkü Allah’ın kulları üzerinde
nimetlerinin olmadığı herhangi bir yön ve herhangi hal yoktur. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 97)
Maturidi insanların dünyada karşılaştıkları iyi ve kötü her durumda ulûhiyeti
ve ubudiyeti Allah’a teslim etmeleri gerektiğini vurgular. Bir kısım insanların sadece
dünyadaki arzu ve istekleri yerine geldiği zaman ona ulûhiyeti ve ubudiyeti teslim
etmeleri, istek ve arzularına uymayan bir şey başlarına geldiğinde ona isyan
etmelerinin şüphe ile kulluk etmek olduğunu söyler. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.III/359) Bunun ise insanın gerçek manada iman etmemesinden ve
dünyada insanın imtihanda olduğunu unutmasından kaynaklandığını belirtir. (Araf,
7/168) Gerçekten iman etmek her halükarda Ulûhiyeti ve Ubudiyeti Rabbine teslim
etmek demektir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.III/359)
3. Rububiyet
Rabb, “terbiye eden”, “eğiten”, “ihsan”, “idaresi altına alma”, “yol
gösterme”, “üstün gelme” gibi anlamlara gelir. Rabb kavramı, Allah’ın dışında
hiçbir şey için kullanılmaz. Rab denilince sonsuz gücü ile kâinatı idaresi altına alan,
düzenleyen, terbiye eden ve şekil veren yüce yaratıcı akla gelir. (Ece, 2000, s. 509)
Maturidi, Rab kavramını açıklarken, “Rabb sana geldi.”, “Rabb arz üzerine
istiva etti.” gibi ayetlerin zahiri anlamına bakarak rabbin bir mekânla veya cisimle
nitelendirilemeyeceğini belirtir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. 266-270) Çünkü
cisim ve mekân yönleri olan ya da sınırları bulunan üç boyutlu şeyin adıdır. Bu
manalara gelen, yaratılmışları andıran cisim ve mekân kavramını Allah’a nispet
59
etmek mümkün değildir. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 52-53) İmam Maturidi burada rabb geldi demekten kastın ise ilim veya
vahiy geldi yani Allah’ın emri veya buyruğu sana geldi şeklinde anlaşılması
gerektiğini belirtir. Allah’ın gelmesi yaratılan varlıkların gelmesi gibi değildir. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. 266-270) Buna da şu ayeti örnek gösterir. “Rabbin(in
emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).” (Fecr,
89/22)
İslam dışındaki dinlerin mensupları bir olan Allah’a ezelilik sıfatını nisbet
etmişler. Fakat daha sonra bu din mensupları O’nun cisme büründüğünü ileri sürmüş,
bir kısmı da onun “oğlu vardır” demişlerdir. Bu tür düşünceler Allah’ı yaratılanlara
benzetmektir. Bu ise aklen ve mantıken imkânsız bir durumdur. Ezelde Allah’tan
başka hiçbir şey yokken Allah vardı. Şimdi de ezelde olduğu gibidir. Ezelde
kendisinden başka hiçbir şey yokken, o nasıl onlara benzeyebilir. Zaten tek olmanın
manası da budur. O’nu Yaratılanlara benzetmek, Tevhid ilkesine aykırıdır. Allah
zatında, sıfatlarında ve azametinde bir ve tek olup, yaratılanlara benzemez. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 150)
Allah düşünme yeteneği olan tüm insanlara genel anlamda bir Tevhid anlayışı
ve Tevhid inancı vermiştir. İslam dışındaki din mensupları Tevhidi zaman içerisinde
tahrif ederek bozmuşlar, Yalnızca İslam inancının müntesipleri, Allah’ın kendilerine
fıtrat gereği verilen Tevhid anlayışına sadakatle bağlı kalmışlardır. Bu da Tevhid
inancını hakkıyla koruyup, gözeten tek dinin İslam dini olduğunu göstermektedir.
(El-Maturidi E. M., 2002, s. 150-151)
Yahudiler, Allah’a yaratılmış varlıklarda bulunan özellikleri atfetmişlerdir.
Bu sebeple de öncesiz varlıkların sayısı artmıştır. Hatta bu iddialar O’nun çocuğunun
olduğuna kadar ulaşmıştır. “Yahudiler, Uzeyr Allah'ın oğludur.” dediler.
Hıristiyanlar da, “Mesîh (İsa) Allah'ın oğludur.” dediler. (Tevbe-30) Hıristiyanlar
ise ontolojik olarak bir Allah’ı benimsemekle birlikte asıl açısından üçlü görüşe
sahiptirler. Onlara göre Allah cisim değilken, bilahare cisme bürünmüştür. Bu ise
yaratıcıya yaratılan varlıkların özelliğini nispet etmek olup, Allah’ı cisimleştirerek
mekâna indirgemektir. Allah ise bundan münezzehtir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
151)
60
Maturidi’ye göre kişinin nefsini tanıması rabbini tanımasıdır. Çünkü insan
kendi nefsini tanıdığı zaman, kendi varlığının acze düşmeyen bir kadir, cehalete
maruz kalmayan bir âlim, yönetmesinde alternatifi ve rakibi ulunmayan bir cebbar,
iradesini her durumda yürüten bir otoritenin yarattığı her şeye tasarruf eden bir
malikin bilgisine ulaşır. Bu varlığın da mahlukiyet özelliği taşıyan hiçbir varlığa
benzemediğini, (El-Maturidi E. M., 2002, s. 130-131) Yüce Allah’ın her şeyin
yaratıcısı olduğunu, Onun dışındaki her şeyin yaratılmış ve ona muhtaç olduğunu,
O’nun her şeye güç yetiren, her şeyin rabbi ve ilahı olduğunu kavrar. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 30) Rabb olan Allah sadece insanların değil tüm âlemlerin rabbidir.
Yarattığı her şeyin tek sahibi ve malikidir. O, yarattığı her şeyi yönetmekte ve
tasarruf etmektedir. Bu tasarrufta yarattıklarının ihtiyaçlarını karşılıksız vermek de
vardır. (Ece, 2000, s. 510)
Maturidi’ye göre Allah kâinatı, sonradan yaratılmış olduğunu gösteren, bir ve
tek yaratıcının mevcudiyeti ile sevk ve idare edildiğine işaret eden deliller ile
yaratmıştır. Peygamberimizin ilahi vahyi getirip insanlara sunması da yine bu konuya
ayrı bir delildir. Şayet insanlar peygamberlerin getirdiği vahye tam manasıyla uyup,
onun getirdikleriyle amel etseler aralarında her hangi bir tefrika ve karışıklığın
çıkması beklenemez. Yine Allah’ın emrettiği fiiller ilme yani vahye dayalı
olmasaydı, o zaman vahiy de bölünmeye imkân sağlayacak birçok sonuç ortaya
çıkardı. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 60)
Allah, Tabiatın yaratılışında yapılarının çelişkili olmasına rağmen iyi ve
kötüyü, güzel ve çirkini kendi birliğine ve rububiyyetine delil olması açısından tek
bir varlık halinde yaratmıştır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 138) Maturidi’ye göre
Allah’ın rububiyyetini, onun yaratış ve yönetişini sorgulamak abestir, Rububiyetin
bize yüklediği görev, Allah’ın kendisini tanımak ve ona kulluk etmek, emirlerine
uymak yasaklarından kaçınmak, üzerimize yüklediği itaat ve ta’zimi yerine
getirmektir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 169)
4. Nübüvvet
Allah insanlara doğruluğu göstermek, adaleti tesis etmek ve bunların zıddı
olan zulüm ve yalanı tanıtmak ve de mahiyetini bilmediğimiz şeyleri açıklamak için
61
peygamberler göndermiştir. Ayrıca insan nefsinin yapısı kurtuluş umduğu yerde
kişiyi helake götürecek, fayda beklediği yerde ona zarar verecek bilgisizlikle var
edilmiştir. Nefsin bu özelliği, insanın bütün davranışlarının sonuçlarını bilen bir zâta
ihtiyaç duyduğunu kanıtlamaktadır. Bu zât ise Allah’ın insanlar arasından seçtiği
peygamberlerdir. Peygamberler insan nefsinin arzu ve isteklerine uymadan onu
eğiten kişilerdir.
(El-Maturidi E. M., 2002, s. 224) Beşerin yaratılışından
kaynaklanan muhtelif durumlar, arzular ve ihtiras ile baş başa bırakıldığı zaman
toplumda çekişme ve kargaşanın hâkim olmasını sağlar. İnsanı ve onun içindeki türlü
mahlûkatı yaratan yöneticinin toplumları bu sebepten dolayı rehbersiz bırakması
düşünülemez. Herkesin güven duyduğu ve karşılaştığı her türlü probleme çözüm
üretecek rehber ve kılavuz olan peygamberlere ihtiyaç vardır. (Topaloğlu, 2006, s.
178) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 3-7) Semavi dinlerin müntesipleri
insanların peygamberlere muhtaç olduklarını, beşeriyeti dünya ve bilhassa da ahiret
saadetini sağlayacak kural ve kaidelerinin insan aklı ile bilinemeyeceğini kabul
ederler. Tarihin genel seyri incelendiği zaman haktan sapan ve doğru yolu terk edip
fesat çıkaran topluluklara mutlaka kurtarıcı bir peygamber gönderildiği müşahade
edilir. İnsanların peygamberlere olan ihtiyacı hastanın doktora olan ihtiyacı ile aynı
ölçüdedir. (Yeprem, 2000, s. 31)
İmam Maturidi insan aklının peygamberlere olan ihtiyacını ve onları kabul
etmenin gereğini açıklamış bunları sıralarken aklın her şeyi kavrayamayacağını da
dile getirmiştir. Bunun sebebini de iki şekilde açıklamıştır. Birincisi insan
organlarının sınırlı olduğu gibi aklının aynı sınır dâhilinde olması, aklında arızi
konular ile karşılaşabilecek durumda olması, ikincisi ise, Allah’tan gelen haberleri
insanlara açıklayacak birisine ihtiyaç duymasıdır ki bu ihtiyacın giderilmesi ancak
risalet ile mümkün olur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 229) Maturidi’ye göre insan
aklı dini ve dünyevi bazı gerçekleri bulsa da bunların birçoğunda da tereddüde düşer.
Bundan dolayı insan aklının tereddüde düştüğü ve aklı vasıtasıyla ulaşamayacağı
bilgileri kendisine haber verecek bir peygambere ihtiyaç vardır. İnsan dünyada
herhangi bir iş konusunda kendisine yardımcı olacak bir insanı nasıl reddetmezse
insanlarda kendilerini hak yola ulaştıracak bir peygamberi aynı şekilde reddetmez.
(Yeprem, 2000, s. 31) Maturidi’ye göre nübüvvet akli bir zorunluluktur. Çünkü
62
Allah’ın yarattığı her nesnenin gerçek bilgisini insanlar tecrübe etmeden
peygamberler göstermiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 225) Peygamberler insanlara
çeşitli meslek ve sanatları öğreterek toplumlara önder olmuşlardır. Peygamberler
toplum içerisinde en akıllı ve bilgili kişiler olup, insanların kendilerine her türlü
bilgiyi danıştığı nasihatçi ve doğru sözlü kişiler olmuşlardır. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 226)
İmam Maturidi’nin peygamberlere olan ihtiyacı birkaç maddede özetler.
Birincisi; insanlar arsındaki her türlü anlaşmazlık ve sosyal hayattaki her türlü
problem insanların adaletli bir şekilde çözemeyeceği çözse dahi bunun ilahi
kanunlara denk olmaz. Birisini memnun eden bir durum diğerini memnun
etmeyebilir. Onun için insanları mutluluğa ulaştıracak peygamberlere ihtiyaç hâsıl
olur ki onların Allah’tan getirmiş olduğu şeriatlar bu ihtiyaca tam ve mükemmel bir
şekilde cevap verir. İkincisi, insanlar hayatta kendileri fayda sağlayacak şeylere
ulaşmaya, kendilerine zarar verecek şeylerden de kaçınmaya çalışırlar. Onları bu
konuda eğitecek ve başarıya ulaştıracak kişiler bir öğretici olarak peygamberlerdir.
Üçüncüsü, akıl bize her ne kadar bir yaratıcının olduğunu ve onun âlemleri yaratığını
ve bizlere birçok nimet verdiğini idrak etmeyi sağlasa da ona nasıl kulluk
yapılacağını ve ne şekilde ibadet edileceğini bilemez. Bizlere bunu öğretecek kişi ise
Allah’ın peygamberleridir. Maturidi’nin ileri sürdüğü deliller onun ufkunun
genişliğini ve mantığının tutarlılığını ortaya koymak açısından çok önemlidir.
(Yeprem, 2000, s. 32)
İmam Maturidi her peygamberin Allah’ın birliği konusunda kendi kavmine
delil getirerek kavimlerinin delilsiz iddialarını çürüttüğünü belirtir. Çünkü tüm
peygamberler kendi döneminde insanları tevhide çağırmışlardır. (El-Maturidi E. M.,
2005-2009, s. c.II/327) Maturidi peygamberlerin bir kısmına inanıp, bir kısmına
inanmamanın yeni bir din ihdas etmek olduğunu dile getirir. Kur’anın ise iman
esaslarının arasını ayıran kişiyi gerçek kâfir olarak nitelendirdiğini vurgular. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/94-95) Maturidi’ye göre Hz. Muhammed tevhid
zincirinin son halkası olan “Hatemül Enbiya”dır. Bu açıdan Hz. Muhammed’e iman
etmek demek; gönderilen tüm peygamberlere ve onları gönderen Allah’a iman etmek
demektir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.XIV/376-379)
63
5. İman-İslam
İmam Maturidiye göre iman ve İslam birdir. Ona göre iman ve islam arasında
dil ve anlatım yönünden bir farklılık var ise de muhteva ve kendisinden murat edilen
anlam açısından aralarında herhangi farklılık yoktur. İman kalp ile tasdik, dil ile
ikrardır. İmanın gerçekleşme yeri kalptir. Maturidiye göre iman eden birisinin nasıl
ki Müslüman olmadığını söyleyemezsek, İslam’ın şartlarını da yerine getiren
birisinin de Mü’min olmadığını söyleyemeyiz. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 511-514)
İmam Maturidiye göre amel imandan bir cüz değildir. O yüzden amelleri yerine
getirmeyen bir kimse dinden çıkmaz. (Fığlalı, 2001, s. 81) Maturidi imanda kesinlik
ve katiyyetin esas olduğunu ifade eder ve imanda istisnayı kabul etmez ve de caiz
görmez. Onun için kalpten inanan ve şüphesi bulunmayan kimse “İnşallah
Müminim” dememeli, aksine “Ben Müminim” demelidir. (Yeprem, 2000, s. 38)
Kişinin “İnşallah Müminim” demesi Allah’a verdiği sözü bozması anlamındadır.
(Fığlalı, 2001, s. 82) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 505-506) Maturidiye
göre iman bir bilgi değildir ama bilgi imana ulaştıran bir araçtır. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 495)
6. Epistemoloji
Maturidi, dinin öğrenilmesi konusunda ilke olarak başvurulacak iki bilgi
kaynağından yararlanmanın kaçınılmaz olduğuna işaret eder. Bunlardan biri akıl,
diğeri de nakildir. Ona göre toplumların farklı din anlayışlarına sahip bulunduğu,
bunun yanında her bir grubun kendi anlayışının isabetli, diğerinin ise batıl olduğu
yönünde bir kanaat taşıdığı ve bu kanaatin atalarından kendilerine intikal ettiği
hususu inkâr edilemeyecek sosyolojik bir gerçektir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 3-4)
Varlığın gerçekliğini ve bilgiyi inkâr etmek mümkün değildir. Maturidi,
bilginin duyuların ve aklın alanına giren konuların bilinmesini sağlayan nitelik
olduğuna işaret etmesine karşılık bazı Maturidiler bilgiyi insanın bilen olmasını
sağlayan nitelik veya zihnin her bilgi alanına ait hükmü kabul eder. Bilgi kaynaklan
duyular, akıl ve doğru haberden oluşur. (Topaloğlu, 2003, s. c.28/151)
64
Nesne ve olayların hakikatlerinin bilinmesine götüren yollar idrak, haberler
ve istidlalden ibarettir. İdrakler duyular vasıtasıyla gerçekleşen haberlerdir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 10) İnsanların yaratıkları ve nesneleri idrak edişi tatma,
işitme, görme, dokunma ve koklama olmak üzere beş duyuyla olmaktadır. İnsanların
duyular vasıtasıyla elde ettiği bu tür bilgilere duyu bilgisi denmektedir. Duyu
bilgileri her bir duyu organının kendisine has objeleriyle ortaya çıktığı için duyu
organlarının sağlam olmasıyla doğruluk özelliği kazanmakta ve bağlayıcı bir karakter
arz etmektedir. (Kutlu, 2006, s. 31) Akılların tek başına kavramakta yeterli olmadığı
iyiliklerin ve kötülüklerin duyular ve haber yoluyla öğrenilmesi sadece algı sahibinin
konuşması ve diğer kişilerin dinlemesiyle mümkündür. İnsanların sahip olduğu
birçok bilgi kaynağı haber olduğu için, onun bir bilgi kaynağı olduğu kesindir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 10-11) Örneğin dünya üzerindeki hükümdarların
yönetimleri, düzeni sağlamak için uyguladıkları kural ve kaideler, risalet ve hikmet
iddiasında bulunanların insanlara sunduğu bilgiler ve farklı birçok sanatla uğraşan
insanların sanat dallarıyla ilgili bilgilerin kaynağı akıl ve duyu değil, haberdir.
(Kutlu, 2006, s. 31) Ayrıca Maturidi peygamberlerin hepsinin Allah’tan getirdiği
bilgilerin benimsenmesinin zorunluluğuna işaret eder. (Kutlu, 2006, s. 33) Çünkü
peygamberlerin getirdiği haberler doğru haberler olup doğruluğunu ispatlayan
mucizelere sahip oldukları için onların getirdikleri haberlerin inkâr edilmesi mümkün
değildir. Bu haberlerin akıl tarafından da doğrulanması inkârının mümkün
olmadığını zorunlu olarak doğru bilgiler olduğunu ispatlar. (El-Maturidi E. M., 2002,
s. 11)
İmam Maturidi açısından insan taklid ile hakikatin bilgisine ulaşamaz bu
yüzden de taklit sahibi mazur görülemez. Allah’ın birliğini bilmek ve ona ve onun
elçilerine tabi olmak istidlal sayesindedir. Bu açıdan akıl öncelikli olmasına rağmen
vahiy de gereklidir. (Alper, 2009, s. 157)
Aslında bir anlamda nakli oluşturan toplumsal kabul, tarih boyunca hem yöneticilerin hem nübüvvet iddiasında bulunanların hem de meslek ve zanaat sahiplerinin önem verdiği bir şeydir. Akıl, kendisinin de bir parçasını teşkil ettiği evrenin sadece yok olmak (fena) için vücut bulmadığına, hikmet çerçevesinde beka
65
hedefi gözetilerek inşa edildiğine hükmeder. Evrenin çok farklı, hatta birbirine zıt
karakterde ünitelerden meydana gelmiş bir yapısı olduğu gözlenmektedir.
(Topaloğlu, 2003, s. c.28/151-153)
İmam Maturidi’ye göre insanların dinlere ve mezheplere bağlanma
konusunda herkes kendi takip ettiği yolun doğru diğerlerinin yolunun ise batıl
olduğunu iddia etmektedir. Fakat herkesin bu dinleri tercih ederken taklit yoluyla
benimsediği de aşikârdır. Bundan dolayı kişi inancının kaynağını oluşturan iddiasının
doğruluğunu ispat edip akla karşı konulamaz bir delile ihtiyaç duymaktadır. Dinin
araştırılmasında delilleri sunan (zat) peygamber diğer insanları haklılığını kabule
aklen mecbur bırakırsa işte o hak yoldadır. Bir bakıma doğruluğunu ve hakikatini
kanıtlayan delilleri insanlara sunması ve Hakk’ında kendisine şahitlik etmesi
sebebiyle bu kişinin benimsediği din diğer muhataplarını kendi mutlak hakikati
bünyesinde tekeline almış olur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 3)
Nesnelerin ve olayların meşru ve gayri meşru olması, iyi ve kötü fiiller
hakkında duyuların algılaması ve haberlerin durumu ve haberlerin gelişi
irdelenecekse elde edilecek nihai bilgi ancak akıl çerçevesinde, tefekkür ve istidlal
yoluyla ortaya çıkarılabilir. İnsan hem fizyolojik olarak hem de akıl melekesiyle
donatılarak yaratılmıştır. Aklın güzel bulduğu bir şey tabiat itibariyle güzel
olmayabilir. Birinin benimsediğini diğeri reddedebilir. Buradaki uyumsuzluk
durumunda yapılması gereken husus akıl yürütmek ve tefekkür etmektir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 14-15)
Haber her şeyden önce kişinin mensup olduğu varlık türünü ve soyunu,
kendisini ve sahip olduğu her şeyin adını öğrenmesini sağlayan ve insan hayatının
kurulup devam etmesini temin eden bir bilgi vasıtasıdır. İnsanın nesebine ve
sağlığına varıncaya kadar hayata dair pek çok bilginin doğru haber dışında bir
kaynakla bilinmesi mümkün değildir. (Yavuz, 2003, s. c.28/167-171) Eğitim öğretim
ve dil gerçeği bunun diğer bir kanıtıdır. Zira öğretim ve dil haberi ileten araçlardır.
Yalan karışacağı endişesi doğru haberi kesin bilgi kaynağı olmaktan çıkarmaz.
Çünkü araştırma sonucu bir haberin doğru olup olmadığı belirlenebilir. (El-Maturidi
E. M., 2002, s. 13-15) Haber peygamberlerden gelen haberler, mütevatir haberler ve
66
ahad haberler olmak üzere üç kısma ayrılır. Peygamberlerin getirdiği haberlerin
doğruluğu mucizelerle sabit olduğu için aklen inanılması zorunludur. Onlardan gelen
haberler tevatür derecesine çıkmışsa kesin doğrudur. (Topaloğlu, 2006, s. 179) Yalan
olmasını aklın kabul etmeyeceği bir muhteva taşıyan mütevatir haber zorunlu bilgi
ifade eder. (Yavuz, 2003, s. c.28/167-171) Haberi Vahid ise iki şekilde değerlendirir
ya onunla amel edilir ya da hiç dikkate alınmaz. Burada haberi vahidle ilgili
yapılacak şeyin haberi rivayet eden ravilerin durumları inceden inceye incelenmeli
haberin ihtiva ettiği mana ile sabit olan nass karşılaştırılmalı ve bu çerçevede
güvenilirliği tespit edilmelidir. Burada yanılma durumuna işaret eden maturidi bilgi
edinme yollarından en üstün olan algı yönteminde duyuların dahi zayıflığından veya
algıladığı şeyin hacimsiz, küçük ya da algılanacak şeyin uzaklığından dolayı yanlış
algılanıp yanılma ihtimalinin bulunacağını bildirir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 12)
İnsanların gerek duyu gerekse haber yoluyla bilgi edinirken akli istidlalde
bulunması zorunlu bir ihtiyaçtır. Lakin duyuların zayıflığından veya algıladığı şeyin
hacimsiz, küçük ya da algılanacak şeyin uzaklığından kaynaklanan yanılma
ihtimalinin bulunacağını gibi, haberin yanılma ihtimali bulunan ve bulunmayan iki
yönünün bulunması,
hatta peygamberlerin getirdiği
mucizelerle kâhin ve
sihirbazların yaptıkları şeylerin birbirinden ayrılması için akli istidlal zorunludur.
(El-Maturidi E. M., 2002, s. 13) Bu bağlamda akli istidlal, duyu bilgisini tashih etme
konumundadır. Üstelik duyulardan elde edilen algılar sonucunda oluşturduğumuz
kavramlar ancak akili istidlal ile mümkün olmaktadır. İnsan aklı tikel nesnelerden tek
tek tecrübelerden külli kavramlara ulaşma imkânına sahiptir. Mesela insan ateş ve
benzeri birçok şeyi tanıması sadece daha önceki tecrübeleri dolayısıyla akli istidlalde
bulunmasıyladır. Ayrıca herhangi haberi akıl dışında değerlendirecek başka merci de
yoktur. Bundan dolayı duyu ve haberler yoluyla elde ettiğimiz bilgilerin vazgeçilmez
temeli akli istidlaldir. (Alper, 2009, s. 69) Nitekim Allah kendi katından gönderdiği
deliller ile sabit olan vahiy dahi aklı kullanmayı ve akli istidlalde bulunmayı
emretmekte hatta emretmekle kalmayı bizatihi Kur’an belli konuları ispat etmek için
bunu metot olarak kullanmaktadır. (Alper, 2009, s. 70) Kur'anda insanın ulûhiyet,
nübüvvet ve ahiret hayatı hakkında bilgilenmesi için akıl yürütmesi gerektiğine
dikkat çekilmiş, hak inançlarla batıl inançları ayırt etme amacıyla doğru bir yöntemle
67
düşünme emredilmiş ve dinî ilkelerin doğruluğuna ilişkin aklî deliller getirilmiştir.
(Fussilat, 41/53-54) (Gaşiye, 88/17-20) (El-Maturidi E. M., 2002, s. 125-126 Ayc.
Bkz. 138-141) Ayc. Bkz. (Yavuz, 2003, s. c.28/167-171) Allah insanları birçok ayeti
kerimede istidlale teşvik etmiş, duyulur âlem aracılığıyla, duyulamayanı anlamaya
davet etmiştir. Tefekkür ve tedebbürü emretmiş ve bu şekildeki akıl yürütmenin
gerçeğe ulaştırdığını haber vermiştir. Akıl yürütmenin gerekliliği konusunda bir
başka husus ise, insanın yaratılan bütün mahlûkatı yönetmek, onlar için her türlü
mücadeleye göğüs germek ve onlar için aklen ve mantıken en uygun olanı araştırmak
bunlardan iyi güzel ve faydalı olanı tercih etme yetisiyle donatılmıştır. Bu ve benzeri
hususları bilmek ise nesne ve olayları inceleyerek ve aklı kullanarak mümkün
olabilmektedir. Çünkü bunun dışında bir yöntem mevcut değildir. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 14) Ayrıca çeşitli fevkalade olaylar karşısında ve şüphelerin hâkim
olduğu durumlarda tüm insanların sığınacağı şey tefekkür ve akli melekelerini
kullanmaktır. Bu da istidlal sayesinde aklın gerçek ve hakikate kılavuzluk
yapmasıdır. Aynen karışık birçok rengin ayırt edilmesinde gözün, seslerin
çeşitliliğinde ise kulağın kılavuzluk yapması gibidir. (Topaloğlu, 2006, s. 183)
Maturidi hem Kitabu’t Tevhid hem de Te’vilatül Kur’an adlı eserlerine akla
büyük önem verir. Nassları incelerken zahiri manalarının yanında Kur’anın genel
hedefleri, toplumun dünya ve ahiret mutluluğu, sosyolojik, kültürel ve ekonomik
şartları göz önünde bulundurur. Aklilik ve sistematik yaklaşımı elden bırakmaz
(Topaloğlu, 2006, s. 181) Aklı, duyular ve haber yoluyla oluşan bilgilerin
anlaşılmasında,
yorumlanmasında
ve
problemlerin
çözümünde
ve
değerlendirilmesinde vazgeçilmez bir unsur olarak görmüş mutlak hakikate
ulaşmanın temeli olarak değerlendirmiştir. (Topaloğlu, 2006, s. 183) İslam dininin
vahye dayanan bir dindir. bu bağlamda vahyi anlayacak ve kalbin eşliğinde iman
haline getirecek olan ise akıldır. İmam Maturidi özellikle de vahyin aydınlattığı akla
büyük önem atfetmektedir. Zira ona göre akıl fıtri olarak tevhidi idrak edebilse de,
peygamberlerin haber verdiği şeriat unsurlarını bilemez. İşte burada nakil akla
kılavuzluk yapmaktadır. (Topaloğlu, 2006, s. 180)
Maturidiye göre gerek insanları gerekse cinleri tevhide götüren tek bir yol
vardır ki oda tefekkür etmek yani düşünmektir. Bu ise insanlara düşünme melekesi
olarak verilen akıl ve aklı kullanmakla mümkün olacak bir durumdur. Ayrıca akıl
68
çeşitli tabiat ve arzularla donatılmıştır. Maturidiye göre herkes aklını doğru kullanıp
başarıya ulaşamaya bilir. Başarıyla kullanılmadığı zaman da insanları farklı
sonuçlara götürebilir. Çünkü insanların kişisel özelliklerine göre aklı kullanmaları
değişir. (Özcan, 1999, s. 79) Bundan dolayı Maturidi “Sağlam Bir Aklın” dinde
sorumluluk kaynağı olduğunu belirtir. Maturidiye göre dinin ve onun gerekli
olduğunu bilmek için özel bir delile ve ispata ihtiyaç yoktur. Akıl bunları bilmek için
yeterlidir. Zaten bu duygu insana doğuştan verilen fıtri din duygusudur. Bunu bilmek
ve anlamak için nakle ihtiyaç yoktur. (Özcan, 1999, s. 80)
Akıl dinin varlığının şartı ve bekası için ise gerekli bir durumdur. Çünkü delil
ve hüccetle ayakta duran Allah'ın dini, delil ve hüccetin bizzat kendisi olan akılla
kaim olmaktadır. Bunun için aklına uyan dinini korur, arzu ve heveslerine uyan ise
dinin temelini yıkmış olur. (Şahin, 1987, s. 17)
Maturidi akla önemli bir fonksiyon yüklemekle birlikte onunda haber ve
duyular gibi bilgi elde etme gücünün ve alanının sınırlı olduğunu kabul eder. Ancak
bunu aklın kapasitesinin sınırlı olmasına, eşyanın bütün teferruatını bilemeyeceğine,
sonradan yaratılmasına, bir takım arızi durumlara ona isabet edebilme durumuna
veya incelediği konun karmaşık olmasına bağlamaktadır. Bu gibi durumlarda aklın
kendi başına kavrayamadığı iyilik ve kötülüklerin durumunu duyular ve haber
yoluyla öğrenmenin gerektiğini belirtir. (Kutlu, 2006, s. 36)
İnsan için bilgi edinme yollarını sistemli bir şekilde ortaya koyan
Maturidi’nin bu sistem kendisinden sonraki ilim adamları için bir model
oluşturmuştur. (Topaloğlu, 2006, s. 200)
7. Allah-İnsan İlişkisi
Maturidi’ye göre Allah yaratıcı, her şeye güç yetiren, her şeyin rabbi ve
ilahıdır. O’ndan başka her şey yaratılmış varlıklardır. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
304) Dengi ve benzeri bulunan her şey çokluk statüsüne girer ve sayı ile başlar. Zıddı
bulunan her şey de bir yok oluş arz eder ki rakibi tarafından ortadan kaldırılabilir.
Bundan dolayı Allah dışındaki tüm varlıklar kendi sonlarına sebep olacak bir zıtlık
ve çiftlik kategorisinde bir ben ve denklik içerisinde yaratılmıştır. (El-Maturidi E.
69
M., 2002, s. 36) İmam Maturidi’ye göre Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur,
süreklidir, rakibi ve dengi bulunmayandır. Bu “O’nun hiçbir dengi yoktur.” (Şura,
42/11) mealindeki ayetin açıklamasıdır. Benzeşme ve farklılaşma aynı konumdaki ve
birden çok varlıklar için söz konusudur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 319)
Maturidi’ye göre Allah’ın birliğini ispatlayan en büyük delil âlemin, canlı veya
cansız kâinattaki tüm varlıkların tüm akıl sahiplerini hayret ve dehşete düşürecek
şekilde bir düzen ve asla bozulmayan bir nizam içerisinde akıp gitmesidir. (Işık,
1980, s. 78) Bütün yaratılmışlık özelliklerinden münezzeh bulunan Allah kâinatı
sonradan yaratılmışlığına, bir yaratıcının varlığıyla sevk ve idare edildiğine ve bu
yaratıcının vahdaniyetine delil olacak şekilde yaratmıştır. (El-Maturidi E. M., 2002,
s. 60) Tabiatta gözlenebilen her şeyin sanatkârane bir şekilde düzenlenmesi,
mükemmel ve kusursuz bir şekilde işleyen sistem, tüm akıl sahipleri için kâinatı
düzenleyen bir mucit ve yaratıcının olduğunu ispatlamaktadır. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 30) Allah gerek zatı, gerek sıfatları, gerekse fiilleri yönünden birdir. Zatında
bir olması onun bir cüzünün ve parçasının bulunmamasıdır. Sıfatlarında bir olması
onun eşinin ve benzerinin bulunmamasıdır. Fiillerinde bir olması Allah’ın kesinlikle
bir şerikinin ve ortağının bulunmamasıdır. (Işık, 1980, s. 77-78)
Maturidi’ye göre Allah yaratılmışları andıracak herhangi bir isim ve vasıfla
nitelendirilemez. Bundan dolayı Allah’ın herhangi bir cisimle isimlendirilmesi ve
mekânla nitelendirilmesi mümkün değildir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 132) Çünkü
cisim sınırlı bir alanının adıdır. Ayrıca cisimde mekâna yöneltme durumu
bulunmaktadır. Bu da her biri diğerinden uzun, kısa veya daha enli olması gereken
durumları ortaya çıkarmaktadır. Bundan dolayı Allah hakkında cisim kavramı
kullanmak temelden yanlış ve geçersiz bir durumdur. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
133) Ayc. Bkz. (Işık, 1980, s. 85-86) Mekân nisbet edilme durumunda ise ihtiyaç
gündeme gelir ki yüce Allah her türlü ihtiyaçtan uzak olduğu için mekândan da
münezzehtir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 134)
İmam Maturidi, Allah-insan ilişkisi bağlamında Allah’ın mutlak kudreti ve
iradesini kabul eder; ama o, Allah’ın kudretini rastgele kullanan zorba biri gibi değil;
bilgisi ve hikmetiyle ulûhiyete yaraşır bir şekilde kullanan bir varlık olarak
algılamaktadır. (Yeprem, 1997, s. 279) Ayrıca Maturidi’nin, Allah’ın yarattıklarında
hikmetin olduğunu, kullarına güçlerinin yetmeyeceği şeyleri teklif etmeyeceğini, akıl
70
ile hüsün ve kubuh’un yani iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin bilinebileceğini,
hilafet misyonunu gerçekleştirebilmesi için insana kudret, irade ve eylem yapabilme
yetilerinin verildiğini savunması ve benzeri düşünceleri onun insanı dikkate alan,
insanın merkezinde bir Allah tasavvuruna sahip olduğunu göstermektedir. (Fığlalı,
2001, s. 86-87) Maturidi, Allah'ın varlığının ispatını ağırlıklı olarak evrenin
gözlemlenmesine dayandırır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 30) O aynı zamanda
Allah’ın isim ve sıfatlarının mevcudiyetini de aynı yönteme dayandırarak
kanıtlamaya çalışır. Evrende müşahede edilen mükemmel kuruluş ve işleyiş
yaratıcısının ilim, kudret ve irade sahibi olduğunu gösterir. Allah’a bazı sıfatların
izafe edilmesi, O'nunla, aynı sıfatlarla nitelendirilen yaratıklar arasında benzerlik
oluşturması Tevhid ilkesini zedelemez. Maturidi’ye göre zahirde bir benzerliğin
oluştuğunu söylemek mümkündür. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 29-35)
Maturidi’nin Allah-İnsan ilişkisinde, en temel istidlal, insanın kendisini
bilmesi ve tanıması sonucunda rabbini bilip tanıyacağı düşüncesidir. Çünkü insan
kişisel özeliklerinin farkına vardığı zaman, kendi acizliğinin de farkına varır. İşitme,
görme, tatma gibi arazlarının inceliklerinden haberdar olmadığını, bünyesinde
bozulan herhangi bir şeyi düzeltme gücünün bulunmadığını, hangi mekânlarda neler
yaşayacağını ve nasıl davranışlarda bulunacağını bilemeyeceğinin farkına varır.
Ayrıca insanın fiziksel ve psikolojik yapısı açısından ortaya çıkacak ihtiyaçlarının,
nasıl ve ne şekilde gidereceğini tam olarak bilemez. Kendi varlığını ve yapısını
sürekli gözlemleyen insan maddi varlığındaki karasızlığa ve süreksizliğe şahitlik
eder. Bütün bu gerçekler karşısında insan sahip olduğu birçok özelliğe rağmen
nefsini kendisinin yaratıp yönetmediğini idrak eder. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 130)
Bu da insana kendi varlığını acizlik göstermeyecek bir kudret sahibinin, bilgisizlik
isabet etmeyen bir ilim sahibinin, idaresinde ve yönetmesinde bir alternatifi ve rakibi
bulunmayan bir varlığın sayesinde var olduğunu, Bu varlığın da yaratılmışlık özelliği
taşımayan bir varlık olduğunu kavratır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 131)
71
İKİNCİ BÖLÜM
İMAM MATURİDİDE DİNİ TEKELCİLİK
İmam Maturidi’de dini tekelcilik başlığı altında, dini tekelciliğin ya da
dışlayıcılığın ve dini mutlaklığın temel argümanlarına ilişkin tahliller yapmaya
çalışacağız. Bu sebeple Batı düşüncesinde ortaya çıkan dini tekelciliğin veya dini
dışlayıcılığın mahiyeti ile İmam Maturidi’nin eserlerinde bu hususa işaret edebilecek
argümanların bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.
İmam Maturidi’nin eserlerinden özellikle “Kitabüt Tevhid” ve “Te’vilatül
Kur’an”da tevhid merkezli mutlak bir din anlayışına sahip olup, diğer dini
geleneklere de bu çerçeveden baktığını görmekteyiz. Mutlak hakikat bağlamında ise
Kur’an merkezli bir hakikat anlayışını öngören Maturidi, Allah’a gerçek manada
iman için de peygamberlerin hepsine toptan inanmayı, hiç birisinin arasını
ayırmamayı ve özellikle de Hz. Muhammed’e iman etmeyi esas kabul etmektedir.
