mızraklı ilmihal`in itikadî açıdan tahlili

advertisement
1
T.C.
ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
TEMEL İSLAMİ BİLİMLER ANA BİLİM DALI
KELAM BİLİM DALI
MIZRAKLI İLMİHAL’İN İTİKADÎ
AÇIDAN TAHLİLİ
(YÜKSEK LİSANS TEZİ)
Saadettin MERDİN
Bursa 1999
Saadettin MERDİN
DANIŞMAN: Yrd.Doç.Dr.Tevfik YÜCEDOĞRU
Bursa 1999
ÖNSÖZ
‘Mızraklı İlmihal’ ismini çoğumuz duymuştur. Son iki yüzyılda onun kadar meşhur olan ilmihal
pek yoktur. Anadolu insanı dini bilgilerle ilk yüzyüze gelişinde
-ki genellikle bunlar ilmihal bilgileridir- onunla tanışmışlardır.
Günümüzde dahi hala resmi eğitim
kurumlarının dışında okutulmaya devam edilen önemli eserlerden biridir.
Mızraklı, geleneksel islamî ekollerin içimizde hala yaşamaya devam eden son temsilcilerinden biri.
Bundan dolayı, o geleneksel çizgi ile çağımızın nev-zuhur islamî ekollerin kırılma noktasında yeralmaktadır.
Mızraklı’yı tez konusu olarak almamızın ana gayesi de bu kırılma çizgisini daha iyi tebullur ettirmektir.
Onu itakâdi açıdan tahlil ederken bu arkaplanı gözönünde bulundurmaya çalıştık.
2
Çalışmamız esnasında henüz ‘ilmihal’ konusunda da yeterli –‘Yezîdî ve Caferi ilmihal’i dışında- tez
ve doktora çalışması yapılmadığını tesbit ettik. Halbuki İslam’ın pratiği sayılan, geniş halk kesimlerinin âcil
ihtiyacı olan, günümüz müslüman bireyin konumunu da dikkate alan çalışmalara olan ihtiyaç yadsınamaz.
Mızraklı’nın derkenarında yer alan irili-ufaklı altı kitabın toplamının ‘Mızraklı’yı oluşturduğu
düşünülürse bu sözkonusu altı kitabın da ayrıca incelenmesi gerekmektedir.
Çalışmamızın birinci bölümü Mızraklı’nın ve muhtevasının tanıtımına ayrıldı. İkinci bölümde ise
Mızraklı’nın tamamı taranarak, kitabın içinde dağınık olarak bulunan itikadî konular yenibaştan tasnif
edilerek, konuların kendi içinde bütünlüğü temin edilmeye ve daha sonra itikadî açıdan tahlil etmeye
çalıştık. İtikadımızın Mızraklı’daki yapısını ve bunun sıhhatini irdeledik.
Açık yüreklilikle itiraf etmeliyim ki, itikadi tek bir meselenin tekkiki mesela ‘kader, istitaat, ef’al-i
ibad vs. gibi belli başlı bir çalışma konusu olduğundan, bir ilmihal kitabında yer alan tüm konuların
tahlilinden sonra doğrusunun ortaya konulma işlemi bir tez konusunun değil, ancak yüzlerce araştırma ve
incelemenin semeresi olabileceği gerçeğiyle yüz yüze geldim.
Bu nedenle çalışmamızda ‘doğrunun
tesbitinden çok’ yanlışa işaret etmekle iktifa ettim.
Çalışmak bizden, tevfik Allah’tandır.
Saadettin MERDİN
19.09.1999
Çan/Çanakkale
İÇİNDEKİLER
3
Önsöz........................................................................................................... I,II
İçindekiler....................................................................................................III,IV
GİRİŞ
A. İLMİHAL GELENEĞİ............................................................ 1
B. İLMİHAL TANIMI................................................................... 4
C. LİTERATÜR............................................................................. 7
D. İLMİHAL YAZMA SEBEBİ.................................................... 11
I.BÖLÜM
MIZRAKLI İLMİHAL’İN TANITIMI
I- ESERİN TANITIMI
A. YAZARI................................................................................... 13
B. YAZARIN ÖZELLİKLERİ....................................................... 16
C. ESERİN YAZILDIĞI DÖNEM................................................. 17
D. YAZMALARI VE BASMALARI............................................. 18
E. MIZRAKLI’NIN DERKENARINDA YER ALAN
ESERLER.................................................................................. 19
F. MIZRAKLININ ATIFTA BULUNDUĞU
KİTAPLAR................................................................................ 25
II- MUHTEVASI
A. İÇİNDEKİ KONULAR............................................................. 28
B. MIZRAKLI İLMİHAL’İN İTİKADİ KONULARININ YENİDEN
TASNİFİ.....................................................................................33
C. MUHTEVASININ TAHLİLİ.....................................................36
D. MUHTEVASININ SIHHATİ.....................................................40
II.BÖLÜM
MIZRAKLI İLMİHAL’İN İTİKÂDİ AÇIDAN TAHLİLİ
I. İMAN ESASLARI
A. ALLAH’A İMAN...................................................................... 48
B. MELEKLERE İMAN............................................................... 52
4
C. KİTABLARA İMAN................................................................. 52
D. PEYGAMBERLERE İMAN..................................................... 58
E. AHİRETE İMAN...................................................................... 66
F. KADERE İMAN....................................................................... 69
II. İMAN VE İSLAM BAHİSLERİ
A. İMAN VE İSLAM................................................................70
B. KÜFÜR VE ELFAZ-I KÜFÜR........................................... 82
C. İMAN-AMEL MUKAYESESİ............................................ 96
D. DİN-MİLLET-ŞERİAT-ÜMMET....................................... 98
E. MEZHEBİMİZ.................................................................... 106
F. İMAMET..........................................................................
111
G. RIZK VE FAKİRLİĞE SEBEB OLAN ŞEYLER.............. 111
H. ELLİDÖRT FARZ.............................................................. 114
I. 72 BÜYÜK GÜNAH........................................................... 117
SONUÇ................................................................................................
119
KAYNAKLAR......................................................................................
125
GİRİŞ
A. İLMİHAL GELENEĞİ
‘İlmihal’ tabirinin ilk defa kim tarafından kullanıldığı kesin olarak bilinemiyorsa da İmam Serahsi
(V.483/1090) ‘el-Mebsût’unda, İmam Burhaneddin ez-Zernûcî (V.?/?)’el Âlim ve’l-Müteallim’ adlı eserinde
kullandıkları bilinmektedir. Zernûcî’nin vefat tarihi kesin olarak bilinmiyorsa da adı geçen kitabında İmam
Mergînânî’nin (V.593/1197) talebesi olduğunu ifade etmektedir.1 Buradan hareketle ‘ilmihal’ tabirinin en
erken hicrî 5.yüzyıldan sonra kullanıldığı kesinlik kazanmaktadır.
Bu tarihi H.4.yüzyılın ortalarına kadar götürmek de mümkündür, şöyle ki; Kutbuddin İznikî’nin
(V.821/1418) ‘Mukaddime’ adlı eseri Ebu’l-leys es-Semerkandî’ nin (V.373/983) ‘Kitab-ı Mukaddime-i
1
Yavuz, Yunus Vehbi, ‘el-Âlim ve’l-Müteallim’ çevirisine yazdığı önsöz, İst.1980, s.XVIII,
5
Ebu’l-leys es-Semerkandî’ adlı eserine yapılmış ilavelerden oluşan bir çalışmadır. 2 Semerkandî’nin adı
geçen kitabını ‘transkripsiyonlu metin, indeks ve orijinal metin’ olarak neşreden Recep Toparlı’nın
çalışması3 ile Kutbuddin İznîkî’nin ‘Mukaddime’sini4 karşlaştırdığımızda bu açıkça görülmektedir.
Semerkandî’nin ‘Mukaddime’sindeki konu başlıkları (İslam dininin şartları ve namaz, farzın
çeşitleri, namazın önemi, abdestsizliğin çeşitleri, temizlik, suyun çeşitleri, namazın şartları, vacipleri,
sünnetleri, abdestin farzları, sünnetleri, istinca, abdestin alınış biçimi ve abdest alınırken okunacak dualar,
taharetin çeşitleri, abdestin çeşitleri, sünnetin çeşitleri, fıkıhla ilgili çeşitleri konuları)’na 5 bakıldığında
sözkonusu konuların tertibi klasik fıkıh ve fetva kitaplarından ayrıldığı hemencecik anlaşılmaktadır.
Semerkandî bu eserinde ‘iman mahluk mudur, gayri mahluk mudur? 6 İman, islam, ihsan nedir?7 İman,
marifet, tevhid, şeriat, din nedir?’8 gibi daha önce akaid kitapların-da yer alan konuları işlemekte, ayrıca
farzın, sünnetin ve nafilenin tanımlarını yaparak hükümlerini bildirmektedir.9
Semerkandî bu yeni tarzıyla geniş halk kesimleri için son derece sade, anlaşılır ve pratik ihtiyaçları
karşılamaya yönelik bir ‘ilmihal geleneği’nin doğuşuna start vermiş oldu.
Hristiyanlarında ilmihal kitapları yazdıkları görülmektedir.‘Cateshism-kateşizm’
denilen bu kitaplar din öğrenimi için bir el kitabı bir talimnâme şeklinde hazırlanmış olup özellikle gençlerin
din öğrenimi için, muhtediler kazanmak ve imanı delillendir- mek için soru-cevap şeklinde
hazırlanmışlardır. Bu el kitapları ortaçağ boyunca pekçok yazılmış olmakla birlikte ‘ilm-i hal’ terimi ilk
defa 16.yüzyılda yazılan el kitaplarında kullanılmaya başlanmıştır. İlmihallerin 15.yüzyıldaki matbaa
devriminden ve 16.yüzyıl reform hareketinden sonra Protestanlık ve Katoliklik arasındaki mücadelede çok
daha fazla önem kazandılar. Bu yeni ilmihaller eski kilise babalarının çalışmalarını taklit etmekle birlikte
onlardan çok daha etkili oldular. Muhtemelen en etkili ilmihal reformist Luther’in 1529 yılında yayınladığı
‘Küçük İlmihal’i ve yine ruhban sınıfı için 1529’da hazırladığı ‘Büyük İlmihal’idir. John Calvin’de 1537’de
bir ilmihal neşretmişti. En meşhur katolik ilmihali ilk baskısı 1555’te Peter Canisius tarafından neşredilen
ve 150 yıl içinde tam 400 baskı yapan ilmihaldir. Ortadoksların ilk ilmihali de Kiev metropoli-ti Peter
Mokhelia’nın 1640 yılında neşrettiği kitabıdır. Keza bugün diğer hristiyan gruplarının da ilmihalleri
mevcuttur.10
‘İlm-i hal’ terimi muhtemelen hicri dördüncü ve beşinci yüzyıllardan sonra kullanılmış olmakla
birlikte Arap dünyasında ‘ilmihal’ adıyla bir kitap isminden bahse-dilmemektedir. Dört mezhebe ait
kaynaklar arasında, muhtasar ya da mufassal bir çok kitap yazılmış olmasına rağmen bunların arasında
‘ilmihal’ adıyla bir kitabın yazıldığı-na rastlayamamaktayız. Buna karşılık Türk dünyasında ‘ilmihal’ adıyla
sonradan çeşitli
Cici, Recep, ‘Kuruluştan Fatih Devrinin Sonuna Kadar Osmanlılarda Fıkıh Çalışmaları’ (basılmamış
Doktora Tezi), İst.1994, s.344,
3
Toparlı, Recep, ‘Kitab-ı Mukaddime-i Ebu’l-leysi’s-Semerkandî’, Erzurum 1987, s.IV,
4
Semerkandî, ‘Kitabu’l-Mukaddime’, Süleymaniye Ktp.Ayasofya bl. no:1451 nüsha,
5
Toparlı, R., a.g.e, s.IV,
6
Semerkandî, ‘Kitabul Mukaddime’, a.g.nüsha, v.47a,
7
a.g.nüsha, v.44a,b,
8
a.g.nüsha, v.45a,
9
a.g.nüsha, v.43-a,b
10
Illeg, Alvin J., ‘Catechism’ The New Encyclopedia of Americana, C.6, s.825 ve ‘Catechism’ mad., The New Enc.of
Britanicca, C.5, s.949,
2
6
türde çok sayıda kitap yazıldığı bilinmektedir. Bir bakıma ilmihal yazma işinin Türkİslam dünyasına ait bir gelenek olduğunu söyleyebiliriz. Yine hristiyanlardaki ilmihal
yazma geleneği bizden en az beş asır sonra başladığına göre başta hristiyanların ve diğer tüm dinlerin
bizden etkilenme ihtimali de kuvvetlidir.11
Süleymaniye ve İSAM’ın kütüphane dökümanlarına baktığımızda aşağıdaki türde ilmihallere
rastlamaktayız.
Ahkam-ı Şeriyye ve İlmihal, Akaid-i İslamiyeden İlmihal-i Kebir, Akaidüddin İlm-i hal, Amelî
İlmihal, Anonim İlmihal, Asker İlmihali, Ansiklopedik İlmihal, Bektaşî İlmihali, Büyük İslam İlmihali,
Büyük İlmihal, Çocuk büyütme İlmihali, Eftâl-i Zükûr için İkinci İlmihal, İlmihal-i Hakikat, İlmihal-i
Manevi, Hanımlar İlmihali, İlaveli İlm-i hal-i Tıbbî, İlm-i hal ale’n-Nisâ ve’r-Ricâl, İlmihal Risalesi, İlmî ve
Amelî İlmihal, İlmihal ve Elli dört Farz Risalesi, İlmihal ve Akaid, İmamiye İlmihali, İlmihal-i Kebir,
İlmihal-i Sagîr, İlmihal Siyasi ve İçtimaî, Kaside-i İlmihal, Keşf-i bal Şerh-i İlm-i hal, Kızlara Küçük
İlmihal, Kitab-ı İlmihal, Köylü İlmihali, Manzum İlmihal, Manzum ve Mensur İlmihal, Mekteb-i İbtidaiye
için İlmihaller, Mızraklı İlmihal, Mufassal İlmihal, Mülahhas İlmihal, Rebiul İslamdan İkinci İlmihal,
Risale-i ilmihal, Sualli-Cevaplı İlmihal, Şafii İlmihali, Şerh-i İlmihal, Tam İlmihal, Tarikat İlmihali,
Telhis’ul Mülahhas İlmihal, Vasiyetname-i İlmihal, Yeni İlmihal, Zübde-i İlmihal, ...12 ve benzeri isimlerle
birçok ilmihal eseri yazılmış olup bunlardan özellikle Osmanlı döneminde yazılmış birtakım ilmihallerin
arşivlere geçmemiş olması da mümkündür. Bunda, Osmanlıların ilmihalleri avam için yazılmış ilmi kıymeti
olmayan kitaplar nazarıyla bakmış olmaları-nın etkisi olabilir.
B.İLMİHAL’İN TANIMI
İlmihal ‘ilim’ ve ‘hal’ kelimelerinden meydana gelen bir isim tamlaması olup, sözlük anlamı ‘haldurum ilmi’ demektir. Dini literatürde ‘bir müslümanın bağlı olduğu inanç, ibadet ve ahlak esaslarını
öğretici bir tarzda özetleyen ilmin ve bu konuda yazılan kitapların adıdır.’13
‘İlmihal’; inanılması icabeden esaslarla, yapılması ve sakınılması lazım gelen amelleri gösteren ‘dini
hal ilmi’dir. ‘İlm-i hal’ bilim olarak, ilm-i kelam ve ilm-i akaid tabirlerinden daha ihatalı ve maksadı ifade
etmede daha elverişli bir kavramdır.14
İslamiyetle ilgili eserlerin en önemlileri elbette bu dinin beş ana temelini ele alan eserlerdir. Bu
hususta sağlam ve doğru bilgi sahibi olmak her müslümana farzdır. Bu sahadaki bilgilere ‘hal’in bilgisi’
11
12
13
14
Yavuz, Y.V., Yayınlanmamış İlmihal hk.bir makalesi, s.4,
Süleymaniye ve İSAM Kütüphanesinin Türkçe ve Omanlıca İlmihal Kitapları dökümünden yararlanıl- mıştır.
Bardakoğlu, Ali, İslami Kavramlar, Ank.1997, s.373
Yörükan, Y.Ziya, İslam İlmihali, A.Ü.İ.F.Der., C.1(1952), s.4
7
anlamına gelmek üzere ‘ilm-i hal’ adı verilegelmiştir. Yani müslüman kişiye hayatının her anında lazım
olan, öbür ilimlerin hepsinin üstünde bir önem taşıyan ilim kolu demektir.15
İlmihaller; Rabbine, kendine ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumlulukları bulunan mükellefin
kendisinden beklenenleri yerine getirmesinde ona klavuzluk etmeyi hedefleyen derli toplu bilgilerden
oluşur. Bu bilgiler hem dînî metinlerin doğrudan belirlemelerini hem de bu belirlemeler etrafında oluşan
yorumları, tecrübe birikimlerini ve uzun dönemlerden süzülüp gelen bir dînî yaşayış geleneğini temsil
ederler.16 İlmihaller müslümanların hayatta karşılaşacakları dünya ve ahiret ile ilgili pratiğe yönelik bilgiler
mecmuasıdır. Bu nedenle farazî ve nazarî bilgiler bu kapsamın dışındadır.17
İlmihal bilgilerini edinmek, yerine göre farz, yerine göre vâcib, yerine göre mendup olur. Farz ve
haram işlerle ilgili ilimleri bilmek farz, vâcib olanları edinmek vâcib, sünnet olanları edinmek menduptur.
Bunlar dışında kalan bilgileri edinmek ise
mübahtır.18 Mesela; namazın nasıl kılınacağını bilmek, içki ve domuz etinin haram olduğunu bilmek farz-ı
ayndır. Tıb ilmini öğrenmek ise farz-ı kifayedir. Zengin bir müslümanın zekat ilmini bilmesi, hacca gitmeye
imkanı olana hac ile ilgili menasiki bilmesi farzdır. Ticaretle uğraşan bir müslümanın bu ‘durumu-hali’ ile
ilgili olarak islamın ticaret ahkamını bilmesi zaruridir. Söz konusu tüccarın vadeli satışta nelere dikkat
etmesi gerektiği, onun özel hali ile ilgili ilmi yani ‘ilm-i hali’ bilmesi farz-ı ayndır.
İmam Burhaneddin ez-Zernûcî, ‘Ta’lim’ül-meteallim’ adlı eserinde; “Hz.Peygamber (S.A.V.)
buyurmuşlardır ki, ‘İlim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.’ 19 Bil ki, her ilmi elde etmek her müslüman üzerine farz
değildir. Belki her müslüman üzerine ilmihal bilgisi elde etmek farzdır. Nitekim şöyle denilmiştir; ‘İlimlerin en üstünü ilmihal
bilgisidir, amellerin en üstünü de bulunduğu hali korumaktır’.” Hangi durumda (hal’de) olursa olsun, bulunduğu
halde meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır. Çünkü müslüman için namaz
kılmak gerekir. Bu sebeple namazın farzlarını eda edecek kadar şart ve erkanına ait bilgileri edinmek onun
için farz olur. Yine vâcibi eda etmek için gerekli bilgileri edinmek vâcib olur. Zira farzı yerine getirmeğe
vesile olan şey farz, vacibi yerine getirmeğe sebeb olan bilgi de vâcib olur. Oruçta ve zekatta da durum
aynıdır. Eğer müslümanın malı varsa zekatla ilgili bilgileri edinmek ona farzdır. Oruç tutacak güçte ise
oruçla ilgili bilgileri edinmek ona farzdır. Eğer hacca gitmek farz olmuşsa, yine hacla ilgili bilgileri
edinmek ona farzdır. Eğer ticaret yapıyorsa alış verişle ilgili bilgileri öğrenmek farzdır. İmam Muhammed
b. Hasan eş-Şeybani’ye; ‘Zühd hakkında neden bir kitap yazmıyorsun?’ diye sorulunca şöyle cevap verdi;
“Fıkıhta Kitab’ul-Buyû’u (ticaret hukukunu) yazdım’dedi. Yani zahid; ‘ticari muamelelerinde, şüpheli şeylerden, mekruh işlerden
kaçınandır.’ Diğer muamelelerde ve sanat dallarında çalışan her müslüman da böyledir. Bulunduğu işte haram olan
durumlardan sakınmak ve bunlarla ilgili bilgileri edinmek kendisine farzdır. Müslümana, yine kalbe ait hallerden ‘tevekkül,
haşyet, inâbe, rızâ’ gibi hallerle ilgili bilgileri edinmek de farz olur. Zira kalbe ait bilgiler her zaman vuku’ bulmaktadır.”20
15
16
17
18
19
20
Yavuz, A.Fikri, Nuru’l-İzah Tercemesi, İst.1968, Önsöz, s.II
Heyet, İlmihal I, İSAM, İst.1998, Önsöz, s.XIX
Yavuz, Y.V., a.g.makale, s.1
Yavuz, Y.V., a.g.makale
İbn-i Mâce, es-Sünen, Hadis No:225
Burhaneddin ez-Zernûcî, Ta’lim’ül-Müteallim, (Çev.Y.Vehbi Yavuz),İst.1980, s.7-10.
8
İmam Burhaneddin ez-Zernûcî; ‘İlim taleb etmek kadın ve erkek her müslümana farzdır.’ hadisini
‘ilmihal ilmini taleb etmek’ şeklinde anlasa da her meslek ve meşreb kendi anlayışına uygun olarak değişik
ilimlerin farz-ı ayn olduğunu ileri sürmüşlerdir. Konumuza ışık tutması açısından şu iki örneği vermekle
yetinelim.
Yazıcıoğlu Ahmed Bican (V.870/1466), ‘Envâr’ül-âşıkîn’ adlı eserinde şöyle demektedir; “Ne yazık ki
âlimler farz-ı ayn olan ilimlerde ihtilaf etmişlerdir. Kelamcılar; ‘farz olan ilim, Allah’ın zât ve sıfâtını delilleriyle bildiren Kelam
ilmidir’. Fakihler; ‘farz olan ilmin, helal ve haramı, farz ve vacibi, emir ve nehyi açıklayan fıkıh ilmi olduğunu’, tefsir ve hadis
âlimleri; ‘farz olan ilmin, Kur’an’ı açıklayan tefsir ve hadis ilmi’ olduğunu, zira bütün dini ilimlerin Kur’an ve hadiste
bulunduğunu söylediler. Bütün bunların karşısında asıl farz olan ilim, kişinin kendi hâl ve makamını, Allah’a ne ile yaklaşıp ne ile
uzaklaşacağını bilmektir. Nitekim İmam A’zam da ‘asıl ilim, sofîlerin anlattıkları ilimdir’ demiştir.”21
Yine Türkçe ilk ilmihallerden birini yazmış olan Kutbuddin-i İznikî (V.821/ 1418) ‘Mukaddime-i
Kutbuddin, veya Mukaddime-i Salat’ adlı eserinde farz-ı ayn olan ilmin hangisi olduğu hususunda Ahmed
Bican’a benzer görüşleri vardır.22
Nelerin farz-ı ayn ilim olduğu hususunda ihtilaf daha sonraları ilmihal bilgileri içine ‘ahlak-ı hamîde
ve zemîme’nin de ilave edilmesiyle çözüme kavuşturulacaktır.
İslamî ilimlerin her dalında islam alimleri arasında uzun ve geniş tartışmalar olmuşsa da, farklı
fikirler ileri sürülmüş, değişik kanaatlara varılmışsa da, halka bu bilgiler özet olarak, sadece gerekli olduğu
ölçüde, amelî yönü göz önünde bulundurularak verilmiş, genel hatlarıyla üzerinde ittifak edilen hususların
verilmesine çalışılmıştır. Bu itibarla ilmihal kitaplarında ayrıntıya ve tartışmaya girmeksizin temel iman
esasları, dini bilgiler, ibadetler ve ifa tarzı, ahlâki umdeler yer alır. Halkın mezhebinin olmadığını, onun
mezhebinin ‘müftünün fetvası ve ilm-i hal kitabı’ olduğunu söyleyenler bunu ifade etmek istemişlerdir.23
Hayreddin Karaman, ‘ilmihal’i islami ilimlerin ‘elifbası’ olarak görmekte ve islamiyeti öğrenmek
isteyenlere şöyle tavsiyede bulunmaktadır. “Okumaya alfabeden başlandığı ve her ilmin bir alfabesi, giriş ve el kitabının
bulunduğu malum olduğuna göre, eskilerin, ‘ilmihal’ dedikleri, İslam’ın iman, amel ve ahlak esaslarını topluca anlatan bir eserle
işe başlanmalıdır...”24
Mızraklı’da ‘ilmihal’ kavramına yapılan vurguyu göstermesi açısından şu alıntıyı örnek olarak
verelim. ‘Dahi (Hz.Muhammed) insan ile cinne hak ile bâtılı, haram ile helali, dünya fani, ahiret bâki
olduğunu, ilmihal-i dini ta’lim ile gelmiş hak peygamberdir.’ 25 Örnekte de görüleceği üzere ‘dinin
ilmihalini ta’lim’ Hz.Peygamberin gönderiliş nedeni olarak takdim edilmiştir.
C. LİTERATÜR
İSAM’ın Osmanlıca ilmihal kitaplarının dökümüne bakıldığında en eski ilmihal kitapları aşağıdaki
şekildedir.
1- H.937 tarihli, yazarı meçhul, (Yapı Kredi Ktp., 915 kayıt nolu) ‘ilmihal’,
2- H.955, M.1548 tarihli, yazarı meçhul, (Tercüman Ktp., 67 kayıt nolu) ‘İlm-i hal Kitabı’,
3- H.1037 tarihli, Ahmet b.Muhammed el-Akhisarî’nin (Süleymaniye ktp., 40404 kayıt nolu) İlmihal’i,
21
22
23
24
25
Yazıcıoğlu, Ahmed Bican, Envar’ul Aşıkîn, (sad.H.M.Serdaroğlu, A.I.Aydın), İst.Tarihsiz, s.10-11
Kutbuddin-i İznikî, Mukaddime-i Kutbuddin, Sül.Ktp.Çelebi Abdullah Ef.bl.no:136, v.1a-6b
Bardakoğlu, Ali, a.g.e., s.373
Karaman, Hayrettin, ‘İslamın Işığında Günün Meseleleri’, İst.1982, C.II, s.379.
Mızraklı İlmihal, İst.1306, s.75.
9
4- H.1098 tarihli, Muhammed Arif b.Muhammed Kadızâde’nin (Süleymaniye ktp., Laleli bl., 2463
nolu) İlmihali,
5- H.1128 tarihli, Üstüvânî’nin (Süleymaniye ktp., Yazma bağışlar bl., 43 nolu)
İlmihali,
6- H.1151 tarihli, yazarı meçhul (Millet ktp., 8614 kayıt nolu) İlimihal,
7- H.1176 tarihli, Vidinli Sadi Efendi’nin (Süleymaniye ktp., Esad Ef.bl., 3569 nolu) ‘Manzume fi
İlmi’l-hal’i,
8- H.1210 tarihli, İsmail Hasekizade’nin (Beyazıd Devlet Ktp., 136 kayıt nolu) ‘Akaidü’d-dîn İlm-i
hal’i.
Bu sekiz ilmihal kitabının hepsi yazmadır. Muhakkak ki Türkiye’nin tüm kütüp-hanelerindeki kayda
geçen üçyüzden fazla Osmanlıca ilmihal kitaplarından yarıdan fazlasının yazım veya basım tarihi
belirlenemediğinden içlerinde daha erken tarihlerde yazılanların bulunması kuvvetle muhtemeldir.
Daha erken dönemin ilmihal çalışmalarını tesbit edebilmek için Dr.Recep Cici’-nin ‘Kuruluştan Fatih
Devrinin Sonuna Kadar Osmanlılarda Fıkıh Çalışmaları’na baktı-ğımızda 1505’e kadar yazılan 6’sı metin,
6’sı şerh, 10’u risale ve biri de tercüme olmak üzere toplam 23 ilmihal çalışması yapıldığını ve bunlardan
dördünün günümüze ulaş-madığını görmekteyiz.
Öncelikle ‘ilmihal’ kitaplarının klasik fıkıh ve fetva kitaplarından mümeyyiz farkı, ‘İslamın beş şartı’
diye bilinen farzlardan birini veya tamamını veyahut da bunlara ilaveten ahlâkî konuları kapsayan çalışmalar
genel olarak ‘ilmihal eserleri’ diye mütalaa edildiğini26 görmekteyiz.
Metin olarak yazılan ilmihaller;
Kutbuddin İznikî (V.821/1418); Mukaddime ve Zâdü’l-mead fil-furû-i ve’l-ahlak,
Molla Fenarî (V.834/1431); Mürşidü’l-Musallime ve Şurûtu’s-salât,
Kutbuddinzâde (V.885/1480); ‘el-Ikdu’s-semin ve’l-akdu’l-yemin’,
Şükrullah Amasyavî (V.?/ ? ); Menhecu’r-reşad fi sulûki’l-ibâd.
Bu metinlerden Kutbuddin İznikî ve oğlu Kutbuddinzâde’nin eserleri Türkçe diğerleri arapça olup
metin yazarlarının hepsi mutasavvıftır.
Şerh olarak yazılan ilmihaller;
Muslihuddin Karamânî (V.809/1406), Ebu’l-leys Semerkandî’nin (V.373/983) Mukaddime’sine
yazdığı şerh, ‘et-Tevhid li Şerh li Mukaddimeti Ebi’l-leys’,
Molla Fenarî’nin, Lutfullah en-Nesefî el-Keydanî (V.750/1349)’nin ‘Fıkhu’l-Keydânî’sine yazdığı
‘Şerhu Fıkhi’l-Keydânî’, İmam Kemaleddin Muhammed b.Ubbad el-Hanefi (V.612/1254)’nin ‘Telhîsu
Camii’l-Kebir fi’l-furû’ adlı eserine yazdığı ‘Şerhu Telhis-i Camii’l-Kebir’ ve Ebu’l-leys’in
‘Mukaddime’sine yazdığı ‘Şerhu Mukaddimet’s-salat’ adlı eserleri.
İbn Melekzâde (V.854/1450), Zeyneddin Muhammed er-Râzi (V.666/1268)’nin ‘Tuhfetu’s-salat’
adlı eserini ‘Şerhu Tuhfeti’l-Mulûk’ ismiyle şerhetmiştir.
Muhammed Aksarayî (V. ?/ ?) kendi eseri ‘Esraru’l-vudû’i ve erkânihi’yi ‘Şerhu Esrari’l-Vudûi ve
erkânih’ olarak şerhetmiştir.
Bu şerhlerin hepsi Arapça’dır.
Risale olarak yazılan 10 adet risaleden de sadece Kadızade-Molla Kasım-(V.899/1494)’ın ‘Risale
fi’l-imân ve’l-İslam’ adlı risalesi Türkçe, diğerleri Arapçadır.
26
Cici, Recep, a.g.e., s.343.
10
Tercüme olarak yazılan ilmihal ise Abdurrahman b.Yusuf Aksarâyî’nin (V.854/1450) Mevlana
Abdülaziz (V. ? / ? )’in ‘Umdetü’l-İslam’ adlı eserini adeta yeni baştan yazarcasına, birçok ilaveler yaparak
genişçe bir tercümesi olan ‘İmadü’l-İslam Şerhu Umdeti’l-İslam’ adlı eseridir.27
Abdurrahman b.Yusuf Aksarayî, Cemaleddin Aksarâyî (V.791/1388-89)’nin talebesi olup,
‘Umdetü’l-İslam’ adlı Farsça kitabın aslını çevirirken ‘Ölüm-Kabir Halle-ri Kitabı, Adab Kitabı ve Ahiret
Kitabı’ gibi yeni bölümler ilave etmiş, ayrıca aslındaki bölümlere bazı meseleler ve hadisler ilavesiyle eseri
sanki yeni baştan te’lif edercesine büyük bir ilmihal kitabı meydana getirmiştir. Bu kitap M.Rahmi
tarafından sadeleştirilerek ‘İslamın Temel Kitabı-Büyük İlmihal’ adıyla yayınlanmıştır.28
Bir diğer ilmihal Takıyyûddin Mehmet b. Pir Ali (V.981/1573) tarafından yazıl-mıştır. ‘Birgivi’
ismiyle meşhur olan bu zatın 970/1563 yılında yazdığı ‘Vasiyetnâme’ ya da ‘Risale-i Birgivî’ adlı Türkçe
ilmihalidir ki araştırma konumuz olan ‘Mızraklı İlmihal’e de en çok tesir eden ilmihallerden biri olmalıdır.
Elimizdeki H.1249 tarihli Matbaa-i Amire baskısıdır. İçindeki konu başlıkları; Sıfat-ı selbiye ve subutiye,
meleklere, kitaplara, peygamberlere iman, mirac, ezvac-ı Muhammed (A.S) ve evladı, keramet-i evliya,
kabir azabı, kıyamet alametleri, kıyamet, mizan, sırat, havz, cennet ve cehennem, kaza ve kader, iman ve
islam, din ve millet, iman-ı icmâli, mukallidin imanı, mezheb nedir?, farz, vacib, mübah, haram, mekruh ve
müstehab’ın beyanı, ahlak-ı zemime ve hamîde takva, el, batn, ferc, ayak, dil ve küfrün afatları, elfaz-ı
küfür, ahiret yolunun salikinine vasiyetler, mesbuât-ı aşere, muhtazar ve meyyit ile ilgili vasiyetler, ıskat-ı
salat, kabrin kazılması, meyyitin kefenlenmesi ve guslü, cenaze namazı, kabrin üzerine kur’an okumak, oruç
ve yemin kefareti, telkîn, vasiyetlere zeyl (abdestin farzları, sünnetleri, mekruhları, abdesti bozanlar, guslün
farzları, sünnetleri, vacipleri, namazın dışındaki ve içindeki farzları, vacipleri, sünnetleri, mekruhları,
müfridleri, tahiyyat, kunud mesbuat-ı aşere, hayız ve nifas halleri).29
Risale-i Birgivi küçük boy, 49 sayfalık bir ilmihaldir. Bu ilmihale de bir çok şerhler yazıldığı
görülmektedir. Elimizde mevcut olan ‘Şerhu Niyazi ale Şerhi’s-Birgi-vi li’l-Konevî’ de bu şerhlerden
birinin şerhidir. Önsözünde Muhammed Birgivi’nin ilmihaline Konevî Ali Efendi (V. ?/ ?)’nin şerh yazdığı,
bu şerhe de Osmanpazarı Müftüsü İsmail Niyazi (V. ?/ ?)’nin şerh yazdığı anlaşılmaktadır.30 Bu ‘Risale-i
Birgivi’ ve onun bu şerhinden ‘Mızraklı İlmihal’e kaynaklık etmesi dolayısıyla başvurulacaktır.
Bir diğer erken ilmihal Muhammed Arif b.Muhammed Kadızade el-Eruzûmî (899/1494)’nin ‘İlm-i
hâl’idir. Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli bölümüne kayıtlı, hepsi yazma 20 kadar nüshası mevcuttur. En
eski yazma nüshası kayıtlara göre H.1098 tarihli, Laleli bl./2463 demirbaş nolu olanıdır.
Bir diğer ‘ilmihal’ de Mehmet Üstüvanî Efendi’nin (Muhammed b.Ahmed b. Muhammed el-Şâmî)
(V.1072/1661) ‘Risale-i Üstünâvî’sidir. 17.yüzyıl Osmanlı Türkiyesinde Kadızâde Mehmet Efendi’nin
temsil ettiği dini cereyanı devam ettiren devrin ünlü vaizlerindendir. Ayasofya camiinde direk dibinde
oturup direğe yaslanarak az verdiği için ‘Üstüvanî’ lakabıyla şöhret bulmuştur. 31 Süleymaniye
Kütüphanesinin kayıtlarına göre en eski nüshaları sırasıyla H.1072 tarihli, İzmir bl./228, yine aynı tarihli
Düğümlü Baba bl./144/3 demirbaş nolu yazma nüsha, H.1118 tarihli Denizli bl. /149 demirbaş nolu yazma,
Yazma Bağışlar bl./43 demirbaş nolu yazma nüsha. Daha sonraki tarihlere ait başka yazmaları da
mevcuttur.
Üstüvanî’nin ilmihali devrinin en teknik, referansları en zengin ilmihallerinden birisi olduğundan
şüphe yoktur. Mızraklı İlmihal’de sadece yedi kadar kitaba atıfta bulunulurken bu sayı Üstüvanî’nin
risalesinde en az bunun on katıdır.
27
Cici, Recep, a.g.e., s.321-344.
Abdurrahman b.Yusuf Aksarayî, İmadü’l-İslam, (Sad.M.Rahmi), İst.tarihsiz, önsöz, s.5
29
Birgivî, Risale-i Birgivî’nin fihristi, 1249 tarihli baskı.
28
30
31
İsmail Niyazi, Şerhu Niyazî ale şerhi’l-Birgivî li’l-Konevî , tarihsiz,s.1,2.
Yurdaydın, Hüseyin, Üstüvanî Risalesi, A.Ü.İ.F.Dergisi, C.X (1962), s.71.
11
Üstüvanî bu söz konusu ilmihalinde devrinin en arı Türkçe’sini kullanmış olup hiç kelime
oyunlarıyla cümlelerini uzatmamıştır. Ele aldığı konular hakkındaki hükümleri açık ve kesindir. Tasavvuf
ehline karşı acımasızdır. Büyük bir cedelcidir. Ayrıca hemen hemen her cümlesini bir otorite kitap veya
şahıs ile tahkim etmektedir.32
D. İLMİHAL YAZMA SEBEBİ
İslami ilimlerin zaman içinde branşlaşması, ilim için ilim yapılmasını netice vermiş, halkın pratik
ihtiyaçlarını karşılayacak, az ve öz bir solukta okuyabileceği kitaplara ihtiyaç duyulmuş olmalıdır. Daha
beşinci asırda İmam Pevdevî ‘Usulûddin’ adlı kitabını yazma nedeni olarak ‘fakihlerin fıkhın anlamlarında
derinleşme eğilimine girdiklerini, (kelamcıların) Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’a bağlı kalmak için tahkîk
sahasına daldıklarını’
göstermektedir. 33
Bütün müslümanların dini bilgi ve uygulama bakımından
durumlarının birleştiği ortak alana ait ‘rafine bilgi’ bu ilmihal kitaplarında verilmeye çalışılmıştır.
İlmihal kitaplarının ilk nüvesini fetva kitapları oluşturmaktaydı. Bununla birlikte fetva kitaplarında
fıkhın genel bir özeti verilmekte ve sıkça karşılaşılan fıkhî meselelerin cevapları bulunmaktaydı. Zaman
içinde ilmihal kitaplarının tekâmül etmesiyle inanç, ahlak, ibadet, haram-helal’in yanı sıra peygamberler
tarihi, siyer ve münakehat (aile hukuku) bölümlerinede yer verilmiştir.34
I.BÖLÜM
MIZRAKLI İLMİHALİN TANITIMI
32
33
34
a.g.makale, s.74,76.
Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, (Çev.Ş.Gölcük), İst.tsz., Önsöz, s.3
İlmihal mad. (Çağ.Ans.’den), İslamda İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ans., İst.1997, C.2, s.388
12
I. ESERİN TANITIMI
A. YAZARI:
‘Mızraklı İlmihal ya da Miftahu’l-Cenne’ isimli meşhur ilmihalin yazarını maalesef tesbit edemedim.
Şifai olarak aldığımız duyumları dahi dikkate alıp bir takım seyahatler yapmamıza rağmen Mızraklı’nın
bizce hala meçhul olan yazarına veya yazarlarına ulaşmayı başaramadık. Hüseyin Hilmi Işık’ın haricinde
hiçbir araştırmacının da söz konusu bu ilmihalin yazarının kim olduğu hususunda kayda geçmiş herhangi bir
fikrine de rastla-yamadım. Sadece H.Hilmi Işık; Mızraklı İlmihali ‘Hicretin 885 senesinde vefat etmiş olan
Muhammed b.Kutbuddin-i İznikî’nin yazmış olduğunu söylemektedir.35 H. Hilmi Işık söz konusu iddiasına
herhangi bir delil getirmemektedir.
İSAM’ın ilmihal kitapları dökümanında görülen, Kayseri İ.F.Kütüphanesindeki ‘Dâî AhmedMızraklı İlmihal’/ 14520 ve 8219 kayıt nolu kitaba gelince, sözü edilen iki kitabı Kayseri
İ.F.Kütüphanesinde görmemekle birlikte bu iki kitabın ya; ‘Mızraklı İlmihal-Miftahu’l-Cenne’ olmaması
lazım ya da; eğer kitapların ismi ‘Mızraklı İlmihal-Miftahu’l-Cenne’ ise yazarlarının Ahmed Dâî olmaması
gerekir. Zira Ahmed Dâî’nin ‘Miftahu’l-Cenne’si Lü’lü Paşa adına Arapça’dan Türkçe’ye tercüme edilen bir
kitaptır. Bunu kitabının önsözünde zikretmektedir. Ahmed Dâî (V.824/1421’den sonra olmalı-dır) II.Murad
devrinde yaşamış olup çoğu Arapça’dan çeviri olmak üzere 14 eser kaleme almıştır. 36 Sözü edilen bu
çevirinin bugün birçok nüshası mevcuttur (Süley-maniye, EsadEf.bl./1726, Fatih bl./2853, Bağdatlı Vehbi
Ef./1565...).
Süleymaniye Kütüphanesi/Esad Ef.bl./1726 demirbaş nolu Ahmed Dâî’nin ‘Mif-tahu’l-Cennet’inin
baş tarafında şu bilgiler verilmektedir;
35
36
Işık, Hüseyin Hilmi, Büyük Mızraklı İlmihal, İst.1977, s.5.
Kut, Günay, Ahmed-i Dâî, DİA., C.II, s.56,7
13
“Amma eydür bu kitab müştemildir, tefsir ve ehâdis ve emsal ve letâif ve hıkâyet. Bunun terceme ve te’lifine sebep ve bâıs olan
mahdum... lü’lü Ademün Allahü tevfikıhı... Adını ‘Miftahu’l-Cennet’ koydum, yani ‘Uçmağın Kilidi’ olur. Nitekim ‘uçmağ’ sekizdir, bu kitabı dahi sekiz meclis üzerine tertip eyledim.”
İçindeki sekiz meclis aşağıdaki şekildedir;
Birinci Meclis; Namazın faziletini beyan eder (Namazların kaç rekat olduğuna dair anlatılanlar
Risale-i Sufiye’deki bölümle benzerlikler arzetmektedir.).
