endokrin ve dolaşım

advertisement
ENDOKRİN SİSTEM
Vücudumuzun kontrol, koordinasyon ve
düzenleme fonksiyonlarını endokrin ve sinir
sistemleri sağlar. Daha önce gördüğümüz gibi
sinir sistemi diğer organ ve sistemler
üzerindeki etkisini sinapslar ve aksiyon
potansiyelleri ile gösterir. Tıpkı sinir
sisteminde olduğu gibi endokrin sistem de
diğer doku ve organların çalışmasını düzenler.
Görüldüğü gibi her iki sistemde vücut organ
ve sistemlerinin koordinasyonunu ve iç
dengesini yani homeostazı ayarlamaya çalışır.
Örneğin kandaki glikoz seviyesi 70–100
mg/dL aralığında olduğunda hemostatik
değerde olduğu anlamına gelir. İşte kandaki bu
seviyenin ne eksik ne fazla olacak şekilde bu
değer arasında tutulmasında endokrin sistem
düzenleyici olarak iş görür.
Endokrin sistem hormon adı verilen kimyasal
maddelerle çalışır. Hormonu şu şekilde
tanımlayabiliriz. Bir endokrin bez tarafından
üretilip kana verilen, kan yoluyla hedef
dokuya ulaşan hedef dokudaki hücrelerin özel
reseptörlerine bağlandıktan sonra o hücrenin
aktivitesini değiştiren kimyasal maddelere
hormon denir.
Bazı hormonlar (mesela protein yapılı
hormonlar) üretildikten sonra sitoplâzmadaki
veziküller içerisinde depolanır ve gerekli
sinyalin gelmesiyle birlikte bu veziküller hücre
dışına salgılarını gönderir. Diğer bazı
hormonlar ise hücrede sentezlendikten sonra
direkt hücre dışına gönderilir. Steroid yapılı
hormonlar böyledir. Hedef hücrede etkisini
gösteren hormonlar iş bittikten sonra
metabolize edilerek vücuttan uzaklaştırılır.
Özetle söyleyecek olursak endokrin ve sinir
sistemleri
iletişim
ve
koordinasyon
sistemleridir. Dışarıdan gelen uyarılara cevap
verirler ve homeostazı sağlarlar. Sinir sistemi
aksiyon potansiyeli veya impulslar aracılığıyla
görevini yerine getirir. Endokrin sistem
hormonları kullanır.
Endokrin sistemin başlıca görevleri
Homeostasisi ayarlar
Büyüme ve gelişmeyi düzenler
Üreme olayını düzenler
Hormonların Kimyasal Yapılarına Göre
Sınıflandırılması
Hormonlar farklı kimyasal orijine sahip
moleküllerdir. Bu durum bu maddelerin
hücreler üzerindeki etkilerinin de farklı şekilde
olmasına neden olur. Kimyasal yapılarına göre
hormonlar 4 gruba ayrılır.
1.Peptit yapılı hormonlar
2.Amino asit türevi hormonlar
3.Steroid yapılı hormonlar
4.Yağ asidi türevli hormonlar
Peptit ve Protein Yapılı Hormonlar
Adından da anlaşılacağı üzere bu hormonlar
amino asit orijinlerinde meydana gelmişlerdir.
Bazısının yapısında 3 amino asit bulunurken
diğer bazıları 100 amino asitten meydana
gelebilir.Hücrelerin
ribozomlarında
sentezlenen bu hormonlar preprohormon
şeklindedir. Bu öncül moleküller enzimlerle
kesilerek önce prohormona daha sonra da
hormona dönüşür. ER zarlarında hormon
halini alan bu maddeler golgiye giderek
paketlenir ve veziküller halinde salgılanmayı
beklerler. Salgılanmalarına yönelik bir uyaran
aldıklarında hücreler bu vezikülleri ekzositozla
dışarı verirler. Bazı hormonlar hücre dışında
aktifleşirken diğer bazıları hedef hücrelerde
aktifleşir. Protein yapılı hormonlar suda
çözündükleri için hücre zarından kolay
geçemezler bu yüzden veziküller halinde
ekzositozla dışarı verilirler. Bu yüzden hedef
dokudaki
hücrelerde
bu
hormonların
reseptörleri hücre zarında bulunmaktadır.
Hormonlar hücreye giremedikleri için zardaki
reseptörlere bağlanarak hormon reseptör
kompleksi oluştururlar. Böylece hücre
içerisinde bulunan 2. haberciler harekete
geçerek hormonun mesajını ilgili hücre
bölgelerine ileterek gerekli cevabın verilmesini
sağlarlar. Protein yapılı hormonlara insülin ve
epinefrini örnek olarak verebiliriz.Protein
yapılı hormonların sentezlenmelerini şu
şekilde özetleyebiliriz.
DNA TRANSKRİPSİYON m-RNA TRANSLASYON
Preprohormon Prohormon Hormon
Amino Asit Türevi Hormonlar
Trozin aminoasidinden türemişlerdir. Troid
hormonları (troksin) ve katekolaminler
(dopamin, epinefrin, nörepinefrin vb). Troid
hormonunda 2 tane trozin molekülü bulunur
bunlara 3 ve 4 tane iyot atomu bağlanmıştır. 4
iyot bağlı olana tetraiyodotronin, 3 iyot
bağlanana ise triyodotronin adı verilir. Troid
hormonları lipitte çözünürler. Troid beynin
foliküllerinde sentezlenen troglobüline I
bağlanarak troid hormonları sentezlenir.
Troksin hormonu kanda kan proteinlerine
bağlı olarak taşınır. Bu yüzden etkisini aniden
göstermez. Hücreler ihtiyaç duyduklarından
bunları kandan alırlar. Bu yüzden kandaki
yarılanma ömürleri nispeten uzundur.
Katekolaminlerin Sentezi
Trozin aminoasitinden türemişlerdir. Trozin
hidroksilaz
enzimi
trozini
dihidroksifenilalanine dönüştürür. Amino asit
de karboksilaz enzimi karboksilazı ayırır ve
dopaminin oluşur. Dopamine β-hidroksilaz
enzimi bir mol su bağlar ve nörepinefrin
oluşur. Bir başka enzimde nörepinefrini
epinefrine dönüştürür.Triptofan ve glutamik
asit gibi aminoasitlerden de hormon
sentezlenir. Triptofan önce seratonine daha
sonra ise melatonine dönüşür. Glutamik asit
ise histamine dönüşür. Aminoasit türevi
hormonlar bir aminoaside başka moleküllerin
bağlanmasıyla oluşur.
Steroid Hormonlar
Steroid hormonlar asından da anlaşılacağı
üzere steroid nukleusa sahip kolesterol
molekülünden türerler. Bu yüzden bunlara
kolesterol türevi hormonlar diyebiliriz.
Kolesterole bağlı yan zincirlere göre isim
alırlar lipitte çözünürler ve hedef hücrelerin
hücre zarlarından kolay geçerler.Steroid
hormonların çeşitleri;
a.Glukokortikoidler: Böbrek üstü bezinin
(adrenal bez) korteksinden salgılanırlar.
Kortizol gibi.
b. Minarolokortikoidler:
Vücuttaki
mineral dengesini ayarlarlar. Na dengesini
ayarlayan aldesteron gibi.
c. Androjenler: Testesteron hormonu ile
ilişkilidirler.
d. Östrojenler
e. Progesteronlar
Steroid hormonların sentezinde özel enzimler
katalizlenir.
Bu
hormonlar
hücrede
depolanmaz üretildikten sonra hücreden dışarı
verilirler. Bunlar suda çözünmedikleri için
kanda özel taşıyıcı proteinlerle taşınırlar.
Bazıları inaktif olarak salgılandıktan sonra
kana verilir. Kanda özel taşıyıcılarla hedef
hücreye iletilirler ve hücre tarafından aktif hale
getirilirler. (kolesterol hücre zarının yapısında
bulunduğu gibi steroid hormon sentezinde, D
vitamini sentezinde ve safra tuzlarının
yapısında da bulunur.)
Yağ Asidi Türevi Hormonlar
Bunlara eikozonoidler denir 20 C’lu yağ
asitlerinden türemişlerdir. Bu hormonların
öncü
maddesi
arachidonik
asittir.
Eikozonoidler çok çabuk aktifleşirler. 1–2 sn
de etki gösterdikten sonra parçalanırlar. Bu
hormonlar aşırı doymamış yağ asidi
türevleridir. Başlıcaları prostoglandinler,
tromboksanlar,
lökotrienler
ve
postosiklinlerdir.
Hormon Salgısının Düzenlenmesi
Biyolojik
olarak
hormona
ihtiyaç
duyduğumuzda nöral, hormonal ve humoral
yollarla endokrin sistem uyarılır. Buna
mukabil gerekli hormon kana verilir. Kan
yoluyla hedef dokuya ulaşılır ve hedef
hücrenin işleyişini değiştirir. Hormonun
aktivitesi bittikten sonra metabolize edilerek
elimine edilir. Hormonun normalden fazla
salgılanmasına hipersekresyon, normalden az
salgılanmasına ise hiposekresyon denir.
Hormon salgısının da homostatik değerde
olması gerekir. Vücuttaki kandaki hormonun
miktarı piko ve nanogram düzeyinde olmasına
rağmen
bu
miktardaki
hormonların
homeostatik
değerde
olması
oldukça
önemlidir.
Bununla birlikte dışarıdan vücuda alınan bazı
maddeler vücudumuzdaki bazı hormonlarla
aynı reseptöre bağlanarak hormon gibi etki
gösterebilirler. Böyle maddelere hormon
agonisti adı verilir. Böyle etkiye sahip
maddelere analog da denir. Bununla birlikte
dışarıdan alınan maddeler hormonlara
bağlanarak onu inaktif hale getirebilir. Bu
durum hormon salgısının hiposekresyonu gibi
algılanır. Bu tip maddelere de hormon
antogonisti denir.
Hormonun kandaki ve hedef hücredeki miktarı
şunlara göre ayarlanır;
Hormonun üretim miktarına
Kanda dolaşım ve taşınım şekline
Metabolize olma durumuna
Endokrin sistem hormonlarla uyarılabildiği
gibi iyonlar, nöronlar ve organik maddelerde
endokrin hücreler üzerinde uyarıcı olabilirler.
Çoğu hormonların salgısı şu 3 şekilde kontrol
edilir.
Nöral
Kontrol
Hormonal
Kontrol
Humoral
Kontrol
Nöral
kontrolde
endokrin bezi
nöronlar
uyarır.
Örneğin
sempatik
motor nöronlar
böbrek
üstü
bezinin
medullasındak
i
hücreleri
uyararak
epinefrin ve
nörepinefrin
salgılatır
Vücuttaki bazı
hormonların
salgısı
diğer
hormonlarca
düzenlenir.
Örneğin TSH
hipofiz
bezinden
salgılanır. Kan
yoluyla
troid
bezini uyararak
troid
hormonlarının
salgısını uyarır.
Aynı
şekilde
ACTH
ise
kortizol
salgısını uyarır.
Bu hormonal
uyarma negatik
feedback
mekanizmasıyl
a gerçekleşir.
Humoral
kontrol
ise
iyonlar
ve
organik
maddelerce
sağlanır.
Mesela
yemekten
sonra
kan
glikoz
seviyesinin
yükselmesi
insülin
salgısını
uyarır.
Bazen hormonal ve nöral kontrol birlikte
çalışır. Mesela GIP hormonu insülin
salgılanmasını
uyarır.
Sempatik
ve
parasempatik sistemde insülin salgısını uyarır.
