çevre ve d*n - Çevre ve Şehircilik Bakanlığı

advertisement
ÇEVRE
VE
DİN
NACİ PÜRMÜS
ELEKTRİK-ELEKTRONİK MÜHENDİSİ
Genelde dinlerin ve özelde İslam dininin insan
çevreyle ilgili görüşlerini ortaya koymak konumuz
olacaktır.
Konunun daha iyi anlaşılması için birinci bölümde
konuya genel bir giriş yapacağım ve yeni yüzyılda
dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunlar ve
özellikle de çevre sorununun konumu üzerinde
duracağım .
ikinci bölümde başlıca çevre sorunları üzerinde ,
Üçüncü bölümde ise , dinin çevreye yapacağı katkı
üzerinde duracağım.
ÇEVRE :
İnsanın içinde yaşadığı
fiziki ve tabii dünyası ve
bu dünyada onunla
yaşayan canlı cansız
tüm varlıklar.
Çevre sorunları hepimizi ilgilendiren bir
gerçek olduğu halde, ne yazık ki herkes aynı
bilinç ve duyarlılıkla hareket etmiyor . Bunun
bir nedeni de çoğu insanın çevre sorununu bir
teknik sorun olarak görmesi; diğer bir
kısmının ise bunun resmi makamların ve
kişilerin görevi olduğunu düşünmesidir.
Çevreyi koruma , gelecek nesillere daha temiz ve sağlıklı bir çevre bırakma
işini bir İBADET olarak telaki etmemiz gerektiği düşüncesindeyim.
Tüm bu çalışmaların temelinde , çevrenin biz İnsanlara ALLAH tarafından
emanet edildiği ve bizim de çevreden sorumlu olduğumuz anlayışı
yatmalıdır. Tüm bu yapıp etmelerimizden, sadece insanlara değil , gelecek
nesillere ve Yüce Yaratıcıya da hesap vereceğimiz bilinci ile hareket
etmeliyiz.
Kur’an’ın şu ayeti bu konuda tüm Müslümanları uyarmaktadır :
’’ Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür . Kim de zerre kadar kötülük
yapmışsa onu görür.’’
99/ZilZal:7-8
Bilindiği gibi, çevre sorunları yoğun olarak II . Dünya savaşı’ nı
takip eden yıllarda hissedilmeye başlandı.
Bu Savaş, sadece milyonlarca insanın ölümü, yaralanması; bir o
kadar ailenin parçalanması ve tam bir sefalete uğramasına neden
olmakla kalmamış; aynı zamanda medeniyetin ve gelişmişliğin
sembolü olan şehirlerin , sanayi kuruluşlarının ve doğal çevrenin
tahrip edilmesinde de çok büyük bir etken olmuştur.
En değerli ve kutsal olan insan varlığına saygı duyulmayan ;
ideolojik saplantılarla insanların kitleler halinde yok edildiği bir
ortamda , doğal çevrenin korunmasını beklemek fazla iyimserlik
olurdu .
Bugün çevreye duyarlı insanların aynı zamanda barış ve özgürlük
taraftarı olmaları, savaşın şiddetin ve işkencenin her türlüsünü ret
etmelerinin temelinde böyle bir tecrübe yatmaktadır.
Artan çevre sorunlarıyla beraber ,çevre bilinci de artmaktadır.
Bunun somut sonucu da 113 Ülkenin temsilcileri ilk kez 1972’de stockholm’
da BM Dünya Çevre Zirvesinde bir araya gelerek çevre sorunlarını ayrıntılı
bir şekilde görüşmüş olmalarıdır.
Stockholm Çevre Konferansının çevre bilincinin gelişmesi ve özellikle de
devletlerin çevre mevzuatlarının oluşması ve gelişmesine müspet katkıları
olmuştur.
Bu konferansın somut sonuçları ise ; 5 Haziran’da DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ
olarak kabulü, BM Çevre Programı (UNEP)’nın kurulması, Çevreyle ilgili
hukuki dayanakların tespit ve geliştirilmesi sürecinin hızlandırılması
olmuştur.
Ülkemizde çevreyle ilgili gelişmeler uluslararası gelişmelere paralel olarak
gelişmiş , sonuçta 21 Ağustos 1991 Tarihinde Çevre Bakanlığı Kurulmuştur .
Bununla beraber bu gelişmelerin en önemli yanını ise , çevre konusunun ilk
defa anayasal bir temele oturtulması olmuştur.
Bilindiği gibi 1982 Anayasası’nın 56. maddesi ‘’Herkes, sağlıklı ve dengeli bir
çevrede yaşama hakkına sahiptir.’’ diyerek ,çevre hakkı’nı sosyal ve ekonomik
hak ve ödev olarak nitelendirmektedir.
ÇEVRE EĞİTİMİ
Çevre eğitiminin tarihi oldukça yenidir .
Çevre sorunlarının ortaya çıkmasının bir sonucu olarak çevre eğitimi
gündeme girmiştir. Peki çevre eğitimi ne anlama gelmektedir?
Çevre Eğitimini tanımlayan Bilim adamları onu ‘’İnsanın biyofiziksel
ve sosyal çevresiyle ilgili değerlerin, tutumların ve kavramların
tanınması ve ayırd edilmesi ‘’ olarak tanımlamaktadırlar.
Çevre Eğitimin amacı ise; ‘’Dünyanın karşı karşıya bulunduğu (Çevresel)
problemlerden haberdar olan , bu problemlerin nasıl çözüleceğini bilen ve
buna gönüllü olan vatandaş yetiştirme olarak ‘’ ifade edilmektedir.
Temel bir bilgilenme ve bilinçlenme olmadan ,sadece bazı kanun ve
yönetmeliklerle çevrenin korunabileceğini sanmak yanlıştır.
ÇEVRE EĞİTİMİNİN TEMELİ DOĞA VE İNSAN SEVGİSİNİ AŞILAMAK
OLAMALIDIR.
Doğa ve İnsan sevgisini işlerken Tarih ve Kültürümüzdeki zengin
örneklerden yararlanmalı ve konu dini motiflerle desteklenmelidir.
Bu eğitimin hedefi toplumun bütün kesimlerine ulaşmak ve çevre bilincini
yaygınlaştırmak olmalıdır.
Bundan beklenen temel amaç ise , günlük hayatımızdan başlayarak, yani
hava , su , enerji , gıda , atıklar v.s. gibi konularda çevreci bir bilinçle hareket
etmek ve eski alışkanlıklarımızdan kurtulmaktır.
Ekolojik dengenin ne olduğunu kavramak ve bu dengeyi koruyacak yeni
davranış ve yöntemleri kültürel zenginliğimiz çerçevesinde geliştirmektir.
Başka bir ifadeyle, tarih ve kültürümüzdeki çevreyle ilgili değerleri yeni
ve çağdaş bir anlayışla yorumlamak göreviyle karşı karşıya bulunmaktayız.
Çevre ile ilgili eğitimde;
1-Çevre eğitiminin temeli, doğa ve İnsan sevgisini aşılamak olmalıdır. Yunus
Emre’nin ’’Yaratılanı sev yaratandan ötürü’’ vecizesi bunun için güzel bir
örnek teşkil etmektedir,
2-Çevreyi,sosyal,fiziksel ve biyolojik çevre öğeleriyle bir bütün olarak
anlatmak,
3-Kişinin sağlıklı bir çevrede yaşamasının bir Hak olduğu kadar, böyle bir
çevrenin oluşturulması, korunması ve sürdürülebilmesinin de aynı zamanda
bir görev olduğu benimsetilmelidir.
4-Etrafımızdaki doğal dünya bütün zenginliği ve çeşitliliği ile tanıtılmalıdır.
5-Yakın çevreyi tanıtmak ,böylece yakın çevremizin bizim faaliyetlerimiz
sonucu nasıl etkilendiğini daha dikkatli ve bilinçli olduğumuz takdirde ne
gibi değişikliklerin olabileceğini göstermek,
6-Sağlıklı bir çevre ile İnsan sağlığı arasındaki ilişki vurgulanarak,
7-İnsanların günlük yaşayışları ve davranışları sonucu ortaya çıkan çevre
kirliliğinin neler olduğunu örneklerle anlatmak,
8-Çevrenin korunması ve mevcut kirliliğin ortadan kaldırılmasında her şeyi
Devletten ve başkasından beklemenin yeterli olmadığı ve uygun da olmadığı
,anlatılmalıdır.
ÇEVRE SORUNLARI
İnsan sosyal bir varlıktır . Sadece doğal çevrede değil , aynı zamanda
toplumsal , tarihsel ve kültürel bir çevrede dünyaya geldiği gibi , yine böyle
bir çevrede gelişimini tamamlamaktadır .
Doğal çevreyle olan ilişkilerini de çoğunlukla bu içinde yetiştiği sosyal ve
kültürel çevre belirlemektedir.
Bu çalışmada çevre derken , genellikle kastedilen anlam, İnsanın içinde
yaşadığı fiziki ve tabii dünyası ve bu dünyada onunla beraber yaşayan canlı
cansız tüm varlıklardır .
Bununla da İnsanın bütün bu varlıklarla olan ilişkileri sonucunda ortaya çıkan
problemler vurgulanmaktadır.
Bunun nedeni de, Ekoloji’ nin (Çevrebilimi)bize öğrettiği gibi , insanın
davranış ve eylemlerinden sadece canlı doğa değil, cansız doğa da
etkilenmekte , ve ekosistem bir bütün olduğundan bu cansız doğadaki
etkiler geri dönüp hem diğer canlıları ve hem de insanın kendi varlığını
tehdit etmektedir .
Bunu en çarpıcı örneği ise ozon tabakasının incelmesi, asit yağmurları ve
bunların neden olduğu çevre sorunlarıdır.
(Ekoloji : Hayvan ile bitkilerin birbiriyle ve içinde yaşadıkları çevreyle
ilişkilerinin bilimi demektir.)
Şimdi çevre problemleri olarak anılan ve ekosistemdeki belli başlı
bozulmalar , kirlenmeler, kimyasal atıklar, doğal kaynakların yok olması
ve canlı tür çeşitlerinin tükenmesi, kısaca ekolojik dengelerin ve
sistemlerin bozulması şeklinde ortaya çıkan olumsuzlukların başlıcaları
üzerinde duracağım.
HAVA KİRLİLİĞİ:
İnsanlar tarafından atmosfere karıştırılan yabancı maddelerle hava
bileşiminin bozulmasına Hava kirliliği denmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü ise Hava kirliliğini şöyle tanımlıyor ; ’’ Hava kirliliği,
canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen veya maddi zararlar meydana
getiren havadaki yabancı maddelerin normalin üzerindeki yoğunluğudur’’
Hava kirliliği toz , duman ve gazların havada yoğunlaşması biçiminde
ortaya çıkar. Bunların Tabiattaki canlı hayatı etkiler seviyeye yükselmesi de,
hava kirliliğini doğurur.
Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi özellikle büyük
kentlerin çevresinde yoğunlaşmaktadır.
Sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı
ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına
dönüşür .
Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş asitlenmesine yol açarak ,
ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur , çeşitli yollardan
suya karışarak , sulardaki canlıların hayatını da etkiler.