İmam Maturidi’nin fikir ve düşünceleri kendisinden sonra sistemleştirilerek İslam
akidesinin temelini oluşturmuş, Maturidi’yi de Müslümanların imamı konumuna
taşımıştır. Bu bağlamda konunun tahlili büyük bir önem arz etmektedir.
A- HAK DİN, KURTARICI DİN VE SON DİN
Allah, insanı fıtrat üzerine yaratmış, bu fıtratı korumak için de insanlara hem
akıl vermiş, hem de peygamberler göndererek insanların fıtrata uygun hareket
etmesini ve küfürden kaçınmasını emretmiştir. Bazı insanlar fıtratı koruyarak hak
olan din üzerinde sabit kalmış, bazıları ise fıtrat dininden saparak hakkı inkâr etmiş,
Allah’ın dini olan hak dinden yüz çevirmiş, kendi arzu ve menfaatlerini din
edinmişlerdir. Bir dinin kurtarıcı özelliği taşıması ve kurtuluşa götürecek gerçekleri
sağlam delillerle insanlara sunması, o dinin, doğru, gerçek ve hak bir karakter
taşıdığını gösterir. Bu manada kurtarıcı, hak ve son din olması açısından İslam diğer
dinlerden üstündür. Zira bu manada diğer dinler batıl bir karakter arz etmektedir.
72
Din, hak olsun, batıl olsun, insanların benimsediği manevi bir yoldur. Gerçek
din ise, Allah’ın kendisine nispet ettiği, Allah’ın insanlara emredip gönderdiği ve
insanları da peygamberler vasıtasıyla çağırdığı dindir. (El-Maturidi E. M., 2003b, s.
81)
Maturidi’nin din kavramına yüklediği mana, doğrudan Allah’ı birlemeyi ve
ona kulluk etmeyi ifade eder. (Sarıkaya, Güz/2010-III/2, s. 2) Maturidi’ye göre tüm
peygamberler tek bir din üzerinedir. (Sarıkaya, Güz/2010-III/2, s. 5) O da Tevhid
dini olan İslam dinidir. (Sarıkaya, Güz/2010-III/2, s. 4) Bu din peygamberlerin ve
nebilerin değişmesiyle değişmeyen, asla neshe maruz kalmadan Hz. Âdem’den Hz.
Muhammed’e kadar devam edip gelen dindir. Din bir ve tek olup nesh edilmez.
Zaman içerisinde değişikliğe uğramaz. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s.
174b) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/140) Şeriatlar, dini
açıklayarak onun anlaşılmasını kolaylaştıran unsurlardır. (El-Maturidi E. M., TRSTSMK, No:180, s. 704b-705a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.IV/120) Dinin değişmezliğini kanıtlayan en önemli delil ise her insanın doğuştan
fıtri olarak getirmiş olduğu din duygusudur. (Sarıkaya, Güz/2010-III/2, s. 5)
Maturidi’de sağlam delillere bağlı olan ve akla dayalı bir din anlayışı
hâkimdir. Ona göre taklide değil, delil ve burhana dayanan din, hak dindir. Tüm
peygamberlere indirilen Allah’ın dini, delilleriyle kendini ortaya koyan Tevhid dini
İslamdır. (Sarıkaya, Güz/2010-III/2, s. 14) Din, insan fıtratına ve tabiatına uygun
olan hak din, hanif din veya halis din diye vasıflandırılan, tüm peygamberlerin
hepsine ortak olarak gönderilen Allah’ı birlemeyi ve kulluğu yalnızca ona yapmayı
emreden, her türlü dini fiili ve davranışı tevhide yönlendiren, her türlü şirk
unsurundan uzak durduran, neshe ve değişikliğe uğraması mümkün olmayan, delil,
burhan ve ayetlerle dimdik ayakta duran, adı da İslam olan Tevhid dinidir. (Sarıkaya,
Güz/2010-III/2, s. 7) İmam Maturidi din sözcüğünü mutlak olarak söylediğinde
bununla hak dinin yani İslam dininin kastedildiğini söyler. ( (Şahin, 1987, s. 30)
Tevhid esaslı bu din Hz. Âdemden Hz. Muhammed’e kadar hiçbir değişikliğe
uğramadan devam eden evrensel bir dindir. (Sarıkaya, Güz/2010-III/2, s. 7)
73
İmam Maturidi’nin din anlayışında samimiyetle Allah’a teslim olmak ön
plandadır. Maturidi, Allah’ın, insanların iş ve davranışlarını ihlâslı bir şekilde
kendisine yöneltmesinden hoşnut olacağını dile getirir. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.I/211-212)
Kur’an Hz. Muhammed’in çağrısının bir yenilik olmadığını, kendisinden
önceki peygamberler ve nebiler zincirinin son halkası olduğunu belirtir. (Ahkaf,
46/9) Bu açıdan İslam kendisinin son din olduğunu, dolayısıyla da günümüzden
kıyamet kopuncaya kadar tüm insanlığın dînî ve ahlâkî konularda ihtiyaç duyduğu
tüm meselelere çözüm üretecek yeterlilikte ve kapasitede olduğunu iddia eder. Bütün
bu teolojik hakikat İslamın yayılmaya başlandığı ilk dönemden bu tarafa mevcuttur.
(Watt, 1997, s. 26) Kur’anın çağrısının özü, Allah’ın bir ve tek ilah olduğunu, eşinin,
benzerinin ve ortağının olmadığını kabul etmek, onun dışında hiçbir kimseye kulluk
ve ibadet yapmamak, dini yalnızca ona has kılmak ve Allah’ın dininin dışındaki
dinlere karşı koymaktır. Bu ise tevhidin özü olup İslamın tek hakikat ve yaşayan ve
aslı bozulmayan tek mutlak olduğunu göstermektedir. (Mevdudi, 1991, s. 7)
1. Delil ve İstikamet Dini Haniflik
Hanif, Kelime olarak “Müslümanlar”, “Tâbii olanlar”, “İstikamet üzere
olanlar”, “İslama meyilli olanlar” ve “deliller üzerine olanlar” gibi manaları ifade
etmektedir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.V/500-501) Terim olarak Hanif
ise, ihlâslı bir şekilde Allah’a bağlı olan, Allah’ın rabliğine hiçbir şekilde ortak
koşmayan, kulluk ve ibadette ona şirk getirmeyen, her an ve her vakit dine meyilli
olan, Allah’ın dinine samimiyetle gönül veren Müslüman anlamında kullanılmıştır.
(El-Maturidi E. M., Te’vilatül Kur’an, 2005-2009, s. c.IV/274-277) Yine Maturidi’ye
göre Hanif Allah’ı birleyen demek olup, insanın yaratılıştan ve doğuştan kendisine
verilen mizaç ve tabiata uygun olarak Allah’ın dinine, yani ecdadının benimsediği
dine kısacası gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ortak dinine yönelen, delillere
dayanarak Allah’ın birliği ve kulluğun yalnızca Allah’a yapılması ilkesine dayanan,
ihlâslı bir şekilde Hakka teslim olup, yönelen kimse demektir. (Özcan, 1999, s. 51)
74
Maturidi, Hanif kelimesinin Kur’anda tek başına geldiğinde İslam anlamında,
Hanif kelimesinden sonra İslam kelimesi geldiğinde delil anlamında, bazen de İslama
ve hakka meyleden anlamında kullanıldığını ama hepsinde de hak olan İslam dininin
kastedildiğini ifade etmiştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/253-254)
Maturidi’ye göre Allah Kur’anda “Hanif” kelimesini, Hz İbrahim’i heva ve
nefislerine uyan diğer din mensuplarından ayırt etmek için kullanmıştır. (El-Maturidi
E. M., 2005-2009, s. c.IV/274-277) Maturidi’ye göre Hz. İbrahim, hanif dini
üzerineydi. Hz. İbrahim’in dini tüm insanların ve onların ecdatlarının ve babalarının
asıl dinleriydi. Yani Hz. İbrahim tüm nebilerin ve peygamberlerin dinindendi. O,
Allah’a şirk koşmayan hâlis bir Müslümandı. Tüm din sahipleri Hz. İbrahim’in
kendi dinleri üzerine olduğunu iddia etseler de Hz. ibrahim, Yahudi ve
Hıristiyanların dinleri üzerine değil, bizatihi Hz. Muhammed’in dini üzerineydi. (ElMaturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 189b) (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425,
s. c.II/200) Kur’anda Allah’ın “Hanif” kelimesini Hz. İbrahimden sonra Hz.
Muhammed için de kullanması Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’in sünnetlerinin
birbiriyle aynı olup, ikisinin de insanları tevhide çağırdığının delilidir. (El-Maturidi
E. M., 2005-2009, s. c.XI/185-187) Yine Kur’anda Hz. İbrahim anlatılırken
“İbrahim’in Milleti’nin” özel olarak zikredilmesi de Hz. İbrahim’in (as.) sünnetinin
Hz. Muhammed’in sünnetine uygun olmasındandır. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.I/505-507)
İmam Maturidi Hz. İbrahim’e Allah tarafından “İslam ol” emri verilince, “ben
âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oldum.” dedi. “ Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol,
demiş, o da: Âlemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.” (Bakara, 2/131) Maturidi
burada İslam kelimesinin insanın yaratıştan getirdiği, kalbin Allah’a yönelmesi
şeklinde açıklar. Yani İslama teslimiyetin fıtratın bir gereği olduğunu söyler. Bunun
ise her insanın doğuştan Müslüman olması olarak yorumlar. Buna da şu ayeti örnek
verir; “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin
Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit
tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şahit olduk,
dediler.” (Araf, 7/172) Bu emri işiten her nefis bulundukları durumda Allah’ın
75
çağrısına cevap verip ona teslim oldular. Bu söz de İslamın ilk emridir demiştir.
Fıtrat gereği her insanın bu sözü vermesi, doğuştan ve yaratılıştan Müslüman olması
demektir. Burada Hz. İbrahim Allah’a fıtrat gereği olan teslimiyetine, Maturidi şu
ayetle de destekler; “İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse
nice uzak yoldan gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.” (Hacc, 22/27) Olduğu
gibi Hz. İbrahimin çağrısına tüm insanlar bulunduğu ortamdan kimisi babasının
sulbünden, kimisi ana rahminden kulak verip kabul etmişlerdir. Bu da fıtrat gereği
teslimiyete bir diğer örnektir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/249) Bu ise dinin
ta baştan beri mutlak ve değişmez olan İslam dini olduğun göstermektedir.
İmam Maturidi, fıtrat gereği Müslüman olan Hz. İbrahim’e verilen dinin de
İslam dini olduğunu, O’nun Yahudi ve Hıristiyanların iddia ettiği gibi Yahudi veya
Hıristiyan dininden olmadığını, Hanif bir Müslüman olduğunu ve çocuklarına da hak
din olan İslam dinini vasiyet ettiğini Kur’andan örneklerle açıklar. (El-Maturidi E.
M., 2005-2009, s. c.I/249) Yahudi ve Hıristiyanların seçmiş olduğu dinin, din
olamayacağını, Allah’ın Hz. İbrahim için seçtiği ve onun da çocuklarına vasiyet
ettiği gerçek dinin İslam dini olduğunu Kur’andan Necm Suresinin “Yoksa insan, her
arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır?” 24. Ayetiyle delillendirir. Yani insanın
arzularının ve isteklerinin din olamayacağını, Allah’ın isteklerinin din olacağını
vurgular. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/250) Maturidi Kur’anda Allah’ın Hz.
İbrahim için kullandığı “Dinen Kıyamen” kelimesini yorumlarken de Hz. İbrahim’in
dininin içinde hiçbir eğrilik ve yanlışlık bulunmayan dosdoğru bir din olduğunu
özellikle ifade eder. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.V/274-277)
İmam Maturidi Yahudilerin Hz. Muhammed’e Hz. Yakup, bize Yahudi dinini
vasiyet etti, şeklindeki iddialarının aksine Kur’anın tüm peygamberlerin Tevhid dini
olan İslam dinini getirip tebliğ edip çocuklarına da bu dini vasiyet ettiğini açıklar.
Ayrıca İmam Maturidi Kur’andan delil getirerek Hz. Yakup’a ölüm geldiğinde siz
orada şahit miydiniz? (Bakara, 2/133) diyerek onların yalan söylediklerini ortaya
koyup orada olmadıklarına Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen tüm peygamberlerin
Tevhid dinine yani İslam dinine çağırdıklarını dile getirir. Bu ise Hz. İbrahim’in
76
kendi dinlerinden olduğunu söyleyen Yahudi ve Hıristiyanların sözlerine bir ret
olarak karşımıza çıkmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/251)
Tüm din mensupları Hz. İbrahim’in dini üzerine olduklarını iddia etmelerine
rağmen (El-Maturidi E. M., TRS-HSAK, No:40, s. 471a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E.
M., M.2004, H.1425, s. c.III/332-333) Maturidi yalnızca Peygamberimizin dininin
İbrahim’in dini olduğunu, O’nun müşriklerden de olmadığını bildirmiştir. Bu yüzden
peygamberimiz insanları İbrahim’in dinine, yani Hak din olan İslam dinine
çağırmıştır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VIII/212) Peygamberlerin hepsi tek
bir din üzerine olup, insanları Mutlak ve değişmeyen Tevhid dinine yani İslam dinine
davet etmişlerdir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.III/333) Ayc. Bkz.
(Şahin, 1987, s. 14)
Maturidi’ye göre İbrahim’in (a.s) dini üzerine olmak doğru ve hak olduğu
için tüm din mensupları kendi dinlerinin “İbrahim dini”nin devamı olduklarını iddia
etmişlerdir. Öyleki Yahudiler, Hz. İbrahim’in Yahudi dini üzerine olduğunu,
Hıristiyanlar ise O’nun Müslüman değil, bilakis bir Hıristiyan olduğunu iddia
etmişlerdir. Hâlbuki bu iddialarının hepsi asılsızdır. Çünkü Hz. İbrahim’in dini bütün
dinlerden öncedir. Maturidi, onlara İbrahim hakkında tartışmalarının yersiz olduğunu
belirterek şu ayeti örnek verir; “Ey Ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz?
Hâlbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?”
(Ali İmran, 3/65) Maturidi’ye göre Yahudilerin ve Hıristiyanların Hz. İbrahim bizim
dinimizdendi demeleri yerine biz İbrahim’in dinindeniz demeleri daha doğru ve daha
gerçekçidir. (Özcan, 1999, s. 102)
Maturidi Hz. İbrahim’in Yahudi ve Hıristiyanlık dininden önce yaşadığını,
Tevrat ve İncil’in ondan sonra indirildiğini belirterek onun nasıl Yahudi veya
Hıristiyan olacağını sorgular. Bunun da aklen ve mantıken mümkün olmadığını
belirtir. Ayrıca Hz. İbrahim’in Yahudilerden ve Hıristiyanlardan önce yaşadığını
onların onu görüp, ona şahit olmadıklarını, Hz. İbrahim’in Yahudi ve Hıristiyan
olduğuna dair bir vasfı da kitaplarında bulamadıklarını belirtir. Ellerinde herhangi bir
bilgi mevcut olmadığı halde aynen Hz. Muhammed’in vasfını ve sıfatları kitaplarında
bulup da hasetlik ve inattan dolayı gizledikleri gibi, Hz. İbrahim’in hanif bir
77
Müslüman olduğunu da öyle gizlemişlerdir. Yahudi ve Hıristiyanların Hz. İbrahim’i
sahiplenme konusundaki tartışmada Allah İbrahim’e en yakın olanın ona tabi
olanların ve ona uyanların olduğunu bildirmiştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.II/326) Bu bağlamda Maturidi vahiy kökenli dinlerin hepsinin temelinde Tevhid
inancının olduğunu belirtir. Bu Tevhid inancı da “İbrahim Dini” ya da “Hanif Dini”
diye tanımlanmaktadır. (Özcan, 1999, s. 103)
Hanif dini çerçevesinde incelediğimiz Hz. İbrahim’in dininin, aslında
Allah’ın gönderdiği fıtrat dini olduğu, tevhid esasına dayandığı ve hak olan İslam
dininden ayrı bir din olmadığı anlaşılmaktadır. Her ne kadar tüm din mensupları
kendisinin dininin İbrahim dini olduğunu iddia etse de, İbrahim dini üzerine olan tek
din delilleriyle tevhidi dimdik ayakta tutan İslam dininden başkası değildir.
2. Biricik, Üstün, Evrensel, Mükemmel ve Son Din
İslam, son hak dindir. İslamın son hak din olmasının yanında onu diğer
dinlerden ayıran ve mükemmel bir noktaya taşıyıp, diğer dinler arasında biricik ve
üstün kılan bazı özellikler vardır. Bu özelliklerin başında ise tüm ilahi dinlerin asıl
itibariyle aynı olmasına rağmen, İslam dışındaki dinlerin zamanla değişime uğrayıp
özlerini muhafaza edememiş olmaları gelmektedir. Ayrıca İslamı diğer dinler
arasında biricik ve üstün kılan diğer özellikler ise, Allah’ın birliğini aslına uygun bir
şekilde koruması, tevhid geleneğini sürdürmesi,
akıl ve mantığa verdiği önem,
fıtrata uygunluk, nübüvvet anlayışı çerçevesinde peygamberler arasında ayrım
yapmaması ve Kur’anın korunmuş olması, tahrifata maruz kalmaması, mucizevî bir
karakter taşıması ve evrensel bir kitap olması gibi özellikler İslam dininin diğer
dinlerden üstün ve mükemmel olduğunu gösteren delillerden bazılarıdır.
İmam Maturidi İslamı, “Hudu” yani boyun eğmek, ihlâslı olmak, insanın
özünü ihlâslı bir şekilde Allah’a teslim etmek, dinin emirlerini ihlâslı bir şekilde
yerine getirmek, Allah’ın emirlerine yönelmek, hiçbir şeyi ona ortak koşmamak,
Allah’tan başka hiçbir şeyi hak olarak tanımamak, nefislerine başka rableri şirk
edinenler gibi olmamak, Allah’ı inkâr edenlerin yaptığını yapmamak ve Rububiyetin
sadece Allah’a ait olduğunu kabul etmek şeklinde tanımlar. (El-Maturidi E. M.,
2005-2009, s. c.II/270) Allah’a özünü teslim eden kişi, amellerini ve dinin emirlerini
78
Allah’a teslim eden, Allah’ın dinine de teslim olan kişidir. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.II/270-272) Maturidi Bunu da; “Allah, çekişip duran birçok ortakların
sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak
verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.”
(Zümer, 39/29) ayetiyle dile getirip, Allah’a özünü teslim eden kişi ile şirk koşan
kişiyi karşılaştırarak nefsini Allah’a teslim eden yani ihlâslı bir şekilde İslama tabi
olan kişinin Allah’tan başkasını rab edinemeyeceğini ve ona hiçbir şeyi ortak
koşmayacağını ifade eder. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/270-272)
İmam Maturidi’ye göre İslam, Allah’ın yarattığı tüm eşyaların Allah’ın
olduğuna söz ve fiille birlikte inanmak, O’na teslimiyet göstermek, Onun
dışındakilerden korkmamak ve O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ümit
etmemektir. Gerçek İslam’ın da bu olduğunu ifade eder. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.II/272-276)
İmam Maturidi dinler arasında hak olan bir dinden bahseder. Onun da İslam
dini olduğunu ifade eder. Çünkü din mensuplarının hepsi kendi dinlerinin Allah’ın
dini olduğunu iddia etmektedirler. Oysaki Allah’ın dini İslamdır. (Şahin, 1987, s. 30)
Hak olan İslam dinini diğerlerinden ayıran en önemli nokta ise tüm akıl sahiplerinin
gerekli görüp kabul edeceği, içinde şirk unsurlarını barındırmayan ihlâs ile Allah’a
teslim olunan bir din olmasıdır. (Şahin, 1987, s. 30)
İmam Maturidi’ye göre içinde kusursuz bir şekilde Tevhid anlayışını
barındıran ve de Allah’ın kendisinin razı olduğu din İslam dinidir. Ona göre İslam
dini, içerisinde yanlış ve kusur barındırmayan dosdoğru tek dindir. İslam dininin
dosdoğru ve sapasağlam olması, onun apaçık deliller ve burhanlar vasıtasıyla ayakta
kaim olmasıdır. Bundan dolayı da Maturidi Tevilat adlı eserinde din kelimesiyle
mutlak manada İslam’ı kabul etmiş ve onu vurgulamıştır. (Ak, 2009, s. 267)
Maturidi’ye göre Allah düşünme yetisine sahip olan tüm insanlara genel
anlamda bir Tevhid anlayışı ve Tevhid düşüncesi vermiştir. Fakat her bir grup
kendisine verilen bu nimetin kıymetini bilmeyip çeşitli yorumlarla bunu
bozmuşlardır. Yalnızca İslam dininin müntesipleri Allah’ın kedilerine bahşettiği bu
79
nimetin kadir ve kıymetini bilerek, bunu bir emanet telakkisiyle koruyup, buna
sadakatle bağlı kalmışlardır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 150)
Fazilet ve üstünlük bakımından İslam dini diğer dinlerden üstün olup, diğer
dinler ile İslam dininin herhangi bir konuda kıyaslanması mümkün değildir. İmam
Maturidi tüm peygamberlerin İslam dini üzerine gönderildiğini belirtmiş, (ElMaturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 611a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M.,
M.2004, H.1425, s. c.III/401) bu düşüncesine ise; “İbrahim, ne Yahudi, ne de
Hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden
de değildi.” (Ali İmran, 3/67) ve “Allah dinden Nuh'a tavsiye buyurduğu şeyi sizin
için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya
ve İsa'ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda
ayrılığa düşmeyin.” (Şura, 42/13) ayetlerini örnek göstermiştir. (El-Maturidi E. M.,
2005-2009, s. c.II/266-270) Diğer bir örnek ise; Hz. İsa’dan sonra Hz. Muhammed’in
“Hatemül Enbiya” olarak gönderilmesidir. Hz. İsa’nın yeryüzünden semaya
kaldırılmasından sonra insanlar Allah’ın dinini ve Allah’ın yolunu kaybetmiş, bir
boşluğa düşmüşken, Allah Hz. Muhammed ile beraber İslam dinini göndermiş,
onlara Allah’ın yolunu açıklamış, onları hak dine çağırmış, kendi ve kendinden
önceki peygamberlerin yollarına tutunmalarını sağlamıştır. İslam dininin gelmesiyle
birlikte İslam dışındaki tüm dinler, tüm mezhepler, ibadet edilen putlar vb. batıl
sayılan her şey ortadan kaldırılmıştır. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.III/187) İmam Maturidi’ye göre Hz. İsa tekrar yeryüzüne indiği zaman tüm din ehli
tek bir din üzerinde toplanacaktır. O din de İslam dininden başka bir din
olmayacaktır. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.IV/533)
İslam, Allah tarafından vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e gönderilen bir dindir.
Kur’an Hz. Muhammed’in diğer peygamberlerle aynı vahiy geleneğinden gelen bir
peygamber olduğunu özellikle vurgulayarak öteki dinleri de Allah’tan vahyedilmiş
dinler olarak görür. Museviliğin Hz. Musa’ya Hıristiyanlığın da Hz. İsa’ya
gönderilen vahiy kaynaklı dinler olduğunu belirtir. Tüm öteki peygamberlere olduğu
gibi bu iki dinin peygamberine gönderilen vahyin öz itibariyle Hz. Muhammed’e
gönderilen ile aynı olduğu tasdik edilir. (Watt, 1997, s. 170) Ancak Maturidi, tevhid
geleneğinin birikimsel bir sonucu olarak, Allah’ın emrettiği, Allah katında da kabul
80
edilen dinin sadece İslam dini olduğunu özellikle vurgular. Çünkü din mensupları
çeşitli ihtilaflarıyla beraber imanı kabul etmekte, lakin İslamı kabul etmemektedirler.
İmam Maturidi ise, Allah’ın emrettiği ve içerisinde Tevhid bulunduran tek dinin
İslam dini olduğunu, diğer dinlerde ise Tevhidin zedelendiğini veya bulunmadığını
ifade eder. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/211-212)
Tüm dinler geldiği toplumda mevcut olan dini inançlara yeni bir soluk getirir
ya da bir kısmını tamamen ortadan kaldırır. (Watt, 1997, s. 130) İslam dini ise, ilahi
vahyin son halkası olan Kur’an ile insanlığa aslı bozulan ve tahrif edilen hakikatleri
yeniden sunmaktadır. Öyle ki İslam; Yahudi ve Hıristiyanların Tanrı ve hakikati
tekellerinde görme iddialarının aksine, ilahi hakikatin ve rehberliğin ta en baştan bu
tarafa evrensel karakterde olduğunu, yüce Allah’ın bir topluluğa yol göstererek
diğerini ötelemesinin mümkün olmayacağını, çünkü bunun Allah’ın “Adl” ismiyle de
bağdaşmayacağını belirtir. İslam zaman zaman vahiy ve hakikat mesajlarıyla
insanlığa hidayet ve yol gösterme kaynağının bir adı olup, Allah’ın birliğine davet
etmekte tüm dinlerin aslıyla aynıdır. Bu mesaj tüm peygamberlerde değişmeyen
ortak özelliktir. Bu açıdan insanlara gelen mesajların tamamının ortak noktasının
Tevhid olması hasebiyle evrensel karakter taşıdığı gözükmektedir. (Rahman, 2000c,
s. 101)Ayrıca İslamın son din olduğu iddiaları aynı gelenekten gelen Yahudilik ve
Hıristiyanlık hakkındaki iddialarla da desteklenir. Kur’an, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın
sırasıyla Musevilik ve Hrısyiyanlığın kitaplarını getirip tebliğ eden peygamberler
olarak zikreder. (Maide, 5/44-48) Bu ayetler aynı zamanda tüm peygamberlerin
Allah’tan aldıkları vahiylerin öz itibariyle Kur’an ile özdeş olduklarını belirtir ve
teyit eder. (Watt, 1997, s. 27 Ayc. Bkz. 173) Kur’an bundan dolayı kendisinden
önceki peygamberlere ve kitaplara ayrım yapmadan inanmayı emretmektedir.
(Bakara, 2/136) Ayrıca Kur’an kendisinin önceki mesajlardan daha mükemmel bir
özellikte olduğunu belirtse de önceki mesajların kaynağını ve asli hakikatini de
tasdik eder. (Rahman, 2000c, s. 102)
Yine Maturidi, Allah’ın İslam ehline verdiği delilin, burhanın, kutsal kitabı
Kur’anın ve dini İslamın bir benzerinin başka ümmetlere verilmediğine işaret ederek
onun üstünlüğünü vurgular. Ayrıca Tevrat ve İncil ifadelerinin hissi olması
münasebetiyle herkes tarafından anlaşılabileceğini, oysa Kur’an ayetlerinin hem hissi
81
hem de akli olması sebebiyle ancak o konuda ilim ve bilgi sahibi kişilerce
anlaşılabileceğine vurgu yapar. Tüm bunlar İslam dininin, ilahi kaynaklı diğer
dinlerden aslı bozulmayıp ayakta kalan tek hak din olduğunu, Tevhidin en
mükemmel örneği ve zirvesi olduğunu ve de üstün din olduğunu gösteren
delillerdendir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/338-340)
Yahudilik ve Hıristiyanlık karşısında İslamın biricikliği ve üstün olduğu fikri
Yahudilerin ve Hıristiyanların kitaplarının aslını bozup tahrif ettiği iddiasına
dayanmaktadır. (Watt, 1997, s. 114) Bunu Kur’an ayetleri bizzat doğrulamaktadır.
(Bakara, 4/79-Nisa, 4/46) (El-Maturidi E. M., 2003a, s. 175-176) Bu bağlamda
Yahudi ve Hıristiyanların kutsal metinlerinin tahrifatı, Müslümanlar tarafından
Batının ahlaki açıdan bozulduğu ve bütünüyle iflas ettiği görüşüne ve hakikatin ve
ahlakın mükemmeliyetinin yalnızca İslamda olduğu fikrini perçinlemiştir. Bu
kanaatler Müslümanlar tarafından dünyada İslam dışında hak ve hakikat ve de
insanların iyiliği ve hayrı için çalışan hiçbir dinin ve gücün bulunmadığını ortaya
koymaktadır. (Watt, 1997, s. 172) İslam’ın kendi kendine yeterli olduğu fikrinde
Allah tarafından Hz. Muhammed’e gönderilen vahye hiçbir şekilde ekleme ve
çıkarma yapılmaması da etkendir. Yani Kur’an katışıksız olarak Allah’ın saf ve aslı
bozulmayan tek ve son sözüdür. (Watt, 1997, s. 115 Ayc. Bkz. 129)
Yine bütün dinler arasında yalnızca İslam insana ruhi yaşayışını bir an bile
zayi etmeden, dünya hayatından azami derecede faydalanma imkânı sunar. Bu
düşünce Hıristiyan düşüncesinden farklıdır. Zira Hıristiyan inancında insan Âdem ve
Havva’nın işledikleri günah sebebiyle sürekli tökezleyip durmakta, bu asli günah da
sürekli insana miras kalmaktadır. Oysa İslam inancında kişiye böyle bir mirasın
kalması söz konusu değildir. İslam inancına göre İnsan için kurtuluş da bizzat kendi
elinde olup onun yaptıklarının karşılığından başka bir şey yoktur. İslam kurtuluşu
materyalist Batı gibi ne sadece dünya da “Benim yerim ve yurdum yalnızca
dünyadır.” Ne de Hıristiyan batılı gibi “Benim yerim bu dünya değildir.” şeklinde
görür. İslam bu konuda sadece orta yolu tutarak: “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik
ver ahirette de iyilik ver.” (Bakara, 2/201) şeklinde kendisini ifade eder. (Esed, 2001,
s. 28-29) Diğer dinler içerisinde sadece İslam dini insanın dünya hayatında kemalat
noktasına ulaşacağına imkân tanımakta, örneğin Hint dinlerinde olduğu gibi bunu
82
ölüm sonrasına tehir etmemektedir. (Esed, 2001, s. 25) İslamın ibadet anlayışına
bakıldığı zaman bile onun diğer dinlerden üstün ve kurtuluş için ehemmiyet ve önem
arz eden bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü İslamdaki ibadetler namaz, oruç
gibi sırf saygı belirten hareketlerden ibaret olmayıp, insanın tüm hayatını etkileyen
ahlaki faaliyetler manzumesi olarak kendini göstermektedir. (Esed, 2001, s. 24)
Maturidi Allah’ın İslam dininden başka bir din kabul etmeyeceği gibi,
İslamdan başka bir din seçen kişinin hasenatlarının da kabul olamayacağını söyler.
Bu yüzden de dinin maksadının Allah’a yaklaşmak olduğunu, Allah’a yaklaşmanın
da Allah’ın dininden başka bir din aracılığıyla mümkün olamayacağını, Allah’a
sadece İslam dini ile yaklaşılabileceğini, onun dışındaki dinlere inanan bir kimse her
ne kadar Allah’a yaklaşmayı istese de böyle bir fiilin ondan kabul edilmeyeceğini
belirtir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/351) Diğer din mensuplarının hepsi
kendi dinleri vasıtasıyla putları aracı koyup Allah’a yaklaşmayı amaçlamaktadır.
Maturidi’ye göre ise hak olan İslam dini Allah ile insan arasındaki şefaatçi ve
aracıları tamamen ortadan kaldırarak doğrudan bir bağlantıyı öngörmektedir. Diğer
dinler ise aracıyı araç olarak kullanmaktan ziyade onu amaç haline getirerek aracıyı
ilahlaştırarak Allah yerine koymaktadır. Bu şekildeki bir din Allah katında kesinlikle
makbul sayılacak bir din değildir. (Şahin, 1987, s. 32) Bu yüzden de insanların
seçtiği dinin değil, Allah seçtiği dinin din olduğunu ve yalnızca bu din aracılığıyla
Allah’a yaklaşılabileceğini, bu dinin de Allah’ın dini olan İslam dini olduğunu ifade
eder. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/211-212 Ayc. Bkz. c.II/352)
Maturidi dinin kemale erişip, mükemmel hale gelmesinin İslam diniyle
olduğunu belirtir. Daha önceki dinlerde ve şeriatlarda olmayan emirlerin İslam
dininde olması, Allah’ın razı olduğu dinin İslam olması gibi özellikler onun
mükemmeliyetini gösteren delillerdendir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.IV/150-152) Ayrıca İslam dininin tevhid ekseninde gönderilen dinlerin sonuncusu
ve kıyamete kadar O’ndan başka bir dinin gönderilmeyecek olması onun nihai bir
özellik taşıdığını gösterir. İslamın nihailik iddiası Kur’an tarafından da desteklenir.
(Ahzab, 44/40) Öyleki bu ayet çerçevesinde Hz. Muhammed “Peygamberlerin
Mührü” yani “Hatemül Enbiya” olarak gösterilir. Montgomery Watt’a göre bu, Hz.
Muhammed’in kendisinden önceki peygamberleri tasdik eden bir mühür özelliği
83
taşıdığını göstermektedir. Ayrıca Müslümanlara göre de kendisi son peygamber olup,
ondan sonra da kıyamete kadar hiçbir peygamber gelmeyecektir. Bu da Hz.
Muhammed’in evrensel nitelikte bir peygamber olduğu sonucunu doğurmaktadır.
(Watt, 1997, s. 27 Ayc. Bkz. 173)
İmam Maturidi, Kur’an-ı Kerim’de “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim.”
(Maide, 5/3) ayetini, bütün yerleşim yerlerinin anası “Ümmül Kur’a” olan
Mekke’nin idaresinin Hz. Peygambere geçtiği ve Allah’ı inkâr eden kâfirlerin artık
O’nun dinini ortadan kaldırmaktan ümit kestikleri şeklinde yorumlar. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 90) İslam dininin asırlarca değişmeden günümüze kadar gelmesi ve
kıyamete kadar ilelebet payidar kalacak olması onun Allah tarafından mucizevî bir
şekilde korunduğunu ve mükemmel bir din olduğunu gösteren delilerdendir.
Ayrıca İslamın, Hz. Muhammed’in tebliğini anlatırken “(Önce) en yakın
akrabanı uyar.” (Şuara, 26/214) emriyle başlaması yeni dinin akraba dini olduğunu
göstermeyeceği gibi başka bir ayette “Kuranen Arabiyyen” Arapça Kur’an (Yusuf,
12/2-Taha, 20/113-Zümer, 39/28) olması da onun yalnızca Araplara gönderilen bir
kitap ve din olduğunu göstermemektedir. Ayrıca Kur’anın Hitabında “Ey Araplar”
değil de “Ey İnsanlar” (Bakara, 2/21, Nisa, 4/1-Hucurat, 49/13) ”Ey Âdemoğulları”
(Araf, 7/26,27,31,35-Yasin, 36/60,61) gibi ifadelerde İslamın evrenselliğini
görmemek mümkün değildir. Ayrıca Kur’an Hz. Muhammed için, “(Resulüm!) Biz
seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) ifadesiyle bunu
açık ve veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. (Aydın M. S., 2000, s. 11)
İmam Maturidi’ye göre Kur’anı, Hz. Muhammed’i ve onun nübüvvetini yani
İslam dinini Allah bizzat koruması altına almıştır. Bu bakımdan Maturidi’ye göre;
“Dini ilimleri ve hükümleri öğretme hususunda bu ümmetin âlimleri geçmiş
ümmetlerin peygamberleri gibidir. Geçmişte bir peygamberin devri sona erip çözülmesi
gereken meseleler ortaya çıkınca o meseleyi çözecek bir âlim kalmadığında yeni bir
peygamber gönderildiği gibi bu ümmetin içinde de her asırda vefat eden fakihlerin
yerine ya yeni âlimler gelir, ya da kıyametin kopması gerekir. Çünkü Allah’ın insanları
yol göstericilerden mahrum bırakması düşünülemez.” (Ak, 2009, s. 267)
84
Özetle söylemek gerekirse, Allah’ın İslam dininden başka bir din kabul
etmeyecek olması, dinin kemale erişip mükemmel hale gelmesinin İslam diniyle
olması ve daha önceki şeriatlarda bulunmayan emir ve yasakların İslam dininde
mevcut olması, İslam’ın evrensel bir karakter taşıdığını, mükemmel bir din olduğunu
ve kurtuluşun yalnız onda bulunduğunu göstermektedir.
3. Tevhid, Hak ve Allahın Dini İslam
Hak din, doğru, gerçek, değişmeyen ve değişmeden kalan din yani tevhid dini
demektir. Hak din kelimesinde kullanılan hak aynı zamanda Allah’ın ismi olup,
Allah’ın dini anlamına da gelmektedir. Bu özelliklere sahip olan ve asla tahribata
maruz kalmayan ve tevhid geleneğini koruyarak günümüze taşıyan tek din ise
Allah’ın dini İslamdır.
Maturidi’ye göre hak din demek delil, şahit ve ispata dayanan, bundan
dolayı da doğru, gerçek, makul, sağlam, güvenilir, geçerli ve yeterli olan, dolayısıyla
gerekli ve zorunlu olup, değişmeyen ve değişmeden kalacak olan dindir. (Özcan,
1999, s. 46) “Devamlı olan din” “İçinde riya ve kibir olmayan din” gibi manaları da
ifade eden Hak Din, “İnançlı ve samimi olmak” anlamına da gelmektedir. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.V/500-501) Şu ayette olduğu gibi, “Göklerde
ve yerde ne varsa, O'nundur, din de yalnız O'nundur. O halde Allah'tan başkasından
mı korkuyorsunuz?” (Nahl, 16/52)
İmam Maturidi, hak din kelimesinin farklı yönlerine işaret eder. Birincisi,
Maturidi’ye göre hak din Allah’ın dinidir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.V/121) Diğer dinler arasında hak ve gerçek olan Hak din, Allah’a tam bir şekilde
şeksiz şüphesiz boyun eğip teslim olmaktır. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK,
No:180, s. 704b-705a)Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.IV/120)
Allah’ın dini dosdoğru bir din olup, Allah’ın nitelediği gibi tek ilahlı hanif bir
dindir. İnkâr edenler dinlerini heva ve heveslerinden oluşturdukları halde, Allah,
dinini, burhan ve delillerle dosdoğru bir din olarak hâkim kılmıştır. (El-Maturidi E.
