Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler / Prof. Dr. M

advertisement
Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler / Prof. Dr. M. Taner Tarhan
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Giriş
Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki “Türk Kültür Tarihi”nin, daha genel bir deyişle de “Millî
Tarihimiz”in ilk temsilcileridir. Çünkü, Eskiçağ ve devamındaki çeşitli yazılı kaynaklardan
edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem
arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk
Devletleridir. Onların öyküsü “tarihî gerçekler” olarak, bir anlamda -çok uzun süreliEskiçağ’daki “Türk Dünyası”nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün
olmayan gerçekleri vurgulamak için “İlk Türkler” başlığını özelliğini özellikle kullandığımızı,
öncelikle ifâde etmek isteriz.
Üç kıtaya yayılan coğrafyanın büyüklüğüyle paralel olarak, “Türk Dünyası”nı kapsayan çoğunlukla “çağdaş”/“hemzaman”- “yazılı kaynaklar” gerçekte çok çeşitli ve çok zengindir:
Asur, Babil, Pers, Grek, Roma, Latin, Bizans, Arap, İran, Avrupa, Çin, Hint, Türk vb. Hiçbir
kaynağı sarfınazar etmeden değerlendirmek söz konusudur. Sadece, bu kaynakları bir araya
getirmek bile, büyük bir sistem işidir: Yâni, Eskiçağ’dan günümüze uzanan bir kaynak
külliyatı söz konusudur. İlk görev, bunun noksansız olarak başarılabilmesidir. Bunlardan ve
de arkeolojiden yeterince yararlanmayan bir gerçek bir “tarih yazımı” düşünülemez.
Aşağı yukarı iki-üç asır öncesinden başlayarak Avrupalıların ya da Rusların, Türk Millî
Kültür ve Tarihinin kaynaklarını araştırıp dünyaya ve dolayısıyla da bizlere tanıtmaları, bir
anlamda ibret verici ve düşündürücüdür: Orta Asya’daki “Türkiyat Araştırmaları” onlarla
başlamıştır. 18. yüzyılda Messerschmidt, Strahlenberg, 19. yüzyılda Yadrintsev, Heikel,
Radloff, Thomsen ve daha niceleri. İlk “Türkoloji Kürsüsü”, 1795’te Paris’te “Ecole des
Languages Orientales Vivantes”da kurulmuştur. Bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili
enstitüler takip etmiştir. Mesela, Napoli’de (1723), Moskova’da (1814), Paris’te (1821),
Londra’da (1823), Helsinki’de (1883) ve yine Londra’da (1906) vs. ve bu kuruluşların
yayınladığı sayısız bilimsel dergi ve eserler. Çok özet bilgiler de olsa, bunları gençlerimize
hatırlatmayı kaçınılmaz bir görev addediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını takiben, 1924’te Fuat Köprülü’ye verdiği direktiflerle
Türk dil, kültür, tarih ve etnografyasının araştırılması amacıyla (1933 Reformu ile İstanbul
Üniversitesi’ne dönüştürülen) Darülfünun’un Edebiyat şubesine (Edebiyat Fakültesi) bağlı
olarak “Türkiyat Enstitüsü”nü kurdurma onuru da Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Bilindiği
gibi, bunu 1931’de Türk Tarih Kurumu ve 1932’de de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşları izler.
Amaç, Türk, Anadolu ve dünya tarihinin derinlemesine araştırılması; Türk dilinin
incelenmesi, özleştirilmesi ve geliştirilmesidir. Günümüzde, tüm dünyayı kucaklayan gerçek
bir bilimler birlikteliği söz konusudur. Bizler de bu doğrultuda emekveren, gerçek bilim
adamlarına, Türk ve yabancı meslektaşlarımıza en içten teşekkürlerimizi sunmayı zevkli bir
görev addediyoruz. Bu satırların yazarı olarak, konuya, her türlü -iç ve dış- politik
eğilimlerden ve de "kimlik arama” çabalarından arınmış bu hatırlatmalarla başlamamızın
nedenlerini düşünmenizi de dilerim. Meselâ Kimmer ve İskitler’in-hâlâ-"İndo-İranî” kökenli
olduklarını savunanları, insafa davet ediyoruz. Çünkü, "Türk Dünyası” bizler tarafından,
Türkler tarafından gerçek anlamda, tarafsızca keşfedilmeyi beklemektedir. Atatürk’ümüzü bir
kez daha minnetle anıyoruz. Konumuzla bağlantılı olarak, Zeki Velidi Togan, Bahaeddin
Ögel ve İbrahim Kafesoğlu gibi çok az sayıdaki hocalarımızın eserlerinden, daima büyük bir
hayranlık duyarak yararlandığımızı da öncelikle ve de şükran duygularımızla ifade etmek
isteriz: Togan’ın Umumi Türk Tarihi’ne Giriş; Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü; Ögel’in
İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi: Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre ve de Türk
Mitolojisi gibi.
Kimmer ve İskit Araştırmalarının Başlaması
Kimmerler meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir.
İskitler üzerine yapılan araştırmalar ise bir rastlantıyla başlar. 17. yüzyılın son çeyreğinde,
Sibirya’daki kurganlarda gizli kazılar yapan bir defineci çetesi, çok değerli altın eserler ele
geçirirler. Durum, Çar I. Petro’ya bildirilir. Eserlere el koyularak bu nadide yapıtlar St.
Petersburg’a getirilir. Dönemin koleksiyoncuları ve sanat severleri, şimdiye kadar bilinmeyen
bu değişik tarzdaki eserlere hayran kalırlar ve etkilenirler. Bu olayı takiben, Sibirya’da ve
Güney Rusya’da tesadüfen bulunan benzer şekilde buluntular, bu sanata karşı yoğun bir
ilginin ve de ilk bilimsel araştırmaların başlamasına neden olur, kurganlar kazılmaya başlanır.
Sonuç olarak bu nadide arkeolojik eserlerin, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan
atlı-göçebelere ait olduğu anlaşılır.
19. yüzyıldan bu yana -muhtelif aralarla- günümüze kadar ulaşan araştırmalar,1 satır başları
ile bizleri şu sonuçlara götürmüştür: Doğuda Büyük Çin Seddi’nden, kuzeyde Sibirya’dan,
güneyde Tanrı Dağları’na, batıda ise Tuna Havzası’na, Macaristan ovalarına kadar uzanan,
doğu-batı yönünde yedi bin kilometreyi aşan geniş bozkır kuşağındaki coğrafi alan, genelde
İskitler olarak tanımlanan göçebe ulusların yayılma bölgeleridir. M.Ö. 8 ve M.Ö. 7.
yüzyıllardan itibaren de kısmen Önasya’yı, hemen hemen de bütün Anadolu’yu içine alan
coğrafyayı kapsar.
Kurgan Kültürleri-Kimmerler ve İskitler
Kimmerler ve İskitler, kökenleri M.Ö. III. bin yılları aşan Kurgan Kültürlerinin -M.Ö. II. ve I.
bin yıllardaki- temsilcileridir. Kurganlar, bozkırlardaki göçebe hayat tarzında, belli bir
hiyerarşik düzen içinde önem taşıyan kişilerin mezarlarıdır. Bozkır kültürlerinin ayrılmaz
parçası olan çadırlarının, ölüler için hazırlanmış benzerleridir. Bu yığma mezar tepeleri, antik
batı kaynaklarında ve daha sonraki literatürde Tümülüs olarak adlandırılmaktadır. Bin yıllar
içinde -bölgelere göre- bazı farklılıklar gösteren bu tip mezar kültürü, ister Ural-Altay Türk
kökenliler olsun, ister Hint-Avrupa kökenliler.
Bozkır göçebelerinin tipik mezarlarıdır. "Kurgan” öz Türkçe olup, "korugan”dan gelmektedir.
Ölülerikoruyan özellikleri nedeniyle bu ad verilmiş olmalıdır. En görkemli İskit kurgan
grupları, M.Ö. 8. ve M.S. 1. yüzyıllar arasında Kuban, Taman, Kırım, Dinyeper, Don, Kiev,
Poltava, Volga, Ural, Altay, Kuzey Moğolistan ve batıda da genellikle Macaristan ve
Romanya’da kümelenmişlerdir.2 Bunlar, bu "mezarlık” alanları, bu atlı-göçebelerin en kutsal
alanlardır. Tuna Havzası ve Balkanlar üzerinden Trakya’ya ve Anadolu’ya göç eden ve bu
topraklarda yerleşen göçebe kökenli toplumlar da, özellikle toprağa bağlanıp, devlet
kurabilme aşamasına geldiklerinde, eski geleneklerine bağlı kalarak, ulularını, krallarını,
kraliçelerini, soylularını, "tümülüs” adıyla tanımlanan mezarlarına gömmüşlerdir: Anadolu
Demir Çağlarındaki Frig, Lidya ve Trak tümülüslerinin tipik örnekleri gibi.
Burada ilginç olan nokta Türklerin, İslamiyeti kabul etmelerinden sonra da kurgan
geleneklerini devam ettirmiş olmalarıdır. İster Orta Asya’da, ama özellikle de Anadolu’daki
Osmanlı öncesi Türk sanatının en zarif mezar anıtları olan Kümbetler, bütünüyle geleneksel
çadır mimarlığının -sırlı tuğla ya da taşla- inşa edilmiş eşsiz örnekleridir. Ayrıca Herodotos’ta
(IV. 71-73) tüm ayrıntılarıyla anlatılan İskitlerin ölü gömme adetleri ve kurganlarının yanı
sıra, önemli kişilerin mumyalama geleneklerinin de devamı dikkat çekicidir. Hanları,
hakanları, hatunları ve uluları mumyalama, İskitlerde olduğu gibi, hemen hemen tüm Türk
Dünyasında Hunlarda, Göktürklerde süregelmiş özellikle İslamiyetten sonra da Anadolu
Selçukluları’nda devam etmiştir.3
1993’te Güney Sibirya’da, Altaylar’da bulunan Ukok kurganı, mumyalanmış cengaver İskit
hatununa aitti. Bu genç soylu İskit kızını hemen hemen tüm dünya tanıdı: Natalya Polosmak
tarafından National Geographic, Vol. 186, No. 4, October 1994 sayısında, s. 80-103 arasında,
"Siberian Mummy Unearthed” makale başlığı altında, enfes renkli fotoğraflarla yayınlandı.
Bunu, Türkiye’de Atlas dergisinin 92. sayısı (Kasım 2000) takip etti. Bu sayıda, bu kona daha
ayrıntılı olarak ele alındı. "Altaylar: Anayurt”, başlığı göze çarpıyordu. Türk Dünyası en
çarpıcı ve duygusal renklerle tekrar gündemdeydi.
Bozkır Yaşantısı
Uçsuz bucaksız bozkırlardaki yaşantının temelini, hayvancılık ekonomisine yönelik "göçebe
hayat tarzı” teşkil eder. Bozkırdaki acımasız tabiat şartları, bozkır insanını uzun bir tarihi
süreç içinde devamlı bir mücadeleye yöneltmiştir. Kendilerine özgü örf ve adetler, sanat
eserlerinde görülen doğaya yönelik gerçekçiliğin yan sıra ince bir romantizm, at sırtında,
arabalarda geçen hareketli bir yaşamın verdiği sonsuz tecrübe; giyim, kuşam, silah ve
teçhizatlar gibi ögeler bu insanların farklı karakter ve yapılarını açık bir şekilde vurgulamakta
ve öne çıkarmaktadır. Bozkır insanının asıl geçim kaynağı sahip olduğu hayvan sürülerinden
ibarettir. Bazı boyların ise toprağa bağlanarak ziraat yaptıkları bilinmektedir. Bu özellik
"Göçebe-Çoban” ekonomisinin "Yerleşik” tipini yansıtmakta ve bu merkezler bir anlamda
diğer göçebe boylar için değiş tokuşa dayanan ticaretin aktif merkezlerini diğer bir deyişle de
çevrelerinde konaklanan "Kışlakları” simgelemektedir.4
Herodotos’un -Güney Rusya’daki alanlarda- "Kralî İskitler” olarak tanımladığı esas yönetici
sınıf, soylu İskitler, hiyerarşik olarak egemen oldukları diğer kabile ve boyları da
yönetmişlerdir.
Şamanlar
Şamanlar da ulu kişilerdir, hem ruhlar aleminden, gaibden haber verirler, falcılık yaparlar,
hem de hekimlik görevini ifâ ederlerdi.
At Kültürü
Yukarıda da değindiğimiz gibi hayvan yetiştirmek göçebe hayatının en önemli uğraşıdır. At,
en başta gelen unsurdur, bozkır insanının her şeyidir, onun ayrılmaz bir parçasıdır: Onun
üzerinde göç eder, sürülerini yönetir, avlanır, savaşa gider, dini inançlarına uygun olarak
nadiren kurban edilir, süslü koşum takımlarıyla donatarak sahibiyle birlikte kurgana gömülür,
ayrıca etinden ve sütünden yararlanılırdı. Ural-Altay kökenli göçebelerde, başka bir deyişle
Türk dünyasında kısrak sütünden yapılan "Kımız” kültürü de bunun bir parçasıdır. Bu
geleneğin Hint-Avrupalı göçebelerde var olup olmadığını bilemiyoruz. Oysa kesin olarak
İskitlerle birlikte bu gelenek günümüze kadar hemen hemen bütün Türk dünyasında devam
etmiştir.
Bozkır atları, her ne kadar küçük boyda iseler de, çok dayanıklı, süratli, çevik ve vahşi idiler.
Strabon5 bununla ilgili olarak, İskitler’in özel "At Terbiyesi”nden söz etmektedir. Bozkır
sanatını resmeden eserler üzerinde de atların yakalanması, gem vurulması, eğerlenmesi ve
terbiyesi çokça tasvir edilmiştir. Mesela, ünlü Çertomlyk vazosundaki sahneler de çok
gerçekçidir.
Herodotos’a göre,6 İskit ileri gelenlerinin en büyük zenginliklerini "yarı vahşi at sürüleri”
teşkil etmekteydi. Bozkırlarda, av sporu da at üzerinde yapılırdı: Strabon’a göre7
"bataklıklarda geyik ve yabani domuzlar, düzlüklerde ise yabani eşekler ve karacalar
avlanırdı” at üzerinde "tavşan avı” ise en sevilen sporlardan biriydi. Bu çevik ve hareketli
hayvanların avı, bozkır insanının at üzerindeki çevikliğini ve yeteneğini arttırmaktadır.
Zengin arkeolojik bulgular İskitler’in ata verdiği önemi ve at sevgisini açıkça gözler önüne
sermektedir. Özellikle zengin at koşumları ve teçhizatı dikkat çekicidir, kurganlarda sayısız
örnekler bulunmuştur. İskitlerde "mahmuz” yoktur, ancak kamçı kullandıkları bilinmektedir.
Arabalar
Bozkır yaşantısında hayat daima hareketlidir: Erkeklerin günlük görevi at üzerinde sürüleri
otlatmak ve avlanmaktır. Bütün kabile ve boylar, yeni ve taze otlaklar bulmak amacıyla,
belirli zamanlarda çok uzaklardaki diğer belirli yörelere göç ederlerdi. Bu hareket göçebelerce
hiyerarşik bir düzende paylaştırılmış coğrafyanın yönlendirdiği "yazlaklar” ve "kışlaklar”
arasındadır.
Yaşlı kadınlar, çocuklar ve ihtiyar erkekler bütün ağırlık ve teçhizatlarla birlikte arabalarda
göç ederler, erkekler ise at üzerinde sürüleri yöneterek göç kafilelerine öncülük eder ve yol
gösterirlerdi, genç kızlar ve kadınlar da yine at sırtında erkeklerine yardımcı olurlardı.
Arabalar, öküzler/sığırlar tarafından çekilirdi. Arkeolojik bulgulara göre tekerlekler masif
ahşaptan veya "altı kollu olarak” işlenir ve üzerine de demir bir çember geçirilirdi. Özellikle
bu uzungöçler sırasında 4 ve 6 tekerlekli arabalar revaçtadır. Bunlar aynı zamanda, İskitlerin
"seyyar evleri”dir. Arabanın üzerine aynen çadır şeklinde bir ahşap çatkı raptedilmekte, bu
çatkının üzerine ise keçe, keten veya kenevirden dokuma kalın kumaşlardan bir örtü ile
kaplanmaktadır. Arabanın içinde de halı ve kilimler serilidir. Özellikle Hipokrates8 İskit
arabalarından ayrıntılı bir şekilde bahsetmektedir. Araba, aynen "at” gibi kutsaldır. Bazı
kurganlardaki "arabalı gömüler” bunu açıkça yansıtmaktadır. Ayrıca zengin tezyinatlı özel
cenaze arabaları, hanlar ve beyler için kullanılmıştır. Pazırık kurganlarında bunların çok
çarpıcı örnekleri bulunmuştur. Ölen hanlar ve beyler tüm silahları ve tören giysileri
kuşandırılarak egemen olduğu topraklarda tam 40 gün dolaştırılmaktadır. Bu tören sırasında
yollara dökülen halk silahları ile ellerini yüzlerini yaralamakta ve bir yas işareti olarak
saçlarının ucunu kesmektedirler. Bu özellikle Herodotos’ta ayrıntılarıyla verilen törenler,
Hunlarda ve diğer Türk boylarında tarih boyunca devam etmiştir.9 Bu ulu ölülerin 40 gün
dolaştırılma geleneği, İslamiyetten sonra, sadece ve sadece Türkler arasında var olan, Hz.
Muhammed için Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan "mevlid”in kırkıncı gün
okutulması ile halen yaşatılmaktadır.
Sözü geçen çadırlı arabalar, bozkır kültürünün tipik ögelerinden biridir.
Çadırlar
Çadırlar, yani "yurtlar” ise konaklama alanlarında kurulur, "obalar” teşkil edilirdi. Yerleşik
iskan yerlerinde de bu çadır modelleri aynen taklit edilmiştir: Bu evlerin içleri de çadırlarda
olduğu gibi kumaş, keçe, kilim ve halılarla kaplanmıştır. Zeki Velidi Togan10 (19702, s. 34)
İskitler’in bozkır yaşantısına değinirken araba ve çadırlar hakkında aynen şunları
nakletmektedir: "Bunlar Türk derme evlerinde, yâni keçeden mamûl kubbeli çadırlarda,
çoğunlukla bunların tekerleklilerinde yaşamışlardır. Bu nevi derme evleri Türkler’den alarak
benimsemiş olan bazı Orta Asya İranîleri’nde bu evlerin aksamına ve şekillerine ait zengin
ıstılahın İranca olmayıp, kâmilen Türkçe olması, bu evlerin Türk millî malı olduğunu
gösterdiği gibi, Araplar da bunları "Qubba Turkiya” yani "Türk Çadırı” olarak
bildirmişlerdir.”
Çadır/Yurt, İskit göçebesi için kutsal bir anlam taşır: "Kutsal ateşin yandığı ocak, aile
fertlerini ısıtmakta, bozkırın acımasız soğuk veya sıcağından korumakta ve üzerinde pişen
aşla beslenmektedir.” Yukarıda da vurguladığımız üzere kurgan adı verilen mezarların yapısı
da, bu bozkır çadırlarının "öbür dünya için” hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey
değildir.
İskit Hayvan Üslûbu
İskitlere "Bozkırların Kuyumcuları” denilmektedir. "Bozkır Hayvan Üslûbu”nun en güzel ve
zengin örneklerini yaratan insanlardır. Grek kolonilerindeki sanatkârlara da, kendi zevklerine
göre eserler yaptırmışlardır. Kurganlarda bulunmuş olan bu muhteşem eserler, ki çoğu
altındandır. bozkır insanının duygularını en yalın, ancak en çarpıcı şekilde dile getirirler Art
Treasures of Ancient Kuban;11 Les Dossiers d’Archeologie:12 Les Scythes gibi muhteşem
sergi katalogları bu sanatın en güzel tanıtıldığı yayınlardır.
"Kutsal” ve "öncü” hayvan olan geyiğin o kadar çok çeşitli tasviri vardır ki, kendilerine özgü
bu sanat anlatımlarını bendeniz "Bozkırların Dili/Bozkırların Yazısı” olarak algılamaktayım.
Çalışmalarımıza göre, "yazıdan önceki” ve de (ilk Runik alfabe gibi.) yazıdan sonraki
geleneksel, anonim anlatımlarıdır. Türk Dünyası’ndaki, çok zengin kilim, çorap, çevre, heybe
vs. gibi el sanatlarındaki her motifin bir "adı” ve de bir "anlamı” vardır. Kanaatimize göre
bunlar, "resim yazılarının çözümü gibi” yeniden değerlendirilmelidir.
Giyim-Kuşam
İskitlerin giyim-kuşamları da kendilerine özgüdür. Önden açılan bedene oturmuş olan dar
kollu gocuklar ve gömlekler baldırlara kadar uzanmaktadır. Bunun altına pantolon giyilmekte,
elbise bir deri kemer ile bağlanmaktadır. Kurganlarda bulunan arkeolojik bulgulara göre,
zengin İskitler’in elbiseleri altın süsler ile süslenmiştir. Ayaklarına yumuşak deriden çizmeler
veya botlar giymektedirler. Başlarına ise, enselerine kadar uzanan, kulaklarını kapayan sivri
"başlıklar” giyerlerdi.
Silah ve Teçhizatlar
Ok ve Yay: ok ve yay bozkır savaşçısının başlıca silahıdır ve onun ayrılmaz bir parçasıdır.
Grekler, İskitler için "atlı okçular” deyimini kullanmışlardır. Ok, aynı zamanda sosyal
bakımdan da bir anlam taşır: Herodotos’un bildirdiğine göre13 kişi başına verilen birer ok
ucu, büyük bir bakır kazanda toplanmakta ve bu yöntemle "nüfus sayımı” yapılmaktadır.
İskitli çocukların yetiştirilmesinde, ok atma maharetine çok önem verilirdi (Herotodos).14 Bu
silahın kullanılmasında, sağdan veya soldan, ya da at üzerinde "dörtnala giderken geriye
dönerek atış yapmak”, farklı pozisyonlarda aynı derecede de sürat ve maharet sahibi olmak
gerekliydi. Mesela "uzun menzil” yay çekme yarışmaları ve elde edilen başarılar Grek
kolonistleri tarafından da kutlanmış, hatta bunların şerefine anıtlar dikilmiştir.
Ok uçları, 40-70 cm uzunluğunda bir beden üzerinde yer almaktadır. Bunlar, kullanılma
yerine göre ahşap veya kamıştandır. Demir ok uçlarına en eski İskit buluntuları arasında
rastlanılmaktadır. Esas olarak, sert alaşımlı tunç ok uçları revaçtadır. Boyları -kullanılma
cinslerine göre- 2,5-5 cm arasında değişmektedir. "Av” ve "Savaş” tiplerinin çeşitliliği dikkat
çekicidir. "Mahmuzlu” tipleri karakteristiktir.
Yaylar ise "Doğu” veya "Asya Tipi” denilen sınıflamaya girmektedir. Bu yay tipi, Orta
Asya’nın Atlı ve Göçebe kavimlerinde binlerce yıl kullanılmıştır. Bu tipin en güzel örnekleri
daha sonra özellikle Hunlarda mevcuttur. İskit yayı, düz veya içe doğru kıvrık bir "beden” ile
buna raptedilmiş iki kısa koldan ibarettir. Ortalama boyu 1 m civarındadır. At üzerinde
kullanmaya elverişli olması için kısa yapılmışlardır. Malzeme olarak ahşap, kemik, boynuz,
sinir ve tutkal kullanılmıştır, yâni bileşik türdedir, çok parçalıdır. Yayı geren kiriş, sinirden
yapılmıştır. Yay germe veya başka bir deyişle "yay kurma” bir beceri işidir. Ünlü Kül-Oba
vazosunda bunlarla ilgili çok gerçekçi sahneler resmedilmiştir. Antik Grek yazarlarından
bazıları, mesela Strabon15 ve Plinius, 16 Karadeniz’in kuzey sahillerini de İskit yayının
formuna benzetmişlerdir.
Okdanlık: İskitler tarafından kullanılan ve Grekler’in "Goryt”="Ok-Yay Torbası” olarak
adlandırdığı okdanlıkların kendine özgü bir formda yapıldıkları görülür: Ahşap iskelet üzerine
deri kaplanmış okdanlığın en büyük özelliği çift gözlü oluşudur. İç gözde yay, dış gözde ise
oklar muhafaza edilmektedir. Okdanlığın aldığı ok sayısı 300 ile 400 civarındadır. En güzel
örnekleri altın ve elektron kakmalı süslerle tezyîn edilmiştir. Tasvirlerden ve mezarlardaki
buluntu durumlarından anlaşıldığı üzere, -aynen kılıç gibi- bel kayışına, sol taraftan kalça
üzerine asılmaktadır. At üzerinde ise, yine sol tarafa, eğere asılırdı. Bu tip okdanlıklar, Orta
Asya kökenli Türk kavimleri tarafından binlerce yıl süre ile kullanılmıştır.
Kılıçlar: Greklerce "Akinakez” adıyla tanımlanan, takriben 50 cm. boyundaki demir kılıçlar,
İskitler’in "millî silahı” olarak kabul edilmekte, Herodot’un17 verdiği ayrıntılı bilgiye göre de
"Savaş Tanrısı”nı sembolize eden "kılıç fetişi” büyük bir saygı görmekte ve "kutsal”
addedilmektedir. Kabzaları ve kınları altın kakmalı süslerle tezyin edilmiş zengin örnekler de
mevcuttur. Yukarıda değindiğimiz gibi, bel kemerine, sol yanda veya önde asılarak,
taşınmaktadır. Ayrıca, ender de olsa, uzun kılıçlar da görülmektedir. Yakın döğüş için çok
etkili bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir.
Mızrak ve Cirit: Bu iki silah, savaş ve spor teçhizatı olarak önem taşımaktadırlar. Mızrak
uçları genellikle 10-15 cm. boyunda olup, demirden yapılmışlardır.
Baltalar: Bozkır insanının en eski savaş aletlerinden biridir. Üzerleri çizgi veya kabartma
olarak "bozkır hayvan üslubu”nun tipik motifleri veya geometrik desenlerle süslüdür. Küçük
altın baltaların "soyluluk”, "hanlık”, "beylik” sembolü olduğu bilinmektedir.
Kalkanlar: Pek revaçta olan bir koruyucu unsur olarak görülmez. İskit süvarisi, çevikliği ile,
at üzerinde kendini korumayı yeğlemiştir. Ancak, yer savaşlarında, yakın döğüşlerde nadiren
kullanılmıştır. Antik kaynaklardan18 kurganlardan edinilen arkeolojik materyale göre, oval ya
da kenarları yuvarlatılmış dört köşe şeklinde olup tahta veya örme sazdan yapılmış,
üzerlerinede geyik ya da sığır derisi kaplanmıştır. Oval kalkanlar, ünlü Kul-Oba elektron
vazosunda görülürler. Solokha tarağında ise tipik bir örme kalkan görülmektedir.
Kostromskaya Mogila’da ise demirden yuvarlak bir kalkan bulunmuştur. Orta kısmında
"Umbo” şeklinde, altından işlenmiş geyik armaları görülür. Bu armalar
"koruyucu”/"apotropeik” bir anlam taşırlar. Geyik, bozkır mitoslarında -aynen "kurt gibi”"öncü hayvan” olarak görülmekte ve bu tema Hun-Türk devrinde de devam etmektedir.
Zırhlar: Başlangıçta nadir olarak kullanılmıştır. En eski örneklerden biri Ukrayna’daki
kurganlardan birinde bir savaşçının üzerinde çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur. M.Ö. 5.
yüzyıla aittir. Deri başlığın üzeri metal pullarla kaplıdır. Bu, görüldüğü gibi, kulaklıklıdır ve
enseyi korumaktadır.
Savaş Taktikleri
Antik kaynaklarda, İskitler’in "cengaver” karakterlerini yansıtan, "güçlü ve muharip” bir
toplum olduklarına dair birçok ayrıntılı kayıt mevcuttur. Mesela, Thukydides19 bu konuda
İskitlerden, övgü ilesöz etmekte ve aynen şunları söylemektedir: "Savaşlardaki cesaretleri ve
ordularının sayısı bakımından, İskitler, Traklardan çok üstündürler. Zira bunlarla ne
Avrupa’da ve ne de Asya’da, hiçbir millet mukayese edilemez. Bunların tümü, tamamen
birleşse bile, İskitlerle baş edemezler.”
Meselâ Aristoteles20 ise İskitleri, Persler, Traklar ve Keltlerle birlikte -askerî bakımdankarşılaştırmakta ve bunları "üstün cengaver kavimler” olarak nitelemektedir. Ayrıca bu
toplum, - evvelce de değindiğimiz gibi-"atlı okçular” veya "hayalet atlılar” olarak da
tanımlanmıştır. Çünkü, at üzerindeki savaşlardaki üstün yetenekleri, atlarının sürati ve
çevikliği ve de oklarının hedefine vurma garantisi hasımlarınca, dehşetle izlenmiştir.
İskitlerin savaş taktikleri ile ilgili olarak Herodot’tan21 Pers kralı Dareios’un M.Ö. 513’teki
ünlü İskit seferi hakkında çok ilginç bilgiler edinmekteyiz. Burada, sözü geçen seferin tarihi
ayrıntıları üzerinde durmayacağız. Ancak, savaş taktikleri ile bağıntılı olarak şu sonuçlara
varmak mümkün olmaktadır:
Bozkır süvari birlikleri, süratli atları nedeniyle, büyük bir hareket kabiliyetine sahiptirler.
Uzak bölgelerdeki birliklerin süratle, stratejik noktalarda toplandıkları görülür.
Silahların, özellikle okların vurucu gücü fazladır: daha önce gördüğümüz üzere, silahlar, at
üzerinde rahatça kullanılacak şekilde yapılmıştır. Ağır silah ve teçhizatlar taşımazlar.
Savaş düzenlerinde, han ve oğulları ve beyler tarafından yönetilen "yan kanatlar” ve "orta”
ana kuvvet birimleri görülür. Düşmana aniden saldırılar ve süratle geri çekilirlerdi. Onların
kaçtığını zanneden düşman birlikleri, peşlerine düşer ve geniş bozkırda amansız bir
kovalamaca başlardı. Amaç, düşmanı içlere çekerek fazlaca yormak, yıpratmak ve de
yardımcı kuvvetlerle irtibatlarını kesmektir. Bu arada, kuyular ve kaynaklar kullanılışsız hale
getirilir, tarlalar tahrip edilir, kendilerine ait yiyecek ve hayvan yemleri, diğer ağırlıklarla
birlikte arabalar ve sürülerle gerilere alınırdı. Böylece, yabancı topraklarda ilerleyen düşman
kuvvetleri açlıkla baş başa bırakılırdı. Bu arada yan yana, hilâl şeklinde açılan yan kollar, yâni
kanatlar, çevirme harekatına girişir ve çembere alınan düşman birlikleri imha edilirdi. Bu
kurnazca taktik, âdeta yabani hayvan sürülerinin, özellikle atların sürülerek yoruluncaya kadar
koşturulmasına ve de aniden çember içine alınarak yakalanmalarına benzemektedir. Bozkırın
bu taktiği şüphesiz ki İskitlerin günlük yaşantısı içinde uyguladığı ve ezbere bildiği bir
hareket tarzı idi.
Bu savaş taktiği ve teknikleri de, binlerce yıl devamla, bütün Türk kavimlerince başarı ile
uygulanmıştır. Meselâ 1071’deki Malazgirt savaşında, Alp-Arslan’ın savaş düzeni, bunun en
güzel örneklerinden biridir.
İskitlerin Pers kralı Dareios’un ordularına uyguladıkları bu taktik, binlerce sene sonra Ruslar
tarafından da örnek alınarak Napolyon Bonapart’a uygulanmış, II. Dünya Savaşı’nda da
Alman orduları aynı nedenlerle hezimete uğratılmışlardı.
İskitlerin bu arada, küçük vurucu timlerle düşman üzerine yaptıkları devamlı ve yıpratıcı
hücumlar, "çete savaşları” şeklinde düzenlenmiştir. Bu ufak, fakat tesirli darbeler, düşmanı
psikolojik bakımdan büyük ölçüde etkilemektedir. Hunların, Göktürklerin ve Oğuzların savaş
tarihlerinde görülen aynı uygulamalar, bilindiği gibi, bir takım destanlara dönüşmüştür.
Kimmerlerin Yayılım Alanları
Kimmerler Proto-Türkler olarak tanımladığımız Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı
kolunu oluştururlar. M.Ö. II. bin yıl başlarından M.Ö. 8. yüzyıla kadar -merkez Kırım olmak
üzere- Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya bozkırlarında ve Kafkasya bölgesinde yaşamışlardır.
Bu tarihler arasında güney Rusya Tunç çağı kültürlerinin “taşıyıcıları” ve “temsilcileri” olarak
görülürler. Bu devrenin başlarında “doğudan batıya doğru” Kafkasların kuzeyindeki
bozkırlarda Donetz havzasına yayılmaları, özellikle Ukrayna bozkırlarında yaşayan HintAvrupa kökenli toplumların hareketlenmelerine neden olur. M.Ö. II. bin yılın başlarında
Akhaların Yunanistan’a inmeleri, kuzeydeki Avrupa bozkırlarındaki bu hareketlerin bir
uzantısıdır. M.Ö. 13.-8. yüzyıllar arasında da Kafkasya ve Dinyeper havzasındaki bölgelere
yayılırlar. Bu dönemde özellikle Volga boylarından gelen “Ahşap Mezar Yapıları” ile
tanımlanan Srubna kültürü Pre-İskit/Kimmer organik bağlarının arkeolojik kanıtlarıdır. Çünkü
daha sonraki yüzyıllarda da Kimmer ve İskit eserlerinin ayrılmazlığı bilim adamlarınca daima
konu edilmiştir. Kimmer boylarının M.Ö. 13. yüzyılda batıya doğru yayılmaları - aynen M.Ö.
II. bin yılın başlarında olduğu gibi- Hint-Avrupa kökenli toplumların yeniden
hareketlenmelerine neden olur: M.Ö. 1200 dolaylarında Dorlar Yunanistan’a, Trak kökenli
diğer toplumlarla birlikte Frigler Anadolu’ya göç ederler: Anadolu’nun “karanlık çağları”,
başka bir deyişle de belli bir süre sonra en renkli dönemlerden biri olan “Anadolu Demir
Çağı” başlar.
Güney Rusya’daki Kimmerlerle bağıntılı arkeolojik bulguların, M.Ö. II. bin yıl başlarına
kadar uzanmasına karşılık, yazılı kaynaklarda adlarının geçmesi ancak M.Ö. 8. yüzyıldan
itibaren başlar: Antik Grek kaynaklarında Kymmerioi/Kymmerios olarak geçer. İlk kez, ünlü
ozan Homeros onlardan söz eder.22 Homeros’a göre Kimmerler, yer altı tanrısı Hades’in
“ölüler ülkesi”nin yeraldığı “ıssız dünyanın sis ve karanlıklarla dolu bölgelerinde”
yaşıyorlardı. Ünlü coğrafyacı Strabon’un bu konuda yaptığı eleştiri ilginçtir.23 “Ozan
(Homeros), Kimmerlerin Bosporus Kimmerius’un kuzeyindeki kasvetli yerlerde oturduklarını
bildiği için, Hades civarına yerleştirmiştir. Belki de İyonyalıların bu kavime karşı olan derin
düşmanlıkları yüzünden böyle yapmıştır.”
Herodotos24 ve Strabon25 gibi -İskitleri ayrıntılarıyla anlatan- antik çağ yazarları,
Kimmerleri güney Rusya’nın ilk sakinleri olarak tanımlamaktadırlar. Antik çağda Kerç
Boğazı, “Bosporus Kimmerius (Kimmer Boğazı)” adını taşımakta, Kırım’da Grek kolonileri
olarak görülen Kimmerikum, Kimmeris, Kimmerike gibi yerleşmeler ve yer adları bir
zamanlar Kimmerlerin bu topraklara egemen olduklarını vurgulamaktadır. Kırım adının da
Kimmer’den türediği bilinmektedir. Kimmerleri ve Kırım’ı kapsayan Avrupa Hunları ile ilgili
mitoslar tüm ayrıntılarıyla birlikte, Bizans tarihçisi Jordanes tarafından nakledilmektedir.26
M.Ö. 8. yüzyılda, takriben M.Ö. 500 civarına kadar olan devre çok hareketlidir: Kimmerler,
doğudan gelen İskitlerin istila ve baskısı sonucunda, güneye ve batıya doğru çekilerek göç
etmek zorunda kalırlar. Göç edemeyen bazı Kimmer boyları ise, İskit egemenliği altında
Kırım ve çevresinde yaşamlarını sürdürürler ve zamanla onların içinde eriyerek tarih
sahnesinden çekilirler. Antik kaynakların bildirdiğine göre, Taurlar, Toreteler, Dandariler,
Psessler, Thteler ve Maotler, İskit egemenliği altındaki, Kırım ve çevresindeki Kimmer
boylarını yansıtmaktadırlar. Kimmer-İskit mücadeleleri, Türk devletlerinin tarihleri boyunca
tanık olduğumuz kardeş kavgalarının en eski örneklerinden biridir.
Tarihi bakımdan İskit istilası, maddesel kültürün gelişimi yönünden de yeni bir devrin
başlamasına neden olur: Güney Rusya’nın Tunç Çağı sona erer ve Demir Çağı başlar.
İskit Göçlerinin Başlaması
İskit Göçleri de Orta Asya’daki, bugünkü Moğolistan ve Türkistan’da meydana gelen ve uzun
süren bir kuraklık ve kıtlık devresiyle bağıntılıdır. Otlak sahalarının kuruması, çağdaş Çin
kaynaklarına göre doğu bozkırlarında yaşayan Hiung-Nu (Hun) kabilelerinin Çin’in kuzeybatı
sınırlarına doğru kaymalarına neden olur. M.Ö. 9. yüzyılın sonu ile M.Ö. 8. yüzyılın başlarına
ait Çin kaynakları imparator Suan’ın bunları püskürterek, batıya yönelttiklerini
nakletmektedir. Demekki İskitleri, batıya Kimmerler üzerine iten ana neden Hiung-Nuların
(Hun) bu hareketleridir. (Yine Çin kaynaklarının naklettikleri "çekirge istilâları”, bozkırlarda
zaman zaman büyük kıtlıklara neden olmuş, çekirge sürüleri hayvanların tüylerini, yelelerini,
kuyruklarını bile kemirerek yemişlerdir.) Herodotos’un27 kayıtlarında da İskitlerin göçleriyle
ilgili ayrıntılı bilgileri bulmak mümkündür. Kafkas geçitlerini aşan Kimmer göç dalgaları
(Doğu Göç Kolu), yeni bir yurt edinmek amacıyla, Doğu Anadoludaki Urartu Devleti’nin
kuzey sınırlarından başlayarak, Anadolu topraklarını istila etmeye başlarlar. Kurt Bittel28 bu
konuda aynen şu yorumu yapmaktadır: "Kimmerler’in Anadolu’yu istilası, kuvvetli bir
ihtimalle, Orta Asya’dan kaynaklanmış olan büyük bir göç hareketinin yan kolunu teşkil
etmektedir. Bu hareket, hiçbir zaman bir soygun seferi şeklinde değil, aksine, bütün bir halkın
mal ve mülkleriyle beraber yaptıkları bir göç olarak nitelendirilebilir. Bunu bu bakımdan,
M.Ö. 13. yüzyıldaki "Deniz Kavimleri”nin haraketleri ile karşılaştırabiliriz.”
Kimmerler, merkezi Kafkasya’daki Gerusin/Portae Sarmaticae/Daryal Geçidi’ni ve Osset
Geçitleri’ni takip ederek Urartu sınırlarına dayanmışlardır. Bu geçitler binlerce yıldan beri,
günümüz dahil, ulaşım ve askerî harekat bakımından önem taşıyan yegane "doğal geçit” ve
"tarihi yollar”dır.
Kimmerlerin ardından İskitler gelmektedir: Herodotos’un ifade ettiği üzere, Kimmerleri takip
eden İskitler -yollarını şaşırarak- Kafkasları doğudan dolaşmışlar, Hazar Denizi kıyılarını
takiben Derbent- Demirkapı geçidi üzerinden Azerbaycan ve İran’daki Medya topraklarına
ulaşmışlardı. Çağdaş Asur çivi yazılı kaynaklarında da bu olaylar hakkında ayrıntılı bilgiler
mevcuttur: Asur casusluk örgütünün başında bulunan veliaht prens Sanherib, babası ünlü
Asur kralı II. Sargon’a raporlar göndererek, Kimmerler’in Urartu topraklarına yayıldıklarını
ve Urartuların ağır yenilgilere uğradıklarını bildirmektedir.29 Urartu kralları I. Argisti
(yaklaşık olarak M.Ö. 785-760) ve II. Sarduri’ye (Yaklaşık olarak M.Ö. 760-730) ait bazı
Urartu yazıtlarından anlaşıldığına göre, Kimmer göç ve istilâsından takriben 50 yıl kadar önce
-Çıldır ve Gökçe Göl arasındaki "İş-qi-GU-lu ülkesi”/Leninakan bölgesinde- Kimmerlerle
Urartular komşu duruma gelmişlerdi. Özellikle II. Sarduri, Kura Havzasını kapsayan
"Guriania ülkesi”nden ve buradaki karışıklıklardan söz etmektedir.30
Adları
Asurlular Kimmerler’i "Gimirrai”, İskitleri "İskuza/Asquzai” olarak adlandırmıştır.
Urartularsa Kimmer ve İskitleri "İşqigulu” adıyla tanımlamaktadırlar.31 Grek kaynaklarında
"Skyt”, Persçe gibi doğu dillerinde ise "Sak”; ya da başka örneklerde olduğu gibi "Saka”,
"Caha” gibi adlarla tanınırlar. Bu bilgiler daha sonra Kutsal Kitaplara yansımıştır: Anadolu’ya
Kuzeyden gelen diğer toplumlarla birlikte adları geçmektedir ve bunlar Nuh Peygamberin
oğlu Yafes’ten türemişlerdir (Ahdi Atik/Tevrat, Genesis 10; Ezekiel 38,6: "Gomer”=Kimmer;
"Askenaz”=İskit). Bunlarla ilgili olarak -İslamî ve İran tesirli- Türk mitoslarındaki (=Oğuz-
nameler ve Han-name) "Gog-Magog” ve "Ye’cüc-Me’cüc” hakkındaki ilginç yorumları ve
bilgileri Zeki Velidi Togan32 ve Bahaeddin Ögel’in33 eserlerinde topluca bulmak
mümkündür.
Akadca İşquzai adında da -quz-,-quzai- o dönemki "Oğuz” adının arkaik söyleyişinin, çivi
yazısındaki şekli olduğu şüphesizdir. Tarihi bir gerçek olarak da şunu vurgulamak istiyoruz:
"İskit”/"Saka” adları "Türk” adı ile eşdeğerdedir. İskitler, Eskiçağ’da "politik güç” olarak
tarih sahnesinden çekildikleri hâlde, Orta Çağ’da, meselâ Bizans kaynakları, İslâmiyet’i henüz
kabul etmemiş olan Türk toplumlarından, Türk boylarından "İskit” adıyla söz etmektedirler.
İslâmiyet’i kabul edenler ise kendi adlarıyla anılırlar. Bu ayrım bizce, çok anlamlıdır. Benzer
örnekleri çoğaltmak mümkündür. Daha sonra da, meselâ 17. ve 18. yüzyılın ünlü Boğdan
voyvodası Dimitri Kantemiroğlu’nun kaleme aldığı Osmanlı Tarihi’nde Kırım Tatarları ile
İskitler’in aynılığı hakkındaki yaklaşımları dikkat çekicidir. ya da Baron de Todt’un Kırım
Han’ın ölümü hakkında naklettikleri çok önemlidir.
Sözü edilen dönemin en güçlü devletlerinden olan Asur’un yanı sıra Anadolu’da Urartu, Frig
ve Lidya devletleriyle İyonya şehirlerini dehşet içinde bırakan Kimmer akınları özellikle
Anadolu’nun siyasi yapılanmasında büyük değişikliklere neden olmuştur. Urartu Devleti,
büyük sarsıntılar geçirir: Bir taraftan kuzeyden gelen Kimmer göç ve akınları, diğer taraftan
Asur kralı II. Sargon’un (M.Ö. 721705) M.Ö. 714’teki ünlü 8. seferinin ağır darbeleri
karşısında Urartu kralı I. Rusa (yaklaşık olarak M.Ö. 730-714) başkent Tuşpa’da intihar
eder.34
Urartu kralı II. Argişti (yak. ol. M.Ö. 714-685) kuzeye yönelerek Kimmer akınlarını önlemeye
çalışır, ancak M.Ö. 707’de ağır yenilgiye uğrar. Onu takip eden Urartu kralı II. Rusa (yak. ol.
M.Ö. 685-645) ise akıllıca bir politika izler, dalgalar halinde Urartu topraklarında ilerlemekte
ve yayılmakta olan Kimmer boyları ile anlaşır, ezeli düşman Asur’a karşı ittifak yaparak bir
kısım Kimmer boylarını Urartu topraklarında iskân ettirir ve bunların yerleşmelerini sağlar.
Bu arada Asur sınırlarında
Kimmerlerle yapılan bir savaşta ünlü kral II. Sargon hayatını kaybetmiştir. Urartu kralı II.
Rusa’nın müttefiki olan Kimmerler’in ana göç kolu ise batıya doğru yönelmiş ve Frig devleti
egemenliğindeki topraklara doğru ilerlemeye başlamıştır.
Bu olayları takiben M.Ö. 677 civarında, Teuşpa adlı liderlerinin yönetimindeki Kimmer
akıncıları -Konya Ereğlisi dolaylarındaki- Hubusna yöresinde yenilgiye uğratılır. Kral
Asarhaddon’un (M.Ö. 686669) yönetimindeki Asur’un bu başarısı -muhtemelenKimmerler’in Toros geçitlerini aşarak Çukurova bölgesine yayılmalarını önlemiştir.35 Kral
Asarhaddon, saltanatı süresince Kimmer tehlikesinin korkusu ve baskısı altında yaşamıştır.
Bu ünlü Asur kralının güneş tanrısı Şamaş’a yönelttiği -politik kapsamlı- duaları ve
yalvarışları bu duygularını açıkça yansıtmaktadır: Asarhaddon bu cengaver bozkır
akıncılarından "cehennemin doğurduğu” diye söz eder, Kimmer lideri Teuşpa’yı da "kuzeyli
düşman” "Umman Manda” adıyla tanımlar.36 Bu arada Kimmerlerin, Asur’un vasali olan Toroslar ve Çukurova yöresindeki- Hilakku devletiyle anlaşma yaptıkları görülür. Asur kralı,
akabinde Hilakku’yu cezalandırmıştı.37
Kimmerlerin Hubuşna yöresindeki yenilgiden fazlaca etkilenmedikleri anlaşılmaktadır: Doğu
Göç Kolu’na mensup boylar, M.Ö. 7. yüzyılın başlarında Frigya egemenliğindeki topraklara
yayılarak, istila etmişlerdir: (Eusebios’a göre M.Ö. 696/695; Julius Africanus’a göre ise M.Ö.
676’da) Frig başkenti ünlü Gordion kuşatılarak ele geçirilmiş, tahrip edilerek yağmalanmış ve
efsanevi kral Midas (Asur kaynaklarında: Mita) "boğa kanı içerek intihar etmiştir.”38
Gordion’da, Midas’ın gömüldüğü en büyük kralı tümülüste -altın hariç- çok değerli ölü
hediyeleri bulunmuştur. İleri sürülen bir görüşe göre Kimmerler, Midas’ın tüm altınlarını
yağmalayarak beraberlerinde götürmüşlerdir. Bu nedenle Midas’ın tümülüsünde altın yoktur.
En görkemli ve güçlü çağını yaşayan Frig devletinin ani yıkılışı ve Anadolu’daki politik güç
ve etkinliğini kaybedişi -istila haline dönüşen- Kimmer göçünün ne çapta olduğunu açıkça
yansıtmaktadır.
Anadolu’da Kimmer Bozkır Devleti
Frig devletini yıkan Kimmerler, batı yönde Lidya devletinin sınırlarına dayanmıştır. Yakın
geçmişte Frig devletinin egemen olduğu topraklar, özellikle İç Anadolu bozkırları, artık bir
anlamda, Kimmer Anadolu Bozkır Devletinin hakimiyet alanındaki bölgelerdir. Ana göç
kolunu oluşturan Kimmer boyları, bozkır-göçebe geleneklerini devam ettiren, kabile ve boy
teşkilatına dayanan bir politik güç, Kimmer Anadolu Bozkır Devleti dediğimiz birliği tesis
ederler. Bu organize güç yaklaşık bir yüzyıl boyunca Eski Anadolu’nun tarih sahnesinde
önemli roller oynamıştır. Bu gücün varlığı, gün geçerek çoğalan arkeolojik bulguların yanında
yazılı kaynakların analizinden elde edilen sonuçlar, siyasi antlaşmalar ve de saptayabildiğimiz
filolojik yaklaşımlarla birlikte diğer öğeler bunu açıkça kanıtlamaktadır. Julius Lewy ve Kurt
Bittel gibi bazı eski kuşak bilim adamları -görüşümüze tam uymamakla birlikte- Orta
Anadolu’da örgütlenmiş bir Kimmer devletinin varlığını kabul etmektedirler.39
Bu arada bazı boylar, Orta Anadolu’dan kuzeye-Amasya yöresindeki Paplagonia bölgesine
yönelerek, kuzeye açılan doğal tarihi yolu takiben Karadeniz sahillerine ulaşırlar.40 Çok
yakın bir geçmişte Amasya’da Gümüşhacıköy’de bir rastlantı sonucunda bulunan bir alçak
kurgan, kaçak kazılar sonucunda tahrip edilerek, yağmalanmıştır: İnsan ve at gömüsünü
muhafaza eden bu mezarda, ölü hediyesi olarak uzun demir kılıç, tunç balta, gem parçaları ve
mahmuzlu tipik ok uçları, geleneksel ölü hediyelerini oluşturmaktadır. Kurtarılabilen eserler
Amasya Müzesi’ne getirilmiştir.41 Gümüşhacıköy’ün daha önceki bir adının da "Kımerî”
oluşu çok anlamlı ve dikkat çekicidir.
Antik Kaynaklara göre, Miletos’un Karadeniz sahillerindeki güçlü bir kolonisi olan Sinope
(Sinop) tahrip edilir, "Oikist/Kurucu” Abrondas öldürülür ve Yunanlı kolonistler geçici bir
süre için yarımadadan sürülürler ve bazı Kimmer boyları bu yörede yerleşir.42
Amazonlar Kimdir?
Antik Grek ve Roma/Latin kaynaklarında Sinop’un doğusundaki "Themiskyra” bölgesi, başka
bir deyişle de Amisos’un (Samsun) doğusunda uzanan Thermodon/Terme çayı havzası ve
dolayları Amazonların yaşadıkları topraklar olarak gösterilir.43 Aynen Gümüşhacıköy’de
olduğu gibi, bir rastlantı sonucunda eski eser kaçakçılarınca bulunan ve yağmalanan iki alçak
kurgan ve içindeki çok zengin ölü hediyeleri, antik kaynaklar dışında, bu insanların bu
bölgede gerçekten de yaşadıklarını kanıtlayan çok seçkin arkeolojik bulgulardır.44 Gerçekte bozkır göçebe kültürünün ve geleneklerinin ve de çok eski bir Türk töresinin gereği olarak- at
üzerinde savaşan Kimmer ve İskit kadınları ve kızları, Karadeniz sahillerini iskan eden,
Yunanlı kolonistleri bir anlamda dehşet içinde bırakmış ve bunlar -çeşitli yörelerde- birer
mitos haline dönüşerek Antik çağ kaynaklarında ve devamında yer almış ve saygı
görmüşlerdir. Bilindiği gibi Amazonlarla ilgili sahneler Antik Grek sanatında özel bir yer
tutmaktadır. Tarihi gerçek olarak şu sonuç bizce çok önemlidir: İster Eski Anadolu’da ve ister
Kafkasya’da ve diğer yörelerde nerede bir Kimmer ya da İskit göçü ya da istilâsı varsa, orada
muhakkak bir Amazonlar Efsanesi ve öyküleri çıkar. Bu bir rastlantı değildir.
Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus’a/Trabzon, batıdaysa Herakleia
Pontika’ya (Karadeniz Ereğlisi) kadar yayılırlar: Trabzon yakınındaki Ağırmış Dağ’ın antik
çağda Kimmerius Dağı adını taşıması da ilginç bir kanıttır.45 Antik kaynaklara göre batıdaki
Herakleia Pontika/Karadeniz Ereğlisi, "Mariandynoi” kabilesinin topraklarında kurulmuş olan
bir Megara kolonisidir. Balkanlar üzerinden gelen "Mariandynoi” kabilesinin, efsanevi şefi
olarak sözü edilen "Heros Kimmerios” -aynen Amazon efsanelerinde olduğu gibi- bu
temaların en güzel örneklerinden birini daha oluşturmaktadır. Tarihî gerçek olarak bazı
Kimmer boyları bu yörede yaşamışlar ve Sinop’ta olduğu gibi Grek kolonistlerle
savaşmışlardır.46 Ayrıca, yukarıda değindiğimiz üzere Batı Karadeniz bölgesinde yaşamış
olan Trak kökenli "Mariandynoi” kabilesi, mitolojik bir anlatımla Kimmerlerle bağıntılı
gösterilmiştir.47 Bu mitosla ilgili olarak ünlü "François Vazosu” üzerinde "Mariandynoi”
kabilesinin atası "Heros Kimmerios” ok atan tipik bir bozkır savaşçısı şeklinde
resmedilmiştir.48 Bu figürün yanındaki ünlü "Toxamis” de, aynı kıyafet ve techizatla ok
atmaktadır. Toxamis adının -en yakın olarak- "Toktamış” adıyla çağrışım yaptırdığını ifade
etmek isteriz. Kimmerlerin Karadeniz bölgesinde yayılması bu yöredeki bazı küçük yerleşim
gruplarını etkilemiş, bu toplumlar, daha gerilere, dağlık bölgelere çekilmek zorunda
kalmışlardır.
Doğu Göç Kolu olarak adlandırdığımız Kimmer ana göç kolunun bu hareketleri böylece
süregelirken, doğuda da olaylar hızla gelişmektedir. Urartu topraklarında yaşayan ve onların
müttefiki olan Kimmer boyları bir takım politik girişimlerin içinde görülürler. Gerçekte bu
olaylar, İran’daki Medler’in Önasya dünyasında yeni bir politik güç olarak ortaya
çıkmalarıyla bağlantılıdır.49 Medler, Asur kralı Asarhaddon’a karşı Kimmer, Mannai ve diğer
bazı toplumlarla birlikte güç birliği yaparlar,50 bu güçler tümüyle Asur’a karşı harekete
geçmiştir.
Bu olaylar süregelirken, Önasya dünyası yeni bir istilâya uğrar, yukarıda da değindiğimiz
üzere Azerbaycan ve Medya’ya yayılan İskit dalgaları Önasya dünyasını tehdit etmeye başlar;
nerdeyse Mısır kapılarına kadar dayanırlar. Önce de vurguladığımız gibi kral Asarhaddon, bu
kudretli Asur kralının tanrı Şamaş’a yalvararak veya akıl danışarak her türlü kehanete
başvurması ve bu bozkır savaşçıları karşısında duyduğu "batıl korkulardan” kurtulmaya
çalışması, gerçek anlamda Kimmer ve İskitlerin Önasya’daki askeri ve politik güçlerini açıkça
kanıtlamaktadır. Asarhaddon, hemen tüm saltanatı boyunca, devamlı olarak Kimmer ve İskit
akınlarının korkusu altında yaşamıştır.
Urartu kralı II. Rusa’nın-Kimmerlerle olduğu gibi-akıllıca bir politika izleyerek, İskitlerle
anlaşma yaptığı görülür.51 Bu kez İskit akınları doğrudan Asur sınırlarına yönelir.52 Ancak
M.Ö. 674 yılı dolaylarında yapılan bir savaşta Asarhaddon tarafından mağlup edilirler.53
Oysa Asarhaddon İskitlerin Asur için gerçek bir tehlike olduğunu sezmiştir: Çünkü Asur
sınırları sadece İskit akıncıları tarafından tehdit edilmekle kalmamış, bu yeni, tehlikeli ve
güçlü düşman, Asur karşıtı bazı toplumları müttefik yaparak, onları Asur’un
boyunduruğundan kurtarma çabalarına girişmiştir.
Asarhaddon onları yenilgiye uğratmasına rağmen anlaşma yoluna gitmiş, İskit hakanı
Bartatua’nın isteği üzerine kızlarından birini, bir prensesi ona eş olarak vermiştir.54 İskitlerle
-kan bağlarına dayanan- bir anlaşma yapması, Asur devletinin aynı zamanda Urartu’ya ve de
Kimmerlerin dolaylı desteği ile kurulan Med devletine karşı bir önlemdir.
Asur çivi yazılı metinlerindeki Akadca yazılım şekli ile Bartatua, Herodotos’un (I, 103)
Madyes’in babası olarak tanımladığı -Grekçe yazılımıyla- Protothyas’dır. Madyes, Türk
destanlarında "Alp Er Tunga”, İran destanlarında ise "Afrasyab” adlarıyla görülmektedir.55
Bu arada Urartu kralı II. Rusa, Doğu Anadolu’da Kimmerlerle birlikte bir askeri sefer
düzenler: Asur ve Urartu devletleri arasında uzun süredir çekişme konusu olan Diyarbakır
yöresindeki Şupria bölgesinde büyük karışıklıklara neden olur,56 ancak Asarhaddon’un M.Ö.
673-672 dolaylarındaki "Şupria Seferi” bu konunun Asur devleti lehine sonuçlanmasını
sağlar.57
Kimmer-Lidya İlişkileri
Kimmer bozkır devletinin varlığı, en çok-batı komşuları olan-Lidya’yı huzursuz etmiştir:
Friglerin bir zamanlar hakim oldukları topraklara yayılan ve gittikçe güçlenen Kimmer
boyları bir süre sonra batı komşuları Lidya devletinin sınırlarına dayanırlar. Bu saldırılar,
Lidya devletinin toprak bütünlüğünü zaman zaman tehlikeye düşürmüş ve hatta Frig devleti
gibi yıkılmalarına ramak kalmıştı. Lidya’ya yönelen ilk Kimmer akınları Gyges dönemine
rastlar. Bu dönemde Lidya kralı Gyges (Asur kaynaklarında Gugu) Kimmer tehlikesine karşı
Asur devletiyle yakınlaşma politikası güder ve Asur kralı Asurbanipal’den yardım ister: Asur
kralı aynen şunları söylemektedir "Gugu ayaklarıma kapandı”.58 M.Ö. 660/657
dolaylarındaki ilk Kimmer akınlarına karşı koyabilen Lidya kralı, bu arada esir aldığı, iki
Kimmer beyini zincire vurarak Ninive’ye göndermiş ve Asurbanipal’e olan şükran borcunu
ödemiştir.59 Asur çivi yazılı kaynakları kral Gyges’in/kendi deyimleriyle Gugu’nun bu
zaferini, Asur yardımına bağlamaktadırlar. Ancak, bu yardımın nasıl olduğu bilinmemektedir.
Kimmerler karşısında kendini güçlü hisseden kral Gyges, Asurla olan bağlantılarını keser ve
hatta Asurbanipal’e karşı cephe alır. Sonuçta -Lidya kralının bu vefasızlığına ve dönekliğine
çok üzülen- Asur kralının tanrılarına yaptığı ünlü "beddua”sı yerini bulur ve Kimmerler ikinci
kez Lidya topraklarına saldırırlar: M.Ö. 652 yılında -akropol yâni yukarı şehir dışındabaşkent Sardes ele geçirilir, tahrip edilerek yağmalanır ve kral Gyges öldürülür.60
Bu olaylar zinciri Anadolu’daki Kimmer siyasi tarihi bakımından büyük bir önem taşır: Yakın
geçmişte en parlak dönemlerini yaşayan Urartu kralı I. Rusa, ünlü Asur kralı II. Sargon, Frig
kralı ünlü Midas gibi kral Gyges’te aynı kaçınılmaz sonu paylaşmıştır. Tüm bu olaylar -yakın
bir süre sonra- İyonya bölgesinde de devam edecek benzerleriyle birlikte analiz edildiğinde
bozkır savaşçılarının güçlü bir şekilde organize edildikleri ve de savaş sanatındaki geleneksel
üstünlüklerini belgelenmektedir.
Kimmer Batı Göç Kolu ve Trako-Kimmerler
Bu sıralarda, Güney Rusya bozkırlarından İskitler tarafından sürülmeye devam edilen
Kimmerlerin Batı Göç Kolu Avrupa içlerine kadar yayılır: Orta Avrupadaki bunlarla ilgili
arkeolojik malzeme -bazı batılı bilginlerce- Trako-Kimmer buluntuları adı altında
tanımlanmaktadır. Akabinde İskitlerin Macaristan ovalarını da istila etmeleriyle, takriben
M.Ö. 500 yılı dolaylarında politik güç olarak, tarih sahnesinden silinirler.61
Batı göç kolundan ayrılan bazı boylar, güneye yönelirler ve Romanya-Bulgaristan ovalarına
yayılırlar. Ancak İskitlerin Tuna bölgesine sarkmaları Kimmerleri yeniden göçe zorlar: M.Ö.
7. yüzyılın ortalarında aynı baskıya maruz kalan -Trak boylarından- Thynler, Bithynler,
Trerlerle birlikte boğazları geçerek, Anadolu topraklarına girerler.62 Bu yeni göç dalgaları
güneye İyonya bölgesine yönelmeden önce Çanakkale Boğazı’nın Asya sahillerinde ve
hinterlandında dolanırlar. Çanakkale’de Nara Burnu üzerindeki Abydos kenti kuşatılır, ve
bazı kentler haraca bağlanır, bu arada da Edremit Körfezindeki Antandros ele geçirilir.63 Bazı
antik kaynaklara göre Kimmerler orada uzun süre yaşamışlardır ve bu nedenle de bu şehir
antik çağda uzun bir süre "Kimmeris” adıyla anılmıştır.64
Batı Anadolu’ya inmeye başlayan yeni göç dalgası, Lidya’nın bu yörelerde toprak kaybına
neden olur. Aynı zamanda da batıdan Lidya üzerinden gelen İyonya’ya yönelen ana Kimmer
kuvvetleriyle birleşir: Asur ve Grek kaynaklarına göre, bu sıralarda Kimmer bozkır devletinin
başında Dugdamme (Akadca)/Lygdamis (Grekçe) bulunmaktadır.
Gyges’ten sonra Lidya tahtına çıkan Ardys, babasının ölümüne neden olan Kimmer
akınlarının dehşetini yaşamıştır. Bu nedenle -babası gibi- Asur’a yakınlaşma politikası güder
ve yardım ister (ARAB, II, no. 785): Ancak Asur kralı Asurbanipal’in yardım edip etmediği
bilinmemektedir. Çünkü babasının kaypak politikası nedeniyle bozulan Asur-Lidya
diplomatik ilişkileri, muhtemelen büyük tavizlere rağmen sonuç vermemiş ve Asur, Lidya
aleyhine gelişim gösteren Kimmer akınlarına seyirci kalmıştır. Kısa bir süre önce, takriben
M.Ö. 648-646 arasında, Kimmer beyi Dugdamme, Asur kralı Asurbanipal ile bir antlaşma
yapmıştır. Kimmer beyinin "yemin ederek” söz verdiği bu antlaşma, kuvvetle muhtemeldir ki,
bir "saldırmazlık paktı” niteliğindedir. Başkent Sardes, M.Ö. 645 dolaylarında ikinci kez
kuşatılarak -yine akropol hariç- amansızca tahrip edilmiş ve Ardys güç durumda kalmıştır.
Ancak kral Ardys’in akropole çekilerek, bu akınlara karşı koyabilmesi takdiri şayandır.65
İyonya Bölgesine Kimmer Akınları
Çok geçmeden İyonya kentleri de aynı yazgıyı paylaşırlar.66 Kallinos gibi ünlü şairler gençlerin korkaklığını yererek- coşkulu mısralarla İyonya halkını, eli silah tutanları
Kimmerlere karşı mücadeleye çağırmışlardır. M.Ö. 644/643 dolaylarında ünlü Ephesos/Efes
şehri kuşatılır, güçlü surların gerisine çekilen halk, şehri savunur. Ancak sur dışında kalan,
Grek dünyasının kutsal merkezlerinden biri olan, ünlü Artemis Tapınağı yakılarak tahrip
edilir.67 Magnesia ise, hemen bu olayın ardından hücuma uğramış, ele geçirilerek
yağmalanmıştır.68 Priene ve Didyma gibi diğer ünlü merkezler de bu yağmalamadan
paylarını almışlardır. British Museum’daki Klazomenai lahdinde, Kimmerlerle İyonyalılar’ın
mücadeleleri çok canlı bir şekilde resmedilmiştir. Özellikle bozkır savaşçılarıyla birlikte
savaşan köpekler ilginçtir. Kimmer akınları, tarihsel süreç olarak İyonya kentlerinin
ekonomik ve kültürel gelişimlerini bir süre geriletmiş, ancak Kimmer tehlikesinin
geçiştirilmesinden sonra güçlenmelerine neden olmuştur. Çünkü Kimmerlerin bu bölgedeki
akınları geçicidir, büyük ganimetler elde ettikten sonra geri dönmüşlerdir, denize ulaşmanın
da onlar için bir önemi yoktur! Oysa Kimmer tehlikesinden sonra İyonya şehirleri, Lidya’nın
tehditlerine karşı koyabilecek duruma gelmişler ve de "kolonizasyon hareketleri”ni
hızlandırmışlardır.69
Sonun Başlangıcı
Kimmerlerin -bilinen- en son ve güçlü akınları Çukurova bölgesi üzerinedir: Hatırlanacağı
gibi Kimmer lideri Dugdamme’nin Asur kralı Asurbanipal ile bir saldırmazlık anlaşması
yaptığına değinmiştik. Oysa bir süre sonra Gülek Boğazı’nı aşarak M.Ö. 630 dolaylarında
Çukurova’ya inen Kimmer güçleri Tarsos/Tarsus ve Anchiale’ye kadar ilerlerler. Ancak
Kilikya kralı Syennesis tarafından dağıtılarak mağlup edilirler. Dugdamme’nin ölümü70
Kimmerler arasında -kan dökmeye varan kargaşalık yaratır ve bu da kesin mağlubiyetlerine
neden olur. Dugdamme’nin yerine oğlu Sandaksatru geçer, yenik düşen Kimmer akıncıları
geri dönerler. Orta Anadolu’daki Kimmer egemenliğinin ve gücünün sonu yaklaşmaktadır.
Güçlü Lidya kralı Alyattes bu olaylardan sonra Kimmerleri mağlup ederek, doğuya doğru,
Kızılırmak’ın ötesine sürer.71 Bu sıralarda da Önasya’daki güç dengesi bozulmuş,
Kyaxares’in önderliğinde -İskitler’le birleşen- Medler M.Ö. 612’de Asur İmparatorluğu’nu
yıkmıştır. Akabinde Urartu Devleti’ni de yıkan bu yeni güç, M.Ö. 591 yılında Kızılırmak’a
dayanmıştır. İran’daki Medler’in güçlenmesiyle Herodotos’un72 "28 yıl” olarak belirttiği
Önasya’daki İskit hakimiyeti de sona ermiştir.73 Gerçekte Urartu Devleti İskit akınlarıyla
yıkılmış, son darbe ise Medler tarafından vurulmuştur. Meselâ, ünlü Urartu kalesi
Sardurihinili/Çavuştepedeki yoğun tahrip tabakaları içinde ele geçirilen çok çeşitli İskit
buluntuları, at koşumları veya hayvan üslubuyla bezeli kemik at koşum parçaları ve sayısız
mahmuzlu ok uçları gibi çok değerli arkeolojik bulgular bu tahribatın kimler tarafından
yapıldığını açıkça kanıtlamaktadır.74
Bilindiği gibi Lidya devleti ile Medler arasındaki savaş beş sene sürer (M.Ö. 590-585). Ünlü
bilgin Thales’in önceden bildirdiği gibi güneş tutulması olur, savaşan güçler bunu "tanrıların
gazabı ve uyarısı” olarak yorumlayarak çarpışmalara son verirler: M.Ö. 585’te yapılan
antlaşmayla Kızılırmak Lidya ve Medler arasında sınır kabul edilir,75 Anadolu bu iki devlet
arasında bir anlamda paylaşılmıştır. Bu süre zarfında da bu iki güç arasında kalan Kimmer
boyları da Anadolu’daki etkinliklerini de yitirerek tarih sahnesinden çekilirler.
Ayrıca, Elazığ-Norşun Tepe’deki -kurban edilen- at gömülerinin yanında bulunan kartal başlı
gem; Gordion’da at gömüleri ve at-koşum süslerinin yanı sıra, "tavşanı kaçıran kartal” motifli
kemik plâket; Sardes’te, Ephesos’ta Boğazköy’de bulunan "bozkır hayvan üslûbu”nun ilginç
örnekleri gibi nice benzer eserler, özellikle Kimmer ve İskit tahrip tabakalarının içindeki
buluntuların birkaçıdır.76
Sonsöz
Kimmer ve İskitler’in "Türk” kökenli olduklarına dair birkaç önemli hususu da belirtmek
arzusundayız:
M.Ö. 750-550 arasındaki "Grek Kolonizasyonu”nun büyük bir yayılımını oluşturan
Karadeniz’deki hareketlerinden çok önce, Akhalı denizciler Güney-Doğu Karadeniz
sahilindeki Batum civarına, Kolkhis bölgesine ulaşmışlardı. Kafkasya’daki "Altın Post”u ele
geçirmek için düzenlenen ünlü macera, Argonautlar’ın "Argo” gemisiyle yaptıkları müthiş
serüven, "Tek gözlü devlerle mücadeleleri, Kyklop Polyphemos’un gözünün kör edilişi vs.”,
bizim "Tepegöz Efsanesi” olarak bildiğimiz öykünün aynısıdır. Veya Lidya tarihi
araştırılırken, Kırgızlar’ın ünlü "Manas Destanı” karşımıza çıkar.
X. Millî Türkoloji Kongresi (25-27 Eylül-İstanbul 1998) ve VII. Milletlerarası Türkoloji
Kongresi (8
12 Kasım 1999) toplantılarında, büyük bir onur duyarak açılış bildirisi olarak sunduğumuz
"Herodotos’ta Oğuz Kağan Destanı” başlıklı bildirimiz, seçkin bilim adamları olan, Türk
dünyasının ve ilgili yabancı meslektaşlarımızın üzerinde büyük bir etki yaratmış ve takdir
toplamıştır. Ayrıntıları ile yayına hazırladığımız bu çalışmamızın -yukarıda değindiğimiz
toplantılarda sunduğumuz-"eşleştirme” çizelgemizi, dikkatinize sunuyoruz.
İskitlerin Kimliği / Doç. Dr. İlhami Durmuş
Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Giriş
İskitler Atlı Kavimler Medeniyetinin önemli bir halkasını oluşturmaktadır. Onlar Bozkır
kavimleri arasında gerek siyasi tarihleri, gerekse kültürleri bakımından önemli bir yer
tutmaktadır. İskitler bin yılı aşkın bir zaman tarih sahnesinde kalabilmeyi başaran ender
kavimlerden biridir. Onlar Çin seddinden Tuna nehrine kadar çok geniş sahaya yayılmış olup,
bırakmış oldukları kültürel miras bakımından "Kurgan Kültürleri”nin temsilcileri arasında
mühim bir yer tutmaktadırlar.1
İskitler geniş sahaya yayılmanın doğal bir sonucu olarak çeşitli kavimlerin kaynaklarında yer
almaktadırlar. Grek kaynaklarında Skythai, Asur kaynaklarında Aşguzai, Pers kaynaklarında
Saka ve Çin kaynaklarında Sai tabiri bu hareketli konar-göçerler için kullanılmıştır.2 Pers
kaynaklarında bu konar-göçerlerin Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray ve Saka
haumavarga olmak üzere üç grubundan söz ediliyor.3 Persler ülkelerinin kuzeydoğu, kuzey ve
kuzeybatı tarafındaki gelişmeleri yakından bildiklerinden hareketli bozkır kavimlerini de
yakından tanıyorlardı. Konar-göçerlerin adlarıyla ilgili verdikleri bilgileri meselenin hallini
kolaylaştırmaktadır. Buradan Saka tiay para daray, yani denizin ötesine geçmiş olan Sakalar
Karadeniz İskitleri ile aynı kavime işaret etmektedir.4 Zaten Persler Bütün İskitleri Sakai,
yani Saka olarak tanıyorlardı.5 Bu bilgi İskit-Saka aynılığı açısından önem taşımaktadır. Bu
bilgiler ışığında Karadeniz İskitlerini Sakaların Pers ülkesinin kuzeyinden batıya göçen Saka
toplulukları olarak düşünebiliriz. Bundan böyle kullanacağımız İskit kelimesi geniş bozkırlara
yayılmış konar-göçerler içindir.
Grek kaynakları başta olmak üzere Çin, Pers ve Asur kaynaklarında verilen bilgilerle
arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkartılan buluntular İskitlerin tarih ve kültürlerinin
aydınlatılmasında önemli bir yer tutmuş ve tutmaya da devam etmektedir. Ancak,
Mançurya’dan Macaristan’a, Kafkaslar’dan Mısır önlerine kadar tarihte kayda değer
gelişmelerde yerlerini alan, "Tarih yapan, ama tarih yazmayan” İskitlerin kimlikleri, yani soyetnik kökleri de araştırılmaya çalışılmış, onların kökenleri hakkında görüşler ileri sürülmüş ve
bilim adamları arasında bir görüş birliğine varılamamıştır. E. H. Minns, "Etnografya ile ilgili
hiçbir mesele belki de İskitler’in soyu problemi kadar tartışılmadı”6 derken, yaklaşık bir asır
önce yapmış olduğu çalışmasında bile konuyla ne derece de ilgilenildiğini belirtmektedir.
Elbette bu ilgi günümüze kadar daha da önem kazanarak artmış ve İskitlerin kimliği bilim
adamlarını en çok ilgilendiren konulardan biri olmuştur.
İskitlerin Kimliği Üzerine Görüşler
Bazı otoriteler İskitler’in İrani, bazıları Slav ve bazıları da Ural-Altay ırkına mensup
olduklarını belirtmişlerdir. Buna göre, İrani, Slav ve Ural-Altay ırkı nazariyeleri olmak üzere
üç farklı bakış açısıİskitlerin kimliği meselesi ortaya atılınca, ileri sürülen görüşlerden birisi
İskitlerin İrani bir kavim olduklarıdır. 19. yüzyılda Zeus, Müllenhoff, Tomaschek, Fressel ve
Wilser’in çalışmaları dikkati çekmektedir. Bu görüşün savunucuları İskit ve İran dinini
karşılaştırarak, bu iki din arasında bağlantı kurmaya çalışmıştır. Yine, İskitleri İrani bir kavim
olarak kabul eden bilim adamları, onlardan kaldığını ileri sürdükleri kelimelere dayanarak
iddialarını ispat etmeye çalışmışlardır.7
20. yüzyılın başlarından itibaren de İskitler’in İrani bir kavim olduğunu ileri süren bilim
adamları ortaya çıkmıştır. Bu görüşü savunan bilim adamları arasında Herrmann,8
Kretschmer,9 Junge,10 Von Der Ostenll Potratz,12 Rostovtzeff13 ve Grousset14 sayılabilir.
Bu görüşler İskitler’in dili ve dini ele alınarak ileri sürülmektedir. İskitler’e ait olduğunu
belirtikleri bazı isimleri, dikkate alarak ve İskit dini ile İranlıların dinini karşılaştırarak,
İskitler’in İran soyundan olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa, elde ettikleri az sayıda
malzemeyle ve İskit diniyle İranlıların dinini karşılaştırmakla Çin seddinden Tuna nehrine
kadar yayılmış olan İskitlerin kimliğini belirlemek ve onların Hint Avrupai bir kavim
olduğunu ileri sürmek yetersiz kalmaktadır.15
İskitler’in Slav ırkına mensup olduklarını ileri süren bilim adamları da olmuştur. Bu görüşün
temsilcileri Ruslardır. Ruslar daima İskitlerden Slavlıkları ispat olunmuş gibi bahsetmektedir.
Halbuki Herodotos ve Hipokrates’in eserlerinde Slavlık tezini destekler bir tek delil bulmak
imkanı bile yoktur.
Bu görüşü destekleyecek hiçbir yazılı kaynak bulunmadığından ve son derece de keyfi olarak
değerlendirilen arkeolojik buluntulardan da sağlıklı bir sonuç alınamayacağından, bilimsel
temeli olmayan görüş İskitlerin Slavlığı olup bilim çevrelerinde destek bulmamıştır.16
İskitler’in hangi ırka mensup olduğu meselesi ortaya çıkalıdan bu yana, en kuvvetli görüş
İskitler’in asılları itibariyle Ural-Altay ırkına mensup oldukları görüşüdür. Bu görüş 19.
yüzyıldan bu yana ileri sürülmeye başlanmıştır.
İskitlerin Türk-Tatar veya Moğol ırkından olduğu ileri sürülmüş, bu görüşü Grote,17
Kiepert18 gibi bilim adamları savunmuşlardır. Bu görüş zamanla çok taraftar bulmuş, meşhur
çivi yazısı uzmanı Mordtmann Saka tigrakhauda ve Saka haumavarga’nın Türklüğünü çivi
yazılı belgelere dayalı olarak ispatlamaya çalışmıştır. 19
İskitlerin Ural-Altay ırkına mensup bir kavim olduğu hususunda 20. yüzyılda da çalışmalar
yapılmıştır. Bunların başında Minns gelmektedir. Bu tanınmış bilim adamı yazılı kaynakları
ve çok sayıda arkeolojik malzemeyi değerlendirerek, onların Hint Avrupai bir kavim
olmadığını20 ve Ural- Altay ırkına mensup olduğunu kabul etmiştir.21 İskitler’in Türklüğünü
kabul eden bilim adamları arasında Franke,22 Meyer,23 Huntingford,24 Ruben,25 Von der
Osten,26 gibi bilim adamları sayılabilir.
İskitler’in Ural-Altay ırkına mensup olduğunu kabul eden ve bu konuda görüşlerini belirten
Türkbilim adamları da vardır. Bunlar arasında Arsal,27 Günaltay,28 Togan,29 Kırzıoğlu,30
Guboğlu,31 Tarhan,32 Ögel,33 Seyidof,34 Öztuna35 ve Koca36 sayılabilir.
İskitlerin Türklüğü
Bir kavmin soy-etnik kökünü tayinde filolojik, arkeolojik ve antropolojik kaynakların olması
gerekir. Bu gereklilik yalnız Türk kökenli kavimler için değil, bütün soy-etnik kökü
bilinmeyen kavimler için geçerlidir. Bütün belgelerden hareketle adı geçen kavmin anavatanı,
dili, dini, gelenek-göreneği ve sanat anlayışının anlaşılabilecek mahiyette olması gerekir. Bu
şekilde meseleye yaklaşıldığında İskitler’in kimliği problemi aydınlatılabilir.
Öncelikle İskitler’in anayurdu neresiydi? sorusuna cevap aramamız gerekiyor. Bu hususta
Herodotos, "Göçebe İskitler, Asya’daydılar; Massagetlerle yaptıkları bir savaştan yenik
çıktılar, Araxes Irmağını geçtiler, Kimmerlerin yanına göç ettiler” demektedir.37 Herodotos
Araxes’i Aral gölünün doğu tarafına akan Jaxartes olarak ifade ediyor ve sonraki yazarların
Hazar denizine batıdan aktığını söyledikleri Araxes’i kastetmiyor. Yukarıda adı geçen halk
Saka olarak bildirilir ve doğuya, Jaxartes’in doğduğu bölgeye yerleştiriliyor. Bundan dolayı
İskitler’in M.Ö. 8. yüzyılda Orta Asya’da bulunduklarını ve daha uzakta Bering Boğazı’na
kadar bu atlı bozkır kavimlerinin yayıldığını anlayabiliyoruz.38 Pers kaynaklarında geçen ve
üç Saka grubundan biri olan Saka tiay para daray39 ise denizin ötesine geçen Sakaları, yani
İskitleri gösteriyor. Buradan Pers ülkesinin kuzeyinde doğudan batıya doğru bir göç
hareketinin olduğunu anlayabiliyoruz. Bu da bize bir zamanlar İskitler’in bozkırların
doğusunda yaşadıklarını, ilk yurtlarının bozkırların doğusunda aranması gereğini gösteriyor.
Yazılı kaynaklardaki bilgileri arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkartılan buluntularda
desteklemektedir. İskitler’e ait arkeolojik buluntuların daha eski tarihli olanları bozkırların
doğusunda ortaya çıkartılmıştır. Özellikle Tuva’da Arjan kurganı buluntuları İskitler’e ait
olanları, çeşit bakımından zenginlikleri dikkate alındığında adı geçen kavmin ortaya çıktığı
coğrafyaya ışık tutmak ve bu hususta yazılı kaynakları doğrulamak açısından büyük değer
taşımaktadır. Çünkü erken İskit kültürüne İskit- Sibirya kültürü etki etmekte ve bu kültür
bozkırlarda M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamakta ve bozkırın geniş alanlarında
tüm özelliğiyle eksiksiz olarak gelişme göstermektedir.40
Modern araştırıcılar arasında otorite olan Minns, İskitlerin Asya kökenli bir kavim olduğunu,
"Elbette konar-göçer İskitlerin Asya kökenli olmaları İranlılarla alakalı değildir, fakat Ari
olmayan köklerini hatırlatır”41 derken bozkırların doğusunda birçok kurgan özellikle Arjan
kurganı açılmamıştı. Bu kurganın açılması ve buluntularının değerlendirilmesi İskitlerin ilk
yurdunun Asya içleri olduğunu "hatırlatmaktan” öte, artık kesinlikle düşündürüyor. Bu
durumda Türklerin anayurdunun Altaylar ve çevresi olarak kabul görmesi de önemli yer
tutuyor.42
İskit/Saka adı da İskitlerin kimliği meselesine açıklık kazandırıyor. İskitlerin kabile isimleri
olan Targutae, Skolot ve Paralat kelimelerinin Türk, Çiğil ve Barula adlarının "T”li cemi
şeklini, yani Türküt, Sikülüt ve Barulat kelimelerini hatırlatıyor. İskit kelimesi Cengiz’in ilk
dayandığı Sakait kabilesinin adı
gibi Saka adının "T”li cem şekli olmasını düşündürüyor.43 Bir çok Türk lehçesinde Sa/Sak
kelimesinin yaygın manalarından biri "yay” olup, bazı Türk lehçelerinde "kuvvet”, "güç”
anlamına geldiği biliniyor.44
İskit/Sakaların kendilerine hangi adı verdikleri henüz kendi yazılı kaynaklarıyla
belirlenmemesine ve onlara bu adı komşularının vermesine rağmen, kendilerini buna yakın bir
adla anmaları mümkün görünüyor. Bilim adamlarının Türklükle ve Türkçe ile bağlantılı
görmeye çalıştıkları Sak kelimesinin, Türkçe’de bazı kelimelerde "s” ve "y” değişim
hadisesinden hareketle "yay” anlamına geldiğini, Türkler’de yay ve okun en eski devirlerden
bu yana önemini, Bozoklar, Üçoklar, 53 Yaylar,
40 Yaylar gibi daha sonraki Türk boylarının da yayı ve oku kendilerine ad olarak aldıklarını
düşündüğümüzde Sak kelimesinin Türkçe ile alakalı bir kelime olabileceği akla yatkın
geliyor. Ayrıca Sakaların çok iyi yay ve ok kullanmaları, bu hususiyetlerinin hem yazılı
kaynaklar ve hem de arkeolojik malzemeyle belirlenmesi, onların adının yay ve okun
birleşmesinden oluştuğu düşüncesini kuvvetlendiriyor.
İskit/Sakaların kimliğinin belirlenmesinde dilleri de önemli bir yer tutuyor. Ancak, İskit dili
ile ilgili belgelerin çok az oluşu meselenin hallini zorlaştırıyor. Senkronik (Çağdaş)
kaynaklarda geçen, İskitlere aitliği bilinen kelimelerden hareketle İskitlerin dili, dolayısıyla
kimliği hakkında görüş ileri sürebilmek mümkün olabiliyor. Özellikle senkronik kaynakları
çivi yazılı belgeler ve Grek yazarlarının eserleri oluşturuyor.
Özellikle batı bozkırlarında yayılmış olan İskitçe kelimeler Türkçe kelimelerle karşılaştırma
yapmaya imkan veriyor. Coğrafya isimleri, şahıs isimleri45 çivi yazılı belgelerdeki isim ve
fiiller46 böyle bir denemeyi mümkün kılıyor.
Bozkırların doğusunda kurganlardan çıkartılan runik yazılı belgeler İskit/Sakaların dilinin
belirlenmesinde önemli buluntular olarak dikkati çekiyor. Bunlar arasında Kazakistan’da
Alma Ata yakınında Esik kurganından çıkartılan ve M.Ö. 5-4. yüzyıllara tarihlendirilen
gümüş bir kap üzerinde runik yazı ortaya çıkartılmıştır. Bilim adamları bu yazılı belge
üzerinde çalışmaya başlamışlardır.47 Belgenin Türkçe ile bağlantısı ortaya konulmuş ve
burada ortaya çıkan harflerin Orhun’dakilerin ilkel şekilleri olduğu belirtilmiştir.48 Aynı
zamana tarihlendirilen Pavlador bölgesinde bir kurgandan da runik yazılı belge ortaya
çıkarılmış olup, yazının Türkçe ile bağlantısı ortaya konulmuştur. Bu yazılı belge de runik
yazının Güney Sibirya ve Kazakistan’daki konar-göçer kavimler arasında çok geç çıktığı
yolundaki önceden ortaya atılan görüşün yanlışlığını ortaya koymuştur.49
Runik yazının mevcut örneklerinin milattan önceki yıllara ve hatta M.Ö. 5. yüzyıla kadar
gitmesi epeyce eski olduğunu ve Göktürk Dönemi’ne kadar bir tekamül süreci geçirdiğini
göstermektedir. Bu yazının Sakalardan başlayarak, çeşitli Hun boylarında da kullanılmak
suretiyle, Göktürklere kadar ulaştığı ve bütün Türkçe konuşan kavimler tarafından kullanıldığı
anlaşılıyor.50
İskitlerin dini inancı da onların kimliğini belirlemede önemli bir yer tutuyor. Yazılı
belgelerdeyalnız Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan ve Greklerle de teması olan
İskitlerin panteonu(tanrılar alemi) hakkında sınırlı bilgiler bulunmaktadır. Herodotos İskit
dilinde Hestia’ya "Tabiti”, Zeus’a
"Papaios”, Toprak’a "Api”, Apollon’a "Oifosyros”, Göksel Aphrodite’ye "Artimpasa”,
Poseidon’a "Thamimasadas” denildiğini bildirmektedir.51
Herodotos’un verdiği bilgilerde İskitler’in Türklüğüne dair açık işaretler bulunmaktadır.
Başlıca, Papaios (Gök Tanrısı), Apia (Yer Tanrısı) ve Tabiti (Ev ve Aile Tanrısı) olmak üzere
üç tanrı bulunmaktadır. Eski Türklere ait bütün eski kaynaklar Gök Tanrısı (Tengri) ile Yer
Tanrısı (Yersub)’nın varlığından bahsediyor.52 Bilge Kağan yazıtında "Yukarıda Türk tanrısı
ve mukaddes Yer Sub’u” ibaresi geçmektedir.53 Bu iki Tanrıdan başka Türklerde bir de
Umay adında ev hayatına ve çocuklara bakan bir tanrıça bulunmaktaydı. İskitlerin Tabiti adını
verdikleri tanrıça fonksiyonu itibariyle eski Türklerdeki Umay’a tekabül etmektedir.54 Yer
Tanrısı ismi olarak gösterilen Apia kelimesi de Türkçe bir kelimeyi düşündürüyor. Hemen
hemen bütün Türk lehçelerinde Ebi, Ebe kelimesinin doğuran kadın manasına geldiği
bilinmektedir. Bu kelime zamanında mahsul Tanrısı, yani mahsul veren, mahsul doğuran
Tanrı adı olup, daha sonra Ebelere, doğuran, doğurmaya yardım eden kadınlara geçmiş olması
kuvvetle muhtemeldir. Kazan lehçesinde Ebi kabile, büyük ana ve umumiyetle muhterem
kadın manalarına gelmektedir.55 Eski Türklerde muhterem kadınları Tanrıça adlarıyla
yadetme adetinin olduğunu da Köl Tigin Yazıtı’ndan öğreniyoruz. Bilge Kağan annesini
Umay gibi görüyor.56
İskitlerle eski Türk dini inancı arasında bir paralellik kurabilmek mümkün olabiliyor. İnancın
merkezinde Gök Tanrının olduğu anlaşılabiliyor. Özellikle böyle bir inancın varlığını
bozkırların doğusunda yaşayan İskit topluluklarında görebilmek mümkün oluyor. Tarihi
İskitlerin doğusunda yaşayan ve Saka tigrakhauda, yani ok şeklinde sivri başlık giymiş
Sakalarla Massagetlerin aynılığı biliniyor.57 Massagetlerin dini inancıyla ilgili olarak
Herodotos, "Taptıkları tek tanrı güneştir ve ona at kurban ederler. Bunun anlamı tanrıların en
hızlısı olan Güneş’e en hızlı hayvanı takdim etmektir” demektedir.58 Buradan onların
Politeist (çok tanrılı) bir inancının olmadığını, muhtemelen Herodotos tarafından belirtilen
güneşin de gök olabileceğini düşünebiliyoruz. Eski Türklerde Gök-Tanrısı adına hayvanlar,
özellikle at sunulmakta ya da kurban edilmekteydi.59 Göğün büyük cisimleri Güneş ile Ayın,
sonunda gök gürültüsü ile şimşek gibi gök hadiselerinin Gök-Tanrıyla belirli bir bağlantısı
vardı.60 Massagetlerde tek tanrı olarak belirtilen Güneş de Ay ve Yıldızlar gibi gök içerisinde
yer aldığından bu durum Gök-Tanrı inancıyla bağlantılıydı.
İskitlerde tanrı ya da tanrılar antropomorflaştırılmamışlar (insan şeklinde tasavvur ve tasvir
edilmeme) ve kült (tapımla ilgili) heykelleri yapılmamıştır. Dolayısıyla İskit tanrıları için
tapınaklarda inşa edilmemiştir. "Asli Türk itikadında antropomorfizm yoktu. Bundan dolayı
da onları muhafazaya mahsus yapılar olan tapınaklar inşa edilmiyordu.”61
İskitlerde atalar saygıyla yad ediliyordu. Onların hayatında atalarının mezarlarının önemli bir
yeri vardı. Bir ölçüde onları yurtlarına bağlayan en önemli unsurlardandı. Bunu Darius’un
İskitler üzerine yapmış olduğu sefer sırasında çok iyi anlıyoruz. Darius İskit hükümdarına elçi
göndererek kendisine karşı koyabilecek gücü varsa, karşısına çıkarak savaşmasını ister. İskit
hükümdarı ise, hiç kimseden korkmadığını, hiçbir kentleri ve dikili ağaçlarının olmamasından
dolayı savaşa girmediğini belirtir.
Ancak, Persler atalarının mezarlarını bulup onlara zarar verirlerse, o zaman savaşacaklarını
bildirir.62 Buradan İskitlerde bir atalar kültünün varlığı anlaşılır. Eski Türklerde de atalara ait
hatıralar kutlu sayılmaktaydı. Ataların ruhlarına kurbanlar kesilmekte ve onların mezarları
korunmaktaydı.63
İskitlerde ruha inanış düşüncesi de köklü bir geleneğe bağlı bulunmaktaydı. Bütün hayatları
boyunca, tabiatla mücadele ve kaynaşma içerisinde bulunan bu insanlar, zaman zaman
birtakım korkunç veya garip tabiat hadiseleriyle karşılaşmışlar ve açıklayamadıkları bu halleri
ruhlara atfetmişlerdir. Bunlar iyi ve kötü ruhlardır. Bazıları ise işlerini bozar.64 Tabiat
kuvvetlerine inanma eski Türklerde de vardı. Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin
varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, mağara, ağaç, orman,
volkanik göl, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay,
yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi ruh tanrılar tasavvur edilmişti. Ruhlar iyilik seven,
fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu.65
İskitlerin inandıkları ruhlar ve tanrılar aleminin eski Türk dininde bulunan motiflerle olan
benzerliğini tesadüfle açıklamak mümkün değildir, aksine bu benzerlik ve bağlantılar
İskitlerin Türklüğüne işaret olarak kabul edilebilir.
İskitler gelenek ve göreneklerine bağlı ve yabancı geleneklere kesinlikle kapalı bir
toplumdu.66 Konar-göçer bir kavim olan İskitler, soğuğa karşı korunaklı, keçeyle kaplı, dört
ya da altı tekerlekli, öküzler tarafından çekilen arabalarda yaşamaktaydılar. Hayvanlarına otu
bol otlaklar bulmak için dolaşmaktaydılar. Onlar pişmiş et yemekte ve kısrak sütü
içmekteydiler.67
Hunlar ve Göktürklerde aynı şekilde yaşamaktaydılar. Bunlar Türk "derme ev”lerinde, yani
keçeden yapılmış kubbeli çadırlarda yaşıyorlardı. Diğer Türk kavimleri gibi İskitlerde kımız
içiyorlar ve sütten "kurut” yapıyorlardı.68 Özellikle İskitler hayatlarının önemli bir kesimini
at üzerinde geçirmekte ve hep pantolon giymekteydiler.69 Hunlar da aynı şekilde
yaşamaktaydılar ve adetleri bakımından İskitlere benzemekteydiler.70
İskitler başta at olmak üzere bütün hayvanları kesmekteydiler. Domuz kurban etmeleri bir
tarafa, onu topraklarında beslemeleri bile söz konusu değildi.71 Türkler hemen her devirde
kesim hayvanı olarak atı diğer hayvanlara tercih etmişlerdi. Günümüzde at kurban etme
adetinin gayrimüslim Altay Türkleri arasında devam ettiği bilinmektedir. İskitlerin genelde
domuz beslememeleri ve onu asla kurban etmemeleri ilgi çekicidir. Buradan Türklerin bu
hayvana karşı duydukları nefretin sadece İslami kanatle ilgili olmadığı sonucunu
çıkarabiliriz.72 Bu cümleden olarak, İskitlerin at kurban etmeleri ve domuz kesmemeleri
onların Türklüklerine bir işaret sayılabilir.
İskitler arasında oldukça fazla olan falcılar kehanetlerinin icrasında söğüt çubukları
kullanmışlar.73 Bu kehanet gösterme tarzına Altaylılar, Çuvaşlar, Kazaklar, Kırgızlar,
Özbekler ve Tuvalılarda rastlanılmıştır.74 Böyle bir anlayışın Türk kültür çevrelerinde
köklülüğü ve yaygınlığı dikkat çekmektedir.
İskitlerde ant içme geleneği de vardı. Toprak bir kupanın içerisine şarap doldururlar; ant
içecek olanlar buna kanlarını karıştırırlar; bunun için sivri bir şeyle küçük bir delik açarlar, ya
da kılıçla hafif çizerler; sonra kabın içerisine bir pala, oklar, bir balta ve mızrak daldırırlar; bu
da olduktan sonra ant içerler ve kaptaki şaraptan azıcık içerler ve orada bulunanların ileri
gelenleri de onlarla beraber içerlerdi.75 Aynı merasim eski Türklerde de vardı. Asya Hun
hükümdarlarından Huhanye de aynı şekilde Çin elçileriyle yaptığı anlaşmada şaraba kan
karıştırarak içmişti.76 Bunun Macarlar ve Kumanlar arasında da yaygın olduğu
bilinmektedir.77 İskitlerdeki dostlaşma merasimlerinde görülen kan karıştırma usulü tarih
boyunca bütün Türk boylarında devam etmiş olup, hatta Osmanlı edebiyatında kan yalaşıp
dost olma motifi çıkmıştır.78
İskitler kahramanlıkları ve savaş taktikleriyle de bir çok kavimden farklıydı. Onlara
saldıranlar ellerinden kurtulamazdı, hepsi atlı ve ok atarak savaşırlardı.79 Eski Türk
toplulukları aynı şekilde mücadele etmekteydiler. At üzerinde yayı etkili bir savaş silahı
haline getirebilmişler ve "uzak savaş” usulünü benimsemişlerdi. Türkler at sayesinde süratli
manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ediyorlardı.80
İskitler hükümdarları öldüğü zaman eni boyu bir dörtgen, büyük bir mezar kazarlar,
mumyalama işlemi tamamlanmış ölüyü getirirlerdi. Hayatta olanlar kulaklarının memesini
keserler, başlarından saçlarını kazıtırlar, kollarını çizerler, alın ve burunlarını yırtarlardı.81
Eski Türklerde de aynı gelenek dikkati çekmektedir. Bilge Kağan bengü taşında böyle bir
merasimden söz edilmektedir. Bilge Kağan babasının it yılının onuncu ayının yirmi altıncı
gününde öldüğünü, domuz yılının yirmi yedinci gününde yas töreni yaptırdığını bu esnada
Çinliler’in ıtriyat, altın ve gümüş, diğer topluluklara mensup kişilerin de iyi at ve kara samur
kürkleri getirdiklerini belirttikten sonra; tören sırasında bütün halkın saçlarını tıraş ettiğini ve
kulaklarını yaraladığını bildirmektedir.82 Buradan İskitlerdeki ölü gömme adetinin aynen
Göktürklerde de tatbik edildiğini anlıyoruz.
İskitlerde ölülerin mumyalanması arkeolojik kazılarla da anlaşılabilmiştir. Pazırıktan bulunan
cesetler mumyalanmıştır. Bu mumyalanmış cesetlerin üzerinde dövmelere de rastlanılmıştır.
Genelde cesetlerde, vücudun ön ve arka kısımlarında baştan aşağıya kadar dövmeler
bulunmaktadır.83 Eski Türkler de toprak olmayı bir türlü kabul edememişler, bütün fertlerini
değilse bile, ulularını ve hükümdarlarını mumyalamak suretiyle, maddi varlıklarını
ebedileştirmek istemişlerdir. Değiştirdikleri çeşitli dinlerin ruh anlayışına göre, bazen bu
sanatlarını tadile lüzum görmüşler, fakat büsbütün bırakmamışlardır. İslamiyeti kabulleriyle
de mumya yapmakta devam etmişlerdir. Buna en güzel misal, Anadolu Selçuklularının
yaptıkları mumyalardır. II. Kılıç Arslan, I. Keyhüsrev, II. Süleyman Şah, III. Kılıç Arslan ve
daha birçokları mumyalanmıştır.84
İskitlerin kendi gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları bilinmektedir.85 Aynı şekilde
Göktürklerin de gelenek ve göreneklerine çok bağlı oldukları anlaşılmaktadır. Bilge Kağan,
milletine Çin kültürünün cazibesine kapılmamalarını tavsiye ediyor. Çin ülkesine
yerleşenlere, Çince unvanları kabul edenlere, yaptıklarının yanlış olduğunu bildiriyor.86
İskit sanatının izlerini çok geniş sahada bulmak mümkündür. Konar-göçer olarak
yaşayan İskitler, daimi mesken yerine çadırı ikametgah olarak kullanmış ve kendilerini her
türlü doğal unsurlardan koruyan bu nesneyi kutlu saymışlardır. Kurgan adı verilen tepecikler
de esasında İskit çadırının öbür dünya için hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey değildir.
Bu kutlu mekan form olarak asırlarca devam etmiş ve özellikle Hun-Türk kültüründe önemini
korumuştur.87 Enterasan bir noktada, Selçuklu kümbetlerinin mimari olarak aynı geleneği
devam ettirmesidir. Bunlar ekseriyetle iki katlıdır. Alt tarafı defin bölmesi olan kümbetlerin
üst bölümü tamamen çadıra benzetilmiştir. Bu da bize, Selçuklu Türklerinin Müslüman
oldukları halde hâlâ eski bozkır hayatının geleneklerine bağlı olduklarını göstermektedir.
Çin’in kuzeybatısından Tuna nehrine kadar çok geniş bir sahadan meydana çıkartılan kurgan
buluntuları da İskit ve Hunlardaki sanat anlayışının benzerliğini göstermeleri bakımından
büyük önem taşımaktadır. Bu sanata "Hayvan Üslubu” adı verilmektedir.88
İskit ve Hun sanatkarları, çoğunlukla ormanlardaki sarmaşıklar gibi, ölümüne birbirleriyle
mücadeleye girmiş hayvanları tasvir etmektedir. Uzuvların bükülmesi, yırtıcı hayvanların,
akbabaların veya ayıların pençelerinde kıvranan geyikler ve atlar dramatik sanatta hoşlanılan
konuları oluşturmaktadır.89 En çok kaplar, vazolar, levhalar ve süs eşyaları üzerindeki savaş
sahneleri ve hayvan mücadelelerinde ileri teknik dikkati çekmektedir. Bu sanatın en belirgin
özelliğini mücadele halinde olan hareketli figürler oluşturmaktadır. Orta Asya Türk sanatının
özünü oluşturan Hayvan Üslubunu en çok İskitler kullanmışlardır. Gerek seçilen konular ve
gerekse bunların işlenişleri bakımından, İskit ve Hun sanatı birbirine çok yakınlık
göstermektedir. Hatta bir merkezde imal edilip, değişik yerlerde ele geçen sanat ürünleri
gibidirler. Bu derece yakınlık İskit ve Hunların aynı hayat tarzları ve aynı anlayışın
sanatlarına da yansımış olduğunu göstermektedir. Bu durum, Hun sanatının İskit sanatının bir
devamı olduğunu düşünmemizi mümkün kılar.İskitler uzun süre tarih sahnesinde kalan ender
kavimlerden biridir. Onların hakimiyetlerinin son bulmasıyla yeni oluşumlar içerisinde
olabilecekleri mümkündür. Özellikle bozkırların doğusunda yaşamış olanlarının Vusunlar ve
Göktürklerin ataları olabilecekleri düşünülmektedir.90
Günümüz Türk topluluklarından Kent Türklerinin, Kaşgarlıların, Tarançıların, kuzeyde
bulunan Yakut Türklerinin atalarının da onlar olabileceği bilim çevrelerince kabul
görmektedir. Özellikle Kuzey Sibirya’da yaşayan ve kendilerini Saka olarak adlandıran Yakut
Türkleri’nin atalarının da milattan birkaç asır önce dışarıdan gelen bir saldırı sonucunda
güneyden kaçarak, Yenisey ırmağı ve Baykal gölü yakınlarına sığınmaya mecbur olduğu
hakkında rivayetler bulunmaktadır.91 Yakutlardan bir kısmı, özellikle Lena vadilerinde
yaşayanlar, kendilerini Uranhay Sakaları, yani Orman Sakaları olarak adlandırıyor.92
Uranhay Sakaların hala bir kısmı Moğolistan’ın kuzeyinde yaşıyor.
Sakaların Yakutlardan başka Kazaklar ve hatta Kafkaslarda yaşayan bazı Türk boylarının
oluşumunda da önemli bir rol oynadıkları biliniyor.93
Sonuç
İskitler bozkır kavimlerinin tarihte adı bilinenlerinin en eskilerinden olduğu gibi,
Mançurya’dan Macaristan’a kadar çok geniş coğrafyaya yayılmış ve uzun süre tarih
sahnesinde kalmayı başarabilmiş olanlarıdırlar.
İskitlerin tarih ve kültürleri hakkındaki bilgileri arkeolojik buluntular ve yazılı kaynaklardan
öğrenebiliyoruz. Dolayısıyla onların kimlikleri hakkındaki bilgilerin kaynağı da yine
arkeolojik buluntular ve yazılı kaynaklardır.
İskitlerin ilk yaşamış oldukları coğrafya, dillerine ait kelimeler, dini inançları, sosyal yapıları,
gelenek ve görenekleri, savaş taktikleri çeşitli Türk topluluklarıyla paralellik ve benzerlik
kurmaya imkan veriyor. Kendilerini hala Saka olarak kabul eden toplulukların günümüzde
varlığı da biliniyor.
Bu çok yönlü paralelliklerden hareketle İskit/Saka topluluklarının büyük ölçüde Türkler ve
Türklükle bağlantılı olduklarını mevcut belgeler ışığında düşünüyoruz. Elbette çok geniş
sahaya yayılmış olan bu konar-göçerler arasında başka unsurlar da olmalıydı diyor, ancak
kavme, coğrafyaya ad veren, kültürün taşıyıcısı olan ve egemen güç olarak varlığını sürdüren
unsuru Türklükle ve Türklerle bağlantılı görüyoruz.
1
İ. Durmuş, “Saka-Adı Üzerine”, Milli Folklor, 3/19 (1993), s. 33.
2
İ. Durmuş, “Sakalar İskitler mi?”, Kırım, 3, 1993) s. 9.
3
A. Herrmann, “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”, AfO, I, (1993), s. 158.
4
İ. Durmuş, İskitler (Sakalar), Ankara, 1993, s. 29.
5
Herodotos, VII. 64.
6
E. H. Minns, Scythians and Greeks, Cambridge, 1913, s. 35.
7
İ. Durmuş, a.g.e., s. 39-40.
8
A. Herrmann, “Sakai”, RE, II A1 (1921), s. 1798.
9
K. Kretschmer, “Scythae”, RE, II A l, (1921), s. 925.
10
J. Junge, Saka-Studien, Leipzig, 1939, s. 6, 9.
11
H. H. Von Der Osten, Die Welt der Perser, Stuttgart, 1956, s. 71.
12
J. Potratz, Die Skythen in Südrussland, Basel, 1963, s. 17.
13
M. İ. Rostovtzeff, İranians and Greeks in South Russia, New York, 1969, s. 60.
14
R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, 1980, s. 24.
15
İ. Durmuş, a.g.e., s. 40.
16
İ. Durmuş, a.g.e., s. 41.
17
G. Grote, History of Greece, III., New York 1857, s. 240.
18
H. Kiepert, Lehrbuch der alten Geographie, II, Berlin, 1878, s. 343.
19
A. D. Mordtmann, “Über die Keilinschriften Zweiter Gattung”, ZDMG, XXIV (1870),
s. 77.
20
E. H. Minns, a.g.e., s. 44.
Türklerin Demografisi (1950-2025) / Doç. Dr. Zakir B. Avşar - Ferruh Solak - Selma Tosun
1. Giriş
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, uzun yıllar boyunca Rus egemenliğinde kalan Türk
ülkeleri birer birer bağımsızlıklarını ilan ederek, uluslararası platformda yerlerini almışlardır.
Böylece hem Türkler hem de dünyanın Türkler dışında kalan kısmı "Türk”e ilişkin konularda
muazzam bir bilgi açığıyla karşı karşıya kalmıştır. Bilgiye sahip olanlar, onu, bir yandan belki
de haklı sayılabilecek bir kıskançlıkla korurken; diğer yandan (muhtemeldir ki) içinde
"doğru” bilgilerin de yer aldığı bir enformasyon bombardımanı başlatarak, bu ihtiyacı
karşılama yollarını aramışlardır. Ancak, bu bilgilerin sunumundaki sorunlar yalnızca
"doğruluk” boyutuyla ortaya çıkmamış ek olarak, çeşitli amaç ve hedeflerle "manipulasyon”
kuşkularını da yoğun olarak gündeme taşımıştır. Bu durum, etnik konulardaki
hassasiyetlerden kaynaklanıyor olabileceği gibi, bilgiye sahip olmanın maliyetinin yüksekliği
ve sonuçta, bilginin bir yatırım gibi düşünülmesi veya silah gibi kullanılıyor olmasından da
kaynaklanabilir. Dolayısıyla bu açılardan bakıldığında, çalışma, yukarıda ifade edilen sorunun
ortadan kaldırılmasına yönelik bir girişim olarak değerlendirilmelidir. Zira kullanılan veriler
eksikleriyle birlikte vardır ve ortadadır. Yapılması gereken, eldeki verilerin belirli bir disiplin
çerçevesinde analiz edilerek siyaset üretenlerin ve okuyucunun hizmetine sunulmasıdır.
Uzun ve hareketli bir tarihsel geçmişe sahip olan Türkler; bunun doğal bir sonucu olarak
yeryüzünde oldukça geniş bir coğrafyaya dağılmış olarak yaşamaktadırlar. Türk adını taşıyan
ve belgelenmiş ilk halk M.Ö. 6. yüzyılın ortalarında bugünkü Moğolistan’ın kuzey-doğusunda
Orhon ve Selenga nehirleri kıyısında ortaya çıkmıştır.
Bugün Türkler, bağımsız olarak Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan topraklarında yaşamaktadırlar. Türk
devletlerinin sınırları dışındaki Türk nüfusun önemli bir kısmını eski Sovyetler Birliği
toprakları üzerinde yaşayan Türkler oluşturmaktadır. Bu coğrafyada bulunan Türk
toplulukları Orta Asya ve Kafkasya’nın yanı sıra, Orta Volga ve Güney Urallar arasındaki
bölgelere de dağılmışlardır. Yoğun biçimde yaşadıkları diğer bir bölge ise Sibirya bölgesidir.
Aynı zamanda eski Sovyetler Birliği’nin batı bölgesi olarak adlandırılan ve Moldova, Batı
Ukrayna ve Litvanya Cumhuriyetlerini kapsayan coğrafyada da Türk toplulukları
bulunmaktadır. Günümüzde Türk nüfusun azınlık olarak yaşadığı bölgelerin dağılımına
bakıldığında, Avrupa ve Balkan ülkelerinden, Orta Doğu ve Orta Asya’ya, Avustralya
kıtasından Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar uzanan geniş coğrafyaya yayıldıkları
görülmektedir. Türkler, İran, Irak, Suriye, Ürdün ve Afganistan gibi Orta Doğu ülkelerinde ve
Çin ve Moğolistan gibi Orta Asya ülkelerinde de
Azerbaycan, 19. yüzyılın sonunda en büyük petrol üreticisi ülkedir. Sovyetler Birliği’ne
bağlandıktan sonra geri teknoloji, verimsiz ve yetersiz petrol üretiminden ve ayrıca bunu tam
olarak doğrudan ülke ekonomisine aktaramamaktan dolayı az gelişmiş ülkeler sınıfına
düşmüştür. Bağımsızlığını kazandıktan sonra ise, Ermenistan ile silahlı çatışmalarda ülke
topraklarının yüzde 20’sini kaybetmiştir.
Azerbaycan, Türkiye, İran ve Rusya ile ilişkilerini geliştirmektedir. Kafkaslar’ın en fazla
nüfusa sahip olan ülkesidir. Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi günümüzde de
Azerbaycan nüfusu ağır ekonomik koşullarla karşı karşıya bulunmaktadır. Yaklaşık bir
milyon Azerbaycan Türkü çalışmak amacıyla Rusya Federesrasyonu’na göç etmiştir. Yine
yaklaşık bir milyon Azerbaycan Türkü, Karabağ’daki savaş nedeniyle kaçkın durumuna
düşmüş ve yıllardan beri tarifsiz sıkıntı ve eziyetlere göğüs germektedir. Ermenistan ile toprak
anlaşmazlığı ülkenin pamuk, üzüm ve tahıl üretilen en verimli topraklarının elinden çıkmasına
yol açmıştır.
Kazakistan, eski Sovyetler Birliği’nin ikinci büyük ülkesidir. Batıdan doğuya, Hazar
denizinden Çin sınırına kadar 3000 kilometre genişliğindedir. Kuzeyde Rus steplerine,
güneyde Orta Asya’ya uzanmaktadır. Bu iki bölge çok az nüfusun yaşadığı geniş çölleşmiş bir
arazi ile ayrılmaktadır. Kazakistan 2,7 milyon metrekare olan yüzölçümü ile Rusya
Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden sonra Asya’da en geniş topraklara sahip üçüncü
ülkedir. Kazakistan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre 1993 yılında ülke nüfusu
16.901.075 kişiden oluşmaktadır. 1954 yılında Kazakistan’daki işlenmemiş toprakları işlemek
üzere Rusya’dan, Ukrayna’dan, Beyaz Rusya’dan ve Moldova’dan bu ülkeye 150.000 kişi
gelmiştir. Sovyet yönetiminin Ruslaştırma politikası sonucu Kazak Türklerinin ancak yüzde
45’i kendi ana dilini konuşabilmektedir. Rus varlığı orduda olduğu kadar hükümette de
kendini hissettirmektedir. 150.000 kişilik orduyu yöneten subayların yüzde 60’ı Rustur. Diğer
yandan kabinedeki otuz altı bakandan onu Rus olduğu gibi, Başbakan Sergeyi Tereçenko da
Rus kökenlidir. En yaygın din, İslam dinidir. Bunu Hıristiyanlık takip etmektedir (Trutanow,
1995). Sovyet döneminde Kazakistan’ın yurtdışından satın aldığı sanayi ürünlerinin yüzde
85’i Sovyet Cumhuriyetlerinden gelmiştir. İşletmelerin yüzde 70’i Rusya’da bulunan diğer
işletmelerle ticari ilişkide bulunmuştur. Sovyetlerin dağılması ülkede çok ağır ekonomik
koşulların oluşmasına yol açmıştır. Sovyetlerin dağılmasından sonra 70.000 nüfuslu Türatam
şehri tamamen Rus vatandaşlığına geçmiştir.
Ekonomik ve sosyal reformların başarısızlıkla sona ermesi durumunda, ülkenin etnik olarak
istikrarsız hale gelebileceği ihtimali, üzerinde ciddi olarak durulması gereken bir konudur.
Kazak Türklerinin kaderlerini kendilerinin çizmesi gerektiğini savunan Kazak milliyetçiliği
ancak kırsal kesimde taraftar bulabilmiştir. Özellikle, ülkenin ortasında yer alan bölgelerde
halen boy geleneğinin ve İslam dininin etkisi hissedilmektedir. İslam dini Kazakistan’da derin
köklere sahip değildir. Ancak, göçerlerin liderleri 8. yüzyılda sadece yüzeysel olarak İslam
dinini kabul etmişlerdir. Böylece göçerler arasında İslam dininin şekilsel kuralları ile çok
tanrılı bir dinin karışımı olan bir inanç sistemi Ruslar çoğunlukla ülkenin kuzeyinde ve eski
başkent Almatı’da yaşamaktadır. Bağımsızlık sonrası Alman azınlığın büyük bir kısmının
ülkeyi terk etmesinden sonra Rus azınlıktan da Kazakistan’ı çeşitli nedenlerle terk edenler
olmuştur. Bu nedenlerin arasında ekonomik güçlükler, eğitimin Kazakistan Türklüğüne
bağımlı kalması, Rusların dışlanma eğiliminin artması, resmi dil olan Kazakçayı öğrenme
zorunluluğu önemli yer tutmaktadır.
Kazakistan’da yoğun bir sanayileşme görülmemektedir. Üretim daha çok zirai ürünlerde
yoğunlaşmaktadır. Çalışma çağındaki nüfusun yüzde 23’ü tarım sektöründedir. Tarım ürünleri
milli üretimin üçte birini oluşturmaktadır. Sulanabilir 35 milyon hektar arazinin 23 milyonu
başta buğday olmak üzere tahıl ürünlerine ayrılmıştır.
Kırgızistan, 198.500 kilometrekarelik toprak büyüklüğü ile Kazakistan, Özbekistan,
Tacikistan ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ortak sınırlara sahiptir. Ülke 7500 metreye varan
yüksek dağları dolayısıyla Orta Asya’nın su kulelerinden birisi olarak adlandırılmaktadır.
Kırgızistan, bölgedeki beş devlet arasında köklü yapısal değişikliklere girişen tek devlet olma
özelliğine sahiptir. Ülke nüfusu 4.5 milyon kişiden oluşmaktadır. Rusların bir kısmı komşu
ülke Tacikistan’daki iç savaştan sonra, kitleler halinde ülkeyi terk etmişlerdir. Ruslar
çoğunlukla başkent Bişkek’te ve kuzeydeki dağlık bölgelerde yaşamaktadırlar. Oş bölgesinde
Özbek nüfusunun yoğunlaştığı görülmektedir. 1924 yılında Kırgızistan Cumhuriyeti’ne
bağlanan Oş şehri, 1990 yılında Özbekler ile Kırgızlar arasında çatışmalara sahne olmuştur.
Yıllık petrol üretimi 140 bin tondur. Temel ihtiyaç maddelerinde Bağımsız Devletler
Topluluğu’na bağımlıdır. Kömür üretiminin yarısı kendi ihtiyacını karşılamakta ve orta
vadede yıllık üretimin 3 milyon tona çıkarılması hedeflenmektedir. Yıllık 12 ile 14 milyar
kilovat saat elektrik üretmekte ve bu üretimi Özbekistan, Çin ve Kazakistan’a satmaktadır. En
büyük sanayi işletmeleri Bişkek’te yoğunlaşmıştır. Eski Sovyetler Birliği’ne hammadde
bağımlılığından dolayı bazı sektörlerde üretim tamamen durmuştur (Giroux, 1995).
Özbekistan’ın yüzölçümü 447.000 kilometrekareye ulaşmaktadır. Kazakistan, Türkmenistan,
Kırgızistan, Tacikistan ve Afganistan ile sınır komşusudur. Ancak, Hazar denizine çıkışı
yoktur. Eski Sovyetler Birliği’nin 1924 yılındaki milli sınırların belirlenmesi politikası
uyarınca Tacikistan ve Kırgızistan ile olan Fergana bölgesindeki sınırları iç içe girmiştir.
Yoğun bir nüfusa sahip bu bölge toprak ve su mülkiyetinden kaynaklanan etnik çatışmalara
sahne olmuştur. Rusların önemli bir bölümü 1989 yılından itibaren Özbekistan’ı terk
etmişlerdir. Kalanlar, çoğunlukla başkent Taşkent’te yaşamaktadır.
Özbekistan, sanayi ve üretim sektörlerinde Sovyetler Birliğini’nin dağılmasının sonuçlarından
en az etkilenen ülkeler arasındadır. Üç yıl boyunca üretiminin yüzde 2’sinden fazlasını
kaybetmemiştir. Ancak siyasi bağımsızlık, özellikle de Rusya Federasyonu’na olan sanayi
bağımlılığını gözler önüne sermiştir. Bu bağımlılık başta pamuk ipliği olmak üzere yiyecek
maddeleri, sanayi ürünleri gibi önemli sektörlerde kendisini hissettirmiştir. Bununla birlikte
Özbekistan’ın birçok doğal kaynaklarının işletmeye açılması durumunda kısa bir sürede bu
güçlüğü aşması beklenmektedir. Ülkede doğalgaz üretimi 1994 yılında 47,2 milyar metreküpe
çıkmıştır. 1994 yılında Kazakistan’a 2.9 milyar metreküp doğalgaz satmıştır. Özbekistan’ın
yakın bir gelecekte dünyadaki ilk 10 doğal gaz üreticisi arasına girmesi beklenmektedir.
Pamuk ihracatı ülkenin en büyük döviz kaynağıdır. Özbekistan Cumhuriyeti’nde kapasite
yetersizliği nedeniyle ancak ipliğin yüzde 12’si işlenebilmekteydi ve son zamanlara kadar
yerel ihtiyaçlar için Rusya Federasyonu’na işlenmek üzere pamuk gönderilmiştir. Nüfusun
yarısından çoğu kırsal kesimde yaşamakta, işlenen 4.2 milyon hektar arazinin tamamı
sulanmaktadır. Sulanabilir arazinin yüzde 40’ı pamuk üretimine ayrılmıştır. Ülke, yılda 4
milyon tonluk pamuk üretimi ile dünyada üçüncü sırada yer almaktadır (Giroux, 1995).
Hazar denizine açılan kıyıları ile Türkmenistan, İran, Afganistan, Özbekistan ve Kazakistan
ile de ortak sınırları sahiptir. Diğer Orta Asya ülkelerinin tersine, sınırları çok aşırı derecede
belirlidir. Türkmenistan toprakları içinde komşu ülkelerden kaynaklanan demografik ve etnik
baskı hissedilmemektedir. 350.000 kilometrekaresi çöl olan 488.100 kilometrekare
büyüklüğünde bir ülkedir. Türkmenistan Cumhuriyeti Orta Asya’da çok özel bir konuma
sahiptir. Sosyal, demografik, ekonomik özellikleri ve doğal kaynaklarıyla 1960’lı yılların
başındaki Kuveyt’i andırmaktadır. İki yıllık durgunluğun ardından, ekonomisi canlanmaya
başlamıştır. Cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı (Niyazov) reform hareketlerinde
dengede kalmayı tercih etmiş ve bu tercih ülkeyi belli bir süre uluslararası kredilerden
alıkoymuştur. Türkmenistan doğalgaz, petrol, kimya sanayi ve pamuk gibi zengin
kaynaklarını en iyi şekilde değerlendirmek için daha güvenilir piyasalara açılmak ve yabancı
yatırımı çekmek ihtiyacı hissetmektedir.
Ruslar başkent Aşkabat nüfusunun yarısını teşkil etmekte ayrıca, Hazar denizi kıyısındaki
Türkmenbaşı şehrinde ve Özbekistan sınırına yakın bölümde yoğun bir şekilde
yaşamaktadırlar. Ülkenin tek tip etnik yapısı ve Ruslara sağlanan çifte vatandaşlık hakkı gibi
nedenlerle ülke dışına çok az göç verilmiş, bu sayede de nüfusun kalifiye kısmı muhafaza
edilebilmiştir. Bu denge durumu Türkmenbaşı’nın yürüttüğü politikalar sayesinde
korunabilmiştir. Halkın refah seviyesini korumak amacıyla devlet büyük yardımlar
yapmaktadır. Özbekistan ile Ceyhun nehrinin sularının kullanılması konusunda anlaşmazlık
bulunmaktadır. Bu konudaki anlaşmazlıklar 1991 yılında gündeme gelmiştir. Türkmenistan’ın
geleceği her şeyden önce potansiyel gücünün değerlendirmesine bağlıdır. Yeraltı
kaynaklarının işletilmesi, rafinerilerin kapasitesinin geliştirilmesi ve ihracatın artırılması
büyük yatırımlara bağlıdır. Enerji sektörünün tamamı devlet tarafından işletilse de
Türkmenistan’ın bunları tek başına gerçekleştirmesi mümkün değildir. Ülkenin Bağımsız
Devletler Topluluğu’na ihracatı mal mübadelesi şeklinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla,
döviz karşılığı ihracat büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, yabancı sermaye yatırımlarının
ülkeye çekilmesi üzerindeki çalışmalara hız verilmiştir.
Türkmenistan’da ziraat ürünleri gayrisafi milli hasılanın yüzde 46’sını oluşturmaktadır.
Ancak, bu üretim miktarı ülke nüfusunun ihtiyacının yarısını karşılamaktadır. Toplam ülke
topraklarının sadece yüzde 2.5’unu oluşturan işlenebilir arazilerin tamamı Ceyhun ile
Karakum nehirleri ile sulanmaktadır. En büyük zirai üretim pamuktur. Keza, işlenebilir
toprakların yarısı pamuk üretimine ayrılmıştır. Koyun yetiştiriciliği ancak ülkenin iç et
tüketimini karşılayabilmektedir. Fakat, süt üretiminde açık vermektedir. Ülke tahıl ihtiyacının
üçte ikisini, süt ihtiyacının yarısını, şeker ihtiyacının ise tamamını ithal etmektedir. Meyve
sebze üretimini geliştirerek bu oranı yüzde 50’ye çıkarma çalışmaları sürmektedir.
Türkmenbaşı limanından yapılan deniz ürünleri ihracatı azalmaktadır. Hazar denizinin
kirlenmesi bunun en büyük nedenlerinden birisi olarak görülmektedir. Karaboğaz körfezinin
kuruması, özellikle Karakum kanalındaki sulama sistemindeki su kayıpları, bütün sahil
ülkeleri etkileyen Hazar denizinin sularının yükselmesi ülkenin karşı karşıya bulunduğu çevre
sorunlarıdır atmıştır (Giroux, 1995).
2. Yöntem, Kaynaklar ve Sınırlılıklar
Dünyanın her yerindeki Türklerin demografik durumlarını dün, bugün ve yarın çizgisinde
ortaya koymayı amaçlayan bu makale, eldeki veriler ölçüsünde sağlıklı ve güvenilir bilgileri
okuyucunun dikkatine sunmak için kaleme alınmıştır. Bunun için, nüfusun iki ayrı noktadaki
seyrini dikkate alarak, toplam nüfusu tahmin eden matematiksel yöntem kullanılmıştır.
Sürekli artışın söz konusu olduğu bu yöntem, "üssel artış yöntemi” olarak adlandırılmaktadır.
Yazının genel planında ve tablolarda ülke isimleri alfabetik sıraya uygun olarak verilmiştir.
Ayrıca siyasa yapıcıların ve okuyucunun Türk Dünyası’nın bulunduğu yeri iyi tahlil
edebilmelerine bir katkı sağlamak maksadıyla ele alınan demografik kriterlerle ilgili olarak en
üstten ve en alttan ikişer örnek ülke, tablolara dahil edilmiştir. Örneğin, nüfus yoğunluğunun
incelendiği tabloda, nüfusu en yoğun ülkelerden ikisi (Hollanda ve Japonya) üstte, nüfusu en
seyrek ülkelerden ikisi de (Kanada ve Rusya Federasyonu) altta verilerek bir kıyaslama
imkanı yaratılmaya çalışılmıştır.
Çalışmada nüfus yapısına ilişkin veriler değişik kaynaklardan derlenmiştir. Türk devletleri
için Birleşmiş Milletler; Avrupa ve Balkan ülkelerinde yaşayan Türk azınlıklar için Avrupa
Konseyi ile Avrupa İstatistik Kuruluşu’nun (Eurostat) yayınlarından faydalanılmıştır. Orta
Asya’da yaşayan Türk toplulukları için, eski Sovyetler Birliği’nin 1979 ve 1989 yılı genel
nüfus sayımı verileri kullanılmıştır. Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler ve ona bağlı bir
kuruluş olan Nüfus Fonu (UNFPA) verileri, Türkiye’yle ilgili olarak yeri geldikçe Devlet
İstatistik Enstitüsü verileri ve nihayet yukarıda zikredilen kaynakların yeterli olmadığı
durumlarda ise, demografik olarak ciddi bulunduğu için kaynaklar arasında gösterilen diğer
yerli ve yabancı eserlere müracaat edilmiştir.
Bütün bunlara rağmen, az sayıda da olsalar, Kanada’da yaşayan Türkler için bir bilgiye
ulaşılamamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Türkiye kökenli nüfus tahmin
edilenin onda biri kadar gözükmektedir (+180.000). Bu durum çoğunlukla ABD’ye gitmek
için illegal yolların tercih edilmesinden kaynaklanmaktadır. ABD’de Türkiye menşeli
olmayan Türk nüfus zaten kayıtlara yansımamaktadır. Aynı durum Batı Avrupa ülkeleri
özellikle de Almanya için söz konusudur. Almanya’da legal olarak bulunan Türk
vatandaşlarının en az yarısı kadar kaçak kalanların olduğu konusunda yaygın bir kanaat vardır
(+800.000). Yine başta Almanya ve Fransa olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde başta
Azerbaycan olmak üzere Türk devlet ve topluluklarına mensup pek çok insan bulunmaktadır.
Bunlar da kayıtlarda gözükmemektedir. Aynı şekilde Irak Türkmenlerinin gerçek sayılarının
yalnızca yarısının kayıtlarda olduğu düşünülmektedir (+1.200.000). İran’da eyaletler etnik
gruplara göre bölümlendiği ve nüfus kayıtları da eyalet yapısına göre tutulduğu için özellikle
sayıca en kalabalık grubu oluşturan ve kendi eyaletleri olan Erdebil, Urumiye ve Tebriz
dışındaki Hemedan, Zencan, Save, Tahran gibi eyaletlerde de yoğun olarak yaşayan Güney
Azerbaycan Türklerinin ise yaklaşık olarak yarısının kayıtlarda görülmediği genel kabul
gören bir durumdur (+10.500.000). Çin’de ise özellikle Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan
Uygur nüfusu konusunda var olan bilgilerin gerçek nüfusun sadece üçte birini yansıttığı
düşünülmektedir (+24.000.000). Burada eksik gözüktüğü varsayılan nüfusun Tablo 19’daki
düzeltilmiş sonuçlarına ulaşabilmek için herbirinin kendi tablosunda verilen 2000 yılı
rakamlarına eklenmesiyle aynı yıl sonuçları elde edilmiştir. 2025 yılı için ise düzeltilmiş 2000
yılı rakamlarına herbirinin kendi artış hızları uygulanarak bir sonuca ulaşılmıştır. Bu
işlemlerin ayrıntısına yazıda yer verilmemiştir. Bunun nedeni Tablo 18’in rakamlarının
kaynakları itibarıyla daha güvenilir bulunmasıdır.
Türkiye nüfusunun etnik kompozisyonu konusundaki bilgi eksikliği veya var olan verilerin
açıklanmaması ise oldukça düşündürücü bir durumu ortaya koymaktadır. Zira, bu verilerin
açıklanmaması sonucunda, ne yazık ki, etnik temelli, ayrılıkçı-bölücü talepler dile getirilirken
rakamların abartıldığı, gerçeklikten ve bilimsellikten uzaklaşıldığı da bu çalışmayla bir kez
daha ortaya konulmuştur.
Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus ise Türkiye’nin etnik
kompozisyonu hakkında bilinen güvenilir verilerin niteliği konusudur. Devlet İstatistik
Enstitüsü, ilki 1927 yılında olmak üzere ve 1935 yılından itibaren her beş yılda bir yapılan
nüfus sayımlarında 1985 yılına kadar "ana dil” ve "ikinci dil” bilgilerini derlemiştir. 1990 yılı
nüfus sayımından itibaren sorulmayan "ana dil” sorusuyla ilgili açıklanan en son veriler 1965
yılına aittir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nden Toros ve arkadaşları 1992
yılında konunun "hassasiyet” kazanması üzerine bir çalışma yapmışlardır. Çalışmada, 1935 ve
1965 yıllarına ait verileri kullanarak, çalışmanın yapıldığı yıl olan 1992 yılına bir projeksiyon
gerçekleştirilmiştir. Bu makalede de, konuyla ilgili tek yazılı eser olan anılan kaynağa dayalı
olarak 2000 ve 2025 yılı projeksiyonları yapılmıştır. "Ana dili Türkçe olan nüfusun toplam
nüfus içindeki payı, 1935 yılında %89.1, 1965 yılında %90.1 ve 1992 yılında %91.9’dur.
Görüldüğü gibi, 1935-1992 döneminde ana dili Türkçe olan nüfus yaklaşık %3 artmıştır. Bu
artış, ana dili Türkçe olan nüfusun artış hızının (%2.37), özellikle kendisinden sonra en çok
konuşulan ana dil olan Kürtçeyi konuşan nüfusun artış hızından (%1.57) oldukça yüksek
olmasının bir sonucu olarak görülebilir. Artışlardaki bu fark o zamanın mortalite (ölümlülük)
farklılıklarının bir sonucu olabilir.” (Toros vd., 1992). Arapçayı ana dil olarak konuşanların
oranındaki yüksek artışın nedeni ise, bu dilin en yoğun konuşulduğu il olan Hatay’ın 1939
yılında anavatana katılmasıdır. “Bunların dışındaki dilleri konuşan nüfusun sayısal ve oransal
azalışı, bu grupların ana dilleri yerine Türkçeyi ana dil olarak belirtmiş olmaları ile
açıklanabilir. Özellikle diğer Kafkas dilleri grubunda yer alan Abazaca, Çerkezce, Gürcüce,
Lazca, Doğu Avrupa dilleri grubunda yer alan Arnavutça, Boşnakça, Pomakça ve Acemce
gibi dilleri konuşan vatandaşlarımızın, yurtdışına önemli bir göç vermedikleri düşünülürse,
Türkçeyi ana dil olarak benimsemiş oldukları söylenebilir..” (Toros vd., 1992). Aynı
çalışmanın dikkati çeken bir başka bulgusu ise, ana dili Kürtçe olan vatandaşlarımızın 19351965 dönemindeki artış hızının Doğu ve Güneydoğu Anadolu dışındaki bölgede daha yüksek
olduğudur. Bu durum mortalite farklılıklarıyla ilgili olarak söylenenleri haklı çıkardığı gibi, iç
göçle ilgili olarak da ipuçları vermektedir. Anılan çalışma etnik grupların nüfusunun tespit
edilmesinden çok, etnik grupların konuştuğu dilleri ana dil olarak konuşan nüfusu
yansıtmaktadır. Yeri gelmişken belirtilmesi gereken önemli bir gerçek ise ana dilinin benlik
algısının önemli bir unsuru olduğu gerçeğidir. Etnik grupların evlilik gibi nedenlerle flulaştığı
durumları da göz önüne alan çalışma ikinci dil olarak Kürtçeyi belirtenleri de hesaplara dahil
etmiştir. “Kürt kökenli nüfusun doğurganlık düzeyinin oldukça yüksek olduğu bilinmektedir.
Bu yörelerde mortalitenin de yüksek olduğu bilinmekle birlikte, yıllık nüfus artış hızı olarak
%1.57 sayısı gerçekçi görünmemektedir. Bu nedenle, 1965 yılında Kürt kökenli nüfusun en
yoğun bulunduğu Siirt ilinin 1935-1965 dönemindeki yıllık artış hızı (%1.91) kullanılırsa
1992 yılı için ikinci dili Kürtçe olan nüfus da dahil, toplam olarak yaklaşık altı buçuk milyon
Kürt nüfusa erişilmektedir. Olası en üst sınırı bulmak için yıllık %3.33’lük bir artış
varsayılabilir. Bu durumda, gerek ana dil gerekse ikinci dil olarak Kürtçe konuşan
vatandaşlarımızın toplamı 7.224.402 olmaktadır..” (Toros vd., 1992). Bu makale çerçevesinde
ise, bu rakama 1992 yılı için hesaplanan “Kırmanca, Kırdaşça, diğer, bilinmeyen”
kategorisindeki 1965 nüfus sayımının 11. dil grubu da eklenerek maksimum 7.275.571
sayısına ulaştırılmıştır. Daha sonra artış hızının hiç düşmeden devam ettiğini varsayarak -ki
artış hızının düşmeden 2000 yılına kadar gelebilmesi ve böylece 2025 yılına kadar devam
edebilmesi her türlü demografik dönüşüm teorisine aykırı ve imkansızdır- 2000 ve 2025
yıllarına projeksiyonlar gerçekleştirilmiştir. 2000 yılında bu sayı en az 7.756.376 en çok
9.531.140 olarak hesaplanmıştır. Bu sayılar oransal olarak %11.8 ile %14.5 değer aralığına,
Türk kökenli vatandaşlarımızda ise oransal olarak %83.6 ile %86.5 değer aralığına karşı
gelmektedir. 2025 yılı için Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın sayısı en az 12.182.322, en çok
19.388.766 olarak hesaplanmıştır. Bu sayılar oransal olarak %14.2 ile %22.6 aralığına karşı
gelmektedir, Türk kökenli vatandaşlarımız ise oransal olarak %75.1 ile %83.3 aralığında bir
değere sahip olacaktır. Kürtçe konuşan nüfusla ilgili olarak verilen rakamlar ve yapılan
projeksiyonlar nüfus sayımlarında aynı ana dili grubuna alındığı için Zazaca konuşan nüfusu
da kapsamaktadır.
1997 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yoğun terör ve göç yaşanan 15 ili ve Güney
ve Batı Anadolu’nun terör bölgesinden yoğun göç alan 6 ilinde yaptırılan bir araştırmanın
“anadil” ve “hane içinde en çok konuşulan dil” verilerinin ortaya koyduğu durum Türkçenin
günlük hayatta büyük ölçüde kullanıldığını, bunun dışında evlerde kullanılma oranlarının da
ihmal edilemeyecek ölçüde olduğunu göstermektedir. Evde en çok konuşulan dilin anadillere
göre dağılımına bakıldığında, anadili Kırmançı olanların %17.9’u, anadili Zazaca olanların
%44.3’ü ve anadili Arapça olanların %60.6’sı evde en çok Türkçe konuşmaktadır. Bu
durumun göç ve eğitim fırsatlarında gelişme kaydedilmesi gibi nedenlerle, zaman içerisinde
ve kuşaklar arasında giderek daha da Türkçenin lehine olacak şekilde evrileceğini ifade
etmek, yanlış bir öngörü olmasa gerektir.
Türk Dünyası toplam nüfusu iki ayrı tabloda (Tablo 18 ve 19) gösterilmiştir. Bunlardan
ilkinde yukarıda ifade edilen noktalarda herhangi bir düzeltmeye gidilmemiştir. İkincisinde
ise gerekli düzeltmeler yapılarak bir sonuç ortaya konulmaya çalışılmıştır. Özellikle belirtmek
gerekir ki, bu ikinci tablonun ortaya koyduğu rakamlar "Türk” kavramının dar anlamıyla yani
sadece Türkçe konuşan nüfus üzerinde bir tahmini içermektedir. Dolayısıyla, pek çoğu her ne
kadar Türk devletlerinin vatandaşı olsalar ve/veya Türk kültür dairesi içerisinde olsalar da
birinci tabloda bulunup, ikincisinde yer almayan unsurlar vardır. Bunların ilki, beş Türk
Cumhuriyetinde yaşayan Rus nüfustur. İkincisi, Kafkasya’da yaşayan azınlıklardan ana dili
Türkçe olmayanlardır. Üçüncüsü ise, ana dili Kürtçe olan Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarıdır. Buna karşılık Tablo 18’de yer almamakla beraber Tablo 19’a ABD, Almanya,
Irak, İran ve Çin’de yaşayan Türklerle ilgili düzeltmeler ilave edilmiştir. Her iki tabloda da
Türklerin toplam nüfusunu hesaplarken bir dublikasyona yol açmamak için Tablo 14’ün Orta
Asya bölümünde yer alan ve zaten bulundukları ülkelerde toplama dahil edilmiş bulunan
Karakalpak ve Uygurların nüfusları çıkarılarak bir sonuca ulaşılmıştır.
Türk Cumhuriyetlerinde esas unsuru teşkil eden nüfusla, Rus nüfusun artış oranları arasında
ciddi farklılıklar mevcuttur. Kaldı ki, bu oranlar 1979 ve 1989 Sovyet nüfus sayımı verilerine
dayanmaktadır (Anderson vd., 1989). Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte bu ülkelerdeki Rus
nüfusu adeta bir panik havasında Rusya’ya geri dönmeye başlamıştır. Dolayısıyla Türk
Cumhuriyetlerinde etnik denge bu yazıda hesaplanandan daha büyük oranlarda esas unsur
lehine değişmiştir. Bu durum Türk Cumhuriyetleri için aynı zamanda nitelikli işgücünün
yitirilmesi gibi oldukça olumsuz sonuçlar da doğurmuştur.
3. Türk Devletlerinin Nüfus Yapısı
Türk Devletlerinin nüfus yapılarının ele alındığı bu bölüm, nüfusun miktarı ve artış hızını
inceleyerek (Tablo 1 ve 2) başlamaktadır. Daha sonra sırasıyla nüfusun yerleşim yerlerine
dağılımı ve yerleşim yerlerine göre artış hızları (Tablo 3), kilometrekareye düşen nüfus (Tablo
4), ülke bazında nüfusun yaş ve cinsiyet yapısı (Tablo 5, 6, 7, 8, 9 ve 10), çalışma çağı nüfusu
ve bağımlılık oranları (Tablo 11), cinsiyet ve çocuk-kadın oranları (Tablo 12) ele alınacak ve
nihayet kaba doğum ve ölüm oranları, doğal artış oranı, toplam doğurganlık, bebek
ölümlülüğü ve doğuştaki yaşam umudu gibi kriterlerin ele alındığı (Tablo 13) alt bölümle
sona erecektir.
3.1. Nüfusun Miktarı ve Artış Hızı
İleriki bölümlerde de sıkça başvurulacak olan bir tanımla bu bölüme başlanacaktır. Nüfusun
İki Katına Çıkma/Yarıya İnme Süresi: Nüfusun gelişmesinin zaman içinde kesintisiz cereyan
eden sürekli bir olay olduğunu kabul eden üssel artış yöntemine göre nüfusun yıllık artış
oranından hareketle hesaplanan süredir.
Tablo 1’deki değerlere dikkat edilecek olursa Türk devletlerinde nüfus artışı oldukça dikkat
çekici şekilde ve bir istikrar çerçevesinde cereyan etmektedir. Almanya ve Rusya’da hızları
farklı olmakla beraber 2000 yılından sonra azalma başlamaktadır. Irak ve Libya ise yüksek
temposunu bir miktar azalmayla muhafaza etmektedir. Rusya’nın 2000 yılında 146 milyona
çıktıktan sonra 2025 yılına kadar bütün artış varsayımlarına göre ciddi düşüşler göstererek
141 ila 126 milyon arasında bir sayıya inecektir. Almanya’nın durumu Rusya kadar panik
gerektirmese de negatif bir durum arz etmektedir. Bu ülkelerin nüfus yapıları gereği sorunları
sadece azalma değil ama aynı zamanda yaşlanmadır. Aşağıdan gelen genç nüfus
yetersizliğinden dolayı kendi yaşlılarının sorun ya da ayak bağı olarak algılanacakları bir
dönem bu tür demografik özelliklere sahip toplumların kapısını çalmaktadır. Türk devletleri
içerisinde en kısa ikiye katlanma süresine 43 yıl ile Özbekistan, sonra sırasıyla 46 yıl ile
Türkmenistan, 63 yıl ile Türkiye, 69 yıl ile Kırgızistan, 87 yıl ile Azerbaycan ve nihayet
içinde yoğun olarak bulunan Rus nüfusun artış hızının düşük olmasından dolayı 116 yıl ile
Kazakistan gelmektedir. Bu süre Libya için 24 yıl, Irak içinse 29 yıldır (Tablo 1).
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki nüfus artış hızının Eski Sovyetler Birliği’nin diğer bütün
cumhuriyetlerinden daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bu durum, Orta Asya’da yaşayan Türk
nüfusunun ülkenin geri kalanından çok daha hızla artmakta olduğunu göstermektedir.
Böylece, Rus nüfusu içindeki Orta Asya nüfusunun oranı da aynı şekilde artmaktadır.
Örnek olarak Özbekistan ele alınırsa nüfusun 1960’lı yıllarda hızla arttığı, 1968-1969
yıllarında bu artışın en yüksek seviyesine çıktığı ve ardından inişe geçtiği görülmektedir.
Nüfus artışı hızının yavaşlaması ilk önce 1966-1967 yıllarında şehirlerde görülmeye
başlamıştır. Aynı gelişme diğer ülkelerde de yaşanmıştır. Kırgızistan’da net artış hızının
1958-1959 yıllarında 1,909, 1964-1965’de 2,022, 1970-1971’de 2,265 ve 1975-1976’da ise
2,115 olduğu bilinmektedir. (Vicsnevky, 1988). İkinci Dünya Savaşı sonrası görülen hızlı
nüfus artışı göç hareketlerinden değil de özellikle doğal nüfus artışından ileri gelmektedir.
Doğum sayısı çok açık bir farkla ölüm sayısını geçmiştir. Dünyanın en eski medeniyetlerine
ev sahipliği yapan bu bölge 19. yüzyıl sonunda Rus sömürge yönetimine geçince köklü
değişikliklere sahne olmuştur. Bu değişiklikler, bölgenin ekonomik, sosyal ve kültürel
yapısını da etkilemiştir.
Özbekistan Cumhuriyeti’ne Eski Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinden göçmenler gelmiş
ve etnik yapıda farklılıklar daha da artmıştır. 1926 nüfus sayımında Özbekistan’da 91 etnik
grup varken bu sayı 1959 sayımında 113’e, 1970 sayımyında ise 123’e çıkmıştır.
Kırgızistan’da bu rakam 1926’da 47 iken, 1970’de 80’e çıkmıştır. Özbekistan’da esas unsur
dışındaki halkın oranı (Ruslar, Ukraynalılar, Tatarlar, Koreliler, Azeri Türkleri) 1926-1979
yılları arasında yüzde 9,5’dan yüzde 20’ye çıkmıştır. Aynı dönemde Özbek Türklerinin kendi
vatanlarındaki oranları yüzde 74,2’den yüzde 68,7’ye düşmüştür.
1950-1995 döneminden 1995-2025 dönemine geçerken nüfusun ortalama yıllık artış
hızında hem gelişmiş Batı toplumları için hem de Türk devletleri için ciddi düşüşler ortaya
çıkmıştır. Irak ve Libya gibi toplumlarda artış hızındaki düşüş nispeten düşük kalmıştır. Söz
konusu dönemde Almanya ve Rusya zaten %1’in altında olan değerlerden eksi değerlere
gerilerken, Türk Devletleri %2-3 civarındaki değerlerden yüzde yarım ile bir buçuk arasında
bir aralığa gerilemiştir (Tablo 2). Türk Devletlerinin yönetimleri, artık artış hızındaki düşüşü
acilen yavaşlatacak tedbirleri araştırmaya başlamalılar. Zira Batı’dan bildik tecrübeleri tekrar
yaşamaya gerek olmadığı gibi; demografik göstergeler belirli bir aşamadan sonra yapılan
müdahalelere duyarsız kalmakta ve tepki vermemektedir.
3.2. Yerleşim Yerlerine Göre Nüfus ve Artış Hızı
1994 yılında yapılan bir araştırmada, Türk Cumhuriyetleri arasında kentsel yerleşim
alanlarında yaşayan nüfus oranının Türkiye’de en yüksek olduğu ortaya konulmuştur.
Kazakistan ve Azerbaycan’da toplam ülke nüfusunun yarısından fazlası kentsel yerleşim
bölgelerinde yaşamaktadır. Bu oranın Kırgızistan’da en düşük olduğu görülmektedir.
Türkmenistan’da bu oran yüzde 44.8, Özbekistan’da ise yüzde 41.1 olarak açıklanmıştır.
Nüfusun kentsel alanlarda yaşama oranı gelişmişlik düzeyinin bir göstergesidir. Ekonomik
kalkınma sürecini tamamlamış olan ülkelerde bu oran hemen hemen ortadan kalkmış gibidir.
Türk Cumhuriyetleri ekonomik ve sosyal kalkınma sürecini henüz tamamlamamışlardır.
Kentsel yerleşim alanlarında yaşayan nüfus oranının toplam ülke nüfusunun en azından
yarısını aşmış olması da kalkınma sürecinde olumlu mesafe alındığının bir göstergesidir.
Kentsel ve kırsal yerleşim alanları arasında yaşam kalitesi bakımından çok farklılıklar olması,
kentleşme sürecinin henüz tamamlanmadığının bir göstergesidir. Kentsel örgütlenmenin
devam ettiği görülmektedir.
Kentli nüfusun ortalama artış hızının en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir. 1950-1955 yılları
arasında kırsal yerleşim bölgelerinden kentsel yerleşim bölgelerine doğru yoğun bir göç
hareketi yaşanmıştır. Benzer bir şekilde aynı dönemde Kazakistan’da da yoğun bir göç
yaşanmıştır. Kırsal yerleşim bölgelerinden kentsel yerleşimlere gelen nüfus, doğurganlık
davranışını aynı şekilde sürdürmektedir. Böylece kentsel nüfusun artışı hem doğal artışdan
hem de göç hareketine bağlı olarak arttığı görülmektedir. Göç eden kır nüfusunun doğurğanlık
hızları yavaş yavaş azalmaya başlamıştır. Kazakistan’ın kentsel nüfus artış hızı Türkiye’den
sonra ikinci en yüksek değere sahiptir. Eski Sovyetler Birliği dönemi ülkedeki esas unsur
dengesinin bozulması için devamlı Rus nüfus yerleştirme politikalarının uygulandığı dönem
olmuştur. 2000 yılından 2015 yılına kadar olan on beş yıllık dönem için kentsel nüfus artış
hızı incelendiğinde, başlangıçta en yüksek değerlere sahip olan Türkiye ve Kazakistan hariç
bütün cumhuriyetlerde artış eğilimi göstermektedir.
Türkiye ve Kazakistan hariç diğer dört Türk devletinde kentsel nüfus artışının artarak devam
etmesi bu ülkelerde başlangıçta kentleşme düzeyinin nispeten düşük olması ve Sovyet sonrası
dönemde kırsal geçim imkanlarının daralmasıyla kentlere doğru bir göç oluşmasıyla izah
edilebilir.
Kırsal nüfus gelişmiş az gelişmiş bütün ülkelerde düşmektedir. Farklılık sadece bu düşmenin
şiddetindedir. Ancak belirli bir aşamadan sonra kır kaynaklı göçler kentli nüfusun artış hızını
açıklama özelliğini yitirecektir. Kırsal alandan kentsel alana doğru gerçekleşen göç nüfusun
genç ve dinamik kesiminde ağırlık kazanmaktadır. Kırda kalan nüfusun bu nedenden dolayı
giderek yaşlanması kırsal doğurganlığı da düşürecek ve buna bağlı olarak zamanla kentler
üzerindeki göç baskısını da sona erdirecektir. Bu aşamadan sonra kentli nüfusun artışının
tamamına yakın kısmını kendi doğurganlığı açıklayacaktır. Nitekim Türk Devletleri için 2000
yılı kent ve kır artış hızlarına bakıldığında bir taraftan diğerine bir akımın var olduğunu
görebilmek mümkün iken, 2015 yılına gelindiğinde bu ilişkinin bozulduğu ve kentlerdeki artış
hızıyla kırsal alandaki azalış hızının benzerliğini yitirdiğini gözlemlemek mümkündür (Tablo
3).
Kazakistan’ın başlangıçtan itibaren hızlı artış oranlarına ulaşmasının nedenlerinden biri de
eski Sovyetler Birliği’nin doğu bölgelerindeki tabi kaynakları işletmeye açmasıdır. 1950’li
yıllarda Kazakistan’da işlenmemiş topraklar işletmeye açılmıştır. Doğu bölgelerinin zengin
doğal kaynakları bu bölgelere olan göç hareketini hızlandırmıştır.
1950 yılında Türkiye’de 4.4 milyon kişi kentsel yerleşim alanlarında yaşamaktadır. Kentsel
nüfus büyüklüğü Kazakistan, Özbekistan ve Azerbaycan’da 1 milyonun üzerine çıkmıştır.
2015 yılı için yapılan tahminlerde, Türkiye’de 69 milyon kişinin kentsel yerleşim
merkezlerinde yaşaması beklenmektedir. Bu sayının Özbekistan’da 17 milyon kişiye
ulaşacağı tahmin edilmektedir. Kazakistan’da kentsel nüfus 14 milyona ulaşabilecektir.
Kentsel nüfus büyüklüğü, Azerbaycan’da 6 milyona, Kırgızistan’da 3.2 milyona ve
Türkmenistan’da 3.1 milyona ulaşacağı yapılan tahminler sonucu ortaya konulmuştur.
Türk Cumhuriyetlerinde kentsel alanlarda yaşayan nüfusun yüzde dağılımları incelendiğinde,
1950 yılında Azerbaycan’da toplam ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 46.3’ü kentsel alanlarda
yaşadığı görülmektedir. Diğer bir deyişle, kentli nüfus yüzdesi en yüksek olan ülke olma
özelliğine sahiptir. Aynı yılda kentli nüfus yüzdesinin en düşük olduğu ülkenin ise Türkiye
olduğu incelenen veriler sonucu ortaya konulmuştur. İkinci sırada yer alan Türkmenistan bu
yerini 1965 yılında itibaren Kazakistan’a bırakmıştır. Sadece Kazakistan’da 1975 yılında
kentli nüfus yüzdesi toplam ülke nüfusunun yarısına ulaşmıştır. 1950 yılında en az kentli
nüfus yüzdesi 21.3 iken bu değerin 1970 yılında 38.4’e ulaştığı görülmüştür.
2015 yılında itibaren yapılan kentli nüfus yüzdeleri tahminleri incelendiğinde, Kırgızistan
dışında bütün diğer Türk Cumhuriyetlerinde kentsel alanlarda yaşaması beklenen nüfus
yüzdesi toplam ülke nüfuslarının yarısını geçeceği tahmin edilmektedir. 2015 yılında,
Türkiye’de toplam ülke nüfusunun yüzde 84.5’inin kentsel yerleşim alanlarında yaşaması
beklenmektedir. Kentsel nüfus yüzdesinin ikinci olarak en fazla yüzdeye sahip olması tahmin
edilen Cumhuriyet olan Kazakistan’da bu yüzde 68.4 oranında gerçekleşebilecektir. Daha
sonra ise Azerbaycan’ın yüzde 64.0 olması varsayılan kentsel nüfus yüzdesi ile yapılan
sıralamada üçüncü sırada yer alması beklenmektedir. Sırasıyla, Türkmenistan, Özbekistan ve
Kırgızistan gibi diğer Orta Asya Cumhuriyetlerinin kentsel nüfus yüzdesi sıralamasında yer
alacağını söylemek mümkündür (Tablo 3).
2015 yılından itibaren kırsal alanlarda yaşaması beklenen nüfusun toplam ülke nüfusuna
oranlaması yapıldığında ortaya çıkan sonuca göre bir sıralama yapıldığında Kırgızistan
Cumhuriyeti’nin ilk sırada yer alabileceği görülmektedir. En son sırada yer alması beklenen
Türkiye Cumhuriyeti’nde bu değerin yüzde 15.5 olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.
Daha sonra ise Özbekistan Cumhuriyeti ikinci sırada, Türkmenistan Cumhuriyeti üçüncü
sırada, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin dördüncü sırada ve Kazakistan Cumhuriyeti’nin ise
beşinci sırada yer alması beklenmektedir (Tablo 3).
Sonuç olarak 21. yüzyıl, Türk Cumhuriyetlerinin hızlı bir kalkınma sürecine gireceği ve pek
çoğunun bu süreci tamamlamış olacağı bir dönem olacaktır. Kırsal yerleşim alanlarında
yaşayan nüfus azalmaya başlayacaktır. Doğal olarak, kentsel yerleşim alanlarında yaşayan
nüfusun artması sonucu ortaya çıkmaktadır. Kırsal alanlarda yaşayan nüfusun artış hızı daha
çok doğal nüfus artışından dolayı olacaktır. Kentsel yerleşim alanlarına göç eden nüfusun,
belli bir süre yüksek doğurganlık davranışını sürdürmesi beklenmektedir. İlerleyen zaman
içinde kentlerde yaşayan kırsal nüfus bu yüksek doğurğanlık eğilimini terk etmeye
başlayacaktır.
Kentleşme düzeyi en yüksekler arasında bulunan Belçika 1950’den itibaren %90’ı aşmıştır.
Belçika 2015’te %98 oranında kentli nüfusa sahip olacaktır. Esas ilginç olan sonuçlar gelişmiş
bir tarım ülkesi olduğu kabul edilen Hollanda için gözlenmiştir. En önemli gelirini tarım ve
hayvancılıktan kazanan Hollanda 1950 yılında %15.8, 2000’de %10.7 ve 2015’te %9.0
oranında kırsal nüfusa sahip olacaktır. Dolayısıyla bir Hollandalı tarım işçisinin sağladığı
katma değerle Türk dünyası rakamları karşılaştırıldığında olağanüstü büyük farklılıklarla
karşılaşılmaktadır. Kentleşme oranında gelişmiş Batı ülkelerinin gerisine düşen Türk ülkeleri
Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerden ise ileri bir aşamayı tutturmuşlardır.
3.3. Nüfus Yoğunluğu
Nüfus ile üzerinde yaşadığı toprakların yüzölçümü arasındaki oran genellikle Nüfus
Yoğunluğu olarak tanımlanmaktadır.
Tablo 4: Nüfus Yoğunluğu (kişi/km2)
Yüzölçümü
Ülke (1000 km2) 1950 2000 2025
Hollanda 37 248 389 395
Japonya 378 221 335 321
Azerbaycan 87 33 90 112
Kırgızistan 199 9
23 30
Özbekistan 447 14
56 82
Türkiye 779 27
84 110
Türkmenistan 488
2 9 13
Kanada 9.976 1
34
Rusya Federasyonu
17.075 6 9 8
Kaynak: 1996 Revision of the United Nations World Population Prospects.
Nüfus yoğunluğu bakımından Türk Devletleri içinde en yüksek değere Azerbaycan sahiptir.
Daha sonra sırasıyla Türkiye, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan
gelmektedir. Kazakistan Türkiye’nin üç katından büyük coğrafyasıyla nüfus bakımından
dünyanın en seyrek ülkelerinden birisidir. En yoğun değere sahip olan Azerbaycan bile bu
konuda dünyanın en yoğun değerlerini taşıyan Hollanda ve Japonya’dan üç kat daha seyrek
bir yoğunluğa sahiptir. Nüfus yoğunluğuyla kalkınma düzeyi arasında doğrudan ya da dolaylı
bir sebep-sonuç ilişkisinden bahsetmek mümkün değildir. Zaman zaman nüfusla ilgili lehte
yahut aleyhte görüş sahibi olanların ifade ettiği gibi, bizzat nüfus yoğunluğunun düşük ya da
yüksek olmasının ekonomik ve sosyal kalkınmanın aşamalarıyla herhangi bir şekilde
ilişkilendirilmesi, bilimsel olarak dürüst ve doğru bir davranış tarzı değildir.
3.4. Nüfusun Yaş ve Cinsiyet Yapısı
Bu bölümde ele alınan ülkelerde nüfus kitlesinin beşerli yaş gruplarına ve cinsiyete göre
gösterdiği bileşim şekli incelenecektir.
Türk Devletlerinin nüfus yapıları ele alındığında genç nüfusa sahip oldukları ilk dikkati çeken
unsur olmaktadır. 1950 yılı nüfus verilerine bakıldığında Türk Devletlerinin toplam 39 milyon
kişilik bir nüfusa sahip oldukları görülmektedir. Bütün Türk Cumhuriyetleri’nde toplam
nüfusun 2000 yılında 124 milyona, 2025 yılında ise 167 milyona ulaşacağı tahmin
edilmektedir. Buna göre en kalabalık Türk Devleti Türkiye olacaktır. Türkiye’yi sırasıyla
Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan ve Kırgızistan takip edecektir. Kırgızistan
2000 yılında Türkmenistan’dan daha büyük bir nüfusa sahipken 2025 yılında Türkmenistan’ın
gerisinde kalacaktır.
Türk ülkelerinde nüfusun yaş gruplarına göre tasnifinden dünya tarihinin önemli olaylarının
izine ulaşmak mümkündür. I. ve II. Dünya Savaşlarının yaş yapısı üzerindeki etkileri çok açık
olarak bütün Türk Devletlerinde görülmektedir. Nispeten Türkiye’de II. Dünya Savaşı’nın
nüfus üzerindeki etkisi daha hafif kalmıştır. II. Dünya Savaşı’na girmemesine rağmen Türkiye
nüfusundaki etkinin sebebi erkek nüfusun uzun yıllar silah altında tutulmuş olmasıdır.
Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türk devletlerinin nüfusunda özellikle II. Dünya Savaşı büyük
izler bırakmıştır.
3.4.1. Azerbaycan
Azerbaycan nüfusunun 2000 yılı itibarıyla %4.2’sini, 2025 yılında ise %1.6’sını Ruslar teşkil
edecektir. Cinsiyet oranları inceleme dönemi boyunca hep kadınların lehinde gerçekleşecektir.
1950’de toplam erkek nüfusun 1.363 bin, kadın nüfusun ise 1.533 bin olduğu anlaşılmaktadır.
Bu değerlerin, 2000 yılında sırasıyla 3.842 bin ve 3.986 bine ulaştığı bilinmektedir. 2025
yılında ise 4.797 bin olan erkek nüfusa karşılık 4.917 bin kadın nüfus tahmin edilmektedir
(Tablo 5).
3.4.2. Kazakistan
Kazakistan nüfusunun 2000 yılında %44.2’sini, 2025 yılında ise %34.1’ini Ruslar teşkil
edeceği tahmin edilmiştir. 1 Kazakistan’da nüfusun cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde,
kadın nüfusun erkek nüfustan sayısal olarak daha fazla olduğu görülmektedir. 1950 yılı
verileri incelendiğinde, yaklaşık 7 milyonluk nüfusun 3.244 bini erkek, 3.459 bini kadın; 2000
yılında 17 milyon kişinin 8.235 bini erkek, 8.691 bini kadın; 2025 yılına gelindiğinde ise 20
milyonu aşkın nüfusun 9.803 bini erkek, 10.242 bini kadınlardan meydana gelecektir (Tablo
6).
3.4.3. Kırgızistan
Kırgızistan nüfusunun 2000 yılında %23.4’ünü, 2025 yılında ise %13.5’ini Ruslar
oluşturacaktır. Kırgızistan’da yaş gruplarına göre nüfus dağılımı incelendiğinde, diğer Türk
Cumhuriyetlerinde olduğu gibi genç ve dinamik bir nüfus yapısına sahip olduğu söylenebilir.
Cinsiyet farklılaşmasına göre toplam ülke nüfusu ele alındığında, 1950 yılı verilerine göre
erkek nüfusun 829 bin ve kadın nüfusun ise 911 bin; 2000 yılında erkek nüfusun 2.228 bin,
kadın nüfusun 2.315 bin kişi olduğu bilinmektedir. 2025 yılı tahminine göre ise ülkede 2.925
bini erkek, 3.025 bini kadın olmak üzere toplam olarak yaklaşık 6 milyona ulaşan bir nüfus
yaşıyor olacaktır. Cinsiyet dengesinin ele alınan bütün dönemler boyunca kadınların lehine
seyrettiği dikkati çekmektedir (Tablo 7).
3.4.4. Özbekistan
Eski Sovyetler Birliği’nde 1989 yılında yapılan genel nüfus sayımına göre Özbekistan nüfusu
22 milyondur. Özbekistan’ın 2000 yılı itibariyla yüzde 7.8’i, 2025 yılı itibarıyla da %3.8’i
Rus nüfusundan oluşmaktadır. 1950 yılı nüfus verilerine göre erkek nüfusun yaklaşık olarak
3.057 bin, kadın nüfusun ise 3.256 bin olduğu bilinmektedir. Bu değerler, 2000 yılı için
sırasıyla 12.430 bin ve 12.590 bin olarak gerçekleşmiştir. 2025 yılında ise erkek nüfusun
18.178 bin ve kadın nüfusun ise 18.320 bin olacağı tahmin edilmektedir (Tablo 8).
Özbekistan, yetişkin ve yaşlı nüfusun en az olduğu Orta Asya ülkesi olma özelliğine sahiptir.
Diğer bir değişle, yetişkin ölümlülüğünün en yüksek olduğu ülkedir. 0-4 ve 5-9 yaş grubunda
yer alan
çocuk nüfusunda fazlalığı dikkatleri çekmektedir. Özbekistan Cumhuriyeti’nde 2000 ile 2010
yılları arasındaki dönem için yapılan nüfusun yaş gruplarına göre tahminleri aynı yıllarda
devam etmesi beklenen yüksek doğurganlık eğiliminin bir göstergesidir. Bu dönemde, çocuk
ve genç yaştaki nüfusun genel nüfus içindeki ağırlığı dikkati çekmektedir.
60 ve daha fazla yaş grubunda yer alan nüfusun az olması, nüfusun dinamik bir yapıya sahip
olacağının bir diğer göstergesidir. 2000 yılı için yapılan tahminlerde, kadın ve erkek nüfus
birbirlerini dengelemektedir. Olumlu bir özellik olarak nitelendirilebilen bu durum, aynı
zamanda ülkedeki cinsiyet oranının kabul edilebilir oranlar dahilinde olabileceğinin bir başka
ifadesi anlamına gelmektedir.
Nüfusun genç olması ülkeye bir dinamik yapı kazandıracaktır. Fakat, bu olumlu sonuç
çalışma çağındaki nüfusun artması anlamına da gelecektir. Herkese iş imkanı sağlanması,
ülkedeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi gereklidir. Aksi takdirde kentlerde çöküntü
bölgelerinin oluşması söz konusu olacaktır. Özellikle 2025 yılında yaşlı nüfus oranının
artacağını da söylemek münkündür. Bu durum, yaşlı nüfus için sosyal ve kültürel aktivitelerin
artırılması ve kentlerin yaşlı nüfusun da ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde düzenlenmesi
gerektirecektir. Konu genç nüfus açısından ele alındığında, çalışma koşullarının
iyileştirilmesinin ve iş imkanlarının artırılmasının gerekliliği ortaya çıkacaktır (Tablo 8).
3.4.5. Türkiye
1923 yılı nüfus tahminlerine göre yaklaşık olarak 12.5 milyon olan Türkiye Cumhuriyeti
nüfusu, 1927 yılında yapılan ilk genel nüfus sayımı sonucuna göre 13.5 milyona yükselmiştir.
1950 yılında Türkiye’de 10.457 bini erkek, 10.354 bini kadın olmak üzere 20.811 bin kişi
yaşamaktadır. İlk nüfus sayımını izleyen yıllarda göreli olarak düşük olan ülke nüfusu, İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra artmaya başlamıştır. 2000 yılı verileri incelendiğinde bu hızlı nüfus
artışı sonucunda ülke 33.199 bini erkek ve 32.532 bini kadın nüfus olmak üzere toplam 66
milyona yaklaşan bir nüfus büyüklüğüne sahip olmuştur. 2025 yılı tahminlerine göre 43.005
bini erkek, 42.788 bini kadın olmak üzere 86 milyona yakın bir nüfus büyüklüğü söz konusu
olacaktır.
2000 yılı için yapılan tahminlerde genç nüfusun oranının yüksek olduğu görülmektedir. Bu
durumun, azalarak da olsa süreceğini söylemek mümkün olabilir. Doğurganlık hızlarındaki
azalmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durumun 21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam
etmesi beklenmektedir (Tablo 9). 2000 yılından itibaren azalma eğilimine gireceği tahmin
edilen doğurganlık davranışının bir sonucu olarak 2025 yılı 0-20 yaş nüfusunun azlığı dikkati
çekmektedir. Buna bağlı olarak çalışma çağı nüfusunun fazla olacağı ve bağımlılık oranının
düşeceği de tahmin edilmektedir. Ortalama yaşam süresinin uzayacağını söylemek
mümkündür. 60 ve yukarısı yaş grubunda olan nüfusta da bir artış eğilimi gözlenmektedir.
3.4.6. Türkmenistan
Türkmenistan’da 2000 yılı itibariyle toplam ülke nüfusunun yüzde 91.6’sını esas unsur nüfusu
oluşturmaktadır. Ülkede yüzde 8.4 oranında Rus bulunmaktadır. Kaba Doğum Hızı binde 28.6
olan Türkmenistan’da ülke dışına olan göç çok az gerçekleşmiştir.
1950 yılı nüfus verileri incelendiğinde 593 bin erkek nüfusa, 618 bin de kadın nüfusa sahip
olduğu görülmektedir. 2000 yılında toplam ülke nüfusundaki artışa bağlı olarak erkek nüfusun
2.218 milyona ve kadın nüfusun ise 2.263 milyona ulaştığı görülmektedir. 2025 yılında
ülkede 3.209 milyon erkek nüfus ve 3.261 milyona yakın kadın nüfus bulunacağı
görülmektedir (Tablo 10).
3.5. Çalışma Çağı Nüfusu ve Bağımlılık Oranı
Bu bölüme burada ele alınacak kavramlarla ilgili bir ön açıklamayla başlamak uygun
olacaktır. Çalışma Çağındaki Nüfus: Çalışma hayatının normal yaş sınırları olarak kabul
edilen 15-64 yaşlarındaki nüfusu ifade eder. Çalışmayan Nüfus: Ekonomik değerlerin
üretiminde rol oynamayan fertlerin meydana getirdiği kitledir. Çalışan nüfusun üretimiyle
geçindiği için bu kitleye çoğunlukla “Bağımlı Nüfus” adı verilir.
1950 yılında Türk Devletleri içinde en yüksek bağımlılık oranına sahip olan Türkiye’dir.
Kazakistan çok yakın bir değerle Türkiye’yi takip etmektedir. Azerbaycan üçüncü en yüksek
bağımlılık oranına sahiptir. Bu üç ülkenin bağımlılık oranlarında 1950-2025 döneminin
sürekli bir düşüşün yaşandığı dönem olacağını yapılan projeksiyonlar ortaya koymaktadır.
Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da ise 1950’de düşük olan bağımlılık oranları
2000’e gelindiğinde en yüksek seviyelerine ulaşarak diğer üç ülkeyi geride bırakmıştır. 20002025 arası dönemde ise daha hızlı bir düşüşle aşağı yukarı Türk ülkeleri ortalaması
diyebileceğimiz %40-50 aralığına geleceklerdir. Buradaki verilerden hareketle Özbekistan,
Türkmenistan ve Kırgızistan’ın demografik dönüşüm sürecine Türkiye, Kazakistan ve
Azerbaycan’dan daha geç girdikleri rahatlıkla söylenebilir. 65 ve yukarı yaş grubunun
bağımlılık oranı içindeki payına bakılacak olursa bu daha rahatlıkla anlaşılacaktır. Türkiye ve
Kazakistan’da sürekli yükselen bu grubun oranı, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da
1950-2000 arası düşmüş, 2000-2025 arası yükselişe geçmiştir. Azerbaycan’da ise 65 ve üstü
yaş grubunun nüfus içindeki payı 1950-2000 döneminde aynı kalmış, fakat 0-14 yaş grubunun
nüfus içindeki payı aynı dönemde azaldığı için 65 ve üstü yaş grubunun bağımlılık oranı
içindeki payı nispi olarak yükselmiştir. Türk ülkeleri 65 yaş ve üstü bağımlı nüfus oranı 2000
yılında %10-20 arası bir değere sahipken gelişmiş ülkelerde bu oran %40-50 civarındadır. 014 yaş grubunun bağımlılık oranı içindeki payı Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan hariç
Tablo 11’de yer alan bütün ülkeler için 1950-2025 arası sürekli düşüş göstermiştir. Bu üç
ülkede ise 19502000 arasında yükselmiş, 2000-2025 arasında düşmeye başlamıştır (Tablo 11).
Türk toplumları, çalışma çağı dışındaki yaşlı nüfus açısından 2025 yılında gelişmiş Batı
toplumlarının 1950 yılındaki durumlarına benzer bir durumda olacaktır. Bu gidişi tersine
çevirmenin bilinen insani bir yöntemi bulunmadığına göre, şimdiden yaşlılara yönelik
demografik projelerin gündeme alınması gereklidir. Bu duruma uygun istihdam politikalarının
üretilmesi ve beşeri kaynaklar planlamasının da bir an önce yapılması zorunludur.
3.6. Cinsiyet ve Çocuk-Kadın Oranları
Bu bölümde cinsiyet ve çocuk-kadın oranları incelenecektir. Cinsiyet Oranı: Bir ülkenin genel
nüfusunda kadın ve erkek olarak iki cinsin toplamı arasındaki orandır. Genellikle bu oran
1000 kadına düşen ortalama erkek sayısı şeklinde gösterilir. Çocuk-Kadın Oranı: Doğurgan
çağdaki 1000 kadına düşen 0-4 yaşlarındaki ortalama çocuk sayısıdır.
1950-2025 döneminde Türkiye hariç Türk ülkelerinde cinsiyet oranları nispeten daha düşük
bir seviyeden başlamış ve sürekli yükselme eğilimi göstermiştir. Türkiye’de ise nispeten
yüksek bir seviyeden başlayarak 1950-2000 döneminde yükselmiş, 2000-2025 döneminde
düşüşe geçmiştir. Cinsiyet oranı Rusya’da dikkat çekici bir şekilde düşüktür. Doğuştaki
cinsiyet oranlarının dışında, katıldıkları büyük savaşlarda çok miktarda erkek nüfus kaybetmiş
olmaları ve erkek nüfus için ortalama yaşam beklentisindeki gelişmelerin nispeten yavaş
olması da bu düşüklüğün nedenleri arasındadır. Doğrudan olmasa da nüfus artış hızıyla
cinsiyet oranı arasında güçlü bir korelasyondan bahsetmek herhalde yanlış bir ifade olmaz.
Tablo 12’de 1950-2025 dönemi çocuk-kadın oranlarına bakıldığında Özbekistan,
Türkmenistan ve Kırgızistan hariç Türk ülkelerinde bir düşüş trendiyle karşılaşılır.
Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’da doğurgan çağdaki 1000 kadın başına düşen 0-4
yaşlarındaki çocuk sayısı 1950’den 2000’e kadar ciddi şekilde artmıştır. Ancak bu sayı
2000’den sonra 2025’e kadar yaklaşık 300 ortalamaya gerileyecektir (Tablo 12).
3.7. Diğer Demografik Kriterler
Bu bölümde kaba doğum oranı, kaba ölüm oranı, doğal artış oranı, toplam doğurganlık, bebek
ölüm oranı ve cinsiyete göre doğuştaki yaşama umudu incelenecektir. Kaba Doğum Oranı:
Bir yıl içinde kaydedilen canlı doğumların sayısının o yılın genel nüfusuna oranlanmasıdır.
Kaba Ölüm Oranı: Bin nüfusa düşen yıllık ortalama ölüm sayısıdır. Doğal Artış Oranı: Yıl
içindeki doğumlarla ölümler arasındaki farkın o yılın ortalama genel nüfusuna oranıdır.
Toplam Doğurganlık Oranı: Nüfus kuşağı esasına göre kadınların 15-49 yaşları arasında
doğurgan oldukları süre boyunca ortalama olarak doğurabilecekleri çocuk sayısını gösteren
hipotetik bir orandır. "Bir ülkede nüfusun sabit kalabilmesi için her kadının kendi yerini
alacak bir kız çocuğu bırakması gerekmektedir. Bu da ortalama olarak kadın başına 2.2 canlı
doğum demektir. Fakat gerek ölüm yüzünden, gerek kısırlık gibi biyolojik etkenler, gerek
bekar kalma ve gayrimeşru ilişkilerin hoş karşılanmaması gibi sosyal etkenler ve kız
çocuğunun dışarıya göç etmesi ve yerinin doldurulmaması gibi nedenler yüzünden canlı
doğmuş her kız çocuğu üreme süreci içinde annesinin yerini alamamaktadır. Bu yüzden en
ideal şartlarda bile nüfusun sabit kalması için gerekli olan ortalama canlı doğum sayısı 2.2’yi
aşmaktadır” (Cerit, 1983). Bebek Ölüm Oranı: Birinci yaş gününe henüz ulaşmamış bebekler
arasında bir takvim yılında kaydedilen ölümlerin, o takvim yılındaki doğumlara oranıdır.
Özellikle bu oran, ülkelerin sosyoekonomik düzeyinin belirgin bir göstergesidir. Doğuştaki
Yaşama Umudu: Bireylerin doğumdan itibaren ortalama olarak kaç yıl yaşayabileceğini hayat
tablosuna göre ortaya koyan hipotetik bir hesaplamadır.
Orta Asya Cumhuriyetlerinde, demografik geçiş sürecinin yaşandığını söylemek mümkündür.
Bu süreç İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirgin olarak görülmeye başlanmıştır. Savaş
sonrasında, yüksek doğum ve ölüm hızları yerlerini yavaş yavaş düşük doğum ve ölüm
hızlarına bırakmıştır. Düşük ölüm hızı belli bir dönem artışa geçmiş olmasına rağmen
geleneksel olarak doğurganlık hızı yüksek kalmıştır. Bu yüksek doğurganlık hızı son yıllarda
düşüş eğilimine geçmiştir. Bu düşüş eğilimine rağmen bölgedeki bütün cumhuriyetlerin
nüfusunun hızlı bir şekilde arttığı görülmektedir. Türkiye’de, yüksek doğurğanlık eğiliminin
devam ettiği bilinmektedir. Kaba ölüm hızında düşme eğilimi görülmesine karşın bebek
ölümleri halen yüksek seyretmektedir. 1960’lı yıllardan itibaren, Orta Asya Türk
Cumhuriyetlerinde yaşam standartının yükselmesi ile doğum hızı da yükselmiştir. Kadın
sağlığına önem verilmeye başlanmıştır. Doğal olarak, bu cumhuriyetler geleneksel çok
çocuklu aile yapısını anılan tarihlere kadar ve özellikle kırsal kesimlerinde korumuşlardır.