Havadaki karbon tozları , katı parçacıklar, karbonmonoksit, kükürtdioksit
, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler
insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi
değişik hastalıklara yol açarlar.
SULARIN KİRLENMESİ :
Dünyanın yaklaşık olarak, dörte üçü sularla kaplıdır . Dünyada ki suların
yalnızca % 3 ‘ü tatlı su, geriye kalanı tuzlu sudur.
Su kaynaklarının kullanılmasını bozacak veya zarar verecek derecede
niteliğini
düşürecek
biçimde
suyun
içersin
de
ORGANİK,
İNORGANİK,RADYOAKTİF VE BİYOLOJİK herhangi bir maddenin
bulunmasına su kaynaklarının kirlenmesi denilmektedir.
Suyun kendi kendini temizlemesi olayı vardır.
Akarsulara , göllere ve denizlere boşaltılan organik ve toksik maddelerin
oldukça fazla olması halinde, sudaki çözünmüş oksijen son derece
azalmakta, bunun sonucu bakteriler ölmektedir. Böylece kendi kendini
temizleme olayı tamamlanamamakta ve su kaynakları kirlenmektedir.
TOPRAK KİRLENMESİ :
Hava ve su gibi Gezegenimizdeki hayatın bir diğer kaynağı topraktır.
Toprağın içersin de milyonlarca canlı kaynıyor. Hepsinin ayrı, ayrı görev
ve fonksiyonları var.
Toprak altındaki solucanlar, köstebekler , böcekler , yılanlar ve
bakteriler…v.s.
Hepsi Ekosistemin dengesinin devamı için adeta birer görevli toprağın
canlılığının devamını bu canlılar sağlıyor.
Dünyadaki toprakların yalnız onda birin de tarımsal üretim yapmak
mümkündür.
Çevrenin bir bileşeni olan toprağın insanlar tarafından özümleme
kapasitesinin üzerindeki miktarlarda, çeşitli bileşikler ve anormal toksik
maddeler ile yüklenmesi sonucunda anormal fonksiyonlar göstermesi
toprak kirlenmesiyle açıklanmaktadır.
Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlılarında
beslenmesinde temel kaynaktır.
Toprak kayması ve Erozyonla yok olan
üç santim toprağın yeniden oluşması yüzyıllar sürebilir.
Özellikle Erozyonla ülkemizin çok verimli toprakları yok olmaktadır.
Erozyon sonucu her yıl (Yaklaşık 500 milyon ton verimli toprağımız
akarsularla ve rüzgarlarla denizlere veya başka ülke sınırlarına taşınıyor.
Yapabileceğimiz en önemli şeyler erozyonla mücadele; yeşil alanlara ,
bitkilere, ağaç ve ormanlara sahip çıkmaktır.
Yeryüzünde her canlı hayatını sürdürebilmek için, başka canlılara
dayanır.
İnsanlarda varlıklarını sürdürebilmek için diğer canlılara muhtaçtır.
Bu yüzden İnsanlığın varlığının devam edebilmesi için , önce Havaya ve
suya, sonra da toprağa ihtiyaç vardır.
<<İNSAN TABİATIN SAHİBİ VE EFENDİSİ DEĞİL,MÜTEVAZİ BİR ÜYESİDİR.>>
ORMANLARIN YOK OLMASI:
İnsanlar üç-dört bin yıl kadar önce tarıma başladıklarında yeryüzünde 6 (Altı) Milyar
Hektar ormanlık arazi vardı . Bu gün ise 1,5 Milyar Balta girmemiş orman olmak üzere
geriye sadece 4(Dört) Milyar hektar kalmıştır. Ormanlar ticari ölçülere vurulamayacak
kadar değerli kaynaklardır ;
-Toprak oluşturur,
-İklim Dengesizliklerini yumuşatır,
-Yağışlı Fırtınalara set çekerek su taşkınlarını ve selleri önler,
-Kuraklık Tehlikesine engel olur,
-Şiddetli Yağmurların toprağı aşındırmasını
Toprağın sıkılaşmasını , kumsalların çamurlaşmamasını sağlamakla
kalmazlar bütün canlıların yaklaşık yarısını bünyelerinde barındırırlar,
-Ormanlar dev boyutlarda karbonmonoksit kütlesi oluşturarak ,
atmosferdeki karbonmonoksitle dengeyi sağlar
ASİT YAĞMURLARI:
Yağmur damlaları ,küçücük bir çimenden , dev boyutlu ağaçlara kadar
tüm canlıların yaşam kaynağıydı. Şimdiyse , bulutlarda yağmurun getirdiği
canlılıktan çok ölüm saçan zehir var.
Bütün bunların en önemli sebeplerinden birisi sanayi ve
teknolojilerimizin bir sonucu olan asit yağmurları . Uzmanların
bildirdiklerine göre bunun kaynağı sanayi kuruluşlarıdır.
Özellikle Termik santrallerin bacalarından çıkan dumanların içinde bol
miktarda kükürt dioksit ve azot oksit gibi gazlar bulunmaktadır. Bunlar
atmosferdeki nem ile birleşince yakıcı asitlere dönüşmekte ve kar, yağmur,
sis yağışlarıyla yeryüzüne ulaşmaktadır . İşte bunlara ASİT Yağmuru
deniliyor.
- Asit yağmurları, göller ve nehirler gibi sular dünyasına düştüğünde
bunların asitlik derecesini artırır. Balıklar sudaki asitlik değişimine çok
duyarlı oldukları için böyle sularda yaşayamazlar.
-Asit yağmurları hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıklara zarar vermekle
kalmaz, taşınmaz kültür varlıklarını da olumsuz yönde etkiler.
Bir Misal vermek gerekirse ,Kent içi yada dışındaki tarihi binalar, açık hava
müzeleri , binlerce yıllık antik kentlere ait yapılar veya Nemrut dağında
olduğu gibi taş anıtlar asit yağmurları ile yıpranmakta ve dağılmaktadır.
-
-
Diğer önemli Çevre sorunları;
Kimyasal atıklar,
Çarpık Şehirleşme,
Gürültü kirliliği,
İnşaat materyalleri, sentetik malzemeler içeren mefruşat ve çeşitli
tüketim ürünlerinin içerdikleri bileşikler sağlık açısından zararlar
oluşturmaktadır.
Güneş Işınları , Beslenme özellikleri, sigara, hava kirliliği gibi faktörlerin
de kanser oluşumunda büyük rolü vardır.
Çevreyi çok yönlü tahrip eden diğer bir faktör de savaşlardır.
Çevre sorunları ve kirliliği bu sayılanlardan ibaret olmadığı açıktır. Bu
nedenle her gün yeni kirlilik kavramları literatüre girmektedir. Siyasi
kirlenme , dilin kirlenmesi , ahlaki kirlenme v.s. Gibi,
Tüm bunlardan ötürü bir çevre ahlakının geliştirilmesi ve sorumluluk
şuurunun yerleştirilmesi bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu Yeni
anlayışa göre ,İnsanın yalnız kendine karşı değil ;aynı zamanda diğer
canlılara , cansız varlıklara ve hatta gelecek nesillere karşı da
sorumlulukları ve görevleri bulunmaktadır.
ÇEVRE BİLİNCİNİN GELİŞİMİNDE
DİNİN ÖNEMİ:
Çevre sorunları ve bunların çözümü söz konusu olduğunda
unutulmaması gereken bir olgu da din ve kültür konusudur.
Zira insanlar belli bir kültür ve belli bir dini atmosfer içerisinde
dünyaya gelmektedir . Bu kişilerin gerek kendileri ve diğer insanlar ile
gerekse dünya ve doğayla ilgili değer yargılarını dinleri ve kültürleri
oluşturmaktadır.
Sosyolojik , antropolojik ve psikolojik araştırmalarla da desteklenen
bu gerçeği göz önünde bulunduran BM teşkilatı , çevre korumada her
Milletin kendi dini ve kültürel zenginliklerinden yararlanmasını tavsiye
etmiştir.
Hedef ve amaç dünyayı ve ekosistemi korumak , daha sağlıklı bir
gelecek olduğuna göre bu hususta dinlerin yapacağı katkı elbette büyük
olacaktır.
Bu çerçevede dünyanın en büyük çevre örgütlerinden birisi
olan World Wide Fund for Nature (Doğa için Dünya Fonu)1986
yılında yaptığı bir toplantıda dünyanın en Büyük dinlerinin
(İslamiyet,Hıristiyanlık, Yahudilik ,Hinduizm ve Budizm)
dinlerinin temsilcilerini bir araya getirerek çevre sorunlarına
çözüm bulmada dinlerin katkısını ve önemini tartışmışlardır.
Yine konunun dini boyutunu vurgulayan diğer önemli bir
olayda Şubat 1990 yılında Moskova ’ da meydana gelen ;
Astronom Carl Sagan ve tanınmış 22 bilim adamının Global
çevreyi korumada kendilerine katılmak ve yardım etmek için
dünyanın tanınmış dini liderlerine yaptıkları yardım çağrılarıdır.
Bu çağrıyı yapan bilim adamlarının vurguladıkları gerçek
şuydu ‘’Çevre Koruma ve doğal güzellikleri muhafazada
kesinlikle dinin önemli bir yeri vardır.
Her tür manevi değeri dışlayan ;
geleneksel, ahlaki ve dini değeri yok
farz eden ve dışlayan bir anlayışla bu
sorunların üstesinden gelinemeyeceği
bugün her zamankinden daha net
olarak anlaşılmış bulunulmaktadır.
KIZILDERİLİLER VE ÇEVRE :
Çevre sorunlarının ortaya çıkmasıyla
gündeme gelen bir konuda kadim
gelenek ve kültürlerin tekrar araştırma
konusu olmasıdır. Daha önceleri
,özelliklede batılı insan tarafından
önemsenmeyen ve yok edilmeye
çalışılan kültür ve medeniyetler
yenilerde tekrar keşfedilmeye
başlanmıştır.
Böylece çevre sorunlarının sadece kirlenen
dünyamız , yok olan doğal kaynaklarımız ve
nesli tükenen türlerle sınırlı kalmadığı, yok
olmaya yüz tutmuş kültür ve
medeniyetlerle; modern zamanlarda
önemsenmeyen semavi dinleri yeniden
keşfetmeye başladı.
Bunun en somut göstergelerinden birisi bir
zamanlar yok edilmeye çalışılan Kızılderili
kültürünün ve mitolojisinin yeniden
keşfedilmesidir.
Kızılderili Reisi Seattle’nin zamanın Amerika
Başkanına yazdığı mektup tüm dünyada elden
ele dolaşmakta ve ilgiyle okunmaktadır.
Batılı insan hiçbir zaman Kızılderili’yi
anlamaya çalışmamıştı. Bir kızılderili bundan
haklı olarak şöyle şikayet eder.
<<Siz beyazlar,bizim vahşi olduğumuzu
sandınız.Bizim dualarımızı anlamadınız.
