tc gazi üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü felsefe ve din bilimleri

advertisement
T.C.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANA BİLİM DALI
İSLAM FELSEFESİ TARİHİ BİLİM DALI
ALPARSLAN AÇIKGENÇ’TE VARLIK, BİLGİ, DEĞER İLİKİSİ
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Hazırlayan
Meryem ARI
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Süleyman Hayri BOLAY
Ankara–2008
T.C.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANA BİLİM DALI
İSLAM FELSEFESİ TARİHİ BİLİM DALI
ALPARSLAN AÇIKGENÇ’TE VARLIK, BİLGİ, DEĞER İLİKİSİ
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Hazırlayan
Meryem ARI
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Süleyman Hayri BOLAY
Ankara–2008
ONAY
Meryem ARI tarafından hazırlanan “Alparslan Açıkgenç’te Varlık,
Bilgi, Değer İlişkisi” başlıklı bu çalışma 25. 04. 2008 tarihinde yapılan
savunma sınavı sonucunda oybirliği ile başarılı bulunarak jürimiz tarafından
Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim / İslam Felsefesi Tarihi Bilim Dalında
Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.
İmza
……………………….
Başkan
Prof. Dr. Süleyman Hayri BOLAY
İmza
………………………
Doç. Dr. Mevlüt UYANIK
İmza
……………………
Yar. Doç. Dr. aban HAKLI
ÖNSÖZ
Varlık, bilgi ve değer konuları felsefî disiplinler olan ontoloji,
epistemoloji ve aksiyolojinin en temel konularıdır. Düşünce tarihinde ortaya
çıkan her felsefi sistem varlık, bilgi ve değer kavramları üzerine kurulur ve bu
çerçevede bir dünya görüşü ortaya koyar. Sistem sahibi her filozofun kendine
ait mutlaka varlık ve bilgi sistemi mevcuttur. Bilgi ve bilgiye dair konular,
özellikle bilginin oluşumu, kaynağı, sınırı, değeri ve doğruluğu meseleleri her
dönem canlılığını koruyan önemli konulardır. Her filozof sahip olduğu bakış
açısı ile bir bilgi tanımı yapmış ve bilgi anlayışı ortaya koymuştur.
Varlık ve bilgi kuramı olmadan felsefi bir sistem kurmanın imkânsız
oluşu üzerinde duran Alparslan Açıkgenç, varlık, bilgi ve değer ilişkisi
bağlamında bir “medeniyet projesi” sunmaya çalışmaktadır.
Açıkgenç’in
çalışmalarının günümüz İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahip olduğunu
düşünüyoruz. u anda İslâm düşüncesinde yaşanan sorunların kaynağını
bilgi ve bilim anlayışında gören Açıkgenç, bu sorunların nasıl aşılacağı
yönünde çalışmalar yapmaktadır. Onu, bu anlamda önemli kılan ise, ortaya
koyduğu sorunları bütüncül bir perspektifte ve yeni kavramlar çerçevesinde
çözme yoluna gitmesidir.
Bilgiyi insan ve toplum düzleminde ele alan Açıkgenç,
toplumun
açmazları veya sorunlarının temelinde bilgi meselesinin olduğunu düşünür.
İnsanların zihinlerindeki birçok problemin kaynağını, sistemli ve kendi
değerlerini önceleyen bir bilgi kuramının olmayışı olarak gören Açıkgenç,
zihinsel
ve
toplumsal
problemlerin
ancak
tutarlılıkla
savunabilecek,
toplumların kendi değerleri çerçevesinde oluşturulmuş bir varlık ve bilgi
anlayışı ile aşabileceğini belirtmektedir.
Biz de tezimizde, Açıkgenç’in düşüncelerinden hareketle varlık, bilgi ve
değer ilişkisinden doğan dünya görüşünün insan ve toplum hayatına nasıl
yansıdığı üzerinde durarak, bu kavramların medeniyetlerin şekillenmesindeki
önemini göstermeyi amaçlamaktayız. Ayrıca Batı’da geliştirilen “bilgi”
anlayışının, bilginin alanını sadece duyu ve deneye hapsetmesinin yol açtığı
ii
sıkıntılardan doğan, insanların zihinlerindeki gerginlik ve parçalanmışlığı,
bilgiyi bir bütünlük içinde alan Açıkgenç’in yaklaşımları ile aşmayı
hedeflemekteyiz.
Tez konumuzun seçiminden, çalışmamazın tamamlanmasına kadar
her aşamada
yardımlarını esirgemeyen danışman Hocam Prof. Dr.
Süleyman Hayri BOLAY’a, karşılaştığım güçlükleri aşmam konusunda büyük
desteğini gördüğüm, görüşlerini müteâla etme fırsatı bulduğum değerli
Hocam Prof. Dr. Alparslan AÇIKGENÇ’ e, eksikliklerin giderilmesi noktasında
yapıcı eleştirileriyle teze katkı sağlayan Doç. Dr. Mevlüt UYANIK ve Yrd. Doç.
aban HAKLI Hocalarıma sonsuz
teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca tez
sürecimin başından sonuna kadar her konuda destek ve yardımlarını daima
yanımda hissettiğim, varlıklarıyla güç bulduğum ailem ve arkadaşlarıma da
teşekkürü bir borç bilirim.
Meryem ARI
Ankara -2008
iii
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ ........................................................................................................... İ
İÇİNDEKİLER ............................................................................................... İİİ
KISALTMALAR ............................................................................................. Vİ
GİRİ ..............................................................................................................1
BİRİNCİ BÖLÜM
VARLIK
1.1. ANA HATLARIYLA MOLLA SADRA’NIN VARLIK ÖĞRETİSİ ........... 9
1.1.1. Molla Sadra’nın Varlık Öğretisinin Temel Unsurları...................12
1.1.1.1. Hakîkatu’l-Vücûd................................................................12
1.1.1.2. Teşkîk’ül Vücûd ................................................................13
1.1.1.3. Cevherî Hareket.................................................................15
1.1.2. Alparslan Açıkgenç’in Sadra’ya Katkısı .....................................17
1.1.3. Alparslan Açıkgenç’in Sadra’ya Yönelik Eleştirileri....................20
1.2. İSLAM FELSEFESİNDE VACİBÜ’L VÜCUD KAVRAMI ...................21
1.3. ALPARSLAN AÇIKGENÇ’İN VARLIK ANLAYII .............................24
1.3.1. Kuran’da Allah’ın Varlığı Ve Açıkgenç’in Değerlendirmesi ........26
1.3.2. Kur’an’da Varlığın Boyutları.......................................................30
1.3.3. Alparslan Açıkgenç’in Varlık Anlayışında Gayb ve ehadet
Ayrımının Yeri ve Önemi ......................................................................34
İKİNCİ BÖLÜM
BİLGİ
2.1. BİLGİNİN TANIMI ...............................................................................38
2.2. BİLGİNİN SINIFLANDIRILMASI .........................................................40
2.2.1. Yaşantısal Bilgi ..........................................................................42
2.2.2. Bilimsel Bilgi ...............................................................................42
2. 3. BİLGİNİN KAYNAĞI ..........................................................................43
2.3.1. Algı Yetisi ...................................................................................43
iv
2.3.1.1. Duyusal Algı.......................................................................43
2.3.1.2. Bilinç ..................................................................................45
2.3.1.3. Duygusal Algı.....................................................................46
2.3.2. Zihin ..........................................................................................50
2.3.2.1. Akıl.....................................................................................51
2.3.2.2. Sezgi..................................................................................52
2.4. BİLGİNİN SINIRI ................................................................................54
2.5. HAKİKAT VEYA BİLGİNİN DOĞRULUĞU PROBLEMLERİ...............56
2.5.1. Doğru Bilginin İmkânsızlığı.........................................................56
2.5.2. Doğru Bilginin İmkânı .................................................................58
2.5.2.1. Doğruluk ve Hakikat Kavramları ........................................58
2.5.3. Açıkgenç’te Doğruluk ve Hakikat Problemi ................................59
2.5.3.1. Olgusal Hakikat..................................................................60
2.5.3.2. Aşkın Hakikat.....................................................................61
2.5.3.3. Pragmatik veya Günlük Hakikatler.....................................64
2.6. BİLGİDE ÖZNELLİK VE NESNELLİK SORUNU ................................66
2.6.1. Nesnellik ....................................................................................66
2.6.2. Öznellik ......................................................................................66
2.6.3. Kaynakları Açısından Öznel ve Nesnel Bilgi ..............................68
2.6.4. Öznel ve Nesnel Bilginin Doğruluğu...........................................68
2.7. BİLİM ANLAYII .................................................................................69
2.7.1. Bilim Nedir?................................................................................70
2.7.2. Bilimde Yöntemin Önemi............................................................72
2.7.3. Kuram Nedir? .............................................................................72
2.7.4. Bilim Epistemolojisi ....................................................................73
2.7.4.1. Dar Bilimsel Kavramlar Yumağı (Alansal Çerçeve)............74
2.7.4.2. Bilimsel Kavramlar Yumağı (Kavramsal Çerçeve) .............75
2.7.4.3. Dünya Görüşü (Bakış Açısı) ..............................................75
2.8. BİLİM VE KUR’AN..............................................................................80
v
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DEĞER
3.1 DEĞER NEDİR? .................................................................................85
3.1.1. Değer ve Kültür İlişkisi................................................................88
3. 2. BİLGİ VE DEĞER İLİKİSİ................................................................90
3.2.1. Değer Hükümlerinde Öznellik ve Nesnellik ................................91
3. 3. BİLİMSEL BİLGİ VE DEĞERİ............................................................93
3. 4. DİNİ BİLGİ VE DEĞERİ...................................................................104
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
VARLIK, BİLGİ VE DEĞERİN TOPLUMSAL TEZAHÜRÜ: MEDENİYET
4.1 MEDENİYET .....................................................................................112
4.1.1. Medeniyet ve Kültür İlişkisi.......................................................114
4.1.2. Etkinlikleri Açısından Medeniyetler...........................................116
4.1.3. Medeniyetlerde Bilimsel Süreç.................................................118
4.1.4. İslam Medeniyetinde Bilimsel Süreç........................................120
4.2. İSLAM DÜNYA GÖRÜÜ ................................................................121
4.2.1.Mutlak Âlemin Dünya Görüşünün ekillenmesindeki Rolü........122
4.2.2.Aşkın Âlemin Dünya Görüşünün ekillenmesindeki Rolü .........123
4.2.3. Olgusal Âlemin Dünya Görüşünün ekillenmesindeki Rolü .....125
4.3. İSLÂM DÜNYA GÖRÜÜ VE MEDENİYETİ....................................125
SONUÇ.......................................................................................................129
KAYNAKÇA ................................................................................................134
EK: ..............................................................................................................144
ALPARSLAN AÇIKGENÇ’İN HAYATI.........................................................144
ÖZET ..........................................................................................................149
ABSTRACT.................................................................................................151
vi
KISALTMALAR
a.g.e: Adı Geçen Eser
a.g.m: Adı Geçen Makale
Ank. : Ankara
Ans. : Ansiklopedisi
bkz.: Bakınız
bs. : Basım
C. : Cilt
çev. : Çeviren
der. : Derleyen
ed.: Editör
Haz. : Hazırlayan
İ.A. : İslâm Ansiklopedisi
İSAM: İslâmi Araştırmalar Merkezi
İst.: İstanbul
İSTAC: (Malezya) İslâm Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü
kitb. :Kitabevi
md.: Maddesi
MEB: Milli Eğitim Bakanlığı
s. : Sayfa
S. :Sayı
T.K.K. : Türk Tarih Kurumu
t.y. : Tarih Yok
TDV: Türkiye Diyanet Vakfı
v.d. :Ve Diğerleri
y.y.: Yayım Yeri Yok
Yay. : Yayınları
GİRİ
Açıkgenç, günümüzde islam toplumunda görülen sorunların en
temelde “varlık” ve “bilgi” anlayışından kaynaklandığını ileri sürmektedir.
Özellikle son dönemde İslâm Dünyasında yaşanan fikri buhran ve zihinsel
sorunların bilgi anlayışı ile yakından ilgili olduğu, bunun içinde bu konulara
yeni bir yaklaşım getirilmesi gerektiği düşüncesinden yola çıkarak Açıkgenç,
bir bilgi felsefesi geliştirmeye çalışmaktadır.
İnsanların zihinsel ve yaşantısal sorunlarının ancak varlık, bilgi ve
değer ilişkisinin sağlıklı bir şekilde kurulması ile giderileceğini belirten
Açıkgenç, felsefî sistemlerin en temel öğesi olan bu kavramların insanların
düşün ve yaşam tarzını nasıl belirlediğini ortaya koymaya çalışmaktadır.
Sorunu bu şekilde tespit ettikten sonra O, çözüme yine bu terimler üzerinden
gitmektedir. Bu nedenle çalışmamıza geçmeden önce onun bu kavramları
nasıl ele aldığı üzerinde durmak istiyoruz.
Felsefeyi temelde anlayış geliştiren bir bilim olarak gören Açıkgenç,
felsefî bilimlerin değer yargıları içerdiğini, bu nedenle, her toplumun felsefî
yöntemleri kullanarak kendi değerleri ve dünya görüşleri çerçevesinde varlık
ve bilgi anlayışlarını oluşturmaları gerektiğini ifade eder. O, bu düşünceden
hareketle İslâmi çerçevede, Kur’an’ı esas alarak bir sistem ortaya koymaya
çalışır. Ona göre, Kur’an bir felsefe veya bilim kitabı olmamakla birlikte, bir
anlayış geliştirmek için gerekli ilkeleri ihtiva etmektedir.1 Bu sebeple
Açıkgenç, varlık, bilgi ve değer kavramlarını Kur’an’ın kullandığı terminolojiyi
dikkate alarak felsefî bir tutumla ele almaktadır.
Açıkgenç’in varlık ve bilgi felsefesi gayb ve şehadet ayrımına
dayanmaktadır. Kur’an insan bilgisine konu olan iki alandan bahseder. Bu
alanları ontolojik bir terimle nitelendiren Kur’an, duyusal alana “şehâdet
âlemi”, duygusal alana ise “gayb âlemi” demektedir. ehadet âlemi bu tecrübî
bilgiye işaret etmektedir. Burada konular deney ve gözleme tâbi tutulabilecek
1
Alparslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, 2. bs., İst, İnsan Yay., 2002, s. 121.
2
türdendir. Bu alanın bilgisine “tecrübî bilgi” denilebilir. İkincisi ise, deney ve
gözlemi aşan konulardır. Bu bilgilere ise aşkın bilgi diyebiliriz. Gayba dair
konular da bu şekilde olduğu için “aşkın bilgi” olarak nitelendirilebilir.2
Açıkgenç,
burada
da
görüldüğü
gibi
epistemolojik
ve
ontolojik
temellendirmelerini Kur’anî kavramları kullanarak, islam felsefesinde geniş
yer tutan ve derin tartışmalara yol açan klasik terminolojiyi dışarıda bırakarak
yapmaktadır.
Varlık konusunda Molla Sadrâ’nın anlayışına kendini yakın hissettiğini
belirten Açıkgenç, varlık konusunu terimlere boğmadan ele almış, özellikle
Allah’ın varlığı için ileri sürülen aklî delilleri yetersiz bulmuş ve Allah’ın varlığı
meselesini Kur’an merkezli ortaya koymuştur. Çünkü Kur’an’da Allah’ın
varlığı, insanın evrene ilişkin gözlem ve akıl yürütmelerde bulunulacak bir
biçimde işlenmiştir. Hatta teolojik ve kozmolojik kanıtlarla Allah’ın varlığına
ilişkin bilgiye ulaşılabileceği Kur’ân’ın ana temalarından biridir. Allah’ın
varlığının insan tabiatına ilişkin fıtrî bir olgu olduğu, insanın fıtratını koruduğu
sürece Onun varlığının kişi için açık ( bedihi ) bir hale geleceği3 yine Kur’ân
tarafından vurgulanan bir husustur.
Bilgi konusu ise tezimizin ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Bir bilgi
felsefesi orta koymaya çalışan Açıkgenç, bilgi felsefesinin insan ve toplum
hayatındaki rolünü, dünya görüşü açısından incelemektedir. Bilgi kuramının
nasıl bir dünya görüşünü varsaydığı ve aynı zamanda nasıl bir dünya
görüşüne insanları ulaştırdığı üzerinde bilhassa duran Açıkgenç, bilginin
sadece bilgi olarak kalamayacağını, bilginin önce insana ondan da toplum
hayatına yansıdığını belirtir.4
19. yüzyılda Batı dünyasının ilim ve teknik alanlarında kaydettiği büyük
ilerlemeler, Batının hemen hemen tüm dünyayı siyasi ve iktisadi bakımdan
hâkimiyet altına almaya başlamasına yol açmış ve bu süreç toplumların
dünyaya bakışını değiştirmiştir. Özellikle fizikî ilimlerde görülen hızlı
2
Açıkgenç, “İslami Bilim ve Felsefe Anlayışı” , İslami Araştırmalar, C. 4, S. 3, 1990, s.183.
Mehmet Sait Reçber, Tanrı’yı Bilmenin İmkânı ve Mahiyeti, .,Ank, Kitâbiyât Yay., 2004, s.37.
4
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s.9.
3
3
gelişmelerle bugünkü dünyanın maddî ve manevi temellerini oluşturma
yoluna gidilmiştir. Yine astronomi ve biyoloji alanlarındaki bilimsel olarak
ulaşılan sonuçlar toplumlar üzerinde oldukça etkili olmuştur. Darwin,
Lamarck, Newton, Maxwell ve Faraday gibi bilim adamlarının biyolojik ve
fiziksel teorilerinin pratik hayata yansıyan sonuçları ile insanlar bilim ve
tekniğin kendilerine mutluluk getireceğine inanmışlardır. Özellikle Newton
fiziği ile ilim adamları ve filozofların bir çoğu mekânik bir âlem içinde
materyalist bir dünya görüşüne sahip oldular. Bu düşünceye sahip olanlara
göre bilim her şeyin temelinde maddenin bulunduğunu ve her şeyin mekânik
bir yasaya tâbi olduğunu iddia ederek, bilime her şeyi çözebilecek bir güç
atfettiler.
Bu
fikirler
ise
materyalist,
pozitivist
dünya
görüşünün
yaygınlaşmasına yol açtı.5
Pozitivist-mekanist bilgi ve bilim anlayışının temeli, Bacon, Descartes,
Newton tarafından atılmıştır. Bacon, akli araştırmaların amacının dünya
hakkındaki gerçekliğin nesnel bir şekilde ortaya konabileceğini söylerken,
Descartes ise gerçeği iki farklı türe dönüştürerek, değerden bağımsız bir bilim
anlayışını hâkim kılmıştır. Newton’da bu anlayış için gerekli aletleri temin
etmiştir. Böylece insanlarda mekanik bir dünya görüşü oluşmuştur.6
İnsanın sadece maddi yönüne hitap eden, ilahî olan her türlü öğeden
soyutlanmış bu pozitivist bilgi anlayışı ile bilgi tanımlarında din ve din dışı
şeklinde bir ayrıma gidilerek, vahyi bilgi devre dışı bırakılmıştır. Bu bilgi
anlayışının etkisinden İslam ülkeleri de uzak kalamamış, islamın ilk
dönemlerindeki bilgi ve bilim anlayışına uygun yaşayış biçimleri unutularak,
Batılı bilgi anlayışını benimseme ve ona uygun eylemlerde bulunma eğilimi
Müslüman toplumlarda kendini göstermiştir. Naklî ve aklî bilginin aynı
hakikatin farklı bilme şekli olarak telakki edildiği islâm bilgi anlayışının terk
edilmesi sonucu insanların hayata bakışlarında ve dünyayı anlamlandırma
biçimlerinde ciddi kırılmalar yaşanmıştır. Bilgiyi algılayışın doğurduğu bu
5
Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, 13.bs., İst., Ötüken Neşriyat, 2000, s.62.
Mevlüt, Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi, 2.bs., Ank, Ankara
Okulu Yay., 2001, s.139-140
6
4
farklılıklar, bilgi üzerine kurulan teorilere yansımıştır.7 Artık tabiat ve beşeri
bilimler vahyi bilgiyi dışarıda bırakan yöntem ve tekniklerle incelenmeye
başlanmıştır.
İslamî çizgiden uzaklaşılarak seküler bir yapıya sahip olan bu bilgi
anlayışı Müslüman düşünürlerin bu konuya yoğunlaşmasına yol açmıştır.
Müslümanların içine düştüğü fikrî çıkmazların sebebini bilgi anlayışındaki
köklü değişmelere bağlayan Müslüman felsefeci ve düşünürler, sorunların
bilgi ve bilim felsefesinin sistemli, tutarlı bir şekilde yeniden kurgulanması ile
aşılabileceği sonucuna ulaşmışlardır. S.Nakip el-Attas, S.Hüseyin Nasr gibi
düşünürler tarafından Batılı bilgi anlayışı ciddi bir biçimde tenkit edilerek bilgi
ve bilimin herkese nesnel doğrular sunmadığı, bu bilgi anlayışının yol açtığı
felaket ve yıkımlarla ispat edilmeye çalışılmıştır.
Aklı ve bilimi âdeta putlaştırarak, deney ve gözlemden başka bilimsel
bir yöntemi kabul etmeyen, dinî ve tinsel alana ait ne varsa hepsini dışarıda
bırakan, nesnelliği sürekli ön planda tutulan bu bilgi anlayışı yine Batılı
düşünürler tarafından da ciddi tenkitlere maruz kalmıştır. Örneğin Emile
Boutroux, bilim ve aklın her alanda yetkinliğe sahip olmadıklarını söyleyerek
onlara bir sınır çizmiştir. O böylece bilime ve akla yaptığı tenkitlerle aklın,
deneyin, bilimin ve tabiat kanunlarının putlaştırılmasına engel olmuştur. Aklın
dinde tatmin bulduğunu belirten Boutroux, huzur ve mutluluğu aklın ve
imanın, bilim ve dinin uyumlu ve karşılıklı destek ile yürümesi sonucu elde
edilebileceğini ifade etmiştir.8
Biz tezimizin kapsamı itibari ile bilgi anlayışındaki kırılmaların
müslümanlar üzerindeki etkisini ele aldık. Ancak pozitivist bilgi anlayışı
sadece islam toplumlarını değil tüm insanlığı bir çıkmaza sürüklemiştir.
Çünkü Batıda geliştirilen bu anlayış insan doğasına aykırıdır. Bu durum
birçok batılı düşünüründe gündemini meşgul etmiş, onlar tarafından da bu
bilgi anlayışının aksaklıkları, çelişkileri, çıkmazları ortaya konmuştur.
7
Uyanık, a.g.e., s.7.
Süleyman Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İst., MEB Yay., 1989, s.
263-264.
8
5
Siyasi, ekonomik ve askeri desteği de yanına alan Batı düşünce biçimi
kısa sürede dünya üzerindeki tüm toplumlar üzerinde şu veya bu şekilde etkili
olmuştur. Bazıları bilimin pratik sonuçları olan bilgilerin ve teknolojinin
arkasındaki zihniyeti görmezlikten gelerek, Batının hazır bilgilerinin ve
teknolojilerin alınmasında herhangi bir sakınca olmadığını düşünürken bazı
toplumlarda olanca gücüyle gelenekleri ve değerlerine tutunarak Batının
etkileri karşısında ayakta kalmaya çalışmışlardır.
Bu düşünce tarzı Türkiye’de özellikle Meşrutiyet Döneminde aydınlar
arasında kutuplaşmalara yol açmıştır. İlerlemeyi her şeyden evla gören aydın
zümrenin bir kısmı bilimin değer yüklü olmadığını söyleyerek, Türk
toplumunun ancak Batının bilim ve teknolojisini aldığı takdirde, içinde
bulunduğu durumdan kurtulacağını söylerken, diğer bir grup, bu yaklaşımın
tam karşısında yer almış, bu anlayışın ülke insanını içinden çıkılmaz sorun ve
açmaza sürükleyeceği üzerinde durmuşlardır.
Bilime kendi içinde bir değer atfetmeyen Meşrutiyet Devrinin Batıcı
aydınları bilimi, geleneğe ve dine karşı bir kuvvet olarak görmüş, onu dinî
inançların ve geleneklerin alternatifi olarak topluma sunmuşlardır. Onlara
göre yeni bir olgu olarak Batı’da geliştirilen bilim, ilerleme, zenginlik ve güç
kaynağı aynı zamanda da dinî dogma ve hurafelere karşı aklın bir zaferidir.
Nihayetinde yapılması gereken dinî inançlar ve geleneklerin bir kenara
bırakılması ve bu şekilde ilerlemenin önündeki engellerin kaldırılmasıdır.9
Türkiye’de, ilmin nasıl bir bilgisel temeli olduğu, onun oluşmasında
hangi felsefî anlayışın temel alındığı araştırılmadan ve bu bilgilerin bilim
epistemolojisi
ve
bilim
felsefesi
açısından
ciddi
değerlendirilmeleri
yapılmadan “Batının bilimi alınmalıdır” hükmü verilmiş olması sonucunda ise,
toplum hayatında köklü değişmeler ve çözülmeler meydana gelmiştir.
Batıda geliştirilen bilgi, doğduğu, geliştiği ortamsal şartlarından
koparılarak, nesnellik ve objektiflik iddiasıyla, yaşam tarzı, değerleri, kimliği,
9
Yılmaz Özakpınar, Kültür Değişmeleri ve Batılılaşma Meselesi, Ank., TDV Yay., 1999, s.49-50.
6
dini ne olursa olsun tüm dünya insanlığına kurtuluş ve ilerleme reçetesi
olarak sunulmuş ve kendilerini Batı karşısında geri kalmış hisseden çevreler
tarafından kabul de görmüştür. Bu bilgi ve teknoloji transferi ile kurtulma,
ilerleme, çağdaşlaşma ve son olarak küreselleşme propagandaları ile ciddi
ve hızlı değişmeler yaşanırken bu hareketin altında yatan sebepler ve bilimle
ulaşılmaya çalışılan egemenlik ilişkileri göz ardı edilmiş ve olup bitenler
insanlara her haliyle haklı gösterilmiştir.10
İşte bütün bu gelişmeler “bilgi” konusu üzerine dikkatleri çekmiştir.
Çünkü yaşanan süreç göstermiştir ki, aslında zannedilenin aksine tek bir
bilme tarzı olan Batı bilimi tüm insanlığa beklenen huzur ve güven ortamını
verememiş, insanların inanca olan ihtiyaçlarını tatmin edememiştir. Teknoloji
ve bilimin değerlerle ilgisi olmadığını bu nedenle de toplumların yaşam
biçimini değiştirmeyeceğini iddia eden çevrelerin yanıldığı tüm çıplaklığı ile
ortaya çıkmıştır.
İşte bu durum Açıkgenç ve onun gibi düşünenleri bilgi ve değer
konusuna yöneltmiştir. Biyoloji, fizik alanında geliştirilen bir teorinin bile
toplum ve insanların dünya görüşüne nasıl yön verdiğini ve bilgi anlayışındaki
kırılmaların insanların gündelik hayatına kadar her alanda nasıl etkili
olduğunu, tarihten ve sosyolojik verilerden destek alarak ortaya koymaya
çalıştık. Buraya kadar verdiğimiz bilgiler, Açıkgenç’in yaklaşımlarının özellikle
bugün için neden önemli olduğuna da bir cevaptır.
Biz de tezimizde, Açıkgenç’in düşüncelerini merkeze alarak varlık, bilgi
ve değer kavramlarının insanlar üzerindeki tezahürleri göstererek, felsefî ve
bilimsel teorilerin insan hayatında nasıl pratiğe dönüştüğü üzerinde durduk.
Bu üç kavramın medeniyet ortamındaki yansımalarına değinerek, bunların
bizi nasıl bir medeniyete ulaştırdığını ortaya koymaya çalıştık.
10
Korkut Tuna, Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, İst., Uçar Matbaacılık, 2005, s.156.
7
Tezimiz giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Girişte tezimizin
kavramsal çerçevesini vererek, Açıkgenç’in bu kavramları hangi bağlamda
ele aldığı üzerinde durduk.
Tezimizin birinci bölümünde Açıkgenç’in varlık anlayışını inceledik.
Konunun daha iyi anlaşılması için varlık konusundaki fikirlerini büyük ölçüde
benimsediğini ifade ettiğini söylediği Molla Sadrâ’nın varlığa dair görüşlerine
de bu bölümde yer verdik.
İkinci bölümde Açıkgenç’in bilgi anlayışını inceleyerek bilgi konusunun
en temel problemleri olan bilginin tanımı, kaynağı, yapısı, sınırı, doğruluğu,
öznelliği ve nesnelliği konularını işledikten sonra bilgi ve bilim, bilim ve Kur’an
ilişkisi üzerinde durduk.
Üçüncü bölümde de Açıkgenç’in değer anlayışını, değer nedir? Bilgi
ve değer arasında nasıl bir ilişki vardır? Bilimsel bilgi ve dini bilginin değeri
nedir? Soruları çerçevesinde ele aldık.
Dördüncü ve son bölümümüz olan medeniyet başlığı altında ise, daha
önce
kavramsal
çerçevesini
verdiğimiz
ve
felsefî
temellendirmesini
yaptığımız varlık, bilgi ve değerin toplum hayatındaki tezahürleri üzerinde
durarak, medeniyetlerin yapılandırılmasında bu kavramların nasıl bir merkezi
rol oynadığını göstermeye çalıştık. Açıkgenç’in sunmaya çalıştığı “medeniyet
projesi” nin yine bu kavramlar arasında kurulacak olan ilişkiden geçtiğini bu
bölümümüzde özellikle vurguladık.
Açıkgenç’in düşüncelerinin genel bir değerlendirmesi ile bizim tezimiz
boyunca ulaştığımız veriler ise sonuç bölümümüzde yer aldı.
BİRİNCİ BÖLÜM
VARLIK
Felsefe, varlık, bilgi ve değer üzerine rasyonel, eleştirel, tutarlı
düşünme diye tanımlanmaktadır. Genel anlamdaki bu tanımda bile varlık
konusu merkezi bir konumdadır, çünkü ilk dönemlerden itibaren filozoflar bu
konuyla ilgilenmişlerdir. Batı felsefesinde Parmenides ve Herakleitos’la
başlayan varlık tartışmaları, Platon, Aristo, Descartes, Spinoza, Kant,
Nietzsche gibi filozoflarla devam etmiştir. Bu filozofların varlık sistemleri
felsefe tarihinde dönüm noktası olmuş ve bazıları ciddi kırılmalara yol
açmıştır. Varlığa ilişkin tartışmaların, felsefe tarihinde genellikle metafizik
alanında yapılmasının nedeni, bazı filozofların metafiziğin konusu varlık
olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Bu anlamda varlık ilmi anlamındaki
metafiziğe, ontoloji veya genel metafizik denmiştir.1 Artık metafizik, ilk felsefe
olarak nitelendirilmiş ve felsefenin en önemli alanı olarak görülmüştür.
Aristo, Kindî, Fârâbî ve İbn Sina metafiziğin alanının varlık olduğu
noktasında hem fikirdirler.2 Tam bu noktada İslam düşünce tarihi açısından
Fârâbî, İbn Sina, Gazali, İbn Arabî’nin varlık öğretileri ile son dönemde Molla
Sadra’nın varlık görüşünün oldukça etkili olduğunu hatırlamak gerekir.
Araştırma konumuzu oluşturan Alparslan Açıkgenç, bu geleneği takip
ederek, felsefî birçok problemin ancak tutarlılıkla savunulabilecek bir varlık
anlayışı ile aşılabileceğini söylemektedir. Öncelikle “Var olan nedir?”
sorusuna sistemli ve ikna edici bir cevap verilemediği takdirde, bilgi ve değer
alanına dair birçok felsefî sorun halledilemeyecektir. Bu nedenle, yapılması
gereken; felsefecilerin daha derinden, yeni düşünce ve kavramlarla konuya
yaklaşmasıdır. Bu nokta çok önemli, zira daha önceki yüzyıllarda ortaya
1
2
Mehmet Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ank., TDV. Yay., 5. bs., 2003, s.145.
Bayraktar, a.g.e., s.145.
9
konan ontolojik sistemler ciddi eleştirilerle reddedilirken onların yerine henüz
sistemli ve tutarlılıkla savunulacak bir varlık teorisi geliştirilememiştir.3
Bu nedenle Açıkgenç, ilk çalışmalarını daha çok ontoloji üzerine
yapmış ve Molla Sadra’nın varlık kuramının büyük ölçüde etkisinde kalarak
sorunlara çözüm aramayı denemiştir. O kadar ki, varlığa dair problemlerini
Molla Sadra’nın yaklaşımları ile aştığını ve bazı hususlar hariç birçok konuda
Sadra’nın kendisini ikna ettiğini ifade etmektedir.4 Bu nedenle biz de genel
hatları ile önce Molla Sadra’nın varlık öğretisine yer vererek, Açıkgenç’in
düşüncelerinin analizine zemin hazırlamak istedik.
1.1.
ANA HATLARIYLA MOLLA SADRA’NIN VARLIK ÖĞRETİSİ
Molla Sadra’nın (m.1571–1641) varlık anlayışında metafizik, ontolojik
ve epistemolojik tartışmaların anahtar kavramı “vücud” tur. Vücud; mastar
olarak “varolmak” anlamında- hiçbir vasıta olmaksızın ve herhangi bir
çıkarıma ihtiyaç duymadan, insan zihninde bulunan bir kavramdır. Bedihi ve
apriori olan vücud kavramı tanımlanamazdır, çünkü vücud, bir gerçeklik
olarak tüm kavramsal analizlerin ötesindedir. Vücud mefhumu, zihinde tabii
olarak ve kendiliğinden ortaya çıktığı için bedihidir. 5
Molla Sadra, varolan şeyleri, varlıklar (mevcûd) olarak değil, tek bir
realite (vücûd) olarak kabul eder. Meşşaî geleneğinin en önemli kavramı olan
“mevcûd” un yerine, Sadra’nın “vücûd” u metafiziğinin temeline oturtmasını
Henry Corbin, bir devrim olarak nitelendirmektedir.
6
Bu husus önemlidir, zira
Batı da varlık kavramı üzerinde özellikle duran filozof Heidegger de,
metafiziğin asıl konusunun kendinde varlık olduğunu belirterek, Aristo’dan bu
yana varolan (mevcûd, des Siende) üzerinde durulmasını, vücûd’un bir
3
Alparslan Açıkgenç, “Theories of Existence”, Journal of Human Sciences, Ank., C.7, S.1, 1988, s.
12-13.
4
Alparslan Açıkgenç ile 02.08.2007’de Fatih Üniversitesinde, yapılan görüşme.
5
Toshıhıko Izutsu, İslam’da Varlık Düşüncesi, çev. İbrahim Kalın, 2.bs., İst., İnsan Yay., 2003,
s.90-95.
6
Izutsu, a.g.e., s.91.
10
kenara bırakılmasını eleştirir ve bu durumun Batı ontolojisinde sapmalara yol
açtığını belirtir.7
Bu hususu satır arasında vurguladıktan sonra tekrar Sadra’ya
dönecek olursak; Âlemi kapsayan Vücûd’un hakikatinin tanımı yoktur, ancak
kişi, kendi zatında fıtrî olarak amel ve tecrübesiyle bunu idrak edebilir.8 Aklın
tek başına “vücûd”u kavraması mümkün değildir. Ancak, bazen yoğun bir
eğitim döneminden sonra elde edilen bazen de kişinin sahip olduğu istidat
sayesinde tecrübe ettiği, metafizik sezgi ya da Sadra’nın ifadesiyle huzur-u
işraki ile vücûd’un hakiki bilgisine ulaşılabilir.9 Fakat burada şu hususu
belirtmek gerekir ki, onun genel felsefesinde önemli bir yere sahip olan
gerçeği aramadaki ruhani yolculukları, sadece kalbi bir tecrübe olmayıp aynı
zamanda akli bir nitelik taşır.10
Bu noktada İşrak felsefesinde, metafizik ve mistisizmin sıkı bir ilişkisi
olduğunu hatırlamak gerekir. Çünkü bu filozoflar için izlenmesi ideal olan yol;
ruhanî eğitim ile kavramsal düşünceyi birleştirebilmektir. Örnek olarak
Sühreverdî (m. 1155–1191) bu ideali şu şekilde formüle eder:
“ Mutlak Gerçeklik’ in doğrudan doğruya tecrübe edilmesinde zirveye
ulaşıp sonuçlanmayan bir felsefe, boşuna bir eğlence ve oyalanmaktan
ibarettir; çetin ve ihtimamlı bir zihin eğitimi üzerine temellendirilemeyen bir
mistik tecrübe ise, daima, saf bir yanılgı ve sapkınlık içine düşmeye
mahkûmdur.”11
Bu alıntıyı vermemizin nedeni, Sadra’nın da genel felsefesinde bu
dengeyi gözetmesindendir. Ona göre, Mutlak gerçeğin bilgisine, rasyonel bir
temeli de varsayan irfani tecrübe ile ulaşılır. Molla Sadra’nın varlık sisteminin
7
Seyyid Hüseyin Nasr, Olıver Leaman, İslâm Felsefesi Tarihi, çev. Şamil Öçal - Hasan Tuncay
Başoğlu, C.2, İst., Açılımktb., 2007, s.314.
8
Seyyid Muhammed Hamanei, Molla Sadra ve Hikmet-i Müteâliye, çev., Sedat Baran, İst., Denge
Yay., 2006, s.52.
9
Izutsu, a.g.e, s.99-100.
10
Açıkgenç, “Esfarul-Erbaa md.”, TDV İslam Ans. C.11, İst., TDV. Yay., 1995, s.375.
11
Izutsu, İslam Mistik Düşüncesi Üzerine Makakaleler, çev., Ramazan Ertürk, İst., Anka Yay.,
2001, s.199.
11
merkezinde, “Varlık’ın gerçek olarak, irfânî yoldan tecrübesi vardır ve bu
şekilde ulaşılan gerçeklik görüşünde varolan şeyler (mevcûd) değil, “Varlık”ın
(vücûd) faaliyetleridir. Bunu Nasr’ın ifadesiyle söyleyecek olursak, “ Sadracı
metafizin muazzam inkişafı, realitenin bu temel tecrübesine dayanır ve daha
sonraki, varlık olarak vücûd’un bu tecrübesine dayalı olarak yapılmış olan
kavramsal ayrımlar bir hiyerarşi içinde derecemeledir.”12 Varlığı hiyerarşik bir
düzlemde ele alması onun, varlığın birliği ilkesiyle tezatlık teşkil etmez. Zira
“vahdet-i vücûd”, Molla Sadra’nın metafiziğine ve dünya görüşüne şeklini
veren en önemli ilkedir.
12. ve 13. yüzyılın ünlü mistik filozofu İbn Arabî’ye (M.1165–1240)
kadar geriye götürebileceğimiz metafizik bir kavram olan vahdet-i vücûd, 16.
ve 17. yüzyıllarda Molla Sadra’nın, tamamen bu kavramın temeline
dayanarak oluşturduğu felsefe sistemi ile İran-İslam felsefesi mükemmel bir
senteze ulaşmıştır13
Molla Sadra, varlıkların çokluğuna rağmen birliğini, güneşin ışıklarının
güneşe olan nispetine benzeterek açıklar. Güneş ışıkları güneşin kendisi
değildir, bununla birlikte onlar güneşten başka bir şey de değildir. Varlığın
sadece tek bir realite olmasına rağmen, mutlak anlamda Varlık çeşitli
yoğunluk derecelerine sahip ışığa benzer. Bu durum, evrende çokluk içindeki
birliğe ve aynı zamanda hiyerarşik bir varlık düzenine işaret eder. Sadracı
metafiziğin köşe taşlarından biri olan vahdet-i vücûd,14Aristo ve takipçilerinin
metafiziğinin karşısında yer alır. Çünkü onlar, etrafımızda gördüğümüz
varlıkların hepsini bir gerçeklik olarak kabul ederler. Aristo metafiziği bu
anlamda “şeyler (veya varlıklar)” felsefesidir.15
12
Nasr - Leaman, a.g.e., 314.
Izutsu, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, s.81.
14
Nasr - Leaman, a.g.e., s.315.
15
Izutsu, a.g.e., s.194.
13
12
1.1.1. Molla Sadra’nın Varlık Öğretisinin Temel Unsurları
Molla Sadra’nın ontolojisine şeklini veren diğer önemli unsurlar;
asâletü’l vücud, teşkîkü’l vücud ve cevheri hareket görüşleridir. imdi, sırayla
ve ana hatları ile bunları açıklayalım.
1.1.1.1. Hakîkatu’l-Vücûd∗
İslam felsefesinde en yüksek metafizik ilke olarak Molla Sadra
tarafından savunulan haîkatu’l vücûd görüşü16 vücûd ve mahiyet kavramları
üzerine bina edilmiştir. İslâm düşüncesinin en temel felsefî tezlerinden biri
olan mahiyet ve vücûd arasındaki ayrım ontolojik-metafizik düşünmenin ilk
adımı sayılabilir. İslâm düşüncesinde bu iki kavram ilk defa Fârâbî tarafından
açık bir biçimde ortaya konmuştur.17
Sadra’ya göre, bir nesnenin “varlık” ve “mahiyet” olmak üzere iki yönü
bulunmaktadır. Varlık bir nesnenin dış dünyadaki hakikatini ifade ederken
mahiyet, o nesnenin zihindeki kavramlaşmış haline karşılık gelir.18 Buradan
varlık ve mahiyet diye bir ikilem olduğu sonucuna gidilmemelidir. Çünkü
Sadra, İslam metafizik öğretilerinin okyanusu niteliğindeki Esfar adlı eserinde,
bu noktayı özellikle vurgular; varlık ve mahiyetin birbirinden bağımsız gibi
görülmesinin zihinsel bir olay olduğunu belirtir. Yani varlık ve mahiyet birlikte
bulunur, mahiyetin kendi başına var olduğu söylenemez. Her bireysel varlık
kendi mahiyeti ile vardır.”19 Ancak, nesnenin gerçek yönü, onun varlığı
Molla Sadra’nın ontolojisinin en temel kavramı olan haîkatu’l vücûd’un karşılığı olarak genelde
asâletü’l vücûd kullanılmaktadır. Toshihiko Izutsu tarafından yaygınlaşan ve İranlılar tarafından da
kullanılan bu kavramı Alparslan Açıkgenç son çalışmalarında eleştirmektedir. Sadra’nın eserlerini
tekrar gözden geçirdiğini ifade eden Açıkgenç, böyle bir ifadeye hiç rastlamadığını belirtmektedir.
16
Izutsu, İslam’da Varlık Düşüncesi, s.129.
17
Izutsu, a.g.e., s.111–113.
18
Açıkgenç, “Sadrettin Şirazi’de Hareket Nazariyesi”, İslami Araştırmalar, S.2, 1986, s.2.
19
Rahim Acar, “Molla Sadra’nın Bilgi Anlayışı”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İst., 1992,
s.103
∗
13
olduğu için de, bu hiçbir zaman zihin tarafından kavramsallaştırılamaz.
Zihinde teşekkül eden kavramların tamamı o nesnenin mahiyetine ilişkindir.20
Asıl hakikat zihnin dışında ve dinamik bir özelliğe sahip olan fiziki
varlıktır. Bir şeyde varlığın tezahürü arttıkça mahiyet azalır, mahiyet arttıkça
varlığın tezahürü azalır. Varlık, Onun sisteminde, asıl hakikat olduğu için bir
varlık, mahiyetinden ne kadar uzaklaşırsa,
saf varlığa o kadar yaklaşmış
olur. Saf varlıkta ise mahiyetten eser dahi yoktur.21 İşte Sadra’nın sisteminde
dış dünyadaki varlığın asıl gerçeklik olarak görülmesine “Hakîkatu’l-Vücûd”
denir. Çünkü mahiyet, ona göre zihnî ve izafi olduğu için dış dünyada
gerçekliğe sahip değildir.22
Sadra’nın mahiyeti bir gerçeklik olarak kabul etmemesinin diğer bir
nedeni de, mahiyetlerin değişmez oluşudur. Esfar’da belirtildiği üzere,
değişmeyen ve sabit kalan şeyler gerçek değildir, onlar sadece zihinde
vardırlar. Asıl gerçeklik olan varlık ise, daha iyiye ve daha mükemmele doğru
gelişen bir hareket içindedir.23 Hareket ve değişim ise inkâr edilemez bir dış
gerçekliktir. Ona göre, “hareket”i kabul etmeyen insan hayal ve kuruntuların
etkisindedir, yoksa hareket ve değişim inkâr edilemez hususlardır. Sadra bu
konuda oldukça realist bir tutum sergiler.24
1.1.1.2. Teşkîk’ül Vücûd
Tekli ontolojik bir teori olarak nitelendirebileceğimiz Sadra’nın varlık
nazariyesinde karşımıza bazı sorular çıkmaktadır. Eğer varlık tek gerçeklik
ise ve var olmak bakımından bunların varlıkları aynı ise etrafımızdaki
20
Açıkgenç, a.g.m., s.2.
Açıkgenç, “Molla Sadra”, TDV İslam Ans., C.30, İst., TDV. Yay., 2005, s. 260.
22
Açıkgenç, “Abdülkerim Süruş’un Sadra’yı Konu Alan Evrenin Yatışmaz Yapısı Eseri Üzerine
Birkaç Söz”, İslami Araştırmalar, S.3 ,1987, s.112.
23
Açıkgenç, “Esfarul-Erbaa md.”, s.375.
24
Abdülkerim Süruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, çev. Hüseyin Hatemi, İst., İnsan Yay., 1984, s.23.
21
14
varlıkları nasıl izah edeceğiz? Örneğin bir taşın, ağacın, insanın tek ve aynı
olduğu iddia edilebilir mi?25
Sadra, bunların varlığın teşkîk∗ özelliği yoluyla bireysellik kazandığını
söyler. Bu tarzda Varlık bir gerçeklik olarak düşünüldüğü için dinamiktir ve
evrimsel bir varoluş süreci içindedir. Fakat hakikatler statik ve sabittir ve
bunlar bahsedilen sürece dâhil değildir, çünkü bunlar sadece zihindedir ve
dış dünyada herhangi bir gerçeklikleri yoktur. İşte biz bu hakikatler sayesinde
ağacı kişiden ayırıp ona bireysellik veririz. Ve Sadra, bir şeyin diğerinden
daha fazla varlığa sahip olduğunu söyler, bu da Varlığın düzeyleri ve
dereceleri olduğunu gösterir. Bundan dolayı da bir insan varlığı bir ağaca
göre daha yüksek bir gerçekliktir. Bu durum her ne kadar çoklu varlık
teorilerine benzetilse de “Varlık” olarak adlandırdığı aynı tek gerçekliği
paylaştıkları için varlığın birliği olarak nitelendirilebilir.26 İşte varlığın aşağı
gerçeklikten daha üst gerçekliklere doğru bu hareketine “teşkîkü’l-vücûd”
denir. Evrendeki her şey bu hareketin içindedir.27
Eşyanın vücûdunun birbirine eşit ve ortak özelliklere sahip olmasının,
bütün farklılıkların ortadan kalkıp her şeyin bir ve birbirinin aynı olması, bütün
farkları
ortadan
kaldırıp
her
şeyin
bir
ve
birbirinin
aynı
olmasını
gerektireceğinden Sadra, “vücûd” müşekkik bir yapıda olduğunu savunur.
Yani, bütün varlıklar vücûda sahip olmalarından dolayı ortaktır, ancak bunlar
kendilerinde bulunan vücûdun şiddet ve noksanlığı bakımından farklıdır ve
varlıklar bu yönüyle derece ve mertebelere sahiptir.28 Sadra’ya göre,
nesneler sadece birey olarak değil, özel olarak da bir birlerinin tamamen
25
Açıkgenç, “Theories of Existence”, s. 9.
Teşkîk: Birkaç manası olan bir lafzı layıkıyla târif etmeksizin bir manasından diğer manî istintac
olunmaktır. Örneğin insanlar arasında müsâvât bir hakikat-i maneviyedir fakat insanlar boy, kuvvet,
zihin vs. itibariyle gayr-i müsâvidir. (Fenni Menahic, İsmail Hakkı) Arapçada umum ifade eden
lafızlar, içerdiği fertlere delâlet etme gücüne göre mütevatî ve teşkîk olmak üzere iki kategoriye
ayrılır. Teşkîk mütevatî gibi umum bir sözcük olmasına rağmen fertlere olan delaleti aynı ölçüde
değildir. (Şaban Haklı, “Müteahhirîn Döneminde Felsefe-Kelam İlişkisi: Fahreddîn er-Râzî Örneği”,
İst-2002, Yayınlanmamış Doktora Tezi) Kavram için ayrıca bkz. Toshıhıko Izutsu, İslam’da Varlık
Düşüncesi, s.169,170.