Besin alımı ve stres kan glukoz seviyesini
artırır. Kandaki belli bir hormonun miktarı
günün belirli saatlerine göre farklılık gösterir.
Normalde kandaki miktar salgılanmayla
belirlenir.
Çoğu hormonun salgısı ritmik bir seyir izler.
Bunlardan en belirgin olanı sirkadyan
ritimdir. Sirkadyan ritim beyindeki biyolojik
saatten kaynaklanır. Hormon salgısı 24 saatlik
periyotta belirli aralıklarla yinelenebilir ve
düşer mesela kortizol hormonu sabahın erken
saatlerinde yüksektir ve gün içerisinde düşüş
gösterir. Kortizolün aksine tiroid hormonun
salgılanmasındaki ani değişimler kandaki TH
seviyesini pek değiştirmez. Bu yüzden kanda
dolaşan TH rezervuarı boldur. TH’ın %99’u
plazma proteinlerine bağlanarak taşınır. Bu
yüzden kandaki bağlı olan miktar salgılanan ve
parçalanan miktarın 3 katı kadardır.
Bir hormonun kanda inaktive edilme ve
dolaşım sisteminden uzaklaştırılma hızı da
kandaki hormon seviyesini etkiler. Hormonlar
hedeflerine ulaştıktan sonra hormonun fazlası
ya karaciğerde ya da hedef organda metabolize
edilir ve meydana gelen atıklar ise boşaltım
sistemi yoluyla idrarla dışarı atılır. Genelde
peptid hormonlar ve katekolaminler çok çabuk
bir biçimde elimine edilirler. Bu tip enzimler
kan dolaşımındaki enzimlere kolay hedef
olurlar ve çabucak parçalanıp boşaltımla
uzaklaştırılırlar.
İnsülin
hormonu
kas,
karaciğer ve diğer doku hücrelerine reseptöraracılı endositozla alınır ve bu hücrelerde
parçalandıktan sonra atılır. İnsülinin kandaki
yarılanma ömrü 10 dakikadır. Epinefrin
karaciğer, kalp ve damar duvarındaki endotel
hücrelerinde kolayca metabolize edilir ve
böbreklerden kolayca atılır. Yarılanma ömrü
10 sn kadardır.
Troid hormonları ve steroid hormonların
yarılanma ömürleri daha uzundur. Bu
hormonlar kan proteinleri ile taşındıkları için
daha uzun sürede yarılanırlar. Bu yüzden
kolay parçalanıp atılamazlar. Bunların
uzaklaştırılması uzun zaman alır. Yarılanma
ömürleri saatlerce ve hatta günlerce sürer.
Tiroid hormonu olan T4’ün metabolizması
iyodun uzaklaştırılması ile başlar. Karaciğer
T4’ün iyodunu uzaklaştırarak T3 meydana
getirir. T3 tiroid hormonunun aktif şeklidir.
Beyin ve diğer bazı dokular T4’ü T3’e
çevirebilirler. Tiroid hormonunun yarılanma
ömrü günlerce sürebilir. Kortizolün başlıca
metabolize
olduğu
yer
karaciğerdir.
Karaciğerde metabolize olduktan sonra
değiştirilmiş bir bileşiğe dönüştürülür ve
böylece böbreklerden uzaklaştırılır. Yarılanma
ömrü 90 dakikadır.
Hormonlarla ilgili söylenenleri kısaca şu
şekilde özetleyebiliriz.
1.Hormonun kimyasal yapısı onun lipit veya
suda çözünmesini sağlar.
2.Hormonların sentezi organellerin işbirliği
ile sağlanır.
3.Kimyasal yapıları benzer olan hormonlar
benzer öncül maddelerden sentezlenirler.
4.Hormonların sentezinde bir seri enzim iş
görür.
5.Suda çözünen hormonlar kanda kolayca
taşınır ve kolayca metabolize edilirler.
Yağda
çözünen
hormonların
metabolizması uzun sürelidir ve bunlar kan
proteinleriyle taşınırlar.
6.Hormonların kandaki miktarını sirkadyon
ritim gösterir. Kandaki yarılanma ömürleri
kimyasal yapılarına göre farklı sürelerde
olur.
Hormonların
Özeti
Biyokimyasal
Yapılarının
Peptit Yapılı Hormonlar
Aminoasit zincirinden yapılmış hormonlardır.
Hormonların çoğu peptit yapısındadır. Mesela
insülin peptit yapılı hormondur ve suda
çözünür.
Amino Asit Türevi Hormonlar
Tirozin aminoasitinden türemişlerdir.
Tirozin
Dopamin, nörepinefrin ve epinefrin gibi
hormonlara katekolaminler denir ve tirozin
aminoasitinden türemişlerdir. Bunlar bir seri
reaksiyon sonucu tirozinden oluşmuşlardır. Bu
katekolaminler suda çözünürler.
Tiroid hormonlarda tirozin türevlidirler.
Tirozinden tiroglobülin sentezlenir ve buna
iyot ilavesiyle troid hormonları olan
triyodotronin ve tetraiyodotironin oluşur.
Steroid Hormonlar
Steroid hormonlar kolesterolden türemişlerdir.
Bilindiği gibi kolesterol Steroid nukleus içeren
bir
moleküldür.
Bu
molekül
çeşitli
reaksiyonlar sonucu steroid hormon medyana
gelir.
Kolesterol
Yağ Asidi Türevi Hormonlar
20 karbonlu aşırı doymamış yağ asitlerinden
türemişlerdir. Bu gruba giren başlıca
hormonlar
prostoglandinlerdir.
Bununla
birlikte prostoglandinler, lökotrienler ve
tromboksanlardır. Bu hormonların en çok
bulunan öncü maddeleri araşidonik asittir.
Vücuttaki araşidonik asit kaynakları hücre
membranları ve lipaz aktivitesine bağlı olarak
oluşan lipidlerdir. Bu hormonlar kısa sürede
etki eder ve çabucak metabolize edilirler.
Etkileri birkaç saniye sürer.
Hormonların Hedef Hücreye Etkisi
Hormonlar hedef hücreye ulaştıklarında
sırasıyla şu olaylar gerçekleşir.
1.Hormon reseptörü uyarır.
2.Bu sinyal hücrede biyokimyasal değişime
neden olur.
3.Sonuçta hücrenin cevabı oluşur. Cevap kas
kasılması, salgı yapma, iyon taşınması,
protein sentezi veya makro moleküllerin
yapı birimlerine parçalanması şeklinde
olur.
Reseptörün Özellikleri
a.Reseptörler kompleks proteinlerdir.
b. Spesifiktirler (yani sadece belli
hormona özgüdürler.
c. Hormonlar sadece hedef hücrelerine etki
ederler.
Bazı reseptörler hücre zarında, bazıları ise
hücre içerisinde yer alırlar.
Bir hormonun aşırı salgılanması hücre
zarındaki reseptör sayısının azalmasına neden
olabilir ve hedef hücrenin duyarlılığını
azaltabilir. Bu olaya down regülasyon denir.
Aksine hormon seviyesi sürekli düşük
seyrederse bu kez hedef hücredeki reseptör
sayısı artar. Buna da up-regülasyon
denir.Reseptör
proteinler
dinamik
proteinlerdir. Hücrenin hayatı boyunca tekrar
tekrar üretilirler.
Hormon Salgılayan Bezler ve Salgıladıkları
Hormonlar
Hipotalamik Hipofizer Sistem
Hipofiz bezi hipotalamusun altında yer alır ve
hipotalamus hipofizin, salgı yapmasını kontrol
eder. Bu sisteme hipotalamik hipofizer
sistem
denir.
Hipotalamusun
hipofize
bağlandığı sapa infundibulum denir.
Hipofizin arka lobundan 6 tane hormon
salgılanır. Bunlar;
TSH
(Tiroid ACTH
sitimüle hormon)
(Kortikotropin)
FSH
(Folikül GH
(Büyüme
sitimüle hormon)
hormonu)
LH (Gonadotropin) PR (Prolaktin
Bunlardan tropik hormonlar TSH, FSH, LH ve
ACTH başka bezlerden hormon salgılanmasını
uyarırlar. TSH tiroid bezini uyararak TH
salgılatır. FSH ve LH gonadları uyararak
östrojen ve progesteron salgılatır. Ayrıca LH
testislerden
testesteron
salgılatır.ACTH
adrenal korteksi uyararak kortizol ve diğer
glukokortikoidlerin salınmasını uyarır. LH ve
FSH aynı hücreler tarafından salgılanırken
diğer hormonlar farklı hücrelerden salgılanır.
Hipofizin arka lobunda hormon üretilmez,
ancak hipotalamusun ürettiği hormonları
nörosekreter hücre denen nöronlar ile
nörohipofize kadar gelir. Buradan kana verilir.
Arka lobdan kana verilen hormonlar oksitosin
ve vazopressin (ADH)’dır. Bunlardan
vazopressin böbrek tübüllerini hedef alır ve
buradan suyun geri emilmesini sağlar ve
vücudu su kaybına karşı korur. Oksitosin ise
bir taraftan süt salgısını uyarır, diğer taraftan
doğum sırasında uterus ve servik bölgesindeki
kasları uyararak doğuma yardımcı olur.
Bununla
birlikte
oksitosinin
davranışlarda da rolü vardır.
eşeysel
Hormonların Kanda Taşınma Şekilleri,
Kandaki Miktarlarının Değişmesi ve
Metabolizması
Hormonların
kanda
taşınma
şekli
biyokimyasal özelliklerine bağlıdır. Peptit
yapısında olan hormonlar suda çözündükleri
için kanda serbest olarak taşınabilirler.
Katekolaminler adı verilen epinefrin ve
nörepinefrin hormonları da kanda serbest
olarak taşınabilirler. Bunlar da suda
çözünebilirler. Tiroid hormonları ve Steroid
hormonlar suda çözünmez ve yağda
çözünebilen hormonlardır. Bunlar kanda özel
taşıyıcı proteinlerle taşınırlar. Kanda serbest
olarak
taşınan
hormonlar
parçalayıcı
enzimlerle kolay hedef olurlar. Karaciğer ve
diğer
organlarda
metabolize
edilerek
böbreklerden
idrar
yoluyla
kolayca
uzaklaştırılabilirler ve bu yüzden yarılanma
ömürleri çok kısadır. Mesela suda çözünebilen
insülin hormonunun yarılanma ömrü 10 dakika
kadardır. Epinefrin ve nörepinefrin hormonları
10 sn içerisinde yarılanabilir ve çok çabuk bir
şekilde
vücuttan
uzaklaştırılabilirler.
Hormonların Steroid yapılı olanları ve Tiroid
hormonları gibi yağda çözünen hormonlar
kanda özel taşıyıcı proteinler aracılığı ile
taşınırlar. Bu tip hormonların hedef üzerinde
etkili olmaları için taşıyıcı proteinden
serbestleşmesi gerekir ve bu nedenle bu tip
hormonlar olan kortizolün yarılanma ömrü 90
dakikadır. Tiroid hormonlarının yarılanma
ömrü günlerce sürebilir.
Hormonların kandaki miktarları gün içerisinde
sürekli değişim gösterir. Mesela gün boyu
aktif faaliyet gösteren insanlarda kortizol
seviyesi gün içerisinde azalır ve geceler
kandaki kortizol seviyesi ise yükselir. Kortizol
hormonunun bu salgılanması sirkadyan ritimle
alakalıdır. Sirkadyon ritim MSS’ deki
biyolojik saatin aktivitesinden kaynaklanır.