Anlamaya çalışmadınız. Biz güneşe , aya, ya da
rüzgâra övgüler dizerken , siz bizim putlara
taptığımızı söylediniz.Hiç anlamadan
Yanlızca bizim tapınma şeklimiz sizinkinden
farklı diye ,bizi kayıp ruhlar diye nitelediniz.
Biz , Yüce Ruh’un eserlerini her şeyde görürdük; Güneşte, ayda
ağaçlarda, rüzgarda ve dağlarda .Bazen bunlar aracılığıyla ona
yaklaşırdık . Bu çok mu kötüydü.? Bence biz Yüce Varlığa, bize putperest
diyen beyazların çoğundan daha güçlü bir imanla , gerçek bir inançla
bağlıyız….Doğaya ve doğanın yöneticisine yakın yaşayan Kızıldereliler ,
karanlıkta değildir.
Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz ? Evet konuşurlar . Birbirleriyle
konuşurlar, kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır . Asıl sorun
beyazların dinlememesidir . Kızılderelileri dinlemeyi hiçbir zaman
öğrenemediler. Bu yüzden doğadaki başka sesleri dinleyeceklerini de hiç
sanmıyorum. Oysa ben , ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava,
bazen hayvanlar , bazen de Yüce Ruh hakkında.>> 65
65.T.C. McLuhan,Yeryüzüne Dokun,Kızılderili Gözüyle Kızılderili Benliği(Ankara İmge Kitapevi,1994
Modern insan tabiatı ve çevreyi yeni bir
gözle anlamaya çalışırken , başka bir
ifadeyle tüm doğanın faydacı ve
materyalist bir bakış açısından daha
başka bir anlamı olup olmadığını
araştırırken bu kadim kültürlerden işe
başlamaktadır.
Onlar kendilerini tabiatın bir parçası ve
tabiatı da sembol ve anlamlar yüklü bir
şekilde algılamaktaydılar.
Görüleceği gibi , kızılderili’nin ibadeti ile
doğadaki düzen arasında sıkı bir ilişki
bulunmaktadır. Başka bir ifade ile
,anlamlar ve sembollerle dolu gördüğü
tabiatla uyum içinde yaşamayı ve bir iç
bütünlüğünü yakalamaya çalıştığı
görülmektedir. Onlara göre bütün
tabiattaki eserleriyle kendini bize
tanıtmak isteyen Yüce Ruhtur.
BUDİZM VE ÇEVRE :
Genelde doğu din ve felsefelerinin
insan-tabiat ilişkisiyle ilgili görüşleri
batılı insanın dikkatini çekmemişti.
Ünlü çağdaş Budist düşünür İkeda’ya
göre Budizm’de insan-doğa ilişkisinin
temeli ‘düalist bir karşıtlık olmayıp ,
karşılıklı bağımlılık’ oluşturmaktadır.
Bunu Esho Funi kavramıyla açıklayan
İkeda şöyle demektedir.
Sho,bağımsız yaşam öğesi demek olan shoho’e bu
hayatın dayanağını sağlayan çevre demek olan eho
yerine kullanılmıştır. İnsan hayatı çevresini hem
etkilediği hem de ona bağımlı olduğu için bu ikisi –
Esho-ayrılmaz-Funi.İnsan ve çevresi iki ayrı ve zıt
öğe olarak görülürse, ne birini ne diğerini doğru
perspektif içinde kavramak mümkün olmaz.Çevre
sabit ve değişmez kalmak yerine destek olduğu
hayata göre değişir.Yalnız insan ve örneğin kuş için
gerekli olan çevre farklı olmakla kalmaz,insanların
bireysel özelliklerine göre de çevreleri değişir. Bu
anlamda öznel beden ile çevre bölünmez bir
bütündür. Budist düşünce bu kavramı daha da
ilerleterek özne ve çevre arasındaki birliğin temelini
kozmik hayat gücünde bulur.
İkeda’ya göre Japon halkının atalarından miras aldıkları ’’İnsan ve
çevre arasındaki uyum ‘’inancı tabiatla daha dengeli bir hayat
sürmelerinde en belirleyici etkendi . ’’ bu ölçütler kendiliğinden
çevre kirlenmesini önleyecek bir güce sahip olmuşlardır.’’Bunun
en güzel ve çarpıcı göstergesi ise ‘’çağdaş dönemden önce
Japonya’da doğa güzelliklerinin çağlar boyunca korunabilmiş
olmasıdır.’ Ancak Japonya’da çevre sorunlarından nasibini
almıştır..İkeda’ya göre bunun en önemli ve temel nedenlerinden
birisi son birkaç on yıldır etkisine girilen batı medeniyetidir.
Bunun bir sonucu olarak Japonlar tekrar geleneksel ve kültürel
değerlerine sahip çıkmaya başlamışlardır. Bunun bir nedenini
Mahavira’nın şu sözlerinde bulmak mümkündür;
Her kim yeryüzünü , hava , su , ateş ve bitkileri ihmal eder veya
dikkate almazsa kendi öz varlığını dikkate almamış olur. Zira insan
doğanın dışında değil, bilakis onun bir parçasıdır.74
74 Environmetal Policy and Law,17/2(1987)
HİNDUİZM VE ÇEVRE :
Çevre konusunda özellikle batılıların
dikkatini çeken bir diğer kadim din ise
hinduizm dir. Son zamanlarda sadece
çevreci amaçlarla Hind dinlerine büyük ilgi
olduğu görülmektedir . Bu aşırı ilginin bir
nedeni , modern zamanlarda kendini
tabiatın dışında ve üstünde tanımlayan ;
tabiatı ve içindekileri sadece hammadde
olarak gören anlayışın , her şeyi canlı ve
kutsal gören doğu Kültürlerine olan bir
eğilimi olmalıdır.
Kadim ve manevi geleneklerin en büyük özellikleri
, İnsanı etrafındaki tabii alemden koparılamaz ruhi
ve manevi bağlarla bağlı ve bu tabiatın bir parçası
olarak görmeleridir.
Bu anlayışın en yaygın olduğu gelenek aynı
zamanda dünyanın da en eski geleneklerinden biri
olan Hinduizm’ min ayırt edici özelliklerindendir.
Hind dini metinlerinden olan ve Hindu geleneğinin
kaynakları olan kahin ve düşünürlerin bir araya
getirdiği ilahilerden oluşan Vedalar , canlı ve cansız
tüm mahlukatı aynı manevi güç tarafından
kuşatıldığı bir dünya görüşünü yansıtmaktadır.
Bunun sonucu olarak Hinduizm ; kendisini evrimin çeşitli safhalarıyla
gösteren ve her şeyi kuşatan İlahi hakimiyete inanır .
İnsanoğlu şu anda evrim piramidinin en tepesinde olsa da, tabiatı ve
onun çok yüzlü/boyutlu hayat şekillerinden ayrı görülemez. Tepe de
olma ona ayrıcalıklı bir konum ve meşruiyet vermez. Mundaka
upaniştinde ilahi olan şöyle tanımlanmaktadır.
Ateş onun başı,ay ve güneş gözleri;uzay ise kulakları,sesi ise vedada
ilham edilmiştir.
Rüzgar nefesi,bütün kainat ise onun kalbidir;yeryüzü ise onun oturduğu
taburesidir. Gerçekten o her şeyin içindeki ruhtur.
76
Hind Kültüründe tabiata verilen bu önemin çevre bunalımıyla yeni
bir ivme kazandığı görülmektedir.
Çevre problemlerinin geldiği nokta , sadece tabiatı ve türleri değil
, yok olmaya yüz tutmuş tüm gelenekleri, kültürleri, medeniyetleri
de yeniden tanımayı beraberinde getirmektedir.
76 a.g.e,s.89
YAHUDİ-HIRİSTİYAN GELENEK :
Çevre sorunlarının yoğun olarak
Görüldüğü 1960’lı yıllarda , bu sorunun tarihi ve felsefi
kökleriyle ilgili araştırmaların başladığını daha önce işaret
etmiştik . Bu konuda yazılan ilk makale Lynn White’ın ‘’The
Historical Roots of our ecological Crisis’’(Çevre
bunalımımızın Tarihi Kökleri)adlı yazısıdır.
White’ın iddiaları Batıda büyük tartışmalara neden oldu .
Zira onun temel argumanı ‘’çevre bunalımının temel nedeni
Yahudi-Hıristiyan geleneğinden ’’ kaynaklanmaktaydı. Zira
bu gelenek tarihin gördüğü en büyük insan
merkezci(antropocentric) geleniğiydi.Bu temel tezini ise
Tevrat ve İncil’in yaratılış bölümündeki şu ayetlere
dayandırır.
77
Allah dedi : Suretimizde , benzeyişimize göre
insan yapalım ;ve denizin balıklarına ve göklerin
kuşlarına, sığırlara ve bütün yeryüzüne ve yerde
sürünen her şeye hakim olsun’
White’a göre modern insanın ;tabiatı fethedilmesi
ve hükmedilmesi gereken bir nesne olarak
bakmasının temelinde bu anlayış yatmaktadır.
Yahudi-Hıristiyan geleneğin çevre problemlerinin
ortaya çıkışındaki rolünü vurgulayan diğer iki
düşünür ise Toynbee ve İkeda’ dır.
Ancak her iki düşünür bu problemlerin üstesinden
gelmek için yine dine müracaat etmemiz
gerektiğini ileri sürüyorlar.
78
78 Kitabı-ı Mukaddes,Tekvin,I:26,
Ancak ikinci kez dine başvurulurken, çevreci ve
bütüncül bir yaklaşım gerekmektedir . İkeda’ya
göre bu ‘’bilim adamları dahil bütün insanların ,
doğaya yaklaşımlarını, varlıklarının en derin
noktasından itibaren köklü olarak değiştirmekle
mümkün olabilir.’’ ona göre bilimsel -teknolojik
uygarlıkla içten bir devrime ancak din öncülük
edebilecektir . Din önce düşüncede bir devrim
getirecektir . Sonra bu devrimi geçiren insanlar
çevrelerine bilimsel-teknolojiyi
uygulayacaklardır.
79
80
79 Yaşamı seçin,s.50.
80 a.g.e,s.50
Sonuçta Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin
düşünürleri şu noktaya vardılar :
White’ın temel tezi ilk bakışta doğru
görünse bile , zayıf bir temele
dayanmaktadır . Zira White tezini
desteklemek için seçmeci bir tavırla
hareket etmiş ve belli ayetleri
kullanmıştır. Halbuki kutsal kitaplar bir
bütündür ve bu nedenle de bütüncül bir
bakış açısıyla değerlendirilmelidir.
YAHUDİLİK VE ÇEVRE :
Yahudilere göre çevrenin konumu ve değeri konusunda
Dünya Musevi Kongresi Başkan Yardımcısı Rabbi Arthur
Hertzberg’un görüşleri aynı zamanda zımnen White’ın
argümanın a da cevap veriyor.’’ Kim mahlukata karşı
merhametliyse , babamız İbrahim’in neslindendir.’’(Bezoh
32h) alıntısıyla yazısına başlayan Hertzberg şöyle devam
ediyor:
Tevrat’ın bize anlattığı gibi , Tanrı alemi yarattığı zaman ,
onu bir düzen dahilinde yarattı. Güneş , ay , yıldızlar,
bitkiler, hayvanlar ve nihai olarak da insanlar hepsi belli bir
düzen ve amaçla ; kainattaki konumlarına uygun olarak
yaratıldı. Birbiri üzerine tecavüz etmiyorlardı. ’’ Tanrı
insanı aldı ve ona bakması ve koruması için cennete
koydu.(Tekvin,2:19)Kabala öğretisinde,Adem’in ad
vermesinden dolayı,onların ne olduklarını tanımlamada
ilahi yardım gördüğü ileri sürülür.
