İÇERİK ● GENEL BÖLÜM ○ Şiir sanatının özü ve kapsamı – neyi inceleyeceğiz? ■ Taklit (mimesis) nedir, araçları nedir? (Ritim, söz, harmoni) ■ Taklidin nesneleri – iyi mi, kötü mü, nötr karakterler ■ Taklidin tarzı – anlatma mı, gösterme mi? ○ Şiir sanatının kökenlerini açıklayan insanın iki doğası ilkesi (Taklit içtepisi ve hoşlanma) ○ Şiir türlerinin tarihsel gelişimi (hymnos - epos - tragedya/ komedya) ○ Tragedya ve komedyanın karşılaştırılması; eposla ilişkisi ● TRAGEDYA ○ Tragedyanın tanımı ve 6 öğesi ○ Mythos (Öykü) – Tragedyanın ruhu ■ Bütünlük ve uzunluk ilkesi ■ Öykü birliği ■ Şiir ve tarih: Olasın olan ve olan ■ Yalın ve karmaşık öykü ■ Peripetie (baht dönüşü) ve anagnorisis (tanınma) ○ İdeal trajik kahraman ve katharsis ○ Karakterler – Ahlaki iyilik, uygunluk, benzeyiş, tutarlılık ○ Sahne yazarlığı ve pratik yönergeler – Görselleştirme, düğüm ve çözüm, koro ● EPOS GENEL BÖLÜM Aristoteles'in Poetika'sı, Batı düşünce tarihinin sanat ve edebiyat üzerine yazdığı ilk sistematik incelemedir. Muhtemelen MÖ 335–323 yılları arasında, Aristoteles'in Atina'daki Lykeion dönemine ait olan bu metin, elimize eksik ulaşmıştır — özgün eserin yalnızca birinci kitabı (tragedya ve epos üzerine) günümüze geçmiş, komedyayı ele alan ikinci kitap kayıptır. Buna rağmen Poetika, sahip olduğu etkiyle orantısız biçimde küçük bir metindir: yaklaşık otuz sayfalık bu çalışma, iki bin yılı aşkın süre boyunca Batı edebiyat teorisinin, dramaturjinin ve estetiğin temel referansı olmuştur. Horatius'un Ars Poetica'sı, 17. yüzyıl Fransız klasisizminin Boileau'su, Rönesans dramatistleri, hatta günümüz senaryo yazarlığı el kitaplarındaki "üç perde yapısı" — hepsinin kökleri buradadır. Aristoteles'ten önce de sanat üzerine düşünülmüştü. Platon, birçok diyalogunda güzellik ve sanatı ele almıştı — ama Platon'un yaklaşımı temelden idealisttir. Platon'a göre güzel nesneler güzeldir çünkü aşkın bir Güzellik İdea’sından pay alırlar. Sanat eseri, bu idealin soluk bir kopyasıdır; dolayısıyla gerçeğin iki adım gerisinde, tehlikeli ve yanıltıcı bir şeydir. Platon sanatçıyı devletten kovmak istemiştir. Aristoteles tam karşı yönden başlar. Güzellik İdea'sı var olduğu için güzel nesneler yoktur; güzel nesneler var olduğu için güzellikten söz edebiliriz. Araştırmanın nesnesi aşkın bir ideal değil, elle tutulur, somut, tek tek sanat eserleridir. Çevirmen İsmail Tunalı'nın deyimiyle Aristoteles'in estetiği bir "sanat ontolojisi"dir — sanat eserinin ne olduğunu soran, onu varoluşsal bir bütün olarak ele alan bir yaklaşım. Bu, etiği ya da metafiziği ele aldığı sertlikte sistematik bir biçimde tamamlanmamış olsa da, dönemin düşüncesi içinde devrimci bir kırılmadır. Poetika iki ana bölümden oluşur. İlk beş bölüm genel bir giriş niteliğindedir: şiir sanatının özü, araçları, nesneleri ve tarzı ele alınır; şiirin kökenleri açıklanır; tragedya ile komedya ve epos arasındaki temel ayrımlar kurulur. Altıncı bölümden itibaren ise odak tragedyaya kilitlenir — bu, kitabın asıl ağırlık merkezidir. Epos'a yalnızca sonlara doğru, tragedyayla kıyaslamalı olarak dönülür. Şiir Sanatının Özü ve Kapsamı Aristoteles kitabına metodolojik bir bildirimle açar: inceleyeceği şey şiir sanatının özü, türleri, her türün başarılı olabilmesi için konunun nasıl işlenmesi gerektiği, şiirin bölümleri ve özellikleridir. Soru sormadan önce soruyu sormayı biliyor — bu Aristoteles'in karakteristik tavrıdır. Hemen ardından ana tezi gelir: Epos, tragedya, komedya, dithyrambos şiiri ve çalgı müziğinin büyük kısmı — bunların tamamı taklittir (Yunancası mimesis). Bu kavram Poetika'nın bel kemiğidir ve yanlış anlaşılmaya son derece açıktır. Aristoteles'in mimesis'i basit bir kopyalama değildir. Platon'un "sanat gerçeğin kopyasının kopyasıdır" dediği aşağılayıcı anlamda kullanılmıyor. Aristoteles için mimesis, insan eylemini, karakterini ve tutkularını belirli bir araç aracılığıyla yeniden kurmak demektir — bu kurma işlemi seçici, düzenleyici ve anlam üreticidir. Taklit, yorumdur. Sanatlar birbirinden üç bakımdan ayrılır: 1. Araç bakımından: Bazı sanatlar renk ve figürle taklit eder — resim ve heykel. Bazıları sesle. Şiirde araçlar ritm, söz ve harmonidir; bunlar kimi zaman ayrı ayrı, kimi zaman birlikte kullanılır. Flüt yalnız harmoni ve ritm kullanır. Dans yalnız ritmi kullanır, ama beden hareketleri aracılığıyla — dansçılar bu ritmik hareketlerle karakterleri, tutkuları ve eylemleri taklit ederler. Söz ise şiirin kendine özgü aracıdır. Burada Aristoteles önemli bir düzeltme yapar: bir sanatı "şiir" yapan mısra ölçüsü değil, taklittir. Homeros ile Empedokles arasındaki tek ortak yan vezinli yazmaktır — ama Homeros ozandır, Empedokles doğa bilginidir. Tıp ya da doğa bilimlerini mısralarla yazmak sizi ozan yapmaz. 2. Konu (nesne) bakımından: Sanatçılar eylemdeki insanları taklit ederler — ama bu insanlar her zaman aynı türden değildir. Aristoteles üç olasılık sayar: taklit edilen kişiler ya ortalama insandan daha iyi, ya ortalama insandan daha kötü, ya da ortalamaya eşit olabilir. Bu ayrımı resme de uygular: Polygnotos daha iyi karakterleri, Pauson daha kötü karakterleri, Dionysios ise gerçeğe uygun yani ortalama karakterleri resmeder. Şiirde de aynı ayrım geçerlidir — Homeros daha iyi karakterleri, Kleophon ortalamaları, parodist Hegemon ise daha kötü karakterleri taklit eder. Tragedya ile komedyanın kökten ayrımı tam burada çakıyor: komedya ortalamanın altındaki karakterleri, tragedya ise ortalamanın üstündeki karakterleri taklit eder. Bu yalnızca estetik bir tercih değil, iki türün varoluşsal amacını belirleyen bir ayrımdır — tragedyanın sonraki her özelliği bu "daha iyi insan" zemininden büyüyecektir. 