II.Din ve Toplum

advertisement
II.Din ve Toplum
Sübjektif Din ve
Objektif Din
Din her şeyden
önce ferdin işi
mi yoksa
toplumun işi
midir?
Bir kısım Psikolojistler dini tamamen
ferdi olay olarak görmek
eğilimindedirler.
Batıda özellikle Protestan İlahiyatçı ve
filozofların etkisiyle XVIII. ve XIX.
yüzyıllar boyunca ortaya çıkan aşırı
sübjektivizm, dini tamamen ferdi bir
olaymış gibi anlama eğilimini
doğurmuştu.
Sosyologların XIX. yüzyılın ortalarından
itibaren dini olayların incelenmesine
verdikleri önem ve XIX. yüzyılın sonları
ile XX. yüzyılın başlarından itibaren ilmi
ve tecrübi metotlarla mücehhez bir din
sosyolojisi disiplinin bilim alanında
kendini kabul ettirerek ortaya koyduğu
başarılı çalışmalar, dinin toplumsal ve
objektif yönünün önemini açıkça ortaya
koymuş bulunmaktadır.
Bir kısım sosyologların
aşırı sosyolojizmi bu kez
de onları, dini her şeyden
önce bir toplum olayı
olarak görmeye ve hatta
onun sadece toplumun
bir fonksiyonundan başka
bir şey olmadığını iddia
etmeye sürüklemişti.
Bununla birlikte Dilthey,
Rickert ve Jaspers'ten gelen
manevi ilimler akımına bağlı
bulunan Din Bilimi
(Religionswissenchaft)
taraftarları ve özellikle Max
Weber ve onun yolundan
gidenlerin din sosyolojisi anlayışı, sosyolojistlerin
aşırı tutumunun yanlışlığı ve din konusundaki
sübjektivizm ve objektivizm hususunda orta yolun
tutulması gerektiğini göstermiş bulunmaktadır.
Anlayıcı din sosyolojisinin
çağımızda en önemli
temsilcilerinden olan J.Wach'a
göre dinin "Kutsalın Tecrübesi"
olarak tarifi dini tecrübenin
objektif özelliği üzerinde ısrar
etmekte ve onun yalnızca
sübjektif tabiatı üzerinde ısrar
eden yanıltıcı psikolojist
nazariyelere karşı koymaktadır.
*Gerçekte ise din
psikolojik bir vakıa
olması dolayısıyla ferdi
alakadar ettiği gibi aynı
zamanda sosyal bir olay
olması dolayısıyla da
toplumu ve sonuç olarak
da sosyolojiyi ilgilendirmektedir.
*Nitekim sosyal bir olay olarak dini ele alan
bilim dalı Din Sosyolojisidir.
Esasen "ferdi din“ ve "kolektif din" ya da
"subjektif din" ve "objektif din" ayrımı
analitik bir ayırımdan ibaret olup yaşayan
bir vakıa olarak dini hayatın bu iki veçhesi
bir madalyonun iki yüzü gibi birbirinden
ayrılmaz bir bütün teşkil etmektedir.
Din konusundaki kolektivizm ve
ferdiyetçilik; objektivizm ve
sübjektivizm ayrımından söz konusu
olan bir alternatif değil sadece bir
prensip meselesidir.
Toplumların dini tarihine baktığımızda ferdi
özellik ve tecrübenin en eski uygarlık
düzeylerinde bile kendini göstermesine
karşılık kolektif tapınmanın da en gelişmiş
ve en ileri din, kültür ve medeniyetlerde
dahi önemli bir rol oynadığını görürüz.
Pinard de la Boullaye,
subjektif din ve objektif din arasındaki
ayrımın analitik ve sun'i bir ayırım olduğuna
işaret etmekte;
Objektif olarak din "objektif bir realite
veya öyle bilinen bir realite ile ilgili
fakat belli bir ölçüde ve aynı şekilde
belli bir tarzda şahsi olan bir realite;
insanın şu veya bu şekilde ona bağlı
bulunduğunu kabul ettiği ve onunla
münasebette kalmak istediği realite ile
ilgili bir inanç ve uygulamalar (veya
uygulamalı tutumlar) bütününden
ibarettir";
Sübjektif anlamda din ise "yukarıda işaret
ettiğimiz inançlara ve davranışlara tekabül
eden düşünüş, duyuş ve davranış tarzı yani
kısacası zihniyet şeklinde anlaşılmak
zorundadır." demekte
ve böylece dinin sübjektif ve objektif
yönünün birbirine bağlı ve birbirini
tamamlayan iki veçheden başka bir şey
olmadığını güzel bir şekilde göz önüne
sermektedir.
SÜBJEKTİF DİNİ TECRÜBENİN
OBJEKTİFLEŞMESİ
Sübjektif din ve objektif din arasındaki zorunlu
ve kaçınılmaz rabıta dolayısıyla, din sosyolojisi
araştırmalarında daima dinin mahiyeti icabı
*ilkin tek tek fertlere nüfuz edip, tabir caiz
onlarda yerleşip kök saldığı, ancak zorunlu
olarak fertlerin fevkine yükseldiği,
objektifleştiği ve bu sûretle fertten ferde giden
bir köprü vazifesini gördüğü
vakıasından hareket
etmek gerekmektedir.
Dinin "kokutucu ve büyüleyici sır''
olarak vasıflandırılan "Kutsalın
tecrübesi" veya "yaşanması" şeklindeki
mücmel tarifi, ilk bakışta oldukça şekli
ve muğlak bir tarif olarak görülebilir.
Ancak, bu tanım üzerinde biraz
düşünüldüğü zaman onun, pek çok
hakikatleri içinde sakladığı görülür:
İlk olarak, bu tanımda din her şeyden
önce kutsal kavramı ile
belirlenmektedir.
Böylece dinin, sosyolojik açıdan
bakıldığında en gerçek tarifinin bizzat
dinin kendi özü, cevheri ve mahiyeti ile
mümkün olacağı gerçeği anlatılmak
istenmektedir.