İkinci Meclis; Tevbe’nin faziletini bildirir.
Üçüncü Meclis; Kaza ve Kader.
Dördüncü Meclis; Recep ayının sevabını beyan eder.
Beşinci Meclis; Şaban ayının sevabını beyan eder.
Altıncı Meclis; Ramazan ayının sevabını beyan eder.
Yedinci Meclis; Kadir gecesinin faziletini beyan eder.
Sekizince Meclis; Sadaka-i fıtır.37
Görüldüğü üzere bu sekiz bölüm başlığının Mızraklı İlmihal ile hiçbir alakası yoktur.
Bir diğer ‘Miftahu’l Cennet’ ismini taşıyan kitap ise Feridun Ahmed Bey (V.991/ 1583)’in
risalesidir. Süleymaniye Ktp./H.Mahmud Ef./1800/4 ve Halef Ef.bl./ 767/8 d.nolu ve h.990 tarihli
nüshalarına bir göz attığımızda bunun meşhur Mızraklı İlmihal ile hiçbir alakasının olmadığı hemencecik
anlaşılmaktadır. Ahlakî bir risaledir;
Birinci bâb; Dini pak mü’min evsafındadır.
İkinci bâb; Salih ve muslih elkabındadır.
Üçüncü bâb; Sıddîk, sâdık ve hayr-u hava (iyi arkadaşlık) hısalindedir.
Dördüncü bâb; Ahde vefa, sırrı ahfa edenlerin ahvalindedir.
Beşinci bâb; Erbab-ı Nifak ve ashab-ı şikak beyanındadır.
Altıncı bâb; Hasud-u talih ve müfsid-i gayri muslih etvarındadır.
Yedinci bâb; İki yüzlü uyyâb, pirşiyan sözlü kezzabın akvali.. hakkındadır.
Sekizinci bâb; Muraî, gammâz, hercâyi ve hemmâzın tafsilindedir.
Tüm bu karşılaştırmalardan çıkan sonuç, ne Ahmed Dâî ve ne Feridun Ahmed Bey ve ne de
Kudbuddin İznikî’nin ‘Mızraklı İlmihal’in yazarı olmadığıdır.
Eğer söz konusu ilmihalin sahibi, aşırı tevazuundan dolayı yahut şöhretten kaçı-narak ismini
gizlemediyse geriye tek bir ihtimal kalıyor, o da onun anonim olma ihtima-lidir. Mızraklı’yı sadeleştirerek
yayınlayan İsmail Kara’nın tahmini de onun mahiyeti-nin anonim bir eser olduğu şeklindedir. 38 Bu da
beraberinde birçok problem ve soruyu davet etmektedir. Bu anonim çalışmaya kimler iştirak etmiştir? Ne
zaman iştirak etmişlerdir? Herkes bir bölüm mü yazdı? Durum gerçekten böyleyse Mızraklı’-daki içiçe
geçmiş birbirleriyle uyumlu bölümler nasıl bu şekilde kompoze edilebildi? Bu anonim katkı ne zamana
kadar sürdü?
Seyfettin Özege’nin ‘Osmanlıca Basılı Eserler Kataloğu’nda en eski ‘Mızraklı’ baskı tarihi
H.1258/1842 olanıdır. Sonunda ‘Huda rabbim ve pendname-i Azmi’ var.39 Bu ‘Mızraklı’ Kılıç Ali Paşa
Kütüphanesinde tekkik edilmiştir.
H.1264 tarihli, Süleymaniye Kütüphanesi/H.Mahmud Ef.bl./6406/2 d.nolu Mızraklı ile en son
baskıları karşılaştırdığımızda ‘bu anonim katkıyı’ doğrulayacak, en azından devam ettiğini gösterecek yeni
bölümler vs. gibi değişiklikler yoktur. H.1264 tarihli baskının baş tarafında sadece ‘Cevahiru’l-İslam’ var.
Üstelik bu baskıda ‘Ve dahi küfür yedi bölüktür...’ diye başlayan, ‘küfrün yedi zararı’ndan önce bir sayfaya
37
38
39
Ahmed-i Dâî, Miftahu’l-Cennet, yazma, tarihsiz, Süleymaniye Ktp.Esad Ef.bl.no:1276.
Kara, İsmail, Mızraklı İlmihal, İst.1994, Önsöz, s.6
Özege, Seyfettin, Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Katoloğu, C.3, İst.1971, s.1140.
14
yakın bölüm en son baskılarda mevcut değildir. 40 Bu en azından H.1264 tarihinden sonra bu katkının
durduğuna bir delil olabilir.
Bununla beraber en son baskılarda olan ‘Ölüm halinin beyanı, kafirlerin ölümü’ gibi bölümler daha
erken bazı baskılarda mevcut değildir. Eğer söz konusu bu durum zamanının ‘best-seller’i olan bu kitabın
basımını gerçekleştiren işgüzar matbaacıların kağıt tasarrufu gibi ticari gaye gözeterek çıkarmadılarsa, ya da
ilmi kıymete haiz görme-yip yayınlamadılarsa,o taktirde bu bize anonim katkının hala devam ettiğini ihtar
eder.
H.1268 tarihli baskılardan sonra Mızraklı İlmihal’in daha başka bazı ilmihal, risale ve dualarla
takviye edildiği gözlenmektedir. Şurutu’s-salat, Cevahiri’l-islam, Risale-i Sufiyye, Risale-i Üstüvanî ve
çeşitli dualar derkenarında basılmıştır.
‘Mızraklı İlmihal’in yazarının kendisini gizlemesi mütevazilikten değilse ya da şöhretten kaçınma
değilse ‘İlmihal’ yazma işini basit bir iş gördüğü için ilmi kariyerini istiskal ettirmemek için olamaz mı?
Özellikle herkesin ‘İlm-i hal’ bilgisine sahip oldu-ğu ve herkesin ‘İlm-i hal’ini bilmesinin farz olduğu bir
toplumda. Osmanlı devrinin ilmi zihniyeti ‘İlmihal kitapları’nın sıradan avam için yazılmış kitaplar olarak
gördüğü-nün önemli bir göstergesi de ilmihal kitaplarını, Leyla ile Mecnun, Hz.Ali Gazaları vs. gibi
kitapları arşivlememişlerdir. Koca Süleymaniye Kütüphanesi’nde topu topu sekiz tane ‘Mızraklı İlmihal’in
bulunması da muhtemelen bu fikri te’yid etmektedir.41
B. YAZARIN ÖZELLİKLERİ:
Mızraklı’nın yazarı -ya da yazarlarını- tesbit edemediğimizi daha önce belirtmiş-tik. Niçin ona
‘Miftahu’l-Cenne’ ya da geniş halk kesimlerinin daha çok kullandığı isim olan ‘Mızraklı İlmihal’
denilmiştir? Bu konuda da bir bilgiye ulaşamadık.‘Mızrak-lı’ denilmesine sebep belki de kitabın ilk
sayfalarında yer alan ‘Menabiru’l-Enbiya (Ne-bilerin Minberleri), Kerâsi’l-Ulema (Alimlerin Kürsileri,
tahtları), Mizânü’l-a’mâl, Su-hufu’l-a’mâl, Livaü’l-hamd’ v.s.’nin temsili resimleri yer almakta olup
buralarda yer alan Sancak, Mızrak şekillerinden dolayı ‘Mızraklı’ ismiyle tanınmış ve şöhret bulmuş
olabilir.
‘Miftahu’l-Cenne’ (Cennetin Anahtarı) isminin verilmesi ise oldukça iddialıdır. Özellikle de
müellifin kendini gizlediği düşünülürse. Mızraklı’daki ‘Arz-ı Mahşer’ res-minin hemen karşısında yer alan
kökleri gökyüzünde, her bir yaprağında Esma-i Hüsna’ dan bir ismin yer aldığı dalları Cennet’e sarkmış
‘Şecere-i Tu’ba’ ve ‘Haziretü’l-Kuds’ (kutsal bahçe) üzerinde ‘Ebvab-ı Cinan’ (Cennetlerin kapıları) temsili
olarak resmedilmiş-tir.42 Adeta okuyucuya ‘İşte Cennetin kapıları, bu kitap da onun anahtarı, bu kitap ile
amel edersen dilediğinden gir’denilmektedir. ‘Cennetin Kapıları ve Cennetin Anahtarı’ okuyucu için
özellikle tergib açısından oldukça iyi bir seçimdir.
C. ESERİN YAZILDIĞI DÖNEM:
Mızraklı İlmihal’in atıfta bulunduğu eserler ve eserlerin müellifleri göz önüne alındığında;
1- Eşbah, İbn Nuceym (V.970/1563),
2- Halebî, İbrahim Halebî (V.956/1549),
3- Siracü’l-vehhac, Haddadî (V.800/1397),
40
Miftahu’l-Cenne, Süleymaniye Ktp./H.Mahmud bl.no:6406/2.
41
İSAM, Osmanlıca İlmihal Kitapları Dökümü.
Mızraklı İlmihal, v.1b, 2a.
42
15
4- Şerh-i Ubâb, İbn Hacer Heytemi (V.974/1567),
5- Risale-i Birgivi, Birgivi (V.981/1573),
6- Hulasatü’l-feteva, Tahir b.Ahmed el-Buhari (V.542/1147),
7- Fetâva-yı Ebussuud Efendi, Ebussuud (V.982/1572),
8- Şerh-i Dibace,
Mızraklı İlmihal’in te’lif tarihi 982/1574 yılından sonra olmalıdır. Derkenarındaki kitaplar;
Risale-i Sufi, 990/1573 tarihinde Koca Sufi Molla Sadi’ye sorular yöneltmiş ve Molla Sadi cevap
vermiş,
Duaname-i Ebussuud, Ebussuud (V.982/1574),
Risale-i Üstüvanî, Mehmet Üstüvanî (V.1072/1661), ancak Risale’yi yazan tale-besi
H.1066/1656’dan önce yazmıştır.
Mızraklı’nın derkenarında bulunan bu kitaplar Mızraklı’nın yazılış tarihini belir-lemede önemli bir
delil teşkil edemezler. Ancak bir fikir verebilirler. Çünkü bu ilave kitaplar daha sonraki tarihlerde ya
müstensihler, ya da basımevleri tarafından zeyl ola-rak yazılıp ilave edilmiş olmalıdırlar.
Diğer taraftan Mızraklı’nın atıfta bulunduğu sekiz kitap müellifinin hayatı da Mızraklı’nın yazım
tarihi hakkında kesin bir hükme varmamıza manidir. Çünkü bu söz konusu kitaplar yüzlerce yıl önce
yazılmış olup da müellif bunlara müracat etmiş olması pekala mümkündür. Bu kitaplar olsa olsa sadece
Mızraklı’nın 982/1574’den önce yazıl-madığını gösterebilir.
Diğer taraftan da Mızraklı’nın en eski tarihli baskısının 1258/1842 tarihli olması araştırmamıza konu
olan kitabımızın 19.yy. ilk çeyreğinde ya da 18.yy.ın son çeyreğin-de yazılmış olabileceği kanaatını
güçlendirmektedir. Süleymaniye Ktp./Yazma Bağışlar bl./1164 d.nolu tek yazma nüsha da maalesef
tarihsizdir.
D.YAZMALARI VE BASMALARI:
Mızraklı İlmihal’in tek yazma nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağış-lar bl./1164 d.nolu
olanıdır. Bunun haricinde yazma nüsha kütüphane kayıtlarında görülmemektedir.
Seyfettin Özege’nin kataloğundan en eski baskı Mızraklı İlmihal H.1258 (1842) tarihli nüshadır.
H.1258 ve 1261 nolu nüshaların sonunda ‘Hüda Rabbim ve pendnâme-i Azmî’ bulunmaktadır. H.1264
(1848) tarihli nüshanın başında ‘Cevahiru’l-islam’ bulunmaktadır. H.1268 (1852) tarihli nüshalardan
itibaren, Mızraklı İlmihal’ler bir takım ilavelerle daha da zenginleştirilmiş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bazan önde veya en sonda, bazen de derkenarında ‘Şurutu’s-salat’ yer almaktadır. Yine ‘Cevahi-ru’l-islam’,
Abdest duaları ve bazı me’sur dualar, ‘Risale-i Sufiyye’, ‘Risale-i Üstüvanî’ ilmihalinin ilk yarısı yer
almaktadır.
Mızraklı’nın onlarca kez basıldığı, hatta zamanının basım rekortmeni olduğu söylenebilir. Özege’nin
katoloğuna göre sadece 1842-1922 yılları arasında 26 kez basıldığı anlaşılmaktadır. Bu yıllardan sonra da
Osmanlıca baskıları yapılmaya devam edilmiştir. En son yapılan baskılardan biri, bizim de kendisini asıl
nüsha olarak referans aldığımız baskıdır. 1312 (1312/1884) tarihli nüshanın esas alındığı hem
Osmanlıcasının, hem İsmail KARA’nın günümüzün harfleriyle çevirisinin bulunduğu çalışmadır.43
43
Kara, İsmail, Mızraklı İlmihal, İst.1994, 3.baskı.
16
M.Aziz Bozkurt, Esad Sezai Sünbüllük, Şehabeddin Ergin, Muzaffer Ozak, H. Hilmi Işık, Yaman
Arıkan, Yusuf Subaşı, İsmail Kara gibi zevat da Cumhuriyet döne-minde gerek çeviri, gerekse bir takım
eklerle neşretmişlerdir.
E. MIZRAKLI’NIN DERKENARINDA YER ALAN ESERLER:
Mızraklı İlmihal’i bu kitaplardan soyutlamak onun mahiyetini ters yüz etmek olacaktır. Bu nedenle
Mızraklı’yı bu kitaplardan ayrı düşünme imkanı yoktur. Derke-narına yerleştirilen bu kitaplar Mızraklı’yı
tam bir ilmihal düzeyine çıkarmakta, onun eksikliklerini büyük ölçüde gidermektedir. Bu
ek
kitaplar
Mızraklı’yı sistematik olarak tamamlamıyorsa da, Mızraklı’nın atmosferini bize daha iyi teneffüs ettirmekte,
onun duygu ve düşünce dünyasını anlamada bizlere yardım etmektedir. Ayrıca en eski mevcut nüsha
(H.1258)’dan on yıl sonra basılan (H.1268) nüshalarda bu ek kitapçıklar yer aldığından, Mızraklı bu ek
kitapçıklarla tarihi seyrini sürdürmüş, belki de kazandığı haklı şöhret bu ek kitapçıklarla beraber
toplamınındır.
Mızraklı İlmihal’in Derkenarında Yer Alan Diğer Kitaplar:
1. Şurutu’s-Salat: (Namazın Şartları)
Bazı baskılarda sonda bulunmakla birlikte ekseriya başta bulunmaktadır. ‘Namazın dışındaki ve içindeki şartları,vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, mekruhları, müf-sidleri, Abdestin
farzları, sünnetleri, müstehabları, âdabı, nevâfili, kerahatleri, menhiy-yatı, Abdesti bozan şeyler, Guslün
farzları, sünnetleri, Guslü gerektiren haller, sünnet olan gusül’ konuları Arapça, hemen satır altındada
kelime kelime Türkçe olarak veril-miştir. Bu konular hem Mızraklı İlmihal’in metninde, hem de ilerdeki
‘Risale-i Üstüva-nî’de de yer alması; sanki bu bölüm farz-ı ayn ilimlerden olan ilmihal bilgilerini öğre-nen
öğrencilere Arapça öğrenimine katkı sağlaması için Mızraklı’nın baştarafındaki dibacesi, ve cennet
resimlerinin derkenarlarına yerleştirilmiş olabileceği intibaını uyan-dırmaktadır.
2. Cevahiri’l-islam: (İslam’ın Temelleri)
Sorulu-cevaplı didaktik gayelerle kaleme alınmış bir eserdir. 65 adet soru ve bunların cevaplarından
oluşmaktadır.
Birkaç örnek vermek gerekirse; “Ne zamandan beri müslümansın? ‘Kâlû belâ’ ne demektir?
İtikatta, amelde mezhebin nedir? İmanın başı nedir? Teni nedir? Kalbi, kökü, sözü, nuru, darlığı, halaveti,
yemişi, hükmü, yaprağı, derisi nedir? İman a’za’da kaç yerdedir? İmanı yıkan nedir? Kıble kaçtır?
Çıfıtçıların, terzilerin, serrafların, bazerganların, gemicilerin vs. piri kimdir?” gibi, 11 sahife kadardır.
3. Abdest Duaları:
4. Ri sale-i Sufi:
Risale 14 sahife kadar olup Mızraklı’nın derkenarındadır. H.990/1573 tarihinde
Vidin şehrinde Sultan II.Selim zamanında, Molla Sa’di namındaki bir kamil zâtın medrese köşesinde
dersiyle mukayyet olurken bir ‘koca sufi’nin gelip ona sorduğu uçuk-kaçık sorularla ve bu sorulara verdiği
çok daha uçuk-kaçık cevapları ihtiva etmektedir. Sabah namazını ilk baştan kim kıldı, 2 rekat olmasına
sebep nedir? Niye namazın her rekatında rukü bir, sücud iki oldu? gibi sorulara verilen çeşitli kitaplar refere
edilerek verilen cevaplardan oluşmaktadır.
17
Süleymaniye Kütüphanesi Esad Ef.bl./3569 d.nolu ve 1176 tarihli manzume ‘fi ilmü’l-hal’ adlı bir
ilmihalin yazarı ‘Vidinli Sa’di Efendi’ olarak görülmektedir.Buradan anlaşıldığına göre Koca Sufi’nin
sorularını cevaplandıran Molla Sa’di aynı zattır.
5. Ed’ıye-i Me’sûre:
22 sahife kadar tutan bu bölüm 59 kadar dua veya bazı ibadetlerin (istihare namazı, hacet namazı gibi) faziletini ihtiva etmektedir. Bu duaların sonundaki ‘temmet duâname-i Ebu’sSuud’ ifadesi bu ‘duâname’nin Ebu’s-Suud Efendi’ye (V.982/1574) ait olduğu anlaşılmaktadır. İçindekiler;
1- Abdestin peşinden Kadir suresinin okunması,
2- Abdestten artan suyu kıbleye müteveccih içerken okuyacağı dua,
3- Helaya girerken,
4- Heladan çıkarken,
5- Uykudan uyandıktan sonra,
6- Sefere giderken,
7- Gemiye binecek olanın okuyacağı dua,
8- Bir yerde gecelerken korkan kimsenin okuyacağı dua,
9- Bir kimseye sıkıntı ve gam iliştikte,
10- Bir kimse Ayete’l-kürsi ile Bakara suresinin ahirini okursa Allah ona ferah
11- Bir kimsenin bedeninde maraz hasıl olsa,
12- Bir kimse şu duayı sabah akşam üç kerre okursa ona zarar erişmez,
13- Her kim sabahleyin Haşr suresinin son iki ayetini okursa,
14- Evi yangından koruyan dua,
15- Kişinin nimetini arttıran dua,
16- Akrep sokmasında okunacak dua,
17- Uykusuzluktan şikayet edenlerin okuyacağı dua,
18- İyi ve kötü rüya gördükte yapılacak şey,
19- Kötü düş görünce yapılacak şey,
20- Yemekten önce Besmele çekmek ile ilgili ayet,
21- Bu konuda Hz.Aişe (r.a.) anlattığı hadis,
22- Yemekten sonra okunacak dua,
23- Her şeye sağdan başlamak ile ilgili hadis,
24- Rasulüllah sağ elini yemeye içmeye ayırmıştır,
25- Rasulüllah elbisesini giydikte bu duayı okurdu,
26- Eve girerken selam vermek,
27- Eve girerken okunacak dua,
28- Evden çıkarken okunacak dua,
verir,
18
29- Hamama girdikte,
30- Bir kimse Allah’ın nimetini gördükte,
31- Hizmetkar satın aldıkta,
32- Rasulüllah bu dua ile torunlarını ta’viz ederdi,
33- Göz değmesinden korkan bu duayı okur,
34- Bir mala göz değmesinden korkan bu duayı okur,
35- Rasulüllah mizacına uygun veya uygun olmayan bir şey gördüklerinde şu duayı okurlardı,
36- Yeni ay görünce,
37- Oruç açtığında,
38- Oruçlunun okuyacağı bir dua,
39- Kadir gecesinde okunacak dua,
40- Bayram gecelerinin ihyası,
41- Cuma gününde duanın kabul olduğu an,
42- Kuşluk namazında okunacak dua,
43- Cuma namazından sonra okunacak dua,
44- Cuma günü okunacak dualar ve tesbihler,
45- İstihare namazı,
46- Hacet namazı,
47- Tüm günahları bağışlayan dua,
48- Tövbe nasıl edilir? Nasıl dua edilir?,
49- Cuma günü kuşluk namazı kılmanın ecri,
50- Cumartesi günü kılınacak dört rekat namaz ve ecri,
51- Pazar günü kılınacak dört rekat namaz,
52- Pazartesi günü kılınacak dört rekat namaz,
53- Salı günü kuşluk vaktinde kılanacak 10 rekat namaz,
54- Çarşamba günü kılınacak dört rekat namaz,
55- Perşembe günü öğle ve ikindi arası kılınacak iki rekat namaz,
56- Duha-kuşluk namazı,
57- Haksız yere hapse giren kimseyi hapisten kurtaran dua,
58- Yine haksız yere hapse giren kimseyi hapisten kurtaran bir diğer dua,
59- Haramilerden kurtulma duası.
6. Risale-i Üstüvanî:
19
Bu ilmihal Mehmet Üstüvanî Efendinin (V.1072/1661) bir talebesi tarafından yazılmıştır. İsmini
vermeyen bu talebesi hocasını ‘Üstadım, Sultanu’l-Vâizîn’ olarak takdim eder. Bu talebenin sözleri aynen
şöyledir;
“Bu abd-i fakire fadl idüp Rabbü’l-âlemin, Ulema-i dinden ve fudala-i dehirden kıdvetü’l-arifin, Mefhar-i ehli’s-sünneti
ve’l-cemaati, Sultanu’l-vâizîn, el-Mürebbî’l-fesekati’l-fecerati’l-bâgıyeti’l-mübtedı´în, Nâkıl-ü kitabillah, Âmilü sünneti seyyidi’lmürselin, Üstadım Üstüvanî Efendi Muin-i din huzurunda ahz ve zabt eylediğim hükm-i mübin-i iman ve islama, vudû´u salate
müteallik mesail-i din olanlardan ihvan-ı ahiret sâlihîn iltimas etmeleriyle âmilîn, suallerine cevab ma’kul gördü âkılîn, bizi,
üstadımızı hayr ile yâd eyleye fadılîn...”44
Bu telebesi kitabın değerini göstermek gayesiyle “Bu kitab-ı müstetab’da olan mesail-i şerife 96 pare kitabdan
cem olmuştur” demektedir.45 Gerçekten her bir cümle ya da paragraf sonunda iddiasını kaynak göstererek
delillendirmektedir. Bu Mızraklı İlmihal’e nazaran oldukça yüksek bir ilmî seviyedir.
Fakat ‘Mızraklı’ için oldukça önemli bir kusur da bu değerli ‘Risale-i Üstüvanî’ ilmihalinin ancak
yarısını derkenarına almış olmasıdır. İçindeki konular;
1- İman ve islamın şartları bölümü,
2- Beyan-ı taharete müteallık meselelerin beyanı,
3- İstinca’nın sünnetleri,
4- İstinca’nın adâbı,
5- İstinca’nın mekruhları,
6- Guslün mucibleri,
7- Güslün farzları,
8- Guslün sünnetleri,
9- Guslün haramı ve mekruhu,
10- Abdestin şurûtu,
11- Abdestin farzları,
12- Abdestin sünnetleri,
13- Misvak’ın faideleri,
14- Abdestin müstehapları,
15- Abdestin mekruhları,
16- Abdestin müfsidleri,
17- Abdestin kısımları,
18- Camii şerife girmenin adabı,
19- Namazın farzları,
20- Ta´dil-i erkan,
21- Namazın vâcibleri,
22- Namazın sünnetleri,
23- Namazın müstehapları,
44
45
Risale-i Üstüvânî, Mızraklı İlmihal’in derkenarında, İst.1312, s.51
a.g.e., s.52.
20
24- Namazın mekruhları,
25- Namazın mübahı,
26- Namazın müfsidleri,
27- Cuma’nın adabı,
28- Cuma namazına müteallık meselelerin beyanı,
29- Bayram namazına müteallık meselelerin beyanı,
30- Vitir namazına müteallık meselelerin beyanı,
31- Namazı vaktinde kılanlara 5 faidesi, kılmayanlara 15zararı vardır,
32- Halka gösteriş için namaz kılanın hükmü,
33- Dünya meşgalesinden dolayı namazı kazaya bırakanın hükmü,
34- İmam’a müteallık olan meseleler,
35- İmam’a uyanlara müteallık olan meseleler.46
36- Secde-i sehiv*,
37- Ezan,
38- Dört rekat namazda kırk vacib vardır,
39- Abdest (vudu’) ve mesh,
40- Evkat,
41- Secde-i sehiv,
42- Teyemmüm,
43- Niyet ve müfsid,
44- Sünnet-i müekkede,
45- Misafirin hakkı meselesi,
46- Sahibü’l-özür,
47- Namazın kazası,
48- Gusl,
49- Namazı fasıd etmeyen haller,
50- Sehv secdesi gerektirmeyen haller,
51- Namazda uyumak,
52- Cenaze namazı,
53- Millet ve...,
54- Kerahiyat,
55- Devr ve raks,
56- Haram,
46
*
Mızraklı, a.g.nüsha, s.51-122.
Aşağıdaki bölümdeki konular Mızraklı’nın derkanarında yoktur.
21
57- Şirk,
58- Hayz ve nifas.47
Risale-i Üstüvanî’yi yazan Üstüvanî Mehmed Efendi’nin bu meçhul talebesi bu risaleyi H.1066/1656
yılından önce yazmış olmalıdır. Zira Üstüvanî Mehmed Efendi bu yıl Kıbrıs’a sürgün edilmiş, oradan da
doğduğu yer, Şam’a giderek H.1072/1661 yılında vefat etmiştir.48 Bu meşhur talebesi ‘Risale-i Üstüvani’yi
bizzat hocasının huzurunda ‘ahz ve zabt’ ettiğini zikrettiğine göre, Risale-i Üstüvani en geç H.1066/1656
yılında ve daha önceki bir zamanda yazılmış olması gerekir. Kütüphane kayıtları da bunu doğrula-maktadır.
En eski tarihli nüshası H.1072/1662 Süleymaniye Kütüphanesi, İzmirli bl./228 nolu olandır.
F. MIZRAKLI’NIN ATIFTA BULUNDUĞU KİTABLAR:
Bizim bu çalışmamızda esas aldığımız nüsha H.1312/1884 tarihli, Matbaa-i Osmaniye nüshasıdır.
Ketebesinde görünen yazarı, Baltacızâde Hüseyin Efendi’nin talebelerinden Kadırgalı Seyyid Mustafa
Nazif’tir.
Bu nüshanın metnini esas olarak baktığımızda, topu topu 8 adet kitaba atıfta bulunulduğunu
görmekteyiz. Bunlar;
1. Eşbah; s.10’da, ’Ve dahi bir kimse avuç miktarı tuz yese, savmı bozar, lakin yalnız kaza lazım olur, amma azıcık
yese orucu fasit olur. Eşbah’ta mezkurdür.’ şeklinde geçmektedir.
Bu kitap Zeynüddin İbn Nuceym’in
(V.970/1563) ‘el-Eşbâh ve’n-Nezâir’ adlı kitabı olmalıdır. Zira bu kitap Osmanlılar da yazarının Hanefi
olmasından dolayı Suyûtî’nin (V.911/1505) aynı adı taşıyan kitabından daha çok meşhur olmuştur.49
2. Halebî; s.12.’de ‘Guslün sünnetleri 14’tür –bunlar sayıldıktan sonra- bunlardan ma’ada guslün dahi nice
sünnetleri Halebi’de ve gayride zikrolunmuştur.’ şeklinde geçmektedir. Bu kitapta; İbrahim b.Muhammed el-Halebî
(V.956/1549)’nin ‘Mülteka’l-Ebhûr’ adlı eseri olmalıdır. Zira İbrahim Halebî’nin bu kitabı, Molla
Hüsrev’in ‘Düre-rü’l-Hükkam’ ile birlikte Osmanlıların yarı resmi hukuk külliyatı niteliğindedir.50
3. Siracü’l-Vehhâc; s.80’de ‘Ve dahi misvak tutunmanın 15 faidesi vardır. Sira-cü’l-Vehhâc’da mezkurdur.’
şeklinde geçmektedir. Bu kitab, Ebu Bekir b.Ali Haddadi (V.800/ 1397)’nin Kudurî (V.428/1036)’nin
‘Muhtasar’ına yazdığı şerhdir. Kâtip Çelebi Birgivi’nin bu kitabı muteber olmayan kitaplardan saydığını
söyler.51
4. Şerh-i Ubâb; s.80’de ‘Ve gayri yerde (misvak kullanmanın) 72 faidesi var, İbn Hacer Heytemi Ubâb şerhinde
zikretmiştir’ şeklinde geçmektedir.
5. ‘Risale-i Birgivi’ veya ‘Vasiyetnâme-i Birgivi’; s.90 ve devamında ‘Elfaz-ı Küfr’ mevzuunda
‘Merhum veya fazıl Birgivi şeklinde 5 yerde ismine atıf vardır. Gerçi Birgivi’nin kitabının ismi
zikredilmemekle birlikte ‘Elfaz-ı Küfr’ meselesi Birgivi (V.981/1573)’nin meşhur ilmihali ‘Risale-i
Birgivi’de (s.25-30) geçmektedir. Risale-i Birgivi’deki 42 adet elfaz-ı küfr aynen sırası hiç bozulmadan
‘Mızraklı’da da var. Ara-lara 10 kadar başka elfaz-ı küfr yerleştirilmiş. Risale-i Birgivi’deki sadece iki tane
elfaz-ı küfr –padişah ile ilgili olduğu için olsa gerek- sansürlenmiş, Mızraklı’ya alınma-mıştır.52 ‘Risale-i
47
48
49
50
51
52
Risale-i Üstüvanî, Süleymaniye Ktp., İzmirli bl.no:228.
Yurtaydın, Hüseyin, ‘Üstüvanî Risalesi’, A.Ü.İ.F.Der., C.X, s.71.
Baktır, Mustafa, ‘Eşbah ve’n-nezâir’ mad., DİA., C.II, s.458.
Has, Ş.S., ‘İbrahim Halebi’, DİA., XV, s.232.
Sifil, Ebubekir, ‘Haddâd’ mad., DİA., C.XIV, s.553.
Birgivî, Risale-i Birgivî, İst.1249, s.25-30.
22
Birgivi’ veya ‘Vasiyetname-i Birgivi’ 16.asrın ikinci yarısından itibaren Arapça bilmeyen müslüman
Türklerin anlayacağı tarzda kaleme alınmış olduk-ça yararlı bir ‘Türkçe İlmihal’dir.53
6. Hulasâtü’l-fetâva; s.99’da, mesele-i hayzın sonunda ‘Hulasatü’l-fetâva’da, Kitab-ı hayz’ın fasl-ı sanisinde
mevcuttur’ şeklinde geçmektedir.
Keşfu’z-Zunûn’da bu isimle iki kitap bulunmakta olup 54 birincisi Bedrettin’e, diğeri Siracûddin
Ömer b.Ali’ye nisbet edilmektedir. Bedreddin’e ait olanın Sultan Süleyman için H.951/1591 yılında telif
edildiği şeklinde bir kayıt vardır. Ayrıca İftiharuddin Tahir b.Ahmed (V.542/1147)’in de ‘Hulasatu’lFetâvâ’ adlı bir kitabı vardır.55 Süleymaniye kütüphanesinde 40 civarında yazma nüshası bulunduğuna göre
Mızraklı’nın atıfta bulunduğu kitab bu olmalıdır.
7. Fetâva-yı Ebussuud Efendi; s.102’de ‘Ve dahi avretler, yüzüne üstüveyc ve kızılca düzgün sürünmek erinden
Ebussuud Efendi’nin Fetâva’sında mezkurdur’ şeklinde geçmektedir. Bu kitap;
Ebussuud Efendi’nin (V.982/1574) verdiği fetvaların derlenmesinden oluşmuş bir kitaptır.
ötürü caizdir ki belki hasendir.
8. Şerh-i Dibace; s.108’de ‘Hallak-ı âlem ölümü yarattı sonra diriliği yarattı, on-dan (sonra)
rızkımızı yarattı ve levh’a yazdı. Dibace şerhinde mesturdur.’ şeklinde geç-mektedir. ‘Dibace’; bir kitabın
mukaddimesi, önsözü anlamına gelmekte olup birçok dibace isimli kitap olduğundan ‘Mızraklı’da ismi
geçen ‘Şerh-i Dibace’yi tesbit edemedik.
II. MUHTEVASI
A. İÇİNDEKİ KONULAR:
Çalışmamıza esas alınan asıl nüshanın ayrıntılı indeksi aşağıya çıkarılmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de zikrolunan Peygamberler, ......................................... s.2
Biz kimin zürriyetinden ve dininden ve ümmetindeniz?, ....................... s.3
İtikad’ta ve amelde mezhebimiz nedir?, ................................................. s.3
Kelime-i Tevhid’in manayı şerifi, .......................................................... s.3
Namazın her rüknunda olan farz, vacib, sünnet ve müstehablar, ........... s.4
ORUÇ .................................................................................................... s.5-10
Farziyyeti, Orucun farzı üçtür, Orucun farz olmasının şartı yedidir, Orucu bozan altı şey, Orucun
sevabını gideren şeyler, Kimler orucu şer’an yerler, Oruçtaki niyetin iki nevî, Oruç tutanlar kaç nevîdir?,
Oruç tutanların bayramı üç nevîdir, Tüm mü’minlerin bayramı beş nevîdir, Sırat köprüsünde yedi yerde
sorulan yedi soru, Keffaret ve kaza orucu, Yevm-i Şekteki niyet nevileri, Oruca müteallık bazı mesail,
Orucun onbeş nevî olduğunun beyan edilmesi, Oruç tutmanın onbir faidesi,
GUSÜL .................................................................................................. s.11
53
54
55
Yüksel, Emrullah, Atatürk Ü.İ.F.Der., C.2, s.184.
Katip Çelebi, Keşfu’z-Zunûn Zeyli, I.
Kılıçer, M.Esat, ‘Buhari, Tahir b.Ahmed’, DİA., C.6, s.376.
23
Guslün farzı üçtür, Gusül onbeş nevîdir, Guslün haramı üçtür, Guslün sünnetleri ondörttür.
TEYEMMÜM ......................................................................................... s.12-16
Teyemmümün farzı üçtür, Teyemmümün caiz olmadığı altı şey, Teyemmümün şartının beş
olduğunun beyanı, Teyemmümün sünneti yedidir, Teyemmüme müteallik bazı mesaîl, İstinca, istibra ve
istiska, İstincanın envaı altıdır. Farz, vacib, sünnet, müstehap, mendub ve bid’at olan istinca, İstincanın
sünnetleri, İstincanın müstehabı,
ABDEST
................................................................................................
s.16-20
Abdestin farzı dörttür, Abdestin farziyetinin delili, Abdest dört nevîdir, Sular dört nevîdir, Abdestin
vucubunun şartı dokuzdur, Abdestin 25 kadar olan sünnetlerinin beyanı, Abdestin müstehabları, Abdestin
mekruhları 18’dir, Abdesti bozan 24 şeyin beyanı.
NAMAZ ................................................................................................
s.20-46
Namazın farzları, Namazın içinde riayeti ehemm olan 6 şeyin beyanı, Namaza dudurken ve
durduktan sonra müslüman neleri tefekkür etmelidir?, Namazın 21 vacibinin beyanı, Namazın 34 kadar olan
sünnetlerinin beyanı, Namazın 18 kadar olan müstehabları,
Namazın 10 kadar olan adabları, Namazın
50 kadar olan mekruhları, Namazı bozan 55 kadar şeyin beyanı, Namazı bozmayan şeylerin beyanı, Salat’ın
lugat ve ıstılah manası, Resulullah’ın namazın farzına, vacibine, sünnetine ve müstehabına riayet etmenin
faziletine dair irad ettiği hutbe, Cemaatla namaz kılmanın sevabının beyan edilmesi, Namazı vaktinde
kılmanın faziletine dair,
Namazın vaktini geçirip kılmanın 15zararı vardır, Namazı terkedenin hükmü,
İmama uyan müdrik, muktedi, mesbuk ve lâhıkın beyanı, İmam Yusuf’a göre beş yerde namazın ta’dil-i
erkanını terk edenin hükmü, Ta’dil-i erkanı terketmenin 26 kadar zararı olduğunun beyanı, İmamın
arkasında kim nerede durursa, ne kadar sevab verileceği, İftitah Tekbiri’ni imam ile beraber almanın fazileti,
Rasulullah’ın Hz.Ebubekir’e, Ömer’e, Osman’a ve Ali’ye iftitah tekbiri hakkında sorduğu soru, aldığı
cevaplar ve kendi cevabını beyan eder, Beyt-i Mamur’u melâikenin tavafı, Namaz’daki her bir fiile ne kadar
sevab verildiğinin beyanı, Cennet’in kapıları ve katları, maddesi, ırmakları, köşkleri, Tûba ağacı,
Ru’yetullah, Cennetin taamları vs.
CUMA NAMAZI .................................................................................... s.46-48
Cuma namazının şartının 12 olduğunun beyanı, Cumanın vacibinin 5 olduğunun beyanı, Cumanın
müstehabının 5 olduğunun beyanı, Cumanın mekruhlarının 5 olduğunun beyanı, Bayram Namazının
tekbirlerinin hükmü,
Rasulullah fakirliğin 24 şeyden geldiğini beyan buyurmuştur, .............. s.48-49
54 farzın beyanı ...................................................................................... s.49-51
İslamın binasının beş olduğunun beyanı, ............................................... s.51
ZEKAT .................................................................................................. s.51
Zekatın farziyyeti, Zekat vermenin caiz olmadığı 12 kısım insan, Zekat vermenin caiz olduğu 7 kısım
insan,Zekatın farz olmasının şartı 6’dır.
KURBAN ..............................................................................................
s.52
Kurbanın şartı üçtür, Kurbanın rüknü.
HAC ........................................................................................................ s.52-53
Haccın rüknünün üç olduğunun beyanı, Tavaf’ın yedi nevi olduğunun beyanı, Haccın farz olmasının
şartı yedidir.
CENAZE NAMAZI VE HÜKMÜ .......................................................
s.53-54
Kefenin 3 nevî olduğunun beyanı, Cenaze namazında imamete evla olan kimlerdir? Gasl-i meyyit ve
cenaze namazına müteallik bazı mesail, Kimlerin cenaze namazı kılınmaz?
Ehl-i Sünnet olanların on alametinin beyan olunması, .......................
s.54-55
Cihâr-ı Yâr-i Güzin, Dört Halife’nin fazilet sıralaması (Efdal-i Evliya), s.55-58
Ahkâm-ı Şer’ıyye sekizdir, .................................................................
s.58
Farz ve nevîleri (Farz-ı dâim, farz-ı muvakkat, farz-ı ale’l-kifaye), Farzın içindeki farzlar,
.............................................................................................. s.58
Vacib ve vacibin içindeki dört vacib, ................................................
s.58
Sünnet ve nevîleri (Sünnet-i müekkede, sünnet-i gayr-i müekkede, sünnet-i ale’l-kifaye),
.......................................................................................................... s.59
24
Taam evvelinde besmele-i şerife dememenin üç zararı, ...................
s.59
Taamın evvelinde besmele-i şerife demenin üç faidesi, ...................
s.59
Müstehab ve nevîleri (Müstehab, âdâb ve mendub), .........................
s.60
Mübah ................................................................................................
s.60
Haram ve nevîleri (Haram li-aynıhi ve haram li-gayrihi), ................
s.60-61
Mekruh ve nevîleri (Kerahat-ı tahrimiye, Kerahat-ı tenzihiyye), .....
s.61
Müfsid ..............................................................................................
s.61
SIFAT-I İMAN ALTIDIR ..............................................................
s.61-65
ALLAH’A İMAN
Sıfat-ı Nefsiyye altıdır, Sıfat-ı Subûtiye sekizdir, Sıfat-ı Maneviyye sekizdir.