26
Açıkgenç, “Theories of Existence”, s.9-11
27
Açıkgenç,“Esfarul-Erba md.”, s.375.
28
Hamanei, a.g.e., s.56-57.
∗
15
aynısı değildir. Birbirlerinden birçok yönüyle ayrılan nesnelerin paylaştıkları
hepsinde ortak olan unsur “vücûd” dur. Yani var olma noktasında bütün
varlıklar aynıdır. Mesela “taş vardır”, “at vardır”, “masa vardır” cümlelerinin
özneleri farklı olmasına rağmen yüklemleri aynıdır. Ancak masanın, taşın,
atın mahiyeti elbette birbirinden farklıdır.29 Varlığı bir bütün olarak
değerlendiren Sadra, Allah’ın her varlığa ayrı ayrı tecelli etmediğini, tek bir
tecelli veya feyzin söz konusu olduğunu belirterek, evrendeki çokluk ve
farklılaşmayı mahiyetlere bağlar.30
imdi ise mahiyet ve varlık ile yakından ilgili olan ve Sadra’nın
sisteminin temelini teşkil eden “cevherî hareket”e geçebiliriz.
1.1.1.3. Cevherî Hareket
Onun hareket nazariyesi yine varlık ve mahiyet ayrımına dayanır. Dış
dünyada var olan nesnelerin hepsi değişir, hiçbir nesne bu değişimin dışında
kalamaz. Cevher de dış dünyada olduğu için o da bu değişime tabidir, hatta
en köklü ve temel hareket cevherin hareketidir. Cevher değiştikten sonra da
hareket etmeyen hiçbir nesnenin varlığından söz edilemez. Cevherde
meydana gelen en esaslı harekete ise “cevherî hareket” denir. İlintilerde
meydana gelen hareket de cevherde meydana gelen bu harekete dayanır.
Sadra’nın Esfar’da uzun uzun anlattığı bu hareket nazariyesi, Aristo
metafiziğindeki hareket ve değişim teorisine oldukça aykırıdır. Çünkü Aristo,
cevherin hareketini kabul etmez.31
Aristo ve onun etkisinde kalan filozofların hareket teorisinde nesnede
değişmeyen ve sabit kalan bir hakikat olduğu fikri ortaktır. Bu değişmeyen
hakikate Aristocu filozoflar (meşşâîler) “cevher” adını vermişlerdir. Sadra da
29
Izutsu, a.g.e., s.112.
Rahim Acar, “Molla Sadra’nın Bilgi Anlayışı”, s.97.
31
Süleyman Hayri Bolay, Aristo Metafiziği İle Gazalî Metafiziğinin Karşılaştırılması, İst., MEB,
3.bs., 1993. s.76.
30
16
ise durum tam tersidir; cevher, evrendeki değişime bizzat katılır.32 O böylece,
Aristocu müslüman filozoflar tarafından benimsenen bu görüşü tersine
çevirir.33 Bu felsefe tarihinde ciddi bir kırılmadır. Çünkü ondan önceki
filozofların geneli, bir şeyin esas hüviyeti olarak gördükleri cevherde (töz
substanz) hareket ve değişim olamayacağını, hatta bunun düşünülmesinin
bile imkânsız olduğunu kabul etmekteydiler.34
Aristo, değişimde eğer sabit bir cevheri kabul etmezsek nesneleri
tanımamızın
mümkün
olmadığını
belirtir.
Bu
nedenle
her
nesnede
değişmeyen sabit bir öz vardır ki bu da cevherdir. Dolayısı ile cevher,
değişmeyi yüklenen şeydir. Cevher değişmez fakat cevherin sahip olduğu
ilintiler değişir. İbn Sina da, Aristo’daki bu fikre katılır, hareketi üstlenen sabit
nesne onun metafiziğinin de önemli bir parçasıdır.35 Sadra, nesneleri
tanımamız için cevherin hiç değişmeden kalması gerektiği fikrine karşı çıkar.
Peki, ona göre, biz nesneleri nasıl tanırız?
Sadrâ’ya göre, biz nesneleri zihnimizdeki mahiyetleri dolayısıyla
tanırız. Çünkü mahiyet, zihnimizde hep aynıdır ve hiçbir zaman değişmez.
Tüm değişmeler içinde biz nesneyi zihnimizdeki mahiyeti sayesinde biliriz.36
Mahiyetler, sabit değişmez durumdadırlar. Onun sisteminde ise değişmeyen,
sabit kalan bir şey gerçek olamaz. Yani değişmeyen şey sadece zihinde
olabilir. Asıl gerçeklik ise mahiyet değil varlıktır. Mahiyet ise zihnî
kavramlardan ibarettir. O bu sonuca cevherî hareket fikriyle ulaşmıştır.37
32
Alparslan Açıkgenç, “Abdulkerim Surûş’un Sadrâ’ yı Konu Alan Evrenin Yatışmaz Yapısı Eseri
Üzerinde Birkaç Söz”, İslami Araştırmalar, S.3., 1987, s. 111.
33
Seyyid Hüseyin Nasr, “Molla Sadra”, İslamda Bilgi ve Felsefe, Yayına Hazırlayan: Mustafa
Armağan, Şule Yay., 1999, s.167.
34
Süruş, a.g.e., 31.
35
Açıkgenç, “Sadrettin Şirazi’de Hareket Nazariyesi”, s.65.
36
Açıkgenç, a.g.m., s.66.
37
Açıkgenç,“Esfarul-Erba md.”, s.375.
17
1.1.2. Alparslan Açıkgenç’in Sadra’ya Katkısı
Yukarıda ana hatlarıyla açıklanan Sadra’nın asıl hareketi niçin cevhere
yüklediğini Açıkgenç şöyle açıklar:
“Cevherde olan hareketi Sadra, nesnenin gerçek olan yönüne,
yani varlığa yükler. Hâlbuki Aristo, bunu özneye (substratum)
yüklemişti. Aslında Sadra’ya göre cevher dediğimiz şey zaten bir
nesnenin asıl varlığıdır. Bir nesne kendi hareketi ile evrende olan
harekete iştirak eder. Bu iştiraki sağlayan varlıktır. Çünkü varlık her
şeyde aynıdır. Yani her şey bir bakıma cevher itibari ile aynıdır. Aksi
halde evrendeki hareket toplu bir hareket olamazdı. Her hareket başlı
başına olan diğer hareketlerden ilgisiz kalan bir olay olarak kalırdı ki bu
da evrende hareket anarşisi doğururdu. Ama her şey varlık itibari ile
aynı olduğu için, bir birlik içinde hareket eder.”38
Açıkgenç’in de ifade ettiği gibi cevher bir nesnenin asıl varlığı olduğu
için onun bu hareketin dışında kalması diye bir şey söz konusu olamaz.
Zaten Sadra’ya göre, cisimlerin asıl unsurlarında değişme olmazsa, onların
konum, hal ve sıfatlarında herhangi bir değişimin olması mümkün değildir.39
Çünkü a’raz ve sıfatların değişmesi ancak cevherin yenilenmesinin
sonucudur. Onun bu görüşü değişimi sadece sıfat ve a’râzda mümkün
olabileceğini söyleyen filozofların düşüncesine tamamen zıttır. Molla Sadra
bu konuya Esfar’da şöyle bir açıklama getirir:
“…Kendisinde bu alâmetlerin tümünün veya bazısının, mesela
mekân, nicelik, konum gibi alametlerin değişmekte olduğu cismani
bireyde bu değişkenlik, bu değişimleri gerektiren bir varoluşa bağlıdır.
Belki de bir açıdan bakarsak değişkenlik ve varoluş özdeştir. Her
cismani tabiatın, varoluşunun özünden dolayı zaten bitişimli bir oluş
olduğu nicelik, mekân, zaman, konum ile kayıtlı olduğu düşünülürse,
nicelik, renk, konum bakımından olan bu değişikliklerin cismani
38
39
Açıkgenç, “Sadrettin Şirazi’de Hareket Nazariyesi”, s.67.
Hamanei, Molla Sadra ve Hikmet-i Müteâliye, s.66–67.
18
cevherin özünde de değişikliği gerektirmekte olduğu görülür. İşte bu
“cevherde hareket” dir.”40
Yani, bir nesne bütünüyle hareketin içindedir, a’raz ve sıfatlar da
cismin özünden bağımsız değildir. Sadra, zaman ve mekân gibi özelliklerin
varlıkların özünden ayrı ele alınamayacağını, bu kavramlar üzerine yaptığı
derin tahlillerle açıklar. Ancak çalışmamızın sınırlarını aşacağından bu
tartışmalara girmeyi düşünmedik.
Hareketin en önemli bir diğer özelliği ise kesintisiz ve bitişimli
olmasıdır. Asıl olan her nesnenin kendi bireysel varlığı olmakla birlikte, her
nesne kendine özgü varlığını, kimliğini, birliğini ve bütünlüğünü koruyarak
çeşitli derece ve mertebelere ulaşabilir. Nesne tedricen içinde bulunduğu
durumdan çıkar ve başka bir duruma ulaşır. Örneğin; olgunlaşabilecek olan
ham elma, yere düşebilecek yükseklikteki bir taş, yaşlanabilecek bir genç,
derece derece ve kesintisiz bir süreçte hareket eder ve değişim geçirir.
Hareket dereceli (tedrici) ve bitişimli (ittisali, kesintisiz) olduğu için onun
birbirine yapışmış parçalardan oluştuğu söylenemez. Sadra’ya göre hiçbir
hareket kesintili ve ayrı parçalardan bir araya gelmez. Daha doğrusu bir
sürece bağlı olan hiçbir şey süreksiz parçalardan oluşmaz. Cisim nasıl,
boyutsuz atomların toplamı değilse, hareket de art arda gelen “sükûn” lar
veya boyutsuz ayrı ayrı atomların yan yana gelmesi ile gerçekleşmez. Yani
onda hareket kısa ve öz olarak, “tek parçalı ve kesintisiz” dir.41
Sadra’nın varlık kuramına dinamik bir yapı kazandıran cevherî
hareket, ereksel (gâî, teleological) olduğu gibi aynı zamanda manevi/ruhanî
bir özellik taşır.42 Bu hareketin gayesi nedir?
içindedir?
Bu sorularının cevabını Sadrâ’nın, Esfar adlı eserinde bulmak
mümkündür.
40
Süruş, a.g.e., s.54-55.
Süruş, a.g.e., s.24–25.
42
Nasr, Leaman, İslam Felsefesi Tarihi, s.318.
41
Neden evren bir hareket
19
Onun varlık sisteminde her madde en düşük seviyeden evrensel harekete
katılarak yükseğe doğru çıkar. Evrende devamlı iyiye doğru olan bu harekette
amaç insandır. İnsanın manevi gelişim süreci de cevherî hareket içinde
gerçekleşir. İnsanın da bu harekete iştiraki ile insan yüksek âlemlere doğru
ilerler ve o yüksek varlıkları müşahede imkânı bulur. Böylece sezgi yolu ile
onları daha iyi bilebilmesi için bir kapı açılmış olur. Evrensel hareketteki bu
yükselme en yüce ve en yüksek mertebe olan Allah’ın varlığına ulaşıncaya
kadar devam eder. Zaten tüm hareketler Allah tarafından yaratılıp belli
amaçlar içinde idare edilmektedir.43 Burada ifade edilen âlemin hareketi ile
bugünkü evrim anlaşılmamalıdır. Sadrâ’nın kuramındaki hareket, yükselme
halinde bir harekettir.44
Görüldüğü gibi Molla Sadrâ’nın en temel ve en önemli öğretisi “varlık
doktrini”dir. O, Esfârul-Erbaa eserine varlık sistemini kurmakla başlar.
Hareket nazariyesi de dâhil diğer tüm görüşleri bu varlık doktrini üzerine bina
edilir. Sisteminin en önemli özelliği olarak varlığın hareketliliği ve dış dünyada
olan her şeyin değişimin dışında kalamayacağı hususu dikkatimizi çeker.45
Süruş’a göre cevherî hareket kuramı, doğa ve doğa ötesi, gayb ve
şuhûd, mebde ve meâd, ruh ve beden gibi konulardaki ikiliği kaldırmış ve bu
konuları bütüncül bir perspektifte çözüme kavuşturarak meselelere yeni bir
bakış açısı kazandırmıştır.46
Değişmez özlerin olmadığını söylemesi, cevherin bizzat değişimde yer
almasının ifadesi olan töz-içi (intra-substantiel) hareket tezi ve var oluşa öze
göre öncelik vermesi dolayısıyla bazı filozoflar, Sadra’nın varlık metafiziğinde
bir devrim gerçekleştirdiğini söylemektedir.47
43
Açıkgenç, “Sadrettin Şirazi’ de Hareket Nazariyesi”, s.69.
Hilmi Ziya Ülken, İslâm Felsefesi, 5 bs., İst., Ülken Yay., 1998, s.251.
45
Ülken, a.g.e., s.251.
46
Nasr -Leaman, a.g.e, s.319., Süruş, a.g.e., s.99.
47
Henry Corbin, İslam Felsefesi Tarihi, çev. Ahmet Arslan, C.2, 3.bs., İst., İletişim Yay., 2004,
s.144.
44
20
1.1.3. Alparslan Açıkgenç’in Sadra’ya Yönelik Eleştirileri
Sadra’nın varlık anlayışını tüm boyutları ile ortaya koymamız bu
araştırma bağlamında mümkün olmadığından kısaca önemli hususlara temas
ettik. Açıkgenç, varlık konusunda Sadra’dan büyük oranda istifade etmekle
birlikte onu eleştirdiği hususlar da vardır.
Belirttiğimiz üzere, Sadra’nın hareket nazariyesi büyük oranda varlıkmahiyet ayrımına dayanır. O daha sonra değişim için cevher ve dayanak
kavramlarına ihtiyaç olmadığını delillerle savunur. Onun anlayışında nesne
bizzat hareket içindedir bu nedenle de değişmeden sabit kalan bir nesneye
ihtiyaç yoktur. Hatta Sadra hareket nazariyesinde, cevherin değişimi bizzat
üstlendiğini belirtir yani asıl değişim cevherdeki değişimdir. Cevher,
Aristo’nun dediği gibi değişmeyen sabitesini koruyan bir şey değil bizzat
değişimin dayanağıdır.48
Açıkgenç cevher konusunda şöyle bir eleştiri yapar:
“Mademki bu
problem açısından cevher ve dayanak kavramlarına ihtiyaç yoktur. Neden
Sadra bu terimler üzerinde ısrarla durmuş, felsefesinde geniş yer vermiştir?”
Açıkgenç’e göre, Sadra, sürekli eleştirmesine rağmen meşşaî geleneğinin
özellikle de Aristo metafiziğinin ve İbn Sina’nın ağır etkisinden kendisini bu
noktada kurtaramamıştır. Birçok yönüyle karşı çıktığı meşşaî felsefesine
karşı görüşlerini tutarlı bir biçimde savunmasına ve güçlü deliller sunmasına
rağmen cevher, dayanak gibi kavramları kullanmaktan çekinmemiştir.
Bununla birlikte Sadra’nın hareket nazariyesi, sadece islam felsefesi
açısından değil, belki de tüm felsefe tarihi içinde en orijinal teorilerden biridir.
Onun İbn Sina ve Aristo’ya karşı geliştirdiği ispatlar güçlü ve özgündür.
Açıkgenç’e göre, Sadra’nın en zayıf yönü, Aristo geleneğinin kavramlarını
kullanmasıdır. 49
48
49
Açıkgenç, Sadrettin Şirazi’de Hareket Nazariyesi, s.70.
Açıkgenç, a.g.m., s.69
21
1.2.
İSLAM FELSEFESİNDE VACİBÜ’L VÜCUD KAVRAMI
“Vücud” kavramı, İslam felsefesinin ilk dönemlerinden itibaren, Grek
felsefesinin bir mirası olarak, Müslüman felsefecilerinin göğüslemek zorunda
olduğu en büyük metafizik problem olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak
Farâbî meseleyi en açık bir biçimde ortaya koymuştur. İbn Sina ise, vücudun,
mahiyetin bir arazı olduğunu söyleyerek meseleye farklı bir boyut katmıştır.50
İslam felsefesinin en önemli kavramı olan vücud kavramı, Müslüman
filozoflar tarafından tanımlanamazdır ve çok özel bir kullanıma sahiptir.
Vücud terimini metafiziğin temel taşı ve başlangıç noktası yapan İbn Sina’ya
göre, vücud kelimesi açık, seçik, kolayca anlaşılabilen bir kelimedir. Onu
ayrıca tanımlamak mantık bakımından imkânsızdır. Çünkü mantıkta bir şeyi
tarif etmek için, tarif edilecek şeyin yapısını teşkil eden unsurları bilmek
gerekmektedir ki buna mantıkta cins ve fasıl (ayrım) denir. Vücud kelimesinin
ise cinsi ve faslı olmadığı için tarifi yapılamaz. Vücud kelimesinin cinsi ve faslı
olmadığı gibi, kendisi de başka bir şeyin cinsi ve faslı da değildir. Varlık
(vücud) kavramı, başka herhangi bir kavramın içine giremeyecek kadar geniş
ve genel bir anlam ifade eder. Bu nedenle de o başka kelimelerle
tanımlanamaz.51 İbn Sina neden böyle bir sonuca gittiğinin izahını şu şekilde
yapar:
“Kuşkusuz varlık, şey ve zorunlu, nefiste anlamları apriori olarak
şekillenen şeylerdir. Bu şekillenme, onlardan daha iyi bilinen şeylerle
kazanılmaya gerek duymaz. Zira önerme bahsinde bazı apriori ilkeler vardır
ki, onlar kendiliğinden tasdik edilir ve başka şeylerin tasdiki onlara bağlıdır.
Bunlar
hatırlanmadığında
veya
kendilerine
delalet
eden
lafız
anlaşılmadığında, o ilkeler vasıtasıyla bilineceklerin bilgisine ulaşmak
mümkün değildir. Fakat bunları hatırlatmaya veya onlara delalet eden lafızları
anlatmaya çalışan tarif, yaratılışta bulunmayan bir şeyin bilgisini ifade
etmeyip, söylenenin kastettiği ve amaçladığı şeyi anlatmaya dikkat çeker.
50
51
Izutsu , İslâm’da Varlık Düşüncesi, s.17.
Hüseyin Atay, İbn Sina’da Varlık Nazariyesi, Ank., T.C. Kültür Bakanlığı Yay., 2001, s.33.
22
Bazen bu dikkat çekme, kendiliğinde tarif edilmek istenenden daha kapalı
şeylerle gerçekleşebilir, ancak onlar, bir illet veya ibare nedeniyle daha iyi
bilinir hale gelmişlerdir. Tasavvurlarda bazı şeyler vardır ki, onlar tasavvurun
ilkeleridir ve kendiliklerinden tasavvur edilirler. Tanımlanmak istediklerinde,
bu, gerçekte bilinmeyeni tarif değil, bir isim veya alâmet vasıtasıyla uyarmak
ve hatırlatmaktan ibaret olur. Belki alâmet, kendiliğinde ondan daha gizlidir,
fakat bir illet veya durum nedeniyle delalete daha açıktır.”52İbn Sina aynı
şekilde zorunlu, vacip, mümkün, imkânsız gibi kavramların da tarifinin güç
olduğunu ve bunlara yönelik tanımlamaların kısır bir döngüye yol açtığını
belirtir.53 Ancak tüm bu zorluklara rağmen Meşşaî filozoflar, varlıkları bu
terimlerle
nitelendirmek
suretiyle
Tanrı’nın
varlığını
ispatlamaya
çalışmışlardır.
Fârâbî, “Uyunû’l Mesaîl” adlı eserinde varlıkları (mevcûdât), “zatı
düşünüldüğünde
varlığı
zorunlu
olarak
gerekmeyen”
ve
“zatı
düşünüldüğünde varlığı zorunlu olarak gereken” şeklinde ikiye ayırmış,
tasavvurdaki varlığı, ontolojik realite olarak varolması zorunlu olmayan
varlıkları mümkün varlık (mümkinü’l-vücûd), varlığının düşünülmesi ile
ontolojik realite planında varolması kaçınılmaz olan varlığı da, zorunlu varlık (
vacibu’l-vücûd) olarak nitelendirmiştir.54 Zatı düşünüldüğünde, varlığı vacip
olan bu varlık ise Tanrı’dır.55
Fârâbî’ye göre, Tanrı dışındaki her şey mümkündür, mümkün olanın
ortaya çıkması için mutlaka bir sebebe ihtiyaç vardır. Çünkü mümkün
varlıklar, varlık yönünden eksiktir ve var olma ile var olmama arasında
bulunurlar.56 Bu sebeple mümkün olan bu âlemin ortaya çıkabilmesi için
“imkân” ile sıfatlandırılamayan, kendi dışındaki her şeye varlık veren “zarurî”
52
İbn Sina, Kitabu’ş-Şifâ (Metafizik), çev. Ekrem Demirli - Ömer Türker, İst., Litera Yay., 2004,
s.27.
53
İbn Sina, a.g.e., s. 32-33.
54
İlhan Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, İst., İz Yay., 2002, s.47-48.
55
Mübehat Türker-Küyel, Aristoteles ve Farabi’nin Varlık Düşünce Öğretileri, Ank., Ank. Ünv.
Basımevi, 1969, s.100.
56
Ebu Nasr el-Farabi, Siyaset’ul-Medeniyye, çev.Mehmet Aydın, Abdulkadir Şener, İst., Kültür
Bakanlığı Yay., 1980, s.23.
23
bir sebebe ihtiyaç vardır. Sebepsiz olarak ve daima varolan bu varlık ise,
onun sisteminde “vacibu’l-vücûd” olarak nitelendirilir.57 Vacibul-Vücud’da ise
hiçbir eksiklik bulunmaz ve ondan daha yetkin ve erdemli bir varlığın
bulunması mümkün değildir.58
İbn Sina da Farâbî’den esinlenerek varlığı mümkün ve vacip ayrımına
tabi tutarak ele almıştır. Eğer bir varlık için, varolma özelliği zorunlu bir nitelik
ise, o varlık gerçek bir varlıktır yani o kendi özü itibariyle vacibtir. Varolmak
için dışardan herhangi bir şeye ihtiyacı yoktur, varlığı kendisiyle kaimdir. Eğer
varlık mevcut, fakat varlığı zorunlu (vacib) değilse, bu takdirde mümkün
varlıktır. Herhangi bir şeyin olabilmesi için bir sebep yoksa imkansız (
mümteni) dır.59 Varlığı zorunlu olan tek varlık ise, vücûdu kendisine mahsus,
“illeti ûlâ” ve “hakkı evvel” olan Allah’tır. İbn Sina vacibu’l-vücud olan Allah’ı
ispat etmek için “illiyet” delili başta olmak üzere imkân ve hareket delillerini
kullanır.60 Zorunlu (vacip) varlık İbn Sina’nın felsefesinin temelini teşkil eder.
Vacip varlık onun için bütün varlıkların kaynağı ve ilkesidir.61 Cinsi ve faslı
bulunmayan, bu nedenle de tanımı yapılamayan, el- Evvel olan bu varlığa ise
yalnızca apaçık akılsal bir irfan ile işaret edilebilir.62
Çok derin çözümlemelere ve girift tartışmalara girmeden Farâbî ve İbn
Sina da vacip, mümkün, vücud gibi kavramların kullanımlarına değinerek ve
bu yolla “Vacibu’l Vücûd” a nasıl ulaştıklarını kısa ve öz olarak vermeye
çalıştık. Molla Sadra da, İbn Sina’nın etkisinde kalarak nazariyesinde aynı
yolu takip etmiştir. Filozoflarımızın konuyu bu şekilde ele almalarında
kendilerinden önceki felsefe mirasının ve dönemin etkisi büyüktür. Açıkgenç,
İslam felsefecilerinin, birçok teolojik problemi ve derin filolojik sorunları içinde
57
Fahrettin Olguner, Farabi, Ank., Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 1987, s.46.
Ebu Nasr el-Farabi, , Siyaset’ul-Medeniyye , s.11.
59
İbn Sina, Kitâbu’ş–Şifâ (Metafizik), s.51
60
H. Nimetullah Öztürk, “İbn Sina’nın Metafziği”, İbn Sina, İst.,Türk Tarih Kurumu Yay., 1937,
s.52.
61
Atay, a.g.e., s. 174.
62
İbn Sina, İşaretler ve Tembihler, çev. Ali Durusoy - Muhittin Macit - Ekrem Demirli, İst., Litera
Yay., 2002, s.133.
58
24
barındıran, bu şekilde Tanrı’yı ispat şeklini değişmez bir mantık kuralı gibi
kabul etmelerini eleştirmektedir.
1.3.
ALPARSLAN AÇIKGENÇ’İN VARLIK ANLAYII
Açıkgenç’e göre, herhangi bir Tanrı inanışına sahip olmayan birisi için
tanrının varlığını nesnel olarak ispatlamak mümkün değildir. Çünkü konu
gayba, yani insan duyularının algılamadığı bir alana aittir. Bu alandaki bir
konu
sadece
akıl
ilkeleriyle
ve
duyu
verileriyle
aydınlatılamaz
ve
ispatlanamaz. Zira Allah’ın varlığı zorunlu değildir, ancak, onun varlığı
inananlar için Kuran’ın ifadesiyle “yakîn” dir. Bu nedenle Allah’ın varlığı için
“zorunlu” demek duruma muğlâklık kazandırmaktadır. İnanmayanlar için bu
ispat şekilleri tamamen anlamsızdır, çünkü onlar, böyle bir varlığı baştan
reddetmektedirler. Varlığın “vacib” ve “mümkün” ayırımına dayanarak Allah’a
ilişkin olarak kullanılan “vacibu’l-vücûd” kavramı varlığın kiplerini ifade etmek
açısındandır. Aksi halde burada ifade edilen “Allah’ın varlığı zorunlu değildir”
görüşü insana ilişkin epistemolojik açıdandır. Nitekim Açıkgenç bu görüşü
marifetullah söz konusu iken söylemektedir. Buradan anlaşıldığı kadarıyla
onun ontolojik anlamda “vacibu’l-vücûd” kavramını kabul ettiği söylenebilir.
Allah, inananlar için zaten apaçık bir hakikattir ve onlar Onun varlığından
hiçbir şüphe duymamaktadır. Bu durumda mümin bir kimseye Allah’ın
varlığını ispat etmeye çalışmak da boş bir çabadır.63 Allah’ın açık bir hakikat
oluşu farklı şekillerde daha öncede ifade edilmiştir.
M. emsettin Günaltay da Allah’ın varlığının apaçık bir gerçeklik
olduğunu şu şekilde izah eder; “Evrende hiçbir zerre yoktur ki, onda Mübdi-i
Azam’ in varlığından bir iz bulunmasın. “Allah” adı tüm evrene kazınmıştır.
Fakat hiçbir yerde, insan ruhunda ve sonuç olarak insanî kurumlarda olduğu
kadar berrak ve okunaklı değildir... İnsan yaratılışı ulûhiyet ile yoğrulmuş
olduğu için sözlerimizde, eserlerimizde, düşüncelerimizde bu isim kendi
63
Alparslan Açıkgenç ile, 06.02.2007’de, Fatih Ünv. Yapılan görüşme.
25
kendine var olmuştur.” Günaltay Allah kavramının insanda bu kadar açık ve
fıtrî olmasına rağmen bu düşüncenin de bilgi ve düşüncelerimizin ortak
şartlarına tabi olduğunu ifade eder. Nasıl ki der, bilgi ve düşüncelerimiz
gözlem, araştırma, irdeleme gibi çabalarla gelişti ise ulûhiyet (tanrı) fikri de,
dış âlemin gözlenmesi, ruhi kuvvetlerimizin araştırılması, aklımızın özgür ve
mükemmel bir biçimde kullanılması ile geliştirilebilir. 64
Aslında İslam felsefesinde filozofların geneli, salt akılla Allah’a
ulaşılabileceği görüşünde değildir. Mesela Farabi’ye göre, Allah’ın varlığının
alâmetlerine her yerde rastlamak mümkündür. Maddi bir varlık olmadığı için,
maddeye bulanmış varlıklar onu doğrudan algılayamazlar, O’nu doğrudan
göremezler;
görmeye
tahammül
edemezler.
Güneşin
ışığına
bile
dayanamayan bir göz, nasıl olur da kâinatın yaratıcısını ve ilk sebebini
görebilir? Onun varlığı kalplerde daha iyi hissedilir. Onun varlığına akılla
nüfuz edilemez. Ona ancak inanılır; çünkü aklı aşan ve onu yaratan bir varlığı
akıl kavrayamaz ve kuşatamaz. İnsan zihni de O’nu bu yüzden tasavvur
edemez.65
Gazali de bu konuda şöyle der; “Eğer konu metafizik âlemle ilgili ise,
bunu kalbe havale etmeli, derunî veya içsel bir tecrübe, yani sezgi yoluyla
bilgi elde etmelidir.”66 Gazali, duyuların dışında insanda bir kalp gözünün
olduğunu söyler. İnsan, âlemin ve eşyanın mahiyetine ancak kalp gözü ile
nüfuz edebilir ve bu şekilde insan bilgisini daha sağlam bir temele
dayandırarak yakîni bilgiyi elde eder.67
Açıkgenç de Molla Sadra gibi varlığın ancak sezgi ile bilinebileceğini
söyler. Buradaki sezgi bir hali ifade eder yani yaşayan kişi tarafından bizzat
tecrübe edilen bir zevk halidir diyebiliriz. Molla Sadra ise “vücud” un gerçek
yapısının akıl ile değil, özel bir sezgi türüyle anlaşılabileceğini belirtir. Bu özel
64
M. Şemsettin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ, İspatı Vacip Ve Ruh Nazariyeleri, Yayına Hazırlayan: Nuri
Çolak, İnsan Yay., İst., 1994, s.63.
65
Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Ank., Akçağ Yay., 5. bs., 1990. s.9.
66
Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş , s.216.
67
Bolay, a.g.e., s .210.
26
idrakten kasıt, “vücud”u, bilen ve bilinenin birliği ile bilmekten ibarettir. Yani
vücudun bilgisine dışardan bir bilgi nesnesi olarak değil, içerden, insanın
vücud olması ile ulaşılır. Bu da insanın kendi kendini gerçekleştirmesi ile
mümkündür. Bilen ve bilinenin birliği, İslamî düşüncede özne-nesne ilişkisi
bağlamında değerlendirilir. Bu ilişkide insan yani bilen, en yüksek bilgiye
ancak nesne ile bütünleştiği zaman ulaşabilir. Bütüncül bir metafizik dünya
görüşüne sahip olan Molla Sadra, gerçeklik ve hakikatin manevi idrakine
dayanmayan bir felsefenin boş bir entelektüel oyun ve eğlenceden ibaret
olduğunu söyler.68
Açıkgenç, Allah’ın varlığı sorununu, orta çağ skolastisizminden ve
özellikle İbn Sina, Fârâbî gibi İslam filozoflarının görüşlerinden bağımsız
olarak çağdaş felsefe açısından inceler. Aynı kavramları kullanarak sorunları
o günkü çerçevede ele almak tekrardan ibaret olacağı ve o günün çözüm
önerilerinin bugünün insanın sorularına cevap veremeyeceği düşüncesiyle
Açıkgenç, yeni bir terminoloji ve yeni bir yaklaşımla Allah’ın varlığı sorununu
Kur’an merkezli ele almaktadır.
1.3.1. Kuran’da Allah’ın Varlığı Ve Açıkgenç’in Değerlendirmesi
Felsefi sistemini öncelikle varlık anlayışı üzerine kuran Açıkgenç, ilk
Varlık ve varolması için başka bir varlığa muhtaç olmayan Zorunlu Varlık
Olan Allah hakkında temellendirmelerde bulunarak sistemini oluşturur.
Açıkgenç’e göre Allah, varlığını Kuran’da insanlara üç aşamada
anlatır. Bu aşamaları belirlerken de Kur’an’ın nüzul sırasını dikkate
almaktadır. Birinci aşama, özneldir ki, bu ayetler Mekke dönemine tekabül
eder. Bu ayetler incelendiğinde Allah’ın ağırlıklı olarak insanların duygularına
hitap ettiği görülecektir. Kişiler soru-cevap tarzında sürekli kendileri üzerine
düşünmeye
çağrılmış,
inançlarını
tekrar
68
Izutsu, a.g.e, s. 19-20.
katı
önyargıları
gözden
geçirmeye
yumuşatılmaya
davet
çalışılmış
edilmiştir.
ve
İnsanların
27
önyargılarından ve yanlış inançlarından kurtulması da ancak öznel bir
gayretle olabileceği için bu aşamada insanların duygularına hitap edilmiştir.69
Açıkgenç’in ifadeleriyle;
“Kur’an, aşkın alanın konuları arasına giren bilgileri yumuşatıp
önyargı halini almadan doğrularıyla değiştirmek için bilginin konusu ile
kişi arasında bir “ilişki” geliştirmek istemektedir. Sorulan soru ve verilen
cevap kavramsal (hatta nesnel de) olabilir. Fakat sorunun insana
yöneltiliş şekli, soru sorma tarzı ve bu soruşun modu, kişide öznel bir
ilişki geliştirerek kişi ile bu sorulan soru arasında yakın bir “bağ”
kurulduğunu daima nazara vermek istemiştir. Kuran ayetleri bu konuda
etkileyici bir şekilde der ki; “(Ey insan), başıboş bırakılacağını mı
sanırsın?”70 Hayır, asla! Çünkü Allah’ın varlığı seni içten ilgilendiren bir
konudur. İşte bak! “Görülmediği halde Allah’a saygı gösteren ve (O’nun
varlığını anlamak için) O’na açık bir kalple yönelen herkesin mükâfatı
çok büyüktür.”71
Burada yer verdiğimiz ayetlere ve benzeri ayetlere bakıldığında ilk
aşamada Allah’ın varlığı aklî delillerle nesnel olarak ispat edilmeye
çalışılmamış bunun yerine öznel bir tutumla insanlar düşünmeye, içlerine
kapanıp kendi kendilerine inançlarını mütalâa etmeye çağrılmışlardır. Bu
aşamada insanı duygusal anlamda en çok etkileyen “ölüm-duygusu”ndan
sıkça bahsedilmiş ve bu yolla insanı gafletten kurtararak onun ölüm sonrası
hayatı ve Allah’ı tefekkür etmesi amaçlanmıştır. Bunların yanında ahlaki
yaşantının güzel örnekleri de Kuran’da verilerek Allah’ın varlığına dikkat
çekilmiş, öznel yaklaşıma ayrı bir boyut kazandırılmıştır.72
İkinci olarak nesnel aşamada Allah’ın varlığı duyulara hitap edilerek
anlatılmaya çalışılmıştır. Kâinattaki düzen üzerinde durularak “idarecisiz”
69
Açıkgenç, “Kur’an’ da Allah’ın Varlığı Sorununa Felsefî Bir Yaklaşım”, Ege Ünv. Edebiyat
Fakültesi Yayınları Felsefe Dergisi (Özel Sayı), 1989, s. 203.
70
Kıyamet Suresi 75/36.
71
Kaf Suresi 50/33.
72
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s.104-106.
28
veya “düzenleyicisiz” içinde bulunduğumuz, duyularımızla şahitlik ettiğimiz
âlemin, bu şekilde işleyişinin mümkün olamayacağı aklî delillere başvurularak
anlatılmıştır. Burada her ne kadar aklî delillere başvurularak nesnel bir
anlatım sergilense de, kişi bunları anlamada kişisel bir çaba sarf etmek
zorundadır. Aslında Allah’ın fiilleri duyular tarafından algılanabilir yani
bunlarda nesnel olarak Allah’ın varlığını görmek mümkündür, ancak bununla
birlikte daha önce de ifade ettiğimiz gibi aşkın alana dair bilgilerimiz özneldir.
Bu nedenle de kişisel bir çaba şarttır. Anlatımın nesnel olması ispat için
yeterli değildir. Kişi ancak bu delillerden hareketle kendine Allah’ı
ispatlayabilir. Eğer kişi samimi bir şekilde Allah’ın varlığını anlamaya çalışırsa
Kuran’ın deyimiyle o kişi “hidayet” e erer ve bahsedilen deliller onun için ispat
şeklini alır.73 Burada insanın Allah’ın varlığını samimi bir şekilde kavramaya
çalışmasına vurgu yapılmıştır. İnsan sahip olduğu duyu ve duygularını
geliştirerek Allah’ın zatını içinde hissedebilir. Açıkgenç’in de ifade ettiği gibi
Allah, bu gayreti neticesinde insanı hidayete kavuşturur.
Üçüncü (nesnelce öznel) aşamada ise, Allah’ın varlığı hem kişinin
benliğiyle hem de aklıyla kavranır ki, bu bilinçli duyarlılık haline Kuran “takva”
demektedir. “Takva” kavramı burada klasik kullanımının ötesinde bir içeriğe
sahiptir.74 Takva sadece inanç durumu değil aynı zamanda bir yaşantı
durumudur. Akıl ve kalbin tamamen tatmin olduğu bu yaşantı haline sahip
kişilere Kur’an “nefsu’l mutmainne”, yani “huzura eren nefis” demektedir.
Burada tekrar içe kapanış ve öznelliğe dönüş vardır. Bu öznellik nesnellik
aşamasından geçtikten sonra ulaşıldığı için buna “nesnel olarak öznel”
demekteyiz.75 Bu aşamalardaki nesnel ve öznel bütünlüğü Açıkgenç şu
şekilde açıklar;
“Her üç aşamada da Kuran, esas olarak aklı esas almıştır. Bu
yüzden, hepsinde nesnellik vardır diyoruz. Öznellik akıl değil, aklın
kaynaklarında bulunan bir özelliktir. Bu nedenle öznelliği, akıl da
73
Açıkgenç, a.g.e., s. 108, 109.
Açıkgenç, “Kur’an’ da Allah’ın Varlığı Sorununa Felsefî Bir Yaklaşım”, s. 223.
75
Açıkgenç, a.g.e., s. 110.
74
29
yansıtmaktadır. Aklın iki bilgi kaynağı vardır. Bunlardan biri duyulardır
ki en temel özelliği nesnel olmaktır. Diğeri ise, duygulardır ki, en temel
özelliği öznelliktir. Birinci ve üçüncü aşamalarda Kuran duygulara hitap
ettiği için bu aşamalara öznel dedik. “Akıl burada etkisiz haldedir”
anlamında bir öznellik söz konusu olamaz. Bilgi üretme yetimiz sadece
akıl ve aklın yetileridir. Fakat akla ham madde olarak bilgi üretecek
malzemeyi hem duyular hem de duygular vermektedir.”76
Duyu ve duyguların bilgi edinme sürecine katkıları ikinci bölümümüzde
geniş bir biçimde ele alınacağından bu kısımda üzerinde fazla durmayacağız.
Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta duyu ve duyguların akla
yardımcı olması ve öznel bir gayret sonucunda Allah’ın varlığının insan için
daha aşikâr bir hale gelmesidir.
Bir kişi, samimi bir şekilde ona ulaşmak ister ve bu uğurda gayret sarf
ederse Allah’ın varlığı o kişi için anlaşılır bir hal almaya başlar. Açıkgenç, bu
nedenle gaybî konularda “samimiyet” e sık sık vurgu yapar ve bu konuların
anlaşılmasında aklın tek başına yeterli olmayacağı üzerinde durur. Bununla
birlikte Allah’ın varlığı konusu ona göre, bazı filozofların zannettiği gibi, “akıldışı” veya “anlamsız” bir konu da değildir. Onun demek istediği Allah’ın
varlığının öznellik çerçevesinde düşünen kimseler için anlaşılır bir hale
gelebileceğidir.
Allah’ın varlığını yukarıda anlatmaya çalıştığımız biçimde ele alan
Açıkgenç elbette konunun zorluğunun farkındadır. Onun gayesi Allah’ın
varlığını, en anlaşılabilir şekilde Kur’an’dan hareketle felsefî bir yaklaşımla
ele alarak zihinlerdeki sorulara çözümler sunabilmektir. Tabii burada ayetlerin
felsefi argüman olarak kullanımı sorunu ortaya çıkmaktadır. Burada ilk
öncülün mantıksal açıdan sorgulamasız kabulü gibi bir husus var, yani âlemin
kadim olduğunu söyleyen bir filozof da en sonunda ilk öncülü sorgusuz kabul
ettiğini söylemek zorundadır. Belirtilen hususları, ayetlerin doğruluğundan
emin olan bir Müslüman düşünürün çıkarımları olarak düşünmek gerekir.
76
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi., s. 111.
30
1.3.2. Kur’an’da
Varlığın Boyutları
Ayetleri merkeze alarak felsefi bir sistem kurmaya çalışan müellifimiz,
gayb ve şahadet âlemi üzerinde durur. Açıkgenç’in, varlığın diğer boyutları
olan âlem-i misal, berzah gibi konulara dair çalışmaları halen devam
etmektedir. Bu nedenle bu bölümde varlığın iki boyutu olan şehadet ve gayb
âlemini Açıkgenç’in ifade ettiği biçimde anlatmaya çalışacağız.
Gayb kelimesi, bir şeyin gözlerden gizli, örtülü kalması77, gözle
görülmeyen ve gizli olan, gözle görülmeyen manevi âlem gibi anlamlarda
kullanılır. “Gayb” kelimesinin yukarıda verdiğimiz sözlük anlamların yanında
genelde kabul gören ıstılahî tanımlardan bazıları da şu şekildedir:
Gayb,
hislerle
erişilemeyen,
akıl
ile
sezilemeyen
ve
ancak
peygamberlerin haber vermesiyle bilinebilen bir şeydir, yine Ebû İshak’a göre
gayb, “insanların bilgisi dâhilinde olmayıp, resuller tarafından kendilerine
haber verilen her şeydir”78.
Âlimlerin hepsinin üzerinde ittifak edebileceği bir tanıma ulaşmak zor
görünmektedir.
Burada
yer
veremediğimiz
birçok
tanımda
gaybın
görülmeyen, gizli ve bilinemez oluşuna vurgu yapılmıştır. Tanımlarda yer alan
bu ifadeler çeşitli yönlerden eleştirilmiştir. Örneğin bazı âlimler, tanımlarda
yer alan, “gizlilik ve bilinemezliğin” gaybın arızî bir özelliği olduğunu belirterek
böyle bir ifadenin “adem/yokluk” anlamına geleceğini söylerler. Oysa gayb,
onlara göre yokluk değil, duyularla ifade edilemeyen (gayr-ı meşhud) “şey”dir.
77
Fethi Ahmet Polat, “Kuran Ayetleri Işığında Gayb Bilgisi ve Mugayyebâtı Hams”, Bakü Devlet
Ünv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 2, S. 2, 2004, s.17.
78
Necati Kara, “Kur’an’da Ğayb”, Yüzüncü Yıl Ünv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 1, S.1 1990,
s.55- 57.
31
Bu sebeple birçok müfessir gaybın, ister vücuda gelmiş olsun ister
olmasın,
insanların
şimdilik
vâkıf
olmadıkları
gizli
varlıklar/nesneler/olgular anlamına geldiğini söylerler.
79
ve
görünmeyen
Birisi için ya da
herhangi bir zaman ve mekân için gayb olan herhangi bir hadise, başka birisi
için ya da başka bir zaman ve mekân için gayb olmayabilir. Herhangi bir
varlık/nesne/olgu, vasıtalar olmaksızın şehadet derecesine çıkmıyorsa, o an
için bunlar da gayb olarak değerlendirilebilir.
Ebu’l- Beka bu tür gaybî durumlara nisbî gayb derken, kıyametin ne
zaman kopacağı gibi konulara mutlak gayb demektedir. Nisbî Gayb, kişiye,
zamana ve mekâna göre değişirken mutlak gayb için böyle bir durum söz
konusu değildir.80 Gaybı bu şekilde çeşitli kısımlara ayırarak inceleyen başka
isimler de vardır. Ancak bizim için önemli olan husus gaybın genel kabul
gören tanımlarında yer alan, insanın duyu vasıtaları ile kesin bilgisine
ulaşılmayan bir anlamda kullanılmasıdır. Gayb bu yönüyle varlık sorunuyla
da yakından ilgilidir çünkü insanın sahip olduğu bilgiler varlıkla olan ilişkisinin
bir sonucudur.81
Kuran’da ise altmışa yakın kelimenin “gayb” kökünden türediği
söylenir. Bunlardan sadece bir tanesi fiil formunda –gıybet etmekkullanılırken, diğerlerinin isim ya da sıfat şeklinde kullanıldığı görülür.
Kuran’da bu kelimenin en temel anlamları şunlardır; duyular âleminin karşıtı
manasındadır, bu kullanımıyla gayb “gayr-i meşhud varlıklar” a işaret
etmektedir ki, genelde gaybın ayetlerde bu bağlamda geldiği söylenebilir.
“Göklerin ve yerin gaybı” gibi ifadelerle de, duyulara açık olmayan şeyler
kastedilir82 ki, Açıkgenç de gaybı bu anlamda kullanır.
Görüşlerini incelediğimiz Açıkgenç, şehadet ve gayb konusunu Kuran’ı
merkeze alarak felsefî bir tutumla ele alır. Kuran incelendiği zaman, gayb ve
79
Polat, “Kuran Ayetleri Işığında Gayb Bilgisi ve Mugayyebâtı Hams”, s.18.
Polat, a.g.m., s.18-19.
81
Salih Sabri Yavuz, “ İlâhî İlim Bağlamında İnsan Hürriyeti Gayb ve Gelecek ”, Eke Akademi
Dergisi, S. 22, Kış, 2005, s.78.
82
Polat, a.g.m., s.19-20.
80
32
şehadet kavramlarının, ontolojik bir terim olan “âlem” terimi ile ifade edilen iki
ayrı varlık alanına işaret ettiği görülecektir. “ehadet âlemi” duyusal alana,
“Gayb âlemi” de duygusal alana karşılık gelmektedir. Kuran bir felsefe kitabı
olmadığı için, kullandığı terimleri günlük konuşma dilinden seçer ancak bu
kavramlar felsefî olarak ifade edilebilir. Felsefî terimlerle ifade edecek olursak
şehadet âlemi “olgusal alanı”, Gayb âlemi ise “aşkın alanı” temsil eder.83
ehadet
âleminin
bilgisine
akıl
ve
duyular
aracılığıyla
ulaşılabilmektedir. Fakat Gayb, insan tecrübesine kalbi ile konu olabilir. Akıl
ve idrak ise sadece Kuran’ın yol göstermesi ile yani hidayeti ile bu alanda
etkin olabilir. Gayb alanında Kuran kendini yol gösterici olarak takdim
ederken şehadet âlemi yani duyular alanında Kur’an’ın böyle bir iddiası
yoktur. Yani akıl ve duyular bu alanda yeterlidir.84
İşte bu görülebilen, işitilebilen, dokunulabilen, koklanabilen ve
tadılabilen nesnelerin yer aldığı, Kuran tarafından şehadet âlemi olarak
nitelendirilen bu alan,
olgusal alanı ifade eder.85 Bu âleme işaret eden
ayetlerde insan sürekli bilgi edinmeye, düşünmeye teşvik edilmektedir. Bu
durumda şehâdet âlemi, deney ve gözlem konusu olabilen, fizik, kimya,
biyoloji, astronomi, tıp, fen gibi bilimler tarafından incelebilir bir âlemdir.86
Felsefî olarak gaybı incelediğimizde iki yönü karşımıza çıkmaktadır.
Birincisi, “bilgisel” (epistemolojik); ikincisi, varlıksal (ontolojik) yöndür. Gaybın
bu iki yönünü birbirinden tamamen ayrı değerlendirmek mümkün değildir.
Varlıksal
yönü ele alınsa bile “gayb”
diye
bir
âlemin
varlığından
bahsedilecekse, bu âlemin ifade ediliş biçimi epistemolojik boyutunu da
dikkate almamızı gerektirecektir. Kuran’da gayba dair ayetlerden gaybın hem
bilgisel hem de ontolojik yönünü çıkarmak mümkündür. “Alemu’l-gaybi ve’şşehade” ifadelerinin yer aldığı ayetler gaybın varlıksal tarafını ortaya koyar.
83
Açıkgenç, “Bir Felsefe Sorunu Olarak Gayb”, Fatih Üniversitesi Yay.. s.20
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s.75-76.
85
Açıkgenç, a.g.m., s. 12-20.
86
Açıkgenç, “İslami Bilim ve Felsefe Anlayışı”, s.184.
84
33
Bu ibarenin geçtiği ayetler gayb ve şehâdeti birer âlem gibi
algılamamızı
sağlamaktadır.