Bu cevher, menşeinde
insan ve toplumu aşan
ve üstelik beşeri ve
sosyal hayatın da bir
realitesi olarak
karşımıza çıkan: çünkü insan hayatının
temelinde fıtri ve garizi olarak var olan ve
başlangıcında salim aklın yattığı dini
gerçek, dindarlık gerçeğidir.
Zira dini hayat, "Homo Regilious“ olarak vasıflandırılan
insanların oluşturduğu toplum hayatı içerisinde, öteki sosyal
olaylara indirgenmesi mümkün olmayan ve üstelik hemen her
toplumun yapısında ayrılmaz bir şekilde yer alan bir vakıa
olarak gözükmektedir.
Kutsalın tecrübesi tanımın içinde sakladığı
ikinci önemli gerçek,ferdin bu kutsi olan
yani dini kesb ve tecrübe edip yaşayabilme
yeteneğinin bulunduğu, hatta bu durumun
onda fıtriliği, yani yaratılış ve tabiatı bir
icabı olduğu hususudur.
Üçüncü olarak, dinin daima önce tek tek
fertlerin şuurunda yerleşip kökleştiği
anlatılmak istenmektedir.
Zira tecrübeler, her zaman için özellikle
şuur,ruh ve özellikle belli bir kimse ile, bir
fertle irtibat halindedirler.
İslam dininde de bu böyledir.
İslâm'da dini bakımdan
sorumluluk her şeyden
tek tek akıl sahibi fertleri
ilgilendirmektedir.
Başka bir deyişle
İslâmiyet, öncelikle tek tek fertlere hitap
etmekte, onları imana davet etmekte ve
kalplerini iman nuruyla aydınlatmalarını
istemektedir.
Bunun böyle
olduğunu Kur'ân-ı
Kerim'deki pek
çok hitaplarda
da görmek mümkündür.
Gerçekten de Kur'ân Müslümanlara
sık sık "Ey iman edenler!" diye hitap
etmektedir.
Çünkü dinin özü olan
inanç her şeyden
önce şahsi ve kalbi bir
husustur ve tek tek
fertlerle ilgilidir.
Nitekim bu durumu, İslâmiyet' in geliş
ve yayılış şeklinde de görmek
mümkündür.
Gerçekten de, İslâmiyet' in
başlangıcına baktığımızda orada ilk
anda bu tecrübenin, Hz Peygamber'i
muhatab aldığını ve Allah' la Rasulü
arasındaki bir irtibat olarak karşımıza
çıktığını görürüz.
Cenab-ı Allah, Cebrail a.s.’ı
Hira'daki Hz.Muhammed'e
göndermiş "Oku!" emri
ve hitabıyla kendisinin
"Rabbülalemin" olduğunu
ve Onun insanları "Tevhid"
inancına çağırmak üzere
risaletle görevlendirdiğini
vahyetmiştir.
Bu vahiy ve tecrübe ilk anda sadece
Hz. Peygamber'in yaşadığı ve bildiği bir
husustur.
Ancak Ondan, kısa bir süre sonra bu
yüce gerçeği başkalarına açması yani
insanları hidayet dinine davet etmesi
istenmiştir.
Böylece görüldüğü gibi, İslam dini ve
onun getirdiği yüce gerçek, ilk anda
sadece Hz. Peygamber'in yaşadığı bir
tecrübe iken, daha sonra Onun bu
tecrübeleri başkalarına açmasından
itibaren öteki insanlara da yayılmış;
fertler arası bir görünüme bürünerek
İslam cemaati teşekkül etmeye
başlamıştır.
Hiçbir tecrübenin sadece
fertlere inhisar edip kalmasına imkan
yoktur: ister istemez onlar fertleri
aşmak ve fertler-arası bir
karaktere bürünmek durumundadırlar.
ve bu durum,Kutsalın tecrübesi
tanımının içinde sakladığı dördüncü
gerçeği olmaktadır.
Gerçekte bunun böyle olması dinin
çağlar boyu sürüp gitmesi ve varlığı
sürdürebilmesi için de şarttır.
Dinin, ferdi olduğu kadar aynı zamanda ferdi
aşan sosyal karakteri de onda o denli bir
özellik olarak
ortaya çıkmaktadır ki,
objektifleşerek bir gruba,
bir topluma mal olmayan
yani bir dini cemaat
teşkiline muvaffak
olamayan bir din
“ölü" doğmuş bir "cenin"e
benzetilmektedir.
Ancak bir topluma mal olmaya
muvaffak olmuş bulunan bir din
hayatiyetini yüzyıllarca devam
ettirebilme garantisine sahiptir.
Tek bir ferdin inancı olarak kalan din
ise, o kimse ile beraber karanlıklara
gömülmeye mahkûmdur.
Bu bakımdan, objektif
yönünün, yani bir
topluma mal olma ya
da cemâat teşkil etme
özelliğinin, dinin
önemli temel
vasıflarından biri
olduğu
anlaşılmaktadır.
Dini tecrübelerdeki cemaat teşkil edici tesirin
başlangıcı,onların tek bir ferde inhisar edip
kalmayarak çarçabuk fertler arası bir
karaktere bürünmeleri, mutlaka başkalarına
sirayet etmeleri
vakıasında
yatmaktadır.
Dini tecrübenin, her şeyden önce
subjektif bir özelliğe sahip olduğunu
yani ferdi şuura yerleşip kök saldığını
kabul ve tasdik etmek ve hemen
akabinde onun zorunlu olarak fertlerarası bir görünüme büründüğünü,
böylece onda cemaat teşkil edici
özelliğin asli bir vasıf olduğunu ifade
etmek, belki ilk anda bir çelişki imiş
gibi görünebilir.
Bununla birlikte, bu tezat, bu iki olgu
arasında bir köprü vazifesini gören, dini
tecrübenin zahir olması, tebliğ edilmesi,
afakileşmesi,
objektifleşmesi
ve sosyalleşmesi
gerçeği ile
ortadan
kalkmaktadır.