Aden isim verdiği bu mahlukatla uyum içinde yaşamaya
yemin etti. Böylece zamanın ta başlangıcında , insanoğlu
Tanrının huzurunda mahlukata karşı olan sorumluluğunu
kabul etmiştir.
Hertzberg’a göre hepimiz hayata karşı sorumluyuz ve her
yerde onu korumamız gerekir:
Hepimiz bu nazenin ve harika dünyada yolcuyuz . Dünya
gemisini korumak için aynı safta ve el ele tutuşalım.
Çevrenin ve ona bağlı olarak hayatın tahrip edilmesi ;
hayatın zenginliğini hesaba katmayan cahilliğimizin , aç
gözlülüğümüzün bir sonucudur.
82
82 Yahudi deklarasyonu,Environmetal Policy and Law,17/2(1987)s.89.
Atalarımız bizlere doğal kaynakları zengin ve
ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek bir dünyayı miras
bıraktılar . Bu bir gerçektir . Eskiden ne kadar
tüketilirse tüketilsin doğal kaynakların sınırsız
olduğu ve tükenmeyeceğine inanılırdı . Ancak bu
gün bu kaynakların tükenebilir olduğunu hepimiz
biliyoruz . Şimdi tehlikeli faktörlerin farkındayız .
Kendi sorumluluklarımızı ve değerlerimize olan
bağlılığımızı sorgulamalıyız . Gelecek nesillere nasıl
bir dünya bıraktığımızı iyice düşünmeliyiz. Bu neslin
bir yol ayrımında olduğu açıktır.
83
83 Environmetal Policy and Law,17/2(1987),s.90.
HIRİSTİYANLIK VE ÇEVRE :
Hıristiyan alimlerde çevre konusunda
kendilerine yöneltilen eleştirilere ciddi
cevaplar vermişleridir . Şayet tarihte bir
sorumlu aranıyorsa bunun Hıristiyanlığın o
çağdaki yorumu ve algılanış biçimiyle alakalı
olabileceği ileri sürülmektedir . Zira
Hıristiyan geleneğine bakıldığında çevreci
görüşlere ve yorumlara da rastlanmaktadır .
Bunun en tipik örneği ise,çevre azizi ilan
edilen Asisili Francis’in yorumudur . Konuyla
ilgili olarak Peder Lanfranco Serrini’nin
görüşleri şöyledir:
Tanrı’ya (God) yarattıkları için hamd etmek ,
görünen ve görünmeyen tüm mahlukatın
Yaratıcısı olduğunu itiraf ve Kullarına ihsan
ettiği sonsuz nimetler için ona teşekkür etmek
demektir.
Tanrı var olan her şeyi hür iradesi ve sözüyle
yoktan var etmiştir . Tanrı her şeyin iyi olmasını ,
gerçekten iyi olmasını istemiştir.
Lüzumsuz hiçbir şey yaratmadığı
gibi , lüzumsuz hiçbir şeyi de ihmal etmemiştir .
Böylece birbiriyle çarpışan ve çatışan kainatın
elementleri arasında bile bir denge ve ahenk
bulunmaktadır . Yaratıcı , Kainattaki tüm bu
karşılıklı etkileşimler ve değişmelerle kendi
güzelliğini göstermek istemektedir.
Elbette ki insanın bu düalist (ikici) vatandaşlığından
kaynaklanan sorumluluğundan dolayı , insanın söz
konusu bu hakimiyeti; Tanrı’ nın azametini
göstermek için yarattığı tabiatı kötüye kullanma
,bozma , israf ve tahrip etme ruhsatını ona
vermez. Bu hakimiyet bütün mevcudatla beraber
yaşamadan ibaret olan bir kahyalıktan veya vekil
harçlıktan başka bir şey olamaz. Bir taraftan insan
’ın konumu ,yani tanrı ’ nın vekili olma durumu ,işe
karışırken , diğer taraftan da ,onun hem kendi nefsi
ve hem de tüm kainatla uyum içinde yaşaması;
Tanrı'nın İnsan ve mahlukat üzerindeki hususi ve
tam hakimiyetini göstermesi gerekmektedir.
İnsan , kendisini yok etme riskine rağmen , kaosu
veya düzensizliği tercih etmemeli , daha kötüsü
Tanrının bereketli hazinelerini tahrip etmemelidir.
Görüldüğü gibi Yahudi-Hıristiyan geleneğinin
çevre bunalımının ortaya çıkmasındaki etkisiyle
ilgili tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır . Bunun
bir sonucu olarak hem geleneksel Hıristiyanlık
anlayışı yeniden yorumlanmış ve hem de bütüncül
ve çevreci bir bakış açısıyla incil yeniden
yorumlanmıştır.
Sonuçta tabiatın ve çevrenin kutsal boyutu
vurgulanarak , korunması gerektiği anlayışına
varılmıştır.
İSLAM VE ÇEVRE :
İnsan sosyal bir varlık olduğundan içinde
doğduğu ve yaşadığı kültürden etkilenmesi
tabiidir . Bireyin kimliği de bu kültürel
değerlere göre şekillendiği gibi , dünyayı ve
olayları da bu bakış açısıyla değerlendirir.
İnsanlarla olduğu gibi ,tüm tabiat alemi ve
bu alemdeki diğer canlılar ile ilgili tavır ve
davranışlarını da bu kültürel değer
yargılarına göre şekillendirir . Buna kültürel
süzgeç veya gözlükte denilmektedir. Yani
İnsanlar bütün olayları ve olguları bu
süzgeçten geçirerek değerlendirir.
Bu nedenle , çevre sorunlarının tarihi ve felsefi
boyutu araştırıldığında ilginç sonuçlar ortaya
çıkmıştır. Bunların en önemlilerinden biri , bu
gün çevre sorunları olarak ortaya çıkan
olumsuzlukların aslında modern insanın
sorunları olduğunun anlaşılmasıdır. İnsanın
modern zamanlardaki
Tabiatı fethetme ve hükmetme anlayışı , sınırsız
ve sorumsuz bir şekilde tabiatı ve tabii
kaynakları sömürmesine dönüşmüştür .
Modern anlayışın en belirgin özelliklerinden
birisi ise tabiatı nesnelleştirmesi ve her türlü
değerden soyutlamasıdır.
Bütün Vahiy geleneklerinde kutsal bir boyutu olan ,
Allah’ın bir mahluku olarak saygı duyulan ve belli bir
ölçüyle ondan istifade edilen tabiat , sadece kâr amaçlı ve
gelecek nesiller düşünülmeden ve münhasıran şu andaki
insanların refahı için adeta talan edilmiştir . Bu yaşam
tarzının gelecek nesiller için getirdiği sonuçlar göz ardı
edilmiştir. Bundan dolayı , daha önceki ahlak ve hukuk
sistemlerinde gelecek nesillerin hukuku söz konusu
değilken , şimdi gelecek nesillere karşı ahlaki bir
sorumluluğumuzun olup olmadığının yanında , gelecek
nesillerin hukukunun nasıl sağlanabileceğinin tartışmaları
yapılmaktadır. Burada İslam dininin çevreye ve özelliklede
insan-çevre ilişkisiyle ilgili bakış açısını ele alacağız.
Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için çevre-ahlak
ilişkisinin öncelikle incelenmesi yararlı olacaktır.
ÇEVRE-AHLAK İLİŞKİSİ :
Çevre-ahlak ilişkisi ve bu bağlamda ifade edilen
çevre ahlakı yeni bir konu olup, ahlak felsefesinin bir
alt dalı olarak ele alınmaktadır. Bu bakımdan ,
kendisinden önce ortaya çıkan Tıp ahlakı , iş ahlakı
vb. pratik ahlak kuramlarına benzemekle beraber
konuyla ilgili tartışmaların tarihi oldukça yenidir .
Felsefecilerin konuyla ilgilenmesi ve çevre-ahlak
ilişkisiyle ilgili tartışmalara katılmaları ; konuyu
felsefi ve eleştirel olarak ele almaları ise daha yenidir
. ilk çevreci hareketler 60’lı yıllarda başlamakla
beraber , esas yoğunluk ve büyük gösteriler 70’li
yıllarda ortaya çıktı . Ancak bütün bu çevreci
hareketlerin ve protestoların niteliğine bakıldığında
olayın ahlaki boyutundan çok , teknoloji ve aşırı
sanayileşme sorunu olarak ele alındığı görülür.
Bu nedenle alınacak bazı yasal ve teknolojik önlemlerin veya
daha az teknolojilerin uygulanmasıyla sorunun çözüleceği
sanılıyordu. 87
Çevreci hareketlerin aynı dönemde siyasallaşmasının ve
güçlenmelerinin de yine bununla ilgisi olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak 80’li yıllarda çevre sorunları olarak adlandırılan ve
sadece doğal dengeyi değil , gerekli önlemler alınmadığı
takdirde başta insanın bizzat kendi hayatı olmak üzere , tüm
yaşamı tehdit ettiği ileri sürülen ekosistemdeki bazı sorunların
daha derin boyutları üzerinde durulmaya başlandı . Yeni bir
ahlak felsefesi geliştirmeye çalışan filozoflara göre ‘’çevre
sorunlarının kaynağını çevreye yönelik davranışlarımızı
yönlendiren , evrene , insana , insanın evrendeki yerine ,
yaşamın anlamına ilişkin temel felsefi inançlarımız
‘’oluşturuyordu .88
87 Bkz.Jim O’Brien ‘’Environmantalism as a Mass Movement:Historical Notes’’,Radical Americe,1983,no:2.
88 Hasan Ünder ‘’Çevre Ahlakı Anlayışları ve Çevre Eğitiminde Perspektifler.’’
Böylece ilk defa İnsan-doğa ilişkileri , İnsanın doğaya
karşı tutum ve davranışlarının ahlaki boyutu
vurgulanmaya başlandı . İnsan-doğa ilişkilerinin
boyutları anlaşılmadan ,bu boyutun mevcut
sorunların ortaya çıkmasındaki etkileri tartışılmadan
ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı ve yararlı
olamayacağı açıktır . Başka bir ifade ile , insanın
sahip olduğu dünya görüşü ve değer yargılarının
çevresiyle olan ilişkilerinde temel belirleyici
olduğunu vurgularsak,
90
Bu görüşler araştırılmadan , tartışılmadan ve
eleştirilmeden insanların görüş ve tavırlarını
değiştirmenin mümkün olmadığı söylenebilir.