Buralarda
kullanıldığı
biçimiyle
gayb
“görülmeyen” anlamında deney ve gözlemin konusu olmayan aşkın konuları
temsil etmektedir. Bu ayetler bize gaybın varlıksal bir yönü olduğuna işaret
eder, çünkü “görülen” ve “görülmeyen” kavramları da varlıklar için kullanılır.
ehadet kavramı ise, “görülen” anlamında olduğundan tecrübî bilgilerimize
işaret eder.87
Kur’an’da genel olarak gayb, insan duyularına konu olmayan ve
insanlar tarafından bilinemeyen âlem olarak nitelendirilmektedir.88 Ancak
ayetlerde geçen bu kavram incelendiğinde gaybın bir kısmının insan
tarafından çeşitli yetilerin akla yardımcı olmasıyla bilinebileceği yönünde
işaretler vardır. Açıkgenç bu sebeple gaybın bilgisini iki kategoride
değerlendirir. Birincisi, “aşkın bilgi” olarak nitelendirilen, kalbî yaşantının
tecrübesi ile ve vahyin yol göstermesi ile bilinebilen gaybtir. İnsan, bu bilgilere
anlamakla ve (anlayarak onlara) inanmakla yükümlüdür. İkicisi ise “Mutlak
Gayb” tir ki, bu alana yorumsuz olarak iman etmekle sorumluyuz. Bu yüzden
insan bu alanın bilgilerinden sorumlu değildir zaten onu hiçbir şekilde
bilmemiz mümkün değildir. Bu iki bilgi arasındaki ilişkiyi Açıkgenç şu şekilde
belirtir: “Mutlak gayb, bilinen gaybın temelidir, mutlak gaybın yolu, bilinebilen
gaybdan geçer, yani iman ile gaybın bilinen yönü açılmalıdır ki, mutlak gayba
teslimiyetle iman olsun.”89
Yukarıda aşkın bilgiye ulaşmada
“kalbî tecrübe” den bahsetmiştik.
Gayba dair konularda Açıkgenç, “kalbi” bilhassa önemser, çünkü ona göre,
kuran gayb ile bilgi verirken temel olarak kalbi esas alır. Ancak kalbin bu
önemli işlevini gerçekleştirebilmesi için insanın faziletli bir yaşantıya sahip
87
Açıkgenç, “ Bir Felsefe Sorunu Olarak Gayb”, s.1.
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s.131.
89
Açıkgenç, “İslami Bilim ve Felsefe Anlayışı”, s.186.
88
34
olması gerekir. Bu tutum içerisinde olan insan kalbin işlevini yerine getirir ve
akıl anlama yolu ile gaybın belli bir kısım bilgilerini bilebilir.90
Bu durumun öznel tecrübî bir yönü vardır ve bu tecrübenin merkezi de
kalptir. Bu tecrübe biçimi öznel bir özellik taşıdığından bilimsel tecrübe gibi
tümelleştirilemez.91 Yani aşkın gayb, insanın kendi gayret ve çabaları sonucu
bir şekilde insan bilgisine konu olabilirken mutlak gayb, ne algı yetilerimize ne
de zihinsel yetilerimize hitap etmemektedir. Bu nedenle de hiçbir şekilde
insan bilgisine konu olamaz. Bu konularda Kuran, insanlardan tam bir
teslimiyet beklemektedir. Allah’ın zâtı, cennet, cehennem, ölümsüzlük ve
ahiretin mahiyeti gibi meseleler mutlak gayb alanına ait konulardır.92 Bundan
dolayı da insanlar bu bilgilerden sorumlu tutulmayacaktır.
1.3.3. Alparslan Açıkgenç’in Varlık Anlayışında Gayb ve ehadet
Ayrımının Yeri ve Önemi
Görüldüğü gibi, Açıkgenç’in bilgi ve varlık felsefesi gayb ve şehâdet
ayrımına
dayanır.
Gayb
ve
şehâdet
âlemi
onun
ontolojisinde
ve
epistemolojisinde geniş yer tutar. O bu kavramları Kuran bağlamında felsefî
bir yaklaşımla değerlendirir. Kuran nihayetinde bir felsefe kitabı değildir
ancak Kuran’ın bize sunduğu bu bilgiler felsefî bir zeminde izah edilebilir, bir
sistem içinde kavramlaştırılabilir diyen Açıkgenç çalışmalarını bu yönde
yoğunlaştırır.
Açıkgenç neden ontoloji ve epistemolojisinde bu kavramlar üzerinde
bilhassa durmuştur? Ve neden âlemi gayb ve şehadet âlemi olmak üzere iki
kategoride incelemiştir? Sorularının cevabı da, Kuran merkezlidir.
Kuran’dan hareketle böyle bir ayrıma giden Açıkgenç, Kuran’a
baktığımızda en genel anlamda insan bilgisine konu olabilecek sorunları iki
90
Açıkgenç, a.g.e., s.185. Gaybı bilmede kalbin bu şekilde işlevi için bkz.(Fussilet Suresi 41/44, Ra’d
Suresi 13/28, A’râf Suresi 7/179, Kâf Suresi 50/37, Âl-i İmran Suresi 3/190-191).
91
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi. s.143-144.
92
Açıkgenç, a.g.e., s.166.
35
kategoride bize sunduğunu söyler. Birincisi, deney ve gözlemi yapılabilecek
konulardır ki, bunların incelenmesi ve araştırılması ile oluşan bilgiye “tecrübî
bilgi” diyebiliriz. İşte şehadet âlemi bu tecrübî bilgiye işaret etmektedir. İkincisi
ise, deney ve gözlemi aşan konulardır. Bu bilgilere ise aşkın bilgi diyebiliriz.
Gayba dair konular da bu şekilde olduğu için “aşkın bilgi” olarak
nitelendirilebilir.93 Ancak buradan iki alanın bilgisinin birbirinden tamamen
kopuk olduğu gibi bir anlam çıkmaz. Bu bilgiler birbirleri ile irtibatlıdır. Zaten
gayb ve şehadet âlemleri, tek bir bütünün uyumlu iki parçasıdır.94 Bu iki alan,
birbirini içeren ve biri diğerini gerektiren iki varlık âlemidir, diyen Açıkgenç bu
ilişkiyi şu şekilde izah eder:
“ehâdet âlemi, gayba işaret edip onun varlığının bize ders
verebilecek yegâne tecrübe konumuzdur; yani insan tecrübesine gayb
hakkında bilgi üretmesi için konu olabilecek tek kaynak durumundadır.
Çünkü bu alanın dışında duyusal tecrübeye hitap edecek başka bir
âlem yoktur. Gayb ise, şehadet âleminin varlığını gerektiren bir alandır.
İşte karşılıklı bu ilişki yüzünden bu iki alan birbirinden ayrı
tutulmamalıdır. Ayrı tutuldukları takdirde sadece hakikate ulaşan
bağlarımız kesilmekle kalmaz, aynı zamanda insanın hem kişisel hem
de toplumsal hayatında bazı düzensizlikler ve bozukluklar baş
gösterir.”95
Zaten Açıkgenç ve Molla Sadrâ’nın genel felsefesine bakıldığında
sistemli bir bütünlük görülecektir. Bu hem varlık anlayışlarında hem de bilgi
nazariyelerinde kendini gösterir. Zaten bu iki âlem arasında kesin bir ayrım
varsayıldığı zaman onların sistemleri alt üst olur. Çünkü Sadra ve Açıkgenç’in
görüşleri varlığın birliği üzerine kuruludur. Bu birliği felsefelerinin her
aşamasında görmek mümkündür.
Bu iki alan arasındaki ayrım ontolojik değil epistemolojik bir ayrımdır.
Bu ayrım insan için zorunludur, çünkü her ne kadar bütüncül bir âlem
93
Açıkgenç, “İslami Bilim ve Felsefe Anlayışı” , s.183.
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi. s.143-144.
95
Açıkgenç, a.g.e., s. 77.
94
36
anlayışına sahip olsa da, insan, yapısı gereği sorunları parça parça ele
alarak inceler. Tek tek sorunların ele alınışı felsefe tarihinde de kendini
gösterir. Gayb-şehadet âlemlerine benzer ayrımlar daha önce de birçok
filozof tarafından yapılmıştır. Aristo da âlemi bir bütün olarak görmekle birlikte
onu Ay-altı ve Ay-üstü âlem olmak üzere ikiye ayırarak incelemektedir.
96
İslam felsefecilerinin de Aristo’yu müteakiben âlemi bu şekilde inceledikleri
görülür. Kant da varlık alanını, görünen (phainomenon) ve görünmeyen
(noumenon) olmak üzere ikiye ayırır. Görünen varlık alanı bilinebilirken
görünmeyen varlık alanı ise bilinemeyen yalnızca var olduğu düşünülen bir
ortamı ifade eder.97
Açıkgenç’ böyle bir ayrıma gitmesindeki amaç, insandır. Zaten Allah
için böyle bir kategoriden bahsetmek mümkün değildir. Âlemin bu şekilde
ayrımında kıstas insanın bilgi yetileri ve bilginin kaynaklarıdır. Açıkgenç,
şehadet âleminin insanın akıl ve duyularıyla algılanabileceğini, gaybın ise
belli bir türünün insandaki bazı yetilerin geliştirilmesi ile algılanabileceğini
söylemiştir.
Gaybın da insan bilgisine bir şekilde konu olabileceği düşüncesi
aslında yine bir birliğe işaret eder. ehadet âleminde varlığını sürdüren
insanla, metafizik alan arasında kesin bir sınır çizilmemiş, insanın tecrübî
alanı genişletilmiştir. Ancak, Kant ve onun gibi düşünen filozoflar insanın
gaybın bilgisine ulaşmasının mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Kant, insanın
sadece fenomen âlemini bileceğini ancak fenomen âleminin arkasındaki
aslını yani hakikatini bilemeyeceğimizi söyler. Yine o akıl ile,Allah, kâinat gibi
manevi şeyleri kavrayamayacağımızı söyler. Çünkü akıl bu söylenenler
hakkında doğru bir hüküm veremez.98
Açıkgenç’in farkı bu noktada kendini daha iyi gösterir. Çünkü O,
insanın bilgisini bu şekilde sınırlandırmanın sağlıklı olmadığını düşünür.
Varlık anlayışındaki birlik, bilgi felsefesine de aynen yansır. Ona göre, insan
96
Bolay, Aristo Metafiziği İle Gazalî Metafiziğinin Karşılaştırılması, s.96.
Immanuel Kant, Pratik Usun Eleştirisi, çev. İ.Zeki Eyuboğlu, 6.bs., İst., Sayy Yay., 2004, s.16.
98
Cavit Sunar, Varlık Hakkında Ana Düşünceler, Ank. Ünv. Basımevi, Ank., 1977, s. 254.
97
37
tecrübesinin sınırlarını aştığı, deney ve gözlemin konusu olamayacağı için
gaybın veya metafiziğin reddinden ancak çatışma doğar. Gayb veya
metafizik akıl dışı değildir. Akıl, kalb ve diğer bilgi yetileri ile bu alan da
anlaşılabilir bir hale gelebilir.
Konuyu ontoloji açısından ele almaya çalıştıysak da varlığın
epistemolojik boyutunda sık sık açıklamalar yapmak zorunda kalmamızın
nedeni, görüldüğü üzere, Varlık kavramının bilgisel anlamda dile aktarılması
zorunluluğudur. Bu da doğaldır, zira ontoloji ve epistemolojiyi keskin bir
şekilde birbirinden ayırmak mümkün değildir.
İKİNCİ BÖLÜM
BİLGİ
Birinci bölümde Açıkgenç’in varlık sorununa yaklaşımını inceledik.
Felsefe tarihinde bilgi sorunu her zaman varlık öğretisi ile paralel bir şekilde
ele alınmıştır. Mesela Platon’un bilgi anlayışının, onun varlık öğretisini dile
getiren ideler kuramından bağımsız olarak ele alınması mümkün değildir.
Bunun gibi, gerek İslam felsefesinde gerekse Batı felsefesi tarihinde, hiçbir
filozof, bilgiyi varlıktan bağımsız olarak ele almamıştır. Bunun nedeni ise
açıktır: bilgi her zaman için belli bir varlık hakkındadır. Bu varlığın durumu
belirlenmeden bilgisini belirlemek elbette ki mümkün olamaz. Bir varlığın
varlık durumu yani kipi (modalitesi) ancak kapsamlı bir varlık öğretisi ile
mümkündür. Bu bölümde Açıkgenç’in bilgi anlayışını da bu cepheden
hareketle ortaya koymaya çalışacağız.
Bilgi problemine verilecek cevap, herhangi bir felsefî sistemin
kurulmasında merkezi bir yere sahiptir. Filozofun ortaya koyduğu her teori,
bilgiye bakış açısı ile şekillenir1. Bilginin her filozofa göre bir tarifi vardır.
Varlık anlayışlarına bağlı olarak, her bilgi kuramının özne ve nesne kavrayışı
farklı olduğu gibi, her filozofun “varlık” a yüklediği anlam, bilginin tanım ve
şekillenmesinde belirleyici olmuştur.
2.1. BİLGİNİN TANIMI
İlk çağlardan beri yapıla gelen bilgi tanımlarına baktığımızda çok farklı
izah tarzları görürüz. İlk defa bilmek kavramını tartışan Platon’a göre bilgi,
tikel olanın ve değişenin beş duyu yoluyla kazanılmış bilgisi değil, değişmez
1
Bilal Kuşpınar, İbn Sina’da Bilgi Teorisi, 2. bs., Ank., MEB Yay., 2001, s. 19.
39
ve tümel olanın akıl yoluyla kazanılan ezeli-ebedi bilgisidir. Ona göre değişen
hiçbir
şekilde
bilinemeyeceği
için,
2
değişmeyen bir varlık olmalıdır.
insan
zihninden
bağımsız
olan,
Bu değişmez ve kalıcı varlıklar ise
3
“idealar”dır. Aristo’ya göre ise bilgi, tümel olanın formun bilgisidir.4 İslam
filozoflarından Kindî, bilgiyi, eşyanın hakikatleriyle kavranması5 şeklinde
tanımlarken Fârâbî, insanın eşyayı kendi kuvveleriyle çeşitli derecelerde
anlayabileceğini, eşyanın hakikatinin ise ancak sezgi yoluyla bilinebilineceğini
belirtmektedir.6
İbn Sina, bilginin kesin ve aydın bazı ilkelere dayandığı ve bütün
bilgimizin sezgi ile elde edilen bu ilkelerden sonuçlama (el-istintaç) yoluyla
çıkarılabileceği kanısındadır.7 Gazali’ye göre ise bilgi, aklın eşyayı kavraması
sonucu elde ettiği bir soyutlamadır, fakat bu, eşyanın hakikatine uygun bir
soyutlamadır.8
Yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz tanımlarda, her filozofun sahip
olduğu bakış açısı çerçevesinde, bilginin belli yönlerinin vurgulandığını
görmekteyiz. Tüm gayret ve açıklamalara rağmen bilginin tanımını yapmanın
zorluğu ortadadır. Gazali “ilmin gerçek bir tanımını yapmaya muktedir
olamayız”9 derken bu duruma dikkat çeker. Ancak sistem sahibi her filozof bir
bilgi tanımı yapmaya çalışmıştır. Bu tanımlara filozofun yaşadığı dönem,
içinde bulunduğu sosyal ortam ve dünya görüşü damgasını vurmuştur.
Bilimde objektiflikten yana olanların bile tüm bunlardan sıyrılmaları mümkün
olmamıştır.
Açıkgenç, biraz önce bahsettiğimiz güçlüklerin farkında olmakla
birlikte, bilginin hiçbir yönünü dışarıda bırakmayacak şekilde, bilmenin
2
Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, 5. bs., İst., Paradigma Yay., Ekim 2002, s. 823
İhsan Turgut, Platon’un Son Dönem Felsefesinde Bilgi Sorunu, İzmir, Bilgehan Batbaası, 1992,
s.21.
4
Cevizci, a.g.e., s. 92.
5
Mehmet Vural, İslam Felsefi Sözlüğü, Ank., Elis Yay., 2003, s. 68
6
Bayraktar, İslam Felsefesine Giriş, s. 176.
7
Ülken, İslam Felsefesi, s. 87.
8
Bayraktar, İslam Felsefesine Giriş, s. 214.
9
Vural, Gazali Felsefesinde Bilgi ve Yöntem, Ank., Ank. Okulu Yay., 2004, 180.
3
40
oluşumunu dikkate alarak bilgiye kapsamlı bir tanım getirmeye çalışır.
Mahiyetleri dikkate alınmaksızın en genel anlamda “bilgi” yi zihinsel
birikimlerimiz olarak tarif eder. Açıkgenç’in buradaki amacı bilgi edinme
sürecini eksiksiz olarak ortaya koymak istemesidir. Çünkü bilgi edinme süreci
ile tüm zihinsel birikimlerimizi elde etmekteyiz. Kazandığımız bilgi doğru da
olsa yanlış da olsa bu bilgi edinme süreci içerisinde elde edilir.10 Açıkgenç
bilgi edinme süreci derken epistemolojik bir durumu yani özne olarak bizdeki
bilgi yetilerini ve bunların nasıl işlediklerini kasteder.
2.2. BİLGİNİN SINIFLANDIRILMASI
Felsefe tarihinde belli ilke ve ölçütlerden yararlanarak, bilimler
konuları, yöntemleri, amaçları veya yararları bakımından çeşitli şekillerde
sınıflandırılmıştır. Aristo, Fârâbî, Gazali, İbn Sina, İbn Haldun, F. Bacon, A.
Comte ve H.Spencer gibi filozofların yapmış olduğu çalışmaları bu tasniflere
örnek olarak verebiliriz. 11
Aristo, ilimleri gayelerine göre, zihnin gelişimini de dikkate alarak teorik
(spekülatif), pratik (aksiyon), poetik olmak üzere üç sınıfa ayırır. Teorik ilimler
sırf hakikatin araştırılması ve bilinmesini konu alan matematik, fizik ve ilk
felsefe olarak nitelendirilen metafiziği kapsar. Pratik ilimler fert ve toplum
hayatını yakından ilgilendiren ehtik, ekonomi ve politikayı içerir. 12
Fârâbî, ilimlerin içeriğini bildirmek, ilim öğrenmek isteyen kişilere yol
göstererek bilinç kazandırmak ve bilimi sevenlere yardımcı olmak amacıyla
kaleme almış olduğu İhsâu’l- İlim adlı eserinde, bilimleri orijinal bir biçimde
beş sınıfta incelemiştir. Dil ilmi ve kısımları birinci, mantık ilmi ve kısımları
10
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 151,152.
Fârâbî, İlimlerin Sayımı, çev., Ahmet Arslan, Ank., Vadi Yay., 1999, s. 7.
12
H. Ragıp Atademir, Aristo’nun Mantık ve İlim Anlayışı, Ank., Ank. Ünv. İlahiyat Fak., Yay.,
1974, s.64-65.
11
41
ikinci, matemetiksel ilimler üçüncü, tabiat ve metafiziğin kısımları dördüncü,
siyaset ilminin kısımları ile fıkıh ve kelam ilmi de beşinci grup içinde yer alır.13
İbn Sina, maddeyle olan ilişkilerini dikkate alarak aşağı, orta ve yüksek
olmak üzere nazari ilimleri üç sınıfta inceler. Birinci sınıf ilimler, mevcutları,
düşünce ve varlıkta harekete konu olmaları ve maddelerle alakaları
bulunmaları açısından değerlendirilir. İkinci de mevcutlar varlık olmasa da
zihinde maddeden ayrıdırlar. Üçüncü sınıfta ise mevcutlar, hem varlıkta hem
zihinde maddeden ayrıdırlar. Doğa bilimleri birinci, matematik ve aritmetik
ikinci, metafizik ise üçüncü sınıf içinde ele alınır.14 İbn Sina pratik ilimleri de,
teorik ilimler gibi üçe ayırır.
Bilgiye, oluşum sürecinden hareketle bir tanım getiren Açıkgenç, yine
bu süreci merkeze alarak bilgiyi sınıflandırır. Ona göre bilgi tabiî ve yapay
(sunî) olmak üzere iki aşamada elde edilir. Bir çocuğun nasıl bilgi edindiğini
inceleyen Açıkgenç, birbirine tabi olan bu iki aşamayı tespit eder. Tabiî
aşamada, çocuk, kendi deney ve gözlemleriyle, doğuştan (biyolojik) varolan
organ ve yetilerini de kullanarak bilgiye ulaşırken, yapay aşamada aile ve
çevrenin onu eğitmesi yoluyla bilgiyi elde eder. Yapay aşamada da
uygulamaya yönelik ve saf soyut bilgi olmak üzere iki tür bilgi kazanılır. 15
Böylece Açıkgenç, tabiî ve yapay aşamanın bilgisi olmak üzere en
genel anlamda iki tür bilginin var olduğunu belirtir. Tabiî aşamanın bilgisi ile
yapay aşamanın uygulamaya yönelik bilgisini yaşantısal bilgi, yapay
aşamanın tecrübeden uzak, saf soyut bilgisini de bilimsel bilgi olarak
nitelendirir.16
13
Fârâbî, a.g.e., s.44.
İbn Sina, Kitâb’ş- Şifâ (Mantığa Giriş), çev. Ömer Türker, İst., Litera Yay., 2006, s.7.
15
Açıkgenç, a.g.e., s.148-150.
16
Açıkgenç, a.g.e., s.151.
14
42
2.2.1. Yaşantısal Bilgi
Yaşantısal bilgi, genellikle sistemsiz fakat tecrübî veya tabiî yöntemsel
bir şekilde günlük hayatımızda oluşan zihinsel birikimlerdir. Yaşam tarzında
kendiliğinden oluşan bu çeşit bilginin, özellikle geliştirilmiş bir yöntemi yoktur.
Ancak bununla birlikte insanda fıtrî olarak bir yöntem bulunmaktadır. O halde
bu tür bilgi elde edilen bir bilgi değil; aksine yaşantı içerisinde kendiliğinden
bizde oluşan zihinsel bir birikimdir.17
2.2.2. Bilimsel Bilgi
Bilimsel bilgi ise, belli bir yöntemle elde edilen bilgidir. Bilimsel bilgiyi
“bilimsel disiplinlerin ortaya koyduğu bilgi” diye tanımlamak mümkündür. Bu
tanımlama diğer bilgi türlerini dışarıda bırakıyor gibi görünse de amaç bu
değildir. Yaşantısal bilgi tabii yani fıtrî bir yolla yaşantımız içinde
kendiliğinden oluşurken bilimsel bilgi yani bilim, bizzat bizim geliştirdiğimiz
belli yöntemlerle sistemli olarak elde ettiğimiz bilgidir. O halde bilim, iradeyle
ve insan çabası harcanarak elde edilir.18 Yaşantısal bilgi de ise öznede iradî
değil, fıtrî bir durum söz konusudur.
Yöntem açısından değişik şekillerde elde edilen bilimsel bilgiyi
türlerine ayırmak mümkündür: 1. Olgusal bilgi 2. Aşkın bilgi 3. Günlük bilgiler.
imdi bu bilgi türlerini kısaca tanımlayalım. Olgusal bilgi; fizik, kimya,
astronomi gibi, tabiat bilimlerinin ortaya koyduğu birikimdir. Diğer bir deyişle
gözlem ve deney konusu olabilecek özellikle beş duyu ile de test edilebilen
sorunları inceleyen bütün bilimler bu tür bilgi kapsamında değerlendirilirler.
Aşkın bilgi; toplum ve insan bilimlerinin geliştirdiği fikri birikimdir, yani felsefe,
tarih, sosyoloji, hukuk v.s gibi beşeri ve toplum bilimlerinin bilgisidir.19
Açıkgenç aşkın bilgiyi “içsel yaşantı” ile hissedilebilen bilgiler olarak
görmektedir. Ancak ayrıca hiçbir bilime konu olmayan vahiy ile bize
17
Açıkgenç, Bilgisel Bilgi, s.18.
Açıkgenç, a.g.e., s.18.
19
Açıkgenç, a.g.e., s. 18.
18
43
gönderilen bilgiler de “Mutlak Aşkın” olarak dile getirilmektedir. Bu bilgilerin
tasdiki Açıkgenç’e göre “içsel yaşantı” ile hissedilebilen bilgilerle mümkündür
ki bu da “iman” olarak dile getirilen ve ancak takva olgusu ile anlatılabilen
durumdur.20 Günlük bilgiler de bu her iki tür bilginin etkisiyle oluşan
uygulamalı ahlak, iktisat, mühendislik ve tıp gibi uygulamaya yönelik teknik
bilimlerin bilgisidir.
2. 3. BİLGİNİN KAYNAĞI
Açıkgenç, bilgiye kaynaklık eden iki yeti olduğunu ifade eder. Bu
yetilerin birincisi algı yetisi, ikincisi ise zihindir.
2.3.1. Algı Yetisi
İnsanın iç dünyasını duyumlamasını sağlayan yetilerler ile dış dünyaya
açılan yetilerin bütünlüğüdür. Bilinen beş duyu organı dış dünyaya
açılmamızı sağlarlar. Bu organlar görme, işitme, duyma, tatma ve
dokunmadır. Dış dünyayı bu beş duyu organı ile algılarken iç dünyamızı
“bilinç”(şuur) yetisi ile algılarız.21
2.3.1.1. Duyusal Algı
Daha çok “varlık” ve “oluş” problemi üzerinde duran ilk çağ
filozoflarının geneli duyulara güvenmiş ve onları bilgi kaynağı olarak kabul
etmişlerdir. Duyuları bilgi kaynağı olarak kabul eden ve aklın rolünü inkâr
edenler felsefe tarihinde empirist, duyuları bilgi kaynağı görmediği gibi, onları
20
Açıkgenç, “A Concept of Philosophy in the Qur'anic Context”, American Journal of Islamic
Social Sciences, S.11 ,1994; Türkçe’ye çev. İbrahim Özdemir, “Kur’an Bağlamında Felsefe
Kavramı”, İslamî Sosyal Bilimler Dergisi S.3, 1995, s. 12–15.
21
Açıkgenç, a.g.e., s.152.
44
doğru bilginin önünde bir engel olarak görenler ise idealist veya rasyonalist
olarak nitelendirilmişlerdir.22
Bilginin kaynağını ve vasıtasını teşkil eden duyular, bazı filozoflara
göre, belli bir alanla sınırlı oldukları için eksik ve yanlış intibalar
verebilmektedir.23 Sokrat, duyular aracılığıyla alınan intibaları bilgi olarak
görmez, fakat hakikate ulaşmak için bu intibalar üzerine düşünüşlerde
bulunulabilir diyerek duyuların bilgi edinme sürecindeki işlevine dikkat
çeker.24
Aristo ise, hayvan ve insanlarda ortak olarak bulunduğunu söylediği
duyu organları ile elde edilen bilgileri, bilginin ilk aşaması olarak görmekle
birlikte duyumların “niçin” sorusuna cevap veremediği için güvenilir bilgiyi
vermediklerini söyler. Ona göre asıl bilmek, teoriyi ve sebepleri ile her şeyi
prensiplerinden itibaren bilmektir. İlk prensip ve sebepleri aramak gibi bir
amacı olmayan duyulabilir bilgi, bütün insanlarda müşterektir ve elde edilmesi
kolaydır.25 Filozoflar üzerinde büyük etkisi olan Aristo’nun bu düşüncelerinin
benzerlerini birçok filozofta görmek mümkündür. Kesin ve değişmeyen
bilginin peşine düşen Descartes de güvendiği ve şüphe götürmez diye
düşündüğü bilgilerin duyular aracılığı ile kendisine kazandırıldığını söyler ve
yaşadığı
derin
bir
tecrübeden
sonra
kendisini
aldatan
duyulara
güvenilmemesi gerektiğini anladığını ifade eder.26
Bilmeyi duyusal bilmeden rasyonel-mistik bilmeye kadar olgunlaşarak
devam eden bir süreç olarak gören Farabi’ye göre, fiziki dünyaya ait
duyuların bilgisi, insan bilgisinin ilk kademesini teşkil eder.27 Açıkgenç’e göre
de, bütün bilgi işlemlerinin başlangıç noktasını duyular oluşturur. Dış dünyayı,
beş duyu olarak bilinen görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma ile
22
Halife Keskin, İslam Düşüncesinde Bilgi Teorisi, İst., Beyan Yay., 1997, s. 52,53.
Nihat Keklik, İslam Mantık Tarihi ve Farabi Mantığı,C.1, İst., İst. Edebiyat Fak., Yay,1969, s.
2-4.
24
Platon, Theaitetos, çev. Macit Gökberk, Ank., MEB Yay., 1945, s.98.
25
Mübahat Türker-Küyel, Aristoteles ve Farabi’nin Varlık ve Düşünce Öğretileri, s. 54,55.
26
Descartes, Metafizik, s. 123.
27
Şahin Filiz, “Bilgi-İnanç Bağlamında Farabi’nin Bilgi Felsefesi”, Uluslar Arası Farabi
Sempozyumu Bildirileri, ed., Fehrullah Terkan, Şenol Korkut, Ank., Elis Yay, 2005, s.16.
23
45
algılarız. Bunların bilgiye konu olan nesnelerle teması ve biyolojik işlevlerini
yerine getirmesi sonucu kişide oluşan her türlü izlenim ve hisleri ise
Açıkgenç, “duyusal algı” olarak nitelendirir.28
2.3.1.2. Bilinç
Açıkgenç duyuların kişide bıraktığı intibaları, bilgi olarak nitelendirmez.
Ona göre, bu noktada devreye “bilinç” girer. Bilinç bir şeyin farkına varmak
demektir. Bir nesnenin duyusal olarak algılanması ile bu algının bilincine
varılması farklı şeylerdir. Bilincin beş duyu da olduğu gibi herhangi bir organı
yoktur. Açıkgenç, mahiyetini açıklamamakla birlikte bilinç için beyinde bir
merkez bulunduğunu söyler. Bundan dolayı bilinci, zihin içinde bir algı olarak
görmez. 29 Açıkgenç bu durumu şu şekilde izah eder:
“Algı yetisinin, içe ve dışa açılması duyularla olduğuna göre, bu
düzeydeki algı, tamamen fizyolojik bir olgudur. Bilinçsiz hiçbir algı
mümkün olamayacağına göre, dış algılar iç algıya bağlı kalacaktır. Bu
bakımdan algının iç ve dış olarak ayrılması, içe ve dışa açılan
duyuların özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bilinç duyusu ile biz
sadece iç dünyamıza açılabiliriz; ancak göz ile dış dünyaya açılınca,
bu duyu organı ile elde ettiklerimizin farkına bilinç ile varabiliriz. Fakat
bilinç dış dünyaya açılamaz; çünkü temelde iç dünyamıza ait algısal
tecrübelerimizin penceresidir. Bunlar fizyolojik oldukları için bilgi
felsefesinin konusunu teşkil etmezler. Bu durumda duyusal algıların
nasıl oluştukları ve mahiyetleri tecrübî bir bilimin konusudur. (fizyoloji
veya psikoloji gibi)”. 30
28
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s.152.
Açıkgenç, a.g.e., s. 152
30
Açıkgenç, a.g.e., s. 153.
29
46
Bu durumda bilinç iki yönlü bir işleve sahiptir, diyebiliriz. Onunla
kişi iç dünyasını duyumsadığı gibi aynı zamanda dışa açılan duyuların
elde ettiklerinin farkına yine bilinç ile varmaktadır.
2.3.1.3. Duygusal Algı
Açıkgenç’e göre, duyusal algılar algı yetimizin sadece bir bölümünü
oluşturmaktadır. Çünkü algı yetimiz içerisinde duyular ve duyulara tepki
olarak ortaya çıkan bazı hisler, yani fizyolojik uyanmalar vardır ki, bunlar
zihnimize doğrudan yansırlar ve değişik bir tür olarak tezahür ederler ki,
bunlara “duygu” denir.31 Duygusal algılar en az duyusal algılar kadar
önemlidir.
Felsefecilerin
bazılarının
bilgi
felsefesinde
vermemesine karşın Açıkgenç, bilgi epistemolojisinde
duygulara
“duygu”
yer
üzerine
bilhassa durur.
Duygu, “doğrudan algıların etkisiyle veya algılara tepki olarak oluşan
hissin zihinsel tezahürüdür”.
32
Tanımda duygunun hem fizyolojik hem de
zihinsel (mental) bir olgu olması dikkatimizi çekmektedir. O halde sadece
duyusal algıların etkisi ile bedenimizde meydana gelen bir his duygu olamaz;
bu hissin duygu olabilmesi için zihinsel olarak tezahür etmesi şarttır.
Açıkgenç bir örnekle bu duruma açıklama getirir. Mesela bir yerimize iğne
batınca hissettiğimiz algı, bir duygu değildir; çünkü bu duyguyu takip eden
neredeyse eş zamanlı bir zihinsel tezahür yoktur. Öyle ise, acı duyma,
sadece dokunma duyumuzun, sinir sistemi içerisinde algıladığı bir duyusal
algıdır. Fakat üzüntü için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü üzüntü, bir takım
duyusal algılar neticesinde meydana gelen hissin (veya hislerin) zihinsel
olarak tezahür etmesi ile oluşan bir durum veya halet-i ruhiyedir.33 Burada
devreye “duygusal yetenek” girer, bu durumun oluşmasını sağlayan da odur.
31
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 158.
Açıkgenç, a.g.e., s. 153.
33
Açıkgenç, a.g.e., s. 153.
32
47
Duygusal yetenek, tıpkı duyusal yetenekler gibi, bizde doğuştan
vardır. Fakat onlardan farklı olarak duygusal yeteneklerin bir organı yoktur.
Mesela “sevme” yeteneği bizde doğuştan vardır; ama sevginin tezahürü,
yukarıda özetlemeye çalıştığımız süreçte oluşur. O halde, duyusal algıların,
his olarak bizde oluşmaları için duygusal yetenekleri etkilemeleri gerekir. Bu
his zihinsel olarak tezahür edince duygusal yetenekte bu hisse karşılık gelen
duygu açığa çıkar. Aynı durum acıma, nefret, korku, sevinç, mutluluk gibi
diğer bütün duygular içinde geçeridir.34 Açıkgenç, duyusal algılar için bir
merkez olarak bu yolla gelen verilerin farkına varıldığı bilinci kastettiği
söylenebilir. Aynı şekilde duygular için fiziksel bir merkez belirleme çok güç
olsa da aklın düşünce merkezi olarak temsil edilmesi gibi denebilir ki,
duygusal yeteneği de duygularımızın bir bakıma fiziksel merkezi olarak ileri
sürmek istemektedir. Ancak bunların tezahür merkezi farklıdır. imdi bunun
nasıl ele alındığını inceleyelim.
Bir hissin duygusal yetenek içerisinde zihinsel olarak tezahür etmesi
duygu olduğuna göre, duyguların zihinsel faaliyetlere ve dolayısıyla bilgi
edinme sürecine olan katkıları açıkça ortadadır. Zira bir hissin, zihinsel olarak
tezahür etmesi için bir zihinsel bilinç durumunun hâsıl olması ve ayrıca diğer
zihinsel yetilerimizden olan aklın düşünce faaliyeti ile işe el koyması
gerekmektedir. Demek ki, bir duygunun, bir tarafında algısal his, diğer
tarafında düşünsel akıl, bu ikisi arasında ise, zihinsel bilinç yer almaktadır.
Duygu, zihinsel düzeyde tezahür edince bu tecrübeyi yaşayan kişi, o
duygunun belirlediği bir “durum” içerisine girer. Öyleyse, duygunun zihinsel
tezahürü, öznenin
“o duygu durumu”
içine girmesi demektir. Bir duygu
durumunda his tarafı ağır basarsa, kişi, “duygusal davranış” sergiler; fakat
düşünsel akıl tarafı ağır basarsa, kişi daha mantıklı davranışlar sergiler.35
Duygu, zihinsel bilinç ve akıl arasında ne gibi bir ilişki var? Açıkgenç bu
ilişkiyi şöyle açıklar;
34
35
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi , s. 154.
Açıkgenç, a.g.e., s. 154.
48
“Duygunun
gerçekleştiğine
zihin
göre,
düzeyinde
zihinsel
bilinç
tezahürü,
bütün
zihinsel
bilinçle
duyguların
tezahür
merkezidir. His düzeyindeki duyguda belli bir bedensel merkez varsa
da (ki bu da sinir sistemidir) bu, mahallidir ve bu bakımdan hisselerin
tanınmasını sağlar. Hâlbuki zihinsel bilinç, mahalli olmayıp bir nevi tüm
benliğimizi saran kavramsal intikal yetimizdir. Hatırlanacağı gibi,
yukarıda algı yetisi içinde de genel bir bilinç yetisinden bahsetmiştik.
Algıdaki bilinç, bizzat duyusal olarak benliğimizin(ve dolayısıyla var
olduğumuzun) farkına varmamızı sağlayan bir yeti olup kavramsal
değil, tamamen duyusaldır. Zihindeki bilinç ise, duyusal olmayıp
tamamen kavramsal olarak benliğin (ve dolayısıyla varlığın) farkına
varmamızı sağlayan fikri bir yetidir. Bu bakımdan bu karışıklığa
meydan vermemek için algıdaki bilince “duyusal bilinç” diyeceğiz.
Duyusal bilicin verilerinin diğer bir deyişle, bilinç duyularının, zihne
intikal etmesi ile ancak zihinsel bilinç işlevini yerine getirir. Böylece
sonuçta “benlik” (ene, ego ) ortaya çıkar. Zihinsel bilince bu işlevi
yönünden “benlik yetisi” de diyebiliriz. O halde benlik, birçok duygu
verilerinin fikri, bir işleme (kavramsal düşünce) tabi tutması ile oluşan
“bileşik” (compound) bir duygudur. Bileşik duygumuz sadece benlik
değildir. Buna ilaveten acıma duygusunun, sevgi, endişe ve arzu gibi
diğer bazı duygularının verilerinin, zihinsel bilinçle birleştirilmesi ile
ortaya çıkan “vicdan” gibi başka bileşik duygular da vardır ki,
bunlardan biri de algısal sezgidir. O halde zihinsel bilinç, bütün algı
yetimizin, düşüncemizin merkezi olan zihne ulaştığı yetidir. Algı
yetimizde iki türlü algısal veri üreten yetiler saptadık. Birincisi, duyular
yetisi, ikincisi duygular yetisi. Bunlardan birincisinin verilerine “duyusal
algı”(sense-perception); ikincisininkine ise “duygusal algı” diyebililiriz.
Bütün bilgilerimizin başlangıç noktası, bu iki algıdır. Akıl da bu iki
kaynaktan aldığı verileri, onlara tekrar başvurmadan değerlendirir ve
onlardan bağımsız olarak yeni bilgiler üretebilir.”36
36
Açıkgenç, a.g.e., s. 155.
49
Algısal veriler, zihnin kavramsal düşünceyi başlatmasında başlangıç
malzemesi olarak kullanılırlar. Açıkgenç olgusal bilimlerin her aşamasında
algı verilerine ihtiyaç olduğunu belirtir, çünkü bunlar aynı zamanda bilginin
içeriğini de belirler. Fakat matematik ve mantık gibi bilimlerde algısal verilere
sadece başlangıç malzemesi olarak ihtiyaç vardır. Yani sonuçta tüm bilgilerin
nihai kaynağı algısal verilerdir diyebiliriz. Burada dikkat edilmesi gereken
husus algısal verilerin tecrübe olmadığıdır. Tecrübe, algısal bir veri değil bir
tür bilgidir. Bununla birlikte tecrübe, algısal verilerden zihnimizin doğrudan
ürettiği ilk bilgi türüdür ve nesnelere en yakın bilgidir.37
Algı verileri hiçbir aşamadan geçmeden zihin tarafından otomatik
işleme tabi tutulmazlar. Algı verilerine Kant, henüz kavramsal işleme tabi
tutulmadıklarından “ham madde” (yani işleme girmemiş madde), der.
Açıkgenç’e göre de algı verileri ancak belli aşamalardan sonra zihinde işleme
tabi tutulurlar. Bu işleme “düşünce” (veya eylem olarak “düşünme”) denir.
Düşüncenin ilk ürettiği bilgi “genel tecrübe” veya “hayat bilgisi” dediğimiz
zihinsel birikimlerimizdir. Bizim, yaşantımız içinde tecrübe ederek ulaştığımız
günlük bilgiler bu türdendir. Ancak belli bir tecrübe türü vardır ki, bu “özel
tecrübe” dir. Bu tecrübe türü genel tecrübe ve hayat bilgisi olarak
gördüğümüz günlük bilgilerin sınırlarını aşar. Açıkgenç bu tecrübeye örnek
olarak eski insanların iki tahtayı birbirine sürterek ateş yakmasını örnek verir.
Aristo da fırıncılık, çiftçilik gibi mesleklerin bilgisini algısal bilgi ve tecrübe
olarak adlandırır ki, bunlar bugün geliştirilerek bilimsel bilgi düzeyine
getirilmişlerdir. Bu özel tecrübe türleri yine genel tecrübemiz üzerine kurulan
düşünsel
bilgi
olup,
bunlar
uygulamaya
yöneliktir.
Özel
tecrübeler
yeteneklerle yakından ilgilidir. Örneğin bir kimse ev yapmanın teknik bilgisini
kurumsal olarak öğrenebilir, fakat bu bilgiyi uygulamada başarılı olmayabilir,
yani iyi bir ev yapamayabilir ki, bu da onun yeteneği ile yakından ilgilidir.38
37
38
Açıkgenç, a.g.e., s. 159.
Açıkgenç, a.g.e., s. 156.
50
Genel tecrübeden özel tecrübe aşamasına geçtikçe bilgi giderek
soyutlaşır. Üst aşamaya doğru hükümler, genellemeler olarak tezahür
etmeye başlar. Genel tecrübeden özel tecrübeye oradan da olgusal bilgiye
geçiş bu şekildedir. Olgusal bilgi, genel ve özel tecrübenin teknik bir türü olan
deney ve gözleme dayanır, bu yüzden bu bilgi, “yaşantısal bilgi” olarak
adlandırdığımız genel ve özel tecrübeden ayrılmaktadır.39 Deney ve gözlem,
tecrübede belli bir yöntemin kullanılmasını gerekli kılar. Bu yöntemlerin bilgi
edinme sürecinde kullanılmaları, bazı düşünsel (zihinsel) disiplinlerin
oluşmasını sağlamıştır ki, bu disiplinler “bilim” olarak adlandırılır. Bu işlemin
sonucunda oluşan bilgiyi de “olgusal bilim” olarak nitelendirebiliriz. Bu olgusal
bilimlere dayanarak “günlük bilgiler” oluşur. Bunlar tıp, mühendislik, ahlak gibi
bilimlerin bilgisidir. Aşkın bilimler ise nesnelerden soyutlanması açısından
diğer bilgi türlerine göre en uzak bilgi türüdür. Ve bu alana dair bilgiler, bilgi
edinme aşamasının son aşamasını teşkil ederler.
2.3.2. Zihin
imdi ise bilgimizin ikinci önemli kaynağı olan “zihin” i inceleyebiliriz.
Duyusal ve duygusal algılar, kavramlarla düşünülebilmesi ve dil ile ifade
edilebilmesi için zihne sevk edilirler ve bu şekilde zihinsel bir içeriğe
dönüştürülürler.40
Zihin, algı yetisiyle, iki yetisi aracılığıyla temasa geçer. Bunlar benlik
yetisi (zihinsel bilinç) ve tasavvur yetisi (hayal) dir. Zihinsel bilinç dediğimiz
benlik yetisi, “hem dış hem iç duyusal algıları bilinç düzeyine çıkarır ve bu
algılardan veya bu algılarımıza gösterdiğimiz tepkilerden oluşan değişik ve
üst düzey bir duyuyu yansıtarak duyguların meydana gelmesi işlevini görür.”
Bu duygular tasavvur yetisi aracılığıyla zihinde tekrar canlandırılır. Hayal
böylece bu duygulara zihinsel bir içerik kazandırarak onları düşünülmek
üzere, bizzat düşünce yetimiz olan akla intikal ettirir. Akıl tüm algı verilerinin
39
40
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 157.
Açıkgenç, a.g.e., s.158.
51
düşünüldüğü yerdir. Bu durumda hayal aklın bir alt yetisi konumunda olurken,
düşünme işleminden sonra akıl “irade” ile hüküm verdiğinden “irade” de aklın
bir üst yetisidir, diyebiliriz.41
2.3.2.1. Akıl
Tanımlanması oldukça zor olan terimlerden biri olan aklın mahiyeti tam
olarak
açıklanamamakla
birlikte,
kalpte
veya
başta
olabileceği
söylenmektedir.42 Sadece insana özgü bir yeti olan akıl, düşünme, anlama
melekesi veya kişiyi sorumlu kılan temyiz gücü,43 gayb ve meçhul olan
şeyleri vasıtalı, duyu organları ile bilinebilir nitelikte olanları da doğrudan
müşahede ile idrak eden cevher, nefs-i nâtıkaya mahsus ilim öğrenme ve
idrak etme kuvveti44 gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
Aklın, bilgi edinme sürecinde iki önemli işlevi vardır. Birincisi;
düşünme, ikincisi ise akıl yürütmedir. Açıkgenç, zihinsel ve akılsal olmak
üzere iki ayrı düşünme biçiminden bahseder. Zihinsel düşünce derken, algı
verilerinin, zihinde tabi tutulduğu işlemlerin tümünü kasteder. Akılsal düşünce
ise, bizzat aklın kendi başına, gerçekleştirdiği düşüncedir. Akıl, “düşünce
eylemini zaman; tecrübe veya tecrübeden elde ettiği bilgilerden bağımsız,
kendi oluşturduğu bazı ilkelerle gerçekleştirir. Yine, bu aynı yollarla
oluşturduğu birtakım kalıplarla akıl yürütme işlemini gerçekleştirir.”
45
Aklın
temel işlevi “düşünme” olduğu için, sürekli bu işlevini gerçekleştirir. Ancak
aklın, ulaştığı bilginin bilimsel olabilmesi için, düşüncede,
akıl ilke ve
kalıplarının mutlaka kullanılması gerekmektedir.
41
Açıkgenç, a.g.e., s. 158.
Uyanık, İslam Bilgi Felsefesinde Kalbin Anlaması –Gazali Örneği-, Ank.,Araştırma Yay., 2005,
s.79.
43
Vural, İslam Felsefesi Sözlüğü, s.21.
44
Taftazânî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi ( Şerhu’l Akaid), haz. Süleyman Uludağ, 4 bs., İst.,
Dergah Yay.,1999, s.115,116.
45
Açıkgenç, a.g.e., s. 159.
42
52
2.3.2.2. Sezgi
Eşyanın içyüzüne nüfuz etmeye götüren bir çeşit entelektüel
yakınlık,46 eşya ve tabiatı parçalamadan bütün olarak kavranmasını sağlayan
bilme gücü,47 dolaysız, aracısız kavrama, zihinde kendisini birdenbire
gösteren açık, kesin, mutlak bir ilke gibi farklı izah tarzlarıyla karşılaştığımız
sezgi genelde duyusal, zihinsel ve metafiziksel olmak üzere üç kısımda
incelenmektedir.48
Doğruluğu ve bağlayıcılığı sürekli tartışma konusu olan sezgi kavramı
filozoflar tarafından değişik şekillerde algılanmıştır. “Tatmayan bilmez,
ulaşmayan idrak edemez” şeklinde sezgisel bilgiyi özetleyen49 Gazali’ye
göre, sezgisel bilgiler saf, temiz zihinde doğan, tecrübî bilgiler kadar kesinliğe
sahiptirler. Tümdengelim yoluyla elde edilen çıkarımlar da sezgi yoluyla elde
edilir. Gazali’nin epistemolojisinde merkezi bir konuma sahip olan, bilgi yetisi
olarak kabul edilen sezgi, özellikle aklın yetersiz kaldığı durumlarda işlevsel
olur.50 Descartes de sezgiyi, bir gerçek veya olay hakkında ulaşılan açık,
seçik, aracısız bilgi olarak tarif eder. Onun için düşünen bir varlık için varolma
duygusu sezgisel bir gerçektir.51 Hakikati aramada sezginin rolü üzerinde
duran Descartes, üzerinde hiçbir şüphe kalmayacak şekilde eşyanın bilgisine
ancak sezgi ile ulaşılabileceğini söyler. Onun sisteminde, dedüksiyondan
daha güvenilir olan sezgi ise ne duyuların değişen verileriyle ne de
muhayyilenin verdiği hükümlerle kıyaslanamayacak kadar kesin, şüphe
götürmez, saf ve dikkatli bir zihnin elde ettiği idraktir.52
Buraya kadar bahsettiğimiz bilgi yetileri, bilgi elde ederken bir
başlangıç mekanizması olarak anlatılan sırayı takip eder. Ancak sezgi de
durum daha farklıdır. Açıkgenç’e göre, bu yetiler geliştirilip belli bir düzeye
46
Poincare, a.g.e., s.320.
Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, 5.bs., Ank., Akçağ Yay.,1990, s.77.
48
Vural, İslam Felsefesi Sözlüğü, s.27, Keskin, Bilgi Teorisi, s.97.
49
Vural, Gazali Felsefesinde Bilgi ve Yöntem, s.149.
50
Uyanık, a.g.e., s.92.
