Uploaded by User2524

Bilimin Tarihi - Colin A. Ronan & Ekmeleddin Ihsanoglu

advertisement
BİLİM TARİHİ
DÜNYA KÜLTÜRLERINDE
BiLiMiN
TARIHi VE GELiŞMESi
COLIN A. RONAN
TOBtrAK YAYlNLARI
AlwlemJk Dld
n1Jf1il/ı."!tıymltm
.·l('t/t/('11//(•/Jı::ı
1
BiLiM TARİHİ
Dflrıya Kültarlerinde BlUm/n Taribi ve Gelişmesi
Scteru:e: /ts History & Development Among World CuUures
ColınA RonJn
Çeviri: Prof. Dr. Ekmdı:ddin lh:ıa
ı nuglu · Prof. Dr. Feu Gune!K'In
Ediıöt:Prof.Dr.ErgunTürkcıın
O Co1in A. Ronan, 1983
TfJBITAKPopillerBI/ImKitaplan"nmst!ÇimiwdeRerfendiri/nıesi
7'01!"AK YayrnKomisyt»m ıarafindaııyapılmaktadır.
ISBN97S-403·27S-O
ı. Basım
Ocak200312500adetl
2.Dasım Kasım200312;00adetJ
3.Basım Aralık200312 SOOadeıJ
Yayınlar ve Tanıtım
Dai� Başkanı
$elik Kahr.ımankaprıın
lşleımeMOdürü
M.
Kemal Boslancıoglu
asan mı: Cemal Töngür
Kapak T
Sayfa Düzeni: Birsen Kızıldal
TÜBITAK
Aıaıürk Bulvan No: 22 1 Kavaklıdere 06100 Ankara
Tei:I31214273321Faks:l31214271 3 36
e-posıa:kiıapfkubitak.gov.ır
lnıemeı: kiıap.ıuhiıak.gov.tr.
8aşakMaıhaacılık-Ankar.ı
COLIN A. RONAN
SCIENCE:
!TS HISTORY & DEVELOPMENT
AMONG WORLD CULTURES
-·-
BİLİM TARİHİ
DÜNYA KÜLTÜRLERİNDE
BiLiMiN TARİHİ VE GELİŞMESİ
f
Çevirenler
Pm '. Dr. Ekmeleddin İHSANOCLU- Prof. Dr. Feza GÜNERGUN
AKADEMiK DİZİYE BAŞLARKEN
İnsanlık, L?i.itün medeniyetlerin değişik düzeydeki katk.ılanyla günümüze kadar gelmiş,
.
.
_
büyük bır bılım ınırasının Ü!>tündc yükse l mek tedir ; bu mirası çağaltarak gclcccgc taşıyacak
olanlar da bugünkü bilim kuş a kl an olacaktır. Colin Ronan'ın ünlü Bilim Tarihi, bu alandaki
cn güzcl eserlerden biri olup, iki önemli bilim tarihçimiz tarafindan dilimize kazandınlmışor.
_
__
TUBITAK, bu kirapla, uzun zamandır tasarladığı "Akademik Dizi"yi başlatmış oluyor.
Dizi miz, f3rklı bilim dallarının, uzmanlan tarafindan yazılmış tarihleri, önemli bilim klasikleri
ve bilim-teknoloji politikası hakkındaki kitapların basımıyla sürecektir. Bu diziye şimdilik,
çeviri kitaplada başlıyoruz; ancak gelecekte, kendi yazarlanmızın, uluslararası düzeydeki
escrlcriylc, bu diziyi daha da zenginleştireceğine inanmaktayım.
Otuz beş yıldan (1967) beri yayımlanmakta olan "Bilim ve Teknik" dergimiz ile onun
küçük kardeşi "Bilim Çocuk", uzun bir süredir, ülkemizin en çok satan dergileri olarak,
modem bilim ve teknolojinin, araştırma heyecanının, gençlerimiz arasında yayılmasına hizmet
etmektedir. Bilimin yaygınlaştınlması hizmeti, TÜBİTAK'ın ana görevleri arasındadır ve
geleceğin Türk araştıncılan bu yayınlardan esinlenerek, giderek artan saydarda, bilimsel ve
teknolojik araştırma alanianna yönclmektedirler.
Bilimsel ve teknolojik araştırmalann sonuçlan, en ileri uçtaki buluşlar, bu alanlardaki en
saygın bilimsel dergilerin sayfalanndaki makalelerde, bilim toplumunun bilgi ve tartışmasına
sunulur. Bu dergiler, ancak profesyonellerin izleyebileceği veya anlayabileceği bir dille yazıbr.
TÜBİTAK'ın da, başlıca bilim ve teknoloji alanlannda çıkardığı 12 bilimsel dergiden oluşan
bir dizisi olduğuna burada işaret etmeliyim. Ancak, bilimsel bilgilerin, genel bir sistematik ve
bütünlük içinde sunulması için kitaptan (elektronik ortam dahil) daha iyi bir araç henüz
bulunamamıştır; bilimin yaygın biçimde sevdirilmesi ve daha toplu bir görüş elde edilmesi için
de, kitap gerçek bir temeldir.
Akademik Dizi, yaklaşık on yıldan beri, giderek artan sayıda yayınladığimız Popüler Bilim
Kitaplarının birikimi üzerinde, onu tamamlayan, akademik düzeyde seçilmiş kitaplardan
oluşmaktadır. "Popüler Bilim Kitaptan" dizimizin kitap listesi, iki yüz başlığı geçmiş ve bir
halk kütüphanesi oluşturma.,aşamasına gelmiştir.
Akademik Dizimizdeki kitaplar, daha ileri aşamada, genel bilim kültürü almak, bilimin
tarihsel kökenierine inmek ve genel bilimsel düşüncenin temel mekanizmalannı anlamak
isteyen, belli bir bilgi düzeyine ulaşmış, bazı bilim ve teknoloji sorunlannda derinleşrnek
isteyenler için tasarlanmıştır.
Bilimsel
uğraş içinde olan herhangi bir kimsenin, ister
profesyonel bir araştıncı, ister amatör bir bilim meraklısı olsun, bilimin tarih içindeki
serüvenini bilmeden, bu uğraşın anlamını tam olarak değerlendirmesi çok güçtür. Dolayısıyla,
bu dizideki bilim tarihi, bilim felsefesi, bilim sosyolojisi, bilim ve teknoloji politikalan
hakkındaki kitaplar, ders kitabı türünden olmayan fakat, belli disiplinlerin temel tartışma
konulannı yansıtacak ve bir durum değerlendirmesine yardımcı olacak, ileri düzeydeki
eserlerden seçilmiştir.
Ulwumuzun bilimle aydınlanan çağdaşlaşına sürecine ciddi bir katkı olması dileğiyle,
Akademik Dizimizi okuyuculanmızın dikkatine saygılanmla sunuyorum.
Prof. Dr. Nanuk K<mal PAK
TÜBiTAK Başkanı
İçindekiler
TÜBiTAK Başkanı'nın Sunusu . . . . . . . . , , . . , , . . , , . . . . . . . , . . . . . .
. . . . . .V
Giriş . . ... .
................................................. J
BÖLÜM I
Bilimin Kaynakları .. . . . .. . . . . . . . .
. . . .
BÖLÜM ll
Eski Yunan'da Bilim . . . . . .
.
BÖLÜM lll
Eski Çin'de Bilim
. . . . .
. .
. . . .
. . .
. .
.
BÖLÜM IV
Hindistan'da Bilim
. .
. .
.
..
.
.
. .
.
.
..
...
..
BÖLÜM V
İslam Medeniyetinde Bilim . . . . .
BÖLÜMVI
Roma'da ve Ortaçağda Bilim
.
. ... . . . ... ... . .
.
. . . . . . . .
. . . .
..
.. ...
.
BÖLÜM X
Yirminci Yüzyılda Bilim
Teşekkür . .
Kaynakça
Dizin .
. . . . .
. . . . . . . .
.. .
.
.
... .
.
. .
.
.
.
. . . .65
. . . .
.. .
. ...
. . . .
.. . .
. . . . . . . . . . . . . . . . .
...
. . .
.
.
. . .
..
. .
. . . . . .
.
. .
.
. .5
.137
.. . , ..................207
..
.. ...
. .
...
. . . . .
..
..
. . .
..
. . . . . .
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
. . . . . . . . . . . . . . . . .
.
. . . . . . . . . . . .
BÖLÜMVIII
On Yedinci ve On Sekizinci Yüzyıllarda Bilim
BÖLÜM IX
On Dokuzuncu Yüzyılda Bilim
. .
. . . . . . . . .
. . . . . . . . .
. . . . . . . . . . .
BÖLÜMVII
Rönesans'tan Bilim Devrimi'ne
. . . . . . . ... .
. .
.
.. ...
..
. . .
. .273
. . . . . . . . . . .301
. . . . . . . . .
..
. . . 223
. . . .
..
.. . .373
. . . . .
.465
. . . . . . . . . . . . . . . . . 533
, ..................................587
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 589
. . .
.
. . . . . . . . .
, . , , , , , , . , , .... , , , , .... , , .. , , ..............591
Giriş
S:.wmşları yücelttik. Kör ve kana susamış krallar
Oestansı bir müzikle tahtianna dotru ilerlediler.
Niçin bu en asil savaşı yüceltmediniz?
lşı@ bulmak için savaşmış, ancak kazanılmasına katkıda bulunduklan
Bu zaferi hayal bile edememiş olanlann,
Sessiz kişiflerin, yalnız kalmış öncülerin
Mahkumların ve sürgün edilmişlerin, [bilimin] meşalesini
Nesilden nesile aktaran hakikat şehitlerinin savaşını ...
Alfred Noyes, Meşale Taştyanlar, Prolog: Gözlemevi
ı
917 yılı sonunda, "tarihin en kanlı savaşı"nın son yılında, şair Alfred Noyes ve iki
Amerikalı astronom, Ka.liforniya'daki Wilson ciaıının tepesine doAru giden yeni
açılmış yolda ilerlemekteydi. Görevleri, yeni tamamlanan dev teleskcpu denemek­
tL Uzayın, o güne kadar hiç erişilememiş derinliklerine nüfuz etme gücüne sahip olan
bu büyük alet, Noyes'e eşlik eden iki kişiden biri olan George Ellery Hale'in hayal
gücünün ve" azminin ürünüydü. Teleskop, bir servete mal olmuştu ve o gece. bir karar
gecesiydi. Teleskop, teorik olarak verdiği sözleri tutup, evrenin o güne kadar bilin­
meyen geniş ufuklannı gözler önüne serecek miydi? Yoksa o gece, yalnızca pahalıya
mal olan bir hayal kırıklıta mı getirecekti? Denemelerde büyük bqan elde edildi.
İkibuçuk metrelik dev aynayı pariatmak için beş y.l boyunca dökülen tere ve çekilen
zahmete, aynay. taşıyacak dev fakat hassas yapıy. tasariama ve inşa etmedeki yarahcılık
ve gayretlere, bütün bunlann hepsine deA-mişti. Bu alet, bilimsel keşiflerin yeni bir
çaıını başiatmada insanlıBa yardımcı olabilecekti.
Noyes bu olaydan çok etkilendi. Bilim adamlannın kendilerini sessizce bu işe adamış
olmalan, onlann ümitleri ve endişeleri, Noyes'un hayal gücünü harekete geçirdi.
Aniden, çalışmalannın daha geniş yönlerini gördü: insanın içinde bulundu&u evreni
anlamak için gösterdili entelektüel çabay. fark eni. Bunun gerçek bir mücadele
a
olduğunu an l adı ; bi lgisi zl i k l e savaşma ancak doğa hakk ı nd ki bilgileri aı·rıınnakla
müm kün olacaktı. Ve şüphe yok ki. bu konuda düşüncelere daldığın da. uzak yıldızlara
bakıp he,yecanlandığında, yu rttaş la n n ı n
o
sırada Flandres"ın çam u r \"e pisl i ği içinde
katiedilmekte olduklannı hatırladı. Onlar, _yaln ızca bir kralın i ktidar sarhoşluğu ndan
kavnaklanan fetih ih tirasına karşı k oym ak m aksadı.d a. acı çekmek \"e ölmek için gön­
:.,
;
de lmişlercli. Noyes, bu soruyu şüphesiz sor muş r u bugün bu sorunun. yarım yüzyıl
öncesinde oldufundan daha da geçerli olması bir trajedidir.
Ancak insanlar, savaşın gerçek dehşetini öğrendiler \"e son u ndaki felaketi önleme
yolunda çalışmaya başladılar ve bunu, sanki ihtiraslannı gerçekleştirmenin tek yolu
savaşmakmış gibi, savaşa yönelen siyasi ideoloji sahiplerinin ve milliyetçileı-in arzu­
Ianna [email protected] yapmaya başladılar. �\aalesef, savaşlar tarihin temel dayanatı olmaya
devam etmektedir. Tarih kitaplannda, insanların cehaleti ve batıl itikatlan kaldınp
atma yolunda gösterdiAl
başan
deAtl, insanların başka insanlan dize getirmedeki
başansından söz edilmektedir. İnsanın bilimdeki başanlannı kolay anlaşılır şekilde
sunan İngilizce bir tarih kitabı yoktur, buna karşılık. insanın diter insanlara hakim
olma mücadelesini anlatan birçok kitap bulunmaktadır.
Noyes'un görüşünü burada tekrar ele a1maktayız; çünkü bugün bile, genel tarih lite­
ratüründe. bü_yük bir boşluk olduğunun anlaşılması önemlidir. Bilimin tarihi hiçbir yer­
de geçmemektedir. Amacımız, siyasi tarihin ka_y�tlardan silinmesini teklif etmek değil,
fakat siyasi tarihin, tarihi olaylar dizisinin yalnızca bir yönü ve belki de uzun vadede en
u
hanrlanmaya d�r yönü oldiJ#unu vurgulamaknr. Siyasi tarihin, hak ettiğinden faz­
la ilgi gördüğü aşikardır. Bilimön her erkek, kadın ve çocuıun hayanna göttikçe daha
fazla girdi� günümüzde, bilimin kaynaklan ve medeniyedeı-deki gelişmesi konusunda
bir şeyler bilmek gereklidir. Yalnızca bu yolla, insan aklının muhteşem macerasını an­
layabiliriz. Çünkü bilim. diinya üzerindeki bütün uygarlıklarda ortaya çıkmışbr; do�al
olarak bilim, insanın, kendinin de içinde yaşadtkı d ünyaya olan merakından kaynakla­
nır. Bilimden korkma da, cehaletten olduAtı kadar, bilimin doAas•nı ve başlangıcınıyan­
bt anlamaktan kaynaklanmaktadir.
Bu hacimdeki bir kitapta, her medeniyetteki ve dönemdeki bilimsel ve teknik bilgiyi
bütün aynnnsıyla ele almanın mümkün olmadıAt açıknr. Böyle bir işe teşebbüs edil­
diğinde, kitaba çok miktarda bilginin de dahil edilmesi gerekecektir ki, temel ve uygu­
lamalı bilim dallannda ö&renim görmemiş okuyucu bu bilgileri anlayamayacaknr. Bu
sebeple, kitaba alınmas1 gerekenler ile alınmayacaklar arasında bir sımr çizilmek zoron­
da kalınmiştır. Alınan ilk ve en önemli karar, teknolojiden ziyade, genel olarak "saf
bilim• olarak adlandınlabilen bilimi dahil etmek olmuştur. Bu da, bazı pratik uygula­
malar göz önünde bulundurularak üretilen Akirierden ziyade, 'bilgi )re duyulan merak
neticesinde gelişen bilimsel fikirleri ele almak demektir. Ancak, eski Mısır bilimi
tart ışıldığında veya modem kimya incelendiğinde, saf bilim ile teknoloji arasında kesin
bir sınır çizmenin mümkün olamayacağı açıktır. Genel olarak izlediğimiz kural, teknik
değişiklikten çok kavramsal değişiklik meydana getiren bilimsel gelişmeler üzerinde
yoğunlaşmak olm uştur. Bazen de, bir alanın, dönemden döneme değişen •bilim•
tanı m ı n ı n içine girip girmediği meselesi ortaya çıkmıştır. Sözkonusu alanlardan biri de
uptır: Tıp. zamanın biyoloji bilgisinin durumu hakkında değerli ipuçlan verdiği için
birçok eski uygarlıkta bilim olarak kabul edilmiştir. Ancak yirminci yüzyılda, kavram­
sal bilimden ziyade teknolojiye yaklaşan, kendine has bir alan durumuna gelmiştir.
Elinizdeki bu cilt planlanırken alınan üçüncü karar ise, Bilim Devrimi öncesi bilimler
ile "modern" bilimin gelişmesine eşit hacimde yer ayırmak olmuştur. Bu karar kısmen,
Rönesans'tan sonraki bilim tarihinin büyük kısmının daha iyi biliniyor olmasından,
kısmen de eski medeniyetlerdeki yaratıcı, çarpıcı ve hayal gücüne dayalı orijinal
çalışmaları takdir etme arzusundan kaynaklanmıştır. Eski medeniyetlerdeki bu
çalışmalann çoğunun değeri, ancak son zamanlarda kabul edilmiştir.
Böylece, bu kitabın hedefi; ilk zamanlardan günümüze gelinceye kadar, dünyanın
bir ucundan dit:erine, bilimin ve bilimsel düşüncenin gelişmesini sunmaknr. Bunun,
heyecan verici bir macera olduğu görülecektir. Bunun sebebi, bir taraftan keşiflerin biz­
zat heyecan verici olması, diter taraftan, bu öykünün, bizi günümüzden çok uzak ve
etkileyici zamanlara taşımasıdır. O dönemlerde, genel bakış açısı tamamen farklı olduğu
gibi, çok kere modern insan için alışılmamış inanışiara dayanmaktaydı ve bizim
kültüıiimüze benzemeyen bir kültürün parçasıydı. Bu yüzden, bize verilmiş fikirlerden
annmak ve kendimizi eski çağiara götünnek için hayal gücümüzü kullanmak zorunda
kala.catız. Bu. her zaman kolay olmayacak ise de, getireceği sürprizler ve yeni anlaywşlar
bu zahmete degecektir.
I. Bölüm
Bilimin
B
Kaynaklan
ilim, büyük bir entelektüel maceradır. Bilim yapmak için, gözlemler neticesi el­
de edilen deliliere dayalı, sıkı bir disiplin ile şekillenmiş canlı ve yaraticı bir ha­
yal gücü gerekir. Dol;aya bilim yoluyla meydan okuyabilecek kadar gelişmiş
her medeniyette, bilim en iyi beyinleri kendisine çekmiştir. Çünkü bilim, her ne kadar
gerekli olsa da, gerçekleri basit olarak bir araya getirmek deAildir; bilim, bu gerçekler
arasında kurulan mantık ilişkilerinden meydana gelen ve bir varsayım veya bir teori or­
taya koymaya imkan veren bir sistemidir. Bu teori. fonnülendirilmiş oldu� dönemin
geiıel bakış açısıyla yotrulmuştur. Teori, mantıklı düşünmeye alışkın beyinleri cezbede­
cek kadar sat;lam, ileride ortaya çıkacak deliller ışıA-ında gelişme ve düzeltmelere yer ve­
recek kadar da açık olmalıdır. Böyle bir teori, bazen paradigma0 olarak da adlandınhr
ve görüleceği gibi, zaman zaman birçok sebepten dolayı detişecektir. f'.Aer bu detişme­
ler, gittikçe daha karmaşık tecrübeler tarafından meydana getiriliyorsa: bilim, büyüyen
ve genişleyen bir bilgi topluluğu haline gelir; fakat bu değişmeleri dini, felsefi, sosyal ve
ekonomik sebepler meydana getiriyorsa, bilim tarihi, genel tarihin bütün dalgalanmala­
rıyla ilgilenmek zorunda kalır.
Bilim tarihini veya teorisini, büyü ile karşı karşıya gelmeelen tartışmak mümkün de­
&ildir. Büyü, yalnızca belirli kişiler tarafından anlaşılabilen gizli bilgiler ile ruhlara olan
• Paradiıma: Özellikle. bilimıarthi ve
ııçan temel de&:ltme. anlamındadır.
ıelseresıade.ıüm bilimselıeorlnln. yönlemlerin ve yaklqımlann deltomesine yol
inançların karışımından meydana ge lm iş nl.:ııı di.inyaya hiı· dns hoıltış laı·�:ıydı. ,\\udt•rn
bilimin .yanılmaz oldu�unu ve mucizt•lcı·yaratııg-ını düşi.int·nk·ı· iı;in lıiiyi.iılt·ıı lıah�cınıt·k
garip, haua kabul edilmez görünür. Bununla biı·liltıc, doğa kaı·şısındald bu yoıklaşıınlar
ilk bakışta tamamen fiırklı gikünselcr de, aslında hunlann hin;ol< uı· ı ak nnl<t<ısı vaı·dıı·.
Büyüyü esas alan bakış açısı, doğal.ilem ilc oımn insaniii nlan ilişkisinin bir st•nlci'.ini iliı­
de etmenin meşru yoluydu. İlkel bir toplumda, bir büy üc ü, şoıman veya bliyi.ici.i hekim,
yag"mur ya�ırmak için ayin yaparken, doğanın bir y ön ü ilc diğeri a ras ın da ld i l işkiye
-yafmur yag-ması ıle ekinin büyümesi- inandığı nı ve insanın yaşayab ilmes i nin d oğa n ı n
davranışına bağlı olduğunu anladığını göstermektedir. Büyücü, insan ile o n u çevreleyen
dünya arasında bir ilişki bulunduğunu kavramıştı; doğru yöntem uygulan dığında, insan
data güçlerine hakim olabilir ve onları kendi menfaati dotrultusunda kullanabilirdi.
En eski toplumlarda görülen ve bazı ilkel kültürlerde halayaşamaya devam eden bü·
yünün temelindeki inançlar nelerdi? Büyü, genel olarak animistik0 bir doğa görüşüydü.
Dünya, ruhlar ve onların gizli kuvvetleriyle doluydu ve bunlar tarafından idare edil­
mekteydi. Bu kuvvetler, hayvanlarda veya ağaçlarda, denizde veya rüzgarda gizlenmiş
olabilirdi. Büyücünün görevi, bu kuvvetleri kendi amacı na uygun olarak yönlendirmek
ve ruhların işbirliğini �lamaktı. Dua eder, büyü yapar, iksir hazırlardı; zira dünyayı,
etkileşimler ve cazibeler dünyası olarak görmekteydi. Bu görüş, etkileşim büyüsüne ve·
ya taklıtçi büyüye götürebilirdi. Bu cins büyüde insanlar, bir hayvanın bazı özellikleri­
ne sahip olmak için o hayvanın etini yiyebilir veya onlar gibi giyinebilirdi; avın başanlı
geçmesi için onların yakalanmasını, ölümlerini taklid edebilirdi. Hayvan resimleri çiz­
mek ve boyamak ve hayvan şekilleri yapmak, hayvanların güçlerini gövdelerinden çe­
kip çıkaracak, onlann zayıflamasını sağlayacak ve yakalanmasını kolaylaştıracaktı. Bü­
yü ileminde, baAımsız nesnelerden çok ilişkiler önemliydi. Bu alemin temelinde, insa­
nın hayat ile çevresindeki şartlar arasında kurdugu karşılıklı ilişki vardı. Insanı çevre­
leyen dünyada ise bütün kuvvetler kişileştirilmişti ve her şeyin belirli bir etkisi vardır
(Reslm •. 22).
Büyücü, doA-adaki genel ilişkiler hakkında çok ince bir anlayışa sahip olabilirdi. Ger­
çekleştirdiA-i işlemler, bazen hatalı olsa da, çeşitli maddeler hakkında deneme ve gözle­
me dayalı bir takım bi gilerin toplamasını saA:ladı. Örneğin, iksirlerin bileşimine giren
!
maddeler, önceleri sihirli özelliklere sahip oldukları için seçilmiş olabilirdi; ancak za­
manla, başarılar veya başarısızlıklar, hangilerinin gerçekten etkili, hangilerinin etkisiz
oldugunu gösterecekti. Yavaş yavaş, pratik bilgiler bir araya toplanacak, bu bilgiler tec­
rübenin ışııı altında kullanılacak veya yorumlanacaktı. Öyle ki zamanla, büyücü,
deney
yapan araştırmacılar soyunda ilk sırayı aldı ve modern bilim adamının atası oldu;
insan,
���!�!��������)varlıklann, kayıdar, ırmaklar, ve rll;ıgirlar ııbı bilılin dofal ne•n�l�rln lılrer canlı ru ha ••hip olduk·
h ml i n·l'ahı h,; in ılahoı i.incınli adımlar atmaya yöneldig-l zaman -örneAin sulama kanal­
loınnı i n �a l'lliği n ı l e- b i l i n ç l i veya b i l i nçsiz olarak ruhlar dünyasındaki güçlerin dol;a
e
ed e n sUreC'i b a şl attı. Binlerce yıl boyunca bu iki yaklaşım yanyana, ba­
rış i<,·i n d e yaşadı; d a h a sonra, insanın doA-aya hükmetme teknikleri güçlendikçe, ruhlar
dünyası, görev i n i yen i de n belirlemek zorunda kaldı.
ulayhınna doğrudan müdahalesi n i r d d ett i ve bunların daha ziyade işbirli&i içinde ol­
duklarını kabul
l�cr ii.lcmi n , ı·uhlar ve animistik güçler taraf'ı ndan yönerilen bir etkileşimler alemi ol­
ş
l re
duğu dü ü n ü ü s , büyü temelli görüş, do&al ilemdeki olaylar arasında ilişki kurmak
için uygun bir araçtı. Ancak eskiça.Ada Orta Dog-u'da toplum geliştikçe, dota olaylan­
nın ayrıntılarına gösterilen ilgi, daha 'saAiam' bir bilgi şeklinin ortaya çıkmasına sebep
oldu. Bu arada, büyü yavaş yavaş gözden düştü. BüyünUn mistik özelliklerinin kişisel
amaçlar do&rultusunda kötüye kullanılması, büyücülüA"ün do&masına sebep oldu&u gi­
bi, kamusal gayeler do&rultusunda kötüye kullanımı, güçlü bir rahip sınıfı yarattı, saf ve
cahil insanları emellerine alet etti. Bu şekildeki bir gerileme, sırası gelince, eski Yunan
nlozoAarını tamamıyla büyü dışı bir yaklaşıma yöneltti ve fllozoDar böylece, Batı bilim
kültürünün çekirdeA"inl teşkil edecek düşünce tarzını ortaya koydular.
Tarih öncesi (prehistorya) dönemde gerçek bilimin varlıö-ını inkir edenler vardır.
Onlar için tarih öncesi tıbbı, cerrahisi ve teknolojisi tamamıyla pratiA"e dayanır ve soyut
temel ilkelerden yoksundur. Ancak büyü hakkında verdiAlmiz bilgilerden, belirleyici
bir temel doktrinin ve bir dizi temel ilkeni n, tarih öncesi dönemde, gerçekten var oldu­
A-u açıktır. Bunlar, dünyadayalnızca görünen insanlar, hayvanlar, bitkiler ve mineraller
bulunmadı�ını, fakat aynı zamanda, dünyanın görünmeyen ruhlar ve bunların kuvvet·
leriyle dolu olduAunu ifade etmektedir. Bu kuvvetler yıldırım düşmesi, şimşek çakması,
yer sarsınıısı veya seller sırasında herkes tarafından görülebilmekteydi. Hayvanlar ve
insanlarda görülen bulaşıcı, öldürücü ve diger hastalıklar, kötü ruhiann etkilerinin bi­
rer deldi olarak kabul edilmekteydi. Böylece, maddeler dünyasındaki doAal olaylar ile
ruhlar dünyası arasında ba�lantı kurulmuş ve her iki dünya ile ilgili yöntemler gelişti­
rilmişti. Günümüzde bu temel ilkelerin bilimsel olduAunu söylenemez, f&kat ilkel za­
manlarda böyle müdahalelerin önerilmesi rasyonel bir davranış sayılırdı. Bu ilkeler, in­
sanlara karşılaştıkları çeşitli olayları açıklamak için uygun bir paradigma sunmaktaydı.
Ilahi dünyanın, do�anın dünyasını etkilediA'i görüşü, geçerli görüş olurken, rahip ve­
ya rahip-büyücünün sahip olduA-u bilginin bilimsel bir yönü de vardı. Din adamı, bir ta­
raftan doA"adan kaynaklanan bilgilere sahipken, diter taraftan da tannlara ulaşabilmek­
teydi. Bilim ile din arasında çatışma yoktu; her ikisi de gerçek dünyanın fBrklı yönleri­
ni baAiamaya çalışmaktaydı. Tarih öncesi ç&g-lardaki ve ilk medeniyetlerdeki bilim, do­
A"aya ve ruhlara dayanan açıklamalann bir karışımı_vdı. Bu bilim, burada iki sebeple bi-
Ilm ol.ıımk ı:ınıınlunm.ııltıoulıı·: lliı·im·isl, giho:lt•ıu·ııı•tıylanıı ;ıı·;ı�ııul;ı ili�l•i l•ıırıııoııl.ı .ıkıl­
"'ı bir vol ıt•tkil t•ııig-i: dıg-,·rl ist·, lm:t.ı gt·ı·ı,•t•lt \'l' ılugnı lıilgilt•ri, gii.-lt·ııı
; :
\'1',\'il
;ıı.,·ıld;ıııı;ıl;ı
rı h er J ıg-ı h,•lndlr. Bu gU:t.leın Vt' :u,·ıkl:ıın;ıloır.y:ı\'oışy;ıvaş lıirlıirlt·ı·im·lı;ıAian;u·oılı ,.,. gii­
n (ln birimle, bl.lyU dışı hir gHrOl$ uı·ı;ı,vıı ı,· ıltıu ·oık ıır .
Bilimin bekı,·ilerl oltluklıırı lı,·in nılıiplt·ı·, l�ski J\\ıııır'ıl:ı ulılııg-ıı g·il.i, ı,·ult hzyiiıll'liııı­
clt• sö;ı: suhıbıvclı. llerlde göı·eceA"Iınl:t. gibi, lıillın lıiı'\·uk rılhılt· ı:ıln-iııı "' ' ıoının,vılı ilı·
i
kı s ıkıya ba la nı ıl ı ydı. Bu
llp
M­
btlgiylt•lıle lıulunıluı·nı:ılt, yiim·ıındildı·r w clt•ıwılt·ıııı·lt·r
vaıııtusı,vla toplum Ozerinde gUı,· salıilıi olmak dt•ınt•lcıi. ()ylt· lt i, l•:ızı lıiliııı ıl;ılbnııoı
tir­
nt�·Ain astronomi- alt bilgilt'r, tlevlt•l ıuı·rı gibi, ı,·uk sıkı auklanırdı. Bemr.eı·l lıtlgllt•ri ıııı•
olarak veya başka ,ekiltlt• t•ltle bulumlurınak, yO k sek sus,vul me v ki işarcllycll. llu tlu·
rum, dah� sonraki bazı ıop lumlıu·d ıı, Uı-neAin Yu na n t o p l u ın u ıu l ıı , billınin pı·atlk, elle
yapılan ve denl.!me,ve d a,v alı ,v ön ll nt• na:t.uran, onun enıclektilel yUn Une fr,'uk dııha b U yü k
önem verilmesine sebep nltlu.
Geç Ilabil ciC:ineminde tıezilmeye ba,lannn "yeni y akluşıın "ı n Ö7.U neydi'! Hu y en l yn k ­
latımın, yt"rlnl a.ltlıAı btlgic.Jen -yanlızca belli bir grup laralindan anlnşılun vt• elle yoıpı­
l a n ı111eınler netkcsl elde edılen bilgi- farkı ney,{ i'! Ru yeni s e n t ez , d ene yi ml er aı·oıtıındıı
ınantıAa dayalı olarak kurulan karşılıklı ıltı;kilerden oluşmu,tu: gizli ve do A u U st O u nsur­
laı·a lıatvuı·maksızın doAa olayl arı n ı aç ı kl ay a n bir 11e ma idi. llu yeni gör O ıj, ilahi varlık­
ların mOdahalesini reddetmekteydl. Yıldırım. Mard u k ' u n il a h ı hiddet lnln l.ıır belirtisi ol­
mayıp, doA:aUsiU gOçlerln k a ı k ı sı olmadan e tk i ya ra t a n "görUnmez bir kuvvct"in sonu­
cuydu. Yeni görütün taraftarları aleisi olmakla suçlanmışlar Ise de, bu yeni görUşO b e ­
nimsemek için atelzm zorunlu det lld l
: tanrı ve tanrıçalar yerlerini korumaktaydı. Call­
leo'nun bin yıl sonra be llr tt iAi gibi "İndi, gök l erde k i hareketi deAII, Tanrı:ya g hi e n yo­
lu göst erl r",l ı . Dota olayları, dl.lA:adan kaynaklanun sı.•beplerln sonucu olarak kabul
edl lmek t eydı . Kaprlsll ruh ların arz u l arı na baA: I ı o lm aya n , ancak Alemin kuruluş şeklinı.•
uygun, gec;mlt. hugtln ve ge lece k Için geçerl i olan, genel ve deA:Itllrllemez ı,leyiş model­
:
leri aranmaktaydı. Bu bilim se l görl.lf, bOyüye dayalı görU,ten daha mantıklı d e tt l cll yul­
nızca daAaya IBrklı bir ba k ı ttı ve farklı önermeler Uzerine te m elle nd lr l l m l tt l . Yine de,
bu bılımsel görUt, Alemi anlamak, ona hakim olmak ve geleceA:I görmek lfr,•ln btıyU,· U n U n
IzlediAl yola nazaran ç o k daha gUc;IU araçlar saA:l a m ışt ı .
lc;ı n de yqadıA:ımız garip d o nyayı an lamak Için verilen mUcaclele, asil ve ııüre k ll bir
mücadeledır ve hAlA de va m cttnektedlr. Rugt.ınkt.ı bilim se n ıez lml z, Alemi daha gcnlış ve
etraJl ı olarak t an ıma yol unda atılmıt bır dlA'er ad ım Ise de, son adım deA:tl d ır . RugU n
elimizde mevcut olan paradlgmalarımız, gün gelince yerlerini yeni, gelişt irilmiş ve
dU·
zeltilmit teorilere bırakacaklardır: aynen, bızım bugün kabul ettitirniz teorilerin daha
öneekı paradlgmaların yerlnl aldı&ı glbt. Örnetin, bır zaman lar, bilim l e utratnn Ha tı'lı
film.ııliıl', ,vılılız
w
gı·:�.ı·gı·nlel'in, Yer· ınt·rkezll Ma.vılaın küreler üzerine bulunduklarını
gı·ıwllildı· lwlnıl t•lını·l,ıt·,vtlı. Bu, gOkıekl horrkeı ko n u M u nda .
en parluk zekAları bile
Daha Ronruları hu Inanç, yerlnl sezesen­
lı·l'in lınş ıızoı,v iı,intlt• hom.•keı t•ıtiklt•rl kavramına lurakt ıysa da, bu k a vram h.&ltı Insan
,voı·;u·alı luıılaı· lıilınt·n·lı·rlı· dolu lıır lnam,;tı.
aklıııa nw,vıloın ııkıı.voın ,vcıılpmlılcınler lı.·ermt•ktedlr.
ıiııiıı yfhılt·nıllı·ıliAi lı lı' lmrckct ÜO'.erinclc, görccelı•
Biz ,ımdl, evrensel çekim kuvve­
u zay - zaman dünyasında ya,ıyoruz.
Btı, gi.inilıııilztlı·ld ınmlt·ı·n kozmolojl dtllfUnccalnln doru&unu
temsil elmektedlr. Birçok
lıoıloın ıl;ııı, s;ı,vd;ıın kUreler tloktrlnlnclcn O s t ü n
son söz de&lldır.
Ye ni ve
olmakla bırlıkte, bu konuda aöylenmft
tlaha gen ı, kopıw. m lı b i r parad ıg ına da, ,ophealz, bunun yeri­
ni alacaktır.
Bu yeni paradlgma, bOyUyU
eakl ,e k liyle
artık lc;ermryecektlr.
Çü nk U
büyü bugün
ilibarını kaybetm ltllr . Ancak, bazı k itlierin bOyUyU lma e(len, ça&rıtımı, kartılıklı mU­
n ua cbet l hatta lsplrltlzmayı 0 0 kabul eden yeni bi r parodlgma arayacak la rı tüpheslzdlr.
rıu klşlleı·, Alemin modern lıtllmin sahasının dıtında veya ötesinde kalan yönlerinin bu­
lund ug- un a inanmakta ve bu duruma bılımsel açıklamalar getirmeye c;alıtmakta; tanım­
lanomayan k u vvet ve etkilerden bahsetmektedır. Bunların tanımlanamama sebe-bi, bu
nkrln henüz ,Yeteri kadar Ineelenmemit olması veya bu kuvvel ve etkilerin varlı&ının bir
mantık ınesele�imlen
çok bır lnanc; meselesi olmasıdır. Böyle tekltJler, genellikle, bugün­
ku bilim tarafından rcddedilmlttlr. Rcd,ledllmelerlnln bır aebebl, mev,·ut paradlgmala­
ı·ın büyUit ölı.·Ude taı·tışma götürmez ve halen verımlı teoriler olmasıdır. Daha da önem­
lisi, bugüne ltadar yerine önerilen teorilerin htc;bırı yeteri kadar genlt olmadı&ı gibi,
bunlar, doA"ru luA"u veyoyo.nlıtlıA"ı tecrübeyle lapat edilebilecek yeni Aklrler getlrememlt·
lerd.lr. BUyUye kıamen dayalı c;aA"dat teorller, timdiye kadar batan kazanamamıtlır. Bu
lıatarıaızlıA"ın sebebi, bu teorilerin modern teorilere uymamaları detıl. ancak yeteri ka­
dar dozenli entelektOel ve deneysel arattıtmaların OrOnU olmamalarıdır. Zira, bugün bı.
lım. prauae ve akla dayalı cıd.Jı bır uaraııdan batka bır ıey deaıldlr; lapal edilemeyen
vaı'Sayımlar, ancak son derece doA"urgansa yafA.Yabtllr.
Bılımın tık Zuıwılan
Billmin alevi, yukarıda bahaeıtlllmiz gibi, ılk deliı. on bin yıl 6n<'e, belki dalıa da ev·
vel, Orta Dolu'da parladı. Bllım, her ne kadar Insanın btlgt -özellikle, aünlOk yapmı­
na fiıydalı bılgiieri- toplamaya bqlamaaıyla d<>1muı olsa da, dotuıundakl tek .. bep bu
deli ldl. Bitkılerin 6zelllklerl kaydedildi. Bu bitkllerin araaındallaç veya gıda olarak kul­
lanılmayan, liıkat yalnızt'a merak duyuldu&u lc;ln tanımlanan bitkller de bulunmakt� y•
Rölıı.vl1tllı.: l�n•t•ln'ın fıör.lılık (llııl\yl'l) I&"Orllllll' uyıun ulıı.r•lı., ıın•rllnln v.rl.,.nın lıUıll' lll'. k0ıl1nln nrlıftnın
�:::.��::.�'.::n�d��u��..;.��:ıj�;j�11�1:�;���j=�ln ruhiArını �-aırıır•lı nnl•rklll'Hflın kurma.vı•.. al.n Ofr.ıl. (ç.n.)
•
en.r·
dı. Hayvanlar ,vakalandı ve sınıtlam.lmldı. Bu sınıtl.:uulınn.:ıy<l l·hlik·;ıtirill'llll',\"l'll h.:�v­
y
e
vanlar da dahil edildi. İ h t i aç la r da, zamanla .,.k b i lgil r gı.:ti ı·di: ağı ı· y üldl·ı·in ııa!'ıl kal­
e <e e
dırılacağı bulu ndu; makaralar. palangalar ve t l rl k kat ed i l d i, ı.:ıı·ını tduıildl·ı·i gcl iş­
tidldi, hayvan
derileri tabaklandı, dokuma icat edildi, (,"<mak \·ömlck yap ı l d ı \'l' b;ızı
�
maddeler eritildi (Resim s. 23). Ara sıra zekice buluşhır da ortaya (,·ıl.:tı: m.:ınyok bitki­
e k
sinin Orta Amerika'da ilk kullanılışı, bu buluşlaı·ın dik ka t ç k i b i r örneğidir. Bu bitld
un. ekmek. tapyoka (nişasta) , çamaşır kolası ve bir cins a lkol l ü içki yapı m ında k u l lanı­
lan toprakaltı yumruları için yetiştirilmekte_ydi. Ancak bu y uınnı l.:ır , doğal haldeyken
zehirlivdi. Bir cins siyanür olan bu zehir, yumruları rendeleme, sık ma ve ısıtma işlem­
;
leri s nunda atılmaktaydı. Orta Amerika yerlileri bu durumu nasıl keşfetmişlerdi?
Yumruların zehirli olduklarını fark etmek zor olmasa gerekti, fakat zehiri n atılması ve
kalan kısmın sadece yenebi)ir değil, aynı zamanda temel gıda olarak kullanılabilir oldu­
ğunun anlaşılması. araştırıcı mantığın varlıkını göstermektedir. Bu araştırıcı mantık, ön­
celeri maddelerin birbirlertvle ilişkilerinde, sonra da daha genel Bkirler ve teoriler ara­
sında kuruldu.
Tarih öncesi dönemlerde insanoğlu, bitkisel ilaçların nasıl kullanıldığını keştetti ve
pek ilkel olan ilaç listesine, ara sıra başka maddeleri de ekledi. Çiftlik hayvanlanyla uğ­
raşan çoban ve çiftçiler -hayvanlar ilk defa MÖ 7000 civarında ehlileştirilmişti- hay­
vanların üremeleri, hastalıkları, bunların tedavisi, kınk bacaıt yerleştirme ve benzeri
teknikler konusunda bilgi sahibiydi. Ebelik hizmeti de en eski tıp hizmetlerinden biriy�
di ve her ne kadar dini usul ve törenlerle ilişkili olsa da, tıpla ilgili en eski mesleklerden
biri olmalıydı.
lık hekimler, bitkisel ve hayvansal ilaçlan kullanırdı. Ancak hizmeti bununla sınırlı
değildi. Hastasını ziyaret eden kötü ruhları kaçırmak için büyü yapar ve kehanette bu­
lunurdu. Geleceği görmek için çeşitli kehanet şekilleri vardı. Bunlardan birisi de, hay­
vana kuvvetli bir kanşım verip hayvanın yaşayıp yaşamadıg-ına bakmaktı. Böylece, iyi
ruhların hekimin sallarında olup olmadığı, hekimin yaptııı büyünün başanlı olup olma­
yacaAı veya kullandığı otlan değiştirmenin gerekip gerekmeyeceği anlaşılırdı. Hekim,
hastalığı başka bir canlı varlı&a geçirmeyi de deneyebilirdi. Bu yöntem , "günah keçisi"
ilkesinin ilk örneği sayılabilir. Ancak, kullanılan yöntemler ne olursa olsun, hekim, de­
neyim kazanmaya ve tedavi ile ilgili bilgiler toplamaya mecburdu.
İlkel tedaviyöntemlerinin en şaşırtıcılanndan birisi, "trepanasyon" adı verilen cerra­
hi uygulamadır. Kafatasına delik açma işlemi olan trepanasyonun niçin yapıldığı konu­
sunda ancak tahmin yürütebiliriz; bu uygulama, belki bir çarpma neticesinde oluşan ba­
sıncı hafifletmek, belki de kötü ruhlan kovmak için yapılmaktaydı. Sebebi ne olursa ol­
sun, bu operasyon canlı insanlara uygulanmaktaydı. Kemi�n taş ile delinmesi uzun ve
lO
.u· ılı
lı ir i�le m olduğundan h a sta ya muhtemelen bir dns bitkisel uyuşturucu veya yük­
Sl'k dozda ;ıl kol \'l'ı·ilinli. Tf'l•pa n asyo n operasyonu, başka basit cerrahi işlemler, yarala­
no
dil<ilıneıiii, vü<..·udun iı; .Vöip ı s ı hakkında bazı bilgiler sağlamış olmalıydı.
i n sa n oğlunun, bugün bizim biyoloji bilimi olarak adlandırdıAımız sahada elde ettiA'i
bilgi n i n bilim haline d ö n üş m es i oldukça yavaş oldu. Uzun müddet, birbiriyle ilgisi ol­
mayan olgular bir <l raya getirildi, şurada veya burada aynntılı deliller toplandı. Ancak,
bütün bu n lan, birbiriyle bağlantılı bilgiler sistemi haline getirmek de bir başka güçlük­
Hi. Aynı d n stcn bi t k i ler ve hayvanlar arasında bile o kadar çok fark vardı ki. bunlan sı­
nı nandırmak zordu. Bazısı için neyin neye bag-lı olduA-unu kesin olarak söylemek güç­
tü. Ancak AziA"in dünyasında işler Earklıydı. Burada, sebep ve etkiyi gözlernek daha ko­
lay olduA-u gibi, çok çeşitli durumlara uygulanabilecek temel bir kavram bulmak müm­
kündü. Sayı kavramı buna bir örnektir.
Sayıların çok çeşitli şeylere -hemen her şeye- uygulanabildiA"i, çok erken dönemler­
den itibaren fiı.rk edilmiş olmalıydı. İ nsan bir birey idi, "bir"di; bir aÇı, bir burnu, bir
başı ve bir vücudu vardı. Aynı zamanda iki gözü. iki kulaA-ı, iki kolu, iki baca.A'J vardı.
iki çeşit cinsiyet vardı ve bu bir "iki"likti. Sıcak ve soğuk, kuru ve ıslak, karanlık ve ay­
dınlık gibi özellikler vardı . Aile. -erkek, eş ve bir çocuk- "üç '1ü birlik oluştururdu. Üç
ayaklı tabure de, "üç"lü meydana getirircli. Baş parmak ve diğer dört parmak ile elimiz
"bir" idi, "tek" idi (el, başparmak). Fakat, başparmak dışındaki parmaklar "dört" taney­
di, "bir"lerden meydana gelen dörtlüydü; başparmak ve parmaklar beraberce "beş" ya­
ni "dört" ve "bir" ediyordu. Böylece aritmetiğin temelleri ataldı.
Demek ki, ilk önce sayma kavramı doğdu. Bu, hiçbir maddi cisim olmadan da düşü­
nülebilen soyut bir kavramdı. " Bir", "iki" kavramları veya istenilen herhangi bir sayı ta­
savvur edilebilirdi. Üstelik bu gibi "sayılar" kendilerine has özelliklere sahipti. " Bir" sa­
yısı, bütün diğer sayalann içine; "iki" sayısa ise pek çok sayıya ve aynca çift sayılar sın ..
fının bütün sayıları arasına girmekteydi. Ancak bir de "garip" sayılar da vardı ki, bunlar­
dan bazılan "bir"den başka sayaya bölünmemekteydi. Bunlar özel sayılar gibi görilnüyor
ve başka hiçbir sayıya benzemiyorlardı. Görünüşte esrarlı ve kudretli sayılardı ve çok
geçmeden bir cins sayı büyüsünün yani mistik nümerolojinin dotmasına sebep oldular.
Güçlü ve faydalı bir teknik olan aritmetik, nümerolojiyle birlikte gelişti. Kısa süre­
de, sayılar artık yalnızca ayak ve el parmaklarıyla sayılabilenlerin çok üzerine çıktı. Ya­
zının icadından önceki dönemlerde bu durum bazı zorluklar yarath. Bir tahta parçasa
üzerine istenildiAl kadar çok kertik atmak zor değildi, ancak bunlar toplanmak istendi­
Ainde, kertikleri baştan sonra saymak oldukça zahmetliydi.
Çözüm, kümelerin kullanılmasıydı. I nsan gözü, beşli kümeleri kolayca seçebilirdi:
aralıklı yazılmış ve beş kertikten oluşan kümeleri birbirlerinden ayardetmek kolaydı.
ll
Kümeler, kertikleri tek tek sayma zorunluluğunu onadan ka.ldımıaktaydı. l·k·şli künı<:,
kertik kümelerinden yalnızca birisiydi \"e baş k a sa.\·ıda kcni klerdcn oluşan kümeler de
vardı. İ leride göreceğimiz gibi, ,\\ayalar yirmili k ümeyi tercih etmişleı·di. Ancak en sık
kullanılan küme, el veya ayak parmak l ar ı n ı n sayısına dayanan onlu kümelerdi.