90 Clire Donting.A Green History Of The World,Penguin Books,London,1991.s.141-160
Kısaca, çevre sorunlarının dünya çapında bir bunalım haline
gelmesi ve insanlığın geleceği için bir tehdit oluşturması
üzerine ,sorunun tüm boyutları vurgulanmaya başlanmıştır
. Bu bağlamda insan-doğa ilişkilerinin meşruiyet zemini ve
tarihi boyutu; insan-doğa ilişkilerinin arkasındaki dünya
görüşü/görüşleri tartışılmaya başlanmıştır . Geleneksel
ahlak kuramlarında çevre gereken ilgiyi görmezken veya
ahlaki bakımdan nötr bir durumda iken , yeni ahlak
tartışmalarında ‘’ çevre ahlakı ‘’ahlak felsefesinin bir alt dalı
olarak yerini almaya başlamıştır. Gerek çevre ve gerekse
çevre ahlakı tartışmalarının henüz yeni olduğu ifade
edilmiştir . Her yeni alan için olduğu gibi bu alanda da bir
kavram kargaşasının olması normaldir. Konuyla ilgili
tartışma ve araştırmalar arttıkça, haliyle bu kavramlarda
yerine oturacaktır. Çevre derken, daha çok , ekoloji
biliminin de etkisiyle sadece doğal ve fiziki çevre
anlaşılmaktadır . Bu tanım doğru olmakla beraber , bir
felsefe öğrencisi için en azından eksiktir.
Bundan hareketle Ahmet İnam, çevre kavramının daha iyi anlaşılmasının ,
İnsan-toplum ve İnsan-doğa ilişkilerinin daha bütüncül bir kavrayışı için şart
olduğunu vurgulayarak 4095 çeşit çevreden bahsetmektedir. 94
Ayrıca İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu bozulma ve bunalımın sadece
doğal çevreyle sınırlandırılmasının doğru olmadığını da vurgulamaktadır .
‘’İnam ’ın dış ve iç çevre diye kavramlaştırdığı ayrım üzerinde kısaca durmak
gerekirse , buna göre dış çevre :
-Toplumsal çevre,
-Politik çevre,
-Ekonomik çevre,
-Doğal çevreden oluşmaktadır .
İç Çevre ise:
-Düşünme-düşünce çevresi,
-Bilgi çevresi,
-Duygu çevresi,
-Anlam çevresi,
-Sanat çevresinden oluşmaktadır.
94 Ahmet İnam . ’’Çevrelenmiş bir Çevrede İnsan Olma savaşı ‘’ Teori,Mart 1993,s.45.
Ayrıca bu iki çevre arasında köprü görevi gören ;
-Teknik-teknolojik çevre,
-Ahlak,
-Ve Tarih çevreleri bulunmaktadır.’’
İnam ‘’çevre sorunları yalnızca doğa çevre sorunu değil ‘’derken
, aslında çevre bunalımının derinlerindeki köklerine işaret
ederek soruyor. ‘’Doğal Çevrenin kirlenmesi , toplumsal ve
politik çevremizin yanlış işlemesinden , anlam çevresinin
yozlaşmasından değil mi? (….) Büyük çevreyi oluşturan küçük
çevreler teker teker yozlaşmış, bunlar arasındaki ilişkide uyum
yok , çevre sorunu bu işte .’’
İşte ,ahlakın çevreyle ilgili tartışmalara girmesi ve çevre
ahlakının yeni bir dal olarak ortaya çıkması insan-doğa
arasındaki uyumu yeniden kurmaktan başka bir şey değildir.
ÇEVRENİN İSLAMİ AÇIDAN
TEMELLENDİRİLMESİ :
İslam’ın çevre konusuna yapacağı katkının daha iyi
anlaşılabilmesi için şu sorunun yeniden sorulması gerekir :
’’Çevre sorunu ahlaki bir sorun mudur , yoksa teknolojik
bir sorun mudur .?’’ Zira soruna bu açıdan bakılması, ona
farklı bir boyut kazandıracaktır . Ancak bunun bilimsel ve
teknolojik boyutlarının da olduğu bir gerçektir.
Şayet bu konuyu daha derinlemesine inceler ve asıl
sorunu teşkil eden , işin ahlaki olan yönünü ele alacak
olursak karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır.
toplumumuz da çevre kirliliği ve çevrenin korunması bir
görev olarak algılandığı halde , bu görevin pek yerine
getirilmediği görülmektedir.
Kıyıların kirletilmemesi ve yağmalanmamasını
Yazılı ve görsel basında rahatlıkla savunan bir kişi bu söylediklerinin
aksini yaparak bir çelişki sergileyebilmektedir. Sanayii atıklarının
çevreye zarar vermeyecek şekilde imha edilmesini isteyen bir
sanayici , pekala kendi fabrikalarının sebep olduğu çevre kirliliğini
görmemezlikten gelebilmektedir . En basit şekliyle sokakların
kirletilmemesinin gereğine inanan birçok vatandaşımız çöplerini
sokaklara rast gele atabilmektedir.
Böylece, sorunun ilk bakışta göründüğü kadar basit olmadığı
anlaşılmaktadır. Çünkü sorun artık bir çevre sorunu olmaktan çıkmış ,
bir ahlak sorununa dönüşmüştür . Bu durum sadece Ülkemizde değil
, dünyanın başka ülkelerinde de böyledir. İnsanlar kişisel menfaatleri
uğruna,-kendi nesillerinin ve doğal kaynakların yok olması pahasınabile bile çevreyi kirletmeye ve tabiatı tahrip etmeye devam
etmektedir . Ahlaken bu davranışın yanlış olduğunu sezdiği ; aklı ile
de bu durumun ne kendi şahsı ne de insanlık için bir gelecek
vadetmediğini bildiği halde insanoğlunun çevre sorunlarına ilgisizliği
devam etmektedir.
İşte burada İslam’ın bir din olarak toplumsal sorunlara
genellikle-hukuki yönünü de vurgulayarak-ahlaki sorunlar
olarak bakmasının sebeb-i hikmeti ortaya çıkmaktadır .
Dolayısıyla bu sorunlara getirdiği çözümler de ahlaki
çözümler olarak karşımıza çıkmaktadır . Bu da bizim
konuya ahlaki açıdan bakmamızı ve İslam’ın ahlak anlayışını
ana hatlarıyla ortaya koymamızı gerektirmektedir . Eğer bu
açıdan çevre sorunlarına bakılmazsa , İslam’ın çevreye
bakış açısı bir anlam kazanmayacak ve sonuçta uygulamaya
yönelik tüm çalışmalar da en azından , başarısızlıkla
sonuçlanacaktır. O halde, önce İslam çevre anlayışının
dayandığı temeller olarak İslam’ın ahlak görüşünü ana
hatlarıyla ele almak gerekmektedir.
İslami açıdan ahlak , temelde insan vicdanıyla ilgilidir. Bu
görüşümüzle ilgili olarak bir çok Kur’an ayeti delil olarak
gösterilebilir:
- Dini yalanlayan gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ; yoksulu
doyurmaya teşvik etmez.123
-İnsan benliğine ve onu şekillendiren’e ;ona iyiliği ve kötülüğü
sezdiren’e andolsun ki , benliğini arındıran kurtulur; onu
kirletip örten zarara uğrar.124
-Kitabı sağ tarafından verilen : Alın kitabımı okuyun doğrusu
ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum der.125
Bundan anlaşılıyor ki Kur’an’a göre ahlak ilkelerinin özü ,
yaşantı hali olarak insan duygu ve hisleri temelinde yatmaktadır
.
Çünkü vicdan bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır . Bu
yüzden Kur’an insan benliğinin tahlilini yapmakta ve insanı bu
konuda düşünmeye sevk etmektedir:
123 -107/ Maun Suresi, 1-3.
124 -91/Şems,6-10.
125 -69/Hakka,19-20 ayrıca bkz.90/Beled , 4-17.
-Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek
olursa hemen Allah’a sığın . Çünkü O , işiten ve bilendir.
126
-(Ey Muhammed !) Biz senden önce hiçbir resul ve nebi
göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan
onun dileğine ille de (beşeri arzular)katmaya
kalkışmasın . Ne var ki Allah , şeytanın katacağı şeyi iptal
eder . Sonra Allah kendi ayetlerini(Lafız ve mana
bakımından) sağlam olarak yerleştirir : Allah hakkıyla
bilendir . Hüküm ve hikmet sahibidir.127
-Biz emaneti , göklere , yere ve dağlara teklif ettik de
onlar bunu yüklenmekten çekindiler,(sorumluluğundan
korktular) onu insan yüklendi : Doğrusu o çok zalim ,çok
cahildir.128
126 -41/ Fussilet Suresi, 36.
127 -22/Hac,52.
128 -3/Ahzab,72 ayrıca bkz.70/Meariç ,19-21.; 4/Nisa,128; 59/Haşir,9; 64/Teğabun,16;
17/İsra,11 ve 100 ; 21/Enbiya,37 ; 75/Kıyamet,20-21, 2/Bakara,110 ve 223 ; 10/Yunus,9-12 ; 7/Araf,200.
Ancak burada kendi benliğini bilenin , ahlaklı olacağını
ve dolayısıyla sonuçta İslam’ın istediği bir kişi olacağını
ileri sürmek istemiyoruz. Zira genelde yaygın olan
görüşün aksine , Kur’an ,’’ kendini bilenin Rabbini de
bileceğini’’ değil, tam tersine ‘’Rabbini bilenin kendini
bileceğini’’ belirtmektedir: ‘’Allah’ı unutup ta , Allah’ın da
onlara kendilerini unutturduğu kimselerden olmayınız.’’
129 Dikkat edilirse burada , Allah’ı tanımadıkları için, kendi
benliklerini de tanımayan (veya unutturulan, yani bir
bakıma ‘’tanıttırılmayan’’) kimselerden bahsedilmektedir.
Bu da İslam’ın, ahlakı dini bir temele dayandırmak
istediğini açıkça göstermektedir. 130
O halde, İslam ’ i açıdan ahlak ilkeleri , akıl ile çıkarılan
kurallar değil de yaratılıştan insan benliğine yerleştirilmiş
olan öncel sezgilerdir.
129 -59/ Haşr Suresi, 19.
130 –Bkz.Dr.Recep Kılıç,Ahlakın Dini Temeli,TDV,Ankara 1992.
‘’İnsan benliğine ve onu Şekillendiren’e; ona iyiliği ve
kötülüğü Sezdiren’e and olsun ki , benliğini arındıran
kurtulur ;onu kirletip örten zarara uğrar’’ 131
Dikkat edilirse burada insan benliğinin Allah tarafından
şekillendirildiği ve ahlaki duyguların ,sezgi (ayette
elhemeha kelimesi ile ifade edilmektedir.) ile bizzat yine
insan benliğine yerleştirildiği belirtilmektedir .O halde
İslami açıdan ahlak kurallarının kaynağı, ne tecrübedir, ne
de akıldır . Çünkü bunlar bizzat insan fıtratının öncel
özellikleridir . Ancak bu, ahlak ilkelerinin , ne tecrübe ve ne
de akıl ile temellendirilemeyeceği anlamına gelmez . Zira
insan aklı , bunları idrak edecek ve anlayacak bir kabiliyette
yaratılmıştır ; insan tecrübesi de bunların doğruluğunu
ortaya koyabilecek niteliktedir.