51
H.Poincare, Bilim ve Hipotez, çev. Fethi Yücel, İst., MEB Yay., 1998, s.320.
52
Descartes, Metafizik Düşünceler, s.15-17.
47
53
geldikten sonra, bu sırayı takip etmek zorunda değillerdir. Zihnimiz bazen bu
sırayı takip etmeden bir bilgiye ulaşabilmektedir. Bütün bilgi basamaklarını
atlayarak böylece aniden sonuca ulaşan yetimiz ise “sezgi” dir. Zihinsel bir
yeti olarak sezgi, aslında bütün bilgi basamaklarını varsayarak bir “çıkarım”
da bulunur. 53
Açıkgenç, sezgiyi, algısal ve zihinsel sezgi olarak ikiye ayırır. Algısal
sezgi de herhangi bir zihinsel çıkarım yoktur. Odada otururken içeriye birinin
girdiğini hissetmek gibi. İnsanın içine doğan bir his olarak tanımlanan bu
algısal sezgiye “duygusal sezgi” de denebilir. Bu sezgi temelde bir duygu
olduğu için, bilgi edinmedeki işlevi de duygunun bu sürece olan katkısına
benzemektedir. Zihinsel sezgi ise dolaysız bir çıkarımda bulunarak bilgi
edinme sürecine katkıda bulunur.54
Açıkgenç, bilginin kaynaklarını ve yapısını işlediğimiz bu bölümde bilgi
edinme sürecinde, algı verilerinin sadece duyularla sınırlı tutulmadığına
dikkatimizi çekmektedir. Bilgi için duyguların katkısından bahsedilmemesini
bir eksiklik olarak gören Açıkgenç, bilhassa bilgi edinme sürecine önemli
katkılarından dolayı, epistemolojisinde özellikle “duygu” üzerinde durur. Ve
duygunun bu sürece olan katkılarını temellendirmek için tekrar tekrar
duyguların işlevinden bahseder. Duyguya bilgisel süreçte yer vermemek bir
eksikliktir, çünkü duyuların algılarları olgusal alanla sınırlıdır. Duyuların
sınırları ne kadar genişletilirse genişletilsin, aşkın alanın bilgisine doğrudan
ulaşamazlar. Oysa duygular, kişilerin özel gayret ve çabaları ile geliştirildiği
takdirde belli aşamalardan geçerek, aşkın alanın bilgisine ulaşabilir. İşte
duygunun en önemli işlevi de budur. Duyuların bilgisi sadece olgusal alanla
sınırlı iken duygular sayesinde biz aşkın alanın bilgisine ulaşabiliriz. İnsan
olgusal ve aşkın alanı anlamdıracak yetilerle donatılarak yaratılmıştır. Kişi
ancak bu yetilerle, bilgisinin sınırlarını genişlettiği takdirde, kendine ve
yaşadığı çevreye bir bütünlük içinde bakabilir.
53
54
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s.160.
Açıkgenç, a.g.e., s.161–162.
54
2.4. BİLGİNİN SINIRI
Buraya kadar Açıkgenç’in bilgiden ne anladığı ve bilginin oluş şartları
üzerinde duruldu. imdi de bu bilginin gerçeklik alanı ve sınırı üzerinde
duracağız.
Bilginin sınırları başlığı altında, neyin bilginin konusu olabileceği ve
özellikle de bilen özneden bağımsız bir gerçeklik var mıdır, varsa özne bunu
bilebilir mi, soruları tartışılmaktadır. Başka bir ifade ile özne, kendi sınırlarını
aşabilir mi sorusunu cevap aranır. Bu konu aynı zamanda bilginin imkânı
meselesini ve aşkınlık problemini de kapsar. Bilen öznenin bilme yetilerinin
ötesinde olup, başka bilgi türlerine ihtiyaç duyan nesnelere aşkın nesneler
denir. Özne ile aşkın nesneler arasında ilişki olup olmadığı da bilginin sınırları
içinde ele alınır.55
Bilginin sınırları nedir? Sorusunu Açıkgenç şahadet ve gayb âlemi
ayrımından hareketle cevaplar. Ona göre Kuran’ın gayb-şehadet ayırımı
üzerine bir bilgi sistemi kurmak mümkündür. Ontolojisiyle doğru orantılı
olarak Açıkgenç, epistemolojisini de bu kavramlar üzerine kurmuştur. Bu
bakış açısı insan bilgisinin sınırlarını belirlemekte ve insanın gayb hakkında
nasıl bilgi edineceğine ilişkin bir yöntem vermektedir.56 Filozofların ontolojik
ayrımları aynı zamanda, epistemolojilerinin sınırlarını da çizmektedir. Örneğin
Farabi, fizik ve metafizik âlem diye iki ayrı varlık alanından bahseder ki,
bunlar aynı zamanda bilgisinin sınırlarını da oluşturur. Bilmeyi duyusal
bilmeden mistik bilmeye kadar devam eden bir bütünlük içinde ele alan
Farabi, kişinin bilme yolu ile metafizik hakkında bilgi edinebileceğini
söylemiştir.57
Bu konuda tartışılan diğer bir konu insanın neleri bilip neleri
bilemeyeceği meselesidir. Bilgimize konu olan sadece somut nesneler veya
55
Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi, 2. bs., Ank., Ank. Okulu Yay.,
2001, s. 71.
56
Açıkgenç: “İlmi Zihniyet ve İslam”, Yeni Dergi 2, Nisan –Mayıs, 1994, s. 88.
57
Filiz, “Bilgi ve İnanç Bağlamında Farabi’nin Bilgi Felsefesi”, s.17.
55
olgular mı? Ya da insan soyut konular hakkında da bilgi sahibi olabilir mi?
Kant ve mantıkçı pozitivistler bu hususta, tecrübeye konu olamayan bir şeyin,
insan bilgisine de konu olamayacağı görüşündedirler. Yani tecrübe
alanımızın dışında kalan, bilimsel deney konusu olamayan bir şeyi bilmemiz
mümkün değildir.58
Açıkgenç’e göre insan duyular yoluyla nasıl somut nesnelerin bilgisine
sahip olabiliyorsa, duygular aracılığıyla da soyut nesneleri algılar. İnsan bu
yeteneğe sahiptir. İnsanın bilgisini sadece somut olay ve nesnelerle
sınırlandırmak demek aşkın, yani metafizik alanı dışlamak demektir ki, bu da
kabul edilebilir bir durum değildir. Aynı şekilde insan bilgisini ve tecrübesini
zaman ve mekânla sınırlamak da ciddi bir sıkıntıdır. Kant ve mantıkçı
pozitivistlerin tecrübeyi sadece sınırlı bir alana hapsetmesi bilgi açısından bir
eksikliktir. Bu çevrede “tecrübe kavramına yeni bir tanım ve anlayış getirmek
zorundayız” diyen Açıkgenç, bu noktada duyu ve duygu kavramlarından
hareketle bu soruna yönelik farklı bir tutum sergiler. İnsan tecrübesi sadece
duyular yoluyla elde edilen deneyimler değil; aynı zamanda duygular (korku,
endişe, tutku, sevgi, nefret, heyecan, sonsuzluk arzusu, vs.) vasıtası ile elde
edilen bir birikimdir.59
Nesnelerin bizi her ne yolla olursa olsun etkilemesi neticesinde bizde
oluşan birikime “tecrübe” diyebiliriz. Tecrübe olarak elde ettiğimiz birikim, ya
duyular ya da duygular yoluyla bize gelmektedir. Duyular, genellikle somut
nesneleri algıladığı halde, duygular soyut nesneleri algılar ve ayrıca
davranışların da etkisi altında kalırlar. Böylece bilgiye konu olan nesneleri üç
sınıfta toplayabiliriz: 1. Somut nesneler ya da olgular alanı 2. Soyut nesneler
veya aşkın alan (yani metafizik) 3. Davranışlar ve uygulamalı konular alanı 60
“Duygulara” epistemolojisinde geniş yer veren Açıkgenç, insanın bu
yetisi sayesinde aşkın alana dair bilgiler edindiğimizi söyler. Tecrübemize
kaynaklık
58
eden
duygular
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 91.
Açıkgenç, a.g.e., s. 93.
60
Açıkgenç, a.g.e., s. 91.
59
insana
soyut
konularda
bilgi
sağlarlar.
56
Duygularımıza konu olan şeyler böylece tecrübenin de konusu olmaktadır.
Böylece zaman ve mekânla sınırlandıran insan bilgisi, bu dar çerçeven
kurtarılmış ve tecrübe yeni anlam kazanmıştır.
2.5. HAKİKAT VEYA BİLGİNİN DOĞRULUĞU PROBLEMLERİ
Bilgi teorisinin temel sorunlarından biri de, genel-geçer yani herkes için
aynı kesinliğe sahip bir bilgi mümkün müdür? Sorusudur.61 Bu soru bilgi
felsefesinde doğru bilginin imkânı problemi başlığı altında incelenmektedir.
İnsan sahip olduğu yetilerle doğru bilgiye ulaşabilir mi? Doğruluğundan
şüphe
duyulmayan
mutlak
bilgi
mümkün
müdür?
Soruları
ilk
çağ
filozoflarından bu yana tartışılmıştır.
İlk çağ felsefesinin ilk döneminde doğa ve evren hakkında duyu,
deney ve gözleme dayalı açıklamalar yapılırken, sofistlerle birlikte “insan”
merkeze alınarak, insanın evrendeki yeri ve ahlaki bir yaşantının imkânı
tartışılmaya başlanmış, mutlak, genel-geçer bilgiden kuşku duyulmaya
başlanmıştır. 62
Felsefe tarihi incelendiğinde mutlak, genel-geçer bilgi mümkün
müdür? Sorusuna iki farklı yaklaşım ortaya konduğu görülecektir. Bunlar,
doğru bilginin imkânsız olduğunu ileri süren sofist ve septiklerle; doğru
bilginin imkânını savunan rasyonalizm, empirzm, kritisizm, entüisyonizm,
pozitivizm, analitik felsefe, pragmatizm ve fenomoloji akımlarıdır.
2.5.1. Doğru Bilginin İmkânsızlığı
Doğru bilginin imkânsız olduğunu söyleyen, insan aklının (ya da
yetilerinin) gerçeği
bilemeyeceğini, herkes için genel
geçer bilginin
olamayacağını söylen ünlü sofist Protagoros “insan, her şeyin ölçüsüdür”
61
62
Bolay, Felsefeye Giriş, Ank., Akçağ Yay., 2004, s. 65.
Uyanık, Felsefi Düşünceye Çağrı, Ank., Elis Yay., 2003, s.50-51.
57
demektedir ve ona göre bilgilerimiz duyumdan gelir. “Bir şey bana nasıl
görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgâr üşüyen için soğuk, üşümeyen için
soğuk değildir” gibi tespitler yaparak izafîliğin sınırlarını zorlamıştır. Septikler
ise biraz daha ileri giderek herhangi bir şey hakkında doğru ya da yanlış
şeklinde bile bir yargıda bulunulamayacağını, kendinden şüphe edilmeyen bir
bilginin
olamayacağını
vurgulayarak
genel-geçer
bilgiyi
büsbütün
olanaksızlaştırmışlardır.
Bu şekilde görecelik anlayışı daha sonraki filozoflar tarafından ciddi
tenkitlere maruz kalmıştır. Platon’un Theaitetos isimli eserinde bu konu uzun
uzun tartışılmış ve aşırı izafi yaklaşımın, kendi içindeki çıkmazlarına
değinilmiştir. Eğer Protogaras gibi bütün insanların sanılarını doğru kabul
edilirse, kendi sanısı hakkında başka bir görüşe sahip olanların ve onun
yanıldığına inananların görüşleri de kabul edilmelidir. Bu durumda ise
Protogaras’ın hakikati ne kendisi için ne de herhangi birisi için doğru
olamayacaktır.63
Aristo’ya göre, doğru bilgiyi imkânsızlaştıran filozoflar, değişen
doğanın hareket içinde olduğunu gördükleri ve değişen hakkında doğru
yargıda bulunulmayacağını düşündükleri için, değişen hakkında hiçbir
doğrunun ileri sürülemeyeceğini düşünmüşlerdir. Ayrıca değişimi az sayıdaki
nesneler üzerinde gözlemlemelerine rağmen filozoflar, bu durumu evrenin
tümüne teşmil etmişlerdir. Oysa oluş ve yok oluşun hüküm sürdüğü bizi
çevreleyen duyusal dünya, evrenle karşılaştırıldığında onun bir parçası bile
değildir.64
63
64
Eflatun, Theaitetos, s.65,66.
Aristoteles, Metafizik, s.220–221.
58
2.5.2. Doğru Bilginin İmkânı
Doğru bilginin imkânını savunan filozoflara göre ise insan, dış dünyayı
bilebilir, doğru bilgiye ulaşabilir. Doğru bilginin imkânı probleminin temel
kavramları olan doğruluk, hakikat, gerçeklik ve uygunluk kavramalarının
kullanılış biçimleri ve anlamları hakkında açıklama yapmak gerekmektedir.
Biz burada bu kavramların genel kabul gören anlamlarına ve aralarındaki
farklara bilgi felsefesi açısından kısaca değineceğiz. Öncelikle şunu
belirtmeliyiz ki bu kavramlar bilgi felsefesinde günlük kullanımlarının ötesinde
anlamlar kazanmışlardır. 65
2.5.2.1. Doğruluk ve Hakikat Kavramları
Genelde doğruluk özne ve nesne ilişkisi bağlamında ele alınır. Eğer
öznenin bilgisi nesnesine uyumlu ise doğrudur, ayrıca doğruluğuna karar
verilen bilginin,
dış dünyaya
uygulanabilmesi
ve açık bir
algı ile
kavranabilmesi 66, bu bilginin aynı zamanda herkes için muteber olması, lisan
ile ifadelendirilebilmesi ve aktarılabilir olması gereklidir. Çünkü bilginin dil ile
ortaya
konduktan
bahsedilebilir.
67
sonra
ancak
doğruluğundan
veya
yanlışlığından
Aristo da doğruluk ve yanlışlığı, nesneleri merkeze alarak,
onlar açısından değerlendirir. Ulaşılan bilgi nesnesine uygun ise doğru,
değilse yanlış olarak nitelendirilir. Örneğin beyaz olduğu düşünülen bir kişi,
böyle düşünüldüğü için beyaz değildir, ancak onun beyaz olduğu belirtildiği
zaman doğru söylenmiş olur.68 İbn Sina ve bilgiyi “öznenin, nesneye uygun
(mutabık) biçimini kendisine nakşetmesi”69 olarak tarif eden Gazali’ye göre
de nesnesini olduğu gibi doğru bir şekilde yansıtan bilgi doğrudur. Yani bir
ifade nesnesi ile uyumlu ve ona mutabık ise doğru, değilse yanlıştır.70
65
Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi, s. 68.
Bolay, a.g.e., s. 62.
67
Ernest Von Aster, Bilgi Teorisi ve Mantık, Ank., y.y., 1962, s. 4.
68
Aristo, a.g.e., s. 416.
69
A. Kamil Cihan, İbn Sina ve Gazali’de Bilgi Problemi, s.130.
70
Cihan, a.g.e., s.78.
66
59
Bu problemi ele alan filozoflar, yukarıdaki ifadelerimizden de
anlaşılacağı üzere “nesne” yi merkeze alarak, “uygunluk” kavramı üzerine
yoğunlaşmışlardır. Uygunluktan kasıt ise, süjenin elde ettiği bilginin objesine
ulaşması yani onu aynen yansıtmasıdır. Bu filozoflara göre, bilmenin amacı,
objesiyle örtüşen doğru bilgiye ulaşmaktır. Uygunluk daima hakikat olan
bilgiyi ifade ederken objeden uzaklaşan her bilgi de hatalıdır. Hata da hiçbir
zaman süje-obje ilişkisinde hedeflenen gaye olamaz.71
2.5.3. Açıkgenç’te Doğruluk ve Hakikat Problemi
Açıkgenç’in bu kavramlara ilişkin getirdiği yaklaşımlarda da işaret
edilen anlam, süje ve obje arasında gerçekleşen bir etkileşimin sonunda
ortaya çıkan “doğru” veya “hakikat”tir. Salt anlamda bizden bağımsız olarak
varolan objeleri ise, “gerçeklik” olarak nitelendirmiştir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Açıkgenç “doğru” ve “hakikat”
kavramlarını aynı anlamda kullanır. Bu iki kavramdan kasıt dış dünyada ki
gerçeklik (reality) değil, bilginin doğru (true) olmasıdır. Hakikatin mutlak
anlamda bir ve değişmez olduğu yönünde ki çoğunluk tarafından kabul gören
görüşe katılmayan Açıkgenç’e göre, hakikatin izafi olup olamayacağı
hakikatin konusuna, yani o hakikatin ne hakkında olduğuna bağlıdır. Ona
göre bazı hakikatler mutlak, bazı hakikatler izafîdir. Göreceli olan bir şey nasıl
hakikat olabilir sorusuna kapsamlı bir cevap vermeyen Açıkgenç, hakikati
savunan bir kimsenin samimiyetle sahip olduğu bilginin doğru olduğunu iddia
etmesi durumunda, yanlış olduğuna inansak bile onun görüş bildirme hakkına
riayetle görüşünü hakikat olarak ele almak durumundayız72, demektedir.
Buradaki hakikatten maksat süjenin kendisini mantıken doğru bulmasıdır,
yani doğru olduğuna inanılan bir söz gerçeği yansıtmıyor olabilir, burada
sözü hakikat yapan o sözün doğruluğuna inanan kişinin halisliği ve
71
72
Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, s. 77-78
Açıkgenç., Bilgi Felsefesi, s. 125.
60
samimiliğidir. 73 Açıkgenç’in bazı hakikatleri izafi olarak kabul etmesinin diğer
bir gerekçesi de, bazı hakikatlerin zaman ve mekâna bağımlı olarak doğru ya
da yanlış olma özelliği taşımalarıdır. Tüm bu tartışmaların sebebini filozofların
hakikatin alanlarını kesin bir şekilde ayırmamaları olarak gören Açıkgenç,
hakikati üç sınıfta değerlendirir: Bunlar olgusal, aşkın ve pragmatik/günlük
hakikatlerdir. imdi bu başlıklarımızı sırayla açıklayalım.
2.5.3.1. Olgusal Hakikat
Olgusal hakikatler, durağan, sabit ve değişmezdir; bundan dolayı onun
uygulandığı
olaylar
ve
durumlar
değişmedikçe
onun
değişmesi
de
imkânsızdır. Aslında bu doğruya konu olanlar pek değişmez ve bu yüzden de
her zaman aynıdırlar. Yoruma tabi tutulamazlar. Bunların doğrulanması veya
yanlışlanması ancak bilimsel yöntemle olur. Olgusal bir doğru, deneyle
incelenebilir, gözlemlenebilir ya da ölçülebilir. Bütün bu özellikler, duyusal
tecrübelerin özünü teşkil etmektedir. Duyusal tecrübe ise, olgusal doğruların
en önemli şartıdır.74 Olgusal doğruya konu olabilen bir şey gerek bilimsel
gerek felsefi bakımdan kuram olarak ifade edilebilir. Böyle bir doğrunun ispat
edilmesi demek, onun keşfedilmesi demektir. Keşfedildikten sonra, o artık bir
kuram değil, bir gerçeklik olarak ortaya konur ve o artık hiçbir şekilde başka
türlü ifade edilemez.75 Mesela dünyanın güneş etrafında dönmesini ele
alalım: Bu olgusal bir doğrudur. O halde bunun doğruluğu ve yanlışlığı kesin,
sayısal ve tecrübîdir. Bu yüzden olgusal doğrular genellikle sayısal ve
matematiksel bir kesinliğe sahiptir. Kesin olduklarından başka türlü olmaları
mümkün değildir.76 Bir olgunun kuram olarak ifade edilmesine mecazi
anlamda biz hakikat demekteyiz. Çünkü onun hakikat olarak ifade
edilebilmesi ancak bilimsel yolla doğrulanması ile mümkündür. Demek ki,
olgusal hakikatlerde geçici veya muvakkat bir ifade söz konusu olabilir. O
73
Hanefi Özcan, Epistemolojik Açıdan İman, 2.bs., İst., Marmara Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Yay.,
1997, s. 36.
74
Açıkgenç, a.g.e. , s. 124.
75
Açıkgenç, a.g.e., s. 124.
76
Açıkgenç, a.g.e., s.124-126.
61
halde bunları “hakikat” olarak ifade etmemiz onların doğrulanma şartına
bağlıdır.
Olgusal doğrunun geçerli olduğu alana “bilimsel alan” veya “olgusal
alan” denilebilir. Bilimsel önermelerin tümü doğrudan veya dolaylı olarak
gözlenebilir olguları ifade eder. Bilimde ise hiçbir teori veya hipotez, gözlem
ve deney yoluyla kanıtlanmadan doğru kabul edilmez.77 Duyularımıza hitap
etmeyen bir olgu, durum veya nesne, bu alana giremeyeceği için olgusal
doğrunun konusu olamaz. Böylece olgusal alan kesin bir şekilde belirlenmiş
olup sınırları çizilmiştir. Ve olgusal doğru için tek ölçüt ”mutabakat” yani, bilgi
ile nesne arasındaki uygunluktur. Elde edilen bilgi, olgusal doğrunun ispat
yollarından olan deney, gözlem veya buna benzer tecrübe metotlarından
herhangi biriyle nesne açısından kanıtlanırsa doğrudur. Bazı duyusal
olguların bu yollara konu olamayışının sebebi ise yetersiz teknolojidir. Bu
olgular tecrübe usullerince ispatlanıncaya kadar izafi olarak kalmaya
mahkûmdurlar. 78
2.5.3.2. Aşkın Hakikat
Aşkın doğru da bilimsel doğru gibi mutlaktır, izafîliği söz konusu
olamaz. Aşkın doğru, sabit ve değişmez olmasına rağmen bilimsel doğru gibi
durağan değil, tam tersine cevvaldir. Onun için aşkın doğruluk, değişen; daha
doğrusu gelişen, olgunlaşan ve devamlı özgün ve yeni suretlerde kendini
yenileyen bir niteliğe sahiptir. Bu durumda onun bu cevval ve devamlı
değişerek gelişen yönünü, sabit ve değişmeyen dolayısıyla mutlak olan
yönünden ayırmalıyız. Mesela, âlemin bir yaratıcısının olup olmadığı, aşkın
doğrunun, meşru uygulama alanına girmektedir, bu soruya nasıl cevap
verilirse verilsin onun gerçek cevabı mutlak ve belirgindir. Yani ona tekabül
eden aşkın doğru, ya olumlu olarak mutlaktır ya da olumsuz olarak açıktır. O
halde bu soru kendi zatında cevaplanamaz bir soru değildir. Ancak biz bu
77
78
Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, İst., Gerçek Yayınevi, 1973, s.18.
Açıkgenç, a.g.e., s. 125-126.
62
soruyu olgusal doğru olarak ele alıp aynı yöntemle ispatlamaya kalkarsak
onu, ne olumlu olarak ispat edebilir ne de olumsuzluğu içinde keşfedebiliriz.
Çünkü aşkın bir olgu, olgusal hakikatin yöntemine konu olamaz. 79
Örneğin iman-objesini ele alalım. İmanda tanımı gereği objektif
yeterlilik yani herkes için genel-geçer olma özelliği bulunmaz, çünkü imanın
hakikat olup olmadığı bu dünyada empirik yolla ispatlanamaz. Ancak bu
durum onun hakikat olma özelliğini de kaldırmaz. Bu dünya da bunun kanıtı
olmadığı için her dinin kendi müntesibi inandığı objeleri doğru saymaktadır.
Kaldı ki eğer iman objeleri bu dünyada kanıtlanabilme özelliğine sahip
olsaydı o zaman tek bir hakikat olacağı için farklı dinlerden söz
edemeyecektik. İşte iman objesinin bu türlü esnekliği, her dine inanç
sisteminin doğruluğunu savunabilme ve bu doğrultuda deliller geliştirme
imkânı vermekte ve insan zihnini donmuşluktan kurtarmaktadır.80 Açıkgenç
bu tahlillerden sonra insan hürriyeti lehine bir sonuç çıkarır. Sonuç olarak
aşkın doğru nesnel olarak tecrübî olmadığı için insan hürriyetine geniş yer
verir, yani herkes bu doğruları kabul edip etmemekte hürdür.
Aşkın doğru da olgusal doğru gibi mutlak olmasına rağmen aralarında
yöntem farkı vardır. Olgusal doğruların yöntemi tecrübî yani bilimseldir.
Matematiksel bir kesinliğe sahiptir. Aşkın doğru içinse, sayısal bir kesinlik söz
konusu olamaz ve bunlar, bilimsel bir yöntemle kanıtlanamaz, deney ve
gözlemin konusu olamaz. Aşkın doğrunun belli bir ölçütü olmamakla beraber,
sadece bu doğrulara ait öznel-nesnel (veya nesnelce-öznel) bir ölçütün
olabileceğini söyleyen Açıkgenç’e göre, olgusal doğrular gibi aşkın doğruların
da nesnel bir ölçütü olsa idi, yine onlar gibi matematiksel bir kesinlik olurdu.
O halde mutabakat ölçütünü burada kullanamayız. Sadece aşkın doğrulara
ait öznel-nesnel bir ölçütün veya kıstasın olabileceğini kabul edebiliriz. 81
Açıkgenç’in aksine Descartes, olgusal alandaki bilimlerin matematiksel
bir kesinlik ifade etmediğini belirtir. Aşkın alanın bilgisi ona göre, olgusal
79
Açıkgenç, a.g.e., s. 126.
Özcan, Epistemolojik Açıdan İman, s. 37
81
Açıkgenç, a.g.e., s. 127.
80
63
alanın bilgisinden çok daha fazla kesinliğe sahiptir. Tanrı fikrinin her şeyden
daha açık ve objektif bir gerçeklik ihtiva ettiğini söyleyen Descartes, Tanrı ve
ruh düşüncesinin kesinliğinden ve doğruluğundan şüphe edilemeyecek
açıklıkta olduğunu söylemektedir.82 Descartes, açık, seçik, yanlışlığı söz
konusu olmayan ve objektif bir gerçeklik ihtiva ettiğini söylediği bu
düşüncelerinin ispatını, Tanrı’nın kendisini aldatmayacağına83 duyduğu
sonsuz güvenden almaktadır. Açıkgenç’in ve onun bu yaklaşımları birbirine
yakındır. Her ikisi de bu bilimsel yöntem ve tekniklerle ispatı mümkün
olmayan konularda, doğru ve nesnel gerçek bilgilere ulaşılabileceğini
savunmaktadırlar.
Açıkgenç olgusal ve aşkın doğruları insanın hürriyeti bağlamında da
değerlendirir. Ona göre olgusal doğrular bilimsel yöntemle ispatlandıkları için
yoruma tabi tutulamazlar. Bu nedenle olgusal doğrulardaki kesinlik insanın
hürriyetine yer vermez. Bunları kabul edip etmeme özgürlüğü kuram
ispatlanana kadardır. Olgusal doğru yukarıda saydığımız ispat yollarıyla
ispatlandıktan sonra onda artık bir değişme söz konusu olamaz, herkes
ispatlandığı şekliyle bu doğruları kabul etmek zorundadır.
Aşkın doğru insan hürriyetine geniş yer verir. Çünkü aşkın doğru,
olgusal doğru gibi nesnel olarak tecrübî değildir. Bundan dolayı de insan
bunları kabul edip etmemekte hürdür. Olgusal doğru kişiden kişiye, zamana,
kültüre göre kesinlikle değişmezken aşkın doğru, değişik şekillerde
anlaşılabilir, yoruma tabi tutulabilir. Aşkın doğrunun anlaşılmasında öznellik
söz konusu olduğu için bu doğruların insandan insana veya zamanla
değişmesi olağandır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken husus,
değişenin anlaşılma şeklidir, yoksa bu doğrunun kendisi asla değişmez.
Onları kavrayışımızdaki faklılıklar ve öznellikler “aşkın doğru”yu etkilemez. Bu
doğrunun kend
82
83
Descartes, Metafizik Düşünceler, s.173.
Descartes, a.g.e., s. 146, vd.
64
isi mutlak ve nesneldir.84 Hakikat söylemleri sayısınca hakikat olması
mümkün değildir.85
Açıkgenç’e göre, olgusal ve aşkın doğruların alanları tamamen farklı
olduğundan ölçüt ve mahiyetleri de farklıdır. Bunlar mutlak ve devamlı
doğrulardır. Onlarda pragmatik bir amaca yönelik doğruluk yoktur. Bu yüzden
“doğru” kavramını atfettiğimiz önermelerin hangi doğruluk alanına girdiğine
dikkat etmeliyiz. Doğruluk alanının özelliğine göre doğruyu ele almalıyız ve
bu alan için geçerli olan ölçüt ile onun doğruluğunu değerlendirmeliyiz.86
Alanlarına göre bazı bilgiler mutlak ve değişmezken bazı bilgiler göreceli ve
değişkendir. Fakat bu şekilde hakikat anlayışının kabulü çeşitli tenakuzları
barındırmaktadır. Özellikle, olgusal alandaki bilgilerin mutlak bir kesinliğe
sahip olduğunu söylemek kadar, deneye ve gözleme tabi tutulamayacağı
gerekçesiyle aşkın söylemlerin hepsini doğru kabul etmek de sıkıntılıdır.
Mehmet Bayraktar, aklen ve mantıken ne doğa ve topluma ait konularda ne
de dini/metafizik konularda sadece bir hakikatten bahsedilebileceğini belirtir.
Farklı dinlerdeki aşkın söylemleri hangi gerekçe ile olursa olsun hakikat kabul
etmek ona göre bir çelişkidir.87
2.5.3.3. Pragmatik veya Günlük Hakikatler
Açıkgenç’e göre, bunlar genellemeler yoluyla ulaşılmış ve mutlak
olarak ispatlanmış doğrular değillerdir. Sürekli değişebilme özelliğine sahip
ve pragmatik bir amaca yönelik olan bu bilgilerin doğruluğunun nesnel bir
ölçütü yoktur. Pragmatik doğrular olarak da nitelendirilen bu çeşit bilgiler
kişiyi amaca ulaştırdığı ölçüde doğrudurlar.88 Bunları biz hakikat olarak
algılarız çünkü günlük uygulamalarımızda kullandığımızda bizi çoğu kez
amacımıza ulaştırırlar. Aslında bunların doğruluğuna “geçerlilik” denmesi
84
Açıkgenç, a.g.e. , s. 127
Bayraktar, Bir Hristiyan Dogması Teslis, Ank., Ank. Okulu Yay., 2007, s. 268.
86
Açıkgenç, a.g.e., s. 128.
87
Bayraktar, a.g.e., s.268.
88
Açıkgenç, a.g.e., s. 128.
85
65
daha uygundur, ancak olgusal hakikatin muvakkat ifadesine mecazi anlamda
hakikat dendiği gibi biz bunları da aynı şekilde hakikat olarak algılarız. Eğer
bütün insanların üzerinde ittifak ettiği bir doğru olsaydı ve bu doğru da
nesnesi ile uyum içerisinde olsaydı buna gerçek anlamda hakikat diyebilirdik.
Hâlbuki bu şekildeki bir hakikat aslında bizden tamamen bağımsızdır.
Açıkgenç’e bu konuda yönelttiğim bir soruyu “günlük geçerliliği olan bilgileri
hakikat olarak sınıflandırmamın sebebi, hakikatin izafi olarak algılanmasına
bu tür doğruların yol açmasıdır” diyerek cevaplamıştır. Aksi halde Açıkgenç,
hakikatin izafiliğini savunmamaktadır. Ona göre, izafiliğe yol açan ve bizim
hakikat olarak algıladığımız bilgiler aslında günlük geçerliliği olan bu tür
pragmatik bilgilerdir.
Takiyettin Mengüşoğlu hakikatin bu şekilde göreceli olduğunun ileri
sürülmesine karşı çıkmaktadır. Bu karşı çıkışını da şu şekilde temellendirir.
Daima ve her yerde “bir” ve “tek” olan bir hakikat vardır ve bu herkes için aynı
karakterdedir, yani göreceli değil, “bir” ve “mutlak”tır. Çünkü hakikat olan
bilgiye “bana görelik” damgası vurduğumuz an, yani onu görecelediğimiz
zaman, bizim bu dünyada yolumuzu bulmamıza, yaşamamıza imkân kalmaz.
O zaman insanların günlük hayatları sarsılır, temelsiz, dayanaksız kalır. Zira
biz günlük hayatta bir fenomenin, bir olayın tanığı olarak insanlara
inanıyoruz.89 Birlikte saptadığımız, bildiğimiz bir olgu, hepimiz içindir, size
göre başka bana göre başka olmaz.
Yukarıda bahsettiğimiz ve değişebiliriz özelliğini vurguladığımız
bilgilerin
hakikat
(doğru)
olarak
adlandırılmasını
isabetli
bulmayan
Mengüşoğlu, bu türlü bilgilerin “araç değerler” alanına girdiğini belirtir ve bu
alanın bilgilerin insandan insana farklılık gösterebileceğini, bir şeyin taşıdığı
anlamın bir başkası için başka bir anlam taşıyabileceğini belirtir. Rüzgâr
üşüyen için soğuk, üşümeyen birisi için soğuk değildir, aç bir insan için bir
yiyeceğin anlamı tok olan bir insandaki karşılığından faklıdır. Bu türlü bilgiler
89
Mengüşoğlu, a.g.e., s. 82-83.
66
hakikat ile karıştırılamamalıdır.
90
Açıkgenç ise, değişebilir özelliklerine
rağmen bu bilgileri hakikat olarak nitelendirmiştir. Eğer bu bilgiler pragmatik
olarak doğrulanmışsa bunların hakikat olarak nitelendirilmesinde bir sakınca
bulmamıştır. Bu mesele bilgi-değer ilişkisi başlığımız altında tekrar ele
alınacak ve kapsamlı bir şekilde değerlendirilecektir.
2.6. BİLGİDE ÖZNELLİK VE NESNELLİK SORUNU
2.6.1. Nesnellik
Açıkgenç’in bilgi anlayışında tümelleştirilen, sözle ifade edilebilir olan
her bilgi nesneldir. Nesnel bilginin önemli özellikleri ise tümel ve herkesin
anlayacağı bir şekilde ifade edilebilir olması (iletişimcilik) dır.91 Aynı zamanda
O’na göre, nesnel bilgi matematiksel bir kesinliğe sahiptir, zaman ve mekâna
göre değişmez ve insan hürriyetine yer vermez. Nesnelliğin doruk noktaya
ulaştığı bilimsel alanda ispatlanan bir doğruyu insanın kabul edip etmeme
özgürlüğü yoktur. 92
2.6.2. Öznellik
Öznel bilgi genelde birinin yaşadığı durumu bir başkasının bilememesi
şeklinde tarif edilse de, Açıkgenç, bu öznel durumun dil ile ifade
edilebilirliğine dikkat çeker. Öznel bir durum başkalarına aktarılabilir mi?
Sorusuna
Açıkgenç
aktarılabilir
cevabını
verir.
Öznel
bir
durumun
başkalarına aktarılmayacağı düşüncesi doğru değildir. Çünkü bu bilgilerin
aktarılamaz oluşu “dil” ile ilgili bir olaydır. Yani öznel bir tecrübenin
aktarılamaması öznelliğin aslî bir vasfı değildir. Aktarılmasındaki zorluğun
nedeni bu anlamda yeterli kavramların oluşmamasıdır. Bu güçlük aşıldığında
90
Mengüşoğlu, a.g.e., s. 83-84.
Açıkgenç, a.g.e., s. 94.
92
Açıkgenç, a.g.e., s. 96.
91
67
nesnel bilgi kadar olmasa da öznel bilgi de tümelleştirilebilir.93 Açıkgenç bu
durumu şöyle ifade eder:
“Öznelliği her ne kadar bilgide tikel kabul ediyorsak da, dil ile
ifade edilebileceğini (communicability) ileri sürdüğümüz için belli
ölçüde onun da tümelleştirilebileceğini savunuyoruz. Zira sözlü olarak
anlatılabilen bilgi tümelleştirilebilir. Burada “tümelleştirilebilme” aslında
“soyutlaştırabilme” demektir. “Sokrat insandır” derken, somuttan
soyuta
bir
geçiş
vardır.
Soyutlaştırmanın
ötesinde,
burada,
“genelleştirme” anlamını vurgulamak istiyoruz. Yani benim “öznel”
dediğim bir duygumu sana anlatınca, ne dediğimi anlıyorsan o zaman
“bu duygu tüm insanlarda aynıdır” diye bir genelleme yapabilirim.
Dolayısıyla bu duygu tümeldir. Öznellik için böyle bir tümellik ilkesini
kabul etmek çok önemli olmasına rağmen filozoflar bundan hep
kaçmışlardır. Eğer tümellik olmazsa, herkes için geçerli bir bilgi olmaz.
O halde bizim öznellik anlayışımızı genel bir doğru olarak ileri
sürebilmemiz için de tümellik anlayışını savunmak gerekmektedir.”94
Açıkgenç göre, öznel ve nesnel bilgi alanları birbirinden katı bir şekilde
koparılamazlar. En öznel bilginin nesnel bir yönü olabileceği gibi, nesnel bir
bilginin de mutlaka öznel bir tarafı vardır. Birinin etkinliği arttıkça diğerinin
etkinlik alanı azalır, fakat hiçbir zaman birbirlerini dışlamazlar. Mesela nesnel
bilginin doruğa ulaştığı bilimsel
alanda dahi
öznellikten bahsetmek
mümkündür. Aynı şekilde öznelliğin en baskın olduğu metafizik alanda da
nesnellik mevcuttur. Zaten Açıkgenç’in savunduğu asıl nokta da budur. Ne
öznel bilgi nesnel bilgiden, ne de nesnel bilgi öznel bilgiden tamamen
yoksundur. Salt anlamda öznellik veya nesnellikten bahsetmek zordur.95
93
Açıkgenç, a.g.e., s. 95.
Açıkgenç, a.g.e., s. 95.
95
Açıkgenç, a.g.e., s. 96.
94
68
2.6.3. Kaynakları Açısından Öznel ve Nesnel Bilgi
Kaynakları açısından öznel ve nesnel bilgiye baktığımızda ikisinin de
tecrübeden kaynaklandığı görülecektir. Nesnel bilgide duyular yoluyla gelen
tecrübe söz konusu iken öznel bilgide tecrübenin kaynağı duyulardır. “Sezgi”
ve “ilham” felsefede kabul edilen duygusal yeteneklerimizdir. Bunları bilgi
edinmede en çok mistik filozoflar kullanmışlardır. Duygular nesnel bilginin
kaynağı kabul edilen duyular gibi zaman ve mekânla sınırlandırılamazlar.
Duygusal yeteneklerimiz zaman ve mekânda cereyan etmelerine karşın
zaman ve mekânla sınırlı değillerdir. Bu nedenle duygusal yeteneklerimiz
sayesinde biz, zaman ve mekân üstü bilgilere ulaşabilmekteyiz. Duyusal ve
duygusal yeteneklerimiz arasındaki temel fark da budur. Bununla birlikte
mistik filozofların yaptığı gibi duyguları duyulardan ve akıldan tamamen
koparmak doğru değildir. Nasıl öznel ve nesnel bilginin arasını keskin bir
biçimde ayırmak hatalı ise, kaynaklarını da bu şekilde ayırmak yanlıştır. Bu
iki bilgi arasında bir bütünlük vardır. Bu da gözden kaçırılmaması gereken
husustur.96
2.6.4. Öznel ve Nesnel Bilginin Doğruluğu
Açıkgenç’in ifadelerinden hareketle bu iki bilgiyi doğrulukları açısından
değerlendirecek olursak aralarında şöyle farklar olduğu görülecektir. Nesnel
bilgilerin doğruluğu matematiksel bir kesinliğe sahiptir, her yerde ve zamanda
aynıdırlar, yani, sabit ve değişmezdirler. Bunun dışında nesnel bilgilerin
bilimsel olarak ispatlandıktan sonra herhangi bir çelişkiye düşmeden aksinin
savunulması mümkün değildir. Bu doğrular bundan dolayı yoruma tabi
değillerdir, yani kişiden kişiye, kültürden kültüre değişme özellikleri yoktur.
İnsan hürriyeti açısından baktığımızda bu alanda insana tanınan bir özgürlük
olmadığı görülecektir. Bu doğruları kabul edip etmeme özgürlüğü kuram
ispatlanana kadardır.97
96
97
Açıkgenç, a.g.e., s. 98-99.
Açıkgenç, a.g.e., s. 96-97.
69
Öznel doğrular için matematiksel bir kesinlikten bahsedilemez. Bu
doğrular kişiden kişiye, kültürden kültüre, zaman ve mekâna göre değişebilir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi öznel bilgi aşkın alana aitse değişen sadece
yorumlardır yoksa gerçeğin kendisi değişmez. Değişen o gerçeğe dair
yapılan yorumun şeklidir. Öznel bilginin kesinliği de özneldir, nesnel bilgi
ispatlanamasa da öznel bir kesinlik söz konusudur. İslam felsefesinde buna
“yakîn” denilir. Öznel bir kesinlik ifade ettiği için de herkes tarafından kabul
edilmemesi bir çelişki doğurmaz. İşte bu anlamda insana geniş bir alan
bırakılmış, bunları kabul edip etmemekte hür bırakılmıştır. Bu kişisel
tecrübenin nesnel anlamda ispatı mümkün değildir, fakat bu doğrular
delillendirilerek başkalarına aktarılabilir.98
2.7. BİLİM ANLAYII
Bu bölümde, bilim nedir? Bilimsel bilgi nasıl oluşur? gibi soruları
Açıkgenç’in bu konudaki görüşlerine yer vererek cevaplamaya çalışacağız.
Daha önceki bölümlerde en genel anlamda bilgiyi, hayatî ve bilimsel
bilgi olmak üzere iki kısımda incelemiştik. Yaşantısal bilgi, hayat akışında
genelde
yöntemsiz
ve
sistemsiz
bir
şekilde
doğrudan
edindiğimiz,
yaşamımızı devam ettirmede büyük bir öneme sahip olan bilgilerdir.
Açıkgenç, bu bilgilerin bizim geliştirmediğimiz ancak bizde fıtri olarak bulunan
bir yöntemle, yaşantı içinde bizde kendiliğinden oluştuğunu ifade eder.
Bilimsel bilgi ise, yaşantısal bilginin aksine, belli bir konu etrafında insanın
iradesi doğrultusunda yöntemli ve sistemli bir şekilde elde ettiği bilgilerdir.
Yöntemini kendimizin geliştirdiği bu bilgilere, insan çabası harcanarak
ulaşılmaya çalışılır.99 O halde bilimsel bilginin yani bilimin, bilginin bir türü
olduğunu söyleyebiliriz. Bilim birçok özelliğiyle diğer bilgilerden ayrılır. Bu
özellikler konu içinde değerlendirilecektir.
98
99
Açıkgenç, a.g.e., s. 96-97.
Açıkgenç, a.g.e., s. 17-18.
70
2.7.1. Bilim Nedir?
Bilgi kadar bilimin tarifini yapmak da zordur. Birçok tanımının yapılmış
olmasına rağmen üzerinde ittifak edilen bir bilim tarifi olduğunu söylemek
mümkün değildir. Bugüne kadar yapıla gelen bilim tanımlardan bazıları
şöyledir:
Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye
dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak yasalar çıkarmaya çalışan
düzenli, genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel
bilgi.100
Dış dünyaya, nesnel gerçekliğe ve bu gerçeklikte yer alan olgulara
ilişkin, tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak
adı, belli bir konusu olan, kabul edilmiş yöntemlere dayanılarak elde edilmiş
rasyonel bilgi.101
Organize edilmiş bilgiler bütünü, gerçeği arama faaliyeti, insan
yaşantısını betimleme ve anlama metodu, üzerinde herkesin birleşebileceği
yargıları konu alan çalışma.102
Einstein bilimi, “her türlü düzenden yoksun, duyu verileri (algılar) ile
mantıksal olarak düzenli düşünce arasında uygunluk sağlama çabası” olarak
tarif ederken, Russell, “gözlem ve gözleme dayalı (akıl yürütme) yoluyla önce
dünyaya ait olguları, sonra bu algıları birbirine bağlayan kanunları bulma
gayreti” şeklinde tanımlamaktadır.103
100
Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, C. 1, 9. bs., Ank., Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1998, s.295.
Cevizci, Felsefe Sözlüğü, s. 162.
102
Yıldırım, Bilim Felsefesi, Gerçek Yay., İst., 1973, s.16-17.
103
Yıldırım, a.g.e., s.17-18.
101
71
Genel olarak tanımlarda bilimin deney ve gözlem sonucu elde
edilmesi, şahsi düşünce ve spekülatif tasavvurların uzağında olması, nesnel
bir nitelik taşıması, doğruluğunun ispatlanmış olması gibi özellikleri
vurgulanmaktadır.104 Doğruluğu ispatlanan olguların güvenilir yöntemlerle
saptanmış olması ve sistemli bir şekilde ortaya konmasının gerekliliği105 de
bilim için vazgeçilmezdir.
Müellifimize göre ise bilim, “gayet net bir şekilde tanımlanmış bir konu
etrafında, belli bir yöntemle elde edilen araştırmalar sonucu bir nazariyeler
bütünlüğünün bilimsel bilinç sayesinde adlandırılması ile oluşan düzenlenmiş
bilgi kümesidir.”106 Bu bilgi kümesi, belli bir konu etrafında, belli bir yöntem
kullanılarak oluşturulmuştur. Bilgi elde etmek amacıyla yürütülen sistemli bir
çalışma sonucunda ortaya çıkan bilgi kümesine “disiplin” de denilebilir.107
Bilim diye nitelendireceğimiz bu disiplinin konusunu teşkil eden açıkça
tanımlanmış ve önceden belirlemiş sorunlar ağı olması gerekir. Disiplinlerin
konuyu inceleme şekli ise o disiplinin yöntemini oluşturur. Yine bu yöntemin
üzerine uygulanabileceği bir nazariye olması gerekir ve bu üç şartın yanında
bir bilgi birikimi olmalı ki, bu disiplin bilim adını alabilsin.108 Yani her bilimde
şu dört unsurun bulunması şarttır: 1.Bilimin konusu, 2. Yöntem veya usul, 3.
Bilgi birikimi. 4.Kuram veya kuramlar109. Elbette bir disipline bilim
diyebilmemiz için başka şartlardan da bahsedilebilir fakat bunlar bilimin
olmazsa olmaz şartları değildir.
104
Alain Chalmes, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, Ank., Vadi Yay., 1990, s.33.
Howard Selsam, Din, Bilim ve Felsefe, 2 bs., İst.,Sarmal Yayınevi, 1995, s.98.
106
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, İst., Nesil Matbaacılık, 1998,
s.45.
107
Açıkgenç, a.g.e., s. 43, Açıkgenç, Scıentıfıc Thought And Its Burdens, İst., Fatih Ünv. Yay.,
2000, s.92-93.
108
Açıkgenç, a.g.e., s. 44.
109
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 115-116.
105
72
2.7.2. Bilimde Yöntemin Önemi
Yöntem, bir amaca erişmek için izlenilen, tutulan yol, usul, sistem110,
uyulması gereken kurallar bütünü, düşünceyi belli bir amaca ilerletmek için
önceden sunulan stratejiler, yordamlar, teknikler toplamı111 gibi anlamlara
gelmektedir.
Yöntem veya usul bilim için vazgeçilmezdir, çünkü bu alana dair
bilgiler günlük hayatta edindiğimiz bilgiler gibi rasgele ve yöntemsiz elde
edilemezler. Bu nedenle bilimde özel bir “çalışma şekline” ihtiyaç duyulur.
Sistemli ve düzenli bir şekilde takip edilen bu çalışma biçimine bilimsel bilgide
“yöntem” denir. Her bilim geleneğinde yöntem aynı olmadığı gibi her bilimin
kendine has bir yönteminin olması zorunludur.112 Yöntem her bilim konusu ve
türüne göre değişebilir ancak bununla birlikte yöntemler arasında benzerlikler
olabilir.113
Açıkgenç, bilimselliği daha çok bir yöntem olarak görür. Ancak
aralarındaki tüm farklılıklara rağmen bütün ilimlerde uygulanan yöntemlerin
hakikati bulmayı amaçlamaları ve mümkün olduğu kadar önyargıdan
kaçınmaları gibi ideal ortak yanlarının da olması gerekir. Her ilimde
uygulanan yöntem anlamındaki bu zihniyete “bilimsellik” diyebiliriz.114
2.7.3. Kuram Nedir?
Açıkgenç, bilinen her şey anlamındaki bilgiye malumat derken,
bilmediğimiz halde hakkında fikir yürüttüğümüz ve bilmek istediğimiz konu
etrafında oluşturduğumuz bilgi birikimine ise “kuram” veya “anlayış” dememiz
gerektiğini belirtir. Çünkü kuram, bilinmeyen hakkında ileri sürdüğümüz kesin
110
Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, c.2, s.2467.