3. Tarz bakımından: Aynı araçlarla, aynı nesneleri farklı biçimlerde taklit etmek mümkündür. İki temel tarz vardır: anlatma ve gösterme. Anlatmada bir anlatıcı üzerinden gidilir — Homeros'un yaptığı budur, kimi zaman kendi adına, kimi zaman başka bir kişinin ağzından anlatır. Göstermede ise taklit edilen kişiler doğrudan eylem ve konuşma içinde sahnelenir — drama budur. Sophokles bu noktada ilginç bir yerde durur: Homeros gibi soylu karakterleri taklit eder, ama Aristophanes gibi bu kişileri doğrudan eylem içinde gösterir. Bu yüzden bazıları bu tür yapıtlara "drama" demek ister — eylem halindeki kişileri (drontas) taklit etmelerinden ötürü. Şiir Sanatının Kökenleri: İki Temel Neden Aristoteles şiir sanatının nasıl doğduğunu sormadan önce neden doğduğunu sorar. Cevabı insan doğasında arar ve iki temel neden saptar. Birinci neden; taklit içtepisi. İnsanlar doğuştan taklit etmeye yatkındır. Bu, insanı öteki canlılardan ayıran en belirgin özelliklerden biridir. Üstelik insanlar ilk bilgilerini taklit yoluyla edinirler — çocuğun konuşmayı, davranmayı, dünyayı anlamlandırmayı öğrenmesi taklitle başlar. Taklit bir kusur ya da düşüklük değil, bilişsel bir kapasite ve varoluşsal bir eğilimdir. İkinci neden; taklit türlerinin karşısında duyulan hoşlanma. İnsanlar yalnızca taklit etmekten değil, taklit ürünleriyle karşılaşmaktan da hoşlanırlar. Aristoteles burada çarpıcı bir gözlem yapar: gerçeklikte bakmaktan tiksindiğimiz şeyler — çirkin hayvanlar, cesetler — bunların ustalıklı bir resimdeki tasviriyle karşılaştığımızda hoşlanma duyarız. Neden? Çünkü hoşlanmanın kaynağı nesnenin kendisi değil, öğrenme sürecidir. Resme bakan kişi "bu şu" der, tanır, bir şey öğrenir — ve bu öğrenme zevk verir. Aristoteles bunu yalnızca filozoflara değil tüm insanlara özgü bir kapasite olarak tanımlar; ama çoğunda geçici kalır. Buradan şu sonuç çıkıyor: sanat eseri karşısındaki deneyim temelde bilişseldir. Estetik zevkin merkezinde tanıma, anlama ve kavrama vardır. Bu, sanatı salt duyusal bir hazdan ayıran ve ona entelektüel bir zemin kuran bir hamledir — Platon'un sanatı bilgiden uzak, tehlikeli bir aldatmaca olarak gördüğü yere karşı doğrudan bir yanıttır. Bu iki içtepi — taklit ve hoşlanma — birleşince şiir sanatı doğar. Aristoteles bunun tarihsel sürecini de kabaca çizer. Ozanlar karakterlerine göre iki yön almıştır: ağır başlı ve soylu karakterli ozanlar iyi insanların eylemlerini taklit etmiş, hymnoslar ve övgü şiirleri yazmışlardır. Hafifmeşrep karakterli ozanlar ise bayağı insanların eylemlerini taklit ederek alaylı şiirler yazmışlardır. Homeros bu gelişimin tam ortasında durur: hem ağır başlı türde (İlyada, Odysseia) hem de alaylı türde (Margites) yazmıştır. Aristoteles şunu söyler: İlyada ile Odysseia tragedya için nasıl bir örnekse, Margites de komedya için öyle bir örnektir. Yani iki büyük dramatik tür de Homeros'ta tohumlanmıştır. Tragedya dithyrambos korosundan, komedya ise phallos şarkılarından doğmuştur. Tragedya bu kökenden başlayarak Aiskhylos'un oyuncu sayısını ikiye çıkarması, Sophokles'in üçe çıkarıp sahne dekorasyonunu eklemesiyle, sonra dar öyküden geniş öyküye geçişle, kaba satir dilinden yüce bir dile evrilişle bugünkü biçimine ulaşmıştır. Ölçü de bu süreci izlemiştir: başlangıçtaki trokhaik tetrametre zamanla jambik trimetreye yerini bırakmıştır — çünkü jambik ölçü konuşma tonuna en yakın olandır, gündelik dilde zaten jambik kalıplar kullanırız. Komedya ve Epos’la ilişkisi Aristoteles komedyayı şöyle tanımlar: ortalamadan daha aşağı olan karakterlerin taklididir. Ama hemen bir sınır çizer — komedya her kötü olanı taklit etmez, yalnızca gülünç olanı taklit eder. Gülünç olan ise soylu olmayanın bir alt türüdür: özünde bir kusur ve çirkinlik vardır, ama bu kusur acı verici değildir, zararlı değildir. Komik maskenin yüzü çirkin ve kusurludur, ama kimseyi incitmez. Bu tanım önemlidir çünkü gülüncü ahlaki kötülükten ayırır. Komedyanın nesnesi ahlaken yargılanması gereken biri değil, hafifçe alay edilebilecek biridir. Aristoteles komedyayı küçümsemez — onu kendi sınırları içinde meşru bir tür olarak kabul eder. Komedyanın tarihsel gelişimi tragedyanınkinden farklıdır: tragedyanın dönüşümleri bilinmektedir, ama komedyanın başlangıçta kimse tarafından ciddiye alınmadığı için tarihi karanlıkta kalmıştır. Maskeyi, proloğu, oyuncu sayısını komedyaya kimlerin soktuğu bilinmiyor. Attika'lı ozanlardan Krates, kişisel alayı bırakıp genel konuları ve eylemleri dramlaştırmaya başlayan ilk kişidir. Aristoteles burada eposu da kısaca konumlandırır — ayrıntılı karşılaştırma kitabın sonuna bırakılacaktır, ama temel çerçeve şimdiden kurulur. Epos tragedyaya benzer: ölçülü sözlerle ağır başlı konuları taklit eder. Ama iki önemli fark vardır. Birincisi ölçü: epos tek bir ölçü kullanır (hekzametre), tragedya ise çeşitli ölçülere yer verir. İkincisi ve daha önemlisi zaman: tragedya öyküyü güneşin bir doğuşu ve batışı arasında, yani yaklaşık bir günlük eylem içinde tamamlamaya çalışır ya da pek az bunun dışına çıkar. Epos ise zaman bakımından sınırlandırılmamıştır. Bu zaman kısıtlaması sonradan "üç birlik kuralı" olarak yanlış yorumlanacak ve Aristoteles'e atfedilecektir — oysa Aristoteles burada bir kural koymaz, yalnızca gözlemler. Tragedyanın sahne pratiğinde bir günlük