MELEKLERE İMAN .....................................................................
s.65-66
KİTABLARA İMAN ......................................................................
s.66
PEYGAMBERLERE İMAN ..........................................................
s.67
Peygamberler hakkında bilinmesi vacib olan sıfatlar beştir, Peygamberler hakkında caiz olan sıfatlar
beştir,
AHİRET GÜNÜNE İMAN ............................................................
s.67
KADERE İMAN .................................................................................... s.67
İtikad’ta ve Amel’de mezhep, ................................................................ s.67-68
İMAN İLE İLGİLİ DİĞER MESELELER ............................................ s.68-73
İmanın bekasına sebep olan altı şeyin beyanı, İmansız gitmenin sebeplerinin kırk kadar olduğunun
beyanı, İman ve İslam nedir? Din ve Millet ve Şeriat ne demektir? İman-ı taklidî, İman-ı ıstidlâli, İman-ı
hakiki, İman ile amel arasındaki fark, İman-ı hılki ve iman-ı kesbî, İman ile amel arasındaki bir diğer fark,
İman sekiz nevîdir, İmanın hükmü üçtür, İmanın medarı üçtür, İmanın aslı ikidir, İmanın delili ikidir, İmanın
rüknü ikidir, İmanın şartı ikidir, İmanın mahluk olup olmaması, İman Cem’i midir? Tefrîk midir?
konusunun beyanı, Havf, reca, muhabbetullah, haya, tevekkül ne demektir? İman ve islam ve ihsan neye
derler? İman ve marifet ve tevhid ve şeriat ve din ve millet neye derler? İman beş kale içinde hıfz olunabilir,
Kelime-i Tevhid’in mana-yı şerifi, Kelime-i Tevhid’in şartı,
ZİKR ...................................................................................................... s.73-75
Zikir eden kimsenin muhtaç olduğu dört şey, Zikir üç nevîdir, Zikir edecek aza üçtür, Kalbin zikri üç
nevîdir, Allahu Teala’nın zikr hakkındaki buyrukları, Zikr etmenin faydaları, Kelime-i Şehadeteynin manayı şerifi,
Resulullah’ın evlâdı, Ezvâc-ı Mutahherât, ............................................
s.75
Edille-i Şeriyye’nin dört olduğunun beyanı, .........................................
s.75
Din ve milletin ve şeriatın bir diğer tanımı, ..........................................
s.76
Mezhep nedir? Bizim amelde ve itikadda mezhebimiz nedir? .............
s.76-77
İmam Maturûdi’nin hoca silsilesi kime dayanır? Tüm insanların üç imamı vardır ki onları bilmek
farzdır, Kur’an, Resul ve Padişahımız, İmam-ı Azam’ın hoca silsilesi,
Allah Azimü’ş-şan Hazretlerinin Ademoğlu’na verdiği dört cevher ve bu dört cevherin giderdiği dört
haslet, ..........................................................................
s.77
Amelin kabul olmasının şartı ve sebebi dörttür, ..................................
s.77
Peygamberimiz (S.A.V.) Hazretlerine mahsus yirmi kadar sıfatın beyanı, s.77-78
Peygamberimizin mü’cizâtı ve sıfâtı, Silsile-i Resulullah (S.A.V.),
Tafsil-i iman onikidir, .........................................................................
s.79-80
Misvak tutunmanın onbeş faidesinin beyanı, .....................................
s.81
Taam yemezden evvel el yıkamanın on kadar faidesinin beyanı, ......
s.81-83
Taam yedikten sonra el yıkamanın altı kadar faidesinin beyanı, Taam yemenin farzı altıdır, Taam
yemenin sünnetleri, Taam yemenin mekruhları, Taam yemenin haramı, Isıcak taam yemenin dokuz zararı,
Taam az yemenin on faidesi,
İlim mi efdal, amel mi efdaldir? İlim mi efdal, akıl mı efdaldir? ........... s.83-84
İnsanın, ihlasın, imanın ve Cennet’in zineti, ........................................... s.84
İman amelden cüzmüdür veyahut değil midir? ....................................... s.84
Ömründe bir kere Kelime-i Şehadet getirmenin hükmü, ........................ s.84-86
25
Kelime-i şehadet getirmenin 4 şartı, Şehadet getirme ne zaman fayda vermez, Şehadet getirmenin
otuz faidesi zikrolunmuştur (Dünyada olan beş faidesi, Ölür iken olan beş faidesi, Kabirde iken olan beş
faidesi, Meydan-ı Arasatta olan beş faidesi, Cehennemde olan beş faidesi, Cennette olan beş faidesi),
86 Ahlak-ı Hamide’nin beyanı, .............................................................. s.86-87
72 Günah-ı Kebair’in beyanı, ................................................................ s.87-89
Küfür ve nevîleri (Küfr-ü inadî, küfr-i cehlî, küfr-i hükmü), Küfrün yedi zararı vardır,
....................................................................................................
s.89-90
Elfaz-ı küfür, .........................................................................................
s.90-97
Hayız meselesi, .....................................................................................
s.97-99
Mü’minin mü’minde olan yedi hakkı, ..................................................
s.99
Mü’minin hayırlısı kendisinde şu beş haslet bulunandır, .....................
s.99
Kim şu dört şeyi gizlese insanların hayırlısı olur, ................................ s.99-100
Cennet şu dört kimseye müstehaktır, ...................................................
s.100
Her kimse şu yedi şeyi dillerinden kesmesin, .....................................
s.100
Abdest duaları, .................................................................................... s.100-101
Ehlu Iyal hakkında lazım olan bazı mesailin öğrenilmesi ve öğretilmesi s.101-7
Evlenmenin faydaları, Kız seçerken uyulması gerekli tavsiyeler, Avret erinden dört mertebede aşağı
olması gerekir, Avret erinden dört şeyde ziyade olması gerekir, Evlenilecek kızın görülmesinde üç faide
vardır, Avretlerin yüzüne üstüveyc ve kızılca sürülmesi, Adab-ı cima’, Güzel rayiha ile dışarı çıkan kadının
hükmü, Cehennem ehlinin çoğunun kadınlar olmasına sebeb nedir? Erin avret üzerinde hakları, Ere
varmanın sevabı, Bir avretin erini incitmesiyle hali nice olur? Rasulullah’ın ümmetinin hatunlarına
vasiyyeti.
ÖLÜM HALİNİN BEYANI ............................................................... s.107-122
Ecelin önceden takdir edilmesi, Azrail’in canları almasının ahvali, Ölüm halinde şeytanın mekri,
Ma’sumların ölümünü beyan, Hatunların ölümünü beyan, Mazlumların ve sabırlıların ölümünü beyan,
Kafirlerin ölümünü beyan.
B. MIZRAKLI İLMİHAL’İN İTİKÂDİ KONULARININ YENİDEN TASNİFİ:
Kelime-i Tevhid’in manası,
Kelime-i Tevhid’in sekiz ismi vardır,
Kelime-i Şehadet getirmenin dört şartı,
Kelime-i Şehadet’in faydasına mani olan dört şey (Şirk, Şek, Teşbih, Ta’til),
Kelime-i Şehadet getirmenin otuz faydası,
İMANIN SIFATLARI
A- ALLAH’A İMAN
a. Sıfat-ı Nefsiyye,
b. Sıfat-ı Zâtiyye,
c. Sıfat-ı Subûtiyye,
d. Sıfat-ı Maneviyye,
B- MELEKLERE İMAN
C- KİTAPLARA İMAN
D- PEYGAMBERLERE İMAN
a. Kur’an’da ismi geçen peygamberler,
b. Peygamberler hakkında bilinmesi vâcib olan beş sıfat,
26
c. Peygamberler hakkında bilinmesi caiz olan beş sıfat,
d. Bizim Peygamberimiz (S.A.V.) hazretlerine mahsus yirmi kadar sıfatın beyanı,
e. Mucizeleri,
f. Silsile-i Resulullah (S.A.V.),
g. Evlad-ı Rasulullah (S.A.V.),
h. Ezvâc-ı Mutahherat,
E- AHİRET GÜNÜNE İMAN
a. Sırat Köprüsü’nde yedi yerde sorulan yedi sual,
b. Cennet ve evsaf-ı cinân,
c. Cennet ehlinin Cennetteki zevk-u sefası,
d. Ölüm halinin beyanı (baskı baskılarda mevcut değil),
e. Ma’sumların ölümünün beyanı,
f. Hatunların ölümününbeyanı,
g. Mazlumların ve sabırlıların ölümünün beyanı,
h. Kafirlerin ölümünün beyanı (bazı baskılarda mevcut değil),
F- KADERE İMAN
G- İMAN VE İSLAM
a. İman ve islam neye derler? İman, islam ve ihsan neye derler?
b. Mukallidin imanı,
c. İman üç kısımdır; İman-ı taklidi, istidlâli ve hakikî,
d. İman iki nevîdir; İman-ı hılkî ve iman-ı kesbî,
e. İman sekiz nevîdir,
f. İmanın hükmü üçtür,
g. Neye ‘İmanın sıfatları, mü’menün bih, zât-ı iman ve aslî iman’ denilir?
h. İmanın medarı ikidir,
i. İmanın aslı ikidir,
j. İmanın delili ikidir,
k. İmanın rüknü ikidir,
l. İman mahluk mudur, gayr-i mahluk mudur?
m. İman Cemi’ midir, tefrîk midir?
n. Yakin, havf, reca, muhabbetullah, haya ve tevekkül ne demektir.
o. İman, marifet ve tevhid ne demektir?
p. İmanın baki kalmasına sebep ve şartı altıdır,
r. İmansız gitmeye sebep olanlar kırk kadardır,
s. İman beş kalenin içinde hıfzolunur,
t. Tafsil-i iman on ikidir.
27
H- KÜFÜR VE ELFAZ-I KÜFÜR
a. Küfür üç çeşittir; Küfr-i inadî, cehlî ve hükmî,
b. Küfür yedi bölüktür; elfazla, inkarla, cehil ile, sükutla, gülmesi ile, rıza-sıyla ve temennisiyle
küfür,
c. Elfaz-ı küfür.
I- İMAN-AMEL MÜNASEBETİ
J- İLMİN AMELE VE AKLA ÜSTÜNLÜĞÜ
K- DİN-MİLLET-ŞERİAT
L- MEZHEBİMİZ
a. İmam Maturûdi’nin hoca silsilesi,
b. İmam-ı Azam’ın hoca silsilesi,
c. Ehl-i sünnet olanların on alameti,
M- İMAMET (Efdal-i Evliya)
a. Hz. Ebubekir (r.a),
b. Hz. Ömer (r.a),
c. Hz. Osman (r.a),
d. Hz. Ali (r.a),
N- FAKİRLİĞİN NEDENLERİ (Rızk meselesi)
O- ELLİDÖRT FARZ
P- BÜYÜK GÜNAHLAR (Kebire)
C. MUHTEVASININ TAHLİLİ:
28
Yukarıda takdim edilen ana metnin indeksinden de görüleceği üzere konuların
sıralanışı modern anlamda metodik değildir.
Günümüzde en yaygın ilmihal olan Ömer Nasuhi Bilmen’in ‘Büyük İslam İlmi-hali’nin bölümleri
sırasıyla; ‘İtikad, Taharet, Namaz, Oruç, Zekat, Hac, Kurban ve Av, Kerahat ve İstihsan, Ahlak ve
Siyer’dir.56
Mızraklı’da ise; itikad konuları hacmine göre çok daha yekün tutmakla birlikte konular kitab
boyunca dağınıktır. Genellikle ilmihal kitapları ‘Taharet’ konusuyla başlarken, Mızraklı Oruç ile
başlamaktadır. Zekat bölümü de oldukça kısadır. Kerahat ve istihsan bölümü yoktur. Ahlak bölümünde ise
sadece Ahlak-ı hamide ismen zikredilmiştir.
Bunun yanında Mızraklı ufak hacmine göre ‘Büyük İslam İlmihali’nden gerek konu zenginliği
gerekse kavramsal zenginlik bakımından üstünlükleri vardır. Şöyle ki;
a. Mızraklı İlmihal’de, Ahkam-ı Şer’iyye nevîlerinin, iman-islam, din-millet-şeriat, taklidi iman,
istidlâli iman, havf, reca, haya, tevekkül, küfür ve nevîleri gibi pek çok kavramın tanımları vardır, kavramsal
olarak daha zengindir.
b. Büyük İslam İlmihal’inde olmayan bazı konuları da ihtiva eder. Elfaz-ı küfür, Ellidört farz, büyük
günahlar gibi,
c. Mızraklı konuları işlerken onları büyük ölçüde reel dünyanın içine çekmekte, bir bakıma Kur’an’ın
meseleleri anlatış tarzına benzer bir yol izleyerek inançları, iba-detleri, ahlak kurallarını vs.hayatın ayrılmaz
ve bölünemez birer parçası gibi içiçe, yan-yana verme tarzını seçmiştir.57
d. Sorulu-cevaplı bir anlatım tekniği seçilerek monologtan kaçınılmış, daha et-kin, muhatabı daha
kuşatıcı bir tarz olan diyaloglara başvurulmuştur.
e. Mızraklı’da amellerin sevapları yanında dünyevi ve uhrevî faydalarıda zikre-dilmiş, böylece
etkinliğine bir perçin daha vurulmuş.
f. Tergib ve terhibe –biraz fazlaca abartılı olsa da- çok yer verilmiştir.
Mızraklı’dan çok önceleri yazılmış olan ‘Risale-i Birgivi’ ve yine Mızraklı’dan bir, bir buçuk asır
önce yazılmış olan ‘Üstüvanî Risalesi’ metodik olarakMızraklı’dan daha tertiplidirler.
Bununla birlikte Mızraklı’nın bir tertip ve düzenden tamamen azade olduğunu da söyleyemeyiz.
Birkaç bölümün yerlerini değiştirerek bu tertibi temin etmek pekala mümkündür. Mesela;
a. Sıfat-ı iman ile başlayıp Tafsil-i iman’a kadar (s.61-80) olan bölüm başa alı-nırsa,
b. Küfür nevîleri ve elfaz-ı küfür (s.89-97) hemen bunun ardına yerleştirilirse,
c. Ahkam-ı şeriyye sekizdir (s.58-61) bölümü de bunun ardına yerleştirilirse,
d. Oruç bahsi de (s.5-10) namazın sonuna kaydırılırsa büyük ölçüde Mızraklı’-mıza klasik tertibi
kazandırmış oluruz.
Mızraklı’nın diğer ilmihallerin arasından sıyrılarak şöhret bulmasında diğer ilmi-hallerde olmayan
bir bütünlüğe sahip olması neden olmuş olabilir, şöyle ki;
a- Oruç bahsinde ‘Oruç tutanların bayramı üç nevîdir’,
b- Namaz bahsinde, ‘Resulullah’ın namazın farzına, vacibine, sünnetine ve müs-tehabına riayet
etmenin faziletine dair irade ettiği hutbe’,
56
Bilmen,Ö.Nasuhi, Büyük İslam İlmihali (Sad.A.F.Yavuz), Ank.tarihsiz, s.574.
57
Kara, İsmail, a.g.e., s.6
29
c- Cemaatla namaz kılmanın sevabı,
d- Namazı vaktinde kılmanın fazileti,
e- Namazın vaktini geçirip kılmanın on beş zararı,
f- Ta’dil-i erkanı terketmenin yirmi altı kadar zararı,
g- İftitah tekbirini imam ile beraber almanın fazileti,
h- Namazdaki her bir fiile ne kadar sevap verildiği,
ı- Taam evvelinde besmele-i şerife dememenin üç zararı ve demenin üç faidesi,
j- Zikretmenin faydaları,
k- Misvak tutunmanın on beş faidesi,
l- Taam yemeden evvel el yıkamanın on kadar faidesi,
m- Taam yedikten sonra el yıkamanın altı kadar faidesi,
n- Sıcak taam yemenin dokuz zararı,
o- Taam az yemenin on faidesi,
p- Şehadet getirmenin otuz faidesi,
r- Evlenmenin faydaları,
s- Kız seçerken uyulması gerekli tavsiyeler,
t- Evlenilecek kızın görülmesinde üç faide,
u- Âdab-ı cima,
v- Ere varmanın sevabı,
y- Masumların, hatunların, mazlumların olümünün beyanı... gibi pratik hayatta müslümanların içiçe
oldukları konuların bulunması Mızraklı’nın sivrilmesine, öne çık-masına neden olmuş olmalıdır.
Mızraklı’nın bu stili, didaktik gayelerin tahakkuku açısından da daha verimlidir. Mesela; Sünnet
konusunu işlerken ‘yemek yemeden ellerin yıkanması’nın örnek olarak verilmesi, ardından da ‘yemek
öncesi el yıkamanın on kadar faidesi’nin zikredilmesi hem dinin benimsenip içselleştirilmesi, hem de teşvik
edilerek özendirilmesi ‘eğitim’ yönünden oldukça yararlıdır.
Mızraklı’da Eksik Bulunan İlmihal Konuları
a. Akaid Konuları;
1. Şirk ve çeşitleri,
2. Kıyamet alametleri, Ye’cüc-Me’cüc, Dabbetü’l-arz,
3. Kabir hayatı,
4. Mizan, Sırat, Havz-ı Kevser, Mahşer, Arasat vs.,
5. Cehennem ve tabakaları,
6. Kaza ve Kadere iman çok kısa, kaza ve kaderin tanımı, tevekkül, irade-i cüziyye ve küllî, kesb ve
halk-ı ef’âl vs.
b. Fıkıh Konuları;
1. Zekat, Hac ve Kurban –herkese farz olmadığı için olmalı-, Namaz ve Oruc’a nisbetle 51 ve 52.
sahifelerde olmak üzere sadece iki sayfa yer verilmiştir.
2. Şehid, vatan (dâr), yemin, itikâf, adak, avlanma, zebaih, ihtikar, riba, nikah, yalan, zina, hırsızlık,
gasb, ukubat, kerahiyat ve istihsan, ikrah, feraiz.
c. Ahlak Konuları;
1. Ahlak’ın tanımı ve ahlak-ı seyyie (zemime) yok,
2. Nefs ve mertebeleri yok,
30
3. Âdab-ı Muaşeret,
d. Siyer Konuları;
1. Cihad,
2. Emr-i bil ma’ruf nehy-i ani’l-münker,
Yukarıda sıraladığımız eksiklikler sadece Mızraklı gibi hacmi küçük kitapların değil,‘Büyük ve Tam
İlmihal’ gibi isimlerle müsemma olan ilmihallerde bile mevcuttur. Yunus Vehbi Yavuz’un tesbitiyle, ‘fıkıh
kitapları ile bunların topluma yansımış şekli olan ilmihal kitaplarında yer almayan siyaset geniş anlamda cihad, emr-i bil ma’ruf
gibi konular, özellikle Ehl-i Sünnet dünyasında fıkıh kültürünün Kur’anî ve Nebevî bütünlük açısından eksik kaldığı
görülmektedir.’58
D. MUHTEVASININ SIHHATİ
Mızraklı İlmihal’de 47 ayete atıf yapılmıştır. Bu ayetlerden 13’ü Allah’ın zâtî ve subuti sıfatlarını
müdellel hale getirirken,11’i tafsil-i iman bölümünde, 16’sıda ölüm ile ilgili bölümlerde olmak üzere 40 ayet
sadece bu üç bölümde yoğunlaşmaktadır. Diğer yedi ayet ise;
1. Orucun farziyyeti, Bakara, 2/43,
2. Teyemmümün farziyyeti, Maide, 5/6,
3. Abdestin farziyyeti, Maide, 5/6,
4. Zekatın farziyyeti, Bakara, 2/43,
5. Sabretmek farziyyeti, Bakara, 2/153,
6. Ömründe bir kere şehadet getirmenin farziyyeti, Muhammed, 47/19,
7. İstirca için delil olmak üzere, Bakara, 2/156.
Mızraklı’daki bu 47 atıf, özellikle farz-ı ayn olan ilimlerden ‘İlm-i hal’ gibi öğrenilmesi ve öğretilmesi farz telakki edilen birinci derece öncelikli ilimlerin bulunduğu
bir kitapta bulunması oldukça yetersizdir.
Üstelik bu atıf şekli de, Kur’an’ı asıl ve esas olarak onu anlama ve açıklama değil, tam aksine
Kur’an’ı kendi görüşünü temellendirmek gayesiyle onu hüccet olarak getirmek şeklindedir.
Mızraklı’daki Hadislerin Sıhhati,
Mızraklı İlmihal’de hadisler aşağıdaki üç şekilden biri şeklinde geçmektedir. Birincisi; ‘Rasulullah
(S.A.V.) buyuruyor ki;...’ şeklinde olanlar, ikincisi; amellerin sevabını bildirirken ‘Şu ameli işleyen şu kadar
58
Yavuz, Y.Vehbi, a.g.mak.,s.5
31
sevaba girer’ şeklindeki hükümler. Amellerin sevabı içtihad ile istinbat ile hesaplanamayacağına göre
bunları ancak Rasulullah (S.A.V.) bildirmiş olabilir ya da olması lazımdır. Çünkü, bunlar ancak ‘sem’iyat’
konusu olabilir. Ayrıca Cennet ve Cehennem hakkındaki tüm anlatılanları da ‘Hadis kavramı’ içinde
mütaala ediyoruz. Bu nedenle biz bu tür ifadeleri de hadis olarak değerlendirdik. Üçüncüsü; metinlerde
geçen hadisler. Bunların hadis olduğu zikredilmemiş ancak hadis olduğu herkes tarafından bilinmektedir.
Mızraklı’daki hadislerin toplamını net olarak vermek oldukça zordur. Mesela; yemekten önce el
yıkamanın on faidesi sıralanmış, 9. maddede ‘Gece vefat ederse şehit olur’ denilmektedir. Buradaki on
madde ancak nübüvvet ile bilinebilecek mevzulardır. Veya Cennet ile ilgili yüzlerce bilgi ancak ayet ya da
hadisle bilinebilir. Böyle olunca, buradaki yüzlerce hükmü de hadis olarak alırsak, yine ölüm ile ilgili
bölümlerdeki muh-tazar ile Azrail, meyyit ile Azrail arasındaki diyaloglar ancak vahiy ile ya da Nebevi
haber ile bilinebileceği göz önüne alınırsa Mızraklı’daki hadislerin birkaç yüze baliğ olup, bu rakamı
rahatlıkla aşabileceği ortaya çıkar. Birinci tür hadis 21, ikinci tür hadis ise 17 tanedir.
Mızraklı’da geçen hadislerin sıhhatine gelince; birinci tür hadislerden sadece 11’inin kaynağını tesbit
edebildik, hadis lafzıyla geçmeyen ancak hadis hükmünde olan ikinci tür hadislere gelince maalesef
hiçbirinin kaynağını bulamadık.
Kaynağını tesbit edebildiğimiz onbir hadis şunlardır;
1. Rasulullah (S.A.V) ayıttı; “Ey benim ümmetim ve ashabım! Sizin için iki tarik koydum, (biri) Kur’an’ı azimü’şşan, biri sünnetimdir. Bunlardan gayri yol tutan ümmetim değildir. ”59
Bu ifadelerle böyle bir hadis bulunmamakla birlikte, şu hadis olmalıdır; “Size iki şey bırakıyorum, bunlara
Kader, 3]
uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız. Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünneti. ” [Muvatta,
2. Eğer Allahu Azimü’ş-şan’ın yarattığı melekler bu kadar mıdır dersen Rasulul-lah Hazretleri
Mirac’a çıktığı gece Cenneti ve Cehennem’i ve Beyt’i Ma’mur’u seyran ettikte bakıp gördü, Beyt-i
Ma’mur’u melaike tavaf edip giderlerdi. Rasulullah (S.A.V) ayıttı; “Ya karındaşım Cebrail, bu Beyt-i Ma’mur’u
tavaf edip giden melaike geri dönmüyor, onlar nereye giderler? Ol vakit Cebrail (A.S) ayıttı; ya Habiballah, ben halk olduğum
günden bu güne gelinceye kadar bu Beyt-i Ma’mur’u tavaf edip giden melai-ke(nin) geri döndüğünü görmedim, bir kere
tavaf edene kıyamete kadar bir daha nevbet gelmez.”60
Bu hadis [Buhari, Bed’ül-Halk – 6, Müslim, İman –259, Nesâi, Salat –1]’de yer almaktadır.
3. Hz. Ömer’e ‘Ömeru’l-Faruk’ lakabının verilmesine dair61 Mızraklı’nın anlattığı Nisa-4/65. ayetin
nuzul sebebi olarak [Buhari, Sulh –12, Müslim, Fezail-129 ve diğer imamlar] nakletmişlerdir.
4. “Rasulullah (S.A.V) hazretleri kızına ‘Ey benim kızım, Hz.Osman’dan gökteki melekler haya ederler’ buyurdu. ”62
Müslim’in naklettiği bir hadiste Rasulullah’ın Hz.Osman’dan haya ettiği zikredilmektedir. Hadis şöyledir;
“Kendisinden meleklerin haya duydukları bir kimseden ben haya duymayayım mı?”63
5. “Nikah edin ve çok evladınız olsun. Zira ben kıyamette ümmetimin çokluğuyla sair ümeme iftihar edeceğim.” 64
Mızraklı’daki hadisin verilen metni ile bizim bulabildiğimiz metin farklı görünmektedir. Hadis şöyledir; “ (Ey
İnsanlar) Vedüd ve Velüd olanla evlenin, zira ben (kıyamet günü) diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneceğim. ”65
Mızraklı İlmihal, a.g.nüsha, s.36.
Mızraklı, a.g.nüsha, s.42.
61
a.g.e., s.57.
62
a.g.e., s.57.
63
Müslim, Fezailü’s-Sahabe/36.
64
Mızraklı, a.g.nüsha, s.66.
65
Ebu Davud, Nikah/4, Nesâi, Nikah/4.
59
60
32
6. Rasulullah buyurduki; “Bir kimse malından (ve hüsnünden) ötürü bir hatun alsa onun malından ve hüsnünden
mahrum kalır. Ve bir kimse dininden ötürü bir hatun alsa Hak Teâla onun malını ve hüsnünü ziyade eyler.” 66 Hadis bu
şekliyle İhya’da da mevcut olup hadis, Taberâni’nin Mu’cemu’l-Evsat’ından tahric edilmiş zayıf bir hadistir.
Buna yakın bir ifade ile Buhari ve Müslim’de yer almaktadır. “Kadın dört hasleti için nikahlanır, malı için, haseb ve
nesebi için, güzelliği için, dini için. Sen dindarını seç de huzuru bul. ”67
7. Peygamberimiz (A.S) bir hadis-i şerifte buyurmuştur; “Cennet ehlinin çoğu fukara ve Cehennem ehlinin
çoğu avretlerdir.”68
Hadisin orjinali şöyledir; “(Mirac gecesi) Cennetin kapısında du-rup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük
çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm... Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da
kadınlardı.”69
Son üç hadisin Mızraklı’daki Arapça metni ile, kaynağını gösterdiğimiz hadisle-rin Arapça metni
tamamen farklıdır.
8. “Ve dahi cimadan evvel ehli ile müla’abe yani musahabet ve oynaşmak sünneti Resul’dür. Zira rivayet olunur ki
oynaşmaktan evvel cima etmek hatuna cefadır.”70
Bu hadis de İhya’da mevcut olup, Deylemî’nin el-Müsnedü’l-Firdevs’inden tah-riç edilmiştir.71
9. “(Cimadan evvel) Besmeleyi terk eylemeyeler. Rivayet olunur ki besmele de-mese şeytan onunla cem olur.”72
Bu şekilde bir hadis olmamakla birlikte hadisin şerhlerinin bir kısmında bu mana verilmiştir. “Sizden
kim hanımına temas etmek isteyince, Bismillah, Allah’ım bizi şeytandan uzak tut ve şeytanı da bize vereceğin nasipten uzak tut
desin!...”73
10. “Ve dahi cimadan sonra uyursa abdest alıp ondan sonra uyuya, zira sünnettir.”74
Hadis şöyledir; “Allah Resulu (S.A.V) cünüp olduğu halde uyumak istediği zaman avret yerini yıkar ve namaz abdesti
gibi abdest alırdı.”75
11. “Rasul-i Ekrem buyurur; ‘Ya Fatıma eğer Allah Teala bir ehadin bir ehade secde etmesini emir buyursa idi ben de
avretin erine secde etmesini buyurur idim.”76
Tirmizi’de bu hadis mevcuttur.77
İkinci tür hadislere, ya da hadis takdirinde olanlara bir örnek verirsek,
‘Ve dahi taam yemezden evvel el yıkamanın on kadar faidesi vardır;
1. Arşu’r-Rahman altında bir melek nida eder, ‘elin pak olduğu cemî-i günahla-rından pak oldun,
Mızraklı, a.g.nüsha, s.102.
Buhari, Nikah/15, Müslim, Rada/53.
68
Mızraklı, a.g.nüsha, s.104.
69
Buhari, Rikak /51, Müslim, Zühd/93
70
Mızraklı, a.g.nüsha, s.104.
71
Gazali, İhya-u Ulûmiddin, C.2, s.29-130.
72
Mızraklı, a.g.nüsha, s.104.
73
Buhari, Bed’ü’l-Halk/11, Müslim, Nikah/116.
74
Mızraklı, a.g.nüsha, s.104.
75
Buhari, Gusl/25, Müslim, Taharet/21 ve diğer hadis imamları.
76
Mızraklı, a.g.nüsha, s.107.
77
Tirmîzi, Rada’/10.
66
67
33
2. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da olan ayetler mukabelesince nafile namaz kılmışça sevap olur,
3. Bedeninde olan kılların adedince sevap olur,
4. Sıddikler sevabına nail olur,
5. Melaike onun için istiğfar ederler,
6. Bir lokmasının mukabelesine bir kul azad etmiş kadar, sevap olur,
7. Her halde günahtan beri olur,
8. Gece gündüz hacâtı kaza olur (karşılanır),
9. Gece vefat ederse şehit olur,
10. Gündüz vefat ederse şehit olur.78
Belki bu örnekler tergib için en müstesna örnekler olabilirse de bunları sahih islam ile te’lif etmenin
hiçbir imkanı yoktur. Bu ve bunun benzeri örnekler kesinlikle Mızraklı’nın yazarı veya yazarları tarafından
vaz’ edilmemişlerdir. Onların yaptığı bu konuda daha önce yazılmış eserlerden seçip, derlemekten ibarettir.
Mızraklı yazarı veya yazarları bunları hadis olarak takdim etmemekle birlikte ‘Arşu’r-Rahman’ın altındaki
meleğin nidası,bu elleri temizlenmiş kul için tüm melaikenin istiğfarı ve şehadet maka-mının bu temiz ellere
havlu gibi takdim edilmesi’ nasıl nebevî haber olmadan bilinebi-lir? Nasıl olur da müellifin hayali Arşu’rRahman’ın altına sokulup da, meleği nida etti-rebilir? Mızraklı’nın bu meçhul yazarı da el yıkamak gibi bir
sünnet-i müekked’e teşvik için bu kadar yalanı derleyip ‘Cennet’in Anahtarı’isimli kitabında takdim etme
cür’eti gösterebilir? Eğer bu tergib amacına ulaşır da çocuklar ellerini yıkamaya başlarlarsa, bu çocuklar
bize bu kadar sevap yeter deyip diğer tüm ibadetleri arkalarına atmayacaklar mıdır?
Mızraklı’daki mevzu hadisler Rasulullah’ın ağzına konurken ‘söz konusu bu uydurmacılar’ o kadar
rahat, o kadar ihtiyatsızca hareket etmişler ki tedbir almaya bile gerek görmemişlerdir. Mesela bunlardan bir
tanesini tipik bir örnek olsun diye aşağıya alıyoruz;
“Ve dahi bir gün Resülüllah (S.A.V) Hz.Ali Kerremallahü vechehu ve radiyalla-hu anhu hazretlerine saadetle ‘Ya Ali,
namazın farzına, vâcibine, sünnetine, müstehabına riayet etmek gereksin’ dedikte, Ensar’dan bir zat buyurdu ki; ‘Ya Rasûlellah,
Hz.Ali bunların cümlesini bilir, bize bu namazın farzına, vâcibine, sünnetine, müstehabına riayet etmenin faziletini beyan eyle, biz
dahi ona göre amel edelim....”79
Resûlullah zamanında ne farz, ne vacib, ne sünnet ne de müstehab kavramı var-dı. Üstelik farz ve
müstehab kavramları Hanefilerin ıstılahi kavramlarıdır.80 Resûlüllahı Hanefi mezhebine göre namazı ta’lim ettirirken (!) takdim etmek ve çok sonraları ortaya çıkan fıkhî
mezheplerin ıstılahlarını Resûlüllah’a söyletmek bir taşla kuş katli-amı yapmak gibi bir şey olsa gerek.
Özetle Mızraklı çağının ‘hadis kültürü’nü yansıtması açısından oldukça iyi bir numunedir.
Mızraklı’daki itikad sahasını ilgilendiren hadisleri, Mızraklı’yı itikadi açıdan tahlil ettiğimiz
aşağıdaki bölümlerde tek tek ayrıntılı olarak tahlil edeceğiz.
Mızraklı, a.g.nüsha, s.81.
Mızraklı, a.g.nüsha, s.35.
80
Atar, Fahrettin, Fıkıh Usulü, İst.1988, s.120-6, Ebu Zehra,Fıkıh Usulü,(Çev.A.Şener),Ank.1981,s.32-40
78
79
34
II. BÖLÜM
MIZRAKLI İLMİHAL’İN İTİKADÎ AÇIDAN TAHLİLİ
I. İMAN ESASLARI
Mızraklı ‘Âmentü’ sırasına göre imanın esaslarını ele almakta. Bizim bugün ‘iman esasları’
dediklerimize ‘imanın sıfatları’ demektedir. Bazı kitaplarda ise ‘iman’ın şartları’ denilmektedir. 81 Mızraklı
ve Osmanlıca bazı eski ilmihallerde82 ‘imanın sıfatları’ olarak geçmektedir.
Mızraklı Allah’ın sıfatlarını dörde ayırmakta ve bunların her birini nakli ve akli birer delil ile de
te’yid etmiş.
Sıfat-ı Nefsiyye; Vucud,
Sıfat-ı Zatiyye; Kıdem, Beka, Kıyam bi nefsihi, Muhalefetün li’l-havadis, Vahdâniyet,
81
82
Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali, (Sad.A.Fikri Yavuz), Ank.tsz., s.12,3.
Mustafa Bey, Telhîs Mulahhas İlmihal, Dersaadet.1323, s.5.
35
(Bu sıfatlara; Allah’tan nefyedilmesi gereken ve O’nun aşkınlığını ifade ettiği için ‘sıfat-ı tenzihiyye’
denir. Yine aynı sıfatlara, Allah’ın zâtına layık olmayan acz, ek-siklik, yaratılmışlık gibi manaları
selbettikleri, nefyettikleri için ‘sıfat-ı selbiye’de denil-miştir.)
Sıfat-ı Subutiyye; Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrâde, Kudret, Kelâm, Tekvin,
(Bu sıfatlara sıfat-ı zâtiyye, sıfat-ı meâni ve sıfat-ı ikram da denilmiştir. Eşa-ri’lere ve Maturidi’lere
göre Allah’ın zâtına zaid, ezelde sabit, hakiki ve vücudi sıfatlar-dır.)83
Sıfat-ı Maneviyye; Hayy, Alim, Semî, Basîr, Mürîd, Kadîr, Mütekellim, Mü-kevvin.
(Bu sıfatlar mâna-meâni sıfatlarının masdarlarının sîga olarak ‘sıfat’ şeklinde olanlarıdırlar.)
Mızraklı, ‘yed, vech, istiva gibi ‘sıfat-ı haberiyye’yi zikretmediği gibi, ‘tahlik- yaratma, îhda ve idlâl,
irsâl ve inzâl, ba’s ve haşr,ten’im ve ta’zip gibi hâdis olan ‘sıfat-ı
fiiliyye’ ya da ‘sıfat-ı câize’ denen sıfatları da zikretmemiştir.’
A. ALLAH’A İMAN
Mızraklı Kelime-i Tevhid’in anlamını verirken ‘la ilahe’ ye ‘uluhiyet’ kavramı-nın özelliklerinden
daha ziyade ‘ubudiyet’ kavramının özellikleriyle yaklaşmıştır. Şöy-le ki; “‘la ilahe illallah’ demenin manası odur
ki, ibadete layık ve müstehak bir zat yoktur. Ancak Allahu azimü’ş-şan vardır ve birdir, şeriki ve nazîri yoktur.”84
Gerçi ‘la ilahe illallah’ta ‘Allah’dan başka ubudiyete müstehak hiç bir mahluk yoktur’ anlamı mevcut
olmakla birlikte öncelikle vurgulanması gereken ‘Uluhiyet’te Allah’ın yegane olmasıdır. Yani ‘la ilahe illa
hu’, ‘O’ndan başka ilah yoktur, ilah ola-rak sadece O vardır’ anlamının tercih edilmesi gerekirdi.
Müşrik Arapların Allah’a inanmakla birlikte, ‘Tevhid’ noktasında yanıldıkları bilinmektedir.
Cahiliye Arapları Allah’ın rububiyetini, yani hâlık, muhyî, mümit, râzık bir Allah’ı kabul ediyorlardı.
Onlar özellikle tevhid-i uluhiyet’te ve tevhid-i ubudiyet’te şirke düşmekteydiler. İşte İslam Allah’ın
uluhiyetinde tek olduğunu, Allah’tan başka ilah olmadığını söyleyerek karşılarına dikilmişti.
“İlah” deyince şunlar anlaşılmaktadır.
a. Evrende tasarruf eden, tabiata hükmeden,
b. Kendisinden korkulan ve kendisinden menfaat umulan,
c. ‘duyu idrakinin ötesinde bulunan’85, kendisine hayret duyulan, gönülden bağlanılıp sığınılan,
d. Kişinin ihtiyaçlarını gideren, ondan zararları defeden, duasına icabet eden üstün otorite,
e. Hüküm ve emir sahibi zat. Kainatı hükümranlığı altına alan, nizamını, idare-sini eline alan zat,
aynı zamanda Şâri’, emir ve kanun koyan zât.86
Böyle olunca ‘la ilahe illallah’ın anlamı;
Gölcük, Şerafettin, Toprak, Süleyman, Kelam, 3.baskı, Konya.1986, s.212.
Mızraklı, a.g.nüsha, s.3
85
Topaloğlu, Bekir, ‘Allah mad.’, DİA., C.2, s.471.
86
Mevdudî, Kur’an’a Göre Dört Terim, (Çev. O.Cilacı, İ.Kaya), 4.Baskı, İst.1981, s.15,33.
83
84
36
- Kainatta Allah’tan gayri tasarrufta bulunan hiçbir ilah yoktur.
- Tahrim ve tahlil hakkı sadece Allah’ındır.
- Kendisine gönülden bağlanılan, korktuklarımızdan bizi emin kılan, umdukları-mıza nail eden,
dualarımıza icabet eden, kainatı kudretiyle ihata edip kainatı idaresine hiçbir ilahı ortak kılmayan yegane
ilahtır.
Özetle, Kelime-i Tevhid’de geçen ‘ilah’ kelimesi müslümanlar arasında genel-likle ‘mabud’
manasına alınmış ve cümle ‘Allah’tan başka tapınılacak yoktur’ tarzında verilmiştir.87 Mızraklı’nın tanımı
da bu anlamı içermektedir. Oysa bu ‘ubudiyet’ kav-ramının mutazammımıdır.
‘Kelime-i Tevhid’in sekiz ismi vardır, ... üçüncüsü Kelime-i ihlas’ ve yine ‘Keli-me-i şehadet getirmenin dört şartı vardır,
birincisi; ihlas’88 diye geçen bölümde ‘ihlas’ın anlamı muğlak kalmıştır.
İkinci ‘ihlas’; samimiyet, riyasız anlamında kullanılmışsa da ‘Kelime-i ihlas’ taki ‘ihlas’ın anlamı farklı olmalıdır. Zira Kur’an’ın müteaddit ayetlerindeki ‘Din’i Allah’a has kılmak’ şeklindeki kullanımı ‘samimiyet ve riyadan uzak olma’ şeklinde anlaşılmaktan oldukça uzaktır.
Şu ayetlere atf-ı nazar ettiğimizde,
“Halbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler-muvahhidler olarak kulluk etmeleri...emrolunmuştu.”89
“Rasulüm! O halde sen de dini Allah’a has kılarak kulluk et.” 90
Mukatil b.Süleyman ayetteki ‘din’in ‘Tevhid’ anlamına geldiğini söylemekte-dir.91
“De ki; Bana dini Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem, (O’na itaat etmem) emrolundu.”92
“Dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın.”93
“...Onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak... Allah’a yalvarırlar.” 94
‘Dini Allah’a has kılmak’ ve ‘dinde, ihlaslı olmak’tan maksat; hakimiyet, hüküm ve emir konusunda
kişinin Allah’tan başkasına boyun eğmemesi ve Allah’tan başka hiç kimseye kulluk edip, itaat etmeyecek
kadar samimi olmasıdır.95
Özellikle burada ‘din’ kavramının da ‘hüküm, nizam, şeriat, kanun’ anlamında kullanıldığını göz
önüne alırsak, ‘Muhlisıne lehü’d-din’in anlamı; Allah’ın koyduğu ka-nunlara, hükümlere samimiyetle
bağlanmak ve ‘hüküm koyucu otorite-ilah olarak’ Allah’ı kabullenmek olacaktır.96
Topaloğlu, Bekir, a.g.ans., s.478.
Mızraklı, a.g.nüsha,
89
Beyyine, 98/5.
90
Zümer, 39/2.
91
Mukatil b.Süleyman, El Vucûh ve’n-Nezâir, (Haz.Ali Özek), İst.1993,s.44.
92
Zümer, 39/11.
93
Araf, 7/29.
94
Yunus, 10/22.
95
Mevdudi, a.g.e., s.115.
96
Tümer, Günay, ‘Din’ mad., DİA., C.IX, s.312-4.
87
88
37
‘Kelime-i tevhid’in bir diğer ismi kelime-i ihlas’tır.’ 97 Öyleyse buradaki ihlas’taki muğlaklık yukarıdaki
şekilde telafi edilebilir ve ‘la ilahe ‘ ile ‘din’i Allah’a has kılmak’ kelime-i tevhid kavramının içinde anlam
bütünlüğüne kavuşturulabilinir.
Bu görüşümüzü destekleyen bir diğer naklî delil de ‘İhlas Suresi’dir. Dinin temel ilkesi tevhidi en
halis ve en güzel şekilde dile getirdiği için ‘İhlas Suresi’ adını al-mıştır. Bu surenin bir diğer adı da ‘Tevhid
Suresi’dir.98 Kafirun Suresi ile İhlas Suresi ‘la ilahe illallah’ tevhid kelimesinin nefy ve isbatı menzilesinde
anlam bakımından bir-birlerine bağlı oldukları için bu ikisine ‘İhlaseyn’ dahi denilmiştir.99 Nasıl kelime-i
tevhid’te ‘Allah’tan başka hüküm sahibi, ororite-ilah’ olmadığı ihtar ediliyorsa bu sure-de de Allah’ın samed
olduğu yani; ‘insanların ihtiyaçlarını gidermek için kendisine baş-vurdukları yegane efendi’100 olduğu ihtar
edilmektedir. Kelime-i tevhid’te hüküm ve emir sahibi tek ilah, kelime-i ihlas’ta ihtiyaçları gidermede tek
efendi. Özetle buradaki ihlas, samimiyet ve riyadan uzak olmak anlamında kullanılmamıştır.
Bir diğer tashih de ‘ta’til’e yapılan şerhin isabetsizliğini gidermede yapılmalıdır, şöyle ki; ‘şirk, şek,
teşbih ve ta’til’den biri olursa kelime-i şehadet getirmenin faidesi yoktur, ta’til; Allah âleme karışmaz, her bir şey vakti geldik te
kendi tabiatıyla olur demeye derler.’ 101 şeklinde şerh isabetli değildir.
Tenzih akidesine yaptıkları aşırı vurgu ve teşbih’ten kaçınalım derken Allah’ın zatından ayrı
sıfatlarını nefy eden bu nedenle ‘muattıla’ olarak isimlendiren102 Mute-zile’nin sıfat anlayışını reddetmek
için buraya ‘ta’til’ eklenmiştir. Üstelik ‘ta’til’; Allah’ın zatını sıfatlardan tecrid etmek demektir.103
Mızraklı’daki ta’til’in şerhi ise determinist bir tabiat felsefesini çağrıştıran me-teryalizm olabilir.
Mızraklı’nın kelime-i şehadet getirmenin 30 kadar faidesini sayması böyle üs-sü’l-esas bir meselede
‘yarar’ gözetildiği için tenkid edilebilirse de meselenin böyle ele alınması hem eğitici hem de özendiricidir.