Özellikle, 1970’li yıllarda, bazı Orta Asya Cumhuriyetlerinde çocuk sayısında azalma
görülmeye başlanmıştır. Bu azalma eğilimi ilk dönemlerde kentlerde yaşayan ve eğitim
seviyesi yüksek gruplarda, daha sonra ise toplumun diğer gruplarında görülmüştür.
İstatistiklerde sık sık yer almaya başlayan bu olay toplam doğurganlık hızındaki artışı tersine
çevirmeye başlamıştır. Özellikle 20 ile 40 yaş grubunda yer alan kadınların doğurganlık
eğilimleri, doğurganlık hızında belirleyici hale gelmiştir. 1985 yılından itibaren Türk
Devletlerinin doğurganlık düzeyi incelendiğinde, Kaba Doğum Hızlarında düşme eğilimi
görülmektedir. Türkmenistan, bütün Türk Cumhuriyetleri arasında en yüksek Kaba Doğum
Hızına sahiptir. Daha sonra Özbekistan ve Kırgızistan’da Kaba Doğum Hızlarının yüksek
olduğu görülmektedir. Orta Asya Cumhuriyetlerinde 1960’lı yıllarda bütün yaş gruplarında
yaşa özel doğurganlık hızı artmıştır. Ancak, 1980’li yıllara doğru bir düşüş eğilimi
Kırgızistan’da özellikle 30 ile 40 yaş grubunda, Türkmenistan’da ise 20 ile 25 yaş grubu ve
30 ile 40 yaş grubu arasında kendisini göstermeye başlamıştır. Daha sonra, bu düşüş eğilimi
bütün yaş gruplarında hissedilmiştir. Bütün Orta Asya Cumhuriyetlerinde saptanan çocuk
sayısı 1950’li yılların (1930’lu yılların sonunda doğan yaş grubu) ikinci yarısındaki yaş
grupları kuşağına ulaşmıştır. Özellikle 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren, Orta Asya
Türk Cumhuriyetlerinde, doğum hızlarının azaldığı bir döneme girilmiştir.
1960’lı yıllarda üyelerinin çoğunluğunu Türkmen Türklerinin oluşturduğu köylü
kooperatiflerinde çalışanlar arasında bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırmada, Türkmen
kadınlarına "Hayatınız boyunca kaç çocuk sahibi olmak istiyorsunuz?” şeklinde bir soru
yöneltilmiştir. Soruya verilen cevapların değerlendirmesi sonucunda Türkmen kadınlarının
çocuk sahibi olma konusunda bir kaygılarının bulunmadığı ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle,
bu sorunun kesin bir cevabının bulunmadığı tespit edilmiştir. Kadınların yaklaşık yüzde 80’ni
"Yapabildiğimiz kadar, zira biz Türkmenlerde ne kadar çok çocuk olursa o kadar iyi olur”
şeklinde cevap vermiştir. Kadınlara aynı zamanda "Ailenin kaç çocuk sahibi olması gerektiği
önceden tespit edilmeli midir? ” şeklinde bir soru daha yöneltilmiştir. Görüşmeye katılan
kadınların sadece yüzde 9.8’si “Ailelerin çocuk sayılarını önceden saptaması gereklidir”
yönünde görüş bildirmişlerdir. Daha sonra yapılan benzer araştırmalarda, bu soruya verilen
cevapların oranı değişmiştir. “İstenen çocuk sayısının önceden belirlenmesi gereklidir”
şeklinde verilen cevapların dağılımı 20-24 yaş grubunda yer alan kadınlarda yüzde 23, 25-29
yaş grubunda yer alan kadınlarda yüzde 11.4, 30-34 yaş grubunda yer alan kadınlarda ise
yüzde 8.9 ve 35 yaşından fazla kadınlarda yüzde 4.5 olarak bulunmuştur (Spapiro, 1988).
1975 yılında Özbek kadınlarına yönelik olarak yapılan benzer bir araştırma ailelerin geleceğe
ilişkin kesin görüşleri olduğunu göstermektedir. “Hayatınız boyunca kaç çocuk istiyorsunuz?”
şeklinde yöneltilen bir soruya kadınların yüzde 34.7’si kesin bir cevap vermemiştir. Kırsal
kesim kökenli işçilerin hanımları ile orta ve üst seviye teknik eğitimli işçilerin hanımları
arasındaki belirsiz cevap oranı ancak yüzde 6 düzeyinde kalmaktadır. Bununla birlikte,
istenilen ve sahip olunan çocuk sayısının kesin bir şekilde saptanmasının doğum sayısının
sınırlı tutulduğu anlamına gelmemektedir. Ancak, kırsal kökenli birçok aile halen kalabalık
bir aile kurmayı istemektedir. Kırsal kökenli olan ve orta eğitimini tamamlamamış veya daha
az bir eğitim seviyesine sahip Özbek kadınlara yönelik olarak yapılan bir araştırmada, bu grup
kadınların yüzde 34.7’sinin 4-5, yüzde 20.5’inin 6 veya 7 ve yüzde 19.5’unun 8’den fazla
çocuk istediği saptanmıştır. Hatta, aynı grup kadınlardan orta ve yüksek seviyede eğitim
görenlerinin ise 4 veya 5 çocuk istedikleri saptanmıştır (Vicsnevky, 1988).
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde aile başına düşen çocuk sayısı doğurganlık düzeyinin
belirlenmesinde tek başına yeterli olmamaktadır. İki doğum arasındaki süreler çok kısadır.
Bunun bir sonucu olarak, çocuk ve bebek ölümlerinin yüksek olduğu görülmektedir. Örneğin,
35 ve daha az yaş grubunda yer alan genç Özbek kadınlarının yüzde 32 ile 54’ünde ilk doğum
ile ikinci doğum arasındaki süre bir yılı geçmemektedir. Bu grup kadınların ancak yüzde 11
ile 22’nin doğumları arasında yeterli bir süre bulunduğu saptanmıştır. Rusya Federasyonu’nda
yaşayan Rus aileler, çocuk sayısını dengede tutmak istediklerinde doğum kontrol
yöntemlerinden ziyade çocuk aldırma yöntemine başvurmaktadırlar. Aynı coğrafyada yaşayan
Türk kadınlarında ise çocuk aldırma olayı ender olarak görülmektedir. 1975 yılında yapılan
ankete göre Özbek kadınlar arasındaki çocuk aldırma olayı bütün gebelik vakalarında sadece
yüzde 1 gibi çok az bir yer tutmaktadır. Bununla birlikte geleneksel aile isteği ve çok çocuk
yapma eğilmi halen çiftler arasında belirgin şekilde kendini göstermektedir. Orta Asyalı nüfus
bilimciler bunu din de dahil olmak üzere gelenek ve göreneklere, geçmişe bağlılığa
dayandırmaktadırlar. Kalabalık ailenin üstün olduğu görüşü geleneksel kamuoyunda özellikle
de kırsal kesimde yerini her zaman korumaktadır. Hatta şehirlerde bile, özellikle de belirli bir
etnik kökenden gelmiş grupların yoğun olarak yaşadıkları eski yerleşim merkezlerinde
kalabalık aile yaşantısı yoğun bir şekilde hissedilmektedir (Vicsnevky, 1988).
Orta Asya Cumhuriyetlerinde nüfusun fazla olması ancak bu nüfusa en iyi eğitim ve öğretim
imkanlarının sağlanması koşuluyla anlamlı hale gelecektir. Avrasya’da sosyal ve ekonomik
gücü ellerinde tutabilecek düzeyde nüfus olmasına rağmen halen bu gücün yeterince
kullanıldığını söylemek mümkün değildir. Rusya Federasyonu’na ekonomik anlamda olan
bağımlılık devam etmektedir.
Türk Cumhuriyetlerinde Toplam Doğurganlık Hızı Tablo 13’te gösterilmiştir. 1950 yılından
2000 yılına kadar olan elli yıllık zaman diliminde kadın başına sahip olunan çocuk sayısında
azalma görülmektedir. Demografik geçiş sürecinin de iyi bir göstergesi olan bu eğilim, belirli
bir süre için daha da azalmaya devam edecektir. Fakat, bu azalma eğilimi çok yavaş
gerçekleştiğinden nüfus aynı zamanda artmaktadır. 1995-2000 dönemi verilerine göre kadın
başına düşen çocuk sayısı Türkmenistan’da en yüksek değere sahipken Azerbaycan ve
Kazakistan’da ise en düşük değerde kalmıştır.
1995-2000 döneminde Özbekistan’da yaşayan bir Özbek kadının bütün yaşamı boyunca 3.5
çocuğa sahip olacağı anlaşılmaktadır. Türkmen kadınların 3.6, Kırgız kadınların 3.2,
Türkiye’de yaşayan kadınların 2.5 ve nihayet Azerbaycan ve Kazakistanlı kadınların 2.3
çocuğa sahip olacağı anlaşılmaktadır.
Ölüm hızı incelendiğinde devrimden önce Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki ölüm hızı
komşu ülkeler olan Hindistan, İran, ve Afganistan ile aynı seviyede bulunmaktadır. Bebek
ölümleri çok yüksek seviyededir ve salgın hastalıklar nedeniyle aşırı ölümler görülmekteydi.
Ölüm hızlarının yüksek olma nedenleri arasında sağlık bilgisinin azlığı ve tıbbi imkanların
yetersizliğini saymak mümkündür. On dokuzuncu yüzyıl sonunda ve yirminci yüzyıl
başlarında Orta Asya’daki ölüm hızının yüzde 35 ile 39 arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Yeni doğan bebeklerin dörtte biri bir yaşına basmadan ölmekte ve hatta daha sonraki yaş
kuşaklarında da ölüm hızı nüfusu etkilemektedir. Aynı dönemde Ortalama Yaşam Umudunun
30 yıl civarında olduğu bilinmektedir. Devrimden sonraki on yıllık dönemde Orta Asya Türk
Cumhuriyetlerinin yaşayış tarzında ve hayat koşullarında köklü değişiklikler meydana
gelmiştir. Ölüm hızının düştüğü görülmektedir. 1930’lu yılların sonunda Ortalama Hayat
Umudu 40 yıla ve 1950’li yılların sonunda ise 67 yıla çıkmıştır. Bu süre erkeklerde 65 yıl,
kadınlarda ise 70 yıla ulaşmıştır. 1930’lu yıllarda ölüm nedeni en çok bulaşıcı hastalıklardan
kaynaklanmaktadır. 1950 ve 1970’li yıllarda ise ölüm nedenini daha çok orta ve ileri yaşlarda
görülen kronik tarzdaki hastalıklar oluşturmaktadır. Bununla birlikte, Orta Asya
Cumhuriyetlerindeki ölüm nedenleri arasında geleneksel ölüm nedenlerinin halen önemli bir
yer tuttuğu görülmektedir. Özellikle kırsal kesimde sağlık kurallarına yeterince uyulmaması,
geleneksel beslenme tarzı ve çocuk bakımındaki yetersizlikler ölüm hızlarının yüksek
olmasında halen önemli bir yer tutmaktadır. Çocuk ölümleri, bağırsak ve solunum yolları
hastalıklarından kaynaklanmaktadır. 1970’li yıllarda Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde
solunum ve bağırsak yollarından kaynaklanan ölüm nedenleri birinci sırada yer alırken aynı
dönemde diğer Sovyet bölgelerinde bu sırayı tümörden kaynaklanan hastalıklar
oluşturmaktadır (Vicsnevky, 1988).
Bebek ve Çocuk Ölüm hızının düzeyi bir ülkenin yaşam standartlarının ve sağlık
koşullarının önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde hemen
hemen yok denecek kadar az olan bu ölüm hızı gelişmekte olan ülkelerde oldukça yüksekdir.
Bebek Ölüm Hızı Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde 1970’li yıllardan itibaren azalma eğilimi
göstermesine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nde halen yüksek seviyesini korumaktadır. 1985
yılı verilerine göre binde 65 değeri ile Bebek Ölüm Hızının en yüksek olduğu ülke
Türkiye’dir. Bebek Ölüm Hızı, annenin eğitim düzeyine,yerleşim yerlerinin niteğine ve sağlık
koşullarına bağlı olarak en çok etkilenen demografik göstergedir.
Sovyetler Birliği’nde nüfusun yaşlanması diğer gelişmiş ülkelere nazaran daha geç
başlamıştır. Devrimden önce Rusya’da 1897 Nüfus Sayımına göre toplam nüfus içindeki 60
yaş ve fazla yaş grubunda bulunanların oranı yaklaşık 1/15’dir. Bu oran 1927 Nüfus
Sayımında herhangi bir değişiklikliğe uğramamıştır. Ancak 1930’lu yıllardan sonra Sovyetler
Birliği’nde nüfusun yaşlanmasının işaretleri görülmeye başlanmıştır. 1939-1958 yılları ile
1959-1975 yılları arasında yaşlı nüfus oranı toplam nüfusun yüzde 13.3’üne ulaştığı
görülmüştür. 1928 ve 1930’lı yılları arasındaki yıllık doğal artış hızı bin kişi için ortalama 19
ile 21 arasında değişmiştir. Demografik olaylar arasında daima bir neden- sonuç ilişkisi
vardır. Nüfusun yaşlanma sürecinin anlaşılabilmesi için aynı zaman dilimi içerisindeki diğer
ölüm ve doğum hızlarının da birlikte ele incelenmesi gereklidir. Kaba Doğum Hızı bin kişi de
34 ile 44 arasında değişmiştir. Ölüm hızı ise 1913 yılında bin kişi de 29’a kadar düşmüştür.
1940 yılında ise bin kişide 18.1’e ulaşmıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi bu seviye halen
yüksektir. Çocuk ve bebek ölümleri incelendiğinde, 0-4 yaş grubu ölüm hızı bin kişide 75.8
olduğu görülmektedir. Eski Sovyetler Birliği nüfusu önce İkinci Dünya Savaşı sırasında,
azalmaya başlamıştır. 1940 yılında 194.1 milyondan 1950 yılında 178.5 milyona kadar
azaldığı bilinmektedir.
1939 yılında 0-49 yaş grubundaki azalma doğal olarak 1959 yılında 20-69 yaş grubunda 42.6
milyon kişinin azalmasına neden olmuştur. Hemem hemen bütün 1950’li yıllar ve 1960’lı
yılların başında yıllık doğum sayısı 5 ile 5.3 milyon arasında değişmiştir. 1963 yılından
itibaren doğum sayısı düşmeye başlamış ve 1967-1969 yılları arasında 4.1 milyon doğum
sayısı ile en düşük seviyesine ulaşmıştır. Doğumda ortalama yaşam beklentisi Sovyetler
Birliği’ndeki hayat standardının yükselmesine bağlı olarak 1955-1956 yılları arasında 67 yıla,
1971-1972 yılları arasında ise 70 yıla çıktığı görülmüştür. Ancak, yaşam süresinin uzaması
savaş yıllarında kaybedilen nüfus açığının kapatılmasına yetmemiştir (Spapiro, 1988). Orta
Asya Türk Cumhuriyetlerinin meydana gelen demografik gelişmeler şüphesiz Eski Sovyetler
Birliği ile birlikte ele alınmak zorundadır. Günümüzde ise herbiri bağımsız bir Türk
Cumhuriyeti haline gelen Orta Asya Cumhuriyetlerinde meydana gelen demografik olaylar
tek başına ele alınabilir. Doğuşta Yaşam Umudu verileri incelendiğinde, 1995-2000 dönemi
verilerine göre, Azerbaycan ve Türkiye’de erkekler için 66.5, Özbekistan’da 64.3,
Kırgızistan’da 63.4, Kazakistan’da 62.8 ve Türkmenistan’da ise 61.2 yıldır. Aynı dönemde
kadınların doğuştaki yaşama umudu Azerbaycan’da 74.5, Kazakistan’da 72.5, Kırgızistan’da
71.9, Türkiye’de 71.7, Özbekistan’da 70.7 ve Türkmenistan’da ise 68.0 yıldır. 1995-2000
döneminde kadınlarla erkekler arasındaki yaşama umudu farkları Kazakistan için 9.7,
Kırgızistan için 8.5, Azerbaycan için 8.0, Türkmenistan için 6.8, Özbekistan için 6.4 ve
nihayet Türkiye için 5.2 yıldır. Bu farklar Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan için dikkat
çekici bir şekilde yüksek çıkmıştır. 2020-2025 döneminde kadınların ortalama yaşam
beklentisi 70’li yaşların oldukça ilerisinde, erkekler içinse 70 yaş civarında gerçekleşecektir
(Tablo 13).
Tablo 13’te 1995-2000 döneminden itibaren Türk ülkelerinin kaba doğum oranları ciddi
düşüşlerle gelişmiş Batı ülkelerinin biraz üstünde bir değere yerleşecektir. Kaba ölüm
oranında Türk ülkelerinin Almanya ve Norveç’ten daha iyi durumda olmaları, bu ülkelerde
yaşlı nüfus oranının çok yüksek olmasıyla açıklanabilir. Nüfusu daha genç olan Irak’ın 20202025 dönemindeki kaba ölüm oranının da benzer şekilde Türk ülkelerinden daha düşük
gerçekleşmesi beklenmektedir. Kaba doğum ve kaba ölüm oranlarının farkını ifade eden
doğal artış oranı %1 civarında bir ortalamaya sahip olacaktır. Almanya için eksi olan bu değer
Norveç için de sıfıra çok yaklaşmış olacaktır. Toplam doğurganlık oranı 2020-2025
döneminde bu bahsin başında da ifade edilen 2.2 değerine çok yakın ama altında bir değer
olan 2.1’de karar kılacaktır. Bu, Türk ülkelerinde nüfusun kendini yenileyebilmesi anlamında
ciddi problemlerin o dönemden itibaren başlayacağının da işaretlerini taşımaktadır. Dikkat
edilirse aynı toplam doğurganlık değerine sahip olan Norveç’te nüfusun büyümesinin
neredeyse durmuş olduğu görülecektir. Almanya’da ise nüfus azalmaya devam edecektir.
Sosyal ve ekonomik gelişmişliğin önemli kriterlerinden kabul edilen bebek ölümlülüğünde ise
Türk ülkelerinin gelişmiş ülkelerden oldukça gerideki durumlarından henüz kurtulamamış
olacakları tahmin edilmektedir. Ortalama yaşam beklentisinde ise Türk ülkeleri ortanın üste
yakın evrelerinde olacaklardır. Dolayısıyla nüfusun yaşlanması anlamında olmasa bile yaşlı
nüfusun miktarının hızlı artması anlamında bütün Türk ülkelerinde ciddi demografik
yatırımlara ihtiyaç duyulacağı ortadadır.
4. Eski Sovyetler Birliği’ndeki Diğer Türk Toplulukları
Türk dünyası, önemli bir kısmı eski Sovyetler Birliği sınırları içerisinde olmak üzere geniş bir
coğrafyaya yayılmıştır. Bu coğrafyada, birçoğu özerk cumhuriyetlerde yaşayan Türk
toplulukları bulunmaktadır. Son olarak 1989 yılında bir Genel Nüfus Sayımı yapılmıştır.
Buna göre bütün Türk nüfusu ayrı ayrı Türk topluluğu olarak sayıma dahil edilmemiştir.
Nüfusları çok az olan Türk toplulukları, yaşadıkları bölgelerdeki nüfus bakımından büyük
olan diğer topluluklarla birlikte sayıma dahil edilmişlerdir.
Bu çalışmada, "Türk” tabiri, Türk oldukları bilinen ve bu özellikleri tarihçiler tarafından da
kabul edilen Türk toplulukları için kullanıldığı gibi, aynı zamanda köken itibarıyla Türk
kültürünün birçok unsurunu taşıyan topluluklar için de kullanılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında yaşayan Türk nüfusun yaklaşık üçte ikisi Eski Sovyetler
Birliği toprakları üzerinde yaşamaktadır. Bu coğrafyada yaşayan ve bağımsız bir devlete sahip
olmayan Türk topluluklarının yaklaşık olarak yüzde 15’i Orta Asya ve Kafkasya Bölgesi’nde
bulunmaktadır. Orta Volga ve Güney Urallar arasında bulunan bölgede de Türk toplulukları
yoğun olarak yaşamaktadır. Yoğun biçimde yaşadıkları diğer bir bölge ise Sibirya Bölgesi’dir.
Aynı zamanda Eski Sovyetler Birliği’nin batı bölgesi olarak adlandırılan ve Moldova,
Ukrayna ve Litvanya Cumhuriyetlerini kapsayan coğrafyada da Türk toplulukları
bulunmaktadır.
Orta Asya Bölgesi’nde yaşayan Türk toplulukları arasında Karakalpak Türkleri ve Uygur
Türkleri bulunmaktadır. Bu topluluklardan Karakalpak Türkleri Aral gölü kıyısında
Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan Cumhuriyetlerinin sınırlarının kesiştiği bölgede
Özbekistan’ın sınırları içerisinde yer alan Karakalpak Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır.
Bu cumhuriyet aynı zamanda Karakalpakistan olarak da anılmaktadır. Arazisinin büyük bir
kısmı çöl ile kaplıdır. Başkenti Nukus olan cumhuriyetin yüzölçümü 165 bin
kilometrekaredir. 9 şehir ve 13 yerleşim bölgesine sahiptir. Doğal kaynakları arasında doğal
gaz ve petrol önemli bir yer tutar. Tarım ürünleri arasında pamuk önemli bir yere sahiptir.
Nüfusunun yaklaşık olarak yüzde 50’den fazlası kırsal yerleşim alanlarında yaşamaktadır.
Karakalpak Özerk Cumhuriyeti’nde esas unsur nüfusun yüzde 60’ını kapsamaktadır. Bununla
birlikte toplam nüfusun yüzde 31’ini Özbek, Kazak, Türkmen ve Tatar Türkleri
oluşturmaktadır. Geriye kalan yüzde ise Rus ve diğer etnik grupları içermektedir. Uygur
Türklerinin ise çoğunluğu Çinliler tarafından Sincan-Uygur Özerk Cumhuriyeti olarak
adlandırılan Doğu Türkistan’da yaşamaktadırlar. Bu grubun dışında kalan Uygur Türklerinin
büyük bir kısmı Özbekistan Cumhuriyeti’nde olmak üzere Kazakistan ve Türkmenistan
Cumhuriyetlerinde de Uygur Türkü yaşamaktadır.
Kafkasya Bölgesi’nde ise 20 Türk boyu yaşamaktadır. Bu Türk boylarından Avar, Lezgl,
Dargln, Kumuk, Lak, Tabasaran, Nogay, Rutul, Tsahur ve Agullar Dağıstan Halkları olarak
adlandırılmaktadır. Bu Türk boyları Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Bu
Özerk Cumhuriyet Hazar denizinin batı kıyılarında ve Kuzey Kafkasya’nın doğu bölümünde
yer almaktadır. Gürcistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile ortak sınırı bulunmaktadır. Petrol,
doğalgaz ve kömür başlıca yer altı zenginlikleri arasında sayılabilir. Bu Türk halklarından
Avarlar, cumhuriyetin kuzey doğusunda yaşamaktadırlar. Nüfusun büyük bir çoğunluğu kırsal
yerleşim bölgelerinde yaşamaktadır. Lezgiler, cumhuriyetin güneydoğu kesiminde
yaşamaktadır. Darginlerin ise Dağıstan Cumhuriyeti’nin merkezi bölgelerinde yaşadıkları
bilinmektedir. Darginlerin yerleşim bölgelerinin batısında Hazar denizi, güneyinde Tabasaran
ve Agulların yerleşim alanları bulunmaktadır. Kuzeyde ise Kumuk Türkleri ile komşudurlar.
Kafkasya Bölgesi’nde yaşayan Karaçay Türkleri Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti’nde
yaşamaktadırlar. Cumhuriyetin güney batısında Abhazya, güneyinde Gürcistan Cumhuriyeti,
batısında Adıge Özerk Cumhuriyeti, doğusunda ise Şetkale şehri bulunmaktadır. Balkar ve
Kabardlnler ise Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Bu cumhuriyet,
güneyinde Kuzey Osetya Bölgesi, kuzeybatısında Gürcistan Cumhuriyeti, batısında ise
Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti ile komşudur.
Çeçenler çoğunlukla Çeçenistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Güneydoğusunda
Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, güneyinde Gürcistan Cumhuriyeti, batısında sırasıyla Kuzey
Osetya ve Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyeti, kuzeyinde ise Rusya Federasyonu
bulunmaktadır. 1979 Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre nüfusun hemen hemen tamamı
anadilleri olan Çeçenceyl konuşmaktadır. ¡nguşlar da Çeçenler gibi Kafkas kavlmlerl arasında
yer almaktadır. Tarihte birçok defa isim değiştiren ve toprakları dağıtılan Çeçen ve ¡nguş
halkı 1944 yılında Kazakistan Cumhuriyeti’ne sürgün edilmişlerdir. "..Çeçen-Inguş Özerk
Cumhuriyeti 1946’da evveliyatını da kapsayarak dağıtıldı, ama bu zamana kadar Çeçen-hguş
yer isimleri Rusça isimlerle zaten değiştirilmişti ve toprak yeni göçmenlere dağıtılmıştı.
1957’de Çeçen ve ¡nguş hakları resmen iade
edildi, cumhuriyetleri yeniden kuruldu ve halkın evlerine dönmelerine müsaade edildi; ancak
geri dönüşleri değişik kavimler arasında havanın gerilmesine neden oldu. Bu da ara sıra ciddi
çatışmalara neden oldu, 1958’de olduğu gibi.. İnguşların 1979’daki bölgesel dağılımını
gösteren istatistiklerden anlaşılıyor ki, çok sayıda İnguş henüz dönmüş değildir ve halen Orta
Asya’da yaşamaktadırlar..” (Akıner, 1995).
Adıgeler, Adıge Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Bu cumhuriyet, Kuzey Kafkasya’da
Rusya Federasyonu’na bağlı Krasnodar topraklarında bulunmaktadır. Başkenti Maykop
şehridir.
Abazalar, Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Komşu Acar Özerk
Cumhuriyeti’nde de bazı Abaza yerleşim yerleri bulunmaktadır. Doğusunda Gürcistan
Cumhuriyeti, kuzeyinde sırasıyla Kuzey Osetya, Kabardin-Balkar Özerk Cumhuriyeti ve
Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti bulunmaktadır. Güneybatısında Karadeniz kıyıları yer
almaktadır. Başkenti Suhumi şehridir. Tarih boyunca Abhazlar yurtlarından göç etmeye
zorlanmışlardır. "15. yüzyılın ortalarında Osmanlılar Abhazya’yı ele geçirdiler; 16. yüzyılın
sonlarında Osmanlıların Kafkasya seferi için burası bir başlangıç noktası oldu. Osmanlı
tesiriyle Abhazlar arasında İslam yayılmaya başladı..1810’da Abhazya Rusların idaresine
girdi. Başlangıçta, belli ölçüde bağımsızlığını korudu ve iç işlerini kendisi yönetti, fakat
1864’te doğrudan Rus yönetimine girdi. Ruslara karşı birçok ayaklanma meydana geldi ve
1866’da çok sayıda Abaza Türkiye’ye göç etti. 1877-1878 Rus-Türk savaşından sonra bir
kısım Abhazyalı daha Türkiye’ye geldi. Bu göçler sonucu Abhazya’daki Abhazların sayısı
128.000’den 19. yüzyılın sonunda 20.000’e düştü.” (Akıner, 1995).
Çerkezler, çoğunlukla Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Bu özerk
cumhuriyet Ocak 1922’de Rusya Federasyonu’na bağlı Şetkale topraklarında oluşturulmuştur.
İdari merkezi Çerkesk şehridir. 27 Temmuz 1922 tarihinde Adige-Çerkez Özerk Cumhuriyeti
kurulmuştur. Bu özerk cumhuriyet Ağustos 1928’de Adige Özerk Cumhuriyeti’ne
dönüşmüştür. Çerkez olarak bilinen yerli halk Adige olarak isimlendirilmiştir.
Abhazların çoğu Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti’nde, büyük ve küçük Zelençuk, Kuban
ve Kuma nehirlerinin yukarısında yaşamaktadırlar. Adıge Özerk Cumhuriyeti’nin doğu
kısmında da yaşadıkları bilinmektedir.
Osetinler, Orta Kafkasya’da, ana sıradağın iki yanında yaşamaktadırlar. Kuzeyde Kuzey
Osetya Özerk Cumhuriyeti, güneyde ise Güney Osetya Özerk Cumhuriyeti bulunmaktadır.
İran asıllı bir Kafkas kavimi olan Osetinler 16. yüzyılda Kırım Hanlığı’na bağlı Kabardaların
idaresine girmişlerdir. Kabardaların etkisiyle Osetlerin bir kısmı İslam dinini seçmiştir. Ir ve
Digor olmak üzere iki gruba ayrılan Osetinlerin sadece Digor kolu Müslümandır.
Ahıska Türkleri, 1944 yılına kadar bügünkü Türk-Gürcü sınırını oluşturan Ahıska
(Meskhetya) bölgesinde yaşamaktaydılar. Bu tarihte bölgedeki Türk grupları güvenlik
gerekçesiyle Orta Asya ve Kırgızistan’a, çoğunlukla da kıraç bozkırlara sürülmüşlerdir.
Sürgün sırasında veya hemen sonrasında 30.000 ila 50.000 arasında nüfusun hayatını
kaybettiği tahmin edilmektedir. 1968’de Ahıska Türklerine Ahıska’ya dönme hakkı
verilmişse de bugüne kadar ancak birkaç bin kişi dönme izni alabilmiştir.
Malkarlar da Kafkasya’da yaşayan Türk toplulukları arasında yer almaktadır. Eski Sovyetler
Birliği’nin Sibirya Bölgesi’nde Yakut, Dolgan, Tuva, Hakas, Altay, Şor ve Tofa Türkleri
yaşamaktadır. Bu topluluklardan Yakutlar ve Dolganlar Kuzey Sibirya bölgesine, geriye kalan
diğer gruplar ise Güney Sibirya bölgesine yerleşmişlerdir.
Yakut Türkleri, Yakut Özerk Cumhuriyeti’nde bulunmaktadırlar. Cumhuriyet, Rusya
Federasyonu’na bağlı Kransnoyar Bölgesi’ndeki ulusal topraklar üzerine kurulmuştur.
Yakutlar, uzun süre Rus etkisinde kalmış olmalarına rağmen ulusal dilleri olan Yakut
Türkçesini korumuşlardır. 1979 ve 1989 Genel Sayım sonuçlarına göre cumhuriyette yaşayan
Rus nüfusun oranı yüzde 50’den fazladır. "Yakut” ismi esasında Ruslar tarafından verilmiş bir
isimdir. Yakutlar kendilerini "Saha”, ülkelerini de "Sahayeri” olarak adlandırmakta ve her
vesileyle bu isimleri daha çok tercih ettiklerini belirtmektedirler.
Kuzey Sibirya’da yaşayan bir diğer Türk topluluğu da Dolganlardır. Dolganlar, Yakutçaya
yakın bir dil olan Dolgancayı resmi dil olarak kabul etmişlerdir. Şamanizm’i, yani kendi
ifadeleriyle "Türk ¡nanını” din olarak kabul etmektedirler.
Tuva veya Tüvinyan olarak adlandırılan bir diğer Türk topluluğu, Tuva Özerk
Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır. Bu cumhuriyet Rusya Federasyonu toprakları içinde yer alır.
Doğusunda Moğolistan Halk Cumhuriyeti ile ortak sınıra sahiptir. Güneybatısında GornoAltay Özerk Cumhuriyeti, batısında ise Hakas Özerk Cumhuriyeti bulunur. Bu Türk topluluğu
Budizm’i benimsemiştir.
Hakas Türkleri, Rusya Federasyonu içinde Hakas Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar.
Cumhuriyet, Hakasya olarak da adlandırılmaktadır. Türk dillerinin kuzey grubunda yer alan
Hakaşça, resmi dil olarak kabul edilmiştir. Nüfusun yüzde 70’e varan bir oranının kendi dilini
konuştuğu bilinmektedir. Hıristiyanlık dinini benimsemişlerdir.
Gorno-Altay Özerk Cumhuriyeti’nde yerleşmiş olan Türk grubu, Altay Türkleri olarak
adlandırılmaktadır. Rusya Fedarasyonu toprakları içinde yer alan bu Cumhuriyet, güneyinde
Moğol ve Çin Halk Cumhuriyetleri, güneybatısında Kazakistan Cumhuriyeti ile komşudur.
Resmi dil olan Altaycayı konuşanlar, topluluğun yüzde 90’ını oluşturmaktadır. Çoğunluğu
Hıristiyan olan Altay Türkleri arasında Müslümanlığı ve Budizm’i din olarak seçenler de
bulunmaktadır.
Şor Türkleri, Rusya Fedarasyonu’na bağlı Kemerova Bölgesi’nin Şoriya olarak da
adlandırılan kısmında yaşamaktadırlar. Resmi dilleri Şorcadır. Fakat, halkın tamamına yakını
Rusça konuşmaktadır.
Tofa Türkleri, Rusya Federasyonu’na bağlı, ¡rkutst Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar.
Resmi dilleri Tofa dilidir. 1979 Genel Nüfus Sayımı’na göre halkın yaklaşık yüzde 40’ı
Rusçayı ana dili olarak belirtmektedir. Din olarak Şamanizm’i benimsemişlerdir.
Volga-Ural Bölgesi’nde yaşayan Türk toplulukları arasında Tatar, Kırım Tatarı, Başkurt,
Çuvaş ve Kırımçak Türkleri de bulunmaktadır. Kırımçaklar dışındaki diğer toplulukların
nüfusu yaklaşık olarak 150 bin rakamının üzerindedir. Kırımçaklar, Türkler arasında nüfusu
en hızlı azalan topluluk olma özelliğine sahiptir.
Orta Volga ve Güney Urallar arasındaki bölgede Slav olmayan ve Türk dilini konuşan
topluluklardan birisi de Tatarlardır. Tatarlar bölgede en fazla nüfusa sahip olan topluluktur.
Tatarlar, Tataristan veya Tatarya olarak da adlandırılan Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde
yaşamaktadırlar. Bu cumhuriyetin batısında Çuvaş Özerk Cumhuriyeti, doğusunda ise Başkurt
Özerk Cumhuriyeti yer almaktadır. Başkenti Kazan olan ülkenin petrol ve doğalgaz rezervleri
başlıca yeraltı zenginlikleri arasında yer almaktadır. Nüfusun yarısından fazlası kırsal
yerleşim merkezlerinde yaşamaktadır. Resmi dilleri Tatarcadır. Tatar Türklerinin çoğunluğu
Müslümandır.
Kırım Tatarları, Altınordu Devleti’nin içinde yaşamış olan Kırım Türklerinden oluşmaktadır.
Aynı zamanda, 13. yüzyılda Kırım’a yerleşen Anadolu Türklerinin soy olarak devamıdır. 18.
yüzyılda Rus yönetimine giren Kırım Tatarları, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Kırım Tatar
Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamışlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında düşmanla işbirliği
yapmakla suçlanmışlardır. Özerk cumhuriyetleri iptal edilmiştir. Bu tarihten sonra Orta Asya
ve Sibirya bölgelerinde sürgün hayatı yaşamışlardır. Kırım Tatarları dünyanın en çok mağdur
olan halklarından birisidir.
Başkurt Türkleri, Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır. Rusya Federasyonu
toprakları içerisinde yer alan ülkenin doğusunda Kuzey Kazakistan, güneyinde Batı
Kazakistan, batısında Tatar Özerk Cumhuriyeti yer almaktadır. Resmi dili Batı Türk dilleri
arasında sayılan Başkurtçadır. Müslüman bir Türk topluluğu olan Başkurtlar daha çok kırsal
yerleşim alanlarında yaşamaktadır. Nüfusun yüzde 70’den fazlası Başkurtçayı ana dil olarak
konuşmaktadır.
Çuvaş Türkleri, Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Rusya Federasyonu
toprakları içinde yer alan ve doğusunda Tatar Özerk Cumhuriyeti bulunan ülkenin resmi dili
Çuvaşçadır. Halkın tamamına yakını bu dili ana dil olarak konuşmaktadır. Çoğunluğu
Müslüman olan Çuvaş Türkleri arasında Ortodoks Hıristiyanlığı din olarak benimsemiş
olanlar da bulunmaktadır.
Kırımçaklar, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Kırım’da yaşayan Musevilik inancına
mensup Türklerdir. Hazarların soyundan geldikleri tahmin edilmektedir. Günümüzde bu Türk
topluluğunun nüfusu gittikçe azalmaktadır. Bugün eski Sovyetler Birliği toprakları içinde
dağınık bir biçimde yaşamaktadırlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde de yaklaşık olarak 2500
kişilik bir nüfusa sahip oldukları bilinmektedir. Kırımçak dilini konuşanların sayısı çok azdır.
Bu dilin hemen hemen yok olduğu da söylenebilir. Etnik anlamda varlık göstermeleri
mümkün görülmemektedir.
Eski Sovyetler Birliği’nin batısında iki Türk topluluğunun yaşadığı bilinmektedir. Gagauz
(Gökoğuz) ve Karaim Türkleri olarak adlandırılan bu gruptan Karaimlerin nüfusları çok azdır.
Gagauzlar, Moldova Cumhuriyeti’nin güney bölgelerinde, Ukrayna’da, ve Orta
Asya’da yaşamaktadırlar. Gagauzca, Anadolu Türkçesine en yakın Türk şivesidir. Gagauzlar
Ortodoks Hıristiyanlığı din olarak benimsemişlerdir. Karaim Türkleri ise Museviliği din
olarak kabul eden bir Türk topluluğudur. Ukrayna Cumhuriyeti’nde ve Litvanya
Cumhuriyeti’nde yaşadıkları bilinmektedir. Türk dillerinin Batı grubundan olan Karaimce
resmi olarak kabul edilmiştir. Ancak, nüfusun büyük bir çoğunluğu Rusçayı ana dil olarak
konuşmaktadır.
1979 yılında yapılan Genel Nüfus Sayımı sonucuna göre Rusya Federasyonu’nda beş dağınık
bölgede yaşayan toplam Türk nüfusunun yüzde 63’ü Volga-Ural Bölgesi’nde bulunmaktadır.
Türk topluluklarının yoğunlaştığı ikinci bölge ise Kafkasya Bölgesi’dir. Bu bölgede
yoğunlaşma oranı yüzde 27’dir. Daha sonra sırasıyla Sibirya, Orta Asya ve Batı Bölgesi
gelmektedir. 1989 yılında yapılan Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına bakıldığında ise bu
sıralamanın değişmediği görülmektedir. Ancak, dağılım oranlarında çok az da olsa bir
farklılaşma vardır. Volga-Ural Bölgesi’nde yaşayan toplulukların nüfus dağılım yüzdesi 60’a
düşerken, Kafkasya Bölgesi’ndeki bu oran yüzde 30 şeklinde görülmektedir. Orta Asya ve
Sibirya Bölgelerinde yaşayan Türk topluluklarının nüfus dağılım oranı ise hemen hemen
aynıdır (%4). İki nüfus sayımı sonuçlarından hareket edilerek elde edilen 1995 yılı tahmini
rakamlarına bakıldığında ise toplam nüfus rakamının 18 milyonu aştığı görülmektedir. VolgaUral Bölgesinde 10.5 milyonu aşan nüfus bulunmaktadır. Kafkasya Bölgesi’nde 6 milyona
erişen bir nüfus büyüklüğü söz konusudur. Bu rakam Orta Asya ve Sibirya Bölgelerinde
yaklaşık olarak 800 bine ulaşmıştır. Volga-Ural Bölgesi’nde yaşayan Türk toplulukları içinde
yüzde 65 oranı ile Tatarlar en fazla nüfusa sahiptirler. Çuvaşlar yüzde 18 ile Tatarları takip
etmektedir. Daha sonra sırasıyla, Başkurtlar, Kırım Tatarları ve Kırımçaklar gelmektedir.
1989 yılı sayım sonuçlarına göre nüfus dağılım oranında bir farklılaşma görülmemektedir.
1979 ve 1989 yılları arasındaki on yıllık dönem için hesaplanan nüfus artış hızlarına
bakıldığında, Kırım Tatarlarının en yüksek artış hızına sahip oldukları görülmektedir. Tatar ve
Başkurt Türklerinin nüfus artış hızı hemem hemen aynıdır. Daha sonra gelen Çuvaş
Türklerinin nüfus artış hızı ise binde 5 civarındadır. Kırımçakların nüfusu ise hızla
azalmaktadır.
Sibirya Bölgesi’nde yaşayan Türk Topluluklarının 1979 yılındaki nüfus dağılımlarına
bakıldığında, Yakut Türklerinin en fazla nüfusa sahip olan topluluk olduğu görülmektedir.
Bölgede yaşayan toplulukların yüzde 50’sini oluşturmaktadırlar. Tuva Türkleri ise yüzde 25
oranı ile ikinci en fazla nüfusa sahip olan topluluktur. Ardından, Hakas, Altay, Şor, Dolgan ve
Tofa Türkleri nüfus büyüklüğüne göre sıralanabilir. 1989 yılında ise nüfus büyüklüğüne göre
yapılan sıralama değişmemekle birlikte nüfus artış hızından kaynaklanan oransal bir artış söz
konusudur. Bu dönemde Tuva Türklerinin oranı 25’ten 27’e yükselmiştir. Topluluklar nüfus
artış hızına göre incelendiğinde, Dolgan Türklerinin negatif yönde bir artış hızına sahip
oldukları görülmektedir. Yapılan hesaplamalar sonucu Tuva Türklerinin en yüksek nüfus artış
hızına sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Sibirya Bölgesi’nde yaşayan Türk topluluklarının 1995
yılındaki nüfus dağılımlarına bakıldığında, 419 bin kişiyle Yakut Türkleri en fazla nüfusa
sahip olan topluluktur. Bu topluluğu 230 bini aşan bir büyüklük ile Tuva Türkleri
izlemektedir. Daha sonra sıralamayı takip eden Hakas ve Altay Türkleri arasında çok farklı
bir büyüklük yoktur. En son sıralarda ise Şor, Dolgan ve Tofa Türklerinin yer aldığı
görülmektedir (Tablo 14).
Kafkasya Bölgesi ele alındığında 1979 yılında toplam 4 milyona yaklaşan nüfusun yüzde 18
gibi büyük bir kısmını Çeçenler, yüzde 13’e ulaşan bir oranda Osetinler ve yüzde 11’e erişen
oranda ise Avarlar oluşturmaktadır. Diğer Türk topluluklarının nüfus dağılım oranı yüzde
10’un altındadır. 1989 gelindiğinde dağılımın çok fazla değişmediği görülmektedir. Nüfus
artış hızları açısından konu ele alındığında, Ahıska Türklerinin en yüksek artış hızına sahip
oldukları görülmektedir. En düşük artış hızına sahip topluluğunun ise Çerkezler olduğu
yapılan hesaplamalar sonucu ortaya çıkmıştır. 1995 yılı için yapılan tahminlere bakıldığında,
toplam nüfusun 6 milyona ulaştığı görülmektedir. Bu yılda 1 milyonu aşan nüfusları ile
Çeçenler birinci sırayı almaktadır. Daha sonra ikinci sırayı Avarlar, üçüncü sırayı ise
Osetinler almaktadır. Lezgi, Kabardin ve Darginler nüfusu 400 ile 500 bin arasında olan
topluluklardır. Bu sıralamayı Ahıskalı, Kumuk ve Inguşlar takip etmektedir. Karaçay, Adıge,
Lak, Tabasaran, Abaza, Malkar ve Balkarların 1995 yılı nüfuslarının 100 bin ile 200 bin
arasında olduğu tahmin edilmektedir. Nogay, Çerkez, Abhaza, Agul, Tsahur ve Rutullar
nüfusları 100 binin altında olduğu tahmin edilen topluluklar arasında yer almaktadır (Tablo
14).
Eski Sovyetler Birliği’nin batı bölgesinde yaşayan Gagauz ve Karaim Türklerinin 1979
yılındaki toplam nüfusları 200 bine yaklaşmaktadır. 1989 yılında ise bu sayı hemen hemen
aynı kalmıştır. Nüfus artış hızı açısından bir değerlendirme yapıldığında, Karaim Türklerinin
negatif yönde bir hıza sahip oldukları görülmektedir. 1995 yılı için yapılan tahminlere göre
her iki topluluğun da dahil edildiği toplam nüfus 205 bine yaklaşmaktadır. Nüfus artış hızının
yönünden kaynaklanan nüfus azalması, Karaimlerin nüfuslarını 2.500 kişiye kadar
düşürmüştür. Karaimler yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Aynı dönemde Gagauz nüfusu
202.840 olarak hesaplanmıştır.
2000 yılı için yapılan tahmine göre toplam 20 milyona yaklaşan nüfus ortaya çıkmaktadır.
Konuya bölgelerde yaşayan Türk toplulukları açısından bakılırsa, 2000 yılında Volga-Ural
Bölgesi’nde yaşayan topluluklardan Tatar Türklerinin 7 milyona ulaşan bir nüfusa sahip
olacakları tahmin edilmektedir. Çuvaşlar, Tatarlardan sonra ikinci büyük nüfusa sahip olacağı
tahmin edilen Türk topluluğudur (Tablo 14).
Sibirya Bölgesi’nde yaşayan Türk toplulukları ele alındığında, Yakutların 2000 yılında
bölgede yaşayacağı tahmin edilen 900 bin kişilik nüfusun yarısını oluşturmaları
beklenmektedir. Daha sonra sırasıyla, Tuva, Hakas, Altay, Şor, Dolgan ve Tofa Türklerinin
263.690 ile 805 kişi arasında değişen nüfus büyüklüğünü oluşturmaları beklenmektedir.
2025 yılında ise 33 milyonu aşması beklenen toplam nüfus Türk adını devam ettirecektir.
Kafkasya Bölgesi’nde yaşayan Türk toplulukları ele alındığında, 2015 yılına kadar en fazla
nüfusa sahip olmaları beklenen Çeçenlerin 2020 yılından itibaren yerlerini Ahıskalılara
bırakacakları yapılan hesaplamalar sonucunda ortaya konulmuştur. Bu bölgede dikkati çeken
diğer bir nokta ise bölgede yaşayan tüm Türk topluluklarının nüfuslarının devamlı artmasıdır.
Tablo 14’ün incelenmesinden anlaşılan odur ki, Ahıskalıların nüfuslarını ikiye katlama süresi
dokuz, Kırım Tatarlarının on, Agulların on dört ve Tsahurların on yedi yıldır. Bunları takip
eden diğer grupların artış hızı da oldukça yüksektir. Bu anlamda en uzun süreler olan 210 yıl
Şorlar için, 267 yıl ise Tofalar için geçerlidir. Nüfusu azalan gruplardan Dolganlar ise her 630
yılda bir nüfuslarının yarısını kaybedeceklerdir. Bu süre Karaimler için 40 yıl, Kırımçaklar
için ise 11 yıl gibi olağanüstü kısa bir zaman dilimine tekabül etmektedir.
5. Diğer Ülkelerdeki Türk Nüfusu
Bu bölümde, yaşadıkları ülkelerde azınlık ya da göçmen olarak bulunan Türk nüfusu
incelenecektir. Bölüm, Orta Doğu ve Orta Asya ülkeleriyle (Tablo 15) başlayıp Balkan
ülkeleriyle (Tablo 16) devam edecek ve Avrupa, ABD ve Avustralya’yla (Tablo 17) sona
erecektir.
Günümüzde Türk nüfusun azınlık ve göçmen olarak yaşadığı bölgelerin dağılımına
bakıldığında, Avrupa ve Balkan ülkelerinden, Orta Doğu ve Orta Asya’ya, Avusturalya
kıtasından Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldıklarını
görmekteyiz. Bununla birlikte, azınlık veya göçmen olarak yaşadıkları ülkelerdeki toplam
nüfusun önemli bir kısmını oluşturmaktadırlar. Bu durum ise bazı ülkelerde, Türk nüfusun
toplam sayısının eksik bildirilmesi gibi sonuçları doğurmaktadır. Örneğin Yunanistan,
uluslararası resmi yayınlarda ülkesinde yaşayan Türk azınlık nüfusunun sadece 3000 kişi
olduğunu bildirmektedir. Benzer durum bir azınlıklar ülkesi olan Irak için de geçerlidir. Irak
ülke topraklarında yaşayan azınlık nüfusunun büyüklüğü konusunda hiçbir yayın
yapmamaktadır. Nüfus ayrımı inanç farklılıklarına göre verilmektedir. Dolayısıyla, kesin bir
sonuç elde edilmesi mümkün olmamaktadır. Bulgaristan’da da aynı sorun söz konusudur.
Türk azınlıklarının nüfus büyüklüğünün tam ve kesin olarak bilinmediği bazı ülkeler için
yapılan nüfus tahminlerinde oransal dağılım yöntemi uygulanmıştır. Ülkelerin günümüzdeki
toplam nüfusları üzerinden Türk nüfusun oranı tahmin edilmiştir.
Günümüzde Avrupa, ABD, Avustralya ve Balkan ülkelerinde 5.4 milyonu aşan bir nüfus
büyüklüğüne sahip olan Türk varlığı herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu rakamın
yaklaşık olarak 3.2 milyonu çeşitli Avrupa ülkelerinde, 2 milyonu Balkan ülkelerinde, 0.2
milyonu ise Avustarlya ve ABD’de yaşamaktadır. 15. yüzyıldan itibaren Balkanlar’a yerleşen
nüfus, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başlamasından itibaren azalmaya başlamıştır.
Bu durumun en önemli nedenleri arasında eritme politikalarına maruz kalmaları gösterilebilir.
Türk oldukları inkar edilen bu nüfus her türlü zor koşula rağmen yaşamaya devam etmekte ve
Türk kültürünü sürdürmeyi başarmaktadır.
5.1. Orta Doğu ve Orta Asya Ülkeleri
İran’da yaşayan Türk azınlığın, Gazne ve Selçuk Türklerinin soyundan geldiği tahmin
edilmektedir. Batı Oğuz dili adı verilen bir Türk dilini konuşan bu topluluklar tarım ve
hayvancılıkla uğraşmışlardır. Günümüzde Tebriz ve Tahran kentinde yoğunlaştıkları
görülmektedir. Özellikle, Rıza
Şah döneminde çeşitli baskılara maruz kalan Türk azınlık Farsça konuşmaları konusunda
yapılan zorlamalara karşılık vererek Türk dilini korumuştur. ¡ran’da yaşayan etnik azınlıkların
sayısı hakkında güvenilir istatistiki veriler bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Azerbaycan
Türklerinden olan Dr. Cevat Heyet, 1983 yılında Indiana Üniversitesi’nde "Birinci
Uluslararası Türk Araştırmaları Konferansı” çerçevesinde verdiği tebliğinde 14-15 milyon
Türkün ¡ran’da yaşadığını belirtmiştir (Bainbridge, 1995). 2. bölümde ifade edilen
nedenlerden dolayı ¡ran’da yaşayan Türklerin sayısının Dr. Heyet’ın tahmininin de üstünde
olduğu bilinmekte fakat resmi kayıtlara yansıtılmamaktadır.
Irak’ta yaşayan Türk azınlığın ise daha çok Irak’ın kuzeyinde, Bağdat ve Musul kentlerinde
yaşadığı bilinmektedir. Aynı bölgede yaşayan diğer azınlıklar tarafından göçe
zorlanmaktadırlar. Aynı zamanda Arap kültürünü kabul etmeleri yönünde de baskı
yapılmaktadır. Bugüne kadar Irak’ta düzenli nüfus sayımı yapılmamıştır. Yapılan sayımlar da
baskı altında gerçekleşmiştir. Irak, Türk azınlıklarla birlikte diğer azınlık nüfusunun sayısını
da saklamaktadır. Bu durumda günümüzdeki nüfus rakamı ancak tahmin yoluyla elde
edilebilmektedir. "Bugün Irak’ta 1.5 milyon ile 2 milyon civarında Türk yaşamaktadır.”
(Koçsoy, 1991). Yapılan bu tahmin toplam nüfusun yaklaşık olarak yüzde 6’sına karşılık
gelmektedir.
Suriye’de bulunan Türk azınlık Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’ya verilen bölgede
yaşamıştır. Hatay ve ¡skenderun’da yerleşen Türk azınlık, 1923 yılında yapılan nüfus
sayımına göre 87 bin kişilik bir nüfusa sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Fransız yönetiminde
bölgeye özel bir rejim uygulanmıştır. Eğitim ve öğretimde Türk dili kullanılmıştır. 1939
yılında ise bölge, Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimine girmiştir. Aynı zamanda Türkiye sınırı
boyunca yerleşen Türk azınlık, Arap milliyetçiliğinin yoğun baskısı sonucunda eritme
politikasına maruz kalmışlardır.
Afganistan’da Türk dilini konuşmakla birlikte Türk olmayan azınlık yanında, Türk dilini
konuşan Türk azınlıklar da yaşamaktadır. Türk şivelerini konuşan nüfus ülkenin kuzeyindeki
Hindukuş dağları ile Orta Asya sınırında yaşamaktadır. Türk azınlıklardan Özbekler, en fazla
nüfusa sahiptirler. Kırsal yerleşim birimlerinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Türkmenler ele
alındığında, nüfus büyüklüğü sıralamasında ikinci sırada yer aldıkları söylenebilir. Ülkenin
kuzey batısında yaşamlarına devam etmektedirler. Göçebe hayatlarına devam eden Kırgız
Türkleri de aynı coğrafya içerisine yerleşmişlerdir. Kazak ve Karakalpak Türkleri nüfus
büyüklüğü bakımından en düşük rakama sahiptirler.
Türklerin Atayurtlarından biri olan bugünkü Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nde, Kazak ve
Tuva Türkleri yaşamaktadır. Kazak Türkleri 1725-1750 yılları arasında Rus baskılarından
kaçmak için Batı Türkistan’dan Doğu Türkistan’a doğru gelmişlerdir. 1860’lı yıllarda bir
kısmı Altay dağlarından Hovd nehri havzası boyunca yerleşmişlerdir (Bainbridge, 1995).
Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk azınlık ele alındığında, Kazak, Kırgız, Tatar, Özbek,
Yağız ve Salar Türklerinden oluşan büyük bir nüfus söz konusudur. Bu coğrafyanın içinde
Çinlilerin Sincan-Uygur Özerk Bölgesi olarak adlandırdığı Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri
yaşamaktadır.
Bölge konum bakımından stratejik bir öneme sahiptir. Uygurlar nüfus büyüklüğü bakımından
da yeterli çoğunluğa sahiptirler. Çin Halk Cumhuriyeti’nin baskıları bağımsızlık yönündeki
faaliyetlere hız kazandırmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti milli azınlıklara belli ölçülerde
özerklik sağlamış olmasına rağmen sıkı denetimlerine devam etmektedir. 1991 yılında
bağımsızlığını ilan eden Kazakistan Cumhuriyeti bu hususta kesin bir tavır belirlememiştir.
Fakat, mevcut yönetim "Uygur Türk Devleti”nin kurulması yönündeki eğilimleri Çin ile
arasının açılacağı ve bölgede statükonun bozulacağı endişesiyle engelleyebilir. 1995 yılı
verilerine göre Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde yaklaşık olarak 30 milyon kişiden oluşan
bir Türk nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. En fazla Türk nüfusun yaşadığı ülke İran’dır.
Daha sonra sıralamada Doğu Türkistan’da yaşayan ve nüfusları 10 milyona yaklaşan Uygur
Türkleri yer almaktadır. Afganistan’da yaşayan Türk azınlık da oldukça fazla nüfusa sahiptir.
Özbek, Kazak, Türkmen, Kırgız ve Karakalpak Türklerinden oluşan Türk azınlık,
Afganistan’da kendi aralarında tamamen Türk dilini konuşmaktadır. Afganistan’da tam nüfus
sayımı yapılmadığı için Türk azınlık nüfusu oransal tahminlerden hareket edilerek
hesaplanmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk azınlık incelendiğinde, 2 milyona
yaklaşan bir büyüklükte nüfusa sahip oldukları görülmektedir. Türk dillerini konuşan Türk
azınlık, Kazak, Kırgız, Tatar, Özbek, Yuğur ve Salar Türklerinden oluşmaktadır. Dikkat
edilmesi gereken önemli bir nokta, Salar ve Yuğur Türklerinin günlük hayatta Türk dilini
kullanıyor olmalarına rağmen yazı dili olarak Çincenin kullanılıyor olmasıdır. Her iki Türk
azınlık Çin Halk Cumhuriyeti’nin Gansu bölgesinde yaşamaktadır. Endişe verici bir durum,
bu grupların yazılı dillerinin olmayışıdır. Sonuç olarak, Çince yaygın olarak kullanılmaktadır.
Çin anayasasının, azınlıklara kendi dillerini kullanma hakkı tanımasına rağmen, eğitim
hizmetlerinin Türk dilinde yapılması için gerekli yetişmiş eleman sıkıntısı çekilmektedir.
Diğer Türk azınlıkların dil konusunda sorunlarının olmadığı bilinmektedir. Moğolistan Halk
Cumhuriyeti’nde Türk azınlık olarak yaklaşık 183 bin kişi yaşamaktadır. Bu cumhuriyet
sınırları içerisinde Kazak ve Tuva Türklerinin yaşadıkları bilinmektedir. Irak’ta yaşayan Türk
azınlık nüfusunun 1995 yılında 1 milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Türkmen Türklerinin
yoğun olarak bulundukları Irak’ta Türk dilinin yoğun bir biçimde kullanılmakta olması
sevindirici bir gelişmedir. Suriye’de 1995 yılında yaşayan Türk azınlık nüfusunun 482 bin
olduğu tahmin edilmektedir. Türkmen Türkleri, 11. yüzyıldan beri Suriye’de yerleşik hayata
geçmişlerdir. Suriye’nin kuzeyinde yerleşen Türk azınlık nüfusu oransal tahminlerden hareket
edilerek bulunmuştur. Suriye Genel Nüfus Sayımlarında kişilere etnik köken ve dil alanında
özel bir soru yöneltilmemektedir. Toplam nüfusun yaklaşık olarak yüzde 3’ünü oluşturdukları
tahmin edilmektedir. Genellikle kırsal yerleşim bölgelerinde yaşayan Türkmen Türkleri, kendi
aralarında Türk dilini konuşmaktadırlar. Ancak, eğitim ve öğretim dili Arapça olarak
verilmektedir. Günümüzde Ürdün’de yaşayan Türk nüfusu ele alındığında, Anadolu Türkleri
gündeme gelmektedir. İş bulmak amacıyla ülkeye yerleşen Türk nüfusun sayısı oldukça azdır.
1995 yılında 2.216 kişinin yaşadığı bilinmektedir. Ancak sayıları konusunda bir tahmine sahip
olmadığımız bir miktar Kafkasya kökenli Türk nüfusu Ürdün’de yerleşiktir. Bunlar Ürdün’de
genel nüfus içindeki paylarıyla karşılaştırıldığında oldukça etkin konumdadırlar. Orta Doğu
ve Orta Asya Ülkeleri arasında Türk azınlık nüfusu en yoğun olarak İran İslam
Cumhuriyeti’nde bulunmaktadır. Bu ülkedeki Türk azınlığın yüksek bir artış hızına sahip
olduğu dikkatleri çekmektedir. Bu ülkedeki Türk azınlık gruplarının 1995 yılındaki nüfus
büyüklüklerine göre
sıralaması yapıldığında 9 milyonluk rakamla Azeri Türkleri en ön sırada yer almakta, bunu
1.2 milyon rakamı ile Türkmen Türkleri takip etmekte, ardından 9 yüz bin rakamı ile Kaşkay
Türkleri, 8 yüz bin rakamı ile de Avşar Türkleri en son olarak da sırasıyla Kayar Türkleri ve
diğer Türk azınlıkları gelmektedir. İran İslam Cumhuriyetindeki toplam Türk azınlık
nüfusunun daha 1995 yılında 12 milyon rakamını geçmesi 2000’li yıllara gelindiğinde bu
ülkedeki Türk azınlığının gözardı edilemeyecek bir büyüklüğe ulaşacağını şimdiden gözler
önüne sermektedir (Tablo 15).
Orta Doğu ülkelerinde yaşayan Türk azınlık grupları arasında en yüksek artış hızına sahip
olanının Irak ile Suriye’de yaşayan Türkmen Türkleri olduğu görülmektedir. Hatta, Irak’ta
yaşayan Türkmenlerin artış hızı yüzde 3.3 iken Suriye’de yaşayan Türkmenlerin yüzde 3.8
rakamını yakalamaları dikkatlerden kaçmamaktadır. Her iki ülkenin baskıcı yönetimleri hızla
artan Türkmen nüfusunu eritmek için çeşitli politikalar yürütseler de bu konuda kesin bir
başarıya ulaşamamaktadırlar. Irak ve Suriye’de yaşayan Türkmenler yüksek bir artış hızına
sahip olmalarına rağmen aynı grubun Ürdün’de yaşayan üyeleri yüzde 1 gibi düşük bir artış
hızına sahiptirler. Bu ülkedeki nüfusları 1995 yılında ancak 2 bin dolayında olan Türkmen
Türklerinin daha sonraki yıllarda fazla nüfusa sahip olmaları beklenmemektedir.
Afganistan’da yaşayan Türk azınlıkları hem sayı bakımından hem de artış hızları bakımından
farklılıklar arz etmektedirler. Bu ülkedeki Türk azınlıklar arasında sayı bakımından Özbek
Türkleri iki milyona yaklaşan nüfusları ile birinci sıraya yerleşseler de artış hızları
bakımından alt sıralarda yer almaktadırlar. Türkmen Türkleri 569 bin sayısı ile Özbek
Türklerini takip etmekte, aynı zamanda da bu ülkedeki diğer Türk azınlıkları arasında en
yüksek artış hızına sahip olma özelliğini ellerinde bulundurmaktadırlar. Kırgız Türklerinin
ardından çok küçük sayılara sahip olan Kazak Türkleri ile Karakalpak Türkleri gelmektedir.
Moğolistan’da yaşayan Türk azınlıklarından Kazak Türkleri, yaklaşık 180 bin civarında bir
büyüklüğe sahip olmalarına rağmen düşük bir artış oranı sergilemektedirler. Bu ülkedeki
diğer Türk azınlık olan Tuva Türkleri ise 1995 yılında ancak 2 bin civarında bir nüfusa
sahiptirler. Doğu Türkistan’da yaşayan Türkler yüksek bir artış hızıyla daha 1995 yılında 10
milyon rakamını aşmış bulunmaktadırlar.
Orta Doğu ve Orta Asya Ülkelerinde yaşayan Türkler arasında en yüksek artış hızına yüzde
4.88 ile Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan Kırgız Türkleri sahiptir. Bunu aynı ülkede
yaşayan Kazak Türkleri takip etmektedir. Aynı coğrafyada yaşayan Salar Türkleri de 157 bin
kişiye erişen nüfusları ile önemli bir yere sahiptirler (Tablo 15). 2000 yılında Irak’ta
yaşayacak Türkmenlerin 1.2 milyonu aşması beklenmektedir. Bu rakam 1980-1985 yılları
arasında Türkmenlerin nüfus artış hızları gözönüne alınarak elde edilmiştir. 1990’lı yıllarda
Irak’ta, özellikle de Kuzey Irak Bölgesi’nde yaşanan olayların Türkmen nüfusuna etkisi kesin
olarak bilinmediğinden 2000’li yıllara yönelik hesaplamalar yapılırken bu unsurlar göz önüne
alınamamıştır. Dolayısıyla Türk azınlığın bu ülkedeki 2000’li yıllara ilişkin nüfus
tahminlerinin kesinlik taşıyamacağının gözardı edilmemesi gerekmektedir. Suriye Arap
Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkmenler yüzde 3.8 gibi yüksek bir artış hızıyla 2000 yılında 586
bin kişilik bir nüfus büyüklüğüne sahip olacaklardır. Afganistan’da son yıllarda yaşanan iç
savaşın Türk azınlıklara etkisi tamamen bilinmemektedir. Bununla beraber bu grupların iç
savaşa katılmadıkları için savaştan fazla zarar görmedikleri tahmin edilmektedir. Türk
azınlıklar arasında en yüksek nüfus artış hızına sahip olan Türkmen ve Kırgız nüfusunun hızlı
bir şekilde artmaya devam edeceği tahmin
edilmektedir.
21. yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde Orta Doğu ve Orta Asya’daki Türk azınlık nüfusu 78
milyona ulaşacaktır. Doğal olarak, yaşadıkları ülkelerde Türk kimliklerini kaybetmeleri
yönünde yoğun baskılarla karşılaşacakları şüphesizdir. Bu durumda, Türk kimliğinin
korunması konusunda Anadolu Türkleri tarafından acil önlemler alınmalıdır. Moğolistan’da
yaşayan Türk azınlık 2025 yılında ise 219 bine ulaşacağı yapılan hesaplamalar sonucunda
ortaya konulmuştur. Nüfus büyüklüğünün çoğunluğunu Kazak Türkleri oluşturmaktadır.
Zaman içerisinde Tuva Türklerinin de artarak bu büyüklüğe olumlu yönde katkıda
bulunmaları beklenmektedir (Tablo 15). Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerinin
nüfusunun 2015 yılında 21 milyona, 2020 yılında ise 21.3 milyona ulaşacağı tahmin
edilmektedir. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise nüfusun 32 milyonu aşacağı beklenmektedir. Çin
Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk azınlık nüfusunun en fazla Kazak Türklerine bağlı olarak
artacağını söylemek mümkündür. Daha sonra ise Özbek Türklerinin en fazla nüfusa sahip
olacağını belirtmek gerekir. 2025 yılına kadar olan 5 yıllık zaman dilimlerinde nüfus
büyüklüğüne göre sıralama yapıldığında, ilk üç sıra Kazak, Özbek ve Salar Türkleri arasında
paylaşılacağı ortaya çıkmaktadır (Tablo 15).
5.2. Balkan Ülkeleri
Balkan ülkelerinde yaşayan Türk azınlık incelendiğinde, Avrupa ülkelerine göçmen olarak
giden Türk nüfusuna yakın bir sayıya sahip oldukları görülmektedir. Bu ülkelerden
Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığın varlığı, 14. yüzyıl sonunda Osmanlı fethinden sonra
başlamaktadır. 1878 yılında bölgedeki Osmanlı yönetiminin sona ermesiyle Türk nüfus,
"azınlık” haline gelmiştir. Aynı zamanda, Osmanlı fethinden önce Tatar ve Gagauz
Türklerinin aynı coğrafyada yaşadıkları bilinmektedir. Yunanistan’da yaşayan Türk azınlığın
durumu ele alındığında, Osmanlı fethi ile birlikte bölgeye yerleşen Türk nüfus, 1912-1924
tarihleri arasında yapılan zorunlu göç anlaşmasına kadar önemli bir çoğunluğa sahip olmuştur.
Bu tarihten sonra ise Batı Trakya’da azınlık haline gelmişlerdir. Romanya’ya Türk nüfusun
yerleşmesi 16. yüzyıldan itibaren başlamaktadır. Tatar ve Anadolu Türklerinden oluşan Türk
nüfus, Tuna nehri boyunca yerleşmişlerdir. Nüfusun büyük bir çoğunluğu kırsal kesimlerde
yaşamakta ve kendi aralarında Türk dilini konuşmaktadırlar. Bu durum, hemen hemen bütün
Balkan ülkelerinde söz konusu olduğu gibi Türk nüfusu eritme politikalarına karşı halkın
kendi kendine kazandığı büyük bir başarıdır. Eski Yugoslavya topraklarında yaşayan nüfus
benzer bir şekilde Osmanlı fethi ile bölgeye yerleşmiştir. Ancak, 19. yüzyılın sonunda Balkan
ülkelerindeki Osmanlı eğemenliği zayıflamaya başlamıştır. 1878 tarihinde Bosna-Hersek,
Avusturya askerleri tarafından işgal edilmiştir. 1912-1913 Balkan Savaşlarından sonra yapılan
1913 tarihli Londra Antlaşması’na göre Türkler Balkanlar’daki topraklarını bırakmak zorunda
kalmışlardır.
Balkan ülkelerinde yaşayan Türk azınlık ele alındığında her ülke için aynı yıla ait verinin elde
edilemediği görülmektedir. Eski Yugoslavya topraklarında yaşayan Türk nüfusa yönelik en
yeni veri 1971 ve 1981 yıllarına aittir. Bu ülke sınırları içerisinde yaşayan Türk azınlık
nüfusunun hızla azaldığı dikkatleri çekmektedir. 1971 yılında 127 bine ulaşan nüfus, on yıl
sonra 100 bine kadar düşmüştür.
1995 yılı tahmininde nüfusun 77 bine kadar düştüğü hesaplanmıştır. Hırvatistan, Kosova ve
Slovanya’da yaşayan Türk azınlık pozitif yönde nüfus artış hızına sahip iken diğer bölgelerde
yaşayan Türk nüfus negatif bir artış hızına sahiptir.
Eski Yugoslavya topraklarında yaşayan nüfusun aksine diğer Balkan ülkelerinde yaşayan
Türk azınlık nüfusunun hızla arttığının görülmektedir. Bu ülkeler içinde en yüksek nüfus artış
hızı Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığa aittir. Buradaki Türk azınlık içinde Gagauz
Türklerinin artış hızının en yüksek olduğu yapılan hesaplamalar sonucunda ortaya
konulmuştur (Tablo 16).
Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlık ele alındığında Anadolu Türklerinin en fazla nüfusa
sahip oldukları görülmektedir. Aynı coğrafyada yaşayan Gagauz ve Tatar Türkleri arasında
nüfus büyüklüğü bakımından hemen hemen farklılık görülmemektedir. 1981 yılı verilerine
göre 1.3 milyona yaklaşan Anadolu Türklerinin nüfusu, 1991 yılında 1.4 milyona eriştiği
görülmektedir. 1995 yılında ise nüfus artmaya devam etmiştir. Yunanistan toprakları içinde
yer alan Batı Trakya’da 1971 yılında sayıları 329 bine yaklaşan Türk azınlığın yaşadığı
bilinmektedir. 1981 yılında 345 bin kişiye ulaşan Türk azınlık nüfusunun daha da artmaya
devam edeceği yapılan hesaplamalar sonucunda ortaya konulmuştur. 1995 yılında 350 bini
aşan bir büyüklüğe sahip oldukları tahmin edilmektedir. Romanya’da ise 1966 yılında toplam
40 bin kişilik bir Türk azınlığının varlığı söz konusudur. Nüfus hızla artarak on bir yıl sonra
46 bin kişiye ulaşmıştır. Dolayısıyla 1995 yılında Romanya’da yaşayan Türk azınlık
nüfusunun 60 bin kişiye ulaştığı tahmin edilmektedir (Tablo 16).
Balkan ülkelerinde yaşayan Türk nüfusun 2000’li yıllardaki yapısı incelendiğinde istikrarsız
bir dönem geçiren ülkelerdeki nüfusun iç savaşlar ve göç nedeniyle hızla azaldığı
görülmektedir. 2000 yılının başlangıcında Bosna-Hersek, Karadağ ve Sırbistan’da azınlık
olarak da kabul edilmesi zor bir biçimde çok az sayıda Türk nüfusunun bulunacağı tahmin
edilmektedir. Diğer bir deyişle, bu ülkelerde Türk nüfusunun kalmayacağı söylenebilir.
Ancak, bu gerçeğin daha kolay görülebilmesi için nüfus tahminleri yapılmıştır. Karadağ ve
Sırbistan’daki nüfusun tamamen kaybolacağı yapılan hesaplamalar sonunda ortaya çıkmıştır.
Kosova’da ise Türk azınlık nüfusu istikrarlı bir biçimde artmaya devam edecektir.
Makedonya’da sayısal olarak önemli bir miktar ifade eden Türk azınlık nüfusunun, oransal
olarak 2000 yılından itibaren azalmaya başlaması beklenmektedir (Tablo 16). Bulgaristan’da
yaşayan Türk azınlık nüfusunun 2000 yılında 1.5 milyona ulaşması beklenmektedir. Gagauz
ve Tatar Türklerinin toplam 12 bin kişiye ulaşan nüfusları yanında Evlad-ı Fatihan olarak da
bilinen Anadolu Türklerinin nüfuslarının sayısal ve oransal olarak artması beklenmektedir.
Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türk azınlığın, 2000 yılında nüfus büyüklüğü olarak 360 bin
kişiye ulaşması beklenmektedir. Romanya’da yaşayan Türk Azınlığın 21. yüzyılın başından
itibaren nüfus büyüklüğünün artışı incelendiğinde, nüfusun oransal olarak artma göstereceği
söylenebilir. Romanya’da yaşayan Türklerin sayıları 2000 yılında 65 bine ulaşmış oldukları
tahmin edilmiştir.
Balkan ülkelerindeki Türk azınlık nüfusunun Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya dışında
diğer Balkan ülkelerinde azalma eğiliminde olduğu görülmektedir. Türk nüfusundaki bu
azalma yukarıda belirtildiği gibi daha ziyade göç ve iç savaşlardan ileri gelmektedir. Aynı
nüfus grubunun 2000’li yıllardaki büyüklükleri tahmin edilirken daha önceki yıllara ait artış
hızları göz önüne alınmakta, dolayısıyla eksi değerli artış oranları 2000’li yıllarda Balkan
ülkelerindeki Türk nüfusunun sürekli azalma eğiliminde olduğunu gözler önüne sermektedir.
Tablo 16’nın incelenmesinden Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin Bosna-Hersek bölgesindeki
Türk nüfusunun sürekli olarak azaldığı ve 2025 yılında 25 kişiye düştüğü; Karadağ
bölgesinde daha 2010 yılında sıfırlandığı; Sırbistan’da ise 2000’li yıllarda bir Türk
azınlığından bahsetmenin mümkün olmadığı tespit edilmektedir. Eski Yugoslavya
Cumhuriyetleri arasında en yoğun Türk nüfusunun bulunduğu Makedonya Bölgesi’nde dahi
Türk nüfusunun sürekli olarak azaldığı, 2000 yılının başında 56.547 olan nüfusun, 2025’te
32229’a gerilediği dikkatleri çekmektedir.
5.3. Avrupa, Amerika Birleşik
Devletleri ve Avustralya
Günümüzde Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletlerinde ve Avustralya’da yaşayan
Türkler ekonomik nedenlerle göç eden nüfustan oluşmaktadır. Balkan ülkelerinde yaşayan
Türk azınlık ise vaktiyle Türklere ait olan topraklarda azınlık durumuna düşmüş olan nüfustan
meydana gelmektedir.
Uluslararası göç ekonomik ve siyasal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Göç hareketleri, göç
dönemlerine bağlı olarak da farklı özelliklere sahiptir. 1960’lı yıllarda Avrupa’ya olan göç
özellikle Batı Avrupa’daki işgücü açığını kapatmak üzere gerçekleşmiştir. Ancak, bu göç
hareketi 1980’li yılların birinci yarısından itibaren ekonomideki durgunluk nedeniyle azalma
eğilimine girmiştir. Batı Avrupa ülkelerine yönelik olarak 1960’lı yıllarda başlayan işgücü
göçü azalarak da olsa 1980’li yılların sonuna kadar devam etmiştir. Bu göç hareketi 1980’li
yıllardan itibaren yabancı nüfusun aile birleştirmesine ve yurtdışı doğumlulara bağlı olarak
devam eden bir şekil almıştır. Aynı dönemde, bu ülkelerin nüfus yapılarında da önemli
değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişiklikler arasında bir yıl içinde gerçekleşen doğum
sayısının aynı süre içinde gerçekleşen ölüm sayısından daha az olması ve nüfusun yaşlanması
sayılabilir. Diğer bir değişle bu ülkelerin nüfusları azalmaya başlamıştır. Böylece ilk defa
olarak Batı Avrupa ülkeleri nüfuslarındaki bu azalmayı göçmen nüfusu ile kapatma yönünde
politikalar geliştirmişlerdir. Türk işçi göçü özellikle ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Batı
Avrupa’ya çalışmak amacıyla gelen Türk işçileri bu ülkelerdeki kalış sürelerini başlangıçta
kendilerinin ve ailelerinin geleceğini güvence altına alacak birikimleri yapmak ile
sınırlandırmışlardı. Ancak geçen zaman süresince, bu kısa sürenin daha uzun bir kalış
süresine dönüştüğü açıkça görülmektedir. Başka bir deyişle, söz konusu kalış süresi, aile
birleştirmesi ile gelen diğer aile üyelerine ve yurtdışında doğan çocukların eğitim hayatına
bağlı olarak uzamaktadır. Böylece, Türkiye’ye kesin dönüş tarihinin sürekli olarak belirli
olmayan bir tarihe ertelenmesi bulunulan ülkeye tamamen yerleşme eğiliminini daha da
kuvvetlendirmektedir. Nitekim birinci kuşağın Türkiye’ye kesin dönüşünden bahsetmek
mümkünse de bu eğilimi ikinci kuşak, özellikle de üçüncü kuşak için söylemek mümkün
değildir. Bugün artık, Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler için "Türk Azınlık” terimini
kullanmak yanlış sayılacak bir isimlendirme olmasa da yeri geldikçe göçmen kavramına da
başvurulacaktır. Dolayısıyla azınlık Türkler ile göçmen Türkler hesaplamalarda aynı kategori
içerisinde ele alınacaktır. Batı Avrupa ülkelerinin temel demografik özelliklerine
bakıldığında, nüfusun azalmaya başladığını, ortalama yaşam süresinin uzadığını ve
dolayısıyla nüfusun yaşlandığını görmek mümkündür. Diğer yandan bu ülkelerin ülke içinde
yaşayan yabancılara vatandaşlık hakkı vermeye başladıkları dikkati çekmektedir. 1980’li
yıllarda Batı Avrupa ülkelerine yönelik göç hareketi iki önemli özelliğe sahiptir. Bu dönemin
ilk yarısında Belçika, Almanya, İrlanda, Finlandiya, İngiltere ve İspanya önceki dönemlere
göre daha az göç alan ülkeler arasında yer almaktadırlar. 1980’li yılların sonunda Almanya,
Avusturya, İsviçre, Lüksemburg ve İsveç 1960’lı yıllarda yaşadıkları göç patlamasını yeniden
yaşamışlardır. Bu değişikliğin en önemli nedenleri ekonominin canlanmaya başlaması ve
Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ndeki siyasi değişikliklerdir. Aynı zamanda bu göç
hareketi nüfusu gittikçe azalan Avusturya, Federal Almanya, Lüksemburg, İsviçre, İsveç,
Danimarka ve hatta İtalya ve Yunanistan nüfusunun artışını sağlamıştır (Conseil de L’Europe,
1991). Fransa ve Avusturya gibi bazı Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk nüfus zaman
içerisinde çok büyük bir oranda artma göstermiştir. Fransa 1985 yılında ülkedeki kaçak
işçilere oturma ve çalışma izni veren bir af çıkarmıştır. Avusturya ise nüfusun yaşlanmasından
kaynaklanan nüfus azalışını yabancı nüfus ile kapatma yoluna gitmiş fakat 1993 yılından
itibaren göçü kontrol altına alacak yasa çıkarmıştır.
"Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk nüfusun geleceği hakkında iki farklı yorum yapılması
söz konusudur. Bunlardan birincisi, Batı Avrupa ülkeleri hızla azalan nüfus açıklarını
ülkelerinde bulunan yabancılar sayesinde kapatmaktadırlar. Türk nüfus ise artık yabancı
statüsünde değil, bulundukları ülkelerde Türk azınlık haline gelmişlerdir. Bu görüş çalışma
verisi olarak kullanılan kaynaklarca da doğrulanmaktadır. O halde Türk nüfusun Türk
kimliklerini koruyabilmeleri gündeme gelmektedir. Bu ülkelerdeki birinci ve ikinci kuşak
Türklerin Türk kimliklerini koruduklarını söyleyebiliriz. Ancak üçüncü kuşak Türkler ki
kısaca yurtdışı doğumlular olarak tanımladığımız bu grup Batı ülkelerinin uyum (integration)
politikaları adı altında ele aldıkları ve ardından eritme (asimilation) politikası uyguladıkları
kuşaktır. Bu kuşağın kısa bir süre sonra Türk kimliklerini kaybetmeleri mümkündür. Sosyal
bir varlık olan insanın yabancı olarak da olsa doğduğu, daha sonra eğitimini gördüğü ve
hayatını geçirdiği bir ülkenin kültürünü ve yaşayış tarzını benimsemesi son derece normaldir.
Bunun aksini savunmak mümkün değildir. Önemli olan bireyin ait olduğu kendi kimliğini
koruyarak yaşadığı toplumla barış içinde bulunmasıdır. Bu durumu Batı Avrupa ülkelerinde
yaşayan Türkler açısından şöyle açıklayabiliriz. Artık Avrupa ülkelerinde kalıcı olarak var
olan bir Türk nüfusu vardır. Bu Türk nüfusu bulundukları ülkenin yaşayış ve düşünce tarzına
göre şekillenecektir. Bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Önemli olan bu insanlarla var olan
bağların kopmasını engellemektir. Türkiye’de yaşayan Türkler olarak bizim yapmamız
gereken Batı Avrupalı Türklerin bulundukları ülkede siyasal ve ekonomik bir güce sahip
olmaları yönünde politikalar üretmek olacaktır.” (Tosun, 1995).
Avrupa ülkelerinde yaşayan göçmen Türk nüfusu incelendiğinde, 1981 ve 1991 yılları
arasındaki nüfus artış hızlarının oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Anadolu Türklerinden
oluşan bu göçmenler, Anadolu’daki temel demografik özelliklerini sürdürmeye devam
etmektedir. 1981 yılında Avrupa ülkelerinde yaşayan göçmen Türklerin nüfus dağılımı
incelendiğinde, toplam olarak 2 milyona ulaşan bir nüfusa sahip oldukları tespit edilmektedir.
Bu nüfusun 1.4 milyona yakını F. Almanya’da yaşamaktadır. Hollanda ve Fransa’daki Türk
nüfusunun ise 100’er bin kişinin üzerinde olduğu bilinmektedir. 1991 yılı için yayınlanan
nüfus sayımı sonuçlarında, Türk nüfusunun 1981 yılına göre 400 bin kişi daha arttığı
görülmektedir. Bu dönemde, F. Almanya’da yaşayan Türk nüfusunun büyüklüğü 1.6 milyona
çıkarken, Fransa, Hollanda ve Avusturya’da yaşayan Türk nüfusunun 100 ile 200 bin arasında
bir büyüklüğe eriştiği görülmektedir. Diğer Avrupa ülkelerinde ise hızlı bir nüfus artışı söz
konusudur. Bu artış, Türkiye’den Aile Birleştirmesi yolu ile gelen nüfusa bağlı olarak
meydana gelmektedir. İngiltere’de 1981 yılında 6 bin civarında olan Türk nüfus, 1991 yılında
29 bine ulaşmıştır. Ancak, bu ülkeye eğitim amacıyla gelen Türk sayısında bir artış olduğuna
dikkat çekmek gerekmektedir.
1995 yılı resmi verilerine bakıldığında, Avrupa ülkelerinde toplam 2.7 milyona ulaşan bir
Türk varlığı söz konusudur. F. Almanya’da 1.7 milyon civarında olan nüfus büyüklüğünün,
özellikle Fransa ve Hollanda’da 200 bin rakamının üzerine çıktığı görülmektedir (Tablo 17).
1981 ve 1991 yılları arasındaki nüfus artış hızı incelendiğinde, dikkat edilmesi gereken bir
durum söz konusudur. Yukarıda belirtildiği gibi 1990’lı yıllara kadar olan Türk azınlığın
nüfus artışı, sadece doğal artıştan kaynaklanmamaktadır. Bununla birlikte, Türk azınlık ile
ilgili yapılan demografik çalışmalarda Türk nüfusun Türkiye’den seçtikleri kişilerle
evlenmekte oldukları ve aile birleştirmesi yolu ile eşlerini bulundukları ülkeye getirdikleri
tespit edilmiştir.
Nüfus artış hızlarına göre yapılan sıralamada Finlandiya’da yaşayan Türk nüfusun en yüksek
artış hızına sahip olduğu görülmektedir. Daha sonra ise İngiltere’de yaşayan Türk nüfusunun
hemen hemen aynı hıza sahip oldukları görülmektedir. Üçüncü sırada ise bir Akdeniz ülkesi
olan Portekiz yer almaktadır. Bu ülkeyi yine Akdeniz ülkeleri arasında yer alan İtalya ve
İspanya takip etmektedir. Norveç, Avusturya ve Danimarka gibi Orta ve Kuzey Avrupa
ülkeleri sıralamayı devam ettiren ülkeler olmaktadır. Almanya’da yaşayan Türk nüfusunun
artış hızının en az olduğu dikkati çeken bir bulgudur. Bununla birlikte, nüfus büyüklüğünün
en yüksek rakama ulaştığı ülke olan Almanya’ya Türkiye’den gelen göçün halen devam ettiği
söylenebilir. Bu göç hareketinin yönünün değiştiği de unutulmamalıdır. Emeklilik çağına
ulaşmış olan Türk nüfusun bir kısmı Türkiye’ye kesin dönüş yapmakla birlikte kendi yerlerine
evlilik yolu ile Türk nüfusu ikame etmektedirler.
2000 yılında Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin nüfus büyüklüğüne göre sıralaması
yapıldığında Almanya’da yaşayan Türkler birinci sırada yer alacaktır. Bu sıralamayı 376 bini
aşacak nüfusları ile Fransa’da yaşayan Türkler takip edebilecektir. Daha sonra ise Hollanda ve
Avusturya’daki Türkler nüfusları 200 binin üzerinde olması beklenen gruplar arasında yer
alacaktır. İngiltere, Belçika ve İsviçre’de yaşayan Türk nüfus büyüklüğünün de 100 bin kişiyi
aşması beklenmektedir. Aynı zaman dilimi içerisinde İtalya, Finlandiya, Lihtenştayn,
Lüksemburg ve Portekiz gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk nüfusunun kayda değer bir
büyüklüğe erişmesi mümkün görülmemektedir (Tablo 17).
Almanya’da yaşayan Türkler bu ülkede etkili olmaya başlamışlardır. Bu başarının temelinde
bu ülkede en fazla sayıya sahip yabancılar olmalarının ve aynı ülkede geçirilen otuz beş
yıldan fazla bir süre sonunda elde edilen deneyimin yattığı unutulmamalıdır. Almanya’daki
Türk nüfus yapısına benzerlik gösteren bir diğer Türk nüfus yapısı Fransa’nın Almanya
sınırındaki Alsace bölgesinde görülmektedir. Bu bölgede yaşayan yabancılar içinde en fazla
sayıya sahip olanlar Türklerdir. Durum bu olmakla beraber ne yazık ki bugüne kadar Alsace
bölgesinde yaşayan Türkler arasında ciddi bir örgütlenme hareketi yaşanmamıştır. Bu yönde
yapılan bazı teşebbüsler kısa bir süre sonra amaçları dışına çıkarak siyasi bir boyut kazanmış
ve daha sonra kendiliğinden sona ermiştir. Bu teşebbüslere benzer yeni bir hareket 1995 yılı
başında Alsace bölgesinin merkezi olan Strazburg’da gerçekleşmiştir. Bu şehirde kendi
adlarına işyeri işleten Türkler "Türk İşadamları Platformu” adı altında yeni bir örgüt
kurmuşlardır. Söz konusu örgüt ilk kurulduğu dönemde amatör bir izlenim bıraksa da,
temenni edilen bu hareketin en kısa zamanda olgunluk dönemine geçerek daha geniş bir boyut
kazanmasıdır. Fransa’da yaşayan vatandaşlarımızın bu ülkedeki ortalama kalış sürelerinin 21
ile 22 yıl arasında değiştiği göz önüne alındığında bugün Almanya’daki Türkler tarafından
kurulan örgütlerin benzerlerinin Fransa’da da görülmeye başlanması için belirli bir geçiş
döneminin yaşanması gerekmektedir (Tosun, 1995).
Fransız Ulusal Nüfus İncelemeleri Enstitüsü’nün (INED) Fransa’da göçmenlerin uyumuna
ilişkin olarak yaptığı bir araştırma sosyal ve kültürel değişikliklere açıklık getirmiştir. Bu
araştırmada yaşları 20 ile 59 arasında değişen 13.000 kişiyle yüz yüze görüşmeler yapılmış
Cezayir, Fas, Portekiz, Türk, İspanyol, Güney Doğu Asya (Vietnam, Kamboçya ve Laos) ve
Kara Afrika kökenlilerden oluşan kişilere çeşitli sorular yöneltilmiştir. Araştırmada ortaya
çıkan tek istisnai durum Türklere aittir. Türkler çok belirgin bir şekilde kendi içlerine
kapanarak Türk kimliklerini korumaya özen göstermektedirler. Fransa’da yetişen genç Türk
nüfus içinde karma evliliğin yok denecek kadar az olduğu görülmektedir. Fransa’da doğan
gençler Türkiye’deki yurttaşları ile evlenmekte ve evlerinde Türkçe konuşmaktadırlar.
(Tribalat, 1995). Bununla birlikte, Türkçeyi yeterince veya hiç konuşamayan ikinci kuşak
gençlerimizin bulunduğu da görülmekte ve bu gençlerin herhangi bir işlem yaptırmak için
konsolosluklara gelirken yanlarında anne ve babalarını bulundurmalarına artık sıkça
rastlanmaktadır. Ayrıca, Fransa’da yaşayan diğer yabancılar gittikçe artan bir hızla kendi ana
dillerini terk ederek evlerinde ve günlük hayatlarında tamamen Fransızca konuşmaya
yönelmişlerdir. Bu durum özellikle okul çağındaki çocuklarda görülmektedir. 1992 yılında
Fransız Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırmaya göre Fransızca dışında bir dili
konuşan yabancıların yarısından çoğu çocuklarına anadillerini aktaramamaktadırlar (INSEE,
1994). Bu durum, Türk nüfusunun artması ile birlikte Türk kimliğinin korunması sorununu da
gündeme getirmektedir. Göreceli olarak en fazla Türk nüfusa sahip ülke örnekleri olan
Almanya ve Fransa’da başlayan bu sorunların diğer ülkelerde de görülmesi ihtimali ortaya
çıkmaktadır. Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk azınlığın 21. yüzyıla Türk kimliğini koruyarak
girmesinin sağlanması için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.
Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin bulundukları her ülkede sürekli olarak arttığı
görülmektedir. Ancak, 2025 yılına gelindiğinde dikkat çekici olduğu kadar gerçekleşmesi güç
olan bazı rakamların da bulunduğu gözardı edilmemelidir. Örneğin, 2025 yılında İngiltere’de
4.550.505 ve Finlandiya’da 3.457.415 gibi büyük bir Türk nüfusunun bulunacağı
hesaplanmıştır. Bu yüksek rakamlar tahmin yapılan yıllarda (1981-1991) bu ülkelerdeki Türk
sayısının az olmasına rağmen yüksek artış oranları temel alınarak bulunmuş olmalarından ileri
gelmektedir. 1981 yılında Finlandiya’daki Türk nüfus sayısı 20 iken bu rakamın 1991 yılında
310’a, İngiltere’deki Türk nüfusunun ise 1981 yılında 6557 iken 1991 yılına gelindiğinde
29.000’e çıktığı görülmektedir. İngiltere’deki Türk nüfusuna dil ögrenmek amacıyla gelenler
de dahil edilmiştir. Her iki ülkedeki Türk nüfusunun söz konusu bu iki zaman dilimi
arasındaki nüfus artış hızları hesaplandığında Finlandiya için 0,274084, İngiltere için ise
0,148676 bulunmaktadır. Bu oranlar aynı dönemde incelemeye tabi tutulan Avrupa
ülkelerinde yaşayan Türkler arasında en yüksek artış oranı olma özelliğine sahiptir. Bu
rakamların teknik olarak doğru olduğu kabul edilmekle beraber gerçekleşmesinin hayli güç
olduğu kesindir. Diğer yandan, Türklerin yoğun olarak bulundukları ülkelerde ise doğal artış
oranı ile artmaya devam ettiği, Almanya’daki Türk nüfusunun toplam sayısının 2025 yılında
ise 2.272.178’e çıktığı; Fransa’nın aynı yıldaki 1.789.876 rakamı ile Almanya’yı takip ettiği
görülmektedir (Tablo 17).
21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan zaman dilimi içerisinde, çalışma hayatına eğitimli ve
aynı zamanda iş ve meslek sahibi olarak girmesi beklenen Türk nüfusunun bulundukları
ülkelerde vatandaşlık hakkını da elde etmeleri gündeme gelecektir. Bu durum, Türk
toplumunun bulundukları ülkelerin siyasi ve ekonomik yaşantısına etkin bir şekilde doğrudan
katılmaları anlamına gelecektir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Türk nüfusu Birleşmiş Milletler tarafından yapılan
Dünya’da Etnik Gruplar adlı çalışmadan elde edilmiştir. Bu çalışmaya göre 1983 yılında
ABD’de 7565 kişi Türk azınlığı oluşturmaktadır. Türkler, 1993 yılında yapılan Nüfus Sayımı
sonucuna göre 11.025 kişiye ulaşmıştır. İki zaman dilimi içerisindeki artıştan hareket edilerek
yapılan 1995 yılı nüfus tahminine göre 12.114 kişiye ulaşmış oldukları varsayılmaktadır.
Yapılan nüfus tahminlerine Amerikan vatandaşlığı hakkını elde etmiş Türkler dahil
edilmemiştir. 21. yüzyılın başından itibaren hızla artması beklenen Türk nüfusunun 2000
yılında 15 bin kişiye, 2025 yılında da yaklaşık 50 bin kişiye ulaşması beklenmektedir (Tablo
17).
Avustralya 19. yüzyılın sonundan itibaren ekonomisi için gerekli iş gücünü Avrupa ve Asya
ülkelerinden göçmen alarak karşılayan bir ülke olmuştur. 1976 yılında Türkiye ve Avustralya
hükümetleri arasında bir göç anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Türkiye’den gelen
işçiler göçmen statüsüne geçtikleri taktirde devletten iş ve mali yardım alabileceklerdir.
Türklerin Avustralya’da kalıcı olduğunu söylemek mümkündür. Avustralya’daki Türk
azınlığın nüfus dağılımına bakıldığında, 1952 yılında ülkede ikamet eden 1123 Müslüman
Türk bulunmaktadır. Bunlar Anadolu’dan, On iki Ada’dan, Kıbrıs ve Bulgaristan’dan
gelmişlerdir. 1913 yılında Ege Adalarının Yunanistan tarafından işgal edilmesi ile adalardan
gelen nüfus artmıştır. Benzer bir biçimde Bulgaristan’da kurulan komünist devlete tepki
gösteren Türkler de kıtaya gelmişlerdir. 1950’li yıllardan itibaren ise Kıbrıs Türkleri
Avustralya’ya yerleşmeye başlamışlardır. Aynı dönemde, Çin ve Rusya’dan gelen Türklerin
de olduğunu söylemek gereklidir (Bainbridge, 1995).
Sidney ve Melbourn kentlerinde oturan Türklerin daha çok ilkokul düzeyinde bir eğitime
sahip oldukları bilinmektedir. Yoğun emek gücü isteyen işlerde çalışmaktadırlar. 1971 yılı
istatistiklerine göre 12 bin kişiden oluşan bir Türk azınlık bulunmaktadır. 1978 yılında ise bu
sayının 23 bin kişiye çıktığı görülmüştür. Bu nüfusun kentsel yerleşim bölgelerinde yaşadığı
bilinmektedir. Türk nüfusunun verileri Avustralya resmi istatistik rakamlarından elde
edilmiştir. Avustralya Türk toplumu liderleri kendileri ile yapılan görüşmelerde 1978 yılında
nüfuslarının 40 bin kişiye ulaştığını söylemektedirler (Bainbridge, 1995). 21. yüzyılda
yaşayacak toplam Türk nüfusu tahminlerinde hata yapılmasını önlemek amacıyla resmi
rakamlar kullanılmıştır. 1971 ve 1978 yılları arasındaki dönem için hesaplanan nüfus artışının
yüksek olduğu görülmektedir. Bu nüfus artış hızını kullanarak yapılan 1995 yılı tahminlerinde
nüfusun 100 bin kişiye ulaştığı tahmin edilmektedir. Nüfus artışı hesaplanan dönemlerdeki
gerçek nüfusun daha fazla olduğu düşünülürse, bu rakamın doğruya çok yaklaştığını
belirtmekte yarar vardır. 2000 yılında nüfusun 177 bin kişiye ulaşmış olacağı tahmin
edilmektedir. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise nüfus büyüklüğünün 1.8 milyona erişeceği
yapılan tahminlerin sonucunda ortaya konulmuştur (Tablo 17).
Türk azınlık nüfusunun Avustralya’daki yaşam biçimi incelendiğinde, Türkiye Türkçesini
konuştukları görülmüştür. Eğitim dili İngilizce olan Avustralya’da birkaç ortaokulda Türkçe
şeçmeli ders olarak okultulmaya başlanmıştır. İngilizce konuşmayan göçmenlerin çoğu bu dili
resmi bir eğitim görmeden öğrenmektedir. Sidney’de yapılan bir araştırmada Türk
kadınlarının yüzde 87’sinin hiç İngilizce kursuna devam etmedikleri görülmüştür (Bainbridge,
1995).
6. Sonuç ve Değerlendirme
Günümüzde, Eski Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan ve daha çok dışa kapalı bir yapı
sergileyen Türk toplulukları, bu özellikleriyle, birlikte yaşadıkları veya ilişkide bulundukları
topluluklardan fazla etkilenmeden dil, din, yaşayış tarzı gibi birçok kültürel değerlerini
değiştirmeden sürdürebilmişlerdir.
Yeni bağımsızlık kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri halen işletilmekte olan veya işletilmeye
açılacak durumda olan birçok yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip bulunmaktadırlar. Eski
sistemin gereği emek, toprak ve sermaye gibi temel üretim faktörleri aynı yerde
toplanmamıştır. Bir cumhuriyette çıkarılan hammadde başka bir cumhuriyette işlenmekte
veya vasıflı işgücü başka bir cumhuriyetten gelmektedir. Cumhuriyetlerin ekonomik açıdan
birbirine bağımlı olmaları siyasi açıdan
zorlaştırmaktadır.
bağımsız
hareket
etme
imkanlarını da
Bağımsızlıklarını kazanan cumhuriyetlerin yönetimlerinde eski rejimin etkileri halen
görülmekle birlikte, bu ülkeler bağımsızlıklarını destekleyici bazı tedbirler almaya
başlamışlardır. Bu yönde atılan adımlar arasında ülkelerin kendi paralarını basması,
anayasalarını kabul etmesi, resmi dil olarak ana dillerini kabul etmesi, belirli bir geçiş dönemi
sonunda ana dilini bilmeyenlere yöneticilik yolunun kapatılması sayılabilir. Diğer yandan,
milliyetçilik akımlarının kuvvetlenmesi ve eski rejime duyulan öfke bu cumhuriyetlerde
yaşayan ve yabancı unsur olarak kabul edilen Rus, Ukrain ve Volga Almanlarının kitleler
halinde ülkeyi terk etmelerine yol açmıştır. Çoğunluğu vasıflı işgücü olan bu unsurların
bağımsızlığını yeni kazanmış olan ülkeleri bir anda terk etmesi, buralarda vasıflı işgücü
açığını ortaya çıkarmış, böylece yukarıda bahsedilen üretim faktörlerinden kalifiye işgücünün
bulunmaması ekonomiyi durma noktasına getirmiştir.
Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan ettikleri 1991 yılından itibaren 1997 yılına
kadar geçen sürede Gayri Safi Milli Hasılalarında ciddi düşüşler yaşanmıştır. Bu tarihten
sonra küçülme yerini yavaş da olsa büyümeye bırakmıştır. Avrupa İmar ve Kalkınma
Bankası’nın yaptığı bir tahmine göre 1989 yılını 100 kabul eden bir üretim endeksine göre
üretimin 1999 yılı seviyesi Azerbaycan’da 47’ye, Kazakistan ve Kırgızistan’da 63’e,
Özbekistan’da 94’e ve nihayet Türkmenistan’da 64’e gerilemiştir (Yaman, 2001).
Avrupa Birliği’nin önceki formu olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun bir benzeri olarak
1991 yılında Beyaz Rusya’nın Minsk şehrinde kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun
kuruluş amacının Bağımsız Devletlerin her alanda birbirleri ile olan “uyumlarını
kolaylaştırmak” olduğu açıklanmıştır. Cumhuriyetler, Birliğe üye olurken bağımsızlıklarını
korumak niyetinde olduklarını açıkça belirtmelerine rağmen birlik içinde Rusya
Federasyonu’nun etkisi hissedilmektedir. Bununla birlikte, Rusya Federasyonu’nun Birlik içi
dengeyi sağlayan bir unsur konumunda olması üye devletler arasındaki toprak ihtilafı, etnik
çatışma ve borçlar konularında taraf tutmasını engellemektedir. Kurulduğu günden bugüne
kadar birçok toplantı yapılmış ve sayısız belge yayınlanmış ancak, birlik içinden dışa
yansıyan ve uygulamaya konmuş bir tedbirin bulunmaması gözlemcilerin bu konuda sağlıklı
yorum yapmasını engellemektedir.
Sovyet rejiminin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan yeni cumhuriyetlerin
günümüzdeki alım gücü son derece düşüktür. Bununla birlikte, Bağımsız Devletler dinamik
bir nüfus yapısına sahiptirler. Özellikle de Türk Cumhuriyetlerinin nüfus artış hızı BDT’nin
diğer üyelerinden yüksektir. Türk Cumhuriyetlerinin hemen hemen hepsinin zengin doğal
kaynakları bulunmaktadır. Türk Cumhuriyetlerinin kişi başına düşen milli gelirlerinin ileriki
dönemlerde artışını devam ettireceği izlenimi vermeleri ve dinamik bir nüfus yapısına sahip
olmaları Batılı ülkelerin dikkatlerini bu yeni tüketici topluluklarına yöneltmelerine yol
açmıştır. Zira ekonomik büyüme teorisine göre, bu ülkelerin iktisadi gelişmenin nispeten
erken merhalelerinde bulunmaları, kendilerinden fazla gelişmiş ekonomilerden daha hızlı
büyüyerek aradaki gelişmişlik farkını kapatacakları beklentisini güçlendirmektedir (Yaman,
2001). Keza, Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasında var olan tarihi ve kültürel bağların
ekonomik ilişkileri de kapsayacak şekilde genişletilmesinin her iki taraf açısından sayısız
yararlarının bulunduğu son derece açıktır. Türk Cumhuriyetlerinin büyüme konusunda sahip
oldukları avantaj onlarla işbirliğine giren partnerlerini de olumlu etkileyecektir.
Gelişmekte olan ülkelerin nüfus problemleri, özellikle nüfus-gelir, nüfus-beslenme ve nüfusçevre ilişkileri açısından önemlidir. Bir görüşe göre demografik özelliklerdeki belirtiler az
gelişmişliğin sonucu değil, sebebidir. Buna göre nüfus planlaması uygulamak kalkınmanın
zorunlu bir ön
koşuludur. Başka bir görüşe göre ise demografik özelliklerdeki belirtiler az gelişmişliğin
sebebi değil, sonucudur. Bu görüş nüfus planlamasına karşı çıkmaktadır (İlkin, 1983). Her iki
görüşünde geçerli ve geçersiz olduğu durumlar vardır. Söz gelimi eğer tam kalkış aşamasında
bulunan bir ekonomi ağır nüfus baskısı altında, kaynaklarının çoğunu demografik yatırımlara
aktarıyorsa orada kalkınmayı gerçekleştirmek zorlaşmakla kalmayacak; aynı zamanda
gecikecektir de. Diğer bir açıdan bakıldığında bir ülkenin beşeri kaynakları yalnızca üretime
katılarak değil, ama aynı zamanda tüketerek de kalkınmaya katkı sağlar.2
İnsanlık tarihinin çok eski dönemlerinden beri aşina olduğu bir kavram da gıda
kaynaklarındaki gelişmenin sınırlı olması durumudur. Beslenme güvenliği, herkesin sağlıklı
ve etkin bir yaşam sürmek için zorunlu olduğu besinlere sürekli erişebilmesi olarak
tanımlanmaktadır (Diakanda, 2001). Her ne kadar, "insan türünü tehdit eden tehlikeler,
gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus artışından mı kaynaklanıyor, yoksa gelişmiş ülkelerdeki
nüfusun uygulamalarından mı” sorusu beslenme güvenliği tartışmalarının göbeğine yerleşmiş
olsa da, en azından bugün için, problem ortaya çıktığı yer için çok daha fazla önem arz
etmektedir. Nüfus başına alınması gerekli günlük asgari kalori miktarını gelecekte de temin
edebilmek, ya da temin edilebilirliğini sürdürebilmek için gerekli önlemlerin dayanacağı
verinin altyapısını bu tür demografik analiz çalışmaları oluşturacaktır. Aslında dünya tarımsal
üretimi geleceğin nüfus baskılarına da direnebilecek güçtedir. Ancak, bu üretim ülkeler
arasında eşitsiz bir şekilde dağılmaktadır.
Geleceğin muhtemel problemlerinden ve çatışma konularından biri de su kaynaklarının
yetersizliği hususudur. İnsan ve canlı varlığının vazgeçilmezlerinden birisi olan dünya su
potansiyelinin, gelecekte ihtiyacı karşılayıp karşılamayacağı konusunda ciddi tartışmalar
yapılmaktadır. Zira, XX. yüzyılda ortaya çıkan su kaynakları problemiyle insanlığın
tanışıklığı çok gerilere gitmez. Artık bilinen ve herkesçe paylaşılan gerçek şu ki, su %100
yenilenebilen sınırsız ve tükenmez bir kaynak değildir. Her geçen gün artmakta olan dünya
nüfusunun tarım ve elektrik enerjisi gibi ihtiyaçlarını karşılamak üzere aynı şekilde artan su
kullanımı, bu kaynağın büyük ölçüde tüketilmesine yol açmaktadır. Barajlar ve kanallar gibi
suların toplandığı suni havzalar buharlaşma yoluyla kayıpları da çoğaltmıştır. 1995 yılı
itibarıyla, dünyanın yıllık su tüketimi yaklaşık 3000 km3’tü. Bundan sonra her 10 yıl içinde
bu rakamın %10-12 oranında büyüyerek 2025 yılında 5000 km3’e ulaşacağı tahmin
edilmektedir. Yakın gelecekte Türk dünyasının su sıkıntısıyla karşılaşması muhtemel
bölgeleri arasında su zengini olduğu varsayılan Türkiye, Özbekistan ve Türkmenistan’ın da
yer almasını engelleyecek gelişmeler henüz kaydedilememiştir. Ne yazık ki, gerek iklim
koşullarında meydana gelen değişiklikler, gerek insan eliyle tabiata yapılan müdahaleler bu
bölgeleri riskli hale getirmiştir.
Tablo 18: Türk Dünyası Toplam Nüfusu 1995-2025 (1000)
Türkler 2000 2025
Devlet 124.682 164.652
Topluluk 18.901 31.354
Azınlık Göçmen 39.097 98.019 Toplam 182.680 294.025 Kaynak: Yapılan Projeksiyonlar.
Günümüzde Türk Dünyası nüfusunun 182 milyon kişiyi aştığı görülmektedir. Bu nüfus
büyüklüğünün 124 milyon kişisi Türk Devletlerinde yaşamaktadır (bu rakama Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti nüfusunun 2000 yılı tahmini olan 145.435 kişi dahildir). Türk Topluluğu
olarak Eski Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Türklerin toplam nüfus büyüklüğü 19
milyona yaklaşmıştır. Azınlık ve göçmen statüsündeki Türklerin ise 39 milyon kişiye
ulaştıkları bilinmektedir. 2025 yılı için yapılan nüfus tahminlerinde toplam Türk Dünyası
nüfusunun 292 milyona ulaşması beklenmektedir. Türk Devletlerinin toplam nüfuslarının
2025 yılında 164 (KKTC 2025 yılı tahmini 182.434 kişi dahil), Türk Topluluklarının 31,
azınlık ve göçmen olarak yaşayan Türklerin ise 96 milyona ulaşması beklenmektedir. Türk
Dünyasının 21. yüzyılın ilk çeyreğinde 294 milyon kişilik bir nüfus büyüklüğüne sahip
olacağı yapılan tahminler sonucu ortaya konulmuştur (Tablo 18).
Tablo 19: Türk Dünyası Toplam Nüfusu Düzeltilmiş Tablo 1995-2025 (1000)
Türkler 2000 2025
Devlet 106.333 138.644
Topluluk 14.430 23.903
Azınlık Göçmen 75.569 189.002
Toplam 196.332 351.549
Kaynak: Yapılan Projeksiyonlar.
Yazının yöntem, kaynaklar ve sınırlılıkların ele alındığı bölümünde ifade edilmiş bulunan
nedenlerden dolayı burada Türk Dünyası Toplam Nüfusu Tablosu gerekli düzeltmeler
yapılarak -yine KKTC nüfus tahminleri dahil edilerek- tekrar verilmiştir. Buna göre 2000 yılı
itibarıyla Türk Dünyası toplam nüfusu 196 milyonu aşmıştır. Bunun 106 milyonu Türk
Devletlerinde, 14 milyonu Türk Topluluğu olarak Eski Sovyetler Birliği sınırları içinde, 75
milyonu da azınlık ve göçmen durumunda yaşayan Türklerden oluşmaktadır. 2025 yılı için
yapılan nüfus tahminlerinde toplam Türk Dünyası nüfusunun 351 milyonu aşması
beklenmektedir. Türk Devletlerinin toplam nüfuslarının 2025 yılında 138, Türk
Topluluklarının 24, azınlık ve göçmen olarak yaşayan Türklerin ise 189 milyona ulaşması
beklenmektedir (Tablo 19). Buna göre 2025 yılına gelindiğinde Türklerin büyük bir
çoğunluğunu teşkil eden 213 milyon kişi Türk Devletleri dışında yaşıyor olacaktır. Bunun en
önemli nedenlerinden ilki, İran ve Çin gibi Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerdeki nüfus
artış oranlarının yüksek seviyelerini muhafaza ederken, Türk Devletlerinde bir düşme
eğilimine girilmiş olmasıdır. İkincisi ise, Türk Devletlerinin ekonomik ve sosyal
koşullarından dolayı özellikle kalkınmış Batı ülkelerine göç veren bir yapı arz ediyor
olmalarıdır.
Son olarak vurgulanmasında yarar görülen nokta şudur ki, bu yazıda yapılan analizler ve
ortaya konulan sonuçların hepsi de geçmişte iki yada daha çok tarihte elde edilen verilerden
hareketle ortaya konulmuştur. Bir bakıma bütün projeksiyon yöntemleri aynı nedenden dolayı
malûldür. Ancak gelecekle ilgili kestirimde bulunmanın başkaca bilinen güvenli bir yolu da
yoktur. Dolayısıyla nüfusun kompozisyonu ve gelişim seyrinin geçmiştekiyle motamot benzer
olmayabileceğinin hatırdan uzak tutulmaması gerekir.
1
Bu yazıda, bütün Türk Cumhuriyetleri için 1979 ve 1989 yılı Sovyet nüfus sayımı
verileri kullanılmıştır. Fakat, diğer bir kaynak olan Kazakistan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün
verilerine göre 1993 yılında nüfusun %36.4’ü Ruslardan oluşmaktadır. 1993 yılı için verilen
bu oran, bu çalışmada yapılan projeksiyonla elde edilen 2000 yılı rakamlarından çok düşük
neredeyse 2025 yılı tahminlerine yakın bir orandır. Bu durum, yeri geldikçe ifade edilmeye
çalışılan Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan Rusların Rusya’ya dönüşleriyle ilgili olarak 1979
ve 1989 yıllarında yani henüz Sovyetler Birliği yıkılmadan önce yapılan nüfus sayımlarına
dayalı tahminlerin yeterince açıklayıcı olamayacağı tezini doğrulamaktadır.
2
Bu bağlamda ifadelerine yer verilmesi gereken birisi de Avrupa Parlamentosu
milletvekili Daniel Cohn-Bendit’tir. Bendit’e göre Avrupa bir göç toprağıdır. Hem
demografik hem de ekonomik nedenlerle Avrupa’nın göçe ihtiyacı vardır. Göç almazsa
Avrupa fazla ileriye gidemeyecektir. Bu tarihin öğrettiği çok sıradan bir gerçektir. Avrupa’nın
göçe muhtaç durumda bulunmasının esas nedeninin kendi demografik özellikleri olduğu
kolayca anlaşılabilecek bir gerçektir (Cohn-Bendit, 2001).
ANDERSON, B. A. vd. "The Changing Ethnic Composition of the Soviet Union”, Population
and Development Review, Sayı: 15, No. 4, 1989.
AKINER, S. Sovyet, Müslümanları, çev. Tufan Buzpınar ve Ahmet Mutu, İstanbul: 1995.
AVŞAR, Z. vd. “21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Türk Dünyasının Beşeri Kaynakları”, Silahlı
Kuvvetler Dergisi, Sayı: 338, Ankara: 1993.
AVŞAR, Z. vd. “Beşeri Kaynaklar Açısından Yeni Türk Cumhuriyetlerinin Dünü Bugünü ve
Yarını”, Türk Yurdu, Cilt 15, Sayı 100, Ankara, 1995.
AVŞAR, Z. vd. “Eski Sovyetler Birliği’ndeki Türk Uluslarının 21. Yüzyılın İlk
Çeyreğindeki Görünümü ", Türkiye Günlüğü, Sayı: 25, Ankara: 1993.
AVŞAR, Z. vd. “Göç ve Sığınma Hareketleri ve Son Beş Yılda Türkiye’ye Yönelik Sığınma
Hareketleri “, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Sayı: 339, Ankara: 1994.
AVŞAR, Z. vd. “Eski Sovyetler Birliği’ndeki Rus ve Diğer Slav Nüfusunun Günümüzdeki ve
Gelecekteki Yapısı”, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Sayı: 340, Ankara: 1994.
AVŞAR, Z. vd. “21. Yüzyılın İlk Çeyreğinde Türk Dünyasının Kentleri ve Kentsel Plan
İhtiyaçları “, Türk Yurdu, Cilt: 14, Sayı: 85, Ankara: 1994.
AVŞAR, Z. vd. “Türk Dünyasının Demografik Yapısı”, Yeni Türkiye, Sayı 15, Türk Dünyası
Özel Sayısı Cilt 1, Ankara, 1997.
AVŞAR, Z. vd. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Terör Nedeniyle Göçeden Ailelerin
Sorunları, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayın no: 115, Ankara: 1998.
AVŞAR, Z. vd. Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri, Vadi Yayınları, Ankara, 1998.
AVŞAR, Z., vd. Yeni Bir Yüzyıla Doğru Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri İlişkileri, TBMM
Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayın no: 64, Ankara, 1993.
BAINBRIGE, M. Dünyada Türkler, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul: 1995.
BALDAUF, I. “Some Thoughts on the Making of the Uzbek Nation”, Cahiers du Monde
Russe et Soviétique, Sayı: 32, No. 1, 1991.
BARRY, F. “Destins Economies des Etats de la CEI: le pari des Indépendances”, Le Courrier
des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
BAZIN, M. “Les Turcophones d’Iran”, Le Fait Ethnique en Iran et en Afghanistan, Paris:
1988.
BAZIN, M. “Ethnies et Groupes Socio-professionnels dans le Nord de L’Iran”, Le Fait
Ethnique en Iran et en Afghanistan, Paris: 1988.
BAZIN, M. “Les Premières Inscriptions Turques (VIe-Xe siècles) en Mongolie et en Sibérie
Méridionale”, Arts Asiatiques, Sayı: 45, 1990.
BOISSEVAIN, J. “Les Entreprises ethniques aux Pays-Bas”, Revue Européenne des
Migrations Internationales, Sayı: 8, No. 1, 1990.
BAZIN, M. “Identité Ethnique et identité Régionale en Iran et en Asie Centrale”, Revue du
Monde Musulman et de la Méditerranée, Sayı: 59-60, 1991.
BAZIN, M. “Vestiges Chronologiques des Bulgar”, Les Systèmes Chronologiques dans le
Monde Turc Ancien, Paris: 1991.
BOND, A. R. "New Oblast Created in Turkmen SSR”, Soviet Geography, Sayı: 32, No. 5,
1991.
BUGROMENKO, V. N. "Social Justice and inter-Nationality: Reeitorial Aspects”, Soviet
Geography, Sayı: 32, No. 8, 1990.
CERİT, S. "Bir Ülkenin Gelecekteki Nüfusunun Sabit Kalması için Kadın Başına Gerekli
Ortalama Canlı Doğum Sayısı Üzerinde Hipotetik Bir Çalışma”, Nüfusbilim Dergisi, Cilt 5,
Ankara, 1983.
CHAO, R. "Jorge Luis Borges ile Söyleşi”, idea Politika, Güz 2001, İstanbul: 2001.
CHERIF, C. "Kazakhstan: Majors Hope for Deals”, Petroleum Economist, Sayı: 59, No. 4,
1992.
CLEM, R. S. "Interethnic Relations at the Public Level: The Example of Kazakhstan”, PostSoviet Geography, Sayı: 34, No. 4, 1993.
COHN-BENDIT, D. "Quo Vadis Avrupa? ”, idea Politika, Güz 2001, İstanbul: 2001.
COLLOMB, P. "Yeni Yüzyılda Beslenme Güvenliği Sorunu”, idea Politika, Bahar 2001,
İstanbul:
2001.
COPEAUX, E. "Le Rêve du Loup Gris: Les Aspirations Turques en Asia Centrale”,
Hérodote, No. 64, 1992.
COPEAUX, E. vd. "La Bosnie vue du Bosphore”, Hérodote, No. 67, 1992.
CONSEIL DE L’EUROPE. Les Caractéristiques Démographiques et Donnes Concernant le
Mariage et la Fécondité des Populations Migrantes, Strasbourg: 1976.
CONSEIL DE L’EUROPE. Evolution Démographique Récente en Europe: 1991, Strasbourg:
1991.
CONSEIL DE L’EUROPE. Evolution Démographique Récente en Europe: et en Amérique de
Nord 1992, Strasbourg: 1993.
CONSEIL DE L’EUROPE. Evolution Démographique Récente en Europe: 1993, Strasbourg:
1993.
CONSEIL DE L’EUROPE. Evolution Démographique Récente en Europe: 1994, Strasbourg:
1994.
COUNCIL OF EUROPE. Recent Demographic Developments in Europe: 2000, Strasbourg:
COURBAGE, Y. "Les Transitions Démographiques des Musulmans en Europe Orientale”,
Population, Sayı: 46, No. 3, 1991.
DASSETTO, F. "Politique d’intégration et Islam en Belgique”, Revue Européenne des
Migrations Internationales, Sayı: 6, No. 2, 1990.
DE TAPIA, S. "Les Turcs d’Europe: Minorités Ftrntalières, Minorités Immigrées: Elements
de Géographie Culturelle”, Revue Géographique de l’Est, Sayı: 31, No. 2, 1991.
DEVLET, N. "Türk Dünyasının Demografik ve Ekonomik Yapısına Toplu bir Bakış”, Türk
Dünyası El Kitabı 1. Cilt, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 121, 2. Baskı,
Ankara: 1992.
DIAKANDA, D. S. "Demografik Dinamikler ve Beslenme Güvenliği”, idea Politika, Bahar
2001, İstanbul: 2001.
DİE. Genel Nüfus Sayımı 1990: Nüfusun Sosyal ve Ekonomik Nitelikleri, Ankara: 1993.
DİE. Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu 1500-1927, Ankara: 1996.
DİE. Türkiye İstatistik Yıllığı 2000, Ankara: 2001.
DUOVA, N. vd. "Adaptation des Anciens Immigrés Russes en Azerbaïdjan”, Sovetskaja
Etnografija, No. 5, 1989.
DUPAQUIER, J. "Etrangers et Immigrés en 1990”, Population et Avenir, No. 604, 1991.
EUROSTAT. Demographic Statistics 1990, Luxembourg: 1990.
EUROSTAT. Demographic Statistics 1991, Luxembourg: 1991.
EUROSTAT. Demographic Statistics 1992, Luxembourg: 1992.
EUROSTAT. Demographic Statistics 1993, Luxembourg: 1993.
EUROSTAT. Demographic Statistics 1994, Luxembourg: 1994.
GEORGEON, F. "Un voyageur Tater en Extrême-Orient au Début du XX siècle”, Cahiers du
Monde Russe et Soviétique, Sayı: 32, No. 1, 1991.
GIROUX, A. "Ouzbékistan”, Le Courrier des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
GIROUX, A vd. "Turkménistan”, Le Courrier des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
GIROUX, A. "Kirghiztan”, Le Courrier des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
GIROUX, A. vd. "Kazakhstan”, Le Courrier des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
GÜRTAN, K. Demografik Analiz Metodları, istanbul Üniversitesi Yayınları no: 1479,
istanbul:
HANCIOĞLU, A. Demografi Nüfus Artışı, Doğurganlık ve Ölümlülük, Hacettepe
Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Yayın no: NEE-HÜ. 01-03, Ankara: 2001.
HARRIS, C. D. "The New Russian Minorities: A Statistical Overview”, Post-Soviet
Geography, Sayı: 34, No. 1, 1992.
HEILIG, G. K. DemoGraphics ‘96, UNFPA&NIDI, Laxenburg: 1998.
HEILIG, G. K. DemoTables ‘96, UNFPA&NIDI, Laxenburg: 1998.
HELENIAK, T. "Soviet and Post-Soviet Statistical Publications During the Fourth Quarter of
1991”, Post-Soviet Geography, Sayı: 33, No. 2, 1992.
HERSAK, E. vd. "L’Espace Migratoire de Yougoslavie: Historique des Migrations
Yougoslaves”, Revue Européenne des Migrations Internationales, Sayı: 6, No. 2, 1990.
HOBSBAWM, E. J. "1945’ten Günümüze Tarih”, idea Politika, Güz 2001, istanbul: 2001.
HUSKEY, E. "The Risk of Contested Politics in Central Asia: Election in Kyrgyztan, 198990”, Europe-Asia Studies, Sayı: 47, No. 5, 1995.
IGRITSKI, I. "La CEI: un pari impossible? Entre Intégration et Désintégration”, Le Courrier
des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
INSEE. Recensement de la Population de 1990 Nationalités, Paris: 1992.
INSEE. Les Etrangers en France, Paris: 1994.
iLKiN, A., Kalkınma ve Sanayi Ekonomisi, istanbul Üniversitesi Yayın no: 3175, istanbul:
1983.
JANHUNEN, J. "Ethnic Activism Among the South Siberian Turks” Questions Sibériennes,
No.
1, 1990.
JUNGER, M.vd. "Religiosity, Religious Climate and Delinquency Among Ethnic Groups in
the Netherlands”, British Journal of Criminology, Sayı: 33, No. 3, 1993.
KAHN, M. "Les Russes dans les Ex-Républiques Soviétiques”, Le Courrier des Pays de
L’Est, Sayı: 376, 1993.
KAHN, M. "Azerbaïdjan”, Le Courrier des Pays de L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
KIRK, M. Demographic and Social Change in Europe: 1975-2000, England: 1990.
KLEFF, H. vd. "Les Turcs à Berlin avant et après la chute du Mur”, Revue Européenne des
Migrations Internationales, Sayı: 7, No. 2, 1991.
KOÇSOY, Ş. Irak Türkleri, İstanbul: 1991.
LEBON, A. Aspects de L’Immigration et de la Présence Etrangère en France: 1991-1992,
Paris:
1992.
MARGAT, J. "Yeni Bir Su Kültürüne Doğru”, İdea Politika, Bahar 2001, İstanbul: 2001.
MARKOV. G. "Les Sociétés Traditionnelles d’Asie Centrale”, Cahiers du Monde Russe et
Soviétique, Sayı: 31, No. 2-3, 1990.
MARTIN, P. Bitmeyen Öykü: Batı Avrupa’ya Türk İşçi Göçü, Özellikle Federal Alman
Cumhuriyeti’ne, Ankara: 1991.
MICKLIN, P. P. Sovyet Rusya’da Su Yataklarının Değiştirilmesi Planları: Bunların
Kazakistan ve Orta Asya İçin Önemi, Çev. A. E. Uysal, ODTÜ Asya-Afrika Araştırmaları
Grubu yayın no: 24, Ankara, 1985.
NOIRIEL, G. Le Creuset Français: Histoire de l’immigration 19-20e siècle, Paris: 1988.
McCAGG, W. vd. "Soviet Asian Ethnic Frontiers”, Pollitics Study, England: 1979.
ÖZTUNA, Y. Başlangıçtan Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi, İstanbul: 1964.
PATNAIK, A. "Agriculture and Rural Out-Migration in Central Asia, 1960-91”, Europe-Asia
Studies, Sayı: 47, No. 1, 1995.
PECHOUX, P. Y. "Chypre et les Chypriotes: vers une double insularité”, Territoires et
Sociétés Insularités, Paris: 1991.
PLATTI, E. "Les Musulmans et l’Etat en Belgique”, Islamochristiana, No. 16, 1990.
PRUD’HOMME, R. "Décentralisation à la Turque”, Revue d’Economie Régionale et
Urbaine, No. 2, 1991.
ROY, O. "Ethnies et Politique en Asie Centrale”, Revue du Monde Musulman et de la
Méditerranée, Sayı: 59-60, 1991.
SHARIF, K. vd. "Diversity of Topological Palmar Patterns in Iranian Population”,
Anthropologischer Anzeriger, Sayı: 48, No. 1, 1990.
SHIKLOMANOV, I. "2025 Yılında Dünya Su Kaynaklarının Durumu”, İdea Politika, Bahar
2001, İstanbul: 2001.
SOLAK, F., "Bulgaristan Demografisi”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Çalışması, Hacettepe
Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 1993.
SOLAK, F., "Türk Cumhuriyetlerinin Önemli Çevre Sorunları”, Gök Dergisi, 3. Sayı,
Ankara:
1995.
SOLAK, F., "Türkiye Nüfusunun Cumhuriyet Dönemindeki Gelişim Seyri”, Yeni Türkiye,
Sayı 23
24, Cumhuriyet Özel Sayısı cilt 1, Ankara: 1998.
SOPEMI. Trends in International Migration, Paris: 1995.
TATIMOV, M. "21. Yüzyıl Türklerin Olacak”, Cumhuriyet Gazetesi, s. 12, 18 Ekim 1994.
TOROS, A. vd. "Türkiye’nin Etnik Yapısının Ana Dil Sorularına Göre Analizi”, Nüfusbilim
Dergisi, Cilt 14, Ankara, 1992.
TOSUN, S. "21. Yüzyılda Batı Avrupa’daki Türk Nüfusu”, III. Türk Devlet ve Toplulukları,
Dostluk, Kardeşlik ve işbirliği Kurultayı 30 Eylül-2 Ekim 1995, izmir: 1995.
TRIBALAT, M. Faire France: Une Anquête sur les Immigrés et leur Enfants, Paris: 1995.
TRUTANOW, I. "Le Kazakhstan, un membre très actif de la CEI”, Le Courrier des Pays de
L’Est, Sayı: 397-398, 1995.
STAM, A. "Some Recent Events and Trends in Soviet and East European Ethnic Policies”,
Plural Societies, Sayı: 20, No. 2, 1990.
UNFPA. Demographic Indicator 1950-2050 (The 1996 Revision), New York: 1996.
UNFPA. Sex and Age Quinquennial 1950-2050 (The 1996 Revision), New York: 1996.
UNITED NATIONS. The Age and Sexe Distributions of the World Populations, New York:
1994.
UNITED NATIONS. Demographic Year Book 1992, New York: 1994.
UNITED NATIONS. Demographic Year Book 1998, New York: 2000.
UNITED NATIONS. World Urbanization Prospects: The 1994 Revision, New York: 1995.
ÜNER, S. Nüfusbilim Sözlüğü, Hacettepe Üniversitesi Yayınları D-17, Ankara: 1972.
VICHNEVSKI, A. "La Situation Démographique de la Russie au Seuil de L’an Deux Mille”,
Le Courrier des Pays de L’Est, Sayı: 401, 1995.
WORLD BANK. World Development Report 1999/2000, New York: 1999.
WORLD BANK. World Population Projections 1992-1993, London: 1994.
YAMAN, Ş. "Türk Cumhuriyetlerinde Ekonomik Reformların 10 Yılı”, Türkiye Günlüğü,
sayı 66, Ankara: 2001.
YAZICI, M. Tarihte 128 Türk Devleti ile 318 Devlet-356 Hükümet Başkanlarının Özellikleri
(M.Ö. 220-M.S. 1990), Ankara: 1990.
YERASIMOS, S. "Turquie: Les Choix Difficiles”, Hérodote, No. 58-59, 1990.
YERASIMOS, S. "Balkans: Frontières d’Aujourd’hui, d’hier et de demain?”, Hérodote, No.
63,
1991.
Ege Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Giriş
Cengiz Han evlâdından Gazan Han zamanında, bundan tam 700 yıl önce yazımına başlanıp,
sonra 1304-1316 yılları arasında İlhanlı Hanı olan Olcaytu Han’a takdim edilen Cami”ütTevarih adlı eser, Türk kavramı açısından çok dikkate değer bir girişle başlamaktadır. Bazı
peşin hükümler sebebiyle olsa gerek, bir kısım Türk tarihçileri tarafından ciddîye alınmayan
bu girişte, kitabın düzenleyicisi Reşideddin Fazlullah (1248-1318) özetle, “bugün (kendi
zamanında) Moğol diye anılan bir kısım boyların vaktiyle Türk olduklarını” belirtip şöyle
diyor: 1
“Mağrib diyarından Hind Denizi nihayetine kadar yaşayanlar Türklerdir; ‘Deşt-i Kıpçak, Rus,
Çerkes, Başgırd, Talas, Sayram, İbir, Sibir, Bular, Ankara Nehri, Türkistan ve Uyguristan
diyarları, Naymanların kaldığı Erdiş (İrtiş) Gölü, İrtiş, Karakurum, Altay Dağları,
Organ/Orhun nehri, Kırgız diyarları, Kem-kenciyut, Moğolistan diye bilinen birçok kışlak ve
yaylak yerleri ki Kireyitlerin diyarı, Onon, Keluren, Köke-navur, Boyır-navur, Karkab,
Köyen, Ergenekon, Kalır, Selenge, Töküm, Kalalçın-alt, Çin seddine bitişik olan Ötügün’de
hep onların (Türklerin) kabile ve boyları otururlar. Bugün de bütün ‘Çin, Hind, Keşmir, İranzemîn, Rum, Şam ve Mısır’a kuvvet ve şevketle hükmederler; Dünyanın meskûn olan
kısımları onların idarelerindedir” (Moskva 1965, s. 72-75).
Bu Türklerin en başında bugün Türkmen denilen Oğuzlar vardır; ayrıca Kıpçak, Kalaç,
Kanklı, Karluk ve diğerleri de onlara mensupturlar. Hatta bugün Moğol diye şöhret bulan
Celayir, Tatar, Uyrat, Merkit ve gayrileri de sayılabilir. Bunlara Kireyit, Nayman ve Öngütleri
ve diğerleri eklenebilir.. Bütün bunların lehçeleri birbirine yakındır. Fakat bütün bu Türk
kavimlerinin oturdukları yerlerin hava ve suyundan dolayı özellikleri biraz farklı olabilmiştir
(s. 77).
Reşideddin bir kısım bilgileri yazılı kaynaklardan bir kısmını her kavmin bilenlerinden
nakledeceğeni söyleyerek şöyle devam eder: “Sahralarda oturan Türk kavimlerinin isimleri,
Nuh Peygamber’in oğlu olan Abulca Han’ın oğlu Dib Yaquy Han’ın dört oğlundan
gelmektedir. Nuh Peygamber ona (Abulca Han) kuzey, kuzey-doğu ve kuzeybatı taraflarını
verip göndermişti. Dib Bakuy’un oğulları Karahan, Orhan, Gürhan ve Küz-han idi.
Karahan’ın oğlu ise Oğuz’dur.
Oğuz’a bazı kardeş ve amca çocukları dost olmuşlardı; Oğuz’un altı oğlu ve herbirinden
dörder torunu oldu. Sağ koldaki oğulları Kün, Ay ve Yulduz Han sol koldakiler ise Kök, Tak
ve Dingiz Han’dır. Oğuz’a uyan ve dost olan biraderzâde ve amca çocukları da Uygur,
Kanklı, Kıbçak, Karluk, Kalaç ve Ağaçerilerdir.
Oğuz’a dost olmayan amcaları Orhan, Küz-han ve Kür-han, kardeş ve oğulları ile ilgili
ayrıntılar bilinmiyor. Bunlar bugün Moğol diye anılacaklar ise de ilk ve asıl isimleri Moğol
değildir. İlk kısım Celayir, Sunit, Tatar, Merkit, Kürlevüt, Tolas, Tumat, Bulgacin, Kermucin,
Urasüit, Tamgalık, Targut, Uyrat, Bergut, Korı, Telengüt, Köstemi, Uryanka, Korıkan ve en
sonda Sakayitler vardır. Bir de Taciklerin Moğol dedikleri Kireyit, Nayman, Öngüt, Tenkqut,
Bekrin ve Kırkızlar sayılabilir.
Bu arada bazı kavimler Ergenekon’dan çıkmış kabul edilirler. Genel ad verse söz konusu
olduğunda Tatarların üstün olduğu zamanlarda bütün kavimlere Tatar derler; Moğol üstün ise,
ekser Türklere de Moğol denilir” (84-85).
Reşideddin, Oğuz Han’ın torunları sayılan boyları belirterek doğrudan tarihî döneme
girmektedir.
XIV. yüzyıl başlarında kaleme alınan Cihan Tarihinin girişinde, Asya’daki en etkili millet
olan Türklerin tarihine böylece girilmektedir. Burada dikkati çeken, Türklerin doğrudan,
dönemin telakkilerine uygun olarak Nuh Peygamber’in oğlundan getirilmiş olmasıdır. O
sırada İlhanlı ülkesinde etkili durumda olan Oğuzlar=Türkmenler dolayısıyla böylesine bir
giriş yapılmış olmalıdır. XIII. yüzyıl ile XIV. yüzyılda, dünyada ve özellikle İslam Alemi’nde
Türk’ün güçlü, Türk kavramının en etkili bir durumda olduğunu ilerde (İbn Haldun’un
şahitliği ile) de göreceğiz.
Türk’e bugün yazılan bir eserde böylesine tafsilatlı bir giriş yapmak, bunda önceliği Oğuz
Han’a vermek tarihî vakıalara uygundur.
Türk, dünyanın geçmiş bin ve yüz yıllarında da etkili ve önemli bir unsur idi. İncelemeler
milat yıllarından itibaren, adları Hsiung-nu/Hun olarak da geçmiş olsa Türklerin, dünyanın
önde gelen başlıca dört (veya beş) büyük gücünden birisi olduğunu belirtir (G. Ferrand).
Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve nihayet Osmanlılar büyüklüğün en çarpıcı
örnekleridir.
Türk’ün önemi ve etkisi geçmişte kalmamıştır. Çünkü Türk bugünün de en etkili
kavramlarından birisidir. XX. yüzyılın sonlarında dünyayı etkileyen iki büyük güçten
Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında ABD’nin de aynı şekilde dağılabileceği gözönüne
alınmaya başlayınca, şu düşünce dünyayı etkilemiştir: Gelecek yıllar veya yüzyıllarda
kimlerin yıldızı parlayabilir?
Türk’ün bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde kullanılan anlamı ve kavram genişliği, son yüzyılın
eseridir. XIX. yüzyılda, Osmanlı Devleti çöküş sürecine girince, kendilerini farklı görenler,
birer ikişer ayrılınca, bazı insanların devletinden ayrılmak gibi bir düşünceleri olmadı. Bir
büyük kitle, devletine bağlı kalmaya devam etti. 1918’de, Birinci Cihan Harbi sonrasında
girişilen Millî Mücadele’nin ardından devam eden devletin artık Osmanlı adıyla da bir bağı
kalmadı. Bu sebeple, devletine sahiplenenlerin kendilerini, bir yeni ad ve kavram içinde
hissetmesi gerekiyordu. Bu yeni kavram, pekâla Türk olabilirdi. Böylece, 1920 sonrasında
vaktiyle kendilerine hangi kıstaslarla Osmanlı dendiği ayrı bir konu olan, Osmanlı Devleti’nin
çocuklarının, artık "Türk” oldukları vurgulandı. Devletine, XX. yüzyılda sadık kalanlarının
Türk olduğuna inanıldı. Böylece "Türk”e, Batı’da XX. yüzyılın ilk çeyreği içinde yepyeni bir
anlam yüklendi.
Türke bu türden yeni bir anlam verilmesini, bugün, büyük siyasi güçler ve onların
belirlemelerini kesin bir gerçekmiş gibi kabul eden bir kısım Türkler de kabul edilemez
bulmaktadırlar. Oysa; "Türk”, belirli bir dar etnik veya dini küme olmaksızın, ortaya çıkan
yeni gerçekler ışığında, olağan benimseme, bir kabullenme olmaktadır. Bu türden bir adın,
üzerinde yaşadığımız coğrafya için en yararlısı, hatta en iyisi olacağını Atatürk kesin ve açık
bir şekilde görmüş ve göstermiştir. Bu yalın ve kesin gerçek, içerdeki ve dışardaki ‘bilgiç’lere
(!) rağmen değişmeyecektir.
Günümüzde, Türkiye’deki durumu, tarihî geçmiş açıkça göstermektedir ki, Türklerin kopup
geldikleri İç Asya’da bir büyük kitle olmuştur. İşte bu büyük kümeden arta kalanlar, ayrı
gelişmelerin etkisiyle, kendilerine farklı adlar vermiş veya verdirilmiştir. Kazaklar, Özbekler,
Kırgızlar, Türkmenler, Tatarlar, Uygurlar, Başkurtlar, Altaylılar, Sakalar, Tuvalar, Hakaslar
vb. Bu isimler, vaktiyle kendilerine hakim olan başka büyük siyasi güçlerin de uygun
buldukları adlardır. Ancak hepsinin konuştuğu dilin aynı olduğunu, dil bilginleri kesinlikle
tespit etmişlerdir. Bunların tamamına Türk değil ama, Türk dilli (Türkçe konuşan) halklar da
denmektedir. Bu bütün isim sahipleri, adlanma konusunda, birçok yönden etkilenmek
istenmektedirler. Tahmin edileceği gibi, Osmanlılar, eğer Batı Asya’da ve Doğu Avrupa’da
aynı kültüre sahip büyük kitleyi bir siyasi birlik halinde toplayıp, bir yeni bileşim ve oluşumu
gerçekleştirmemiş olsalardı, tıpkı, Kazaklar, Kırgızlar veya Özbekler gibi Osmanlı,
Germiyanlı, Karamanlı, Saruhanlı gibi yeni milletler de çıkmış olabilirdi.
Vaktiyle Göktürk Devleti dediğimiz büyük siyasi gücün hakim olduğu coğrafya içerisinde
yaşayanlar da kendilerine, daha uzak coğrafyadaki kardeşlerinin verdikleri Türk adını pekala
kabullenebilirler. Ancak bu hiçbir zorlama olmaksızın gerçekleşmeli, olağan bir kabullenme
olmalıdır.
Türkler, gelecekte yükselebilecek milletlerden birisidir. Çünkü Türkler tarih içinde de en
azından üç büyük zamanda dünyanın en büyük ve en etkili devleti olmuşlardı.
a. M.Ö. VI-V. yüzyılda, Sakalar,
b. M.S. VI-VIII. yüzyıllarda Göktürkler,
c. M.S. XI-XVI. yüzyıllarda Selçuklular, Cengizliler, Temürlüler ve Osmanlılar.
Hemen belirtelim ki ilk dönemdeki ad, belki de yaygın olarak doğrudan Türk değildir. Ama
bunların aralarında Türk olduğu, son yılların bilginleri daha bir açıklıkla
söyleyebilmektedirler (D. Sinor). Bu sebepledir ki Sakalar/Skitler kesinlikle sonraki
zamanlarda Türk diye anılanların atalarıdır.
Türk, hem geçmiş zamanların hem de günümüzün etkili bir kavramı ve halkıdır. Türkü
bilmeden, tanımadan zaman ve dünyayı tam olarak tanımak ve bilmek mümkün olmayabilir.
Bu yüzdendir ki Türk, daha milâd yıllarından itibaren, kendilerinden daha çok komşularının
dikkatini çekmiş, bilinmek ve tanınmak istenmiştir. Bu sayededir ki Türklerin geçmişi
hakkında, farklı zamanlarda ve farklı kaynaklardan bilgilere sahibiz.
Gerçi, Türklerin içine girip onları çok iyi tanımadan, uzaktan ve kimi zaman kulaktan
dolma bilgilerle de Türkler anlatılmaya çalışılmış ve anlatılmıştır. Elbette bütün bu tür
bilgilerin de kendine göre bir değeri vardır. Mitoloji ve efsâne ile içiçe olan bu tür bilgilerin
de bir gerçeği yansıttığına inandığımızdan, her bilgi ele alınmaya çalışılacaktır.
Konuya girmeden önce, büyük ve etkili bazı problemlerin bizi etkilediğini belirtelim. Bunlar
başlıca iki ana kesimde ele alınabilir:
1. İsim Meselesi,
2. Mekân Meselesi.
1. İsim Meselesi: Türk lafzı, yaygın bir düşünceye göre ancak VI. yüzyılda görülür. Gerçi bu
adın daha önceki yüzyıllara, hatta bin yıllara kadar gittiğini ileri süren bilim adamları da
vardır. Hatta önceki yüzyıllarda da (IV. ve V. ) Türk adıyla ilgili bazı kayıtlar (Haussig) genel
kabul görmüştür. Fakat V-VI. yüzyılda ortaya çıkan Türklerin eskiliği konusunda bazı bilim
adamlarının ciddî şüpheleri vardır. Şüphesiz VI. yüzyılda ortaya çıkan bir kavramın, en
azından dört-beş yüzyıl kadar sürebilecek bir hazırlık dönemi olmak gerekir.
Gerçi, doğrudan yazılı tarihî kaynaklarda açıkça belirlenmese de, kimi zaman Türk’ün önceki
yüz ve bin yıllardaki geçmişine gidebilecek bilgiler de çoktur. T’ang sülâlesinin kurucusu
T’ai-tsung’un çağının Türklerinden (Göktürklerden) söz ederken, kimi zaman onlardan
Hun=Hsiung-nu diye bahsettiği, Çin kaynaklarına da (T’ang Sülalesi Yıllığı) yansımıştır.
Göktürk=Hsiung-nu/Hun devamlılığının pek çok kanıtı da vardı. Burada da açıkça bellidir ki
Türk, sadece VII. yüzyılda değil, en azından yedi-sekiz yüzyıl önceden beri mevcuttur.
Çünkü 552 tarihinde Göktürk Devleti’ni kurduğu kabul edilen Bumin Kağan, bu zamana
kadar bir başka kimlik taşıyorken birden bu tarihte Türk olmamışsa, Bumin Kağan’ın baba ve
atalarının da Türk bütünlüğü içinde olması doğaldır. Nasıl ki 1881 tarihinde Osmanlı
vatandaşı olarak doğmuş, büyümüş ve yetişmiş olan Mustafa Kemal Paşa, 1923’te birdenbire
Türk olmadığı gibi. Mustafa Kemal Paşa’nın sadece kendisi değil, baba ve anası gibi ataları
da aynıdır ve onlar Osmanlı değil, Türktür. XIX. ve XX. yüzyılda herkesin ve tarihin gözü
önünde Osmanlı ve Türk kavramları böylesine içiçe girmiştir. Göktürk çağında da Türk
kavramı ile siyasî iktidarı elinde tutan devlet veya devletlerin adı karışmış olabilir. Ancak
yakın yüzyıl gelişmelerinin ışığında, yabancı araştırıcıların bilimsel titizlik namına, Türklerin
varlığını 552’de başlatmalarını anlamak güçtür.
Bu türden karışıklık sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir. Hazarlar, Uygurlar, Karahanlılar
ve Selçuklular da böylesine isim olarak dikkati çekerler. Selçuklular zamanında, Avrupalılar
bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda Türkler oturduğundan dolayı "Türkiye”
dediklerinden bugün o devlete Türkiye Selçukluları diyebiliyoruz. Fakat tarihi dönemlerdeki
bütün bu isimler yaygın ortak özelliklere sahiptirler. Kendileri bu özelliklerinin farkında
olmadığından veya bu konuda titiz davranmadıklarından adları farklı olabiliyor. Fakat
komşuları onların hemen aynı büyük kültür birliğine mensup olduğunu görüyor ve
yazıyorlardı. Türk adının yol açtığı yaygınlık doğrudan Göktürk çağından, Türk adını taşıyan
bir siyasi teşekkülden meydana gelmiş olabilir. Fakat asıl önemli olan mevcut büyük kültür
birliğini farkeden komşularının Araplar, Bizanslılar ve Çinlilerin yazdıklarıyla durum daha iyi
anlaşılır olmuştur.
Çin kaynakları, farklı şekilde yazdıkları birçok boy ismini Göktürklerle aynı dil ve kültüre
sahip göstermektedir. Türk kavramı, aynı zamanda ve asıl olarak bir kültür birliği demektir.
Görülen o ki, Türk adını taşıyan bir boyun ismi, kendisiyle aynı özelliklere sahip öteki alt
isimli boylara da yayılmıştır.
Bilmek gerekir ki Türk hem bir isim hem de daha önemlisi bir büyük kültürel birliktir.
Mekân= Coğrafya Meselesi: Türk’ün belirli bir şekilde ele alınıp algılanmasında, mekân
büyüklüğü olumsuz bir önem taşımaktadır. Dünyadaki birçok etkili milletin, kendi
coğrafyaları üzerinde belirli bir geçmişin içinden yoğrulup gelmesi esasındaki millet veya
medeniyet tanımları, Türklerin geçmişine uymadığından bazı meseleler ortaya çıkıyor.
Böylece coğrafyanın genişliği ve farklılığı, Türk Devleti’nin ve milletinin geçmişine yönelen
sorular için olumsuzluk içeriyor. Bugün kendisine Türk diyenlerin yaşadığı Anadolu sahasına
Türkler sonradan geldiklerinden buradaki geçmişin bir dönemi, Türkler için yabancı idi. Buna
karşılık Türkçe konuşanların (resmen de Türk dilli sayılan) yaşadıkları yerlere Türklerin
genellikle sonradan geldikleri ileri sürülürdü. Aynı şekilde yakın yıllara kadar (Sovyet
zamanında) kendilerine “Türk” oluşları ile ilgili herhangi bir bilgi sunulmayanların
topraklarına geldikleri belirtiliyor ve Göktürk zamanı ile sınırlandırılıyorlardı.
Oysa, Türk ile ilgili bilgileri gördükten sonra, mesela, günümüz Kırgızistanı’ndaki Issık göl
çevresinin Türkün en eski yurdu olabileceği ortaya çıkıyor. Ama aynı anda doğuda
Göktürklerin merkezi Ötüken yöresi, XI-XIV. yüzyıllara kadar devam eden hatırası ile dikkati
çekiyor. Aral denizi çevresi ile Hazar denizi etrafı da çok yönlü bilgiler içeren coğrafyalardır.
Şimdiki Kazakistan sahası da Türkün en eski zamanlardan yaşayıp geldiği yerler olarak kabul
edilebilir.
Coğrafya, şu halde konumuz için hem etkili, ama aynı zamanda çok geniş alanları içine
alabilecek bir kavramdır. Bu geniş alanlara bugün Türkler dışındaki bazı devletler hakim
bulunduğundan konu ciddî bir önem taşır. Türklerin hem öncesinde hem de tarihî devirlerde,
kendi ülkelerinin bir kesiminde yaşadıklarının vurgulanması, önemli siyasî sonuçlara da yol
açabilir. Vaktiyle etkili olan bu endişe, “Türk” kavramından mümkün olduğunca az söz
edilerek giderilmeye çalışılırdı. Aynı durum bir kısım devletler için (Rusya, İran, Çin ve
Moğolistan) günümüzde de geçerlidir.
Şimdi, Türk denilen o büyük denizin içine girmeye çabalayalım. Zihnimize takılan bazı
sorular şunlardır:
1. Türk kelime olarak nedir? Bu isim ne zaman ortaya çıkmıştır? Nasıl bir anlam taşımış ve
Türk ile ilgili özellikler neler olmuştur?
2. Türk veya daha doğru bir deyimle Türklerin ataları ilk olarak nerede, hangi coğrafyada
ortaya çıkmıştır?
3. Türklerin ataları hangi tarihte ortaya çıkmıştır?
Bunu bilmenin yolu, tarih metodunun içinde yer alan, daha alt üç yolla mümkün olabilir.
a. Türk dilinin geçmişi,
b. Türklerin tarihte yaşadıkları sahalardaki arkeolojik kalıntılar,
c. Türklerin veya komşularının destanî bilgileriyle.
Bütün bunlar, zaten kıt olan Türklerle ilgili yazılı bilgileri ancak tamamlayabilecektir.
I. Türk Ne Demektir
A. Türk-Türük
1. Türk
Türk adının telaffuzu yâni seslendirilmesi dikkate değer bir dil meselesi olarak görülüyor. Her
ne kadar bu isim günümüzde açık ve kesin olarak Türk şeklinde ise de, zaman içinde bir
değişme ve gelişme geçirip geçirmediği tartışılabilir.
Türk adı farklı alfabelerde bu şekilde mi yazılıyordu? Arap alfabesindeki imlâsıyla ilgili
olarak Terk/Türk benzerliğinden söz edilebilmiştir. Arap kaynaklarında Türk ismi VI. yüzyıl
sonlarından itibaren görünmekle birlikte T. r. k ünsüzleri arasında, o, u, ö veya ü seslerini açık
olarak belirlemek güçtür. Ünlülerin e, a, ı, i olmadığı kesinlikle açıktır. Arapçadaki telaffuz,
belki de kalın olarak "Turk” şeklindedir. Araplar, en erken bir zamanda Türk’ü bilmişler ve
tanımışlardır. Ancak Arapçada Türk’ün imlâsı, kalın ve ince ünlü iki "T” harfinden ince olanı
(te) ile yazılıyordu. Bu sebeple Arapçada Turk’taki "u” kalın ve sert bir sesli olmayıp, Arapça
içinde "ü” veya ona yakın bir ses kabul edilebilir. Ön Asyalı bir alfabeye sahip Süryani
kaynaklarında da Tourkaye =Turkaye okunuşu, kalın ünlü "u” okunuşunu destekliyor. Bizans
kaynaklarındaki seslere göre bu isim u-o arasındaki bir şekilde okunabilir: Tourkos gibi. En
eski (XI. yüzyıl) Rus kaynaklarında Tork olarak bilinmektedir.
Türk’ü erken devirlerde bilip tanıyan Batı komşularının günümüzde yorumlanabilen
tercihleri, "Turk” okunuşu yönündedir (Araplar, Bizanslılar, Ruslar). Turk okunuşu, erken
dönemlerde, kavramı ilk duyan veya kaydeden kişinin tercihine göre bilinmiş olarak
yorumlanabilir.
Türk dilinden kalan yazıtlarda, Göktürk alfabesinin özelliği sebebiyle, "T” sonrası sesin "ö”
veya "ü” olduğu kesindir. Buradan anlışılıyor ki telâffuzda "ü” sesi etkin bulunmaktadır.
Alfabelerinin tanıdığı imkânlara göre XI. yüzyıldan sonra tanıyanlar da hep böylesine bir
okunuşu kaydetmişlerdir. Böyle olunca Arap alfabesiyle, VI. yüzyıldan itibâren görülen T.r.k
imlâsı kesinlikle Türk okunmalıdır. Türük şeklindeki iki heceli imlâ, hem geçmişte (VIII.
yüzyıl) hem de günümüzde görülmektedir. Bugünkü Türkler, aynı büyük kümeden bazı
insanlar ve ülkeler tarafından iki heceli olarak ifade edilmektedir: Türük. A. Battal
Taymas’tan öğrendiğimize göre XIX. yüzyıl sonlarında Kazan ve Kırım Türkleri, kelimeyi
Türük şeklinde telaffuz ederlermiş (A. Battal Taymas). S.M. Arsal da şöyle der:2 “Türük
kelimesi, Türk isminin yanlış bir telaffuzu ve imlâsından başka bir şey olmasa gerektir.
Birçok (Türk) lehçeler(in)de bugün de Türk isminin Türük telaffuz olunduğu malumdur.”
Buna benzer şekilde, Macarcadaki Török şekli de dikkate değer bir örnektir.
Gerçekten de VIII. yüzyıla ait Göktürk metinlerinde, bu dile ait alfabede Türk yanında Türük
şekli de bulunmaktadır. Ayrıca Uygurca Oğuz Destanı’nda, Oğuz Han’ın akıl danıştığı
kimselerden birisinin adı Uluğ Türük idi (Bang-Rahmeti, Oğuz Destanı).
Japon Bilgini Prof. Masao Mori (1921-1996), Türk ve Törük adları üzerindeki bir
incelemesinde Tü-küe/Tucue’nin doğrudan Türk’ü karşıladığını kabul eder (G. E.
Pulleyblank’e katılır). Göktürk metinlerinde mevcud olan iki ayrı imladan Türük’ün, Çin
kaynaklarında Kağnılı anlamındaki Tieh-le’nin Türkçe karşılığı olduğunu belirtir. Kağnılı
boyları, eski büyük hakanlığın daha ziyade batı kanadında oturmakta idiler. Prof. Mori’ye
göre Batı kanadındakiler kendilerine Türük, fakat doğu kanadındaki boylar ise Türk söyleyiş
ve imlasını kullanmışlardır.
Prof. Mori’nin belirlediği bu gerçek, milat yıllarından önceki bir büyük birliğin, Türk adını
kesinlikle bilemediğimiz, fakat Batı/Yunan ve Roma kaynaklarının Skit, İran kaynaklarının
ise Saka dedikleri Hakanlığın içinde oluşan bir netice olabilir.
Bir kısım araştırıcılar, Türk’ün “türemek = yaratılmak, var edilmek,” fiilinden çıktığını
düşünerek, iki heceli Türük şeklini olağan görmektedir. Türkçenin iç ahenk kuralları
gereğince kelimenin, Török< Törük< Türük şeklinde ve gelişmesi olağandır.
B. En Eski Şekil ve Anlamı
1. Türk’ün En Eski Şekli
Türk’ün en eski şeklinin iki heceli olması gerektiğine dair, XX. yüzyılın son çeyreğine kadar
süren bir yaygın kabullenme vardır. Çincedeki Tu-küe imlasının da etkisiyle, iki heceli isim
konusunda bilginlerin teklifleri olmuştur. Marquart ve P. Pelliot, Türküt, P. A. Boodberg
Türküz, S. G. Clauson ise Türkü kabul ederler. Hatta bu adın, Török’ten başlayarak Törük<
Türük gibi iki heceli şeklinden tek heceli Türk şekline geçtiği, geliştiğini kabul edenler de (L.
Bazin) vardır.
Ancak, en son araştırmalar (G. A. Pulleyblank) Çincedeki Tu-küe şeklinin tek heceli
olduğunu göstermiştir. Daha da önemlisi bu isim Göktürklere ait ve VI. yüzyıldan kalma
Bugut kitabesinde (Litviç-Klyaştornıy) soğd alfabesiyle tek heceli olarak yazılmaktadır: Türk.
Prof. Denis Sinor, daha milat yıllarında Latin ve VI. yüzyıl Bizans kaynaklarında da tek heceli
olarak Türk imlâsının esas Türk, aslında tek heceli olup, ancak zaman içinde ve farklı
coğrafyalarda, halkın mahallî söyleyişi olarak (Kazan, Kırım) iki heceli olmuş ve bu tür
söyleniş, VIVII. yüzyıldan başlayarak yüzyıllardır devam etmiştir.
2. Anlamı
a. Türk her şeyden önce bir kişi oğlunun, yani insanın adıdır. Uygurca Oğuz Destanı’nda
Oğuz Han’ın danıştığı akıllı kişinin adı "Uluğ Türük” idi. Göktürk metinlerinde de Türk Bilge
Kağan, kendisinin aynı zamanda "kişi oğlu” özelliğini vurgularken, bu gerçeği yansıtmış
olabilir.
Türk, Ön Asya mitolojisinde ise Nuh Peygamber’in torunu, Yafes’in oğlunun adıdır. Genelde
kavim ve kabilelerin, bu arada Türk Boylarının birer kişiye bağlanması geleneğinden çıkmış
olması gereken bir rivâyete göre de Türk, Nuh Peygamber’in torunu, yani Yafes’in
oğullarından birisidir. Bu sebeple Uluğ Beğ’in eserinde kendisine Türkçe "Yafesoğlan” da
denmektedir. Onun olağan kabul edilebilecek kardeşleri yanında, Çin ve Rus’un da olması,
apayrı bir rivâyetin yankısı olsa gerekir. Bu arada hemen ilave edelim ki Uluğ Beğ’in eserinde
Osmanlıların atalarının 15 göbekte Oğuz Han’a ulaştığı rivâyeti yanında, onların 55. nesilde
Maçin bin Çin bin Yafes bin Nuh’a ulaştıkları da belirtilir.
Önemli olan, XII-XV. yüzyıllarda, doğrudan Türk adlı bir insanın, bir zamanlar Issık göl
dolaylarında yaşamış olmasına inanılmasıdır. Gerçi bu inanışın esası, Tevrat rivâyetleri ile
başlamış, sonraki İslam devri kaynaklarının bilgileri ile yaygınlaşmıştır. Ancak bunlar
arasında da farklılıklar mevcuttur. Mesela; Reşideddin’in söz ettiği Oğuz Destanı’nda
Yafes’in oğlu Türk değil, Olcay Han’dır. Hatta doğrudan Yafes’e bu adın (Olcay) verildiği
dahi söylenirmiş.
Türk, bir tür aile içi ilişkilerle ilgili bir kelime de sayılabilir. Netekim Türkün, Başkırtlarda
kadının baba-evinden getirdiği mal (mesela hayvanlar=atlar) demektir (Togan, Hatıralar).
Benzer bir kelime Törkün, Kırgızlarda da mevcuddur.
Türk, ayrıca Türkçe bir kelime olarak da bir anlam taşımaktadır. "Türk”ün anlamı ile ilgili
olarak Göktürk Devri Türkçesindeki metinlerde açık bir kanıt yoktur. Fakat muhtemelen
"Türk”, Göktürk çağından sonra da aynı anlamda bir kelime olarak Uygur çağı Türkçesinde
devam etmiştir. F. W. K. Müller’in tespit ettiğine göre metinlerde Türk, "erk” ile birlikte
geçmekte ve "kuvvetli, güçlü” anlamında olmaktadır. Bu anlamı, Türkçe metinlerin ruhuna da
uygundur. Bir kısım araştırıcılar Türk’ün bu anlamı sebebiyle, Türkler tarafından bir kavim
adı olarak benimsendiğini ileri sürerler.
Türk kelimesinin yukarda sözünü ettiğimiz anlamı, bu kelimenin görüldüğü Türkçe belgelere
göre açıklanabilir. Göktürk yazıtlarında "Türk yiğit Beyler, buyruklar, tigitler” geçtiği gibi,
Uygurca metinlerde de "Türk çerig” biçiminde de görülüyor. Buradaki "Türk”, yukarda sözü
edilen anlama göre, yani "güçlü, kuvvetli” olarak açıklanabilir. Kutadgu Bilig’de de "erk” ile
birlikte geçtiğinde Türk, "güç, kuvvet” anlamındadır. Ancak orada, Türk artık bir millet adı
olarak da vardır.
Kaşgarlı Mahmud, XI. yüzyıl sonlarında kaleme aldığı eserinde Türk adının anlamıyla ilgili
bilgiler de vermektedir. Ona göre Tanrı’nın doğrudan kendi kavmine verdiği bir isim olan
Türk aynı zamanda “kemal, olgunluk çağı” anlamındadır.
Türk kelimesi, ilk zamanlardakine yakın bir anlamını Çağataycada da korumuştur. Babür’ün
çağında (1483-1530) Türk “mert, yiğit, kahraman ve cesur asker” gibi anlamlarda idi: “Türk
ve merdane ve kılıçlık yiğit idi”. “Ahmet Bek, “Türk kişi, veli merdane ve devlet-hak idi”
denmektedir. R. Rahmeti Arat, Babürname’yi sadeleştirirken buradaki “Türk”e “kaba”
mânâsını vermiştir.
Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan sonra İran etkisiyle olsa gerek, bazı yörelerde Türk’ün
anlamı biraz değişmiştir. XIII. yüzyıldan itibaren Türkiye Selçuklularında (A. Eflaki ve Elvan
Çelebi) başlayarak “saf, sade-dil ve bahadır”, hatta “kaba” anlamı belirmeye başlamıştır
(Elvan Çelebi). Çünkü Türk, bir yönüyle şehirlerde oturmayan kimseler gibi bir anlam
kazanmaya başlamıştır. Şehirlere yerleşenler ise, artık o şehrin kimliği ile (şehrî) anılır
olmuşlar, “Türk ve şehrî” ayrı iki zümre gibi gösterilmiştir.
Osmanlı devrinde, özellikle XVI. yüzyıl sonrasında Türk’ün anlamı da yukardakilerin bir
devamı niteliğindedir.
Yakın zamanlar: XIX. yüzyılın insanı Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanîsi’ne göre Türk,
“sahra-nişin olub Şehristana dahil olmayanlara Türk ve Oğuz ism-i umumisi kalmağla ileride
Türk tabiri kaba, rustaî (köylü), Oğuz sade, safdil, manasına sarf olunmuştur” denmektedir.
Batı Türklüğünde, Oğuz ile Türk’ün anlam olarak birbiriyle karışmış olduğunu da belirtelim.
3. Başka Milletler
Türk’e komşu olan milletler de Türk kelimesine belirli bir anlam vermişlerdir. Bunlar
arasında özellikle Çinliler ve Araplar dikkati çeker. Çin kaynaklarına göre Türk (=T’uküe/Tu-chueh) “miğfer- tulga” anlamında imiş. Türkler bu adı, oturdukları yöredeki
miğfer=tolga biçimindeki dağın şeklinden almışlar imiş.
Geçen XIX. yüzyıldaki araştırıcılar Türk adının anlamı olarak, Çin kaynaklarının belirttiği bu
anlamı hep önde tutmuşlardır. Gerçekten de Hoten (Sakalarının) dilinde “örtü, kapak”
anlamında Tturak kelimesi (Türkçesi kapqag) vardır. Bu söz kavim adı olarak Türk ile aynı
olduğundan Çin kaynaklarının ifadesinin bir temeli vardır. Fakat bu yorum, sadece bir kelime
benzerliğine dayandığından, sonraki devirlerde, kültürel bakımdan herhangi bir etkinliği
olmamıştır. Bu arada Arap harfleriyle Türk ile aynı yazılan bir Farsça kelimenin anlamı da
miğfer-tolga demektir.
Araplar, Türk’e Arap alfabesindeki yazılışı sebebiyle daha değişik bir anlam da yüklemiştir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, terk ile Türk aynı sessiz harflerle T. r. k yazılıyordu. Cahiz
başta olmak üzere birçok Arap kaynağı ve bu arada coğrafyacılar, Türk’e, “terk”e bağlı bir
anlam vermişlerdir. Bir kısım insanlar Yecüc-Mecuc seddinin ötesinde terk edilmiş bir kavim
olduklarından dolayı, o insanlara terk yani terk edilmiş olan anlamında Türk denmiştir.
Gerdizî’ye (ö. 1048) göre Türk diyarı insandan hali, yani terk edilmiş olduğundan bu ad
verilmiştir: “Mamurluktan uzak olduğu için Türkistan ülkesine Türk adı verildi”.
Türk, yukarda da belirttiğimiz üzere, Türklerin genellikle Arap alfabesini kullandıkları
zamanlarda, on dokuzuncu yüzyıl sonlarına kadar Arap alfabesinde esas olarak t. r. k “Terk”
diye de okunacak biçimde yazılırdı. XIX. yüzyıl sonlarında bir kısım Türkler, bunu “terk”den
ayırmak ve açık olarak “ü” okutmak üzere bir vav harfi eklemek istediler (T. u. r. k). Ancak
Türk’ün, yüzyıllardır devam edegelenin aksine böyle yeni bir imlâ ile yazılışı önceleri hayli
yadırgandı ve “Türk”ü yeni Arap alfabeli imlâsı ile yazanlar “Vavlı Türk” diye küçümsendi.
C. Yeni Mânâlandırmalar
Kaşgarlı Mahmud’a göre, Türk hakkındaki en eski bilgilerden birisini vermiş olan Kaşgarlı
Mahmud, 1074’te yazdığı eserinin Türk maddesinde (Besim Atalay Çevirisi, I, 350-351)
şöyle demektedir:
“Türk Tanrı yarlığayası Nuh’un oğlunun adıdır. Bu Tanrı’nın, Nuh’un oğlu Türk’ün
oğullarına verdiği bir addır. Türk sözü Nuh’un oğlunun adı olduğundan bir tek kişiyi bildirir:
Oğullarının adı olduğunda ‘beşer’ kelimesi gibi çokluk ve yığını bildirir. Nitekim Rum
kelimesi İshak oğlu Iysu’nun oğlu Rum’un adıdır; oğulları da bu adla anılmıştır. Türk
kelimesi de böyledir.
Bize ad olarak Türk adını Ulu Tanrı vermiştir dedik. Çünkü (İslam Peygamberi’nin söylediği)
hadis şöyledir: Yüce Tanrı ‘benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim, onları Doğu’da
yerleştirdim. Bir ulusa (kavme) kızarsam Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım’ diyor. İşte
bu Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi kendi
üzerine almıştır. Onları yer yüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde
yerleştirmiş ve onlara ‘Kendi Ordum’ demiştir.
Bununla beraber Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edeb, büyüklerini ağırlamak, sözünü
yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi sayılmaya değer nitelikler
görülmektedir”.
2. Türk adının XIX. ve XX. yüzyıl bilginlerince, araştırmaları sonucunda teklif edilen
anlamları da bulunmaktadır. Bir yaygın yorum, Türk’ü, “törü-mek= türe-mek” köküne de
bağlamaktadır. Nasıl “yürümek” mastarından yörük veya yürük varsa, “türe-mek”ten de,
türemiş, var olmuş, yaratılmış anlamında Törük kelimesi ortaya çıkmış olabilir. Zaten “Türk”
adının yaygın bir şekli de Törük=Türük, biçiminde olup bu da “var olmuş, ortaya çıkmış, bir
şekil kazanmış” anlamında olabilir. Hatta “Türk”ün bu anlamı, Kaşgarlı Mahmud’un
söyledikleri ile de desteklenebilir.
Türk’ün belirli bir kökten çıktıktan sonra, anlam bakımından gelişmiş olabileceği ileri
sürülüyor. Buna göre Türk, öncelikle “var olmuş, türemiş” anlamında olmuş, daha sonraki bir
dönemde “güçlü, kuvvetli” anlamlarını kazanmıştır. Gerçi G. Clauson gibi, Türk’ün “sert,
güçlü, kuvvetli” mânasının G. Nemeth’in ileri sürdüğü kadar etkili olmadığını söyleyen bilim
adamları da vardır. Fakat XI. yüzyıla doğru bu anlam da yumuşayarak, "gelişmiş, kemâle
ermiş, olgunlaşmış” şekillerini almıştır.
İbrahim Kafesoğlu, bilinenleri şöyle özetlemiş idi (Tarihte Türk Adı; İslam Ansiklopedisi,
Türkler mad): Türk kelimesinin ilk ortaya çıkan şeklinde "var olmuş, yaratılmış, şekil
kazanmış” yani "varlık ve insan” manası seziliyor. Uygur metinlerinde ise Türk’ün "güçlü,
kuvvetli” anlamı vardır. Daha sonra ise Kaşgarlı Mahmud devrinde artık "olgunluk” anlamı
yüklenmiştir. "Türk” XI. yüzyılda artık "kemâle ermiş ve olgun” anlamındadır.
Türk kelimesinin anlamı olarak, "nizamlı, düzenli ve töreli” demek olduğunu ileri sürenler de
vardır.
Görülüyor ki Türk anlam olarak oldukça belirgin bir genişliğe sahiptir.
Kısaca yeniden özetlersek: Türk adı, bu şekilde Türkçenin eski kültür kelimelerinden birisi
olarak milattan önceki bin yıl sonlarında oluşmaya başlamış, milat yıllarında kesin olarak bir
küme insanı, bir halk topluluğunu karşılayan, içine alan bir özellik kazanmış olmalıdır.
Böylesine bir anlam özdeşliği sebebiyle, benzer ve ortak özellikler içeren, fakat kendilerine
ayrı alt isimler de verilen insanlar (Türkler) için de birleştirici bir ad olmuştur.
Göktürk Devleti, ismiyle ve cismiyle, kısacası her şeyi ile tam bir Türk Devleti idi. Bu
devletin Türk varlığının ve Türk adının, insanlığın değil, ancak uluslararası ve özellikle Batı
dünyasındaki tarih sahnesine çıkışı çok etkili olmuştur. Böyle bir siyasi birlik, kendi
zamanında Türk oluşu ile, hem siyasi hem kültürel büyük etkiler yapabiliyordu. Asya ve
Avrupa’nın bir kesimini birleştiren bu büyük devlet, muhakkak mirasa sahip olmuştu. Aynı
şekilde adıyla olmasa da, siyasî birliği sebebiyle, Osmanlı Devleti’nin etkili durumunu ve
Türklük açısından önemli katkılarını, ilerde ayrıca söz konusu edebileceğiz.
II. Türk’ün İnsan Boyutu
A. Türk İnsanı ve Fizikî Özellikleri
Kendilerine Türk adı verilenler acaba kendileri veya komşuları tarafından nasıl tanınmakta ve
nasıl bilinmektedir? Türk’ün kendisine mahsus bir tipi, konuşması, edası veya giyimi var
mıdır? Mesela X. yüzyılın Arap coğrafyacısı İstahrî (951 m.), Halaç/Kalaçlar hakkında,
onların Türk tipinde olduklarını, Türkçe konuştuklarını ve Türkler gibi yaşadıklarını
belirtmiştir. X. yüzyılın bu gerçeği, öncesinde ve sonrasındaki olup bitenlerle de birlikte
düşünülebilir. Şu halde Türk için, öncelikle tipi, sonrasında dili ve en sonunda hayat tarzı söz
konusu edilebilir. Ancak burada biz, konuyla dolaylı ilgisi sebebiyle bunlardan kısaca söz
etmek durumundayız.
1. Türk’ün Tipi
Türk, X-XI. yüzyıllarda, komşularınca artık belirli bir tipe ve fiziki özelliklere sahip insanlar
kabul edilmişlerdir. Böylesine fizikî özelliklere sahip oluş, muhtemelen Türk adının
yaygınlaşmasında da en önemli etkendir.
Kendilerinde ortak özellikler görülen kimselere onlar kendilerine, özlerine kişi grup veya
devlet adı olarak neyi benimserse benimsesinler komşuları tarafından Türk olarak
adlandırılmışlardır. İlk Osmanlı döneminin tarihlerinde, devlet hayatıyla ilgili olarak hiç Türk
geçmediği halde, komşularıyla, özellikle Avrupalılarla ilişkilerde temas edilen Osmanlı
insanları hep Türk olarak bilinmektedir.
Türk, böylece aynı özellikler içeren insanların ortak bir adı olmuştur. Peki bu ortak
özelliklerin fizikî yanı ve yönü neler olabilir?
Türk öncelikle yüzüyle dikkati çeker ve Türk’ün yüzü komşularına göre daha çıkık elmacık
kemikli ve çekik gözlüdür. Burada dikkati çekmek istediğimiz husus, bu türden özelliklerin
“komşularına göre” belirlenmiş ve tespit edilmiş olmasıdır. Çünkü yukarda saydığımız çıkık
elmacık kemikli ve çekik gözlü oluş, Çinlilere göre geçerli olmayıp, batıdaki komşularına
İranlılara veya Yunan- Romalılara göredir. Aslında Türk’ün dış görünüşü Çinlilerden ve
Moğollardan da farklıdır. Batıdan bakılınca ilk anda bunlar arasında bir fark yokmuş gibi
görünse de, Türk kendisine mahsus özellikler içerir.
Bu arada Türkleri etkileyen ve şaşırtan, Türk’ün ilk görenlerin kendi etraflarına göre hayli
farklı olduklarından Türkleri abartarak tasvir etmeleridir. “Basık burunlu, geniş yüzlü, nerede
ise hiç yokmuş gibi küçük gözlü” tasvirlerin gerçeği tam aksettirmediği açıktır. Oysa daha
erken devir Arap kaynaklarında “basık burunlu, küçük gözlü, geniş ve örsle dövülmüş kalkan
gibi kırmızı yüzlü, yapışık kulaklı Türkler” tasvirleri vardı. Şüphesiz bütün bu tasvirler,
olumsuz bir bakış açısının etkisiyle kaleme alınmışlardır.
Günümüzde, Türk’ün gerçek fizikî özelliklerini çok daha sıhhatle belirleyebiliriz. Çünkü
devrinden kalmış ve yazıya değil, doğrudan resmedilmiş veya kazınmış göze hitap eden bilgi
imkânlarımız vardır. Öncelikle, daha önceki yüz ve hatta bin yıldan kalmış olanlar da dahil
olmak üzere, özellikle VI. yüzyıldan sonraki Göktürk çağından yüzlerce heykel bilinmektedir.
Bir tür mezar taşı, mezarda yatan kişinin kendi tasviri kabul edilebilecek bu eski Türk mezar
heykelleri, Türk insanının, öyle tasvir edildiği kadar çekik gözlü veya “mongoloit” olmadığını
açıkça göstermektedir.
Göktürk çağı heykellerinin en güzel örneğini Köl-tigin’e ait kabul edilen baş heykeli
göstermektedir. Bu heykelin gösterdiği Türk, başka örneklerine daha geç zamanlarda mesela
XIII. yüzyılda Türkiye Selçuklu Sultanlarının, mesela Alaeddin Keykubad’ın (ö. 1237)
çinilerdeki resimlerine benzemektedir. Burada, yukardaki yazılı tasvirlerin belirttiği bir aşırı
özellik yoktur. Aksine, belirli bir tenâsüb, uyumlu ve ahenkli bir görünüş etkendir.
Türkler, VIII. yüzyıldan sonra, her türlü faaliyetine katıldıkları İslam Devleti’nin, özellikle
Abbasi Halifeleri devletinin görsel kaynaklarında açık olarak tasvir edilmektedir.
Minyatürlerdeki tasvirler, şüphesiz yapan ressamın çevresinde çok bulunan tipleri de
yansıtmış olabilir. Bunu en iyi şekilde Oğuz Han Destanı’nın Reşideddin Fazlullah’ın ünlü
eseri Cami üt-Tevârih nüshalarındaki Oğuz Han ile ilgili minyatürlerin, yazmalardaki
ayrılığında görebiliriz.3
Türk, bugün kesinlikle bin yılı aşkın bir süredir fizikî çehresiyle de kesin olarak takib
edilebilmektedir. Bu fiziki çehredeki özellikler, iklim, coğrafya şartları ve öteki insan
unsurları ile her yerde aynı özellikler göstermeyebilir. Bunun için, uygun coğrafyalardaki
uygun mekânlar, aslî özelliklerin yaşamasında daha etkin olmuşlardır.
Türkler, kadınıyla, erkeğiyle kendilerine mahsus özellikleri olan, daha da önemlisi hemen
bütün komşularının güzel buldukları insanlardır. Türk’ün "güzel” oluşunun veya "güzel”
sayılmasının kaynaklara bakınca abartılı bir yanı yoktur. XI. yüzyıl insanı Kaşgarlı Mahmud
Türk’ün özellikleri arasında en başta "güzelliğini, sevimliliğini ve tatlılığını” saymaktadır.