Hormonal ritimler bir günden daha az veya
daha fazla olabilir. Stres uyaranları bu
döngüyü etkileyebilir ve ilave kortizol
salgılanmasına neden olabilir. Fakat kortizolün
aksine TH’ ununun salgılanmasındaki ani
değişimler kandaki TH miktarında aşırı bir
değişime neden olmaz. Bu yüzden kanda
dolaşan TH rezervi bol miktardadır. Kanda
oluşan bu seviyenin % 99’u taşıyıcı proteine
bağlıdır. Kandaki proteinlere bağlı olan miktar
toplam salgılanan ve parçalanan miktardan 3
kat daha fazladır.
Bir hormonun inaktive edilme dolaşım
sisteminden uzaklaştırılma hızı hormonun
kandaki miktarını etkiler. Karaciğer ve
böbrekler hormonların başlıca metabolize
edildikleri organlardır. Bunun yanında bazı
hedef hücreler de hormonların metabolize
edilmesini sağlar. Böylelikle metabolize edilen
hormon metabolitleri böbrekler yoluyla idrar
ile vücuttan atılırlar.
Endokrin Bezler, Ürettikleri Hormonlar ve
Bu Hormonların Fonksiyonları
Vücudumuzdaki endokrin bezlerden, hipofiz
bezinin yapı ve fonksiyonundan daha önce
bahsetmiştik. Vücudumuzda hipofiz bezinden
başka başlıca endokrin bezleri ve bunların
fonksiyonlarını şu şekilde sıralayabiliriz.
Pineal Bez ( Epifiz Bezi): Orta beyine yakın
bir yerde bulunan bu bez çam kozalağına
benzediği için bu isim verilmiştir. Buradan
melatonin denen bir hormon salgılanır. Bu
hormonun görevi tam olarak bilinmemektedir.
Bu hormon amin yapısında bir hormondur.
Görevi tam anlaşılmamış olmasına rağmen
melatonin hormonunun aydınlık ve karanlık
periyotlardaki vücut aktivitesini koordine ettiği
düşünülmektedir.
Tiroid Bezi: Boyun bölgesinin alt kısmında
yerleşmiştir. Gırtlağın adem elması adı verilen
bölgesinin altında bulunur. Trakenin etrafına
sarılmış vaziyettedir. Kelebek şeklini andırır.
Gövdesi trakenin anterior kısmında yer alırken
kanat kısımları trakenin arka orta kısmına
kadar uzanır fakat trakeyi arkadan tam
kuşatmaz.
Tiroid bezi hormon üretip salgılayan bir
bezdir. Bu hormonlar kalp atışlarını, kan
basıncını, vücut sıcaklığını ve besinlerin
enerjiye dönüşme hızını ayarlar. Tiroid
hormonları vücuttaki bütün hücreler için
önemli fonksiyonlar görür. Metabolizmayı
düzenler (vücuttaki biyokimyasal olayların
düzenlenmesini ve gelişmeyi düzenler).
Çocukların büyüme ve gelişmesinde Tiroid
hormonları önemli görev üstlenir.
Tiroid bezinden kesit alıp incelediğimizde
kübik şekilli tek katlı foliküler hücreler ve bu
hücrelerin çevirdiği foliküllerden oluştuğu
görülür. Bu geniş foliküller içerisinde bol
miktarda tiroglobülin bulunur. Bu durum
endokrin sistem bezleri arasında tiroid bezine
özgü bir durumdur. Tiroglobülinin yapısına
iyot bağlanarak T4 (tiroksin) ve T3
(triyodotironin) üretilir.
Tiroid
Hormonunun
Fonksiyonlarını
Özetleyecek Olursak
1) Metabolizmayı düzenler.
2) Büyüme ve gelişme için TH mutlaka
gereklidir.
3) Sindirim sisteminin gelişimi için
mutlaka TH’ a ihtiyaç vardır.
4) Erginlerde sinir sisteminin fonksiyon
görmesinde rol oynar.
5) Sempatik
sinir
sisteminin
aktivasyonunda görevlidir
Tiroidin kesitindeki foliküller arasında
partiküller C hücreleri bulunur ve bu hücreler
de kalsitonin adı verilen bir hormon üretirler.
Bu hormon ise kalsiyum iyonlarını kemiğe
ileterek depolanmasına yardımcı olur. Bu
görevini yerine getirirken osteoklastların
aktivitesini engeller ve böylece kemik
rezorbsiyonunu ve Ca++ salınmasını önler.
Paratiroid Bezi ve Parathormon (PTH):
Paratiroid bezi tiroid bezinin kanatlarının
üzerinde bulunan mercimek büyüklüğünde 4
bezden meydana gelmiştir. Bu Paratiroid bezin
şef hücrelerinden parathormon adı verilen 84
amino asitlik bir Peptit hormon üretilir. Bu
hormonun görevi kandaki kalsiyum (Ca++)
konsantrasyonunu artırarak kan kalsiyum
homeostazini sağlamaktır. Bu hormonun
reseptörleri kemik, böbrek tübülleri ve
barsaklarda
yer
alır.
Kan
kalsiyum
konsantrasyonu azaldığında bu hormon
salgılanır. Bu hormonun salgısı negatif
feedback
yoluyla
kan
kalsiyum
konsantrasyonu tarafından kontrol edilir.
Kandaki Ca++ konsantrasyonu azaldığında
Paratiroid beyinin şef hücrelerinde bulunan
Ca++’ a duyarlı reseptörler uyarılır ve
parathormon salgılanır. Salgılanan hormon
böbrek, barsak ve kemikten Ca++ emilimini
sağlar ve böylelikle kan Ca++ konsantrasyonu
ayarlanmış olur.
Timus Bezi: Timus bezi göğüs kafesinin üst
kısmında göğüs kemiğinin arkasında yer alan
bir bezdir. Bu bez yeni doğanda oldukça
büyüktür fakat ergenlik dönemine kadar
atrofiye uğrar ve küçülür. Bezin küçülen
bölgelerinin yerini yağ ve fibröz doku
doldurur. Buradaki salgı yapan hücreler peptit
hormonlar olan timozin ve timopoetin
üretirler. Timus hormonlarının görevleri henüz
çok iyi anlaşılmamıştır. Bu hormonların T
lenfositlerin olgunlaşmasını sağladığı ve
bağışıklıkta
(immünite)
rol
oynadığı
düşünülmektedir. Böylece vücudun bakteri,
virüs ve diğer ajanlara karşı savunmasına
yardımcı olmaktadır.
Adrenal Bez: Adrenal bez böbrek üstünde yer
alır. Böbrek üstü bezi olarak bilinen geniş bir
dışkısmı (korteks) ve küçük bir öz kısmı
(medulla) bulunur. Korteks kısmı yani adrenal
korteks 3 grup Steroid hormon üretir. Bunlar
glikokortikoidler, mineralokortikoidler ve
androjenlerdir. Bu hormon gruplarının her
biri korteksteki farklı hücre gruplarından
üretilirler. Adrenal medulla ise kotakolaminler
adım verdiğimiz adrenalin ve nöradrenalin
üretirler. Korteks kısmı dıştan içe doğru zona
granülosa, zona fasikulata ve zona
retikularis olmak üzere 3 bölgeden oluşur.
Zona granülosa mineralokortikoidler üretir. Bu
hormonlar vücuttaki mineral dengesini
ayarladıkları için bu isim verilmiştir.
Mineralokortikoidlerin
en
önemlisi
aldesterondur. Bu hormon kandaki K’ un
fazlasını idrarla vücuttan uzaklaştırırken Na
iyonlarının vücutta kalmasını sağlar. Yani
böbrek tübüllerinden Na+ emilimini düzenler
ve kan sodyum düzeyini dengede tutar.
Zona fasikulata ve zona retikularis ise
glikokortikoidler denen Steroid hormon
üretirler.
Bu
hormonlar
glikoz
metabolizmasını düzenledikleri için bu ismi
alırlar.
Glikortikoidler
ailesi
kortizol,
kortikosteron ve kortizon hormonlarını
içerir. İnsanda bu hormonlardan kortizol
önemli
miktarda
üretilir
enerji
metabolizmasını
düzenlemenin
yanında
bağışıklığı ve strese karşı cevabı da
düzenleyen bir hormondur. Zona fasikulata ve
zona retikularis aynı zamanda androjenler
denen erkek eşey hormonlarını salgılar. Bu
hormonlar ergenlik döneminde aktif olarak
salgılanmaları her iki eşeyde de büyüme ve
gelişmeyi hızlandırır. Ayrıca pubis ve koltuk
altı bölgelerinin kıllanmasına neden olur. Bu
hormonlar dişi bireylerde eşeysel dürtünün
oluşmasına neden olur.
Adrenal medulla modifiye olmuş bir sempatik
gangliondur ve katekolaminler denen amin
grubu hormonları üretir. Bu hormonlar acil
durum hormonlarıdır. Vur kaç reaksiyonlarını
ortaya çıkarırlar. Ani bir fiziksel aktiviteye
ihtiyaç olduğu zaman salgılanırlar.
Pankreas: Hem ekzokrin hem de endokrin
fonksiyonu olan bir bezdir. Karma (Miks) bir
bezdir. Ekzokrin olarak pankreasın ürettiği
enzim ve sıvılardan oluşan ve sindirimle ilgili
rol oynayan bir salgı salgılar. Bu sıvı asinar
denen hücrelerde üretilir ve ince bağırsağın
duedonum denen ilk bölgesine salgılanır.
Pankreasın
endokrin
dokusunda
ise
Langerhans adacıkları adı verilen hücre
grupları bulunur. Bu hücrelerin % 70’i β,
%30’u ise α hücreleri adını alırlar. Β hücreleri
insülin, α hücreleri ise glukagon hormonlarını
salgılarlar. Ayrıca pankreastan somatostoin de
salgılanır fakat bu hormonun tam olarak
fonksiyonu anlaşılmamıştır. İnsülin hormonu
karaciğer, kas ve yağ dokuyu hedef alır ve bu
doku hücreleri üzerinde aktivite gösterir.
İnsülin kandaki glikozun fazlasını bu dokulara
gönderir. Böylece karaciğer ve kasta glikojen
sentezini yağ dokuda ise trigliserit sentezini
uyarır. Böylece insülin kandaki glikoz
seviyesini düşürür.
Pankreasın α hücrelerinden salgılanan
glukagon
ise
depolardaki
glikojenin
parçalanarak glikoz elde edilmesini ve bu
glikozun kana geçmesini sağlar. Ayrıca
glukoneogenez denen ve karbonhidrat
olmayan kaynaklardan glikoz üretimini ve
bunun yanında keton cisimciklerinin de
oluşumunu sağlar. Görüldüğü gibi glukagon
hormonu kan glikoz seviyesini artırmaktadır.
Ovaryumlar:
Ovaryumlar
dişi
eşey
hormonlarını salgılarlar. Bu hormonlar steroid
yapılı olan östrojen, progesteron ve peptit
yapılı olan inhibin hormonlarıdır. Östrojen ve
inhibin önce folikül içindeki granulosa
hücreleri tarafından daha sonra ise korpus
luteum tarafından üretilirler. Ovülasyonun
(yumurtlama 14. gün) hemen öncesinde
granulosa ve teka hücreleri az miktarda
progesteron üretilir. Progesteron hormonunun
başlıca kaynağı korpus luteumdur.
Östrojen ve progesteron birlikte ovaryum
fonksiyonunu
düzenler,
uterusun
iç
katmanındaki
(endometrium)
döngüsel
değişiklikleri ve ergenlik döneminde de göğüs
bölgesinin gelişimini düzenler.