M., 2005-2009, s. c.XI/187) Herkes kendi dininin Allah’ın dini olduğunu iddia
etmektedirler. Fakat deliller ve ayetler onların dininin Allah’ın dini olmadığını,
85
Allah’ın dininin İslam dini olduğunu ortaya çıkarmasına rağmen, inkâr edenler
kibirlerinden ve inatlarından dolayı Allah’ın dinini kabule yanaşmamışlardır. Oysaki
dinin Allah’ın dini olmasına en büyük delil, Allah’ın yarattığı her şeyde onun
vahdaniyetine dair bir bilginin var olmasıdır. Bu deliller sayesinde her insan Tevhide
ve Allah’ın dinine ulaşmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/349-350)
Maturidi’ye göre Allah’ın dini aynı zamanda fıtrat dinidir. Fıtrat ise, insanın
yaratılıştan getirmiş olduğu Allah’ı tanıma ve bilme duygusudur. Öyleki her insan
Allah’ı bilecek ve tanıyacak, Allah’ın birliğine ve rububiyyetine ulaşacak şekilde
yaratılmıştır. Küçüklüğünde insan nasıl anne sütüyle ayakta kalabiliyorsa, insanlarda
Allah’ın dini ve fıtratına sarılarak ayakta kalırlar. İnsanların hayatlarını devam
ettirebilmeleri için uygun gıdaları almaları ne kadar elzem ise insanların fıtratına
uygun hareket etmeleri de o kadar elzemdir. Şu hadis-i şerif bunu daha iyi
açıklamaktadır: “Her çocuk fıtrat üzerine doğar, sonra onu annesi ve babası Yahudi,
Hıristiyan ya da ateşe tapan yapar.” (Buhari, Cenaze/680) (Kocaer, 2003, s. 237)
Her insan fıtrat gereği Allah’ı tesbih, tahmid ve takdis etme duygusuyla yaratıldığı
için Allah’ın var, bir, tek ve tüm her şeyin sahibi olduğunu, yaratılıştaki bilgisiyle
bilir. Şayet insanlara peygamberler gönderilmeseydi bile, tek başlarına akıllarıyla
Allah’ı bulabilirlerdi. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. XI/185-187)
İmam Maturidi Allah’ın dininin aynı zamanda fıtri bir din olan halis din
olduğunu belirtir. Bu din aynı zamanda İbrahim, Musa ve daha önceden Nuh (a.s.)
gibi peygamberlere gönderilen bir dindir. İmam Maturidi’ye göre yaratılışın aslı olan
bu dini korumak için, Allah’ı birlemek ve kulluğu yalnızca ona yapmak
gerekmektedir. Böylece Allah’ın dininin aslı, yani fıtratı korunmuş olur. (Şahin,
1987, s. 15) Halis dinde ibadet yalnızca Allah’a yapılır. İmam Maturidi’ye göre halis
dinin dışındaki dinler, kulluğu gerçek ulûhiyet sahibi olan Allah dışındaki şeylere
taşımışlar, Allah’a ibadeti kendilerine layık görmeyip, ona ulaşmak için aracı
edinmişler ve bunu da Allah razı olduğu için yaptıklarını söylemişlerdir. (El-Maturidi
E. M., M.2004, H.1425, s. c.IV/289-290)
Maturidi insanları Allah’ın dinine tabi olmaktan men eden üç şeyden
bahseder. Bunlar ise; delil eksikliği, dünya işi ile meşguliyet, diğeri ise dünya
86
nimetleri ve metadır. Bu üç şey Allah’ın dinini araştırıp bulmaya ve ona tabi olmaya
engeldir. Maturidi, bu maddelere “Şayet İnsanlar gerçekten İslam dinine ulaşmak
isteselerdi onu araştırıp, ona ulaşırlardı.” şeklinde bir yorum getirir. (El-Maturidi E.
M., 2005-2009, s. c.II/351) Tüm din mensupları burhan ve delillerle Ulûhiyete en
layık olan dinin İslam dini olduğuna, İslam dininin de hak ve gerçek olduğuna
şahitlik etmişlerdir. Buna rağmen kendi dinlerinin batıl olduğunu bildikleri halde
kibir ve inatlarından dolayı o batılda kalmışlardır. Bu gerçeği aklı ile kibirlenenler ve
delillerden gafil olanlar inkâr etmişlerdir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.IV/533) Hak olan din insanların delilsiz ve hüccetsiz, gaflet ve hayret üzerine
oluşturdukları bir din değil, Allah’ın anlaşılır deliller ve hüccet ile ikame ettiği
dindir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/254-255)
İkincisi, “Hak din” kelimesindeki “Hakk” kelimesinin dinin sıfatı olduğunu,
dinin ise İslam dini olduğunu belirtir. Bu yüzden de İslam dininin hak, diğer dinlerin
ise batıl ve şeytanın dini olduğunu söyler. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.IV/533)
Üçüncüsü, hak din herkesin kabul edip boyun eğdiği bir dindir. (El-Maturidi
E. M., M.2004, H.1425, s. c.V/121) Hak din aynı zamanda Allah’ın dini olup; delil,
burhan ve ayetlerle Hz. Peygamberin tüm insanları hidayete çağırarak, diğer tüm
dinlere üstün kıldığı, yani imanın; iyilikleri iyilik, hayırları hayır kıldığı bir dindir.
Hiç kimse Allah’ın gönderdiği hak dine batıl diye itiraz etmemiş Allah da dinini
boyun eğdirip galip gelmekle tüm dinlere üstün kılmıştır. Öyle ki tüm inkâr edenler
ve ehli kitap ona boyun eğmişlerdir. Bundan sonra da İslam dininin üstünlüğü,
fazileti kıyamete kadar kaybolmayacaktır. Bu da onun hak din olduğunu gösteren en
önemli delildir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VI/349-350)
Maturidi’ye göre bir dinin hak olup olmaması mensuplarının inad ve kibirle
doğruluk iddiasında bulunmalarında değil, dinin sağlam burhan ve delillerle Tevhide
dayanıp dayanmamasıyla anlaşılır. İnsanların delilleri araştırıp onlar üzerine
düşünmek yerine, taklit yoluyla babalarının izlerini sürmeleri gerçeğe ulaşmalarını
engellemekte ve onların kibir ve inatla bilinçsiz bir şekilde mevcut dini tutumlarını
sürdürmelerine sebep olmaktadır. (Özcan, 1999, s. 98) Bütün dinler kendilerinin Hak
87
ve Allah‘ın dini olduklarını iddia etmelerine rağmen, Tevhide dayanan ve delillerle
sabit bulunan tek Mutlak din İslam’dır.
İmam Maturidi’ye göre Allah’ın hak dini diğer tüm dinlere üstün kılması iki
şekilde tezahür eder. Birincisi, Allah’ın Hz. Muhammed’i gönderip dinde ihtiyacı
olan her şeyi ona vahy etmesi, ikincisi ise, tüm mekân ve yerlerde Allah’ın dininin
açığa çıkıp herkesin bu dine boyun eğip teslim olması şeklindedir. (El-Maturidi E.
M., M.2004, H.1425, s. c.V/121)
Maturidi’ye göre hak din gökten inen yağmura benzemektedir. Gökten inen
yağmur suyu gerçekten temiz, saf, hoş ve tatlıdır. Lakin yerin yapısından ve
cevherinden kaynaklanan bazı özellikler sebebiyle tadında ve kokusunda bazı
değişiklikler meydana gelmektedir. Böylece onun bu hoşluğu, tatlılığı, kokusu ve
rengi değişip tuzlu, acı ya da pis olabilmektedir. (Ak, 2009, s. 266) Ama bu yağmur
sularının bir kısmı ise kendisini muhafaza edip rengini, kokusunu, tadını ve aslını
bozmadan kendini korumaktadır. İnsanlar için yalnızca bu su fayda vermektedir.
Diğerleri ise aslını kaybettiği için insanlara hiçbir fayda vermemektedir. (El-Maturidi
E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/627-628)
Tüm ilahi dinler gökten inen yağmur suları gibi saf ve temizdir. Hak Din,
aynı yağmur suyu gibi gökten tek ve bir şekilde yeryüzüne inmektedir. (El-Maturidi
E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 309a-309b) Allah’ın semadan vahiy yoluyla indirdiği
dinler asıl itibariyle bir yağmurun saf ve temizliği ile nasıl benzeşiyorsa, aynı şekilde
yeryüzünde birçok maddenin karışımıyla bozulan yağmur suları da Allah’ın dininin
ve kitaplarının insanlar eliyle tahrif edilip değiştirilmesiyle aynı şekilde
benzeşmektedir. (Ak, 2009, s. 266)
Yalnız bu değişiklik, bozulma ve farklılık nasıl suyun kendi yapısından değil
de yerin yapısından kaynaklanıyorsa, dindeki değişiklik de ilahi kaynaktan değil,
vahyin muhatabı olan insandan kaynaklanmaktadır. Yani yeryüzünde aslı
bozulmayan, kendisinden faydalanılan bir tane din mevcut olup, diğerleri
kendisinden faydalanılmayan dinler durumundadır. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.II/627-628) Din Allah tarafından yeryüzüne gönderildikten sonra
insanlar tarafından değiştirildiği ve bozulduğu için kimi yerlerde faydalanılacak
88
durumda iken, kimi yerlerde hiç faydalanılamayacak durumdadır. (El-Maturidi E.
M., TRS-TSMK, No:180, s. 309a-309b) Ayc. Bkz. (Özcan, 1999, s. 99)
İşte bu sebepten hak din İslam dışındaki dinlerin aslı bozulmuş, ilahi
kaynaktan gelme özelliğini kaybetmişlerdir. İnsanlara nasıl ki semadan inip de aslı
bozulmayan su fayda veriyorsa, aynı şekilde semadan inip aslı bozulmayan, tahrif
edilmeyen, tevhidin aslını koruyan ve nihai hakikat olan İslam dini fayda
vermektedir. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 309a-309b) Ayc. Bkz (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/627-628)
İslam dininin en önemli özelliklerinden birisi tevhid dini olmasıdır. Bu din
Allah’ın birliği ve kulluğun sadece ona yapılması esasına dayanır. Tevhid dini aklın
gerektirdiği bir din olup, değişmezlik özelliğine sahip olan, akıl dinidir. Maturidi’ye
göre akıl insanı tevhide davet eder. Bu açıdan yaratılan her şeyde tevhidin delilleri
mevcuttur. İnsanın yaratılışında var olan şahadet bilgisi de bunu desteklemektedir.
(Özcan, 1999, s. 47) Bunun amacı Allah’ın dininin hak olduğuna şahitlik etmek
içindir. Yani Tevhid dininin kökleri bizzat Allah’ın kendisinin yaratıp insanlara
gösterdiği delillere dayanır. (Özcan, 1999, s. 50) Allah’ın varlığını ve birliğini insan
aklı, zorunlu olarak bilir. Her insanın Fıtratında, Allah’ın ulûhiyetine ve birliğine dair
bulunan bu bilgi, insanın akıl melekesini kullanmasıyla birlikte Allah’ı birlemeye,
her işinin yönünü Allah’a yöneltip, ibadet ve kulluğu ona yapmaya, o yolda dosdoğru
ilerleyip,
kulluk
ve
işlerin
tamamında
Allah’ın
dışında
hiçbir
kimseyi
nasiplendirmemeye ulaştırır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VII/120) Allah’ın
varlığının ve birliğinin akıl melekesi tarafından zorunlu olarak bilinmesi, temeli
vahye dayanan, her dini gelenek de değişmeden kalan ve onların ortak özünü
oluşturan kısımlardır. Fakat Tevhid anlayışının dışında genel anlamda dinin, ibadet
ve muamelatla ilgili bilgilerini insanlara açıklayacak ve onlara önder olacak kişilere
ihtiyaç vardır ki onlar da peygamberlerdir. (Özcan, 1999, s. 47) Tüm peygamberler
kendi dönemlerinde tevhidi gerçekleştirmek için gönderilmişlerdir. Fakat İnsanların
çoğu, Allah’a kulluğu ve tevhidi terk edip, kendi menfaat ve arzularına uyarak,
tevhid dininin özellikleri ortadan kaldırmışlardır. (El-Maturidi E. M., Te'vilatül
Kur'an, TRS-TSMK, No:180, s. 611a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.III/400) Bu açıdan tevhid dinini zedelemeden sadakatle ayakta tutan tek
89
din İslam dini, tek ümmet de İslam ümmetidir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.I/210-211) Maturidi’ye göre aynı kaynaktan farklı dinlerin oluşması mümkün
değildir. Vahye dayalı dinlerin hepsinin özünün ve aslının tevhid ve tevhide davet
olduğu açık ve kesindir. Dolayısıyla yeryüzünde vahiy kaynaklı sadece tek bir din
vardır. O da Tevhid dini olan İslam dinidir. (Özcan, 1999, s. 41)
Hak din, tevhid dini ve Allah’ın dini gibi farklı isimlerle ifade edilen bu din,
İnsanların yaratılışında mevcut olan, akli delillerle desteklenen, Allah’ın birliği ve
kulluğun yalnızca O’na yapılması esasına dayanan ve tek mutlak gerçeklik olan
İslam dinidir.
4. İman, İslam, Doğruluk ve Kurtuluş
İslam, Allah’a ve ahirete iman etmeyi ve salih amel işlemeyi, (Bakara, 2/62)
Allah ve resulüne itaati (Nisa, 4/59) adaletle hükmetmeyi ve emaneti ehline vermeyi
emretmektedir. (Nisa, 4/58) İman ise Allah’a ve resulüne inanmak ve onları tasdik
etmek demektir. (Nisa, 4/59) İslam dini açısından Resule iman ve itaat ile Allah’a
iman ve itaat eş tutulmuştur. Bu açıdan Hz. Muhammed’e iman ve itaat
gerçekleşmediği müddetçe doğru bir iman vuku bulmadığı gibi kurtuluş da mümkün
olmamaktadır.
İmam Maturidi’ye göre İman, kalp ile tasdik olup, yalnızca dil ile ikrardan
ibaret değildir. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 146b) Ayc. Bkz. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/39), (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.I/235-236) İmanın merkezi kalp olup, dil sadece onun habercisidir. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 514) İman, her şeyin sahibinin, yaratıcısının ve rabbinin Allah olduğunu
bilmek ve onu tasdik etmek, (El-Maturidi E. M., 2002, s. 487) Sonradan yaratılan her
şeyi ondan uzaklaştırmak ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İman da emir ve
yaratmanın Allah’a ait olduğunu kabul ve peygamberlerin getirdiğini tasdik etmek
vardır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/266-270) İman bir bilgi değildir. Ama
bilgi imana vesile olabilecek bir vasıtadır. (Tunç, 1990, s. 19-20) Ayc. Bkz. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 295) İslam ise tüm eşyada her şeyi Allah’a teslim etmektir.
90
Ne mülkünde, ne yaratmasında, ne de takdirinde ona hiçbir şeyi ortak koşmamaktır.
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/266-270)
İslam âlimlerinden imanın bütün iyilikler için kullanılan bir kavram olduğunu
kabul edenler (El-Maturidi E. M., 2002, s. 511) “Kim, İslâm'dan başka bir din
ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette
ziyan edenlerden olacaktır.” (Ali İmran, 3/85) ayetinden istidlalde bulunarak, İman
ve İslamın aynı manaya geldiğini ilke olarak benimsemişlerdir. Bazıları da
“Bedevîler "İnandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "Boyun eğdik" deyin.
Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…” (Hucurat, 49/14) ve Cibril hadisini (Buhari,
İman/47) (Kocaer, 2003, s. 37) örnek göstererek İman ve İslamın farklılığına dikkat
çekmişlerdir.
Kur’anın dış görünüş itibariyle Araplara İslam ile nitelenmelerine, henüz
kalplerinin özü itibariyle imanı taşımadıklarından dolayı bu vasfı kullanmalarına izin
vermemiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 512) Maturidi bu ayetteki İslam
kelimesinin teslim olmak anlamında kullanıldığını, iman anlamındaki İslam
olmadığını belirtir. Bu görüş tüm İslam âlimleri tarafından kabul edilen bir görüştür.
Ayetteki İslam dış görünüşte boyun eğip, İslama teslim olmaktır. Ama gerçek İslam
ve iman aynıdır. Bir manaya gelir. Çünkü iman Allah-ü Tealanın vahdaniyetine ve
rububiyyetine yaratılan her şeyde şahit olup tasdik etmektir. İslamda hiçbir şeyi
Allah’a ortak koşmadan her şeyi Allah’a sağlam bir şekilde teslim etmek manası
vardır. İman hissedilen ve dokunulan bir şey değildir. Kalbe girer, çıkar. Kalbin işi
doğrulamak ve tasdik etmektir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. 549-550)
Maturidi’nin anlayışına göre din örfünde kendileriyle hedeflenen amaç
açısından iman ve İslam kelimeleri aynı anlamdadır. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
512) İman ve İslam her ne kadar dil yönünden ifade ettikleri mana bakımından ayrı
gibi gözükse de aslında dini konular açısından ikisinin de muhtevası aynıdır.
Aralarında fark yoktur. Lakin dil anlatımından kaynaklanan bu ayrımdan dolayı
kâfirler (Allah’ı inkâr eden) iman ile isimlendirilmeyi reddetmemektedirler. Bu da
şundan kaynaklanmaktadır ki imanın yerinin kalp olması hasebiyle gerçek imanın
kimde olduğunun bilinmemesidir. Oysa İslam kişinin dışa vurulan davranışlarına
91
verilen isim olup, İslam’a göre amel edenleri Müslüman olarak nitelendirebiliriz. İşte
bu sebeple İslam diyarı, küfür diyarı denilir ama iman diyarı, tekzib diyarı denilmez.
(Işık, 1980, s. 56-57)
Dini açıdan nihai noktada imandan kastedilen; akıl ve nassların, Allah’ın
birliği ilkesinin doğruluğuna tanıklık etmesinin adıdır. Yaratmanın ve yarattıkları her
şeyin hükmünün Allah’a ait olduğuna, hiçbir mevzuda ona ortak bulunmadığına
hükmetmektir. İslam ise kişinin bütünüyle varlığını ve her şeyini tam bir kulluk
vazifesi içerisinde Allah’a teslim etmesi ve ona ortak koşmamasıdır. İman Allah’a
iman etmek ve zikredilen şeyleri ona tahsis etmek, İslam ise sözünü ettiğiniz
hususları Allah’a özgü kılmakla olur. (Zümer, 39/29) (El-Maturidi E. M., 2002, s.
513) Gerçekleşme yeri açısından ikisi farklı gibi gözükse de mahiyet ve maksat
açısından ikisi de aynı anlamı görür. Sonuç olarak ikisi de nihai noktada aynı manayı
ihtiva ederek birleşirler. (Şahin, 1987, s. 34)
İman ve İslam kelimeleri birbirinin müteradifi olup, nihai noktada aynıdır.
Tek başına biri zikredildiğinde (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.V/260)
İman derse İslam, İslam derse iman kastedilir. Bazen de İslam kelimesinin sözlük
anlamından dolayı, İman ve İslam mana açısından farklılık arz edebilir. (El-Maturidi
E. M., 2002, s. 514) İkisi aynı anda zikredilirse başlı başına her biri kendi manasında
kullanılır. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.V/261)
Maturidi’ye göre bir kişinin hakiki ve samimi bir mü’min olabilmesi, yüce
Allah’ın gerçek din olarak vasıflandırdığı İslam’ın emir ve yasaklarını eksiksiz
olarak yerine getirmekle mümkün olabilir. (Işık, 1980, s. 57) İman–İslam kelimesinin
aynı olduğuna en iyi delil olarak ise; bir kişinin imanın tüm şartlarını yerine getirdiği
zaman Müslüman olmaması nasıl mümkün değilse, İslamın tüm şartlarını yerine
getiren kişinin de mümin olmaması o kadar imkânsızdır. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
514) Ayc. Bkz. (Şahin, 1987, s. 34) Çünkü İslamın şartlarından birini ya da bir
kısmını kabul etmemek kişiyi İslamiyet’ten çıkardığı gibi imandan da çıkarır. Aynı
şekilde imanın şartlarından bir kısmını inkâr eden hem imandan hem de İslamdan
çıkmış olur. (Işık, 1980, s. 58) Bir başka mesele ise dinlerin birbirinden bazı fiillerle
değil, itikat meseleleriyle ayrılmalarıdır. Bundan dolayı bir kişi imanın veya İslamın
92
şartlarından hangisini yerine getirirse istediği isimle anılır. (El-Maturidi E. M., 2002,
s. 514)
Maturidi şöyle bir örnek verir; bir mümin A) Ya Allah katında tek hak din
olan İslamı benimsemiş, B)Tamamını değil de bir kısmını benimsemiş C) Ya
Allah’ın dininden başka bir dine sarılmış ve onu kabul etmiştir. Eğer birinci şıkkı
benimsemişse hakka teslim olur. İkinci şıkkı benimserse hak olan bir tutum
içerisinde değildir. Hatta Allah böylesinin de kâfir olduğunu belirtir. (Nisa-150-151)
Üçüncü şıkkı benimsediyse o zaten mümin değil kâfirdir. İman ilkesini ortadan
kaldırmış olur. Buradan da mümin diye vasıflanan kimsenin dinin bir kısmını değil
de tamamını benimsemesinin gerekliliği ortaya çıkar. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
515)
Maturidi iman ve İslam kelimelerinin Kur’andaki kullanımıyla da aynı
manaya geldiğini örneklerle delillendirir. "Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim,
İsmail, İshak, Yakup ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri
tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark
gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin.” (Bakara, 2/136) Bu
ayet kendilerine mümin vasfını kazandıran özelliklerin aynı zamanda da onlara
müslim vasfını kazandıracağını belirtmektedir. Bir de Allah ebedi kurtuluş müjdesini
bazen iman, bazen ise İslam kelimesiyle zikretmiştir. “De ki: Onu, Mukaddes Rûh
(Cebrail), iman edenlere sebat vermek, Müslümanları doğru yola iletmek ve onlara
müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.” (Nahl, 16/102)
peygamberimiz de “Cennete sadece Mümin bir kişi girebilir.” ve“Cennete sadece
Müslim bir kişi girebilir.” (Müslim, Kitabül-İman/110-113), (Kocaer, 2005, s.
102,104) şeklindeki farklı rivayetleri de buna örnektir.
Ayrıca İslam mezheplerinin mensuplarının tamamı kişiyi imandan çıkaran bir
davranışın İslamdan da çıkaracağı konusunda icma etmişlerdir. Tüm mezhepler, ehli
İslam için olan mekânın, aynı zamanda ehli iman için de olduğuna ittifak etmişlerdir.
Bir başka yön ise İslam dışındaki din mensupları İslam kelimesinin anlamını
bilmeselerdi, İslam adından kaçınmazlardı. Kur’anda da tüm peygamberler İslam
93
ismiyle nitelendirilmiştir. (Ali İmran, 3/67-Bakara, 2/128-Hucurat, 49/17) (ElMaturidi E. M., 2002, s. 518, 520)
Maturidi’ye göre şeriatlar, insanın dış yönü itibariyle bir uyum ve kabul
içerisinde bulunmasını, dini hükümler açısından da belli bir uygulamaya tabi
olmasını gerekli görür. Maturidi’ye göre şeriatın bu özelliği gereği, İslam dinine
inanmayanlar kendilerine “İman” kelimesinin isnad edilmesinden rahatsızlık
hissetmedikleri halde “İslam” kelimesinin isnad edilmesinden rahatsız olmuşlardır.
(Şahin, 1987, s. 30) Bu da İslamiyet dışındaki kişilerin uygulamada küfür ehli
görülmesine sebep olmuştur. Kelime-i şahadeti söylemek, sadece kalpteki imana bir
nevi kılavuzluk yapmaktır. İşin iç yüzünü bilme imkânına sahip olmadığımız için,
işin zahirine göre hüküm vermek gerekir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 490) Bu ise
şunu gösteriyor ki şeriat mensupları birbirini küfürle itham ederken daha çok dış
farklılıklara, yani uygulamaya bakmaktadırlar. (Özcan, 1999, s. 73-74) Burada
aslında tevhid dininde bir birlik, şeriatlarda farklılık var anlayışına girersek o zaman
büyük bir yanılgıya düşeriz. Çünkü Maturidi’ye göre iman ile İslam her ne kadar
farklı gibi gözükse de onlar ile anlatılmak istenen maksat açısından ikisi de aynı
anlama gelmektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 514-515) Aslında nesih edilmeyen
yegâne şeriat olan İslam şeriatını kabule yanaşmayıp da şeraitlerin arasını ayırmak ve
de bir silsilenin sonunu kabul etmemek iman hakikatini kabul etmemektir. (Özcan,
1999, s. 68)
Bir kişi Allah’ın var ve bir olduğunu Hz. Muhammed’in onun rasulü
olduğunu gönülden kabul etmesiyle hem mümin hem de müslim sıfatını kazanır.
Tüm mü’minler ve tüm Müslümanların imanı aynıdır. Farklılık ise sadece amellerde
cereyan eder. Maturidi’ye göre iman vasfını kazanan kişi aynı zamanda müslim
vasfını da kazanmaktadır. Yani tüm inananlar Müslüman, tüm Müslümanlar
mü’mindir. (Kutlu, 2006, s. 37)
İmam Maturidi, Mutezile ve Havaric fırkalarının İslama müntesip olduklarını
belirtmekle birlikte günah işleyen müminlere nisbet edilecek vasıflar açısından
hikmete ters düşen görüşlerinden dolayı da onları eleştirmektedir. Bunlardan Havaric
fırkasının iman vasfını her iyi davranışın adı olmakla eşdeğer gördüklerini belirtir.
94
Bu yolla İslamın yozlaşma fikrini ortadan kaldırmakla birlikte İslamın taşıdığı değer
ve fazileti de yok etmişlerdir. Çünkü bu grup iman vasfının çerçevesinde hayır
özelliği taşıyan her şeyi İslam adına kaydetmişlerdir. Bu da yaratılıştan insanın
gönlüne yerleştirilen “İmanı Yüceltme” duygusuyla Allah tarafından akıllara telkin
edilen “İslamın Üstünlüğünü Takdir Etme” düşüncesini yıkmıştır. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 428)
İmam Maturidi, din ile imanı, iman ile İslamı, din ile İslamı, İslam dini ile
imanı ve de itikat ile dini aynı kabul etmiş, hepsinin aynı hedef olan tevhid dinine,
hak olan İslam dinine ve kurtuluşa götüren anahtarlar olduğuna işaret etmiştir.
(Şahin, 1987, s. 36)
Sonuç olarak İmam Maturidi kurtuluş için imanı gerekli görmektedir. İman
ise ona göre kalp ile tasdiktir. İman aynı zamanda İslam’dır. Yalnız İmam
Maturidi’ye göre imanla elde edilecek kurtuluş mutlak olarak cennetlik olmanın
alameti değil, istikamet üzerine bulunmanın şartıdır.
B-DİN ŞERİAT İLİŞKİSİ
İmam Maturidi’ye göre din ve şeriat birbirinden farklı kavramlardır. İmam
Maturidi dini, inanılması gereken esaslar yani tevhid inancı, var ve bir olan Allah’a
iman olarak tanımlarken; şeriatı, ibadet ve muamelat gibi insan hayatının çeşitli
tezahürleri içinde kabul eder. Buradan da anlaşılacağı gibi peygamberlerin getirmiş
olduğu inanç sistemlerinin aynı, ibadet ve muamelatlarının ise ayrı olduğu ortaya
çıkmaktadır. Bu açıdan Allah’ın gönderdiği peygamberlerin dinleri farklı ve çok
değildir. Çünkü gönderilen hiçbir resul kendisinden önce gelmiş olan resulün dinini
terk etmeyi emretmemiştir. Bu da peygamberlerin dininin bir ve tek olduğunu, onun
da tevhid dini olan İslam dini olduğunu göstermektedir. Bu itibarla mutlak yol,
Allah’ın yolu; mutlak din, Allah’ın dini; mutlak kitap, Allah’ın kitabıdır. Bu din,
tevhid dini, hak din, hanif dini, fıtrat dini, gerçek ve burhanlarla kaim, kesin delil ve
hüccetlerle ayakta duran akıl dini veya mutlak dindir. Şeriat ise peygamberlerden
peygambere değişen ve birbirini nesh eden bir özelliktedir.
95
1. Tüm Peygamberlerin Dini Bir, Şeriatları İse Farklıdır
İmam Maturidi’ye göre tüm Peygamberlerin ve Rasullerin dini bir ve tek
olup, hepsi de tevhide çağırmışlardır. (El-Maturidi E. M., Te'vilatü Ehlissünne,
M.2004, H.1425, s. c.I/505-507) Çünkü onların hepsi kendi dönemlerinde tevhidi
gerçekleştirmeye ve Allah’a kulluk etmeye davet etmişlerdir. Peygamberlerin
getirdiği vahyin çok Tanrıcılığa, Allah’ın ulûhiyetine ve tevhidine zarar verecek
veya yaratılanlara benzemeyi kanıtlayan şeyler olması mümkün değildir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 119) Peygamberlerin şeriatları ise çok ve farklı olabilir.
Şeriatlardaki bu çeşitlilik ve farklılık dinde ihtilafın olmasını gerektirmez. Çünkü her
peygamber tek bir din üzerine gönderilmiştir. Bu din ise, hiçbir zaman aslı ve esası
değişmeyen Tevhid dini İslamdır. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 740b705a) Ayc. Bkz. (Özcan, 1999, s. 69), (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.IV/118-119, c.III/384) Maturidi’ye göre dinin tek, şeriatların ise çok olmasının iki
sebebi olabilir. Bunun görünen sebebi insandır. Görünmeyen sebebi ise İlahi
hikmette gizlidir. Çünkü farklı şeriatlara ayrılmada insanın herhangi bir dâhili
yokken, önceki ve sonraki şeriatlar arasındaki tercih ve tutum da bizatihi insanın
kendisi etkilidir. (Özcan, 1999, s. 100)
Şeriat, Allah tarafından belirlenmiş bir yoldur. Bu yolda insan ilahi iradeyi
gerçekleştirmek için hayatını düzenlemektedir. Şeriat bizzat davranışı ilgilendiren
pratik bir uygulamadır. Şeriatın hem imanı hem de ameli içine alan bir mahiyeti
vardır. (Rahman, 2000a, s. 162) Maturidi’ye göre şeriat ise, bir kural koyup o yolda
gitmek demektir. Şeriatın; millet, mezhep ve her peygamberin sünneti olduğunu da
belirtmiştir. Tüm peygamberlere vahyedilen ortak payda dindir, şeriat değildir. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.IV/498) Maturidi’ye göre şeriat, dinin bir nevi
uygulanma biçimidir. O yüzden her şeriat kendi döneminde din diye anılmıştır. Tüm
kural ve kurumlarıyla birlikte şeriata “dinin değişen yönü”, tevhid esasına da dinin
değişmeyen yönü denilebilir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 191) Ayc. Bkz. (Özcan,
1999, s. 100) Din ve şeriat birbirinden farklı olmasına rağmen uygulamada ve günlük
hayatta birbirlerinin yerine kullanılmakta,
bazen de literatürde birbirinin yerine
kullanılmaktadır. Maturidi’ye göre bunun sebebi, dinin asıl, şeriatın ise ona yardımcı
ve onu açıklayıcı olmasıdır. Şeriata din denmesinin en önemli sebebi ise, şeriatın
96
dine ulaştırması ve ona götüren bir yol olmasından kaynaklanmaktadır. (Özcan,
1999, s. 55)
Maturidi’ye göre tüm peygamberler yeryüzünde tevhidi gerçekleştirmek için
gönderilmiştir. Fakat onların hükümleri ve şeriatları farklıdır. (Kutlu, 2006, s. 41)
Kavimleri ve milletleri farklı olan peygamberlerin getirdiği şeriatın üslubu ve
delilleri farklılık göstermiştir. Bu da anlatım, dil ve sunuş farklılığını beraberinde
getirmiştir. Dolayısıyla ortak amaç Allah’ın birliği ve O’na kulluk olmasına rağmen,
şeriatların bu tarzda farklılık arz etmesi olağan olmuştur. (Özcan, 1999, s. 59)
Allah’ın gönderdiği her peygamberde ibadetlerin miktarı, sayısı, şekli ve şer’i
hükümleri değişik şekillerde ortaya çıkmıştır. Din daha çok kalbin fiili iken, şeriat
diğer azaların fiilidir. Şeriat, daha çok helal haram gibi kişinin günlük hayatını
düzenleyen ameli boyut olup, duyulara hitap eden kısımdır. (Kutlu, 2006, s. 41-42)
Peygamberlere vasiyet edilen ortak payda dindir. Şeriatların farklılık arz
etmesi tevhid dinine herhangi bir zarar vermemiştir. Allah peygamberlere istisnasız
olarak tevhid dinini tavsiye etmiştir. Bu tavsiye tevhid dininin nesih edilmeden ta
baştan beri sağlam ve delilli bir şekilde geldiğini göstermekte, nesih kavramının ise
sadece şeriatlarla sınırlı olduğunu göstermektedir. Te’vilat’ta Maturidi buna en
açıklayıcı olarak Allah’ın Hz. Nuh’a şeriatı değil de dini tavsiye etmesini örnek
gösterir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.IV/398-399) “Dini ayakta tutun ve
onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini
çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine
(peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura, 42/13) ayette
geçen din kelimesinin marife olup, cins için kullanıldığını belirtir. Bundan dolayı da
Allah’ın bu ayeti kerimede Nuh’a (a.s) ve diğer peygamberlere tavsiye ettiği dinin bir
ve tek olduğunu belirtir. Çünkü tüm peygamberler tevhidi yaymak ve Allah’a kulluk
için gönderilmişlerdir. Oysa hepsinin şeraitleri ve hükümleri farklıdır. “…(Ey
ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik…” (Maide, 5/48) Maturidi’ye
göre Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar tüm dinlerin aslı tevhiddir. (Şahin,
1987, s. 44) Bu din ta baştan beri tamdır ve noksanlığı yoktur. Ama şeriatlarda
farlılık olabilir. Bunlar ümmetlerin kendilerine özel olup, en iyi ve en doğruyu
97
gerçekleştirmek üzere birbirleriyle imtihan edildikleri şeylerdir. (Şahin, 1987, s. 45)
Şeriatlarda değişkenlik söz konusu olmasına rağmen Hz. Muhammed’in şeriatı son
şeriat olması münasebetiyle ondan başka hiçbir peygamber ve şeriat gelmeyeceği
için nesh edilmeyecek ve İslamın hükümleri kıyamete kadar geçerli olacaktır. (Kutlu,
2006, s. 41-42)
Din geneldir ve devamlıdır, şeriat ise özeldir ve peygamberler değiştikçe
değişmektedir. (Özcan, 1999, s. 64) Peygamberlerin gönderiliş amacı, ümmetlerin
ihtilaf ettikleri ilahi mesajın değiştirilip neredeyse onun izini yok edecek bir duruma
varması sonucunda Allah’ın yeni peygamberler göndererek ilahi mesajı tazeleyerek
tekrar hatırlatmasıdır. Gelen peygamberler mucizeler göstererek, peygamberlerin
izlediği yolu ve rotayı tekrar belirgin bir hale getirir. İnsanlar da bu sayede dindeki
yozlaşma ve reformu (bozmayı-tahrifi) anlamış olurlar. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
249)
Maturidi’ye göre her şeriat kendi döneminde tevhidi gerçekleştirmek için
yeryüzünde görevli ve sorumludur. Bundan dolayı her şeriat mensubu bu durumu
bilip, bir peygamber değişikliğinde yeni gelen şeriata karşı inkârcı bir tutum
sergilemeden onu benimsemeli, ona karşı kibir ve inatçılık göstermemelidir.
Maturidi’ye göre ideal ve istenen bu olmasına rağmen insanlar çeşitli sebeplerden
mevcut şeriattan vazgeçmeyip kendi içinde bulunduğu durumun gerçek, kendi
yolunun da doğru olduğunda ısrar etmektedir. Genelde bu tarz bir tutum içerisinde
bulunup taklit ve içinde yetiştiği toplumun dini geleneğine bağlı kalan kişi, kendi
dininin temelinin akıl ve delil esasına dayanan Hak dinin devamı olduğunu söyleyip,
bu şekilde bir temellendirmeyle, içinde bulunduğu durumu haklı çıkarmaya
çalışmaktadır. (Özcan, 1999, s. 101)
İlahi hükmün en önemli noktalarından birisi de Hz. Muhammed (sav) ile
vahyi sonlandırmak, tüm insanlığı onun ümmeti olarak belirlemek, dinin
değişmeyecek hükümlerini Hz. Muhammed’e bildirip, kendi korumasında bir kitap
indirmekten ibarettir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 249) Bu ise Hz. Muhammed’in
son peygamber, Kur’anın son ilahi Kitap, İslamın ise son hak din olduğunu
göstermektedir.
98
İmam Maturidi, Hak dinin İslam, bunun da değişmeyen ve sabit bir özellikte
olduğunu, Şeriatların ise değişken bir karakterde olduğunu İslamın da bunun son
halkası olduğunu ve değişmeyecek bir özellikte olduğunu, kıyamete kadar devam
edecek tek mutlak hakikat olduğunu ifade etmiştir.