XII. yüzyıl kaynağı Mücmel üt- Tevârih, Türk ün güzel, fakat kan dökücü özelliğinin
yıldızına ait bir talihlilik olduğunu belirtiyor. Türklerin "güzel” insanlar oluşu, Orta Çağ İran
edebiyatında çok etkilidir. Yağma ve Çiğil Türk boylarının güzel insanları yanında Hıta ve
Hoten Türkleri de güzel özellikleri ile ünlüdürler. Bu etkilerin izleri Osmanlı-Türk
edebiyatında açık olarak görülür.
Türk’ün kendisine mahsus hemen bütün özelliklerini, yakın yüzyıllarda en açık olarak
gösteren Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarındaki, Beğ ve Sultanlarının tanımları, Türk tanımı
için önemli sayılabilir: XVI. yüzyılda kaleme alınmış olan Kıyâfet’ül-İnsâniyye fî Şemâili’lOsmaniyye mesela 1389’da Kosova’da şehid olan Murad Beğ’i şöyle tanımlıyor:
"Orta boylu, değirmi suretlü, mübarek yüzü etlü, kırmızı ak benizlü, şehla gözlü, mülâyim ve
lâtif sözlü, çatma kaşlu, iri incü dişlü, şahin bakışlu, koç burunlu, mübârek sakalı seyrek, kird
(yuvarlak) ve mevzun, sebeleti (bıyıkları) bahadırâne, çenesi uzun, gerdeni (boynu) bülend
(yüksek), sînesi basit (geniş), kolları kavi (güçlü) ve tavil (uzun), özengiliği bî-misl...,
barmakları etlü, mehib selâbetlü”.
Osman Gazi, yukardakilerden de daha sade olarak tanımlanır: "Orta-uzun boylu, yassı
yağrınlu... kaşı siyah ve çatma, elâ gözlü, koç burunlu, değirmi yaraşık seyrek sakallu, iri
dişlü, kaba avazlu, arslan betimlü” veya Orhan Gazi; "kaşları hilal gibi çatma. ela gözlü, koç
burunlu, tatlu sözlü, sinesi yassı, alnı açuk.... pençesi arslana benzer, yaraşuk sakallu,
bahadırâne bıyıklu” idiler. Yıldırım Bayezid’e "koç burunlu, koy heykellü”, Çelebi Sultan
Mehmed’e "ince uzun boylu” denmektedir. II Murad Han’ın burnu "rast” yani düz imiş, Fatih
Sultan Mehmed de "uzun boylu” olarak tanımlanıyor.
Türk’ün fizikî özellikleriyle ilgili olarak, Çin kaynaklarındaki resimlere, Saka/Skit ve sonraki
devrin arkeolojik bakiyelerine, heykel ve kabartmalarına da bakabiliriz. XI. yüzyıldan sonra
giderek artan münyatürler de Türk insanının görünüşünü belirlemek için yararlı olabilecektir.
Türk’ün görünüşü, onun yaşadığı yerden, coğrafyasından ve ikliminden büyük ölçüde
etkilenmiştir. Bu etkilenmeyi, coğrafya ve iklimin, hava ve suyun Türklerin şekillerini
etkilediğini XIV. yüzyılın başlarında Reşideddin de açık olarak belirtmektedir.
2. Türk’ün Temel Özellikleri
İlk bakışta etkili olan fizikî özelliklerinin yanında, dışardan görülmeyen, fakat onu Türk
yapan özellikleri vardır. Bu türden özellikleri, Türk’ü yakından tanıdıktan sonra herkes kabul
ve teslim edecektir.
Arap müellifi Cahiz’den (ö. 869) itibaren, Türk’e verilen ve yüklenilen özelliklerin başlıcaları
şunlardır:
1. Türk, edepli, terbiyeli, akıllı ve temiz kalplidir, hazimlidir; hoşgörülüdür; tedbir sahibidir.
2. Türk yerini, yurdunu çok sever. Ondan ayrı düştüğünde orasını her zaman özler.
3. Türk, sağlam yapılıdır, cesurdur, kahramandır. İyi savaşır. Türk ancak korkulması
gerekenden korkar. Türkler iyi savaşçı oluşları sebebiyle, bütün Orta Çağlar boyunca,
dünyanın da en seçkin askerlerinden sayılmışlardır.
4. Türk temiz kalplidir, açık sözlü ve açık yüreklidir. Onun bazen “saf” ve “sade-dil” olarak
ifade edilen4 bu güzel özelliği, zamanla yadırganacak, adeta ‘ahmak’ gibi bir anlama kadar
gidecektir.
5. Türk namusludur, güvenilir insandır.
6. Türk, teşkilatçıdır; dolayısıyla itaatin, emir-komutanın ne olduğunu bilir. O yalnız
olduğunda iyi bir önder olduğu halde, başında kendisinden daha üstün yetenekli birisi
olduğunda ona severek itaat eder.
7. Türk zayıf ve acizleri korur; savaş zamanlarında korkunç bir muharip görünümünde ise de
o barış zamanlarında en sâkin insandır. Bu zamanlarda gelene gidene yemek yedirir-içirir,
yardım eder.
8.Türk tabiatın içinden geldiğinden, küçük yaşlarından itibaren hayat kavgasına alışmıştır.
Hayatın ve yaşamanın zorluklarını bilir ve onları çözmeye yatkındır. Cahiz’in dediğine göre
“Türk, eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa, mutlaka bir çaresini bulup kurtulur”. Belki bu
sebepten daha doğuştan iyi mücadeleci ve kavgacıdır.
9. Türk gerçi kimi zaman rahata kavuşunca gevşer, hatta bazen komşularının etkisinde kalır.
Ama çok geçmeden kendi özelliklerine dönmesini bilir.
10. Türk, çoğunlukla et yemekle birlikte sağlık bakımından bunu dengelemesini bilmiştir.
11. Türk, tabiata karşı çok tahammüllüdür. Hayatın güçlüklerini güler yüzle karşılar. Türk atı
da aynı zamanda çok tahammüllüdür.
12. Türk, hem çoban, hem seyis, hem cambaz, hem bir baytar hem bir süvaridir. Cahiz’in
dediği gibi “hulasa Türk başlı başına bir milletdir”.
Türkler, dünya coğrafyasında sayıca çok kalabalık bir millet olmamakla birlikte, komşularına
göre üstün özellikleri sebebiyle Cihan tarihinde seçkin ve çok önemli bir yer tutmuşlardır.
Bunun belli başları sebeplerini de şöyle sıralayabiliriz:
13. Türk, teşkilatçıdır; teşkilatçı özelliği onun sadece halkını değil, özellikle silahlı
kuvvetlerini seçkin bir hale sokar.
b. Türk, durmak nedir bilmez; o her zaman çalışır. Hepsinden önemlisi durmaksızın kendisini
aşmak ve yenilemek ister.
c. Türk, “sade” insandır: O kısa ve öz konuşur; uzun ve boş sözlerden nefret eder. Bu sebeple
“sadelik, açık ve yalın” olmak onun en belirgin vasıflarındandır.
d. Türk, ata erken zamanlarda sahip olduğundan, atın sürati ve hareketli oluşu sebebiyle
komşularına büyük üstünlük sağlamıştır. Bu sebeple olsa gerek Cahiz şöyle diyordu:
“Türk’ün ömrünün at üzerinde geçen günlerinin, yer üzerinde oturarak geçirdiği günlerden
daha çok olduğunu görürsün”.
e. Türk, bir maden olarak “demir”i erken bir zamanda bilmiş, demiri çelik haline sokarak
güçlü silahlara sahip olmuştur. Böylesine üstün silahları ve yukarda sözünü ettiğimiz “at”ı ile
komşularına karşı başarılı olmuştur.
Türk böylece kendisine mahsus özellikleriyle, dünya üzerinde ve komşuları arasında seçkin
bir yere sahip olmuştur.
Türk ile ilgili olarak Afrasiyab’dan (yani Alp Er Tunga) nakledilen bir söz varmış: “Türk,
sedef içinde deryada bulunan bir inci gibidir. Kendi yerinde (yurdunda) bulunduğu zaman
kadir ve kıymeti bilinmez. Lakin oradan çıkınca, denizden ve sedeften çıkmış bir inci gibi
kıymetlenir”. 5
Yukarda, Türk ile ilgili ilk bilgileri verdiğimiz sırada, Türk’ün bazı temel özelliklere sahip
olduğunu belirtmiş, bunun oluşmasında coğrafyanın, iklimin ve hatta hayat tarzının belirleyici
özelliklerine temas etmiş idik. Türk’ü belirleyen özelliklerde coğrafyanın, yani Türk’ün
yaşadığı yerin etkili olduğunu VIII. yüzyıl insanı Cahiz başta olmak üzere pek çok gözlemci
(Reşideddin gibi) dikkat etmişlerdir. Hatta Cahiz, Türk’ün sonradan geldiği Ön Asya’daki
yerlerde de etkisini gösterir. Bu sebepledir ki Türk’ün Yurdu’nu, yani Türklerin asıl hayat
sahalarını kısaca belirlemek gerekir.
Böylece Türk’ün yaşadığı yere geçebiliriz.
B. Türk’ün Yaşadığı Yer
1. Türkistan
Türk, genel olarak, en eski zamanlardan beri kendi ülkesinde, kendi diyarında
yaşamaktadır.Kaşgarlı Mahmud, Türk’ün yaşadığı yerlerden Türk Eli, yani Türk Diyarı
derken, muhakakk ki Türk’ün yaşadığı yeri anlatmıştır. Aslında önceleri coğrafya, Türk’e
belirli özellikler verdikten sonra, Cahiz’in dediğine göre Türk, bu defa yeni gelip yaşamaya
başladığı coğrafyayı da kendisine benzetiyordu. Türk ile yaşadığı yerler bir ifade başka ile
özdeş gibi oluyordu. Buradaki özdeşlik, en sade şekliyle yer adlarında açıkça kendisini
göstermektedir.
Türk’ün yaşadığı yer, Türk-eli veya Farsçası ile Türkistan’dır. Türklerin kendi yaşadıkları
yere verdikleri genel Türkçe adı, ne yazık ki bilemiyoruz. Türk-eli denmiş olması en büyük
ihtimaldir. Bu bölümün en başında, XIV. yüzyıldaki bilgiler Türkleri özellikle "sahra-nişin”,
yani bozkırlarda yaşayanlar olarak tanımlamaktadır. Ancak, genellikle kabul edilen bu sözler
ve hükümler, tabiatıyla tam olarak doğru değildir.
Sahra-nişinlik yaygın anlamıyla göçebelik demektir. Burada söz edilebilecek "göçebelik” ise,
Türkler açısından sadece bazı tarihi devirler için söz konusu olmuştur. Mesela XI. yüzyıldaki
Batı’ya doğru büyük göç sonrasında Ön Asya sahasında pek büyük göç hareketi olmamıştır.
"Göçebelik” olarak ifade edilen hareket, yani Türk’ün göçebeliği, onun tercih ettiği ekonomik
hayattan, hayvan besleyicilikten ve bu sebeple sene boyunca hayatını mevsimlere göre farklı
yerlerde ve mekânlarda geçirmesinden doğmuştur.
Yukarda, Türklerin kendi oturdukları yere bir büyük bütün olarak Türk-eli demiş
olabileceklerinden söz etmiştik. Türkistan, özellikle Arap ve İran kaynaklarında IX. ve X.
yüzyıldan itibaren Ceyhun nehri ötesine verilen bir isimdir. Doğrudan da Türk ülkesi
demektir. "Türkistan” Türkçe bir kelime olmadığından bu ifadeyi komşuları, Türklerin
yaşadığı sahalara vermişlerdir. Nitekim Türklerin yaşadıkları yerlere bu ve benzeri adları
sadece Türkler değil, aynı zamanda komşuları da vermiş ve kullanmış olmalıdırlar.
Türkistan, Türklerin yaşadıkları yeri belirleyen en önemli ve yaygın bir isimdir. Günümüzde
Hazar Denizi’nin doğusundan, Ceyhun ötesine ve Altaylara kadar uzanan bölgeye Türkistan
denmektedir. Tanrı dağları, Türkistanı Batı ve Doğu olarak ikiye ayırmaktadır. Batı Türkistan
XIX. yüzyıl sonlarında Rusya’nın idaresine geçmiş, Doğu Türkistan sahası ise Çin idaresinde
bulunmuştur.
Türkistan adı, İç Asya’da, "Türk” adını ve varlığını belirleyen en önemli unsurlardan birisidir.
Bu sebepledir ki, bu sahaya hakim olan Türklerin dışındaki siyasî güçler bu adı kullanmazlar.
Böylece 1924 senesinden sonra Türkistan İç Asya siyasî terminolojisinden kalkmıştır. Bugün
de Doğu Türkistan kelimesi, Çin ve onun coğrafî isimlerine tâbi olanlar tarafından
kullanılmamaktadır.
Türkistan olarak kimi zaman Karadenizin kuzeyi de (Eflaki, II, 981: Deşt-i Türkistan)
anlaşılmıştır. Türklerin yaşadığı yer anlamında Doğu Anadolu sahası da (Evliya Çelebi), bu
adla anılmıştır. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Padişahları (Abdülmecid,
Abdülaziz, II. Abdülhamid ve Mehmed Reşad), kendilerini "Türkistan ve şâmil olduğu
memâlik ve büldânın Padişahı” olarak tanımlıyorlardı.
Türkistan adı, doğrudan Türkçe olmadığından, bu sahaya Türk-eli denilmesi teklif
edilmektedir.
Bu arada Ziya Gökalp’in ünlü bir şiirinde geçen Turan kavramı da dikkati çekmektedir:
Vatan ne Türkiyedir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan
Orta Çağ İran tarihçiliğinin etkisiyle ortaya çıkan Turan, İrec’in ülkesi İran’a karşı,
Turec=Tur’un ülkesi anlamındadır. Tur/Turec’den sonra gelenler arasında İran ile kıyasıya
savaşan Afrasiyab=Alp er Tunga vardır. Bu sebeple Turan, Afrasiyab=Alp Er Tunga’nın
ülkesi olarak ünlüdür. Türk kavramı açısından, Destânî devirler dışında bir hatırası yoktur.
2. Türkiye
Türklerin yaşadıkları yerlere başkaları tarafından verilmiş olan bir kavram da Türkiye’dir.
Bugün Batı Türklüğünün en büyük kitlesinin yaşadığı devletin resmi adı bu isimdedir. Gerçi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üzerinde olduğu topraklar Anadolu ve Rumeli adlarını
taşımaktadır. En erken bir zamanda XI. yüzyılda bu sahaya İslam coğrafyacıları Diyar-ı Rum,
yani Romalıların ülkesi demekte idiler. Buranın günümüzdeki yaygın adı olan Anadolu,
Grekçe bir kelimedir. Eski Doğu Roma Devleti’ne ait topraklara eskiden Anadolu değil,
Diyar-ı Rum denilmiş, ve bu sonraki yüzyıllarda da (XII-XIII.) devam etmiştir. XIV. yüzyılın
ikinci yarısında kullanılmaya başlanan Anadolu da Grekçe bir kelime olup, "Doğu” demektir.
Tabiî burada sözü edilebilecek Doğu kavramı, ancak Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının
batısından bakılınca söz konusu olabilecektir. Türkler de buraya ancak XIV. yüzyıl
ortalarından sonra hakim olabilmişlerdir.
Buna karşılık, XI. yüzyıldan itibaren, Diyar-ı Rum ülkesine gelen Avrupalılar, Türklerin
oturduklarını gördükleri bu ülkeye, Türklerin memleketi anlamında Turkia=Turchia/Turkhia
demişlerdir.
Çünkü onlar Arapların oturduğu yerlere de Arabia diyorlardı.
Türk’ün oturduğu yerlere verilen Turkia=Turkie adı, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin
adında da yaşamaktadır. Ancak bu kavram, sadece yakın zamanlarda ve sadece Ön Asya
Türklüğü ile ilgili değildir. Benzer kavramlar, Avrupa dillerinde veya Arapça olarak başka
sahalardaki Türkler için de kullanılmışlardır.
Coğrafî terim olarak Türkiye= Turkia adı Orta Çağlarda çok geniş sahaları göstermekte idi.
Bizans kaynakları, VI. yüzyılda İç Asya için Turkia tabirini kullanmışlardı. Aynı tabir, IX-X.
yüzyıllarda İdil/Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan Hazar ve Macar ülkeleri için de
kullanılmıştır. Hatta o zamanlar Doğu Turkia =Hazar ülkesi olmuş iken Batı Turkia, Macar
ülkesi anlamında olmuştur.
XIV. yüzyıldan itibaren Avrupalı gözlemciler, XIX. yüzyıl ortalarına kadar Doğu
Anadolu’dan Turkomania, yani "Türkmenlerin memleketi” olarak söz edeceklerdir (Baykara,
1976).
Bu arada hemen ilave edelim ki Mısır’daki Kölemen/Memlük Devleti, XV. yüzyıl
kaynaklarında Ed-Devlet’it-Türkiyye yani Türk veya Türklerin Devleti olarak biliniyordu.
Avrupalı gözlemcilerin Türklerin gelip yerleştiği bu diyarı "Türklerin Ülkesi”, yani Turkia,
Turkie (Türkiye) olarak tanımlamaları sonucu ortaya çıkan Türkiye adı, üzerinde yaşadığımız
toprakları tanımlarken Anadolu kavramından, en azından iki yüzyıl daha eski bir geçmişe
sahiptir. XII. yüzyılda kesinlikle bilinen Türkiye’ye karşılık bu topraklar XIV. yüzyılın ikinci
yarısından sonra ancak Anadolu olarak da anılmaya başlayacaktır.
3. Tabiî Özellikler ve İklim
A. Tabiî Özellikler
Şimdi de Türk’ün yaşadığı yeri, fiziki ve tabiî özellikleriyle kısaca tanımlayalım. Türk’ün
yaşadığı yerde sadece bozkır değil, aynı zamanda dağ (tau, tav) da olmalıdır. Bu dağlar sıra
sıra olup, aşılması güç de olabilir. Fakat, dağlar ne kadar yüce olsa da yine de aşılacak bir
yeri, bir beli, geçiti olabilir. Dağlardaki inler, mağaralar (üngür) gerekirse insanlar, fakat daha
çok eşya ve üretilen mallar için birer saklama yerleridir. En eski hatıralarda bunlarda kıymetli
varlıklar ve hazineler saklanabilirdi.
Türk’ün yaşadığı yerde bozkırda aynı zamanda ot, çayır, çimen, çer-çöp fazla olmalıdır.
Çünkü orada Türk, kendi yiyeceğini teşkil eden hayvanlarını güdecek, onların beslenmesini
sağlayacaktır.
Türk’ün yaşadığı yerde su da bol olmalıdır. Kaynaklar, bulaklar, pınarlar ve bunların akıp
giden ayakları hem insanları hem de hayvanlarını suvaracaktır. Sular gür olup, çaylar her
yerde geçit vermese de yine de, kimi yerlerde koyun, at veya deve geçitleri olabilir. Uygun
yerlerde köprüler yapılarak gelip geçme kolaylaştırılır.
Türk’ün yaşadığı yerde, sağlık için, her sene bir miktar kar yağmalıdır. Kar insan hayatında
sadece kış zamanları fırtına ve soğuk gibi olumsuz özellikleriyle değil, yazın sıcak günlerinde
serinlik getirici özelliğiyle güzel gelir. Kar ve buz, kış mevsiminde buzluk ve karlıklara
doldurularak yaz için hazırlanır ve yay (=yaz) mevsiminde kullanılır.
Türk’ün yaşadığı yer, Türk’ün kendi verdiği adları taşır. "Ak” ve "Kara” yer adlarında en çok
kullanılan sıfatlardır ve pek çok ad da bulunur. Ak-su, Kara-su veya Ak-dağ, Kara-dağ gibi.
B. İklim
Türk yukarda da dediğimiz gibi, birçok özelliklerini yaşadığı yerin kendisine mahsus
özelliklerinden almıştır. Buna daha 1300’lerde Reşideddin Fazlullah da dikkat etmiştir. O
aslında Türklerin Moğol denilenlerle bir olmakla birlikte zamanla yaşadıkları yerlerin hava ve
su şartlarına göre değiştiklerini belirtmişti. Nitekim o Türkmenlerin de, böylece oturdukları
yerlerdeki özelliklerinden dolayı bu adı aldıklarını söyler. Arap kaynakları da Türklerin
yaşadıkları yerlerin, sadece insanlara değil, hayvanlara, meselâ develere dahi kendi özelliğini
verdiğini belirtir. 7
Türk’ün kendi özelliklerini alması, bir bakıma yaşadıkları yerin iklimi demektir. Türk’ün
geçirdiği yüzyıllar içinde kendisine mahsus zevkleri oluşmuştur. Bunun temelinde de iklimin
kendisine mahsus özellikleri gelmektedir. Bu sebeple denilebilir ki Türk, kendisine mahsus
bir iklimde yaşamayı seven keyif sahibi insandır. O ne fazla sıcağa ne de fazla soğuğa gelir.
Gerçi Türklerin arasında yine de daha ziyade soğuğu veya sıcağı tercih edenler olmuştur.
Böylesine özel tercihleri olanlar azdır. Zaten bunlar sebebiyle Türklerin yaşadıkları yer ilk
bakışta bizi şaşırtmakta, ortak iklim özelliklerinin belirlenmesini adeta imkânsız kılmaktadır
Türk’ün sevdiği iklim Ankara, Konya, Semerkant, Fergana, Taşkent, Bişkek ve Türkistan’ın
(Yesi) iklimidir. Bununla birlikte Türk’ün hayatında Issık göl kıyıları yaylak, Hazar Denizi
kenarları ise kışlak olabilir ve olmuştur. Şüphesiz daha serin yerleri sevenler için yaylaklar
dağların yüksek ve serin yerleri veya coğrafya olarak daha kuzeye, Sibirya içlerine doğru bir
haraketlilik olabilir. Sıcağı sevenler için kışlaklar Amuderya boylarına, Horasan’a daha
güneye Hindistan, Şam ve Irak dolaylarına kadar yaklaşabilirler.
İklim söz konusu olunca Türk’ün özelliklerinden birisi açıkça ortaya çıkıyor. Burada iklim
esaslı olarak belirlenen gerçek, Türk’ün göçebeliğine de açıklık getiriyor. Türk eğer bir
yerden ötekine göçmüşse bu mevsimlik bir hareket olmuş ve tercih ettiği sıcaklıkta yaşamak
istemiştir. Gerçi bu hareketinde, hayvanlarına ot ve yiyecek bulmak düşüncesi de etkili
olmuştur. Türk sıcaklık artınca derhal daha serin bir yere gider, sıcaklık düşünce de daha
sıcak yerleri arar ve bulur. Eğer sıcak yer bulamazsa, avarızın ve coğrafyanın imkan verdiği
sahalarda kış mevsimini geçirir. Böylesine iklim şartlarına veya mevsimlere bağlı olan bir
hayat, Türk’e ilk bakışta göçebe gürüntüsü vermiştir.
Türk hiçbir vakitte, bilinen ve yaygın anlamıyla göçebe bir hayatı sürmemiştir. Aksine sevdiği
havada yaşamak için iklim değişmelerine bağlı olarak mevsimden mevsime evini
göçürmüştür. Evini teorik olarak dört mevsime uygun olarak dört ayrı yere Kışlak, Yazlak,
Yaylak ve Güzlek göçürürdü. Fakat yaygın olarak sadece iki yere göçer, genellikle yay (yaz)
mevsimini Yay-lak (=yayla) da, "Kış” mevsimini de Kış-lak (kışla) da geçirirdi. Kışlakdaki
iskân yaylağa göre daha uzun sürdüğünden burada daha kalıcı tesisler olabilirdi. Nitekim
sonradan kışlaklarda oturmak devamlı hale geçtiğinden, mesela Özbekçede kışlak, Türkiye
Türkçesindeki köy ile aynı anlamdadır.
Türk’ün mevsimlik hayatına en başta Beğ, Han veya Hakan=Padişah olmak üzere hemen
herkes katılırdı. En batıdaki Türklerden artık yeni şartlara tâbi olmuş gibi görünen Osmanlı
Padişahı dahi, yılın muhtelif mevsimlerini, İstanbul şehrinin geniş coğrafyası içinde farklı
mekânlarda geçirirdi. Bunlar en azından iki olmak üzere üç veya dört ayrı kasır veya köşkte
olabilirdi. Şehirlere muhtelif zaruretlerle yerleşen Türkler, mevsimlik hayatlarını, evlerinin
mevsime göre uygun odalarına göçerek uygularlar idi. Bu sebeple hemen bütün Türk
şehirlerinde evlerde, yaz evi ile kış evi (sonradan yaz odası, kış odası) aynı mesken içinde yer
almış idi.
Kısacası Türk, dört mevsimin kendisine mahsus özellikleriyle görüldüğü bir coğrafyayı
sevmiştir. Onun yaşadığı yerlerde, hem sıcak hem de soğuk olmalıdır. Nasreddin Hoca’nın
(Efendi=Apendi) dediği üzere, insanlar kışın soğuktan; yaz (yay)’ın sıcaktan şikâyet etseler
dahi, güz ve bahardan (yaz) kötü bir şekilde söz etmezlerdi. Türkler böylece dört mevsimi,
kendi özellik ve bilhassa güzelliklerine göre yaşayabilirler.
Kısacası Türk yıllık ortalama 8-12 derece sıcaklığı tercih eder. Yaz mevsiminde çok sıcak
olunca yaylaya, kışları soğuk olunca da sıcak yere gider. Böylece kimi Türkler serinlik
bulmak için Sibirya içlerine gittikleri gibi kimileri sıcak yer bulmak üzere oldukça güneye
inebilmişlerdir [T. Baykara, “Türk Kültüründe İklim”, Erdem, Sayı: 27 (Ocak 1997), Aydın
Sayılı Özel Sayısı, III, s. 955973]
C. Türk’ün Ana Yurdu
Günümüzde dahi etkinliğini koruyan bir mesele, Türk’ün Ana/Ata yurdunun neresi olduğu
sorusudur. Türk’ün en eski zamanlardan beri yeryüzünde, dünya üzerinde oturduğu yer
neresidir? Bu mesele, Türk kavramı gibi, insanların zihnini meşgul eden apayrı ve önemli bir
problemdir. Yukarda konumuzun hemen başında, “coğrafya=mekân” meselesinin oldukça
önemli olduğunu belirtmiştik.
Türklerin Batı’daki güçlü devleti, Osmanlı Devleti veya Türkiye Cumhuriyeti’ndeki etkili
konumları sebebiyle, Türk tarihi âdeta göçlerin bir tarihi gibi kabul edilmek istenir. Türkler,
durmaksızın hareket eden, yer değiştirenler gibi kabul edilince Türk’ün bir asıl=ana
yurdundan söz etmek de güçtür. Genellikle, devamlı oturduğu bir yeri olmayan Türk, belirli
bir coğrafyanın insanı olarak kabul edilmez. Oysa Türklerin, bazı büyük hareketleri müstesna,
gerek İç Asya gerekse Avrasya’daki hayatı, belirli bir yurdu gösterir. Sadece bu yurdun,
tasavvur edilenden çok daha geniş olabileceğini belirtmek isteriz.
Türkler muhakkak ki doğrudan bir coğrafyanın, bir mekânın da sahibidirler. Ancak bunun
yanında, göç hareketleri de vardır. Böylece, Türkler hakkında yaygın olarak iki ayrı anlayışla
karşı karşıyayız. Bunu biraz daha açmak icab etmektedir.
Bir yaygın görüşe göre Türkler, durmaksızın göç eden, hareketli ve yer değiştiren insanlardır.
Türk, adeta olağanüstü bir şekilde çoğaldığı bir yurttan, bir ata=ana yurdundan taşıp
durmaktadır. Hatta bunu gökten durmaksızın indirilen veya yer altından kaynayan ve
durmaksızın beslenen bir unsur olarak da algılamak mümkündür. İç Asya’nın tarih boyunca
böylesine etkili bir göç sonrasındaki halihazır durumu bu görüşe göre oldukça şaşırtıcıdır.
Türklerin yeni sahalara akışı, göçü ve yeni yerlere yerleşme hareketi, bu görüşe göre halen de
devam etmektedir.
Bu görüşün dikkate değer bir gerekçesi de vardır. Buna göre Türk bugün büyük ölçüde
yaşadığı yerlere hep sonradan gelmiş olup, buraların eski ve yerli halkı değildir. Bu sebeple
bunların, yani Türklerin geldikleri yere gönderilmesi de gerekebilir. Fakat bir kısım tarihçiler,
yeni gelenlerin orasının eski sâkinleri ile kaynaşıp yeni milletler oluşturduklarını da belirtir.
Vaktiyle Sovyet devrinde etkili olan bir büyük görüş, yeni gelen Türkler ile o sahalarda
eskiden beri oturan yerli unsurların karışması ile Kazak, Özbek, Türkmen, Azerî ve hatta
Türkiyelilerin oluştuğunu ileri sürer.
Böyle kabul edilse bile, Türk’ün yine de, dünya üzerinde ilk olarak ortaya çıktığı (gökten
indirildiği veya yerden durmaksızın kaynadığı) bir yeri olması gerekir. İşte burada, Türk’ün İç
Asya veya Asya genelindeki geniş arazi üzerinde yine de öncelikle belirli bir sahada ve tarihin
en eski zamanlardan beri oturmuş olması gerekmektedir. İşte bu yer neresidir sorusu, bizi
Türk’ün ana-ata yurduna götürecektir.
b. Türk ne kadar göçebe veya hareketli sayılırsa sayılsın, yine de Asya içinde belirli bir
mekânı; toprağı ve coğrafyayı esas olarak benimsemiştir. Yakın yıllarda Prof. D. Sinor,
yayınladığı bir makalesinde, genellikle kabul edilen Türklerin göçleri nazariyesine karşı
çıkmakta, mesela Karadeniz kuzeyinde Türklerin milât yıllarından beri var olduklarını
kesinlikle göstermektedir.
Türklerin, belirli coğrafyada tarihî devirlerden önceden beri oturmakta olduğu şimdilerde
arkeolojik bilgilerden de anlaşılmaktadır. İlerde göstereceğimiz veçhile, bu belirli coğrafyada
yaşayanlar pekala tarihî devirlerde de burada yaşayanların ataları olabilirler. Bu konuda
mitolojik bilgiler de Türk’ün belirli bir coğrafyada, XII-XV. yüzyıllardaki insanoğlunun
bilebildiği en eski zamanlardan beri oturmakta olduğunu gösteriyor. Aşağıda ayrıca söz
konusu edeceğimiz XII. yüzyıl başlarında kaleme alınan Mücmel’üt-Tevarih’te de Türk’ün
Asya içlerinde seçip oturmak üzere benimsediği yer, Issık göl dolayları ve Iduk-Art dağları
idi.
Bilim adamları, göç edenlerden olsun olmasın, geçen yüzyıllardan beri Türk’ün ana-ata yurdu
konusunda fikirler ileri sürmüşlerdir. Türk’ün asıl yurdu konusunda şimdiki Moğolistan’dan,
Baykal Gölü dolaylarından Ural Dağlarına ve hatta Karadeniz kuzeyine kadar uzanan çok
geniş bir mıntaka içinde farklı yöreler öncelikle kabul edilmektedir.
Bu geniş sahanın ana-ata yurt olarak kabulü ilk bakışta imkânsız gibi görünüyor. Ancak Türk
ile bir başka unsurun Atın, binlerce yıldan bu yana iç içe olduğunu unutmamak gerekir. Eski
zamanlar dünyasında, esas olan insanın yürüyüşü ve hareketine göre At, bu mesâfeyi en
azından dört misli daha büyütmektedir. Böylece ana-ata yurt meselesinde geniş bir
coğrafyanın kabulü olağan sayılmalıdır. Ancak yine de diyebiliriz ki bundan 6. 000 yıl kadar
önce, daha dar bir alanda mevcud olan Türk ana-yurdu, zamanla "At”, burada yaşayanların,
yani Türklerin hayatına girince çok daha genişlemiştir.
Bugün kesinlikle Türklerin yaşadığı yerlerden birisi Aral Denizi çevresi olup, özellikle Yenikend, tarihî devirlerde Oğuz Türklerinin oturduğu bir mekândır. Buradaki arkeolojik kazılar,
geçmiş bin yılda da aynı maddî kültüre sahip insanların aynı mekânda oturduğunu
göstermiştir (S. P. Tolstov, E. Esin). Böyle olunca, XI. yüzyılın Oğuzları gibi ataları olan bin
öncesinin insanları da aynı yerde oturuyordu. Oğuzların buraya sonradan göç ederek
gelmelerini imkânsız kılan bu bilgiler, hemen bir başka varsayımla yorumlanabiliyordu. Bu
sahaların eski Türk olmayan halkları, mesela Toharlar Türkleşmiş olmalıdır. Toharlar daha
sonraları Diğer adıyla Oğuz Boyları arasında yer alabileceklerdir. Böylesine zorlamalara
gerek olmaksızın, İç Asya sahasındaki arkeolojik bilgileri yeniden değerlendirmek
gerekmektedir. Çünkü hemen aynı ve benzer durumlar, şimdiki Kazakistan içleri,
Kırgızistan’ın hemen her yeri, Altaylar ve Tuva ülkesi için de geçerlidir.
Bize göre, Türk’ün ana-ata yurdu meselesinde geniş bir mekân=coğrafya gerekmektedir.
Ancak bu belirleme sırasında bazı yerler kesinlikle gözönüne alınmalıdır. Adeta bu iki yer
Türk’ün ana yurdunu bilmekte nirengi gibi yer alacaktır. Bunlardan ilki Issık göl, ikincisi ise
Altay Dağlarıdır. Bu iki asıl mekânın hemen yanında Aral Denizi, Tanrı Dağları ile Ötüken
Boyları da bulunmalıdır.
Türk, adeta kendisiyle özdeş gibi olan At’ı erken devirlerde bilip onu çok iyi kullanabilmesi
sayesinde, başka milletlere göre çok daha geniş sahalarda hayatını sürdürmüştür. Türk,
hayatını sürdürdüğü bu sahalarda binlerce yıl kalmıştır. Fakat erken zamanlardan itibaren bu
sahalara yeni gelenler olmuş, kendisi de başka yerlere gitmiştir. Ama, kendisinin öz karakteri
gibi gösterilen göçebelik asla Türk’ün hâkim ve asıl özelliği değildir.
Türk bu büyük coğrafyada, farklı boylar halinde halinde yaşamış, yönetiminde kimi zaman
ayrı boylar etkili olmuştur. Boyların=kabilelerin ayrılması, geniş coğrafyada kültürel birliği
pek az etkilemiştir. Buna karşılık kimi zaman yönetimde sert ve etkili mücadeleler olmuştur.
Destanî devirlerde, Oğuz ile Türk arasında istendiğinde yağmur yağdırabilen ya da taşı
yüzünden olduğu belirtilen iç harp dikkate çekiyor. Bu mücadelenin ayrıntılarını tarihî
kaynaklarda pek az buluyoruz ve bulunanlar da genelde “Türk” kavramı dışındaki siyasî
teşekküllerde söz konusu ediliyor: Sakalar gibi.
Kısacası Türkler, Issık göl ile Altaylar arasındaki saha esas olmak üzere kuzey, doğu, güney
ve batıda Karadeniz’den Tanrı dağlarına, oradan da Baykal ötesine kadar uzanan bir sahada
etkili olmuşlardır. Kuzeyde gittikleri yerler için bilgimiz çok daha azdır.
D. Türk Takvimi=Türk’ün Zaman Ölçümü
Türk hayatında her zaman gök, yeryüzünden daha çok yer tutmuştur. Bununla beraber
yeryüzü, hayvanlarının otlağı olmak bakımından da etkili olabilmiştir. Ancak gökyüzüne
bakışı, oradaki ay, gün ve yıldızlarla ilgilenmesi, en eski zamanlardan beri devam eden bir
olaydır. Kün ve ay, hem kısa hem de etkili bir isimdir. Bunlar birisi zaman ölçümü olarak
günü, öteki de yine 30 günlük kabul edilen zaman birimi “ay”ı karşılamaktadır.
Türkler sene başı olarak muhtemelen milattan sonraki ilk bin yıl ortalarına doğru gelmesi
gereken Ergenekon’dan çıkışı esas aldıkları, XIV. yüzyılın başlarındaki kaynaklara, Câmi’ütTevarih’e yansımıştır. Bundan açık olarak ortaya çıkıyor ki Türklerin zaman ölçümü milât
yıllarına kadar gitmektedir ve bu olağan sayılmalıdır. Baharın (yaz) başlaması, Türk
takviminin başı demektir.
Çünkü Türk’ün yaşadığı orta kuşak sebebiyle güneşin iki dönüşü ve onların tam ortası
rahatlıkla bilinebilir. Böylece dört noktası bilinen zamanı, yılı belirlemek çok daha kolaydır.
Bunun içinde de yaklaşık gökyüzündeki Ay’ın on iki hareketi vardır. Gerçi gökyüzündeki
Ay’ın on iki hareketi ile, mesela Güneş’in en alt düzeye inmesini belirleyen (21 Aralık)
zaman ölçümü tam uyuşmuyor. Bununla birlikte, Güneş’in hareketine bağlı bilgiler çok daha
kesin olduğundan mevsimlere bağlı ay hesabı da daha rahatlıkla bilinebilir. Nitekim Kemal
Paşazâde, II. Bayezid Devri’nde, “orta kış ayınun onunda, şehr-i cemazi’l-âhirün yigirmisinde
pençşenbe günü” diye bir kesin zaman vermektedir (VIII.
Defter, TTK, 1997, s. 172). 904 hicri yılı 20 Cemazielahiri, 2 Şubat 1499’a tesadüf eder.
Ancak Perşembe günü 31 Ocak’tır; Bugün "orta kış ayının onu” olunca, orta kış ayı, ocak
ayının 24’ünde (veya 21), ilk kış ayı da aralığın 24’ünde (veya 21) başlamaktadır. Bu ise,
doğrudan gündönümünde (21 Aralık’ta) başlayan bir takvim demektir. Nitekim yakın yıllara
kadar Türkiye Türkleri arasında kışın ilk, orta ve son ayı türünden mevsimlik ay isimleri de
bilinmiştir.
Ay isimlerinde bir başka adlandırma ayların sıra ile sayılmasıdır. Birinçay, İkinçay, ....
Yetinçay, vb. gibi. Ancak son iki ay kimi zaman uluğ-ay ve küçük-ay diye de anılabiliyordu.
Mevsimlik ay isimleri, eski Türk takviminin esası olsa gerek. Nasıl ki Temür’ün XIV. yüzyıl
sonlarındaki bir kitabesinde (Karsak-pay) böyle bir tarihlendirme olduğu gibi, XV. yüzyılda
batı Türklerinde de böyle bir tarihlendirmeyi Kemal-Paşa-oğlu belirtmektedir:
Türk takviminde yılbaşı, Ergenekon’dan çıkışın hatırası olarak da unutulmak istenmeyen
(Reşideddin Fazlullah, Cami’üt-Tevarih, Moskova 1965, I, 364) yaz başlangıcındadır (21
Mart). Türk takviminde yıllar, İç ve Doğu Asya’da çok yaygın olarak kullanılan hayvan
adlarını taşır. Bu arada Türk hayatında pek yer etmiş olmayan hayvanlar değişebilir: Ejderha
yerine balık gibi sıçan, sığır, pars, tavşan, ejder-balık, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, it,
domuz. 60 yıl bir müçeldir.
Mevsime dayalı düzeni, ay isimleri ve hayvan adlarını taşıyan yıl isimleri ile Türk takvimi,
komşu ülkelerden etkilenmiş olsa bile, kendisine mahsus karekteristik özelliklerini milat
yıllarından itibaren kazanmış olmalıdır. Türk takvimi bu esası ile günümüze kadar, çeşitli
Türk boylarında devam etmekte ve halen de kullanılmaktadır.
III. Türk’ün En Eski Geçmişi
Türk’ün en eski geçmişine şu üç yolla girebiliriz: A. Türk Dili, B. Arkeoloji, C. Mitoloji.
A. Türk Dili ve Türkler
Türkçe, Türk’ü ve geçmişini bilmek için en önemli ve en etkili kaynaklardan birisidir. Çünkü
Türk dili, bu adıyla da önemli bir birleştirici ve tanımlayıcı bir unsur olmaktadır. Kendisine
Türkmen diyen Ebülgazi Bahadır Han, bazı kelimeleri açıklarken "Türk dili” demektedir.
Dolayısıyla Türk dili, açık, kesin ve ihmal edilmez bir kaynaktır. Zaten Türk Dili, büyük
siyasî hasımlar tarafından dahi, ihmal edilmez bir gerçek olduğundan Türk kavramı ile adeta
eşdeğer sayılmıştır. Çünkü Türkçe, Türkler sayesinde yaşamış ve her zaman canlı
kalabilmiştir. Aynı büyük dil ailesine mensup oluş, Türk’ün olmasa bile Türk dilinin önemli
bir gerçeğidir. Bu dili konuşanlara "Türk Dilli Halklar” dense de Türk kavramı burada
etkinliğini ve önemini korumakta ve koruyacaktır.
Türk denince M.Ö. 4000 yıllarından itibaren ortak bir dil konuşan insanlar anlaşılmalıdır. Bu
dilde temel olarak tek heceli kelimeler vardır. At, et, it, ot, ok, in, is, ud ve başkaları. Bu
heceler sonradan öteki kelimelerin de kökleri olmuşlardır.
Türk, mensuplarının konuştuğu dil olan Türkçe ile yakından bağlantılıdır. Türkçe ile ilgili
araştırmalar, bu dilin konuşulmasının tarihini, dolayısıyla Türk’ün varlığını çok daha eskilere
götürmektedir. Dünyadaki Türklük Araştırıcılarının (Türkolog) kimi zaman farklı düşünceleri
yani bilimsel kanaatleri olmakla birlikte, aşağıdaki tarihlendirme genel bir kabul görmüştür:
I. Türk Dilinin, Komşu Yakın Dillerle Birlikte Olduğu Altay Dönemi: M.Ö.: 4000-3000
yılları.
II. En-eski Türkçe dönemi:
Erken devirleri: M.Ö. 3000-500
Geç devir............. : M.Ö. 500-M.S. 300
III. Eski Türkçe Dönemi: 300-1200
IV. Orta Türkçe Dönemi: 1200-(ve sonrasındaki gelişmeler, konumuzla doğrudan ilgili
değildir).
Görülüyor ki dile dayalı araştırmalar, Türkçenin en eski döneminin kesinlikle milattan önce
4000’lere, yani günümüz itibariyle en azından 6000 yıl geriye götürebilmektedir. Bu tarihi
biz, aynı zamanda Türkün görüldüğü en eski zaman olarak, bir ihtiyat payı bırakarak
belirtebiliriz.
Türk Dili, Türk kavramının oluşmasındaki en temel unsurlardan birisidir. Kimi zaman
Türklerin Devleti’nin adı doğrudan Türk adını taşımasa bile, komşuları bu devleti, her şeyi ile
Türk Devleti sayıyorlardı. Hatta bu Devletin resmî dili bazen Türkçe olmayabiliyordu
(Türkiye Selçukluları Devleti gibi).
Bu türden gerçekler, ne yazık ki Türk insanının zihnini kurcalamaya devam etmektedir.
Bunun en önemli örneği, Osmanlı Devleti’nde görülebilir. Çünkü adı doğrudan Türk olmayan
bu Devletin Türk kavramı ile ilişkisi, günümüzde dahi birçok Türkiye Türkünün kafasını
meşgul etmektedir. Oysa, mesela XIX. yüzyılda Devletin resmî adı Devlet-i Osmaniye ve bu
devletin içindeki halka da Osmanlı denmesine rağmen, bu Devletin resmî dili Türkçe idi
(1876 Kanun-ı Esâsisi’i 18. Madde, keza 68. madde). Türkçe ise ancak bir Türk Devleti’nde
resmî dil olarak kabul edilebilir ve bu dili de Türkler konuşur.
B. Arkeolojik Buluntular
İnsanın yaşadığı yerden maddî kalıntılar demek olan arkeoloji ile, Türk insanın en eski
zamanlarına gidebiliriz. Nitekim Altaylar başta olmak üzere, Kazakistan ve Kırgızistan gibi,
Türklerin en eski zamanlardan beri yaşıdığına kimsenin, en büyük Türk düşmanlarının dahi
itiraz etmedikleri coğrafyalarda birçok arkeloojik araştırma yapılmıştır.
Yakın zamanlarda buralara da hakim olan Rusya Çarlığı ve Sovyetler Birliği idaresindeki
bilim adamları, Türk adını kullanmamaya özen göstererek, bütün bu yörelerde şöyle bir
geçmişten söz ederken;
Bronz devri,
Sakalar devri,
Usunlar devri
Türk Hakanlığı Devri (VI. yüzyıl).
Böylece tarihî adlandırmada Türkler buraya ancak VI. yüzyılda gelmişler, bir süre hakim
olmuşlar, sonra da kaybolmuşlardır.
Oysa, Kazakistan ortalarında veya Kırgızistan’da Tanrıdağ eteklerinde Issık göl boylarında
doğrudan Türk insanı yaşamış ve onun hatıraları buralarda kalmış olmalıdır. Ancak elbette
yazılı bir belirgin ifade yoksa, sadece yaşadıkları yerden ve eşyalarından kalanlara bakılarak
kimlik belirlemek güç ve tehlikeli bir iştir. Ancak en azından iki bin yıldır kesin olarak
Türklerin yaşadığı belli olan yerlerin, daha eski yüz ve bin yıllarda da Türklerle meskûn
olması tabiî olmalıdır.
Bu hükmün kabulünde, Türklerle ilgili bir başka peşin hüküm veya varsayım etkili
olmaktadır. O da Türklerin bir yerde pek karar etmeyip durmaksızın göç etmiş olmalarıdır.
Tarih boyunca Türk göçleri ünlü olduğundan, Türklerin yaşadığı alanlar en eski zamanlardan
beri Türklerin olmayabilir. Böyle olduğu takdirde dahi cevabı verilemeyen pek çok soru
vardır.
İç Asya coğrafyasında, mesela Issık göl, Türk destanlarında da Türk’ün kenarında yaşadığı bir
yerdir. Bu sebeple bu yöredeki arkeolojik araştırmaların geçmiş bin yıllara ait verilerinin
doğrudan Türklerin atalarına atfedilmesi olağan sayılmalıdır. Ancak bu türden adlandırmalar
ve izahlar şimdiye kadar Pan-Türkist yorumlara (bkz. G. Frumkin) meydan vermeyecek
şekilde yapılmış, kavramlar ve terminoloji dikkatle seçilmiştir. Bu konuda “Türk” adının ilk
olarak VI. yüzyılda ortaya çıkmış olması yolundaki genel kabul de etkili olmuştur.
Bununla birlikte araştırmacılar Altaylar üzerinde daha çok durmaktadırlar. Altaylar, hem
Türkistan sahası hem de daha doğudaki Ötüken yöresi ile ilişkili olduğundan, muhakkak ki
akla en uygun gelen yerdir. Fakat bize kalırsa bu alan, Türklerin anayurdunun, sadece doğu
kenarında kalmaktadır. Anayurt olarak, Altaylar ile Hazar Denizi ve Tanrı dağları arasındaki
alan sayılmalıdır. Böylece Aral gölü tam ortada yer alabilir. Eski Türk yurtlarındaki
arkeolojik kazıları Zeki Velidi Togan ve Bahaeddin Ögel de sağlıklarında takip etmekle
birlikte en iyi şekilde değerlendiren Türk araştırıcı Dr. Emel Esin’dir. (1914-1987) O, kaleme
aldığı eserlerinde, arkeolojik yayınların gerçeğini göz önüne alarak, oluşumları Türk bakış
açısından değerlendirmeye çalışmıştır (Eserleri için bkz. Bibliyografyaya). O’nun ilmî
hükümleri o zamanki Sovyet ve şimdiki Rus alimleri tarafından da takdir edilmekte idi
(mesela S. A. Klyaştornıy).
Arkeolojik gerçeklerin, Türklerin bazı yörelerde birkaç bin yıldan beri oturduklarını açık
olarak gösterdikleri bir misâl X-XI. yüzyıllardaki Oğuzlar ülkesine aittir. Aral Denizi’nin
doğu kesiminde, Sırderya=Seyhun deltasında bulunan eski Oğuz Yabgularının kışlık merkezi
Yengikend, Yeni-köy (dih, karye) anlamı ile dikkati çeker. X. yüzyıl İslam coğrafyacılarının
Oğuz ülkesi olarak söz ettiği bu mekânın ortasında yer alan Yenikent’teki kazıları yapmış
olan S. P. Tolstov’a göre buradaki kültür eserleri arasında, milat yıllarının katları ile M.S. X.
yüzyıl katları arasında hiçbir kültür kesikliği söz konusu değildir. Yani milat yıllarında bu
iskân yerinde oturanlar ile M.S. X. yüzyılın insanları, aynı eşyaları kullanmış, aynı hayatı
yaşamışlardır. Eski kültürün bittiği ve yeni bir hayat tarzının başladığına (yeni insanların
geldiğine) dair arkeolojik bir delil söz konusu değildir. Şu halde tarihî kaynaklardan X.
yüzyılda burada kesinlikle varlığını bildiğimiz Oğuzlar, burada en azından bin yıldan beri
oturmaktadırlar. Aynı Türkler orada oturmaya sonraki bin yılda da devam edecekler, ancak
XIX. yüzyılda aralarında Ruslar görüleceklerdir.
Prof. Denis Sinor’un son makalelerinden birisinde söz konusu ettiği gibi, birçok bilgin,
Türklerin durmaksızın göç ettiğine inanmakta idi. Bu sebeple de bazı Türk ve yabancı
bilginlere göre Oğuzlar buraya daha doğudan gelmiş olmalıdır. Ancak arkeolojik veriler, bu
göçün eğer varsa, en azından milat yıllarından daha önceki bir zamanda olmuş olabileceğine
işaret etmektedir.
Arkeolojik neticeler, gerek kullanma eşyası gerekse doğrudan yaşayan insanların iskeletleri
üzerindeki araştırmalar ile, İç Asya’daki devamlılığı gösteriyor. Bu arada kimi zaman,
"mongoloit” diye tanımlanan unsurların arttığına işaret edilmekte birlikte, bunlar da fazla
önemli değildir.
Türklerin M.Ö. binli yıllardan beri yaşadıkları yerlerdeki yüzey araştırmaları ve kazılar, bu
yörelerdeki insanların maddî kültür eşyalarını ortaya çıkarmaktadır. Bu insanların ürettikleri
eşyalar arasında, mesela inanç alanında devamlılık gösterenler dikkati çekiyor. Türklerin
ölülerin mezarına koydukları, ölüyü temsil eden mezar taşı=balbal, Türk özellikleri ile bilinir.
Bu balbalların uzak benzerleri, dünyanın öteki sahalarında da bilinir. Ancak VI-XII.
yüzyıllarda doğrudan Türk adını taşıyanlar tarafından da çok kullandığı açık olarak bilinen
balbalların benzerlerinin önceki bin yıllarda da Batı Asya ve Doğu Avrupa’da örneklerine
rastlıyoruz. Saka/Skit ülkesindeki balbalların, bir büyük kültür gerçeği olarak ele alınması ve
Skitlerle ilgili değerlendirmelerin, arkeolojik olarak da yeniden yapılması gerekmektedir.
Türk ülkelerinin arkeolojisi, taş devirlerinde, ilk ve kapsamlı buluntuların coğrafî adlarına
göre de adlanmaktadır. Bunlar arasında Andronovo, Tagar ve Taştık kültürleri dikkati çeker.
Bunlarla ilgili olarak ayrıca değerlendirmeler yapılabilir. Türk ülkelerinin arkeolojisi, taş
devirlerinde, ilk ve kapsamlı buluntuların coğrafî adlarına göre de adlanmaktadır. Bunlar
arasında Taştık, Tagar ve Andronovo kültürleri dikkati çeker. Bunlarla ilgili olarak ayrıca
değerlendirmeler yapılabilir. Fakat bunlar arasında Emel Esin’in yazdıklarını (İslamiyet’ten
Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, Türk Kültürü El- Kitabı, II, Cild I/b’den Ayrı
basım, İstanbul 1978, s. 10-11, 19-20) aynen alıyoruz:
"Tarihçiler ve arkeologlar hem tarihî kayıtlara hem de arkeolojik kalıntılara dayanarak Kem
nehri kıyıları ve Kögmen Dağlarındaki kültürleri Kagnılı, Kırgız ve Göktürklerin müşterek
atalarına bağlamışlardır. Bu bölgede uzun başlı Europeoidler olan Andronov kavmi
yaşıyordu. M.Ö. 1300 sıralarında Karasuk kültürünün ortaya çıkışında, doğudan gelen bazı
daha Mongoloid boyların âmil olduğu kültür kalıntılarından bilinmektedir. Doğudan gelip
Karasuk kültürüne yol açmış olan boylar arkeolog Kiselev’e göre Kagnılı ‘Ting-ling’ boyları
idi. Kagnılı boylar, bugünkü Çin’in kuzey bölgelerinde yaşamakta olan, bazı araştırıcılara
nazaran kısmen Europeoid, fakat Mongoloidler ile de gittikçe karışan boylardı.
M.Ö. 600 sıralarında aynı bölgede Karasuk kültürü, bazı Europeoid göçlerin tesiri ile Tagar
kültürüne çevriliyordu. M.Ö. 300 etrafında yeni Mongoloid göçlerin neticesinde Tagar
kültürü, Taştık kültürü olarak gelişti ve Altay dağlarına da uzandı. Böylece Kagnılı, Kırgız ve
Göktürk kültürlerinin bir müşterek kökten doğduğu açıkça görülür. Türeyiş efsanesinden
anlaşıldığına göre Göktürk sülâlesi bir devirde bunları idare etmişti. Esasen dil ve yazı birliği
gibi, hem Kagnılı boyların, hem Göktürklerin toteminin kurt olması da müşterek kültüre
delâlet eder. Bütün Türkçe konuşan boylar hakkında at, dağ keçisi ve su kuşlarına dair bazı
efsaneler de müşterek kültür unsurları idi.”
“Tagar mezarları eskiden beri yağma edilmiş olmakla beraber, bunlardan pek çok eşya
çıkmıştır. Tagar kültüründe ekserî erkek, fakat savaşçı oldukları anlaşılan bazı kadın
mezarlarında da silahlar bulundu. Oklar, düz kılıç ve “kıngırak” dediğimiz iki yanı keskin düz
kamalar çoktu. Kabzasında hayvan başı veya küçük hayvan heykelleri olan, yatağan
dediğimiz, eğri bıçaklar da bunların menşei olan Kuzey Çin ile Tagar kültürünün ilişkilerine
işaret ediyordu. Erkek ve kadın mezarlarında pek çok süs eşyası bulundu: Renkli taşlar ve
bilhassa al akik ile süslenmiş altın ve tunç tokalar, iğneler, tâclar, bilezikler, küpeler, taraklar
ve saplı tunç aynalar gibi.
Pazırık kurganının bulunduğu Altun-yış, yani Altaylar da arkeolojik araştırmalar çokça
yapılmıştır. M.Ö. IV-II. yüzyıllara ait olduğu sanılan Pazırık kurganı, Çin kaynaklarındaki
M.Ö. 176 ve
43 yıllarına ait kayıtlarda bu yörede Uygurlar bulunmakta imiş. Schmitt ise Milât sıralarında
Altun- yışlı manasına gelen Kin-man adlı bir kavim mevcud olduğuna göre Altun-yış’ın
Türklerin en eski vatanı olduğu fikrindedir..
Altaylardaki mezarlardan da pek çok eşya çıkmıştır. Bunlar Göktürk Devri eşyalarını
andırırlar. Taştık devri levhalarındaki şahısların kimisi İç Asya göçebelerinin kıyafeti olan
çakşır ve mintan giymişler. Savaş sahnelerinde uzun saçlı veya topuzlu olanların galip geldiği
ve kel olarak gösterilenlerin mağluplar olması dikkati çeker (Kagnılı boyları mağlup
düşmanın saçını keserdi). Bazı şahıslar Kazakistan’daki Esik’te ve Aral bölgesinde de
görüleceği gibi, maden veya deriden küçük levhaların dikilmesinden müteşekkil zırhlar
giymiştir. Bunların başında Göktürk Devri’nde yüksek mertebeli kişilere mahsus olan sivri
tulgalar vardır. Alpler kulağa kadar gerilebilip okları çok uzaklara yollayan cinsten
göçebelerin geliştirdiği yaylar germektedirler. Bu resimler tek bir levha halinde bir Alp’in
hayatını tasvir etmekte olabilir.
Emel Esin, bir başka yazısında, en eski Türk hayatını, Türk kültürü olarak şöylece
özetlemektedir:
“Türk kültürü, Kuzey Eurasia kıtasının geniş ufuklarında doğmuştu. Türkler hakkında en eski
kaynaklar, Çin tarihleri, milattan önceki üçüncü asırda yaşayan, tarih sahnesinde Türk olarak
belirecek birkaç boy üzerinde bilgi vermektedir (Basmıllar, Kırgızlar, Uygurlar ve Çinlilerin
T’ing- ling=T’ieh-le gibi adlar ile andıkları Kağnı sahibi kabileler, Yani kanglılar). Bu Türk
boyları Çin’in kuzeyinden batıya doğru, Aral denizine kadar uzanan bir kuşak boyunca
kurulmuş devletler olarak tanıtılmaktadır. Böylece erken Türkler, Kuzey Eurasia kıtasında
yaygın, muhtelif ırklardan (europid ve mongoloid) boylar çevresinden idiler. Çevrenin doğusu
hakkında araştırmalar şunu göstermektedir: Aslen ana etrafında teşekkül eden küçük çapta
ekinci toplumlar, milattan önceki ikinci bin yılın sonunda, bir istila sonrasında, muhtemelen
Ari kavimlerin ilerlemesi neticesinde hayat tarzlarını değiştirmişlerdi.
Bu insanlar, geçimlerini çobanlık ve av ile sağlamaya başlamışlardı. Soğuk mevsimi, eskisi
gibi, hücumlara karşı tahkim edilmiş surlu kışlaklarda geçiriyorlar ve muhtemelen kuvvetli,
gerçekçi ve heyecanlı, hamasi üsluptaki sanat eserlerini meydana getiriyorlardı. Surlar
içindeki kışlaklarda, otağların yanında, benzer şekilde inşa edilmiş sıvalı ağaçtan evler de
vardı. Kırgız Türkleri, milattan önceki son asırda, Çin tarzında köşk de yapmışlardı. Baharda
sürüleri yayla ve otlaklara götürüp çadır (göçürülebilir ev) altında yaşıyorlardı. Günümüz
araştırıcıları mevsim göçleri yapılan hayat tarzına yarı-göçebelik demektedir. Mevsim göçleri
sırasında, sürülerin birbirine karışmaması için her boy, sürülerine kendi tamgasını vuruyordu.
Sanat eserlerindeki tamgalar, kuzey Asya kültürünün bir alameti oldu.
Mevsim göçlerinde karşılaşılan güçlükler ve boylar arasında çatışmalar, erkek savaşçı
kişiliğinin, Türkçe tabiri ile er ve alp şahsiyetinin ön plana geçmesine yol açmıştı. Erler ve
alpler, alpagutlar, bağaturlar arasında kurulan kademeli bağlar, orduların çekirdeği olacaktır.
Alpler şölenlerde mertebeye göre sıralanıyor ve içki kadehi ile, savaş tanrısı timsali kılıcı
şahit tutarak büyüklerine bağlılık andı içiyorlardı. Er ve alplerin mezarlarında ve
heykellerinde görülen alametleri kılıç veya kama asılı kemer ile kadeh idi.
Toplumdaki değişiklik, kadınların hayatında çok fark yapmadı. Kadınlar yine ailenin bakımı
ile, “evçi” olarak kalmakta, ilaveten göç esnasındaki güçlüklere ve çatışmalara bile karşı
koyabilmekte idiler. Ana tanrıça tasavvurunun, ana etrafındaki önceki aile düzeninin hatırası
olduğu sanılır.
Kuzey Eurasia mezarlarında bulunan eşya, yarı göçebeliğe uygun olarak taşınabilir cinstendir.
Eski Türkçe adı ile “kerekü” veya otağ diyeceğimiz, Kuzey Eurasia’nın üstüvani şekilde ve
künbedli çadırının, işlemeli keçe örtüleri ile keçe, yahut yün yaygıları bulunuyordu. Halılar
merasim eşyası da sayılıyordu. Atlı boyların kıyafetleri çakşır ve keçe çizme, kaftan, kepenek,
kürk hem soğuktan hem güneşten koruyacak börkler, asırlar boyunca değişmeyecekti. Birer
sanat eseri olan madeni ve kemikten küçük levhalar, giyimde olduğu gibi, at takımlarında da
kullanılıyordu. Boy beği mertebesinde olmayan erkekler, kadınlardan daha sade kıyafette
idiler. Fakat onların da küpeleri, gerdanlıkları olabilirdi.
Tarihî Türk devrinin en erken safhasından beri işlemeli yaka ve kol ağızlarına dikilebilen
şeridler, mertebe işareti olarak gözükmektedir. Sanat eserlerinde, kadın tasvirleri, uzun
elbiseler ve tac gibi başlıklardan seçilebilmektedir. Kuzey Asya atlı boylarının mezarlarının
bir hususiyeti de çok sayıda ve gelişmiş silah cinsleri ve zırhlar ile tulgalardır. Atlı boylar dört
nala gidişte hem öne hem arkaya ok atmak mahareti ile ün salmışlardı. Türklerde böyle üstün
okçuların alameti, başa takılan çift şahin kanadı idi”8
Görülüyor ki arkeolojik tetkikler doğrudan "Türk” yorumu vermese de, çok yönlü özellikleri
ile Türklerin geçmiş yüz ve bin yıllarını en iyi şekilde tasvire imkan vermektedir. Böylece
arkeolojik bilgiler sonrasında, doğrudan tarihî devirlere girilebilmektedir.
C. Mitoloji / Destanlar:
Türk’ün Kendi Destanları
Destanlar, efsanevî bilgiler, tarihî kaynakların bulunmadığı zamanlarda bir fikir verebilir: Bu
sebeple Türklerle ilgili Destanlarda da tarihî gerçekler böylece aranacaktır.
Zeki Velidi Togan, "Türk Tarihinin en eski devirlerine ait rivâyetler doğrudan doğruya destan
olarak yazılmıştır” demektedir (Tarihte Usul, 1950, s. 47. ) Bunlardan ‘Şu’ destanı, Hanname,
Tünge- alp (Afrasiyab), Türk, dört oğlu ve On kam (On-ok, yani Batı Göktürk) rivayetleri
bize ancak bazı parçalarından malumdur”. Togan’a göre bütün "bu rivayetlerin tarihî hayatı
yansıttıkları açıktır”.
1. En eski Türk destanı Alp Er Tunga ile ilgilidir. Hatıraları Afrasiyab adıyla İran millî
destanında saklanan Alp Er Tunga, Türk devletinin en eski ve en namlı Hakanı’dır. Kaşgarlı
Mahmud tarafından nakledilen (I, 41, 189) destan parçaları oldukça etkili ve güzeldir.
Alp er Tunga öldi mü
Isız ajun kaldı mu
Ödlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtulur
Ulşıp eren börleyü
Yırtıp yaka urlayu
Sıkrıp üni yurlayu
Sıgtap közi örtülür..
Alp Er Tunga destanı ile biz doğrudan destanî hayattan, Sakalar=İskitler devri Türk
tarihine girebiliyoruz. Çünkü Alp Er Tunga= Afrasiyab, İran sahasının doğu ve kuzeyine
hakim olan bir büyük Zaman bakımından sıralandığında ikinci destanımız, muhtemelen Asya
İçlerinden doğu taraflarına göç olayını konu edilen Şu Destanı’dır. Bu destan da ancak hikâye
halinde Kaşgarlı Mahmud’un eserinde kalmıştır. Buna göre İskender-i Zülkarneyn,
Türkistan’a geldiğinde Türk Hakanı Şu, doğuya doğru çekilmiştir. Hakanın bu çekilme
kararından habersiz olan bir kısım Türkler ise Türkistan’da kalmışlar idi. Bunlar Kaşgarlı’ya
göre yirmi iki Türkmen boyudur. Emel Esin ve diğer birçok araştırıcı Şu Destanı’nda, Çin
sülalelerinden Chouların izlerini görmektedirler.
XVII. yüzyılda yazıya geçirilmiş olan Hanname, “Kimmerlerin Orta Asya’da bazı Türk
kavimleri, Hasarlar, Rak/Uğrak, Çiğil ve İlaklarla birlikte yaşadıkları zamanı anlatır.
Hanname, bize ancak 17. asırda Buharalı İmami adlı bir Özbek tarafından efsanelerle karışık
bir şekilde yazarak vasıl olmuştur” (Z. V. Togan, Tarihte Usul, s. 48; ayrıca bkz. “Das
Özbekische Epos Chan-Name”, CAJ, Vol. 1, No. 2 s. 144-156). Hanname’nin, tahlili
yapılmadan geniş bir özeti, O. Ş. Gökyay tarafından yapılmıştır (“Hannâme”, Necati Lugal
Armağanı, Ankara 1968, s. 275-329). Hanname’de, hadiselerin oluş zamanları ile yazılış devri
arasındaki çok uzun zaman dolayısıyla; yerler ve kahramanlar çok iç içe girdiğinden, tahlili
çok dikkat ister. Bunu da Zeki Velidi Togan yapmış olup, henüz, çok kısa bir hulasası
yayımlanmıştır.
4. Oğuz Han, en eski Türk tarihinin en çok bilinen kahramanı olup, Türk destanlarının
nispeten en “iyi muhafaza edileni de Oğuz Destanı’dır. Oğuz Destanı’nın doğrudan Türkçesi,
hem de XIV. yüzyıl başlarında yapılan Farsça çevirisi günümüze kadar gelmiştir. Bu arada
sonraki zamanlarda da Oğuz Destanı birkaç şekilde kaynaklara yansımıştır (Ş. Yezdî, Uluğ
Beğ’in eseri; Ebülgazi Han).
Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanını hayatının son senelerinde ele almış ve incelemeleri
tarafımdan yayımlanmıştır. Oğuz Destanı’nın daha ayrıntılı olarak nakledilen Reşideddin’un
Cami üt- Tevarihi’ndeki Farsçasında, 24 kadar Padişah zikrediliyor. Burada birkaç sülaleye
mensup hükümdarlar karıştırılmış. Tam bir sülalenin hükümranlık devri, tek bir padişahın
ömrü gibi tasvir olunan noktalar da olabilir”. Türkçe ve Farsça olarak birçok ayrı şekilleri
bulunan Oğuz Destanı, Zeki Velidî Togan’ın ayrı bir kitabında incelenmiştir. 9
1. Reşideddin Fazlullah
XIV. yüzyıl başlarında kaleme aldırdığı Cami üt-Tevârih’in girişinde, en çok Oğuz Han
üzerinde durmuş idi. O ayrıca kendisine ulaşan destanları da söz konusu etmiştir. Fakat ona
göre, Türklerin geçmişleri ile ilgili en eski ve etkili destan, Oğuz Destanı’dır. Ancak o bu
kesimi “Türklerin ve Oğuzların Tarihi” diyerek vermektedir. Burada önüne getirilen Türkçe
metin Farsçaya çevrilirken, muhtemelen İslâmî unsurlar katmış, bu arada bazı tasarruflarda da
bulunmuştur. Metin şöyle başlar:
“Türk tarihçileri ve dili çabuk râviler şöyle anlatırlar: Nuh Peygamber A. S. yeryüzünü
oğulları arasında bölüştürdüğü zaman büyük oğlu Yafes’e Doğu illeri ile Türkistan’ı ve o
tarafları verdi. Yafes, Türklerin deyişine göre Olcay Han diye lakab alır. O göçebe olarak
yaşıyordu. Yaylak ve kışlakı
Türkistan’da olup yaz aylarını İpanç şehri şehri yakınlarındaki Ortak ve Kürtak’ta kışları da
aynı yörelerdeki Karakurum diye meşhur olan Karakum’daki Borsuk adlı yerde geçiriyordu.
Burada iki şehir vardı: Birisi Talas, birisi Karı Sayram ki bu son şehrin çok büyük kırk kapısı
vardı. Bugün orada Müslüman Türkler yaşıyorlar. Kunçzı’nın memleketine yakındır ve
Kaydu’ya aittir. Olcay Han’ın paytahtı bu yerde idi.
Onun Dîb Yavku Han adında bir oğlu oldu. Dîb’in manası taht ve makam, yavku ise halkın
önderi demektir. O büyük ve tanınmış bir padişahtı. Dört muteber ve şöhretli oğlu vardı.
Kara-han, Orhan, Kür-han ve Küz-han. Kara-han veliahd olduğundan babasının yerine geçip
Padişah oldu. Onun çok talihli ve padişahlığa layık bir oğlu dünyaya geldi. Üç gün ve üç gece
anasının sütünü emmedi.”
Bundan sonrasını özetleyerek verecek olursak, anası Tanrı’nın birliğine iman ettikten sonra
sütünü emer; bir yıl sonraki toyda kendi adının "Oğur” (Oğuz) olması gerektiğini belirtir ve
büyüdükten sonra babası kardeşlerinin kızlarını alır. Bunlar Tanrı’ya iman etmediklerinden
yanaşmaz, küçük amcası Orhan’ın kızıyla daha iyi ilişki kurar ve bu durum babasının
dikkatini çeker. Oğuz avda iken onu yok etme hazırlıkları yapılır ve bunu da son hanımı
Oğuz’a haber verir. Oğuz ile babası ve amcaları arasında mücadele başlar ve bu 75 yıl sürer.
Sonunda Oğuz galib gelir; amcaları uzaklara kaçar, Oğuz onlara "Muval” yani her zaman
kaygılı olun diyerek Moğol adını verir. Oğuz zafer sonrasında toy verdi ve kendisine uyanlara
Uygur adını verdi. Sonrasında cihangirlik için dünyanın dört bir yanına seferlere başladı.
Hindistan’a, Çin, Maçin ve Nenkiyas’a sefer etti; ülkesine döndüğünde İnal Han ile savaştı.
Oradan kuzey diyarına yöneldi; Karaşit’e galip geldi; Atil boyuna vardı; Kıl-barak ile savaştı;
sonrasında Karanlık ülkesine yöneldi; elde edilen ganimetleri yeni icad edilen Kanglılara
yükleterek memleketine gönderdi. Derbent’ten güneye indi, Şirvan ve Şamahı’dan sonra
Arran ve Mugan tarafına gitti. Gürcistan’a hakim oldu; Diyarbekir ve Şam’a yöneldi; oğulları
Tekfur ile mücadele sonrasında Frenk ve Rum diyarına karşı harekete geçtiler Oğuz bütün
ordusuyla Dimeşk’e yöneldi, Mısır’ı da alıp il yaptı ve Bağdat tarafına yöneldi. Oğullarını
Fars ve Kirman tarafına gönderdi, Irak- Acem’de iken, aç kaldığından geride kalanlara Kal-aç
adını verdi. Mazenderan’a ve oradan Herat’a ulaştı; yurduna Gur ve Garcistan yoluyla
dönerken, dağlarda çok kar olduğundan, geriden gelen Karluklar orada kaldılar. Oğuz
yurduna dönünce Uygurlar onu karşıladılar, büyük bir toy verildi, Oğuz Han altın evini
kurdurdu. Üç oğlu bir yay, üç oğlu da oklar buldular; bozulabilen yayı bulanlara Bozok, okları
bulanlara da Üçok adını verdi. Daha sonra da vefat etti.
Oğuz Han’dan sonra yerine Gün Han geçti; bu zamanda Yenikentli Irkıl Hoca, Oğuz Han’ın
altı oğlunu ve her birisinin dörderden 24 torunu kendi arasında düzenledi. Böylece onlar
toylardaki yerlerini, sıralarını ve yiyeceklerini bileceklerdi. Bu arada her birisinin damgası ve
ongunu (kuşu) de belirlendi. Bunları aşağıda Ebülgazi’den nakledeceğiz.
Oğuz ve sonrası Gün Han’ın ardından başa geçen Oğuz Yabguları (Dîb Yavkuy Han,
Kurs Yavkuy vb.) ile artık doğrudan bir tarihî dönem başlamaktadır.
2. Uygurca Oğuz Destanı
Uygurca Oğuz Destanı’nda Oğuz’un annesi Ay-kağandır; Oğuz adeta vahşi bir görünüşte bir
yiğit olur ve halkını birçok canavardan kurtarır. Gökten inen ışık içindeki kızla evlenmesinden
Gün, Ay ve Yıldız; bir ada içinde bulduğu kızdan da Gök, Dağ ve Deniz adında oğulları oldu.
Oğuz bir büyük toy verdi ve dünyanın dört bir yanına “Ben Uygurların Kağanıyım, bana itaat
etmeniz gerek” diye haber gönderdi. Altan Han buna uydu; fakat sol yandaki Urum Kağan
uymadı ve üzerine yürüdü. Bu sırada gök tüylü, gök yeleli bir kurt ordunun önünde belirdi;
Oğuz’un ordusu onu takib ediyordu. Urum Kağan yenilmiş, kardeşi Uruz’un oğlu Oğuz’un
Saklab adını verdiği bir şehirde kalıp Oğuzla dost olmuştu.
Çok geniş olan İtil suyunu geçmek için Uluğ Ordu Beğ, ağaçlardan yararlanıp bir alet yaptığı
için Oğuz ona Kıpçak adını verdi. Yöredeki bir buzlu dağa giden askerleri karlar içinde
kalınca onlara da Karluk dedi. Yoldaki bir altın evi açamayan Oğuz, birisine burada kal ve aç
dedi ve onun adı da Kalaç oldu. Çürçet ile kavgada çok ganimet alınmıştı; Barmaklığ Çosun
Billig, kanga kanga diye ses çıkaran Kanglı’yı icad edince onun adını Kangaluğ/Kanglı
koydular. Kurt önde olmak üzere Hind, Tangut ve Şam taraflarına yürüdü; oradan Masar
diyarına gitti. Masar Kağan yenildi, sayısız eşya ile geriye yurduna döndü.
Oğuz Kağan’ın yanında, Uluğ Türük adında ak sakallı, ak saçlı, çok akıllı bir ihtiyar, anlayışlı
ve asil bir kişi idi. Bir gün rüyasında gündoğusundan batısına uzanan bir altın yay ile üç
gümüş ok görmüştü. Bunu Oğuz’a anlattı; Oğuz, Gün, Ay ve Yıldız’ı doğuya, Gök, Dağ ve
Deniz’i batıya gönderdi; Doğuya gidenler bir altın yay, batıya gidenler üç gümüş ok bulup
babalarına verdiler. Oğuz, altın yayı üç parçaya bölüp bozdu; her bir oğluna bunları ve okları
verdi.
Oğuz en son bir büyük kurultay topladı; Sağ yanda yayı bozup verdiği oğulları, yani
Bozoklar, sol yanda da üç oku verdiği oğulları Üçoklar oturdu, sonrasında Oğuz “şimdi
yurdumu size veriyorum” diyerek destan bitmektedir. Birçokları tarafından yayınlanan (BangRahmeti; M. Ergin, Şçerbak, ) Uygurca Oğuz Destanı, henüz İslamî motifler girmeyen bir
döneme aittir. Oğuz güçlü, kuvvetli ve Bozkurt rehberliğinde ordularını yürüten bir insandır.
Oğuz Han’ın aklı başında müşaviri Uluğ Türük’tür.
3. Temür Devri Tarihçileri
Temür devrindeki tarihçiler, İç Asya’daki Oğuz Destanı’nın ve Oğuz Han’ın şahsiyetinin
öteki Türk destan geleneklerinin biraz farklı bir şeklini belirtir. XIV. yüzyıl sonlarında bilinen
ve XV. yüzyılda kaynaklara kaydedilen şekli (Şerefeddin Yezdî Mukaddimesi) 1440
yıllarında Temür Beğ’in torunu Uluğ Beğ (1394-1449) tarafından da Şeceret’ül-Etrâk adlı
eserinde nakledilmiştir.
Ona göre, Nuh Peygamber, Turan ve Türkistan’ı Yefes’in hissesine verdi, bu sebeple ona
Ebü’t-Türk derler (yeni Türk’ün babası); İran toprakları, Acem ve Ahvaz, Sam’a yani Ebü’lAcem’e düştü, nihayet Hindistan ve Sudan tarafları da Ham’a ayrıldı ve ona da Ebül-Hind
derler.
Yafes’in dokuz veya sekiz çocuğu olduğu söylenir:
Türk, Hazar, Saklab, Rus, Mensek, Çin, Kemari, Kimal (? k) ve Mareh (=Kanğ?). Bazıları
Kimakle Kemari’yi bir sayarak sekiz çocuk derler. Uluğ Beğ Farsça eserinde, Türk’e "Yafesoğlan”dendiğini de kaydeder. Türk bin Yafes bin Nuh’un padişahlığının anlatılması
kesiminde, aşağıda Mücmel’üt-Tevarih’te nakledilecek bilgiler hemen aynen bulunmaktadır.
Ancak bazı farklar da vardır. Mesela çok yerleri gezdikten sonra beğendiği sulu; çeşmeleri bol
yere Cayilgan (Yayılgan?) adını vermiştir. Farsların, Hz. Âdem’le aynı kişi olduğu söylenen
hükümdarı Keyümers ile çağdaş olup, o da Doğu illerinin hakanlarının arasındaki ilk
"kaan”dır. Son derece akıllı; edebli ve hüner sahibi idi. Halkına at, deve, sığır, koyundan
istifâdeyi ve keçe yapımını öğretti. Zamanında barış ve huzur vardı.
Türk’ün beş oğlu olmuştu: Sırasıyla Amılca, Tünk, Cigil, Barshar ve İlak. Yemeğe tuz
katılması Tünk Han zamanında olmuştu. Şöyle ki bir gün avda kebap yerken Tünk bin
Türk’ün elinden düşer; bu yer meğerse tuz madeni imiş ve alıp yediğinde tadı daha hoş gelir.
Durumu kardeşlerine, babasına ve öteki devlet erkanına bildirir ve bundan böyle kebaba tuz
konur. Keza ehli ve vahşi hayvan postlarından elbise edinmek de Türk zamanından kalmıştır.
240 yıl ömür sürdü.
Türk’ün vefatından sonra kardeşler arasında bazı olumsuzluklar göründü. Mesela Mensek,
hilekâr olup Bulgar nehri kenarını mekan tutmuştu. Guzlar ondan gelir; istendiğinde yağmur
yağdırılabilen "yada taşı”nı Mensek almış, Türk’e sahtesini bırakmıştı ki sonra bu Guz’a
geçti. Guz ile amcası Türk arasında bu sebeple kavgalar oldu. Yuğur ve Türkmanların adları
bu çekişme ve mücadelelerde geçer. Çin de hünerli ve feraset sahibi bir kimse idi. Maçin,
Çin’in oğludur ki Osman bin Ertuğrul’un ceddi buraya çıkar. Kemari de ayyaş ve av-sever bir
kimse olup, sincap, samur ve kakım derilerinden giyim yapıyordu. İki oğlundan birine Burtas,
birine Bulgar adını koydu. Kimal/Kimak, zarif, latif bir kimse idi. Evladı da "mirza tabiatlı”
ve hoş özellikleri ile ünlüdür. Kanğ (yukarda Mareh diye geçmişti) bin Yafes ise iyi yaratılışlı
ve güzel ahlaklı idi. Kardeşleri arasında en insaflı olarak şöhret bulmuştu. Çin sınırlarında
Kamrun taraflarında kaldı ve evladı orada dağıldı.
Yafesoğlan Türk Han bin Yafes, Türkistan’ı güzelce idare etti. Vefatında oğlu Abılca Han,
yerine onun oğlu Dibakuy Han, onun oğlu Küyük Han ve onun oğlu Alımcan Han geçtiler.
Alımcan Han Türklerin ülkesini Tatar ve Moğol adlı iki oğluna paylaştırdı:
Tatar Han’dan sonra sırasıyla Buku Han, Amılcana Han, Ensil=Elili Han, İtsenir Han, Ardu
Han, Baydu Han ve en son Han da Sevinç Han idi.
Moğol Han’a gelince bunun dört oğlu oldu: Kara-han, Oz-han; Küz Han ve Or-Han.
Babalarından sonra Kara-han Han oldu. Kışlak ve yaylağı Ortak ve Kürtak idi. Bunlar kafir
olup şirk içinde idiler. Hatunundan bir oğlu dünyaya geldi, ad verme toyunda o kendi adının
Ağuz (bundan sonra Oğuz diyeceğiz) olduğunu söyler. Anasının sütünü, o ancak Tanrı’nın
birliğine inandıktan sonra emdi.
Böylece Oğuz Han ile ilgili, önemli bir kısmı Reşideddin’de verilen bilgiler verilmekle
birlikte ordu düzeniyle ilgili kısım bir hayli ayrıntılı, kısmen Moğolca fakat Türkçeleri de olan
bilgiler vardır. Oğuz Han, Reşideddin’de olduğu gibi Uygur, Kıpçak, Karluk, Kalaç ve hatta
Ağaçeri Türk boylarının isimlerini verir. Burada ek olarak Uluğ Bey’de Çiyurgan/Cürgân?
(Şuburgan?) ki katar manasına gelir, eklenmiştir. Hatta bir yerde (yazma, 23b) kendisine
“Oğuz Han-Gazi” de denerek, o aynı zamanda bir İslâm kayramı sayılmaktadır. Asıl yurduna
döndükten sonra bir toy yaptı, altın otağını dikti; yenip içildi. Bozok (Kün Ay, Yulduz) ve
Üçokları (Kök, Tak ve Tingiz) düzenledi.
Oğuz Han’dan sonra Kün Han geçer ve Irkıl Hoca sağ ve sol kolları (Bozok ve Üçokları)
düzenleyip onların lakap ve tamgaları ile yerlerini meclis ve toylardaki yerlerini belirtir;
koyunun nerelerini yiyeceklerini de tanzim eder; fakat Kün Handan sonra, oğlu değil kardeşi
Ay Han geçer. Ay Han’dan sonra ise, Yulduz Han geçerler. Bu arada Yulduz Han’ı Ay
Han’ın oğlu sayıp, sonrasında Yulduz Han’ın oğlu Mengli Han ve sonrasında Tingiz-Han
başa geçerler. Tingiz Han 110 yıl Moğolistan’da Hanlık yapar ve sonrasında oğlu İlhan
padişah olur.
Sâkin ve olgun bir kişi olan İlhan zamanında, İran-zemîn’den Tur bin Feridun asker çekip
Ceyhun’u geçer ve Türkistan’a yönelir. Son Tatar Hanı Sevinç Han, Oğuz Han ailesine karşı
intikam için fırsat bulur ve onunla birleşir. Tur ile İlhan savaşırlar; “Türklerden, Uygur ve
Tatar’dan çoğu öldürülür; Tur ile Sevinç Han ordusu hile ile geri çekip, sonra ani bir baskınla
Moğolları yok ederler. İlhan’ın oğlu Kıyan ile Nüküz ve iki kadın ölenlerin arasında sağ
olarak kalırlar ve güçlükle kendilerini kurtarıp, Türklerin Ergenekon, yani dar-geçit dedikleri
güvenilir bir yer bulurlar. Bu olay, Oğuz Han’ın vefatından bin yıl sonra cereyan etmişti.
Bu savaşlar sırasında bir tarafa kaçışan kırk kızın soyu, Kır-kızları oluşturmuş; otuz yiğit de
başka bir yöne kaçmış ve onlardan Otuz-oğlanlar meydana gelmiş.
Böylece doğrudan tarihî devirlere de gelinmiş olur. Çünkü artık Ergenekon ile ifade edilen
Türk tarihinin bu bir felâketli dönemidir ve Göktürklerden önceki zamanı kastetse gerek.
Görülüyor ki XIV. yüzyıl sonlarındaki bir rivâyet, Oğuz Han’ı Türk’e ve hatta daha yakın bir
ata olarak da Moğol’a bağlamaktadır.
Uluğ Beğ, kendisinin Türk olduğunun şuurunda olup, bu arada İç Asya’daki oluşumları da
bilmekte, en önemlisi Moğol’un doğrudan Türk ve Oğuz Han’la yakın olduklarını
bilmektedir. 10
4. Ebülgazi Han
1603-1663 arasında yaşayan ve 1644 sonrasında Hive Han’ı olan Ebülgazi Han, Türkmenler
arasındaki Oğuznamelerin oldukça farklı olduğunu görünce, kendisi de bir metin tesis
etmiştir. Onun metni, A. N. Kononov tarafından yayınlanmış, Türkçeye de nakledilmiştir.
Atil ve Yayık boyuna giden Yafes’in sekiz oğlu vardı: Türk, Hazar, Saklab, Rus, Menek, Çin,
Kemari ve Tareh. Yafes ulu oğlu Türk’ü yerine geçirdi; Türk’e Yafesoğlanı derler. Issık göl
etrafını beğendi, orada keçeden evini kurup oturdu. Türkler arasındaki birçok adetler ondun
kalmıştır. Türk’ün dört oğlu vardı: Tütek, Cigil, Barscar ve Emlâk. Türk öleceği zaman
Tütek’i yerine bıraktı; Tütek, akıllı, devletli ve iyi bir padişah idi; Türk içinde çok adetlerı o
yarattı. Acem padişahlarından Keyümers ile çağdaş idi. Bir gün ava çıkar, geyik öldürüp
kebap edip yerken bir dağram et yere düşer. Onu alıp yediğinde ağzına daha hoş gelir; orası
tuzlak imiş. Aşa tuz salmasını o çıkardı. Ondan sonra oğlu Amılca, sonra oğlu Bakuy Dîb Han
geçti. Dîb’in manası tahtın yeri, Bakuy’unki de "il ulusu” demektir. Sonra oğlu Kök Han
geçti; Ölünce oğlu Alınca, Han oldu. İki oğlu vardı, birisi Tatar, birisi Moğol. Atası
yaşlandığında yurdunu ikiye bölüp iki oğluna bölüştürdü. Tatar ve Moğol her ikisi de kendi
ülkelerinde padişahlık ettiler.
Moğol Han’ın dört oğlu var idi: Ulusunun adı Kara-han, sonra Kür-han, Kır-han ve Or-han.
Moğol Han’dan sonra, büyük oğlu Kara-han başa geçti; Kara-han Ortak ve Kürtak’ta yaylar
idi. Bu zamanda ona Uluğ-Tağ ve Kiçik-Tağ derler. Kış olunca Sır suyunun ayağında ve
Karakum ve Borsuk’ta kışlar idi.
Karahan’ın uluğ hatunundan yüzü ay-günden parlak olan bir oğlu dünyaya geldi. Üç gece
gündüz anasını emmedi. Her gece o oğlan anasının düşüne girip derdi: "Ey ana, Müslüman ol,
eğer olmazsan, ölecek olsam bile senin memeni emmiyeceğim”. Anası oğluna kıyamadı ve
Tanrı’nın birliğine iman getirdi. Ondan sonra o oğlan memesini emdi; Anası gördüğü düşü ve
Müslüman olduğunu kimseye söylemedi. Çünkü Türk halkı Yafes’den ta Alınca Han’a kadar
Müslüman idiler; Alınca Han padişah olduktan sonra Tanrı’yı unuttular, bütün halk kafir oldu.
Kara-han zamanında da sıkı kafir idiler; baba oğlunun Müslüman olduğunu bilse onu
öldürürdü. O zamanda oğlan bir yaşına gelince adı konurdu. Karahan ile boya haber salıp bir
ulu toy yaptı. Karahan beylerine oğluna bir ad verilmesini istediğinde beyleri cevap vermeden
oğlan "Benim adım Oğuzdur” dedi.
Sonrasını özetleyecek olursak, Reşideddin’deki olayları hemen burada da görürüz. Oğuz vefat
ettikten sonra, yerine Gün Han geçmişti. Gün Han zamanında Irkıl Hoca, Oğuz’un çocuk ve
torunlarını bir tertip ve düzene sokulmuşlar idi. Oğuzları 24 ana boy esasında düzenleyen Irkıl
Hoca, boyların kendi aralarında çekişmeleri için bazı esaslar koymuştur. Bazı ayrıntıları
Reşideddin’in eserinde bulunmayan bu düzenlemenin Ebülgazi Bahadır Han’daki şeklini
aynen almak, bazı Türk boylarının, bu düzenleme deki yerini, orun ve ülüşlerini belirtmek
açısından yararlı olacaktır: Altın örgenin töründe Kün Han oturdu; Koyunun başını, arkasını,
kuyruklu ucasını ve bağrını ona verdiler. Örgenin iç eşiğinde Irkıl Hoca oturdu, töşünü onun
önüne koydular.
Sağkol’da ilk örgeye Kün Han’ın büyük oğlu Kayı’yı (kuşu şunkar) oturttular. Sağ aşıklı iliği
ülüş verdiler. Bayat (üki) onu doğradı, Sorkı atları tuttu. İkinci örgeye Alka-evli’yi
(köykenek) oturttular. Sağ kar iliği ülüş verdiler. Kara-evli (Köbek-sarı) onu doğradı, Lala
atları tuttu. Üçüncü örgede Ay Han’ın büyük oğlu Yazır’ı (turumtay) oturttular. Sağ yan-başı
ülüş verdiler. Yapar (kargu) onu doğradı, Kumı atları tuttu. Dördüncü örgede Dodurga’yı
(Kızıl-karcagay) oturttular, sağ umacayı ülüş verdiler. Döğer (göçgün) onu doğradı Mürdeşuy
atları tuttu. Beşinci örgede Yulduz Han’ın büyük oğlu Avşar’ı (cer- laçın) oturttular. Sağ
uyluğu ülüş verdiler, Kızık (sarıca) onu doğradı, Turumçı atları tuttu. Altıncı örgede
Beğdili’yi (bahrî=kuzgun) oturttular; sağ yağrını ülüş verdiler. Karkın (su bürkütü) onu
doğradı, Karacık atları tuttu.
Sol yandaki birinci örgede Gök-han’ın büyük oğlu Bayındır’ı (laçın) oturttular; sol uyluğu
ülüş verdiler, Becene (ala toğan) onu doğradı, Kazıgurt atları tuttu. İkinci örgede Çavuldur’u
(buğdaynık) oturttular, sol yan-başı ülüş verdiler; Çepni (hümay) onu doğradı, Kanklı atları
tuttu. Üçüncü örgede Dağ Han’ın büyük oğlu Salur’u (bürküt) oturttular, sol aşıklı iliği ülüş
verdiler. Eymir (encarî) onu doğradı, Kalaç atları tuttu. Dördüncü örgede Alayuntlu’yu
(yağılbay) oturttular, sol umacayı ülüş verdiler Üregir (bayku) onu doğradı, Teken atları tuttu.
Beşinci örgede Tengiz Han’ın büyük oğlu İğdir’i (karcıgay) oturttular, sol karı iliği ülüş
verdiler. Büğdüz (italgu) onu doğradı, Karlık atları tuttu. Altıncı örgede İva’yı (toygun)
oturttular; sol yağrını ülüş verdiler. Kınık (cer karcıgay) onu doğradı, Kıbçak atları tuttu.
.Oğuz Han’ın altı oğlunun asıl hatunlarından doğan torunları yirmi dört kişi idi. Kün Han
onların her ikisini bir örgede oturttu ve on iki bölük oldular. Bu onikisinden doğanlara yüzlük
dediler. Oğuz’un adlandırdığı kişiler ve kumadan doğan torunları da yirmi dört kişidirler.
Bunların hepsini evin (örge) dışında oturttular; On ikisi at tutup oturdu, on ikisi eşikte oturdu;
bunlardan doğanlara aymak dediler ki aslı omaktır”.
Ebülgazi Han’ın eserinde, Gün Han’dan sonra, oğlu Kayı’nın geçtiği yazılıdır. Reşideddin ise
bunu belirtmeyip, doğrudan Dib Yavkuy Han’ı başa geçiriyordu. Biz, Reşideddin’deki bu
durumu, doğrudan zamanın bir etkisi olarak yorumlamış idik. Çünkü Reşideddin’in eseri
kaleme alındığı yıllarda (XIV. yüzyıl başları) Kayılar Anadolu’nun batı yakasında etkili bir
konumda bulunuyor ve İlhanlı Devleti’ne problem olabiliyorlardı.
Ebülgazi Han’ın eseri, XVII. yüzyıl ortalarında kaleme alınmış olmakla birlikte, bir yandan
XIV. yüzyıl başlarının bilgilerini içerirken, öte yandan da Uluğ Bey’in eserindeki bilgilerden
de etkilenmiş bulunmaktadır.
Oğuz Destanı ve Oğuz Han hakkında, bu dört farklı bilgi imkânı gözönüne alındığında, Türk
tarihinin geçmiş bin yıllarında ana eksen, şu halde Oğuz Destanı gibi görülüyor. Bu destan,
sonraki zamanlarda, bazı boylar tarafından daha dar bir çerçevede tutulmuş olsa da, Oğuz ile
Türk’ün ilişkileri gibi, Moğol ile Oğuz Han arasında da ilişkiler kurulmuştur.
Oğuz Han ve onun Türklerle olan bağlantısı, anlaşılıyor ki iki ayrı rivayet vardır. Reşideddin,
bu rivayetlerin birisini tercih etmiştir. Eserinde, ötekilere göre bazı eksiklikler göze çarpıyor.
Fakat öteki şekil, daha XV. yüzyıl başlarında Şerefeddin Yezdî ve özellikle yüzyılın
ortalarında Uluğ Bey’in eserinde yaşamıştır. Türk ile Oğuz arasındaki münasebet, bu arada
Moğol ile yakınlaşmayı sağlamak üzere, Ebulgazi Han da Uluğ Bey’in bilgilerini tercih
etmiştir. Nitekim o, eserinin başında da, Türkler
ve Türkmenler hakkında birbirinden çok farklı bilgiler bulunduğunu belirtir.
5. Buna Benzer Bilgiler
1507’lerde kaleme alınan Tarih-i Güzide-i Nusretname adlı Türkçe eserde de belirtilir. Orada
Reşideddin, Şerefeddin Yezdî ve Uluğ Beğ’den alınan bilgiler bir araya getirilmiştir. Bütün
bunlarda dikkati çeken en önemli özellik, “bugün (yâni XIV-XV. yüzyıllarda) Moğol denilen
birçok boyun Türk oldukları”nın ısrarla belirtilmesidir. Türk, bu sebeple bütün Asya
tarihinde, özellikle İç ve Batı kesimlerinde XIV-XV. yüzyıllarda en üst düzeyde itibarda
olmuştur. Nitekim İbn Haldun’a göre XV. yüzyılda, Temür ile Türklüğün şevketi en üst
düzeye erişmiş idi.
6. Reşideddin’in Ayrıca Bildirdiği
Uluğ Beğ’in ise Oğuz Han’dan bin yıl sonrasına ait saydığı Ergenekon apayrı bir gerçektir.
Ergenekon’da, Türklerin kökeni ve menşelerine ait bilgiler yoktur; orada Türkleri (veya
Moğolları) yönetecek boyların önderlerinin ortaya çıkması etkilidir. Bu yönü ile Ergenekon,
Göktürklerin menşelerine dair Çin kaynaklarının yazdıkları ile uygunluk göstermektedir. Bu
türden bilgiler belki de İç Asya’da yaygın bir efsanenin izleri de olabilir.
Bu arada Ön Asya kökenli dinî rivâyetlerde de Zülkarneyn’in çok hareketli bir kavim olan
Yecuc- Mecucleri bir demir sed ardında terk edip bırakması hikayesi de vardır. Burada
Yecuc-Mecuclar, ötesine itildikleri demir sedden dışarı çıkamazlar. Ergenekon adı ile
özdeşleşen efsânede ise demir dağın eritilerek çıkılması doğrudan Türklerin yaşadığı
coğrafyada da izler bırakmıştır. Demir dağlar eritilerek adeta bir demir-kapı oluşturulmuş ve
Türkler arasında bu ad, Demir-kapı adı çok yaygın olmuştur.
Demir-kapı yer adlarında efsane ile tarihî gerçekler, bir bakıma içiçe girmektedir. En eski
tarihli Demir kapı, Göktürk kitabelerinde Semerkant dolaylarında zikredilen olmalıdır.
Sonraki zamanlarda da Demir kapılar Avrupa içlerinde (Tuna-Demirkapısı), Asya batısında
(mesela Hazar Denizi batısı Derbent Demirkapısı) ve daha pek çok yerde vardır. Günümüz
Anadolu sahasında dahi Demirkapılar yer (Kamışlı-Musul arasında demiryol istasyonu) ve
hatta köy adı (Balıkesir-Bursa yolunda) olarak bir hayli çoktur.
D. Komşu Milletlerin Destanları
İranlılar
Türklerden destanlarında söz eden milletlerin belki de ilki İran ve onların millî destanı
Şehname’dir. Gerek burada, gerekse İran tarihlerinde, dünyanın yaratılması sonrasındaki ilk
hükümdar Keyümers olup, hatta bu kişinin Hz. Adem olduğu dahi sanılırmış. Bu olmasa bile
mesela Şit Peygamber diyenler de varmış (Lübbüt Tevarih). Mağaralarda yaşayan, hayvan
postları giyen bu kişi bin yıl yaşamış, hayatının sonlarında evler yapmıştır. Torunu Huşeng ve
sırasıyla Tahmures, Cemşid ile hayat devam eder gelir. Cemşid neslinden Afridun yararlı işler
yapmıştır. Üç oğlu olup, bunlardan Selem’e batı diyarını, Ceyhun’a kadar Doğu’yu ortanca
oğlu Tur’a, asıl yurdunu (İran-zemîn’i) ise İrec’e vermiştir. Bunu kıskanan öteki kardeşler ise
İrec’i öldürmüşlerdi ve ondan kalan kızını, Feridun, kardeşinin oğlu ile evlendirdi ve bundan
Menuçehr dünyaya geldi. O da büyüyünce iki dayısını (Selem ve Tur) öldürdü. Menuçehr
hükümdarlığı sırasında dünyayı mamur etti, fakat Tur neslinden Afrasiyab büyük bir ordu ile
Menuçehr üzerine geldi, savaştılar ve sonunda aralarında barış yapıldı.
Menuçehr’in oğlu ve torunları zamanında da Afrasiyab ile İran arasında savaşlar devam etti.
Afrasiyab bir ara on iki yıl kadar bir süre İran’ı istilâ etti. Artık Turan’ın ve Türkistan’ın
hâkimi Afrasiyab ile İran arasındaki mücadele uzun yıllar devam etmiştir. Afrasiyab,
başlangıçta belki Turan ve Türkistan hükümdarı idi, fakat destanda O, Turan hükümdarlarının
bir genel adı olarak görülüyor. İranlılar nihayet O’nu Azerbaycan sahasında öldürürür ve İran
bir büyük düşmanından kurtulur.
Mücmel’üt-Tevarih vel Kısas’ta İran Şahı Feridun’un oğlu Tur’u idare etmesi için doğuya
gönderdiği yazılıdır. O, idaresindeki ülkeyi sevince orada kalacaktır ki bu sebeple oraları,
sonradan Turan, yani Tur’un ülkesi olarak anılacaktır. "Ondan Zâdşem, Zâdşem’den de
Peşenk dünyaya geldi. Afrasiyab ise Peşenk’in oğludur. Afrasiyab, Hindlilere ve Rumlara
galip geldi. Birkaç defa da İran’ı mağlup etti” der ve ilerde anlatacağını belirtir.
Zeki Velidi Togan, Firdevsî’nin Şehnamesi’ndeki bilgilerin tarihî kaynağının Taşkentli
Dakikî adlı bir şairin eserinden alındığını belirtir. Bu arada destandaki bilgilerin Şehname’den
biraz farklı şekilleri, çağın öteki İslam kaynaklarında (Taberi, Dineverî vs). yansımıştır.
Bunlara göre Afrasiyab, babası Beşeng, onun babası İnet, babası Rişmen ve babası Türk
olmak üzere dört batında Türk’e bağlanmaktadır. Afrasiyab’ı, Beşenk=Pecenek ve sonrasında
dört batında Türk’e bağlayan bir rivayet Karahanlılar devri fıkıh kitaplarında da varmış.
İlk bakışta milattan önceki zamanlara ait bu destan ve öteki kayıtlardaki Afrasiyab isminin
Türklerle bir alakası görünmüyor. Fakat XI. yüzyılın insanı Kaşgarlı Mahmud, bize İranlıların
Afrasiyab diye belirttikleri kişiye Türklerin Alp Er Tunga dediklerini yazar ve bu bilgi
Kutadgu Bilig tarafından da desteklenir. O zaman Şehname’deki İran-Turan cenklerinin,
Türklerin bir millî kahramanı ile İranlılar arasındaki mücâdele olduğu ortaya çıkar. Gerçi, eski
Türk şairleri, mesela Ahmedî, İran edebiyatının etkisi ile mesela İskendernâmesi’nde
Afrasiyab’dan hiç de iyi bir şekilde söz etmez.11 Bu efsânevi zamanlar ise Zeki Velidi
Togan’a göre M.Ö. VI-V. yüzyıllardır. Bu zamanda ise, kaynaklar İran’ın kuzeyinde büyük
Saka/İskit Devleti’nden söz ederler. Böylece İran millî destanı, Türklerin tarihî varlıklarını ve
devlet hayatını M.Ö. VI. yüzyıla kadar çıkartan bir kaynak olarak kabul edilebilir.
Ön Asya kökenli dinî mitolojide, insanlar tufan sonrasında Hazreti Nuh’un üç oğlundan
türemişlerdir. Bütün insanları Nuh’a bağlayan bu rivâyetin, ilk ve en ayrıntılı bilgilerini veren
520 h/1126’de telif edilen Mücmel’üt-Tevarih ve’l-Kısas daki bilgilerin "edepli, terbiyeli,
akıllı ve temiz kalpli olan” Türkle ilgili kısmını, R. Şeşen çevirisinden aynen vermek yararlı
olacaktır. Buradaki bilgiler sonradan öteki müelliflerin yazdıklarına da kaynaklık etmiştir.
“Türklerin nesebi hakkında
Nuh Peygamber Tufandan sonra yeryüzünü çocukları arasına paylaştırınca, Ceyhun tarafını
Yafes’e verdi. Yafes’in yedi oğlu vardı: Çin, Türk, Hazar, Saklab, Rus, Yecuc-Mecuc’un
babası olan Misek ve Bulgar ve Burtasların babası Kemâri. Bu çocukların herbirinin nesli ve
sülalesi kaldı. Her birinin bir çeşit dili vardı. Doğu taraftaki toprakları kendi aralarında
paylaştılar.
Bu oğulların huylarına gelince, Çin çok akıllı ve terbiyeli, Hazar sakin ve az konuşurdu. Rus
hilekâr ve ihtiyatlı biriydi. Saklap yumuşak kalpli olub Misek çok yaşamamıştı. Onun oğlu
olan Guz hileci ve kurnazdı. Dedesi Yafes onu oğullarından daha çok severdi. Kemâri oyunu
seven ava ve işrete düşkün biriydi. Türk edepli, akıllı ve doğru kalpliydi.
Türk (kendisine yarar bir yerleşme bulmak ümidiyle), bütün doğu ülkelerini gezdi ve
kendisine uygun bir yer buldu. Hoşlandığı bu yerin adına Issık göl adını verdi ki Türkçede ıssı
(sıcak) göl demektir. Burada küçük bir deniz vardı, suyu sıcaktı. Çeşmeler çoktu, etrafı
dağlarla çevrilmişti. Otu bol, suyu da çok hoştu.
Türk Tanrı’ya şükretti ve burasını kendisine yurt etti. Yafes’in oğulları arasında Türk ve
Hazar akıl sahibi idiler. Fakat diğer oğullarından hayır yoktu. Geceleyin yanındaki dağın
üzerinde ateş görüldü. Ertesi günü ortalık aydınlanınca Türk o dağın tepesine çıktı. Fakat
ateşten hiçbir eser görmedi. Fakat Türk orasını hoş buldu; yayla ve meralarını hoş ve
sevindirici buldu. O dağa Iduk-art adını verdi ki bugün dahi aynı adı taşımaktadır. Sonra
ağaçtan ve otlardan evler yapmayı emretti. Bundan evler (khargah) yaptılar. Barınmak için
koyun derisinden kaban-üstlük ve börk yapılmasını buyurdu, bu adet bugüne kadar gelir.
Kitaplardan okuduğuma göre Türk’ün bu memlekette yerleşmesi anında talihi Esed yıldızı
olmuş ve o saatin sahibi Merih’in ayla, Zühre yıldızının kavsle buluşduğu dakika olmuştur
Türk’ün hem kan dökücü, hem de güzel yüzlü olmasının sebebi bundandır.
Türk’ün çocukları oldu ki Tutel (? Tünk:), Çigil, Barshan ve İlak. Bugünkü Barshanlılar,
İlaklılar ve Çigiller bunların çocuklarıdırlar. Derler ki Tünk, bir gün avlanmaya gitmişti.
Birşey yemek istedi; yerler tuzlu imiş. Elindeki lokmayı düşürdü, yeniden aldı. Yediğinde
daha hoş buldu. Buradan tuz getirip yemeğe koymayı emretti”.
Mücmel üt-Tevarih ve’l-Kısas daha sonra Hazar, Rus, Gûz bin Misek ibn Yafes, Çin, Saklap
ve Kemari hakkında da bilgi verir. Aynı eserde “Türklerin bedenlerinde kıl az bulunur” ve
sebebini Yafes’in çocukluğundaki bir hastalağına bağlar ki anası tedavi olması için karınca
yumurtasını kurt sütüyle karıştırıp vermiştiyüzyıla ait bu kaynağın haberleri, sonradan XV. ve
XVII. yüzyıl kaynaklarında da nakledilecektir.
2. Çinliler
Çinliler de kuzey komşularıyla ilgili birçok destanî özellikten söz ederler.
Kao-chelerin kökenine ait söylenen rivâyet, Türk ülkesinin yer adlarıyla da uyuşmaktadır.
Ona göre Hun hükümdarlarından birisinin çok güzel iki kızı varmış. Han bu kızlarını dünya
"beşer” insanlarıyla evlendirmeye kıyamamış, kızlarım ancak ilahlara layıktır diye
düşünmüştür. Bu amaçla ülkesinin ıssız/uzak bir köşesinde yüksek bir kule yaptırarak
kızlarını yeterli yiyecek ile oraya koymuş, ilahların gelip kızlarıyla evlenmesini beklemiştir.
Aradan aylar ve hatta yıllar geçtiği halde gelen giden olmamıştı. Bu sırada bir yaşlı kurt, bu
kule dibinde kendisine barınak bulmuş, gece gündüz orada kalmaya başlamıştır. Zaman içinde
ondan başka canlı ortalıkta görülmeyince küçük kız kardeş, babamızın sözünü ettiği ilah bu
olamaz mı demiştir. Büyük kardeşin ilk zamanlardaki çekingenliğinden sonra zaman içinde
gelen giden olmayınca ilah kabul edilen kurtla evlenen kızların çocukları olmuştur. Onun için
Kao-chelerin çocukları, kurt gibi söyledikleri türküler de kurt inlemesine benzer.
Türklerin İslamiyet’in kabullerinden sonra da, halk arasında devam eden, ancak İslâmiyet’in
temel özellikleri ile uyuşmayan bu rivâyetin Türkler arasında şuur altında yaşamış olduğu
Kız-kulesi yer adlarından anlaşılıyor. Çünkü Türk’ün yaşadığı, ıssız yerlerdeki su içindeki
kaylecik veya kuleler hep Kız-kulesi diye anılmıştır. Böylece Doğu Avrupa, Batı ve İç
Asya’da yüzlerce Kız-kulesi veya Kızlar-kalesi, bu dikkate değer destanın =efsanevî
hikayenin gerçek izleridir.
Kurt ile ilgili olarak halk arasında birçok rivayet de yaşamıştır. Bununla birlikte bilgili
kimseler Türk insanının doğrudan insan, "kişi-oğlu” olarak dünyaya geldiğine inanmışlardır.
Göktürk Devri’nden kalan yazıt=kitabelerde Kurt ile ilgili efsaneler bulunmaz; orada Türk
Bilge Kağan, kendisini doğrudan kişi-oğlu olarak dünyaya gelmiş kabul eder.
Göktürklerin çıkışı sırasında Çin kaynakları, onların geçmişi ile ilgili olarak hemen aynı esaslı
efsaneler naklederler. Pei-shih (386-618), Kuzey Sülalesi yıllıklarındaki Tu-küe kısmında
şöyle yazılıdır (Tang Chi çevirisi):
"T’u-chieh evvelce Hsi-hai (Batı Denizi) sağ kısmına yerleşip kendisi tek başına bir kabile
kurmuş Hsiung-nuların başka bir soyudur. Onun soy adı A-shi-na’dır. Sonradan komşu ulus
tarafından mağlup edilip soydaşları da yok edilmiştir. Ancak on yaşlarında bir erkek çocuk
arda kalmıştır. Askerler çocuğun yaşını küçük gördüklerinden öldürmeyip sadece onun el ve
ayaklarını kestikten sonra otluk bir yere bırakmışlardı. Orada dişi bir kurt tarafından bulunup
et ile beslenmiştir. Çocuk büyüdükten sonra: dişi kurt ile münasebette bulunur ve kurt hamile
kalır. Zamanın hükümdarı, çocuğun hala hayatta bulunduğunu haber alınca bir elçi gönderip
bu çocuğu öldürmek ister. Elçi çocuğun kurtla beraber olduğunu görür ve ikisini birlikte
öldüreceği sırada bir mucize olur. Dişi kurt çocukla birlikte Batı Denizi’nin doğu tarafından
bulunan Kao-chang/Koço ülkesinin kuzeybatı yönündeki dağa kaçıp kurtularlar.
Burası geniş ve bol otlu bir ovanın çukurluk bir kesimidir ve dört bir yanı dağlarla çevrilidir.
Kurt işte bu ovada saklanmıştır. Daha sonra on erkek çocuğu olmuştur. On erkek çocuk
büyüdükten sonra, ova dışındaki kadınlarla evlenmişler ve böylece nesilleri çoğalmıştır.
Bundan sonra on kişinin her birisi bir boy olmuştur ki A-shi-na onlardan birisidir. Onların
arasında en iyi ve değerli olan adam başbuğ olmuştu. Kendilerinin kökenlerini unutmamak
için ordugâh kapısında kurt başlı bir tuğ dikmişlerdi.”
Benzer hikayeler, mesela Chou-shu (557-589), Sui-shu (589-618) sülaleleri tarihlerinde de
bulunur; son kaynakta çocuğun bırakıldığı yer bir bataklık olup, kaçıp kurtulmak için kurt bir
çukura girer ve öteki tarafa çıktığında bol otlu bir ova ile karşılaşır. Nesillerce burada kalıp
çoğaldıktan sonnra A-hsien-she isimli başbuğ, boyunu buradan çıkarmıştır. Ergenekon
rivayeti ile Çin kaynaklarının verdiği bilgiler, muhakkak ki aynı büyük tarihî olayın yankıları
olmalıdır. Bu ise, bize kalırsa Milâd sularında, belki de 1-2. yüzyıllarda cereyan etmiş olan bir
büyük siyasî hadisedir.
Çin kaynaklarındaki efsanevî bilgiler, doğrudan Türklerin en eski zamanlarına ait değildir.
Onlar, Türklerin VI. yüzyılda, aynı adla bir güçlü devlet kurmaları vesilesiyle, Türklerin, daha
doğrusu Türk devletinin yönetici ailesinin geçmişine dair bilgi vermek istemişlerdir.
3. Arap Coğrafyacılarına Göre Türkler
İslamiyet’in çıkması ve Arapların Batı ve hatta İç-Batı Asya’ya hakim olmalarından sonra,
yazılan Coğrafya kitaplarında, Türklerle ilgili birçok bilgi vardır. Bunların önemli bir kısmı
VIII-IX. ve sonraki yüzyıllara ait olmakla beraber, genel olarak Türklerin kökenine ve
özelliklerine temas edenler de vardır. 12
Bunlar arasında Mes’udî’nin (ö. 956), Müruc üz-Zeheb adlı eserinin on beşinci bâbında Çin
ve Türk hükümdarları hakkında şöyle deniyor: “İnsanlar Çin halkının soyları ve başlangıçları
hakkında ihtilafa düştüler. Sam’ın evladından ‘Amûr oğulları doğu tarafına giderek Belh
nehrini geçmişler, aralarından çoğu Çin’e kadar gitmişlerdi. Bunlar oralarda çeşitli ülkelere
dağıldılar. Bir kısmı şehirler ve köyler kurdular; buralara yerleşmeyenler ayrılarak çöllerde
oturmuşlardır. Bunlar, Türkler, Karluklar ve Kâşân/Küça şehri sahipleri olan Tokuzoğuzlardır. Tokuz-oğuz ülkesi Horasan ile Çin arasındadır; bugüne, yani h. 332 (m. 944)
tarihine kadar Türkler arasından onlardan daha kuvvetli, kudretli ve memleketi iyi idare
edenler çıkmamıştır. Türkler arasında en kudretli Oğuzlar, en güzel ve en uzun boylu, en
parlak yüzlü olanlar Karluklardır.
Türk ülkesinin Türklerin yüzünde ve gözlerinin küçüklüğündeki etkisi gibi. Hatta bu tesir
onların develerini de etkilemiş, develerinin ayakları kısa, boyunları kalın, tüyleri beyaz
olmuştur. Mesudî’ye göre dünyadaki en önemli hükümdar Babil/Bağdat’ta olandır; sonra Çin
ve ondan sonra da Türk hükümdarlarından Kûşan şehri sahibi gelir. Bu Tokuz Oğuzların
hükümdarı olup, yırtıcılar ve atlılar hükümdarı’ adını alır. Zira yeryüzündeki hükümdarlar
arasında onun adamlarından daha kahraman ve kan dökmeye istekli adamları olan, ondan
daha çok atı olan kimse yoktur. Ülkesi Çin ile Horasan çölleri arasındadır. Türkler arasında
daha birçok hükümdar ve kimseye boyun eğmeyenler vardır.”
Arap coğrafyacıları, Türklerle kısmen Yecü-Mecuc olayı vesilesiyle ilgilenmişlerdir. Çünkü
bir kısım Ön Asya kaynakları gibi, Arap kaynakları da, Zülkarneyn tarafından bir seddin
ötesine atılan çapulcu Yecüc-Mecücleri Türk sayarlar. Oysa doğrudan Zülkarneyn’in bir
Türk, hatta Oğuz Han olduğunu ileri süren Türk bilginleri de vardır. 13 VI. yüzyıldan itibaren
doğrudan Türk adıyla öne çıkan bu kavim, VIII-IX. yüzyıldan sonra Müslüman olmaya
başlayarak, İslam için de bir ümit olmuştu. Böylece bir kısım Arapların Türklere bakışı
yumuşamış, hatta bir kısım Araplar Türklerin Hz. İbrahim’in Kantûra adlı cariyesinin
neslinden geldiğine de inanmışlardır. Bir kayda göre Hz. İbrahim Türk hakanının kızı Kantûra
ile evlenmiş imiş. Bu sebeple olsa gerek bazı Arap kaynaklarında Türklere Benu Kantura da
denilmektedir. 14
Görülüyor ki, Türklerle ilgili destanlar, Türk’ü tarihin ve insan oğlunun en eskileriyle bir
tutmaktadırlar.
IV. Tarihî Devirlere Giriş
A. Destanlardan Hsiung-nu ve İskitlere Geçiş
Türk adı, şimdiki yaygın bilgiye göre, tarih sayfalarında ilk defa VI. yüzyılın ortalarında
meydana çıkmaktadır. Oysa Eski büyük Alp-Er-Tunga veya Oğuz Kağan Devleti’nin
dağılmasıyla da Türk adı, Karadeniz kuzeyinde kalmış olabilir. Bu arada doğu kanadında da
Hun Yabguluğunun dağılmasıyla, Topa/Tabgaç, Apar ve Sabırların tarih sahnesinde
görülmelerinden sonra beğleri Bumin idaresinde bir boy, İç Asya’nın doğu kesiminden
başlayarak millî birliği sağlamıştı. Bu boy, kendisine asıl Türk manâsına gelen Göktürk adını
veriyordu. Tabiatıyla bu adlanma daha önce Türk soyunun bulunmadığı anlamına gelmez.
Öyle seziliyor ki Türk has ismi, önceleri bir boyun adı idi. Bu boyun adı olarak da yaygın
geleneğe uygun olarak önce bir kişinin ismi sayılmıştır. Daha sonra bu Türk boyunun
önderinin kurduğu büyük bir boylar birliğinin adı haline geldi ve artık yerleşip kökleşti.
Türk, VI. yüzyılda büyük bir devlet olunca, komşuları bu büyük milletin köklü bir geçmişi
olabileceğini düşünmüşlerdir. Mesela eski Çin kaynaklarında bulunan Tik kavim adının da
Türk kelimesinin ilk şekli olduğunu kabul edenler vardır.
Türkler çeşitli kaynaklardan anlaşıldığına göre, tarih boyunca gerek kendileri gerekse
komşuları tarafından çeşitli adlarla adlandırılmışlardır. Çin kaynakları, kuzeylerindeki komşu
Türk kavimlerini önceleri Hsiung-nu adı altında tanımış ve tanıtmışlardır.
Batı’daki Grek yazarları, aynı toplumun batısındakileri, Skuthoi, yani İskit adı ile belirtmiştir.
Bunlar aslında birer boy, bir başka deyişle büyük devletin iki ana kesiminin adı olmalıdır.
Aynı isimler Çin, Ermeni, Süryani ve Bizans kaynaklarında daha uzun bir zaman Türkleri
ifade etmek için kullanılmıştır.
Fars/İran ve Arap müellifleri, belki eski alışkanlığa sahip olmadıklarından, belki İslâm’ın
daha ilk iki yüzyılı içinde Müslümanlığı kabul eden Türkler tesiriyle bu milleti VI. yüzyılda
aldıkları isim ile Türk veya çoğul olarak Etrâk veya Türkân adı altında zikretmektedirler.
Destan veya mitoloji, Türkleri İç ve Batı Asya’da İran ile komşu bir alanda milattan önceki
yıllara kadar kesinlikle çıkarmaktadır. Fakat bu zamanda, bilinen tarihî kaynaklar çok farklı
bir isimden söz etmektedirler. İran destanına göre Afrasiyab’ın yaşadığı ve hükmettiği
coğrafya, Grek ve Roma tarihçilerince İskitler ülkesidir.
Saka ile İskit (Skit) aynı kelime olup, kimi zaman kaynakların durumuna göre birbirleri yerine
kullanılmıştır. Batı’da, Grek-Roma kaynaklarının etkisiyle kullanılan İskit/Skit kavramı, Asya
sahasında Saka kavramına terk etmiştir.
Sakalar, günümüzde, Sibirya’da yaşayan bir Türk halkının adıdır. Dolayısıyla bu kavram ile
Türkler arasında yakın bir ilgi vardır. Bu ilgi, sadece günümüzde değil, XV. yüzyıl ve
öncesinde kurulmuştur. Daha Menandros, VI. yüzyılda “Bugün Türk denilen halk geçmişte
Skit/Saka diye anılıyordu” demişti. XV. yüzyılda da Bizans tarihçisi Dukas, 1402 Ankara
Savaşı’nda, Yıldırım Bayezid’in askerlerini Türk, fakat İç Asya’dan kopup gelen Temür
Beğ’in askerlerini Skit diye adlandırıyordu.
Sakalardan kalan bazı edebî ve yazılı metinlerin Türk dilinde olmaması, onların kökeni
konusunda Türk olmadıkları yolunda geniş nazariyelere ilham vermiştir. Mesela Tokharlar
gibi. Sonradan Döğer adıyla Oğuz heyetine katılan Sakalar gibi. Oysa, Türk oldukları
kesinlikle bilinen birçok Türk boy ve devletinin belgeleri Türkçe değil, Farsça yazılırdı. Bu
sebeple araştırıcılar, kendilerinden Türkçe belge kalmayan ve İranlı sayılan birçok boyun,
sonradan Türkleşmiş olduğunu ileri sürerler.
Karadeniz kuzeyinden Asya içlerine kadar uzanan geniş sahadaki Skit/Saka adlandırmasının
içindeki unsunlara, kesin olarak Türklerin atalarıdır denilebilir.
B. Türkleşme ve Göçebelik
1. Türkleşme
“Türkleşme”, geçmiş bin yıllarda çok gerçekleşmiş ve gerçekleşmekte olan bir oluşum gibi
gösterilir. Bunda kısmen doğruluk payı vardır. Fakat İç Asya’daki bütün problemler bununla
açıklanamaz. Türkleşme ancak iki biçimde söz konusu olabilir. Birincisi, iyice zayıflayan
veya boşalan bir arazide Türk boylarının etkin olması; ikincisi ise, doğrudan doğruya öteki
etnik kimliklere mensup kişilerin veya boyların doğrudan Türk heyetine girmeleri.
Kişi olarak Türk olmanın XV. yüzyıl sonrasında pek çok örneklerini biliyoruz. Önceki
dönemlerden ise açık örneklerini sadece tahmin edebiliriz.
Kavim olarak ise, milat yıllarında Saka heyetine dahil bazı boyların sonradan Oğuz heyetine
dahil olmaları sürecini gösterirler.
Burada, kendilerinden kalan dil örneklerinden önceleri İranî bir dil olduğundan İranî sayılan
bazı boyların, sonradan Türk olarak görülmeleri söz edilebilir. Bunlar Aral gölü dolaylarında,
Harezm sahasında veya Doğu Türkistan’daki vaha şehirlerinde, mesela Hoten’deki Tokharlar
gibidir.
Burada dil yadigarlarının, kaldığı toplumun dili ile aynı olmayabileceğini söyleyeceğiz. Ali
Şir Nevai, XV. yüzyılda Türklerin İran dilini rahatlıkla konuştuğunu, fakat Farsların asla
Türkçe öğrenmediklerini belirtiyordu. Dolayısıyla kendilerinden velev ki Farsça dil hatırası
kalanların, köken olarak Fars/İranlı olmayabilecekleri açıktır. Bu sebeple, İç Asya’da çok
sözü edilen Türkleşme olayının büyük boyutlarını biz şüphe ile karşılıyoruz. Bu ancak çok
küçük topluluklar için söz konusu olsa gerektir.
Gerçek olan o insanların genelde Türk özellikleri taşıdıklarından zaman içinde dil olarak da
Türkçe yadigar bırakmalarıdır.
Aral gölünün doğusunda, eski Oğuz sahasındaki arkeolojik incelemeler yapan S. P. Tolstov
buradaki kültürün M.Ö. yıllardan sonra hemen hiç değişmediğini kesinlikle ortaya koymuş
idi. Değişmeyen maddî kültür, elbette aynı insanların, yani Oğuzların eseridir. Onların bir
zamanda, dil bakımından Türkçe öğrendiklerini söylemek, abartılı bir husustur.
2. Göçebelik
Türk’ün ilk tanımında, onun yerleşik olmayıp göçebe (bir kısım kaynakların diliyle sahranişin) oluşu bir temel özellik olarak gösterilmektedir. Gerçekten de yaygın kanaate göre
Türkleri göçebe bir kavimdir. Onların göçebe özellikleri sebebiyle, hayatlarında ve
tarihlerinde yaptıkları göçlerle dünya yüzünde etkin olmuşlardır. Hatta W. Barthold’a göre
Türk, bir yere yerleşirse, Türk olmaktan çıkarmış.
Oysa kesinlikle bilinmektedir ki, gerek arkeolojik kazılardan ve yüzey araştırmalarından
gerekse tarihî kaynaklardan Türklerin oturdukları iskân yerleri de vardır. Bunlar en azından
iki bin seneden beri varlıklarını devam ettirmektedir. Bunlar arasında, kısmen yukarda da söz
konusu ettiğimiz Oğuz Yabgularının kışlık merkezi olan Yengi-kent başta gelmektedir. X-XI.
yüzyılların bu yerleşme yeri, Türklerin bir kısmının göçebe, daha doğru bir deyişle yarı göçe
olduklarını açıkça gösterir. Böyle olunca, Türkler belirli sahalarda yaylak ve kışlak olarak da
bulunmakta idiler.
İnsanlık tarihinin bir safhası olarak aslında mağara=inlerde oturmak, yani yerleşiklik,
göçebelikten çok önceki bir safhadır.
Netice itibariyle Türkler göçebedir veya yarı-göçebe ya da yerleşiktirler diye bir tanım
yapmak imkânsızdır. Çünkü var oluşlarının başlangıcında yerleşik oldukları gibi, sonraki
zamanlarda da içlerinde yerleşik olanlar her zaman bulunmuştur. Bu yerleşiklik kimi zaman
keçeden göçürülebilir evi olamayanların, yani çok fakirlerin yerleşik sayılması gibi durum da
ortaya koymuştur. Her ne olursa olsun, Türk hayatında sesleri daha çok çıkan ve etkin olan,
mevsimlik hayat yaşayan, yani yarı göçebe olanlardır. Onlar kışları belirli bir yerde (kışlakta),
sonraki bahar mevsimini, mevsimin Türkçe adıyla yazlakta, yaz, gerçekte yay mevsimini
yaylakta ve güz mevsimini de güzlekte geçiriyorlardı.
Nasıl vaktiyle Türkler yaygın olarak et yer, sadece çok zengin ve varlıklı olanlar ekmek
yiyebiliyorlarsa, bir zamanlar da Türklerin sadece çok fakir ve güçsüz olanları devamlı yaylak
veya kışlaktaki yurtlarında kalmışlardır.
Oysa Türkler bugün üzerinde oturdukları toprakların özellikle İç Asya ve Doğu Avrupa
kesimindekilerin, binlerce yıldan beri kendi öz sahipleridirler. Asya ülkeleri için olduğu gibi
Anadolu sahası için de böyle olduğu söylenmektedir. Tarihi zamanlardaki görülen hareketlilik
içinde, Anadolu sahasında Türklerin son gelişi öncesinde burada Rumlar/Yunanlılar olmakla
birlikte, onlardan önce de burada insanlar vardır. Yunanlılar da buraya sonradan gelmişlerdir.
Dolayısıyla buranın en eski sakinleri pekâla Asya’dan gelmiş olabilir ki bu gelenler de
Türklerin ataları sayılabilirler.
Sonuç ne olursa olsun, Türklerin tarihi devirlerde yaşadıkları sahaların, daha eski
zamanlardaki aslî sahipleri olduğuna dair inanç, Atatürk’ün Tarih tezini oluşturacaktır.
Türk Adının Coğrafyası
M.Ö. VI-V. yüzyıllarda İç Asya’daki büyük devlet Karadeniz kuzeyi ile Baykal Gölü arasında
yayılıyordu. Bu büyük devlet, Hakanlık, iki ana kesime ayrılmış gibiydi: Batı ve Doğu
Yabgulukları. Batıdan komşuları, bu devleti, özellikle batı kanadının etkin ismi Saka/Skit
olarak tanımlarken, doğudan komşuları Çinliler Hsiung-nu olarak biliyorlardı. Oysa bunlar bir
büyük Hakanlığın, başında bir zamanlar İran destanına göre Alp Er Tunga/Afrasiyab, Oğuz
Destanı’na göre de Oğuz Kağan bulunmuş idi.
Bu büyük Hakanlığın içinde, yaşayan insanlar farklı dil, kimlik de taşıyabiliyorlardı. Fakat
hakim ve etkin unsur, hepsini sonradan kesinlikle Türk olarak bileceğimiz boylar, kabilelerdi.
Bu sebeple olsa gerek kimi zaman, bu büyük coğrafya içindeki iskân yerleri buluntuları,
"Türk” özellikleri taşımayabilir. Unutmamak gerekir ki bir Türk Devleti olduğu kesin olan
Osmanlı ülkesinde de, iskân yerlerinin hepsinde veya bütün mahallelerinde Türkler
oturmuyorlardı.
Türk insanının, geçmişin karanlıklarından tarih sahnesine çıkışında böylesine bir bulutsu
durum söz konusudur. Ancak sonrasındaki açık ve berrak gerçekler, daha eski zamanlar için
de bizim dayanağımızdır.
Bu gün bir dil ve kültür bütünlüğü taşıyan insanların ve belirli bir toplumların umumi adı olan
Türk kelimesi, Göktürklerden sonraki Uygur metinlerinde de görülüyor. Onlarda bu
kelimenin manası "güç, kuvvet ve kuvvetli” demektir. Türk kelimesi, daha sonraki Orta Çağ
İran edebiyatında Güzel insan manasında da kullanılmıştır.
Kendilerine sonradan Türk denen insanların atalarının yaşadıkları yerler, arkeolojik
malzemenin bulunmuş olduğu yerin adıyla anılan (Tagar, Karasuk vb.) kültürlerle ifade edilir.
Şüphe yoktur ki bunların bir kısmı doğrudan Türklerin atalarına ait idiler. İşte bu insanların
çocukları ve nesilleri, Türklerin ilk zamanlarda ihmal ettiği yazı yerine, komşularının yazılı
kaynaklarının verdikleri isimlerle anılmaktadır. Böylece batıdan doğuya doğru, kimi zaman
step=bozkır kuşağı da denen, fakat tam olarak bozkır olmayan coğrafyada yaşayanlar Skit—
Saka--- Hsiung-nu diye anılmışlardır. Bunlar Asya’nın batısından, hatta Doğu Avrupa’dan
Asya’nın doğusuna doğru uzanır gider.
Atın etkili olduğu bu topluluk, bir büyük ve merkezi devlettir. Bu büyük devletin içinde, Türk
adı verilen bir halk da yaşamaktadır. Ancak bunlar, henüz büyük devlete,
hakanlığa=kağanlığa adlarını vermemişlerdir. Kağanlık, birçok hanlıklara bölünmüştür.
Bunun temelinde sonradan da iyi bilenen sağ-sol=doğu-batı en azından iki ayırım vardır.
Fakat bazı araştırıcılar (V. G. Haussig), mesela Göktürk Hakanlığı’nın dahi, en azından dört
Hanlık olduğunu söylüyorlar.
Bir sonraki kademede artık adı da Türk olacak olan devletin dört Hanlık olması, Türk
devletlerinde devam edecektir. Böylece Türkler, insanoğlunun var olmasından sonra, belirli
bir coğrafyada binlerce yıl birlikte yaşayarak ortak özellikler kazanmışlardır. Bu ortak
özellikler, çok dar bir alanda değil, oldukça geniş bir alandadır. Kazak ve Kırgızların yakın
zamanlarda dahi, ata dayalı hayatlarının çok geniş mesafelerde cereyan etmesi, Türk olarak
birleştirici bir ada sahip olacak insanların, çok geniş bir sahada ortak özelliklerini kazanmış
olabileceklerini belirtmiş olmuyoruz.
Bunun iki önemli temeli vardır:
1. At’ın ehlileştirilerek her alanda kullanılması;
2. Hayvancılığa dayalı bir ekonomik hayat.
Hayvancılık ve at, ortak özelliklerin çok geniş mekânlarda oluşmasına imkan vermiştir.
Böylece iklim bakımından da orta kuşak, Karadeniz kuzeyi ile Altaylar arası Türk’ün ana
yurdu gibi olmuştur. Burada Hazar ile Baykal arasını esas kabul ederek sonrasında daha dar
bir alan da seçilebilir. Bu dar alan ise Aral ile Altaylar arası olabilir. Bir başka ifade Altaylar
ile Tanrı Dağlarının esas olmasıdır.
En eski hayatın mağaralarda (in) geçmiş olması da Türk insanı için olağandır. Türkçenin en
eski kelimeleri tek heceli olup in=mağara da bunlardan birisidir. Günümüz Türk ülkelerindeki
inlerde=mağaralarda (=üngür) hayat yakın yıllara kadar sürmüştür. Üngürlerin içine konan
hazinelerin ağzının kapatılması gibi.
En eski Türk rivayetlerinde de, vaktiyle sadece bir kurtun geçtiği dar yoldan girilen vadideki
hayat ve sonrasında dağın eritilerek çıkılması, bu zamanı yansıtsa gerekir.
Burada Türk adının aynı soydan gelen halklar için birleştirici bir isim olmasının zaman
içindeki olumlu veya olumsuz özelliklerine de kısaca temas etmek gerekir. Böylesine bir
topluluğun komşuları, bitişiklerinde yaşayanların, aynı büyük bir siyasi birlik içinde yer
almasını, daha da güçlü hale gelmesini istemezler. Aksine bunların ayrı ve daha küçük
birlikler halinde kalmalarında, kendileri açısından fayda bulurlar. Bu sebeple komşu
milletlerin bu insanlara ait, alt isimlerini tercih etmelerini
destekleyerek, onların kendi içlerinde çatışmalarını bekler ve bunu kendi ülkelerinin rahat ve
huzuru Bununla birlikte, güçlü bir siyasi yapıya ve birliğe sahip olan herhangi bir Türk boyu,
Türk oluşunun şuurunda olarak bu birliğin siyasî bakımdan da etkili olacağını düşünerek,
konuyu birleştirici özellikleriyle tabiî olarak gerçekleştiriyordu. Asya ölçüsündeki büyük
devletlerin kurulduğu dönemlerde, böylesine birleştirici özellikler eskiden beri dikkati
çekiyordu. Mesela Ma-otun/Mete, bütün yay çeken kavimleri birleştirmişti. Anlaşılıyor ki,
M.Ö. VI-V. yüzyıllarda da Hazar Denizi’nin kuzeyinden doğuda Altayların ötesine kadar
uzanan bölgede bir büyük devlet olmuştur. Yabancı araştırıcılar da Skit/Saka denilen bu
devletin, kültürel mirasına sonradan Türkler sahip çıkacak ve devam ettireceklerdir.
D. Sonuç Olarak
Bütün bilinenleri, doğrudan Türk’e karşı bir peşin hükümlü olmadan, bir kere daha en kısa
olarak şöyle özetleyebiliriz: Türk, aslî özellikleri ile tarihin karanlıklarından, birkaç bin yıl
geriden oluşup gelerek, M.Ö. bin yıllarında şekillenmiş olmalıdır. Milattan önceki bin
yıllarında Türkçe belirli bir zümrenin, halkın, insan kümesinin konuşma dili olmuştur. Bu
halkın yaşadığı, ehlileştirdiği at ile mesafeleri yakınlaştığı bir geniş coğrafya içinde bazı alt
isimler de ortaya çıkmaya başlamıştır. Kırgız, Uygur, Oğuz, ve nihayet Türk gibi. Bu isimler
yanında, hemen aynı zamanlarda bir insandan çıkış esaslı adlandırmalar da görülür: Karluk,
Kalaç, Kanglı gibi. Türk, bir zaman için bütün bu insanların ortak ismi olarak hiçbir yerde
veya kaynakta görünmeyebilir. Fakat bütün bu sayılan insanların dil ve kültür bakımından
ortak özellikler içerdiği kesindir. Kültür olarak da en açık seçik belirginlik, Çin kaynaklarına
göre yöneticilerin bir şekilde kurt ile bağlantılarının olmasıdır. Bu kesinleşen ortak özellikleri
yaygın şekilde yaşayanlar, ata tam olarak hâkim ve demiri de etkili kullandıklarından dolayı,
çevrelerinde daha üstün bir güç sahibi olmuşlardır.
M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren, Avrupa ve Batı Asya yazılı kaynaklarının Skit/İskit dediği
büyük devlet, sonradan kendilerine Türk denecek olan insanların idare ettiği bir siyasi güç idi.
Hatta denebilir ki Türk daha milat yıllarına doğru ortaya çıkmış olabilir. Grek-Roma
kaynaklarının İskit dediği bu devlete İran kaynakları Saka demektedir. Zaten Saka, doğrudan
kendi özellikleri ile XXI. yüzyılda dahi bir Türk boyu olarak yaşayacaktır. İran millî destanı
kuzeyindeki devletin başındaki Afrasiyab ile çetin mücaleleri anlatır. Afrasiyab ise doğrudan
Alp Er Tunga adında bir Türk millî kahramanıdır. Böylece gerçek tarihî bilgiler ile destan iç
içe girmekte bu Türkler artık tarih sahnesine çıkmaktadırlar. Alp Er Tunga’nın başında
bulunduğu devlet ise, başkalarının İskit veya Saka dedikleri Karadeniz kuzeyinden Asya
içlerine doğru uzanan büyük devlettir.
Bu büyük devletin Doğu Hanlığı, Yabguluğu Çin kaynakları sayesinde çok iyi bilinmektedir.
Hsiung-nular, Çinliler tarafından da VI. yüzyılda doğrudan Türk adıyla devlet kuranların
ataları olarak tanımlanır. Bu devletin içinde ise Türklerin daha pek çok boyu bulunmaktadır.
Saka Devleti’nin Batıdaki Hanlığı, Denis Sinor’a göre, milat yıllarında dahi Türk adını hatıra
olarak saklamış ve bu ad Pliunus ve P. Mela’ya geçmiştir.
Türk, kendilerine ne ad verdikleri bilinmeyen, fakat yaşadıklarını arkeolojik kalıntılarından
anladığımız insanların, M.Ö. 500’lerden itibâren bu adı almaya başlayan çocuklarıdır. Türk,
artık doğrudan kendisine mahsus özellikleri ile insanlık tarihinin içine girmiştir. 1 Reşideddin
Fazlullah, Câmi’üt-tevârih, I/1, (A. A. Romaskeviça- L. A. Hetagurova, A. A. Ali-zade),
Moskva 1965.
2
S. Maksudî Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947, s. 130, not: 9.
3
Z: V. Togan’ın Oğuz Destanı çevirisinde (Oğuz Destanı, Reşideddin Oğuznâmesi,
Tercüme ve Tahlili, İstanbul 1972) bazı resimleri verilen minyatürlerde, mesela Topkapı
Sarayı Hazine, 1654 numaradaki nüshanın ressamı Oğuz’u daha aydınlık, fakat aynı yerde
1653 numaralı nüshanın ressamı daha değişik resmetmiştir. Oğuz Han, şüphesiz bir Türktü ve
onun tasviri, bizi ilgilendirir. Fakat XIV. yüzyıl kaynağındaki tipler, bu yüzyıla ait insanlardır.
4
Mes’udî’den naklen, bkz. R. Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk
Ülkeleri, Ankara 1998, s. 44.
5
1247’lerde kaleme alınan Simon De Saint-Quentin’in Historia Tartaracum (yay. J.
Richard, Paris 1965) unda Turquie ve Turquia kullanılmıştır. Yine bkz. Osman Turan,
Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1969, (2. baskı), s. 182, not. 150.
6
"Larende Sübaşısı Musa Beğ’in tavsifi: "Türk, Bahadır ve Sadedil”, Eflaki, Menakıb
ül Arifin, I, 25.
7
Aydın Taneri, Türk Kavramının Gelişmesi, Ankara 1983, s. 74: Fahreddin
Mübarekşah’tan (öl. 1206) naklen.
8
Dr. Emel Esin, "Türk Kültür Tarihi, İç Asyadaki Erken Safhalar”, Erdem, I/2, Mayıs
l985, s. 409-428.
9
Z. Velidi Togan, Oğuz Destanı, Reşideddin Oğuznamesi, Tercüme ve Tahlili, yay. T.
Baykara, İstanbul 1972.
10
Uluğ Beg, Şeceret ül-Etrak, Bristh Museum, Or add 26. 190; keza bkz. Mirza
Uluğbek, Tört Ulus Tarihi, Özbek Türkçesinde, Taşkent 1994.
11
Ahmedî, İskendernâme, yay. İ. Ünver, Ankara 1983, s. st. 5407; Afrasiyab’ın
oğullarından birisi Berke Türk sultan idi).
12
Ramazan. Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 2. baskı,
Ankara 1998, s. 34-35.
13
İ. Hami Danişmend, Türkler ve Müslümanlık, (Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur),
İstanbul 1959, s. 132 ve dev.
14
İ. H. Danişment, Aynı eser, 139 ve dev.
Abdullah Battal, bkz. Taymas, Abdullah Battal,
Akçura-oğlu Yusuf, Türk Yılı, Ankara 1928.
Ali Şîr Nevai, Muhâkemet’ül-Lugateyn, (yay. Sema Barutçu-Özönder), Ankara 1996.
S. Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947.
O. Aslanapa, Türk Sanatı, I, İstanbul 1973.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I-III, Ankara 1989, IV, 1991.
Atatürk’ün Kültür ve Medeniyet Konusundaki Sözleri, Ankara 1990.
A. Ayda, "Türk kelimesinin Menşei Hakkında Bir Nazariye”, Belleten, XL.
W. Bang-R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, İstanbul 1936.
Baltacıoğlu, İ. Hakkı, Türke Doğru, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1994.
W. Bang ve G. R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, İstanbul 1936.
W. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul 1927.
W. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, İstanbul 1981.
W. Barhold, (Çev. H. Eren), “Türkler”, Dünya Edebiyatından Seçmeler, I, Sayı: 3 s. 1-17.
T. Baykara, “Doğu Anadolu= Türkmenia”, Atsız Armağanı, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1976.
s. 61-66.
T. Baykara, Türk Adının Anlamı, Ankara 1999.
T. Baykara, Türk Kültürü Araştırmaları, İzmir 1997.
T. Baykara, Türk Kültür Tarihine Bakışlar, Ankara 2001.
T. Baykara, Tarih Araştırma ve Yazma Metodu, İzmir 1999 (3. baskı).
L Bazin, Chronologique Dans le Monde Turc Ancien, Budapest- Paris 1991.
Les Turcs, Des Mots, Des Hommes, Paris 1994.
Cahiz. (çev. Ramazan Şeşen), Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, Ankara
S. G. Clauson, An Ethymological Dictionary of Pre-thirteenth Century Turkish, Oxford 1972.
Sir Gerard Clauson, Turkish and Mongolian Studies, London 1964,
Çınar, A. A., Türklerde At ve Atçılık, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1993.
Danişmend, İ. Hami, Türkler ve Müslümanlık, Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur, İstanbul
1959. W. Eberhard, Çinin Şimal Komşuları, Ankara 1942.
Ebül Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime, (yay. A. N. Kononov) Moskva-Leningrad 1958.
Ebü’l Hayr Rumî, Saltuknâme, yay. Ş. H. Akalın, I-III, Ankara 1988-1990.
I. Ecsedy, "Tribe and Tribal Society in the 6 th Century Turk Empire”, Acta Orientalia
Hungarica,
XXV, 1-3, 1972, 245-262.
A. Eflaki, Menakıbu’l-Arifin, (neşr. T. Yazıcı), Ankara TTK, 1959, 61, 2 cilt.
N. Ekrem, "Çin Kaynaklarına Göre Milattan Önceki Türklerin Yurdu”, Erdem, Sayı: 27, III, s.
1013-1032.
Elvan Çelebi, Menakıb’ul Kudsiye, yay. İ. Erünsal-A. Y. Ocak Ankara 1995.
M. Ergin, Türklerin Soy Kütüğü=Şecere-i Terakime, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.
M. Erkal, "Sosyolojik Açıdan Kültürel Kimlik ve Türk Kimliği”, Tarih Boyunca Anadolu’da
Türk Nüfus ve Kültür Yapısı, (Tebliğler) Ankara 1995, s. 69-80.
Emel Esin, "İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş”, Türk Kültürü El-Kitabı,
Türk Kültür Tarihinin Erken Çağları Üzerine Araştırmalar, Seri: II, Cild 1/b, İstanbul 1978.
Emel Esin, Türk Kültür Tarihi, İç Asya’daki Erken Safhalar, Atatürk Kültür Merkezi Yayını,
Ankara 1987.
Emel Esin, A History of Pre-Islamic and Early Islamic Turkish Culture, İstanbul 1980.
G. Ferrand, "Les Grands Rois du Monde”, BSOAS, VI, 1930-1932.
G. Frumkin Archeology in Soviet Central Asia, Leiden/Köln, Brill 1970.
von Gabain, "Hunnisch-Türkische Bezichungen”, Zeki Velidi Togan’a Armağan, İstanbul
1950-55, s. 14-29.
R. Genç, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü, Ankara 1997.
D. J. Georgacas, The Names for Asia Minor Peninsula, Heidelberg 1971.
Peter B. Golden, An Introduction to the History of The Turkic Peoples, Wiesbaden 1992.
V. D. Goryaçeva-S. Y. Peregudova, Pamyatniki İstorii i Kulturı Talaskoy Dolinı, Bişkek
1995.
S. Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1997.
Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1976.
Veyis Güngör, Batı Avrupa Türkleri, Amsterdam 1992.
Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Ankara 1993.
J. Hamilton, "l’Origine des Turcs”, Turcica, 30, 1998 s. 255-261.
J. de Hammer, (J. J. Hellert), Histoire de l’Empire Ottoman, XVIII, Paris 1841.
H. W. Haussig, "Eski Türk Boylarının Taksimi”, Türk Kültürü El-Kitabı, Seri II, Cild 1/b,
İstanbul 1978, s. XXIII-LIII.
İbn Fazlan Seyâhatnamesi, (Çev. R. Şeşen), İstanbul 1995.
Abdülkadir. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 1972.
Abdülkadir İnan, Eski Türk Dini, İstanbul 1976.
Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, I, II, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1972, 1996.
İ. Kafesoğlu, "Türkler” mad., İslam Ansiklopedisi, XII/2, 1988.
İ. Kafesoğlu, "Tarihte Türk Adı”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü Yayını, Ankara 1965, s. 306-319.
İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1984.
M. Kaplan, Türk Milletinin Değerleri, Ankara 1986.
Ö. Karaev, Kööne Türkdör Tarihı, Bişkek 1994.
Kaşgarlı Mahmud (çev. B. Atalay), Divanu Lugat it-Türk, I-III, Ankere 1940-41; Dizin, 1943.
A. Kezer, Türk ve Batı Kültürü Üzerine Denemeler, Ankara 1986.
Kıyafetü’l-İnsâniyye Fî Şemâili’l-Osmâniyye, İstanbul 1987, Millet Kütüphanesi, Tarih
1216’daki nüshanın tıpkıbasımı; BTTD.
S. G. Klyaştornıy-V. A. Livşiç, “Buguttaki Soğdça Kitabeye Yeni Bir Bakış”, (Çev. E. G.
Naskali), Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten, 1987 (1992) s. 201-241.
A. N. Kononov, Rodoslovnaya Turkmen/Şecere-i Terâkime, (Hive Hanı Ebülgazi’ning telifi
turur), Moskva-Leningrad 1958.
H. Z. Koşay, “Miscellenia”, Zeki Velidi Togan’a Armağan, İstanbul 195- 55, s. 33-36.
M. F. Köprülü, Türkiye Tarihi, İstanbul 1923.
N. Kurat, XIV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri Tarihi, Ankara
1972.
B. Levis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1970.
B. Moran, Türklerle İlgili İngilizce Yayınlar Bibliyografyası, İstanbul 1964.
M. Mori, “Çin Kaynaklarına göre Türk veya Türük Adları”, Türk Kültürü El-Kitabı, Seri: II,
cild 1/b, İstanbul 1978, s. III-XV.
H. Mazıoğlu, “Osmanlıcada ‘Türki’ Sözcüğü”, Türk Dili, sayı: 500 (Ağustos 1993) s. 87-93.
Karl H. Menges, The Turkic Languages and Peoples, Wiesbaden 1968,
E. Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1991.
G. Moravczik, Byzantino-Turcica, Berlin 1958.
Necib Asım-Mehmed Arif, Osmanlı Tarihi, Birinci cilt, İstanbul 1335/1919.
H. N. Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara 1994.
H. N. Orkun, Oğuzlara Dair, Ankara 1935.
H. N. Orkun, Türk Sözünün Aslı, İstanbul 1940.
H. N. Orkun, Türk Tarihi, I-IV, Ankara 1946.
H. N. Orkun, Türkçülüğün Tarihi, İstanbul 1951.
B. Ögel, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.
B. Ögel, Tarihte Türk Devletleri, Ankara 1987.
B. Ögel, Türk Mitolojisi, I, II, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996.
L. Rasonyi, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1998.
Reşideddin Fazllulah, Oguznama, Aşgabat 1990.
Câmi’üt-tevârih, I/1, (A. A. Romaskeviça-L. A. Hetagurova-A. A. Alizade), Moskva 1965.
O. F. Sertkaya, Göktürk Tarihinin Meseleleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara
1994. Denis Sinor, Inner Asia, (Syllabus), 1969 Indiana University Press.
Denis Sinor, "Early Turks in Western Central Eurasia”, Studia Ottomanica (B. KellnerHeinkele und P. Zieme), Harrosowitz, Wiesbaden 1997, s. 165-179.
Faruk Sümer, Oğuzlar, Ankara 1972.
Faruk Sümer, "Oğuzlara Aitk Destanî Mahiyetde Eserler”, Ankara Üniversitesi Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi Dergisi, XVII, Sayı: 3-4, Temmuz- Eylül-Aralık 1959 (1961), s. 359-456.
Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 2. baskı, Ankara 1998
(TKAE yayını).
R. Şeşen, "Eski Araplara Göre Türkler”, Türkiyat Mecmuası, XV, s. 11-36.
Aydın Taneri, Türk Kavramının Gelişmesi, Ne Mutlu Türküm Diyene, Ankara 1983.
Taymas, Abdullah Battal, "Divanü Lûgat-it-Türkte "Türk” ve Türkçe” sözleri”, Türk Yurdu,
Cilt:
XXVI, Sayı: 31 İlteşrin 1942 (yılkı yılı), s. 89-92.
Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970.
Z. V. Togan, Hatıralar, 2. baskı, (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları), Ankara 1999.
Z. V. Togan, Türk İli Haritası ve Ona Ait İzahlar, İstanbul 1943.
Z. V. Togan, Kur’an ve Türkler, İstanbul 1971.
Z. V. Togan, Oğuz Destanı, Reşideddin Oğuznâmesi, Tercüme ve Tahlili, İstanbul 1972.
S. K. Tural, Tarihten Destana Akan Duyarlılık, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1998.
Osman Turan, Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul 1978.
O. Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, I, II, İstanbul 1969.
O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Ankara 1965.
Türk Kültürü El-Kitabı, Cilt: II, Kısım la, İstanbul 1972 (yay. E. Esin).
Türk Kültürü El Kitabı, (Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü), Ankara 2001, 3. baskı.
Türk Tarihi, Silahlı Kuvvetleri ve Atatürkçülük, Cumhuriyetin 50. Yılına Türk Silahlı
Kuvvetlerinin Armağanı, Ankara 1973.
Uluğbek-Mirza, Tört Ulus Tarihi=Şeceret’ül-Etrâk, Taşkent 1994.
F. R. Unat, "Ne Mutlu Türk’üm Diyene”, Türk Dili Dergisi, Sayı: 146 (1963).
Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, İstanbul 1976.
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, haz. M. Kaplan, İstanbul 1976.
Ön ve Orta Asya, Kafkasya, Karadeniz'in Kuzeyi, İdil-Ural ve Batı Sibirya'daki Eski Türkler /
Prof. Dr. Mir Fatih Zekiyev
Kazan Devlet Üniversitesi / Tataristan
Geleneksel Türkolojide eski Türkilerin yerleşim alanı sadece Orta Asya ve Altay bölgesi
olarak tanımlanmaktadır. Daha önceleri güya sadece İrani dilli kavimlerin yaşadığı Orta, Ön
ve Küçük Asya, Kafkas, Karadeniz’in kuzeyi, İdil-Ural ve Batı Sibirya bölgelerine ilk
Türkiler milattan sonra IV-XI. yüzyılları arasında geldikleri sanılmaktadır. Bu makalede
somut verilere dayanılarak eski Türki dilli yerleşim alanların sözkonusu bölgelerde de mevcut
olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.
Ön ve Küçük Asya’daki Eski Türki Dilli Yerleşim Alanı
Ön ve Küçük Asya’daki eski Türki dilli yerleşim alanın varlığı konusu hiç kimse tarafından
incelenmemiştir zira, her yerde ilk Türkilerin Ön ve Küçük Asya’ya gelişi milattan sonra XI.
yüzyılında gerçekleştiği şeklindeki konsept geçerli olarak muhafaza edilmiştir.
Ancak, Sümer, Akad, Asur ve Urartu kaynaklarının incelenmesiyle Ön Asya’nın eski tarihine
yeniden ve yeni bir açıdan ışık tutulmasına imkan sağlanmış olacaktır. Bu şekilde Azerbaycan
dilbilimcisi Firidun Agasığlu Calilov yukarıda bahsedilen kaynaklarının incelenmesine
dayanarak milattan önce IV-III. binyıllarında Dicle nehrinin üst kısmında Asurya ve Urartular
arasında Türki dilli Subarların (Sub-ar "nehir insanları”) yaşamış olduklarını ortaya
koymaktadır. Daha sonraki satırlarında araştırmacı ayrıca Türki dilli Kumanlar, sonra Türki
dilli Gutiler, Lulu ve Urmu gölünün güneyinde yine Türki dilli Turukları işaret etmektedir.
Bunun dışında Asur, Akad ve Urartu kaynaklarına göre sözkonusu gruplar arasında
Kumuklar, Kaşgaylar, Gugerler, Salurlar ve diğer gibi isimli Türki dilli kavimlerin varlığına
işaret edilmektedir (15, 41-66, 156-162)
Bunun dışında, Ön Asya’da eski Türki yerleşim alanın varlığı, burada ve ayrıca Küçük ve
Orta Asya’da bazı coğrafi yerlerinin milattan çok öncesinden Türki cins isimleri taşıdığı,
bunların bir kısmı daha sonra bazı yerlerde özel isim haline geldiği gerçeği ile de
kanıtlanmaktadır.
Eski Yunan seyyahlar ve Büyük İskender’in tarihçileri geçtikleri yolu anlatarak Küçük, Ön ve
Orta Asya’daki coğrafik yerlerin isimlerini bu şekilde vermişlerdir.
Örneğin, Küçük Asya’da Tavr (Pontoslu Tavr, Küçükasyalı Tavr) adını taşıyan dağlar
mevcuttur. Eski Yunanlıların bildirdiğine göre milattan çok öncesinde yerli halklar bu Tavr
dağları ve buradan Ön ve Orta Asya üzerinden doğuya Himalaya’ya kadar uzanan sıradağları
Tavr kelimesiyle adlandırıyorlarmış (11, 283). Tavr kelimesi köken itibariyle "dağlı insanlar,
dağlılar” anlamını taşıyan Türki etnonimdir. Bu kelime tau/taw/tav "dağ” ve ar/er "insanlar,
erkekler” anlamında olan sözcüklerden oluşmaktadır.
Yerli Türkiler gelen eski Yunanlılara etrafı anlatırken Tavrıların "dağlıların” yaşadığı tüm
dağları Tavr (Tavr tauları "dağlıların yaşadığı dağlar”) kelimesiyle adlandırmıştır. Buna
istinaden eski Yunanlılar Tavr dağları Küçük Asya’dan Himalay’a kadar uzayan dağlar
şeklinde işaretlemişlerdir. Tavrıların "dağlıların” yaşadığı tüm dağları anlamına gelen bu cins
ismi tavr daha sonra Küçük Asya (ve Kırım’da) bazı dağların özel isimleri haline gelmiştir.
Örneğin, aynı şey Türki kelimeler olan kaukas ve kroukas için de söylenebilir (11, 283). Ön
ve Orta Asya’daki yerli Türkiler eski Yunanlılara etrafı anlatırken tüm kayalık ve
üzerlerindeki karlardan dolayı beyaz olan dağları kaukas "karlı kayalı dağlar” veya kroukas
"beyaz kayalı dağlar” diye isimlendirmişlerdir. Kaukas (Kafkas) kelimesinde kıy/kay "beyaz”,
kas "kaya” kas/kis "kesmek” sözcüklerinden gelmektedir ki, daha sonra Türk dilinde bu
sözcük kıya/kaya ayrıca kıy/kay "kesmek” sözcüğü ile değiştirilmiştir. İkinci kelime olan
kroukasta ilk kısım krou "kırağı, kar”, ikinci kısım ise kas "kaya” anlamındadır.
Küçük ve Orta Asya’nın bazı dağları yerli aborigenler tarafından Yunanlılara Oksiy adı ile
takdim edilmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla bu dağlar temiz nehirlerin aktığı dağlardır. Oksiy
Türki dilindeki aksay/oksuy/oksiy’dir: ok/ak "beyaz, temiz”, su/say/siy "nehir”.
Aynı aborigenler (yerliler) bazı nehirleri o zamanlarda cins isimleri olan Araks, Oks, Tanais
kelimeleriyle adlandırmıştır: Araks -Türki dilindeki arık/arak "nehir, su yolu”; Oks da- Türki
dilindeki aksu/oksu "beyaz, temiz nehir, su”; Tanais ise-Türki dilindeki tınıs/tınıç "sakin,
taşkın olmayan nehir” vb.’dir.
Bundan dolayı, Ön ve Küçük Asya’da eski Türki yerleşim alanın var olmadığı ve ilk
Türkilerin buralara ancak milattan sonra XI. yüzyılında geldikleri şeklindeki resmi tarih
biliminde kabul edilen aksiyomun fiilen gerçeklere uymadığı ortadadır.
Ön ve Küçük Asya’da eski Türki dilli yerleşim alanın varlığı ile ilgili ipuçları "Sümer dilini
nasıl bir Türki dili etkilemiştir” şeklindeki sorusunu da ortadan kaldırmaktadır. Mesele, Akad
kaynaklarının bildirdiğine göre, Bağdat güneyindeki bölge Sümerlerin yaşadığı Kuenkir
(Kangar) bölgesi ismi ile anıldığı, Bağdat kuzeyindeki bölge ise Subarların yaşadığı Subartu
bölgesi ismi ile anıldığından ibarettir. Sümerler kendilerini Sümer adı ile değil Kangarlı veya
Kangar adı ile adlandırıyordu. Herodot’ta bu etnonim Angareon şeklinde rastlanmaktadır.
Kangarlılar Sümer ismi ile Akadlıları ve diğer halklarını adlandırıyordu ki, bu etnonim onların
diline Subarlardan geçmiştir. Yani onlar, Kangarları (Sümerleri) de Subarları da farklı dil ve
lehçe ortamlarında sumar/sumer/şumer/samar/suar/sabir/savir/sibir vb. farklı şekillerde
telaffuz edilen Subar etnonimi ile isimlendiriyordu (15, 157).
Bu şekilde, Sümerlerin dilini Subar dili ve onun lehçeleri, yani o zamanlarda Kuman, Kumık,
Turuk, Kuti, Lulu, Kaşgay, vb. etnonimleri ile adlandırılan en yakın Türki komşuları
etkilemiştir. Ancak, birçok araştırmacının kanısına göre, Sümer dilinin kendisi Türki dili
değilmiş.
Başka bir şekilde de düşünülebilir. Sümerlerin kendini isimlendirmede kullandıkları Kangar
kelimesi onların yaşadığı bölgeden geldiği varsayımı bir soruyu daha ortaya koymaktadır:
neden bu bölge Kangar diye adlandırılmıştır? Kangar kelimesi etnonimdir, hem de Türki bir
etnonimdir. Yani, burada Kangarlar yaşamıştır, ancak ne zaman? Sümerlerin bu yerlere
gelişinden önce buradaki Sümerler aslında Türki dilli Kangarlar mıydı? Eğer bu böyle ise,
artık milattan önce IV. binyılda onlar Semit dilli Akadlar arasında asimilasyon sürecini
yaşamakta idi. Bu durumda, Sümer dilindeki Türki kelimeler aslında Türki dilinden alınma
kelimeler değil kendi başına Türki bir sübstratum durumundadır, yani yenilmiş Türki dilinin
izleridir, ki bu dili kullananlar daha sonra Akad dilini benimsemiştir. Görünürde, SümerKangarların bir kısmı Orta Asya’ya göç etmiş ve buradaki Horezmliler ile birleşerek
Horezmlilere de ek olarak Kangar etnonimini aktarmıştır. Horezmliler arasında
kangha/kangüy/kangar gibi etnonimlerinin kullanımı bundan dolayı olmalıdır.
Ön Asya’daki eski Türki dilli yerleşim alanı Orta Asya, Kafkas, İdil-Ural, Batı Sibirya,
Kazakistan ve Merkezi Asya bölgelerinde çok güçlü bir Türki etkisine neden olmuştur.
Orta Asya’da Eski Türki Dilli Yerleşim Alanı
Orta ve Ön Asya kendi başına eski yazılı kaynaklarına girmiş olan bir bölgedir. Bu bölge
Hint- Avrupalı bilim adamlarınca ve özellikle İrani, Yunan ve Romalı tarihçiler tarafından
titizlikle, ancak orada Hint-Avrupalı etnik kökler bulmak şeklindeki bakış açısı ile
incelenmiştir. Bu bağlamda en çok Hint-İrani uzmanlar özenmektedir ki, bunlar Ön ve Orta
Asya, Kazakistan, İdil-Ural, Karadeniz’in kuzeyi ve Kafkas bölgelerine sadece Hintİranilerinin eski ata yurdu imiş gibi bakma eğilimindedir. Bu bakış açısı taraftarları,
arkeolojik verilerinin analizine dayanarak sözkonusu bölgelerindeki ve özellikle Orta Asya ve
Kazakistan’daki arkeolojik kültürlerinin sahipleri milattan önce II. binyılında buralarda
yaşayan ve Hint-İrani dilleri konuşan yerleşik çiftçilerin olduğunu iddia etmektedir (1, 40-41).
Ancak, sözkonusu bilim adamlarının görüşüne göre, milattan önce III. binyılından başlayarak
milattan sonra güçlü devlet yapılarına ve dolayısıyla yüksek maddi ve manevi kültürüne sahip
olan bu Hint-İrani halklar milattan sonra VI-VII. yüzyıllarda gelen göçebe Türkilerin etkisiyle
Türki halklarına dönüşmüştür. Hint-İrani bilim adamlarının böyle bir iddiasına inanmak çok
zordur zira, tarihin her yerinde tam aksini görmekteyiz, yani gelen göçebeler, hatta çok daha
yüksek kültüre sahip istilacılar bile zaman içinde çoğunluk olan aborigenlerin (yerlilerin)
etkisi ile asimilasyona tabi tutulmuştur. Bundan dolayı burada başka bir ortam ortaya
çıkartılabilir. Orta Asya’da milattan önce daha III. binyılında birçok defa eski İranlı
devletlerin içerisinde yer alan Türki kavimler de yaşamıştır ve bugün Orta Asya ile
Kazakistan’da yaşayan Türki halkların ataları onlardır.
Milattan önce III. binyılında bu bölgelerde yaşamış olan hangi kavimler Türki dilli olabilir?
Tarihten biliyoruz ki, Ön ve Orta Asya’da Sümerlere paralel olarak Elam Devleti de var
olmuştur. Milattan önce III. binyılından itibaren yerel hiyerogliflerin yerini alan çivi yazısını
Elamlılar Sümerlerden almıştır. Ancak maalesef Elamlı çivi yazıları bugüne kadar da
çözülememiş olduğundan dolayı hangi dilde yazıldıkları bilinmemektedir. Bilim adamlarınca
bu dilin Hint-İrani dili ve bir bükünlü (flektif) dili olmadığı, aksine bitişimli (agglütinatif) bir
dili olduğu tespit edilmiştir. Anlaşılıyor ki, bu bölgede bir bitişimli dil ancak Türki dili
olabilir. Orta Asya’daki Elam Devleti Türki dilli kavimler tarafından kurulmuş ve bu kavimler
ülkesini Türki dilinde "benim ülkem” (İl-em>El-em>Elam) anlamını taşıyan Elem kelimesi
ile adlandırmış olabileceği olanaklıdır. Bunun dışında XIX ve XX. yüzyıllarda da bilim
adamlar Elam dilini Türki dili ile ilişkilendirmişler, ancak bu teşebbüsler Hint-İranililer
tarafından hemen reddedilmiştir. Bir dayanağı olmadan İ. M. Dyakonov da Elam-Türki
öğretileri bilim öncesi öğretiler olarak nitelendirmiştir (7, 107).
Tarih boyunca Elam Devleti’nin kültürü milattan önce I. binyılına kadar takip edilebilir ve
milattan önce I. binyılının başında onun yerini Saksk (4, 33-36) ve Huarasmiy (6, 119)
devletleri almıştır. Somut etnogenetik araştırmalar Sakların Türki dilli olduklarını ve aynı
zamanda İrani dilli oldukları konseptinin doğru olmadığını göstermektedir.
Aşağıda kısaca Horezmiylilerin etnogenetik konularına duracağız Resmi tarih biliminde
Horezmlilerin ilk baştan daha İrani dilli oldukları ve ancak VI-VII. yüzyıllarda göçebe
Türkilerin etkisiyle "kendi” İrani dilini Türki dili ile değiştirmiş oldukları kabul edilmektedir.
Yukarıda da belirtildiği gibi bu bakış açısının tenkitlere dayanacak hali yoktur. Gerçekte
Horezmiyliler baştan itibaren Türki dilli idi ve bu halleriyle Orta Asya ve Kazakistan’ın
çağdaş Türki dilli halklarının içine dahil olmuştur. Bu birinci tespitimizdir.
İkinci tespitimiz Horezm etnoniminin etimolojisi ile ilgilidir. Eski çağlarda bu etnonim
Hvarizm, Horazm, Horamni gibi varyasyonlara sahipti. Bu etnonimi etnonimlerin Türki
modellerine dayanarak anlamsal kısımlara bölersek Hvarizm, Horasm, Horezm
varyasyonlarında Huar ve As olan iki kökü ve ayrıca 1. şahıs, tekil -m aidiyet ekini (-ım)
görmekteyiz. Huar veya başka bir değişle Suar, iki adet kökten oluşmaktadır-Su (hy>hu)”su”
ve Ar yani "insan, adamlar” anlamında gelen en eski Türki etnonim ki, bir bütün olarak Huar
"nehir insanları” anlamındadır. Huarasm etnonimin içinde Suar etnonimin varlığı Huarasların
bir nevi Ön Asya’daki Subarların (Suarların) torunları olduklarını göstermektedir. Ayrıca Suar
(Huar) etnonimi Kafkas, İdil-Ural ve göründüğü gibi Orta Asya’da da aktif olarak
kullanılmıştır. Huarasm etnonimin ikinci kısmı As dır ki, o da en eski Türki etnonimlerden
biridir. Huaras Suarların kaviminden olan Aslar anlamına gelmektedir. Huaraslar kendi
devletini kurmuş ve hem onu hem de ülkesini sadece Huaras şeklinde değil sevgi ile Huarasm
"benim Huaras” diye adlandırmışlar. Zamanla Huarasm ülkesinin adı Huarasm>Horezm
etnonimin anlamında da kullanılmaya başlanmıştır.
Huaras etnoniminin ilk kısmı Türki etnonimin Suar (Huar)’dan geldiği As etnoniminin
olmadığı ancak -m (ni-anlaşılan daha sonra İrani dilinin etkisinde oluşmuş) aidiyet ekinin
bulunduğu Horamni varyasyonundan da anlaşılmaktadır.
Şumer (Sumer/Sumar/Subar) ve Horezm (Huar-as-m) etnonimlerindeki aynı kökünün
(Suar/Huar) varlığında Sümerlerin ve Horezmiylerin etnik akrabalığının belirgin izleri
görülmektedir. Bunun dışında, bu durum Sümerlerin kendilerini Kangar, diğer halklar ise
Horezmiyleri Kangha veya Kangüy şeklinde adlandırdıklarından da anlaşılmaktadır (14, 341).
Bu üç tane etnonimin temelinde aynı birincil etnonim kökü olan Kang/Kann "ilk ata”
yatmaktadır.
Pamir vadisi ve Hindukuşta Suarlar ve Aslar (Huaras) ile yan yana (Suar etnonimi gibi)
etnonimleri aynı şekilde "nehir insanları” anlamını taşıyan Bulgarlar da yaşamıştır. Bulgarlar
ve Suarlar İdil bölgesinde de yan yana yaşamıştır. Bulgar bilim adamları Bulgarların Orta
Asya Türki yerleşim bölgesinden geldikleri görüşünü ifade etmektedir. Sonradan Bulgarlar
Karadeniz’in Kuzeyi- Tuna havzasındaki Türki dilli yerleşim alanın oluşmasına katkıda
bulunmuştur.
Birincil (bileşik olmayan) etnonimleri taşıyan kavimler ikincil (bileşik) etnonimleri
taşıyanlara nazaran çok daha önceki dönemlerde yaşadıkları bilim tarafından tespit edilmiştir.
Bundan dolayı, Orta Asya’da Huaraslardan çok önce Arlar, Aslar ve Suarların yaşadığının
itiraf edilmesi gerekmektedir.
Türkilerin çok eski çağlardan beri kendi ülkelerini saygı ve sevgi ile benim anlamını taşıyan
ve Türki dilinde Huarasm, Elem > Elam, Kırım, Biarm vb. gibi 1. şahıs, tekil -m aidiyet eki
ile ifade edilen zamir ekini da ekleyerek adlandırdıkları konusunda bir kez daha okurlarımızın
dikkatini çekmekteyiz.
Horasmiler (Horezmiyler) ile Pardılılar (Parfyanlılar) da yakın ilişkilidir. İranilerin hakimiyeti
altında bulunan Pardılılar, Horasmiler, Sogdiler, Gandariler ve Dadikiler İrani çarı Kserks’in
ordusunda birlikte bir kol oluşturdukları ve Pardılılar ile Horasmiler aynı komutanın emrine
göre hareket ettikleri görülmektedir (5, VII, 66).
Burada herşeyden önce Pardılıların (Parfyanlılar) baştan itibaren Türkiler olduğunu ve
sonradan Orta Asya’daki Türkilere katıldıklarını işaret etmemiz gerekmektedir. Eğer onlar
İrani dilli olsaydı göçebe Türkilerin Türki dilini kabul edemezdi, aksine "gelen” "göçebe”
Türkileri asimile ederek onlara Hint-İrani dilini kabul ettirirdi.
Pardılılar etnoniminin etimoloejisi de Türki etnonim modeline göre açıklanmaktadır. Pardı
kelimesi par (bar) "varlık, bolluk, zenginlik” sözcüğü ve-dı (-lı) ekinden oluşmakta olup Pardı
"zengin, mal sahibi, bolluk içinde yaşayan” anlamını taşımaktadır. Rusça dilinde th sesi ilk
önce theta (q) aracılığı ile daha sonra ise (F) ile aktarılmıştır. Bundan dolayı Pardı’dan Rusça
varyasyonu Parfı > Parfyane ortaya çıkmıştır. Pardı kelimesinin Türki kökeni olan bir
etnonimin olduğu konusu Prikamye bölgesinde de Bardı şeklinde ve ayrıca ayidiyet eki -m ile
birlikte Bardım olarak bölge ismi gibi kullanıldığı verileriyle de desteklenmektedir. Moğol
istilasından önce Azerbaycan’da ismini hakimlerinin etnoniminden alan ve Barda adını
taşıyan hızla gelişen bir ticaret ve sanat merkezinin var olduğu bilinmektedir.
Pardı halkının devleti Hazar Denizi’nin güneyi ve güneydoğusunda Yunanlılara ve İranilere
karşı yapılan mücadele süreci neticesinde milattan önce III. yüzyılında kurulmuştur. Yükseliş
döneminde Mezopotamya’dan Hindistan sınırlarına kadar geniş alanlar bu devlete bağlı idi.
Görünürde daha Sümerlerin döneminde Pardılılar Ön Asya’ya kadar ulaşıp Sümerlerle ilişki
içinde idi. Daha sonra Pardılılar Türkmen halkının oluşumunda aktif rol oynamıştır. Eski
Pardılılar Türkmen olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Anlaşılıyor ki, Basra Körfezi’nin
doğusundaki Hamsinli Türkmenler ve Irak ile Suriye’de yaşayan Türkmenlerin Pardı
Devleti’nin Ön ve Orta Asya’da büyük toprakları kontrol ettiği dönemlerden beri oralarda
kalmıştır.
Kaynaklarda Yunan-Baktriy devletinin nüfusu olarak yaşayan ancak Horezmiyleri ve
Pardıları ile yakın ilişkide bulunan Sogdılar tasvir edilmektedir.
Sakiler İrani dilli olarak gösterilmekte, ancak Türkologlar onları da Türki dilli olarak kabul
etmektedir. Sogdı kelimesi de Sak veya Saka etnoniminden -dı (-lı) ekinin yardımı ile oluşan
bir etnonimdir. Sakdı > Sagdı > Sogdı "Sakalarla karışmış kavimler” anlamında gelmektedir.
Eski kaynaklarda Horasmiler, Pardılar ve Sogdılar ile birlikte Arı/Ariy ve Gandariy’den de
bahsedilmektedir. Herodot’un yazdığına göre Ahemenid İran’da Pardılar, Horasmiler,
Sogdılar ve Ariyler devletin onaltıncı vilayetini oluşturuyordu (5, III, 93). Daha sonra
Herodot, Ariyler isminin aslında Midyalılara verilen isim olduğunu işaret etmektedir (5, VII,
62). (Midyalıların bir kısmının Türki dilli olduğu konusunda uzman görüşleri de mevcuttur.)
Ariylerin, Pardıların, Horasmilerin, Sogdıların, Gandariylerin ve Dadiklerin aynen Baktriyler
gibi silahlanıp kuşanıp savaşa katılmak için sefere çıktıklarını yine Herodot tarafından
bildirilmektedir (7, VII, 66). Bilindiği gibi Baktriy’da ise Türki dilli olan Toharlar/Togarlar
(İbranice olarak Togarma) kavimi hakimdir.
Ar/Er ismi en yaygın birincil ve Türki bir etnonimdir. Eski çağlarda Orta Asya’da bu etnonim
birincil hali ile çok aktif bir şekilde kullanılmıştır. Arlar daha o dönemde Horasmilerin
yapısına (Huar/Suar = Su+Ar+As) ve Kangarların yapısına (Kang+Ar) dahil olmuştur. Hatta,
Arların müteakip gelişimlerine bağlı olarak ikincil etnonimler taşıyan Bolgar/Bulgar, Suar,
Hazar, Sarir, Tatar, Avar, Mişar, Salar, Uygur vb. gibi birçok kavim oluşmuştur.
Gandariy etnonimine gelince ise Türki etimolojisine göre o da Arları/Ariyleri kastetmektedir.
Ancak gan/han sahibi olan Arlar şeklinde ki, Gandı-Ar içerisinde Gandı/Hanlı "han sahipleri
olan” anlamını taşımaktadır.
Arlar/Ariyler ile ilgili anlamsal açıklamalarımız elbette Hint-Avrupalı bilim adamlarının
yorumlarıyla örtüşmemektedir. Hint-Avrupalıların atayurdunu tespit etmeye çalışırken bu
bilim adamlar, birçok Orta Asya halkını kendi dil ailesine dahil etmek ve Hint-Avrupalılarının
atayurdunu Merkezi ve Orta Asya şeklinde belirlemek için çok yoğun çalışmalara girişmiştir.
Bu istikamette bazı Alman bilim adamlar özel gayretler göstererek bir kısım Orta Asya
halklarına (örneğin, Toharlara) suni olarak eski İrani dilini yapıştırmıştır. Bu tür suni
varsayımlar temelinde ve örneğin Ariyleri Hint- Avrupalılara katarak XIX. yüzyılının
ortasında aynı çevreler "Ariyalı” ırkı teorisini ortaya çıkarmıştır. Bilindiği gibi sözkonusu
teori bazında Hint-İrani diller Ariyalı diller şeklinde isimlendirilmeye başlanmış ve bu dili
konuşmuş olanlara, yani Ariylere ortak fiziksel "üstün” ırksal özellikleri yakıştırılmıştır. Ve
daha sonra da "Ariyalı Irkı” öğretileri Alman faşistler tarafından Almanları "üstün Ariyalı
ırkı” şeklinde tanımlamak için kullanılmıştır.