Dört şartını yerine getirerek ve şirk, şek, teş-bih ve ta’til’den de uzaklaşırlarsa böyle bir kelime-i şehadetin
Cehennem’de bile fayda-lı olacağı muhakkaktır. Yine dünyadaki beş faidesi de, faydanın zikrinden çok
kelime-i şehadet getirmenin hükmü ve böyle bir kimsenin islam toplumunda sahip olduğu haklar ifade
edilmiştir.
B. MELEKLERE İMAN
Mızraklı, meleklerin evsafını saydıktan sonra ‘Onların içinde mukarrebler ve peygamberler vardır’104
demekte ve dört büyük meleğin cümle meleklerin peygamberi olduğunu söylemektedir.
‘Meleklerin peygamberleri’ sadece Mızraklı’da değil ‘Akaidü’n-Nesefî’de105 ve günümüzdeki Akaid
ve Kelam kitaplarında da yer almaktadır. 106 Bu konuda herhangi bir fikir beyan etmeyen müellifler de
mevcuttur.107
Mızraklı, a.g.nüsha, s.73.
Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, (Sad; İ.Karaçam, E.Işık, N.Bolelli, A.Yücel), İst.1992, C.X, s.56,7.
99
Elmalılı, a.g.e., s.58.
100
Sâbûni, Safvetü’t-Tefâsir, (Çev., S.Gümüş, N.Yılmaz), İst./1995, C.VII, s474.
101
Mızraklı, a.g.nüsha, s.84.
102
Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelam, s.201.
103
Topaloğlu, B., ‘Allah’ mad., DİA., C.II, s.487, s.491.
104
Mızraklı, a.g.nüsha, s.66.
105
Taftazani, Şerhu’l-Akaid, (Çev. S.Uludağ), İst.1980, s.364.
106
Kılavuz, A.Saim, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelama Giriş, İst.1993, s.185,
Aydın, A.Arslan, İslam İnançları ve Felsefesi, 6.Bas., İst.1980, s.407.
107
Gölcük, Toprak, a.g.e., s.381-6.
97
98
38
Melekler mahiyeti itibariyle ele alındığında onların da beşer gibi peygamberlere neden ihtiyaç
duydukları çok açık değildir. Üstelik bu konu itikâdî olduğundan tevkifi-dir, bu nedenle ancak bu mevzuda
sahih bir nakil bulunması gerekir.
Mızraklı, Meleklere iman konusunda genelde değinilen cin ve şeytan konusuna hiç değinmediği gibi
‘Kiramen Kâtibin, Münker ve Nekir, Hamele-i Arş, Hazene-i Cen-net ve Cehennem, Mâlik, Hafaza
Melekleri...’,ve diğer melaikeye de hiç değinmemiştir.
Yine Mızraklı, ‘melek mi üstün, insan mı üstündür?’ konusunda da tek kelam etmemiştir.
Mızraklı’nın itikad konularında nadiren naklettiği meleklerin sayısını ifade eden ‘Beyt-i Ma’mur’
hadisinin kaynaklarda yer aldığını görmekteyiz.108
C.KİTAPLARA İMAN
Mızraklı ‘Allahu azimü’ş-şan’ın kitapları vardır, cümlesi yüzdört kitaptır, yüzü suhuftur ve dördü büyük kitaptır’ 109
diyerek geleneksel anlayışı nakletmektedir.
100+4=104 kitap olarak isimlendirilen kitaplardan dördü dört büyük kitap ise ni-ye diğer yüz’ü 100
küçük kitap olmuyor? Çünkü dördü dört büyük kitap ise geri kalan yüz’ü de yüz adet irili ufaklı küçük kitap
olması gerekmez mi?
Eğer Adem, Şit, İdris ve İbrahim (A.S)’ın kitapları suhuf kitapçık idi denirse, o zaman ‘İbrahim’in ve
Musa’nın sahifeleri’110 ne olacaktır? Bu durum bir önceki ayetteki “Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır.”111 nazm-ı
celiline dayanılarak ‘Suhuf-u ûlâ’nın dört büyük kitap öncesi peygamberlere verilen kitapçıklar şeklinde
anlaşılmış ve ‘Musa’nın sahifeleri’de Musa’ya verilen ‘Tevrat öncesi bazı sahifeler’ şeklinde te’vil edilerek
izah edilmeye çalışılmıştır.112
Doğrusu [A’la, 87/18,9] ayetleri; ‘Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, İbrahim ve Musa’nın
sahifelerinde’ şekliyle anlaşılmalı, ‘suhuf, kütüp’ ayırımı ortadan kaldırıl-malıdır. Dört büyük kitaptan biri
olan Kur’an’a, ‘Mushaf-yazılmış şey’ demiyor muyuz? Mushaf’ta ‘sahife-suhuf’dan alınmadır. Zebur’da
‘bir yazı, bir kitap’ anlamına gelmektedir.
Bir sem’iyât konusu olan ‘yüz suhuf’ hakkında sağlam bir nass dahi mervî değil-dir. Üstelik itikad
konularında sahih bile olsa haber-i ahad’ın hüccet olması müşkildir, en azından ihtilaflıdır. Kur’an’da
sadece Hz.İbrahim’e gönderilen ‘suhuf’tan bahsedil-mektedir. Diğer üçüne Hz.Adem (A.S)’a 10, Şit (A.S)
50, İdris (A.S)’a 10 sahife gönderildiğine dair Ebu Zerr’den nakledilen bu hadis hakkında Âlûsî; ‘sahih olup
olmadığını Allah bilir’ demektedir. 113 Bu zayıf hadisin ‘mü’menün bih’ olan itikadımız için delil
olamayacağı şüphesizdir.
Her nebi ve rasul’ün vahiy aldığı sabit olduğuna göre114, ‘bir takım rasul’leri (Ya Muhammed) sana
anlatmadık’115 ayetinden de açıkça anlaşıldığı üzere ‘kendisine kitap ve yeni bir şeriat verilen rasullerin’
epeyce mevcut olduğu aşîkardır. Hele söz konusu peygamberlerin ister rasul olsun ister nebi, sayılarının
Ahmed b.Hanbel’in [Müsned V/266] no’lu hadisindeki gibi 124 bin ya da 224 bin kadar olduğu göz önüne
108
Buhari, Bed’ül-Halk /6, Müslim, İman /259, Nesaî, Salat /1.
Mızraklı, a.g.nüsha, s.66.
110
A’la, 87/19 ve Necm, 53/36-37.
111
A’la, 87/18.
112
Elmalılı, a.g.e., C.X, s.162.
113
Elmalılı, a.g.e., C.X, s.163.
114
Gölcük-Toprak, a.g.e., s.160.
115
Nisa, 4/164.
109
39
alınırsa116 ‘(yeryüzündeki) her bir millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.’117 ve yine ‘her
ümmetin bir rasülü vardır.’118 ayetleri rasul’lerin sayısını arttırmaktadır.
Bunların dışında rasûl olmayan ama Allah’tan aldığı vahyi yazılı metin haline dönüştürmeleri işinde
‘nebî’lere niçin engel olunsun ki? Nebîlere vahyedilenler niçin suhuf ya da kütüp olarak muhafaza
edilmesin?
Netice itibariyle İbrahim ve Musa (A.S.)’ın dışındaki nebî ve rasullere suhuf-kitapçık verildiğine dair
ne ayet, ne de mütevatir hadis, hatta sahih bir hadis dahi mevcut değildir. Rasul’lerin çokluğu gözönüne
alınırsa bu suhufların dört tane değil, yüzlerce olması pekala mümkündür. Bizim değinmeye çalıştığımız,
bir ‘galat-ı meşhur’ şeklinde itikadımızı şekillendiren ‘dört kitap-dört peygambere verilen yüz suhuf’
anlayışının zayıf bir hadise dayanması ve haber-i ahadların –hem de zayıf olanlarının
bile- itikadımızda hüccet sayılabilmesinin garabetidir.(*)
-----------------------------------------------------------------(*) Haber-i âhad; Mütevâtir sünnetin dışında ve Resûlullah’tan itibaren adalet ve zabt sıfatlarını taşıyan bir veya iki (yahut tevatür
derecesine ulaşmayan sayıdaki) ravînin rivayet ettiği, metninde şâz ve illet bulunmayan ve zann-ı gâlip ile sabit olan hadislere
‘haber-i ahad’ denilmektedir.119
Haber-i ahad, zannî bilgi ifade eder, kesin bilgi ifade etmez; çünkü bunların Hz. Peygamber’e ittisalinde şekil ve mana
yönünden şüphe vardır.120 Bu nedenle itikadî hükümlerde âhad habere dayanılamaz. 121 Hal böyle olmakla birlikte bazı itikadî
meselelerin haber-i vahid ile sabit oldukları da bir gerçektir. Mesela; Kabir azabı, Münker ve Nekir, Şefaat, Mizan, Sırat, Havz,
Deccal, Hz.İsa’nın nuzûlü, Ruyetullah, tecelli, teklim, 122 Mehdî, Müceddid, Hızır A.S. vs.... gibi pek çok konu haber-i ahad’a
istinad etmektedir. İşin daha ilginci, âhad hadislerin itikatta hüccet olamayacağını söyleyenler tarafından da kullanılmış olmasıdır.
Mesela, Taftazâni Şerhu’l-akâid’de ahad hadislerin akaidde ölçü ve delil olmadığını söylemesine rağmen, aynı kitapta kullandığı
altmışdört hadisten altmışı ahad hadistir, üstelik yarıdan fazlası da gayr-i sahih ve mevzûdur.123 İslam âlimleri akide ile ilgili
hususlarda kitabın dışında sünnetten de yararlanmışlardır. 124
Kelamcılar haber-i âhad’ın zannî bir delil olduğunu, zannî delilin ise akaid konularında tek başına yeterli olamayacağı
konusunda ittifak etmişlerdir.125
Çağdaş yazarlardan Muhammed Ebû Zehre bu konuda şöyle der; “Cumhur, haber-i vahidlerin ilim değil de zan(nı galip)
ifade ettiğini kabul edince, onlarla teklifât-ı şer’iyyenin amel ile ilgili bölümlerinde amel etmeyi gerekli gördüler. Yine
cumhurdan ekseriyeti teşkil eden grup, haber-i vahidlerle hiçbir itikâdî mesele ve hükmü ispata kalkışmadılar.” 126
Muhammed Ebu Zehv; itikâdiyyat konularını ikiye ayırarak haber-i vahidleri bu iki gruba göre değerlendirmektedir.
Birinci grub; İslam’ın sıhhati kendilerine bağlı olan akaid meseleleri (Allah’ın varlığı, birliği, kemal sıfatlarla tavsifi,
noksan sıfatlardan tenzihi, melekler, kitaplar, Peygamberler, kader meselesi, öldükten sonra dirilmek, cennet-cehennem, azab ve
benzeri hususlar) , bunlar sarih akıl ve Kur’an nassı ile, Peygamberden tevatür yoluyla gelen hadislerle sabit olur. Eğer bu
konularda tevatür derecesine ulaşmamış bir ahad habere tesadüf edilirse hemencecik o reddedilmemelidir. Çünkü çok defa bu tür
haberler o ayetleri te’kid için zikredilmektedir.
İkinci grub; imanın aslı, İslamın tahakkuku kendilerine bağlı olmayan prensipler (Allah’ın bazı kemal sıfatlarına ait
tafsilat, esmâü’l-hüsna, olmuş ve olacak bazı gaybî şeylerden haber verme, kabir azabı ve mükafatı, kıyamette meydana gelecek
şeylerin açıklanması, Allah’ın ahirette görülmesi...). Ebu Zehv bunların haber-i vahidlerle ispatını kabul etmektedir. Fakat yine
Kılavuz, a.g.e, s.142.
Fatır, 35/24.
118
Yunus, 11/47.
119
Ertürk M., DİA., Haber-i Vâhid mad., C.XIV, s.349.
120
Ebu Zehra, Muhammed, İslam Hukuk Metodolojisi, (Çev., A.Şener), 3.Bas., Ank. 1981, s.96.
121
Şaban, Zekiyyüddin, Usulu’l-fıkh, (Çev.,İ.K.Dönmez), Ank.1990, s.69
122
Koçkuzu, Ali Osman, Rivayet İlimlerinde ‘Haber-i Vahidlerin İtikad ve Teşli Yönlerinden Değeri’,
Ank.1988, s.140-3.
123
Uludağ, Süleyman, Şerhu’l-Akâid, İst.1980, s.86.
124
Koçkuzu, Ali Osman, a.g.e., s.139.
125
a.g.ans., Yavuz, Y.Ş., s.353.
126
Koçkuzu, Ali Osman, a.g.e., s.144.
116
117
40
de buradaki haber-i vahidlerin Kur’an’a, mütevatir sünnete, icmâa ve akl-ı sarihe uyması, onlarla teâruz halinde bulunmamasını
şart
koşmaktadır. Ebu Zehv, bu tür ahad haberlerin çok defa ayrı ayrı tariklerle gelmesi halinde (manevî) mütevatir sayılabileceklerine
inanmaktadır. Yine ona göre, böyle bir haber-i vahid, bir ayet ve bir icma’ ile kuvvet bulursa, yahut da karineli olursa yakîn ifade
eden deliller derecesine yükselmiş olur.127
Haber-i ahad’ın itikatta kesin delil olamıyacağı görüşünün birçok gerekçeleri bulunmaktadır. Bunların başlıcaları;
1. Ahad haberler zannî bilgi ifade ettiğinden ancak zan mertebesinde bir delil oluşturabilirler. Halbuki Kur’an ‘Zan,
haktan hiçbir şey ifade etmez’,128 ‘Bilmediğin şeyin peşine düşme’129 buyurmaktadır. Katiyyet ifade etmeyen şeylerin peşine
düşmek Kur’an’a aykırıdır. Allah hakkında zannî bilgiye dayanmak yasaklanmıştır.
2. Sahabiler, Hz.Peygamberden naklettikleri ahad haberleri ondan duydukları lafızlarla değil, muhtevayı ifade eden farklı
lafızlarla aktarmışlardır. Bu da muhtemel anlam kaymalarını beraberinde getirmiştir.
3. Muhaddisler ahad haberleri değerlendirirken bunları nakleden râvilerin siyasi ve itikadî görüşlerini dikkate alıp
subjektif davranmışlar, mesela Şii ve Mu’tezili alimlerce nakledilen rivayetleri muteber saymamışlardır. Bu tutum ahad
haberlerin objektifliğine gölge düşürmüştür.
Bu üç görüş Fahreddin er-Râzî’ye aittir.130
4. Hadislerin tedvini tüm itikadî, siyasi ve amelî ekollerin, grubların teşekkülünden sonraya kaldığı bir gerçektir. 131 Bu
nedenle gerek muhaddisler gerekse ravîler bu siyasi, itikadî ve amelî mekteplerin birine veya birkaçına mensupturlar.
5. Hz.Peygamber’in Kur’an’da yer alan itikadî konular hakkında herhangi bir açıklama yapmamış olması düşünülemezse
de kabir azabı, sırat, şefaat gibi Kurr’an’da yer almayan önemli itikadî konuları va’zetmesi Kur’an’ın tefsiri değildir.
6. İkmal ve itmam olmuş bir dinin ‘usulü’d-din’i olan itikad konuları herkesi bağlamaktadır. Kişiyi Cennet’e götüren
ameli değil imanı ise, iman; ‘mü’menü’n-bih’ olarak artmaz ve eksilmez ise ‘iman edilmesi gereken itikadî konuların’ net ve kesin
olması icab eder.
7. Kur’an’da cebr ve tevfiz arasında gidip-gelen ayetlere rağmen ‘kader’ konusunda nakledilen
hadislerin kahir ekseriyeti ‘cebri’görüşü te’yid eden rivayetlerden oluşmaktadır.132 Hatta Wensinck daha ileri giderek sünnette
içerisinde irade-i cüziyye’nin müdafaa olunduğu hiçbir hadisin olmadığını iddia eder. 133
8. Buhari ve Müslim’deki meşhur ‘Cibril hadisi’nin bazı rivayetlerinde iman esasları sayılırken ‘kader’ lafzı
geçmemektedir. Mesela Buhari’nin [Kitabu’l-İman-37, Tefsir-i Lokman-2]’deki Cibril hadisinin Ebu Hureyre tarîkinde
‘kader’lafzı yer almamaktadır.134 Yine Buhari’nin’Kitabu’l-kader’ bölümünde de ‘Cibril hadisi’ yoktur. Müslim’in [Kitabu’lİman-1 ve 7 nolu] rivayetinde iman esasları sayılırken ‘bir de hayrıyla, şerriyle kadere iman etmendir’ şeklinde bir ilave yer
almaktadır. Müslim’in [Kitabu’l-İman-5] nolu bir diğer rivayetinde de ‘kader’ lafzı geçmemektedir. 135 Müslim’in [Kitabu’l-İman
–1]’de Abdullah İbn Ömer’den nakledilen hadisinde ise; hadisin baş tarafına fatalist Ca’d b.Dirhem Cehm b.Safvan’ın karşısına
dikilip Emevilerin resmi kader anlayışıyla mücadele eden Ma’bed el-Cühenî’ye reddiye şeklinde bir bölüm eklenmiş gibi
durmaktadır.
127
a.g.e., s.149,150.
Necm, 53/28.
129
İsra, 17/36.
130
a.g.ans., s.354.
131
Watt, W.Montgomery, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, (Çev.E.R.Fığlalı), Ank.1981,s.324.
132
Watt, W.M., İslamın İlk Dönemlerinde Hür İrade ve Kader, (Çev.A.Aytekin), İst.tsz., s.39,40.
133
a.g.e., s.39.
134
Sahih-i Buhari, (Çev.M.Sofuoğlu), C.I., s.203 ve C.10, s.4655,6.
135
Sahih-i Müslim, (Çev., A.Davudoğlu), C.I, s.120,9.
128
41
D. PEYGAMBERLERE İMAN
Mızraklı, Peygamberlerin sayısını ‘Allah bilir’ diyerek en doğrusunu yapmıştır. Kur’an’da isimleri
zikredilen yirmi beş peygamber ve ‘Üzeyir, Lokman, Zülkarneyn’ gibi peygamberliği ihtilaflı üçünü
zikretmekte daha sonra peygamberler hakkında bil-memiz vacib olan beş sıfatla, caiz olan beş sıfat
eklenerek mezhep ihtilaflarına hiç de-ğinmeden muhtasar bir şekilde konu ele alınmış. Fakat bundan sonra
‘bizim pegamberimiz (S.A.V) hazretlerine mahsus yirmi kadar (bazı baskılarda on yedi kadar) sıfatları vardır, beyan olunur’136
diye bir bölüm vardır ki bu bölüm üzerinde durmamız gerekmektedir. Bunlar;
1. İnse ve Cinne gönderilmiş hak peygamberdir.
2. Şeriatının hükmü kıyamete kadar bâkîdir.
3. Şeriatı daha önce gelen peygamberlerin bazı hükmünü nesh etmiştir, şimdi
onlar ile amel etmek câiz değildir.
4. Hâtemü’l-enbiyâ’dır.
5. Şefaatı ehl-i kebâire ve ehl-i sagâire âmdır.
6. Vâlidesinden sünnetli doğmuştur.
7. Tebevvül ve tağavvut ettikte (küçük ve büyük abdest bozdukta) yer yutup
Misk gibi kokar idi. (H.H.Işık’ın B.Mızraklı İlmihal’inde yok)
8. Mübarek gölgesi asla yere düşmezdi.
9. Önünden gördüğü gibi ardından dahi görür idi.
10. Mubarek ayağı kuma bassa iz olmaz, taşa bassa iz olurdu.
11. Mubarek cesedine eziyet veren hayvanlardan bir şey konmaz idi.
12. Asla ihtilam olmadı.
13. Her nereye gitmek murad eyleseler O’nun nur-ı pâki kendinden evvel (oraya) varır idi.
14. Her kimin yanına dursa mubarek boyu dört parmak yüksek gösterirdi.
136
Mızraklı, a.g.nüsha, s.77,8.
42
15. O’nun üzerinden bir beyaz bulut eksik olmazdı.
16. Salât-ı evvâbîn ve kuşluk ve teheccüd namazları O’na vacib idi, bize sünnet oldu.
17. Teyemmüm ile namaz kılmak ancak O’nun şeriatıncadır. (O’nun şeriatına mahsustur)
18. Uyusa ve uyansa abdesti bozulmaz idi, zira peygamberlerin gözleri uyur, kalpleri uyumaz.
19. Doğduğu gibi secdeye vardı.
20. O’nun vücud-ı pâkî dünyaya gelmezden evvel şeytanlar göklere çıkarlar idi. O’nun vücud-ı pâkî
dünyaya geldikten sonra şeytanlar göklere çıkamaz oldu. Nice hasâis-i nebî vardır, kütüb-i
mutavvelâtta tafsil olunmuştur.
Bunlardan yedinci ve on dördüncü maddeye kadar olan sekiz maddeyi ve bunla-ra ilave olarak on
dokuzuncu maddeyi kabul etme imkanı yoktur. Burada tarif ve tasvif
edilen Hz.Peygamber insaniyetten tamamıyla tecerrüd ettirilmiş olup, adeta yeryüzünde
dolaşan bir melek veya ruhani varlık olarak karşımızda tebellür ettirilmiştir. Gölgesi olmayan, kuma bassa
izi olmayıp taşa bassa izi olan bir ‘varlık’ nasıl olur da birinci vas-fı insan olmak olan Peygamberi gerçek
manada tarif ve tavsif edebilir?
Bu yirmi maddeden sadece, ikinci, üçüncü, dördüncü, onaltıncı ve onyedinci madde olmak üzere beşi
doğru görünmektedir. Bunların dışında kalan diğer altı madde-nin ise durumları meşkûk görünmektedir.
Bunları tek tek ele alıp tahkîk edelim. Ayrıca bazı nüshalarda onuncu, ondukuzuncu ve yirminci madde
mevcut değildir.
1. madde; ‘İns ve Cinne gönderilmiş hak peygamberdir.’
Cinlere peygamber gönderildiği noktasında İslam alimleri arasında ittifak ol-makla birlikte bu
peygamberlerin ins mi, cin mi olduğu konusunda ihtilaf vardır. Cum-hur, cinnîlere kendi cinsinden değil,
insan cinsinden peygamber gönderildiğini, cinnî peygamberlerin ise insî peygamberlerin sözlerini işiterek
kendi kavimlerine tebliğ ettik-lerine inanırlar.137
Bazıları ise şu ayetlerle istidlalde bulunarak cinnî peygamberlerin insî olmadığını söylerler;138 “Ey cin
ve insan toplulukları! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?” 139 , “Zaten, kendilerine hidayet rehberi (bir peygamber)
geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf ‘Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?’ demeleri engellemiştir. Şunu
söyle; ‘Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek
gönderirdik.”140
Hz.Peygamberin cinnilere de peygamber gönderildiğine dair açık bir rivayet de yoktur. Buhari ve
Müslim’de geçen 141 “Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara (Acemlere) ve siyahlara
(Araplara) da gönderildim.”
Bu hadiste geçen ‘ahmer’le insanların, ‘esved’ ile cinnîlerin kastedildiği
142
şeklindeki zorlama bir te’vil bu itikadın mesnedidir. Bu rivayet haber-i âhâd’tır. Haber-i mütevâtir bile
olsa manaya delâleti katî değildir. Bu nedenle Hz.Peygamberin cinnîlere peygamber olduğu hususunda
serahet yoktur.
Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, C.15, s.472.
Kılavuz, A.S., DİA, Cin mad., C.VIII, s.9.
139
En’am, 6/130.
140
İsra, 17/95-95.
141
Buhari, Teyemmüm-3, Müslim, Mesâcid-3.
142
Canan, İbrahim, a.g.e., C.12, s.385-6.
137
138
43
Cinlerin mahiyeti konusunda dahi bir berraklık yoktur. Mükellef olabilmeleri için şuur, idrak ve
irade gücüne sahip olmaları gereken bu varlıklar ne yerler? Ne içer-ler? Nasıl çoğalırlar? Fiziksel ve
kimyasal yapıları nasıldır? Tüm bunlar bizin için bi-rer muammadır. Böyle olunca Hz.Peygamber bunlara
nasıl ‘Üsve-i hasene- model in-san’ olabilir? Cinlerin Hz.Peygamberden Kur’an dinlemiş olmaları ve
bundan etkilen-miş olmaları Peygamberin onların da peygamberi olmasını gerektirmez.
İbn Teymiyye; ‘Sahabe, Tabiîn ve müslümanların imamlarından müteşekkil se-lef uleması
(Resülullah’ın ‘resûlû’s-sekaleyn-ins ve cin peygamberi’ olduğu) hususunda müttefiktir’ 143 derse de, bu
Resülullah’ı övmede aşırılığa kaçıldığını gösteren birçok mübalağa türlerinden bir tanesidir.
5.madde; ‘Şefaatı ehl-i kebâire ve ehl-i sagâire âmdır.’
Hz.Peygamber’in ‘şefaat-ı uzmasının’ olup olmadığı tartışmalıdır. Ahmet Ak-bulut gibi kelamcılar
kıyamet gününde hiçbir beşerin diğer bir beşere şefaatının olmadı-ğını, buna Hz.Peygamber’inde dahil
olduğunu kabul ederler.144
6. madde; ‘Validesinden sünnetli doğmuştur.’
Hz.Peygamber’in sünnetli olarak doğup doğmadığı hususunda üç görüş vardır.
1. Doğumunun yedinci günü dedesi sünnet ettirmiştir.
2. Cebrail tarafından sünnet edilmiştir.
3. Sünnetli olarak doğmuştur. İbn Kesir bu rivayetlerin zayıflıktan kurtulama-dığını söyler.
İbn Kayyîm, Hz.Peygamber’in sünnet edilmiş olarak doğduğunu ifade eden hadislerin zayıf olduğunu ileri sürerek, Hz.Peygamber’in sonradan sünnet edildiğini beyan eder. Ulemanın
cumhuru ise Resûlullah’ın sünnetli doğduğunu ve bunun onun için bir şeref vesilesi olduğunu kabul
ederler.145
Hz.Peygamber’in doğumundan sonra sünnet ettirildiğini kabul etmesek de sün-netli doğduğunu
kabul etsek bu onun için bir fazilet midir? Yoksa bir nakisa mıdır? Çünkü normal olan sünnetsiz
doğmaktır, anormal olan sünnetli doğmaktır. Üstelik gü-nümüzde de onbinde bir-iki düzeyinde bazı
doğumlar ‘Peygamber sünnetli’ olarak vu-ku’ bulabilmektedir.
15.madde; ‘O’nun üzerinden bir beyaz bulut eksik olmadı.’
Bu ‘beyaz bulut’ hikayesi, Resûlullah’ın 9-10 yaşlarında iken amcası Ebu Talib ile Suriye seferinde
Rahip Bahîra ile karşılaşması hadisesini anlatan rivayetlerde, bir de Hadice binti Huveylid’in ticaret
kervanıyla yirmibeş yaşlarında iken, Meysere ile Busrâ’ ya yapılan seyahatin dönüşünde Meysere’nin
efendisi Hadice’ye Muhammed (S.A.V)’i övgüyle anlatmasında geçmektedir.146
Canan, İ., a.g.e., C.15, s.473.
Akbulut, Ahmet, Nübüvvet Meselesi Üzerine, Ank.1992., s.108.
145
Bayraktar, İbrahim, Hz.Peygamberin Şemâili, İst.1990, s.58,9.
146
Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi (Çev.Salih Tuğ), 5.bas,İst.1990,C.I, s.58,
Suruç, Salih, Peygamberimizin Hayatı, İst.1992, C.I, s.118-121.
143
144
44
Mevlana Şibli, İbn-i Sa’d ve İbn-i İshak ve sair siret kitaplarının bu rivayet için gösterdikleri sened’in
tamamıyla zayıf ve münkati olduğunu ve de tüm râvîlerinin mec-ruh olduğunu ‘Asr-ı Saadet’ adlı eserinde
ayrıntılı olarak göstermiştir.147
İslam Ümmeti kendi peygamberini diğer peygamberlerle karşılaştırmış, onlarda bulunanların kendi
peygamberinde de olmasını istemiştir. 148 Eski peygamberlerden her birinin mu’cizelerine benzer
mu’cizelerin, Hz.Peygamber tarafından yapıldığını göstermek için uğraşmışlar ve bunu isbata teşebbüs
etmişlerdir.149 Halbuki bir peygambere verilen mu’cize diğer peygambere verilmemiştir. Peygamberlerin
mu’cizeleri farklıdır. Bu farklılık, mu’cize kavramının tabiatı gereğidir. Zira, birden fazla cereyan eden
olay, olağanüstü olmaktan çıkar, olağan olur. 150 Hz.Peygamberin en büyük mu’cizesi Kur’an’dır.
Hz.Peygamberin, Kur’an’ın dışında da mu’cizeleri olduğu yolundaki haberler bize âhâd tarikiyle
gelmektedir. Zanni bilgi ifade eden bu rivayetlere mu’cize demek şu bakımdan da mümkün değildir.
Mu’cizenin şartlarından biri de muarızlara karşı meydan okumaktır.151 Halbuki İsra ve Mirac’da böyle bir
meydan okuma yoktur. İsra ve Mirac’ı Hz.Peygamberin dışında gören muarızlar yoktur.152
18.madde; ‘Uyusa ve uyansa abdesti bozulmaz idi, zira peygamberin gözleri uyur, kalpleri uyumaz.’
Bu konu ile ilgili kelam Tirmizi’nin 2861 no’lu, ‘hasen garib’ diye nitelediği ha-disinde
geçmektedir.153 Özetle, “bir gece Resûlullah İbni Mesud’un elinden tutup Mekke’nin taşlığına götürür, bir daire çizip içine İbn Mesud’u oturtup çekip gider. Gecenin sonuna doğru
Resûlullah çıkıp gelir. İbn Mesud’un baldırını yastık yapıp yatar ve uy-kuya dalar. Bu esnada melekler
gelirler ve ‘bunun gözleri kapalı, ancak kalbi uyanık’ gibi lafızlarla Resûlullah’ı överler...”
Yine İbn Abbas’ın anlattığına göre; Resûlullah’ı secdede uyurken görmüş ve hatta Resûlullah
horlayıp solumuş, sonra kalkıp (abdest almadan) namaz kılmıştır. [Tir-mizi, Taharet-57, Ebu Dâvud,
Taharet-80, Nesâi, Ezan-41] 154 Bu ikinci rivayette Re-sûlullah’ın ‘kalbinin uyumadığı’ üzerinde
durulmamakta, namaz içinde, rukûda, sücûd-ta, ka’dede, kıyamda uyuyanın abdestinin bozulup
bozulmayacağı meselesi üzerinde du-rulmakta, Resûlullah’ın namaz içindeki horlayarak uyuması, ‘gözleri
uyuduğu halde kalbi uyanık’ şeklinde hüsn-ü zan beslenerek te’vil edilmiş olmalıdır. ‘Kalbin uyanık
olması’ maddî uyanıklıktan ziyade ‘kalbin hüşyar olması’ gibi manen ölü olmaması kastedilmiş olmalıdır.
Ama sonradan gelenler bu teşbihi hakikat zannetmiş olmalılar ve kalbinin uyanık olması onun maddî bir
meziyeti olarak algılanmış olsa gerek.
Fakat burada yapılan ikinci ve daha büyük yanlışlık Resûlullah için ayrıcalıklı fıkhî hükümlerin
olabileceğinin işmam edilmesidir. Hatta bu uyumanın namaz içinde olduğu dahi gözardı edilerek tüm
uyuma türlerine teşmil edilmesi, getirdiği şeriatın kurallarından kendini müstağni gören bir Peygamber
tasviri ortaya çıkarmaktadır ki bu-nun, sâlim vicdanlarca kabullenilmesi imkanı yoktur.
20.madde; ‘O’nun vücûd-ı pâki dünyaya gelmezden evvel şeytanlar göklere çı-karlar idi, O’nun
vücûd-ı pâki dünyaya geldikten sonra şeytanlar göklere çıkamaz oldu.’
Kur’an’ın beyanı ise bu işin ‘Mevlid-i nebî’de değil ‘bi’set-i nebî’de olduğu şek-lindedir. “Doğrusu
(biz cinler) göğü yokladık ta onu şiddetli bekçilerle ve alevlerle dolu bulduk. Bilindiği gibi biz, o gökleri dinlemek, haber almak
Şiblî, Mevlana, Asr-ı Saadet, (Çev.Ö.R.Doğrul), İst.1977, C.III, s.179-182.
Akbulut, Ahmet, a.g.e., s.29.
149
Şiblî, Mevlana, a.g.e., s.161-2.
150
Akbulut, Ahmet, a.g.e., s.20.
151
a.g.e., s.28.
152
a.g.e., s.34,5.
153
Rudanî, Cem’ul fevâid, (Çev.N.Erdoğan), İst.1996, C.5, s.20, 422.
154
Canan, İbrahim, a.g.e., C.10, s.467.
147
148
45
için bazı mevkilerde otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemek isterse onu göz altında bulundurup gözleyen, yakmaya hazır
bulunan bir ateş parçası, parlak bir alev bulunuyor.” 155
Mızraklı; suların artması ve şakk-ı kamer mu’cizesini de zikrettikten sonra şu cümlede ifadesini
bulan ‘ve dahi mu’cizeleri ve sıfatları vasfa gelmez ve vasfı kâbil de-ğildir’ hükmüyle ve yukarıda
zikredilen yirmi kadar maddedeki hasais-i Nebî (S.A.V.) tavsifiyle Peygamberin beşeri yönünün gözardı
edilmesine ve onu binlerce mu’cize ha-lesiyle çevrili, neredeyse beşerüstü bir varlık konumuna
yükseltmektedir.
Mızraklı’dan önce te’lif edilmiş, Mızraklı kadar revaç bulmuş ‘Envar’ul-âşıkîn’-de Ahmed Bîcan
yukarıdaki hasais-i nebî’ye şunları da ilave eder; “Geçmiş peygamber-lerin belli birkaç mu’cizesi olduğu
halde Hz.Peygamberin üç binden fazla mu’cizesi vardı. Rasul-u Ekrem baştan aşağı nur olduğu için gölgesi
yoktu. Bir bakışta doğuyu da, batıyı da görebilirdi. Uyanık iken duyduğu gibi uyurken de duyardı. Koku
alma hissi o kadar kuvvetli idi ki, vahyi getirmek üzere göklerden hareket eden Cebrail’in kokusunu alırdı. Dişleri gece karanlığını aydınlatıp yolu gösterecek kadar parlak idi. Bir avuç toprak ile oniki
bin kişilik orduyu perişan etti. Bir gece Ay yeryüzüne inip beşiği-ni salladı.”156 Anne ve babasını diriltip
mezardan kaldırmış ve onlar da iman edip tekrar ölmüşlerdi.157
Peygamber’e ta’zim ile O’nu övmede haddi aşmak birbirine öylesine karışmıştır ki bunun örnekleri
pek çoktur. Bunlardan biri de Amentü Şerh’idir. ‘Rasûlullah’ın bin ismi şerifi vardır. Hatta ikibin yirmi
ismi şerifi olduğunu söyleyenler de vardır. Her bir ehl-i takkik idraki kadar istihraç eyledi. Peygamber
dünyaya nübüvvet ile birlikte gel-miştir. Ancak 40 yaşında halkı hakka davete me’mur edilmiştir. Amentü
şerhi ayrıca Nur-u Muhammedî nazariyesine yer vermektedir. Yine Ümmü Eymen ve başkaları bevl-i
şerifini içdiler, asla bevl tadı duymadılar, belki hoş kokusunu buldular. Abdullah b.Zubeyr (r.a) hacâmat
kanını içti, ne zaman ağzını açsa misk kokusu zuhur ederdi...’ 158 gibi peygamberin beşer üstü olarak
tavsifine bir çok ilavelerle katılmaktadır.
Peygamberi beşer üstüne çıkarıp, bedenini takdis etmek daha sahabe döneminde başlamıştı. Vekî
İbnu’l-Cerrah ‘Hz.Peygamber vefat ettiğinde hemen defnedilmediği için (Pazartesi günü akşamı vefat edip,
Çarşamba gecesi defnedildiği için) karnı şişmiş, küçük parmağı bükülmüştü.’ şeklinde bir hadis naklettiği
için katline fetva verilmiş, idam sehbası hazırlanmıştı.159 Nasıl olur da Peygamberin cesedinin bozulmaya
yüz tuttuğunu ifade edebilirdi?
Peygamberin cismen ölmezliği Suyutî (V.911/1505)’de şöyle ifade edilmektedir. “Hz.Peygamber,
cesediyle ruhiyle canlıdır, tasarrufta bulunur. Yeryüzünde ve meleküt aleminde istediği yere gider. Halen
ölümünden önce hangi şekildeyse aynen öyledir...”160
Şu ifadeler ise günümüzde neşredilen bir kitaptan; ‘O kabrinde bilmediğimiz bir hayat ile diridir.
Kabrinde Kur’an okur, namaz kılar, ümmetinin amelleri ve ibadetleri her sabah ve akşam kendisine
gösterilir. Bunları yapanları da görür. Kabrindeki toprak her yerden, Kâbe’den ve Cennet’ten daha
efdaldir...’161
Böylece o büyük Nebiyyi zi-şan’ın ilkeleri, hayat felsefesi arka plana itilmiş olmakta, onun şemaili,
mu’cizatı ön plana çıkmaktadır. Halbuki O bu ikinci yönü ile değil birinci yönü için insanlığa bir rahmet,
bir müjdeleyici, bir uyarıcı, bir elçi ve bir model insan olarak gönderilmiştir.
Cinn, 72/8-9, Elmalılı, a.g.e., C.8, s.378.
Yazıcıoğlu, A.Bican, Envaru’l-Aşıkîn, İst.tsz., s.242,3.
157
a.g.e., s.306.
158
Kadızade Ahmed b.Mehmet Emin, Amentü Şerhi, İst.tsz., s.86.
159
Hatiboğlu, M.S., Hz.Peygamberi Yanlış Anlama Tezahürleri, İslami Araştırmalar, 2.sayı, s.7.
160
a.g.der., s.10.
161
Kemahlı, Feyzullah, Herkese Lazım Olan İman, 24.Baskı, İst.1996, s.350.
155
156
46
Halbuki Rasûlullah, ‘Beni hristiyanların Meryem oğlunu övdükleri gibi aşırı övmeyin. Ben sadece
bir kulum. Benim için Allah’ın kulu ve rasulü deyiniz.’ buyur-muşlardır.162
“De ki, Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim.” 163
Mızraklı, Hz.Peygamberin çocuklarını sayarken İbrahim’in Mâriye adlı cariye-den olduğunu
belirtmektedir. Az aşağıda ise Zevcât-ı Nebî’yi sayarken, Mâriye anne-mizin ismini zikretmemektedir.
Cariye’nin ‘hatun’ sayılmaması, ‘hatun’un; ‘hakan eşi’ anlamına gelmesinden dolayı hakan’ın eşi
hatun olur, cariye hakan’a eş olamaz gibi bir düşünce mi yatmakta-dır? Hürriyetine kavuşturulmuş bir
kadının ‘Peygamber hatunu’ sayılmaması için ne gibi bir neden vardır? Bilmiyoruz.
Mızraklı’da Hz.Mâriye (r.anhe) annemizden başka bir diğer ümmühât-ı mü’min- in Hz.Reyhane
(r.anhe) annemizin ismi de geçmemektedir.164
E. AHİRETE İMAN
Mızraklı ilmihal, Kıyamet Âlametlerinden, Havz’dan, Mahşer’den, Mizan’dan ve bilhassa
Cehennemden hiç bahsetmemiştir. Yine diğer akaid kitaplarında ve ilmihallerde bulunmayan ‘Ölüm halinin
beyanı, Masumların, Hatunların, Mazlumların ve Sabırlıların ölümü’, yine bizim esas aldığımız nüshada
bulunmayan fakat diğer bazı nüshalarda bulunan ‘Kafirlerin ölümü’ gibi çeşitli ölüm hallerinin tasvir
edildiği mevzularıda ihtiva etmektedir. Biz sadece ‘Sırat ve Cennet’ ile ilgili bölümü ‘Ahirete İman’ konusu
ile bağlantılı gördüğümüzden yukarıdaki ‘ölüm hallerini’ tahlil listemize almadık.
Mızraklı, ‘Kıldan ince ve kılıçtan keskince ve gecenin karanlığından karanlık, bin yıl iniş ve bin yıl yokuş, bin yıl düz
olan Sırat Köprüsü üzerinde yedi yerde şu yedi sual sorulur. Eğer kişi cevap verirse geçer, veremez ise her birinde bin yıl azab
olunsa gerektir...’
Sırat köprüsü ile ilgili âhâd haberler; Buhari; Ezan-129, Enbiya-113’de, Müslim; İman-299, İman329, Hayz-34’de, Tirmizi; 2432, 2433, 2560 no’lu hadiste, Nesaî, Tatbik-81, Ebu Davud, 4755 no’lu hadiste
geçmektedir.
Tüm bu ahad haberlerde verilen bilgiler bir araya getirilmesine rağmen Mız-raklı’da geçen ‘bin yıl
iniş, bin yıl yokuş, bin yıl düz sırat köprüsü ve yedi yerde sorulan yedi sual ve bu yedi suale cevap
veremeyenin her birinde çekeceği bin yıl azab’a rast-lanmamaktadır.
Sırat’ta hesap sorulacağına dair Buhari’de şöyle bir hadis mevcuttur; “Mü’min-ler cehennemden
kurtarılıp cennetle, cehennem arasında bir köprü üzerinde (bir müddet) durdurulacaklar. Dünyada yaptıkları
haksızlıkların davası orada görülüp herkes hakkını haksızlık yapandan alacak...” 165 Hakim esSemerkandî’nin ‘Sevadu’l-A’zam’ adlı eserinde Mızraklı’daki ifadelerin aynısı mevcuttur. 166 Ancak buna
yakın ifadelerle ‘Envaru’l-Aşıkin’de167 ve ‘Muhammediye’de168 geçmektedir.
Cennet’in Tasviri;
162
Buhari, Enbiya-48, A.b.Hanbel, Müsned, C.I, s.23.
Kehf, 18/110.
164
KAZICI, Ziya, Hz.Muhammed (S.A.V)’in Eşleri ve Aile Hayatı, İst.1991, s.345.
165
Buhari, Mezalim-97, Rikak-197.
166
Aylık Dergi, Ehl-i Sünnet Özel Sayısı, 1985, s.194.
167
Yazıcıoğlu, A.Bican, a.g.e., s.542.
168
Yazıcıoğlu, Muhammed, Muhammediye, İst.tsz., s.605.