2. Aklın Önceliği ve Vahyin Gerekliliği
Allah insanı yaratmış ve insana akıl melekesi vermiştir. Allah’ın insanlara
vermiş olduğu bu akıl melekesi insanı Allah’a ulaştıracak, onun varlığını ve birliğini
tanıyacak bir karakterdedir. Bu sebeple her insan yaratılış gereği Allah’ın varlığına
ve birliğine ulaşacak delillerle yaratılmıştır. Ancak insan, bu delillere aklî gücünü
doğru bir şekilde kullanırsa ulaşabilir. Yalnız insanda bulunan bu akıl melekesi
Allah’ı bulmakta yeterli iken, Allah’a kulluğun gereğini olan ibadetleri yerine
getirme de yetersizdir. Bu sebeple aklın yetersiz kaldığı bu alanı tamamlamak ve
insanların işlerini daha da kolaylaştırmak için Allah onlara peygamber göndermiştir.
Dinin temelini oluşturan tevhidi, akıl melekesi idrak ederken; ibadetlerin şeklini ve
miktarını bilmek ancak peygamberlerin getirdiği vahiyle mümkündür. Böylelikle
İmam Maturidi, din ile akıl arasında, şeriat ile de vahiy arasında bir ilişki kurarak,
din-şeriat ayrımı yapar.
İmam Maturidi’nin din-şeriat ayrımı fikrini İmam Ebu Hanife’den aldığı göze
çarpmaktadır. Maturidi, Ebu Hanife’den aldığı din şeriat ayrımı görüşünü analiz
ederek önemli görüşler öne sürmüştür. Maturidi’ye göre genel anlamda Din:
“İnsanların ister hak olsun ister batıl olsun inandıkları şey için kullanılan bir
kavramdır.” Ancak Maturidi, imanı, din ile itikat olarak tanımlayarak din-şeriat
ayrımı yapar. (Kutlu, 2006, s. 39) Böylelikle din ile akıl arasında, şeriat ile de vahiy
arasında bir ilişki kurar. Dinle akıl arasındaki ilişkiyi açıklarken “İman dindir. Din
ise inanılan inançlardan ibarettir.” İnançların bulunduğu ve varlığını kendisiyle
sürdürdüğü yer kalptir. İmam Maturidi’ye göre akıl ile din arasında doğru orantı
vardır. Akıl Allah’ın varlığını ve birliğini, iyi ve kötüyü vahiy olmadan bilir. Fakat
bu ayrımların insanlar tarafından daha kolay ve daha doğru bir şekilde
anlaşılabilmesi için bir peygambere ve onun vasıtasıyla gönderilen ilahi bir kitaba
99
ihtiyaç hissedilir. Allah da aklı koruyup desteklemek üzere peygamberler vasıtasıyla
dinler gönderir. (Ak, 2009, s. 266)
Geçmişte gönderilen bütün peygamberler ve nebiler Allah katında mutlak ve
değişmeyen tek din olan İslam dini üzerine gönderilmiştir. Bundan dolayı da mutlak
yol Allah’ın yolu, mutlak din Allah’ın dini, mutlak kitap Allah’ın kitabıdır. Bu din
tevhid dini, hak din, hanif dini, fıtrat dini, gerçek ve burhanlarla kâim, kesin delil ve
hüccetlerle ayakta duran akıl dini veya mutlak dindir. Şeriat ise peygamberlerden
peygamberlere değişen şeydir. Mutlak din, tevhid, inanç esasları, ibadetin sadece
Allah’a ait olması, Allah’a şükran zorunluluğu ve ahlaki ilkeler içermektedir. Akılla
bilinmelerinin zorunlu olması sebebiyle bunlara Akliyat da denir. Bunları bilmek
buna inanmak kişinin kendi akıl yürütmesi ve istidlali sonucu elde ettiği kesbi ve
kesin bilgiyle olur. Hatta imanın güzelliği de akli olmasından kaynaklanır. Akliyat
araştırma ve inceleme sonucu ulaşılan Tevhid bilgisi, risalet bilgisi ve diğer
bilgilerdir. Allah’ın varlığının ve birliğinin bilgisine insan aklıyla ulaşır. Bu tür
bilgilere eğitim ve öğretim yoluyla ulaşılmaz. (Kutlu, 2006, s. 40) İmam Maturidi ve
onun geleneğine göre dini konularda Allah’a karşı mazeret uydurulması veya bahane
üretilmesi söz konusu değildir. Çünkü insan yalnızca dini hükümler ve ibadetlerin
nasıl olacağı konusunda mazeret sahibidir. İşte Allah, insanların bahane
üretmemeleri ve bu açığın kapanması için peygamberler göndermiştir. (Nisa, 4/165)
Maturidi’ye göre ayetteki hüccet ve delil getirme, ibadetler ve şeriat için söz
konusudur. Çünkü bunların bilgisine ulaşmanın yolu akıl değil, vahiydir. Bu tür
bilgilere de Semiyyat denir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/272-273) İnsanlar
bu konuda Allah’ın peygamber göndermesi neticesiyle Allah’a herhangi bir hüccet
göndermedi diye itiraz edemezler. Bu alanın akla bırakılması sonucunda birçok
alternatifin oluşması imkân dâhilindedir. Lakin dine bağlanma ve ona ulaşmanın yolu
akıldır. Kendilerine akıl nimetinin verilmesi sebebiyle insanların din konusunda
Allah’a herhangi bir itiraz hakları yoktur. Maturidi din kavramını akıl ile şeriat
kavramını ise vahiyle bilmenin zorunluluğunu belirtir. Semiyyat, Rasullerin getirdiği
bilgi ve haberlerdir. Bunları bilmenin yolu ancak peygamberlerden haberdar olmakla
olur. Kişinin kendi kendini eğitmesiyle bunlar bilinemez. (Kutlu, 2006, s. 41)
100
Allah her insanı Allah’ın varlığına ve birliğine ulaştıracak bir akıl melekesi
ile yaratmıştır. Akıl, Allah’a giden yolu bilir. İnsan biraz düşündüğünde her şeyin
yaratılışında mevcut olup tevhide götüren delilleri görür. Bu ise dinin aslının akıl
tarafından bilindiğini gösterir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/112) Din
insanın yaratılışında mevcut olan bir bilgidir. İnsan ancak bu gizli bilgiyi akli
melekeleri vasıtasıyla araştırarak ortaya çıkarabilir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
132)
Fakat şeriatı ve ibadetleri bilmek için gerçek delil lazımdır ki o da duymakla
olur. Akıl ile olmaz. Akıl sadece dini bulmak içindir. Şeriatı ve ibadetleri açıklayıp
öğretmek için ise Allah’ın göndereceği bir elçiye ihtiyaç vardır. Bundan dolayı
Allah, şeriat kurallarını belirlemek için ve kâfirlerin getireceği delilleri kesmek için
peygamberler göndermiştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/112-113) “Eğer
biz, bundan (Kur'andan) önce onları bir azapla helâk etseydik, muhakkak ki şöyle
diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa
düşmeden önce âyetlerine uysaydık!” (Taha Suresi, 20/134.)
Maturidi’ye göre Allah’ı bilmek aklen vaciptir. Eğer Allah hiçbir rasul
göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini, onu layık
olduğu sıfatlarıyla tanımayı, Allah’ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekirdi.
Çünkü bunları bilmenin yolu akıldır. Dolayısıyla vahiy ulaşmayan kimse bu konuda
sorumlu olup mazur görülemez. Peygamberler ise ibadetlerin şekli ve miktarı
konusunda gereklidir. (Kutlu, 2006, s. 46)
Maturidi’ye göre akli hükümler vacip, mümteni, mümkün olmak üzere üçe
ayrılır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 229) Aklen vacip olan, nimet veren Allah’ı
tanıma ve ona şükretmektir. Mümteni, nimet veren Allah’ı tanımama ve ona
nankörlük etme gibi hususları içine alır. Mümkün ise namazların ve zekâtın ölçüsünü
belirlemek gibi dini esasların miktarıyla ilgili hususlardır. Akıl, Mümteni ve vacip
olanı kavramada yetersiz kalınca mümkün olan hususları açıklamak, mümkünü vacip
ve Mümteni olana yöneltmek için, eşyanın hakikatlerini insanlara öğretecek bir
peygamberin varlığına ihtiyaç duyulması zaruridir. Şurası da bilinen bir gerçektir ki;
101
peygamberler aklen vacip olanı pekiştirmek, aklen imkânsız olanın meydana
gelmeyeceğini ortaya koymak ve aklen mümkün olanı açıklamak suretiyle
doğruluklarını ve günahtan korunmuş olduklarını gösteren apaçık deliller ve
mucizelerle gelmişlerdir. (Kutlu, 2006, s. 43) İnsan akıl sayesinde din kısmını
oluşturan, vacip ve mümteni olanı anlamakta yeterli iken, Şeriatı içeren mümkün
olan kısmı tam manasıyla kavrayıp anlamakta yetersizdir. Bu alanı insanlara
açıklayıp insanların işlerini daha da kolaylaştırmak için Allahü Teâlâ peygamberler
ve şeriatlar göndermiştir.
Kısaca, Allah’ın insanlara vermiş olduğu akıl, Allah’ın kendisine ulaşacak
delillerle beraber yaratılmıştır. Bu açıdan akıl, insan tarafından sağlam ve doğru bir
şekilde kullanılır ve deliller üzerinde sabit kılınırsa, Allah’ı bulmakta yeterli güce
sahiptir. İbadetlerin nasıl ve ne şekilde yapılacağını belirtmek için ise Allah
peygamberler göndermiştir. Bu manada mutlak din, tevhid, imanı esasları ve
ibadetlerin yalnızca Allah’a yapılması esasına dayanır. Bu bilgilerin ise akılla
bilinmesi zorunludur. İbadetler ve şeriatlarla ilgili bilgilere ise sadece vahiy bilgisi
ile ulaşılır. Bu bağlamda İslamı diğer dinlerden üstün kılan ve onu tek mutlak hakikat
noktasına taşıyan en önemli özellik ise onun akıl dini olması ve son peygamberin
getirdiği vahyin aslına herhangi bir zarar vermeden sapasağlam korunmasıdır.
3. Nesh Dinde Değil, Şeriatlardadır.
Dini tekelcilik bağlamında önemli problemlerden bir tanesi de nesh
kavramıdır. Zira Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Muhammed’le son bulan şeriatlar,
tarihi süreklilik içerisinde birbiri tamamlayan ve birinin gelmesiyle diğerinin
hükmünün kalkmasını gerektiren bir karakter arz etmektedir. Bu tarihi seyir
içerisinde İslam kendisinden önceki tüm şeriatları nesh etmiş, en son şeriat olması
sebebiyle kendisinden önceki şeriatlarda olmayan birçok emir ve yasağı kendisinde
toplamış ve mükemmel bir noktaya ulaşmıştır. Bu süreklilik çerçevesinde son dinin
ve son şeriatın İslam olduğu söylemek diğer dinleri dışlamak anlamına gelmez.
Aksine İslam’ı ilahi vahyin son halkası kabul etmeyenlerin dini dışlayıcı olduklarını
gösterir.
102
Maturidi’ye göre Nesh; belli bir vakte kadar konulmuş hükmün sona erdiğini
açıklamaktan ibarettir. Nesh, geçmişte olanı komple yıkmak veya yeni baştan bir
başlangıç değil, Bilakis geçmişte olan hükmü ondan daha iyisiyle ve daha güzeliyle
değiştirmekten ibarettir. (El-Maturidi E. M., TRS-HSAK, No:40, s. 26b-27a) Ayc.
Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/101) Neshin anlamı şudur ki; bir
hükmün konulmasına esas oluşturan maslahatın ortadan kalkması durumunda mevcut
hükmün sona erip, ortaya çıkan yeni maslahat gereği yeni bir hüküm konulması
demektir. Kur’anın kendinden önceki kitapları neshi ise mutlak manada bir nesihtir.
(Kutlu, 2006, s. 44)
Maturidi’ye göre nesh şeriatlarda ve hükümlerde vardır. Neshten kaçınmanın
aklen mümkün olmadığı durumlarda nesih caiz, neshten kaçmanın aklen mümkün
olduğu durumlarda ise nesh caiz değildir. (El-Maturidi E. M., TRS-HSAK, No:40, s.
316b) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/452)
Maturidi din–şeriat ayrımını nesih kavramı ile ilişkilendirerek ortaya koyar.
Peygamberlerin tamamı Tevhid dinine davet etmek üzerine gönderildikleri halde
şeriatları farklıdır. Din bir ve tektir ve onda nesh edilme ve değişikliğin olması
mümkün değildir. Ama şeriatlarda farklılık, çeşitlilik ve nesih mümkündür.
Şeriatların ve peygamberlerin değişikliği ve farklılığı dinde farklılık ve çeşitlilik
meydana getirmez. Çünkü her peygamber değiştiğinde, din değişmediği halde şeriat
değişir, yeni peygamber bir önceki peygamberin şeriatını nesh eder. (Özcan, 1999, s.
65)
Maturidi’ye göre bir şeriatın diğer bir şeriat ile nesh edilmesi ilahi hikmet
açısından herhangi bir problem teşkil etmez. Çünkü nesh demek belli bir zamana ve
döneme ait olan hükmün süresinin sona erdiğini bildirmektir. (Cerrahoğlu, 1997, s.
122) Allah şeriatlarda ve hükümlerde her zaman dimdik ve sağlam kurallar koyar
bunu bazen Kur’an ile açıklar bazen de peygamberin diliyle beyan eder. (El-Maturidi
E. M., TRS-HSAK, No:40, s. 26b-27a)
Nesh geleneğinde önce gelen şer’i hüküm yeni gelen şer’i hükümle değişir.
İnsanların ikisi arasında tercih yapma gibi bir alternatifi bulunmamaktadır. Nesihte
tercih hakkı insana verilmemiş, tercih edilmesi gereken hüküm bizzat Allah
103
tarafından insanlara sunulmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/242-246)
Bu da şunu göstermektedir ki son şeriat olan İslam, kendisinden önce gelen şeriatları
nesih ettiği için insanlar diğer nesh olunan şeriatları tercih etme hakkına sahip
değildirler. Nesh geleneğinde durum böyledir. Bu da son din olan İslam şeriatında
din ile şeriatın birleşip İslam adıyla özelleştiğini göstermektedir. (Özcan, 1999, s. 66)
Maturidi’ye göre eğer Allah dileseydi insanları başka bir şeriat ile nesh
olunmayan tek bir şeriat üzerine toplar tek bir ümmet kılardı. Allah insanları Tevhid
ve iman ehli üzerine bir ümmet kılacak olsaydı bu muhakkak ki İslam dini üzerine
olurdu. Küfür Ehli üzerine olsaydı, o zamanda hepsi Allah’ın inkâr eden bir ümmet
olurdu. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.III/167-169) Allah, insanları seçtikleri
dinlerden dolayı imtihan etmek istediği için tek bir din üzerine yaratmamıştır. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/245-246) Ayc. Bkz. (Özcan, 1999, s. 67)
Maturidi’ye göre şeriatların nesih edilmesindeki hikmet, İnsanların tercih edip
seçmiş olduğu şeraitlerle imtihan olunmalarıdır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.IV/242-243) “(Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah
dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi
denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın.” (Maide, 5/48)
Şeriatların gönderilmesindeki Bir diğer sebep ise Allah’ı inkâr edenlerin
Allaha karşı mazeret hakkını- her ne kadar gerçekte böyle bir hakları olmasa daortadan kaldırmak içindir. Çünkü Allah hiçbir ümmete kendi yolunu açıklamadan
başıboş bırakmamıştır. İmam Maturidi ayrıca şeraitlerin nesh edilmesiyle ilgili şöyle
bir yorumlama da bulunur: Ona göre diğer ümmetler Allah’ın nesh ettiği şeriatı
menfaat ve arzularına kolay geldiği için terk etmeyip nefislerini Allah’ın yeni gelen
şeriatına tercih ettiler. Allah da hükmü kaldırılan ve nesh edinilen ile hükmetmeyi
haram kılarak bir şeraitin gelmesiyle diğerini nesh etti. Bir şeraitin neshi onda
bulunan hükümlerin tamamını ortadan kaldırmadığı gibi yeni bir hüküm de
getirebilir. Bir ümmetin şeriatında yasak olan diğer ümmetin şeriatında yasak veya
serbest olabilir. Bu durum şeraitlerin peyderpey bir halde gelişerek son ve
mükemmel şeriat olan İslam şeriatında kemal noktasına ulaşmıştır. Onda ise hiçbir
eksiklik ve noksanlık bulunmamaktadır. Bu sebeple de tevhidi gerçekleştirmede en
başarılı din İslam dinidir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/244-246)
104
Tüm peygamberlere aynı din gönderildiği için dinde neshin ve değişikliğin
olması söz konusu değildir. Kur’an vahyi ile Hz. Muhammed’e gönderilen şeriat
daha önceki peygamberlerin dinini değil, şeriatlarını nesh etmiştir. (Kutlu, 2006, s.
43) Fakat Allah İslam dinine tabi olan bu ümmete dinin ana hükümlerini
değiştirmeyecek şekilde yaratmış ve bunu da kendi koruması altına almıştır.
“Kur’anı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9) Bu
ise Kur’an sayesinde dinde ortaya çıkabilecek değiştirme ve reform faaliyetlerinin
teşhis edilmesini ve kıyamete kadar Kur’anın öğretisi devam etmesini sağlamıştır.
(El-Maturidi E. M., 2002, s. 249)
Hz. Âdem’den bu tarafa din tam ve eksiksizdir. Şeriatlar ise birbirini nesh
ederek değişen bir karakter arz etmektedir. Bu anlamda aslı değişmeyen tek mutlak
din, İslam dini; nesh edilmeyen tek şeriat, İslam şeriatıdır. Hz. Muhammed’e
gönderilen İslam şerait ile daha önce gönderilen peygamberlerin dini değil, şeraitleri
nesh edilmiştir. Fakat Allah, İslam dini ile İslam şeriatını değişmeyecek ve nesh
edilemeyecek şekilde yaratmıştır ve kendi koruması altına almıştır. Bu anlamda aslı
değişmeyen tek mutlak din, İslam dini; nesh edilmeyen tek şeriat ise İslam şeriatıdır.
4. Nesh Edilmeyen Tek Şeriat: İslam Şeriatı
Mutlak hakikat ve gerçeklik açısından İslam şeriatının, aslının değişmemesi,
kendisinden önceki tüm şeriatları ve kitapları nesh ettiği halde kendisinin kıyamete
kadar nesh edilmeden süreklilik arz edecek olması, onun geçerli olan tek mutlak
hakikat ve şerait olduğunu göstermektedir.
Hz. Muhammed’in ve İslam dininin üstün özelliklerinden bir tanesi de İslam
dininin ve şeriatının nesih edilmeden kıyamete kadar sürecek olmasıdır. İslam
dininin tüm insanlara gönderilmesi ve bundan dolayı onun evrensel nitelikte bir din
olması da onun ayırıcı bir özelliğidir. Maturidi’ye göre şerait genel değil, özel olan
bir durum olmasına rağmen, İslam şeriatı özelden ziyade genel olma özelliğiyle
karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Hz. Muhammed’in risaletinin sürekliliğini ve de
getirdiğini dinin nesih edilmeden devam etmesi söz konusudur. Şu anda geçerli olan
tek dinin ve şeriatın İslam olduğunu söylemek Müslümanların dini dışlayıcı
105
olduklarını göstermez. (Özcan, 1999, s. 106) Çünkü bu Müslümanların kişisel
zaaflarından veya toplumsal ve kültürel özelliklerinden kaynaklanan bir hasetlik
duygusu sonucu oluşan kibir ve inatlaşma değil, aksine dinlerin veya şeriatların
zaman içerisinde seyreden ve de süreklilik gösteren mevcut durumunun tezahürüdür.
(Özcan, 1999, s. 107)
Dinlerin ve şeriatların Hz. Âdemden bu tarafa izlemiş oldukları genel yol,
İslam dininin ve şeriatının son nokta olduğunu göstermektedir. Müslümanlar
arasında da özellikle Allah katında en makbul din İslam anlayışı, bu şekilde
yayılmıştır. Şu anda geçerli olan dinin ve şeriatın İslam olduğu, bunu benimseyen
Müslümanların rastgele ve tesadüf eseriyle seçmemesinden, sağlam delil ve
hüccetlerle buna tabi olmasından, başkalarının dinlerinde olduğu gibi düşünmeden
kaba bir taklit ve kuru bir inattan meydana gelmemesinden, İslam’dan başka din
aramanın mantıksızlığından ve Allah’ın dininin de İslam’dan başka bir din
olmadığından kaynaklanmaktadır. (Özcan, 1999, s. 109) İslam dininin taklide
dayanmaması, sağlam delillerle kaim olması, burhan ve hüccet ile İmanın
sarsılmazlığını dimdik ayakta tutması, onun üstün ve faziletli bir din olduğunu
göstermektedir. Ayrıca birikimsel olarak en mükemmel hale gelen bir şeriat olması,
kıyamete kadar başka bir şeriat tarafından nesih edilmeyecek olması, İslam’ın tek
hak din olduğunu gösteren örneklerdendir. (Özcan, 1999, s. 110) İslam dininin
haklılığını ve doğruluğunu ortaya koyan en önemli olaylardan bir tanesi de şu anda
yeryüzünde tevhid dinini ve de dolayısıyla İbrahim dinini gerçekleştirmek için
çalışan tek din olmasıdır. (Özcan, 1999, s. 104)
Maturidi’ye göre kendilerinden önce gelen peygamberlerin şeriatını, daha
sonraki peygamberler kendi şeriatları içerisinde doğrudan olmamakla birlikte, dolaylı
olarak kendi dönemlerine taşırlar. Dolayısıyla önceki ümmetlerde yer alan ve nesh
olmayan hükümler daha sonraki şeriatta yer alır. (Özcan, 1999, s. 127)
Peygamberlerin ve buna bağlı olarak şeriatların değişmesiyle beraber bir önceki
şeriatın veya dinin müntesipleri inat ve kibirlerinden dolayı veya deliller üzerinde
yeterince düşünmedikleri için yeni gelen peygamberi ve şeriatı yalanlamışlar. Onun
getirdiği vahyi, ilahi olmayıp, sahte olmakla suçlamışlardır. Şeriatlar normalde
birbirinin devamı olmasına rağmen bu denli bir kibir ve inat aslında hasetlikten
106
kaynaklanan bir durumdan başka bir şey değildir. (Özcan, 1999, s. 103) İslamdan
önceki şeriatlar İslam tarafından nesh edildiği için onların bağlayıcı bir özelliği
bulunmamaktadır. Bu açıdan Maturidi nesh olunan şeriat ve hüküm ile amel etmenin
haram olduğunu belirtir. (Özcan, 1999, s. 127)
İslam dininin son din ve son şeriat olması nedeniyle Yahudiler ve
Hıristiyanlar kendi dini geleneklerini korumak için yeni dini, İslam şeriatını kabul
etmemişlerdir. Son din ve son şeriat İslamı anlamamaktan ziyade, anlamak
istememeleri sebebiyle yeni bir peygamber ve şeriatın son halkasını kabul etmeyerek
inat ve kibirle yüz çevirmişlerdir. (Özcan, 1999, s. 104)
Sonuç olarak şu an geçerli olan tek dinin ve tek şeriatın İslam olduğunu
söylemek, tutucu bir tutum değil, şeriatın tarihi seyri içerisinde süreklilik arz eden ve
İslam’ın son halkayı oluşturan bir konumda olmasından kaynaklanmaktadır.
C-ASLI DEĞİŞMEYEN TEK HAKİKAT: KUR’AN
1. Kur’anın İlahi Hakikat Olmasının Delilleri
Vahiy özel bir bilgi kaynağı olarak dinin teolojik doğrularının temelini
oluşturur. Bir dinin ulûhiyet, kutsal kitap, ahiret vb. teolojik anlayışlarını belirleyen o
dinin sahip olduğu vahiy bilgisidir. Öyle ki bu bilginin saf ve berrak olması, bir su
gibi aslı ve esası bozulmayan bir karakter arz etmesi gerekir. Dini tekelcilik
bağlamında Kur’an Allah’ın katışıksız, saf ve tertemiz bir kitabıdır. Kur’anın
herhangi bir tahrifata ve bozulmaya maruz kalmaması, tek ilahi hakikat ve mutlak
manada kati bilgiler ifade ettiğini göstermektedir. Ayrıca Kur’anın lâfzî vahiy
özelliği taşıması da Kur’anda yanlış bilgi bulunma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.
Çünkü kaynağı mutlak varlık olan Allah’tır. Lakin İslam dışındaki dinlerin vahiy
anlayışları kişi merkezli olduğu için her insan kendi algı ve düşünce dünyasına göre
bunu yorumlamaktadır. Bu da diğer dini geleneklerin ilahi hakikat özelliği
taşımadığını göstermektedir.
107
Kur’an harikulade dili ve başka dillere çevrilemeyen özelliği ile
peygamberimizin en önemli “Mucizesidir.” Üslubu ve bizzat Kur’an tarafından “Bir
Benzerinin İnsan Tarafından” oluşturulamayacağı fikri, İslam tarihinin ta başından
beri taklid ve tağyire imkân vermeyeceği inancını güçlendirmiştir. Tüm Müslüman
mezhepler ve düşünce ekollerinin ortak düşüncesi olan bu inanç Kur’an dilinin,
üslubunun ve getirdiği mesajın mucize olduğu ve insan eliyle oluşturulamayacağı
Fikri, onun tek hakikat ve kurtuluş reçetesi olduğunu da göstermektedir. (Rahman,
2000b, s. 57-58) Kur’an Cebrail tarafından peygamberlerin son halkası olan Hz.
Muhammed’e getirilen ve tüm insanlığa sunulan Allah’ın kitabıdır. Tabir caizse
Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarına karşı çıkmadan, onları aslı itibariyle
doğrulayan ve onlara halef olan yeni bir ahittir. (Eliade & Couliano, 1997, s. 173)
Kur’an kıyamete kadar gerçekleşecek tüm olayların ilkelerini kendisinde
toplamıştır. Maturidi, Kur’anda her zamana ve her şeye delil ve de her türlü ihtiyaca
cevap bulunduğunu belirtir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.IV/533) Bu
da Kur’anın ilahi mesaj olduğunun kanıtlarındandır. Kur’anın diğer ilahi kitaplara
uygunluğu, Hz. Muhammed ve ümmetinin diğer kitaplarda açıklanması onun ilahi
bir kitap olduğunu kanıtlar. Kur’anın ilahi bir kitap olduğunu birkaç şekilde
özetlemek
gerekirse;
birincisi,
Kur’anın
edebi
metni
onun
insan
eliyle
oluşturulamayacak bir özelikte olduğunu gösterir. Çünkü Kur’an mükemmel bir lafza
ve harikulade bir kompozisyon dizisine sahiptir. İkincisi, Yalnızca Ehli Kitap
âlimlerinin bilgisi bulunan tüm hususları Kur’anın açıklamasıdır. Bunun yanında Hz.
Muhammed’i tanıyan herkes onun, söz konusu âlimlerin yanına gidip gelmediğini ve
onların bilgisini de hiçbir kimseden almadığını ve bilgilerini tekrar edebilmesi için
eliyle yazı yazmadığını da bilir. “Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu
yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.” (Ankebut, 29/48)
Üçüncüsü Peygamberimize tabi olanların az, düşmanlarının ise kuvvetli olduğu bir
zamanda gelecekte meydana gelecek bazı olayların Kur’anda Hz. Muhammed’e
müjdelenmesidir. Kendisine nasip olacak birçok fetihler, insanların grup grup İslam
dinine gireceği, (Nasr, 110/1,2) İslamiyet’in diğer dinlere galip geleceği (Fetih,
48/28) gibi hususlar Kur’an tarafından haber verilmiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
243) Dördüncüsü, Allah kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün olayların ana
108
prensiplerini Kur’anda toplamıştır. Beşincisi, Kur’anın diğer semavi kitaplarla tam
bir uyum içinde olup, Hz. Muhammed ve ümmetinin övgüsünün diğer kitaplarda
açıklandığı şekilde vuku bulmasıdır. (Araf, 7/157) Kur’an diğer semavi kitaplarla
farklı zamanda inmesine karşın içindeki anlam ve ahenk bütünlüğü ve de gelen
mesajların ortak amacının aynı olması da yüce bir kaynaktan geldiğinin delilidir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 244) Altıncısı Hz. Muhammed’e bir konu hakkında sorulan
soruların aynen peygamberimizin işaret buyurduğu şekilde tecelli etmesidir. Kur’an
23 yılda peyderpey inmesine rağmen Kur’anın tamamı aynı edebi anlatışa ve
kompozisyona bağlı kalmış, bu da Kur’anın konu ve anlatış bakımından tek bir
kaynaktan geldiğini gösterir. Şayet Kur’an yaratılmışlardan birinin eseri olsaydı onun
herhangi bir yerinde bir tutarsızlığın olması mümkün olurdu. Bu ve benzeri durumlar
onun gayb âleminden geldiğini gösteren delillerdendir. Kur’anın Hz. Muhammed’e
Tevhidin ne olduğunun bilinmediği bir dönemde gelmesi, onun muazzam ve
mükemmel bir eser olması ve de onun delillerini açıklamak için gelmiş geçmiş tüm
muvahhitlerin bir araya gelmesinin bile yeterli olmaması, onun hak, gerçek ve
mutlak ilahi hakikat olduğunu gösteren delillerdendir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
244-245)
Kur’an lâfzî vahiy özelliği taşıyan tek ilahi kitaptır. Aslı ve esası hiçbir
değişikliğe uğramamıştır. Ayrıca Kur’an kaynak olarak Allah’tan gelmiş, geldiği gibi
de muhafaza edilmiştir. Diğer dinlerin kişi merkezli vahiy anlayışları çerçevesinde
oluşan düşünce ve yorumlardan tamamen farklıdır. Bu manada yalnızca Kur’an ilahi
hakikat özelliği taşır. Çünkü insan eliyle ve düşüncesiyle herhangi bir tahrifata ve
bozulmaya maruz kalmamıştır. Bu bağlamda Maturidi Kur’anı önermesel vahyin
yegâne unsuru olarak görmekte ve içindeki bilgileri de dinin ihtiyaç duyduğu mutlak
bilgi olarak kabul etmektedir.
2. Kur’an Mesajının Diğer Mesajların Aslını Doğrulaması
Allah insanları yaratmış, onları başıboş bırakmamış ve onları peygamberler
ve kitaplarla uyararak fıtrata uygun hareket etmelerini emretmiştir. Allah’ın
peygamberler aracılığıyla gönderdiği kitapların birbiriyle tezatlık göstermesi ilahi
hakikatle bağdaşmaz. Bu sebeple Allah’ın gönderdiği vahiylerin hepsi aynı
109
kaynaktan geldiği için asılları itibariyle birbirlerini doğrularlar. Kur’an bu anlamda
kendinden önceki kitapların asıl itibariyle Allah katından geldiğini tasdik etmekle
birlikte, şu andaki şekliyle tahrifata uğramış olduğunu da açıkça beyan eder. Bu ise
tek mutlak hakikatin Kur’an olduğunu göstermektedir.
Son İlahi Kitap Kur’an kendisinden önce gönderilen ve tevhid zincirini
oluşturan bütün kitapları tasdik eder. Onlarla ilgili birçok bilgi kendisinden önceki
kitapların hak ve doğru olduğuna da şahitlik eder. Kendisinden önce gönderilen rasul
ve nebilerin arasında ayrım yapmadan onların tamamına da iman etmeyi emreder.
Yahudiler ve Hıristiyanlar ellerindeki liderliğin sağladığı nimetlerin ve dünyevi
menfaatlerin gideceğinden korktukları için Hz. Muhammed’in risaletini ve Kur’anın
ilahi bir kitap olmasını, kendi kitaplarıyla muvafık olmasına rağmen kabul
etmemişlerdir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/328-330)
Maturidi’ye göre Kur’an, diğer semavi kitapları anlam ve hüküm yönünden
kendi içerisinde devam ettirmektedir. Bu sebepten Kur’an yeryüzüne indirilen vahyin
tamamını temsil etmektedir. Kur’an semavi kitapların sonuncusu olduğu için o bütün
kitapların kendi dönemlerinde getirdiği ve de insanlara yol gösterecek her türlü emir,
yasak ve mesajı kendi bünyesinde toplamıştır. Bu yüzden Kur’ana ve Hz.
Muhammed’e inanan, tüm peygamberlere ve tüm kitaplara inanmak zorundadır.
(Özcan, 1999, s. 130)
İlahi Kitapların tamamı sanki Hz. Muhammed’e indirilmiş gibidir. Çünkü
değiştirilmemiş ve tahrif edilmemiş asıl şekliyle onların bir kısmı diğerleriyle
muvafıktır. Kur’an düzen, tertip, dil ve anlatım özellikleri açısından eski semavi
kitaplardan farklı olsa da gönderilen tüm kitaplar Allah’ın murat ettiği hikmet ve
maksat açısından aynıdır. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 147a) Ayc.
Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/43) Bu da Kur’anın Hz.
Muhammed tarafından uydurulmadığını, onun Allah tarafından seçilen ve vahyedilen
bir rasul olduğunu, getirdiği kitabın hak ve gerçek olduğuna delildir. (Özcan, 1999, s.
125) Ancak Kur’anın, günümüzdeki Hıristiyanların ellerindeki İncil ve Yahudilerin
ellerindeki Tevrat ile hüküm ve mana açısından aynı olduğunu söylemek mümkün
değildir. Kur’anın tasdik ettiği kitaplar şu anki kitaplar değil, o kitapların aslı
110
bozulmayan şeklidir. Kitapların mana ve hüküm açısından aynı olup birbirini tasdik
etmesi tüm kitapların aynı kaynaktan geldiğine delildir. Çünkü Allah’ın dışında bir
kaynaktan oluşturulmuş olsaydı birbirleriyle muvafıklık yerine birbirleriyle
muhaliflik arz etmesi gerekirdi. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 108a)
Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/431)
Allah tarafından gönderilen vahyin toplandığı kitabın yani Kur’anın diğer
kitaplara uygunluk göstermemesi hem muhteva açısından hem de ulûhiyet açısından
çelişiklik ifade eder. Kur’anın hem diğer kitaplarla aynı kaynaktan gelmesi hem de
muhteva açısından aynı haber ve bilgilerle dolu olması tüm kitapların birbirlerine
muvafık olduğunu gösterir. Ayrıca Allah’ın birbirini doğrulamayan ve de birbirine
tezat olan kitaplar göndermesi ulûhiyet açısından kabul edilemez bir gerçektir.
(Özcan, 1999, s. 124)
Kâfirlerlerin ve Ehli Kitabın Kur’anın Allah katından gelmeyip, onun bir
insan tarafından uydurulduğunu, Peygamberimizden de onu değiştirmesini veya
başkasını getirmesini istediler. (Yunus, 10/15) İmam Maturidi Kur’anın Allah
tarafından indirildiği, başkası tarafından uydurulmadığıyla ilgili iki görüş belirtir.
Birincisi bu Kur’an Allah’ın dışında hiçbir kimsenin sözü değildir. Çünkü Kur’an
beşer gücünün ve kuvvetinin üstünde bir kitaptır. İkincisi ise; Allah Kur’ana
doğruluk ve hikmetler koymuştur. Bu da Kur’anın Allah tarafından gönderildiğini
gösterir. Eğer ki bunun aksi olsaydı, içerisinde birçok ihtilaf, hafiflik ve yalan
ihtimali olurdu. Çünkü insan eliyle oluşturulan bir şeyde yalan ve çelişkili ifadelerin
bulunması söz konusudur. Fakat Kur’an kendisinden önce gelen kitaplar Arapça
olmamasına, Peygamber efendimizin de o kitaplar hakkında bilgisi ve onları
öğrenme imkânı olmamasına rağmen Tevrat ve İncil’i doğrulayan bir kitaptır.
(Ankebut, 29/48) Ayrıca Kur’anın ortaya çıkışı diğer kitaplarla tam bir uyum
içindedir. Kur’an levhi mahfuzdan inmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Önceki inen
kitapların bozulmamış ilk şekliyle Allah katından indiğinde de hiçbir şüphe yoktur.
Kur’an bunu doğrulamıştır. Ne kadar lafızları farklı olsa da hikmet ve doğruluk
açısından hepsi aynıdır. Çünkü hepsi aynı kaynaktandır. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.VII/55-56)
111
Yahudiler ve Hıristiyanlar Kur’anı Kerimin kendi kitaplarıyla tam bir
muvafakat içinde bulunduğunu biliyorlardı. Eğer kendi kitaplarıyla Kur’an arasında
bir zıtlık bulunsaydı o zaman hemen karşı delil getirirlerdi. Bütün bunları bilip de
Kur’anı ve onun peygamberini inkâr etmeleri, Yahudi ve Hıristiyanların bilinçli bir
inkâr sürecinde olduklarını göstermektedir. Maturidi’ye göre ise bunun da temel
kaynağı hasetliktir. Hasetlik, kibir ve inadı beraberinde getirmektedir. Maturidi’ye
göre bir kitabı reddeden hepsini, Onu getiren peygamberi reddetmiş olur. Bununla da
kalmayıp onu insanlara gönderen Allah’ı inkâr etmiş olur. (Özcan, 1999, s. 116)
Maturidi’ye göre geçmiş milletlere Rasuller ve kitaplar ne amaçla geldiyse Kur’an da
aynı amaç için gelmiştir. Bundan dolayı Kur’an Yahudileri Tevratta, Hıristiyanları da
İncil’de kendilerine emredilen şeye çağırarak onları uyarmaktadır. (El-Maturidi E.