Burada, yine Orta Asya’daki Türki dilli yerleşim alanına dahil olan Kuşanlarla ilgili birkaç
noktaya da değinmemiz gerekmektedir. 1947 yılında A. N. Bernştam "Usun/Kuşan ve
Toharlar konusunda” isimli makalesini yayınlamıştır. Bu yazısında araştırmacı, sözkonusu
kavimlerin Eftalitlere (Beyaz Hunlar) akraba olan aynı halkın parçaları olduklarını
kanıtlamaktadır. Gelenek olduğu üzere yazar hepsini İrani dilli olarak kabul etmektedir (3, 4147). Ancak aynı çalışmada kullanılan somut veriler bunların Türki dilli olduklarını
göstermektedir.
Kusan (tarih kaynaklarında daha çok Kuşan şeklinde yaygınlaşmış) adını taşıyan halk tarihte
derin izler bırakmıştır. Milattan önce I. yüzyılında bu halk kendi devletini kurmuş ve milattan
sonra I-III. yüzyıllarında bu devlet Orta Asya’nın önemli bir kısmının, Afganistan, Pakistan,
Kuzey Hindistan ve Sintszyan’ın dahil olduğu muazzam bir büyüklüğe ulaşmıştır.
Resmi tarih bilimi bu halkı İrani dilli olarak göstermekte ve güya bunlar ancak milattan sonra
IV-yüzyıllarında gelen göçebe Türkilerin etkisinde kalarak Türkleşmiş olduğunu
anlatmaktadır. Bilindiği gibi gerçek hayatta gelen göçebelerin yerli ve daha yüksek kültür
düzeyine sahip yerleşik halklarını asimile etmesi değil aksine gelenlerin yerleşik yerlilerin
içine asimile olması şeklinde görülmektedir. Bundan dolayı Kuşanların baştan itibaren Türki
dilli olduklarını kabul etmemiz yerinde olacaktır. Bunun dışında, tarihi kaynaklarda Kuşanlar
Toharların arasında önde gelen kavimlerden biri olduklarını ve Tohar devletinin başında
Usunların olduğu açıkça tespit edilmektedir (3, 43). Toharlar ve Usunlar ise kuşkusuz Türki
dilli idi. Diğer taraftan bu kaynaklarda Kuşanlar Eftalitler şeklindeki diğer ortak etnonimini
taşıyan Beyaz Hunlar ile ilişkilendirilmektedir (10, G. Distunis’in yorumları, 60).
Eski kaynaklarının verdiği bilgiler Kusan (Kuşan) etnonimin etimolojisi ile de
desteklenmektedir: Ku "açık, beyaz” San ise Türki Sün’den gelmekte, dolayısıyla Kusan
"Beyaz Hunlar” anlamındadır. Kusan etnoniminin Küsan, Güsan, Guşan, Guşana, Kuşan,
Kuşana, Kaşan, Kasan vb. gibi birçok fonetik varyasyonlara sahip olduğu açıkça
bilinmektedir. Bazı varyasyonlarından yola çıkarak A. N. Bernştam Kusan etnoniminin Usun
etnonimin sadece bir Toharlı telaffuzu olduğu düşüncesini ortaya atmaktadır (3, 44). Usunlar
Türkidir, Toharlar da Türkidir, bundan dolayı diğer adı ile Beyaz Hunlar olan Kusanlar da
Türkidir. Elbette Orta Asya’da Türki dilli yerleşim alanın varlığı sadece bu Hunlar (yani
Usunlar, Toharlar, Beyaz Hunlar) ile değil Hunların (Sünlar) tümünün tarihi ile de
kanıtlanmaktadır.
Horezmiylerin (Horasmiler), Sakilerin, Sogdıların (Sakadılar), Pardıların (Rusçası:
Parfyanler) ve Kuşanların baştan itibaren Türki dilli oldukları konusunda bir başka güçlü
argüman tüm bu halkların kendi eski etnonimlerini korumalarında saklıdır. Eğer bu halklar
başından beri İrani dilli olsalardı ve Türki dilini "gelen” Türkilerin etkisinde kalarak ancak
IV-VII. yüzyıllarında benimsemiş olsalardı, Türkilerin içinde asimilasyonları sürecinde yeni
bir etnonim, yani "gelen” Türkilerin etnonimini kabul etmiş olurlardı. Genellikle asimile
edilen halk, eğer devlet kurmamış ise ve diğer halkını yönetmiyor ise, her zaman onu asimile
eden halkın etnonimini kabul etmektedir.
Milattan çok öncesinden itibaren Orta Asya’da Türkilerin yaşadığını eski Yunanlı seyyahların
işaretlediği Türki kökenli coğrafi isimlerle da ortaya çıkmaktadır: a) sıradağlar-Kavkaz
(Kaukas), Kroukas, Tavr ve Oksiy; b) çeşitli nehirler-Araks, Oks, Tanais vb. (11, 283-284).
Elamlılar, Horasmiler, Pardılar, Kuşanlar, Sogdalar, Toharlar, Usunlar ve Orta Asya’daki eski
Türki toponimler ile ilgili olarak burada söylenen her şey açıkça ve yeterince kanıtlayıcı bir
şekilde gösteriyor ki, bu bölgelerde milattan önce daha III. binyılı itibariyle Orta Asya ve
Kazakistan’daki eski Türki dilli yerleşim alanını oluşturan Türki kavimler yaşamıştır.
Kafkas, Karadeniz’in Kuzeyi, İdil-Ural ve Batı Sibirya Bölgelerindeki Eski Türki Dilli
Yerleşim Alanı
En eski Türki dilli kavimler Ar, As, Bi, Sün, Men, Sak gibi birincil ve tek heceli etnonimlere
sahiptir. Kendi gelişim süreçlerine ve iletişimlerine bağlı olarak bunlar bazı değişimlere
uğramıştır. Onları bir birinden ayırt edebilmek için etnonimlerine bazı tanımlamalar ve ekler
ilave edilmiştir ki, daha sonra bunların temelinde ikincil Türki etnonimler ortaya çıkmıştır.
Etnonimlerle ilgili bu hususlardan yola çıkarak birincil etnonimleri taşıyan kavimlerin
yaşadığı bölgeler eski Türki dilli yerleşim alanına dahil edilebileceğini söyleyebiliriz.
Kafkaslar’da (Kuzey Kafkasya ve Arka Kafkasya) en eski zamanlardan beri bir kısmı
bugünkü Azerbaycanlıların ataları olan ve Ar/İr, As/Az, Bi/Pi/Bey, Sün/San/Şan/Can vb. gibi
etnonimleri taşıyan kavimler yaşamıştır. Daha sonra Türki kavimlerin karışımı sürecinde
Asar/Azar/Azer şeklinde adlandırılan yeni ikincil etnik oluşumlar meydana gelmiştir. Hazar
Denizi’nin kıyılarında Kaspiy, yani "kayalık dağların beyleri” yaşamış ve onların etnonimi
daha sonra denizin de ismi haline gelmiştir. Birbirine yakın akraba olan Azer, Beyler, Sünler
(Canlar) gibi kavimlerin karışması süreci sonucunda daha sonra Az-Er-Bi-Şan > Azerbaycan
adını alan yeni bir etnik birimi oluşmuştur. Kafkas bölgesinde eski Ön Asyalı Kumanlar,
Kumıklar, ve içlerinde Karaçay "kara nehir” veya "kara nehirliler” etnonimini alan kara nehir
insanları olan Orta Asyalı Balkarların ("nehir insanları”) bir kısmı da tutunabilmiştir.
Azer adı ile anılan Türki etnos sık sık Hazar etnonimi ile de isimlendirilmiştir. Bazıların
görüşlerine göre bu son etnonim sadece Azer kelimesinin bir fonetik varyasyonudur,
başkalarına göre ise bu kelime Ar etnonimi ve onun Haz/Has/Kas "kaya, kayalı dağ”
şeklindeki tanımlaması bazında oluşmuş olup Hazar da "kayalı dağların insanları” anlamına
gelmektedir.
Bazı Azerbaycan bilim adamlarının bildirdiğine göre Ön Asyalı Subarlar/Suarlar milattan çok
daha öncesinden Kafkas bölgesine de yayılmıştır. Bunun dışında buralarda Alban/Alvan/Alan
adlarını taşıyan geniş yerleşimler ve hatta devlet oluşumlar da belirlenmiştir.
Bu şekilde, güya ilk Türkilerin Hunlar adı ile Kuzey Kafkasya bölgesine ancak milattan sonra
IV. yüzyılında, Arka Kafkasya bölgesine ise Oguzlar adı ile ancak milattan sonra XI.
yüzyılında geldiklerini şeklindeki geleneksel tarih biliminin iddiaları gerçeğe aykırıdır.
Kafkaslar’daki Türki dilli yerleşim alanın varlığı bazı Türki kavimlerin milattan önce daha
IV-III. binyıllarında Ön ve Orta Karadeniz’in kuzeyinde milattan çok öncesinden itibaren
Tavr, Trak, Onogur, Kimmer, Sıkıdı (Rusçası: Skif) vb. gibi isimleri taşıyan Türki dilli
kavimler yaşamıştır. Karadeniz’in eski adı olan Pont kelimesi de Türki Bün/Bun "çorba,
yemek, katık” ve sahip olma -dı/-t ekinden oluşmaktadır. Buntı > Pontı > Pont Türki dilinde
"doyuran”, "yiyeceği zengin” anlamını taşımaktadır. Karadeniz’in kuzey bölgesinde milattan
önce daha I. binyılının başından itibaren Türkilerin yaşadığının bir ifadesi de Kırım’ın
Yunanlılar tarafından sömürgeleştirilmesi sırasında aynı isimlerini koruyan Fanogorya ve
Pantikapey gibi Türkilerin yaşadığı şehir yerleşimlerinin varlığıdır (12, 233). Bilindiği gibi
tarihsel olarak Fanogorya toponimi Honogur/Hunogur/(F) onogur etnonimine uzanmaktadır.
Bu demek ki, Hunogur/Fonogor yerleşim birimi Bulgar/Bolgarların direkt ataları olan
Hunogurlar/Onogurlar tarafından kurulmuştur.
Pontikapey toponimi ise tarihsel olarak Türki Pontıkapı "Pont’un kapısı” kelimesinden
gelmektedir. Daha sonra bu şehir Kerç ismini almış ki, bu sözcük Pontikapı’nın antonimidirKereş "giriş”. Bunun dışında Ermeni kaynaklar Kuban bölgesindeki milattan sonra II.
yüzyılının Bolgar topraklarını işaret etmektedir. Dolayısıyla Karadeniz’in kuzeyi ancak
milattan sonra IV-VII. yüzyılları arasında Türkileştiği şeklindeki görüşler bu açıdan da
tenkide değmezdir.
Ön ve Orta Asya bölgelerindeki Türki yerleşim alanlarının etnik yapısı incelenirken İdil-Ural
ve Batı Sibirya’da da Türki dilli yerleşim alanının varolduğu işaret edilmişti.
İdil-Ural bölgesindeki eski Türki dilli yerleşim alanı hakkında birçok Türkolog açıklamalar
yapmıştır. Kafkasyalı bilim adamlar İ. M. Miziyev ve K. T. Laypanov, Türki kavimlerinin
milattan önce daha IV. binyılından beri İdil-Ural bölgesinde yaşadıklarını etraflıca
kanıtlamıştır. Bundan dolayı bu bilim adamlar İdil-Ural bölgesini Proto-Türkilerin anavatanı
diye ilan etmiştir (8, 16-28).
Bunun dışında İdil-Ural bölgesinde eski Türki yerleşim alanının varlığı bu bölge ile Ön ve
Orta Asya arasında kurulmuş olan yakın etnik, ekonomik ve politik bağların varlığı ile da
dolaylı bir şekilde kanıtlanmaktadır.
Ön ve Orta Asya’yı İdil-Ural bölgesi ile bağlayan bu bölgelerin ortak eski kavimler olan
Subarlar ve Kangarların olduğu görüşü ile başlayalım. Daha önce belirtildiği gibi,
Sumer/Şumerlerin kendi kendine verdikleri ad Kangar/Kungur idi. Bunların Subarlarla aynı
dili konuştukları için Akadlar ve bu Kangarlar Subar/Sumar/Sumer/Şumer etnonimi ile
isimlendirilmiştir. Subar/Huar etnonimi Huaraslar/Horasmiler/Horezmiylerin yapısına da
girmektedir. Onlar ise Kangar/Kang/Kangha etnonimi ile isimlendirilmekteydi. Bu kavimlerin
isimleri İdil-Ural bölgesinde de tespit edilmiştir. Burada onların izleri Kungur, Suar gibi
toponimlerde korunmuştur. Bu bölgede ayrıca As etnonimini taşımış olan kavimler ile ilişkili
olan Osa, Aslı/Aşlı gibi toponimlerin de var olduğunu ekleyebiliriz. Hatırlatalım ki,
Huarasm/Huaras gibi bileşik etnonimin yapısında Suar dışında As (Huar-As) etnonimi de
farkedilmektedir.Suarlar ve Kangarlar Ön Asya bölgesinde milattan önce IV-III. binyılları
arasında, Orta Asya bölgesinde ise milattan önce II-I. binyılları döneminde iz bırakmıştır.
Peki, Suarlar ve Kangarlar hangi döneminde İdil-Ural bölgesinde yaşamış olabilir? Eğer bu
bölge Türkilerin anavatanı olarak kabul edildiğini gözönünde bulundurursak, bunlar
görünürde Ön ve Orta Asya’da ortaya çıkmadan önce buralarda var olmuştur.Subar etnonimi
Sumer/Samar şeklindeki fonetik varyasyonlara sahiptir. Bu varyasyonlar Orta Asya
bölgesindeki (Samar-kend) ve İdil bölgesindeki (Samara, Şumer) toponimlerde de tespit
edilmektedir.
İdil (Volga) nehrinin havzasındaki Torçesk toponimi görünürde İdil-Ural bölgesinin milattan
çok öncesinden Turuk kavimlerinin tespit edildiği Ön Asya bölgesi ile ilişkilerini
göstermektedir.
İdil-Ural ve Orta Asya bölgelerin arasında eski Orta Asyalı etnosu olan Pardılar (Rusçası:
Parfyane) bazında da bu tür eski ilişkiler görülmektedir. Tarihsel olarak bu etnonim "bolluk,
zenginlik” anlamını taşıyan Par/Bar Türki sözcüğü ve Türki-dı/-lı sahip olma ekinden
oluşmaktadır ki, Bardı/Pardı kelimesi "zenginliğe sahip, bolluk içinde yaşayan” anlamındadır.
Prikamye bölgesinde kendi kendine Bardı/Pardı ismini veren eski Bulgarlar yaşamaktadır.
Bugün onlara verilen ad Barda Tatarları "Bardalı Tatarlar/Bardımskiye Tatarıy” şeklindedir.
Orta Asya ve Prikamye arasındaki asırlar boyu devam eden yakın ilişkilerin varlığı Orta
Asya’yı inceleyen araştırmacılar tarafından da işaret edilmektedir. Bu şekilde Eski Horezm’i
etraflıca inceleyen S. P. Tolstov, "daha Neolit çağda açılmış eski yollar üzerinden Horezm
hakimiyetini uzak Prikamye bölgesine kadar yaymış ve buralardan kürklü mamüller şeklinde
vergiler toplamaktaydı, ve uzak Prikamye’de Horezm’in ve Karadeniz’in kuzeyindeki EllinSkif (Helenik-İskit?)lerin etkileri kesişmekteydi” (14, 342).
Orta Asya ve Prikamye bölgesi arasındaki yakın ilişkiler hakkında Prikamye’de bulunan ve
üzerlerinde yazılar olan Horezm, Parfyan (Pardım) ve Kuşan madeni paralar ve gümüş kap
kacaklar da bir fikir vermektedir. Bunlardan büyük miktarlarda bugünkü Perm bölgesindeki
Bardım/Pardım köyünde bulunmuştur. Daha öncelerde keşfettiklerinde bu tür buluntular
genellikle eritilerek değerlendirilmiştir, ancak XVIII. yüzılından itibaren koleksiyoncular
onları toplamaya başlamıştır (2, 5). Daha XVIII. yüzyılında F. Stralenberg Prikamye’nin
"Güney” gümüşü buluntularıyla Hindistan’dan Biyarm üzerinden Akdeniz’e kadar Büyük
Ticari Su Yolu’nun varlığını kanıtlamaya çalışmıştır. Benzer görüşlere dayanarak XIX.
yüzyılında da bazı araştırmacılar bu tür gümüş mücevheratların Prikamye topraklarında gelen
tüccarlar tarafından gömülmüş olduğunu ve dolayısıyla yerli halk ile ilişkili olmadıklarını
iddia etmiştir (2, 20). XIX. yüzyılının sonunda Perm arkeoloğu olan F. A. Teplouhov ticari
yolunun varlığına karşı çıkmış ve Ural bölgesindeki gümüş eşyalarının Hanti ve Mansilerin
putperest mabetlerinde kullanıldıkları şeklinde bir varsayımında bulunmaktadır (13, 85). Daha
sonra hemen hemen tüm araştırmacılar aynı görüşü kabul etmiş ve gümüş eşyaların Ural ile
Prikamye bölgelerinde dinsel olaylarda kullanılması olgusunun bu tür eşyalarının büyük
miktarlarda güneyden getirilmesine sebep olduğu görüşünü ifade etmiştir (2, 23). Bu
araştırmacıların görüşlerine göre, görünürde Bartım köyü çevresinde büyük miktarlarda ithal
mallarının toplandığı büyük bir ekonomik merkez var olmuştur (2, 25).
Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Prikamye ve Orta Asya arasındaki ilişkiler genellikle Türkiler
sayesinde gerçekleştirilmekteydi. Nitekim, daha milattan önceki dönemlerde hem
Prikamye’de hem Orta Asya’da Türki dilli kavimler yaşamaktaydı. Bu hususta, Prikamye’de
bulunan Horezm, Pardım (Parfyan) ve Kuşan madeni paralar ve gümüş eşyaların üzerindeki
yazıların Türki dilinde oldukları gerçeği da fikir vermektedir. Bütün bunlar nümizmatik
uzmanı olan A. G. Muhammadiyev’in çalışmalarıyla kanıtlanmaktadır (9, 36-83). Nitekim bu
tür yazıların İrani dili bazında okunması için verilen ve uzun yıllar sürmüş olan çalışmalar
hiçbir sonuca ulaşmamıştır.
Eski Horezmiylerin, Pardıların ve Kuşanların ilgisini Prikamye bölgesine yönelten neydi
sorusuna cevap bulmak kaldı. Bizim cevabımız: görünüyor ki, sadece kürkler değil, aynı
zamanda Prikamye bölgesindeki yer altı gümüş zenginlikleri şeklindedir. Bugüne kadar bilim
adamlar Prikamye’de bulunan gümüş paralar ve eşyaların bu bölgede gümüş madenlerin
varlığı ile direkt ilişkili olduğunu farkedememiştir. Milattan çok daha öncelerinden itibaren
Bulgar-Tatarların ataları gümüş üretimi ile uğraşmış ve bu da Orta Asyalı Horezmiylerin,
Pardıların, Kuşanların ve İskandinavların- genel olarak Batı Avrupalıların dikkatlerini
çekmiştir. Prikamye’de gümüş yataklarının var olduğu ve yerli halk gümüş üretimi ile
uraştığına dair bilgilere XIV. yüzyılından kalan eski Rus kaynaklarında da ulaşılmaktadır. Bu
kaynaklarda "Zakam gümüşü” ‘nden ve Ural ile Prikamye bölgesindeki halktan gümüş vergisi
alınmasından bahsedilmektedir (2, 5).
Prikamye bölgesindeki halkın gümüş üretiminin sonucunda bu bölgede gümüş ve belki de
hazır gümüş eşyalar ticareti gelişmiştir. Zira, Horezmiylerin Prikamiye’ye hazır yazıları olan
gümüş eşyaları getirmiş olmaları ihtimali mantıklı görünmediği için, büyük ihtimalle bu tür
eşyalar bu bölgede-gümüş yataklarının yanıbaşında üretilmiştir. Prikamiye’de bu tür eşyaların
bulunduğu bundan dolayıdır. Bu da Prikamiye’den değişik bölgelere doğru "gümüş”
yollarının uzandığını göstermektedir. Ve bu yolların arasında Prikamiye ve Orta Asya’nın
Türki kavimlerini bir birine bağlayan yol herhalde en önemlisidir.
Orta Asya’daki eski Türki dilli yerleşim alanın konularını incelerken geleneksel tarih
biliminde Hint-İrani olarak değerlendirilen Kuşanların gerçekte Türkiler ve daha somut olarak
Beyaz
Hunlar
olduklarını
ifade
etmiştik.
Farklı
lehçe
ortamlarında
Kuşan/Kusan/Kaşan/Kasan/Kazan gibi etnonimin değişik fonetik varyasyonlarını taşıyan
Kuşanlar, Orta Asya’da olduğu gibi İdil-Ural bölgesinde de Koşan, Kazan toponimleri ve
Kaşan, Kazansu hidronimleri ile kendi etnik izlerini bırakmışlardır. Bu etnonimin İdil-Ural
bölgesinde toponimler ve hidronimler şeklinde kalıcı bir hal alması büyük ihtimalle Kuşan
İmparatorluğu’nun milattan sonra I-III. yüzyılları dönemindeki yükseliş devrinde
gerçekleşmiştir.
İdil-Ural bölgesinde Orta Asyalıların da tarihsel hayatlarında aktif katılımı olan Sünlerin
(Hunlar), Avarların (Aorslar) ve Alanların etnik izlerine de rastlanabilmektedir.
Geleneksel tarih biliminde, İdil-Ural bölgesinin Türkileşmesi güya Bulgarların gelişi ile
ancak milattan sonra VII. yüzyılında gerçekleştiği ifade edilen görüşler tenkide değmezdir.
Görüldüğü gibi İdil-Ural bölgesi en eski çağlardan itibaren Türki dilli bir yerleşim alanıdır.
Geleneksel tarihte Batı Sibirya da Türki dilli yerleşim alanı olarak sayılmamasına rağmen
bölgedeki kavimler daha en eski çağlardan itibaren Ön Asya, Orta Asya ve İdil-Ural
bölgelerindeki kavimlerle yakın ilişkili oldukları bilinmektedir.
Herşeyden önce Sibirya isminin kendi başına tarihsel olarak Türki etnonimi olan
Subar/Suar/Sabir/Sibir’den geldiği gözönüne bulundurulması gerekmektedir. Kaldı ki, bu
etnonimi taşıyan en eski halklar milattan önce IV-III. binyıllarında Ön Asya’da yaşamış,
bunların temelinde oluşan As Huaraslar da milattan önce II. binyılında Orta Asya’da
yaşamıştır. Subar/Sabirler ve Horasmiler için Hazar Denizi’nin kıyılarına çıkış gayet sıradan
bir olgu olduğu için bunlar buradan Ural-Miass-Tobol-İrtiş-Oba nehirleri üzerinden Kuzey
Okyanusu’na ulaşıp buradaki Karya Denizi’ni Kar Dingeze "Karlı Deniz” şeklinde
isimlendirmişlerdir.
Sümerlerin ve Horasmilerin bir kısmının kendine verdikleri isim Kangar olduğunu
hatırlayalım. Horasmiler ile birlikte Aslar (Huar+As) da vardı. Bu etnonimleri taşıyanlar, yani
Kangarlar ve Aslar da Batı Sibirya’ya ulaşmış ve milattan önce VII. yüzyılında Enisey
nehrinin kıyılarında güçlü bir devlet birliği oluşturmuşlardır. Kangaras adını taşıyan bu devlet
milattan sonra V. yüzyıla kadar gelişmeye devam ederek kontrol ettiği topraklar Orta Asya’ya
kadar ulaşmıştır. Kangarasların devleti farklı dönemlerde Keş, Kusan, Taşkent, Buhara, hatta
Semarkand gibi değişik merkezlerden yönetilmiştir. Batı Sibirya’nın tümü Kangaras
Devleti’nin sınırları içinde imiş. Bilim adamlarının görüşlerine göre bu devlet çok zengin
Tagar arkeolojik kültürü bırakmıştır. Ayrıca ona Skif Halkları Konfederasyonu’nun önemli
bir kısmı imiş gibi bakılmaktadır.
Bu şekilde eski Türki yerleşim alanlarına Küçük, Ön ve Orta Asya, Kafkas, Karadeniz’in
kuzeyi- İdil-Ural ve Batı Sibirya bölgeleri de dahil edilmesi gerekmektedir.
Bolgar-Tatarların Etnogenezi ve Genel Gelişme AGamaları / Prof. Dr. Mirfatih Z. Zekiyev
Kazan Devlet Üniversitesi / Tataristan
Tatar Etnonimi Nedir?
atar etnonimi Türkçe kökenli bir sözcük olup tat (dat/yat) "yabancı” ve ar/ir ‘insan-adam’ ve
bütün olarak da "yabancı insanlar” demektir. Etnonim da-da veya ta-ta şeklinde Çin
kaynaklarında ilk kez M.Ö. VIII. yüzyıldan kalma runik çivi yazıtlarında rastlanır ve tüm
Avrasya’da ancak XIII. yüzyılın başında Moğol-Tatar istilası döneminde yaygınlaşmıştır,
çünkü fatihlere Tatarlar deniyordu. Tatar kelimesi Batı Avrupa’da Fransa Kralı IX. Ludwig’in
kelime oyunu yaparak "Tartar’dan (Cehennem) gelenler” demesiyle Tartar şekline değişir.
Tatarlar Kime Denir?
Geçmişte ve günümüzdeki bilimsel araştırmalarda Tatarlar deyimi, eski Tatarlar için
kullanılır. Bunlara şu Tatarlar katılır.
Tarih kaynaklarının izin verdiği değerlendirmelere göre, M.Ö. çok daha önceye kadar Çin’in
kuzey komşuları olan kabile ve kabileler birliği kendilerine Tatar diyordu. Çinlilerin daha o
zamanlarda, onlara nefretle baktıkları biliniyor ve bu etnonime "pis”, "barbar” anlamları
yüklüyordu. Çinliler, komşularının doğrudan Tatarlar olması hasebiyle tüm kuzey
komşularına da Tatar demişlerdi. Çinliler, ünlü Çin Seddi’nin inşasına da Tatarlardan yani
kuzeydeki yakın ve uzaktaki tüm komşularından korunmak için başlamışlardır (Mitford
V.,1838, C. IV, s.189).
Daha sonra, otuz Tatar etnonimi Köl-Tigin’in (M.S. VIII. yüzyılda) anısına dikilen anıtta
bulunan runik çivi yazıtlarında, tokuz Tatar (dokuz Tatar) etnonimi de Moyun-Çur
Anıtı’ndaki (M.S. VIII. yüzyılda) runik çivi yazıtlarında rastlıyoruz. Bunların, kendi
kendilerini mi böyle adlandırdıkları (endoetnomim) veya bu kabilelerin başkaları tarafından
mı adlandırıldığı (ektoetnonim) bilinmiyor, fakat runik çivi yazılarından Tatar etnonimine
rastlanılması o dönemlerde Orta Asya’da Tatarlar denilen kabilelerin yaşadığını ortaya
çıkarıyor.
Yine VIII. yüzyılda, Batı Sibirya’da İrtış nehri ile Ural Dağları arasında VIII-IX. yüzyıllarda
var olmuş olan Kimeak Devleti’nin içinde Tatar kabilelerine rastlanır. Bu devlet, Tatar
etnonimi kabul etmeyen ve kendilerini bölgelere göre isimlendiren Sibirya Türkleri (Tatar)
milletinin oluşmasında önemli rol almıştır (Onlara Tatar etnonimi ancak XIX-XX. yüzyıllarda
Ruslar tarafından verilmiştir).
XI. yüzyılın ikinci yarısında Kaşgarlı Mahmut “Divan-ı Lugat’it-Türk” adlı ansiklopedik
çalışmasında, Türk halklarını gruplaştırmasında, Tatarları Kırgızların yanına yerleştirmiştir.
Kaşgarlı Mahmut, Bizanslara en yakın olan Türklerin, Peçenekler olduğunu ve bunları da
Kıpçaklar, Oğuzlar, Yemekler, Başkurtlar, Basmıllar, Kayılar, Yabakular, Tatarlar ve
Kırgızların izlediğini yazıyor; Kırgızlar Çin’in en yakın komşularıdır. (Kaşgarlı M., 1992, C.
I, s.28). Bu bilgilerden, Tatarların yaklaşık olarak Orta Asya’da yerleşmiş oldukları ortaya
çıkıyor.
Genelde Eski Tatarlar olarak adlandırılan tüm bu Tatarlar, çağdaş Bolgar-Tatarların doğrudan
ataları değillerdir, çünkü onlar İdil Bolgar Devleti topraklarına toplu şekilde göç
etmemişlerdir. Bu topraklara giden küçük bir topluluk Bolgar Devleti içinde toplu bir halde
Bolgar etnonimi kabul etmiştir. Eski Tatarlar, genel Türk etnoniminin yayılması sürecinde
kendi etnonimini kaybetmişlerdir.
Ancak Orta Asya kesimindeki eski Tatarlar, Moğol ve Mançur dilinde konuşan halklar
arasında egemenlik kurmayı başarmış ve genel bir ad olarak onlara Tatar etnonimi vermiştir.
Temuçin-Cengiz Han, bu Tatarlarla yaptıkları savaşlar sayesinde, güçlü bir devlet kurmayı ve
Tatar genel adıyla kuvvetli ve düzenli bir ordu oluşturmayı başarmışlardı. Moğol-Tatar olarak
adlandırılan bu orduda, sayı üstünlüğü Tatarlara değil Moğollara aitti.
Cengizîlerin savaş seferleri sırasında, yenilgiye uğrayan tüm halklar: Türkler, Çinliler,
Farslılar, Araplar vs. bu orduya katılıyordu. Bu farklı diller konuşan Moğol-Tatarlar,
Cengizîler tarafından kurulan tüm dört imparatorluğun başına Cengiz Han hanedanlığından
olan ve dışarıdan gelme hanların (Kubilay, Çağatay, Hulagu ve Coçi) başında bulunduğu
topraklara yerleşmişlerdi. Ancak bu Moğol-Tatarlar, toplam nüfusun çok küçük bir kısmını
oluşturmaları nedeniyle yerel Türkler, Çinliler, Farslılar ve Türkçe konuşan Bolgarlar
arasında çok kısa bir sürede asimile olmuşlardır. Yerel halk arasında üst düzey görevler alan
Cengizîler, uzun süre Moğol-Tatar veya sadece Tatar olarak adlandırılmıştı.
Moğol-Tatarlar, bazı tarihçiler tarafından çağdaş Tatarların ataları olarak görülseler bile,
gerçekte Bolgar-Tatarlar ile yakın etnik ilişkileri bulunmamakta, onları ne Bolgar-Tatarların,
ne Özbeklerin, ne Afganlıların, ne Çinlilerin ne Farslıların vd. ataları saymamak gerekir.
Batı Avrupa bilim adamları daha XIV. yüzyılda Cengizîlerin tüm dört ulusunda yaşayan
nüfusu, kendi deyimleriyle Tartarlar (Cehennemden gelenler), yani Tatar olarak kabul
etmişlerdir. Bu anlayış doğrultusunda, Tatar etnonimi anlamında hareket ederek Batı Avrupa
bilim adamları ilk Avrupa coğrafi haritalarında Cengizîlerin dört ulusunun yaşadığı bölgeye
Tartaria adı vermişlerdi. Bilim adamları, Tartarlar hakkında akademik çalışmalar yapmaya
başladı. Bu haritaları ve çalışmaları gören “Tatarcı” Tatarlar, işte bizim atalarımız Avrasya’da
bu kadar geniş bölgeleri ele geçirmişler diye “atalarına” samimi bir hayranlık duymuşlardır.
Gerçekte her şey çok açık, Bolgar-Tatarların ataları ne Kubilay’ın, ne Hulagu’nun, ne
Çağatay’ın hatta ne de Coçi’nin kurduğu imparatorlukların halkı olabilirdi.
Batı Avrupa bilim adamlarının anlayışına göre, bu Tatarlar XIV-XVII. yüzyıllarda diğer
Tatarlardan ayırt edilebilmesi için Tartarlar olarak adlandırılabilir.
Rus bilginleri ve Rusların çağrıda bulunduğu Batı Avrupa bilim adamları, Coçi Ulusu
(Altınordu) halkına Tatar demişlerdi. Daha sonra, Doğu’yu Pasifik Okyanusu’na kadar
inceledikten sonra tüm doğulu gayrı Rusları bu Tatarların içine katmışlardır. Hatta Sahalin
Adası’nın karşısında yaşayan Paleo Asyalı Oroçlar Rus bilim adamları tarafından Tatar olarak
adlandırılmış ve buradan bölgede bulunan boğaza Tatar adı verilmiştir. Rusların anlayışına
göre, bu Tatarların diğer Tatarlardan ayırt edilebilmesi için Ordu Tatarları denilebilir.
Altınordu’da çok dilli farklı etnik kökene sahip Ordu Tatarlarından tek bir halk kurulması için
gereken şartlar mevcut değildi. Bundan dolayı, onlar farklı halklar halindeydi.
Ruslar, Doğu halklarını inceledikleri sırada, Ordu Tatarlarının çok farklı etnonimlere sahip
halklardan oluştuğunu ortaya çıkarmışlar ancak genel Tatar etnonimini kullanmaktan
vazgeçmemişler, bu etnonimi bu halkların yaşadığı bölgelere verdikleri veya kendi
kendilerine verdikleri adlarla birlikte tanımlamaya başladılar: Abakanskiye Tatarı (Hakası)Abakan Tatarları (Hakaslar), Azerbaydjanskiye Tatarı-Azerbaycan Tatarları, Barabinskiye
Tatarı-Baraba Tatarları, Başkirskiye Tatarı-Başkurdıstan Tatarları, Bolgarskiye Tatarı-Bulgar
Tatarları, Budjakskiye Tatarı-Bucak Tatarları, Vogulskiye Tatarı (Mansi)-Vogul Tatarları
(Mansi), Djagatayskiye Tatarı-Çağatay Tatarları, Yeniseyskiye Tatarı-Yenisey Tatarları,
Zakavkazskiye Tatarı-Kafkasya Tatarları, Kazanskiye Tatarı-Kazan Tatarları, Kirgizskiye
Tatarı (Kazahi i Kirgizı)-Kırgız Tatarları (Kazaklar ve Kırgızlar), Kumıkskiye Tatarı-Kumık
Tatarları, Tatarı-Tarançi-Tatar-Tarançlar, Turkmenskiye Tatarı-Türkmen Tatarları,
Uzbekskiye Tatarı-Özbek Tatarları, Hakasskiye Tatarı-Hakas Tatarları, Çerkesskiye TatarıÇerkez Tatarları vs. Ruslar, sömürgesi altına alma amacıyla araştırma grupları göndermişlerdi
ve çalışmalar sırasında doğulu gayri Rusların (Tatarlar) Fin-Ugor, Türk, Paleo Asyalılardan
vs. oluştuğu ortaya çıkarılmıştı. Fakat Türklere, özellikle de onların Müslüman bölümüne,
Altınordu dışındaki diğer Türklere de bu adı yayarak Tatar demeye devam etmişlerdi. Rus
bilim adamları, daha sonra, Türkleri diğer Tatarlardan ayırt etmek için Turetsko-Tatarskiye
Narodı (Rusça)-Türki-Tatar Halkları ya da Tyurko-Tatarı (Rusça)- Türki-Tatarlar etnonimini
kabul etmişlerdi. Ancak, 1923 yılında Türk milletleri için ortak Tyurki (Rusça)- Türkler veya
Tyurkskiye (Rusça)-Türk etnonimini, Anadolu’da yaşayan Türkler için de Turki (Rusça)Türkler etnominimi kullanmaya başlamışlardır.
Altınordu’nun dağılmasının ardında, Ordu Tatarlarının farklı kısımları değişik halklar
kurmuşlardır. Bunlar daha sonra Tatar etnonimi ile adlandırılacak Bolgarlar, Nogaylar,
Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Karaçay-Balkarlar, Kumıklar, Çuvaşlar vs.dir. Buna rağmen,
"Tatarcı” Tatarlar ve bazı Rus tarihçileri, Ordu Tatarlarının tarihini genellikle çağdaş
Tatarların atalarına atfediyor ve bunla çağdaş Tatarları, eski Tatarlar, ya da Moğol-Tatarlar,
ya da Tartarlar, ya da Ordu Tatarları ya da Türki Tatarlar ile bağdaştırıyor.
Gerçekte, Ural-İdil Boyu Tatarlarının doğrudan ataları ne eski Tatarlar, ne Moğol-Tatarlar, ne
Tartarlar ne de bütün olarak Ordu Tatarları, aslında XIX. yüzyılda ortak Tatar etnonimini alan
Altınordu (yani Ordu Tatarları) halkının bir bölümü olan, geniş anlamda Bolgarlardır.
Dolayısıyla, halkımızı diğer Tatarlardan ayırt etmek gerektiğinde, sadece Tatarlar hakkında
değil, Bolgar-Tatarlar hakkında da bahsetmek gerekir.
Bolgar Etnonimi ve Anlamları
Bulgar, kendi kendine Bolgar etnonimini verenlerin Rusça telaffuzudur. Bu adlandırma İdil
Bolgarlarını tanımlamak için kabul edilmiştir. Bilim adamları, daha eski dönem için Bolgar
şeklini de kullanıyorlar ve buna diğer Bolgarlar: Kafkasyalı, Kuzey Karadenizli, Tuna ve daha
eski Orta Asyalıları da dahil etmişlerdir.
Bu çalışmada, genel adlandırma olarak Bolgar sözcüğü, İdil Bolgarları için de Rusçada
Bulgar sözcüğü kabul edilmiştir.
Bilim adamları, Bulgar/Bolgar etnonimi konusunda ortak bir görüş henüz sağlayamamışlardı.
Fakat, bu konuda çok fazla görüş bulunuyor. Tunalı Bulgar bilim adamı Hristo TodorovBemberski “Mevcut Bulgar Etnonimi Etimolojisini Sınıflandırma Denemesi” adlı ayrıntılı
makalesinde bu görüşleri biraraya toplamıştır ve sınıflandırmıştır (1988, s. 175-219). Önerilen
sınıflama etimolojinin şu guruplarını kapsıyor.
Bolgar etnonimi mukaddes kitapta adı geçenlere veya tarihi şahsiyetlere (Epos etimolojisi)
dayandırılıyor: Bolgar sözcüğü, Yafes’in ve Nuh’un oğullarından çıkıyor; Bolgar sözcüğü,
Hazar ve Kumanların önderi Bulgarios’un (176) adından geliyor, Bolgar sözcüğünün, İskitli
Bolgar’ın oğlunun adından, M.Ö. 127 yılından oluştuğu biliniyor ve onların başlarında
bulunan Blger’den (177) geliyor vs.
Bolgar etnonimi diğer etnonimlerin başka dillerden alınarak tercüme ediliyor: Bolgar/Bulgar
anlam bakımından Beşgur/Başgur (Başkurt) ‘beş ugur’, bul-Bulgarca ‘beş’,-gar-ugor, bulgarayrıca ‘beş ugor’ (178-179).
Bolgar etnonimi bazı toponimlerden türetiliyor: Bolgar, Volga/Bulga nehrinin adından
geliyor; bolga-ar
‘İdil halkı’; Bolgar, Bug, Bucak, Bolgarçay, Bolkardag toponimlerinden türüyor.
Etimoloji eski Bolgarların yaşadığı yere dayanılarak yapılıyor: Bolgar-‘yüksek dağlar’ veya
‘yüksek kıyı’ Bılgaron (Osetince) ‘dağların eteklerinde yaşayan insanlar; bulag-er ‘nehir yeri’
bulag-ar ‘nehir insanları’ vs. (187-199).
Etimoloji, eski Bolgarların sosyal özelliklerine dayalı yapılıyor: Bolgar ‘asi, isyancı’ veya
Bulgar ‘zenginlik derecesine ulaşan kişi’, Bolgar ‘okumuş kişi’, bolga-ar ‘samur avcıları’,
çünkü bulga Moğolcada ‘samur’, Bolgar ‘şehir sakini’ çünkü balıg-‘şehir’ (192-199).
Etimolojiye göre, Bulgar etnonimini taşıyanların geldiği kökenin karmaşık olmasını
yansıtıyor: Bulgar ‘Slav ve Tüklerin karışımı’ bolg sözcüğünden, bolgatmak ‘yerini
değiştirmek’ (199-203).
Bulgar etnonimi totem kökenli ve totem anlamı taşıyor: Bulgar- ‘ağaç samsarı, samur’, ‘kurt
sürüsü’ (mecazi anlamda, askeri grup) (203-208).
Türk etnonimlerini oluşturma sistemi, Bolgar sözcüğünün sonunda bulunan ar ekinin ‘adam,
insanlar’ anlamına gelen ilk Türk etnonimi olduğuna, onun belirlenmesine bolak ‘nehir’ veya
balık ‘şehir’ girdiğine işaret ediyor. Bolgar bütün olarak, ‘nehir insanları’ veya ‘şehirli
insanlar’ anlamına geliyor. Bolgarların her yerde Suvarlarla birlikte yaşadıklarını göz önünde
bulundurursak, Bolgar sözcüğünün ‘nehir insanları’ anlamı daha inandırıcı, çünkü suvar bu
anlama geliyor.
Bu etnonimlerin oluşturulmasının, Volga hidronimi ile ilişkisine gelince; kesin bir şekilde
denilebilir ki, Bolgar sözcüğünün Volga’dan (eski adı Bolga) gelmediği tam aksine Volga
hidroniminin Bolgar etnonimden geldiği söylenebilir: Ruslar, Bolgar sözcüğünün,
Bolga/Volga-İdil nehri boyunda yaşayanların adlandırılması olduğunu tahmin etmişlerdir.
Bulgar-Bolgar etnomini de birçok anlama geliyor. Bu etnonimlerden Orta Asya‘da milattan
çok daha önce söz ediliyor ve onlara Orta Asyalı veya Hindukuş Bolgarları deniliyordu.
Bolgarlar, Kuzey Karadeniz Boyu bölgesinde M.Ö. VII. yüzyılda ataları olan OnogurHynogur adıyla tespit edilmişlerdir. Onlar tarafından inşa edilen yerleşim yerine
Honogur/Fanagor adı veriliyordu, M.Ö. VII. yüzyılda sömürgeci Yunanlılar onu büyük bir
kente çevirdi ve bin yıl sonra Fanagorya adıyla Kubrat’ın kurduğu Büyük Bolgaristan’ın
başkenti oldu. Bu devletin içinde Türkçe konuşan diğer kabileler de ortak Bolgar etnonimini
kabul etmiştir. Böylece, Kuzey Karadeniz Bolgarlara da Bolgar deniliyor. Hindukuş
Bolgarları ve Kuzey Karadeniz Bolgarları arasında doğal olarak etnik bağlar bulunuyor, ancak
onların daha önce nerede yaşadığı, nereden, nereye ve ne zaman göçtükleri henüz bilinmiyor.
Kubrat’ın kurduğu devletin bölünmesinin ardından şu etnonimlerde üç millet oluşmuştur: 1)
Tuna boyundaki Asparuh Bulgaristanı; devleti kuran Bulgarlar birçok nesilden sonra
Slavlaşmışlar ve bunun sonucunda burada Slavca konuşan Bulgar halkı oluşmuştur. 2) Kuzey
Kafkasya’da; Türkçe konuşan Bolgarların bir kısmı burada kalmış ve buna dayalı olarak
Balkar (Malkar) milleti oluşmuştur. 3) Orta İdil Boyu’nda Bolgar devleti kurulmuş; buna
dayalı olarak burada yaşayan tüm Türk kabilelerine Bulgar/Bolgar ortak adı verilmiştir. Bu
Bolgarların birbirlerinden ayırt edilebilmesi için Bolgar etnoniminden şu tanımlamalarla
adlandırılmaktadırlar: Tuna Bulgarları, Kafkas Bolgarları (daha sonra değişik fonetik türü:
Balkar kabul edilmiş), İdil Bolgarları (daha sonra Rusçada Bulgar fonetik türü kabul edilmiş).
Bulgar/Bolgar etnoniminin kullanımında, Tatar etnoniminin kullanımında gözlenen
karışıklığa bu kadar sık rastlanmıyor. Burada, Bulgar/Bolgar etnonimi sözcüklerinin direkt
tanımlarının kullanılmasına karşı çıkanlar bulunmuyor. Böyle olaylara sadece, dar anlamda
Bolgar ve geniş anlamda Bolgar sözcüğünün ayırt edilememesinde rastlanmakta: a) Dar
anlamda Bolgar-İdil Bolgar Devleti’ni kuran asıl Bolgarlar; b) Geniş anlamda Bolgar-İdil
Bolgar Devleti’ni kuran asıl Bolgar nüfusu ve Türkçe konuşanların hepsi ve daha sonradan
ortak Bolgar etnonimini alan Türkleşmiş yerel kabileler. Bu ikisinin ayırt edilmemesi, bilim
adamlarının İdil Tatarlarının ataları hakkında birçok kez yanılgıya düşmelerine yol açıyor.
Bolgar etnonimini sadece dar anlamda anlayan bazı tarihçiler, Bolgarları Tatarların ataları
olarak kabul etmekle İdil Tatarlarının eski birleşimlerini daralttığını ve dolayısıyla Tatarların
aslını Moğol Tatarlar ile bağdaştırmanın daha doğru olduğunu ileri sürmüşler. Bu görüşü
savunanlar, İdil Tatarlarının atalarının, sözcüğün geniş anlamında Bolgarlar olduğunu göz
önünde bulundurmuyorlar.
Geleneksel Rus ve Batı Avrupa Türkolojisi’nde, Çuvaşça konuşan Bolgarlar görüşü
yaygındır. Birçok araştırmada da kanıtlandığı üzere, bu görüş gerçeğe aykırı. Bunlara örnek
olarak, M. Z. Zekiyev ve Y. F. Kuzmina-Yumanadi’nin "Voljskiye Bulgarı i İh Potomki” (İdil
Bolgarları ve Onların Torunları) (Kazan, 1993, 160 s., Rusça) kitabı ve M. Z. Zekiyev’in
"Törki-Tatar Etnogenezi”; "Etnogenez Tyurko-Tatar” (Türk-Tatar Etnogenezi) (KazanMoskova, 1998, s. 624, Tatarca; Rusça) kitabını”; "Törki-Tatar Ednogenezında Bolgarlar hem
Alarnın Lingvoetnik Üzençeleklere” başlıklı bölüm; (Türk-Tatar ednogenizinde Bolgarlar ve
Onların Lingvoetnik Özellikleri) (s. 322-396) verilebilir.
Bolgar-TatarEtnonimi ve Anlamı
Tatar etnonimi diahron ve senkron bakımından farklılık gösterse de, etnik açıdan ara sıra
birbiriyle bağlantılı olmayan halklardır. Dolayısıyla Tatar etnoniminin tanımını yapmadan,
Tatar halkları etnogenez araştırmalarında kullanılması yanlış anlaşılmalara ve ciddi
karışıklıklara yol açmıştır.
Çağdaş Tatarları tanımlamak için üç karmaşık etnonim kullanılıyor: Kırım Tatarları, Dobruca
Tatarları ve Bolgar-Tatarlar.
Tatarların Kırım ve Dobruca isimleri yaşadıkları yerlerden gelmiştir. Bolgar-Tatarlar ise, asıl
Bolgarlarla ilgisi olanlara denmiş. Bazı bilim adamları bunun yerine yaşadıkları bölgeyi
yansıtan başka etnonimler önermişlerdir: Kazan Tatarları, İdil-Ural Tatarları, İdil (Volga)
Tatarları vs. Ancak, hiçbiri tüm Bolgar-Tatarları kapsayacak durumda değildir, onlar Batı
Sibirya Tatarlarını, Litvanya Tatarlarını vs. dışarıda bırakmakta ve içine almamaktadır. Tüm
bunları göz önünde bulundurarak, bilim adamları daha XIX. yüzyılda gayet isabetli BolgarTatar etnonimini bulmuşlardır. Bu karmaşık etnonimi kullanma fikri de daha XVII. yüzyılda
Alman bilim adamı Adam Oleariy tarafından öne atılıyor. İdil bölgesini ziyaret eden Oleariy,
burada yaşayan Türk halkına sadece Tatarlar değil Bolgar-Tatarları demiştir (Oleariy, A.,
1905, 408). Bu etnonimin kullanımı 1877 yılında S. M. Şpilevskiy’nin "Drevniye
Goroda i Drugiye Bulgaro-Tatarskiye Pamyatniki v Kazanskoy Gubernii” (Kazan
Vilayetindeki Eski Şehirler ve Bolgar-Tatarların Diğer Anıtları) kitabının çıkmasından sonra
daha da yaygınlaşmıştır.
Kırım Tatarları ve Dobruca Tatarları etnonimleri konusunda önemli tartışmalar bulunmuyor.
Tartşmalar karmaşık Bolgar-Tatar etnonimi çerçevesinde çıkıyor. Birileri, tek büyük Tatar
halkı hakkında fikir verebildiği için Tatar etnoniminin tanımsız kullanılmasının yeterli
olduğunu söylüyor. Bu çocukça yaklaşım bizde birkaç tarihçi tarafından yoğun bir şekilde
ileri sürülüyor. "Doğal olarak, Tatarlar olarak üç farklı halkın bulunması, ortak kabul edilen
gerçek” (Rohlin. A.,1993, 157-16S). Bundan dolayı, hangi Tatarlardan söz edildiğini
anlamamız için Tatar etnonimini tanımlarıyla birlikte kullanmamız gerekir.”
Bazıları, halkımıza Bolgar-Tatar etnonimi ile hitap edilmesi durumunda, zamanla bunun
Tatarlar kısmının düşürüleceğini ve sonucunda bizim Tatar etnonimini kaybedeceğimizi ve
halkı adlandırmak için sadece eski Bolgar etnoniminin kullanacağından dolaysıyla halkın eski
büyüklüğünü göstermek için çok önemli olan Tatar etnonimini kaybedeceğimizden
korkuyorlar. Bu korkuyu paylaşanların taraftarlarına, Kırım Tatarlarının bu karmaşık etnonimi
kullanması sonucunda Tatar sözcüğünü kaybetmedikleri ve eski asıl Kırımçak veya Nogay
etnoniminin almadıkların söyleyebiliriz.
Eğer ki Bolgar-Tatar etnoniminden Tatar sözcüğünü düşürme tehlikesi bulunsaydı, o zaman
biz onu çoktan kaybederdik, çünkü Bolgar-Tatar etnonimi öyle veya böyle XVII. yüzyılından
itibaren kullanılıyor. Ondan, açık ve net Bolgar-Tatar karmaşık etnoniminin kullanılmasından
korkulmaması gerekiyor.
Bolgar-Tatarlar: Astrahan, Kazan, Kasım, Nijniy Novgorod, Sibirya, Litvanya, Orenburg
Tatarlarına deniyor, çünkü hepsi Bolgar Devleti içinde veya hakimiyeti altında kalan ve ortak
Bolgar etnonimi ile adlandırılan yerli Türk kabileleri oluyorlar. Ancak, XVIII. yüzyılın
sonunda ve XIX. yüzyılın başında, onlar Tatar etnonimini kullanmaya başlamışlardır. Ondan
dolayı, Bolgar-Tatarlara, ancak XVIII. yüzyılın sonunda ve XIX. yüzyılın başından itibaren
Tatar dememiz mümkündür. Ondan önce de onlara Bolgar ve tüm bu süre içinde de BolgarTatarlar denmiştir.
Bolgar-Tatarların birbirini izleyen gelişimi aşamaları mükemmel bir şekilde Şihabeddin
Mercani tarafından kanıtlanmıştır. Onun öğretisini, önde gelen tüm Tatar tarihçileri ve
siyasetçileri Gayneddin Ahmerov, Rizaeddin Fahreddin, Cemaleddin Validi, Gabdrahman
Segdi (Saadi), Gaziz Gobeygullin, Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal, Gayaz İshakıy,
Mihail Hudyakov, Hadi Atlasi, Hayri Gimadi, Garun Yosıpov, Magamet Sefergaliev,
Tamurbek Davletşin, Yahya Abdullin, Alfred Halikov, Ebrar KerimullÎn, Rafik Nefıygov,
İndus Tahirov, Salem Alişev ve birçoğu özgürce Bolgar-Tatar etnonimini kullanmıştır.
Aslında, daha XX. yüzyılın 17-20. yıllarında Türk-Tatar etnonimi kullanılmıştır, ancak bu
anlama sadece Bolgar-Tatarlar değil, Kırım ve Dobruca Tatarları da dahil edilmiştir. Bu
nedenden dolayı, Türk-Tatar etnonimi Bolgar-Tatarları ifade etmek için günümüzde
kullanılmıyor.
Bolgar-Tatar etnonimi, çağdaş Tatarları, eski Tatarlar, Moğol-Tatarlar, Tartarlar ve Ordu
Tatarlarından ayrı tutuyor. Moğol-Tatarlar, fethettikleri halklardan oluşturdukları güçlü bir
ordunun sayesinde, Avrupalılar ve Farslıların nüfusuna Tartarlar dediği dört imparatorluk
kurmuşlar: Çağatay Ulusu, Coçi Ulusu, Kubilay Ulusu ve Hulagu Ulusu (İlhanlılar).
Coçi ulusunun topraklarında, Moğol-Tatarların sadece çok küçük bir bölümü tutunabilmiştir
ve Bolgar etnonimini kabul ederek yerel halk ve Bolgarlar arasında çok çabuk asimile
olmuştur. Ancak devletin adı Tatar geçtiği için, halka başka halklar tarafından Tatarlar denmiş
ve bu da daha sonradan Tatar etnonimini kabul eden halka yansımıştır.
Bizim Bolgar-Tatar etnoniminin anlamına, Bolgar atalarımın öncesini: Suvar, Biar
(Biler/Biger), Kaşan (Kasan), As, Kasar (Hazar), Alan, Akatsir, Majgar, Pardı, Kanger vs. de
kattığımızı söylememiz gerekir.
Böylece Bolgar-Tatar etnonimi, çağdaş İdil-Ural, Batı Sibirya ve Litvanya Tatarlarını
birleştiriyor ve bu Tatarları eski Tatar, Moğol-Tatar, Ordu Tatarı, Tartar, Kırım ve Dobruca
Tatarlarından ayrı tutuyor.
Bolgar-TatarlarınBirleşimi ve Nüfus Sayısı
Bolgar-Tatarlar, çağdaş ve tarihi yerleşim bölgelere göre, dil özelliklerine göre, ait oldukları
dini mezheplere göre, yerli ve yerli olmamaları belirtilerine göre vs. sınıflandırırlar. Bu
sınıflandırılmayı açıkça tanıtmak için burada verilen tabloyu dikkatlice incelemek yeterli
olacaktır (Bkz. Tablo: 2).
Tablo 2’de, Bolgar-Tatarların, İdil Tatarları, Sibirya Tatarları ve Litvanya Tatarlarından
oluştuğu görünüyor.
İdil Tatarları, bir başka adla İdil-Ural Tatarları, zaman zaman İdil ve Ural Tatarları olarak da
anılıyor. Burada, Tatarcanın başlıca (Orta ve Batılı) lehçelerini taşıyanlar yaşar.
Sibirya (çoğu zaman: Doğu Sibiryalı) Tatarları, tarihi bakımdan Bolgar-Tatarlardan
sayılabilir; onlar Başkurtlarla birlikte Moğol-Tatarlar fetihlerinden çok daha önce Bolgarların
ekonomik, siyasi ve kültürel etkisi altındaydı. Muhtemelen, bu tarihi gerçek Sibirya
Tatarlarının İdil Tatarları ile birleşmesinde etkili olmuştur. Sibirya Tatarları üçüncü-Doğulu
lehçesinin taşıyıcıları oluyor. Lehçeciler, dil belirtilerine göre Batı Sibirya Tatarlarını Tobolİrtiş, Baraba ve Tomsk Tatarlarına ayırıyorlar.
Litvanya Tatarları, Litvanya’nın dağılmasından sonra Polonya, Beyaz Rusya, Baltık Boyu,
topraklarında kaldı, ondan onlara zaman zaman Polonyalı, Beyaz Rusyalı, Baltık Boyu
Tatarları denir. Onlar Bolgarcasını ve kendi Bolgar etnonimini kaybetmiş ve günümüzde
Tatar etnonimi ile İslam dinini korumuşlar.
Tarihi bölgelere göre Bolgar-Tatarlar genellikle: 1) Kasım ve Nijniy Novgorod, 2) Tambov ve
Penza, 3) Perm, 4) Kazan, 5) Ak İdil Havzası (Başkurdıstan), 6) Astrahan, 7) Orenburg
Tatarlarına ayrılıyor.
Ait oldukları mezheplere göre Bolgar-Tatarlar: Müslüman Tatarlar ve Hıristiyan Tatarlara
(Kreşenlere) ayrılıyor.
Çağdaş yerleşimlerine göre Tatarlar yerli ve yerli olmayanlara (diaspora) ayrılıyor.
Yerli Tatarlara, Tataristan Tatarları, Başkurdıstan, Saratov, Samara, Nijniy Novgorod, Kirov
Vilayeti, Çuvaşistan, Penza, Ryazan, Doğu Sibirya ve şimdi kendi tarihi bölgelerinde yaşayan
diğerleri giriyor.
Yerli olmayan Tatarlara (diaspora): Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan,
Ukrayna (“Şahta” (Maden Ocağı)), Moskova, Sankt Peterburg, bunun yanı sıra uzak dış
ülkelerde: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye, Finlandiya, Avustralya’da vs. yaşayan
Tatarlar dahil.
Bolgar-Tatarların sayısına gelince, nüfus sayımı sonuçları bulunsa da, burada tek bir görüş
sağlanamamış. Bazı bilim adamları resmi nüfus sayımlarına itiraz ederek, Bolgar-Tatarların
toplam 6 milyon 645 bin (1989 nüfus sayımı kayıtları) olmadığını, çok daha fazla olduğunu
iddia etmişlerdir. Biz, elimizde başka verilerin bulunmaması nedeniyle, 1979 ve 1989
yıllarında yapılan nüfus sayımı sonuçlarından yola çıkarak onların sayılarının büyüme tezini
belirleyeceğiz.
Tatarların 1979 yılında 6 milyon 185 bin olduğu, 1989 yılında 6 milyon 645 bine çıktığı tespit
edilmiştir. On yıl içinde %7.4 büyüme olmuştur. Sovyetler Birliği’nin nüfus büyüme hızı
%9’dur. Bolgar-Tatarların büyüme hızı, Sovyetler Birliği’nin büyüme hızına göre %1.6 geride
kalmıştır.
Tatarların, Tataristan’ın toplam nüfusundaki payı 1979 yılında %47.8, 1989 yılında %48.5’tir,
Rusların payı 1979 yılında %44.1, 1989 yılında %43.3’tür. 2000 yılında, gayri resmi olarak
Tataristan’daki toplam nüfusta Tatarların payının %51’e çıktığı açıklandı.
1979 yılında yapılan sayımın sonuçlarına göre, Tatarların %14.9’u Başkurdıstan’da, %10.3’ü
de Özbekistan’da yaşıyor. 10 yıldan sonra Başkurdıstan’da yaşayan Tatarların sayısında ani
büyüme hızı, Özbekistan’da ise azalma görünüyor: 1989 nüfus sayımı sonuçlarına göre
Başkurdıstan’da toplam Tatar nüfusunun %17’si, Özbekistan’da ise %7’si yaşıyor. Böyle ani
değişmeler, muhtemelen, Başkurdıstan’da Tatarların bir bölümünün daha önce Başkurt olarak
yazılmasından ve demokrasinin imkanlarından faydalanarak kendi Tatar etnonimini tercih
etmesinden kaynaklanıyor. Özbekistan’a gelince demokrasi yerlilerin yararına kullanılmış:
Tatarların bazıları sayımda kendini Özbek olarak yazdırmıştır. Böyle karışık etnik siyasi
olaylar, tüm çok uluslu ülkelerde normal olarak görünüyor. Tatarın, kendi ana diline
yabancılaşması konusu ne durumda? 1979 yılında, Tatarların %85.9’u ana dili olarak
Tatarcayı kabul ediyordu, 1989 yılında bu %83.2’ye kadar düşmüş. 10 yıl içinde, BolgarTatarların ana dillerinden yabancılaşma payı 1 milyon 116 bine ulaşmış (1979 yılında 872
bin). Böylece, 10 yılda Tatarların toplam nüfus artışı %7.4, ana dillerine yabancılaşma ise
%27’ye çıkmıştır.
Sonuç olarak, Tatar halkının Rus, Özbek, Kazak vs. arasında asimilasyon süreci, nüfusu
artışına oranla çok daha hızlı olmuştur. Günümüzdeki gazetelerde yayınlanan yazılardan,
Rusya’daki Rus sayısının azalmaya gittiği biliniyor, bununla birlikte toplam Tatar sayısı da
eksiliyor.
Böylece, halkımızı yeniden canlandırmak ve geliştirmek için acil etkili önlemler alma konusu
çıkmıştır karşımıza. Günümüzde bu önlemler genel olarak belirlenmiştir. Bu önlemler
şunlardan ibarettir:
1- Ulusal egemenliği korumak ve işleyişini iyileştirmek;
2- Değişik bölgelerde dağınık olarak yaşayan uluslar (Tatarlar buna dahil) için ortak
kültürel-milli özerklik kurmak;
3- Tatarların oturduğu ortamın sosyal ekonomik durumunu korumak ve geliştirmek, bunun
sonucunda Tatar nüfusun üremesini artırmak;
4- Halkın yaşadığı a) çevre, b) kültür, c) mezhep, d) dil, e) eğitim-öğretim ortamını korumak
ve geliştirmek;
5- İnsan hakları sorununu ulus hakları düzeyinde çözüme ulaştırmak;
6- Kendi milletimizi canlandırma ve geliştirme sorununa başkaların çıkarlarına zarar
vermeden (halklar arasında dostluk ortamı içinde) çözüm bulmak;
7- Köy ve köylünün hayat tarzı ile kültürünün korumak ve geliştirmek.
Milleti yeniden canlandırma ve geliştirme sorununun başarıyla sonuçlanması, doğru ve açık
bir şekilde halkın etnik tarihini yeniden kurulmasına bağlı. Hakim milletlerin tarihçileri, kendi
milletlerinin tarihini araştırırken genel görüntüyü tamamlamak için marjinal konularla
ilgileniyor ve birçok kez diğer milletleri yabancı hatta bölgenin eski fatihleri olarak
göstermeye çalışıyor. Ondan, küçük halklar diye adlandırılan milletlerin tarihçilerinin,
halkının etnik tarihini yeniden kurma çalışmaları sırasında, komşu halkların tarihçileri
tarafından kazara yapılan hataları da düzeltmesi gerekiyor.
İdil-Ural BölgesindekiBolgar-Tatarların EtnikKökenlerinin Derinliği
Daha ilk başta, Tatar etnosu tarihi ile Tatar etnonimi tarihi aynı şey olmadığını ve
karıştırılmaması gerektiğini söylememiz gerekir. Tatar etnonimi-yabancı (başka yerden
gelme), Tatar etnosu-yerli (aborigen).
Orta Avrupa resmi tarihi, önsel olarak Avrupa’daki tüm gayri Hint Avrupa halklarının
Asya’dan geldiğini tespit etmiştir. Bu arada Tatarların atalarının İdil Boyu ve Ural’a nereden
geldiği konusunda onların göçtüğü: I., IV., VI., VII., VIII., XIII. yüzyıllara ilişkin farklı
görüşler bulunuyor. Bu etnogenetik verileri objektif olarak incelediğinde, hiçbiri bu görüşlerle
doğrulanamıyor.
Türkçe konuşan Bolgar-Tatarların ataları, İdil-Ural’da, yerli Fin-Ugor kabilelerinin
Türkleşmiş bir kısmının de katıldığı yerli Türk kabilelerin birleşmesi sonucunda oluşmuştur.
Her ikisinin de etnik kökenleri o kadar eskilere M.Ö çok daha öncesine dayanıyor ki bu da
son yıllarda yapılan keşiflerle tartışma bırakmayacak şekilde kanıtlanmıştır.
İlk başta, binlerce yıl boyunca süregelen huzurlu ve karşılıklı komşuluk etkisi, bölgede
bilimde İdil (Volga)-Çulman (Kama) Dil Birliği adıyla bilinen bir Türk-Fin-Ugor dil birliği
kurulmuştur. Bu demek ki, yerel Türk kabilelerin (Tatar, Başkurt ve Çuvaşların ataları) dili,
yerel Fin-Ugor dillerinin etkisiyle, diğer bölgelerdeki Türk dillerinden ayırt edilecek
özelliklere sahip oldu. Aynı zamanda yerel Fin-Ugor kabilelerin (Mari, Udmurt ve bir kısım
Mordvanın ataları) dilleri, Türkçeden geçme alıntılarla diğer Fin- Ugor dillerinden ayrılıyor.
İdil-Ural’da orijinal yerel Türk dilinin gelişimi çok sağlam olmuş, ancak o bölgeye yerleşen
değişik yabancı kabilelerin dillerini çok kolay benimsemiştir. Böylece, Moğol birlikleriyle
birlikte İdil Boyuna gelen Tatarların Orta Asya Türk dili, hızlı ve iz bırakmadan kendine has
yerel Türk dili tarafından asimile olmuş.
Arkeologlar, Mezolitik Çağı’nı incelediğinde (12-10 bin yıl öncesi), İdil-Ural’da M.Ö IV-II.
bin yıllarının geçişi sırasında, bozkır halklarının etnokültür kimliği olan eski Yamna veya
Kurgan da denilen bozkır kültürünün kurulduğu sonucuna varmışlardır. "Fin-Ugor ve
Türklerin uzak atalarının İdil- Ural bölgesinde birkaç bin yıl birlikte yaşadıklarını kabul
ederek, biz aynı zamanda ormanlık bozkırda ve özellikle bu bölgenin bozkır kısmında eski
Türklerin atalarının üstün nüfus olduğunu kabul ederiz. İdil-Ural’da eski Yamnaların
etnokültür unsurlarının birleşiminin, Avrasya’daki Türkçe konuşan tüm halkların yaşantı ve
kültüründe XVI-XVII. yüzyıllara kadar neredeyse hiç değişmeden korunmuş olması ile ilgili
tartışılmaz bir gerçek, konuya bu taraftan değerlendirmemize yol açtı” (Laypanov K. T.,
Miziyev İ. M., 1993, s. 22). Bu satırların yazarları, daha sonra şu sonucu çıkarıyor: Doğuda
Emba nehrinden Batıda da Dnyestr Nehri’ne kadar kocaman bir bölgede eski Yamna adında
kültür ve tarihi bir bölge meydana gelmiştir (aynı, s. 22-23).
Bolgar-Tatarların etnik kökenlerinin derinliği konusunda eski kaynaklarda tespit edilen
bilgilerden de sonuçlar çıkarabiliriz.
Eski Yunanlı tarihçi Herodot, M.Ö. V. yüzyılda, Orta İdil Boyu ve Ural boyundaki polietnik
İskit kabilelerin etnolojik özelliklerini anlatırken dikkati, etnonimlerin etimolojisinde Türk
kökenlerin kolay rastlanan Argippey ve İirklerin hayatına çekiyor. İlk olarak, Argippey’in,
argıbey, argıdan ‘öteki taraf’, bey-eski Türk etnonimi, argıpey ‘öbür tarafın beyleri’ demek
diye farz edebiliriz. İkinci olarak Argippeyler -hayatları atları kullanmakla sıkı ilgili olan
halktır. Onlar, Yunan gezginlerin karşısına erat yani er (ar)- ‘insan, adam’, at-‘at’ harfiyen
tercümesinden tüm halkın dayanağı olarak çıkmıştır. Son sözcük, Herodot tarafından Yunanca
tercümesi veriliyor, ondan Türkçe erat, Argippey (er ‘adam’ ve Yunanca hippos ‘at’) şeklini
almış.
İirk etnonimine gelince, o Türkçedeki iyi (iya, iye) ‘efendi, varlıklı, zengin, iyi, kahraman,
prens’, ve artı erk (erkek) ‘insan, adam’, İirk-bir bütün olarak ‘zengin,iyi, varlıklı insanlar,
efendi, prens’ demek. Daha sonra, İirklerin Orta İdil Boyundaki nesilleri etnonimlerini uzun
süre koruduklarını göreceğiz, ancak başka lehçedeki anlamı: Biar/Buger/Bile, manası yine
‘zengin, varlıklı, efendi, prens’ şeklinde.
Herodot’ta, İskit halkları arasında Agadir halkının varlığına rastlanıyor. Agadir etnonimi (sert
şekli: Akatur) daha sonraları Agadir ve Agaçeri ‘totem ağacına sahip insanlar’ veya ‘orman
insanları’ anlamında geniş bir şekilde kullanılmıştır. Doğu Avrupa’nın Türk lehçelerinde
Mişer (mişe ‘orman, ağaç’ artı er ‘insan, adam’ lehçe şeklinde kullanılmış. Mişerler, BolgarTatarların önemli bir kısmını teşkil ediyor.
Sonunda, M.Ö. VIII-III. yüzyıllarda en yaygın olan ortak İskit etnonimi Bolgar devrine kadar
Arapçanın skl (sıkılı veya sıkıdı-sakadı) çizilişi seklinde gelmiş. Bütün iş şurada, Skide
sözcüğünde - de/dı son ekinin olması- onun le/lı fonetik şekilleri bulunuyor (kıyasla): Eski
Kazakça-Taldı Kurgan- Tatarca Tallı Kurgan. Bolgar’daki Bağdat Elçisi Sekreteri İbn-Fadlan,
922 yılında Orta İdil boyundaki Türk kabilelerin arasında Sıkılı (Sıkıdı) kabilelerini tespit
etmiştir.
M.Ö. III. yüzyılda İskitlilerin yerine Sarmatlar hükümranlığı yerleştirmiştir ve onların
etnonimi hükmü altında bulunan tüm kabile ve halklara yayılmaya başlamıştır. Sarmat
etnoniminin iki Türk etimolojik yorumu bulunmakta: 1) -t/-tı/-dı ekleri n harfinin düştüğü
Sarıman ‘sarı mani’ (yani Men-Min kabileleri); 2) -t/-tı/-dı ekleri sarma sözcüğüne ekleniyor,
sarma (dana derisinden dikilen atlının çiftli olarak yanına aldığı tulum, ürün dağırcığı):
Sarmatı-sarmat bu tulumlu insanlar demektir.
1. yüzyılın başında, Türk kabilelerin büyük bir kısmı, çok sayıdaki Ask kabilelerinden biri
olan Alanlar tarafından yönetilmeye başlanmış. Onlar, Alanya’da ve kenar bölgelerde Alan ve
As ortak etnonimi adıyla yayılmışlar. İdil Bolgarlarına başka bir deyişle Asamlar demişler,
Türkçe konuşan Suaslar (su asları), Burtaslar (orman asları) ve Tualaslar (dağ asları) ile yakın
yaşamışlardır. Udmurtlar, XX. yüzyıla kadar Tatar komşularına Alan-Gassarlar demişlerdir.
Bolgar-Tatar ve Başkurtlar arasında, ‘karışık aslar’ anlamında olan ve köylerine sık sık Alan
adı verdikleri İştek-Östek (Astık-Aslık) kabileleri olmuşlardır. Eski tarihçilerin bildirdiğine
göre, Roma İmparatorluğu’na karşı kurtuluş savaşı yapan halkların başına geçerek yükselmiş
Sünler (Hunlar), M.S. III-V. yüzyıllarda Doğu Avrupa’daki Türk kabilelerin arasında
hükmedici konum almışlar. İdil Tatarlarının ataları, bölgenin toponomisinde izleri korunmuş
bu devletin de kuruluşuna girmişler.
2. yüzyılda Doğu Avrupa ve Kafkasya’daki kabilelerin adına Avarlar (ayar-oar-oc) Bizans ile
sıkı ilişkiler içine girmişler, ancak Orta İdil Boyu muhtemelen Sünlerin (Hunlar) elinde
kalmış, çünkü burada Avarların belirgin izlerine rastlanmıyor.
3. yüzyılda Türk kabileleri arasında hükmedenler Türkler olmuş ve onlar Pasifik Okyanus’tan
Adriyatik Denizi’ne kadar Türk Kağanlığı adında ortak bir devlet kurmuşlar. Bu zamandan
sonra, ortak Türk etnonimi yaygınlaşıyor. Bolgar-Tatarların ataları şüphesiz bu Türk
devletinin içinde yer almıştır.
Uzam adıyla bilinen Asların belli bir kısmı, kendilerine ortak dış etnonim olarak Türk-Törk
sözcüğünü benimsemişlerdir. X. yüzyılda Aslar, İdil Bolgarları ile sıkı ilişiler içine girmişler,
XI. yüzyılda da Peçeneklerle, bunun sunucunda Bolgarların da, Karakalpakların da,
Başkurtların da vs. içine girmişlerdir.
1. yüzyılda, Batı Türk dünyasında, hükmedenler durumu Hazarlar almış, Hazar Kağanlığı
kuruluyor ve ortak etnonimin olarak Hazar sözcüğü yayılıyor. Onlar, İdil-Ural’da kadar
uzanıyor, yani Bolgar-Tatarın atalarına kadar uzanıyor. Bunun sonucunda götürüyor:
Udmurtlar XIX. yüzyılda komşuları olan Bolgar ve sonra da Tatarları, Alan-Gassar (yani
Hazar) diye adlandırıyorlar.
Tatarların atalarının Hazar Kağanlığı’nın içinde yer aldığını ayrıca, Kağan Hazar Yusuf
kendisinin, Bolgar, Suvar ve Burtasların Hazar Kağanlığı’nın hükmü altında olduğunu
yazması kanıtlıyor.
Arap kaynaklarında, Hazar Kağanlığı’nı muhitini Lugarların (Logorlar) teşkil ettiği
belirtiliyor. Tatarların Mişer kısmı, orta lehçeyi temsil edenlere şu ana kadar Logır (Lıohor)
diyor.
Bunun yanı sıra, Bolgar Devleti’nin içinde Koşan Prensliği’nin merkezi Koşan kentinin de
bulunduğunu söylememiz gerekir. Koşan, Orta Asya’nın kuşan sözcüğünün İdil-Ural boyu
telaffuzu. Daha sonra, bizim bölgenin Batı ve Orta Asya ile sıkı ilişkiler içinde olduğunu
göreceğiz. İdil Boyu Koşanlarının, diğer halklar arasında üstünlük sağlayan, I-III. yüzyıllarda
yükselişte olan ve M.Ö. I. yüzyılda imparatorluk kuran Orta Asya Kuşanları ile uzak akraba
olduklarını düşünmek için geçerli sebepler bulunuyor. Kuşan etnonimi kuu-sün> kuu-san>
kusan ‘beyaz sünler, beyaz hunlar’ birleşiminden geliyor. Kuşanların>Koşanların, İdil
boyunda, Kuşan İmparatorluğu’nun yükselişi zamanında mı yoksa çöküşünden sonra mı
yaşadıklarını söylemek çok güç. Aynı zamanda geleneksel tarih biliminde Kuşanlar, Farsça
konuşan olarak kabul edilmiş, ancak yeni araştırmalar onların ilk başta Türkçe konuştuklarını
kanıtladı.
Böylece, Bolgar-Tatarların İdil-Ural’daki etnik kökenleri çok eski zamanlara dayanıyor ve şu
etnonimleri taşıyan kabile ve halklarla bağlantıları bulunuyor: Suvar (subar), As, Suas, Bi
(bey, bek), Sıkılı (İskit), Akatsir, İir, Biar, (Biler, Beker),Sün (hun-gunn), Kıpçak (kıusak,
‘beyaz saklar’), Hazar, Logır, Bolgar, Kazan (kasan-koşan-kuşan) vs.
Bolgar-Tatarların AtalarınınGüney ve Kuzey, Doğu veBatı ile İlişkileri
İnsanlar ilk başta, özellikle büyük nehirlerin kıyılarına yerleşir. Bundan dolayı İdil boyunda
uzun süre yerleşim olmadığını ve ilk sakinlerinin ancak IV. yüzyılda Asya’dan (Altay’dan)
gelen Hunların (Sünler) olduğu, insanların dünya üzerindeki gerçek yayılmasına ters düşerdi.
Yapılan arkeolojik çalışmalar, Ural İdil boyunda Neolitik Çağı’ndan yani M.Ö. VIII-VI. bin
yıllarından kalma insan yaşamlarının varlığına ilişkin çok izler bulunduğunu doğruladılar.
Burada da hangi etnosların yaşadığı konusu şu ana kadar araştırılmadı, çünkü İdil-Ural’ın eski
tarihi üzerine yazılı nesneler bulunamadı, yazılı devirden önceki arkeoloji buluntuları nüfusun
etnik bileşimini ise açığa çıkaramıyor.
Ancak, bunun yanı sıra komşu bölgeler ve etnogenetik açıdan incelenen ve İdil-Ural ile doğal
yollarla bağlantısı bulunan bölgeler, nüfusun etnik birleşimini belirlemede yardımcı olabilir.
Bu durumda, Orta ve Ön Asya üzerine yapılan etnogenetik araştırmalara başvurabiliriz.
Arkeologların belirttiğine göre, bu bölgelerin İdil-Ural ile ilişkileri daha Neolitik zamanında,
yani M.Ö. VIII-IV. bin yıllarında da çok iç içe olmuştur. Eski Harezm’i ve onun diğer
ülkelerle ilişkilerini inceleyen
S. P. Tolstov, “Doğu Avrupa ve Ural Ardı bozkır ve ormanlarında yaşayanlar arasındaki
Neolitik’ten gelen eski kültürel ilişki bağlantıların, şimdi (daha sonra) yeni içerik
kazandığını” kaydetmiş. Türkistan’ın uzak doğu bölgeleri Soğd kolonisinin etkisi altında
geliştiği gibi, uzak Çulman (Kama) Boyu’nda da Harezm ve Helen-İskit Karadeniz Boyu
etkileri kesişiyor (Tolstov S. P., 1948, s. 342).
Zerdüştlüğün kutsal kitaplar serisi -Avesta’da- Orta Asya’da bulunan Harezm’e bir başka
değişle Kangha deniliyor: ha son eki Farsçada çoğul son takısı, kang ise -Türkçede ‘baba’,
‘atalar’ olan kelimenin kökü oluyor, dolayısıyla kang (ha)- başka kabilelerin ataları olanlar.
Farslılar, Harezmlilere Kangha (yani Kanı) demişler ise, Çinliler onları Kangüy etnonimi ile
tanımlamıştır (Tolstov S. P.,1948, s. 343), -üy- Çin eki, Kang -Harezmlilerin kendi
tanımlaması- daha sonra ondan kangar/kongar/kungar/kungur etnonimi oluşmuştur.
Mezopotamya’daki Ön Asya’da Sumerler (Sümerler) / Şumerler kendilerini
Kangar/Kungur/Kingur etnonimi ile tanımlıyordu. Böylece, Harezmliler ve Şumerlerin
atalarının aynı kabileler olduğu, bu da onların ikinci Sumer ve Horasm etnonimlerinin aynı
olduğunu kanıtlanıyor.
Akkadlar (Kangarların Sami dili konuşan komşuları), Mezopotamyalı Kangarları Subar
(subar>sumar>samer) etnonimi lehçeli telaffuzu olan Sumer etnonimi ile adlandırılmışlardır.
Mesele şurada ki, Mezopotamya’da aynı eski zamanlarda Kangarlar (Sumerler), Elamlar ve
Akkadların kuzeyinde Subar ‘nehir insanları’ kabileleri yaşamışlardı (Firidun Agasıoglu, 200,
136). IV. yüzyılda bu bölgenin merkezi olan Samarra kentinin toponimi bu etnonimden
geliyor. (Zablotska Yu., 1989, s. 2550).
Kangarlar, Orta Asya’da Subar ve As eski Türk etnonimlerinden ikinci bir ad olarak Suaras,
yani bir başka lehçedeki telaffuz Huaras adını alıyorlar, buna Suarlar/Huarlar ve Asların
Kangarlar arasında hükmeden duruma gelmesinden kaynaklanıyor. Huaraslar kendi ülkelerini
sevgiyle “Huarasım” diyorlarmış, böylece ünlü Huarasm > Harezm adı, Türkçedeki Huarasım
da tekil birinci şahıs iyelik ekinden oluşmuştur.
M.Ö. III. bin yılda Sumerler (Şumerler) kendi devletini kurmuşlar, bundan daha önce de çivi
yazısını bulmuşlardır. Ancak bu başarılarına rağmen Sumerler/Şumerler (Kangarlar), HamiSami dili konuşan Akkadlar arasında nispeten çok çabuk erimişlerdir. Suvarların dili
hakkında, Şumer çivi yazılarındaki Türkçe kelimelerden bir yargıya varılabilir. Elam çivi
yazılarının incelenmesi Türklüğü daha çok ortaya çıkarabilir, ancak şu ana kadar Elam çivi
yazılarının sadece bitişimli özelliği biliniyor.
Tarihi kaynaklarda, M.Ö. I. bin yılda Subarlarla birlikte, Asur kaynaklarında Kommanu
etnonimi, Urartu kaynaklarında da Gamana olarak geçen Kumanların yaşadığına ilişkin
bilgiler bulunuyor. Turrukler de onlardan uzak yaşamamıştır. (Firidun Agasıoglu, 2000, s.
47).
Şunu da hatırlatmamız gerekiyor, burada Ön Asya’da, Elam Devleti kültürünün izlerine M.Ö.
I. bin yılının başına kadar rastlayabiliriz (Bu arada, Elam sözcüğü tarihsel olarak Türkçedeki
Elem ‘ülkem’: el-em> elam’dan gelebilir). Bundan sonra bu bölgede, kurucuları doğal olarak
Saklar ve Huarasların olduğu M.Ö. I. bin yılının başında Sak (Velidi Z., 1981, s. 33-36), daha
önce Huarasm (Dovatur A. İ., Kallistov D. P., Şişova İ. A., 1982, s. 129) devletleri
kurulmuştur. Harezm/Huarasm’ın, İdil-Ural’ın da aralarında bulunduğu diğer ülkelerle sıkı
bağları vardı. S. P. Tolstov bu konuda şöyle yazıyor: "Harezm, eskiden, daha Neolitik
Çağı’nda çizdiği ve yürüdüğü yollardan uzak Çulman Boyu’na kadar egemenliğini yayıyor.”
(Tolstov S. P., 1948, s. 342).
Orta Asya’da daha sonra: Pardlar, Kuşanlar, Sogdlar, Toharlar, Usunlar, Alanlar, Hunlar vs.
gibi halklara rastlanıyor. Tüm bu halklar, buraya daha önceki Saklar, Aslar ve Harezmlileri da
katarak, geleneksel tarih biliminde kayıtsız şartsız Hint-İran dili konuşanlar olarak kabul
edilmiştir. Sözde, gelen Türklerin etkisi altında, onların Türkleşmesi ancak M.S. VI. yüzyılda
tamamlanmış. Kaynakların daha dikkatli bir şekilde incelenmesi, bu halkların baştan beri
Türkçe konuşan oldukları, ancak M.S. 1. yüzyıldan itibaren İndus’tan Ege Denizi’ne kadar
uzanan bölgede hükmeden Ahemen İran uyruğunu teşekkül ettiklerini gösteriyor. M.Ö. IV.
yüzyılda Büyük İskender’in zaferi sonucunda, hem Ön Asya hem Orta Asya, Tuna
Nehri’nden İndus’a kadar uzanan kocaman Rum-Makedon-Farsı devletlerinin emrine
girmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra (M.Ö. 323 yılında), bu topraklar Selevkilerin
Helen Devleti’nin hükmüne geçiyor.
M.Ö. III. yüzyılın ortalarında Hazar Denizi’nin güneydoğusuna, M.S. III. yüzyıla kadar Roma
ile savaşan Partlar yeni güçlü bir devlet kuruyorlar. Part Devleti yerine, VII. yüzyılda Araplar
tarafından bozguna uğratılan Sasanlar devleti geçiyor.
Daha Susanların zamanında M.Ö. I. yüzyılda, içine Orta Asya’nın bir kısmını, Afganistan,
Pakistan ve Kuzey Hindistan’ı da alan Kuşan Devleti kuruluyor.
Bu Türk-İran devletleri, İdil-Ural Boyu Türkleri ile çok sıkı ilişkileri bulunuyordu.
Tüm bu halkların Hazar Denizi’ne çıkışları bulunuyordu, buradan ilk olarak, İdil nehri
yolundan İskandinav ülkelerine kadar, ikinci olarak, Ural-Miass-Tobol nehir yolu veya İdilÇulman (Kama)-Akidel (Belaya)-Miass-Tobol yolundan geçerek Kuzeye, Batı Sibirya
topraklarına, Kars Denizi’ne (Kar Dingeze) ulaşıyordu.
Subar Türk kabileleri Orta İdil Boyuna da yerleşmişlerdi, buraya da Suar kentini inşa etmişler,
ancak ne zaman? Bu soru hâlâ açık kalıyor. Ve Samar toponimi, muhtemelen, Sumer> Subar
etnoniminden çıkıyor. Sibir (Sibirya) kelimesinin de Subar/Sabir/Sibir etnoniminden
kaynaklandığı da şüphe uyandırmıyor.
Kumanlara gelince, onlar tüm Avrasya’ya yayılmışlardı.
Pardı (Part) etnonimi, Türkçe bar ‘var, zenginlik’ kelimesinden -lı-dı sahiplenme iyelik eki
yardımıyla meydana gelmiş: Bardı>pardı ‘zengin, zenginlik sahibi’.
Biz Pardı etnonimini, Çulman Boyu’nda bardı (Barda Tatarları) şeklinde görüyoruz, burada
Şumerlerin kendi kendilerine dedikleri ile aynı olan Kungur kenti bulunuyor. Bunun yanı sıra,
biz Çulman (Kama) Boyu’nda Asların izlerine de rastlıyoruz. Osa kenti şu anda da hala
burada bulunuyor.
Çulman Boyu’nda, bilim adamlarının M.Ö. I. bin yıldaki Harezm ve Part kültürüne ait
olduğunu saydıkları yazılı gümüş kapların bulunması ilgi çekiyor. Bu yazılar Türkçe
dillerinde. (Muhamadiyev A. G., 199S, 16-83).
Kuşan etnonimi iki bölümden oluşuyor: Ku ‘beyaz açık sarı’ ve şan, san>sün (hun), birlikte
beyaz Hunlar demek. Kuşanlar (Kaşanlar) Orta İdil Boyunda Koşan, Kazan, Kazansu
toponimleri ile izler bırakmışlardır. (Zekiyev M. Z., 1998, 107-111).
Usünlar, Hunların (Sünler) Aslarla karışması sonucu oluşmuştur: Assün> Ussün> Usün.
Aslar ve Sünler, Ural-İdil Boyu’nda yaşamışlardır, onların izleri Sün hidronimi ve Asil (Aşil)
şehri adırda hâlâ korunuyor.
Tohar etnoniminin, Tagar, Dagar, Tauer, Tavr fonetik şekilleri bulunuyor, bunların anlamı
‘dağ insanları’. Yahudiler daha M.Ö. Türkleri Dagarma olarak adlandırmıştır, buradaki -ma
eki çoğul takı belirtisi. İdil-Ural boyunda Dogarma etnonimi, Hazar zamanında aktif bir
şekilde kullanılmıştır.
Böylece, İdil-Ural boyunun Doğu ve Batı ile sıkı ilişkileri olmuştur.
Bolgar-Tatarların atalarının Batı ile ilişkilerine gelince, onların Kafkasya, Tuna (Büyük
Bulgaristan), eski Rumlar ve Roma İmparatorluğu ile değişik ilişkileri olduğunu söylememek
yeterli olur. Burada, Aral Denizi’nden, İdil Nehri’nin alt akıntısından Doğu’dan Batı’ya ve
Kırım’a kadar geçen İpek Yolu belirgin rol almıştır.
Bolgar-Tatarların ataları İdil, Çulman (Kama) ve Kuzey Dvin nehirlerinden, Kars Denizi,
Akdeniz ve İskandinav ülkelerine kadar ulaşmışlardır. İskandinav efsanelerinde (sagalarında),
Biarm ve Bolgar devletlerinin izlerinin korunması da bir tesadüf değildir.
Bolgar-Tatarların atalarının Doğu ve Batı, Güney ve Kuzey ile olan ilişkileri sonucunda, İdil
Boyu, Ural Boyu, Batı Sibirya, Kafkasya, Kuzey Karadeniz Boyu’nda, Batı ve Doğu
uygarlıklarını birleştirme ve Dünya uygarlıklarına katkıda bulunma gücüne sahip özgün
uygarlıklar oluşmuş.
Bolgar-Tatar AtalarınınEgemenlik Başlangıcı
Bu konu daha incelenmemiştir. Bolgar-Tatar ataları, eski Horasmiler Devletleri, yani Suarlar
ve Aslar, Partlar, Kuşanlar, Hunlar ve Göktürklerle sıkı ilişkileri bulunuyordu, belki hatta bu
devletlerin üyeleri bile olmuşlardır. Onlar Büyük Bolgaristan ile çok sıkı ilişkiler içindeydi,
Hazar Devleti’nin hükmü altında da bulundular.
Bolgar-Tatarların ataların kendi bağımsız devletini kurma çalışmaları muhtemelen, daha sonra
Bolgaristan Devleti’ne genişleyen Biarm Devleti’nin (İskandinavca-Biarmland, RusçaBiarmiya) kurulmasıyla başlar.
Bizim tahminimize göre, Bolgar-Tatar ataları bu devleti, VII. yüzyılın sonunda eski İirklerin
torunları Biarların doğrudan yönetimi altında İdil-Çulman Boyu’nda kurdular. İirk-BiarBolgar-Tatar çizgisinin aralıksız tarihi gelişmesi çok kolay kanıtlanıyor. İirk ve Biar
etnonimlerinin kökleri, Türkçe iye ‘sahip, efendi’ ve bey (bay, bi, bek) yine ‘sahip, efendi
zengin’, onların ikinci bölümü ortak Türk erk (erkek) ve er ‘insanlar, adamlar’dan çıkıyor.
Dolaysıyla İirk (iye-erk) ve biar (bey-ar) ‘insanlar, efendiler, sahipler’. Bunun yanı sıra Biar
etnonimi, Biler (veya bile sıfatı ‘sahiplik’ veya çoğul bey sözcüğü ‘zenginler, sahipler’)
şeklinde, Rus ve Tatar kaynaklarında Orta İdil ve Ural Boyu halklarının adları olarak
korumuştur, Biger (bek-er) ‘efendi, sahip-insanlar’ şekli ise günümüzde Udmurtlar tarafından
çağdaş İdil Tatarları için kullanılıyor.
Kendi devletini kuran Biarlar, başka halklara onu sadece Biar olarak değil ‘ben Biarım’
anlamına gelen Biarm (Biarım) olarak tanıtmışlar, ondan bu ülke Rus kaynaklarında
Biarmiya, Batı Avrupa kaynaklarında Biarmland diye geçiyor. Türkçe konuşan halklar için,
caddelerin, köylerin ve ülkelerin saygıyla, iyelik zamiri eki ile adlandırılması -alelade bir
olay- sadece uram ‘sokak’, avıl ‘köy’ değil, gururla uramım ‘sokağım’, avılım ‘köyüm’, ilem
‘ülkem’.
Bilim adamları, Rus kaynaklarına ve İskandinav efsanelerine dayanarak, Biarm Devleti’nin
daha önceden kurulan çok sayıdaki ticaret yollarından Batı Avrupa’ya getirdikleri kürk,
tulum, gümüş, mamut kemikleri ve metal eşyalarla ünlü olduğunu tespit etmiştir.
Biarlar, tüm diğer Türkçe konuşan kabileler gibi, üstün ilah olarak Tangrı’yı (teñre) saymıştır,
taştan ve tahtadan putlar yaparak onlara tapmıştır. Her boy kendi totemine sahipti, yani onlara
göre soyların geldiği kuş, hayvan veya herhangi bir bitki, eşya gibi herkes kendi totemine
tapıyor, mümkünse yanında onun kil, tahta, taş, mamut kemiği, gümüş, altın vs. gibi
maddelerden yapılan totemlerin tasvirini taşımaya çalışıyordu. Biarlar, gizemli doğayı da
anlamaya çalışmışlardır, gümüş çıkarmayı, demir dökmeyi öğrenmişler, devamlı ilahları
Tangrı’yı ‘gök’ü gözlemleyerek gök cisimlerin konumlarına göre mevsimlerin iklimini
çözmeye çalışmışlar vs. (ayrıntı için Zekiyev M. Z., 1995, 7594)
İdil Bolgarlarının Devlet Kuruluşu Başlangıçı
IX. yüzyılın sonlarında X. yüzyılın başlarında, Biarm Devleti’nin büyük bir kısmı önemli bir
sarsılma olmadan Bolgarların eline geçiyor ve İdil-Bolgar Devleti kuruluyor. Biarların ve
Bolgarların Kıpçaklardan (Arapça: Sakaliba) olmaları ve ikisinin de aynı dili
konuştuklarından, hükmeden kabilelerin değişimi de yavaş ve hissedilmeden oluyor:
İskandinav efsaneleri, İdil Bolgaristanı’nı da Biarmland olarak adlandırmaya devam ediyor.
Biarm Devleti’nin başkenti olarak Biler kenti çıksa da, Bolgarların en önemli kentleri olarak
Bolgar ve Biler olarak belirleniyor.
Bolgarlar VII. yüzyılda, merkezi Azak Denizi boyunda bulunan, tarihte Büyük Bolgaristan1
olarak bilinen kocaman bir devlet kurmuşlar, ondan dolayı Biarm Devleti’nin büyük bir
kısmını ele geçirmeyi başarmışlardı. Bazı bilim adamların görüşlerine göre, X. yüzyılın
ortalarında Avrupa’nın büyük kentlerinden biri olan Biarm Devleti’nin başkenti Biler kenti de
İdil Bolgar Devleti’nin ikinci başkenti oluyor.
Biarm Devleti’nin zamanına göre zengin ve gelişmiş bir ülke olmasına rağmen, muhtemelen
Hazar Kağanlığı’na bağımlı olmuştur, çünkü Bolgarlar, iktidarı ele geçirdikten sonra ilk iş
olarak Hazar bağımlığından kurtulmayı ve Hazar Musevilerine karşılık, 922 yılında resmen
İslam dinini kabul etmişler. İslam, bu zamana kadar da Biarların (Bilerlerin) bir kısmı
arasında, tangrıcılık üstünde üstünlük sağlamıştı. Bolgarlar ikinci olarak, topraklarını
genişletmeye çalışmışlar. Bilim adamları, Biarmlıların geleneklerini sürdüren Bolgarların,
İzlandalılarla ‘İsu, Bisu’ rahatça temas kurmuşlar ve onların sınırları kuzeydoğuda -Perm
toprakları ve Kars Denizi’ne, bazı bilgilere göre doğuda- İrtiş nehrine, güneydoğuda -Harezm
sınırlarına ve Hazar Denizi’ne, güneyde-Kafkasya ve Karadeniz’e kadar, batıda- Kiev Rusyası
sınırına kadar uzanmıştır. Bolgarlar, muhtemelen, Biarm Devleti’nin Çulman (Kama) nehrinin
üst akıntısını ele geçirememişler, çünkü XI. yüzyılda bu topraklar Ruslar tarafından ele
geçiriliyor ve bu zamanda gelişen kent daha sonra ülkenin Biarm adından Perm şeklinde
adlandırılıyor.
İdil Bolgaristanı, Biarm Devleti’nin geleneksel maddi ve manevi kültürünü kabul ederek
geliştirmeye devam ediyor. Resmen İslam dinini kabul ettikten sonra Arap Halifeliği’nin
yardımıyla tam egemenliğini kazanmıştır, bu da ülkenin çok yönlü gelişmesine ortam
yaratmıştır. Ülke, 1223 yılında o zamanlarda yenilemez olarak kabul edilen Tatar-Moğol
birliklerini püskürtmeyi başaran ve zamanın en güçlü devleti olmayı başarmış.
Bolgar Devleti, 16 yıl süreyle, yani 1239 yılına kadar, Moğol-Tatarların Batı’ya ilerlemesini
tutmuştur. 1239 yılından sonra, Moğollara, Batı Avrupa’yı sarsmak için fazla zaman
gerekmemiş. Bu da, İdil-Çulman Boyu’ndaki Biar-Bolgarların uygarlığının egemenlik
çerçevesinde gelişmesi şartlarında, Batı ve Doğu uygarlıklarından geri kalmadığını gösteriyor.
Biar-Bolgarların başkenti Biler, su kanalizasyonu ve merkezi ısıtma sistemi olan Avrupa’nın
en büyük kenti olmuştur. Biarm Devleti’ni araştıran bilim adamı A. P. İvanov, daha XIX.
yüzyılda, 1236 yılında Biler kentinin düşüşünden sonra “tarihi özerkliğin ve Bolgar -Biler
(Biar-M. Z) topraklarının ticari üstünlüğünün sona erdiği- buradan metal eşyaların yabancı
kuzeye sağlanmasının da kesildiği sonucuna varmış. (İvanov A. P., 1881, 3435), İskandinav
efsanelerine göre Batı Avrupa’ya da.
Biler-Bolgarların Doğu ile ilişkilerine gelince, onların kurduğu devletin Batı ve Doğu
arasındaki ticaret yolunda bulunması sadece ekonomik ve kültürel ilişkilerinin gelişmesine
değil, Doğu için çok yönlü gelişme örneği teşkil etmelerine yardımcı olduğunu hatırlatmamız
gerekiyor. Biler-Bolgarlar, kürk ve gümüş eşyalarıyla ün kazanmışlardır. Bolgarlar, Doğu
halklarına deri işleme sanatını öğretmişlerdi. Kuzey Asya’da yüksek kaliteli deriye Bolgari
denmiştir. Moğol öncesi zamanında XIII. yüzyılın başında, şair Kol Gali ünlü "Kıssa-i Yusuf”
adındaki şaheserini Bolgaristan’da yazmıştır. Müslüman okullarının bulunduğu Biler ve
Bolgar kentleri, İslam’ı yayma merkezleri olmuşlardır.
Tüm bunlar, Biar-Bolgar Devleti’nin VII-XII. yüzyıllarda Batı ve Doğu arasında sadece
"köprü” olmakla kalmadığı, ayrıca İdil-Ural bölgesinde kendi oldukça önemli uygarlığını
kurduğu sonucu çıkarmamıza yardımcı oluyor.
Tatar Devleti’ninKuruluşu ve Düşüşü
Daha önce de söylediğimiz gibi, 1236-1239 yıllarından Moğol birlikleri Bolgar, Suvar, Aşil
ve Avrupa’nın en büyük Biler kentinini -eski Biarm Devleti’nin başkenti- yıkmayı
başarmışlardır. İdil Bolgaristanı da işgalcilere itaat etmiştir.
Moğol-Tatar saldırıları, yerel halkların süregelen gelişimini oldukça olumsuz etkilemiştir.
Onlar, İdil Bolgarlarının üretim gücünü yıkmış, toprak alanlarını önemli ölçüde daraltmış, İdil
Boyu ve Ural Boyu’ndaki Türk kabilelerinin Bolgar Devleti ve dolayısıyla Bolgar halkı
çerçevesinde birleşme sürecine de son vermiştir.
Cengiz Han’ın vasiyeti üzerine, Moğollar tarafından fethedilen Doğu Avrupa topraklarında,
Cengizîlerin hükmü altında, Cengiz Han’ın oğlu Coçi’nin adını alan Coçi Ulusu adında yeni
bir devlet kuruluyor. Bu Ulus’un, ortak Kapçak etnonimi (kıu-sak ‘beyaz Saklar’) taşıyan çok
sayıdaki yerel Türk kabilelerini birleştirmiş olduğundan dolayı, Doğu halkları geleneksel
olarak ona Deşt-i Kıpçak demişler. Ulus, ancak çok daha sonra Altınordu adını almıştır. Batılı
bilim adamları, özellikle de Ruslar, bu devlete Tatar demişler, bu da Tatar kelimesinin dış
ortak etnonim olarak Altınordu’daki tüm Kıpçaklar arasına girmeye başlamasına yol açmıştır.
Biarm Devleti, İdil Bolgaristanı, Hazar Devleti, Alanya ve Harezm gibi gelişmiş devletler
kurmada tecrübeli olan ve Türk halklarından oluşan Altınordu’da, maddi üretim, kültür
gelişiyor ve uluslararası ilişkiler genişliyor. Geniş bölgelerde Bolgar-Tatarlar, Başkurtlar,
Çuvaşlar, Özbekler, Kırım Tatarları, Dobruca Tatarları, Sibirya Tatarları, Nogaylar, KaraçayBalkarlar (Malkarlar), bir kısım Azerbaycanlıların atalarının, Tatar adında tek bir halkta
birleştiğine ilişkin belirtiler bulunuyor. Ancak Cengizîler arasındaki bitmek bilmeyen iktidar
kavgası, Altınordu’nun birkaç devlete bölünmesine yol açmıştır: Sibirya Hanlığı (XV.
yüzyılın 20’li yılları), Nogay Ordusu (40’lı yıllar), Kazan Hanlığı adında İdil Bolgaristanı
(1438 yılı), Kırım Hanlığı (1443 yılı), daha sonra Kazak, Özbek ve Astrahan hanlıkları.
Özellikle de, Altınordu’da İdil Bolgaristanı devletinin gelenekleri devam ettiğini, hatta
Müslüman olmayanlara karşı hoşgörü ve önder Müslüman kültürlü yapmak onlara
Bolgarlardan geçtiğini kaydetmek gerekiyor. Bolgaristan geleneklerini devam ederek,
Altınordu, hem Doğu hem de Batı ile sıkı ekonomik ve manevi ilişkilerini sürdürmüştür.
Örneğin, daha Bolgar zamanlarında, IX-X. yüzyıllarda, Antik Çağ bilimcilerinin başarılarını
dünya bilimi için korumakla birlikte IX-XI. yüzyıllarda, dünya kültürünü felsefe, tıp,
matematik, kimya, astronomi, coğrafi, mineraloji, tarih ve filoloji alanlarında üstün
buluşlarıyla zenginleştirmiş mensuplara sahip Arap Müslüman kültürü etkisiyle bizim
atalarımız yakından ilmi araştırmalar yapmış, sanat şaheserleri icat etmişler. Altınordu
kentleri, özellikle onun başkenti, manevi kültürün merkezine dönüşüyor. Şair Seif Sarayi’nin
"1394 yılında kendi şiirinde, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü sıradan bir olay olarak
yazması, Bolgar-Tatarların atalarının manevi gelişme seviyesi, dünyaya bakış açısının ilimsel
olduğunu göstermektedir. Bu yazı, Polonyalı gökbilimci Nikolay Kopernik’in XVI. yüzyılda,
Batı Avrupa için kainatın helyosantrik sistemi hakkında buluşundan 150 yıl önce yazılmıştır.
İdil Bolgaristanı’nın Kazan Hanlığı’na Dönüşümü
İdil Bolgaristanı, Altınordu Devri’nde de varlığını sürdürmüştür ancak bağımlı bir devlet
olarak.
Altınordu’nun dağılması, İdil Bolgar Devleti’nin acımasızca yağmalanması ve başkenti
Bulgar’ın bir taraftan Altınordu, diğer taraftan ise Uşkuyniklarca (Rus yağma grupları)
tamamen tahrip edilmeye devam edilmesi, İdil-Bolgaristan’ın harabeleri üzerine 1458 yılında
ilk başta yeni Bolgar (Cedide Bolgar) Devleti de denilen Kazan Hanlığı’nın kurulmasına yol
açmıştır. Ancak, Bulgarlar yeni yerde uzun zaman hüküm sürdürememişlerdir. İdare
dizginleri daha çok Kazan etnonimini taşıyan ve M.S. I. yüzyılın sonunda kendi Kazan kentini
kuran Kazanlılar elinde bulunuyor. Bundan dolayı Rus vakainamelerinde, Bolgarlar, Kazanlı
olarak geçmiş, halkın kendisi ise Kazan ve Kazan Kişisi etnonimini tercih etmiş, bunun yanı
sıra ülke dışında Bolgar ve Tatar etnonimleri kullanılmıştır. Tatar halkının oluşmasında
olduğu gibi devlet sisteminin kurulmasında da önemli yer alan Hanlığın tarihi, ünlü Rus bilim
adamı M. Hudyakov’un monografisinde ayrıntılı ve objektif bir şekilde gösterilmiştir
(Hudyakov M., 1923).
Biarmia, İdil Bolgaristan’ı ve Altınordu’nun bir kısmının yerel Türklerin dil, kültür ve
ekonomik geleneklerini en iyi muhafaza eden Kazan Hanlığı nüfusu olmuştur ve bundan
dolayı da Bolgar- Tatarların esas çekirdeğini oluşturmuşlardır.
Rus vakainamelere ve 1552’de Kazan’ı işgal eden Rus başkomutanlarına göre, Kazan Hanlığı,
Rusya’ya kıyasla Biarm Devleti, İdil Bolgaristan’ı ve Altınordu’nun geleneklerini sürdüren
gelişen bir ülkedir.
Kazan Hanlığı’nın işgal edilmesinden sonra Kazan kenti halkı tamamen imha edilip,
Kazan’ın 50 kilometre çapındaki köylerde oturan halk da topraklarından sürülmüş, büyük
nehir kıyıları ve yollardaki topraklara ise Ruslar yerleştirilmiştir. Daha sonra vaftiz olmayı
kabul etmeyen Müslümanlar uzak yerlere sürülmüş, çoğu Hıristiyanlaştırılmaktan kurtulmak
amacıyla Kafkas, Aşağı İdil, Ural, Orta Asya,
Kazakistan ve Batı Sibirya Türklerinin yanına kaçmışlardır. Bağımsızlığı kaybetme
sonucunda, İdil- Ural’da Biler-Bolgar Tatar uygarlığının çöküş dönemi başlamıştır.
Rus Devleti İçinde Bolgar-Tatarların Hayatta Kalma Mücadelesi
Daha Bolgar ve Altınordu Devletlerinden gelen dinsel hoşgörü geleneklerine sahip Kazanlılar,
ilk başta Hıristiyanlığın saldırganlığından şaşırıp kalmışlardır ve kendi toprak, zenginlik ve
onurlarını kaybetmemek için Hıristiyanlığı kabul etmeye başlamışlardır, ancak çoğu ilk
fırsatta yeniden Müslümanlığa geçmiştir. Halk daha sonra Hıristiyan misyonerlerin
faaliyetlerine karşı mücadele yöntemlerini bulmuştur. Tatar atalarının bunun yanı sıra
bağımsızlık ve hayatta kalma mücadelesine Çuvaş, Mari, Udmurt ve Kazan’ın işgalinden
sonraki ilk günlerde özellikle Başkurtlar katılmışlardır.
Hayatta kalma ve bağımsızlık için verilen herhangi bir mücadelenin, çok acımasız bir şekilde
bastırıldığı biliniyor. Bolgar-Tatarların 16. yüzyılın 50-70’li yıllarındaki Vatan Savaşı, Stepan
Razin başkanlığında (17. yüzyılın 70’li yılları) ve Yemelyan Pugaçov başkanlığındaki (18.
Yüzyılın 70’li yılları) köylü ayaklanmalarında aktif yer almaları, olumlu bir sonuç
getirmemiştir. Onun için de, Tatar lider ve aydınlarının ılımlı kanadı, halkın hayatta kalması
ve gelişmesinde barış yollarını tercih etmişlerdir.
Eğer halkın Kazan ya da Kazan Kişisi etnonimi altında oluşması daha önce Kazan Hanlığı
içinde gerçekleşmiş ise de, Kazan’ın düşüşünden sonra halkın hayatta kalan kısmın gelişimi
eski Bolgar Devleti’nin geniş topraklarında olmuştur. Bolgar-Tatarların yerel varisleri ve
kendi topraklarından sürülen Kazanlıların birleşmesi de bu topraklarda başlamıştır. Sibirya,
Astrahan ve hatta Nogay Hanlıklarının bazı Türkçe konuşan halkların birleşmesine de Kazan
diasporası etkili olmuştur.
Böylece, 19. yüzyılın ortalarında Rus İmparatorluğu’nun büyük topraklarında: Kazan, Ufa,
Orenburg, Samara, Saratov (Sarı Tav), Astrahan, Yekaterinburg, Tomsk, Tobol, Perm, Nijniy
Novgorod, Vyatka (Nokrat), Ryazan, Tambov, Penza ve Moskova vilayetlerinde Tatar milleti
oluşmuştur ve buna Tatar sanayicileri, toprak sahipleri ve tacirlerin ortaya çıkması yardımcı
olmuştur.
Resmi gelişme yollarının olmamasına rağmen, halkın çalışkanlığı ve kendi devletlerinin
olmasının eski geleneğin yanı sıra, özel mülkiyetin güçlenmesi, özellikle 20. yüzyılın başında
Stolıpin toprak reformları, Tatar halkının maddi ve manevi gelişmesi için gerçek ortam
yaratmıştırlar. Bu ise objektif bir şekilde Alman istatistiklerinde, mesela Otto Gelch’in "Rus
Türkistanı ve Çağdaş Rus Sömürgesi Politikası Fikirleri (Eğilimleri)” kitabında (1913) yer
almıştır. V. İ. Lenin, 1915-1916 yıllarında “Kapitalizmin En Üst Aşaması olarak
Emperyalizm” çalışması için malzeme toplarken, Otto Gelch’in kitabından İdil Tatarları
hakkında aşağıdaki bilgileri veriyor: “İdil bölgesindeki (Nogay) ve Kuzeybatı Sibirya’daki
Müslüman Tatarlar tarafından, bu konuda sakin Müslüman Sart ve Kırgızlar (Özbek, Kazak,
Kırgız-M.Z.) arasında Panislamcı propagandası yapılıyor. Bu Tatar aydınları, edebi ve siyasi
açıdan İslam dünyasının önde gelen en enerjik ve etkin temsilcileri konumundadır ve
her şeyden evvel İslam, kendi iç ve dış güçleniş ve kültürel gelişimi için onlara borçludur.
1880 yılında Rusya’nın Müslüman nüfusu 11 milyon olmuştur, onların yazılı edebiyatı 7-8
kitaptan ibaret, 1 matbaası, 4 lideri ve biri Batı Avrupa’da okuyan 12 kişi yüksek tahsil
almıştır. 1910 yılında onların nüfusu 20 milyona ulaşmış; onlar 1000’den fazla kitap
yayınlamış, 14 matbaaya ve 16 gazete ve dergiye, Batı Avrupa’da 20 ve Rusya’da 200 yüksek
tahsil almış kişi, 6 üniversite ve 5000 okul, 37 vakıf, büyük olmayan 3 banka ve 3 köy
bankasına sahip. Rusya’nın Müslüman nüfusu son 10 yıl içinde kültürel açıdan çok hızlı
gelişmiştir: Kazan Tatarlarına şu anda 150 kişiye 1 cami ve 1 imam düşüyor, aynı zamanda bu
bölgedeki Rus ve diğer halklara 1500 kişiye 1 papaz düşüyor, birincilerde her iki cinse (kadınerkek) birlikte 100 kişiye 1 okul, Ortodoks Hıristiyanlarında 1500-3000 kişiye 1 okul
düşüyor. Kitap ve gazetelerin yayılması Tatarlar arasında nispeten daha yüksektir” (Lenin V.
İ., PSS, T. 28, S13-515). (Lenin, V. İ., Tüm Eserleri C. 28., s. S13-515, Rusça). Bundan sonra
kitapta, Müslüman Tatarların kültürel üstünlüğü ve yaşama kabiliyetinin, Hıristiyan olsun
Putperest olsun başka halkları asimile etmede kolaylık sağladığı fikri getiriliyor.
Burada, Müslüman Tatarların bu gelişme aşamasına, tek bir devlet okulu, tek bir hükümet
basım evine vs. sahip olmadan, sadece kendi yaşama kabiliyeti ve imkanları ile yükseldiğini
belirtmek gerekiyor. Alman yazarı kitabında "Rus hükümeti, Tatar İslamcıların Türkistan’a
sızmasından korkuyor ve imkanı olduğu kadar onların bu bölgeye gitmelerine izin vermiyor”,
diye yazıyor.
Bu kitaptan alınan parçaya, o zamanlarda Tatar dilinin görevini çok aktif bir şekilde yerine
getirmiş olduğunu da eklememiz gerekiyor. Mesela, 1905-1917 yıllarda Tatar gazete ve
dergileri, St. Petersburg, Moskova, Kazan, Ufa, Simbirsk, Samara, Orenburg, Astarahan,
Uralsk, Yekaterinburg, Troitsk, Tomsk, Tömen, Semipalatinsk ve Taşkent’te yayınlanmıştır.
Bolgar-Tatarların Bolşevik Hakimiyeti Döneminde Hayatta Kalma Mücadelesi
Kapitalist sistemi şartlarında, Çar Hükümeti’nin şovenist politikasına rağmen, bazı diğer
halklar gibi Tatar halkı da, belli bir ölçüde kültürel-milli özerlik kazanmış ve hayatta kalma ve
gelişme süreçleri de bunun üzerine gerçekleşmiştir. Bununla birlikte milli bölgelerdeki çoğu
milletler acınacak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Birinciler gibi ikinciler de, her zaman hürriyet,
özgürlük ve bağımsızlıklarına kavuşmaya çalışmışlardır. Bu her halka has bir durumdur.
Bolşevikler, iktidara gelme mücadelesi sırasında, halkların bağımsız olma isteğini kendi
hedeflerine ulaşmak için kullanarak, kendi bağımsız devletlerini kurana kadar tam eşit haklar
ve kendi kaderini kendi tayin etme hakkı vaat etmişlerdir. İşte böyle bir politika, gayri Rus
halklarının arasında da, bolşevik milli politikasını gerçekleştirme mücadelesine katılan
bolşeviklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ekim Devrimi’nin hemen ardından 1917 yılın Kasım ayında, tüm halkların tam eşitliği ve
egemenliğini, ayrılıp çıkma ve bağımsız devletlerinin kuruluşuna kadar özgürce kendi
kaderini kendi tayin etme hakkı tanıyan "Rusya Halklarının Hakları Hakkında Deklarasyon”
kabul edilmiştir. Deklarasyonla, tüm milli ve milli-dini ayrıcalıklar ve kısıtlamalar
kaldırılmıştır.
Tüm bunlar sözde kaldı, gerçekte ise bolşevikler, Finlandiya ve Polonya’nın kendi kaderini
kendi tayin etme sürecini durduramamışlar ise de, Ekim Devrimi’nden sonra daha ince
sömürge politikası uygulamaya başlamışlardır. Bolşevikler, halkları önemine göre sınıflara
ayırmışlardır: 1) Rus halkı, 2) Sovyet Birliği içinde yer alan cumhuriyetlerin halkları, 3)
Özerk cumhuriyetlerin halkları, 4) Özerk bölgelerin halkları, 5) Özerk vilayetlerin halkları, 6)
Devlet kurumları bulunmayan halklar. Tüm kurumlar, kendi kaderlerin kendi tayin etme
yoluyla değil, parti başındaki zümre tarafından zorla kabul ettirilmiştir. Bununla birlikte,
kültürel-milli özerklik ilkesinin tamamen reddedilmesi, Çarlık sömürgesi sırasında ve daha
önceden hesaplanarak karıştırılan ve asimile edilen halkların, kültür ve dilinin canlandırılma
ve gelişme sürecini oldukça yavaşlatmıştır. Sadece toprak özerkliği olması, bir taraftan gayri
Rus halklarının kendi devletlerini canlandırma veya yeniden kurma görüntüsünü yarattı, öbür
taraftan ise halkların kendi topraklarında azınlık olarak daha kolay asimile olması için
karışma sürecini kolaylaştırdı.
İdil Tatarları, 1920 yılında daha sonra Özerk olarak adlandırılacak Cumhuriyet statüsüne
kavuştu. Fakat, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nde (SSCB) yıldan yıla "Özerklik”
kelimesinin kendi kaderini kendi tayin etme yani iş problemlerini kendi çözme hakkını
taşıyan ilk baştaki anlamı özünden edip kısırlaştırıldı.
SSCB’nin daha ilk Anayasası’na göre, özerk birimler egemenlikten yasal olarak yoksul
bırakılmıştı. Onun için komünistlerin, özerk birimlerde milleti olmayan toplum kurma
stratejisi artık yasal temele dayanıyordu.
Özerklik Tatar halkına açıkça ne verdi acaba? Kukla halinde olsa bile, özerk cumhuriyetin
kuruluşu sayesinde, Tatarların devleti yeniden kurulmuş oldu, Tatar halkının dörtte birinin
ekonomik ve manevi gelişme sorunları devlet düzeyinde çözülmesi için imkanlar doğdu.
Kültür konusuna gelince bu hareket, Tataristan’ın dışındaki Tatarların hayatına da yansıyordu.
Eskisine oranla doğal olarak ilerleme vardı, ancak onun hızı, Sovyetler Birliği’ne dahil
cumhuriyetlerin halklarının gelişme hızından daha yavaş ve egemen, bağımsız halkların
gelişmesiyle kıyaslanılmayacak kadar çok yavaştı.
Sadece toprak özerkliği statüsünün var olması, Tatar dilinin kullanıldığı alanı da daralttı. Eğer
komünistlere inanan Tatarlar, Ekim Devrimi’nden sonra periyodik olarak çıkan Tatar gazete
ve dergilerin bölgelerini genişletmeye başladıysalar da, özerk cumhuriyetin kuruluşundan
sonra Tatar dilini kullanma bölgeleri Tatarların atalarının topraklarının çok az bir kısmında
kurulan özerk cumhuriyet sınırları içinde kısıtlama istidadı doğmuştur.
Özerklik zamanında Tataristan Cumhuriyeti’nin ekonomik özerk idaresi düzeyi yüzde 1.6’ya
düştü, cumhuriyetin tüm ürünlerinin yüzde 98.4’ü 50-60 yıl boyunca Sovyetler Birliği ve
Sovyetler Birliği içinde yer alan cumhuriyet kuruluşlarına bağlı işletmecilikler tarafından
üretiliyordu, dolayısıyla, Cumhuriyetin esas zenginliği kendisine ait değildi.
Özerklik, Tatar nüfusu sayısının artış hızını düşürmeye neden oldu. Mesela, İdil Tatarları
XX. yüzyılın 20’li yıllarında SSCB halkları arasında sayıca 4. sırada, 1959 yılında yapılan
nüfus sayımı sonuçlarına göre 5., 1979’da 6., 1989’da da 7. sırada gelmiştir. Tatar okulların
sayısının aniden azalması, 80’li yılların sonunda Tatar çocuklarının sadece yüzde 7’sinin
Tatar okullarında okumasıyla sonuçlanmıştır. Tatarların kendi anadillerine karşı
yabancılaştırma süreci hız aldı. Anadiline vakıf olmayan Tatarların sayısının artış hızı, Tatar
nüfusunun artış hızından 3-4 kat daha yüksektir.
Sovyetler Birliği’nde yer alan cumhuriyetlerdeki halkların durumu biraz daha iyi idi.
"Batı-Doğu” asıl metnin önceki 4 paragrafında anlatılanlardan özetleyerek şunları söylemek
mümkündür:
Tüm Türk dünyasının, özellikle de Biler-Bolgar-Tatar Birliği’nin iç tabii-feodal ve bilinçli
şekilde içten parçalanması devrinde devlet olarak kurulan Kazan Hanlığı oldukça kısıtlı
sınırlar içinde idi. Fakat buna rağmen, Kazan Hanlığı, özellikle de İdil-Ural Uygarlığı, Bolgar
Devleti ve Altınordu’nun ekonomik ve manevi gelişme geleneklerine dayalı, Batı ile Doğu
arasındaki orta uygarlıkların tüm olumlu geleneklerini korumuştur. Onun için Ruslar, FinUgor, Kafkas, Orta ve Ön Asya halklarının hepsi, Kazan Hanlığı’nı yıldızı parlayan bir ülke
olarak kabul ediyorlardı.
Daha önce Batı ve Doğu uygarlıklarından geride kalmayan İdil-Ural uygarlığı, BolgarTatarların egemenliğini yitirmesinden sonra hızlı çöküş dönemine girmiş oluyor. Kazan
bölgesi, sadece Batı ile Doğu’yu birleştiren "yer” haline geliyor. Bundan sonraki dönemlerde
ve günümüze kadar bu rolü Kazan kenti üsleniyor.
Egemenliğin yitirilmesiyle, Bolgar Tatarların en iyi zekaları ikiye bölünüyor: Birileri milli
kurtuluş mücadelesine başlıyor, halkın yok olmaması ve gelişmesi yollarını arıyor; ikicileri
ise diğer güçlü devletlere hizmet etme yolunu seçiyor, komşu egemen halkların kültürünü
geliştirmeye aktif katılımıyla dünya uygarlığı düzeyine çıkmaya çalışıyor. Böylece, dünya
uygarlığının gelişmesinde aktif katkıda bulunmuş ve günümüzde bulunan Bolgar-Tatar
kökenli ünlü şahıslar ortaya çıkmıştır.
Bolgar-Tatarların Egemenlik İçin Çağdaş Mücadelesi
Bu problemi açıklamaya geçmeden önce, okuyuculara Bolgar-Tatarlar hakkında önemli
demografik bilgiler vermek gerekiyor.
Tatarlar hakkında demografik veriler, 1979 ve 1989 yıllarında yapılan nüfus sayımı
sonuçlarına göre şöyledir: Resmi verilere göre Tatarların sayısı: 1979 yılında 6 milyon 185
binden fazla, 1989 yılında 6 milyon 647 binden fazla, 10 yıl içindeki nüfus artışı yüzde 7.4.
Kendi milletinin dilini anadili olarak kabul eden Tatarların sayısı: 1979 yılında 5 milyon 313
binden fazla (%85.9), 1989 yılında 5 milyon 529 binden fazla (%83.2). Dolayısıyla, kendi
diline yabancılaştırılmış Tatar sayısı: 1979 yılında 872 bin (%14.1), 1989 yılında-1 milyon
116 bin (%16.8). Eğer Tatarların sayısının 10 yıl içinde artışı %7.4 ise, anadiline
yabancılaştırılması da %28 teşkil ediyor.
Rus dilinde kolay konuşan Tatar sayısı: 1979 yılında 4 milyon 261 bin (%68.9), 1989 yılında
4 milyon 705 bin (%70.8).
Tatarları, en dağınık şekilde oturan halklara katıyorlar. Tatarlar eski SSCB’nin 80’den fazla
bölgesinde oturuyor. İdil Tatarlarının Rusya Federasyonu içinde: 1979 yılında %79.3, 1989
yılında %83 (Tataristan’da: 1979’da %26, 1989’da %26.6), Başkurdıstan’da: 1979’da %14.9,
1989’da %17 olmak üzere), Özbekistan’da 1979’da %10.3, 1989’da %7, Kazakistan’da
1979’da ve 1989’da %5’i oturmuştur.
Tüm bu bilgiler, Tatar halkının yok olmaması, yeniden kalkınması ve gelişmesi için
mücadelenin yeni aşamasına geçmek için, Bağımsız Devletler Topluluğu ve
Rusya’daki demokrasi dönemini her taraflı kullanmak gerektiğini gösteriyor. Hayırlısı ile,
Rusya’da "Rusya Halkları: Yeniden Kalkınma ve Gelişmesi” hedefli programı ortaya
çıkartılmıştır. Bu hareketin güçlenmesi için Tataristan’daki egemenlik mücadelesi büyük
önem taşımaktadır.
Mutlak bir egemenliğin olmadığı malumdur, o her zaman görecelidir. Tatar halkı ve
Tataristan’ın, bağımsızlığın hangi derecesini hakettiği, onun liderleri, aydınları ve tüm halkına
bağlıdır.
Şimdi halkın yeniden kalkınması ve gelişmesi, Tataristan’ın devlet egemenliği için mücadele
seyrini gözden geçirelim.
Ekonomi ile, hatta halkın manevi hayatıyla idarenin eski totaliter sistemi, sosyalist yapının
zayıflamasına yol açtı. Ülke, kaçınılmaz "Perestroyka” (Yeniden Yapılanma) aşamasına geldi.
Şiddetli mücadelede demokratlar galip çıktı. Çünkü, Ordinaryüs Aleksandr Saharov’un
liderliğinde ortaya çıktıkları dönemde onlar, totaliter rejime, gayri Rus halklara karşı
emperyalist davranışa karşı çıkıyorlardı. Tüm milletler milli kurtuluş mücadelesine başladılar
ve cumhuriyetlerde milli kalkınma politikası açık bir şekilde uygulanmaya başladı.
Ama maalesef, totaliter rejime karşı mücadelede adlarını yansıtan demokratlar, şimdi milli
meseleleri çözmede eski totaliter-emperyalist yola bastılar.
1990’da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin milli cumhuriyetlerin milletsiz
eyaletlerle değiştirilmesi ve böylece, milli çıkarların yasadışı bırakılmasını öngören fikrin
ortaya çıkmasını içeren egemenlik hakkında Deklarasyon kabul etmesi, Tataristan’da,
özerklik statüsünden kurtulma hareketine sebep oldu.
Tataristan Yüksek Şurası, 1990 yılın 30 Ağustosu’nda egemenliğini ilan ederek, Tataristan’ın
toprak, doğal ve diğer zenginliklerinin sadece onun halkının mülkü olmasını öngören
Deklarasyon kabul etti. Tataristan, kendi topraklarında yaşayanlara, milleti, sosyal statüsü,
aslı, mezhebi, siyasi görüşleri ve diğer ayrıcalıklarına bakmaksızın, eşit hak ve özgürlükler
tanıdı. Ayrıca Tatar ve Rus dillerinin iki resmi dil olarak eşitliğini, diğer halkların dillerinin
korunmasını garantiliyor.
1990 yılın 30 Ağustosu’nda kabul edilen Deklarasyonun asıl amacı, Tataristan’ın Sovyetler
Birliği’ne Birlik Cumhuriyeti statüsünde girmekti, onun için egemenlik, Tataristan’ın Rusya
Federasyonu’na dahil olmasını içermiyordu. Fakat 1991 yılın Ağustos olayları ve onu izleyen
SSCB’nin dağılması, Tataristan’ın milli devlet statüsünün yükselme sürecini durdurdu.
Bağımsız Devletler Topluluğu’nda yeni şartlarda, Tataristan’ın 1990 yılın 30 Ağustos
Deklarasyonu “bölücü, Rusya Federasyonu’nu parçalamaya yönelik, yerel idare tabakasının
kendi yararlarına olan menfaatlerin için” olarak nitelendirilmeye başladı.
Tataristan’ın devlet egemenliği hakkında Deklarasyon’un sadece Parlamento tarafından kabul
edildiğini bahane ederek, Rus demokratları, Tataristan Parlamentosu’nun olumsuz
sonuçlardan korkarak bunu yapmayacaklarına umarak, referandum yapılmasını talep ettiler.
Fakat Parlamento 1992 yılın 21 Mart tarihinde “Tataristan Cumhuriyeti’nin, uluslararası
hukuk öznesi, Rusya Federasyonu ve diğer cumhuriyetler, devletler ile ilişkilerini eşit haklı
antlaşmalar üzerine kuran egemen devlet olması ile razı mısınız?” sorusu ile referandum
yapılması kararı aldı.
Buna kadar referandumun yapılmasını talep eden Tataristan’ın egemenliğine itiraz edenler,
şimdi ise referanduma karşı şiddetli mücadeleye başladılar. Daha sonra mücadeleye Rusya
Federasyonu yönetimi de katıldı, bu amaçla, Tataristan’da referandumun yapılması için
harcanan paranın 3 kat daha fazlası harcandı.
Tüm karşı hareketlere rağmen, farklı ülke ve partilerin gözlemcilerin değerlendirmesine göre,
referandum gerçekleşti ve sakin bir şekilde bayram havasında geçti. Referanduma 3 milyon
132 bin kişi (Cumhuriyetin oy kullanma hakkına sahip vatandaşlarının %81.6’sı) katıldı.
Referandumun sorusuna %61.4’ü “Evet”, %37.2’si “Hayır” oyu kullanmıştır. Eğer tüm
Rusların olumsuz oy kullandığını düşünürsek (bize itiraz edenlerin umduğu gibi), o zaman
“Hayır” oyunu %44’ten fazlası kullanmış olurdu.
Referandumun sonuçları doğrultusunda, yine 1992 yılında kabul edilen Tataristan’ın yeni
Anayasası’nda şunlar ilan edildi (59. Madde): “Tataristan Cumhuriyeti, kendi devlet-hukuk
statüsünü kendi tayin ediyor, siyasi, ekonomik, sosyal-kültürel kuruluş meselelerini kendisi
çözüyor”. Anayasa’da Tataristan Cumhuriyeti’nin diğer devletler ile ilişkilerinin nitelikli yeni
temelde oluşmasının esas ilkeleri atılmıştır, 61. Maddede: “Tataristan Cumhuriyeti -egemen
devlet, uluslararası hukukun öznesi, Rusya Federasyonu- Rusya ile karşılıklı yetki paylaşımı
üzerine ilişki kuruyor” diye yazılmıştır.
Referandum ve Anayasa kabul edildikten sonra, yakın ve uzak yurtdışı cumhuriyetleri ve
bölgeleri ve Rusya ile işbirliği hakkında antlaşmalar yapılması dönemine başladı ve bu
günümüze kadar devam etti. Hemen sonra Rusya ile Karşılıklı Yetki Paylaşımı Antlaşması’nı
yapma çalışmaları başladı. Bununla birlikte, Tataristan, anlaşacak olan tarafı, ancak zengin ve
egemen cumhuriyet ve bölgelerin Rusya’yı bağımsız, zengin, diğer ülkelerin ekonomik
yardımına muhtaç olmayan ülke yapacağı ve diğer cumhuriyet ve bölgelerin Tataristan’dan
örnek alacağından korkmaması gerektiği konusunda ikna etmeye çalıştı. Rusya
Parlamentosu’nun Rusya’nın bölünmez bir bütün olması konusunda eski görüş sahibi olan
bazı üyelerinin, gayri Rus halklarla emperyalist ilişkilerin güçlenmesi için mücadele etmesi
halinde, Rusya’nın ekonomik faciaya yaklaşacağı şüphesizdir.
Tataristan örneği, düşünen siyasetçiler için örnek alınmasına layıktır. Sadece gerçek
federasyon sistemi, karşılıklı yetki paylaşımı, verimli çalışmaya yol açacak ve Rusya
Federasyonu’nu ekonomik kaos, politik ve kültürel kataklizmlerden kurtaracak.
Tataristanlılar kendi pozisyonunu böyle bir anlayışla Rusya Federasyonu yönetimini izah
ettiler ve 1994 yılının 15 Şubat tarihinde Karşılıklı Yetki Paylaşımı Antlaşması imzalandı.
Rusya Federasyonu ile bu antlaşma, Rusya Federasyonu’nun Tataristan Cumhuriyeti’nin
Anayasası’nı tanıdığını öngörüyor. Tataristan’ın egemenliğinin seviyesinin yüksek
olmamasına rağmen, o yükselişe yöneliktir. Bu temele dayanarak Tataristan artık Batı ve
Doğunun olumlu tecrübesini emin bir şekilde kullanabiliyor, bu uygarlıklar arasında "köprü”
vazifesine yüklenebiliyor ve en yakın zamanda, hem Batı hem Doğu ile ekonomik ve manevi
gelişmede eşit haklara sahip ortak olacağına umutlar bağlıyor. Fakat şimdi Rusya’da
merkezleştirme sürecine başlandı, totaliter sistemin yinelenmesi tehdidi ortaya çıktı, bu da
bizim kanımıza göre, Tataristan ve tüm Rusya’nın sosyal- ekonomik ve manevi gelişmesini
olumsuz yönde etkileyecektir.
Kırgız Milli Üniversitesi Tarih Fakültesi / Kırgızistan
Bizim bu bilimsel makalede sunacak olduğumuz mesele, Türk dilli halklarda (Türk
boylarında) geçmişten beri varlığını korumakta olan ilk damga işaretleri ve bunların anlamını
açıklamaktır. İlk damga işaretleri etnik grupların, etnik tarihin, etnik kültürün araştırılıp
öğrenilmesinde tarihi yazılı kaynaklar, yer=su, kabile=soy, halk adlandırılmalarının yanı sıra
başlıca değerli kaynak olarak hizmet etmektedir. Ağaç üzerlerinde, mezar taşlarında, vb.
eşyalarda bulunan damgaların ve buna benzer işaretlerin etnik tarihin araştırılmasındaki yeri
büyüktür. Şüphesiz ki, asırlarca yazılı büyük kaynakların yokluğunda veya onların pek seyrek
rastladığı koşullarda ilk damga işaretleri bazı etnik grupların yayılma bölgesini belirlemeye
büyük katkıda bulunmuştur (bk. Vaynberg, Novgorodova, 1976, 66. s.). Kabileler arasında
kullanılan ilk damga işaretleri Türk-Moğol, Fin-Ugor dilli halklarda çok eskiden kullanılmış,
bazı bölgelerde istisna olarak korunmuş, bugünkü Kırgızlarda ise sürekli kullanılarak
günümüze kadar gelmiştir. Mülkiyeti ve bağımsızlığı ifade eden işaretler tarım, vb. yerlerde
kullanılmıştır. Türk dilini kullanan bazı ülkelerde bir düzeyde kullanılmamıştır, yani ilk
damga işaretleri Türk dillerinin secerelik karizmasındaki Kırgız-Kıpçak, Oğuz-Türkmen,
Türk-Uygur lehçelerinde konuşan halklara (Kırgız, Türkmen, Kazak, Karakalpak, Hakas,
Altay, Lakay, Tuvalılar, Başkurtlar, Nogaylar) özgüdür. Kırgızların ve onların göçebe
hayatındaki ilk damga işaretlerinin içinden özel olarak etnik adlandırmaları (etnik adları)
bildiren işaretler Kırgız boy adlarında mevcuttur. Mesela, Koş (çift) damga Munguş boyu,
Cagalmay (Bozdoğan) damga Munguş boyu, Aça (çatallı) damga Coru boyu, Koş (çift) bıçak
Bagış boyu, Cogoru (yüksek) damga Kıtay boyu, Tömön (alçak) damga Kıtay boyu, Kılıç
damga Sayak ve Basız boyları, Keser (keskin) damga Basız boyu, Ay damga Bağış boyu, Ay
damga Saruu boyu, Cogoru çekti (Yukarıya çekti) Bağış boyu, Tömön çekti (Aşağıya çekti)
Munduz boyu, Aça (çatallı) Munduz boyu, üç “3” ok Basız boyu, üç ”3” ok damga Kantlılar,
Orok (orak) damga Kantlılar, Nayman damga, Konurat damga, Tata damga Solto ve diğer
boylar için kullanılmıştır.
Boyları bildiren ilk damgaları, isimleri tarihe karışmış etnik grupları, insanların birbirinden
ayırt edebildiği boy özelliklerini bu damgalara hizmeti dokunmuş etnik yapıdaki anlamlı
kaynaklar olarak sayabiliriz. Damga, ülke ve boylar arasındaki anlaşmalarda, kararlarda ve
diğer önemli işlerde genel boy özelliklerinin, ayrıca zenginlik ve dört büyük hayvanın
belirtilmesinde kullanılarak bağımsızlık işaretini göstermiştir.
Göçebelik zamanında boyların bağımsızlığının, şahsiyetinin simgesi olan ve genel varlıklarını
bildiren ilk damgalar çok kutsal olarak görülmüştür (bk. Butanaev, 1990, 100-104. s.).
İlk kullanılan damgalar insanoğlunun hayatında Tunç Devri’nden itibaren yer almaya
başlamıştır. Sonuçta, onların asıl anlamları ve ortaya cıkış sebepleri genel olsa da, ilk
kullanılmaya başlayan damgaların ortaya çıkış zamanlarını tam olarak açıklamak zordur (bk.
Vaynberg, Novgorodova, 1976, 66. s.).
Alimlerin fikirlerine göre boylar için ilk kullanılmaya başlayan damga işaretleri sosyal
aktivitelerin ve evrimin gelişmesine bağlı olarak kavimlerin varlığını bildiren damgalardan
farklı şekilde belirli bir noktaya kadar ulaşabildi. Sosyal aktivitelerin gelişmesinde yönetici
olan insanlar tarafından ilk damgaların günlük hayatta kullanılması yeterli derecede olduğu
bilinmektedir (bk. Simçenko, 1965, 3. s.).
Yukarıdakilerin en eski olanı boy ve varlığı anlatan ilk damga işaretidir. Bunun dışındaki ilk
damga işaretlerinin önemli kısmı ‘Totemleri’ anlatarak yapısı bakımından boy-akraba, soylu
toplumun elemanlarını kutsal sayarak güzel düşünen insanların fikirlerini ifade etmiştir.
İlk kez kullanılmaya başlayan damgalar hukuki işaret olarak aile, boy, soylu toplumun
liderleri arasında çeşitli alanlardaki anlaşmalarda, kararlarda kullanılmıştır. İlk damga işareti
gelecekteki mülkiyet için de geçerli olmuştur. Babadan oğula geçerken yapısı bakımından hiç
değişmemiştir. Bu örneklerden yola çıkarak boyların meydana gelmesini aile mülkiyetinin
paylaştırılmasına göre açıklamak mümkündür (bk. Simçenko, 1965, 3. s.).
Türk dilli halkların içinden ilk damga işaretlerini kullanan boy olarak Prof. Dr. V. Ye.
Butanaev Hakasları göstermiştir (bk. Butanaev B. Ye., Etniçeskaya istoriya Hakasov, XVII.XVII. asırlar. M, 1990.).
Soylu toplumların ortaya çıkışı ve kabilelerin biraraya gelmesi ile soyluluk için ilk bilimsel
kitapta ilk damgalar kullanılmaya başlamıştır. Bütün kabile birliklerinin başında en güçlü
soyun vekilleri durmuşlardır. Çok eski zamanlarda kabile başkanı kabilesinin adına damgasını
vururdu (bk. Simçenko, 1965, 5. s.).
Şayet, bu başkanlık miras olarak babadan oğula değil, beylik hakimiyetine geçerse, o zaman
hakimiyetlik görevini üstlenen başkan kendi atalarının damgalarını kabilesinin adına kullanma
hakkına devam etmiştir. Rus araştırmacısı V. B. Simçenko’nun bilimsel görüşlerine göre
yukarıdaki olaylar bütün kabileler arasında ilk damga konusunda anlaşmazlıklara yol açmıştır.
Nitekim, birçok kaynaklara göre kabilenin, kabile birliklerinin vekilleri başkanlarının
yaşlılardan (aksakallardan) olmasını istiyorlardı. Kabileler ilk damga işaretini bütün cemaatin
işareti olarak kabul etmemişlerdir (bk. Simcenko, 1965, 5. s.).
Damga işaretlerinin bölgesel-idari yapılardaki farklılıklara göre her zaman değişmesi sıradan
bir görünüş idi. Bazı damga işaretleri anlam ve içeriklerine göre özel yerlerde kullanılmıştır.
Bunlar kutsal işaretlerden sayılırdı. Kutsal damga önemli iş kaynaklarında, anlaşmalarda
kullanılmıştır ve bu olayı batıl inançlar izlemiştir. Eski Türk boylarından biri olan Sarı
Uygurlarda (Güney-Doğu Çin) As damga, Yag damga, Sun damga ve diğer damgalar
Şamanların Tanrılarını ifade etmiştir. Mesela, Damga- Han=“Şaman Tanrısı”, “Aydınlık
verici”, “Hayat veren” anlamlarına gelmektedir (bk. Malov 1957, 111. s.).
Daha sonraki kategorilerdeki işaretlerin içinde ayrı ayrı sınıflara has damgaların birçok
değişik manaları bulunmaktadır. Eski İgresiz damgası (resim işaretlerinde) Şaman harfi idi ve
o, Sibirya’da yaşayan birçok halkın arasında yaygın şekilde kullanılmıştır (bk. Simçenko
1965, 6. s.). Mesela, İskitlere ait taş kalıntılardaki parça halinde olan bazı işaretler sadece
askeri araç gereçleri “donanımlarını” veya el sanatını ifade etmeyip, sembolik (dini ve
tasavvufi) işaretleri de belirtmiştir. Bu yüzden bazı damga işaretlerinin sırrını anlamak zordur,
bu damgalar basit resmi işaretten sembole doğru geçen asrı, tam anlamıyla sembolden harfe
doğru giden aşamaları yansıtır veya gösterir (bk. Vaynberg, Novgorodova 1976, 67. s.).
En fazla damga işaretlerinin bulunduğu bölgeler olarak Çin yazılı kaynaklarında gösterilen
Hakas-Minusinsk, Tuva-Moğolistan bölgeleri sayılmaktadır. Bunların dışında Altay Dağları,
Doğu Türkistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kırım Yarımadası, Güney Rusya ve diğer
bölgelerde bulunan kaya, taş yüzlerine yazılan işaretleri, arkeolojik araştırmalarda bulunan
kaynakları delil olarak gösterebiliriz.
Türk dilli halklara ait olan damgaların araştırma kaynakları VIII. asırdan itibaren en fazla Çin
yıl beyannamelerinde bulunmaktadır.
Tan İmparatorluğu’nun (VIII-X. asır) resmi saray tarihçisi Su Muyan Fu, ülkenin önemli
devlet adamı Yan Sa Fu, bunlarla birlikte o zamanın çok bilgili insanı Van Pu’nun başkanlık
ettiği özel komisyonlar 618-804, 804-852, 853-907 yıllarında Çin’e (Tan İmparatorluğu’na)
komşu olarak yaşayan göçmen halklar ve onların adları, bindikleri atlarının özellikleri,
sahipleri hakkında bilgiler toplamışlar ve bu bilgileri kağıda dökmüşlerdir. “Tanhujao” adlı bu
özel bilgi antolojisi 961 yılında tam olarak işlenip yayınlanmıştır (bk. Zuev A., 1960, 93.s.).
Hatırlatılacak olan bir mesele, eskiden (M.Ö. III-M.S. III. asırlar) Çin Hanedanlıkları için
yaşadıkları bölgeleri bilinen, uzakta yaşayan halkları, kabileleri, ülkeleri kontrol altına almak
mümkün olmasa da (Mesela, Türkler, Kırgızlar, Rum İmparatorluğu, Sasaniler Devleti),
onlardan haraç toplamak sıradan bir gelenek haline gelmişti.
Tan İmparatorluğu’nda damga işaretlerinden yola çıkarak gerekli olan atların hangi halka,
kabileye ait olduğunu belirleyip, atların kalitesine, vs. özelliklerine göre özel uzmanlar değer
biçmişler. Bu tarihi kaynaklarda İszeguların (Kırgızlar) atları ile Gu-li-ganların (Kurıkanlar)
atlarının cinslerinin benzerliği hakkında bilgi geçer. Bilindiği gibi, Kurıkanların (Çince: Guli-gan) şimdiki Baykal gölüne yakın bölgelerde yaşadıkları, Kırgızlara tabii oldukları
hakkında bilgiler Çin yıl beyannamelerinde, Doğu, Müslüman kaynaklarında (Hudud’ülAlem’de) bulunmaktadır.
Kurıkanların (Yakutların ataları) bazı kısımları bugünkü Sahaların boylarını teşkil etmişlerdir.
Bizim daha çok önem vereceğimiz mesele, Çin kaynaklarında bulunan damgalar ve onların
türleridir.
Ayrıca bu damgaların bugünkü Kırgızlarda, Türkmenlerde hâlâ mevcut olduğu bir gerçektir.
Eski Türk damgaları hakkında Orhun yazıtlarında da bilgiler bulunmaktadır. Moyun Çor’un
hatırasında “... beyaz otağımı tahtım ile birlikte pınarın yanına dikip, Tanrı’ya dua ettim,
kurban kestim. Damgalarımı ve yazımı taşa yazmaları için emir verdim.. Tavşan yılında (751
yılında) Tatar’ı anlaşmaya davet ettim., bin, on bin yıla (sonsuza) kadar korunacak olan
işaretlerimi (damgalarımı) taş üzerlerine yazmaları için emir verdim.” sözleri mevcuttur (bk.
Malov, 1959, 40. s.).
Yenisey’deki Kurganda bulunan hatırada “. yer üstünde kalan damgalarım var, sayısız
hayvanım kaldı” şeklinde geçer (bk. Malov, 1952, 49. s.).
Tuva’daki hatırada “.er atim Yol Apa Ben., asnuki atlarim esintim. Baga ben er, alti yuz
tamka at.” olarak geçer (Hemcik Nehri Circagi E. 41, M. 34., Eski Tuva’daki Türk Yazıları,
Hatıraları. 1-2. Kızıl, 1963, 14-15 s.).
Mahmud Kaşgari’nin “Divan-ı Lügat-it-Türk”ünde, eski Oğuzlar ve onların damgaları
hakkında çok değerli bilgiler bulunmaktadır. “Oğuzlar Türklerin bir kabilesidir, onlar
Türkmenlerdir. Onlar 22 boydan oluşur. Her bir boyun diğerlerinden ayıran işaretleri olan
damgaları mevcuttur. Bu işaretler üzerine hayvanlarını tanırlar. Bu kabileleri yakından
tanımak için kabilelerin hepsini dolaştım” (bk. Mahmud Kaşgari, cilt 1, 90 s.).
XIII. asrın meşhur tarihçisi Reşideddin “Cami’üt-Tevarih”te Oğuz-Türkmen kabileleri ve
onların seceresi, damga işaretleri, kutsal saydıkları kuşu, genel toplantıda dağıtılan öküzü,
ayinleri, mitolojileri, misafirlerine ikram ettikleri kemikli etleri hakkında çok değerli bilgiler
vermektedir.
Türk dilli hakların kabilelerinin damgaları hakkında C. A. Aristov, P. T. Kuzeev, V. V.
Radlov, D. N. Sokolov, V. V. Barthold, D. Kafesoğlu, R. Kereytov, N. A Baskakov, S. M.
Abramzon, vb. yazarların eserlerini kaynak olarak göstermek gerekir. Özellikle,
N.A.Aristov’un eserlerinde damgaları inceleyerek öğrenme metodları ile büyük başarılar elde
edilmiştir (bk. Simçenko, 1965, 2. s.). Yazar, damga işaretlerini göz önünde bulundurarak
incelemiş, özel ve kabile damgalarının farklarını tespit etmiştir. Soydan ailenin bölünüp
çıkışından sonra damga şekillerinin bazı değişikliklere uğradığını yazar (bk. Aristov, 1894,
284-286. s.).
N. A. Aristov ilk olarak Türk damgalarının kabile Tanrısını ifade ettiğini belirtir. Kendi
fikirlerinde toplumdaki ilişkilerin gelişmeleri üzerine harflerin özel bir şeyi ifade eden
damgaya geçtiğini ileri sürmüştür. N. A. Aristov ilk olarak Orhun-Yenisey’deki eski Türk
dilli halklara ait yazıtlardaki Runik harfler Türk damgalarından kaynaklanarak meydana
gelmiştir düşüncesini ortaya atmıştır. Runik harflerinin (38+1) 29 türünün Türk damgasına
benzediği ileri sürülmektedir (bk. Kuzeev, 1994, 83-96. s.). Daha sonraları S. V. Kisiyev’in
karşı çıkmasına rağmen Orhun harflerinin yarısına yakınının “Arami” yazısından olmadığı,
Merkezi Asya bölgelerine ait olduğu fikrini Otto Donner ve W. Thomsen’in görüşleri
desteklemiştir.
Günümüzde elimizdeki kaynaklara ve bilim adamlarinin fikirlerine dayanarak OrhunYenisey’deki Runik harflerin çoğunluğunun Merkezi Asya’daki (Güney Sibirya, Moğolistan,
Tarbagatay) etnik-kültürel çevrelere ait olduğu sonucuna varabiliriz.
Yukarıda belirtilen mesele, Türkoloji ve Türk dilli halkların tarihinde derin şekilde
incelenmemiştir. Fakat, Kırgız-Oğuzların arasındaki etnik-kültürel ilişkiler hakkında bilgiler
mevcuttur. Mahmud Kaşgari “..Kırgız, Oğuz, Kıpçak, Çaruk, Yağma, Tohsi, Çigil dilleri saf
Türk dilleridir” demiştir. Kırgızlar ile Oğuz dilli kabilelerin etnik ilişkileri ta Güney Sibirya
ve Moğolistan topraklarında başlamış, şimdi Kırgızların etnik çevresinde devam ettiği kesin
olarak bilinmektedir. Buna kabile-soy, halk, yer-su adları hakkında, kabilelerin damgaları
hakkında, halk folkloru hakkında kaynaklardaki mevcut bilgiler delil olabilir. “Oğuzname”de
Kırgızların kökünün Oğuz Han’dan çıktığından bahsedilir. Bu bilgiler Kırgız secereleri ile
tahkim edilir. Ebulgazi Bahadır Han (XVI. asır) Oğuz Han’ın Kırgızların eski ataları
olduğunu yazar (bk. Abul Gazi, 1906, 23.s.).
Kıpçak ve Kuman Kelimeleri
1. Kıpçak Kelimesi
Kıpçak, bir Türk kavimi ve bu kavmin rehberliği altında kurulan kavimler birliğinin adıdır.
Kelimenin asıl şekli Kıvcak olup daha sonraları seslerin değişmesiyle Kıfçak, Hıfçak; Hıfçah
şekillerinde söylenmiştir. Uygur vesikalarında bir şahıs adı olarak geçen bu kelime, Mahmud
Kaşgari’de Kıvcak şeklinde geçmekte ve Türklerden büyük bir bölük, bu bölüğün oturduğu
bölge, Kaşgar yakınında bir yer adı gibi anlamlara gelmektedir.
Kutadgu Bilig’de bu kelime dört yerde geçmektedir. Radloff’un da işaret ettiği gibi burada bu
kelime "kovı” kelimesi ile birlikte geçtiği için bu iki kelime arasında bir yakınlık
düşünülebilir. Halk inanışlarında da Kıpçak kelimesi kovı veya kovuk kelimeleri ile
birleştirilmektedir. Örneğin Oğuz Destanı’na göre, Oğuz Kağan’ın "İt Barak” ülkesini fethi
esnasında beylerinden birinin karısı hamile kalmış, kocası da savaşta öldürülmüştü. Bu savaş
yerinde kadının doğumu yaklaşınca yakınlardaki içi oyulmuş olan bir ağacın içinde çocuğunu
doğurdu. Durum Oğuz Kağan’a intikal ettirilince, Kağan ona Türk dilinde içi çürümüş ve
oyulmuş ağaç anlamına gelen Kıpçak adını koydu. İranlı Tarihçi Reşidüddin Câmiü’t-Tevârih
adlı eserinde Kıpçak/Kıwcak adını çürümüş, yıpranmış bir ağaç kovuğu şeklinde açıklayarak
Kutadgu Bilig ve efsanelerde geçen anlamları teyid etmiştir. Ahmed Rıfat ise Kıpçak
kelimesini bir kavim adı şeklinde değerlendirerek şöyle tarif etmiştir: "Kazan, Volga ve Don
nehirleri ile Kırım havalisinde Cengizoğullarının bir şubesini oluşturan hükümete veya orduda
bulunan Tatar kavimlere verilen isimdir.” Rasovsky de Kıpçak kelimesini bir Türk kavmi olan
Kimeklerin bir kabilesinin ismi olarak değerlendirmiş ve zamanla bu kelimenin bütün
Kimeklere şamil olduğunu belirtmiştir.
Kıpçak Türklerinin önem arz eden bir özelliği, tarihleri boyunca bu kavmi tanımlamak için
birçok adın kullanılmış olmasıdır. Pritsak, analiz amacıyla bunları "yerli adlar” ve "yabancı
adlar” olmak üzere iki sınıfa ayırmıştır.
Yerli adlar:
Kıpçak: VIII. yüzyıldan itibaren Müslümanlar tarafından İslâmî tarih ve coğrafya
edebiyatında kullanılan Kıpçak kelimesi, 1240 yıllarında Moğol metinlerinde, XIII. yüzyıldan
itibaren de Çin metinlerinde geçmektedir. Muhtemelen Moğollara Türklerden, Çinlilere de
Moğollardan geçmiştir.
Kuman: Takriben 1080 yıllarından başlayarak genellikle Bizans yazarları tarafından
kullanılmıştır.
Kun: Bu Macarların Polovetsler için kullandığı addır. 1086’dan itibaren kullanılmıştır.
Yabancı adlar:
Polovets: 1055’den itibaren eski Rus metinlerinde geçmektedir.
Pallidi: Bremenli Adam tarafından “Gesta”sında muhtemelen 1072-1076 yıllarında
kullanılmıştır.
Valwen: (Latincesi: Valvi, Flavi/Falones/Valoni), XIII. yüzyılın ilk yarısındaki Orta, Aşağı
Almanca (ve Latince) metinlerde görülmektedir.
Xarteks: Urfalı Mateos’un Ermenice yazılmış kitabında 1050/1051 olaylarında geçer.
Bu tasnife göre, bu boy için kullanılan yedi ad, kronolojik olarak; Kıpçak, Polovets, Kuman,
Kun, Pallidi, Valwen/Falavi, Xarteks şeklinde sıralanabilir.
Yukarıda zikredildiği üzere bu göçebe kavmin en eski Türkçe adı Kıpçaktır. Bu ad “kıp”
köküne güçlendirici “çak” ekinin verilerek isme dönüştürülmesinden meydana gelen Türkçe
“Kıpçak” teşkilinden kaynaklanmaktadır. Bu ek Osmanlıca “kabıcak-kabucak”da da vardır
(kabık-kabuk+çak).
Netice itibariyle yukarıda belirtmeye çalıştığımız bütün verilerden bu kelimenin, bir Türk
kavmi veya kavimler birliğine veya belli bir bölgeye verilen ad olarak algılandığı; içi çürüyüp
boşalmış ağaç ve kovuk, boş-ağaçsız çöl gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır.
Kuman Kelimesi
Dilciler, kuman kelimesinin temelinde Türkçe (>Moğolca) kuba kelimesinin yattığı
görüşündedirler. Aslen Hakas-Altay Türkçesi grubunda görülen bu kelimenin manası soluk,
solgun, sarımtrak’tır. Kelime Kaşgarlı’nın Divan’ında (1074-1076’da) görülmekte ve “kırmızı
ile sarı arası bir renk”olarak izah edilmektedir.
Şark kaynaklarındaki Kıpçakların adı Batı kavimlerinde ve Ermenilerde farklı şekilde
geçmektedir. Bu bakımdan bozkırlı Türk toplulukları arasında istisna teşkil ederler. Onlara
Bizanslılar “Kumanos, Kumanoi, Cumanus, Komani”, Ruslar “Polovets”, Almanlar ve diğer
bazı Batılı milletler “Falben, Falones, Valani, Valwen, Pallidi”, Ermeniler “Xarteks”,
Macarlar “Kun” demişlerdir.Latin kaynaklarında Bizanslıları takiben Kuman adı geçiyor.
Türkçedeki Kuman adı ise Bizans’tan alınmış olabilir.
Ruslar, Almanlar, diğer Batılılar ve Ermeniler tarafından verilen isimler, aslında renk (sarı,
sarımsı, açık sarı, saman sarısı) ifade eder. Adlarının ilk defa geçtiği Rus Kroniki’nde (10551056) Türkmen, Peçenek ve Tork’larla (Uz) aynı cinsten oldukları belirtilen Kumanlar,
anlaşıldığına göre buralarda, daha ziyade dış görünüşleri ile tanıtılmak istenmiştir. Esasen
Doğulu ve Batılı kaynaklar, Kumanların kumral saçlı ve sarışın olduklarında fikir birliği
içerisindedirler.
Pritsak, Kuman ve Kun kelimelerinin etimolojisi üzerinde durmuş ve bu konuya yaklaşımı
şöyle olmuştur: Ona göre, Kuman kelimesinin sonundaki "n” harfi problem meydana
getirmektedir. Karl Heinrich Menges buna şu şekilde yaklaşır: "Bu nâdir rastlanan bir isim
eki, -n veya daha ziyade eski tip bir çokluk eki -an/-en olabilir. Meselâ Kaşgarlı’da da er
"erkek” kelimesinin çokluğu er-en "erkekler” olarak görülür.
Yine Pritsak, şimdiye kadar bilim adamlarının Arap-Norman coğrafyacı el-İdrisî’nin (1154)
naklettiği şekiller olan el-Kumânin (Kumanlar) ve Kumâniye’yi (Kumân Ülkesi) dikkate
almadıklarını belirtmekte ve bunların ikinci hecedeki "a” harfinin uzun olduğunu açıkça
gösterdiğini açıklamaktadır. Ona göre bu da Kumân kelimesindeki "-n” ekinin
kaldırılamayacağı manasına gelir. Geriye kalan tek alternatif çokluk eki olan- an’ ekidir ki, bu
da, terim kollektif bir boy konfederasyonunu tanımladığı için mantıkîdir. Böylece kelimenin
Türkçe olduğu, gramer açısından (kuba’ soluk, solgun’ tanımlamasının) kolektif şeklidir ve
"soluk/solgun (halk) ” anlamına geldiği anlaşılmaktadır.
Nemeth ise, Kuman ve Kun kelimelerini, aynı kökten geldiği düşüncesiyle bir arada izah
etmiştir. Nemeth’e göre, Kuman kelimesi Kumanların kendi Türk isimleridir, bu ad onlara
herhangi bir yabancı millet tarafından verilmemiştir. Yabancı milletlerin Kumanlara verdiği
ad, bu kelimenin tercümesidir. Bu nedenle, dört dilde aynı anlama gelen Xarteks, Polovtsi,
Falben, Türkçe kûn ve kuman, Kumanların halk ismidir. Zikredilen dört dilde de sarı, sarışın,
soluk renkli vb. anlam ifade eder. Ona göre Kuman ve Kun kelimeleri Türkçe sıfat olan Kû
Kuman adının önce bir şahıs adı olduğu; daha sonraları ise bütün bir kabileyi ifade eden bir ad
şekline geldiği konusunda rivayetler söz konusudur. Ayrıca Rus vekayinamelerinde Kuman
adını taşıyan bir başbuğun varlığından da bahsedilmektedir.
Kıpçakların Menşei
Kıpçak ve Kuman kelimelerinin anlamları ve nereden geldikleri hakkında bilgi verdikten
sonra şimdi de Kıpçakların kimliği ve menşeleri üzerinde durmaya çalışalım. Bir iki görüş
dışında bütün tarihçiler Kıpçakların bir Türk boyu olduğunda birleşmektedirler.
Kıpçak/Kuman kabilelerinin etnik menşei sorunu, Türkolojinin en çapraşık problemlerinden
birisidir. Bunların menşeine dair ilk geniş araştırmayı yapmış
olan Marquart’ın Kumanların Uzak Doğu’da Amur Nehri dolaylarında yaşadığını ileri
sürdüğü “Murqa” adlı bir Moğol kavminin “Kun” kabilesine bağlama iddiası, onun
kaynaktaki bazı kelimeleri yanlış okuması (Örneğin “fırka” sözünü kavmin adı zannederek
“Murqa”) dolayısıyla kabul görmemiştir. Marquart’ın verdiğimiz örneğe benzer birçok yanlışı
Pelliot ve Eberhard tarafından düzeltilmiş ve tarihçiler nezdinde Kumanların Moğollara
dayandığı fikri benimsenmemiştir.
Ayrıca “Kun” isminin, yine bir Moğol-Tibet karışımı olan T’u-yü-hun kavim adından
kısaltma olabileceğine dair G. Haloun’un düşüncesi de ikna edici görülmemiştir. Nedeni de
beyaz ırkın seçkin vasıflarını taşıyan Kumanların çehrelerinde ve bedeni yapılarında hiçbir
Moğol çizgisi bulunmadığı gibi Kıpçak-Kuman dilinde de Moğolca unsurlara rastlanmaması
olabilir.
Bütün bunlara rağmen, Kumanların ırkî özellikleri bazı araştırıcıları, onlarla Âriler (HindAvrupalılar) arasında ilgi kurmaya sevketmiştir. Gerek soy, gerek kültür bakımından Türkü
Moğoldan pek ayıramadıkları bilinen Marquart, Pelliot, Barthold ile aralarında Rassovsky’nin
de bulunduğu Batılı bilginler, tam Türk olarak saymadıkları Kuman-Kıpçak tipinin nihayet
Moğol bölgesinde Türkleşmiş bir Hint-Avrupalı kavimden ileri gelebileceği üzerinde
durmuşlardır. Buna karşılık M.Ö. II. yüzyılda Tanrı Dağları’nın kuzey yamaçları ile Isık Göl
dolaylarında oturan ve başbuğları “Kun-mo” veya “Kun- mi” (Kun-beğ, Kun-bi) diye anılan
Hun soyu ve kültürüne mensup ve Türklere mahsus bir kurt efsanesine sahip ve milattan
sonraları da varlıklarını sürdüren Wu-sun (veya Vu-sun) kavminin Çin kayıtlarında kırmızı
saçlı (kumral), mavi-yeşil gözlü olduğu ifade edilmiştir. Öte yandan İslâm kaynaklarından
(Birûnî 1050 sıraları, Mervezi XII. asrın ilk çeyreği) anlaşıldığına göre Orta Asya’da Kun adlı
bir Türk kavmi, X. yüzyıl başında Kuzey Çin’de kurulan Moğol K’i-tan Devleti’nin bilhassa
936’da Çin’de Liao sülalesi olarak bütün kıtayı ele geçirme teşebbüsü karşısında, yerlerini
terkedip “sarılar ülkesi”ne (Şâriya) doğru çekilmiştir. Bu “sarı”larla, adları aynı manaya gelen
Kunların, menşei bakımından ilgisi araştırılmıştır: Mervezî’ye göre kısmen Aral Gölü’ne
kadar çekilmiş olan bu “sarı”ların ya “Sarı-Uygur”lardan olabileceği28 veya “sarı-su” ırmak
isminde ve Tûrgiş hâkanının başkenti civarındaki (Çu’nun batısı) İbn Hurdâdbih’in bahsettiği
“Sarigh” kasabasında hâtırası mevcut “Sarı Tûrgiş”lerle birleştirilebileceği düşünülmüştür.
Ayrıca Kimek ülkesine uzandığı sanılan yol üzerinde Gerdizî’nin (Ulu Kuman) diye
kaydettiği bir bozkır sahası bulunmaktadır.
Kıpçak-Kuman-Kun meselesine dâir son zamanlarda önemli araştırmalar yapan Czegledy’nin
olaya şu şekilde baktığı nakledilmektedir: Kumanların batıya göçünden önce Orta Asya’da
İdil- Seyhun-İrtiş arasında Oğuzlar; Tobol, İşim çevresinde Kıpçaklar bulunuyor, daha
doğuda Nan-Şan bölgesinde (Mervezî’deki Şâriya) Sarı-Uygurlar yer alıyordu. Hoang-ho
dirseği dolaylarında Nesturi (Hıristiyan) öngütler vardı. Kunlar da bu civarda bir yerde
yaşamakta idiler.
Bahaeddin Ögel, Kıpçakları Kuzey Türklerinden kabul eder. Ona göre, Kuzeybatı Sibirya’da
İrtiş Nehri ile Ural Nehri arasında yaşayan Türklere genel olarak Kıpçak adı kullanılmıştır. O,
Bulgarlar ve Macarların başlangıçta Türk tesirlerini, en çok Kıpçaklardan aldığını ve VI.
yüzyılda Bulgarlarla Macarları bu bölgelerden kovan Sabır Türklerinin de kök itibariyle
Kıpçaklardan olabileceği düşüncesindedir.
Kaynaklarda Kimek, Kun gibi Türk zümreleri yanında zaman zaman Başkurt, Uz ve As gibi
müstakil sayılan boylar da Kıpçaklar içerisinde veya onlarla birlikte zikredilmişlerdir. Bazı
tarihçilere göre de Kıpçak, Kanglı, Kimak ve Kun gibi kabileler geniş anlamda Kıpçak
zümresinin ayrı şubelerinden ibarettir. Birçok kaynağın Kıpçak-Kimek ve Kıpçak-Kanglı
ilişkisinden bahsettiğini görüyoruz. Genel kanaate göre Kıpçaklar, Kimekknezin, büyük ve
etkili kollarından birini oluşturmaktadırlar. X. yüzyılda Kimeklerin "İmi”, "İmâk”, "Tatar”,
"Balandır”, "Khıfçâğ”, "Lngâz” ve "Eclad” ismindeki boylardan oluştuğu anlaşılmaktadır.
Rasovsky, IX ve X. yüzyıllarda İrtiş ve Ural arasındaki Kimek adlı Türk kavmini Kuman
olarak değerlendirmektedir. Ona göre bunların bir oymağı Kıpçak idi. X. yüzyıldan itibaren
Kıpçak adı bütün Kimeklere tedricen isim olmuştur.
Kaşgarlı, Kimek (Yimek-İmek) kavminden ve bu kavim Kıpçakların büyüğü sayıldığı halde
Kıpçakların kendilerini ayrı tuttuklarından bahseder.Marquart’a göre, bundan, o sırada (XI.
asrın son yarısı) ikili federasyon (Kimek=İki Yimek, İki İmek) hâlinde yaşayan Kimeklerde
idareciliğin Kıpçak kolunda olduğu anlaşılmaktadır.
Kıpçakları Batı Göktürk topluluklarından bir kitle olarak görenler de vardır. Bunlar da
Kıpçakları İrtiş boylarındaki Kimeklere dayandırmaktadırlar.
Kıpçak-Kanglı ilişkisine gelince, Göktürkler devrindeki boylar arasında Kanglı adına
rastlanmamaktadır. Kanglıların VI. yüzyılda Türkler tarafından hakanlığa itaat ettirildikleri ve
640 yılında batı Türk hakanlarından birinin Kanglılara kaçıp orada öldüğü rivayetler
arasındadır. XII. yüzyıla geldiğimiz zaman Kıpçaklarla Kanglıların iç içe olduklarını
görmekteyiz. XII. yüzyılda kuvvetli ve kalabalık bir Türk kavmi olarak sahnede olan bu
kavim, Kıpçaklara mensup bir kol olarak mütalâa edilmektedir. Kaşgarlı, kendi zamanında
Kanglı adlı ünlü bir Kıpçak beyinin olduğunu belirtir. Kıpçaklardan olduğu anlaşılan bu
boydan bir bölüğün Kıpçaklarla beraber Mısır’a da gittikleri nakledilmektedir.
Mitoloji, her ne kadar bir tarih belgesi olarak kabul
edilmese de milletlerin, komşuları hakkında fikir ve düşüncelerini aydınlatmaları bakımından
bir tarihçi için büyük önem taşır. Türk mitolojisine göre Kıpçaklar, Oğuz-Han’ın bir evlatlığı
idiler. Oğuz- Han Destanı’na göre, Kıpçak’ın babasını Oğuz-Han evlatlık olarak almış ve
yetiştirmiştir. Sonradan kuzey bölgelerini idare etmek için Oğuz-Han, Kıpçak’ı göndermiş ve
bu bölgeler Kıpçak’ın soylarından meydana gelmiş olan Kıpçak Türkleri ile dolmuştur.
Genel olarak Türk boylarının menşeleri hakkında söylenen efsanelerde ağacın da önemli bir
yeri vardır. Örneğin, Uygur efsanelerinde Uygur hakanlarının ağaçtan türedikleri söylenir.
Dede Korkut kitabında adı geçen bir kahraman (Basat): “Atam adını sorarsan kaba ağaç,
anam adını sorarsan kağan arslan” diyor. Kıpçak boyunun menşei hakkındaki rivayette de
ağaçtan türeme efsanesinin izi mevcuttur. Rivayete göre Oğuz-Han bir seferden dönüşünde,
savaşta ölen bir askerinin eşi bir ağaç kovuğunun içinde bir oğlan doğurur. Oğuz-Han da bu
çocuğu evlat edinerek ona Kıpçak adını verir.
Netice olarak, çoğunluk tarafından kabul görmeyen bir iki rivayetin dışında bütün tarihçiler
menşei itibariyle Kıpçakların Türk olduğunda hemfikirdirler. Başta Oğuz destanları olmak
üzere Türk mitolojisi de bunu desteklemektedir.
Kıpçakların Siyasî Tarihi
1. Kıpçakların Ortaya Çıkışları
Kıpçak kelimesinin VIII. yüzyıldan itibaren Türkler ve İslâmî tarih ve coğrafya edebiyatında,
Kuman kelimesinin de 1055’den itibaren eski Rus metinlerinde geçmeye başladığını
belirtmiştik. Kıpçak ve Kıpçaklar için kullanılan diğer kelimelerin kaynaklarda ilk
rastlanılmaları tarih itibariyle yukarıda belirtildiği gibi olsa da, bu kavmin tarih sahnesine ne
zaman çıktığı henüz tam netlik kazanmış değildir. Ünlü Alman bilgini Marquart’ın Kıpçaklara
dair uzun ve derin araştırmalar yapmasına rağmen bunların Avrupa’ya gelmelerinden önceki
tarihleri hakkında inandırıcı neticeler ortaya koyamadığı ancak bu kavmin ilk olarak kendi
adları ile 1120-1121 yıllarında tarih sahnesine çıktıklarını göstermeye muvaffak olabildiği
anlaşılıyor. Fakat Rus kronikleri bu tarihten önce XI. asrın ortalarından itibaren Kıpçakları
zikretmeye başlamışlardır.Bazı tarihçiler de Kıpçakların ilk ortaya çıkışlarını VIII. asrın
sonlarına kadar götürmekte ve o dönemde Kıpçakların merkezî Kazakistan çöllerinde
yaşadıklarını belirtmektedirler. Onlara göre o dönemde Kıpçaklar, Kimekler, Başkurtlar ve
Peçenekler ile komşudurlar.
Kıpçakların tarih sahnesine çıkmalarını IX. yüzyıldan itibaren başlatanlar da vardır. Onlara
göre, Kimeklerin daha IX. yüzyılda dağılmaya başladıkları ifade edilmektedir. Bu asırda bile
Kıpçakların müstakil bir Türk kavmi gibi zikrolunduğu ağırlıklı görüşler arasındadır. Aynı
asırda Kimeklerden ayrılan Kıpçakların batıya doğru göç ederek Oğuzlara kuzeyden komşu
oldukları belirtilmektedir. Kıpçakların bir taraftan nüfuslarının çoğaldığı, diğer taraftan
muhtemelen Kimeklere mensup diğer bazı grupların katılması ile kuvvetlenerek X. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren Oğuzları sıkıştırmaya başladıkları ve onların göçlerinde önemli bir
etken oldukları görülmektedir. X. yüzyıldan başlayarak XI. yüzyılda Kimek adının ortadan
kalkıp Kıpçak adının yaygınlaştığını bütün tarihçiler teyit etmektedirler.
A. Nimet Kurat, Kıpçak/Kumanların Asya’daki ilk vatanlarından batıya doğru hareketlerini
916 tarihinde Kuzey Çin’de teşekkül eden Kıtay Devleti’nin ortaya çıkmasına bağlamaktadır.
Ona göre gittikçe büyüyen Kıtaylar bazı Türk kavimlerini batıya doğru itmiştir. Bunlar
arasında Kıpçaklar da vardı. Yine Kurat, X. yüzyılda İrtiş boylarında yaşayan büyük bir Türk
boyu olan Kimeklerle Kıpçak ve Kumanlar arasında taşımış oldukları isimlerden başka bir
fark olmadığını belirterek yukarıda (Kimeklerle ilgili) bahsedilen görüşlere katılmaktadır.
Aynı yazar, şark müelliflerinin Orta Asya’daki kavimler hakkında bilgi verdikleri zaman (IX.
asırda) İrtiş’e yakın yerlerde Kıpçakların en kuvvetli zümreyi oluşturduğunu ve bu adın
oradaki diğer bazı gruplara da isim olduğu üzerinde durmuştur. Daha sonra (XI. asır
ortalarında) bu kavmin Avrupa’ya giden kısmı orada Kuman adı ile anılmıştır.
Kıpçakların tarih sahnesine çıkması ve tarihteki rolleri üzerinde derinlemesine çalışma yapan
şahsiyetlerden biri de Rasovsky’dir. Onun bu konudaki teorisini şu şekilde özetlemek
mümkündür: "IX. ve X. yüzyılda İrtiş ve Ural arasında Kimek adlı bir Türk kavmi yaşamıştır.
Bunlar Kumanlardır. Bunların bir oymağı Kıpçak idi. X. yüzyıldan başlayarak Kıpçak ismi
yavaş yavaş bütün Kimeklere ad oldu. Uzak Doğu’da Kıtay Devleti’nin kuruluşu bozkır
halklarını harekete geçirdi. Kıpçaklar bu yolla güney ve batıya ulaştılar. Bu ilerleyiş Orta Ural
ile Don-Dnyeper arasındaki geniş bir cephede vukua geldi. Kendi önlerindeki Oğuzları
kovalayıp takip etmeleri yaklaşık otuz sene devam etti.
Kıpçak Devleti İrtiş ve Balkaş Gölü’ne kadar uzanır hale gelmişti. Kuzey sınırları Sibirya’da
5657 enlem dairesinde, kendileri için önemsiz olan orman bölgesine kadar ulaşıyordu.
Avrupa’da Kama Nehri aşağı mecrası ve Bulgar Devleti, kuzeyde ise Ryazan, NovgorodSyeversk ve Pereyaslavl Rus prenslikleri sınırdı. Güney sınırları da Don mansabından Volga
mansabına oradan da Hazar Denizi ve Aral gölü kuzeyinde Talas ve Çu çevresinde Hvarizm
komşusu olarak bulunuyordu. Bu fevkalâde geniş alanda kışın daha çok güneyde
konaklıyorlar, yazın ise orman bölgesi kıyılarına, Karpatlar’ın, Urallar’ın yamaçlarına ve
Volga’nın batı kıyısındaki yaylalara çıkıyorlardı. Tam manasıyla birlik kuramayıp ancak
tehlike anlarında bazı kısımlarının bir araya gelebildiği Kıpçaklar beş bölükten ibaretti: 1Orta Asya, 2- Volga-Yayık, 3- Donyeç Don, 4- Aşağı Dnyeper, 5- Tuna Bölüğü. Batı tarafta
bulunanların içlerine daha sonradan karışan kavimler olduysa da onlar kısa zamanda
Kıpçaklaştılar.”
Görüldüğü üzere Rasovsky’nin bu konudaki tezi Kıpçakların tarih sahnesine çıkışlarını
içerdiği gibi daha sonra oluşturdukları siyasî birliğin sınırlarını da içermektedir.
Kıpçakların ortaya çıkışlarında genel kanaat bu şekildedir. Az da olsa, VIII. asırdan
başlayarak IX. ve XI. asırlarda tamamen tarih sahnesinde görünmüşlerdir. Bizim kanaatimiz
de bu yöndedir. Ancak bu görüşler dışında, VI. yüzyılda Bulgarlarla Macarları Karadeniz’in
kuzeyinden (Güney Rusya) kovan Sabir Türklerini, kök itibariyle Kıpçaklara dayayarak
Kıpçakların ortaya çıkışlarını V. ve VI. yüzyıla kadar geriye çekenler olduğu gibi, bu kavmin
daha I. yüzyıldan itibaren Kafkasya dağlarının kuzeyinde yer alan stepler ülkesinde
oturduğunu ve bu bölgeye de "kumanya” denildiğini iddia edenler de vardır.