163
47
Mızraklı, Cennet’in sekiz kapısının olduğu, ikisinin anahtarı, beş vakit namaz ve iman, altısının da
Fatiha Suresi’nde meknûn olduğunu söyleyerek konuya girmekte. Cennet’in sekiz kapısı olduğuna dair
Buhari ve Müslim’de169 rivayetler mevcuttur.
Mızraklı’daki sekiz Cennet şunlardır;
1. Dâr-ı celâl (beyaz nurdandır),
2. Dâr-ı karar (kırmızı yakuttandır),
3. Dâr-ı selam (yeşil zebercedtendir),
4. Cennetü’l-huld (mercandandır),
5. Cennetü’l-me’vâ (gümüştendir),
6. Cennetü adn (altındandır),
7. Cennetü’l-firdevs (altından ve gümüştendir),
8. Cennetü naîm (kırmızı yakuttandır).
Cennetin sekiz kapısı aynı zamanda cennetin sekiz bölümü, sekiz ayrı cennetin
kapısı olarak kullanıldığı görülmektedir.
Mızraklının sekiz cennet sıralaması ve bu sekiz cennetin toprağının mahiyeti bu şekliyle hadis
kitaplarında mevcut değildir. Buhari ve Müslim’de170 gümüşten iki cennet ve içindekilerin gümüş olduğu
iki cennet, altından iki cennet ve içindekilerin altın olduğu iki cennetten bahsedilmektedir. Bir tuğlası altın,
bir tuğlası gümüş, harcı misk, döşemesi inci veya yakut, toprağı zaferan vs.türü hadisler mevzu derecesinde
za-yıftırlar.171
Mızraklı’nın yukarıdaki sekiz cennetin elementer yapısı hakkındaki söyledikleri daha önceki meçhul
yazarların indî hayalleriyle kurgulanmış cennet tasvirlerinden alın-mış olmalıdır.
Mamafih,
Marifetname’deki sekiz cennetin sıralaması daha farklıdır. Envar’ul-Aşıkîn’deki de Marifetname ile
aynıdır. Artı bu cennetlerin elementer yapısı-na misk ve inci de dahil edilmiş.172
Mızraklı’nın bundan sonra devam eden cennet tasvirleri genellikle muhtelif ha-dislere istinad ettiği
görülmektedir.
Cemalullah’ı muşahede bölümünde ise Cennet’te huriler, gılmanlar, vildanlar ile zevk-u sefaya dalıp
Cemalullah’ı unutanlara Allah’ın ‘Ulemaya gitmelerini, danışmala-rını’ tavsiye etmesi, Ulemanın da ‘Ya siz
Cemalullah’ı unuttunuz mu? Onu isteyin’ de-meleri şeklindeki mukalemeler hayali bir kurguya
benzemektedir. Fakat burada altı çizilen tema; Ulemaya sadece bu dünyada değil, öbür dünyada da ihtiyacın
olduğudur. Ulema’nın kadr-i kıymetinin yüceliğidir.
Mızraklı ilmihaller genellikle ‘Ölüm halinin beyanı,...Kafirlerin ölümü’ bölümü
ile sona ermektedir. Bazı erken dönem nüshalarında bu bölümler yoktur. 173 Bu bölüm büyük bir ihtimalle
sonradan ilave edilmiş olmalıdır. Bu bölümün gerek anlatım tarzı olsun, gerekse ayet ve hadislerin
harmanlanıp kompoze ediliş tarzı olsun daha sonraki müelliflerin varlığına işaret etmektedir. Bu bölümde
Canan, İ., Kütüb-i Sitte Muhtasarı, C.IX, s.425.
Buhari, Tevhid-24, Müslim, İman-180.
171
Topoloğlu, B., DİA., Cennet mad., C.VII, s.379 ayrıca Rudanî, Cem’ul-fevaid, C.5, s.468.
172
Erzurumlu, İ.Hakkı, Marifetname, C.I, s.23.
173
Kılıç Ali Paşa Kütüphanesindeki 1261 ve 1262 tarihli olan nüshaların hem derkenarları boştur hem de
son bölümlerinde ‘manzume-i Akaid-i İbrahim ve Pendname-i Azmi Efendi’ bulunmaktadır.
169
170
48
yazar okuyucuya ikinci tekil ve çoğul şahıs zamirleriyle hitap etmekte ve daha çok bir vaazı andırmaktadır.
Ayrıca bu bölümün yazarı hayali kurgularıyla, Mızraklı yazarıyla mukayese kabul etmeyecek ölçüde mevzû
hikayelere, senaryolara girmektedir. Bunları ‘zırva te’vil götürmez’ kavlince tahlile lüzum görmedik.
‘Taun’dan kaçmanın itikaden haram olması, kişi doğmazdan evvel 70770 yıl önce ölüm yerinin ve
tarihinin yazılı olması, her bir insanın canını gâh 313, gâh 360, gâh 120 Meleğin almaya gelmesi, Melekler
ile Muhtazar’ın mukalemeleri, pazarlıkları, bu esnada şeytanın entrikaları, ma’sumların canlarını tüm âba ve
ecdadını bağışlatmadan teslim etmemeleri, meyyit’in gassâle ricaları, sehitliğin enflasyonist ucuzluğu,
Kiramen Kâtibin’in ölen kimseye mezarı başında Allah’a ibadet edip sevabının o kimseye bağışlamaları,..’
vs.vs. Tüm bunlarda insanları ölümle ikaz etme, kadınları, çocukları teselli etme gibi pratik gayeler
güdülmüştür. Mızraklı’nın Cehennem’i anlatmaması bile okuyucularına bir nevi jesttir. Tüm bunlar
Mızraklı’nın engin şöhretinin nerelerden geldiğini göstermesi açısından manidardır.
F. KADERE İMAN
Mızraklı, kaza ve kader konusunda en eslem yolu seçerek ‘mü’menün bih’ ola-rak kaza ve kadere
imanı hülasa edivermiştir. En essah olan da bu olsa gerektir.
“Hayır ve şer, olup ve olacakların cümlesinin Allah’ın takdiriyle ve dilemesiyle ve yaratmasıyla ve levh-i mahfuz’a
yazmasıyla olduğuna inandım, iman getirdim, asla kalbimizde şek ve şüphe yoktur.”
Hayır ve Şerr’in yaratılması cihetiyle Allah’tan kesbî cihetiyle kullardan olduğu-na, Hayır ve Şerr’in
Allah’ın takdiriyle (bir ölçüye, bir plana, bir hesaba göre) olduğuna inanmak, Hayır ve Şerr’in Allah’ın
iradesi, dilemesi olmadan olmayacağına inanmak ve Yaratıcı olarak sadece Allah’ın varolduğuna itikad edip
Hayır ve Şerr’in halkedilmesi-nin de O’ndan olduğuna iman etmek ve de olmuş ve olacak ne varsa hepsinin
Allah’ın ilmi ezelîsiyle bilinip levh-i mahfuz’da yazılı olduğuna iman getirip asla şüphe etmemek.
Mızraklı böylece kader konusunda, irade-i cüzi’yye, istita’at, halk-ı efâl-i ibâd, kesb, husun-kubuh,
teklif-i mâla yutak, salah-aslah, hidayet-dalalet, rızık-ecel gibi ke-lam mesailini gözardı ederek kısaca
insanların kadere imanlarının ‘mü’menün bih’ ola-rak ne olduğunu hulasa edivermiştir.
II. İMAN VE İSLAM BAHİSLERİ
A. İMAN VE İSLAM
Mızraklı, ‘İman ve İslam ikisi birdir’ diyerek İmam-ı Azam’dan174 bu yana gelen inancı ifade etmektedir.
Allame Taffazani de, ‘İslam; (hak dinin önünde saygı ile) eğilmek ve itaat etmektir. Bu ise, dinin hükümlerinin kabul
edilmesi ve samimiyetle benimsenmesi manasına gelir. (İmanın) tasdik’in mahiyeti de zaten budur’175 demektedir.
Gazali’ye göre de iman, tasdikten ibarettir.
İslam kelimesi de iz’an (gönüllü ola-rak
benimsemek),inkıyad (içten bağlanma) ve temerrüd, kibir ve inadı terkederek teslim ve istislamdan ibarettir.
Tasdik’in (imanın) hususi yeri insanın kalbidir. Teslim’in (is-lamın) ise hususi bir yeri olmayıp kalbde,
lisanda ve diğer azalarda bulunur. Bundan dolayı ‘kalb ile vuku’ bulan her bir tasdik, inkar ve itirazı
terkederek teslim olmak demektir. Lisan ile ‘ikrar ve itiraf’ diğer azalar ile ta’at ve inkıyad dahi böyledir.
Demek ki lügat bakımından islam ‘eamm’, iman ‘ehass’dır. Binaen aleyh; iman islamın en şerefli cüzünü
oluşturmaktadır. Bu halde her tasdik teslimdir, (her iman, islamdır – her mü’min müslümandır) her teslim
174
175
Beyazi, İşaretü’l-merâm an ibâreti’l-imam, (Çev.M.Öz), 2.bas., İst.1992, s.75.
Taffazani, Şerhu’l-Akaid, s.284,5.
49
tasdik değildir. 176 Şeriat örfünde ise bu iki kelimenin bazen müteradif, bazen ayrı ve farklı anlamlarda
(imanın kalb ile tasdik, islamın ise cevahir ile inkıyad) bazen de mütedahil manada (iman islam yerine, islam
da iman yerine) kullanıldığı görülmektedir.177
Sabûnî (V.580/1184) Kifaye’sinde iman ve islamı şöyle tarif eder: ‘İman, Allah’ın evâmir ve nevâhi’den
haber verdiği şeylerde tasdik edip, ona inanmaktır. İslam dahi; Cenab-ı Bâri’nin uluhiyyetine tam manasıyla inkıyad ve hudu’
demektir.’ 178 Allah’ın uluhiyyetine tam manasıyla inkıyad ve hudu’ ise Allah’ın emir ve nehyini kabul
etmeksizin gerçekleşmez. Şer’î hükümleri kabul ve iza’n dahi hakikatı tasdiktir ki imanın tâ kendisidir.179
Mızraklı’nın iman ve islam tarifi şudur; ‘Resulûllah (S.A.V) hazretlerinin Allahu azimü’ş-şan’dan getirdiği
şeyleri dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmektir.’
Bu tanım İmam-ı Azam’ın tanımıdır.180 Maturudi ve Eşari kelamcıları ise ‘dil ile ikrarı’ imanın aslî
rüknü değil, şartı olarak kabul ederler.181
Bu tanım, sünneti kapsamamaktadır. Ehl-i sünnet kelamcılarının iman tanımı ise sünneti de
kapsayacak biçimde şöyledir; ‘Hz.Peygamber (S.A.V)’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen
hükümlerde (zarûrât-ı diniye de) O’nu tasdik etmek, O’nun haber verdiği haberlerin doğru ve gerçek
olduğuna tereddütsüz inanmaktır.’
Maturudi’ye göre imanın sözlük anlamı tasdik olup zıddı ‘tekzîb’tir. Böylece tasdik; kabul etme,
onaylama, doğrulama anlamına gelmekte olup, bunun da ancak kalp ile mümkün olabileceğini, yani tasdik
ve tekzîbin duygu, irade ve şuuru da içine alan aklın tefekkür ve teemmül gibi topyekün bir fonksiyonuna
dayanması gerektiğini belirt-mektedir. Maturudi’ye göre, insanlar inandıkları bir şeye; a) Ya başkasını
taklid ederek, b) Ya inandığı şeyin doğru olup olmadığı konusunda şüphesi bulunarak, c) Ya kendisine
ulaşan bir habere dayanarak, d) Ya da deliller üzerinde düşünmesinden dolayı inandığı şeyin doğru
olduğunu açıkça bilerek inanmaktadır. Ona göre makbul olan ve arzulanan bu son şıktaki akli, nakli ve hissi
deliller üzerinde düşünerek elde edilen bilgiye daya-nan imandır. Maturudi’ye göre ‘tasdik’; imana
ulaşmayı sağlayan alanlar ve deliller üzerinde insanın tefekkür ve teemmül suretiyle ulaştığı bir hükmü
kabul etme, onayla-ma ve doğrulamadır. Ona göre makbul ve ideal olan iman aslında bu tip bir aklî faaliyete dayanan imandır.182
Mızraklı daha sonra ‘icmali iman kafidir, tafsil dahi lazım değildir’ demektedir. Yani ‘Allah’tan başka ilah
olmadığına ve Hz.Muhammed’in O’nun rasulü olduğuna’ kişi iman ederse, Peygamberin getirmiş olduğu
diğer iman esaslarına da icmalen kabul etmiş olur, böylece mü’min ve müslüman sıfatını hak etmiş olur.183
Tafsili iman ise, Kitap ve sünnet ile Hz.Muhammed (S.A.V)’in Allah katından tebliğ ettiği kesin
olarak sabit olan haber ve hükümlerin hepsine ayrı ayrı, her birine Allah’ın ve Rasulünün muratları üzere
imandır.184
Mızraklı ‘mukallidin imanı sahihtir’ derken de ehl-i sünnet’in cumhurunun hük-münü zikretmektedir.
Çünkü tafsili iman havassın işidir. Avam için Amentü’deki esas-ları icmalen tasdik etmek yeterli
görülmüştür.
Sırrî Giridî, Nakdü’l-Kelam, 3.bas., Dersaadet.1327, s.262.
Gazali, İhya-u Ulumiddin, (Çev.A.Serdaroğlu), İst.1973, C.I, s.300.
178
Sırrî Giridî, a.g.e., s.277,8.
179
a.g.e., s.278.
180
Beyazî, a.g.e., s.74.
181
Kılavuz, A.Saim, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, s.23.
182
Özcan, Hanifi, ‘Maturidi’ye Göre İman-İslam-İhsan ve Küfür İlişkisi’, Diyanet İlmi Dergi, C.29, S.3, s.85-88
183
Gölcük, Şerafettin - Toprak, Süleyman, Kelam, s.112.
184
a.g.e., s.113.
176
177
50
İman’da biri bilgi (marifet) unsuru, diğeri irade ve ihtiyar (kesb) unsuru olmak üzere iki unsur vardır.
Çünkü, önce neye, niçin ve nasıl inanılacağı bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu
nedenle imanın marifetle (akıl, fikir, düşünce ve nazar) ile ilgisi aşikardır. İrade ve ihtiyar unsuru ise bilinen
bir şeyin tasdik edilerek iman haline gelmesi, terim ifadesiyle ‘iz’an ve kabulü’ için şarttır. Diğer bir
deyimle iman konusu olan husus tam bir teslimiyetle gönüllü olarak kabul ve itiraf edilmelidir. O halde
imanda, bilgiye dayanan iradeli bir tasdik, kesb ve ihtiyar lazımdır. Her şeyi çok iyi bilen şeytanın kafir
sayılması bundandır. Ancak tasdikte aranan iz’an’ın ‘itikad-ı cazim’ denilen ‘kesin olarak yakin ifade
etmesi’ şart koşulmadığından ‘zann-ı gâlib’ denilen avamm müslümanlarının tasdiki, yani ‘mukallidin
imanı’ geçerli sayılmıştır.185
Mızraklı, imanı taklidi, istidlâli ve hakiki olmak üzere üçe ayırmış, taklidi imana sahib olanın
imanından korkulur demiştir ki bu tesbiti doğrudur. Ebu Hanife, Süfyan-ı Sevri, Malik, Evzâî, bütün fukaha
ile hadis alimleri; ‘imanı sahihtir, fakat istidlâli terk-etmesi sebebiyle günahkardır’ demişlerdir. 186
Mızraklı’nın ‘istidlâli’ dediği iman; dini ve akli delillerle kuvvetlendirilmiş olan ‘tahkîkî’ imandır.187
Mızraklı ‘hılkî ve kesbî’ olmak üzere imanın iki nevi olduğunu söylemekte, ‘iman-ı hılkî ise; Ahd-i misak
vaktinde kulların belî (evet, sen bizim Rabbimizsin) demesidir’ şeklinde tanımlamaktadır. Araf Suresi, 172. ayetine
dayanan Allah’ın tüm insanlardan ‘ahd ve misak’ alması olayı vardır. Müfessirine göre bu olay temsilidir.
Selefe göre ise bu olay sembolik değil, tüm insanları yaratıp, söz alması sonra da yoketmesi şeklindedir. 188
Halk arasında yaygın olan bu ‘ahd-u misak’ olayının ruhlar alemindeyken vuku’ bulduğu inancının hiçbir
mesnedi yoktur.189 Bu ahd-ü misak’ın ne zaman gerçekleştiği konusunda ihtilaf vardır. Selef bu olayın
Hz.Adem hayatta iken vuku’ bulduğuna kânidir. Olayın sembolik olduğunu söyleyenlerin kimisi; ‘ahd-ü
misak’ın zürriyetin baba sulbünden ilk yaradılışında ve ana rahmine daha konulmadan önce olduğunu,
kimisi; büluğa erme çağında olduğunu, Cumhur-u müfessirin ise; zürriyetin baba sulbünden çıkıp ana
rahmine düşmesiyle başlamış ve orada ruh üflenerek insan şeklini aldığı zaman misak tamam olmuş, büluğ
çağında ise teklif ve vazife başlayarak ahd-ü misak’ın icrasına geçildiğini söylemişlerdir.190
Mızraklı bu taksimiyle halk arasındaki ‘ne zamandan beri müslümansın? Kalû bela’dan beri’ sözüne
doğrudan atıfta bulunmamaktadır. Muhtemelen imanın hem mahlûk, hem de meksûb olduğuna atıfta
bulunmaktadır. Ayrıca imanın kulun fiili olması dolayısıyla mahluk olduğu aynı zamanda kelime-i
şehadet’in kelamullah olmasından dolayı gayr-i mahluk olduğuna dair de yorumlar vardır.191
Ebu’l-leys es Semerkandî, ‘Kitabu’l-Mukaddime’sinde İman mahluk mudur? Gayr-i mahluk mudur?
sorusuna şöyle cevap vermektedir; ‘İman; ikrar ve hidayettir. İkrar; kulun işlediğidir ki o yaratılmıştır, hidayet ise;
Allah’ın işidir, bu yüzden o gayr-i mahluktur.’192 Mızraklı’nın cevabı daa aynıdır.
Mızraklı bu taksimden sonra ‘Cemi mü’minlerin imanı birdir, amelleri bir değildir’ diyerek imanın artıpeksilmesi meselesine değinmektedir.
İmanın artması ve eksilmesi problemi iman-amel ilişkisinin devamından ibaret-tir. Çünkü amel
imana dahil edilirse ister istemez onun artıp-eksileceği kabul edilmiş olur. Eğer ‘iman sadece tasdikten
ibarettir’ denirse böyle bir iman artmayı ve eksilmeyi
kabul etmez.193 Eğer Mürcie’nin dediği gibi ‘iman; Vahiy ile bildirilenleri bilmek (marifet) ve bunun dil ile
ikrarı’ndan ibaret194 sayılırsa imanın dereceleri olmaz, ne artar ne eksilir. Ya da eksilmez de sadece artar.195
Aydın, Ali Arslan, İman, Şamil İslam Ans.,’İman mad.’, İst.1991, C.3, s.145.
Sabûnî, Maturudiye Akaidi, (Çev.B.Topaloğlu), Ank.1978,s.181.
187
Kılavuz, A.S., a.g.e., s.33.
188
Şimşek, M.Said, Şamil İ.A.,‘Kalu Bela’ mad., C.3, s.292
189
a.g.ans., s.292.
190
Elmalı M.H.Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.4, s.171,4.
191
Semerkandî, Tenbîhu’l-Gâfilîn ve Bustanü’l-Arifîn, (Çev.A.Akçiçek), İst.1997, s.916,7.
192
Semerkandî, Kitabu’l-Mukaddime, v.47a.
193
Yörük, İsmail, Diyanet İlmi Der., C.29, Sayı2, s.50.
185
186
51
Eğer iman Selef’in, Ehl-i Hadisin ve Kelam alimlerinden çoğunun dediği gibi ‘tasdikun bi’l-cenân, ikrarun
bi’l-lisan ve amelun bi’l-erkân196 (el amelü bi cevarihihi)’ şeklinde tanımlanırsa ibadetlerin artıp-eksilmesine
göre iman da eksilip artacaktır. Bununla birlikte imanın sırf ‘tasdik’ oldu-ğunu söyleyen Eş’arilerle
Maturidiler arasındaki ihtilaf da gayet açıktır. Eş’ariler ‘art-mayı-eksilmeyi’ ifade eden nassları ve bir de
‘peygamber ile günahkar bir müslümanın imanının bir olamıyacağı’ fikrini delil olarak getirmektedirler.
Eş’ariler ‘imanın hem zâtı hem de taalluk ettiği şeyler bakımından’ artıp-eksilebileceğini, yani imanın
artması ve eksilmesini onun zât bakımından kuvvetli ve zayıf olmasıyla izah ederlerken, Matu-ridiler ise
imanın zât bakımından değil, sıfat bakımından kuvvetli ve zayıf olabileceğini söylemektedirler. Onların bu
yorumu, ‘eksilebilen bir iman’ Peygamberin getirdiği dini tasdik eden bir mü’mini küfür derekesine kadar
götürebileceği endişesinden kaynaklan-maktadır.197 Ayrıyeten Maturudi, ‘imanın artması’nı tasdikin icmalî
tasdik’ten, tafsilî tasdik’e doğru olan evrimi olarak anlamaktadır. Yine O ‘imanın artması’nı ‘imanın yenilenmesi’ olarak anlaşılabileceği görüşündedir.198
Mızraklı özetle ‘Cemi mü’minlerin imanı birdir’ derken imanın tasdik itibariyle ve inanılması
gereken şeylerin toplamının artmayacağı şeklindeki mezhebî anlayışı ifa-delendirmektedir. Yoksa imanın
derecelerini inkar etmemektedir. Nitekim bir parağraf sonra imanı sekiz neviye taksim ederek
derecelendirecektir.
Mutezile, Hariciler, Zeydiyye’nin dışında İmam Mâlik, Evzaî, Şafii, Ahmed b. Hanbel, İbn Hazm ve
İbn Teymiyye gibi Ehl-i Sünnet alimleri de taatleri imandan say-mışlar, ‘imanın kalb ile tasdik, dil ile ikrar,
uzuvlarla amel’ olduğunu söylemişlerdir.
Ancak imanın taat bulunmadan da bulunduğunu belirtmişler, taatleri terkedenin, yahut büyük günah
işleyenin kafir olduğunu söylememişlerdir. Onlara göre taatler tâbi olma yönünden imandandır. Yoksa
imanın aslından değildir.199
Mızraklı ‘iman-islam-ihsan’ kavramları hakkında da, ‘iman; amentüdeki altı şeye inanmağa, islam; Allah’ın
emrini tutmaya ve nehyinden ictinab etmeğe, ihsan da; Allah’ı görür gibi ibadet etmeye derler’ şeklinde tanımlamaktadır.
Bu yukarıda geçen meşhur Cibril hadisinin özetlenmiş halidir. Ayrıca bu tanım yine kendisinin az yukarda
vermiş olduğu ‘iman ve islam ikisi birdir’ tanımından lafzen farklı görünse de Cibril hadisinin sonundaki
‘Cebrail dininizi öğretmeye geldi’ ifadesiyle işaret edilen iman, islam ve ihsanın mecmuuna ‘din’ denildiğini
anlamaktayız.
İmam Maturidî, iman, islam ve ihsanı bir ve aynı anlamda görmekte ve birbirin-den ayrılmaz bir üçlü
olduğu kanaatındadır. Ona göre iman=islam=ihsan, ya da; mü’min=müslîm=muhsin’dir.200 Ona göre;
İman; ‘tasdik etme’ olup, insanın gerek kendi nefsinde gerekse dış alemde olan her bir şeyin
Allah’ın uluhiyyet, vahdaniyyet ve rubûbiyyetine şahitlik ettiğini, ayrıca buna bizzat insanın kendi nefsinin
ve Allah’ın da şahitlik ettiğini tasdik etmekdir.201
İslam; ‘itaat, kulluk etmek, iz’an (gönüllü olarak benimseme), hudu’ (boyun eğme), hulus (halis
olma), iman vs.’ olup;202 insanın nefsini, fiilini ve dinini Allah’a teslim etmesi demektir. Diğer bir deyimle
herşeyin Allah’a ait olup O’na boyun eğdiği-nin ve teslim olduğunun kabul edilmesidir.203 Maturudî’ye
194
Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, (Çev.E.R.Fığlalı), Ank.1991,s.148-151, ve Tritton, A.S., (Çev.M.Dağ), İslam Kelamı,
Ank.1983, s.46-48
195
Tiritton, a.g.e., s.47.
196
Taftazanî, a.g.e., s.280.
197
Yörük, İsmail, a.g.der., s.58.
198
Özcan, Hanifi, a.g.der., s.93.
199
Gölcük-Toprak, a.g.e., s.116-8.
200
Özcan, Hanifi, a.g.mak., s.100.
201
a.g.der., s.92.
202
Döndüren, Hamdi, Şamil İ.A., İslam mad., C.3, s.184.
203
Özcan, Hanifi, a.g.mak., s.89.
52
göre iman aynı şeyin iç tarafı, islam ise dış tarafıdır. Bu yüzden imanda ‘kalp ile tasdik’, islamda ise
‘şehadet getirme’ şart koşulmuştur.204
İhsan ise; ‘bilgi, iyilik, iyi fiili kötü fiile tercih etme, itaat ve ibadetle yükümlü tutma, adaletle
muamele etme’ gibi anlamlara gelmekte olup 205 , insanın Allah’tan başkasına tapmaması (ihsan=iman)
O’nun müşahedesi altında olduğu düşünerek, sanki Allah’ı görüyormuşçasına O’na teslimiyet duygusu
içinde ibadet etmesidir.(islam=ihlas)
Mızraklı, ‘ve dahi imanın hükmü üçtür; 1- Boynu kılıçtan kurtulur, 2- Malı haraçtan kurtulur, 3-Bedeni Cehennemde
ebedi kalmaz, yanar ise de çıkar’ demektedir ki, bu imanını dili ile ikrar edenin islam cemaatında sahip olduğu
konumu ifade etmektedir. Bu hüküm Buhari ve Müslim’de206 geçen hadiste iman sahiplerinin mal ve can
emniyetleri garanti altına alındığı bildirilmektedir. Ayrıca ehl-i sünnet kebâir sahibi olan mü’minlerin
tevbesiz dahi ölseler ebediyyen Cehennemde kalmayacağı hususunda müttefiktirler.
Mızraklı bundan sonra soru-cevap şeklinde, biraz da malumatfuruşluk olarak iman ile ilgili tali
meselelere girmektedir. Bundan sonra imanın bizde baki kalıp çıkma-masının şartlarını ve sebeplerini
sıralamaktadır, bunlar;
1- ‘Gayba iman etmek, bizim imanımız imanı gaybidir,
2- Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez,
3- Haramı haram bilip, (öylece) itikad etmek,
4- Helalı helal bilip, (öylece) itikad etmek,
5- Allah’ın azabından emin olmamak,
6- Allah’ın rahmetinden ümid kesmemek,
Bu altı şeyden birisi bir adamda bulunmasa, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa,
beşi bulunmasa o adamın imanı sahih değildir.’
İmanın bekasının şartları ve sebepleri olarak sıralanan bu altı madde son dönem ilmihal kitaplarında
genellikle yer almaktadır. Mesela Süleyman Hilmi’nin 1338/İst. tarihli ilmihalinde bu altı madde aynen
Mızraklı’nın tertibi üzere yer almaktadır. 207 Yine çeşitli akaid kitaplarında bu bölüm yer almaktadır.
Örneğin Mustafa Zihni’nin ‘Amentü Şerhi’ eserinde ‘şer’i şerifin imana münafi ve ibtal-ı imana sebeb
addettiği hususat’ diye bir bölüm bulunmaktadır.208 Yine Kadızâde Ahmet b.Mehmet Emin (V.988/1580)’in
Feraidü’l-fevâid’inde ‘imanın sahih, makbul ve şer’an muteber olmağa şartları vardır.’209 Bu her iki eserin
bu bölümdeki tertipleri Mızraklı’dan epey farklıdır. Ementü Şerhi’nde sıralanan altı şart şunlardır;
1- Devam ve sebat (imandan çıkmamaya niyet etmek),
2- Cezm-ü hukûm (Zarûrat-ı diniyeden olan meselelerde şek ve tereddüt etmeden kesin hüküm sahibi olmak),
3- Havf ile reca arasında olmak,
4- Can boğaza gelmeden ve güneş batıdan doğmadan evvel iman etmek,
5- Kişinin alamet-i tekzib, emare-i küfr ve elfaz-ı küfrü kasıd ile (bilerek) ve zaruret olmadan (ikrah haricinde)
söylememesi,
6- Kişinin imanını şeriat-ı garra ve millet-i beyzâ’dan ahzetmesi.
Mızraklı’nın tertibi daha sade ve pratiktir. Özellikle ‘gökte ve yerde, insanda ve cinde, meleklerde ve
hükmü oldukça yerindedir. Fakat ‘gayb’ kavramının ne olduğu konusu
muallakta bırakılmıştır. Gayb kavramındaki ‘gizlilik ve bilinmezlik’ vasfının asli bir nitelik olduğunu
söyleyenlere göre gayb alemi; zahiri ve batınî duyularla kavranamayan, delil ve emaresi bulunmayan, insan
peygamberlerde gaybı bilen yoktur’
204
a.g.mak., s.90.
Özcan, Hanifi, a.g.mak., s.9.
206
Buhari, İman-17, Müslim, İman-36.
207
Süleyman, Hilmi, İlmihal, s.7,8.
208
Mustafa, Zihni, ‘Sevabu’l-Kelam fi Akaidi’l-İslam’, Dersaadet.1327, s.16,7.
209
Kadızâde Ahmed b.Mehmet Emin, Ferâidü’l-fevâid fi Beyani’l-Akaid, (Amentü Şerhi), s.20.
205
53
bilgisinin kapsamı dışında kalan varlık alanı’dır. Gaybtaki ‘gizlilik ve bilinmezlik’ vasfının zaman ve
mekan ve şartlara göre değişen ârizî bir nitelik taşıdığını kabul edenlere göre ise gayb alemi; ‘duyuların
idrak sınırlarını aşan mevcud veya henüz ma’dum durumda olan varlık alanı’ şeklinde tanımlanmaktadır.
Gayb alemi de sadece Allah’ın bildiği (mutlak gayb) ve O’nun bildirdikleri tarafından bilinen (izafî gayb)
olarak ikiye ayrılmaktadır. O’nun bildirdikleri kimseler yönüyle de ikiye ayrılır. Birincisi bunlar sa-dece
peygamberlerdir. İkincisi ise ‘ilham, keşf ve rüya’ gibi yollarla Allah’ın peygam- berleri dışında bazı seçkin
kimselerdir. Mutlak gayb; sadece Allah’ın bildiği varlık alanı olmakta, izafî gayb ise; gayb ve şehadet
aleminin kesişip iç içe girdiği varlık alanı-dır. Kur’an insanın hem topraktan yaratıldığını, hem de ona ruh
üflendiğini haber vere-rek, onun maddi (şehadet) yönünün ve gaybî yönünün bulunduğunu bildirmektedir.
İş-te mü’min fizik-şehadet aleminde yaşadığı halde görmediği Rabbinin kendisini daima murakabe ettiğine,
meleklerle ve şeytanla ontik yönden daima temas halinde olduğuna inanan kimsedir.210 Mızraklı da, imanın
bu gaybî yapısını öne çıkararak mü’minin gözüyle görmese bile ne Peygamberden, ne Allah’tan ne
Meleklerden ne ahiretten şüp-he ve tereddüt etmemesi gerektiğini imanın bekası için şart koşmaktadır.
Mızraklı’daki bu ifadeler devrinin özellikleri gözönüne alındığında daha bir önem kazanmaktadır.
İnsanların yıldıznamelerden fal baktırdığı, istikbali keşf ile haber veren keramet sahiple-rinin bol olduğu,
halk arasında gaybı bildiklerine inanılan Gavs, Kutup, Evtâd, Ahyâr (yediler), Budelâ (kırklar), Nucebâ,
Nükebâ, Hızır vs. gibi inanışların oldukça bol oldu-ğu mistisizmin sisli esrarengiz havasının toplumu iyice
sardığı bir dönemde.
Mızraklı imansız gitme sebeblerinin 40 kadar olduğunu zikretmektedir. Bunlar;
1.
Yaramaz (bozuk) itikad,
2.
Zayıf iman,
3.
Dokuz azasını doğru yoldan çıkarmak,
4.
Günahına (pişman olmayıp, onu işlemede) ısrar etmek,
5.
Nimet-i islamdan şükrünü kesmek (Müslüman olmasından dolayı Allah’a şükrünü dâim kılmamak.),
6.
İmansız gitmeden korkmamak,
7.
Nâhak (haksız) yere zulm etmek,
8.
Sünnet üzere okunan ezan-ı Muhammedîyi dinlememek,
9.
Anaya babaya âsi olmak,
10. Çok çok yemin etmek,
11. Namazda beş yerde ta’dil-i erkânı terk etmek,
12. Namazı kolay (sanıp), alçak iş gibi tutmak,
13. Şarap içmek,
14. Mü’min kardeşine eziyet etmek,
15. Yalan yere evliyalık satmak,
16. Günahını unutmak,
17. Kendisini beğenmek,
18. İlim ve amelim çok demek,
19. Münafıklık etmek,
20. Hased etmek,
21. Üstadının şeriate muhalif olmayan sözünü tutmamak,
22. Bir adamı tecrübe etmeden iyi demek,
23. Yalan söylemeye ısrarla devam etmek,
210
Çelebi, İlyas, DİA., ‘Gayb’ mad., C.XIII, s.407,8.
54
24. Ulemâdan kaçmak,
25. Erkeklerin ipek giymesi,
26. Bıyıklarını kitaba uydurmayıp (fazla uzatmak),
27. Gıybet etmeye ısrarla devam etmek,
28. Komşusuna eziyet etmek,
29. Dünya işleri için çok gadaba gelmek,
30. Faiz yemek,
31. Sihirbazlık etmek,
32. Kaftanının yenini ve eteğini uzun etmek,
33. Allahu azimü’ş-şan’ın sevdiğini sevmemek, sevmediğini sevmek,
34. Sıla-i rahmi terketmek,
35. Mü’min kardeşine üç günden ziyade kin tutmak,
36. Zinaya ısrarla devam etmek,
37. Livata etmek,
38. Livata ettirmek,
39. Hatununu haramdan sakınmamak,
40.Münkeri men etmemek(Dinen yasaklananları işleyeni gördüğü zaman ‘nehy-i ani’l-münker’ vazifesini yapmamak.).211
Bunlardan 1., 2., 6. ve 33.madde doğrudan iman ile alakalı olduklarından imanın sıhhatine zarar
vermesi mümkündür. 12.maddede zikredilen de buna dahil edilebilir. Çünkü bir farzı istihfaf alamet-i
tekzib olduğundan küfür addedilmiştir. 7., 14. Ve 28. madde ‘zulum’ başlığı altında toplanabilir. 17. Ve
32.madde ‘kibir ve ucub’ başlığı al-tında birleştirilebilir. Mızraklı’nın 9., 30., 31., 36., 37., 38. Ve 39.
maddede zikrettiği kebair’den ‘ana-babaya asi olmak, faiz yemek, sihir yapmak ve zina etmek veya ettirmek’212 tir.
4., 23., 27. ve 36.maddelerde ise ısrarla bir günahı işlemeye devam etmenin imansız gitmeye neden
olabileceği belirtilmektedir. Bir günahtan sonra derhal tevbe etmemek günahta musırr olmak, bu ise başka bir günahtır. 213 Amentü Şerhi’nde âsi dahi iki kısımdır;
mürtekib-i kebire ve sagîre. Büyük günahtan sakınan küçük günah sahibi
mağfûrdur. Mürtekib-i kebire iki kısımdır; tevbe eden ve musırr olan, tevbe eden mağ-fûrdur. Musırr ise
müstehıll (günahı helal addeden) ve gayri müstehıll. Müstehıll olan-lar kafir olduğundan Cehennemliktir.
Gayr-i müstehıll olan ise Allah’ın dilemesine kal-mıştır, dilerse affeder dilerse ta’zib eder.214
Mızraklı’nın zikrettiği 40 maddeden sadece dördü ‘kebâir’dendir. Doğal olarak diğer günahlar
‘segâir’den olmuş olur. Mızraklı’nın bunları da kişinin imansız gitmesi-ne sebep olan şeylerden zikretmesi
şuna dayanmış olabilir, şöyle ki; Peygamberimiz ‘küçük günahta ısrar etmek onu büyük günah yapar’ 215
buyurmuştur. Yine İbn Abbas’ tan buna benzer bir mevkuf hadis nakledilmektedir.216 İbn Hacer Heytemi
de, ‘küçük günahta ısrar itrikab-ı kebire gibidir’ demektedir.’217 Akaid’te bir kaide olarak bulunan ‘küçük
günahı küçük görmek büyük günah, büyük günahı küçümsemek küfürdür’ anlayışıyla bağlantılıdır. İşte
Mızraklı’nın segâirde ısrar edilmesiyle kastettiği maksat bu olsa gerektir.
Mızraklı İlmihal, a.g.nüsha, s.68,9
Kılavuz, A.S., İman-Küfür Sınırı, s.90-1.
213
İsmail Niyazi, Şerh-i Birgivi, s.135 ve Şentürk,L.-Yazıcı, S., Diyanet İslam İlmihali,2.bas., Ank.1986,
s.420.
214
Kadızâde, Amentü Şerhi, s.180.
215
İsmail Niyazi, a.g.e., s.135.
216
Şentürk, L., Yazıcı, S., Diyanet İslam İlmihali, s.420.
217
İbn Hacer Heytemi, ‘ez-Zevacir an iktirafi’l-kebâir’, Beyrut.1988, C.2, s.16.
211
212
55
24.maddedeki ‘Ulema’dan kaçmak’tan maksat da; iman-ı icmâli sahibi mukalli-din elfaz-ı küfür,
ef’al-i küfür gibi imanını yok eden şeyleri iman-ı tafsîlî sahibi alimlere gidip sormaması, imanını istidlalî
hale getirmemesidir. Eğer zarûrat-ı diniyyeden olan bir meselede bu kişi şek, yahud tevakkuf edip derhal bir
alime sual edip şüphesini ve te-reddüdünü gidermezse Ebu Hanife’nin buyurduğu gibi kafir olur, beklemek
de ma’zur görülemez.218
Tüm bu te’villere rağmen bu 40 maddenin aşırı da olsa ‘bir terhîb ve tergîb mak-sadı’ güttüğü
aşikardır. ‘Bıyıkları fazla uzatmak vs.’ gibi hususları imansız gitmenin sebebi olarak saymak başka ne ile
izah edilebilir?
Mızraklı güzel bir benzetme yaparak ‘imanın iç içe geçmiş beş kale içinde ko-runduğunu, en içten
dışarıya doğru bu kalelerin ‘yakin, ihlas, eda-yı farz, itmâm-ı sün-net, hıfz-ı edep’ olduğunu, imanın
düşmanları ise kaleye her yönden hücum eden, mese-la sağdan heva, soldan nefis, önden dünya, enseden de
şeytan olmak üzere dört olduğu-nu söylemektedir. Bu dört düşman doğrudan iman’ı tehdid etmez ancak,
‘şehvet, ga-dab, hırs, bencillik, hubb-u cah, hubb-u dünya vs. gibi arzular insanı kötü fiilleri işle-meye
sevkeder. Günahların, her biri de beş kaleden birinin bazı duvarlarını yıkar. İman nuru korumasız kalır,
zayıflar belki de sönebilir. Bu teşbih iman-amel ilişkisi içindir. Özellikle, haklı bir takım nedenlerle ameli
imandan bir cüz saymayanlar ortaya çıkan eksikliği ‘amel işlemeye teşvik’ veya ‘ameli imanın muhafızı
gösterme’ yollarıyla ka-patmaya çalışmaktadırlar. Ya da bi-namaz için dendiği gibi ‘kafir olmazsa da küfre
düşmesinden korkulur’ şeklindeki kayıd düşülmektedir.
Veyahut da, ‘imanın muhafa-zası onu
219
kesbetmekten daha zordur’ denilmektedir.
Mızraklı iman mevzuunu bitirmeden önce son olarak ‘tafsil-i iman onikidir’ diye bir arabaşlık atmış.
Fakat Mızraklı’nın ‘tafsil-i iman’ı, akaid kitaplarında üç derecesi olan ‘tafsili iman’dan oldukça farklıdır. O,
‘Kur’an ve sünnette zikredilen iman, amel ve ahlak esaslarını ve her biriyle ilgili dini hükümleri öğrenerek
ve bunların hepsinin hak ve gerçek olduğunu tasdik etmek’ olarak tarif edilen imanın üçüncü derecesindeki
tafsili imanı değil ‘imanın tafsili, açıklaması’ şeklinde meseleyi ele almaktadır. Bunlar da ‘Rabbim; Allah,
Peygamberim; Hz.Muhammed (S.A.V), Dinim; İslam, Kitabım; Kur’an, Kıblem; Kâbe, itikadi mezhebim; ehl-i sünnet ve’l-cemaat,
zürriyetim; Adem(A.S)’ın zürriyetindenim, Milletim; Millet-i İslam, Ümmetim; Ümmet-i Muhammed, gerçekten mü’minim,
Elhamdülillahi ale’t-tevfîk ve Estağfirullahe min külli taksir’.
Bu daha çok bir müslümanın manifestosu olabilir. Ayrıca bir müslümanı başka-larından ayıran,
kimliğini tanımlayan bir tipik belge mahiyetindedir. ‘Gerçekten mü’mi-nim’ derken bile kendisinin imanda
istisna yapan ‘İnşaallah mü’minim’ deyen bir Eş’arî olmadığını da ifade etmektedir. ‘Ehl-i sünnet’tenim
ama ehl-i sünnetten olan Eş’ari de değilim’ denilmektedir.
B. KÜFÜR VE ELFAZ-I KÜFÜR
Mızraklı küfrü ‘küfr-i inâdî, cehli ve hükmî’ olmak üzere önce üçe ayırmaktadır. Bu tanım ve
taksimler muhtemelen ‘Tarikat-ı Muhammediye’den alınmış.220 Diğer akaid kitaplarında ise221 küfür; küfr-i
inkarî, cuhûd, inâdî ve nifâkî olmak üzere dörde taksim edilmiştir. Mızraklı, bundan sonra küfrü tekrar yedi
bölüğe taksim etmiştir. Fa-kat buradaki yedi bölük küfür (elfâzla, inkarla, cehl ile, sukûten, gülmesiyle,
rızasıyla, temennisiyle küfür) izahlarından da anlaşılacağı üzere daha çok hükmî küfür çeşitleri-dir.