Yayına Hazırlayanlar: Erkan ve Serkan Uzun, Felsefe Sözlüğü, 2. bs., Ank., Bilim ve Sanat Yay.,
2003, s.1622.
112
Açıkgenç, “Bilim Epistemolojisine Yeni Bir Yaklaşım”, Bilimname, S. 2, 2003, s. 61-62,
Açıkgenç, Scıentıfıc Thought And Its Burdens, s.90-91.
113
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi , s. 13.
114
Açıkgenç, “İlmi Zihniyet ve İslam”, s. 86.
111
73
olmayan, üzerinde araştırma ve inceleme yapılan görüşlerdir. Bu nedenle bu
görüşlerin bilinen anlamında “malumat” veya “bilgi” olarak adlandırılması
hatalıdır, çünkü kuram, bilinmek için araştırılan doğruluğu kesinleşmemiş bir
konudur. Zamana ve kişilere göre değişme özelliği vardır, yani bir yandan
göreceli, bir yandan zamansaldırlar. Henüz kesinleşmiş bilgi olmadıkları için
de değişme ve yoruma açıktırlar. Örneğin dünyanın güneş etrafında dönmesi
bugün bizim için malumat iken ortaçağ ilminde bu bir kuram idi.115
Açıkgenç’e göre malumat haline gelen bilgiler “bilimsel olgular” olarak
nitelendirilebilir. Bunların doğruluğu kesin bir şekilde kanıtlandığı için, sorun
olarak bugünün bilimini meşgul etmezler çünkü bilimin işi bilineni tekrarlamak
değil,
bilinmeyenin
peşinde
olmak,
gerçeği
aramaktır.
Bilinenler,
bilinmeyenlere ulaşmak için yol gösterirler.116
2.7.4. Bilim Epistemolojisi
Bilim
epistemolojisi
ise,
genel
anlamda
epistemolojinin
bilime
uygulanması olarak anlaşılabilir. En genel anlamda epistemoloji, bilgi
nazariyesi olarak anlaşıldığından, “bilgisel sürecin anatomik yapısını ortaya
koyan felsefe dalı” olarak tanımlanabilir. Bilgisel süreç, bir insanın bilgi elde
ederken, bilgi elde etmek için kullandığı kuvvelerine (yetilerinde) meydana
gelen kesintisiz işlemler zinciridir. Bu durumda denilebilir ki, epistemoloji, bilgi
elde ederken bir insanın zihninde oluşan bilgisel süreci açıklayan umumî bir
nazariye olmaktadır.117
Bilimsel faaliyetler yürütülürken zihnimizin içinde bulunduğu tutumları,
yani
zihinsel
modaliteleri
açıklayan
nazariyeler
bütünlüğüne
bilim
epistemolojisi denir. Ayrıca bilim epistemolojisi, bilimsel bilgi elde ederken
bilim adamının içinde bulunduğu zihinsel tutum ve modları bulup çıkararak
bunları tahlil etmeye çalışır. Belli bir epistemolojik yapılanma belli türden
115
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 114–115.
Açıkgenç, a.g.e., s. 114.
117
Açıkgenç, “Bilim Epistemolojisine Yeni Bir Yaklaşım”, s. 53
116
74
bilimsel bilgiler elde etmeye götürür. İşte bilim epistemolojisini önemli yapan
da onun bu özelliğidir.118 imdi insanın bu şekilde nasıl bilgi edindiğini
Açıkgenç’in ifadelerinden, hareketle açıklamaya çalışacağız.
Açıkgenç bilimsel faaliyetler için üç temel zihinsel tutumdan bahseder.
Bunlar;1.Dar bilimsel kavramlar yumağı, 2.Kavramsal çerçeve, 3.Dünya
görüşü. imdi bunları alt başlıklar halinde şöyle inceleyelim:
2.7.4.1. Dar Bilimsel Kavramlar Yumağı (Alansal Çerçeve)
Zihinsel bir tutum olarak alansal çerçeve, belli bir biliminin tüm
ıstılahını, nazariye ve bilgi birikiminin bilim adamının zihninde oluşturduğu
çerçevedir. ”Bir bilim adamının zihninde böyle bir çerçeve mutlaka
bulunmalıdır, aksi halde bilim yapmak mümkün olmazdı. Çünkü alana dair
herhangi bir bilgi birikimi olmadan o alanda bilimsel faaliyetlerde bulunmak
imkân dışı olurdu. O halde her bilim adamı bu bilgi birikiminin oluşturduğu bir
“anlayış”a sahiptir. Bir çerçeve, anlayış ve zihinsel bir tutum olmadan bilimsel
bilgi üretilemez. Açıkgenç bir örnekle bu durumu şöyle ifade eder:
“Felsefedeki belli bir bilgi birikiminin oluşturduğu zihinsel yapı ve
bu yapıya bütünlük kazandıran felsefe ıstılahı, filozofun zihninde bir
tutum oluşturmaktadır. Bu tutum ile bilimine yaklaşan filozof aldığı
eğitimi doğrudan uygulamaya koyma imkânını elde etmektedir. Bir
alansal çerçeve olarak bu zihinsel tutum olmadan filozof faaliyetlerini bir
bilim olarak sürdüremez. Ancak bu alansal çerçeveyi destekleyen
filozofun veya fizikçinin dünyagörüşü içindeki bilgisel yapı, bilimsel
çerçeveyi temsil eden “bilimsel kavramlar yumağı”dır.119
Her alanda ihtisas sahibi olan kişiler ancak dar bilimsel kavramlar
yumağına sahip olabilirler, yoksa herkesin bilimin bütün türlerine ve
alanlarına dair ıstılahî kavramlara sahip olması olanaksızdır. Çünkü her
118
119
Açıkgenç, a.g.m., s. 53.
Açıkgenç, a.g.m., s. 56.
75
bilimin kendine özel kavramları, yöntemleri ve bilgi birikimleri vardır. Bütün
bunlar bilim adamının zihninde bir bütünlük oluştururlar ve bilim adamına
bilimsel faaliyet yapma olanağı verirler. Zaten bu çerçeveyi ve zihinsel
tutumları dışarıda tutarak bilim yapmak mümkün değildir. Bu şartlar keyfi
değil, epistemoloji için vazgeçilmez unsurlardır.
2.7.4.2. Bilimsel Kavramlar Yumağı (Kavramsal Çerçeve)
Bilimlerin kendi alanlarına dair ıstılahî kavramlarının ve zihinsel
çerçevenin ötesine ve bu zihinsel çerçeveyi destekleyen daha geniş bir
kavramlar bütünlüğüne ihtiyaç vardır. Bu kavramlar tek bir biliminin konusu
değillerdir, bu nedenle dar bilimsel kavramlarda yer almazlar fakat tüm
bilimsel çalışmalarda kullanırlar. Bu kavramlarda bilimsel faaliyetlerde kabul
edilmekle birlikte her bilim, kendi içine bu kavramların analizini yapıp,
mahiyet
ve
sorunlarını
incelemez.
Bütün
bilimlerin
böylece
ortak
kavramlarının oluşturduğu zihinsel bütünlük bilim adamlarının zihninde
kavramsal bir çerçeve oluşturur. İşte bu kavramsal çerçeveye “bilimsel
kavramlar yumağı” demekteyiz. Bilgi, hakikat, yöntem, nazariye, delil bu
yumağa ait en önemli kavramlardandır. Bu kavramlar alansal çevredeki kadar
çok değildir, bununla birlikte bilimsel kavramlar yumağına dair kavramları
burada tek tek saymak mümkün değildir.120 Yukarıda adı geçen beş önemli
kavramdan bundan önceki konularda ve bu konuda yer yer bahsedildiği için
burada onlara dair tekrar bir açıklama yapılmayacaktır.
2.7.4.3. Dünya Görüşü (Bakış Açısı)
Açıkgenç’in sistemleştirmeye çalıştığı bilgi felsefesinde dünyagörüşü
büyük bir öneme sahiptir. İnsan davranışlarında, sosyal yaşantısında ve
bilimsel faaliyetlerinde dünya görüşü etkilidir, çünkü ona göre dünyagörüşü,
zihnimizin içinde bilgi edinmek için işlediği tek çerçevedir. Bu nedenle dünya
120
Açıkgenç, a.g.m., s. 57.
76
görüşleri ile sistemler arasında epistemolojik anlamda işlevsel bir yakınlık
vardır.121 Dünya görüşünü Açıkgenç şu şekilde ifade eder:
“İnsan aklı, içinde yaşadığı kâinatın bilgisini alabilecek bir
yapıda yaratılmıştır; aynı şekilde kâinat da insan aklının anlayabileceği
bir mahiyette yaratılmıştır. Duyusal algılarımız, çevremizdeki nesneleri
algılamaya başladığında bilgi edinmede ilk adım atılmış olur. Duyusal
algılar, beş duyu olarak bildiğimiz, İslam bilim geleneğinde ‘dış duyular’
olarak tanımlanan bilgi melekelerimizle zihne aktarılır. Zihnimiz de akıl,
hayal, sezgi, bilinç ve irade gibi kendi bilgi yetilerini kullanarak mevcut
duyusal verilerden bir kavramsal bütünlük oluşturur. İşte bizim ‘dünya
görüşü’ dediğimiz şey bu bütünlüktür. Daha ilk duyusal verilerin zihne
aktarılmasından itibaren daha sonra edinilen çeşitli bilgi bileşimleri
vasıtasıyla zihni genişlettiğinden, ‘dünya görüşü’ dediğimiz, bu bilgisel
bütünlük zihin için bir çerçeve oluşturur ve bu çerçeveyi kullanarak
artık çalışmaya başlar. Böylece dünya görüşü, zihin içinde işlediği ve
onsuz hiçbir şekilde işlemeyeceği bir “kavramsal çerçeve” olur.”122
İnsan aklının bu şekilde işleyişine Kant’ın epistemolojisinden de
destek bulan Açıkgenç, insanın, dünyagörüşünü oluşturan psikolojik,
toplumsal ve eğitimsel bağlarından kopmasının mümkün olmadığını söyler.
Epistemolojisinde dünya görüşünü her türlü insan eylemlerinde temel alır ve
tüm bilimsel faaliyetlerde olmak üzere bütün davranışlarımızı dünyagörüşüne
dayandırır.
Aklın bilgi
edinirken içinde işlediği
tek çerçeve olması
bakımından, dünya görüşü, ‘insan fiillerinin gözlenemez tabanı’dır.123
Dolayısıyla bilimsel faaliyetler de bir insan eylemidir, beşeri özellikler taşır,
bundan dolayı onun da toplumdan topluma değişen özelliklerinin olması
doğaldır. “akıl” bilimselliğin en temel özelliği değildir kaldı ki, akıl da insanın
dünya görüşünden veya ortamından kopuk olarak bilgi üretemez. Aklın tüm
bilimsel çalışmalarda tek yetkili bir yeti olarak algılanması 19.yüzyılda gelişen
121
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 22-23. Daha geniş bilgi için
bkz: Açıkgenç, Scıentıfıc Thought And Its Burdens, s.64-84.
122
Açıkgenç, “Bilim Epistemolojisine Yeni Bir Yaklaşım”, s. 64.
123
Açıkgenç, a.g.m., s. 67.
77
pozitivizmin bir sonucudur. Pozitivizme göre, “varlığın her alanına ait bilgi,
doğru ve nesnel olarak ancak insan aklı tarafından elde edilebilirdi ve bu tür
bilgi edinme çabasına bilim denilebilirdi.”124 Bu standartlara sahip olmayan,
aklın dışında başka bir yeti ile desteklenen, deneysel olarak ispatlanamayan
bilgiler ise yorum veya safsata olarak nitelendiriliyordu. Oysa sadece aklın
insanın tüm varlık alanlarına hitap etmesi imkânsızdır. Bu katı pozitivist
anlayış yumuşamış olsa da Batı Bilim anlayışında bu akımın derin izlerini
görmek mümkündür. Çünkü hala bilimle dinin, bilimle ahlaki sorumluluğun
alakası olamayacağını söyleyen bir zihniyetle bilim yapılmaktadır. Bu bilim
anlayışı ise insanları felaha ve huzura kavuşturmaktan çok uzaktır. İslamî bir
dünya görüşüne sahip hiçbir bilim adamı Batılı gibi düşünüp bilim yapamaz
zira biz de bilgi de bilim de insanın faydasına olmak zorundadır ve bizim
değerlerimizle iç içedir.
İnsan zihni dünya görüşü olmadan faaliyet gösteremez, dünya görüşü
ise ortamsal bağlar sonucu bizde oluşur, bu nedenle insanın bu koşullardan
kopuk bir şekilde ilim yapması düşünülemez. Sadece ortam bilimsel faaliyetin
oluşması için yeterli değildir. Çünkü bunu gerçekleştirmek için, bilimsel
faaliyetlerin yapılabileceği kavramsal bir yapıya ihtiyaç vardır. Bu kavramsal
yapı yine dünya görüşü içinde gerçekleşir.125 Bilgi, bilim, hakikat, yöntem gibi
kavramlara getirilen açıklamalar sahip olunan bakış açısını mutlaka yansıtır.
Örneğin, Tanrıya inanmayan bir filozofun bilgi sistemi ile inanan birisinin bilgi
sistemi birbirinden oldukça farklı olacaktır.
Açıkgenç için ortamsal bağlam, bilimlerin epistemolojik çerçevesidir,
diyebiliriz. Bilimsel faaliyet için bu çerçeve daha önce de ifade ettiğimiz gibi
zorunludur, çünkü zihin bu çerçeve içinde çalışır. Bu çerçeve de dünya
görüşünün bir tezahürü olduğundan onun genel özelliklerini yansıtacaktır,
Çünkü insanın kendini bütünüyle yaşadığı çevreden soyutlaması, yaşam
biçiminin inançlarından kopması mümkün görülmemektedir.
124
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim, s. 21.
Açıkgenç,“İslam Medeniyetinde Bilim ve Teknolojinin Ortamsal Bağlamı”, çev. Bilal Kuşpınar,
Değişim Sürecinde İslam, Ank., 1997, s. 162
125
78
Bilim, içinde çıkıp gelişeceği özel bir ortam ve bağlama ihtiyaç duyan,
bir çeşit özel bilgidir. Gözlenebilen ve gözlenemeyen iki temeli vardır.
Gözlenemeyen temel derken, dünya görüşü ve bilgisel bağlamı kastediyoruz.
Gözlenebilen temel ise bu iki unsurun toplum içinde ortaya çıkmasına
yardımcı olan şartlardır.126
Açıkgenç bu şartlar olmadan bilimin olamayacağının altını çizer.
Özellikle bilimsel faaliyetlerin en esaslı ve en önemli unsuru olan ortamsal
bağlam temel şarttır çünkü onsuz bir kültürde bilim oluşması imkansızdır. Bu
bağlamın olmadığı toplumlar ancak başka kültürleri taklit ederler ve bunların
kavramsal yapıya ve bilimsel gelişmeye herhangi bir katkıları olmaz.
Açıkgenç’in ifadeleriyle:
“Bilimler ithal edilmekle gelişemez. Başka bir tabirle, bilimlerin
gelişmesini sağlamak, bilim ithaliyle olmaz. Aksine, bilimlerin gelişmesi
için
gerekli
zihinsel
ortamı
hazırlamakla
olur.
Bunu
gerçekleştirebilmenin tek yolu, bilimlere yeterli bir şekilde ortam görevi
yapabilecek bir dünya görüşü geliştirmektir…”127
Bilimlerin doğuş serüvenlerinin açılımını, geçişlerini gösteren tarihsel
gelişimlerine Açıkgenç, “bilimsel süreç” demektedir. Ancak bilimler toplumda
aynı bilimsel süreci sergilemez. Çünkü her bilimin tarihi her toplumda aynı
değildir. Bilimlerin bir açıdan ortamı toplumdur. Toplum ise her bağlamda
değişkenlik arz ettiğinden bilimler tarihi, zorunlu olarak her toplumda faklılık
arz edecektir.128
Bir bilimin geçirdiği bilimsel sürecin başında mutlaka bilgi edinme
faaliyetlerini müşahede etmekteyiz. Toplum içinde meydana gelen her
olgunun o toplum içindeki sebepleri araştırılabilir. Ancak aynı sebeplerin diğer
toplumlarda da aynı olgulara yol açacağı sonucuna ulaşmak mümkün
değildir. Bilgi edinme faaliyetlerinin toplumlarda başlaması için birtakım fikri
126
Açıkgenç, a.g.e., s. 165-166.
Açıkgenç, a.g.e., s. 166.
128
Açıkgenç, “Felsefenin Mahiyeti ve İşlevi”, Düşünen Siyaset, S. 18,,Temmuz 2003, s. 34.
127
79
cevvaliyet özelliklerinin bulunması gerekir. Bu süreçte toplumda bir bilgi
birikimi meydana gelir ki, bu birikim içinde birçok sorun çözüm beklemektedir.
Bu sorunların oluşturduğu gelişmelere, bilimsel süreçteki “sorunlar aşaması”
denir. Bundan sonraki aşama “disiplinleşme aşaması” dır. Gelinen bu nokta
da bilgi birikiminin ve sorunların artmasıyla meydana gelen karmaşa,
sınıflandırma ve bilgilerin disiplin altına alınmasıyla aşılmaya çalışılır.
Böylece aklın bir düzen içinde çalışması sağlanacaktır. Bu aşamada aynı
konular ve sorunlar bir başlık altında ele alınır, geniş bir biçimde incelenir. Bu
şekilde bir araya getirilen ve bütünlük arz eden konulara ve sorunlara bir ad
konulur. Açıkgenç ”Adlandırmayı” da bir aşama gibi düşünmektedir. Bu
isimlendirme sonucu “çalışma alanları” veya “bilim dalları” oluşur. Tüm bu
aşamalardan sonra bir toplumda bilim dediğimiz düzenli, yöntemli ve
bütüncül bilgi edinme faaliyetleri doğar ki biz bu sürece “bilgisel süreç”
diyebiliriz.129
Buraya kadar belirttiğimiz fikirlerinden de anlaşılacağı gibi Açıkgenç,
bilimi birçok boyutuyla ele almaktadır. Bilim olarak bilim ve bilimsellik, bilim ve
yöntem, malumat ve kuram, bilim ve bilim adamının bakış açısı, bilim ve
ortamsal bağlam, bilimsel süreç ve aşamaları, bilim ve dinamizm, bilim ve
nesnellik gibi birçok konu ve kavram etrafında yaptığı açıklamalar, onun bilim
anlayışını yansıtmaktadır. Bilgi ve bilim onun sisteminde insanla birlikte
yaşayan canlı bir organizma gibidir, bilgi ve bilim insanın uzağında veya
ondan kopuk olmadığı gibi onun hayatına anlam ve yön veren, düşünce ve
yaşam tarzını şekillendiren unsurlardır. Kişinin bilim anlayışı dünyagörüşünün
bir sonucudur. Dünya görüşü ise insanın dünyaya ve olaylara bakış açısıdır.
Bu nedenle de bilim ve insan arasında canlı ve sıkı bir ilişki vardır.
129
Açıkgenç, a.g.m., s. 35.
80
2.8. BİLİM VE KUR’AN
Açıkgenç, bilgi-bilim ilişkisini açıkladıktan sonra Kur’an’a dayanan bir
bilgi ve bilimin imkânını araştırır. Müslüman bilim adamları araştırmalarında
mutlaka Kur’an’a dayanmaya çalıştıkları için, Kur’an, İslami bilimin teorik ve
pratik cephesini her açıdan etkilemiştir.130
İslam medeniyeti insanlık tarihinde yer alan diğer medeniyetlerden,
geçirdiği bilgi serüveni bakımından oldukça farklıdır. Çünkü İslam medeniyeti
bilimsel bir temel üzerine kurulmuştur. Bu nedenle İslam medeniyetini
“bilimsel bir medeniyet” olarak nitelendirebiliriz.131 İslam medeniyetine
baktığımızda temelinde “bilgi” (ilim) kavramının olduğu görülebilir. İslamın ilk
yüzyılından itibaren “ilim” üzerinde bilhassa durulmuş bu nedenle de
toplumun zihninde “bilgi” kavramı yer etmiştir.132 Bilginin bu kadar
önemsenmesinde Kur’an’ın rolü büyüktür. Kur’an’da geçen kelimelerin
birçoğu doğrudan veya dolaylı olarak bilgi içerikli kavramlardır. Kuranın
yorumu ve yansıması olarak gördüğümüz hadisler için de durum aynıdır.
Kur’an ve peygamber geleneğinden ilhamlar alma ve bu ilhamı beşeri
tecrübenin bütün yönlerine uygulama teşebbüsleri yine yol gösterici ve
rahmet kaynağı olarak gördüğümüz Kur’an teşvikiyledir. Kur’an hayatın her
alanında insanı bilgiye yönlendirir ve bilmediği şeyin ardına düşmemesini
ayetlerle özellikle belirtir. Kur’an’ın bu şekilde ilmi öncelemesi sonucunda,
İslamda, bilginin binlerce dalı gelişmiştir.133
İslam ve Kur’an, insanın bilgiye ulaşmasını istemesi tavsiye niteliğinde
değildir. Her mükellef müslüman için bunu zorunlu kılmış ve ilim öğrenmenin
farziyeti üzerinde durmuştur. Böylece İslam, önce içinde güçlü bir bilgi
geleneği olan bir bilgi toplumu oluşturmuş ve bunun neticesi olarak da
130
Sönmez Kutlu, “İslam Bilimleri”, İslam Bilimlerinde Yöntem, ed. Halis Albayrak, Ankuzem
Yay., 2.bs., 2006, s.42.
131
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim, s. 17.
132
Açıkgenç, a.g.e., s. 25
133
Wan Mohd Nor Wan Daud, İslam Bilgi Anlayışı, çev.Fuat Aydın, Ank., Ankara Okulu Yay., 2002,
s. 68.
81
toplumda biriken bilgiler yavaş yavaş bilimleştirilmiş ve nihayet bilimsel bir
medeniyet kurulmuştur.134
Açıkgenç’in önerdiği ve üzerinde durduğu bilgi sisteminin amacı
belirlenen yöntem doğrultusunda Kur’an’ı merkeze alarak ondan hareketle
diğer bilimlerin de desteğiyle yeni bir bilgi anlayışı geliştirmektir. Kur’an’ın
bilgi teorisi geliştirmek gibi bir amacı yoktur, nihayetinde o felsefe veya bilim
kitabı değildir. Fakat bilgi çeşitlerine, bilginin kaynaklarına veya bilgi edinme
yetilerine yapılan atıflardan ve bunların kullandıkları bağlamlardan hareketle
bir bilgi kuramı çıkartılabilir. Bunlardan hareketle ortaya konan kuramın ise,
diğer müslüman aydınları bağlayacak şekilde Kur’anî bilgi teorisi olarak değil
de “ İslamî bilgi teorisi” olarak isimlendirilmesi daha uygun olacaktır.135 İslami
derken müslümanın sahip olduğu zihniyeti kastediyoruz. İslam’ın ilk ortaya
çıkmasından itibaren ilim üzerinde bilhassa durulmuştur. İlim öğrenmenin
amacı da aynı şekilde belirlendiği için İslam toplumunda ilim, Allah’ın
öngördüğü şekilde oluşturulmuştur. İstenilen “faydalı ilim” idi. İnsanları felaha
kavuşturacak, zihinlerini berraklaştıracak ve Allaha yaklaştıracak bir ilim.
Çünkü mümin bir ilim adamı bilir ki, Kur’an’ın aşıladığı hakiki ilim Allah
katındadır ve her ilim Allah’ın bir ismine dayanır.136
Kur’anî ilke, müslüman bilim adamının zihninde bir çerçeve olarak
mevcut olduğu için bilim yaparken veya laboratuara girerken inançlarını bir
ceket gibi çıkarıp askıya asması mümkün değildir. İslam medeniyeti bu
gerçek üzerine kurulmuştur. Temelinde böyle bir anlayış vardır. Aynı şeyleri
“Batı bilimi” için söylemek zordur. Çünkü batı ilmi zihniyeti ile İslami zihniyet
birbirinden çok farklıdır. Batı bilimi ilerledikçe insanların dine olan güveni
azalmış ve inançlar giderek zayıflamıştır. İslam bilim tarihinde ise hiçbir
zaman bu şekilde pozitivizm gibi bir bilim anlayışı gelişmemiştir. Çünkü İslam
medeniyetinde din ve bilim ayrı olgular olarak telakki edilmemiş, biri diğerini
dışlamamıştır. Aksine insanlar ilimde derinleştikçe Allah’a yaklaşmışlar ve
134
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim, s. 26.
Uyanık, Kalbin Anlaması, s.71.
136
Açıkgenç, “İlmi Zihniyet ve İslam”, s. 87.
135
82
insanların inançları daha da güçlenmiştir. Bilgi İslam medeniyetinde manevi
bir temele oturtulduğundan insanın faydası için gerekli bilgiler elde edilmeye
çalışılmıştır. Bu anlayışla ortaya çıkan bilimin ise insana ve tabiata zarar
vermesi imkânsızdır. Batı bilimine baktığımızda ise pozitivizmin de etkisiyle
seküler bir yaklaşımının hâkim olduğu görülecektir. Batı bilimi objektif bir bilim
adına her türlü dine ve değerlere karşıydı. Çünkü bu değerler bilimde
nesnellik ilkesiyle çelişki arz ediyordu. Burada ”Batı bilimi” veya “İslam bilimi”
derken Batı ve İslam ilmî zihniyetine göre yürütülen bilimsel çalışmaların
sonuçlarını kastedilmektedir.137
Seyyid Hüseyin Nasr’a göre de İslam’da bilgi hiçbir zaman kutsal
olandan kopmamıştır. Kur’an’la kuşatılmış müslümanın hayatı, peygamberin
şahsında ve yaşayışında şekillenmiştir. Müminler, Kur’anî vahye dayanan
sürekli eğitim sürecine tanıklık etmişlerdir. Müslümanın düşünüşü ve yaşayışı
Kur’an ve hadislerle donatıldığı için ilk andan itibaren bu çerçeve bilgi
üretilmiştir. İlimlerin gayesi, ilkeleri Kur’an ve peygamber tarafından
belirlenmiştir. Bu nedenle İslam’da bilgi, kutsal bir nitelik kazanmış, ilimler ve
eğitim bu kutsal evren içinde nefes alıp vermişlerdir.138 Bilginin kutsal oluşu
şu şekilde izah edilebilir. Bilinen her şey, her çeşit bilgi nesnesi Allah
tarafından yaratıldığı gibi bilgiye ulaşmada kullandığımız yetiler de ilahî birer
nimettirler.139
Bizim burada ifade ettiğimiz bilgi, insanın tüm varlık alanını kapsayan
bir özelliğe sahiptir. Bu yüzden İslam medeniyetinde öğretmen yalnızca bilgi
aktaran değil aynı zamanda ruhları ve kişileri eğitendir.140 Bu anlayış
çerçevesinde insanın tüm yönlerine hitap eden, onu huzura ve felaha
ulaştıran bilgi anlayışı, islamın ilk dönemlerinden başlayarak teşekkül
etmiştir. Bundan dolayı diyebiliriz ki bilgi ve medeniyet arasında ilişkinin en
güzel örneğini İslam medeniyeti oluşturur. Bu geleneğin oluşmasında en
137
Açıkgenç, a.g.m., s. 87.
Seyyid Hüseyin Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslam, çev.Sara Büyükduru, 3. bs., İst., İnsan
Yay., 2001, s. 112.
139
Nasr, a.g.e., s. 113.
140
Nasr, a.g.e., s. 113.
138
83
etkin rol Kur’an’a aittir. Kur’an, İslam hayatının merkezi olarak bir gerçektir.
Onun için müslümanın yaşadığı dünya daha ilk andan itibaren onunla
şekillenmiştir. Müslüman Kuran’la doğar, çünkü çocuğun kulağına ilk okunan
cümle Kur’an’dan bir parça olan şahadettir. Kulağına okunan bu cümlelerle
hayata başlayan ve hayatını onun ilkeleriyle tanzim eden müslüman bir kişi
yine öldüğünde Kur’an’la başka bir âleme yolcu edilir. Nasr bu durumu edebî
bir üslupla şöyle ifade eder, “Kur’an bir müslümanın hayatının kendisiyle
örüldüğü kumaştır; onun hükümleri, müslümanın ruh özünün kendisiyle
dokunduğu lifler gibidir.”141 Bu sebeple diyebiliriz ki,”Kur’an hem insanın
pratik hayatını yönlendiren yasanın kaynağı hem de akli çabalarına ilham
veren bilgi kaynağıdır. O, içinde insanın doğal ve sosyal muhitinin şekillendiği
bir evrendir; insan nefsinin hayatını, onun oluşunu, gerçekleşmesini ve bu
dünyanın ötesinde nihaî kaderini belirleyen bir evren…”142
Açıkgenç’in ifade ettiği gibi din medeniyetlerin şekillenmesinde en
önemli etkendir. Çünkü ilk insandan itibaren din olgusu insanlara eşlik
etmiştir. Din nihayetinde insanlar içindir. Her din kendi içinde taşıdığı
dinamikler doğrultusunda hayatını sürdürür. Özellikle kitaplı dinlerde temel
saiklerin yer aldığı kutsal sayılan kitaplar, o dinin müntesiplerinin düşünce ve
yaşam biçimini belirler. Biz de konumuz itibariyle Kuran ve medeniyet
ilişkisine bu pencereden bakmaya çalıştık. Diğer kültür ve medeniyetlerden
faklı olarak İslam’da ilmin önemine değindik. Kur’an ekseninde bilginin
müslümanın hayatında nasıl bir anlam ifade ettiğini anlatmaya çalıştık. Kur’an
bir bilim kitabı olmamakla birlikte müslümanın zihninde Kur’anî bir bakış
açısının varlığına dikkat çektik. Bilginin amacının yine İslam’ın temel
kaynakları tarafından belirlendiğini söyleyerek, asıl istenen ve peşinde
koşulması gereken bilginin, insan olgusunu bütün yönleriyle kucaklayan ve
insanları felaha ulaştıracak bir bilgi olduğunun altını çizdik. Bu anlayış ve
bakış açısıyla da nasıl bir medeniyetin tezahür ettiğini özet olarak vermeye
çalıştık.
141
142
Nasr, İslam İdealler ve Gerçekler, çev. Ahmet Özer, 2. bs., İst., İz Yay., 1996, s. 52.
Nasr, a.g.e., s. 81.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DEĞER
Varlık, bilgi ve değer, felsefenin en temel ve en önemli üç esas
problemidir. Bu üç meseleyi birbirinden bağımsız işlemek, varlığa atıfta
bulunmadan bir bilgi kuramından ve değer anlayışından bahsetmek mümkün
değildir. Bilgi ve değer’in birbirine en yakın oldukları nokta varoluş alanıdır.
Zira bilgi, varolanın bilgisi olduğu gibi, değerde varolanın değeridir.
Varolmayanın değerinden söz edilemez. Ayrıca değer, bir tür varlık olarak
düşüncenin konusu olur.1 Görüldüğü gibi bu üç kavram arasında sıkı bir ilişki
mevcuttur. Felsefe tarihinde her filozof bu konular üzerinde durmuştur. Bazı
filozoflar varlık konusunda veya bilgi konusunda daha ön plana çıkarken
bazıları da değer problemini daha sistemli ve derinden ele aldıkları için bu
konuda ön plana çıkmışlardır.
“Tabiat metafiğizi” yerine “insan”ı felsefelerinin merkezine alan,
Sokrates ve sofistlerle birlikte değer probleminin gündeme geldiğini
söyleyebiliriz. Platon da değer felsefesine önem veren filozofların başında
gelir. O, bütün değerleri manevi bir âlem içinde toplamıştır. Ona göre, bu
manevi âlemde içkin tümel bir ruh vardır ve bütün değerler onda birleşirler.
Onun diyalogların da değer problemi birçok yönüyle işlenmiştir. Aristo da her
eserinde değer problemini işlemiştir. O Platondan farklı olarak her değeri
kendi sınırı içinde incelemiştir.2
Modern felsefe de Spinoza, Leibniz değer problemine sistemlerinde
yer vermişlerdir ancak modern düşüncede değer problemi ilk defa bağımsız
1
2
Abdülkuddüs Bingöl, “Değerler ve Medya”, Felsefe Dünyası, S. 41,Ank., 2005, s. 171.
Ülken, Bilgi ve Değer, 2.bs., İst., Ülken Yay., 2001, s. 186-187.
85
olarak Kant tarafından ele alınmıştır. Yine Hamilton, Stuart Mill gibi
felsefeciler bu problem üzerinde duran isimler arasında sayılabilir.3
Değere yüklenen anlam insanların âleme bakışını derinden etkilediği
için “varlık” a nasıl bir anlam yüklendiği önemlidir. Çünkü değer nedir, değer
ve varlık ilişkisi nasıldır, varlık değer yüklü müdür, yoksa değerden bağımsız
mıdır? Değerlerin aşkın bir boyutu var mıdır? Değerlerin kaynağı insan mıdır
gibi sorulara verilen cevaplar insanların bakış açıları ile yakından ilgilidir.
Eğer varlık değerden bağımsız olarak düşünülürse ortaya daha farklı bir
durum çıkacaktır. Eflatun ve Aristo gibi düşünülürse varlık değer yüklüdür,
natüralistler gibi düşünürlerse o zaman varlık değerden bağımsızdır. Bu
durumda değer anlayışı, varlık anlayışını da derinden etkilemektedir.4 Bu
sebeple değer kavramına yüklenen anlam, dünya görüşlerini yakından
ilgilendirmektedir. Açıkgenç de değer problemini daha çok dünya görüşü
kavramı ile ilişkisi boyutunda ele alır. Değer konusu ile ilgili tartışmalara
girmeden önce “değer” kavramının nasıl bir anlam ifade ettiği üzerinde
durmak gerekmektedir.
3.1 DEĞER NEDİR?
Günlük hayat içerisinde değişik bağlamlarda ve çeşitli nesnelere bağlı
olarak “değer” kavramını sıkça kullanırız. Bir malın değerinden, bir kişinin
değerinden, matematiksel bir işlemin ve buna benzer şeylerin değerinden söz
ederiz. Bunların dışında özgürlük, adalet, eşitlik gibi maddi olmayan unsurlar
insanlar tarafından değerli bulunur. Çok çeşitli sebeplerle sürekli dilimizde
olan değer kavramına nedir? Sorusunu yönelttiğimizde ise çok kolay ve yalın
bir cevap verilememektedir.5 Bu zorluğun nedenini Abdulkuddüs Bingöl şu
şekilde açıklamaktadır:
3
Ülken, a.g.e., s. 188-189.
Recep Kılıç, “Küreselleşme ve Değer İlişkisinde Dinin Yeri”, Felsefe Dünyası, S. 41, Ank., 2005, s.
85
5
Abdulkuddüs Bingöl, “Değerler ve Medya”, s. 170
4
86
“Nedir” sorusu ile araştırılan, var olanın özünde ne olduğu yani bir şeyi
kendisi yapan unsurun ne olduğudur. Bu da bilinmek istenen bir şeyin bütün
fertlerine aynı derecede ve eşit olarak delâlet eden kavramın tanımıdır. Bir
kavramın tanımı ise kaplam ve içlemin tayininden, belirlenmesinden ibarettir.
Bilindiği gibi içlem, kısaca kavramın idrak edilebilir muhtevası, kaplam ise
kendisine ait fertlerin bütünüdür. Bu tür bir tayin, cins-tür ilişkisi içine
sokulabilen kavramlar için mümkündür. Hâlbuki değer için böyle bir ilişki söz
konusu değildir. Öyleyse değerin herkes için geçerli olabilecek bir tam-özsel
tanımı yoktur.”
6
Ancak tüm zorluklara rağmen çeşitli değer tanımları
yapılmıştır. Genel-geçer bir tanım iddiasında olmasa da her düşünürün
zihninde bir değer tanımı vardır. Bu tanımlar incelendiğinde değerin
kullanıldığı bağlam ve konuya göre bir tanımlama yapıldığı görülür. Bu
tanımlardan bazıları şunlardır:
Değerler, gideceğimiz yönü belirleyen pusulalardır, hayatımızda neyin
doğru neyin yanlış olduğunu belirleyen inançlarımızdır, hayatımızı daha
saygın kılmak için bizim yarattığımız yargılardır.7
Takiyettin Mengüşoğlu’na göre,
değerler eylemlerimizi yöneten
ilkelerdir. İnsanın bütün yapıp etmeleri sahip oldukları değerlerle yakından
ilgilidir. 8Yani değer, öznenin teorik veya pratik bir tavır ve yöneliminden
ziyade pratik bir tavrın ve yöneliminin ifadesidir.9
Değeri yapıp etmelerimizin bir ilkesi olarak gören Hilmi Ziya Ülken
değerin belli özellikleri olması gerektiğini belirtir. Bu özellikler şunlardır: her
değer ideal bir tiptir. Buna basit teknik değerlerden ahlaki ve dini değerlere
kadar hepsi girer. Değer, bir düzen yahut bir olgunlaşmadır. Değerin hem
norm, hem de baskın olması buradan gelir. Çünkü onlar insan iradesi ile
kurulmazlar. Her değer aşkındır. Her değer, süjenin bulunduğu varlık türünün
6
Bingöl, a.g.m., s. 170-171.
İbrahim Arslanoğlu, “Türk Değerleri Üzerine Bir Değerlendirme”, Felsefe Dünyası, S.41,Ank. s.
64-65.
8
Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, s. 133.
9
Cevizci, Felsefe Sözlüğü, s. 248
7
87
üstünde ve dışındadır. Her değer evrenselleşme yetkinliğindedir. Çünkü
onlarda bildirilebilme ve yayılabilme özelliği vardır.10
afak Ural ise “değer nedir?” Sorusunu cevaplamaya çalışmanın
imkânsız olduğunu belirterek değer nedir? Sorusuna fonksiyonalist açıdan
yaklaşmak gerektiğini ifade eder. Ona göre değer, tamamen metafizik bir
dünyadır ve insanlarda bu değerler dünyasında yani metafizik bir dünyada
yaşamaktadırlar. Çünkü insanlar her türlü nesneye değerle yaklaşır bu da
onları metafizik bir dünyaya taşır. O, insanların kendine özgü sahip oldukları
her şeyin, değer sistemi ile örülü olduğunu söyler.11
Değeri anlamlar kümesinin bir alt kümesi olarak gören Ahmet İnam
ise, değer konusunda daha çok anlam üzerinde durur. Ona göre, felsefenin
en temel meselelerinden biri de yaşadığımızı sandığımız değerlerin
arkasında
başka
ne
gibi
değerlerin
ve
anlamların
olabileceğinin
sorgulanmasıdır. Anlam her tür yaşantının içindedir. İnsan için anlamsız bir
tecrübe söz konusu değildir. Biz algıladığımız şeyleri hep bir şey olarak
algılıyoruz. Bu algılamaya beş duyuyu, tecrübe faaliyetini, duygularımızı,
anımsamalarımızı, düşüncelerimizi katabiliriz. Dünyanın bize ne ifade ettiği
genel olarak söylenirse dünyamız ve yaşantımızın nesnesi, o anlamı
oluşturuyor. Anlamlar karşısında sorumluluk duymaya başladığımızda, onları
ahlak yaşamımızda ve birbirimizle olan ilişkimizde etkin biçimde kullanmaya
başladığımızda, anlamlar değerler haline dönüşür. Yani kabaca ona göre
değer, bilim, estetik, ahlak alanında bir şeyler üretme, meydana getirme ve
birbirimizle olan birlikte yaşamalarımız içerisindeki anlamlardır.12
Açıkgenç göre ise değer, “İnsan davranışlarına yön veren belirlenmiş
veya zihinsel bir tutum olarak insanda oluşan kural ve ilkeler bütünlüğüdür.
10
Ülken, Bilgi ve Değer, s. 216-218
Şafak Ural, “Ritm, Ritüel ve Değerler” Felsefe Dünyası, S. 41, Ank., 2005, s. 126
12
Ahmet İnam, “Değerlerin Değmesi”, Felsefe Dünyası, S. 41, Ank., 2005, s. 178-180
11
88
Değerlerin insanı aşan boyutu vardır ve bu da insanı aşkın bir düzeye
taşımaktadır". 13
3.1.1. Değer ve Kültür İlişkisi
Açıkgenç değerlerin felsefi temellendirilmesini toplum ve kültür
ilişkisinden hareketle yapar. Ve işe önce davranışların tahlilinden başlar. O
insan davranışlarının temelinin, halet-i ruhiyelerin bütünü diye tanımladığı “iç
dünya” da aramak gerektiğini düşünür. İnsanın davranışı, kendi iç
dünyasındaki bütünlükten ortaya çıkar. Aynı zamanda insanın davranışı iç
dünyasının toplum bağlamında tek bir hareket olarak tezahür etmesidir. Ona
göre, bir davranış halet-i ruhiyeden kaynaklandığı halde, bu halin kaynağı iç
dünyanın bütünlüğünde aranmalıdır. İnsan davranışları tek tek ele alındığı
gibi birliktelik ortamında da aynı şekilde ele alınabilir. Davranışların her hangi
bir birliktelik ortamında ele alınmaları durumunda o ortama mal ettikleri
“değer” e, “töre” veya “örf” denir. Törenin birliktelik bir değer olarak düzenli
uyulması ile yapılan davranışa da “âdet” denir. Töre ve âdetler bütünlüğüne
de “kültür” denir. Bir birliktelik ortamındaki davranışların, bir bütün olarak ele
alınmaları durumunda o ortama mal ettikleri “değerler” bütünlüğüne “kültür”
de denir.
14
O tüm bunlardan hareketle toplumu üç ayrı düzeyde ele alarak
bunlar arasında ki değer ve kültür ilişkisine dikkat çeker.
Toplumu hayvaniyet, beşeriyet ve insaniyet düzeylerine göre inceleyen
Açıkgenç, kültürü de bu aşamaya orantılı olarak kaba kültür, ince kültür ve
medeniyet olarak üçe ayırır. Bunlar sırasıyla insanın hayvaniyet, insaniyet ve
beşeriyet
düzeyine
oluşturdukları
tekabül
gelenekler
etmektedir.
bedensel
Kaba
ihtiyaçlarını
kültürde
insanların
giderecek
kadardır.
Beslenme, hayatını koruma ve neslini devam ettirme bu kültürün en önemli
özellikleridir. Bu düzeydeki insanların düşünceleri sınırlıdır. İkinci düzey olan
13
Açıkgenç, “Küreselleşmenin ve Değerlerin Felsefi Temelleri”, Felsefe Dünyası, S.41, Ank., 2005,
s. 44-45.
14
Açıkgenç, a.g.m., s. 42-43.
89
beşeriyet düzeyinde ise kültür biraz daha gelişmiştir. Kaba kültürde insan
davranışlarında etkili olan unsur duyularken ince kültürde duyuların yanında
duygularda insan davranışlarında etkilidir. Medeniyette ise en etkili unsur
akıldır. Medeniyet duyu, duygu ve akıl üçlüsünün uyumu ile oluşur.15
Değer anlayışını, derin analizlerini yaptığı bu kavramlar üzerine
oturtan Açıkgenç, yukarıda bahsettiğimiz üç düzeyin değerlerinin aynı
olmadığını söyler. Örneğin hayvaniyet düzeyinde ilke ve kurallar biyolojik
olarak belirlendiğinden değerlerden söz edilemez. Ancak beşeriyet düzeyinde
insanın duygu ve tecrübeleri de davranışlarına etki eder. Burada kişiler belli
ilke ve kurallar doğrultusunda hareket eder. Bu düzeyde ilke ve kurallar açık
seçik belirlenmez, bunlar ancak sezgi ve hisler düzeyinde geliştirilir. Bu ilke
ve kuralların açık bir şekilde ifadesi insaniyet düzeyinde mümkündür, çünkü
bu düzeyde düşünce melekeleri gelişmiştir. İkinci düzeyde sezgi ve hislerle
geliştirilen bu ilke ve kurallar üçüncü düzeyde akıl ile oluşturulmuştur.
Bununla birlikte insanın bağlandığı değerler aşkın da olabilmektedir.16
Beşeriyet
ve
insaniyet
düzeyinde
ilke
ve
kurallar
insanlar
yönlendirilmeye muhtaçtır. Bu yönlendirici ilke ve kuralların hepsi insan
hayatında
değer
olarak
belirlenmektedir.
İşte,
insan
davranışlarının
şekillenmesinde etkili olan ve insan da zihinsel bir tutum olarak oluşan bu
ilkeler bütünlüğü Açıkgenç tarafından “değer” olarak adlandırılır. 17
Görüldüğü gibi Açıkgenç, değer kavramına insanın mahiyetinden
başlayarak bir tanım getirmeye ve değerlere felsefi bir temel bulmaya
çalışmaktadır. İnsan, birliktelik, kültür ve medeniyet kapsamında bir
değerlendirmede bulunmuş, konuyu kavram analizlerinden başlayarak farklı
bir düzlemde ele almıştır. Ancak yine de başta söylediğimiz gibi “değer” e
kapsamlı bir tanım getirmek oldukça zordur. Yapılan tanımlar da bu konuda
iddialı değillerdir.
15
Açıkgenç, a.g.m., s. 43.
Açıkgenç, a.g.m., s. 45.
17
Açıkgenç, a.g.m., s. 45.
16
90
3. 2. BİLGİ VE DEĞER İLİKİSİ
Bilgi, obje ve süje arasında kurulan bağ sonucu elde edilen zihinsel
birikimlerdir en genel ifadesiyle. Bilmek ise, kişinin bu iki şey arasında bilgi
yetileri ile kurduğu eylemdir. Özne ile nesne arasındaki eylemin sonucunda
oluşan bilginin niteliği nedir? Sorusu ise değer kavramını gündeme
getirmektedir. Çünkü değer, bu bilgilerin pratiğe aktarılmasında önemli bir rol
üstlenir.18
Bilgi tek başına, kendi varlığını kendisine borçlu, kendi anlamını kendi
iç ilişki ve mekanizmalardan kazanan bir olay değildir. Her ne kadar toplumun
ilişkilerinden soyutlanmış, bazı yanlarının anlaşılabilmesi için süje-obje
ilişkisine
indirgenmiş
ve
ilişkilerinden
yalıtılmış
hali
ile
ele
alınıp
değerlendirilmesi söz konusu ise de bu mümkün değildir, çünkü bilginin varlık
koşullarını insanın yapıp etmeleri çerçevesinde oluşturmaktadır. Varlığını
sürdürebilmesi
için
insanın
çevresiyle
(doğa-toplum)
gerçekleştirdiği
kaçınılmaz ilişkiler vardır. Böyle bakıldığı zaman bilgi bir eylem biçimidir ve
bir eyleme bağlı olarak ortaya çıkar.19 Bu nedenle bilginin yaşamdan kopuk
ele alınması doğru bir yaklaşım değildir. Bilginin değerini ve anlamını hayatla
olan ilişkisi belirler.
Bilgi yaşamdaki kullanımı bakımından değer kazanır. Yaşam içinde
yüklendiği
anlamlar
bilginin
değerini
etkiler.
Yani
bilginin
eyleme
dönüşmesinde değer kavramı ön plana çıkmaktadır. Bu anlamda bilgi-değer
ilişkisi yeni bir boyut kazanır. Burada tartışılan sorun ise bilginin mi, değerin
mi öncelikli olduğudur. Bazı felsefeciler bilginin öncelikli olduğunu ancak bilgi
ve değerin yaşama girmesiyle değerin ön plana çıktığını söylerler.20 Ancak
Sokrates ve onun gibi düşünen filozoflar için bu çok anlamlı bir tartışma
değildir çünkü onlara göre bilgi başlı başına zaten bir erdemdir. Sokrat bilgi
ile fazileti; cehaletle de faziletsizliği özdeş kabul eder. Bilgiyi bizzat iyi, güzel
18
Uyanık, Felsefi Düşünceye Çağrı, s. 47.
Korkut Tuna, Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, s. 196.
20
Atilla Erdemli, “Yaşama Sorunu Bakımından Bilgi-Değer Kavramı”, Bilgi ve Değer, ed. Şahabettin
Yalçın, Ank., Vadi Yay., 2002, s. 222.
19
91
ve fazilet olarak nitelendiren Sokrat, bilginin değerini ve önemini bu şekilde
ortaya koyar. Yani onda bilgi, ahlaki yaşantı için vazgeçilmezdir.21
3.2.1. Değer Hükümlerinde Öznellik ve Nesnellik
Bilgi-değer ilişkisi bağlamında tartışılan diğer bir konu da değerlerin
öznel mi nesnel olduklarıdır. Değer hükümleri nesnel ve öznel olabilirler.