Kıpçakların Bağımsızlığı Meselesi
Tarih itibariyle, ortaya çıkışlarında ortak bir görüş bulunmayan Kıpçakların, XI. yüzyılın
ortalarından itibaren Kiyev Rus sınır boylarında zuhurundan Moğol istilasına kadar süren
yaklaşık iki yüzyıllık bir süre Avrasya step bölgesine hükmettiği anlaşılıyor. Bu kavim birliği
Orta ve Yeni Çağ’ın çeşitli Türk halklarının teşkilatında önemli roller üstlendiği gibi,
etrafında bulunan Macaristan, Bulgaristan, Bizans, Rus, Gürcistan Harezmşahlar devletleriyle
sıkı siyasî, iktisadî ve içtimai ilişkilere girmiş ve bu yerleşik toplumlar üzerinde büyük tesirler
yapmıştır. Deşt-i Kıpçak’ta yaşayan bir kısım boyları Kıpçaklaştıran bu kavim,
Cengizoğullarının hüküm sürdükleri Çin’de önemli memuriyetlere yükselmiş ve “askeri
dağılma” kapsamında Moğol hakimiyeti altında olmayan Hindistan’daki Delhi ile Suriye ve
Mısır’daki Memluk Sultanlıkları içerisinde önemli başarılara imza atmışlardır.
Kıpçaklar, belirtildiği üzere çeşitli bölgelerde ayrı ayrı etkili hamleler yapıp Türk tarihinde
önemli bir yer tutmalarına rağmen büyük bir boy birliği olarak hiçbir zaman belirli bir merkez
etrafında toplanıp güçlü bir siyasî birlik meydana getirememişler ve bağımsız bir Kıpçak
(Kuman) Devleti kuramamışlardır.Bunun en önemli sebeplerinden birisi, Kıpçak boylarının
koyu göçebe olmaları yani göçebelik gelenek ve usullerini titizlikle muhafaza etmeleridir. Bu
özellik onların yerleşik hayata geçememelerine, dolayısıyla da hiçbir yerde tutunamamalarına
neden olmuştur. Kıpçakların başka ülkelerde veya tâbiiyetleri altına düştükleri zümrelerin
baskısı ile yerleşik hayata alışabildikleri, daha sonra da şu veya bu şekilde eriyip gittikleri
anlaşılıyor.
Bazı tarihçilere göre ise Kıpçaklar, bir devlet kurmayı istememişlerdir. Çünkü göçebelik için
çok uygun bol otlaklı yerlere sahip olup, yağmacılık ve ücretli askerlik vasıtasıyla gelirlerini
artırabilen göçebe kavimler, devlet kurma yoluna az meyillidirler. Bunun da iki sebebi olup;
ya dıştan bir askeri tehdide karşı koymak mecburiyeti ya da çoğu zaman otlak darlığından
çıkan iç kavgalardır. Kıpçakları, üyeleri birbirlerine aykırı olup, farklı amaçlar güden bir boy
reisleri ittifakı olarak görenler de vardır. Her boy, kendi hükümdar ailesinin rehberliği altında
bulunup, kendi çıkarına göre bir siyaset güderek, birkaç boyu içine alıp birleştiren çeşitli alt
birlikler teşkil etmekteydiler.
Karadeniz’in Kuzeyinde ve
Kafkaslar’da Kıpçaklar
Bu başlık altında Kıpçakların sırasıyla Hazarlar, Peçenekler, Ruslar, Gürcüler, Harezmşahlar,
Selçuklular ve Moğollar ile münasebetleri üzerinde durulacaktır.
Kıpçaklar ve Hazarlar
Kıpçakların Hazarlar ile münasebetleri daha çok Hazarların çöküş dönemlerine
rastlamaktadır. IX. yüzyılın bilhassa ekonomik faaliyetler bakımından en önemli
devletlerinden biri sayılan Hazarlara karşı Bizans’ın politikasını değiştirerek cephe alması,
Rusların ve komşu Türk boylarının saldırıları ile iç ayaklanmalar, X. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren bu devletin iyice zayıflayıp çökmeye başlamasına neden olmuştur.
Önceleri Hazarların egemenliği altında bulunan Ruslar, Hazarların zayıflamasından
faydalanarak onların bu bölgedeki geniş ticarî imkanlarını ele geçirmek ve ticaret yollarını
kontrolleri altına almak istiyorlardı. Ruslar bu emellerine ulaşmak için bir yandan komşu Türk
boylarını Hazarlara karşı kışkırtırken, öbür taraftan o dönemin bölgedeki en güçlü
devletlerinden biri olan Bizans ile işbirliğine girmiş ve onlardan yardım almayı başarmıştır.
Hazarların aleyhine olarak ortaya çıkan bu üçlü ittifakın sonunda Hazar Devleti ortadan
kalkmış ise de Ruslar umduklarını elde edememişlerdir. Hazar Devleti yıkıldıktan sonra o
bölgeye Oğuz ve Peçeneklerin yanı sıra büyük ölçüde Kıpçak Türkleri yerleşmiştir.
Kıpçakların Yayık Nehri’nin batısında İdil istikametinde ilerleyişi en geç XI. yüzyıl başlarına
rastlar. Bu hareket çok geniş bir cephe üzerinde yapılmıştır. Kıpçakların bir kısmı İrtiş
boyundan Uralları aşarak Kama-İdil sahasına sokulmuşlar ve böylelikle İdil Bulgarları ile
karışmağa başlamışlardı. Orta İdil boyunun Kıpçaklaşması bu şekilde olmuştur. Kıpçakların
diğer zümreleri ise Aşağı İdil boyuna girmişler ve Hazarların ortadan kalkmasında başlıca
amil olmuşlardır. Kıpçaklar bu bölgede yaklaşık iki asır hüküm sürmüşlerdir.
Hazarların bağımsızlığını kaybetmesiyle, Hazar Devleti zamanında Aşağı Volga bölgesinde
kurulan şehirler, şehirlerin etrafında bulunan tarlalar ve nihayet yerleşik hayat birdenbire
kaybolmamıştı. İşte Güney Rusya’da yayılan Kıpçaklar böyle zengin bir miras üzerine
konmuşlardı. Kazan şehrinden İran’a kadar olan ticareti ellerinde tutan Hazar tüccarlarından
Kıpçaklar çok şey öğrenmişlerdir. Hazarlar sayesinde yavaş yavaş bu hayatı benimsemeye
başlayan Kıpçaklar, dil ve kültür bakımından Hazarların Kıpçaklaşmasına neden olmuşlardır.
Ancak Kıpçaklar bu bölgeye hakim olunca onların arasında Hazarların hemen erimedikleri
bölgede belli bir süre ikinci derecede hakim unsur olarak varlıklarını sürdürdükleri
görülmektedir. Hüsameddin Emir Çoban’ın Kırım’a yapmış olduğu sefer sırasında savaştan
canı yanan Kıpçakların şu sözleri o tarihte hâlâ Hazarların varlığının hissedildiğini
göstermektedir: “Esas suçlu olan Soğd ve Hazar halkı. Onların sebep olduğu bu karışıklığa
bizim karşı gelmemiz gerekti. Fakat iş işten geçti. Şimdi bari aptallar ve budalalar gibi
davranarak kellemizi kaybetmeyelim.”
Hazarların yıkılmasından sonra iki asır Kıpçakların elinde kalan Hazar ülkesi 1229 yılında
Sübidey idaresindeki Moğol ordusu tarafından istila edilmiştir.
Kıpçaklar ve Peçenekler
Kıpçak-Peçenek münasebetlerini IX. asırdan itibaren ele almanın isabetli olacağı
kanaatindeyiz. Araplar ve Karlukların 751 yılında Talas Nehri boyunda Çinlileri
yenmelerinden sonra, Karlukların Peçenekleri tazyik etmeye başladıkları kuvvetli rivayetler
arasındadır. Bu arada Karlukların kuvvetlenmesi Orta Asya Türk toplulukları arasında
mücadelelerin yeniden canlanmasına neden olmuştur. İli, Çu ve Talas boylarındaki meralar
yüzünden vuku bulan mücadeleler sonunda Peçeneklerin yenildiği ve Sır-Derya ve Aral Gölü
civarına çekilmek zorunda kaldıkları görülmektedir. Bu mücadelelerin yankısı X. asır İslâm
kaynaklarında da göze çarpar. Arap müelliflerinden Mes’udi o dönemde Peçeneklerin
düşmanları arasında Uz, Karluk ve Kimekleri (Kıpçakları) de zikretmektedir. Başta Gerdizî
olmak üzere bazı kaynaklar da IX. asrın sonlarında ve X.asrın ilk dönemlerinde Kıpçaklar,
Peçeneklerin doğu ve kuzey komşusu olarak gösterilmektedir. Bu dönemlerde Hazarlarla
Kama Bulgarları arasında sıkışan Peçeneklerin doğuya kaymalarına Kıpçakların ve Uzların
izin vermedikleri belirtilmektedir.
1030 tarihlerinde Kıpçakların İdil boyuna geldikleri ve batıya doğru ilerleyerek Uzları Don
boylarından çıkardıkları anlaşılıyor. Yerinden oynatılan Uzlar da Peçenekler üzerine atılarak
Dnyeper Nehri’nin sol sahilini ele geçiriyorlar. Bu şekilde yerinden oynatılan Peçenekler X.
asırda bölgede yaşarken sekiz boydan oluşan ve daha sonra 13 boyu bulan büyük nüfusa sahip
kalabalık bir topluluk haline geliyor.
Kıpçakların 1060’dan sonra Uzları takiben Tuna boyuna doğru süratle ilerledikleri 1064’de
Uzları Tuna’nın güneyine attıkları ve aynı zamanda Kıpçak/Kumanların TransilvanyaMacaristan istikametinde ilerledikleri anlaşılıyor. Böylelikle XI. yüzyıl sonlarında
Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar tamamıyla Kıpçakların eline geçmiş ve bu bölge şark
kaynaklarında "Deşt-i Kıpçak” adını almaya başlamıştır. Bu adın Moğol istilasından sonra
umumileştiğini görüyoruz.
1087’de Bizanslılarla Peçenekler arasında Derster (Silistre) yakınlarında vuku bulan meydan
muharebesi esnasında, Peçenek başbuğu Tatuş, Tuna’nın doğu istikametinde bulunan
Kıpçaklardan yardım istemiş, Kıpçak/Kumanlar da bu davete icabet etmişler ve yardıma
gelmişlerdir. Bu suretle Kıpçaklara Tuna kıyısındaki zengin otlakları ve Balkan yolunu
gösteren Peçenekler olmuştur.Hatta bazı rivayetlere göre Kıpçakların aynı yıl Peçeneklerle
beraber Bulgaristan, Makedonya, Yeni Pazar, Kosova, Bosna ve Arnavutluk’u zapt ettikleri
ve başkenti Kumanova olan "Kuman-Peçenek Türk Federasyonu”nu kurmaya muvaffak
oldukları bildirilmektedir. Böylece ilk defa Türk olmayan unsurlara karşı bölgede millî
birliğin sağlanması yönünde bir adım atılmıştır.
Silistre’de Peçeneklerin Bizanslıları bozguna uğratmaları neticesinde bu savaşta Peçeneklere
önemli miktarda ganimet kaldığı anlaşılmaktadır. Peçenek başbuğu Tatuş’un isteği üzerine
yardıma gelen Kıpçaklarla-Peçenekler arasında yukarıda zikredilen ganimetin paylaşımı
problem olmuştur. Peçenekler, ganimeti Kıpçaklarla eşit şekilde paylaşmak istemeyince
Kıpçak-Peçenek topluluklarının arası açılmış ve bu yüzden iki kardeş kavim birbiriyle
çarpışmıştır. Kıpçakların galibiyeti ile neticelenen bu savaş Peçenekler ile Kıpçakların
birbirlerine karşı yaptıkları ilk büyük mücadele mahiyetindedir.
Çoğu tarihçiler Peçeneklerle Kıpçaklar arasında meydana gelen ve iki kavmin aralarının
açılmasına neden olan sadece bir ganimet paylaşımı olmayıp Bizans siyaseti, yani Bizans’ın
bir göçebe kavmi, öbürü üzerine düşürmekteki ustalığının bir neticesi olduğunda
birleşmektedirler.
Bizanslılar, Silistre’de Peçenekler karşısında aldıkları mağlubiyetin hemen akabinde
Peçeneklerle onların yardımına gelen Kıpçakların aralarını açmayı başarınca tekrar bir
toparlanma imkanı bulmuştur.
1088 yıllarında Peçeneklerin Trakya’ya akınları söz konusudur. Yine bu sıralarda Bizans’ın
hem İznik sultanı Kılıç Arslan, hem de İzmir beyi Çakan’ın hücumlarına uğradığı
görülmektedir. Bu tehditler altında bunalan Bizans, Avrupa Hıristiyan devletlerinden yardım
istemiş ve bu suretle I. Haçlı Seferi tertip edilmiştir.
1089 sonlarında Bizans İmparatorluğu, tarihinin buhranlı anlarından birini daha yaşıyordu.
Çünkü Peçenekler Anadolu’daki soydaşları ile işbirliği içine girmişlerdi. On yıla yakın bir
zamandan beri kuvvetli donanması ile adalardan bazılarını fethederek Ege Denizi’ne hakim
olan Oğuzların Çavuldur boyundan, İzmir beyi Çakan İstanbul’u fethetmek üzere Peçenek
komutanlar ile temas kurmayı başarmıştı. Ege’de Çakan’ın donanması, Marmara sahillerinde
Selçuklular, Edirne’de Peçenekler tarafından üç ağızlı Türk kıskacı arasına alınmış olan
Bizans’ın 1091 ilkbaharındaki durumu, Fatih’in İstanbul’u fethinden hemen önceki günleri
hatırlatıyordu.
Bizans imparatoru Aleksios Batı Hıristiyan dünyasından zamanında yardım göremedi ise de
imparatorluğunu bu tehlikeden yine Türklerin eliyle kurtarmayı başarmıştır.
Kıpçak/Kumanların Tugorkan (veya Tugor Han) ve Bönek (Bonyak) adlı başbuğları ile
anlaşarak onları, Çakan’ın sahillere yanaşmasını beklemek üzere Meriç Nehri kenarında
Lebunium’da (Omurbey Mevkiinde) karargah kurmuş olan Peçenek kuvvetleri üzerine
saldırttı. Kırk bin Kıpçak süvarisinin baskınına uğrayan Peçenekler tamamen ezildiler (29
Nisan 1091). Tarihi kaynaklar, bu iki akraba kavmin o dönemde birleşmeleri halinde
Avrupa’nın çoğunu işgal edebileceklerini kaydetmektedirler.
Siyasî tarihleri böylece sona eren Peçeneklerden arda kalanlar dağıldılar. Macaristan’a
gidenler Peşte çevresinde ve Fertö vilayetinde yerleştirildiler. Bir kısmı da Uzlar ve
Kıpçaklarla karıştı. Balkanlar’da kalanlar daha çok Vardar Nehri boyuna iskan edilmişlerdir.
Kıpçaklar ve Ruslar
Kıpçakların Rus yurduna ilk gelişleri 1054 senesine rastlar. Pereyaslavl Knezliği steplere en
yakın olması hasebiyle Kıpçaklar önce buralara gelmişlerdi. Başlarında Boluş adında bir
komutan vardı. Preyeslavl knezi Vsevolod, Kıpçaklarla barış yapmış ve onları hediyelerle
tatmin ederek düşmanca hareketlerini önlemişti. Bu kayıtlardan Ruslarla Kıpçaklar arasındaki
ilk karşılaşmanın anlaşma ile sonuçlandığı anlaşılmaktadır.
Kıpçakların Ruslarla 1055 yılında yaptığı barış çok sürmedi. 1061 yılında bu defa Kıpçaklar
savaşmak üzere, Pereyaslavl Knezliği’ne hücum edip onları mağlup ettiler. Bu münasebetle
Rus vekayinamesinde konuyla ilgili şunlar yazmaktadır: "1061 yılı Polovetsler ilk defa
savaşmak üzere Rus yurduna geldiler. Vsevolod onlara karşı 2 Şubat tarihinde şehirden çıktı
ve savaş oldu. Vsevolod’u yendiler ve savaştıktan sonra geri gittiler. İşte bu murdar ve
Allah’sız düşmanların Rus yurduna ilk kötülükleri idi. Onların Beyi de (İskal) idi.”
Kıpçakların Rus arazisine bu ilk saldırısı Pereyaslavl Prensliği’ne idi. Kıpçak başbuğu
"İskal”in adını "Sakal” diye okuyanlar da vardır.
Bu arada Kıpçakların Peçenek ve Uzları takip ettikleri ve önlerinden kaçan bu Türk
kavimlerinin önemli bir kısmının Rus sahasına iltica ederek Ruslar tarafından hizmete
alındıkları anlaşılmaktadır. Bunun Kıpçaklar nazarında düşmanca bir hareket olarak
görülmesi Kıpçakları 1068 yılında tekrar Rus Preyaslavl Knezliği’ne hücuma sevk etmiştir.
Kiyev yakınlarında üç Rus prensinin birleşmiş kuvvetlerini ağır yenilgiye uğratarak Çernigov
Prensliği’ne kadar ilerlemişlerdir.
Kıpçakların bunu müteakip o yıllarda her yıl veya her iki-üç yılda bir Ruslar üzerine hücum
ettiklerini görüyoruz. Ancak 1090 yılına kadar yaptıkları akınlar Rus topraklarında belirli bir
sahayı geçmemiş, Preyaslavl, Çernigov ve Kiyev’in güney kısımları ile sınırlı kalmıştır.
Kıpçakların 1090’lardan itibaren Rus topraklarında daha geniş bir sahada akınlara başladıkları
görülmektedir. 1090 ile 1110 yılları arası Kıpçakların en kudretli dönemlerini teşkil eder. Bu
dönemde Kıpçakların başında Benek (Bonyak), Tugorhan, Sarıhan ve Altınoba gibi cesur ve
kabiliyetli başbuğları bulunmuştur. Özellikle bu dönemde Kıpçakların Ruslara karşı
hareketleri daha çok Rus knezlerlnin kendi davetiyle olduğu gibi, Rus knezlerinden "tahta
çıkışları” münasebetiyle bir nevi bahşiş kabilinden para, kıymetli kumaşlar veya davar
istekleri şeklinde cereyan etmiştir. Örneğin Kiyef tahtına yeni bir Knez çıkar çıkmaz
Kıpçaklar hemen bir takım hediye taleplerinde bulunmuşlar ve barışı koruma karşılığında
altın, kumaş ve davar istemişlerdir. Knezler de bunu yerine getirmek mecburiyetinde
kalmışlardır. XII. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran ve o dönemin meşhur Rus knezl
Vladimir Monomach, çocuklarına hitaben bıraktığı "Nasihatler”inde, "Kumanlarla on dokuz
defa barış akt ederek, onlara çokça davar ve kıymetli kumaş verdiğini”kaydetmiştir. Demek ki
bu konudaki talepleri yerine getirilmediği takdirde Kıpçakların hemen atlarına binerek Ruslar
üzerine yöneldikleri anlaşılıyor. Netice itibariyle XI. yüzyılın sonlarından başlayarak XII.
yüzyılın özellikle ilk çeyreğinde başta Preyaslavl ve Kiyef knezleri olmak üzere bazı diğer
şehir knezleri menfaatleri icabı Kıpçaklarla iyi geçinmek zorunda kalmışlardır. Bu maksatla
onlardan bazılarının Kıpçak Beyleri ile akrabalık kurmaya ve Kıpçak kızlarını almaya
başladıkları belirtilmektedir. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, zaman zaman diğer
grupların katkısı olsa da Ruslara karşı en çok harekette bulunan Kıpçakların Don-Dnyeper
sahasında yaşayan Uruğlar olduğu anlaşılıyor.
Kıpçak-Rus münasebetlerinde zaman zaman Rus knezlerinin birbirleri arasında ihtilafa
düştüklerinde biri diğerine karşı Kıpçaklardan yardım istediği gibi, Rusların başka milletlerle
savaştıklarında da, Kıpçaklardan yardım istedikleri olmuştur. Bunun bir örneği 1099 yılında
yaşanmış ve Kıpçaklar Rus prenslerinin Macarlara karşı yaptıkları bir sefere onların
yardımcısı olarak katılmışlardır. Macarlara karşı zaferin kazanılması da Kıpçak başbuğu
Bonyak’ın sayesinde mümkün olabilmiştir. Bu zaferden iki yıl sonra 1101’de Rus prensleri ile
Kıpçaklar arasında yeniden barış yapıldığı görülmektedir.
Kıpçak akınları karşısında devamlı sıkıntıya düşen Rus knezleri -vaktiyle Peçeneklere
yaptıkları gibi- Kıpçakları durdurmak amacıyla sağlam şehirler yapıyorlar veya kilometrelerce
uzanan hendekler, toprak tabyalar inşa ediyorlardı. Fakat bu müdafaa tertibatının Kıpçak
hücumlarını durduramadığı zikrediliyor. Rus knezleri bazen karşı hücumlarla Kıpçakları zaafa
düşürme ve Rus topraklarına akınlarını önlemeye çalışıyorlardı. Vladimir Monomach’ın bu
husustaki gayretleri vekayinamede özellikle belirtilmiştir. Bu knezin özelliği, diğer knezleri
de Kıpçaklara karşı savaşa katılmak için toplantılar tertip etmesiydi. Bu amaçla yapılan
toplantılardan biri olan Dolob Gölü yanındaki toplantıda, Kiyef knezi Svyatopolk ile
Kıpçaklara karşı bir sefer düzenlenmesi kararlaştırıldı. 1103 yılında yapılan bu seferde
Kıpçakları ağır yenilgiye uğrattılar. Ruslar yirmi Kıpçak büyüğünü öldürdü ve birçok davar
aldılar.
Kıpçaklar buna karşı fasılalarla şiddetli akınlar halinde cevap verdiler. 1105 ve 1106
yıllarında Kıpçak başbuğu Bonyak, Kiyef ve Preyaslavl çevrelerini tahrip etti. Zaman zaman
Rus knezleri Kıpçaklara karşı üstün gelseler de Kıpçak akınlarından oldukça rahatsız olan
Rusların durumu, Knez Vladimir Monomach tarafından şu sözlerle ifade edilmişti: "Köylü
tarlasına çıkıp tam sürmeğe başlarken bir Kumanlı gelerek onu okla vurur, atını alır, sonra
köyüne giderek karısını, çocuklarını, varını yoğunu alır götürür” yani bununla göçebe
Kıpçakların Rus köylüsüne nasıl eziyet ettikleri anlatılmak istenmektedir.
1109 yıllarında Kıpçak başbuğlarının en kuvvetlisi olan Bonyak’ın Kiyef arazisindeki bir
çarpışmada ölmesi, Şaruhan ile Tugor Han’ın sahneden çekilmeleri ve 1109, 1111 ve 1116
yıllarında Ruslar karşısında alınan mağlubiyetler, Kıpçak camiasının zayıflamasında önemli
rolleri olan olaylardır.
Rusların artan baskısı karşısında, Kıpçak başbuğlarından Atrak, 1118 yılında damadı Gürcü
kralı David Il’nin daveti üzerine büyük bir Kıpçak grubu ile Gürcistan’a gitti.
Kıpçakların Doneç boyundan Gürcistan’a gitmeleri ile, Rus topraklarında Kıpçak akınları bir
müddet için duraklamıştır. 1120 yılında Preyaslavl knezi Aşağı Don boyuna bir sefer açtığı
zaman orada Kıpçakları bulamamış ve eli boş geri dönmüştür.
Vladimir Monomach’ın ölümünden sonra Rus knezlerinin aralarında başlayan iç mücadeleye,
Kıpçak başbuğları da karıştırılmıştır. Daha önce belirtildiği üzere Çernigov ve Kiyef
knezlerinin hanımları Kuman kızları idi. İç çekişmeler sırasında knezlerden bazıları, akraba
oldukları Kıpçak başbuğlarını çağırarak, kendi pozisyonlarını sağlamlaştırıp rakiplerini ezmek
istedikleri görülüyor.
Rus knezlerinin birbirleriyle mücadeleleri ve bu münasebetle Kıpçakları davet etmeleri
neticesinde, güneydeki Rus knezlikleri mütemadiyen tahribata uğramıştı. Bundan en çok
Pereyaslavl, Çernigov ve Novgorod-Seversk knezlikleri zarar gördükleri gibi, daha kuzeydeki
bazı bölgeler de harabe haline getirilmişti. Aynı şekilde Kiyef Knezliği de devamlı Kıpçak
akınlarına sahne olmuştur. Öyle ki bu Kıpçak akınları yüzünden adı geçen bu yerlerde insan
kalmamış, köyler ve şehirler tamamen boşalmış, halkın büyük bir çoğunluğu Kıpçaklar
tarafından esir edilmiş, öldürülmüş, geriye kalan kısmı da hayatını sürdürmek için daha emin
olan Kuzey Rusya’ya, Suzdal bölgesine göç etmişti.
1170 yıllarına doğru Kıpçaklar ile Ruslar arasındaki karşılıklı akınlar ve çarpışmaların tekrar
canlandığı göze çarpmaktadır. 1170’de Kıpçakların başında Konçak ve Kobyak (KöpekKebek) adlı başbuğlar bulunuyordu. Bu iki başbuğun 1174 yılında Pereyaslavl Knezliği’ne
yaptıkları akınlar geri püskürtüldüyse de, 1177’de Ruslar tam bir yenilgiye uğratıldı. 1179
yılında Konçak yeniden Pereyaslavl Knezliği’ne girerek büyük tahribat yaptı. Seneler bu
şekilde karşılıklı seferlerle geçerken 1184 yılında Rus knezleri birleşerek Kıpçaklar üzerine
hücum edip yendiler. Bundan cesaret alan Rus knezleri, 1185 yılında, Novgorod knezi İgor’un
ön ayak olmasıyla yeni bir sefer hazırladılar. Ruslar ilk çatışmada üstün geldiler, Kıpçaklar
çekildi. Cesareti daha da artan Ruslar takibe başladılar. Ancak bu zaman zarfında Rus hareketi
duyulmuş ve diğer Kıpçak kabilelerine mensup insanlar savaş bölgesine gelmeye
başlamışlardı. Rus knezi İgor kuvvetleri Aşağı Don sahasındaki Kagalnik ırmağına
geldiklerinde Kıpçaklar tarafından sarıldı. Pek çok Rus askeri öldürüldü. Sefere katılan Rus
knezlerinin hepsi esir alındı. Bu suretle Konçak bir önceki yılki mağlubiyetinin intikamını
almış oldu. Başta İgor almak üzere bütün Rus knezlerine iyi muamele edildiğinden
bahsedilmektedir. Bu savaş Rusların meşhur milli destanı olan İgor Destanı’nın yazılmasına
sebep olmuştur. Bu destan Rus edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir.
İgor destanında seferin ayrıntıları, tabiat, üzüntü, İgor’un hanımının feryatları ustalıkla
anlatılmıştır.
Bu tarihten itibaren Kıpçak-Rus savaşları eski hızını kaybetmiştir. Hatta 1221 yılında
Selçuklulara karşı Suğdak’ta yapılan savaşta Kıpçaklarla-Ruslar ittifak yapmışlardır. Ayrıca
1223’de de Moğolların (Subutay-Batur ve Cebe Noyon kuvvetleri) Ruslar üzerine hücumunda
Kıpçaklar Rusların yanında yer almışlar, ancak Moğollara karşı mağlup olmuşladır.
Görülüyor ki 1185 Kıpçak- Rus Savaşı’ndan sonra Kıpçaklarla Rusların arasında ciddi bir
sefer ve savaş meydana gelmemiş aksine üçüncü bir devlete karşı birbirlerini
desteklemişlerdir.
Kıpçaklar ve Gürcüler
Brosset, Gürcü kroniklerine dayanarak M.Ö. IV. yüzyılda Kur Nehri boyuna Bun-Turkî ve
Kıpçak isminde iki kavmin gelip yerleştiğinden98 bahsetse de M.S. XI. asrın son yıllarına
kadar Kıpçak-Gürcü münasebetlerini ortaya koyacak herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
Gürcülerle irtibat kuran Kıpçaklar daha çok Don ve Kuban bölgelerinde bulunan kabilelerdir.
Gürcü kralı Bağratlı David II (1088-1125), Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun en kudretli
çağına tesadüf eden hükümdarlığının başlarında, Selçuklu baskısına karşı durabilmek ve
mümkün olduğu takdirde Abhaza ülkesini ve diğer Gürcü bölgelerini Selçuklulardan geri
alabilmek için, Kıpçaklarla irtibata geçerek askeri destek arama yollarına başvurmuştur.
1109/1110’da Gürcü kralının ünlü Kıpçak komutanı Atrak’ın kızı ile evlendiği100 ve ilişki
kurmak istediği Kıpçaklarla Gürcüleri bu yolla yakınlaştırdığı anlaşılıyor. Don-Kuban
boyundaki Kıpçaklarla Gürcüler arasında oluşan bu yakınlığın 1118’de meyvesini vermeye
başladığı görülmektedir. 1090 ile 1110 yılları arasında en kudretli dönemlerini yaşayan
Kıpçaklar, 1110 yıllarından itibaren özellikle Rus knezleri karşısında birtakım yenilgiler
almaya başladıkları görülüyor. 1111, 1113 ve 1116’da Rus knezlerinin Kıpçak ordularına
üstünlük sağlaması, Kıpçak başbuğu Atrak’ın 1118 yılında damadı Gürcü Kralı David
II’nin,101 davetini kabul etmesinde önemli etken olmuştur kanaatindeyiz.
Gürcistan’a giden Atrak’ın etrafında aileleri ile birlikte üç yüz bini aşan kalabalık bir Kıpçak
kitlesinin bulunduğu zikrediliyor. Kral, kayın pederi ve biraderlerini memleketinin güzel
bölgelerine yerleştirip onlardan kırk bin kişilik bir ordu kurarak askerlerini at, silah ve diğer
malzemeler ile donatmıştı. Hatta beş bin Kıpçak çocuğunu da -Selçuklularda olduğu gibisaraya alarak Hıristiyan terbiyesi ile kendi muhafız kıtasını oluşturdu. Kral David II, böylece
Kıpçak-Gürcü ordusunun başında Azerbaycan’a, Karabağ’a (Erran), Şirvan’a ve Doğu
Anadolu’ya akınlar yaparak Selçuklulara karşı önemli başarılar sağlamıştır. 1120 yılında Kral
David Il’nin oluşturduğu Kıpçak-Gürcü ordusu ile Gürcistan’da kışlayan Türkmenlere
saldırdığı ve bu kalabalık göçebeleri imha, esir ve kaçmaya mecbur ettiği anlaşılıyor. Böylece
yaklaşık dört yüzyıl Müslüman Arap ve Türk fatihlerinin elinde kalan, ilmî, dinî ve hayır
müesseseleri ile Türk-İslâm medeniyet merkezlerinden birisi haline gelmiş olan Tiflis’i 1121
veya 1122’de zapt ederek, burasını Gürcü Krallığı’nın başşehri yapmıştır.
Yukarıda değindiğimiz üzere, Kral David II, Türklere karşı kazandığı zaferler ve başardığı
önemli işlerden sonra, Karabağ ve Azerbaycan’a yönelmiş ve başında bulunduğu Kıpçak
ordusu ile birlikte 1124 yılında İspir ve Oltu’ya kadar ilerleyerek Şirvan-şahları vergiye
bağladığı gibi Saltuklu, Sökmenli, Mengücekli, Artuklu beyleri ve daha sonra da Azerbaycan
Atabeyliği ile devamlı bir mücadelenin temellerini atmıştır. Bu arada Haçlılara karşı önemli
başarılar elde eden Mardin Artuklu hükümdarı İl-Gâzi’yi de Tiflis yakınlarında büyük bir
bozguna uğratmayı başaran (Ağustos 1122) David II, Kafkas geçitlerini de ele geçirmek üzere
harekete geçmiş bulunuyordu. Ancak 1124 Temürkapı (Derbent) kumandanı kendisine bağlı
Kıpçaklar ile Kral David Il’nin karşısına çıkmıştır. Böylelikle karşı karşıya gelen iki Kıpçak
ordusundan David II’nin emrinde bulunan Kıpçaklar, karşı cephede bulunan soydaşları ile
savaşmak istemeyip isyan etmesi üzerine Kral David II, bozguna uğrayarak geri çekilmek
zorunda kalmıştır. Kıpçaklarla Gürcüler arasındaki bu ihtilaf; İbn’ül-Esir’de de geçmektedir.
Ancak İbnü’l-Esir karşıdakilerin de Kıpçak askerleri olduğundan bahsetmez.
Bu arada Hartli’de kışlık mahaller inşa eden Kıpçakların Kür ve Çoruh havzasında kışlayan
Türkmenlere saldırdıklarını ve Ahılkelek’i (Akşehir) işgal ederek Oltu’yu yaktıklarını ve Kral
David’in 1125 yılında öldüğünü görmekteyiz. Öte yandan Rus knezi Vladimir Monomach’ın
aynı yılda (125) ölümünden sonra Kıpçak başbuğu Atrak’ın damadının daveti üzerine geldiği
Gürcistan’dan tekrar kendi yurduna döndüğü anlaşılmaktadır. Ancak onunla birlikte gelen
Kıpçaklardan büyük bir kısmının geri dönmeyerek orada kaldığı ve bugünkü Kür, Çoruk ve
Çıldır gölü havalisinde yaşayan Türklerin atalarını teşkil ettiği anlaşılmaktadır.
Kral Giorgi Ill (1156-1184) zamanında Gürcü askeri gücünü meydana getiren Kıpçaklar,
1177’de âsi ordu komutanı İvane Orbelian’dan kralı himaye etmek suretiyle başkomutanlığı
devralan ünlü Kıpçak başbuğu Kubasar ile hakimiyeti tamamen ele geçirdiler. Anası
tarafından Kıpçak olan güzel Kraliçe Thamora (1184-1213) döneminde Gürcü Devleti,
kuzeyden Kıpçaklar başbuğunun kardeşi Sevinç idaresinde yeni Kıpçak kütlelerinin ülkeye
gelmesi ile de (ikinci büyük göç: "Yeni Kıpçaklar”) askeri ve siyasî alanda tarihinin en parlak
çağını yaşamıştır.Ancak bu sırada Karahıtay baskısıyla Türkistan’dan göçederek denizdeki
kumlar misali Azerbaycan ve Karadağ’ı dolduran Türkmenler, Kıpçaklar eliyle
gerçekleştirilen Gürcü yayılmasını önemli ölçüde durdurdukları gibi, bizzat bu krallığın
topraklarına karşı da yeniden akınlar yapmaya başlamışlardı. Buna rağmen Gürcülerin
Kıpçaklara dayanarak faaliyetlerini devam ettirip 1207 yılında Erzurum’a girdikleri gibi,
1210’da da dönemin önemli Türk-İslâm merkezlerinden birisi olan Ahlat önlerine kadar
ilerledikleri anlaşılmaktadır.Bu arada Selçuklu döneminin tanınmış şahsiyetlerinden
Azerbaycan Atabeyliği’nin (1146-1225) kurucusu, İl-Deniz’in Kafkaslar’dan gelmiş bir
Kıpçak Türkü olduğunu belirtmekte fayda vardır. Bu faaliyetlerde gösterilen başarının
temelinde yatan Kıpçak unsurunu görmek istemeyen Avrupalı tarihçiler, Türk-İslâm
dünyasını arkadan vuran söz konusu Gürcü taarruzlarını “Gürcülerin Haçlı Seferleri/La
Croisade Georgiens” olarak nitelendirmektedirler. Ancak 1225’de ölen Atabey Özbeg’in
ülkesini ele geçirerek yeni bir devlet teşkil etmek için harekete geçen ve ilk iş olarak
Gürcistan üzerine yürüyen Celaleddin Harezmşah karşısında, daha önce yakın ilişkilerin
etkisiyle Gürcü ordusunda yer alan yirmi bin civarında seçme Kıpçak askerinin cepheden
çekilmesi nedeniyle yaklaşık bir asır başşehirlik yapmış Tiflis’i dahi kaybederek (1226) Doğu
Anadolu ve Azerbaycan’daki Türk varlığı için artık bir tehlike olmaktan çıkan, Gürcülerin
yükselişinde Kıpçakların oynadıkları rolün önemini inkar etmek mümkün değildir.
Tiflis’in Celaleddin Harezmşah tarafından zapt edilmesiyle, Gürcistan Harezmşahların
idaresine geçince, haliyle Kıpçak-Gürcü münasebetleri de siyasî olarak sona ermiştir.
Kıpçaklar ve Harezmşahlar
Harezm’de hüküm süren hanedanların İslâm öncesi çağlardan beri taşıdıkları unvana
Harezmşahlar denmektedir. Fakat Harezm’in büyük bir imparatorluk merkezi olması, tarihte
ilk ve son olarak Anuş Tigin’in (Tegin) çocukları zamanına rastlar. Bu sebeple
“Harezmşahlar” adı bu Türk hanedanının kurduğu devlete ad olmuş ve 1097 tarihinden
itibaren Harezmşahlar devri başlamıştır.
Kıpçaklar ile Harezmşahlar arasındaki ilişkilerin aktif olarak XII. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren başladığı görülse de Harezm bölgesine bir kısım Kıpçak kabilelerinin daha önceden
gelip yerleştiği anlaşılmaktadır.
Harezmşahların seçkin devlet adamlarından biri olarak kabul edilen İl-Arslan’ın oğlu
Alauddin Tekiş (1172-1200) döneminde Sir-Derya’nın kuzeydoğu bölgesindeki geniş bir
sahada Kıpçak, Kanglı, Yimek ve Uran vb. kabileleri adı altında Kıpçak topluluklarını
görüyoruz. Bu Kıpçaklar, artık XII. asrın sonlarına doğru “Deşt-i Kıpçak” bütünlüğü
içerisinde siyasî kudrete sahip Kuman (Kıpçak) topluluğu kalmayınca doğu tarafa kayan gayri
müslim kabilelerdir. İşte bu Kıpçak bölgesinin Tekiş döneminde Harezmşahların emri altına
alındığı ve Harezmşahların bu kalabalık Kıpçak topluluğundan hem iktisaden hem de insan
gücü bakımından büyük faydalar sağladığı zikredilmektedir.Harezmşahlar arasında bu noktayı
en iyi kavrayan sultan, Tekiş olarak bilinir.
Selçukluların başlangıcından beri önemi bilinen, daha sonra da Tekiş’in oğlu Nâsiruddin
Melikşah’ın vali olarak bulunduğu Harezmşahlar zamanında önemli bir sınır şehri olan Cend
şehri, artık Müslüman-Türk devletlerini gayrı müslim Türklerden ayıran müstahkem mevkii
olmaktan çıkarak iki Türk alemini birleştiren bir merkez haline gelmişti. Bu arada Tekiş
tarafından Gur hükümdarı Gıyasüddin’e yazılan “Ocak 1181” tarihli mektupta Kıpçak
ülkesine gidileceği ve o tarafın işinin halledileceği bildirilmişti. Ancak “Mayıs 1181” tarihli
ikinci bir mektup öncekinin aksine Karahıtaylara karşı olmak üzere, Kıpçaklardan Uran
kabilesi reisi Alp-Kara’nın kalabalık miktarda bir Kıpçak kuvveti ile Cend sınırlarına gelerek
Harezmşah’a hizmet arz ettiği ve kendisinin en büyük yardımcısı oğlu Kıran’ı
Yuğuroğullarından bir grupla birlikte Gürgenç’e yollayıp bütün kavmiyle hizmete hazır
olduğunu bildirdiği, ayrıca Harezmşah’dan bu kış ne yapması lazım geldiğini, bir tarafa
hareketi icap edip etmeyeceğini sorduğunu belirtmektedir.
1182 Kasımı’nda Irak’a gönderilen bir mektupta da Kıpçaklardan yeni birliklerin devamlı
olarak Türkistan’dan gelerek Harezmşah’ın hizmetine girdikleri ifade edilmektedir. Bu
mektupta Alp Kara için (Razzakahu Allah izze’l-İslâm) denmesinden onun Müslüman
olmadığı anlaşılmasına rağmen Harezmşah Devleti’ne, Müslüman olmayan Karahıtaylara
karşı bu derecede yardımda bulunması dikkat çekicidir.
Öte yandan Harezmşahlar Devleti’nin doğu taraflarındaki Kıpçak komutanlarından Katır
Bugu ile Tekiş’in 18 Mayıs 1195’te karşı karşıya geldikleri, Ancak Harezm ordusundaki Uran
Kıpçaklarının karşı tarafta yer alan akrabaları ile savaşmak istemeyerek Katır Bugu ile
anlaştıkları, savaş esnasında da Uranların mevzilerini terkedip ordunun ağırlık ve levazımatını
yağmalayarak Müslümanların (Harezmşah ordusu) hezimete uğradığı nakledilmektedir.
Aradan kısa bir müddet geçtikten sonra Şubat 1198 yılında Harezmşah Tekiş, tekrar
toparlanarak Nisâbur valiliği ile bütün Horasan işlerinin başına getirmiş olduğu oğlu
Kutbüddin Muhammed’i derhal merkeze çağırıp onu da yanına alarak Sirderya’ya doğru
ilerledi. Cend civarında Alp Direk’in arkasından gelmekte olan Katır Bugu ile karşılaştılar.
Bu çatışmada Kıpçaklar ağır bir hezimete uğradı. Katır Bugu Kutbüddin tarafından esir
edilerek sultanın huzuruna çıkarıldı ve hepsi Harezm’e sevk edildi.
Netice itibariyle, Harezmşahlarla beraber temasa geçen Kıpçakların yukarıda belirtilen iki
çatışma istisna edilirse, Harezm ülkesinde kendileri için çok müsait şartlar bulduklarında
şüphe yoktur. Yine bu iki anlaşmazlık bir kenara bırakılırsa, bozkır sahası ile derinleşen iyi
münasebet, bilhassa Tekiş’in bir Kıpçak prensesi olan Terken Hatun ile evlenmesi üzerine
büsbütün artarak, kalabalık, Kanglı-Kıpçak kütlelerinin Harezmşahlar ülkesine akın etmesini
sağlamıştır. Kıpçaklar bu dönemde Harezmşahlar Devleti’nin yüksek askeri mevkilerini işgal
ve ordunun çekirdeğini oluşturan bir unsur haline gelerek bu devletin en belirli damgalarından
biri olmuşlardır.
Tekiş’in, çoğunluğunu Kıpçaklardan oluşturduğu yüz yetmiş bin civarındaki ordusu
kendisinden sonra uzun bir süre savaş kudretini kaybetmemiştir. Bu gücün belli bir süre
korunup devam ettirilmesi
Terken Hatun’un ihtimamı neticesinde olmuştur. Kumanda heyetinin çoğunluğunu kendi
akrabalarından (Kıpçaklardan) seçen ve onları himaye eden Terken Hatun’un böylece devlette
sultan kadar nüfuzlu bir sima oluşuna hayret edilmemelidir. Bu şartlar altında Tekiş’in oğlu
Harezmşah Muhammed önemli başarılar elde etmiştir.
1215 yılından itibaren Harezmşahların başında bu devletin son hükümdarı olan Celaleddin
Harezmşah’ı görmekteyiz. Bundan önce olduğu gibi bunun döneminde de Kıpçakların
Harezmşahlara önemli katkıları olmuştur. Kısaca belirtmek gerekirse, Moğolların hâlâ doğuda
uğraştıkları bir sırada Gürcüleri etkisiz hale getirerek, Moğol tahribatı karşısında
Türkistan’dan kopan sel misali Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya akan Türk dalgalarının göç
yollarını emniyete alan Celaleddin Harezmşah’ın önce Hindistan’a sonra da Doğu Anadolu’ya
sığınması sebepsiz olmayıp büyük ölçüde bu bölgelerde yaşayan Kıpçaklar ile alakalıdır.
Nitekim onun Hindistan’da olduğu gibi, Doğu Anadolu’da Kıpçaklara dayanmaya çalıştığı
gözden kaçırılmamalıdır.
Kıpçaklar ve Selçuklular
XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren direkt olmasa da dolaylı olarak Kıpçaklarla
Selçukluların karşı karşıya geldikleri görülmektedir.
1065 yılında, Alp Arslan’ın hanedana ve devlete ait işleri düzene koyduktan sonra büyük bir
ordu Aral gölü bölgesi ve Hazar denizinin doğu kıyılarını dolaşarak Oğuzlar ve Türklerin bir
yurdu olan "Mankışlağ” yarım adasına varıp "gayri müslim Türkler ile birleşerek çevre
bölgeleri ve tüccarları yağma eden” Türkmenlerin, Kıpçaklara karşı seferler düzenlediği
bildirilmektedir. Bu seferler esnasında karşı tarafın otuz bin kişilik ordusunu bozguna
uğratmış ve Kıpçaklardan pek çok kişi ailelerini bırakarak Hazar denizinde bir adaya
sığınmıştır. Kışı da orada geçiren Alp Arslan, "Cazıg” adlı Kıpçak boyu komutanı
Kafşıt/Kafşut’u itaat altına almıştır. bu arada büyük dedesi Selçuk’un mezarını ziyaret
amacıyla Cend, Sabran (Savran) şehirlerine ve Sırderya boylarına varan Alp Arslan’ı,
Selçuklulardan ve Yabgu-Oğuzlarından sonra burada hüküm süren Cend Hanı (Kıpçaktır)
uzak mesafeden değerli hediyelerle karşılamıştır. Alp Arslan’ın bu Kıpçak hanına
dokunmadığı ve iyi muamelede bulunduğu zikredilmektedir.
1071 Malazgirt Muharebesl’nde ise, bazı Kıpçak boylarının paralı asker olarak yine Alp
Arslan karşısında, Bizans imparatoru Romen Diyojen’in yanında yer aldıklarını görüyoruz.
Selçuklular ile Bizanslılar arasında geçen bu savaşta Bizans ordusunu kendi askerinden başka
Bulgar, Alman, Frank, Gürcü ve Hazarların yanı sıra, Peçenek, Uz, Kıpçak (Kuman) gibi
şamanî Türk ücretli askerleri oluşturuyordu.
Diğer taraftan Gürcülerin XII. yüzyılın ilk çeyreğinde kendilerine büyük destek veren
Kıpçaklar sayesinde Selçuklulara karşı önemli başalarılar elde ettiklerinden daha önce
bahsettik.
O dönemlerde bazı Kıpçak grupları Gürcülerle beraber olarak Selçuklulara karşı koyarken, bir
takım Kıpçak kabilelerinin de Selçuklular ve diğer Türk devletlerine yardımlarının
dokunduğu anlaşılmaktadır. Örneğin XI. asrın sonlarında Kirman Selçuklularında bir Kıpçak
kumandanı rol oynuyor; Artuklu Devleti 1120 yılında Meyyâfârıkın’da bir Kanglı emirini vali
bulunduruyordu. Musul havalisinde Şehrizur kalesini merkez yapan Arslantaş oğlu Kıpçak
emiri de bu dağlık bölgede müstakil bir beylik kurmuş ve Türkmenler arasında önemli bir
nüfuza sahip olmuştu. Musul atabeği “İmadeddin Zengi” (1127-1146), onun hakimiyetine son
vermek isteyince yakınları kendisine Kıpçak emirinin kuvveti ve sıkışınca memleketini
Selçuklu Sultanı Mesud’a teslim edebileceği fikrini ileri sürmüşler. Bununla beraber Atabeg
kararından dönmemiş; birkaç çarpışma sonunda 1140 yılında teslim olmuş ve emir Kıpçak ile
evlatları, XIII. asrın başlarına kadar Atabegler hanedanına hizmet etmişlerdir. Ayrıca son
Selçuklu hükümdarı Sultan Tuğrul’un (1177-1194) ordusunda on bin civarında Kıpçak
süvarisinin bulunduğu zikredilmektedir. Türkiye Selçuklularında, ordunun esasını toprağa
bağlı sipahiler oluşturmakla beraber, ücretli Müslüman ve Hıristiyan askerlerin yanında
Kıpçak kıtalarının da varlığından bahsedilmektedir. Yine Selçuklular döneminde özellikle
XII. asrın ikinci yarısında Kıpçak köle ve cariyeleri kuzeyden İslâm ülkelerine sevk edilmiş
ve bu büyük yolun en önemli kavşağını da Sivas oluşturmuştur.Ayrıca Anadolu’nun bazı
şehirlerindeki “Gulam-hâne”lerde (köle mektep) Selçuklu sarayı, ordusu, devlet büyükleri ve
zenginlerin konakları için sarışın Kıpçak çocukları tahsil ve terbiye görerek seçkin köle ve
cariyeler yetiştiriliyordu.
Alaaddin Keykubat I zamanında Kıpçakları bir kez daha Selçukluların karşısında
görmekteyiz. Bu dönemde Selçuklu-Kıpçak karşılaşması Kastamonu uç beyi Hüsameddin
Çoban kumandasındaki Selçuklu ordusunun Suğdak’ı istilası sırasında yaşanmıştır.
Daha önceleri olduğu gibi bu tarihten sonra da Selçuklular yıkılıncaya kadar, Selçuklu
ordusunda Kıpçakların küçümsenemeyecek derecede önemli bir yere sahip oldukları
anlaşılıyor.
Kıpçaklar ve Moğollar
Cengiz orduları daha Türkistan seferine başlamadan önce, İrtiş boyunda Kıpçaklarla karşı
karşıya gelmişlerdi. Askeri gücünün büyük bir bölümünü Kıpçakların meydana getirdiği
Harezmşah kuvvetleri ile Cengiz arasında şiddetli çarpışmalar olmuştu. İdil nehri, hatta daha
da batıya uzanan bütün bozkırların kendi kontrolünde olmasını isteyen Cengiz, 1220-1221
yıllarında Türkistan’ın zaptını tamamladıktan sonra 1222 yılının ilk baharında Harezmşah
Muhammed’i takip maksadıyla Subutay ve Cebe Noyan idaresindeki iki tümeni, Gürcistan
üzerinden Kıpçaklara göndermişti.
Moğol önlerinden kaçıp Ruslara sığınan Kıpçak başbuğları ve bilhassa bunlar arasında
bulunan Kotyan ve Bastı Han, Moğol tehlikesinin büyüklüğünü Rus prenslerine anlatarak
Moğolların kısa bir süre içinde Rus topraklarını da işgal edebileceklerini belirtmek suretiyle
onları Moğollara karşı birlikte harekete teşvik ettiler. Durumdan ciddi şekilde endişe duyan
Rus prensleri Kiyet’de bir toplantı yaparak durumu aralarında tartıştılar. Kıpçakların tek
başlarına bırakıldıkları takdirde Moğollara yenilecekleri veya onlarla birleşerek Rus yurdunu
eskisinden daha kötü bir şekilde tahrip edecekleri konusunda görüş birliğine vardıktan sonra,
hep birlikte hareket etmeye karar verdiler.Rusların bu kararı Kıpçaklar üzerinde büyük etki
yapıp Kıpçak başbuğlarını oldukça sevindirmiştir. Bunun üzerine Kıpçak başbuğu Bastı
Han’ın hemen Hıristiyan olduğu da rivayet edilmektedir.
Alınan bu karardan sonra Rus prenslerinin bir çoğunun kıtaları ile katılarak oluşan RusKıpçak ordusu Moğolların üzerine yürüdü. İki taraf karşı karşıya gelince Rus prensleri hemen
saldırıya geçerek Moğolları geri sürdüler. Sabutay-Batur ve Cebe-Noyan karşılarında bu
kadar büyük bir kuvvet bulunca ciddi bir varlık gösteremeden Don istikametine doğru geri
çekildiler. Ruslar ile Kıpçaklar Moğolların korktuğunu düşünerek onları takibe koyuldular.
Halbuki Moğol komutanının planı düşmanı imha edebilecekleri elverişli bir yere çekmekti.
Beş günlük çekiliş ve takipten sonra Kalka nehri boyuna gelinince Moğollar oldukça yorgun
düşen Rus-Kıpçak ordusunun üzerine saldırdı. 31 Mayıs 1223 günü cereyan eden savaşta
yirmi bin kişilik Moğol kuvveti kendisinden kat kat üstün olan Rus-Kıpçak ordusunu büyük
bir yenilgiye uğrattı. Kaynaklar bu savaşta Rus ordusunun sadece onda birinin geri
dönebildiğini Kıpçakların kaybının Ruslar kadar olmadığını, çünkü Kıpçakların Moğollar
karşısında mağlubiyetin kaçınılmaz olduğunu anlamalarından sonra Ruslardan ayrılarak hızla
Kiyef prensi arazisine ve Balkanlar’a yöneldiklerini kaydederler. Bu arada Kırım’a sığınan
Kıpçaklar takip edildiklerini anlayınca meşhur ticaret şehri Suğdak üzerinden deniz yoluyla
Sinop limanına çıkarak Karadeniz’in güney kıyılarına yayılmaya başlamışlardır. Bu tarihten
itibaren Moğolların geri döndüğü anlaşılmaktadır.
1223 yılında ülkelerine geri dönmüş olan Moğolların 1237 yılında tekrar sahneye çıktıkları
görülmektedir. Bu kez kumanda Cenglz’in torunu Batu Han’dadır. 1238’de Rusya’nın kuzey
kısmı tamamıyla Batu Han’ın eline geçti. Moğolların hedefi yalnız Rus sahasını değil aynı
zamanda Kuman- Kıpçak illerini de itaat altına almaktı.
Batu Han’ın 1239 yılında Kıpçaklarla meşgul olduğu anlaşılıyor. Bu defa Moğol orduları
Kıpçak (Kuman) ların başlıca yığınak sahası olan Don-Doneç sahasına doğru yürüdüler.
Kalka muharebesinde adı geçen Kıpçak başbuğu Köten (Rus yıllıklarında Kotyan) hâlâ
hayatta ve Kıpçakların en önde gelenlerinden idi. Özellikle Köten komutasındaki Kıpçakların
Moğollara karşı şiddetle karşı koyduğu ve bir müddet dayandığı belirtiliyor. Ancak
Moğolların hem çokluğu hem de savaştaki maharetleri karşısında fazla dayanamayarak başta
Köten olmak üzere kırk binden fazla Kıpçak Macaristan’a kaçtı. Macar kralı Béla’nm
Kıpçakları iyi bir şekilde karşıladığı zikrediliyor.
Moğolların Doneç havzasında Köten kuvvetleriyle savaştıkları sırada bazı Moğol birliklerinin
de İdil boyunda hareket halinde bulundukları ve bunun neticesinde Aşağı İdil ve Don
boyundan birçok Kıpçak unsurunun, Orta İdil boyuna, yani Bulgar yurdundaki ormanlık
sahaya sığındıkları biliniyor. Bu suretle Moğol istilası, eski İdil-Bulgar ülkesinin tamamen
Kıpçaklaşması sonucunu vermiş ve eski Bulgar dili yavaş yavaş ortadan kalkarak, yerini
Kıpçak Türkçesine bırakmıştır.
1240 yılında Karadeniz’in kuzey bozkırları, Kırım yarımadası ve güney bozkırları tamamen
Batu Han’ın eline geçmişti. Buralarda yaşayan Kıpçakların bir çoğu savaşlar esnasında ya
öldürülmüş ya da kaçmıştı. Geride kalan ve Moğol hakimiyetine giren kısım ise, yeni
başbuğlar eline verilerek yeni göç sahalarına gönderilmiş ve Kıpçak beyleri artık buraların
hakim zümresi olmaktan çıkarak, Altınordu’nun temellerini oluşturmaya başlamıştır.
Moğolların önünden kaçan Kıpçakların bir kısmı daha önce belirttiğimiz gibi Macaristan’ın
yanı sıra diğer Balkan topraklarına gitmiştir. Bazı Kıpçak guruplarının da Gürcistan ve İran
taraflarına giderek Kafkaslar’ın Türkleşmesinde önemli rol oynamıştır. Bununla beraber
Karadeniz kuzeyindeki geniş bozkırlar asıl bundan sonra Deşti Kıpçak diye anılarak XVIII.
yüzyıla kadar bu adla yaşamıştır.
İki yüz yıl kadar Karadeniz’in kuzeylerini ellerinde tutan Kıpçakların siyasî hayatları
Moğollar vasıtasıyla sona ermekteydi. Kıpçaklar her ne kadar yerleşik bir step imparatorluğu
kuramamışlarsa da çeşitli ülkeler üzerinde büyük etkileri olmuştur.
Doğu Avrupa ve Balkanlar’da Kıpçaklar
Bu başlıkta Kıpçakların Doğu Avrupa ve Balkanlara göçleri ile bu bölgede sırasıyla Macarlar,
Romenler ve Bulgarlar ile münasebetleri üzerinde durulacaktır.
Kıpçaklar ve Macarlar: Kıpçakların 1060 yılından sonra Uzları takiben Tuna boyuna doğru
süratle ilerleyip 1064’de Uzları Tuna’nın güneyine doğru kovaladıkları belirtilmektedir. Aynı
zamanda Transilvanya (Erdel)-Macaristan yönünde de ilerledikleri belirtiliyor. Dolayısıyla
XI. yüzyılın sonlarına doğru, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar tamamen Kıpçakların
(Kuman) eline geçmiş bulunuyordu. Bu arada bazı Kıpçak boylarının Macaristan kralı Laszló
(1077-1095) zamanında, Karadeniz’in kuzey bölgelerinden Karpatlar Havzası’na gelerek adı
geçen Macar kralının himayesine girdikleri ve eski Macaristan’ın farklı bölgelerine
yerleştirildikleri, sonra da Slovakya’da otuzun üzerinde köy kurdukları rivayet ediliyor.
Bazılarının da Avusturya’ya veya Morova’ya geçtikleri belirtiliyor.
1. yüzyılın sonunda Güney Rusya, Moldova ve Eflak bölgelerini tamamıyla ele geçiren
Kıpçaklar, takip eden yıllarda Bizans’a, Macaristan’a, Güney Rusya prenslik topraklarına,
hatta onların sınırlarını aşarak Lehistan’a akınlar ettiler. Bu dönemde bu bölgelerde aktif ve
devamlı akınlarla uğraşanların büyük çoğunluğunu, Kıpçakların beş bölüğünden biri olan
Tuna bölüğü Kıpçakları oluşturuyordu.
1091’de Macaristan’a akınlar düzenleyerek Macar topraklarına giren Kıpçaklardan Tuna
bölüğüne mensup olanların bir kısmının XII. asrın ilk yıllarında Macaristan’da askerlik
hizmetinde bulundukları belirtiliyor.
1099 yılında Bonyak (Benek) komutanlığındaki bir Kıpçak ordusu Rus prenslerinin Macarlara
karşı yaptıkları bir seferde, Rusların yanında yer almış ve Rusların galip gelmesinde Kıpçak
komutan Bonyak’ın büyük rolü olmuştur. Bu tarihlerden itibaren XII. yüzyıl boyunca
Kıpçaklar ile Macarlar arasında geçen olaylar fazla bilinmemektedir. Bu dönemde Kıpçaklar
muhtemelen Dnestr boyları ve Tuna’nın aşağı taraflarına kadar göç ederek normal hayatlarını
devam ettirmişlerdir. Bu sıralarda o bölgede Kıpçaklara baskı yapacak herhangi başka bir
göçebe Türk boyu da kalmamıştı. Daha önce de değindiğimiz gibi Kıpçaklardan bir çoğunun
Macaristan’a gittiği ve Macar kralları tarafından çeşitli bölgelere yerleştirildiği biliniyor.
Onlar, Macar kralının ordusunda atlı asker vazifesi görüyorlardı. Hatta 1132 yılında Çek
kralının Alman imparatoruna İtalya seferi esnasında, Kıpçaklardan oluşan bir kıta gönderdiği
malumdur. Bohemya’da Kıpçaklar bulunmadığına göre, bu kuvvetlerin Macar kralına ait
olduğu anlaşılıyor. Çok daha sonraları, 1203’de Alman imparatoru Otto IV’ün Türingiye’deki
kuvvetleri arasında Kıpçakların bulunduğu belirtiliyor. Bunların da Macaristan’dan gelmiş
olmaları büyük ihtimaldir. İşte bu şekilde Kıpçakların batıdaki kolları devamlı Macaristan’a
kaymış ve orada kralların askeri hizmetine girerek yerleşik hayata geçmişlerdir.
1239 yılında Doneç havzasında Batu Han önderliğindeki Moğol ordusu ile Kıpçaklar
arasındaki çarpışma sonucunda, Kıpçak ordusu mağlup olmuş ve Kotyan (Köten)
başkanlığında kırk binin üzerinde Kıpçak Macaristan’a sığınmıştı. Böylece Macaristan’a
azımsanamayacak miktarda Kıpçak nüfusunun daha girdiği anlaşılmaktadır.
Macaristan kralı Béla, Moğolların savaş usullerini iyi bilen Kıpçak hafif süvarisinden
faydalanarak, Kıpçakları Moğollara karşı kullanmak istiyordu. Halbuki Moğol ordusuna
Kıpçakların doğudaki üç veya dört grubundan binlerce süvari katılmıştır. Moğol ordusundaki
süvarilerin Türkçe bilmesi, Avusturya prensi Fridrik Badenberg’in Macarlar tarafındaki
Kıpçak Hanı Köten’in Moğol casusu olduğu yolundaki iddiasını destekliyordu. Galeyana
gelen halk masum Köten’i parçaladı. Bunun üzerine Kıpçaklar, Moğollar ile Macarlar
arasında vuku bulan büyük mücadeleden önce Macar ordusundan ayrılarak Macaristan’dan
Balkanlar’a doğru çekildi ve Macar ordusu Moğollar karşısında yalnız kaldı. Macar ordusu
eski süvari taktiğini unuttuğu için, hafif Moğol süvarisinin ok yağmuru altında hezimete
uğradı. Büyük nüfus kaybına uğrayan Macaristan’ın yeniden toplanmasında Kıpçakların
büyük rolü olmuştur. Çünkü Moğolların geri çekilmesinden sonra Macar kralı Béla’nrn
hatasını anlayarak Kıpçakları memleketine tekrar kabul ettiği kaydedilmektedir.
Özellikle XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren nüfusu seyrekleşen Macaristan’da Kıpçaklar
büyük askeri güç haline gelmişlerdir. Ülkenin üçte biri Kıpçakların idaresi altına geçmişti.
Macaristan’a kabul edilmelerinin ilk şartı Hıristiyanlığı kabul olduğu halde bu sözde kalmıştı.
Kıpçaklar eski inançları üzere duruyorlardı. Kıpçakların ülkedeki bu etkinliği kendilerini
şımartmıştı. Macarlar da bu durumdan rahatsız oluyorlardı. Bu nedenle memleket içinde iç
karışıklıklar arttı. Şu veya bu tarafı tutma sırasında iç çekişmeler yüzünden memleketin Macar
ve Hıristiyan karakteri tehlikeye girmişti. Macarlar aleyhine batıda Haçlı seferi hazırlıklarına
başlanıyordu ki, Kral Laszló IV. (ana tarafından Köten Han’ın torunu) içlerinde Uzur, Alpar
ve Tolun’un da bulunduğu yedi Kıpçak oymak başkanı ile toplanarak Kıpçakların belli bir
düzene sokulup bazı kurallar getirilmesi konusunda anlaştılar. Bu anlaşma ve “Teteny
Kurultayı” kararları uyarınca Kıpçaklar, Hıristiyan olmayı, göçebe hayatı bırakmayı, ev
yapmayı, Hıristiyan esirleri serbest bırakmayı kabul ettiler. Bu anlaşma sırasında Kıpçaklar
eski geleneklerine uyarak başlarını traş etme müsaadesi aldılar. Bu kanunla, Kıpçakların
yerleşme alanı da Tuna ile Tisza nehirleri ve Maroş-Temeş ırmakları arası olarak tespit
edilmiştir. Kararlardan memnun olmayan Kıpçaklar ayaklanarak Moldva tarafından akın eden
Oldamur Han’a tabi oldular. Oldamur’un akını başarısızlıkla sonuçlanınca, Kıpçaklarla ilgili
alınan kararlar yürürlüğe kondu.
1. yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde hâlâ bir kısım Kıpçaklarda eski inançlarının devam
ettiği anlaşılıyor. Ancak zamanla onların da Macar hayatına intibak ettiği kaydediliyor. Ayrıca
1470’de Dnyester havalisinden Macaristan’a gelen Kıpçak zümrelerinin de Macarlaştığı
verilen bilgiler arasındadır.
1. yüzyıldan itibaren Kıpçakların tarihi Macar tarihine karışmakta ve bu gün onlar köklü
Macar olarak kabul edilmekte iseler de, onların işgal ettikleri sahalardaki yer adları, eski arşiv
belgelerinden tespit edilen şahıs adları ve hatta günümüzde kullanılan bazı soy adları onların
Türk olduklarına şahitlik etmektedir.
Kıpçaklar ve Romenler
Peçenek ve Oğuzlardan sonra Kıpçakların XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Harezm’den
Tuna nehri kıyısındaki "Demir Kapılar” mevkiine kadar uzanan geniş bir mıntıkayı zapt edip
Dobruca’nın güneyine, Karadeniz bölgelerine, ve Dell-Orman taraflarına kadar yerleştikleri
belirtilmektedir. Kıpçakların Karpat-Tuna bölgesindeki hakimiyeti büyük Moğol istilasına
(1241) kadar, yani hemen hemen iki asır sürmüştür. Kıpçak (Kuman) lar diğer Türk
kavimlerinln aksine hakimiyetlerinin sonuna doğru kitle halinde Hıristiyan olmuşlardır.Ancak
Dobruca bölgesindeki ve diğer Türk kavimleriyle iç içe yaşayan Kıpçakları dışarıda tutmak
gerekir kanaatindeyiz.
Romenlerln Balkanlar’da, bilhassa Eflak’ta ve Moldavya’da Peçeneklerle ve daha sonra da
Kıpçaklarla bir arada yaşadıkları kesindir. Kıpçakların zamanında buralara "Kumania”
denildiği bilinmektedir. Romen tarihçi Filitti, "Kumania”nın kuman tabakası ile onlara tabi
Romen toprağı olduğunu kabul eder.
Romenler tarafından işgal olunan sahaların yerleşme tarihinde ve hatta Romen Devleti’nin
teşekkülünde Türklerin büyük rolü olduğunu Romen şahıs isimlerinin incelenmesi teyit
etmektedir. Eflak ve Boğdan ırmak adlarının büyük kısmı Türkçedir. Bilindiği üzere yerleşme
tarihi bakımından ırmak adları birinci derecede önemlidir. Ayrıca Romen tarihinin başladığı
yer "Curteo de Arges” Türkçe olduğu gibi Romen Devleti’ni kuran şahısta Kıpçaklı bir
Türk’tür.
Moğol istilasından sonra bugünkü Romanya topraklarında Romenler çok az olmasına karşılık
Kıpçaklar önemli bir role sahipti. Moğollardan sonra burada bir asır kadar sükunet hakim
oldu. 1330’lara gelindiğinde aniden bir Romen prensinin ortaya çıktığı ve askeri ve siyasî
alanda başarılı olduğu görülüyor. Basaraba adındaki bu şahıs Romenlerin ilk Hükümdar
sülalesi kurucusu oldu.Ancak bir asır önce "Kumania” olan bir ülkenin aniden "Romania”
oluvermesi tarihçiler tarafından şaşkınlıkla karşılanmaktadır.
“Basaraba”nın Kıpçak Toktemir Han’ın oğlu olduğunu söyleyenler olduğu gibi onun bir Türk
veya Türkleşmiş Moğol olduğu üzerinde duranlar da olmuştur. Basaraba ismi (basar+aba) o
dönemde Türk bölgelerinde ve bilhassa Altınordu’da moda idi. Aba (aga, Türkçe unvan) eki
ile yapılan adlar Oğuzlar da (Ay-aba, Boz-aba) ve Doğu ve Orta Avrupa ve Mısır Kıpçak
çevrelerinde (Altın-aba, Tonuz-aba, it-aba, Arslan-aba vb.) yaygındır. Romanya’nın
kuzeyindeki Basarabya bölgesi de aynı adı taşır. Moğol hakimiyeti döneminde Türkçe
konuşulduğu ve halkın büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu gözününde bulundurulursa,
Basaraba, Türkleşmiş Moğollardan olsa bile Türk kültürünü temsil ettiği apaçıktır. Rásonyi
Macar arşivlerine dayanarak bu bölgede Kıpçaklar ile Tatarların (Moğollar) iç içe olduğunu
göstermektedir. Şöyle ki, Basaraba’nın babasının adının “Tokomer” olduğu bilinmektedir.
Rus salnamesine göre, Basaraba’dan bir nesil önce, Basarabya’da ve onun çevresindeki
topraklarda “Toktomer” (Tok Temir) adlı bir Tatar prensi yaşıyordu. Cengiz’in oğlu Coçi
ailesinde iki yüzyıl zarfında dört defa Tok-Demir adının geçtiği biliniyor. Acaba Basaraba’nın
babası olan Toktomer, Coçi’nin oğlu Orda’nın torunu olan Toktomer ile aynı şahıs mıdır,
yoksa Tokta Han’ın oğlu İlbasar’ın kardeşi olan Toktomer midir? Netice itibariyle hangisinin
oğlu olursa olsun Cengiz Han’ın beşinci veya altıncı göbekten torunu sayılır.
Kıpçakların ve dolayısıyla Tatarların Romanya’da oynadıkları bu önemli rolleri sadece
“Basaraba” değil, diğer belgeler de teyit eder. XV ve XVI. yüzyıl belgelerinde belirtilen
Romen devlet büyükleri ve soylu ailelerin adları arasında, Akbaş, Akkuş, Bozdoğan, Bilik,
Berendey, Barak, Bars, Bağbars, Buğa, Belçir, Kara, Kızıl, Kazan, Şişman, Temirtaş, Tok ve
Ötemiş...gibi birçok Kıpçak adına rastlanır. Romanya’daki pek çok köy adları arasında da bu
gibi şahıs adlarından esinlenmiş olanlar mevcuttur.
XIV. yüzyılın ikinci yarısında, Dobruca’da kurulan devleti de Kıpçaklara bağlamak gerekir.
Bir taraftan Bulgar, bir taraftan da Bizans iktidarlarının zayıf düştüğü bir dönemde, Bizans
imparatoriçesi Anna tarafından yardımına müracaat edilen (1346’da) aşağı Tuna bölgesi
mahalli komutanlarından Balika’nın (Türkçe Balık’tan) oğlu Dobrotiç (Dobruca, buradan
geliyor) 1354’lerden itibaren-daha sonra kendi adıyla anılacak olan bölgenin hakimi olarak
1385 yılına kadar Balkanlar ve Karadeniz’de önemli siyasî rol üslenmiştir. Dobruca
Devleti’ni, 1354 yerine Dobrotic’in babası Balika dönemiyle, yani 1320 yılında başlatanlar da
söz konusudur. Bakır paraları ele geçmiş olan Dobrotic’in oğlu İvanko (Vanko-Yanko)
zamanında XIV. asrın sonlarına doğru bir ara Romen egemenliği altına girdiği tahmin edilen
bu küçük “Dobruca Devleti”nin toprakları 1417 yılında Osmanlıların eline geçmiştir.
Günümüzde Dobruca ve Deli-Orman bölgelerinde Kıpçak nüfus bölgeye daha önce gelen
Peçeneklerin yanı sıra Osmanlı hakimiyeti döneminde buraya hicret eden Anadolu Türkleriyle
tamamen karışmış durumdadır. Esasen Hıristiyan olmayan bu türk kavimleriyle ilişki kuran
ve onlarla iç içe olan Kıpçaklar, kimliklerini kaybetmeyip benliklerini devam ettirmektedirler.
Hıristiyan olan ve büyük bir yekun tutan Kıpçak topluluğu Macaristan’da olduğu gibi
Romanya’da da Türklüklerini kaybetmişlerdir.
Kıpçaklar ve Bulgarlar
Bulgar Kıpçak münasebetlerini XI. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlatmak doğru olur
kanaatindeyiz. XI. yüzyılın sonlarından itibaren XII. yüzyılda Kıpçaklar, Ukrayna ve
Romanya üzerinden adeta bir kasırga gibi Balkanlar’a inmeğe başlamışlardır. İlk olarak
Kuzey Bulgaristan’ın Tuna boyu ve Dobruca bölgelerine, daha sonra güneye doğru inerek
Rodoplar ve Makedonya’nın doğu kısımlarına yerleşmişler ve dağıldıkları yerleşim
birimlerine de coğrafi isimlerini vermişlerdir. Örneğin, Makedonya’daki Kumanova,
Sofya’daki Kumantsi, Nevrokop’ta Kumança, Kesriye’de Kumaniçevo, Vidin’de Kumani
adası, Niğbolu’da Komana, Lofça’da Kumanitsa gibi yer ve köy isimleri bütün onların
eserleridir. Şunu da belirtmek gerekir ki, Kıpçaklarla Bulgarların ilk temasını Kıpçakların bu
bölgeye gelmesinden sonraya hasretmemek lazımdır. Çünkü 1060’lı yıllarda Aşgıl (Isgıl)
Bulgarlarının göç sahaları olan Don nehri civarında Kıpçaklar ile temas ve ilişki kurdukları,
takip eden yıllarda da Cimc (Emba) ve Yayık boyunda göç eden Oğuz ve Kıpçakların bir
kısmı ile ticarî ilişkiler içerisine girdikleri anlaşılıyor.
Kıpçakların 1087 yılında Peçeneklerin de desteğini alarak Bulgaristan, Makedonya, Yeni
Pazar, Kosova, Bosna ve Arnavutluk’u içine alan ve merkezi Kumanova olan "KumanPeçenek Türk Federasyonu”nu kurdukları ve böylelikle de ilk defa Türk dışı unsurlara karşı
"milli birliğin” oluşması yoluna gittikleri rivayet edilmektedir. Ancak bu Kıpçak-Peçenek
birliği 1091 yılında politik fonksiyonunu kaybetmiştir. XI. yüzyılın sonlarında bu bölgedeki
Kıpçak etkinliği Bulgaristan’daki Bizans hakimiyetini sona erdirmiş ve bölge insanına bir
rahatlama sağlamıştır. Bu dönemde bu bölgeye gelen Kıpçaklar büyük ölçüde Hıristiyanlaşıp
Slavlaşmıştır. Bu şekilde Batı Trakya, Makedonya ve Bulgaristan’ın dağlık kesimlerinde
kalmış olan pek çok Kıpçak Türkü, daha sonraları yine Karadeniz’in kuzeyinden gelen
Kıpçak grupları ve Osmanlılar döneminde Anadolu’dan gelen Türkler sayesinde kendilerini
yenileme imkanı bulmuştur.
1.yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde Kıpçakların, Romenlerin ve Bulgarların
teşkilatlanmasında ne derece etkili oldukları daha iyi görülür. Vaktiyle Avarların Slâvları
teşkilatlandırması gibi, Kıpçak idarecilerinin de Balkanlar’da benzer büyük hizmetleri
görülmüştür. 1185-1237 yılları arasında Tuna’nın güney bölgesinde kalabalık halde yaşayan
Kıpçakların Bizans’a karşı Bulgar İstiklal mücadelelerinde başlıca rolü oynadıkları
anlaşılmaktadır. Mücadeleyi kazanarak Bulgar Devleti’nin başına geçen Çar Asen (11871196) Kıpçak menşelidir.175 O dönemde Bizans’ın Anadolu Selçuklularıyla uğraşmak
zorunda kalması, Asen’in işini kolaylaştırmıştır. Asen ile kardeşi Peter komutasındaki
Kıpçaklar Bizans’ı barış yapmaya zorlamıştır.
Bizans’ın Haçlı seferleri sırasında Latinlerin eline düşmesinden sonra İstanbul’daki Latin
İmparatorluğu’nun yeni Bulgar Krallığına karşı açtığı savaş da Edirne civarında tam bir
bozgunla sonuçlandı (1205). İmparator Bulgar kralına esir düştü. Böylece Latin
İmparatorluğu sarsıldı.
Asen’in ikinci kardeşi Kaloyan döneminde Bulgar Krallığı daha da güçlendi ve Kaloyan,
Bulgar kilisesinin Roma kilisesiyle birleşmesini benimsedi. Böylece başında bir Kıpçak
Türkü’nün bulunduğu 1. Bulgar Krallığı, Avrupa devletleri arasında varlığını resmen tanıtmış
oldu. Nihayetinde Kaloyan, Boyarlardan Kıpçak asıllı biri tarafından öldürüldü. (1207).
Yerine Boril geçti.
1218’den itibaren eski Asen’in soyundan olan ve Bulgar krallarının en büyüklerinden biri
sayılan II. Asen (1218-1241) Sırp kralı ile sıkı dostluk ilişkileri kurdu. Güneyde, Epir’deki
Komnenoslara karşı kazandığı zaferle de (1230) krallığın sınırlarını oldukça genişletti. Meriç
ırmağı ağzına kadar Trakya, Makedonya ve Arnavutluk’un tümünü krallığa dahil etti. I.
Asen’in aksine Roma ile birleşme politikasından vazgeçerek İznik Rum kilisesi ile anlaştı.
Bulgar kilisesini patriklik haline getirdi. Kral II. Asen, İstanbul’da zayıf bir Latin
İmparatorluğu’nun bulunmasından yaralanarak Bulgar Krallığı’nı Balkanlar’ın en güçlü
devleti haline getirdiği bir sırada, doğudan gelen Moğol orduları, Bulgaristan Krallığı’nı
büyük ölçüde sarstı ve krallık gerileme sürecine girdi.
1240-1241’de Rus topraklarının ve Kıpçak bozkırlarının Moğollar tarafından istilaya
uğraması sonucu Kıpçaklardan bir grubun Aşağı İdil ve Don boyundan Orta İdil ve
Bulgaristan’ın dağlık ve ormanlık alanlarına gelerek Balkanlarda’ki Kıpçak nüfusunu
artırdıkları görülüyor. Bu arada Bizans imparatoru Johannes Vatatzes’in Balkanlar’da tekrar
etkinliğini artırdığı ve Moğolların önünden çekilen Kıpçakların bir kısmını toprak karşılığı
askeri hizmet yükümlülüğü ile Trakya’da, Makedonya’da ve Batı Andolu’da (Menderes
Vadisi, vb.) yerleştirdiği ve Bulgar Krallığı içerisinde yoğun olarak bulunan diğer Kıpçak
gruplarına karşı en iyi şekilde kullandığı anlaşılıyor.
1280’de Bulgar Krallığı’nın başına yine Kıpçak asıllı biri olan Terter’in geçtiği görülüyor.
Terter döneminde Kıpçak ileri gelenleri Bulgar Krallığı’nı tamamen ellerine aldılar. Terter,
Bizans’ın etkisine son verip Moğolların üstünlüğünü kabul etmiş ve kendisini de o dönemde
Altınordu’nun batısında olan Nogay Han’a dayamıştır. O sırada Bulgaristan’ın gerçek
egemeni Nogay Handı. Bulgar krallarını o tahtan indirip çıkarmakta idi.
Terter’den sonra başa sırasıyla oğlu Svetoslav ve torunu II. Terter geçmiş ve Terter hanedanı
1323 yılına kadar iktidarda kalmıştır.
1323 yılından itibaren Bulgaristan’ın başında yine Kıpçak asıllı Şişman sülalesini görüyoruz.
Mikhail Şişman da Nogay Han’ın isteğiyle bu göreve getirilmişti. Şişman döneminde
Bulgaristan’da tam bir birlik söz konusu değildir. Şişman’ın bizzat kendisi Vidin kentinin
beyi olmuştu. Terter’in kardeşi Eltimir, Güney Bulgaristan’da Kızanlık bölgesinin
egemeniydi. Yine aynı yüzyılda (XIV), daha önce de belirtildiği üzere, başka bir Kıpçak
komutanı Balık da Dobruca’da hakimiyet kurdu. Asıl Bulgar menşeli olanlar Güney
Bulgaristan’a hakimdi. Nogay Han’ın yardımıyla Bulgaristan’da birliği sağlama çabaları içine
giren Şişman, bu konuda amacına ulaşamamıştır. Şişman’dan sonra yerine Aleksandır İvan
(1331-1365), ve yine aynı hanedandan II. Şişman (1365-1393) geçmiştir.
1393 yılından itibaren bölgede Osmanlı Türk hakimiyeti kurulunca II. Bulgar Krallığı sona
ermiş ve dolayısıyla Bulgaristan’daki Kıpçak egemenliği de bitmiştir. Sonuç itibariyle II.
Bulgar Krallığı’nda Kıpçaklar büyük bir rol oynamışlardır. Gerek kral hanedanları, gerekse
yüksek soylu sınıfı onlardan olmuştur. Aynı zamanda Moğolların ağırlığı ile kurulan
Altınordu Devleti hızla Kıpçaklaştığı için Nogay Han dönemindeki Tatar egemenliği sırasında
da bu Kıpçak üstünlüğü sürüp gitmiştir.
Biz burada Altınordu Devleti’ni baştan sona anlatmaktan ziyade Kıpçakların bu devlet
içerisindeki konumu üzerinde duracağız. 1. asırda Asya ve Ön Asya’yı sarsan Moğol
istilasının ortaya çıkardığı yeni siyasî oluşumlardan biri de Altınordu Devleti olmuştur (12411502). Bu devlet, Doğu Avrupa’da ağırlık merkezi Aşağı İdil (Volga) boyunda kurulmuş bir
Türk-Moğol Devleti’dir.Altınordu Devleti, başta “Deşt-i Kıpçak”taki Kuman/Kıpçaklar
olmak üzere Volga kıyılarındaki Bulgar Türklerini, Hazarları, Slavları ve bunların dışında
bazı kavimlerini de içinde barındırmıştır. Bunların içerisine bu bölgeyi fetheden ve XIII.
yüzyılın sonlarına doğru Türkler içerisinde kaybolan Moğolları (Tatarlar) da katmak gerekir.
Görülüyor ki Altınordu Devleti etnik yapı bakımından bir birlik göstermez.
Deşt-i Kıpçak adı, Moğollar döneminde muhafaza edilmekle kalmayarak o zamanki kültür
aleminde Çin’den Endülüs’e kadar geniş ölçüde yayılmıştı. Batu han ile beraber Deşt-i
Kıpçak’a önemli bir Moğol (Tatar) kütlesinin geldiği ve göçebe halk arasında Moğolların
çokluğu teşkil ettiği zaman zaman ileri sürülmüştür. Aileleri ve bütün malları, özellikle
hayvanları ile beraber Coçi ulusuna gelen Moğolların sayıca az olmadıkları şüphesizdir.
Ancak bu toprakların işgaliyle sıkı sıkıya bağlı olan bu hareket, bir göç olarak
düşünülmemelidir. Moğolların çoğunluğunu oluşturan esas kitlesi Moğolistan’da kalmıştı. Bu
durum karşısında işgal olunan memleketlerin (Kıpçak Bozkırlarının) Moğollaşmasından söz
etmek uygun değildir.
Güneydoğu Avrupa’da eski Türk unsurlarının kuvvetli oldukları ve Kıpçakların Deşt-i
Kıpçak’ta esas göçebe kitlesini oluşturduğu Çağdaş Arap tarihçisi el-Ömerî’nin şu
ifadelerinden anlaşılıyor: “Bu devlet (Altınordu) eskiden Kıpçakların yurdu idi. Lakin Tatarlar
tarafından işgal edilince, Kıpçaklar onlara tabi oldular. Sonra (Tatarlar) onlarla (Kıpçaklarla)
karıştılar ve akraba oldular. Toprak, onların (Tatarların) Tabiat ve soylarına galip geldi.
Tatarlar tamamıyla Kıpçaklaştılar. Çünkü Moğollar (Tatarlar) Kıpçak topraklarında
yerleştiler, onlardan kız aldılar ve onların yurtlarında kaldılar”.
El-Ömerî’nin bu ifadesi bu bölgeye gelen Moğolların Türkleşmesi olayının çağdaş aydınlar
tarafından çok güzel müşahede edildiğini gösteriyor. Moğolların Kıpçak bozkırlarında
yaşayan esas halk kitlesine oranla sayıca çok fazla olmadıkları görülüyor. Esasen bunun
aksini düşünmek de doğru olmaz. Bu Türkleşme olayının ne kadar süratli ve geniş olduğu,
XIV. yüzyılda Coçi ulusunda (Altınordu’da) Moğolca yerine Türkçe bir edebi dilin teşekkül
etmesinden anlaşılıyor. Buna karşılık Kıpçak bozkırlarında Kıpçaklar çoğunluğu
oluşturuyordu.
Moğolların Türkleşmesi olayı öncelikle bozkırlarda başlamış ve diğer bölgelere yayılmıştır.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra bu Moğol şube devleti bir Türk devleti olarak karşımıza
çıkmıştır.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Cengiz ailesi (Moğollar) Deşt-i Kıpçak bölgesinde kısa
zamanda Türkleşmiş ve Kıpçak kavimler birliğine katılarak bu şekilde hayatlarını
sürdürmüştür. Bunu ispat için 1327’de vefat eden Arap tarihçisi Dımeşkî (Dimişkî)’den bazı
cümleler nakletmek yerinde olur. Dımeşkî Altınordu dönemi ile ilgili olarak şunları
bildirmektedir: “Kıpçakların birçok oymakları vardır. Bunların hepsi Türktür: Bergü,
Toksaba, İtaba, Barak, İleris, Burçoğlu, Konguroğlu, Yimek. Bunların daha sonra Havarizm’e
yerleştiği anlaşılmaktadır. Kıpçakların daha küçük boyları da vardır. Bunlar: Tok, Başkırt
Kumandur, Berendi, Beçene, Karabörklü, Uzun ve Çurtan vb.’dir.”
Netice itibarıyla, Altınordu Devleti’nin etnik yapı bakımından bir birlik oluşturmadığı
anlaşılmaktadır. Etnik yapı olarak birliğin olmadığı bu ülkede, genellikle bozkırlarda olmak
üzere Kıpçakların nüfus itibariyle önemli bir yere sahip olduğu, hatta en kalabalık nüfusu
bunların oluşturduğu ortaya çıkmaktadır.
Kıpçakların, Altınordu’nun yönetim birimlerinde ve genel ekonomisi içerisinde de etkin rol
aldıkları görülmektedir. Altınordu Devleti’nde askeri kuvvetlerin kuruluşu Cengiz Han
ordusundan farksızdı. Bu orduda tümen beyleri, bin beyleri, yüz beyleri, on beyleri vardı. İşte
bu mekanizmaya sahip olan bu devletin gerek askeri, gerekse yönetim mekanizmasının
önemli yerlerinde Moğolların yanı sıra Kıpçakların da yer aldığı tarihî kaynaklarca sabittir.
Hatta bazı tarihçiler Altınordu Devleti’nden bahsederken “Bir miktar Moğol kanı olan Kıpçak
Türklerinin devamıdır” şeklinde ifadeler kullanmışlardır.
1246 yılında Deşt-i Kıpçak’tan geçen Plano Carpini, Kıpçak bozkırlarındaki göçebelerin
zenginliğinden bahseder. Onun şu cümlesi dikkat çekicidir: “Deve, sığır, koyun, keçi ve at
gibi hayvanları çoktur. Bütün dünyada bu kadar çok yük hayvanı bulunmadığını sanıyorum”.
Carpini, bu sözlerle her ne kadar Deşt-i Kıpçak’taki Moğolları kastetse de bölgedeki göçebe
ahalinin büyük çoğunluğunu Kıpçaklar oluşturmaktadır. Dolayısıyla Carpini’nin bu sözlerinin
Kıpçaklara da teşmil edilmesi yanlış olmaz. Altınordu Devleti’nde, göçebeler, göçebe
ekonomisi ve göçebe yaşayışının önemli bir yeri vardı. Göçebelerin ana kütlesini de Kıpçaklar
oluşturmakta idi. Dolayısıyla Kıpçakların devlet teşkilatı ve yönetimdeki etkinliklerinin yanı
sıra, Altınordu Devleti’nin ekonomik hayatında da belirli bir yere sahip olduğu göz ardı
edilmemelidir.
Altınordu Devleti’nin çöküşüyle ortaya çıkan hanlıklar içerisinde de Kıpçakların rolü ve
etkilerinin devam ettiğini tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Bazı kaynaklar bu hanlıklardan
Kıpçak hükümetleri şeklinde bahseder.
Suriye ve Mısır’da Kıpçaklar
Müslüman ülkeler içerisinde gerek idari görevlerde gerek saray işlerinde yada orduda, para ile
satın alınan memluk unsurunu istihdam eden kuruluşundan itibaren yabancı unsura önem
veren Abbasiler olmuştur. Onlara gelinceye kadar köleler, sadece hizmet işleri, ziraat işleri ve
benzeri işlerde çalıştırılıyordu.
Abbasi halifelerinin şahsi hakimiyetlerini pekiştirmek amacıyla devamlı memluk satın alması
ve valilerin de bulundukları bölgelerde bağımsız olma arzularını gerçekleştirmek için tek
dayanak olarak "memlûklerden” oluşturulacak orduları görüp bu amaçla "memluk” satın
almaları, kısa süre sonra bu memlûklerin İslâm Devleti’nin her yerinde yayılmasına sebep
olmuştur. Küçük yaşta ülkelerinden getirilip efendilerinin lütfu ile hür olan bu memlûkler,
zamanla nüfuzlarını artırarak, liyakat ve kabiliyetleri sayesinde, yeni vatan edindikleri
topraklar üzerinde idareyi ellerine almaya başlamışlardır. Göstermiş oldukları başarının
karşılığı olarak çeşitli vilayetlere vali tayin edilen Türk komutanların bu yabancı topraklarda
"memluk sistemi”ni maharetle tatbik ettikleri görülüyor.
İslâm tarihinde "memluk asker” sisteminin en bariz örneklerine Mısır’da kurulan
Tulunoğulları ve İhşidîknezde rastlanılmaktadır.
969 yılında İhşidîleri ortadan kaldırarak Mısır’ı ele geçiren Fatımîknezin de saltanatlarını
devam ettirebilmek için ordularında Türk memlûklerine yer verdileri görülmektedir. Önceleri
ordularını genellikle Berberî ve zencilerden kuran Fatımî hükümdarları Mısır’daki
hakimiyetlerini sürdürebilmek için Türk unsuruna başvurmuşlar ve onlardan birlikler
kurmuşlardır.
Bazı kaynaklar Tolunoğulları, İhşidîler ve Fatımîler devletlerinin ordularında bulunan Türk
Memlûkler içerisinde Kıpçakların da bulunduğuna dair görüşler belirtseler de Suriye ve
Mısır’da Kıpçak unsuruna XII. yüzyılın yarısından itibaren ve 1171 yıllarında kurulan
Eyyubîler Devleti’nde rastlamak mümkündür. Gerek Eyyubîler Devleti’nin kurucusu
Selahattin Eyyubî, gerekse haleflerinin orduya çok sayıda memlûk aldıkları zikredilmektedir.
Zamanla birbirlerine düşen Eyyubî emirler, gerek aralarında çıkan çatışmalarda gerek
bölgedeki diğer devletlere karşı yaptıkları savaşlarda istihdam için memlûklerden daha çok
yararlanmaya gitmişler ve bunlardan oluşan kalabalık birlikler kurmuşlardır. Eyyubîlerin son
dönemlerinde (1240-1250) başta Kıpçak olmak üzere çeşitli Türk kavimlerinden oluşan
birliklerin etkisinin arttığı anlaşılıyor. Bilhassa Moğolların istilasına uğrayan Kıpçak
bozkırlarından getirilen Kıpçakların hep birlikte ayrı kışlalarda tutuldukları için ana dillerini
unutmadıkları ve gittikçe devletin idarî ve askerî mevkilerine geçerek etkili olmaya
başladıkları belirtiliyor.
XIII. yüzyılın başlarından itibaren başlayıp Eyyubîler Devleti’nin son dönemlerinde daha
yoğun bir şekilde Mısır’a memluk olarak gelen Kıpçakların gelişleri 1250 yılında Memluk
Türk Sultanlığı’nın kuruluşundan sonra da devam etmiştir. XIII. yüzyılda Suriye ve Mısır’a
özellikle Kıpçakların çok gelmesinde Kıpçak Bazkırlarında ekonomik durumlarının bozulup,
kıtlık ve hastalık epidemilerinin hayvanlarını yok etmesi etkili olmuştur. Bu sebeplerden
dolayı Kıpçaklar da Rusların âdetlerine uyarak gençlerini parayla satmışlardır.
Kıpçak köle ve cariyeleri, İslâm ülkelerine Orta Asya’dan dolaşan eski yoldan ziyade yeni
açılan Anadolu yolundan sevkediliyordu. Bu büyük ticaret yolu üzerinde Sivas ve Halep
şehirleri önemli iki pazarı oluşturuyordu. Anadolu’nun bazı şehirlerinde bulunan "GulâmHane”ler (köle-mektep) Selçuklu saray ve ordusu ile devlet büyükleri ve zenginlerin konakları
için sarışın Kıpçak çocuklarını eğiterek köle ve cariyeler yetiştiriyorlardı. İbn Bîbi, 1205
yılında Trabzon Rumlarının Sinop ve Samsun’a varan yolu karadan ve denizden kesmeleri
dolayısıyla Kıpçak, Rus ve Rumlarla ticaret yapan kafilelerin Sivas’ta izdiham halinde
yığıldıklarını, neticede de halkın büyük zarara uğradığını ve bunun üzerine Selçuklu sultanı I.
Keyhüsrev’in bir sefer açmak zorunda kaldığından bahseder.
Aslında Sivas o dönemde kuzey ve güney kavimlerinin bir mübadele merkezi idi. Kuzeyden
gelen köleler, cariyeler ve kürkler İslâm ülkelerine buradan dağılıyordu. Menşei Kıpçak ve
Kafkas kavimlerinden olan Mısır Memlûk Devleti orduları ve bir kısım Selçuklu devlet
adamları olan köleler hep Sivas’ta satılmış, Sivas’tan götürülmüştür. Bu münasebetle İlhanî
hükümdarı Abaga Han Memlûk sultanı Baybars’a yazdığı bir mektupta "Sivas’ta satılmış bir
köle” ifadesiyle onu tezyif etmiştir. Bu yolda XIV. yüzyılın sonuna kadar bu faaliyetin devam
ettiği anlaşılıyor.
Memluk gruplarının daha düzenli ve muntazam teşkilatlar halinde ortaya çıkması,
Selahaddin’den sonra Eyyubîlerin başına geçen el-Melikü’l-Kamil Muhammed ve gayesi
Mısır, Filistin, Suriye ve Irak’ı da içine alan bir devlet kurmak suretiyle Eyyubî Devleti’ni
merkezileştirmeye çalışan el-Melikü’s-Salih Necmeddin Eyyub zamanlarına rastlar. Memluk
satın alma işine özel önem veren Necmeddin Eyyub Moğol istilasının sebep olduğu karışıklık
sırasında cesaretleri, binicilikleri, ok atma ve savaşmaktaki üstün vasıfları, vücut yapıları ve
sadâkatleri gibi özellikleri sebebiyle pek çok Kıpçak satın alır.Çoğunluğunu Kıpçak ve
Harezmlilerin oluşturduğu ayrı bir memluk grubu kurup bunları, Nil nehri üzerindeki Ravza
Adası’nı kara ile irtibatını keserek müstahkem bir hale soktuktan sonra oraya yerleştirir. Nil
nehrine izafeten çoğunluğunu Kıpçakların meydana getirdiği bu memluk grubuna Bahrî
Memlûkler (Memaliku’l-Bahriyye) ismi verildi. Bahrî Memlûkler başlangıçta Necmeddin
Eyyub’u güçlendirmişse de zamanla memlûklerin çok kuvvetlenmesi Fatımîlerde olduğu gibi,
Eyyubî sülalesinin de çökmesine sebep olmuştur.
Zira Slav, Macar ve Rumlara göre çoğunluğu oluşturan Bahriye Memlûkleri, kendi iktalarında
yaşayan Eyyubi meliklerinin aralarındaki kavgaları sırasında el-Melikü’s-Salih Necmeddin
Eyyub’e ve haleflerine bağlı kalarak nüfuzlarını git gide artırmışlar ve ismen saltanat süren
diğer Eyyubi meliklerini bertaraf etmeyi başarmışlardır. Nitekim Kutuz, Baybars ve Kalavun
gibi Bahrî memluk komutanlarının desteğini alan Melikü’s-Salih, rakiplerine üstünlük
sağlamıştır.Ancak Melikü’s- Salih’in ölümü (1249) üzerine tahta çıkan oğlu Turan Şah
zamanında artık bu aileye kendilerini bağlı sayamayan Oğuz-Türkmen gurubu ile Bahrî
Memlûkleri, Mansûra’da birlikte mağlup ettikleri IX. Louis ile yapılan müzakerelerin
kendilerine danışılmadan yapıldığı iddiasıyla Turanşah’ı öldürdüler (1250). Onun ölümü
Eyyubîlerin sonu demekti. Böylece Mısır’ın mukadderatı tamamen Bahriye Memlûklerinin
eline geçmiş oldu.
Turanşah’ın ölümü üzerine Mısır’da tek söz sahibi olan Kıpçakların ağırlığını oluşturduğu
Memlûkler, Melikü’s-Salih’in dul karısı Türk asıllı Şecerüddür’ü sultan seçtiler. Muhtemelen
Kıpçak asıllı olan bu kadın, zekası, dirayeti ve cesaretiyle maruftu. Melikü’s-Salih onu köle
olarak satın almış ve hür yaptıktan sonra evlenmişti. Şecerüddür’ün bu özelliklerinden dolayı
bazı tarihçiler bu kadını Mısır’daki ilk Memluk sultanı olarak zikrederler.
Şecerüddür, kocası Melikü’s-Salih’in son günlerinde kalabalık bir ordu ile Mısır’ı istilaya
gelen Haçlı ordusu kumandanı IX. Louis’i Mansûra’da yenip esir etmiş ve Fransız komutanı
ile kendisi ve diğer Haçlı esirlerinin kurtuluş akçası olarak sekiz yüz bin dinar ödemeyi kabul
edip Mısır’dan çekilip giderek bir daha böyle bir sefere kalkışmamayı kabul etmesi şartıyla
anlaşmıştı. Böylece kocasının son zamanlarında harici bir tehlikeye maruz kalan Mısır’ı
kurtarmış olmasına rağmen tahtında çok rahat değildi. Çünkü, kendisi her şeyden önce bir
kadındı ve Müslümanlar bir kadının hükümdarlığına alışık değillerdi. Nitekim kendisi de
bunu bildiği için, hutbe, sikke ve diğer resmî muamelelerde kocası veya oğluna olan
nisbetlerini zikrediyor, kendi adını kullanmıyordu. Neticede Şecerüddür kendisini hal edip
daha önce Bahriye Memlûkleri tarafından Atabekü’l-Asakir seçilen İzzeddin Aybek etTürkmâni ile evlenerek saltanatı ona bıraktı. (1250).
Bazı kaynaklar 1250-1257 yılları arasında başta bulunan Aybek’in Kuman-Kıpçak Türklerine
mensup olduğunu belirtseler de çoğunluğun görüşü bu komutanın Kıpçak kökenli olmayıp
Türk asıllı başka bir kavimden olduğu yönündedir. Türk Memluk Devleti içerisinde tarihe mal
olmuş olup önemli başarılar gösteren Kutuz, Baybars I ve Kalavun Kıpçak asıllıdır. Ayrıca
ister Bahrî, isterse Burcî Memlûklerinde olsun, Kıpçakların devletin idari ve askeri yapısında
genel olarak etkili oldukları ve önemli görevler üstlendikleri muhakkaktır
Bu arada Sultan Kutuz’dan başlayarak Çerkez Memlûklerina kadar (1382), Mısır Türk
Devleti’ni Kıpçak menşeli sultanların yönettiğini söylemek yanlış olmaz. Zira bu dönemde,
Arapça konuşan yerli halkın dışında kalanlar için dil Türkçe (Kıpçakça), kültür de Türk
kültürü olmuştur. Bu sürecin Çerkez Memlukleri döneminde de büyük ölçüde devam ettiği o
dönem kaynaklarından anlaşılmaktadır.
Hindistan’da Kıpçaklar
Hindistan’da Kıpçaklar deyince akla ilk olarak Delhi Türk Sultanlığı gelir. Biz çeşitli hanedan
ve aileler tarafından yönetilen bu Türk devletinin Kıpçakların etkili olduğu (1211-1266)
Şemsiyye Hanedanı ile Balaban ailesinin (1266-1290) başta bulunduğu dönem üzerinde
duracağız.
Şemsiyye Hanedânı: Suriye ve Mısır’da önemli roller üstlenen Kıpçaklar, diğer bazı Türk
kavimleriyle birlikte XII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köle tüccarlarının elinde
"memluk” olarak Hindistan’a girmeye başlamışlardır. Memluklerin değeri, yaptıkları iş ve
gösterdikleri etkinliklerle ölçüldüğü için, o sırada Türkistan ve Maveraünnehir’den getirilen
genç Türk memluklerinin ünü o bölgeye yayılmıştı. Bölgede uzun boylu, mavi gözlü,
kadınlarının güzelliği, erkeklerinin yakışıklılığı ve çalışkanlıklarıyla meşhur Kıpçak
kabilelerinden gelen memlukler daha da tercih sebebi idi.
XIII. yüzyılın başlarında kurulan (1206-1290) ve o yüzyıla damgasını vurup Hindistan’a Türk
kültürünün ve İslâmiyet’in yayılmasına önderlik eden Delhi Türk Sultanlığı’nda Kıpçakların
etkin bir şekilde yer aldığı görülmektedir. Özellikle Şemsiyye Hanedanı ile Balaban ailesinin
başta bulunduğu dönemlerde devletin bizzat Kıpçak menşeli sultanlar tarafından yönetildiği
nakledilmektedir. Şimdi gerek devletin başında bulunan gerekse idari teşkilat ve orduda
önemli yer tutan Kıpçakların ve onları destekleyen diğer Türk kavimlerinin faaliyet ve
icraatlarından kısaca bahsetmeye çalışalım.
Delhi Türk Sultanlığı’nın kurucusu Türk komutan Kutbettin Aybeg’dir. Türkistan’da doğan
ve muhtemelen Kıpçak kabilelerinden birine mensup olan Aybeg, aynı zamanda Hindistan’da
İslâm idaresinin temellerini atan ilk sultan olmuştur. Delhi Türk Sultanlığı, Aybeg ile iyi bir
başlangıç (1206) yapmış, Hindistan’da güçlü bir merkezî idare oluşmuş ve kurulan bu sistem
uzun yıllar, daha sonra gelenlere hizmet etmiştir. 1210 yılında sultanın ani ölümü üzerine emir
ve melikler, Aram Şah’ı geçici olarak Delhi tahtına seçmişlerdir.
1211 yılında Delhi Türk Sultanlığı’nın başında Aybeg’in kölesi, aynı zamanda damadı olan ve
Türkistan’daki Kıpçakların İlbari (Alp-Eri-Uluğ Borlı) kabilesinden olan Şemseddin
İltutmuş’u (İletmiş) görmekteyiz. Babası, adı geçen Kıpçak kabilesinden kendisine bağlı
olanlar ve akrabalarının çokluğuyla ün salmış Aylam Han’dır. İltutmuş’un Kıpçak menşeli
oluşundan, başta “Tabakat-ı Nâsırî” ve “Fütûhu’s-Selatin” olmak üzere konuyla ilgili olan
bütün tarihi kaynaklar bahsetmektedir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1210 yılında Aybeg’in ani ölümü üzerine kısa bir süre başta
kalan Aram Şah’ın yerine geçmesi için Badaun’dan Delhi’ye çağırılan İltutmuş, kuvvetleriyle
birlikte gelerek şehri zapt edip tahta oturmuştur. Aram Şah’ı mağlup edip tahta geçtikten
sonra Şemseddin unvanı verilen İltutmuş ile Hindistan’daki Türk hakimiyetinde yeni bir
dönem açılmıştır. O dönemin kaynaklarına bu dönem, “Şemsiyan-ı Hind” veya “Selâtin-i
Şemsî” şeklinde geçmektedir.
Başa geçtiği zaman birçok sıkıntı ile karşı karşıya kalan İltutmuş’un,bütün bunların
üstesinden başarıyla gelip bir takım önemli seferler sonucu hakimiyet alanını genişlettiği ve
sonunda Vindhya dağlarının kuzeyindeki bütün Hindistan’ı ele geçirdiği belirtilmektedir. O,
Abbasi halifesi Muntasır Billah tarafından tanınan Hindistan’ın ilk Müslüman Türk sultanı
olmuş ve Halife ona “Nasır emir el- Müminun” lakabını vermiştir (1229). Bir ara İsmaililerin
onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi tasarladıkları, ancak bunda başarılı olamadıkları
rivayet edilmektedir (1234). Daha sonra ülkenin uzak topraklarının merkeze bağlılığını
güçlendirmek için ikta sistemini uygulamaya başlayan İltutmuş, 1236 yılında ölmüştür.
Kısaca İltutmuş, daha başlangıçtan itibaren ülkeyi bölünme tehlikesinden kurtarmak ve
mevcut olanı düzene sokup kuvvetlendirme yönünde çaba sarf etmiştir. Bunu başarmak için
de kafasındaki planı her hangi bir endişeye mahal vermeksizin uygulamaya koymuştur.
Kafasındaki plan çerçevesinde gerek devletin yerinin sağlamlaştırılması, gerekse genişlemesi
için Hindu veya Müslüman olmasına bakmaksızın önündeki bütün engellerle savaşmıştır.
Başa geçtiği dönemdeki karmaşık problemleri çözüşündeki incelik ve ülkenin birlik ve
beraberliğinin bozulmaması uğruna gösterdiği yorulmak bilmez hareketlilik, askeri dehasının
en büyük başarısıdır. Sultan İltutmuş haklı olarak Delhi Türk Sultanlığı’nın en büyük devlet
adamı unvanını almıştır. Bazı tarihçiler onu Hindistan’daki Türk Sultanlığı’nın gerçek
kurucusu olarak kabul ederler.
İltutmuş’un 1236 yılında ölümünden sonra, Türk Sultanlığı otuz yıl kadar süren siyasî kargaşa
ve karışıklık dönemi yaşamıştır. O ölmeden önce oğullarının beceriksizliği ve eğlenceye
düşkünlüğünü bildiği için çok istidatlı kızı Raziye’nin kendi yerine geçmesini tavsiye
etmesine rağmen, devlet büyükleri bu vasiyete uymayarak oğullarından Rükneddin Firuz’u
tahta geçirmişlerdir. Başarısız bir yönetim sergileyen Firuz tahttan indirilinceye kadar, idareye
annesi Terken Hatun hakim olmuştur. Altı ay başta kaldıktan sonra bir isyan sonucu tahttan
indirilerek öldürülen Firuz’un yerine çeşitli itirazlara rağmen İltutmuş’un kızı Raziye Sultan
ilan edilmiştir. İslâm dünyasında hükümdarlık etmiş ender kadınlardan biri olan Kıpçak asıllı
Raziye erkek kardeşlerine nazaran daha başarılı bir yönetim sergilemiş ve birçok zorlukların
üstesinden gelmeyi başarmıştır. Sultan Raziye’den sonra başa geçen gerek Behram Şah
(1240-1242), gerekse ondan sonra tahta çıkan Alaaddin Mesud Şah (1242-1246) Raziye’den
önce başa geçen Sultan Firuz gibi devleti idare edecek güç ve kudrete sahip olamadıkları için
azledilmişlerdir. Alaaddin Mesud Şah’tan sonra İltutmuş’un en küçük oğlu Nasıruddin
Mahmud, sultanlığa getirilmiştir. Kibar ve dindar bir kişiliğe sahip olan Mahmud Şah, Kıpçak
menşeli bir Memluk olan Balaban’ı kendisine vezir tayin etmiş ve böylece yirmi yıl bu
görevde kalmıştır.
Balaban Ailesi: Delhi Türk Sultanlığı’nı Kutbiler (Kutbeddin Aybeg ve Aram Şah) ve
Şemsilerden (Şemseddin İltutmuş ve çocukları) sonra 1266-1290 yılları arasında Balaban
ailesi yönetmiştir. Bu ailenin başı Gıyasûddin Balaban’dır.
Balaban, Kıpçak kabilelerinden Alp-eri’ye (İlbari) mensuptur. Babası bu kabilenin on bin
çadır halkından oluşan büyük bir bölümünün hanı idi. Delhi’ye getirilip İltutmuş’a satılan
Balaban, belirli bir süre sarayda yetiştirildi.İnsan tanımada kabiliyetli ve tecrübesi olan
İltutmuş, onu özel hizmetine alarak "kırklar” diye anılan kırk büyük azatlı Memluk
emirlerinden biri yaptı. Balaban İltutmuş’un kızı Raziye zamanında (1236-1239) emir-i
şikarlığa getirildi. Behram Şah döneminde ise ona Hansi ve Ravari bölgeleri verildi. Alaadin
Mesud başa geçince de (1241-1246) emir-i hacipliğe yükseltildi. 1245 yılında Sultan Mesud’u
ve emirleri teşvik ederek kumanda ettiği kuvvetli bir ordu ile Sind’i istila eden Moğolları
bozguna uğratıp istilayı durdurdu. Böylece yalnız halk arasında değil, Türk emirleri ve ordu
arasından da büyük bir nüfuz kazanan Balaban, 1246’da başa geçen Nasıruddin Mahmud
tarafından vezir tayin edildi ve yirmi yıl bu görevde kaldı ve daha sonra Sultan oldu.
Balaban dönemini birkaç cümle ile özetlemeye çalışırsak, İltutmuş gibi Kıpçak Türklerinden
olan Balaban döneminde Türk idaresi, bir kere daha bütün gücü ve enerjisiyle yükselmiştir.
Onun anlayışına göre soylu ve asil demek, Türk demekti. Hayatı boyunca Türk olmayanlara
devletin idari kademelerinde yer vermemeye özen göstermiştir. Devleti yaklaşık kırk yıl
süreyle idare etmiş olan Balaban, yönetimdeki tecrübesi, iyi bir diplomat oluşu, cesurluğu ve
samimi bir Müslüman olmasıyla dikkat çekmiştir. Tahtta bulunduğu dönem içerisinde büyük
fetihler görülmemekle beraber Moğol istilasına karşı koyup başarılı bir siyaset izlemesi
İltutmuş’tan sonra çökmeye yüz tutmuş olan devleti yeniden kuvvetlendirip, daha sonraları
Hindistan’da İslâm’ın iyice nüfuz etmesine yol açan fetihlere zemin hazırlaması bakımından
Ortaçağ Türk tarihinin büyük hükümdarları arasında yerini almıştır.
Balaban ailesinin ikinci sultanı Muizzeddin Keykubad’tır. O sırada on yedi yaşında olan
Keykubad, dedesi Balaban’ın yerini dolduracak kapasitede değildi. Balaban’ın koyduğu ve
katı olarak gördüğü bazı kuralları kaldırarak sefahat hayatını tercih etti. Sıkı bir sosyal
hayattan serbestliğe geçiş toplumda etkisini göstermiş ve hissedilir değişiklikler meydana
gelmişti. Devlet kademelerine tayin edilen kimseler zayıf karakterli ve hasis kimselerdi.
Naibü’l-Mülk Melik Nizameddin, kısa sürede sultanı etkisi altına alarak sarayda kontrolü
eline geçirmişti. Kendisine rakip olan diğer Türk beylerini de değişik bahanelerle kimini
öldürterek kimini de gözden düşürerek uzak iktalara sürdürmüştü. Belli bir süre sonra devletin
gidişatından rahatsız olan Sultan Keykubad’ın babası Buğra Han oğlu ile Ghagra (Gagra)
nehrinde buluşarak bazı nasihatlerde bulundu. Babasının nasihatlerinden de fazla
etkilenmeyen Sultan Keykubad ağır bir hastalığa tutulunca tahtan indirilerek yerine küçük
yaştaki oğlu Keyümers getirildi. Gittikçe devlet kademesinde ağırlıkları artan Kalaçlar
(Halaciler) ve onların temsilcisi Firuz Şah işe el koyarak çocuk yaştaki Sultan Keyümers’i ve
babası Keykubad’ı öldürterek Balaban ailesine aynı zamanda da Kıpçak idaresine son vermiş
oldu (1290). Böylece iktidar, özellikle Balabanlıların son zamanlarında devletin askeri
gücünde etkili olmaya başlayan Kalaç Türklerine geçmiş oldu. Gerek iktidarı 1290-1320
yılları arasında ellerinde tutan Kalaç ailesi dönemi, gerekse 1321-1413 yıllarında başta
bulunan Tuğluk ailesi döneminde olsun Kıpçaklar devlet idaresinin bizzat başında
bulunamamışlarsa da devletin çeşitli kademelerinde ve ordu teşkilatında önemli görevler
üstlenmeye devam etmişlerdir.
Aybeg’in güçlü, İltutmuş’un ince ve akıllı idare şekli ve Balaban’ın demir eli artık yok
olmuştu. Büyük bir hızla büyüyen Delhi Türk Sultanlığı Balaban’dan sonra süratle gerilemeye
başlamıştı. Balaban’dan sonra yerine geçen Keykubad ve Keyümer ünlü Kıpçak komutanın
hiçbir özelliğini taşımıyorlardı. Bu nedenle 1287 yılında Balaban’ın ölümünden itibaren üç
sene gibi kısa bir sürede Kıpçakların ağırlıkta olduğu ve Memluk Türklerinin idaresinde
kurulup büyüyen Delhi Türk Sultanlığı sona ermiş ve yönetim el değiştirmiştir. Bazı
tarihçiler,“Balaban’dan sonra Türk İmparatorluğu’nun ani çöküşü, Orta Çağ tarihinin en acıklı
konularındandır” görüşüne yer verirler.
Verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere Kıpçak Türkleri Delhi Türk Sultanlığı’nda Şemsiyye
Hanedanı ve Balaban ailesi adıyla bir asra yakın bir süre (1206-1290) bizzat devletin
yönetiminde bulunmuşlar ve sultanlığın altın çağını yaşatmışlardır.
Kıpçaklar, sultanlığın etnik yapısını oluşturan yerli Hindular, Kalaçlar ve Orta Asya Hunları
arasında önemli bir yere sahiptirler. Esasen başta Kıpçaklar olmak üzere Kalaçlar ve Türgişler
Hindistan’daki hükümet ve askerlik işlerinde en yüksek yerleri işgal etmişlerdir. Nitekim
çoğu tarihçi, 1526-1858 yılları arasında hüküm süren Babür İmparatorluğu’na Delhi Türk
Sultanlığı’nın sağlam bir insan gücü ve Türk-İslâm kültürü potansiyeli hazırladığı üzerinde
önemle durmaktadır.
8. Günümüzde Kıpçakların Bulunduğu Yerler
Genel olarak Türk tarihine baktığımız zaman Türk menşeli olupta Kıpçaklar kadar çok geniş
bir sahaya yayılan ikinci bir Türk kavmi yoktur sanırız. Günümüzde Kıpçakların yoğun olarak
yaşadığı ve bizzat Kıpçak ile Kuman adı altında önemli bir şehir veya yerleşim merkezi
yoktur. Gerçi Kıpçak veya Kuman adını taşıyan bazı yer isimleri varsa da bu isimlerin
bulunduğu bölgeler bizim kastettiğimiz bir yerleşim birimi seviyesinde değildir. Bu derece
geniş coğrafi bir alana yayılan bu insanlar, daha önce de belirttiğimiz gibi tam bağımsız bir
devlet kuramayıp genellikle göçebe bir hayat sürdürmeleri nedeniyle çeşitli bölgelerde
yerleştikleri veya egemenlikleri altına girdikleri toplumların ve bölgelerin adları altında
hayatlarını devam ettirdikleri anlaşılmaktadır. Bu nedenle bu gün Kıpçak menşeli insanların
nerelerde yaşadıkları ve ne kadar nüfusa sahip olduklarını tespit etmek oldukça zor bir iştir.
Kıpçakların demografik yapısından ziyade, günümüz yerel kaynaklarından da faydalanılarak
yaşadıkları bölgeleri tespit etmek mümkündür. Günümüzde Kıpçakların yaşadığı yerleri,
genel anlamda Türkistan, İdil-Ural Bölgesi, Doğu ve Güney Doğu Avrupa, Kafkaslar ve
Anadolu şeklinde belirtebiliriz.
Kıpçak Kabileleri Üzerine Notlar: Kimekler ve Yemekler / Prof. Dr. Peter B. Golden
Uzun süre, Yimek / Yemek’in Batı Sibirya merkezli bir boy birliği olan Kimek’inl (750-800
civarından erken 11. yy.’a) bir biçimi olduğu varsayıldı. Kıpçak birliği Karadeniz-Hazar-İdilYayık- Kazak bozkır bölgesinde, ünlü Deşt-i Kıpçak’ta baskın unsur haline geldiğinde,
kaynaklarımızda Yimek / Yemek bu birliğin kurucu boylarından biri olarak belirir. Ancak
Kaşgarlı Mahmud (1077 civarında yazdı) “Yemek. Türklerin bir boyudur. Biz bunları Kıpçak
olarak görürüz, ancak Kıpçak Türkleri kendilerini farklı bir kısım olarak sayarlar” diyerek3
Kıpçak ile Yimek / Yemek’i ayırır (Onun zamanında, Kıpçaklar bu boy birliğinin baskın
unsuru haline geldiği için Kimek budunadı artık kullanımda değildi). Kaşgarlı, Türk halklarını
sayarken, araya Oğuzları koyarak, Kıpçakları Yemeklerden farklı listeler. Bunlar, farklı köken
bilincini gösteren önemli kayıtlardır. Kaşgarlı, dil bakımından da (Kırgız, Oğuz, Tuhsi,
Yağma, Çiğil, Oğrak ve Çaruklarla birlikte “saf Türkçe, tek bir dil” konuştuklarını
düşündüğü) Kıpçaklarla, onlara yakın olarak gördüğü Yemek ve Başkırtların konuşmaları
arasında biraz mesafe koyar. Yemek yurdu o zamanlar, “Yemek bozkırlarında” olan İrtiş
nehrinin yol yakasında gözüküyor. Kaşgarlı’nın verisine dayanan Hasan Eren, “Kimek ismi.
önemini kaybetti ve bu kabilenin dallarından birinin ismi olan Yimek ile yer değiştirdi”
sonucuna varmış, Yimek’i de Kimek ile ilgili olan İmek isminin ikincil bir gelişmesi olarak
görmüştür.
Yimek / Yemek’in Kimek’le ve bunların Kıpçakla ilişkisi nedir? Ne Kimek, ne de İmek /
Yimek / Yemek Orhon veya Uygur yazıtlarında geçmez. Gerçekte, belki o dönemin bir
yazıtında [Uygur Eletmiş Bilge Kağan’ın (747-759) kümbetinin bir parçası olan ve 740
civarındaki olayları kapsayan Şine Usu yazıtı] bahsedilen Kıpçakların varlığı bile tartışmaya
açıktır. Bu metnin bazı erken yayınlarında bunların ismi inşa edilmiştir, ama yazıt kısmen
korunmuştur ve son okumalarda söz konusu satır neredeyse tamamen silinmiştir.8Kimekleri
oyma yazılarda geçen Çiklerle ilişkilendirme çabaları, varsayılan bir coğrafi örtüşmeye dayalı
bir spekülasyondan başka bir şey değildir.
Genellikle v*Çöz [kîmâk = Kimak / Kimek] biçiminde yazılan Kimek budunadı, 9. ve 10.
yy.’ın Arapça ve Farsça tarih ve coğrafya kaynaklarının büyük kısmında ve önceki
zamanlarda toplanmış ve kaydedilmiş bilgilere dayalı sonraki kaynaklarda geçer. İslam
kaynaklarındaki Türk halklarının bazı en erken listeleri de buna dahildir. Bu yüzden,
820’lerde Uygurlara seyahat eden Tamim b. Bahr’ın ve 840’larda Türk topraklarını dolaşan
Tercüman Sallâmll haberlerini kullanan İbn Hurdâdbih (820-912, 880’lerde yazdı), onları
Dokuz Oğuzların soluna ve Karluk, Oğuz, Çakır (?), Peçenek, Türkiş, Azkiş, Kıpçak (Kifçak)
ve Kırgız’ı içeren bir Türk toplulukları listesine yerleştirir. Bu hususun, Kıpçakların İslam
coğrafyacılarının eserlerinde ilk olarak belirmeye başlaması olduğunu da kaydedebiliriz.
Erken Kimek tarihinin kökleri ve olaydizimi (chronology) belirsiz durmaktadır. Geç 9. -erken
10. yy.’da yazan Yakubî, ‘Türkistan’ bahsinde “Türkler çok türleri (ecnâs) ve ülkeleri
(mamâlik, hanlık veya devlet olarak da alınabilir) içerir; Karluklar, Dokuz Oğuz, Türkiş,
Kimek ve Oğuz bunların arasındadır” der.Karluklar 766’da, bölgeye girdikten 20 yıl kadar
sonra, sonraki On Ok / Batı Göktürkler arasındaki hakim unsur olan Türkişlerin yerini aldılar.
Oğuzlar Maveraünnehir’e 770’lerde geldiler. İkisi de Batı Orta Asya’ya Uygur baskısından
kurtulmak için göçtüler. Türgişlere küçük bir tarihleme yanlışı göndermesi yapmasına
rağmen, bu ve İbn Hurdâdbih’in kaydı Kimeklerin en azından 8. yy.’ın son çeyreğinden
itibaren sahnede olduklarını gösteriyor gibidir. 9., 10. ve 11. yy.’lara ait Arap-Fars coğrafya
yazınında korunan 9. yy.’daki Müslüman kayıtlarında, bunlar ‘tutugh’ (totoq < Çin. tu-tu,
Orta Çin. tou-tok “askeri yönetici”) adı (sanı) taşıyan ve daha sonra terfi etmiş ‘Yınal Yabguh
unvanına sahip olan bir yöneticiye bağlı olarak görünürler. Diğer kaynaklar bu hakime ‘kral’
veya güvenilir bir kaynakta bozkır dünyasının imparatorluk ünvanı ‘kağan’ olarak işaret eder.
Bu halka adanmış birkaç çalışmadan birinin yazarı olan Kumekov, Kimekleri Batı Göktürk /
On Ok Devleti’nin tabi boylarından biri olarak görür. İslam coğrafyacılarının görüş alanına
girdiklerinde Kimekler, Karluk ve Oğuzların belalı ve sık sık tehditkâr kuzey komşuları
olarak betimlenirler. 10. yy.’ın ilk yarısında yazan Mesûdî, bu üç birlik arasındaki bozkırda
istikrarı bozan ve diğer göçebe Türk boylarının bölgeye girmesine neden olan çatışmalardan
bahseder.
Kumekov, 8. yy.’ın ikinci yarısı ve 9. yy.’daki bu savaş halinin Kimekler etrafında bir devlet
ve devlet kurumlarının gelişmesine yol açtığını iddia eder.Ben ise, İslam topraklarına önemli
bir dış satım kalemi olan kuzeydeki kürk ticaretine Kimek dahlinin burada devlet oluşumunda
önemli bir etken olduğunu önermiştim. Gerçekte, onların topraklarının ve oraya giden, yılların
tanımını kendilerine borçlu olduğumuz, Müslüman tüccarların dikkatini çeken de bu idi.
Büyük ölçüde devletsiz olan Türk kabile dünyasında alışılmadık bir durum olan bir kağana
sahip olmanın yanında, Kimeklerin bir başkentinin de olduğu söylenir: 4öwÇÖ (nmkiyya),
büyük ihtimalle 4öwÇö (ymkiyya) = Yimakiyya / Yamakiyya, yani muhtemelen Yimek /
Yemek bölgesinde bulunan “Yemek (şehri)”. Hudûd’a göre, Kimek kağanının ırsi ‘tımarları’
(fiefs, a’mâl) olan 11 de naibi vardı. Açıkça, eklemli hükümet daireleri ve bir ‘derebeylik’
yapısının ögeleriyle bu ileri bir erken devletti.
Kimeklerin Köken Hikayesi
Kimeklerin kökeniyle ilgili en önemli kaynağımız, 11. yy ortasında yazan Gardîzî’de
kaydedilen destani haberden gelir. 770-840 dönemine ait erken kaynaklara dayanan ve
yaklaşık 745-770 civarındaki olayları betimleyen bu haber, sonraki iki yazmada korunmuştur:
Geç 15. veya erken 16. yy.’da yazılan Cambridge, King’s College 213, ve 1781’de yazılan
Oxford, Bodleian, Ouseley 240. Oxford yazması, Cambridge yazmasının bir kopyasıdır ve
ikisi de Hindistan kaynaklıdır. Söylemeye gerek yok, konumuz için önemli pekçok ‘yabancı’
isim kötüce tahrif edilmiştir. Bu kayda göre, ‘Tatarların önderi’ (mihtar-i Tatârân) iki oğul
bırakarak ölür. Denetimi eline alan ağabeyini kıskanan ve iktidarı ele geçirmekte başarısız
olan genç oğlan Şad (GS),sevdiği köle kızla (kanîzakî) kaçar. Büyük bir ırmağın yanına
sığınır ve kendisine burada yedi akrabası katılır (N!G}a muwalladân veya belki uşaklar). Bu
yedisinin adları şöyledir: üÇö! [iymy] , v*Çö! [iymâk] , J*10 [ttâr, açıkça Tatâr] , JGÖî,
[blândr] , r*;pC [khfçâq] , L*tÜ} [lnqâz] ve Fî:! [ijlâd] . Atları (ya da efendilerinin atları) için
yaylak yokluğu, bu yediliyi nihayetinde Tutuğ ismi verilen Şad’a katılmaya sevkeden
sebeplerden biri olarak alıntılanır. Sonradan, Tatarların ismi verilmeyen bir düşman tarafından
yağmalanmasıyla kalanlar da Şad’a katılır. Hepsi Şad’ın hizmetinde olarak bunların sayısı
700’e çıkar. Bu yedili, yeri boyun (haft qabîla) ad-verici kurucuları olurlar. Bu kayıt aynı
zamanda Kimek topraklarına rehberleri, Kimek dini inançlarıyla ilgili hikayeleri ve Ertiş
(İrtiş) su adıyla Tutuğ [(Metin: m0!, düzeltilmişi: m10) < Eski Türkçe tutuq / totog] isminin
(sanı) kökleri hakkındaki avami etimoloji söylentilerini içerir. Bölüm “ra’is-i î{ân-râ (y)inâl
yabEû” (Önderlerine Yınal Yabğu denir) kaydıyla sona erer.”
Boy isimlerinden sadece Tatâr ve Qifchâq (Kıpçak) açık. ‘Ymâk biçimi, Yimek / Yemek
isminin bu biçimde sahip olduğumuz tek temsili olan İmek’i temsil edebilir. Fakat, eğer
bozulmamış biçim ise, ‘ymâk kelimesinin Eymak, Öymak, Üymak gibi öbür okumaları da
olabilir. Arap abeceli yazmalarda çok sık olan küçük tashihlerle, v*Ç,!, v*Ç0!, v*ÇÖ!, vb
[ibmâk, itmâk, inmâk] elde edebiliriz. JGÖî, [blândr] , Barthold tarafından JGÖ*ö, [byândr]
*Bayandır olarak okunur. Bu, Oğuz boyu Bayındır’a benziyor ama muhtemelen onunla ilgisi
yoktur. Kumekov bunu hem Bayat ve Bayırqu ile, hem de Oğuz Bayındır ile ilişkilendirir. Bu
bağlantıların hiçbiri tarihi olarak doğrulanamıyor. Marquart, üÇö!’e, JaÂ! [’mwr] (*Imür, krş.
Oğuz boy ismi Eymür) biçiminde bir okuma önerdi. Diğerlerinin yanında Kumekov da bu
okumayı takip etti. Toru Senga, Göktürkler zamanında Balkaş gölünün doğu ve
güneydoğusunda yaşayan ve Batı Göktürk Kağanlığı ile alakalı tanımlanan Çince Yen-mien
[Orta Çinçe ien-mian] halkının ismi ile karşılaştırdığı âÇö! [’ymn] *Îmen okumasını önerir.
Benzer şekilde bu biçimde hemen hiçbirşey okunmayabilir. Benzer şekilde H*tÜ} biçimi,
Reşidüddin’in naklettiği Celayir boy ismi N*t~öÖ Nîlqân ile karşılaştırılabilir. Yazıya
bakarak konuşursak, böyle bir tashih Arapça yazmalarda olağandışı değildir. Her halükarda,
başlangıçları l ve n olan bu biçimlerin hiçbiri Türkçe görülemez. Kalan isimler ise daha
sorunludur. Ancak bu noktada pekçok hususa değinmek gereklidir. Evvela, en azından
yönetici oymağın veya oymakların kökeni Tatarlara götürülüyor. Tatarlar, etnik bakımdan
oldukça karışık bir bölge ve Türk dünyasını etkileyen birden fazla göçün başlangıç noktası
olan Moğol-Mançur sınır hattından bir Moğol topluluğu idi. İkincisi, nihai kökenleri ne olursa
olsun, önderler Göktürk Kağanlığı’nı çağrıştıran ünvanlar kullanıyorlar. Tatarlar Göktürk
Devleti’nin tâbileri arasındaydılar (Krş. Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında bahsedilen
Dokuz Tatar ve Otuz Tatar toplulukları, KT, E4, 14, S1, BQ, E5, 34.) Bütün bunlar, Tatar
budunadı uluslararası önem kazanmadan bayağı önce oldu. Bu haberde bir tarihleme yanlışı
yoktur; Moğol-Mançur hududundaki kökene işaret vardır.
Şine Usu yazıtı Uygurlar ile onlar 744-750’de güçlerini pekiştirdiği zaman tabi olan veya
sürülen Sekiz Tatar, Karluk, Basmıl, Sekiz Oğuz, Çik ve diğer topluluklar arasındaki bir dizi
mücadeleden bahseder. Toru Senga bazı Tatarların batıya göçmüş olabileceğini önerir. Bu,
tam da Karluk ve Oğuzların kendileriyle Uygurlar arasına mesafe koydukları aynı zamana, 8.
yy.’ın ikinci yarısına ait olan Gardîzî’nin kaydında da naklediliyor gözükmekte. Dahası Senga
(aşağıdakine de bakın), Kimeklerin İrtiş bölgesine oluşmuş bir topluluk olarak gelmediklerini
önerir. Aksine, Şad Tutuğ figüründe şahıslaşan Tatarlar, Kıpçakları ve diğer boyları burada
(ve belki kendileri bölgeye sadece nispeten geç geldiler) güçlü bir boy birliği şeklinde
örgütlediler. Kimek budunadının kökeni ve budun-dil bağlantıları bilinmiyor. Senga’nın
önerileri bazı verilerimiz için makul açıklama sunuyor görünüyor ve Uygurlardan kaçan diğer
halkların göçlerine uyuyor. Ciddi bir bilimsel yazın doğuran ve karmaşık ve tartışmaya açık
bir konu olan Kıpçakların kökeni, başka bir çalışmada ele alınmak üzere burada bir kenara
bırakılmalı. Yine de, Yimek / Yemek sorunuyla doğrudan bazi ilgileri olduğu için, Kimeklerin
kökeni hakkında birkaç kelime söylemek yerinde olacaktır.
Kimeklerin Kökenleri
Onların tabi kabilelerinden biri olan ve sonradan yerlerini alan Kıpçaklar gibi, Kimekler de,
gördüğümüz gibi, Moğol, Türk ve belki bölgeye değişik zamanlarda gelen diğer Orta Asyalı
halkları içeren kabile topluluklarının karmaşık bir karışımından türediği anlaşılıyor. Örneğin,
Mesudî’deki bir kayıt, Kara ve Ak İrtiş üzerindeki ‘Yîghûr Kîmâk’ ülkesinden bahseder:
“Bunlar
Belh,
yani
Ceyhun
nehrinin
gerisindeki
topraklardaki
Türklerin
boylarıdır.”Yîghûr’un daha sonra Kıpçaklar arasında Yuğur olarak su yüzüne çıkan Uygur
budunadının bir biçimi olduğu varsayılıyor. 840’da Moğolistan’daki devletlerinin çöküşünden
sonra kaçan bazı Uygurların batıya gelmiş ve Kimeklerce özümlenmiş olmaları da mantık dışı
değildir.
Kimeklerin kökeniyle ilgili pekçok kuram önerildi. Kendi tutarsız tarzıyla Josef Marquart, bir
halk olarak 8. yy başında belirmiş olduğu sonucuna varır. Kökenleri, onun, Orhon yazıtlarında
anılan bir Moğol veya son zamanlarda bilim dilindeki ifadeyle ‘Yarı-Moğol’ (Para-Mongolic)
bir halk olan Tatabı’ya bağladığı Tatarlarda bulunur. Bu halkın batıya göçü, onun
değerlendirmesine göre, 7. yy.’da gerçekleşen bazı felaketlerin sonucu olmalıdır. Yani, ona
göre, Kimekler Tatarların Türkleşmiş bir topluluğu olarak görülmelidir.
Omeljan Pritsak bunların kökenini Çin kaynaklarında K’u-mo Hsi denilen Hsien-pi
topluluğundan türetir. Bunlar K’u-mo [Pritsak’ın Moğolca *Quomâgh olarak gördüğü Orta
Çin k’uo- mâk] ve Orhon yazıtlarında Tatabı olarak geçen Hsi [Orta Çin ghiei = Ghay / Qay]
topluluklarından oluşur. Pritsak, Altayca *Quomagh’tan gelen bir Türkçe Kimek biçimi
önerir. *Quomagh’ın Türkçe’de nasıl Kimek haline geldiğini açıklamaz, fakat bir arabiçim
olarak Kumak’ı (Bîrûnî’de geçer, aşağı bkz.) çıtlatır. Aynı zamanda 1517’de Maciej
Miechowita’nın yazdığı Tractatus duobus Sarmatiis’de bahsedilen ‘Cumani dicti vulgariter
Cimove’ ifdesine dikkat çeker ve önerir: *Kimow < Kimagh, “*Quomagh’ın muhtemel bir
biçimi.” Kıpçakça’da gh > w değişimi (örn. tagh “dağ” > taw) iyi bilinir. Ancak burada
bekleyeceğimiz biçim *Qımagh olmalıdır. Genizden damaksı biçime veya u’dan i’ye kayma
için bir açıklama sunulmaz. Ancak, İslavca *Kimove (Cimove), ‘Kim’ adlı bir halkı kolayca
gösterebilmektedir. Kısaca, ‘Cimove’nin Kimekle ilgisi tahmini kalmak zorundadır.
Kısmen Rus çinbilimcisi lu. A. Zuev’e dayanan Kazak tarihçi Bulat Kumekov, Çin
kaynaklarındaki Yen-mo’nun [Orta Çin *iam-mâk, belki Yen-mien’denayrılmalı] Yemek
olduğu sonucuna vardı. Aslında Kuzeybatı Moğolistan’da (Kobdo havzası) bulunan bir T’iehle kabilesi olarak bunların, Batı Göktürk Kağanlığı’nın bir kısmı olarak 7. yy. ortasında İrtiş
bölgesinde yaşadığı kaydedilir. 656’da Batı Göktürk devletinin düşmesinden sonra, bunlar
ayrıldı ve, özellikle de Uygur devletinin Tatarları ve Uygur / Yuğur topluluklarını oraya
getirten 840’taki çöküşünden sonra, diğer boyları kendine çekecek olan yeni bir birimin
çekirdeğini oluşturdular. Kısaca Kumekov, Kimek devletinin 9. yy.’ın ikinci yarısına kadar
gerçekte oluşmadığını iddia eder.
Diğer bir Kazak tarihçi olan müteveffa Serjan Ahizjanov , Kimek ve Kıpçak etnogenezlerinin
değişik kollarını birleştirmeye çalıştı. O, bu ikisini dikkatle ayırır. Belirttiğimiz, Tamîm b.
Bahr’in (820’lerdeki) kaydını izleyerek, asıl Kimek yurdunu Uygurların doğu ve
kuzeydoğusuna, yani Kuzey Moğolistan ve Batı Mançurya sınır bölgesine koyar. Kumekov,
“Kumek-Kimek-K’u-mo Hsi” bağlantısını kabul eder ve bunları Reşidüddin’in bildirdiği
Uygur boyu LazûO! uÇs [qmq âtî kûz: *Qumuq Atı Küz? ] olarak teşhis eder. Dilbilimsel
olarak bu makul değildir. Bu yüzden o, Tamîm b. Bahr’ın “Qumuq” halkını “Kimek” olarak
yanlış adlandırdığını ve onu takiben bu yanlışın Arap yazınında yerleştiğini varsayar. Daha da
ileri giderek Kimekleri, Hsieh yen-t’o, Göktürk ve Uygur devletlerinin parçası olmanın
sonucu olarak, kısmen Türkleşen Ön-Moğol Kaylar ile özdeşleştirir. Ahizjanov, Kimeklerin 8.
yy. sonu / 9. yy. başlarında safhalar halinde, Uygur devletinin çöküşünden ve de veba ve iklim
değişikliğinden kaynaklanan bir endişe ile batıya göçmeye başladıklarını tahmin eder. Bu
dalgaların sonuncusunu, 847 yılında batıya göçen, Mançurya’daki komşularıyla sürekli
savaşta olan Kaylarla (Onun çeviriyazısında Kai; bu belki de Qay’dan ziyade Qayı’dır; bunlar
tabii ki bayağı farklı iki topluluktur; ikincisi Oğuz birliğinin boylarından biridir) birleştirir.
Kimek’in sadece kitabi bir isim olduğunu düşünür. Bunların öztanımlamaları ‘Kai’ idi.
Bunlarla ilişkili hale gelen bir diğer isim, onların Doğu Kazakistan’da yaşayan Kıpçak ve
Yemeklerden aldıkları Uran’dır. Uran ve Kai ikisi de ‘yılan’ demektir (Ahizjanov belki Moğ.
moghai “yılan”ı düşünüyordu). Bunlar bu yüzden K’u-mo Hsi ve Uran-kai olarak
biliniyorlardı. 9. yy.’da İrtiş ve Altaybölgelerinde beliriyorlar ve 11. yy. ortalarına kadar
Türkleşiyorlar. O zamanlar, Kıpçaklar hakim unsur idi. Bunların çoğu en fazla tahmindir.
Bir dizi makale ve kitabında Sergei Kliashtornyi, Kıpçakların Orhon yazıtlarındaki Sirler
olarak teşhis edilmesi gerektiğini iddia etti. Şinu Usu yazıtındaki inşa edilmiş türk qıbchaq
okumasını aynen kabul eder ve “Türkler ve Kıpçaklar” şeklinde yorumlar. Sir / Kıpçak ve
Göktürklerin Uygurlarca Ötüken bölgesinden kovulmalarından sonra (744), bunlar Kuzey
Altay ve İrtiş bölgesinde yoğunlaşmıştır. Burada, İslam kaynaklarında Kimek denen yeni bir
boy birliği biçimlenmeye başlamıştır. Klyashtornyi, Göktürk devleti zamanında Tatarların
geniş ve istikrarsız, siyasi birliği olmayan bir topluluk olduğuna dikkat çekerek, bu birlikteki
‘Tatar’ unsurunu düşürür. Bu durum, onlar için kullanılan Otuz Tatar, Toquz (Dokuz) Tatar
gibi, bunların birliğinin boy bileşeninin kaypaklığına işaret eden değişik sayılarda gözükür.
Ancak, pekçok Türk halkın da kendisine Tatar dediğini iddia eder. “Bu yüzden, Kimek
toplumunun oluşumunun başlangıç aşamalarını Moğolca konuşan boylara bağlamak
gereksizdir ve 8./9. yy.’da Tatarların İrtiş bölgesinde görünmesi de bunların
Doğu Moğolistan’dan göçünün delili olarak alınamaz” sonucuna varır. Kimek birliğinin
oluşumu, Uygur devletinin çöküşünden sonra buraya kaçan Dokuz Oğuz bölüklerini de içeren
karmaşık bir süreçtir. Kıpçaklar muhtemelen bu birliğe 8. yy. sonu ve 9. yy. başlarında
katıldılar ve süreç 9. yy. ortalarında tamamlandı. Bu zamanda (840’tan sonra) Kimek
yöneticisi, kendisini Karluk ve Kırgız hükümdarlarıyla denk tutarak ‘kağan’ sanını almıştır.
Bence Tatar unsuru öyle kolayca göz ardı edilemez. Bozkır dünyasında, yönetici uruğun veya
öndegelenlerin boylarının ismi bazen tabi halkın siyasi tanımlanmasında kullanılmaktadır.
Tarihlerinin bu evresinde Tatarların böyle isim yapma iddiası yoktu. En fazla, arasıra Göktürk
kağanlığının isyancı tebası oluyorlardı. Cengiz’in Moğollarının yükselmesinden hemen
önceki dönemde, yani 12. yy.’ın ikinci yarısında, Doğu İç Asya bozkırlarının kaydadeğer bir
gücü haline gelmişlerdi. Reşidüddin’den öğrendiğimiz üzere, bu zamanda (Kimek birliğinin
oluşmasından bayağı sonra) onların ismi diğer halklara yayılmıştır.Tatar varlığı gerçekti ve
göreceğimiz gibi, Batı Sibirya’daki kabile birliklerinde Moğol-Mançur sınır bölgesinden
ögelerin varlığı nadir değildi.
Kimek birliğinin oluşumu üzerine kapsamlı incelemesinde Toru Senga, Yen-mo’nun
Kimek’le özdeşlenmesini kabul eder ve bunları Kemçik nehrinin güneyinde Kobdo’ya doğru
bir bölgeye yerleştirir. Göktürk yönetimindeki bir dönem (630’dan önce) ve müteakip Çin
hakimiyetinden sonra, belki daha 680’lerde Batı Sibirya’ya göçtüler. 700 civarında
Alayuntluların komşusu idiler. Moğolistan’da zirve güç haline gelen Uygurların (744)
baskısıyla, bu göç süreci tamamlandı. Burada, Tatar ve Kıpçakların katılmasıyla, 8. yy.
ortalarında şekillenen Kimek birliğini oluşturdular. Kimekler Alayuntluların (o bunları FinOğur olarak görür) toprakları üzerine konmuşlardı. Bu yüzden Kimek birliği Moğol, Türk ve
Fin-Oğur unsurları içeriyordu. Burada, daha sonra 8. yy.’da Tatar ve Kıpçakların katıldığı
Kimek birliği teşkil oldu. Kimek > İmek >Yimek formülü Senga’yı rahatsız etmiş ve ki- > i
kaymasının Kimek birliğinin oluşmasından sonra meydana gelmiş olması ve "Kimek” ve
“Yamak > (Y)imak” isimlerinin farklı şiveleri yansıtması lazım geldiğini önermiştir. Senga,
Kimek ve Yimek’in dilsel ayniyeti kuşku götürmez olmasına rağmen “tarihsel bir bakış
açısından bu ikna edici değildir” sonucuna varır. Dilin aynılığı, göreceğimiz gibi, kuşku
götürmez değildir. Bence Kimek’i Yimek / Yemek’ten ayırmalıyız. Gardîzî’nin kaynakları,
belirttiğimiz gibi, 7. yy.’ın ikinci yarısından geliyor. Burada Kimek, sadece birliğin kurucu
boylarından birinin ismi olan ve kaydadeğer şekilde ilk sırada verilmeyen İmek’ten belirgince
ayrılır. Birliğe ismini verdiği iddia edilen halk başka bir şekilde bilinirken, birliğin isminin
eski bir biçimde korunmuş olması da bayağı ihtimal dışı gözüküyor. Gerçekte *İmek’in
Yimek / Yemek olduğu hiçbir şekilde kesin değildir. Her halukarda Kimek ile Yemek’i
ayırmalıyız. Bu noktada dil verilerini gözden geçirmek faydalı olacaktır.
Kimek > Yimek / Yemek?
Halife Mu’tazz (252-255 / 866-869) ve Muhtadî (255-256 / 869-870) zamanında Abbasilerin
bir devşirme Şam valisinin adı Yemekçor olarak geçer.Çor, Türk askeri memluklerinin
isimlerine çok sık eklenen, tegin gibi eski bir Türk sanıdır. Açıkça, Yemekler çoktan hilafetin
hizmetine girmeye başlamıştı. Belirttiğimiz gibi, Ortaçağ Arap-Fars coğrafya yazınında bu
isim hemen her yerde v*Çöz [kymâk] veya v*Çöz [kaymâk] biçiminde, büyük ihtimalle
Kimek / Kimak veya belki Keymek / Keymak’ı ödünçleyerek alınır. Bîrûnî’nin Kitâb’atTafhîm’inin bir yazmasına dayalı bir alıntıda, xÇz [kumk] *Kümek’e sahibiz, ama bir diğer
yazmada, onun diğer eserlerinde olduğu gibi, Kîmâk geçer. Kuramsal olarak Köymek ve
Küymek gibi okumalar da mümkündür, fakat bunun için metnimiz veya başka delilimiz
yoktur. Burada çeviri yazılan ismin Kimek veya Kimak olduğu görülüyor. Bu budun adı
sadece İslam kaynaklarında geçer, başka yerde yoktur. Türk bozkırı hakkındaki istisnai
bilgisiyle önemli bir çağdaş kaynak olan Kaşgarlı, bu ismi bilmez. Bu zamana kadar
(1070’ler) Kıpçaklar Kimeklerin yerini almış olmalı. O Yimek / Yemek’ten v*Çö [ymâk]
Yimak / Yimak / Yemak / Yemek biçiminde bahseder.Diğer İslam kaynaklarımız müştereken
xÇö [ymk] Yimek / Yemek biçimini verir. Rus kaynaklarında onları Polovci ±makove
(Polovtsi Yemyakove) ‘Kuman Yemakları’ diye nitelendiren bir kaydımız var. Arap yazısının
müphemlikleri bulunmayan Rusça biçim alındığında, bu budun adı en yüksek ihtimalle
Yimek değil, Yemak veya Yemek okunmalıdır.
Gördüğümüz gibi, bir formül öne çıkıyor: *Kümek > Kimek > İmek > Yimek. Bu, Birûnî’de
sadece bir kez geçen *Kümek biçiminin K’u-mo [Orta Çin *k’uo-mâk] halkıyla (bkz. Yukarı)
ilgili olmasını farzediyor. Ama diğer bir okuma şekli üzerinde durulabilecek daha sağlam bir
temel sunar. Yukarda bahsedilen ünlü makalesinde Halasi-Kun, bunu, baştaki q- ve k-‘nin
0’ya dönüştüğü Orta Kıpçakça’daki daha geniş bir kaymanın bir kısmı olarak alıntılar. Burada
Pelliot’nun eserine dayanır. Ancak, Pelliot’nun incelediği69 Moğolca’daki q- > 0 kaymalı
terimlerin ezici çoğunluğu, örn. Turk. qolan, qolang “saddle-girth” > Mong. olangla- “mettre
la sangle,” olan, olong, Monguor ulön, Moğolca’daki Türkçe ödünçlemelerdir. Bunlar nakil
sırasında veya Moğol ağızlarında değişiklikler yaşamış olabilir. Ki- içeren tek gerçek Moğol
terimi ‘bıçak, kısa kılıç’ anlamındaki kitugha’dır ve qutogha vb. geniz biçimlerinde de
bulunur ve *qıtugha’ya kadar gittiği görülür. Hem geniz hem damak biçimlerinin varlığı da
bir ödünç kelimeyi gösterebilir. Halasi-Kun, Orta Kıpçakça’da bulduğu biçimlerin ışığında, q(k-) > 0 kayması olan biçimlerin Moğolca’ya Türkçe’den bu biçimleriyle, yani kayma daha
Türkçe’de olmuşken alındığı sonucuna varmıştır. Halasi-Kun, Memlûk Kıpçak sözlükleri
üzerindeki ayrıntılı çalışmalarına dayanarak başlangıçtaki q- değişimlerine daha yeni örnekler
bulmuştur. Aynı zamanda ke- > e (örn. keçki “die Ziege” ve eçkü, eçki “Idem”), kö- > ö (örn.
kömüldrük “Brustriemen” ve ömüldrük “Idem”) ve kü- > ü (örn. kügürçin “Taube” ve ügerçin
“Idem”) geçişleri için de pekçok örnek sağlamıştır. Ancak, ki- > i için zikredilen tek delil
Kimek > İmek’tir. Ben de böyle bir ki- > i kayması için başka bir delil bulamadım.
İmek > Yimek’e gelince, bu sorun teşkil etmiyor. Sık sık ikisini de kullanan Orta Kıpçakça’da
pekçok i- > yi örneği vardır: ipek ~ yibek, yipek, iplik ~ yiblik, yiplik, ig “iğ” ~ yig, yik, igne
“iğne” ~ yigne, igren- “iğrenmek” ~ yigren-, ige “eye, eğe” ~ egev, ekev ~ yege, inje, inçe,
inçge, inçke “ince” ~ yinje, yinçe, yinçge, yinçke, yenijke, yenişke, yişim “işlik, iç çamaşır” ~
işim, vb. Hatta e- > i-> yi- ye örnekleri de vardır: Eski Türkçe em “çare” Orta Kıpçak em,
yem, yim. Yine de, İmek > Yimek > Yemek kayması sorun teşkil etmemesine ve bu boy ismi
için başlangıçtaki bir Yimek ismini önermek mümkün olmasına rağmen, Arapça ve Rusça
yazı biçimlerinin ışığında, xÇö [ymk] , xÇöö [yîmk] veya v*Çöö [yîmâk] değil, bu muhtemel
gözükmüyor.
*Kümek daha ciddi sorunlar çıkartmakta. İlk hecedeki ü > i veya i > ü kayması Orta
Kıpçakça’da çok nadirdir. Bunun örneklerinden sadece şunu verebilirim: kindik “göbek” >
kindük ~ kündük ~ kündik, yüksük > yüksük ~ yiksük ve üksük. Ancak bunların ikisi de son
hecedeki ü’nün etkisi ile açıklanabilir. Osm. küçük ile Eski Türkçe kiçig, Orta Kıpçakça kiçi,
kiççi, kiçig, kiçik vb. karşılaştırması yapılabilir, fakat Osm. biçim nispeten geç dönemin
ürünüdür ve eğer o Türkçe’den bir ödünçleme değilse, muhtemelen Farsça kûçak’ın
etkisiyledir. 16. yy.’a kadar Osmanlı’da kiçi yaygındı.
Bu yüzden, bizim gerçek zorluğumuz Kimek > İmek formülünün kendisi iledir. Orta Kıpçak
sözlükleri ve dil malzemesi gözden geçirildiğinde böyle bir kayma için başka örneğe
rastlanmaz. Belki Orta Kıpçakça’da biri kaydedilmeli: gene / gine / kene / kine ~ yana / yine
(Krş. Harzem Türk. yene, gene “ve” Çağ. yana, Türkî yana, yene, yene, Özb. yana, Kırg. jana,
Kazak zhana, zhene, Nogay yana, fakat Kumuk gene ve Oğuz (Osm., Azeri, Trkm.) yene,
gene / yine, yene. Ancak bunların aynı kaynaktan türediği açık değildir. Sevortian “Yana,
yene ve gene’yi genetik olarak ayrı kökten, fakat eşanlamlı oluşumlar olarak gören
araştırmacıların haklı olması mümkündür” diye yazar. Daha da ileri giderek yene’nin kene,
kine > Oğuz gene’den ayrılmasını önerir. “Belki de yene ve kene üç çokişlevli parçacığın
bileşimleridir: *ye (< n’e), *ka ve *ne.” Dil delilinin ağırlığı buradaki iki budun adının
ayrılmasını tartıştıracaktır. Peki Kimek ve Yemekleri ayırırsak, Yemekler kimlerdir?
Yemeklerden erken İslam kaynaklarında açıkça bahsedilir. Yemek asıllı kimseler Abbasi
halifesinin gulâmları (memlûk) arasında bulunmuş olabilir (bkz. yukarı). Eğer Wittfogel ve
Feng’in üğü gibi Liao Shu’nun Yeh-mi-chih’si Yemekler ise, bunlar açık şekilde Qitan / Liao
ile temas halindeydiler. Bunların bu ikincilerden 1034 yılında yardım aldığı kaydedilir.
Yemek asıllı bireyler bunun ardından doğal olarak Harzemşahlar devleti ve Kıpçakların
siyaseten etkili olduğu diğer siyasi oluşumlarda önemli rol oynadılar. Örneğin Nesevî, son
Harzemşah olan Muhammed’in (1200-1220) annesi ünlü (veya ünsüz) Terken Hatun
hakkında, “Yemeklerin kollarından biri olan Bayawut (/ââ*ö,) boyundan idi. Bir Türk
yöneticisi olan Çangşi Han’ın [ûTwÖ*:] kızıydı. İdareciler idarecilerin kızıyla evlendiği için,
Tekiş b. İl-Arslan onunla evlendi. Yönetim babasından miras olarak Muhammed’e geçince,
Yemek boyları ve onların etrafındaki (diğer) boylar ona geldiler. Bu yüzden Terken Hatun
devlet içinde erk sahibiydi” der. İbn Haldun yaklaşık aynısını söyler ama “O Khitâ’daki
Yemek Türklerinin kollarından biri olan Bayawut boyundandı” kaydını koyar. Bu yine KitanMoğol-Çin sınırına işaret eder. Bayawut / Bayautların Moğol birliğinde bir kolları vardı ve
aynı zamanda doğudaki Kanglı / Kıpçak topluluğu Uranlar ve kendilerinden birinin 13. yy.’da
Delhi Sultanlığı’nın denetimine geldiği Ölberliler ile de temasları vardı. Bu sultanlardan olan
Balaban / Balban (yön. 1266-1287), kendisinin hanedandan geliş iddialarına kuşkuyla
yaklaşmamız gerekmekle birlikte, belirttiğimiz gibi, Jûzjânî tarafından “Ölber Hanı ve Yemek
Şahı” olarak övülür. Bayawutlar (ihtimal Kıpçak Bayawutlar) Yuan devletinde Moğol olarak
görülmüyordu ve dil olarak da büyük olasılıkla o zamanlar Moğol değillerdi. Fakat Ölberli,
Bayawut ve belki diğerleri, daha erken değilse, 12. yy. başlarında Mançurya’nın Jehol
bölgesinden Kıpçaklara göç etmişlerdir. Bu bölge aynı zamanda, nihayetinde Kimek gücünü
kıran ve Kıpçakları yeniden şekillenen birliğin başına getiren 11. yy.’ın ilk yarısındaki ünlü
Qun göçünün de başlama noktası idi. Açıkça, Batı Sibirya’da Kimek devletinin kuruluşuna
kadar giden ve dönüşmüş Kıpçak birliği ile devam eden, Moğol-Mançur hududuyla bir
temaslar ve oradan gelen bileşenler numunesi görmekteyiz
Moğol-Mançur Bağlantısı
Mançurya olağanüstü dil çeşitliliğine sahip bir bölgedir. Tarih öncesinde Ainuca, Amurca,
Japonca, Korece, Moğolca ve Tunguzca’yı, komşu Moğolistan ise Türkçe ve Yeniseyce’yi
içeriyordu. Çin kaynaklarının Tung-hu’larından (‘Doğu Hu’ veya (Doğu Barbarları’) gelen
topluluklar bizim için özellikle önemlidir. Bu topluluktan, M.S. 2. yy. ortalarında Moğolistan
ve komşuluğundaki bozkır alandaki baskın siyasi güç olarak Hsiung-nu’ların (Hun) yerini
alan ve bölgede birçok ardıl devletçik veya boy birliğinin doğuşunu sağlayan, ön-Moğol ve
Moğolsu (Para-Mongolic) toplulukların bir boy birliği olan Hsien-pi veya Hsien-pei’ler
türedi. Yukarda geçtiği gibi K’u-mo (*Kumak?), Hsi (Ghay / Qay), Shih-wei (= Otuz Tatars)
ve Kitan bunların arasındadır. Son ikisinin tarihi birbiriyle mücadele ile doludur. Güney
Mançurya’da yoğunlaşan bu topluluklar, (köklü farklılıklara işaret eden bazı kayıtlar olmakla
birlikte) Çin kaynakları tarafından genellikle etnik olarak birbiriyle yakın akraba olarak
görülürler. Hsi (Ghay / Qay = Tatabı), Kitan ve Shih-wei, Göktürk kağanlığına dahil
olmuşlardır. Bunun ardından da Uygur hizmetine girdikleri görülüyor. Uygurlar
Moğolistan’daki Göktürk devletinden aldıkları yeri pekiştirdiği için (744-750, yukarı bkz.)
Kitanlar ve diğerleri onlarla savaşlarında defalarca yenilmişlerdir. Shih-wei’ler 9. yy.’da
Kırgız ve Kitanların elinden bir dizi darbe yemişlerdir. 10. yy’da bu topluluklar Kuzey Çin ve
Mançurya’da yoğunlaşan Kitan / Liao devleti (907-1125) yönetimine girdiler. Bu devleti
Mançuların atası olan Mançu-Tunguz asıllı Jurçerler yıktı. Kitanların önemli unsurları, 13.
yy.’da Moğolların eline düşen Karahitay devletini kurdukları Orta Asya’ya kaçtılar. Kitan /
Liao devletinin kuruluşu ve büyük ihtimalle de yıkılışı, belki K’u-mo-Hsi ve diğerlerinin
Mançurya’dan göçlerini de başlatarak bağlı boylar üzerinde büyük etkide bulunmuştur.
Mançurya’daki K’u-mo Hsi, Kitan ve diğer ön-Moğol / Moğolsu halkların yakın komşusu,
güney, batı ve kuzeyden sınırdaş oldukları Tunguz Mo-ho birliği idi. Öztanımlamaları Mukri
veya Bakari olan Mo-ho’lar ihtimal, 7. yy. Bizans yazarı Theophylaktos Simokattes’e göre
“Taugast’a (Tabgaç, yani Çin) en yakındaki halk” olan107 Moukri’lerle özdeştir. Bu aynı
zamanda belki de, Göktürk arazisinin doğu ucundaki topraklarda bulunan, Orhon yazıtlarının
Bökli / Bükli Chöl El’idir (Kül Tegin, E4, 8). Kendi aralarında yeni büyük topluluğa
ayrılan Mo-ho’lar, Koguryo’nun çekirdek unsurlarından biri idi. Bu sonuncusu Mançurya ve
Kore bölgelerini kapsıyor ve bunun yanında Tunguz / Jurçen ‘etnik özünü’, Japon ve Koreli
unsurları içeriyordu. Bazı Mo-ho boyları Göktürk yönetimine girmiş, diğerleri Koguryo veya
Çen’e çekilmişlerdi. Koguryo’nun çöküşüyle bazı topraklar Göktürklerin eline geçti, bazıları
da bu nüfusun bazı unsurlarının daha fazla dağılmasına yol açarak Çin ve Silla (erken Kore
devleti) tarafından alındılar. Koguryo’nun enkazında Po-hai devleti oluştu. Bu devlet Göktürk
ve Uygurlarla temasları korudu. Po-hai, Kitan devletinin en erken fetihlerinden (926) biriydi.
Mo-ho halkları bu şekilde batılarındaki Türk ve Moğol / Moğolsu halklarla sık ve sıkı fıkı
ilişki içindeydi. Bu devletlerin kuruluşunda rol oynayan Mo-ho kabilelerinden biri de, çağdaş
Korece’de Yemaek denen bir topluluk idi. Mo-ho toplulukları içindeki Yemaek unsurları
Göktürklerle yakın ilişkide miydi? Aynı sesteki Yemeklerin kökeni burada bulunabilir mi?
Yemekler, Yemaeklerle ilgili mi? İlk anda isimlerin benzerliği ve coğrafi çerçeve bunu akla
getirse de, böyle bir bağlantının önünde çok engeller vardır. Çin kaynakları (yani 25-220
arasını anlatan ve 398-445 arasında derlenen Hou Han Shu) bu ismi Wei- mo (veya Hui-mo)
olarak alır. Bunlar ilk önce, “Hui-mo ve Ch’ao-hsien” (Kore) arazilerinin Hsiung-nu
bölgesinin doğusunda olduğunu kaydeden, Sse-ma ch’ien’in Hsiung-nu’lar hakkındaki ünlü
bölümünde zikredilir. Wei-mo özellikle bir devlete (Doğu Kore’de) veya “Han sülalesinden
önce ve o sırada çağdaş Kirin, Liaoning ve Kore’le yayılmış tüm kabilelere” işaret ediyor
olabilir. Bu tabir belli bir esnekliktedir ve önceden bir şekilde ayrı iki boy birliğine, Wei ve
Mo’lara işaret ediyor olabilir. Kore tarihi ve tarihçiliğinde Yemaek’lerin rolünün
karmaşıklıkları H. I. Pai tarafından hayranlık verircesine tartışılmış ve incelenmiştir. O, Çin
kayıtlarının bu iki karakteri nasıl değişkence ve bağdaşmaksızın birleşip ayırdığını göstermiş
ve “Liaodong yarımadasında Yemaek’lerin kökenini aramak boşuna bir çaba gözüküyor”
sonucuna varmıştır. Kore tarihi ve etnogenezinin amaçları için bu tam yerinde olabilir. Bunun
bizim Yemek’imizle bir ilgisi var mıdır?
Pulleyblank Eski Çince Wei-mo’yu‘? wâts *mrâk’ olarak inşa eder. Bu terim için kullanılan
diğer karakterlerin farklı okumaları vardır, yani Ho (Erken Orta Çin) gak ve p’ak, pak. Bu
karakterlerin müteakip inşa edilmiş telaffuzları:
Erken Mandarin (1300 civarı) uj' maj''
Geç Orta Çin (“High T’ang” çağı, 8.-9. yy.)? yaj ' maj = *Yemak?
Erken Orta Çin (601 civarı)? wiahh maj / meık = *? wiajh-maj or ’uaj h marjk.
Eski ve Orta Çince’nin inşası biraz tartışmalı kalmakla birlikte, bizi ilgilendiren dönemde
(Yemek budun adının İslam coğrafyacılarının görüş alanına girdiği 8. yy sonları ve 9. yy
başları) Wei-mo Çince’ye *Yemak’a yakın bir şey olarak alınmıştır. Ancak bu bize, bu budun
adının T’ang çağı Çin’inde nasıl telaffuz edildiğini söyler, bu ismi taşıyan gerçek halkın onu
nasıl söylediğini değil. Bu budun adının en erken biçimi açık şekilde *’wats (veya ‘was)
mrak, bu terim belirsiz kalmaktadır. Şu anda bunu taşıyanların ulus-dil mensubiyetlerini
belirlemeye imkan yoktur ve sonuç olarak kendi yerli dilinde bu zamana kadar hangi biçimleri
aldığını herhangi bir kesinlik derecesinde ifade edemeyiz.T’ang ve sonraki kaynakların bu
eski budun adını, o zaman Wei-mo’larla aynı genel bölgede yaşayan ve Yemak gibi söylenen
bir isim taşıyan diğer bir halkı belirtmek için kullanmış olmaları da tabii ki mümkündür.
Üstelik, Korece biçim (Orta Korece: yey-moyk) böyle bir ses gelişmesinin, Çin-Kore
harflerinin Korece telaffuzunda mümkün olduğunu göstermektedir. Bu biraz dolambaçlı ama
bir tahmindir ama tekmile çok fazla ihtiyacı vardır.
Toprak olarak daha çok Moğolistan’a benzeyen ve göçebe hayvancılık yapan nüfusu besleme
kapasitesindeki bir bölge olan Moğol-Mançur bölgesi,defalarca Orta Asya’nın Türk halkları
tarafından özümlenen ve onların tarihinde rol oynayan göçer toplulukların (Kıpçaklar
zamanında Qun, Bayawut, Ölberli) göç kaynağı idi. Örneğin, Türkçe dışı dil bağlantıları
Kaşgarlı’da kaydedilen, T’ieh-le / Dokuz Oğuz birliğinin önemli bir topluluğu olan
Basmılların Tunguz kökenli olduğu ileri sürülmüştür. O zamanki Mançurya ve Kore’nin
Yemaekleri ve bizim Yemeklerimiz arasında doğrudan bağlantı kurulacağına inanmamama
rağmen, bu ihtimal de ortadadır. Gerçekte bu, zaten iyice çiğnenmiş yollardaki önceki
göçlerle ilgili olabilir. Her halukarda Kimek > İmek > Yimek eşitliği reddedilmelidir.
Kimekler ve bunların çekirdek bileşenlerinin çoğu, Moğolistan merkezli Türk devletlerinin
bütünler bir parçası olan Doğu Moğolistan-Batı Mançurya’daki bozkırdan gelmişlerdir.
Burası İpek Yolu’nun yörüngesinde idi. Soğd tüccarları ve malları Tunguz dünyası ve
Kore’ye kadar ulaşıyordu. Bu temaslar sadece gözüpek Soğdlu ticaret erbabı ile sınırlı değildi.
T’ieh-le unsurlarının Mo-ho ve Koguryo ile ilişkileri vardı.Göktürkler de Koguryo ile
doğrudan temasda idiler.
Kimekler / Prof. Dr. Bolat Kumekov
Batı Göktürk Kağanlığı’nın yıkılışından sonra göçebe ve yarı göçebe Türk kökenli kavimler
bugünkü Kazakistan topraklarında üç muazzam devlet kurmuşlardır: Yedisu Bölgesinde
Karluk sosyal etnik birliği, Sır Derya’nın orta ve aşağı havzasında ve Aral civarı bozkırlarında
Oğuz Yabgu Devleti, Kazakistan’ın kuzey, güney ve merkez bölgelerinde Kimek birliği.
Kimeklerin eski tarihi “İyanmo” kavimi ile alakalıdır. Bu kavimin adı Çin kaynaklarında, VII.
yüzyıl Batı Türk yurdunda vuku bulan olaylarla ilgili olarak geçer. Sinologlar İyanmo
kavminin Yemek ya da İmek kavimi olduğunu sanmaktadırlar. Bir çok araştırmacının da
dediği gibi kelimenin ses değişikliği Kimek olabilir. Araştırmacıların Kimek ve Kıpçakların
tamamen aynı kavim olduğu hakkındaki fikirleri yanlıştır. Çünkü ortaçağ yazılı kaynaklara
bakarak bunların köken akraba ama ayrı ayrı kavim olduklarını kabul etmeliyiz. İyanmo,
topluluğu kuzey-batı Moğolistan’ın Kobdo bölgesinde VII. yüzyılda yaşamıştır. Onların
doğusunda Oğuzlar, güneyinde Türkeşler ile Karluklar yaşamakta idi. VII. yüzyılın
ortalarında İymekler (Kimekler) kuzey Altay dağlarına ve İrtiş ırmağı civarına doğru göç
etmişlerdir. Bu kavimin güçlenmesi 656 senesinde Batı Göktürk devletinin yıkılışından
sonradır. Asıl bu zaman Kimek kavim birliğinin esası oluşmuştur. Kimek kavimlerinin lideri
“Şat-tutuk” ünvanını taşırdı. Şat-tutuk ünvanının Türkler arasında geniş bir şekilde
kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu unvana birçok defa VII-IX. yüzyıllara ait eski Türk
yazıtlarında da rastlanmaktadır.
VIII. yüzyılın ikinci yarısı ve IX. yüzyılın başında Kimek kavminin üç ana istikametteki göçü
başlıyor. Bunlar Güney Ural’dan kuzey batıya (esas Kıpçaklar); Güney Kazakistan ve Sır
Derya bölgesinin güney-batısına doğru; güneyde kuzey-doğu Yedisu sınırlarına kadar
uzanmakta idi. 766 ve 840 yılları arasında Kimekler Batı Altay, Tarbagatay ve Alagöl’ü içine
alan bölgeyi işgal etmişti. Bu bölge Doğu Türkistan’da hüküm süren Tokuz Oğuzların kuzey
sınırlarına kadar uzamakta idi. Onların arasındaki sınır bölgeyi Cungar sıradağları
oluşturuyordu.
840 yılında Merkezi Moğolistan bölgesindeki Uygur Kağanlığı’nın yıkılışından sonra dağılan
kavimler (Eymur, Bayandur, Tatar) Kimek birliğine katıldılar. Tam bu sıralarda Kimeklerin
yedi kavimden oluşan federasyonu teşekkül etmiştir. Bundan sonra Kimek kavminin lideri
baygu (yabğu) unvanını taşımaya başlar. Yabgu unvanı şad unvanından daha üstündür. Yabgu
unvanının değişik Türk kavimlerinin (Karluk, Oğuz, Uygur) hükümdarları tarafından
kullanılmakta olduğu bellidir.
Kimek konfederasyonu siyasi bakımdan Türk kökenli kavimlerle beraber daha sonra
Türkleşen Orta Asya’daki Tatar (bunlar daha önce Dokuz-Oğuz’lara dahildi) grupları ile de
sıkı siyasi ve kültürel bağlaıda bulunmakta idi. Kimek kavminin birliği akraba esaslı bir birlik
değil; idari-bölgelerin birliği niteliğindeki bir birliktir. Sosyal bakımdan ise, Kimek birliği
akraba kavimler düzeyine göre veya kavimlerin kendi aralarındaki heriarşik veya vassal (tabi)
statülerine göre toplumun sıkı düzeninde yer alırlardı. IX. yüzyılın başlarında Kimekler Sır
Derya’ya doğru ilerlediler. Sonra Karluklarla birleşerek Oğuzlara Kangar-Peçenek kavmini
yenmede yardım ederek, onları Sır Derya ve Aral bölgesinden göç etmeye zorladılar.
Kimek Kağanlığı’nın Kuruluşu
VIII. yüzyılın sonu ve IX. yüzyılın ikinci yarısında vuku bulan olaylar sırasında Kimekler
Orta İrtiş bölgesinden Cungar sahasına kadar olan topraklara iyice yerleşmişlerdi. Kimeklerin
güney Ural (Yayık) ve Sır Derya havzasına kadar ilerlemeleri Kimek devletinin oluşmasında
önemli etken oluşturmuştur. Kimek devleti hakkındaki ilk bilgiler IX. yüzyıl sonu ve X.
yüzyıl başlarında yazılan Arapça tarihi-coğrafi eserlerde rastlanmaktadır. Bunların arasında
mesalik yazarlarından Yakubî’nin verdiği bilgilerin net ve gerçekçi olmasıyla, eserde geçen
Kimek ve diğer Türk kökenli devletler hakkında izah ettiği ifadeler çok büyük önem
kazanmaktadır. Yakubî eserinde: "Türkler çeşitli cinsler ve ülkelere ayrılır. Bunların bazıları
Karluklar, Tuguzguzlar (Dokuz Oğuzlar), Türgişler, Keymaklar ve Oğuzlardır. Türklerden her
cinsin ayrı bir ülkesi vardır. Birbiriyle harbederler” demektedir. Kimekler hakkında İbn
Fadlan’da ilginç bilgiler bulunmaktadır (X.yy). Yazar: "Oğuzlar, Dokuz Oğuzlar ve Kimekler
Türk kavimlerinin en güçlüleridir ve onların herbirinde birer hükümdar bulunmaktadır” der.
Arap coğrafyacıları İstahri ile İbn Havkal Türk hükümdarlarının kendi ülkesinin özelliklerini
taşıması ile ayırt edildiğini belirtmektedir.
Kimek hükümdarları başkalarından daha kuvvetli idiler. IX. yüzyılın sonu ve X. yüzyılın başı
Kimek Kağanlığı’nın kuruluşundan itibaren hükümdarlar en yüksek unvan olan Kağan
(hakan) unvanını taşımaya başlamıştı. Hakan Türklerin en büyük hanıdır. Hakan hanların hanı
demektir. Yani hükümdarların hükümdarı. X. yüzyıl alimi Harezmi’nin belirttiği gibi
Farsların şahinşahları gibi kağan unvanı yabgu unvanının iki kat üstünde bir unvandır.
Böylece, Kimek toplumunun sosyal ve siyasi gelişmesi ile kavimlerden devlet oluşmasına
geçen süreç içerisinde, hükümdarlarının çeşitli unvanlar taşımaları alt kısımdaki şad-tatuk ve
yabgulardan başlayarak kağana kadar yükselmekte idi. Aynı zamanda Eski Türk soyluları için
kullanılan unvanlar: şad (uluğ şad), kiçig, kağan, uluğ kağan gibidir. Görüldüğü gibi,
Kimeklerle eski Türk unvanları arasındaki bağ kopmamıştır. Bu durum Kimeklerle eski
Türklerin vatanı olan bölgeler arasındaki bağı da göstermektedir.
Kimek hükümdarı gerçek bir hakimiyete sahipti. Kendi ülkesi çerçevesinde, kağan kavmin
ileri gelenlerinden hakimler tayın etmektedir. İktidara miras yolu ile geçme kuralı sadece
hakan ve ailesi için geçerli değil aynı zamanda kavim ileri gelenleri için de söz konusu idi.
Bunun için Kimek kağanı tarafından tayın edilen 11 bölgenin hakimliği miras yolu ile onların
çocuklarına geçmekte idi.
Kimek Kağanlığı’nın kuruluşunda, kavimler birliği kuruluşunda olduğu gibi askeri birlikler
büyük önem taşımakta idi. Hakimler aynı zamanda asker başı idiler. Hakan onlara hizmetleri
için ülke topraklarından bölgeler armağan ederdi. Bölge hakimlerinin Hakan’a belli bir sayıda
asker gönderme mecburiyeti vardı. Bu bölgelerdeki etnik yapı genellikle bir kavime mensup
ailelerden oluşmaktadır. Bölgesel kavim sisteminin ortaya çıkması, toplum yapısında verilen
büyük araların nedeni idi. Bölge hakimleri anlaşıldığı gibi Hakan’ın hakimiyeti altında idiler.
Bölge hakimliği ve askeri önderliği aynı zamanda elinde bulunduran böyle kalabalık kavimler
birliğinin ileri gelen kimseleri, zamanla kendi ekonomik gelişmelerini ve siyasi güçlerinin
artmasını sağlamıştı.
Bunlardan bazıları zamanla merkezi hakimiyeti elle geçirmeye çalışan yarı bağlı devletler
haline gelmiştir. Arap coğrafyacısı İdrisi (XII.yy.) Kimekler ülkesini anlatırken kullandığı
Kimek Kağanı’nın oğlu Canah İbn Hakan al-Kimeki’nin (X yada XI.yy.) eserinden yola
çıkarak Kimeklerdeki bölgeleri ve onların egemen hükümdarları hakkında yazmaktadır.
Onların konakları yüksek duvarlarla çevirili şehirler ve surlarla donatılan yüksek tepelerde yer
alan kaleler idi. Böyle şehir ve kalelerde hakimler çok sayıda asker bulundurmakta idiler.
Onların hazine ve malları ulaşılması zor dağlık bölgelerde hanların emri ile sıkıca korunan
kalelerde muhafaza edilmektedir. Kimek kağanının ordası yüksek duvarları ve demir kapıları
bulunan İmekya (Kimekiya) şehrindedir. Şehirde onun çok sayıdaki ordusu ve hazinesi
bulunmaktadır. Aslında Kagan hakimiyeti ile devlet hakimiyeti arasında bir fark yoktu.
Farsça anonim eser Hudud ül-Alam (X.yy.)’da geçen 11 hakim hakkındaki bilgi ve İdrisi’nin
Kimek kağanının hacibi, veziri adaletli ve devleti sağlam şeklindeki sözleri, hakimiyetin tek
elden sağlandığını gösterir. Hakimiyet ne kadar iptidai olursa olsun, bu ilk önce toplumun
sosyal tabakalara ayrılması sonucudur. Ortaçağ kaynaklarında belirtildiği gibi Kimeklerde
sosyal farklılıklar mevcuttu. İran tarihçisi Gerdizi (XI.yy.)”Kimeklerde çobanlar kendi
sahibinin hayvanlarına bakardı, ayrıca kışa hazırlık olarak herkes kendi varlığına göre koyun,
at veya inek etlerini kuruturdu” diye yazmaktadır. İdrisi’ye göre kırmızı, sarı ipekten yapılan
giysileri sadece varlıklı insanlar giyerdi ve böylece kendilerinin sıradan göçebelerden ayrıt
edilmesini de sağlıyorlardı. Aynı müellifin dediklerine göre şehirde atlı askerlerin yanısıra
yaya süvariler de bulunmakta idi. Bu yaya askerlerin iki çeşitten oluştuğu şüphesizdir. Birileri
yoksul göçebeler, diğerleri ise tutsaklardır. Kimek kavimlerine ait arkeolojik buluntularda
ölülerle beraber gömülen eşyaların pahası ve diğerinin aynı olmadığını görülmektedir.