Gruplandırmayapıldıktan veya "taban" belirlendikten son ra, aritmetiğin dört işlemi­
nin -toplama, çıkarma, çarpma, bölmenin- gelişmesi artı k kolaylaşmıştı. Bu durum
özellikle çıkanna kavramına yardımcı olmuştur.
Çü n k ü taban
belirlendi k ten son ra, bir
sayının yirmi, otuz gibi bir sayıdan veya herhangi bir başka kümeden bi rkaç birim kü­
çük olduğunu ifade etmek, o sayıyı. birden yukarıya doğru sayarak ifade etmekten da­
ha kolaydı. Böylece, 29 sayısı (.30- 1) şekline, 47 sayısı ise (50-.3) şekline dönüştü. Ker­
tik kümeleri veya çubuk demetleri kullanıldığında, çıkarmaya dayalı bu sayma yöntemi
çok kullanışlı olabilmekteydi. Tabii ki. kümelerin sayılması, kısa zamanda toplama işle­
minden çarpma işlemine götürdü ki, çarpma işlemi de zaten temelde toplama işleminin
uzantısı idi. Çarpmanın avantajı. büyük sayılarla daha çabuk ve kolay işlem yapılması­
nı sağlamasıydı .
.Matematiği.n uygulamasını içine alan ilk bağımsız inceleme dalının astronomi olma­
sı mümkündür. Gökleri saat veya takvim olarak kullanmak için sayılara ihtiyaç vardı.
Diğer taraftan. Ay veya yı]dızlann ufka olan uzaklıklannı ölçmek için de sayılar gerek­
liydi. Ancak, bu meselenin farklı bir boyutu vardı. Eğer bir kişi, Ay'ın ufuk çizgisinden
ne kadar yüksekte olduğunu hesaplamak isterse, ulaşamayacağı bir mesafeyi ölçmek zo­
rundaydı. Bu mesafeyi yeni bir yöntemle bulmaya mecburdu; ya kolunu uzatıp Ay ile
ufuk çizgisi arasındaki genişliğin kaç parmak olduğuna bakacak, ya da gökyüzüne doğ­
ru uzattığı elleri arasında bir ip parçası tutacaktı. Bunun için kollannı tamamen germe­
liydi, yoksa farklı sonuçlar elde edecekti. Bu yüzden, gök cisimlerinin ufka olan uzak­
lıklannın ölçümü, herhangi bir uzunluğun ölçülmesinden farklı olup, sonraki dönemler­
de büyük önem kazanacak olan açı ölçümlerine doğru ilk adıındı (Resim s.
23).
Bütün bunlar kulağa hoş gelmekle birlikte, söylenenler büyük ölçüde tahmine dayan­
maktadır. Mezopotamya'da erken dönemlerden itibaren açılar ölçülmüş ve MÖ ikinci
binde Stonehenge• inşa edilirken açılar kullanılmış olmakla birlikte, insanın açıları ilk
defa ne zaman ölçtüğü bilinmemektedir. Ay'ın ve yıldıziann gökteki konumlan, tarih
öncesi insanı için çok önemliydi ve bu konumlan tesbit etmek açıları ölçmek demekti.
Bugün pek çok insan şehirlerde yaşamakta ve geceleri ender olarak gökyüzüne bakmak­
tadır: Ay ve yıldıziann bu insanlar üzerinde hemen hiç etkisi yoktur. Ancak kırlarda, ya­
pay ışıktan uzakta, durum oldukça farklıdır veyıldızlı gökyüzü, bilhassa Orta Dogu'nun
• Jngil u'df �isbury"nin 13 km kuzeyinde Neolitik Çaıı sonuyla Tunç Çatı �ından (MO 1800.1400) kalma, toprak
bir_ �ıle çnonlı, ıç. içe bırkaç halka olutnıracak ,.ekilde aralıklarla dtkine dizilmi' büyük bloklan (megaliıhs) !oplu·
lugı.ı. (�.n.)
H"f
taş
12
\'C unutulmaz bi r özelliğidir. Tarih öncesi insanı, muhakkak ki, geceleri
gökyüzü nü seyretmiş ve bunu hem merakla hem de biraz korkarak yapmış olmalıydı.
Gökyüzünde sergilenen bu değişken ve şataratlı gösteri, o dönemlerde ilkel insanın
aklını ve h ayal in i cezbetmeye hazırdı. Gökyüzünün gece boyu süren yavaş ve görkem­
dikkat çek id
li harekcli -ki bu hareket yıldızlan ufkun bir ucundan diterine ta.tımaktaydı- seyredil­
meye de�er bir görüntüydü. Ay'ın hareketleri de aynı şekilde ilgi çekiciydi. Ay, yıldız­
lar gibi yalnızca doğup batmıyordu; önceleri ince bir hilal iken daha sonra büyümekte,
gökyüzü nde büyü k bir küre şeklini almakta ve tekrar küçülmekteydi. Dipr taraftan,
evresi 29,5 günden fazla sürmediti için, mükemmel bir zaman göstergesiydi. Nitekim,
ilk takvimlerin hepsi Ay'ın hareketini esas almıştı.
Yıldızlar da, sanki gökkubbe dönüyormuşcasına gökyüzünün bir tarafından diA'er
tarafına doğru bir bütün olarak hareket etmekte ve böylece, geceler ve yıllar boyu aynı
kalan şekiller meydana gelmekteydi. Bu şekillerin düzeni de�şik toplumlar tarafından
değişik tarzda yorumlanmış olmakla beraber, yorumun temelindeki kural hep aynı idi:
Yıldızları hayvanlara, kahramanlara veya tannlara benzeyen kümeler halinde topla­
mak. Bunlardan başka, gökyüzünde zaman zaman beliren yıldızlar da vardı ki, bugün
bunlar gezegen• veya planet (planet kelimesi Yunanca '"gezgin" anlamındaki bir keli­
meden türemiştir) olarak bilinmektedir. Gezegenlerin görünürdeki bu düzensiz hare­
ketleri, tarih öncesi astronomlan için muhtemelen merak kaynaA"ı olmuştu; bu hareket­
ler, daha sonralan bilimsel araştırmalan kamçılayan kuvvetli bir faktör olacaktı.
Böylece gökyüzü, düzen ile beklenmedik olayiann içiçe bulundul;lJ, sürekli deAişen
bir gösteri gibiydi: zira gökyüzünde, gezegenlerin dışında, onlar kadar kaprisli görünen
başka olgular da vardı. Yeryüzüne düşer gibi görünen yıldıziann (göktaşlan) görüntü­
sü, parlak alevii yıldıziann (kometler veya kuyruklu yıldızlar) ansızın ortaya çıkması,
gökkuşaAı, Güneş ve Ay'ın çevresinde oluşan haleler gibi diter olgular da dDzensiz ve
de�şkendi. Hiç kimse onlan görmezlikten gelemez veya kendini onlann cazibesine
kaptınnaktan alıkoyamazdı. Gerçekten de gökyüzü, her ç&Ada hayal gücünü etkilemiş­
ti; öyle ki, insanın gökyiizü hakkındaki zamanla de�şen inançlan, gökyüzünün yapısı
hakkındaki fikirlerinin gelişmesi, de�şik medeniyetlerdeki kültür farklan labirentinin
içinde bize yol gösterecek bir çizgi oluşturmuştur. Bundan başka, gökler hakkındaki fi­
kirler, insanın sürekli gelişen bilimsel tutumunu bir ayna gibi yansıtmaktadır ve bu du­
rum, öykü.müz ilerledikçe bize özellikle faydalı olacaknr.
Eakı Mısır'da Bilim
Milattan önce 4000 ile 3000 yıllan arasında Neolitik yani Cilalı Taş Devri kültürü
Mezopotamya (bugünkü Batı ve Güneybatı Irak) ve Mıs•r'a tamamen yerleşmişti. Ilk
•Oıımanlıcaaı.
HY.f&R.
(ç.n.)
13
düzenli şehirler ve devletler bu bö lgelerde ku nı lımış olnwldiı lıt•nılıt·r. her iki lıiilgl·cll·
birbirinden oldukça larl(lı medeni,yetler doı!ı;cl u .
Nil çevresinde yeralan 1\-\ısıı·'ın güne,v. doğu ve hiltı sınırl.ınndaki .şaı·ıl.ınoldul<�·.:ıcl­
verişsizdi. Gerçekten de Mısır. kuzeyde de niz, d iğer sınırlaı·ında ist• <;öl ilc �·t·vrdenıniş
bir adaya
. benzetilebilir. Mısır medeniyet i de, her bal< ı mda n bd linranda dışarıya ka p•ıl ı,
tutucu ve içe döniiktü. Yayılmaya veya diğer toprakların f(. ıh inc li.ızla ilgi göstenm•miş­
ti. Mısır. kendi kendine yeten bir dünyaydı. Mısırlıların kendilerine has tanrılan ve ,va­
şayış tarzları vardı. Mısır dili ve hiyeroglif için de durum bö,vle,vdi. Hi,vcroglif' si s te m i de
Mısır'a has idi ve diğer dilleri ifade etmek için elverişsizciL Du yi.izdcn diğt•r i.ilkck·ı·lc y.:ı­
pılan diplomatik yazışmalarda başka bir yazı sisteminin kullanılması gerekmekteydi.
Gerçekten de eski Mısırlılar, çevre kültürlerden tamamen kopmuş olarak yaşamaktaydı.
Eski Mısır, dışa kapalı bir özellik göstermekle beraber, muhteşem bir medeniyet ser�
gilemiştir. Sınırlarının ötesinde yaşayanlar bu ülkeye gıpta etmişler ve çevredeki çöller,
bu medeniyet'in kıskanç komşularının kurbanı olmasını önlemiştir. Bununla beraber,
bir miktar göçebe Mısır'a gelmiş ve seyrek nüfuslu delta bölgesine yerleşmişlerdir. An­
cak bunlar, çiftçiler ve kitipler ülkesi olan Mısır'ın temelde barışçı olan yapısını bozma­
mışlardır.
Nil Nehri'nin genellikle temmuz ayında meydana gelen senelik taşması, Mısır'da ha­
yatın temelini teşkil etmekteydi. I yi düzenlenmiş olan sulama sistemi sürekli olarak ba­
kım altında tutulduğu gibi, senelik taşmayla gelen sular bilhassa dikkatli kullanılırdı.
Genellikle iyi ve bol mahsul elde edilireli ve çok kez, senede üç defa ürün alınırdı. Bü­
yük kısmı delta bölgesinde otlahlan sığır sürüleri de vardı. Tanm metodlannın ilkel ve
tutucu olmasına raımen, Mısırlılar geçimlerini elverişsiz veya çorak topraklardan elde
etmek zorunda kalmamışlardır. Bahçecilik yüksek düzeydeydi ve bunun sonucu bol
miktarda bahçe ürünü elde edilmekteydi (Resim s. 25).
MÖ 4000'de, Mısır birleşti ve iki karışıklık dönemi hariç iki bin yıldan fazla bir sü­
re boyunca birleşik halde kaldı. Birleşik yönetim, başlıca, Eski Krallık, Orta Krallık ve
Yeni Krallık dönemlerinden oluşur. Bunlara ek olarak, Ilk Sülale Dönemi ve birkaç ka�
rışıklık dönemi daha bulunmaktadır. Bunlar aşal;ıda verilmiştir:
�
Ilk Sülale Dönemi
Eski Krallık
Karışıklık Dönemi
Orta Krallık
Karışıklık Dönemi
Sülaleler
I- I l . •ülaleler
I I I- VI. •ülaleler
V I I�X . sülaleler
X I-X I I . •ülaleler
X I I I-X V I I . sülaleler
14
Yaklasık tarihler
MÖ 3100-2686
MÖ 2686-2160
MÖ 2 160-2040
MÖ 2040-1786
MÖ 1786-1567
Yt•ni l(ra l l ı l <
Çül<iiş v e _}'abann hakimiyeti
XVIII-XX. sülaleler
XXI-XXXI. sülalcler
MÖ 1567-1085
MÖ 1085-332
Mısır ülkesi n i fiı·avunlar yönetmekteydi.
Despotizmleri, halk karşısındaki sorumlu­
Yaşadıkları eskiçağlar göz önüne alındıA"ında, genellikle
adil olduğu kabul edil miş gibi görilnen kanunların hilkmüne göre yönetilen tebaalarının
makul ölçüele rahat ve mutlu bir yaşam sürmelerine dikkat etmişlerdi.
Mısır'da geniş v e etkili bir yönetim mevcuttu. Yönetimin büyük bir kısmı muhteme­
len bi.iyük tapınak vakıfları etrafında toplanmıştı. Bununla beraber, firavunlar, zaman
zaman kendileri nin de usta yönetici olduklannı göstermişlerdi. Bunlann arasında en
dikkati çekenler, X I I . sülale zamanında Teb'de hüküm süren Amenemhet ve onun ha­
lefleriydi. Yönetim, tartı ve ölçüleri slandartlaştırdı. Yönetimdeki memurlar (ka.tipler),
hiyeroglif veya el yazısına benzeyen hiyeratik yazıyı kullanmaktaydı. Hiyeratik kelime­
si Yunanca "ruhani " anlamına gelen hieraticos'dan gelmektedir: genellikle, Mısırlı ka­
tipler aynı zamanda rahipti. Mısırlılar, Mısır'da çok eskiçağlardan beri imal edilmekte
olan papirüs üzerine yazmaktaydı. Papirüsün MÖ 3500'den evvel, sülalaler öncesi dö­
nemden beri kullanıldığı tahmin edilmektedir. Delta çevresindeki bataklıklarda bol
miktarda yetişen uzun sazların (Cyperus papyrus) gövdelerinin içindeki yumuşak ve
süngerimsi dokudan yapılan papirüsü tabaka şekline getinne işlemi oldukça basitti. Pa­
pirüs, Orta Dogu 'nun kuru şartlarına son derece uygun bir malzerneydi ve daha sonra
Roma'da da yaygın olarak kullanıldı. Avrupa'nın nemli ikliminde daha az dayanıklı ol­
masına rağmen .Mısır'da, di�r yazı malzemelerinden daha üstündü ve milattan sonra
dokuzuncu yüzyıla kadar kullanıldı. Sırası gelmişken, Mısırlıların ulu irfana sahip bır
millet olduğuna inanan Yunanlılann papirüs şeridine biblion adını verdiklerini ve "bib­
le" (Kitap ve/veya İ ncil) kelimesinin bu kelimeden türediğine işaret etmekyerinde olur;
"paper" (k�ıt) kel imesi de, papirüsten türemiş olmakla beraber. kiğıt değişik bir mal­
zeme olup, Mısırlılar tarafından deA-il, Çiniiter tarafından icat edilmiştir.
luk idea l l e riyle yu ın uş a t ılmış t ı.
[Kqulm dllnya tlzedDdeki yayW,. .... bkz_ •• 303-4]
Yunanlılann . Mısırlıların sahip olduğu bilgilere geretinden t:Ula değer biçmesi, kıs­
men Mısır'a ziyaret edenlerin izlenimlerinden kısmen de gördükleri anıtsal yapılar kar­
şısında duydukları hayranlıkla karışık korkudan kaynaklanmış olmalıdır. Mısır abide­
lerinin ihtişam ve büyüklüğünden etkilenmeleri anlayışla karşılanabilir, çünkü inşaat,
Mısırlıların en güçlü ifade tarzlarından biriydi. Nil Vadisi, başlı başına bir taş oc&�ıydı.
H er ne kadar ihtiyaç duydukları bütün keresteyi Libya veya Suriye'den ithal etmek zo­
runda idiyseler de Mısırlılar, kısa sürede yerli malzemeyle yapılan zanaatlarda beceri
kazanmayı öA"renmişlerdi: taş kesmede uzman, mükemmel heykeltraş, iyi boyacı ve me­
talleri (bilhassa altını) işlemede usta zanaatkil.rdılar.
15
]\\ısır'ın anıtsal yapılan, Eski Kral l ı k 'tan I,' Ok ön çe, erln·n d öıll''nı d c oı·t<�yoı �- ıl.:ınay;ı
başladı. Bununla beraber, Kral Coşeı·'in ( OjoSl'l') n·ziri i ın h o t e p ' i n ilk dl"\'<t�<ı ı .ı� me­
zarı -Sakkara'daki Basamaklı Piramit- tasarl<�_vıp inşa el llll' S i , ancak l l l . Stiloık zoı ma ­
nında oldu (Resim s. 23). Bu piramit ve daha sonra inşa e d i l e n l<eops ( 1'\ h u fu ) biiy ü k
pirarnidi (yapımında her biri 2,5 ton ağırlığındaki 2.300.000'den tiızla kirl"�·ıa�ı b l o k k u l ­
lanılmıştı) yalnızca, Mısır hayal gücüne ve yapı teknolojisine d eği l . <�y n ı zamanda i n�a ­
atçılardan oluşan büyük bir ordu (Yunan tarihçisi Herodot 'a göre 1 00.000 kişi) d ü z e n ­
leme ve yönetme konusundaki becerilerine de güzel b i r ö r ne k t e ş k i l e d e r . Bu k ada r bi.i­
vük bir işçi topluluğunu, günümüzdeki sağlık ko rum a yö n t e ml er i n i n b u l u n mad ığı kala­
alık kamplarda, dizanteri, kolcra ve tifodan uzak tutmak, büyük ustalık gerektiren bir
b
işti. Son araştırmalar beslenmenin bu hususta önemli rol oynadığını göstermiştir. Yiye­
ceklerinin arasında turp, sarmısak ve soğan yer almaktaydı; bunlar, yukarıda sayılan
hastalıklann bakterilerinin üremesini önleyici maddelerdi. Mısırlıların bakterileri bil­
dikleri şüphesiz iddia edilemez ise de, bu uygulama Mısır'daki pratik tıp bilgisinin, ba­
zı bitkileri böyle bir durumda gıda olarak kullanacak kadar gelişmiş olduğunu gösterir.
Mısırlıların dev yapıları ve heykclleri inşa etmede gösterdikleri beceri, bilim olma­
yıp. bizim bugün mekanik ilkeleri olarak adlandırdığımız ilkelerden kaynaklanmakta­
dır. Bununla beraber, inşaatçılann başvuracağı bilimsel bilgi temelinin veya teorinin
mevcut olmadığı tahmin edilmektedir. inşaada ilgili başarıları, sağlam ve pratik tecrü­
beyle yapı mühendisliği konusundaki kabiliyederine dayanmaktaydı. Gerçekten de Mı­
sırlılar, temel ilkeler üzerinde düşünmekten ziyade, yararlı sonuçlarla ilgilenen çok pra­
tik insanlar gibi görünmektedir. Bu tutum kısa vadede başarı getirebilirse de, uzun va­
dede, spekülasyonun veya yeni fikirlerio ortaya çıkmasını teşvik etmemektedir: Ahena­
ton'un (Akhenaten), MÖ 1370'de. Karnak'ta büyük tapınağını yaptırdığı zaman kulla­
nılan teknikler, bin üç yüz yıl önce Keops (Khufu) tarafından kullanılanlardan esasta
pek farklı deA-ildi.
Eski .Mısrr'da Astronomi
Mısırlılann felsefi spekülasyona olan ilgisizlikleri ve uygulamaya olan eğilimleri, ası­
ronomide de görülür. Onlar için astronomi, zamanı ölçmek için gerekli olan faydacı bir
temelden başka bir şey değildi. Zira Mısırlılar, zamanı hesaplamaya, diğer eski toplum­
lann hepsinden daha çok önem vermişlerdi. Belki de bu durum, belirli zamanlarda
ödenmesi gereken vergiler ve belirli tarihlerde meydana gelen olaylar ile uğraşmak zo­
runda kalan bi.iyük bir yönetimin varlığından kaynaklanmıştır. Sebebi ne olursa olsun,
Mısır astronomisi, Güneş ve Ay teorileriyle ilgilenmedig-i gibi gezegenlerin hareketi ko­
nusunda da -gezegenlerin yıldızlar arasında gezindiklerini bilmelerine r�men- belirli
16
i i L·ı·i s ü r rn c m iş t i r . M.ısırlıların, yı ld ı z l arı kendilerine has bir şekilde gruplandır­
m ı ş o l t l u l< l a r ı ınu hakkaklır. Anca k ya pt ık l a rı yıldız sınıRandırması öyle karışık bir sınıf­
l.ınd ınnadır ki, bi ı-kaç örnek dışı nda, Mısır takım yıldızlanndan hangilerinin daha son­
ral;.i gcl cncklcrd c görülen tak ım yıldızlara karşı lık geldilini anlamak mümkün detildir.
Örneğin k u zey yarık ü redeki yıldız grupları içinde bugün teşhis edilebilen tek takım yıl­
l i k i r i L· r
dız Büyüka_vı 'dır.
Mısır yaklaşımın ı n bir örneği, Creenlleld papirüsünde yer alan evren tasvirinde gö­
ı·ülcbilir (Resim s. 24) . Yak l aş ı k MÖ 970'e ait olan (dolayısıyla Yeni Krallık sonrası bir
bclgedir) ve Amon -Ra'nın rahibesi Prenses Nesitanebtaşu'nun Teb'deki mezanndan çı­
kan bu papirüste, evren tamamen sembolik bir şekilde resmedilmiştir. Bu çizim, tann
ve tanrıçalarla doludur. Gökyüzü, tannça Nut'un vücududur. Nut'un altında, vücudu­
nun bir tarafina yaslanmış olarak uzanan Tann Keb,0 Yeryüzünü temsil edilmektedir.
Ortada ayakta duran hava tannsı Şu, Nut'un bu oldukça rahatsız sayılabilecek duruşu­
na yardım etmektedir. Diter bazı çizimlerde, Nut'un vücudunun üzerinden geçen, biri
Güneş'i diA"eri Ay'ı taşıyan iki küçük kayık vardır. Mısırlı astronomlar aynı zamanda
din adamı olduklarından, bu ve benzeri çizimierin dini anlam taşımış olmalan şaşırtıcı
de�ildir. Ancak, sözü edilen çizimler ile göyüzünün fiziksel görünümü arasında fazla
baA"lantı yoktur. Bu çizimler, dar ve uzun bir ülkeye sahip olan Mısırlılann, üzerlerin­
deki gökyüzünü de dar ve uzun bir kutu şeklinde düşünme eAiliminde olduklannı gös­
terir. Nut ile ilgili başka bir çizimde (XIX. sülale devrine ait olan ve I.Seti için dikilmiş
Abidos'taki anıtın üzerinde) Nur'un vücudu çok uzun ve ince olarak resmedilmiştir.
Ancak bu gibi resimlerden. maddi evren hakkındaki inanç dışında elde edebilecetimiz
bqka bir şey yok gibidir.
Evrenin fiziksel yapısı konusundaki bu ilgi eksiklitinin sebebi, rahip..a,stronomun
asıl dikkatinin öbür d ü nya üzerinde toplanmış olmasıydı. Nut, Şu ve Keb'in çizimleri·
nin Greenfield papirüsünde bulunmalan bu yüzdendir. Burada, evrenin başlangıcının
mitolojik tasviri olan din temelli kozmogoniyle00 karşı karşıya bulunuyoruz. Gerçekten
de, ilk Mısırlıların evrenin başlangıcı hakkında daha fiziksel bir açıklamalan vardı. Bu
açıklamaya göre, ilk canlı varlıklan taşıyan tepe, başlangıçtaki tufanın içinden yüksel.
mekteydi. Nil'in senelik taşma zamanı kadar eski olan bu basit düşünce, yerini yavaşya­
vaş daha gelişmiş ve din temelli bir açıklamaya bıraktı. Günümüzde Heliopolis kozmo­
gonisi olarak tanınan bu kozmogoniye göre, ilk Tanrı Atum (Atum önceleri eski Onu
şehrinin yerel tannsıydı ve bu şehir daha sonra Yunanlılar tarafından Heliopolis ismiy·
le tanınacaktı) Şu (hava) ve Tefnut (ıslaklık) dan oluşan ilk tann çiftini tükürerek ya­
rattı. Daha sonra Şu, gökyüzü (Nut) ile yeryüzünü (Keb) birbirinden ayırdı. Bu beş
•
Geb veya Seb olarale da bilinir. (ç.n.)
0 0 Gökci.simleMnln oluoumunu inceleyen bilim dalı.(ç.n.)
17
tannva. Osiris mitinin tannlan da eklendi. Bunlar. ölü ler diyarı n ı n bereket tanrısı Os i ­
ri s � eş i lsis, Osiıis'in erkek kardeşi katil Set \ ' e o n u n ' Hancdan ı n E\'sa h i besi ' olarak
adlandınlan eşi Neftis ( Nephrhys) idi. A_vnca, Osiris \'e isis'in oğlu olan şa h i n şeklin­
deki Tann Horus da vardı ki, hüküm süren firavunun Horus'u temsil e t t iğine ina nılır­
dı. Ölüler divanndan bi r opl vücuda getiren ölü ta n rı n ı n hik.iyes i n i anlatan Osiris m i­
ti. başlangıç ;a, ilk Abidos krallannın kültü ile bağlantllıydı. Bu kühte, Osiris'in ö l ü m ü
her sene temsili olarak canlandınlmaktaydı. Güneş'i yaratan tanny. temsil eden Atum
ve onun sonradan yaratılan dört tannsının da katılmasıyla, Osiris ailesi " Nut'un çocuk­
lan" haline geldi. Böylece, rah i p-ast rono m l a r için, kozmolojik resmin anlamı, evrenin fi­
ziksel tanımından çok daha önemli ve öbür dünyanın işlerine aitti. Rahip-astronomlan,
VIIdıziann konumlannı aynntllı olarak araştinnaya sevk edecek veya teşvik edecek bil'
�bep yoktu. Anlaşıldığı kadanyla, yıldıziann yapısı üzerinde düşünmeye de çaba gös­
tennediler. Dikkatlerini fiziksel dünya üzerinde de�l. ruhlar diinyası fizerinde yog-un­
laştlnnışlar ve güç sah ibi olmuşlardı. Amon rahipleri, eski tannlan ortadan kaldırtan
heretik0 firavun Ahenaton'a (Akhenaten) ait bütün devlet kayıtlannın, her taş anıtin
veya yontma kabartmanın yok edilmesini ve böylece hatırasının l e k e lenm esin i sağlamış­
lardı. Ancak bilginin eski koruyuculan ve onlann kurduğu evren görüşü geçerliliğini
korumaya devam etti. Mısırlılar, Atum'dan başlayarak firavun "Canlı Horus"a kadar gi­
den soyaiacındaki tüm tannlann, ölümden sonra kendisine yeniden hayat verecetJni
ümid etmekteydi: Daha sonrayaşamış olan Yunanlılar için. bütün bunlar, eski Mısıriı­
Iara atfedilen harika 1re esrarengiz bilgilerin bir parçasıydı.
Diter taraftan gökyii z ii, eski Mısır'ın rahip-astronomlan için pratik faydası olan bir
araçn: zamanı tayin etmek için gökyüzüne başvururlardı. Güneş'in gökyüzündeki yıl
boyu silren hareketini belirlemede takım yıldızlar kullanılırdı (Resim a. 24). Mısırlılar
son derece yeterli bir takvim icat etmişlerdi. Bu takvim astronomi bakımından fazla ge­
lişmemiş olsa bile, eskiçatiann en ileri resmi takvimiydi. 00
Nil 'in senelik taşmasının, göze çarpıcı bir astronomi olay. ile çakışti� erken dönem­
lerde fark edilmişti. Bu dikkat çekici olay, gökyüzünün en parlak yıldızı olan Sirius'un
(Mısırlılar tarafından Sothis olarak bilinin::l i ) doğu ufkunda şarak sökmeden hemen ön­
ce görünmesiydi; Sirius'un, uzun bir görülmezlik döneminden sonra tekrar belirmesi,
Mısır'ın parlak gökyüzünde göz alıcı bir olaydı. Gün agannadan önce doA"ması yani tan­
datııto sebebiyle, Sirius zamanla "Seneyi. Başlatan" olarak adlandınldı ve resmi takvim
bu olay üzerine kuruldu. Böylece ilk takvim. her biri 29 veya 30 gün çeken 12 aydan
oluştu ve Ay'ın evrelerinin 29,5 günlük süresine baA"Iı olarak toplam 354 günlük idi.
•Kendi dininin kuralların. hqı çıkan kim.e.( ç.n.)
u lnsilizu mm
vtl
A. Say.lı w-Umdan "resmi ıalı.vim" olar.- çevrilmiftir. Y6nl'tirn ıu
� �C!, � r·.
��l���,!:; :;.�; ;�:·�:n'i:·�u �:::�:: ���::���r:.:�j��(���. ;\1••11'
�
n
18
..Jondan idari
·� .\l�zopoı�m.valıl�
B u n d a n dolay ı . her üç veya
bazen de iki yılda bir, tak vi me 1 ay (takvimin sonuna veya
Böylece takvim, "Seneyi Başlatan"ın gelişi ""e ona bal­
ayl a r ı n aras ı n a ) e k l e n m e k teydi.
lı hayram l a r i l e
h e m e n hemt>n uyum içinde ilerlemekteydi. Bütün bunlar, sülaleler ön­
cesi d ö n e m d e d ü z e n l e n m i ş t i .
Ülke sonradan daha katı bir sistemle yönetilmeye �lan­
deAişmediği. düzensiz aralıklarla ay ilavesini gerektinneven
"'
daha dakik ve mevsimlerle uyum gösteren bir takvime ihtiyaç duyuldu.
dığı nda. ay u z u n l u k ları n ı n
Neticede, asıronomik yıl uzunlug-u (mevsimlere dayalı takvimin belirlediği yılın
uzunlug-u) yani bir yaz gündönümüyle bir sonraki arasındaki süre ölçüldü ve 365 gün­
lük bir değer elde edildi. Bu ölçüm, muhtemelen, yere dikilen bir çubuğun öğle vakti
verdiA-i gölgenin her gün gözlenmesiyle yapılmışn. Mevsimler ilerledikçe, Güneş gökyü­
zünde daha da yükselir, ög-le vaktindeki gölge gittikçe kısalır ve yaz gündönümünde en
düşük değerini alır. Ondan sonra, Güneş tekrar alçal1r, öğle vakti verdiği gölge gittik­
çe uzar ve kış gündönümüne gelince en uzun halini alır. Bu doğal olay, hemen her yer­
leşik medeniyette bilinmektedir. Aynca bazı anıtsal yapılann. Mısır yılının başlangıcına
işaret eden Sirius yıldızının doAuşu veya Güneş'in yaz gündönümündeki doğuşu gibi
gökyüzü olayianna göre yönlendirilmiş olması, .1\obsırlılann da bu olayı bildiklerini gös­
termektedir. Sirius'un bir tandoğuşu ile bir sonraki arasında günler sayılmış ve böylece
birkaç sene sonra 365 günlük süre kolaylikla bulunmuş olmalıdır.
Yeni takvimi hazırlarken, 1\\ısırlı yöneticiler, geleneğin uzun zaman önce tesbit etti­
Ai üç Mısır mevsimini (Taşkın, Sulann Çekilmesi ve Hasat) kullandılar. Her mevsim
dört aydan, her ay 30 günden meydana gelmekteydi. Takvim, aynı zamanda 10 günlük
haftalardan oluşmaktaydı. Bu, toplam olarak 360 gün etmekte ve bunların arasına 5
günlük kısa bir süre eklenmekteydi. Hem kullanımı kolay hem de idari bakımdan geçer­
li olan bu takvim, uygar insan tarafından, mevsimler esas alınarak yapılan ilk takvimdi.
Diğer medeniyetlerde olduıu gibi, .1\o\ıs•r'a ilk yerleşenler de Ay takvimini kullanmış­
lardı. Dini bayramlar, 365 günlük resmi takvim benimsendikten sonra bile Ay takvimi­
ne göre belirlenmekteydi: aynen. bugün Paskalya tarihinin belirlendili gibi. Mısır tak­
vimi, yönetimin bir zaferi olmuş ve muhtemelen Ay takviminin ve resmi (Giineş) takvi­
min çakıştığı MÖ 2937 ile MÖ 282 1 arasındaki bir tarihte kullanılmaya başlanmış ise
de, tam doAnı bir takvim değildi. Gerçek asıronomik yılın 365,25 gün olmas• sebebiyle,
zaman ilerledikçe resmi takvim ile mevsimler arasında bir kayma meydana gelmekte ve
iki yüzyıl sonra bu kayma 50 güne vannaktaydı. Bunu düzeltmek için en kolay yol. her
200 senelik sürenin sonuna 50 gün eklemekti. Ancak bu yapılmamıştı. Belki de böyle
bir çözüm önerilmiş, fakat kAtipler taraftar olmadıklan için uygulanmam1ştı. Bunun
üzerine, resmi takvimle paralel ve onunla uyum içinde ilerleyen yeni bir karneri yıl (Ay
yılı) düşünülmflştfl.
19
Bövlelikle, vakl�ışık MÖ 2b00'tlt•n itihoııı.•n ı\ \ ı :-; ı r 'doı
k
�
ii,·
ı . ı k , i ı ı ı \',ırd ı : .lıı:'ı t� li ı ı l i i k
• , . ....
lııkvi­
m l t a v im, on n karneri kaı·şılııı vt• Sil'iu�'ıın toımluıuşlaı·ıylu ayo:ırlaıuın t·�ki A,v
ıni. Resmi takvim. Sirius'un tıındu&-uşu,vloı l • r l .:.lbO �Id.i& b ir· ı,;ııkışnuılt t<ı,vdı ( h • ı· ı l <h·t
u
t
vılda 1 gün lArk olur ve 4 x .365 ., l 4b0 edt•r). Bu Jevı"t". Suı hi.sD dt•\•ı·esi ul;.u·uk hilinlr­
i. Ccı'\·ek astı'Onomik ,vıla göı·e ka,vımı gösteren takvimleı·, uzun biı· süı-c su ı m l oı ,\'"·
niden c,·akıştıA"ından, resmi takvim ile A,v t�ıkviınlni birleştiren hiı· tukviın devrl'sinin ıni­
d
ın
lanan önc.·c beşim•i yOzyılda tasarlandıg-ı 7.annedilmt•ktedir. Anc.·uk lnı, Mısır mcdeni_vc.•­
tinin klasik döneminden �ok sonra göriilen geç tm·i hli bi ı· gdişmc.• diı·.
Mısırlıların günü, Güneş'in dog-uşundan bir sonı·aki tlug-uşu ıuı lwd.:u· si.lı·ınel<tt•
ve
her biri on tkişer saatlik i k i devreye bi.il ünmckıc,vdi. Mısırlı lnı·, bi.i_vlc bir btilün ınc_vi lti­
sariayan ilk toplum olmakla ka l m a,vı p, a,vnı zamanda günUn somtlerini dt• eşit U7.lı n l u k ­
taki parçalara bölen i l k toplumdu. Gecenin 1 2 saa t e bölünmesi, gec.·e boyunc.·a gökyü­
zlinde dotan ve batan yıldızların hareketi esas alı narak yapılmıştı. Gerçekten de, bazı
bilgili kAtiplerin, resmi takvimi başından sonuna kadar tarayarak senenin her "on gün­
lük hafıa"sı nın ilk gününde tandoAuş ,vapan bir yıldızı ve yıldız kümesini belirlemiş ol­
maları muhtemeldir. Bunu yapttktan sonra, böyle bir ,vıldı:r.ın vcyı.ı yıldız k O rnesinin
(dekan°0 olarak bilinirler) tandog"uşuyla bir sonraki kümenin tandog-uşu arasındaki sü­
reyi bir "saat" olarak kabul etmişlerdir. MÖ 2 1 50 civannda, bu "saat"lerin sayısı 12 ola­
rak te
sfJit edilmişti. Her ne kadar. bu şema her "gece" I S yıldız kümesinin geçtiA'fni gös­
termekte ise de, kümelerden bazıları, gerek günbatımından sonra ve gerek gün atarma­
dan önce meydana gelen alacakaranlık içinde kaybolmuştu. Bütün bu bilgiler, ilgili dö­
neme ait mezarların tavaniarına resmedilmiş olan "yıldız saaıleri"nin incelenmesiyle or­
taya çıkmıştır. 12 saatlik gündüz, muhtemelen 1 2 saatlik geceyi dengelemek için benim­
senmişti.
Gündüzleri zamanı ölçmek Için güneş saatleri veya daha dog"rusu gölge saatleri kul­
lanılmaktaydı. l l l . Tutmasis dönemine (MÖ 1 490- 1 436) ait bir örneg"in gösterdili gibi,
bunlar çok basil yapıda olabilmekteydı. Güneş saati, beş taksimatı bulunan düz bir tah­
ta parçası olup, bir ucunda yukan doAru bakan bır kol vardı. ÖAieden sonra, Güneş'In
gölgesi başka bir yöne dOştüAOnden, bunu ölçmek Için, ög-le vakti gelince bu saatler,
tersyöne çevrilirdi. Bununla beraber, gündüzün ilk ve son saatleri alacakaranlıkta kay·
bolduıundan, yalnızca on saati gösterlrlerdi. l l l . Amenhotep'in hükümdar oldug-u dö­
neme (MO 1397- 1 360) alt bir Mısır su saati veya klepsldra (clepsydra) da günümüze
kadar gelmiştir. Üzerinde MO 1 540 yılının takvimi resmedilmiş olduAundan, bu saatie­
rin ilk defa X V I I I . sUlale devrinde tasarlandıg-ı düşünülebilir. Ne zaman tasarlanmış
20
u l u nı;,ı o l s u n , su sailtinin kat l ı , lt ı..· m l i s i m l c- n t lah a kc-sin ve hassas ,vöntemlerle
lnta edil­
mi� ulan ,veni bır llp rc-sim l ı .vıldız sa.:ı l i n i n h.:ıbc-rı:iııl olmuıştur. V I I . Ramses'In
(yaklqık
MÖ 1 1 4 2 ) vı..· tliA"ı..• r Rmnsı..•s sü l a l ı..• si htıküıntloırların ın mezarları üzerindeki vıldız
11aat•
lı..• ı·i hi.i_vlı..· dir.
Yuluırı Mısıı·'tln Dend�.·ra'daki l -l athor malıedindeki llotu Osirl11 Tapına&ı 'nın tava­
nı mlı.ı ,Vl'r odnn tl.:ı i rı..• şı..· k l i n d e bir :r.od.vak ( Güneş, Ay ve gezegenlerin Içinden geçer gi­
hi gtiı·i.l ndiiA"ii _vı l d ız kümdcrl ı, uş[email protected]'ı) bulunmaktadır. Oldukça tanınmış olan bu zod­
,v.ı k , M Ö 30'a ait ol<lug-u mlan, Mısır ast i'Onoıni bilimine dışarıdan yapılan geç bir kat­
kıtlıı·. B u n u n ve d iter zodyaklan n , Mısır'a anC'ak milatta n tince üçüncü yüzyıldaki Yu­
mın işgalinden sonra geldili tahmin edilmektedir: zira Mısırlılar, böyle bir ı;ey tasarla­
mal, Için gereldi olan gezegen hareketleriyle hiçbir zaman ,veteri kadar ilgilenmemişler­
tli . Benzer olarak, Mısır astronomisine oldukça geç tarihte ve du1andan gelen bir di&cr
katkı da, milaltan önce altıncı yüzyılda Perslerln ülkeyi işgal i sırasında görülür. Bu da,
_vıldız falına olan lnançtır. Gezegenlerin varlıtı nı erken dönemlerden Itibaren fark et­
mişlerse de, eski Mısırlılar bunların düzenli ve dakik hareketlerine detil de yalnızca
ruhlar ile olan ilişkisine ilgi du_vmuşlaı·dı. Bütün gezegenlerin Horus'un deAişik yönl�
rini temsil t'ttiA'i kabul edilmişti. Örnekin J ü piter gezegeni, " İ k i Ülkeyi Aydınlatan Ho­
rus" veya " Esı·arı Çözcn Horus"; Satürn gezegeni, " Bota Horus" veya "Gökyüzünün
Bog--a sı": Mars gezegt'ni, " Kı ı·mızı Horus" veya " U f'kun Horusu" idi ve bunlar. gezegen­
Iere verilen unvanlaı·ın yalnızca hirkaçıydı. Ayrıca, gezegenlerin ülkedeki hayarı da et­
kiledig--i düşünülmüş olmalıydı; gerçekten de Merkür'ün, gece yıldızı iken ug--u rsuz, sa­
bah yıldızı iken farklı bır özelll�e sahip olduA-u na inanılırdı. Fakat bütün bunlar, dotum
anında yıldızların ve gezegenlerin bulundukları konuma dayanan .vıldız falına bakmak­
tan çok daha f8rklıydı. Yıldız lia_lı, aslen Mezopotamya'da lcat edilmişti ve Mısırlıların
kozmolojisinden çok f8rklı bir kozmolojlye dayanmaktaydı.
[A.troloJbda Joıyooklon .... bb. •. 43 • 44]
Eski A-lısli·'Ja IHatematilc
Eski Mısır astronomisi esas itibariyle zaman ölçümüyle ilgilendi&i gibi, eski Mısır
matemati�i de aritmetik, özellikle uygulamalı aritmetikle sınırliydı. Matematik, Yuna­
nistan 'da oldutu gibi uygulamudan ba#ımsız bir bilgi şekli olarak kabul edilmemektey­
di. Bu yüzden, matematiksel i l kelerin incelenmesi ihmal edilmişti. Matematikte temel
bir teori bulunmadıA-ı gibi, geometride de teorik bir sistem yoktu. lı,ı. yalnızca sayma,
toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemleri üzerinde yotunlaşmış olmakla birlikte,
iyi bir
Mısır matematiA'I, yönetirnde görevli kAtipierin karşılaştıkları cinsten problemlere
şekilde uyarlan m ıştı.
21
'
' �
i
:tıı.v
•'
'
'
ın.uul.uı ıli. h"]"-"-' ' "•m],_,] , - .- ,-.1,-ıı
l•u ı•u .ınınl,•ı . l•m ul. I n ı m.ıı.· ın.ı
"1.-.·1 ,l,'!). ı u l u l. �,,,,., ııu·l.ı.· ,ılup
l'"'"l.ııuu ·"' ·' .' ''"l,• ı uı.· ,[,>ıuıl.
.. ı.•. .• ı. '"�·· ,., ı . ı . ,• • �ı,., ,[,
:.'.)
{ ·�,•·: l l . n . ı T.mı "' ::' ı ı ' n ı ı n ı,ı�ı.lıgı .\ \ ı , ı ı· t :,.ı._, ıi.·iı T . ı ı ı ı ı , . ı M :\: ı ı ı ı ı· ı>ını n y. ı ·
n ı n ı l.ı .ı t'<\' " ' · " ' " " � "l,ıı·.ıl. tı • n n l ı · n y,., T.ını·ıM [\,•lı l l i ı 1 ı>l. ı l i. ı·! ı..,,..,,,ıı•nmlt•
,,[, l u g ı ı .ı:ihı .\ l ı . ı ı l ı l.mn ,. , n·nın l ı . ı � l . ı ı ı .ı: n ı [,,., , , , , , . [ , ı l . ı , , , , [, l.ıın.ıl. ı ı ı tl.ı. ;:tıl.
ı ı ı l , l ı l. l . ı ı ı ı ı ı . ı ı ı t ı ı ı . ı
ı
. ıı t ı l ı t' .l <' t i n . ı>nt t'lt•ı ı l ııı lt·,ın ı, .,[,lııl.l.ıo ı • •· " ' " ' ·' l t'l, ı . ı ı .ı.
ıl.ı.ı .ı n ı n.ıl.ı.ı_ı . l ı ı ; , ,. ,. ,ll,·l. l p. ı ı • ı ı ı ı > ı ı l l ı ı ı " l ı \ l ı ı w ı ı n ı . l .t ı ı ı t l ı , ı .
ı · ,ırı·: F ı ı . . . ı ı n :\ho·n.ııı>n i <' <'Şi
:"':t·l�·ı · ı ı ı ı . t : i ı ı ı .· � T.ı n n M . \ ı ı ı ı n '.ı
l , , , . ı , , . , , , , , , , . l.,·ıı . . \ ı mıı, l n ı l . ı ı ı
l ı , ı ı ı l . ır.ı l• . ı ı l ı l ı l . . i n � . ı n l ı g . ı l.o•ııtli
_ı .. ı t· ıı.·l.l,·rıııi h.ıhl'''""'l.ıo·,\'llı. l ' i ­
' · " " " .\lıo·ıı.ııtııı, . \ ı n ı n lı.ın..: d i ­
E•·•
, - , k ı ı.mnl;ın ,ı .ıs,ılıl.ımı�. ı:ı­
l..ıı ,n· n i •·o· k,olon lıir o'\Tt'll < l ı l lt·ni
km·ıı"' ' ' h;ış;ıranı.ı ı m ş ı ı .
.
.\lıi�l"si. 1\.ılıin·.
,\ \ ı s ı •
s. . lı/.1: li.u.ı i\1ıRıı' t.ıkıın ,\'ıt.lı�l.ın·
nın
1.
St• ı t 'ı ı l n
t,\':ı k l . ı t ı k
M��
I .� I K- I ."i ll-1 1 mt·ı.ru·ının ıaı·;ıııııııl.,
l ı ı ı l ı ı n.ın ı t•>inılo·rl.
Snld11.
•
. •·r .ılılıAı lıır
Krolrlrrtn ıupl.unın ın <la
ıii7L toplamı göoır­
rrn vr y.ıl.lqık MO 1700
yılıl\;l.
•.ıı lııo· ,\\ıoır ıiHI ınmarı.
llriılsh
,\\u�rum , Londra.
,So/ıÜ: t:.kı Mı8ır'rl..kı totnm ,...
nrhlr ha,vaundan krıı.iılrr �..."'"
btr n>$lm. Buraıla, büıün ,v't'rlr,ık
mt"<lrnt.veıler ,.., dolı,vı•�vla ı.nm
lçtn v�llmu bı.- bulut alan
Nıhıanınlı:ullanımıd& JÖ"I<'rilm ..k·
Londrll.
t�lr. 1\ritlsh Mu.eum,
25
Mısır aritmetigi, temelde. iki sayısı ilc çarpım cetvcllel"ine \'C ay nı ıo:amandu, i�tcr kC'­
sir olsun ister tam sayı, herhangi bir sayının üçte ikisini bulm<ı bt.•t.· erisinc dayanmak tay­
dı. Kitipler, hcsapla �alaı·ını genellikle hiyeratil< yazıyla yazınışiardı (Resim s. 45) . Bu­
nunla beraber, kabartmalar üzerindeki bazı sayıların hi_vcroglif şeklinde oyulmuş oldu­
g-u görülür. Değişik sayılar için çok �eşitli semboller bulunmaktaydı ve sayılaı·ı, bizde
olduğu gibi, bir çizgi boyunca dikkatlice sıralanmış halde yazma mecburiyeti yok t u . Fa­
kat, onlar da. bizim gibi on tabanlı sayma sistemini kullanmak taydı. Çıkarma işlemi
"9'dan 5'i çıkarmak" yerine "5'e ne eklersek 9 eder" şeklinde yapılmaktaydı. Bu suretle
toplama cetvelleri, çıkarma işlemi için de kullanılabilnıekte.rdi.