Özneldir diyebiliriz çünkü nesne belirli bir zaman ve mekânda fikri-dini-içtimai
donanıma sahip bir özne tarafından algılanır. Hilmi Ziya Ülken gibi değeri
eylemlerimizim motifleri olarak düşünürsek sübjektiflik zaten kaçınılmaz bir
sonuçtur. Zira insan, din, kültür, eğitim gibi birçok unsurlarla şekillenmiş bir
çevrede yaşamaktadır ve bu ilişkiler bütünlüğü içinde olaylara bakmaktadır.
Özne kendisini bu ortamdan ve dünya görüşünden soyutlatarak nesneye
yaklaşamayacağından dolayı değer hükümleri öznel (sübjektif) dir. Ancak
nesne cihetinden baktığımızda değer hükümlerinin nesnel (objektif) olduğunu
söyleyebiliriz. Çünkü nesne algılayan kişiye göre değişmemesi ve evrendeki
her şeyin aşkın bir objeye bağlı olması yani nesnelerin Allah tarafından
yaratılmış
olması
açısından
değerlerin
bu
anlamda
nesnel
olduğu
düşünülebilir.22
Takiyettin Mengüşoğlu değerlerin alanına göre objektif ya da
sübjektifliğinden söz edilebileceğini belirtir. Eğer değer yargıları araç-değerler
alanına aitse mutlak bir sübjektiflikten bahsedilebilir. Araç-değer alanındaki
eylemlerde yarar gözetilir. Mal, mülk gibi değerler bu alana girer. Burada bir
şeyin taşıdığı anlam herkes için aynı olmayabilir. Ancak dostluk gibi üst
değerler sübjektif değil objektiftir, çünkü dostluk herkes için aynı anlam taşır
ve kişiden kişiye değişmez. Ancak kişi dostluk ilişkisinde yarar gözetirse o
zaman dostluğu araç-değer alanına indirgemiş olur. Dürüstlük gibi değerler
bu şekilde genel-geçer bir özellik taşır.23 Mengüşoğlu, hakikat probleminde
21
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 15.
Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi, s. 141.
23
Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, s. 83-85.
22
92
de aynı tutumu sergiler yani ucu açık bir sübjektiflik, insanların günlük
hayatlarını çıkmaza sokacağı ve pratik hayatlarını sarsacağı için tüm alanlara
uygulanamaz. Mutlaka herkesin üzerinde uzlaşacağı mutlak doğrular ve
değerlerler vardır. İnsanlar yaşamlarını ancak bu şekilde devam ettirebilir.
Açıkgenç de aşırı şüpheci ve pragmatistlerin bilginin önemine büyük
bir darbe indirdiğini ifade eder. Göreceli bilginin varlığı kabul edilebilir ancak
bu bütün bilgilerin göreceli olduğunu göstermez.24 Mutlak bilgiyi kabul
etmeyen pragmatistlerin ise bilgiyi amaçlarına ulaştırmada sadece bir araç
olarak görmesi bir belirsizlik doğurur. Çünkü onlara göre bugün doğru olan
yarın yanlış olabilir, belli şartlarda yarar sağlayan bilgi belli şartlarda yarar
sağlamayabilir. Herhangi bir zemini olmayan bu bilgi anlayışı yukarıda
belirttiğimiz gibi tüm yaşamı ve değerleri alt üst eder.
Bilgi sisteminde değer kavramına geniş yer veren Açıkgenç, İslami
bakış
açısından
hareketle
kayıtsız
bilgi
anlayışının
bazı
tehlikeler
doğurabileceğini söylemektedir. İnsanın bilgiye yaklaşımı ona bilgiyi tehlikeli
ve faydalı kılabilir. Eğer insan bilginin tehlikelerinden uzak durmak istiyorsa,
ona belli bir bakış açısından hareketle yaklaşmalıdır.25
Açıkgenç İslami anlamda bilginin vahiyle kayıtlandığını belirtir. Ancak
bu bilginin yalnızca bir kısmı için geçerlidir. Çünkü Kuran, insanları belli bir
bilgiye teşvik etmiş, kendilerine zarar getiren veya herhangi bir faydası
olmayan bilgiden de insanların uzak durmaları gerektiğini çeşitli ayetlerde
bize bildirmiştir. Vahiy-bilgi ilişkisi içerisindeki âlimin kazandığı bilgi durumu,
kayıtsız bilgi önemsemesinden oldukça farklıdır. Bu bilgi de sıradan bilgi
değil, nitelendirilmiş bir bilgidir. O, vahiy ile gelen Allah’ın mutlak bilgisi ile
bütünleşmiş bu bilgiye “aydınlaşmış bilgi” demektedir. Bu sadece zihinsel bir
durum değil, aynı zamanda davranış ve yaşantıya yansıyan uygulama ile
bağımlı tecrübî bir varoluş düzeyidir.26 İslamda epistemolojik alan insanın
tüm hayatını kapsar. Bu bağlamda bilgi ile eylemin, bilgi ile ahlakın arasının
24
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 22-23
Açıkgenç, a.g.e., s. 20.
26
Açıkgenç, a.g.e., s. 42-43.
25
93
açılması gibi bir durum söz konusu değildir. Bunlar arasındaki ilişkiler İslam
toplumlarında sağlam bir temele oturduğu için aralarında çelişki hiçbir zaman
olmamıştır.
3. 3. BİLİMSEL BİLGİ VE DEĞERİ
Bilim, “net bir şekilde tanımlanmış bir konu etrafında, ilmi olarak
geliştirilmiş herhangi bir yöntemle yapılan araştırmalar sonucu bir nazariyeler
kümesini netice veren sistemli olarak düzenlenmiş bir bilgi kümesidir.”27
Bilimsel bilgi ise, belli bir yöntemle elde edilen, bilimsel disiplinlerin ortaya
koyduğu bilgidir.28 Açıkgenç’in üzerinde durduğu bilgi daha çok sistemli bir
şekilde elde edilen bilimsel bilgidir. Bilimsel bilginin oluşum süreci ve değeri
onun çalışmalarının ağırlık noktasını oluşturur.
Bilgi edinme sürecinin bilimin mahiyeti açısından büyük bir önemi
olduğunu ifade eden ve bu süreci epistemolojik olarak uzun zamandır
inceleyen Açıkgenç, araştırmaları sunucunda bilimin değerden bağımsız
olamayacağını gördüğünü söyler. Değerlerin temeli ise ona göre dünya
görüşü olduğu için, bilim epistemolojisinin ilk basamağını dünya görüşünün
incelenmesi oluşturmalıdır. İnsan zihninin işlemesini mümkün kılan zemin
dünya görüşüdür. Yani “dünya görüşü” zihnin içinde işlediği çerçevedir bu
nedenle sistemler ve dünya görüşleri arasında epistemolojik bir yakınlığın
olması kaçınılmazdır.29 Sonuçta Açıkgenç’e göre bilim; değerden, kültürden
ve medeniyetlerden bağımsız bir olgu değildir. Bilim adamı, yaşadığı çağın
değerlerini bir kenara bırakarak bazılarının zannettiği gibi objektif herkes için
geçerli bir bilim ortaya koyamaz. Açıkgenç bu görüşünde yalnız sayılmaz
bilim adamlarından ona yakın düşünen birçok isim vermek mümkündür.
Burada birkaç örnek ismin görüşleri bizim için yeterli olacaktır.
27
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 45.
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 13
29
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 8-10.
28
94
Bilimin ilişkilerini toplumsal düzlemde ele alan Korkut Tuna’ ya göre,
bilimler gerçek özellik ve kimliklerini, konuları ve yöntemlerinden ziyade o
bilim geliştiği toplumun içinde bulundukları ilişkilerden kazanmaktadır. Bu
ilişkiler, bilimlerin konularına, alanlarına, kullanıldıkları yöntem ve tekniklerin
faklarının üstünde ortak özellikleridir. Çünkü bilimler, kendi iç işleyişleri,
hesap ve mantık mekanizmalarının yanında, içinde yer aldıkları ilişkilerle
şekillenmektedir. Bu bakımdan bilimin bu bağlamlardan soyutlanarak
değerlendirilmesi mümkün değildir. En uzak hedeflere yönelmiş, salt bilimsel
merakla araştırma yapanlara bile bu ilişkileri yönlendiren toplumsal odağın
açık veya örtülü desteği vardır.”30
Bilimi bir etkinlik olarak gören, olgusal bilim anlayışını ciddi bir biçimde
tenkide tabi tutan ve bu bilim anlayışının temel öncüllerini tek tek çürütmesi
ile tanınan 20. yy’ın ünlü Amerikalı bilim felsefecisi Thomas Samuel Kuhn da,
bilimi anlamak için, o bilimin meydana geldiği topluluğun içyapısının,
inançlarının, ilişkilerinin, bilim adamlarının bakış açılarının ve kültürünün
araştırılması ve iyi bilinmesi gerektiğini söyler. Onun sisteminde paradigma,
“bilim adamının yetiştiği ortam”, “kavram çerçevesi” ve “egemen dünya
görüşü” anlamlarına gelir. Yani değerler dizisi onda bir çeşit hâkim dünya
görüşü veya inanç sistemidir.31 O, kuramların her bireyi aynı sonuca
götürecek tarafsız bir aritmetiğin olmadığını ve bilimde bir dizi ortak değerin
uzmanlar topluluğunun çalışmalarıyla etkinleştiğini ifade eder.32
Açıkgenç, bilimin dünyagörüşü ile bağlantısını ortaya koyabilmek için
“bilimsel zihniyet” in üzerinde özellikle durur. Bilimsel zihniyet kavramı, bilim
üretme biçimini ve genel olarak bilimin nasıl anlaşılması gerektiğini gösterir.
Açıkgenç bilim üretme biçimi ile “yöntem”i kasteder. Genel olarak bilim ise
gerçek anlamda bilim anlayışımızdır. O bu durumlar arasındaki farka şöyle
bir izah getirir:
30
Tuna, Batılı Bilginin Eleştirisi, s. 175-177
Bolay, Felsefeye Giriş, s. 96-97
32
Thomas Khun, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, İst., Alan Yay., 1982, s. 178186.
31
95
“Bilimsel yöntem her bilime göre değişebilir ve bu yöntemlerin hakikati
araması ve mümkün olduğu kadar ön yargıdan uzak olmaları gerekir. Her
bilimde yöntem anlamına gelen bu tutuma bilimsellik diyebiliriz. Ancak bu
durumda bilimsellik, bizzat bilim üretmek olduğundan, bu zihniyet değil,
ancak bu zihniyetin tezahür ettiği bir faaliyettir. Belli bir bilimden veya genel
olarak bilimlerden ne anladığımızı ifade eden ikinci tür bilimsel zihniyet ise
kavramsal, soyut ve değer yargıları ile iç içedir. Hâlbuki bilimsellik, daha
ziyade bir tavır ve yaklaşımdır ve aynı zamanda somuttur; değer yargıları ile
ilgisi çok azdır. Aslında bilimsellik ya sonuçları ya da insanların bilim üretme
amaçları bakımından dini veya ahlaki değerleri ilgilendirir. Aksi halde bizzat
bilimsellik, ahlaki veya gayri ahlaki ve dini, lâdinî (din dışı) olarak
nitelendirilemez. “33
O halde bilim yapılırken takip edilen takip edilmesi gereken esaslar
yani
ilim
yapma
biçimi
olan
yöntem
ile
ilmi
zihniyet
birbirine
karıştırılmamalıdır. İlmi veya bilimsel zihniyet, insanların bilim yapmadaki
amaçları ile yakından ilgili olduğu için ortaya konan bilim sonuçları açısından
ahlaki veya gayri ahlaki olarak nitelendirilebilir. Aksi takdirde yöntem
anlamında bilimselliğin bizzat kendisi bu şekilde nitelendirilemez çünkü bu
bilimsellik değer yargıları ile ilgili değildir. Bu ikisinin karıştırılmaması için
Açıkgenç, ikinci anlamda kullandığı bilimsel zihniyete “ilmilik” der ve ilmilik bir
anlayış olduğu için gerçek anlamda bir zihniyete tekabül eder ve bu anlamda
ilim değer yargıları ile sıkı bir ilişki içindedir. Bu nedenle ilmilik, İslami veya
gayri İslami gibi nitelendirilmelere açıktır. Fakat bilimsellik için aynı şeyleri
söyleyemeyiz.34
Görüldüğü gibi Açıkgenç, bizzat bilimsellik ve bilim anlayışının aynı
şeyler olmadığını söylemiştir. Bilim anlayışı, bilgi birikimi ile alakalı olduğu
için değer yargıları ile örülüdür ve bu bağlamda bilim anlayışı dini veya gayri
dini olarak nitelendirilebilir. Bu ayrımı anlamayan bazı bilim adamları bu
33
34
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi Ve Bilim, s. 89-90.
Açıkgenç, “İlmi Zihniyet”, s. 86.
96
şekilde yani bilimin değerden bağımsız olamayacağını düşünenlere haksız
eleştiriler yapmışlardır.
“İslam ve Bilim” adında bir kitap yazan fizikçi bir öğretim üyesi olan
Pervez Hoodbhoy araştırmalarını genelde İslam’da ki bilim anlayışları üzerine
yapmıştır. O fiziksel dünyanın İslami bir bilimi olamayacağını belirterek bilime
değer yüklenmeyeceğini ifade etmiştir. Bilim adamı hangi ideolojiye sahip
olursa olsun bilimin ilkeleri ile hareket ettiği zaman aynı sonuca gidecektir
diyen yazar,
1979 Nobel Fizik Ödülünü paylaşan müslüman fizikçi
Abdüsselam ile ateist fizikçi Steven Weinberg’i örnek verir. Bu iki fizikçi,
doğada varolan zayıf elektromanyetik güçleri birleştirmişlerdir.35 Yani yazar
sonuç olarak, çok farklı düşünce yapısına, farklı bakış açılarına sahip bu iki
bilim adamının aynı sonuca ulaşmalarını örnek göstererek bilim adamının
bunlardan bağımsız bilim yapabileceğini göstermeye çalışmıştır. Böylece o
bilimin değerden bağımsız olduğu tezini savunarak bilimde dinin, kültürün,
medeniyetlerin etkili olmadığını yaptığı çalışmalarda ortaya koymaya
çalışmıştır.
Açıkgenç daha önce de ifade ettiğimiz gibi bilimlerin yöntemlerinin
konularına göre değişebileceğini belirmiştir ve bu yöntemlerin olabildiğince ön
yargıdan uzak tutularak hakikate ulaşma anlamında nesnel bir amaç
içerisinde olmaları gerektiğini vurgulamıştır. Yukarıda Hoodbhoy’un verdiği
örnek “tabiî bilimler” ile ilgilidir. Ve dış dünyayı yani tabiatı araştırır. Bu tabiî
bilimlerin yöntemi ise deney ve gözlemdir yani insanlar bu şekilde kevniyat
hakkında bilgi edinirler ve elbette bu bilimin sonuçları birbirleri ile benzerlik
gösterecektir. Bilimleri birbirinden ayıran konuları ve yöntemleridir. Maddi ve
dış dünyayla ilgili bir konu manevi mahiyette olan bir konunun kıstaslarına
tabi tutulamaz. Burada bir sorun da yoktur zaten.36
Açıkgenç ve onun gibi düşünenlerin, bilimin değerden bağımsız
olamayacağı iddiaları, genelde bilimsel faaliyetlerin yorumlanması ve pratiğe
35
36
Pervez Hoodbhoy, İslam ve Bilim, çev. Eser Birey, 3. bs., İst., Cep Kitapları A.Ş., 1997, s. 121
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 108.
97
aktarılması aşaması ile ilgilidir. Yani salt anlamda bilimsellikten ziyade,
insanların bu
bilimsel
üretimdeki
amaçları,
üretimin
sonuçları
ve
uygulamaları açısından bilim, değer yargıları ile nitelendirilmektedir.
Müslüman düşünürler bilim ve değer ilişkisini, daha çok bilimin
kullanım şekli ve sonuçları bakımından değerlendirirler. Kaldı ki bilimin değer
yargıları ile örülü olduğu sadece Müslüman düşünürlere has bir tutumda
değildir. Artık bilimin sonucu olan teknolojik yıkımlar Doğu ve Batıda ciddi
tenkitlere maruz kalmaktadır.
Ziyaüddin Serdar’a göre, bilimsel bilgi, değer, inanç, düşünce sistemi
içinde üretilen toplumsal bir bilgidir. Toplumsal bir faaliyet olan bilimsel bilgiyi
üretenler ise, değer, inanç ve kültür gibi öğeleri barındıran bu toplumsal çevre
içinde yetişen bilim adamlarıdır. Bir bilim adamının yaşadığı dönemin
bağlamından koparak bir faaliyette bulunması olanaklı olmadığından ortaya
konan bilimin değerlerden arındırılmış olması mümkün değildir. Yani pozitivist
bilim anlayışının dayattığı gibi, bilimde tek ve mutlak bir yaklaşım hiçbir
zaman olmamıştır. Batının empoze etmeye çalıştığı tüm insanlar için genelgeçer ve biricik bir bilgi yoktur. Batı dışındaki toplumların da kendine özgü,
kültürel dinamikleri olan bilgi ve bilim anlayışları vardır.37
Modern bilimin betimlediği evrende, tinsel olanın yeri yoktur.
Antropomorfik bir bilgi anlayışına sahip olan batı için, bilimi belirleyen tek
gerçek insan aklı ve duyulardır. Geleneksel ilimlerde de ise bilginin yerini
insan aklı değil en üst seviyedeki İlahi Akıl belirler. Hakiki ilim yalnızca insan
aklına değil, insanüstü bir gerçeklik düzeyine sahip olan ve aynı zamanda
insan zihnini aydınlatan Akl’a dayanır.38 İslam medeniyetinde gelişen ilmi
zihniyete bağlı olarak bilim, manevi bir temele oturur ve bilim aynı zamanda,
dini ve ahlaki değerlerle sıkı bir ilişki içindedir bu nedenle de İslam
medeniyetinde üretilen bilim hiçbir zaman insanı ve doğayı tahrip etmemiştir.
Ancak Batıda ise sürekli vurgulanan bilimselliğin ahlaki sorumlulukla ilgisi
37
38
Uyanık, Bilginin İslamileştirilmesi, s. 167.
Nasr, Modern Dünyada Geleneksek İslam, s. 91.
98
olmadığıdır ve birçok bilim adamı bu görüştedir.39 Örneğin Russell, bilimin
insanları nasıl mutluluğa veya felakete sürükleyebileceğini şu cümleleriyle
dile getirir:
“Bilgelikle birleşmeyen kudret tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan
şey de bilgiden çok bilgeliktir. Bilgelikle birleştiğinde bilimin sağladığı kudret,
tüm insanlığa büyük ölçüde refah ve mutluluk getirebilir; tek başına ise yalnız
yıkıntıya yol açar.”40
Yine Fayerabend bilimin düşüncelerden ve değerlerden bağımsız
olarak “çıplak olgular” dan oluşmadığını söyler. Bilim tarihi düşünceleri, olgu
yorumlarını, çatışan fikirleri içinde barındırır. Bu nedenle çıplak olgular yoktur.
Bilimsel eğitimle önce araştırma alanı belirleniyor, tabi metafizik ve ilahiyat bu
alanın dışında bırakılıyor sonra bu duruma bir mantık yükleniyor. Bu mantığa
uyan eylemler daha tek düze ve tek biçimli oluyor. Kişilerin sezgilerine ket
vurularak, insanların dini, metafiziği ve mizahi duyguları hiçbir şekilde bilimsel
etkinlik içinde görülmüyor. Düş gücü sınırlandırılıyor. İnsanlar inançlarından
ve kültürel geçmişlerinden koparılarak bilimsel olgularla baş başa bırakılıyor.
Böyle bir bilim eğitiminin insana yakışır olmadığını belirten Fayerabend,
“amacı yalnızca yetkin, dört dörtlük insanlar yetiştirmek” olan bu anlayışı,
Çinli hanımların ayağına zorla giydirilen ayakkabılara benzetiyor ve o
ayakkabılar gibi bu bilim anlayışının yaralayıcı olduğunu söylüyor.41
Bugün bilim ve teknoloji çağı olarak nitelendirilen bir çağda yaşıyoruz.
Bilimin en pratik sonucu olan teknolojinin insanların hayatlarında, değer
dünyalarında, yaşam biçimlerinde hiçbir değişiklik meydana getirmediğini
söylemek nasıl imkânsız ise bilim ve tekniğin tamamen değerlerden
arındırılmış olması da o kadar imkânsızdır. Bilim ve teknik alanındaki
ilerlemeler insan yaşamını ve çağın dünya görüşünün değiştirmektedir.
Gelişmeler sayesinde gelenek ve töreler sarsılırken, teknik anlamdaki yeni
buluşlar insan ve topluma yeni bir yaşam biçimi dayatmaktadır. Ve insanların
39
Açıkgenç, “İlmi Zihniyet”, s. 87.
Bertrand Russel, Bilim Felsefesi,, çev. Cemal Yıldırım, İst., Remzi Kitb., 1985, s. 255.
41
Paul Fayerabend, Yönteme Hayır, çev. Ahmet İnam, İst., Ara Yay., 1989, s. 21-26.
40
99
uzun süre içinde yaşadıkları değer dünyaları hızla değişmektedir. Bacon’la
başlayan doğaya hâkim olma tutkusu sanayi devrimiyle birlikte doğayı
sömürme tutkusuna dönüşmüş ve tek insan için belirlenen tek amaç “yarar
sağlamak” olmuştur. Değerlerden yoksun bu anlayış sonucunda hayatın her
alanında kirlenmeler görülmüştür. Düşünce ve eylemlerdeki bu kirlenme
yaşadığımız bu dünyayı hızla yaşanılabilir olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Küreselleşme modasıyla da insanlar yalnızlığa itilmiş, tek değer para
olmuştur.42
Bilim ve teknolojinin değerlerle yakından ilgili olması doğaldır, çünkü
bilimsel ve teknolojik faaliyetler ancak zihni bir çerçevede gelişirler. Bu
nedenle onların insanların hayatına girmeleri sonucunda bazı değerler de
teknoloji ile yaşamlarımıza taşınmaktadır. Aslında teknoloji ile değerlerin
toplumlara taşınıp-taşınmadığı meselesi çokça tartışılan bir konudur.
Özellikle ülkemizde batının bilimini almalı mıyız, yoksa almamalıyız? Sorusu
Osmanlı
Devletinin
son
zamanlarında
gündemden
hiç
düşmemiştir.
Süleyman Hayri Bolay, Türklerin Batı düşüncesi ile temasının teknik ihtiyaçlar
dolayısıyla başladığını söyler.43
Türkiye’nin tarihi süreci incelendiğinde teknik ve bilimin değerlerden
uzak olduğunu söylemek zor görünmektedir. Çünkü Batı ile başlayan temas
sonucunda hızlı bir değişime maruz kalan Türk toplumun değerleri derinden
sarsılmıştır. Bilinçli bir çizgiden ve tenkitçi bir süzgeçten geçirilmeden
hayatımıza giren her yenilik toplumun yaşayış biçimini değiştirmiştir. Bu
teknoloji düşmanlığı anlamına gelmemelidir ancak teknolojinin ortamsal bir
bağlamı olduğu da unutulması gereken önemli bir noktadır.
Bugün bilime dayanan bütünüyle bilimsel birçok ideoloji mutlaklık ve
evrensellik iddiasındadır. Batı dünyasında tanınan ünlü Amerikalı bilim adamı
R.Niebhur, “İnsanın Tabiatı ve Kaderi” isimli kitabında şöyle der: “Bütün
beşeri bilgilerimiz ideolojik bir leke ile lekelenmiştir. Bilgimiz, daha fazla bir
42
43
Bedia Akarsu, “Değişen Dünyada Bilim ve Değerler”, Bilgi ve Değer, s.17.
Bolay, Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, İst., Yağmur Yay., 1967, s. 18
100
şey olma iddiasındadır. O, belli bir görüş açısından kazanılmış sınırlı bilgidir;
gel gör ki nihaî ve mutlak olma havasına bürünmüştür.” Bilimin nihaî ve
mutlak olarak takdim edilmesi bilimin gelişmesinin önündeki en büyük
engellerden biri olduğu gibi onu bu şekilde algılanışı bilimi kapalı bir sistem
durumuna düşürür.
44
Sonuçta bilim beşer olarak nitelendirilen, toplumsal bir
varlık olan insan ürünüdür ve bilim tarihi yanlışlanan, şu anda geçerliğiliği
olmayan fakat zamanında doğruluğuna dört elle sarılan doğrularla doludur.
Yani bilim zannedildiği gibi değerlerden bağımsız olmadığı gibi yanılmaz da
değildir. Bu konuda Clark Kerr ve L.Fisher şunları söyler:
“Sosyal
bilimler
alanında
yürütülen
hiçbir
araştırma,
değer
hükümlerinden tam olarak bağımsız olamaz. Sosyal bilimlerin değerler
dünyasını bırakma zorunda olduğu iddiası, naiv bir tutum olarak kalmaya
devam etmektedir. Teorik bir sistemin tazammun ettiği değerleri bulup
çıkarmak zor bir iştir. Bu konuda insanı en çok rahatsız eden bir şeyde değer
hükümlerinin objektif ilmi araştırmalardan çıkarılmış hükümler kılığına
sokulmasıdır.”45
Bilimin mutlak anlamda nesnel olduğunu, dini veya herhangi bir
değerin onu etkilemediğini savunanlar çelişki içindedirler. Örneğin bilimi
nesnel yasaların bilgisi olarak gören Orhan Hançerlioğlu aynı zamanda
bilimin
gelişmesinde
söylemektedir.
46
toplumların
ihtiyaçlarının
belirleyici
olduğunu
Bilimin evrensel mantık yasalarıyla nesne ve olayları
incelediğini ifade eden Hançerlioğlu’nun aynı zamanda bilimde toplumun
üretimsel
gereksinmelerinin
etkili
olduğunu
söylemesi
çok
tutarlı
görünmemektedir. Çünkü dünya üzerinde ihtiyaçları birbirinden oldukça farklı
birçok toplum varlığını sürdürmektedir. Bu durumda toplum sayısınca farklı
bilim olmalıdır ki, bu da tek ve mutlak bir bilim olmadığı sonucuna bizi
doğrudan götürmektedir.
44
Mehmet Aydın, “İlim-İslam Münasebeti”, Bilgi, Bilim ve İslam, Yayına Hazırlayanlar: Sabri
Orman - İsmail Kurt, İslami İlmi Araştırmalar Vakfı Yay., İst., 1992, s. 75.
45
Mehmet Aydın, a.g.m., s. 79.
46
Orhan Hançerlioğlu, Toplum Bilim Sözlüğü, İst., Remzi Kitb., 1986, s. 42-43.
101
Süleyman Hayri Bolay, bilime yönelik mutlakçı ve aşırı izafi tutumu
eleştirerek her iki yaklaşımın da yanlış olduğunu belirtir. Bilimi gelişi güzel
faaliyetler alanı görmek kadar onun mutlak ve değişmez doğrular alanı gibi
görülmesi de sakıncalıdır. Bilimsel bilginin, mutlak ve değişmez doğru
olduğunu söyleyerek her problemi çözeceği inancı ile onun yüceltilmesi doğru
değildir. Çünkü bu din, ahlak, sanat gibi değer alanlarında üretilen bilgileri
hiçe saymak, onları bilime bağlı kılmaya çalışmaktır. Bu düşünce ona göre,
bilimin değerini yüceltmez. Zaten bilimin din, ahlak ve sanat gibi değer
alanlarını düzenleme gibi bir kaygısı ve amacı yoktur. Bilimsel bilgi insan
zekâsının ve aklının en çok kullanıldığı faaliyet alandır. Bilim, insan hayatını
kolaylaştırmada ve ihtiyaçlarını karşılamada en büyük etkendir. Bilimsel bilgi
günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Hastalıkların tedavisi için
kullandığımız ilaçlar, elektronik ev eşyaları, bilgisayar hayatımızın içinde olan
bilimsel bilgiye dayalı kolaylıklardır. Yine insan bilim sayesinde biyoloji, tıp,
astronomi gibi alanlarda çok değişik hakikatlere ulaşabilmekte yaşadığı
dünyayı daha iyi tanımaktadır. Tüm bunlar bilimsel bilgiye güveni artırır fakat
bu onun hiç değişmez mutlak hakikatler olarak sonsuz bir güvenle
yüceltilmesini gerektirmez. 47
Bilimin ne tapılacak ne de aşağılanacak bir olgu olmadığını söyleyen
Ahmet İnam bilimin, ulaşılmaz, eleştirilmez, gökten indirilmiş kutsal bir etkinlik
alanı olarak görülmesine tepkisel olarak şunları söyler;
“Türkiye’de,
düşünceyi
geliştireceksek,
kendimize
özgü
kültürü
oluşturma peşinde isek, diğer görüşlerin papağını olmak ya da “Türkiye Bayii”
olmak istemiyorsak, yapılması gereken birçok şeyin yanında, bize yakışan
bilimin yorumunu ortaya koymalıyız. Evrenin yorumu, anlaşılması ve
açıklanması çabasında olan bilime ve onunla sıkı bağlar içindeki teknolojiye
teslim olmamız; onun üstüne üstüne gitmemiz gerekir. Bilimin sorgulanması,
teknolojinin yaşamımızdaki anlamının, Batı’daki kalıpların dışında “Sokratçı
at sineğiyle” rahatsız edilmesi, gerektiğinde alaya alınması, gerektiğinde kimi
47
Bolay, Felsefeye Giriş, s. 104-105.
102
yorumlarla düşmanlık gösterilmesine bilim düşmanı deniyorsa ben bilim
düşmanıyım. Bilimin tekelci her türlü bilim yorumuna, bilim adına, bilimin tek
bir açıya tutsak edilmesine düşmanım. Bilime tapanların, bilim yobazlarının
düşmanıyım. Bilimin işleyişini anlamadan, hangi kaygı ile olursa olsun, bilimi
bir düşman bilenlerin de düşmanıyım.”48
Görüldüğü gibi bilimsel bilgi ve değeri, daha çok kültürel ve dini
değerler
bağlamında
ele
alınmıştır.
Bilgi-değer
ilişkisi
çok
eskiye
dayanmasına rağmen bilimsel bilginin ve buna bağlı olarak teknolojinin
değerlerle olan ilgisi İkinci Dünya Savaşı ve Sanayi Devriminden sonra
sürekli tartışılan bir konu olmuştur. Son yıllarda yaşadığımız dünyayı tehdit
eden gelişmeler; ekolojik dengenin bozulması, doğanın her geçen gün biraz
daha tahrip edilmesi, küreselleşme ve globalleşme ile sarsılan toplumlar ve
içinden çıkılmaz birçok sorun, bu tartışmaları bugün tekrar gündeme
taşımaktadır.
Seyyid Hüseyin Nasr bu gelişmelere tepkisel olarak şunları söyler:
Modern savaşların yol açtığı tahribatın boyutları, bilimin uygulanmasındaki
ahlaki sonuçlarla doğrudan ilgilidir. Hiroşima üzerine atılan bombalar o güne
kadar hiçbir savaşta görülmeyen çapta büyük bir hasara yol açmıştır.
Makinelerle yapılan bu savaş, bilim ve teknolojinin sonucu değildir de nedir?
Bu gelişmeler olurken Doğu’da Mahatma Gandi gibi isimler bilim ve
teknolojinin insanlık dışı vasfına işaret etmişlerdir, ulvi ve kutsal değerden
yoksun insanın sadece maddi ihtiyaçlarını baza alan bu mantığa şiddetle
karşı çıkmışlardır.49
İslam ve Batı medeniyetlerinde oluşan bilgi süreci incelendiğinde
bilginin ve bilimin ait olduğu toplumun ihtiyaçları doğrultusunda nasıl bir kimlik
kazandığı görülecektir.
Örneğin İslam medeniyetinde bilimsel bilgi vahiy
kaynaklıdır ve bilimsel düşüncenin şekillenmesinde ilahi süreç birebir etkilidir.
Genel olarak İslam düşünce tarihi incelendiğinde bilgiye bir kutsallık
48
49
Ahmet İnam, Bilimin Bin Bir Yüzü, Ank., Vadi Yay., 1999, s. 15-16.
Nasr, Bir Kutsal Bilim İhtiyacı, s. 117.
103
atfedildiği ve sezgi gibi yetilerle aşkın alanın bilgisine ulaşılabileceği
vurgulanmaktadır. İnsan aklı ve duyuları hakikatin bilgisi için yeterli
görülmemiştir. Ancak batı medeniyetinde akıl bilimsel bilgi için belirleyici tek
unsurdur. Din ve tinsel olan her şey ise ortaçağı çağrıştıran kavramlardır ve
bilim adına onlardan uzak durmak onlara göre insanı daha ileriye
götürecektir. Böylece pozitivist düşüncenin arzuladığı “bilimde objektiflik”
gerçekleşmiş olacaktır. Fakat gelinen noktada modern batı bilimi insanları
zannedildiği gibi daha huzurlu kılmamış evren geçmişe göre yaşanması daha
zor bir alana dönüşmüştür. Ancak bazı bilim adamları tüm bu söylenenlerin
aksine bilimin değerden bağımsız olduğunu iddia etmektedirler.
Kültürel ve manevi mirası ile hiçbir alakası olmadığı halde bilim ve
teknoloji ile çeşitli ideolojilerin insanlar arasında yaygınlık kazanması sonucu
toplumsal
gerginlikler
yaşanmakta
ve
kişiler
kendi
öz
kültürlerine
yabancılaşmaktadır. Ahlaki kaygıdan uzak bilim aynı oranda insanı doğaya
da yabancılaştırmaktadır. İnsanlığın içine düştüğü bunalım ise bu durumun
doğal bir sonucudur.
İnsana
ve
doğaya
biraz
daha
hâkim
olmak,
iktidarlarını
sağlamlaştırarak dünyanın istisnasız bütün güçlerine sahip olmak isteyenlerin
ürettiği bilim, insanlığı tam bir krize sürüklemiştir. Bertnard Russell’in dediği
gibi, “İlmi teknik artık sadece iktidarı ellerinde tutanların kültürlerinden ibaret
kalmamalı, iradenin tek başına iyi bir hayat sağlayamayacağını idrak yolunda
insanların ahlaki zihniyetlerinin esaslı elemanı olmalıdır.” Gelinen noktada,
tabiatın kanunlarına boyun eğen değil, insanın en üstün ve asıl vasıflarına
saygı gösterecek yeni bir ahlak telakkisine ihtiyaç duyulduğunu belirten
Russell, insana ait değerleri önemsemeyen bilimsel tekniklerin tehlike arz
edeceğini belirtir. O bu konuda ümitsizliğe gerek olmadığını şu cümleleriyle
dile getirir: “Tehlikeler vardır, ama pek âlâ önlenebilirler. Geleceğe ümitle
bakmak, hiç değilse, gelecekten korkmak kadar mâkuldür.50
50
Russell, İlimden Beklediklerimiz, çev. Avni Yakalıoğlu, Ank., Türk Tarih Kurumu Basımevi,
1957, s. 195-198.
104
Aslında bilimsel bilginin değeri daha çok belli gelişmelere endeksli
olarak tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle çağımızda küreselleşme olgusu
ister istemez bütün toplumları ve bilim adamlarını bu tartışmanın içine
çekmiştir.
Açıkgenç, küreselleşmenin değerler üzerine olan etkisini değerlerin ve
küreselleşmenin felsefi temellerinden hareketle inceler. Değerler insan
mahiyeti ile yakından ilgilidir ve değer; “insan davranışlarına yön veren
belirlenmiş veya zihinsel bir tutum olarak insanda oluşan kural ve ilkeler
bütünlüğüdür.” Küreselleşmeyi de insan mahiyeti ile ilişkilendiren Açıkgenç,
her ikisinin de aynı kaynaktan beslendiğini ifade eder. İnsan benliği ile
bağlantılı olmadığı halde küreselleşmenin değerleri aldatabilme özelliğine
sahiptir. Çünkü değerler, küreselleşme gibi insan mahiyetinin beşeriyet ve
insaniyet düzeylerinden tezahür etmekle birlikte kendini insan benliğine
bağlamaktadır.
benliği
İnsan
koparılamayacağından
de
değerlerin
51
kazandıracağı kesindir.
toplumsal
tüm
insan
birliktelik
etkinliklerine
bağlamından
bir
kimlik
Kültür ve medeniyet anlayışı, açık ve berrak bir
dünya görüşü sonucunda oluşan bilimsel ve felsefî temeller üzerine bina
edildiği takdirde ancak değerler canlılığını koruyabilir.
3. 4. DİNİ BİLGİ VE DEĞERİ
Dini bilgi, kaynak ve kipliği bakımından diğer bilimlerden ayrılır. Dinin
özünü vahiyle bildirilen bilgiler oluşturur. Bu bilginin özü aşkın bir varlık
tarafından belirlendiği için bu alana ait bilgiler değişmez mutlak doğrular
olarak kabul edilir ve böyle olduğuna din müntesipleri teslimiyetle inanır.
Allah’ın bilgisinin yanında insan eseri olan dinsel bilgilerde vardır ki bunlar
Allah’ın bilgisinin yorumlarıdır. Dinlerdeki farklı mezhep ve oluşumlar bu
yorumlar neticesinde oluşur.52 Din insanların hem dünya hem âhiret saadetini
51
Açıkgenç, “Küreselleşmenin ve Değerlerin Felsefi Temelleri”, Felsefe Dünyası, S.41, Ank., 2005,
s.45-46.
52
Necati öner, Bilginin Serüveni, Ank., Vadi Yay., 2005, s. 43-44.
105
amaçlayan Aşkın varlık olan Allah tarafından insanlara gönderilmiştir.
İnanların yaşam biçimleri bu olgu etrafında şekillenir. Manevi diyebileceğimiz
dini değerler, insanların düşünüş ve yaşayış biçimlerini büyük ölçüde
etkilemektedir. Bu nedenle dini bilgi ve değer arasında sıkı bir ilişki vardır.
Necati Öner’in dine getirdiği tanım bu anlamda oldukça önemlidir. Ona
göre din, “ Aşkın varlıktan, yani Allah’tan kaynaklanan değerler sistemidir.”
Muhammed İkbal de dinin içtenlikle kabul edildiği ve tam manasıyla
kavrandığı takdirde karakter ve kişiliği büsbütün değiştirecek güçte genel bir
hakikatler sistemi olduğunu söyler.53
İnsanın sosyal çevresinin yanında bir de “manevi çevresi” vardır.
Manevi çevremizi değerlerimiz oluşturur. Hayatımızı devam ettirirken
aldığımız her kararı manevi çevremizi oluşturan değerlerimize göre alırız.
Manevi çevremizin düzenlemesinde din; aşkın, kutsal ve nihai olan ilişkileriyle
doğrudan ilgili olduğu için, büyük bir role sahiptir. Bu açıdan manevi
çevremizi belirleyen en ağırlıklı unsur “din”dir.54
İnsan değer ölçüsünü ilimle değil din ile elde eder. “Din olmasaydı,
biyolojik hayatı, insani hayat seviyesine çıkaran bu değerler meçhul ve
anlaşılmaz kalırdı. Çünkü din daha ulvî bir başka âlemin mahiyeti hakkında
“bilgi”; ahlak ise manası hakkında “bilgi”dir.” Asıl değerlerin kaynağı öbür
dünya fikri ve ebedi hayattır. Bunlar güçlerini dinden alırlar. Dini emirlere
uyup bunları Allah korkusu ile yapan kimsenin dini değerlere bağlılığı
samimidir.
Manevi değerlere bağlanma insanı her zaman ve her yerde
disipline eder. Akseki’ye göre, genel olarak ahlakın dinden ayrı olduğunu
iddia etmek, İslam’ın esasını bilmemekten kaynaklanmaktadır.55
Ülken’e göre, değerler kendisine inanıldığı sürece zorunlu, bizden
bağımsız ve bize hâkim görünecektir. Biz kutsalları değil, kutsallar bizi idare
53
Murtaza Korlaelçi, “Küreselleşme karşısında Manevi Değerlerimiz”, Felsefe Dünyası, S. 41, Ank.,
2005, s. 101.
54
Recep Kılıç, “Küreselleşme ve Din Etkileşimi”, s. 83.
55
Korlaelçi, “Küreselleşme karşısında Manevi Değerlerimiz”, s. 100-103.
106
edecektir. Biz Allah’a değil, Allah bize hâkim olacak,
anlam ve rengini verecektir.
56
yaşadığımız âleme
İnsanlık tarihini gözden geçirdiğimizde hiçbir
zaman dinin insanların hayatında olmadığı bir zaman dilimi yoktur. İlk insanla
birlikte Allah ile kurulan ilişki kesintisiz olarak devam etmiştir. En ilkel
toplumlardan en modern toplumlara kadar hepsinde kutsal olan ilkelerin
bulunduğunu bize antropolojik araştırmalar bildirmektedir. Ancak din
olgusunun zaman zaman bazı akımlarla eskide kaldığı gibi düşüncelerle
insanların dine bakış açısı değiştirilmiştir.
17.yüzyılda başlayan bilimsel devrimlerle, bir taraftan Descartes’le
başlatılan mekanik dünya görüşünün ve natüralist insan anlayışının bir
neticesi olarak insanı makineye benzeten ve bir taraftan insanı tabiata irca
eden, onu maddeden ibaret sayan, manevi dünyayı hiçe sayan bir anlayış
hâkim olmuştur. Bu görüşler Marks gibi isimlerle özellikle iyice pekişmiş,
değerler bir tarafa atılmış ve ahlak ile dini siyasetten, sanattan, ekonomiden
ayırma ortaya çıkmış ve bu alanlar arasında kesin sınırlar çizilmiştir. 20.
yüzyılda ise Lenin, Mussolini, Hitler gibi insanlar kendilerini üst insan ilan
etmişler ve değerleri kendilerinin tanzim edeceklerini düşünmüşlerdir.
Dolayısıyla, bunlarla birlikte ortaya çıkan Birinci ve İkinci Dünya Harbinin
getirmiş olduğu toplumsal felaketler, sıkıntılar, acılar ve ümitsizlik karşısında
ortaya çıkan varoluşçuluk gibi akımlar ve bilhassa Marksist görüşler ve
feminizm, kadın, aile ve topluma karşı yeni bakışlar getirmişler ve manevi
değerlerin ismini kullanmışlardır.57 Ancak insanları din baskısından kurtarıp
onlara özgür bir irade sunduğunu zanneden bu akımların etkisi ile insanlar
Allah’a değil, yine kendi gibi insanlara ve onların sınırlarını belirlediği
sistemlere kul olmuşlardır. Bu ise insan için daha aciz bir durumdur.
İnsan hürriyetinin sınırı büyük ölçüde dini değerler tarafından çizilir.
Allah inancına bağlı hürriyet dini gerektirir. Devrimizde ise Allahsız bir hürriyet
fikri yaygındır. Bu dini değerlerin etkisini azaltmıştır. Ancak Yeniçağda
başlayan bu anlayış insanlığı daha özgür ve huzurlu kılmamış bilakis insanlık
56
57
Korlaelçi, a.g.m., s. 101.
Bolay, “Küreselleşmenin Değerler Üstündeki Etkisi”, Felsefe Dünyası, 118.
107
bir buhrana sürüklenmiştir. 19. asrın sonunda filozof Renouvier bu duruma şu
cümlesiyle işaret etmiştir: “Dünya, aşkın bir hakikat imanının yokluğundan
muzdariptir.”58
İnsan aklının olumlu yönde kullanılması için mutlaka bir sınır gereklidir.
Bu sınırlandırmayı da ancak değerler sistemi yapabilir. Eğer insan aklı kayıt
altına alınmazsa insanlık büyük tehlikelere maruz kalabilir. İkinci dünya
savaşında atom bombasının kullanılması buna bir örnektir. Bundan dolayı
din, ahlak ve hukuk değerleri insanın felahı için insan hürriyetini kısıtlar.
İnsanın hiçbir yerde ve zamanda boşluğa düşemeyeceği değerleri ancak
aşkın ve mutlak olan Allah belirler. İnsan, aşkın bir varlığa dayanmayan
kayıtlardan kaçabilir ya da onları zaman zaman yok sayabilir. İnsanın sadece
hukuk kuralları ile kontrol altında tutulması zordur. Sorumluluğun sağlam
kaynağı insanın iç kontrolüdür. İç kontrol de ancak aşkın bir varlığa
bağlanmakla güçlenir. Dostoyevski’nin “ Eğer Allah yoksa her şeye cevaz
vardır” sözü aşkın varlığın insan üzerindeki yaptırım gücüne dikkat çeker.
Böyle bir sınırlayıcı olmazsa da Hobbes’ in
“insan insanın kurdudur”
sözünün ifade ettiği durumla insanlık karşı karşıya kalabilir.59
İnsanı tabi ihtiyaçları elde etmede hayvanlardan ayıran unsur, insanın
sahip olduğu değerlere göre hareket etmesidir. Din, ahlak ve hukuk bu
değerlerin başlıca kaynaklarıdır. İnsanı insan kılan onun bağlı bulunduğu
değerler sistemidir. Bu nedenle diyebiliriz ki, insanı hayvanlardan ayıran tek
özelliği akıl sahibi olması değildir. İnsanın aklının yanında bir de değer sahibi
olması gerekir. İnsanın değerlere bağlılığı onlara inanması ve onları
uygulaması ile ölçülür. Ve kişi bu inandığı değerlerin getirdiği müeyyidelere
uymamaktan korkmalıdır. Değerler asıl gücünü imanda gösterir. En sağlam
değerler, hem inanç hem de korku bakımından dini değerlerdir. Çünkü bu
değerlerin arkasında, âhiret fikri, ebedi hayat bulunur.60
58
Öner, Felsefe Yolunda Düşünceler, 2 bs.,Ank., Akçağ Yay., 1999, s. 398.
Öner, a.g.e., s. 403.
60
Öner, a.g.e., s. 399.
59
108
Necati Öner’e göre, “ Huzursuzluğun asıl kaynağı insanın içinde
bulunduğu değer buhranıdır. İnsan, aşkın ve mutlak olan değere bağlı
olmanın, Allahsız hürriyetin, başka ifade ile Allah ve onun kayıtlayıcılığına
inanmayışının sıkıntısını çekmektedir. İnsan aşkın değere içtenlikle yönelirse,
bilim ve tekniğin her nimeti onun huzuruna huzur katar; aksi durum,
medeniyetin ve insanlığın yok olma sonucunu doğurabilir.”61
Açıkgenç’e göre İslam’da bilgi, değerlerle iç içedir ve fıtri olarak
değerlere bağlıdır. Bu nedenle İslam’da zararlı ve faydalı bilgi ayrımı yapılır.
“Ya Rabbim faydalı olmayan ilimden sana sığınırım,”62 hadisi ile “Onlar
kendilerine zarar veren ve faydası olmayan şeyi öğreniyorlardı”,63 ayeti,
islamda öğrenilmesi gereken bilginin özellikleri vermektedir ki bu ayete
benzer ayet ve hadisler çoktur.64
İslami çizgide öngörülen insanın faydasına ve zararına olan bilgi,
pragmatistlerin anlayışlarıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü onlar için bir bilginin
“pratik değeri” önemlidir. Başarı sağlayan, yararlı ve verimli olana her şey
iyidir. Yani onlarda eylemler sonuç olarak yarar sağlıyorsa doğru yarar
sağlamıyorsa yanlıştır.65 Zamana, mekâna ve kişilere göre sürekli değişen,
günlük yararların belirleyici olduğu bu bilgi anlayışı İslam’daki bilgi anlayışına
tezattır. Çünkü ahlaki yönü vurgulanan İslami bilgide amaç kişilerin anlık ve
pratik yararlar değildir. Aksine bir hadiste dünyalık bir menfaat için bilginin
peşinde koşanın cehenneme gideceği belirtilir. İslami bilgide vurgulanan bilgi
aydın bilgidir yani vahyin bildirdiği bilgidir. Vahiyle kayıtlanan bu bilgi
insanlığın faydasına olan bilgidir. Faydasız bilgi uyarıları insanlara yöneliktir
çünkü zararlı bilgiyi üreten yine insandır. Aydın bilgi bizim için takınılması
gereken tavrı ifade eder bu tavır İslam kültüründe ilim-irfan ayrımında kendini
61
Öner, a.g.e., s. 404.
Müslim, Kitabü’l Zikr, 73.
63
Bakara Suresi, 2/102.
64
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 81.