Bu duruma göre,
kutsalla kurulan
bağla belirlenen din,
yaşanan ve
objektifleşen bir şey
olmak nedeni ile bir
toplum olayı, sosyal
bir realite ve tecrübe
olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Dinin objektifleşip
sosyalleşmesi yani bir topluma
mal olması, bir cemaati ortaya
çıkarması demek, dini
olayların da belli ölçülerde ve
karşılıklı olarak öteki sosyal,
kültürel ve coğrafi
değişkenlere bağlı bulunması
demektir ki, bu durum bizi din
ve toplum ilişkilerine
götürmektedir.
Ancak daha önce, subjektif dini tecrübenin
hangi tarzlarda objektifleşerek toplumsal
anlatım şekillerine büründüğünü görmemiz
gerekmektedir.
IV. DİNİ TECRÜBENİN İFADE ŞEKİLLERİ
Kutsalın tecrübesi şeklinde
tanımlanan dini tecrübe
muhtelif şekillerde
objektifleşerek türlü ifade
tarzlarına bürünmektedir.
Strüktüral Din Sosyolojisi, bir dini
tecrübede yer alan temel unsurların
neler olduklarını araştırmaktadır.
Anlaşılan, dini tecrübenin yapısal
unsurları, aynı
zamanda diyalektik
olarak kendi
zıtlarının
varlığını da
tazammun ediyor.
Buna göre, sosyo-kültürel bir
ortamda vücut ve hayatiyete
erişen bir dini tecrübede
yapısal olarak yer alan kutsal,
inanç, ibadet, cemaat, rahip,
kurban, ayin, mit, mistisizm,
vb. tüm unsurlar bunların
karşıtları olan
kutsalsızlık,inançsızlık,
ibadetsizlik, cemaatsizlik,
ruhbansızlık, kurbansızlık,
ayinsizlik, çilecisizlik vb.
karşıt unsurlar, kategoriler
veya formların varlığını da en
azından potansiyel olarak
gerektiriyor.
Bu bakımdan da, anlaşılan dini
tecrübe, beşeri ve dünyevi
ortamda,
dinamik bir
diyalektik
karaktere
sahip
bulunuyor.
Nitekim, tarihi ve sosyolojik olarak dinler
ve dini hayat, bir toplum ve kültür
ortamında, çeşitli iç ve dış etkenler
çerçevesinde bu yapısal unsurların
dinamiğine göre şekilleniyor ve hatta
değişime uğrayarak yeni formlara
yöneliyor.
Bu bakımdan da, strüktüral din sosyolojisi
açısından dinlerin ve dini yaşayışların, bu
unsurlar yahut kategorilerin varlık, çeşitlilik
ve dinamizmine göre tipolojik analizi bizi
gayet ilginç sonuçlara götürüyor.
Burada, bu çerçevede, tarihen
bildiğimiz dinlerin yahut dini yaşayış
formlarının dinamik tipolojik etüdüne
girişmek söz konusu değildir.
Sadece, mesela fenomenolojik
açıdan,tarihi süreçte 'kutsalın
morfolojisi'ni inceleme konusu
yapan M.Eliade'in, "kutsal‘ın
kipleri" (modülation) ni bize
göstermiş bulunduğuna
işaretle, dini tecrübenin
toplumsal ve sosyolojik
perspektifte, temel anlatım
formları üzerinde
durmamızın, sistematik din
sosyolojisi incelemeleri
bakımından büyük önem
taşıdığını belirtelim.
Modern sosyal antropolojinin
en önemli kurucularından,
araştırmalarını toplumsal
yapının bilimsel ve
sistematik incelenmesine
yöneltmiş ve bu amaçla
toplumsal kurumlar
ve onların en önemlilerinden
biri olarak din ve onun
toplumla olan ilişkilerinin çözümlenmesi problemi
üzerinde önemle durmuş bulunan A. R. RadcliffeBrown (1881-1955), bir toplumsal davranış türü
olarak dini, aşağıdaki şekilde incelememiz
gerektiğini ifade ediyor:
• 1) Toplum hayatında bir dini anlamak için,
onun oradaki etkilerini incelemek gerekir. Bu
bakımdan toplum içerisinde din faaliyet
halinde incelenmelidir.
• 2) Bu çerçevede, dini cemaate aidiyetin kişide
meydana getirdiği duyguların incelenmesi çok
büyük bir önem taşımaktadır.
Aslında, din insanda,
 toplumsal dayanışmanın esasını teşkil eden,
 hem korku ve hem de saygıya dayalı,
 çift yönlü bir bağımlılık duygusu oluşturur.
Bu bakımdan, bu duygunun incelenmesi, dinin hem
sosyolojik,hem de sosyal psikolojik yönlerinin
aydınlatılması bakımından önem arz etmektedir.
• 3) Ayni şekilde, dini fiiller, ritüeller ve ayinlerin
incelenmesi de önemlidir.
• 4) Dini inançlar ve doğmaların incelenmesi
gerekir.
• 5. Din ve dini grup, cemaat, mezhep ve
teşkilatlarla toplumsal yapı arasındaki ilişkileri
inceleme konusu yapmalıdır.
Bir din, içinde hayatiyet bulduğu toplumsal
yapı ile doğrudan ilişkili olabileceği gibi, bir
ölçüde ondan bağımsız bir varlık da
gösterebilir.
Bu bakımdan din bir ölçüde toplumsal yapıyı
destekleyici bir fonksiyon görebildiği gibi belli
bir ölçüde de onun dışında çalısan özerk bir
mekanizmaya da sahiptir.
Halbuki, Malinowski ve
Durkheim gibi fonksiyonalistlerin
dahil bulunduğu ekol, dinin
toplum hayatında yapısal bir
unsur olarak yerini aldığını ve bu
çerçevede toplumsal yapıyı ve
bütünleşmeyi destekleyici ve
istikrarı sağlayıcı bir fonksiyon
gördüğünü düşünmekte, bunu
yaparken de kültür ve toplumu
ve tabii ki dini bir ölçüde
birbirleriyle
özdeşleştirmektedirler.