Çarpma işlemi için yalnızca iki ile çarpım cetveline ihtiyaç vardı. Uöylcce, 8'i 7 ile
çarpmak için kitip şöyle yazmalıydı: 0
8
16
32
56
EA"er çarpan 2 ı gibi bir sayı ise, kitip daha uzun iki kat alma işlemi yapacak, sonra
uygun terimleri (aşağıda * ile işaretlenmiş) seçip alacak ve işaretli sayıların karşısında
bulunan sayıların toplamı çarpım sonucunu verecekti. Böylece, 2 ı 'in 8 ile çarpımı şu şe­
kilde yazılacaktı:
•1
2
16
•4
32
8
64
•16
1 28
21
1 68
Çarpma işlemi, ı O'un katlan ve 1 / 1 0 ile de yapılmaktaydı. Ters sayıları çarpmak (ör­
neıin 1 sayısının herhangi bir sayıya bölümü, yani 1 /2 1 veya l l l 7 gibi sayılan birbirle­
riyle çarpmak) için de kurallar vardı: Tam sayılar nasıl çarpılmakta ise, birim kesirierin
çarpımı da benzer şekilde yapılmaktaydı. Kesirierin toplanmasına gelince; bunların top­
lamı kolaylıkla hesaplanabilir olmasına ra.A:men, bu iş için cetveller hazırlanmıştı. Mısır-
�?
aı
�
nc:e
kolona ( 1 ), Nt kolona çarpan (8) yazılır. Sonr11 her ıkı koJondakl aayılann iki k ı alınmaya batlıı.nır. Sol
o orıdakı �lann ıoplamı çarpılanı (7'yı) verinceye kadar ikl lu.ı almll ı,lemlne ılevam edilir. saı kolondaki ı . 2 . o4
aayılarının ka11ı•ındakı B. 1 6, 32 sayılan toplıı.naralı. çarpmanın 1onuc:u elde edılır. (ç.n.)
26
lılar, �/:i kesri hariç, her zaman ve yal nızca birim kesirieri ( 1 /2 , 1 /3, 1 /4, 1 /5 gibi) kul­
b n m ışlard ı . Bölme işlemi, çıkarma işlemine benzer şekilıle yapılmakta ve sonuca ulaş­
mak için iki ilc ı;arpım cetvelleri kullanılmaktaydı. Işlemlerde kolaylık sag-layacak çar­
pım iarı veren hazır cetveller de mevcuttu.
Geometı·iye gelince, ulaşılmak istenen sonuçlar tamamıyla pratik sonuçlardı. Arazi
ölçümü (yer ölçüm, mesaha) yapan memurlar, araziyi paylaştırmak ve dik açılan ölç­
mek istedikleri zaman "3-4-5 kuralı"nı kullanırlardı: kenarları 3, 4, 5 birim olan ve ip­
ten yapılmış bir üçgen vasıtasıyla bir dik açı çizerlerdi. Bu, Pithagoras teoreminin özel
bir şıkkıydı. Genel teorem Mısır'da bilinmemekteydi. Bazıyapıları inşa etmek için, Mı­
sırlıların pi (1t) değerini, yani bir dairenin çevresinin çapına oranını bilmeleri gerektiA-i
ileri sürülmüştür. Ancak pratik amaçlar sözkonusu olduğunda bu de&-er, yerde yuvar­
Ianan bir diskin bıraktığı iz uzunluğunun ölçülmesiyle elde edilebilirdi ve Mısırlılann
bu matematik oranı hesaplamış olduklarına dair delil bulunmamaktadır.
M1sır Bilimine Genel Bak1ş
Eski Mısır astronomisinin kayıtları mezarlarda ve yapılarda, matematik bilgileri ise
tapınak kayıtlarında ve saray papirüslerinde saklıdır. Hal böyle oldu&-unda, Mısır bili­
minin geri kalan kısmı neydi? Mısırlılar birçok sanat ve zanaatte ustaydılar ve her us­
ta zanaatkar, bol miktarda ayrıntılı bilgi toplamış olmalıydı. Örneğin, madencilik ve
metalürjiyle uğraşanlar jeolojik katmanları ve maden filizlerinin damarlarını muhteme­
len fark etmişlerdi. Ayrıca, metallerin erime derecesi, fırınlarda yeterli ısı elde edilme­
si, alaşım lar, kalıp yapımı ve döküm hakkında bilgi sahibi olmalıydılar. Diğer bir ifa­
deyle, birçok maddenin jeolojisi, fiziği ve kimyası hakkında bazı temel bilgilere sahip­
tiler. Mısırlıların usta oldukları cam yapımı da, benzer bilgilere sahip olmayı gerektir­
mekteydi.
Tıbba gelince, Mısırlılar mahir cerrah oldukları gibi, Mısırlı dişçiler de apseleri -ki
muhtemelen damarsertliği sonucunda meydana gelen bir durumdu- ak ı tıp boşaltınada
ustaydılar. Diş için altın dolgular da, en azından hali vakti yerinde olanlar tarafından
yaygın olarak kullanılmaktaydı ve bütün bunlar IV. sülale zamanında yapılmaktaydı.
Günümüze gelen iki önemli tıp papirüsilnün sağduyu sergilemesi, isabetli görüşler içer­
mesi ve batı! itikadlardan arınmış olması dikkat çekicidir. Bu papirüsleri derleyenler,
yalnızca tecrübeli deA-il, aynı zamanda bilgi sahibi kişilerdi. Tıp papirüslerinden birinde
"başında açık ve büyük bir yara bulunan" bir insanın tanımı verilmektedir. Bu tanımın
ayrıntıları, hekimin beyni çevreleyen zarı, beynin kıvrımlarını ve etrafındaki sıvıyı dik­
katle gözlediıine işaret etmektedir. Ayrıca, papirüsün yazarının beyni vücudun kontrol
merkezi olarak düşündi.l�il de açıktır.
27
Ta hnil tşlrın lnl u,vgulu,v.:ın Mı�ı ı·lılm·. Inı u,vgul1.unu �oıyt•siııı lt• i ıısom ;ın ; ı t u ı n l s l
hak­
lıu­
kında ınuhtt.>ınelen öncınlı ın lktm"t{.a htlgl ıoplaın ışlıu-ı l ı . Ct•sı· d l n l ı U t i l n lo s ı ı n l ; ı ı - ı ı u
aulmadan saklanuı, öiUınılc.• n sonı·ı� luı,vuı ulıluj'unu i n .: ı ı m n h l r ıupl u ın h,· l n d ı l d ! h i r i ş ­
t l . Öbür dtınva konusumlukl gı-ncl I l k ir şU,vlt:vdl: Sı•ı ı.:ıı·nlinılnn tiılı lil rii lt•n ,.,. uı·goı n l ı ı ­
d
ı · ı biı·lııı·lrrin rn avrılan Oııiı'l�. v U ı·uıl u n u n kısıınluı·ı ıck ı·uı· ( ı l ı · i\I'U,VI.I gt• ı i ı· i l i nı·ı• ıuısıl
ı."
�r. Isim, k a l p vr vücut- ırkraı· lıiı· urn,vn gt• t i ı·llıli8'1nı{c ,\'cnidt•n tlo#ıll'ıı k t ı .
venlılrn doj'muşs , ölmo, lıh· I nsan du, ı:unlı iken k e n d i n i o l u ş l u ı·ım pm-.,·ular - r u h , gti l ­
Vlk m l u n
pa"alnrı ııadrt•r t!ikkaılr korunmakin kalnuıınulı, ı n lı n i ı lşlı•ıni lizı• l l i k l t• gi.b:t• l ,vu p ı l nı u ­
lı,vdı : vücudun parc;alnrı a n c a k bu surcı lı• ı·ubl.ııı·ı ı·t•..:lıt·dip �ı· ri gt• t i rı·h i l i ı ·ı l l . 1\;ışl.aııgu,:­
ta, en gelişmit tahnit ,vönıeın lrrl hanrtlunu mensup kişllt•n• uygulıın ınoıltıoı,\'ılı ,.,. lıiı'
miktar crrrahl oprras,von ı,·crınck ı c.vt{ i . Bc,vln. Wl#ırsakl.ıu· ve.• d iA:eı· ,\'Wfıımıınl urga n l u ı·
c;ıkarı lıp alınmakla. bunlaı· şnrnp h,·intle yıkuntlıktoın ımnı'il ot lurln biriiitıc kn,v m u k ı a ­
fımlan yapalınış küplere .vcrleştlrilmckte,vdı. Cesedin o,vuk luı·ı g ü z e l kukuluı·. huş k o ­
k u l u re�inelrr lle dolduı·ulmakta ve ı.•esrl dtkll mektcyd i . l l u l t i e m i tııkllıc n . cescl g O ·
he�ilr ı,·ıne duldırılnrak y e t m i ş gün lmradu lm·u k ı l mııktn
w
son ı·n .v ıknnaı·ak . bi ı· ı..· l n s
zamklı malzeınr,ve batırılmış sargılaı· l lı• saı·ılmnktuytl ı . N i hoıyc.• ı , t•c.•st•l lnhhl lc;lıw .vı·r ­
leşllrllmekte ve mühtırlenınrklrydl. Çok daha basit bir mc.• ı m l . t't•scdt• sı•dlr ,vuAı şıı·ın ­
galamak, yetmiş gün gUherçlle ic,·lnt{r bıra k t ı k t ım sonrn \'Hr.clt iı{en çıkurıp sudct'L' dt•rl
ve kemikler kalacak şekilde yalı ve elli parc;alııı·ı \'ekip u l ınu k t ı . Faktı·lcr t a h n i l t•ıh l d i ­
A'Indr, sadece baAırsaklar çıkarılmakla ve n•set yetmiş gUn bn,vunca gtıherc;ile Içinde
saklanmaktaydı. l i k iki yöntemi uyguluyan tahnitçller, Insan vücudunu ve k ı s ı m laı·ı n ı
c;ok Iyi Htrrndtklrrl gibi, c.•errahi dene,vlm yanında öneınlı m i k t arda anatoınl bilgisi de
elde etmişlerdi. Ancak vüt"udun nasıl işlediAl konusumla aı·aşt ı rınn yapmamış oldukla­
rı görünmekırdtrler.
l-:S kt Mısır'da. hrklmlcrln sos.val konumlun bclirslr.•hı·. l-lakkındu bilglnıi7. bulunan
ılk önemlı hekim, Kral Coarr'in (Djoseı·) vezlrl ve Hasarnaklı Plruın l l ' l n m i marı olan
lmhotep'dtr. Dolayısıyla Mısırlı hekimler soylu bır atııya sahipti. Geı\·ekten de l m ho­
tep, daha sonra tıp tanrısı olarak ölümaüzleştlrtlmlşllr. l mhotep'ln haletleri n i n toplum­
dakiyerlerine geltncr, bu hususta ancak lahmtndr bulunabıltı·tz. Onlar, kendilerine he­
kimlik yapma izni ve-recek resmi tıp okulları bulunmayan basit pratls.ven heklınlerdl. llu
yüzden de sarayın veya dini çevrenin dı,ında kalmış olalıılırlerdl ve m u h temelen, Me­
zopotam,va'da da oldu&u gibi, becerıkil unaatkirlardan başka bir şey olmadıkları du.
tOnOimOttü. Hayvanların ve bitkllerin özelliklerine- gel i nce; kubartma heykelleı·, her ne
kadar çok kez atlltzr edllmlt olaalar da, Mıaıı·lıların doA:a,vı dikkatle vr ustaca gözledik­
lerini göstermektedir. Güne, ıle ekinin bü,vümesl arasındakı ıltşki de o,vma eserlerde lfa­
do odılmıııı. Bolkı do bu ılııkı on ıyı ıokıldo heretık llravun Ahonaton (Akhenaton) ta•
28
m l"ı rıdoırı ynpl ı n l a n yanın lwlım·ı mıılıınlıı g8rOii.lr. B u nul a , Con(':ş'l tc.•k tanrı olarak kn­
i
l n ı l t•d i p una tapıııı A lu• nntnn ( t\k lwnaten). nlle�ı,vle birlikte G On e e aeınbolık kurban­
bı· suııadn•n n•sııwd ı l nı l ş t i ı'. ( � ilncş hıe, ı ş ıkl ı k o l l arıyin lnsa n l ı&a tO riO nimetler sunmak­
(Realm ıı. 24).
Iyi l ıoıh�,· ı v a n olıın
ı.:u l ı r
M ı s ı r l ı l .:u·, şddl Vl"l'ilmı, d o ze n l i bahçeleri ırıeverdl. Bazen balık do­
lu hily(l\{ lık hıwu:r.uıı doı bul u n .:ı b i ld i &l hu hah�,·elertle, nemi seven bitkılrr yetlftlrmlş­
k•rdi. l l nyvanl;ın, l'ızelliklc kcdlyi
s
t" hlil cş ı l r ın l şl erd i .
Önemlı miktarda temel botanlk ve
zmıloji h i l g l l n c sahip oldukları m u h nkkakt ı r . Kozıneıtk ve boya kullanırken. balıklan
t u zlnyıp salarnuru yaparkL•n, gıdainn ınuhafBza ederken ve mumyalama Işlemleri sıra­
s ındlı, kimya lwnusundakl bilgllerini zenglnleşflrmlşlerdı. Bu bilgilerin hiçbiri, Yunan
b i l gisi n i n dl'ınOşt O#O bilim anlamındaki bilim de&ildi, fakat, köklü ve vazgeçilmez bır
buşlııngu.; söz kon usu,vdu: gerçekler bir uraya toplanmış, dikkatle kar:şılaştırılmı,, efsa­
nelt>ı·den, m l l lrrden ve masallurdan ayrılmıştı.
(Eek.l Çtnlilertn bah� alao ilBtlert lçln bb. •· 202]
Mısırlı lm·ın yaptı&ı buydu. Araları nda, çok yönlo bir bilgin olan l m hotep ıle kAtip
Ahmmı g·ibi buzı araştıru..·ı be,vinler vardı. Ah mos, 1 . Auserre Apopl zamanında (MÖ
1 607- 1 566) m u hteşem bir matematik eser\ ( Rh l nd PaplrOsO) yazmıştı (RetlDu, 46). Bu
eser, yaln ı zl'a bir dizi matematik ı..•ctvelinden ıbaı·et olmayıp, aynı zamanda toplamadan
�,· ıkartmaya. kcslrleı·dt•n ters sayılara kadar arltınetiA'I ö&retmekteydl. Aynça, hacım ve
ula n ölçümleriyle liglll bıızı geometri problemleri de lçermekteydi. Ancak. burada da so­
nuçların hepsi prat ik nmm.·lıydı ve teorik m uhakeme yoktu. Araştırmacı ruhun etkisi mi­
lııttnn 6m:e on altını..· ı yOzyıldon sonra azalmış olmasına raA"men, eski Mısırlılann, en
nzından, billmin gel işme sOreel nin başlangıç dönemine katkıda bulu nacak, bt�ok ger­
çeg-l bir araya toplamış oldukları muhakkaktır.
Eokı Mezopotam,ya'da Bılım
" N eh t rler ııı'ilsındakl alke" Mezopotnm.va, Dicle ile Fırat arasımfakl alüvyonlu doz
bölgcdlr. G O n ll mU:r.de I rak'ın .ver aldıg-ı bu bölge, kuzeyinde ve batısında bulunan ve
Dicle'den �,· ıkarak Surl,ve- kıyı!arı. LUbnan ve Kuzey l srail'c kadar uzanan kavislı bölgey�
le birlikte " Bere-ket li Hilal" olarak adlandırılmıştıı'. BugünkU
Bagdal
ile Basra Körfezi
nrmnnda kalan nrazlnln e&lm l çok az olup. yilkseklık fArkı on metreden fAzla deA"IIdir. Bu
_vU:r.den, bölgedeki nehtrler. hUyilk miktarda kum ve çamur bırakarak, yataklanndan ta­
şarak ve zaman zaman da yataklarını deA"Iştireı·ek ya va, yavaş akar. En gUne.vde. batak·
lıklnr ve saz lıklar bulunur. Su akışı dı'.l:r.rnstzdlr
Vf'
az y&,#ınur düşer. Bu yüzden tanının
nehirlere yak ın yerlerde yapılması veya sulamayla desteklenmesi gr�kmektedır. "Hi·
lal''ln kuze,vlndekl ovalarda toprak serttir ve senenin anc:ak üçte birinde ı'.lrOn almabllir.
Çiftçilik yapmak Mısır'daki kadar kolay olmasa da, Mezopotam.va lml m i l< tarda
hammaddeye sahipti. Tarım ürünleri arasında hayvanlaı·, balık ve hurma ağaçları bu�
lunmaktaydı. Çok erken dönemde ortaya çıkan hasır sanayi. ürün olaı·al< bitki el_vali _va�
nı nda kamış da temin etmekteydi. Bunlara ilAve olarak, ülkenin 55 km. (35 mil) batısın�
da bitümen ve kireç yatakları vardı. Odun, sadece hurma ağaçlarından elde edilınekte-.y�
di ve ancak kaba kiriş imaline uygundu. Sert taşlar olmadııı gibi, metal de az miktar�
daydı. Mezopotamya, bütün tarihi boyunca ticaret yapma ihtiyacını duymuştu. Özellik­
le ülkenin güney kısmı büyük bir pazar yeri olmuş, Akirierin değiş tokuş edildiği ve ya�
yıldığı bir merkez ha1ine gelmişti.
MÖ 1 0.000 ile 5000 arasında, sürekli yerleşim merkezleri çoğaldı. Bunlar başlangıç�
ta, avcılann ve sıA-ır yetiştiricilerinin tarım ile uğraştıkları ve yerleşik hayat tarzına geç�
tikleri yerlerdi. Fakat zamanla, sürekli konutlar inşa edildi ve hatta tanrılar, kendileri
için yapılan tapınaklara yerleştirildi. Kil kaplar yapıldı ve yüksek sertlik vermek için
bunlar gittikçe daha yüksek ısıda pişirildi. Özel beceri isteyen zanaatler gelişti, metaller
keşfedildi ve işlendi; Neolitik çaA", yeri ni Kalkolitik veya Bronz çag-ına bıraktı. MÖ
4000'lerde, Dicle üzerindeki Samarra'da, Cezire çevresindeki bölgede, güneyde Ur'da
(bugünkü Nasiriya yakınında) ve Hac Muhammed'de (Baıdat'ın yaklaşık 40 km./150
mil güneybatısında) belirli kültürler doğmaya başladı.
Yeni kültürlerin kendi şehirleri mevcuttu. Zaten güney Mezopotamya'da eskiden
beri şehirler bulunmaktaydı. Bunların arasında, elimizde kaydı bulunan en eski şehir
Eriha'dır (Jeriho). Bu şehrin tarihi yaklaşık MÖ SOOO'e kadar geri gider. Söz konusu
şehirlerin hiçbiri surlarla çevrilmemişti. Etrafının surlarla çevrili olduA-u bilinen ilk şe­
hir, güney kısımda, Fırat yakınında bulunan Uruk'tur. Iki nehir arasındaki bölgede, Sü­
merler yaşamaktaydı. Bunlar, MÖ 3000'de, kendilerini göçebelerden ve "ev nedir bil�
meyen ve buğday yetiştirmeyen kuzeyin dağlılarından" üstün gördüklerini kaydetmiş­
lerdi. Sümerler, yukandaki şekilde eleştirdikleri ve kuzeyde yaşayan Sami toplumdan
muhakkak ki çok farklıydı: MÖ 3000'den önce güneydeki bataklıkları kurutmuş, ara­
ziyi sulamış, öküzü, eşeği. sığırı, koyun ve keçiyi ehlileştirmişlerdi. Aynı zamanda, te­
kerlekli arabayı kullanıyor ve kerpiçten yapılmış evlerde yaşıyorlardı. SUmerler, başlan�
gıcı en az bin sene öneeye dayanan bir kültürün mirasçılarıymış gibi görün mektedir.
Yazının icad1
Sümerliler ve Sümer dilinden bahsedilmesi, bizi yazının icadına götürmektedir. Ya­
zının icadı, soyut bilimin gelişmesinde ve yayılmasında son derece etkili olmuştur. Kil
tabietiere yazahilrnek için uygun özel işaretler lcat ederek, dilin gelişmesini ilk saA"Iayan­
ların Sümerler olduıu zannedilmekted ir. Bu cins en eski kayıtlann, ilk Sümer medeni30
,Yl'tinin ( ı\l Ö �OOO'den önce) rahiplcri tarafından tutulmuş oldug-u tahmin edilmektedir.
Söz konusu rah ipler, tapınaklarda devlet için saklanan tahıl fazlasının ve dig:er
ürünlc­
ı·in del'teri ni tut mak zorundaydılar. Bu ürünler, resim-semboller kullanılarak belirtil­
mckteydi: dcpodal<i buğday miktarı, buğday başağı ; öküzler öküz başı vs. şeklinde kav­
dcdilm işti. Tapı nakta yapdan bu hesaplamaları içeren bir tablet, teslim edilen malzem-e­
nin makbuzu niteliğindedir. Çin yazısının ilk şekli gibi, ilk Mısır hiyeroglifleri de sem­
bolleştirilmiş resim veya resim-yazılardan meydana gelen bir yazı türüydü.
Seslerin konuşmada nesneleri temsil etmesi gibi, resim-semboller de nesneleri temsil
etmektcydi. Sümerler, resim-semboller ile sesler arasında bir fark gözetmemişlerdi. Bu
çok dahice bir düşünceydi. Daha sonra, başlangıçtaki resim-sembollerin kullanımının
sınırlı olduğu anlaşılınca, yazılı kelime hazinesini çağaltmak için bunların semboller bi­
raz değiştirildi. Sümerler, bu değişikliği fazladan çizgiler ilave ederek sağladılar: örne­
ğin insan başını temsil eden resim-sembolde çenenin altına konan çizgiler, sadece ağzın
söz konusu olduğuna işaret etmekteydi (böylece "sag" sesinin sembolü, "ka" sesinin
sembolüne dönüştürüldü). Zamanla, heceleri temsil eden yaklaşık 2000 işaret ortaya
çıktı. Halbuki daha basit olan ı\lısır dilinde, Orta Krallık gibi geç bir dönemde yalnız­
ca 732 işaret vardı. Yazının, yavaş yavaş daha yaygın olarak kullanılmaya başlamasıy­
la, semboller cisimleri değil yalnızca sesleri temsil etmeye başladı. Böylece, tck bir sem­
bol, benzer sesiere sahip birçok kelimeyi -örneğin gül (çiçek) ve gül (gülmekten emir)
gibi eşseslileri- temsil edebilmekteydi. Eşsesli kelime örnekleri, Sümer'de MO 3000'e
kadar geri gitmektedir. Sembollerin ifade alanı arımakla birlikte, özellikle tek heceli bir
dilde bu durum karışıklığa sebep oldu. Meselenin üstesinden gelmek ve belli bir anla­
ma işaret etmek için orijinal sembolü n önüne ve arkasına başka semboller yerleştirildi:
söz konusu cismin ne tür bir cisim olduğunu belirtmek için, ses sembolünün önüne o
cismi temsil eden bir sembol -örneğin "odun " sembolü- koymak mümkündü.
Basra Körfezi 'nin yukarısındaki batak arazide sazlıklar bulunmasına rağmen, sazlar­
dan elde edilen elyaf, papirüs yapmaya elverişli değildi. Bu yüzden, üzerine yazmak için
daha kolay ve çabuk elde edilebilir bir malzerneye ihtiyaç duyuldu. Sümerler bu iş için,
bitmez tükenmez kil stoklarını kullandılar. Kilden, tabletler, silindirler ve hatta prizma­
lar yaptılar ve üzerlerine ucu keskinleştirilmiş bir kamış çubukla yazdılar. Metal veya
taş, yalnızca anıtların üzerine yazmak için kullanılırdı, günlük işlerde hiç kullanılmaz­
ı. Ancak, çamur üzerine eğriler çiz­
dı. Başlangıçta, keskin uç lu kamışlardan faydala
mek kolay değildi ve zamanla k.ltipler, kamışların uçların ı keskiye benzer şekilde yont­
maya başladılar. Böylece semboller gittikçe daha stilize oldu v� yalnızca düz çizgilerden
ibaret hale geldiler. Böylece "sag" gibi bir hece, resim-yazıda önceleri kafa şeklinde gös­
terilirken, yavaş yavaş çivi şekilindeki işaretler kümesi haline geldi. Bu işaretler, k.iti-
�
31
bin kil tabieti tu tuş bi�,·iıninden dolayı e�ik t i . Mısır'd:ı papidlsiin yu ıını �alt yüzey i . t•l yıı­
zısına daha ya k ın bir ya;r.ının gt•l işınt'sine imktın vt•nli�i i•; i n 1{ .1 t i p l t> r kanıı� k;ıleın k u l ·
lanabildiler. Fakat hiyeroglif gibi, kursiv yazı 0 da, başluı d i l l t·n· uygubnamıyonl u . 1 )i­
�er taraftan çivi yazısı Suriye'dt>ki Hitit devlt>tlerinde l< ullanıldı ve kısa sii rt·<lt• Orta l >o­
�u'nun diplomasi dili oldu (Resim s. 48).
Ne hiyeroglif, ne- de �,·ivi yazısı alliıhetik yazı dcg-ildi. Bunlar, her işareti n b i ı· h cccy i
temsil etti#i bir dns hece-yazı idi. Allahetik yazı. muhtemelen, bugün Suı·iye, Lübnan
ve lsrail 'in bulundug-u kıyılardayaşamış olan toplum larda dog-du . Bu toplum laı·ın yuzı­
ları, Ugaritik ve Fenike yazısı olarak adlandırılı ı·. Yazı.va Uga r i t i k adın ın veri l m i ş olma­
sı, bu vazının 1 929'da eski Ugarit şehri (bugünkü Ras Şaınra) l<azılıl'iu.•n o r t .:ıya �,· ı lwn
yazı olmasından kaynaklanmaktadır. Buradaki halk. İ branice 'ye ve Fenil<c diline ben­
zer bir lehçe kullanmaktaydı. Tapınakta kazı yapanlar, çivi yazısı taşıyan tabietierin
yanı sıra, sembollerinin dizilişi I hranice'ye ve Fenike diline uyan aUabetik dig-er bir çi­
vi yazısı daha keşfetti ler. Ancak Ugaritik yazı, her iki dilden de daha fazla sembol içer­
mekteydi; birçok yönden, sonraki dönem Arapça'sına benzemekteydi. Ugarit şehri, ge­
lişmesinin zirvesine yaklaşık MÖ 1 800 ile 1 200 arasında ulaştı. Fenikelilel' biraz daha
güneyde, bugünkü Lübnan'ın kıyı bölgesinde ve biraz da, şimdiki Suriye ve lsrail'in kü­
çük bir bölümünde yaşamaktaydı. Fenikeiilere ait ilk yazıtlar MO 1 700 ile 1 500 tarih­
lidir. Bunlar tamamıyla allahetik özellik göstermekteydi ve yirmi iki harf kullanılmıştı.
Harflerin her biri tek bir sesi temsil etmek� ve birleştirildiklerinde heceler oluşmak­
taydı. Kelimeler sag-dan sola dog-ru yazılmaktaydı. Fenikeiiierin iyi tüccar olması ve Ak­
deniz kıyılarında birçok kolani ve ticaret merkezi kurmaları sebebiyle Fenike aHabesi
Suriye, Arabistan ve Filistin'e ve hatta daha da uzaklara yayıldı. Kıbrıs, Malta, Sardun­
ya, Kartaca ve Marsilya'da bulunmuş ve Fenike alfabesiyle yazılmış olan kitabelerin,
rtıilauan önce beşinci asra ait oldukları belirlenmiştir.
Mezopot.imy.i Kültürü
Yazının doSUşundan bahsetmemiz, bizi oldukça ileri dönemlere götürdü . Şimdi, MO
3000'lerdeki "Bereketli H ilal"e, Fırat ile Dicle arasındaki bölgenin güneyinin Silmerle­
rin hakimiyeti altında oldug-u zamana geri dönmeliyiz. Sümer hakimiyeti. Akadların ül­
keyi fethettıkleri MÖ 2350 civarında son buldu. Aslen göçebe bir toplum olan Akadlar,
Sümer ülkesini ele geçirmekle birlikte, kültür söz konusu oldug-u nda, hükmettikleri te­
baa tarafından "rethed!lmişlerdi". Çünkü Akadlar beraberlerinde yeni bilgiler getirme-
ıı� ılgıl ı l nglllzu kaynaklarda
"cursive scrlpı" ifııJui, LugUnkU TUı·kçl''dekl "ltlek el yaı<ısı" li<ule5l ile
ka'lılıınabtllr. Aa!ında kuniv yazı, resim karakırrini kaybeımlt lıın ya� demektir. M..ır'da tat ü1.erln., ya;r.ılan ve ıamıı·
mrn n"•lm lrrden olutan ya:uya htyeroglıf denir. Ancak bu
yav yııvllf n"llm karıılılerini k.,yLrd� ı·ck (p;ıplrüaler
��::�:�!'.��:���� ��:.;ha sonra da lamamen kaybcdrrek deınollk yıızı halini ıı.lını�hr. llu hlyeraılk 1]1·ınoılk y112ıl;ıra
fJl'\'CO
•Mı&ır
..
yazı,
ç
32
,..
ı
ve
miş,
lıulduldm·ını gelişti rmelde ye l i n m i ş ve kcnclilerinl, gururla,
SUmer ve Akad ulkeııi­
nin lu·a l hm olı.ır:ık atlloı n d ı rmışlard ı .
Mczupo l a ın,y:l v e " ll e rc ke t l i H i l a l " , M ı s ı r kadar sakin v e barışçı b i r bölge de&:ildl. l k ­
ı id:u· luıvgoıları, a k ı n l a r v e fe t ihle r sık ras ı lan ı l a n olaylardandı. Bunlann arasında e n
d i lt k at c dc�er o l a n ı , m ilattan ö n c e on i k i nci yüzyılda meydana gelen Asur iııtllaıı ıydı. Bu
h r ı ş ı k l ı k l " ra rı.ıA:m c n , SUrnerierin getirmiş olduA:u aydın kUltUr varlıtını sUrdUrdU ve
am.·a l, m i l a l t a n önce altıncı yüzyıldaki Pers istilasından sonra zayıfladı.
Başlangıçta, SUmer ülkesinde, her biri çevredeki bölgelere hükmeden çok sayıda
tlnemli şehir vardı. Bunların en meşhurlarından birisi belki de Ur şehriydl. Bir di&:er es­
ki şehir de, milattan önce altıncı binde kurulan Lagaş idi. Lagaş, şöhretinin ve kudreti­
nin zirvesine MÖ 2 1 25'lerde, bir kraldan çok vali oldu&:u tahmin edilen Gudea'nın ida­
resi altında ulaşmıştı. I hrahim Peygamber'in memleketi oldu&"u farzedilen Ur şehri, MÖ
2800'den 2300'e kadar SUmer ülkesinin başkentiydi. Kuzey Mezopotamya'dan gelenler
tarafindan yaklaşık mllattan önce dördUncU bi nde kurulan Ur I şehrinin bir su baskını
(belki de lncil'deki Tufan) sonucunda yıkıldı&ı zannedilmektedir: Fırat Nehri, o zaman­
lar Ur şehri ne, bugün oldugundan daha yakın akmaktaydı. Bu şehir, kraliann gömülü
olduA:u şehirdi; krallar, saraydaki maiyetleri ve di&er resmi görevliler, kadınlar, hüküm­
dara öiUmUnden sonraki hayatında hizmet etmek Için seçilmiş hizmetkirlar ile birlikte
gömüiUrdü. U r şehri, Akadlar tarafından da başkent olarak benimsenmişti ve efsaneleş­
tirilmiş Akad Kralı 1. Sargon burada hüküm sürmUştU. Şehirde, bqta ziggurat olmak
üzere birçok anıtsal yapı bulunmaktaydı. Geniş, hasarnaklı piramit yapısındaki ziggu·
rat, üstüste katlar şeklinde i nşa edilmişti. Tepe noktasındaki sunaAa geniş ve dev basa­
maklardan oluşan bir yol tle ulaşılmaktaydı. En dikkat çekici ziggurat, Ur'un koruyucu
tanrıçası Ay tanrıçası N anna veya Sin için inşa edilmiş olan ziggurattı. 64
x
46 metrelik
bir alanı kaplamaktaydı ve yüksekliAi 12 metre idi. Üç tarafı çok dik duvarlarla çevri­
liydı. Dördüncü tarafta ise her biri yOz hasarnaklı üç büyük merdiven bulunmaktaydı.
Yapı açıkça, milattan önce üçüncü bınde, SUrnerierin sütun, kemer, kubbe ve tonoz gi·
bi temel mimari biçimlerinin hepsini ustalıkla uygulamaltta olduklarını göstermektedir.
Ayrıca, dev duvarları, tabandan yukanya dotru ve bir ucundan diAerine dışan do&"ru
hafif şişkindi. Böylece güçlü bir görünüm arzetmekteydi. Qer duvar düz inıf& edilmiş
olsaydı, üzerinde taşıdıgı büyük yapının altında ezilmekte oldotu hissini verecekti. Tek­
niktc "entasis" veya sütun göbeklf!i veya şişkinligi ilkesi olarak bilinen bu ilke, on beş
yüzyıl sonra Atina'daki Partenon'u inşa edenler tarafından yeniden keşfedildi. Sütun
göbekligi esasen, bilimle ılgılı deAil, sanada ılgili bir buluştur. Ancak bu da, Sümer bil­
gisinin ne kadar Ileri bir seviyede olduAunu göstermektedir. Yaklaşık 2000'1ere gelme�
den, Ur şehri artık çökmüş ve ayaklanmalar sırasında kısmen yıkılmıştı. Ancak coıraA
kumunu Mo'\\'l"Miıulr. hiı• dı, ı lt•ııı't"l ınt•ı·kt•.:l ııljmtlı ı•ıı.k l ı·m ı l ı lıf\ııuı d111ı.1
,.u,ıu
n•
rıı.kl d l n l l ı l lı.ııı·ının lıiı· k ı ıı. ın m ı .'' "nlılı• n ı•lılı• t•ı t l .
ıı. ı m l'.l
ı ı· l\ r.ır lı .ı
1\ııhil 'tlt' 1 1 r ın.ı•lh t\nı'l"Mint' nll ,\'l"t'l"'hn l ı ll"t'l nt' l'ıuıılııııııuf lıı.t• ı l ı· , 1 \ı ı l ı l l ' l ıı l ı ily i \ 1.. l ı l r
..-h ır luı.llnC' ,.. ıınC'ııl ılıı.lut "'"'''" ıılınu,tuı·. 1\ıılıll. lıiı· ınilılı lt•l l l ı· ' ı ı n ınşnıılııkl ıı,n l ı ı ı lı•'·
lt•l�\'ıll ''" unı•ıt.k l l l''un t!U,ını•ıı.intll"n ıt.ıuu·u,
ı\\ Ö
I N94'tl" kih,;Uk lıiı' l;,ı·nllıll,ın ını•rlu- 1 1 ı ıl .
tlu. nu kı·ulhk. t\ı·ıı lıtıt.ııın 'tlım l(t'lt'n lıi�\·tlk lılr kulıl ir t uııluluttu t ıu·nfı nılnn lıi\lttrılt• lı ı ı ·
ı·ulıı.n hlı\'nk kı·AIIıktıt.n lıll'�\·ılt. lhı kn hiiC'IC't'
·
t\ınıll'llt•ı· vr,\'11 1\l"nıı.ntlt'ı'· kt'mlılt'l'lnılı•ıı
t\nt'C' lft'lt'n AkıuiiAt' l(lht SUnwı· k t ı l t (i ı•U,,·Iı• ,\'U#I'Iı l ınu,lım l ı . 1 \ ı ı l ı l l ' l n ılnhıı ıt.uımıld krı1l·
lnı·ı ıl. ını.ıhırnlC'IC'n 1\C'mt.nf Mti,\'Uilılıuu l ı . nu k ı·nllnı.. lıı.n hll'l ı l ı· . ... ,.,..... ı ldd şı•hiı· , , ,. ,. ,,. , ) ,• .
ı•l nl ıt-ı ht'ılt'l'\'k Balıli ,c-lll'lnl. lıUıUn tıU m',\' i\\t•:rupuııun,\'n:\·ı , .,. :\ıı.m· Ullu•ııı l n h ı lıiı· luı�ı·
mını ( Ku•r,\' Imk) t�,·tnr ıılun k ı·nlltJ:ın ınc-rkC't.l ynııııı·ıık lmklı ,t\hı't.•t kniımıuın mr!flıur
Hıunnnıı·ıt.hl \ı\\Ö ı ;:N- I i!ııO) lt.ll. 1\ııbtl ,t'hı·ı. lıi�v u k t oın ,. ,. t.t• n � l n l l{tl ilt• kı��on ıt.U t't'ılt'
,\·alNI.nt'ı l'l't.'nıılc-rln hnı�nıllA:I btı· ,... bır tıltlu
llt'nrlhnl, tahınlnrn lı·ıt.n'ılan tf\"lrn
VI'
(Rulm 1. 1111 6 ). Yak lftfılt MO
1 5;"0\lr �du•ln
kun,vlt bh· knvlm olnn Kıuıaltlrı'f' l(t'\' 1 1 . Uunlııı·,
400 ,vıltlıt.n lit.•ln htıkUın ş(h'\"n htr lumrtlan kuı .. lulm·. l �ıluı ıttını·n .vHıw t l m l ı i ı'ku�,· krır. t'l
.
tlrJI,Ih'\lı: fl'lıh . lt' aıı'AM\\'Iıt. Aıt.uı' ltiı khn�vt"ll. ,\'t'nltlı•n Idr K�ııııılı ,\'t\nı• ı l nı l \ ' 1 ' ıl l�tı·ı· lııı·
yıt.JntA ,\'AfAntlı. Yaklu,ık MÖ l l :l<4 'tt'. t\mul'i 1\.ı·ulı Nt"ın ı•ıu l \ N"Iıukıul ııt•;r.uı·) k ı·nllı#ın
ltl&ı.l'l'ıdnl l'lt' ttt'\'h'Cit "" kt'ııtll lmnt'tlunını kuı'\lu. �ı·llh·, ıı.tını•ııkl _vılluı .. ll\, t\ııuı·lulııı· llt'
l rııı. n Kth'li>•l'nt' kom,u ,,Inn tıUnt',\' hnl,to��ılntlrn S"lt'n 1\rltlunflt'ı' ( KAitlt"ltlrr) '"'""""'"
JUI'l'klı olaı·ak t'l tl ...�ı,ttı.. ll. Mllıt.tUın öıwr ,Vt'tllnl'l ,Vt\1,\'ıldıt., t\aurlulıu·ın t k ı ıtlaı'\lan dOt�
mt'll�\'lt'. NahoıKılna•aı· ' ı n ,vönt'l hnl alt ındA n llı-.\'t'l ldı· Krlılımt ( Knltlt') hu.nt'tlııı.nı k u rul·
ıhı. Nalxıpnl•aaa.ı·'ın •ıtlu ll. Nfthı.ıkıulnt'•ar llı:ı, llnhtl hh' krl't' dnhA ,öhrt'l bulllu: " Ba·
bıl Ü lkool", " K•Iılonl Ü lk•o l " ıl• •• onlonul• k u l lonılılı. llu ılönomdo 1\obll. ıiU I\VAnın on
btı,vuk ,ı:ıhı·ı,,"lt ,.... ,\'akla,ık 1 U.UOO ht"kt•ı·lık htı· alanı kuplaınAk i '\,Yd ı .
Sthnt'r, t\knı.l ' ' " l ltl h t l ktıltUı·l"ı'l nl, gUnthnUu kaılıu· rlı:ılıllınlt ıılnn � n k 111\\' ıtlnkl 1,'l•
vl ,\•aı.ııcıı ktl ıahlct ,vanlım\vla lnı·dı:ınıcokıı:ı,vh:. l lf'r nt' katiAı· lııı ıuhlt't lı:ıı·t ıwı.ph•Ualt'ı' ttllıt
toınar h•ltn"' ge-ıh·mrk ,., klttı.p ft'klint.lt' ı..' ilt lc-ınc-k ıntı m k O n ıılmnl'a ıln, bunlar lt Ut U)Ihn·
nı:lrı'tlf' ıoplanını, Vt' ar,h·l... nınltl�nU. Hana lıtr hillm uu·ılı�,·hıl " ı'\\ ı l'ıı·lılaı· kıuı.bı, Stı·
mf'ı�f'l' tir .ıu·,ıvlt"rl ll'fl.t f'lınltl lı·" tl�vll'l'll'k kat.laı· ticort ttltınl,llı'. SU ınrı·lt"ı'ln lı l l ft p �YlJI•I·
no o;ok ,..,v hurı;lu.vııo: Nlnıwodokl 2h.!KlU ıohl.ılık bl(vllk kıılok•(vıııı ,. • ' 1'.11 ol-Amor·
na
vr
ln1nn
Ntpınır'tlttıkl ınuAI&&un kıılrka�\'Onl11.r bin, SUnırı·lt'ı·ln \'t' tl��t.hA aunı·a gt'lrnlt't'ln,
' ' C'
\'ll'v�•l hakkııula nrlrr ıltıttlmluklt'rlnt ııı n lıuuu tınkAnını \'t'l'm•kırtlh'. Tııblt•l·
lcıl'f' ı:ık alarAk. Iki bilfl k-.vn•t• tlalııt. ınrvı·uuur. Uunlaı•, tlu\•nı·l•ra ''"' n n ı t l��t.ı·u ıı,\'ı.ılıııut
NU'ıl\\' kı��lll.ı1ınnlanntlan \'t' mühül'lı:ı'tlcın rMco t't.lllrn btlgllrı-..l lı'. Mt'\' k t ııa hıhı lıt'ı' huıa·
nın kırıullncı mah•u• bir ıntıhı·U vanlı.. Kcoıult .v•••htı \'t',\'ft klllhln unun h,·ln ,\' n•th&ı t•'-·
lrtlcıl'f' bu mühı·U bumakı-.vdı. Uu mühth·l"ı'ln U•tırlndt' \'t'k tll"l'a ,\'lt.l'iılnı•, rt'ıılınlt'ı' \'ll',\'ft
lw r ildsl tl�· .v�· r ııl nuılt t nyt l ı , 1\u•nt• lıt•ırnt• ynpılınıtlııı·dı. l hııı \111•111 prk \'nA:u gtlnllınUrr
l�;u\;u· l-4l'l ı ı ı l ::ı ıılııp. l ı l ı ı l t•l'ı·ı·ııl ııılltt• lwlrlulyıııılu.ı·ınclıı lıul uıuıuı.ktilılıı·.
,\ lc•.<!t ıJ 11 1(,111!1'ol '/ i/ı/ıı
ı\ \ ı � ı ı· t.,;lıı ,\'ıı pt ı it ı m ı t � l l ı l . ı\lı•.,.tıııutıımyıt ı ıhhııuı k uut \ıiı· lıttklt, Mrıuııut�tnı,valılıırın
lıiyulııl l lwııııl'lıııululd hilgll"'ı'lnl ıuılıuııııııut.ıı yıml ınwı ulnı·nktu·. l�ııh&ı.tıııılıl:ı ı.-tla wı ri ·
ııwlı \'t',\'ll luı•tnlıA:I 1,\' llt• ::ı t l rnu•k \\·hı hlll ııuırl yüntrmlt'r ,vıı .nınıl�t h(l,vU t i r kullıı.nılınaktii.,V·
ı l ı : hrld m , lık tııı·nftım t ı lıhl ilu\'lııı·l u,vguiAı'kl'n dlıtt"r ıu.ml'ınn ıln rlılr rılt'ı'r81 ınuhtt'ınd
lıa,nı'�\'1 tlm't"tlt'n tfllnnrk i\·hı kl'hnnt"it' hA,vuı·nut.kl'\\'111. Bu .vtlıılrn Mt'ıupntıun,\'A tıh·
In. h(l,v(l ''"' kl'lumrtl tir \\·Int' alnuıktıulu·.
l l ı·ı· t'ıtkl 1\lt'tlt'ıı\vrtll" ul(luıtu stlıt, 1\\rr.uput&ı.ınyulılıır ıla lıtı k tad tlruglnrı. öırllıklt'
lı ök, ııup, ınryvtı \'t' y�tpı•nklıın llu\' ulımık ku llanınıtltı. n l ı . t\nı·tı.k hrllı hlr hıı.ııtAiık ı\·ln
111\'�I.Vt' t•ı lllrn tlnnn lınng\�1 ulıluA:unu hııln uhu•nk lt'ıalıtı rtmrk mııAit'ıat'f •urılu. An­
ı·nlı , lıtılı-unııy ı . o luımmı\vı, f1 tı[tı. u,nı:ıu. dl:ıııunı ' ' "' lwıxı tlı:oı·l hftlhılıklnrını ıa.nulık l��..
,..p:
n glhl. �u\·l�u·ı, lıuan ı ı , ıılıt'IA:rl'iı:orl \'t" mltl.-vl r ı k llrvt'n hnıatnlık lıtı·ı tla hılınt'ktrvılllrr
'
B u n lıll'l ırtlııvl rdt•l'l"k llıı\·la.ı·ı du vm'tk l lu\· ıı ıı:otlıwl lt'. ,\'Alnı� lıltk iat'l il•u;laı· l t'a ı ı :
U(t(l t ll l m U t ın,lnl'
w
i
t
�
l u �E gtlıl mlnt'rııllt'ı' yıın ınıla., lıA,vvıınlıuln lmıı kııannlaı·ı n ı l�'t'l't'n
tln,·lıu· dıı lll\'l'li,\'t' c.•d i l ınt'ktr,\·th. Bntı Avnıpu\lıı, tll'ln\'Aı
vı:o
ıla hA aunrAkl ılönrnı tılılıın ·
ı l n ulılugu tti h i , tt'dıwltlr �lhll'll l'li\Vıhu·ın o ı k lııhtt' huuı ılınnkt"\Vdt. U u IIII.,V IIAı' arıı.sıntla 3 ,
7
vr
kııtluı·ı t' n \'nk ıı•rd lı c.•dıl,•n lrnll. llıı\·lnı•, örnt'ıln ,1, 7 vıo,vA :l 1 tanıo suıı.aın tohumu,
\'l�Vft ı�vgu n g{h·(llt•n lınşkn lıllr,ıındt' lınxırlannHıktn, ıı.lhiı'll ulntft.V'"' mıkıa.rlnn.IAn sak ı ·
n ı l ınuktu,vı.lı. 1\rn•e-ı· ,t'kl ltlr, bır t l u ı ı n t k um 7 k<"'"' Vt'rllt'lıllıntkt<", liAS"IAnuı. .� k t' l"t" ya·
pıluhllmrktt',Vdl. S�t,vılMı'ı ılac.·ın ılaluı tı:-alrll olına•ını ıuı.tlu,,·•ı·-.k ııılı ku,·vttlt'I"C' u.hlp
t1ld u k l n ı•ı 1\•ln kuiiAnılınnktı\vdı. 1\\'l'll'ıt, lılı�uk t'skl m"'d<'n\Vt'ltt' oltluıu ı.llıt. lıltk lı�l
dı'tıglnnn u[tuı•lu uınuınlnnla -c.luluna,vtln V<',VA bıınılıuı 7 g(ln önt'«' vı:o,\'A ıonr«ı- t u pl•n ·
""' mnlnınt'df'n ,vnpılmlt nhnnşı tft'l"t"k t lıtln<" lnunılınlı. 1\vıu
dOtOm·rlt'ı'o
IlA\' ınkiplt·
ı•lmlr k u l lıuul mıı.k Ua('l't' hl\''''nnlımıı bıı.ıı: l kışııniArınm �ılın ııuııtl ıtlrasmtiA ılıoı �\'t'l'l\vdı.
l lıw ultıı·.. k k u llanıltıt'A.k ı,uı•upl«.ı·ın hıııwlunmıtıtt ıı.ıı·ftııııula ö•d hır kı,ının \'ııı·lıJınA ıla
lınnn l h i \VII\' dı\v u l uı"tlıı. 1\u kı,ı gconrllıklt' bır �ol·uk \'t',\'A htı· lw.klı't" ııhınlu. Ziı•11 bun·
lunn !'ııtlıtının
lıuınılmlı.
v ı:
ll'ınlılıgı n l n . lhıı•m lıilt'fhnlnt' ı.lı't"n lllltıilir k•ı·ı,ımını t'lk ilnlltlnt'
Tılılıı konu alan ınt't lnlrrln \'t' k ı tnpl�t.ı·ını n \'Arlll:ınıt. rAtml"n. ht:-kiınllk tlıı.hn \'nk hıo·
kimin tlt'nt',v l m lıu.• dn._\'ftiHlll' ttllıl ttöı·U nmt'kttdlr. 1\·\ııw llt:- hı"tılattıı·ıltl'l:ındA.. Mt'JtllKl·
ı�mwa 'ılıı yıılnı�t•a kn\·Uk v�v11. oı·ıa. t't'rı·ııhl op<'ı ılll\\'O n iAı'ının u,vs;ulanmıt oMutu tfÖI'Ü·
'
I n i'. Uımuın t•ı•ı·ı·a.h "''-."nı.ının a• oltlutu nnla,ılnı�o�klatfıı-. 1 lttklmıt \'f'rllt'n "'"''·kil dt' llsl
.1.�
çekicidir; hekim, lcihinler, hancılar ve firıncılar ile aynı sınıfa alınmıştır. Ancak bu s ı n ı f­
landırma göründütil kadar garip deg-i ldir ve hekim i n , yalnızca sarayda \·alışan bir dev­
let memuru olmadıA-ın ı, saray dışında verdiA-i helcimlik hizmetinden elde eltiA"i gclirle ya­
şayan bir kişi oldutunu gösterir. Hammurabi zamanı nda (yaklaşık MÖ 1 750) başarısız
hekimlere verilen cezaların tarifesi oldu&u gibi, hekim ücretleri n i n de bir tarifesi vardı.