Östrojen dişi gamet adını verdiğimiz
yumurtanın gelişmesini, diğer karakterlerinin
oluşmasını ve dişi bireyde üreme organlarının
olgunlaşmasını sağlar. Progesteron uterusun
gebeliğe hazırlanmasını sağlar, yani gebelikte
fonksiyon görür. İnhibin hormonu ise FSH
hormonunun salgısını düzenler.
Testisler: Testisler erkek eşey hormonları olan
testesteron ve inhibin üretir. Testislerdeki
intestisiyal hücreler testesteron, substentaküler
hücreler ise inhibin üretirler. Testesteron
hormonu erkek gamet spermin olgunlaşmasını
sağlamanın
yanında
erkek
üreme
hormonlarının fonksiyon görmesinde rol
oynar. İnhibin ise dişide olduğu gibi erkekte de
FSH salgısını düzenler.
Görüldüğü gibi hormonlar vücuttaki endokrin
bezler tarafından üretilmektedir. Bununla
birlikte endokrin hücreler diğer organlara da
yerleşmiş olabilir. Mesela beyin, kalp,
böbrekler ve gastrointestinal sistem organları
gibi asıl görevi endokrin olmayan organlar
içerisinde de endokrin hücreler yerleşmiş ve
hormon üretmektedirler. Endokrin hücreler bu
organlarda dağılmış olarak bulunabileceği gibi
(gastrointestinel sistemde) hipotalamusda
olduğu gibi hücre kümeleri halinde de
bulunabilirler.
Kalbin sağ kulakçığında bulunan özelleşmiş
bazı kas hücreleri Atrial Natriüretik Peptit
(AND) denen bir hormon salgılarlar. ANP’ nin
hedefi böbrek tübülleridir. Kandaki Na++
iyonları konsantrasyonu aşırı arttığı gammon
(hipernatremi) Na+ nın fazlasını böbreklerden
idrar ile uzaklaştırılmasını sağlar. ANP’nin
görevini özetleyecek olursak, kandaki tuz
dengesini ayarlar ve böylelikle kan hacmini ve
kan basıncını düzenler.
Gastrointestinal kanalın organları 5 farklı
peptit hormon üretirler. Bu hormonlar bu
organlara yerleşmiş olan özel hücrelerde
üretilirler.
Midedeki endokrin hücreler peptit yapısındaki
gastrin hormonunu üretirler. Gastrin midenin
pilorik antrum denilen bölgesindeki G
hücrelerinden üretilerek kana verilir ve kan
yoluyla hedef dokuya ulaşırlar. Gastrin
hormonu HCl (hidroklorik asit) salgısını uyarır
ve midenin mukoza tabakasının gelişmesini
sağlar.
İnce bağırsağın proksimal kısmı ) duedonum
ve jejenum dahil) kolesistokinon, sekretin,
motilin ve glukoza bağımlı insülinotropik
peptit (GIP) denilen 4 tane hormon üretirler.
Kolesistokinon (CCK) duedonumdaki I
hücreleri tarafından üretilir. Bu hormon
1.Safra kesesinin kasılmasını ve böylece
safranın duedonuma dökülmesini sağlar.
2.Pankreasın ekzokrin hücrelerinin sindirim
enzimi
üreterek
ince
bağırsağa
salgılanmasını sağlar.
3.Pankreasın ekzokrin hücrelerinin ve safra
kesesi mukozasının gelişmesini sağlar.
Sekretin hormonu ince bağırsağın S hücreleri
tarafından üretilir. Bu hormon ise hem
pankreasın ekzokrin kısmını hem de karaciğeri
uyararak bikarbonat iyonlarının ince barsağa
salınmasını sağlar. Bu bikarbonat iyonları
böylece mideden gelen asidik yapıdaki
besinleri (kimus) nötralize eder. Bu
özelliğinden dolayı sekretine “doğal antiosit”
denebilir. Sekretin aynı zamanda pankreasın
ekzokrin kısmının gelişmesini uyarır.
GIP denen hormon kanda glikoz arttığında
pankreasın endokrin kısmından insülin
salgılanmasını uyarır.
Motilin hormonu açlık durumunda her 90
dakikada bir salgılanır. Bu hormon peristaltik
kasılmanın üretilmesini ve ilerlemesini sağlar.
Miyoelektrik kompleksi uyararak barsaktaki
besinlerin ileumun ucuna doğru ilerlemesini
sağlar
Böbrekler: Böbrekler eritropoietin denen
peptit bir hormon ile kalsitronin denen steroid
bir hormon üretirler. Eritropoietin hormonu
oksijen azlığında (hipoksi) kemik iliğini
uyararak eritrosit yapımını uyarır.
Daha önce görmüş olduğumuz Paratiroid
hormonu D vitaminin aktif formu olan ve
steroid yapıdaki kalsitrole dönüşümünü
gerçekleştirir. Kalsitrol böbrek tübüllerinden
kalsiyum emilimini artırır.
Stres ve Endokrin Sistemle İlişkisi
Epinefrin, norepinefrin ve kortizol gibi
hormonların kandaki miktarları sürekli yüksek
düzeyde olursa bu kişinin streste olduğu
söylenebilir.Uzun süre sıcaklık ekstremlerine
maruz kalmak, yoğun egzersiz, korku,
ameliyat olma, mutluluk ve üzüntü gibi
emosyonal
durumlar
strese
örnektir.
Hipotalamus strese karşı koymak için gerekli
cevabın oluşturulması için bir kriz merkezi
gibi görev yapar. Bu görevini yerine getirirken
hipotalamus hem endokrin sistemi hem de
sinir sistemini harekete geçirir.
Hipotalamus stres durumunda sempatik sinir
sistemini harekete geçirerek hem endokrin
hem de sinirsel cevabın oluşmasını sağlar.
Böylece vur kaç cevabı ortaya çıkar ve
vücudun ani fiziksel hareketlerinin ortaya
çıkması sağlanır.
Hipotalamus sempatik
sistem
aracılığıyla
böbrek üstü bezin
medullasını uyararak
epinefrin
ve
nörepinefrin salgılatır.
Epinefrin
hormonu
sempatik
sinir
sisteminin aktivitesini
güçlendirir. Neticede
kalp debisi (kalbin
dakikadaki
kan
pompalama miktarı)
artar, soluk alıp verme
maksimum seviyeye
ulaşır. Kan dolaşım
tarzı
değişir
ve
böylece kaslara ve
beyine daha fazla kan
giderken deriye ve
böbreğe giden kan
miktarı
azalır.
Terleme
artar.
Vücudun karbonhidrat
ve
yağ
depoları
mobilize
olur
ve
karaciğerden glikoz
kana verilirken yağ
dokudan gliserol ve
yağ
asitleri
kana
geçer.
Çok
hızlı
aktivite
gösteren
katekolaminler stres
cevabı başlatırlar.
Hipotalamusun bir tarafında hipofizin ön
lobunu (adenohipofiz) harekete geçirir. Bunun
için Kortikotropin Releasing Hormon
(CRH) salgılayarak ön lobdan ACTH salgısını
uyarır ve ACTH kan yoluyla böbrek üstü
bezinin korteksini uyararak kortizol salgısını
başlatır. Kortizol strese uzun süreli cevabın
oluşmasını sağlar.
Adrenal korteksin hormonları adrenal medulla
hormonlarının etkisini kuvvetlendirir. Adrenal
bezin bu korteks ve medullası birlikte
fonksiyonel bir ünite gibi görev görerek stres
cevabını önce başlatırlar daha sonra bu
cevabın sürdürülmesini ve hafifletilmesini
sağlarlar.
Bilindiği gibi kortizol grubu hormonlara
glikoz metabolizmasını düzenledikleri için
glikokortikoidler denilmektedir. Kortizol
karaciğer ve kas gibi enerji depolarını harekete
geçirir.
Kaslardaki
aminoasitlerin
serbestleşerek kana geçmesini ve orada da
karaciğere giderek glikoza dönüşmesini sağlar.
Böylece kan glikoz seviyesini artırır. Ayrıca
yağ depolarındaki trigliseritlerin yağ asidi ve
gliserole ayrışmasını ve böylece karaciğere
göndererek glukoza dönüşmesini sağlar (yani
kortizol
glukoneogenesi
düzenler,
glukoneogenez;
karbonhidrat
olmayan
kaynaklardan glukoz üretimi demektir.).Ayrıca
kortizol damarların daralmasını kuvvetlendirir.
Ödem oluşumunu engeller ve bağışıklık
sistemini
baskılar.
Stres
cevabının
oluşmasında görevli bazı başka hormonlar da
vardır.
Artan angiotensin konsantrasyonuna cevap
olarak adrenal korteksten aldesteron salgılanır.
Aldesteron kan basıncını ve kan volümünü
ayarlar.Hipofizin arka lobundan salgılanan
vazopressin (ADH) ise damarları daraltarak
vücuttaki suyu korumaya çalışır.
Görüldüğü gibi strese karşı vücut hem hızlı
hem de uzun süreli cevapları oluşturmaktadır.
Sempatik sinir sistemi ve adranal medulla
hormonları kısa süreli stresi yönetirken diğer
kortizol, aldesteron ve vazopressin gibi
hormonlar ise uzun süreli stresi yönetmektedir.
Bu iki sistem birlikte çalışarak kandaki oksijen
ve besin miktarını artırmak suretiyle bu
maddelerin
önemli
hayati
gönderilmesini sağlamaktadır.
organlara
Epinefrin
hormonunun
sentezlenmesi,
salgılanması,
kanda
taşınması,
fonksiyonları, hedef hücreye etki şekli ve
parçalanmasını şu şekilde özetleyebiliriz;
Sentez: Tirozin aminoasitinden sentezlenir.
Adrenal medulla hücreleri tarafından üretilir
ve bu hücreler modifiye olmuş sempatik sinir
sistemi nöronlarıdır. Üretilen epinefrin
hücrenin içerisinde veziküller içinde depolanır.
Salgılanması: Sempatik sinir sistemi epinefrin
salgısını
uyarır.
Epinefrin
hormonu
hücrelerden nörotransmitter madde şeklinde
salgılanır. Uyarı geldikten sonra Ca++ iyonları
hücreye girer. Salgı veziküllerin hücre zarına
ulaşmasını ve içerideki salgının ekzositoz ile
kana verilmesini sağlar. Stres, yoğun egzersiz,
kanama, hipoksi (oksijen azlığı) ve
hipoglisemi gibi faktörler sempatik aktiviteyi
uyarır.
Kanda Taşınması: Epinefrin hormonu suda
çözündüğü için plazmada serbest olarak
taşınabilir. Etkisi hızlıdır ve çok kısa sürede
yarılanabilir. Yarılanma ömrü 10 saniye
kadardır.
Fonksiyonları:
1.Sempatik sinir sisteminin aktivitesini
artırır.
2.Kandaki glukoz ve diğer enerji verici
besinlerin artmasını sağlar.
3.TH gibi epinefrin hormonu da
metabolizma hızını artırır.
4.Sempatik sinir sistemiyle birlikte
epinefrin hormonu kalp debisini artırır
ve kan akışını yeniden yönlendirirler.
5.Soluk alıp vermeyi maksimuma çıkarır.
6.Strese cevap oluşturmada önemlidir.
Hücreye Etki Şekli: Epinefrin hücre zarındaki
reseptörüne bağlanır ve G proteini ve ikinci
habercileri aktif hale getirir. Hücresel cevabını
proteinleri fosforile ederek gerçekleştirir.
Katekolaminler
neredeyse
her
organı
etkileyebilir.
Parçalanması: Epinefrin hormonu işi bittikten
sonra periferal dokularda parçalanır ve
böbreklerden idrarla atılır. Yarılanma ömürleri
10 saniye kadardır.