Radcliffe Brown'ın
yukarıdaki açıklamaları
ise bunların bir ölçüde
birbirlerinden ayrı ve
bağımsız varlıklar
olduğunu göstermeye
çalışıyor.
Aynı şekilde, İslâmiyet ve
özellikle de Endonezya ve Kuzey
Afrika'da yaşanan Müslümanlık
üzerine olan antropolojik
çalışmaları ile tanınan
Geertz'de, dinin ve onun ait
olduğu kültür sisteminin bir
ölçüde toplumdan ve
toplumsal yapıdan
bağımsız bir
dinamiğe sahip
bulunduğunu göstermiş
bulunuyor.
Geertz,bir semboller
sistemi olarak kabul
ettiği dinin, insana bir
dünya görüşü ve hayat
anlayışı sağladığını ve
bu şekli altında
insan davranışlarını
yönlendirmek suretiyle
fonksiyon gördüğünü düşünüyor.
Sosyologlar, dini tecrübenin, bir insan
yahut toplum hayatında ya da tarihi ve
sosyo-kültürel ortamda büründüğü
ifade şekillerini çeşitli biçimlerde
kategorize etmiş
bulunuyorlar.
Sosyologların dini tecrübenin ifade
şeklilerini tasniflerindeki
farklılaşmanın,onların din tariflerinde
temel aldıkları kriterlere sıkı sıkıya
bağlı bulunduğunu önemle belirtelim.
Dini tecrübenin ifade şekilleri ya da bir
başka deyişle dini tecrübenin
tezahürlerine sosyologların yaklaşım
şemalarının önemlilerinden bazılarına
işaret etmekte yarar var:
Fransız din sosyoloğu G. le Bras,
dini hayat içerisinde üç ana kesim
ayırt etmektedir ki, bunlar dini
tecrübenin üç ana tezahür sahasını
oluşturmaktadır.Bunlar sırasıyla:
1) Dini birlikle ilgili (communiel)
2)Sivil ve
3)Süpranatürel kesimlerdir.
Bunlardan birincisi yani dini birlik alanı adı
verilen kesim, dine bağlananların
oluşturduğu dini topluluk da cemaat'i yahut
ümmet'i kapsamaktadır.
Burada sosyoloğa düşen, dini
toplulukların terkibi, yapısı, hayatı ve
dinamizminin incelenmesidir.
ikinci kesim, dinin sivil yani profan
toplum ya da topluluklarla
münasebetleri alanıdır.
Üçüncü kesim, görülmez alemle ilgili
olup kutsal güçlerin gözlenebilir
tezahürleri, gerekli normları ve
rejimlerini içine almaktadır.
Mesela, bu çerçevede
İslamiyet ve Müslüman
topluluklar konusunda
bir araştırma perspektifi
sunmuş bulunan Le Bras'a
göre,İslamiyet üzerine
sosyolojik araştırmanın en genel
bağlamda bir toplumu değil fakat üç
toplumun birbirleriyle ilişkilerini ele
alması gerekiyor.
Buna göre, süpranaturel
Alemin sosyolojisi'nin,
bu alemin yapisi ve
hiyerarşisini hem
resmi hem de halk
dindarlığı düzeyinde
ele alması icap ediyor. Ayrıca organize
dini cemaatin süpranatürel alemle
ilişkilerinin incelenmesi de büyük
önem taşıyor.
Doğrudan doğruya
Dini Cemaatin
Sosyolojisi ise, onun
yapısı,morfolojisi
ve inanç, pratikler
ve fonksiyonlar düzeyinde hayatının
ele alınması sorunlarını beraberinde
getiriyor.
Dini Cemaatin Sivil Toplumla
İlişkilerinin Sosyolojisi,aile, ekonomik
hayat, uluslararası ilişkiler ve bunları
uğradıkları değişimler gibi muhtelif
konuları kapsıyor.
Özellikle İslâm Sosyolojisi açısından, bu
çerçevede, dini topluluk ile sivil
toplumun en azından prensip olarak
özdeşleştirilmesi eğiliminin gerçekte
önemli farklılaşmaları gizleyip
gizlemediğini ortaya koymak büyük
önem taşıyor.
Le Bras'a göre, İslâmiyet üzerine bu tür bir din
sosyolojisi araştırmasının yönteminin her
şeyden önce tarihi olması gerekiyor.
Zira, hiçbir dini topluluk zaman ve mekândan
bağımsız bir hayatiyete sahip bulunmuyor.
Ayrıca aktüel toplumun gözlem, kritik ve
istatistiğine yönelmek de büyük önem taşıyor.
Modern tenkitler, Le Bras'ın bu
ayrımının objektif bir sosyolojik
perspektifi değil de, teolojik
mülâhazaları yansıttığını öne sürmekte
ve bu tür bir ayırıma karşı
çıkmaktadırlar.
o Pinard de la Boulaye, dini olaylara şu üç
perspektiften yaklaşılması gerektiğini ifade
ederken, dini tecrübelerin objektifleştikleri üç
boyuta işaret etmekteydi:
1. Dini olayların sosyal psikolojik tezahürleri,
2. Teşkilatın dini cemaat üzerindeki etkileri.
3. Dini cemaatlerin toplumla
münasebetleri.
• Ch. Glock, ABD deki dini hayati inceleme
konusu yaparken, dini yaşayış içerisinde
incelenebilir dört boyut ayırt etmekle, dini
tecrübenin bu dört yönde objektifleştiğini
belirtmektedir ki, bunlar,
*tecrübi,
*ritüalist,
*ideolojik ve
*konsekansiyel boyutlardır.
İlahi ya da dini menşeli yani
kutsalla ilgili olarak kişiler, gruplar
ve toplumların yaşadıkları tüm
duygular, idrakler
ve intibalar tecrübi
boyutla ilgilidir.
Ritüalist boyut, dini alanda kişilerin
duyguları ve düşüncelerinden ziyade yerine
getirdikleri fillerle ilgilidir.
Başka bir deyişle, dini uygulamalar alanı da
denilebilecek olan bu kesime ibadetler,
ayinler, törenler, dualar,zikirler, kıraatler, vs.
dahildir.