Hammurabi kanuniarına göre, bir hekim soylu bir kişinin kınk kemi&ini tedavi etmiş­
se, Icendisine 5 şekel gümüş ödenecek, fakat eğer hasta soylu bir kişi de&ilse ücret 3 şe­
kel olacakhr. Qer bu kişi soylu bir kişinin esiri ise, hekime 2 şekel verilecektir. Cerra­
hi operasyonlar için ödenecek ücretler daha yüksektir ve onlar da, başarısızlık söz ko­
nusu oldu&unda verilen cezalar gibi tari feye baA-Iıdır: eğer bir esirin tedavisi ölümle so­
nuçlanırsayerine başka bir esir verilecek, soylu bir kişi öldü&ü takdirde, tedaviyi yapan
hekimin bir eli kesilecektir. Cerrahi tedavi, hasta için her zaman çok tehlikeli olmuş ise
de, Babıl ülkesinde cerrahiann da dikkatli davranmaları için -en azından hastaları aris­
tokrat sınıftan oldu�nda- iyi sebepleri bulunmaktaydı.
Veteriner cerrahiıle da Mezopotamya tıbbının bir d iğer yönüydü. Ister insan lan, is­
ter hayvanlan tedavi etsin, hekimlere tedavilerinde yardımcı olmak için büyülü sözler
ve beddualar kullanılmaktaydı: çünkü, diter her şey gibi. hastahAm da tannlar taralin­
dan yaratıldıtına inanılırdı. Ilaçların etkisi geçiciydi. Hekim, hastalıA-ın merkezine an­
cak hastalı&a sebep olan tannyı sakinleştirerek ulaşacaktı. İlkel dönemlerde olduAtı gi­
bi, pratisyen hekim bir cins din adamıydı.
Hastalıklara tannlann sebep oldutu düşüncesi, tannlar ile insanlar arasında bir ha­
berleşme şekli olan Icehanetin hekim için çok önemli olduğunu göstermektedir. Kehanet
sayesinde, hekim tannlann isteklerini keşfederek, hastalı&ın çıkış sebepleri hakkında
faydalı bilgiler elde edebilecek; aynı zamanda geleceA'i -ki tanrılar tarafından bilinmek­
teydi- okuyarale tedavilerin etkisini öA"renebilecekti. DeAişik kehanet şekilleri kullanıl­
maktaydı : kutlann uçufu, hilkat garibeleıin'in veya acaylp hayvaniann doAumu, yıldız­
Iann dogu,u, bunlann hepsi incelenmekteydi. Rüyalann da kehanette özel yeri vard ı .
Rüyalar, sahip oldukları canlılık, gerçek izlenimi vermeleri v e aynı zamanda tutarsız ol­
:s
malanndan dolayı, tannlardan gelen mesajlar olarak kabul edilmekteydi. Bu sebeple,
bunlann dilini anlamak Için çok kere rahibin veya hekimin yorumuna ihtiyaç vardı. In­
cii'de yer alan ve Ara
hikaye ve bu rüyanı
da, Ihranilerin ve Mıe
ördüA"U "yedi şişman ve yedi zayıf' inek" rüyasını anlatan
Hz. Yusu tarafından yorumu buna tipik bir örnektir. Bu konu­
ı
a
ınançlan ile Babiliiierin ve di&er ilkel toplumların inanç­
lan arasında benzerlik görülür. Ancak, Babilliler ile komşulan arasındaki fark, Icehanet­
te hepatoskopi teknitini benimsemit olmalandır. Hepatoskopi, hayvan karaciterinln
-genelllkle kuzu ve keçi cileri kullanılırdı- incelenmesine dayanan bir kehanet yönte-
36
midir (ReBim. s. 4 6) . Açıklayıcı bilgiler taşıyan ve kehanette kullanılan karacig-erlerin
kilden yapılmış modellerinden ve çok sayıda metinden anladı&-ımıza göre, kihinler ka­
radA-eri meydana getiren beş yuvarlakça parçayı incelemekte ve kehanetlerini bu par­
çaların durumuna bakarak yapmaktaydılar. Bu kil modeller yanlızca Babıl ülkesinde
bulun mamaktadır. Üzerinde deg-işik dillerde yazılar bul unan modeliere Babil ülkesin­
den çok uzaklarda rastlanması, bu modellerin kehanet teknig-iyle ilgili bilgileri aktanna­
da vasıta olduklannı açıkça göstermektedir. Dig-er taraftan bu modeller, fikirlerio bir
kültür merkezinden dil'erine nasıl taşındıA"Jnı gösteren ilgi çekici delillerdir.
Hayvanların karaciA-erini kullanma fikri, Babiliiierin hayvan ve insan vücudunun iş­
leyişi konusu nda sahip olduklan bilgilere ışık tutmaktadır. Kanın önemini fark etmiş ol­
d ukları açıktır: kan, hayat demektir. Bir insan kan kaybettilinde güçsüzleşmekte, çok
kan kaybettiıinde ise ölmektedir. KaraciA-ere çok önem verilmesinin sebebi, bütün or­
ganlar içinde en çok kan taşıyan organ olmasındandır. Zamanla, karaciAerin hayatın
merkezi olduğu gibi, duyuların da merkezi oldup sonucuna vanlmı,tır. Kalbi, aklın
merkezi olarak kabul ettmişler ve bu görOş Ihranilere de yansımışhr. Elimizdeki delil­
ler yeteri kadar ikna edici olmasa da, Babilliler, hastahklann bir insandan dilerine bu­
laşabilece&-i n i n farkına varmış gibi görünmektedir. Şu halde, İncil'de yer alan ve bula­
şıcı hastalıklara yakalanmış kişilerin ve eşyalannın, dil'er kişilerden ayn tutulması ge­
rektiti şeklindeki emrin Babil'den kaynaklanmış olması mümkündür.
Mezopotamyahlarm Biyoloji
ve
Cojrafya Bilgileri
Mezopotamyalılann hayvan türleri hakkında önemli miktarda bilgi topladıklannı
tahmin etmekteyiz. Babil döneminde -eıer daha önce detilse- sistematik bir sınıRan­
dırma yapmayı deneyerek, detı.şik türden hayvanlar arasındaki kanşıklı&a bir düzen
getirmeye çalışmışlardı. Gündelik hayatta çeşitli türleri ayırt ettiklerini gösteren bir ör­
nek, MÖ 1 9 1 O'da Fırat üzerindeki yer alan Larsa'daki balık pazannda otuz kadar de­
A'işik tür balı�n satılmakta olmasıdır. Ancak, sahip olduklan bilimsel bilgi, yiyecek ola­
rak kullanılan türlerin sınıflandırılmasıyla sınırlı detildi. Elimizdeki çivi yazılı tabietler­
de yüzlerce çeşit hayvanın SOmerce ve Akadca isimlerini veren listeler mevcuttur.
Bq­
ka tabietierde ise 250'den fazla deAişik bitki hakkında ayrıntılı bilgi verilmektedir. Bu
tabietlerden bazılannda yalnızca listeler mevcut olmayıp, ilkel de olsa bir sınıflandırma
vardır. Hayvanlar balıkiara ve suda yaşayan dfAer yaratıklara (midye ve lstridye gibi
kabuklu deniz hayvanlan için ayn sınıflandırma yapılmıştı) aynldıtı gibi, yılanlar, kuş­
lar ve dört ayaklı hayvanlar arasında da bir tasnifyapılmıttı. Daha büyük gruplar, da­
ha ayrıntılı olarak incelenmişti: bir alt grup içinde köpek. sırtlan ve arslan, bir diprin·
de ise deve, at ve eşek bulunmaktaydı. Bitkiler de, a&açlar, tahıllar, otlar, baharatlar ve
37
nbbi bitkiler olarak sınıAandınlmış, meyvalan oldukça birbirine benze.ven elma ,.e incir
gibi aA-açlar a,ynı sınıfta toplanmışh.
Babil devri kadar erken bir devirde, bir bitkinin -hunna ağacının- döllenme.vle ço­
ğaldığınm bilindiği rabmin ltdilmektedir
(Resim
s.
46). En azından, hunna ağacının
kendi kendine çoğalmadığı ,.e iirüniin onaya çıkması için biri verimli (me.Y"·eli) ve di­
j"eri \:erimsiz iki cinsiyete gerek oldugu bilinmekteydi. Bunu muhtemelen tecrübeyle
öğrenmişlerdi. Zira görüniişte steril olan (meyve venneyen) erkek bitkiler söküldükten
bir miiddet sonra. daha önceleri meyı.•a veren bitkilerin artık meyva vennedikleri görü­
lecekti. Bitkilerin cinsiyetlerinin olduğu. daha sonra Asurlular tarafindan selvi aA-açın­
da ve adamotunda da fark ed;ld;.
Dünyanın başka bölgelerindeki başka toplumlar gibi 1\\ezopotamyalılar da, başka
ülkelerin ve başka diyariann var olduğunu bilmekteydi. Bu husus, Kral Sargon 'un fe­
tihlerini sıralayan tabietie rde veya Siimerlerin k.itipler için hazırladıklan ve coğra6 ye r
isimlerini veren listelerde görülmektedir. Aynca. ticaret yapılan yerlerin isimlerini ve­
nm listeler de bulunmuştur. Dolayısıyla. haritacıltkın ortaya çık m as ı şaşırtıcı değildir.
İki harita güniimüze kadar gelebilm iştir. Bunlardan birisi Nippur şeh rinin haritasıdır.
Bu harita. geçen yüzyılın sonuna d� Nippur'da yapılan kazılarda, arkeologlara yar­
dımcı olacak kadar kesin ve d..akik bir haritadır (Resim s. 47). Diteri ise. bir dünya ha­
ritasıdır ve üzerinde çivi yazısıyla yazılmış bir açıklama bulunur. Bu haritada Babil ül­
kesi, Suriye ve d�r iilkeler, Basra Körfezi ile çevrilmiş dairesel bir alan şeklinde tem­
sd ed�m;ştir. Bab;! şehri haritanm merkez;nde bulunmaktadu- (Raoııim L 46). Bu harita,
dünyanın ilk •tekerlek" haritası olup, bu tip haritalar ileride Islam dOnyasında ve orta­
çal' Avrupa'sında da görülecektir. Harita. daha sonraki medeniyederio haritalannda sık
sık tekrarlanan bir inancı sergilemektedir: bu da. haritayı yapaniann kendilerini dünya­
nın merkezinde yaşayonnuş zannetmeleridir. Diğer ülkeler, çevredeki bölgeler olarak
görülmekte ve mesafeler, geometrik ölçümlerden ziyade, yolculuk için harcanan zama­
na göre ve yaklaşık olarak verilmektedir. Bu tip haritalar insanın yaşa.d� ülkeyi ve çok
yakın çevresini resmetınektedir ki. haritalann amacı da zare n budur. Bu haritalar ayn­
ca, dalıa genel bir kozmolojik anlam da ta.şıyabilmektedir. Haritalar, okyanuslarla çev­
rili yassttdmış Yer aniayıtını sergilemek te ve böylece insanın gökkubbe al n n daki yerini
tanimlamaktadır. Bu görüt, dönemin genel görüşüdür.
r�ı.
Ölçii/er ..., Tartılar
1\\ezopotamya'da ticaret ve alışveriş, resmi bir para sistemi olınaksızınyürütülmektey­
dL Bununla beraber, d<terl; metal parçalan takasta ve yilksek kazanç getiren tefecU;kıe
kullanılmakıayd.. TedavUicle otandan para kullandmamasına rap.en -para. ;lk defa yeJ8
dinci yü z�Vllda Asur ülkesinde veya daha muhtemel olarak Lidya'da (Batı Anadolu) gö­
rülmüştür- Sümerler çok erken dönemlerden itibaren mükemmel bir ölçü ve
tani
siste­
mi kunnuşlardı. Ilk ölçülerin hepsinde olduğu gibi. uzun luk ölçü birimlerinin tesbitinde
yaklar. A'lısırlılar,
\'Ücudun organlan temel alınmıştı: eller veya el ayalan. parmaklar ,-e a
iki çeşit anş0 (cu bit) kullanmaktaydı. Bunlardan birisi yedi 'aya lık•• kraliyet anşı. dile­
ri ise altı ' aya'lık kısa anş idi. Fakat Sümer ülkesinde 495 milimetrelik tek bir anş vardı
ve uzunluğu, l\o\ısır'da kullanılan iki farklı anşın uzunluklan arasanda yer almaktaydı.
tan 'daki İndüs Vadisi mede­
kadar önce, yaklaşık MO
Her ne kadar Sümerler (ve aynı zamanda Kuzey Hindis
niyeti insa.nlan) tartılan ticarette
l\bsı rlılardan
bin yıl
2500'lerde kullanmışlana da, tartma işlemi ilk defa ticarette değil. altın tozu miktannı
i
ölçmek için kullanılmıştı. Atırlık ölçmede temel birimi şeke/ idi. Şeke Sümer ülkesin·
de 8,36 grama ( 1 29 tahol tanes;ne) eşdeterd;. Şeke/'den daha biiyOk b;r bmm 502 gram
gelen mina idi ; şeke/(len 60 kat daha atırdı. Sümer ülkesinde hacim ölçü birimi 54 1
cm3lük log id i . B u ölçü birimi, Fenike'de ve aynı zam&nda lsrailopllan ve YahudaotuJ·
lan tarafından bazı değişikliklerle benimsenmiş ve M O l 4001erde Mısırlılar tarafandan
da kabul ed;Im;şti.
Sümerliler 60 sayısına ve onun katianna dayanan standart çarpanı kullanmışlardı.
Böylece mina, şelc.efden 60 kere, homer ise /og(la.n 720 ( 1 2 x 60) kere daha biiyiiktü.
Hatta. Sümer ayaıı. anşın tam olarak iiçte ikisi (aJtmışta kırkı) idi. Böylece Sümerler,
standart ölçülerden meydana gelen ve kendi içinde tutarlı bir ölçü-tartı sistemine sahip
olan ilk toplumdu; bu sistem, M Ö 2000'den sonra detd. hatta. muhtemelen daha da ön·
ce varch. 60 standan çarpam, 2, 3, 4, 5, 6, 1 0, ı2. 15, 20 ve 30 g;b; b;rçok sayoya ram
olarak böliineb;I� ;ç;n kullamşhydo. Zaman ve aço ölçümlerinde oldup g;b; bugün de
h.ili birçok alanda kuUanılmaktadır. Bütün sayıların çivi yazısının yalnızca iki sembolii
;I e yazolmakta olmaso, beUrs;zi� gOtiinnekteydt - ;şareti tek başona ı O veya 600, ve­
ya 36.000 ve hatta (ı O x 60) 'm daha biiyfik katianno h:ms;I emı; g;b;, y- ;şaret; I , 60,
3600 ve 60'ın diıer katlannın deAerini alabilmekteydi. Zira sıfır için sembol yoktu. Ke­
s;rler söz konusu olduğunda, biitiin keırirler l/60'm katlan olarak ;fade eddd;g;ndeo,
durum daha da beUrs;z hale gelmekteyd;. Bu sebeple I 112, " 1 ,30" (van; I ve 3Mi0) ve­
ya 1--- , şekUnde yazolmaktaydo k;, bu ayru zamanda 60+30 veya 90'o ;fade edeb;­
I;rd;. Saymm deteri, saymm hang; baılamda kullanoldot<na baAioydo: bu durum tabiet­
Ierin çözümiinü güçleştinnekteyd.i.
Toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi alışılmış aritmetik işlemleri cetvelle r yardı·
moyla yapolmaktaydo. Bu cetvellerdek; değerler 20Y., kadar b;rer bu-er, 20'den 60'a ka­
dar onar onar verilmekteydi. Bu yüzden işlemlerin tekrar tekrar yapılması gerekmekte;
•Oinıdı.terı orı. parrne�ın vc:una bdar olan � e:Pı �i bir umnluk �. U$1D. (ç.n.)
••El p:nişl�nde uzunluk alça.a. (ç.n.)
bu da bıktırıl'ı olahilmektL',vd i. H I \' olmazs,a hu durum, n• t v d i L· ı · i n ynzıld ıg-ı \. ;,.; y;ızısı
tabietierin sayılar ıle aşırı dolu olmasını engellemişt l .
Eski Babilliler (milattan önce yedind ve a l t ı n L'ı yllzyıl lo:ırtlaki YL• n i ll;ı l ı i l nll'ıll·n i,Vl'­
tlnden ayırt etmek için bu ad verilmiştir) hugi.l n hizi m ce bil" olaı·alı ;:ul laıı d ı n l ı l! ı r n ı z ı c l ı ­
niıi geliştirmişlerdi. Dolayısı,vla, matematiksel d enkle m l e ri çı:;zıneleri ın ii ınlıilıı o l n M i ı ­
taydı. Ticarette, arazi ölçümilnde ve inşaatta kaı-şılaşılan p ro blem i e r i n \'Ü z ü m U i\· i n i h ­
tiya� duyulan bu denklemler, kelimelerle yazılmakta ve çözümleri, ılen�nmiş hcliı'li Inı ­
rallara uyularak adım adım yapılmaktaydı. Babilliler, yalı\ızca birind deren•den deA"i l ,
ikinci v e hatta üçündi dereceden denklemleri de çözebilmek teyd i.
Eski Babiliiierin ve belki de Sümerlerin incelediıi di�er bir matema t i k d al ı <l<t ge­
ometrivdi. Öklides'in bin yıl sonra geliştirdiıi gibi bir mantıl' sistemi k u nnamışlar ise
�
de, dü lem şekillerin alanlarını, piramit, silindir, koni gibi birçalı katı dsın i n hac m i n i
hesaplamaktaydılar. Ikizkenar üçgeni bildikleri gibi, d i k a ç ı l ı üçgenin kenarları arasın­
daki genel batınıının ıarkındaydılar. Bu batıntı, gördütüm üz gibi Mısırlılar tarı.ll i ndan
bilinmemekteydi. Buna karşılıki pi (n:) sayısı için verdikleri detter, Mısıı·lıların venliA"i
de&-erin altındaydı.
Ne yazık ki, SOrnerierin ve Babiliiierin matemati k teki başarıları daha sonraki dö�
nemlerde ele alınmamış ve sUrdürülmemiştlr. Cebir unutulmuş ve her ne kadaı· ileride
görece&"imiz gibi, kısa bir süre Yunanlılar tarafindan uygulanmış ise de, m llattan sonra
dokuzuncu yüzyılda Islam matematlkçilerl taralindan canlandınlıncaya kadar uyku ha�
linde kalmıttır. Sayılara, 1 0 ve 6 sayısının kesirierini ilave ederek sayılar dizisini geriiş­
letme yöntemi kaybolmuş ve yeniden canianıtını görmek için milattan sonra on altıncı
yüzyılı beklemek gerekmiştir. DlA'er taraftan, resmi ölçülerde on lu bölmeyi benimseme�
leri, Batı dünyasında on sekizinci yüzyılın sonlarına doAru metre sisteminin ortaya çık�
masıyla yeniden canlanmıştır. Son olarak, sayı sembollerine, sayı içinde bulunduklan
yerlere göre del'er verme yöntemi unutulmuş ve Batı bu yöntemi ancak on uncu yüzyıl�
da, bugün hili kullanmakta oldulumuz H i n taArap rakamları n ı n Avrupa'ya gelişiyle
kazanmıştır. SOrnerierin ve Babillllerin matematik te büyük gelişmeler ortaya koydu klaa
nnı söylemek, katkılarını olduA:undan fazla göstermek demektir: çünkü, onlar, matema­
titin gerçek temellerini almışlardır.
[Hıat-Anp ....... .... bb. •. 213]
Mezopotamya A8tronomisl
Eski Babil matematiA:Inin başarılarını tanıtan ve uzun süre bilinmeden kalan çivi tab�
letler hazinesi, Sümer-Babil astronomisi ve Keldantlerln katkılan hakkında da
bilgi saA:·
lamaktadır. Bu tabletler, bu topluıniann astronomlde bilimsel gözlem sanatın
ı yarattı&"•·
40
n ı :u.; ı l' "· ;ı nı·ta,voı luı,yın a l, t ıu l ı r . l l a ı ı a , kozmoloji yani evre n i n ı l oA;ası
·
ld.i l oı t i l hi ı· kunuda, pel, dt.• il,y l t• el!.anc,vc ve luı,ya l c llayalı
�:ıı·ın ı�l.aı·c l ı ı·.
Vl'
Tiaın n t ' ı n (,'ot· ukl a r ı
gibi son derece ape·
olmayan bir tasvir vermeyi ha­
ıanrıçalarla doluydu.
gellrmişti. Ancak Sümer ev·
ı'l'll mmleli, Mısır mode l i n e göre dah.a matcryalistti ve doA;ayı tasvir edici hir özellik la·
�ıın.:ılt t ayd ı . Yer, Lir çeşit ters dönmüş saz kayık şeklindeydi ve kıyıları tuzlu denize
117.ı.uı ınak tayd ı . Üzerinde, hh11· hiı' zaman crişilemeyen büyük bir kubbe olan gökyüzü yer
.alınuktaydı . Den b: ile gökyüzünün birleştiA;i noktada ne oldu'! Bu soru Mısırlılara yer­
siz görO nmUş ise de, Sümer-Babil'de sorulabilecek bir soruydu. Önceleri, tuzlu denizi
çevrdeyen Ket veya yükselt! şeklinde bir yapı hulunduA;unu ve kuhbenin bu set üzerine
oturmuş olıJugu nu dOşUnmüşlerdi. Daha sonra, l�ski Babil döneminde, bu yOkselti hem
gökyüzünü taşıyan heın de ona erişmeyi de saA;Iayan sıradaA-lara dönüşmOştü. Her iki
hal,le de, SUrnerierin evrrn açıklamaları metanzık degil, tamamıyla 1\ziksel özellikteydi.
Güneş, gündüzleri gökyüzünde hareket eder, geceleri ise Yer'In alt kısmına geçerdi.
A,v'ın hareketi de böyleydi. Ay'ın evrelerine gelince, evreler ile Güneş'in konumu ara­
sında ilişki k u rmuş ve böylet·e, Ay'ın parlaklıgının Güneş ışıA;ının yansımasından ibaret
oldug-unu anlamışlardı. Yıldızların gök kubbe,ve tutturulmuş oldugunu dUşünmüş, fakat
diter toplumlardan Jarklı olarak Mezopotam.valılar bu düşünceyi bu safhada bırakına­
yıp gelişllrmişlerdi. Mısırlılar gibi yıldızları takımyıldızlar halinde düzenlemişler ve on­
lara, mevsimlere göre deg:işik görüntüler yakıştırmışlardı. Aynca Mısırlılann aksine, ge­
zegenlerin hareketlerini ayrıntılı olarak incelemiş ve gezegen yörüngelerinin ekliptilin
( Gü neş'In mevsime göre degişen görünür yörüngesi) yakınından geçtilini gözlemlemiş·
lerdi. Gezegenler Uzerlndekl bu çalışma, ileride önemli sonuçlar doguracaklt.
Gökkubbe, mavi cevherden yapılmış olduA"undan kendine has mavi renge sahipti. Zi­
ra Gılgamış De-slam'nda ı üm gökkubbe, her biri deAerli bir taştan yapılmış üç ayn taba·
kadan oluşmuştu. Du Oç tabaka Yer'in üç kısımlı yapısını yansıtmaktaydı: 1anrıların bu­
lundugu dag:lar, insanların yaşadıgı düz ve alçak araziler. ölülerin yer aldılı toprak alh.
Gökyüzünün kıymetli taşlardan meydana geldili flkri daha sonra lncil'e (mesela Tev·
rat'ın Güı;/E.xodus ile Kıyamet/Apocalyps bölümleri) aksetmişlir. Yagmurun göktedepo­
landılı ve gökyüzündeki delikler ac;ıldıg:ında aşaA:ıya bırakıldıgı l\kri de aynı şekilde İn·
ctl'e yansımışhr. Bununla beraber, yaA"murun bulutlardan geldilini ileri süren bir dlA-er
görüş daha vardı. Bilginin Eaki Babıl dönemi ve daha eski dönemlerdeki genel durumu
göz önüne alınırsa, ortaya koydukları tasvirde, evrenin çok akılcı bir tanımı vardır.
Gözlemlerin yapıldıgı kesindir (Realm •· 48). Yıldızların tandog:uş ve batışlan göz·
lenmit ve bilhassa gezegeniere özel ilgi göaterilmişti. Gezegenler. yalnızca dotuş ve baSli ınl•ı·l i l c r i n t'\'ı't• n i , Apım
Bu ild
olan
t a n rı ve
t n nı·ın ı n birlt·�ın c � i . i n san ları ve hayvanları vOt·u,l.ıı
41
��� .:ı nbrmd;ı tll•ğil. "upptl�i l iım"ıla" h u l ı ı ı ı d u k b n :�:;uıı;ı ı ı b n b ı la (g"l't't' y;ı n :-. ı , gı' l.q::ı· ­
nin gökyilzilndt• l'll yiik �t·k lll)ktaıla hulund ııb\·ıı ;uı ) güz knııı i � ı i . (. :ı•n•lı·ri giiky i i ;r i l ı ı i l ­
nOn t'll parbk yıld ı;t.ıl;ı n m b n hiri o l ; ı n , 1 \lpitl'r ' i ı ı h;ın·ln· ı lı·riıw biiyil k ilgi gihh· r i l ı ı ı i � ­
t i . Kral Anunis;�tlııg;ı 1löıwmi (,vakb�ık ı\ \ Ü 1 9:! 1 i lı· l qll l ;ıı·;ı s ı ) gibi nlu·n lı i r ıli'ııwııı ­
dı•, ,_löpitt•ı· kouloır paı·lak ola n n· ;ık�;ı ınlan \'l�\'a s;ıhah l;ın ı;nk ı·du•n güri l ı w n \'t· n i l s
gt•ıt•gt•ni dt• hilyilk i lgi \'t•knı i � t i . K,•sin ulanı k h a n g i gil:r.lt•ın ;ı l d l t•ri n i k u l b n d ı k l.ırı lıi l ­
ınivur�;ık d n . bunbrın .:ır.ısııul.:ı gilnt·� n• su s;ıa ı l t•rinin lıuluııdu�·u a,·ı k t ır. Kr.:ıl 1 . T u ­
k ı;lı i - N i n uı·ıa zaınnnınıl.a ( [\ \ Ö l :!t-i0- 1 :23:!) lıiı' gök l'i � m i n i n t a m güıwy n o k t <ısınıb o l ­
ılu�u a n ı lıdirlt•ınt·k i1,·in h i r nı•,·i "gı•,·i� ;ılt· t i " " ı.'t k u l b n ı l ı k l•ırı ı a l ı ı ı ı i n t•t l i l m t• k t ı·ıliı·.
Ab n vıldızl;ır w k ııvruklu vılıl ı z b r gibi di�ı·r g..:>kyilzil nbyları _v;ını mla (�il nt·� n• Ay
ı u t u l ıı�;t\arı da güzlı•;ıiıı k;ıy:lt·ıl ilııw k t t'.' ' tli. (;ö ... \,•mlı·r �,-ug;u ltt•z b i r zigg u nı t ı n t ı·pt•sin ­
den ynpılmakt;l_vdı.
Yıldızlal'ln, g..·zt•gt·nlt•rin, Giim·�
\'t'
A_v'ın,
ins;ınlı�ın iyili�i Vt' fa_vd;lsı i�,· in ı a n nl;u· toı­
ralindom gökku bbl',\ 't' ,wrll·şt i rildiA'i diişilnillınt•kıc_vdi. Gön•vlrri, tan rıların gi.kü n ü gfıs­
ternu•k, ii\kenin gdel'l'�i ilt• ilgili iş.:ırl•ılı•ı· wrınt•k w t;ılidnw tı•ııu•l sa�lanuılt t ı . Halk. bu
takvim sayesinde turımı dilzt•nll',\'l'bilir, ı\ \olnluk ,.,. tli�t·ı· toı n n l a ı-a oul;ı nan d i n i h<ı_vı-am­
ları doAru zamankwda kutlil,\';lhi\inl i . Bn�bngı,·ta, Siinwı-lt·ı· ıl�,_• ı\ \ ı�ırlı li!ı· gibi st•ıw n i n 360
gün nldu�unu dii�Hnmü�lenli: bu, 60 t;ıhı.mlı s.a_vı �istt•ınlı·ri n i ı ı parbk bir ıloArubınası_v­
dı. Günö. gllndllz i(,'in .�. g�l'e i1,·in ,':lj olmak i.izl'T't' h kısm.a hlilınü.şlt•ı·. _van i gün il ..ı s:ıoıtlik
parçalanı ayınnışlnnlı. Cllndil:r. Vl' gt.• cenin ınt•vsim l t•rt• göre- fı.u·k l ı uzunlu klarda ol ması
nedeniylt> bu pan;alar t'�it uzunlukta de-A'ildi. Eşit uzunlukta olmayan bu pm·�,·oalann
astronoınidt> kullanıını pek t•lvt·rişli deAildi. Ou yüzden daha sonra günü 30 glş'lik birbi­
rine t>Şil 1 2 kısma a_vırdılar: bu du toplam olaı·ak 360 biı-imllk bir başka bölümlendirme
idi. 360'a bölm�. gökyi.lzi.lnt' dt• uygulanmış
\'t'
bu da bizi.' 3<10 de-ı·ecelık daiı't:yi vcı·miştir.
nöyll'ce. Süım•rlerin �60 gUnliik yılı. teınddt• m a t c ınat iğe d;wanm.altt;ı ise de. Sü meı·
yılında Ay t;tkviıninin dt> t•tkisi vardı. Ay takviıni, A_v 'ın t>vrdcrine hil�lı ol•mık 30 ve_vn
29 gllnlük a_vlaı·ın düzenli olarak pe�pt·�t.· sırabnmasmdan oluşınakt.:ı_vd ı . Bu takvimde­
ki 1 2 ay. toplam olarak 35..:1 giln l'lmekteydi. Ay takviıni i\l' ınt•vş.imleı· arnsındaki uyu­
mu saA"Io.\mak i1,· in, i h t iyaç duyuldu�unda m-;ı_va f;ızl;ıdiln hir oı_v t•klt·nml"kt('_vdi . A_v iln­
vesinin �,·ok erken düneınk•nlt"n itilıotı·cn _v;ıpılmı.ş uldu�u tahmin l'd i\nwktedir; zlı-a Ur
şehrinde, MÖ 2294.2 1 8 i anısınd.:tki dönl•tndt•, lıt•ı· st•ki7. vıllık lıir dt•vı·cden sonra tak ­
vime bir n_v t>klt'ınck gt"rekti#i bilinmckıc_vd i. Bu Boıbil t.:ti(.Viın i , ilk Yun;ın ve Roma tak­
vim lcl'inin oldu&u gibi I b rani takvi m i n i n ıle lt•ındlni oluşturmuştur.
•( )ı>ım>ltlmı h·dınl, Yı•ı · <>rlıul.- o\m;ı.\ı lı.1.nl\1 \;ı hh· ııtılıdoınl
i lt• l ;Uııı:1 ;mı�ındıılıl 11\'11111\ IRU ılı:1·1•1·ı;- ulı\uQ_u dununu lt'ad�
':'1<-n bır tuhnolır. IJu ıo:rım., Ttırlı.\'\' lıoırşılılı nlıır,ılı ·ı.ııı'l• lıuıuını" ı.-rlml tt'lıltf r1hlılllt •�•· ,\.-. "lı;ırşı lıunııın " o,:ol. 1\;ıh�ı
lıırlılı IJ"'<'IIlt'trlk knımınl.-r.ıı llf<ln-1 ı:ıld•ıl,l.,ınıl,•n, A�U'tmumiAr lmtıUn ""l'l""
�lth•n" ı.-rhnlnl kull.uınuw•
· tt•n·tlı .-ınwkh··
d h . ( o,:.n.l
•• Tr.molt hı�tnını.-nı: 1\tr gfolı donıluhı uıt'ı·ı,l,ı·.-ıul,•n (lt'\'Ltlnl
tıl,._vl'n gö,[,•ııı Alt•tl. h· n . )
� i m d i . ,\h•l.opnt;uııya ast nınumisi n i n sun ı l i iıw m iıw g�·liyuru1. . Bu d ü m· m in Kelılani
d i i ı w n ı i nloıral� oıdloınd ı n l m;ısı ı ı ı n hoış\ıç;ı i\d st·lıdıi \'ot rd ı ı· . Bun l a rd a n l ı i r i nd s i, Yeni lla­
l ı i l 1\.ı·a l l ı t?; ı ' n ı n ıniloıtt;ııı i'ııw�· yt• d i n c i \'l' ;ı l ı ı n n yi.\.,yılloınlıı b i ı · Keld<ıni sOlalesi ı a mfı n ­
d a n yliıu• ı i l nwsi. d i�cri isl', t ;ı p ı n oık brı l oı k i gözlem
w
l ı i l i ın st• l çalışm.aların Keldani ra­
l ı i p l t• r t a ı·at'ı n ı L ı n y a p ı l m ı ş olmasıdır. Bu ra h i p l t• r , Pt•rs i s t i l u s ı n tlan (milatıan öne(' a l ı ı n ­
n n
d iin l i l ıı d\ yii:�y ı l l a r <ırası) Vt' IHiyi.lk l shndt•r'in ,1\-\Ö �32-:t?3 v ıl l a rı nd a k i ft•tihle­
r i n ı l t•ıı sonra d a gözlt•ınlt•rC' \'t' hilinı st•l \· a l ışm a l <tra d t· v<ı ın c t m i ş l t• rtj i . lskender sonrası
döıwmık 1\dt!.milt·r matt•ın;ıtikst•l a n a l i z i ı.;[email protected]:d ;ış l a rı Yunanlılardan oldukça 13rk.lı bir
şt·kilde oıstronomi,vc uyg u l amı ş la r \'l" böy lc n• biiyUk lıir ge l i şm t•,vi gcn,·ekleştirmlşlerdi.
1\ddanilt•ı., kendilerinden önn· gdt• n E.... k; Ba hil l i l c nh· n zml_v;ıkı m i ra s almış ve Ö7.c-l­
l i k ll� :\y w gc 7. t'gt•n l c r i.lzl'ı'indt• hir d i :r. i , uwn si.lrdi gii:r.l('ın gl'rç(' k l c-ş t i rm i ş l crd i r. Yu­
n a n l ı l an n aksint•, bir g('zt·gcn ko risi ortaya koy ın,'\ nu ş foı k at onun ye ri ne ge:;ı: t•gc n l e r in
gt• l en• k t e ki hn l'l• ht l e ri h <ık k ı ml<� k dı mw t ı c bulun a bi l ın t• k
vey;ı
hunlan "önt·cden haher
\'t'l't•hilnll'k'' i\·in bunlnnn geç ın iş t l' k i har('k('tl('rini ven•n a_v ;ınıılı ceın•ller tl ü z en le m i ş­
!t•ı·diı·. Bunu, gö kyll z ü n d. e hMckct t"der gilıi görünen gcz('gcnlcrin de&-işcn hızlannı u:...
dt• t•tmt·k h;in <ıl'i tmet [email protected]:i kullanarak haşarmışl.trdır. Metodları, hareketi n :;ı:amanla de!i ş ­
mt·sim• doty.:ı n<ıı·.:ı k , gt·zcgenlcrin yolunu n.'tsıl işaret lediklel'ini göstert•n b ir d iyagra m ilc
k u l ay t·.ı a ı ı l aşıl�ılıi l i r . G ü n cş ' i n htırt•kctlt•rini önt•eden bdi r l eın t• yo lun da ki ilk teşe bb iis­
leri , Giint•ş'in iki liırklı hı :r.d a h.:ın•kct t•l l i#i (kışın hızlı, ya7.ın daha ,va\·aş) \'arsa,vımına
d ayn n m ak tayd ı . Daha snımı gözlc-ınt• dayotlı bilgilt•rinin arı m a sıyla , MO 1 8 1 -·N yılları
.:m�sımla, dunımu fa:r.l.ı lıasit lt·ştirdiklt"rini anl.:unışlaı·dır. Gerçekt e n dt' Güneş'in hızı, il­
gili şeki l d c görlıldüAü gibi dt· rct' l' dt•rt•t·c aı·t ıınm ı kt adı r . nuradaki zigzag �·izgi. hı z d e­
ltiş ın e l t•ri n ı temsil etmektedir \'(' Keldanileı·, ellt•rindeki .al'itın('tik bilgilerini kullanarak,
Güm�ş. Ay ve gc�('gt"lll('t' i\·in böyle :;ı:igv.ag fo nksiyon lan matemati ksel olarak çözmüşlc­
dir. Ilu bir ye n il i k oldu�u gibi, tamamıyin b i l i msd bi ı· çalı şm ad ı r. Bu tarz �,·alışmalar du­
ha sonı·;ı sOrtlllı-i.llmt'miş \'C ouwak u z u n :;ı:aınan su n nı llatı A\' rupa 'da ortaya çıkmıştır.
Bugü nkil l>ilinen ş ddiyl t• .:ıs ı m lo i iy i oı1aya koyanlar dot 1\eld<ınilt'ı· olmuştur. Astro­
lojinin bu y o �laş ın ı ş şc ld i nd e. kişinin d o#'thı #u and.:ı göklenlt• \'ar obn d ü zenin, onun
ll('m k işise l 6zelllklt•ı·i n i hrın dt• gd e�·t•k t (' k i k... d el'ini belirledig-i dilşünüiUrdü. O zaman­
lar iki 1\,\'l'l ılilny.:uun \'arlı#ın•ı inanılırdı. Birindsi, yönt'ten tıınrı Vt' ruhların dün,\'ası.
ikim·isl ise lhiksd di.lıwa idi. Gtlklt•rin t ım n l arın insanlaı·a davı-anışının göste-rgt"si oldu­
�
#U llkri yeteri dt•reı: ed · bbu! gl'ırnt('ktl'ydi. Bunun gibi gı.• nel işaretl('ri kişiler<' uygula­
nm,
bu nkrin u:r.a n ı ı sı,vd ı . Fakttı daha ileri g i dilt• re k . kişinin ha.vatının ge-lecekteki St',Vri­
nln ortay;,ı k on m ası şUpht' gl\tUdlr do#ruluktaydı. llu flkir, pt'k (Ok temelsiz hatıl ltika­
dın do#moısınoı st• bep o l du#'u nd a n , hu astnıloji i\'in y u:r.l aş mış terimi kullanılabilir. Ru­
nunla hirliktc. MÖ 4 1 0'du kişinin doA"du#u anda gökyilzi.lnUn d uru m unu veren hoı'()Ş.-
·� ·�
;
;
s
!
i
(;üm·}'in giikyli/ün<lt•ki
hıır·,·k<"lı; ""lıl.ı.
�
:C
Zaman
I yıl
Zaman
l yıl
nilt•rin
Kdda­
I Kaldt•lilt•r)
ilk
tt·klif e ı ı i k l�ri giiJ"!J, vt·
•al!:<la. gö7.lcJlllcrc uy<�·
t•ak �ı.olıildc daha sunr;ı
ıltb.c h i l m i , olan gUrll�.
koplar mevcuttu. Daha sonra, Keldaniler gezegenlerin gelecekteki yerlerini hesaplaya­
bildikleri zaman, kehanet astrolojisinin bütün araçları hazırdı. İ ncil ve Yunan kaynak­
lan Kcldanilere büyücü, asırolog, k.ihin ve Jalcı olarak bakmasına rağmen, horoskop
kullanan astrolojinin gelişmesi büyük ölçüde milattan önce üçüncü yüzyıla doğru ve
hatta daha da sonra oldu ve bu tip astroloji, Mısır'da ve özellikle Yunan kökenli Mısır­
lılar tarafından geliştirildL Astrolojinin kişileri de kapsayacak şekilde genişletilmesin�
den kaynaklanan batı! itikadlara dayalı bütün uygulamaların kabahatini Keldanilerin
üzerine atmak, durumu çarpıtmak olur. Keldanilerin astronomiye yaptıkları gerçek bi�
limsel katkılan göz ardı etmek de aynı şekilde yanlıştır. Onların gerçek başarıları, ast�
ronomi ve matematiA-e ait çivi yazılı tabietierin zamanımızda keşfedilmesine ve incelen­
mesine kadar unutulmuştur.
[&Id Mu.r ...,.lojtot
.
..,. bkz. •· 21; pı..,'un ......ı.ı�r• katkw ..,. bkz.
lam'da gelı,maı .... bkz. •. 236-40]
•·
100-101; lumunun la­
Bat1 Avrupa 'da Astronomi
Uzun müddet, bilimsel astronomideki ilk gelişmelerin yalnızca Babil ülkesi ile sınırlı
oldu� düşünülmüştür. Bu düşünce genel olarak doA-ru gibi görünür. Ancak başkayer­
lerde de gelişmeler olmuştur. Bu gelişmeler, muhtemelen ticaret yolları vasıtasıyla veya
gezginlerin ve ki.Jiflerin raporlarıyla sat-lanan bilgilerin yardımıyla gerçekleşmiştir. Bu
yollarla gelen bilgilerden faydalanan bir ülke de, bilime ilgi duyan büyük bir medeniye·
tin gelişti� Çin'dir. Bu arada, Avrupa'nın bazı bölgelerinde de, astronomiyle ilgili bir ta­
kım başanlar ortaya çıkmıştır. Bu ilk Avrupalılar, bilimin başka dallannda da belki bir
şeyler elde etmitlerdi. Ancak elimizde bunu doA-rulayan hiçbir maddi delil yok gibidir.
Megalitik çaA'ın (inşaatta dev taş bloklar kullanıldıgmdan bu ad verilmiştir) en tanın­
mıt ömep Stonehenge'dir. Yüzyıllar boyu saflıa safba inşa edilmiş olmasına ratmen te­
meldekiyapı MO 2800 kadar erken tarihlere, Neolitik ça.A"a geri gitmektedir. Stonehen­
ge'in gelitmesi MÖ 1 1 00 civarına yani Erken Bronz çat"ına kadar sünnüştür. Yüksek­
li� 9 metreye ulaşan ve 50 ton �rlıgmdaki taşiann birbiri üzerine dikkatle dikilmesi n-
44
Sol•/,,-
];)75 yılı na
.. ,, olan v� .\\ ı •ır h iyerat ik yuı­
Y.ı�l"l'� ,\\()
>ıyla )'dzılrm� bir maı.tmaıi� pa­
J>ırlhı:i. llu ?trnek, kendııınckn
lı� y\Jzyıl ön�e yazılnı" bır papi­
rli•lin �opya.ıı ı olup, liçgenin ala.
n ı ve plramiılerin e�ml.,rininol­
�lllmniyle ilgili bilgileri Vt't"mek­
ıedir. Uriıioh Muwum, l..on<lra
A/ııa: Babil'deki Ziggur..ı'ı ve ta.·
pın"k �evreoıni göı.teren bir ...... .
�eı.
,\1e'l..oıwı...,ya tehirlerinin
e ·nn de !.ulunan bu bi­
ldm m r h
nal..ra,v,.]n".<.a r�hıplerin gi,..,l ,;l.
mc•i. "'�iç;oğl..rda hılgınin gi�li
ve yalnı�<..> rahipluc aiı ol
duğu­
n u ""mfw,lm.- elm<-�tcdir Vorde·
'"-""""" lı<·• .\\ u .., u m . B.,rhn
Solda: Diti bir ;u; lan ı rumeden
eden bir &ur k.ahattrruu ı (MÖ
dokuzuncu yllzyıl). Omurilig.,
wpl..nmı1 hir okun ark.a ayak­
larda ....brp nlduıu relçin göste­
ril m lt olması, A.ur i106lomi bil­
gisinin ileri •eviyrolne itareı
eder. Brlıııh MuKum. Londra.
45
S,ıpı/.ı 1\,olııllilo•ı l . n . o l n o d . , . , l o , , _ , .
l.oııııu•ı "ıo•loPı l••l," ,ı. . l o l ı ı o ı l , • l o l ı o l l l o ı
l l .ıı l l ... l . • . ı ı . • ı .• ı ' '
,\.,ııı iiiJıo·lo·ı l i lo• ııul.u ı ı, < < l <'l< \'< 11
,.,, ı.,,, ,,,,.,,
.ıl.ı ı ı l .ı ı , I L.ı • ı . ı l\ o i ı l ı• 1 l ı.oı . ı l u , . l . o o ı
kuı.ıııLııı ,.,.,.,., l.ı�
ı ,,
d u , ı n ı.
ul.ı
< ' l k \ 0 / l l ı ı ı l , l l ı . l l.ılıil ı..l ı ı ı , lo.u il;o
"''' ,,,., ı, •. ,ı ... ı .. ı . . . ı .. ,,,,,ı, , ... ı . ,
l l ı l l l < l ı ı\1ııoı·ııın . ı � ııu l,-;o
·
··�·•·, , , , , \ , ı , , , , , ı , , . , ,., . • ı ı , l o· ı m ı n
ı·lo·lııımı� ,
u�o·ı huı •. �..ı,. I n ı , , ,
. ., ,.,L, ı . . ., ıı ... r . , ,\ \10,,., . • ı , . J _. , . , , , , . , l '.• ı h
1,ı,,,,,, ,,,,11 ,,11 1
·1 7
;.,, j,.,, ı,. , ı. .. ıı
( ,\ \ fı :•:•:.nı
lin ı • l . ı n . � · l n ı l ı n u , ..
llröı.ln.�·jı'd;ı C.ırn;t< 'ı,ı lııılun;ın '"� ıll,.lk·rl 1\ıı ı l tven. B�ıcı 1\vı "l'"'ıl,ı .v•·r .ıl.m
Vt•n ll5 g<"'-<"gt•nlnln gökte hchı·ıtltcrini
\i<'I,Yil�'"ı llt• _vazılını� lıir
genlt meg;ılhlk (tlt·v ı.ı�l,ıııl.m _vıopılını�) r l!l 1.en ulııp. bııraılıı \·nk
llulıll ı.ılı]NI. Milaltan ön< e y;ı)ı];,.
güdeınl<'rl.vııpılulıllınrlıu·ydl
veren,
tık llılnı·ı bın.yıla .ııHir. rlrltl•h M u •.. uın, Lumlra
4R
o•n
k..· o ltı u�ımnuml
N
'
• Tnpulı
lntı
"-,
Sıoneh�nge: 1\ı nalı
zcnlntlen
l,ır
�lıhnJ�Iıı
Ilc i ı� Jıı.
1� ıııraha olanının <libln<lr duran
gtlzlcmd için, "topulı tatı" C.ıınrt'in
_yaz gUndönOmlln<lekl ılogu, nokı;uına
lljôlr.-ı rtmckırdir. Dig-er ıaıı l arıngörell luı­
numları. Gllnrt ve Ay'ın .... nenln dcgı,ık
�:::.: : :: :·.: ·.::::::·:: : ::;�:/�
?.;ım.:ınlarınılaki Jngut •·r b..ııtlanm
b.:hr­
lrm�k Için kullanılal.ılm .. kır.vdl.
de kullanılan yapı tekni�inin ve sütun göbeklig-i tekniginin birbirinden bag-ım�uz olarak
ortaya çılun ış iki teknik olduıu açıktır. Ancak son yıllarda Stonehenge'in tek örnek ol­
madıg-ı açıklık kazanmış ve bu yapının Büyük Britanya )ra (Batı lskoçya'da fazlaca ol­
mak üzere) ve Brötanya'ya0 yayılmış çok sayıdaki megalitik yapının bir parçası oldug-u
anlaşılmıştır. Stonehenge'in bir druid 0 0 Tapınag-ı oldug-u f'ikrinin temelsiz oldug:u artık
biliniyor ise de, arkeologlar hAli onun dini bir yapı olduA"u görüşündedir. Daha az ka­
bul gören bir varsayım da, hu yapı nın takvim hakkında bilgi verecek ve muhtemelen ge­
lecek Ay ve Güneş tululmalarını bildirecek bir gözlemevi olduA"udur. Bu varsayımı des­
tekleyen deliller etkileyicidir.