eylemi taklit etme eğilimi olduğunu tespit eder; bunu normatif bir yasa olarak sunmaz. Son olarak şunu söyler: epos ve tragedyanın bölümleri kısmen ortaktır, kısmen tragedyaya özgüdür. Epik şiirin sahip olduğu her şey tragedyada vardır — ama tragedyada olan her şey epik şiirde yoktur. Bu asimetri tragedyanın lehine bir üstünlük işaretidir ve kitabın sonunda bu tartışmaya dönülecektir. TRAGEDYA Tragedya’nın tanımı ve altı öğesi Tragedya tanım olarak şu şekilde verilmiştir: “Tragedya, ahlaksal bakımdan ağır başlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir eylemin taklididir; sanatça güzelleştirilmiş bir dili vardır; içine aldığı her bölüm için özel araçlar kullanır; eylemde bulunan kişilerce temsil edilir — ve uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizler (katharsis).” Yukarıdaki tanıma parça parça bakmak gerekmektedir. “Ağır başlı eylem” – Tragedyanın nesnesi sıradan bir eylem değildir. Ciddi, önemli, insanın mutluluğunu ya da felaketini belirleyen türden bir eylemdir. Bu nedenle tragedyanın kahramanı da sıradan biri olamaz; büyük bir onura sahip, tanınan, ancak bir yanılgıyla ya da suçla lekelenmiş biri olmalıdır. “Başı ve sonu olan, belli bir uzunlukta” – Tragedya rastgele kesilmiş bir zaman dilimi değildir. Bir bütündür; bu bütünlük kavramı Aristoteles için son derece önemlidir ve sonraki bölümlerde derinleşecektir. “Sanatça güzelleştirilmiş dil” – Aristoteles bununla harmoniyi, yani şarkı ve mısra ölçüsünü içeren dili kasteder. Tragedyanın farklı bölümleri farklı araçlar kullanır: kimi bölümlerde yalnızca ölçü, kimi bölümlerde hem müzik hem şarkı vardır. “Eylemde bulunan kişiler” – Tragedya anlatılmaz, oynanır. Bu onu epostan ayıran biçimsel temel farktır. “Katharsis” – Tanımın en tartışmalı parçasıdır. Aristoteles tragedyanın "acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizlediğini" söyler ve bunu başka hiçbir yerde açımlamaz. Yüzyıllar boyunca bu kavram üzerine sayısız yorum üretilmiştir. Tıbbi bir arınma mı, ahlaki bir eğitim mi, duygusal bir boşalma mı? Aristoteles'in niyeti belirsiz kalır. Ama şu kesindir: katharsis Platon'a doğrudan bir yanıttır. Platon sanatın duyguları körüklediğini ve insanı aklından uzaklaştırdığını söylemişti. Aristoteles tam tersine, tragedyanın duyguları uyandırarak onları dönüştürdüğünü, bir tür ruhsal temizlenmeye yol açtığını öne sürer. Sanat tehlikeli değil, tedavi edicidir. Tragedyanın altı öğesine gelecek olursak, bu altı öğe bir hiyerarşiye göre sıralanmıştır. 1. Öykü (Mythos): Olayların örgüsüdür — yani birbirine bağlı olayların bir bütün oluşturması. Aristoteles bunu açıkça en önemli öğe olarak ilan eder: "tragedyanın temeli ve ruhu öyküdür." Tragedya kişilerin değil eylemlerin taklididir; karakterler öykünün içinde anlam kazanır, öykünün dışında değil. 2. Karakterler (Ethos): İkinci sıradadır. Karakterler, eylemde bulunan kişilerin istem yönünü — ne istediklerini, neden kaçındıklarını — ortaya koyar. Aristoteles şunu söyler: karaktersiz tragedya olabilir, ama öyküsüz tragedya olamaz. Bu bugün kulağa ters gelebilir; ama Aristoteles için karakter araçtır, amaç değil. Amaç eylemdir. 3. Düşünceler (Dianoia): Kişilerin konuşmalarında ortaya koydukları akıl yürütme, kanıtlama, tartışma kapasitesidir. Retorikle ilişkilidir — eski ozanlar kişilerini devlet adamı gibi konuştururken, çağdaş ozanlar onları hatip gibi konuşturur. 4. Dil (Lexis): Sözcükler aracılığıyla anlatımdır; ister nazım ister düzyazı biçiminde olsun. 5. Müzik (Melos): Tragedyanın zevkini en çok artıran araçtır. 6. Dekorasyon (Opsis): Sahne görünümü, kostüm, sahne düzeni. Aristoteles bunu en az sanatsal olan öğe olarak değerlendirir — güçlü bir trajik etki sahnede oynanmadan da, yalnızca metinle elde edilebilir. Dekorasyon şiir sanatından çok rejisörlük sanatını ilgilendirir. Bu hiyerarşi son derece kasıtlıdır. Aristoteles yukarıdan aşağıya inerken sanatsal özden uzaklaşır: mythos en içte, opsis en dışta. Bir tragedyayı tragedya yapan şey görsel gösteriş değil, olayların örülme biçimidir. Bu, tiyatro tarihinde defalarca yeniden keşfedilecek bir ilkedir. Öykü (Mythos) Aristoteles tragedyanın en önemli öğesi olarak ilan ettiği öyküyü sistematik biçimde inceler. Soru şudur: iyi kurulmuş bir öykü nasıl olmalıdır? Üç temel ilke öne sürer: bütünlük, birlik ve uygun uzunluk. Bütünlük. İyi bir öykü bir bütündür — yani başı, ortası ve sonu olan bir şeydir. Ama Aristoteles bu üç kavramı gelişigüzel kullanmaz; her birini tanımlar. Baş, zorunlu olarak başka bir şeyin sonucu olmayan, ama kendinden sonra zorunlu olarak bir şeyin geldiği noktadır. Son, başka bir şeyden zorunlu olarak gelen ama kendinden sonra hiçbir şeyin gelmediği noktadır. Orta ise hem bir öncekinin sonucu hem de bir sonrakinin nedeni olan noktadır. Bu tanımlar sıradan görünebilir ama içerikleri derin: Aristoteles burada nedensellik zinciri kuruyor. İyi bir öyküde olaylar birbirini rastlantıyla değil, zorunluluk ya da olasılık yasasıyla izler. Bir olay bir diğerinin arkasından geliyorsa, bu "sonra gelme" değil "ondan dolayı gelme" ilişkisidir. Bu ayrım Aristoteles'in öykü teorisinin merkezindedir. Uzunluk. Güzel olan şey hem düzene hem de uygun bir büyüklüğe dayanır. Ne çok küçük olmalı ne çok büyük. Çok küçük bir şey kavranamaz — parçalar birbirini izlemeden dağılır. Çok büyük bir şey de bir bakışta kavranamaz — bütünlük hissi yok olur. On bin stadion uzunluğunda bir canlı güzel olamaz, çünkü bir seferde görülemez. Öykü için de aynı ilke