M., TRS-TSMK, No:180, s. 704b-705a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.IV/118-119)
Bu bağlamda Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj Hz. Musa ve Hz. İsa’nın
hatta tüm peygamberlerin getirdiği mesaj ile aynıdır. (Rahman, 2000c, s. 65) Bütün
mesajların ve vahiylerin kaynağı aynıdır. Kur’an “Ana Kitap”, “Gizli Kitap” ve
“Korunmuş Kitap” olarak adlandırılır. Tüm vahiyler Allah tarafından Cebrail
vasıtasıyla insanlığa sunulmuş olup,
son halka ise Kur’andır. Bu açıdan
peygamberlik bölünüp parçalanamayan bir vazifedir. Birine inanıp diğerine
inanmayan kimse vahyin kaynağına yalan isnad etme durumu ile karşı karşıya
kalmaktadır. Tüm peygamberler ilk önce kendi kavimlerine gönderilip kendi
dilleriyle bu mesajı iletseler de bu, mesajın yöresel olduğunu göstermez. Mesaj
evrenseldir. Tüm peygamberler getirdikleri mesaj açısından evrensel bir karakter
taşımaktadırlar. (Rahman, 2000c, s. 66)
Kur’anın tüm kitapların aslı doğrulayıp, onların aslının bozulduğunu beyan
etmesi, onun dışındaki tüm kitapların tahrif edildiğini göstermektedir. Tevhidin tek
kaynağı olarak kıyamete kadar geçerlilikte kalacak olması da onun tek ilahi hakikat
olduğuna delildir.
112
3. Kur’an Dışındaki Mesajların Hakikat Değeri
İslam dini lâfzî, Hıristiyanlık ise kişi merkezli bir vahiy anlayışına sahiptir.
Bu anlamda Kur’an tevatür ile sabit olan vahyin eseridir. O, birinci kaynaktır. O,
Allah’ın kelamı olup her türlü tariften ve tahriften ötedir. Bu anlamda Kur’an kesin
bilgiler ifade edip, mutlak hakikat özelliği taşımaktadır. Hıristiyanlık açısından
mutlak hakikat yoktur. Çünkü kişisel vahiy anlayışı çerçevesinde oluşturulan
Hıristiyanlığın kutsal metinleri, Tanrının bildirdiği bir kelamdan ziyade, tarihin belli
bir döneminde Tanrının kendisini mucizevî bir şekilde insanlık için açığa vurması ve
her insanın kendi kültür seviyesi çerçevesinde O’nu ve bu mucizevî olayı algılayıp
yorumlamasından ibarettir. Bu ise ilahi hakikat ve mutlak gerçeklikten öte insanların
zihin dünyasıyla ilgili bir durumdur. Bu açıdan Kur’an dışındaki kitaplar ilahi
hakikat özelliği taşımaz. Yalnızca Kur’an mutlak hakikat özelliği taşır.
Allah tarafından gönderilen ve en son ilahi hakikat olan Kur’an tüm insanlığa
gönderilmiş olan bir “Hidayet Kaynağı”dır. (Aydın M. S., 2000, s. 115) Allah’tan
geldiği gibi korunması, aslı ve esası değişmeden bize kadar gelmesi yönüyle
mutlaktır. Kur’andan başka hiçbir söz Hiçbir kitap bu manada mutlaklık ifade etmez.
(Özdeş, 2006, s. 245)
Kur’ana göre diğer semavi kitaplar büyük ölçüde tahrif edilmiştir. Kur’an,
özellikle Yahudileri Allah’ın ayetlerini değiştirerek vahyin aslını tahrif etmekle
suçlar. (Nisa, 4/46) Bu tahrif insanların vahyin bazı emir ve yasaklarını kendi arzu ve
isteklerine göre, anlayıp yorumlayarak değiştirmeleri şeklinde olmuştur. (Watt, 1997,
s. 28) Bu yüzden Kur’anın bu tahrif edilmiş kitaplarla uyum ve benzerlik içinde
olması
düşünülemez.
Kur’anın
tasdik
edip
doğruladığı
semavi
kitaplar
günümüzdekiler olmayıp ilk asıl olan ve tahrif olmayan kitaplardır. Oysaki Kur’anın
şu anki Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki Tevrat ve İncille uygun olduğunu
söylemek yanlıştır. Tahrif olmamış ve değiştirilmemiş Tevrat ve İncil hüküm ve
mana bakımından Kur’an ile aynıdır. (Özcan, 1999, s. 126)
Yahudiler kitaplarını iki şekilde tahrif etmişlerdir. Birincisi, cahil insanlara
Te’vil yaparken manasını değiştirerek kitaplarını tahrif etmişlerdir. Kitap da olmayan
113
şeyleri sanki kitaptanmış gibi göstermeye çalışmışlardır. İkincisi, yazıyı ve lafzı
değiştirmek suretiyle tahrif etmişlerdir. (Ali İmran, 3/78), (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.III/251) İncil Ehli ise, Allah’ın kendilerine indirdiği kitap ile hükmetmeyi
terk edip kendi heva ve arzularına uymuşlar bu şekilde de kitabın aslını tahrif
etmişlerdir. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 147a-147b) Ayc. Bkz. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/44)
Maturidi’ye göre Allah, Yahudilerin ve Hıristiyanların kitaplarını tahrif edip,
daha sonra da onların Allah katından olduğunu iddia etmelerini ve Allah’ın
emretmediği hususları Allah’a nisbet etmelerini Kur’anda reddetmektedir. Allah
kendisinin bu gibi şeylerden münezzeh olduğunu, bunların birer şeytan işi olduğu
Ehl-i kitabın bu ve benzeri şeyleri kıskançlıktan söylediklerini haber vermiştir. Ali
İmran, 3/78-Maide, 5/103-Ali İmran, 3/72,77 (El-Maturidi E. M., 2002, s. 397)
Yahudilerin Tevratı doğrulayıp ona inanmaları, Kur’anı ise yalanlamalarına
rağmen Hz. Muhammed’den Kur’ana göre hüküm istemişlerdir. Maturidi,
Yahudilerin doğruladıkları kitabın hükmü yerine, yalanladıkları kitabın hükmünü
sormalarının şaşılacak bir durum olduğunu, Yalanladıkları şey ile nasıl amel
edeceklerini sorgular. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını, bu ise onların
tutarsızlıklarını göstermektedir. Ayrıca Yahudilerin Kur’andan hüküm istemeleri
Kur’anın hakikatini açıktan inkâr etseler de gizlice onun Tevratı doğrulayıp
doğrulamadığını öğrenmek istediklerinden kaynaklanan bir durumdur. (El-Maturidi
E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 146a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.II/41)
İslam dışındaki dini geleneklerin müntesipleri kendi kitaplarını zaman
içerisinde bozmuşlar ve kendi menfi düşünceleri doğrultusunda değiştirmişlerdir. Bu
sebeple Kur’an dışındaki kitaplar insan eliyle tahrifata maruz bırakıldığı için mutlak
hakikat özelliği taşımazlar. Tevhid geleneğini, mutlak hakikati, dinin inanç ve iman
boyutunu ve bu bağlamda oluşan kat’i bilgileri, Allah’tan geldiği şekliyle koruyan
tek mutlak hakikat yalnızca Kur’andır.
114
4. Mutlak Hakikat ve Konuşulan Dil
Allah tarafından insanlara gönderilen vahyin, geldiği toplumun diliyle
gönderilmesi ve o şekliyle yazılıp korunarak günümüze kadar ulaşması, o vahyin
mutlak hakikat olması açısından çok önemlidir. Özellikle Hıristiyanların günümüze
intikal eden ve Hıristiyanlarca kabul edilen kutsal metinlerinin hiçbirisinin vahyin
gönderildiği toplumun diliyle yazılıp korunmaması, aksine farklı dillerde yazılarak
günümüze intikal ettirilmesi, bu metinlerin Hz. İsa’dan sonra insan eliyle yazıldığını
ve tahrif edildiğini gösteren en önemli delildir. Oysa Kur’an geldiği toplum açısından
Arapça olarak indirilmiştir. 1400 yıldır hiçbir değişikliğe maruz kalmadan aynı metni
muhafaza etmiştir. Bu ise Kur’anın tek mutlak hakikat olduğunu göstermektedir.
Maturidi’ye
göre,
peygamberlerin
gönderildikleri
toplumun
diliyle
gönderilmesi zorunludur. Çünkü dil en önemli iletişim aracıdır. İnsanların
birbirleriyle anlaşıp, aralarındaki problemleri çözüp, gerçeğe ve hakikate
ulaşmalarını sağlayan en önemli nokta dildir. Allah’ın peygamberleri kendi
milletlerinin diliyle göndermesi ve kendilerine verdiği kitapların da aynı dilde olması
Allah’ın emirlerini ve yasaklarını insanlara ulaştırırken zorluklarla karşılaşmayıp,
vahyin daha iyi anlaşılabilmesi için kendi kavminden ve kendi kavminin diliyle
gönderilmiştir. (Işık, 1980, s. 114-115)
Dil toplumun düşünme biçiminin temel kategorilerini ihtiva eder. Bir dilin
onu konuşan topluluğun dünya algılama tarzıyla bağlantılı olması nedeniyle Her
kitap gönderildiği topluluğun lisanıyla gönderilmiştir. Ku’ran da Arap topluluğuna
gönderildiği için Arapça olarak indirilmiştir. (Watt, 1997, s. 126) Şayet Kur’an başka
bir topluluğa indirilseydi muhakkak o topluluğun diliyle indirilirdi. Çünkü her
peygamber gönderildiği topluluk için ayetler ve deliller sunar. Peygamberlerin
getirdiği kitabın kendi dillerinde olması, vahyin geldiği topluluğun, vahye beşer
kelamı dediği zaman benzerini getirmeleri hususunda meydan okumak içindir.
Bunun sonucunda da Kur’anın mucizevî özellikleri ve edebi anlatımı karşısında
hayret ve acze düşüp bunun beşer kelamı olmadığını anlayacaklardır. Zira Kur’anın
benzerini getirmeleri istenen Arap topluluğu da bu istek karşısında acze düşmüştür.
115
Bu acizlik hem Kur’anın ilahi bir hakikat olduğunu hem de peygamberin Allah
tarafından gönderilen bir elçi olduğunu kanıtlamaktadır. (El-Maturidi E. M., M.2004,
H.1425, s. c.III/8) Kur’anın Kendi dilleriyle indirilmesine rağmen benzerini
getirmekten aciz kalmaları onun beşer kelamı olmayıp yüce bir kaynaktan yani Allah
tarafından gönderildiğine en büyük delildir. Ayrıca Kur’an ve diğer ilahi kitaplar
şayet bir insan tarafından oluşturulsaydı onlarda ihtilafın olması mümkün olurdu.
Gönderilen kitapların dillerinin kavimlerinin dilleriyle aynı olmasının başka bir
hikmeti ise; insanların bilinen, tanınan ve kendilerine yakın olan şeyleri kabul
etmelerinin daha kolay olmasıdır. İnsanlar genellikle kendilerinden olmayan veya
kendi dillerini konuşmayan bir kimsenin sözünden ve davetinden çok kendilerinin
yakından tanıdıkları ve dillerini bildikleri kimsenin sözünü dinleyip, davetine icabet
eder. Çünkü insanlar kendi cinsinden olana ve kendi dilini konuşan kimselere daha
çok yakınlık duymaktadırlar. (Işık, 1980, s. 115) Bu durum yeryüzünde yaşayan
insan topluluğuna daha iyi örnek alabilecekleri insanlardan birini peygamber olarak
göndermesiyle aynıdır. Zira insanlar için bir meleğin gönderilmesi, örnekliği bir
hayli zor ve hatta imkânsız hale getirirdi. İnsan için kendi cinsi ve türüne benzeyen
şeyleri örnek alıp yapması daha kolaydır. Bu yüzden insanlar kendi cinsinden olan
peygamberleri daha kolay örnek alabilmekte ve söylediklerini daha çabuk
kavrayabilmektedir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.III/8)
Mutlak hakikatin gönderildiği toplumun diliyle gönderilmesi, mutlak hakikati
anlayacak, kavrayacak ve uygulayacak olan toplum açısından çok önemlidir. Çünkü
farklı bir dilde inen metinlerin kavranması mümkün değildir. Ayrıca mutlak
hakikatin gönderildiği toplumun diliyle gönderilmesi, ilahi hakikati kabul etmedikleri
takdirde aynı dili konuşmaları sebebiyle bir benzerini getirmelerini istemek ve
bundan da insanların aciz olduğunu göstererek, mutlak hakikati mucizevî bir şekilde
kabul etmelerini sağlamaktır. Bu manada Kur’an Arapça gönderilmesine rağmen bir
benzeri oluşturulamayan ve günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan ulaşan tek
mutlak hakikattir.
116
D-MATURİDİYE GÖRE ÖTEKİ: EHLİ KİTAP
Dini tekelcilik bağlamında en önemli problemlerden bir tanesi bir dinin diğer
dini geleneklere bakışıdır. İslama göre diğer din mensuplarıyla sosyal ve kültürel
ilişkilerde bulunmak serbest iken, itikadi konularda ise hak din İslam’ın dışında
hiçbir dini geleneği doğru ve gerçek saymak mümkün değildir. İslam diğer din
mensupları içerisinde kendilerine kitap gönderilenlerle, kitap gönderilmeyen
toplulukları birbirinden ayırt etmiş, kitap gönderilen toplulukları özel bir terimle
zikrederek onların konumunu diğerlerinden ayrı tutmuş hatta onlar arasında da
birbirlerinden farklı grupların ve insanların olduğunu belirtmiştir. Ehli kitap adıyla
zikredilen bu gruplardan kastedilen Yahudi ve Hıristiyanlardır. Kur’an, Bu gruplara
özel bir statüyle yaklaşmasına rağmen, bunların çoğunun peygamberimizin
zamanından itibaren hem gerçekleri bile bile gizlediklerini hem de gerçek manada
Allah’a ve Ahmet’e iman etmediklerini beyan eder. Bu yüzden İslam dini, diğer dini
geleneklere kurtarıcı gözüyle bakmamış, Kurtuluş için ise yalnızca İslam diniyle
şereflenmeyi şart koşmuştur.
1. İman Hakikati ve Kriterleri
Maturidi’ye göre Ehli kitap her ne kadar kendi nefislerinde Allah’a ve ahiret
gününe iman ettiklerini ifade etseler de, gerçekte onlar Allah’a ve ahiret gününe iman
etmemektedirler. Çünkü imanın şartı peygamberlerin ve kitapların tamamına iman
iken, onlar yalnızca bir kısmına inanmakta, bir kısmını ise inkâr etmektedirler. (Nisa,
4/150-151) (Özcan, 1999, s. 115) Maturidi, Peygamberlerden bir peygamberi,
kitaplardan bir kitabı, o kitaptan bir ayeti veya bir harfi inkârın Allah’ı inkâr
olduğunu belirtir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/70-72) Maturidi
Peygamberlerin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamanın yeni bir din ihdas
etmek olduğunu dile getirir. Kur’anın ise iman esaslarının arasını ayıran kişiyi gerçek
kâfir olarak nitelendirdiğini vurgular. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/94-95)
Ayrıca Ehli Kitap Allah ve Rasulünün haram kıldığını, haram kılmamış, Allah
Rasulünün vasfını gizlemiş, hak din İslam’ı da din edinmemiştir. (El-Maturidi E. M.,
2005-2009, s. c.III/329-333) Maturidi tüm rasullere ve tüm kitaplara inanma
117
konusunda Yahudilere kendi kitapları Tevrattan delil getirir. Çünkü onların
kitaplarında Rasullerin tamamına iman emredilmiştir ve o bilgileri doğrulayan ve ona
uygun düşen Kur’an indirilmiştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/177-178)
Haniflik dini üzerine gönderilen Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen tüm
peygamberler tevhid dini üzerine gönderilmiş, çocuklarına da bu dini vasiyet
etmişlerdir. İmam Maturidi burada Yahudi ve Hrıstiyanların peygamberlerin bir
kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmelerinin mümkün olamayacağını, Tevhid
geleneğinin bütün peygamberler tarafından hassasiyetle uygulandığını ifade eder.
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/251)
Maturidi’ye göre Hz. Muhammed’e iman etmek demek; gönderilen tüm
peygamberlere iman etmek demektir. Hz. Muhammed’e ve ona indirilen iman etmek,
Allah’tan gelen her şeyin hak olduğunu kabul etmek demektir. (El-Maturidi E. M.,
2005-2009, s. c.XIII/384-385 Ayc. Bkz. c.XIV/376-379) Maturidi’ye göre
Peygamberler mezhep ve isimleriyle bilinmez. Onlar apaçık mucizeleriyle bilinir.
Peygamberlerin tamamının ismini bilmesek, isimlerini duymamış olsak da hepsine
ayrım yapmadan inanırız. Bizler peygamberlerin tek tek ismini bilmekle değil,
onların tamamına iman etmekle sorumluyuz. Çünkü Kur’anda Allah tüm
peygamberlerin ismini tek tek zikretmemiş ama hepsine imanı emretmiştir. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/184-185)
Maturidi Ehli Kitabın Allah’a ve Ahirete inanma konusunda Üç problemini
tespit eder. Birincisi: Ehli Kitabın Allah’ı yaratılanlara benzetmesi meselesidir.
“Yahudiler, Üzeyr Allah'ın oğludur.”, Hıristiyanlar da, “Mesîh (İsa) Allah'ın
oğludur.” dediler. (Tevbe,9/30) Bu kendilerinden önceki, Allah’ı inkâr edenlerin
“Melekler Allah’ın Kızlarıdır.” sözlerine benzemektedir. Yahudiler, “Üzeyir
Allah’ın oğludur.” demekle kendilerinden önceki kâfirlere, Hıristiyanlar da “İsa
Allah’ın oğludur.” demekle Yahudilere benzemişlerdir. Allah’a çocuk isnat ederek
inanmak, Mutlak olarak Allah’a inanmak demek değildir. Onların gerçekten Allah’a
inanmaları, Allah’a evlatsız inanmakla ve onu yaratılanlara benzetmemekle mümkün
olmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VI/334-338) Maturidi’ye göre
Yahudilerin ve Hıristiyanların ahirete ve dirilmeye inanıyorum demeleri de aynı
118
şekildedir. Ahirete ve dirilmeye inanıyoruz demelerine karşın, ahirette vaat olunana
ve hesaba çekilmeye inanmamaları da ahirete inanmadıklarını göstermektedir.
Gerçek manada ahirete inanmaları da iddia ettikleri dışındaki bir Allah’a imanla olur.
(Özcan, 1999, s. 117-118)Allah’ın onlara haram kıldığı birçok şeyi kendilerine helal
kılmaları, helal kıldığı birçok şeyi de haram kılmaları yine aynı şekilde Allah’a ve
ahirete iman etmediklerine gösterir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VI/329-330)
İkincisi: Allah’ın peygamberlerini yalanlamaları meselesidir. Çünkü Allah’ın elçileri
demek olan peygamberleri yalanlamak aslında Allah’ı yalanlamaktır. Peygamberler
Allah’ın elçileri olup tüm mahlûkata mucize ve burhanla gelmelerine rağmen onları
inkâr etmişlerdir. Kitapları da onlara şahit olduğu halde onların peygamberlerini ve
kitaplarını yalanlamaları onların gerçek manada Allah’a iman etmediklerini
göstermektedir. Allah’a iman onun elçilerine ve gönderdiği kitaplara iman etmektir.
Üçüncüsü: Onların imanlarında menfaat duygusunun ön planda olması meselesidir.
İmandan menfaat beklemek, İman etmemekle eşdeğerdir. Çünkü dünyalık
menfaatleri onları Allah’a tam bir saygı ve ta’zimle inanmaktan ve emirlere
uymaktan alıkoymuştur. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VI/338-344)
İmam Maturidi Ehli Kitabın Allah’a iman konusuyla ilgili ilginç
tespitlerinden biri de Yahudilerin vahiy getiren meleğin Cebrail değil de Mikail
olması şartıyla Hz. Muhammed’e inanacaklarını söylemeleridir. Çünkü onlara göre
Cebrail sürekli azap indirmekte, Mikail ise rahmet ve bereket getirmektedir. Bundan
dolayı Mikail’i kendilerine dost, Cebrail’i ise düşman kabul etmişlerdir. Ayrıca
Cebraili kendilerine düşman kabul etmelerinde, Allah’ın peygamberliği Cebrail
vasıtasıyla İsrail oğullarına göndermesine rağmen, Cebrail İsrail oğullarına
düşmanlığından dolayı vahyi ve peygamberliği İsmail oğullarından gelen Hz.
Muhammed’e
götürdüğü
iddiasıdır.
İmam
Maturidi Yahudilerin
Cebrail’e
düşmanlıklarının arka planında aslında Allah’a karşı bir düşmanlıklarının olduğunu
belirtir. Yahudiler aslında burada Allah vahyi yanlış kişiye gönderdi diyemedikleri
ve Allah’a olan düşmanlıklarını açık bir şekilde dile getiremedikleri için burada
düşmanlığı kinaye yoluyla Cebrail’e itham etmişlerdir. Maturidi aslında onların
gerçekte Allah’a düşman olduklarını belirterek, Yahudilerin dünyevi arzu ve
119
isteklerine uymadığı zaman, Allah inancını bile yok sayıp, kendi hevalarına
uydurduklarını belirtir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/184-185)
Ehli kitabın kurtuluşa erebilmesi için ve imanlarının makbul olabilmesi için
Tevrat ve İncil’e gerçek manada uymaları onun emirlerini yerine getirmeleri gerekir.
Çünkü gerçek manada kitaplarına uydukları zaman Allah’ın bu kitaplarında vasıf ve
sıfatlarını bildirdiği son peygambere iman etme ve ona tabi olma emriyle
karşılaşacaklar bu emre uymak ise, onları son ilahi kitap olan Kur’ana inanmaya ve
son peygamber olan Hz. Muhammed’e tabi olmaya götürecektir. Zira son hak din
İslam ve kutsal kitabı Kur’an onların ellerindekini doğrulayıcı özelliktedir. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/186)
İmam Maturidi, Ehli kitap inancında her ne kadar Allah inancı bulunsa da
içinde birçok şirk unsuru barındırdığını, Peygamber efendimizin de kendi
kitaplarından onlara tevhidin aslına yönelik deliller getirdiği buna rağmen tevhidin
aslına dönmediklerini belirtir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/328-330) İmam
Maturidi Kur’anın Ehli kitaba sizinle bizim aramızda ortak olan bir noktaya gelin
çağrısının da “İhlâs” ve “Tevhid” olduğunu beyan eder. Çünkü Onlar yerleri ve
gökleri Allah’ın yarattığını kabul ediyorlar Fakat Rab olarak Allah’ı tanımlamada ve
Allah’a ibadette şirke düşüyorlardı. Peygamberimiz onları Allah dışında hiçbir şeye
ve hiçbir kimseye ibadet yapmamaya çağırmıştır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.II/324-325)
Sonuç olarak ehli kitabın iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen,
imanlarının birçok şirk unsuru barınması onların gerçek manada Allah’a ve ahirete
iman etmediklerini göstermektedir. Bu ise kurtuluş için gerekli ve ön şartı olan imanı
tam anlamıyla özümseyip kabul etmediklerini kanıtlamaktadır.
2. Ehli Kitabın Tanrı Tasavvuru
Bir dinin, hak ve üstün olduğunu gösteren en önemli delil, doğru bir ulûhiyet
telakkisine sahip olmasıdır. İslam dininde ulûhiyet kavramı vahiyle sıkı bir ilişki
içindedir. Öyleki ki Allah’a nelerin isim ve sıfat olarak verileceğini vahiy olmadan
120
belirlemek imkânsızdır. Bu bağlamda Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın aksine İslam
dininde nakli delil olmadan yalnızca akıl ve his ile hareket etmek doğru değildir.
Yahudiler, Allah’a yaratılmışları andıran özellikler izafe etmişlerdir.
Yahudilere göre rab (Allah) birkaç cüzün birleşimidir. Yani Yahudilere göre Tanrı
insan biçiminde düşünülen antropomorfist-insan biçimci- bir varlıktır. Hıristiyanlar
da varlık açısından tek bir Allah’ı benimsemekle birlikte asıl açısından üçlü görüşe
sahip olmuşlardır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 151) Hıristiyanların “Allah üçün
üçüncüsüdür.” iddialarına İmam Maturidi Allah’ın ikincisinin ve üçüncüsünün
olmadığı, zaten aklen de böyle bir şeyin mümkün olmadığını belirtir. Yerin ve göğün
yaratılışından örnekler vererek, ilahın tek bir ilah olduğunu delillendirir. İmam
Maturidi’ye göre Hıristiyanlar Allahın bir ve tek olduğunu bilmelerine rağmen inat
ve kibirlerinden dolayı bunu inkâr etmişlerdir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
IV/280)
Allah göklerde ve yerde bulunan her şeyin mutlak sahibidir. Kadın olsun
erkek olsun herkes O’nun kuludur. Durum Yahudi ve Hıristiyanların iddia ettiği gibi
“Filan Allah’ın oğludur.” (Tevbe, 9/30) veya Mekke müşriklerinin iddia ettiği gibi
“Melekler Allah’ın kızlarıdır.” şeklinde olmayıp, aksine erkek ve kadın bunların
tamamı Allah’ın kulları ve köleleridir. İnsanlar nasıl kölelerinden evlat edinmezse,
Cenab-ı Hak da elbette bunu yapmamaya en layıktır. (El-Maturidi E. M., 2003b, s.
29-30)
İmam Maturidi Yahudileri ve Hıristiyanların Allaha attıkları iftiradan ve ona
çocuk eklemelerinden dolayı neredeyse göklerin parçalanacağını, yerin yarılacağını,
dağların yıkılıp çökeceğini ifade etmiştir. (El-Maturidi E. M., Te’vilatül Kur’an,
2005-2009, s. c.VI/344-346)
Yahudi ve Hıristiyanlar peygamberliğin bölünmezliği bir tarafa, akide
sistemlerinde de çok ciddi ve göz ardı edilemeyecek inanç problemleri
bulunmaktadır. Bunların en önemlisi Yahudilerin “Seçilmişlik” Hıristiyanların ise
“İnhisarcı” hakikat anlayışıdır. Kur’anın ilahi yol göstericiliği ve aslı bozulmayan
mutlak hakikat olması ve de Allah’ın hiçbir milleti rehbersiz bırakmayacağı fikri bu
düşünceleri tamamen ortadan kaldırır. (Bakara, 2/113) Kur’anın bu ifadesine rağmen
121
Hıristiyanları Yahudilere nazaran tercih etmesi her ne kadar mekkî ayetlerde tercih
edilmişse de medeni surelerde onların inkarnasyon ve teslis düşünceleri başta olmak
üzere tevhidi ve Ulûhiyeti zedeleyen düşünceleri sürekli eleştirilmiştir. Bu
düşüncenin son noktasında ise bu iki topluluğun özellikle de Yahudilerin
peygamberlerle olan bağı kesilmiştir. (Ali İmran, 3/67-Bakara, 2/135) daha sonra da
Tevratta geçen tüm peygamberler zincirinin İslam dininden olduğu vurgulanmıştır.
(Rahman, 2000c, s. 67) Kur’an bu iki topluluk için kendi kitaplarının aslına rücu
ederek yaşamaya davet etmiştir. Bununla beraber Hıristiyanları kitabın çok azına
inanmaları sebebiyle İslama davet etmekten ve İsa’yı da peygamber kabul etmelerini
istemekten kesinlikle vazgeçmemiştir. Çünkü Yahudilerin ve Hıristiyanların kitapları
ilahi hidayeti tam manasıyla kapsamamaktadır. İlahi hidayetin tek kaynağı Kur’an,
hakikatin ise yegâne temsilcisi ise İslam dinidir. (Rahman, 2000c, s. 68)
Sonuç olarak, Ehli kitabın Tanrı tasavvurunda birçok şirk unsuru
bulunmaktadır.
Yahudilerin
Tanrıyı
yaratılmış
varlıklar
gibi
düşünen
antropomorfizm yaklaşımı, Hıristiyanların ise Tanrı’nın oğul sahibi olabileceğini
iddia etmeleriyle oluşan Tanrı tasavvuru mutlak hakikatle bağdaşlaşmamaktadır. Zira
İslam vahdaniyet temeli üzerine kurulmuş olup, tüm akidelerini de bu temele
dayandırmıştır. Vahdaniyetin temelinde ise Allah’ın tek, bir, eşi ve benzeri
bulunmayan bir varlık olması bulunmaktadır.
3. Hıristiyan Teolojisinin İrrasyonalizmi
Bir dinin taşımış olduğu temel argümanların akla ve mantığa uygun olması, o
dinin hak, üstün, doğru ve gerçekle bağdaşan bir karakter arz ettiğini gösteren en
önemli unsurlardır. Zira vahiyle desteklenen bir dinin insanoğluna akıl ile delil
sunamaması o dinin acziyetini ve de ilahi hakikat ile bağdaşmadığını gösterir.
Batılı bir Hıristiyan’ın inancını makul göstermesi pek kolay olmamaktadır.
Zira inancında taşımış olduğu birçok irrasyonel unsur barındırmaktadır. Bu gün
birçok Hıristiyan Batılı Teolog kendi inancının özünde birçok esrarengizlik
görmektedir. Bunu ise gözü kapalı bir başlangıç ve sıçrayış ile aşmakta ve
irrasyonalizme kapı aralamaktadır. Bu kaçış ise onları Hıristiyan teolojisinin genel
bir çizgisi olan “İnanıyorum Çünkü Saçmadır.” Mantığına götürmektedir. Bu
122
bağlamda İslam, Hıristiyanlığa üç temel konuda eleştiri yöneltmektedir. Bunlar
Tevhid adına teslisi benimsemesi, Tanrının ezeli ve ebedi aşkınlığına İsa’nın
Tanrılığını eklemesi ve Hıristiyan kilisenin Hz. Muhammed’i peygamber olarak
tanımayı reddedip onu yalancılıkla suçlamasıdır. (Aydın M. S., 2000, s. 103)
Hıristiyanlık, İslam ile olan ilişkilerinde kendisini her daim haçlı saldırganlığıyla
göstermiştir. Özellikle İspanyada birlikte ve barış içerisinde yaşamak yerine,
İspanyadan Müslümanları kovmayı tercih etmiştir. Ayrıca bir de buna Batılı ve
Hıristiyan misyonla gizlenmiş sömürgeciliğin, kilise tarafından kutsanışı eklenmiş, o
zaman Hıristiyanlığın din politikasının dinle değil de madde ile olan bağlantısı ortaya
çıkmıştır. (Garaudy, 1998, s. 223) Kilisenin yeryüzünde Tanrı krallığının yollarını
hazırlamak için, kilisenin hayatı İsevi mesaj yerine kendisine göre seküler bir şekilde
yorumlama biçiminin yersizliği, İsevi mesajın bizzat kendisinin ve sınırlarının
sorgulanmasını sağlamıştır. (Garaudy, 1998, s. 229) Hıristiyan teolojisinde Hz.
İsa’nın ulûhiyeti dolayısıyla teslis, enkarnasyon, aslî günah vs. Hıristiyanlığın aklî
yorumlarını güçleştiren ve hatta ortadan kaldırıp, irrasyonelliğine kapı açan bazı
konulardır. (Aydın M. S., 2000, s. 103) Ayrıca Hz. İsa’ya gelen mesajın orjinalini
tespit etmek de imkânsızdır. (Eliade & Couliano, 1997, s. 118)
Maturidi Hz. İsanın ulûhiyeti konusunda Allahü Teâlâ’nın çocuk sahibi
olduğunu iddia etmenin O’na büyük bir suç yüklemek olduğunu dile getirir. Çünkü
çocuk sahibi olmak O’nun kategorisine girmeyi gerektirir. Böyle olunca da
ulûhiyette şerik alternatifi olur ki, bu da tevhidi ortadan kaldırır. (El-Maturidi E. M.,
2003b, s. 98) Kâinatın tamamının yaratılışı, yaratıcının ortak ve benzerliklerinden
uzak olduğuna tanıklık etmektedir. Bunun için Allah Teâlâ’ya evlat nispet etmek
temelsiz bir inanç olur.
Maturidi Allah’ın evlat sahibi olamayacağını iki şekilde izah eder; birincisi,
ihtiyaçların O’na arz edilmesi ve bütün muhtaçların ona ümit bağlaması, ikincisi ise
boşluğun olmamasıdır. Evlat sahibi, bedeninde boşluk taşıyan insan demek olup,
çocuk da orada zuhur eder. Bu anlamda Allah’a evlat nispet edip de O’nda boşluk
bulunmadığını söyleyen kimse kendi iddiasını çürütür. Boşluk taşıyan bir varlık
olmadığı halde onun nasıl evladı olur? “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır.
123
O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi
hakkıyla bilen o’dur.”
(En’am, 6/101) Ayrıca evlat sahibi olmanın eşsiz
olamayacağını da müşahade etmelerine rağmen, evlat sahibi olmanın boşluk bulunan
kimseden olacağını da bilmekteydiler. İmam Maturidi bu zümrenin Allah’ın evlat
sahibi olduğu yolundaki telakkisini, boşluk taşımaktan O’nu tenzih etmeleri
yolundaki inançları ile çürütür. Diğer bir yorumda bedenlerinde boşluk taşıyanların
da çeşitli şeylere muhtaç olmasının gerekliliği düşünülürse Allah’ın bunlardan yani
evlat edinmeden Müstağni ve münezzeh olduğu ortaya çıkmaktadır. (El-Maturidi E.
M., 2003b, s. 97) Allah’a oğul isnat etmek onu cisme indirgemek olur ki bu kavramı
kullanmak temelden yanlış bir durum olur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 133) Cisim
olduğu zaman, zaman ve mekân gerekli olacak ki; bu mekân fikri ise ihtiyacı
beraberinde getirecektir. Oysaki Allah bunların hepsinden beri ve uzaktır. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 134)
Maturidi Hıristiyanların Hz. İsa hakkındaki yorumlarıyla dinde aşırı
gittiklerini belirtir. İlk önce onlar Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in oğlu olduğu konusunda
ittifak etmişler. Daha sonra bir grup, “İsa Allah’tır.”, İkincisi grup ise “İsa Allah’ın
oğludur”, Üçüncü grup da “Üçün üçüncüsüdür” demişlerdir. Allah Kur’anda bütün
bu iddiaları yalanlayıp, Hz. İsa’nın Meryem’in oğlu ve Allahın kulu olduğunu beyan
etmiştir. İmam Maturidi’ye göre Şayet Allah çocuk edinecek olsaydı beşer türünden
edinmez, kendi katından edinirdi. (Enbiya, 21/17) İsa da ilah olacak olsaydı, annesi
ondan daha önce olduğu için ilahlığa daha layık olması gerekirdi. Ayrıca Maturidi bir
insanın çocuk edinme sebeplerini birkaç madde ile zikreder; birincisi, ihtiyaçtan
dolayı, ikincisi, başına gelen kötü bir olayda teselli bulmak için, üçüncüsü ise;
düşman korkusundan emin olmak için çocuk edinir. Fakat Allah korkunun
isabetinden veya herhangi bir ihtiyaçtan münezzehtir. İsa yalnızca Allah’ın katından
Meryem’e ruh üflenmesiyle ve “ol” kelimesiyle var olan bir kuldur. (El-Maturidi E.
M., 2005-2009, s. c.IV/117-120) Hz. İsa’nın Allah’a kulluk yapmaktan ve ibadet
etmekten kesinlikle kaçınmayan bir kul olduğu halde, Hıristiyanların Ona İlah ismini
vermeleri akıl ve mantık açısından ciddi anlamda sorgulanması gereken bir
durumdur. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/120-124)
124
İmam Maturidi Yahudilerin ve Hıristiyanların “Biz Allah’ın oğullarıyız ve
sevgilileriyiz.” (Maide, 5/18) şeklindeki ifadelerini Allah’ın onlara azap etmeleri ve
onları yaratılışlarının aksine çevirmesi gibi sebeplerden dolayı asılsız ve mesnetsiz
bir iftira olarak değerlendirir. Eğer Allah çocuk edinseydi kendi cinsinden edinirdi.
Şayet onlar Allah’ın oğulları olsalardı, Allah tarafından sürekli azap ve tehditle
karşılaşırlar mıydı? Hangi baba oğluna ve dostuna sürekli azap eder ve onları
yaratılışlarının dışına çevirir. Diyerek akıl ve mantık açısından tutarsızlıklarını
vurgular. İlk önce Allah’ın kuluyuz deyip, sonra onun oğullarıyız demenin de ayrı bir
çelişki durumu olduğunu ifade eder. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/118-190)
İmam Maturidi Yahudi ve Hıristiyanların Allah’a iman ettiklerini iddia
etmelerine rağmen, ona oğul isnat etmelerinden dolayı onun birliğine iman
etmediklerini, bunun da Allah’a iman olamayacağını ve İrrasyonalist bir tutumdan
öteye geçmeyeceğini belirtir.
Sonuç olarak, bir dinin kurtuluş için sunmuş olduğu prensiplerin hakikat
açısından delil ve burhanlarıyla akıl ve mantık çerçevesinde olması çok önemlidir.
Bu bağlamda son din İslam’ın, akıl, mantık ve deliller çerçevesinde taşıdığı hakikat
değeri tüm dinlere karşı hak ve üstün olduğunu göstermektedir.
4. Maturidi Perspektifinden Hıristiyanlık ve Mesih
Hıristiyanlık kişi(mesih) merkezli bir din olup, mesihe insanüstü güçler
atfeder ve kurtuluş için yalnızca mesih ve mesihin yeryüzündeki temsilcisi olan
kiliseye imanı şart ve yeterli görür. Kurtuluş için yegâne şart olarak vahdaniyet esaslı
tevhid anlayışını gerekli gören İslam dini ise Hıristiyanlığın mesih merkezli kurtuluş
anlayışının mümkün olmadığını belirtir. Hıristiyanlığın Hz. İsa’ya yüklemiş olduğu
Tanrısal güçleri de reddeder.
Maturidi, Hz. İsa’nın Tanrı veya ulûhiyetinin imkân dâhilinde olması
düşünülürse bunun tüm insanlar için mümkün olabileceğini vurgular. Maturidi Hz.