Gerek Stonehenge'in ve gerekse taşlardan oluşan dig:er halka veya çemberierin dik­
katli ölçümleri ve ölçüm sonuçlarının aynntılı istatistik analizleri, bunlann gerçekten de
astronomi gözlemevleri olduklarını ortaya koyduA"u gibi, mevsimlere dayalı takvimi tes­
bit amacıyla Güneş ve Ay'ın doA"uş ve batışlannı inceleme ihtiyacına cevap verecek şekil­
de, tecrübeye dayalı olarak, tasarlanıp inşa edildikleri hususunda şüphe bırakmamakta­
dır. Gözlemevlerine ihtiyaç duyulmasının sebebi, bu enlemlerde do&-uş ve batışiann Mı­
sır ve Mezopotamya'da oldug:u gibi iyi gözlenememesidir. Daha kuzeydeki enlemlerde,
0 l,rıın�ıı'nın bQiı böl8""'· (ç.n.)
.
0 0 l•:.
k ı l{l'ltl.. rtlc nıhlplık, t1Srclm<'nlık, ,vqr8ıçlık gtlrcvlll'rlnl thılenmlt hll8'"" kltl
49
(ç.n.)
Güneş de. Ay da u fu k ımı �o·.:ılmk lı.:ı ı ın.:ul ıg-ı gibi �,·.:ıl mit d.:ı dug-m.:un;ı ltt;ulıı-. 1 lug-ııı;; Vt' lm­
sırasında gör ün l ,vörüng l erin dah;ı cg-ik ni ması, �o·.:ılk.:ın ı ı l ı h;w;ı ı;; a rı l.:ın n diğt·ı· fak­
ıış
tö r l er
k
t lu k�o·.:ı zordu r.
Alacoı
kara n l ı k ,
llu en leın lt·rdc al.:ıc.:ı lt.:mı n lığ ın u z u n si.irınt•si dt• bu zm·l uğ ı ı oıı·ı ı ı rı n ı ı;; t ı r.
Güneş ve t\y 'ın ul'u k t a k i doğuş \''-' bat ı şl.:ı r ı n m gözlt"nınt•s i n i t' l k i l c ınt•ınt•l,.
c
c
c
zcgen l ri n u l 'ult brözlcın lcrini g l\' t•k t c n i m kiinsız lıalt• gt.'l iı'ın i ş ı i r .
Taş halka, bu meseleni n üstesinden gt• l ın e lt t e_yd i . M sd t•.vi . ,voılnızt•oı G il ıwş vt• 1\Y 'ı
le beı·aber, ,vıldız ve g
t
c
sebehivle,
ufukı.:ı görünınc vt· ka,vbolımı zm n oı n lm·ını tam ularoık lıdi rlt•ınt•lt ztH' ııl­
.
ı al viın belirlcvicileri olarak k ul la na ra k
�
ve
lm n l a ı· ın
c
t loğ ı ı şl.:ı n m n gcr�o•t•ltlt•ştiği e n ıı ..:alt
ve.en yakın d ğu noktaları i l t• b u n l .:u·a karş ı l ı k gclt•n b.::ı ı ı şl m· ı n gt•r�o·ddt•şt iği t•n u za lt Vt'
en ''akın batı noktaları nı gözlemlc,verek �o·özm e k t t.• ydi. Yaz ı n . gi.i n l cı· u zou n u k t .::ı ve G ll ­
;
ne , doıu ulkunun daha kuzey noktalal'l lıda doğmaktıı ve
Bat ı
u ll u ı n u n dahil lnı zt·,v
noktalarında batmaktadır . Yaz gündönümünde yani senen i n en u z u n g ll n ü nde, Glim•ş
en kuzeydeki do&uş ve baıış noktalarına ulaşır. Kışın bunun tersi mc."ydana gdir ve luş
gOndönümünde doğuş ve batış noktaları en güneydeki konumlarındadır. Bu uı.· nokta­
lar, yere dik olarak çakılmış işaretler ilc gözlemlenebilir. Öyle ki, en kuZey veya en gll­
ney doA-uş ve batış noktalarının konumu, iki işaretin konum larıyla bdirlenehilir. U l'uk­
taki doAal bir engebenin �rneğin iki dik kaya arasındaki ı.·ukur- i şaı·c ı l e rd e n birisi ola­
d e
rak kullanıldığında, diğeı· işaret olarak yalnızca hiı· ı a şın d il i m si ye te rli nlat·a k t ı r . Bu
tipte birçok örnek bili nmektedir. Işaret olarak taşların kullanı lınasının sebebi, bunların
nemli iklimde diA-er doğal mal:ıcıneye göre daha uzun yaşayabilmcsidir.
Taşları halka şeklinde dizerek gözlemevi kurma nkrinin gerisinde uzun tecrllbelerin
bulunduğuna şüphe yoktur. Ay için özel işaretierin tesbit i de mu hakkak ki uzun tecrll­
beler netkesinde olmuştur. Zira yüzyıllar süren gözlemler sonucunda, tutulmaların,
yalnızca Ay ve Goneş'in birbirlerine göre belli konumda bulundukları zaman meydana
geldikleri anlaşılmıştır. Stonehenge'deki taş halkalaı·ından birinin l(armaşık düzeni, ya­
zılı dili olmayan bir toplum tarafından inşa edilmiş olsa da, bu halkanın bir " t u t ulma lıe­
saplayıcısı" olabileceğini düşündürmektedir. Bununla beraber, taş halkaları inşa eden­
lerin sahip oldukları bilgi miktarını "çok az" veya "çok büy ü k " gihi kesin il3dcler ile ni­
telendinnekten kaçınmalıyız. Bazı taşların üzerinde bulunan işaretler deşifre edilmedi­
Ai gibi, bu insanların 16 GOneş "ayına" bölünmüş 365 günden oluşun ve mevsimleri esas
alan bir takvim kullandıkianna dair deliller vardır. Geride bıraktıkları taş halkaları,
mezarlar ve çanak çömlek, bu medeniyet üzerinde daha ileri araştırmalar yapılınası ge­
rektiA'!ni açıkça göstermektedir
(Ratm •· 48).
Taş halkaları oldukça bı.ıyı.ık bir alan Uzerine kurulurken, standart bir uzunluk ölçll­
sünün -mega/itik metre- kullanılmıış olduA:u iddia edilm iştir.
0,829
metre uzunlukta ol­
duA:u iddia edilen böyle bir ölçü standarciının mevcut olup olmadıA:ı huglln tartışı lmak-
50
la i sl' ı l �·. i s l a l i s ı i ld<·n· d ayarıarı v :ı rs;ıyııııl a r vc- lıaşk.:ı lıazı d<·l i l l l' r bunun v;ır o l a lı i l l'\.' l'S'i
giir(i ş ( i ı ı ( i I( U VV\.' l l l• n t l i rnı�·l{ ı {• t l i r . l lü,vlt·n·
b u ra ı l a ,
t•n azından dilzcn\i bir ölçü sistemine
sa h i p o l m a salkısma ulaşmış b i r nwd l' n iyt·t karşısında olmamız pek ıni.imkUndür.
Eski Orta-Amerika Kültürü
Mısır
ve
l la l ı i l lt O i ı i.irleri ı ı i n _.Yl' şcnl i /1"i dônt•ınll'rıle, Orta-Ame-rika'da ( Mezu-Aıncri-
b ) yani lnıg·li n l( ü Me-ksika i l l' Meksika ' n ı n daha gü nl'_.vindcki bazı bölgelerde-, başka
nwdl·niy<· ı l e r gdi ş ı n c l< t cyd i . Bu ıncdcni,vl·ılcri luır.an insanların nereden geldiği bilinmc­
n w k ı c d i r ; l>azı Mnğol aveı grupları n ı n Bering Boğazı yoluyla kuzeydoğu Sibirya'dan
-lıd ki de bir z a m a n l a r ild kıta arası nda var olan bir kara köprüsünden gcçert"k- geldik­
lcl'i d ü � ü niilmckıedir. Bu gö<;ün l a m olar:ık ne zaman ge n,· ck l e ş t i ği lıilinmemekte Ise de,
bu grupların M O 1 I . O O O'dc, Yeni Dünya ' n ı n LOyük Lir kısmını, Kuzey A merika'nın
lwzcy i n i l«ıplayan buz t a ba ka s ı n ı n gO nc-yini işgal e t t i k lerinl.' dair dclilll•r vardır. Ancak
göçler, lıu t ar i ht e n çok önçc ya p ı l m ı ş olabil ir: Meksika'da Pueblo yak ı n ı nda bulumın
oLsidycn ( v o l k a n i k laş) biı- bH;ağın radyokarbon analizi, bu bıçaıı n MO 21 800 t ar ihi­
ne a i t o l d u ğ u n u göst ermiştir. Yaklaşık MO 7000'dc i k l i m daha ı l ı man hale gelmiş ve
M O (i500'1l•n1e, Orta- A m l•rika'ılaki Tch u<ıcan Vad is i ' n de t arı m baş l am ı ş tı r . Bu tarih­
l e rde mı.sır. bak lagi ll e r
w
k ı r m ı z ı biber ya nında bir cins ba l k abag-ı (!iquash, kabak fa­
m i lyasından o l u p sclız<' v eya hayvan yemi okırak k u l lanılan bir bitki) da yel iştirilmt>k­
'
tcyd i . M O sooo ilc 3500 aı-asında i s l' y a ban i mısır ile mısırın mu t.asyo na ugraınış kabuk­
l u fOrmlan bir arada e k i l mcl{tcyd i. Bu bölgede, MO 2300'e ait çanak çö m l eğe dt> rast­
l a n ın ı ş t ı ı·. ll u n l a r , m u h te m e l e n Kol u m b iya ve
Ekvador Uzerinden kuzeybatıyayayılmış­
lardır. Hay v a n l arı n ehl ileştiril mesi nispeten geç olmuştur: köpek, MO I SOO'e kadar tek
ehlileştirilıniş hay v a n d ı . Gelişme yavaş o l m u ş ve MO 1 500 ile 900 arasındaki dö nem ,
böl gen i n " O l u ş u m Dön e m i " olarak adl.:ındırılmıştır.
Meksika'nın dag-lıl< anızileri k u ra lt ı ı . Fa ka t a l ç a k ı a k i araziler. özellikle C hia pas ve
G ual e m al a ya k ı n ı n d a k i Pasink k ıyıl a r ı n a yakın olan bö lge , otu rmaya ve yaşamaya da­
ha d vcl'işliydi. Bu rad a . topı·aktı:ın k.ı d ı n heyl<elcikleri Grclmiş olan bir kö,v k ü l ı ürO var­
ıl ı . nu hcyk elciklcr, o dö ne m d e crkckll"rin sezaryenle dog-um yaptırdıklarına dair d eli l
tcş l< i l etrnektcdiı·. Fak.:ıt bizi asıl i l gi l c nd irt.• n mede n iye t . k ö,v kOltürü ilc a,v n ı dönemde
var olan Ol rnek ( O i m cl'} mcdcniyetidir. Du m ed e niye t MO 900 ile 300 a ras ı nd aki "Or­
la O l u ş u m Döncmi "nc kadar uzanmaktadır.
Olınclder, Meksika Körfezi ' n i n karşısındaki Orta-Amerika berzahının d ig"e r taraf'ın­
da k i (bug iin ldı Vcı·aknız'a yıı k ı n ve Ta basko :.Vtt kada!' uzanan bö lge) nemli ıı lça k ara­
zilerde y aş a ın .:ı k t ay d ı. San l.orcnzo bölgesi ndeki kOçOk bir plaıo O zeri n d e ,vaş<ı,van ve
arazi sa h i p l c ı- i nd e n olu.şan n ü fu z l u hlr topl uluk, ı;uk y:ıg-m ur alan ve :ıhl vyunl u topı·ag-ı
verimli ola n c.·cvı·e ı.ırı.ı z iy i h u k i m i,veıll•rl a l t ı n a aldı. llu bölge " Mezo po ta ınyı.ı 'd a k l Oen:•·
bl
ketli Hilal 'in ekolojik eşde�eri" olarak adlandırılmıştır. Olmekler hu r<ıda, hir şehir k u r­
dular. Bu şehirde ev ler bulunduğu gibi, törenierin yapıladığ·ı büyük bir merkez de vaı·­
dı. Bu medeniyetin kamuoyunun en f3.zla ilgisini çeken yönü, heykclcilik sanatı
\'C
özel­
likle taşları oyarak yaptıkları dev boyutlardaki başlardır. Bu başiann ağırlığı 44 ton
olup. bölgenin 80 km kuzeybatısında yer alan Cerro Cintepec Dağları 'nın lavları aı·a­
sında bulunan bazalttan yapılmışlardır.
Olmekierin yaptığı bu başların tek ilgi çekici tarafi yalnızca boyutları değildi. Bunlar,
başka bir sebepten dolayı da eşsiz sayılmaktadır. Hepsi de, Amerikan futbol u oynayan­
ların giydikleri başlıklara benzeyen başlıklar taşıyan adamları temsil etmektedir. Daha
'da şaşırtıcı olan şey. bu heykellerio gerçekten savunma başlığı taşıyan oyuncuların baş­
ları olabileceğidir. Zira Olmekierin koruyucu elbiseler giymeyi gerektiren ve topla oyna­
nan sürat! i bir oyunlan vardı. Bu oyun, kauçuğu Hevea ağacından elde edilen büyük bir
lastik topla oynanırdı. Kauçuk daha sonra kıyafet yapımında kullanıldı ve hekimlik te ya­
kı yapmak için ideal bir malzeme olarak benimsendi. Milattan sonra on yedinci yüzyılda
İspanyollar, kauçuğun ayakkabı ve şişe yapmak için topraktan yapılmış kalıplara dökü­
.
lerek şekiilendirildiğini görmüşler ise de, kauçuğun işlenmesindeki bu gelişmelerin han­
gi dönemlerden itibaren mevcut olduğu bilinmemektedir. Kauçuğun kullanımının 01mekler tarafından yaygınlaştırıldığı konusunda yalnızca tahminde bulunabiliriz.
MÖ 800 ile 400 tarihleri arasındaki dönemin en önemli Olmek merkezi, (bugünkü
Tonala'nın güneybatısında bulunan) Tabasko'daki La Venta idi. Bu dönemde defin şe­
killeri çok gelişmişti: La Venta'nın merkezinde bulunan ve yaklaşık 30 metre yüksekli­
ğindeki, toprak ve kilden yapılmış büyük yapay tümseğin bir mezarı barındırmakta ol­
ması muhtemeldir. Bu bölgenin kuzeyinde yapılan kazılarda da bazı gerçek mezarlar
ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan bir tanesinde, yeşim taşından yapılmış m uhteşem süsler­
le çevrelenmiş iki çocuk cesedi kalıntıları vardır. Yine o tarihlerde, çömlekçilik daha da
gelişmişti ve yeşim taşı, demir cevheri, zencefre (cin nebar, cıvanın başlıca cevheri), yı­
lantaşı ve diğer ticari malların ithal edildiği birkaç ticaret merkezi kurulmuştu. Ancak
bu maddelerin hangi amaçla kullanıldığı tam olarak bilinememektedir. Aynı şekilde, QJ.
rneklerde teorik bilimin -eğer varsa- mevcut olduğuna dair kesin kanıt bulunmamakta­
dır. Diğer erken dönem kültürlerinde olduğu gibi Olmekierin de tanrıları vardı ve bu
tanrılar görünüş olarak yarı insan yarı jaguar<:ı şeklindeydi. Bazı tannlar, gündelik ha­
yat için önem taşıyan doğa olaylarıyla ilişkiliydi: ateş ve yağmur tanrılan bulunduğu gi­
bi, temel besin olan mısınn büyümesini gözeten ve koruyan bir tanrı da vardı. Ancak
bu durum, doğaya ilkel şekilde tapmanın bir uzantısıydı. Bununla beraber arkeolajik
kazıların gün ışığına çıkardığı ilgi çekici başka bir şey daha vardır. O da, her birinin
°Cüney Amerika'da y.ışayan, derisi göz göz lekdi b i r cin$ kedigil. (ç.n.)
52
merkezine delik delinmiş küçük içbükey demir aynalardan oluşan bir çeşit gerdanlık tır.
D u t i p aynaların varlığı, yansıma ve yakıcı aynalar hakkında bir şeyler bilindiğine işa­
ret ederse de bunlar başka amaçlar için kullanılmış olabilir.
Orta-Amerika'daki medeniyet in ve eğer varsa bilimin gelişmesini çizerken, gelişme­
nin bu bölgede kesintili ve dağı nık şekilde meydana geldiği unutulmamalıdır. Bazı böl­
gelerde medeniyet yeşerirken, diğer bölgeler hili ilkel durumda olabilmekteydi. Olmek
kültürü zamanında, hiçbir yüksek kültürün eıişmediki pek çok köy vardı. Eski Dün­
ya'da da benzer bir durumla karşılaşılıldığından, bu durum bizi şaşırtmamalıdır. Akde­
niz medeniyetleri Bronz çağını yaşarken, Avrupa'nın büyük bir kısmında Neolitik ça­
ğın ilkelliği hala sürmekteydi. Batı, Avrupa'nın Akdeniz kültürüne çok şey borçlu oldu­
ğu gibi, Orta-Amerika' daki, bütün geç kültürler de Olmekiere çok şey borçluydu. En­
der güzelliktc pek çok sanat eseri ortaya koymuş olan ve dini törenlerinde halüsinojen
(renkli hayaller görmeye sebep olan) mantariann kullanıldığı İzapan medeniyeti bun­
lardan birisidir. Diğer iki medeniyet, Zapotek ve Maya medeniyetleridir ki, bilim konu­
larına gösterdikleri meraktan dolayı bunlar bizi daha çok ilgilendirir.
MÖ SOO'lerin sonunda, Olmek medeniyetinin çağdaşı haline gelen Zapotek medeni­
yetinin merkezi, Olmekierin bulunduklan bölgenin güneyinde, Oaxacayakınında dağlık
bir alan olan Monte Alban'daydı. Zapoteklere duyulan ilginin esas kaynağı, hiyeroglifler
(daha doğrusu glifler0) ve ana meydan (plaza) üzerindeki büyük avlunun etrafinı çevre­
leyen kUrntaşı levhalar üzerine oydukları kabartmalardır. Danzantes olarak bilinen bu
kabartmalarda dans eden insan figürleri bulunur ki bunlar insanın hareketinin incelen­
diğine işaret eder. Glifler ise, bu medeniyetteyazının varlııı,na işaret eden delillerdir. Ya­
zı, Zapotek medeniyetinin çeşitli yerleşim yerlerinde görülür. Glifler kullanılarak 52 ytl­
da bir devreden bir takvim de kaydedilmiştir. Burada günler ve aylar, çizgi ve noktalar­
dan meydana gelen sayılar ile ifade edilmiştir. Bu 52 senelik devrenin veya "Takvim dev­
resi"nin benimseome sebebi, 365 günlük takvimin 5� kere tekrarlanmasından sonra, be­
lirli bir günün yıl içinde aynı konuma ye � iden gelmesidir. Böylece bir kere daha, Mısır
takvimi gibi idari bakımdan mükemmel ve aynı zamanda 365 günlük sürenin tam doğru
olmadığının bilindiğini açıkça gösteren gelişmiş bir takvim le karşı karşıyayız. Bu takvim,
Orta-Amerika'nın ilk yazılı takvimidir ve Mayalar tarafından da benimsenmiştir.
Maya Medeniyet!
Maya medeniyeti, Mayalann yerleştiği bölgenin güney kısmında, Seibal ve Altar de
Sacriflcios (Kurban Taşı) yakınında MÖ 300 civannda dog-muştur. Mayaların, yaklaşık
�
0Giif (glyph) kelimesi, Yunanc:a gluphf kelimesinden gelmekıe ol•p. oyulıırak yapılmıt zıiler �nlamı � a ,.:lmekıedir.
Hiyeroglif ise, kulsal anlamındaki Yuruınca hieros kelimesinden IÜA'IIImltlir. Dolayısıyla hıyeroglifin kelıme aniann kuı­
sal ya;ıı ı olmakla, e:lif ise yalnızca oyularak yazılmıt çlzgileA" itareı eımekıedlr. (ç.n.)
53
MÖ 900'de San Lorcnzo şehrinin düşmesi sonucunda göç etmiş olan Olmekler olması
muhtemeldir. ı\·\ayalar, daha sonra Yukatan Yanmadası 'nın bütünün� yayıl mışlar ve Ye·
ni Dünya medeniyetlerinin en büyüğü nü yaratmışlardır. Bu medeniyet, ,\\Ö 1 OO'den mi·
lartan sonra dokuzuncu yüzyılın sonunda vuku bulan çöküşüne kadar ayakta kalınıı;; t ır.
Maya medeniyetinin bazı özellikleri, henüz başlangıçta kendini gösterm işti. Ancak
MS I OO'da başlayan "erken klasik Maya" döneminde, bu özel likler daha da belirgin leş·
ti. Nitekim, kısa zamanda ileri seviyeye ulaşmış olan Maya mimarisinin kendisine has
özellikleri vardı: harçlı moloz üzerine kalın alçı tabakası sıvayarak büyük teraslan olan
tapınaklar yaparlardı. Inşaat bitince, yapının bütünü basamak lı dev bir piramit şek lini
almaktaydı. Mezopotamya zigguratlannda olduğu gibi bu yapıların tepesinde bir tapı­
nak vardı ve geniş merdiveninin her iki kenarına tanrılan temsil eden taş maskeler yer­
leştirilmişti. En büyük Maya şehri Teotihuakan idi ve bu şehir, i spanyal iann fethine ka­
dar Orta·Amerika'nın en büyük şehri olarak kaldı. Teotihuakan başlangıçta, iki geniş
caddeyle birbirinden ayrılmış dört bölge şeklinde planlanmıştı. Gelişmesinin doruğuna
ulaştığı milattan sonra altıncı yüz,YIIın sonuna dognı, nüfusu I SO.OOO'den taıı:laydı. Ba­
samaklı piramit ile taçlandırılmış tapınak külliyesi en az 60 metre yükseklikte idi ve yak­
laşık 20 kilometre karelik bir alanı kaplamaktaydı.
"Geç klasik" dönemin (MS 600-900) bir diğer önemli l\1aya şehri. Palenque idi. Pi­
ramit şeklindeki zarif tapınakları, hükümdar, tann ve ayin kabartmalarıyla süslenmiş
dik çatılı sarayvaı-i yapılarıyla Palenque'in bütün Maya sitlerinin en güzeli olduğu söy­
lenir. Şehrin en önemli yapısı olan "Saray", yalnızca geniş bir galeriler pete�nden iba­
ret olmayıp, muhtemelen hem gözlemevi hem de gözetierne n �ktası olarak kullanılan
dört katlı büyük bir kuleye de sahipti.
Mayaların evrene bakışı hem tutucu hem de ilkeldi. Evrende dört "yön" vardı. Bu
yönlerden her biri, farklı bir renkte ve tepesinde bir kuşun tünediği bir <.ıg-aç ile bağlan­
tılıydı. Bu yönler, evrenin merkezindeki "büyük bolluk <.ıg-acı"ndan çıkmaktaydı; mer­
kezdeki ağaca yollar vasıtasıyla ulaşılmaktaydı. Bu yollar, belki de bazı Maya sitlerinde
bulunan ve kireçtaşından yapılmış olan yüksek yaliann karşılıklanydı. Gökler, on üç ta­
bakadan meydana gelirken, jaguar ile arasında ilişki bulunan ölüler diyan, dokuz taba­
kadan oluşmaktaydı. Yer'in, nilüferlerin ve balıkiann bulunduğu büyük bir havuzda ya­
tan dev bir kertenkele veya timsah ın sırtı olduğu düşünülürdü. Bu pitoresk bir tasvir ol­
malda birlikte, Mayaların üzerinde yaşadıklan berzahın pek de bilimsel bir tasviri sayıl­
mazdı. Mayalı yöneticilerin boylan, kendilerine hizmet eden köylülerden göze çarpacak
derecede uzundu. Yönetici sınıfın diA'er Mayalardan ayn olarak yaratıldığı na inanılırdı.
Mayalar, atalanna tapariardı ve Mısır'da olduğu gibi, tanrı soyundan geldiA'i düşü·
nülen ölmü!J krallara pek ihtimam gösterilirdi. Hatta, babadan oğula geçen bir rahiplik
54
mesleği n i n mevcut olması muhtemeldir. Ancak, aksi iddia edilse de, Maya dininin ka­
ranlık ve korkunç yönlerinin bulund uBuna şüphe yoktur . •\1.ayalar, din uFuna kendi
kendilerini sakatlam ış ve insanları kurban etmi,lerdi. Kurbanaya önce ifkence edilir ve
sonra boynu vurulurdu ya da henüz canlı iken kurbanın kalbi kesilip çıkanlırdı.
Maya Say1ları veya Maya Takvimleri
Ay, Güneş ve Venüs, astrolojik amaçlar dotrultusunda gözlemlenmif ise de, Maya­
lar gelişmiş bir takvime sahipti. MS 300'den itibaren .. gliner" sistemini kullanarak ası­
ronemi ve tarihle ilgili olaylan kaydetmişlerdi. Glif sistemi kısa süre sonra kelime ve
cümleleri ifade edebilecek, oldukça esnek bir araç haline getirilmişti {Reaim. e. 58).
Mayalarda hesap, dil'er herhangi bir Orta-Amerika ülkesine göre çok daha ileriydi.
Muhtemelen MÖ 300 veya 200'lerde kullanılmaya ba,lanan hesap, Maya medeniyeti­
nin "klasik" dönemi olan milanan sonra üçüncü yüzyılda gelişmiş haldeydi. Yirmi ta­
banlı sayma sistemi kullanılmaktaydı. Böylece Mayalar, 41 sayısını "üçüncü yirmi için­
deki bir" olarak ifade etmekteydi: 41 sayısı, iki kere yirmi (yani 40) ile bir sayısının top­
lamıydı. Benzer şekilde 379 sayısı, "on dokuzuncu yinni içindeki on dokuz'" (yani
1 9 + 0 8x20) veya 1 9 +360) idi. Bununla birlikte, meseleye başka türlü de -hatta bizim
sistemimize daha yakın bir yönden- bakmışlardı. Bu sistemde 41 sayısı, "üçüncü yirmi
içindeki bir" yerine "iki yirmi artı bir" şeklinde ifade edilmekteydi. 51 sayısı ise, " üçün­
cü yirmi içinde on bir" olac&A"ına", "iki yirmi artı on bir" idi. Bizim l 'den I O'a kadar olan
rakamlara ayn ayn isimler verdiğimiz gibi, Mayalar da ilk yinni rakamı isimlendinniş­
len:li. Oldukça küçük sayılan ifade etmek için kertik veya JM.nnak hesabının sembolle­
ri kullanılmaktaydı. Ancak büyük sayılar için özel semboller vardı.
Mayalardan günümüze matematıkle ilgili herhangi bir eser gelmemi1tir. Asıronomi­
ye ait teorileri de muhtemelen yoktu. Astronomide kullandıklan yöntemler hakkmda en
ufak bir bilgimiz yoktur. Bu yüzden, bilimsel astronomiye, açık ve kesin olarak ifade
edilmiş bir matematige sahip olmadıklannı söylersek yanlış olmaz. Ancak, tabii ki, say­
ma sistemini ticaret ve yönetirnde kullanmış olmalan gerekir. Maya sayma sistemini bi­
ze ulaştıran iki pratik astronomi çalışması mevcuttur: bunlar. takvim hesabı ve Mayala­
rın turuimalara gösterdikleri ilgidir.
Maya takvimleri, Orta-Amerika'daki bütün geç dönem tarih hesaplamalannın teme­
lini oluşturu r. Ancak bu takvimler. 52 senelik devre ile 365 gDnlük senenin birle,mesin­
den oluşan Olmekierin "Takvim devresi"ne dayanmaktadır. Bununla beraber M.ayalar,
"tzolkin" olarak bilinen "gün hesabı"nı da kullanmışlan:lır. 260 gii.nlnk olan bu devrenin
temelinde, biri "trecena" ( 13 günlük) ve di&eri "veintenan (20 günlük) olarak adlandın·
lan ve birlikte kullamlan iki küçük devre yer almaktaydı. 260 günlük bu takvim, esas
55
iıiharl\·lt> kı•ha. n t>t aın a\· lı k u l l.ıınıl ınoıkıoıydı. "\'l'i n t t•n.ıı ·:vı u l u şı uı·;,m :.!U g H n l l n lu•r lıiri n i n
öze-l bi r işmi lıu hın ınak ı oı n• b u gUnlı•ı·in, ştiy lt> ·'"" t!a hö,vlt• ı .ıl il ı i lt• hoı�lom ı ı l ı ulılu�u ı l n ­
şO nül m cı k tt',\'\1 1 .
gt.•ri k o ı l .ın [, !lUn bt•
llt.l,\' l t.• hir ıakviın ,\' ı l ı . nwniınlı•ı· i lt• uygun
365 günlilk ıak v iın . h..-r biı·i :W gil n l i.lk IS aya hölihmu•ktt•
"'u#ursuz gilnl..-r"' ,, (n rak niıd..-mlirilını•kh:\'ıl i .
w
aılun yilrihn..-şini s.�la�·.ıu.·01k ilaw 1/_. gO n ll 1\'t.•ı·mı"lh�iıul('n, ı.:ıhii ki ılu�;ı· u tlı·�i l d i . .-\ n ­
t.•ak ı\ \a�·al a ı·, bu ka,\'ma,va
göz .'· um muşl. .nlı. Y c> n i ıak\'iın
da t op la m tllarak
ilt' tnt.'\'şiınlı•rin \'ak ışınilsını
t t' "T,'I.k\'inı l ll'\'ı"t•si " i\'t'rnw:d grı"t•knu•k ı ı:\'di \'(' lı u
1608 ıak\'im yı l ı (:!'l b:! ,\ ' tl ) t•tım.•ktt',\'t l i .
sal'lamak i\• in , tam ılC'\·I'l"nin :!') a n
x
l\\avalar. A,· lak,·imi de kullaıulılar. A_,. ıah·iıni, toık \' lın ,\' ıl ı
w
t ;r.olkinlt' ht•ı·alıt•t"t't.'
ile-rlcı�ekff'vtli .' A\' la k,· imi ilzerimlt'ki g ü nl ı·ı·. :\\' 't n ,vaşına ,v.ımi c\' 1'-' lt>ri nt' gör..• h ..•ıı.ı.ıp­
ydı
lan mak ta
\'t!'
kam
cı
ri ta m ,\'t llar ,\'.ımında kamt'ri yarı yı l lar da ku l la nıl ınoll k t"..nlı . ı\\a ­
�
.valann avrıca, Günt'ş nııulınalarını öm·rden haber \'t'ı't'n ö7.d bir A\' de\'relt.•ı·i '"ardı. Bu
muhtcışe� ola�·ı hesaplamak i\·in gerekli olan ıeoıik astronomi bil si n e sa lı i p nlınadık­
lanna gö�. bu de\·�·i. yalnızca teı.·ı·übe_ve dayanarak hesaplamış olmaltvdılar. Te4.' r0hc
onlara. kameıi a.v ile ökülen belli za ma n süreleri sonunda -ki hu sf.lrelrr Ay 'ı n C'\'l'l"leri­
ne dayalı bir devı-eyle ve tzolkin ile llıll#la ntıl ı idi- G ü neş lltlulnmsının h c kl cnı.• b ilt't.'t'ıı ­
ni göstermişıi. Bö_ylt'l."t' 40b ka rneri a,va ( ı ı .960 gü n ) n:\'a -lt\ l ıml k i m• t•şdt.•#l.'ı' hiı· d evre
elde eımtşlerdi
\'C'
bu devre, beş
ve
altı kamrri a,vd an oluş.'l.n bölumlere a_\'nlınıştı.
Ma_valann talwimle ilgili olarak ilsi Cıı'f'kid iki hHnplamalaı·ı daha vanlı. Bunlardan
birisi Venüs de,·�leri. dileri ise, uzun zaman sürelerini itLt.de etmek için geliştin.likleı·i
yöntem idi. Venüs, akşamları \'e şafak sökmedcın önce gökyüzünde görülen son derece
parlak bir gök ı.•ismidir. Bu _vUzden astronomtden zi_vade astroloil,v le ilgile-nen bir toplu­
mun dikkatini çekmiş olması şaşırtıt.•t ı:le�ldir. Dö_vlece Ma,v nlaı·, Venüs'ü gözlemişler ve
gökyüzünde belirdfll anlar anunndaki düzenli zaman aral ı k larını ka,vıle-tmişlenli. 1\\o­
dern lerimle iiAde etmek gerekii"Se', Venüs'ün "sinodik" pe-rtvoc.lunu yani. Ve-nüs 'ün gök­
yilzOniln belirli bir noktasmda görünmesi (örne&in ilk ıando&uşu) ile aynı noktada tek­
rar görünmesi arasında ge�n zaman süresini öl(müşlenli. llu silrenin 584 gün oldugu­
nu buldular (bugünkü do&<r 583,92 gündür) \'o buradan 2<)20 günlük (8
5
x
x
365 güne vo
534 güne eşit bir sayı.) bir devre orlaya ı;ıkaniılar ki. böylece kendi SC"neleriyle ge­
ftgt"nin sinodik periyodunu btrleştirdiler. Daha uzun bir 1\\a�·a dcı,•resi de 3i, 960 gün­
lük "Büyük Devre" idi. Bu büyük devre, di&or do,•relerln h opslnl .vanl ızolkinl, 365 gün·
lak takvim yılını \'C' Venüs'ün sinod.ik periyodunu i�ıı•tne almaktaydı
(R..lm a. 69).
Şimdi� kadar anlatılanlardan Ma.valann uzun zaman devrelert.vle ilgilendikleri an­
la,ılmı, olmalıdır. Bu list. takvim hazırla,\'anlann pek çoA"unda görülen bir özelliktlr. Bll
da. uzun zaman sOreleriyl e uAraşmak zorunda kalmışlar demrktiı·. Ayrıc;.l, tarihe
w
la-
l'lhl ol�'ylar.:' olan llg t l � rl nt!'ticeslnde, zamanı hesaplamak 1\"ln yıllan ve yıl
takslmahnı
kulln notn .vöntt"ınden daha Iyi bir yönteme I h t iyaç l an oldutunu fark t!'tmt,lt!'rd.lr:
çOnkO.
bin,·ok takvim hesabı nın bır arada yürülük te olması, be-h ni zlllt' ve kantı klı&a götüre­
bilınr k trydi . llö,vlrce uzun vadelı gün sayımını lcat edip, gOnlerl birbiri ardına aa
yma•
.va haşl"'"�ılar. Bu .vönteml MÖ 3000'Irrdc kullanılmaya bqladıkları tahmin ed.thr. Bu.
gt"\"ml,trkl astronoıni \.'C tarih olaylannı tarihlcndl nnt!'k Için mO.kcmmel btr sistemdir ve
bu sistemi du,unıne şerell Mayalara aittir. J n lyen Dönemı• adı verilen ben:aer bir als·
tem 1 583 yılı nda Batı Avrupa'da Joscph Scallarr tarafından lcat edil m ı1 Ise de, bu bu­
luş Mayal a n nkt n den en az altı yüzyıl sonra gerçekle,mt1tır.
(Çok .... -... ..... .ı.. Çla - .... bb. L 172)
Geç DilDem Orta-Amerika Ktılttırlert
Mllattan sonra dokuzuncu yüzyılan sonlanna ıelmedcn, Maya medenlyetl zayıOaya·
rak yerini bqka medenlyetlere bıraktı. Bunlann hepal az veya çok Maya medeniyetine
borçludur. Bu mt'deniyetlerden birisi, muhtemelen MS 900 lle 1 5 1 9 arasında seliten
Toltek mt'den lyet l dt r ve geç Neolltik özellik göstermektedir: zira metal, yalnızca sUsle­
mrlerde kullanılmakta ve Işin tuhafı hayvan gilcOnden istifade edilmemekreydı. COç ih­
tiyacının hepsi insan taralindan karşılanmaktaydı. Ancak tanmda nrim yQksekti. Tol­
teklerln başlıca besin k ayn aklan mısırdı ve bunun yanında, domates, kırmızı bl�r. pa·
muk, tütün, kakao, ananas, .verfıstı&ı. avokado ve manyok sibl çok çetitil ürünleri v....
dı. Alçok arazilerde fazla zorlukla kal'fılaşıııadıa n yotun şekilde topr.,. ltleyebilmeleri·
ne ra&men, daAlık arazide taraçalama, sulama vt- bataklık ıslahı yapmak zorundaydılar.
BUtOn bunlar, çok yolun bır nüfusu besieyebilmek Için yapılmuı gereken lşlemlerdı.
Toltekler taoa dayalı teknikleri aşamamitlar ise de, yazi,YI bilmekteydller \"C Incir -Fı­
cus- cinsinden
bazı +çlann
kabuklan Uzerine yazmışlardı. Astrolojik gayelerle yap­
tıkları astronoml göalemlerlnln yazılı kayıdan mevcunur. Toltcklerin de, biri 260 giln·
lük dileri 365 günlük ıkı takvimi vardı. Her Ikisini de muhtemelen Mayalardan almıt­
lardı. Çok katlı evren modelleri de fUphe sl z Mayalard.n gelmişti. Blllııedekl sanat
ve
mimari göz önüne alınırsa, çok dindar Insanlar olduklan söylenebilir. Ancak tarihçiler,
bu dönemde hakıkaten ayn bır Toltek kaltarll n ün olup olmadılı hakkında tOphe Için·
dedir. Toltek tarihi adı altında bize gelen tarih, boya ve mltlerle o kadar doludur kı, do­
ha geç bir kUltürlin UrlinD oldotu düşünülebilir. Ancalı. arkeolajik kuılar, lıölııede o za.
manlar bir Çeflt imparatorluk bulundutuna işaret etmektedir.
57
S..ıld .ı l'cnı',l.,),, , hık.ol.u.ı ,uı
hır kıııpu [ 'lıı�um .ıı ı l m ı � !ııı
'l'l,·r. h.•s.ıpl.un.ııl.ı " l , l ıığıı
l.. .ııl.ır. ı,,-,h,.•l ,ı l .ı.• l.ı n . ..ı,._,.
,.,ı,.,., , ,. (,..r ıuı-lu l.. .ı_, ,/, h,ı
ı ı ı l.ım.wı
ı.,,,[,.,!,,�nrı,-ı
bır
_\,,-,-,,-,,, ·''""''"" •• ı
:-.:�ıııır.ıl Hı>h":< -
.u·.1-: .,l.ıı·,, l., ,!_, l., u ll.uulın.ık·
'·"'lı
:'\,.,. y.,,-ı..
Tolıekler bir ııırıı liı, Orta-Amerlka 'du Mayu ıncdt·niyl'limlcn snııı-a ge l e n
en
l ı Hy U I(
medeniyet Aztek ıncdeniycıtdlr. Güneş tanrısı l l uitzilnpoı.:hıli Vl'Y" Ton a ı i u lı 'un Sl'l,' lt i n
kulları olduklarına inanan kuzey bölgesinin bu lllkir gö1,·ebe kalıi ll•si, b i r LUylil'ü-ı-ahip
tarafından Meksika havzasına geı t rilıniş ve Texo�.:o Gölii'ndeki adalanl yt·ı·lt·��mi�ti. Mi­
laıtan sonra dördlincil yüzyıl c\vıırında, Meksika'nın büyUk bir kıı:ımım kaplamak ü:r.t•­
re bu merkezden dışarı do&ru yayılınışlard ı .
Aztek ülkesinin Lllyük k ı s m ı e#imli v e erozyon tehdidi altındaydı. Ya�adıkları d ü z
arazinin dörtte biri, kıyıları baıak lıkla çevrili göllerden meydana gelmişti. Du mahzur­
lara ra&men hayvansal ve bitkisel gübre kullanarak, ıaraçalaına ıekntg-tnl uygulayarak
ve bataklıkları ıslah ederek, yol'un biçimde tarım yapmışlardı. Bat aklıkların k u m t u l ­
ması, bazı gölleri n yerleşim bölgesi olarak kullanılmasını ve ylik se k verime s a h i p top­
raklara dönüşmesini sa&lamıştı. Popocatepetl volkanının bulunduı-u bölgeden geldi#\
tahmin edilen bir volkanik cam olan obsidyenden bıçak yapmış, b�zalttan Imal edilmiş
de#lrmen taşları kullanmış ve Texoco Gölü'nden tuz çıkarmışlardı: YoAun biçimde ta­
rım yapmalarına ra#men, yeti�tlremedikleri birçok OrUn vardı; tUtUn, kauçuk, pamuk,
k4lıt, tropikal bitki kökleri ve meyvalar, kakao ve bal bunlar arasındaydı. Gerek bu
ürünleri, gerekse yeşim taşı, Hruze (türkuaz) gibi deAerli malları fetihler sırasında ele
geçirirlerdi.
Aztek dini zalim bir din ldL Günefin beslenmesi gerekt!AL beslenmezse gökyüzün­
den kaybolac&A-ı Inancına batlı olarak gelişmlı,tl. Bunun Için insanların öldürOlerek
kanlarının ve kalplerinin kurban edilmesi gerekmekteydi. Bu Işlemler, dini törenierin en
6nemlı kısmıydı. I nsanın yeryUzOndekl görevi, dünyanın dOzeni n i korumak, tanrıları
ut'runa dövüşrnek ve 6lmekti. Hayat, Insanların bu görevlerini yerine getirmesine baA'­
Iıydı. BllyücülUk yasak ve cezası öiUm de olsa, günlük hayatta çok etkiliydi.
Aztek medeniyet\ pek cazip bir medeniyet gibi görünmemekle birlikte, siyasal açıdan
Meksika'ya birhk getirdi. Rahipler!, çok çeşitli mezhepleri ve çok sayıdaki tanrıyı akıl­
cı �ekilde düzenlemeye çalıştılar. Aztekler, dotayı Incelemekle bırlıkte hiçbir yeni kat­
kıda bulunmadılar. Maya takvimlerini kullanarak bunların devamını saAiadılar ve 260
günlük tzolkine özel önem verdiler
(Rea1m 1. 58). Hastalı#a tanrıların sebep oldutu ı,ek­
ltndekl Uç bın yıllık eski Mezopotamya Inancını beni mseyen hekimlik mealetlne çok
6nem verdiler. Tıbbi tedavi -hastalıtı Iyileştirmeleri Için tanrılar Ikna. edilineeye kadar­
haatalıtı hafıAeten geçici bir çare olarak görUimekteydl. Olmek ve Maya kültUrlerinde
ortaya çıkan bilim pırıltıları kaybolmu�tu.
Gilney Amerika Medenzyetı
Bır clna tarım yapan Ilkel yerle,ımler Orta-Amerika'da ortaya çıkmaya ba,ladıAı sı­
rada,
Cu ney Amerika'lı yerliler bugün
Şılt ve Peru'nun bulundu&u And bölgesine yer-
60
leşmekteydl. Sahildeki en eakl yerletim merkezleri MÖ 3600'e all olup, Bl · kanca ve ol­
t ı�yla l ıu l ı k t u t u n . baklagiller, balkabatı. pamuk ve kırmızı biber gıbı bazı UrUnler yetlt­
l l ı't•n topluluklar tarafindan kurulmuttu. MÖ 2 1 00 ıle 1 800 aruındakı bir dönemde
çt�mlekc;llik ve dokumacılık yapılmaktaydı. Chavln medeniyetinin bqlangıcı, daha aon­
ra MÖ 1 400 ile 1 000 yıl ları arasında Chavln de H uantar'da görUiecektl. Burada. laftan
yapı lmış teraaları ve örme duvarlan olan tapınaklar bulunmuttur. Bu tapınaklar, deaı­
şi k seviyelerde bal peteti şeklınde lnta edilm lt galerilerden meydana gelmlttl. Havalan­
dırma Işlemi hacalar vasıtasıyla yapılmaktaydı. Bunlar, dini törenierin yapıldı&ı yerler­
dt ve büyük heykeltratlık becerlot oergtlemekteydt. Öyle kı, tapınaklaron btrtnde, doj!al
bir ışık ıtını yaklatık 4,6 metre boyunda ve beyaz granltten yapılmıt bir kabartmaya ay­
dınlatmaktaydı: Insan şeklindeki bu "Gülümaeyen Tanrı", saçları yerindeki yılanlar ve
üst çenesindeki uzun alvrl ditlertyle hala korkutucu görünmektedir.
Chavln medeniyetini H uarller ve Tlahuanacolar lzlemlttlr. Ancak bunlar çok daha
geç tarihli medeniyetlerdır ve bizi MÖ 200 ıle MS
ı Ooo yılları arasına götürür. Ancak
bu medeniyetler henUz sona ermeden, Kolomb-öncesı• Güney Amerika'sının en büyük
medeniyet! olan l nka medenlyetl dotmuttu. En erken devirlerden ıtıbaren, bu medeni­
yetin dikkate de&er bazı özellikleri ortaya çıkmıştı. Kedi yüzlü motif, sUalemede yaygın
olarak kullanılmaktaydı ve çok çeşıtlı metal ltieri yapılmaktaydı. Bunlar araaında, çe­
ktçlenmlş altın varaAın, bakır sUalerln ve mızrak başlannın lehlm ve kaynak yapalmaaı;
gUtnUte şekil verme; alaşımların hazırlanması yer almaktaydı. Mum ıle kalıplama tek nl­
&1 de btltnmekteydt. Mumyalama ltleml, MS 600 elvarında uygulanmaktaydı ve Iki yüz·
yıl sonra, l nkalar artık hatın aayılır miktarda teknık bılgtye sahip bir medeniyet olmut­
lardı. Sulamayı ve su daAatımam kendılerinden önce gelenlere göre daha genlt çapta ser·
çeklettlrdlklerl gibi, duvar örmede harcın kullanalmadı&a bır lnfUt yönteml ical etmlt­
lerdt. Kaldıracı biliyorlardı ve dt&er metal aletlerin kullanımam gelıttlrdller. Tartmada
kollu teraziden yararlandılar. Mekanikteki bataniarına ratmen, mekaniAtn temel ılke­
leri üzerinde düşünüp tqanmadılar. Onlar Için her bır buluş, belirli bir problemln çözUe
mUydU , mekanık bıltmlnl kurmak Için yapılan bır davet de&ıldt.
l nkaların standart tartı ve ölçüleri varda ve bunlar, bUtUn erken dönem ölçüleri gtbl
Insan vücudunun kısımlannı temel almıftl. Ölçüler aruında ·kara, ve kulaç (genlt açıl­
mıt ıkt kol arasındaki meaafe) da vardı. Karış ve kulaç uzunlu&undakı çubuklar arazi
ölçümlerınde kullamlmaktayda. Mesafe ölçmek Için adam ve "topa" kullanılarda. Topo,
6000 adıma (7,2 km) etlt ıdt ve genlt yol .. bekestnde yaygon olarak kullanolmaktaydı.
Bu tebekesi, onbetlncl yüzyılda tki ana yoldan olutmuttu: btrlot 3600 kılometrelık oabıl
yolu, dlAert ıae benzer uzunlukta olan ve And Daal an boyunca uzanan Iç taraftaki ka-
61
rayoluyc1 u. I n kaların tekerl e k l i arou11· 1.arı olmacl ıg:ından, hu ynllaı· yal n ı zcoı yayal.ar
ve
yük
ta.,ıyan hayvanlar tarafından k u l l a n ı l ı r d ı .