Hükmî küfre örnek verirken Mızraklı devrinin karakteristik özelliği de ortaya çıkmaktadır. ‘Tazim
olunacak şeyleri; evliyayı, ulemayı, fıkıh kitaplarını ve fetvaları tahkir etse küfürdür.’ Evliya’nın ulemaya
takdîm edilmesi, ulemanın otoritesinin sorgu-lanmaması hususları devrinin zihni yapısını ele vermektedir.
Ayrıca bir müslüman, bir müçtehidin içtihadını ya da bir müftünün fetvasını beğenmese ya da kabul etmese
Kadızâde, Amentü Şerhi, s.13 ve İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber, s.59.
Bilmen, Ö.N., Muvazzah İlm-i Kelam, İst.1972, s.104.
220
Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, (Çev.C.Yıldırım), İst.1996, 4.baskı, s.102,7.
221
Kılavuz, Anahatlarıyla İslam Akaidi, s.41,2.
218
219
56
dinen hiçbir şey gerekmez. Dinin durağanlaştırıldığı, fetvaların ve mezheplerin vâzı-’ı din ko-numuna gelip,
kutsallaştırıldığı ilk bakışta göze çarpmaktadır.
Mızraklı küfrün çeşitlerini saydıktan sonra küfrün yedi zararını zikretmektedir.
Birgivî’nin Risalesi’nde ‘âfât-ı küfr’ bölümünde zikredilmektedir.222
Bu bölüm
Mızraklı bundan sonra Birgivî’nin Risalesi’ndeki kırkiki adet elfaz-ı küfrü aynı tertip ile
aktarmıştır.223
Birgivî’nin Risalesi’ndeki ‘elfaz-ı küfr’ ‘47’ adet iken, Mızraklı’da ‘53’ adettir. Yalnız bu ‘53’ adet
‘elfaz-ı küfr’ün ‘14’ tanesi bazı baskılarda üçer-beşer eksiktir. Bunlar 8., 10., 11., 13., 17., 18., 19., 33., 34., 38., 39., 43., 44., 47.maddelerdir.
Mızraklı’da bulunan elfaz-ı küfr’lerden ‘12’ tanesi Birgivî’nin Risalesi’nde mev-cut değildir.
Bunlar; 6., 7., 8., 9., 10., 11., 37., 46., 50., 51., 52., 53.maddelerde yer alanlardır. ‘53’ maddenin ‘41’ tanesi
aynı tertib üzere Birgivî’den tıpa tıp aynı lafızlarla aktarıldığını görmekteyiz.
Birgivî’nin Risalesi’nde olup da Mızraklı’da yer almayan ‘elfaz-ı küfr’ ise beş adettir. Bunlardan
ikisi padişah ile ilgilidir.
Biri; ‘Bir kimse (Padişahların zabt edip, ahalisini kırmayıp, esir etmeyip aldığı cizye ve bu kimselerin) yerlerinden
alınan haraç padişahın mülkü itikad etse küfürdür.’ 224 İsmail Niyazi şerhinde, ‘Allah o haracı hatta ganimet malını
Kur’an’ında padişahdan başkalarına, meyyitin terîkesi gibi ta’yin ve taksim etti. Allah’ın tayinini inkar edip, arazilerin hepsi
padişahındır itikad etmek küfürdür. Lakin essah olan bu gibi meselelerde bilmemek özürdür.’ 225 demektedir.
Bir diğeri ise; ‘Bir kimse zamanımız padişahına âdildir (yani zalim değildir) derse kâfir olur.’226 İsmail Niyazi’nin
şerhi şöyledir; ‘Bu söz Maturudi’nindir. Zamanımız padişahlarının zalim olduğunda şüphe yoktur. Gerek kendileriyle gerek
idarecileriyle insanlara zulm ve gadr ettikleri aşikardır. Zulum ise kesinlikle haramdır. Bir kimse haram-ı kat’iye helal dese kâfir
olur. Padişahların içinde âdil olanlarda varsa çokları zalimdir. Hükm-ü küll ekser içindir.’227
‘Mülk padişahındır ve Padişahlar âdildir’ lafızlarının elfaz-ı küfr addedilmesi ve bunların
Mızraklı’da yer almaması manidardır. Çünkü Mızraklı ‘Padişah’a itaatı’ bir çok yerde tekrarlamaktadır.
Mesela, Ehl-i sünnet olanların on alametini sayarken bir alamet de ‘padişaha kılıç çekmemektir.’ Yine
ellidört farzın içinde ‘Padişah’a itaat’, büyük günahlar içinde de ‘Padişah’a asi gelmek’ zikredilmiştir. Bu
iki sansür ve diğerleri ‘dinin siyasete angaje olduğunu’göstermesi açısından ilginçtir. En azından Mızraklı
yazarı, ‘ilmin hakkını vermede’ Birgivî kadar yürekli değildir.
Bu elfaz-ı küfr’leri tek tek ele alıp sebebiyle birlikte incelersek;
1. Bir adam; ‘Peygamberlerin hepsine inandım amma Âdem (A.S) peygamber midir, değil midir
bilmiyorum’ dese kâfir olur. [Adem (A.S)’ın peygamber olduğunu bilmemek. (Peygamberlerden birini
inkar, ayıplamak küfürdür. Ayrıca onun peygamber olduğunu bilmek zarurât-ı diniyedendir.)]
2. Bir kimse Hazreti Muhammed (A.S)’ın âhir zaman peygamberi olduğunu bil-mese kâfir olur,
[Hz.Muhammed (S.A.V)’in son peygamber olduğunu bilmemek. (O’nun son peygamber olduğunu
dolayısıyla şeriatının kıyamete kadar bakî olması zarurât-ı diniyedendir.)]
222
Birgivî, Risale-i Birgivî, s.24.
Mızraklı, a.g.nüs., s.90,7.
224
Birgivî, Risale, s.26.
225
İsmail Niyazi, a.g.e., s.236,7.
226
Birgivî, Risale, s.29.
227
İ.Niyazi, a.g.e., s.351.
223
57
3. Bir kimse ‘Peygamberlerin dediği gerçek ise biz kurtulduk’ dese kâfir olur demişlerdir. Birgivi
merhum buyurur ki; ‘bu fakirin anladığı bu sözü söyleyen bunu şek-şüphe tarikiyle söylerse küfürdür, eğer
ilzam (isbat etmek, muhalifini ikna etmek) tarikiyle derse küfür değildir.’ [Peygamber’in dedikleri gerçek ise
demek. (Peygamberin sıdkından ve adaletinden şüphe etmek.)]
4. Bir kimseye ‘gel namaz kıl’ deseler o da ‘kılmıyorum’ dese kâfir olur demiş-lerdir. Amma muradı
senin sözünle kılmam, Allah Teâla’nın emri olduğu için kılarım dese kâfir olmaz. [Herhangi bir farz-ı katîyi
yap diyene (farzıyyetini inkar yoluyla) yapmıyorum demek. (Farzı inkar.)]
5. Bir kimseye ‘gel tıraş ol, tırnakların kes, zira sünnet-i Rasûl’dür’ deseler o da yapmasa kâfir olur
demişlerdir. Sâir sünnetler dahi böyledir. Hususan şu sünnetler ki, sünnet olduğu herkesin ma’lumu olan
ve sübutu tevatür ile sabit olan, Misvak gibi, Bir-givî merhum buyurur ki; ‘Bu fakirin anladığı, bu sözü böyle
bir sünnetin sünnetliğini in-kar tarikiyle dese küfürdür. Eğer muradı, senin emrinle işlemem belki
Rasûlullah’ın sünneti olduğu için işlerim dese küfür değildir.’ Nitekim tahkik ehli âlimler böyle tafsil
etmişlerdir. [Sünnet olduğu tevâtürle sabit olan meşhur sünnetleri yapmamak. (Peygamberin sünnetini çirkin
bulup ayıplamak, ayrıca mütevâtir sünneti inkar etmek.)]
6. Bir kız ile bir oğlan âkil ve bâliğ olsalar, onları nikah etseler ve imanın sıfatlarını (esaslarını,
şartlarını) sorsalar, bilmeseler müslüman değildir. Ve onları müslüman edip, imanını ve islamını öğretip
daha sonra nikahlarını kıyarlarsa nikahları nikah olur. [Akıl-baliğ olupta inanın sıfatlarını (altı esasını)
bilmemek. (Zarurat-ı diniyeyi bilmemek, mü’menün bihi bilmemek küfürdür.)]
7. Ve dahi bir kimse bıyıklarını kırktıkta, yanında duran adam ‘bir şeye yarama-dı (benzemedi)’ dese
küfründen korkulur, zira sünneti hafife almış, küçümsemiş olur. [Bıyıklarını (Sünnet üzere) kısaltana ‘bir
şeye benzemedi’ demek. (Sünneti istihfaf.)]
8. Ve dahi bir adam ipek elbise giyse, bir başka kimse de ‘mübarek olsun’ dese
küfründen korkulur. [İpek elbise giyene (haram işleyene) mubarek olsun demek. (Haramı beğenmek, haram
kılınan şeylerin cümlesi çirkindir diye itikad etmemek.)]
9. Ve dahi bir kimse bir mekruhu işlese, mesela; kıbleye karşı ayağını uzatıp yat-mak, yahut
tükürmek, kıbleye karşı bevletmek gibi, bunları işleyen adama ‘bu mekruh-tur, yapma’ deseler, o adam da
ona ‘her günahımız bu kadar olsa’ dese mekruhu bir şeyden saymadığı için küfründen korkulur. [Sünneti
terketmeyi küçük bir iş görmek. (Sünneti istihfaf.)]
10. Ve dahi bir adamın hizmetkarı kapıdan içeri girse, efendisine selam verse, efendisinin yanında
bir adam olsa da dese ki, ‘sus, edepsiz! (Hizmetkar) efendisine selam verir mi?’ dese o adam kafir olur,
amma muradı adab-ı tarikat olup selamı kalpten vermek gerek idi demek ise küfür olmadığı açıktır. [Selam
veren (Allah’ın emrini yerine getiren)’e ‘sus edepsiz’ demek. (Farzı işleyeni kınamak.)]
11. Ve dahi bir adam bir adamın gıybetinde bir şey söylese, yanında birisi ‘ne lazım gıybet etme’
dese, o adam ‘bu da bir şey midir?’ dese haramı istihsan ettiği (güzel gördüğü) için kâfir olur demişlerdir.
[Gıybet etmeyi küçük bir iş görmek. (Haramı istihfaf.)]
12. Bir kimse ‘Allah Teâla bana Cennet verse, sensiz girmem’ dese, yahut ‘filan ile Cennete girmem,
emrolunsa girmem’ yahut ‘Allah Teâla bana Cennet verse iste-mem, lâkin didarını (cemâlini) görmek
isterim’ dese bu sözlerin cümlesi küfürdür de-mişlerdir. [Bir kimsenin istediğim kimse yanımda olmazsa
cennete girmem, ya da şu düşmanımla cennette bulunamam ya da ben cenneti değil, Allah’ın yüzünü
görmek iste-rim demesi. (Allah’ın emrini ve hükmünü reddettiği için ya da Allah’ın emrine ve hük-müne
şimdiden muhalefet etmeyi kastettiği için.)]
58
13. Bir kimse ‘iman artar veya eksilir’ dese küfürdür demişlerdir. Fâzıl Birgivî bu makamda
buyurur ki; ‘Bu fakirin anladığı şudur ki, mu’menun bih (kendisine inanı-lan şeyler) itibariyle artar veya
eksilir dese küfürdür, amma yakîn ve kuvvet-i sıdk (iman edilen şeyleri tasdik etmedeki derece farkı)
itibariyle küfür değildir. Zira müçte-hidlerden çok kimseler imanın ziyade ve noksanına (armasına ve
eksilmesine) kâildir-ler. [(Mü’menün bih olarak) iman artar veya eksilir demek. (İnanılması gereken
şeylerin artıp-eksilmesi dinin nesh ve tebdilini iktiza eder.)]
14. Bir kimse ‘kıble ikidir, biri Kâbe biri Kudüs’tür’ dese küfürdür demişlerdir. Birgivî merhum
buyurur ki; ‘Bu fakirin anladığı, şimdiki halde ikidir dese küfürdür amma Beyt-i Mukaddes kıble idi sonra
nesh olup kıble Kâbe oldu dese küfür değildir.’ [Kâbe’den başka kıble tanımak. (Kâbe’nin kıble olduğu
hususunda hem ümmetin icması hem de sarih nasslar mevcuttur. Hem Kâbe İslam’ın şeâirindendir.)]
15. Bir kimse bir âlime buğz etse ya da bir sebeb yok iken söğse o kişinin üzeri-ne küfürden korkulur.
[Bir âlime (şer’i mübîn’in hükmünü haber verdiği zaman) buğzetmek, sövmek. (Şeriat’e adavet etmek
küfürdür.)*]
16. Bir kimse ‘kâfirlerin işi güzeldir’ diye itikad etse küfürdür demişlerdir. [Kâfirlerin (islama
mugayir) işlerini ve adetlerini güzel görmek. (Zımmen müslümanların güzel adetlerini ve şer’a uygun olan
işlerini kötü gördüğü için.)]
17. Bir kimse ‘yemek yerken konuşmamak mecûsilerin iyi adetlerindendir’ dese yahut ‘hayız ve nifas
halinde avretiyle yatmak mecûsilerin iyi şeylerindendir’ dese o kişi kâfir olur demişlerdir. [Kâfirlerin
(islama mugayir) işlerini ve adetlerini güzel görmek. (Zımmen müslümanların güzel adetlerini ve şer’a
uygun olan işlerini kötü gördüğü için.)]
18. Bir kimseye ‘sen mü’min misin?’ dese o dahi ‘inşaallah’ dese, te’viline kâdir olmasa küfürdür
demişlerdir. [İmanından şüphe etmek. (İman tasdiktir, şek ve tereddüt tasdike münafidir.)]
19. Bir kimse evladı ölen kimseye ‘Tanrı’ya senin oğlun gerek oldu’ dese kâfir olur demişlerdir.
[Allah bir şeye muhtaçtır demek. (Allah’a bir noksan sıfat izâfe ettiği için.)]
20. Bir avret beline bir kara ip bağlasa, ‘bu nedir?’ deseler, ‘zünnardır’ dese kâfire olur ve erine
haram olur demişlerdir. [Zünnar giymek (ve ya eğlence olsa bile) onu giymeyi murad etmek. (Kâfirlerin
alamet-i farikası olan bir şeyi zaruretsiz giymek.)]
21. Bir kişi haram taam yerken ‘bismillah’ dese kâfir olur demişlerdir. Birgivî hazretleri buyurur ki;
‘Bu fakirin anladığı, şarap gibi ve murdar olmuş hayvan eti ve yağı gibi haram li-aynihi olduğunu bilir de
bismillah derse kâfir olur. Çünkü Allah’ın ismini tahfîf etmiş olur. Zira mansûstur (nasla tayin
olunmuştur). İmamlarımızdan nakledilmiştir ki, bir kimse bir taama gadap edip ‘bismillah’ dese kâfir
olmaz.* [(Haram li-aynihi olan domuz eti, ya da şarap gibi) bir taamı yerken besmele çekmek. (Şer’an
ta’zimi gerekli olan Allah’ın adını tahfif küfürdür.)]
22. Bir kişi bir gayriye beddua etse ki “Allah Teâla senin canını küfürle alsın” dese kâfir olmasında
ulema ihtilaf ettiler. Aslı budur ki, kendisinin küfrüne rıza göster-mek ittifakla küfürdür amma gayrin
küfrüne rıza bazılarının katında dahi mutlak küfür-dür ve bazıları katında istihsanen rıza ise küfürdür,
amma ‘zulüm ve fısktan ötürü azabı
dâim şedid olsun’ diye rıza ise küfür değildir. Birgivî merhum buyurur ki; ‘Bu hükmün en doğru olduğunu
kabul ederiz, zira Kur’an-ı azîm’de Hazreti Musa (A.S) kıssasında
7., 9. Ve 15. Maddelerde ‘kafir olur’ denmemiş, ‘küfründen korkulur’ denilmiştir.
Bu son cümle bazı baskılarda mevcut değildir. Ayrıca cümle şu şekilde olanlar da mevcuttur, ‘Bir kimse (haram li-aynihi
olmayan) bir taam gasbetse, onu yerken bismillah dese kâfir olmaz. (Çünkü taamın kendisi haram değil, gasb haramdır)
demişlerdir.
*
*
59
buna delil vardır.’* [Bir kişinin başkalarının küfrünü istemesi. (Küfre istihsanen rıza küfürdür, ayrıca küfre
rıza küfürdür.)]
23. Bir kimse ‘Allah Teâla bilir, filan işi işlemedim’ dese, halbuki işi işlediğini bilse ulema küfründe
ihtilaf ettiler, esah budur ki kâfir olur. Vechi budur ki, Hak Teâla hazretlerine cehl-i mürekkep isbat etmiş
olduğu düşünmekle anlaşılabilir. [Yaptığı bir şeyi ‘Allah biliyor ki yapmadım’ demek. (Benim işlediğimi
bilmez demek oluyor ki bu Allah’a Cehl-i mürekkep isnad etmek olur. Allah’a cehalet isnadı ise küfürdür.)]
24. Bir kimse bir avreti şahitsiz nikah etse, o er ile avret ‘Tanrı ve Peygamber şahidimiz’ deseler
ikisi de kâfir olur demişlerdir. Zira Peygamber gaybı bilmez, gaybı bilir demek olur. Peygamberimiz
aleyhi’s-selâtü ve’s-selâm diri iken gaybı bilmez idi, ahirete göçtükten sonra nasıl bilir? demişlerdir.
[Peygamber yaptığımız işlere şahittir, bizim ne yaptığımızı bilir demek. (Allah’tan başkasının gaybı
bildiğini iddia etmek küfürdür.)]
25. Bir kimse ‘ben çalınanları ve kaybolan şeyleri bilirim’ dese, böyle diyen ve buna inanan kâfir
olur. Bir kimse ‘bana cin haber verir, onun ile bilirim’ dese yine kâfir olur. Zira peygamberler gaybı
bilmezler iken nasıl olur cinler gaybı bilirler? Gaybı bilmek ancak Allah Teâla hazretlerine mahsustur ve
(Peygamberler) O’nun bildirdiğini bilirler. [Bir kimsenin cinler vasıtasıyla gaybı bildiğini iddia etmesi.
(Allah’tan başkasının gaybı bildiğini iddia etmek küfürdür.)]
26. Bir kimse Allah Teâla’ya and içmek dilese, başka bir kimse de ‘ben senin Allahu Teâla’ya and
içmeni istemem, talaka ve itâka (boşamaya ve azat etmeye) andını dilerim’ dese ulema onun küfründe ihtilaf
etti. Ekserisi, kâfir olur demişlerdir. [Allah üzerine yemin etmek isteyen birinden Allah’tan başkası üzerine
yemin etmesini istemek. (Allah’ı istihfaf.)]
27. Bir kimse başka bir kimseye ‘senin dîdârın bana Azrail gibidir’ dese, ulema bunda ihtilaf ettiler,
ekseri kâfir olur demişler. Zira Azrail Allah Teâla’nın ulu meleği-dir ve meleği tahfîf küfürdür. [Birinin
yüzünü (sevimsiz bulup) Azrail’e benzetmesi. (Allah’ın meleğini çirkin görüp istihfaf etmek küfürdür.)*]
28. Bir kimse ‘beynamazlık hoş iştir’ dese kâfir olur demişlerdir. [Namazı terketmek gibi haram
işlemeyi güzel bulmak. (Haramı ve haram işlemeyi istihsan ettiği için.)]
29. Bir kimse bir adama ‘gel namaz kıl’ dese o da ‘bana namaz kılmak zor iştir’ dese kâfir olur
demişlerdir. [Namazı kıl deyene, ‘bana namaz kılmak zor geliyor’ demek. (Niyeti namazı emretmek
Allah’a layık değil ya da Allah beş vakit namazı vaktinde kılmağı emretmekle teklif-i mâlayutak, benim güç
yetiremiyeceğim şeyi bana yükledi olursa bu küfürdür. Allah’ın emrini beğenmemek.)]
30. Bir kimse ‘Allah Teâla gökte benim şahidimdir’ dese kâfir olur. Zira Allah Teâla’ya mekân isbat
etmiş olur, Allah Teâla mekandan berîdir. [Allah’ın gökte olduğunu söylemek. (Allah’a mekan nisbet
etmek.)]
31. Bir kimse Resûlullah (S.A.V) ‘her yemek yedikte parmağını yalardı’ dese bir başka kişi ‘bu
edepsizliktir’ dese kâfir olur. [Peygamberin yemek yedikten sonra parmağını yalamasına ‘edebsizlik’
demek. (Rasûlullah’ın işini çirkin görmek, zatını istihfaf etmek.)]
(Yunus, 10/88,9) ayetlerinde “Musa dedi ki; Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice
mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri) insanları senin yolundan saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye kadar
iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver. (Allah): İkinizin de duası kabul
olunmuştur..
*
23., 26. Ve 27. Maddede ‘kafir olur’ denmemiş, ‘küfrü ihtilaflıdır’ denilmiştir.
*
60
32. Bir kimse ‘rızk Allah Teâla’dandır, lâkin kuldan hareket te gerektir’ dese bu söz şirktir, zira
(kulun) hareketi de Allah’tandır demişlerdir. [Kulun hareketi kendindendir demek.** (Hareketin halk ve
icadını Allah’tan bilmediği, kula yaratıcı dediği için.)]
33. Bir kimse ‘Nasrâni olmak yahudi olmaktan hayırlıdır’ dese kâfir olur demiş-lerdir. ‘Yahudi
hristiyandan daha şerlidir’ demek gerektir. [Hristiyan olmak, yahudi olmaktan hayırlıdır demek. (İkisinde
de hayır yoktur, İslam’ın dışında hiçbir dinde hayır yoktur. Kabih olan hristiyanlığı tahsin etmek küfrün
sebebidir. Ya da hristiyanlığa ülfet etmek küfürdür.)
34. Bir kimse ‘kâfir olmak, hıyanet etmekten yeğdir’ dese Ebu’l-Kasım rahme-tullahi aleyh kavline
göre kâfir olur demişlerdir. [Kafir olmak ihanet etmekten iyidir demek. (Küfür günahını, küfür olmayan
günahtan daha küçük gördüğü için kâfir olur. Küfür en büyük günahtır. Bir mü’min ne kadar fasık olursa
olsun kâfirden kötü olamaz.)]
35. Bir kimse haramdan sadaka verse ve ondan sevab umsa, alan fakir de haramdan olduğunu bilse
ve (bilerek verene) dua etse ve veren dahi âmin dese ikisi de kâfir olur demişlerdir. [Haram maldan sadaka
veren ve bunu bilerek alan fakir de ‘senden Allah razı olsun’ dese veren de alan da kâfir olur. (Haramdan
sadaka vermeyi ibadet itikad ettiği için, yani çirkin olan ma’siyeti ibadet telakki ettiği için, diğeri cebren
alınmış veya çalınmış olduğunu bildiği malı alıp bu işi yapana –haram işlemiş olana- dua ettiği için.)]
36. Bir kimse ‘benim ilim meclisinde ne işim var’ dese, yahut ‘alimlerin dediğini yapmaya kim güç
yetirebilir’ dese, veya fetvayı yere bıraksa da ‘nedir bu?’ dese kâfir olur demişlerdir. [İlim meclisine
gitmeyi kabul etmemek, âlimlerin dediklerini kimse yapmağa güç yetiremez demek, fetvayı yere atmak.
(Farz-ı ayn olan ilmi öğrenmeyi istihfaf, dini emir ve yasakların beşer ta’katının fevkinde olduğunu iddia
etmek, ilm-i şeriatı istihfaf)]
37. Bir kimse şeriati istihfaf etse (hafife alsa) kâfir olur demişlerdir.* [Şeriatı istihfaf etmek. (Şeriatı
istihfaf etmek küfürdür.)]
38. Bir kimse hasmına ‘şeriate gidelim’ dese, o da ‘bir muhzır (davalıları şer’i mahkemeye çağıran
mübâşir) götürmeyince gitmem’ dese, yahut ‘şeriati ben ne bile-yim’ dese kâfir olur demişlerdir. [Şeriatı
tanımam, işimi şeriatle yapmam demek. (Şeriatı inkar ve tahkir.)]
39. Bir kimse küfür söylese, bir kişi de gülse, gülen dahi kâfir olur. Meğer gül-mesi zaruri olursa
küfür değildir. [Bir kimse elfaz-ı küfr’ü telaffuz etse diğeri de gülse. (Küfre rıza küfürdür.)]
40. Bir kimse ‘Tanrı’dan hâli (boş) yer yok’ dese kâfir olur demişlerdir. [Tanrı’dan hali yer yok –
her yere Tanrı hulul etmiş- demek. (Allah’a mekan nisbet etmek, Allah’ın şanına yakışmayan sıfatla
tavsifi.)]
41. Bir kimse ‘Ervah-i Meşâyıh (şeyhlerin ruhları) (burada) hazırdır, (halleri-mizi) bilirler dese kâfir
olur demişlerdir. [Şeyhlerin ruhları insanların haline muttali olur demek. (Allah’dan gayrinin gaybı
bildiğine itikad etmek küfürdür.)]
42. Bir kimse ‘ben şer’i bilmem’ dese kâfir olur demişlerdir. [Ben şeriatı bilmem –istemem- bana
lazım değil demek. (Şer’i şerifi inkar ve istihfaf küfürdür.)]
43. Bir kimse ‘Adem (A.S) bez dokurdu’ dese, birisi de ‘öyleyse biz çulhacı ço-cukları imişiz’ dese
kâfir olur demişlerdir. [Adem (A.S)’ı ‘çulhacı, dokumacı’ diye nitelemek. (Peygamberleri istihfaf, tahkir
etmek küfürdür.)]
Şirk’tir.
Bizim esas aldığımız nüshada mevcut değildir.
**
*
61
44. Bir kişi küçük günah işlese, birisi dahi ona ‘tevbe et’ dese, o dahi ‘ne işledim ki tevbe edeyim’
dese kâfir olur demişlerdir. [Bir küçük günahı hor-hakir görme, günahını helal menzilesinde bilme. (Gerek
küçük, gerekse büyük günah olsun delil-i katî ile sabit olan günahı bir şey saymamak küfürdür.)]
45. İki kişi çekişseler, birbirine ‘gel ilme gidelim’ dese, o dahi ‘ben ilmi ne bile-yim’ dese kâfir olur
demişlerdir, zira ilmi istihfaftır. [(Bir müşkili hall için) ilme (veya ulemaya) davet edilen kimsenin benim
ilimle, alimle, müftiyle işim yok demek. (İlmi ve ulemayı istihfaf küfürdür.)]
46. Bir kimseye ‘zürriyetin kimdir, milletin kimdir, itikatta mezhebin kimdir, amelde mezhebin
kimdir?’ diye sual etseler, bilmese o adamın zımmîden farkı yoktur. [Bir kimse zürriyetini, milletini, itikadta
ve amelde mezhebini bilmezse zimmîden farkı kalmaz.]
47. Bir haram-ı kat’îyi –ki şarap ve hınzır eti gibi- helaldır dese, ya da helal-ı kat’îye haramdır dese
kâfir olur demişlerdir. Bütün dinlerde haram olup, helal olması hikmete muhalif olanın helal olmasını arzu
etmek küfürdür, zina, livata ve karnı doy-duktan sonra taam yemek gibi. Amma şarabın helal olmasını
temenni etmek küfür de-ğildir.* [Haramlığı kesin olan bir şeye helal, helal olduğu kesin olan bir şeye haram
demek, zina, livata gibi helal olması hikmete muhalif olan şeyin helal olmasını temenni etmek. (Tahrim ve
tahlil hakkı sadece Allah’ın olduğu için, günahı istihsan etmek kü-fürdür.)]
48. Bir kimsenin Kur’an-ı azimü’ş-şan’ı karşılıklı konuşma ve laf ve latife ara-sında istimal etmesi
küfürdür demişlerdir.
49. Bir kimse meselâ, bir Yahya adlı kimseye “Ey Yahya! Kitabı al (Meryem, 19/ 12)” dese kâfir olur
demişlerdir. [Kur’an’daki ibareleri günlük hayatta karşılıklı konuşurken, laf-latife arasında kullanmak.
(Allah’ın kelamını istihfaf.)228]
50. Bir kimse ‘şimdi sana söğsem sövmenin adını günah koymuşlar’ dese âfâttır.
51. Bir kimse ‘Cebrail buzağısı gibi çırılçıplak olmuşsun’ dese âfâttır.
52. Bir kimse Allah Tebareke ve Teâla’dan gayrı eşyaya yemin etse haramdır. Haramı işleyen
mürted ve kâfir olmaz, meğer ‘mansûsun aleyh’ olan (nasla tayin edil-miş olan) harama helal dese kâfir
olur.
53. Ve dahi ‘oğlum başı için, veya başım için’ kelimelerine yemin billahi atf etse, mesela; ‘Vallahi
oğlumun başı için’ dese korkulur. [50, 51, 52 ve 53.maddeler elfaz-ı küfür olmayıp kimisi (52.madde gibi)
‘haramdır’, diğerlerinde ise ‘âfât olur’ denilmektedir.]
Mızraklı’daki elliüç elfâz-ı küfr’ü tahlil ve tenkid süzgecinden geçirmeden önce özetle elfâz-ı ve
ef’âl-i küfr’ün neler olduğunu sıralayalım;
1. Allah’a şirk koşmak,
2. Allah’ı azametine ve uluhiyetine layık olmayan bir biçimde vasıflamak, isim-lerinden veya
sıfatlarından bir kısmını inkar etmek, alay etmek, hafife almak,
3. Allah’ın emir ve yasaklarından birini hafife almak (istihfaf), alay etmek,
*
8, 10, 11, 13, 17, 18, 19, 33, 34, 38, 39, 43, 44, 47. Maddeler bazı baskılarda mevcut değildir.
Mızraklı’daki küfür sayılan lafızların, niçin küfür sayıldıklarının sebeblerini –parantez içindeki
cümleler- büyük ölçüde Birgivî Risalesi’nin şerhi olan İsmail Niyazi’nin şerhinden istifade ederek
açıkladık.
228
62
4. O’nun iyi amellere sevap, kötü amellere ceza vereceğini kabullenmemek,
5. Allah’tan başka ezelî varlıkların kabulü,
6. Allah’ın sıfatlarının kadim olduğunu kabul etmemek,
7. Allah’ın rahmetinden ümid kesmek, azabından emin olmak,
8. Kur’an’da zikredilen Peygamberlerden birinin inkar edilmesi, onların emin, sâdık vs. olmadığını
söylemek,
9. Onlardan birine sövmek, ayıplamak,
10. Kur’an’ın bir kelimesini inkar etmek, onun bir ayeti dahi olsa alay etmek, küçük görmek, hafife
almak,
11. Allah’ın meleklerinden birini ayıplamak, küçük görmek, buğzetmek,
12. Kıyameti, cennet-cehennemi, ba’s’i inkar etmek, Haşr-i cismaniyi kabul et-memek,
13. Zarurat-ı diniyye denilen birinin farziyyetini ya da haramlığını inkar etmek, şüphe etmek,
kıble’nin Kâbe olduğunu inkar etmek,
14. Helal olduğu kesin bir şeye haram, haram olduğu kesin olarak bilinen bir şeye helal demek,
15. Büyük olsun, küçük olsun günah olduğu katî bir delille sabit olan bir günahın helal olduğunu
kabullenmek,
16. Haram olan bir fiilin helal olmasını veya farz kılınan bir şeyin farz kılınma-masını temenni
etmek,
17. Allah’tan başka birinin gaybı bildiğine inanmak,
18. İnsanın kendi küfrüne razı olması,229
19. Puta tapmak, mushafı pisliğe atmak, def çalarak Kur’an okumak, kilise, hav-ra vs. yerlere ibadet
kastıyla gitmek, haç takınmak, zünnar kuşanmak, Mecusi şapkası giymek gibi ef’al-i küfr’ü irtikab etmek,230
20. Kumar oynarken, zina yaparken vs.gibi bir haram işlenirken besmele çek-mek,231
21. Şer’i kitaplara sövmek, hakaret etmek.232
Bu listeyi sıralarken mezhepler arasındaki ihtilaflardan dolayı ortaya çıkan me-seleler yüzünden
yapılan karşılıklı tekfir lafızlarını listeye almadık. Bu listenin ışığında Mızraklı’daki elliüç elfâz-ı küfr’ü ele
alırsak; bunlardan 7., 9. ve 15. maddelerde ‘küf-ründen korkulur’ denilerek kesin konuşulmamıştır. 23., 26.
ve 27. maddelerde ‘küfrü ihtilaflıdır’ denilmiştir. 50., 51. ve 53. maddelerde ‘afattır’ denilmiş, 52. maddede
‘ha-ramdır’ denilmiştir. Son dört madde zaten Birgivî’de de yoktur.
Kılavuz, A.S., İman-Küfür Sınırı, s.132, 176.
a.g.e., s.205, 210.
231
a.g.e., s.195.
232
Bilmen, Ö.N., a.g.e., s.104.
229
230
63
Mızraklı’daki 13., 15., 18., 30., 32. ve 45. maddedeki lafızların küfrü gerektirdi-ğini söyleyebilme
imkanı yoktur. Örneğin, imanın artıp-eksilmesi mezhepler arasında ihtilaflıdır. Nasıl olur da 13.maddede
ifade edildiği üzere ‘imanın arttığını söyleyeni’ tekfir edebiliriz.
15.maddede zikredilen ‘bir âlime sövenin kafir olması’ imkanı da yoktur. Zira sahabeye sövmek
küfür olmazken bir alime sövmenin küfür olacağına fetva verebilmek ne kadar doğru olabilir?233
18.maddede zikredilen, İman’da istisna yapan Eşârilerin tekfir edilmesi mezhep taassubunun ne
boyutlara vardığının çok bariz bir kanıtıdır.
30.maddede elfâz-ı küfr olarak nitelenen ‘Allah’ın gökte olduğu’ inancının küfr olması ihtimali hiç
yoktur. Zira selef alimleri nassların zahirine bakarak Allah’ın üst ci-hette olduğuna kani olmuşlardır.
Ayrıca Allah’ın gökte olduğu söyleyen cariyeyi Hz. Peygamber mü’mine saymıştır.234
32.maddedeki ‘rızk Allah’tandır, lâkin kuldan da hareket gerekir’ denilmesi na-sıl olur da küfrü
mucib olur? Mutezile’nin düşüncesini ağzından kaçıran müşrik konumuna düşebilir? Bu da mezhep
taassubunun bir diğer kanıtıdır.
45.maddedeki durum da 15.maddedekinden hiçbir farkı yoktur.
Diğer ‘küfründen korkulur, küfrü ihtilaflıdır, âfâttır, haramdır’ şeklindeki 10 madde de bu saydığımız
6 maddeye ilave edilirse Mızraklı’daki elfâz-ı küfr’leri Birgi-vî’nin nereden aldığını bilememize rağmen
‘elfâz-ı küfr’ hakkında ufak bir çalışma olan Mustafa Efe’nin ‘Elfâz-ı Küfür’ adlı kitabında bu lafızları kim
küfür olarak nitelemişse, onun ismi ya da eserin ismi verilmiş. Tesbitlerimize göre bu elfâz-ı küfürlerin en
çoğu Şehristanî (V.548/1153)’nin El-milel ve’n-nihal’inden ve Kadıhân’ın (V.592/1196) el-Hâniyye’sinden
alınmış. 235 Diğer elfâz-ı küfr’ler ise bizzat Birgivî’nin Tarikat-ı Mu-hammediyye’si ve onun şerhi olan
Hâdimî (V.1176/1762)’nin Berîka(tü’l-Mahmudiy-ye)’sından alınmış. 236 Özetle Birgivî’nin Risalesi’nde
yer alan 41 adet elfâz-ı küfr’ün bir kısmı Şehristânî’nin Milel’i ve Kadıhân’ın Hâniyye’sinden diğerleri ise
Birgivî’nin istifade etmiş olduğu çeşitli Hanefi fetva kitapları olmalıdır. Çünkü Birgivî Risalesinde bu
fetvaları alıp sonra bunları izah etmeye çalışmıştır.
Mızraklı ‘elfâz-ı küfr’ üzerinde bu kadar durmasına rağmen, bu tehlikeli sözleri söyleyen kimsenin
dini-hukûkî statüsünden bahseden ‘âfât-ı küfr’ mevzuunda tek kelam etmemektedir. Tekrar islama dönmek
isteyen ‘elfâz-ı küfr’ü ağzından -sürçü lisan ol-maksızın- kaçıran kimse ne yapmalıdır? Tevbe-istiğfar,
tecdid-i iman ve’n-nikah vs. hakkında en ufak bir bilgi yer almamaktadır ki bu Mızraklı için ciddi bir konu
eksikliği-dir.
Maalesef Hanefiler kişinin küfre düştüğünü söyledikleri bu lafızlarla kişinin ni-yetini pek göz önünde
bulundurmamışlar ve zahire göre hükmetmişlerdir.237 Halbuki kalbin tasdikinden ibaret olan imanda kişinin
niyeti de zahiri kadar önem arzetmekte-dir. 238 Birgivî bir çok yerde bu sert hükümleri şerhederken
olabildiğince yumuşatmaya gayret etmiştir.
Amel’i imandan bir cüz saymayan Hanefiler yine bir amel olan ‘elfâz-ı küfr ve ef’al-i küfr’le
insanların imanlarını ‘hükmî küfür’ ile hükmen yok saymışlardır.
Kılavuz, A.S., a.g.e., s.176.
a.g.e., s.163.
235
Efe, Mustafa, Elfaz-ı Küfr, Ank.1986, 3.baskı, s.8-50.
236
a.g.e., s.8-50.
237
Kılavuz, a.g.e., s.196.
238
Kılavuz, a.g.e., s.196.
233
234
64
C. İMAN-AMEL MUKAYESESİ:
Belki bu bölüm ‘amel imandan bir cüzmüdür? İmanın artması-eksilmesi’ bölü-müne eklenebilirdi.
Bununla birlikte burada iman-amel ilişkisinden ziyade iman ve amel mukayesesi yapılmıştır.
Mızraklı’ya göre amelin imandan bir cüz olmadığının kanıtı, ay halindeki kadın-lardan namaz
kılmaları istenmediği halde, namazdan muaf tutuldukları halde, aynı gün-lerde imandan muaf
tutulmamalarıdır.239 Bu akıl yürütme o kadar da doğru değildir. Zira, ay halindeki kadından oruç düşmediği
gibi, zekat ve diğer islami mükkellefiyetler de düşmemektedir.
Mızraklı’nın ‘şer’î hükümler amele müteallıktır, imana müteallık değildir’ 240 tanımı şeriat’ın din ve millet
manasına kullanılmasından dolayı ilk bakışta yanlış gibi görülebilir. Ne varki tanım doğrudur. Çünkü Allah
indinde ‘din’ bir tane olmasından dolayı 241 din değişmez. Şeriat ise her bir peygambere bir şeriat
verildiği242 için değişir. İşte bu değişen unsurlar ‘iman esasları’ değil, amele müeallık şer’î hükümlerdir.
Mız-raklı’da bunu az aşağıda şu değişik lafızlarla dillendirir; ‘bütün peygamberlerin imanı birdir, (şer’î)
ahkamlarında ihtilaf vardır.’243
‘Ameli imandan bir cüz saymama’nın doğal sonucu olarak iman ile amel arasın-daki uçurum (!) daha
da derinleştirilmeye çalışılmıştır. Mesela; ‘iman ile Cennete gidi-lir, yalnız amel ile Cennet’e girilmez.
İman amelsiz makbuldür, amma amel imansız kabul değildir’ şeklindeki hükümlerde bu açıkça
görülmektedir. Elbette imanın amele nazaran önceliği ve üstünlüğü vardır. Bununla birlikte Kur’an’da
mükerreren ‘iman edip-salih amel işleyenler’ şeklindeki ayetler 244 bu uçurumu minimize etmektedir.
Kâfirlerin amellerinin boşa gideceğini haber veren ayetlerin mevcudiyetine rağmen 245 ‘Pis ve kötü ile temiz
ve iyi bir değildir.’246, ‘Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır... Kötülük yapanlara
gelince, kötülüğün cezası misli iledir’247, ‘O kâfirler yapmakta oldukları amellerden başka bir şey için mi
cezalandırıldılar?’ 248 , ‘Zerre kadar iyi ameli olan da, zerre kadar kötü ameli olan da karşılığını
görecektir’ 249 ... gibi ayetlerle mevcuttur. Dolayısıyla amelin iyi veya kötü olmasına göre ceza söz
konusudur. Daha doğrusu ceza amelin karşılığıdır. Bu nedenle amel imansız makbul değilse de, iyi amelin
cezasız kalması da mümkün değildir. Amel ile cezanın arasında denklik olması, adaletin gereğidir. İman
edip-salih amel işleyenlerin cezasında denklik olması zaruri olmayıp, ‘ceza artı mükâfat’ile mukabele
edilmesinde adaletsizlik yoktur. 250 Özetle imanı bizim açımızdan sahih olmayanların, amel-i salihlerinin
cezasız bırakılması düşünülemez. Üstelik bizce imanları sahih olmayan ‘ehl-i kitab ve sâbiilerin’
amellerinin bırakın karşılıksız kalmasını, mükafatlandırılmasından söz eden ayet-i kerimeler bile mevcuttur.
‘Şüphesiz iman edenler, yani yahudilerden, hristiyanlardan ve sâbiilerden Allah’a ve ahiret gününe hakkıyla
inanıp, salih amel işleyenler için Rableri katındaa mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur,
mahzun da olmayacaklardır.’251
Mızraklı, iman ile ameli mukayese ederken şöyle der; ‘İman; kâfir ile müslümana farzdır, amel yalnız
müslümana farzdır.’ Bu ifade Maturûdilerin geleneksel görüşüdür. Eş’arilere göre kâfirler ibadet (salih amel)
yapmadıkları için de ayrıca azab göre-ceklerdir.252
Mızraklı a.g.nüs., s.84
a.g.nüs., s.70
241
Al-i İmran-3/19, Enbiya-21/92.
242
Hac-22/67 ve Yavuz, A.F., İslam İlmihali, s.33.
243
Mızraklı, a.g.nüs., s.70.