Kortizol hormonunun sentezi, salgılanması,
yarılanma
ömrü
ve
parçalanması,
fonksiyonları ve hücreye etki şekli;
Salgılanma: Kortizol salgısını ACTH kontrol
eder. ACTH adrenal korteksin iç zarlarının
gelişmesini sağlar. CRH, ACTH salgısını
sitümüle eder. Kortizol salgısı ACTH ve CRH
salgısını birlikte inhibe eden negatif feedback
mekanizmasıyla kontrol edilir. ACTH ve
kortizol sirkadyan ritm ile salgılanır. Stres
durumunda CRH salgısı arttırılır.
Fonksiyonları:
1.Stres cevabının oluşmasında önemli
hormondur.
2.Kortizol stres sırasında kanda yeterli
miktarda glukoz bulunmasını sağlar.
3.Kortizol
sempatik
sistemin
vazokonsantriksiyon etkisini hızlandırır.
4.Kortizol inflamasyonu (ödem oluşumu)
engeller ve immün cevabı baskılar,
azaltır.
Kanda Taşınması: Kortizol steroid bir
hormondur bu yüzden kanda taşıyıcı
proteinlerle taşınır. Bu taşıyıcı proteinler
ihtiyaç durumunda hormonu serbest bırakır.
Ancak serbest hormon kan dolaşımından
çıkarak hedef hücreye etki edebilir. Kortizolün
yarılanma ömrü 90 dakika kadardır.
Kortizolün Hücresel Etki Mekanizması:
Kortizol hücrelere basit ifüzyonla girer.
Vücuttaki
neredeyse
bütün
hücreler
glukokortikoid reseptörüne sahiptir. Tipik
olarak kortizol hücre içerisindeki reseptöre
bağlanır ve böylece gen ifadesini değiştirir.
Kortizolün plazma membranında da reseptörü
olduğu bulunmuştur.
Parçalanması: Kortizol başlıca karaciğerde
inaktif hale getirilir. Parçalanmış olan hormon
atıkları idrarla dışarı atılır.
Kortizol
hormonunun
hiper
ve
hiposekresyonunda
hangi
durumlar
gözlenir.
Hipersekresyon
Hiposekresyon
 Hipoglisemi görülür.
 Hiperglisemi:
Diabetus mellitusa
neden olur.
 Kan
basıncı  Kan basıncı düşer.
yükselir
 Kol ve bacaklar  Plazma Na miktarı
(aldesteron
zayıflar ve cılız bir azalır
görünüm
alır. azlığından dolayı)
Çünkü
fazla
kortizol kaslardaki
proteinlerin
aminoastlere
parçalanmasına
neden olur.
 Kortizol
fazlalığı  Dehidrasyon görülür
immün
sistemi ve tuz alma isteği
baskıladığı
için artar.
yaralar geç iyileşir
vücutta
çabuk
morarmalar oluşur.
 Yine
bağışıklık
sistemi baskılandığı
için enfeksiyonlarla
başa
çıkmada
güçlük çekilir.
Parakrin Düzenleme
Birçok organda ve bağışıklık sistemi
hücrelerinde parakrin regülasyon görülür. Bu
düzenleyici
moleküllerden
bazıları
SİTOKİNİNLER olarak bilinir. Bu sitokinler
immün
sistemin
farklı
hücrelerinin
düzenlenmesini sağlar.
Büyüme faktörleri de parakrin düzenleyici
moleküllerdir. Çünkü bu faktörler spesifik
organlarda büyüme ve gelişmeyi düzenler.
Trombosit
türevli
büyüme
faktörlere
Epidermal büyüme faktörleri ve insülin
benzeri büyüme faktörleri örek olarak örnek
olarak verilebilir. Bu faktörler hedef hücreleri
büyüme ve çoğalmasını uyarır. Sinir büyüme
faktörleri de neurotrofinler denen ve sinir
sisteminin parakrin regülatörler ailesine dâhil
edilebilecek büyüme faktörleridir.
Bildiğimiz gibi parakrin sinyal molekülleri salgılandıkları hücrelere komşu olarak bulunan
hücrelerin uyarılmasını sağlayan moleküllerdir. Böylece bu hücreler üzerinde
düzenleyici rol oynarlar. O yüzden bunlara parakrin regülatörler denir.
Azot oksit nörotransmitter madde olarak
fonksiyon görebilir. Ayrıca bu azot oksit kan
damarlarının duvarındaki endotel hücreleri
tarafından da üretilir. Böylece parakrin
regülatör olarak da rol oynar. Çünkü bu
regülatör moleküler endotelden salınarak
damarın duvarındaki kaslara yayılır ve böylece
damarın
genişlemesine
neden
olur
(vazodilasyon). Damarlardaki bu endotel
hücreleri aynı zamanda endotelin ve
bradikinin
e
salgılar.
Endotelin
vazokontriksiyon
(damar
daralması),
bradikinin ise vazodilasyon yapar. Böylece
damar endotelinden salgılanan bu parakrin
regülatör moleküller otonom sinir sisteminin
damarlar üzerindeki düzenleyici rolüne katkı
sağlarlar.
Parakrin regülatör moleküllerin en çok çeşidi
olanları prostoglandinlerdir. İlk defa prostat
bezinden izole edildikleri için (prostat gland)
prostoglandinler
adı
verilmiştir.
Prostoglandinler 20 C’ lu aşırı doymamış bir
eikozonoid olan Arachidonik asit denen yağ
asidinden türemişlerdir. Bu yağ asitleri
Hormonal veya diğer uyaranlarla hücre
membranında
bulunan
fosfolipidlerden
salgılanır. Prostoglandinler neredeyse bütün
organlar tarafından üretilebilirler ve çok çeşitli
parakrin düzenleme fonksiyonuna sahiptirler.
Prostoglandinlerin diğer sistemler üzerindeki
parakrin etkilerini şu şekilde sıralayabiliriz.
1.İmmun (Bağışıklık) Sistemi: İnflamasyon
olayının birçok yönünü hızlandırırlar. Ateş
ve ağrıyı artırırlar. Dolayısıyla prostoglandin
sentezini engelleyen ilaçlar ağrı ve ateşi
azaltırlar.
2.Üreme
Sistemi:
Prostoglandinler
ovülasyonda rol oynar. Aşırı prostoglandin
üretimi prematüre doğuma neden olabilir.
Endometriosis ve dismenoraya neden
olabilirler.
İstenmeyen
gebeliklerin
önlenmesi için uterus duvarını uyararak
gebeliğin sonlandırılmasında kullanılırlar.
3.Sindirim Sistemi: Mide ve bağırsaktan
üretilen prostoglandinler mide salgısını
azaltarak bağırsaktaki motiliteyi ve sıvı
emilimini etkilerler.
4.Solunum Sistemi: Bazı proetoglandinler
akciğer bronşlarında daralma yaparken
bazıları genişleme yaparlar.
5.Dolaşım Sistemi: Kanın pıhtılaşması
sırasında prostoglandinler trombositlerin
düzgün görev yapmasını sağlarlar.
6.Üriner Sistem: Böbrek medullasından
üretilen prostoglandinler vazodilasyona
neden olurlar. Böylece böbrekte kan akışını
hızlandırarak idrar oluşumunu artırırlar.
Prostoglandinler ağrı ve ateş oluşumuna
sebep olurlar. Dolayısı ile prostoglandin
prostoglandin sentezini engelleyen ilaçlar
ağrı kesici ilaçlardır. Araşidonik asitten
prostoglandin
sentezini
gerçekleştiren
enzimler
Cyclooxigenaz
enzimleridir.
NSAIDs (steroid olmayan ve enflamasyonu
engelleyici ilaçlar) ilaçlar cyclooxigenaz
(COX)
enzimlerini
engelleyerek
prostoglandin sentezini durdururlar. Fakat
bazı ağrı kesiciler COX1 ve COX2
enzimlerini birlikte engellerler. COX1
enzimi mide ve barsaklardaki mukozanın
regenerasyonunda
rol
oynarlar
ve
dolayısıyla bu enzimi engelleyen ilaçlar
mide kanaması gibi yan etki yaparlar. Fakat
Celebrex adı verilen ağrı kesici ilaç COX2
enzimini engellerken COX1 enzimini bloke
etmezler. Bu yüzden eklem iltihabı
tedavisinde Celebrex gibi ilaçlar daha
etkilidir.
Balıklarda Dolaşım Sistemi
Balıklar omurgalılar içerisinde en basit kalp
yapısına sahiptir. İki odacıklı kalp bir kulakçık
(Atrium) ve bir karıncık (ventrikül)’dan
oluşur. Bu iki odacık arasında basit yapılı bir
kapak bulunur. Kalpte bulunan kan conus
arteriosus
denen
damar
ile
kalpten
pompalanarak solungaçlara gönderilir. Conus
arteriosusu diğer omurgalılardaki aorta benzer.
Solungaçlarda O2 alınıp CO2 verildikten sonra
oksijenize edilen kan vücudun organlarını
beslemek üzere vücuda gider. Dokularda
besin, gaz ve atık maddelerin değişimi yapılır.
Görüldüğü gibi solungaçlarda temizlenen kan
kalbe dönmeden direkt dokulara gider.
Dokulardan gelen kan ise sinus venosus ile
kalbin atriumuna gelir ve buradan tekrar
solungaçlara pompalanır ve dolaşım böyle
devam eder. Balılarda dakikadai kalp atış
sayısı geniş bir aralığa sahiptir (60–240). Bu
durum suyun sıcaklığına ve balığın türüne göre
değişir. Düşük sıcaklıklarda kalp atışı
azalırken yüksek sıcaklıklarda artar.
Amfibi ve Reptillerde Dolaşım
3 odacıklı kalp bulunur. Kalp 2 atrium ve 1
ventrikülden
müteşekkildir.
Timsahların
kalplerinin 4 odacıkları olduğundan bahsedilir.
Fakat timsahların karıncıkları arasındaki
bölme tam değildir. Bu septum üzerinde
foramen panizza denen bir delik bulunur.
Ventrikülden çıkan kan 2 yol izler. Bir taraftan
akciğer atardamarı ile akciğere giderken diğer
taraftan dallanmış olan aort ile tüm vücuda
gönderilir. Akciğerdedn gelen oksijenize kan
pulmener ven ile sol artriuma geçerken
vücuttan dönen deoksijenize kan sinus venosus
ile sağ artriuma geçer. Her iki artrium da tek
bir ventrikle açılır ve böylece akciğerden gelen
oksijenize kan ile vücuttan gelen deoksijenize
akn karıncıkta birbirine karışır. Dolayısıyla
vücut organlarına tamamen oksijene doymuş
kan ulaştırılamaz. Bu yüzden bu dolaşım
sistemi kuş ve memelilerde görülen 4 odacıklı
sisteme göre daha az etkiliir. Oysa oksijenize
ve deoksijenize kanın ayrıldığı 4 odacıklı
kalpte vücut organlarına oksijene doymuş olan
kan gönderilir. Bu yüzden kuş ve memeli gibi
organizmalarda metabolizma hızı daha
yüksektir. Fakat amphibi ve reptil gibi fazla
yüksek metabolizmaya ihtiyaç duymayan
hayvanlar için bu 3 odacıklı kalbe sahip
dolaşım sistemi ihtiyacı karşılayabilmektedir.
Genellikle oksijenize ve deoksijenize kanın
karıştığı hayvanlar poikloterm hayvanlardır.
Yani vücut ısıları çevre ısısına bağlı olarak
değişim gösterir. Oysa 4 odacıklı kalbe sahip
olan ve oksijenize ve deoksijenize kanın
karışmadığı
organizmalar
homoiterm
organizmalar olarak bilinirler ve vücut ısıları
ortam sıcaklığına bağlı olarak değişmez ve
vücutta nispeten homojen bir ısı dağılımı
görülür.