Orta-Amerika'daki d i g- e r medeniyetler gihi, l n kalar da hayvan ve i n ıoı a n l a r ı k u rlıan
etmekteydi. I nsanlar, öze l l i k l e açlık ve salgı n hastalıklar gibi m i l l i felaket d ö n e m l e r i n d e
kurban edilmektcyd i. A n c a k , Mayalarda ve A ztc k ler(l e rast lanılan iışkencc, lnk alarda
yok gibi görünmektedir. I nsan k u rban edild i&"indc, bunun k u sursuz ı,ıckilıJe yapı lmwıı
önemliydi. Güneş ve di&"er gök ciaimlerine tapı lm a k t ayd ı . G ü m ü ş , "Ay'ın gözyatları "
olarak adlandırılmıştı. Bizim Şilyak0 adı verdig-lmiz ve t e l l i hir m ü z i k aleti olan "l i r"e
(lyr) benzeyen takım yıldızını, An d Dalla rı 'nd a yaşayan bir hayvan olan lamaya hen­
zetmişler ve koruyucu ol d utu nu d ü ş ü nerek d ualarında her fı rsaıta z i k re t m işlerd i . Ta­
nm ve ibadede yakından ilgili olan lnka takvim i, h e n ü z yeteri kadar Incelenmemiştir.
Bugünkü görüte göre, lnkaların biri Ay'a, dıg-eri mevsimlere d ayal ı iki tak vimleri var·
dı. Bu iki takvim arasındaki baglantı henüz yeteri kadar kesin de&"ilee de, en azından bir
"
lnka bölgesinde, mevaimlere dayalı takvimin her üçüneO yılında, b u takvim ile 13 ayl ı k
Ay takvim i çakışmaktaydı. Bu d a , Ay takvim i ile mevsimlere dayalı takvim i n q a A'J y u ­
karı uyum içinde yürümesini sa.A-Iamaktaydı. G ü n e ş ta k vim i n dc yı l l 2 aya, her ay I s e 1 0
günlük 3 haftaya bölünmliştü. Bu süreye, l nkaların e n ö n e m l i d i n i törenleri için 5 g ü n
daha eklenerek, toplam 365 gün e l d e edilmişti. Sene, y a z gündi;n ü m ü nde baş i ardı. And
Daılan güney yanmkürede bulundu&-undan yaz gündön ümü Aralı k ayına geltrdi. Bu
günün belirlenmesi için gerekli gözlemler, Kuzko'dakt (Cuzco) büyük meydanın orta­
sında yükselen teras üzerinde, önceden düzenlenmiş Işaretierin yardımıyla yapılırdı.
Bir l n ka bulutu. bugün And D�lan'nın bazı bölgelerinde hill kullanıl maktadır.
Bu, kuipu adı verilen bır cins aayı aayma aletidi r ve üzerine detltlk renklerde ipierin
(genellikle 48 adet) ba#lı oldu&u bir anO·slclmden olutmaktadır
(Reoım o. 69).
Serbeot
ipiere atılmış düA"ümler sayıları, ana sicimdekl en uzak düA"Dm birler ba.aamaAını, daha
yakın olanı onlar basamatını vs. ternail etmekteydi. DDA"Omün bulunmayıtı sıfı r anlamı­
na gelmekteydl. Baait bir alet olan kuipu, her ne kadar aayı aaymada yararlıysa da, he­
sap yapmak Için pek elveritli bir alet delildl.
Sonuç
Ilk uygarlıklarda, Inaanların gözledıkleri doga olaylan ile kozmolojik evren anlayıt·
lan arasında bır bal kurmaya yönelik &Istemler gelittlrme yolunda d i kkate deA-er bir ya·
ratıcılık görülmektedir. Bu sistemler çoA"u zaman, pratik ihtiyacın çok ötesindeki mate­
matiksel yapılan lçermlttir. Bilimleri birçok eaki toplu m u n bılırnınden çok daha gerçek­
çi olan Mıaırl.larda bile, piramitlerln muhtetem boyutları, matematıtin Insan lle evren
arasındaki Ilitkinin anahtan oldu&-u Izlenimini vermektedir.
• 1..-�ını:e adı ık 4'ra Wmnyıldısı, ç.ı,. takım yıiılızı. (ç.n.)
62
Ancak, eaki aalronom ve matematikçllerin çalıtmalarının hüyük
kıamıyanlıtyönlen·
dirllmittir. Göklerin hareketini gözleme ve heaaplama yolundaki çalıtmalan çok defa
tatırtıc ı olmakla birlikte, bu çalıtmalann çotu bilimin daha .cJnrakl gelı,meai için
önem lqımaktadır. Onları çık maza sürükleyen, gök ciaimlerinin dotuını
w
az
gökyOzDn·
(Jeki hareketlerine sebep olan mekanizmanın dataını daha dikkatli tckilde Inceleme·
meleri olmu,lur. B u n u n la birlikte, çalıtmalanndakl lnc:elık, beceri ve yaratacılık, ı;erek
animistık dinden kaynaklanan gerekse ncanelerin doA:aaından çok olgular araaındalı.l
ilitkl lere daha fiızla önem veren bır çetit büyüye olan inançtan alınan llhamın gllzel bir
eseridir.
6J
Il.
Bölüm
Eski Yunan'da Bilim
Ş
imdi, kültürü bizim kültürümüzü derinden etkilernit olan bir medeniyete geçiyo­
ruz. Bu medeniyetin doAal Alemi anlama yolundaki tetebbüalerl, bizim düşünce
'tarzımızı diA-er herhangi bir medeniyetten çok daha fazla etkilemiştir. Bu mede­
niyeti n bakış açısı, edebiyatı ve bilimi, bizim dünya görüşümüzün temellerini oluştur­
maktadır.
Batı'daki bütün eskiçaö' toplumlan arasında, olgulan topla,Ylp karşılaştıran, onlan
büyük bir bütün dahilinde tutarlı bir şekilde birleştiren, evreni bOyüye ve hurafeye baş­
vurmadan ilk açıklayan Yunanlılar olmuştur. Onlar, fikir üreten, satlam açıklamalar ta·
sariayan ilk doA-a filozoflarıdır. Açıklamalanndaki zayıf ve karanlık noktalan örtrnek
için tanrılar& başvurmamışlardır. Ancak bütün bunlar birdenbire ortaya çıkmamı1tır.
Yunanlılar, Athena'nın yaptıA"ı gibi, tam teşekkül Zeus'un alnından fırlamamıftır. Do­
Au Akdeniz'in daha �ski kültürlerinin mirasçıları olmu,lar ve sahip olduklan bilim zih­
niyetint yavaş yavaş geliştirmitılerd.ir.
l!se �
Yunan kültUrU Mısırlılara, Fenikelllere ve daha sonra Mezopotamyalılara borçlu ol­
makla birlikte, her şeyden önce, daha eski iki kültürün, Mina. ve Mıken kilitUrlerinin
ürünüdür. Bu son ıkı kültür, Ege Denizi'nde yer almış olup Batı'da Yunanistan, Do·
66
ğu'da Türkiye ile çevrilmişti. Giri.t Adası 'nın ve Siklatlar'ın (Cycladcs ) " J'Cr aldığı Lu
bölgede yaşayan neolitik toplumlar için MÖ 3000 ile 2200 yılları 0 0 arasında Bronz Ça­
ğı başlamış bulunuyordu. MÖ 2500'Ierde Girit 'te, Siklatlar'da ve Yunan yarı madasının
güney kısmında metal işlemeciliği gelişmiş düzeydeydi. Her iki kültürde de birkaç oda­
lı ve kiremit dam lı evler inşa edilmekteydi. Ancak bu iki kültür arasında bazı liırklar
vardı. En önemli fark ölüleri gömme şeklindeydi. Girit'te toplu mezarlar varken, Siklad
adalarında en fazla altı, ama ekseri daha az sayıda ceset alan küçük mezarlar kullanıl­
maktaydı. İki bölge arasında ticaret yapılmakta; örneğin zarif beyaz m ermer heykeller,
altın ve gümüş eşya karşılığında Siklad Adaları 'ndan Girit'e gitmekteydi. O dönem Gi­
rit mücevherlerinde görülen Mezopotamya etkisi, iki kültür arasında önemli bir bağlan­
tının bulunduğuna işaret etmektedir.
MÖ 2300 ile 2000 arasında, Siklad Adalanndaki ve Girit'teki yaşam tarzındaki bir­
lik, göçebe istilacıların akınları sonucu bozuldu. Sikladlar'a gelenler muhtemelen Ana­
dolu kökenliydi. Yunan yarımadası da MÖ 2300'den bir müddet sonra Güney Rusya
ve Balkanlardan gelen Kurganlar tarafından istila edildi. Hint -Avrupa ırkından olan
Kurganlar, hayvancılıkla yaşayan ve at yetiştiren bir halktı. Birçok göçebe topluluk gi­
bi karşılaştıkları kültürü devralmakla birlikte, bu kültüre yeni fikirler getirdiler. Bunla­
rın arasında atlardan faydalanma ve ölü gömmeyle ilgili yeni fikir ve adetler vardı. O
devirde, Yunan yanmadasındaki kültür, Sikladlar'daki ve bilhassa Girit'teki kültürden
geri durumdaydı. Gerçekten de Girit, kuzeybatıdaki kargaşalıklardan az etkilenmişti ve
gelişmesini MÖ 1 500 yıllarına kadar, saldırılara maruz kalmadan sürdürdü.
Girit, geniş bir ada değildi; genişliği 55 km.'den fazla olmayıp, uzunluğu ise sadece
245 km. idi. Böyle olmakla birlikte, burada güçlü bir medeniyet gelişti. Bu medeniyetin
merkezleri arasında güneydeki Faestos ve kuzey kıyısındaki Mallia vardı. Ancak en
önemli merkez, kıyıdan birkaç kilometre içeride (Mallia'ya 25 k m . uzaklıkta) bulunan
Knossos idi. Giritliler, Akdeniz Havzası'nın ilk deniz gücü olmakla birlikte, daha ziya­
de güçlü hükümdarlan Kral Minos sayesinde hatırlanır. Zeus ve Europa'nın efsanevi
oğlu Minos, Girit Krallığı'nı deniz tanrısı Poseidon'un yardımıyla ele geçirmişti. Bu da,
Giritiiierin ne kadar yaman denizciler olduğunu hoş bir şekilde vurgulamaktadır.
Gerek duvar resimleri, gerek çanak çömlek üzerindeki resimler, Minosluların doğa­
yı dikkatle gözlediklerine işaret eder. Çeşitli bitkileri, yaban ördeği, ahtapot ve uçanba­
lık da dahil olmak üzere birçok hayvanı gerçeğe çok yakın olarak tasvir etmişlerdir.
Minos kültürünün en parlak dönemini takiben bir dizi felaket meydana geldi. Önce
MÖ l500'de, Girit'in yaklaşık 1 lO km. kuzeyindeki Thera Adası'nda büyük bir volkan
patlaması oldu. Bu patlama adadaki yerleşim bölgelerini metrelerce kül tabakası alnna
" Yunan Yanmadası'nın güneydog-.ısundayer alan çok sayıdaki adacık.
"" Bu dönem, Meı::opotamya'da Sllmer dönemi, Mısır'da Eski Krallık dönemi ile çatdaşıır.
66
gömmekle kalmayıp. Girit'in kuzey kıyılannı ve Sikladlarıyüksek dalgalara maruz bırak­
lı; Melos Adası'nın bir kısmının da tamamen sular altında kaldıp tahmin edilmektedir. Pla­
lon'un anlattığı Atlantis hikayesinin kaynağında da, muhtemelen, Thera'daki bu püskünne
vardı. Bu hikaye -eğer Platon doğru söylüyorsa- patlamayla ilgili bir Mısır kaydının tek­
ran olabilir. Patlamanın, Girit medeniyetinin çekirdeği üzerindeki olumsuz etkileri kalıcı
olmasa da, yaklaşık bir nesil sonra, milattan önce on beşinci yüzyılın orta1anna doATu Gi­
rit'in güneyinde ve merkezinde bulunan önemli yerlerin çoğu aniden yanarakyok oldu.
Siklatlar da, Girit'in tahrip olmasından az sonra, yarımadadan gelenler tarafından is­
tila edilerek yağmalandı. Burada da, yerleşim merkezleri yanarak yok oldu. MÖ 1 400
ile 1 1 50 arasında Girit'e yeni bir yıkım dalgası geldi ve bu sefer Knossos Sarayı, bir da­
ha inşa edilmemek üzere yıkıldı. Atina şehri ve Argolis Körfezi'ndeki Tirins de önemli
merkezler olmakla birlikte Ege'nin güç merkezi Peleponnes Yanmadası'ndaki Miken'e
(Mycenae) kaydı. Ancak, milattan önce on üçüncü yüzyılın sonuna doıVu, Peleponnes
Yarımadası' ndaki başlıca şehirler kuzeyden gelen "barbar" i stilası sırasında yakd ıp yı­
kıldı. Bu istila, tüm
Ege medeniyetinin çöküşünü başlattı.
Yunanlılaruı Gebti
Klasik Yunan dili, DoAu ve Batı olmak üzere iki lehçeye aynhr. Bu durum, Yunan­
ca konuşan insanların, bizim bugün Yunanistan adını verdigirniz bölgeye iki göç dalga­
sı halinde gelmiş olduklarına işaret edebilir.
� lehçesinin kaynaklan oldukça tartuş­
malıdır. Buna karşılık, batı lehçesi konuşan Dar Yunanlılannın milattan önce onuncu
ve on birinci yüzyıllar arasında Yunan Yarımadası 'ri ın kuzeybansından ve kuzey bölge­
lerinden Peleponnes'e geldikleri kesindir. Bunlar, dalga dalga güneye doAru inmişler ve
sadece Peleponnes'e değil, güney
Ege adalanna, On
İki Ada'ya (bugünkü Türkiye'nin
güneybatı kıyısının açıklarında) ve Asya'nın güneybatı kısmına (Türkiye) yerleşmişler­
'
di. Darların gelişi Attika ve Argolis dışında nüfus azalmasına sebep olmuştu. Bu azal­
mada, istilalann ne kadar payı olduA"u: kıtlık ve kuraklık getiren iklim değişikliğinin ne
derece etkili olduğu �ilinmemektedir.
Dorlar, beraberlerinde yeni düşünce tarzları getinnişlerdi. Bunlann Miken kültürü
ile karşılaşmasıyla, bazen "ilk geometrik" kültür olarak adlandırılan bir kültür ortaya
çıktı. Bu isim, Atina'da geliştirilen çanak-çömlekçilik ve diA"er sanatlarda biçim ve oran­
nya gösterilen özel ilgi ve dikkatten dolayı verilmişti; eski şekil ve modeller, Mikenlile­
rio Minos sanatını uyarlamaya başladıklarından beri hiç görülmemiş kusursuzluktaye­
niden işlenmişti. Aslında bu, bizim Klasik Yunan sanatı olarak kabul ettiA-imiz sanatın
başlangıcı olup, Yunan bilim ve felsefesine çok önemli etkiler yapacak olan görüşün
varlıA"ın ı ortaya koymaktadır.
67
Homeroo ve Hesıodoo'un Donyası
Homrros ve Hesiodos. eserlerinde hu yeni Yunan kültürünün ilk tilizlerini bulduA-u­
muz iki şairdir. Ancak bunlar. yeni çalın ataları oldukları kadar, eski Akdeniz medeni­
yetlerinin mirasçılan olduklarından, eserleri Miken ve Minos uygarlıklannın izlerini ra­
şunaktadır. Eski kültürlerin mirasçılan olarak. asırlık şiir ve mitoloji geleneıini sürdür­
müşlerdir. Bu gelenek, insanlık kadar eskidir. Zira insanlar. köklerini açıklamak, önem­
li olaylan anmak. geçmiş zaferleri hahrlamak ve tarih devirlerini _vüceltmek ihtiyacım
her zaman duvmuşlardır.
�
Homeros' n hayah hakkında hiç bilgi bulunmamaktadır. Hana bu ismi taşıyan tek
bir kişinin mi yoksa birden fazla kilinin mi bulunduj'u bilinmemektedir. Ancak ilk Yu­
nan G.lozoRannm geldiAl İ.vonya 'da.• yani Türkiye'nin bat1 kıyısmda yaşamış olması
muhtemeldir.
/ly.Ja. Batı Anadol u 'da yer alan Truva'daki (Troy) kuvvederin yanm.Jada yaşayan
Yunanlılar ile yapnklan efsanevi Truva savaşındaki olayiann kaydı gibi görünmektedir.
Savaşm kesin tarihi belli olmayıp . MÖ 1 280 ile l 180 arasmdaki herhangi bir tarihte ya­
pı l mış olabilir. Destan. muhtemelen üç veya d ört;yü z yıl sonra. milattan önce dokuzun­
Odisseia. ise muhtemelen yü z yı l son raya aittir. Bu da,
l{vacla 'nı n yazannı n Odisseia 'yı yuamayacaAt aniamma gelmektedir ve bilim adamlan
sık sık Odisseia'yı Homeros I J 'nin eseri olarak zikrederler. Bu, OdisseiB:'nın farklı nite­
l;ı;nı açıklar: /(yoda bır savq ve kavga hikayesi oldı$1 halde, OrlisseUı bant. Grek ko­
lonisıleri. seyyalılar. tadrler ve ev hayatı hakkındadır (Resim o. 79). Aynı zamanda da­
cu yilzyılm ortasında yazı lm ıştır.
ha romantik ve daha ahlakıdır.
Bu iki destan, Yunan medeniyetinin ilk zamanlannda büyük öneme sahipti ve öA"ret­
mlf olduklanndan dolay> burada konu odilmitlerdlr. Yunan dilinde bırl;ı; sa,tlamada
yardımcı olduklan gibi, Miken dönemi davranış ve görüşlerinden bazı şeylerin koruo­
masma katkıda bulunmuşlard.ır. Bu destanlarda, Egeli ve Fenikeli denizcilerin elde et­
tikleri co&rafya bilgileri de yer almıştır. Bu denizciler Adantik Okyanusu 'na ulaşmışlar
ve dısk şeklindeki dünyanın bilyilk bır okyanusla çevrili oldup Rkrinl ülkelerine ııetır­
mişlerdi. Bu destanlardan. data ilemiyle ilgili inançlar ve dönemin np bilgileri hakkın:­
da da Akir edinmek mümkündO.r; zira savaşlar yaralanmalara sebep olmuş ve yaralar da
hbbi tedavi pre:ktlnnlfti. Aynca, tanm ve çiftçilik, sanatlar ve zanaatlar hakkmda; iyi
veya k6til, yi8itçe veya alçakça davranıflar hakkında da bılıı!ler vardı. Kısaca bu des­
t:anlar. Homeros
ve
döneminin ahlaki tutumlan ile dünya g6rilı;On0n içyüzünO kavra­
mamıza yard.ımcı olmaktadır.
Oidaktik şiirin ustası olan Hesiodos, Yunan Yanmadası'nın merkez bölgesindeki Bo­
Throgonia ve &p J,w he­
merai { I şler ve Günler) adlı şiirleriyle hanrlanmaktadır. Birincisinin bql ıtı "'Tannlann
es.\'a'nın (Boeotia) Askra şehrinde yaşamıştır. Kendisi bugün
Dotuşu" şeklinde çevrilebilir ve Yunan tann ve tannçalannın mitoslannı konu alan bir
Işler vr Gün/er ise, esaa olarak çiftçilik ve
beraber, uprlu ve utpnuz günler için
bir takvim vermekte ve ahlaki ötütler de sunmaktadir, Ahlak bakımından önemli bir çö­
küşün görüldütü savaş sonrası dönemde yaşayan Hesiodos, iyilik ve ktitülük, adalet ve
adaletsizlik meseleleriyle de ilgilenmişti. Alnn Çat'a geri bakmış: gelenek sevsfsini ve
davranış güzeliili kavramını yüceltmişti. Ancak, denizcilik ve çiftçilik kurallan , şiirin Oç­
te birinden fazlasını teşkil etmektedir ve buit yöner-gelerden ibarettir. Bunlardan bir ta­
nesi töyledir: " Ne zaman ki Atlas'm kız evlatlan Pleiadlar yükselir, o zaman hasada bat­
la. Ne zaman ki batarlar topratı sürmeye bqla. Onlar kırk gün ve gece saldıd ır ve sene
devrettitinde, ora&ını biledilin zaman tekrar görünürler. Bu, ovalann ve deniz kenann­
da yaşayaniann kanunudur." Gerçekten de bu kasım, esas olarak bir çiftçi takvimid.ir, an­
cak ilk çiltçi takvimi deı;ldir. Yaklaşık bin yıl kadar önce, Sümerlerin de lıöyle bir tak­
vimi vardı ve Hesiodos, bu eski ve satlam gelene&i izlemişti. Bu gelenek bize, köylünün
günlük hayahnın nasıl oldutunu ötretmektedir. Denizcilik kurallan da takvim gibi ba­
sittir ama en azından onun kadar etkilidir. Uprlu ve u&ursuz giinler hakkı ndaki son kı­
sım, tamamıyla banl inançlara dayanmaktadır; ne akılcılık, ne de daha önceki bölümie­
rin şai;ane gücü ile uyum içindedir: bu kasım muhtemelen sonradan eklenmiştir.
şiir oldutu için bizi burada fazla ilgilendirmez.
denizeilikle ilgili kurallardan bahseder. Bununla
Erken D&ıem İyanya Bılımı
Burada ilk defa yazar adt verebiliyor olmamız, okuyucunun dikkatini çekmit olma�
lıdır. Bundan böyle, yazan bilinmeyen bir metne güvenmek zorunda kalmayacak, me­
tin yazan karşımızda olacaknr. En azından Hesiodos sözkonusu oldupnda bu böyle­
dir. Her ne kadar bilimsel olmaktan çok edebi bir çot olu da, Homeroo ve Hesiodos.
bugün bile hayran kalınan bir çalin. yeni bir kültürün habercileridir. Ancak, m.ilattan
önce yedinci yüzyılda deAişik bir şey ile, bir bilim çatı ile karşılaşmaktayız. Yunan di­
ninin en az dipr eski dinler kadar animistik olmasına, bu dinde tannlara kurbanlar su­
nulmaaına ve insanla ilgili iflerde ilahi müdahalenin bulunmasına n&men. Yunan bili�
mi, data yasalannın arqbnlmasanı, insan ile tannlar arasıındaki ili,kilere kadar her tO.r­
lü dini sorunlanlan ayınna hususunda dikkate deler bir başan göstenniftir. Nihayet.
Yunan bilimi denilen hayret verici olgunun başlanııcı ile karşı karpyayız.
Bilimin niçin Akdeniz 'in do&u kısmanda aniden tomun:uklanfll83& batladılı sorusu­
na kesin bir cevap verilemoz. Bunun niçin böyle oldutunu açıklayacak c:cıtraiYa veya
ırkla ilgili bir sebep yok gibidir. Tek söyleyebildiğimiz, burada kurulan kolonilerdeki in·
saniann yeni bir politik çevrede, dışandan baskı görmeden tamamen kendi düşünceleri
doğrultusunda ve kendileri için yeni olan bir bölgede yaşamış olduklandır. Bu insanlar,
soru sormaya ve cevap aramaya mecburdu; eğer geleneksel hayat tarzlannı korumuş ol­
salardı belki de bunu hiç yapmayacaklardı. Belirli bir meselenin birden fazla çözümüriün
bulunduğunu ve işleri herzaman yapılmış olduğu gibi yapmanın arzu edilir bir şey olma­
dığmı görebildiler. Olaylara getirilen yeni bir bakış, türlü türlü gelişmeye açıktı. Bundan
başka. İyonya bir ticaret bölgesiydi: doıudan, giineydoıudan, Bereketli Hilal'den veya
daha uzaklardaki iran'dan, Hindistan'dan ve hatta Çin'den gelen taeirierin toplandıklao.
n bir merkezdi. Dolayısıyla İyonyalılar, uyancı bir ortamda yaşamaktaydı. Bu durum,
her yerden çok, bilhassa İyonya'n m ana limanı ve en zengin pazan Mil et için geçerliydi.
Milet1i Ta/es
Tales (Thales), muhtemelen Fenike asıllı bir ana babadan MÖ 624 civannda doğdu.
Bununla beraber, soyu söz konusu olduğunda genellikle gerçek bir Miletli olarak kabul
edilir. Devlet adamı, matematikçi, astronom ve müthiş bir iş adamıydı. Aynı zamanda
eski Yunan geleneğindeki "Yedi Bilge"den biriydi. Devlet adamı olarak, İyonya şehir­
lerini Perslere karşı birleşmeye ikna etmeye çalıştı: Perslerin büyüyen güçleri onun için
sürekli bir sıkıntı kaynağıydı. Ancak yine de İyonyalılar, Pers saldırısına karşı koyama­
dı. İş konusundaki keskin görüşlülüğü hakkında Aristoteles şunları anlatmaktadır: Ta-
70
!es gerçekçi olmamak la, para kazanmak yerine felsefeye çok fazla zaman harcamakla
suçland ığı zaman kendini eleştirenleri şaşırtmaya karar verir. Bir sene sonraki zeytin
rekoltesinin bol olacağını önceden tahmin ederek, Milet ve Sakız Adası civanndaki bü­
tün zeytin sık ma makinelerine parayatırır ve hiç kimse ona karşı fiyat arnınnadığından,
presleri düşük fiyata kiralar. Hasat mevsimi gelince, preslerin hepsine aynı zamanda ih­
tiyaç duyulur ve Tales onları, istediği fıyattan başkalanna kiralar. Aristoleles'e göre, "bu
şekilde Tales, filozofların da, eğer isterlerse, zengin olabileceklerini, ancak onlann tut­
kularının başka yönde olduğunu dünyaya göstermiştir." Bunun yanında, yıldızlan sey­
rederken kuyuya düşen Tales'in, güzel ve şirin bir Trakya1ı kız tarafından alaya alını­
şını anlatan bir hikaye daha vardır. Burada Tales, burnunun dibinde neler olup bittili­
ni görmekten aciz olduğu halde, göklerde neler bulunduğunu keşfetmeye çalışhAl için
alaya alın maktadır. Böylece iki zıt gelenekle karşı karşıya bulunmaktayız: biri, bir filo­
zofun ne kadar gerçekçi, diğeri ise gerçeklerden ne kadar uzak olabileceğini göstennek­
tedir. Ancak, Tales'in felsefesinin pratik yönü olduğu muhakkaknr. Örneğin, denizde
mesafe tesbiti üzerinde çalışmıştır. Yaklaşık MÖ 547'deki ölümünden yüzyıl sonra, pra­
tik zeki sembolü olarak yüceltilmiştir. Belki de, Aristoteles'in hikayesini diğeranlatılan­
lardan daha Fazla dikkate almalıyız.
Tales'in şöhreti, öncelikle onun astronomisine ve hiçbir surette ulaşmış olamayacağı
bir başanya dayanır. Milartan önce 28 Mayıs 525 tarihinde meydana gelen tam Güneş
tutolmasını önceden haber verdiği ve böylece Lidyalılar ile Medler arasındaki aln yıllık
düşmanlığı Sona erdirdiği söylenmiştir. Tales'in bunu, Mısır'a yaptıAı geziler sırasında
öğrendiAi ve Babiliiierin de bildiği tutolmalar devresi "Saros"u kullanarak başardı� ile­
ri sürülmektedir. Ancak Babilliler böyle bir devreyi bilmemekteydi. Yapabildikleri tek
şey, Ay'ı sonuncu dördünden sonra, yeni Ay'a yakınken gözlemleyip bir tututmanın
meydana gelip gelmeyeceğini anlamakn. Tales bunu biliyor muydu? Eğer biliyor idiy­
se başarabilir miydi ? Birçok bilim tarihçisi, Tales'in bu tahminini söz konusu yöntemi
kullanarak yapmış olamayacağı görüşündedir; en azından, Tales'in bu olayı, beşinci
yüzyıl Yunan tarihçisi Heredot'un kaydettiği gibi olayın meydana geldiğiyıl içinde ha­
ber vermiş olması mümkün değildir. Mutlu bir tesadüf de söz konusu olamayacaA-ından,
üzülerek de olsa, bunun ona ölümünden sonra yakıştınlmış bir kşan olduğunu kabul
etmeliyiz. Benzeri yakıştırmalar geçmişte sıkça görülmektedir ve ilk defa Tales için ya­
pılmamıştır. Yüz yıl sonra fllozof Anaksagoras'ın da, önceden tahmin edilmesi oldukça
imkansız ve ancak şansa dayanan bir olayı büyük bir göktaşının Aegospotam(ye düş­
mesini haber verdiğine inanılmaktaydı.
Yunanhlar, matematik bilgilerini Tales yoluyla Mısır'dan aldıklannı ileri sürmüşler­
dir. Gerek Heredot ve Aristoteles, gerekse Aristoteles'in bir matematik tarihi yazmış
71
olan ög-rencisi Ödemos (Eudemos), Tales'in bu konuyu, Mısır'a yaptıg-ı bir gezi sonra­
sında Yunanistan'a getirdig-ini iddia etmiştir. Hatta Ödemos, Tales'in teorik geometri
konusunda bir dizi önermeler getirdi�ni belirtmiştir. Bununla beraber, Mısır matema­
tiği hakkındaki bugünkü bilgilerimiz, Mısırlıların o zaman teorik bir geometriye sahip
bulunduklan nı kabul etmemize imk.in vermemektedir: Mısırlıların geometrisi tamamen
pratig-e ve tecrübeye dayalı bir geometriydi. Eg-er Tales, bu tip geometriyi Mısır'dan ge­
tirmediyse, acaba kendisi mi tasarlamıştı? Geometrinin, Yunanlıların üstün başarı gös­
terdikleri bir matematik dalı olduğu kesindir: sanatlan, onların simetriye ve zarif şekil­
Iere olan ilgilerini gösterir. Daha sonraları geometri konusunda üstün yetenek sergile­
miş olsalar da, bu süreci Tales'in başlatnğına dair delil yoktur. Tales'in geometri ile uğ­
raşmış olduğu kesindir; ancak çalışmalannın hepsi pratik tarzda yapılmış gibi görün­
mektedir ve bu da tıpkı Mısır'dan getirmiş olabileceği türden bir geometridir. Bununla
beraber, geometrinin, daha sonra geliştirilecek olan, tüm teorik yapısının böyle bir pra­
tik geometriden doğmuş olduğu şüphesizdir.
Teorik geometriyi icat etmemiş ve tam Güneş turulmasını önceden haber vermemiş
olsa bile, Tales etkileyici bir zekaya sahipti. Evrenin yapısı üzerinde düşünerek, her
şeyin temelinde suyun bulunduğu sonucuna vardı; Yer'in su üzerinde yüzen yassı bir
disk olduğuna inandı. Bu inanış bugün basit ve saf görülebilirse de, Mısır'da gezen ve
Nil'in taşmalannın hayat verdi� çorak araziyi gören biri için bunu ileri sürmek pek
manhklı ve akılcı bir önenne gibi görülebilir. Daha da ilerisi, Tales arazinin verimlili­
ğinden tannlan sorumlu tutmadı; buna doğal ve fiziksel bir açıklama bulmaya çalıştı.
Kısaca, bilimsel bir bakış açısını benimseye gayret etti. Yer sarsıntılarını açıklamak için
de aynı yaklaşımı benimsedi ve "yüzen Yer" fikrini temel aldı. Depremierin Yer'i kuşa­
tan okyanuslardaki sıcak su fişkırmalan ile başladığını ve bunların da Yer'i sarstığını
ileri sürdü. Nasıl olursa olsun, Tales'in Yunan biliminin ayırdedici özelliklerini ortaya
koyan nitelikleri sergileyen ilk kişi olduğu kesindir: .ileme doğaüstü değil, doğaya daya­
lı açıklamalar getirmiş, gözlem ve tecrübelere başvurarak bunlann temelinde yer alan
teorileri ortaya koymaya çalışmıştı.
Anaksimandros, Anaksimenes, Hekataeos ve Herak/itos
Tales'in genç bir çag-da.şı olan ve daha ziyade Anaksimander olarak tanınan Anaksi­
mandros, milattan önceyakla.şık 6 1 0'da doA-du ve 547'den bir süre sonra öldü. Tales için
oldutu gibi, Anaksimandros için de elimizde bilgi olarak, yalnızca daha sonraki Yunan
filozoflannın pek güvenilir olmayan rivayetleri bulunmaktadır. Buna göre, Anaksi­
mandres ekinakslan ve eklipti�n eıtmini belirlemiştir. DiA-er bir ifade ile, güneşin gök­
yüzündeki görünür yörüngesinin gökkubbe ekvatoruna (göklerin etrafında dönüyor-
72
muş gibi görü ndüg-ü nokta olan gökkubbe kutbu ile 90 derece yapacak şekilde çizilen
gökteki hayali çizgi) olan elfimini tesbit etmiştir. Ancak Anaksimandros'un bu çalışma­
ları yapm ış olması pek m u h temel değildir. Çünkü, bu veriler zaten Babil ülkesinde bi­
li nmek teydi; ayrıca bu tip bir çalışma, Anaksimandros'un diğer fikirlerine oldukça ters
düşmekteydi.
Buna karşılık. Anaksimandros Yer'in üzerinde yaşanılan bölgenin bir haritasını çiz­
di. Ayrıca, Yer ve onun üzerinde yaşayanlar hakkında bir kitap yazdı: sonsuz sayıda
d ü nya bulunduğunu ve bunlann sonsuz bir evrenden kopmuş olduklannı ve bir gün ge­
ri dönüp bu evren ile tekrar birleşeceklerini düşündü. Sonra, Yer ve çevresini oluştu­
ran maddenin oluşumunu açıklamaya girişti: madde önce parçalara aynlmış ve bir dön­
me hareketinin etkisinde kalmıştı. Bunun sonucunda ağır maddeler merkeze düşmüş ve
Yer meydana gelmişti. Ateş ve hava, çevrede kalmış ve gök cisimlerini oluşturmuştu.
Güneş ve Ay'ın hava ile çevrili ateş halkalanndan oluştuklannı düşündü. Havanın için­
de boru şeklinde geçitler vardı ve ateşin ışı� bu geçitlerden geçmekteydi. Böylece Ay'ın
evrelerini, Ay borusunun ağzının değişik açılardan görülmesiyle açıkladı. Tales, turul­
malan da aynı yolla açıkladı.
Anaksimandros'a göre Yer kısa bir silindir şeklindeydi; insanlar bu silindirin bir
ucundaki alan üzerinde yaşamaktaydı. Su, Anaksimandros'un varlık şemasında önemli
bir yere sahipti. Çünkü, bütün hayvanlar, Güneş ışığının etkisiyle, denizdeki maddeler­
den meydana gelmişti. İ nsan ise balıktan türemişti. Böylece burada, Tales ile yaklaşık
aynı dönemde, yaratılışın tutarlı bir şeması ile karşı karşıya gelmekteyiz. Bu şemada her
şey bir başlangıç noktasından yani Yer'in ve göklerin oluşumu, herhangi bir ilk madde­
den çıkılarak açıklanmıştı. Bu, bizim bugün kabul edebileceğimiz bir açıklama değilse
de, varsayımiann tasarianmasını ve bunlann sonuçlannı incelemeye dayalı bir yaklaşı­
mı yüceltmekteydi. Her ne kadar, bizim modern teorilerimiz daha doAru olsa da, bu
yaklaşım, günümüzde kullanılandan çok uzak değildir.
Anaksimenes, muhtemelen Anaksimandros'un ögTencisiydi ve evren görüşü hoca.sı­
nınkine çok benzemekteydi. O da, hocası gibi Yer'in ve göklerin kaynatının sonsuzluk
oldutuna inanmıştı. Ancak, her şeyin kaynaAtnı oluşturan temel maddenin hava oldu�
Akri Anaksimenes'in kendisine aitti: hava, sonsuzluta doÇu yayılmaktaydı. Anaksime­
nes, havanın temel madde oldugunu görüşüne yoğu nlaşma ve seyrelme olaylannın far­
.
kına vararak ulaşmışti. Havanın etrafımızda daAJimış oldup zaman görünmez olduğu­
nu, fakat yotunlaştıAtnda suya. ısıtıldıA'Jnda ateşe dönüştüAünü söyledi. Bu iddialan
desteklemek için şu gözleme -veya denebilirse deneye- işaret etti : hava, dudaklanmızı
birbirine yaklaştınp üOedi�mizde sotuk. halbuki atzımızı daha geniş açıp hohladıAt­
mızda sıcaktı. Anaksimenes için ilk madde, çok ufak taneciklerden oluşmaktaydı. Ilk
73
maddeyi adlandırmak için "hava" kelimesini kullandı, çünkü o, gerçek hava gibi h er
yerde vardı ve her şeyin içine girebilmekteydi. Nefes. ruh ile bir tutulmuştu ve insan vü­
cudunu bir arada tutan şev ruhtu, nefesti. Bu görüşün eski medeniyetlerin birçoğunda
yaygın olduğu sanılmakta ır. Anaksimenes ayrıca, tüm evrenin, kazmasun nefes aldığı­
d
na ve böylece her şeyin ruhu olduğuna inanmıştı.
Disk şeklindeki Yer meselesine gelin�e. Anaksimandros gibi Anaksimenes de, mad­
di dünyanın kendi etrafında dönen hava kütlesinin yoğunlaşmasıyla meydana geldiğin i
düşündü. Yer, havanın üzerinde yüzmekteydi. Güneş ve Ay. Yer'in etrafında dönen ve
ateşten yapılmış disklerdi. Uzaklaştıkça gittikçe görünmez olmakta ve Yer'i n kuzey böl­
gelerinin arkasına gidince tamamen gözden kaybolmaktaydı. Gerçekten de bir hariraya
bakıldığında Milet'in çok kuzeyinde dağlar -Bulgaristan'daki Rodop Dağları- bulun­
duğunu görülür. Böylece Anaksimenes� akıl hacası Anaksimandros'u izleyerek ve sağ­
lam bilimsel gerçeklerden yola çıkarak, evreni bir kere daha tasvir etmeye çalışmıştı.
Hayatı hakkında çok az şey bilinen Hekataeos, bugün bazı çevrelerde Yunan nesir
sanatının ilk yazarlanndan biri. başka çevrelerde ise ilk Yunanca coğrai)ra eserinin ya­
zan olarak tanınmaktadır. Ne yazık ki, coğrai)ra eserinin orijinal metni artık mevcut de­
ğildir. Ancak, daha sonra verilen bilgilere göre, esere bir harita ekliydi ve biri "Avru­
pa", diğeri "Asya ve Afrika" hakkında olmak üzere iki l<ısımdan meydana gelmişti. Eser,
anlaşıldığı kadarıyla, özellikle kıyı bölgelerindeki yerler ve orada yaşayan insanlar hak­
kında aynnhlı bilgi vermekteydi. Hekataeos da, Yer'in üzerinde yaşanılan bölgesinin
disk şeklinde ve "Oceanus"un (Okyanus) suları ile çevrili olduğunu düşünmekteydi. B u
sınırlar içinde harita, Akdeniz havzasının ge�el manzarasını vermiş gibi görün mektey­
di. Ek olarak, Libya, Mısır, Mezopotamya ve Hindistan 'ın bir kısmı, hatta Avrupa'dan
bazı yerler gösterildiği gibi, Keltler ülkesi ve İskitler ( Kırım ve Güney Rusya'da yaşa­
yan göçebe toplum) ülkesi de işaretlenmişti. Gemici ve taeirierden edinilen kulaktan
dolma bilgi ve rivayetlere dayanan bir coğrafya kitabında, bekleneceği gibi, efsane ile
gerçek yanyanaydı: timsah avı, su aygın ve anka kuşu için verilen tanımlar için de bu
böyleydi. Diğer taraftan Hekataeos, okyanus çemberi "Oceanus"a fazla önem vermiş,
Nil Nehri'nin senelik taşmasını açıklamak için bu çemberi kullanmış, taşmaya Libya
Dağlan'ndaki kann erimesinden gelen suyun sebep olduğunu ifade eden Anaksago­
ras'ın daha gerçekçi görüşünü kabul etmemişti. Bütün bunlara rağmen, kitap bir bütün
olarak güvenilirdi.
Hekataeos'un çağdaşı oldu� tahmin edilen Heraklitos, Milet'in yaklaşık 50 km. ku­
zeyinde yer alan bir liman şehri olan Efes'te doğup büyüdü. Diğer filozonara sert eleş­
tiriler getiren, insanlardan uzak duran kibirli bir kişiydi. Eseri zor anlaşılır olduğu ka­
dar, okuyuculannın zekA kıtlığı hakkında iğneleyici sözler de içermekteydi. Ancak bü-
74
tü n bu kosu rlarına rağmen içinde bazı f3ydalı f'ik i rler vardı. Evrenin, bir müzik aletinin
elleri giLi sürekli geril i m içinde olduğunu ve zı t u ç l ar arasında dengede durduğunu ile­
ri sürdü. Ilu düşü nce tarzının etkileri, başta insanların davranışlan üzerindeki açıkla­
maları olmak üzere, Heraklitos'un bütün açıklamalarında görülür. Bu fikirleri ile, insan
ruhu ile ilgili bir mesaj vermeye çalışmış ol ması muhtemeldir. Eğer durum böyle ise, ba­
şarısız olmuştu. Kendi döneminde olduğu gibi bugü n k i şöhreti de, doğa alemi hakkın­
d a öğrettiklerine dayanmaktadır. Doğadaki her şeyin kararsız ve sürekli de&lşim içinde
ı
olduğu n u düşünmüştü. Öyle ki, duyularıınızia algıladığımız her şey geçiciydi, gerçek
bilgi değildi. Bu görüş, daha sonra yaygınlık kazanacak ve pratik gözleme verilen öne­
mi sınırlamaya yönelik bir sav olarak kullanılacaktı.
Heraklitos'un evreninde ateş, bir değişim aracı olarak çok önemli bir yere sahipti.
Ateş, nesneleri yakıp kül etmekte, kendileri de ateş olana kadar onlan değiştinnektey­
di. Ateş olmadan maddeler ne yoğunlaşabilmekte ne de katılaşabilmekteydi. Gök cisim­
leri, içinde ateş bulunan çanaklardı ve Ay'ın evreleri, çanağm aA"zının bize değişik şekil­
lerde dönük olmasından kaynaklanmaktaydı. Gerçekten de, gökyüzü çok açık ve Ay
ufuktan çok yüksek te olduğu :zaman, Ay diskinin yüzeyi bir kabın içi gibi gözükebil­
mektedir. Aslında bu, düşünülemeyecek kadar müthiş bir Rkir değildir.
Pithagoras
lyonya Okulu üyelerinden hiçbiri, Pithagoras kadar sonraki kuşaklar üzerinde etki­
li olmamıştır. MÖ 560 civannda, Milet'in yaklaşık 50 km. kuzeybahsındaki Sisarn
Adası'nda doğan Pithagoras, bilim adamı n ı n ilk örneğini teşkil ettiği gibi, aynı zaman­
da dini bir lider idi. Hakkında birçok hikaye vardır. Milanan önce altıncı yüzyıl boyun­
ca Yunanistan'ın her yanında görülen dini canlanma hareketine katılmış ve zamanlaye­
ni bir tür kutsallık anlayışına sahip olan bir kardeşlik tarikatının lideri olmuştur. Pitha­
goras Tarikatı,. üyelerinin keşiş gibi (asketik ) 0 davranmalanm, bazı eylemlerden sakın­
malann ı , belirli bazı gıdalardan uzak durmalannı istemekteydi. Üyelerin et yemedikle­
ri, alkol kullanmadıkları ve yün gibi hayvan ürünlerini giyrnekten kaçındıklan zanne­
dilmektedir. Erkekler gibi kadınlar da tarikat üyesi olabilmekteydi. Bütün üyeler, ken­
dilerini diğer insanlardan farklı kılan bir kıyafet giymekte, y�lınayak dolaşmakta ve
yokluk içinde basit bir yaşam sürmekteydi.
Pithagorasçılara göre ruh, vücudu geçici veya sürekli olarak terk edebilmektc ve di­
ğer bir insana geçebilmekteydi. Böyle bir görüşün Dog-u kaynaklı olması mümkün ise
de, Pithagorasçı hareket, şarap tannsı Diyonizos'a baA"Iı mezhebin aşınlıg-ına karşı bir
tepki gibi görün mektedir. Zamanla, kendini toplumdan uzak tutan bir tarikanan bekle• Dünya "�"kl�rind�n çekllm\f. (ç.n. )
75
neceA"i gibi, siyasi fikirler ile dini fikirler kaynaşmış ve sonuçta Pithagoras Sisaın Ad;ısı'­
nı terk etmek zorunda kalmıştır. Güney İtalya'daki Kroton 'a (şimdi Croı ona) gilıniş ve
orada, aristokrasinin yönetimini savunan ahlaki - siyasi - felsefi bir akademi k u rmuşlur.
Akademi önceleri, demokrasinin yükselişine karşı çıkanlar larafından iyi karşılanmış,
ancak daha sonra, doktrinleri kabul edilemez bulunduıundan, Pithagoras şehri terk et­
mek zorunda kalmıştır. Kuzeydoıuya, Tarento Körfezi üzerindeki Metapantion 'a git­
miş; MÖ 500 civarında orada ölmüştür. Elli yıl kadar sonra, İtalya'nın güney kıyı ların­
da bulunan Yunan şehirlerinde şiddetli bir demokratik devrim meydana geldiğinde, Pit­
hagorasçı hareket saldırıya uğramış ve toplantı yerleri tahrip edilmiştir. Buna rağmen,
üyelerinin bir kısmı kuzeydogtıdaki Tarentum'a, bir kısmı da Yunan Yarımadası'ndaki
Filiasos'a (veya Phileius) kaçınayı başarmıştır. Tarentum 'dakiler, MÖ 350 )'e kadar si­
yasi bir güç olarak kalmıştır.
Bilim tarihçileri bugün Pithagoras'ın kesin olarak ne öğrettiği ve k i mlere ders verdi­
Ai konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Yalnızca küçük bir öğrenci grubunu eğitmiş
olması çok muhtemeldir. Ayrıca Pithagoras doktrinlerinin hangilerinin Pithagoras'ın
şahsına, hangilerinin onun ötı"encilerine ait olduıuna karar vermek de imk.§.nsız gibi gö­
rünmektedir. Her şeye rağmen, milattan önce dördün'cü yüzyılda diıer Yunan Hlozof­
lan, haksız da olsalar, bazı fikirlerio Pithagoras'a ait olduğuna inanmaktaydı. Ancak, bu
varsayımı burada tarhşmak gereksizdir; çünkü bizi, bu fikirlerio kesin kaynatından
çok, yapmış olduğu etkiler ilgilendirmektedir.
Pithagoras, gençliğinde .Mısır'ı ve Babil ülkesini ziyaret etmişti. Onu matematik öğ­
i
renmeye ve her şeyin sayılardan ibaret oldu unu açıklamaya iten de belki bu geziydi.
Pithagoras ve öğrencilerinin sayıtarla çok ilgilendikleri ve ileri bir sayılar teorisi geliş­
tirdiklerine şüphe yoktur. Bu teorinin üç tür gözleme dayandığı tahmin edilmektedir.
tik olarak, müzik gamındaki0 notalar ile titreşen bir telin uzunluğu veya titreşen hava
sütununun uzunluıu -Pan kavalında veya flütte olduğu gibi- arasında matematiksel
bir ilişki bulunduğunun farkına varmışlardı. Belirli uzunluktaki hava sütunu veya tel,
bir notayı verecek, bunların uzunluıo yarıya i ndirildiğinde bir ok tav üstteki nota elde
edilecekti. Uzunlukların oranı 2'nin 3'e oranı gibiyse, beşinci olarak bilinen müzik ara­
lığı; 3'ün 4'e oranı gibiyse dördüncü aralık elde edilecekti. Böylece, eğer 12 birim uzun­
luğunda (inç, milimetre vs.) titreşen bir tel alınırsa ve uzunluğu 8 birime düşürülürse,
çıkacak ses, orijinal notanın üzerindeki beşinci aralı k sesi olacaktı; telin uzunluğu 6 bi�
rim indirildiA-inde ise oktav elde edilecekti. Böylece, oktav ve beşinci, armonik sesler
olarak kabul edildiğinden, Pithagoras 12, 8 ve 6 sayılarının "armonik dizi" teşkil ettik�
lerini söyledi; buna o kadar önem verdi ki, bu fikri geometriye uyguladı. Bunun sonu-
• Dizi adı da Vt.'Miır. Müzik ılkalasının kc:ndlne ö.ıgll yapısıyla ayın edılen bır htih l m U . (ç.n.)