İsa’nın birçok mucize göstermesine rağmen Hıristiyanların onun nübüvvetine
inanmamalarını hayret edilecek bir durum olarak görür. Ayrıca Hz. İsa’nın göğe
125
yükseltilmesi ya da ölümü, onlara Hz. İsa’nın kul ve rasul olduğuna inanmaya vesile
olmamış, ona Rububiyet atfetmeyi de engellememiştir. (Koçar, 2007/1, s. 24)
Maturidi Hıristiyanların, varlık olarak üçlü bir Tanrı anlayışını kabul etmeleri,
Allah’ın cisim değilken bilahare cisme bürünmesi gibi hususlardan dolayı Tevhid
inancından uzaklaştıklarını belirtir. Maturidi teslis ekseninde Hıristiyanların Hz.
İsa’ya Rububiyet atfetmelerini veya onun Allah’ın oğlu olduğunu iddialarındaki
tutarsızlıkları akıl yoluyla çürütür. Mantık açısından birçok çelişki barındırdığını dile
getirir. (Koçar, 2007/1, s. 25) Hıristiyanların İslamın öngörüp emrettiği Tevhid
anlayışından uzaklaşan bir anlayışa sahip olduklarını belirtir. (Koçar, 2007/1, s. 24)
Hıristiyanların “Allah, Meryem oğlu İsa Mesihtir.” İddialarını; Hz. İsa ben Allahın
kuluyum, İlah veya Allahın oğlu değilim diyerek onlara haber vermiştir. Hıristiyanlar
ise Hz. İsa’nın Meryem’in oğlu olduğunu bildikleri halde Hz. İsa’yı Tanrı yerine
koyup, ona kulluğu yakıştıramamışlar böylelikle Hz. İsa’yı inkâr etmişlerdir. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/279-280)
Hıristiyanlığın genelindeki Tanrı tasavvuru Hz. İsa’nın eseri olmadığı gibi
ibadet
kuralları da
ondan rivayet
ile
oluşturulmuş
değildir.
Dolayısıyla
Hıristiyanlığın şu anki Tanrı Tasavvuru ve ona karşı ifa edilen zorunlu kulluk
anlayışı sonradan oluşturulmuş bir din anlayışından başka bir şey değildir. (Gölcük,
2006, s. 82)
İmam Maturidi’ye göre Hıristiyanlar Mesih hakkındaki düşünceleri itibariyle
birkaç gruba ayrılırlar. Bir grup onun için Nasuti, diğeri ise lahuti olmak üzere iki
ruh kabul ederler. Nasuti ruh insan ruhuna benzeyip hadistir. Lahuti ruh ise ilahi
özellik taşıyıp kâdimdir. Diğer bir grup cüzü değil de Mesihteki ruhu Allah kabul
etmiştir. Bu grubun bir zümresi ruhu bir şeyin diğer şeyin içinde varoluşu gibi kabul
etmiş, diğeri bedenin onu içermesinden ziyade ruhun beden üzerinde tasarrufta
bulunması şeklinde kabul etmiştir. Diğer bir grupta Allah’tan bir cüzün mesihe
ulaştığını, diğerinin mesihten ayrıldığını dile getirmiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
266)
Maturidi Ruh-Beden ilişkisiyle ilgili Hıristiyanlara birkaç soru sorarak
onların iddialarını çürütür. Şöyle ki Mesihteki ruh kendisinin bir parçası iken kadim
126
olduğuna göre ruh, bedenin diğer parçalarına sirayet etmeden Mesih nasıl oğul olur?
Eğer ruh bedenin küçük bir parçası ise her bir parça bir oğul demektir. Oğul da
babadan küçük olduğuna göre her ikisi nasıl kadim olur? Bedenin hangi parçası
oğuldur? Burada babayı kendine oğul yapma gibi bir çelişki de ortaya çıkar ki Eğer
ruh mesihin bedeninde parça olmakla birlikte aslından bir şey kaybetmez denilirse
aynı kandilden alınan parça gibi ruhun parçası hadis ise oğlun kıdemi suya düşer.
Yok, hadis değilse diğer eleştiriler gündeme gelir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 266267)
Hıristiyanların Hz. İsa’daki Mucizevî özelliklerden dolayı ona Ulûhiyet isnad
etmelerini Maturidi diğer peygamberlerin gösterdiği mucizeleri ve Hz. Musa’daki
fevkaladeliklerini örnek gösterir. Musa’nın bunları dua ve niyazla elde ettiği iddia
edilirse, İsa’nın da durumunun aynıdır Nitekim İsa yakalandığı gece şöyle dua
etmiştir. “Allahım! Şu acı derlerse ki insanın ağlayıp dua etmesi insanlara kadehi
herhangi birinden geri çevirmek iradende yer almışsa onu benden geri çevirme.”
(Matta, 26/29) Musa’nın da aynı amaç için dua ettiğini, İsa’nın ve Musa’nın her
ikisinin de Beytül Makdis’e dönüp dua edip namaz kılması onların aynı ve benzer
olduğunu göstermektedir. İsa oğul olmaya salih amel sayesinde ulaşmışsa, o zaman
diğer peygamberler için de aynı şeyin olması gerekirdi. İsa sadece ölüleri diriltme
ameliyle bunu kazanmıştır iddialarına, Hezekiel’inde bir insan dirilttiği örneği
verilir.(Hezekiel, 37/9-10) İsa’nın daha çok adam dirilttiği söylenirse Yahudiler de
Hz. Musa’nın daha çok adam dirilttiğini iddia etmektedirler. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 267)
Maturidi İsa’nın ulûhiyeti konusunda cisimlerin yaratılmışlığını delil gösterir.
Cisimlerin sonradan meydana geldiğini akli olarak düşünürsek o zaman Hz. İsa’nın
yaratılmış bir varlık özelliği taşıdığını kabul ederiz. Ayrıca İsa’nın ulûhiyeti
konusunda Allah’ın İsa’ya “Sevgili Oğlum” hitabının delil getirerek bundan daha
büyük bir iltifat olmaz diyenlere, “Ey baba” demenin daha büyük bir iltifat olduğu
söylenir. Çünkü burada bir yüceltme vardır. Bunu kabul edersek babanın oğuldan
daha önce olduğunu kabul etmek gerekir. Bir de Hz. İsa’dan öncede “Sevgili oğlum”
hitabını hak edecek birçok insan çıkmıştır. Maturidi, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu ve
dostu iddiasını, Allah’ın sevgilisi ve dostu olmanın başka bir şey, Aynı cinsten
127
olmayan hele de kul ve Tanrı ilişkisi olan iki varlığın aralarında “Baba-Oğul” ilişkisi
isnad etmenin ise çok farklı bir şey olduğunu ifade eder. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
269)
Hz. İsa’nın ibadet edilen birisi olmadığını göstermek ve ölümlü bir insan
olduğunu göstermek ve Allah ve oğlu ölmez diyenleri yalanlamak için Allah onu
öldürmüştür. Hz. İsa yaratılış ve mahiyet itibariyle bir beşerdir. Düşünenler için bu
bile Hz. İsa’nın ilah olamayacağına bir delildir. Çünkü her insan gibi ana rahminde
yaşaması, doğması halden hale ve mekândan mekâna geçişi onun bir ilah
olamayacağını gösteren önemli delillerdir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.II/315)
Ayrıca Hz. İsa’nın Meryem oğlu İsa diye herkesçe bilinmesi ve bir insan olan
Meryem’in oğlu olduğunun dillendirilmesi, insanoğlunun ilah olamayacağının ve bir
olan Allah’ın da oğlu olamayacağının delilidir. Ayrıca oğul kelimesinde de ilah
olamayacağına dair başlı başına bir delil vardır. Çünkü Oğulluk hem bir anadan ve
babadan doğmayı, hem anadan ve babadan küçük olmayı gerektirir. Ayrıca
kendisinden, annesinden ve inananlardan ölümü defedememesi, olası felaketlere
karşı Allah’tan başka koruyanının olmaması gibi nedenler (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.IV/187-188) Oğul olan İsa’nın ancak bir beşer ve kul olduğunu gösterir.
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/315-316) Nitekim Hz. İsa da kendisinin
Allah’ın kulu ve rasulü olduğunu söylemekten çekinmemiştir. “Çocuk şöyle dedi:
"Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitabı verdi ve beni peygamber yaptı.” (Meryem,
19/30)
Şayet bir beşerin Allah’ın oğlu ve Tanrı olduğuna dair iddiaları doğru olsaydı, Hz.
Âdem’in ilk insan olması, doğuran Annesinin olmaması, beşeriyetin aslı olması ve
tüm insanların onun çocukları olması gibi özelliklerden dolayı, ilah olması gerekirdi.
Hz. İsa’nın ilah olamayacağına başka bir delil de İsa’nın yemek yemesidir. Çünkü
Onun yemek yemesi, kendini ayakta tutacak gıdalar almasına ihtiyacı olduğunu,
onları vücuttan atmak için tuvalet ihtiyacı olacağını ve bunun da pis yerleri seçme
zorunluluğunu doğurması, onun ilah değil, bir beşer olduğunu gösterir. Çünkü Rab
128
olmak hiçbir şeye muhtaç olmamayı, her şeyin kendisine muhtaç olmasını gerektirir.
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/316)
Hz. İsa’nın mucizevî bir şekilde Allah’ın katına çekilmesinde de ilah
olmadığına dair bir delil vardır. Hz. İsa’nın düşmanlarının arasından çekilip
kurtarılması onun ihtiyaç sahibi bir varlık olduğunu gösterir. Bu da Tanrı değil, beşer
olduğunu ispatlar. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/317)
Allah’ın katında İsa’nın yaratılması Hz. Âdemin yaratılması gibidir.
Hıristiyanlar Hz. İsa’nın göstermiş olduğu; ölüleri diriltmesi, alacılıyı iyileştirmesi,
çamurdan kuş yapıp onu uçurması gibi mucizelerden dolayı onu ilah telakki edip,
Ona da kul denilmesini kendi inançlarına bir hakaret kabul etmişlerdir. Hıristiyanlar
bu yanlış anlamayı Hz. İbrahim’in rabbini tanımlarken rabbinin öldürüp dirilttiğini
haber vermesiyle temellendirmişlerdir. Hz. İsa’nın ise peygamber olması ve Allah’ın
izniyle ölüleri diriltme mucizesi göstermesi üzerine, mademki rab öldürüp diriltiyor.
O zaman Hz. İsa ilahtır dediler. Bu durum Tamamen bir yanlış anlama ve teşbihten
kaynaklanmaktadır. Çünkü Hz. İsa’ya o gücü ve o bilgiyi veren Allah’tan başkası
değildir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/319-321)
Hz. İsa konusunda fikir ayrılıkları iki noktada toplanmıştır: Birincisi, Ona
rububiyyetin nisbet edilmesidir. Yüce Allah ise böyle bir şeyin mümkün olmadığını
belirtir. Çünkü İsa yiyor, içiyor ve defi hacette bulunuyordu. (Maide, 5/75) Allah
Kur’anda İsa’yı, çocukluk ve yetişkinlikle vasıflandırmasından (Meryem, 19/29)
başka Onu Allah’a ibadet eden (Nisa, 4/172) Tevhide çağıran (Maide, 5/72)
peygamberimizi müjdeleyen (Saf, 61/6) ve tüm peygamberlere iman eden (Ali
İmran, 3/81) özelliklerle vasıflandırmıştır. Bu gerçekten dolayı ona Tanrılık nisbet
etmek anlamsız olur. İlginç olan şudur ki; Hz İsa ne yaşarken ne öldüğünde ona
insanlar risaleti yakıştıramamışlar, Nübüvvetine iman etmemişler ve Ona Tanrılık
izafe etmişlerdir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 270-271) İkincisi, Allah’ın oğlu olması
ihtimalidir. Her şeyden münezzeh olan Allah yaratılmış varlıklara benzemeyen
Allah’ın, ihtiyaç duyarak oğul edinmesi imkânsızdır. Baba olması da aynı şekildedir
(Enbiya, 21/17) Hz. İsa’nın üstünlüğü sebebiyle oğul oluşuna gelince; duyulur
âlemde üstünlük vasıtası oğul olmak değil, rasul olmaktır ve bu daha yücedir. Allah
129
birçok yaratığı farklı özellikler vermiştir ki bu da onun oğul olduğunu göstermez.
Ayrıca yaygın olan anlayışa göre “Oğulluk” şöhret ve güç bakımından üstün olanlara
değil de, küçük ve zayıf durumda olanlara yöneliktir. Oğul demekle büyükler
küçüklere iltifat eder. Üçüncüsü ise her önemli işte ve musibette İsa’nın Allah’a
sığınmasıdır. Bu da insan olmanın doğal sonucudur. Allah her zaman İsa’nın sığınağı
olmuştur. Bu tüm insanlar için geçerlidir. Bu açıdan yaratıklara “Allah’ın oğlu olma”
niteliğinin nisbet edilişi onun bir baba gibi sığınılacak merci teşkil etmesindendir. Bu
tür şeyleri kullanmak Ancak nassların izniyledir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 272)
Maturidi Hz. İsa’nın öldürülmesiyle ilgili birçok kıssa nakleder fakat bu
kıssaların “Ahad Haber” derecesini aşmadığı vurgular. Burada önemli olanın Hz.
İsa’nın Allah tarafından katına çekilmesi ve O’na benzetilen birisinin onlar
tarafından öldürülmesi söz konusudur. Maturidi’ye göre aslında Yahudiler Hz. İsa’yı
öldürmediklerini bildikleri halde diğer insanlara karşı liderlik iddialarından dolayı
O’nu öldürdük diye yalan söylemişlerdir. Hıristiyanlar ise Hz İsa’ya Allahın oğlu
diyerek ulûhiyet atfetmelerine rağmen Allah’ın oğlunun öldüğüne dair şüpheye
düşmüşlerdir. Yahudilerin ve Hıristiyanların Hz. İsa hakkındaki haberlerinin hiç
birisi zandan öte geçmeyen bilgilerdir. Allah ise peygamberlerini zillete düşürmekten
korumuş ve onun beşerin yapamayacağı bir mucizeyle katına yükseltmiştir. Bu ise
Allahın bir korumasıdır. Bu olay ise Hz. İsa’nın davasının doğruluğunu ve risaletinin
delaletini gösteren açık bir mucizedir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/100103)
Maturidi’ye göre Hz. İsa göğe yükseltildikten sonra insanlar tekrar Tevhid
dininin aslını bozmuş ve yollarını kaybetmiş, şaşkınlık ve hayret içerisinde
kalmışlardır. Hak ile batılı ayırt edemez duruma düşmüşlerdi. Hz Muhammed işte
böyle ortamda gönderilerek insanları daha önceki Nebilerin ve Rasullerin davet ettiği
Allah’ın dini olan Tevhide davet etmiştir. (Özcan, 1999, s. 68)
İmam Maturidi ibn Mesud(r.a) ve Hafsa (r.a)’dan yaptığı rivayetler ile Hz.
İsa’nın kıyamete yakın bir zamanda yer yüzüne ineceğini ve insanları son şeriat olan
İslam şeriatına ve Hz. Muhammed’e iman etmeye çağıracağını belirtir. (El-Maturidi
E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 134a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004,
130
H.1425, s. c.I/525) Yani nesih edilmeyen yegâne şeriata insanları davet edecektir. Bu
da Tevhid dininin bir nevi gereğini yerine getirmektir. Hz. İsa yeryüzüne indiği
zaman ise İslam dininden başka hiçbir din kalmayacaktır. (El-Maturidi E. M., TRSTSMK, No:180, s. 704b-705a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.IV/120)
Sonuç olarak Hıristiyanlığın Hz. İsa’ya yüklemiş olduğu Tanrısal güçler
tamamıyla gerçek dışıdır ve mutlak hakikatle bağdaşmamaktadır. Bu sebeple
kurtuluş için yegâne şart, gerçek manada Allah’a iman etmek ve tevhidi zedelemeden
dimdik ayakta tutmaktan geçmektedir. Bu ise tevhid dini olan İslam akidesini
benimsemekle mümkün olmaktadır.
5. Mutlak ve Hakikatin Bilinçli İnkârı
Kur’an ehli kitabın iman durumuyla ilgili ilginç noktalara dikkat çekmektedir.
Kur’ana göre Hz. Muhammed’in nübüvvetinin hak ve gerçek, Kur’anın ise Allah
tarafından gönderilen ilahi bir kitap olduğunu bilmelerine rağmen, diğer insanlardan
farklı olarak hakikatin bilinçli birer inkârcıları olduklarını belirtir. Bundan dolayı da
Maturidi onları “Ehli inat” ve “Ehli kibir” olarak isimlendirir ve bu çerçevede
değerlendirir.
İmam Maturidi Yahudileri tahlil ederken; Yahudilerin, düşmanlarına (kâfir ve
inkârcılara) karşı Allah’tan bir peygamber göndermesini istedikleri ve gelecek
peygamberin sıfat ve vasıflarını Tevrat’ta anlatıldığı biçimiyle çok iyi bildikleri için,
(Bakara, 2/41,91-Ali İmran, 3/4,50-Nisa, 4/47-Maide,5/46, Saf, 61/6) vahiy gelene
kadar gelecek peygambere inanmaktaydılar. Ta ki gelen peygamber onların beklenti,
arzu ve isteklerine uymayan biri olunca, onu tasdik etmediler. Hatta bununla
yetinmeyip, onun Tevrattaki vasfını gizlediler ve ona iman etmediler. (El-Maturidi E.
M., 2005-2009, s. c.I/210-211) Üstelik bu gönderilen peygambere düşman olup, ezeli
düşmanlarıyla (inkârcılarla) Allah’ın peygamberine karşı ittifak yaptılar. İmam
Maturidi’ye göre Yahudilerin bu davranışı bir iman melesidir. Bildikleri ve daha
önceden iman ettikleri bir şeyin dünyevi arzu, istek ve beklentilerine ters düşmesi
sebebiyle bile bile inkâr etmeleridir. Bile bile inkârları Allah’ın lanetini onlar üzerine
131
kılmıştır. Yahudiler gerçek anlamda Tevrata inansalardı hem Tevrattan önceki hem
de sonraki peygamberlere, özellikle de son ilahi kitap Kur’an ve son peygamber Hz.
Muhammed’e iman etmeleri gerekirdi. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/170176)
Yahudiler ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed’e ait özellikleri kitaplarından
okuyup öğrendiklerinden dolayı onu çok iyi tanıyorlardı. Abdullah b. Selam
“Oğlumu bildiğimden daha çok Hz. peygamberin peygamber olduğunu biliyordum.”
demiştir. Şu ayet buna delildir; “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki
peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup
bile bile gerçeği gizler.” (Bakara, 2/146)Gizlemek bir şeyi bildikten sonra yapılan
iştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/266-270) Hz. Muhammed gönderildiği
zaman
henüz
peygamberimizin
vasfı
ve
sıfatları
kitaplarda
mevcutken
peygamberimiz gönderilip onların istek ve beklentilerini karşılamayınca, o zaman
hükmü değiştirip kitabı bozdular. (Özcan, 1999, s. 114) Peygamberimizin vasfını ve
sıfatlarını önce silmişler, sonra bahsettikleriniz kitabımızda yok demişlerdir. (ElMaturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/144) Çünkü gönderilecek peygamberin İsrail
oğullarından olacağını temenni ederken, gelen peygamberin İsrail oğullarından değil
de İsmail oğullarından yani Araplardan olması sonucunda hasetlik yapıp onu inkâr
ettiler. Yahudi ve Hıristiyanların Hz. peygamberi inkârları, bilgisizlik ve cahillikten
değil, bile bile inkârdan kaynaklanmaktadır. Ayrıca onlar böyle yapmakla
kitaplarındaki gerçeği gizlemişlerdir.
Bu ise Onların aralarındaki kin, nefret ve
hasetlik duygusundan kaynaklanmaktadır. Hasetliğin kaynağı ise ihtirastır. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/177)
İmam Maturidi Ehli Kitapla ilgili ayetleri incelerken, onların karakteristik
özelliklerini vurgular. Bu özellikleri, onların imanlarının önüne geçmektedir.
Örneğin onlar menfaatlerinin ve dünyada kurmuş oldukları düzenin yok olmasından
ve kendilerine tabi olan ayak takımının sağladığı menfaatin kaybolmasından
korktukları için, insanların Allah’ın hak din diye özellikle vurguladığı İslam dinine
girmelerine ve Hz. Muhammed’e tabi olmalarına engel olmaya çalışmışlar hatta iman
edenleri de imanlarından geri döndürmeye çalışmışlardır. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.I/204-206) Ehli kitap insanları iman konusunda etkilemek için kendilerine
132
verilen dinin, kitabın ve nebinin benzerinin başka hiçbir kimseye verilmediğini
söylemişlerdir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/338-341) Ayrıca insanların hak
olan İslam dinine girmemesi için, Yahudi ve Hıristiyanlardan başkasının cennete
giremeyeceği iddiasında bile bulunmuşlardır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.I/210-211) Bu bağlamda Kitap Ehlinden bir grup Hz. Muhammed’e Mescid-i
Aksaya yöneldiği zaman ona uymayı, fakat Mescidi Harama -Kâbe’ye- yöneldiği
zaman ona kimsenin uymamasını söylemişlerdir. Çünkü onlar Tevratta vasfını ve
sıfatını bulduğumuz peygamber zannettik ve O’na iman ettik. Lakin onun
kitabımızdaki vasıf ve sıfatları taşımadığını görünce onun dininden döndük diyerek
İslam dinini kabul eden kişilerin kafasında şüphe bırakarak İslam dininden
dönmelerini planlamışlardır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/334-336) Kendi
aralarında Dinimize tabi olanların dışındakilere hakikatte iman etmeyin görünüşte
iman ediyor gibi gözükün demişlerdir. Birbirlerine de size öncekiler hakkında verilen
bilgileri doğrulamayın diye sürekli uyarmışlardır. Çünkü eğer bilgileri doğrularlar ise
o zaman kitapların tahrif olduğu iddiasını kabul etmek zorunda kalacaklardı. Bunun
için inanmamayı telkin ettiler. Bu düşünceler onların samimiyetsiz olduklarına ve
hasetliklerinden dolayı bile bile inkâr etmelerine delildir. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.II/336-338)
Yahudiler ve Hıristiyanlar hak din olan İslamdan insanları vazgeçirmek için
birlik oldukları halde Yahudiler, Hıristiyanlar için “Onlar hiçbir şey üzerinde
değildirler”, Hıristiyanlar da Yahudiler için “Onlar hiçbir şey üzerinde değiller”,
demişlerdir. Maturidi’ye göre ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar bir şey üzerinde
değildir. Ta ki onların bir şey üzerinde olabilmesi için kendi kitaplarındaki emirlere
uyması gerekir. O emir ise son peygamber Hz. Muhammed’in nübüvvetine ve
getirdiği hak din olan İslam tabi olmaktır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/212213) Ayr. Bkz. (Rahman, 2000a, s. 73)
İmam
Maturidi Ehli
Kitapla
ilgili
bilgi
verirken Yahudilerin
ve
Hıristiyanların Allah’ın onlara gönderdiği din ve şeriatı kendi heva ve arzularına göre
değiştirdiklerini belirtir. Öyleki Yahudiler Hz.Musaya peygamberlik verilen Batıyı
(Kasas suresi, 28/44) Hıristiyanlar ise Hz. Meryem’in doğum yaptığı doğuyu,
(Meryem, 19/16) kendilerine kıble edinmişlerdir. Allah ise Müslümanların kıblesini
133
kendisi seçmiştir. Onların heva heveslerine bırakmamıştır. Bu sebeple Allah
peygamberini ehli kitap konusunda sen onların dinlerine-yani arzu ve istekleriuymadıkça senden asla hoşnut olmazlar, diye uyarmıştır. Onların aralarındaki dava
ve ihtilaflarında da onları kesinlikle razı edemeyeceği konusunda uyarmıştır. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/223-224) İmam Maturidi Peygamberimizin ehli
kitabın dinlerine uymama konusunda uyarılması sadece bu uyarının peygamberle
sınırlı olmadığı, zaten peygamberin ismet sıfatından dolayı buna gerek olmayacağını
bu yüzden de burada asıl muhatabın tüm Müslümanlar olduğunu belirtir. Hak dinin
İslam olduğunu bilmeleri ve buna göre de Ehli Kitabın heva ve heveslerine
uymamaları gerektiğine dikkat çeker. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/224-225)
Maturidi, Allah’ın Yahudileri âlemlere üstün kılmasını (Bakara, 2/47) ve
peygamberlerine verilen nimetlerden dolayı yalnızca kendilerini üstün ve seçilmiş
millet görmelerini, Hz. Muhammed zamanındaki Yahudilerin bu üstünlükle
ilgilerinin olmadığını ve onlara bir ikaz ve uyarı vererek üstünlüğün Hz. Musa
zamanındaki Yahudilere ait olduğunu vurgular. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.I/118-120)
Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara biz Allah’ın dostlarıyız ve oğullarıyız
ve biz Allah’a sizden daha yakınız demeleri, onların rab kavramını sadece
kendilerine ait bir sınırlama yaparak, herkesin ve her şeyin değil de sadece
kendilerinin rabbi olduğunu iddia etmeleri, Allah tarafından reddedilmiş, Allah
hakkında tartışma yapmadan ona ihlâsla yönelmelerinin gerekliliği vurgulanmıştır.
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/255)
İmam Maturidi, Yahudi ve Hıristiyanların Hz. İbrahim ve onun soyundan
gelen peygamberlerin Yahudi ve Hıristiyan olduklarıyla ilgili iddialarının bir nevi
gerçeği gizlemek olduğunu haber verir. Onların gerçeği gizlemekle ilgili iki
özelliğine dikkat çeker. Birincisi; Hz. İbrahim’in Müslüman olduğunu bildikleri
halde, onun için Müslümandı dememeleri, ikincisi; Allah’ın ayetlerde belirttiği gibi
Hz. Muhammed’in bilgisi onların kitaplarında mevcut olmasına rağmen, onların bu
bilgiyi yok saymalarıdır. Hz. İbrahim’in Müslümanlığını gizledikleri gibi, Hz.
Muhammed’in de risaletini gizlemişlerdir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.I/256)
134
Yahudiler ve Hıristiyanlar defalarca peygamberimizle mücadele edip
tartıştıkları için ve bunda da inatlaştıkları için, Allah peygamberine ikramda
bulunarak onlarla mücadele etmeyi bitirmesini söylemiştir. Maturidi ilginç bir tespit
yaparak, Yahudi ve Hıristiyanlar bugün seninle herhangi bir konuda tartışırlar ama
ihtimaldir ki onlar Allah’a ortak koştukları ve bir olan Allah’a kulluk etmek
hakkında da seninle tartışabilirler diye tartışmayı kesmesini emretti. (Şura, 42/15)
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/270-272)
İmam Maturidi Bu bağlamda Yahudi ve Hıristiyanların üç konuda dost
edinilmemesi
gerektiğini
vurgular;
birincisi:
onları
din
konusunda
dost
edinmemektedir. Yani onların dinini din edinmemektir. İkincisi: yardımlaşma ve
dayanışmada dost edinmemektir. Çünkü onlar Müslümanlara karşı kâfirlere yardım
ediyorlar. Müslümanların düşmanlarıyla bir Müslümana karşı yardımlaşmak
küfürdür. “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar
size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler.
Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır.
Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp
anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Ali İmran, 3/118) Üçüncüsü:
dünya kazancında dost edinmemektir. Kim onlara meylederek bu fiili yaparsa
herhangi bir konuda onların görüşüne göre hareket eder, Bu fiil ise onu fasıklığa
götürür. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/248-250)
İmam Maturidi bu açıklamaları yapıp Yahudilerin ve Hıristiyanların her ne
kadar mezhepleri ve yolları farklı olsa da küfrün tek bir millet olduğunu ve onların
birbirinin dostu olduklarını vurgulamış, (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/250252) İnananların da ancak birbirlerinin dostu olduklarını belirtmiştir. (Tevbe, 9/71)
Sonuç olarak ehli kitabın, Hz. peygamberin son peygamber, Kur’anın ise son
ilahi kitap olduğunu bilmelerine rağmen bile bile bir inkâr sürecine girmeleri ilahi
hakikatin Kur’an, mutlak dinin ise İslam olduğunu kanıtlamaktadır.
135
6. Yahudi ve Hıristiyan Düşüncesinde İslama Fobi
Batı Hıristiyan dünyası, din ve kültür açısından medeniyetin temsilcisi olarak
yalnızca kendilerini görmüş, kendilerinin dışındaki tüm insan topluluklarını ise
barbar olarak nitelendirmişlerdir. Bu durumun sebebi ise, İslam dininin sunmuş
olduğu bilgilerin evrenselliği karşısında aşağılık kompleksine düşen Hıristiyan
bilginlerin ve Batılı müsteşriklerin ilmî olmayan ve gerçek bilgiyle asla
bağdaşmayan bir tarafgirlik örneği göstererek İslam’ı Batıya yanlış bir şekilde
anlatması ve tanıtmasıyla ilgili bir durumdur. Bu durum çerçevesinde Yahudilerin ve
Hıristiyanların İslam’a karşı oluşturmuş oldukları tutucu ve dışlayıcı tutum, Allah’a
vermiş oldukları söze ahde vefa göstermediklerini ortaya koymakta ve mutlak
hakikatle bağdaşmamaktadır.
Allah tüm insanlardan yani Müslümanlardan, (Maide, 5/7) Hıristiyanlardan,
(Maide, 5/14) ve Yahudilerden (Bakara, 5/83) kendi emirlerine uymaları ve
yasaklarından
kaçınmaları
konusunda
söz
almıştır.
Hıristiyanlar
Tevhid,
peygamberin hepsine iman, kitaplara tutunma ve verdikleri sözleri tutup ahde vefa
gösterme konusunda kendilerine verilen vaaz ve nasihatleri terk etmişlerdir. Maturidi
bundan dolayı Allah’ın onların arasına kıyamete kadar sürecek kin ve nefret
yerleştirdiğini belirtmiştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.IV/182-184) İmam
Maturidi bir kısım insanlardan yaptığı rivayetlere göre, Yahudilerin ise gazaba
uğrayanlar olduğunu ifade eder. Yahudilerin böyle kötü bir vasıfla anılma sebeplerini
ise, azgınlığa varan kibirleri, Hz. İsa’nın nübüvvetini inkâr etmeleri, onu öldürmeye
azmetmeleri, ayrıca Allah hakkında “Allah’ın eli sıkıdır.” (Maide, 5/64,181)
demeleri, Putperestlere karşı ileride kendilerine gönderilecek bir peygamber
sayesinde zafer kazanacaklarını arzu edip dile getirdikleri halde Rasulullah’a iman
etmeyişleri, (Bakara, 2/89) Allah’ın Peygamberlerine karşı şiddetli mücadele
etmeleri gibi sebepler, sapkınlık vasfıyla beraber özel olarak gazaba uğramalarına
sebep olan durumlardır. (El-Maturidi E. M., 2003b, s. 22-23)
Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasındaki fetret dönemi, israiloğullarını kralların
yönettiği bir dönemdi. Tevrat’ın ve İncil’in aslı değiştirilmiş, gerçek manada Hz.
136
İsa’ya inanan çok az insan kalmıştı. Krallar değiştirilen kitaplara uymayanları
öldürüyorlardı. Krallardan aşırı derecede korkan bu insanlar, toplumdan kaçıp
uzaklaşarak dünyadan el etek çeken bir hayat yaşamaya başlamışlardı. Böylelikle
Allah’ın onlara emretmediği ruhbanlığı, Allah’ın rızasını kazanmak için kendilerine
farz kılmışlardı. Sonra da ona hakkıyla riayet etmeyip, icat ettikleri şeyi terk ederek
kralların dinine girmişlerdi. Oysa Allah’ın dini ifrat ve tefrit arasındadır. Yani din,
aşırı gitmek ve aşırı gevşeklik arasında orta bir yoldur. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.IV/372-376)
Maturidi, ayrıca Hıristiyanların ve Yahudilerin hahamlarını ve ruhbanlarını
rab edindiklerini dile getirir. Hahamlar; Yahudilerin dağ eteklerinde inzivaya çekilen
din adamları, ruhbanlar ise Hıristiyanların ibadet edenleridir. Hıristiyanların ve
Yahudilerin yöneticileri ve idarecileri, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve ruhbanlarını
rab edinmişlerdir. Onlara ibadet etmemelerine rağmen, Yöneticiler ve idareciler
yapacakları her işte onlara danışıp onlar ne emrederse onu yapıp, ne diyeceklerini
bekleyip ona göre hareket ettikleri için sözlü bir itaat sebebiyle Allah Kur’anda
onları rab edindiklerini dile getirmiştir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.VI/346347) Burada kastedilen Rablik ibadet ve kulluk açısından değil, söz dinleme
açısındandır. İşte Yahudiler ve Hıristiyanlar da hahamlara ve ruhbanlara kulluk
etmediler. Fakat onların Mesihe Rap demeleri gerçek anlamdadır. Çünkü onlar
Mesihi ilah edindiler ve Allahın oğlu olduğunu iddia ettiler. Ruhbanlık ilk çıkış
amacı itibariyle inzivaya çekilip ibadet etme amacı taşırken daha sonra insanı
ilahlaştıran ve insanda Tanrı imajını gerçekleştiren çarpık bir sistem haline
getirilmiştir. (Özcan, 1999, s. 120))
Maturidi, Ehli Kitabın İman konusunda yanlış bir taklit anlayışına da dikkat
çeker. Ehli kitap dinlerinde söz ve ilim sahibi olan rahipleri önder kabul edip, onları
taklit etmişler, Rahiplere uyan insanların çocukları da babalarını taklit etmişlerdir.
Rahiplerin dini saptırmaları sonucunda, onları önder kabul eden insanlar onları
sorgusuz sualsiz kabul ettikleri için, toplumda nesilden nesile yanlış bir taklit anlayışı
yayılmıştır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/330-331) Maturidi, onların ilk
kuşak gerçek Tevrat ve gerçek İncil üzerine olan-Hz. İsa’nın havarileri gibinesillerini taklit etmelerinin hak olduğunu söyler. Oysa onların taklit ettikleri babalar
137
tahrif edilmiş kitaba iman eden ve onu uygulayan babalardır. Onlar ise hak olan
yoldan sapmış ve yanlış din anlayışını sorgusuz sualsiz taklit eden bir nesil
olmuşlardır. Maturidi’ye göre kişiyi çocukluktan itibaren bir dini, taklit etmekte
ısrarcı kılan en önemli sebep kendi tarihi bilgileri veya haberleridir. (Özcan, 1999, s.
95) Kur’an ise onları kitabı tahrif eden babalarının yolundan dönmeye, ilk kuşak olan
babalarının yoluna tabi olmaya çağırmıştır. İşte peygamberlerin gönderilmesi de
delilleri üzerine düşünmeyi kolaylaştırmak ve de onlar üzerine düşünmeyi
sağlamaktır. (Özcan, 1999, s. 96)
Ehli kitabın sapkın görüşleri iki problemden kaynaklanmaktadır. Bunlardan
birincisi: dinlerindeki peygamberleri ve din adamlarını saygı ve ta’zim gösterme
konusunda, ilahlık mertebesine ulaştıran aşırılıklarıdır. Allah’la beraber başka
varlıkların âlemin yaratılıp yöneltilmesinde rollerinin olduğu düşüncesi onları Allah
yerine onun dışındaki ibadet yapmaya sevk etmiştir. (Tevbe -31), (Mevdudi, 1991, s.
7, 67) İkincisi ise, Allah’ın vahyine ve kanunlarına uymak yerine Allah’ın kitabından
hiçbir esasa dayanmayan ve tamamen kendi nefsi arzularına ve menfaatlerine göre
dizayn edilmiş hükümleri tercih ederek adeta hakikatin çehresini değiştirmişler.
(Mevdudi, 1991, s. 68) Bu ise Yahudilerin Hahamlarının ve Hıristiyanların
rahiplerinin insanların mallarını kendi ellerinde tutmak ve onları da kendilerine kul,
köle yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.VI/351-352)
Maturidi’ye göre Hz. Muhammed’in getirdiği din, Hz. Musa’nın ve Hz.
İsa’nın Yahudilere ve Hıristiyanlara getirdiği dinden daha aşağı ve daha basit
olmamasına rağmen, Hz. Peygamberin Müslüman olun uyarılarına onların olumlu
cevap vermemeleri, mantıksız ve tutarsız olduklarını göstermektedir. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 246) Çünkü onlar dünyalık menfaatin ellerinden gideceğinden
korkmuşlar, kibir ve inat göstererek iman etmemişler tarih boyunca da bu
düşmanlıklarını sürdürmüşlerdir.
Batının İslam’a karşı düşmanlığı Muhammed Esed’e göre, Avrupa’ya Yunan
ve Roma’nın mirasıdır. Esed’e göre, Yunanlılar ve Romalılar yalınızca kendilerini
bir medeniyetin temsilcisi görmüş. Akdeniz’in Doğusunda yaşayan insan gruplarını
138
ise barbar olarak adlandırmışlardır. O tarihten bu yana Avrupalılar kök bakımından
başkalarından üstün olduklarına bir realite olarak sürekli inana gelmişlerdir. Bu
düşünce hangi millet ve soydan olursa olsun Avrupalı olmayanı küçük görmeye
itmiş, bu da Avrupa’nın yüzyıllardır karakteristik düşünce yapısını oluşturmuştur.
Yine Esed’e göre, Avrupa’nın İslam hakkında içlerinde gizledikleri sadece bu kadar
değildir. Zira onların İslama karşı düşünceleri herhangi bir dine karşı olan önemsiz
bir nefret belirtisinden ötedir. Bu nefretin köklerini derinlerde bulmak mümkündür.