131 -91/ Şems Suresi, 7-10.
Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, İslam’ın ahlak anlayışı ,
insan fıtratı , insan tecrübesi ve insan aklı üçlüsü içersin de
temellendirilmektedir.
İnsan fıtratı , ahlaki duygulara kaynaklık yapmakta ;insan
tecrübesi , bunların uygulanabilir olduklarını ve insanlık için
yararlı ve gerekli olduklarını göstermekte ; akıl ise , bunları
mantıki açıdan sistemleştirerek bir ahlak anlayışı şeklinde onları
, anlaşılabilir bir duruma sokmaktadır.
Ahlak ilkelerinin toplumda etkin olabilmeleri için , sadece
temellendirilmeleri yeterli olmayıp , ayrıca İslam’ın Dünya
görüşü çerçevesinde fertlere verilmesi gerekir.
Bu durumda İslam ahlakının, İslam Dünya görüşünü zaten
varsaydığını belirtmek zorundayız . Onun için bu ahlak
anlayışının, İslam Dünya Görüşünden koparılması onun yok
edilmesi anlamına gelir. O halde İslam Dünya Görüşü
çerçevesinde fertlere eğitimle verilen bir ahlak anlayışı, hem
akli , hem de tecrübi olarak bir işlerlik kazanır.
Ahlaki bir sorun olarak tanımladığınız çevre sorunu da ahlaki
açıdan çözümlenmiş olur . Böylece toplumun tüm fertlerine
verilen ahlaki duyarlılıkla teknik bağlamdaki çevre sorunları da
daha kolay çözülebilir . Zira sorunları çözen bizzat insandır ; aksi
halde ne bilim ve ne de teknoloji bu sorunları mahiyetleri icabı
tek başlarına çözemezler.
İslam Dünya Görüşünün temelinin şu üç noktadan
oluştuğu söylenebilir.
-Birincisi, Allah , veya Tevhid İnancı;
-İkincisi, Peygamberlik veya Nübüvvet;
-Üçüncüsü, Ahiret ve hesaba çekilme inancı.
İşte bu sebeple ,Müslüman birey çevreye bakış açısını bu üç
temel noktadan hareketle oluşturulan bir ahlaki zemine
oturtmak zorundadır .
İslami çevre anlayışının temeli, bütün mahlukatın (canlı-cansız)
Allah tarafından yaratıldığı esasına dayanır . Buna İnsan da
dahildir.
Görüldüğü gibi , İslami anlayışta insan-tabiat iki ayrı ve
birbirine yabancı unsur değil , aynı Yaratıcı tarafından
yaratılmış birer mahlukturlar . Bunu şu ayet açıkça ifade
etmektedir. ’’Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla
uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer
toplulukturlar(Ümmet)’’ 132.
İnsanla tabiat arasındaki farklılık ise sadece derece
farklılığıdır . Bu farklılık insana tabiatı ve tabiattaki
mahlukatı istediği gibi kullanmasını değil , aksine belli bir
sorumluluk duygusuyla ve israf etmeden kullanmasını
gerektirir . Allah Kur’an’ı Kerim’de :’’ Şüphesiz , Biz her şeyi
bir ölçüye göre yaratmışızdır’’ 133 buyurduğu göz önüne
alınırsa, bu ölçüye dikkat etme ve onu bozmama görevinin
insana düştüğü görülmektedir.
132 -6/ En’am Suresi, 38.
133 –54/Kamer Suresi, 49.
Çevrenin korunmasının İslami bir görev olduğuyla ilgili argumanı
şöyle temellendirilmektedir.
Birincisi , Çevre Allah’ın eseridir . Onu korumak , Allah’ın bir
ayeti olarak ,onun değerini muhafaza etmektir . Çevrenin
insanlığa olan faydalarının onu korumak için yegane sebep
olduğunu sanmak çevreyi yanlış kullanmaya veya tahribe
götürebilir.
İkincisi , tabiattaki bütün varlıklar yaratıcısını devamlı tesbih
halinde bulunur . İnsanlar bu tesbihin şeklini veya niteliğini
anlamayabilirler. Fakat Kur’an’ın tanımladığı bu gerçek , çevreyi
korumak için ilave bir sebeptir:
Yedi gök , dünya ve bunlarda bulunan her şey Allah’ı tesbih
eder . O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur , Ne var ki
siz , onların tesbihini anlayamazsınız, O, çok halim
(merhametli)ve bağışlayıcıdır. 135
135 -17/ İsra Suresi, 44; ayrıca 57/Hadid Suresi , 1; 62/Cuma Suresi, 1.
Üçüncüsü, tabiatın bütün kanunları Allah tarafından konulmuş
kanunlardır ve varlığın mutlak devamlılığı kavramına dayalıdır.
Allah sünnetinde bazen değişiklik yapsa da, meydana gelen her
şey o’nun tabii kanunlarına göre meydana gelir ve insanlar da
bunu Yaratıcının iradesi olarak kabul etmelidir Allah’ın
kanunlarını bozma teşebbüsleri önlenmelidir . Kur’an’ın da ifade
ettiği gibi: Görmedin mi ki , göklerde olanlar ve yerde olanlar ;
güneş, ay, yıldızlar, dağlar , ağaçlar, hayvanlar ve insanların
birçoğu Allah’a secde ediyor. 136
Dördüncüsü ,Kur’ an’ın ‘’Yeryüzünde yürüyen hayvanların ve iki
kanadıyla uçan kuşların hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir.’’ 137
ayetine dayanarak , insanlığın bu dünyada yaşayan tek ümmet
olmadığı ve insanların devamlı olarak diğer ümmetlere üstün
olmadığını beyan etmesi bu diğer yaratıkların (ümmetlerin) da
bizim gibi varlıklar olduğu , saygıya ve korumaya değer oldukları
anlamına gelir . Bu anlayışın en somut örneği ise ,Hz.
Peygamberin (SAV) yaşayan bütün varlıkların hürmete ve
yumuşak davranışa şayan olarak telakki etmesidir.
136 -22/ Hac Suresi, 18.
137 -6/ En’am Suresi, 38.
Beşincisi , İslam Çevre Ahlakı bütün insan ilişkilerinin adalet ve
İhsan (kavramları) üzerine kurulu olduğu anlayışına dayalıdır.
‘’ Muhakkak ki Allah adaleti ve ihsanı emreder.’’ 138
Altıncısı, Allah’ın yarattığı bu kainatın dengesi aynı şekilde
muhafaza edilmelidir .
Çünkü ‘’O’nun katında her şey ölçü iledir.’’ 139 Yine , ’’ Hiçbir şey
yoktur ki, O’nun hazineleri bizim yanımızda olmasın , ama biz
onu bilinen bir miktar ile indiririz.’’ 140
Yedincisi , Çevre sadece bugünkü neslin hizmetinde değildir . O ,
daha ziyade , Allah’ın geçmiş , şimdiki ve gelecek bütün çağlara
lütfudur. Bu gerçek , Bakara süresinin 29. ayetinin manasından
anlaşılabilir: ‘’O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.’’
Burada kullanılan sizin için tabiri zaman ve mekan olarak
sınırlandırılmaksızın bütün insanlara işaret etmektedir.
138 -16/ Nahl Suresi, 90.
139 -13/Ra’d Suresi, 8.
140 -15/Hicr Suresi ,21.
Son olarak, diğer hiçbir yaratık çevreyi koruma görevini icra
edebilecek kudrette değildir . Allah diğer hiçbir yaratığın kabul
edemeyeceği kadar ağır ve ezici bir görev olan halifelik
vazifesini insanlara emanet etmiştir.
‘’Biz emaneti göklere , yere ve dağlara teklif ettik , fakat
onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve korktular . Onu İnsan
yüklendi.’’ 141
İslam ahlakı birini insan tabiatı , diğerini ise dini ve hukuki
temeller olmak üzere iki prensip üzerine kurulmuştur . Birinci
prensip, yani tabii insiyak (fıtrat),insan ruhuna Allah tarafından
yaratılış esnasında verilmiştir. 142
İslam ahlakının üzerine kurulu olduğu ikinci prensibe gelince
söz konusu dini ve hukuki temellerin Allah’ın elçileri (Resul ve
Nebiler) tarafından ortaya konulmuş olmasıdır.
141 -33/ Ahzab Suresi, 72.
142 -91/ Şems suresi, 7-8.
İslam’ın hukuki talimatları , vicdanı itaate zorlaması
bakımından , olumsuz değildir . Aksine, hukuki talimatlar
vicdanın doğru olarak onayladığı ve tasdik ettiği bir tarzda
vahyedilmiştir . Böylece hukukun kendisi insan vicdanının
bir parçası olur ; bununla da uygulanmasını ve başarısını
garanti eder. Dışarıdan ithal edilen ,yabancı hukuk
(Müslümanlar üzerinde etkili olamaz. Çünkü , bu hukukun
Müslümanları kanuni yönden bağlaması mümkün
olabilirken ,ahlaki olarak bağlayıcı olması beklenemez .
Müslümanlar zekatlarını isteyerek verirler . Çünkü , onlar
eğer bunu yapmaktan geri kalırlarsa hem kanuni hem de
ahlaki yönden sorumlu olacaklarını bilirler. Müslümanlar
bunun şuurundadırlar.
İslam’da ahlak; dürüstlük ve doğruluk gibi bir faziletin bir
diğerinden soyutlandığı farklı faziletlerin bir karışımına dayalı
değildir. Aksine İslam’da fazilet bir bütünün , yani bütün insan
hareketlerini kontrol etmeye ve onlara rehberlik etmeye hizmet
eden hayat tarzının bir parçasıdır. Doğruluk , aynen hayatı
korumak , çevreyi muhafaza etmek ve Allah’ın emrettiği sınırlar
içersinde gelişmesini sağlamak gibi bir ahlaki değerdir. Hz .
Peygamber (SAV)temel misyonunu şu şekilde ifade etmesi bu
bağlamda dikkat çekicidir: Ben güzel ahlakı
tamamlamak(Kemale erdirmek) üzere gönderildim . Ayrıca Hz .
Peygamberin (SAV) hanımı Hz. Ayşe’ye onun ahlakı
sorulduğunda şöyle cevap vermiştir . ’’ Onun ahlakı Kur’an’dır.’’
Kur’an-ı Kerime bütüncül bir gözle bakıldığında farklı , dağınık ve
parçacı tarzdaki ahlaki değerleri ihtiva etmediği görülür . Daha
ziyade Külli (Kuşatıcı)bir hayat tarzını ihtiva eden emirleri içine
alır . Bu nedenle Kur’an’da siyasi , sosyal ve ekonomik prensipler
; yeryüzünün imarı ve muhafaza edilmesiyle ilgili talimatlarla yan
yana bulunmaktadır.
İslam’ın ahlaki değerleri , ne Aristo’nun iddia ettiği değerler
gibi insan aklına;
ne Durkheim’in düşündüğü gibi, toplumun ferde empoze ettiği
şeylere;
ne de, marksistlerin iddia ettiği gibi, belli bir sınıfın
menfaatlerine dayalıdır . Bütün bunlar, değerlerin hal ve
şartlardan etkilendiğini iddia ederler.