İdeolojik alan, dini duygulardan çok
dini inançlar temeline dayanmaktadır.
Bu inançlar, ilahi gerçekle ilgili tüm
tezahürleri kapsarlar.
Konsekansiyel boyut, ilk
üçünden bizzat tabiatı
itibariyle ayrılmaktadır.
Çünkü bu alan, dini
topluluğu oluşturan
kişilerin inançları,
ibadetleri ve dini tecrübe
sonucu yaptıkları
işleri,takındıkları tutum ve
davranışları içine
almaktadır.
Başka bir deyişle
burada söz konusu
olan, dini zihniyet
yahut ruhun veya buna
göre oluşan dünya
görüşü ve hayat
anlayışının, kişilerin
veya toplumun tutum
davranışları ve
yaşayışlarında
uyandırdığı etkilerdir.
Mamafih Glock'un, stark ile birlikte
gerçekleştirdiği ABD'deki dini yaşayış
araştırmasında, dini tecrübe ve yaşayışta ayırt
edilen boyutlar bundan biraz farklı olup,
aşağıdaki şekilde beşli bir tasnife tabi tutulmuş
bulunmaktadır:
•
•
•
•
•
1- inanç (Belief) boyutu,
2- Dini pratikler (Practice) boyutu,
3. Tecrübe( Experience) boyutu,
4- Bilgi (Knowledge) boyutu,
5. Etkiler (Consequences) boyutu.
• Sistematik din sosyolojisinin en yetkililerinden
J. Wach tecrübenin objektifleşme yönlerini
tasnifi ise üçlüdür:
• 1. Dini tecrübenin teorik anlatımı: Akide
(doktrin),
• 2. Pratik anlatım: ibadet (Kült),
• 3. Sosyolojik anlatım: Dini cemaat veya
topluluk.
• Bu farklı tasniflerin isabet derecelerinin
tartışmasına girmeksizin,şimdi Wach'in dini
tecrübenin tezahürlerini tasnifinden hareketle,
dini tecrübenin ifade şekillerine, H. Freyer'in
örneğine olarak, uygun olarak Max Weber'in
"dini zihniyet" veya "ahlak" adını verdiği bir
boyutu da ilave etmek suretiyle göz atmamız,
sistematik din sosyolojinin konularına
açılmamız bakımından oldukça yararlı
olacaktır.
A) DİNİ TECRUBENIN TEORİK
ANLATIMI: AKİDE
Her din bir takım
inançlara
dayanmaktadır.
Öyle ki, böyle bir
takım temel
inançlara
dayanmadan bir
din tasavvur
etmek
imkansızdır.
En ilkelinden en yükseğine kadar, ister hak isterse
bâtıl herhangi din olursa olsun, bu inançlar o dinin
ayrılmaz birer parçasının teşkil ederler. Esasen,
hemen her dinde menşei dini tecrübe, sezgi, ilham
ya da vahiy asgari bir teorik anlatıma, birtakım
inançlar, tasavvurlar ve fikirlere dayanır
Sırf bir dine has olan bu inançlar, tasavvurlar ve
düşüncelerin muhtevasının dahi o dine inanan
fertleri birbirine bağlayan bir tesiri
bulunmaktadır.
Çünkü bu muhteva ya da inançlar dine inanan
fertlerin fevkine çıkarak onları birbirine
bağlayan bir köprü vazifesini görür ve ancak o
dine inananların müştereken sahip oldukları
bir gizli bilgi, bir sır, bir hakikattir. En ilkel
dinlerde dahi bu böyledir.
Bu durum, ferdi şuurda
şu şekilde ifadesini bulur:
"Ben ve benimle birlikte
bu dine mensup olanlar,
filan inançlara inanıyoruz “
İşte bu inancın din mensupları arasında
inanılmayacak kadar kudretli, bağlayıcı bir tesiri
bulunmaktadır.
ilkel ve politeist
dinlerde teorik
anlatım
birtakım
"mitler" halinde
ifade
edilmektedir.
İlkeller arasında mitler oldukça bol
miktarda mevcuttur. Mamafih daha
ilerlemiş toplumlar ve kültürlerin
dinleri de mitolojik unsura belli bir
ölçüde yer veriyorlar.
Bir mit her şeyden önce bir tarihtir.
Fransız sosyoloğu H. Hubert, mitolojilerin
muhtevası içerisinde tarih, semboller,
bütün bir dil ailesi ile ilgili hususlar, masal
konuları,ilkellerin sosyal kurumlarıyla ya
da günlük
yaşayışları ve
olaylarla ilgili
bilgilerin
bulunduğunu
ifade
etmektedir.
Çeşitli halkların mitleri arasında büyük
benzerlikler görülmektedir. Bu durum,
efsanelerle ilgili hususlarda bu
halkların birbirlerinden önemli
alışverişlerde
bulduklarını
göstermektedir.
Mitlerin
kendilerine
has mantığı
ve kuralları
vardır.
Çoğu zaman birbirini
tutmayan mitolojik inanç ve geleneklerin
çeşitliliği ile nitelenen politeizm, belli
medeniyetlerde tarih boyunca hayatiyet
bulmuş ve yaşayışına devam etmiştir.
Bu mitolojik inanç ve gelenekler arasında
da pek çok tutarsızlıklar ve çelişkiler ortaya
çıkmıştır.Öte yandan, mitolojilerin bazı
yönleri zamanla açık hal alırken, buna
karşılık başka yönleri
silinip gitmiştir.
ilkel ve politeist dinlerdeki
mitolojik inanç ve
geleneklerin yerini
monoteist, ilahi ve yüksek
dinlerde "iman esasları" ,
"doktrinler" ve "dogmalar"
alırlar.
Her dinde ve özellikle yüksek
dinler de dini inançların, o dinin
akidesinin özünü ifade eden bir
formülün tekrarlanması
suretiyle açığa vurulduğu
görülmektedir.