geçerlidir: anımsama gücünün kolayca saklayabileceği bir uzunluk olmalıdır. Aristoteles bunu daha somut olarak da ifade eder: en uygun uzunluk, olasılık ya da zorunluluk yasalarına göre bir eylemin felaketten mutluluğa ya da mutluluktan felakete nasıl geçtiğini gösterebilen uzunluktur. Büyüklük içerikten doğar, keyfi bir ölçüden değil. Sahne koşullarının dayattığı sınırlamalar — kaç tragedya arka arkaya oynanacak, seyircinin vakti ne kadar — şiir sanatının konusu değildir. Bunlar dışsal kısıtlamalardır. Öykünün kendi iç mantığından doğan uzunluk ise asıl olan budur. Birlik. Öykü birliğinin kahramanın tekliğinden gelmediğini söyler. Tek bir kişinin etrafında dönen bir öykü bu yüzden birlikli değildir — çünkü tek bir insanın başından sayısız, birbirsiz bağlantısız şey geçebilir. Herakles ya da Theseus hakkında yazılan eposlar bu hataya düşmüştür: Herakles tek bir kişi olduğuna göre onun öyküsü de birlikli olmalı diye düşünülmüş, ama bu yanlıştır. Homeros bu noktada da doğru yolda görünür. Odysseia'yı ele aldığında Odysseus'un başından geçen her şeyi —Parnas'daki yaralanması, Truva seferine asker toplama sırasındaki delilik numarası— şiire sokmaz. Bunlar olasılık ya da zorunluluk yasasına göre birbirini izleyen olaylar değildir. Homeros yalnızca birlikli ve tamamlanmış bir eylem çevresinde yoğunlaşır. İlyada için de aynısı geçerlidir. Öykü birliği demek şu demektir: öykünün parçalarından herhangi biri çıkarıldığında ya da yeri değiştirildiğinde bütün çöker, parçalanır. Varlığı ya da yokluğu fark edilmeyen bir şey, bir bütünün gerçek parçası değildir. Bu, modern anlatı teorisinin "işlevsel eleman" dediği şeyin ta kendisidir — her sahne, her olay zorunlu olmalıdır. Aristoteles daha sonrasında şiir ve tarih konusunu işlemiştir. Şiirin tarihten daha felsefi olduğunu söyler. Aristoteles'in tespiti keskindir: ozanın ödevi gerçekten olan şeyi anlatmak değil, olabilir olan şeyi anlatmaktır. Yani olasılık ya da zorunluluk yasalarına göre mümkün olanı. Tarih yazarı ile ozan arasındaki fark vezinden kaynaklanmaz. Herodot'un yapıtı mısralar haline getirilse bile tarih olmaktan çıkmaz. Asıl fark şudur: tarihçi gerçekten olanı, ozan ise olabilir olanı anlatır. Biri tekil olayları kaydeder, öteki evrensel örüntüleri kurar. Buradan Aristoteles'in en cesur iddiası gelir: şiir tarihten daha felsefidir ve daha üstündür. Çünkü şiir daha çok genel olanı, tarih ise tek olanı anlatır. Genel olan şudur: belli özellikteki bir kişinin olasılık ya da zorunluluk yasalarına göre böyle ya da şöyle konuşması, böyle ya da şöyle eylemde bulunması. Tek olan ise şudur: Alkibiades şunu yaptı, başına şu geldi. Bu ayrımın önemi büyüktür. Aristoteles şiiri olgusal doğruluktan değil, içsel tutarlılıktan sorumlu tutar. Tragedya yaşanmış bir olayı aktarmak zorunda değildir — ama anlattığı şey insan doğasına, insan eyleminin mantığına uygun olmalıdır. Gerçek olmak zorunda değil, gerçek gibi olmak zorundadır. Peki tragedyalar neden çoğunlukla Oidipus, Orestes, Theyestes gibi gerçek tarihsel ya da mitolojik adları kullanır? Aristoteles bunu şöyle açıklar: olmuş olan şeylerin olabilir olduğu açıktır. Gerçekleşmiş bir şeyin mümkün olduğuna inanmak kolaydır. Oysa tamamıyla uydurulmuş bir olayın da mümkün olduğuna ikna olmak daha zordur. Ama hemen ardından bu zorunluluğu da gevşetir: bazı tragedyalarda yalnızca bir ya da iki tanınmış ad vardır, geri kalanlar uydurmadır. Hatta Agathon'un Anthos adlı tragedyasında hem adlar hem olaylar tamamıyla uydurmadır — ve bu, sağladığı hoşlanmayı hiç azaltmaz. Demek ki tanınmış adlar bir araçtır, amaç değil. Amaç daima olası olanı, inanılır olanı kurmaktır. Sonrasında Aristoteles başka bir ilkeyi de ortaya koyar: tragedyanın amacı yalnızca tamamlanmış bir eylemi değil, korku ve acıma duyguları uyandıran olayları da kapsamalıdır. Ve bu duygular en güçlü biçimde olayların beklenmedik anda birbirini kovalamasıyla ortaya çıkar — ama bu beklenmedik an nedensellik zinciri içinde gerçekleşirse. Saf rastlantıyla gelen olağanüstü değil, zorunluluktan doğan ama yine de şaşırtan olağanüstü tragedyanın en değerli unsurudur. Daha sonra Aristoteles öykü türlerini birbirinden ayırır ve tragedyanın en güçlü etkiyi hangi yapılarla ürettiğini gösterir. Bu bölüm teknik açıdan Poetika'nın en yoğun kısmıdır — ama teknik detayların arkasında son derece derin bir dramaturji anlayışı yatar. Öyküler iki türdedir. Yalın öykü, baht dönüşü ve tanınma olmadan sürekli ve birlikli bir akış içinde gelişen öyküdür. Eylem düz bir çizgide ilerler, sonuca varır. Karmaşık öykü ise baht dönüşünün ve tanınmanın birlikte ya da ayrı ayrı oluşturduğu öyküdür. Aristoteles'in tercihi açıktır: karmaşık öykü daha üstündür. Ama hemen bir uyarı ekler — bu baht dönüşü ve tanınma öykünün dışından gelen, yapıştırılmış unsurlar olmamalı. Olasılık ya da zorunluluk yasalarına göre daha önce meydana gelmiş olaylardan doğmalıdırlar. Yani karmaşıklık zenginliktir ama yalnızca içsel bir zorunluluktan doğan karmaşıklık. Peripetie (Baht dönüşü): Peripetie, eylemlerin düşünülenin tam tersine dönmesidir. Bir karakterin beklediğinin, umduğunun, planladığının tam aksi gerçekleşir — ve bu dönüş olasılık ya da zorunluluk yasasına göre öyküden organik biçimde çıkar. Aristoteles en çarpıcı örneği verir: Oidipus'ta çoban, Oidipus'u annesiyle ilgili korkularından kurtarmak, onu sevindirmek için gelir. Ama tam da bu kurtarma girişimiyle Oidipus'un geçmişini örten örtüyü kaldırır — ve düşündüğünün tam tersini yapar. Bir