Kimek toplumundaki sosyal farkın gittikçe belirgin hale gelmesi bir yandan göçebe
aristokrasinin oluşmasını diğer yandan sıradan göçebelerin daha da yoksulluğa düşmesini
sağlamıştır. Bilindiği gibi, hayvanlarının büyük kısmından ayrılan göçebeler mecburen
yerleşik (yatuk, catak) hayat tarzına geçmeye başlamıştır. Bu durumu Türk bilgini Mahmud
Kaşgari (XI.yy.) de belirtmektedir. Yatuklar zanaatla, balıkçılıkla uğraşırlardı. Göçebelerin
sınırında kışlaklarda yaşamakta idiler. Bu kışlaklar zamanla şehirlere dönüşüyordu. Ortaçağ
şehirleri artık, sadece birer askeri-idari merkez değil, bunun yanı sıra ticaretin, zanaatın ve
ziraatın da merkezi haline gelmişti. Kimek devletinde vergi toplama işleminin de olduğunu şu
kayıta dayanarak söyleyebiliriz: Kimak denizinin sahilinden Türkler tarafından toplanan
altından, hükümdar kendi payını alırdı ve kalanı oranın sahibinin olurdu.
Kimeklerdeki yazı hakkındaki bilgimiz Arap seyyah Ebu-Dulafa (X. yy.)’nın "Onlarda kamış
yetişiyor, bununla onlar yazıyorlar” demesinden ibarettir. Her halde Kimekler kamış
kalemlerle, eski Türk alfabesini kullanarak yazarlardı. Bu düşüncemizi İrtiş nehri ve
Tarbagatay dağlarının yakınlarında bulunan IX-X. yüzyıllara ait üzerinde eski Türk
alfabesiyle yazılar bulunan tunç aynalar doğrulamaktadır. IX-XI. yüzyıllarda Kimeklerde eski
Türk inancındaki ibadet şekilleri, bunun içinde Tengri’ye ve dedelerinin ruhlarına inanç
mevcuttu. İçlerinde bazı gruplar ateşe, güneşe, yıldızlara, nehirlere ve dağlara tapardı. Yaygın
inançların biri Şamanizm idi. Aynı zamanda bazı Kimek boyları Hıristiyan inancındaki
Maniliği de benimsemişlerdi. İslam’ın üst düzey Kimek aristokrasisi arasında yayılmış olması
da ihtimal dışı değildir. En azından “Canah İbn Hakan al-Kimek” ismi buna delalet ediyor
gibidir. Bu konuda bazı Kimek mezarlıklarının Müslümanlara ait olduğunu belirtmeliyiz.
Bilindiği gibi, semavi dinlerden (İslam, Hıristiyan) birinin kabul edilmesi toplumun sosyalekonomik gelişmesinin göstergesidir.
Sosyal ve kültürel bakımdan Kimekler çoğunlukta VI-IX. yüzyıllardaki Eski Türk
geleneklerini geliştirdi ve devam ettirdiler. IX. yüzyılın sonu ve XI. yüzyılın başlarında ise
onlar artık gerçek bir devlete sahip olmuşlardı.
Ortaçağ kaynakları Kimeklerin dış politikasında komşuları ile olan münasebetlerinden bize
haber vermektedir. Dış politikasında Kimek kağanı başkalarına nazaran teşebüskar idi. Bu
yüzden İdrisi onun hakkında: “Kimek hükümdarı şerefi ile tanınan en yüce hükümdarlardan
biridir. Türk hükümdarları Kimek Hakan’ının hakimiyetinden çekinmektedirler. Onun
intikamından korkarlar, gücünden çekinirler ve akın yapmasından sakınırlar. Çünkü bunları
geçmişte yaşamışlardı” demektedir.
Kimek hükümdarları güneye yaptıkları askeri akınları sayesinde Tokuz-oguzların
topraklarının bir kısmını ele geçirdi. Bu durum bize Gagan (Ala Göl’ün kuzeyi) nehrinin
güney doğusundaki Kimek şehri Karantiya’nın hiçbir zaman Tokuz-oguzlara ait olmadığını
göstermektedir. Kimekler Tokuz- oguzların sınır şehri olan Doğu Türkistan’daki Camlekes’e
akınlar yapmıştır. Tokuz-oguzlar X. yüzyılda bu bölgenin sadece bir kısmını ellerinde
tutabildiler.
Bununla beraber kaynaklar bazı mühim durumlardan söz etmektedir. Mesela, barış
zamanlarında Oğuzlar Kimeklerin, Kimekler de Oğuzların sınır topakları içerisinde göç
edebiliyorlardı. Bunun içindir ki, Kimek, Kıpçak ve Oğuz kavimleri arasındaki sıkı bağ
onların diline ve kültürüne kendi damgasını vurmuştur.
İdrisi’nin kayıtlarına dayanarak Kimek kağanının Yenisey Kırgızlarına da akınlar yaptığı
anlaşılmaktadır: “Kırgız ülkesi tüm şehirleri ile üç günlük mesafededir. Bunlar dört şehirdir.
Yüksek duvarlarla çevirili bu şehirlerde çalışkan ve mert halklar yaşamaktadır”. En başta göze
alınması gereken şey komşuları ile her zaman önderlik mücadelesi halinde bulunan Kimek
hakanı idi. Diğer taraftan Kimekler ile Kırgızlar arasındaki benzerlik sıkı etno-kültürel
bağların nedeniyle açıklanabilir. Kırkırhan isimli Kimek şehri Kırgız geleneklerine çok
benzeyen geleneğe sahip nüfuzu ile tanınmıştır.
Bunun yanı sıra diğer sülale ve halklar da Kimeklerin topraklarına saldırmakta idiler.
Karahanlıların Kimek topraklarına, bazen İrtiş’e kadar uzanan saldırıları olduğunu biliyoruz.
X. yüzyılın başlarında Kimek topraklarının sınırları iyice belirlenmişti. Dış
münasebetlerindeki Kimeklerin komşularına yaptığı askeri akınlar artık daha çok barış
münasebetlerine dönüşüyordu. Buna Bulgaristan’dan İtil’e, Orta Asya’daki Samanilerden,
Oğuzlar, Karluklar, Tokuz-oguzlar ve Kırgızlardan Kimeklere giden çok sayıdaki ticaret
yolları dalalet eder. Ulu İpek Yolu’ndan ayrılan kervan yolları Kimek hakanının İrtiş’teki
ordasına uğruyordu.
Kimek Kağanlığı’nın Yıkılışı
X. yüzyılın sonu ve XI. yüzyılın başlarında Kimek devleti yıkılmaya yüz tutmuştu. Devletin
yıkılışının iki nedeni vardır: İç siyasetinde merkeze bağlı olmak istemeyen Kıpçak hanlarının
kendi, özel devlet kurma hareketlerinin güçlenmesi, dış siyasette ise, X. yüzyılın başlarında
vuku bulan Orta Asya’ya olan kavimler göçü idi. Araştırmacılar bu göçün asıl nedeni olarak
Kuzey Çin’de 916 yılında kurulan Loo devletini gösterirler. Bu devletin aslını Kidanlar
oluşturmakta idi. Devletin genişlemesi ile göçebe kavimler batıya doğru göç etmeye
başladılar. Bu muazzam kavimler göçü kaynaklarda da anlatılmaktadır. Mesela, Arap-Farsı,
Rus, Ermeni, Macar, Bizans ve Suriye kaynaklarında bilgiler bulunmaktadır. Bunların içinde
Arap bilgini Mervazi (XII.yy)’nin eserinde bu olaylar hakkında kafi derecede bilgiler
bulunmaktadır. Eserinde onların arasında (Türklerin) Kun isimli gruplar vardır. Onlar Çin
topraklarından Çin Hakan’ının şiddetinden korkarak göç etmiştir. Onlar Nesturi
Hıristiyanlarıdır. Onlar kendi ülkelerinden otlak sıkıntısı yüzünden göç etmişler. İbn Koçkar
Harezmşah ta bu gruptandır. Onları (Kunları) Kay ismindeki diğer kavim takip etmekte idi.
Onlar kalabalık ve güçlüydü. Kayalar Kunları otlaklarından kovdular. Bu yüzden Kunlar
Sarıların topraklarına yerleşti, Sarılar ise Türkmen topraklarına göç etti. Türkmenler Doğu
Oğuzların topraklarına kaydı. Oğuzlar ise Ermeni denizinin yakınlarına Peçenek topraklarına
göç etti. Ermeni denizi dedikleri Karadeniz’dir. Bu kavimler göçü Çin’den Karadeniz’e
kadarki halkı etkilemiştir.
Bütün bunlardan şöyle sonuç çıkartabiliriz: Kun ve Kay kavimleri Kuzey-doğu Yedisu ve İrtiş
civarındaki Kimek-Kıpçak kavimlerini sıkıştırarak Kimek devletine darbe vurmuştur. Kay
kavimi Kıpçakların Sır Derya bölgesi ile batı Aral ve Kuzey Hazar denizi bölgesindeki
Oğuzları sıkıştırarak, onların güney Rusya ve Karadeniz civarına göç etmelerine neden
olmuştur.
Kıpçakların Oğuz topraklarını ele geçirmesi, onları eski Kimek-Kıpçak bölgesindeki en güçlü
duruma getirmişti. Bu olaylar sırasında Kimekler sadece siyasi hakimiyetlerini kaybetmedi
aynı zamanda Kıpçaklara tabi olmuşlardır. Kimeklerin bir kısmı İrtiş’te kaldı, ikinci kısmı
Orta Asya’da Türkistan bölgesine yerleşti. Üçüncü kısmı ise, Kıpçaklarla beraber batıya
Güney Rus bozkırlarına doğru göç etti. Kıpçaklar Kimek devletinin mirasçısı olmuştur.
Kavim ve Etnik Yapı
Kaynaklarda Kimeklerin Türk kökenli olmadığı konusunda hiçbir bilgi yoktur. Tam tersine
kaynaklar onların eski Türk kavimlerinden olduğunu söylemektedirler. Kimek adının yazılara
geçmesi VIII. yüzyıla aittir. İbn Hordabih (X. yy.)’in yaptığı büyük Türk kavimlerinin siyasi
ve sosyal listesinde
Kimekler, Toğuz-oguzlar, Oğuzlar, Peçenek, Karluk, Kıpçak, Azkişami ve Türgeşlerle aynı
sırada yer almaktadır.
İlk Kimek federasiyonunun yapısı Gerdizi’nin eserinde anlatılmaktadır. Bu birliğe yedi kavim
dahildi: Eymür, İmek, Tatar, Kıpçak, Bayandur, Lanikaz, Aclar. Bu kavimlerin hiç biri
hakkında Gerdizi ayrıca bilgi vermiyor. Gerdizi bunların hepsini var oldukları bilinen ve
tanılan kavimler olarak algılamaktadır. Aynı zamanda Gerdizi onların kökeni hakkında da her
hangi bilgi vermiyor. Kimek birliğine giren kavimlerin tarihini incelersek, bu onların
Kazakistan topraklarına İç Asya’dan geldiklerini göstermektedir. Kimek kavimlerinden ilki
olan "Eymür” Oğuzlar arasında da görülmektedir. Bir de bu kavime VIII. yüzyılda 12 Uygur
boyu arasında da rastlanır. Eymürlerin Kimek kavimleri birliğinde ve Sır Derya Oğuzları
arasında rastlanması, onların batı ve kuzey-batı istikametlerindeki göçüne dalalet etmektedir.
Eymürlar ya Kimeklerle ya da Oğuzlarla asimle olmamış, onların birliğine bir kavim olarak
katılmıştır.
Gerdizi’de geçen İmek ismi VII. yüzyıl Çin ve kayinamelerinde Türk Yanmo kavmi ile
özdeşleşmektedir. İslam kaynaklarında bu kavim Hudud ül-Alem’da Kimeklerin baş şehri
İmekiya’dan dolaylı zikredilmektedir. Diğer kaynaklarda da Kimek kağanının ordası
Kimekya olarak geçer. Kimek kavimler birliğinin başkanının ünvanı Gerdizi’ye göre "İmekbaygu”, Mesudi’ye göre "Kimek- baygu”dur. Mahmud Kaşgari’de Kimeklere İmek
denmektedir.
Kimek kavimlerinden üçüncüsü Tatarlar VIII. yüzyıl eski Türk yazıtlarında VI. yüzyıl
olaylarıyla ilgili Otuz-tatar adıyla zikredilir. Diğer Türk yazıtlarında onlar "Tokuz-Tatar”
adıyla meşhurdur. Tokuz Tatarlarla Oğuzların esas kavimleri arasındaki devamlı siyasi
münasebet bize VIII. yüzyılda Tatar kavmine dahil bu grupların Moğolistan’ın kuzey-doğu
bölgesinde yaşamakta olduğunu düşünmemizi sağlamaktadır. 740-780 yıllar arasında Tatarlar
Uygur kağınlığına dahil oldular. Uygur kağınlığının yıkılışından sonra Tatarlar Oğuz-Uygur
kavimleri ile beraber Doğu Türkistan’a göç ettiler. Hudud ül- Alem anonim eserinde Tatarlar
kesin olarak Tokuz-oguzlara dahil edilmektedir. Mahmud Kaşgari de Türkçe konuşan
kavimler arasında Tatarları göstermektedir.
Kimeklerin akrabası olan Kıpçaklara VIII. yüzyıl ortalarına ait runik yazılarda
rastlanmaktadır. İslam kaynaklarında Kıpçak ismi ilk olarak İbn Hordadbih’in Türk kavimler
listesinde zikredilmektedir. S.G. Klyaştorni’ye göre VIII. yüzyıla ait Kıpçakların eski tarihi
Çin kaynaklarında geçen Sir (veya Se) kavim adı ile bağlantılıdır. VI. yüzyılın ortalarında Si
(Sir) kavmi komşularını kendine tabi etmiştir. Hakim boylar diğerlerini kullanarak yeni birlik
kurmuştu. IV. yüzyıldan VII. yüzyıla kadarki Çin tarih namesinde onlar "Seyanto adı ile
meşhur idiler. VI. yüzyılın ortalarında Syanto Türk kağanının siyasi hakimiyeti altında idi.
Onların önemli bir kısmı Hangay’da yaşamakta olup diğer kısmı ise Doğu Tyan- Şan (Tanrı
Dağları) bölgesine yerleşmişti. VII. yüzyılın başlarında Syanto Kuzey Moğolistan’da On Tele
kavim
birliğine hüküm etmekte idi. 630 yılında bu birlikten ayrılan Syanto Ötüken’in merkezinde
kendi Sir devletini kurmuştur. Onun sınırları Altay ile Hingan, Gobi ile Kerulenle çevrilmişti.
Syanto kağanı kuzeyde Yenisey Kırgızlarını hakimiyeti altına almıştır. 648 yılında Tokuzoguzlar Syanto’ya büyük bir darbe vurmuşlar, böylece Sir devleti yıkılmıştır. Fakat çok
geçmeden Sir’ler Göktürklerle birleşerek Merkezi Asya’da en kudretli güç haline
gelmişlerdir. 691 yılında onlar Göktürklerle beraber Tokuz- oguzların birliğini yöneten
Uygurları yenerek Ötüken bozkırını ele geçirmiştir. Türkler Sirlerle beraber 742 yılı, Merkezi
Asya ve batı Moğolistandaki devletleri yıkılıncaya kadar 50 yıl Tokuz-oguzları yönetmiştir.
VIII. yüzyıldan itibaren Eski Türk abidelerinde ve İslam kaynaklarında Kıpçak ismine
rastlanmaya başlıyor.
İbn Hordadbih artık Kıpçakları Kimeklerden ayrı zikretmektedir. Hudud ül-Alam ise
Kıpçakları Kimeklerden ayrılmış ve daha iptidai bir hayat şeklini benimseyen halk olarak
gösteriyor. Kimeklerin batı bölgesine yerleşen Kıpçaklar hala Kimeklerle siyasi bağlılıkların
devam ettirmektedirler. Kıpçak hakimi Kimek kağanı tarafından tayın edilirdi. Kıpçaklarla
Kimekler arasındaki yakınlığı belirten Mahmud Kaşgari, Kıpçakların kendilerini İmek olarak
görmediklerine, onları İmeklerle sadece köken olarak bağlı olduklarına dikkat çekmektedir.
Böylece tüm eski kaynaklar Kıpçakların VIII-XI yüzyıllarda Kimek kavimler birliğine (daha
sonra devletine) bağlı olduğunu gösteriyorsa da, bu bağın değişik etnik bölgelerde aynı
olmadığını ve ekonomik ve hayat tarzı bakımından da bu iki kavim arasındaki farklı
bulunduğu ortaya koymaktadır. Bu iki kavmin tamamen aynı olduğunu düşünmek yanlıştır.
Ortaçağ İslam kaynakları bu iki kavmi sadece akraba kavimler olarak algılamamızı
sağlamaktadır.
VIII-XI. yüzyıllarda Kazakistan topraklarındaki Kıpçak etnik toplumunun teşekkülü esasen
iki etap üzerinde uzun ve karmaşık bir zaman sürecinde vuku bulmuştur. Birinci süreç eski
Göktürk yurdu olan Kuzey Moğolistan’ın Tokuz-oguzların eline geçmesiyle onlara karşı
Türklerle beraber yaptığı savaşta yenilgiye uğramalarıyla Kıpçakların büyük bir kısmı İç
Asya’dan 742 yılında İrtiş bölgesine doğru göç etmesi ile başlamıştır. İrtiş’in orta sahasına ve
Altay bölgelerine gelmekle Kıpçaklar kendilerini Kimek federasyonunun merkezinde
buldular. Esas Kıpçak boylarının egemenlik hareketleri VIII. yüzyılda onların Kimeklerden
ayrılmalarıyla sonuçlanmıştır.
İkinci süreç VIII. yüzyılın sonu ve XI. yüzyılın başlarına kadarki dönemi içermektedir. Esas
etnik toplulukların kendi aralarındaki münasebet Kimek kavminin pekişmesi sürecinde
yürütülüyordu. Bu dönemde Kıpçaklar eski Başkurt, Peçenek, Karluk ve esasen Oğuz
kavimleri ile etnokültürel ilişki içerisinde bulunmuşlardır. Bununla beraber Kıpçak etnik
gelişmesinin iç düzeni eski yerliler olan Oğuz, Ugor-Fin, Sarmat ve Alan etnik grupları ile
asimile olma istikametinde idi. Eski kaynaklar her ne kadar Kıpçakları Kimek kavimler
birliğine dahil olarak gösteriyorlarsa da, bu bağın değişik etnik topluluklarda farklı olduğunu
ve ekonomik yaşam tarzında da belli farklılıkların mevcudiyetini yok saymıyorlar.
Bayandur ismi ilk olarak Gerdizi’de Kimek kavimi olarak zikredilmektedir. Daha sonra
Mahmud Kaşgari ile Reşidüddin bunları Oğuz kavimleriyle beraber göstermektedir. Bilindiği
gibi Bayandurların bir kısmı Kimeklere diğerleri Oğuz kavmine dahil idi. Altıncı ve yedinci
kavimler Lanikaz (V. Minorski bunlara Nilkaz der) ve Aclardır.
840 yılında Uygur kağınlığının Yenisey Kırgızları tarafından yıkılması nedeni ile Kimek
birliğinin kavimsel yapısının bir hayli değişikliğe uğradığını görüyoruz. Göründüğü gibi bu
dönemde Eymürlerln ve Bayandurlar Kimek kavimler birliğine dahil idiler ama Sır Derya
Oğuzları arasında da görülmekte idiler. Tatarların Kimeklere katılmaları da bu zaman zarfında
gerçekleşmiştir.
Kimek devletinin oluşması sırasında Kimek kavminin içeriği değişikliğe uğramıştır. Hudud
ül- Alem ile İdrisi’ye göre Kimek devletinin esasını 12 kavim oluşturmaktadır. Kimek
hakimiyeti altındaki topraklarda Kıpçak birlikleri dışında Kumanlardan da bahsedilmektedir.
Bu kavimden bazı gruplar XI- XII. yüzyıllarda Kıpçak kavim birliğine dahil olmuştur.
Ortaçağ İslam coğrafyacıları Kumanları ayrı bir etnonim (isim) olarak zikretmektedir. Fakat
milli ve yabancı tarihnamelerde Kıpçaklarla Kumanların aynı kavim olduğu fikri yaygındır.
IX-X. yüzyıllara ait yazılı kaynaklarda Kumanlar batı Kazakistan’da yaşamakta ve Kıpçak,
Kimek ve Kuman üçlü birliğinin batı kısmını oluşturmakta idi. Kumanların esas yaşadığı
bölge olarak kuzey Altay bölgesi ve güney Sibirya topraklarını görmeliyiz. VII. yüzyılın
ortalarında Batı Türk Kağanlığının yıkılması ile, birçok Türkçe konuşan kavim içinde ayrılma
olayı gerçekleşir ve aynı zamanda aralarında yavaş yavaş takviye süreci başlamıştır. Kuzeybatı Altay ve Doğu Kazakistan topraklarında Kimeklerle Kıpçakların etnokültürel birliği
oluşmuştur. VIII. yüzyıl sonuna doğru Kıpçakların büyük bir kısmı Kumanlarla beraber
Kimeklerden ayrılarak Batı İrtiş’ten güney Yayık bölgesine kadar olan topraklara yerleşmiştir.
X. yüzyıl sonuna kadar Kıpçaklar Kumanlarla beraber, İrtiş’ten Yayık’a kadar uzanan
topraklarda varlığını sürdüren Kimek devletinin siyasi hegemonyası altında yaşamışlardır. Bu
iyeliğin Kıpçak hanlarının eline geçmesi ile, Kimek ve Kumanlar diğer kavimlerle beraber
Kıpçakların siyasi hakimiyeti alanına girmişlerdir.
Kimek, Kıpçak ve Kumanların Yerleşim Alanları
VIII. yüzyılın ortalarına kadar Kimek, Kıpçak ve Kumanlar Altay bozkırları, Altay dağları ve
İrtiş bölgesinde otururlardı. Kimeklerin güneyde İrtiş’le güney Altay ve Tarbagatay
bölgelerinde yaşayan Karluklarla, doğuda ise Kırgızlarla komşu idiler. VIII. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren Kimekler güney istikamette ilerleyerek Karluk topraklarında yayılmaya
başlamıştır. IX. yüzyılın başlarında bazı Kimek grupları güney-doğu Yedisu bölgesine
geçerek Tokuz-oguzlarla komşu olmuşlardır. Onlar arasındaki sınır bölgesini Cungar
sıradağları oluşturmakta idi. Cungar sıradağlarının güneyinde ise Tokuz- oguzların devleti
bulunuyordu.
VIII. yüzyılın ikinci yarısında Kimeklerin güneye doğru kayması ile Kıpçakların İrtiş’ten
batıya yönelen göçü gerçekleşmiştir. İdrisi’nin eseri ve diğer bazımalzemeden Kıpçak
gruplarının İrtiş ile Tobul nehirleri arasındaki bölgede yaşamakta olduğu sonucuna varılabilir.
VIII-IX. yüzyıllarda Kıpçakların batı sınırı Peçeneklerin kuzey cephesine kadar uzanırdı.
Bilindiği gibi Peçenekler VIII-IX. yüzyıllın ilk yarısında Aral havzası ve Sır Derya
bozkırlarında yaşamakta idiler.
Buna göre Yayık’ın güney doğu kısmı ile Aral bozkırının kuzey bölgesi Kıpçaklarla
Peçenekler arasındaki tabii bir sınırı oluşturmaktadır. IX. yüzyılın başlarında Kimek kavimi
Sır Derya’nın orta sahasına gelmiştir. IX. yüzyıllın ortalarında Peçenekler Oğuz, Kimek ve
Kıpçak birliği tarafından yenilmiştir. Bunun sonucunda Oğuzlar Peçeneklerin Sır Derya’dan
Aral bölgesine kadarki topraklarını eline geçirmiştir. Peçenek birliğine dahil olan kavimler bu
olaylar sonrası Yayık ve İtil arasındaki meralara yerleşmiştir. Fakat IX. yüzyılın sonunda
Oğuzlar Hazarlarla beraber Peçenekleri yenerek, bu sefer Yayık ile İtil arasındaki topraklarını
ele geçirmiştir. Peçeneklerin büyük bir kısmı güney doğu Avrupa’ya göç etmek zorunda
kalırken, diğer kısmı da Oğuz, Kimek-Kıpçak birliğine dahil olmuşlardır. İdrisi’nin vermekte
olduğu Kumanların yerleşimi hakkındaki bilgileri bu döneme (IX. yüzyıllın sonu X. yüzyılın
başı) aittir. İdrisi’nin haritasında Surat ül-ard’da Hazar (bahar ül-Hazar) ve Aral’ın (Buhayrat
ül-Havarizm) denizinden kuzeyine doğru Askasiya dağları yer almaktadır. Onlar meridyen
yönünü ile kuzeyden güneye, birazcık doğu istikameti doğrultusunda yerleştirilmektedir. Bu
dağlardan birkaç nehirler akmakta idi. Bunların arasında topografik bölgelerin incelenmesi
bakımından önem taşıyan İtil’de Hazar denizine dökülüyordu.
Tasvir ediliş şekline bakılırsa bu dağın (Askasiya) Ural dağı olabileceği ortaya çıkar. Arap
coğrafyacıları İbn Said ile Ebu’l-Fida Askasiya dağının ön kısmında güneye doğru
Kumanların yaşadıklarına işaret ederler. Haritada Askasiya’nın doğusunda Tağur dağlarına
yer verilmektedir. Bu bölgede Kumanların baş şehri Kumaniye ve Kuman hükümdarı
bulunmakta idi. Togura, günümüzdeki Mugacar dağları olmalıdır. Ortaçağ kaynaklarında
geçen bilgilere dayanarak Mugacar havzasında Kumanların kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.
Aynı kaynaklardan Kumanların kuzey Aral bozkırları ile güney Ural dağları arasındaki geniş
bölgede yaşadığını öğreniyoruz. Kumanların güneyinde (İdrisi’ye göre) Oğuzlar ve Kimekler,
batısında Peçenekler, kuzey-batısında Bulgarlar, kuzey-doğusunda da Kıpçaklar bulunmakta
idiler. Metin ve katalog incelemeleri Ortaçağ müelliflerinin Kumanlar hakkında vermekte
olduğu bilgilerin IX-X. yüzyıllara ait olduğunu ortaya koymaktadır. Kumanlar Kimek-Kıpçak
birliğinin batı cephesini oluşturmakta idi.
X. yüzyılın başlarında Kimekler, Kıpçaklar ve Oğuzlarla beraber Yayık bölgesinde, Aral ve
Hazar denizi civarında göç ediyorlardı. Bu kavimlerin yaşadıkları bölge ortaçağ Arap
coğrafyacılarının haritalarında da belirtilmiştir. Mesela, İstahri’nin Dünya haritasında
Kimekler Aral denizinin kuzey ve kuzey batı bölgelerinde yer almaktadır.
Yayık’ın güney sınırı içerisinde Kimekler Başkurt kavimleriyle hemhuduttur. Arap seyyahı
İbn Fadlan (X.yy.) Başkurtların bu bölgede yaşadıkları ve onların Bagnad nehri (eski adı
Yavındı olmalı) civarında da bulunduğu hakkında bilgi vermektedir. Kıpçaklarla Başkurtlar
arasındaki sıkı temas zamanla iki kavim arasındaki kültür ve dil yakınlığını doğurmuştur.
Efsane ve hikayelere bakılırsa batı Başkurt kavmi Moğol istilasından çok önce Kıpçaklardan
ayrılmış ve Aral bölgesine yerleşmiştir.
Kimek ve Oğuz kavimlerinin kışlak ve yaylaları tarihçi Mesudi’nin (X. yy.) işaret ettiğine
göre Embia ve Yayık nehri arasındaki bölgede idi. Kimek gruplarının Embia ve Yayık
bölgesine göç etmesi hakkında Mesudi bilgi vermektedir. Hazar denizine dökülen Ak ve
Kara İrtiş hakkında Mesudi: "Bu iki nehir kenarları arası on günlük yoldur. Bu bölgede
Kimek ve Kıpçakların göçebe kavimleri yaşamaktadır” der. Bu nehirler Yayık ve Emba
olmalıdır. Bu güne dek Ak ve Kara İrtiş isimlerinin ortaya çıkışı kafi şekilde
cevaplanmamıştır. Bu iki nehrin esas İrtiş’ten uzakta olmaları da soruya gizemlik katmaktadır.
Bize göre yukarıdaki bilgiler erken ortaçağa ait coğrafi bilginin toplumların hafızasında
muhafaza olması hakkındaki önemli kuralları açıklıyor. Bu yüzden toplumun hatırında vatanı
simgeleyen kutsal yerler kalırdı. Başka yere göç eden topluluklar, kutsal saydıkları dağ, nehir,
göl isimlerini beraberlerinde götürürdü. Bu konuda Gerdizi’nin dediklerini hatırlayalım “İrtiş
nehri Kimeklerin tanrısıdır (onlar için kutsaldır)”. Kimekler Yayık ile Emba’ya eski
mekanlarındaki İrtiş dolayı Ak ve Kara İrtiş ismini vermiş olmalıdırlar.
Kimeklerin Yayık’a doğru göç ettiklerini Hudud ül-Alam’ın anonim müellifi de
doğrulamaktadır. Bu kaynağa göre Artuş nehri Kimeklerle Oğuzların yurdundan geçmektedir.
Artuş Minorski’nin fikrine göre Yayık nehridir. X. yüzyıl anonim eserlerinden Müslüman
dünyasından uzak bölgelerin yer-su adlarının anlaşılmaz ve hatalı olarak yazıldığı
görülmektedir. Kimeklerle Kıpçaklarla Oğuzlar arasındaki sıkı bağ ve etnokültürel ilişkiler,
etnik ve sosyal oluşmalarda, maddi ve manevi hayata kendi damgasını vurmuştur. Fars
kökenli kaynakların bilgilerine göre, bazı Kimek grupları gelenekleri bakımından Oğuzlara
benziyorlardı.
Anonim Arap coğrafyacısının yaptığı Yuvarlak Dünya haritasına dayanarak, Kimeklerin batı
hudutları hakkında kesin fikir sahibi olabiliriz: bu bölge Hazar denizi bozkırının kuzey-doğu
kısmı, Yayık ve Emba nehirleri, Aral denizinin kuzeyinden güney Yayık’a kadarki bölgeyi
kapsamaktadır. Harita Kimeklerin X. yüzyılda yaşadığı bölgeyi gösteriyor. Bu döneme ait
önemli bilgiler Hudud ül- Alam’ın Kimekler hakkındaki kısmında bulunmaktadır. Burada
Kimeklerin üçlü-bölgesel birliğinden bahsedilmektedir. Birincisi, “Andak al-hifçak”-batıda
Kimek topraklarına komşu bazı Kıpçak gruplarının yerleştiği bölgedir. Bu Kıpçak grupları
gelenekleri açısından Oğuzlara benziyorlardı. Andak al-hifçak bölgesi herhalde Merkezi
Kazakistan’ın kuzey-batı ve batı kısmını, Aral bozkırı civarını ve Oğuz kavimleri ile en yakın
sınır bölgesini oluşturan toprakları kapsamaktadır. Kıpçaklarla Oğuzlar arasında yüzyıllar
boyunca oluşan sıkı münasebet onların dili, kültürü ve yaşam tarzına damgasını vurmuştur.
Mahmud Kaşgari’nin dediğine göre Kıpçak dili lehçesi Oğuz lehçesindeki aynı ses
özelliklerine sahiptir. Kıpçaklarla Oğuzlar arasındaki etnik kültürel ilişkiler eski Kazak
hikayesine de konu olmuştur. Kimeklerin diğer bölgesi “İagsun-iasu” İtil ve Yayık nehirleri
arasındaki yerleşik bölgedir. Buranın hava durumu başka yerlere nazaran daha yumuşak ve
iyidir. Batıya doğru hareketlerinde Kimek kavimleri yeni topraklara kendilerinin taptıkları yer
su adlarını da götürmüştür. Kırkırhan-Kimeklerin üçüncü bölgesi ve bu bölgede yaşayanların
örf adetleri biraz da Kırgızlarınkine benzemektedir. Her halde bu bölge diğer Türk
kavimlerine nazaran Kırgız gruplarına yakın olmalıdır. Bu tarihçi ve coğrafyacıların bu gibi
akıla yatkın incelemeleri ve diğer yazılı kaynakların vermekte olduğu bilgiler Kırkırhan
bölgesinin Tarbağatay’dan Kalbin sıradağları ve Cengiz sıradağlarına kadarki toprakları ihtiva
ettiğini göstermektedir.
Kimek kavminin bazı grupları Hazar’ın kıyılarına kadar ulaşmıştır. Hemen-hemen her bir
şehrin, nehrin veya çölün bu tarihi süreç içerisinde birkaç ismi mevcuttur. Bu isimler genel
topoğrafik kurallar esasında oluşmakta idi: deniz adı onun yakınlarında oluşan ülke adıyla,
onun civarındaki şehirler ona
dökülen nehir adıyla ve nehirlerde onun kenarında, sahilinde yaşayan halk adıyla anılırdı.
Kimeklerin Hazar denizi bölgesine girmeleri ile Hazar denizinin kısa bir süre için olsa da
Kimek denizi olarak anıldığı Şahnameden anlaşılmaktadır.
1. yüzyılın ikinci yarısında Kimek ve Kıpçak kavimlerinin bazı grupları Müslüman bölgesi
Türkistan’a yakın sınır bölgelerine gelmiştir. Savran şehri Makdisi’nin (X.yy.) dediklerine
göre Kimek ve Oğuzların sınır kalesi idi. Müellif aynı zaman da daha büyük şehir olan
Şaglcan’ı Kimeklere karşı savunma kalesi olarak göstermektedir. Bu şehir Türkistan’dan
kuzeye 26 km. uzaklıkta bulunmaktadır. Güney’de Balkaş gölü Kimeklerle Karluklar
arasındaki Yedisu bölgesindeki doğal sınırı oluşturmakta idi.
Kimeklerin İktisadi Hayatı
Hayvancılık: Kimeklerin iktisadi hayatının esasını hayvancılık oluşturmaktadır. Göçebeler
mevsimlere göre devamlı olarak otlak yerlerini değiştirmektedir. Göç yolu yerin özelliklerine
göre nehir kenarlarından, dağ geçitleri, zengin otlak ve suyu bol yerlerden seçilerek tercih
edilirdi. Otlakların seçilmesi o bölgenin mevsime göre otlu olup olmamasına bağlıdır. Düzenli
göç istikametleri önemli siyasi veya ekonomik durumlar engel olmadıkça değiştirilmiyordu.
Bazı Kimek gruplarının kışlığı Yayık ve Emba nehirleri arasındaki bölgede, yaylası ise İrtiş
havzasında geçerdi. Ortaçağ müellifleri Kimeklerin koyun, at, inek, öküz ve deve
yetiştirdiklerini yazmaktadır.
Onların hayvancılığında koyun yetiştirmek büyük önem taşımaktadır. Koyun yağı güncel
mutfak hayatında sıvı yağ yerine kullanılmaktadır. Hayvancılıkta önemli yeri olan diğer
hayvan attır. Atların süratlı oluşu ve dayanıklılığı sayesinde uzakta bulunan otlakları
keşfedebiliyorlardı. Atlar savaşta ve avcılıkta da kullanılmakta idi. Cahiz’in dediği gibi
"Türkler atın sırtında, yerde yürümekten daha çok zaman geçiriyorlardı”. İbn Fadlan ile
Gerdizi de X. yüzyılda Kimeklerde kalabalık at sürülerinin bulunduğunu yazmaktadır. Türk
atları yerli hava şartlarına alışık olması sayesinde yaylalarda sene sürecince kalarak bol süt ve
et temin etmekte idi. Göçebe Türk kavimleri et olarak atın ve koyun etini tercih ederlerdi.
Kısrak sütünden "kımız” dedikleri içeceği hazırlarlardı.
Kimekler iki çeşit at yetiştirmekte idiler. Biri büyük kafalı, kilolu ve kısa boyunlu, diğeri de
binilen at, kafası çok büyük olmayan ve ayakları ince yapılı atlar. Tamim İbn Bahr Kimek
hükümdarının ve ordusunun atları küçük tırnaklı olduklarına dikkat çekerken, herhalde
(süratle koşan) tulparları kast etmiş olmalıdır.
Bazı kaynaklarda Kimeklerin inek ve öküz yetiştirdikleri hakkında da bilgi bulunmaktadır.
Büyük baş hayvanların daha çok yarı göçebe kavimler tarafından yetiştirdiğini düşünmek
doğru olur, ama öküzlerin göçebe kavimler tarafından da taşıma işleri için kullanıldığını
biliyoruz.
Aynı zamanda keçiler de yetiştirilmekte idi, fakat bunların Kimeklerin iktisadi hayatında pek
önemli yeri yoktur. Bunların eti ve sütü yemekte kullanılıyor, yününden sıcak giysiler, keçe
ve halı yapılıyordu. Hayvancılık ürünleri sadece iç ihtiyaçları temin etmek için kullanılmıyor
aynı zamanda ziraatla uğraşan komşulara da satılıyordu.
Avcılık Sanatı
Kimekler arasında var olduğunu bildiğimiz diğer bir iktisadi kaynak avcılıktır. IX. yüzyılda
Yakubi göçebe Türklerin daha çok av etleri ile beslendiklerini yazmaktadır. Türklerin ilginç
avcılık usulleri Cahiz’in eserinde bulunmaktadır. Onun ifadesine göre onlar avlanmayı
severler ve hatta düşmanından kaçış sırasında bile hayvan avlarlar. Onlar at sırtında ava
çıkarlar ve ceylan ile geyik takip sırasına çok dayanıklılar”. Ava ayrı-ayrı çıktıkları gibi, grup
halinde de çıkarlardı.
Avcılığın faydası sadece iktisadi yönden değil savaş taktiklerinin öğrenilmesinde de büyük
önemi vardır.
Kimekler arasında kürklü hayvanlar: tilki, ağaç sansarı (zerdeva), kunduz, samur ve büyük
yırtıcı hayvanlar: kaplan ve parsların avcılarına da rastlanırdı. İrtiş bölgesinden bulunan tunç
plakede süngüsü ile kaplanı öldürmekte olan at sırtındaki bir Kimek avcısının resmi
çizilmiştir. Kürk meselesi bu kavimleri bazen başka yerlere sürüklemeye neden olmuştur.
Bazı Kimek grupları, bunlar daha çok orta gelirli aileler, İrtiş ve diğer nehirlerde balıkçılıkla
uğraşırlardı. Divan-ı Lugat it-Türk ve diğer Arapça-Kıpçakça sözlüklerde Kimek-Kıpçak
balıkçılık terimleri ve balık avcılığında kullanılan aletlerin adları verilmektedir: "argak”çengel; "ag”-örgüağ; "ucaan”-küçük sandal; "kemi (karab)” büyük kayık, gemi. Kaynaklarda
geçen bilgiler İrtiş bölgesinden bulunan arkeolojik buluntularla da doğrulanmaktadır. VIII-IX.
yüzyıllara ait mezarlıklardan balık resmi heykel bulunmuştur.
Yerleşik ve Yarı Göçebe Kimek Grupları
Kimeklerin arasında göçebe ve yarı göçebe gruplar bulunmakta idi. Türk kavimlerini tasvir
eden İdrisî: "göçebe insanlar toprak işliyorlar, ekiyor ve biçiyorlar.” Kimekler’in yerleşik
grupları Arap ve Fars müellifleri tarafından eserlere konu edilmiştir. Tamim bin Bahr, Kimek
Hakanını gördüğünü, onun konağı yakınlarında yerleşik bölgenin ve işlenmiş toprakların
olduğunu yazmaktadır. Hudud ül-Alam’ın Kimekler hakkındaki kısmında Kimek ülkesi ile
şehirlerinden, Hakan’ın yazlık konağı olan İmekiye (bazı kaynaklarda Kimekya) ve Cubin
mekanı hakkında bahsedilmektedir. Göçebe hayat tarzına uygun taşınabilen evlerin aksine
Kimeklerde toprak damların (zeminlik) mevcudiyeti hakkında İshak ibn ül-Huseyn ve
Mervazî haber vermektedir.
Kimerklerin şehir hayatı konusunda İdrisî’de kısa bir bilgi bulunmaktadır. Kimek prensi
Canah ibn Hakan al-Kimekî’nin eserini kaynak olarak alan İdrisî, Kimeklerin nehir, göl
sahilleri, ulaşımı zor dağ bölgelerinde ve yer altı zenginlikleri bulunan bölgelerde kurulan 16
şehrinden bahsetmektedir.
Onların büyük bir kısmı ticaret yolları yakınlarında kurulmuştur. Kimek şehirleri sıkı
korunmakta idi. Kaynaklarda civarı su ile doldurulmuş hendeklerle çevirili dağ tepelerindeki
kalelerden bahsedilmektedir. Merkezi Kazakistan’da duvarları tuğla ile yapılmış, iç kısmı
çimli ot ve hasırla örülmüş evler bulunmuştur. Bu bölgede çok sayıda şehir yerleri ve sulama
sistemleri bulunmuştur.
Yarı göçebe ve yerleşik hayat süren Kimek grupları ziraatla uğraşırlardı. Darı ziraat
ürünlerinin en önemlisiydi. Ebu Dulafa eserlerinde Kimeklerin yemeklerinde fasulye
(bakliye) ve arpa kullandıklarını yazmaktadır. İdrisî de Kimeklerin buğday, arpa ektikleri ve
biçtikleri bölgelerden ve hatta yetiştirilmesi zor olan pirinç gibi bol su talep eden hububat
çeşitlerini bile yetiştirdikleri hakkında yazmaktadır.
Kimek-Kıpçak kavimlerinin kullandıkları terimler ve sözlüklere geçen kelimeler bu kültürün
onların hayatında ne kadar etkili olduğunun göstergesidir. Bu kelimelerin hepsi Türkçedir:
ekin-ekin; bugday-buğday; taru-darı; arpa-arpa; tutargan-pirinç; mercamek-mercimek; irdanharman gibi. Kimekler ziraat ürünlerini kendilerine yetecek kadar miktarda yetiştirmişlerdir.
Onların ziraat ürünlerini komşularına sattığı veya tekas ettikleri konusunda kaynaklarda her
hangi bir bilgi yoktur. Gördüğümüz gibi Kimeklerde değişik iktisadî kültürel yaşam tarzları
mevcuttu. Onların arasında göçebe veya yarı göçebe hayvancılıkla, yerleşik gruplarda ziraat
veya balıkçılık, avcılıkla uğraşan gruplar mevcuttu.
Kimek şehirleri Kazakistan ve Orta Asya’daki Türk yurtlarının iktisadî-kültürel sentezi
esasında ekonomik ve siyasi merkez olarak kuruldular ve yükseldiler.
Ev Ekonomisi
Kimekler ev işlerinde daha çok hayvan ürünleri ve ham maddelerinin işlenmesi ile meşgul
olurlardı. Deriden çeşitli ayakkabılar, bulaşık eşyaları, ok kılıfları, yaylar, eyer, çuvallar
yapardı. Keçelerle elbiseler ve evlerini örten kilemler yaparlardı. Yakubî Türklerin keçe
yapmakta usta halk olduğunu ve bu yüzden giysilerinin de keçeden yapıldığını belirtmektedir.
Giysiler için yabani hayvanların derileri ve kürkleri de kullanılırdı. Sıradan insanlar
çoğunlukta kendi silahlarını ve ev eşyalarını kendileri yapardı. Bu konuda Cahiz’ın verdikleri
bilgiler dikkate değerdir: “Türkler tüm sanat işlerini başkalardan yardım ve akıl sormadan
kendileri yaparlar. Onlar (Türkler) silah, ok, eyer, ok kılıfların vs. yaparlar.
Günlük işlerinde ağaçtan yapılan eşyalar da yaygındır. Mesela, eyer, ev eşyaları, sandal ve
keçe evin ağaç kısımları ve hatta kayaklar da yapılırdı. Kimeklere ait bölgelerde çömlek
ocakları bulunmuştur. Bununla beraber bu bölgelerde demir, gümüş, altın, bakır ve değerli
taşlar da üretiliyordu. İdrisî demirden Kimeklerin çok güzel eşyalar yaptıklarını yazmaktadır.
Altın ile gümüşten süs eşyaları yapılırdı. İdrisî Kimek Hakan’ının altın işlemeli elbiseler ve
altın taç giydiğini yazmaktadır. Altın üretimi ve işlemini anlatan müellif, “Kimeklerin
geleneklerine göre altını su ile yıkarlar sonra altın tanelerin civa ile karıştırarak onu inek
gübresinde (tezek) eritirdi. Böylece altın elde edilirdi” der.
Kimeklerde zanaatın olduğu arkeoloji buluntularla da doğrulanmaktadır. Kimeklere ait
surlarda ve yerleşim mekanlarında yapılan kazı sonucunda demir eşyalar, altın, gümüş ve
tunçtan yapılmış süs eşyaları, deri kalıntıları, ağaç bulaşıklar, silahlar ve değişik çömlek
eşyaları bulunmuştur. Bu eşyaların çoğunun yerli zanaat hanelerde yapılmış olması dikkate
değerdir.
Zanaat ustalarının yavaş çoğalması ev işleri ile sanatın iktisadi hayatın belli bir ölçüde önemli
kısmı oluştursa bile henüz zanaatın tek başına iktisadi hayat türü olarak gelişmediğini
göstermektedir.
Orta Asya bozkırları ile bunun tabii bir devamı olan cenubi şarki Avrupa bozkırları tarihin
kaydettiği en eski devirden beri, Türklerin yaşadığı bir saha olmuştur. Burası muhtelif Türk
kavimlerinin göç ve kaynaşmalarına sahne olduğu gibi, burada birçok Türk devleti de
kurulmuş ve Türk kültür merkezleri meydana gelmiştir. Hun Devleti’nin ağırlık merkezinin
garba doğru kayması ile, IV. asrın ortalarında Hunların bir kısmı, Alanların yurdunu işgal
ederek, Hazar denizine geldiler ve imparatorluğun merkezi buraya nakledildi. Attila’nın (434453) kurduğu imparatorluk bozkırların bulunduğu sahayı çok aşmıştır. VI. asrın ortalarında
bunları takip eden Avarlar da Orta Asya’ya kadar ilerleyerek Hunların yerini almışlardır. VIII.
asırda Avarların yerini Kuran Han’ın idaresinde birleşmiş olan Oğuz kavimlerinin Bulgar
birliği almıştır. Bir müddet köktürk Devleti’ne dahil bulunan bu sahanın daha çok ticaret
yollarının birleştiği Don-İdil-Kafkas müsellesinde Hazarlar hakim olmuşlardır.
Cenub-i Şarki Avrupa bozkırı bundan sonra da bir çok Türk kavmini kendine çekmiştir.
Bunlar burada bir devlet kurmamışlar ve daha çok kavmi esaslara göre birleşmiş olan birlikler
halinde kalmışlardır. Hakim kavmin adı ile adlandırılan bu birlikler daha evvelkileri kendi
içlerine, aldıkları gibi, daha sonrakiler için de tabii bir birlik unsuru olmuşlardır. Bunlardan
biri evvelce köktürk Devleti’ne dahil bulunan Peçenekler olup, Yayık nehri havzasında
oturuyorlar ve Hazarlara hücumlarda bulunuyorlardı. Hazarlar, daha şarkta bulunan Oğuzlar
(Uzlar) ile anlaşarak, 889’da beraberce Peçenekleri hezimete uğratmışlardır. Bunu müteakip,
Peçeneklerin büyük bir kısmı garba doğru göç etmiş ve Macarları Levedya’dan
çıkarmışlardır. Bir kısmı da Oğuzlara dehalet etmiş olmalıdır. XI. asırda, Mahmud Kaşgari’ye
göre, Oğuz kabileleri içinde Peçenekler de bulunuyordu. Bir kaç sene sonra, Peçenekler,
Bulgarların müttefiki sıfatı ile, Macarları Stelköz’den çıkarmışlardır. 968’de Kiyev’i
muhasara etmişler ve 972’de Svyatoslav’ı Dnyeper şelaleleri civarında öldürmüşlerdir. XI.
asırda şarktan gelen Oğuzlar ile beraber şimalden Rus baskısı altındakilerin bir kısmının
Bizans arazisine göç ettiği, bazı bölüklerin de Ruslar ile işbirliği yaptığı ve Ruslar ile birlikte
Hıristiyanlığı kabul ettiği anlaşılıyor.
Garba doğru hareket eden kavimlerden biri Oğuzların bir kısmı olan Uzlar olup, Volga
nehrinin şarkında oturuyorlardı. Uzlar XI. asırda Don-Dnyeper arasındaki Peçenekleri
yerlerinden çıkararak 1065’te Balkanlar’a l068’de de Macaristan’a karşı büyük bir taarruzda
bulunmuşlardı. Kiyev Beyliği’nin cenubunda yerleşenlerin bir kısmının Ruslar ile işbirliği
yaptığını ve bilahare Ruslaştığını biliyoruz.
Oğuzları takip ederek buralara gelenler de Kuman/Kıpçaklardır.
Kumanların adı şark kaynaklarında en çok Kıfçak olarak geçer. Bundan başka İmek, Yemek
ve Kimek adları da sık sık görülür. Göktürk Kitabelerinde bu adlardan hiçbirine rastlanmıyor;
bu kitabelerde İrtiş nehrinin adı geçiyorsa da, orada hangi kavmin yaşadığı zikredilmemiştir.
Halbuki Arap coğrafya eserlerinde İrtiş boyunda Kimek (Kemek) adlı bir kavmin yaşadığı ve
bu kavmin Oğuzların kuzeyinde gayet geniş ve batıda İdil veya Kama nehrine kadar yayılmış
olduğu kaydedilmiştir. Kimek kavminin birçok uruğa bölündüğü (İmi, İmek "Yimek”, Tatar,
Bayandur Kıfçak, Nilhaz, Eclad) ve bunlar arasında en mühimlerini "Emek” ve Kıfçakların
teşkil ettikleri anlaşılıyor. Mahmut Kaşgari’de Kimek adı geçmektedir. Onun yerine "Emek”
(Yemek) adı nakledilmiş ve bu ad altında Kıpçakların bir uruğunun kastedildiği yazılmıştır.
Sonraları Kıpçak kavmi ile birlikte "Kanglı” kavminin de adı geçmektedir. Kıpçakların XI.
yy. ortalarında Harezm ile komşu oldukları, yani İslam ülkeleri ile temasa geçtikleri
bilinmektedir. Fakat esas kitlenin İrtiş nehrinin batısına doğru kaydığı anlaşılıyor; XI. yy.’da
Kıfçak-Yemeklerin doğu-güney sınırı Talas nehrine dayanıyordu. Bu kavim, Türk kavimleri
arasında işgal ettikleri sahanın genişliği itibariyle en büyüğü idi.
Kıpçakların adı Batı kavimlerinde ve Ermenilerde başka türlüdür. Rus vekayinamelerinde
onlara "Polovts” denmiştir; Bizanslılar ise Kuman demişlerdir. Macarlar Kun, Kuman ve
Paloç; Almanlar Falon ve Falb; Ermeniler de "Chardeş” demişlerdir. Latin kaynaklarında da
"Cumanus” olarak geçerler.
Bir kavme bu türlü değişik ad verilmesi şöyle izah ediliyor: Rusça, Almanca ve Ermenice bu
kavime verilen adın manası "açık sarı” ve "saman renginde olan sarı saç”ı ifade etmektedir.
Yani bu üç dilde de Kıpçaklara takılan isim bir kavim adı değil de, bu kavmin sarışın (daha
doğrusu sarı- kırmızı saçlı) olduklarını ifade etmektedir. Rusçadaki "Polovts” adı "beyazımsı
sarı, sarımtırak” anlamına gelen "Polovıy”den gelmektedir. Almancadaki "Falb” ise
"beyazımsı sarı” demektir; Ermenicedeki "Chardeş”in de aynı manada olduğu anlaşılıyor. Bu
suretle, Kıpçaklarla temas eden üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kıpçakları sadece
"sarışınlar” diye tesmiye etmişlerdir. Nemeth’e göre Kun ve Kuman sarımtırak manasına
gelen "ku” ve "kuba” sözünden neşet etmektedir. "Kuman” sözü, "Türk”ten "Türkmen” gibi
"Kun” ve "man” unsurlarından neşet etmiş olabilir.
Menşei pek aydınlatılamamış "Kuman” kavminin terkibi hakkında, sarımtırak sözünü Moğol
unsurlarının karıştığı şeklinde izah eden ve Kumanların menşeleri hakkında ilk sistemli
araştırma yapan Marquart’ın bu görüşü ve Kumanları, Uzak Doğu’da Amur nehri
dolaylarında yaşadığını ileri sürdüğü "Murga” adlı bir Moğol kavminin "Kun” kabilesine
bağlama iddiası, onun kaynaktaki bazı kelimeleri yanlış okuması dolayısıyla kabul
edilmemiştir.
Kun-Kuman-Sarı-Kıpçak meselesine dair son araştırmalara göre durum şöyle görünmektedir;
(Kumanların batıya göçünden önce) Orta Asya’da İdil-Seyhun-İrtiş arasında Oğuzlar; Tobal,
İşim çevresinde Kıpçaklar; buradan Altaylar’a doğru Kimekler; Işık Göl etrafında Karluklar
bulunuyor, daha doğuda Nan-Şan bölgesinde Sarı-Uygurlar yer alıyordu. Huang-ho dirseği
dolaylarında nesturi (Hıristiyan) örgütler vardı. İşte bu sıralarda Kunlar da bu civarda bir
yerde yaşamakta idiler. Kunlar beraberlerinde Sarı-Uygurlardan bir kitleyi de sürükleyerek,
Cungarya kapısından Türkmen (Karluk) bölgesine, oradan da kuzeyde Kıpçaklar sahasına
geldiler. Eğer 300 bin çadır halkının Çin’den çıkarak Kara-Hanlı ülkesine saldırmak
istediklerine, fakat Balasagun’a 8 günlük mesafede Kara-Hanlı Togan Han tarafından geri
atıldıklarına dair İbn’ül-Esir’deki haberi bu hadise ile ilgilendirmek mümkün ise, büyük KunSarı göçünü Kıpçak topraklarına çeviren sebebin Kara-Hanlı mukavemeti ve karşı taarruzu
olduğunu kabul etmek gerekir.
Aslında Batı Göktürk topluluklarından olan Kıpçak kütlesi eski Çiklerin X. asırdaki devamı
olduğu anlaşılan, İrtiş boylarındaki Kimeklerden İşim-Tobol vadilerinde oturan bir kol idi.
Kaşgarlı, Yimekleri, (İmek) Kıpçaklardan saydığını fakat Kıpçakların kendilerini ayrı bir boy
saydıklarını kaydetmektedir. Marquart’a göre, o sırada (XI. asrın son yarısı) ikili federasyon
(Kimek = iki Yimek, 2 İmek) halinde yaşayan Kimeklerde idareciliğin Kıpçak kolunda
olduğu anlaşılmaktadır. Bu iktidar değişikliği her halde asrın başlarında vukua gelmiş ve
Kıpçaklar Balkaş’tan İrtiş’e kadar hakim bulundukları sırada güneyden Kun (Kuman)
Sarıların gelmesi ile daha da kuvvet kazanarak, bu sefer hep birlikte, Volga üzerinden batıya
yönelmişlerdir.
Kıpçak/Kumanların İrtiş-Talas sahasından batıya doğru harekete geçmeleri, 916 yıllarında
Çin’in kuzeyinde teşekkül eden Kıtay Devleti’nin faaliyeti ile bağlı olsa gerektir Kıtaylar
kuvvet kazandıkça, bazı Türk zümrelerini batıya doğru itmişler ve bu itişin neticesi
Kıpçaklara da dokunmuş, bazı Kıpçak boylarının yer değiştirmesine sebep olmuştur. X. yy.
ortalarında İrtiş boylarında Kimek adlı büyük bir Türk kavmi bulunuyordu; bunun bir kısmı
“Emek” (Yemek) adını taşıyordu. Başka bir kısmının da “Kıpçak” (Kıfçak) adını taşıdığı ve
bu adın bir müddet sonra camiaya teşmil edildiği anlaşılıyor. Mahmud Kaşgari Divan-ü
Lügat-it Türk’ünü yazdığı sıralarda (1070’lerde) Kıpçakların göç sahası batıda itil boyunu
çoktan geçmişti. Bunların doğu kısmı ise “Yemek” adıyla Talas kıyılarında bulunuyordu.
Esas Kıpçak/Kuman kitlesinin Yayık nehrinin batısında İdil istikametinde ilerleyişi en geç XI.
yy. başlarında olsa gerektir. Bu hareketin çok geniş bir cephe üzerinde yapıldığı muhakkaktır.
Kıpçakların bir kısmı İrtiş boyundan Uralları aşarak Kama-İdil sahasına sokulmuşlar ve
böylece İdil Bulgarları ile karışmaya başlamışlardı. Orta İdil boyunun Kıpçaklaşması bu
suretle başlamış olmalıdır. Kıpçakların diğer zümreleri aşağı İdil boyuna girmişler ve
Hazarların bir etnik unsur olarak ortadan kalkmasında başlıca amil olmuşlardır. Kıpçaklar,
Peçenek ve Uzlardan boşalan yerleri işgalle kuzey Kafkaslar’a, Kuban boyuna ve aşağı Don
boyuna ve oradan da Dnyeper (Özi) istikametine gitmişlerdir.
Rasovsky’ye göre Kıpçaklar beş bölükten ibaretti;
1-Orta Asya bölüğü, 2- Volga-Yayık bölüğü, 3- Donyeç-Don bölüğü, 4- Aşağı Dnyeper
bölüğü, 5- Tuna bölüğü.
Kıpçakların İdil boyuna gelmeleri 1030 tarihlerinde olsa gerektir. İran şairlerinden Nasır
Hüsrev’in yazılarında görüldüğü veçhile, Kıpçaklar XI. yy. başlarında Yayık nehri boyunda
idiler. Rus vekayinamelerinde “Polovts” adı ile Kuman/Kıpçaklar ise ilk defa 1055 tarihinde
zikredilmişlerdir. Demek ki, Kumanların İdil boyundan Dnyeper (Özü) boyuna gitmeleri 2025 yıl içinde vuku bulmuştur. Kumanların Rus yurduna Uzları takiben geldikleri de
muhakkaktır.
1055 senesi kışında Rusların Pereyaslavl Knezi Vsevolod Voina’daki Torklar (Uzlar) üzerine
yürümüş ve onları yenmişti. Aynı senede (her halde yazın) Boluş adlı Kıpçak beyinin
kumandasındaki "Polovtsı”lar (Kıpçaklar) Rus yurduna gelmişler ve Vsevolod da onlarla
barış akdettikten sonra, onlar geldikleri yere gitmişlerdi. Bu suretle Ruslarla Kıpçaklar
arasındaki ilk karşılaşma bir anlaşma ile sonuçlanmıştı. Mamafih birkaç yıl sonra Kıpçakların
ikide bir Rus knezliklerine saldırdıklarını ve Rusların "Steple mücadelelerinin” çok çetin bir
safhaya girdiğini göreceğiz.
Kumanlar 1060’dan sonra Uzları takiben Tuna boyuna doğru süratle ilerlemişler ve 1064’te
Uzları Tuna’nın güneyine atmışlardır; aynı zamanda Kıpçakların Transilvanya-Macaristan
istikametinde ilerledikleri anlaşılıyor. Bu suretle XI. yy. sonlarında Karadeniz’in kuzeyindeki
bozkırlar tamamıyla Kıpçak/Kumanların eline geçmiş bulunuyordu. Bundan dolayıdır ki, eski
Mafazat al- Guzziya tabiri yerine, Deşt-i Kıpçak (ilk defa XI. asırda Nasır Hüsrev’in
Divan’ında rastlanır) tabiri geçmiş ve bu Deşt-i Hazar’in müteradifi olarak Cenub-i şarki
Avrupa bozkırlarına da teşmil edilmiştir. Daha sonraları Kıpçak adı Altınordu memleketi için
de kullanılmıştır.
Deşt-i Kıpçak tabiri, dar ve geniş olmak üzere iki manada anlaşılmaktadır. Dar manasiyle
Deşt-i Kıpçak XI. yy ortasından XIII. yy.’ın ilk yarısına yani Moğol istilasına kadar olan
devredeki Kıpçak Hanlığı’nın yayıldığı sahayı ifade etmektedir. Deşt-i Kıpçak’ın hudutları,
Altınordu zamanında yukarı Bulgarya Hanlığı’nı, Kuban ve Terek ırmaklarından Derbend’e
kadar olan Kuzey Kafkasya’yı ve Harezm ülkesini de içine alarak genişlemişti. Böylelikle
Deşt-i Kıpçak, hudutları ve sahası itibariyle (XI-XIII. yy. ortalarına göre) büyümüş ve daha
geniş bir mana kazanmıştır.
Kıpçakların rehberliği altında büyük bir kavmî birlik meydana gelmiş olmakla beraber, bunun
tam bir siyasi birlik haline gelmediği bilinmektedir. Kıpçak gurupları, ayrı ayrı çok müessir
hamleler yapabilecek kudrette olmakla beraber, bir idare altında ve muayyen merkezler
etrafında toplanamamışlardır. Cenubi Şarki Avrupa bozkırı bundan önce de birçok Türk
kavmini kendine çekmiştir. Bunlar burada bir devlet kurmamışlar daha çok kavmi esaslara
göre birleşmiş olan birlikler halinde kalmışlardır. Hakim kavmin adı ile adlandırılan bu
birlikler daha evvelkileri kendi içlerine aldıkları gibi, daha sonrakiler için de tabii bir birlik
unsuru olmuşlardır.
Göçebe Türk uruğlar camiasında Kıpçaklar kadar geniş bir sahayı işgal eden başka bir uruğ
pek bilinmiyor. Bu kadar kalabalık ve geniş sahayı işgal eden Kıpçakların bir siyasi teşekkül
(devlet) kuramasalar bile oynadıkları siyasi rolün önemi göz ardı edilemez. Nitekim KıpçakRus mücadeleleri, Rus tarihinde "Steple mücadele” safhasının en çetin bir devri olarak
vasıflandırılmaktadır.
İlk Kıpçak-Rus mücadelesi 1061 yılında Kıpçakların Preslavl Knezliği arazisine
saldırmalarıyla başlamış ve Kıpçakların zaferi ile neticelenmişti. Bundan sonra Kıpçakların
tam yedi yıl Rus arazisini rahat bıraktıkları görülür, çünkü onlar Peçenek ve Uzları takiple
meşguldüler. Peçenek ve Uzlardan birçoğu Rus sahasına iltica etmişler Rus knezleri
tarafından hizmete alınmışlardı. Bu ise Kıpçaklar nazarında düşmanca bir hareket olarak
telakki edilmiş l068’de büyük kuvvetler ile Rus arazisine hücum eden Kıpçakların bu hareketi
artık ardı arkası kesilmez seferler başlangıcı olmuştur.
1071, 1078, 1079, 1080, 1083, 1084, 1085, 1092 yıllarında Kıpçaklar Rus şehirlerini ve
çevrelerini yağma ediyorlardı. Mamafih onların hareketi nispeten mahdut bir sahayı,
Pereyaslavl, Çernigov ve sağ sahilde de Kiyev’in güneyini geçmiyordu.
Kumanların Ruslara karşı hareketleri, daha sonraki yıllarda Rus knezlerinin kendi davetiyle
olduğu gibi, ayrıca Rus knezlerinden "tahta çıkışları” münasebetiyle bir nevi bahşiş
kabilinden para, kıymetli kumaşlar veya "davar” istekleriyle de bağlı olacaktır. Kiyev tahtına
yeni bir knez çıkar çıkmaz Kıpçaklar hemen birtakım hediye taleplerinde bulunuyorlar, barışı
muhafaza karşılığında altın, kumaş ve "davar” istiyorlardı. Knezler de bunu yerine getirmek
mecburiyetinde idiler. Bu devrin meşhur Rus knezi Vladimir Monomach, çocuklarına hitaben
bıraktığı "Nasihatler”inde, "Kumanlarla 19 defa barış akdederek, onlara çokça davar ve
kıymetli kumaş verdiğini” kaydetmiştir. Bu yoldaki talepleri yerine getirilmediği takdirde
Kıpçakların hemen atlarının sırtına binerek Rus sahasına yöneldikleri anlaşılıyor. Bu suretle
XI. yy. sonlarına doğru Kıpçakların baskısı yalnız Pereyaslavl Knezliğine değil Kiyev
Knezliği üzerine de yöneltilmiş bulunuyordu. Kiyev knezleri de Kıpçaklara kıyasla çok zayıf
olduklarından çoğu zaman bu talepleri yerine getirmek mecburiyetinde idiler. Kiyev ve diğer
şehirlerin knezleri menfaatleri icabı, Kıpçaklarla iyi geçinmek zorundaydılar, bu maksatla
onlardan bazılarının Kuman beyleri ile akrabalık tesisine, giriştikleri, Kıpçak kızlarını almaya
başladıkları görülmektedir.
1090-1110 yılları Karadeniz kuzeyi sahasındaki Kıpçak/Kumanların en kudretli devrini teşkil
etmektedir. Bu sıralarda Kıpçakların başında çok cesur ve kabiliyetli başbuğlar bulunuyordu.
Bunlar: Benek (Bonyak), Tugorhan (Tugorkan), Sarıhan (Şaruhan) ve Altınapa idiler. Gerek
Rus vekayinameleri ve gerekse Bizans kaynaklarında bu Kıpçak başbuğlarının adları ve
faaliyetleri hakkında epey bilgi verilmektedir. Bizans tarafından kışkırtılan ve yardıma
çağrılan Kıpçaklar, 1091’de Peçenekleri imha etmekle Bizans’ı muhakkak bir felaketten
kurtarmışlardı. Aynı senede Kıpçaklar Macaristan’ın içlerine kadar sokulmuşlardı. Başlarında
Kapluç adlı bir başbuğ vardı. 1092’de Lehistan’a bir sefer açıyorlar, 1092-1093’te tekrar
Bizans ülkesini yağma ediyorlar, mamafih en çok akınlara sahne olan yerler yine de Rus
knezlikleridir.
1093-1094’te Kıpçakların Rus bölgesine akınları devam etti. Anlaşıldığına göre maksatları
toprak işgali değildi. Peçeneklerde görüldüğü gibi bölgede, Hazarlar dahil herhangi bir bozkır
Türk siyasi topluluğu için geçerli olmak üzere, bozkır ikliminden harice çıkılmıyor, kendi
hayat tarzları en uygun arazinin muhafazasını, dış tehlikeden uzak kalmasını sağlamak gayesi
ile bozkırlar ötesindeki siyasi toplulukların daima baskı altında tutulmasına çalışılıyordu. Türk
topraklarının güvenliği şartları içinde gerçekleştirilen barışlar, çok kere, karşı taraf sözünden
dönmediği müddetçe sürüp gitmekte idi. Bu durum bazen evlenmelerle de sağlamlık
kazanıyordu. Bir anlaşmaya göre Tugorkan’ın kızı, Kiyev knezi Svyatopolk ile; sonra
Çernigov knezi Oleg, başbuğ Uzluk’un kızı ile evlendi. Böylece bir ara knezlerin ve ileri
gelenlerinin hatunlarından çoğunu Kıpçak prenses ve kızları teşkil etti.
Bununla beraber, Kıpçak-Rus münasebetleri pek huzurlu değildi. Çünkü knezler kendi
aralarındaki mücadelelerde birbirlerine karşı Kıpçaklardan destek sağlamaya çalışıyorlar veya
yanlarındaki Kıpçak başbuğlarının adamlarını, fırsat buldukça, ortadan kaldırıyorlardı. 1096
başlarında Kiyev’e gönderilen iki elçi (İtler ve Kıtan) maiyetleri ile birlikte
öldürülmüşlerdi.Hadise bir savaşa yol açtı. Tugorkan ile başbuğ Küre bazı kasabaları yaktılar.
Kiyev’i ve civarını yağmaladılar (1096). Fakat knezlerin ittifakı karşısında savaşı kaybettiler,
muharebede Tugorka ile oğlu ölmüşlerdi. İki oğlu Kuman/Kıpçak başbuğlarının kızları ile
evli Kiyev Prensi Vladimir Monomakh daha planlı davrandı; 1097’de Liyubec kasabasında
tertiplediği büyük toplantı ile knezleri uzlaştırmaya, Rus mukavemetini teşkilatlandırmağa
girişti ve 1103’de bütün knezlerin başı da, Kıpçaklara karşı büyük bir başarı kazandı.
Kumanlar buna kısa fasılalarla şiddetli akınlar halinde cevap verdiler ki (1105-1111 arasında
4 defa), Rus kroniklerini dolduran bu mücadeleler Rus halk edebiyatını zenginleştirmiştir. V.
Monomakh’ın ölümünden sonra knezler arasında münazaalar tekrar alevlendiği zaman
Kıpçaklar bundan faydalanamadılar. Devamlı çarpışmalarla gençlerini ve dirayetli
başbuğlarını teker teker kaybeden Kiyev civarı Kıpçak birliğinde zayıflık emareleri belirmişti.
Marquart’a göre Kumanların tekrar toparlanması, yeni unsurların katılması ve bu sayede
ordunun taze kuvvet kazanması ile ilgilidir. 1115 yıllarında Mançurya sınırından yeni bir
kavim dalgası Avrupa’ya doğru koparak gelir. Curci Devleti kurulunca, bir Çin kaynağına
göre Hi adı verilen kavim batıya saldırır, kendisi ile birlikte Kimek oymak birliğine bağlı
Ural’daki Kıpçakları sürükler ve onların içinde temessûl eder. Güneydoğuya yönelen
Kıpçaklarla birleşen unsurlar yeni bir oymaklar birliği teşkil edince Kumanlar taze kuvvet
kazanırlar. Güney Rusya’daki birliğin bundan sonraki toplayıcı adı Kıpçak olacaktır. Ancak
batıda Kuman ve dolayısıyla Macaristan’da Kun adı süregelir ve Kıpçak coğrafi bir mefhum
olarak kalır. Bu görüş Kuman ve Kıpçaklar’ı ayrı iki birlik gibi göstermektedir ki, pek tutarlı
olarak kabul edilmemiştir.
Bu sıralarda Dnyeper’in (Özi) batı tarafındaki Kıpçaklar hakkında fazla bilgimiz yoktur.
Onlar, herhalde Turla (Dnestr) boyları ve Tuna’nın aşağı mecrasına kadar göç ederek, mutad
hayatlarını devam ettirmişlerdi. Bu sıralarda onlara baskı yapacak herhangi bir başka göçebe
Türk zümresi de kalmamıştı. Kıpçakların bir çoğunun Macaristan’a gittiği ve Macar kralları
tarafından muhtelif bölgelerde yerleştirildiği de biliniyor. Onlar, Macar kralının ordusunda
atlı asker vazifesini görüyorlardı. Hatta 1132 yılında Çek kralının Alman imparatoruna, İtalya
seferi esnasında, Kıpçaklardan müteşekkil bir kıt’a gönderdiği biliniyor.
1.yy. ortalarında Dnyeper Kıpçaklarının biraz toparlandıkları görülüyor. Bunlar Könçek ile
Kobyak’ın başbuğluğunda Pereyaslavl Knezliği’ne karşı taarruza geçtiler (1177, 1179). Aksu
(Bug) civarındakiler Kiyev’e doğru akınlar yaptılar, fakat l184’te Knez Svyatoslav
idaresindeki şiddetli baskında birleşik Rus kuvvetlerine mağlup oldular. Rivayete bakılırsa
verdikleri 7000 esir arasında 417 Bey ve Beyoğlu bulunuyordu. Ancak Kıpçakların
mukabelesi de şiddetli oldu; 1185 baharında Novgorod-Seversk Knezi İgor kumandasındaki
birleşik Rus ordusunu, aşağı Don boyunda Kayalı Irmağı kıyısında kuşatarak imha ettiler.
Başbuğ Könçek’in idare ettiği bu savaşta Prens İgor dahil Rus ordusundaki knezlerin hepsi
yakalanmıştı. Esirlere iyi bakılmış, sonradan kaçmaya muvaffak olan İgor’un yaraları tedavi
edilmişti.
İşte bu 1185 yılındaki sefer, İgor’un kıtaları ile mağlubiyeti ve esir edilişinin, "İgor Bölüğü
Destanı” adı ile eski Rus edebiyatının en büyük şaheserinin konusu olduğu iddia edilmektedir.
"İgor Bölüğü Destanı”nda (Slovo o polku İgoreve) çok şairane bir şekilde bu sefer tasvir
edilmiş ve bunun ayrı fasılları, tabiat, kahramanlık, üzüntüler ve bilhassa İgor’un karısının
ağlama ve sızlamaları büyük bir ustalıkla anlatılmıştır. Bu destan, eski bir elyazması
mecmuasında muhafaza edilmiş ve Rus asillerinden Musin-Puşkin’in Kütüphanesi’nde bunu
meşhur tarihçi Karamzin görerek l800’de neşretmiştir. İIk neşrinden zamanımıza kadar
Rusya’da defalarca yayınlanmış ve incelemelere tabi tutulmuş olan metin sonradan
uydurulduğuna -zira l8l2’de Moskova’nın Napolyon tarafından işgali sırasında çıkan
yangında bu el yazması da yanmıştır, görüşü doğrultusunda- dair iddialar ileri sürülmüş ise
de, tarihi hadiseyi aksettirdiğinden metinden şüphe edilmemektedir. Ayrıca dil, savaş tekniği,
donatım, madencilik vb. bakımlardan Ruslar üzerindeki Türk tesirlerini göstermesi itibariyle
belge değeri büyüktür.
1185’teki Rus mağlubiyetinden sonra Kıpçakların Rus arazisine akınları ve Rusların da karşı
savaşları birbirini takip etti. Bazen Rus hizmetindeki Berendi-Karakalpakların da Ruslardan
kaçarak Kıpçaklara geldiği ve onlarla birlikte Ruslarla savaştıkları biliniyor. Bu kabilden
olmak üzere, l186’da Torkların (Uzlar) başbuğlarından Gündoğdu, Rus Knezi Svyatoslav’a
kızarak, Kıpçaklara kaçmış ve onlarla birlikte akınlara katılmıştı. Mamafih Kıpçak-Rus
münasebetleri daimi bir savaş halinde değildi; Rus knezlerinden birçoğu eskiden olduğu gibi,
Kıpçaklarla gayet iyi geçiniyorlar, onlardan ücretli kıtalar bulmaya çalışıyorlardı.
Don ve Kuban dolaylarındaki Kuman/Kıpçakların da Gürcülerle yakın münasebetleri olmuş.
Bu vesile ile Kıpçaklar Kafkaslar’ın güneyine geçmişlerdir. Gürcü Kralı Bagratlı David II
(10BB-1125) Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun en kudretli çağına tesadüf eden
hükümdarlığının başlarında, İslamTürk baskısına karşı durabilmek ve mümkün olduğu
takdirde Abhaza ülkesini ve başka Gürcü bölgelerini Selçuklulardan geri almak için,
aralarında yavaş yavaş Hıristiyanlığın yayılmakta olduğu Kıpçaklardan kendine en yakın
birlik ile temas kurarak askeri destek sağlamaya çalışmış; onlardan aldığı yardımlarla güney
yönünde bazı harekatta bulunmuş (1109-1110’da) ve güzelliği ile meşhur bir Kıpçak prensesi
ile evlenmişti. Bu kız başbuğ Saruhan’ın torunu Atrak’ın kızı idi. Atrak da kralın daveti
üzerine kendine bağlı kalabalık kitlelerle (40 bin aile) Gürcistan’a gitti (1118). Bu
Kuman/Kıpçak kitleleri Çoruh, Kür, Aras dolaylarını "görülmemiş bir kudret ve genişlikte
canlandırdılar; Selçuklulara bağlı Müslüman emirlikleri idarelerine aldılar ve sayısı 40 bin
olarak tahmin edilen bir süvari ordusu ile Şirvan’a, Azerbaycan’a seferler yaptılar. 112l’de de
Borçalı Çayı havalisini ele geçirdiler. 1123’te aldıkları Tiflis’i Gürcü krallığı başkenti
yaptılar. 1124’te İspir ve Oltu’ya kadar ilerlediler. Şirvan-şahları vergiye bağlamışlar,
Saltuklu, Sökmenli, Mengücüklü ve Artuklu beyleri ile ve daha sonraları Azerbaycan
Atabeyliği ile devamlı mücadele etmişlerdi.
Kral III. Glorgl (1156-1184) zamanında Gürcü askeri gücünü meydana getiren Kıpçaklar
1177’de, asi ordu kumandanı İvane Orbelian’dan, kralı himaye etmek suretiyle
başkumandanlığı devralan ünlü başbuğ Kuba-sar ile büsbütün hakim duruma geldiler. Devlet
adamı Kutlu Arslan gibi Kıpçak beylerinin idaresinde başlayan -anası tarafından Kıpçakgüzel Kraliçe Thamara (1184-1213) devrinde Gürcü Devleti kuzeyden Kıpçaklar başbuğunun
kardeşi Sevinç idaresinde yeni kitlelerin ülkeye gelmesi ile de (ikinci büyük göç “Yeni
Kıpçaklar”) askeri, siyasi alanda, tarihin en parlak çağını yaşadı. Bugün Kür, Çoruh, Çıldır
Gölü havalisi de Kıpçak Türkçesine yakın bir dil konuşan ahalinin, buraya o tarihlerde gelen
Kuman/Kıpçak kitleleriyle yakın ilgisi olduğu, bölge halk edebiyatında bazı motiflerin o devir
hatıralarını taşıdığı bildirilmektedir.Selçuklu çağının tanınmış şahsiyetlerinden, Azerbaycan
Atabeyliği’nin (1146-1225) kurucusu, İl-Deniz de Kafkaslar’dan gelmiş bir Kıpçak Türkü idi.
Gürcistan’a gelmeleri dolayısıyla Don boylarını belki tamamen, Kuban bölgesini kısmen
boşaltmış olan Kıpçaklardan Kırım yarımadası’nda kalanlar şehirlere yerleşerek ticaret
hayatına atılmış, hatta bazı küçük kasabalar da kurmuşlardır.
Fakat, 1203’te Kiyev’i işgal etmelerine ve 1219’da Ruslarla birlikte, kısa bir müddet için,
Galiçya’yı Macarlardan almış olmalarına rağmen, XIII. asır başlarında artık “Deşt-i Kıpçak”
bütünlüğünde siyasi kudrete sahip bir Kıpçak topluluğu kalmamış gibidir. Doğudakiler
Kıpçak, Kanglı, Yimek, Oran vb. adlar altında bozkırlarda eski kabile yaşayışı içinde iken
Harezmşahlar Devleti ile - bilhassa Sultan Ala’üddin Tekiş (1172-200)’e hatun olarak bir
prenses verdikten sonra- temaslarını artırarak, bu Türk-İslam devletinde askeri vazifeler
almışlar, sınırların genişlemesinde büyük hizmet görmüşler ve sonra Moğolların Orta
Doğu’yu istilasının arifesinde Harezmşahlar İmparatorluğu askeri gücünün hemen tamamını
meydana getirmişlerdir. Fakat bu ordu l220’de Moğollar tarafından yok edildi.
Kırım Yarımadası’nda Kıpçakların birçoğunun yerleşik hayata geçtiği ve köylerde yaşadığı
anlaşılmaktadır. Aynı zamanda şehirlerde yaşayan Kıpçakların bulunduğu ve şehir hayatının
icap ettirdiği birçok şartlara ayak uydurdukları da görülmektedir. Bu şartlardan birinin ticaret
olduğu muhakkaktır. Kırım sahillerinde öteden beri ticaretle meşgul olan şehirler tesis
edilmişti. Suğdak, Kefe, Solhat, Azak bu şehirlerin en önemlileriydi.
Gerek Karadeniz kuzeyindeki Kıpçaklar, gerekse Anadolu Selçuklu Devleti’nin iktisadi
politikasının bir parçası olarak önemli olan bir hadise de Selçukluların Sudak seferidir.
Alaaddin Keykubad, Moğol istilası ile Suğdak şehrinin perişan olması, kendi vassalı Rumların
bu büyük ticaret limanına yerleşmeye çalışmaları ve yağmaya girişmeleri sebebi ile denizaşırı
bir sefere karar verdi. Askerin başına, Kastamonu Uç Beyi Emir Hüsameddin Çoban’ı tayin
ederek Sudak şehrine gönderdi. Donanma ile Sinop’tan karşı sahile çıkan Selçuklu kuvvetleri
Sudak şehrini teslim aldı. Oradan Kıpçak hanına ve Rus melikine elçiler gönderip itaatlerini
istedi. Kıpçak-Rus müttefik orduları Selçuklu ordusu karşısında muvaffak olamayınca her
ikisi de kıymetli hediyeler ile Selçuklulardan aman dilediler. Bu seferin tarihi 1221-1222
yılları olarak kabul edilmektedir. Selçukluların Sudak hakimiyetinin ne kadar sürdüğü pek
kesin olarak bilinmemektedir. Moğolların tekrar geliş tarihi olan l239’a kadar sürdüğü tahmin
edilebilir.
Cengiz Han, 1220-1222 yıllarında Türkistan’ı zaptettiği zaman Kuman/Kıpçak illeri ile de
ilgilenmişti. Nitekim 1223 yılı ilkbaharında Subutay ve Cebe-Noyan adlı iki büyük
kumandanın idaresinde iki tümen Moğol askeri Gürcistan üzerinden Kafkaslar’ı aşmış ve
Kıpçaklara rastlamıştı. Moğolların Kıpçaklarla karşılaşmaları ve savaşmaları bu tarihten çok
evveldi. Cengiz’in büyük oğlu Cuci’nin (Coçi) İrtiş boyunda Kıpçaklarla savaştığı biliniyor.
Ayrıca Harezmşah’ın kuvvetleri arasında da birçok Kıpçak atlısı vardı ve onlar Cengiz’e karşı
şiddetle harp etmişlerdi. Subutay ve Cebe-Noyan Kıpçak-Alan ittifakını bozarak önce
Alanları mağlup ettiler. İleri yürüyüşlerine devam eden Cengiz orduları karşısında -Moğolları
ortak düşman kabul eden- Kıpçak ve Ruslar müttefik oldular. 31 Mayıs 1223 tarihinde, Kalka
Nehri boyunda cereyan eden Kıpçak-Rus müttefik orduları ile Subutay-Cebe Noyan
kuvvetleri arasındaki muharebede 20 bin Moğol-Tatar kuvveti kendinden kat kat üstün olan
Kıpçak-Rus kuvvetlerini müthiş bir yenilgiye uğrattı.
Moğol ilerleyişi Kalka savaşından sonra da devam etti. Moğollar Dnyeper nehrine kadar
geldiler. Bu ilerleyiş Rus yurdu üzerine çöken büyük bir felaket olduğu gibi Kuman/Kıpçak
Uruğlarının da müthiş sarsıntıya uğramasına sebep oldu. Bu saldırıdan sonra 13 yıl Moğollar
tarafından yeni bir harekete girişilmedi. Bu süre zarfında Kıpçaklar Yayık-İdil, Kuban
boyları, Don-Doneç arasında eski hayat tarzlarını devam ettirerek kendilerini toparlama
imkanını buldular. Fakat 1239-1240 yıllarında Batu Han komutasındaki Moğol-Tatar
kuvvetlerinin başlattığı batı seferi Kıpçakların daha toparlanamayacak şekilde dağılmalarına
sebep olmuştur. Kıpçak Hanı Köten büyük Moğol-Tatar ordusu karşısında şiddetle
çarpışmasına rağmen dayanamadı ve 40 binden fazla Kıpçak-Kuman atlısı ile Macaristan’a
kaçtı.
1239-1240 yıllarında Batu Han ordularının Karadeniz’in kuzey bozkırları ve Kırım
Yarımadası’nı kamilen ele geçirmeleri üzerine, buralarda yaşayan Kuman/Kıpçaklardan
birçoğunun savaşlar esnasında öldürüldüğü veya esir edildiği muhakkaktır. Birçoğu da batıya,
Macaristan’a, Balkanlar’a gitmiştir. Mamafih Moğolların hakimiyeti altında kalanlar da çok
olmuştur. Moğollarla savaşlarda birçok Kıpçak başbuğu, uruğ reisleri öldüğü gibi, MoğolTatarların hakimiyeti altında kalan zümrelerin de eski Uruğ düzenleri dağıtılmış, yeni reislerin
eline verilmiş ve yeni göç sahalarına gönderilmiş oldukları muhakkaktır. Fakat Karadeniz
kuzeyi bozkırları asıl bundan sonra Deşt-i Kıpçak diye devam ederek XVIII. yy.’a kadar
yaşamıştır.
180-200 yıl kadar Karadeniz’in kuzeyi ve Kuban-Kafkas sahasını ellerinde tutmuş olan
Kuman/Kıpçakların gerek bu geniş sahanın ve gerekse komşu memleketlerin tarihinde büyük
bir rol oynadığı muhakkaktır. Bir imparatorluk kuramamışlarsa da işgal ettikleri coğrafi
sahanın genişliği, kalabalık nüfusları dolayısıyla Rusya, Bizans, Balkan ve Kafkas
memleketlerine büyük tesirler yapmışlardır. Her şeyden önce Rusların Dnyeper nehri boyunca
Karadeniz’e inmelerini kat’i olarak durdurmuşlar ve Deşt-i Kıpçak’ın bir Türk ülkesi olarak
devam etmesini sağlamışlardı. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, 1239 bozgunundan sonra
büyük kitleler halinde Macaristan’a göç eden Kıpçaklar da Macaristan tarihinde önemli yer
tutmuşlardır. Macaristan’da Kıpçak/Kuman menşeli yer adlarına rastlamak mümkün olduğu
gibi, Macar dilindeki birtakım kelimelerde de Kıpçak unsurlarının etkisini görmek
mümkündür.
Vaktiyle Avarların Slavları teşkilatlandırması gibi Peçenek ve Kıpçak idarecilerinin de
Balkanlar’da benzer büyük hizmetleri görülmüştür. 1185-1237 yılları arasında Tuna’nın
güney bölgesinde kalabalık halde yaşayan Kuman/Kıpçakların, Bizans’a karşı Bulgar istiklal
mücadelelerinde (11B5-1195) başlıca rolü oynadıkları anlaşılmaktadır. Mücadeleyi kazanarak
ikinci Bulgar Devleti’nin başına geçen ve Ulahların (sonraki Romenlerin) teşkilatlanması
tarihinde yeri olan Çar Asen’ın (11871196) Kuman menşeinden geldiği ayrıca daha sonraki
Bulgar hükümdarlarından bir kısmının Kuman/Kıpçak olduğu belirtilmiştir. Bizans-İznik
İmparatoru J. Vatatzes (1222-l254), Moğolların önünden çekilen Kıpçaklardan çoğunu toprak karşılığı askeri hizmet yükümlülüğü ile- Trakya’da Makedonya’da ve Batı Anadolu’da
iskan etmiştir.
Tuna çevresindeki etnik ve siyasi durumun teşekkülündeki tesirleri ile de Kıpçaklar dikkat
çekmektedir. Romen dilinde mevcut Türkçe kelimelerden çoğu ve yer adlarından bazıları o
devrin hatıralarıdır. Bu bölgede 1330’larda teşekkül ettiği bilinen ilk Romen Devleti’nin de
Kuman/Kıpçak unsuruna dayanan bir başbuğ ailesi tarafından kurulduğu görülmektedir.
Kurucusu Tok-temir oğlu Basar-aba idi. Romanya’nın kuzeyindeki Basarabya bölgesi de aynı
adı taşır. Kıpçakların Romanya’daki büyük rollerine yalnız Basar-aba adı değil diğer belgeler
de tanıklık etmektedir. XV. ve XVI. yy. arşiv belgelerinde zikrolunan devlet büyüklerinin
adları arasında pek çok Kuman/Kıpçak adına rastlanır.
1239/1240 Kalka Savaşı’ndan sonraki gelişmeler Deşt-i Kıpçak’ta Altınordu Devleti’nin
kurulması istikametinde cereyan etmiştir. Altınordu devresi Deşt-i Kıpçak’ın etnik yapısı
hakkında bir hakikati daha dile getirerek Kıpçak/Kuman Türklerinin tarihi rollerinin ne
şekilde devam ettiğine gelince:
Batu ile beraber Deşt-i Kıpçak’a önemli bir Moğol (Tatar) kitlesinin geldiği ve göçebe halk
arasında Moğolların çokluğu teşkil ettiği ileri sürülüyordu. Aileleri ve bütün malları, özellikle
hayvanları ile beraber Cucl ulusuna gelen Moğolların sayıca az olmadıkları şüphesizdir. Lakin
bu toprakların işgaliyle sıkı sıkıya bağlı olan bu hareket, hiçbir suretle bir göç gibi telakki
edilemez. Moğolların esas kitlesi Moğolistan’da kalmıştı. Bu durum karşısında işgal olunan
memleketlerin, Kıpçak bozkırlarının Moğollaşmasından söz edilemeyeceği tabiidir.
Güneydoğu Avrupa’da eski Türk unsurlarının kuvvetli oldukları, Kıpçakların Deşt-i
Kıpçak’ta esas göçebe kitleyi teşkil ettikleri el-Ömeri’nin aşağıdaki ifadesinden anlaşılıyor:
"Bu devlet (Altınordu) eskiden Kıpçakların yurdu idi. Lakin Tatarlar tarafından işgal edilince,
Kıpçaklar onlara tabi oldular. Sonra Tatarlar Kıpçaklarla karıştılar ve akraba oldular. Toprak,
Tatarların tabiat ve soylarına galip geldi. Tatarlar tamamiyle Kıpçaklaştılar. Çünkü Moğollar
Kıpçak topraklarına yerleştiler ve onlardan kız aldılar ve Kıpçakların yurtlarında kaldılar.” Bu
Türkleşmenin ne derece süratli olduğunu XIV. yy.’da Altınordu Moğolca yerine Türkçe edebi
bir dilin teşekkül etmesinden de anlayabiliriz.
Gürcistan Kıpçakları / Prof. Dr. Guili Alasania
Onbirinci yy.’da Karadeniz’e Türkçe konuşan yeni kavimler gelmeye başladı. Yeni gelenler,
İdil ve Tuna nehirleri arasındaki geniş toprakları, Kırım bozkırlarını, Azak ve Hazar kıyılarını,
aşağı İdil ve Yayık nehirlerinin ötesini mesken tuttular. Ortaçağ Gürcistanı’nı anlatan "Kartlis
Tskhovreba” (Gürcistan Tarihi) adlı eserin son zeylinde denilene göre, ‘‘Peçenekler Osetlerin
yakınında yaşardı. Ayrıca Jikler vardı. Yıllar sonra Peçenekler ve Jikler Türkler tarafından
yerlerinden edilince Peçenekler batıya doğru gittiler, Jiklerse Abhazya sınırına yerleştiler.”
Ancak yukarıda anılan kaynak bir istisnadır. Gürcüler birebir ilişkiler sayesinde bu kavmin
adını çok iyi bildiklerinden, diğer tüm Gürcü kayıtları yeni gelenleri kendi adlarıyla -Kıpçak
olarak- tanımlamıştır. Kıpçaklara Bizans ve Macar kayıtlarında Koman (Kuman), Slav
kayıtlarında ise ‘Polovtsi’ adıyla rastlanır. Bu kavim, Gürcü kaynaklarında çoğunlukla Kıpçak
olarak geçmekle birlikte, nadiren Koman adıyla da anılmaktadır. Azizlerin hayatını anlatan
12. yy.’a ait ‘Şehit David ve Konstantin’ yazıtında, anonim Gürcü yazarı ‘Komanların
ülkesi’nden bahsederken, "Ki onlar Kıpçaklardır” demektedir. Gürcü bilim adamı,
akademisyen S. Jikia, Kıpçak adı ile 16. yy. sonu kayıtlarında ‘Guman’ olarak geçen Güney
Gürcistan arasında bağ kurar.
Kısa süre içinde yeni yerleşimciler yakın ve uzak komşuları için ciddi bir tehlike oluşturmaya
başladılar. 11. yy’ın ikinci yarısında ve 12. yy’da Slav topraklarının otuz dört Kıpçak işgaline
maruz kaldığı kayıtlıdır. Aynı kaynaklar, 12. yy’da yirmi iki Rus karşı saldırısı kaydeder.
Eski Gürcü vakanüvisler Leonti Mroveli ve Juansher’in, ‘Kartlis Skhovreba’da Kıpçaklardan
bahsetmesi kayda değerdir. 11. yy. ortası yazarı Leonti Mroveli’ye göre, Büyük İskender
gelmeden önce Kura Nehri civarında yerleşik olan barbar kavimler, yazarın zamanında
Buntürkler ya da Kıpçaklar olarak biliniyorlardı. Aynı eserin son ekinde (18. yy. elyazması),
Juansher, 5. yy’ın ikinci yarısında Gürcistan’da krallık yapmış olan Vahktang Gorgasali’nin
Osetler ve Kıpçaklar üzerinde egemenlik sağladığından bahseder. Daha yakın geçmişteki
araştırmalarda, Gürcistan tarihi kayıtlarında geçen Buntürklerin, Sakalarla (İskitler) aynı
olduğu ileri sürülmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen her iki kaynak da çelişkiler taşımakta
olup, doğrulukları şüphelidir.
Çeşitli kaynaklar, Kıpçakların komşularıyla kolaylıkla iletişime geçtiğini, aradaki
düşmanlıklara bakmaksızın kız alıp verdiğini belirtmektedir. Bu türden ilişkilere özellikle
Ruslarla 1094, 1101, 1107, 1117, 1163, 1205 yıllarında ve tarihsiz birkaç olayda
rastlanmaktadır. Ruslar daha çok kızlarını vermeye meyilli olup oğullarını verme taraftarı
değillerdi. Ruslar tarafından defalarca yenilgiye uğratıldıktan sonra, 1095-1106 tarihleri
arasında Kıpçakların bir kısmı Atrak önderliğinde kavimlerinden ayrıldılar ve 750 km.
doğuya göç edip Osetlerin yanına yerleştiler. Böylece, Kıpçaklarla güney komşuları Gürcüler
arasında temaslar kaçınılmaz hale geldi.
1106’da Gürcü Kralı ‘Yeniden Kurucu’ David (1089-1125) ilk karısından boşandı ve bir
Kıpçak prensesiyle, Kıpçak lideri Atrak’ın kızıyla evlendi. Daha sonra, hâlâ birleşik
krallığının dışında bulunan Tiflis emirliğini kendisine katmak ve o sıralarda Gürcistan’ı
egemenliği altına alan Selçuklulara karşı koymak için Kıpçak savaşçılarını ülkesine çağırdı.
Gürcü-Kıpçak ilişkilerini gösteren kanıtlar daha çok o döneme ait Gürcü kaynaklarında,
örneğin ‘Kartlis Skhovreba’nın ilgili kısımlarında, öncelikle de David’in hayat hikayesinde
bulunmaktadır. Arap, Ermeni, Bizans ve Macar kaynaklarında ilave bazı bilgiler bulunabilir.
12. yy’ın sonunda David, Haçlı seferlerinin başlamasını fırsat bilerek, Selçuklulara haraç
ödemeyi kesti ve kendi iç meseleleriyle ilgilenmeye başladı. Gürcü kralı, reformlarını bazen
Selçukluların ülkeden çıkarılması gayretleriyle birleştiriyordu. Kral David’in vakanüvisinin
kayıtlarında, kral haraç ödemeyi reddettikten sonra, Selçukluların Gürcistan topraklarında Avchala, Dighomi ve Kura Nehri’nin aşağılarıyla Rioni kıyılarında- kışı geçirme haklarından
mahrum kaldığı yazılıdır.
Bu iddia bir kenara bırakılacak olursa, Selçukluların buralarda kalmaya devam ettiği
söylenebilir. Zira kaldıklarına dair kayıtlara pek çok yerde rastlanmaktadır. 1110 olayları
anlatılırken şöyle denir: "Gachiani’ye, Kura boylarına, Tiflis’ten Barda’ya kadar Iori’nin tüm
kıyılarına geldiler. Buraların hepsi de kışlamak için uygun yerlerdi.” Daha sonra yazar
Selçukluların kışın gelip yazın dönüşlerini ayrıntılarıyla anlatmakta, "Güçleri ve sayıları
büyüktü ve kimse onları yerlerinden etmeyi düşünmezdi” demektedir. Rustavi’nin
alınmasından sonra, vakanüvis okuyucuyu yine bilgilendirir: "Türkler kışlaklarını
kaybettiler.” Bunun aynısını daha sonra da görebilmekteyiz.
Kral David’in vakanüvisine göre, Kıpçakların Gürcü topraklarında yerleşmesi iyi bir şeydi,
çünkü ülkenin siyasi ve askeri hayatında önemli rol oynuyorlardı. Gürcistan’a ilişkin
araştırmaların çogunda hakim olan görüş budur. Bu çalışmada ise, söz konusu genel
değerlendirme, farklı bazı söylemlerle ve ayrıntılara ilişkin bir takım görüşlerle birlikte ele
alınmaktadır.
Dile getirilecek ilk soru, Gürcistan’da yabancı yerleşimcilere olan ihtiyaca ilişkindir. 1104’te,
Gürcülerin doğuda Kaheti-Hereti’yi almalarından sonra, Selçuklu orduları Ertsukhi
yakınlarında David tarafından yenilgiye uğratıldı. 1110’da Gürcüler aşağı Kartli’de
Samshvilde ve Dzerna’yı topraklarına kattılar; 1115’te Rustavi’yi aldılar; 1116-1117 arasında
Gishi ve Kaladzori kalesini fethederek 1118’de Agarani’yi ve bir süre Ermeni Krallığı’nın da
başkentliğini yapmış olan Lore’yi aldılar. Gürcü tarihçinin kayıtlarında, tüm bunların "en az
askeri güçle” gerçekleştirildiği belirtilmektedir.
David’in vakanüvisi bir seferinde 15.000 savaşçıdan bahseder, başka bir yerde savaş hakkında
şöyle der: "Samshvilde’yi büyük ustalıkla aldılar”Çatışmaların çoğuna Kral David de
katılmıştır. Fakat ana hedefe henüz ulaşılamadığı anlaşılmaktadır. Türkler hâlâ Gürcü
topraklarında kışlamakta ve toprak kaybetme tehlikesi hâlâ mevcudiyetini korumaktadır.
Gürcülerin Kıpçakları çağırmaları için bir neden daha vardı: Gürcü kralının o dönemdeki
hırslı planı olan "daha çok, sayısız krallık fethetmek.” Elindeki kuvvetler planlarını
gerçekleştirmeye yetmiyordu. Aynı anda hem kralı korumayı, hem şehirleri ve kaleleri
muhafaza etmeyi, hem de ‘bitmeyen’ savaşları sürdürmeyi başaramazlardı.
Kıpçakların tam olarak ne zaman geldikleri hiçbir yerde kayıtlı değildir. Ancak kabul edilen
tarih 1118’dir. Gürcü akademisyen I. Javakhishvili, Kıpçakların Gürcistan’a gelişlerinin,
‘yerleşmeleri, eğitimleri ve teşkilatlanmalarının’ 1118’den 1120’ye kadar sürdüğünü ifade
etmekte, Kıpçakların yaz ve kışları Gürcistan topraklarında geçirdiklerini ileri sürmektedir.
İlk gelenler Kartli’ye yerleşmişlerdi. Javakhishvili, bu görüşün teyidi olarak, David’in
vakanüvisinin sözlerini gösterir: "Kral Kartli’ye geldi ve ona gelen Kıpçaklara kışı
geçirecekleri yerleri ve geçimlerini sağlayacak yolu gösterdi, gözetmenler atadı ve Kartli’de
tüm işleri bir düzene soktu.” R. Metreveli, Gürcü kralının, Kıpçakları Gürcistan’ın çevresine,
Kartli’ye yerleştirmek suretiyle entegre olmalarını sağlamak istediğini belirtmektedir. Bir
diğer görüş de, yeni gelenlerin sınırlara yerleştirilmelerinin sebebinin, buraların hayvan
yetiştiriciliğiyle uğraşan bu insanların yaşam tarzına çok uygun olmasıydı. Sınırların
korunmasının dışında yaptıkları başlıca şey ise, civar bölgelerin yağmalanıp soyulmasıydı.
Ganimetlerin bol olması sayesinde, ülkeye ve iktidara bir sorun çıkartmıyorlardı. O dönemde
çevre ülkelerin topraklarının işgalinin olağan bir olay olduğunu görüyoruz. David’in
vakanüvisinin kayıtlarına göre, diğer ülkelerin elçileri sık sık hediyeler getirip barış, huzur ve
"ülkelerinin Kıpçaklar tarafından tahrip edilmemesini” talep ederlerdi.
Kıpçakların sınırlarda yaşadığını teyit eder bazı bulgular Ermeni araştırmacı S. Eremian
tarafından yayınlanarak yorumlanmıştır. Kharich yakınlarında, Zakaria Mkhargdzeli
"Ghfchak” manastırını inşa etmişti; hemen yakınlarındaysa Ghfchak köyü bulunuyordu.
Kharichi’deki yazıtlarda da Kıpçaklardan bahsediliyordu. Bunların birinde Kıpçak Kubasar’ın
çocuklarının adları bulunmaktadır. Bugünkü Azerbaycan sınırları içinde, eskiden Gürcistan
toprağı olan Saingilo’da, Kıpçak denilen bir yer ve Kıpçak isimli bir nehir bulunmaktadır.
Doğu Gürcistan’daki Kaheti’de yer alan, bazı uzmanların Orta Asya’daki Kıpçak merkezinin
ismiyle bağlantılı olduğunu iddia ettiği Sighnag2 ise, Gürcistan’da 18. yy.’dan sonra ortaya
çıkmıştır.
Kıpçak tarihiyle ilgilenen araştırmacılar, Kuzey Kafkaslar ve Avrasya bozkırından
Gürcistan’a gelen göçmen kavimlerin sayısına bakarken, Gürcü eseri "Kartlis Tskhovreba”yı
kaynak alırlar. Bu verilerle -40.000 Kıpçak ve 5000 kölemen (mona-spa)- J. Javakhishvili
toplam sayıyı 1x5 = 220.000 (7.200) olarak bulmuştur. Bilimsel çevrelerde de kabul görüp
kullanılan, bu sayı olmuştur.
Ancak burada bir düzeltme yapılması gerekir. Kölemen sayısını Kıpçaklara ekleyemeyiz,
çünkü bu sayıya esirler de dahildi. Kıpçaklara atfen iddia edilen 40,000 sayısının daha çok
geleneksel bir bilgi olduğuna dair araştırma kayıtlarını göz ardı etmemek gerekir. Örneğin
Bizanslı yazar Anna Comnenos, 1091 tarihli kayıtta, Togortak ve Maniak liderliğinde 40.000
Kıpçaktan bahseder. Macar yazar Rogerii, Kıpçakların Köten önderliğinde Macaristan’a
gelişlerini anlatırken, sözlü kaynaklara başvurur ve aileleri hariç 40.000 savaşçıdan bahseder.
Buradan yola çıkarak, Gürcistan’a göç eden Kıpçakların sayısının inanılmaz boyutlarda
olduğunu söyleyebiliriz.
Ortaçağ Gürcü vakanüvisi ise, 1123 olaylarında, Şirvan seferi öncesinde kralın ordusunu
kurmasından bahsederken, "Tüm krallığını topladı, onlar da geldiler ve Kral, Selçuklu
sultanına karşı sefere çıktı; o zaman Kıpçaklar sayıldı; Kral 50.000 savaşçı saydı” demektedir.
Bu ifadelerin yanlış okunması ve yorumlanması sonucunda, bugün konuyla ilgili bilimsel
eserlerde yer alan yanlış anlamalar ortaya çıkmıştır. Bazı yerlerde, yeni gelen gruplarla
sayılarının katlandığı ve askeri harekatlara katılan Kıpçak sayısının 40.000-50.000’i bulduğu
ifade edilmektedir.
Halbuki daha sonra da göreceğimiz gibi, 50.000 sayısı tüm orduyu ifade etmektedir; Ani
alınmadan önce kralın elindeki tüm güçlerin sayısı, ülkesinde toplayabildiği kadar, yani
60.000 idi. Bu sayı, Gürcü kralının savaşlarda genellikle bulundurduğu asker sayısıydı. O
dönemin Ermeni yazarı Urfalı Matheos (12. yy.’ın ilk yarısı), Didgori Savaşı’na (08.12.1121)
katılanlarla ilgili ilginç bilgiler vermekte, bu savaşta David’in 40.000 kişilik güçlerinin
yanında, ücretli asker olarak yer alan 500 Osetli ve (muhtemelen Haçlı) 100 Frenk ile birlikte
15.000 Kıpçak askerinin savaştığını kaydetmektedir. Bu kayıtlar, toplam sayının 50.00060.000’i bulduğu savaşlara 20.000 Kıpçağın katıldığını belirten Macar kaynaklarıyla da
karşılaştırılabilir. Daha az güvenilir olmakla birlikte, eski Ermeni yazarı Smbat Sparapet
(1208-1276), Didgori Savaşı’na 40.000 Kıpçağın katıldığını kaydetmektedir. Ermeni yazar
muhtemelen bu bilgiyi Ermeniceye çevrilen "Kartlis Tskhovreba”dan almıştı. İbn’ül-Esir’in
Arapça kayıtlarında, 514 tarihindeki (1121) Didgori Savaşı’nda Gürcülerin Kıpçaklarla
birlikte savaştığı, Kıpçakların Gürcü ordusunun öncü birliklerini oluşturduğu yazılıdır.
Savaşın başında 200 "Kıpçak ileri atıldı, ortalara geldi ve (Müslümanları) ok yağmuruna
tuttu” denir.
Ele alınması gereken ikinci soru, Kıpçakların Gürcü halkı içinde kaynaşma oranıdır. Bazı
tarihçiler, David’in vakanüvisinin "Kıpçakların büyük çoğunluğu gün be gün Hıristiyan
oluyordu.” şeklindeki ifadelerini fazla büyüterek, Kıpçakların Gürcüceyi kolaylıkla
öğrendiğini ve hızla asimile olduğunu iddia etmektedir (I. Javakhishvili, Sh. Meskhia, R.
Metreveli, M. Lortkipanidze). Gürcü vakanüvis, Kıpçakların kral tarafından Hıristiyanlığa
dönüştürülmeye başlandığını vurgulamaktadır. Bu girişimler bir kenara bırakılırsa,
Kıpçakların yerli halkla ilişkileri ve Gürcü kralına olan yaklaşımları son derece karmaşıktı.
Vakanüvis, Kıpçakların esir aldığını ve bu esirlerin kral tarafından fidye için alıkonulduğunu
saklamamaktadır: "Kendi Kıpçaklarının elinden fidye karşılığı özgür bıraktırdığı esirlerin
sayısını kim bilebilir?” Aynı kaynaktan, Kıpçakların da krala çok farklı davranmadığını
anlıyoruz. Ayaklanma ve entrikalar düzenleyerek sık sık Gürcü kralına ihanet ediyorlardı.
"Kaç kere ihanet planları oldu; cesur adamlarını görevlendirdiler; bazen mızrakla, bazen de
kılıçla, bir, üç, beş değil, defalarca. Tanrı her seferinde David’i kurtardı.”
Savaş alanında yabancılara her zaman güven olmuyordu. 1123 Şirvan kuşatmasında Gürcüler
ve Kıpçaklar kendi aralarında da çatışmaya girdiklerinden, tam -Müslümanlara yardıma gelen
fakat Gürcülerden korkan- Selçuklu Sultanı ayrılmaya hazırlanırken, Gürcü Kralı David
ayrılmak zorunda kalmıştı. İbn’ül-Esir de bizi bu konuda bilgilendirir. Yine de, bu tür olaylar
daha istisnaidır. Vakanüvisi David’i, farklı diller ve etnik gruplardan oluşan ordusunda
huzurlu bir ortam oluşturduğu için över. Burada, Nizamülmülk’e göre çokuluslu olduğu için
başarılı olan Selçuklu ordusuyla bir benzerlik göze çarpmaktadır.
Gürcü kayıtlarından, Kıpçakların Gürcistan’ın “olağanüstü başarılarına” (dzlevai sakvirveli)
katkılarının büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ülkeye gelmelerinin ardından, Gürcü Kralı David
“Pers ülkesini, Şirvan’ı ve Büyük Ermenistan’ı yakıp yıktı.” Kaynakta her seferinde
bahsedilmemekle birlikte, Kıpçakların tüm savaşlara katıldığı anlaşılmaktadır.
Kıpçakların Gürcü topraklarında akıbeti ne olmuştu? Hızla asimile oldukları yönündeki
iddianın tersine, önemli bir kısmının Atrak liderliğinde nihayet tekrar bozkırlara geri döndüğü
şeklinde bir görüş de bulunmaktadır. Bu ikinci görüş, Rus kaynağı Daniel Galitski’nin
kayıtlarına (1201) dayanmaktadır. Rus kayıtlarına göre, Vladimir Monomach’ın ölümünden
sonra kuzeydeki Kıpçaklar, Atrak’a ülkesine dönmesi için elçiler göndermişti. Ayrılmalarının
muhtemel bir diğer sebebi de David’in oğlu Gürcü kralı Demetre’ye karşı girişilen isyanın
yenilgiyle sonuçlanması olabilir. Bu isyan Demetre’nin kardeşi, Atrak’ın torunu Vakhtang’ı
tahta geçirmek için çıkartılmıştı. Sonuçta isyancıların tümü idam edilmiş, Vakhtang kör
edilmiştir. Daha sonraları Kıpçaklar Gence hükümdarına Gürcülerin onların düşmanı
olduğunu anlatacaklardı.
Kıpçakların büyük çoğunluğu liderleri Atrak’ı izlemiş olsa da, bazı Kıpçak göçmenleri, en
azından üst tabaka temsilcileri Gürcistan’da kaldı. 1621 tarihli Gürcü kayıtlarında Demetre
Kıpçakzade ismine rastlanması kayda değerdir.Kalanlar arasında, isyan çıktığında Gürcü
Kralı Giorgi’nin (1156-1184) yanında olan ve daha sonra Amirspasalar (Başkomutan) ve
Mandaturtukhutsezi (İçişleri Bakanı) gibi çok yüksek mevkilerle ödüllendirilen Kubasar da
bulunuyordu. Kubasar’ın, Gürcü kayıtlarında bahsedilmeyen etnik kökenini, onu Kıpçak
olarak adlandıran Ermeni yazar Stephanos Orbelian’ın kayıtlarında bulmak mümkün olabilir.
Ancak bu kaynağa herkesin güvenmediğini de belirtmemiz gerekir. Aynı yazar, Giorgi’nin
Kubasar’la ittifak halindeyken bile ancak 5000 asker toplayabildiğini yazar. Bu kayıttan, o
dönemde Kıpçakların Gürcistan’dan uzun süre önce ayrılmış oldukları açıkça anlaşılmaktadır.
5000 sayısını ise, Ermeni yazarın Gürcü eseri ‘Kartlis Tskhovreba’dan aldığı anlaşılmaktadır;
çünkü bu eser, Gürcü Kralı David’in 5000 kölemeni bulunduğunu yazar.
Sonuçta, III. Giorgi döneminde eserde yine Kıpçaklardan bahsedilmektedir. Fakat bu sefer o
topraklarda yaşayan değil, Gürcü Kralı tarafından zaman zaman savaşlara çağrılan bir kavim
olarak karşımıza çıkmaktadırlar. 13. yy. dönemi ‘Kartlis Tskhovreba’nın anonim yazarı, III.
Giorgi’nin son zamanları için şöyle der: “Osetler, dağ eşkıyaları, Kıpçaklar ve Svanlar
hırsızlığa cesaret edemezdi.” Yine ‘Kartlis Tskhovreba’nın diğer bir Gürcü yazarı Tamara’nın (1184-1207) vakanüvisi- ‘yeni’ Kıpçaklardan bahseder. “Yeni Kıpçaklar”,
muhtemelen Hıristiyanlığı kabul eden Kıpçakları tanımlıyordu, zira F. Sikharulidze’ye göre
Hıristiyanlığı sonradan kabul eden Gürcülere de “yeni Gürcüler” denmekteydi. Tamara’nın
vakanüvisi ayrıca Kıpçak Hanı Sevinc’in kardeşi Savalat’ın Gürcistan’da askerlik yaptığından
da bahseder. Fakat bu Savalat yeni gelenlerdendir. Zira kısa bir süre önce, soylular
Tamara’nın evliliği meselesini görüşürken, içlerinden biri Sevinc’in kraliyet şehrinde, amcası
Savalat’ın ülkesinde bulunan bir Rus prensini tanıdığından bahseder.” O dönemde Kıpçaklar
Gürcü ordusunun temel kuvvetlerini oluşturmuyordu. Ücretli olarak savaşıyorlar, yedek
kuvvetler olarak anılıyorlardı: “Herler ve Kakhlar, soylular ve hükümdarlar ve yedek
kuvvet olarak Kıpçaklar.” Eskiden olduğu gibi, ordunun öncü kuvvetleri yine Kıpçaklardan
oluşuyordu. Tamara’nın vakanüvisi, ‘çalaş’ ve ‘dasnatçda’ terimlerinden bahsederken,
birincisini Kıpçakça bir sözcük olarak açıklar.
Ermeni yazar Kirakos Gandzaketsi de, Arap yazar İbn’ül-Esir de, Gürcü-Kıpçak ilişkileri
hakkında ilginç ayrıntılara işaret ederler. 1221-1222 olaylarından bahsederken Ermeni yazar,
Gürcü Kralı IV. İorgi Lasha’nın (1207-1223), Kıpçakların hizmetleri karşılığında Gürcü
topraklarında yerleşme taleplerini reddettiğini kaydeder. Kıpçaklar daha sonra Gürcüler
tarafından sık sık saldırıya uğrayan Gence’ye geçer ve buraya yerleşirler. Kısa bir süre sonra,
İvane Mkhargrdzeli komutasındaki Gürcü işgalcilerini yenerler. Gürcü tarafının bir kısmı
kaçarken, pek çoğu da esir alınır. Daha sonra İvane yine gelir, Kıpçakları yenilgiye uğratır ve
çocuklarını esir alarak ülkesine götürür.
Aynı hikayeyi İbn’ül-Esir biraz daha farklı bir şekilde anlatır. İbn’ül-Esir’e göre, 600 yılında
(15. 2. 1222 - 3. 2. 1223) kuzeyden gelen 50,000 Kıpçak Derbend’e gelip hükümdardan
toprak istemiş, fakat talepleri reddedilmiştir. Kıpçaklar Derbend’i hileyle almış, şehri yakıp
yıkmış, sonra da terk ederek o zamanlar Gürcü işgalinde olan Qabala’ya yönelmişlerdir.
Qabala’yı alamayan Kıpçaklar, çevresini yakıp yıktıktan sonra ayrılmışlardır. Daha sonra da
Gence’ye gelmişler ve burada kabul edilmişlerdir. Gence hükümdarı onları toplamak
istediğinde ise karışıklık çıkarmış ve ülkeden sürülmüşlerdir. Nihayet Şirvan’a gitmişler,
Müslümanlar, Gürcüler ve Lezgilere karşı bir dizi vurkaçtan sonra yenilmiş ve mahkum
olmuşlardır. Aynı kayıtlardan, Kıpçakların ve Gürcülerin birbirlerinin düşmanı olduğu da
anlaşılmaktadır. Gürcistan topraklarından geçen Daryal yerine Derbend geçişini
kullanmalarının sebebi de buydu.
1. Giorgi’nin hükümdarlığı döneminde ‘Saqipchake’ (Kıpçak yararına) adlı yeni bir haraç
toplanmaya başladığı tahmin ediliyor. Bu yeni vergi, Kıpçak ücretli askerler için toplanıyordu
ve Gürcü kaynaklarında genel olarak kabul edilenin aksine, IV. ‘Yeniden Kurucu’ David
döneminde değildi. Bu haracı toplayan resmi görevli anlamına gelen ‘Mosaqipcahke’ye ise,
VIII. David (1293-1311) tarafından yayınlanan 1297 tarihli bir belgede rastlanmaktadır.
Ücretli askerler çok da güvenilir olmuyordu. 1228’de Bolnisi yakınlarındaki savaşta
Gürcülerin Celaleddin Harzemşah (Harezmşah) karşısında başarısızlığa uğraması, Kıpçakların
geri çekilmesiyle açıklanabilir. 13. yy. İranlı yazarı CüveynÎ, Celaleddin’in Kıpçaklara elçiler
göndererek aralarındaki yakın ilişkileri hatırlatmasının ardından Kıpçakların çekildiğini yazar.
Kıpçakların Gürcistan tarihi sahnesine tekrar çıkışı, Doğu Gürcistan’ın İlhanlı hakimiyetinde
bulunduğu VIII. David’in hükümdarlığı dönemine rastlar. İlhanlılar, Altınordu ile sürekli
savaş halindeydi. Bu yüzden, Moğollar tarafından kuzeyde baskıya maruz kalıp yerlerinden
edilmiş tüm halkları kabul ediyorlardı. Bu halklar arasında Osetler, muhtemelen de Gürcü
topraklarında yerleşik olan Kıpçaklar bulunuyordu.
VIII. David İlhanlılara itaat etmeyince, kardeşi III. Vakhtang’ı başa geçirdiler (1301-130B).
Vakhtang bazen ağabeyine karşı durmak zorunda kalıyordu. ‘Kartlis Tskhovreba’nın 14. yy
dönemi anonim yazarı, VIII. David’in yazı geçirmek için Gürcü topraklarına gelen
Kıpçaklarla olan savaşından bahseder. Vakhtang derhal Kıpçaklara yardıma gelmiş ve birlikte
David’i kovalayarak pek çok adamını öldürmüşlerdir. “Vakhtang ağabeyinin düşmanı değildi,
fakat onunla savaşmaya zorlanıyordu, çünkü Moğollardan korkuyordu” diyen Ortaçağ yazarı,
böylece kralın davranışını haklı çıkarmaya çalışıyordu.
Kıpçakları konu alan Gürcü halk şiiri muhtemelen o dönemlerde ortaya çıkmıştı. Şiirde,
Kıpçak olumsuz bir şahsiyet, çok fazla şey isteyen ve istekleri hiç bitmeyen, en nihayetinde
yerli adamın karısına göz koyan yabancı olarak yansıtılmaktadır. Bu affedilmez küstahlığı
yüzünden de, şiirin tüm versiyonlarında sonu ölüm olur.
Kumanlar ve İkinci Bulgar Devleti (1187-1370) / Ayşe Kayapınar
İkinci Bulgar Devleti’nin 1187 tarihinde kurulduğu ve 1396 senesinde de yıkıldığı kabul
edilmektedir. 1018 yılında I. Bulgar Devleti’ne son veren Bizans hakimiyetinin Bulgaristan
topraklarındaki egemenliği 169 yıl sürmüş ve 1185’deki Petro ve Asen kardeşlerin isyanı ile
son bulmuştur. II. Bulgar Devleti’nin kurulduğu bölge, I. Bulgar Devleti’nde olduğu gibi yine
Tuna nehri ile Balkan Dağları arasındaki bölgedir. Devlet’in başkenti ise Tırnova’ya (bugün
Veliko Tırnova) nakledilmiştir. Tırnova şehri, II. Bulgar Krallığı’nın başkenti olma statüsünü
Bulgaristan’ın Osmanlı hakimiyetine girdiği tarihe kadar korumuş, ancak onun yanı sıra Vidin
şehri Vidin Despotluğu’nun ve Varna da Dobruca Despotluğu’nun merkezleri olarak önem
kazanmışlardır.
Bu yazımızda II. Bulgar Devleti’nin siyasi tarihinin olaylarını özetleyerek Türk dünyası ile
münasebetlerini gösterme ve Kuman, Uz Türkleri, Tatarlar, Selçuklu Türkleri ve Osmanlı
Türkleri gibi Türk kavimlerinin bu devletle olan ilişkilerini ortaya koyma amacındayız.
Özellikle Kumanların II. Bulgar Devleti’nin kuruluşunda oynadıkları rol, XIII. yüzyılın
sonunda Tatarların Bulgar Devleti’nin siyasi işlerine müdahaleleri, köken itibariyle Türk
kavmi olan Uzlara veya Selçuklu Türklerine dayanan Gagavuzların kurdukları Dobruca
Despotluğu’ndan bahsedeceğiz.
Öncelikle II. Bulgar Devleti’nin kuruluşu ile neticelenen Petro ve Asen kardeşlerin isyanından
önce Bulgarlarla meskun bölgelerde Bizans hakimiyetinden kurtulma çabalarının
görüldüğünü söyleyebiliriz. Bu çabalar bazen dışarıdan gelen Sırp ya da Peçenek desteği
sonucunda gösterilmiştir. Bunlardan biri, I. Bulgar Devleti’nin son çarı Samuel’in torunu
Petro Delyan tarafından 1040’da başlatılan isyandır. İsyanın görünen sebebi, İmparator
Mihail’in (1034-1041) yardımcısı olan Ioannes Orfanotrofus’un emri ile II. Basileos (9761025) zamanında Bulgarlara tanınan vergileri "aynı ile ödenme” imtiyazının kaldırılması ve
Bulgaristan’ın Bizans vergi sistemine dahil edilmesidir. İsyanın asıl sebebi ise, boyarların,
Bulgaristan’ı yeniden ihya etme düşüncesidir. İsyan kısa sürede büyümüş, Niş, Üsküp, Draç
ve Serdika (Sofya) ele geçirilmiş ve Petro Delyan, Belgrat’ta Bulgar çarı ilan edilmiştir.
Ancak isyanın liderleri arasında birliğin olmaması, isyanın kısa sürede (1041) Bizanslılar
tarafından bastırılmasına yol açmıştır.
1072 yılında tekrar vergilerin artırılması sebebi ile asil bir Bulgar ailesinden gelen Georgi
Voyteh’in önderliğinde Sırpların da katılımıyla Üsküp merkez olmak üzere yeni bir isyan
çıkmıştır. Ancak bu isyan, Petro Delyan’ın isyanından daha küçük boyutta olup Bulgar
aristokrasisi arasındaki anlaşmazlıklar dolayısıyla amacına ulaşamamış ve çıkışından bir süre
sonra bastırılmıştır. Batıda bulunan Bulgar topraklarında çıkan bu iki isyanın başarısızlığı
Bizans hakimiyetinden kurtulma çabalarının merkezinin doğuya taşınmasına sebep olmuştur.
1078-1080 yılları civarında Bizans’ın Paristrion themasında Peçeneklerin desteklediği bir
Bulgar isyanı daha çıkmış, ancak bu isyan da kısa sürede bastırılmıştır.
Daha sonra Bulgar topraklarında birkaç küçük isyan daha görülmüş ve Bogomillik hareketi
yaygınlık kazanmış ise de, 1185 yılına kadar Bizans’ı rahatsız edecek geniş çapta bir
hareketin olmadığı anlaşılmaktadır.
yüzyılın sonuna doğru toprak sahibi askeri aristokrasi köylü sınıfının aleyhine büyümüş,
gittikçe Bizans ordusunda ücretli askerlerin sayısı artmış, sürekli yapılan savaşlar gittikçe
vergilerin artırılmasına sebep olmuştur. Ayrıca Venedik ve Ceneviz İtalyan şehir devletlerine
imtiyazların verilmesi Bizans’ı ekonomik açıdan bu devletlere bağımlı kılmıştır.
Andronikos Komemnos (1183-1185) Dönemi’nde Sırp Despotu Stefan Nemaniç’in (1167-1196) bağımsızlığını ilan etmesi, Macarların Bizans’a saldırı düzenlemeleri, Normanların
Selanik’i ele geçirmeleri ve İstanbul’a doğru yürümeleri gibi siyasi olaylar imparatorluğu
siyasi buhrana sürüklemiştir. Neticede İ. Andronikos tahtından olmuş ve yerine II. İsaakios
Angelos (1185-1195) geçmiştir.
Bizans’ın içerisinde sosyal ve ekonomik değişiklikler, imparatorluğun Balkan eyaletlerinde de
etkisini göstermiştir. 1185 yılında İmparator II. İsakios Angelos’un (1185-1195), Macar
kralının kızı ile evliliği dolayısıyla vergilerin artırılması ve özellikle Hemus (Paristrion)
Bulgarlarının bu vergileri ağır bir biçimde ödemek zorunda bırakılması ile Bizans’ın bu
eyaletinde isyan için gerekli ortam hazırlanmıştır. Ayrıca Petro ve Asen kardeşlerin pronia
isteklerinin Bizans imparatoru tarafından karşılanmaması, isyanı hazırlayan bir başka sebeptir.
İsyana dair bilgiyi, Bizans tarihçisi Niketas Choniates’den almaktayız. O, şöyle demektedir:
“İmparator (II. İsakios Angelos) yabancı bir ırktan eş almak istedi, çünkü daha önce evli
olduğu kadın ölmüştü. Ve böylece o, elçiler göndererek Macar Kralı Bela (III. Bela) ile
anlaşarak on yaşındaki kızını eş olarak aldı. Ancak ufak hesaplarından dolayı devlet parası ile
düğün masraflarını karşılamak istemediği için o, bu masrafları karşılıksız özel mülk
(sahiplerinden) toplamaya başladı ve cimriliğinden dolayı Anhialo (Ahyolu) ve civarındaki
şehirleri vergilendirdiği zaman ansızın Hemus Dağı’ndaki (Balkan Dağı’ndaki) daha önce
Mizyalı (Bulgarları), şimdi Ulah denilen barabarları, Romalılara (Bizanslılara) karşı
silahlandırdı. Ulaşılmaz bölgelerine ve sarp yamaçlar üzerinde bulunan çok sayıdaki
kalelerine güvenerek onlar (barbarlar) Romalılara karşı kibirli gözüküyorlardı ve o anda şahsi
hayvanlarına el konulması bahanesi ile açıkça isyana kalkıştılar. Bu kötülüğün elebaşıları ve
halkın teşvikçisi Petro ve Asen kardeşlerdir. Sebepsiz yere isyan çıkartmak istemedikleri için
İpsala’da çadır kuran imparatorun nezdine ulaştılar ve orduya Romalılarla birlikte kabul
edilmelerini ve imparatorluk emri ile Hemus’da bulunan bir küçük köyün kendilerine
verilmesini istediler. Ancak tanrının iradesi daha güçlü olduğu için isteğini elde edemediler. O
zaman kendilerine dikkat çevrilmediğini ve eve döndükten sonra isyan çıkartacaklarını
hararetle söyleyerek istediklerinde ısrar ettiler. İki kardeş arasında özellikle Asen daha cesur
ve kaba imiş. Asen’e küstahlığından dolayı hakaret edilmiş ve sevastokrator Ioannes’in emri
ile yüzüne tokat atılmıştır. Ve böylece hiçbir şey elde edemeden ve son derece kırgın olarak
onlar (Petro ve Asen) geri döndüler. Ancak hiçbir nutuk bu şerefsizlerin ve dinsizlerin
Romalılara karşı neler yaptıklarını ifade edemez....”
Görüldüğü gibi Choniates, Bulgarları Mizyalı ya da Vlah olarak zikrediyor. Onun ve dönemin
batı kaynakları olan Ansbert, Robert de Clari ve Geoffroy Villehardouin’in eserlerinden
alınan bilgi doğrultusunda Petro ve Asen’in etnik kökeni ve onların kurduğu II. Bulgar
Devleti’nin etnik karakteri konusu, Bulgar ve Romen tarihçilerinin tartışmalı yazılarına yol
açmıştır. Bulgar bilim adamları kardeşlerin “Bulgar-Kuman” asıllı olduğunu ve kurdukları
devletin de “Bulgar karakteri” taşıdığını, Romen bilim adamları da bunların “Vlah” olduğunu,
devletin de bir “Vlah Devleti” olduğunu iddia etmişlerdir.
Bulgar tarihçisi Zlatarsky, Asen ve Petro kardeşlerin asil bir Kuman-Bulgar ailesinden
geldiğini söylemektedir. Asen’in ismi Türkçe sağlıklı, sıhhatli ve sağlam anlamına gelen esen
kelimesi ile ve yine bu kişinin belgun lakabı Türkçe bilgin kelimesi ile açıklanmaktadır.
Asen’in isminin ve lakabının Türkçeyle açıklanması onların Kuman asıllı olabileceğini bize
göstermektedir, ancak bizim vurgulamak istediğimiz esas nokta onların II. Bulgar Devleti’ni
kurma çalışmalarında sürekli olarak Kuman desteğini ve Bizans’a karşı Kuman ittifakını
aramalarıdır. Ayrıca II. Bulgar Devleti, tamamiyle Türk-Kuman ya da Vlah karakteri taşımasa
da, Kumanların ve Vlahların da bu devlet içerisinde nüfus itibariyle yer aldığını belirtmenin
yanı sıra Kumanların siyasi rolünün de önemini vurgulamak gerekir.
Petro ve Asen’in ayaklanması ile ilgili olaylar devamında şöyle gelişmektedir: Kardeşler 1186
yılında I. Bulgar Devleti’nin başkenti olan Preslav’a doğru ilerlemişler, ancak şehri ele
geçiremeyince asiler, Doğu Balkan Dağı’nı aşarak Trakya’ya geçmişlerdir. İsakios Angelos
hemen Bulgarlar üzerine yürümüş ve onları bozguna uğratmayı başarmıştır. Bazı boyarlar
Bizanslılara teslim olurken, isyanın elebaşıları Kumanların yanlarına sığınmışlardır. İmparator
II. İsakios Angelos ise isyanı bastırdığı fikrine kapılarak İstanbul’a geri dönmüştür. 1186
yılında Petro ve Asen kardeşler, Kumanların desteğini alarak Kuzey Bulgaristan’daki
(Bizans’ın Paristrion theması) Bizans hakimiyetine son vermişlerdir.
Petro ve Asen kardeşler, Tırnova merkez olmak üzere 1187 yılında Paristrion themasında
hakimiyetlerini kurduktan sonra Bizans’la mücadeleyi sürdürerek Trakya’ya saldırmışlardır.
Nihayet 1187 yılının Mayıs ayında Bizans ile Bulgarlar arasında barış imzalanmış, Petro ve
Asen’in kardeşi Kaloyan ise bu barışın teminatı olarak İstanbul’a rehine olarak gönderilmiştir.
Bu anlaşma ile Bizans İmparatorluğu tarihte II. Bulgar Devleti olarak bilinen devletin
kuruluşunu resmen tanımıştır.22 Böylece Bizans, Balkan Sıradağları ile Tuna arasındaki
araziyi Bulgarlara bırakıyordu ve Bulgar Devleti yeniden kurulmuş ve Asen ya da I. İvan
Asen (1187-1196), Tırnova’da kurulan başpikoposluğun yeni başpiskoposunun elinden
Demetrios Kilisesi’nde çarlık tacını giyimiştir. Çar I. İvan Asen ile, II. Bulgar Devleti
tarihinde önemli rol oynamış ve Bulgar tahtına 14 çar veren Asenler sülalesi kurulmuştur.
Asen’in hükümdarlığı döneminde yapılan barış anlaşmasına rağmen Bizans ile ilişkiler gergin
olmaya devam etmiştir. İki devlet arasında başlayan savaşta Bulgarlar başarılı olmuş ve Sofya
bölgesini ele geçirmişlerdir.
1196 yılında Asen, İvanko adında bir boyarın başını çektiği hoşnutsuz boyarlar grubu
tarafından öldürüldü. Petro askerleri ile birlikte, İvanko ve adamlarını Tırnova’da kuşattı.
Bizans’tan yardım alamayan İvanko, İstanbul’a kaçmak zorunda kaldı. Bulgar tahtına Asen’in
kardeşi Petro (1196-1197) geçti. Bir yıl sonra Petro da boyarların tertip ettiği bir suikasta
kurban gitti. İki kardeşin ölümü üzerine Bulgar tahtına küçük kardeşleri Kaloyan (1197-1207)
geçmiştir. Kaloyan Dönemi’nde II. Bulgar Devleti doğuda Varna’nın ele geçirilmesi ile
Karadeniz sahiline ulaşmış, güneyde de Trakya’nın ve Makedonya’nın büyük bir kısmını
sınırlarına katmıştır. Kaloyan, bu toprakları müttefiki olduğu Kumanlar sayesinde ele
geçirmiştir. Görülüyor ki, sadece Petro ve Asen değil, onların kardeşi Kaloyan da Kumanlarla
işbirliği yapmış ve Bizans’a karşı onların yardımına başvurmuştur.
Sınırları genişletmekle birlikte Kaloyan’ın amacı, II. Bulgar Devleti’nin hukuki temellerini
sağlamaktı. Bu açıdan Kaloyan’ın Papa III. İnnocentius ile yazışması son derece önemlidir.
Henüz 1199 yılında Papa İnnocentius, Kaloyan ile irtibata geçmiş ve Bulgar kilisesinin
Roma’ya bağlanmasını önermiştir. 1200 yılına kadar Kaloyan, Bizans ile ilişkilerini
düzelteceğine ve Bulgar Ortodoks kilisesinin hukuki temelini sağlayacağına inandığı için bu
teklife cevap vermeyi geciktirmiştir. 1202-1204 yılında IV. Haçlı Seferi dolayısıyla
Balkanlar’daki gerginlik, Macarlarla yaşanan toprak tartışmaları Kaloyan’ı papanın teklifini
kabul etmeye ve III. Aleksios’un (1195-1203) geç kalmış önerisini ret etmeye zorlamıştır.
Bu vesileyle Tırnova ve Roma arasında bir dizi elçilik heyetleri gidip gelmiş ve yazışmalar
yapılmıştır. Bulgar çarı, kendisini papaya yazdığı mektuplarda "Bulgaristan ve Vlahya
imparatoru” olarak adlandırmıştır. Papa ise Kaloyan’a krallık tacını ve başpiskopos Vasiliy’e
de patrik unvanını teklif etmekteydi. 7 Kasım 1204’de papanın Tırnova’ya gönderdiği
Kardinal Leon, Vasiliy’i Bulgar priması olarak takdis etti ve ertesi gün Kaloyan’a krallık tacı
giydirdi. Papaya yazdığı mektuplarda kendisini "eski çarların yani Simeon, Petro ve
Samuel’in halefi” olarak tanıtan Kaloyan, I. Bulgar Devleti ile II. Bulgar Devleti arasındaki
sürekliliği göstermeyi amaçlamıştır. Papa III. İnnocentius da bu sürekliliği kabul ederek
Macaristan ile olan anlaşmazlıkta Bulgarların tarafını tutmuştur. 1204 yılında Bizans, IV.
Haçlı Seferi neticesinde yıkılmıştır. Yerine kurulan Latin İmparatorluğu’nun hükümdarı I.
Baudouin, Bulgarların dostluk teklifini ret etmiş ve Bulgaristan’ın Doğu İmparatorluğu’nun
bir parçası olduğunu iddia etmiştir. Haçlılar harekete geçerek Bulgarlarla meskun bölgeleri
ele geçirmişlerdir. Bunun üzerine Kumanların ve Türkmenlerin desteğini alan Kaloyan, Latin
İmparatorluğu’na karşı harekete geçmiş ve 14 Nisan 1205’de Bulgarlardan ve Kumanlardan
oluşan Bulgar ordusu Latinleri bozguna uğratmıştır. Latin imparatorunun kendisi ise tutsak
alınarak başkent Tırnova’ya gönderilmiş ve bugün hâlâ Baudouin Kulesi olarak bilinen kulede
ölmüştür. Bulgarlar ve Kumanlar, Trakya’da çok sayıda kale ve şehri tahrip etmiş, burada
oturan halkı ise Tuna civarına sürgün etmişlerdir. Bundan dolayı 1014’de Basileos’un
Bulgaroktonos lakabını alması gibi, Kaloyan da 1205 yılında bu olaydan sonra Romeoktonos
olarak adlandırılmıştır.
Baudouin’in yerine Latin İmparatorluğu’nun başına geçen İmparator Henri, Kaloyan’ın
İmparatorluğ’a verdiği zararları, Papa İnnocentius’a yazdığı mektuplarda anlatmıştır. Henri,
papaya Devleti’nin durumunun çok güç olduğu ve yaşadıkları ile günahlarını ödediklerini
yazmaktadır. Henri, Latin ordusunun bozguna uğratılmasını şovalyelerin dikkatsizliği ile
açıklamakta, ancak Bulgar çarının askeri kabiliyetini de vurgulamaktadır. 1207 yılında
Kaloyan, stratejik bakımından Bulgaristan için önem taşıyan Selanik’i almak istedi ise de,
kuşatma anında öldürülmüştür. Kaloyan’ın ölümü henüz yeterince güçlü olmayan Bulgar
Devleti’ni taht kavgası ile karşı karşıya bırakmıştır. Kaloyan varis bırakmadığından dolayı
Bulgar tahtı I. İvan Asen’in ilk oğlu II. İvan Asen’e düşmekteydi. Ancak Kaloyan’ın
ölümünde parmağı olduğu sanılan kızkardeşinin oğlu Boril (1207-1218) tahtı ele geçirerek,
dul kalan Kuman asıllı Bulgar çariçesi ile evlenmiştir. Bu durum Boril’in kardeşi Srez’in
tepkisine yol açmıştır. Bunun üzerine Srez, Vardar bölgesindeki topraklarda bağımsızlığını
ilan etmiştir. Boril ve Srez’in kuzeni Slav ise Rodop bölgesinin hakimi olmuştur.
Boril, hükümdarlığının ilk yıllarında selefinin izlediği aktif siyaseti izlemeye çalışmış, ancak
başarılı olamamıştır. 31 Temmuz 1208 tarihinde Filibe yakınında Latin imparatoru Henri ile
yaptığı savaşta yenilince, İznik imparatoru Theodoros Laskaris’den yardım istemiştir. Ancak
yine başarı elde edememiştir.
Boril, devletin iç meseleleriyle ilgilenerek artan Bogomillik hareketine karşı 1211’de
Tırnova’da kilise meclisini toplamıştır. Bu esnada Devlet’in kuzeybatı bölgelerinde boyarlar
ayaklanmıştır. Boril, bu ayaklanmayı bastırmak üzere Macar Devleti’nin yardımını istemiş ve
bu yardım karşılığında Belgrat ve Braniçevo civarındaki topraklarını Macarlara teslim etmek
zorunda kalmıştır. Boril daha sonra Latin İmparatorluğu ile ittifak kurma yoluna gitmiş ve
Sırbistan ile savaş yapmıştır. Fakat bu girişimlerinde de başarılı olamamıştır.Böylece 1218
yılında I. İvan Asen’in oğlu II. İvan Asen (12181241) Boril’den kaçarak önce Kumanlara
sığınıp daha sonra geçmiş olduğu Rusya topraklarından dönerek Tırnova’yı kuşatmış ve
boyarların yardımı ile Boril’i tahttan indirerek yerine kendisi geçmiştir.
II. İvan Asen’in tahta geçtiği sırada II. Bulgar Devleti parçalanmıştır. Bulgar topraklarının
büyük bir kısmı Epir Despotluğu ile Macarların eline geçmiştir. II. İvan Asen’in kuzeni Slav
ise Melnik kasabası merkez olmak üzere bağımsız olarak Rodop bölgesinde hüküm sürmeye
devam ediyordu. Bu arada Epir Despotluğu ve Sırp Devleti gibi iki yeni güç Balkan
Yarımadasında yükselmeye başlamıştı.
1. yüzyılın sonuna kadar Sırp tarihinde Sırpları birleştirme çabaları ya başarısız ya da kısa
süreli olmuşlardı. Aslında zaman zaman kurulan Sırp devletleri her zaman bir gücün (Bulgar,
Bizans ya da Macar) himayesinde bulunmuşlardır. Nihayet, Stefan Nemaniç, III. Haçlı
Seferi’nin (1189- 1192)37 ve Bulgaristan’ın etkilerinden faydalanarak yabancı hakimiyete son
vermeyi başarmıştır. Onun halefi ise Latin İmparatorluğu’nun kurulması ile kurulan Sırp
Devletini sağlamlaştırmaya muvaffak olmuştu.
Sırpların Boril’e karşı kardeşi Srez’i kullanma çabaları başarısız olmuş, ancak Bulgaristan’ın
taht mücadelesinde zayıf düşmesi Sırp Devleti’nin güçlenmesine imkan vermiştir. Bu tarihte
Balkanlar’da yükselen bir diğer güç, Epir Despotluğu’dur. Epir Despotu I. Mihail’in (12041215) halefi I. Theodoros Angelos (1215-1224), bütün Makedonya’yı ele geçirmiş, Selanik’i
zaptederek burada kendini imparator ilan etmiştir.
Epir Despotu Theodoros, kendisinin Bizans’ın canlandırıcısı olarak tayin edildiğine inanıyor
ve kendini onun mustakbel imparatoru olarak görüyordu. Ancak aynı misyonun kendine
verildiği inancını yeni İznik İmparatoru İonnes Vatatzes de taşıyordu. Böylece iki hükümdar
arasında Latin İmparatorluğu’nun veraseti ve Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurma
düşüncesi konusunda tartışma çıkmıştır.
Bu yüzden Theodoros Angelos, rakibine karşı Bulgarların desteğini sağlamak amacıyla II.
İvan Asen’le anlaşma yaptı. II. İvan Asen ise, Epirliler ve İznikliler arasındaki mücadele
sürerken II. Bulgar Devleti’ni kuvvetlendirme çabası içerisine girdi. O, doğuya düzenlediği
başarısız Haçlı seferinden dönen Macar Kralı II. Andre’nin topraklarından geçişine,
Braniçevo ve Belgrat bölgelerinin tekrar Bulgarlara verilmesi şartıyla müsaade etti. Macar
kralı II. İvan Asen’in isteğini kabul etti ve böylece iki devlet arasında barış sağlanmış oldu.
İvan Asen, kısa sürede Doğu Trakya ve Orta ve Yukarı Meriç mecrası civarındaki bölgeyi de
ele geçirmeye başardı, Filibe’yi Bulgar topraklarına katarak sınırlarını genişletti.
Bu arada Latin İmparatorluğu ile Bulgar Çarı arasında yapılan anlaşma Bulgarların,
Theodoros Angelos ile arasının açılmasına sebep olmuştur. Theodoros’un Bizans
İmparatorluğu’nu ihya etme düşüncesi, II. İvan Asen’i yolundan kaldırmaktan geçiyordu. Bu
yüzden Theodoros Angelos, 1230 yılında Bulgaristan’a saldırmış, ancak Klokotnitsa
(Semihçe) yakınında 22 Mart 1230’da Bulgar Çarı tarafından bozguna uğratılmıştır.
Theodoros’un kendisi ve çok sayıda asker esir düşmüştü. Bu savaştan sonra Epir
Despotluğu’nun toprakları Bulgar Devletinin sınırları içerisine alınmıştır. Bu savaşa dair
bilgileri, II. İvan Asen’in Klokotnitsa’da kazanılan zafer adına Tırnova’da yaptırdığı "Kırk
Martyr” (Sv. Çetirideset Mıçenitsi) kilisesinde bulunan kitabeden almaktayız.
Kitabede şu ifadeler geçmektedir: "1230 yılında, ben İvan Asen, Tanrı adına inançlı çar ve
Bulgarların hükümdarı ve ihtiyar Çar İvan Asen (I. Asen) oğlu, Kırk Martyr -ki bunların
yardımı ile hükümdarlığımın on ikinci yılında Romanya (Epir Despoluğu) ile savaşa çıktım ve
Grek ordusunu yendim, Theodoros Komnenos ile birlikte bütün boyarları esir aldım- adına
temelinden inşa ettirdim ve (şerefli) mabedi yaptırdım. Ve Edirne’den Draç’a kadar bütün
Grek, daha sonra Arnavutluk ve Sırp topraklarını aldım. Çarigrad (İstanbul) kalelerinde
Franklar hüküm sürüyordu, ancak onlar da Çarlığımın sağ koluna boyun eğiyordu, çünkü
benden başka çarları yoktu ve Tanrı böyle buyurduğu için, ki onsuz hiçbir şey olmuyor,
benim sayemde ayakta duruyorlardı. Tanrının adı asırlarca yüce olsun, amin.”
Klokotnitsa savaşından sonra Bulgar Devleti, Karadeniz, Ege ve Adriyatik Denizi olmak
üzere üç denize uzanmış, Belgrat’tan Tuna’nın döküldüğü yere kadar bütün topraklar
Bulgarların olmuştur. Böylece II. Bulgar Devleti, I. Bulgar Devleti’nin Simeon Devri’nde
ulaşmış olduğu sınırlara ulaşmış ve bu tarihte Balkanlar’da Bulgar çarına karşı gelebilecek bir
güç kalmamıştı. Tıpkı Simeon gibi II. İvan Asen de “Bulgarların ve Greklerin Çarı” unvanını
almıştır.
Sınırların genişlemesi dışında II. Asen, Bulgar Devleti’nin iç organizasyonu ile de ilgilenmiş,
ekonomik ve kültürel açıdan devleti güçlendirme çabaları göstermiştir. II. İvan Asen
Dönemi’nde Bulgar Devleti’nin başkenti büyük siyasi, dini ve kültürel bir merkez olmuştur.
Başkent ile birlikte Boruy (Eski Zağra), Vidin ve Sredets (Sofya) gibi şehirler de önem
kazanmışlardır. Sınırların genişlemesi ile ticari ilişkiler de artmıştır. 1235 yılında Bulgar
patrikliğinin yeniden kuruluşu sağlanmmıştır.
Ayrıca kilise ve manastır inşasına oldukça önem verilmiştir. Dolayısıyla II. İvan Asen,
Simeon’un I. Bulgar Devleti’ne yaşattığı “Altın Devri”, II. Bulgar Devleti’ne yaşatmıştır.
1. İvan Asen’in ölümü (1241) ile Bulgaristan, Balkanlar’daki hakim durumunu yitirmeye
başlamıştır. II. Asen’in yerine Bulgar tahtına henüz yedi yaşında olan I. Kaliman Asen (12411246) çıkarılmıştır. I. Kaliman Asen adına idareyi üstlenen niyabet heyeti, II. İvan Asen’in
politikasını sürdürmeye çalışmıştır. İlk aşamada Bulgar Devleti’nin bütün komşuları ile
dostane ilişkiler yeniden kurulmuş, İznik İmparatoru III. İonnes Vatatzes (1222-1254) ile
ittifak yenilenmiş, Latin İmparatorluğu ile iki yıllık barış imzalanmıştır. Epir despotu,
Macarlar ve Sırplarla olan dostane ilişkiler sürdürülmüştür. Ancak bu dönemde Bulgarlar
Altınordu Hanlığı45 tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır.
1240 yılında gücünün zirvesine ulaşan Atlınordu Hanlığı, Polonya, Macaristan ve
Dalmaçya’ya kadar sefer düzenlemiştir. 1241’de bu seferden dönen Batu Han’ın orduları
Bulgaristan’ı istila etmiş, Silistre, Kili gibi şehirler Altınordu Hanlığı’nın eline geçmiş,
Tırnova yakınında büyük savaşlar yapılmıştır. Bu istila sonucunda Bulgaristan, Altınordu
Hanlığı’na yıllık haraç ödemek zorunda kalmıştır. Bundan böyle XIII. yüzyılın altmışlı ve
yetmişli yıllarında Bulgar topraklarında sürekli Altınordu Hanlığı’nın saldırılarına maruz
kalmıştır. Ayrıca II. İvan Asen Dönemi’nde Bulgar Devleti’ne tâbi olan Sırp Devleti
bağımsızlığını ilan etmiştir.
1246 yılında I. Kaliman Asen öldürülmüş, yerine yine reşit olmayan II. Mihail Asen (12461256) çıkarılmıştır. Tırnova’daki kararsız durumdan faydalanan İznik İmparatoru İoannes
Vatatzes, Makedonya’nın Rodop bölgesinde bazı yerleri almıştır. Hatta Bulgarlar, III. İoannes
ile ittifak kurmak ve Doğu Trakya’da İznik imparatoru adına Latinlerle savaşmak durumunda
kalmışlardır.
Bu arada Macaristan, Bulgar Devleti’nin kuzeybatı bölgeleri üzerinde hak iddia etmeye
başlamıştı. Macaristan ile yapılan savaşlar sonucunda Belgrat ve Braniçevo bölgelerinin
kaybedilmesi ile Bulgaristan’da niyabet heyeti, Dubrovnik Cumhuriyeti ile ittifak kurmuş ve
Sırbistan’a savaş açmıştır. Her ne kadar III. İoannes Vatatzes’in ölümü üzerine Bulgarlar,
Makedonya ve Trakya’da kaybedilen toprakları geri almışlar ise de, 1256 yılında yapılan
Ergene barışı ile İznik İmparatorluğu, Makedonya ve Rodoplar’daki toprakları tekrar ele
geçirmiştir.
1. Mihail Asen, kuzeni II. Kaloman tarafından 1256 yılında öldürülmüştür. Tahta geçen II.
Kaloman’ın hükümdarlığı bir yıl sürmüş olup suikasta kurban gitmiş ve yerine Konstantin
Tih-Asen (1257-1277) Bulgar çarı olmuştur.
Hükümdarlığının ilk yıllarında Konstantin Tih, tahtın müddeisi olan boyar Miço ile mücadele
etmek durumunda kalmıştır. Nihayet Miço, 1263 yılında Bizans’a Mezemvria ve bazı
Karadeniz kalelerini teslim ederek sığınmıştır. 1265 yılının başında Tatar ordularının yardımı
ile Çar Konstantin, Bizans’ın Trakya’daki topraklarına saldırmıştır. VIII. Mihail Paleologos
kendisini bu saldırı sırasında esaretten zor kurtarmıştır. Çar Konstantin Tih Dönemi’nde
Bulgarlar, Anadolu Selçuklu Türklerini yakından tanıma imkanı bulmuş, 1264-65 yılında
Bizans İmparatoru tarafından tutsak edilmiş olan İzzettin Keykavus’un yardımına giden
Altınordu Hanı Berke’yi (1257-1266) desteklemişlerdir.
1060 yılında bir Türk kavmi olan Uzlar (Tork) Rus baskısı neticesinde Tuna’yı geçerek
Peçeneklerin, İlk Bulgarların kalıntılarının ve Kumanların da bulunduğu Dobruca bölgesine
yerleşmişlerdir. 1261 yılında VIII. Mihail Paleologos, Moğolların önünden kaçan Selçuklu
Sultanı İzzetin Keykavus’un ve maiyyetindekilerin Dobruca’ya yerleşmelerine müsaade
etmiştir. Dobruca’ya gelen İzzetin Keykavus, buradaki halkı 1263 yılında (Hıristiyanlaşmış
Peçenek, Uz ve Kuman) idaresi altına alarak yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin amacı,
Bizans sınırını yabancı saldırılara karşı korumak ve Tırnova’daki Bulgar Çarı Konstantin
Tih’in emellerine olmaktı. İzzetin Keykavus’a Sarı Saltuk ile birlikte gelen 30-40 Türkmen
obası da katılmış ve Bizans tarafından Dobruca’ya yerleştirilmiştir. 1265’de İzzetin
Keykavus’un Bizans esaretinden Berke Han tarafından kurtarılıp Altınordu Hanlığı’na
götürülmüştür. Muhtemelen Dobruca’da bulunan bazı Selçuklu Türkleri de kendisine
katılmıştır. 1280 yılına doğru Sarı Saltuk’la birlikte bunların bir kısmı Dobruca’ya geri
dönmüş ve 1304 yılında Sarı Saltuk’un ölümü ile Anadolu’ya göç edenler olduysa da, bölgede
kalanlar dinlerini unutarak Hıristiyanlaşmışlardır. Bugün Gagavuz olarak bilinen Hıristiyan
Türklerinin etnik köken itibariyle Selçuklu Türklerinin Dobruca’da karşılaştıkları diğer Türk
kavimleri (Uz, Kuman, Peçenek ve İlk Bulgarlarla) ile karışmaları neticesinde ortaya
çıkmışlardır.
XIII. yüzyılın altmışlı yıllarında Bulgaristan ile Macaristan arasındaki ilişkiler son derece
gerginleşmiştir. İki devlet arasında Sırp Despotu Yakov Svetoslav’ın toprakları bulunuyordu.
Yakov, iki devlete olan yakınlığından faydalanarak bazen Macarların, bazen de Bulgarların
tarafını tuttu. Konstantin, VIII. Mihail’in yeğeni ile evlendiği takdirde Mesemvria ve
Karadeniz kalelerini kendisine iade edeceği sözü üzerine Bizans imparatorunun yeğeni Maria
ile evlenmiştir. Bunun üzerine Despot Yakov Svetoslav, eski hükümdarlık hanedanı (Asenler)
ile akrabalığı olduğunu iddia edrek Bulgar çarı olarak davranmaya başlamıştır.
Bu arada Konstantin’in hastalanması üzerine devletin idaresini karısı Çariçe Maria üstlenmiş
ve Yakov Svetoslav’ı yönetimden uzak tutmaya çabalamıştır. VIII. Mihail ise, Altınordu
Hanlığı ile ittifak kurarak Bulgaristan’a karşı kışkırtmıştır. Gittikçe topraklarını kaybeden ve
iç dengesini yitiren II. Bulgar Devleti, 1277’de bir köylü ve domuz çobanı olan İvaylo adında
birinin önderliğinde küçük bir ordu ile harekete geçerek Altınordu Hanlığı’nı yenilgiye
uğratmış ve Tırnova’yı kuşatmıştır. İvaylo’nun ordusu gittikçe artıyor ve Bizans’ı
endişelendiriyordu. Hatta Çar Konstantin Tih’in öldürülmesi ile çarın ordusu da İvaylo’ya
katılmıştır. 1278 yılında İvaylo (1277-1280), Konstantin’in dul eşi ile evlenerek Bulgar çarı
olmuştur. İvaylo ve Çariçe Maria’nın evlenmesi ile VIII. Mihail’in tahtın yasal varislerini
kışkırtma planı pusuya düşmüştü. İvaylo’nun Altınordu Hanlığı ile savaştığı bir anda, Bizans
orduları Bulgaristan’a girerek III. İvan Asen’i Bulgar tahtına oturtmuşlardır. Böylece
Bulgaristan bir tarafta Altınordu Hanlığı’na karşı savaşan bir çarla, diğer tarafta Tırnova’da
çarlık tahtına oturan başka bir çarla karşı karşıya kalmıştır. Fakat Tırnova’da Georgi Terter
tarafından yapılacak darbe söylentileri, III. İvan Asen’in Tırnova’dan kaçıp Bizans’a
sığınmasına sebep olmuştur. Bu arada Altınordu Hanlığı’na sığınan İvaylo öldürülmüştür.
Bulgar tahtının iki başlılıktan bu şekilde kurtulması suretiyle yine Kuman asıllı I. Georgi
Terter (1280-1292) Bulgar çarı olmuştur. I. Georgi Terter Dönemi’nde Bulgar Devleti daha da
zayıf düşmüş ve boyarlar arasında bölünmüştür.
Braniçevo bölgesinde Dırman ve Kudelin kardeşler, Vidin’de ise Despot Şişman hüküm
sürüyordu. Balkan Dağı’nın güneyindeki bölge Smilets, Voysil ve Radoslav adındaki
kardeşlerin idaresi altındaydı, Krın bölgesini de (Tunca vadisinde) Georgi Terter’in kardeşi
Eltimir idare ediyordu. 1281 yılında I. Georgi Terter, Napoli kralının yardımı ile Balkanlar’da
Bizans’a karşı bir ittifak kurmaya çalışmış, ancak bu teşebbüs başarılı olamamıştır. Bununla
birlikte bu girişim, VIII. Mihail’in Altınordu Hanlığı’nı Bulgaristan’a karşı kışkırtmasına
sebep olmuştur.
1. yüzyılın seksenli yıllarında Sırbistan, Makedonya’da harekete geçmiş ve Velbujd
(Köstendil), Tetovo ve Üsküp bölgelerini ele geçirmiştir. Sırp istilası, II. Bulgar Devleti’ni
Bizans’la yakınlaştırmış ve Georgi Terter’in oğlu Svetoslav, Bizans’ın asil ailelerinden birinin
kızı ile evlendirilmiş ve babasının iktidarına müşterek olmuştur.
Georgi Terter 1284 yılından sonra, Altınordu Hanlığı’nın hakimiyetini tanımış, 1292 yılında
ise, Nogay Han’ın (1267-1299) güvenini kaybettiği için tahtan feragat etmek durumunda
kalmıştır.60 Nogay Han, Bulgar tahtına Smilets’i (1292-1298) oturtmuştur. Smilets, II.
Andronikos Paleologos’un (1282-1328) yeğeni ile evli olduğu için Bizans’la iyi ilişkiler
sürdürmüş, ancak bundan dolayı Bulgar boyarları tarafından dışlanmıştır. Smilets, 1298
yılında ölmüş ve iktidarı dul eşi ele geçirmiştir. Smilets’i kardeşleri Voysil ve Radoslav,
Bulgar tahtı üzerine hak iddia etmişlerdir. Smilets’in eşi, Krın’ın hakimi Eltimir’i yanına
çekmeyi başarmış, ayrıca geleceğini sağlama bağlamak üzere Sırp kralı 1. Stephan Uroş
Milutin’e evlilik ve çeyiz olarak bütün Bulgaristan’ı teklif etmiştir. Ancak Bizans’ın araya
girmesi sonucunda II. Stephan, II. Anronikos’un torunu ile evlenmeyi yeğlemiştir.
1297-1299 yılları arasında Altınordu Hanlığı, Nogay ve Tokta Hanların (1291-1312) taht
mücadelesi ile çalkalanmıştır. Bu mücadelede 1299 yılında Nogay Han yenilmiş ve oğlu
Çaka, Tuna’nın güneyine kaçmak zorunda kalmıştır.
Çaka, I. Georgi Terter’in damadı olarak Tırnova tahtı üzerinde hak iddia edebileceğini
düşünerek adamları ile birlikte Bulgaristan’ın başkentine doğru hareket etmiştir. Tatar
topraklarına beraberinde Smilets’den kaçıp sığınan I. Georgi Terter’in oğlu Todor Svetoslav
da getirmiştir. Todor Svetoslav, Tırnova boyarlarını ikna ederek Çaka’yı tahta oturtmuştur.
Ancak Svetoslav (1300-1322) bir süre sonra Çaka’yı yakalatarak öldürtmüş ve yerine kendisi
geçmiştir. Altınordu Hanı Tokta’ya, Çaka’nın kesilmiş başını gönderen Svetoslav,
karşılığında Altınordu Hanlığı’nın elinde bulunan bugünkü Besarabya topraklarını geri
almıştır. Todor Svetoslav ile Bulgar Devleti yeniden kuvvetlenmeye başladı ise de, Vidin ve
Krın despotlukları bağımsız olmayı sürdürmüşlerdir. Tuna’nın kuzeyindeki bazı topraklar
tekrar ele geçirilmiştir.
1307 yılında Bulgarlarla Bizans arasında barış imzalanmış ve bu barış on beş yıl sürmüştür.
Bu dönem barış dönemi olduğu için vuku bulan olaylar hakkında Bizans kaynakları
susmaktadır. 1322 yılında Todor Svetoslav’ın ölmesi ile II. Georgi Terter, tahta çıkmış, ancak
1323 yılında aniden öldüğü için Bulgar tahtına Kuman asıllı Vidin bölgesinin Despotu III.
Mihail Şişman (1323-1330) geçmiştir. Boyarlar, Bizans’la hiçbir akrabalığı bulunmayan
Sırplarla ve Altınordu Hanlığı ile iyi ilişkiler içerisinde olan Şişman’ın Bulgar tahtına
çıkmasını tercih etmişlerdir5 Şişman, 1322 yılında Bulgar Çarı II. Terter’in ölümü üzerine
boyarlar tarafından çar ilan edilmiştir. Bulgar boyarları Mihail’in kişiliğinde ünlü Asen ailesi
(anne tarafından Çar Mihail, II. İvan Asen’in torunu sayılır) ile Vidin’in despot ailesi Şişman
hanedanının birleştiğini düşünüyorlardı.
1. Mihail Şişman, Balkan Yarımadasında meydana gelen siyasi ve askeri güç değişikliği
sonucunda hükümdarlığı boyunca sürekli savaşmak durumunda kalmıştır. Bizans
İmparatorluğu’nun içine düştüğü zafiyet, III. Mihail’i ne kadar sevindiriyor ise, Sırbistan’ın
güçlenmesi de o kadar endişelendiriyordu.
Tahta yeni çıkan Bulgar çarı, kısa süre önce Bizans’ın aldığı Tunca ve Karadeniz arasındaki
bölgeleri ele geçirmede acele etmiştir. Bizans-Bulgar mücadelesi, 1324 yılında imzalanan
barış anlaşması ile sonuçlanmış ve III. Mihail, Bizans İmparatoru III. Andronikos’un
kızkardeşi ile evlenmiştir.
Bu anlaşma gereği Mihail Şişman, Bizans iç savaşında ilk önce III. Andronikos’u, dedesi II.
Andronikos’a karşı destekledi. Fakat 1327 yılında taraf değiştirerek İstanbul’a Bulgar-Tatar
karışımı bir yardımcı kuvvet yolladı.67 Ancak 24 Mayıs 1328 yılında şehri ele geçiren III.
Andronikos ile artan Sırp tehlikesine karşı tekrar ittifak yaptı.
Bu tarihten itibaren Bizans ve Bulgaristan, Sırbistan’a karşı ortak mücadelede bulundular.
Ancak 28 Temmuz 1330 tarihinde Velbujd’da (Köstendil) Sırp ordusu ile Bizans-Bulgar
ordusu arasında Balkan milletlerinin kaderinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen bir
savaş gerçekleşti. İdaresini III. Stefan Deçanski ve oğlu IV. Stefan Duşan’ın yaptığı ve içinde
Alman ve İspanyol ücretli askerlerin de bulunduğu 15000 kişilik Sırp ordusu, liderliğini
Bizans İmparatoru III. Andronikos’un ve Bulgar Çarı Mihail Şişman’ın yaptığı aynı sayıdaki
ordunun buluşmasına fırsat verilmeden Bulgar ordusu Sırplar tarafından yok edildi. Bizans
imparatoru sınırlarına geri çekilmek zorunda kalırken yaralanan Bulgar Çarı Mihail Şişman
öldü. Bu savaşa dair bir Sırp kroniğinde şöyle söyleniyor: "6838 (1330) yılında Çar Mihail
denen İskit (Bulgar) hükümdarı Tatarlar ve Besarabyalılar ile birlikte büyük bir güçle Stefan
Deçanski’nin ülkesini ele geçirmeye kalkıştı.
6838 (1330) yılında Kral Deçanski, Bulgar Çarı Mihal’i Velbujd’da öldürdü.”
Bu savaştan sonra Sırp hakimiyeti sadece Makedonya’ya değil, tüm Balkanlar’a yayıldı.
İttifak halinde dahi Bizans ve Bulgarlar artık Sırp ordularını durduramıyordu. Deçanski,
Bizans ile mücadelesinde Bulgar Devleti’ni kontrolü altında tutmak istiyordu. Bu amaçla
kızkardeşi Anna’nın oğlu İvan Stefan’ı 1330 yılında Tırnova’nın tahtına getirdi. Fakat
Bulgaristan’daki bir grup boyarın desteğini alan Mihail Şişman’ın yeğeni İvan Aleksandır,
1331 yılının başında Bulgar devletinin başına geçti. Sırbistan’da ise Deçanski ani bir şekilde
oğlu Duşan ile çatışmaya girişti. Stefan Duşan babasını hapsederek 1331 yılında tahta çıktı.
Stefan Duşan babasından farklı olarak Mihail Şişman’ın yerine çar seçilen İvan Aleksandır’la
barış yoluyla anlaşmak istiyordu. Aynı şekilde İvan Aleksandır da Mihail Şişman’dan farklı
olarak Bizans ile değil, Stefan Duşan ile ittifak kurmayı tercih etti. Bu ittifak Duşan’ın, İvan
Aleksandır’ın kızkardeşi Helena ile evlenmesiyle 1332 yılından sonra gerçekleşti. Çünkü
Duşan Bizans’a karşı mücadelesinde Bulgaristan’ı rakip değil, müttefik görmek istiyordu.
Bundan dolayı Duşan, Bulgaristan’ın bağımsızlığına ya da zayıflatılmasına yönelik herhangi
bir harekete hiçbir zaman girişmedi.
1331 yılının sonundan itibaren de Makedonya’da Sırp akınları başladı. Duşan’ın tutumundan
rahatlayan İvan Aleksandır, Karadeniz kıyısında bulunan Mesemvria ve Ahyolu’nu aldığı
gibi, kıyı ile Tunca ırmağı arasında kalan bölgeyi de ele geçirerek bunu Bizans’la yaptığı
1332 anlaşması ile kabul ettirdi.
1341-47 yılları arasındaki Bizans iç savaşında İvan Aleksandır, İoannes Kantakuzenos
karşısında V. İoannes Paleologos’u destekledi. Bunun sonucunda Rodop sıradağlarının
güneyindeki bazı şehirler ile Filibe’yi ele geçirdi. Daha sonra da Bizans’a karşı Türklerle
ittifak yaparak Karadeniz sahillerinde bazı kaleleri ele geçirmiştir. Takriben 1360 yılında İvan
Aleksandır’ın ilk eşinden olma oğlu İvan Sratsimir’i Vidin bölgesinin idarecisi yaptı ve diğer
oğlu İvan Şişman’ı Tırnova’daki tahtın varisi ilan etti. Bu paylaşım uygulamada Bulgar
Devleti’nin ikiye ayrılmasına neden oldu.
Bundan sonra Bulgar Devleti Bizans’a karşı sürekli toprak kaybetti. 1364 yılında Ahyolu
Bizanslıların eline geçti. 1366 yılında bölge görüşmelerinden Bulgaristan yolu ile dönen
Bizans İmparatoru V. İoannes Paleologos İvan Aleksandır tarafından Bulgar topraklarında
alıkonuldu. Bundan dolayı çıkan savaşta imparatorun Latin kuzeni Amadee de Savoie,
donanması ile Karadeniz sahillerine gelmiş, hem imparatoru kurtarmış, hem Mesemvria ve
Süzebolu’yu bir daha Bulgaristan’ın eline geçmemek üzere Bizans topraklarına katmıştır.
2 Temmuz 1365 yılında Macarlar Vidin’i ele geçirmiştir. Sratsimir, Vidin’i ancak Macarların
hakimiyetini tanıdıktan ve Macar kralının vasalı olduktan sonra 1370 yılında tekrar alabildi.
Macarların desteğini alan Sratsimir, Vidin’de babasından bağımsız olarak hareket etti ve
kiliseyi Tırnova patrikliğinden ayırarak İstanbul patrikliğine bağladı.
Bulgaristan’ın bölünmesi sadece iki kardeşin Tırnova ve Vidin’de bağımsız hareket
etmelerinden ibaret değildi. Yukarıda bahsettiğimiz XIV. yüzyılın ikinci yarısından önce
başkenti Kaliakra, daha sonra da Varna olmak üzere bağımsız bir Oğuz devleti kurmuşlardır.
Bu devlet önce Balik (1346 1354) ve daha sonra bölgeye adını veren Dobrotiç (1346-1354)
tarafından idare edilmiştir. Dobruca Despotluğu 1365 yılından itibaren siyasi olarak
Bulgaristan’dan ayrılmıştır.78 Tıpkı Vidin Despotluğu gibi Dobruca Despotluğu da kilisesini
Tırnova’dan ayırarak İstanbul Patrikhanesi’ne bağlamıştır.
17 Şubat 1371’de İvan Aleksandır öldüğü zaman Bulgaristan Tırnova Çarlığı, Vidin ve
Dobruca Despotluğu olarak üçe ayrılmıştı. Yani Osmanlılar bu topraklara geldiklerinde
parçalanmış bir Bulgaristan’la karşılaşmışlar
Altın-Orda Hanlığı / Prof. Dr. Mustafa Kafalı
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye
Cengiz Han (1155-1227), 1220 yılında başladığı Harezmşahlar seferi ile meşgul iken 1222
yılında kumandanları arasında en değerli ikisini, Cebe Noyan ve Subitay Noyan’ı Derbent
üzerinden Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Hanlığı’na sefere memur etmişti. Bu sırada büyük oğlu
Cuci (Coçi) Han’ı da Harezmşahlar ülkesinin zaptı tamamlandıktan sonra aynı yıl içinde
kendisine verdiği İtil Irmağı doğusundaki yurduna göndermişti.1 Cuci Han’ın bu şekilde
gönderilişinin tesadüfî olmadığı hadisenin seyrinden anlaşılmaktadır. Kendisi seferin ikmali
ile uğraşırken, Cebe ve Subitay Noyanlar Kafkasya üzerinden Batı Deşt-i Kıpçak’a akınlar
yapacaklardı. Cuci Han da İtil Irmağı’ndan İrtiş’e kadar uzanan ve babası tarafından kendisine
verilen Doğu Deşt-i Kıpçak’ta Cebe ve Subitay’ın Batı Deşt-i Kıpçak’taki ileri harekatını
takip ederek ileride zaptı düşünülen bu ülke için hazırlıkta bulunabilecekti. Ayrıca Cuci
Han’ın halen tamamlanmamış olan Harezm seferi esnasında, Cebe ve Subitay Noyanların
herhangi bir muvaffakiyetsizlikleri ihtimali yanında, Cengiz Han ordularının gerisini emniyet
altına almak için de düşünülmüş olmalıdır. Nitekim hadiselerin daha sonraki seyri bu
düşünceye hak verdirtecek şekilde cereyan etmiştir. Güney Kafkasya’yı çiğneyen Cebe ve
Subitay Noyanlar bundan sonra Derbent üzerinden hareketle Kuzey Kafkasya’ya girmişlerdi.
Müşterek düşmana karşı birlikte hareket eden Kafkas kavimlerinden Alanlar, Çerkezler,
Lezgiler, Kıpçaklarla anlaşarak Moğol ordusunu karşıladılar. İlk çatışmada netice
alamayacaklarını anlayarak hileye başvuran Moğollar, Türk-Moğol kardeşliğinden
bahsederek Kıpçakları, Kafkaslı müttefiklerinden ayırmaya muvaffak olmuşlardı. Hatta bunun
delili olmak üzere Kıpçak Hanı Konçak Han’a hediyeler göndermişlerdi. Bundan sonra
Alanları, Çerkezleri ve Lezgileri kolayca yenerek kılıçtan geçirmişler daha sonrada dağınık
vaziyette geri dönmekte olan Kıpçaklara baskın vererek onları da perişan etmişlerdi.2 Bu
arada Kıpçak Hanı Konçak Han da telef olanlar arasındaydı.3 Yeni Kıpçak başbuğu Kotan
Han vaziyetin vehametini anlayarak Rus prensleri ile anlaşıp bu tehlikeye karşı ordu
hazırlığına girişmişti. Cebe ve Subitay Noyanlar kumandasındaki Moğol ordusu bu büyük
ordu karşısında on iki gün durmadan geri çekilerek hem muharebe için uygun yeri seçebilmek
ve hem de düşmanlarını gevşekliğe sevk etme yolunu seçtiler. Nihayet Don Irmağı’na katılan
Kalka Irmağı boyuna geldikleri sırada birdenbire taarruza geçtiler. Moğol ordusu bu zaferden
sonra düşmanlarını takip etmeyerek Kırım’ın ticaret merkezi olan Sudak şehrini yağmaladı.
Buradan elde edilen bol ganimetler ile yurtlarına dönmek üzere doğu istikametinde yola
çıktılar.4 Fakat, İtil Irmağı’nın Aktuba Irmağı’na ayrılan büklümüne gelince kuzeyden gelen
Bulgar Türklerinin ani baskınına uğramışlar ve Asya’ya hem ganimetlerini kaybederek ve
hem de ancak dört bin kişi ile dönebilmişlerdi. Moğol ordusunun bu baskında uğradığı
zayiatın büyük olduğu anlaşılmaktadır.5
Ilk Kıpçak seferi dehşet salma ve yağma hareketi gibi görünse de hakikatte daha sonra
yapılacak olan ikinci Kıpçak seferinin bir hazırlık tatbikatı olarak değerlendirilmelidir. Cengiz
Han 1225 yılında Harezmşahlar üzerine yaptığı seferden sonra yaz mevsimini Irtiş Irmağı
civarında geçirmiş, sonbaharda Tula Irmağı boyundaki yurduna dönmüştür.6 1222 yılından
beri Doğu Deşt-i Kıpçak’ta bulunan büyük oğlu Cuci Han’ı yerinde bırakmış ve ona Irtiş
Irmağı’ndan Itil Irmağı’na kadar uzanan Doğu Deşt-i Kıpçak ülkesi ile Harezm’in idaresini
vermişti. Ayrıca burada Uluğ Orda’nın tesis edilmesini ve Altın Taht’ın kurulmasını
emretmişti.7 Kurulacak olan Uluğ Orda’nın Cuci adına teşkil olunacak yeni ulusuna, Altın
Taht’ın ise Cuci Han’ın evladının bu ulus üzerindeki hakimiyetine delalet ettiği
anlaşılmaktadır. Ayrıca yapılmış olan birinci Kıpçak seferi ise Cuci Han’ın adına teşkil
olunan yeni ulusun gelişme ve büyüme istikameti şeklinde düşünülmüş olmalıdır. Bu, ikinci
Kıpçak seferinin bilahare Ogeday’ın kağanlığa seçildiği 1228 kurultayının en mühim meselesi
haline geldiğinden anlaşılmaktadır.8
Dolayısıyla dört ulus içinde ilk tesis olunan Cuci Ulusu olmaktadır. Ötemiş Hacı’nın nakline
göre Cengiz Han, Cuci Han’a Irtiş’ten Itil Irmağı’na kadar olan bu geniş ülkeyi Yurt,
Harezm’i ise askerlerinin atlarının yemini karşılamak üzere vermişti.9 Cuci Han 1227 yılı
baharında Cengiz Han’dan altı ay önce bir av esnasında kaza ile attan düşmüş ve omurgası
kırılarak ölmüştü.10 Cuci’nin Hatunlarından ve odalıklarından dünyaya gelen oğullarının
tamamı kırk kadar olup, yalnızca hatunlarından olanların sayısı on sekiz tane idi. Bunların
isimleri sırası ile şöyleydi: 1- Orda-Içen 2- Batu 3- Berke 4- Berkçe 5- Şiban 6- Tangut 7Bo’ul (Bogul) 8- Cilavun 9- Şinkur 10- Çimpay 11- Muhammed 12- Odur 13- Tokay -Timur
14- Senküm 15- Hükeci 16- Isen 17- Börü 18- Kavadar.
Cuci Han’ın birçok hanımı olmakla beraber bunlar içinde üç tanesi itibarlı idi. Birinci ve Uluğ
Hatun’u Kongırat kabilesinden Serkan Hatun, ikincisi Mekeş Noyan’ın kızı Almalık Hatun’un
kızı Bek- Tutmak Hatun, üçüncüsü yine Kongırat kabilesinden Elçi Noyan’ın kızı ErkinKuçin (Ögey-Kuçin) Hatun adlarındaydılar. Büyük oğul Orda-Içen, Serkan Hatun’dan, Batu
ise Erkin-Kuçin Hatun’dan dünyaya gelmişlerdi.11 Cuci Han, 1222-1227 yılları arasında beş
yıl kadar kendi yurdunda hüküm sürmüş ve kendi adıyla anılacak olan Cuci Ulusu’nun
temelini atmıştır. Ancak ömrü yetmediği için Cuci Ulusu’nun büyümesi ve tabiî hudutlarına
ermesi, oğlu ve halefi Batu Han zamanında ve ikinci Kıpçak seferinin neticesinde mümkün
olacaktır. Çünkü birinci Kıpçak seferinin sonunda Batı Deşt-i Kıpçak ülkesi üzerinde bir
hakimiyet kurulamamıştı. Cuci Han’ın hakimiyeti Batı’da Itil boyuna kadar uzanmaktaydı.