Eski Yunan'da bu çeşit bir
itikada "Symbolon"
(sembol) denmekte
böylece itikadı dile
getiren formülün tıpkı bir
sembol, herkesin
arkasından gittiği bir
bayrak gibi o dine inanan
tüm fertleri birleştirdiği
anlatılmak istenmekteydi.
İslamiyet'te "Yüce Allah‘ın birliği yahut
tekliği“ ni ifade eden "Kelime-i Tevhid" veya
"Cenab- Allah'ın varlık ve birliğini ve Hz
Muhammed'in Onun kulu ve resulü
olduğunu" tasdik etmekten ibaret bulunan
"Kelime Şahadet" bu dine mensubiyetin
sembolü olan ilk formüllerdendir.
Aynı şekilde İslâm'a "Amentü"de
toplanan altı iman esasında, İslâm
akidesinin temelini teşkil eden
inançların formüle edildiği
görülmektedir ki, bunlar Allah'a,
meleklere, kitaplara, peygamberlere,
ahiret gününe ve kadere inançtan
ibarettir.
AMENTÜ
İslam âlimleri imanı ayrıca "tafsili" ve
"icmali" olarak da ikiye ayırmakta,
icmali imanla Allah'ın peygamberi vasıtasıyla
bildirdiklerinin tamamına inanmayı kast
ederlerken,
tafsili iman ile de tebliğ edilen inançların her
birini ayrı ayrı bilip inanmayı anlatmak
istemektedirler.
Amel ve imandan hangisinin önce
geldiği hususu da genellikle dinlerde
tartışma konusu olan bir durumdur.
İbtidâi dinlerde umumiyetle pratiğin
inançlardan daha büyük bir öneme
sahip olduğu görülmektedir. Bu
bakımdan orada dini inançlar ve
doktrinler ikinci plan da kalmakta ve
fazla bir şey ifade etmemekteydiler.
Oralarda din
deyince her
şeyden önce
dini ayinler,
törenler,
bayramlar,
ibadetler,
dualar, vs. akla
gelmekteydi.
Sosyologlar, ilkel
kavimlerde dinin bir
inanç sistemi olmazdan
önce bir ameller,
uygulamalar ve
mensekler (rites)
bütünü olduğunu kabul
etmektedirler.
Sami dinlerde inanç konusu ön planda
tutulmakta olup, ibadet ikinci plana
itilmektedir.
Hıristiyanlığın Katoliklik mezhebinde
ibadete inançtan daha üstün bir yer
verilmektedir. Protestanlıkta ise inanç
ön plana geçmektedir.
İslamiyet'te de bu durum birtakım
görüş ayrıIıklarına sebep olmuştur.
• Mu'tezile mezhebi amel olmadıkça imanın
olmayacağını savunmakla bir manada adetâ
amele imandan daha önce bir yer ayırmakta
veya hiç değilse amelle iman birleştirmektedir.
• Mürcie mezhebi ise, ameli imandan ayırarak
tehir etmekte yani rütbe itibariyle imana daha
çok önem vermektedir Hariciler amelin
imandan bir cüz olduğunu öne sürmektedirler.
• Ehl-i Sünnet uleması ise, "Ameller niyetlere
göredir" hadis-i şerifinin ışığı altında niyetin ya
da inancın önce geldiğini belirtmekte ve inanç
konusunda daha hoş görülü bir tutum
takınmaktadırlar.
• Ulema arasında imanın ziyade kabul edip
etmemesi de önemli görüş ayrılıklarına sebep
olmuştur.
Dini tecrübenin teorik anlatımı, muhteva
bakımından genellikle üç konu etrafında
dönmektedir:
Tanrı,
Dünya,
İnsan.
Bu üç konuyu karşılayan bilim dalları
ise,
İlahiyat (teoloji) ,
Kevniyat (Kozmoloji) ve
Beşeriyat(Antropoloji)
yani Tanrı bilimi, evren bilimi ve
insan bilimidir.
Bu bilim dalları içerisinde Tanrı'nın
varlığı, sıfatları ve bunların ispatı,
nübüvvet, mebde ve mead ya da
yaratılış ve sonla, ahiretle ilgili
meseleler ele alınır. Mamafih
İslâmiyet'te hususiyle bu konularla
ilgilenen bilim dalı İlmi Kelam
olmaktadır.
B)DİNİ TECRÜBENİN PRATİK
ANLATIMI: İBADET
Hiçbir dini sadece birtakım tasavvurlar,
fikirler ve inançlar mecmuundan ibaret
saymaya imkan yoktur. Aksine her din bir
duygu ve davranış meselesi olarak da
ortaya
çıkmaktadır.
Din, bir tutum, dıştan belli olan yahut
ta sadece içten bir yöneliş şeklinde
ortaya çıkan tasavvurdan ibarettir ki,
tezahür eden
atitüdlere
"davranış"
adını
vermekteyiz.
Mesela bir dini ayin veya merasimin
yapılması, ibadet eylemlerinin icrası dini bir
emrin yerine getirilmesi, yasaklardan
sakınma, vs. bu cümledendirler.
bütün bunlar,
dinin, birtakım
tasavvurlar ve
düşüncelerden,
sırf nazari aklın
tezahürlerinden
müteşekkil olmayıp,
orada birtakım iradi hareketler ve
davranışların da yer aldığını
anlamamıza imkân vermektedir.
Dinde mevcut olan ikinci cihet, ibadet
veya amel yani tapınma olmaktadır.
dinin biri inanç ötekisi de amel yönünü
oluşturan bu iki ana unsur gerçekte
birbirinden
ayrılmaz bir
bütün teşkil
etmektedirler.
Bu nedenle iman ibadetin ya da dinin
teorik veçhesiyle pratik veçhesinin
geniş ölçüde birbirine bağlı olup,
birbirinin tamamlayıcısıdır.
Amel, iman konularının ibadet alanı
davranış alanına uygulanışından başka
bir şey değildir.
Dar bir anlamda pratiği "Homo
Religiosus" (dindar insan) un tapınma
fiil ve işlemleri olarak
vasıflandırabiliriz.