244
Bakara-2/177, Nahl-16/97, Rûm 20/45, Meryem-19/60, Taha 20/82, Furkan 25/70,...
245
Furkan-25/23, Muhammed-47/8
246
Maide-5/100
247
Yunus-10/26-27
248
Araf-7/147
249
Zilzal-99/7-8
250
Bebek, Adil, Ceza mad., DİA., C.VII, s.469
251
Bakara-2/62 ayrıca Maide-5/69
239
240
65
Mızraklı daha sonra da ilmin amele ve akla olan üstünlüğünü sebebleriyle bildi-rir.
D. DİN-MİLLET-ŞERİAT-ÜMMET
Mızraklı İlmihal değişik vesilelerle kitabın değişik yerlerinde ‘din, millet, şeriat’ kavramlarının
ıstılâhî anlamını zikretmektedir. Mızraklı’ya göre, ‘din ve millet ikisi birdir, Resulûllah’ın Allah’dan itikada müteallık
getirdiği şeylere din ve millet denmektedir.’253 Başka bir yerde ise, ‘din ve millet; iman, marifet, tevhid ve şeriat üzerine
ölünceye kadar, dâim olmaktır’254 şeklinde tanımlamaktadır. Semerkandî’nin din tanımıda bu şekildedir.255
Mızraklı ‘şeriatı ise; Peygamberin Allah’dan amele müteallık getirdiği şeylere denir’ 256 şeklinde, bir diğer yerde
ise; ‘Allah’ın emrine inkıyad ve nehyinden ictinâb etmektir’ 257 şeklinde tanımlamaktadır. Başka bir yerde ise
‘Ümmetlerin kabul ettiğine şeriat derler’ 258 demektedir.
Şimdi din ve millet kavramlarını kısaca ele alalım.
Mevdûdî’nin de belirttiği gibi dünya dillerinin hiç birinde bu mefhumu hakkıyla ifade edecek bu
derece toplayıcı ve şumullü bir terim yoktur.259
Lugat bilginlerinden Cevherî; ‘âdet-durum, ceza-mükafat, itaat’ şeklinde, İsfehâ-nî; ‘itaat ve ceza’,
İbn Manzur bunlara ‘hesap ve islam’ı eklemiştir. Mütercim Asım Efendi ise; ‘ceza-karşılık, islam, örf-adet,
zûl-inkıyad, hesap, hakimiyet-galibiyet, salta-nat-mülkiyet, hüküm-ferman, makbul ibadet, millet, şeriat ve
itaat’ gibi anlamlarını zik-retmiştir.260
Kur’an’da ise; ‘itaat-boyun eğme-ibadet’, ‘hesâb, ceza-mükafat, ahiret günü’, ‘Allah’ın dini, islam,
tevhid’ ve ‘kanun-hüküm-şeriat261 -yol-mezhep-millet-adet-taklit’ anlamlarında kullanılmıştır.262
Kur’an’daki ‘din’ kavramı hem uluhiyeti, hem ubûdiyeti ifade etmektedir. Buna göre din; Allah’a
nisbetle ‘hakim olma, itaat altına alma, hesaba çekme, ceza-mükâfat verme’, kula nisbetle ‘boyun eğme,
aczini anlama, teslim olma, ibadet etme’dir. Özetle din; bu iki taraf arasındaki münasebeti düzenleyen
kanun, nizam ve yoldur.263
Kur’an’daki din ile ilgili terimler nuzûl sırasına göre şöyledir;
a. ‘yevmü’d-dîn (hesap, ceza-mükafat günü),
b. daha sonra tevhid ve teslimiyete geçilerek ‘Muhlisîne lehü’d-dîn’ (hakimiyet, hüküm ve emir
konusunda kişinin, Allah’tan başkasına boyun eğmemesi, kişinin bütün hayatını Allah’a vakfetmesi ve
O’nun koyduğu ilkelerden ayrılmamak),
c. ‘dînen kayyimen’ (dosdoğru din) ve ‘millete İbrahim’ (İbrahim’in dini),
Uludağ, Süleyman, IX.sınıf Kelam Dersleri, İst.1974, s.133
a.g.nüs., s.70.
254
a.g.nüs., s.72.
255
Semerkandî, a.g.e., v.44b.
256
Mızraklı, a.g.nüs., s.70.
257
a.g.nüs., s.72.
258
a.g.nüs., s.76.
259
Mevdûdî, Kur’an’a Göre Dört Terim, s.119.
260
Tümer, Günay, DİA.,‘Din’ mad., C.IX, s.312.
261
Eryarsoy, M.Beşir, Şamil İ.A.,Din, C.I, s.394.
262
Mevdûdî, a.g.e., s.112.
263
Tümer, Günay, a.g.ans., s.314.
252
253
66
d. ‘millete İbrahim ve müslimîn’ ifadeleri birlikte geçerek Mekke dönemindeki tevhid’ten ümmete,
kendisini Allah’a teslim edenler cemaatına geçilmiştir,
e. ‘dînü’l-hak’ (hak din), ‘ed-dînü’l-hâlis (halis din),
f. ‘Allah katında din şüphesiz islamdır’264,
g. ‘ed-dînü lillehi’ (Din Allah’ın oluncaya kadar savaşın)265,
h. ‘Dininize uyanlardan başkasına inanmayın’ 266
ilişkilerin de temel ölçüsünün ‘din’ olduğu belirtilmiştir,
ayetiyle Allah-insan ilişkisi yanında sosyal
ı. ‘Bütün peygamberlerin getirdiği dinin İslam olduğu’267
j. ‘Bugün sizin için dininizi ikmal ettim,... din olarak sizin için İslam’a razı ol-dum’268.269
Din; Allah’tan geldiği için Allah’a (Allah’ın dini), Peygamber tarafından tebliğ edildiği için
peygambere (Pergamber’in dini), ona uyup bağlandıkları için de ümmete (Müslümanların dini şeklinde)
izafe edilebilir.270
‘Millet’e gelince; lügatte; dini cemaat, inanç, din, şeriat anlamına gelmektedir.271 ‘Millet’ kelimesi
aslında ‘imlâ’dan gelmektedir. İzlenen ‘belli yol’ manasına da gelir. Peygamberler şeriatı ümmetlerine
yazdırdıklarından ‘şeriat’ manasına kullanılmıştır. Râgıb el-İsfehânî, ‘Millet anlamı itibariyle ‘din’e benzemektedir.
Aralarındaki fark şudur; Millet, ancak Peygamber’e izafe edilir, millet kelimesi çoğunlukla peygamberlere izafe edilerek
kullanılır.’ Din Allah’a, millet Resul’e nisbet edilir.272
Cürcânî ‘et-Ta’rifât’ında, din ile milletin bir olduğunu, bunların itibari olarak birbirlerinden
ayrıldıklarını, her ikisinin de şeriata dayandığını belirtir.273 Nitekim
Kur’an’da geçtiği onbeş yerde millet, ‘din’ anlamında kullanılmıştır. Örneğin ‘Kendini bilmez beyinsizden
başka kim İbrahim’in milletinden yüz çevirir’. 274 ‘De ki; Hayır, biz bâtılı bırakıp Hakk’a yönelen
İbrahim’in milletine uyarız.’275
Dâmegâni’ye göre din kelimesi Kur’an’da bazen –el-Beyyine 98/5’de olduğu gibi- ‘millet’
anlamında kullanılmıştır.276 Mukatil b.Süleyman da, din kelimesinin ba-zen –Hacc 22/78’de olduğu gibi‘millet’ manasında kullanıldığını belirtir.277
Kelimenin Kur’an’daki kullanılışından yola çıkan âlimlere göre millet, din ve şe-riat aynı anlamı dile
getirir. Bununla birlikte bu üç kavram aynı olgunun farklı yönleri-ni öne çıkarmaktadır. Aynı olgu inançitikad yönüyle din, amel yönüyle şeriat, bir top-lanma zemini olması yönüyle de millet adını alır. Başka bir
deyişle ‘millet’, dinin top-lumsal yönünü belirtir. Bununla birlikte toplumu değil, toplumun üzerinde
Âl-i İmran-3/19.
Bakara-2/193.
266
Âl-i İmran-3/73.
267
Nisa-4/125, Şüra-42/ 13.
268
Maide-5/3.
269
Tümer, G., a.g.ans., s.313.
270
Eryarsoy, M.,B., Şâmil İ.Ans., ‘Din’ mad., s.394.
271
a.g.ans.s.393.
272
Eryarsoy, a.g.ans., s.396.
273
Tümer, G., a.g.ans., s.313.
274
Bakara-2/130.
275
Bakara-2/135.
276
Eryarsoy, M.Beşir, Şâmil İ.Ans., ‘Din’ mad., C.I, s.399.
277
Mükatil b.Süleyman, el-Vucûh ve’n-Nezâir, (Haz.Ali Özek), İst.1993, s.45.
264
265
67
toplandığı dini ifade eder. Diğer bir ifadeyle, belli bir inanca bağlı tüm insanları dile getirir. Ümmet belli
bir peygamberin izleyicisi müslümanlara verilen bir ad olmasına karşın, millet, özellikle ‘islam milleti’ ilk
peygamberden bu yana yaşamış tüm müslümanları belirtir.278
Mızraklı’nın ‘din ve millet’ tanımı Birgîvî’nin Risale’sinden aynen alınmıştır. 279
Risale’nin
şerhinde ‘din; lugatte taat’e dendiği için Rasûlullah’ın itikada dair getirdiklerine itaat olunduğu cihetten din denilir. Millet;
lügatte cem’ etmek olduğu için, dolayısıyla o getirilen şeylerin üzerine cem’ olunduğu (herkes birden amel etmeğe çalıştıkları)
cihetten millet denilir. Din ve millet, nesh ve tebdil olunmazlar. Temelleri altı mü’menün bih’dir ki cümle peygamberler, yerde
mü’minler ve gökte melekler onlarda birdir’280 şeklinde izah edilmektedir.
‘Şeriat’a gelince; lügatte ‘su yolu, su kaynağına ulaştıran yol, kovasız su içilen su kaynağı’ anlamına
gelir. Şeriatın eş anlamlısı ‘şir’a’ ise; ‘yol, mezhep, metod, adet,
benzer, tek, suya giden yol’ anlamına gelir. Istılah da ise, daha çok ‘bütün emir ve ya-sakları ve diğer
hükümleriyle islam dini’ özellikle de amele müteallık hükümler için
kullanılır.281
Şeriat ayrıca tabiat kanunları için de ‘şeriat-ı fıtrıyye ya da tekviniyye’ şeklinde kullanılmaktadır.
Yine, ‘şeriat-ı garra’ (parlak ve nurlu şeriat-islam) olarak da kullanıl-maktadır.282
Şeriat kelimesi, insanların örfünde üç anlamda kullanılır;
a. Münezzel şeriat (bildiğimiz Resulullah’ın getirdiği şeriat. Buna uymak vacib-tir.),
b. Müevvel şeriat (Müçtehid imamların münezzel şeriat dairesindeki görüşleri-dir. Buna uymak
caizdir, vacib veya haram değildir. Hiç kimse insanları bunlara uymaya ne zorlayabilir ne de uymaktan
nehyedebilir.),
c. Mübeddel şeriat (Allah’a ve Resulü’ne yalan ve iftira atmakla yapılan zulum-lerdir. Mesela, bir
kimsenin kan ve ölü eti helaldır demesi gibi. Kim bunların Allah’ın şeriatından olduğunu söylerse kâfir
olur.).283
Ebu Hanife fıkhi meseleleri üçe ayırmıştır; itikadi fıkıh (akaid-kelam), ameli fı-kıh, vicdani fıkıh
(ahlak, tasavvuf). Daha sonraları ise, dini hükümler ‘usul-ı din (akaid) ve furû-ı din (ibâdât, muamelat,
ukûbât)’ olmak üzere ikiye taksim edilegelmiştir.284 Mecelle’nin birinci maddesinde ‘fıkıh ilmi; mesâil-i
şer’iyye-i ameliyye’yi bilmektir’ şeklinde tarif edilmiştir.285 Bu durumda islam hukuku (fıkıh) ile şeriat
birbirine yakın anlamı olan iki kavramdır. ‘Siyaset-i şer’iyye (milliyye)’de devlet teşkilatı ve idaresine ait
hükümleri ihtiva etmektedir.
Kur’anda şeriat kelimesi terim anlamıyla kullanılmıştır. ‘Sonra da seni din ko-nusunda şeriat sahibi
kıldık. Sen ona uy. Bilmeyenlerin isteklerine uyma.’ 286 ‘... Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.
Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey Ümmetler) Her birinize bir şeriat ve yol verdik.
Özalp, Ahmet, ‘Millet’ mad., Şâmil İ.Ans., C.4, s.192.
Birgîvî, Risale (Vasiyetnâme), s.14.
280
İsmail Niyazi, a.g.e., s.129.
281
Döndüren, Hamdi, Şâmil İ.Ans., Şeriat mad., C.6, s.29.
282
Osmanlıca-Türkçe Büyük Lügat, Heyet, İst.1978, C.2, s.1408.
283
İbn Teymiye, İbn Teymiye Külliyatı, (Çev.S.Şimşek, A.Önkal, İ.H.Sezer), İst.1988, C.3., s.224.
284
Keskioğlu, Osman, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku, Ankara.1988, 4.bas., s.14.
285
Gür, A.Refik, Mecelle, İst.1977, 2.bas., s.120.
286
Caşiye-45/18.
278
279
68
Allah dileseydi sizleri tek bir ümmet yapardı...’287 ‘Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye Nuh’a
tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din
(şeriat) kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din) müşriklere ağır geldi...’288 ‘Yoksa onların, Allah’ın izin
vermediği hususlarda kendileri için dinden şeriat koyan ortakları mı var?’ 289 Bu ayetlerdeki ‘şeriat’ın
Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri ihtiva ettiği anlaşılmaktadır.
Fazlurrahman, şeriat ve dinin Kur’an’ın deyişiyle uygun olarak birbirinin yerine kullanılabileceğini
söyler. Ona göre Kur’an’da ‘din’ ve hemen hemen onun dengi ‘islam’ terimleri ‘şeriat’tan çok daha sık
kullanılmıştır. Şeriat bizzat davranışı ilgi-lendiren pratik bir kavramdır. Bununla birlikte o bütün
davranışları (ruhî, zihni ve fizi-ki) içine alır. Hem iman, hem amel onun kapsamına girer. Ayrıca bütün
hukukî ve sos-yal işlemlerde ‘şeriat’ kapsamının içine alınmıştır.290
Şah Veliyullah; ‘Dinin esası birdir, ama ümmetlerin şeriatları ve takip ettikleri metodları, yolları değişiktir’ 291
demektedir.
Yukarıda geçen ‘Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye, din olarak Nuh’a tavsiye ettiğini,
sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği-mizi sizin için şeriat yaptı’ 292 ayetini
Mücahid şöyle izah etmiştir. ‘Ya Muhammed! Sana ve onlara aynı dini vasiyet ettik.’293
‘Her birinize bir şeriat ve bir yol (minhac) verdik.’294 İbn Abbas ayette geçen ‘şir’a’ kelimesini yol,
‘minhac’ kelimesini de sünnet diye tefsir etmiştir.295
‘Biz, her ümmete bir ibadet ediş tarzı (mensek) gösterdik ki, onlar bunun takip-çileridirler.’ 296
ayetinde geçen ‘mensek’ kelimesi, amel edegeldikleri şeriat anlamındadır.297
Yine Mecelle’nin 39. maddesi şöyledir. ‘Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegay-yürü inkar
olunamaz.’298 Doğal olarak buradaki ‘tegayyür olunan ahkâm’ şeriatın ibadet, ahlak ve itikad kısmı değil,
içtihadlarla belirlenen muamelat ve ukubat, munâke-hât konularında söz konusudur.
‘Din-Millet-Şeriat’ kavramları içinde Mızraklı ‘Ümmet’ten de bahsetmektedir.
Ümmet:
Arapça ‘Emm’ kökünden gelir. ‘Emm’nin önemli bir manası bir cihete yönelip gitmek ve bir
topluluğun önüne geçmek demektir. ‘İmam’ kelimesi de bu kökten gelir ki, önder, rehber, lider, halife, ordu
kumandanı gibi manalara gelir. Ayrıca Kur’an’da ‘kitap ve yol’ anlamına da kullanılmıştır. 299 Ümmet
kelimesi de, ana ekseriyeti bir soydan gelen insanlardan bir topluluk ya da bir din (ya da bir mekan veya
zaman)’in bir araya getirdiği topluluk, nesil, pek çok güzel hasletleri üzerinde toplayan adam, yol, boypos...300 anlamlarına gelir. Ragıb el-İsfehâni’ye göre ıstılahi anlamı ise; ‘Bir imamın (önderin) bir dinin, bir
287
Maide-5/48.
Şûra- 42/13.
289
Şûra-42/21.
290
Fazlurrahman, İslam, (Çev.M.Dağ, M.Aydın), Ank.1993,III.bas., s.141.
291
Şah Veliyyullah, Huccetullâhi’l-Bâliğa,(Çev. M.Erdoğan), İst.1994,C.1, s.326.
292
Şûra, 42/13.
293
Şah Veliyyullah, a.g.e., s.325.
294
Maide, 5/48.
295
Şah Veliyyullah, a.g.e., s.325.
296
Hacc, 22/67.
297
Şah Veliyyullah, a.g.e., s.326.
298
Gür, A.Refik, Mecelle, s.147.
299
Ulutürk, Veli, ‘Kur’anda İman ve Ümmet Kelimelerinin Manaları’ Diyanet İ.Der., C.33., Sayı:3, s.41,2.
300
Mu’cemu’l-vasit, s.27.
288
69
zaman veya mekanın istekli veya isteksiz etrafında top-landıkları topluluklara ümmet denir.301 Bu önder
Peygamber ya da Firavun olabilir.
Ümmet kelimesi Kur’an’da en çok şu anlamlarda kullanılmıştır.
a. Büyük topluluk, ‘bitkiler ve hayvanlar ümmeti gibi’302 diğer canlılar da insanlar gibi topluluklarümem halinde yaratılmışlardır. Bu manada en çok kullanılan şekli ise ‘bir peygamberin etrafında toplanan
onun getirdiği esasları kabul edip be-nimseyen topluluk’ manasına olanıdır. ‘İnsanlar bir tek ümmetti.’303,
‘Onlar bir ümmetti, gelip-geçti.’ 304 , ‘Andolsun ki biz Allah’a kulluk edin ve Taguttan sakının diye her
ümmete bir peygamber gönderdik.’305
b. Büyük topluluk içinde bir zümre, taife. ‘Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men
eden bir ümmet-bir grup bulunsun.’306
c. Din ve yol manasına gelmiştir. ‘Atalarımızı bir ümmet (bir din, bir yol) üze-rinde bulduk. Biz de
onların izlerine uyanlarız.’307
d. Kendinde pek çok güzel hasletleri barındıran benzersiz insan anlamında kulla-nılmıştır. ‘İbrahim,
gerçekten, Allah’a itaat eden, tevhid ehli (başlı başına) bir ümmet idi.’308
e. Müddet, zaman anlamında, ‘Andolsun ki biz onlardan azabı sayılı bir müddet (ümmet) kadar
geciktirsek...’309 310
Özetle, her peygamber birer imam kabul edilir ve ona tabi olanlara da onun üm-meti denilir.
Abdülkâhir el-Bağdâdî (V.429/1037) kimlere ‘İslam Milleti’nden denileceği, kimlerin ‘İslam
Ümmeti’nden sayılacağı konusundaki görüşleri zikrettikten sonra bize
göre İslam Ümmeti; “Alemin yaratılmış olduğunu, onu yaratanın birliği ve kıdemini, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, O’nun
herhangi bir şeye benzediğini reddetmesi ve Muhammed (S.A.V)’in peygamberliğini ve onun risaletinin bütün insanları
kapladığını, şeriatının ebediliğini ve getirdiği şeylerin hepsinin doğruluğunu, Kur’an’ın şeriat hükümlerinin kaynağı ve Kâbe’nin
kıble olduğunu kabul ve ikrar eden herkesi içine alır. Bütün bu hususları ikrar eden ve küfre götürebilecek olan herhangi bir
bid’ate uymayan herkes sünnîdir, muvahhiddir.” 311
E. MEZHEBİMİZ
Mızraklı mezhebe ayrı bir önem verir ve mezhebî farklılıkları yukarıda görüldü-ğü üzere ön plana
Hatta elfâz-ı küfrün 46.maddesinde geçtiği üzere ‘bir kimse zürriyetini, milletini, itikadda ve amelde
mezhebini bilmese zımmî’den farkı kalmaz’312 denilmektedir.
çıkarır.
301
Ulutürk, Veli, a.g.mak., s.44.
En’am, 6/38
303
Bakara, 2/213.
304
Bakara, 2/134.
305
Nahl, 16/36.
306
Al-i İmrân, 3/104.
307
Zuhrûf, 43/23.
308
Nahl, 16/20.
309
Hûd, 11/8.
310
Ulutürk, Veli, a.g.der., s.44-8.
311
Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, s.12,3.
312
Mızraklı, a.g.nüs., s.92.
302
70
Mızraklı’nın büyük ölçüde faydalandığı Birgivî Risalesi’nin şerhinde ‘Her kişiye –gerek er olsun, gerekse
akil-baliğ oldukta şer’an itikattaki ve ameldeki mezhebini bilmesi farzdır’ denilmektedir. 313 Bu ‘mezhebî
kimliğin’ bilinmesinin şart koşulması Kur’an’ın reddettiği ‘mezhepçiliğin, fırkacılığın’ ihyası ve ikamesine
katkı sağlamaktadır. Kur’an ise ‘müslüman olma’ kimliğinin ‘üst kimlik’ olmasını emreder. “Ben
müslümanın demekten daha güzel söz yoktur.”314
avret olsun –
Mızraklı, mezhep ile ilgili ifadeleri aynen ‘Risale-i Birgivî’den aktarmıştır.315
Mezhep; gidilen yol demektir. Türkçemizde ise ister siyasi ve itikadi, isterse ameli olsun tüm ekol ve
doktrinlere mezhep denilmektedir. Halbuki mezhep ameli-fık-hî ekollere denilir. Belli bir şahsın veya
topluluğun Kur’an ve sünnet anlayış şekillerini siyasi ve itikadi görüşlerini yansıtan mezheplere ‘fırka’
(çoğulu fırak) bazan da ‘nıhle’ (çoğulu nihal) denmektedir.316
Ehl-i sünnetteki ‘Sünnet’ten maksad; Peygamberin ve ashasının dinin temel ko-nularını (usulü’d-din)
anlama ve benimseme tarzıdır. ‘Cemaat’tan maksad; her devirde-ki müslümanların büyük çoğunluğunun
siyasi temayülü şeklinde yorumlanmıştır.317
M.Watt, ‘sünni’ tabirinin ilk defa İbn Batta (V.387/997) tarafından kullanıldığını iddia etmektedir.318
‘Ehlü’s-sünne ve’l-cemaa’ tabiri ise Ebu’l-leys es-Semerkandî (V.373/983)’nin ‘Şerhu’l Fıkhi’l-Ekber’inde
kullanılmıştır. ‘Ehlu’s-Sünne’ tabiri ise hicri II.asrın başlarından itibaren kullanılmaya başlanılmıştır.319 Bu
erken devirde ‘Ehlü’s-Sünne’ yerine ‘Ehlu’l-hadis,Ashâbu’l-hadis’ tabiri kullanılmıştır.‘Ehlü’s-sünne’ tabiri
hicri III.asırdan sonra daha serbest olarak kullanılmıştır. 320 Bunun en açık örneklerinden biri Eş’ari’nin
Makâlâtı’nda ‘Aşere-i Mübeşşere’nin kesinlikle Cennet’te olduklarına ‘Ehlu’s-sünne ve’l-cemaa’nın
inandıklarına’ dair ifadesinde kullanıldığı görülmektedir.321
Ehl-i sünnetin ilk temsilcileri olan ‘ehl-i hadis’in temsil ettiği sünnî anlayışa ‘Ehl-i sünnet-i hassa
akîdesi’ denilmiştir. Maturidiyye ve Eş’ariyye’nin temsil ettiği sünni akîdeyi benimseyenlere Selefiyye’nin
alternatifi olarak ‘Ehl-i sünnet-i âmme’ de-nilmiştir.322
Ehl-i sünnet denilince Selefiyye, Eş’ariyye ve Maturîdiyye anlaşılmaktadır.
Bağdâdi’ye göre ehl-i sünnet şu sekiz zümreden ibarettir.
1. Ehl-i bid’at’ın hatalarına düşmeyen kelam âlimleri,
2. Müçtehid imamlar ve bunlara tâbi olanlar,
3. Ehl-i bid’at’ın bid’atlarını hadislerine karıştırmayan Muhaddisler,
4. Ehl-i bid’at’a meyletmeyen sarf-nahv, lügat ve edebiyat âlimleri,
5. Sapık fırkaların te’villerini kabul etmeyen kıraat alimleri ve müfessirler,
6. Şeriate bağlı olan Ehl-i tasavvuf,
7. Ehl-i sünnete bağlı olan mücahidler,
8. Ehl-i sünnet akidesinin hakim olduğu memleketlerin ehalisi.323
İsmail Niyazi, Şerh-u Niyazi, s.146.
Fussilet, 41/33.
315
Risale-i Birgivî, s.15,6.
316
Bağdadî, a.g.e.’e E.R.Fığla’lının yadığı Önsöz’den, s.XIII.
317
Yavuz, Y.Şevki, DİA.,‘Ehl-i Sünnet’ mad., c.X, s.525,6.
318
Watt, W.M., İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, s.338.
319
Kırbaşoğlu, M.Hayri, İslami Araştırmalar, Tem./86, s.72.
320
a.g.der., s.73.
321
Eş’ari, Makâlât, (Tahkikli neşreden H.Ritter), Wiesbaden.1963,C.2, s.471.
322
a.g.ans., C.X, s.527.
323
Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, s.246-8.
313
314
Abdülkâhir el-
71
Mızraklı “Amelde mezhep dörttür, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmed b.Hanbel. Bu dört
mezhepten her hangisine olursa taklit etmek caizdir. Lâkin biz İmam-ı Azam mezhebindeniz. İmam-ı Azam mezhebi doğrudur,
hata olmak ihtimali var. Diğer mezhepler hatadır, doğru olmak ihtimali vardır.”324 demektedir. Bu ifadeler de ‘Risâle-i
Birgivî’den aynen nakledilmiştir.325
Ameli mezheplerin sayısı dörtten epeyce fazla olmasına rağmen, ‘dört melek, dört halife (halbuki
Hz.Hasan ile beş etmektedir.) dört kutup (!) gibi ‘dört hak mezhep’ ifadesi de bu dörtler kervanına katılmış
olmalıdır. Bir diğer yanlış da ‘İmam-ı Azam mezhebi doğrudur (hata olmak ihtimali var), diğer mezhepler
hatadır (doğru olmak ihti-mali var) hükmüdür. Eğer bu dördü de hak mezhep ise her birinin ‘hata olmada’
ya da ‘doğru olmada’ ihtimalî yapılarının her birine müsavi olmaları icab etmez mi?
Şerh-i Niyazi’de durum şu şekilde biraz yumuşatılmaya çalışılmıştır; “Ebu Hanife mezhebi haktır, yani
doğrudur. (Çünkü) cümle imamlardan evvel olup Resûl’e yakın olup ilminin yarısını onun ashabından sual edip öğrenmekle
aldığı için. (İlminin) Diğer yarısını kendi çıkarmakla (istidlâli) olduğu için bazı meselede hata etme ihtimali de vardır. Diğer
mezhepler Ebu Hanife’ye muhalif olan meselelerde hatadır. (Nedenine gelince) Ashaba sualden mahrum oldukları için. Ebu
Hanife’nin hata etme ihtimali olduğu meselelerde hak-sevab olma ihtimali de vardır.” 326
Mezhep taassubunu ikame edebilmek için girişilen bu polemikte de bir çok hata vardır. Şöyle ki;
- İmam-ı Azam zamanında dört tane sahabe hayattadır. Bunlardan sadece Enes b.Malik’i küçükken
görmüş olabilir.327 Dolayısıyla ‘ilminin yarısını Resulullah’ın ashabından öğrenme imkanı yoktur.
- Üstelik İmam’ın hadis kabul şartları çok katıdır.328 O Ehl-i Rey’in İmamıdır. Ehl-i Nakl’in değil.
- İmam’ın hata etme ihtimalinin ‘rey ve içtihad’a başvurduğu, kıyas’a ve kıyas tıkandığında
istihsan’a başvurduğunda olması onun en kuvvetli olduğu sahada yenik ilan etmek demektir.
- Diğer mezheplerin sadece Hanefilere muhalif olduğu meselelerde hatalı olabi-leceklerini söylemek,
İmam-ı Azam’ın din hususunda en büyük ve tek referans kabul etmek değil de nedir?
Mızraklı, hem Maturidi’nin hem de İmam-ı Azam’ın ilim silsilelerini vermekte-dir. Örneğin “İmam
Azam’ın hocası Hammad, Hammad’ın hocası İbrahim en-Nehâî, onun hocası Alkâme, onun hocası İbn Mesud (r.a). İbn Mesud
Resûlullah’tan almıştır. Cebrâil (A.S)’a Allahu azimü’ş-şan emr eylemiştir.”329 Bu silsile ile İmam’ın yalnızca hocaları
gösterilmiyor. Bundan çok daha önemli bir hedef amaçlanmaktadır. O da; İmam’ın içtihadlarının
meşrûiyetini temin etmek ve otoritesinin tartışılmasına en ufak bir açık kapı bırakmamaktır. Halbuki İmamı A’zam’ın talebeleri iştihadlarının üçte ikisine katılmamışlardır. O İmam-ı Azam ki, “Bu benim reyimdir
ve elde edebildiğim reylerin en iyisidir. Bundan daha iyisini bulan olursa onu kabul ederiz.” 330 diyerek
eleştiriye ne kadar açık olduğunu göstermiştir.
Ehl-i Sünnet Olanların On Alameti:
Mızraklı, Ehl-i sünnet’i ‘fırâk-ı dâlle’den ayıran farklardan on kadarını zikret-miştir. Bunlar
Mızraklı’ya göre; ‘Cemaate müdavemet, fasık demeyip her imamın arkasında namaz kılmak, mest üzerine meshi caiz görmek,
Ashaba ve Rasulullah’a âr verir söz söylememek, Padişah’a kılıç çekmemek, dinde haksız yere mücadele etmemek, dinde şek
etmemek, hayrı-şerri Allah’tan bilmek, Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, dört Halifeyi Ashab üzerine tercih etmek’tir. 331
Mızraklı, a.g.nüs., s.67,8.
Birgivî, Risale-i Birgivî, s.16.
326
İsmail, Niyazi, a.g.e., s.150.
327
Uzunpostalcı, M., DİA.,‘Ebu Hanife’ mad., C.X, s.132.
328
Zahid el-Kevseri, Hanefi Fıkhının Esasları, (Çev.A.Şener, C.Sofuoğlu), Ank.1991, s.89-91.
329
Mızraklı, a.g.nüs., s.77.
330
Karaman, Hayreddin, İslam Hukuk Tarihi, İst.1975, s.93.
331
Mızraklı, a.g.nüs., s.54,5.
324
325
72
Ehl-i sünnet’in üzerinde birleştiği esaslar veya onu diğer fırkalardan ayıran mü-meyyiz farklar
konusunda ya da Mâturudiliğin diğer itikâdi mezhep ve fırkalarla muka-yesesini gösteren kitaplar
yazılmıştır. İmam-ı Azam’a aidiyeti şüpheli olmakla birlikte Fıkh-ı Akber’de cedelci ve reddiyeci bir
uslupla Ehl-i sünnet inancını ilgilendiren her konuyu ihtiva etmektedir.332 Eş’ari de ‘el-İbâne an usuliddiyane’sinde ‘ehli’z-zeyg-ı ve’l-bid’a’ya karşı ellibir maddede ‘ehl-i hak ve’s-sünne’nin görüşlerini
açıklamıştır.333 El-Bağdâdî de ‘el-fark beyne’l-fırak’ında ‘ehl-i sünnet ve cemaat ehli’nin üzerinde anlaştığı
hususları diğer fırkalarla mukayeseli olarak ele almıştır.334 Ayrıca Hızır Bey (V.964/1458-9)’in ‘Kaside-i
Nuniye’si 335 , Ali b.Osman el-Ferganî el-Ûşî (V.575/1180)’nin Kasîdetü’l-Emâli’si 336 , İbrahim Hakkı
(V.1197/1780)’nın Marifet-name’sindeki manzum 115 beyt halindeki ‘Ehl-i sünnet akaidi’nde ‘ehl-i sünnet
ve’l-ce-maat’ın değil de ‘Maturîdilik’in itikadı, farklılıklarına vurgu yapılarak özetlenmiştir. 337 Ayrıca
Mehmet Zahit Kotku’nun Hakim es-Semerkandî (V.342/953)’nin Sevadü’l-A’zam adlı eserinden naklettiği
‘Ehl-i sünnet akaidi’338 yer almaktadır. Eğer Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’ın itikadı şudur denilebilmesi için
Ehl-i sünnet’in birer şubesi kabul edilen Selefiyye, Eş’ariyye ve Maturidiyye’nin ittifak ettiği itikad
olmalıdır. Buna rağmen ehl-i sünnet’in itikadını tesbit çalışmaları bu ‘ittifak edilen hususları’ değil de kendi
mensub oldukları meşrebin tercihlerini takdim şeklinde olmuştur. Örneğin, Mehmet Zahit Kotku, Ehl-i
sünnet akidesini ‘Sevadü’l-A’zam’ adlı eserden naklederken daha birinci maddede ‘evvela imanında şek ve
şüphe etmez, inşaallah ben mü’minim demez’, 48. ve 49. maddede ‘iman ayrı, amel ayrıdır. Muhsinlerin
imanı ile musîlerin imanı birdir’ demektedir. Bu Maturidiyye’nin itikadıdır, Ehl-i sünnet’in tamamının değil. Yine 47.maddede de ‘Allah mekandan münezzeh olduğu gibi gidip-gelmekten ve mahlukun sıfatlarına
(haberî sıfatlar) benzemekten de münezzehtir.’339 denilmektedir ki bunlara Selefiyye iştirak etmez. Çünkü
Kur’an ve hadiste Allah’ın gelmesi, inmesi, gülmesi, kızması...vs. gibi haberî sıfatlar nakledilmiştir.
F. İMAMET
Mızraklı, imamet meselesini ‘Cihâr-ı Yar-ı Güzin’ (Dört seçkin dost) ve ‘Kera-met-i Evliya’
(Velîlerin Kerameti) gibi Velîlerin efdaliyet sıralaması şeklinde ele al-maktadır. Ehl-i sünnet olanların
onuncu alameti olarak ‘dört ashabı (halifeyi) sâir ashab üzerine tercih eder’ dedikten sonra dört halifenin
fazilet derecelerine göre sıralamasını yapmaktadır. 340 Klasik kelam kitaplarında ele alındığı şekliyle
‘imamet’ meselesini ele almamaktadır.
Aslında İmamet-hilafet meselesi itikadî bir mesele değildir. Siyasi-idarî bir me-seledir. Şiiliğin
imamet meselesini iman ve itikadlarının temel esaslarından görmelerine karşılık bir reddiye gayesiyle kelam
ilminin mesâiline dahil olmuş olmalıdır.341 Bu imamet meselesinin ehemmiyetsiz ve lüzumsuz olduğunun
ifadesi değil, dînî bir mesele olmadığının da değil, belki, sadece onun itikadî yönünün olmadığının bir
ifadesidir.
G. RIZK VE FAKİRLİĞE SEBEB OLAN ŞEYLER
Mızraklı’nın ilginç bölümlerinden biri de bu bölümdür. İlk bakışta itikadî bir yönünün olmadığı
görünse de itikadî bir konu olan ‘rızk’ meselesine idhal etmek müm-kündür. Zamanının ‘best-seller’i olan
Mızraklı’nın yoksulluğun nedeni olarak sıraladığı bu yirmidört madde toplumu oldukça etkilemiş olması
kuvvetle muhtemeldir. Üstelik bir de bunun ‘Peygamberimizin hadisi’ olarak zikredilmiş olması çağının
‘hadis kültü-rü’nü göstermesi açısından oldukça garib bir durumdur. Ecdadımızın niçin ekonomik
Gölcük, Ş., Bebek, A.,DİA., ‘Fıkh-ı Ekber’ , C.12, s.545,6.
Eş’arî, el-İbâne, Humad b.Muhammed el-Ensâri, Medine-i Münevvere.1993, s.52.
334
el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki farklar, s.253-284.
335
Mütercim Asım Ef., ‘Merahu’l-Meâlî fi Şerhi’l-Emâlî’, İst.1304.
336
Selçuk Ün.İ.F., C.5, s.261-308.
337
Erzurumlu, İ.Hakkı, Marifetname, İst.1997, C.1, s.501-513.
338
Aylık Dergi, Ehl-i Sünnet Özel Sayısı, 1985, s.190-202.
339
a.g.d., s.190-200.
340
Mızraklı, a.g.nüs., s.54,8.
341
Taftazani, Şerh’u-l Akaid, (Çev.S.Uludağ), s.323, dipnot.
332
333
73
bakımdan geri kaldıklarını göstermesi açısından bir ibret vesîkasıdır. Mızraklı’ya göre fakir olmağa sebeb
olan şeyler şunlardır;
Hadiste şöyle gelmiştir; Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurmuş ki; ‘İnsana yoksulluk yirmi dört şeyden
hasıl olur*;
1.
Ayakta bevl etmek,
2.
Cünüb iken taam yemek,
3.
Ekmek ufağını hor tutmak, basıp çiğnemek,
4.
Soğan ve sarımsak kabuğunu ateşe atmak,
5.
Alimlerin önünce yürümek,
6.
Babasına ve anasına adıyla çağırmak,
7.
Rast geldiği ağaç ve süpürge çöpüyle dişini kurcalamak,
8.
Elini balçıkla yıkamak,
9.
Eşik üzerine oturmak,
10. Bevl ettiği yerde abdest almak,
11. Çanağı ve çömleği yıkamaksızın taam koymak,
12. Elbisesini üstünde iken dikmek,
13. Yüzünü eteği ile silmek,
14. Karnı aç iken soğan yemek,
15. Evinde örümcek komak,
16. Sabah namazını kılıp mescidden acele ile çıkmak,
17. Erken pazara varıp, geç çıkmak,
18. Yoksul kimseden ekmek satın almak,
19. Ana ve babaya kötü dua etmek,
20. Çıplak yatakta yatmak,
21. Kap kaçağı örtüsüz bırakmak,
22. Çırağı (mumu) üfürmek,
23. Her şeyi ‘bismillah’ demeden işlemek,
24. Şalvarını ayakta giymek.
Bunların cümlesi yoksulluk getirir, mü’minlerin sakınması lazımdır. 342
Bu yirmidört maddeden 1., 3., 6., 10., 11., 19., 20., 21. ve 23. maddeyi (dokuz maddeyi) saymazsak
diğer onbeş maddenin ne din tarafından ne de akl-ı selîm tarafın-dan kabul etme ciheti yoktur. Sözkonusu
yirmidört maddenin bir tanesinde fakirliğin nedeni olarak ‘az çalışmak, yol yöntem, sanat bilmemek’ gibi
gerçekten fakirliğe neden olan nedensel bir sebeb zikredilmemektedir.
Mızraklı, bu söz konusu ‘yoksulluğa neden olduğunu söylediği bu yirmidört şeyi’ nereden
alıntıladığını tesbit edemedik. Ancak İmam Zernûcî (V.
/
)’nin ‘Ta’-limu’l-Müteallimin’de bu
343
yirmidört maddeden onaltı tanesinin yer aldığı görülmektedir.
Zernûcî, ‘yalan söylemek, sabah vaktinde
uyumak, çok uyumak, ve ilim eksikli-ği’ olmak üzere bu dört şeyin rızka mani olacağına dair hadis
bulunduğunu söylerken344 Mızraklı ise sıraladığı yirmidört maddenin tamamını hadis olarak zikretmektedir.
Bazı baskılarda ‘insana rahatsızlık yirmi dört şeyden hasıl olur’ denmekte, hadis olduğu zikredilmemektedir.
Mızraklı, a.g.nüs., s.48,9.
343
Zernûcî, Ta’limû’l-Müteallim, (Çev.Y.V.Yavuz), İst.1980, s.153-156.
344
a.g.e., s.30 (Arapça metninde, çevirisi aslına uymamaktadır.)
*
342
74
Yine halk arasında oldukça meşhur olan Ahmed el-Mürşid Diyarbekîri’nin ‘Ahmediyye’, diğer
adıyla ‘Kitab-ı Mürşid-i Pend-i Ahmediyye’sinde de bu yirmidört maddenin oniki tanesinin yer aldığı
görülmektedir. 345 Ahmed el-Mürşid Mızraklı’nın birkaç katı olarak zikrettiği ‘fakirliğin ve hastalıkların
sebeblerini’ hadis olarak zik-retmemekte ‘Zübde-i hikmet’ten aldığını, ‘doktorların öğüdü’ diyerek
saymaktadır. Böylece Mızraklı’dan daha hassas davranarak bu yalanları hadis olarak gösterip Resû-lullah’a
isnad etme cüreti göstermemektedir.
Ayet ve hadislerden rızkın bollaşmasına veya daralmasına sebeb olan bazı amel-lerin olduğunu
anlamaktayız.346
a. Takva ve fısk; “Allah kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu hazırlar ve onu
ummadığı yerden rızıklandırır.”347, “Kişi günahı sebebiyle rızkından mahrum olur.”348
b. Şükür ve nankörlük; “Rabbiniz, ‘eğer şükrederseniz andolsun ki nimetimi art-tırırım.
nankörlük ederseniz bilin ki azabım çok çetindir’ diye bildirdi.”349
Eğer
c. İhsan, tasadduk; “...Sarfettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O, daha iyisini ko-yar. Çünkü O rızık
verenlerin en hayırlısıdır.”350
d. Sıla-i rahim; “Kim rızkının artmasını ve ecelinin gecikmesini isterse akraba ziyareti yapsın.”351
Mızraklı, fakirliğin nedenleri olarak hiç olmazsa, ‘günah işlemeyi, nankörlük et-meyi, tasaddukta
bulunmamayı ve sıla-i rahmi terketmeyi’ gösterseydi.