(Esed, 2001, s. 49) Muhammed Esed bu durumu ilginç bir benzetmeyle izah eder.
Ona göre, Avrupalı müsteşrikler ilmi olmayan bir tarafgirlik örneği göstererek İslam
dinini sürekli olarak hâkim karşısında ve sanık sandalyesinde oturtmayı, kendilerinin
de savcı kisvesi giyerek suçu ispat etmeye çalıştıkları görülmektedir. Bazı
müsteşrikler ise İslamın suçlu olduğunu baştan kabul eden bir avukat rolünü
benimsemekle birlikte hafifletici sebepleri telkin etmekle görevlidir. Müsteşriklerin
yaptığı bu muhakeme tarzı orta çağda Katolik kilisesinin kendi düşmanları için
kurduğu engizisyon mahkemelerinin rolünü hatırlatmaktadır. Bu muhakemenin
sonucu Batılı müsteşrikler İslamı ve İslama ait olan her şeyi her zaman bozulmuş ve
değiştirilmiş şekilde ortaya koyarak Batıya İslamı hep yanlış tanıtmışlardır. (Esed,
2001, s. 50) Bunun sebebi ise, Hıristiyan bilginlerin İslam kültürü karşısında aşağılık
kompleksine kapılmış olmaları ve İslamı Hıristiyanlıktan aşağı bir din olarak
göstermek istemeleridir. (Adam, 2002, s. 149) Bundan dolayı da Avrupa ve Batı
dünyasında ne sebeple olursa olsun bir din ve kültür olarak İslamdan hep yüz
çevrilmiştir. (Esed, 2001, s. 51) Bu şekilde oluşan yanlış anlaşılmalar, daha önceki
nefret duygusuyla birleşince şiddetli bir zulüm ve İslamı yok etme hareketi olan
“Haçlı Seferlerine” sebep olmuştur. Tarihte ilk defa haçlı seferleriyle birlikte İslama
karşı bir birliktelik kurulmuş Bu da Avrupa’nın temellerini oluşturmuştur. Avrupa da
haçlı ruhundan doğmuştur desek yanlış olmasa gerektir. (Esed, 2001, s. 52)
Hristiyan Batı dünyasının İslam karşısında süregelen ve haçlı seferleriyle
zirveye ulaşan bu düşmanlıkları Müslümanlarını terörist, İslamı ise terör dini olarak
tanıtmaya kadar varmıştır. Bu ise Hıristiyanlığın tarih boyunca sergilemiş olduğu
dışlayıcılık ve tutucu düşüncenin farklı bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.
139
7. Yahudi ve Hıristiyanların Kurtuluşu
Dini tekelcilik açısından “kurtuluş” önemli bir problem olarak karşımıza
çıkmaktadır. Dinler kendi mensuplarını kurtuluşa ulaştırabilmek için bir takım inanç
ve ameli uygulamalar ortaya koyarlar. İslam bu manada Batı dünyasındaki bir
ideoloji veya Hıristiyan teolojisindeki salt bir dışlayıcılık mantığı güderek “Ben
varsam başkası yoktur.” anlayışı öngörmez. İslamın evrensellik fikri onun Tevhid
dini olduğunu, sadece bir olan Allah’a inanmayı temel almakla kalmayan, birlik ve
bütünlük arz eden bir insan ve toplum bilinci kurmayı gaye edinen, tüm insanların
kurtuluşu için çalışmayı öngören bir din olmasıyla paraleldir. Ayrıca Kur’an diğer
din mensuplarını da kendi evrensel ve değişmez olmayan bir noktaya davet ederek
adeta onlara kurtuluş anahtarı sunar. Diğer dini geleneklerin de kurtuluş için gerçek
manada Allah’a ve ahirete iman etmelerini şart koşar.
Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’a ve Ahiret gününe gerçek manada iman
etmiş olsalardı, kendi dinlerinde ve mezheplerinde Allah’a ve Ahirete iman
konusunda farklı düşüncelere sahip olmazlardı. Yani Yahudilerin ve Hıristiyanların
çeşitli fırka ve mezhepleri Allah’a ve Ahirete iman konusunda farklı farklı fikirler
ortaya
atmışlardır.
Ayrıca İmam
Maturidi
Yahudilerin
ve Hıristiyanların
peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak bir çeşit iman problemi
taşıdıklarını Şayet Yahudilerin ve Hıristiyanların çeşitli fırka ve mezhepleri Allah’a
ve Ahirete iman etselerdi özellikle bu iki meselede farklılık göstermeyeceklerini
belirtir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/56)
İmam Maturidi “Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan
ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için
Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar
üzüntü çekmeyeceklerdir.” (Bakara, 2/62) Bu Ayeti Kerimenin zahirinde Yahudiler
ve Hıristiyanlar için bir kurtuluş gözüküyor gibi olsa da bu konuya birkaç yorum
getirir. Birincisi; İman edenleri “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene
iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım
yapmayız”. (Bakara 2/285) ayeti ile tanımlamış, Yahudi ve Hıristiyanları ise "Bir
140
kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız" (Nisa, 4/150-151) ayeti ile
peygamberlerin arasını ayırdıkları ve Allah’ın gönderdiği kitapların bir kısmına
inanıp bir kısmını inkâr ettikleri için, Allah onları Kitapların ve Rasullerin tamamına
iman etmeye çağırmıştır. Onların arasını ayırmayıp, Müslümanlar gibi topluca iman
ederlerse o zaman onlar için korku ve hüznün olmayacağını, böyle bir imanın da
zaten İslam olacağını ifade etmiştir. İkincisi: Maturidi, ayette zikredilen Allah’a
imanı tanımlarken “Kitapların ve Rasullerin tamamına inanmak” diye tanımlamıştır.
Lakin Yahudi ve Hıristiyanlar hakiki manada Allah’ı bilip iman etselerdi kitapların
ve rasullerin arasını ayırmazlardı. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/59 Ayc.
Bkz. c.II/56) Üçüncüsü, Maturidi, Yahudilerin ve Hıristiyanların her ne kadar
Allah’a inanıyoruz deseler de Allah’a oğul isnat etmelerinden dolayı Allah’ın
birliğine inanmadıklarını ifade eder. Ahirete ve dirilmeye inanıyorum demeleri de
aynı şekildedir. Ahirete ve dirilmeye inanıyoruz demelerine karşın ahirette vaat
olunana ve hesaba çekilmeye inanmamaları Ahirete inanmadıklarını göstermektedir.
(Özcan, 1999, s. 117-118)
Ayette geçen Salih Ameli ise şöyle iki şekilde yorumlar. Birincisi, Tüm
insanlar için dünyadaki en büyük iyilik, onların Allah’a iman etmeleri ve Tevhidi
dimdik ve kusursuz bir şekilde ayakta tutmalarıdır. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK,
No:180, s. 309a-b) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/627)
İkincisi, Rasullerin ve kitapların bir kısmını inkâr etmenin Salih amel
sayılamayacağıdır. Bu şekilde bir iman onların gerçek manada iman etmediklerini,
ayette zahiren onlarla ilişkilendirilen bir Kurtuluş durumunun ise bu sebepten dolayı
iptal olduğunu belirtir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/56) Maturidi,
İslamı din olarak kabul edip benimsemeyen bir kişinin, belli bir ibadeti yerine getirse
dahi o ibadetin ondan kabul edilmeyeceğini belirtir. Çünkü her ibadetin makbul
derecesine ulaşması şüphesiz ilk önce İslam dinini benimsemekle olur. (El-Maturidi
E. M., 2002, s. 447) Allah ibadetin makbul olabilmesi için İslamı şart koşmuş, onu
da kendi içinde dışarıdan gelecek herhangi bir değişmeye mahal vermeyecek şekilde
sürekli kılmış, nesih kabul etmez bir konuma getirmiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
493)
141
İslam dini diğer din mensuplarından ehli kitaba kurtuluş için Allah’a ve
ahirete imanı ve salih amel işlemeyi (Bakara, 2/62) şart koşmuştur. Allah’a ve ahirete
imanın temelinde ise bir ve tek olan Allah’a şirk koşmadan tabi olmayı, kulluğu
yalnızca O’na has kılmayı esas alan tevhid anlayışı bulunmaktadır. İslam dininin
öngördüğü tevhid anlayışı çerçevesinde bir kurtuluş mümkün iken, Yahudi ve
Hıristiyanların oluşturmuş olduğu teslis ve antropomorfizm merkezli ulûhiyet
anlayışları çerçevesinde bir kurtuluş mümkün gözükmemektedir.
E-PEYGAMBERLİK VE SON PEYGAMBER
Allah insanların kurtuluşunu kolaylaştırmak ve istikamet üzere bulunmalarını
sağlamak için onlara sürekli peygamberler göndermiştir. Doğru ve gerçek nübüvvet
anlayışına sahip olmayı da imanın temeli saymış, Peygamber arasında da hiçbir
ayrım yapmamayı (Bakara, 2/185) emretmiş, rasulüne imanı ve itaati de kendisine
iman ve itaat ile eş tutmuştur. Dolayısıyla Allah mutlak manada kurtuluş için son
peygamber olan Hz. Muhammed’e imanı şart koşmuş, son peygamber Hz.
Muhammed’e iman olmadan kurtuluşun mümkün olamayacağını belirtmiştir.
Allah insanlara doğruluğu göstermek, adaleti tesis etmek ve bunların zıddı
olan zulüm ve yalanı tanıtmak ve de mahiyetini bilmediğimiz şeyleri açıklamak için
peygamberler göndermiştir. Ayrıca insan nefsinin yapısı kurtuluş umduğu yerde
kişiyi helake götürecek, fayda beklediği yerde ona zarar verecek bilgisizlikle
donatılmıştır. Nefsin bu özelliği, insanın bütün davranışlarının sonuçlarını bilen bir
zâta ihtiyaç duyduğunu kanıtlamaktadır. Bu zât ise Allah’ın insanlar arasından seçtiği
ve insan nefsinin arzu ve isteklerine uymadan insanı ve nefsini eğiten Peygamberler
dir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 224) Maturidi’ye göre Tüm peygamberler kendi
döneminde insanları Tevhide çağırmış, Her peygamber de Allah’ın birliği konusunda
kendi kavmine delil getirerek, kavimlerinin delilsiz iddialarını çürütmüştür. (ElMaturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/327)
142
Maturidi’ye göre nübüvvet akli bir zorunluluktur. Çünkü Allah’ın yarattığı
her nesnenin gerçek bilgisini insanlar tecrübe edip öğrenmeden, peygamberler
göstermiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 225) Peygamberler insanlara çeşitli meslek
ve sanatları öğreterek toplumlara önder olmuşlardır. Peygamberler toplum içerisinde
en akıllı ve bilgili kişiler olup, insanların kendilerine her türlü bilgiyi danıştığı
nasihatçi ve doğru sözlü kişiler olmuşlar, İnsanlar arasındaki her türlü anlaşmazlığı
giderecek kişi konumunda olmuşlardır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 226) Maturidi,
doğruya ulaşmanın iki ihtimalinden bahseder. Birinci görüşe kişi doğruyu kendi
aklıyla bulur. Bu ise her din mensubunun haklı olduğu sonucuna götürür ki, bu sonuç
akıl ve mantık açısından imkânsızdır. İkinci ihtimal ise, kişinin doğruyu bulmak için
akıllı birinin peşinden gitmesidir. Tercih edilen kişinin aklı Allah nezdinde insanlara
gelmiş elçi konumuna geçer. Bu durumda akıl sahibinin şahsiyetini ve kişiliğini bize
tanıtacak bir delil lazımdır. Bu delil ise bizi Allah’tan haber getirdiğini hem
şahsiyetiyle hem de mucizeleriyle kanıtlayacak olan peygamberdir. (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 228) İmam Maturidi insan aklının peygamberlere olan ihtiyacını ve
onları kabul etmenin gerekliliğini açıklamış, bunları sıralarken aklın her şeyi
kavrayamayacağını da dile getirmiştir. Bunun sebebini de iki şekilde açıklamıştır.
Birincisi, insan organlarının sınırlı olduğu gibi aklının aynı sınır dâhilinde olması,
aklında arızi konular ile karşılaşabilecek durumda olması, İkincisi ise, Allah’tan
gelen haberleri insanlara açıklayacak birisine ihtiyaç duymasıdır ki bu ihtiyacın
giderilmesi ancak risalet ile mümkün olur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 229)
Allah insanlara peygamber göndermese de onların yaratılışında, fıtrat gereği
Tevhide ulaştıracak deliller vardır. Fakat Allah insanların kendisine, “Bize niçin
peygamber göndermedin.” (Taha, 20/134) diye özür beyan etmelerini engellemek ve
Allah’a karşı kulluk görevlerini daha iyi anlamaları için peygamberler göndermiştir.
(El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.III/142) İnsan aklı Tevhide ulaştırsa da
nübüvveti (şeriatı) bilmede ve belirleme yeterli değildir. Şayet İnsan aklı nübüvveti
anlayacak yeterlilikte olsaydı bile nübüvvet yine gerekli olurdu. Çünkü Risalette,
insanların işini kolaylaştıran, onlara yol gösteren, yanlış yollara dikkat çeken, uyaran
ve hatırlatan faydalar vardır. Böylece insan nübüvvet sayesinde aklını daha iyi
143
kullanıp iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan daha rahat ayırt edebilmektedir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 231)
Maturidi’ye göre nübüvvetin ispatı iki kısımda incelenir. Birincisi,
peygamberlerin tavır ve davranışlarının en ufak bir şüpheye veya töhmete asla
müsaade etmeyecek şekilde olmasıdır. Peygamberlerin bu vasıfları ise onların
hiçbirisinin eğitim vasıtasıyla ulaşamayacağı bir mükemmeliyettedir. Bu ise yüce bir
varlık olan Allah’ın izniyledir. İkincisi ise, peygamberlerin göstermiş oldukları
mucizelerdir. Bu mucizeler feraset ve maharet sınırlarını aşmış, eğitim ve öğretimle
gerçekleşecek bir şey olmaktan çıkmıştır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 236)
Ayrıca peygamberlerin bizatihi kendilerinde, Allah tarafından gönderildiklerini
kanıtlayan deliller vardır. Bunlar; peygamberlerin göstermiş olduğu mucizelerin
sihir, büyü, göz yanılgısı ve hayal ürünü olmaktan çok uzak olması, Allah elçilerinin
mucizesini peygamber olmayanların iddia edip gösterememesi, peygamberlerin hitap
ettiği toplulukların akıbetini önceden bildirmeleri, Bu mucizelerin eğitim-öğretim
yoluyla kazanılmaktan çok uzak olması, Allah elçilerinin nefislerine zor gelen şeyleri
üstlenip, kendilerine tabi olan insanlara da bunları tavsiye ve nasihat ile emretmeleri
ve peygamberlerin peygamberlik iddiaları için gerektiğinde canlarını bile tehlikeye
atmalarıdır. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 237)
Tüm peygamberler tevhid dini olan İslam’ı tebliğ edip, tevhidin aslının
bozulmaması için mücadele etmişlerdir. Peygambere iman konusunda onların arasını
ayırmak ve onların bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamakla gerçek manada
Allah’a iman etmek değildir. Bu bağlamda tevhidin son halkası olan Hz.
Muhammed’in nübüvvetini inkâr etmek, gerçek manada Allah’a iman edilmediğini
göstermekte ve mutlak hakikatle bağdaşmamaktadır.
I. Hz. Muhammed’in Nübüvveti
Hz. Muhammed Allah tarafından gönderilen peygamberlerin ve resullerin
sonuncusudur. Yüce Allah ilahi hakikati insanlığa son peygamber Hz. Muhammed
144
vasıtasıyla son kez bildirmiş, bu hakikati aklı ve nakli delillerle desteklemiş ve
kıyamete kadar değişmeden devam edecek şekilde kaim kılmıştır.
Maturidi nübüvveti ispat eden her delilin peygamberimizin peygamberliğini
de ispat ettiğini söyler. Yalnız peygamberimizin son peygamber olduğunu gösteren
başka mucizeler vardır ki, bunların en başında geleni ve en büyüğü Kur’an-ı
Kerimdir. (Işık, 1980, s. 122) Kur’anın kıyamete kadar ortaya çıkacak olaylara ve
ihtiyaçlara cevap vermesi, gayba ve ebediyete ait bilgiler vermesi, geçmiş semavi
kitaplarda belirtilen bilgileri bizlere haber vermesi mucizevî özeliklerinden
bazılarıdır. Özellikle Ehli Kitab helak endişesinden dolayı Hz. Peygamberi apaçık bir
şekilde inkâr edememiştir. Hatta peygamberimiz Yahudileri (Bakara, 2/94) ve
Hıristiyanları (Ali İmran, 3/61) haksız olan kahrolsun şeklinde mübahaleye çağırmış,
diğer din temsilcilerine de meydan okumuştur. Araf, 7/195 Yahudiler ve
Hıristiyanlar peygamberimizin tüm vasıflarını bildiklerinden dolayı bu dünyada onun
meydan okumasına karşı herhangi bir şey yapamamışlardır. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 239)
Rasulullahın fizyolojik ve psikolojik yapısında da onun nübüvvetinin hak
olduğunu gösteren bazı deliller vardır. Nesilden nesile geçen nur, sırtındaki nübüvvet
mührü, göğsünün yarılması, uzun boylularla bile yan yana gelse daha uzun
gözükmesi, asla puta tapanlardan olmaması, inkârcılara karşı tavırlarının açık ve net
olması, onlara yaranma, taviz ve tartışma gibi konulara girmemesi, yalan söyleyen
birisi olmaması, vb. şeyler inkârcıları aciz bırakmıştır. Ayrıca peygamberimizin
büyücü ve sihirbaz olduğunu iddia etmeleri de peygamberimizin nübüvvetinin ve
mucizelerinin büyüklüğünü göstermektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 240)
II. Hz. Muhammed’in Nübüvvetinin Delilleri
a) Kendi Şahsı İle İlgili Deliller
Hz. Muhammed’in nübüvvetinin ispatını kanıtlayan en önemli delilerden
birisi Hz. Muhammed’in kendi şahsiyeti ve kişiliğidir. Hz. Peygamber kitapları ve
böyle bir geleneği olmayan, eğitim ve öğretimin yaygın olmadığı bir toplum
içerisinde yetişmiştir. Kitap geleneği olmayan bir toplumda peygamberimizin kendi
145
kendine eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunması söz konusu olamaz. Ayrıca Hz.
Peygamber Okuma-yazma bilmeyen ümmi birisiydi. Böyle bir kişi kendi
okuyamadığı gibi, başkası tarafından naklolunanı da ezberleyemeyeceği için, kureyş
topluluğu peygamberimizin Kur’anı ezberlemesine hayret etmişlerdir. Bu da onun
Allah tarafından seçilip eğitilen bir peygamber olduğunu göstermektedir. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 259)
Hz. Muhammed’i görenlerin ve onunla birlikte olanların anlatışını dikkate
aldığımızda onun eşsiz ve mükemmel bir güzelliğe sahip olduğunu görürüz. Ayrıca
O’nun, herkesin düşmandan kaçtığı zamanda bile düşmanlarından kaçmaması,
kesinlikle güçlü devletlerin liderlerine ve kâfirlerin reislerine karşı yaranma politikası
izlememesi, (El-Maturidi E. M., 2002, s. 260) hiçbir ahlaki kötülükle anılmaması,
ona tabi olmayan kimseler tarafından bile kendisine güvenilen ve asla hiçbir şekilde
yalan söylemeyen bir kimse olarak tanınması, hiçbir kimseye karşı kendi nefsi için
intikam vb. duygular beslememesi, insanlara ve diğer yaratıklara karşı şefkatli ve
merhametli olması, cömert bir kişiliğe sahip olması, güç odaklarıyla sırf Allah rızası
için mücadele etmesi, davasında vazgeçilmesi şartıyla her türlü mevki ve makamın
teklif edilmesine rağmen dünya servetine aldırmaması, (Sad, 38/86) dünyaya fazla
değer vermemesi, Allah düşmanlarının kalbine korku salması, yapılacak tüm
korkulardan uzak olması gibi kişilik özellikleri onun şahsi olarak onun “Hatemül
Enbiya” olduğunu gösteren delillerindendir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 254-255)
Yine Peygamberimizin mübarek yüzlerinin ayın on dördü gibi parlak olması,
Miskten daha güzel bir kokuya sahip olması, kendisinden şeriatla ilgili herhangi bir
yanlış uygulamanın meydana gelmemesi, nefsi hiçbir menfaat beklentisinin
olmaması, ağzından herhangi kötü bir sözün asla çıkmaması, (Işık, 1980, s. 121)
eşsiz kişiliğinin ve örnekliğinin sonucu olarak ilk başta kendisine karşı amansız
düşman olup onun getirdiği mesaja karşı ayak direyip, inat edenler kısa bir zaman
sonra onun karşısında diz çöküp ona tabi olmak zorunda kalmaları Hz.
Muhammed’in son peygamber olduğu kanıtlayan özelliklerindendir. (Işık, 1980, s.
120)
146
b) Hissi Deliller
Hz. Muhammed’in risaletine delalet eden hususlardan bir diğeri de hissi
mucizelerdir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 256) Ayın ikiye bölünmesi, az olan
yemeği çoğaltıp bereketiyle birçok insanı doyurması, bir gecede Mescid-i Aksaya
gidip gelmesi, Parmaklarının arasından su fışkırtması, az bir su ile birçok kişinin
susuzluğunu gidermesi, taşın selam vermesi, kütüğün inlemesi vb. bunlara örnektir.
(Işık, 1980, s. 122) Kur’an-ı Kerim’de “Onlar ölümü asla temenni etmezler.”
(Altıntaş & Şahin, 2005) ayeti inince Yahudilerin ölümden korkması, Allah’ın onu
müşriklere karşı haklı çıkarması (Araf, 7/195) müşriklerin planlarını bilmesi, Hz.
Aliye isyan ederek, fitne ve fesad çıkaracak kimselerin öldürüleceğini önceden haber
vermesi, Kur’an bazı kimselerin cehennemlik olduklarını söylemesi (El-Maturidi E.
M., 2003b, s. 73) ve bu kişilerin de gerçekten küfür üzerine ölmeleri (El-Maturidi E.
M., 2002, s. 265) (Tevbe, 9/113) peygamberimizin son peygamber olduğunu
gösteren diğer örneklerdir. Ayrıca geçmiş ümmetlerin peygamberlerinden ve bu
peygamberler vasıtasıyla ümmetlerinden, Hz. Muhammed’in risaleti için söz
alınması ve ümmetler diliyle peygamberimizin müjdelenmesi onun Tevhid
halkasının son peygamberi olduğunu göstermektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
256)
c) Akli Deliller
Bir diğer delil ise akli mucizelerdir. Akli mucizelerden ilki ve en başta geleni
kendisine vahy edilen En Son İlahi Kitap Kur’an-ı Kerim’dir. (Işık, 1980, s. 122)
Çünkü Kur’an-ı Kerim’in bir benzerinin insan gücüyle oluşturulamayacak nitelikte
olduğunu beyan etmiş, Kur’an Hz. Muhammed’in kendi sözüdür, onu kendisi
uyduruyor diyenlere de yine Kur’an kendisi meydan okumuştur. (Bakara, 2/23) (ElMaturidi E. M., 2002, s. 260) Araplar, Belagat ve Fesahat da çok ileri gitmelerine
rağmen ve de söz sanatını çok iyi bilmelerine karşın K.Kerim’in söz sanatı, belagati
ve fesahati karşısında aciz kalmışlardır. K.Kerim’in üslubunun akıcı, söz diziminin
ise mükemmel olması, Arapların, şiir ve hutbelerde kullandığı fesahatin ve akıcılığın
ötesinde bir üslup ve metot arz etmesi, Kur’anın yaratılmışların gücünü aşan bir
147
özellikte olduğunu, onun anlam ve mahiyetini edebi ilimlerde derinlik kazanan
kişilerin anlayabileceğini göstermektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 257) Yine
Kur’anın, yaratıcı ve evrenle olan mükemmel ilişkisi ve Kur’anın geldiği toplumda
bu mükemmel düzenin istidlallerini ortaya koyabilecek bir kimsenin bulunmaması da
ayrı bir akli delildir Ayrıca Kur’an-ı Kerim gelmiş geçmiş tüm peygamberlerden ve
gönderildikleri milletlerden ve onların durumlarından o güne kadar hiçbir kimsenin
bilmediği birçok bilgiyi bizlere haber vermiştir. (Işık, 1980, s. 125) Kur’anın geçmiş
ümmetler hakkında bilgiler vermesi ve gelecek hakkında da verdiği haberler,
Kur’anın yüce bir kaynaktan geldiğini, Hz. Muhammed’in de “Hak Bir Peygamber”
olduğunu gösteren akli Mucizelerdendir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 257)
İmam Maturidi’ye göre, akli delillerden bir diğeri de Hz. Muhammed’in
önceden haber verdiği hususların zamanı gelince gerçekleşmiş olmasıdır. Bu bilgiler
ise sadece Allah’ın izniyle olmaktadır. İnsanın çabası ve gayreti buna erişemez. (ElMaturidi E. M., 2002, s. 263) Nübüvveti kanıtlayan akli delillerden bir tanesi de
Allah’ın Hz. Muhammed’i destekleyeceğine dair vaadidir. Bu vaat diğer
peygamberlerin hepsine olan vaadinin gerçekleşmesidir. (El-Maturidi E. M., 2002, s.
262)
Hz. Muhammed kendisine insanlığın ihtiyacının en fazla bir dönemde
gönderilmesi, (Maide, 3/19) Gönderildiği toplumun bir peygamber temenni etmesi,
(Taha, 20/134) Peygamberliğinin İnsanlar için en belirgin ve en bilinen bir şehir olan
Mekke’de zuhur etmesi, (Şura, 42/7) Hz. Muhammed’in gönderildiği kavim ve
ortamdan hareketle onun Son Hak peygamber olduğuna delildir. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 258)
Hz. Peygamber ayrıca Kendi getirdiği dinin akıl ve mantık açısından en
güzel din olduğunu idrak etmeleri için, inkârcıları diğer dinleri inceleyip araştırmaya
davet etmiştir. Bu da İslam dininin Akıl ve Mantık açısından Üstün bir din olduğunu
göstermektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 261)
Maturidi’ye göre Allahü Teâlâ Hz. Muhammed’in şair, sihirbaz ve yalancı
olmadığını peygamberimiz vasıtasıyla inkârcılara açıklamıştır. Bu açıklama ile
inkârcılar, peygamberimizin göstermiş olduğu mucizelerin; şair, kâhin ve
148
sihirbazların yaptığına benzer bir şey olmadığını ve emin bir insan olduğunu
anlamışlardır. Allah’ın aynı şekilde Hz. Muhammed’e yardım edeceğini ve zafer
kazanacağını haber verince müşrikler peygamberimizin yaptığı şeylerin sihir ve
kâhinlikle ilgili değil de, bunun Allah’tan gelen vahiyle olduğunu bilmişler, fakat
inat edip kibirlenerek iman etmemişlerdir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.IV/291) Sihirbazların ve kâhinlerin yaptığı çoğu şeyler yalan, aldatmaca, şüphe ve
zanna dayanan benzetme ve hayal ürünü olan bilgilerdir. Oysa peygamberlerin vahiy
yoluyla insanlara sunduğu bilgiler melekler tarafından getirilmektedir. Meleklerinde
doğru ve gerçek dışında bilgiler getirmesi mümkün değildir. (El-Maturidi E. M.,
2002, s. 264) Bu açıdan Kur’an kendisine has söz dizimiyle şiirden, içerdiği muhteva
ve konularıyla da kehanetten daha üstündür. Bu da onun bir beşer kelamı olmadığını
açıkça göstermektedir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 261) Tüm bunlar Kur’anın ilahi
bir hakikat, Hz. Muhammed’in hak bir peygamber ve İslam dininin de Tevhid
dininin son halkası olduğunu göstermektedir.
Hz. Muhammed’in nübüvvetinin delilerinden bir tanesi de kendisinden önce
gelen peygamberlerin, peygamberimizin risaletini kabul edip, kendi kavimleri adına
da ona inanıp, ona dinini tebliğ etmede yardımcı olacaklarına dair Allah’a söz
verdiler. Çünkü tüm peygamberler ona iman ettiklerine ve kavimlerinin de şayet ona
yetişirlerse ona iman edeceklerine dair söz verdiler. Böylelikle Hz. Muhammed’in
peygamberliğine inananlar, nasıl görmedikleri halde gönderilmiş peygamberlerin
tamamına iman ettilerse; diğer tüm peygamber ve ümmetler de peygamberimizi
görmeden ve onun zamanına erişmeden ona iman etmişlerdir. Bu da tevhidin tek ve
bir olduğunu, bir zincir halkası şeklinde süre geldiğini, imanın ise kayıtsız şartsız ve
bir bütün halinde hepsine inanmakla gerçekleşmiş olduğuna kanıttır. (El-Maturidi E.
M., 2005-2009, s. cII/348-349)
Kur’anda zikredilen Hz. İbrahim’in kıssasında peygamberimizin risaletine
delil vardır. Çünkü Hz. İbrahim’in kıssası Mekke’de doğup, büyüyen, Mekke’den
ayrılmayan, Mekke dışından hiçbir kimseyle görüşmeyen peygamberimiz için gaybi
bir meseledir. Peygamberimiz okuma yazma da bilmiyordu. Üstelik de Arap
toplumunda da bu kıssa ile ilgili herhangi bir bilgi mevcut değildi. Ne puta tapanların
149
ne de Yahudilerin ve Hıristiyanların Allah’ın birliğini peygamberimize öğretme
durumu da yoktur. İşte bu ve benzeri haberleri peygamberimizin bizlere bildirmesi,
onun vahyin diliyle konuştuğunu ve risaletini kanıtlamaktadır. (El-Maturidi E. M.,
M.2004, H.1425, s. c.II/138-139)
Maturidi’ye göre Peygamberimiz Hz. Muhammed Ehli kitabın sadece kendi
önderleri tarafından bilinen ve kitaplarında mevcut olan bilgileri onlara haber
vermiştir. Öyleki Ehli kitabın Peygamberimizin ve ümmetinin vasfını gizlemelerini
Allah ve Rasulünden başkası bilmiyordu. Onlar da sırları bu tahrifatı kimseye
açıklamıyorlardı. Onlara niçin hakkı gizledikleri sorulduğunda, ne zaman hakkı
gizledik dememeleri hakkı bilip gizlediklerine delildir. (El-Maturidi E. M., 20052009, s. c.II/334) Bunu ise bütün sırlara vakıf olan Allah peygamberi aracılığıyla
ortaya çıkarmıştır. Bu ise Hz. Muhammed’in risaletinin delillerindendir. (El-Maturidi
E. M., 2005-2009, s. c.II/330)
Peygamberimizin yaşadığı dönemde veya kendisinden önceki peygamberlerin
yaşadığı dönemde, gerek Ehli kitap gerekse münafıklar hakkında olsun gizli birçok
bilgiyi Allah’ın bildirmesiyle insanlığa açıklaması onun Allah katından ilahi mesaj
aldığını ve Allah’ın insanlığa göndermiş olduğu son elçi olduğunun kanıtıdır.
III.
Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin Evrenselliği
Peygamberimiz tüm insanlığa gönderilmiş olup, Allah tarafından kendisine
kesin zafer vaat edilmiştir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 262) “Şüphesiz
peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik
edecekleri günde yardım ederiz.” (Mü’min, 40/51)
Hz. Muhammed, kendisinden önceki peygamberlerin aksine tüm insanlara ve
cinlere gönderilmiş bir peygamberdir. Cinler dâhil tüm aklı başında varlıkların ona
iman etmesi zorunludur. Yani o beyaz, siyah, esmer, kırmızı tüm insanlara
gönderilmiştir. (Işık, 1980, s. 126) Hatta bu konuda “Ben siyah ve beyaza
gönderildim.” (Müslim, Mesacid/3, Buhari, Salât/56) (Canan, 1991-1994, s.
c.12/380-1381)
şeklindeki Peygamberimizin hadisi de buna delildir. Diğer
150
peygamberlerin tamamı özel kavimlere, bir beldeye, köye veya sınırlı bir bölgeye
gönderilmiştir. Peygamberimizin risaletinin yeryüzünün her tarafına yayılması onun
tüm insanlığa gönderildiğinin delilidir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s.
c.II/56) Hz. Muhammed son peygamber olup kıyamete kadar ondan başka hiçbir
peygamber de gönderilmeyecektir. (Işık, 1980, s. 126)
Hz.
Muhammed’in
gelmesiyle
tüm
dinlerin
hükümleri
yürürlükten
kaldırılmıştır. Hz. peygamberin risaleti tüm insanları hatta cinleri de kapsayacak
şekilde olup ondan başka hiçbir peygamber gelmeyeceği için onun şeriatı kıyamete
kadar yürürlükte kalacak tek şeriat olacaktır. (Işık, 1980, s. 127)
Her insan bulunduğu zamanda muhakkak ilahi emir ve yasaklarla muhatap
olmuştur. Nitekim vahiy kendi döneminde gelsin ya da gelmesin fark etmez. Bundan
dolayı şu dönemde yaşayan herkes, Hz. Muhammed’e (a.s) gelen emir ve yasaklara
uymakla sorumludur. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 164)
Sonuç olarak Hz. Muhammed’in son peygamber olması, evrensel bir
peygamber olması, ümmetinin diğer ümmetlerden üstün olması, getirdiği dinin
kıyamete kadar sürecek tek ilahi hakikat olması gibi özellikler onun hak ve gerçek
bir peygamber olduğunu diğer peygamberlerden de üstün olduğunu göstermektedir.
IV.
Hz. Muhammed’in Üstünlüğü
Peygamberimiz Hz.
Muhammed’i diğer
peygamberlerden üstün
ve
mükemmel kılan bazı özellikler vardır. Bu özelliklerin başında ise tevhid halkasının
son peygamberi olması gelmektedir. Bunun dışında yine Hz. Muhammed’in
risaletinin kıyamete kadar devam edecek olması, tüm insanlara ve cinlere gönderilen
bir peygamber olması peygamberimizin diğer peygamberlerden üstün olduğunu,
risaletinin ise hak, gerçek ve evrensel bir karakterde olduğunu göstermektedir.
Maturidi’ye göre peygamberler için kullanılan bazı isimler ve sıfatlar bir
peygamberin
diğer
peygamberden
üstün
olduğunu
gösteren
delillerdendir.
Peygamberlere bu isimler sırf onların derece bakımından yüceliklerini ifade etmek
için verilmiştir. (Özcan, 1999, s. 104) Maturidi’ye göre peygamberlerin birbirine
151
üstünlüğü sadece isimler veya sıfatlarla sınırlı olmayıp onların gönderilmiş oldukları
topluluklara sunmuş oldukları delillerle de ilgilidir. Ayrıca sadece insanlara mı yoksa
hem insanlara hem cinlere mi gönderilmiş oldukları da peygamberlerin birbirine olan
üstünlük sebeplerindendir. Hz. Muhammed’in insanlara ve cinlere rahmet olarak
gönderilmesi onun üstün özelliklerindendir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.IX/334) Hz. İbrahim ve Hz. Musa sunduğu deliller açısından, Hz Muhammed de
hem cinlere hem insanlara gönderilme açısından üstündür. (Özcan, 1999, s. 105)
Peygamberlerin birbirlerine olan üstünlüğü kişiliklerinden kaynaklanan
özellikler değildir. Çünkü her peygamber Allah tarafından kendisine verilen tebliğ
etme vazifesini hakkıyla yerine getirmiştir. Allah’ın elçileri olma açısından bir
üstünlükleri söz konusu değildir. Maturidi’ye göre üstünlük, peygamberlerin
görevlerinin önemi ve kapsamı dolayısıyla kendilerine verilen hak, yetki ve ayrıcalık
değişikliğinden kaynaklanmaktadır. (Işık, 1980, s. 116) Bazı peygamberler Allah’la
konuşma ayrıcalığına sahip olmuş, (Nisa, 4/164) Bazılarını Allah kendisine dostHalil- edinmiş, (Nisa, 4/125) Bazılarının emrine ise rüzgâr ve kuşlar verilmiştir. (
Sad, 38/36) Yine Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın kavimleriyle olan sürekli ve büyük
mücadeleleri, onlarla yaptıkları büyük tartışmalarda onları mağlup etmek için, son
derece güçlü ve etkili delillerle desteklenmiş olmaları, (Yusuf, 12/21,56 ) Bazısının
yalnızca insanlara, bazısının hem cinlere hem de insanlara, bazısının sadece bir
gruba, bazısının da özel insanlara gönderilmesi peygamberlerin birbirlerine olan
üstünlüklerindendir. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. 51a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi
E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/212)
Maturidi’ye göre Hz. Muhammed diğer peygamberlerden üstündür. Çünkü
Allah Kur’an-ı Kerim’de diğer peygamberlere nübüvvet ve risalet ismini eklemeden,
(El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.XIV/46-47) ebeveynlerinin kendilerine verdiği
yaratılıştaki isimlerle “Ey Musa”, “Ey Nuh”, “Ey Lut” gibi hitap ederken, sadece Hz
Muhammed’e “Ey Rasul” ”Ey Nebi” şeklinde Risalet ve Nübüvvet ismiyle hitap
etmiştir. (El-Maturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 146a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi
E. M., M.2004, H.1425, s. c.II/39)
152
Ayrıca bir üstünlük de O’nun ümmetinin diğer ümmetlerden üstün
kılınmasıdır. Burada Hz. Muhammed’in ümmetine “Ey iman edenler”, “Ey
Mü’minler” gibi ifadeler kullanılırken, diğer ümmetler için “Ey Âdemoğulları!”,
“Ey İsrailoğulları!” gibi ifadeler kullanılmıştır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s.
c.XIV/46-47) Bu da Hz. Muhammed’in ümmetinin üstünlüğünü göstermektedir.