Bu durumda din, tapınma hayatı yahut
ibadet hayatı olarak karşımıza çıkmakta
olup, ibadetin kapsamı oldukça geniştir.
Temel dini tecrübe ya da vahiyde ve
onun ilk anlatımlarında teori ile pratik,
akide ile amel arasında tam bir ayırım
yapmak güçtür.
Büyük din kurucuları ve peygamberlere
gelen ilk vahiyler incelendiğinde, teori ile
pratik arasında kesin bir sınıflama
yapmaya imkân bulunmadığı anlaşılır.
Dini fiil inanca sıkı sıkıya bağlıdır.
İbadet fiillerinin tasnif denemesinde
bulunan E. Underhill onları şu dört gruba
ayırmaktadır:
1. Mensekler
(rites),
2. Semboller
3.Takdis Ayinleri,
4. Kurban.
İslam alimleri ise genellikle ibadetleri üç
grupta toplamaktadırlar:
• 1. Bedeni İbadetler (namaz, oruç,
din, vs)
• 2. Mali ibadetler (zekat, fitre, kurban,
sadakalar vs.)
• 3. Hem beden hem de malla yapılan
ibadetler (Hac)
Morice Goguel, ibadetin son derece değerli
üç fonksiyonunun bulunduğunu ifade
etmektedir.Buna göre:
• İbadetin, dinin ifadesi olmak bakımından
sembolik bir fonksiyonu bulunmaktadır.
• İkinci olarak ibadet,onu ifa edenlerde dini
duyguları besleyip geliştirmeye yaraması itibariyle
didaktik bir fonksiyon görmektedir.
• Üçüncü olarak ibadetin, kutsalla bağ
kurulmasını,onunla teması sağlaması bakımından
mistik bir fonksiyonu vardır.
Din sosyolojisi bakımından ibadetin,
birleştirici ve bütünleştirici fonksiyonu yani
cemaat teşkil edici tesiri olmaktadır.
İbadetin yahut da bir dini ayin veya
merasimin en başta gelen etkisinin,
o davranışı yapan, o ibadeti
icra eden, o ayine katılan
kişi üzerinde
olacağına
şüphe yoktur.
Ancak bu davranışın zorunlu olarak fertleri
aşıp diğer şahıslar üzerinde de tesirler
ortaya çıkaracağını unutmamak gerekir.
Bu manada ibadet, dini inancın canlılığının
korunması, devamı ve arttırılmasında
önemli bir rol oynamaktadır.
Zihni bir nitelikte
olan inanç daha
geniş bir cemaat
içinde ayrılma ve
farklılaşma sebebi
olduğu halde ibadet,
dini grubu
kaynaştırmaya,
birleştirmeye ve
geliştirmeye yarar.
Bu bakımdan İslam’da ibadet “İmanın
süsü” olarak vasıflandırılmaktadır.
Sosyologlar, ibadet olmadan yani dinin
pratik yönü, amel tarafı bulunmadan bir
dinin varlığını sürdürebileceğine şüphe ile
bakmaktadırlar.
• Müşterek hareket halinde
her şahıs adetâ bir kül
olarak bu hareketi
yapmakta olan fertler üstü
bir bütünün bir cüz’ü ve
bir uzvu durumunda olup,
onun tarafından
yönetilmekte ve
sürüklenmektedir. Bu
bakımdan İslamiyet’te
toplu halde yapılan
ibadetlere daha bir önem
verilmiş ve onların dini
canlanma ve mü'minlerin
birbirleriyle kaynaşmaları
için birer vesile oldukları
kabul edilmiştir.
Camide toplu halde yapılan ibadetlerin,
kılınan namazların, tek başına ve evde
kılınanlardan dini bakımdan çok daha fazla
makbul ve sevaba vesile oldukları
bilinmektedir.
İslam Dini'nin,toplum hayatinin pek çok temel
faaliyetleri ve olayları için bir takım dini
hükümler, formüller, ibadetler, dualar ve
merasimleri koymuş bulunması ile dini
pratiklerin toplumda oynadığı bütünleştirici
fonksiyon arasında
yakın münasebet
bulunmaktadır.
ilkel dinlerde bile bu böyledir.
Bu tür toplumlar, sosyal hayatlarının pek
çok temel olaylarına dini bir damga
vurarak ve onlari
bir ibadet,ayin veya
menasikle süsleyerek
devamlı
bir hayat birliği
teminine muvaffak
olabilmişlerdir.
Hiçbir teolojik doktrin, dogma ya da
inanç, ayin, tören ve menasikin
yaptıkları birleştirici tesiri yapamaz.
Bir dini ayin, tören veya
uygulamaya temel teşkil
eden inançlar zamanla
şuurdaki eski canlılık ve
açıklıklarını kaybettikleri
halde, ibadetler, ayinler
ve merasimlerin, çoğu
zaman eski ve asli
usulleri çerçevesinde
yerine getirilmeleri
onların birleştirici
etkisini artırmaktadır.
Bu bakımdan Bacon
"Din toplumun en
güçlü bağıdır"
demektedir.
İbadet, kurban, ayin,
dini tören ve
mensekler sadece
ona katılanların
tecrübelerini ifade
etmekle kalmazlar,
aynı zamanda grubun
teşkilat ve zihniyetini
tayin etmeye ve onu
şekillendirmeye de
yararlar.
İlkel toplumda din
konusundaki nazari
bilgiler çok azdır.
Meselâ Amerikan
yerlilerinden Karga
Hintliler ve Kara
Ayaklılar cüz'i bir
dünya görüşüne
sahiptirler ve her türlü
panteon fikrinden
yoksundurlar.
Bu tür toplumlarda dinle ilgili
mukaddes bilgiler, grubun dini
işlerinden sorumlu kişi en başta
gelen imtiyazlarındandır.Grup
belli zamanlarda ancak az bir dini
tören yapar, Bununla birlikte
grubun devamlılığı bu törenlere
bağlıdır. Nitekim, tarımla uğraşan
toplumlarda ve genel olarak
köylüler arasında nazari dini
bilgiler pek az olduğu halde,
ibadete olan ilgi ve bu konudaki
bilgiler dikkati çekecek ölçüde
barizdir.