müjde felakete dönüşür. Bir kurtuluş hamlesi çöküşün tetikleyicisi olur. Bu yapı Aristoteles için trajik etkinin en güçlü kaynağıdır çünkü burada nedensellik ve ironi iç içe geçer. Karakter kendi eyleminin kurbanı olur — dışarıdan gelen bir kaza değil, kendi iradesinin mantığı onu felakete götürür. Bu, tragedyanın insana dair söylediği en sert şeydir: bazen en iyi niyetle yapılan en doğru eylem yıkıma yol açar. Anagnorisis (Tanınma): Anagnorisis, bilgisizlikten bilgiye geçiştir. Bir karakter daha önce bilmediği bir şeyi — çoğunlukla başka bir kişinin kim olduğunu — öğrenir. Bu bilgiye geçiş ya dostluğa ya da düşmanlığa götürür ve alın yazısını belirler. Aristoteles hemen bir hiyerarşi kurar: en güzel tanınmalar peripetie ile aynı anda gerçekleşenlerdir. Oidipus yine örnek olarak gelir: Oidipus'un gerçeği öğrenmesi hem bir tanınmadır hem de tam anlamıyla bir baht dönüşüdür — ikisi tek bir anda, tek bir hareketle gerçekleşir. Bilgi ve felaket eş zamanlıdır. Bu eş zamanlılık trajik etkiyi katlar. Tanınma yalnızca kişiler arasında değil, cansız nesnelerle ya da bir eylemin gerçekleşip gerçekleşmediğinin anlaşılmasıyla da olabilir. Ama öykü için asıl önemli olan kişiler arasındaki tanınmadır — ve bu tanınma mutlaka acıma ya da korku uyandıracaktır. Pathos (Acı veren eylem): Aristoteles bölümün sonunda öykünün üçüncü öğesini ekler: pathos, yani acı veren eylem. Peripetie ve anagnorisis'in yanına konulan bu üçüncü unsur yıkıcı, acı verici eylemlerdir — sahnede gerçekleşen ya da ima edilen ölümler, yaralamalar, bedensel acılar. Bunlar tragedyanın duygusal hammaddesidir; peripetie ve anagnorisis ise bu hammaddeyi anlamlı kılan yapısal çerçevedir. Bu üç unsur birlikte düşünüldüğünde Aristoteles'in tragedya anlayışı netleşir: en güçlü tragedya, bir karakterin kendi eyleminin mantığı içinde beklenmedik ama zorunlu bir biçimde bilgisizlikten bilgiye geçtiği, bu geçişin aynı anda bahtını alt üst ettiği ve bu alt üst oluşun derin bir acıyı beraberinde getirdiği tragedyadır. Kral Oidipus bu tarife mükemmel biçimde oturur — ve Aristoteles onu defalarca örnek olarak kullanmaktan çekinmez. İdeal trajik kahraman ve Katharsis Trajik kahraman kim olmalıdır? Aristoteles soruyu tersinden kurar: önce olmaması gereken kahraman tiplerini eleyerek ideal olana ulaşır. İlk elenen: Erdemli birinin mutluluktan felakete düşmesi. Bu trajik değildir — yalnızca öfke uyandırır. İzleyici haksızlık karşısında kızar ama ne korkar ne de acıma duyar. Çünkü iyi biri haksız yere acı çekiyorsa bu ahlaki tatminsizlik yaratır, trajik arınma değil. İkinci elenen: Kötü birinin felaketten mutluluğa yükselmesi. Bu hiç trajik değildir — ne acıma ne korku ne de ahlaki tatmin verir. Tersine rahatsızlık yaratır. Tragedyanın hiçbir işlevini yerine getirmez. Üçüncü elenen: çok kötü birinin mutluluktan felakete düşmesi. Bu adalet duygusunu tatmin edebilir ama yine ne korku ne de acıma uyandırır. Acıma layık olmadığı halde acı çekene duyulur; korku ise kendimizle benzer birine duyulur. Tamamen kötü biri, ne acıma ne korku uyandırır — yalnızca bir tür soğuk adalet duygusu. Geriye tek bir tip kalır. Aristoteles onu şöyle tanımlar: ne ahlaki yeti ne adalet bakımından olağanüstü olan, ne de kötülük ve ahlak düşüklüğü yönünden uç olan biri. Büyük bir onura sahip, mutlu bir yaşam süren, tanınmış biri — ama ağır bir yanılgı (hamartia) nedeniyle felakete sürüklenen biri. Oidipus, Theyestes, Orestes bu tipin örnekleridir. Hamartia kavramı burada kritiktir ve tarih boyunca en çok tartışılan Aristoteles kavramlarından biri olmuştur. Trajik hata mıdır, ahlaki kusur mudur, bilgisizlik kaynaklı bir yanılgı mıdır? Aristoteles bunu tam olarak tanımlamaz. Ama şu açıktır: hamartia ahlaki bir kötülük değildir — kahraman kötü biri değildir. Bir yargı hatası, bir körlük, bir aşırılık ya da bir yanılsamadır. Ve bu yanılgı nedeniyle büyük bir düşüş yaşanır — mutluluktan felakete, bilgiden bilgisizliğe ya da tam tersi bir geçiş. Baht dönüşünün yönü de belirlidir: mutluluktan felakete, yukarıdan aşağıya. Felaketten mutluluğa giden öykü tragedya değil, komedyaya daha yakındır. Aristoteles burada Euripides hakkında önemli bir savunma da yapar. Euripides teknik açıdan zayıf bulunur, eleştirilir — ama Aristoteles şunu söyler: dramlarının çoğu felaketle son bulmaktadır ve bu doğru olandır. Sahneye konduğunda ve iyi oynanıldığında Euripides'in tragedyaları en güçlü trajik etkiyi yaratanlardır. Trajik etki bakımından tüm ozanların üstündedir. Peki korku ve acıma nasıl üretilir? Aristoteles şimdi mekanizmayı sorar: korku ve acıma nereden gelir, nasıl üretilir? İki yol vardır: sahne dekorasyonuyla ya da olayların örgüsünden kendiliğinden. Aristoteles açıkça ikincisini üstün tutar. İyi ozanın işi, öykünün yapısını öyle kurmaktır ki izleyici olayları yalnızca dinleyerek — sahnede görmeden bile — korku ve acıma duysun. Oidipus öyküsünü duyan biri zaten ürperir. Sahne gösterisi bu etkiyi güçlendirebilir ama üretemez; onu yalnızca öykünün kendisi üretir. Aristoteles bu eylemlerin gerçekleşebileceği dört farklı durumu sıralar ve bunlar arasında bir hiyerarşi kurar: 1. En zayıf durum: Karakter kurbanını tanıyarak öldürmeye niyet eder ama eylemi gerçekleştirmez. Bu tiksinti uyandırır, trajik değildir; acı veren yan da eksiktir. 2. İkinci durum: Korkunç eylem kurban tanınmadan yapılır. Daha güçlüdür ama tanınma sonradan gelirse en kesin etkiyi yaratır — yaralayıcı öğe ortadan kalkar, tanınma en sert biçimde çarpar. 