76
c u , 6 yüzü, 8 kö.şcsi ve 1 2
ğu n u i d d i a e tt i .
ke na n bulundu�u için, kübün geometrik
arınon i içinde oldu­
[ÇinliJerin sea Uzerindekı incelemeleriyle karşıla.wtırmak için bkz. a . 189-90]
il<inci gö;r.lem, dik açı lı üçgenleri e ilgiliydi. Kenar uzunluklarıyla ilgili olan 3, 4, 5 ku­
r,alın ı P i t h agoras ı\lısı r'da öğrenmiş olmalıydı. Fakat yeni araştırmalar, Pithagoras ba­
ğıntısı olarak adlandırdığımız bağıntıya, onun Babil ülkesinde rastlamış olabileceğini
göst ermektedir. Gerçekten de Babilliler 3, 4, 5 veya 6, 8, 10 veya benzeri üçlü düzen­
lerde en büyük sayı nın karesinin diğer iki sayının karelerinin toplamına eşit olduğunu
bilmekteydi. Bu, ileri doğru atılmış önemli bir adıındı ve Pithagorasçılar bu bağıntıyı
çok k u llanacaklardı. Üçüncü gözlemleri ise, gök cisimlerinin Yer çevresindeki yörünge­
leri ni tamamlamaları için geçen zaman süreleri arasında belirli sayısal bağıntılar bulun­
duğuydu.
Pithagorasçılar, i ncelemelerinden "her şey sayılardan ibarettir" şeklinde akla uygun
bir sonuç çıkardılar. Modern matematikçi, bilhassa bilgisayar konusundaki gelişmeler­
den sonra benzer sonuçlara varabilirse de, iki sonuç arasında çok önemli bir fark vardı.
Pithagorasçıların fikri, temelde m istik bir fikirdi: sayılara ve bunların arasındaki bağın­
tılara mutlak ve hatta ilahi bir mevki verilmişti. Bugün bazı filozoflar, matematiğin, di­
ğer bütün bilgi şekilleri içinde en "saf' ı (pure) olduğunu iddia etmelerine rağmen, bilim
adamı, sayıları ilahi prensipler olarak değil, fakat her tür doğal olayı tasvir ve tahmin et­
mede son derece güçlü ve esnek bir araç olarak kullanmaktadır.
Pithagoras döneminde, sayı sayınada çakıl taşları kullanılırdı. Pithagorasçılar, diğer
Yunanlılar gibi şekiliere doğuştan ilgi duyduklarından, şekil-sayıların aniann ilgisini
çekmiş olmasına şaşırmamak gerekir. Şekil-sayılar, aynen isimlerinin belirttiA-i gibiydi
ve şekilieric sayma neticesinde doA-muşlardı. Örneğin, bir çakıl taş_ı ile başlayal! m, üç­
gen şekiller ile saymaya devam edelim; böylece . veya 1, :.veya 3, ::•. veya 6 ::•:•. veya
1 0 ve diğer şekil-sayıları oluşacaktır. Bu serideki sayılara, toplamlan "mükemmel " sayı
olarak kabul edilen ı O sayısını verdiAl için ( l + 2
+
3
+
4
=
1 0) özel önem atfedilirdi. Her
kenan üzerinde dört nokta bulunduğundan ı O sayısına tetraktis (tetractys) adı verilir­
di. Pithagorasçılar ı O sayısı kutsal olarak kabul ettikleri gibi, bu sayı üzerine yemin
ederlerdi. "Mükemmel" olarak nitelendirilen bir diğer sayı grubu ise, çarpanlannın top­
lamına eşit olan sayılar grubuydu. 6 sayısı (6
=
I
+
2
+
3) ve 28 sayısı (28
=
l+ 2
+
4
+
7
+ 1 4) bu gibi sayılardandı. Bir sonraki böyle bir sayı 496, daha sonraki iki sayı 8. 1 28 ve
2. 096. 1 28 idi. Takibeden say1lar daha da büyi.iktü. Aşikardır ki, Pithagoras döneminde
bu sayılan hesap etmek kolay del;ildi. Ancak, yüz yıl sonra, Öklides (Euclid) bu sayı­
ları hesaplamak için genel bir formül ortaya koydu. Bu formül, geometri ile aritmetik
arasındaki sıkı ilişkiyi !österen güzel bir örnektir.
77
Piı hagorasc_· ıların yapııs-ı benze-r bir araş ı ı mıa, onları "do�t " soı,vıl.u·:ı gü t i.in l ii . ! l u n ­
lar, h e r biri digt.• rinin \·arpanların ın t op lamın a l' Ş i l ol;.m s:ıyılanlı. Böyll'l'l" :no
\'l"
284'den oluşan sa�vı c_· ilii dost idi (çünkü 284 'ün \"arpanları ul:ın 1. 2 . 4 , 71 ve 1 4 2 sayı­
-�·
lan toplanınca 220; ayn ! şekilde 220'nin çarpanları olan 1. 2, -4 ,
1 0, 1 1 . 2 0 , 22, 2 -1 , fıfı
,.e J I O'un toplamı 284 sa�vısını vermekteydi ) . 220 ve 284 sayı ç i h i n i n hizzat P i ı hagnras
tarafından keşledilmiş oldug-u ileri sürülür. Bu iki sayı. mu hakkak ki, l's k i c_· ag:da b il i n l' n
yegine dost sayı çiftiydi.
Şekil-sayılar. Pithagoras ariımetiıinde çok önemli yere sahipti ve biraz önce sözü
edilen üçge-n sayılar dışında çok çeşitli şekil-sayılar vardı. Kare sayılar
• •
:: :::
vs.
( 1 , 4, 9 ... ), beşgen sayılar, heteromek sayılar (kenarları birbirine eşit olmayan dikdört­
genlerden oluşan sayılar), kare tabanlı veya üçgen tabanlı piramitlerden oluşan sayılar,
kübik sayılar ve hatta "sunak " sayıları (tabanı dikdörtgenden oluşan ve kenarları bir­
birlerine eşit olmayan piramitlerin meydana getirdiii sayılar) mevcuttu.
Sayıların, Pithagorasçıların merakını çeken bir dil'er yönü de, "ortalamalar" idi. Ön­
ce, "aritmetik ortalama" ile ilgilendiler. Aritmetik ortalama, bir aritmetik dizide üç sayı­
nın ortasındayer alan sayıdır: 4, 5, 6'dan oluşan dizide aritmetik ortalama 5'dir; 4, 8, 1 2
dizisinde ise 8'dir. Pithagoras'ın "aritmetik ortalama'Yı Babil ülkesini ziyaret ettig-inde
öA"renmiş olması muhtemeldir. Daha sonra, Ngeom �trik ortalama" (yani bir geometrik di­
zide, üç sayının ortasındaki sayı: 2, 4 , 8 gibi bir geometrik dizide ortalama 4 'dür; veya 3,
9, 27 dizisinde 9'dur vs.) ve "annonik ortalama" (yukanda sözü edilen 6, 8, 12 armonik
dizisinde annonik ortalama 8'dir) ilgilerini çekti. Ancak, bütün bunlann anlamı neydi?
Bu cins bir araşhnna, pratik açıdan bakıldııtnda, sayılara ilgi duyan Pithagorasçıların
aritmetiti ve sayısal nicelikleri kullanma tekniklerini geliştirmedeki yeteneklerine işaret
etmekteydi. Di&er taraftan, din söz konusu olduA-unda, bu ara.ştınna, sayılar arasında
var olduA-una inanılan gizli bag"ınhlan ve kuvvetli mistisizmi ortaya koymaktaydı ki, bu,
hiç de bilimsel anlamı olmayan bir cins büyülü nümerolojiden başka bir şey deS"ildi.
Dik açılı üçgenlerle ilgili teoremden dolayı, Pithagoras bugün hill herkes tarafından
hatırlanmaktadır. Ancak, bu genel teoremin, o hayattayken mi yoksa daha sonra mı is­
pat edildiA-i bilinmemektedir. Aynca, kendisinin ve taraftarlannın geometriye ne katkı
getirditi de tam olarak belli deAildir. Bununla beraber, beş kenarlı bir şekil olan beşge­
nin Pithagdrasçılar için büyük mistik anlam taşıdılı bilinmektedir. Zira, bu şeklin kenar�
lan köşeli yıldız yapmak için uzahldı�ında, beşgenin kenarları ile şekil içindeki diyago­
nal çizgiler "alh n oran "ı verecek oranlarda kesişmektcdir (Altın oran, eskiçaA'da göze çok
hoş geldiAl düşünülen bir arandı ve mimarlık ta sık sık kullanılırdı: altın oranda, bir uzun�
luk öyle bölününlü ki, kısa parçanın uzun parçaya oranı, uzun parçanın tam uzunluS"a
olan oranı ile aynı olurdu). Pithagorasçılar beşgeni, birbirlerini tanımak için bir işaret
olarak kullandılarsa da, onu keşfetmediler. Betgen, Babil ülkesinde bilinmekteydi.
78
( ), j,,".'·' , j ,.,. J , . , ,,,ı, , , . , j ,. l ı,, 1 l
J, 1 � . ı ' ' ' " ı " 1 1.1'1 H lı 1 1 •
' ' " '' ' ' " "
ı .. . . . . ı • . •
lnf:.ı
h'
, '1 ',
' " ' n i , , , o d , " " k " l . " ' 1 " " " ' " ' ' " ı , , .. Yı
< \ .o • " � ' . d 1 .o lo l l l < ll o · ' \ o k J , , . , . , , l . o r �:< 1 " "" 1 , \ , o l ı - n ı t • '"' , j ,
ı ı ı1 ( , , , , , ,
ı ı , . , . . � ,,1 "
·
r,.,l.n·o n ı n .tylnl,·ı , , . ı lahi "''"bh.olt·l•·r .\nl u,\ 1.1 .1 apoı.logo l,ı.ı n k.,_1· .\ıJ.,,, n,l.ıkı . hklo·ı""' T,ıııon,ıjl:o
lıa�l;ım.ul11n onı ,., l l ıppoknut·>'on lour.ul.ı t•!l'iwu �iir.lıl!J:d '".d�nrıH· k ı nl o r
dul"�""'.\'•'
i9
!lo ı<ı,fı
'ı'un.•n••'·"' '
c�l/1•: ( )o·ıa�otlıtll Mll\loll"lllol olll
lı11
���·��.::::ı:.�. ·�::·;::;.�::��·::;i::.���·: ::::;:
l.ıı ın •·•·va n..t(.-.li •ıı,J.ı ı o l .ı k ı h.t • · •
:
�Oııınlaı mın uııınlıı8ıı '"''.\'�' l.tıyoık •
ilı � k i ·
.:::�:: ·��:::.�:·.',"�:.-��":,::.��::.�,�;�
•.
...,ri..: A ı l nu'tlalıl ltıı�llllrlıır Kıılt·�i
IMÖ birlnı i yll><,v ı l ) . Kulrnln ıt· ı •�·
•lnıl .. gtln•t •hlıllrrl l . u l u n ı n ; ı k t ; ı ,
l�·lnılt· i�ı: kıulr;ı,ıı llıo:t"rill<lt• �ıım.ıııı
gıt•l<'l'<'n grlltmlt l>lr lılı;-p•i•lra vt•.\•a
•ıı .....
ıı
.Vt'r .ıluıalııoı,vol ı . nu ooa ı ,
Yıın,,n ınrkanllı. lııılıı,lıırının rnolt•r
söı·ııl.,ıı lılr örn.,ji;t nlın;ıklo (,..r;ılot•r,
.vaııımınılaki
yıırıııırılık
VI' h�t·rrl,
lıı:rııo:rr l,.tkıı ..ıhıııo:lıırınrla .vııı"l'"''
nlııLıl .. ,·eaı
.ııı,ıımlıırmrloı ..cllr.
HO
l)it hagorilsçılara at iC d i l e n matematik bilgiler içinde en önemlisi, Pithagnrae teoremln­
dcn çıkan ve her m i k Ların tam sayılarla i itd e edilemeyece&i gerçetidir. Her ne kadar dik
l
açı l ı b i r- üçgen in uzun kenarının veya hipotenüsünOn uzunlutu bazen tam aayılarla ii'Bde
ccl i l c b i l i rsc ele, her zaman bu böyle detl ldir. Taın sayılarla ifade edilip edilememeai, di­
ter k e naı·ların u z u n l utuna hall ıdır. Böylece, eA:er kısa kenarlar 3 ve 4 iee, hipotenOa bir
t a m s ay ı olan 5 sayısı olacaktır (c_· Unkü 32
+
42
•
25 ve 25'in karekökü 5'dir). Halbuki,
eter kısa kenarlar 4 ve 5 ise, hipotenUsün uzunluA:u bir tam sayı de&ii iBkat 6,-403 1 242 ...
olacak tır. Ilk dönem Yunan f\lozofları bu durumdan hiç memnun olmamışlardı. Dilerta­
raftan bu durum, "gcometrinln, matemalilin temeli oldultJ f\krini aarstı&ı için" Pithago­
raaçıları ve daha sonraki matematikçilerl ciddi biçimde kaygılandırmıştı. Ancak bu hal,
onları daha dikkatli çalışmalara yöneltmiş ve bir bakıma teşvik edici olmuştu.
[Y.....ı.ı.n. bu ....ı.,. doha ..,.nJd yoldopmlan lçla bb. L lllllı c;ı.Jılato .._.,.ı
yoldqum l... bb. •· 166)
lko•ııllt"olrun
(20yUziU)
Uodekahedrnn
C l 2 .vnııltı)
Okıahet.lrun
(8 ythıltı)
Koıı
(6 yll:r.lü)
Şekıll..-rlnol�·kl w açolıırınılakl bırlık •rl»ebı.vle ı•ııhqora�ılar lararından çalı. deaıır vertlen
�
Teırahetlron
{4 yüzl0)
be, dü:rpın katı ri1lm
Pithagorasçılar, beş "düzgün .. katı elsimden (küb gibi bütün yüzleri ve bunlar ara­
sındaki açıları birbirlerine eşit olan katı clslmler) üç tanesini çizmeyi muhtemelen bili­
yorlardı. Küpü, pirarnlti ve on tki yüzlü katı cisim "dodekahedron"u bildıkleri gibi. bun­
ların sahip oldutu simctrl şüphesiz mistik ruhlannın pek h"'una gttmekteydl. Sayılann
çok önemlı oldutuna inan maları, onlann müzik konusundaki tutumlannı da etkilemit·
tl. Daha önce, sayıların, müzik aralıklarını ifade etmek lc;in nasıl kullanıldıtım gt;rdük.
Bu iş, birçok oktavı Içine alan tUm müzik ıskalasını (gamlann hepsini) kapaayabilecek
şekilde genlşletilmittl· Daha sonra, milattan önce dördüncü yüzyılın ortasında, Taren·
tum 'lu Arkhitas, karmaşık bir müzik teorisi olu,ruracak şekilde bu çalı,mayı geliştire­
cek tl. Ptthagorasçılar, gökkubbenin müzikal bır yönü oldutuna da inandılar ve bunu
"kürelerln müzi!l " olarak adlandırdılar. Bu görüt, kısmen seslerin matematili hakkın­
dakl btlgtlerlne, kısmen de gezegenlerin dolanım zamanlan üzerinde yaptıkları Incele­
melere dayanmaktaydı.
Pıthagoraa aatronomiainln Bablllilere çok şey borçlu oldutu aşikArdır. Plthagoruçı­
lar da, &bllliler gtbi i!Ök elsimlerinin Ilahı olduklan na inanmı,lardı. Yine &blllller gl·
81
bi, gezegenlerin Yer'e tarklı uzaklıklarda bulundukları ve Yer'e .v ıl d ızl anla n dah.:ı y a k ı n
oldukları fikrini kabul etmişlerd i. Pithagorasçılar, :;ayılara olan sevgi leri nerl e n iyk . ge­
zegenlerin Yer'e olan uzaklıkları nı, onların periyodik hareketlcf'i n i I.J d iı· l cye r e k i m·clc­
diler. Sonuçta, gezegenlerin Yer etrafındaki dolanını hızianna dayanarak bir uzaklık sı­
ralaması benimsediler. Bu sıralama, Yer, Ay. ıV1erkür, Venüs, Güneş, Mars. J üpiter ve
Satürn şeklindeydi. Daha sonra, hiçbir gezegenin Güneş'in diski önünden geçmediği ni
gözlemlediklerinden, Merkür ve Venüs'ü Güneş'in arkasına yerleştirerek sıralamayı
düzelttiler. Ender olmalarına ve-yalnızca teleskop ile görülebi lmelerinc rağmen, bugün
böyle transit geçişlerin var olduğunu biliyoruz. Ancak, bu düzeltilmiş uzaklık sıralama­
sı -başlangıç noktası olarak Yer değil de Güneş alındığında ve Ay yok sayıldığında- bi­
zim bugün doğru olarak bildiğimiz sıralamadır. Bu yüzden, Pithagorasçıların bu transit
geçişleri fark etmemiş oldukları için kendimizi şanslı sayabiliriz.
Pithagorasçılann güzelliğe ve simetriye olan sevgileri, sayılarla uğraşmal arı, onları ev­
ren konusunda bazı önemli görüşlere ulaştırdı. Birinci görüşe göre, bütün gezegenler
Yer'in çevresinde daireler -en basit eğriler- çizerek ve düzenli olarak hareket etmeliydi.
İleride göreceğimiz gibi bu görüş, Yunan ve ortaçağ Avrupa astronomisine derin etkiler
yapacaktı. İkincisi ise gökkubbenin ve Yer'in küre şeklinde olduğuydu. Bu görüşün ni­
çin benimsendiği kesin değilse de, simetrinin etkisiyle benimsenmiş olduğu düşünülebilir:
küre şeklindeki gökkubbe, Homeres'un tasvir ettiği yarım küre şeklindeki gökkubbeden
çok daha zarifti. Yer'e gelince, bir geminin ufukta kayboluşunu gözleroleyen Pithago­
ras'ın Yer'inyassı olmayıp eğri olduğu sonucuna varmış olması çok muhtemeldir. Ancak,
böyle olmuş olsa bile, herhangi bir eğri şekilden -örneğin bir tepe- ziyade bir kürenin ter­
cih edilmiş olması, temelde yaratılışın güzelliğine olan inanca dayalı bir davranıştı.
Evren hakkındaki Pithagorasçı görüşler arasında en şaşırtıcı olanı, diğer gezegenler
gibi Yer'in de yörüngesi olan bir gezegen olduğu fikridir. Genellikle bu görüşün Pitha­
goras'ın öğrencilerinden biri olan Filolaos'a (Philolaos) ait olduğu ileri sürülür. Filola­
os, Kroton'da doğmuş ve milattan önce beşinci yüzyılın ikinci yarısında orada çalışmış­
tı. Bu fikrin gerçekten de ona ait olması çok mümkündür. Yer'i hareketli olarak kabul
eden teorinin temelinde l O sayısına (tetractys) verilen önem vardı. Oiı sayısının. evren­
deki hareket eden cisimleri n sayısını ifade etmesi gerektiğine inanılırdı. Bunun gibi yük­
sek bir sayı elde etmek için bazı düzenlemeler yapmak gerekmekteydi. Bu da evrenin
merkezine Yer'in deg:il fakat bir " merkezi ateş"in konması ve diğer her şeyin onun çev­
resindekiyörüngelereyerleştirilmesiyle başarıldı. Böylece, hareket etmeyen bir " merke­
zi ateş" vardı; Yer, Ay, Güneş, beş gezegen ve yavaşça hareket eden yıldızlar k ü resi bu
ateşin etrafında dönmekteydi. Ancak, bunlar bize I O değil yalnızca 9 adet hareketli ci­
sim vermekteydi. Bu meseleyi çözmek için, Filolaos -eg:er bu kişi gerçekten Filolaos
82
ise- Lir "anlikth on"un veya "karşıt-dünya"nın varlığını ileri sürdü. Bu cisim, "merkezi
ateş"in çevresi ndeki yörünge üzerinde ve Yer ile aynı hızda hareket etmekteydi. Bunun
sonucu olarak, karşıt-d ünya her zaman Yer ile "merkezi ateş" (ki ışığı Güneş tarafindan
yansıtılmaktaydı) arasında kalmak taydı. Böylece, yeryüzünün yaşanılan bölgesi geceyi
oluşturmak için Gü neş'e arkasını döndüğünde -Filolaos Yer'in döndüğüne inanırdı­
"merkezi ateş" doğrudan görünmemekteydi.
Bütünüyle ele alındığında, bu f"ikir gerçekten de çok dahiceydi. Yörüngede on adet
cisim bulunmasını isteyen mistik ve estetik sorunu çözmüş ve aynı zamanda gezegen ha­
reketlerinin gözlemlerini açıklamakla kalmayarak, "merkezi ateş"in niçin görünmediti­
ni de açıklamıştı. Doğru olmamasına rağmen, MÖ 450'de evreni tasvir yolunda cesur
bir girişimdi. Hem kendi çevresinde, hem de yörünge üzerinde dönen Yer fikriyle, da­
ha sonraki bazı filozoflar üzerinde etkili olacaktı.
Yunan Yarımadası'nda Bilim
Anaksagoras, Parmenides, Zeno ve Empedokles
Yunan bilimsel düşüncesi İyonya'da doğmuş olmasına raımen uzun süre bu bölge­
de kalmadı. Gördüğümüz gibi Pithagoras, Sisarn Adası'nı terk ederek İtalya'nın güne­
yine göç etti ve böylece bilimsel düşünce Akdeniz'in bir başka bölgesine yayıldı. Onun
gibi lyonya'dan göç eden bir diğer filozof da Anaksagoras idi. Anaksagoras, Pithago­
ras'tan yaklaşık altmış yıl sonra, Milet'ten pek uzak olmayan ve Sisarn'ın 65 km. kuzey­
doA"usunda bulunan Lidya bölgesindeki Klazomenae'de doğdu. Yirmi yaşında orayı
terk ederek AtinaYa gitti ve otuz yıl Atina'da kaldı. Anaksagoras, burada devlet adamı
Perikles ile arkadaş oldu. Perikles'in gayretleri ile Atina demokrasisi zirvesine ulaşmış
ve Atina bir süre için şehir-devletlerinin en güçlüsü olmuştu. Bu arkadaşlığın zararlan
da oldu, zira Perikles'e pek etki edemeyen siyasi muhalifleri onun yerine Anaksagoras'a
saldırdı ve bu ''ateist filozor'u dine hürmetsizlikle suçlayıp sürgüne gönderdiler.
Anaksagoras bir tek kitap yazdı ve bunu MÖ 467'den bir süre sonra tamamladı.
Eserinde, evrt!nin başlangıçta hareketsiz ve homojen bir karışım oldutunu ileri sürdü.
Bu karışıma daha sonra "akıl" girmiş, bütün sistemin fırıldak gibi dönmesine sebep ol­
muş ve böylece bir girdap oluşmuştu. Koyu, yoğun ve soğuk maddeler girdabın merke­
zine düşmüş ve disk şekli':IP,eki Yer'i meydana getirirken, bütün sıcak, kuru ve hafif
·
maddeler dişarı doğru fırlamışlardı. Anaksagoras Güneş, Ay, yıldızlar ve gezegenlerin
Yer'den koptuklarını ve madde girdabı içinde taşınırken sürtünme neticesinde ısındık­
larını düşündü. Güneş'in, kor haline gelmiş bir kaya parçası olduAuna inandı. Anaksa­
goras'ın görüşü oldukça akılcı ve mantıklı bir görüştü. Pithagorasçı fikirlerio ilham gü­
cüne sahip olmasa bile, sonraki bazı düşünürleri etkilemekten geri kalmadı.
83
Pannenides ve Zenon, l talya 'nın batı kıyısında bir lim;tn olan Elt.•a ' n ı n yt.•ı·l i�iyd iler.
Bu liman, l von\"a'nın kuze,·indeki Foı,;a'nın (Phocaea) Persler taralindan t"le ge•;irilnw­
h �
�
sh·le bu şe ird n kaçan i_v nyalı filozof Ksenofanes'e de sığınak olmuştu. Ilir l,' t."Ş.it mo­
�
n teizme (tek tannya) inanmakta olan Ksenoliınes. diğer bütün tanrıların \"e insanbmı
üzerinde tek bir Tanrı'nın bulunduğu \"e bu Tanrı'nın da her türlü hareketin sebebi ol­
duğu fikrini savundu. O da. kara ve denizin bir zamanlar birbiı-iyle karışmış olduğunu
öğrerti ve dağlık bölgelerde bulunan deniz kabuklarının bu iddiasını desteklediğini söy­
ledi. Gerçekten de. fosilleı;n hayvan kalıntıları olduğunu anlamış gibi görünmektedir.
Parmenides'in bir zamanlar onun öğrencisi olması çok mümkündür. Parmenides'in bi­
zim i çin önemi. monoteist flkrin izleyicisi olmasında değildir. Önemi, doğal olguların
ötesindeki temel gerçeği. gözlediklerimizin gerisindeki nihai gerçeği aramaya çalışmış.
olmasındadır. Parmenides, her şeyin özünün "Varlı k " (being) olduğun u ileri sürdü.
Varlık bütün uzayı doldurmakta_vdı, dolayısıyla evren tek ve sınırsız olmalıydı. Varlığın
bulunmaması durumunda, tamamıyla boş bir yer yani boşluk düşünülebilir ise de bu
gerçek değildi. Varlık değişmezdi, sonsuzdu ve hareketsizdi. Değişme, geçicilik ve ha­
reket, var olmayanın (non-being) özellikleriydi, gerçek dışı ve aldatıcıydı.
Parmenides'in, değişmenin ve hareketliliğin gerçek olduğun u ileri süren Herakli­
tos'un sonuçlanna tamamen zıt sonuçlara ulaşmış olduğu açıktır. Ancak Parmenides'in
asıl önemi, belirli bir meseleye olan yaklaşımında yatmaktadır: evrenin temel sürekliliği
nasıl açıklanabilirdi? Parmenides'in görüşü, bir müddet etkili oldu.
Zenon, Parmenides'in hem arkadaşı hem de öğrencisiydi. 1\\Ö 450'lerde onunla bir­
likte Arina�vı ziyaret etmiş olması muhtemeldir. Efsaneye göre, 25 sene sonra trajik bi­
çimde öldü: komplo hazırladığı Siraküza veya Elea yöneticisi tarallndan önce işkence
edildi, sonra da katiedildL Zenon bugün politikası için değil. Parmenides felsefesi n i n
doğruluğunu, yani evrenin sürekli ve değişmez bir varlık olduğun u ispat etmek için ta­
sarladığı meşhur paradokslan (çelişkiler) ile tanınmaktadır. Bunlar içinde en tanınmış
olanı, Aşil ve kaplumbağa paradoksudur. Burada, Zenon, Aşil'in kaplumbağadan 1 00
kere hızlı koşsa bile onu yakalayamayac�ını ispat eder. Zenon 'un savı şudur: Aşil kap­
lumbağanın yola çıknğı noktaya ulaşn�ı zaman, kaplumbağa uzaklığın yüzde biri kadar
ilerlemişrir. Aşil bu 1/100 uzaklığı kapanığı zaman, kaplumbağa Aşil'in yaptığı mesafe­
nin 1/IOO'ü kadar ileri gitmiş olacaktır. Sonuç olarak kaplumbağa hep önde olacak ve
bu durum sonsuza kadar (ad infinitum) devam edecektir. Bir diğer meşhur paradoks
da, ok paradoksudur. Burada Zenon bir oku n her an için yalnızca kendi büyüklüğüne
eşit yer kapiayabildiğini iddia eder. Ok, daha büyük bir yer kaplayamadığı gibi aynı
an­
da iki farklı yerde de bulunamaz. Bir an ile onu takip eden an arasında hiçbir
şey, hiç­
bir ara bulunamayac&�;ı ndan, Zenon okun hareket ederneyeceği sonucunu
çıkar r. Ge-
;
84
rek Aristoıcles, gerekse daha sonra gelen filozoHar ve matematikçiler Zenon'un savla­
n n ı ı,;ürüt meye \'alışmışlardır. Zenon'un icat cttij!i paradokslar arasında en derin ve en
zorlan olan bu iki paradoksun, belli bir problemin oldukça farklı iki \'Önünün birbirine
�
karışt ı n l m.asından ortaya �ı.· ıktığı bugün anlaşılmıştır. Biz ya hareke in sürekli akışına
bakarız, ya d a obje\el'i d i.işünürüz: ok, kaplumbağa ve Aşil yollan boyunca çeşitli yerler
işgal ederler. i k i n�,.·i şıkta, objeyi belli bir noktaya yerleştirmek zorunda kaJır, böylece
�
onu bir an için hareketsiz bırakınz. Her iki bakış tarzının da kendine has özellikle var­
dıı- ve bu yüzden birbiriyle karıştırılmamalıdır.
[Çio do,a.�.ındo puadolulano lwiLuwm baldonda bb. •1561
Zenon, Yunan matematiğinin gelişme süreci içinde önemli bir yere sahiptir. Zira pa­
radoksları, Pithagorasçılar tarafından dik açılı üçgenlerle ilgili teoremde keşfedilen garip
bir olayın --ölçülemezlik olayının (tam sayılarla ifade edilemeyen bazı değerlerin bulundu­
ğu gerçeği)- önemini göstermektedir. Zenon, süreklilik istemekte yani bir zaman birimi
veya bir mesafe ile bir sonraki arasında kesinti olmasını istememekteydi. Ölçülemezlik
meselesini çözmek için Pithagorasçılann yapmış oldugu gibi sonsuz sayıda çok küçük bi­
rim kullan � ayı reddetmişti. Zira bu, Pannenides'in görüşüne uymadığı gibi, paradokslar
Pithagorasçı yaklaşımı çürütmek için tasarlanmışn. Paradokslar, bazı temel geometrik ve
sayısal Akirieri sorgulamakta.vdı: bir doğrunun birbiri ardına diziimiş noktaJardan ibaret
olduğu düşüncesi bunlardan biriydi. Zenon bu Bkre de bir paradoks ile hücum etmişti.
Parmenides ve Zenon, bilim adamı olmaktan ziyade filozof idiler. Onların bazı fikir­
leri biraz garip görünse bile, Akragas 'lı (bugünkü Agrigento) Empedokles'in Akirieri
daha da şaşırtıcıydı. Sicilya'nın güney kıyısında yer alan Akragas, milattan önce beşin­
ci yüzyılın sonuna doğru Kartacalılar tarafindan tahrip edilmeden önce, hem çok güzel
bir şehir hem d e Yunan kültürünün merkeziydi. Empedokles MÖ 492'ye dotru bura­
da doğmuş ve ölümüne kadar altmış yıl bu şehirde yaşamış ve çalışmışn. Birçok efsane­
ye konu olan Empedokles. tıp yazarlan taralindan hekim olarak kaydedilmiş ve bir np
eseri yazdığı ileri sürülmüştür. Başka konularda da kitaplar yazdığı iddia edilmiş ise de.
bunlar hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. B u kitapların hiçbir zaman yazılmamış olma­
ları da müm k ü ndür. Bununla birlikte, milattan sonra ikinci yüzyılda Romalı gladyatör­
lerin Yunanlı büyük cerrahı Galenos, Empedokles'ten Sicilya tıp ekolünün kurucusu
olarak sözetmiştir. Empedokles'ten yalnızca yüzyıl kadar sonra yaşadıği zannedilen
Aristoteles de, onu retorigin kurucusu sıfanyla şerellendinnişrir.
Empedokles'in çeşitli mucizeler yarattığı söylenir. Bunlardan birisi, sulan birbirine
karışacak şekilde iki nehrin yatağını çevirerek bir hastalık salgınını durdurdu�dur. Bir
diğeri ise, bir boğazdaki hava cereyanı artnrarak yörenin iklimini düzeltf'itidir. Otuz
gün boyunca nefes almamış ve nabzı almamış bir kadını hayata döndürdütone ve Ak-
85
deniz'in sıcak rüzgarları nı wrbalar h;inc kapataı·ak dindirdiğine dair inanılması olduk­
ça güç hikayeler de vardır. Ölümü değişik şekillerde naldcdilmiştir. Bazıları, 1-:ınpcdok­
les'in kendini Etna 'nın kralerierinden birine aı tıg-ını -veya gözlem yapaı·ken k raterin
içine düştüg-ünü- bazıları ise gökyüzüne yükseldiğini söylemiştir. Empedoklt·s'in fikiı·­
lerini aktarmak için başvurduğu şiir sanatının, canlı hayal gücü. büyük belagat ve can­
lılık ve biraz da dramatik karakter gösterdiği muhakkaktır. Fakat daha sonraki Yunan
alimlerinin ona duydukları şükranın doğru bir yanı var mıyd ı ? Yoksa Empcdokles ..yal­
nızca bir efsaneden biraz daha öte bir kişilik miydi'!
Empedokles'in Yunan bilimine bazı orijinal katkılarda bulu nduğu bir geı·çektir.
Bunların başında dört unsur (kök eleman) doktrini gelir. Parmenides'in aşırıya kaçan
görüşlerini düzelterek, dört değişmez madde (veya unsur veya kendi ifadesiyle "bütün
nesnelerin kökleri") ve iki temel kuvvet fikrine ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu kök ele­
manlar toprak, hava, ateş ve su olarak adlandırılmıştır. İki kuvvet ise daha şairane ola­
rak sevgi ve nefret olarak adlandırılmış olan çekme ve itme kuvvetleridir. Bu kök ele­
manların, adını aldıklan basit maddeler ile tıpatıp aynı olduğu düşünülmemelidir. Aksi­
ne, bu unsurlar daha ziyade bu basit maddelerin temel ve sürekli özellikleri ile özdeş­
leştirilmelidir. Böylece, doğadaki her maddi cisim bu dört kök elemandan oluşmaktadır:
bir tahta parçası toprak unsurunu (bu yüzden ağır ve katıdır), su unsurunu (ısıtılınca
önce içindeki nemi dışarı atmaktadır), hava unsurunu (tütmektedir) ve ateş unsurunu
(yakılınca alev çıkarmaktadır) içermektedir. Bu kök elemanların birbirlerine oranı, tah­
tanın cinsini belirlemektedir. Biraz sonra göreceğimiz gibi, dört unsur (kök eleman} te­
orisi son derece önemli olacaktır.
Empedokles, deneye dayalı bazı araştırmalar da yapmış gibi görünmektedir. Hava­
nın gerçekten de maddi varlığa sahip olduğunu ispat etmek için bir klepsidra (su saati}
kullandı ve havanın, su altına hapsedildiğinde baloncuklar oluşturduğunu fark etti. Bu
gözlem, Parmenides'in "boş gibi görünen yer vakum değildir" şeklindeki fikrini destek­
lerneyi sağlayacak bir gözlemdi. Empedokles, ışık ve görme meselesini de tartıştı. Göz­
lemleri neticesinde, ışık saçan cisimleri n yaydıkları bazı şeylerin gözlerden çıkan ışıklar
ile karşılaştı�ı fikrine vardı. Bu görüş doğru olmamakla beraber, görmenin sadece göz­
den çıkan bazı şeylerle meydana geldiği şeklindeki Pithagorasçı görüşten bir adım da­
ha ileriydi. Empedokles ayrıca ışığın uzayda ilerlemesinin belli bir zaman aldığını dü­
şündü. Ancak bu sonucayalnızca akıl yürütme ile varmış olmalıdır, zira bu konuda göz­
leme dayanan ilk ispat ancak iki bin yıl sonra elde edilecekti.
[Ramer'in buouo Için verdiAl ispata bb. a. 419]
Empedokles evrenin dört aşamada meydana geldiğine inandı. İlk aŞamada, dört kök
eleman küre şeklindeki evrenin içinde tam bir karışım halindeydi: daha sonra bu ele-
86
ı � anlar, uzaklaştırıcı kuvvetin (" nefret" kuvveti) etkisiyle gittikçe birbirlerinden aynldı.
Uçünçü aşamada elemanlar birbirlerinden tamamen aynldılar. Dördüncü aşamada ise,
_
çeltim ("" sevgi ") kuvvetinin etkisiyle kısmi ve gittikçe artan bir karışma oldu. Empedok­
les'in bu aşamaları devirli (cyclic) bir süreç olarak mı yoksa yalnızca bir kere meydana
gel miş bir sü reç olarak mı düşündüf;ü pek açık değildir ve hala tartışma konusudur. An­
cak, .şüphe edil meyecek olan şey, Empedokles"in evrenin küre şeklinde ve madde ile do­
lu olduğuna inanmış ve evrenin onu çevreleyen saydam bir küre içinde bulunduğunu
düşünmüş olmasıdır. O zamanlar bilinen tek ve gerçekten saydam madde, bir cins ku­
ars olan kaya kristali olduğu için, evrenin bir kristal küre olduğu inancı mevcuttu. Bu
f\kir daha sonra gelenler tarafından birbiri içine geçmiş küreler dizisi şeklinde geliştiril­
dL Yıldızlar, bu kristal küre üzerine yerleştirilmişti ve aynen gezegenler gibi ateş par­
çalanndan oluşmuştu. Empedokles, Ay'ın Güneş ışığını yansıttıAı için parladığlnı anla­
m ıştı. Bu görüş Parmenides'te de vardı. Empedokles bu açıklamayı Güneş'e de uygula­
dı. Güneş'i, Yer'in yüzeyi tarafından yansınlan gün ışı@nın görüntüsü olarak düşündü;
zira Pithagorasçıların aksine Yer'in küre şeklinde olduğuna inanmamıştı. Buna raA'men,
Güneş tutulmasının Güneş ışığının Ay tarafından engellenmesi neticesinde oluştuğunu
söyleyerek doğru açıklamayı verdi.
Empedokles'in bir diğer ilgi çekici fikri de, evrenin gelişmesindeki dördüncü a.şama
ile ilgilidiı·. Empedokles, önce hayvaniann de�şik kısım ve organlannın şekillendiğini ve
bunların daha sonra bir araya geldi�ini ileri sürdü. Buna göre. ilk zamanlarda canavar­
lar meydana gelmiş �anavarlar hakkında anlanlan efsanevi hikayelerin sebebi budur­
fakat çevreye uyum sat;layamadıklanndan yaşayarnamış ve üreyememişlerdi. Daha son­
ra, çevre ile uyum sağlamış olan, tatmin edici şekillerdeki canlılar ortaya çıkmış, bunlar
yavru üretebilmiş ve hayatta kalabilmişlerdi. Bu düşünce, bir anlamda bir evrim ve do­
ğal seleksiyon doktrini olup, Darwin tarafından Origin ofSpecies (Türlerin Kökeni) ad­
h meşhur eserinin girişinde zikredilmiştir. Fakat Empedokles'te, çevreye uyu mlu ve üre­
yebilen yarankiann ortaya çıkması ile doğal seçim (seleksiyon) dunnaktadır. Darwin 'in
evrim teorisi ise tam burada başlamak ta ve kalınmın etkileri işin içine girmektedir.
[lmm ...... OD dokuzuneu ytızydda plıoımı içiD bb. O, 466-476)
Son olarak, Empedokles'in su saati içindeki suyun hareketini örnek alarak. kanın
vücut içinde gelgit hareketi yaptıg-ını ileri sürmüş olduğunu belirtmek gerekir. Bu gö­
rüş, 1 630 yılına kadar genellikle doA"ru olarak kabul edilmiştir.
Yun.rn Atomistleri
Yunan atom teorisi, Ege'nin kuzey sahillerinin gelişmiş bir limanı olan Abdera şeh­
rinde doA"du. Bu şehir, Perslerin Lidya)rı işgali sonucu oradan kaçan insanlar tarafın-
87
dan kurulmuştu. İlk Yunan atomisti Leukippos, Milet'i tetk ettikten sonı·a yaklaşık MO
478 'de AbderaYayerleşmişti. Leukippos teorisini bu şehirde açıklamış ise de, onun tam
olarak ne ögı-etti�i ve Ilkirierinin kaynağının ne olduğu tam olarak bilinmemektedir.
Öğrettiklerine dair hiçbir şey -ne bir kitap, ne de bir metin parçası- günümüze gelme­
miştir. Teorisi ise, Leukippos'un öğrencisi ve yeni öğretinin en hünerli savu nucusu De­
mokritos üzerinden bize ulaşmıştır. Demokritos 'un bize söylediklerinden, Leukip­
pos'un İyonya felsefesine ait fikirleri -özellikle evrenin oluşumuyla ilgili olanları- öğret­
titi anlaşılmaktadır.
Demokritos hakkında iki rivayet vardır. Bunlardan birincisi Abdera'da yaklaşık
MÖ SOO'de d�duğu ve MÖ 404 yılında çok yaşlı olarak öldüğüdür. İkinci ve daha
muhtemel olanı ise, MÖ 460'lardan önce doğmadığıdır. Bu sonuncu rivayet onu, Sak­
rates ile ç�aş kılmaktadır. Zaten Demokritos, Sokrates'i görmek için Atina Ya gittiği ­
ni, ancak utangaçlığı yüzünden onunla tanışmaya cesaret edemediğini söyler. Doğum
tarihi hakkındaki bilgiler ne olursa olsun, kendisine bir servet miras kalmış ve o da, ya­
bancı ülkelerde araştırma yapmaya karar vermiştir. Bu, o zamanlar olağandışı bir du­
rum detildi. Felsefi düşüneeye sahip Yunanlılar, bilgiyi aramak için Akdeniz bölgesi
içinde sık sık yolculuğa çıkmaktaydı. Ancak bazı yazarlar, Demokritos 'un ooıuya,
İran'a veya hatta daha da öteye, Hindistan'a gitti!ini iddia etmişlerdir. Bu söylentilerin,
atom teorisinin kaynaklannın Dogu'dan geldiğini göstermeye çalışmak gayesiyle orta­
ya atıldığı tahmin edilmektedir. Zira son araştırmalar, bunun pek muhtemel olmadığın ı
göstermiştir. Hindistan'da d a b i r "atom teorisi"nin bulunduı-u kabul edilmekte i s e de,
bu teori Leukippos ve Demokritos'un geliştirdikleri teoriden ziyade Yunanlıların dört
unsur teorisine benzemekteydi. Gerçekten de, Yunan atom teorisinin Yunanistan'da
doğdukunu; gerek daha önceki flkirlerin gerekse Parmenides ve Zenon'un öüettikleri­
nin bazı yönlerine gösterilen tepkinin doğal bir gelişimi olduğunu varsaymak için yete­
rince çok sebep vardır. Aristoteles de daha sonra bunu varsaymıştır. Aristoteles haklı
olabilir; zira bazı fllozoflar, milattan önce beşinci asnn ortalanndan itibaren Parmeni­
des'in evrenin· başlangıcını açıklama teşebbüslerinin başansızlığa mahkOm oldutunu
düşünmekteydi.
[lfımlıma'doJd ,_ - .... bkz. L 216)
Pannenides, gerek kendisini gerekse diğer birçok kişiyi memnun edecek bir şeyi
gösterdi: hiçbir şeyin var olmayandan yani hiçten var olamayacağını ispat etti. Bu gö­
rüşü, onun "nesnelerin özü olan varlı�n dekişemeyeceıi" şeklindeki öğretisi ile baA-Ian­
tılıydı (zira de�şseydi, var olmayan haline gelirdi). Böylece, kozmosun kayn�nı temel
maddelere dayanarak açıklama teşebbüsleri başansız olacaktı, çünkü böyle bir açıkla­
ma dekişmeyi içennekteydi. Bu, çok rahatsız edici bir durumdu. Anaksagoras ve şüp-
88
hcsiz başkaları da bu çıkmazdan kurtulmanın yollarını aramış ama bulamamışlardı.
Çık mazdan kurtulmanın tek yol u, atom teorisi olarak görünmekteydi.
Leukippos - Demokritos teorisi yalnızca iki şeyin - atom ve boşluAun- var oldu&u il­
kesine dayanmaktadır. Böylece evren. bir boşluk denizi içindeki madde parçalanndan
meydana gelmektedir. Atomlar katı maddelerdi, sonsuz şekil ve sayıdaydılar. Hepsi de­
til se bile pek çotu görülemeyecek kadar küçük tü. Bir sonraki yüzyılda Atina'da, Iyon ­
yalı Epikuros'un atom teorisinde ise, atomların hepsi görülemeyecek kadar küçüktü.
Atomlan herhangi bir yolla bölmek veya parçalamak ve atom un içine ginnek mümkün
de�ildi. Bütün atomlar boşlu k içinde sürekli olarak hareket etmekteydi.
Bir atom kümesini meydana getiren atomlar birbirlerinden aynlınca bir boşluk olu­
şurdu. Benzer atomlar bir araya gelmeye ekilimli olduklanndan, bunlar birbirlerine ta­
kılır ve bir cins zar meydana getirirlerdi. Bu zar, küre şeklinde bir kılıftı ve içinde bizim
evrenimizi barındırmaktaydı. Ancak, bu küresel kabarcık tek dekildi. Boşlu�n büyük­
lü�ü ve atom sayısı sınırlı olmadıAı-na göre, bizim evrenimizin yanında, küresel başka
kabarcıklar, başka evrenler de var olabilirdi. Suniann hepsi, büyüklük ve içerik bakı­
mından farklıydı. Birinde Güneş olmayabilir, diA"erinde hayvanlar vs. bulunmayabilir­
di. Zaman zaman, bu evrenler birbirleriyle çarpışabilir ve yok olabilirlerdi.
Etrafı mızda gördüıümüz her şey, atomlardan ve boşluktan meydana gelmişti. Bu
böyle olmalıydı, zira başka hiçbir şey mevcut de�ildi. Maddelerin birbirlerinden farklı
olmaları, farklı şekildeki atomlardan oluşmuş olmalanndan veya aynı şekildeki atomlar­
dan oluşmut olsalar bile bu atomlann düzenieniş tarzlannın farklı olmasından kaynak­
lanmaktaydı. Aynca, atomlar birbirlerine de�cek kadar birbirlerine yakın olabilirdi (o
zaman, yoıun ve katı bir madde oluşurdu) veya aralannda belli bir uzaklık bulunurdu
(bu durumda madde yumuşak ve bükülgen olurdu). Demokritos'un, atomlann &glrh­
ğından bahsetmemesi ilgi çekicidir: bu husus daha sonra Epikuros tarafından teklif edi­
lecekti. Di�r taraftan Demokritos'a göre, bir cismin içine girdiklerinde atomlann bi­
reysel hareketleri durmamakta, bu bütünleşme yalnızca onlann hareket özgürlüAünü
kısıtlamaktaydı. Atomlann hareketi bir .. ihtiyaç" sonucunda oluşmaktaydı; Demokri­
tos'a göre bu ihtiyaç, dış şartlara bağlı olmayan ve içten gelen bir sebepti.
Atom teorisinin açıklayabildiki günlük olaylar yelpazesi çok genişti. Tat ve koku al­
ma, dokunma, görme ve duyma, bunlann hepsi atomlann davranışlannın sonucuydu.
Tat alma olayının gerçekleşmesi, maddenin atomlan ile ağız atomlannı n doArudan tema­
sı ile olurdu. Duyma olayı, ses atomlannın çevredeki havanın atomlan üzerine izlerini bı·
rakmasıyla, hava atomlannın da bu izleri kui&A"a taşımasıyla gerçekleşmekteydi. Görme
ve koku alma, işaretierin benzer' şekilde hava ile taşınması sonucunda meydana gelirdi.
Dokunma ise tat alma gibi bir temas mekanizmasıydı. Ancak hepsi bu kadar deA'ildi.