Zira bu birinci sefer ancak bir keşif seferi idi. Onun dışında fetih gayesi yoktu.
Cuci Han’ın 1227 yılında ölümünden sonra büyük oğlu Orda ve ikinci oğlu Batu babalarının
tahtına çıkmak hususunda aralarında anlaşamamışlar ve her ikisi de diğerinin lehine tahttan
feragat etmekte ısrar etmişlerdi. Orda, küçük kardeşi Batu’yu babasının yerine geçmekte daha
layık görmekte idi. Batu ise ağabeyi olması hasebiyle Orda’nın tahta çıkmasını istiyordu.
Neticede meselenin halledilmesi için dedeleri Cengiz Han’ın huzuruna gittiler. Torunlarını
kabul eden Cengiz Han, Batu için Altın Busagalı Ak-Orda’yı (altın aksamlı Ak-Orda), Orda
için ise Gümüş Busagalı Gök-Orda’yı (gümüş aksamlı Gök-Orda) kurdurtmuştu. Ayrıca
onlara iltifat ve ihsanlarda bulunduktan sonra Batu’ya Sayın Han, Orda’ya ise İçen Han
lakaplarını vermişti. Dolayısıyla Cuci Ulusu’nun Sağ-Kol ve Sol-Kol’unda yer alan iki bölüm
daha sonra bu isimlerle anılacaklardı.12 Böylece Doğu Deşt-i Kıpçak, Orda-İçen Han’a, İtil
boyu ve zaptı planlanmış ve kararlaştırılmış olan Batı Deşt-i Kıpçak ise Sağ-Kol Sayın Han’a
yurt olarak verilmişti. Ancak bu bölünmenin iki ayrı hanlık olmayıp Türk Devlet
teşkilatındaki Sağ ve Sol-Kol tertibinde Cuci Ulusu’nun ikili idareye göre tanzim edildiği
açıkça görülmektedir. Çünkü Cengiz Han, Orda-İçen Han’ı Sayın Han’a (Batu), tabi kılmıştı.
Görüldüğü üzere Ak-Orda ve Gök-Orda hanlıklarının Cuci Ulusu’nun iki bölümüne alem
oluşunun manası Altın Busagalı Ak-Orda’nın Sayın Han Sülalesinin, Gümüş Busagalı GökOrda’nın ise Orda-Han Sülalesi’nin sembolü oluşundan ileri gelmektedir. Ayrıca madenlerin
kıymetine göre renklerin değeri hakkındaki bir fikre sahip olmaktayız. Buna göre altın ile ak
renk, gümüş ile gök renkten üstün olmaktadır.
Bu şekilde renkle yönlerin isimlendirilmesi yine ananeye uygun düşmektedir. Zira Türkler
batıyı ak, doğuyu gök renk ile isimlendirirken, güneyi kızıl, kuzeyi kara, merkezi ise sarı
renklerle adlandırmışlardır.13 Bu bakımdan Kazvinli Kadı Ahmet Gaffârî’nin 1564 yılında
telif ettiği Tarih-i Cihân-Ârâ ile Mu’iniddin Natanzi’nin 1414 yılında ikmal ettiği Tarih-i
Mu’ini’nin Cuci Ulusu’nun iki bölümünü isimlendirmeleri hatalı olmaktadır. Ancak geçen
asırdan beri pek çok Avrupalı tarihçi muteber iki kaynak diye bu iki eseri göstermişler ve
bunun içinde yanlışlığa düşmüşlerdir. Zira ikisi de Avrupalı tarihçilere temel kaynak
durumunda olan eserde Ak-Orda ve Gök-Orda hanlıklarının adlarını yanlış takdim
etmişlerdir.14 Bu iki kaynağa dayanan ve yerli kaynakları göremeyen veya ihmal eden J. Von
Hammer-Purgstall, P. Savelief, H. Howorth, S. Lane-Poole, E. De Zambaur, Berthold Spuler,
A. Y. Yakubovsky, Rene Grousset bu isimlendirmeyi hatalı yapmışlardır. Bununla beraber A.
Markof, Khara-Davan, George Vernadsky ve Z. Velidî Togan bu bölümlerin adlarını doğru
olarak nakletmektedirler.15
Arapça kaynaklarda ise Altın-Orda Hanlığı’nın adı "Kıpçak Sultanlığı” şeklinde geçmektedir.
Farsça kaynaklar ile yerli Türkçe kaynaklarda asıl adı Ak-Orda olduğu halde; Altın-Orda
adının daha sonraları yaygınlaşmasına ve Ak-Orda yerine kaim olmasının üzerinde duralım.
Avrupalı tarihçilerin Batı Deşt-i Kıpçak hanlığını Altın-Orda olarak tanımalarındaki temel
sebep, Ak-Orda hanedanının sembolünün yukarıda zikretmiş olduğumuz Ak-Orda’nın
aksamının altından oluşu ile alakalı olsa gerektir. Çünkü Rus kaynak ve mehazlarında AltınOrda’nın adı Zolotaya Orda yani Altın-Orda şeklindedir. Rusça isimlendirmenin Altın-Orda
manasında oluşu bu ismin Avrupa dillerindeki adlandırmaya tesiri olmuştur. Zira İngilizce
Golden-Horde, Almanca Goldene-Horde, Fransızca Horde d’Or şekillerinde aynı mefhumu
ifade etmek üzere kullanılmışlardır.
Plano de Carpini’nin nakline göre Moğolların Altın-Orda tabirini kullandıklarını bilmekteyiz.
Güyük Kağan’ın 1246 yılında kağan seçildiği sırada kağanlık otağına Şira-Orda (Sarı Otağ)
denirken; bu otağa yakın mesafede Altın-Orda adı verilen diğer bir otağın varlığından
bahsedilmektedir.16
Yalnız Moğollar tarafından Ak-Orda yerine Altın-Orda tabirinin kullanıldığına dair henüz
herhangi bir yerli kaynağa sahip değiliz.
Altın-Orda Hanlığı’nın tabiî hudutlarına varışı ancak 1228 yılındaki kurultayda kararlaştırılan
ikinci Kıpçak seferi ile mümkün olacaktır.17 Batı Deşt-i Kıpçak’ın fethini temin eden sefer
1229-1241 sona erdiği zaman Cuci Ulusu’nun batıdaki hududu Karpat dağlarına ve Tuna’nın
döküldüğü sahaya kadar uzanıyordu. Bu tarihten itibaren Altın-Orda Hanlığı Itil havzası dahil
Hazar ve Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırları, tabi durumda olan Gök-Orda Hanlığı ise
doğuda Irtiş Irmağı’na güneyde ise Sır-Derya (Seyhun) boyuna kadar geniş Doğu Deşt-i
Kıpçak’ı içine alacaktır.
Cengiz Han oğlu Cuci Han’ın ölümünden sonra Deşt-i Kıpçak ülkesini torunları Batu
Han=Sayın Han ve Orda-Içen Han arasında taksim etmişti. Cuci Ulusu’nun ve hanlığının
Türk Devlet teşkilatındaki iki bölümlü devlet idaresi esasına göre yapılan bu taksimde daha
sonra fethedilecek olan Sağ-Kol illeri ve Öng kol illeri Itil Irmağı boyundaki vilayetler ile
hanlık makamı Sayın Han (1227- 1255)’a, Sol-Kol illeri ile Sır-Derya boyundaki vilayetler
Orda-Içen Han’a verilmişi.18 Cuci Han’dan sonra bütün Cuci ailesinin reisi ve hanı olan
Sayın Han’a dedesi hakimiyet alameti olan Altın Busagalı Ak-Orda’yı kurdurduğu için
soyundan gelenler Ak-Orda Hanedanı adı ile anılmışlardı. Sayın Han Sülalesi’nden gelen AkOrda veya Altın-Orda hanları da aynen ataları Sayın Han gibi Cuci ailesinin ve ulusunun
başkanı olmakta devam etmişlerdi. Sayın Han sülalesi yani Ak-Orda hanedanının bu
hakimiyet devresi, Batu Han’ın 1227 yılında Cuci Ulusu’nun başına geçtiği tarihten itibaren
Batu ailesinin sonuncusu olan Berdi-Bek (1357-1360)’ in ölümüne kadar yüz otuz üç yıl
devam etmişti. Cengiz Han, Sayın Han’ın ağabeyi Orda-Içen Han’a Gümüş Busagalı GökOrda’yı kurdurduğu için onun neslinden gelen bu hanedan da Gök-Orda Hanedanı adıyla
adlanmıştı. Orda-Içen neslinden gelen hanlar da ataları Orda-Içen gibi Sayın Han sülalesinden
olan hanlara bağlı kalmışlardı. Yalnız bu bağlılık hali Gök-Orda hanı Sası Buka’nın oğlu
Mübarek-Hoca zamanına kadar devam etmişti. Zira Mübarek-Hoca H. 728-729, yani 13271328 yıllarında Sığnak şehrinde istiklal alameti olan paralarını darb ettirecektir.19 Özbek Han
bu isyan hareketini şiddetli bir şekilde bastırarak hanedanın bu koluna son verecektir. Böylece
1360 tarihine kadar devam eden Ak-Orda ve 1328 senesine kadar devam eden Gök-Orda
hanedanları son bulduktan sonra Cuci Han’ın bilinen on sekiz evladından beşinci oğlu Şiban
ile on üçüncü oğlu Tokay-Timur’un Altın-Orda Hanlığı’nın bünyesinde hakimiyet kuran
üçüncü ve dördüncü sülaleler halinde ortaya çıkacaktır.
Şimdi hanlığın kurucusu olan Sayın Han’ın neslinden gelen Ak-Orda Hanedanı ile
başlayalım.
Batu (Sayın) Hanı (1127-1256): Cuci Han’ın ölümü üzerine ikinci oğlu Batu Han, babasının
tahtına geçmişti. Deşt-i Kıpçak’ın zaptı onun zamanında tamamlanmış ve Cuci Ulusu esas
itibariyle onun devrinde teşekkül etmişti. Ak-Orda Sülalesi’nin müessisi ve ilk hükümdarıdır.
Dört oğlu vardı. Adları 1- Sertak, 2- Togan (Tutugan), 3- Ebüken, 4- Ulakçı idi.20
Sertak Han (1256 sonu ve 1257 yılı içinde): Batu Han 1256 yılında ölünce yerine oğlu Sertak,
Münge Kağan’ın yarlığı ile babasının tahtına çıkmıştı. Fakat bir sene kadar hanlık yapamadan
öldü.21
Ulakçı Han (1257 yılı içinde): Sertak Han’ın ölümünden sonra kardeşi Ulakçı, Mengü
Kağan’ın yarlığı ile tahta çıktı. Fakat Ulakçı Han da ağabeyi Sertak Han gibi bir sene hanlık
süremeden öldü.22
Berke Han (1257-1266): Sertak ve Ulakçı Hanların birbiri ardınca ölmeleri üzerine, Cuci
Ulusu’ndan beğler Batu Han’ın küçük kardeşi Berke’yi han ilan ettiler. Berke Han, Sayın Han
Sülalesi’ni, İlhanlı müdahalesinden koruması ve Cuci Ulusu’nda ilk Müslüman hükümdar
oluşuyla meşhurdur. 1266 yılında vefat ettiği zaman hiç evladı yoktu.23
Münge-Timur Han (1266-1282): Berke Han ölünce Altın-Orda tahtına, Batu Han’ın
oğullarından Togan (Tutugan)’ın oğlu Münge-Timur, han oldu. Berke Han, Sayın Han
Sülalesi’nin dışında kalması hasebiyle Münge-Timur Han’ın tahta çıkmasıyla Saray tahtı,
tekrar Sayın Han Sülalesi’nin eline geçmiş oldu. Dartu ve Tuda-Münge adlı iki kardeşi vardı.
1282 yılında öldü.24
Tuda-Münge Han (1282-1287): Tuda-Münge, biraderinin yerine 1282 yılında tahta çıktı.
Ahmaklığı ve divâneliği ile meşhurdu. Beş yıl hanlık yaptı.25
Tula-Buka Han (1287-1291): Tuda-Münge ve Münge-Timur Hanların kardeşi Dartu’nun oğlu
Tula-Buka, amcasının yerine 1287 yılında han oldu. 1291 yılında öldürüldü.26
Tokta (Toktoga) Han (1291-1313): Tula-Buka Han’dan sonra Altın-Orda tahtına çıkan Tokta
Han, Münge-Timur Han’ın oğlu idi. Alguy ve Tuğrulca adlarında kardeşleri vardı. Tokta Han
1300 yılında Emir Nogay’ı mağlup ederek öldürtmüştü. Nogay’ı bertaraf ettikten sonra
Atalığı, Uygur Bacırtuk Buka’nın tesir ve teşvikiyle Sayın Han Sülalesi’nin bütün
mensuplarını teker teker öldürtmüş ve yalnız veliahd olan oğlu İlbasar’ı hayatta bırakmıştı.
Fakat İlbasar kendisinden önce ölünce kederinden hastalanarak öldü.27
Özbek Han (1313/1340): Tokta Han, Atalığı Uygur Bacırtuk Buka’nın teşvikiyle Sayın Han
sülalesi oğullarını öldürtürken bu arada kardeşi Tuğrulca’yı da öldürtmüş ve dul kalan hanımı
Gelin- Beyalin Hatun’u kendisine nikahlamıştı. Fakat Gelin-Beyalin, kocası Tuğrulca’dan
gebe idi. Doğan çocuğa Özbek adını vererek gizlice Kabartay Çerkezlerinin içine göndermişti.
Çünkü Toktaga Han, mevcud ve yeni doğan bütün çocuklarını öldürtüyordu. Fakat bu sırada
veliahdı İlbasar-Oğlan ölünce Sayın Han Sülalesi’nin son bulduğunu görerek üzüntüsünden
hastalanmıştı. Bunun üzerine Gelin- Beyalin Hatun, Özbek Han’ın varlığından Tokta Han’ı
haberdar etmiş, han da emirlerinden Kıyat Astay ile Secut Alatay Beğ’i Özbek Han’ı getirmek
üzere göndermişti. Çünkü Tokta Han, ölmeden önce sülalesinin son temsilcisi olan yeğeni
Özbek’i kendisine veliahd ilan etmek istiyordu. Secut- Alatay Beğ ve Kıyat-Astay Beğ,
Özbek Han’ı alıp döndükleri zaman Tokta Han ölmüş ve Atalığı Uygur Bacırtuk-Buka
Hanlığı’nı ilan etmiş, hatta Gelin-Beyalin Hatun’u da kendisine nikahlamıştı. Cuci
Sülalesi’nin diğer şubelerinden oğlanlar da bu kuvvetli beğe karşı boyun eğmeye mecbur
kalmışlar, yalnız Şiban evladı, Bacırtuk-Buka ile mücadele etmeye çalışıyordu. Böyle bir
vaziyette kuvvet ile baş edemeyeceklerini anlayan Kıyat Astay ve Secut Alatay Beğler, boyun
eğmiş gibi görünerek hile ile
Bacırtuk-Buka’yı öldürdüler ve Özbek Han’ı Altın-Orda tahtına çıkardılar.28 Özbek Han, AkOrda (Altın-Orda) tahtına çıktığı zaman 14 yaşına basmıştı.29 Daha önce bahsetmiş
olduğumuz Tay-Tuğlu Begüm Hatun’la ancak tahta çıktıktan sonra evlendiği anlaşılıyor. TiniBek, Canı-Bek ve Hızır-Bek adında üç oğlu olmuştu.30 Özbek Han zamanında Gök-Orda ve
Cuci evladının bütün şubelerini alakadar eden mühim hadiseler cereyan etmiş ve Özbek Han,
bütün Cuci Ulusu’nda merkeziyetçi bir idare tesis etmişti. Gök-Orda hanedanının alakalı
kısmında bahsedeceğiz. Özbek Han’ın ölümünden sonra oğullarından Canı-Bek Han, GökOrda’da bulunan kardeşi Tini-Bek Han’ı mağlup ederek öldürtmüştü. Aynı akıbet diğer
kardeşleri Hızır-Bek’in de başına gelmişti.31
Canı-Bek Han (1340-1357): Canı-Bek Han, kardeşlerini bertaraf ettikten sonra Cuci Ulusu’na
hakim oldu. Berdi-Bek adındaki oğlundan başka bir de Kildi-Bek adında oğlu olduğu
anlaşılıyor.32 Berdi-Bek 1357 yılında beğlerden Kanglı Tulubay vasıtasıyla babasını
öldürterek Altın-Orda tahtına çıkmıştı.33
Berdi-Bek (1357-1360): Berdi-Bek Han, Atalığı Kanglı Tulubay’ın teşviki ile kendi
sülalesinin bütün oğlanlarını öldürttü. Bunun için kendisine "Kökün Kırgan Köten Han”
derler.34 Berdi-Bek Han’dan sonra Sayın Han Sülalesi’nden kimse kalmadığı için sülale son
buldu.
Orda-Içen Han ise babası Cuci Han’ın ölümünden sonra Sol-Kol’da yani Sır-Derya
boylarında han olmuştu. Ancak bu hanlık müstakil bir devlet hükümdarlığı değil Altın-Orda
Hanlığı’nın bir bölümü durumunda olan Gök-Orda kısmının idareciliği manasında idi. Annesi
Kongırat kabilesinden Serkak (veya Serkan) Hatun idi. Orda-Içen Han’ın üç hatunu olup üçü
de Kongırat kabilesinden idi. Birinci hatununun ismi Çöke Hatun, ikincisinin Tunakana
Hatun, üçüncüsünün ise yalnızca bu kabileden olduğunu bilmekteyiz. Yedi tane oğlu vardı.
Bunların adları sırayla 1- Sertak-Tay, 2- Kuli, 3- Kurmuşi, 4- Konggiran, 5- Çurmakay, 6Kutubay, 7- Hülagü idi.35 Orda-Içen Han, kardeşi Batu Han’a tabi olarak hareket eder ve
yarlıklarının başına onun ismini yazdırırdı. Sol-Kol askeri ve Sol-Kol oğlanları Odar, TokayTimur, Şinkur ve Sengüm onun hizmetinde idiler.36
Kongıran Han: Orda-Içen Han öldükten sonra oğullarından Kongıran başa geçmişti. Kongıran
Han’ın hiç evladı yoktu.37
Kulçi (Koyunçi) Han: Kongıran Han’dan sonra Gök-Orda’nın başına Orda-Içen Han’ın en
büyük oğlu Sertaktay’ın oğlu Kulçi (Koyunçi) geçmişti. Kulçi’nin lakabı Toruk Han idi.
Sertaktay’ın Kongırat kabilesinden olan hanımı Bukulun Hatun’dan dünyaya gelmişti.
Doğduğu zaman babası ölmüştü. Kulçi’nin dört oğlu vardı. 1- Bayan, 2- Başkırtay, 3- ÇıganBuka, 4- Mutuday.
Bayan Han: Kulçi’den sonra yerine oğlu Bayan geçmişti. Bayan, zamanında
amcazadelerinden Hülagü’nün torunu ve Timur-Buka’nın oğlu Köplek ile uzun müddet
mücadele etti. Dört oğlu vardı. Bunların adları 1- Şadi, 2- Sası-Buka, 3- Tekne, 4Salciyutay38 idi.
Sası-Buka Han: Babası Bayan Han’ın ölümü üzerine Gök-Orda tahtına çıkmıştı. Toktoga Han
ile çağdaştır. Özbek Han’ın tahta çıkmasından sonra vefat ettiği anlaşılıyor. Zira SasıBuka’nın oğlu İrzen Han, Mu’iniddin Natanzi’ye göre Özbek Han’ın hükmü ile Gök-Orda
tahtına çıkmıştı.39
İrzen Han: Tarih-i Mu’ini’ye göre İrzen Han Otrar, Sabran, Cend ve Barçkent gibi Sır-Derya
boyundaki şehirlerde camiler, mescidler inşa ettirmiş ve hayır işleri ile uğraşmıştı. Özbek Han
1320 tarihinde Müslümanlığı kabul edince hanedan mensuplarına da kabul ettirmişti. Demek
ki, İrzen Han cami, mescid ve hayır işleri ile uğraştığına göre o da Müslüman olanlardandı.
Hadisenin seyrinden O’nun 1320’li yıllardan sonra vefat ettiği anlaşılmaktadır. Yalnız vefat
tarihi 1327 yılından önce olmalıdır. Çünkü oğlu Mübarek-Hoca bu tarihte Gök-Orda’nın AkOrda’dan ayrılışını ifade için para darbettirerek istiklalini ilan etmişti.40
Mübarek-Hoca: Babası İrzen Han’dan sonra Gök-Orda tahtına çıkan Mübarek-Hoca H. 728729, yani 1327-1328 yıllarında istiklal alameti olan paralarını Gök-Orda’nın merkezi Sığnak
şehrinde darp ettirmişti.41 Bunun üzerine Deşt-i Kıpçak’ta Bulkak yani karışıklık meydana
gelmişti. Özbek Han bu isyan hareketini çok şedit bir şekilde bastırmış olmalıdır. MübarekHoca perişan olmuş, iki buçuk sene kadar takipten kurtulmak için daima kaçmış ve Altay
dağlarında ölmüştü. Mu’iniddin Natanzi, halen bu Bulkak hadisesi Deşt-i Kıpçak’ta bir asır
geçmesine rağmen unutulmamıştı, demektedir.42 Özbek Han’ın isyanı bastırdıktan sonra
Gök-Orda hanedanına son verdiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Kadı Ahmet Gaffari ve
Mu’iniddin Natanzi hanedanın devam ettiğini nakletmekte iseler de bunu yerli kaynaklar
desteklememektedirler. Mübarek-Hoca’nın fitnesi neticesinde meydana gelen bu büyük
Bulkak hadisesini Ötemiş Hacı ve Kırımlı Abdülgaffar’ın nakilleri ile değerlendirecek olursak
hadisenin mahiyeti daha iyi aydınlanmış olacaktır. Özbek Han’ın Ak-Orda tahtına çıkmadan
önce Toktoga Han’ın ölümü üzerine atalığı Uygur Bacırtuk-Buka’nın fırsattan istifade ederek
hanlığını ilan ettiğini söylemiştik. O zaman yalnız Şiban evladı hariç bütün Cuci evladı
mensupları boyun eğmek mecburiyetinde kalmışlardı. Özbek Han, Bacırtuk-Buka’yı bertaraf
edip tahta çıktığı zaman Cuci oğlanlarının bu boyun eğme işine çok kızmış olmasına rağmen
onlara dokunmadığı anlaşılıyor.
Fakat Orda-İçen Sülalesi’nden İrzen’in oğlu Mübarek-Hoca’nın 1327 yılında kendisine karşı
isyan edip istiklalini ilan etmesi üzerine evvelce saklamış olduğu hiddetini ortaya koyduğunu
görüyoruz. Zira Kara Kişi yani asil olmayan biri olarak tavsif ettiği Uygur Bacıtuk-Buka’ya
boyun eğmelerine rağmen meşru Sayın Han sülalesinden olan kendisine karşı isyan edilmesi
onu çok şiddetli hareket etmeye sevk etmiştir. Muhtemelen Sol-Kol oğlanları da MübarekHoca’nın hareketine katılmışlar veya hiç olmazsa O’nun hanlığını tasvip etmişlerdi. Özbek
Han isyan hareketini bastırıp Cuci Ulusu’nda hakimiyetini tesis eder etmez Cuci Han’ın
hatunlarından olma diğer oğlanları çağırtıp huzuruna topladı ve onlara siz Cuci Han’ın
neslinden değil misiniz ki bir Kara Kişi’ye kul nöker ve muti oldunuz. Madem ki sizler Kara
Kişi’nin kulluk nökerliğini kabul ettiniz ben de sizi Kara Kişi’ye koşun vereyim diyerek
onları eski suçları ile mahkum etmiş yalnız Şiban evladı hariç hepsini teba’aları ile birlikte
Uluğ Bey’i Kıyat Astay’ın emrine vermişti. Şiban evladına da Bacırtuk-Buka ile mücadele
ettikleri için iltifatlarda bulunup onlara kendi öz illerini vererek yurtlarına göndermişti.43
Yukarıda Ötemiş Hacı Tarihi’nden aldığımız kısım, Cuci Ulusu’nun teşkilatında mühim bir
değişmeyi ortaya koymaktadır. Böylelikle Özbek Han Bulkak hadisesini berteraf ettikten
sonra Cuci Ulusu’nda o tarihe kadar mevcut olan ikili idare sistemini de yıktığı görülüyor.
Dolayısıyla bu hareket neticesinde Gök-Orda hanedanı sona ermiş oluyordu. Kıyat Astay’dan
sonra Sol-Kol oğlanları ve kabileleri önce oğlu Kıyat Cerkutlu sonra da torunu Kıyat TengizBuka’nın idaresi altında kalmışlardı. Bu hal Berdi-Bek Han’ın ölümünden sonra Sol-Kol’a
mensup Tokay-Timur oğlanlarının Tengiz-Buka’yı katletmelerine kadar devam etmiştir. 44
Özbek Han’ın Gök-Orda hanedanına son verişinin delillerinden birisi de büyük oğlu TiniBek’i Gök-Orda tahtına tayin edişidir. Kutb, Hüsrev-ü Şirin adlı manzum eserini, Tini-Bek
Han Gök-Orda tahtında iken onun maiyetinde bulunduğu sırada yazmıştı.45 Özbek Han’ın
oğlunu Sığnak’a Han olarak gönderişi, Ak-Orda ve Gök-Orda’yı merkezi bir idarede
toplayarak Cuci Ulusu’nu yalnız Sayın Han Sülalesi’nin hakimiyeti altında birleştirmek
istemesinden kaynaklanıyordu. Tini-Bek Han’ın, babası Özbek Han’ın vefatından sonra tahta
çıkan kardeşi Canı-Bek Han tarafından katledildiğini zikretmiştik.
Gök-Orda hanedanının Mübarek-Hoca’nın istiklal teşebbüsünde bulunmasından sonra sona
erişinin en mühim delili ise, bu hânedanın devam ettiğini bildiren Mu’iniddin Natanzi’nin ve
Kadı Ahmet Gaffari’nin her ikisinin de Orda-Içen sülalesine ait naklettikleri soy kütüğünün,
Tokay-Timur neslinden geldiği bilinen Urus Han, Toktamış Han ve Timur-Kutluk Han’a
bağlanışıdır.46 Halbuki yerli Türkçe kaynakların hepsi, istisnasız adı geçen üç hanın, Sol-Kol
oğlanlarından Cuci Han’ın on üçüncü oğlu Tokay-Timur neslinden geldiğini
söylemektedirler. Çok kıymetli ve sağlam şecere kitabı olan Muizzü’l-ensab, her üç hanı da
Tokay-Timur nesline bağlamaktadır. Ayrıca Ötemiş Hacı,47 Kırımlı Abdülgaffar,48
Ebulgazi,49 ve Ali Celayir50 gibi Cuci Ulusu’nun yerli kaynakları da adları geçen hanları
Cuci Han’ın on üçüncü oğlu Sol-Kol oğlanlarından Tokay-Timur’a bağlamaktadırlar.
Dolayısıyla Orda-Içen Sülalesi’nin devamlılığını, Tokay-Timur evladı ile temin etmek suni
bir yakıştırma olmaktadır. Mu’iniddin Natanzi ve Kadı Ahmet Gaffar-ı Kazvini, bu yakıştırma
veya hatayı Tokay-Timur evladının da Sol-Kol oğlanlarından oluşu ve Berdi-Bek Han’ın
ölümünden sonra Sol-Kol yani Sır-Derya boyunda hakimiyetlerini kurarak Gök-Orda
hanedanının yerini almaları münasebeti ile yapmış olsa gerektir. Eğer Mu’iniddin Natanzi ve
Ahmet Gaffar-ı Kazvini’nin verdiği soy kütükleri, bir an için doğru olarak farzedilecek olursa
Kırım, Kazan, As-Tarhan ve Kazak Hanlarının da soylarını Orda-Içen Sülalesi’ne bağlamak
icap etmektedir. Halbuki Seyid Mehmet Rıza, Es-Seb’üs-seyyar ve Halîm Giray, Gülbün-i
Hânân adlı eserlerinde soykütüğünü Cuci Han’ın oğlu Tokay-Timur’a bağlamaktadırlar.
Netice olarak Orda-Içen Han neslinin devam ettiğini gösteren hiçbir yerli kaynak mevcut
değildir.
Tokay-Timur Sülalesi: Cuci Ulusu’nda önce Orda-Içen, sonra da Sayın Han Sülalelesi son
bulunca, Saray tahtı boş kalmıştı. Bunun üzerine Cuci evladından bir çok oğlanlar Ak-Orda
tahtına çıkabilmek için mücadeleye başlamışlardı. Soyları ve şahısları hakkında
malumatımızın sınırlı olduğunu ve yalnızca bastırmış oldukları paralardan isimlerini
tanıdığımız birçok oğlan bu karışıklık devresinde hanlıklarını ilan etmişlerdi.51 Fakat
hiçbirinin hanlığı Cuci Ulusu’na nizam getirmemiş ve hanlıkları çok kısa olmuştu. Bilhassa
Saray tahtı için yapılan mücadele Şiban oğulları ve Tokay-Timur oğlanları arasında cereyan
etmişti. Berdi-Bek Han’ın 1360’da ölümü üzerine Şiban Han neslinden Hızır Han (13601362) Saray şehrinde han olurken Tokay-Timur neslinden Kara Nogay Han (13601362) da
Sol-Kol’da hanlığını ilan etmişti.52 Kara Nogay Han üç yıl hanlık yaptıktan sonra vefat etmiş,
yerine küçük kardeşi Tuğluk-Timur Han (1362-1369) geçmişti. Tuğluk-Timur, Ötemiş Hacı
Tarihi’ne ve Umdet’ü’t-tevârih’e göre Sır-Derya boyunda hanlık yapmıştı.53 Yalnız Kara
Nogay Han’ın da Tuğluk- Timur Han’ın da darbedilmiş paraları mevcut değildir. Muhtemelen
mezkûr iki han da Saray tahtı için yapılan mücadelelere uzaktan seyirci kalmak istemişlerdi.
Tuğluk-Timur Han’ın ölümünden sonra yerine amcazedeleri Badık oğlan oğlu Urus Han, SolKol’da han olmuştu.54
Urus Han (1369-1379): Urus Han, tahta çıkar çıkmaz Sığnak şehrinde para darp ettirmişti.55
Urus Han’ın 1377 yılında Saray tahtını da ele geçirdiğini görüyoruz. Çünkü H. 779/1377
yılına ait Saray şehrinde darp edilmiş para mevcuttur.56 Urus Han, Sağ-Kol’da Kırım
tarafında hakim olamamıştı. Zira Kıyat Mamay’ı bertaraf edememişti. Böylelikle TokayTimur evladından Altın-Orda tahtına çıkan ilk han, Urus Han olmaktadır. Urus Han’ın
Kayırçak, Tokta-Pulat (Tokta-Buka), Timur- Melik, Tuğluk-Pulat ve Toktakıya adlarında
oğulları vardı. Urus Han’ın adı geçen oğulları içinde yalnız Kayırçak Han neslinden gelenler
Kazak-İli’nin başına geçerek sülale tesis edebilmişlerdi.57
Bu sırada yine Tokay-Timur neslinden olan Urus Han’ın amcazadesi Tuy-Hoca Oğlan oğlu
Toktamış ve diğer amcazadesi Timur Kutluk, Urus Han’ın hizmetindeydiler.58 Bunlardan
Toktamış ile Urus Han bozuşmuşlar, uzun mücadeleden sonra Toktamış, 1379 yılında Urus
Han’ı bertaraf ederek Altın-Orda tahtına çıkmıştı.59
Toktamış Han (1379-1397): Toktamış Han,60 1381 yılında Sağ-Kol beği Kıyat Mamay’ı da
Kalka muharebesinde perişan edip öldürdükten sonra bütün Cuci Ulusu’nun hakimi olmuştu.
Toktamış Han’ın Celaleddin, Kebek, Cebbar-Berdi, Kerim-Berdi, Kadir-Berdi ve Küçük
Sultan adında oğulları vardı. Bunlardan Küçük Sultan hariç diğerleri 1412-1419 yılları
arasında Altın-Orda Hanı olabilmişlerdi. Çünkü Toktamış Han, Timur’a önce 1391’de
Kunduzça (Kundurça)’da, 1395’te de Terek muharebesinde mağlup olduktan sonra tahtını
kaybetmişti. Yerine Edigü Bey’in yardımıyla Timur Kutluk han olmuştu.61
Timur-Kutluk Han (1397-1400): Toktamış ve Urus Hanların amcazadesi olan Timur-Kutluk,
1397 yılında Saray tahtına çıkmıştı. Daha sonra teşekkül edilen As-Tarhan hanları onun
neslinden gelirler62 Polat Han ve Timur Han adında iki oğlu vardı. 1400 yılında bu han vefat
edince yerine yeğeni Kutlu-Beg oğlu Şâdi-Beg han oldu.
Şâdi-Beg (1400-1407): Edigü Bey’in yardımıyla 1400 yılında han oldu. Gıyaseddin isminde
bir oğlu vardı. 1407 yılında Edigü Bey ile bozuştuğu için hanlığı kaybetti. Şâdi-Beg Han’dan
sonra Timur- Kutluk Han’ın oğulları sıra ile Polat Han (1407-1410) ve Timur Han (14101412) Altın-Orda tahtına çıkmışlardı. Meşhur Küçük Muhammet Han bu Timur Han’ın
oğludur.
1412 yılında Timur Han’ın vefatı üzerine Toktamış Han’ın oğulları siyaset sahnesine
çıkacaklardır. Sıra ile Celalettin Han (1412-1413), Kerim-Berdi Han (1413-1414), Kebek Han
(14141415), Kadir-Berdi Han (1415-1416) ve sonuncu oğlu Cebbar-Berdi Han (1416-1419)
yılları arasında Altın-Orda tarihinde han olarak yerlerini alacaklardır. Ancak çok şedit bir
mücadele içinde olduklarından dolayı hanlıkları kısa müddetler içinde kalmıştır. 1419 yılında
Toktamış Han’ın oğlu Kadir-Berdi Han vefat edince beyleri, Toktamış sülalesinden kimseyi
bulamadıkları için Toktamış’ın amca çocuklarından Içkili Hasan oğlu Uluğ Muhammed’i,
Altın-Orda tahtına çıkardılar. Uluğ Muhammed Han daha sonraları Küçük Muhammed ile
yaptığı hanlık mücadelesini 1436 yılında kaybedince Kazan’a giderek Kazan Hanlığı’nı
kurmuştur. Kazan hanları onun neslinden gelmişlerdir.63
Kazan Hanlığı’ndan sonra Kırım’da da Kırım Hanlığı teşekkül etmişti. Bu hanlığın kurucusu
da Uluğ Muhammet Han’ın amcazadesi Baş-Timur (Taş-Timur)’un torunu ve Gıyasettin’in
oğlu Hacı Giray olmuştur. Kırım hanları onun neslindendirler.64 Görüldüğü üzere Cuci
Han’ın oğlu Tokay-Timur neslinden gelenler muhtelif şubeler halinde hüküm sürmüşlerdir.
Tokay-Timur neslinden zuhur eden bu sülaleler dört isimde düğümlenmiştir.
1- Urus Han ve Evladı: Urus Han’dan sonra oğlu Kayırçak’ın oğlu Barak Han, 1424-1427
yılları arasında Altın-Orda Hanı olmuştur. Neslinden gelenler Kazak Hanlığı’nı kurmuştur.
2- Toktamış Han ve Evladı: Toktamış Han’dan sonra oğulları Celaleddin Han (1412-1413),
Kerim-Berdi (1413-1414), Kebek Han (1414-1415), Kadir-Berdi Han (1415-1416), Cebbar
Berdi Han (1416-1419) ve Cebbar Berdi’nin oğlu Seyyid Ahmed Han (1436-1465) hanlık
yapmışlardır. Ancak ayrı bir sülale kuramamışlardır.
3- Kutluk-Timur Evladı: Kutluk-Timur’un oğlu Kutlu Beg neslinden Şâdi-Beg ve Gıyasettin
Han Altın-Orda Han’ı olmuşlarsa da sülale devam etmemiştir. Buna mukabil KutlukTimur’un diğer oğlu Timur-Kutluk Han kolu devam etmiştir. Onun oğlu Timur Han ve torunu
Küçük Muhammet Han (14241425, ikinci defa 1427-1440) Altın-Orda Hanı olmuşlardır.
Küçük Muhammet Han’ın oğlu Mahmut Han neslinden Hacı-Tarhan (As-Tarhan) hanları
neşet etmiştir. 1600 yılında Buhara Özbek hanlarının sona ermesi üzerine onların yerine geçen
Caniyân Sülalesi bu sülalenin bir koludur. Büyük oğlu Ahmet Han 1465-1481 yılları arasında
hanlık yapmış ve Şiban Han neslinden Tura Şibanilerinden Ibak Han 1481’de Mangıt
mirzalarından Musa Beğ ile birleşerek Ahmet Han’ı baskınla katletmiştir. Ibak Han’ın Ahmet
Han’ı bertaraf etmesinden sonra mücadele devam etmiş, hatta kendisi kısa bir zaman sonra
vefat edince oğlu Murtaza Han, Ibak Han’ın iddiasını devam ettirmiş, buna mukabil ise yine
Küçük Muhammet han neslinden Şeyh Ahmet Han’ın Saray şehrinde hanlık makamına
geldiğini görmekteyiz. Ancak Şeyh Ahmet Han’ın kendisinden önceki Hanlar gibi Altın-Orda
Hanlığı’nın gücünü temsil ettiğini söylemek mümkün değildir. Zira yalnız Saray şehri
çevresinde varlığını sürdürmeye devam edebilmiştir. Kırım hanlarından Mengli Giray 1502
yılında Saray şehrini ele geçirip tahrip ettiği zaman Şeyh Ahmet Han Saray tahtında
bulunmakta idi. 1481 yılından sonra Saray tahtının zaten bir gücü kalmamıştı. Bu bakıma
Kırım Hanı’nın Taht-Algan unvanı büyük bir muvaffakiyet ifadesi değildir.
4- Çigay veya Canay Evladı: İçkili Hasan’ın oğlu Uluğ Muhammet Han, 1436 yılında AltınOrda tahtını kaybedince Kazan şehrine giderek burada Kazan Hanlığı’nı kurmuştur. Çigay’ın
diğer oğlu Baş-Timur (Taş-Timur) oğullarından Gıyasettin oğlu Hacı Giray Han (1440-1466)
Kırım Hanlığı Sülalesi’ni kurmuştur.
Şiban Han Sülalesi: Şiban Han, Cuci Han’ın beşinci oğlu idi. Babaları Cuci Han’ın ölümü
üzerine Sayın Han ve Orda-İçen Han, dedeleri Cengiz Han’ın huzuruna gittikleri zaman,
Şiban Han da beraber gitmişti. Cengiz Han, Sayın Han’a "Altın Busagalı Ak-Orda”yı, Ordaİçen Han’a "Gümüş Busagalı Gök-Orda”yı kurdururken Şiban Han içinde "Pulat Busagalı
Boz-Orda”yı kurdurmuştu.65 Deşt-i Kıpçak’a döndükten sonra bu ülkenin fethinin
tamamlanışında Şiban Han’ın büyük gayretleri görüldüğü için Sayın Han, O’na "bu seferde
işimizi gören bitiren sen oldun” deyip on bin çadırlık tebaa ile birlikte Kuşçu, Karluk, Beyrek
ve Nayman kabilelerini vermiş ve benim ve ağabeyim Orda-İçen arasındaki bütün ülkeler
senindir. Yazın Irgız, Savuk, Or ve İlek ırmaklarından Ural dağlarına kadar Yayık ırmağının
şarkında yayla, kışın Kara-Kum, Ara-Kum sahası ile Sır-Derya, Sarı-Su ve Çu ırmağı
ayağında (döküldüğü yer) kışla, diyerek bu ülkeleri ona vermişti.66 Şiban Han’ın 1- Baynal,
2- Bahadır, 3- Kadak, 4- Balaka, 5- Çerik, 6- Mergen, 7- Kurtoga, 8- Ayaçı, 9- Sayılgan, 10Bayancar,
11- Macar ve 12- Konçi adında on iki oğlu vardı.67 Şiban Han’ın ölümü üzerine ikinci oğlu
Bahadır geçmişti. Bahadır’ın iki oğlu vardı. Büyüğünün adı Cuci-Buka, küçüğünün ise
Kutluk-Buka idi. Cuci- Buka babasının yerine geçmişti.68
Cuci-Buka’nın dört oğlu vardı. 1-Badakul, 2-Bek-Timur, 3-Yangıçar, (Ebulgazi’de Nikçar),
4- Yisun-Buka idi.69 Cuci-Buka ölünce yerine büyük oğlu Badakul geçmişti. Ming-Timur
adlı bir tek oğlu vardı. Çok zeki ve akıllı olduğu için kendisine "Külük” lakabı verilmişti.
Babasından sonra Külük Ming- Timur başa geçti.70 Külük Ming-Timur Han’ın 1-İlig (İlgek),
2-Fulat (Pulat veya Pusat), 3-Canta, 4- Sevinç Bay (Sevinç-Timur), 5-Bek-Kondu, 6-Tunga
adında altı oğlu vardı.71 Külüg Ming-Timur ölünce yerine Fulat geçti. Fulat’ın 1-Arab-Oğlan
(Arab-Şah) ve 2-İbrahim (Ayba) adında iki oğlu vardı.72 Fulat, Sayın Han Sülalesi’nin son
bulduğu günlerde han idi. Fulat Han’dan sonra Şiban Ulusu’nun başına Ming-Timur (MelikTimur) oğlu İlik (İlgek) oğlu Kan-Bay geçmişti. Devresi Urus Han zamanına isabet eder.
Toktamış Han, Kıyat Mamay üzerine yürümek için Kan-Bay’dan yardım istemiş, fakat KanBay yardım etmemiş idi.73 Toktamış Han’a Kan-Bay’ın amcazadesi Fulat’ın oğlu ArabOğlan yardımda bulunmuştu.74 Toktamış Han, 1381 yılında Kıyat Mamay’ı bertaraf ettikten
sonra, Arab- Oğlan’ı Kan-Bay’ın yerine geçirerek, Şiban Han’dan miras kalan illeri ve Şiban
yurdunu Arab-Oğlan’a vermişti.75 Arab-Oğlan kardeşi İbrahim (Ayba) ile iyi geçinerek Şiban
Ulusu’na beraberce hükmetmişti.76 Daha sonra Şibanilerin başına Kan-Bay’ın oğlu
Mahmudek Hoca geçmişti. Mahmudek Hoca, kendi zamanında Tura ülkesinde oturan
Kongırat ve Secut tümenlerini mağlup ederek Tura vilayetinde tam bir hakimiyet kurmuştu.77
İbrahim (Ayba)’in torunu ve Tuğlu-Şeyh (Devlet Şeyh)’in oğlu Ebulhayr, bu Mahmudek
Hoca ile çarpışmış, onu mağlup ederek öldürmüştü. Ayrıca dul kalan hanımı Mangıt
Mirzalarından birinin kızı olan Canak Begüm’ü de kendisine almıştı.78 Ebulhayr Han H.
813/1413 yılında doğmuş H. 874/1469 yılında vefat etmişti. Üç hanımı ve on bir oğlu vardı.
Burgut kabilesinden Ağanak Bige’den, Şah Budak ve Hoca Muhammed (Hocuğum), Kongırat
ilinden olan ikinci hanımından Haydar Han, Seyid Baba Han, Sancar Sultan, Şeyh Ibrahim,
Uluğ-Bek’in kızı olan üçüncü hanımı Rabia Hatun’dan da Küçküncü Han, Sevinç Hoca Han
ve Ak-Burun Sultan dünyaya gelmişti.79 Ebulhayr Han, üç defa Taht Vilayeti’ni (Saray şehri)
ele geçirmiş ve Orday-ı Bazar’da namına hutbe okutmuştu. Timurilerden Maveraünnehir
ülkesinin birçok kısımlarını almıştı.80 Ebulhayr Han vefat ettikten sonra Şibanilerin başına
Arab-Oğlan neslinden Yadigar Han geçmişse de Ebulhayr Han gibi kuvvetli hükümdar
olmadığı anlaşılıyor.81 Ebulhayr’ın torunu ve Şah Budak’ın oğlu Şeybak Han (1500-1510) en
meşhur Özbek hükümdarlarındandır. Onun zamanında Timurîlerin elinde olan
Maveraünnehir, Semerkand, Buhara ve hatta Horasan’ın bir kısmı Özbekler tarafından
zabtolunmuştu. Bu sırada zuhur eden Şah Ismail 1510 yılında Şeybak Han’ı mağlup ederek
katlettirmiş ve Harezm ülkesine kadar darugalarını göndermişti. Yalnız 1514/1515 yılında
Yadigar Han evladından Yılbars Han (1515-1526) Harzem’i zaptederek Şah Ismail’in
darugalarını kovmuştu. Artık bu tarihle birlikte kat’i olarak Şiban evladının üç ayrı koldan
sülale ve üç ayrı hanlık teşkil ettiklerini görüyoruz:
1- Ebulhayr Han Sülalesi (Maveraünnehr Şibanileri); Semerkand, Buhara, Taşkent ve bütün
Maveraünnehr sahasına hükmettiler.82
2- Yadigar Han Sülalesi (Harezm Şibanileri); Harezm, Mangışlak ve Esterabad’a kadar Hazar
ötesi Türkmen-Ili sahasında hüküm sürdüler.83
3- Bek-Kondu Sülalesi (Tura Şibanileri): Bu sülale esas Şiban yurdunda kalan Melik-Timur
(Külük Ming-Timur) oğlu Bek-Kondu evladının teşkil ettiği sülaledir.84
Devletlerin hayatında kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş bir nevi kader
çizgisidir. Bu ölçülerde bakıldığı zaman devletin kuruluşu Batu Han (1227-1256) Hanlığı’nın
ilk yarısı devlet kuruluşu ile geçmişti. 1229 yılında başlayıp 1241 yılına kadar devam eden
Kıpçak seferinin neticesinde Itil boyu Kuzey Kafkasya, Bulgar Hanlığı, Kırım, Slav
Prenslikleri ve batıda Balkan Dağları, Tuna boylarına kadar hanlığın bünyesinde birleştirilmiş
oluyordu. Böylece Ak-Orda yani Altın- Orda Hanlığı’nın hakim kanadının teşekkülü
tamamlanmış oluyordu. Daha sonra ülkenin ticarî, iktisadî ve sosyal hayatını tanzim etmek
meseleleri kalıyordu ki, Batu Han’ın bunları yapabilmek için siyasî hudutlara erişmesi
gerekmekteydi.
Ancak ondan sonra bu hususlarla ilgilenmiş ve başkent olarak Itil boyunda Saray şehrini
kurmuştu. Ogeday Kağan’ın ölümünden sonra bütün Dört UIus içinde en kudretli şahsiyet
olarak Batu’yu görmekteyiz. Batu’nun istekleri dahi Dört Ulus’ta mutlaka yerine getirilmesi
emir olarak telakki edilmekteydi. Anadolu Selçuklu Sultanlığı’na Moğol ordularının girdiği
1243 Kösedağ Muharebesi’nde Batu’nun askerleri de olduğu için Batu’nun Azerbaycan ve
Doğu Anadolu’da da vergi tahsildarları vardı.1256 yılında onun ölümünden sonra hayatta
iken kudreti karşısında karşı çıkamayanlar Batu Han’ın tahsildarlarını bu bölgelerden
kovacaklardır. Esasında Azerbaycan ve Doğu Anadolu diğer bir kardeş ulus olan Ilhanlı
Ulusu’na bağlı bulunmaktaydı. Daha sonraki yıllarda Ilhanlı Ulusu ile Altın- Orda Hanlığı,
Ilhanlı Devleti bitene kadar harbedeceklerdir. Dolayısıyla hanlığın kuruluşu hatta yükselişe
başladığı dönem Batu’nun hanlığı döneminde olmuştur. Batu Han’ın 1256’da ölümünden
sonra 1256 yılı içinde iki oğlu Sarıtak Han ve Ulakçı Han ay hesabı ile birbiri ardınca
ölüverince yükselişe yeni başlayan hanlığın sıkıntılı bir döneme düşeceğini göstermekteydi.
Ancak Sayın Han neslinden hanzâdelerin yetişkin yaşa gelinceye kadar Batu Han’ın kardeşi
Berke Han’ın (1257-1266) kurultay kararı ile hanlık makamına getirildiğini biliyoruz. Berke
Han on yıla yaklaşan hanlığı sırasında devlet dizginlerini dirayetle yönetmiş, İlhanlılar ile
tahsildarların gönderilişi dolayısıyla başlayan harbi dirayetle yönetmiş, siyaset olarak da Mısır
Türk Memluk Sultanlığı ile dostluk kurarak dış dünyaya karşı yalnızlıktan kurtulmuştu. Berke
Han’ın Altın-Orda hanları içinde İslamiyet’i kabul eden ilk han oluşu da önemlidir. Berke
Han ağabeyinin Slav Prenslikleri üzerine koyduğu vergileri yeniden tanzim etmiş ve
ağabeyinin yapmış olduğu işleri devam ettirmiştir. Bu arada ağabeyinin kurduğu Saray
şehrinin biraz daha kuzeyinde olan Yeni Saray’ı kuracaktır. Berke Han 1266 yılında öldüğü
zaman çocuksuz olması münasebetiyle hakimiyet tekrar Sayın Han Sülalesi’ne geçecektir.
1266 yılında Batu’nun torunu Münge-Timur (1266-1282) istiklal alameti olan paralarını ilk
darbettiren hükümdardır. Ondan önceki Batu ve Berke Hanlar da dahil yalnızca kağanın adı
zikredilen Dört Ulus içinde kullanılan anonim paraları bastırırlardı. Böylece kağanı tanımama,
Münge-Timur’dan sonra başlayacaktır. Münge-Timur’un çok dirayetli bir hükümdar olduğu
anlaşılmaktadır. Çünkü kaynaklarda Münge-Timur, Külük lakabıyla beraber zikredilir. Külük,
Türkçe akıllı, dirayetli ve zeki manasına gelen bir kelimedir. 1282 yılında öldüğü zaman
kardeşi Tuda-Münge (1282-1287) ona halef olacaktır. Tuda- Münge divane tabiatlı olduğu
için yeğeni Tula-Buka Han (1287-1291) tarafından hanlıktan indirilecektir. 1291 yılında
Berke Han zamanında İlhanlılar ile olan muharebelerde temayüz etmiş olan Emir Nogay’ın
yardımıyla Tula-Buka Han, Mengü-Timur’un oğlu Tokta-Han tarafından tahtından
indirilecektir. Tokta Han (1291-1313), hanlığı müddeti içinde hanedan mensuplarını kırarak
yalnızca oğlu İlbasar’ı bırakmıştı. İlbasar da ölüverince Sayın Han Sülalesi’nin bitme tehlikesi
ortaya çıkacaktır. Ancak Tokta Han öldürttüğü ağabeyi Tuğrulca’nın oğlu Özbek Han’ın
saklandığı bölgeden getirilip han yapıldığı ana kadar bu tehlike devam etmiştir. Özbek Han
zamanı Altın-Orda Hanlığı’nda birçok yeniliklerin yapıldığı devre olacaktır. 1313 yılında han
olan Özbek 1320 yılında İslamiyet’i kabul etmiş ve Altın-Orda Hanlığı’nda bütün hanedan
mensuplarının İslamiyet’e girmelerini temin etmiştir. 1328
29 yıllarında ise Gök-Orda Han’ı Mubarek-Hoca’nın Sığnak şehrinde istiklal alameti olan
paralarını darbettirmesi üzerine Özbek Han yalnızca Mübarek-Hoca’yı değil onun mensubu
olduğu Gök-Orda Sülalesi’ni de ortadan kaldıracaktır. Bunu, Sığnak şehrine veliahdı
durumunda olan oğlu Tini-Bek’i idareci olarak tayin etmesinden anlamaktayız. Böylece 1329
tarihinde Altın-Orda Hanlığı’nın kuruluşundan bu yana Doğu Deşt-i Kıpçak’ta Sayın Han
Sülalesi’ne bağlı olarak hüküm süren Gök- Orda hanedanı tarihe karışmış oluyordu. Özbek
Han dönemi Altın-Orda Hanlığı’nın kudret ve ihtişam dönemi olarak bilinir. 1340 yılında
ölümü üzerine oğlu Canı-Bek Han (1340-1357) babasına halef olacaktır. Canı-Bek Han
ağabeyi Tini-Bek’i ve diğer kardeşi Hızır Bek’i ancak bertaraf ettikten sonra hanlık makamına
gelebilmişti. Canı-Bek Han döneminde de aynen Özbek Han dönemindeki gibi hanlığın
ihtişamının devam ettiği görülür. Hatta yıllardır İlhanlı Ulusu ile mücadele mevzusu olan
Azerbaycan’a girerek (1356) ele geçirmesi, Altın-Orda Hanlığı’nın eriştiği kudretin zirvesi
olarak görülebilir. Hatta oğlu Berdi-Bek’i buraya vali olarak bırakıp geri dönmüştü. Ancak
Berdi-Bek babasının dönüşünden sonra oğlunun yanına bıraktığı Tümen beyi Tulubay teşviki
ile Berdi-Bek gizlice Saray şehrine dönecek o sırada hasta durumunda olan babası Canı-Bek
Han’ı katlederek hanlık makamına geçecektir. Berdi-Bek’in hanlığı 1357’den 1360 yılına
kadar devam edecektir. Berdi- Bek, Tulubay adlı beyinin yapmış olduğu menfi telkinler
dolayısıyla küçük kardeşlerinin hepsini boğdurarak hiç halef bırakmayacaktır. Bu
münasebetle de Sayın Han Sülalesi’nin bitişini hazırlayan Berdi-Bek Han’ın adı kaynaklarda
Kökün Kırgan Köten Han şeklinde geçmektedir ki, kendi sülâlesini yok eden han, demektir.
Altın-Orda Hanlığı’nın yükseliş dönemi Canı-Bek Han’ın ölümüyle sona ermiş oluyordu.
Bundan sonra kaynaklarda geçen ifadelere bakılacak olursa bir Bulkak devri başlamıştı.
Bulkak, Osmanlı tarihindeki Fetret Devri’nin karşılığı olmaktadır. Berdi-Bek’in kaynaklarda
verilen bilgiye göre iki buçuk veya üç yıllık bir hükümeti vardır. Ancak hanlığın her yerinde
artık Berdi-Bek’in hükmü geçmemekte, hatta başkent çevresindeki büyük Kıyat emirlerinin
bir kısmı Sır-Derya boyuna bir kısmı da Kırım tarafına giderek başkenti korumasız
bırakmışlardı.1360 tarihinde ölen Berdi-Bek ile Ak-Orda Sülalesi böylece bitmiş oluyordu.
Bundan sonraki Altın-Orda hanları Şiban ve Tokay-Timur neslinden geleceklerdir. Bulkak
dönemi sonlarına doğru Tokay-Timur neslinden Urus Han (1369-1379) Cuci Ulusu’nun SolKol’unda hakimiyeti kurmuş batıya doğru niyetlendiği sırada Toktamış Han ile mücadelesi
başlayacaktır. Dolayısıyla Bulkak, Urus Han döneminde de devam etmiş sayılmaktadır.
Çünkü Altın-Orda Hanlığı’na gelenlerin hiçbirisi hanlığın bütününe hakim olamamıştır.
Bulkak dönemindeki hanların sayısı elliye yaklaşmaktadır. Kaynaklardaki bilgiler ile
Markof’un kataloğundaki paralar farklılıklar göstermektedir. Berdi-Bek Han’dan sonra Şiban
Han neslinden Hızır Han ve Bo’ul (Bogul) neslinden Bazarcı Oğlan gibi ilk Bulkak hanları
ortaya çıkmışsa da bu kırk küsür hanın pek çoğunun hangi nesebden geldiği dahi belli
değildir. Urus Han’ı bertaraf eden Toktamış Han (1379-1397) devletin dizginlerini toplayarak
hanlığı tekrar yükseltebilmişti. 1397’de onun hanlığı kaybetmesiyle birlikte başlayan devir bir
duraklama devresidir. Gelen hanlar daha ziyade Tokay-Timur neslinden olanlardır. Bu
duraklama döneminde Toktamış’a halef olan amca çocuğu Timur-Kutluk Han (1397-1400)
evladı ile Toktamış Han evladı arasında bir mücadele dönemi başlayacaktır. Bu mücadeleli
dönem hanlığın bölünmesine ve parçalanmasına kadar devam edecektir. 1436 yılında UluğMuhammet Han tarafından Kazan Hanlığı, onu takiben 1440 yılında Hacı-Giray tarafından da
Kırım’da Kırım Hanlığı kurulacaktır. Böylece ilk bölünmeler ortaya çıkmış oluyordu. Saray
şehrinde oturan hanlardan kaynaklarda Uluğ Orda şeklinde bahsedilmektedir. Bu
mücadelelere Şiban Han evladı da katılmak istemiş ise de Tokay- Timur nesli hakimiyeti
elden bırakmamıştır. Bu münasebetle Doğu Deşt-i Kıpçak’ta Şiban Han evladı Özbek Han’ın
hanlığa çıkışında yardımcı oldukları için bunlara kaynaklarda Özbekler veya Özbekîyân
denmekteydi. Bu mücadeleli dönemde Özbekler merkeze hakim olamamışlar, fakat kendi
bölgelerine de saray hanlarının otoritesini sokmamışlardır. Dolayısıyla bu dönem hanları en
son Toktamış Han zamanında temin edilen birlik seviyesine asla ulaşamayacaklardır.
Özbeklerin de doğusunda Urus Han evladının direndiği hanlık merkezine karşı gruplar Kazak
adıyla anılacaklardır. Kazak kelimesi, kendi başına buyruk hareket eden, manasında bir
Türkçe kelimedir. Yani hanlık merkezini tanımayanlar bu isimle zikr edile edile bu yeni
teşekkül edilen ilin adı da Kazak İli olacaktır. Doğu Deşt-i Kıpçak’ta Özbekler ve Kazaklar
kendi hakimiyet sahalarını tayin ederlerken İtil boyu ve Kırım havzasında Kazan ve Kırım
Hanlıklarını takiben 1465’lerden itibaren Hacı-Tarhan (As-Tarhan) Hanlığı da kurulacaktır.
Hatta bu arada Yayık Irmağı ve Saraycık şehri merkez olmak üzere Nogay-Mangıt Ordası da
bir ayrı bölüm olarak tarih sahnesinde görülecektir. Diğer Dört Ulus’a bakılacak olursa, o
ulustaki tek hanedanın devamlılığına karşılık Deşt-i Kıpçak’ta bu kadar bölünmenin
olmasının sebebi, bulunduğu coğrafya ile ve siyasî mücadeleler ile izah edilebilir. Hatta
Özbekler, Deşt-i Kıpçak’taki kendi hakimiyet sahalarını kısmen terk ederek Uluğ Bey
devresinden itibaren Ebu’l-Hayr Han zamanında, Maveraünnehir’e ineceklerdir. Timurîlerin
idaresine son veren Özbekler, Çağatay ülkesine inmekle hakimiyet sahalarını Deşt-i Kıpçak’ın
dışına genişletmek imkanına sahip olmuşlardır. Timurlular Devleti’ni ortadan kaldırarak
Buhara merkez olmak üzere yeni bir hanlık kuracaklardır. Hatta Buhara Hanlığı’nı takiben
Harezm’de Özbeklerin eline geçecek ve burada da Hive-Özbek Hanlığı ortaya çıkacaktır.
Böylece Özbekler vasıtasıyla Cuci Ulusu’nun sahası Çağatay Hanlığı’nı da içine alacak
şekilde böyle bir genişleme imkanına sahip olmuştur.
Altın-Orda’nın son hükümdarı durumunda görülen Şeyh Ahmet Han (1481-1502), yalnızca
Taht- İli diye bilinen Saray şehri ve çevresinde söz sahibi idi. 1502 yılında Kırım Han’ı
Mengli-Giray gelip Saray şehrini ele geçirmiş ve şehri tahrip ettikten sonra geri dönmüştü.
Kaynaklar bu münasebetle ondan Taht-Algan diye bahsetmektedir. Alınan taht ancak Saray
ve çevresi idi. Esasında Saray şehrinin tahribi ile biten hanlığın kudreti çok daha önceden
sona ermişti.
Altın-Orda Hanlığı’nın Teşkilatı
Cihanşümul Türk Devlet yapısında görülen teşkilat yapısında Sağ-Kol, Sol-Kol ve merkez
teşkilatı olmak üzere bilinen bir yapılanma vardır. Cuci Ulusu’nun ve Altın-Orda Hanlığı’nın
teşkilatlanmasında yerli kaynaklarda geçen Sağ-Kol, yani batı bölüm, Ak-Orda adıyla, SolKol ise doğuda Gök-Orda adıyla iki bölüme ayrılmıştı. Bu bölümlerin renklerle
isimlendirilmesinde kültür tarihimizin bir özelliğini görmekteyiz. Sağ-Kol, Sol-Kol
teşkilatının yanında, merkez teşkilatı ise kaynaklarda Ön (Öng) Kol diye geçmektedir. Ancak
devleti Ak-Orda yani diğer adıyla Altın-Orda temsil etmekte, Gök-Orda bölümü ise ayrı bir
devlet gibi değil bir devletin bir aşağı idari kanadı şeklinde mana taşımaktaydı.
Reşidüddin, devletin her iki idarî kanadında da Cuci evladının ve torunlarının yer aldığını
nakletmektedir. Bu hanzâdelere oğlan tabiri kullanılmaktadır. Oğlan tam şehzade karşılığıdır.
800 tarihli Timur-Kutluk Han’ın yarlığının başındaki "Timur-Kutluk, sözüm; Sağ ve Sol-Kol
Oğlanları, Tümen beğleri, Bin Beğlerim”85 ifadesinin de gösterdiği gibi Cuci Ulusu’nun
devlet yapısında Sağ ve Sol-Kol oğlanları adı verilen Cuci evladının yeri başta gelmekte ve
şehzade tabiri oğlan adı ile karşılanmaktaydı. Devletin başındaki Han ve hanımının unvanı ise
Hatun şeklindedir. El-Ömerî’nin nakline göre "Kıpçak ülkesinde Hatunlar Hanlarla birlikte
idareye iştirak ederler verilen yarlıkların bir çoğunda Han ve Hatun birlikte karar verdiler
şeklinde kayıtlar bulunur. Ben böyle yarlıkları gördüm” demektedir.86
Canı-Bek Han’ın anası ve Özbek Han’ın Hatun’u Tay-Tuğlu Hatun’un Metropolit
Feognost’ta vermiş olduğu yarlıkta Ulus Emiri ve Orda Emirlerine ve vilayet ve şehir kasaba
darugalarına ve damgacılara ve elçiler şeklinde bütün devlet ileri gelenlere hitap eden
ifadesinden devlet idaresindeki Ulus Emiri’nin en üst seviyede Orda Emiri’nin ise
bölümlerden bir tanesinin ve vilayet, şehir, kasaba darıgalara ve damgacılara ve elçilere87
şeklinde geçen ünvanlar devlet teşkilatındaki protokol yerini göstermektedir.
En üst seviyede her yıl toplanan ve mühim meselelere karar verilen Kurultay ise devletin
mühim kararlarının alındığı yüksek bir meclis durumundaydı. Bir de ünvanlar arasında Atalık
ünvanını görmekteyiz. Atalık daha ziyade vezir hüviyetinde bir yüksek makam idi. Yine
kaynaklardan anladığımıza göre Sağ-Kol Orda Emiri Kırım’da, Sol-Kol Orda Emiri ise
Harezm’de oturmakta idi.88
Tümen Beğleri ve Bin Beğleri askeri kumandan hüviyetinde olan bu kimseler umumiyetle
Kıyat, Kongırat, Mangıt, Şirin, Barın, Secut gibi kabilelerin emirleri durumundaydılar.
Kurultayı teşkil eden elemanlar yukarıda işaret olunduğu gibi ya Cuci Sülalesi mensupları
yahut da kabilelerin ırsî beyleri idi. Başlangıçta bu beyler Moğolca, Noyan ünvanı
kullanırlarken daha sonraları Türkçe Bey kelimesi onun yerine kaim olmuştur. Hatta Arapça
Emir kelimesi de bu manayı karşılamak üzere kullanılmıştır. Hanlığın en büyük icra organı
olan kurultay, yasaya göre kararlar almaya mecburdu. Dolayısıyla yasa ve yargı işlerine bakan
Yasa Emiri olan bey de kurultayın tabii azası meyanında idi. Ayrıca Uluğ Bitikçi veya Bitikçi
Emiri diye bilinen defterdarlar da kurultaya katılmışlardır. Esasen Yasagul ve Bitikçiler de
beyler arasından seçilmişlerdir. Cengiz Han’ın Yasa Emiri Çağatay, Batu Han’ın Bitikçisi ise
Berke Han idi. Altın-Orda Hanları kurultay meseleleri ve kararlarından başka devlet işlerini
yürütürken Kineş=Kingeş, heyetine danışırdı. Ayrıca hukuk işlerinde Saray şehrinde oturan
Baş Kadı ve Baş Yargucu teşkilatın başındaydılar. Teşkilata uygun şekilde Sağ-Kol ve SolKol Orda Kadıları ve Orda Yargucuları da mevcuttu. Orda Kadıları ve Orda Yargucuları SağKol’da Kırım’da, Sol-Kol’da ise Harezm’de oturmakta idiler. Bu münasebetle Saray Kadısı
veya Baş Kadı, daha sonra Sağ ve Sol-Kol Orda Kadılıkları, üçüncü kademede ise şehir
kadıları şeklinde bir sıralamayı görebilmekteyiz. Aynı durum yargucular için de cari idi.
Kadılar dinî hukukla alakalı meselelerde yargucular ise örf ve adete ait yasa hukuku üzerinde
hükmederlerdi.
Yarlıklarda görebildiğimiz tuğra veya nişan karşılığı damga kullanılmaktaydı. Osmanlılarda
nişancının veya tuğrakeşin vazifesini, Altın-Orda Hanlığı’nda Tamgacı yapmaktaydı.
Rütbe olmamakla beraber Tarhanlık ve Küregenlik unvanları muhterem makamlar arasında
geçmektedir. Bunlardan Küregen, Sayın Han Sülalesi’ne damat olan beylerin kullandığı
ünvan idi. Tarhanlık ise han tarafından yarlık ile birlikte verilen her nevi vergiden muafiyet ve
dokuz çeşit suçtan muaf sayılan kimseler için kullanılırdı. Bunların teşkilata göre değil aynı
zamanda sayıları da belli olmazdı. Çünkü devir devir bunların sayısı çok azalmış bazen de
artmıştır.
Cengiz Imparatorluğu’nun bir bölümü olan Altın-Orda’da da posta ve ulaşım Yam adı verilen
posta teşkilatı ile yapılırdı. Bu nizam içinde yer alan ulaklar fevkalade haller dışında şehirlere
ve meskun mıntıkalara uğramadan esas menzillerine ulaşmak için gayret ederlerdi. Menzil
yerlerinde at ve yedek ulaklar bulunur, her ulak kendisine ulaşan evrakı bir sonraki menzile
ulaştırma şeklinde vazife görürdü.89
Altın-Orda Hanlığı iktisadî şartlar itibariyle üst seviyede zengin bir ülke olmamıştır. Bu
durum Deşt-i Kıpçak’ın coğrafî yapısı ile yakından ilgilidir. El-Ömerî, "bu ülkenin insanları,
bozkır şartlarına uygun şekilde umumi olarak hayvancılıkla, bazı yerlerde ise ziraat ile iştigal
ederler. Kıtlık ve hayvan hastalıklarının zuhur ettiği yıllarda perişan olurlar; hatta erkek
evlatlarını satmak zorunda kalırlar. Bugün Mısır ordusunda bunların pek çoğu vardır.”
diyor.90 Altın-Orda’nın ticarî geliri de büyük sayılamazdı. Çünkü, Avrupa ile Asya
arasındaki ticarî irtibat o devirde Ön-Asya yoluyla yapıldığı için Deşt-i Kıpçak ikinci planda
kalıyordu. Dolayısıyla, mesela İlhanlılara oranla büyük siyasî kudrete sahip olmasına rağmen,
mütevâzı bir iktisadî hayata mahkumdu. İlhanlılarda, İktisadî gücün ifadesi olarak altın para
bol miktarda darp edilirken, Altın-Orda Hanlığı’nda Sayın Han Sülalesi’nin son bulduğu 1360
yılına kadar altın para bastırıldığına dair emâre görülememiş ve ancak gümüş ve bakır paralar
darbedilmiştir.
Altın-Orda Hanlığı’nın Kırım, Bulgar, Kuzey Kafkasya, Harezm ülkesinin o devir
dünyasındaki ticarî hayatta yeri mühim durumdaydı. Batu Han’ın kurmuş olduğu Saray
şehrinden sonra Berke Han’ın kurduğu Yeni-Saray şehri bu merkezler arasında yeni yer almış
bulunmaktaydı. Ayrıca Kırım bölgesindeki Kerç, Kefe, Sudak ve Azak limanları Ceneviz ve
Venedikli tâcirlerin ticarî depolarının yer aldığı limanlar durumundaydı. Bu şehirler arasında
gelip giden kervanlar ve yukarıda saymış olduğumuz limanlara uğrayan gemilerden damga
vergileri alınırdı. Bu alınan damga vergileri hanlığın temel gelir kaynakları arasındaydı.
Ayrıca Altın-Orda Hanlığı’nın hanlığa gelir temin eden Ortaklık adı verilen bir usulden
faydalandığını bilmekteyiz. Ortak diye tabir edilen bu tüccar kimseler komşu ülkelerde ticarî
temsilci gibi çalışırlar ve büyük gelir temin ederlerdi. Ayrıca devlet gelirleri arasında tabii
Rus knezliklerinden alınan vergiler bulunmaktaydı. Bunlar daha ziyade Daruga ve Baskak adı
verilen vergi amirleri tarafından toplanırdı. Bu vergiler tabiî olan Rus kneziklerinde baca
vergisi (ev başına demektir), haraç ve bac yıllık olarak toplanırdı. Bunlardan başka devlet
posta teşkilatı için alınan Yam ve Ulak vergisi Galle adı ile orduya erzak ve temini gayesiyle
toplanan vergiler Altın-Orda Hanlığı’nın canlılığını ve hayatiyetini temin etmekteydi.
Cuci Ulusu’nun kendi bünyesinde toplanan vergilerin başında, gayrimenkullerden alınan
Uluğ- Mal, veya Talay adındaki vergi gelmektedir. İkinci olarak, Kalan adı verilen ve öşür
tertibinde olan vergi, hasat sonunda, müstahsilin elde ettiği hubûbatın 1/10’u oranında
alınırdı. Kopçur adındaki diğer bir vergi ise, bozkır sekenesi ile alakalı olup, koyun
sürülerinden 1/100’u miktarınca aynî olarak alınırdı.91
Altın-Orda Hanlığı’nın kuruluş döneminde bu ülkede var olan pek çok şehri bilebilmekteyiz.
Bu şehirlerin başında kuzeyde Bulgar şehri, Kuzey Kafkasya’daki Macar şehri, İtil boyundaki
Ükek, Suvar gibi şehirler meyanında Kırım sahasında Kefe, Kerç ve Sudak, Harezm ülkesinin
merkezi Harezm şehri ve yine Sır-Derya boyundaki Doğu Deşt-i Kıpçak’ın merkezi Sığnak
şehri gelmektedir. Bu şehirlere ilave olarak hanlığın kuruluşundan sonra Batu Han zamanında
kurulan Eski-Saray ve Berke Han zamanında kurulan Yeni-Saray şehirleri, Yayık ırmağı
boyunda ise Saraycık şehrini ilave edebiliriz. Hatta tahrip edilen Itil şehrinin yerine kurulan,
bugün As-Tarhan adıyla anılan şehrin yerine, Hacı Tarhan adında yeni bir merkezin meydana
geldiğini de bilmekteyiz. Yine daha sonra gelişen ve Sağ-Kol Ordası’nın merkezi durumunda
olan Kırım yarımadasının ortasındaki Kırım şehrini de bunlara ilave etmek gerekmektedir.
Ibn Batuta 1330’lu yıllarda Anadolu’dan Kırım’a çıktıktan sonra, daha sonra Eski Kırım adını
alan, Kırım şehrini görmüş daha sonra Don nehrinin Azak denizine döküldüğü yerdeki Azak
şehrine ulaşmış, Kuzey Kafkasya’daki Macar şehrine ulaşmış, oradan da Saray şehrine, daha
sonra da Saraycık şehri üzerinden Harezm’e erişmişti.92 1330’lu yıllardaki durum bu
merkezde iken Altın-Orda Hanlığı’nın XV. asrın ortasından itibaren bölünmeye başlaması
üzerine Kırım’da Bağçe-Saray ve Ak- Mescid, Itil’in orta havzasında eski Bulgar şehrine
yakın olan Kazan şehri Kazan Hanlığı zamanında ve Itil’in Hazar Denizi’ne döküldüğü
bölgedeki As-Tarhan veya Hacı -Tarhan şehirleri ise gelişmelerini daha ziyade bu hanlıkların
kuruluşundan sonra yapacaklardır.
Deşt-i Kıpçak’ın fethi sırasında Rus prenslikleri üzerinde büyük nüfuz sahibi olan Kief Büyük
Knezliği’nin başkentinde Moğollar tarafından tahribi sebebiyle; eski itibarını kaybeden Kief
şehrindeki Rus metropolitliği, daha sonra kuzeydeki Moskova’ya taşınmıştı. Altın-Orda
Hanları, Moskova prensini Büyük Knez olarak tayin ettikleri gibi, Moskova metropolitlerini
de Rus kilisesinin başı olarak tanıdılar. Böylece, Moskova Knezliği, Altın-Orda’nın da
himaye ve müsamahasıyla diğer Rus knezleri üzerinde hakimiyet kurmaya muvaffak oldular.
Başka bir ifade ile, Altın-Orda, başlangıçta Batu’nun yıktığı Kief Büyük Knezliği yerine, daha
kuvvetlisini yani mustakbel Rus Devleti’nin temelini teşkil edecek Moskova Rusyası’nın
inkişaf yolunu açmış oluyordu. Derinliğine tetkik edilmemiş olmasına rağmen, Altın-Orda’nın
bazı müesseselerinin, hususiyle Moskova Knezliği tarafından taklit ve kabul olunduğuna dair
belirtiler vardır. Netice itibariyle, Altın-Orda Hanlığı, Doğu Avrupa’nın ve Rusya’nın modern
devreye girişine amil olmuştur.
Altın-Orda Han’ı Ahmet Han’ın 1480 yılında Moskova üzerine yapmış olduğu seferin
sonuçsuz olarak bitmesi Moskova Büyük Knezliği’nin artık ciddi olarak varlık göstermeye
başlayışının ifadesi olmaktadır. O sırada Moskova’nın başında bulunan Büyük Knez III. Ivan
(1462-1505) Rus Devleti’ni canlandıran ilk Büyük Prens durumunda olmaktadır. Onu takiben
III. Vasili (1505-1533) ve daha sonra Rus Devleti’nin başına geçen IV. Ivan (1533-1584), Rus
Devleti’ni tarih sahnesinde devlet haline getiren müthiş lakaplı bu IV. Ivan olacaktır.
Nitekim 1547 yılından itibaren Büyük Prenslik ünvanını bırakarak Çar ünvanını almakla bu
iddiasını açıkça ortaya koymuştur. 1552 yılında Kazan Hanlığı’na 1556 yılında Hacı-Tarhan
Hanlığı’na daha sonra Saraycık merkezli Mangıt-Nogay Ordası’na son vererek Sibirya’daki
Tura Şibanîleri Devleti hükümdarı Işim Han ile mücadeleye giren ve Sibirya topraklarına
doğru genişleme siyasetini ortaya atan bu IV. Ivan olacaktır. Onun vefatından sonra 1600
yıllarına doğru Tura Şibanîleri Devleti’ne son verilecek, hatta daha doğudaki Kazak Hanlığı
ile mücadelelere başlanacak ve Rus
Devleti’nin Irtiş boylarına kadar genişlemesi bu siyasetin sonucu olacaktır. IV. Ivan’ı
muvaffak kılan Rus ordusunu yeniden teşkilatlandırarak ateşli silahlarla onları teçhiz etmesi
sayesinde ateşli silahlardan mahrum olan bu hanlıkların kolayca istila edilebilmesinin
sebebini görmek ve bulabilmek mümkündür. Daha sonraki yüzyıllarda Japon Denizi’ne kadar
uzanan ve Türkistan Hanlıklarına son veren siyasetin temeli IV. Ivan zamanında ortaya
konulmuştur.
Altın-Orda Hanlığı’ndan en son geriye kalan Kırım Hanlığı ise Osmanlı desteği münasebeti
ile 1774 Kaynarca Anlaşması’na kadar Osmanlı yardımıyla Rus ileri harekatı karşısında
direnmiştir. Fakat Kaynarca Anlaşması’ndaki Kırım Hanlığı’na istiklal verme maddesi
görünüşte olmuş, hakikatte ise Kırım Hanlığı’nın Rus kontrolüne girişinin başlangıcı
sayılmalıdır. 1783 yılında Rus ordularının Kırım Hanlığı’na girerek Kırım Hanlığı’na son
vermesi ve doğrudan doğruya Kırım ülkesinin Rusya’ya ilhakı ile 1783 tarihinde Kırım
Hanlığı da tarihe karışacaktır.
1
Moğolların Gizli Tarihi, Monghol-un Niuça Topça’an, Ahmet Temir terc. Ankara
1948, s. 185; Cüveyni, Cihân-Gûşâ, M. Kazvini neşr. I,
Astrahan Hanlığı / Prof. Dr. İlya V. Zaitsev
Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü / Rusya
Istrahan tarihinde üç dönem vardır: Bunlardan birincisi Timur tarafından 1395-1396 kışında
yıkılan Hacı-Tarhan şehri dönemi. Bu şehir geleneksel olarak Idil nehri deltasında, onun sağ
kıyısında bulunan bir arkeolojik mevki olan ve günümüz Astrahan şehrinin yukarısında
bulunan Şareni Bugor yerleşimi olarak kabul edilir. Bugün ise bu şehirden geriye neredeyse
hiçbir şey kalmadı; yapılar ya ırmak suları ya da modern binalar yüzünden yok olmuştur. Tek
geriye kalan ise Orta Çağ yerleşiminin yakınlarında olan ve toprak evleri bulunduğu kısım
olmuştur. Bu bulgular Şareni Bugor’daki arkeolojik kazılar sırasında ortaya çıkmıştır.
Geleneksel görüşe göre Astrahan XIII. asırda kurulmuştur. Bu, belki, XIII. asrın 50’li
yıllarında gerçekleşmiştir, çünkü bu asrın sonlarında şehrin var olduğu kesindir. Arap gezgini
olan Ibni Batuta (M.S. 1304-1368/69) bu şehrin isminin anlamını açıklamaya çalışan ilk
kişidir. Bu efsane Astrahan Tatarları arasında günümüze kadar gelmiştir. "Tarhan onların
kullandığı manada ‘vergiden muaf olan yer’ demektir. Şehrin adını almasından önce bir Türk
hacı olan bir mübarek Türk bu civarda yerleşmiş, sonra sultan bu yerleri vergiden muaf
kılmıştı. O yer önce bir köy haline geldi, sonra büyüdü ve şehir halini aldı ve dünyanın en
muazzam nehirlerden biri olan Idil nehri üzerinde kurulmuş ve büyük pazarlara sahip en güzel
şehirlerden biri haline geldi. Sert soğuklar gelene, nehir ve kolları donana kadar sultanın
meskeni burası olmuştu,” diye yazıyordu Ibni Batuta.1 Kendi gezi kronolojisine göre, Ibni
Batuta Özbek bölgesine (günümüz Pyatigorsk’a yakın) 6 Mayıs 1334’de gelmiştir. HacıTarhan’dan ise 14 Haziran 1334’de ayrılmış ve aynı yılın 11-13 Kasımı’nda Istanbul’dan bu
şehre geri dönmüştür.2
Timur’un fethi ve yıkımı sonrasında şehir başka bir yerde yeniden yapılandı ve böylece belki
çok kısa bir zaman için de olsa Hacı-Tarhan el-cedid (yani yeni Hacı-Tarhan) ismini aldı. Bu
yeni isim Şadibek Han tarafından hicri 805’de (miladi 1402-03) basılan sikkelerde görülebilir.
Belki, GöF;}! şehrin yeni yerinin isminin belirtisi olmaktan ziyade "mutlu, kutlu, bahtlı ya da
güvenli” anlamına gelen süslü ve etkileyici bin söyleyişin sembolü olabilir.3 Çok geçmeden
bu yeni şehir Astrahan (daha doğrusu Hacı-Tarhan) Hanlığı’nın başkenti olmuştur.4
Hanlığın kuruluş tarihi hakkında değişik tarihçiler tarafından değişik fikirler öne sürülmüştü:
1459-1460, 1466, 1495, vs. gibi. Bu tarihlerden hiçbiri kaynaklarca doğrulanmış değildir.
Hacı-Tarhan (Astrahan) XV. asrın ikinci yarısına ait hiçbir kaynakta bağımsız bir devlet
(Hanlık) olarak zikredilmiyor. 1459 yılına kadar Astrahan Taht Eli’nin (Rus yıllıklarında
Bolşaya Orda, yani Büyük Ordu olarak geçen) bir parçası olarak Timur-Kutluk’un torunu
Küçük-Muhammed’e tabi idi. Babasının tahminen 1459’deki ölümünden sonra onun oğulları
iktidar kavgası başlatmış ve her ikisi sırayla şehri ele geçirmişti. Böylece, XV. asrın 50’li70’li yıllarında şehir Taht Eli’nin merkezlerinden biri haline gelmişti. XV. asrın ikinci
yarısında Hacı-Tarhan Nogay mirzalar ve Küçük-Muhammed’in halefleri olan Taht Eli
hanlarına bağımlı kalmıştır.
1475 yılındaki Osmanlı askeri harekatı sabık Altın Ordu bölgesindeki güç dengesini önemli
ölçüde değiştirmişti. O tarihten sonra Taht Eli hanları Kırım Hanlığı’na karşı olan
mücadelesinde Osmanlı mevcudiyeti ve çıkarlarını göz önünde bulundurmak zorunda
kalmıştır. 1502 yılında Kırım Hanı olan Mengli-Giray Altın Ordu’nun son kalıntıları olan
Taht Eli Devleti’ni yok etti. 1502 yılından daha erken olmamak şartıyla, Hacı-Tarhan Kırım
Hanı tarafından yıkılan Taht Eli’nin siyasi halefi haline geldi. Böylece, Astrahan Hanlığı
Altın Ordu Devleti’nin yerine geçti diyebiliriz.5 Tarih boyunca, Astrahan hükümdarları
Nogay mirzaları ve Kuzey Kafkasya boyları (Çerkes ve Kabartay) ile çok yakın bağlar
kurdular.
Hanlığın tarihine dair Astrahan kaynaklarında fazla bilgi (vakayınamelerinde)
bulunmamaktadır. Şehirde bulunan bütün yazılı belgeler günümüze kadar ulaşamamıştır. Ya
Rus işgali sırasındaki yangında yok olmuş ya da kaybedilmiştir. Astrahan Hanlığı ile Rusya
arasındaki ilişkilere dair diplomatik belgeler de bulunamamıştır. Dolayısıyla, Hanlığın
tarihine dair esas kaynak Rus kaynakları olmuştur. Onlardan en önemlisi olan Posolskiye
knigi ("Elçi Kitabı” Moskova’daki Eski Belgeler Devlet Arşivi’nde muhafaza edilmektedir)
Rusya ile Nogay Orduları, Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile olan siyasi bağlantılarla
ilgilidir.6
1502 yılından sonra Abdülkerim bin Mahmud Astrahan’ın ilk hükümdarı olmuştur. Onun
tahta geçişinin tam tarihini tespit etmek imkansızdır. Posolkiy prikaz (Moskova Dışişleri)
arşivinin verilerinden bildiğimiz gibi, birçok belge Rusya ile Cengizid (Cucı) "yurt”larla
(devletlerle) olan diplomatik ilişkilere değinmekteydi. Bunların arasında bir de özel Astrahan
kitapları (Astrahanskiye knigi, Rusça tetrad, Türkçe-Arapça defterden) da bulunmaktaydı.
Maalesef, bunlar XVI-XVII. yüzyıllarda Moskova’da çıkan yangınlar sırasında yok olmuştur.
Kaybedilen bu belgeler Abdülkerim’in hüküm sürdüğü "7016’dan 7025’e kadarki”7 (M.S.
1508-1517) yıllara aitti. Büyük ihtimalle Abdülkerim ya 1508 yılına kadar şehir üzerinde tam
bir otorite kuramadı, ya da Nogay mirzalarına bağımlı formal bir otoriteye sahipti.
Abdülkerim’in sarayından iki kişinin ismi bilinmektedir: ulu-biy/bey (büyük prens) olan
Hitay boyundan Baba Ali Bey ve Hacı-Tarhan vilayetinin ünlü ve zengin tüccarı ve Han’ın
Naibi olan Hacı Niyaz.8
M.S. 1508 yılına kadar şehirde istikrarlı bir iktidarın gerçekleşmediğini görüyoruz.
Diplomatik Moskova kaynaklarında bahsi geçen Astrahan hanı değil "Çarlar, yani Hanlar”
olmuştur. Böylece, 1503 yılında Don nehri civarında "Astrahan Çareviçi ve Çarlar” tabi olan
Kazaklar ve şahzade ve Kefe beylerbeyine giden Rus elçisinin ve Kefe’nin Moskova sefiri
olan Ali Hoca’nın (Rusça Alakozya) kafilelerini soymuşlardı. Onlar birçok Moskovalı ve
Osmanlı tüccarlarını soymuş ve öldürmüşlerdi.9 Bu metin Astrahan "Çar”larının (Hanlarının)
Rus belgelerdeki ilk bahsidir.
1502 sonrası hanlık sınırları şöyle tanımlanabilir: doğuda, Nogay Ordusu tarafından Buzan
olarak bilinen İdil ağızlarından biri. Kuzeye doğru sınır İdil nehri boyunca devam ediyor ve
günümüz Volgograd şehrinin bulunduğu bölgeye kadar uzanıyordu. Batı (Kırım) sınırı Don
nehri boyunca güneye doğru devam ediyor ve Türkçede Süt-Su (ya da Slav dillerinde
Moloçnıye Vodı) olarak bilinen Mius nehrine kadar uzanıyordu. Doğu sınırını ise Hazar
Denizi oluşturuyordu.
Mengli-Giray Han Astrahan’a karşı etkili askeri harekat için Moskova’nın desteğine muhtaçtı.
Herşeyden önce, Kırımlılar kendi filosuna sahip olmadığından ve Idil ağzına gidemediğinden,
şehri nehir tarafından ablukaya almak için bu desteğe muhtaçtı. Iş böyle olunca, Astrahan
Hanlığı’nı fethetmek için Kırım’da Moskova gemilerini kullanmak fikri doğdu. Fakat aslında
diplomatik görüşmelerinde Moskova ve Bahçesaray karşılıklı olarak gerçekçilikten uzak
koşullar öne sürdüler. Grandük Kırım hanını muhtemel Astrahan Savaşı’nda destek vaadi
karşılığında Letonya’ya karşı seferber etmek niyetindeydi. Mengli-Giray ise Astrahan’a karşı
savaşın Letonya harekatının ön şartı olduğunu belirtti. 1502 yılından sonra ise Kırım
Hanlığı’nı Idil Cengizidlerine karşı desteklemek Moskova için çıkar sağlamaz hale gelmişti.
Bu Kırım’ın askeri ve siyasi açılardan zararlı bir şekilde güçlenmesine ve Rusların giderek
kendi yurtları olarak görmeye başladıkları Kazan üzerinde Kırım etkisinin giderek artmasına
neden oldu. Coçi’nin siyasi sahası üzerinde iktidarın tek bir merkezde toplanmamış olması
Moskova’nın pekala işine geliyordu.
Muhammed Giray döneminde Moskova ile Kırım arasındaki antlaşmanın bozulması Rus
düklerini Kırım’a karşı bir müttefik arayışına mecbur bıraktı. Moskova ile Kırım düşmanlığı
sırasında Astrahan Hanlığı da bu rolü üstlenmiş oldu.
En geç 1514 yazında Canibek bin Mahmud Rus diplomatik yazışmalarında Astrahan Hanı
olarak geçmişti.
1515 yazında Muhammed Giray şehre ve Nogaylara karşı yürütülen büyük askeri sefer
sırasında Astrahan’ı kuşattı. Astrahan Hanı Nogay Ordusuna kaçmak zorunda bırakılmıştı.
Muhammed Giray o sene şehri ele geçiremediğinden Canibek çok geçmeden geri dönmüştü.
1521 yılı baharında Nogay mirzası olan Seyidahmed bin Musa (Şiydiak) şehri işgal etti ve
orada birçok sultanı katletti. Onların kimler olduğunu bilmiyoruz. Muhatemelen Canibek’in
akrabaları idi. Canibek’in kendisi de 15 Ağustos 1521 tarihinden önce ölmüştür. 1521 Ekim
ayına kadar Astrahan Hanı olmadı çünkü Nogay soyluları halen iktidar talibi iki kuzen Hüseyin bin Mahmud ve Murtaza bin Ahmed- arasında seçim yapmaktaydılar. Nihayet bir
tercih yapıldı ve Hüseyin Astrahan Hanı ve Nogayların vassalı oldu ve 1523 yılına kadar
Nogaylara bağımlı kaldı.
Muhammed Giray’ın ünlü 1521 Moskova Seferi sırasında sadece 580 Astrahan akıncısı
yarımadaya saldırdı ve Kırım uluslarını yağmaladılar. Onları cezalandırmak gayesiyle
Muhammed Giray 1523 yılında Astrahan’a karşı muazzam bir askeri seferberlik başlattı. Altın
Ordu’nun halefleri olan bütün Tatar devletler üzerinde egemenliğini kurabilme ihtimalinin
olduğu düşüncesiyle Astrahan’a saldırdı.10 Şehir talan edilmişti, Hüseyin Han da mülteci
durumuna düşmüştü (muhtemelen Nogay Ordusuna kaçmıştı). Fakat bu zaferden çok
geçmeden, Muhammed Giray ve onun oğlu ve kalgası olan Bahadır Giray şehrin
yakınlarındaki bir ziyafet sırasında Nogaylar tarafından katledilir. Bu katil Hacı-Tarhan
civarında yaşayan ve Nogayların bir boyu (ili) olan Mangıtlar tarafından teşvik edilmişti.
Hüseyin bin Mahmud şehre geri döndü ve bağımsız bir hükümdar oldu. Gerçi biz Hüseyin bin
Mahmud’un ne zaman Hacı-Tarhan Hanlığını bıraktığını bilmiyoruz. Büyük ihtimalle bu
onun ölümü ile gerçekleşmiştir. XVI. yüzyılın 30’lu yıllarında Astrahan tarihini çoğu zaman
Nogaylar ve Çerkesler gibi dış güçlerden kaynaklanan bitmek bilmez başkaldırılar tavsif
etmektedir.
Şeyh Ahmed bin Ahmed’in Astrahan’daki hükümdarlığından kaynaklarda belli belirsiz
bahsedilir, bu suretle ve ona dayanarak onun 1525 ila 1528 aralarında hüküm sürdüğünü
söyleyebiliriz, fakat kaynakların yetersizliği yüzünden bunu kesin olarak kanıtlamak mümkün
olmamaktadır.
Bunun ardından, Astrahan Kasım bin Seyidahmed’in hükümdarlığı altına geçti. Onun tahta
geçiş tarihi bilinmemektedir. Muhtemelen aralıklarla (İslam Giray bin Muhammed Giray
iktidarı) 1532 yazına kadar hükmetmiş olabilir. Onun Astrahan’daki bütün selefleri Mahmud
bin Küçük Muhammed’in soyundan gelmekteydi. Kendisi ise Mahmud’un kardeşi Ahmed’in
soyundan gelip Astrahan tahtına geçen ilk kişiydi.
30’lu yılların başlarında bile Moskova ile olan barışçı ilişkilerine rağmen, Astrahan Hanı
Grandüklerden alınan geleneksel haracın adreslerinden biri olarak kalmaktaydı.
Mayıs 1531’den önce Kırım Hanedanı’ndan gelen İslam Giray bin Muhammed Han şehri
yönetmeye başlamıştı.11 Fakat 1532 yılının Ocak ayından önce tahtı terk etmişti bile. Ondan
sonra Kasım bin Seyidahmed ikinci kez Astrahan Hanı olarak tahta geçti. 1532 yılının
yazında ise Rus vakainameler Ak-Kubek bin Murtaza’dan Astrahan Hanı olarak bahseder. O
1533 yılına kadar hükmetti ve Çerkeslerin desteğine sahipti. Hicri 938 (M.S. 15 Ağustos
1531-2 Ağustos 1532) tarihli ve ismi belirtilmemiş bir Astrahan hanından Osmanlı Padişahı
Kanuni Süleyman’a gönderilen ve halen Topkapı Sarayı Arşivinde (Topkapı E. 5292)
muhafaza edilmekte olan mektup muhtemelen onun iktidarı döneminde yazılmıştır. 12 Bu
mektup Kıpçakça yazılmış 15 satırdan ibaretdir. Yazarı (Astrahan Hanı, muhtemelen Kasım)
Süleyman’a karındaş olarak hitap etmekte ve "geçmişte bizim atalarımız arasında mevcut olan
iyi münasebetler ve ticari bağlantılar”dan bahsetmektedir. Bu mektup hanın hizmetçisi olan
Takı Hacı vasıtasıyla Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilmiştir. Astrahan Devleti’nin tek
diplomatik belgesi bu mektuptur. Eğer mektup gerçekten Kasım tarafından yazılmış ise 15
Ağustos 1531 ila 1532 Temmuzu’nun başı arasında yazılmış olmalıdır. Fakat çok zayıf bir
ihtimal de olsa bu mektup Temmuz’un ortasında tahta geçen Ak-Kubek bin Murtaza
tarafından, tahta geçişini haber vermek maksadıyla yazılmış olabilir. Bu durumda bu
mektubun yazılış tarihi daha da daralır: Temmuz ortası ile 2 Ağustos 1532 arası.
Ağustos 1533 yılına gelindiğinde, Abdurrahman bin Abdülkerim Astrahan Hanı olmuştu.
Aynı sene zarfında Kırım’a karşı müttefik bulmak gayesiyle Moskova’ya sefir yollamıştı.
1535 ilâ 153613 yılları arasında İslam Giray bin Muhammed Giray şehri ele geçirme
teşebbüslerini tekrarladı. Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı mektubunda Astrahan’ın teslim
olduğunu ve şehir camiinde Süleyman şerefine hutbe okunduğunu yazmıştı.14 Fakat Astrahan
tarihinin bu dönemine dair çok az bilgiye sahibiz. Daha sonra, Kasım 1537’de, İslam Giray ve
Kırım Hanı Sahib Giray’ın saray maiyeti olan bir Mangıt Beyi Bakı bin Hasan bin Timur
tarafından katledilecektir. Fakat yazılan tarihi konulmamış bu mektup Islam Giray tarafından
30’lu yılların ortasında değil de 1531-32 yıllarındaki Astrahan saltanatı sırasında da yazılmış
olabilmektedir.
Astrahan Abdurrahman bin Abdülkerim hakimiyeti altında en azından 1537 yılının Ekim
ayının sonuna kadar kaldı. Onun bütün iktidarı buyunca Moskova ile olan ilişkiler barış içinde
geçmişti. 1537 yılının Kasım ayında şehir Nogay Beyi olan Seyidahmed bin Musa’nın ordusu
tarafından kuşatılmıştı. Bu kuşatmanın baş sebebi, Nogay Ordusuna ödenmesi gereken
haracın (yaklaşık 60 000 altın) ödenmemesiydi.15 Ekim 1537’de Derviş Ali bin Şeyh Haydar
Astrahan Hanı olarak Rus vakayinamelerine geçmiştir. Diyebiliriz ki, bir siyasi önder olarak
konumu çok zayıftı ve Nogay vassallığına bağımlı kalmıştı. Çok geçmeden Çerkeslerin ve
Kırımlıların şehirde başlattığı olaylar sonucunda Derviş Ali önce dayısı olan Nogay mirzası
Ismail’e daha sonra ise Moskova’ya kaçmak zorunda kalmış ve daha sonra Temnikov
şehrinde ikamet edilmiştir. 1539 yazında Abdurrahman bin Abdülkerim’den ikinci kez Han
olarak bahsedilmektedir ve en az 1543 yılına kadar iktidarı elde tutacaktır.
1545-1546 yılları arasında Ak-Kubek bin Murtaza ikinci kez Han olmuştur. 1546 yılında ise
Yamgurçı (Yağmurcu) bin Birdibek tarafından tahttan indirilmiştir. 1546 ya da 1547 yılında
Kırım Hanı olan Sahib Giray Astrahan’ı ele geçirmiş fakat daha sonra Kırım’a geri
dönmüştür.16 Şehir kısa bir süre için tahrip edilecektir. 1549 yılında ise Yamgurçi bin
Birdibek’in tekrar Astrahan’da olduğunu görüyoruz. Aynı senenin sonunda ya da sonraki
senenin başında Astrahan Rus Kazakları tarafından ele geçirilmiştir. Özellikle tasarlanmış bir
askeri harekat olduğu konusunda şüpheliyim, daha ziyade kendiliğinden gelişen bir akın
olduğu kanısındayım. Yamgurçı Çerkeslere sığınmıştı. Peki 1550 yılında taht kimin
elindeydi?
1551 yılında Yamgurçı’nın Moskova’nın desteği ile şehri tekrar ele geçirme teşebbüsü
başarılı oldu. Kendisi ise Çar Dördüncü (Korkunç) Ivan’ın vassalı olmuştu. Moskova’nın
hamiliği sadece kağıt üzerinde kalır görünmekteydi. 1552-1553 yıllarında, Nogay müttefiki ve
mirzası Ismail’den esinlenen Dördüncü Ivan Aşağı Idil bölgesini ilhak için planları
geliştirmeye başladı. 2 Ekim 1552’de Kazan işgal edildikten sonra nehrin ana kolu Rus etkisi
altına girmiş oldu. Astrahan da bir sonraki hedef haline gelmişti. Ismail, kendisinin yeğeni
olan ve siyasi zayıflık ve katı dindarlık ile bilinen ve hem çar hem de mirza için uygun aday
olan Derviş Ali’nin Astrahan tahtına getirilmesini Dördüncü Ivan’a önerdi. Derviş Ali teklifi
kabul etti ve Nogay ulusundan yola çıktı. 16 Ekim 1551’de Kasimov şehrine gelmişti ve aynı
ayın sonuna doğru Moskova’da karşılandı. Nisan 1554’de Moskova’dan Astrahan’a büyük bir
askeri harekat düzenlendi. 2 Temmuz 1554’de Astrahan ele geçirilmişti. Şehir halkı Moskova
orduları gelmeden şehri terketmişti. Derviş Ali Han olarak atandı. Yamgurçı ise Hazar
kıyılarına doğru kaçarak orada Ruslara karşı mücadelesini sürdürmek istediyse de başarısız
oldu ve 20 kişilik maiyeti ile önce Tümen’e (Dağıstan)17 daha sonra Osmanlı yönetimindeki
Azak’a ve sonunda ise muhtemelen Osmanlı Imparatorluğu’na kaçmak zorunda kalmıştır.
Karıları ise Ruslar tarafından hapsedilmiş ve daha sonra Moskova’ya gönderilmişti.18 B.
Işboldin’in belirttiği gibi, Yamgurçı ile Derviş Ali arasındaki çatışma bir kardeş kavgası idi
çünkü her ikisi Ahmed bin Küçük Muhammed’in torunlarındandı ve kuzendiler.19
Derviş Ali Moskova’ya yıllık haraç olarak 1000 ruble (ya da her biri 3 kopeyk değerinde 40
000 altın, yani 1200 ruble) ve her yıl 3000 balık vermek zorundaydı. Ayrıca Rus balıkçılar
İdil boyunca Hazar kıyılarına kadar herhangi bir vergi ödemeden avlanma imtiyazını elde
etmiş oldu. Takriben 500 Astrahan prensi (mirzalar ve oğlanlar) Çar Dördüncü İvan’a bağlılık
yemini ettiler ve ölümünden sonra Moskova’nın sonraki hanı (çarı) seçme hakkına sahip
olduğunu Derviş Ali’ye bildirdiler.
Rus hamiliği döneminde şehre geri dönen toplam nüfus 10 500 idi ve bunlardan 7000 kadarı
avam (kara kişi), 3 000 kadarı ulema ve 500 kadarı ise soylu idi.
Astrahan Hanlığı’nın resmi bağımsızlığına rağmen, Dördüncü İvan 1554 yılından itibaren
kendi hükümdarlık sıfatlarına Astrahan’ı (Astrahanskiy) da eklemişti.
1555 ylında, Yamgurçı’nın Kırımlılar ve birkaç yeniçeri desteğiyle Derviş Ali’yi
Astrahan’dan kovma girişimi başarısız olmuştu.
Ağustos 1556’da ataman Lyapun Filimonov önderliğindeki Rus Kazakları tekrar Astrahan’ı
ele geçirdi ve talan etti. İ. Çeremisinov ve M. Kolupayev (voyvoda) önderliğindeki düzenli
ordular Astrahan’a ulaştığında şehir çoktan boşalmıştı. Yeni bir işgalden korkan Derviş Ali
şehri ateşe vermiş ve önce Azak’a daha sonra ise Mekke’ye kaçmıştı. Bütün surlar yıkılmıştı
ve yeni Rus kalesi eski kalenin aşağısında yapıldı. Astrahan’ın sıradan (kara) halkı kısmen
Nogaylar tarafından kendi topraklarına sürülmüş, kısmen yeni gelenler arasında erimiştir.
Astrahan soyluları ise ya Moskova seçkinlerine katılmış ya da Kırım Hanlığı’na ve Osmanlı
İmparatorluğu’na kaçmıştır.
Astrahan Hanlığı Coçi’nin ahfadından olan diğer hanlıklarla (Kırım, Kazan ve Kasımov) aynı
kurumlar ve resmi yapılanmaya sahipti. Kalka, (Han’ın varisi) kurumu, Karaçı beyler,20
oğlanlar, ulema, Seyidler21 Kalka unvanının varlığını Adbdurrahman’ın iktidarı döneminden
beri var olduğunu biliyoruz; 1542 yılında Abelek (Alik) bin Hüseyin bin Mahmud onun
kalka’sı idi. Ayrıca, Yamgurçı bin Birdibek’in 1552 itibarıyla kalkası akraba olduğunu tahmin
ettiğim bir Takbildi idi. 1555 yılından beri Kırımlı Devlet Giray’ın oğlu Kazbulat Derviş
Ali’nin kalkası idi.
Astrahan Hanları
Hanların isimleri Hükümdarlık tarihleri
Abdülkerim bin Mahmud 1502 (1508?)-1514
Canibek bin Mahmud 1514-1521 yazı (15 Ağustos’tan önce)
Hüseyin bin Canibek Ekim 1521’den sonra-?
Şeyh Ahmed bin Ahmed ?-? (1525-1528 arası)
Kasım bin Seyidahmed?-1532 yazı (aralıklarla)
İslam-Giray bin 1531 (Mayıs ayından Muhammed-Giray önce)-1532 (Ocak ayından önce)
Ak-Kubek bin Murtaza 1532 yazı-1533
Abdurrahman bin Abdülkerim 1533-Ekim 1537’den sonra
Derviş-Ali bin Şeyh-Haydar Ekim 1537-1539 yazı
Abdurrahman bin Abdülkerim 1539 yazı-1543 (?) (ikinci defa)
Ak-Kubek bin Murtaza 1545-1546 (ikinci defa)
Yamgurçi bin Birdibek 1546-1550/1551-1554 (aralıklarla)
Derviş-Ali bin Şeyh-Haydar 1554-1556 (ikinci defa)
Karaçı Beyler arasında en etkili olan Kongrat boyu (il) idi. Onlar Kırım’da ve Nogay Ordu’da
yaşıyorlardı.
Astrahan’daki Karaçı Beylerin düzeni diğer hanlıklardan biraz farklı görünüyordu. Kongratlar
(Kuratlar), Mangıtlar, Alçınlar ve Kıyatlar (yani Nogay ya da Taht Eli kökenli boylar)
hakkında bilgi sahibiyiz, fakat muhtemelen yönetime katılabilen Şirinler, Barınlar, Kıpçaklar
ve Argınlar hakkında bilgi mevcut değildir. Büyük ihtimalle Kongratlar (Kuratlar) bu devlet
yapısı içinde önder konuma sahip olan boydu (çoğu zaman Kongrat prensleri Astrahan’ın
Moskova’ya gönderilen elçileri olmuştur).22
Hanlığın başlıca gelir kaynağı İdil-Hazar Denizi üzerindeki büyük ticari yoldaki transit
ticaretti. Şehrin ayrıca zengin balık ve tuz kaynakları vardı.23
Astrahan Tatarları Sünni Müslüman idi. En büyük mezheb Altınordu ve onun halefi olan
devletlerin de en yaygın ekolü olan Hanefilik idi. Fakat şehirde ayrıca Şiiler ve bunların
muhtemelen İranlılar tarafından yaptırılan kendi camileri mevcuttu.24 İslam uleması ise diğer
Coçi devletlerinde olduğu gibi Seyidlerden, mollalardan, hafızlardan ve danişmendlerden
oluşuyordu.
AEMA: Archivum Eurasiae Medii Aevi. Wiesbaden.
AO: Acta Orientalia Academiae Scientiarum Hungaricae. Budapeşte.
CMRS: Cahiers du Monde Russe et Sovietique. Paris-Lahey.
CMR: Cahiers du Monde Russe. Paris.
CAJ: Central Asiatic Journal.
Coçi Ulusunun Etnik Tarihinin Erken Gelişmesindeki Özellikleri Hakkında / Prof. Dr.
Mirkasım A. Usmanov
Kazan Üniversitesi Tataristan Bilimler Akademisi / Tataristan
Cengiz Han’ın geniş alana yayılmış ve nüfusu karışık devleti olan bir Büyük Moğol
Imparatorluğu birleşik bir ülke olarak uzun sürmedi. Bölünme süreci 1260’larda, yani
kuruluşundan 45-50 yıl sonra başladı. 1 Bu devasa devletin 20-30 yıl içinde gerçek anlamıyla
bir büyük güç olarak ortaya çıkmış olması, bu sürece katkıda bulundu. Ayrı topraklara
bölünmenin sonucu olarak Büyük Han (sonradan Yüan) Devleti ve Coçi, Çağatay ve Hülagu
ulusları gibi, hem toprak, hem de nüfus yapısı itibariyle büyük olan imparatorluklar meydana
geldi.2 Yeni doğmuş devletlerin bu özelliğini sonraki kaderleri, örneğin uluslar içindeki
değişik bölgeler arasındaki çelişkiler, merkezin güçlendirilmesi ve ardından 14-15. yy.’larda
pekçok bağımsız ülkeye bölünmeleri, çok iyi gösterir.
Doğal olarak, belli unsurlar bu devletlerin böyle hızla dağılışının etmeni idi. Bunlar arasında
aşağıdakiler en önemli sebeplerdir: Halkların arasındaki kültürel, etnik ve ideolojik
farklılıklarla birlikte, bu ülkelerin değişik bölgeleri arasındaki toplumsal ve iktisadi çelişkiler.
Belki bu iki sebep grubundan birincisi daha baskındır. Çünkü toplumsal ve iktisadi çıkarların
ortadan kalkması sonradan etnik, kültürel ve siyasi çatışmaların doğup gelişmesine yol
açmıştır. Dış göstergelerle bakınca ise, olaylar bölge ve etnik toplulukların önderleri arasında
ideolojik, özellikle siyasi mücadele olarak gelişiyordu.
Çok uluslu devletlerin dağılması, ülke içindeki, ‘birleşik’ devletin doğması ve gelişmesiyle
birlikte başlayan etnik pekişme sürecini sona erdirir. Bunun sonucu olarak, imparatorluğun bir
zamanlar birleşik olan büyük ‘etnos’unun küçük, daha doğrusu akraba milletlere, kaçınılmaz
olan bölünme süreci başlar. Tüm bunlar Coçi ulusu veya Coçilerin devletinin -16. yy.’dan
sonraki ismiyle Altınordu’nun- numune olarak kullanılmasıyla izlenebilir.3
Burada, Coçi ulusu zamanında, Avrasya’da Türkçe konuşan halkların fetihlerle birlikte
‘çökelmesi’ ve karışmasıyla başlayan ve Coçi ulusunun bağımsız bir ülke olarak tecrit ve
yükselme dönemi boyunca yoğunlaşan etnik sürecin belli hususiyetleri olduğundan da
bahsetmeliyiz. Bu insanlar hayat tarzlarının ayırdedici özelliklerinin özgün karakteriyle,
yaşama biçimleri, toplumsal yapıları ve nihayet o dönemde Avrasya’daki göçebe kabile
toplumunun ortak yasalarının normları ile koşullanmışlardı. Bu makalede, bu sorunun bazı
özel ve özgün yönlerini vurgulamak istiyorum. Esas dikkat ise bu sorunun tarih yazımındaki
ayrıntılarına sarf edilecektir.
Değişik yazarlar Coçi ulusu hakkındaki araştırmalarda şöyle veya böyle bu devletin
çokulusluluğunu vurgular4 ve Türk dilinin ülke nüfusu içinde hakim olduğunu kabul eder.5
Altınordu dönemine kadar giden yazılı kaynaklarda yapılan araştırma ve yayınlar bunu
onaylar.6
Guyuk ve Möngke’nin yönettiği esas Moğol fatihlerinin önemli bir kısmı Orta Asya’ya
döndükten sonra kalanların Deşt-i Kıpçak’ın Türkçe konuşulan çevresinde önemli ölçüde
eritildikleri anlaşılıyor.7
Çağdaş gözlemciler de bu gerçeği kaydeder. Bu yüzden, Mısırlı Arap tarihçisi Ömeri şunları
yazarken oldukça açıktır: "Eski zamanlarda bu ülke Kıpçakların toprağı idi, fakat Tatarlar
(Moğollar-yazar)8 burayı aldı ve Kıpçaklar onlara bağlandılar. Sonraları onlar (Moğollar)
karıştı ve onlarla (Kıpçaklar) akraba oldu ve toprak onların tabii ve ırki özelliklerine galip
geldi ve sanki bir kökendenmişçesine hepsi Kıpçaklar gibi oldu, çünkü Moğollar Kıpçakların
topraklarında yerleşiyor, onlarla evleniyor ve onların topraklarında yaşıyorlardı.”9
Memlük Mısırı ve Coçi ulusu arasındaki ilişkileri iyi bilen Ömeri, bildiğimiz gibi 1349’da
ölmüştür.10 Dolayısıyla 14. yy. ortalarında bitmiş olan bir süreç hakkında konuşmaktadır. Ve
bu, Moğol unsurun Türk (Kıpçak) bileşen tarafından ‘soğurulması’ sürecinin bundan çok
önce, 13. yy’da, yani daha Deşt-i Kıpçak’ın Moğollarca fethi sırasında başladığını
göstermektedir. Aşağıdaki dil gerçekleri bunu ispatlar.
Dilbilimcilerin kabul ettiği üzere, 13-14. yy.’lar Türkçenin Rusçaya nüfuzunun üçüncü
aşamasıdır. Rus-Türk ilişkilerinin meşhur uzmanı N. A. Baskakov, bu dönemin "Rus kelime
hazinesine Türkçe ve aynı şekilde daha az Moğolca kelimelerin büyük ölçüde girişiyle
özgünleştiğini” yazar.11 V. D. Arakin "Rusçadaki Türkçe unsurların ezici çoğunluğu, 13.
yy.’ın ikinci yarısından başlayarak, Altınordu’nun Kıpçak ağzından alınmıştır” derken daha
kesindir.12 Rus knezliklerinin bağlı olduğu Batu Han’ın topraklarında Moğolca konuşanlar
13. yy. ve 14. yy.’ın ilk yarısında sayıca baskın değillerdi. Bu yüzden, Coçi ulusundaki gerçek
Moğollar, ülkede askeri ve idari konumlardaki kesin öncülüklerine rağmen dil üzerinde ve
dolayısıyla etnik yapıda kaydadeğer bir etki yapamayan bir etnik azınlığı oluşturuyorlardı.
Başka bir deyişle, savaş meydanındaki galipler kültür ve hayat tarzı konularında mağlup
idiler. Bu özgün bir dönüşüm idi.
Sovyet araştırmacıları bu dönemleri tanımlarken, rehberleri zımni bir doğru olarak bir
Marksizm klasiğinin düşünceleri idi: ".çoğunlukla daha az medeni fatih, fetihten sonra
kendisini bulduğu şekilden fethedilen ülkenin yüksek ekonomik şartlarına geçmek zorundadır;
ele geçirdiği halk tarafından özümsenir ve genellikle onların dilini bile benimser.”13
Rusya’da Perestroika’dan önce, F. Engels’in bu sözleri Altınordu tarihiyle ilgilenirken
durumu açıklamak için mecburen alıntılanırdı.14 Bunun sebepleri şöyledir: Öncelikle, ‘onu
bilmeme’ yazarın yöntemsel noksanı olarak düşünülürdü. İkincisi, bu klasikten alıntı,
yazarları yukarıdaki etnik dönüşümün bazı karmaşık konularını çözmekten azade kılıyordu.
Üçüncüsü, ‘kültürsüz’ fatihlerin ‘birinin kendi halkına’ yenilmesi vurgulanarak, ızdırap çeken
ama hâlâ ’daha medeni’ atalara tazminat veriliyordu. Ancak bu sadece ‘nitelikli’ tarafa vurgu,
yani fethedilen halkın ‘kültürel üstünlüğü’ ile fatihlerin ‘vahşilik ve barbarlığının’ tezadının
gösterilmesi, Moğol fetihleri tarihiyle ilgili tüm sorulara cevap vermemektedir.15 Özellikle
Moğol kültürü ile onları özümseyen Deşt-i Kıpçak Türkleri arasındaki ilişkilerle ilgili sorular
cevapsız kalmaktadır. Bu çalışmada daha sonra bu konuda daha detaylı konuşacağız. Sonuçta
inanıyorum ki, yukarıdaki alıntı somutlaştırıldığında, öncü bilim adamlarının dikkat
sarfettikleri, Türklerin Moğolları özümsemesinin nitel sebeplerinden daha az olmayan bir rol
oynamasına rağmen, nicel unsur gözden çıkarılacaktır. 16
Olay, 1218-1239 arasında Altay’dan Tuna’ya kadar Avrasya bölgelerinin Moğollarca fethi
sırasında Coçi ve Batu Han’ın ordularındaki Türk unsurların oranının kaydadeğer ölçüde
artmış olmasıdır. Diğer bir deyişle, Doğu Avrupa’ya akan ‘Tatar’ fatihler etnik olarak sadece
Moğollar değil, örgütlenme ve Moğol seçkinleriyle Han muhafızlarının öncü konumuyla
birlikte, Türk bileşenin baskın olduğu bir yığıntı idi. 13-14. yy. Rus kelime haznesindeki
Türkçe ve Moğolca ödünçlemelerin ilişkisinin yukarda geçen özelliğini bu açıklar. Bu aynı
zamanda, Coçi ulusundaki Moğolların Ömeri’nin kaydettiği gibi hızlı Türkleşmesini de
açıklar.
Doğal olarak şu bilinmek istenir: Askeri olarak yenilen Türkler Coçi ulusunda etnik olarak
nasıl galip geldiler? Bu soruyu, Türklerin, yani Uygurların Moğollarca erken bir dönemde
istihdam edilmesi (yazılı dili benimseme, eğitimli Uygurların memur ve öğretmen olarak
çağrılması vb.) gerçeğini hatırlatarak cevap verebiliriz. V. V. Barthold’un işaret ettiği gibi, bu
halkların hayat tarzlarının, adetlerinin ve dünya görüşü geleneklerinin yakınlığı bu eğilimi
teşvik etti. 17 Uygurlar 1209’da ‘gönüllü’ olarak ve daha sonra Kırgız ve Uryanhaylar zorla
katılmakla birlikte,18 anlaşıldığı kadarıyla Moğol devletinde’ ‘Büyük Fetihler’den (12061207) önce de bazı Türkçe konuşan boylar vardı.19
Ancak, büyük fetihlerden önceki Cengiz Han’ın erken devletinde ve geniş Moğol
hanlıklarında Moğollar şüphesiz sayıca hakim unsur oldukları için, bu erken gerçeklerin Coçi
ulusunun etnik sürecinde belirleyici etki yapmadığına inanıyorum. Moğol fetihlerinin batı
istikametinde Türklerin artışı, Deşt-i Kıpçak’ın geniş arazisine geldiklerinde ve nihayet
Karahıtay ve Harezm devletlerini yenip batıya doğru daha da ilerledikten sonra yoğunlaştı.
Avrasya’nın bu parçasında, çoğunlukla Kıpçakça, Oğuzca ve benzer ağızlar konuşan Türk
dilli halkların yaşadığı bilinen bir gerçektir. Bunlar, büyük devlet örgütlenmesi olmayan
küçük kabile birlikleri halinde yaşıyorlardı ve bozkır geleneğine göre Moğol ordusuna, veya
L. N. Gumilev’in dediği gibi halk ordusuna ciddi bir direniş göstermeden katılmışlardır.20
"Ciddi direniş göstermeden”, çünkü Moğol fatihler Altaylar’dan Orta Idil bölgesine, daha
doğrusu Otrar’dan Idil Bulgarlarının21 topraklarına ilerlerken, yerel halktan hemen hemen
ciddi bir direniş görmemişlerdir. Aksine, pekçok Türk boyunun önderlerinin Harezmşah
Muhammed’den ziyade Cengiz Han’ın rehberliğini tercih ettiğine dair deliller vardır. Örneğin
bir Moğol karşıtı Iranbilimci olan I. P. Petrushevskiy,22 Harezmşah Imparatorluğu’nun Türk
boylarının hem savaş niteliklerinde hem de cesarette Moğollardan aşağı olmamalarına
rağmen, öyle çok istekli bir direniş göstermediklerini kabul etmek zorunda kalır.23 Genel
olarak, 1223’te Kalka’daki ünlü savaştan ve Idil Bulgarlarının Moğollara ilk direnişinden, Idil
üzerindeki Bahman savaşına kadar24 tarihi kaynaklar Türk halkların Moğol fatihlerle ciddi
bir savaşından bahsetmezler. Yukarıda geçtiği gibi, Batu Han’ın ordusu Rusya’ya girdiğinde,
nicelik olarak hayli Türkleşmişti. Ve bu etnik değişiklik en başta Kıpçak bozkırındaki nüfus
sayesinde gerçekleşiyordu.
Burada ayrıntıya inen mukabil bir soru sorulabilir veya sorulmalıdır: Avrasya bozkırlarının
Türk nüfusu hangi aygıtlar üzerinden Coçi ve Batu hanların ordularına katılıyorlardı? Bu
sorunun cevabının kabile toplumlarındaki tabilik sisteminin özgünlüklerinde bulunabileceğine
inanıyorum. Bütünde bu kurumun ve özelde askerlik ve derebeylik sistemlerinin ayrıntılarına
girmeden, kısaca kabile toplumlarındaki toplumlar üstü bağımlılığın (bağımlılaşım)
özgünlükleri üzerinde duracağız. Bu çalışmanın ‘Avrasya göçerlerinde derebeylik var mıydı?’
şeklindeki ‘ebedi’ tartışmanın konularını gözönüne almak gibi bir hedefi olmadığı da ayrıca
belirtilmelidir. Her halükarda ve her toplumda, toplumsal yapısına bakılmaksızın, bu
toplumların tabaka ve sınıflarının temsilcileri arasındaki bağımlılık ve bağımlılaşım
kurumunun farklı ve bazen özel bir yerde sadece bir kez geçen biçimleri olagelmiştir.
Özellikle batıdaki yerleşik derebeylik toplumlarda bir bağlının efendisine bağımlılığı uzun
vadede mevcut toprak ilişkisi ve belli bir toprak parçasında kişi veya ailenin haklarını takdir
eden bir anlaşma ile sağlanırdı. Diğer bir deyişle, kiralanan arazi ve toprak insanları hem bir
kalıpta birleştiriyor, hem de birbirinden ayırıyordu. B. Ya. Vladimirtsev ve S. P. Tolstov25
gibi bilginlerin kaydettiği gibi, yüksek sınıflardan, soy ve kabile seçkinlerinden çobanlara
tabilerin bağımlılığı doğrudan toprak üzerinden değil, dolaylı olarak, yani hayvan sahipliği
yoluyla uygulanmıştır. Uzun vadede hayvan yetiştiricisi toprağın gerçek kullanıcısı ve sahibi
idi. Ve doğal olarak, bunlar soy ve kabile önderleri, daha az varlıklı ve fakir olanların bağlı
olduğu kabile seçkinleri idi. Bu birinci maddedir. İkincisi, teknik olarak tüm arazi, bu özel
toplumdaki herhangi bir ferdin mülk durumuna bakılmaksızın, tüm soyun ve boyun ortak
mülkü olarak telakki edilirdi.26 Üçüncüsü, soy ve boy önderleri şu veya bu derecede bütün
soy ve boyla kan akrabalığı içinde idi. Bütün bunlar, tüm soy ve boyun önder ve seçkinleri ile
birliği fikrini ortaya çıkarıyor ve güçlendiriyordu. Başka bir deyişle, bir soy ve boy önderi
hem yüce bir efendi, hem de toplumun öbürleriyle eşit hakta bir ferdi idi. Bu yüzden önder
nereye giderse, bütün soy veya boy onu takip ediyordu. Ve bu yüzden soy-sop gelenekleri
olan kabile toplumları, "Benim bağlımın bağlısı benim bağlım değildir” diyen Batı (yerleşik
ve derebeylik) bağımlılığının bilinen ilkeleriyle açıklanamaz. Aksine, kabile kültüründe bir
soy veya boy önderi diğer daha güçlü bir öndere bağlılık arz ederse, bunu bütün soy veya
boyun yeni bir üst öndere tabiliği izlerdi. Bu süreç genellikle kitlesel özellikte idi.27
Bu özgün ve bence yazıda çok iyi gösterilmeyen aygıt, Kıpçak bozkırlarında yaşayan
Türklerin Coçi ve Batu Han’ın ordularına nispeten kolay ve hızlı girişine yardımcı olmuştur.
Dev imparatorluğun batısındaki Moğolların diğerlerine kıyasla hızla erimesi temel ve
belirleyici sebebi bu güçlü aygıt olmuştur. Uzun vadede muhtemelen, göçebe bağımlılık
düzeninin bu özelliği geçmişte Avrasya’daki göçebe imparatorlukların hızlı büyümesi ve
çabuk dağılmasının da sebebi olmuştur.
Doğal olarak, Coçi ulusundaki Moğolların Türkleşmesine yol açan sebeplerin ‘nicel’ yönlerini
vurguladığımda, kesinlikle yukarda bahsedilen ‘nitel’ unsurların önemini inkar etmiyorum.
Din unsurunun ve nihayet Moğol fethinden önce İslam’ı benimseyen Coçi ulusunun
merkezleri Harzem, Bulgar ve Kuzey Kafkasya etkisinin önemini gözardı etme niyetim de
yok. Bir bütün olarak, tüm bu unsurlar gerçekleşmiş ve incelediğimiz süreci belli derecede
etkilemiştir. Fakat Altınordu ile ilgilendiği zaman ne gerçeklerde, ne de ahlaki olarak titiz
olan Sovyet tarih yazım geleneği gibi, sadece onlardan bahsetmek de belki yanlış olacaktır.
Yazarına aldırmaksızın Engels’den alıntılar, SSCB’de özelde Moğol, genelde göçer
karşıtlığını destekleyen ifadeler için kullanıldı ve nihayet tarihi gerçeklerin ırkçı
yorumlanmasına götürdü. Bu birincisi. Ikincisi, Engels’in fikirlerinin bazı diğer özel şartlara
uygulanması olası iken,28 13-14. yy.’daki Türk-Moğol etnik bütünleşmesini açıklamakta zor
uygulanmaktadır. Yukarıda kaydedildiği gibi, hayat tarz ve şartları ve o zamanlar Deşt-i
Kıpçak’taki Türk ve Moğolların toplumsal gelişmesi yaklaşık aynı seviyede idi. Ancak, Orta
Asya’daki göçer devlet geleneğini benimsemenin yanında, Uzak Doğu, yani Çin’in büyük
medeniyetine de alışan Moğollar, Kıpçak bozkırlarındaki birbiriyle ilgisiz Türklerden devlet
örgütlenmesi ve yönetim kültürü açısından daha yüksek seviyede idiler. Bu yüzden, Sovyet
tarih yazınının mazmunlarına karşı bazı savlar vardır.
Incelediğimiz etnik sürecin hızlılığına gelince, fatihlerin sayısının azlığı bunu temin etti;
bunun gerçekliği uzun dönemli arkeolojik buluntuların sonuçlarıyla doğrulanabilir. Örneğin
G. A. Fedorov- Davidov kendisinin temel arkeolojik araştırmasını şöyle özetler: "Deşt-i
Kıpçak’a gelen Moğol nüfusu çok fazla değildi. Bozkır bölgeleri, sadece soy ve boy
seçkinlerini yeni efendilerle, yani Altınordu hanları ve onların emirleriyle değiştiren eski
göçer nüfusunu muhafaza etti.”29
Sonuç olarak, Coçi ulusundaki Moğolların Türkleşme sürecinin 13. yy.’ın ilk yarısında
başladığına ve ikinci yarısında bittiğine dair daha az kuşku vardır. Bu ifadeyi diğer bazı
gerçekler de destekler. Bu yüzden, Coçililerin Moğolca konuştuğu fikrinin destekçisi olan S.
Zakirov,30 Berke Han’ın (1257-1266), Katrmer’e göre, Mısır elçilerini nasıl kabul ettiğini
şöyle anlatıyor: "50 emir bir otağda oturuyordu. Elçiler içeri girdiğinde, sultandan (Mısırlı,
yazar) hana bir mektup verdiler. Başkadı mektubu (Arapçadan, yazar) Türkçeye çevirdi ve
vezir onu Berke’ye okudu. Han ve orada bulunanların hepsi, mektubun içeriğinden dolayı son
derece mutlu idiler.”31 Eğer Türkçe, Berke ve maiyeti için oldukça anlaşılır ise, sonraki
Coçililere daha aşina, hatta onlar için anadil olduğunu varsayabiliriz. Bu belgelerle de
ispatlanabilir. Örneğin V. V. Bartold, uzun süre Özbek Han’ın (13121342) sarayında bulunan
Arap Seyyah Ibn Batuta’nın hanın sarayındaki hayat tarzı ve adetleri betimlerken, tamamı
Türkçe kökenli pekçok yerel kelime kullandığını kaydeder.32 Olayların çağcılı bir Arap
bilginin de gözlemlediği gibi, Mısır sultanları Kıpçak önderlerine mektuplarını çoğunlukla
Türkçe yazarken de muhtemelen bu gerçeği hesaba katıyorlardı.33
Doğal olarak, Moğolca Coçi ulusunda hemen ıskartaya çıkarılmadı. Büyük ihtimalle, belki
Cengiz Han zamanından başlayarak Coçililer bir süre çift dilli kaldılar.34 Moğolca iletiler
Karakurum ve sonra Hanbalık’taki (Pekin) büyük hanlara, aynı zamanda atalarının dilini
Coçililerden daha uzun süre kullanan Hulagululara yazılıyordu. Bu dil, geleneğe bir atıf
olarak, özel ‘muhafız belgesi’35 olan künyelere yazılan yazılarda kullanılıyordu. Sonraları
bozkırda yerleşmiş aileler arasında kullanıldığı görüldü.36 Fakat, 13. yy.’da bütün
Avrasya’nın etnik-siyasi haritasının yeniden şekillenmesinin bir sonucu olarak, Kıpçak
bozkırında gelecekteki etnik süreçlerin temelleri yeniden atıldığında, Moğolca sert bir darbe
aldı. Bunların Coçi ulusundaki etnik süreçlerin özgünlükleri olduğuna inanıyorum.
Yukarıdaki belgelerin gösterdiği gibi, Avrupa’daki Moğolların Türkleşmesi bazı bilginlerin
düşündüğünden daha erken başladı ve bitti. Onlar ise genellikle tam işleyen Moğol dilinden
sadece kalıntıların kaldığı 14. yy.’a göndermede bulunmaktadırlar.
1
Burada zaman gerçek Moğol Devleti’nin doğuşundan değil, asli Moğol mülküne yeni
toprakların katılmasıyla özgünleşen etkin dış fetihlerden itibaren ölçülür.
2
Ulusların ne zaman bağımsız olduğunu belirlemeye çalışırken, ne Cengiz Han’ın
oğullarına az çok özerk bölgeler dağıttığı 1224’ten, ne de bunun Coçi ulusu veya Altınordu
için yapıldığı 1240 tarihinden saymalıyız (Tipik örnek için V. I. Buganov, The Golden Horde,
Soviet Historical Encyclopedia, C. 5, 700). Ulusların gerçek bağımsızlığı Kubilay ile ArığBuğra arasındaki meşhur savaştan, ikincisinin yenilmesinden, ulus hanlarının adına para
basılmasından ve egemenliklerini öbür ülkelerin kabul etmesinden sonra başlar (Pek çok
uzman hala bunda çok sorunlar gördüğü için, belki de bu sorun özel bir araştırma
gerektirmektedir).
3
Coçi ulusu mefhumu, aşağıdaki nedenlerle Moğol İmparatorluğu’ndaki Batı Ulusu
isminden yana olan Rus ve Avrupa tarih yazınındaki yarı unutulmuş Ulus Coçi mefhumuna
tercih edilmektedir. Öncelikle ve en önemlisi, ülke varlık ve gelişme halinde iken kullanılan
tabire en iyi bu uyar. İkincisi, bu yaklaşım Avrasya’daki çok sayıda halkın Orta Çağ tarihi
sorunlarını zengin bir temelden gözlemlemeyi sağlar.
(Bkz. M. A. Usmanov Granted Acts of the Jöchid Ulus in the 14th-16th Centuries, Kazan
1979, 16-17). İkincil mefhum Altınordu’yu kötüye kullanmak ve başlangıçtaki ismi gözardı
etmek araştırma nesnesinin zaman ve mekan açısından daralmasına sebep olur, çünkü Rus
tarih geleneği Altınordu’dan, herşeyden önce, Coçi ulusunun
Kırım Hanlığı / Yrd. Doç. Dr. Yücel Öztürk
Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye
1. Hanlığın Kuruluşuna Etki Eden Siyasi Hadiseler
1.A. Altınordu’nun Doğuşu
On üçüncü yüzyılın ilk yarısından XV. yüzyılın sonlarına kadar Deşt-i Kıpçak2 sahasının
siyasî hayatı Altınordu Hanlığı’na bağlı kalmıştır. Büyük Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu
Cengiz Han daha hayatta iken ülkesinin yönetimini dört oğlu arasında taksim etmiş, İrtiş’ten
İdil Irmağı’na kadar olan sahayı büyük oğlu Cuci’ye (Coçi) vermiştir.3 1222-1227 yılları
arasında bu bölgede hüküm süren Cuci Han Cuci Ulusu’nun temelini atmış, 1227 yılında
babası Cengiz Han’dan altı ay önce vefat edince, devletinin gerçek manada tesis ve
geliştirilmesi oğlu Batu’ya kalmıştır.4
1222 yılında Cengiz Han’ın en iyi komutanlarından Cebe Noyan ile Subitay Noyan "Kuzey
Kafkasya ve Kıpçak Hanlığı’nın” yurdunu fetih için görevlendirilmişti.5 Derbent geçidinden
hareketle Kafkasları aşan Cebe ve Subitay Noyan önlerine çıkan Alanlarla Kuban boyuna göç
etmiş bulunan az sayıda Kıpçak kıtalarını mağlup ettikten sonra 1223 yılı başlarında Kırım
sahillerine doğru uzandılar. Bu dönemde Deşt-i Kıpçak’ın sahibi bulunan Kıpçaklar ve onlara
tabi olan Ruslar, haklarında herhangi bir malumata sahip bulunmadıkları Moğolların fetih
harekâtını durdurmak üzere ittifak ettiler. Moğolların teslim olmaları hususundaki teklifi
müttefikler tarafından reddedildi. Moğol orduları, kendilerini takib eden müttefik güçlerini
Azakdenizi’ne akan Kalka Irmağı’na kadar çektiler. 16 Temmuz 1223 tarihinde cereyan eden
Kalka muharebesinde Kıpçak ve Rus orduları imha edildi.6
Cuci’nin 1227’de vefatı üzerine yerine geçen ve Altınordu Hanlığı’nın gerçek kurucusu
sayılan Batu Han’ın (1227-1256) liderliğinde 1235-1242 yıllarında icra edilen ikinci Kıpçak
seferinde evvela Kıpçakların liderliğinde Moğollara karşı mukavemet eden Bulgar, Başkurt ve
As (Alan) kuvvetleri mağlup edilmiş, akabinde Rus kuvveteri üzerine yürünmüştür.7 1237’de
İdil Bulgarlarının memleketlerini tahrip eden Batu Han’ın orduları ilk darbeyi Ryazan
Knezliği’ne indirdiler. İleri hareketle Moskova’yı yakarak tahrip eden Moğol orduları,
1238’de Rusların bu sahada en büyük şehri olan Viladimir şehrini düşürerek yıktılar. Moğol
orduları, Kuzey Rusyası’nın en büyük şehirleriyle beraber 14 Rus şehrini ele geçirdiler. Bu
suretle Kuzey Rusyası’nda siyasî güç teşkil edecek bir teşkilat kalmamış oluyordu. Moğol
ordusunun diğer bir kolu, Aralık 1238’de Kırım Yarımadası’nı işgal etti. Bu dönemde Kuzey
Rusyası içtimaî teşkilat ve kültürel seviye bakımından geri olup, Moskova henüz ehemmiyet
taşımayan küçük bir yerleşim biriminden ibaretti. Rus kültür dairesini Kiyev Rusyası temsil
etmekte idi. Moğol işgal hareketi, 1239’da Kiyev Rusyası üzerine yöneldi. Batu Han’ın teslim
ol çağrısını ileten elçisini öldürmek suretiyle mukavemete yeltenen Kiyevliler şiddetle
cezalandırıldılar. İşgal edilen Kiyev tahrip edilerek ahalisi kılıçtan geçirildi.8
Kısaca özetlenen ikinci Kıpçak seferi, izleri henüz silinmekte olan birinci seferi tamamlamış
ve Deşt-i Kıpçak üzerinde Moğol hakimiyetini kesin olarak tesis etmiştir. XVI. yüzyılın
başlarına kadar Doğu Avrupa, Batu Han’ın, Aşağı Volga üzerinde Astarhan şehrinin kuzeyine
65 kilometre mesafede kurduğu başkent Saray’ın9 politik gücüne göre şekillenecektir. Bir
Moğol Devleti olarak kurulan Altınordu, bu dönemde hakim unusurunu Kıpçakların teşkil
ettiği Türk topluluklarının etkisiyle Türkleşecek, siyasî hayatı boyunca hakimiyet sahası
üzerinde Türk kültürünün devamını sağlamak gibi büyük bir rol oynayacaktır.
1.B. Altınordu Döneminde Güç Merkezleri
Altınordu’nun kuruluşundan önce Kıpçakların batı ve kuzey sahalarında yerleşmiş bulunan
Rusların siyasî ve içtimaî bakımdan vucut bulmalarını sağlayan hareket Kiyev merkezinde
gelişmiştir. 10 Bizans tesiriyle Hıristiyanlığı benimseyen Kiyev Slav dairesi, Rus kültür ve
medeniyetinin Ortodoks merkezinde teessüs etmesi neticesini doğurmuş, Rusların Katolik
kültür dairesinden kopmalarına yol açmıştır. 11 Rusların dağınık kabile yapısından milî bir
bünyeye ulaşmalarında Ortodoks Hıristiyanlığının etkisi büyük olmuştur. Rus alfabesi, yazılı
kanunları ve devlet kurumları Bizans modelinde bu sayede gelişecektir.12 Bahsedildiği üzere
Kiyev Rusyası’nın siyasî varlığına son veren ikinci Kıpçak seferi aynı zamanda Kiyev’in
medenî inkişafını da temelden sarsmış, bu sahada farklı bir siyasî ve kültürel gelişmenin
ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Cengiz Imparatorluğu’nun fiilen parçalanmasından sonra güç dengeleri Türkistan, Iran ve
Çin’de ortaya çıkan yeni Moğol imparatorluklarınca belirlenir olmuş, hakimiyet sahası Deşt-i
Kıpçak olan Altınordu bu nedenle dikkatini daima doğuya yöneltmek zorunda kalmıştır. Batı
ve kuzey bölgelerindeki hakimiyetini ise yerli Rus knezlerinin siyasî bakımdan mutlak itaat,
idare ve teşkilat açısından ise sadece vergi tarhını esas alan gevşek idare anlayışı içinde
sürdürmüştür. Kiyev, Moğol orduları tarafından tahrip edildikten sonra ağırlığını Rus
medeniyetinin teşkil edeceği bir oluşuma hiçbir zaman kavuşamamış, burada XIII. asrın ilk
yarısından itibaren Lehistan nüfuzu altında Litvanya Devleti’nin hakimiyeti altına girmiştir.
Altınordu’nun kuvvetli devrinde varlığı hissedilmeyen Litvanya Devleti, Altınordu’nun iç
karışıklıklarla yıprandığı dönemlerde muhalif unsurların güç aldığı bir odak haline gelecektir.
Litvanya hakimiyeti altında Lehistan’ın Katolik mezhebini Ortodoks Rus ahalisine empoze
etmesi, Kozak hareketinin başlamasına yol açacaktır.13
Kiyev’in aksine, siyasî olduğu kadar kültür ve medeniyet bakımından da ehemmiyetsiz olan
kuzey Rusyası ciddî bir gelişme göstermiştir. Rus knezlerinin Altınordu hanından berat almak
sureti ile Rus ahali üzerinde hakimiyet sürdürmeleri knezlerin meşruiyetini pekiştirmiş, büyük
hanın otoritesi altındaki Kuzey Rusyası siyasî istikrara kavuşmuştur. Rusya üzerinde
Altınordu’ya bağlı valiler konumuna gelen knezler içinde metbuları nezdinde en muti ve
güvenilir olma hususiyetini kazanmayı başaran Moskova knezliği, baskak ve bitikçiler elinde
külfetli bir mesele haline gelen vergi tahsili işi de uhdesine verilmek suretiyle "büyük knez”
addedilmiş, bu suretle Altınordu’nun zayıflama döneminde varlığını kuvvetle hissettirecek
bütün kuzey Rusyası’nın lideri haline gelmiş bir Moskova siyasî nüvesi teşekkül etmiştir.14
Kırım Yarımadası’nda da benzer gelişmeler oldu. Altınordu’nun içtimaî bakımdan asıl
unsurunu teşkil eden Türkler, Yarımada’nın bozkır kesimlerinde yerleşmişti. Güney sahil
kesiminde ise Bizans hakimiyeti zamanında teessüs etmiş birbirinden farklı etnik topluluklar
mevcut idi. Bizans’ın XIII. yüzyıldan itibaren Latin sömürgesi haline gelişi, etkisini Kırım’da
da hissettirmiştir. Altınordu Kırım üzerindeki hakimiyetini de vergi tarhına münhasır kılmış,
bu gevşek idare anlayışı içinde Yarımada’nın ticaret antreposu olan Kefe’yi Cenevizlilere
kiralamakta bir beis görmemiştir.
Altınordu hükümdarı Mengü Timur’dan (1266-1280) Kefe’de yerleşme izni alan Cenevizliler,
Uran Timur’dan burayı satın almışlardır. Zamanında dünya limanlarının en büyüklerinden
olan Kefe’de yerleşen Cenevizliler, burasını Karadeniz’de kurmuş oldukları muazzam ticarî
imparatorluğun merkezi haline getirdiler. Merkez Cenova tarafından çok geniş yetkilerle
donatılan kolonilerin yönetiminden sorumlu konsolos veya podesta, göreve atanma sırasında
Cenova kanunlarından başka otoriteye itaat etmeyeceğine yemin etmek zorunda idi. 1434 ve
1449’da yetkileri Pera Podestalığı mevkiine çıkartılan Kefe Podestalığı, Kırım Hanlığı’na da
itaat etmemekle emredilmişti. Etrafını sağlam surlarla çevirerek Kefe’yi müstahkem bir şehir
haline getiren Cenevizliler, XIV. Yüzyılın başlarına doğru Kırım Yarımadası’nın ticarî
ehemmiyet taşıyan bütün limanlarını kontrol altına almışlardı.15 Kefe mihraklı Ceneviz
hakimiyeti, gerek Kırım Hanlığı’nın kuruluşu sırasında gerekse Kırım Hanlığı’nın Osmanlı’ya
bağlanması sırasında başlıca siyasî faktör haline gelecektir. Ceneviz’in burada kurmuş
bulunduğu koloni ağı, Altınordu’nun parçalanmaya yüztuttuğu zamanlarda muhaliflerin
sığınağı olması için uygun zeminin ortaya çıkmasının da başlıca amili olacaktır.16
C. Altınordu’nun Parçalanması
Özbek Han (1312-1342) zamanında gücünün zirvesinde bulunan Altınordu Devleti, bu hanın
vefatından sonra gerileme dönemine girdi.17 Canibek Han (1342-1357)’ın vefatı ve akabinde
başgösteren taht mücadeleleri ile hanlık parçalanmaya yüz tuttu. Berdibek (1357-1359?),
Kulna (1360-1362), Nevruz ve Hızır hanlar, siyasî hakimiyet uğruna yapılan mücadeleler
sonunda öldürüldüler. 1360 ve 1380 yılları arasında hakimiyet için savaşan 25 han ortaya
çıkmış, hanlıkta siyasî istikrardan eser kalmamıştır.18 Bu siyasî kargaşa sırasında Moğol
askerî aristokrasisi içinde yetişmiş güçlü komutanlar, hanlığın yönetimini ellerine
geçirmişlerdir. 19 1360’lardan 1380’e kadar Altınordu’nun fiili hakimiyetini Mamay ele
geçirmiş, onun hakimiyetini tanımayan hanedan mensupları ile Mamay arasında çıkan
mücadeleler sonunda Altınordu parçalanmıştır. Altınordu’nun Kuzey Rusyası üzerinde
hakimiyetinin sona ermesi üzerine Rusya güçlenmiş, Altınordu’ya karşı bağımsız hareket
etmekten çekinmez olmuştur. Mamay, Moskova’nın bu saygısız tutumunu cezalandırmak için
yaptığı seferde Kulikovo’da Ruslara ağır bir hezimete uğrayarak Altınordu üzerindeki
hakimiyetini kaybetmiştir.20 Ruslara mağlup olduktan sonra Kalka muharebesinde de
Toktamış’a yenilen Mamay, Ceneviz hakimiyetindeki Kefe’ye sığınmış, orada Cenevizliler
tarafından katledilmiştir.21 Kulikovo bozgunu Moskova’nın istiklaline giden yolu açabilecek
bir hadise idi. Ancak, Altınordu’nun dağılış döneminde zuhur eden Toktamış, Rusların bu
zaferin meyvelerini devşirmelerini geciktirecektir. Toktamış, güçlü siyasî kişiliği ve Timur’un
yardımı ile Altunordu’yu son kez toparlamış, ancak başarısını borçlu olduğu Timur’a hasım
olunca sonunu hazırlamıştır. Timur, 1391 ve 1395’te cereyan eden iki savaşta Toktamış’ı
mağlup etmekle yetinmemiş, Altınordu’nun bütün hayat sahalarını kurutmaya çalışmıştır.22
1395 Terek Muharebesi’nde Timur’a mağlup olan Toktamış, son çabalarını göstermek üzere
bu dahili mücadeleler esnasında hakimiyetlerini Kırım Yarımadası’na yayan Cenevizliler
üzerine yürümüştür. Cenevizlilerin merkezi Kefe’yi ele geçiren Toktamış, burada güçlenerek
Timur’a karşı yeniden harekete geçmek niyetinde iken, Timur Kutluk Han’ın ani saldırısı
sonunda mağlup olarak Litvanya’ya sığınmıştır.23 Altınordu Hanedanı’ndan gelen Timur
Kutluk, aslında Timur’un Toktamış’a karşı hareketinde kılavuzluk yapan, Toktamış’ı
devirmek suretiyle evvelce Nogay ve Mamay gibi Altınordu’yu eline geçirmeye çalışan emir
Edige’nin kuklası idi. 24 Timur Kutluk zamanında hakimiyeti elinde tutan Edige ile Timur
Kutluk’un ölümünden (1405) sonra yerine geçen oğlu Timur arasında çıkan ihtilaf sonunda
Timur Edige’yi mağlup etmiş, ancak Litvanya prensi Vitovt’un desteği ile hareket eden
Toktamış’ın oğlu Celâleddin’e yenilerek tahtını kaybetmiştir (1411).
Bu safhada Altınordu tahtı için Toktamış evlâdı25 arasında ve tekrar sahneye çıkan Edige
arasında şiddetli mücadeleler cereyan etmiş, Edige’nin 1419’da Toktamış oğlu Kadir Berdi
tarafından ortadan kaldırılmasından sonra Altınordu Tahtı Uluğ Muhammed’e geçmiştir.26
Karışıklık 1437’ye kadar devam etmiştir.
2. Kırım-Hanlığı’nın Kuruluşu
Kırım Hanlığı’nın kuruluş zamanına rastlayan bu büyük karışıklık ilgili araştırıcılar tarafından
farklı yorumlanmış, hanlığın kuruluşu hususunda hemen hemen birbirine uymayan değişik
nazariyeler türemiştir. Hanlığın kuruluş tarihini A. Süha Arslangiray27 burada tafsiline imkân
olmayan uzun tahliller sonunda 1449, A. Nimet Kurat bir araştırmasında28 1442’den hemen
önce 1440, diğer bir araştırmasında29 1428; Gülbün-i Hânân’a dayanan Ismail Otar 143730
Hasan Ortegin31 1420; hanlığın ortaya çıkışı hakkında en detaylı araştırmanın sahibi
Muzaffer Ürekli ise, Hacı Giray I.’in ilk kez darp ettirdiği paraların tarihlerini esas alarak
1441-1442 olarak kabul ediyor.32 Hanlığın kuruluşunu 1440’lar ve sonrasına doğru çeken
bahis konusu araştırıcıların kuruluş tarihinde esas aldığı iki mühim kriterden birisi Uluğ
Muhammed Han’ın Altınordu tahtına hakim olmak için 1419-37 yılları arasında sürdürdüğü
mücadele devresinde Kırım’a gelerek hakim olması, diğeri ise Hacı Giray adına darbedilen ilk
paraların tarihinin 1440’lardan sonra olmasıdır.
A. Nimet Kurat’ın Uluğ Muhammed Han’ın taht serüveni hususundaki kapsamlı tetkikinin
özetini verip Ceneviz ve Rus kaynaklarından edindiğimiz intibaları nakletmek sureti ile kendi
görüşümüzü ifade edeceğiz. Uluğ Muhammed Han, 1419’da Altınordu hanı oldu. Arap ve
Leh kaynakları ile Smirnov’a dayanan Kurat’a göre, Uluğ Muhammed’in 1419’da tahtı ele
geçirmesi Litvanya kralı
Vitovt’un desteği ile olmuştu. Tarihçi Aynî’nin verdiği bilgiler de 1419 ve sonrasında Uluğ
Muhammed’in önce Deşt-i kıpçak sonra Kırım üzerinde hakim olduğu istikametindedir. 14245 tarihinde Barak’a yenilen Uluğ Muhammed, Altınordu tahtını kaybederek Kırım’a
çekilmiştir. Mücadelesini sürdüren Uluğ Muhammed, 1427’de Saray tahtını tekrar ele
geçirmiştir.33 Uluğ Muhammed’in Altınordu tahtına geçtiği 1427’de Devlet Berdi adlı bir zat
Kırım’da hakimiyet kurmuş, Aynî Ali’ye göre Mısır’a elçi göndermişti. Uluğ muhammed
Han, Saray tahtını 1436-7’ye kadar muhafaza etmişti. Bundan sonra Abdülgaffar Kırımî’ye
dayanan Kurat’a göre Uluğ Muhammed, bu tarihlerde Edige Mirza’nın oğullarından biriyle
müttefik olan Gıyaseddin adında bir prensle yaptığı mücadeleyi kaybederek tekrar Kırım
tahtına çekilmeye mecbur olmuştu. Bu arada Gıyaseddin de hanlığını az bir süre sonra Küçük
Muhammed’e kaptırmış, "Küçük-Muhammed Han Saray’da ve Uluğ Muhammed Han da
Kırım’da hükümdar sıfatıyle kalmışlardı”. Tekar Aynî ’ye dayanan Kurat, 1436-7 yıllarında
Uluğ Muhammed’in Kırım’da olmadığını belirtmektedir. Uluğ Muhammed’in Kırım’da
tutunamamasının sebebini belirtmeden ifade eden Kurat, onun 1436 veya 1437 başlarında
Kırım’a yakın mevkide bulunan Belev şehri yakınında Rusları mağlup ettiğini ve müteakiben
Kazan mıntıkasına giderek Kazan Hanlığını kurduğunu belirtmektedir.34
Kaynakların ittifakla belirttiği üzere Hacı Giray I.’in 35 amcası olan Devlet Berdi’nin 14278’de Kırım’da hüküm sürdüğü kesindir. Ceneviz ve Rus kaynaklarından edinilen bilgilere
göre 1434 yazında Hacı Giray I.,
Kırım’da Cenevizlilerle şiddetli bir savaşa tutuşmuş ve galip gelmiştir.36 Uluğ Muhammed’in
1436-7’ye kadar Saray tahtında olduğu bilindiğine göre, esas mesele, Devlet Berdi’nin
akıbetinin ne olduğu ve Hacı Giray I.’in amcasından tahtı nasıl tevarüs ettiğidir. Devlet
Berdi’nin aslında Kırım değil, Saray tahtının müddeisi olduğu hususundaki kayıtlar,37 bu
hususta ihtiyatlı olmak kaydıyle bir takım tahminler yapılmasına imkân verebilir. Devlet
Berdi, saray tahtı için müccadeleye girdiği sırada Kırım’daki hakimiyetini Hacı Giray I.’e
devretmiş olmalıdır. Esasen, Hacı Giray I.’in dedesi ve Devlet Berdi’nin babası olan Taş
Timur’un da Kırım’da hakim olduğuna dair bilgiler,38 bu hanedanın Devlet Berdi’den evvel
Kırım’da bir nüve teşkil ettiğini ilzam etmektedir. Diğer yandan, Uluğ Muhammed’in Saray
tahtını son kez kaybettikten sonra Kırım’da hakim olması imkân haricindedir; zira, Saray
tahtını kaybetmesi ile Ruslarla savaşa tutuşması aynı yıla rastlamaktadır. Uluğ Muhammed’in
Saray tahtını kaybetmesinden sonra Kırım’a çekilmesi hususunda verilen bilgiler, onun evvela
Kırım’ı ele geçirmeye teşebbüs ettiği, ancak başaramayarak Ruslar üzerine yürüdüğü, nihayet
Kazan’a çekilerek orada Kazan Hanlığı’nı kurduğu şeklinde yorumlanabilir. O’nu Ruslarla
savaşmaya, onları mağlup ettikten sonra Kazan’a çekilmeye zorlayan faktörler de bu şekilde
izah edilmiş olur.
Kırım Hanlığı’nın kuruluş ile ilgili mülahazalarımızı son birkaç tahlille nihayetlendirmek
istiyoruz. Emir Edige’nin 1419’da ortadan kaldırılması ve Saray tahtına Uluğ Muhammed’in
geçmesinden hemen sonra mezkûr Han’a karşı muhalefet iki odakta toplanmıştır. Bu
odaklardan en güçlüsü Toktamışoğullarıdır. Diğeri, Hacı Giray I.’in amcası Devlet Berdi ve
babası Gıyaseddin’in mücadelesidir. Bu iki kardeşin Uluğ Muhammed’e karşı birlikte hareket
etmiş olmaları muhtemeldir.
Hanedan’dan olmayan Edige evladı da bu karışıklık döneminde güçlü han Uluğ Muhamed’e
karşı Gıyaseddin’le ittifak etmiştir. Uluğ Muhammed Han’a son darbeyi 1436’da Edige
oğullarından birisi ile müttefikan hareket eden Gıyasedin vurmuştur. 1427-8’lerde Kırım’da
hakim bulunan Gıyaseddin’in kardeşi Devlet Berdi de muhtemelen Gıyaseddin’i
desteklemiştir.
Gıyaseddin, Uluğ Muhammed’i yendikten sonra tahtında çok az süre kalabilmiş, Seyyid
Ahmed Han’a yenilerek Saray’ı terk etmiştir (muhtemelen 1436-37).39 Hacı Giray I.’in
babası Gıyaseddin’in bu hadiseden sonra ki serüveni de sarih değildir.40 Seyyid Ahmed
Han’ın Saray tahtını ele geçirdikten sonra Kırım’ı ele geçirmek üzere hareket ettiği ve Hacı
Giray I.’i tedip ettiği görülmektedir.41 Hacı Giray I.’ın şehzadelik dönemlerinde olduğu
belirtilen bu tedip hareketinin tarih bakımından eksik yönü olmakla beraber, Seyyid Ahmed’le
Gıyaseddin arasındaki mücadeleyi tebarüz ettirdiği kesindir. Halim Giray ve Seyyid Mehmed
Rıza’nın naklettiğine göre Altınordu tahtını ele geçiren Seyyid Ahmed Han, Hacı Giray I. ve
kardeşini düşman ilan ederek vücutlarını kaldırmak üzere harekete geçmiştir. Seyyid Ahmed,
iki kardeşi Özi Nehri’ne kadar kovalamış, kardeşler nehri yüzerek geçmek suretiyle canlarını
kurtarmışlardır.
Hacı Giray I. bu hadiseden yaralı olarak kurtulmuştur.42 Kaynakların müttefikan zikrettiği bu
hadise tevatürle beslenerek birtakım ilaveler almışsa da iki mühim hususu tebarüz
ettirmektedir. Birisi, Seyyid Ahmed Han’ın Hacı Giray I. ve kardeşinin vücudunu ortadan
kaldırmak lüzumunu hissetmiştir ki, bu husumetin sebebi, Gıyaseddin’in güçlü bir muhalif
olmasıdır. Ikinci husus, Seyyid Ahmed’in Özi Nehri’ne kadar iki kardeşi kovalayabilmesidir
ki, bu sırada Uluğ Muhammed dahil bütün rakiplerini saf dışı ettiğini gösterir.
Uluğ Muhammed’in gayet iyi bilinen serüvenine göre 1419-37 tarihlerinde fasılalarla Kırım
ve Saray tahtında bulunması bakımından bu tedibin 1437 ‘lerde olması gerekir. Seyyid
Ahmed’in merkezi Saray olması bakımından Kırım ona uç bölge olma hususiyetini
sürdürmüş, 1436-7 yıllarında veya daha erken bir tarihte olması muhtemel bu tedip hareketi
geçici olmuş, Hacı Giray I. Kırım’daki hakimiyetini sürdürmüştür.43
3. Hacı Giray I.’den Osmanlı Hakimiyetine (1428-1475)
Seyyid Mehmed Rıza, daha Altınordu zamanında çok miktarda Tatar kabilesinin "Deşt-i
Kıpçak’dan hudud-ı Kırım’a nakl ve iskân” edildiğini bildirmektedir.44 Altınordu bünyesinde
cereyan eden şiddetli taht mücadeleleri sırasında Kırım hudutlarına yakın ve uzak bozkırlarda
bu mücadelelerden bunalmış kabile reislerinin merkez saraydan bir hayli uzak Kırım
Yarımadası’na çekilmiş oldukları tarihi vakalarla sabittir. Devlet Berdi ve yeğeni Hacı Giray
I.’in 1426’lardan itibaren burada Kırım Hanlığı’nı kurmaları bu kabile güçlerinin desteği ile
vukubulduğu kesindir. Tatar kabilelerinin Kırım Yarımadası’na yerleşmeleri daha eski tarihe
gitmekte olup, bahis konusu dönemde bu göç hareketinin hızlandığı görülmektedir.
Hacı Giray I.’in dayandığı Şirin, Barın, Argın ve Kıpçak isimli 4 kabile mevcut olup
bunlardan en büyüğü Şirinler idi. Kırım Hanlığı’nın kuruluşunda aslî güç olan bu kabile
güçlerine "Karaçi”, beylerine de "Karaçi beyleri” deniliyordu. Hanlığın askerî, idarî ve içtimâî
yapısının teşekkülü bunlar sayesinde gerçekleşmişti.45 Hacı Giray I., mümkün olduğu kadar
fazla kabile gücünü Kırım’a çekmek suretiyle gücünü artırmaya çalışmıştı.46
Hanlığın teşekkül ettiği 1420’lerden itibaren Kırım’da asli güç Ceneviz idi. Altınordu’nun
parçalanmasının doğurduğu boşluk Kırım’ı siyasî muhtariyet bakımından uygun hale
getirmiş, Ceneviz bundan azami derecede istifade ederek hakimiyetini bütün Kırım sahillerine
yaymıştı. Hacı Giray I.’in devlet kurmasında esas unsur olan bu siyasî boşluk, Kırım
Hanlığı’nın karşısına daha başlangıçta önemli bir rakip çıkartmıştı.
A. Cenevizlilerle Mücadeleler
Kırım Yarımadası’na yerleşen Tatar kabileleri, Yarımada’nın hayat tarzlarına elverişli
bulunan bozkır kesiminde yerleşmişlerdi. Şirin mirzaları ve hanlığın ilk merkezi ise Eski
Kırım (Solhat) idi.47 Burada XIII. yüzyıldan itibaren büyük bir koloni faaliyeti içinde olan
Ceneviz ise sahil kesiminde faaliyet gösteriyordu. Yarımada’nın en büyük şehri ve Ceneviz’in
merkezi durumunda olan Kefe’den başka doğuda Kerç, Taman, Azak, batıya doğru Sudak,
Balıklağo, biraz iç kesimde yer alan Mankub ve İnkirman gibi şehirler bünyesinde kurulmuş
bulunan ticarî ağ, Ceneviz’in hakimiyet sahasını teşkil etmekte idi. Sudak, Mankub ve
Balıklağo’nun ahalisinin büyük kısmı Rum-Ortodoks ahaliden meydana gelmekte olup,
Ceneviz’in faaliyetlerini yoğunlaştırdığı sırada Mânkub ve Balıklağo siyasî bir güç teşkil
ediyor ve Ceneviz yayılmasından rahatsızlık duyuyordu. Hacı Giray I., Ceneviz’e karşı
mücadelesinde daha güçlü durumda olan ve Ceneviz hakimiyetinde bulunan Balıklağo’ya
hakim olmak niyetinde olan Mankub knezi ile ittifak etmiştir. Bu ittifak’a göre Mankub knezi
Aleksy, Hacı Giray’ın da desteği ile Balıklağo’yu alacaktı. Hacı Giray I.’in Mankub’la aynı
etnik yapıya sahip bulunan ve Ceneviz’e bağlı olan Balıklağo’nun Mankub knezine
bağlanmasını kabul etmesinin sebebi, sahil kesiminde tesis edilmiş bulunan güçlü Ceneviz
nüfuzunu kırmak ve yine bu güçlü rakibe karşı ittifak oluşturmaktı. Hacı Giray I., bu
merhaleden sonra Mankub knezi ve Balıklağo ile beraber bütün sahil kesimine hakim olmak
niyetinde idi.48
Aleksy, 1433 sonbaharında kale halkının da desteği ile Balıklağo’yu ele geçirdi.49 Bu
hadiseden dolayı 1434 senesi yazında Balıklağo’yu (Cembalo) geri almak maksadı ile
hazırlıklarına başlayan Ceneviz, 8 Haziran 1434 tarihinde donanma ile Balıklağo’yu kuşatarak
zapt etti. Kelede büyük bir katliam yaptıktan sonra 9 Haziran’da İnkirman (Kalamiti) kalesine
yöneldi. Cenevizlilerin karadan yaptıkları kuşatma sırasında kale halkının tamamı firar etmiş,
şehir boş kalmıştı. İnkirman’ı yağmaladıktan sonra ateşe veren Cenevizliler, geri dönerek
Balıklağo üzerinden Kefe’ye dönmeye başladılar. Ceneviz’e karşı bu hareketin diğer önemli
mihrakının Solhat merkezli Kırım Hanlığı olduğunu bilen Cenevizliler, 14 Haziran 1434’te
Solhat’ı muhasara etmeye karar verdiler. 50 Bu maksatla harekete geçip önlerine çıkan kasaba
ve köyleri yağma ve talan ile etrafa dehşet saçan Ceneviz ordusu, anî bir baskınla onları imha
etmeyi planlayan Hacı Giray I. tarafından izlenmekte idi. Hava sıcak olup yürüyüş sırasında
Cenevizliler teçhizat ve silahlarını arabalara koymuşlardı.
Cenevizliler Solhat’a 5 mil uzaklıkta bulunan Kastadzon (muhtemelen Kaçkaçokrak veya
Karaköz köyleri) yakınına geldiklerinde Hacı Giray I.’in ani baskınına uğradılar. Hacı Giray
I., meşhur sahte pusu ve ricat taktiği gereğince bozguna uğramış gibi geri çekilerek
Cenevizlileri asıl kuvvetlerinin bulunduğu alana çekti. Düşmanın 8000, Kırımlaların ise 5000
kuvvetten oluştuğu bu muharebede Cenevizliler kesin bir surette mağlup edildiler. Kırım
akıncıları akşama kadar Ceneviz ordusunu takip ve imha etti.51
Kırım kuvvetleri, 27 Haziran 1434 yılında Balıklağo’yu kuşattılar. Asıl birlikleri imha edilmiş
bulunan Ceneviz, anlaşma yolunu denedi. Şimdilik Ceneviz’e üstünlüğünü kabul ettirmenin
yeterli olduğunu, ayrıca müstahkem surlarla çevrili bulunan kalenin alınmasının zorluğunu
müdrik bulunan Hacı Giray I., Cenevizlilerle müzakereyi kabul etti. 52 13 Temmuz’a kadar
süren müzakereler sonunda yapılan ve ayrıntıları kesin olarak bilinmeyen antlaşma ile
Ceneviz’in Kırım Yarımadası üzerinde Kırım Hanlığı’nın hakimiyetini tanıdığı ve Hanlık ile
sulh içinde bulunmayı yeğlediği anlaşılmaktadır.53 Nitekim, bu tarihlerden 1454 yılına kadar
Kırım Hanlığı ve Ceneviz arasında sulha mugayir büyük çaplı bir hareket vukubulmamıştır.54
Bu antlaşma ile Kırım Hanlığı Kefe dahil bütün Yarımada’nın yüksek hakimi sıfatını
kazanıyor, Cenevizliler ise sahil kesiminde ki ticaretlerini Hanlık’la sulh içinde sürdürme
hakkını muhafaza ediyorlardı.
Bu mücadelelerin en mühim tarafı, meşru sınırları bölgenin etkin gücü tarafından tanınmış bir
Kırım Hanlığı’nın mevcudiyetini ortaya koymasıdır. Nitekim, Hacı Giray I.’in, Fatih Sultan
Mehmet’e göndermiş bulunduğu 1453 tarihli bitikte Hanlığı’nın sınırlarını "Kırk Yer’de ve
Kırım’da, Kefe’de ve Kerç’te ve Taman’da ve Kopa’da ve Kıpçak’da ve benim hükmüm
yeten her yerde” ifadeleri ile tahdit ederken asıl dayanağı bu antlaşma olsa gerektir.55 Bu
ifadeler, Hacı Giray I.’ın hakimiyet iddiasının Kırım Yarımadası ile sınırlı olmadığı,
Altınordu’nun bütün hakimiyet sahasına uzandığını ortaya koymaktadır.
B. Ceneviz’e Karşı Osmanlı-Kırım Ittifakı
Hacı Giray I.’in Kırım Yarımadası üzerinde kurmuş bulunduğu hanlığın Ceneviz karşısında
etkin bir şekilde mücadele edebilmesi için surları yıkacak teknolojinin elde edilmesi
gerekiyordu. Hanlık bu imkandan mahrum idi. Istanbul’un fethini gerçekleştiren Fatih’in en
büyük gayesi, denizlerdeki Latin üstünlüğüne son vermekti. Fatih’in Latinlilerle mücadelesi
ile Hacı Giray I.’in mücadelesi hemen hemen aynı zamanda vukubulmuş, bu sayede iki Türk
devleti arasında vukubulduğu görülen ittifak kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Iki Türk devleti
arasında 1454 yılında anlaşma ile tespit edilen ittifaka göre, Osmanlı ve Kırım kuvvetleri
Kefe’yi kuşatacak, alındığı taktirde Kefe Kırım Hanlığı’na verilecekti. Osmanlı kuvvetleri ise
ganâimle yetinecek, ayrıca nakliye hususunda donanmaları ile yardımcı olacaktı.56 Kefe’yi
hedef alan bu antlaşma, Ceneviz nezdinde derhal etki yaptı. Kefe Cenevizlileri
Cenova’dan yardım isteyen mektuplar yolladılar. Bu mektuplarda Cenevizilerin telaşı açık idi.
zaptedilen kalelerin Kırım Hanlığı’na verileceği, esir edilen Cenevizlilerin satılacakları
bildiriliyordu.57
Anlaşma gereği hareket eden Kırım ve Osmanlı kuvvetleri 11 Temmuz’da Kefe’yi muhasara
etti. Demir Kâhya kumandasında Osmanlı donanmasının denizden gerçekleştirdiği muhasara,
karadan 6000 kişilik Kırım kuvveti tarafından yürütüldü. Muhasara sonunda Kefe
alınamadıysa da, telaşa düşen Cenevizliler, müttefik güçlerin öne sürdüğü antlaşmayı kabul
ettiler. İki aşama halinde yapılan müzakerelerin sonunda Cenevizliler Osmanlı Devleti’ne
yıllık 3000 altın vergi vermeyi kabul ettiler. Ceneviz, Kırım hanına da ayrıca vergi vermeyi
taahhüd etmişti.58
Bu aşamada iki Türk devletinin Kırım sahilleri üzerinde birbiriyle çatışan emelleri ortaya
çıkmaktadır. Fatih’in usta politikası, Osmanlı ve Kırım menfaatlerinin iki devlet arasında
soğukluğa yol açmasına mani olmuştur. Fatih’in Latinlilerle çok vüsatli bir mücadele içinde
bulunması bakımından Kuzey Anadolu limanları ile Ege’deki Venedik ve Ceneviz üsleri
öncelik taşıyor, Kırım Hanlığı ile Ceneviz’in mücadelelerinin sonucuna göre Kırım üzerinde
politika yürütmek bu stratejiye uygun düşüyordu. Kırım vukuatı hususunda Osmanlı
diplomasisinin bekleme dönemine girmesi Ceneviz’i rahatlatmış, Hacı Giray I. marifeti ile
güçlenen Kırım Hanlığı’nın zayıflatılması yolunda ki politikalarını uygulama imkânı
bulmasını sağlamıştı. Ceneviz, Hacı Giray I. ile oğlu Haydar arasında 1455’te cereyan eden
dahili mücadelede Haydar’ı destekleyip Hacı Giray I.’i uzaklaştırmak sureti ile hanlığın
zayıflamasına neden olmuştur. 59 Hanlığın yeni serpilmekte olan gücünün bu şekilde dış
müdahaleye maruz kalması yerli ümera tarafından tehlikeli görülerek Hacı Giray I.
desteklenmiş, Haydar Litvanya’ya sığınmak suretiyle tahtını terketmek zorunda kalmıştır.60
Bu hadiseden sonra hakimiyeti ele geçiren Hacı Giray I. duruma hakim olmuş, Kırım Hanlığı
yükselişini sürdürmüştür. Hacı Giray I., 1466-67 senesinde vefat etmiş,61 bir rivayete göre
Bahçesaray’da Salacık mevkiine,62 bir rivayete göre Eski Kırım (Solhat)’a defnedilmiştir.63
C. Hacı Giray I.’in Vefatından Sonra Baş Gösteren Meseleler
Hacı Giray I.’in vefatı, aslî gücü Karaçi beylerinin teşkil ettiği hanlıkta dahili mücadelelerin
vukuuna sebep oldu. Kabile aristokrasisi, iktidarın devri sırasında kendi beylerini seçme
çabası içine girince kargaşa artıyor, hanlık zayıflıyordu.64 Altınordu’nun çöküşüne yol açan
bu içtimaî yapı, bütün tarihi boyunca Kırım Hanlığı’nın en zayıf yönünü teşkil edecektir.
Hacı Giray I.’den sonra baş gösteren taht mücadeleleri, Mengli Giray I. ile Nur Devlet
arasında cereyan etti.65 Bu mücadelenin ilk safhada Nur Devlet, ikinci safhada Mengli Giray
I.’in galibiyetiyle sonuçlandığı anlaşılıyor.66 Mengli Giray I.’in hakim olmasından sonra bu
kez Nur Devlet Cenevizlilere sığınmış ve onlar tarafından hapsedilmiştir. Hanlık’ta baş
gösteren bu dahili mücadele Ceneviz’in işine yaramış, Osmanlı diplomasisinin müdâhaleden
uzak olduğu bu dönemde, hanlığın siyasî kontrolü Ceneviz’in eline geçmişti. Ceneviz,
muhalifleri elinde tutmak suretiyle hanlığı istediği gibi idare ediyordu.67 Mengli Giray I.’in
Cenevizlilerin isteklerine boyun eğmekten başka çaresi yoktu. Nitekim, 25 Ekim1469’da
Osmanlı kuvvetleri Yakub Bey kumandasında Kefe’yi ikinci kez kuşattıklarında, Mengli
Giray I. Fatih Sultan Mehmed’e yazmış olduğu bitikte68 bundan şikâyetçi olmuştur. Mengli
Giray I.’in bu şikâyetinin asıl sebebi, Osmanlı kuşatmasının Cenevizlileri rahatsız etmesi ve
Mengli Giray I.’in Ceneviz istekleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmasıdır.69
Ceneviz karşısında müttefik aramak zorunda kalan Mengli Giray I., Lehistan ve Moskova ile
ilişkilerini geliştirmek zorunda kaldı. Ceneviz’den başka Altınordu’dan başgösteren tehdit ve
bu dönemde Lehistan hakimiyetinde Litvanya’nın Moskova’ya karşı Altınordu ile ittifaka
girmesi, Kırım- Moskova ittifakını zorunlu hale getirdi. Bu surette, birbirine rakib olmak
üzere Kırım-Moskova ve Altınordu-Lehistan blokları teşekkül etti.70
Mengli Giray I. Zamanında Kırım Hanlığı’nın bu bağımlılığı dolayısı ile Ceneviz, Lehistan,
Altınordu ve artık önemli siyasî güç haline gelmiş bulunan Moskova’nın teşkil ettiği güç
dengeleri içinde güçlü bir yer işgal etmediği görülüyor. Ceneviz müdahaleleri, yerli kabile
beylerinin vaziyete el koymalarına yol açacak boyuta varmıştır.71
4. Kırım Sahillerinin Osmanlılar Tarafından Fethi
Hacı Giray I.’in 1466’da vefatından Mengli Giray I.’in 1478’de tahta çıkışına kadar Kırım
Hanlığı’nın iç çalkantısı sürdü. Iktidar, Nur Devlet, Mengli Giray I.ve Canbek arasında el
değiştirdi.72 Mengli Giray I. ’in en güçlü rakibi olan Nur Devlet’in Litvanya ve Moskova
knezlerine sığınması, bu devletler karşısında Mengli Giray I. ’i zor durumda bırakmıştır.
Bilhassa Moskova, Nur Devlet kozunu iyi kullanmıştır. Nur Devlet, Ivan III.’e sadakatle
hizmet etmiştir. Mengli Giray I.-Ivan III. arasında cereyan eden diplomaside Nur Devlet’in
rolünü dikkate almak gerekir. Diğer yandan, Moskova, Altınordu, Litvanya ve daha içeride
Ceneviz müdahaleleri Kırım Hanlığı’nı iyice bunaltmıştır. 73
Hanedanın inkırazı ile noktalanabilecek bu bunalım, yerli aristokrasiyi kendi başının çaresine
bakmaya mecbur etmiştir. Osmanlı fethini intac eden bu hadiseler zamanında Şirinlerin
beyleri olan Mamak ve Eminek, hanlığın en etkili simaları idiler. Mamak 1474’de vefat etmiş,
yerine Eminek geçmişti. Mamak’ın dul eşi, Cenevizlilerden almış olduğu destekle Eminek’le
mücadele etmişti. Mamak’ın eşi, Eminek’in yerine Sartak isimli bir beyi geçirmek istiyordu.
Ceneviz’in baskısına boyun eğmekten başka çaresi olmayan Mengli Giray I., Eminek’i
azlederek Sartak’ı atadı. Ceneviz’in Eminek yerine Sartak’ı atamasının sebebi, Eminek’in
Osmanlılarla işbirliği içinde olması idi. Bu şartlar altında Eminek Mirza, Mengli Giray I.’e
karşı isyan ederek onu Kefe’ye kaçmak zorunda bıraktı. Ceneviz’in Hanlık içindeki gücü
karşısında uzun süre tutunamayacağını müdrik bulunan Eminek Mirza, eskiden beri muhabere
içinde bulunduğu anlaşılan Fatih Sultan Mehmed’i Kırım işlerine müdahaleye çağırdı.
Eminek, bu çağrısında Kefe’nin Osmanlılar tarafından fethedilmesini de teklif ediyordu.74
Osmanlıların Kefe seferine çıktığı 1475’e doğru cereyan eden ve bölgenin müstakbel
tarihinde köklü değişikliklere yol açacak bu hadiselerin Osmanlı müdahalesi ile çözülmesinde
başlıca amil, Eminek mirzanın mezkur daveti olmuştur.75
Bu şartlar altında Fatih Sultan Mehmed, 1475’te Kırım sahillerinin fethi için Gedik Ahmed
Paşa’yı görevlendirdi. Hazırlıklarını tamamlayan G. Ahmed Paşa, tahminen 1 Haziran 1475’te
Kefe sahillerine ulaştı. Teslim ol çağrısının reddedilmesi üzerine şehri kuşatan Osmanlı
kuvvetleri, üç dört gün içinde Kefe’yi fethettiler.76 Kerç, Sudak ve Balıklağo kaleleri direniş
göstermeden teslim oldu. Arkasından Azak ve Taman düştü.77 Osmanlı ordusunu en çok
uğraştıran, müstahkem surlarla çevrili Mankub78 kalesi oldu. Uzun bir kuşatmadan sonra
burası da alındı.79
5. Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Tabiliğine Girişi
Kefe ve akabinde Kırım sahillerinde yer alan bütün şehirlerin Osmanlılarca fethini müteakib
vukubulan gelişmeler hususunda araştırıcılar müttefik değildir. Bir rivayete göre Kefe’nin
fethi sırasında zindanda bulunan Mengli Giray I. oradan çıkartılarak İstanbul’a gönderilmiş,80
diğer rivayete göre Gedik Ahmet Paşa tarafından hürriyetinin iadesini müteakib Kırım
Hanlığı’na getirilmiş ve Osmanlı-Kırım arasındaki hukukî rabıtayı belirleyen bir antlaşma
imzalanmıştır.81 Bu antlaşmanın muhtevası belli olmasa da, evvela Ceneviz’in tasarrufunda
bulunan Kefe, Soğdak, Balıklağo, Mankub, İnkirman, Azak ve Taman şehirleri bütün köyleri
ve arazisi ile beraber Osmanlı hakimiyetine girerken, Yarımada’nın iç bozkır kesimi ile Azak,
Taman-Astarhan arasındaki Nogay-Çerkez alanı Kırım Hanlığı’nın hakimiyetinde
kalıyordu.82 Böylece, eskiden Kırım-Ceneviz arasında çizilmiş bulunan coğrafî harita,
Osmanlı-Kırım arasında da muhafaza edilmiş oluyordu.83 Coğrafî bakımdan mevcut bulunan
bu paralellik, hukukî bakımdan hiçbir surette varid değildir. Hanlık, bu merhalede Osmanlı’yı
metbu tanımıştır.