3. Üçüncü durum: Eylem gerçekleştirilir, sonra akrabalık öğrenilir. Sophokles'in Oidipus'u bu kategoridedir — ama korkunç eylem dram çerçevesinin dışında kalır. 4. En güçlü durum: Karakter eylemi yapmak üzereyken, tam o anda kurbanı tanır ve eylemden vazgeçer. Kresphontes'te Merope öz oğlunu öldürmek üzereyken onu tanır. İphigeneia Tauris'te İphigeneia erkek kardeşini kurban etmek üzereyken onu tanır. Tanınma ve eylem aynı anda, tam gerilimin zirvesinde buluşur — hem felaketi hem de kurtuluşu aynı anda barındırır. Bu dört durum aynı zamanda Aristoteles'in sahne yazarlığına verdiği en somut rehberdir. Soyut ilkeler değil, somut seçenekler ve bunların dramatik etki bakımından değerleri. Dramaturg olarak Aristoteles burada en çok kendini gösterir. Karakter Soru şudur: iyi çizilmiş bir karakter nasıl olmalıdır? Dört temel özellik saptar. 1. Ahlaki iyilik: En önemli özelliktir. Bir karakterin ahlaki iyiliği, onun konuşmalarında ve eylemlerinde belli bir istem yönü göstermesinden anlaşılır — yani karakterin bir şeyi istediği, bir şeyden kaçındığı, bir yöne doğru aktığı hissedilmelidir. Bu istem yönü ahlaken iyiyse karakter iyidir. Aristoteles hemen bir genişleme yapar: bu her insan türü için geçerlidir. Kadın da iyi karakterli olabilir, köle de. Ama hemen ardından dönemin sınıf ve cinsiyet hiyerarşisini yansıtan bir not düşer: kadın aşağı değerde, köle tümüyle değersiz bir yaratıktır. Bu gerilim Aristoteles'in metninde çözülmeden kalır — evrensel bir ilke koyar, ama onu dönemin önyargılarıyla sınırlar. 2. Uygunluk: Karakter, kişinin doğasına ve konumuna uygun olmalıdır. Aristoteles somut bir örnek verir: cesaret erkeğe özgü bir karakter özelliğidir — bir kadında böyle bir karakter uygunsuz olur. Burada Aristoteles sosyal normları dramatik bir kural olarak içselleştirir. Karakter tipikliği temsil eder; toplumsal beklentiden kopuk bir karakter seyirciyle bağ kuramaz. 3. Benzeyiş: Karakter gerçeğe benzer olmalıdır. Bu, ahlaki iyilik ya da uygunluktan farklı bir özelliktir — inandırıcılıkla ilgilidir. Karakter ne kadar iyi ya da uygun olursa olsun, gerçek bir insana benzemelidir. Seyirci onu tanımalı, "böyle insanlar vardır" diyebilmelidir. Bu olmadan ne korku ne acıma mümkündür — çünkü korku ve acıma kendimizle benzer gördüğümüz insanlara duyulur. 4. Tutarlılık: Karakter boyunca tutarlı olmalıdır. Ama Aristoteles burada önemli bir incelik ekler: Eğer betimlenmesi gereken karakter tutarsız biriyse, o zaman bu tutarsızlık tutarlı biçimde betimlenmeli. Yani tutarsızlık kendisi bir karakter özelliği olabilir — ama bu bile tutarlı olarak işlenmelidir. Örnek olarak Iphigeneia Aulis'i verir. Hayatı için yalvaran İphigeneia ile daha sonra gönüllü olarak hayatını feda eden İphigeneia birbirine hiç benzemez. Bu tutarsızlık dramatik açıdan zayıflıktır. Aristoteles bu dört özelliği sıraladıktan sonra kritik bir bağlantı kurar: Karakterlerin betimlenişinde de tıpkı öykünün örülüşünde olduğu gibi zorunluluk ya da olasılık yasası gözetilmelidir. Belli özellikteki bir karakterden belli konuşmalar ve eylemler zorunlulukla ya da olasılıkla doğmalıdır. Tıpkı bir olayın bir başka olayı zorunlu olarak izlemesi gibi. Bu bağlantı önemlidir: öykü ile karakter birbirinden kopuk değildir. Karakter öykünün içinde ve öykü aracılığıyla var olur. Bir karakterin ne yapacağını, ne söyleyeceğini belirleyen şey hem kendi iç mantığı hem de öykünün zorunlulukları olmalıdır. Sonrasında Aristoteles deus ex machina — tanrının makineyle sahneye indirilmesi — uygulamasını eleştirir. Öykünün çözümü karakterlerden ve olayların iç mantığından kendiliğinden doğmalıdır. Tanrısal müdahale ancak öykünün dışında kalan, insanın bilemeyeceği geçmiş olaylar ya da geleceğe ilişkin kehanetler için meşrudur. Dram çerçevesinin içindeki bir sorunu tanrısal müdahaleyle çözmek, öykünün iç zorunluluğunu kırmak demektir — ve bu affedilemez bir dramaturji hatasıdır. Bölümün sonunda Aristoteles ozanlara pratik bir yönerge verir: tragedya ortalama insandan daha iyi olanların taklidi olduğuna göre, ozanlar iyi portre ressamlarını örnek almalıdır. İyi portre ressamı portresini yaptığı kişiye benzer bir resim yapar ama onu olduğundan daha güzel resmeder — yani idealleştirir. Ozan da kızgın, hafifmeşrep ya da kusurlu karakterleri betimlerken bu tutkulara rağmen onları ahlaken üstün insanlar olarak ifade etmelidir. Homeros'un Akhilleus'u bu idealleştirmenin en iyi örneğidir: başına buyruk, sert, öfkeli — ama yine de iyi ve soylu biri olarak resmedilir. Sahne yazarlığı Bu bölümde Aristoteles teoriden uzaklaşır ve doğrudan ozana, yani yazma masasındaki kişiye seslenir. Nasıl yazılır, nasıl planlanır, nasıl test edilir — bunları gösterir. Aristoteles ozana ilk ve temel yönergeyi verir: Öyküyü yazarken olayları olabildiğince gözünün önünde canlandır. Sanki olaylar gerçekten meydana gelirken oradaymışcasına apaçık tasarla. Bu yapılırsa uygun olan bulunur, çelişkilerden kaçınılır. Bunun arkasında basit ama güçlü bir fikir var: Ozan soyut bir olay zinciri değil, somut bir sahne kurmalıdır. Zihninde göremediği şeyi seyirciye de gösteremez. Aristoteles bunu bir karşı örnekle pekiştirir: Karkinos, bir karakterin tapınaktan uzaklaşması sahnesini sahneye koyduğunda başarısız olmuştur — çünkü durumu somut olarak göz önünde bulundurmamış, seyirci üzerinde kötü bir etki yaratmıştır. İkinci yönerge: Ozan yazarken oyuncuların yapacağı eylem ve davranışları mümkün olduğunca bizzat yaparak denetlemeli. Heyecanlı yaradılıştaki ozanlar en