Amfibi ve reptillerin kalp atış sayısı sıcaklığa
bağlı olarak değişim gösterir.
Sıcaklık Ortalama kalp atış
(ºC)
10
18
28
40
sayısı
1-8
15-20
24-40
Geri dönüşü olmayan
kalp hasarı oluşur.
Kuş ve memelilerde
2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4
odacıklı bir kalp vardır. Yani oksijenize ve
deoksijenize kan atrium ve ventriküller
arasındaki septumlar yüzünden karışmazlar ve
böylece hayvanlar alemi içerisindeki en etkili
dolaşım sistemi ortaya çıkar. Vücutta
kullanılan kan alt ve üst toplardamarlarla
kalbin sağ atriumuna ve oradan da sağ
ventriküle geçer. Ventriküler kontraksiyon ile
karıncıkta sıkışan kan kulakçık ve karıncık
arasındaki triküspit kapakların kapanması
yüzünden geri dönemez ve buradan akciğer
atardamarı ile sağ ve sol akciğere gider.
Burada akciğer kılcallarında bulunan çok
sayıda kılcal damar aracılığıyla etkili bir gaz
değişimi olur ve oksijene doymuş olan kan
akciğer toplardamarıyla kalbin sol kulakçığına
oradan da biküstip kapaklar ile sağ karıncığa
geçer. Biküspit kapakların kapanmasıyla geri
dönemeyen kan karıncıkta sıkışır ventriküler
kotraksiyon ile oluşan güçlü basınçla aprtik
semilunar kapakların açılmasıyla aorta ve
oradan da bütün vücuda pompalanır. Aort
esnek ve genişleyebilen etkili bir atardamardır.
Vücudun en kuvvetli atardamarıdır. Karıncık
duvarlarının oluşturduğu güçlü basınca
dayanabilir. Böylece vücuda pompalanan kan
doku ve organlara gittikçe çapları gittikçe
azalan atardamarlara ve en nihayetinde
arteriyollere kadar dallanır. Arteriol kapiller
damar dediğimiz kılcal damarların girişinde
bulunur. Ve kan kapiller damara geçer ve
oradan da toplardamarın venül ucuna girer.
Venüller venlere, venler de venalara direne
olarak dokularda deoksijenize olan kanı
toplayıp vena cava superior ve vena cava
inferior denen büyük toplardamarlarla kalbin
sağ kulakçığına dökülür ve dolaşım süreci
yeniden başlar. Böylece akciğere gide kan
oksijenlenerek tekrar kalbe döner. Bu şekilde
oksijen bakımından zenginleştirilebilen kan
vücut ısısını ayarlayabilme (Termoregülasyon)
görevi yapar ve vücut ısısının korunmasını
sağlar.
Bu dolaşım sistemi kuş ve memelilerin
hepsinde görülür. Burada insandaki dolaşım
sistemi esas alınarak bu sitemin unsurları
ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
İnsandaki Dolaşım Sistemi
İnsanda dolaşım sistemi.
Kalp,
Damarlar (atar, toplar ve kılcal olmak üzere)
ve
Kandan oluşur
İnsan Kalbinin Yapısı Ve Fonksiyonu
İnsan kalbi mediastinum boşluğu içerisinde
tepesi aşağıda tabanı yukarıda bir koni
şeklinde yerleşmiştir. Kalbin 2/3’lük kısmı
vücut orta düzleminin sol tarafında 1/3’ü ise
sağında yer alır. Kalbe kan getiren ve götüren
damarlar bazal kısımda ter alır. Kalp 2 atrium
ve 2 ventrikülden meydana gelmiştir. Kalbin
sağ tarafına sağ kalp, sol tarafına ise sol kalp
adı verilir. Sağ artrium ile sağ ventrikül ve sol
artrium ile de sol ventrikül arasında valva
artrioventrikülare adı verilen kapaklar bulur.
Bu kapaklar artriumdan ventriküllere doğru
açılırken tersi yönde kapanır ve kanın tekrar
artriuma geçişini engellerler. Bu kapakçıklar
cordo tendinae denen bağlarla Papiller kaslar
denen ve karıncıkta bulunan kaslara bağlıdır.
Papiller kasların kasılmasıyla cordo tendinae
kapakların açılmasını sağlar ve böylece
kulakçıklardaki kan karıncıklara akar. Kasların
gevşemesiyle kapaklar kapanır ve kan tekrar
kulakçığa geçemez. Karıncığın duvarındaki
kasların
kasılmasıyla
ventriküler
kontaraksiyon gerçekleşir ve bu basınç
yardımıyla sağ karıncıktaki kan akciğer
atardamarındaki yarımay kapaklarını geçerek
akciğere sol karıncıktaki kan ise aortik
yarımay kapaklarını geçerek tüm vücuda
pompalanır. Sol karıncık duvarındaki kaslar
daha güçlüdür. Sol karıncık bu yüzden kanı
daha yüksek bir basınçla pompalar. Hem
akciğer atardamarındaki ve hem de aort
damarındaki yarımay kapakları kanın geriye
dönmesine izin vermezler.
Kalbe girip çıkan damarlara baktığımız zaman
kalbin sağ kulakçığına 3 tane toplardamarın
açıldığını görürüz. Bunlardan büyük olan 2
tanesi üst ve alt ana toplardamarlardır (Vena
cava superior ve inferior). Ayrıca kalbin
koroner dolaşımı sonucu deoksijenize hale
gelen kan sinus venosus denen damarla
kalbin sağ kulakçığına açılır. Kalbin sağ
karıncığından akciğer atardamarı çıkar kalbe
gelen venöz kanı akciğere götürür. Sol
kulakçığa ise akciğerden oksijenize olarak
gelen kan kalbe giriş yapar. Akciğerden gelen
oksijenize kan kalbin sol kulakçığına akciğer
toplardamarı
ile
getirilir.
Akciğer
toplardamarının 2 tanesi sağ akciğerden 2
tanesi de sol akciğerden gelerek kalbin sol
kulakçığına açılır. Sol kulakçıktaki kan
biküspit kapaklarla sol karıncığa oradan da
yarımay kapakları ile aort atardamarına ve
oradan da bütün vücuda pompalanır.
Kalbin yapısını bu şekilde özetledikten sonra
vücuttaki dolaşım şekillerinden bahsedebiliriz.
Vücutta temelde sistemik (büyük) ve pulmoner
(küçük) dolaşım olmak üzere iki dolaşımdan
bahsedilir. Ancak çeşitli organlardaki kan
dolaşımları da ayrıca incelenebilir. Örneğin
beyinde wilishalkası beyine özel bir şekilde
kanı dağıtırken karaciğerde portal dolaşımdan
söz edilebilir. Ayrıca insan fetüsünün kendine
özgü bir dolaşımı söz konusudur. Buradaki
dolaşım ise fötal dolaşım olarak bilinir.
Koroner dolaşım ise kalbin kendi dokusunun
beslenmesini ve bu sayede kalp kaslarının
beslenmesini sağlayan bir sistemdir.
Sistemik dolaşım: Sistemik dolaşım adından
da anlaşılacağı gibi bütün vücut sistemlerine
kanı taşıyabilen bir dolaşım sistemidir.
Akciğerlerde oksijenize olan kan akciğer
toplardamarlarıyla sol kulakçığa oradan da
artrioventriküler kapakçıklar (Biküspit) ile sol
karıncığa geçer. Sol karıncıktan yüksek bir
basınçla aort atardamarı aracılıyla kalpten
çıkan kan bir taraftan baş ve boyun bölgesine
bir taraftan kollara diğer taraftan ise karın içi
organlara ve bacaklara olmak üzere vücudun
bütün doku ve organlarını dolaşarak doku
hücreleri besler besin ve oksijeni hücrelere
bırakır. CO2 alarak alt ve üst ana
toplardamarları aracılığıyla kalbin sağ
kulakçığına kadar getirir. İşte kanın vücuttaki
bu dolaşımına sistemik dolaşım adı verilir.
Pulmoner dolaşım ise vücutta deoksijenize
hale gele bu kanın sağ kulakçıktan sağ
karıncığa oradan da akciğer atardamarı ile sağ
ve sol akciğere pompalandıktan sonra akciğer
kılcallarında Oksijenize olarak akciğer
toplardamarlarıyla kalbin sol kulakçığına
dökülmesi olayına pulmoner dolaşım adı
verilir.
Koroner dolaşım kalp oksijenize kanı bütün
vücuda pompaladığı gibi aortun hemen
kaidesinden ayrılan iki tane koroner arter
yardımıyla kendi dokusuna da oksijenize kanı
iletir. Oksijenize kan sağ ve sol koroner
arterlerden kalbin bütün dokusuna kadar
dallanarak
buradaki
kılcal
damarlar
aracılığıyla dokularını besler. Bu kılcallar
deoksijenize kanı venül ucuyla koroner
venlere verir. Koroner venler deoksijenize kanı
topladıktan sonra sinus koronaryus denen
koroner sinus aracılığyla bu deoksijenize kanı
kalbin sağ kulakçığına boşaltır. Böylece kalbin
kendi dokusunun da beslenmesi sağlanmış
olur.
Kalbin histolojisine baktığımız zaman en dışta
perikrdiyum adı verilen bir tabaka bulunur bu
perikard zarının en dış kısmına pariyetal
perikard iç yaprağına ise Kalp kası hücreleri
olan cardiyomiyositler kalbin miyokart
tabakasını oluşturur. Bu hücreler nispeten kısa
ve dallanmış hücrelerdir. Bu hücreler 10–20µ
ve uzunluğu ise 50–100µ arasındadır. Kalp
kası hücresinde tek bir çekirdek bulunur ve bu
çekirdek
merkezi
olarak
yerleşmiştir.
Miyofilamentler İskelet kasında olduğu gibi
dizilmiştir. Böylece miyoflamentler alternat
olarak yerleşmiş ve I (Isotrop, açık) ve A
(Anizotrop, koyu) bandı oluşturmuştur. Kalp
kası hücrelerinin miyofibrilleri sarkoplazmik
retikulum tübülleri ile sarılmıştır. Fakat bu
tübüller çok iyi organize olmamış ve terminal
sisterneları da bulunmamaktadır. Kalp kası
hücrelerinde de çok sayıda mitokondri
bulunur. Sürekli kasılmak zorunda olan bu
hücrelerin enerji ihtiyacı çok fazladır. Diğer
iskelet kası hücrelerinden farklı olarak kalp
kası hücrelerinde interkalar diskler adı verilen
yapılar bulunur. Bu disklerdeki yapılar
karşılıklı olarak birbirlerine geçmiş ve
elektriksel
olarak
impuls
iletilmesini
sağlayabilecek şekilde yerleşmişlerdir. Bu
elektriksel bağlantı bölgeleri konnekson adı
verilen protein kanallardan meydana gelmiş ve
komşu hücrelerin konneksonları karşılıklı
olarak bir kanal oluşturararak iyonların bir
hücreden diğerine geçişini kolaylaştırır. Bu
kanal proteinlerinden iyonların kolay bir
şekilde hücreler arasında geçebiliyor olması
aksiyon potansiyelinin bir hücreden diğer
hücreye direkt olarak geçişini sağlar ve
böylece tüm kalp kası hücrelerinin tek bir
birim halinde tek bir hücreymiş gibi aynı anda
kasılıp gevşemesini sağlar ve bu olaya
fonksiyonel sinsityum adı verilir.