65
Bolay, Felsefeye Giriş, s. 76
62
109
gösterir. Burada “irfan” kavramı aydınlanmış bilgiye tekabül eder. Bu nedenle
İslamda âlim aynı zamanda “ârif” olmalıdır.66
İslamda ilimin insanın faydasına olması gerektiği gerçeği, bilgi ve
değer arasında sıkı bir örgüyü zorunlu kılar. Zararlı ve faydasız bilgiden
insan, vahyi ve kendisinin yararına olan bilgiye teşvik edilmiştir. Bilginin
Kuran’da kayıtlandığını Açıkgenç şu tespiti ile ortaya koyar:
“İlim kavramının geçtiği ayet ve hadislerde eğer ilim her ne zaman
vahiy anlamında kullanılmışsa genellikle harf-i tarifle belirlenmiştir (el-ilim) .
ayet harf-i tarif böyle kullanımlarda zikredilmemişse, bunun sebebi, ya
Arapça dilbilgisinin gereği veya anlamın zaten sarih olmasıdır. Bundan
Kur’an’ın amacının bilgiyi vasıflandırmak olduğu anlaşılabilir. Aslında onun
amacı bilgiye yardımcı olmaktır. İşte vahiyle gönderilen bilginin (vahyi
bilginin) genel bilgiyle bu noktada kesiştirilmesinin sebebi budur. Bilgi,
genelde yalnız bırakılmaz; fakat onun vahyi değerlerle mecz edilmesi istenir.
Genelde bilgi bu şekilde mecz edildiğinde “aydın bilgi” halini alır.67 Kur’an
bütün değerleri İslam bilgi anlayışına dâhil eder. Kâinatı anlamayı ve
araştırmayı sürekli teşvik eden Kur’an, böylece, bu süreçte insanların nasıl
bir çerçevede bilgi edinmeleri gerektiğinin genel bir çerçevesini de vermiş
olur.
İslam’da mutlak değerler vardır ve bunlar hiçbir zaman değişmezler
çünkü bu değerler vahiy kaynaklıdır. İslamda Batıda olduğu gibi “hiçbir şeyde
kesinlik yoktur” anlayışı oluşamamıştır. Mutlak değerler yerine izafi değerler
konulursa o zaman Tanrı merkezli değil insan merkezli bir değer anlayışı
oluşur ki bu da Tanrı’nın, âhiretin ve dinin inkârı anlamına gelir. Batıda
gelişen
düşünce
akımlarının
bazıları
Tanrıyı
insanlaştırırken,
insanı
ilahlaştırmıştır.68
66
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 45.
Açıkgenç, a.g.e., s. 81-82.
68
Nakib el-Attas, İslam-Sekülarizm ve Geleceğin Felsefesi, çev. Mahmut Erol Kılıç, 3.bs., İst.,
İnsan Yay., 2003, s. 144.
67
110
17. yüzyıldan 20. yüzyıla gelinen süreçte ise bilgi-değer ilişkisi
koparıldı ve profanlaşma çağın yaşama dokusu içine girdi. 18. yüzyılda
sanayi devrimiyle ve ikinci dünya savaşı sonrası soğuk savaş döneminde
profanlaşma hızı iyice artmıştır. Teknoloji ile dünyaya hâkim olma tutkusu ve
hızla değişen yaşam koşulları ile insanların değer dünyasını darmadağın
etmiştir. Günübirlik yaşayan profan kişi için, kutsalın, değerli olanın hiçbir
anlamı yoktur.69
Dini ve ahlaki değerlerin hasıraltı edildiği 20. yüzyılı Atilla Erdemli
şöyle tasvir eder. “20. yüzyılda teknolojiden aldığı güçle etkisini giderek
artıran yararcı yaşama (pragmatizm) anlayışı parçalanmayı yayıp, hızlandırıp
yoğunlaştırmaktadır. Artık önemli olan günübirlik yaşamlardır. Bu gün bu
gündür; yaşa keyfine bak, gerisine aldırma! Böyle bir yaşamda bilgi de değer
de ne kadar işimize yararsa o kadar önemlidir. Yararı tükenince atılıp, yenileri
alınabilir. 19. yüzyılda Jeremy Bentham’dan gelen bir çizgide, sanayi
devriminin verdiği güçle iyi yararlıya dönüşmüştür. Bentham’ın çağdaşı
J.Stuart Mill’in görüşünde ise yararcılık hazza yönelik bir yaşama olarak
kendini göstermiştir. Başka bir erek de gösteremezdi, çünkü doğrunun kendi
başına değerini yitirdiği, doğrunun yarara bağlandığı yerde mutluluğun yerini
hazzın alması, dolayısıyla insanın günübirlik geçiştirmelerle avunması, tüm
varlığıyla yüknelebileceği ne bir doğrunun, ne de bir iyinin önemli olmaması
doğaldı.”70
Günümüzde birçok kaynaktan beslenen profan yaşam hızla yayılıyor
ve hayatı artık dini-ahlaki değerler değil sanayi ve ticari kuruluşlar belirliyor.
İnsanların ve toplumun kaderine bunlar yön vermektedir. Husserl’in dediği
gibi yaşayan insanlar ve toplumlar fiziksel bir varlığa indirgeniyor. Bu
yeniçağın dini sayılan ekonomi, kitlelere reklâmlarla sürekli vaaz edip onlara
mutluluk vaat etmekte ve insanları her gün biraz daha büyüyen alış-veriş
merkezlerine ibadete çağırmaktadır. Gelinen bu noktayı ortaçağ olarak
nitelendiren Atilla Erdemli’ye göre, pragmatizmin en büyük zararı, insanlara
69
70
Atilla Erdemli, “Bilgi-Değer Bağlamı”, s. 230.
Erdemli, a.g.m., s. 231.
111
sadece yarar üstüne biçimlenmiş bir hayat sunmasıdır. İnsanı tek yanlı bir
hayata sürüklemek ise Ortaçağ zihniyetinden başka bir şey değildir.71
İslam geleneğinde profan ve seküler kavramlarına rastlanmaz çünkü
bu her iki düşüncede kutsalı reddeder oysa İslam bilgi anlayışı kutsal üzerine
kurulur. Modern insan tamamen dünyevi bir varlıktır, kâinatın hâkimidir ve
kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu değildir.72 Nasr’a göre, “İnsan
tabiatı, her şeyin ilkesi kabul edilmek için son derece istikrarsız, değişken ve
kaypaktır.” Bu nedenle insanı aşkın değerlerden soyutlayan antropomorfik
düşüce tarzının ilkeleri olamaz. Ne deneycilik, ne akılcılık ne de akıl metafizik
anlamda değer üretememektedir.73
Aşkın olan her şeyin dışlandığı, tüm değerlerin kaynağının insanın
kendi olduğunun düşünüldüğü, dinin insanın özgürlüğünü kısıtladığı için
reddedildiği ve her şeyin dini değerlerden arındırıldığı bu zihniyetin insanları
nasıl bir felakete süreklediği ortadadır. Zannedilenin aksine sınırsız özgürlük,
kayıtsız bilgi önemsemesi, rahatlığı ve konforu artıran teknolojik aygıtlar
insanları daha mutlu ve huzurlu kılmamıştır. Bu da gösteriyor ki, vahyi
kaynaktan beslenen, insan ve doğayı bir bütünlük içinde algılayan bir bilgi ve
değer anlayışına olan ihtiyacımız bugün her zamankinden daha fazladır.
71
Erdemli, a.g.m., s. 222-223.
Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslam, s. 95.
73
Nasr, a.g.e., s. 92, 93.
72
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
VARLIK, BİLGİ VE DEĞERİN TOPLUMSAL TEZAHÜRÜ: MEDENİYET
Buraya kadar üzerinde durduğumuz varlık, bilgi ve değer, insanın
hayata bakışını şekillendiren üç önemli kavramdır. Bu kavrama dair
problemler sadece zihinsel tartışmalar olarak kalmayıp birer gerçeklik olarak
insan ve onun meydana getirdiği medeniyette somut olarak karşımıza
çıkmaktadır. Açıkgenç’in sisteminde bu üç kavram, medeniyet ortamında
tezahür ederek yaşantı içerisinde insana dünya görüşü kazandıracak bir
niteliktedir. Bu nedenle çalışmamızda varlık, bilgi ve değerin insan hayatına
nasıl aksettiğini, Açıkgenç’in medeniyet anlayışından hareketle göstermeye
çalıştık. Aşkın veya metafizik alana ait bu kavramların, yaşadığımız dünyada
nasıl bir karşılık bulduğu böylece daha iyi anlaşılmış olacaktır.
4.1 MEDENİYET
Arapçada “şehir” anlamına gelen ve müdûn köküne dayanan, medîne
isminden Osmanlı Türkçesi’nde türetilen medeniyet kelimesinin, kök itibariyle
“yönetmek” ve “malik olmak” anlamları da bulunan deyn (dîn) mastarıyla
ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. Medenî (medeniyye) ve medînî ise “şehre
mensup olan şehirli” anlamında kullanılmaktadır.1
Uygarlık (civilization) olarak da ifade edilen medeniyet, değişik
coğrafyalarda yaşayan insanların ürettikleri bilgi, teknoloji, yapı, kurum,
inanç, sanat eseri vb. maddi-manevi ürünlerin belirli bir zaman kesitindeki
genel adı veya yazının icadı, hayvanların evcilleştirilmesi, tarım ve yerleşik
hayata geçişle başlayan insanlığın gelişim evresi anlamlarına gelmektedir.2
1
2
Kutluer, “Medeniyet md.” İ. A., C. 28, Ank., TDV Yay., 2003, s. 296.
Ömer Demir, Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, İst., Ağaç Yay., 1992,. 365.
113
Önceleri ilkellik ve göçebelik karşıtı olarak kullanılan, insanların toprağa
yerleşmelerini ifade eden uygarlık anlamı zaman içerisinde değişikliklere
uğramıştır. XX. Yüzyılda yaşamdan tümüyle yararlanmak ve rahat yaşamak
gibi bir anlam yüklenen uygarlık, Jean-Jacgues Rousseau tarafından ciddi
eleştiriler almıştır. Uygarlığın insanlığa birçok iyilikle birlikte birçok kötülükler
de getirdiği fikri ondan sonra düşünürler arasında tartışılmış ve bazıları
tarafından kabul de görmüştür.3
Medeniyet teriminin düşünce tarihi boyunca kazandığı anlamların ortak
noktası şehir hayatının sosyal, siyasal, entelektüel, kurumsal, teknik ve
ekonomik alanlarda mümkün kıldığı birikim, düzey ve fırsatları ifade ediyor
olmasıdır.4
Klasik İslam felsefesinde medine, medenî, medeniyye ve es-siyâsetü’l
medeniyye tabirleri arasındaki kavramsal ilişkiyi temel bir felsefi disiplin
çerçevesinde kuran düşünür Fârâbî’dir. Onun siyaset felsefesinde medine,
söz konusu yetkinlik ve iyiliklerin gerçekleştiği en küçük organik toplumsal
yapı olarak ele alırken bu toplumu oluşturan fertlerin sahip olduğu mutluluk
ve erdem fikri medinenin değerler sistemini meydana getirir. Bu değerler
sistemi, metafizikten kozmolojiye, kozmolojiden ahlak ve siyasete uzanan
görüş ve uygulamaların yönlendirici ilkesini oluşturur.5
Açıkgenç, medeniyeti mahalli özelliklerini aşmış yüksek kültür olarak
tarif eder. Bir kültürün mahalli özelliklerini aşabilmesi de fizik kimya tıp ve
biyoloji gibi bilimlerin ortaya konduğu ilmî ve felsefe, tarih, hukuk, sosyoloji,
psikoloji ve sanat gibi bilimlerin geliştirdiği tefekkürî faaliyetlerine bağlıdır.
Buna ilaveten dinlerde mahalli kültürlerin küllileşmesinde büyük bir etkiye
sahiptir. Bu dini, ilmi ve tefekküri süreç sonunda mahalli kültürlerin ulaştığı
duruma “küllileşme” denir. Medeniyetlerin en önemli üç unsuru olan din, bilim
ve düşüncenin medeniyete katkıları şu şekildedir. Din, külli değerler sistemi
ile insanlara yol gösterici olma özelliğine sahiptir. Bilim, bir kültürün insana ve
3
Hançerliğlu, Toplum Bilim Sözlüğü, s. 400-401
Kutluer, a.g.e., s. 296
5
Kutluer, a.g.e., s. 296
4
114
âleme bakışının öznel çerçevesini vererek nesneleri olduğu gibi anlama
yolunda insanları sürükler. Düşünce ise, kültür içindeki bütün birikimlerin külli
bir şekilde değerlendirmesini yaparak bu değerlendirme çerçevesinde
insanları bir âlem anlayışına (dünya görüşü) götürür.6
4.1.1. Medeniyet ve Kültür İlişkisi
Medeniyetlerin temelini kültür oluşturur. Kültür ise, insan etkinliklerinin
oluşturduğu ortamdır. İnsan etkinliği diye tarif edildiğine göre kültür, insanın
var olması ile eş zamanlıdır diyebiliriz. Ancak bir takım davranışların kültür
olarak nitelendirilebilmesi için “birliktelik” şarttır. Birliktelik ortamından
soyutlanmış bir insan bir takım etkinliklerde bulunabilir ancak bu bir kültür
oluşturmaz.7 İnsanın var olması ile birlikte birliktelik ortamında oluşan
kültürün, zamanla birikip zenginleşmesi ve gelişmesi ile oluşan kültürlere
medeniyet ya da “gelişmiş kültür” denir.8
Görüldüğü gibi Açıkgenç, medeniyet tanımını kültür üzerine bina
etmektedir. Kültür onun ifadelerinden anlaşılacağı üzere medeniyetten farklı
bir özelliğe sahiptir. Ancak bu kavramlar birbirinden kopuk olmadığı gibi
aralarında sıkı bir bağ vardır. Medeniyetin varlığı ancak gelişmiş bir kültürün
evrensel özellik kazanmasına bağlıdır. Açıkgenç’in kültür ve medeniyete
ilişkin yapmış olduğu bu açıklamalar Ziya Gökalp’ın kültür ve medeniyet
anlayışını anımsatmakla birlikte aralarında ciddi farklar vardır.
Ziya Gökalp de medeniyeti evrensel, kültürü ise milli olarak nitelendirir.
O, yaşadığı dönemin sosyo-politik durumunun etkisi ile olsa gerek böyle bir
ayrıma gitmiştir. Türkçülük akımının öncüsü olan Gökalp milli bütün değerleri
kültüre atfederek medeniyetle arasını açmış ve buradan hareketle Türk
milletinin öz benliğini koruyarak, Batı medeniyetine girebileceğini belirtmiştir.
6
Açıkgenç, “Bilgi, Medeniyet Ve İslam”, Köprü, , Kış, 2000, s. 77.
Açıkgenç, “Küreselleşmenin ve Değerlerin Felsefi Temelleri”, s. 37.
8
Açıkgenç, “Yenileşmenin Felsefi Temelleri Karşısında İslam Medeniyeti”, İslam, Gelenek ve
Yenileşme: Islam, Tradition And Change/Rıd., İst., 1996, s.273-274.
7
115
Gökalp’a göre, kültürde daha ziyade duygular, ilhamlar, sezgiler ağır
basar. Buna mukabil medeniyette akıl, metot ve bilgi ön plandadır ve bunlar
medeniyeti şekillendiren en önemli unsurlardır. Kültür daha çok duygu ile ilgili
olduğundan bir milletin kültürü başka bir millet tarafından taklit edilemez.
Ancak akıl ve metotla meydana getirilmiş bilgiler, teknikler ve kurumlardan
müteşekkil olan medeniyet, gerekli görüldüğü zaman başka milletler
tarafından alınabilir. O bu çözümlemeleri ile Osmanlının Batıyı taklit
etmesinde bir sakınca görmüyor, devletin ancak bu şekilde ayakta
kalabileceğine inanıyordu.9 Daha sonraki dönemlerde ciddi tartışmalara yol
açan bu yaklaşım bilim ve değeri nedir, bilim ve teknik değerden bağımsız
mıdır? Gibi soruları beraberinde getirmiş.
Medeniyet ve kültür arasında genelde bir ayrıma gidildiği ve kültürün
manevi medeniyetin ise maddi, teknik yönü olduğu vurgulanır. Bu görüşe
yakın bir tutum sergileyen Ali İzzetbegoviç, bu iki kavramın farklarını şu
şekilde ortaya koyar: Kültür insanın sema ile olan münasebetinin sonucunda
oluşur. Yani kültür, dinin insan üzerindeki veya insanın kendi üzerindeki
tesirinden ibarettir ve kültür manevi bir yapıya sahiptir. Uygarlık ise manevi
değil, teknik gelişmenin devamıdır. Kültür “insan olmak hüneri” iken uygarlık,
işlemek, üretmek, yönetmek gibi özelliklere sahiptir. Kültürde sürekli insanın
kendini yenilemesi söz konusu iken, uygarlıkta devamlı dünyayı değiştirme
ve doğaya hâkim olma isteği vardır. “Uygarlık, atalarımızda imkân olarak
bulunmuş olan kuvvetlerin gelişmesini, varlığımızın tabiî, mekanik, yani şuur
dışı, manasız unsurlarının devamını teşkil etmektedir” diyen İzzetbegoviç,
uygarlığın iyi ve kötü olrak nitelendirilemeyeceğini söyler.10
Açıkgenç’in anlayışına oldukça ters olan bu yaklaşım tarzı içinde bazı
tezatlıklar taşır. Her iki olgu da insanı çevreleyen onun hayatının tüm
yönelenlerinde kendini hissettiren bir özellikte iken nasıl olur da biri değer
yüklü
diğeri
değerden
tamamen
bağımsız
olabilir?
Daha
önceki
bölümümüzde ifade ettiğimiz gibi Açıkgenç, bilimin değerlerden asla
9
10
Özakpınar, Kültür Değişmeleri Ve Batılılaşma Meselesi, s. 210.
Ali İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, çev. Salih Şaban, İst., Nehir Yay., 1994, s. 74-75.
116
bağımsız ele alınamayacağını, bir medeniyetin ortamsal şartlarından ayrı
düşünülemeyeceğini ve başka bir milletin medeniyetinin unsurlarının taklit
edilemeyeceğini belirtmiştir. Çünkü ona göre bir medeniyeti oluşturan en
önemli ve itici unsur “bilgi” dir. Ve bu bilgi sıradan bir bilgi değil dünyagörüşü
doğrultusunda oluşan bir millet tarafından meydana getirilen özgün bir
bilgidir. Görüldüğü gibi Açıkgenç, medeniyette tekniği belirleyici bir etken
olarak görmez. Kaldı ki teknik de ona göre, toplumların sahip olduğu dünya
görüşü çerçevesinde edindiği bilgi birikiminin sonucudur. Bundan sonraki
başlıklarımızda bu konuyu daha ayrıntılı olarak ele alarak medeniyetlerin
şekillenmesindeki bilginin özelliklerini ortaya koymaya çalışacağız.
4.1.2. Etkinlikleri Açısından Medeniyetler
Açıkgenç etkinlikleri açısından medeniyetleri Canlı, Durağan ve Ölü
Medeniyetler olmak üzere üç sınıfta inceler. Canlı medeniyetin en önemli
özelliği, ilmi ve felsefî faaliyetlerin insanların diğer faaliyetlerine öncülük
etmesidir. Bu medeniyetin hâkim olduğu topluma “bilgi toplumu” denilebilir.
Bu nitelikteki toplumda sorunların toplumun bizzat kendisinin bilimsel bilgiler
ışığında ürettiği özgün kuramlar çerçevesinde çözülmeye çalışılır. Dışardan
kendilerine ait olmayan ithal diyebileceğimiz bilgilerle meseleler aşılmaya
çalışılmaz.11
Durağan
medeniyette
ise
bilimsel
faaliyetler
durmuştur.
Bu
medeniyetler askeri, teknolojik, ekonomik alanlarda çökmüş medeniyetlerdir.
Ancak bu medeniyetler geçmiş mirasları ve tarihi birikimleri henüz
paylaşılmamış,
ölü
olmasına
rağmen
medeniyetlerdir.
Ölü
medeniyetler
ise;
bu
mirası
görünümü
paylaşılmış
vermeyen
durağan
medeniyetlerdir. Mirastan kasıt bir; medeniyetin bilimlere yaptığı katkı,
kültürel birikimi, coğrafi hâkimiyetleri, dili gibi sahip olduğu özelliklerdir.12
11
12
Açıkgenç, a.g.m., s. 82.
Açıkgenç, a.g.m., s. 82.
117
Bu tasniflerde de görüldüğü gibi Açıkgenç, medeniyetleri daha çok
bilimsel alandaki durumları ile değerlendirmektedir. Eğer bir medeniyet,
özgün bilgiler üreterek bilimsel etkinliklerde bulunabiliyorsa bu medeniyet
canlı bir medeniyettir. Bu medeniyete mensup kişiler sorunlarına sahip
oldukları bilgi birikimi doğrultusunda çözümler üretebilecek açık bir zihin
yapısına sahiptir. Dikkat edilirse bu tasniflerde fert başına düşen gelirler veya
o medeniyetin ekonomik anlamda ne kadar kalkınmış olduğu ön plana çıkan
bir durum değildir. Kaldı ki Açıkgenç, kalkınmanın da bilgisel ve felsefi bir
temeli olduğunu ifade eder. Ekonomik ve teknolojik gelişmişlik için, o
toplumun önce bilgisel bir ortam oluşturması zorunludur. Kalkınmada öncelikli
bilgi, teknik ve fen alanındaki bilgiler değil, insan ve sosyal bilimlerin
bilgisidir.13 Teknikerler veya mühendisler bilimlerin gelişmesi için ortamsal bir
bağlamı inşa edemezler. Bunun en güzel örneği İslam medeniyetidir. Çünkü
İslam medeniyetinde teknik ve tabiat bilimleri, sosyal ve beşeri bilimlerin
üzerine gelişmiştir. Bu da bizim hangi bilgiyi öncelememiz gerektiğini
gösteren bir durumdur.14
Medeniyetler somut başarılar üzerine değil, somut başarıların
arkasında yatan itici güç niteliğindeki çok kapsamlı zihniyetler ve gelişmiş
fikirler üzerine kurulur ve yükselir. Teknoloji, sanat, mimari eser ve buna
benzer somut şeyler medeniyetin arkasındaki zihnin dışa yansıması ve
sonucudur.15 İtici güçler, medeniyetin oluşumunu kontrolü altında tutan,
medeniyetin en önemli unsurlardır. Açıkgenç’e göre bir medeniyetin
oluşmasında en önemli, en zorunlu ve en baskın itici güç bilgidir. Bu bilgi,
toplum fertlerine açık ve berrak bir dünya görüşü kazandıracak nitelikteki
bilgidir.16 O halde medeniyetler soyut kavramlar üzerine kurulur ve bunlar
medeniyetleri birbirinden ayıran kavramlardır. Bu kavramları da anlamlı bir
13
Açıkgenç, “Kalkınmada Öncelikli Bilgi: Kalkınma Felsefesi”, Milli Kültür, S.76 ( Özel Sayı ),
Eylül, 1990, s. 38. ,
14
Açıkgenç, “İslam Medeniyetinde Bilim ve Teknolojinin Ortamsal Bağlamı”, s. 166.
15
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi Bilim, s. 25.
16
Açıkgenç, “Yenileşmenin Felsefi Temelleri Karşısında İslam Medeniyeti”, s. 279
118
şekilde bilgi haline getiren bilim ve felsefedir. Bu yüzden bilim ve felsefe
medeniyetleri oluşturan en önemli iki husustur.17
4.1.3. Medeniyetlerde Bilimsel Süreç
Bilimsel süreç, “medeniyetleşmiş toplumlarda görülen ve sonuçta
bilimlerin doğmasına yol açan bir bilgi edinme olgusudur.” Bilimsel süreç için
toplumun kendi içinde bilgi geleneğini oluşturması gerekir ki bu da ilimler
konusunda yoğunlaşan bir bilgi erbabının varlığını zorunlu kılar. Tarihte
bilimsel sürecin etkin olduğu üç medeniyet kurulmuştur. Bunlar Eski Yunan
Medeniyeti, İslam Medeniyeti ve Batı Medeniyetidir. Bu medeniyetlerdeki
bilimsel
süreç
görülecektir.
araştırıldığında
bu
sürecin
dört
aşamadan
geçtiği
18
1.
Bilgiye yönlendirici bir dünya görüşünün oluşumu.
2.
Bu dünyagörüşü ekseninde bilgi edinme faaliyetlerine
girişilmesi ve bu sayede bir bilgi geleneğinin meydana getirilmesi.
3.
Toplumda oluşan bilgi birikiminin bir yönteme bağlı
olarak düzene sokulması.
4.
Düzene sokulan bilgi kümesinin adlandırılması.19
Birinci aşamayı bundan sonraki başlıklarımızda ele alacağımızdan
burada bilgi geleneğinin nasıl oluştuğu üzerinde duracağız. Bilgi geleneğinin
kurulabilmesi bir toplumda öncelikli olarak “bilgi-yapısı” nın oluşması gerekir.
Bu yapı bilimsel faaliyetleri yönlendirecek bir özellikte olmalıdır. Bilgi yapısı
dünya görüşü ile yakından ilgili olduğu için her medeniyette farklı tezahür
edecektir.
17
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 11.
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi Ve Bilim s. 27.
19
Açıkgenç, a.g.e., s. 27.
18
119
Bilgi unsuru genelde her medeniyette aynı işlevi görmesine rağmen bu
bilginin oluşum ve işlevi medeniyetten medeniyete değişir. Açıkgenç, bilginin
her medeniyette aynı olan işlevinin toplum fertlerine açık bir dünya görüşü
kazandırması olduğunu belirtir.20 Yunan ve İslam medeniyetlerinde bilgi
geleneğinin oluşumunu çalışmalarında örnek olarak inceleyen Açıkgenç,
aralarında
farka
ve
benzerliklere
dikkat
çeker.
Ona
göre,
Yunan
medeniyetinde güçlü ve öğretisel mahiyette bir bilgi yapısı oluşmadan önce
tüm bu faaliyetleri destekleyecek mahiyette bir dünya görüşü teşekkül etmişti.
Bu dünya görüşünün neticesinde bilgi erbabı oluşmuştur. Bu sürecin en
önemli aktörlerinden biri, yaklaşık MÖ 600 yıllarında İyonya’da Tales’in
kurduğu Milet Okulu’dur. MÖ 400 yıllarında ise bu faaliyetler neticesinde
muazzam bir bilgi birikimi oluşmuştur.21 İslam medeniyetinde bu sürecin nasıl
oluştuğunu ise bir sonraki başlığımızda ortaya koymaya çalışacağız.
Disiplinleşme ve yöntem aşamasında ise bilgi geleneğinde oluşan bilgi
birikimi düzenli ve sistemli bir şekilde disiplin altına alınmaya başlanır.
Geliştirilen yöntem sayesinde ise incelenen sorunlara bir sınır çizilir; bilgi
birikimi sınırlandırılarak bilgi kümeleri oluşturulur. Bu şekilde her bilgi kümesi
tanımlanmış ve sınırlandırılmış olur.22
Adlandırma aşamasında da yöntem aşamasında meydana getirilen
bilgi kümelerine bilimsel bilinç tarafından bir ad konulur. Bir bilgi kümesinin
bilim olarak algılanabilmesi zihinsel bir bütünlüğü gerektirir. Bu bütünlüğü ise
adlandırma işlemi yapar ve fizik, kimya, felsefe, tarih gibi bilimler ortaya
çıkar.23
Medeniyetlerdeki bilimsel süreçler incelendiğinde her medeniyette bu
aşamaların faklı tezahür ettiği görülecektir. Açıkgenç, İslam medeniyetinde
20
Açıkgenç, “Yenileşmenin Felsefi Temelleri Karşısında İslam”, s. 279
Açıkgenç, İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim, s. 34-35
22
Açıkgenç, a.g.e., s. 36.
23
Açıkgenç, a.g.e., s. 36, 37.
21
120
adlandırma ve yöntem aşamasının iç içe geçtiğini, Eski Yunan medeniyetinde
ise her aşamanın birbirinden bağımsız geliştiğini ifade eder.24
Bu şekilde bilgi kümesinin bilim olarak çıktığı bu sürece “bilimsel
süreç” denir. Bu süreç kendinden önce bilgi geleneğini oluşturabilecek bir
takım faaliyetleri zorunlu kılar. Bir toplumda bilim anlayışının ortaya çıkması
için iyi bir bilgi yapısına sahip dünya görüşünün olması gerekmektedir. Bir
toplumda bilimsel faaliyetler ön planda ise o toplumda hâkim olan bilimsel bir
dünya görüşüdür. Açıkgenç bu nedenle bilimlerin ithal yoluyla başka bir
medeniyete ve topluma aktarılamayacağını söyler. Çünkü bilimsel faaliyetler
ait olduğu toplumun dünya görüşü ile yakından ilgilidir.25
4.1.4. İslam Medeniyetinde Bilimsel Süreç
İslam Medeniyeti bilgi serüveni bakımından diğer medeniyetlerden
ayrılır. Çünkü bilgi hiçbir medeniyette görülmemiş bir yapılaşma ve gelişim
süreci geçirmiştir. Kısaca İslam medeniyeti bilimsel bir temel üzerine
kurulmuştur. Bu nedenle Açıkgenç, İslam medeniyetini “bilimsel medeniyet”
olarak nitelendirir.26 Bilimsel faaliyetler, ait olduğu toplumun kültürünü belirli
bir medeniyet seviyesine çıkarma gücüne sahiptir.
İslam Medeniyetinde bilimsel sürece yol açan bilgi geleneği vahiyle
oluşmaya başlamıştır. Ancak daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bilgi geleneği
kendinden önce bir dünya görüşünü zorunlu kılar. İslam Medeniyetinde ise
dünya görüşü Peygamber zamanında Kur’an tarafından oluşturulmaya
başlanmıştır. Yani bilimsel sürecin ilk aşaması olan bilgi geleneğine yol
açacak olan dünya görüşü; İslam Medeniyetinde diğer medeniyetlerden farklı
olarak insan girişimiyle değil de ilahi bir kaynakla başlamıştır. Aslında cahiliye
olarak nitelendirilen Arap kültüründe de şiir geleneğinden âlem, bilgi, değer
ve insan yapılarını içeren bir dünya görüşü olduğu anlaşılıyor. Zannedildiği
24
Açıkgenç, a.g.e., s. 37.
Açıkgenç, a.g.e., s. 38, 39.
26
Açıkgenç, a.g.e., s.25
25
121
gibi çok da ilkel olmayan Arap kültürü buna rağmen, bilgi geleneği
oluşturacak bir düzeyde değildi. Bu nedenle islam öncesi gelişmiş bir Arap
bilgi geleneğinden bahsedemeyiz. Çünkü tam olarak insan yapısı, değer
yapısı, âlem yapısı öğretisel bir içerik kazanmamıştı.
İslam
medeniyetinde
vahiyle
başlayan
süreçte
oluşan
dünya
görüşünde ise, kişi kim olduğunun, niçin var olduğunun, bu hayatın amacının
ne olduğunun ve ölümden sonra ne olacağının cevabını bulabilmekteydi.
İslamın daha ilk devirlerinde sadece ilimle meşgul olan bir bilgi erbabı vardı.
Ashab-ı Suffa denilen okulun yanında vahiy kâtipleri ve hafızlar gibi eğitilmiş
bu kişiler düzenli ve sistemli bir bilgiye sahiptiler ve kendilerine sorulan
sorulara bütünlük içinde cevaplar verebiliyorlardı. Onlara bunu kazandıran
Peygamberle birlikte vahyi süreçle kazandıkları açık ve berrak dünya
görüşüdür.27 imdi islam medeniyetinde dünya görüşünün nasıl bir role sahip
olduğunu inceleyebiliriz.
4.2. İSLAM DÜNYA GÖRÜÜ
İslam dünya görüşü ontolojik-epistemolojik temeli olan üç alan üzerine
oturur. Bunlar; Mutlak alan (veya mutlak gayb) , Aşkın alan (ve aşkın gayb) ,
Olgusal alandır. Bu farklı varlık düzeyleri, tek bir Gerçekliğin ve bütünlüğün
tezahürüdür. İslam dünya görüşünü şu tanım tek bir bütün olarak ortaya
koyar. “Mutlak âlem, olgusal alanda aşkın olarak tezahür etmektedir.” Bu
ifade bu alanların ne kadar girift olduğunu göstermektedir. Bu alanların
arasını ayırmak ve biri şurada biter, diğeri burada başlar gibi tespitler yapmak
imkânsızdır.28 Bu alanların epistemolojik temelleri daha önceki bölümlerde
yapıldığından bu başlığımızda, bu alanların dünya görüşüne yansımaları
üzerinde duracağız.
27
28
Açıkgenç, “Bilgi, Medeniyet ve İslam”, s. 80.
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 171.
122
4.2.1.Mutlak Âlemin Dünya Görüşünün ekillenmesindeki Rolü
Tevhid, nübüvvet, ahiret İslâm dünya görüşünü belirleyen en temel
kavramlardır. Allah’ın varlığı ve zatı konularını içeren tevhid prensibi,
müslümanın evrene ve hayata bakışını şekillendirir. Allah’ın zatı, yani bizzat
nasıl bir varlık olduğu insanın bilgisine konu olan bir mesele değildir. İnsan
mutlak gayb konusunda ancak vahiy ile bilgi sahibi olabilir. İnsan aklı bu
anlamda sınırlıdır ve insan sadece akıl yoluyla Allah’ın zatının bilgisine
ulaşamaz. Fakat vahyin yol göstermesi vesilesi ile akıl, O’nun varlığını idrak
edilebilir.
İslam
dünya
görüşü
açısından,
Allah’ın
insan
tarafından
bilinemeyen zatının herhangi bir işlerliği yoktur. Allah’ın varlığını dünya
görüşüne merkezi bir noktaya yerleşmesi, O’nun varlığının tanınması ile
mümkündür. İslam dünya görüşünün ekseninde yer alan Allah inancının iyi
bir şekilde anlaşılması, Kur’an’ın, Allah’ı tanıttığı ayetlerin dikkatli bir şekilde
incelenmesi ile mümkündür.29 Kur’an’da belirtildiği şekli ile Allah’ın ontolojik
olarak tek hakiki gerçeklik olarak takdim edilmesi, islam dünya görüşünde
merkezi bir öneme sahiptir.30
İslam dünya görüşüne Allah’ın varlığına inanmakla birlikte O’nun
tanınması ve sevilmesi yön verir.
İslam kültüründe “marifetullah” ve
“muhabbetullah” kavramları müminin yaşantısına ve davranışlarına akseder.
İnsan, iç huzurunu ve gönül rahatlığını, ancak muhabbetullahı sonuç veren
marifetullah verebilir. Allah’a iman etmeye uygun bir fıtratta yaratılan bir
insanın psikolojisi, vahyin de desteğiyle böyle bir inanışa meyleder ve bu
durum onun dünya görüşünü etkiler. Yine insan, Kur’an’da vurgulandığı
biçimde, kendini ve her şeyi yaradan bir varlığa inanmak suretiyle, kendi
konumunu ve yaratıcı karşısındaki konumunu belirlemiş olur. Allah’ın bu
şekilde tek yaratıcı olarak kabul edilmesi, Mutlak Âlemin bu boyutunun aşkın
olarak olgusal âlemde tecelli etmesini gerektirir.31 Olgusal âlemde bu şekilde
karşılık bulan Allah inancı, insanın tüm hayatını kuşatan ve belli bir dünya
29
Açıkgenç, a.g.e., s. 180.
Van Daud, İslam Bilgi Anlayışı, s. 25.
31
Açıkgenç, a.g.e., s. 181-182.
30
123
görüşü kazandıracak bir özelliktedir. Burada örnek olması açısından sadece
Allah’ın yaratıcı özelliğini işledik. Onun her özelliğinde bu sonuçları
yakalamak mümkündür. Kuran’da Allah’ın varlığı anlatılırken asıl hedef insan
olduğu için, konuya dair ayetler inanan bir insanın hayatı anlamlandırma
biçimini direk etkileyecek ve ona bir dünya görüşü sağlayacaktır.
Yine mutlak gaybın konularına giren peygamberlik ve ahiret anlayışları
da insanı ve toplumu yakından ilgilendiren, ona belli bir perspektif kazandıran
en merkezi meselelerdir. Nübüvvet anlayışı, İslam dünya görüşünün bilgisel
temelini oluştururken; ahiret anlayışı da islam dünya görüşünün temel
hedefini oluşturmaktadır. Ahiretin mahiyeti mutlak âleme aitken, onun bu
dünyadaki işlevi onu olgusal alana bağlamaktadır. Ahiretin bu dünyadaki en
önemli işlevi ise, insanın bu dünyadaki davranışlarına bilinçli bir kontrol
sağlamaktır.32 İnsanın öleceği ve ölümden sonra dirileceği gerçeği islam
dünya görüşü için merkezi bir öneme sahiptir. Kur’an’da birçok yerde Allah
inancı ile ahiret inancı birlikte zikredilir. Ahiret günü hesaba çekileceğine dair
kesin bir şekilde inanmak, insanın tüm hayatını etkiler ve bu inançla insan bu
dünya hayatının geçici olduğunu düşünür, sorumluluk bilinci ile de bu
dünyada eylemlerde bulunur.33
4.2.2.Aşkın Âlemin Dünya Görüşünün ekillenmesindeki Rolü
İslam dünya görüşünün en önemli öğeleri olan insan, din ve bilim
ancak
Allah’ın
varlığı,
vahyin
ve
peygamberliğin
gerçekliği
ile
temellendirilebilir. Mutlak âlem gibi yoruma kapalı olmayan bu âleme dair din
ve bilim anlayışları oluşturulurken İslami çerçeve esas alınır. İnsanı ve onun
eğitimini esas alan Kuran34, bu anlayışların nasıl geliştirilmesi gerektiği
hususunda insanlara genel ilkeler sunarak yol gösterir.
32
Açıkgenç, a.g.e., s. 186-210.
Daud, İslami Bilgi Anlayışı, s. 46.
34
Açıkgenç, a.g.e., s. 215.
33
124
Dinin insan etkinliği olan bilime, ilkeler sunması bazı bilim adamları
tarafından yanlış anlaşılmış bilimin dini olamayacağı vurgulanarak özellikle
İslam düşünürlerinin ne demek istedikleri tam olarak anlaşılmadan görüşleri
önyargılı bir biçimde eleştirilmiştir. Kaide-i Azam Üniversitesinde öğretim
üyesi olan Pervez Hoodbhoy, İslami biliminin tek bir makine yapımına,
kimyasal bir bileşiminin ya da ilacın imaline veya herhangi bir fiziksel
gerçekliğin keşfine yol açmadığını söyleyerek,
Müslüman düşünürlerin
cennetin hızı, cehennemin sıcaklığının hesaplanması, cinlerin kimyasal
içeriği gibi dini konuları araştırdıklarını belirtmektedir.35 Oysa din olarak islam,
insanlara bilim yaparken gözetmek zorunda olduğu ilkeleri verir. İnsan ve
doğanın düzenini bozmamak İslami çizgide bilim yapan bir adamının zihninde
olması gereken bir ilkedir mesela. Eğer Müslümanlar sadece Hoodbhoy’un
dediği konulara eğilmiş ise İslami bilimlerdeki gelişmeler ve Müslüman
düşünürlerin
insanlık
tarihine
yapmış
olduğu
önemli
katkılar
nasıl
açıklanacak?
Yine
profesör
olan
Donald
Matthew,
Müslümanların
doğanın
derinliklerini keşfedecek ilimlerle uğraşmadıklarını ve sorunlarının çözümlerini
kutsal kitaplarında aradıklarını bu yüzden de bilimsel alanda özgün ve canlı
olamadıklarını söylemektedir.36 Oysa İslamın ilk teşekkülünden itibaren ilim
Müslümanlar arasında gelişmeye başlamıştır. Bağdat, Kûfe, Kurtuba
Kayveran, Basra gibi şehirlerde özellikle ilim ve fen son derecede gelişmiştir.
Eğitim ve öğretim her alanda ilerlemiş, derin ve zor meseleler üzerinde bilim
adamları düşünmüşler ve her türlü ilim ve fenni incelemişlerdir.37 Burada bu
bilim adamlarını yanıldığını göstermek için birçok şey söylenebilir ancak
bizim burada asıl göstermek istediğimiz İslam’ın bilime ilkeler sunmasıdır.
Yoksa İslami çerçeveden kasıt, Müslümanların her türlü sorunun cevabını
Kur’an’da bulmaları gerektiği değildir.
35
Hoodbhoy, İslâm ve Bilim, s. 121.
Donald Matthew, Atlaslı Büyük Uygarlıklar Ansiklopedisi, Ortaçağ Avrupası, çev. Mehmet Ali
Kılıçbay, c. 6, İst., İletişim Yay.,1998, s.152.
37
İbn Haldun, Mukaddime, Ank.,, Maarif Basımevi, 1954, s. 491.
36
125
4.2.3. Olgusal Âlemin Dünya Görüşünün ekillenmesindeki Rolü
Olgusal Âlem ise, “İslam dünya görüşündeki mutlak âlem olarak,
İslamî çerçevenin bilgisel temeli olan imanın, aşkın alanda tezahür etmesi ile
hayata yansıdığı gerçekler dünyasıdır.” Hayata yansıyan tüm etkinlikler ise
Açıkgenç’e göre, toplum ortamında gerçekleşeceği için, geleneksel birikimi
meydana getirecektir. Bu birikim de “kültür” dür. Kültür insanın iç dünyasının,
zihin yoluyla toplum ortamında tezahürü olduğu için dünya görüşünü
şekillendirir.38 Bununla birlikte aşkın alanın, olgusal alandaki tezahürü olan
dünya görüşü, sadece kültür kavramıyla ortaya konmaz. Olgusal alanda
aşkın alanın nasıl tezahür ettiği, dünya görüşü kavramının bilgisel bir yöntem
olarak açıklanması ile mümkündür. Bundan daha önce dünya görüşünün
mahiyeti ve oluşumunu incelediğimiz için aynı bilgileri burada tekrar
etmeyeceğiz.
Buraya kadar verdiğimiz bilgilerimizden de anlaşılacağı üzere, İslâm
dünya görüşü ve diğer dünya görüşleri genelde Tanrı fikri, insan ve evren
anlayışı, insanın kaderi gibi konular etrafında şekillenmektedir.39 Bu
meseleler karşısında takınılan tavır ise, kişinin özel hayatından toplum
hayatına kadar her alanda belirleyici bir etkiye sahiptir. Farklı dünya
görüşlerine sahip toplumların yapıları karşılaştırıldığında bu durum daha da
belirginleşecektir. imdi dünya görüşünün oluşumunda büyük bir öneme
sahip olan bu konuların islâm medeniyeti sürecini nasıl etkilediğini
inceleyebiliriz.
4.3. İSLÂM DÜNYA GÖRÜÜ VE MEDENİYETİ
Din olarak İslam, beşer faaliyet alanlarının hepsini kapsamaktadır. Bu
açıdan “din” ve “İslâm” özdeştiler. Bu açıdan bakıldığında bazı kimselerin
zannettiği gibi din, sadece emir ve yasaklar koyan manzumeler bütünü
38
39
Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 234.
Daud, İslam Bilgi Anlayışı s. 24-25.
126
olmayıp, insanın tüm hayatını kapsayan, insan hayatının her yönüyle ilgili
ona yüce ilkeler koyan, onun karşılaştığı sorunlarda nasıl çözüme gideceği
yolunda genel prensipleri içeren ilahi bir sistemdir.40 İslâmiyet sadece inanç
ve ibadet ile ifade edilecek bir din değil, bir hayat tarzıdır. Cami, medrese,
kütüphane, hamam, kervansaray gibi yapılarla tezhip, çini, hat gibi sanatlar
İslâm dinin, ait toplumun kültürünü nasıl belirlediğini yansıtan en güzel
örnekleridir. Bunlar bir inancın telkin ettiği dünyaya bakış tarzının
sonucudur.41 Bu nedenle bir müslümanın zihninde oluşan dünya görüşünü
belirleyen en önemli etken din olacaktır.
Seyyid Hüseyin Nasr da dinin insanın sadece bir yönüyle ilgili
olmadığını,
İslamın
kendisi
iyi
anlaşılmadan
ona
dair
ilimlerin
de
anlaşılamayacağını şöyle ifade eder:
“İlahî kelamın tüm tezahürleri gibi vahiy de, ahlakî ve sosyal bir düstur
anlamıyla yalnızca bir din (religion) vaz’etmekle kalmadı, aynı zamanda
dünyanın bir kesimini ve bu kesimin içinde yaşayanların zihinlerini de
değiştirdi. İslam ilimlerinin konusunu teşkil eden fenomenler, tıpkı bu
fenomeni araştıranların zihinleri gibi, daima özel bir manevî “stil” tarafından
belirlenmiş ve doğrudan doğruya Kur’an vahyinden neşet eden bereketin özel
bir şekli tarafından dönüştürülmüştür. Dolayısıyla İslam ilimleri hakkında
hiçbir araştırma, kısaca da olsa İslam’ın ilkelerine ve ilimlerin gelişmesi için
zaman ve mekân içinde meydana getirilmiş şartlara bazı göndermelerde
bulunulmaksızın yürütülemez.”42 Nasr’a göre islâmın zaten temel de gayesi,
hayatı süresince insanı çevreleyen âlemdeki hakikati yansıtmak olan kutsal
bir sanatın oluşmasını sağlayarak, insanın tüm yapıp etme tarzını
belirlemektir. Bu sebeple islam medeniyeti, İslam vahyinin ruhu ve onun
insanların zihinlerini, eylemlerini ve bunların sonucunda oluşan ilimlerin
doğuşu ve gelişimini bilmeden anlaşılamaz.43
40
Açıkgenç, “Yenileşmenin Felsefi Temelleri” , s. 274
Özakpınar, İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü, s. 35-36.
42
Nasr, İslam ve İlim, çev. İlhan Kutluer, İst., İnsan Yay., 1989, s. 3.
43
Nasr, a.g.e., s. 4.
41
127
Açıkgenç’e göre, din olgusunun iki boyutu vardır. Bunlardan birincisi,
dinin vahiyle belirlenen ilahi yönüdür. İkincisi ise, âlimler tarafından ilahi
temele dayanan ilkeler bütünlüğünün yorumlanması ve uygulanması ile
oluşturulan beşeri yönüdür. İslamın ilahi yönünü sadece Kur’an ve Kur’an’a
dayanan sünnet oluştururken, beşeri yönünü ise Ebû Hanîfe, âfîî, Gazalî,
Eş’ari, Matürîdî, Fârâbî ve Razî birçok âlimin Kuran ve sünnete dayanarak
geliştirdikleri sosyo-politik ve teolojik dünyagörüşü teşkil etmektedir. İşte
İslamın bu ikinci yönü “İslam medeniyeti” ni oluşturur. Birincisine kaynak
olarak islam, ikincisine de medeniyet olarak islam diyebiliriz. Fakat burada
beşer yönü olan islam medeniyetinin kaynak olarak islamdan kopmadığı
unutulmamalıdır.
Çünkü
âlimlerin
yorumları
yine
Kur’an
ve
sünnet
eksenlidir.44
İslam
dünyagörüşü,
vahiyle
birlikte
oluşmaya
başladığından,
vahyolunan meselelerin genel bir kronolojisi, İslam dünyagörüşü hakkında
bizi aydınlatacağı düşüncesiyle Açıkgenç, üç dönemde bu süreci ele alır.
Bunlar:
1.
Erken Mekke Dönemi: Allah fikri, yaratılış kavramı,
insanın sorumlulukları, fakirlere yardım, öksüzleri koruma, iyi ve kötü
gibi çoğunlukla imana dair kavramların geliştirildiği dönem. Bu sebeple
bu konular, İslam dünyagörüşünün en temel birimler olarak alınmalıdır.
2.
Geç Mekke Dönemi: Peygamberlik öğretisi, ilim kavramı,
dinin ve ibadetin anlamı gibi daha soyut kavramlar geliştirildi. Birinci
dönemle birlikte vahyolunan ayetler, Peygamberin açıklamaları ve ilk
Müslüman cemaatinin katkıları ile İslâm dünyagörüşünün “dünya
yapısı” oluşmaya başlamıştır. İlk Müslümanlar yeni çıkan fikirleri
anlamak için peygambere yöneldiklerinden, peygamberimiz vahiy
gelmeye devam ettiği sürede İslam dünyagörüşünün tek kaynağı
olmuş ve hâkim dünyagörüşü ortaya çıkmıştır.
44
Açıkgenç, “Yenileşmenin Felsefi Temelleri”, s. 279.
128
3.
Medine Dönemi: Hukuk, cihad, kardeşlik, ümmet gibi
kavramların daha önceki konularla birlikte bir bütünlük içerisinde ortaya
çıktığı dönemdir. Bu dönemde İslam dünyagörüşünün bilgi yapısı
gelişmiş ve bilimsel geleneğin doğmuştur.45
Görüldüğü gibi islamda bilgi geleneğine yol açan süreç vahiyle
oluşmaya başlamıştır. İnsan girişimi ile değil de ilahi kaynaklı başlayan bu
süreci Açıkgenç, mucize olarak nitelendirir ve İslam medeniyetinin bu yönüyle
diğer medeniyetlerden ayrıldığını belirtir. İslam bilgi geleneği peygamberle
birlikte, Mekke’de Kuran dünya görüşü üzerine şekillenmeye başlamıştır.46
Bir medeniyetin şekillenmesinde dünya görüşünün, dünya görüşünün
oluşumunda da kişinin sahip olduğu kavramların, inançların, anlayışların ne
kadar etkili olduğunu islam medeniyeti örneğinde göstermeye çalıştık. Varlık,
bilgi ve değer yüklenen anlamların, insan ve toplum hayatında nasıl tezahür
ettiğinin en güzel örneğini medeniyetler oluşturmaktadır. Bu nedenle
Açıkgenç bu kavramların soyut bir düzlemde kalmadığını, insanla birlikte
bunların hayatta nasıl bir karşılık bulduğu üzerinde durmuştur.