Osmanlı desteği ile tahtına avdet eden Mengli Giray I., 1476 yazında "Taht İli”ni ele
geçirmek maksadıyla İdil boylarına kuvvetli bir akın yapmış, ancak Seyyid Ahmed Han84
tarafından fena halde mağlub edilmiştir. Mengli Giray I., yaralı vaziyette kaçarak Kırker’e
(Kırkyer: Çıfut Kale) sığınmıştır. Seyyid Ahmed, bu hadiseler sırasında Kırım Hanlığı’nın
merkezi Solhat’ı 40 gün süreyle kuşattı ve Kırım’da büyük tahribat yaptı.85 Seyyid Ahmad
Han, Kefe beyinin usta manevrası ile Kefe üzerine yürümekten vazgeçmiştir. Kırım’ın
Osmanlı’ya ait olan yerler haricindeki bölgelerini işgal etttiği görülen Altınordu hanı, Kırım
Tahtına Nur Devlet’i geçirdi.86 1476’da tahtını kaybeden Mengli Giray I., 1478’de Şirinlerin
beyi Eminek Mirza’nın Osmanlı Devleti ile işbirliği içindeki teşebbüsü ile tekrar Kırım
tahtına geçirildi.87
Mengli Giray’ın 1478’den 1514 yılına kadar devam eden üçüncü saltanatı, gerek iktidar
süresinin uzunluğu, gerekse Mengli Giray I.’in tecrübe ve olgunluğu sayesinde Kırım
Hanlığı’nın sağlam bir şekilde teessüs etmesini sağladı. Giray Hanedanı’nın Osmanlı desteği
olmadan nasıl dış müdahalelere maruz kaldığı, yukarıda görüldü. Şirinlerin Osmanlı’yı tercihi
bilhassa şayanı dikkattir. Bir yandan hanlığın Ceneviz kolonisi olmaya yöneldiği, diğer
yandan Moskova’nın Nur devlet şahsında iyice tebarüz ettiği üzere iktidar adaylarını korumak
sureti ile yönetimde iyice nüfuz kazandığı, kezâ; Altınordu tehdidinin sürekli hissedildiği bir
vaziyette, Şirinler ve onlarla uzlaşma halinde bulunan diğer Karaçi beyleri Osmanlı’dan
yardım istemişler ve Hanlığın Osmanlı himayesi altına girmesini intac eden hadiseleri
başlatmışlardır.
Kırım Hanlığı’nın Osmanlı tabiliğine girmesi ile neticelenen bu yeni durum, Osmanlı
Devleti’nin Kuzey Karadeniz politikasını da değişmez esaslara bağlamıştır. Fatih Sultan
Mehmed, Ceneviz’i Karadeniz’den sildiği gibi, Kırım Hanlığı’na da son vererek burada klasik
Osmanlı eyâlet sistemini uygulayabilirdi. Fatih, aksini yaparak kuzey politikasını kendi
himayesindeki Kırım Hanlığı uhdesine bıraktı.88 Osmanlı Devleti batıda Avusturya, doğuda
Iran olmak üzere iki büyük cephede mücadele ederken Altınordu, Rusya, Kozak ve Çerkez
güçleri tarafından paylaşılmış bulunan Deşt-i Kıpçak sahasının kontrolünü Kırım Hanlığı’na
havale etmiş, üçüncü bir cepheyi açmayı düşünmemiştir. Buna gücünün yetmediği, yaklaşık
iki yüz sene sonra mecburen başlatılan harekâtın muvaffakiyetsizliği ile sabittir. Bu politika,
Kırım Hanlığı’nın kesin olarak Osmanlı’ya tabi olması esasına dayandığından, Osmanlı
Devleti güçlü bir hanlığı hiçbir zaman arzu etmemiştir. Hanlığın güçlenmeye başlamasını
tabiyet statüsü için tehdit olarak görmüş, derhal müdahale etmiştir. Bu politika hiç
aksatılmadan uygulanmıştır. Osmanlı Devleti, hanlık üzerindeki nüfuzunu Karaçi beyleri
vasıtası ile sürdürmüştür. Güçlü hanların bu Karaçi beyleri bakımından da arzu edilmediği
calibi dikkattir.
Mengli Giray I. zamanında Kırım kuvvetleri ilk kez Osmanlılarca düzenlenen büyük çaplı
seferlere iştirak etmiştir. 1484 yılında II. Bayezîd’in Kili ve Akkerman üzerine yaptığı sefere
Kırım Kuvvetleri 50.000 akıncı ile destek vermiş, gösterdikleri yararlılık karşısında Sultan
tarafından ak börk, altınlı üsküf ve bol miktarda hediyelerle taltif edilmiştir.89 Mengli Giray
I.’den itibaren Kırım akıncı güçleri Osmanlı seferlerinin vazgeçilmez destekçisi olmuştur. Bu
vaziyet, Hanlığın kendi siyasî vetiresi içinde gelişmesinin en mühim engellerinden birini
teşkil etmiştir. Hanlık üç kıta üzerinde yayılan Pax Ottomana’nın en mühim ayağı haline
gelmekle büyük güç kaybına uğramıştır.
Mengli Giray I., Osmanlı Devleti’nin ciddi bir kaosa sürüklendiği Yavuz Sultan Selim ile
Bayezîd arasında vukubulan ve Yavuz’un tahtı ele geçirmesiyle son bulan mücadeleler
sırasında siyasî tecrübesi ve olgunluğuyla mühim bir rol oynamıştır. Yavuz Sultan Selim,
babası ve kardeşi Ahmed ile mücadelesini sürdürmek üzere Kefe’ye gittiğinde, Şehzade
Ahmed Mengli Giray I.’le mektuplaşarak Selim’i tutuklamak ve kendisiyle işbirliği etmesi
karşılığında Kefe Sancağı ile mülhakatını teklif etmiş, Mengli Giray I. bunu kabul
etmemişti.90 Mengli Giray I., bu isteğin aksine Selim’e yardım etmişti. Bu arada Mengli
Giray I.’in oğlu Kalgay Mehmed Giray ve Selim arasında ilginç bir hadise cereyan etmiştir.
Mehmed Giray’ın Selim’e, "vaadedilen toprağı sen hükümdar olsaydın verir miydin?”
sorusuna; Selim’in "padişahlar memleket alırlar, kimseye memleket vermezler, şâyet para ve
elbise gibi şeyler dilerseniz verilir, amma memleket asla” şeklinde cevap vermesi üzerine,
Kalgay babasına Selim’in öldürülmesini teklif etmiştir. Mehmed Giray’ın bu isteğini
reddeden Mengli Giray I., onun muhtemel teşebbüsüne karşı Selim’in Özi suyunu geçmesine
yardım etmiştir. Mehmed Giray, öldürmek üzere Selim’i takip etmiş, ancak yetişememiştir.91
6. Müstakiliyet Çabaları ve Sonuçları
Mengli Giray I.’in vefatından (Ocak 1514)92 sonra yerine Mehmed Giray I. geçmiştir.
Mehmed Giray I.’le beraber Hanlığın Osmanlı’ya karşı müstakil olma gayreti içine girdiği
görülür. Bu vaziyet, iki devlet arasında hiç bitmeyecek olan gizli rekabeti kaçınılmaz olarak
ortaya çıkarır.
Osmanlı Devleti’nin Yavuz zamanında İran ve Mısır seferleriyle meşgul olması, hanlığın
serbest kalmasında etkili olmuştur. 93 Enerjik bir han olan Mehmed Giray I., Kalgay
nasbettiği kardeşi Bahadır Giray’la Moskova üzerine akınlar yaptı. Kazan hanı Muhammed
Emin’in ölümünden sonra Moskova’nın kendi adamını Kazan tahtına çıkartarak Kazan’ı ele
geçirme çabalarını engelledi. Kazan tahtına Mehmed Giray I.’in girişimi ile Abdüllatif Han
geçti (1516). Knez Vasili bunu tanımak zorunda kaldı. Abdüllatif Han’ın vefatı, Kazan
meselesini tekrar gündeme getirdi. Kazan Hanlığı’nı istila niyetinde olan Mehmed Giray I., bu
kez kardeşi Sahib Giray’ı Kazan tahtına çıkartmak niyetinde olduğunu bildirdi. Kazan’da
gözü olan Vasili, Mehmed Giray I.’den çekinmesinden dolayı bunu da tanımak zorunda
kaldı.94
Bu dönemde Kazan ekseninde cereyan eden hadiseler, Rusya’nın bu bölge üzerinde medenî
ve kültürel tesirler gösterdiği, hatta Türk nüfusunun az miktarda bir kısmını kendine
bağladığını göstermektedir.95 Mehmed Giray I.’in Sahib Giray’ı atamasını müteakib han
tayini için Kazan ahalisinden bazıları Rusya’ya müracaat ettiler. Knez Vasili, Kırım ve Hacı
Tarhan (Astarhan) hanlıklarından kaçarak Rusya’ya iltica etmiş bulunan Şeyh Ali’yi Kazan
hanlığına getirdi.96 Mehmed Giray I., Vasili’yi bu hareketinden dolayı sert bir şekilde uyardı.
Telaşa kapılan Vasili, Selim’e elçi göndererek Mehmed Giray I. karşısında yardım istedi.
Babası ile mücadelesi sırasında Kefe’ye gittiği sıralarda vukubulan hadiseler yüzünden Selim
I.’den çekinen Mehmed Giray I., Moskova’ya karşı istediği sertliği gösteremedi.97 Selim’in
vefatı üzerine bu endişelerinden kurtuldu ve 1520 yılında Rusya üzerine büyük tahribatla
neticelenen bir sefer yaptı. Vasili, Kanuni’nin tahta çıkışını tebrik etmeyi de fırsat bilerek
İstanbul’a gönderdiği Elçi ile O’na Mehmed Giray I.’in taarruzlarından rahatsız olduğunu
bildirdi. Kanunî, Rusya’ya karşı ölçülü olması hususunda Mehmed Giray I.’i uyardı.98
Mehmed Giray I., Rusya’nın emelinin "Memâlik-i İslâmiye’yi kâmilen zapt ve islâm
yurtlarında bulunan camileri kiliselere çevirmek niyetinde olduğunu kerrâren anlatmış ise de
Sultan Süleyman nezdinde sözleri ufak bir te’sir bile uyandıramadı.” 99 Mehmed Giray I.,
Sultan Süleyman’la anlaşmaya muvaffak olamayacağını bile bile dikkatini Kazan üzerine
yöneltti. Bir müddetten beri Kazan’da hüküm süren Şeyh Ali, halkın nefretini kazanmıştı.
Ayrıca, Mehmed Giray I., Kazan’ı Vasili yanlısına bırakmak niyetinde değildi. Bu suretle
kardeşi Sahib Giray’ı yeterli kuvvetle Kazan’a göndererek tahta oturttu (1521).100
Mehmed Giray I, bu hadiseden hemen sonra Nogay kabileleri ve Lehistan kralı ile müttefikan
Rusya üzerine büyük bir sefer düzenledi. Knez Vasili, müttefik knezlerle karşı koymaya
çalıştı ise de mağlup edildi. Müteakiben Moskova kuşatıldı. Şehri savunmaktan aciz bulunan
Vasili, sulh teklifinde bulundu. Birçok hediye ve sabık vergilerin ödenmesi şartıyle sulh
yapıldı.101
Moskova üzerindeki hakimiyetini gerçekleştiren Mehmed Giray I., İdil Havzası’na yöneldi.
Gayesi, Altınordu’nun son bakiyelerini teşkil eden Nogayları itaat altına almaktı. 1523’te
gerçekleştirdiği seferle bu gayesine de ulaştı. "Mehmed Giray aynı zamanda Nogay, Hive,
Deşt-i Kıpçak, Sibirya hanlıklarını dahi tevhid ve Acem hükümetini mahv etmek ve bu suretle
Avrupa’yı tehdît etmek tasavvurunda idi.”102 Bu enerjik han, Vasili’nin usta siyasetini
dikkate almamış, hakimiyet alanını genişletmek hususunda acele etmişti. Vasili, Nogaylar
üzerine yapılan seferin doğurduğu tepkileri değerlendirmek sureti ile Mehmed Giray I.
aleyhine kampanya başlattı. Bu uğurda hazinelerini harcamak sureti ile Kazan’da Sahib Giray,
Nogay uruğları arasında da Mehmed Giray I. aleyhtarlığını yaydı. Vasili’nin bu çabaları
semeresini verdi. Mehmed Giray I. 1523’te vukubulan bir suikastle öldürüldü. 103 Kırım
Hanlığı ahalisi ile aynı soy ve kültüre dayandıklarından şüphe olmayan bu uruğların, sosyo
politik faktörlerle nasıl Rusya’ya alet oldukları, bu hadiselerle müşahade edilmektedir.
Mehmed Giray I.’in öldürülmesinden sonra yerine Gazî Giray I. geçtiyse de Şirinlerin
Istanbul nezdindeki teşebbüsü ile değiştirilerek yerine Saadet Giray I. atandı (1524).104
Saadet Giray I., Selim I.’in taht mücadelesi sırasında bulunduğu Kefe’den Mehmed Giray’ın
tehdidi karşısında ayrıldığı sırada O’na refakat etmiş, bu suretle başlayan iyi ilişkiler, O’nun
Istanbul’a gelmesiyle devam etmiştir. Kırım Hanlığı’nın kontrol edilmesi maksadıyla han
namzedlerden birinin Istanbul’da rehin edilmesi geleneği de bu dönemde başlamış
olmalıdır.105
Kırım Hanlığı’nın Hacı Giray I.’den sonra Osmanlı, Rusya ve Lehistan karşısında müstakil
bir güç haline gelmeye başladığı bu merhale, Mehmed Giray I.’ın katledilmesi ile kesintiye
uğradı. Hanlığın Altınordu mirasını toparlaması akim kaldı. Bundan en çok yarar gören ise
Rusya oldu. Bu hadiselerin seyri dikkatlice incelendiğinde, Osmanlı’nın Kırım karşısında
Moskova’yı himaye etmesi belirginleşmektedir. Kırım Hanlığı’nın büyüme ve istiklaline
giden yolda ki maniaları şimdiden tespit etmiş bulunuyoruz: Mutlak hakimiyetten rahatsızlık
duyması pek tabbii olan çoklu iç kabile aristokrasisi ile hinterlantta bunlarla ittifaka her an
hazır Nogay uruğları, hanlığın kabile sürtüşmeleri ile Azak Astarhan arasında ki hakimiyet
mücadelesinin doğurduğu gerginliği kendi çıkarlarına rahat bir şekilde tahvil etme imkânına
sahip Moskova, bu güçler kendi amaçları doğrultusunda kullanma anlayışında Istanbul.
Mehmed Giray I.’in katledilmesinden sonra hanlığın karşılaştığı bunalımda bu unsurların az
veya çok rolü bulunmaktadır.
Saadet Giray I., tehlike addettiği Gazi Giray I.’i öldürttü. Bu hadise, hanlığı daha önce Hacı
Giray I.’ın vefatı sırasında karşılaşılan boyutta bir siyasî inkıraza sürükledi. Gazî Giray I.’in
katlinden sonra Mengli Giray I.’in oğullarından Islam Giray isyan bayrağını açtı. Bu şekilde
Kırım, Osmanlı Devleti ve ona tabi Şirinlerin desteklediği Saadet Giray I. ile Nogay
uruğlarından güç alan Islâm Giray’in şiddetli mücadelesine sahne oldu. Islam Giray I.,
1527’de Saadet Giray I.’e galebe çaldıysa da kargaşa bitmedi. Iktidar mücadelesi 1532’de
iyice şiddetlenerek iç savaş boyutuna ulaştı. Bu savaşta Kefe ve ona bağlı Azak bütün güçleri
ile Saadet Giray I.’i desteklediler. Iki taraf Azak civarında şiddetli bir savaşa tutuştu. Saadet
Giray I., büyük kayıplarla hezimete uğrayarak Istanbul’a sığındı. Kefe beyi ölenler arasında
idi. 1532’de cereyan eden bu hadiseden sonra Islam Giray I. 5 ay süren cebrî bir iktidarı
müteakip, Osmanlı’nın kontrolünde bulunan kabile beylerine rağmen ayakta kalamayacağını
anlamış ve hanlığı Istanbul’dan gönderilen Sahib Giray I.’e bırakmıştır.106
Islam Giray I., Sahib Giray’ın tahta geçişinden sonra mücadelesini sürdürmüş, ilk aşamada
ısrarla Osmanlı Devleti’nin güvenini kazanmak sureti ile Sahib Giray I.’i düşürmek istemiştir.
Istanbul nezdindeki çabaları sonuç vermeyince Ruslara yanaştı. Ruslardan belli bir yardım
almayı başardı. İktidar uğruna Polonya’ya da yanaştı. Sahib Giray I.’in adamı Baki Bey
tarafından 1537’de öldürülünceye kadar Sahib Giray I.’in amansız rakibi oldu.107 Enerjik bir
han olan Sahib Giray, bu gaileyi bertaraf ettikten sonra hanlığın zayıf tarafını teşkil eden
meselelerle uğraştı. O’nun zamanı, Kırım Hanlığı’nın en parlak devri olacaktır.
Sahib Giray I.’in mücadelesi birçok yönden Mehmed Giray I.’i andırmaktadır. Osmanlı
usulünde merkezî bir idare kurmak en büyük hedefi idi. Bu hususta kesin engel teşkil eden
kabile aristokrasisini tasfiye çabası içine girdi. Bu maksatla despotluğa başvurmaktan
çekinmedi.108 İstiklâl şuuru taşıyan bütün hanlar gibi, Kırım’dan İdil Havzası’na kadar olan
sahayı hakimiyetine dahil etmeye çalıştı ve bunu başardı.
Sahib Giray I., 1538’de Kanuni’nin Boğdan seferine katılıp Kalgay Emin Giray’a Moskova
üzerine ganimet maksatlı bir akın yaptırdıktan sonra yüz elli bin kişiden mürekkep büyük bir
ordu ile Moskova seferine çıktı.109 Yardımı ile tahtını sağlamlaştırdığı Baki Bey’i vahşice bir
planla ortadan kaldırarak (1541) 110 vesayetten kurtulduktan sonra ki faaliyetleri Çerkezler
üzerinde yoğunlaştı. Çerkez ve Nogay ekseninde hakimiyet kurmak için yaptığı seferler, onun
döneminin yegâne kroniği Remmal Hoca tarafından ayrıntısı ile nakledilir. Sahib Giray Han
I., Taman ve hinterlandı üzerinde yoğunlaşan Jane Çerakise şekâvetinin Taman beyi Halil
Bey tarafından ulaştırılması üzerine 1539’da Çerkezler üzerine sefere çıktı. Şirinler, Barınlar,
Kıpçaklar ve Mangıtlardan müteşekkil 40.000 kişilik ordusu ile Kerç boğazını geçerek
Taman’a, oradan Temrük üzerinden Kuban Suyu ötesindeki Hıtıbıt dağına ulaştı. Sahib Giray,
buradan Elbruz Dağı’na hareket etti. Oradan on günlük bir yol daha kat ederek Çerkez
yurduna vasıl oldu. Çerkezler yurtlarını terkettiklerinden savaş vuku bulmadı.111 Sahib Giray
Han I., 1542 yılında Çerkezler üzerine ikinci bir sefer yaptı. Kabile birliklerinden müteşekkil
Kırım akıncı birlikleri, Sarı Göl’de toplandıktan sonra ilk seferdeki güzergâh üzerinden
Çerkez üzerine varıldı. Bu sefer Çerkezler için tam bir kıyım oldu.112 Sahib Giray Han I.,
üçüncü seferini 1544’te Kabartaylar üzerine yaptı. Or ağzı, Özi, Don, Azak üzerinden yapılan
sefer sonunda 10.0
civarında esirle geri dönülmüştür.113 1545’te Astarhan Seferi
vukubuldu. Nogaylara gözdağı vermek amacı taşıyan bu sefer, başarı ile son buldu.
Nogayların ertesi yıl gerçekleştirdiği misilleme bertaraf edildi. Nogaylar kırıma uğradı.114
Bu faaliyetleri sonunda hanlık içinde mutlak bir güç haline gelen Sahib Giray Han I., hem
kabile aristokrasisi, hem de Osmanlı Devleti’ni rahatsız etmiş, onun ortadan kaldırılması için
bahaneler aranmıştır. Kefe yakınlarındaki bir köyde vukubulan arazi ihtilafında Kefe
yöneticileri ve ayanına karşı sert tavırları ve azarları Kanuni’ye abartılarak nakledilmiş,
padişah Sahib Giray I.’in tehlike olduğuna inandırılmıştır. Sahib Giray I., ustaca düşünülmüş
bir plan gereğince Çerkez üzerine bir sefere ikna edilmiş, arkasından Devlet Giray’ın Kırım
tahtına cülus etmesi sağlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin kabile aristokrasisi sayesinde elinde
tuttuğu gücün farkında olan Sahib Giray I., direnmeden teslim oldu.115
7. Hanlığın Gerileyişi ve Rus Yayılması
Sahib Giray I.’in Çerkez seferine gönderilmesinden sonra İstanbul’dan bir fermanla Kırım
Hanlığı’na tayin edilen Devlet Giray I. (1551-1577), Kırım tahtına geçer geçmez Sahib Giray
I.’i ortadan kaldırmakla uğraştı. Çerkez seferinden dönmekte olan Sahib Giray I.’i Taman
yakınlarında öldürttü. Devlet Giray I., Sahib Giray I.’in bütün maiyetini, erkek oğullarını ve
torunlarını da öldürttü. 116
Kırım Hanlığı’nın en haşmetli devrini yaşadığı bu devrede Osmanlı müdahalesi ile Kırım
Hanlığı’nın dahili meselelerle uğraşması, Rusya’nın yükselişini intac etti. 1552’de Kazan’ı
işgal eden Rusya, Hazar’a inen koridoru tutan Astarhan şehrini ele geçirme hazırlığına
başladı. Ruslarla mücadele etmeye çalışan Astarhan hanı Yağmurcı Sultan mağlup oldu.
Astarhan’ın imdadına koşan Devlet Giray I.’in de mağlub olarak çekilmesi üzerine Ruslar
Astarhan’ı işgal ettiler (1556).117 Kazan ve Astarhan’ın düşmesi, Türk ve Rus tarihinde bir
dönüm noktası olup, bundan sonra Rusların hedefi Azakdenizi, hatta Kırım Yarımadası
olacaktır.118
Rus yayılmasının iyice belirginleştiği bu dönemde, Osmanlı’nın kuzey siyaseti hakkında fikir
beyan etmek oldukça güçtür. Osmanlı’nın Avusturya ve İran cephelerine yayılmış olan
faaliyeti, Rus tehdidinin idrak edilmesini engelleyen en önemli hadisedir.119 Rusların usta
siyaseti de en etkili faktördür. Ruslar, Osmanlı ile aralarında evvelce kurulmuş bulunan
dostluk anlayışına halel getirecek hareketlerden kaçınmaya özen göstermişlerdir. Rus
yayılmasına hizmet eden başlıca faktörler, Kırım Hanlığı’nın Devlet Giray I.’den itibaren
zayıflaması sonunda Astarhan-Azak arasındaki hakimiyetini kaybetmesi ve burada Rus
yayılmasına hizmet eden müttefik Kozak-Çerkez hareketinin teessüs etmesidir.120 Sahib
Giray I. zamanında Nogaylar ve Çerkezler üzerine yapılan akınların bu toplulukları birbirine
ve Rusya’ya yaklaştırması ve Devlet Giray I.’in tahta geçirilmesi sırasında hanlığın zâfiyete
uğramasının doğurduğu güç boşluğu, Kozak-Çerkez bloğunun teşekkülüne zemin
hazırlamıştır.121 Kozak-Çerkez bloğunun Osmanlı’yı rahatsız eden faaliyetleri ortaya her
çıktığında, Rusya bu gelişmelerle bir ilgisi bulunmadığı ve Kozakların Rusya’nın da düşmanı
oldukları hususunda Osmanlı’yı ikna etmeyi başarmıştır.122
Devlet Giray I., 1556’daki başarısız Rusya seferinden sonra 1557’de Rusya içlerine seferlere
devam etti. Kırım kuvvetlerinin Tula’ya kadar ilerlediği sırada Kırım Hanlığı tarihinde ilk kez
cephe gerisinden büyük bir saldırıya uğradı. Bu hadise, yukarıda kısaca bahsedilen Kozakların
Özi (Dnyeper) ağzında İslâmkerman, Çerkezlerin ise Kerç boğazı’nın öte yakasında bulunan
Taman ve Temrük kalelerini vurmaları şeklinde cereyan etti.123 Hanlığın aynı anda doğu ve
batıdan saldırıya uğrayarak tehlikeli duruma düşmesi sonunda Devlet Giray I. Rusya seferini
yarıda keserek hızla geriye döndü. Kozaklar, Osmanlı kuvvetlerinin yardımıyla kuzeye
püskürtüldü.124 Hanlık bu merhaleden itibaren yalnız Kuzey rakipleriyle değil, yanıbaşındaki
Kozak ve Çerkezlerle de mücadele etmek zorunda kalacaktır.125 Kozokların Çerkezlerle
müttefikan gerçekleştirdiği saldırıların yalnız Kırım sahasını hedeflemediği, Osmanlı
hakimiyetini de tehdit ettiği hatırlanmalıdır; zira, Taman ve Temrük hukukî ve fiili statüsü
itibariyle Osmanlı hakimiyet sahasında yer almaktadır.126
Kozak ve Çerkezlerin Rusya tarafından himaye edildiğini müdrik olan Devlet Giray I., 1558
yılında Riazan, Tula ve Kaşir şehirlerini vurmak sureti ile Rusya’yı tazyik etti. 1559’da bir
Rus kıtası Kırım’ın batı sahillerine saldırarak hasar yaptı. 127 1559’da Kozak lideri Dimitraş,
Çerkezlerle müttefikan Azak’a saldırdı. Azak’ın imdadına yetişen Kefe beyi ile Dimitraş
arasında şiddetli bir muharebe cereyan etmiş, Dimitraş mağlub olmuştur. Dimitraş 10.000
kişilik bir kuvvetle tekrar saldırdı ise de, alınan tedbirler sonunda savaşmaya cesaret
edememiştir. Bu hareketin ardından, Azak üzerine Kozak lideri ile müttefik olan Çerkez lideri
Kansavuk’un saldırısı vuku bulmuştur. Azak müdafaa güçleri tarafından bertaraf edilen
Çerkezler mağlup edilerek bir kısmı esir olmuş, diğerleri ise firar ederek Dimitraş’la
birlişmişlerdir. Dimitraş ve asi Çerkez grupları Taman, Azak, hatta Kefe kıyılarında Osmanlı
hakimiyetini tehdit etmeye devam etmişler, mezkur kale beyleri hazırlıksız yakalandıkları bu
deniz savaşlarında ihtiyaç duydukları gemileri merkezden istemişlerdir. Merkezle yapılan
muhabereden anlaşıldığı kadarıyla tedarik edilen gemilerin bölgeye geç ulaşması ve yetersiz
olması yüzünden kesin bir sonuca ulaşılamamıştır.128
Bu hadiseler, Rus yayılmasının Osmanlı Devleti tarafından belli oranda idrak edilmesine yol
açmıştır. Kırım-Osmanlı yardımlaşmasının arttığı bu dönemde, Osmanlı topçu birlikleri ile
takviye edilmiş Kırım askerî birlikleri Rusya üzerine seferlerini sıklaştırmışlardır. Mayıs
1562’de Devlet Giray Han I. kumandasında Rusya üzerine bir yıpratma seferi yapıldı. Ertesi
yılın Nisan-Mayıs aylarında Kalgay Mehmed Giray Mihailov’a kadar ilerlerken, Ekim
1564’te Devlet Giray I. komutasında Kırım ordusu Riazan şehrini yağma etti. 1565 yılında
Rusya üzerine Devlet Giray I. komutasında bir sefer daha yapıldı. Devlet Giray I., Osmanlı
Sultanı’nın isteği üzerine 1566 yılında düzenlenen Sigetvar seferine katılmak üzere Kalgay
Emin Giray komutasında 20.000 kişilik bir kuvvet gönderdi.129
Osmanlı Devleti, Astarhan üzerinden hacca giden hacılara mani olunması üzerine Rusya
karşısında ciddî kararlar almış, daha 1562’lerde tasavvur edilen Astarhan Seferi için harekete
geçmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuzey üzerine ilk ciddî ve büyük seferi olan bu hareket, Devlet
Giray I. Nezdinde doğurduğu endişelerden dolayı daha başlangıç aşamasında birtakım
pürüzlerle karşılaşmıştır. Osmanlı Devleti, Astarhan Seferi sonunda hakimiyetini Astarhan’a
kadar yaymış olacaktı. Bu durum, Kırım Hanlığı’nın hakimiyet sahası olan Azak-Astarhan
arasını kendi eliyle Osmanlı’ya terketmesi demekti. Kırım hanı, Osmanlı nüfuzunun
Astarha’a kadar uzanmasıyla Kırım’ın bir Osmanlı eyaleti haline gelmesi endişelerini de
taşıyordu.130 Devlet Giray I.’in Rusya üzerine yukarıda çok kısa özetlenen müteselsil
seferlerinin bir maksadı da Rusya’yı Osmanlı nezdinde tehdit olmaktan çıkararak Astarhan
Seferi’nin gerçekleşmesine mani olmaktı.131 Astarhan Seferi, Iran’ı kuzeyden kuşatmak,
Türkistan ile irtibat kurmak, Don nehri ile Idil’i bir kanalla birleştirmek sureti ile Türk deniz
gücünü Hazar’a kolayca sevketmek gibi şümullü hedefleri ihtiva ediyordu.132 9 Şubat
1568’de Cafer Bey’e gönderilen hükümlerden133 ilk hazırlıklarına başlandığı anlaşılan, bütün
Rumeli ve Anadolu sancaklarından büyük miktarlarda iaşe, mühimmat ve askerî güçle takviye
edilen seferin Kefe beyi Kasım Bey tarafından yürütülmesine karar verildi. Devlet Giray I.‘in
sefere katılarak134 Kısım Bey’e yardımcı olması emredilmişti.135 1569 yılında büyük
hazırlıklardan sonra gerçekleşen Astarhan seferi, tam bir hezimetle sonuçlanmış, Rusya
üzerine yönelen bu büyük hamle akimkalmıştır. Seferin başarısız olmasının en önemli
sebebleri, Kırım hanının belirtilen endişelerle daha ordunun hareket ve intikal aşamasında
güçlükler çıkarması ve bu tavrını sefer boyunca sürdürmesidir.136 Ciddi etüdler yapılmadan
karar verilen kanal kazma işinin zaman kaybına yol açması neticesinde ordunun Astarhan’a
hayli geç ulaşması da etkili olmuştur. Astarhan’ı göstermelik bir kuşatmadan sonra avdet eden
ordunun büyük kısmı yollarda telef olmuş, çok azı Azak’a varabilmiştir.137
Osmanlı-Kırım ilişkilerinin oturduğu dengelerin bu şekilde birbirine zıt unsurları ihtiva
etmesi, Osmanlı kuzey politikasının en zayıf yönünü teşkil ederken, Rusya’nın azami
istifadeler elde etmesini intac etmiştir. Buna benzer hadiseler, Osmanlı-Kırım
münasebetlerinde süreklilik arzeder.
1569’da Astarhan’ın fethi ve kanal teşebbüsü akim kaldıktan sonra Devlet Giray I., Rusya ile
girdiği müzakerelerde Astarhan ve Kazan’ın kendisine verilmesi yönünde taleplerde bulundu.
Osmanlı’nın Astarhan muvaffakiyetsizliğini Rusya’nın yanına bırakmayacağından
endişelenen İvan, Selim II.’nin cülusunu tebrik etme fırsatından da yararlanmak sureti ile
dostluk mesajlarını iletmekle görevli bir elçi gönderdi. İvan, bu vesileyle Astarhan ve
civarının Osmanlılara verilebileceğini ima etmek suretiyle Rusya’nın Osmanlı ile dost kalmak
niyetinde samimi olduğuna Osmanlı’yı inandırmak istemişti. Bu sırada Kıbrıs’ın fethi için
hazırlıklara girmiş bulunan Osmanlı Devleti, Rus elçisine karşı takındığı soğuk tavırla Rusya
ile eski dostluk anlayışına dayanan yakınlığı kaldırmış, ancak kısa sürede Rusya üzerine
Astarhan’ın rövanşına yönelik bir sefere de çıkmamıştır. Osmanlı bu dönemde Rusya işlerini
Kırım Hanı Devlet Giray I.’e havale etmiştir. 138
Devlet Giray I., 1569 sonrası ortaya çıkan konjonktür içinde bütün gücü ile Rusya’yı
sıkıştırmaya devam etti. 1570 Nisan-Mayıs ayları ile Eylül aylarında Mehmed ve Alp Giraylar
komutasında gerçekleştirilen iki seferle Riazan ve Kasıra bölgeleri tahrip edildi. 139 1571’de
Bizzat Devlet Giray I. komutasında 120.000 akıncı ile yürütülen büyük çaplı sefer çok başarılı
geçti. Rus çarının kaçması üzerine savunma hatları çöken Moskova yakıldı. İstanbul’da büyük
yankı ve sevinç uyandıran bu haber sonunda Devlet Giray I.’e taht algan unvanı verildi.
Devlet Giray I., 1572 yılında muvaffakiyetsiz bir sefer daha yapmıştır. Devlet Giray I.’in
vefatına kadar geçen süre içinde Rusya ile hasmane ilişkiler devam etmiş, Kırım akıncıları
1574, 1575, 1576 yıllarında Rusya üzerine akınlarını sürdürmüşlerdir.140
8. Hanlığın Osmanlı Siyaseti İçinde Erimesi
Devlet Giray I.’in vefatı üzerine yerine oğlu Kalgay Semin Mehmet Giray (Mehmed Giray II.
1577-1584) geçti.141 Osmanlı Devleti’nin giriştiği en kapsamlı muharebelerden biri olup
fasılalarla 1618’e kadar devam eden Osmanlı-İran savaşlarında Osmanlı ordusunun yanında
yer alması istendi. Kalgay nasbettiği Adil Giray ve oğlu Saadet Giray’la derhal İran
Cephesine hareket etti. Aras nehri sahiliyle Berdaa ve Gence diyarını talan ve tahrib ettikten
sonra padişahın iznini almadan yerine bir miktar asker bırakarak Kırım’a döndü.142 Serdar
Lala Mustafa Paşa’nın vekâleti Özdemiroğlu Osman
Paşa’ya bırakarak dönmesi Kırım ve Osmanlı otoriteleri arasında kriz yaratmış, Semin
Mehmed Giray daha düşük rütbede bir Osmanlı paşasının emri altına girmeyi konum ve
mevkiine uygun bulmamıştı.143 Oğlu Saadet Giray’ın da babasından sonra Kırım’a
dönmesiyle cephede Osmanlı ordusu ile beraber Adil, Gazi ve Mübarek Giraylar
kalmışlardı.144
Semin Mehmed Giray’ın hayatına mal olacak geri dönüş hadisesi, çetin geçen bu
muharebelerde Kırım Hanlığı’nın Osmanlı’yı yalnız bıraktığı şeklinde yorumlanamaz. Semin
Mehmed Giray, Osmanlı vakanüvislerince değerlendirilmesi mümkün olmayan; ancak,
millitlerarası güç dengelerinin seyrinden belli olduğu üzere Kırım Hanlığı için öncelik teşkil
eden Rus meselesinin peşini bırakmak istemiyor, hanlığın askeri gücünün büyük kısmını
Osmanlı emrine verirken, kendisi Rusya ile hesaplaşmak istiyordu. Bundan daha mantıklı bir
şey olamazdı. En büyük rakibi Rusya’nın Çarlık unvanını taşıdığı bu devrede, Kırım hanının
Osmanlı vezirinin altında görülmeye razı olmaması da haklı bir tepkidir. Kırım akıncı güçleri,
Adil, Gazi ve Mübarek Giraylar komutasında savaşın daha ilk merhalelerinde büyük
kahramanlıklar göstermiştir. Peçevî, Özdemiroğlu’nun eski Şirvan hakimi Ereş hanla giriştiği
şidddetli savaşlarda Semin Mehmed Giray’ın Adil, Gazi, Saadet ve Mübarek Giraylarla
yetişerek zaferin kazanılmasını sağladığını büyük bir övgü ile belirtir. 145 Dört gün süren
muharebe Osmanlı kuvetleri tarafından kazanılmış, Ereş Han esir edilerek infaz edilmişti.
Özdemiroğlu, kaçan Iran kuvvetlerinin takibine Adil Giray’ı memur etmiş, yapılan takib
sonunda Ereş Han’ın oğulları, hazineleri ile birlikte 2.000 deve ve pek çok koyun ele
geçirilmişti.146 Adil Giray ve maiyyeti bu savaşların seyrini değiştiren başarılar göstermeye
devam ettiler. Özdemiroğlu’nun 30-40 bin miktarında bir ordu tarafından Şemahi Kalesi’nde
kuşatıldığı ve ümitsizce direndiği sırada yardıma yetişen yine Kırım kuvvetleri olmuştu. On
günden beri Şemahi’yi kuşatmakta olan Iranlılar, Kırım kuvvetlerinin imdada yetişmesi
üzerine muhasarayı kaldırarak çekilmek zorunda kaldılar. Adil Giray, Iranlıları pusuya
düşürerek dağıttıktan sonra Iran ordusunu takib ederken Gazi Giray’la beraber pusuya
düşürülüp esir edildi. 147
Adil Giray, Kahkaha zindanında uzun süren esaretinden sonra öldürüldü. Gazi Giray ise bir
vesile ile kaçıp kurtularak Erzurum’da bulunan Özdemiroğlu Osman Paşa’nın yanına, oradan
da Istanbul’a vardı.148 Kalgay Adil Giray’ın öldürülmesi, Kırım tarihinde ilk kez
"nureddin”lik adı ile yeni bir payenin ihdasına sebep oldu. Adil Giray’ın yerine Cengiz töresi
gereğince büyük kardeş Alp Giray’ın Kalgay olması gerekiyordu. Semin Mehmed Giray oğlu
Saadet Giray’ı tahta hazırlamak bakımından "Nureddin” payesi vererek ikinci veliaht
yaptı.149
Semin Mehmed Giray, devam etmekte olan Osmanlı-Iran savaşlarına ikinci kez katılma emri
aldı. On bin kişilik bir Tatar kuvvetini Azak beyi Mehmed Bey kumandasında gönderdikten
sonra kendisi de cepheye gitti. Semin Mehmed Giray’ın Özdemiroğlu ile buluştuktan sonra
kış bastırmadan Kırım’a avdet etmesi, padişahın gözünden düşmesine neden oldu.150 Bu
hadise, Semin Mehmed Giray’ın Şirvan cephesini ikinci terkedişi olup hakkında ki menfi
kanaatin kesinleşmesini intaç etmişti. Semin Mehmed Giray Kırım’a döndükten sonra onu
halletmek emrini almış bulunan Özdemiroğlu Osman Paşa, Kırım’a vardı. Özdemiroğlu’nun
niyetini anlayan Semin Mehmed Giray, onu bir yemek ziyafeti vesilesiyle Solhat’a sokmak
suretiyle ortadan kaldırmayı denedi. Kırım hanı, bu hileye kanmayan Özdemiroğlu’nu Kefe
kalesinde kuşattı. Kırk günlük kuşatmada zor durumda kalan Özdemiroğlu’nun imdadına
Kılıç Ali Paşa gönderildi. Osmanlı kuvvetlerine direnemeyeceğini anlayan Semin Mehmed
Giray, Nogay uruğlarına doğru kaçmaya teşebbüs etti ise de kardeşi Alp Giray tarafından
yakalanarak öldürüldü (Aralık 1584).151 Yerine İstanbul’da ikâmet etmekte olan İslâm Giray
II. (1584-1588) atandı.152
Semin Mehmed Giray’ın iktidardan düşmesi ve İslâm Giray iktidarının başladığı dönemde
Lehistan ve Rusya arasında Kırım Hanlığı’nı ilgilendiren çok önemli gelişmeler
vukubulmuştur. Semin Mehmed Giray zamanında Rusya’nın başında Korkunç İvan lakabı ile
meşhur IV. İvan (1547-1584), Lehistan’ın başında ise Polanya tarihinin en haşmetli
hanlarından Stephen Bathory (1533-1586) bulunuyordu. Litvanya’nın çökerek yerine
Kozakların ortaya çıktığı bu dönemde, İvan’ın büyük Rusya’yı kurmasına az kala Bathory,
Mikhail Vishnevetsky liderliğindeki Kozakları da kendi hakimiyetine alarak 1579-81
yıllarında Rusya’ya karşı harekete geçmiştir.153 Yapılan savaşlar sonunda verdiği kayıplar
Rusya’yı temelinden sarsmıştır.154 Rusya uzun yıllar süren savaşlarda harab olmuş, çiftçi
sınıfı büyük darbe yemiş, üretim hayatı gerilemiş, bunun sonunda içtimaî çalkantılar içine
girmiştir. Tarihçilerin "felâketler dönemi” tesmiye ettiği bu zamanda,155 Kırım Hanı Semin
Mehmed Giray Han bu konjonktürel avantajları kullanma çabasında idi. Mezkûr han, önce
Rusya üzerinde büyük tehdit teşkil eden Bathory üzerine yöneldi. Volniya’ yı tahrip ettikten
sonra Litvanya sınırlarını vurmak sureti ile Bathory’ye gözdağı veren Kırım hanı, Moskova
ile kurduğu teati sırasında Astarhan ve Kazan’ın iadesi ile Don Kozaklarının bölgeden tehcir
edilmesi karşılığında Rusya’yı Lehistan karşısında desteklemeyi vaadediyordu. Bu dönemde
İsveç ile de yoğun savaş içinde olan Rusya, sözkonusu istekleri açıkça reddetmek yerine
diplomatik lisanla ikna yolunu seçerek Kırım hanı ile ittifakını sürdürmeye çalıştı. İşte bu
vaziyette, Kırım hanı 1578’de Hanlık için ciddi bir tehdit teşkil etmeyen Şirvan cephesine
katılma emri aldı.156 Hanlığın enerjisi bu cephelerde harcandı. Semin Mehmet Giray’ın hangi
saiklerle Osmanlı emirlerini dinlemeyerek Kırım’a avdet ettiği, konjonktürel hadiselerin
seyrinden daha iyi anlaşılmaktadır. Kırım bir darbe daha almış, bundan en kârlı çıkan ise yine
Rusya olmuştu.
İslâm Giray II., uzun yıllar rehin bulunduğu İstanbul’dan Kırım tahtına çıkarıldıktan sonra,
sabık Kalgay Alp Giray’ı yeni kalgay, oğlu Mübarek Giray’ı Nureddin yaptı.157 Hanlığın
kısaca özetlenen siyasî zayıflaması, hakimiyet ifadesi olan Cuma hutbelerinde de ifadesini
buldu. İslâm Giray II.’den itibaren hutbelerde halife sıfatıyla padişahların isminin önce
okunma esası getirildi.158
İstanbul merkezli müdahalelerle hanlığın el değiştirmesinden sonra Kırım Hanlığı’nın iç savaş
seviyesinde bir dahili mücadeleye sahne olması, adeta kaçınılmaz olmaktadır. Yeni han,
hanlığının dördüncü ayında Saadet Giray’ın isyanı ile karşılaştı. Saadet Giray, Nogaylardan
mürekkep bir ordunun başında Bağçe Saray’ı kuşatarak zabtetti. Firar eden İslâm Giray II.,
Osmanlı hakimiyetindeki Kefe’ye sığındı.
Saadet Giray’ın Kefe’yi muhasarası ile başlayan kanlı çatışmalar, Istanbul’da telâş uyandırdı.
Duruma müdahale etmek için Özdemiroğlu Osman Paşa görevlendirildi. Osmanlı
kuvvetlerinin Kırım’a varmasından önce Islâm Giray II., Kefe beyi ve civardaki Osmanlı
kuvvetlerinin yardımı ile Saadet Giray’ı mağlup etti. Saadet Giray, tekrar Nogaylar arasına
karıştı.159 Selânikî’nin, "bu esnâda evâsıt-ı şehr-i şevvâl’de Özbek Tatarı Hanı Abdulah
Han’dan gelen elçi ve Küçük Nogay dimekle meşhûr olan tâ ‘ife-i Tatar’un âdemi gelup
arzıhâl eylediler ki "maktul olan Kırım Hanı Mehmed Giray oğlı kaçup Rus kralına ilticâ
eyledüklerinde mübâlağa leşker koşup vilâyet-i Ejderhan kal’asına beğ diküp ve hâliyâ
tedârikleri budur ki leşker-i melâ’in-i bî pâyân Nogay’ı alup, sürüp önine katup Kırım üstüne
gelüp ehl-i Islâma küllî intikâm itmek kastındadur”160 şeklindeki ifadesi vakanüvis mizacına
atfedilse bile, aynı zamanda devlet işlerinde vukufu olan bir resmî görevlinin hissiyatını
yansıttığı gibi, dönemin hadiselerini yönlendiren perde arkası güçlere de işaret eder.
Selaniki’nin bu kaydı, Howorth’un verdiği bilgilerle desteklenmektedir. Saadet Giray ‘ın
Rusya emrine girdiği hakkında bir bilgi bulunmamakla birlikte, Islâm Giray’a karşı yapılan
mücadele sonunda diğer kardeş Murat Giray Çar’ın emrine girmiş, Nogaylar ve Kozaklardan
topladığı güçlerle Rusya yanlısı hareketlerine devam etmiştir. Yeni Çar Feodor, Murad
Giray’ı iki voyvoda eşliğinde elinde beratla Idil bölgesine gönderdi. Murad Giray, kendisini
Yayık, Volga, Don ve Terek hakimi sayıyor, Islâm Giray’a gönderdiği habercilerle bununla
övünüyordu. Aslında camiye gidişinde bile Rus muhafızlarının kontrolünde idi. Rusya onun
vasıtası ile Islam Giray II.’yi Lehistan üzerine baskı yapmaya zorladı ve etkili oldu. Semin
Mehmed Giray’ın Rusya üzerine kurmak istediği baskı, şimdi Rusya tarafından Kırım Hanlığı
üzerinde tatbik edilmektedir. Murad Giray, 1587 yılında Islam Giray’la yazışmasında onu
Lehistan üzerine akınlar yapmaya ikna etme çabasında idi. Bu çabalar etkili olmuştur. Kırım
Hanlığı’na bağlı Nogaylar, 1587 yılında Ukrayna üzerine yaptıkları akınlarla çok sayıda esir
elde ettiler. Islâm Giray II., Kırım mirzaları arasında Rusya üzerine akınlar yapılması
doğrultusundaki istekleri reddetmiştir. Bununla birlikte, ona bağlı olmasına rağmen kontrol
edemediği Nogaylar halâ Rusya’ya zarar veriyordu. Murad Giray hadisesi, iç siyasî
çekişmeler sonunda Rusya’ya sığınan han adayları sayesinde Rusya’nın Kırım siyasetini nasıl
etkilediğini gösteren güzel misallerden biridir. Murad Giray, hamii Rusya sayesinde Islâm
Giray II. üzerine yürümeyi sabırsızlıkla beklemiş, ancak bu amacına nail olamamıştır; zira, bu
dönemde Rusya Kırım Hanlığı’nı Polonya ile ittifaka itecek aşırı davranışlardan kaçınıyor,
onu sadece kendisine zarar veremeyeceği bir çizgide tutmaya çalışıyordu. Diğer yandan,
Rusya’nın Osmanlı ile kurmuş bulunduğu kadim dostluk siyaseti bu dönemde de belli
ölçülerde devam ediyordu.161 Burada hatırlanması gereken husus, Devlet Giray zamanında
Rusya üzerine başlayan şiddetli ve yıpratıcı akınların niçin durduğu ve Rusya’nın kurnaz bir
siyasetle Kırım Hanlığı’nı en büyük rakibi olan Polonya üzerine nasıl yönelttiğidir. Büyük
kralı Bathory’nin 1586’da ölümü ile Polonya zayıflarken, Ivan IV.’den sonra Rusya,
imparatorluk haline gelmenin büyük sancılarını göğüsleyerek gelişmesini sürdürmüştür.
Rusya, yüzyılın sonlarına doğru Çerkezler ve Gürcüler üzerinde de belirgin bir hakimiyet
kurmuştur. 162
Islâm Giray Han II., Mart 1588’de Akkirman civarında vefat etti. Yerine kardeşi Bora Gazi
Giray Han/Gazi Giray II. (1588-1608) geçti.163 Gazi Giray II., Iran cephesinde Özdemiroğlu
Osman Paşa’nın nezaretinde sayısız yararlılıklar göstermiş, Osmanlı sarayının büyük güven
ve teveccühünü kazanmıştı. İran savaşlarında esir düştükten (1581) sonra birkaç yılını164
Kahkaha zindanında geçirmiş, bir vesileyle kaçarak kurtulmuş, önce Erzurum’da bulunan
Özdemiroğlu Osman Paşa’nın yanına (1585), oradan İstanbul’a gelmiş, bağlanan salyane ile
Yanbolu’da sakin bir hayat sürmekte iken Kırım hanlığına getirilmiştir. 165
Kırım hanlarının en büyüklerinden kabul edilen,166 şair ruhlu,167 iyi eğitim görmüş, İran
ceplelerinde tecrübe kazanmış bir han olan Bora Gazi Giray Han, Lehistan, Rusya ve İsveç
arasında yoğun olarak cereyan eden mücadelelerde yer alma çabasını büyük güçlükler içinde,
zaman zaman gerilime girme pahasına, Osmanlı sarayı ile sürtüşmeden yürütmeye çalışmıştır.
Batı ve doğu cephelerinde Avusturya ve İran ile savaş halinde olup Kırım akıncı güçlerinin
desteğine mutlak bir ihtiyaç içinde olan Osmanlı Devleti nezdinde Kırım Hanlığı’nın kendi
dış politikasını tatbik etmesi imkân haricindedir. Buna rağmen, enerjik hanlar imkân ve fırsat
buldukları ölçüde hanlığın Doğu Avrupa siyasetinde etkili olması için hiçbir fırsatı
kaçırmamışlardır.
Gazi Giray II.’nin ilk yıllarında Osmanlı-İran savaşlarının ilk safhası İstanbul Antlaşması (21
Mart 1590) ile nihayete ermişti. Avusturya cephesinde ise birtakım gayri nizamî güçlerin sınır
ihlalleri haricinde büyük çaplı bir savaş mevcut bulunmuyordu.168 Lehistan sınırı ise
Osmanlı ve Kırım Hanlığı bakımından ciddî meseleler ihtiva ediyordu. Artık Lehistan’ın
kontrol edemediği bir güç haline gelmiş bulunan Kozaklar, Dnyeper ağzına kadar olan sahada
terör estiriyordu. Kozak saldırıları 1589 yılında Kırım içlerine kadar uzanmıştı. Osmanlı bu
saldırılardan Lehistan’ın sorumlu olduğunu düşünüyordu.169
Bora Gazi Giray, bu şartları değerlendirdi. Çar’a yazdığı mektupta Osmanlı sarayı ve
kendisinin Kazan ve Astarhan üzerindeki kadim iddialarden vazgeçtiğini belirterek bunun
karşılığında Lehistan üzerine yapacağı seferde Rusya’nın desteğini talep ediyordu. Bora Gazi
Giray, bu istikamette Polonya üzerine yaptığı seferde Litvanya ve Galiçya’da büyük hasar
yaptı. Lehistan haraç vermek sureti ile Hanlığı sulha ikna edebildi.170 Bora Gazi Giray Han,
teklif edilen ittifakın kabul edilmesi bir yana, sefer hususunda Rusya’nın Lehistan’a bilgi
verdiğinden kuşkulanarak İsveç Devleti ile ittifak arayışına girdi. Rusya’ya sığınmasından
sonra Kırım üzerindeki tehdidini halâ devam ettirmekte olan Murad Giray’ı muhtemelen İdil
içlerindeki casusları sayesinde zehirletmek sureti ile öldürten Bora Gazi Giray Han, bundan
Rusya’yı sorumlu tutup intikamını almak üzere harekete geçti. Esas maksadı Rusya’yı
cezalandırmaktı. Bu dönemde Rusya, hanedan dışından Boris Godunov'un hakimiyetinde
olup, Godunov ve karşıtlarının iktidar mücadelelerinin doğurduğu suikastlerle zayıf düşmüş
bir vaziyette bulunuyordu.171
Bu durumdan da istifade etmek isteyen Bora Gazi Giray Han, Osmanlı topçu birlikleri ile
takviye edilmiş 150.000 bin kişilik bir ordu ile Rusya üzerine yürüdü (26 Haziran 1591).
Moskova güçleri Kırım ordusunu Moskova’ya iki verst mesafede müdaffaa vaziyetinde
karşıladı. Kırım akıncı birlikleri müdafaa halindeki Rus topçu ve tüfenkçilerinin cehennemi
ateşi ile karşılaştı. Karamzin’in verdiği bilgilere göre klasik savaşta Ruslardan çok güçlü olan
Kırım akıncıları, Rusya ordusunun mücehhez olduğu eteş gücü karşısında başarılı olma
şansından mahrumdu. Kırım akıncı güçlerinin Moskova’yı tahrip etmesi bu kez engellenmişti.
Çar Feodor, Moskova’yı korumak gibi bir zaferin kazanılmasını sağlayan kahramanlarını
büyük ihsanlarla ödüllendirdi.172
Bora Gazi Giray Han bu suretle Lehistan ve Moskova üzerinde hakimiyet kurmaya çalışırken
1593’te Osmanlı-Avusturya savaşı patlak verdi.173 1594’te Avusturya cephesinde savaşmak
üzere sadrazam Sinan Paşa’ya iltihak etti. Burada geçen muharebelerin akıbetini etkileyen
mücadelelerde bulundu. Osmanlı’ya isyan eden Boğdan’ı itaat altına aldı. Boğdan yönetimine
hanzadelerden birinin tayini hususundaki teklifi Istanbul tarafından reddedildi. Osmanlı’ya
darılarak Kırım’a dönen han, ısrarlı davetlere rağmen uzayıp giden Avusturya cephesine
kendisi gitmeyerek kalgayı Fetih Giray’ı gönderdi. Çağalazâde Sinan Paşa nezaretinde görev
yapan Fetih Giray komutasında Kırım akıncı güçleri başarıyla savaştılar. Çağalazâde Sinan
Paşa, 1596’da Haçova meydan muharebesini kazandıktan sonra bu savaşlarda en büyük
destekçisi olan Fetih Giray I.’in Kırım Hanlığı’na atanmasını sağladı (Ekim-Kasım 1596). Üç
ay sonra Çağalazade Sinan Paşa’nın azli ve yerine Bora Gazi Giray taraftarı Ibrahim Paşa’nın
getirilmesi üzerine Istanbul’dan bir beratla tekrar Kırım tahtına atandı.174 Istanbul’dan beratlı
iki hanla karşılaşan Kırımlılar büyük şaşkınlık içine düştüler. Kefe müftüsünün fetvası ile
Bora Gazi Giray’ın beratı işleme konuldu.175 Hanlığı yeniden elde eden Bora Gazi Giray
Han, Fetih Giray’ı katlettirdi. Kalgaylığı Devlet Giray’ın oğlu, Fetih Giray’ın kardeşi ve
kalgayı Selamet Giray, nureddinliği de Devlet Giray’a tevcih etti. Bir süre sonra Devlet
Giray’ı öldürtmesinin doğurduğu korku, kalgay ve kardeşlerinin Istanbul’a sığınmalarına
sebep oldu. Han, bu sefer kalgaylığı oğlu Toktamış, nureddinliği de diğer oğlu Sefer Giray’a
verdi. Bora Gazi Giray han, bundan sonra ki faaliyetlerini ikinci aşamasında bulunan
Osmanlı-Avusturya savaşlarına hasretmek zorunda kaldı. Zaman zaman Istanbul’un aşırı
istekleri karşısında bunalıp savaşlara kalgayı görevlendirince büyük tepkilerle karşılaştı.
1602’de bu tür gerilimler yüzünden tahtını kaybetmek tehlikesi geçirince cepheye bizzat
gitmek zorunda kaldı. Avusturya cepesinde sükûnetin başlaması üzerine Anadolu’da Celâli
isyanlarını bastırmak için yardıma çağrıldı. Hanlığı’nın son yıllarına doğru yeniden başlayan
Iran savaşlarına bizzat katılma emri aldı. Bu sıralarda inşası tamamlanmış bulunan Gazî
Kirman Kalesi’nden dönerken yolda vefat etti (Şaban 1016/Kasım 1607).176
Gazi Giray II., Kırım Hanlığı’nı Osmanlı tarzında bir yönetime kavuşturmak için çalışmalar
yapmış, bu maksatla "han ağalığı”177 ile Kırım akıncı güçlerinin en zayıf yanını teşkil eden
ateşli silahlarla mücehhez kıtalar ihdas etmiştir.178 Temrük ötesinde,179 Kafkasya’da Gazi
Kirman’ı inşa etmesi, Howorth tarafından Iran cephesine gitmemesinin intac edeceği cezadan
kurtulmak gayesine yönelik olduğuna yorumlanır.180 Ancak, bu dönemde Rusya kontrolünde
Kırım içlerine kadar uzanan Don Kozaklarının saldırılarını göğüslemek ve artık Kafkasya’ya
inmekte olan Rus yayılmasını durdurmak gibi gayelere yönelik olduğunu düşünmek daha
doğrudur.181 Howorth’un nokta-i nazarı da bazı sonuçlar ilzam etmekten uzak değildir; zirâ,
Bora Gazi Giray Han, büyük hanlık siyaseti gütmeye çalışan, ancak buna Osmanlı diplomasisi
içinde imkân bulamayan birisi idi. Mezkûr kalenin yapılışının bir sebebi de Istanbul’un
müdahaleleri sırasında emin bir sığınak bulma gayesi olabilir.
Bora Gazi Giray’dan sonra Kırım tahtına kısa müddetle Toktamış Giray geçti.182 Yeni hanın
cülusu, Osmanlı yönetimini ikiye bölmüştü. Şeyhülislam Sunullah Efendi ile Defterdar Ahmet
Paşa Toktamış Giray’ı, Hoca Sadeddin Efendizâde Mehmed Efendi ile Kaptan-ı Derya Hafız
Paşa ise Selâmet Giray’ı tercih ediyordu. Nihayet Selâmet Giray tarafı galip geldi. Selâmet
Giray I., hanlık beratı ile Kırım’a gönderildi (14 Nisan 1608). Aynı zamanda Mehmed
Giray’a kalgaylık, Şahin Giray’a ise nureddinlik payeleri verildi.183 Kırım’dan ayrılmış olan
Toktamış ile Kırım’a gitmekte olan Mehmed Giray yolda karşılaşıp kavgaya tutuştular.
Mehmed Giray galip gelerek Toktamış ve kardeşi Sefer Giray’ı öldürdü. Kırım tahtında ırsi
olan kargaşa, Selâmet Giray I.’in rakiplerini öldürtmek niyetinin ortaya çıkması ile devam
etti. Selâmet Giray I.’in Mehmed Giray ve Şahin Giray’ı ortadan kaldırma niyetinin karşı
tarafça haber alınmasından sonra bu iki giray Çerkez ülkesine firar ettiler. Selâmet Giray I.,
bunun üzerine üvey oğlu Canbek Giray’ı kalgay, kardeşi Devlet Giray’ı nureddin yaptı.184
Selâmet Giray I. zamanında Kırım Hanlığı’nın milletlerarası münasebetlerde aktif bir rol
oynadığına şahid olmuyoruz. Selâmet Giray I., Haziran 1610’da vefat etti ve Kırım hanlığına
Canbek Giray II. (I. Hanlığı: 1610-1622. II. Hanlığı: 1627-1636) geçti.
Yeni hanın cülusu ile hanın kardeşi Devlet Giray kalgay, Selâmet Giray han evladından
Azimet Giray nureddin oldular. Devlet Giray Osmanlı-Lehistan arasında cereyan eden
muharebelerde mağlub ve maktul olunca Azimet Giray kalgay, hanın oğullarından Mübarek
Giray nureddin nasbedildiler. Kalgaylık ve nureddinlik mansıpları bu şekilde iki kez daha el
değiştirdi. Şüphe edilerek öldürülen Azimet Giray’ın yerine Akça Mübarek Giray, Akça
Mübarek Giray’ın vefatı üzerine Mehmed Giray Kalgay olmuştur.185
Canbek Giray II.’nin cülus zamanı, Rusya’nın dahili zafiyet içinde yıprandığı, sınırlarında yer
alan savunma hatlarının İsveç ve Lehistan güçleri tarafından ele geçirildiği bir dönem idi.
Kırım Hanlığı, kontrol dışı ve münferit Tatar baskınları haricinde bu müsait vaziyetten
yararlanamamıştır.186 Sebebini aşağıda icmalen verilecek hadiselerden istidlal etmek zor
olmayacaktır.
Canbek Giray Han II., kendini devam etmekte olan Osmanlı-İran muharebelerinin içinde
buldu. Hanın masrafları için gerekli hazinenin tahsisinden sonra, 1618’de 40.000 akıncı187
ile Kefe’den hareketle veziri-i azam Halil Paşa ile birleşti. Nahcıvan ve Azerbaycan
topraklarında muzafferane mücadele ederek büyük çapta esir ve ganimet elde etti. Ganimete
dalan Kırım kuvvetleri, Serav’da mağlub edildi.188 Mağlubiyetin bozguna dönüşmesi Halil
Paşa’nın dirayeti ile önlendi.189
Müteakip yıllarda Osmanlı Devleti ile beraber Kırım akıncı birliklerini batı cephesinde
görüyoruz. Kırım hanı, Turla suyuna iki konak mesafede kamp kurmuş olan Kozak birliğini
imha ettikten sonra 1621’de Osman II. ile birleşti. Hotin ve Tabur muharebelerinde yer
aldı.190 Ertesi yıl hiçbir sebep yokken halledilip Rodos’a sürüldü.191 Bu mesnedsiz
müdahaleden sonra Kırım tahtında Mehmed Giray III.’ü görüyoruz. 1622 tarihinde cereyan
eden bu hadisenin mimarı, mezkûr tarihte sadarete geçen Merre Hüseyin Paşa idi. Merre
Hüseyin Paşa’nın bu hadiseden kısa bir müddet sonra azledilmesi ile Mehmed Giray’ın yerine
tekrar Canbek Giray atandı.192 Kızlarağası Mustafa Ağa’nın marifeti ile193 tahtan
uzaklaştırıldığı haberini alan Mehmed Giray III., emre riayet etmeyerek direndi.
Karşısına çıkan Canbek Giray II.’yi Kefe’ye sığınmak zorunda bıraktı. Kırım kabile güçleri
de Mehmed Giray yanında yer aldı. Meseleyi halletmek üzere gönderilen Kaptan-ı Derya
Recep Paşa, Mehmed Giray’ın kararlılığı karşısında başarılı olamayarak iktidarın Mehmed
Giray’da kalmasına razı olmak zorunda kaldı. Canbek Giray II. şansını denemek istedi ise de
büyük bir bozgunla tekrar Kefe’ye sığındı. Osmanlı ve Kırım kuvvetleri büyük kayıplar verdi.
Recep Paşa’nın ayrılmasından sonra meseleyi halletmek için gönderilen Mehmed Subaşı’nın
girişimi de sonuçsuz kalınca Osmanlı hükümeti Mehmed Giray III.’ün hanlığını tasdik etmek
zorunda kaldı (1624).
Mehmed Giray III. idaresinde kalgay Şahin Giray, bu dönemde Osmanlı nezdinde kabul
edilmiş, bölgesel bir güç haline gelmiş bulunan Nogay reisi Kantemir ve ailesi üzerinde
büyük bir mezalim gerçekleştirdi. Kantemir bunun intikamını almak için her yolu denedi.
Osmanlı desteğinde Şahin Giray’ı mağlub etti. Atama sırasında yaşanan mağlubiyeti
unutmamış bulunan Osmanlı Devleti, büyük destekle Kantemir’i Vezir Hasan Paşa ile beraber
Canbek Giray’ı nasbetmek üzere harekete geçirdi. Memed ve Şahin Giraylar firar ettiler. 194
1627 ‘de Kırım tahtına tekrar Canbek Giray II. getirildi. Mezkûr hanın ikinci hakimiyeti
Ramazan 1044/Şubat 1635’e kadar devam etti. Bir rivayete göre cebr ve şiddeti,195 bir
rivayete göre ise hayli geçkin yaşından dolayı hükûmet edememesi,196 üçüncü kez
azledilmesinde etkili oldu. Ekim 1636’da vefat etti.197 Mehmed Giray, Kozaklarla
müttefikan mücadelesini sürdürmeye çalıştı ise de cereyan eden muharebelerde hayatını
kaybetti.198
Canbek Giray II.’den sonra Kırım Tahtına Inayet Giray Han geçti. Kuruluşundan sonuna
kadar Osmanlı ceplelerinde zorunlu görev yapan Kırım akıncıları, bu akınlarda yağma ve
ganimet peşinde manevi zafiyetlere duçar oldular.199 Hanlığın Istanbul mihraklı entrikaların
da etkili olduğu dahili mücadeleler içinde iyice zayıfladığı bu dönemde hanzadeler Lehistan,
Rusya, hatta Iran’dan medet umdular. Hanlığın zayıflaması, Astarhan’a kadar olan sahada
müstakil güçlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Nogay reisi Kantemir, bunlardan birisidir.
Hukuken Kırım Hanlığı’na bağlı olan Kantemir, Hotin muharebelerinde gösterdiği
muvaffakiyetler sayesinde sarayın teveccühünü kazanmış, padişahla muhaberat içine
girmiştir.200
Inayet Giray, Iran Savaşlarına katılmak üzere Akkirman civarında kalabalık Mansur
kabilesine hükmettiği anlaşılan Kantemir ile beraber hareket halinde iken Kantemir’in
kendisini terkederek Akkirman’a gitmesine sinirlenmiş, o da cepheye gitmekten vazgeçerek
Akkirman’a yönelmiştir. Akkirman’a varmadan burada çıkan anlaşmazlıklar yüzünden
Kefe’yi kuşatıp yöneticilerini katleden (1636)201 Kırım hanı, hikayesi uzun olan vukuat
sonunda tahtının tehlikeye düştüğünü anlayıp durumu arzetmek üzere Istanbul’a gitti.
Kantemir de bu sırada Istanbul’da bulunuyordu. Iki amansız rakip Murat IV. huzurunda
şiddetli bir muarezeye girişince sultanın gazabına uğrayan Inayet Giray oldu. Murat IV. onun
idam edilmesini emretti ve emir derhal yerine getirildi (Nisan-Mayıs 1637).202 Kırım tahtına
Rezmi Bahadır Giray (Bahadır Giray I.) atandı (Mayıs-Haziran 1637).203 Hanlığın
zayıflamasından istifade eden Kozaklar harekete geçtiler. 6.000 kadar Zaporyo Kozağı 2.0
miktarı Don kazağı ile birleşerek Iran’a yönelmişken, bundan vazgeçerek Osmanlı
hakimiyetinde bulunan Azak’ı kuşatıp zapt ettiler (Haziran 1637). Rusya, Osmanlı nezdinde
düşmanı olarak lanse ettiği güçler sayesinde tarihi hülyalarından birisine kavuşmuş oluyordu.
Azak’ın düşürülmesi için gerekli olan barut Moskova’dan temin edilmişti.204
Osmanlı ordusu Haziran 1641’de Azak’ı istirdat etmek istediyse de başaramadı.1642’de
Azak’ı tekrar kuşatma niyetinde idi. Ancak, zaman Rusya için henüz erken olup, halâ en
büyük dünya gücü olan Osmanlı ile sıcak savaşa girmek menfaatına aykırı idi. Üstelik, resmi
olmasa da fiilen Kafkasya’ya kadar hakim bulunuyordu. Bu bakımdan, Kozaklarla kurmuş
olduğu sıcak münasebetlere ve onlar üzerindeki otoritesine dayanarak Azak’ı terketmelerini
sağlayacaktır.205
Rezmi Bahadır Giray Han, isyan, yağma ve katliam faaileyetlerini sürdüren Mansuroğulları
ile mücadele etmek zorunda kaldı. Kefe müftüsünün fetvası ile gerçekleştirdiği hareketle
Mansuroğullarının büyük bir kısmını imha etti.206 Vergilerini vermeyen Rusya’ya şiddetli bir
ferman göndererek uyardı. Rusya, vergilerini ödemeyi taahhüd etti. Azak’ın istirdadı için
yapılan muhasaradan dönerken Ekim-Kasım 1641’de taun hastalığından vefat etti.207 Kırım
tahtına biraderi Mehmed Giray IV. atandı (Kasım 1641).208
Mehmed Giray IV., evvel ki taht mücadeleri zamanlarında vukubulan hadiseler yüzünden
kardeşlerinin tepkisi ile karşılaştı. Aralarında münâferet ve muhalefet vuku bulunca Giray
evlâdından olduğu meşkuk Çoban Mustafaoğlu Kulbuldu’yu Fetih Giray unvanıyla kalgaylığa
getirdi. Geleneğe aykırı bu tutumu, hanzadelerden başka Kırım kabile güçlerinin de tepkisini
çekti. Azak’ın Kozaklar elinde iken yeni muhasara hazırlıklarının başladığnın duyulması
üzerine teslim edildiğini belirtmiştik. Mehmed Giray IV. zamanında Kalmuklar Kırım’ı tehdit
ediyor, Çerkezler arasında da kabile savaşları vukubuluyordu. Azak’ın muhasarası için
yapılan harekât sonunda Mehmed Giray’ın Çerkezlere karşı mezâlimane icraatı Kefe valisi
tarafından merkeze şikâyet edilmişti. Bu vaziyeti göze alan İstanbul, onu azlederek yerine
İslâm Giray III.’ü atadı (Haziran sonları 1644).209
9. Lehistan’ın Zayıflaması ve Kırım Hanlığı
Ömrünün önemli bir kısmını Lehistan’da esir olarak geçiren İslâm Giray III., Lehistan
siyasetine vakıf idi. Bu dönemde Lehistan, Boğdan Hemilnitski şahsında alevlenen UkraynaKozak hareketi ile şiddetli bir mücadele içinde idi. İslâm Giray III. bu vaziyeti
değerlendirerek bu ünlü Kozak lideri ile kurduğu ittifakla (1648) 210 Lehistan’ı zorladı.
Sözkonusu ittifak siyasî olduğu kadar askerî boyutu da muhtevî idi. Bogdan Hemilnitski ve
İslâm Giray kumandasında Lehistan’a karşı savaşan kuvvetlerin sayısının 300.000211 kişiden
mürekkep olduğu kaydediliyor. Hükûmet boşluğunun doğurduğu krizlerle zayıf düşmüş
bulunun Polonya, Kırım-Kozak ittifakı ile baş edemedi. Kırım-Kozak güçleri 1648-1649
yıllarında birkaç kez vurdular ve büyük tahribat yaptılar.212
Lehistan’a karşı kurulan bu ittifakın Rusya’yı da rahatsız ettiği, her iki devletin İstanbul’a
Tatar akınları hususunda yaptığı şikâyetlerden anlaşılmaktadır. Osmanlı hükümeti buna karşı
Rusya’dan Don kozaklarının artık Azak kurbunda cereyan eden baskılarına mani olunması ve
Kırım Hanlığı’na ödenmekte olan yıllık ananevî verginin ödenmesini şart koştu. Elçilik teatisi
sonunda Rusya’nın basit vaadlerle istediğini elde etmesine gücenen Kırım hanı, Osmanlı
padişahına, "Padişahın içten destekçisi ve hizmetkârı olduğunu belirttikten sonra, Rusların
ancak zor anlarda barışı hatırladıklarını, talih kendilerine döndüğünde ellerinden gelen
melaneti yapmaktan çekinmediklerini, Kırım Hanlığı’nın baskısı olmaması durumunda
Akkerman’ı alıp Moldavya üzerine hakim olacaklarını hatırlatıyor, izin verildiği taktirde
Rusya’yı Kırım ve Osmanlı Devleti nezdinde Moldavya statüsüne indirmeyi amaçladığını”
belirtiyordu.
Rusya ile ilişkilerini geleneksel çizgide iyi niyet anlayışı içinde yürütmeye çalışan Osmanlı
Devleti, bu dönemde Lehistan’ı bölme noktasına ulaşan Ukrayna-Kozak hareketini
desteklemeye devam etti. Osmanlı desteğinde 1649’da Kırım ve Kozak işbirliği ile
gerçekleştirilen büyük çaplı sefer, Polonya’yı zor durumda bıraktı. Kırım Hanlığı, bu
gelişmelerden azamî seviyede istifade etti. Polonya üzerinde tarihinin en güçlü nüfuzunu
gerçekleştirdi. Vukubulan antlaşmayla (1649) Lehistan, yıllık
300.0
florin tutarında sabit vergi vermeği, hanlığın eski sınırlarını ve Kozakları tanımayı,
kültürel haklarını muhafaza etmeyi kabul ediyordu.213
Ukrayna’nın istikbalini kurmakta olan Kozak hareketinin Kırım himayesinde teşekkül edişi,
kayda değer hadiselerden birisidir. Ukrayna Kozakları bu himaye karşısında Kırım Hanlığı’nı
Kafkasya üzerine yapılan seferlerde askerî bakımdan destekliyordu. Polonya antlaşma
şartlarını yerine getirmedi. 1652’de vukubulan savaşlarda Lehistan başarılı oldu. Islâm
Giray’ın Lehistan üzerine en etkili seferi 1653’te vukubuldu. Osmanlı Devleti tarafından da
teşvik edilen Kırım akıncılarının Bar ve Kaminetz’e kadar yağma ve tahrip yaptığı sefer
sonunda ananevî vergi ödenmesi şartı ile Lehliler antlaşma yaptılarsa da bununla tatmin
olmayan Kırımlılar yağma ve tahribatını sürdürdüler. Bu seferde Litvanya baştan başa
yağmalandı. 5000’den fazla esir toplandı.
Kırım Hanlığı Lehistan üzerinde istediği nüfuzu kurduktan sonra bu devletle Astarhan
bölgesini istirdat etmek maksadı ile Rusya’ya karşı bir ittifak kurmak istiyor, ancak,
Lehistan’ın amansız düşmanı olan Bogdan Hemilnitski engeli ile karşılaşıyordu. Lehistan ve
Kırım Hanlığı arasında 1653’ün sonlarında gerçekleştiği anlaşılan ittifak Bogdan
Hemilnitski’nin Rusya ile yakınlaşmasına, hatta bir antlaşma ile (Pere Slav Antlaşması: 6
Ocak 1654) Rus tabiyetini kabul etmesine yol açacaktır.214
Islâm Giray III., Temmuz 1654’te hastalanarak vefat etti. Yerine Mehmed Giray IV. Ikinci
kez Kırım tahtına geçirildi.215 Mehmed Giray IV, ikinci hükümetinin başlarında, bölünmüş
bulunan kabile aristokrasisini yatıştırmak zorunda kaldı. Mansuriler ve Şirinler arasında
rekabet mevcut idi. Adil Giray’ın eceli ile vefatı üzerine Murad Giray’ın nureddinliğe
getirilmesi nisbi bir uzlaşma sağladı. Bu dönemde Lehistan, bir yandan Isveç ve diğer yandan
Rusya-Kozak ittifakının saldırıları ile bitab düşmüş idi. Rusya, Ukrayna Kozaklarını da
kendine çekerek Polonya üzerinde ki baskısını yoğunlaştırmıştı. Lehistan bu suretle büyük
tavizlerle Kırım Hanlığı’na Ukrayna Kozaklarını ezdirme çabası içine girdi. Kırım
Hanlığı’nın gayesi ise, Erdel prensi Rakozi’nin liderliğinde teşekkül etmiş Moldavya, Eflak,
Kozak ittifakını dağıtmaktı. Leh-Kırım ittifakı ile yapılan hareketle Kozaklar mağlub edildi
(1654-1655).
Bu hadiseden sonra Kozakların Lehistan üzerine yaptıkları akından dönen Bogdan
Hemilnitski ile Kırım Hanı arasında Oserna’da cereyan eden küçük çaplı bir muharebe
sonrasında, Kırım hanı Kozak başbuğunu Rusya ile işbirliği yapmakla itham etmişti. 216
Bogdan Hemilnitski 1657’de öldürüldü.217 Polonya ile gerçekleşmiş bulunan ittifak içinde
Kırım akıncıları bu sefer Erdel’e üzerine yürüdü. Kırım hanı, Erdel prensi Rakozi üzerine
büyük bir ordu ile gerçekleştirdiği akınla Osmanlı Devleti’nin bu önemli rakibini ezdi (1657).
Erdel konfederasyonu dağıtılmış, Rakozi’nin yakın akrabaları esir alınmış, ordusu imha
edilmiş, Kırım akıncıları büyük ganimetlerle dönmüştü. Ertesi sene Rakozi’nin üssü Elbe
Julia dahil Transilvanya baştan başa tahrip edildi. 218
Mehmed Giray IV, 1658 yılından sonra da Lehistan ile işbirliği içinde bulundu. Bu dönemde
Lehistan Kozakları tanımış, kültürel haklarını iade ederek barış yapmıştı. Kozak gruplarından
bazıları, Lehistan yerine Rusya ile işbirilği içinde idiler. Kırım hanı bu Kozak gruplarını
Lehistan ile işbirliği içinde ezdi. 1659’da Bogdan’ın yerine geçen Kozak lideri Vigofski ile
müttefikan Rusya ile mücadele etti.219 Haziran 1660’ta bir Rus ordusu imha ve esir edildi.
Bu haberler İstanbul’da büyük sevinçle karşılandı. Aynı yıl Mehmed Giray IV., Rusya’nın
düşmanı olan İsveç ile ittifak arayışına girdi. Karşılıklı hediyeler gönderildi.
Kırım Ordusu 1661’de Transilvanya’yı bir kez daha vurdu. Köprülü Mehmed Paşa
kumandasında Erdel işini kökten halletmek üzere 1658’de hareket eden Osmanlı ordusunda
yüz binden fazla Kırım ve Kozak kuvveti yer almıştı. Köprülü Mehmed Paşa, bu hareketini
1661’de tamamlayarak Erdel meselesini halletti.220 Köprülü Mehmed Paşa’nın vefatından
sonra yerine geçen oğlu Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa da Avusturya seferine
görevlendirilmiş (1663), mezkûr sadrazam Mehmed Giray IV.’ü de sefere davet etmişti.
Kırım hanı bu sefere kendisi gidemeyerek oğlu Adil Giray’ı gönderdi.221 Bu seferde
Kozaklar da Osmanlı ordusunun yanında yer aldı. Kırım akıncıları 1663’te büyük bir başarı
ile savaştı. İki kez Moravya ve Silezya’yı vurdu. Ağustos’da Tirnau, Friestadl, St. Georgen
yağma ve tahrib edildi. Kırım akıncıları Eylülde Nikolsburg, Rabensburg ve Brunn’a
yürüyerek tahrib ettiler. Howorth, Kırım akıncılarının bu hareketlerini Batu’nun meşhur
Kıpçak seferi ile mukayese etmektedir.222
Büyük başarı ile gerçekleştirilen bu harekât sonunda Mehmed Giray IV. tahtını
kaybedecektir; zira, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa Kırım hanının sefere bizzat katılmamasından
dolayı onu suçlu görmüş ve azledilmesini sağlamıştır223 (Haziran 1666).224 Kırım tahtına
aynı yıl içinde Adil Giray atandı.225
10. Doğu Avrupa’da Rus Üstünlüğünün Başlaması
Adil Giray Han’ın tahta geçişinin ilk yılında vukubulan harici gelişmeler, Kırım Hanlığı ve
Osmanlı Devleti açısından büyük ehemmiyet taşımaktadır. Lehistan ve Rusya, uzun yıllar
devam eden yıpratıcı savaşlar sonunda 13 yıllık bir antlaşma ile sulh yaptılar (1667).
Antlaşmaya göre Zaporyo Kozakları (Batı Kozakları) Lehistan’da kalıyor, Dnyeper’in doğusu
burada yaşayan Kozak ahalisi ile Rusya’ya bırakılıyor, bundan başka iki devlet birbirine
Kırım’a karşı ittifak içinde olmayı vadediyordu. Bu antlaşmayla iki devlet arasında paylaşılan
Kozak ahalisi, Osmanlı hakimiyetinde yaşayanlar da göz önünde bulundurulduğunda üç
parçaya taksim edilmiş oluyordu. Osmanlı hakimiyetinde bulunan Kozaklar, hatman
Doroshenko’ya tabi idiler. Mezkûr antlaşma ile Lehistan- Rusya ittifakı içinde yer alan diğer
Kozak hatmanı Serko ise O’nun rakibi idi. Kırım Hanlığı, yüzyılın ikinci yarısından itibaren
Lehistan-Rusya savaşlarından azami derecede istifade etmiş, bu iki gücün hanlık üzerindeki
baskısı bu yüzden gerçek manada hissedilmemişti. 1667 antlaşmasına göre ise iki amansız
rakip olan Lehistan ve Rusya müttefik oluyorlardı. Bu bakımdan, adil Giray ve sonrası
dönem, Kırım Hanlığı açısından hiç te kolay olmayacaktır. Lehistan cephesinde rahatlayan
Ruslar, bu tarihlerden itibaren artık Osmanlı himayesindeki Kırım’a saldırmaya cüret
edeceklerdir.
Bu antlaşmadan rahatsız olan Osmanlı Devleti, önce Lehistan’ı sindirdikten sonra Rusya
üzerine yürümeyi tercih etti. Kırım hanının kontrolünde Tatar ve Kozak kuvvetleri
muhtemelen 1667 yılında Polonya ordusunu büyük bir bozguna uğratıp komutanlarını esir
aldı. Buna misilleme olalarak hatman Serko liderliğinde yapılan saldırıda ise Kırım akıncıları
şiddetli bir mağlubiyete uğratıldı. Adil Giray, Osmanlı himayesinde Kırım-Kozak ittifakının
gereklerinin aksine226 müttefik Kozak ahalisinin topraklarının yağmalanmasına müsaade
edince sultanın tepkisine müncer oldu ve azledildi.227 Yerine, Selim Giray I. Atandı (Nisan
1670).228
Selim Giray Han, cülus eder etmez Kabartaylar üzerine sefere çıktı. Sefer nihayete ermeden
Mehmed IV. Komutasında Lehistan üzerine yapılan sefere çağrıldı (1670).229 Osmanlı
ordusunun Kamaniçe’yi kuşattığı sırada Kırım hanının orduya iltihakı merasimle kabul edildi.
Kamaniçe’nin fethi (27 Ağustos 1672) ve sonrası vukuatta Kırım akıncı güçlerinin rolü
büyüktü. Savaş sonunda Podolya Lehistan’dan Osmanlı hakimiyetine geçiyor, Lehistan’ın
Kozaklar üzerinde son yıllarda kurmuş bulunduğu hakimiyet ortadan kalkıyor, Lehistan’ın
Kırım Hanlığı’na ödediği yıllık ananevi vergi muhafaza ediliyordu.230
Osmanlı Devleti, Lehistan üzerinde nüfuzunu kurduktan sonra Rusya üzerine yöneldi
(1674).231 Kırım hanının Osmanlı himayesinde ki Kozak hatmanı Doreshenko ile ittifakını
sıkılaştırması sağlanarak Kozak lideri Kırım askeri gücü ile desteklendi. Doroshenko, Rusya
üzerine yıpratıcı bir sefer düzenledi. Müteakiben, Dnyeper’in doğusunda büyük katliam
gerçekleştirdi. Mezkûr Kozak liderininin yağma, katliam ve tahribata yönelik hareketi,
arkasındaki desteğin kaybolmasına ve Rus yanlısı grupların güçlenmesine sebep oldu. Ruslar,
onu Çehrin’de kuşatarak esir ettiler (1675). Doroshenko, hatmanlıktan vezgeçmek şartıyla
hürriyetine kavuşabildi, ancak aynı yıl içinde öldü.
Merkezleri Çehrin’in Ruslar eline geçmesi ve Doroshenko’nun ölümü ile Osmanlı yanlısı
Kozaklar da Rus himayesine girmiş oluyordu ki, bunun kabulü, Ukrayna’nın elden çıkmasına
göz yummak demekti. Osmanlı hükumeti atadığı yeni ataman Hemilnitski’yi vezir Şişman
Ibrahim Paşa ve Selim Giray Han nezaretinde Ukrayna’ya gönderdi.232 Osmanlı-Kırım
kuvvetleri, öncelikle evvelki antlaşma şartlarına mugayir davrandığı müşahade edilen
Lehistan’ı uyarıp gerekli garantiyi aldıktan sonra 233 Ruslar elindeki Çehrin’e hareket etti.
Serdar Ibrahim Paşa ve Selim Giray Han’ın yürüttüğü ve Ruslara karşı Osmanlıların ilk seferi
olan bu mühim harekette Osmanlı ve Kırım kuvvetleri üç tarafı bataklıklarla çevrili olan
kaleyi alamadıkları gibi, yardıma gelen Rus kuvvetleri karşısında tutunamayarak muhasarayı
kaldırdılar. Muvaffakiyetsizlik hem Kırım hanı hem de serdarın azline sebep oldu.234 Selim
Giray’ın yerine Murad Giray atandı (Mart 1677).235
Çehrin’in alınamaması İstanbul’da umumî bir memnuniyetsizlik yaratmış, harekâtın
durdurulması halinde Rusların bölge üzerinde ki üstünlüğünün kabul edilmesi gibi bir vaziyet
hasıl olmuştu. Osmanlı Devleti, 1678’de Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
kumandasında tekrar Çehrin üzerine yürümüştür. Osmanlı ve Kırım kuvvetleri Çehrin’e üç
konak mesafede buluştular. Hatman Hemilnitski de ittifak içinde idi. Kırım ve Osmanlı
kuvvetleri büyük güçlükler içinde, zaman zaman yardıma gelen Rus kuvvetleri tarafından
hezimete uğrama tehlikesi geçirmelerine rağmen Çehrini fethettiler (12 Ağustos 1678).
Kalede bulunan 30.000 muhafız imha edildi.236
Murad Giray, Kırım Yarımadası’nın doğu yakasında Ruslar tarafından yapılmış olan
istihkamlar üzerine şiddettli akınlar düzenleyerek bunları yıktı. Taman ve civarında ki kaleleri
yeniden tahkim etti.237 Murad Giray’ın uyarısı üzerine Rusya’ya karşı yeni bir harb
müzakeresi yapılmış, padişahın Edirne’ye hareketi üzerine meselenin ciddiyetini anlayan Rus
çarı, Murad Giray vasıtası ile sulha razı olmuştur (13 Şubat 1681) 238
Osmanlı Devleti Rusya ile sulh aktettikten sonra yönünü Avusturya üzerine çevirmiş, meşhur
Viyana kuşatması vukubulmuş, muhasaranın muvaffakiyetsizliğinden Murad Giray sorumlu
tutularak239 azledilmiş, yerine Hacı Giray II. tayin edilmiştir (Kasım 1683).240 Murad Giray
zamanında Ruslar artık Osmanlı ile ilişkilerinde Kırım’ın aracılığını tanımamış, direkt temasa
geçmişlerdir.241
Viyana kuşatması sırasında kahramanca mücadelesi ile ünlü olan Hacı Giray II., bir yıllık
iktidarı sırasında Lehistan’ın Besarabya’yı işgaline karşı koymuş, İsmail geçidi yakınlarında
onlarla muharebe etmiştir. Seyyîd Mehmed Rıza’nın uzun uzun alattığı dahili mücadeleler,
entrikalar ve kabile güçlerinin hoşnutsuzluğu gibi sebeplerden azledilmiş, yerine tekrar Selim
Giray Han I. atanmıştır (Haziran 1683).242
11. Kırım üzerinde Rus Kıskacı
Viyana bozgununun yaşandığı 1683 tarihi, Osmanlı Devleti için olduğu kadar Kırım Hanlığı
için de bir dönüm noktasıdır. Osmanlı güç dengeleri içinde birinci konumda olmaktan çıkıyor,
Macaristan’dan Belgrad’a kadar olan topraklarını kaybediyor, Rusya Doğu Avrupa’nın en
üstün gücü haline geliyordu. Rusya bu tarihten önce Çehrin’de Osmanlı karşısındaki gücünü
tecrübe etmişti. Merzifonlu’ya yenilse bile bunu muvaffakiyet sayabilecek gerekçeleri
mevcuttu. Artık Osmanlı’dan çekinmiyor, savaşı göze alabiliyordu. Kuruluşundan itibaren
önce Altınordu, Sonra Osmanlı’ya karşı güttüğü dengeli ve ikiyüzlü politika yerini alenî
yayılma stratejisine bırakmıştır. Rusya, Lehistan üzerinde üstünlüğünü kabul ettirerek sulh
yapmış, Ukrayna’yı kendine bağlamış, burada şimdiye kadar Lehistan-Osmanlı ve Kırım
Hanlığı tarafından teşkil edilmiş bulunan dengeleri kendi lehine çevirmiştir.
Bütün araştırmamızın hülasasını teşkil eden tespitimizi bir iki cümle ile dile getirmenin
zamanı gelmiş bulunuyor: Kırım Hanlığı daha kuruluşundan itibaren Pax-Ottomana’nın bir
parçası idi. Haşmetli devirleri kadar zafiyetleri de Pax-Ottomana’ya göre şekillenmişti.
Demek ki, Pax-Ottomana var olduğu sürece Kırım Hanlığı yaşayabilirdi. 1683’ten itibaren
büyük bir darbe yiyen Pax-Ottomana tedricen eridikçe Kırım Hanlığı’nın mevcudiyetini
mümkün kılan şartlar da ortadan kalkıyordu.
Viyana bozgunundan sonra Osmanlı Devleti’ne karşı Avusturya, Lehistan ve Venedik’den
mürekkep Kutsal Haçlı Ittifakı teşkil edildi (1684). 1696’da bu ittifaka Rusya da katıldı.
Kırım Hanlığı Osmanlı’nın yanında bütün ceplelerde yer almakla beraber, bilhassa Lehistan
ve Rusya cephelerini bizzat omuzladı.243
Selim Giray I.’in Avusturya cephesinde bulunmasından (1686-1687) 244 istifade eden Ruslar,
hakimiyetleri altındaki Kozak lideri Mazeppa ile Kırım’a 50.000 kişilik bir ordu ile saldırdılar
(1687).245 Oçakof (Özi) ve civarı yağmalanarak pek çok Kırımlı esir edildi. Rus Prensi
Galitzin yine Mazeppa ile müttefikan Perekop’a kadar ilerledi.246 Avusturya cephesine
katılması emredilen ve bu sırada Sofya’da bulunan Selim Giray’ın bu durumda Kırım’da
kalarak gaileyi defetmesi uygun görüldü. Ruslarla ve müttefikleriyle şiddetli savaşlar yapıldı.
Ruslar kesin olarak mağlub edildi.247
Selim Giray, 1689’da Yeğen Osman Paşa gailesi ve başka siyasî meselelerle boğuşmaktan
zayıflamış bulunan merkezde aleyhine çevrilebilecek entrikaları yok etmek ve merkezin
sorunlarının halledilmesinde yardımcı olmak maksadı ile Istanbul’a gelmek arzusunda
olduğunu bildirdi. Isteği kabul edildi. Selim Giray’ın gelişi, Yeğen Osmanı Paşa meselesinin
halledilmesi hususunda müsbet tesirlerini derhal gösterdi. Han’ın otoritesi ile moral bulan
hükûmet erkanı kararlılık göstererek bu gaileyi defetti.248
Selim Giray, müteakip yıllarını büyük bir hızla devam eden Avusturya cephesi savaşlarında
geçirdi. 1690’da yılancık denen hastalığı dolayısıyla savaşa bizzat gelemeyince Kalgay Devlet
Giray’ı gönderdi.249 Nureddinlik makamında bulunan oğlu Azimet Giray’ın vefatından çok
müteessir oldu. Tahttan feragat ile hacca varmak isteğini Istanbul’a bildirdi. Arzusu Istanbul
tarafından kabul edildi. Yerine Saadet Giray II. atandı (Mart 1691).250
Saadet Giray da devam etmekte olan Avusturya cephesine çağrıldı. Osmanlı kuvvetlerinin
mağlubiyetinde Kırım hanının cepheye geç vasıl olmasının etkisi görüldü. Bir rivayete göre
ise, yağma ve çapula alışkın Kırım akıncılarına şiddetle müdahale etmesi Kırım ordu ümerası
arasında huzursuzluk yaratmış, azledilmesi için merkeze arzlar sunulmuş, bu iddiaları dikkate
alan Istanbul, Saadet Giray’ı azlederek yerine Safa Giray’ı atamıştır (Aralık 1691).251
Kırım hanları, sürekli müdahalelerle artık orduya hükmedemez olmuşlardır. Safa Giray’ın
başına gelen, bu nevi bir vaziyetti. Batı cephesine hareket etme emri almış bulunan Safa
Giray’ın ordusu onu terketmişti.252 Birkaç aylık iktidarı azledilmek suretiyle son bulmuş,
yerine Selim Giray I. (üçüncü hanlığı) atanmıştır (Ekim 1692).253 Bu dönemde iyice
müşahade edildiği üzere, Kırım hanlarının nasb ve azilleri Kırım nokta-i nazarından değil, ya
Osmanlı dış siyaseti, ya da Kırım ümerası ile Osmanlı sarayının ortaklaşa tatbik ettiği
entrikalar çerçevesinde yürütülüyordu. Bu kez gerçekleşen azilde Avusturya cephesinde
alınan vahim neticelerin etkili olduğu kesindir.
Balkanlardan Macaristan’a açılan kapı olan ve Edirne’ye kadar olan sahayı kontrol eden
mühim mevki Belgrad kuşatma altında idi. Selim Giray derhal cepheye çağırıldı ve 1693’te
Orduya iltihak etti. Belgrad’ın muhasaradan kurtarılmasında büyük tesiri oldu. Han’ın
maiyyetinde bulunan Şehbaz Giray, Lehlilerle Kaniçe yakınlarında şiddetli savaşlar yaptı.254
Eylül 1695’te tekrar cepheye çağrıldığında Lugos, Nissa, Behin kalelerinin fethinde aktif
görev aldı. Avusturya generali Frederick Veterani’nin öldüğü, ordusunun imha edildiği büyük
Lippa muharebesinde de önemli rol oynadı.
Kırım hanının cephede bulunduğu 1693-1695 yıllarında Kırım ve hinterlandında yerli Kırım
güçleri ile Kozaklar arasında şiddetli savaşlar cereyan ediyordu. Kozak yağma ve çapul
hareketi Perekop’a kadar uzandı.255 Ruslar Azak Kalesi’ne 1595’te saldırdılarsa da
alamadılar. 1696’da II. Mustafa’nın batı seferine çıktığı sırada Çar Petro’nun Azak’a yeni bir
muhasara hazırlığı içinde olduğu haberi üzerine Kırım hanının yerinde kalması, batı cephesine
oğullarından birini göndermesi bildirildi.256 Selim Giray I.’in Kırım’da bırakılması isabetli
olmuş, ilk muhasarada Ruslar mağlub edilmiştir.257 Ruslar aynı yıl içinde gerçekleştirdikleri
ikinci kuşatmada Azak’ı zabtettiler (6 Ağustos 1696).258 Petro, Kerç Boğazı’nı kontrol etmek
üzere yeni kaleler ve donanma inşa etti. Taman Rusların eline geçmiş, Kefe başta olmak üzere
bütün Kırım sahilleri Rus tehdidi altında kalmıştı.259
Bu buhranlı devrede iyice yorulan ve bunalan Selim Giray I., kendi isteği ile tahttan vazgeçti.
Yerine Devlet Giray II. Atandı (Ocak 1699).260 Azak’ın kaybı,261 Osmanlı Devleti olduğu
kadar Kırım Hanlığı açısından da bir dönüm noktasıdır; zira, Ruslar artık içdenizlere resmen
inmiş, Osmanlı’nın kuzeydoğu ve kuzeybatı Kafkasya ile olan irtibatını kesmiş, ayrıca,
doğrudan Kırım’ı tehdit eder olmuşlardır. Osmanlı’nın Azak’ı kaybetmesi, Kırım’dan
Astarhan’a kadar olan sahada yaşayan ve Kırım Hanlığı’nın asker kaynağını teşkil eden
kabilelerin Osmanlı’dan ümidlerini keserek Rusya’ya dönmelerine de sebep olmuştur. Bu
durum, bizzat Kırım Hanlığı’nın iç kabile ümerasının da artık Ruslara karşı temkinli olmasına
neden olmuştur. Diğer yandan, Kırım’da bitmek bilmeyen dahili kabile mücadelelerinin de
hızlanmasına yol açmıştır. Devlet Giray II., iktidarının büyük kısmını bu dahili mücadeleleri
yatıştırma çabası içinde geçirmiştir. Kardeşi Kaplan Giray, isyan halinde olan Çerkezler
üzerine gönderilmiştir. Kalgaylık ve Nureddinlik mansıpları yüzünden birbirine düşen
prensler, hanlığın rakibi olan Nogay kabilelerine sığındılar.262 Devlet Giray II. vekayiinde
gözönünde bulundurulması gereken diğer husus, 1700 İstanbul antlaşmasının ortaya çıkardığı
konjonktürde Osmanlı ve Kırım siyasetinin büyük tezatlar göstermesidir. Osmanlı Ruslarla
imzalanan sulhu muhafaza etmeye çalışırken, Kırım’ın dahili ve haricindeki bütün muhalif
etnik unsurları kendi yanına almaktan başka bölgenin önemli güçlerinden biri olan
Kozaklardan istifadeyle fiili işgal hareketine Giren Rusların faaliyetlerinden Rahatsız olan
Devlet Giray Osmanlı’yı sert bir şekilde ikaz ediyor, Kırım’ın can düşmanı olan Potkalı
Kozaklarının Kırım’ın yanışbaşında kaleler inşa ederek Kırım’ı vurmaya hazırlandıklarını,
Rusların Karadeniz’de donanma inşa ettiklerini bildiriyor ve tedbir alınmasını istiyordu. Raşid
bu vekayii naklederken, resmi bir tarihçi sıfatıyla Devlet Giray Han’ın şikâyetlerinin yersiz
olduğunu, ima etmektedir.263 Diğer yandan, yine Râşid ‘e göre bu dönemde Kırım dahili ve
harici isyanlar içinde bulunmakta, Rusların güdümünde ki Nogayların şekavetlerinden Kırım
hanı Bahçesaray’a bile gitmeye cesaret edemeyince Nogay ülkesine sığınmak zorunda
kalmakta, Kefe müftüsü bu şartlar muvacehesinde Nogayların kâfir ahkâmına göre yargılanıp
cezalandırılabilecekleri hususunda fetva vermektedir.264 Hanlık’ta dahili asayiş tamamen
bozulunca, artık ata binemeyecek kadar yaşlanmış bulunan Selim Giray I.’e müracaat edildi.
Devlet Giray II., azledilerek yerine Selim Giray I. atandı (dördüncü hanlığı, Aralık
1702).265 Selim Giray Han, Kırım hanlarının en büyüklerindendir. Sultan Mehmed IV.,
Süleyman II., Ahmed II., Mustafa II. ve Ahmed III. Devirlerinde Osmanlı ordularının en
kritik anlarında destanî başarılar göstermiş, Osmanlı sarayında büyük hürmet ve taktir
kazanmıştır.266 O’nun kazandığı yüksek itibar karşısında, Osmanlı Devleti’nin Viyana
bozgunu ve sonrasında hızla itibar kaybettiği bir sırada hanedanlığın Istanbul’dan Kırım’a
geçebileceği endişeleri hasıl olmuştur.267
Bu büyük tecrübe bile Rusların Azak’a inmelerini, Kırım Yarımadası’nın dört tarafını güçlü
kalelerle tahkim etmesini engelleyememiştir; zira, Osmanlı Devleti, bu sıralarda gücünü batı
cephesinde tüketiyordu. Selim Giray I. 22 Aralık 1704’te vefat etti.268 Hanlığa Kapıkulu
Ocağı’ndan Abdülbaki Efendi, Şirinlerin emiri Murtaza Mirza ve Kırım ulemasından
Abdülaziz Efendi’nin riyasetindeki murahhas heyetinin reyiyle Gazi Giray III. atandı (30
Aralık 1704).269
Ruslar karşısında mağlubiyeti tescil edilmiş bulunan Osmanlı Devleti’nin Kırım’ın iç
dengeleri için hayatî olan otoriteyi temin edememesi, doğu hinterlandında her zaman Kırım’ın
hem güç kaynağı, hem de problemli yanını oluşturan Nogayların dezentegrasyon sürecine
girmelerine yol açmıştır. Gazi Giray, isyan eden Nogay ve Çerkez kabilelerine karşı başarısız
oldu. Bu durumun Rusların yayılmasını hızlandırdığı açıktı.270 Istanbul’daki entrikacılar için
bulunmaz fırsat teşkil eden bu vaziyet değerlendirildi.
Gazi Giray III., Han ağası Mustafa Ağa’nın Yusuf Paşa’ya verdiği rüşvet ve Yusuf Paşa’nın
Istanbul nezdinde girişimi ile azledilerek yerine Kaplan Giray I. atandı (Mart 1707).271
Han azilleriyle iyice güç kaybına uğrayan Kırım Hanlığı, doğu ve batı hinterlandındaki
hakimiyetini iyice kaybetmeye başladı. Gazi Giray III. devrinde başlayan isyanlar yayılarak
devam etti. Kaplan Giray I. kendini Kabartaylar, Çerkezler ve diğer Kafkas toplulukları ile
Kefe ve bizzat hanlığın içinden çıkan güçlerden müteşekkil büyük bir ittifak karşısında
buldu.272 Bu güçlü ittifak ile Kabartay hududunda vukubulan ve pek çok ümeranın şehid
olmasına sebep olan hezimetten kabahatli bulunarak azledildi. Yerine Rodos’ta mukim
bulunan Devlet Giray II. atandı (ikinci atanması) (13 Aralık 1708).273
Devlet Giray II, Prut muharebesinde (1711) Rus çarına karşı Osmanlı ordusunun yanında
muvaffakiyetle mücadele etti. Osmanlı Devleti’nin Ruslar karşısında yakaladığı tarihi fırsatı
Baltacı Mehmed Paşa’nın ehliyetsizliği yüzünden kaçırmasından en fazla müteessir
olanlardan birisi de o idi. Devlet Giray II., Baltacı’nın cezalandırılmasında ısrar etti.274
Rusya’nın zayıfladığı bir anda en büyük arzusu, Prut Savaşı’nın devamı niteliğinde harekâtın
sürdürülmesi idi. Poltava’da Ruslara yenilerek Osmanlı’ya sığınmış bulunan İsveç kralı
Charles’ın memleketine gönderilmesi Devlet Giray’a tevdi olunmuş, O’na memleketine kadar
refakat etmesi istenmişti. Yol masraflarının da Kırım hanınca karşılanmasının istenmesi Kırım
hanının rahatsızlığını mucip olmuş, Devlet Giray İsveç kralına Dnyester’e kadar eşlik ettikten
sonra ondan ayrılmıştı.275 Bu hususta ki şikâyetler İstanbul’a ulaşınca azledildi. Yerine
Kaplan Giray I. (ikinci hanlığı) atandı (27 Mart 1713).276
Kaplan Giray I., 1716’da vukubulan Avusturya seferine katılma emrini almıştı. Bu seferin
sonucunu belirleyen Varadin muharebesinde (Ağustos 1716) Osmanlı ordusu feci bir
mağlubiyete uğramıştı.277 Kırım hanının Avusturya seferine geç vusulünün akıbette etkili
olduğu ileri sürülerek azledildi (Ekim 1716). Yerine Kara Devlet Giray atandı (Kasım 1716).
Aslında Kırım hanı bu sefere zamanında katılmıştı.278 Azil ve atamanın asıl sebebi, Kara
Devlet Giray’ın sefer için külliyetli ordu toplamayı vaad etmesi idi.279
Kara Devlet Giray, Selim Giray Han I.’in evlâdı değildi.280 Selim Giray’ın güçlü şahsında
teessüs etmiş bulunan veraset geleneği, Kara Devlet Giray’ın Kırım ümerası içinde
benimsenmesini imkânsız kılmıştı.281 Osmanlı’nın batı seferi için gerekli orduyu kurmak
üzere Kırım’a döndüğü sırada ordu ümerası arasında hasıl olan huzursuzluk had safhaya
ulaştı. Artık kontrol edilemez olmaya yüz tutmuş bulunan dahili kargaşayı dikkate alan
İstanbul, O’nu azlederek Saadet Giray III.’ü atadı (Şubat 1717).282 Osmanlı ordusu batı
cephesinde mağlub olmuş, Pasarofça sulhunu imzalamıştı (21 Temmuz
1718) 283 Lale Devri’nin başlangıcı olan bu tarihten itibaren, Saray sulhu korumaya azimli
idi. Kırım Hanlığı’nın da buna uyması zaruri idi. Dahili ve harici meselelerde hakimiyetini
kaybetmiş bulunan hanlık, bu siyasetin gereklerini yerine getirmekte zorlandı. Kırım
Hanlığı’na da isyan halinde olan mirzalar ve Nogayların yaptığı akınlarla ilgili şikâyetler
İstanbul’a ulaştı (1718). Saadet Giray III., 1720’de Kafkasya üzerine sefere çıktı. Maksadı
hinterlandı kontrol altına almaktı. Ancak orada esir edildi.284 Esaretten kurtulup tahtına
döndüğünde hanlığın iç dengeleri artık onun aleyhinde idi. Şirin ümerası ve onlara tabi ayan-ı
memleketin hoşnutsuzluğu karşısında Osmanlı Devleti’nin han lehine girişimleri de Han’ın
mevkiini koruması için yeterli olmadı. Saadet Giray III., Şirinlerin baskısı ile tahttan
uzaklaştırıldı (Ağustos-Eylül 1724). Hanlığa Mengli Giray II. atandı (Eylül 1724).285
Mengli Giray II., İstanbul’dan tayini sırasında artık İstanbul’un kontrolünden çıkmış bulunan
Şirinleri safdışı etmek için kesin emir almıştı. Görevi, Şirin kabile beyleri arasında ki bağları
keserek dağılmalarını sağlamaktı. Bu doğrultuda giriştiği icraatında karşısında en büyük rakib
Şirin ümerası arasında büyük otorite sahibi olan Can Timur oldu. Han, Can Timur ve
destekçilerini başarılı bir şekilde safdışı ederek Şirinlerin dahili siyesette ki nüfuzunu azallttı.
Mengli Giray tahta geçtiğinde Osmanlı Devleti Iran muharebeleri ile meşgul idi. Istenilen
miktarda akıncıyı oraya sevkettikten sonra Bucak taraflarında isyan eden Adil Giray gailesini
yatıştırmış, başarılı icraatiyle dahilde sükuneti sağlamıştı. Kafkasya’da Nogay ve Çerkezler
üzerine gerçekleştirdiği başarılı seferleriyle hakimiyetini kabul ettirmişti.286 Mengli Giray
II.’nin Hanlığı düzene sokmaya başladığı sırada Patrona Halil Isyanı vuku buldu. Isyanının
elebaşlarının padişahı keyfi isteklerine icbarı meyanında287 azledilerek yerine Kaplan Giray
I. üçüncü kez atandı (Ekim 1730).288
Osmanlı Devleti’nin Patrona Isyanı gailesiyle zayıflamasını fırsat bilen Iran, doğudan istilâya
başladı. Osmanlı orduları Iran cephesinde başarılı olamadılar. 1733’te Kaplan Giray Iran
cephesine katılma emri aldı. Kaplan Giray I., Çerkez Kumuk, Kabartay, Dağıstan
topluluklarının beyleri ile kurduğu temaslarla onları Iran harekâtında ittifaka dahil etti.
Kafkasya üzerinden Derbent’e inerken, Kafkas topluluklarının Kırım-Osmanlı ittifakı içinde
yer almasından rahatsız olan289 Rusların engeli ile karşılaştı.290 Kaplan Giray 1147/1734
yılında Osmanlı-Iran muharebelerinde yer almak üzere cephede iken Istanbul’a Nadir Şah’la
ilgili müzakereler için yollandı. Osmanlı Devleti’nin bütün gücü ile Iran cephesinde
bulunduğu, Kırım hanının cephede olduğu bu dönemde Avusturya ile ittifak akdeden Rusya,
Azak üzerinden Kırım Yarımadası’na doğru büyük bir harekât başlattı. Bir ara Rusların eline
geçen, Prut zaferinden sonra tekrar elde edilen Azak’ın Rusların işgaline uğraması,
Istanbul’da şaşkınlık yarattı. Osmanlı Devleti Ruslarla savaşa karar verdi. Kırım hanının
Azak’ın yardımına koşmasına imkân yoktu; zira, bizzat başkent Bahçesaray muhasara altında
idi. Rus kuvvetlerini Or Kapı’da karşılayan Kırım hanı muvaffak olamadı. Ruslar, Kırım’ı
istilâ ile merkez Bahçesaray, Gözleve ve Akmescit şehirlerini ateşe verdiler. Burada
yüzyılların eseri olan umran, Selim Giray I’in kurmuş olduğu zengin kütüphane dahil yok
edildi.
Ruslar, bu istila sonunda Kırım’da kalmadılar. Kırım’ı baştan başa yakıp yıktıktan sonra
çekildiler; zira, henüz Ukrayna meselesi ile meşguldüler.291 Bu istilâ, Kırım Hanlığı’nın
mezkûr tarihe kadar karşılaştığı en büyük felâkettir. Artık Rusları durduracak gücün
kalmadığı ortaya çıkmış, Rusların gerekli hazırlığı yaptıktan sonra burada kalıcı istilayı
başarabilecekleri anlaşılmıştı.
Nikris illetine duçar olan Kaplan Giray I., bu istilanın defedilmesinde etkili olamadığı
kanaatiyle azlolunup yerine Fetih Giray tayin edildi (Ağustos 1736).292 Merkez, tahrip edilen
Bahçesaray’dan Karasubazar’a taşındı. Fetih Giray, Rusya’dan öç almak maksadı ile Osmanlı
birliklerinin desteğinde büyük hasarla neticelenen başarılı bir akın düzenledi. Ruslar buna
şiddetle cevap verdiler. Bu kez prens Galitzin kumandasında Kırım’a giren Ruslar, yeni
merkez Karasubazar’ı da tahrib ettiler. Kuzeydoğu sınırında ki Azak gibi Yarımada’nın
kuzeybatı sınırında en mühim seddi teşkil eden Özi Kalesi düştü. Bu başarısızlık Kırım
hanıyla beraber Osmanlı sadrazamının da azline yol açtı.293 Bu gelişmelerle beraber, Fetih
Giray’ın yerine Mengli Giray II. ikinci kez tayin edildi (Ağustos sonu 1737) 294
Mengli Giray II.’nin tahta geçtiği sırada Osmanlıların Özi’yi istirdat faaaliyeti devam
ediyordu. Kırım Han’ı, beklenmekte olan Rus kuşatmasını, yeniden tahkim edilmiş bulunan
Perekop’ta bekliyordu. Rus generali Laski, kurnazca bir planla hareketini Yarımada’nın
kuzeydoğusunda yarı bataklık ince dil halinde uzanan Sıvaş tesmiye edilen alan üzerinden
kurduğu köprüden hareketle Arabat mevkiinden Kırım’a girdi. Karasubazar’ı bir kez daha
tahrip eden Ruslar geriye, Ukrayna’daki karargâhlarına çekildiler (1738). Mengli Giray II.,
Ukrayna’da bulunan Ruslar üzerine başarısız bir harekât gerçekleştirdi. Ruslar buna da sert
karşılık verdiler. Kırım’a girerek tahrip ettiler. Büyük umran beldesi Kırım, artık bir çölden
farksızdı.295 Bu savaşlardan yorgun ve bitkin Mengli Giray II., strateji gereği Rusların
Ukrayna’ya çekilmelerini kendi başarısı addederek Ruslarla barışın uygun olacağnı telkin
ediyordu. Avusturya’nın sulha razı olması, Fransa’nın tavassutu ile Rusların da ikna
edilmesiyle sulh yapıldı. Oysa Kırım’ın kapısı Azak Rusların elindeydi.296 Mengli Giray
II.’nin vefatı üzerine (30 Aralık 1739) hanlığa Selâmet Giray II. getirildi (Şubat 1740).297
Avusturya ve Rusya ceplerinde sulh yapılmış, sıra sulh şartlarının tatbikine gelmişti. Ruslar,
Selâmet Giray II.’nin antlaşma şartlarına mugayir hareketle esirleri iade etmediğini Istanbul’a
şikâyet ettiler. Sulhu korumak gayreti içinde olan Osmanlı, Selâmet Giray II.’yi azlederek
Selim Giray II.’yi Atadı (Ekim 1743) 298
Selim Giray II. Kırım tahtına geçtiği sırada Osmanlı Devleti Iran’a savaş ilan etmişti. 1746’ya
kadar süren Iran-Osmanlı muharebelerinde Selim Giray II. muvaffakiyetle savaştı. 1743’te
Istanbul’da başgösteren kıtlıkta zahire sevkiyle başkentin imdadına koştu. Istanbul nezdinde
itibarını muhafaza eden ender hanlardan birisi oldu. Saray’ın büyük teveccühüne mazhar olup
yüklü hediylerle taltif edildi. Isyan eden kalgay Şahin Giray’a karşı şiddetle mücadele ederek
mağlub etti. Şahin Giray Lehistan’a sığındı.299 Selim Giray II. 18 Haziran 1748’de vefat etti.
Hanlığa Arslan Giray I. (birinci hanlığı) atandı.300
Kırım hanlarının ortalama hükûmet süreleri bakımından uzunca bir süre iktidarda kalmayı
başaran Arslan Giray I. zamanı, Ruslar tarafından yakıp yıkılan Kırım’ın yeniden imârı
faaliyetiyle geçti. Bahçesaray’da yeni bir medrese inşa edildi. Arabat Kalesi onarıldı. Imar ve
inşa faaliyetleriyle hanlığın batı ve güney kanadı yeniden hayatiyet kazandı. Arslan Giray I.,
saray müntesibi Kırımlı Rıza Efendi’nin girişimiyle azledilip yerine Halim Giray Atandı
(Şubat-Mart 1756).301
Gençliği Rumeli de geçen Halim Giray, dahili meselelere vakıf değildi. Nogayların ödemekle
yükümlü oldukları vergileri hesapsızca yükseltmesi ve bunların liderlerinin iç dengelere
dikkat etmeksizin değiştirilmesi, isyanlara sebep oldu. Isyanları sert bir şekilde bastırma
girişimi ters etki göstererek ayaklanmanın büyümesine sebep oldu (1757). Bu arada
Istanbul’da başlayan kıtlık Kırım hanından yardım istenmesine yol açmış, Nogaylarda bol
miktarda zahire bulunduğunun haber alınması üzerine temin etmeleri istenmişti. Nogaylar
bunu reddedince savaş yoğunlaştı. Kırım güçleri Nogaylara mağlub olarak Bahçesaray’a
sığındı.
Bu vaziyet umumen Kırım kabile güçlerinin çözülmesi tehlikesini doğurdu. Halim Giray
azledilip yerine Kırım Giray (ilk hanlığı) atandı (Ekim 1758).302 Halim Giray’ın
azledilmesine yol açan Nogay isyanın alevlenmesinde Kırım Giray’ın da rolü olmuştu.
Istanbul aslında Arslan Giray’ın atanmasına karar vermiş, ancak kabile güçlerinin kararlı
muhalefeti karşısında Kırım Giray atanmıştı.303 Bu suretle İstanbul’un tasvibi haricinde
Kırım tahtına geçmiş bulunan yeni han, kendisini hiçbir zaman emniyette hissetmemiş,
Besarabya’daki karargâhından ayrılmamıştır. Kırım Giray, Kozak istilâsına karşı başarı ile
mücadele etti (1760). Arslan Giray’ın muhalefeti onu zayıflatan en önemli unsurdu. Rusya,
Avusturya ve Prusya ile aktif siyaset uyguladığı batılı araştırıcıların dikkatini çekmiştir. Kırım
Hanı’nın Frederick ile iyi ilişkiler içinde bulunması İstanbul nezdinde hoş karşılanmamıştır.
İstanbul onu bazı müzakerelerde bulunmak üzere merkeze çağırınca evvela azledilme endişesi
ile gitmedi.304 Merkezin ısrarı üzerine, maiyetinin uyarılarına rağmen 1764’te İstanbul’a
vardığında azledilip yerine Selim Giray III. (ilk hanlığı) atandı (Ağustos 1764).305
Selim Giray III., artık vakıa haline gelmiş bulunan Rus üstünlüğünden rahatsız idi. Rusların
Bağçesaray’da bir gözlemci heyeti bulundurmaları onu rahatsız ediyordu. Bu konuda Ruslara
baskı yaptı. 1765’te bazı müzakerelerde bulunmak üzere İstanbul’a çağrıldığında vuku bulan
görüşmelerde Rusların niyetleri üzerinde sarayı ikna edip fiili destek koparmaya çalıştı.306
Viyana mağlubiyetinden Karlofça’ya kadar büyük Haçlı ittifakı, ondan sonra Avusturya,
Rusya ve İran’la yaptığı savaşlarda yorgun düşen Osmanlı Devleti artık dünya politikasında
aktif siyaset gütmekten vazgeçiyor, sulhu korumaya büyük gayret gösteriyordu.307 Kırım
hanının niyetlerinden endişe edilerek azledilip yerine Arslan Giray (II. hanlığı) atandı (Mart
1767).308 Arslan Giray, Bahçesaray’da tahtına çıkmasından kısa bir süre sonra vefat etti
(Mayıs-Haziran 1767). Kabile güçlerinin Kırım Giray oğlu Baht Giray’ı istemelerine rağmen
309 hanlığa Maksud Giray (ilk hanlığı) atandı (Haziran 1767).310
12. Hanlığın Sükûtu
Rusya’nın milletlerarası politikada ağırlığını iyice hissettirmesi, Lehistan’a pervasızca
müdahale etmesi, Kırım Hanlığı’nın sınırlarına tecavüz etmesi ve bu hadeselerle başlayan
muhaceretlerin doğurduğu tepkiler İstanbul’u zorluyor, savaş yanlısı grupları yatıştırmak
zorlaşıyordu. İmparatorluğun gücünü iyi bilen Koca Ragıp Paşa, savaşın yıkım getireceğini en
iyi bilenlerden idi. O’nun vefatı üzerine sadaret makamına gelen Muhsinzâde Mehmet Paşa da
Rusya karşısında Osmanlı’nın gücünü mukayese edebilecek tecrübeye sahip olup, savaşı
engellemek için elinden gelen bütün gayerti göstermiştir. Bu büyük tecrübenin korkaklıkla
itham edilerek azledilip yerine Mahir Hamza Paşa’nın tayin edilmesi, Osmanlı-Rus savaşına
giden yolu açtı. Yapılan son müzakerelerde Rusya’ya harp ilan edildi (Ekim 1768). Osmanlı
Devleti, hazırlık yapmadan büyük bir savaşa giriyordu.311
1768’de Osmanlı Devleti Ruslaya ile muharebeye giriştiğinde Maksud Giray muharebe
umuru için yeterli evsafta olmadığı düşüncesi ile azledilerek yerine Kırım Giray (ikinci
hanlığı) tekrar atandı (Ekim 1768).312 Bu atama oldukça isabetliydi. Bu dönemde Kırım’da
bulunup değerli hatırat bırakmış bulunan Baron de Tott’un verdiği bilgilere göre313 Kırım
Giray oldukça enerjik bir han idi. Cevdet Paşa da aynı görüştedir. Cevdet Paşa, "gerçekte yer
ve gök götürmez askerle Rusya üzerine "yüründüğünü, ancak "disiplinsiz ve eğitimsiz”
askerle disiplinli ve eğitimli” Rus askerlerine karşı başarılı olunamadığından bahisle, Kırım
Giray hakkında şu tespitleri yapmaktadır: "Öte taraftan Kırım Giray Han Rus topraklarını
çiğneyip talan etmiş, bir taraftan Osmanlı ordusundan birazı Özi suyunu geçerek Rusya’yı
epeyce sıkıştırmıştı. Serdar’ı Ekrem ordusu da Hotin tarafına gelerek Turla ırmağına köprü
kurup asker geçirerek ilerlemeğe başlamıştı. Bu haberler Petersburg’da korku ve dehşet
uyandırarak az kalsın ihtilâle sebep olacaktı. Lâkin Kırım Giray ölünce yerine geçen,
gevşekçe olmakla onun yerini tutamadığından ve o sene mevsimsiz yağıştan nehirler coşup
taşınca Osmanlı ordusu birkaç kısma ayrılıp parçalanmış ve mühimmatı kayıplara
uğradığından, Ruslar bundan faydalanarak Osmanlı orudsunu Tuna’ya doğru epeyce
kovaladılar. Böylece Prut yılından Ruslar Baltacı Mehmed Paşa’nın gafletiyle nasıl imha
olmaktan kurtulmuşlarsa bu kere de Özi Irmağı’nın böyle vakitsiz taşması, Katerina’yı
tehlikeden kurtardı, diye bazı Avrupa tarih yazarları yazmıştır. Hele Kırım Giray’ın
vefatından Ruslar çok istifade ettiler.”314
Kırım’ın mukadderatının tayin edildiği bu önemli savaşın kaderi, birtakım tabii hadiselerle
beraber Kırım Giray’ın vefatından da etkilendi. Kırım Giray, Mart 1769’da vefat edince
Kırım hanlığına Devlet Giray III. (ilk hanlığı) atandı.315
Savaş bütün hızı ile sürmekte idi. Devlet Giray III., Hotin ve Boğdan savaşlarında ki
muvaffakiyetsizliği üzerine azledildip yerine Kaplan Giray II. atandı (Ocak-Şubat 1770).316
Kaplan Giray II., 80.000 kişilik ordusuyla Osmanlı ordusuna iltihak etmek üzere Yaş’a
hareket etti. Prut civarında önünü kesen Ruslarla kahramanca savaştı. Bir ay kadar süren
muharebelerde mağlub oldu. Bender, Ismail ve Akkerman Ruslar eline geçti.317 Bu
gelişmeler üzerine han azledilip yerine Selim Giray III. (ikinci hanlığı) atandı (Kasım
1770).318
Ilkbahar 1185/1771-72’ de Ruslar Kırım’ı istila ettiler. Vukubulan muharebelerde OsmanlıKırım kuvvetleri feci bir hezimete uğradılar. Serasker Ibrahim Paşa esir düştü. Kırım
kuvvetleri de perişan olmakla, Selim Giray III. orduyu ve Kırım’ı terkederek Istanbul’a
sığındı. Kırım hanlığına Maksud Giray (ikinci hanlığı) getirildi (Kasım 1771).319 Aynı
tarihlerde Şahin Giray, bir heyetle resmi bir antlaşma aktetmek üzere Rusya’ya gitti.320
Serasker Ibrahim Paşa’nın kâtibi Necati Efendi, Ruslara esir edilişi ve orada ki vukuatı
muhtevi değerli bir hatırat bırakmıştır. Bu hatırattan edindiğimiz umumi kanaate göre
Osmanlı Devleti artık Kırım halkı nezdinde ümid olmaktan çıkmış, Rus himayesinin kabulü
de fakto bir vaziyet almış, bu durum Kırım ümerasını kesin hatlarla parçalamış, hanlığın
varlığının devamı imkânsız hale gelmiştir.
Osmanlı komuta heyeti Kırım’da gerçekleştirmek durumunda olduğu harekâtın iaşe ve
levazım boyutunu geleneksel anlayışa göre yerli halktan temin etmeye çalışmış, ancak başarılı
olamamıştır. Rus istilasının kaçınılmaz olduğunu analayan yerli ümera artık Osmanlı ile
müttefik görünümü vermekten hazer etmekte, lojistik destek unsurlarından mahrum kalan
Osmanlı ordusu, hareket kabiliyetini kaybetmiş bulunmaktadır. Rus nüfuzunun ortaya
çıkardığı umumi panik, hanların hükûmet etmesini de imkânsız hale getirmiştir.321
Bu aşamada Kırım kabile güçleri Istanbul’dan yapılan atamaları tanımamakta, hanları bizzat
kendileri seçmektedir. Istanbul ise bu durumu çaresiz kabul etmektedir. Maksud Giray Han’ı
tanımayan kabile güçleri "Sahib Giray II.’yi Kırım’ın müstakil hanı seçtiler”322 (1771).323
Rusya ile görüşmelerini sürdüren Şahin Giray da yapılan antlaşma sonunda (Kasım 1772)
hanlık beratı almıştı.324
Rusya’nın bu merhalede güttüğü siyaset, Kırım yerli ümerasını Osmanlı’dan tamamen
koparmak idi. Osmanlı’nın tam bir mağlubiyet içinde imzaladığı Küçük Kaynarca
Muahedesi’nde bile bu siyasetini maharetle tatbik etti. Rusya, bütün Tatar ve Kafkas
topluluklarının hamii rolünü oynuyordu.325 Mezkûr muahedenin ücüncü maddesine göre
"Kırım, Bucak, Kuban, Yedisan, Camboyluk ve Yedicek” ulusları tam bağımsızlık anlayışı
içinde müstakil olacaklar, kendi hanlarını bizzat Cengiz soyundan kendi rızası ile atayacak,
Osmanlı asla müdahale edemeyecekti. Rusya, bu maddeyle güya, Tatarların kültürlerini hiçbir
baskıya maruz kalmadan icra edebilmelerini de garanti altına almıştı. Bu meyanda Müslüman
olmaları hasebiyle dini bakımdan halifeye bağlı kalmaları tabii karşılanmakla beraber, bu dini
bağlılığın asla istiklallerine halel getirmeyecek şekilde tatbikini öngörmüşlerdi. Küçük
Kaynarca’ya göre Buğ-Kuban arasında Türklerle meskûn arazi müstakil Kırım Hanlığı’na
bırakılırken, Kerç Boğazı’nın iki yakası ile Kılburun Kalesi ile Kabartay ülkesi Ruslara
kalıyordu.326
Sahib Giray halâ meşru han olmakla beraber, hiçbir etkisi kalmamıştı. Bölünmüş bulunan
Kırım halkı, büyük bir iç savaşa sürüklendi. Osmanlı yanlısı olan Sahib Giray bu kargaşa
içinde tutunamayarak İstanbul’a sığındı.327 Ayan, mirzalar ve ulemanın ittifakı ile Kırım
hanlığına Devlet Giray III. (ikinci hanlığı) atandı (Nisan 1775).328
Ruslarla yerli kabile güçleri arasında gizli bir anlaşma vuku bulmuş, Kırım kabile güçleri artık
Rus yanlısı olmuştur.329 Rus yanlılarının başında Şirinlerin gelmesi hiçte şaşırtıcı değildir;
zira, Şirinler Osmanlı’nın gidici, Rusların kalıcı olduklarını anlamış, politikalarını buna göre
belirlemişlerdir. Devlet Giray III., Rus yanlılarının saldırıları sonunda firar edince330 Kırım
tahtına Rus yanlısı Şahin Giray geçti (Ocak 1777) 331
Artık Kırım’da Osmanlı’ya tabi bir hükümet bulunmuyordu. Bu durum Kırım ahalisi
nezdinde büyük infiali mucip oldu. Ruslara karşı başlayan ayaklanmalarda halktan çok sayıda
Rus katledildi. Saldırıya uğrayan Şahin Giray Ruslara sığındı.332 Osmanlı hükümeti Kırım’a
Selim Giray III.’ü (üçüncü hanlığı) gönderdi (1191/1777) ise de Ruslar karşısında başarılı
olamayarak İstanbul’a sığındı (1778).333 Ruslardan destek alan Şahin Giray, Kırım tahtına
yeniden oturdu (1779- 1782-ikinci hanlığı).334
Rus yanlısı Şahin Giray’ın başa geçişinden itibaren Kırım hicret faciası başladı. Bu tarihten
itibaren Kırımlılar kitleler halinde Anadolu’ya göç ettiler.
Osmanlı Devleti Kırım için henüz son kozunu oynamamıştı. Kırım gerilimi iki devlet arasında
savaşı kaçınılmaz kılıyordu. Rusya’nın Aynalıkavak Tenkihnamesi ile Kırım ve Taman’ın
askerden arındırılması gibi tavizlerde bulunması karşılığında Osmanlı Şahin Giray’ın
hanlığını tanımak durumunda kaldı. Rusların aldığı taviz, daha kazançlı idi; zira, halk
nezdinde kâfir olarak nitelenen birisi halife tarafından meşru hale getiriliyordu. Ruslar,
Nogaylar ve Çerkezleri de artık kendi vassalı gördüğü Kırım Hanlığı’nda bırakma hususunda
ısrar etti. Şahin Giray, bu topluluklardan da büyük tepki gördü. Bir ara Ruslara sığındı ise de
onlardan aldığı takviyelerle General Potemkin komutasında geri geldi. Rus generali, ayırım
yapmadan gerçekleştirdiği soykırımda 30.000 kişiyi katletti. Kırım, Rusya’nın bir vilayeti
haline getirildi (1783). 1787’de Kırım meselesi yüzünden Osmanlı-Rusya arasında bir kez
daha savaş yaşandı. Osmanlı kesin bir mağlubiyete uğradı. Yaş antlaşması (1792) ile Kırım’ı
Rusya’ya terketti.335
Kırım’ı bir eyâlet haline getiren Ruslar, burada insanlık tarihinde emsali görülmemiş bir
zulüm, katliam ve tahribat gerçekleştirdiler. XVIII. asrın sonlarında henüz Rus yıkım
hareketinin devam ettiği tarihlerde Kırım Yarımadası’nı gezen Clarke, tüyler ürpertici
hadiselere şahit olmuştur. Müslüman ahali bir yana, bu yıkımdan yerli Rum, Ermeni ve
yahudiler de muzdarip olarak Yarımada’yı terk etmişlerdir. XV-XVI. asırlarda Karadeniz’in
Marsilyası tabir edilen Kefe’de 1800’lerin başlarında ancak
50 aile kalmıştı. Yarımada’da Rus yıkımından nasibini almayan hiçbir şehir ve kasaba
kalmadı. Ruslar yüzyılların ümranını Türk ahalinin gözleri önünde yıkıyarak eğleniyor, cami,
çeşme ve diğer umrandan edindikleri kurşunu mühimmat istihsalinde kullanıyorlardı.336
Kırım faciası, bugün de aktüalitesini korumaktadır.
1 Bu araştırma için ihtiyaç duyduğum kaynakların temininde hiçbir yardımı esirgemeyen
saygıdeğer hocam Prof. Dr. Mehmet Alpargu ve kıymetli büyüğüm İsmail Otar Bey’e içten
teşekkürlerimi sunmaktan mutluluk duyarım. Rusça’dan çevirilerde ve araştırmamın her
aşamasında emeği olan eşim Gülcihan Öztürk’e de teşekkür etmek borcumdur.
2 Kıpçaklara istinaden "Kıpçak Bozkırı” manasında tesmiye edilen "Deşt-i Kıpçak”, coğrafî
bakımdan dar ve geniş kapsamlı olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Dar manası ile
Kıpçakların yayılış sahası olup, doğuda İrtiş Irmağı’ndan başlayarak Batı Sibirya, Hazar
Denizi, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırları ihtiva ederek batıda Karpat Dağlarına kadar
uzanır. Güneyde ise Kırım Yarımadası’nı içine alarak Kuban ve Terek ırmaklarının sınır teşkil
ettiği hat üzerinden Sır-Derya’ya kadar uzanır. Geniş kapsamı ile, Kıpçaklardan sonra aynı
saha üzerinde hakimiyetini genişleterek devam ettiren Altın Ordu’nun hakimiyet sahasını
ihtiva eder (Mustafa Kafalı, Altın Ordu Hanlığı’nın Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul
1976, s. 11-12).
3 M. Kafalı, Aynı eser, s. 17.
4 M. Kafalı, Aynı eser, s. 18.
5 M. Kafalı, Aynı eser, s. 15-16.
6 Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Ankara 1987, s. 64.
7 M. Kafalı, Aynı eser, s. 49.
8 A. Nimet Kurat, Aynı eser, s. 65-70. Deşt-i Kıpçak’ın Moğollar tarafından istilası
hususunda ayrıca bkz. A. Yu. Yakubovskiy, Altın Ordu ve Çöküşü (Çev. Hasan Eren),
Ankara 1992, s.28 vd.
9 George Vernadsky-Michael Karpovich, A History of Russia-The Mongols and Russia, III,
New Haven: Yale Universitiy Press 1959, s. 141.
10
A. Nimet Kurat, Aynı eser, s. 21.
11
G. Vernadskiy, A History of Russia Kiyevian Russia, II, s. 150, 204 vd.
12
A. Nimet Kurat, Aynı eser, s. 31 vd.
13
Kiyev Rusyası’nın çöküşünden sonra ortaya çıkan ve Lehistan hakimiyetinde varlığını
sürdüren Litvanya’nın 1569’da Lehistan’la birleşmesi Ortodoks ahali üzerindeki Katolik
baskısını artırmış, buna paralel olarak bugünkü Ukrayna toprakları üzerinde Lehistan ve
Rusya’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Kozak hareketi hızlanmıştır (Bkz. Philip Longworth,
The Cossacks, London 1969, s. 90 vd).
14
A. Nimet Kurat, Aynı eser, s. 90-91.
15
Ceneviz’in Kırım Yarımadası’nda kurmuş bulunduğu koloni ağı için bkz. Şerafettin
Turan, Türkiye-Italya Ilişkileri, I, Ankara 2000, s. 67 vd.
16
Kırım Yarımadası’nın, Altın Ordu’nun parçalanma döneminde muhaliflerin sığınağı
haline gelişi hakkına bkz. Halil Inalcık, "Kırım”, Mad. IA, VI, s. 746.
17
A. Yu. Yakubovskiy, Aynı eser, s. 109 vd.
18
A. Yu. Yakubovskiy, Aynı eser, s. 115 vd.
19
Altın Ordu’da hanedandan gelmeyen güçlü komuntanların hakim olması geleneğini
başlatan kişi Nogay’dır. Nogay, 1259-1299 yılları arasında hüküm süren zayıf hanlar
zamamında idareyi fiilen elinde tutmuştu (Bkz. Ahmet Temir, "Nogay Hanlığı”, Türk
Dünyası El Kitabı, I, s. 435; M. Kafalı, Aynı eser, s. 64.
20
A. Yu. Yakubovskiy, Aynı eser, s. 130.
21
6
Umdetü’t-tevârih’e göre, "Çıgay oğlanın büyük oğlu Içkili Hasan olup Uluğ Muhammed
Han’ın babası idi. Bir oğluna da Bâş Timur derlerdi. Bunun dahi Gıyaseddin ve Devlet Berdi
nâm iki oğlu vâr idi. Gıyaseddin’in nesli yoktur. Devlet Berdi ise amca-zâdesi Uluğ
Muhammed Hân asrında Kırım içinde fakat kendü nökerleri içinde oturur idi. A’mâ olmağla
bir işe karışmazdı. Kendüsü Kırım’da vefat itti. Mezârı Kırım’da Salacık dedikleri
mahaldedir. Bunun Hâcı Giray ve Cihan Girây nâm iki oğlu var idi” (Bkz. Umdetü’t-tevarih
(Nşr. Necib Asım), Istanbul-Matba’a-ı Amire 1343, s. 95 vd. -Bundan sonra: Umdetü’ttevârih-). Gıyaseddin ve Devlet Berdi’nin kardeş olduklarını göstermesi bakımdan önem
taşıyan mezkûr kaynak, Hacı Giray’ın babasını Gıyaseddin yerine Devlet Berdi olarak
vermektedir. Bize göre Es-seb’ü’s-seyyâr’ın neseb cetveli doğrudur. Sahanın önemli
isimlerinden M. Kafalı, Umdetü’t-tevârih’i benimser ve Halim Giray, onunla aynı olması
bakımından Es-sab’ü’s-seyyâr ve bunlara yakın olan Şere-i Türk’ün yanlış olduğunu belirtir
(Bkz. Aynı eser, s. 32).
36
Bu hususta Abdullahoğlu Hasan ve Rusça kaynak için bkz, Aş. Hacı Giray dönemi.
37
M. Ürekli, Aynı eser, s. 6.
38
Taş Timur’un Toktamış ile Timurlenk arasında cereyan eden mücadeleler esnasında
Kırım’da istiklâl kazandığı, kısa süren bu hakimiyet esnasında adına para bastırdığı (1395
tarihli), Timurleng’in galibiyetini müteakib Kırım’ı terkettiği ifade edilmektedir (Bkz. Hasan
Ortegin’den naklen, A. Süha Arslangiray, Aynı eser, s. 35).
39
Yukarıda özetle bilirtildiği üzere, Hacı Abdülgaffar Kırımi’ye dayanan Kurat, Edige
oğullarından biri ile Gıyaseddin’in Uluğ Muhammed’i tahtından uzaklaştırdığını ve
Gıyaseddin’in kısa müddetle saray tahtına oturduğunu belirterek, Gıyaseddin’in tahttan
uzaklaşmasından sonra Uluğ Muhammed’in Kırım, Küçük Muhammed’in ise Saray’da
(1436’larda) hüküm sürme hususunda anlaştıklarını ifade etmektedir. Burada üzerinde
durulması gereken husus, 1436’larda vuku bulduğu belirtilen (Bu tarihin biraz daha erken
tarihlerde olması muhtemeldir Y. Ö. ) mücadelelerde tahta en güçlü adayın Seyyid Ahmed
Han olduğudur. Yakubovskiy, Tiesenhausen’den naklen, Uluğ Muhammed’e karşı yürütülen
mücadeleyi şöyle izah eder: "Litvanya ve özellikle Rusya, altın Ordu’nun kuvvetlenmesini
istemiyordu. Ordu’daki durum üzerine bol bilgi alan Kör Vasiliy, kendisine karşı düşmanca
bir hareket hattı takip eden Uluğ Muhammed’i zayıflatmak için Seyyid Ahmed’i bulmuştu.
Şimdi barkaç rakibin, Uluğ Muhammed’in, Seyid Ahmed’in ve Temir Han’ın küçük oğlu
Kiçik (Küçük olmalı-Y. Ö. -) Muhammed’in katılmasıyla yeni bir siyasî karışıklık başlamıştı.
Ayrılıkçı kuvvetlerin faaliyeti sayesinde Uluğ Muhammed’in durumu aydan aya
kötüleşiyordu. Zigmund, Vitovt kadar sadık bir dost çıkmamış, ayrıca Litvanya’da hüküm
süren şartlar, Zigmund’un Svidrigaylo ile anlaşmasını gerektirmişti. Böylelikle, Uluğ
Muhammad tecrit edilmişti. Eski Kırım’ı ele geçirdikten sonra, Seyyid Ahmed’in durumu
düzelmişti. ” (A. Yu Yakubovskiy, Aynı eser, s. 209). Yakubovskiy burada Gıyaseddin’den
bahsetmemekle beraber, Gıyaseddin’in Edige’nin oğlu ile beraber Uluğ Muhammed’i yendiği
Kurat’ın Aynî’den neklen verdiği bilgilerle kesinleşmişti (Bkz. Yuk). Bizim kanaatimize göre
kesin bir kronolojik temele oturtulamayan bu hadiselerde Küçük Muhammed Uluğ
Muhammed’e karşı Seyyid Ahmed gibi kendi adına mücadele etmiş, ancak zafer nihaî olarak
Seyyid Ahmed’in eline geçmiştir.
40
Gıyaseddin Han’ın Vitovt’a sığınması hakkında verilen bilgilere bakılırsa (Bkz. M.
Ürekli, Aynı eser, s. 9. ) O’nun 1437’den sonra Litvanya’da olduğu akla geliyor; ancak, bu
doğru olamaz, zira Vitovt 1430’da ölmüştür (Bkz. Aş. Dipnot).
41
M. Ürekli, Seyyid Ahemd Han’ın 1430’lardan sonra Uluğ Muhammed Hanl’la
mücadele ettiğini, 1437’de ise O’nu Kazan’a çekilmeye mecbur ettiğini belirtip Gıyaseddin’in
rolünü atlarken yine de Seyyid Ahmed Han’ın nihaî olarak Saray tahtını ele geçirdiği
hususunda bizi desteklemektedir (Bkz. Aynı eser, s. 6, 9).
42
Hacı Giray’ın Seyyid Ahmed Han tarafından tedip edilmesi hakkında bkz. Es-seb’ü’sseyyâr, v. 35. b-36. a.; Gülbün-i hânân, s. 11-12.
43
Bir Rusça kaynağa göre 1419-39 arasında Kırım’da hüküm süren hanlar ve hakimiyet
tarihleri şöyledir: Uluğ Muhammed: 1419-1426; Devlet Berdi: 1426-1428; Hacı Devlet Giray
I. (Tahta ilk teşebbüsü. Hanedan’ın kurucusu, Gıyaseddin’in oğlu): 1428-1428; Uluğ
Muhammed (Toktamış’ın oğlu. Kazan’a kaçtı. ): 1428-1436/37; Hacı Devlet Giray I.: 14341434 (Tahta ikinci teşebbüsü); Gıyaseddin (Hacı Giray I. ’in babası): 1437-1439; Hacı Devlet
Giray I. (Tahta üçüncü teşebbüsü): 1439-1456). Bu kronolojiye göre Hacı Giray tahtını 145556’da Nur Devlet’e kaptırmış, 1456’da tekrar almış, 1466’da da vefat etmiştir (Bkz. V. E.
Potekhin, D. V. Potekhin, Tavrida-Kırım, Simferepol 1994, s. 63-64). Bu kronoloji bizi
yukarıdaki yorumlar bakımından cesaretlendirmiştir. Hacı Giray’ın amcası Devlet Berdi’den
sonra Hacı Giray’ın Kırım’da hüküm sürdüğü hususundaki tespit bizi desteklerken, Uluğ
Muhammed’in 1419-26 ve 1428-36 arasında Kırım tahtında olduğunu tebarüz ettirmesi
bakımından tenakuz yaratmaktadır. Ancak, Rusça kaynağın Uluğ Muhammed’in bu tarihlerde
Kırım değil Altın Ordu tahtında bulunduğunu gözden kaçırdığı ortadadır. Yukarıda üzerinde
durulduğu üzere, Uluğ Muhammed’in 1428’de Altın Ordu hanı olduğu, II. Murat’a göndermiş
olduğu bitiğe göre kesindir (Bkz. Yuk). Rusça kaynağın, Uluğ Muhammed’in Altın Ordu
tahtının hakimi sıfatıyla Kırım’a da hakim olması düşüncesinde olduğu görülüyor. Bu
kronolojiye göre Devlet Berdi’nin Kırım’daki hakimiyet süresinin başlangıcı olan 1426’ya
kadar Uluğ Muhammed’in hakim olduğu görülüyor ki, Kurat’ın uluğ Muhammed’in taht
serüveni hakkındaki tedkiki ile uyuşmaktadır. Kurat’a göre Uluğ Muhammed’in 1425-26’da
Barak’a yenilerek Kırım’a geçtiği, fakat kısı müddet sonra (1427) tekrar Saray’ya döndüğü
belirtilmişti (Bkz. Yuk). Bu kaynağın ortaya çıkardığı başka bir mesele, Gıyaseddin’in 143739 arasında Kırım’da hüküm sürdüğü hususudur ki, yukarıda Gıyaseddi’in Litvanya kralı
Vitovt’a sığındığı hakkında verilen bilgiler de gözönünde bulundurularak yorumlanmaya
muhtaçtır. Vitovt’un 1430’da öldüğü (Bkz. Alfred Erich Senn, "Lithuania” Mad. The Webster
Family Encyclopedia, XI (The Webster Publishing Company 1984), s. 30. ) bilindiğine göre,
bu sığınma hadisesi evvelki bir tarihte olmalıdır. Bu durumda, Hacı Giray üçüncü kez Kırım
tahtını bizzat babasından tevarüs etmiş olmaktadır.
44
Bkz. Esseb’ü’s-seyyâr, v. 35. a.
45
Karaçi beyleri, "Dört rükn”, "Dört Karaçi beyi” gibi sıfatlarla anılırdı. Bu dörtlü
teşkilat yapısının Altın Ordu’dan tevarüs edildiği anlaşılıyor (Bkz. M. Ürekli, aynı eser, s. 77).
Osmanlı’da görülen sancak, eyâlet sistemi mukabilinde Kırım Hanlığı’nda aşiretlerin teşkil
ettiği idârî üniteler mevcuttur. Hanlığın idarî taksimatı, başlıca dört Karaçi beyinin temsil
ettiği dört sancaktan meydana geliyordu. Kırım askerî gücü bütünü ile bunlar ve
Yarımada’nın dışında yaşayan Nogaylardan meydana geliyordu. Karaçi beyleri, hanlığın
idaresinde söz sahibi olup, devlet meclisinde alınan kararlar bunların reyiyle icraya
konulurdu. Idareyi beğenmedikleri durumlarda meclise katılmamak sureti ile tepkilerini
ortaya koyarlar, şiddetli muhalefetin gerekli olduğu zamanlarda Kayalaraltı mevkide kendi
birlikleri ile toplanarak aldıkları kararlar muvacehesinde kendi icraatlarını tatbik ederlerdi.
Protestonun bu safhası, "han”ın bütün gücünün elinden alınması manasına gelirdi. Hanlığın
yönetiminde rol oynayan diğer önemli bir unsur da "nökörler”dir. Bunlar, beylerin seçme
askeri olup Osmanlı’da ki "hassa” birliklerinin yerini tutarlar (Kırım Kabile yapısı hakkında
bkz. H. Inalcık, "Han ve Kabile Aristokrasisi: I. Sahib Giray döneminde Kırım Hanlığı”, Emel
(Özel), Sayı: 135, (Istanbul 1983), s. 51-73-Bundan sonra: Han ve Kabileler.; Beatrice Forbes
Manz, "The Clans of the Crimean Khanate”, Harvard Ukrainian Studies, II/3 (Cambridge
1978), s. 282-309.
46
A. Nimet Kurat, Türk Kavim ve Devletleri., s. 208; Yarımada’ya 14. yüzyılda Kırım
denilmesinin (Bkz. V. E. Potekhin, D. V. Potekhin, Aynı eser, s. 62) sebebi, Türk nüfusunun
burada kesafet kazanması idi.
47
Hanlığın merkezinin Bağçesaray olduğu hususunda yaygın kanaat mevcuttur.
Ceneviz- Kırım mücadelelerinin seyrinden merkezin Solhat (Eski Kırım) olduğu anlaşılıyor.
Şirinlerin merkezinin Eski Kırım olması halinde (Bkz., V. E. Sroeckovsky, Muhammed Geray
Han ve Vasalları (Çev. Kemal Ortaylı), Ankara 1978, s. 12), ilk merkezin Bağçesaray olması
imkânsızdır; zira, hanlık, Şirinlerle organik bütünlük içinde teessüs etmiştir. Kurucu kabile ile
hanlığın bu kadar bir mesafede bulunması sözkonusu olamaz. Abdülgaffar Kırımî de hanlığın
ilk merkezinin Eski Kırım olduğu görüşündedir (Bkz. Umdet’üt-tevârih, s. 99). Merkez
sonradan Bağçesaray olmuş (Bağçesaray’ın 1501’de kurulduğu hakkında bkz. Gülbün-i
Hânân, Nâşirin notu, s. 16), bundan dolayı Solhat "Eski Kırım” tesmiye edilmiştir. Hanlığın
klasik çağını idrak ettiği dönemlerde hanların makarr-ı saltanatı Bağçesaray, Kalgay’ın
Akmescit, Nureddin’in ise Kaçı karyesi yakınında ki saray idi (Bkz. Hazerfen Hüseyin
Efendi, Telhîsü’l beyân fî Kavanîn-i Âl-i Osmân (Aslı Bibliotheque Nationale de Paris
Ancien Fonds Turcs no. 40’da ki nüshanın Istanbul Başbakanlık Arşivi Kütüphanesi 220 no.
’da kayıtlı sureti, v. 105. a vd).
48
Hanlığın kuruluşu ve ilk mücadeleleri hususunda büyük ehemmiyet taşıyan tespitler
hususunda bkz. Abdullahoğlu Hasan, "Ceneviz menbalarına göre XV. asır Kırım Hanlığı”, I,
Azerbaycan Yurt Bilgisi, X (Istanbul 1932), s. 336-337.; Bu hadiseler için ayrıca bkz., Y.
Öztürk, Aynı eser, s. 17 vd.
49
Abdullahoğlu Hasan, "Aynı makale”, s. 337.
51
Abdullahoğlu Hasan, "Aynı makale”, XI, s. 372, 373. Rus vakanüvisi Andrey
Gatari’den naklen Rusça çağdaş bir tedkik tarafından ele alınan bu savaş, Ceneviz kaynakları
ile tamamen örtüşmektedir. Rusça kaynakta, özetle, Ceneviz için en büyük tehlikenin
Yarımada’da sürekli dolaşma halinde bulunan Tatarlar olduğu, 14 Haziran’da Cenevizlilerin
Solhat merkezli Kırım Hanlığı’na savaş ilan ettiği, sıcaktan dolayı Cenevizlilerin silah ve
teçhizatlarını arabalara yerleştirdiği, Tatar okçularının ani bir taarruzla Cenevizlileri bozguna
uğrattığı, Cenevizlilerin bütün ağırlıklarını bırakarak firar ettikleri, Tatarların takip ve imha
suretiyle pek çok ganimet elde ettikten sonra Solhat’a avdet ettiği, büyük şenlik ve kutlama
yaptıkları belirtilmektedir. Kaynakta ayrıca, daha sonra savaş meydanına geri dönen
Tatarların,
Tatarların Kökeni Meselesi / Yrd. Doç. Dr. H. Ahmet Özdemir
Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize Ilahiyat Fakültesi / Türkiye
Günümüzde Sibirya’nın güney bölgesini ve Moğolistan’ı teşkil eden, Çin ile Doğu
Türkistan’ın kuzeyindeki sahalarda XII. yüzyılda göçebe ve avcı birtakım kabileler ikamet
ediyordu. Bu kabilelerin çoğu Moğoldu.1 Fakat o sıralar kendilerine henüz Moğol adını
vermiyorlardı.2 Ileride açıklayacağımız üzere, sonraları bunların hepsi bu adı benimsediler.
Bunların bugüne erişen torunları da kendilerine halen Moğol adını vermektedirler.
Moğollar Gobi Çölü’nün kuzeyine düşen Onan ve Kelüren nehirleri ile Baykal Gölü
kıyılarında yaşıyorlardı. Dolayısıyla bu yöreler aşağı yukarı bütün araştırmacıların ittifakıyla
Moğolların esas yurdu sayılmaktadır.3
Cüveynî’ye göre Moğolların ülkesinin eni ve boyu 7-8 aylık bir yoldan fazla idi. Doğusunda
Hıtay (Kuzey Çin), batısında Uygur, kuzeyinde Kırgız ve Selengay, güneyinde ise Tangut
(Tangiut) ve Tibet bulunmaktaydı.4
Moğollar bu yörelerde gerçekten çok sert iklim şartlarında yaşıyorlardı. Sıcaklık farklılıkları
sadece kış ve yaz mevsimlerinde değil gece ve gündüz de korkunç boyutlara ulaşıyordu.
Kışları sert ve soğuk, yaz ayları ise gayet sıcak geçiyordu.5 Cüveynî iklimin soğukluğundan
dolayı yaban fıstığından başka bir meyve ağacı yetişmediğini söyler.6
Moğollar aman vermez bir iklimde hayat sürdürüyorlardı.7 Çünkü yüksek rakımlı bu ülke,
aynı coğrafi enlemde yer alan diğer ülkelerden daha soğuktur.8 Baykal Gölü senenin dört-beş
ayında donar. Isının sıfırın altında 25’leri bulması olağan bir hâdisedir. Bora eser, fırtına
çıkar, üstelik sık sık da deprem olur. Diğer taraftan Moğollar, bu iklime eşlik eder bir coğrafi
çevreye sahiptirler. Etrafta yüksek dağlar bulunmaktadır. Bu dağlar çok yüksek olup sivri
kayaları bulutlara değmektedir. Bu kayaların yarıklarında tek tük ağaçlar yeşermiştir.
Dağların zirveleri buz ve karlarla kaplıdır. Vadiler kumluktur. Ancak ırmakların kenarları
çayırlarla, çam ve kayın ağaçlarıyla süslüdür.9
Çinli Ç’ang-Çu’n ise, Gobi Çölü’nü ve Moğol kabilelerini manzum olarak şöylece tasvir eder:
".yerde ağaçlar bitmez, biten şey yalnız yabani otlardır: Tanrı burada dağlar değil, yalnız
tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez;10 sütle beslenirler; deriden dikilmiş elbise
giyerler; keçe çadırlarda yaşarlar, bununla beraber şen ve neşelidirler.”11
Eserinin bir başka yerinde ise şöyle der: "Ve onlar bütün ömürlerini kaygusuz geçirirler. kendi
kendilerinden memnun olarak yaşarlar.” Sonra sorar: "Halik-kader, hikmet-i rabbaniye-alemi
yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?”12
Bu coğrafi çevrenin, acımasız iklimin ve zor hayat şartlarının psikolojik bakımdan Moğolları
ne derece olumsuz etkileyeceği izahtan varestedir. Nitekim bazı araştırmacılar Moğolların
kendilerine acımayan tabiat şartları kadar acımasız olduğuna dikkat çekerler.13
Moğollar bu vasatta tam bir göçebe hayatı yaşamaktaydılar. Her kabile, diğerlerinden
bağımsız bir hayat sürdürürdü. Reşidüddin et-Tabib’in değerli eseri Cami’t-tevarih’ten
edindiğimiz bilgiler bizlere Moğol kabilelerini, birbiriyle yakınlıklarını, uzaklıklarını,
ilişkilerini ve kabilelerin soylarını tam bir açıklıkla, yer yer destansı özellikleri de katarak
aktarmaktadır.14
Otlak ve su yetersizliği, yiyecek azlığı; kabileleri âdeta birbiriyle yarışır hale getirmekteydi.
Neticede bu yarış kızışarak iç mücadele ve savaşa kadar varmaktaydı.15 İşte Moğollar, büyük
imparatorluklarını kurmadan önce böyle bir hayat sürdürüyorlardı.
Gerek Moğol istîlâsını yaşayan çağdaş Müslüman tarihçiler, gerek daha sonraki çağlarda
gelen tarihçiler ve birtakım araştırmacılar, Moğollardan sürekli "Tatar” şeklinde söz ederler.
Hattâ günümüz Arap tarihçileri halen aynı tutumu izlemektedirler diyebiliriz. 16 Fakat söz
konusu yanlışlık sadece Müslüman ve Arap tarihçilere has değildir. Eski Batılı seyyah ve
tarihçiler de aynı yanlışa düşmüşlerdir, dahası bu konuda Batılılar da yalnız değildir. Meselâ
Ünlü Süryani tarihçi Ebü’l-Ferec veya nam-ı diğer Bar Hebraeus da Moğollardan Tatarlar
şeklinde bahsetmektedir.17 Yani söz konusu yanlış hayli yaygındır. Bu yanılgının tarihi ise
çok eskilere gitmektedir, hattâ ülkelerini ziyaret eden Batılı seyyah Rubrouck’a bizzat
Moğollar Tatar olarak adlandırılmaktan duydukları rahatsızlığı iletmişlerdir. 18 Çünkü
Moğollarla Tatarlar arasında bir tür kan davası vardır19 ve Mukali,20 Cengiz’i babası
Yesügey’i zehirledikleri için21 devamlı Tatarlardan intikam almaya teşvik etmektedir. Yine
aynı Mukali, Gizli Tarih’in naklettiğine göre Moğolların Tatarlara karşı duyduğu eski intikam
hissini ileri sürerek Cengiz’i han yapmıştır.22
Aslında Moğollarla Tatarlar arasındaki ihtilaf daha gerilere gitmektedir. Bütün Moğolları
yöneten Ambakay (Ambahai, Hambahai) -Kağan’ın ölümünden sonra yönetimi Kutula
(Hutula)- Kağan olmuştu.23 Ambakay (veya Hambakay) döneminde Moğollarla Tatarlar
arasında dostluk münasebetleri başlamış, hattâ Ambakay, kızını Tatar boylarından Ayri’ut ve
Buyru’utlara vermişti. Kızını düğüne götürürken Tatarlardan Cuyin halkından bir grup
tarafından yakalanıp Kitanların reisi Altan Kağan’a teslim edilmişti.24 Bu esaret, Ambakay’ın
ölümüyle neticelenmişti.25 Böylece Moğol- Tatar münasebetleri bir daha düzelmeyecek
şekilde bozulmuştu.26 Moğollarla Tatarlar arasındaki savaş, Köpek Yılı’nın (1202) baharında
Dalan Nemürges savaşında Tatarların Cengiz tarafından yenilerek parçalanmalarına kadar da
sürmüştür.27
Moğolların Tatar olarak adlandırılmasına dair söz konusu tarihi yanlış, daha sonra
araştırmacılar tarafından fark edilmiş ve Barthold, Spuler, Boyle gibi önde gelen Batılı
müsteşrikler Moğol-Tatar ayrımına dikkat çekmişlerdir. Batılı müsteşriklerin durumu fark
etmesinde Çin kaynaklarının, Reşidüddin et-Tabib’in Cami’u’t-tevarih’inin ve belki de en
önemlisi Moğolların Gizli Tarihi adlı eserin etkisi büyüktür.28 Araştırmalar sonucunda Moğol
ve Tatar kelimelerinin bir anlamda-yanlış kullanımı da mazur gösterecek tarzda-aynı, ama
gerçekte farklı şeyleri ifade etmekte olduğu anlaşılmıştır. Kısaca söylemek gerekirse bütün
Tatarlar Moğoldurlar, fakat bütün Moğollar Tatar değildirler.
Meselenin aslı şudur: Tatar klanı kalabalık bir klandı ve XII. yüzyılda büyük bir önem
kazanmıştı. Bunun üzerine birçok Moğol kabile, hattâ klan mümessilleri yabancılarla
münasebetlerinde ancak dar bir çerçevede bilinen kendi kabile ve klan adlarını
kullanmayarak, kendilerine meşhur Tatar adını vermekteydiler. Etnograflar bu gibi
hâdiselerde, yani küçük bir kabilenin, -aralarında düşmanlık bile bulunsa- kuvvetli bir akraba
komşunun adını benimsemesi hâdisesiyle dünyanın muhtelif yerlerinde, Kafkasya’da,
Altaylar’da, şimdiki Moğolistan’da sık sık karşılaşmaktadırlar. Reşidüddin bu meselede çok
açık olarak şunları söylemektedir:
"Bunlar (yani Tatarlar), ululuk ve hürmete nail ve gayetle yücelik ve yüksekliğe sahip
bulundukları cihetle diğer Türk sınıfları, başka boylara mensup olup ayrı ayrı adları olduğu
halde, kendilerini onların adıyla şöhretlendirdiler ve hepsine Tatar dendi. Bu muhtelif sınıflar,
kendilerini onlardan saymak ve onların adıyla şöhret bulmakla rütbe ve mansıba erişeceklerini
anlamışlardı. Nitekim bu zamanda da Cengiz Han ve uruğu Moğol olmakla diğer Türk
kavimleri; Calayır, Tatar, Oyrat, Onkut, Kereyit, Nayman, Tangkut vesaire gibi her birinin
muayyen bir adı ve hususi lakabı olduğu halde hepsi de tefahür yüzünden kendilerine Moğol
diyorlar.”29
Reşidüddin’in bu meseleye dair açıklamaları bu kadarla kalmıyor. O, aynı yörede yaşayan
göçebe kavimlerin, birbirlerinin adını nasıl iktibas ve istihdam ettiklerini aydınlatan bilgiler
vermeye devam ediyor. O günlerde övünmek için kendilerini Moğol olarak adlandırıp tanıtan
kavimlerin, eskiden bu addan istinkaf ettiklerini belirtiyor ve artık bu işin o kavimlere mensup
yeni nesillerin kendilerini ezelden beri Moğol sanmaya başlamasına kadar vardığını ekliyor:
"Onların şimdi mevcud olan oğulları, eskiden de Moğol adına mensup ve bu isimle mevsum
bulunduklarını tasavvur ederler. Halbuki böyle değildir.”30 Ardından Moğolların Cengiz
Han’ın mensup olduğu bir boy olduğunu, daha sonra hemen her boyun kendini Moğollara
nispet etmeye başladığını açıkça söylüyor: "Diğer kavimlere o zaman Moğol demezlerdi.
Çünkü şekil, heyet, lakab, lehçe, adet ve şiveleri birbirlerine yakın olmakla beraber eskiden
lehçe ve adet hususunda farklı idiler.” Ve sözü can alıcı noktaya getiriyor: "Bu zamanda ise iş
bir raddeye geldi. Hıtay, Gürcü, Nikyas, Uygur, Kıpçak, Türkmen, Karluk, Kalaç
kavimleriyle esirlere ve Moğollar arasında yetişen Acem boylarına (Tâcik) bile Moğol
diyorlar. O cemaat da ikbal ve mansıba erişebilmek için kendilerine Moğol demeyi maslahata
muvafık buluyorlar.” Görüldüğü gibi Reşidüddin’in verdiği bilgiler, konuyu yeterince, hattâ
fazlasıyla aydınlatıyor. Iş, o dereceye varmıştır ki, Moğolların savaşıp esir aldığı başka
kavimlere mensup insanlar bile artık kendilerine Moğol adını vermektedirler. Bu durumun
eskiden beri çok yaygın bir uygulama olduğunu da, hem de Moğol-Tatar ayrımını kolaylıkla
netleştirecek tarzda şöyle özetliyor: "Bundan evvel de Tatarın kuvvet ve şevketi yüzünden
kazıyye böyle idi ve bu sebeple hâlâ Hıtay, Hind, Sind ve Maçin şehirleriyle Kırgız, Kılar,
Başkırt, Deşt-i Kıpçak31 memleketlerinde, şimal vilayetleriyle Arap boylarına ait
memleketlerde, Şam, Mısır ve Mağrib’de bulunan bütün Türk boylarına Tatar diyorlar.”32
İşte bundan ötürüdür ki Tatarların adı dünyanın dört bir yanına yayıldı. Bizzat Moğollar da
önceleri Asya’da, sonraları da Avrupa’da Tatar adı altında tanındılar. Daha sonraları
Avrupalılar, bu tabiri Moğollar tarafından zapt edilen ve Moğolların maiyetinde istîlâ
seferlerine iştirak eden milletlere vermeye başladılar. Bazı Türk kabilelerinin bugüne kadar
Batılılarca Tatar adıyla tanınması buna bağlanmaktadır.33 Halbuki bunların hakiki Tatarlarla
hiçbir ilgisi yoktur.
XII. yüzyılda Tatarlarla Kereitler arasında Onan ve Kelüren ırmakları boyunca birçok göçebe
ve avcı kabilelerle klanlar yaşıyordu.34 O sıralarda bunların arasında bulunan bir Moğol
kabilesinin ehemmiyet ve nüfuzu o kadar artmıştı ki, bu kabilenin reisi Kabul, kağan unvanını
aldı. O zamanlar Kin, yani Altan adıyla meşhur olan Cürcen adlı yabancı bir sülalenin hüküm
sürdüğü Çin’e, uzak seferler ve akınlar yapmaktan geri kalmadı. Kabul Han’ın oğlu Katula da
Kağan unvanını taşımaktaydı. O da Kinlerle harb etti ve bir kahraman olarak şöhret buldu.35
Anlaşıldığına göre, Kabul Han’ın bu aristokrat kabilesi Börciğin adını taşıyordu. Bu kabile,
birkaç komşu kabile ve klanı kendisine tabi kılarak birleştikten sonra Moğol adını aldı. Bu
ulusa, eski masallarda bilinen kadim ve kudretli bir halkın veya kabilenin şanlı adının bir
hatırası olarak Moğol ismi verilmişti.
XII. asrın ortasında Moğol ulusunun kudreti, büyümekte olan göçebe halkın rahatsız edici
akınlarından bir an önce kurtulmak düşüncesiyle Kinlerin kendi maksatları için ustaca
kullandıkları Tatarlar tarafından kırıldı.36
İşte Tatarların Moğollara bir süre hakimiyet kurmasında ve yine o süre içinde Moğol isminin
âdeta unutulmasında Çinlilerin de böylesi önemli bir rolü vardır.37
Sadece Moğollar değil, hemen hemen Orta Asya’da göçebe halinde yaşayan bütün kavimler,
Çin’e iç rahat vermiyordu. Çin asker toplayıp müdafaa vaziyeti alıncaya kadar onlar işlerini
bitiriyorlardı. Çin bunların hücumlarına asla mani olamadı. Onlar daima bir geçit buldular.
Çin imparatorları bu göçebe kavimlerle olan sınırlar üstünde diğer Tatar kavimlerinden asker
tedarik ederek müdafaaya uğraştı iseler de bu siyaset Çin açısından genellikle olumsuz oldu.
Bunun üzerine Çin, bunların hücumundan kurtulmak için en iyi çarenin bu göçebe kavim
arasına ihtilaf sokmak olacağını akıl etti. Bu sayede kabile reislerini kendine bağlıyordu.
Bağlılarına unvanlar, teveccühler, beratlar, mühürler, hükümdar elbiseleri, davul ve alem
vermek adettendi.38 Zengin Çin’in Türk olsun, Moğol olsun bütün göçebelere karşı daima bu
taktiği uyguladığı bilinmektedir. Herhangi bir grup Çin için tehlikeli olmaya başlarsa bir
başka grubu onun aleyhine kışkırtmak, mücadele bittikten sonra bu defa aynı taktiği eski
müttefiklerine karşı kullanmak Çin’in vazgeçilmez temel politikasıydı. Ancak zaman zaman
mahir birinin idaresi altında toplanan kabileler, tabi durumunda da olsalar Çin imparatoruna
istedikleri kanunları yaptırıyorlardı. Bunlarla sulh yapabilmek için Çin imparatorları paralar,
ipekli kumaşlar hediye etmek, Tatar prenslerin doymak bilmeyen hırslarını doyurmak, hattâ
kendi kızlarını gelin vermek mecburiyetinde kalıyorlardı.39 Nitekim bu durum yukarıda da
değindiğimiz üzere XII. yüzyılda aynen tahakkuk etmiştir. Kin İmparatorluğu’nun 1147
yılında Moğollarla akdettiği bir ittifak antlaşması 1161 yılına kadar devam etmiş ve o yıl o
zamanki Kin İmparatoru Mongku-Tatarlara karşı harekete geçtiğine dair bir beyanname
neşretmiştir.40 Büyük bir ihtimalle kısa bir zaman sonra Buir-Nor Tatarları Moğolları perişan
etmişlerdir. Ancak hemen aynı yüzyılın sonunda Çin, Kereitler ile Moğolları bu Tatarların
aleyhine kışkırtma ihtiyacı duydu. Işte Cengiz Han’ın ortaya çıkması bu devreye rastlar.
Moğolların Gizli Tarihi’nde yer alan bilgilere göre Cengiz’in (562-624/1167-1227)41 ceddi
Tanrı’nın takdiriyle yaratılmış bir bozkurt idi, eşi ise beyaz bir maral idi.42 Bu bozkurttan
itibaren Cengiz’in babası Yesügey-Bahadır’a43 kadar 20 isim sayılmaktadır.44 Ancak
Cengiz’in büyük büyükannesi olan bir kadından özellikle bahsetmemiz gerekecek. Adı Alan-
Ko’a olan bu kadın, kocasının ölümünden sonra yeniden evlenmediği halde doğum yapmaya
devam etmiştir. Bu durum etrafta dedikoduya sebep olunca,45 o, beş çocuğunu etrafına
toplayarak bacadan sızan ışık vasıtasıyla eve giren sarışın bir adamın karnını okşadığını ve
onun nurunun kendi vücuduna geçtiğini, çıkarken de güneş veya ayın nurları üzerinden sarı
bir köpek gibi sürünerek çıktığını söyler.46 Işte Temücin’in dedesi Bartan Bahadır, Alan
Ko’a’dan tabiatüstü doğan bu üç çocuktan en küçüğünün dokuzuncu göbek torunudur.
Cengiz’in babası Yesügey-Bahadır da bu Bartan-Bahadır’ın üçüncü oğludur.47
Yesügey-Bahadır’ın Moğollarla Tatarlar arasında süregelen yukarıda söz ettiğimiz savaşların
uzantısı biçiminde değerlendirilebilecek bir suikasta kurban gidip Tatarlar tarafından
zehirlenmesinden sonra yetim kalan Temücin’in -çünkü o henüz kağan seçilmemiş ve Cengiz
adını ya da unvanını almamıştı-48 başından çileli bir hayat geçmiştir.49
Moğolların Gizli Tarihi, bu zor ve çetin günleri50 olanca açıklığıyla kaydeder. Ailenin
dostları ve akrabaları Yesügey’in eşini ve çocuklarını bozkırın ortasında yalnız bırakıp göç
etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Bunun üzerine maharetli bir kadın olan51 anneleri
Hö’elin-Ücin çocuklarını yabani meyvelerle, yabani soğanlarla, topraktan kazdığı bitki
köklerini süte katarak beslemiş; servi ağacından bir değnek alarak eğitmiş52, onlar da
büyüyünce Onan Nehri’nden önce olta ve iğnelerle, daha sonra da ağlarla balıklar avlayarak
annelerinin yükünü hafifletmeye çalışmışlardır.53
Yesügey’in ölümü 1165 olarak belirlenmektedir.54 Büyük oğlu Temücin babası öldüğünde 910 yaşlarında olduğuna göre, ailenin bu ağır mücadele ve savaş dolu hayatı, Temücin’in yavaş
yavaş başarı kazanarak 1196’da etrafında toplanan boylar tarafından Han seçilmesine kadar
30-31 yıl, bütün boyların birleştirilmesiyle "Büyük Han” ilan edilişine kadar da 40-41 yıl
sürmüş olmalıdır.
Bu zaman diliminde, Temücin Tatarlar tarafından esir edilip kurtulmayı başarmış,55 atları
yağmalanmış ama Temücin onları kardeşlerinin yardımını dahi reddederek tek başına geri
almış,56 nişanlısı Börte’yi bulup evlenmiş,57 Kereitlerin reisi To’oril (Tuğrul) ile baba
ittifakını tazelemiş,58 karargahı Merkitler tarafından basılarak karısı Börte kaçırılmış,59
Tuğrul, Camuka ve Temücin arasında Merkitlere karşı üçlü bir ittifak yapılmış,60 Merkitlere
baskın düzenlenerek Börte kurtarılmış61 ve nihayet Moğol boylarından birçoğu Temücin’in
etrafında toplanmış ve ilk defa "Çinggis-Kağan” unvanı ile Han seçilmiştir (1196).62
Ancak Cengiz’in Han seçilmesi hem Camuka’nın, hem de Tuğrul’un kıskançlık krizlerine
tutulmalarına sebep olmuştur. Bunun üzerine önce Camuka, sonra da Tuğrul bertaraf edilmiş,
güçlü Moğol boyu Kereitler devre dışı bırakılmıştır. Daha önce Temücin’in 1196’da "Çinggis
Kağan” unvanı ile hükümdar seçildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu henüz kati bir zafer
sayılmazdı. Çünkü o zaman Cengiz, Moğolistan’ın ancak küçük bir kısmına hâkimdi ve bu
yolda ilerlemek isteyen başkaları da vardı. Cengiz’in en büyük rakipleri, eskiden ona dostluk
bağlarıyla bağlanmış olan Kereyit Hükümdarı Tuğrul ile Cadaranlardan Camuka idi. Sonuçta
Tuğrul da, Camuka da Cengiz’i terk ederek onu ortadan kaldırmak maksadıyla birleşmişlerdi.
Rakiplerine göre her bakımdan üstün olan Cengiz, bu savaşlardan galip çıkmış ve bu ölüm
kalım mücadelesi Tuğrul ve Camuka’nın ölümüyle Cengiz’in lehine sonuçlanmıştır.63
Cengiz, işte esas bundan sonra bütün Moğolistan’ın hakimi olmuş ve 1196’da yapılan seçim
muamelesi 1206’da tekrarlanarak yeniden Han ilan edilmiştir.64
Moğolların bizim anladığımız manada tarih sahnesine çıkışı da işte bu 1206 Kurultayı’ndan
sonra olmuştur.
Kurultay’dan hemen sonra Moğollar, nasıl kabına sığmaz bir millet olduklarını göstererek
Moğolistan dışına ilk hücumlarını ve dünyaya ilk açılma hamlelerini yaptılar. 1206 yaz
mevsiminin sonunda, güzün, Moğolistan dışına ilk saldırı düzenlendi. Cengiz ordusu
Naymanları ansızın bastırmıştı. Baskın semeresini vermiş ve Moğollar durmadan başlarını
ağrıtan bir düşmandan artık ebediyen kurtulmuşlardı.65 Bu hamleleri hemen iki yıl sonra
1204’te Hsi-hsy’lara ve Tangi’utlara (veya Tayciyut) düzenlenen ilk hamle, ardından 1206
yılındaki ikinci hamle ve 1209 yılındaki üçüncü ve nihai hamle izlemişti. Tangi’utlar
Moğollara her yıl belli miktarda vergi vermek üzere boyun eğmişlerdi.66
Bu hamleleri başka hamlelerin izlemesi kaçınılmaz gibi bir şeydi. Öyle de oldu. Daha sonraki
hedef Çin ve Mançurya idi. Bu hamleler de 1215 yılında Pekin’in düşmesi ile son bulmuştu.
Nizami Çin orduları, sayıca ve teçhizatça Moğollardan kat kat üstünlüklerine rağmen âdeta
tuzla buz olmuştu.67
Çin ve Mançurya’nın alınmasından sonra artık bir dünya gücü haline gelmekte olan Moğol
ordusunun önünde iki komşu güç durmaktaydı: Uygurlar ve Karahıtaylar. Bu iki ülkenin
bizim açımızdan önemi, sadece Moğollara komşu olmaları ve Moğol istîlâsının seyrindeki
sıraları değil, Moğollarla İslâm alemi arasında bir anlamda engel ve set oluşturuyor
olmalarıdır.
Uygurlar bir Türk boyu olup Orta Asya tarihinde çok önemli roller oynamış bir milletti.
Ancak Moğolların Cengiz öncülüğünde etrafı kasıp kavurmaya başladığı dönemde artık eski
güçlerini kaybetmiş, sağa sola dağılmış ve zayıflamış bir durumdaydılar. Başlarında İdi-kut68
isminde bir hükümdar vardı.69 Uygurlar Moğollara kendiliklerinden baş eğdiler.70 Ama o
yörenin en medeni milleti olan Uygurlar, cahil efendilerine otoritelerini kabul ettirerek onları
kısa zamanda kültürel açıdan kontrolleri altına aldılar. Bu cümleden olarak, henüz bir yazıya
sahip olmayan Moğollara kendi alfabelerini kabul ettirmelerini örnek verebiliriz.71
Uygurlardan sonra sıra Karahıtaylara gelmişti. Çünkü Karahıtaylar o dönemde Maveraünnehir
ve Türkistan arazisine yakın yerleri ele geçirmiş ve
Download