kandırıcı olanlardır — çünkü öfkeyi yazan öfkeli, sevinci yazan sevinçli biri en inandırıcı biçimde yazar. Ama Aristoteles hemen bir ayrım ekler: şiir sanatı kendinden kolayca geçebilenlerin değil, üstün yetili kişilerin işidir. Birinciler hiçbir bağ ve ölçü tanımadan duyguya teslim olur; ikinciler ise duyguyu taklit ederek, onu denetim altında tutarak kullanırlar. Ozan aktör değildir — ama aktörün bedenini ve duygusunu zihninde taşıyabilen biridir. Aristoteles öykü kurmanın iki aşamasını gösterir. Önce genel bir plan yapılmalı — öykünün çekirdeği, özü, tüm ayrıntılardan arındırılmış hali. Sonra bu çekirdeğe episodlar eklenerek genişletilmeli. Bunu İphigeneia örneğiyle somutlaştırır. Genel plan şudur: bir bakire kurban edilmek üzereyken anlaşılmayan bir biçimde kaçar, yabancı ülkeye götürülür, orada yabancıları kurban etme töresinin rahibesi olur, erkek kardeşi o ülkeye gelir, yakalanır, kurban edilmek üzereyken tanınma gerçekleşir ve kurtulur. İşte bu çekirdektir. Orestes'in neden geldiği, Tanrının ona ne buyurduğu, deliliğin nasıl geliştiği — bunlar episodlardır, genişletmelerdir. Çekirdek sağlamsa episodlar onu zenginleştirir; çekirdek çürükse episodlar onu kurtaramaz. Her tragedya bir düğüm (desis) ve bir çözümden (lysis) oluşur. Düğüm, tragedyanın başından baht dönüşünün sınırına kadar uzanan bölümdür — hem dram çerçevesinin dışında kalan önceki olayları hem de dram içindeki olayların bir kısmını kapsar. Çözüm ise bu baht dönüşünden yapıtın sonuna kadar olan bölümdür. Aristoteles burada çağdaş ozanlara sert bir eleştiri yöneltir: birçok ozan düğümde başarılıdır ama çözümde başarısız olur. Oysa zorunlu olan her ikisinin de bir uygunluk içinde bulunmasıdır. Düğüm ne kadar sıkı örülmüşse çözüm de o denli zorunlu ve inandırıcı olmalıdır. Çözüm düğümden doğmalıdır — dışarıdan müdahaleyle değil. Aristoteles önemli bir pratik uyarıyla bölümü kapatır: ozan tragedyasını epik olarak biçimlendirmemelidir. Epik biçim, malzeme bakımından çok geniş tutulmuş bir kompozisyon demektir. İlyada’nın tüm içeriğini dramatize etmeye kalkmak epik bir içerik yaratır — ve bu tragedyanın sınırlarını aşar. Euripides ile Aiskhylos bu hatayı yapmış ya başarısızlığa uğramışlar ya da yarışmayı kaybetmişlerdir. Agathon da aynı şekilde. Bölümün son vurgusu koroya aittir. Aristoteles şunu söyler: ozan koroyu oyunculardan biri gibi kabul etmelidir. Koro bütünü tamamlayan organik bir parça olmalı, Sophokles'te olduğu gibi dramatik eyleme katılmalıdır — Euripides'teki gibi değil. Birçok ozanda koro şarkılarının ait oldukları tragedyayla ilgisi, başka herhangi bir tragedyayla olan ilgiden daha sıkı değildir. Agathon, başka yerlerden alınmış şarkıları (embolima) koroya söyletme yöntemini ilk kullanan kişidir — ve Aristoteles bunu açıkça bir kusur olarak değerlendirir. Bir dramdan alınan bir diyalog parçasını başka bir drama aktarmak ne kadar yanlışsa, başka yerden alınmış şarkıları koroya söyletmek de o kadar yanlıştır. EPOS Aristoteles tragedyayı ayrıntılı biçimde inceledikten sonra eposa döner. Epos, Poetika'da ikincil bir konumdadır — tragedyanın karşısına konumlandırılarak anlaşılır ve kitabın sonunda tragedyayla karşılaştırmalı olarak değerlendirilir. Ama bu iki bölüm eposun kendi iç ilkelerini de ortaya koyar. Aristoteles eposu tragedyayla aynı temel ilkeye bağlar: Öykü dramatik olarak kurulmalı, birlikli ve tamamlanmış bir eylem etrafında dönmelidir. Başı, ortası ve sonu olan, kendi özüne uygun bir zevk duygusu yaratabilecek bir bütün olmalıdır. Hemen ardından tarihi betimlemeyle keskin bir karşıtlık kurar. Tarihsel betimlemeler zorunlulukla birlikli bir eylemin değil, tek bir zaman diliminin açıklanmasını amaçlarlar. Bu zaman dilimi içinde birinin başından geçen her şeyi sayıp dökerler — ve bu olaylar birbirleriyle gelişigüzel bir ilgi içinde bulunabilirler. Aristoteles somut bir örnek verir: Salamis deniz savaşı ile Kartacalılara karşı Sicilya'da yapılan savaş aynı zamanda olmuştur, ama aralarında hiçbir ortak yan yoktur. Tarihçi bunu kaydeder — ozan bunu yapamaz. Peki çoğu epik ozan ne yapar? Tam da bu hataya düşer — tek bir kişiyi, tek bir zaman dilimini ya da birçok kişinin katıldığı dağınık bir eylemi ele alır. Kypria'ların ve Küçük İliada'nın ozanları bu tuzağa düşmüştür. Homeros yine istisnadır. Truva savaşının tamamını başından sonuna anlatmaya kalkmamıştır — böyle bir şey kavranamayacak kadar büyük bir şiir olurdu ya da olayların çeşitliliğinden ötürü çok karmaşık olurdu. Homeros bunun yerine savaştan belli bir parçayı alır ve olayların büyük bölümünü episodlara dönüştürür. Gemi Kataloğu ve benzeri episodlar şiiri zenginleştirir ama çekirdeği dağıtmaz. Bu yaklaşımın somut bir sonucu vardır: İlyada ve Odysseia'dan yalnızca birer ya da en çok ikişer tragedya çıkabilirken, Kypria'dan birçok, Küçük İlyada'dan ise altıdan fazla tragedya çıkabilir. Bu, Homeros'un ne kadar odaklı, ne kadar birlikli bir eylem seçtiğini gösterir — zenginlik dağınıklıktan değil, yoğunlaşmadan gelir. Epos ile Tragedyanın Ortak ve Farklı Yanları Aristoteles eposun tragedyayla paylaştığı ve ayrıştığı noktaları sistematik biçimde ele alır. Ortak yanlar: Epos da tragedya gibi yalın, karmaşık, ahlaksal ya da patetik olabilir. Müzik ve dekorasyon dışında öğeler de ortaktır — peripetie, tanınma, karakterler, pathos, düşünceler ve dil. Homeros her iki türü de ilk ve en tam biçimde kullanmıştır: İlyada yalın ve patetik, Odysseia ise karmaşık ve ahlaksaldır. Dil ve düşünce bakımından da