45
46
Açıkgenç, Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi, s. 74–75
Açıkgenç, İslamda Bilgi ve Bilim, s. 38
SONUÇ
Varlık, bilgi ve değer kişinin dünya görüşüne rengini veren, kendine ve
evrene bakış açısını belirleyen üç önemli kavramdır. Ontoloji, epistemoloji ve
aksiyolojinin uyumlu bir şekilde senteze ulaşması ile insan, ancak, zihnindeki
soru işaretlerini çözüme kavuşturabilir; berrak bir dünya görüşüne sahip
olabilir, fikri ve fiili tutarlılığı yakalayabilir. Çalışmamızın zeminini teşkil eden
varlık, bilgi ve değer konularını ayrı bölümler halinde Açıkgenç’i merkeze
alarak inceledikten sonra, bu kavramların insanın zihninden pratik hayatına
olan yansımalarını, dünya görüşü ve medeniyet bağlamında ele aldık.
Böylece zihinlerde yer alan en soyut konuların bile, insanın düşünce ve
yaşam biçimine nasıl yön verdiğini göstermeye çalıştık.
Açıkgenç’in çalışmalarında asıl vurgu, kendi kültür ve coğrafyamıza
ait, değerlerimizi önceleyen, ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik temellere
dayanan bir bilgi sisteminin geliştirilmesi gerektiğinedir. O, bu nedenle varlık
kuramını varsayan ve değerleri önceleyen bir bilgi sistemi ortaya koymaya
çalışmaktadır. Her ne kadar Açıkgenç, varlık konusunu henüz kapsamlı bir
şekilde ele alamamış olsa da, biz, onun bilgi felsefesine dayanak olması
açısından, varlığa bakışını genel olarak yansıtmaya çalıştık. Bunu yaparken,
ontoloji konusunda büyük ölçüde istifade ettiğini söylediği Molla Sadra’nın
metafiziğinin
genel
ilkelerine
değinerek,
Açıkgenç’in
konuya
ilişkin
düşüncelerine geçiş yaptık.
Aristoteles’ten esinlenerek ontolojilerini temellendiren, birçok teolojik
ve filolojik problemi barındıran tartışmaları sistemlerine taşıyan İslâm
felsefecilerini eleştiren Açıkgenç, Allah’ın varlığı, varlığın boyutları gibi
konuları Kur’an ekseninde ele almaktadır. O, aklî çıkarım ve mantıkî
çözümlemelerin, metafizik konularda yeterli olmadığını söyleyerek, bu alanda
vahiy, sezgi, ilham, keşf gibi dini tecrübe yolları ile sorunların vuzuha
kavuşabileceğini ifade etmektedir. Açıkgenç, bu nedenle Allah için kullanılan,
130
islâm felsefî geleneğinin en önemli kavramı olan, “Vacibu’l Vücûd” u gereksiz
bulmaktadır. Ona göre, inanmayanlar için bu ifade tamamen anlamsızdır,
inananlar içinse Allah’ın varlığı zorunlu değil, “yakîn” dir, apaçık bir hakikattir.
Molla Sadra ve Açıkgenç varlığın gerçek yapısının akıl ile idrakinin mümkün
olmadığını düşünürler ve bu gerçekliğe ancak özel bir sezgi türü ile
ulaşılabileceğini belirtirler. Her ikisinde de sezgi, kişi tarafından bizzat tecrübe
edilen bir zevk haline karşılık gelir ki, bu da ancak kişinin kendini
gerçekleştirebilmesi ile mümkün olabilmektedir. Açıkgenç, bu konuda
“samimiyet” e özellikle vurgu yapmaktadır. Yani bir insan içtenlikle ona
ulaşmak ister ve bu uğurda gayret sarf ederse, Allah’ın varlığı o kişi için
anlaşılır bir hal almaya başlar.
Açıkgenç, insandaki bilgi yetileri ve kaynaklarını dikkate alarak varlığı,
şehâdet ve gayb olmak üzere iki boyutta ele almaktadır. O, gayb konusunda
da farklı bir yaklaşım ortaya koyarak; gaybın bilgisini, mutlak ve aşkın olmak
üzere iki kategoride incelemektedir. Mutlak gaybın alanının bilinemeyeceğini,
bu nedenle inananların, bu alana yorumsuz iman etmekle sorumlu olduğunu
ifade eder. Aşkın alan ise vahyin yol göstermesi ve kalbî yaşantının tecrübesi
ile bilinebilir. Ona göre, mutlak gayb, bilinen gaybın temelini teşkil eder. Bu
konularda filozofların aklı merkeze alarak tartışmaları ve çeşitli ispat yolları
geliştirmeye çalışmaları ona göre boş bir çabadır. O, bu konuda Gazali’ye
yakın bir tutum sergilemektedir.
Görüldüğü gibi Açıkgenç, metafizik konularda aklı yetersiz bularak
sezgi, ilham gibi bilgi edinme yollarıyla ancak bazı gerçeklerin idrak
edilebileceğini söylemektedir. Bilginin kaynaklarından kabul ettiği sezgiyi
Açıkgenç, algısal ve zihinsel sezgi olmak üzere iki kısımda incelemektedir.
Metafizik konularda zihinsel sezgi ile insan, bütün bilgi basamaklarını
varsayarak dolaysız bir çıkarımda bulunur. Yani bu anlamda onun sisteminde
sezgi, bilgi yetilerinin geliştirilip, belli bir düzeye ulaşmasından sonra mümkün
olabilmektedir. Bu aşamadan sonra ancak kişi, dolaysız bir çıkarımda
bulunabilir. O, bu şekilde sezgiye önce bilgisel bir zemin hazırlamıştır. Aklın
131
yetersiz kaldığı alanlarda işlevsel olan sezgi sayesinde, bazı filozoflar
tarafından akıl dışı veya anlamsız olarak nitelendirilen gaybî konular, idrak
edilebilmekte ve bilgiye konu olabilmektedir.
Açıkgenç, bilgi felsefesinde “duygu” ların işlevi üzerinde özellikle durur
ve kendinden önceki felsefecilerin, duygunun bilgi edinme sürecine olan
katkılarına epistemolojilerinde yeterince yer vermemelerini büyük bir eksiklik
olarak görür. Duyusal algılar olgusal alanla sınırlı iken, duygusal algılar
kişilerin özel gayret ve çabaları ile geliştirildiği takdirde belli aşamalardan
geçerek, aşkın alanın bilgisine ulaşabilir Bilgi edinme sürecine duyguların en
önemli katkısı budur. O, böylece insanın, olgusal ve aşkın alanını
anlamdıracak
yetilere
sahip
olduğunu
söyleyerek
bilginin
sınırlarını
genişletmiş olmaktadır.
Açıkgenç, bilgi konusunu varlığa göre daha sistematik ve felsefî bir
yaklaşımla ele almıştır. Bilginin oluşum süreci ve özellikle de bilimsel bilginin
nasıl meydana geldiği üzerinde duran Açıkgenç, bilginin yaşantısal yönünü
çalışmalarında ön plana çıkarmıştır. O, bilgiyi kendi içinde ve toplumla olan
ilişkisi boyutu ile değerlendirir. Bilgi, toplumun içinde geliştiği gibi toplumları
şekillendirme özelliğine de sahiptir. Açıkgenç’in bilgi konusunda özellikle
vurguladığı husus bilginin, ortamsal şartları ve değerle olan bağlarından
koparılamayacağıdır.
Bilgi ve eylem arasındaki bağın koparılması ve ahlakî değerlerden
soyutlanmasının insanlarda kişilik parçalanmasına yol açtığının tespitini
yapan Açıkgenç, İslamî bilgi anlayışının insanlardaki doğal dengeyi
koruduğunun altını çizmektedir. Ona göre bugün İslâm toplumlarında
yaşanan fikrî tıkanmışlık, ancak, insanların tüm yönlerini kucaklayan, eylemle
uyum arz eden bir bilgi anlayışı ile aşılabilir. Bu bilgi anlayışını da insanların
tüm sorularına cevap bulduğu açık ve berrak bir dünya görüşü kazandırır.
İnsanları felaha kavuşturacak olan bu bilgi, ilahi kaynaktan beslenen, insanın
tüm yönlerine hitap eden ve kişilere açık bir dünya görüşü kazandıracak
niteliktedir.
132
Açıkgenç, bilgi teorilerinin insan ve toplum hayatındaki pratik
yansımalarını inceleyerek, salt anlamda bilginin nesnel ve öznel bir yapıda
olmadığını epistemolojisinde temellendirmektedir. Bu bağlamda nesnellik
iddiası dolayısıyla Batı bilgi anlayışını eleştirerek, bu anlayışın doğurduğu
aksaklıklara dikkat çekmektedir.
Hayatın içinden ve hayata yön veren varlık, bilgi ve değer
kavramlarının sağlıklı bir şekilde kurgulanması sonucunda, kişilerde oluşan
bakış açıları sayesinde bir toplum, medeniyet seviyesine çıkar diyen
Açıkgenç, dünya görüşü ve medeniyet arasında sıkı bir ilişki kurar. Bu
çerçevede İslâm medeniyetini tahlil ederek, ontolojik, epistemolojik ve
aksiyolojik temellerini felsefî bir yöntemle ortaya koyar. Bu alanların vahiyle
başlayan süreçle nasıl şekil aldıklarını ve inananların dünya görüşüne nasıl
şekil verdiğini, tarihi verilerden de destek alarak kronolojik bir süreçte ele alır.
Böylece O, teorik ya da metafizik alana ait kavramların kişilerin pratik
hayatında bulduğu karşılıklara dikkat çekerek, bir topluma ait olan sistemlerin
ve anlayışların başka bir topluma aktarılamayacağını ifade etmektedir. Çünkü
her sistem varlığını ve içeriğini içinde geliştiği topluma borçludur. Bir
medeniyetin, kendi iç dinamikleri tarafından belirlenen anlayışlar, ithal
edildikleri medeniyette ruhsuz ve anlamsız bir kavram yığını olmaktan öteye
gitmez.
İslâm medeniyetini çeşitli gerekçelerle çökmüş bir medeniyet olarak
nitelendiren Açıkgenç, şu anda inananların zihinlerinde ontolojik ve
epistemolojik sorunların cevap bulabileceği berrak bir dünya görüşüne sahip
olmadığını belirtir. Zihinsel olarak donuk bir resim sunan İslâm medeniyetinin
yeniden canlanması ise imkân dâhilindedir. Açıkgenç, İslâm düşüncesinin şu
anki yapısını, başka sebeplerin yanında bu zihni tıkanmışlığa bağlar ve bu
donukluğun ancak kendi kültürel coğrafyasında mayalanan yaratıcı düşünce
biçimleriyle aşılabileceğinin altını çizer.
Açıkgenç’in özgünlüğü ise, yeni bir terminoloji ve yaklaşımla ve
bütüncül bir perspektifle sorunları ele alması, İslâm düşüncesinin yeniden
133
inşası için ontolojiden epistemolojiye, epistemolojiden sosyolojiye yani insanı
kuşatan her alana hitap eden sistematik bir bilgi felsefesi oluşturmaya
çalışmasıdır.
134
KAYNAKÇA
AÇIKGENÇ, Alparslan; Being And Existence In adra And
Heidegger, Malasia, Art Printing Works Sdn. Bhd., 1993.
Islamic Science: Towards A Definition,
International Institute of Islamic Thought and Civilization, Kuala Lumpur,
ISTAC,1996.
Kavram
ve
Süreç
Olarak
Bilginin
İslamileştirilmesi,İstanbul, Nesil Matbaacılık, Mart, 1998.
Scientific Thought And Its Burdens, İstanbul,
Fatih Üniversitesi Yayınları, Mart, 2000.
Bilgi Felsefesi, 2 Baskı, İstanbul, İnsan Yayınları,
2002.
İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim, İstanbul,
İslam Yayınları, Ekim, 2006.
“Sadrettin irazi’ de Hareket Nazariyesi”, İslami
Araştırmalar, sayı 2, 1986, s. 63 – 70.
“Türkiye I. Felsefe Mantık Bilim Tarihi
Sempozyumu Bildirileri”, 19 – 21 Kasım, 1986, Ankara, Ülke Yayın Haber, s.
158 – 164.
“Abdulkerim Surûş’un Sadrâ’ yı Konu Alan
Evrenin Yatışmaz Yapısı Eseri Üzerinde Birkaç Söz”, İslami Araştırmalar,
sayı 3, 1987, s. 110 – 115.
“İslam Felsefesinde Özgünlük Sorunu”
,
Günümüz Din Bilimleri Araştırmaları ve Problemleri Sempozyumu,
Samsun, (27.06.1989 - 30.06.1989), s.295-302.
“Kur’an’ da Allah’ın Varlığı Sorununa Felsefi Bir
Yaklaşım”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları Felsefe Dergisi
– özel sayı, 1989, s. 203 – 223.
“İslami Bilim ve Felsefe Anlayışı” , İslami
Araştırmalar, cilt 4, sayı 3, Ankara, 1990, s.175-189.
“Kalkınmada Öncelikli Bilgi: Kalkınma Felsefesi” ,
Milli Kültür, 76 ( Özel Sayı ), Eylül, 1990, s. 32 – 38.
“İlmî Zihniyet ve İslâm”, Yeni Dergi 2, nisan –
mayıs, 1994,s. 86 – 89.
“İslam Felsefesinde Varlık Öğretilerinin Öncüleri”,
Felsefe Dünyası, sayı 13, güz,1994, s.7 – 16.
“Kur’an Bağlamında Felsefe Kavramı”, çev.
İbrahim Özdemir, İslami Sosyal Bilimler Dergisi, cilt 3, sayı 1, İstanbul,
1995, s. 9 – 35.
“Yenileşmenin Felsefi Temelleri Karşısında İslam
Medeniyeti ”, İslam, Gelenek ve Yenileşme: Islam, Tradition And Change
/ Rıd.,,İstanbul, 1996, s. 273.
“The Framework For A Hıstory of Islamic
Phılosophy”, Al – Shajarah, volume 1, nons 1 – 2, 1996, s. 1 – 19.
135
“İslam Medeniyetinde Bilim ve Teknolojinin
Ortamsal Bağlamı, çev. Bilal Kuşpınar, Değişim Sürecinde İslam, T.D.V.
Yayınları, 1997, s. 159 – 166.
“ Bilgi, Medeniyet ve İslam”, Köprü, Kış, 2000, s.
77 – 84.
“ Karşılaştırmalı Ahlak: Aristoteles’ in Ahlak
Felsefesi ve İslam Ahlak Anlayışı”, çev. Ensar Nişancı, Köprü, 75 – 7. sayı,
2001.
“ Bilgisel Süreç ve Hakikat ”, Kutadgubilig: Felsefî
Bilim Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 1, 2002.
“The Emergence Of Scientific Tradition in İslam” ,
Kutadgubilig, sayı 2, 2002.
“İlk Müslüman Türklerde Düşünce ve Bilim” ,
Türkler, cilt 5, Ankara, 2002, s. 623 - 644.
“ Intellecyual Tradions in İslam”, İslam Araştırma
Dergisi, sayı 10, 2003, s. 121 – 169.
“Bilim Epistemolojisine Yeni Bir Yaklaşım”,
Bilimname, cilt 2, Kayseri, 2003, s. 53 – 74.
“Felsefenin Mahiyeti ve İşlevi”, Düşünen Siyaset,
sayı 18, Temmuz, 2003, s. 33 – 45.
“Küreselleşmenin
ve
Değerlerin
Felsefi
Temelleri”, Felsefe Dünyası, sayı 41, 2005, s. 36 – 49.
“Molla Sadrâ”, İslam Ansiklopedisi, Cilt 30,
İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2005, s.259- 265
“Esfaru’l Erbaa”, İslam Ansiklopedisi, Cilt 11,
İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995. s.374- 376
“Theories of Existence”, Journal of Human
Sciences, Ank., VII/I, 1988,
ACAR, Rahim; Molla Sadra‘nın Bilgi Anlayışı, Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1992.
AKARSU, Bedia; “Değişen Dünyada Bilim Ve Değerler” Bilgi ve
Değer, s. 14-29.
AKSEKİ, Ahmet Hamdi, “Allah ve Din Fikri”, İlim-Ahlak –İman,
Derleyen: M.Rahmi Balaban, Ankara Ar Basımevi, 1949 s.3-14
ARİSTOTELES, Metafizik, çev., Ahmet Arslan, İstanbul, Sosyal
Yayınları, 2.basım, 1991.
ARMAĞAN, Mustafa; İslâmda Bilgi ve Felsefe, 2 Baskı, İstanbul,
ule Yayınları, 1999.
ARSLANOĞLU, İbrahim; “Türk Değerleri Üzerine Bir Değerlendirme”,
Felsefe Dünyası, Sayı 41, 2005, s. 64–77.
ASTER, Ernest Von; Bilgi Teorisi ve Mantık, y.y, Ankara, 1962.
136
ATADEMİR, H.Ragıp; Aristo’nun Mantık ve İlim Anlayışı, Ankara,
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1974.
ATAY, Hüseyin; İbn Sina’da Varlık Nazariyesi, Ankara, T.C. Kültür
Bakanlığı Yayınları, 2001.
ATTAS M. Nakib; İslâm ve Laisizm, çev. Selahattin Ayaz, İstanbul,
Pınar Yayınları, ubat 1994.
İslâm, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, çev.
Mahmut Erol Kılıç, 3. Baskı, İstanbul, İnsan Yayınları, Eylül, 2003.
AYDIN, Mehmet S.; Din Felsefesi, 9. Baskı, İzmir, Ocak 2001.
AYDIN, Mehmet, “ İlim- İslâm Münasebeti”, Bilgi, Bilim Ve İslam,
Yayına Hazırlayan: Sabri Orman, İsmail Kurt, İstanbul, İslami İlmi
Araştırmalar Vakfı Yayınları, 1992 s.65-84
BAYRAKDAR, Mehmet; İslâm Felsefesine Giriş, 5 Baskı, Ankara,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003.
Bir Hristiyan Dogması: Teslis, Ankara, Ankara
Okulu Yayınları, 2007.
BİNGÖL, Abdülkuddüs; “ Değerler ve Medya”, Felsefe Dünyası, Sayı
41, 2005, s. 169–177.
BLOCKSTONE, Wıllıam T.; Dinsel Bilgi Sorunu, çev.Tuncay
İmamoğlu, İstanbul, Ataç Yayınları, Haziran, 2005.
BOLAY, Süleyman Hayri, Aristo Metafiziği İle Gazalî Metafiziğinin
Karşılaştırılması, 3. Baskı, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1993.
Emile
Boutroux’da
Zorunsuzluk
Doktrini,
İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1989,
Felsefeye Giriş, Ankara, Akçağ Yayınları, 2004.
Türkiye’de
Ruhçu
Ve
Maddeci
Görüşün
Mücadelesi, İstanbul, Yağmur Yayınları, 1967.
“Küreselleşmenin
Değerler
Üzerindeki
Etkisi”,
Sözlüğü, 5.Baskı,
Akçağ
Felsefe Dünyası, Sayı 41, 2005, s. 116–124.
Felsefî
Yayınları, 1990.
Doktrinler
137
BOUTY, Edmond, Bilimsel Hakikat, çev: Avni Yakalıoğlu, İstanbul,
Milli Eğitim Basımevi, 1952.
CEVİZCİ, Ahmet; Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, 5. Baskı,
İstanbul, Ekim 2002.
CHALMES, Alain; Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, Ankara,
Vadi Yayınları, 1990.
CİHAN, A. Kamil; İbn Sina ve Gazali’de Bilgi Problemi, İstanbul,
İnsan Yayınları, 1998.
CORBİN, Henry; İslam Felsefesi Tarihi, çev. Ahmet Arslan, Cilt 2, 3.
Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2004.
ÇELEBİ, İlyas, “Gayb”, İslam Ansiklopedisi, 13. Cilt, İstanbul, Türkiye
Diyanet Vakfı Yayınları, 1996. s.404- 409
ÇUBUKÇU, İbrahim Agâh; İslâm Felsefesinde Allah’ın Varlığının
Delilleri, 4. Baskı, Ankara, Ayyıldız Matbaası A.., 1983.
DEMİRLİ, Ömer, ACAR, Mustafa; Sosyal Bilimler Sözlüğü, İstanbul,
Ağaç Yayınları, 1992.
DENKEL,
Arda;
Bilginin
Temelleri,
İstanbul,1.Basım,
Doruk
Yayıncılık, Aralık 2005.
DESCARTES; Metafizik Düşünceler, çev. Mehmet Karasan, 2.
Baskı, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1962.
DEVELİLİOĞLU, Ferit; Osmanlıca – Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 22.
Baskı, Ankara, 2005.
ERDEMLİ,
ATİLLA;
“Yaşama
Sorunu
Bakımından
Bilgi-Değer
Bağlamı”, Bilgi ve Değer, s. 220-234
FARABİ; İlimlerin Sayımı, çev. Ahmet Arslan, Ankara, Vadi Yayınları
1999.
Medinetü’l Fazıla, çev. Nazif Danışman, Ankara, M.E.B.
Yayınları, 2001.
FEYERABEND, Paul, Yönteme Hayır, çev. Ahmet İnam, İstanbul, Ara
Yayıncılık 1989.
138
FİLİZ, ahin; “Bilgi ve İnanç Bağlamında Farabi’nin Bilgi
Felsefesi”, Uluslar Arası Farabi Sempozyum Bildirileri, ed. Fehrullah Terkan,
enol Korkut, Ankara, Elis Yayınları, 2005.
İslâm Felsefesinde Mistik Bilginin Yeri, İstanbul, İnsan
Yayınları, Ekim 2005.
FOUCAULT, Micheil; Bilginin Arkeolojisi, çev. Veli Urhan, 1. Baskı,
İstanbul, Birey Yayıncılık, Kasım, 1999.
GÜNALTAY, M.emsettin; Felsefe-i Ûlâ, İspatı Vacip ve Ruh
Nazariyeleri, Yayına Hazırlayan Nuri Çolak. İstanbul, İnsan Yayınları,1994.
GÜNDÜZ, inasi; Din ve İnanç Sözlüğü,
Ankara, Vadi Yayınları,
Ekim 1998.
GÜNGÖR, Erol; İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, 13. Basım, İstanbul,
Ötüken Neşriyat, İstanbul 2000.
HAKLI, ABAN; Müteahhirîn Döneminde Felsefe-Kelam İlişkisi:
Fahreddin er-Râzî Örneği, İstanbul, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2002.
HAMANEİ, Seyyid Muhammed; Molla Sadra ve Hikmet-i Müteâliye,
çev. Sedat Baran, İstanbul, Denge Yayınları, 2006.
HANÇERLİOĞLU, Orhan; Toplum Bilim Sözlüğü, İstanbul, Remzi
Kitabevi, 1986.
HATEMÎ, Senih, KADRİ Zekeriya; Umumî Filozofî, İstanbul, Devlet
Matbaası, 1929.
HOODBHOY, Pervez; İslâm ve Bilim, çev. Eser Birey, 3. Baskı,
İstanbul, Cep Kitapları A.., 1997.
HÖKELEKLİ, Hayatî; “ Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, Uludağ
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt 3, sayı 3, 1991, s. 151 – 165.
IZUTSU, Toshıhıko; İslâm’da Varlık Düşüncesi, çev. İbrahim Kalın,
3. Baskı, İstanbul, İnsan Yayınları, 2004.
İslam Mistik Düşüncesi Üzerine Makaleler, çev.
Ramazan Ertürk, İstanbul, Anka Yayınları, 2001.
İBN HALDUN; Mukaddime, Ankara, Maarif Basımevi, 1954.
139
İBN SİNA, İşaretler ve Tembihler, çev.Ali Durusoy, Muhittin Macit,
Ekrem Demirli, İstanbul,Litera Yayınları. 2002.
Kitâbu’ ş – ifâ ( Metafizik ) , çev. Ekrem Demirli, Ömer
Türker, İstanbul, Litera Yayıncılık, 2004.
Kitabu’ş- ifâ (Mantığa Giriş), çev. Ömer Türker,
İstanbul, Litera Yayıncılık, 2006.
İNAM, Ahmet, Bilimin Bin Bir Yüzü, Ankara, Vadi Yayınları, Eylül
1999.
“Değerlerin Değmesi”, Felsefe Dünyası, Sayı 41, 2005,
s. 178–188.
İZZETBEGOVİÇ, Ali; Doğu Batı Arasında İslâm, çev. Salih aban,
İstanbul, Nehir Yayınları, 1994.
KANT, Immanuel; Pratik Usun Eleştirisi, çev. İ.Zeki Eyuboğlu, 6.
Baskı, İstanbul, Say Yayınları, 2004.
KARA, Necati; “ Kur’an’da Ğayb”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 1990, s. 54 – 90.
KEKLİK, Nihat; İslâm Mantık Tarihi ve Fârâbî Mantığı, Cilt 1,
İstanbul, İstanbul Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1969.
KESKİN, Halife; İslâm Düşüncesinde Bilgi Teorisi, İstanbul, Beyan
Yayınları, 1997.
KHUN, THOMAS; Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş,
İstanbul, Alan Yayıncılık, 1982.
KILIÇ, Recep; “Küreselleşme ve Değer İlişkisinde Dinin Yeri”, Felsefe
Dünyası, Sayı 41, 2005, s. 79–90.
KORLAELÇİ,
Murtaza;
“Küreselleşme
Karşısında
Manevi
Değerlerimiz”, Felsefe Dünyası, Sayı 41, 2005, s. 91–114.
KUPINAR, Bilâl; İbn Sîna’da Bilgi Teorisi, 2. Baskı, Ankara, Millî
Eğitim Basımevi, 2001.
KUTLU, Sönmez; “İslâm Bilimleri”, İslâm Bilimlerinde Yöntem, ed.
Halis Albayrak, 2. Baskı, Ankuzem Yayınları, 2006, 27-78.
140
KUTLUER, İlhan, “Medeniyet”, İslam Ansiklopedisi, 28. Cilt, Ankara,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003. s. 296
İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, İstanbul, İz
Yayınları, 2002.
MATTHEW, Donald, Atlaslı Büyük Uygarlıklar Ansiklopedisi,
Ortaçağ Avrupası, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Cilt 6, İletişim Yayınları, 1998.
MENGÜOĞLU, Takiyettin; Felsefeye Giriş, 9. Baskı, İstanbul,
Remzi Kitapevi,Ekim, 2005.
NASR, Seyyid Hüseyin, Bir Kutsal Bilim İhtiyacı, çev. ehabettin
Yalçın, İstanbul, İnsan Yayınları, Ocak 1995.
Leaman, Oliver;
İslam Felsefesi Tarihi, çev.
amil Öçal, Hasan Tuncay Başoğlu, Cilt. 2, İstanbul, Açılımkitapevi, 2007.
“ Molla Sadra”, İslamda Bilgi ve Felsefe, Yayına
Hazırlayan, Mustafa Armağan, ule Yayınları, 1999, 165-175.
İslâm İdealler ve Gerçekler, 2. Baskı İstanbul, İz
Yayıncılık, 1996.
İslâm ve İlim, çev. İlhan Kutluer, İstanbul, İnsan
Yayınları, 1989.
Modern Dünyada Geleneksel İslâm, çev. Sara
Büyükduru, 3. Baskı, İstanbul, İnsan Yayınları, 2001.
Molla Sadrâ Ve İlâhi Hikmet, çev. Mustafa
Armağan, İstanbul, İnsan Yayınları, 1990.
OLGUNER, Fahrettin; Farabi, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları, 1987.
ÖNER, Necati; Bilginin Serüveni,
Ankara, Vadi yayınları, Ekim,
2005.
Felsefi Yolunda Düşünceler, 2. Baskı, Ankara, Akçağ
Yayınları, 1999.
ÖZAKPINAR, İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü, İst., Ötüken
Neşriyat, 1999.
141
ÖZAKPINAR, Yılmaz Kültür Değişmeleri ve Batılılaşma Meselesi,
Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1999.
ÖZCAN, Hanifi; Epistemolojik Açıdan İman, 2. Basım, İstanbul,
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1997.
ÖZTÜRK, H.Nimetullah; “İbn Sina’ nın Metafiziği”, İbn Sina, İstanbul,
Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1937, s. 42- 56.
PEKER, Hidayet; İbn Sina’nın Epistemolojisi, Bursa, Arasta
Yayınları, Ekim, 2000.
PLATON, Theaitetos, çev. Macit Gökberk, Ankara, Milli Eğitim
Basımevi, 1945.
POİNCARE, P.; Bilim ve Hipotez, çev. Fethi Yücel, İstanbul, Milli
Eğitim Basımevi, 1998.
POLAT, Fethi Ahmet; “ Kuran Ayetleri Işığında Gayb Bilgisi ve
Mugayyebâtı Hams ”, Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
cilt 2, sayı 2, 2004, s. 17 - 63.
RAHMAN, Fazlur; Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, çev.
Salih Akdemir, 2. Baskı, Ankara, Ankara Okul Yayınları, Aralık, 1997.
REÇBER, Mehmet Sait; Tanrı’yı Bilmenin İmkânı ve Mahiyeti,
Ankara, Kitâbiyât Yayınevi, Mayıs, 2004.
RUSSELL, Bertnard; Bilim Felsefesi, çev. Cemal Yıldırım, İstanbul,
Remzi Kitabevi, 1985.
Din İle Bilim, çev. Akşit Göktürk, İstanbul, Yapı
Kredi Yayınları, Kasım, 1997.
İlimden Beklediklerimiz, çev: Avni Yakalıoğlu,
Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1957.
SELSAM, Howard; Din, Bilim ve Felsefe, 2. Baskı, Sarmal Yayınevi,
1995.
SUNAR, Cavit; Varlık Hakkında Düşünceleri, Ankara, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları,
SÜRU, Abdülkerim; Evrenin Yatışmaz Yapısı, çev. Hüseyin Hatemi,
İstabul, İnsan Yayınları, 1984.
142
TAFTAZÂNÎ,
Kelam
İlmi
ve
İslâm
Akaidi
(erhu’l
Akaid),
Hazırlayan, Süleyman Uludağ, 4. Baskı, Dergah Yayınları, 1999.
TUNA, Korkut; Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, 1. Baskı, İstanbul,
Uçar Matbaacılık, Ocak, 2005.
TURGUT, İhsan; Platon‘un Son Dönem Felsefesinde Bilgi Sorunu,
,İzmir, Bilgehan Matbaası, 1992.
TÜRK DİL KURUMU; Türkçe Sözlük, Cilt 1, 9. Baskı, Ankara, Türk
Tarih Kurumu Basımevi, 1998.
TÜRKER KÜYEL. Mübehat; Aristoteles ve Farabi ’nin Varlık
Düşünce Öğretileri, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1969.
URAL, afak; “Ritm, Ritüel ve Değerler”, Felsefe Dünyası, Sayı 41,
2005, s. 125-136.
USLU, Ferit; Felsefî Açıdan İmanı Temellendirme, 1. Basım, Ankara,
Ankara Okulu Yayınları, Aralık, 2004.
UYANIK, Mevlüt; Bilginin İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam
Düşüncesi, 2. Basım, Ankara, Ankara Okulu Yayınları, Kasım, 2001.
Felsefî Düşünceye Çağrı, Ankara, Elis Yayınları,
ubat, 2003.
İslâm Bilgi Felsefesinde Kalbin Anlaması, 1.
Basım ,Ankara, Araştırma Yayınları, Aralık, 2005.
ÜLKEN, Hilmi Ziya, Bilgi ve Değer, 2. Basım, İstanbul, Ülken
Yayınları, 2001.
İslâm
Felsefesi,
5.
Baskı,
İstanbul,
Ülken
Yayınları, 1998.
VURAL, Mehmet; Gazali Felsefesinde Bilgi ve Yöntem, Ankara,
Ankara Okulu Yayınları, 2004.
İslâm Felsefesi Sözlüğü, Ankara, Elis Yayınları,
2003.
WAN DAUD, Wan Mohd Nor; İslam Bilgi Anlayışı, 2.Basım, Ankara,
Ankara Okulu Yayınları, 2002.
143
YAKIT, İsmail, DURAK, Nejdet; İslâm’da Bilim Tarihi, Isparta, Tuğra
Matbaası, 2002.
YAVUZ, Salih Sabri; “ İlâhî İlim Bağlamında İnsan Hürriyeti, Gayb ve
Gelecek ”, Eke Akademi Dergisi, sayı 22, kış, 2005, s. 67 – 87.
YILDIRIM, Cemal; Bilim Felsefesi, İstanbul, Gerçek Yayınevi, 1973.
YÜKSEL, Emrullah; “ Mutlak Adâletin Tecelli Edeceği İnancı ( Ahiret ),
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 3, 2001, s. 17 – 29.
Amidî’ de Bilgi Teorisi, İstanbul, İşaret Yayınları,
Nisan, 1991.
144
Ek:
Alparslan Açıkgenç’in Hayatı
PROF. DR. ALPARSLAN AÇIKGENÇ
Alparslan Açıkgenç, 24 Kasım 1952’de, Erzurum’un enkaya ilçesinde
dünyaya gelmiştir. Babası Abdullah Bey, Zile’de doğmuş, burada ortaokulu
bitirdikten
sonra
İstanbul
Sağlık
Okulundan
mezuniyetinin
ardından
Malazgirt’e sağlık memuru olarak tayin olmuştur. Burada evlenen Abdullah
Bey daha sonra Erzurum’un enkaya ilçesine atanmıştır. Burada doğan
Açıkgenç, babasının tekrar Malazgirt’te görevlendirilmesi nedeniyle ilk ve
ortaokulu burada okuduktan sonra liseyi okumak için 1966 Zile’ye gelmiş ve
lise öğrenimini burada tamamlamıştır.
1969’da üniversite sınavını kazanamaması üzerine bir yıl ilkokul
öğretmenliği yapmış ve ertesi yıl Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni
kazanarak üniversite tahsiline başlamıştır. Lisede teorik fiziğe ilgi duyan
Açıkgenç, ilahiyata kayıt yaptırmasına rağmen, üniversite sınavlarına tekrar
hazırlanarak Orta Doğu Teknik Üniversitesine geçmeyi planlamış ancak
İlahiyat Fakültesi’nde kendisini etkileyen ve felsefe sevgisini aşılayan çok
sevdiği hocası Hamdi Ragıp Atademir sayesinde bölüm değiştirmekten
vazgeçmiştir. Mezuniyet tezini, elinden tuttuğunu ve her konuda kendisine yol
gösterdiğini söylediği hocası Necati Öner’in danışmanlığında yapmıştır. Molla
Fenari’nin İsaguci erhi’ni tamamen Türkçeye tercüme ettiği bu teziyle de
1974’de fakülteden mezun olmuştur. Ertesi yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt
dışına doktora öğrencisi göndermek için ilan vermesi ve Ragıp Atademir ve
Necati Öner hocalarının da tavsiyeleri üzerine sınavlara girmiş ve bu
sınavları kazanarak ubat 1975’de doktora yapmak üzere Amerika’ya
gitmiştir. 1977 yılında University of Wisconsin’da (Milwaukee) yüksek
lisansını, 1983’de de The University of Chicago’da hocası Fazlur Rahman’ın
yanında ve Heidegger konusunda kendisine danışmanlık yapan felsefe
hocası Raymund Geuss’un da desteğiyle Being and Existence in Sadra and
Heiddeger adlı tezini yazarak doktorasını tamamlamıştır.
145
1983’te Türkiye’ye dönerek askerliğini yapmış daha sonra da
evlenmiştir.
Aynı
yıl
Orta
Doğu
Teknik
Üniversitesi
Fen
Edebiyat
Fakültesinde öğretim görevlisi, 1985 yılında yardımcı doçent, 1988 yılında da
doçent olmuştur. 1991’de aldığı teklif üzerine Malezya’ya gitmiş, 1993 yılına
kadar Malezya International Institute of Islamic Thought and Civilization (
ISTAC)’de profesör olarak görev yapmıştır.
1994 yılında ise Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesinde bir yıl görev
yaptıktan sonra oradan ayrılarak Malezya’dan gelen davet üzerine daha önce
araştırma
yaptığı
İslam
Düşüncesi
ve
Medeniyeti
Enstitüsüne
geri
dönmüştür. 1999 yılında Fatih Üniversitesinden sosyoloji ve psikoloji
bölümlerini kurma teklifi almış bunun üzerine yurda dönerek 1 Ağustos
1999’da Fatih Üniversitesinde göreve başlamıştır. 2001’de Fen-Edebiyat
Fakültesi’ne dekan olarak atanmış, 2004 yılında da felsefe, sosyoloji ve
psikoloji bölümlerini kurarak YÖK’ten onay almıştır. Açıkgenç, 1 Eylül 2006
tarihinden itibaren Fatih Üniversitesinde Rektör yardımcısı olarak görev
yapmakta ve felsefe bölümünde dersler vermektedir.
Açıkgenç’in fikri tekâmül süreci çeşitli aşamalar halinde devam
etmiştir. Çalışmalarından ve hayatının safahatından idealist bir kişiliğe sahip
olduğu anlaşılmaktadır. Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslâmileştirilmesi
isimli eserinin önsözünde bu gelişim sürecini şöyle özetlemektedir:
“1990–91 bahar döneminde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’in de
“Felsefî Sistemler” adı altında yüksek lisans dersi verdim. O zamandan
sonra, daha henüz 1978–83 yılları arasında doktora tezimi Chicago’da
yazmaya başladığımdan bu yana dikkatimi çeken sistemlerin genel
özellikleriyle ilgilenmeye başladım. ayet insan zihninin işlemesini mümkün
kılan zemin benim tanımladığım gibi dünyagörüşü olarak belirlenirse,
araştırmalarım sonuçta beni dünyagörüşleri ile sistemler arasında benzer
epistemolojik açıların varlığına sevk etti. Bu anlamda bu denemede de
belirtildiği gibi, ben “dünyagörüşü’ terimini zihnimizin içinde işlediği çerçeve
diye tanıtmaya çalıştım. Zihnimizin bütün muhtevasını bilgi olarak farz
146
edersek dünyagörüşü aklın içinde işlediği ve böyle bilgiye ulaştığı bir şema
olacaktır. O halde, dünyagörüşleri ile sistemler arasında epistemolojik
anlamda işlevsel bir yakınlık söz konusudur. Fakat iki “çerçevenin” zihinde
oluşma biçimi bir birinden farklıdır. Bir sistem, bilimsel olarak inşa edildiği
halde ‘dünyagörüşü’ zihinde ya tabii ya da bilimsel olarak doğabilir.
Dünyagörüşlerinin tabiî ve bilimsel olarak zihinde nasıl teşekkül ettikleri daha
sonra
açıklığa
kavuşturulacaktır.
Onun
için
şimdilik
bu
konunun
açıklanmasını bir yana bırakıp, bu denemede tartışılan mevzuyu geliştirirken
kat ettiğim yolculuğu teşhir etmeyi arzu etmekteyim.”
“Dünyagörüşü” kavramını bu şekilde tamamen epistemolojik bir açıdan
ele alan Açıkgenç, bu kavramı fikri gelişmesindeki ilk durak olarak
belirlemektedir. Ancak bu aşamada kendisini meşgul eden iki felsefi sorun
vardı; birincisi “felsefi sistem anlayışı”, diğeri de kendisini asıl ilgilendirdiğini
öne sürdüğü “İslam dünyagörüşü”. O bu durumu aynı eserinde şu şekilde
ifade eder: “Beni asıl ilgilendiren ve halende ilgilendirmeye devam eden
dünyagörüşü aslında İslam dünyagörüşü olduğundan ben bu mefhumları
onunla ilişkilendirebilirdim. Bu şekilde fikri seyahatimde vardığım ikinci durak
genel
felsefî
ve
bilimsel
anlayışı
benim
kavramsal
arka
planıma
irtibatlandırmak oldu.”
Bu çalışma Açıkgenç’i, Kur’an’ın şehadet ve gayb arasındaki ayırıma
getirmiş ve bu temelden hareketle yeni bir varlık felsefesi (ontoloji)
oluşturmaya sevk etmiştir. Bu hususu ilk olarak İslamî Araştırmalar
dergisinde yayınlanan “İslamî Bilim ve Felsefe Anlayışı” adlı makalede ele
almıştır. Bu çalışmalarında Fazlurrahman’ın Ana Konularıyla Kur’an adlı
eserinde kullandığı yöntemi kullandığını da belirtmektedir. Bundan sonraki
fikri gelişimini şöyle özetlemektedir:
“Ertesi yıl Attas İstanbul’a geldiğinde ziyaretine gittim ve beni ISTAC’a
davet etti. ISTAC o zaman halen teşekkül safhasındaydı. Eylül 1991’de
ISTAC’a katıldığımda onun düşüncelerini daha yakından tanıma fırsatı
buldum; özellikle de onun İslamîleştirmeyle ilgili görüşlerini daha iyi
147
inceleyebildim… Benim fikirlerimi ahenkli bir birliğe koymamın gerekliliği
bundandı ve bunu gerçekleştirebilmek için ISTAC'a katılmadan önce üç
makale daha yazdım ve onları diğer yayınlanmış makalelerimle birleştirdim
ve böylece Bilgi Felsefesi: İslam Bağlamında Bilgiden Bilimden İslam
felsefesine adlı kitap meydana geldi. (İnsan Yayınları İst. 1992)ISTAC’da iken
bilim kavramı üzerine çalışmalarımı devam ettirdim. Fakat daha sonra The
New Straits Times adlı günlük gazetede Pervez Hoodbhoy’un İslam ve Bilim
adındaki eserini tanıtan bir yazı gözüme ilişti (17. 10. 1992). Derhal bu kitabı
elde edip inceledim ve Hoodbhoy’un, bilimin değerlerden bağımsız olduğunu
savunduğunu
gördüm.
Böyle
olunca
bilim,
değerden,
kültürden
ve
medeniyetlerden bağımsız bir evrensel teşebbüs olarak anlaşılmalıydı. Bu
eleştiriye aynı günlükte üç bölümden oluşan bir cevap yazdım (Aralık 3-4-51992).
ISTAC’ta
Attas’ın
ilham
ve
buud
veren
islamîleştirme
fikri
çerçevesinde çalışmaya devam ettikçe islam biliminin insicamlı düşüncesine
ulaşmaya gayret ettim. Bundan dolayı Temmuz 27-30 1994’de ISTAC’ın
düzenlediği
“İslam
ve
Modernizmin
Meydan
Okuması”
adlı
açılış
sempozyumuna ‘İslamî Felsefe Kavramına Doğru’ isimli bir tebliğ sundum. O
zamandan beri yaptığım çalışmaların sonuçlarını bu bildiride özetlemeye
çalıştım. Daha önce de benzer bir teşebbüste bulunmuş ve Kur’anî bağlam
içerisinde insicamlı bir felsefî düşünceye ulaşmaya çalışmıştım. (bkz. The
American Journal of Islamic Social Sciences 11 (1994) ( Kavram ve Süreç
Olarak Bilginin İslamileştirilmesi s. 155-182).
1996 yılında yayınlanan bu eser Açıkgenç’in o zamana kadar ulaştığı
son fikri yolculuğu temsil etmektedir. Ancak bu tarihten sonra yaptığı
çalışmaların onu bir adım daha ileriye götürdüğünü tespit etmiş bulunuyoruz.
Sonraki çalışmaları, bu tarihe kadar geliştirdiği bilgi ve varlık kuramının diğer
felsefi sorunlara da uygulanmasından ibarettir. Bu bağlamda onun toplumsal
sorunlara daha fazla ilgi duymaya başladığını, tarih felsefesi, insan ve toplum
felsefesi bağlamında kültür medeniyet, siyaset ve iktisad kuramı geliştirmeye
doğru ilerlediğini görmekteyiz. Bunların da onun bir felsefi sistem oluşturma
amacı güttüğünü gösterdiğini söyleyebiliriz.
148
Bu çalışma onun daha sonraki dönemlerde yaptığı yayınları da dikkate
alarak
yürütülmüştür.
Açıkgenç’in
kaynakça
bölümünde
verdiğimiz
yayınlanmış kitap ve çalışmalarının dışında yurt içinde ve dışında
yayımlanmış birçok makale ve bildirileri vardır.
149
ÖZET
[ARI, Meryem ]. [Alparslan Açıkgenç’te Varlık, Bilgi, Değer
İlişkisi], [Yüksek Lisans Tezi], Ankara [2008]
Tezimiz, günümüz İslam düşüncesi problemleri üzerine düşünen ve
Türkiye islam düşüncesinde bilgiye getirdiği sistemli ve özgün yaklaşımları ile
önemli bir yere sahip olan Alparslan Açıkgenç’in varlık, bilgi ve değere dair
görüşlerinin
incelenmesinden
oluşmaktadır.
Açıkgenç,
eserlerinde
bu
kavramların insan ve toplum hayatına olan yansımaları üzerinde durarak,
varlık, bilgi ve değer anlayışlarının insanlara nasıl bir dünya görüşü
kazandırdığını ve bunların medeniyetlerin şekillenmesinde nasıl bir role sahip
olduğunu ortaya koyar.
Çalışmamız giriş, sonuç ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş
bölümünde Alparslan Açıkgenç’in görüşlerine yer verilerek, Açıkgenç’in bu
kavramlar ve bu kavramların insan üzerindeki etkileri üzerinde önemle
durduğu ifade edilmeye çalışılmıştır.
Birinci bölüm, Açıkgenç’in varlık anlayışının ve onun bu konudaki
görüşlerini etkileyen Molla Sadrâ’nın varlık anlayışının genel hatları ile
incelenmesinden oluşmuştur.
İkinci bölümde bilgi ve bilgi konusunun en önemli problemleri olan
bilginin kaynağı, sınırı, yapısı, doğruluğu, öznellik ve nesnelliği ele alınmıştır.
Bu bölümde ayrıca, bilgi ve bilim, bilim ve Kur’an ilişkisi incelenmiştir.
Üçüncü bölümde değer nedir? Bilgi ve değer arasında nasıl bir ilişki
vardır? Sorularına cevap aranmış, bilimsel ve dini bilginin üzerinde ayrıca
durulmuştur.
Dördüncü bölümde, varlık, bilgi ve değerin toplumsal tezahürü olan
medeniyet, dünya görüşü bağlamında ele alınmıştır.
150
Sonuç
bölümünde
ise,
tez
boyunca
görüşlerini
incelediğimiz
Açıkgenç’in görüşlerinin değerlendirilmesi ve bizim ulaştığımız sonuçlar yer
almaktadır.
Anahtar Sözcükler
1.
Varlık
2.
Bilgi
3.
Değer
4.
Medeniyet
5.
Dünya görüşü
151
ABSTRACT
[ARI,
Meryem
].[
THE
RELATIONSHIP
BETWEEN
BEING,
KNOWLEDGE ,VALUE AT ALPARSLAN AÇIKGENÇ], [Master’s Thesis],
Ankara [2008]
This thesis comprises of the study into the views of Alparslan
Açıkgenç, thinking upon the problems of today’s Islamic thought and having a
spectacular place at Turkey Islamic thought with systematic and original
approaches he brought for knowledge, over being, knowledge and value. In
his works, Açıkgenç mentions about the reflection of these concepts on
human life and shows how the understanding of being, knowledge and value
makes human gain a philosophy of life and how these all have a role in the
formation of civilizations.
The study is made up of an introduction, a conclusion and other four
parts. The views and why Açıkgenç deliberated on these concepts and the
effects of these concepts on man significantly were aimed to explain in the
introduction part.
First part includes the examination of his understanding of being and
the understanding of being by Mullah Sadra who has an impact on his ideas
in this issue.
In the second part knowledge and source of knowledge, its boundary,
structure, correctness, subjectivity and objectivity that are the major problems
of the issue of knowledge were examined. In addition, the relationship of
knowledge and science, science and Koran and science was studied.
152
Answers were sought for the questions of “What is value?”, “What is
the relation between knowledge and value?” in the third part and scientific
and religious knowledge were also referred to.
In the fourth part, civilization that is a social manifestation of
knowledge and value was examined within the context of the philosophy of
world.
In the part of conclusion, evaluation of the views of Alparslan Açıkgenç
whose ideas we examined throughout the thesis and the results we reached
took place.
Key Words
1.
Being
2.
Knowledge
3.
Value
4.
Civilization
5.
The Philosophy of World
Download