Ayrıca diğer peygamberlerin nübüvveti ve risaleti sona erdiği halde Hz
Muhammed’in risaleti ve nübüvveti devam etmektedir. Bu gibi özellikler Hz.
Muhammed’in diğer peygamberlerden ve nebilerden, ümmetinin de diğer
ümmetlerden üstün olduğunu göstermektedir. (Özcan, 1999, s. 106)
Maturidi’ye göre Hz. Muhammed’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu
gösteren özelliklerden bir tanesi de Allah’ın O’nun ümmetini insanların içinden
çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak tanımlamasıdır. Bunu ise iki sebeple açıklar.
Birincisi, İslam ümmetinin geçmiş ümmetlerin dillerinde ve kitaplarında hayırlı
ümmet olarak anılmalarıdır ki Tevrat ve İncil’de en son “Muhammed ümmeti” diye
bir ümmet gelecek, “O, en hayırlı ümmettir” denilmiştir. İkincisi ise önceki
ümmetlerin peygamberlerin bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederken, İslam
ümmetinin ise ayrım yapmadan hepsine inanmasıdır. Ayrıca İmam Maturidi Hayırlı
Ümmet olmanın vasfının ise; iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak olduğunu
belirtmiştir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425, s. c.I/299)
Hz. Muhammed’in üstün özeliklerinden bir tanesi de kendisinden önceki
peygamberler tarafından ümmetlerine müjdelenmiş olmasıdır. Özellikle Hz. İsa,
İsrail oğullarına “Kıyamete Yakın” bir zamanda ismi “Ahmed” olan Tevratı
doğrulayan ve kendisini tasdik eden bir peygamberin geleceğini müjdelemiştir. (ElMaturidi E. M., TRS-TSMK, No:180, s. 704b-705a) Ayc. Bkz. (El-Maturidi E. M.,
Te'vilatü Ehlissünne, M.2004, H.1425, s. c.IV/118-119)
Allah’ın Hz. peygambere vermiş olduğu en büyük nimetlerden birisi de
Ahirette günah işleyen Mü’min günahkârların tüm ümitlerini yitirdikleri ve
kendilerine bir şefaatçi ve yardımcı aradıkları sırada Allah’ın izniyle onlara şefaat
etmesidir. (Işık, 1980, s. 131) Maturidi’ye göre büyük günah işleyenler Müslüman
olup bütün iman vasıflarını taşıyıp, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktadırlar.
153
Bundan dolayı da peygamberimiz Allah’ın izniyle onlara şefaat edecektir. Bu da
peygamberimizin üstün özelliklerinden bir tanesidir. (Işık, 1980, s. 132)
F-İMAM MATURİDİ’NİN ÇAĞIMIZ AÇISINDAN DEĞERİ
Özelde dini tekelcilik daha genelde ise dini çeşitlilik tartışmaları bağlamında
düşüncelerini okumaya çalıştığımız İmam Maturidi’nin en temel özelliği evrensel bir
İslam tanımını kabul etmesidir. Bu yüzden o dinin temel ilkelerine vurgu yapmış,
olgudan hareket ederek bunların üzerine sistematik aklı koymuştur.
Maturidi Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e gelen vahiylerin ve dinlerin
hepsinin aslının ve özünün Tevhid olduğunu, İslam dininin ise bu geleneğin son
halkası olduğunu vurgulamış, İslam dininin evrenselliğini ortaya koymuştur. İmam
Maturidi ulûhiyet konusuna büyük önem vermiş ve hak din ile ulûhiyet kavramını
birbirinin gerektiren ve birbirini tamamlayan iki kavram olarak ifade etmiştir.
Maturidi doğru bir ulûhiyet tasavvuru için vahiyle sıkı bir irtibat içerisinde olunması
gerektiğini önemle vurgulamıştır. (Özcan, 1999, s. 15) Tüm peygamberler insanlara
Tevhidi anlatmak ve Allah’a kulluk etmeye çağırmışlardır. Lakin onların şeriatları ve
hükümleri birbirinden farklı olmuştur. Şeriatların farklılık arz etmesi Tevhid dinine
herhangi bir zarar vermemiştir. Allah peygamberlere istisnasız olarak Tevhid dini
vasiyet etmiştir. Te’vilat’ta Maturidi buna en açıklayıcı olarak Hz. Nuh’un şeriatını
değil de dinini vasiyet etmesini örnek gösterir. (El-Maturidi E. M., M.2004, H.1425,
s. c.IV/398-399)
Maturidi, dinin öğrenilmesi konusunda ilke olarak başvurulacak iki bilgi
kaynağından yararlanmanın kaçınılmaz olduğuna işaret eder. Bunlardan biri akıl,
diğeri de nakildir. Ona göre toplumların farklı din anlayışlarına sahip bulunduğu,
bunun yanında her bir grubun kendi anlayışının isabetli, diğerinin ise batıl olduğu
yönünde bir kanaat taşıdığı ve bu kanaatin atalarından kendilerine intikal ettiği
hususu inkâr edilemeyecek sosyolojik bir gerçektir. (El-Maturidi E. M., 2002, s. 3-4)
Maturidi insanın inanç ve duygu dünyasını ifade eden Kalb kavramı ile Akıl
arasında bir ilişki kurar. Maturidi’ye göre Kalb İmanın nuru ile düşünen, her türlü
kötü düşünceden temizlenmiş akıldan kinaye olarak kullanılmaktadır. Akıl bilgiye
154
ulaşmada çok değerli olmasına rağmen, güç açısından sınırlı olup mutlak değildir.
(Özdeş, 2006, s. 246) Çünkü akıl ilk önce duyu organlarının vereceği bilgilere göre
karar verir. Ayrıca insanın İhtirasları, kötü duyguları ve şehvetleri onun tefekkür
dünyasını sınırlamakta, insanların doğru ve sağlıklı bir akıl yürütme yapmalarına
engel olmaktadır. (El-Maturidi E. M., 2005-2009, s. c.II/266-270)
Maturidi’nin İslam düşüncesine en önemli katkılarından birisi de bilgi
teorisidir. Maturidi’nin bilgi teorisinde Epistemolojiye kazandırmış olduğu en önemli
şey ise Haberi de bir bilgi kaynağı kabul ederek, vahiyle gelen bilginin bir bilgi
kaynağı olduğunu saptamış olmasıdır. (Atay, 2006, s. 175)
Maturidi insan iradesine önem vermiş, insanın gerçek anlamda fiil ve
davranışlarında hür ve özgür olduğunu vurgulamıştır. Bu hürriyet ve onun getirmiş
olduğu sorumluluk bilinci insana her şeyin bilgisini öğrenerek ilmi elde etmesini ve
sonucunda da medeniyet inşa etmesini sağlamıştır. Bilginin oluşması ve gelişmesi;
İslam kültür ve medeniyetinin oluşmasında çok önemlidir. İslam dünyasında
maturidi gibi düşünürler ihmal edildiği için hür düşünce yerine ezberciliğe yönelme
başlamış bunun sonucunda da İslam düşünce dünyasında; Bilimde, düşüncede ve
kültürde muhtelif düşüncelerin yok sayılmasıyla birlikte sürekli bir tekrar ve
donuklaşma baş göstermiştir. (Atay, 2006, s. 174-175)
İmam Mansur El-Maturidi, İslam dünyasının birçok gelişme ve değişmelere
sahne olduğu, farklı mezhep ve fırkaların faaliyet gösterdiği ve pek çok siyasi ve
fikri mücadelenin yaşandığı bir dönemde ve coğrafya da yaşamış olmasına rağmen
kendine özgü metod ve yorumlarıyla, İslam ilim ve tefekkürünün gelişimine ve İslam
akidesinin sistemleşmesine yapmış olduğu katkılar O’nu çağımız açısından
tartışılmaya değer bir fikir adamı olarak karşımıza çıkarmaktadır. (Özdeş, 2006, s.
243)
Maturidi yaşadığı dönemde birçok farklı siyasi, felsefi ve gnostik ekollerin
çatışma ve bunalım yarattığı bir dönemde akıl ve vahiy arasında dengeli bir din
anlayışı ortaya koymaya çalışmıştır. Aklı dini bilginin elde edilmesinde en güvenilir
kaynaklardan biri olarak kabul etmiştir. O, Kitabü’t Tevhid’de görüldüğü kadarıyla
155
İnsan bilgisinin kaynaklarını ele alarak analiz eden ilk Müslüman düşünürdür.
(Kutlu, 2006, s. 51) O’nun düşüncesi çerçevesinde oluşturduğu kavramlar ve yaptığı
yorumlar kendisinden sonraki ilham kaynağı olmuş ve Ehli Sünnet teolojisinin
oluşmasına zemin hazırlamış ve Çağdaş araştırmacılar tarafından Liberal Ehlisünnet
teolojisinin veya Spekülatif teolojinin kurucusu olarak görülmüştür.(Kutlu, 2006, s.
51-52)
Maturidi’nin Kitabu’t Tevhid ve Te’vilatül Kur’an adlı eserleri Türk din
anlayışı ve düşünce tarihi açısından çok önemlidir. Çünkü onun bu eserleriyle
birlikte akılcılık ve hoşgörü Türk din anlayışının temel taşları olmuştur. Türk
toplulukları içerisinde Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi-ı veli, Yunus Emre gibi büyük
Türk mutasavvıflarının yetişmesinde, Şii-İsmaîlî fikirlerin etkisiz kılınarak Türklerin
Hanefi- Maturidi din anlayışı etrafında toplanmasında ve Selçuklu-Osmanlı adıyla
bilinen büyük Türk devletlerinin kurulmasında onun düşünce ve fikirlerinin önemi
büyüktür. (Kutlu, 2006, s. 52)
Maturidinin dîni, îtikâdi ve diğer görüş ve düşünceleri günümüz dünyasında
karşılaşılan birçok problemin çözümünde çıkış yolu olarak gözükmektedir. Bu
bağlamda Maturidi ve onun oluşturduğu düşünce sisteminin Müslümanlar tarafından
yeniden okunup değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle Batı medeniyeti ve
modernite karşısında Müslümanların önüne iki seçenek bulunmaktadır. Bunlardan
birincisi Batı medeniyetini taklit etmek, ikincisi ise tek hakikat ve kurtuluş olan
gerçek Müslümanlık yolunu seçmektir. Birinciyi seçerse kendini oyalamak ve oyun
oynamaktan başka bir iş yapmaz. Şayet ikinci yolu seçerse işte o zaman kendi
geçmişiyle ve kudretiyle canlı bir geleceğe doğru yol alacaktır. Bu yol ise kurtuluş
bekleyen milyonlarca insanın imanını kurtaracak tek kurtuluş yoludur. Bu yol
Maturidi ve onun düşünce sistemi sayesinde kendi inancına ve tarihine güvenip
onunla birleşen atalarımızın inşa ettiği büyük medeniyetlerin sırrında gizlidir. (Esed,
2001, s. 78) Bu ise kendimize olan güven duygusunu yenilemekten geçmektedir.
(Esed, 2001, s. 107)
Sonuç olarak söylemek gerekirse, İslam düşüncesinde önemli bir mihenk taşı
olan İmam Maturidi’nin asırlar öncesinden insanlığa sunduğu fikirler hala tazeliğini
156
korumakta, bu manada insanlık ve İslam âlemine yol göstererek adeta rehberlik
etmektedir. İmam Maturidi’nin akıl, mantık ve deliller çerçevesinde sunmuş olduğu
fikir ve düşünceler, günümüz modern dünyasında insanlığın çözüm beklediği birçok
meseleye çözüm üretmek için önemsenmesi gereken bir noktada durmaktadır.
157
SONUÇ
Bu çalışmamızda farklı dini geleneklerin mevcut şartlarda birbiri ile zıt
gözüken hakikat, doğruluk ve kurtarıcılık iddialarının İslam düşüncesi bağlamında
İmam Maturidi örneği üzerinden incelenmeye çalışılmıştır.
Dini tekelciliği kısaca her inancın kendisini hak, doğru, üstün ve kurtarıcı
olarak görmesi şeklinde tanımlayabiliriz. Her inancının kendi varlığını devam
ettirebilmesi ve müntesiplerince gelecek nesillere aktarılabilmesi için kendisini
üstün, hak ve doğru görmesi kaçınılmazdır. Çünkü her dini inançlar müntesiplerini
rölâtivist değil, kesin ilkelerle kendisine bağlamak ister. Burada önemli olan bir
inancın kendisini hak, doğru ve kurtarıcı olarak görmesi değil, kendi dışındaki
inançları yanlış ev sapkın görmesidir. Dışlayıcı, tekelci, partikülarist ve eritimci dini
tekelcilik ve dini dışlayıcılık ile İslam’ın son ve hak din olduğu tezi aynı anlamsal ve
sosyolojik bağlamı bulunan dir durum değildir.
Çünkü İslam son ve hak din
olduğunu tevhid eksenli bir dini mutlaklıktan almaktadır.
Her paradigma ötekine göre mutlak olarak tekelci yada dışlayıcı bir karakter
arz eder. Çünkü her doğruluk iddiasında bulunan dini gelenek aynı zamanda
diğerinin de yanlış olduğunu iddia etmektedir. Özellikle son yıllarda dini çeşitlilik
bağlamında tartışılan dini çoğulculuk mutlak doğru ve başka türlü düşünmeye izin
vermeyen ve tüm dinleri eşit seviyeye indirgeyen yapısı itibariyle çağdaş bir dini
dışlayıcılık paradigması görüntüsü vermektedir.
Batı dünyasında anlaşılan ve sosyolojik bağlamda kurtarıcılık, doğruluk,
üstünlük, biriciklik gibi temel argümanlar dikkate alındığında İslam düşüncesinde bu
anlayışın Batı düşüncesinde olduğu gibi tamamen olumsuz ve indirgemeci bir tabirle
ifade edilmesi yerine teolojik manada Tevhid kaynaklı dini hakikat ve dini mutlaklık
gibi terimlerin kullanılması daha doğru olacaktır.
Konuyu vahiy merkezinde değerlendirecek olursak İslam ile diğer dinler
açısından büyük bir farklılık vardır. Hıristiyanlık kişi merkezli bir vahiy anlayışına
sahip iken, İslam önermesel bir vahiy anlayışına sahiptir. Hıristiyanlık kişi merkezli
vahiy anlayışına sahip olduğu için doğruluk, mutlaklık ve hakikat iddiası
158
kurumsaldır. Mesajını kilise vasıtasıyla sunduğu için kurumsaldır. Bu da seküler ve
dünyevi bir karakter arz etmektedir. Hıristiyanlık kurtarıcılığını İsa mesihten
almaktadır. Tanrıya değil kişiye bağlıdır. İsa Mesih hem kendisi kurtarıcı hem de
kiliseler onun adına kurtarıcıdır. İslam dininde kurtuluş ise önermesel vahiy anlayışı
nedeniyle ilahidir. Doğrudan Allah’ın vaadine dayanmaktadır. Hiç bir kişi ve kurum
bu yetkiye sahip değildir. Bunun sonunda da İslam dininde dini tekelcilik tevhid
merkezli dini mutlaklık şeklinde tezahür eder, dini eritimci, dışlayıcı ve partikülarist
bir karakter arz etmez.
Bu bağlamda semavi dinlerin kurtarıcılık ve mutlaklık iddiaları birbirinden
farklıdır. Yahudilik de etnik bir karakter arz edip, bir ırkın üstünlüğü merkezine
dayanan bir kurtarıcılıktır. Hıristiyanlık da ise kişi ve kurum merkezli bir kurtuluş
iddiası bulunmaktadır. Hatta kilise dışında kurtuluş yoktur şeklinde formülize
edilmiş zamanla bu kültürel dışlayıcılığa da dönüşmüştür. İslam dini ise Doğrudan
İlahi bir kurtuluş vaadine dayanıp, Önermesel vahiy anlayışından kaynaklanan bir
kurtuluş anlayışı söz konusudur. Ayrıca İslam dışındaki dinlerde kurtuluş dünyevi bir
karakter arz ederken, İslam dininde kurtuluş hem dünyevi hem de uhrevi bir karakter
arz ettiği için ilahidir. Öte yandan İslam mensuplarına göre İslam yeryüzünde
herhangi bir bozulmaya ve değişikliğe uğramayan tek ve yegâne dindir. İslam,
filozofların ortaya koyduğu felsefi bir düşünce sistemi değil, peygambere Allah
tarafından vahyedilmiş son ilahi dindir. Bundan dolayı da zamanın ve zeminin
değişmesi, fikirlerin gelişip farklılaşmasıyla İslam dininin inanç esasları ve akide
sisteminde herhangi bir değişikliğin meydana gelmesi mümkün değildir. Bu yüzden
İslam diğer dinler arasındaki tek, üstün ve yegâne din olma özelliğini muhafaza eder.
Diğer dinlerinde doğruluk ve hakikat sahibi olduklarını dile getirmek, bunlar
vasıtasıyla da İnsanların kurtuluşa ulaşabileceklerini iddia etmek yalnızca Allah’ın
hak olan dinini hafife almakla kalmayıp, diğer insanların ve dinlerin mensuplarının
da İslam dininden haberdar olmalarını engellemek gibi bir sonuç doğurur. Bu ise
Allah’ın ve peygamberin tüm Müslümanlara yüklemiş olduğu tebliğ vazifesini göz
ardı etmektir.
159
İmam Maturidi bu manada hiçbir dinin mutlak hakikati temsil etmeyerek
hepsinin eşit doğruluk ve kurtarıcılık iddiasına dayandığı dini çoğulculuk yerine,
mevcut dinler arasında yalnızca İslam dininin mutlak, hak ve kurtarıcılık
anlamındaki bir dini mutlaklığı savunmaktadır.
Çünkü Maturidi, tevhidcilik
anlamında mutlakçı ve hakikatçidir. Çünkü o hiçbir zaman Allah’ın birliği kulluğun
yalnızca ona yapılması ve Hz. Muhammed’in son peygamber olmasından hiçbir
zaman ödün vermemiştir.
İmam Maturidi’nin dini tekelcilik bağlamındaki İslamın doğruluk, hakikat ve
kurtuluş merkezli teolojik iddiasına tevhitçi anlayış ya da mutlaklık, diğer dinlerin
iddialarına ise hususiyetçilik ya da dışlayıcılık denilmesi daha doğru bir durumdur.
160
KAYNAKÇA
ACAR, Rahim. (2008). "Dini Çoğulculuğun İmkanı." Din Felsefesi Derneği
Konferansları (s. 1-16). İstanbul: Din Felsefesi Derneği-www.dfd.org.tr.
ADAM, Baki. (2008). İmam Hatip Liseleri Karşılaştırmalı Dinler Tarihi. İstanbul:
MEB Yayınları.
ADAM, Baki. (2007). "Yahudilik." Yaşayan Dünya Dinleri (Ed. Şinasi Gündüz)
içinde, (s. 205-278). Ankara: İSAM Diyanet Vakfı Yayınları .
ADAM, Baki. (2002). Yahudilik ve Hıristiyanlık Açısından Diğer Dinler. İstanbul:
Pınar Yayınları.
AK,
Ahmet. (2009). "İmam Maturidi'nin Din Anlayışı." Genç Akademisyenler
İlahiyat Araştırmaları Sempozyumu (s. 265-280). İstanbul: Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları/İlmi Eserler Dizisi.
AKGÜL, Muhittin. (2001). "Ebu Mansur El-Maturidi ve Te'vilatül Kur'an." Sakarya
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (4), (57-67.)
ALBAYRAK, Mevlüt. (2007). Felsefe ve Din, Din Felsefesine Giriş. Ankara: Asil
Yayın Dağıtım Ltd.Şti.
ALPER, Hülya. (2009). İmam Maturidide Akıl-Vahiy İlişkisi. İstanbul: İz Yayıncılık.
ALTINTAŞ, Halil., & Şahin, Muzaffer. (2005). Kur’an-ı Kerim Meali. Ankara:
Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Başkanlığı.
ALTUNDAL, Aytunç. (2002). Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri. Ankara: Yeni
Avrasya Yayınları.
ARICAN, Musa Kazım. (2009). Dini Tekelcilik Din Felsefesi Açısından Bir
Çözümleme. Ankara: OTTO Yayınları.
ASLAN, Adnan. (1998). "Batı Perspektifinde Dini Çoğulculuk Meselesi." İslami
Araştırmalar Dergisi (2), 143-163.
ASLAN, Adnan. (2000). "Dini Çoğulculuk Meselesine Yeni Bir Yaklaşım." İslami
Araştırmalar Dergisi (4), 17-30.
ASLAN, Adnan. (2006). Dinler ve Hakikat J.Hick ve S.Hüseyin Nasr'ın Felsefesinde
Dini Çoğulculuk. İstanbul: İSAM yayınları.
161
ATAY, Hüseyin. (2006). "Ebu Mansur El-Maturidi ve Bilgi Kuramı." İmam
Maturidi ve Maturidilik Tarihi Arka Plan, Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve
Maturidilik Mezhebi (Düz.Sönmez Kutlu), İçinde (s. 173-175). Ankara:
Kitabiyat.
AYDIN, Mahmut. (2005a). "Dinsel Çoğulculuk Üzerine Bir Müslüman Mülahazası."
Yahudi, Hristiyan ve Müslüman perspektifinden Dinsel çoğulculuk ve
Mutlaklık İddiaları (Düz.Mahmut Aydın), içinde (s. 87-129). Ankara:
Ankara Okulu yayınları.
AYDIN, Mahmut. (2007). "Hıristiyanlık." Yaşayan Dünya Dinleri (Ed. Şinasi
Gündüz), içinde, (s. 77-205). Ankara: İSAM Diyanet Vakfı Yayınları.
AYDIN, Mahmut. (2005b). "Özgürlük Teolojisi Bağlamında Yeni Bir Teolojiye
Doğru." Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman Perspektifinden Dinsel
Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları (Düz. Mahmut Aydın,) içinde, (s. 279301). İstanbul: Ankara Okul Yayınları.
AYDIN, Mahmut. (2005c). "Paradigmanın Yeni Adı: Dinsel Çoğulculuk."
Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman Perspektifinden Dinsel Çoğulculuk ve
Mutlaklık İddiaları (Düz. Mahmut Aydın) içinde, (s. 15-51). Ankara:
Ankara Okulu Yayınları.
AYDIN, Mehmet S. (2001). Âlemden Allah’a. İstanbul: Ufuk Kitapları.
AYDIN, Mehmet S. (2002). Din Felsefesi. İzmir: İzmir İlahiyat Fakültesi Vakfı
Yayınları.
AYDIN, Mehmet S. (2000). İslam'ın Evrenselliği. İstanbul: Ufuk Kitapları.
BEBEK, Adil. (1998). Maturidi'de Günah Problemi. İstanbul: Rağbet Yayınları.
CANAN, İbrahim. (1991-1994). Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. (Düz. ve
Çev. İbrahim Canan) Ankara: Akçağ Yayınları.
CERRAHOĞLU, İsmail. (1997). Tefsir Usulü. Ankara: TDV yayınları.
COHN-SHERBOK, Dan. (2005). "Yahudilik ve Diğer İnançlar." Hıristiyan, Yahudi
ve Müslüman Perspektifinden Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları
(Düz. ve Çev. Mahmut Aydın.) içinde, ( s. 73-87). Ankara: Ankara Okulu
Yayınları.
ECE, Hüseyin K.. (2000). İslamın Temel Kavramları. İstanbul: Beyan Yayınları.
ELİADE, Mirce. & COULİANO, Ioan P. (1997). Dinler Tarihi Sözlüğü. (Çev.Ali
Erbaş,) İstanbul: İnsan Yayınları.
162
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (2003a). Kitabu't Tevhid. (Düz.Muhammed Aruçi &
Bekir Topaloğlu.) Ankara: İSAM YAYINLARI.
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (2002). Kitabü't-Tevhid Tercümesi. (Çev.Bekir
Topaloğlu,) Ankara: İSAM yayınları.
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (2005-2009). Te’vila'tül Kur’an.(Cilt,I-XIV)
(Düz.Bekir Topaloğlu,) İstanbul: İmam Ebu Hanife ve İmam Maturidi
Araştırma Vakfı, Acar Matbacılık.
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (M.2004, H.1425). Te'vilatü Ehlisünne (Cilt I-V).
(Düz.Fatıma Yusuf Eshami,) Beyrut/Lübnan: Müessetü'r Risale Neşriyat.
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (TRS-HSAK, No:40). Te'vilat'ül Kur'an. İstanbul:
Hacı Selim Ağa Kütüphanesi Nüshası No:40.
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (TRS-TSMK, No:180). Te'vilatül Kur'an. İstanbul:
TSMK Nüshası Medine Bölümü No:180.
EL-MATURİDİ, Ebu Mansur. (2003b). Te'vilatü'l-Kur'andan Tercümeler (Cilt:1).
(Çev.Bekir Topaloğlu,) İstanbul: İmam Ebu Hanife ve İmam Maturidi
Araştırma Vakfı Yayınları, Acar Matbacılık.
ERSOY, Mehmet Akif. (1992). Safahat. (Düz.Mustafa İsen & Orhan Okay,) Ankara:
D.İ.B. Yayınları.
ESED, Muhammed. (2001). Yoların Ayrılış Noktasında İslam. (Çev.Hayrettin
Karaman,) İstanbul: İz Yayıncılık.
FIĞLALI, Ethem Ruhi. (2001). Çağımızda İtikadî İslam Mezhepleri. İstanbul: Şa-To
İlahiyat Yayınları.
FİRESTONE, Reuven. (2004). Yahudiliği Anlamak-İbrahim'in(Avraam'ın)
Çocukları. (Çev.Çağlayan Kartal & Levent Erendağ) İstanbul: Gözlem
Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.
GARAUDY, Roger. (1998). 20.yy. Biyografisi / Garaudy’nin Felsefi Vasiyetleri.
(Çev.Ahmet Zeki Ünal,) Ankara: Fecr Yayınevi.
GÖLCÜK, Şerafettin. (2006). "Kelam İlmi Açısından Dinler Arası Diyalog."
Polemik Değil Diyalog içerisinde, (Ed.H. Karaman ) (s. 79-84). İstanbul:
Ufuk Kitap.
GÜNALTAY, Şemşettin. (1997). İslam Öncesi Araplar ve Dinleri. (Sad.M.Mahfuz
Söylemez & Mustafa Hizmetli,) Ankara: Ankara Okulu Yayınları.
163
GÜNAY, Ünver. (2000). Din Sosyolojisi. İstanbul: İnsan Yayınları.
GÜNDEM, Mehmet. (2000). Mehmet S. Aydın ile İçe Kritik Bakış Din-FelsefeLaiklik. İstanbul: İyi Adam Yayınları.
GÜNDÜZ, Şinasi. (2008). Hıristıyanlık. İstanbul: İSAM YAYINLARI.
GÜNDÜZ, Şinasi. (2007a). "İslam." Yaşayan Dünya Dinleri (Ed. Şinasi Gündüz)
içinde, (s. 37-77). Ankara: İSAM Diyanet Vakfı Yayınları.
GÜNDÜZ, Şinasi. (2007b). Misyonerlik. Ankara, (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları
).
GÜNDÜZ, Şinasi. (2001). Pavlus Hıristiyanlığın Mimarı. Ankara: Ankara Okulu
Yayınları/Özkan Matbacılık Birinci Baskı.
GÜNDÜZ, Şinasi. (2010). Yaşayan Dünya Dinleri. (Anadolu Üniversitesi
Komisyon), (s. 2-127). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.
GÜNER, Osman. (2001). "Hz. Peygamberin “Öteki”Ne Bakışı." İslam ve Öteki
Dinlerin Doğruluk/Kurtarıcılık ve Bir Arada Yaşama Sorunu (Ed. Cafer
Sadık Yaran) İçinde, (s. 217-285). İstanbul: Kaknüs yayınları.
HİCK, John. (2005). "Bizler Aynı Tanrıya mı İbadet Ediyoruz?" Yahudi, Hristiyan
ve Müslüman perspektifinden Dinsel çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları
(Çev. ve Düz. Mahmut Aydın) içinde (s. 215-235). Ankara: Ankara Okulu
Yayınları.
HİCK, John. (2005). "Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları." Yahudi Hristiyan
ve Müslüman Perspektifinden Dinsel çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları
(Düz. ve Çev. Mahmut Aydın.) içinde, (s. 51-73). Ankara: Ankara Okulu
Yayınları.
HİCK, John. (1997). "Hepsi Doğru Olduğunu İddia Eden Birçok İnanç." Klasik ve
Çağdaş Metinlerle Din Felsefesi Tarihsel ve Eleştirel Bir Yaklaşımla
Felsefe Din İlişkisi: Din Felsefesi Yapmanın Dört Farklı Yolu (Düz. ve Çev.
Cafer Sadık Yaran,) İçinde (s. 195-211). Samsun: Etüt Yayınları.
IŞIK, Kemal. (1980). Maturidi'nin Kelam Sisteminde İman, Allah ve Peygamberlik
Anlayışı. Ankara: Fütüvvet Yayınları.
JOHNSON, Keith E. (2006). "John Hiçk’in Çoğulcu Hipotezi ve Çatışan Hakikat
İddiaları." Dini Çoğulculuk- John Hick’in Düşünceleri Etrafında
Tartışmalar (Düz. ve Çev. Hüsnü Aydeniz &.Ruhattin Yazoğlu) İçinde, (s.
47-79). İstanbul: İz Yayıncılık.
164
JOHNSON, Keith E. (2006). "Karşılaştırmalı Dinler: Bütün Yollar Aynı Hedefe
Götürürler mi?" Dini Çoğulculuk- John Hick’in Düşünceleri Etrafında
Tartışmalar (Düz. ve Çev. Hüsnü Aydeniz &.Ruhattin Yazoğlu) İçinde, (s.
79-95). İstanbul: İz Yayıncılık.
KATAR, Mehmet. (2007, 20/4). İsrail Kavminin Seçilmişliği Üzerine Bir Araştırma.
İslami Araştırmalar Dergisi, (s.458-463.)
KILIÇ, Recep. (2004). Dini Anlamak Üzerine. İstanbul: Ötüken Yayınları.
KİTABI MUKADDES. (2006). Kitabı Mukaddes-Eski ve Yeni Ahit(Tevrat,
Zebur(Mezmurlar) ve İncil). İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi/Ohan
Matbacılık.
KOCAER, Abdullah Feyzi. (2003). Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih. Konya,
Kelebek Yayınları.
KOCAER, Abdullah Feyzi. (2005). Sahihi Müslim (Cilt:2). Konya: Hüner Yayınları.
KOÇAR, Musa. (2007/1). "Maturidi'nin Hıristiyanların Tanrı Anlayışına Yönelttiği
Eleştiriler." Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (18),
(s.15-26.)
KÖYLÜ, Mustafa. (2001). "Dinsel Dışlayıcılık." İslam ve Öteki Dinlerin Doğruluk,
Kurtarıcılık ve Bir Arada Yaşama Sorunu (Ed.Cafer Sadık Yaran,) içinde,
(s. 29-67). İstanbul: Kaknüs Yayınları.
KUTLU, Sönmez. (2006). "Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle Maturidi." İmam
Maturidi ve Maturidilik (Tarihî Arka Planı, Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve
Maturidilik Mezhebi) (Ed. Sönmez Kutlu) içinde, (s. 17-55). Ankara:
Kitabiyat.
MEVDUDİ. (1991). Kur'ana Göre Dört Terim. (Çev.Osman Cilacı & İsmail Kaya,)
İstanbul: Beyan Yayınları.
OKUYAN, Mehmet. & ÖZTÜRK, Mustafa. (2001). "Kur’an Verilerine Göre
“Öteki”nin Konumu." İslam ve Öteki Dinlerin Doğruluk/Kurtarıcılık ve Bir
Arada Yaşama Sorunu (Ed. Cafer Sadık Yaran) içinde, (s. 163-217).
İstanbul: Kaknüs yayınları.
ÖZCAN, Hanifi. (1999). Maturidide Dini Çoğulculuk. İstanbul: İFAV Yayınları.
ÖZDEŞ, Talip. (2006). "Maturidinin Te’vil Anlayışında Aklın Yeri." İmam Maturidi
ve Maturidilik Tarihi Arka Plan, Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve Maturidilik
Mezhebi (Ed.Sönmez Kutlu) içinde, (s. 243-257). Ankara: Kitabiyat.
165
ÖZEN, Şükrü. (2003). "Maturidi." T. D. Vakfı İslam Ansiklopedisi içinde, (Cilt 28, s.
147-150). Ankara: TDV Yayınları.
ÖZEN, Şükrü. (2006). "İmam Mansur El-Maturidi'nin Fıkıh Usulünün İnşası." İmam
Maturidi ve Maturidilik Tarihi Arka Plan, Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve
Maturidilik Mezhebi (Ed. Sönmez Kutlu) içinde, (s. 203-242). Ankara:
Kitabiyat Yayınları.
PETERSON, Michael. &HASKER, Wıllıam.& REICHENBACH, Bruce.&
BASINGER, Davıd. (2006). Akıl ve İnanç Din Felsefesine Giriş.
(Çev.Rahim Acar,) İstanbul: Küre Yayınları.
RAHMAN, Fazlur. (2000a). İslam. (Çev.Mehmet Dağ. & Mehmet Aydın.) Ankara:
Ankara Okulu Yayınları.
RAHMAN, Fazlur. (2000b). İslami Makaleler-1. (Çev.Adil Çiftçi) Ankara: Ankara
Okulu Yayınları.
RAHMAN, Fazlur. (2000c). İslami Makaleler-2. (Çev.Adil Çiftçi) Ankara: Ankara
Okulu Yayınları.
SARIKAYA, Saffet. (2010) "Maturidinin Din Anlayışında Hoşgörü." e-Makalat
Mezhep Araştırmaları , (Güz/2010-III/2). (s.145-164.)
SHAHAK, Israel. (2004). Yahudi Tarihi Yahudi Dini. (Çev.Ahmet Emin Dağ.)
İstanbul: Anka Yayınları.
ŞAHİN, Hasan. (1987). Maturidi’ye Göre Din. Kayseri: Yeni Matba Yayıncılık.
TOPALOĞLU, Bekir. (2003). "Maturidi'nin Kelama Dair Görüşleri". T. D. Vakfı
İslam Ansiklopedisi içerisinde, (Cilt 28, s. 147-150). Ankara: TDV
Yayınları.
TOPALOĞLU, Bekir. (2006). "Ebu Mansur El-Maturidinin Kelamî Görüşleri."
İmam Maturidi ve Maturidilik Tarihi Arka Plan, Hayatı, Eserleri, Fikirleri
ve Maturidilik Mezhebi (Ed. Sönmez Kutlu) İçinde, (s. 177-202). Ankara:
Kitabiyat.
TUNÇ, Cihat. (1990). "Maturidinin İman Anlayışı." Ebu Mansut Semerkandi
Kongresi (Ed.Hikmet Hulusi Köker) içinde, (s. 17-22). Kayseri/Erciyes
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hatice Bayraktar Kütüphanesi, Erciyes
Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayınları.
UYANIK, Mevlüt. (2001). Bilginin İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi.
Ankara: Ankara Okulu Yayınları .
166
WATT, W. Montgomery. (1997). İslam ve Modernlik. (Çev.Turan Koç,) İstanbul: İz
Yayınları.
YARAN, Cafer Sadık. (2002). Bilgelik Peşinde, Din Felsefesi Yazıları. Ankara:
Araştırma Yayınları.
YARAN, Cafer Sadık (2001). "Giriş." İslam ve Öteki Dinlerin Doğruluk/Kurtarıcılık
ve Bir Arada Yaşama Sorunu (Ed. Cafer Sadık Yaran) İçinde, (s. 9-29).
İstanbul: Kaknüs Yayınları.
YAVUZ, Yusuf Şevki. (2003). "Maturidiyye". T. D. Vakfı İslam Ansiklopedisi
içinde, (Cilt 28, s. 167-171). Ankara: TDV yayınları.
YAZICIOĞLU, M. Sait (2006). "Maturidi Kelam Ekolünün İki Büyük Siması:Ebu
Mansur Maturidi ve Ebul-Müin En-Nesefi." İmam Maturidi ve Maturidilik
Tarihî Arka Planı, Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve Maturidilik Mezhebi (Ed.
Sönmez Kutlu) içinde, (s. 155-172). Ankara: Kitabiyat.
YAZOĞLU, Ruhattin. & AYDENİZ, Hüsnü. (2006a). Dini Çoğulculuk John Hiçk'in
Düşüncesi Etrafında Tartışmalar. (Düz. ve Çev. Ruhattin Yazoğlu & Hüsnü
Aydeniz.) İstanbul: İz Yayıncılık.
YAZOĞLU, Ruhattin. & Aydeniz, Hüsnü. (2006b). "Giriş." dini çoğulculuk- John
Hick’in düşünceleri etrafında tartışmalar (Düz. ve Çev. Ruhattin Yazoğlu
& Hüsnü Aydeniz) içinde, (s. 7-27). İstanbul: İz Yayıncılık.
YEPREM, M. Saim (1997). İrade Hürriyeti ve İmam Maturidi. İstanbul: İFAV
Yayınları.
YEPREM, M. Saim (2000). Maturidi'nin Akide Risalesi ve Şerhi. İstanbul: İFAV
Yayınları.
YİTİK, Ali İhsan. (2007). "Budizm." Yaşayan Dünya Dinleri (Ed. Şinasi Gündüz)
içinde, (s. 307-357). Ankara: İSAM Diyanet Vakfı Yayınları.
YİTİK, Ali İhsan. (2007). "Hinduizm." Yaşayan dünya dinleri (Ed. Şinasi Gündüz)
içinde, (s. 277-305). Ankara: DİB Yayınları.
ZEHRA, Muhammed Ebu. (TRS). İslam'da İtikadi, Siyasi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi.
(Çev.Sıbgatullah Kaya,) Ankara: Anka Yayıncılık (Yeni Şafak Gazetesi
Kültür Armağanı) .
Download