İslam’da ahlaki değerler zaman ve mekana göre değiştirilmesi
imkansız tam doğru bir ölçüye dayalı olarak bulunur. 143
İslam’ın değerleri , hem fertlerin hem de tabii çevrenin
varlıklarını sürdürebilmeleri (ayakta durabilmeleri) için olmazsa
olmaz şartlarıdır.
Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de yeryüzü ile ilgili ayetler okunduğu
zaman yeryüzünün aslında , insanlar için bir huzur ve dinlenme
yeri olduğuna dair kuvvetli işaretler buluruz:
‘’Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan , aralarından
ırmaklar çıkaran , orada sabit dağlar yaratan ve iki deniz
arasında bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir
tanrı mı var ? Hayır , onların çoğu bilmiyorlar.’’ 143
Yeryüzü , karşılıklı ilişki kavramı için de önemlidir . İnsanlar
yeryüzünün iki unsurundan yaratılmıştır: Toprak ve Su.
‘Allah, sizi (babanız Adem'i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi
(yarattı.)' ﴾17﴿ ‘Sonra sizi yine oraya döndürecek ve kesinlikle
sizi (yeniden) çıkaracaktır.' ﴾18﴿ ‘Allah yeryüzünü sizin için bir
sergi yapmıştır ki, oradaki geniş yollarda yürüyesiniz.' 144
Yeryüzü(arz) kelimesi bu kısa ayette iki defa zikredilir ve
Kur’an’da bu kelime , öneminin basit bir ölçüsü olarak, toplam
485 defa geçer ve yeryüzü insanlığın hizmetine sunulmuş olarak
tarif edilir. ‘’ O, yeryüzünü sizin ayaklarınızın altına serendir.
Haydi onun üzerinde yürüyün ve Allah'ın rızkından yiyin. Dönüş
ancak onadır. ‘’145
143 27/Neml Suresi :61,
144 71/Nuh Suresi : 17-20,
145 67/Mülk Suresi : 15,
Yeryüzü aynı zamanda bir toplanma yeri olarak tarif edilir;
’’ Biz yeryüzünü dirileri de ölüleri de toplayan (bir yurt)
yapmadık mı?’’146 Daha da
Önemlisi yeryüzü , İslam tarafından bir temizlenme ve
Allah’a ibadet yeri olarak telakki edilmiştir. Hz. Peygamber
(SAV) şöyle buyurmuştur :’’ Yeryüzü bana (Ve
Müslümanlara) bir ibadet yeri (mescid) ve temizleyici
kılınmıştır.’’
Bu, su bulunmadığında ,toprağın , ibadetten önce bir
kimsenin temizlenmesi(teyemmüm) için kullanabileceği
anlamına gelir.’’ 147
İbn Ömer , Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet ediyor:
‘’Allah güzeldir ve güzel olan her şeyi sever. O, cömerttir ,
cömertliği sever ve temizdir, temizliği sever.’’
146 77/Mürselat Suresi :25-26,
147 Buhari, I,86.
Bu böyle olunca ,İslam’ın ‘’Yeryüzünü korumak için bütün
insanlar birbirini uyarmalı ‘’,şeklindeki çevreyle ilgili tavrı
şaşırtıcı değildir. Yeryüzü tahrip edilirken insanlar geriye
çekilmemelidir .
‘’ Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i peygamber
gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin
ondan başka hiçbir ilahınız yok. O sizi yeryüzünden
(topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve
buna donanımlı) kıldı. Öyle ise ondan bağışlanma dileyin;
sonra da ona tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır ve
dualara cevap verendir.’’ 148
Konuyla ilgili Hz.Peygamber’den (SAV) vereceğimiz
örnekler bunu daha açık şekilde ortaya koyacaktır.
148 11/Hud Suresi :61,
İslam tabii çevreden faydalanılmasına izin verir, ama bu
faydalanma gereksiz(Keyfi)kullanımı icap ettirmez.İsraf ve
savurganlık Allah tarafından yasaklanmıştır. ‘Ey Ademoğulları!
Her mescitde ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin
için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez..’’ 149
Bu Kur’an ayetindeki yemek ve içmek hayatı devam ettirmemiz
(için gerekli olan)kaynaklardan yararlanmaya işaret etmektedir.
Böyle bir yararlanma kontrolsüz değildir . Kendilerinden
istifadenin sürekli bir şekilde olması için hayatı meydana getiren
unsurlar korunmalıdır . Hatta daha da ötesi , bu koruma
diğerkam bir tarzda olmalıdır.Yani sadece insanları faydaları
gözetilerek gerçekleştirilmemelidir . Hz.Peygamber (SAV) şöyle
buyurmuştur. ’’ Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için , yarın
ölecekmiş gibi ahiret için çalış.’’ 150
149 7/ Araf Suresi: 31.
150 / Ahmet İbnü’l-Hüseyin el-Beyhaki, Sünenü’l- Beyhaki el-Kübra, (Haydarabat,Hindistan:tz.),III,19.
Böylece Müslüman , dünya nimetlerinden yararlanırken
sınırsız ve sorumsuz bir tüketim anlayışıyla hareket edemez
. Aksine o, bütün hareketlerini ve tüketim biçimlerini
İslam’ın iktisat ilkesine dayandırmak zorundadır. Dünyadaki
kaynakların sınırlı olduğunun her gün daha iyi
anlaşıldığı;sürdürlebilir kalkınma ve ekonomi modellerinin
tartışıldığı bir ortamda, Kur’an’ın şu emirleri dikkat çekicidir:
‘’Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver,
fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların
kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük
etmiştir. ‘’ 151
‘’Onlar (Rahman’ın gerçek kulları), harcadıklarında ne
israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi
arası dengeli bir harcamadır.’’ 152
151 17 /İsra Suresi :26-27.
152 25/ Furkan :67.
Günlük yeme-içmelerde ,israf ve savurganlıktan kaçınma
alışkanlığını kazandırmak için Kur’an şöyle emreder:
‘’ Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.’’ 153
Tutumlu olma ve elindekileri saçıp savurmadan kullanma Allah’ın
sevgisinin ölçüsü olduğu sık sık vurgulanmaktadır.
Bu nedenle çevre açısından çok önemli olan bilinçli tüketici olmak,
kullandığımız her şeyi belli bir ölçüyle saçıp-savurmadan kullanmak
çok önemlidir.
Ancak ,günümüzde bazı Müslümanların maddeci fikirlerin etkisiyle
veya büyüsüyle kendi gelenek ve dünya görüşüne zıt olarak çevreyi ,
ekolojik dengeleri bozan proje ve teknolojilere sahip çıktıkları ve
hatta bu tür projelerde yer aldıkları görülmektedir . İddialarını da
Kur’an’daki ‘’Teshir’’ kavramıyla, yani insanın yeryüzünde Allah’ın
halifesi ve her şeyin de onun emrine verildiği iddiasına
dayandırmaktadırlar.
Ancak bu kavramları Kur’an’ın ve İslam’ın temel öğretileri
çerçevesinden değil de, parçacı ve eklektik bir şekilde
temellendirdikleri görülmektedir.
İslam Dünya Görüşü, Allah’ın yarattığı ve kendi varlığının ayetleri
olarak bildirdiği ekolojik dengeleri ,tabiattaki nizam , intizam ve
düzeni yok eden , bozan tahrip eden bir halifelik anlayışını
onaylamaz .Zira Halife demek , vekil demektir . Bunun anlamı ise,
insanın Allah’ın yeryüzünde sorumlu tutuğu ,yeryüzünün
sorumluluk ve korunmasını ona bıraktığı tek varlıktır . Bu vekil ,
bu alemi belli bir düzen , denge ve ahenkle yaratan Zat’ın
emanetine ihanet edemez. Bu düzeni ve ahengi bozduğu ve
tahrip ettiği anda artık o kötü bir vekil olarak anılacaktır.
İslam Çevre Ahlakının Uygulanması :
1-Temizlik
İslam dini, temizliği imanın şartlarından sayar. Böylece iman
etmeyle temiz olma arasında doğrudan bir ilişki kurar . Bundan
dolayı temizlik bütün tarih boyunca Müslümanların en çarpıcı
özelliği olmuştur.
İslam Dünya Görüşü, Allah’ın yarattığı ve kendi varlığının ayetleri
olarak bildirdiği ekolojik dengeleri ,tabiattaki nizam , intizam ve
düzeni yok eden , bozan tahrip eden bir halifelik anlayışını
onaylamaz .Zira Halife demek , vekil demektir . Bunun anlamı ise,
insanın Allah’ın yeryüzünde sorumlu tutuğu ,yeryüzünün
sorumluluk ve korunmasını ona bıraktığı tek varlıktır . Bu vekil ,
bu alemi belli bir düzen , denge ve ahenkle yaratan Zat’ın
emanetine ihanet edemez. Bu düzeni ve ahengi bozduğu ve
tahrip ettiği anda artık o kötü bir vekil olarak anılacaktır.
İslam Çevre Ahlakının Uygulanması :
1-Temizlik
İslam dini, temizliği imanın şartlarından sayar. Böylece iman
etmeyle temiz olma arasında doğrudan bir ilişki kurar.Bundan
dolayı temizlik bütün tarih boyunca Müslümanların en çarpıcı
özelliği olmuştur.
Bunun nedeni ise İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve
Sünnet’in temizliğe çok önem vermesi ve temizliği İslam’ın
temel prensiplerinden saymasındandır. Hz.Peygamber’in
(SAV) bir hadis-i şerifi şöyledir.’’ Temizlik İmanın yarısıdır.’’ 153
İslam’ın daha ilk günlerinde Hz.Peygamber’in Allah’tan aldığı
ilk ayetlerde şöyle buyurulmaktadır.’’ Ey örtünüp bürünen
(Peygamber!) Kalk da uyar. Rabbini yücelt.
Nefsini arındır. Şirkten uzak dur. İyiliği, daha fazlasını
bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma. Rabbinin
rızasına ermek için sabret. ’’ 154 23 yıllık risalet döneminde de
temizlikle ilgili çeşitli ayetler nazil olmuş ve temizlik Allah
sevgisinin bir ölçüsü olarak kabul edilmiştir. 155 İslam’ın temeli,
dinin direği ve Müminin mi’racı olan namazın temel şartı
temizlikle başlamaktır. Üstelik namaz kılınacak mekanın ve
giyilen elbisenin de temiz olması gerekmektedir. Ayrıca
temizlik, Allah sevgisinin ölçüsü olduğu gibi, ibadetlerin de
şartıdır. Böylece İslam dinin kişinin hem maddi ve hem de
manevi temizliğini hedeflediği görülmektedir.
153 Müslim,Taharet:1.
154 74/ Müdessir Suresi :1-6.
155 2/ Bakara Suresi : 222; 9/ Tevbe Suresi : 108.