Kalbin iletim sistemi
Kalbin impuls oluşturan ve iletebilen bir sitemi
vardır. Bu sistemin elemanları sırasıyla
Sinartrial
düğüm,
interartrial
yol,
atrioventriküler düğüm, düğümler arası yol,
atrioventriküler demet veya His demeti ve
purkinje fibrillerinden oluşur. Sinatrial düğüm
sağ kulakçıkta vena cava superiorun girdiği
yerde bulunan ve otoritmik olarak çalışabilen
ve dakikada yaklaşık 75 tane impuls üretebilen
hücre kitlesinden oluşmuştur. İnteratrial yol ise
sağ kulakçıkta oluşan impulsun sol kulaçığa da
iletilmesini sağlar. İnternodal yol ise sinatrial
düğümde oluşan impulsların atrioventriküler
düğüme iletilmesini sağlar. Atrioventriküler
düğüm ise yine otoritmik impuls ileten hücre
kitlesinden oluşmuştur. Av düğüm sağ
kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunan
triküspit kapağın üstünde yer alır. Bu düğümde
impuls bir müddet geciktirilerek kulakçığın
kasılmasına imkan sağlanır. AV demet veya
His demeti Atrioventriküler septumun altında
bulunur ve kulakçık ile karıncık arasındaki tek
elektriksel bağlantı bölgesidir. AV demetlerin
dalları ise impulsların interventriküler septum
boyunca ilerlemesini sağlar. Daha sonra gelen
purkinje fibrilleri ise kalbin apeks kısmına
girerek buradan karıcıklara doğru dallanır.
Böylece impulsun karıncıkların her tarafına
yayılması sağlanır. Bu şekilde otoritmik
hücreler
tarafından
üretilen
impulslar
kontraktil yani kasılabilen hücrelere iletilirler.
İmpulsların kontraktil hücrelere ulaşması
elektriksel bir olaydır; bunun neticesinde
kontraktil hücrelerin kasılması mekanik bir
olaydır.
Elektrokardiyografi
Kalbin oluşturmuş olduğu impuls elektrotlar
yardımıyla algılanarak bir ekran üzerinde veya
bir
kâğıt
üzerine
dalgalar
halinde
kaydedilebilir. Bu görüntü veya çıktılara
elektrokardiyogram denir. Sağ bilek ve sol
bileğe elektrotlar yerleştirdikten sonra kalbin
çevresinde de deri üzerine üçgen oluşturacak
şekilde elektrotlar yerleştirilir ve kalpten gelen
impulslar kaydedilebilir. Sinatrial düğümdeki
otoritmik hücrelerin oluşturduğu impuls
dalgalar halinde ilerlerken EKG cihazıyla her
bir bölgenin grafiği çizilir.
Kulakçıklar
kasıldığında P dalgası kaydedilir. Bu sırada
impuls SA düğümden AV düğüme gelmiştir.
İmpuls burada biraz geciktirilerek kulakçık
kasılmasının tamamlanması sağlanır. Daha
sonra his demetleriyle oradan da karıncıklara
yayılan impulslar QRS dalgasının oluşmasını
sağlar. Bu dalga ise karıncıkların depolarize
olduğunu gösterir. En son T dalgası oluşur bu
dalga ise karıncıkların gevşemesi anlamına
gelir. EKG sonucunda P dalgasının olmaması
atrial fibrilasyona QRS dalgasının alınmaması
ise venriküler fibrilosyona işarettir.
Şekil: Normal sinus ritmini gösteren EKG
Şekil: EKG dalgalarının oluşumu.
Ventriküler fibrilasyon hastalığında kalp ritmi
düzenli değildir. Analiz edilebilecek dalga
kompleksleri yoktur. Kalp atış sayısı
ölçülemez. P dalgası bulunmaz. QRS
kompleksi de görülmez.
Şekil: Atrial fibrilasyonlu hastada EKG grafisi
Şekil: Ventriküler fibrilasyou olan hastaya ait
EKG.
Kalbin ürettiği aksiyon potansiyeli: Kalbin
impuls ileten sisteminde (İntrinsik iletim
sistemi)
içerisinde
bulunan
otoritmik
hücreler kalbin her tarafına yayılan ve
kontraktil hücrelerin kasılmasını sağlayan
aksiyon potansiyeli oluşturur. Otoritmik
hücreler tarafından üretilen aksiyon potansiyeli
gap junction denen sıkı bağlantı bölgeleri
aracılığıyla kontraktil hücrelere doğru yayılır.
Şekil: Otoritmik hücrelerin aksiyon potansiyeli
oluşturması ve bu dalganın kontraktil
hücrelere yayılması (© 2005 by Pearson
Education Inc., publishing as Benjamin
Cummings).
Eğer depolarizasyon dalgası eşik değerine
ulaşırsa kontraktil hücreler Önce depolarize
sonra repolarize olarak aksiyon potansiyeli
oluştururlar.
Bu
kontraktil
hücreler
depolarizasyondan
sonra
kasılır
repolarizasyondan sonra ise gevşer.
Otoritmik hücrede aksiyon potansiyelinin
oluşması: Otoritmik hücrede yavaşça hücreye
giren Na iyonları ve dışarı sızan K iyonlarının
azalması yüzünden Otoritmik hücreler
depolaze olmaya başlar. İçeriye sodyum
sızması yüzünden membranın iç tarafındaki
negatiflik azalır ve pacemaker potansiyeli
oluşur. Eşik değerine ulaşıldıktan sonra hızı
Ca kanalları açılarak kalsiyum içeri girmeye
başlar. Kalsiyumun içeriye girmesi hızla
yükselen bir faz (aksiyon potansiyeli)
oluşturur. Daha sonra K iyonları hızla dışarı
sızmaya başlar ve repolarizasyon gerçekleşir.
Ardından Ca pompası çalışarak Ca iyonlarını
dışarı verirken Na/K pompası sodyumu dışarı
verip potasyumu içeri alır.
Dinlenme durumundaki kontraktil
hücre
Şekil: Aksiyon potansiyeli oluşturacak olan
otoritmik hücrenin zarında bulunan iyon
kanalları ve otoritmik hücreden iyon akışını ve
dolayısıyla aksiyon potansiyelini kontraktil
hücreye aktaracak olan sıkı bağlantı bölgesi (©
2005 by Pearson Education Inc., publishing
as Benjamin Cummings).
Kontraktil hücrede aksiyon potansiyelinin
oluşması
Yukardaki şekilde görüldüğü gibi kontraktil
hücrenin zarında hızlı sodyum kanalı,
potasyum kanalı ve yavaş kalsiyum kanalı
bulunur. Ayrıca bu hücrede sarkoplazmik
retikulumda
depolanmış
Ca
iyonları
mevcuttur. Otoritmik hücrelerdeki protein
kanallardan kontraktil hücreye doğru Na ve Ca
iyonlarının geçişi bu hücrede hafif bir voltaj
değişimi
oluşturarak
depolarizasyonun
başlamasına neden olur. Bu voltaj değişimi
voltajla düzenlenen hızlı sodyum kanallarının
açılmasına neden olur. Böylece sodyum
iyonları içeriye dolar ve depolarizasyon
meydana gelir ve membran potansiyeli tersine
döner. Bu depolarizasyon dalgası aynı
zamanda yavaş kalsiyum kanallarının da
açılmasına ve böylece hücreye hem
ektrasellüler ortamdan hem de sarkoplazmik
retikulumdan kalsiyum iyonlarının girişine
sebep olur. Bu sırada potasyum iyonlarıda
dışarı çıkmaya başlar. Yavaş Ca iyonları dışarı
çıkan potasyum iyonlarını bir dereceye kadar
dengeler. Böylece aksiyon potansiyelini
takiben bir miktar Plato evresi oluşur. Hücre
içerisindeki kalsiyum artışı kas kasılmasını
başlatır. K kanalları açıkken Ca kanalları
kapalıdır.
Bu durum membranı tekrar
polarizasyon durumuna getirir. Potasyumun bu
hızlıca dışarı çıkışı depolarizasyona neden
olur. Ayrıca repolarizasyon sırasında
Ca
pompaları aktif olarak Ca iyonlarını
ekstrasellüler ortama ve SR’a geri pompalar.
Yine bu sırada Na/K pompası Na’ dışarı
pompalarken K’u içeri alır.
Şekil: Otoritmik hücre ve kontraktil hücredeki
aksiyon potansiyelelrinin grafiği (© 2005
by Pearson Education Inc., publishing
as Benjamin Cummings).
Kardiyak output (Kalp debisi):Her bir
ventrikülün 1 dakika içerisinde pompaladığı
kan miktarına kardiyak debi ve ya kalp debisi
denir. Kardiyak debi kalp atış sayısı ve atış
volümüyle doğru orantılıdır. CO= Atış volümü
x Dakikadaki kalp atış sayısı
Kalp atış sayısı dinlenme durumundaki bir
erginde dakikada 75’dir. Atış volümü ise her
bir kalp atımı sırasında her bir karıncığın
pompaladığı kan miktarıdır. Bu da yaklaşık
dinlenen bir erginde 70 ml ‘dir. SV (Stroke
volume: Vuruş volümü) son diastolik volüm
(120 ml) ile son sistolik volümün (50ml)
farkına eşittir. Vuruş volümü ile ilgili
uygulamalar.
KAN DAMARLARI
Vücuttaki belli başlı kan damarları Arter, ven
ve kapiller damarlardır. Bunlardan atardamar
oksijenize kanı kalpten vücuda doğru
pompalarken venler vücuttaki deoksijenize
kanı kalbe getirir. Gerek arter ve gerekse
venler 3 tabakadan oluşmuşlardır. Damarların
en iç tabakası intima tabakası adını alır ve tek
katlı yassı epitelden yapılmıştır. Buraya
endotel de denir. Orta tabaka T. Media adını
alır. Bu tabakada çok miktarda düz kas
bulunur. Bu tabakanın kalınlığı arter duvarında
venin duvarına göre çok daha kalındır. En dış
tabaka olan T. Adventisia ise venin duvarında
daha kalındır. Bir bütün olarak ele alırsak
venlerin duvarı arter duvarına göre daha
incedir. Fakat Toplardamarların lümeni daha
geniştir. Ayrıca büyük venlerde kan basıncı
çok düşük olduğu için kanın tek yönlü
hareketini sağlayan kapaklar vardır. Kılcal
damar duvarında sadece endotel tabakası
bulunur yani sadece T. İntimadan meydana
gelmiştir. Damarın duvarı gözenekli bir yapıya
sahiptir. Böylece kılcal damarla doku hücreleri
arasında madde alışverişi sağlanır. Arterler
kalpten uzaklaştıkça elastik arter kaslı arter ve
en son arteriole dönüşürler. Elastik arterler
kalbe en yakın bulunan atardamarlardır ve kalp
kanı vücuda pompalarken en yüksek basınca
bu arterler maruz kalırlar. Yapılarında çok
miktarda elastin proteini bulunur. Bu elastin
bu damarların genişlemesini sağlar. Kalp
gevşediği zaman tekrar büzülerek kanın ileri
doğru itilmesi sağlanır. Aort atardamarının
kalın media tabakası ve tabakada yer alan
elastin aortun yüksek basınç değişimlerine
dayanabilmesini mümkün kılar. Kaslı arter
kanı vücudun belirli organlarına ileten arterdir.
Tunika media tabakasında kas miktarı fazla
elastin miktarı azdır. Bu durum bu muskuler
arterin aktif olarak kasılıp gevşemesini sağlar.
Kan
damarlarının
çapındaki
küçük
değişiklikler kan akımını ve kan basıncını
büyük ölçüde etkiler. Elastik arterde daha
yüksek olan kan basıncı musküler arterde biraz
azalır. Arteriyol ise daha küçük çaplı
arterlerdir. Yinede her üç tabakaya sahiptir. T.