Homeros tüm epik ozanlara üstündür. Farklı yanlar: - Uzunluk: Tragedya güneşin bir doğuşu ve batışı içinde tamamlanmaya çalışırken epos zaman bakımından sınırsızdır. Bu özgürlük eposun en büyük yapısal avantajıdır — ama aynı zamanda en büyük tehlikesidir. Aristoteles uzunluk için yine aynı ilkeyi uygular: baş ve son kavranabilir olmalıdır. Epos bir günde oynanan tragedyaların toplamına eşit bir uzunlukta olsaydı bu ona da uyardı. - Genişleme kapasitesi: Eposun tragedyaya üstün olduğu tek nokta budur ve Aristoteles bunu açıkça kabul eder. Tragedyada aynı anda gerçekleşen olayları sahnede göstermek olanaksızdır — yalnızca tek bir eylem sahnede canlanabilir. Oysa epos anlatı biçimi olduğu için zamandaş olarak gerçekleşen birçok olayı betimleyebilir. Bu zamandaşlık şiire hem büyüklük kazandırır hem de çeşitlilik — - farklı episodlar dinleyicide farklı ruhsal değişiklikler yaratır, şiir tekdüzelikten kurtulur. Aynı çeşitten, tekdüze olan tragedyaların çok çabuk bıktırarak başarısızlığa uğramasına yol açtığını Aristoteles not eder. Ölçü: Epos için en uygun ölçü hekzametredir. Aristoteles bunu denemelerin gösterdiği bir gerçek olarak sunar — epos başka herhangi bir ölçüyle yazılmak istense bu ölçülerin eposa uymadığı görülür. Hekzametre bütün ölçüler arasında en ağır ve en dengeli olanıdır; bu yüzden mecazlar ve yabancı sözcükler en başta bu ölçüyle kullanılır. Jambik trimetre eyleme, trokheik tetrametre dansa daha uygundur. Uzun bir epik kompozisyonu hekzametreden başka bir ölçüyle yazan henüz çıkmamıştır — eposun doğal gelişimi onu bu ölçüye götürmüştür. Aristoteles epos ile tragedya arasında önemli bir teknik fark daha saptar. Tragedyada olağanüstü betimlenirken, eposta ise akla aykırı olan betimlenir — çünkü eposun kahramanları sahnede seyircinin gözü önünde hareket etmezler. Hektor’un Akhilleus tarafından kovalanması sahnede gösterilmek istense son derece gülünç bir etki yaratırdı. Ama eposta bu sahne olağanüstü bir hoşlanma duygusu yaratır — çünkü okuyucunun gözü yoktur, hayal gücü vardır. Homeros akla aykırı olan şeyleri başka özelliklerle örter ve bu sayede onların anlamsızlığı fark edilmeden kalır. SONUÇ Aristoteles Poetika'yı tamamlamış bir sistem olarak bırakmadı — kitap eksik, bazı bölümleri parçalı, komedya kitabı kayıp. Ama elimizdeki metin bile son derece tutarlı bir düşünce yapısına sahip. Geriye dönüp baktığımızda birkaç temel fikrin kitabın tamamına sindiğini görürüz. Sanat taklittir ama kopyalama değildir Mimesis kavramı yanlış anlaşılmaya açıktır. Aristoteles için taklit gerçeği yansıtmak değil, insan eylemini seçici, düzenleyici ve anlam üretici bir biçimde yeniden kurmaktır. Ozan olanı değil olabilir olanı anlatır — bu yüzden şiir tarihten daha felsefidir. Sanat gerçeğin gölgesi değil, gerçeğin özüdür. Öykü her şeyin üstündedir Aristoteles'in en önemli iddiası budur. Karakter değil, dil değil, sahne gösterisi değil — öykünün kendisi, yani olayların iç zorunlulukla birbirine bağlanma biçimi tragedyanın ruhudur. Bu iddia bugün de geçerliliğini korur: en güçlü hikayeler güçlü karakterlerden değil, karakterlerin içinde hareket ettiği zorunlu ve kaçınılmaz olay örgüsünden doğar. Zorunluluk ve olasılık her şeyin ölçüsüdür Aristoteles bu iki kavramı defalarca tekrarlar — öykü birliği için, karakter tutarlılığı için, tanınma için, düğüm ve çözüm için. Bir olay bir diğerini rastlantıyla değil o olay dolayısıyla izlemelidir. Sanat eseri rastlantının değil zorunluluğun alanıdır. İzleyici her an "bu böyle olmak zorundaydı" hissini taşımalıdır — ama sonuç yine de şaşırtmalıdır. Zorunlu ama beklenmedik: İşte Aristoteles'in ideal tragedyası budur. Katharsis sanatı meşrulaştırır Platon sanatı tehlikeli bulmuştu çünkü duyguları körüklüyordu. Aristoteles tam tersine, tragedyanın acıma ve korku uyandırarak bu duyguları dönüştürdüğünü, bir tür ruhsal arınmaya yol açtığını söyledi. Sanat insanı akıldan uzaklaştırmaz — insanı kendisiyle, başkalarıyla ve yazgıyla yüzleştirir. Bu yüzleşme iyileştiricidir. Homeros çok önemli bir yazardır Aristoteles Homeros'u neredeyse her bölümde örnek gösterir. Homeros hem epik hem dramatik ilkeleri ilk ve en mükemmel biçimde uygulamıştır. Öykü birliğini, anlatıcının silinmesini, olağanüstünün inandırıcı biçimde aktarılmasını, karakterlerin idealleştirilmesini — bunların hepsini Homeros göstermiştir. Aristoteles teorisini Homeros'tan çıkarmıştır denilebilir; ya da Homeros'un ne yaptığını anlamak için bu teoriyi kurmuştur. Poetika’nın mirası Aristoteles'in bu küçük metni iki bin yılı aşkın süre boyunca Batı edebiyat ve tiyatro düşüncesinin referans noktası olmuştur. Kimi zaman doğru okunmuş — Rönesans'ın dramaturji anlayışı, modern senaryo yazarlığının üç perde yapısı, anlatı teorisinin olay örgüsü kavramları buradan beslenir. Kimi zaman yanlış okunmuş — üç birlik kuralı Aristoteles'e atfedilmiş ama o bunu hiç söylememiştir; kural koymamış, gözlemlemiştir. Ama asıl önemli olan şu: Aristoteles sanatı ciddiye alan, onu felsefi düzeyde soran ve ona felsefi bir yanıt veren ilk düşünürdür. Sanat nedir, nasıl çalışır, insana ne yapar — bu sorular ondan önce de sorulmuştu ama bu denli sistematik, bu denli somut, bu denli sahaya yakın biçimde hiç yanıtlanmamıştı. Poetika hâlâ okunmaya değerdir — yalnızca tarihsel bir merak olarak değil, dramaturjik bir araç olarak. Bir oyun yazarken, bir sahne tasarlarken, bir öykünün neden işe yaramadığını anlamaya çalışırken Aristoteles'in sorduğu sorular hâlâ doğru sorulardır.