Bu nedenle, tarıma dayalı köylü
toplulukların dinleri ve dindarlıklar,
genellikle araştırıcılar tarafından, hakim
karakterleri itibariyle
“ritüalist" (törenci, ayinci)
olarak
karakterize
edilmektedirler.
• ibadet fiilleri zamanla daha teferruata ve
karmaşık bir hal alınca bu konularda uzlaşma
ihtiyacı baş gösterir. Bu durum, ibadet ve öteki
dini işleri yürütmek üzere bir
uzmanlar grubunun teşekkülünü gerektirir.
Böylece, "din adamları" (rahipler, ruhban)
ya da din görevlileri" sınıfının oluşumuna
şahit olunur. Bu durumda ibadetin
bütünleştirici
fonksiyonu
geçici veya
sürekli bir
teşkilatın
kurulmasıyla
teminat altına
alınır.
C)DİNİ TECRÜBENİN SOSYOLOJİK
ANLATIMI:
DİNİ BİRLİK VEYA CEMAAT
Yaşayan bir din, tabiatı icabı sosyal
münasebetler kurmak ve sürdürmek
zorundadır.
İnsanlığın dini tarihinin organik cemaat bağları ile dini
bağların çakıştığı arkaik dönemlerinde dini bir
kolektivizm hakim durumda görünmekte olup; bunu
takip eden dönemde ise ferdileşmeğe doğru bir
eğilimin ortaya çıktığı, ancak kişiyi yalnızlığa terk
edilme tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bu eğilimin,
toplu halde yaşamaya
meyyal ferdi, individüalist
karakterli yüksek dinler
aracılığıyla spesifik dini
cemaatleri oluşturmaya
itmek suretiyle dengelendiği
anlaşılmaktadır.
Dini ferdiyetçiliğin gelişmesinde sosyolojik
bakımdan çok önemli bir durum, sırf dini
cemaatlerle tabii (organik) yahut sivil
cemaatlerin geçtikçe birbirinden ayrılması
ve böylece Laiklik ilkesi
"sekülarizasyon"
olgusunun çağdaş
ve uygar toplumlarda
revaç bulması
olmaktadır.
Antropolog ve etnologların çalışmaları,ilkel
dinler seviyesinde bile ferdi özelliklerin
türlü şekillerde
hayatiyet bulduklarını
göstermekte olup, tek
ve toplu tapınma
arasında öncelik ve
üstünlük problemi bir yana bırakılırsa,
pratik hayatta her ikisinin de birbirini
tamamladığı görülür.
Her din bir toplum içerisinde ortaya çıkıp
hayatiyet bulunduğu gibi, üyelerini
birbirine bağlayan temel bağın din bağ
olduğu sırf dini grup ve cemaatlerde
görüldüğü üzere din, bir dini birlik ve
cemaatleşmeyi de beraberinde
getirmektedir.
Din sosyologuna düşen de, kutsalla
ilişkilerden doğan ya da başka bir deyişle
dinden kaynağını alan bu tür topluluklar,
gruplar, cemaatler
ve teşkilatların incelenmesi olmaktadır.
Din bir sistemdir.
Sosyolojik bakımdan dini cemaatler,
gruplar ve topluluklar da birer sosyal
sistemdirler.
D) ZİHNİYET VEYA AHLAK
Her dinin ve özellikle yüksek dinlerin, sırf dini
olan dinin özü ile ilgili olan hususlar dışında
hayatın hemen hemen bütün meseleleri
hakkındaki hükümlerle, tüm ehemmiyetli
dünyevi hadiselere karşı takınılan tavırların
toplamından ibaret bulunan gayet zengin bir
fikri muhtevası da bulunmaktadır.
Bu anlamda her din belli bir
"ruh” ya da "zihniyet" i de
beraberinde getirmektedir.
Din taraftarlarının tamamı tarafından
şuurlu ve yahut da az veya çok şuurlu bir
şekilde paylaşılan bu ruh veya zihniyet
onların hayatına da tesir eder.
Tamamen kişisel ve şahsi bir din,
sübjektiflik kalıplarına hapis olmaya
mahkûmdur.
Ancak dini tecrübelerin
tamamen ferdi kalıplar
içerisinde sıkışıp
kalmaları nadirdir.
Böylece her dinin, o din mensupları
tarafından paylaşılan karakteristik bir
"tutum"u, bir "dünya görüşü“ nü ve bir
"hayat anlayışı“ nı da
beraberinde
getirdiğini
ifade etmek
mümkündür.
Din, mensuplarına,
onların dünyayı özel
bir gözlükle
görmelerini sağlayan
ve bu şekli altında
insan davranışlarını
etkileyen metafizik
bir "dünya görüşü ve
hayat anlayışı" yani
"Weltanschauung"
sağlar.
Karakteristik bir dini tecrübe tarafından
belirlenen veya motive edilen "dünya
karşısındaki tutum", beşeri mevcudiyetin
temel veçhelerini ve faaliyetlerini
değerlendirme tarzına etki yapar.
Din Sosyoloğu için, dinin sosyolojik anlatımına dahil
bulunan, dinin beraberinde getirdiği karakteristik
tutumun, ruhun ya da
zihniyetin toplumsal
sonuçları ile genel
olarak din ile öteki
sosyal faaliyet
alanları olan eğitim,
ekonomi,ahlak,
siyaset,
sosyal sınıflar, vs.
arasındaki karşılıklı
ilişkileri incelemek
büyük bir önem taşımaktadır.
Zira dinin topluma etkileri olduğu gibi
toplumsal durumlar ve güçlerin de dini
tecrübelerinin anlatımları üzerinde etkisi
vardır.
Görüldüğü gibi dinin
sosyolojik anlatımının
incelenmesi, öncelikle insan
faaliyetlerinin anlaşılmasında
merkezi ve teorik bir problem
olarak ortaya çıkmaktadır.
Download