Media tabakası başlıca düz kaslardan
oluşmuştur.
Kapiller
Şekil: Dolaşım sisteminin damarlarının
organizasyonu
Kapiller
Şekil: Arter ve venin tabakaları ve mukayese edilmesi
Şekil: Kapiller yatağın giriş ve çıkışında
bulunan arteriol ve venül. Arteriol oksijenize
kanı kapiller yatağa pompalar. Dokuyu
besleyen kan daha sonra kapiller yatağın venül
ucuna direne olur. Kapiller yatağın arteriol
tarafında prekapiller sifinkter denen kaslı
kapaklar mevcuttur. Bu kapaklar kapiller
yatağa girmesi gereken kan miktarını ayarlar.
İhtiyaç durumunda bu kapaklar açılarak
kapiller yatağa bolca kan girişi sağlanır.
İhtiyaç olmadığında da kapaklar kapanarak
doku kılcalına giren kan miktarı azaltılır.
Böylece vücudun hangi bölgelerine ne kadar
kan gideceği belirlenmiş olu ve duruma göre
kan akışı yeniden düzenlenebilir. Örneğin stres
durumunda bazı organlara giden kan miktarı
artarken bazı organlara giden kan miktarı
azaltılabilir. Arteriollerde kan basıncı belirgin
bir şekilde azalır ve arteriolde kan akışına
karşı direnç fazladır. Kapiller tabakası tek
tabakadan oluşmuştur. Böylece doku ile
madde alışverişi mümkün olur. Kapiler
damarlarda kan basıncı iyice azalır. Yine de
kandaki çözünmüş maddelerin interstisiyal
sıvıya süzülmesini sağlar. Eğer burada basınç
yükselirse kapiller damarların yırtılmasına
sebep olabilir.
Venüller ise kapillerdeki kanı alır ve venülde
basınç iyice azalmıştır. Venüller ise venlere
direne olur. Venlerin duvarında her üç
tabakada bulunur. Arterlere göre duvarları
daha ince fakat lümenleri daha geniştir. En
geniş tabakası T. adventisiya tabakasıdır.
Toplardamardaki basıncın düşük olması kanın
hareketi için ilave bazı göçler gerektirir.
Bunun için venlerin içerisinde kan hareketine
yardımcı olan kapaklar vardır. Ayrıca damar
etrafındaki kaslar musküle bir pompa olarak
akışa yardımcı olur. Göğüs bölgesindeki
solunum pompası da toplardamar içerisinde
kan hareketine yardımcı olur.
Venöz kapaklar menteşe gibi intima
tabakasına yerleşmiştir. Özellikle bacaklar ve
kollar gibi kanın aşağıdan yukarı doğru
hareket etmesi gereken üyelerde bolca
bulunur. Bu kapaklar kanın tek yönde
ilerlemesini sağlarken geri dönmesini engeller.
Böylece kanın kalbe doğru yönelmesi sağlanır.
Damarların etrafındaki iskelet kasları da
damarı sıkıştırarak kan akışına yardımcı olur.
Solunum pompası şu şekilde iş görürü. Nefes
alma (inhalasyon) sırasında göğüs boşluğunda
basınç azalır. Abdominal boşluktaki basınç ise
artar. Bu basınç abdominal venleri sıkıştırarak
kanın yukarı doğru akışını sağlar.
Kan basıncı damarın damar duvarına yaptığı
basınca denir. Kalbin pompalama hareketi kan
akışı oluşturur. Bu kan akışı damar duvarından
kaynaklanan bir dirence maruz karırsa kan
basıncı ortaya çıkar.
Damar lümeninin orta kısmında hareket eden
kan hücreleri damar duvarına yakın hareket
eden hücrelere göre daha hızlı hareket ederler.
Bu akışa laminar flow adı verilir ve bu akım
kan ve damar duvarı arasındaki sürtünmeden
kaynaklanır.
Nabız ölçtüğümüz sırada her kalp atışı
sırasında dalagalanma sösteren bu kan
basıncını hissederiz. Aslında nabız olarak
hissettiğimiz şey kalpten çıkarak atardamarlar
bouyunca ilerleyen basınç dalgasıdır. Kan
tarafından
damar
duvarına
uygulanan
maksimum basınca sistolik basınç adı verilir.
Bu durum ventriküler systol (Kasılma)
neticesinde ortaya çıkar. Normalde yaklaşık
120 mmHg dır.
Dikrotik notç : Kan akışının doğrusallığını
engellendiği ve kısa bir süre geri akımın
olduğu durumdur.
Ventriküller gevşeyip
aortik semilunar kapakların kapandığı sırada
ortaya çıkar.
Diastolik basınç: arterdeki en düşük basınçtır.
Ventriküler diastolden (Gevşeme) kaynaklanır.
Yaklıaşık normalde 80 mmHg’dır.
Nabız basıncı: sistolik ve diyastolik basınç
arasındaki farka denir.
Ortalama arter basıncı: Arterlerde hesaplanan
ortalama basınca denir. OAB= Diastolik
basınç+ 1/3 Nabız basıncı
Kan basıncı nasıl ölçülür: Tansiyon aletinin
Manşeti brachial arter üzerine gelecek şekilde
kola yerleştirilir. Bir pompa yardımıyla manşet
şişirilerek bırakiyal arterin büzülerek kan
akışının geçici olarak engelelnmesi sağlanır.
Çünkü bu sırada manşet ieçrisindeki basınç
damar içerisindeki basınçtan yüksektir ve bu
yüzden arter kapanır. Manşet içerisindeki
basınç tedrici olarak düşürülünce damar yavaş
yavaş açılır ve kan akışı yeniden başlar. Kan
akışı çalkantılı olduğu için kan akmaya
başladığında
kulağımıza
taktığımız
stetoskoptan sesi duyarız. Bu ilk sesin
duyulduğu anda sistolik basıncı alırız. Bir
müddet sonra kan akışı normal seyrine ulaşır
ve ses kesilir. Bu sesin kesildiği anada ise
diastolik basıncı ölçmüş oluruz.
KAN
BASINCINI
FAKTÖRLER
ETKİLEYEN
Periferal Direnç kan basıncını etkiler. Kan
hücreleri ve plazma damar içerisinden
geçerken damar duvarıyla temas ettiğinde
periferal
dirençle
karşılaşır.
Damar
duvarındaki direnç artarsa kan akışını
sağlamak için daha fazla basınca ihtiyaç olur.
Periferal direnç başlıca 3 sebepten kaynaklanır
1.Damar çapı
2.kanın viskozitesi
3.Toplam
damar
uzunluğu
Kan damarını kasılması kan basıncını arttırır.
damar çapı vazomotor ipliklerle aktif olarak
düzenlenir. Sempatik sinir iplikleri damar
duvarındaki düz kasları innerve eder.
Vazomotor iplikler kasa nörepinefrin salgılar
damarların daralmasına neden olur.
Epinefrin, Angiotensin II ve Vasopressin
vasokontriksiyona sebep olur.
Kanın viskozitesi arttığı zaman damar duvarı
tarafınadan daha büyük bir dirençle karşılaşır
ve böylece kan basıncı artar. Örneğin 2 tane
enjektör alıp birine 100 ml su diğerine ise 100
ml yağ koysak suyun daha az bir kuvvet
uygulanarak hızla enjektörün ucundan aktığı
görülür oysa yağı enjektörden çıkarabilmek
için daha fazla bir kuvvet uygulamak gerekir
ve yağın çıkışı daha güç olur. Mesela
hematokrit değerinin artması viskoziteyi
arttırrır. Böylece damar duvarından daha
büyük bir dirençle karşılaşılır ve kanın akışının
sürdürülebilmesi için daha büyük bir basınç
gerekeceğinden kan basıncı artar.
Vücutta yağ dokusu arttığı zaman bu dokuya
kan sağlayan damar miktarı artar ve bu durum
vücuttaki toplam damar uzunluğunun daha da
artmasına neden olur. Damar uzunluğu ne
kadar artarsa o kadar fazla bir dirençle
karşılaşılır ve böylece bu direnci yenmek için
daha büyük bir basınç uygulanması
gerekeceğinden kan basıncı artar.
Damar duvarının elastik olması sistolik
basınçtan kaynaklanan şokları absorbe eder ve
elastik arterlerde bu yüzden kan akışı kolay
olur. Arterosiklorozi denen damar sertliğinde
ise kalsifiye olmuş ve sertleşmiş damar daha
fazla genişleyemez. Bu yüzden damar
duvarındaki basınç artar.
Her hangi bir su şebeke sisteminde su volümü
artarsa boruların duvarına doğru daha kuvvetli
bir basınç oluşur. Tıpkı bunun gibi vücutta kan
volümü arttığında damar duvarına uygulanan
kuvvet dahada artar, bu durum kan basıncını
yükseltir. Aşırı terleme sırasında kan volumü
azalır ve kan basıncı bir miktar düşer, fakat
uzun süreli mekanizma ile bu durum düzeltilir.
Aynı şekilde aşırı tuzlu yemek yedikten sona
su alımı artacağından kan volümü artar ve kan
basıncı yükseli ve yine uzun süreli mekanizma
ile kan basıncı ayarlanır.
Kalp debisi de kan basıncını arttırır. Kalp atış
sayısı azaldığı zaman kalp debisi azalır ve kan
basıncı da buna bağlı olarak düşer. Tersine
kalp atış sayısının artması kalp debisini arttırır.
Ve dolayısıyla kan basıncı da artar.
Vuruş volümü de kan basıncını etkiler. Vuruş
volümü azaldığı zaman (Mesela kalbe dönen
venöz kanın azalmasıyla) kalp debisi azalır ve
dolayısıyla kan basıncı azalır. Tersine kalbe
gelen venöz kanın amiktarının artması veya
kasılmanın artması yüzünden vuruş völümü
artarsa kalp debisi artar ve netice de kan
basıncı yükselir.
Kan
basıncının
düzenlenmesi
Günlük
ativitelere bağlı olarak kan basıncında zamanla
değişimler gözlenir. Kan basıncı her zaman
aynı değerde değildir. Örneğinin yoğun
egzersiden sonra ölçülen kan basıncı değeriyle
yataktan kalktıktan hemen sonraki kan basıncı
değerleri ayı değildir. Günlük faaliyetlere bağlı
olarak kan basıncında artma ve azalma
yönünde değişimler gerçekleşebilir. Ekzerisiz
sırasında kaslara daha fazla oksijen besin
iletilmesi gerekir bu durumda vuruş
volümünün ve klap atış sayısının dolayısıyla
da kardiyak debinin artması gerekir. Bütün
bunların neticesinde kan basıncı da yükselir.
Fakat diğer fizyolojik koşullar için olduğu gibi
kan basıncının ayarlanmasında da vücudun bir
regülasyon sistemi vardır.
Yükselen kan basıncının kısa süreli
regülasyonu: Kan basıncı yükseldiği zaman
arterlerin duvarları gerilmeye başlar. Şah
damarlarının sinüslerinde, aoortta ve baş
boyun bölgesindeki diğer arterlerde bulunan
baroreseptörler uyarılır. Bu şekilde bu
reseptörlerde yoğunlaşan impulslar beynin kan
basıncını ayarlayan merkezlerine gider.
Baroreseptörlerden gelen impulslar beyni
uyaraır ve neticede sempatik aktivite
yavaşlarken parasempatik aktivite hızlanır.
Hızlanmış olan kalp atışları yavaşlar. Arteriyal
damar çapı genişler ve neticede kan basıncı
düşer.
Download