H. ELLİDÖRT FARZ
‘Ellidört farz (erba‘a ve hamsün ferâiz)’ adlı pekçok risale kütüphanelerde mev-cut olup bunların
Hasan Basri (V.110/728)’ye isnad edildiği görülmektedir. 352 Örneğin Süleyman Uludağ’ın İslam
Ansiklopedisine yazdığı Hasan-ı Basri maddesinde353, Etem Levent’in ‘Hasan-ı Basri ve Tefsir İlmindeki
Yeri’ adlı doktora tezinde 354 aynı iddia tekrarlanmaktadır. Bu risalelerin başında genellikle ‘Hasan
Basri’den hikaye edildi ki, “Mü’min’in geçirdiği hiçbir gün ve gece yoktur ki ona ellidört farz vâcib
olmasın”355, ya da “Hasan Basri hazretleri buyurmuşlardır ki, ‘Her şeb ve rûzda mü’min üzerine ellidört farz
vacib olur, muktezasıyla amel etmez ise âsilerden olur.”356. Diğer bir nüshada ise sened zinciriyle bu sözün
Hasan Basri’ye isnad ettirildiği görülmektedir.357
Ahmed el-Mürşid, Ahmediyye, s.27.
Mert, Muhammet, Kaza ve Kader Dairesinde Rızık ve İktisâdi Hayat, s.51,2 (Şelçuk Ün. Basılmamış Doktora tezi).
347
et-Talak, 65/23.
348
Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte, C.16, s.499, (6007 nolu hadis), İbn Mâce, Mukaddime, 10.
349
İbrahim, 14/7.
350
Sebe, 34/39.
351
Buharî, Buyû, 13.
352
Marmara Ün.İ.F.Kütüphanesi, 2681 D.Nolu kitap, (Şerh-u ellidört farz- Salahî Abdullah Efendi’nin
‘Kırk Sual’ adlı kitabının derkenarında), Oğuz, M.İhsan, ‘İslamın Özü’, T.D.V.İSAM Küt.22502
D.Nolu Salahi Abdullah Efendi’nin ‘Ellidört Farz Şerhi’ esas alınmıştır. Ayrıca Ellidört Farz
Risalesi, Süleymaniye Ktp.İbrahim Ef.bl.no:854/10, Hacı Mahmut Ef.bl.no:2104, 1147.
353
Uludağ, S., DİA., ‘Hasan-ı Basri’, C.XV, s.291.
354
Levent, Etem, ‘Hasan-ı Basri ve Tefsir İlmindeki Yeri’, Ank.İ.F.(Yayınlanmamış Doktora Tezi).
355
Süleymaniye Ktp.,H.Mahmud Ef.bl.no:2104.
356
Süleymaniye Ktp., Düğümlü Baba bl.no:207 (Seyyid Ahmed Nazif Nüshası).
357
Süleymaniye Ktp., İbrahim Ef.bl.no: 854/10.
345
346
75
1.
Allah Teâlayı bir bilip, zikretmek,
2.
Helalından yemek, içmektir,
3.
Abdest almak,
4.
Beş vakit namaz kılmak,
5.
Cünüblükten temizlenmektir,
6.
Allah’ın kişinin rızkına kefil olduğunu hak bilmektir,
7.
Helalden pak elbise giymektir,
8.
Allah’a tevekkül etmek,
9.
Kanâat sâhibi olmak (hırsa, tûl-i emele kendini kaptırmamak),
10. Allah’ın nimetlerine şükretmek,
11. Allah’tan gelen kazaya râzı olmak,
12. Belalara sabretmek,
13. Günahlardan tevbe etmek,
14. İhlas üzere ibadet etmek,
15. Şeytanı düşman bilmek,
16. Kur’an-ı azimü’ş-şan’ı hüccet (sened) tutmak,
17. Ölümü hak bilmek,
18. Allah’ın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek ve onlardan kaçmak,
19. Ana-babaya iyilik etmek,
20. Ma’rufu emretmek ve münkeri nehyetmek,
21. Akrabayı ziyaret etmek, sıla-i rahîm,
22. Emanete hıyânet etmemek,
23. Daimaa Allah’tan korkup, ferahı (şımarıklığı) terketmek,
24. Allah’a ve Rasülüne itaat etmek,
25. Günahtan kaçıp, ibadetle meşgul olmak,
26. Padişaha itaat etmek, Müslümanlardan olan ulü’l-emre itaat etmek,
27. Âleme ibret nazarıyla bakmak,
28. Tefekkür etmek,
29. Dilini fuhuş olan sözlerden uzak tutmak,
30. Kalbini pâk etmek,
31. Hiç kimse ile alay etmemek,
32. Harama bakmamak,
33. Her halde sözünde durmak,
34. Kulağını münkerât dinlemekten men etmek,
35. İlim öğrenmek,
36. Ölçü ve tartısını hak üzere kullanmak,
37. Allah’ın azabından emin olmamak, daima O’ndan korkmak,
38. Fukaraya sadaka vermek, yardım etmek,
39. Allah’ın rahmetinden ümid kesmemek,
40. Nefsin isteklerine ta’bi olmamak,
41. Fî sebilillâh taam yedirmek,
42. Kifâyet miktarı rızık taleb etmek,
76
43. Malının zekatını vermek,
44. Hayız ve nifas halinde eşine yaklaşmamak,
45. Bütün günahlardan kalbini pâk etmek,
46. Büyüklenmeyi, kibri terketmek,
47. Yetişkin olmayan yetimin malını muhafaza etmek,
48. Genç oğlanlara yakın olmamak,
49. Beş vakit namazı hıfzetmek,
50. Zulüm ile (haksız bir şekilde) kimsenin malını yememek,
51. Allah’a şirk koşmamak,
52. Zinadan kaçınmak,
53. Şarap içmemek, (kumar oynamamak),
54. Yok yere yemin etmek.358
‘Ellidört farz’daki ‘farz’ lafzının Hasan Basri döneminde teknik olarak kullanıl-dığı,
meçhulümüzdür. Ama risalelerde geçtiği üzere ‘feridatün’ lafzı hadislerde de geç-tiği üzere kullanılmış
olduğundan şüphe edilemez.
Yine söz konusu ellidört farzdan, en az on adedi ‘haram’dan kaçınmak şeklinde-dir. Yani bildiğimiz
anlamdaki ‘farz’değil, ‘haramlardan kaçınmak’ şeklindeki farzdır.
Yeni ‘ellidört farz’ arasında Amentü esasları, Kur’an’da onlarca yerde emredilen cihad, Ramazan
orucunu tutmak, haccetmek, ahde vefa yer almadığı gibi, adam öldür-mek, namuslu hanımlara kazf,
cihad’tan firar, faiz yemek, hırsızlık yapmak, gıybet etmek, sihir etmek gibi ‘haramlar’dan kaçınmak da
bulunmamaktadır.359
Ayrıca 49.madde 4.maddenin, 50.madde 2.maddenin, 45.madde 30.maddenin tekrarından başka bir
şey değildir.
Bu risalenin Hasan Basri’ye ait olmaması kuvvetle muhtemeldir. Örneğin 11.madddedeki ‘Allah’ın
kazasına sabretmek’ farzını ele alırsak, Hasan Basri’nin Eme-vî kaderciliğine karşı olduğu bilinen bir
gerçektir. Halife Abdülmelik’e yazdığı mektu-bunda ‘O’nun kazası ma’ruf’u, adl’i, ihsan’ı ve akrabalara
yardımı emir, fuhuş, fenalık ve azgınlığı nehiydir’ şeklindeki 360 kaza anlayışının günümüzün kaza ve
kaderle bağlantısı yoktur. Hatta kaderi inkar eden Kaderiyye’nin onu imam edinmesi, en azın-dan iki
talebesinin Kaderiyye-Mutezile imamı olması bunu te’yid eder. Bu onbirinci maddenin şerhlerinde
Kur’an’dan getirilen delil ise361 ‘Artık Rabbinin hükmüne (boyun eğip) sabret, Onlardan hiçbir günahkara,
yahut hiçbir nanköre boyun eğme’362 ayetidir ki, bu ayetin bilinen ‘kaza’ ile hiçbir bağlantısı yoktur.
I. 72 BÜYÜK GÜNAH
‘İslam’ın beş şartı, altı iman esası, 32 farz, 54 farz, 72 büyük günah vs. gibi tasniflerin çok daha
sonraki safhalarda oluşmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Hatta Mızraklı’da ‘İslam’ın beş şartı’ ifadesi
geçmemektedir. Risâle-i Birgivî şârihlerinden İsmail Niyazi şöyle demektedir; “İman ve İslam’ın büyük
Mızraklı, a.g.nüs., s.49,51.
Oğuz, Muhammed, İslamın Özü, s.259,260.
360
Hasan-ı Basrî, ‘Risaletü’l-Kader’, (Çev.L.Doğan, Y.Kutluay), A.Ü.İ.F.D., C.3, S.3-4, s.259-260.
361
T.D.V.İSAM Ktp, 22502 D.Nolu nüsha, s.13.
362
İnsan, 76/24.
358
359
77
alameti beştir, ‘savm, salat, hac, zekat ve kelime-i şehadet’, zira mutlak alâmeti yetmiş üç’den ziyadedir.
Peygamberimiz, ‘İman için yetmiş üç’den ziyade haslet-i alamet vardır. A’lası la ilahe illallah demektir.
Ednası yoldan eziyet verenleri gidermektir.’ İmdi. Nâs’ın İslam’ın şartı beştir dedikleri batıldır, zira ehl-i
sünnet mezhebi değildir, belki furuk-u dâlleden havaric mezhebidir. O sözden ziyade kaçınmak gerekir.”363
Osmanlı’nın son dönemle-rinde yazılmış ilmihal kitaplarında dahi ‘İslam’ın şartı’ ifadesi yerine ‘İslam’ın
binası beş esas üzerine bina edilmiştir’364 ya da ‘İslam’ın binası beştir.’365 Mızraklı’da ‘imanın
şartları’ yerine ‘Sıfat-ı İman’ kullanılmaktadır. Yine tüm hadis imamlarının naklettiği ‘iman yetmiş küsur
şubedir...’ hadisinin değişik rivayetlerinde ‘şube’ yerine ‘hısal-hasletler, bâb, şeriat-yol, sehm-pay’ gibi
değişik lafızların kullanıldğı görülmektedir.366
Büyük günahlar-Kebâir’in akâid kitaplarına girmesi onların sayısıyla, tanımıyla, kapsamıyla
vs.doğrudan alakalı olmayıp sadece ‘kebire sahibinin’ itikâdî durumunun tayini ve tesbiti için ve bu vadide
itikâdî mezheplerin görüşlerini ve delillerini tanıtmak için bu konu akâid-kelam kitaplarına idhal
olunmuştur.
Büyük günahlar, hakkında tehdid edici bir nass bulunan, irtikâb edenin dünyada
veya ahirette ceza almasına sebep olan fillerdir.367 Sayısı hadislerle yedi-dokuz olarak ifade edilmiştir.368
Bu sayı Mızraklı’da 72’ye baliğ olmakta, Heytemi’nin ez-Zevacir an İktirâfi’l-Kebâir’inde ise 467’yi
bulmaktadır.369
Şerh-i Niyazi Ale’l-Konevi, s.139.
Mehmet Zihni, Ni’met-i İslam, Dersaadet.1313, s.5.
365
Mustafa Bey, ‘İbtidaiye Kısmı İçin Telhis, Mülahhas İlmihal’, Dersaadet.1323, s.4.
366
Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, C.2, s.240.
367
Kılavuz, A.S., Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelamı, s.46.
368
a.g.e., s.47.
369
Heytemî, a.g.e., C.I ve II.
363
364
78
SONUÇ
16.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlılarda akli ve felsefi ilimler medre-selerdeki yer ve
önemlerini kaybetmeye başladığını, bilhassa 17.ve 18.yüzyıllarda büsbütün gözden düştüğünü bilmekteyiz.
Bundan ‘Kelam ilmi’ de nasibini almış, medresedeki dini ilimler içindeki önem sırası yedinci sıraya kadar
düşmüştü.370 Medrese eğitiminin bilinen çöküş nedenleriyle birlikte yeni toprakların devletin sınırları içine
dahil edilmesiyle kadı ve müftü gibi devlet memurlarına ihtiyaç artmış, medreseler akademik çalışmaların
yapıldığı bir yer olmaktan ziyade devlete memur yetiştiren bir kurum haline gelmişlerdi. Hanefiliğin bir
devlet doktrini haline gelmesi, fıkhın kelama üstünlüğünü doğurmuş, bu da İslam düşünce sisteminde
donukluğa sebebiyet vermiştir.371
Medreselerdeki koyu gelenekçilik, şerhçilik ve haşiyecilik geleneği, kelamın felsefeye
bulaşmasından ve felsefeye alınan menfî tavırdan, kaynak kitaplarının tümünün arapça olup, bunun
beraberinde getirdiği dil problemlerinden vs. gibi birçok nedenlerden dolayı Osmanlılar Kelam’da büyük
âlimler yetiştirememişler ve kelamı zamanın icablarına göre fonksiyonel hale getirememişlerdi.
Mızrıklı İlmihal’in büyük çapta yararlandığı ‘Merhum Birgivî ve Onun Vasiyetnamesi’ ve Birgivî
(V.981/1573)’nin takipçileri olan Kadızade Mehmet Efendi (V.1043/1635) ve Üstüvanî Mehmet Efendi
(V.1072/1661)’yi göz önüne almadan Mızraklı’nın zihniyeti anlaşılamaz.
Birgivî Osmanlı’nın yetiştirdiği en güzide âlimlerinden biridir. Birgivî yaşadığı dönemdeki batıl
inançlar, bid’atlerle savaşmış, Sokullu Mehmet Paşa’ya nasihatlerde bulunmuş, hatta Şeyhülislam Ebussuud
Efendi (V.982/1574)’nin fetvasına reddiye yazacak kadar cesur, düşüncelerini çekinmeden söyleyebilen
samimi bir âlimdir. Birgivî, Osmanlı dönemindeki en büyük dinde tasfiye (püritanizm) hareketi sayılan
‘Kadızâdeliler Hareketi’nin de öncüsüdür.372 İslam dünyasında zirke değer en eski ve etkili dinde tasfiye
hareketi hiç şüphe yok ki, İbn Teymiyye (V.728/1328)’nin başlattığı harekettir. 373 Birgivî’nin İbn
Teymiyye’den etkilenmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Osmanlı uleması arapçalarını geliştirmek için Mısır
ve Şam’a gittikleri, özellikle Mısır’ın zaptından sonra Osmanlı devlet hizmetine alınan Arap alimlerinden
İbn Teymiyye’nin eserlerini tanımış olmalılardır. Birgivî hiçbir eserinde doğrudan İbn Teymiyye’den atıfta
bulunmamışsa da ‘Redd el-kabriyye’ risalesinin önsözünde eserinin büyük bölümünü İbn Teymiyye’nin
talebesi İbn-i Kayyim el-Cevziyye (V.751/1350)’nin ‘İğasad el-lehfân fî mesâid el-şeytan’ adlı kitabından
seçtiğini ifade etmektedir. 374 Birgivî de İbn Teymiyye gibi şiddetle tarikatlara karşı çıkıyor, İslamiyeti
zedeleyen bid’atlerin çoğunun onlar tarafından ihdas edildiğine inanıyordu.375 Bid’atlerle mücadeleyi daha
sonraları Birgivî ekolü içinde yetişen Kadızâde Mehmet Efendi devam ettirecektir. IV.Murad’a yapması
Yazıcıoğlu, M.Sait, ’15 ve 16.yy.da Osmanlı Medreselerinde İlmi Kelam Öğretimi ve Genel Eğitim İçindeki Yeri’, İslami
İlimler Ens.Der., 1980, S.4, s.282,3.
371
a.g.d. , s.288 v.d.
372
Ocak, A.Yaşar, ‘Kadızadeliler Hareketi’, Türk Kültürü Araştırmaları, XVII-XXI/1-2, Ank.1979-1983,
s.208.
373
a.g.mak., s.209.
374
Yüksel, Emrullah, ‘Mehmet Birgivî’, A.Ü.İ.F.Der., C.2, s.184.
375
Ocak, A.Yaşar, a.g.mak., s.212.
370
79
gereken ıslahat için İbn Teymiyye’nin ‘Tacu’r-Resail fi Menahici’l-Vesail’ adlı risalesinin Türkçe
tercümesini bir layiha olarak vermişti. Kadızâde tarikat mensuplarına özellikle semâ’ ve devran meselesi
yüzünden Halvetilere ve Mevlevilere cephe aldı. Kadızâdeliler ile ehl-i tarikat arasında nizaya sebeb olan
onaltı meseleyi tarihçiler zikrederler.376
Hareketin öncülüğünü daha sonraları Üsütvâni Mehmet Efendi yapacaktır. Bu dönemde
Kadızâdeliler ya da halk arasındaki ismiyle ‘Fakılar’ (Fakihlerden bozma) ile sofiler arasındaki mücadele
fiili saldırı boyutlarına varmış, tekkeleri basmaya kadar uzanmıştı.
Köprülü Mehmet Paşa’nın
müdahalesiyle olaylar yatıştırılmış, Üstüvâni ve Kadızâdeli vaizler yakalanıp sürgün edilmişlerdir.
Kadızâdeliler hareketinde medrese ve ulemanın bu vaizlerin mücadelesine fiilen katıldıklarını
söyleyemiyorsak da söz konusu vaizlerin bu medreselerde yetiştikleri bir gerçektir. Ayrıca ulemanın
Kadızâdelilere karşı çıkmayıp da şeylerin karşısına dikilmesi mücadelenin medreseliler ile tekkeliler kavgası
şeklinde olduğunu göstermektedir.377
Kâtip Çelebi meşhur eseri ‘Mizanu’l-Hakk’ı bu hengamede kaleme almıştı. Halkı itidal yoluna davet
etmekteydi. Kâtip Çelebi’ye göre Kadızâdelilerin başarısızlıklarının nedeni ‘hikemiyatı sevmeyip,
ma’kulata hasmane tavırlarıydı’. 378 Gerçekten kuru bir nasscı, metinci olmaları tarih ve sosyoloji
bilmemeleri, kötü birer mukallit olup içtihatlara kapalı olmaları bu çapta ilk defa vuku’ bulan böylesine
büyük bir dinde tecdit ve tasfiye hareketinin başarısızlığıyla sonuçlanacaktır.
Kadızâdeliler hareketinin salt bir tarikat düşmanlığı olarak da nitelemek yanlış olur. Zira hareketin
mimarı sayılabilecek Birgivî’nin Bayramiye tarikatına intisab ettiğini 379, Kadızâde Mehmet Efendi’nin de
çeşitli şeyhlere mürid olduğunu biliyoruz.380 Bu hareket daha çok asli mecrasının dışına çıkan oldukça uç
akımlara, uygulamalara bir tepkidir. Aynı zamanda rüşvetin yaygınlaştığı, devlet idaresinin bozulduğu,
sosyal adaletin dibe vurduğu, toplumsal hoşnutsuzluğun bir tezahürüdür.
İşte Mızraklı’yı anlamak için bu tarihsel arkaplan göz önünde bulundurulmalıdır. Mızraklı bahsi
geçen bu hareketin içinden biri veya birileri tarafından yazılmış olmalıdır. Zira Mızraklı Birgivî’nin
Vasiyetname’sini birçok yerde aynen aktarmıştır. Ayrıca en erken baskılardan itibaren derkenarında
Üstüvâni’nin ‘Risale’si yer almıştır. Mızraklı tüm bunlardan dolayı medrese zihniyetini yansıtmakta, fıkhın
kelama üstün olduğu dönemin karekterini ele vermektedir.
Mızraklı’nın muhtevası metodik olmamakla birlikte özellikle itikadi konularda günümüz
ilmihallerinden kavramsal olarak daha doyurucudur. Atıfta bulunduğu 47 ayetin 40’ı itikadi konularda olsa
da fıkhi konular daha kesin ve müdellel ifadelerle, itikadi konular ise daha geri planda kalmış
görünmektedir. Tergib ve terhib’e çok sık ve abartılı oldukça ölçüsüz biçimde başvurulmuş, mevzu
hadislerde, ya da birçok hükmün başına ‘hadis’ lafzı getirmekle sicili kabarıktır. Mezhebçilik konusunda
özellikle de ‘Hanefilik’te oldukça mutaassıp sayılabilir. Hz.İsa (A.S)’nın ref’i, nuzulü, Deccal, Mehdi gibi
tartışmalı itikadi konular yer almamaktadır. Cennet tasvirleri yazarın indî mütalalarına dayanmakta,
muhtezar ile Azrail arasındaki diyaloglar bir takım hayali kurgular içermektedir. Peygamberimizin
hasletleri zikredilirken abartıda o kadar kantarın topu kaçırılmıştır ki neredeyse birinci vasfı ‘beşer’ olan bu
‘örnek insan’ yeryüzünde dolaşan bir melek gibi takdim edilmiştir.
Tüm bu aksaklıklarına rağmen ufak hacmine kıyasla Mızraklı’nın muhteva zenginliği takdire
şayandır. Konuların iç içe olması, ibadetlerin farzlarını, sünnetlerini sıralarken birden onu uhrevî
mükafatlarını gözönüne getirmesi oldukça etkileyicidir. Mesela Namazın farzlarını saydıktan sonra sözü
Bak, Uzunçarşılı, İ.H., Osmanlı Tarihi, C.III, s.354 vd., ayrıca Sakaoğlu, N., Dünden Bugüne İstanbul
Ans., ‘Kadızâdeliler-Sivâsiler mad.’, C.IV., s.367 vd.
377
Yörükan, Y.Z., ‘Vahhabilik’, A.Ü.İ.F.Der., 1953, S.1, s.66.
378
Ocak, A.Y., a.g.mak., s.217.
379
Yüksel, E., a.g.mak., s.179.
380
Ocak, A.Y., a.g.mak., s.214.
376
80
namazdaki, huşu, ihlas ve tefekkür'e riayetin ehemmiyetine getirmekte ve şöyle devam etmektedir; “Ezan-ı
Muhammedî okundukta İsrafil (a.s) Sur’a üfüriyor deyu, abdeste kalkarken kabrimden kalkıyorum deyü,
Camiye giderken mahşer yerine gidiyorum deyü, müezzin ikamet edip cemaat safsaf olurken bu insanlar
mahşer yerinde yüzyirmi saf olup seksen safı bizim peygamberimizin ve kırk safı sâir peygaberlerin ümmeti
olsa gerektir deyü, imama uyduktan sonra imam Fatiha-yı Şerifeyi okurken sağımda Cennet, solumda
Cehennem, ensemde Azrail, karşımda Beytullah, önümde babir, ayağım altında sırat, acaba benim sualim
âsan olur mu, ettiğim ibadet ahirette başıma tac ve yanıma yoldaş ve kabrimde serağ olur mu, yoksa kabul
olmayıp eski bez gibi yüzüme vurulur mu deyü tefekkür etmek gerek.”
Bu ve bunun gibi ifadelerle, ibadetlerin sadece zahirine ve şekil şartlarını sıralayan diğer
ilmihallerden daha çok tutulmuş olmalıdır. Ayrıca Âdab-ı cima gibi merak cezbeden konuların muhteva
içine serpiştirilmiş olması çağının tabuları düşünüldüğünde onu oldukça câzip kılmış olmalıdır.
Onun muhteva zenginliği yanında birçok kavramları izaha kalkışması, özlü, kesin ifadelerle konuları
vazetmesi, ayrıca derkenarındaki altı kitapçık ile bir ilmihalden beklenen her şeye sahipti. Öyle ki
bunlardan Üstüvanî Risalesi otuzaltı konu başlığı içermekte, ‘Ed’ıye-i Me’sure’ (rivayet edilen meşhur
dualar) nam bölümde ellidokuz kadar dua yeralmaktadır. Üstelik bu duaların Ebussuud Efendi
(V.982/1574)’nin duanamesinden olduğu belirtilerek, meşruiyeti ve itibarı takviye edilmektedir. Biz
Ebussud’un eserleri arasında böyle bir esere rastlamadıysak da böyle bir ‘duaname’sinin olması pekala
mümkündür. Ayrıca ‘Abdest duaları’ başlığı altında başka bir dua bölümü vardır.
‘Cevahiri’l-İslam’ adlı bölümde de 65 kadar soruya cevaplar verilmektedir. Bu bölüm günümüzdeki
hatim merasimlerinde öğrencilerin birbirine çeşitli sorular sorup, cevap vermesi ve böylece hazır olan
cemaata dini bilgilerini gösterme ameliyesine çok benzemektedir. Bununla birlikte aşağıdaki gibi oldukça
açık, net hükümlerde vardır. Örneğin, ‘Her kişiye kelime-i tevhid’in manasını bilmek farz mıdır?’ sorusuna
cevap olarak ‘Eğer bir kimse kelime-i tevhid’in manasını bilmese ol kişi müslüman değildir’ verilmiştir.
Yine iman-islam ilmini öğrenmenin gereği konusunda şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir. “Ve dahi İmam-ı
Şemsü’l-eimme şöyle rivayet eder ki; ‘Her ere ve her avrete ve her kişiye iman ve islam ilmini öğrenip
bilmek farzdır. Eğer sorsalar bilmese ve öğrenmese ve eğer taksirat etse o kişinin namazı kabul olmaz,
orucu ve nikahı revâ olmaz, olan evladı veled-i zina olup, dini ve imanı dürüst olmaz ve ettiği ibadetin
faidesi olmaz. Öldüğü vakit müslümanlar kabrine koymayalar (Bundan Allah’a sığınırız). Herhangi bir
kimse bir küçük kızı ere verseler sonra âkıle ve bâliğa olsa, sıfat-ı imanı ve islamı bilmese erinden bâin
talakla boş olur. Zira şartı budur ki, kişi bir yola mahsus olmak gerektir ki öldüğü vakitte müslümanlar
kabrine koyalar. Her kişiye borçdur ki ehline ve iyâline din-î islam ilmini öğredeler. Eğer öğretmekte kusur
etseler, kıyamet gününde mes’ul ve muazzeb olur. Ve dahi avretlere caizdir ki, erinden destursuz taşra çıkıp
bir ulemaya varıp din-î islam ilmini öğrene. Ve dahi üç kişiye katî azab olur – anaya ve ataya ve karındaşaniçin iman ve islam öğrenmeyi men’ eyledin deyu”
Tarihin ne garip cilvesidir ki, Mızraklı’yı bugün Kadızadeliler hareketinin mensupları değil,
Kadızadelilerin mücadele ettikleri tarikat mensupları sahip çıkmakta, onu neşretmekte ve geleneksel islamî
eğitimi sürdürme adına onu hala başucu temel eser olarak kabullenmektedirler.
Mızraklı bugünün insanı için miadını doldurmuştur. Onun ele aldığı konuların tümünün yeniden
gözden geçirilmesi, tashih edilmesi, günümüz insanının yüzyüze geldiği itikadî, felsefi, ahlâki, amelî
problemler öne çıkarılarak, Mızraklı’nın sade, kısa, özlü ve kesin ifadeleriyle yeniden yazılması zarureti
bedihîdir. Mızraklı’dan uslûp olarak alacağımız çok şeyler vardır.
81
KAYNAKLAR
- Abdurrahman b.Yusuf AKSARAYÎ (V.H.9.asır), ‘İmadü’l-İslam’, (Sad. M.Rahmi),
Sağlam Yay.,İst.tsz.
- Ahmed DÂİ (V.824/1421), ‘Miftah’ul Cennet’, Süleymaniye Ktp./Esad Ef.bl.no:1726
- AKBULUT, Doç.Dr.Ahmet, ‘Nübüvvet Meselesi Üzerine’, Birleşik Dağ.Kitabevi,
Ank.1992
- el-ANTEBî, Seyyid Ahmed Asım (V.1215/1800), ‘Merahul Meâli fi Şerhi’l Emâlî’,
Dersaadet Yay., İst.1304
- ATAR, Doç.Dr.Fahrettin, ‘Fıkıh Usulü’, M.Ü.İ.F.Yay., İst.1993
- AYDIN, Abdullah, ‘Nuru’l-İzah Tercümesi’, Aydın Yay., 8.baskı, İst.1973
- AYDIN, Dr.Ali Arslan, ‘İslam İnançları ve Felsefesi’, Çağrı Yay, 6.baskı, İst.1980
- el-BAĞDADİ, Abdülkaahir (V.429/1038), ‘Mezhepler Arasındaki Farklar’,
(Çev.E.Ruhi Fığlalı), T.D.V. Yay. Ank.1991
- BAYRAKTAR, Dr.İbrahim, ‘Hz.Peygamberin Şemâili’, Seha Neş., İst.1990
- BARDAKOĞLU, Prof.Dr.Ali, İslami Kavramlar, Sema Yazar Gençlik Vakfı Yay.
Ank.1997
- el-BEYÂZî, Kemalüddin Ahmed b.Sinan (V.1098/1687), ‘İşarâtü’l-Meram an
İbâretü’l-İmâm’, (Çev. Mustafa Öz), M.Ü.İ.F.Yay., 2.Baskı, İst.1992
- BİLMEN, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali (V.1971), (Sad. A.F.Yavuz), Akçağ
82
Yay., Ank.tsz.
- BİLMEN, Ömer Nasuhi (V.1971), ‘Muvazzah İlm-i Kelam’, Bilmen Yay.,
İst.1972
- el-BİRGİVİ, Takıyyüddin Muhammed b.Ali (V.981/1573), ‘Risale-i Birgivi’,
Matbaa-i Amire,1249
- BUHARÎ (V.256/870), Sahih-i Buharî, (Çev.M.Sofuoğlu), Ötüken Yay., C.I, İst.
- CANAN, Prof.Dr.İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ
Yay., Ank.1988
- CİCİ, Dr.Recep,(1505’e kadar) ‘Kuruluştan Fatih Devrinin Sonuna Kadar Osmanlılarda Fıkıh Çalışmaları’ (Doktora Tezi), İst.1994
- DEHLEVİ, Şah Veliyyullah(V.1176/1762), ‘Huccetullahi’l-Bâliğa’, (Çev.Mehmet
Erdoğan), İz Yay., İst.1994
- EFE, Mustafa, ‘Elfaz-ı Küfür’, Kandil Yay. 3.Bas., Ank.1986
- ELMALILI, Hamdi Yazır(V.1942), ‘Hak Dini Kur’an Dili’, (Sad; İ.Karaçam,
E.Işık, N.Bolelli, A.Yücel), Azim Neşriyat, İst.1994
- ERZURUMLU, İbrahim Hakkı(V.1194/1780), Marifetname, Bedir Yay., İst.1997
- EŞ’ARÎ, Ebû’l-Hasan Ali b.İsmail (V.324/936), ‘Makâlâtu’l-İslâmiyyin’, (Nşr;
H.Ritter), Wiesbaden.1963
- EŞ’ARÎ, Ebû’l-Hasan, ‘el-İbâne an Usûli’d-Diyâne’, 7.bas. Medine-i Münevvere.1993
- Feridun Ahmet Paşa (V.991/1583), ‘Miftah-ı Cennet’, Süleymaniye Ktp./Halet
Ef.bl.no:767/8 ve ‘Miftah-ı Cennet Hakkında Bir Risale’, Süleymaniye
Ktp./H.Mahmud bl.no:1840/4
- FIĞLALI, Prof.Dr.E.Ruhi, ‘Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri’, Selçuk Yay. 6.
Baskı, Ank.1993
- GAZALİ (V.505/1111), ‘İhya-u Ulumiddin’, (Çev.A.Serdaroğlu), Bedir Yay.,
İst.1973
- GÖLCÜK, Prof.Dr.Şerafeddin, TOPRAK, Prof.Dr.Süleyman, ‘Kelam’, 3.baskı,
Tekin Kitabevi, Konya.1996
- HATİBOĞLU, Prof.Dr.M.S., ‘Hz.Peygamberi Yanlış Yorumlama Tezahürleri’,
İslami Araştırmalar, S.2 / Ank.1986
- Hasan-ı Basri (V.110/728), ‘Risaletü’l-Kader’, (Çev.Lütfi Doğan, Yaşar Kutluay),
A.Ü.İ.F.Der, 1954, C.3, Sayı 3-4
83
- HEYTEMÎ, İbn Hacer (V.974/1576), ‘ez-Zevâcir an İktirafi’l-Kebâir’, Dar’el
Mârife, Beyrut.1988
- HOPALI Osman Ef. (V. ? / ? ), Dürretü’l-Vaizin, C.II, (Çev.Abdullah Aydın),Demir
Yay. İst.1976
- IŞIK, Hüseyin Hilmi, ‘Miftahu’l-Cenne, Büyük Mızraklı İlmihal’, Salah Bilici
Yay.,13.Baskı, İst.1977
- İbn Teymiye (V.728/1328), ‘İbn Teymiye Külliyatı’, (Çev. Komisyon), I.,II.,III Cilt,
Tevhid Yay. İst.1988
- İsmail Niyazi (V. ? / ? ), ‘Şerhu Niyazi ale Şerhi’l-Birgivi li’l-Konevî’, tarihsiz.
- (Yazarı Meçhul) İlmihal, Dersaadet.1338
- KARA, İsmail, Mızraklı İlmihal, Enes Kitabevi, 3.baskı, İst.1989
- KAZICI, Doç.Dr.Ziya, ‘Hz.Muhammed (S.A.V)’in Eşleri ve Aile Hayatı’, Çağ
Yay., İst.1991
- KESKİĞLU, Osman, ‘Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku’, D.İ.B.Yay., Ank.1988
- KILAVUZ, Yrd.Doç.Dr.A.Saim, ‘Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş’,
Ensar Neş., İst.1998
- KILAVUZ, Doç.Dr.A.Saim, ‘İman-Küfür Sınırı’, Marifet Yay., 4.bas., İst.1994
- KOÇKUZU, Prof.Dr.Ali Osman, ‘Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahitlerin İtikat ve
Teşri Yönlerinden Değeri’, D.İ.B.Yay., Ank.1988
- KOÇYİĞİT, Dr.Talat, ‘Ahâd Haberlerin Değeri’, A.Ü.İ.F.Der., C.14
- KIRBAŞOĞLU, Dr.M.Hayri, ‘Ehlu’s-Sünne Kavramı Üzerine Bazı Yeni Mülahazalar’, İslami Araştırmalar Der., Sayı 1, Temmuz/1986, Ank.
- Komisyon, ‘Ehl-i Sünnet Özel Sayısı’, Aylık Der., Ank.1985
- Komisyon, İslamda İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ans., C.2., M.Ü.İ.F.Vakfı Yay.
İst.1997
- Kutbuddin İZNİKİ (V.821/1418), ‘Mukaddime-i Salat’, Süleymaniye Ktp./
Hamidiye bl.no:550/1, ‘Mukaddime’, Süleymaniye Ktp./Hacı Hayri-Abdullah Ef.bl.no:24
- KÜRKÇÜOĞLU, Kemal Edip, ‘Lamiyye-i Kelâmiyye’, A.Ü.İ.F.Der., C.3 /Ank.1954
- Kadızâde Ahmed b.Mehmet Emin(V.? / ?), ‘Feraidü’l-fevâid fi beyani’l-akaid’,
-Amentü Şerhi- İst.tsz.
- LEVENT, Dr.Ethem, Hasan-ı Basri ve Tefsir İlmindeki Yeri (Doktora Tezi), A.İ.F./
Ank.1978
84
- Mehmet Zihni (V. ? / ? ), ‘Nimet-i İslam’, İslam Dergisi Neşri, İst.1986
- Mehmet Zihni, ‘Nimet-i İslam’, Dersaadet.1313
- MERT, Muhammed, ‘Kaza ve Kader Dairesinde Rızık ve İktisâdî Hayat’, Selçuk
Ün.(Yayınlanmamış Doktora Tezi.)
- MEVDÛDÎ, Ebu’l Âlâ, (V. ? / ? ), ‘Kur’an’a Göre Dört Terim’, (Çev.O.Cilacı,
İ.Kaya), Düşünce Yay., 4.Baskı, İst.1981
- Miftahu’l-Cenne, Süleymaniye Ktp./H.Mahmud Ef.bl.no:6406/2 ve H.1264
tarihli nüsha
- Mukatil b.Süleyman (V.150/767), ‘el-Vücûh ve’n-Nezâir’ (Haz.Ali Özek), İSAV,
İst.1993
- MUSTAFA ZİHNİ (V. ? / ? ), ‘Sevabu’l-Kelam fi Akaidi’l-İslam’, Dersaadet.1327
- Mustafa Bey, ‘İbtidaiye Kısmı İçin Telhıs, Mulahhas İlmihal’, Dersaadet.1323
- Müslim (V.261/874), Sahi-i Müslim, (Çev.A.Davudoğlu), Sönmez Yay., İst.tsz.
- Mütercim Asım Efendi (V.1215/1800), ‘Merahu’l-Meâli fi Şerhi’l-Emâlî’, İst.1304
- MOLLA HÜSREV (V.885/1480), Gurer ve Dürer Tercümesi, C.2., (Çev., Arif Erkan),
Eser Neş., İstanbul.1980
- The New Encylopedia of Americana, 6. V.
- The New Encylopedia of Britannica, 5. V.
- OCAK, Ahmet Yaşar, ‘XVII.Yüzyılda Osmanlı İmparatorlu’ğunda Dinde Tasfiye
Teşebbüslerine Bir Bakış-Kadızadeliler Hareketi’, Türk Kültürü Araştırmaları, XVII-XXI/1-2
- OĞUZ, Muhammed İhsan, ‘İslam’ın Özü’, Oğuz Yay., İst.1995
- ÖZEGE, Seyfettin, Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu, İst.1971
- ÖZCAN, Doç.Dr.Hanifi, ‘Maturidi’ye Göre İman-İslam-İhsan ve Küfür İlişkisi’,
Diyanet İlmi Der., C.29, s.3
- ÖZBEK, Yrd.Doç.Dr.Durmuş, ‘el-Ûşi ve Kasidetü’l-Emalî’, Selçuk Ün.İ.F.Der. C.5
- PEZDEVÎ, Sadru’l-İslam(V.493/1099), Usuluddin, (Çev.Şerafettin Gölcük) (Ehl-i
Sünnet Akaidi), Kayıhan Yay., İst.tsz.
- er-RUDANİ, İmam Muhammed b.Muhammed b.Süleyman, ‘Cem’ul-Fevaid min
Câmi’il-usûl ve Mecma’iz-Zevâid’, (Çev.Naim Erdoğan), İz Yay. İst.1997
- es-SABÛNÎ, M.Ali (V.?/ ? ), Safvetü’t-Tefâsir, (Ter; S.Gümüş, N.Yılmaz), Ensar Neş,
İst.1995
- es-SABÛNÎ, Nureddin (V.580/1184), ‘Maturidiyye Akaidi’, (Çev.Bekir Topaloğlu),
D.İ.B.Yay.,Ank.1978
85
- es-Semerkandî, Ebu’l-leys (V.373/983), ‘Tenbihu’l-Gafilîn ve Bustanu’l-Arifin’,
(Çev.Abdülkadir Akçiçek), Bedir Yay. İst.1977
- es-Semerkandî, Ebu’l-leys (V.373/983), Kitübu’l-Mukaddime, Süleymaniye Ktp.,
Ayasofya bl.no:1451
- Seyyid Ahmed el-Mürşid Diyarbekîri, Ahmediyye (Kitab-ı Mürşid Pend-i
Ahmediyye), H.1308, Şirket-i Sahhaf-ı Osmaniye, İst.tsz.
- SIRRÎ GÎRÎDÎ PAŞA (V.1315/1895), ‘Nakdü’l-Kelâm fi akaidi’l-İslam’, 3.baskı,
Dersaadet.1327
- ŞABAN, Prof.Dr.Zekiyüddin, ‘Usulu’l-fıkh’, (Çev.İ.Kafi Dönmez), T.D.V.Yay.,
Ank.1990
- TAFTAZANİ, Sa’duddin (V.797/1395), ‘Şerhu’l-Akaid’ Çev.Süleyman Uludağ,
Dergah Yay., 1. Baskı, İst.1980
- TOPARLI, Yrd.Doç.Dr. Recep, Kitab-ı Mukaddime-i Ebu’l-leysi’s-Semerkandî,
Atatürk Ü.Fen-Edebiyat Fak.Yay., Erzurum.1987
- TRİTTON, N.A.S.,‘İslam Kelamı’, (Çev.Prof.Dr.Mehmet Dağ), A.Ü.İ.F.Yay.,
Ank.1983
- ULUTÜRK, Prof.Dr.Veli, ‘Kur’an’da İmam ve Ümmet Kelimelerinin Manaları’,
Diyanet İlmi Der., C.33, Sayı 3
- Üstüvâni, Mehmet Efendi, ‘Risale-i Üstüvâni’, Süleymaniye Ktp., İzmirli bl.no:228
ve Yazma Bağışlar bl.no:43,
- WATT, Prof.Dr.W.Montgomery, ‘İslam’ın İlk Dönemlerinde Hür İrade ve Kader’,
(Çev.Arif Aytekin), Kitabevi, İst.tsz.
- WATT, Prof.Dr.W.Montgomery, ‘İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri’, (Çev.E.Ruhi
Fığlalı), Umran Yay., Ank.1981
- YAZICIOĞLU, Ahmed Bican (V.870/1466), Envaru’l-âşıkîn, (Sad. H. Mahmud
Serdaroğlu-A.Lutfi Aydın), Çelik Yay., İst.tsz.
- YAZICIOĞLU, Doç.Dr.Mustafa, ‘Hızır Bey ve Kaside-i Nûniyesi’, A.Ü.İ.F.Der.
-YAZICIOĞLU, Muhammed (V.855/1451) ,‘Muhammediye’, (Sad.Abdülkadir
Akçiçek), Kitabevi, İst.tsz.
- YÖRÜKAN, Prof.Yusuf Ziya, ‘İslam İlm-i Hâli’, A.Ü.İ.F.Der., C.I, Ank.1952
- YÖRÜK, Yrd.Doç.Dr.İsmail, ‘Sistematik Kelam Problemi Olarak İmanın Artması ve
Eksilmesi Meselesi’, Diyanet İlmi Der., C.29, s.2
- YURTAYDIN, Hüseyin, ‘Üstüvani Risalesi’, A.Ü.İ.F.Der. C.X, Ank.1962
86
- YÜKSEL, Dr.Emrullah, ‘Mehmet Birgivi’, Atatürk Ü.İ.F.Der., C.2
- ZEHRA, Prof.Muhammed Ebu Zehra, ‘İslam Hukuku Metodolojisi-Fıkıh Usulü’,
(Çev.Abdülkadir Şener), 3.baskı, Ank.1981
- ez-ZERNÜCİ, İmam Burhaneddin (V. ? / ? ), ‘Talim’ül Meteallim’, (Çev.Y.Vehbi
Yavuz), Çağrı Yay., İst.1980
Download