2-Temiz Havaya Verilen Önem :
Allah, yeryüzünün huzur ve sükunun insan eliyle bozulacağını, bunun
acısını ise yine insanın bizzat kendisinin tadacağını Kur’an‘da
Bizlere bildirmektedir. ‘’ İnsanların kendi işledikleri (kötülükler)
sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için
Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara
tattıracaktır.’’ 156
Kur’an dünyadaki ekolojik dengeyi ısrarla vurgulayarak ve bunu
Allah’ın ilim , irade ve kudretinin bir eseri olduğunu açıklayarak,
bizlerden bu dengeyi korumamızı istemektedir. Kur’an-ı kerim ,
rüzgarların, yer ile gök arasında ilahi emre hazır bekleyen bulutların
evirilip çevrilmesinde , bir taraftan diğer bir tarafa esmesi ve bir
halden diğer bir hale değiştirilip döndürülmesinde düşünen bir
topluluk için Allah’ın varlığına ve birliğine deliller olduğuna işaret
etmekle ,gezegenimiz olan dünyada sağlıklı yaşamamızı sağlayan
etkenlerden birinin de rüzgar olduğunu açıkça bildirilmektedir. 157
Bunun gibi konuya dikkatimizi çeken daha birçok ayetler vardır.
Ayrıca bazı ayetlerde hava,gaz ve zehirli dumanlar ile rüzgara
dikkatimiz çekilmiş ve bunlardan ibret ve dersler çıkarmamız
istenmiştir.
158
156 30/Rum suresi:41..
157 41/ffussilet suresi :16, 54 / Kamer Suresi 19 . 69 // Hakka Suresi :6
158 44/Duhan suresi :10-11; 55 / Rahman Suresi :35, 30/ Rum Suresi :46-48, 25 / Furkan Suresi ;48, 7/ A’raf suresi 57..
3- Suların Temizliği ve Korunması :
Allah dikkatlerimizi öncelikle suya çekmiş ve suyun
hayatın temeli ve esası olduğunu belirtmiştir.
‘’ İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları
ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana
getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? ’’159
Allah’ın Kullarına bahşettiği nimetlerin başında gelen suyun
israfına sebep olan her türlü davranıştan kaçınmak her
müslüman’ın en önemli görevlerinden birisidir. Zira Allah,
yukarıda zikredilen ayet-i kerimede ‘’canlı olan her şeyi
sudan yarattık ,meydana çıkardık derken, çok ilginç ve
anlamlı bir şekilde suyun hayat için , yaşama için temel şart
olduğunu belirtmiştir.
159 21 / Enbiya Suresi : 30..
4- Ağaç ve Orman Sevgisi :
Gerek Kur’an ve gerekse Hz.Peygamber’in (SAV) hadis-i
şeriflerinde ve uygulamalarında konuya büyük önem
verildiğini görmekteyiz . Bu, sadece çevre ve ormanın
korunması değil,belki bir bütün olarak bütün alemin
Allah’ın mahluku olması dolayısıyla korunması gerektiğiyle
ilgilidir.
"Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar,
bahçeler ve pınarlar veren Allah'a karşı gelmekten
sakının." 160
160 26/Şu’ ‘ara suresi :132-134
(Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri
küme küme dizili muz ağaçları altında,
yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su
başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan
çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek
döşekler üzerindedirler. 161
Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler
çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun
bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık. 162
 161 56/Vak’a Suresi 28-34.
 162 78 / Nebe Suresi : 14-16.
’’Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık. Sonra toprağı,
iyiden iyiye yardık! Böylece sizin ve hayvanlarınızın
yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler,
hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya
çıkardık. ‘’163
Görüldüğü gibi bu ayetler ilahi dengeyi vurgulamakta , tüm
bunlardan ibret almamız istenmektedir . Kur’an’ın konuyla ilgili
olarak oluşturduğu bu bakış açısı ve çerçeve , müslümanlara
buna uygun davranış kalıpları ve üretim-tüketim biçimleri
geliştirmeleri sorumluluğunu yüklemektedir. Hz.peygamber’in
(SAV)konuya daha geniş perspektiften bakarak , çağlar ötesine
ışık tutacak uygulamalar başlattığını görmekteyiz.
Buna en güzel örnek Medine yakınlarında bizzat kurduğu
ormandır. Daha sonraları el-Gabe (Orman) olarak anılan bu
alana , Resulullahın ormanlara verdiği önemin en bariz ve açık
örneği olarak önümüzde durmaktadır.
163 80/ Abese :25-32.
5-Hayvanlara Şefkat :
Atalarımızın Hayvanlara önem vermesinin temeline
bakıldığında, onların hayvanları sevmesi , koruması ve onların
için vakıflar kurmasının temelinde İslam Dünya Görüşünün
bulunduğu görülür. Varlığın birliğini (Tevhid)vurgulayan İslami
anlayış, bu alemdeki her şey (canlı-cansız)kendi lisanlarıyla
Allah’ı tesbih etmektedir.
‘’Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah'ı tespih
ederler. Her şey O'nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların
tespihlerini anlamazsınız. O, halîm'dir (hemen cezalandırmaz,
mühlet verir), çok bağışlayandır.’’ 164
‘’Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, mukaddes,
mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ı tespih
eder.’’165
164 17/ İsra Suresi : 44.
165 62/ Cuma Suresi 1.
Bu Hakikatı ifade eden daha birçok ayetler bulunmaktadır.Sevgi ve
aşkla dopdolu olan Mevlana,Yunus Emre Hacı Bektaş-ı Velive
benzeri büyük şahsiyetler Kur’an’dan aldıkları bu bakış açısını ve
anlayışı kendi hayatlarında çok güzel yansıtmışlardır.
Kur’an’a şöyle baktığımızda,eko sistemin önemli üyeleri olan
hayvanlara verilen önem hemen fark edilir. Kur’an’ın bazı surelerinin
çeşitli hayvan adlarını taşıdığı görülmektedir: Bakara(İnek)
suresi,Nahl (arı) suresi, Ankebut(örümcek) suresi, Neml (karınca)
suresi.Ayrıca,Kur’an’ın çeşitli yerlerinde çeşitli hayvanlardan
bahsedilmektedir.
Kur’an’ın hayvanlarla ilgili dikkat çekici bir ifadesi de, hayvanların da
‘’Ümmet’’ olduklarının ifade edilmesidir.
‘’Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her
tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitapta
hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna
toplanıp getirilecekler.’’ 166
166 6/En’am Suresi :38.
Türklerin Hayvan haklarına ne kadar saygılı olduklarını,
onların beslenme ve korunmalarına ne kadar önem
verdiklerini gösteren en önemli hususlardan birisi de,
hayvanlar için kurdukları özel vakıflardır. 167
Hayvanlar için kurulmuş vakıflar iki kısımdır. Birincisi, geçici
vakıflardır.En yaygın olan hayvan vakıfları bu türden
olanlardır. Ünlü Fransız yazar Montaigne bile bu hususa
işaret etmeden edememiştir..’’Türklerin hayvanlar için bile
Vakıf ve hastaneleri vardır.’’ 168 Ecdadımızın hayvanlara
karşı gösterdiği bu şefkat ve merhametin yabancı
seyahların dikkatini çektiğini ve bazen de bu durumu
anlamada zorlandıkları görülmektedir.
167 / Ricaut:Histoire del’Etat Present de l’Empire Ottomann,Fransızca çeviri Briot,
paris,1670,s.301;Danişmend a.g.e.
168 /Montaigne :Essais.CII.206;Danişmend,a.g.e
Bunun daha iyi anlaşılabilmesi için vakıfların genelde
ilgilendiği alanları hatırlamakta faydalı olacaktır. İslam
Dünyasının hemen her yerinde karşımıza çıkan vakıfların
elini uzatmadığı bir alan yok gibidir.Dünyanın her
bölgesinde ve her zaman görülebilen yoksulların elem ve
ıstıraplarını gidermek,yollar,köprüler,çeşmeler,su bentleri
,okul,cami,hamam v.s. Gibi daha nice hizmetleri yerine
getiren bu kurumların pek çok çeşidi bulunmaktadır.
Vakıflarla ilgili bölümü konuyla ilgili tarihi bir belgeyi
zikretmek yerinde olacaktır. Fatih Sultan Mehmed’in Çevre
ve çevre sağlığı ile ilgili ünlü vasiyetnamesi, Gevher Nesibe
Eğitim Enstitüsü’nde bulunmaktadır.
167 / Ricaut:Histoire del’Etat Present de l’Empire Ottomann,Fransızca çeviri Briot,
paris,1670,s.301;Danişmend a.g.e.
168 /Montaigne :Essais.CII.206;Danişmend,a.g.e
Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmet,bizzatihi
alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun aldığım
İstanbul’un Taşlık Mevkiinde kain ve malulu’l hudut olan 136
bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih
eylerim. Şöyle ki :
Bu gayr-i menkulatımdan elde olunacak nemalarla istanbul’un
her sokağına ikişer kişi tayin eyledim.
Bunlar ki, ellerindeki bir kap içersin de kireç tozu ve kömür
külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları
gezerler .Bu sokaklara tükürenlerin , tükürükleri üzerine bu
tozu dökeler ki,yevmiye20’şer akçe alsunlar,ayrıca 10 cerrah,
10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim.
Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar bilaistisna
her kapuya vuralar ve o evde hasta olup olmadığın soralar; var
ise şifası, yada mümkün ise şıfayap olalar.Değilse
kendilerinden hiçbir karşılık beklemksizin Darülacezeye
kaldırılarak orada salah bulduralalar.
Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki
olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100
silah, ehli erbaba verile . Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin
yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara
çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız
bırakmayalar.
Ayrıca, külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede
şehit ve şühedanın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası
yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya
bizzatihi kendileru gelmeyüp yemeklerin güneşin bir
karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içersinde
evlerine götürüle.
İslam Dünya görüşünün özünü, bütün kainatın Allah tarafından
yaratıldığı gerçeği oluşturur.
İslam , bizlere Allah tarafından yaratıldığımızı ve hesap vermek için
tekrar ona döneceğimizi öğretir. Bütün yaptıklarımızdan, yani iyi
yaptıklarımızdan da kötü yaptıklarımızdan da sorumlu
olduğumuzdur.
İslam’ın öz ve temelini ifade eden kavram Tevhid,yani Allah’ın
birliği kavramıdır. Bu nedenle Allah’ın yeryüzündeki halife ve
emanetçileri mahlukatın birliğini,dünyanın bütünlüğünü , flora ve
faunayı,yaban hayatını ve doğal çevreyi korumada birinci
dereceden sorunludur. Tevhid, emanet ve sorumluluk kavramları
Müslümanın bireysel takva ve ibadetleriyle sınırlandırılmamalıdır.
Bilakis hayatlarının bütün safhalarını kuşatmalıdır.
Bu değerler bize,çevre açısından doğru soruları sorma,muhtemel
çözümlerin en iyisini bulma,istediklerimizin çevre açısından kar ve
zararını tam olarak ölçme, Allah’ın bizlere ihsan ettiği ahlak sistemi
çerçevesinde diğer mahlukatın haklarına tecavüz etmeden neler
yapabileceğimizi görmemizi sağlar.
UMARIM,UFKUNUZDA BİR PENCERE AÇABİLMİŞİMDİR.
Download