89
Atom teorisi daha geniş olaylar dizisini de açıkbyabilıncl<teydi. Ateş
\'C
insan nı h u da
atomlardan yapılmıştı. Her ikisi de, çok hızlı hareket eden, küre şeld inde, ancak birbir­
lerine bağlanamayan atomlardan oluşmuştu. Ölümle birlikte, ruhun atomlan vücudu
terk etmekte fakat bu ayrılma çok yavaş olmaktaydı: cesetlerde tırnak ve saçların bir
müddet daha uzamaya devam etmesinin sebebi buydu. Ruhu meydana getiren atomların
görevi vücut ısısını yaratmak ve vücudun hareket etmesini sağlamaktı. Dolayısıyla atom ­
lar, hayat için gerekli kuvvet, yaniyaşamın özüydü. Vücudu terkettikleri zaman ölüm vu­
ku bulmakta ve geride hiçbir şey kalmamaktaydı. Ruhun atomları dağılmakta ve her şey
bitmekteydi. Yaşamayı sağlayacak ruh kalmadığı için, ölümden sonra hayat da yoktu.
Atom teorisi, hem yeni hem de materyalist bir doktrindi. Demokritos'a göre her şey
atomlar arasındaki basit bir etki-tepki neticesinde oluştuğundan, her şey önceden belir­
lenmişti. Rastlantı da muhakkak ki rol oynamıştı. Ancak rastlantı, olayların önceden be­
lirlenmesini önlememekte, yalnızca onları önceden tahmin etmedeki beceri m ize tesir et­
mekteydi. Bu teori, zekice tasarlanmış mantıklı bir teori olup birçok olayı açıklamaktay­
dı. Fakat esas itibariyle, bir bilimsel spekülasyon denemesiydi. Modern atom teorisin­
den dikkate değer ölçüde farklıydı. Temelleri on dokuzuncu yüzyılda atılan bizim teori­
miz, spekülasyon üzerine değil, dikkatli ölçümler ve kesin kimyasal analizler üzerine
kurulmuştu. Bu yüzden, Yunan atom teorisi ile modern atom teorisini birbiriyle karşı­
laştırmamak gerekir. Çünkü Yunan teorisi, her ne kadar parlak olursa olsun deneye da­
yalı tekniklerin sonucu değildir.
[Atom teorisiDin Dalton tarafından on dokuzuncu yüzyılda geliştirilmesi için bkz. s. 486]
Cezbedici yönleri bulunsa da, Demokritos'un atomları Yunan biliminin ana akımı
içinde hiçbir zaman kalıcı bir yer edinemedi. Epikuros, atomların varlığını kabul etti ve
atomlar onun materyalist felsefesinde yer aldı. Ayrıca, Demokritos'un atomları, Roma'lı
Lucretius'un (Titus Lucretius Carus) milartan önce birinci yüzyılda yazdığı uzun açık­
layıcı şiiri De Rerum Natura'nın (Nesnelerin Doğası Hakkında) ayrılmaz bir parçasıy­
dı. Her ne kadar bu şiir bilimsel bir şiir olmasa da, Romahiara Epikuros'un felsefesini
tanıtmaktaydı. Ancak atom teorisi, Epikuros'un felsefl doktrinlerinde saklı kaldı ve so­
nunda unutuldu.
Sokrates ve Sonrası
Şimdi Yunan biliminin gelişimini incelemeye biraz ara verip, Yunan fllozofların ı n
belki de en ünlüsü, öğrencisi Platon'a göre "en iyi, en a k ı l l ı ve en dürüst i n s a n " olan
Sokrates (MÖ 470-399) üzerinde duralım. Gerçekten de kendisi çok önemli bir şahsi­
yettir ve Yunan düşüncesinde oluşturduğu dönüm noktası sebebiyle, Yunan filozofları
genellikle Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası olmak üzere ikiye ayrılır. Bu yüzden, De-
90
ınokritos'un kendisiyle tanışmak istemesine şaşırmamak gerekir. Görülmemiş çirkinlik­
te bir insan olan Sokrates'in huysuzluk timsali Ksantippe adında bir eşi vardı. Sokrates,
nesiller boyunca Atina! ı düşünUrlere yüksek ahlaki deg-erieri ve gerçek sevgisini aşıla­
m ış gibi görünmektedir. Sofistlere şiddetle karşı çıkmıştı. Talep ettikleri yüksek ücret­
Iere bakılırsa, bu Yunanlı profesyonel ög-retmen ve yazariann müşterileri, toplum haya­
tında başarı arayan zengin çocuklarıydı. Sokrates'in Safisılere karşı çıkmasının sebebi,
talep ettikleri aşırı yüksek ücret deg-ildi. Bu uygulamayı ig-renç bulmakla beraber, onla­
ra karşı olmasının esas sebebi, Sofistlerin ciddiyetten uzak ve şüpheci olmalan ve mut­
lak ahlaki del!erleri ötretememeleriydi. Sokrates'ın "Sokratik Metod" ile öğretti� iyi ni­
telikler dürüstlük ve ılımlıhktı. Bu diyalektik bir metoddu ve bunu uygularken öpnci­
lerine, önceki bilgilerine dayanarak cevap bulabilecekleri sorular sorarak rehberlik et­
mekteydi. Ama Sokrates çoA"u zaman alaycı, tenkitlerinde korkusuzdu; iyi niyetine raA:­
men birçok düşman edindi. Birçok suçlamadan dolayı -ki bunlann arasında Atina genç­
liğini "yoldan saptırma" da vardı- mahkemeye çıkarıldı ve ölüme mahkUm edildi.
Sokrates'ın ölümündeki şartlar, özellikle yüksek onuru ve hayata kırgın olmaması,
onun sonradan meşhur olmasında etkili oldu. Platon ve Ksenofon onun düşüncelerini
daha sonraki kuşaklara aktardı ve Sokrates'ın şehit edilmiş olması, onun öğretisini kut­
sallaştırdı. Bu ()Çetinin Sokrates dönemi bilimi ve Sokrates sonrası 6lozoflann çalışma­
ları üzerindeki etkisi ne oldu? Sokrates, astronom ve meteorologlann çalışmalanna kar­
şı çıktı: fiziksel dünyayı açıklamaya çalışanlara ayıracak zamanı yoktu ve bu kişilerin,
ahlakı ve insanlar arasındaki ilişkileri inceleyerek daha yararlı olabileceklerine inan­
maktaydı. Bu suretle insanlar, iyi vatandaşlar olarak, barış içinde ve mutlu yaşamayı öğ­
renecekti. İlk bakışta Sokrates'in etkisi yıkıcı gibi görünürse de, gerçekte o kadar da kö­
tü olmadı.
Sokrates'in Yunan ve hatta dünya felsefe tarihinde çıAır açtığı düşünülür. Hakika­
ten de, diyalektik metodu o bulmuştur. Bu tartışma metodunda, basit bir tecrübeye da­
yanan ve aksi iddia edilemeyen bir ifadeden çıkılarak, açık ve mantığa dayalı bazı ku­
rallar vasıtasıyla karmaşık bir argüman geliştirilmekteydi. Bunun neticesinde, doğa ile­
mi Sokrates kurallanna -ki sonradan Platon tarafından geliştirilmişti- göre araştınima­
ya başlandı. Diğer bir ifade ile, doA-a ilemini açıklamada, olaylan dikkatle incelemek ve
bunları açıklayacak varsayımlar ileri sürmek yerine, insanın çeşitli ihtiyaçlanndan do-­
ğan soyut ve teorik argümanları kullanma eğilimi belirdi. Bu mantık metodunu -ki ma­
tematik bilimi için çok değerlidir- yaygınlaştırdıAı için Sokrates ve Platon'un çalışma­
lannın doğa bilimlerinin gelişmesine zarar verdiği sık sık ileri sürülmüştür. Gerçekten
de, Batı bilimi kendisini bu metottan ancak on altıncı yüzyılda kurtardı ve bunun yeri­
ne gözleme, varsayıma, tahmine ve deneye dayanan başka bir metod geliştirdi.
91
iyonyalı Hlozollaı·ın ve onları i:ır.leyenlerin b i l i msel gfırli ş l c r i n i m,;ı ld a ı· k c n , dnğ.ul :i ll'­
mi bilimsel olarak tanııniama yolundaki ilk teşelıbllslcr ile kıırşı ka ı·şıy.a geldi!�. Anı.·,ak
bu, çok düzensiz bir bilimdi ve spekülas.von çok ag:ır lı;ısmaktaydı. Yim· dı.•, b i l i msel H­
kirlerin gelişmesinin bu kadar erken bir aşamasında <;ok fi.ızla spe k ü lasyon yapı l ına s ı n ı n
kaçınılmaz oldug:unu kabul etmeliyiz. Spekülasyon olmasaydı az ilerleme kaydcdilecck­
ti. Ancak yalnızca spekülasyon ile ug:raşmaya son verme zamanının geldig:i de söylene­
bilir. İşler, belli bir ihtiyat gösterilmesi gereken aşamaya gelmişti. Spekülasyon, dil( kat­
li gözlemleric azaltılmahydı ve belki de Sokrates 'in tutumunun sonuçlarından birisi de,
kendinden sonra gelen nlozofların daha gözlemci ve daha tenkitçi olmasını sag:lamasıy­
dı. Ancak bu tutum, gö[email protected] gibi, Yunan biliminde herhangi bir d u raklamaya yol
açmadı.
Sa.k1z Acla/1 Hippokrates
Hippokrates adı, tıp deontolojisi ve " H i pokrat Yemini" ile ilgili olarak, birçok oku­
yucuya belli belirsiz Yunan tıbbını çaA"nştırır. Ancak milattan önce beşinci yüzyılda
Hippokrates adını taşıyan iki Yunan bilim adamı vardı. Bunlardan birincisi, İyonya böl­
gesindeki Sakız Adası'nda (Chios) doğmuş olan matematikçi Hippokrates, diğeri ise yi­
ne Iyonyalı olan ve Sakız Adası 'nın 200 k m . güneyindeki İstanköy (Cos) Adası 'ndan
gelen hekim Hippokrates idi.
Sokrates'in ç&Adaşı olan Sakız Adalı Hippokrates, Atina'da bir matematik ekolü
kurmuş ve onun tesiriyle, Atina, Yunan dünyasının en önemlı matematik merkezi ol­
muştu. Atina'nın bu durumu, İskenderiye'nin yükselişine kadar, yaklaşık ikiyüz yıl, de­
vam etti. Hippokrates aslen tüccardı. Parasının büyük kısmını ya korsanlar tarafindan
esir alındıı-ında veya Aristoteles'in söylediıtne göre Bizantiu m 'da (bugünkü I stanbul)
gümrük memurlan tarafından dolandırıldı�ında kaybetti. Aristoteles onun saf bir kişi
oldu�nu da söylemektedir. Ister m�dur ister saf, onun yetenekli bir geometri bilgin i
oldu&-una şüphe yoktur.
Hippokrates Atina'ya ilk gittiA-i zaman, matematikçiler üç problem ile karşı karşıyay­
dı. Bunlar, kübün iki katının alınması; dairenin kareleştirilmesi ve bir açıyı üç eşit par­
çaya bölme problemleriydi. Hippokrates bunlardan birincisini çözdü ve i k i ncisini çöz­
mede büyük mesafe kaydetti. Kübün iki katını alma problemi, hacmi eldeki kübün hac­
minin iki katı olan ikinet bir kübün kenar uzunluklarını belirleme problemiydi. Hippok­
rates'in bu problemi nasıl çözdülünü aynntılarıyla okuyucuya vermek gereksizdir. An­
cak, onun bu problemi geometrik indirgeme adı verilen bir metod kullanarak çözdüğü·
nü söylemek yeterlidir. Bu metoda göre Hippokrates, problemi daha basit bir probleme
indirgemiş, bunu çözmüş ve elde ettiA'i sonucu, başlangıçtaki daha zor problemi çözmek
92
i.,:in kullanmıştı. Bu metodu Hi ppokrates'in kendisinin mi icat ettig-i, yoksa Pithagoras.
ı,· ılardan mı aldı�ı bilinmemektedir.
Dairenin l<ardcşt iril mesi ilc ilgili ikinci problem, esas olarak dairenin alanını bulma
probl eın iyd i . l-l ippokrates bunu hesaplamak için en iyi yolu n "yarım ay"ın ( O ) alanı.
nı bulmak olduğuna karar verdi. Bu şeklin "yarım ay" olarak adlandınlması, Ay'ın ilk
ve dördüncü dördünlerinde aldıg-ı şekle benzemesinden dolayıydı. Hippokrates'in şöh­
rcti , bu problemi çözmedeki başarısına dayanmaktadır. Çözümünü ayrıntılarıyla bura­
da vermek yine lüzumsuz olmakla birlikte, kullandıg-ı metodun dog-rularla sınırlanmış
bir şeklin alanını bulmak ve daha sonra bu alanın "yarım ay"ın alanına eşit oldug-unu
geometrik olarak ispat etmekten ibaret olduğu nu belirtmek gerekir. Bu kolay bir iş de.
ğildir; Hippokrates, metodunu bir dizi ispat edilmiş ara kademeler kullanarak geliştir·
rnek zorunda kalmış ve sonunda amacına ulaşmıştır. Bununla beraber elde ettiği sonuç­
ların ona dairenin alanını hesaplamayı sa,tladığını iddia etmek yanlış olur. Problemin
kısmi çözümü -ki Aristoteles tarafından k üçümsenerek sözedilmektedir- Atina'da,
Hippokrates 'in çağdaşı olan Soflst Antifon (Antiphon) tarafından tasarlanmıştı. Anti­
fon bu alanı, daire içine çizilmiş çokgenlerin alanlarını ölçerek elde etmişti. Tamamen
geometriye dayalı bir sonuç almayı başaran ilk matematikçi ise, elli yıl sonra Hippias
olmuştu. Arkhimedes (Aşimed) de başka bir çözüm bulmuştu.
[Çinlıleri.D çemberiD ala.rııw heeap etmek Için kullandıklany6ntıem Için bkz. a.167, Arldııaı.edea'ID p1 (rt)
alçQma Için bkz. s. 1221
H ippokrates'in şöhreti zamanın matematikçilerinin karşı karşıya oldukları problem­
lerle ug-raşmada gösterdiği başarıyla sınırlı değildir. O aynca, gününün Yunan geomet·
ri bilgisin i bir sistem dahilinde biraraya toplamıştır. Bu teşebbüsü, milattan önce beşin­
ci yüzyılın son on yıllarında sayıca çağalmış olan teorem ve ispatlan sınıAandınnadaki
ilk teşebbüstür. Bununla birlikte, geometriyi kesin ve tam olarak açıklayan ilk eser, Ök·
lides zamanında yani yaklaşık yüz yıl sonra, yazılacaktır.
/stankqylü Hippokrates ve Yun.vı Tibbı
Gelene� göre Yunan tıbbının kurucusu, Homeros'un /lyada'da bahsettiA'i Asklepi­
os'dur. Homeros devrinde kusursuz bir hekim olan Asklepios, daha sonra Apoila'nun
otlu olarak tanrılaştırılmıştı. Asklepios, tedavi sanahnı insan başlı at şeklindeki mitolo­
jik yaratık Chiron 'dan ö�renmiş ve elindeki bu sanat ile tüm insanları ölümsüzleştirece·
�i düşüncesiyle Zeus tarafından bir yıldırım darbesiyle öldürülmüştü. Asklepios genel­
likle, etrafına yılan sarılmış bir asa ile resmedilmişri. Ancak. sonralan modem tıbbın
sembolü olan ve üzerinde birbirine sarılmış bir çift yılan taşıyan asanın ilk asa ile ilgisi
olmaması gariptir. Aslında Asklepios'un elindeki asanın tıbbi bir anlamı yoktur; sadece
93
tanrıların habercisi ve ticaretin hamisi olan Hermes veya Merkür'ün s i h i ı·li dc�ncği n i
temsil etmektedir.
Asklepios'un gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinmemekle bera be r , l<ülıi.inün y<ıyıl­
mış oldutu anlaşılmaktadır. Özel tapınaklarda yaşatılmış olan bu kült, b i n;ok hastalığa
uygun olduA-u düşünülen dini merasim şeklinde bir cins tedaviyi öngörmekteydi. lluna
göre, temizlenmek için yapılan banyoyu bir dinlenme devresi olan "l<uluçka devresi" ta­
kip etmekteydi (Rellm
s.
79).
Bu devrede görülen rüyalar Asklepios rahipleri tarafın­
dan yorumlanmakta ve tedavi olanlar tapına.g-a hediyeler sunmaktayd ı. Tapınakta ilaç
kullanımı* sınırlıydı. I laçlar başka yerlerde ve hekimler tarafindan tavsiye edilirdi. Ta­
pınakta cerrahi müdahale yoktu, uygulanan tedavi esasen psikolojik li. Bu tip tapınak
tedavisi Yunan icadı de&"ildi ve Mısır'da uygulanmıştı. Dolayısıyla. bu geleneğin Mı­
sır'dan kaynaklanmış oldu�u düşünülebilir. Yine de, Yunan tıbbı nın, tıbbın psikolojik
cephesine her zaman ağırlık verdi�i gerçegi gözden uzak tutulmamalıdır.
Yunanlı hekimler, kök sökücüler (rlıizotomoi) tarafindan yıllar boyu toplanan bitki­
sel drogları kullanmaktaydı. Bunlar, bitki ve kökleri tıpta olduğu kadar büyücülük te de
kullanmak için toplamışlar ve bir müddet sonra bunların etkileri hakkında zengin bilgi
sahibi olmuşlardı. Toplama işleminin uygun zamanlarda -geceleri veya Ay'ın belli evre­
sinde-yapılması gerektiğine de inanmışlardı. Bu işlem ayrıca, büyülü şarkılar eşliAinde
gerçekleştirilmekte ve oldukça tehlikeli addedilmekteydi. Bir tarihçinin pek yerinde
olarak ifade ettiA-i gibi, ot toplamak veya kök sökmek, uyuyan kaplanın sırtından tüyle­
rini koparmaya benzemekteydi. Bu işlem yalnızca uygun önlemler alındığında tehlike­
sizdi. Hekimin görevi, bu bilgiyi devralmak ve uygun dozu belirleyerek d'*ru uygulan­
masını satlamaktı.
Elbette ki Yunan aklı, tıbbın yalnızca uygulanması ile yetinmemişti; biraz da teori
bulunmalıydı. Daha önce gördü&"ümi.iz gibi, farklı Yunan düşünce ekolleri, ileme ken­
dilerine has tarzda bakma egilimindeydi ve bu durumun tıpta da görül mesi şaşırtıcı de­
�ıldir. Tarihinin ilk dönemlerinden itibaren Yunan tıbbında belli başlı dört ekolü vardı.
Bunlardan birisi Pithagoras tıp ekolüydü ve lideri Krotonlu Alk maion idi. Alkmaion,
sa&hA"ın vücut içindeki kuvvetlerin dengesine batlı olduAunu öğı·etmiş ve o zaman için
alışılmamış bir şekilde, beynin duyuların merkezi olduA-unu düşünmüştü. Tıp teorisi ile
0
ilgilenen astronom Filolaos da, bu ekolUn üyesiydi. Kendisi duyu, hareket ve vejetatif
Fonksiyonları birbirinden ayırt eden ılk kişi olma şerefini taşımaktadır.
Ikinci Yunan tıp ekolü, Sicilya tıp ekolüydO. Kurucusu muhtemelen dört unsur (kök
eleman) teorisi ile ta.nıdıA:ımız Akragas'lı Empedokles idi. Empedokles'in öA:rencilerin·
den Akron ve Filistion, vücut içindeki ve dışındaki havanın önemini vurguladılar. Ak­
ron'un satlıA:ı korumak için uygulanacak bir dizi kural kaleme aldıA:ı da zannedilmekte·
• Yq.ama,yı
vr
boyllmeyt satlııyan. (ç.n)
94
d i r. Üçüncü ekol, bazı anatomik disseksiyonların (kadavraları keserek inceleme) yapıl�
d ıB-ı Iyonya tıp ckolüyd ü. Merkezi Abdcra'da olan dördüncü tıp ekolünde ise, özellikle
hctlen cB-ilimi ve perhizi n tıpta uygulanmasına önem verilmişti. Bu ekolün liderlerinden
atomisi Uemokriıos -ki kendisi lstanköy'lü Hippokrates'i tesadlifen tanımış olabilir­
tıp biliminin diB-er yönleri ile de uB-raşmanın yanında bugün psikosomatik tıp olarak ad�
landırılan konu ile de ilgilenmişti. Bu ekalUn di�er bir üyesi Heradikos idi ve kendisi�
nin H i ppokrates'in hacası olduA-u söylenir.
Bu dört tıbbi d üşünce ekolü erken döneme ait olup, H ippokrates zamanında (milat�
tan önce beşinci asrın sonu ve dördüncü asrın ilk birkaç on yılında) yerlerini, biri Kni�
dos'ta dig-eri lstanköy'de bulunan ve tıp eg-itimi veren iki merkeze bıraktılar. Bu şehir�
ler birbirlerinden birkaç kilometre uzaklıkta olup Kerme Körfezi ile aynlmışlardı. Kni­
dos'taki (Datça) tıp ekolünün mensuplan ilgilerini belli hastalıklar üzerine yokunlaştır­
mış, ebelik ve kadın-dogum hastalıklarında uzmanlaşmıştı. lstanköy ekolü ise, daha ge­
nel bir yaklaşım benimsemiş ve çeşitli tıp konuları ile meşgul olmuştu. lstanköy ekalU­
n ün, klasik tıbbın ilk merkezi oldugunu söylemek herhalde dotru olur. Hippokrates,
yaklaşık M Ö 460'da bu şehirde dotdu.
H ippokrates'in kendisinin, meslektaşlarının ve ög-rencilerinin lstanköy'de öl;rettiki
bilgiler, altmış kadar önemli metinden oluşan " Hippokrates Külliyatı"nın içindeyer alır.
Ancak bugün bu külliyatın hangi kısımlannın Hippokrates, hangilerinin başkalan tara­
fından yazıldıg-ını kesin olarak tesbit etmek güçtür. Milattan önce beşinci asnn son bir­
kaç on yılına ait olan bu metinlerin daha sonra lskenderiye'deki Yunan i.limleri tarafın­
dan biraraya toplandıkları tahmin edilmektedir. Killiiyatı oluşturan eserlerden bazıları,
lstanköy ekolünden deı;l Knidos ekolünden gelmiş gibi görünmektedir. Bunlann ara�
sında en tanı nmışı olan Insanın Tabiat/nın Hippokrates'in damadı Polibios'a ait oldu­
Au kesindir. Ancak birçoAunun, Hippokrates'in bizzat kendisi tarafından yazılmış oldu­
gu tahmin edilmektedir.
Elinizdeki kitap bir tıp tarihi olmayıp, genel bir bilim tarihi kitabıdır. Buyüzden Hip­
pokrates Külliyatını oluşturan her kitabın içeritini aynntılı olarak vermenin yeri burası
degildir. Fakat, H ippokrates'in muazzam şöhreti ve ögrettiklerinin ortaçata kadar uza­
nan sOrekli tesirleri gözönüne ahndıtında, lstanköy'deki tıp ekolü hakkında bazı şeyler
söylenmelidir. Her şeyden önce anatemi bilgisinin çok sınırlı oldutunu kabul etmek ge­
rekir. Kemikleri tanımakla beraber, lstanköylü hekimlerin Iç organlar hakkındaki bilgi­
leri f:Uia degildi. Yine de, hastalan belirli bir yönteme göre tedavi edebilmek için, vücu­
dun işleyişi hakkında genel bir yaklaşımlan olmalıydı: böylece "hıltlar" (humours) veya
"vücut sıvıları" teorisini ortaya koydular. Bu, yeni bir flkir olmamakla birlikte, onu ras­
yonel bir temele oturttular. Bu teorinin insan ve hayvan vücudunda, kan ve safra gibi
95
çok önemli sıvılann bulunduğunun gözlenmesiyle ortaya çıktığı şüphesizdir. Gerçekten
bazı fıziksel durumlar sıvı salgılanmasını da beraberinde getirmekteydi; burun akması
baş üşütmesine, kusma veya ishal ise farklı Hziksel durum lara işaret etmekteydi . Bu göz­
lemler, sağlığı vücuttaki dengenin ürünü olarak gören Pithagorasçı görüş ile birleşerek
adı geçen doktrine götürdü. Empedokles'in dört unsuru (kök elemanı) da, bu teori nin
Hippokrates versiyonunda rol oynadı ve bu dört unsur yanında dört keyHyet veya nite­
lik -kuruluk, ıslaklık. sıcak ve soğuk-yer aldı. Sonuçta, vücutta kan, kara safra, sarı saf­
ra ve balgam olmak üzere dört vücut sıvısının bulunduğu düşünüldü. Bu sıvılar dört
keyfıyet (nitelik) ile birleştirildi ve sağlıklı bir insanda bunların hepsi denge içindeydi.
Bir veya ikisinin f8.zlalığı vücutta bir takım fiziksel düzensizliklere sebep olmaktaydı.
Daha sonra, milattan sonra ikinci yüzyılda, hekim Galenos bu doktrine dört mizacı ek­
leyerek genişletti ve insanları, kanlı (sıcak ve cana yakın); flegmatik (yavaş hareket
eden, uyuşuk, miskin); melankolik (üzgün, durgun) ve koleri k (çabuk kızan, çabuk tep­
ki gösteren) olmak üzere dört sınıfa ayırdı. Bu sınıflandırma, dört vücut sıvısı ve Hip­
pokrates'in dört niteliı; ile tıpta on yedinci yüzyıla kad8.r kullanıldı.
[Goleaoo'uo m..Jeaı .. .....,ıdori ı..ı.ıw.da bkz. � 275-3]
Böylece hastalıklar ve hummalar, vücut sıvılannın ve niteliklerin dengesizliı; olarak
addedildi (Resim a. 271). Ancak bunlann de�şik cinslerinin, bilhassa göğüs hastalıklan­
mn ve sıtmanın çeşitli tesirlerini tanımak için büyük çaba gösterildi. Sıtma, diğer hastalık­
lan maskeiediği veya en azından belirtilerini farklı gösterdiı; için hekimlere ciddi güçlükr
ler yaratan bir hastalıkb. Sıtma, Akdeniz bölgesinde yaygın görülen bir hastalık olduıtın­
dan Hippokrates hekimleri sık sık bu zorluklarla karşılaşmışlardı. Hastaları dikkatle mu­
ayene etmelerine ratmen, nabzın ateş ile deı;şti�ni fark etmemiş olmalan şaşırtıcıdır.
Muayene sırasında hekimlerin nabız ölçmeye ender olarak başvurduğu anlaşılmaktadır.
Bunun sebebi, belki de ateşli hastalığın seyrini tahminden (prognoz) çok, ateşli hastalığı
teşhise (diagnoz) önem venneleriydi. Netice itibariyle, Hippokrates hekiminin görevi do­
ğanın iyileştirici kudretini kullanmakh ve tedavi, bu husus gözönünde bulundurularak ya­
pılmaktaydı. Böylece hekirp., tedavide mühsillerden, kusturuculardan, açlık perhizinden
ve hatta kan almadan (hacamat) faydalanac&A"ı gibi iyileşmenin doğal olarak meydana gel­
mesi için a ıyı dindiren, gevşeme, rahatlık veren banyolar, masaj, arpa suyu, şarap, bal en­
�
füzyonlan tavsiye etmekteydi. Hastanın ruh satlııa da ayrıca hekimin ilgisi dahilindeydi.
Tıbbi klimatoloji hakkında ilk bilimsel eseri yazan kişi de H ippokrates idi. Ha.va.la.r,
Sular, Beldeler başhA-ını taşıyan bu eserde Hippokrates, çevre ve ikiimin s�lık üzerin­
deki ve özellikle, salgın hastalıkla.nn yayılmasındaki etkisini anlattığı gibi, yerel su ve yi·
yeceklerin ve hatta insaniann tabiatından bahsetmektedir. Eser tamamıyla yeni bir
• Bır madde veya biıkının sıcak su içinde beklctilme•l veya kaynaıılması neık-eaindc elde edilen sıvı. (ç.n)
96
araştırma alanı açtı. Ancak, f-lippokrates külliyatını oluşturan kitaplar içinde en popü­
ler olanı, mu hakitak Id aiOrizmalan içeren kitaptır. Bugün bile, derlenmesinden 2300yıl
sonra, birçok kişi " H ayat kısa, sanat uzundur. Fırsat çabuk kaçar, tecrübe güvenilmez,
h ü k ü m vermek zordur" şeklinde başlayan aforizmayı duymuştur. Buna rağmen a.şalt­
daki ikinci cümle daha az tanınm ıştır: " Hekim yalnızca kendi görevini yapmaya değil.
liı.kat aynı zamanda hastanın, ona rı;takat edenlerin ve etrafındakilerin işbirliğini de sağ­
lamaya hazır olmalıdır." Bu cümle, hekimler tarafından, çağlar boyu, davranışlara reh­
ber olarak benimsenen ve hekimin görevinin hastasının menfaati doğrultusunda çalış­
mak olduğu n u ve aralarındaki güvenin kutsallığını vurgulayan " H ippokrates Yemini"ni
hatırlatmaktadır.
Hippokrates'i eleştirenler bazen onu bireyi tedavi etmekten ziyade genel bilgi üret­
mekle suçlamışlar ise de, H ippokrates ekolünün hedefini yüksek tuttuA-u açıktır. Hip­
pokrates ve onun izleyen hekim lerde bilimsel tıbbın Batı'daki ilk işaretlerinin görüldü­
ğü doğrudur. H ippokrates, bilimsel bakış açısını telkin etmiş, büyü ve saflığın hüküm
sürdüğü bir alanda bilimsel yöntemleri kullanmıştı. Hükümleri dikkatli ve ölçülüydü. O
zamanlar hüküm süren batı! itikadları, konu ile ilgisi olmayan tüm felsefi düşünce ve
sözleri reddetmişti. Bundan başka Hippokrates, tedavi ettiği vakaların kayıtlannı tut­
muş; bu kayıtlarda, başarı ve başarısızlıklarını gerçek bir bilim adarnma yaraşır tarzda
vermişti. Gerçekten de, tıbbi rapor tutma geleneğini Batı'da ilk başlatan [email protected]­
tes'tir. Ancak bu gelenek kendisinden sonra Bab'da ne yazık ki devam ettirilmemiştir;
milattan sonra dokuzuncu yüzyılda İslam medeniyetinde yeniden canlanmış ise de Av­
rupa'da on altıncı yüzyıldan önce uygulanmamıştır.
Platon
Şimdi, Sokrates sonrası filozoflar dönemine geçiyoruz. Bunlardan birincisi, Sakra­
tes 'in (il;rencisi ve yakın dostu olan, gerek Yunanistan 'da gerekse başkayerlerde kendin­
den sonra gelen nlozofları önemli ölçüde etkilemiş bulunan Platon (Eflatun)'dur. Platon,
MÖ 427 yılında muhtemelen Atina'da doğdu ve MÖ 348 veya 347'de yine orada öldü.
Hayatının büyük kısmı sıkıntılı deviriere rastladı. MÖ 431 'den 404'e kadar Atina ile Is­
parta arasında, Atina' nın kesin mağlubiyeti ile sonuçlanan Peleponnes Savaşlan yapıl­
maktaydı. MÖ 403'te, bozgundan bir sene sonra, her ne kadar sosyal yapısı biraz değiş­
miş olsa da Atina, yeniden bağımsız bir demokrasi haline geldi. Atina'yı çevreleyen kır­
sal bölgenin tahrip görmesinden dolayı, büyük toprak sahipleri artık hakim aristokrat sı­
nıf olmaktan çıkmıştı. Onların yerine yükselen tüccar sınıfı hem zengin hem de güçlüy­
dü; bu yüzden Atina, takibeden yüzyılda hatırı sayılır bir maddi refah dönemi yaşadı. Hi­
tabet, Demosthenes ile; yaratıcı düşünce ise Platon ve Aristoteles ile zirveye ulaşh.
97
Kendisi de aristokrat olan Pla.ton, her zaman asaletinin bilincinde bir kişiydi. l3un.:ı
ra�men, kamu işlerine katıimamayı tercih etti. Bunu belki yönetimdekilere güvenmedi­
ği için belki de hacası Sokrates gibi ahlak ilkelerine ve insanların iyi vası llanna inanma­
dı�! için yaptı. Belki de. kendisini •elsefe konusundaki araştırmalara kaptırmış oldu�u
için kamu işlerine girmedi. Sebep ne olursa olsun, otuz yaşına gelince seyahat etmeyi
kararlaştırdı. Önce, İtalya)•ı ve Pithagorasçıları ziyaret etmek için Batı 'ya gitti. Çiçe­
ro 'nun rivayetine göre, önce Mısır'ı ziyaret etti. Aynca Sirakuza }ra gitti ve Sicilya 'nın
politik hayatına karıştı. Sicilya'da iken Tarentum'lu Arkhitas ile tanıştı. Arkhitas güçlü
bir politikacı oldu�u kadar, matematikteki "ortalamalar" ve orantılar teorisine ve ayrı­
ca müzik teorisine de önemli katkılarda bulunmuştu. Müzik teorisine yaptığı katkılar­
dan biri de şuydu: ses perdesi yükseldikçe -yani ses gittikçe daha tiz oldukça- bu sesi
veren hava sütununun veva titreşen telin frekansının arttığını gözledi. Arkhitas, çeşitli
�
bilimlerin temelleriyle de lgilenmiş ve bütün bilimlerin temelinde "hesap sanatı "nın bu­
lunduğunu ve hatta bunun geometriden daha da önemli olduğunu ileri sürmüştü. He­
saplamalara ve sayılara olan bu merakına rağmen Arkhitas, geometri ile de uğraşmış,
kübün iki katının alınması problemine getirdiği çözümle ü n kazanmıştı. Bütün bunlar,
Platon 'un ileride matematik eğitiminde ısrar etmesine sebep olacaktı: matematik eğiti­
mi, akıl ile bilgi arasındaki bağiantıyı kavramayı sağladığından, yönetici olmak isteyen
herkes için gerekliydi.
[KııbOn ıkı btmm alumuw Için bkz. o. 92 ]
Platon, MÖ 388'de Atina'ya geri döndü ve bu tarihten sonra tamamıyla bir filozof
hayatı sürdü, öğretime ağırlık verdi. MO 387'1erde şehrin Batı kapısının dışında, Cep­
hisses kıyılarında bir arazi satın aldı. Bu yer, lspartalı Helen'i geri getirmek için Kastar
ve Polluks'a yardım eden efsanevi kahraman Akademos'tan dolayı, "Akademi" adıyla
tanınmaktaydı. Burada muhtemelen bazı yapılar, belki bir "museum' (müzlerin tapına­
� anlamında), bir toplantı salonu, yemekhane ve diğer odalar bulunmaktaydı. Ayrıca
bir de zeytinlik mevcuttu ve dersler muhtemelen bu zeytinlikte veya yapıların birinin
saçağının gölgesinde yapılmaktaydı. Böyle bir okul yenilik sayılmazdı: daha önce Me­
zopotamya'da, Mısır ve Yunanistan'da da okullar kurulmuştu. Ancak, Akademi'yi di­
ğerlerinden ayıran özellik, "yüksek" öğretim (bugünkü lisans üstü e�itime benzer bir
egitim) vermesiydi. "Yüksek" öğretim yalnızca Platon zamanında verilmedi. çok sonra­
ları da verilmeye devam etti. Akademi yaklaşık 900 yıl yaşadı ve ancak MS 529 yılında
Bizans Imparatoru Jüsrinyen'in emriyle kapatıldı {Resim s. 80).
Platon'un " İ dealar Teorisi" onun felsefi görüşünün tamamına hakim olduğu gibi, bü­
tün bilimsel spekülasyonlarını da etkilemişti. Esas olarak bu teori, gördüıümüz her
şeyin, duyularıınızia farkına vardıg-ımız her nesnenin "görünüş"ten başka bir şey olma-
98
varsayınaktaydı. Teınel bir gerçek var olmasına ratmen, bu bizim görernedilimiz
bir şeydi. Asıl gerçek, bir temel Form ya da Idea idi, sabit idi, detişken de!ildi. Bizim
gözlediklerimizde böyle bir sabitlik yoktu: bunlar, gerçek özün, Form'un veya Idea'nın
yetersiz bir kopyasıyd ı. Böylece, biz bir kedi gördüg-ümüz zaman, gözlemledi�miz şey
asıl kedinin mükemmel olmayan bir kopyasıydı: bizim kedi miz yaşianacak ve ölecek, fa­
kat esas olan kedi idea'sı hep orada olacaktı. Bu esas İ dea, sabit ve asıl gerçeAJ içermek­
teyd i : gözlenen dünya. onun bir gölgesinden ibaretti. Bunu açıklamak için Platon, bir
ınag-arada, sadece karşısındaki duvarı görebilecek şekilde zincirlenmiş adam ömeAJni
verdi. Adamın, dünyanın gelip geçtikini, duvardaki gölgelerin hareketinden görmesi gi­
bi, biz de dog-ayı gözlerken asıl gerçeıi duyulanmızla fark edemiyorduk. Gerçek, asıl
gerçek, bizim hiçbir zaman gözleyemeyeceA"�miz bir şeydi. O. ancak zihinde tasarlana­
bilirdi. Dolayısıyla Platon'a göre bilimin esas hedefl, Idea'ları araştırmak ve anlamaktı.
Bazen karışıklıg-a sebebiyet verecek şekilde "realizm" olarak adlandanlan Platon'un
' İdealar Teorisi 'nin bilim tarihi üzerindeki etkisi, uzun vadede onun diter spesiRk bi­
limsel teorilerinin hepsinden daha derin oldu. Zira, Platon'a göre, doA"a alemi "asıl" ve­
ya "mükemmel" gerçege ulaşmak için uygun vasıta de�ldi. Bunu ancak "derin düşün­
me" veya "ilham" ile keşf etmek mümkündü. Bu düşünce, St. Paul'ün öğretileri vasıta­
sıyla Hıristiyan düşüncesinin temel taşlanndan birisi oldu. Platon için deney ve gözlem.
Sokrates'te oldug-u gibi sadece lüzumsuz deg-il, aynı zamanda bilgiyi elde etmede de ke­
sin olarak yanıltıcıydı. Platon'a göre, evren hakkındaki teorilerin deterlendirilmesi. on­
ların dog-ayı açıklamaları veya dota olaylarını önceden haber vermede gösterdikleri ba­
şa.rı ile deg-il, fakat ilihi mükemmelliği ifadedeki başarılan nispetinde yap•lmalıyd1. Pla­
tonizm (Eflatunculuk), Aristoteles'in öğretilerinin etkisiyle ortaçaA" Kilisesinde geri pla­
na itilmiş, ancak Rönesans'ta tekrar canlanmıştı. Bununla beraber Platon'un gerçek bil­
gi konusundaki görüşleri, ortaçaıda inanç-akıl tartışmaianna hakim oldu. Keza, Platon.
geometrinin. ortaçaıda el üstünde tutulmasına katkıda bulundu. Zira geometri, az sayı­
da temel önermeden yola çıkarak birbirinden tamamen tarklı çok sayıda sonuç elde et­
meye imkin veren "dedüktir' (tümdengelim) yöntemin en yüksek örneg-i idi. Bu yön­
tem, çok sayıdaki ve çeşitli doğa olayının gözlernlemeye ve bu bilgileri tek bir birleşti­
rilmiş açıklama ortaya koymak için kullanmaya dayanan. daha deneysel özellikteki "in­
düktir' (tümevarım) yöntemin, tamamen aksi bir yöntemdi.
Platon 'un siyasi Akirieri Cumhur{vet, Devlet Adamı ve Kanunlar adlı üç kitabında
yer almaktadır. Platon bu kitaplarda, seçkin bir toplum yanında, nüfusun beşte birin�
den oluşan bır "yöneticiler ve muhafızlar" grubunun nüfusun geri kalan kısmını yönet·
mesini teklif etti. Yöneticiiiiin babadan otula geçtigi yöneticiler sınıfında, eşler ve ÇO·
cuklar da dahil olmak üzere herşey ortaktı. Platon, halk kitlesinin ideallerinin delil, andığı n ı
99
cak isteklerinin oldugunu diişiinmiişrü: halk yani tüccarlar. zanaark.irlar. el emeği ,-e­
ren işçiler yalnazc.a yönerilme_:\-e la."-ıkn. Plaron, rüm isrek ve ihriraslardan kuşku du)o'­
makravdı. Para\-ı. hatta aile sevgisini hor gOnniiş l.'e karşı cinse olan se\'giye sırt çe,;r­
mişri.
Bununla beraber. politikacının karşı konamaz ihrirasını -iktidar aşkını- tamamen
g&ınezlikten gelmiş olması gariprir. Ancak seçkin yönetici sınıf özel olarak egitilmeliy­
di ve belki de Pla.ton. böyle bir etirimin mal '-e ailenin ortak kullanımı -ki onun için çok
önemlivdi- ile birl�nde. iktidann zarar gönnesini önleyeceğini diişünmüştü. Platon
�n. qitimin tamamla�-ıcı bir parçası olduğunda ısrar etmişti: ancak bu tutu­
� yalruzca matematik oldtıp için detil. onun aklı terbiye ennedeki ya­
ma
mu,
ran
,-üzünden benimsernesi ilgi çekicidir. Platon, matemari&'in de,·ler sistemi için fayda­
b o&duıunu diişünmiiş olmakla birlikte diişünce özgüriU.Aü, yeni dinleri kabullenme, po­
lilik.a kurumunu eleşlirme. yeni fikirleri gOz önU.nde bulundunna konusunda gençlere
izin verilmesi gibi.
nn
di&er baz1 tunım1ann zararl1 oldu�Undan son derece emindi.
Sunia­
hepsi çok önemli suçlar idi. Kısacası, Plaıon. idealleşti rilmiş bir totaliter devlet sis­
temini SilVUDaD arisrolu-ar bir gericiydi.
Burada konu chşı olsa da. Plaıon'un politika konusundaki fikirlerinden bahsetmek
� Çünkü politika. Plaıon 'un ilgilendiAi meselelerin içinde son derece önemli
bir yer iP eanekteydi; onun tüm felsdesini etkisi alnna almışn. Aynca. en büyük bi­
limsel eseri olan T'umios (Utincelqtirilmiş şekli nmaeus)'dan da anlaşdacatı gibi. po­
litika onun dop ilenaiDe yaldapmmm ve n-ren hakk mdaki AkirieriDin içine işlemişt:i.
T'umios esas itibanyla üç bölümden oluşan bir diyalosdur. Birinci bölüm, Adantis
.&.oesinin anlabJdıA. bir girit � taşunaktadır. Bunu, kitabm en uzun kısmı olan
ve
dört unsur (kök eleman)
teorisini, madde teorisini ve duyularla giizlenen objeler te­
başlıld. bölüm izlemektedir. Soo bölüm bir.oz flzyulo­
;idıea söz eaaekte. insan ruhUDu ve viicudunu tartlfmaktadır. Plaı:ou'un evren aniayııŞI­
na � evrea, giik cisimlerinin diizgii a hareketlerinin de s-� gibi düzenli ve
oluila kavranabilir bir yer idi. Evrenin ruhunu. insan ruhu de �._...,... mümkün­
dü. �ler ve y>ldızlar ...ı gerçeAin en yüce temsilc:ileriydi. Onlar. Platon'un lde­
alanmn ömelderi oldup gibi. Tann bile olalrilirlerdi. Matematik, yddozlann ilahi hare­
ketietini açıldard.. Bu y>ldızlar hareket ettikçe giiklerin miiziP yaytimaltta ve insanlar
öldıip zaman, ruhlan geldilderi yrlchzlara geri dönmekteydi oı- L ll!).
orisini konu alan • Alemin Ruhu·
PLuoa'un evreu anla.Yifllnm temelinde milu-okozmos
ve
maluolr.ozmos doktrini yani
inoaatn lriiçiıl< düoyasuun evrenin büyük düayasuu aksettirditi söfiitü yer almaktaydt.
Bu.
Demoluitos'ua da kullaadtAı bir
tema olup.
Drtaçat Avrupa diişiincaiade de çal. bariz
birçok filozofun aldtna �miş ve
şekilde g6ril]miiştii. Platon bu fikri o kadar
gelittireli ki. MHluçta muh......ı.n Babil kaynald, bir
1 00
tür yüce ve manevi -.olojiye bo!-
landı. Bunun Timaios'ta yer almas1 bir talihsizlikri. Zira. sonraki dönemlerde T"ımaioe'
u
okuyanlar Plaıoncu görüşii. anlayamayıp. mikrokozmos ile maltrolr.ozmos dolnrinini.
astrolojik kehanederde bulunmak için horoskopa bakmayı hakL lulmalr. için lı:ullanddar
.
[Lidaal (Lide) ........,.. ;,ID bloz. L 41, _......, -.. -·- - - -­
ı.ı....da ...... bloz. L 231 )
Plaron'un astronomi ile ilgili fikirlerinin hepsi Timaios ia yer almaz. 8azdan. dip:r
eserlerinde, hana Cumburi.)"ee' Öe ve KanunlarCia bulu nmakıacLr. Zira Plaı:on. evreDin
bir tasviri olan asıronomini n. yönetici seçkin sınıhn e&i;timi için gerddi oldupnu ft bat­
ta astronominin herkese �l mesi gerektilini düşii.nmiiştü. Ancak Plaıou'un verdili
tasvirler çok kere hayal iirünii. tasvirler olup, öÇetilmesi Freken astrooominin ne oldu­
p her zaman açık depldi. Kendisi _.,Jerin hareketini ljiiyle � �
lerin her biri, kenannda bir deniz kızının oturdop "lıalka"!ara resbit edilııUş olup. bu
lıalkalann hepsi evrenbı merkez ekseni etrafında dönmekte; bu eksea Kader Tanrıçala­
n Klotho. Atropos ve Lakhesis tarafından hareket ettirilmekıeydL IUikalaruı cam ola­
rak nasıl cılduklanna karar vermek zordur; Plaıon zamanında ip ejpnnek için lwllaru­
lan çıknğın düzenli hareket etmesi için düzenteker olarak diioeo diskler lr.ullaııılmal.­
ıaydı. Ancak bu benzerliti zorlantak ve hatta Ploıon'un kesin olarak ne deme!. istediAi
üzerinde durmak pek doÇıı depld;r. Plaıon, lr.esin ifade lr.ııllanmak istediğinde lr.ulla­
nırdı, ancak daha reoldi bir dil kııllaodıtı zaman, aynaııb bir biliaısel tasVir cJeA;J. bir
izienim vermeye çalışıyor demekti. � lr.i, Plaıon'uo .......ı. istediAi lr.esbı
anlam ....- var ise- bilimsel astroaonıbıbı gdecepıi fazla etlr.ileıııedi.
Ploıon'un evren görüşü. F'ılolaoo hariç, eliger Pit� çok şey borçludur.
Çünkü Ploıon, küre şelr.lindelr.i Yer1n evn:nin merkezbıde lıuluodupna .., Gü-. Ay
.., -nlerbı Yer'bı eıralinda değişik luzlarda dmuııelue cıldupna kesbı olarak iJıaD.
makıaydı.. Bunun yaıuoda. F'ılolaaısun Yer'e göre � gök cisimleri sıralamasuu ka­
bul etmişti. Telr. bir evren vardı -Pioıon atamisderin çok sayıda evn:n lıuluodııp şek­
lindeki Rlr.riııi reddeın- farldı cisimlerin hepsinin dan kük elemandan meydana soldi8i­
ne inandı. Ateş. ilairi gök cisimleri; hava. kanadı yaraııldar; su, suda yaşayan varlıldar
ve toprak. kanula yaşayanlar içindi. Gök cisimleri yalnızca ilalıi cılmaY'P. ruh da taşı­
maktaydı.
Ploıon'un astronomisini nasıl �rleııdirebihriz ? Goriişleri yeni bir fikir. yeni bir
evren teorisi içermediti sibi, çok defa lr.armalr.arıpk. Fakat bu l.anşıkblr. içinde fayda­
lı olan bir husus vardı lr.i. o da Ploıon 'un ıııatesııaliAe ...rdi8i önemdi. Bu da lıilinı için
bir kazanç oldu. Bunun yanında bilime tam ıen eılr.i yapan bir başka görüşü de vardı.
Bu da, P1oıon 'un gözleme güvenmeıııesiydi; akıl yoluyla varılan ...,uç�anıı deney ile el­
de edilenlerden daha üstün cıldııpna inandı. Evren haklr.uıda yaplan l'else8 ııpeldliD-
101
n
von, görünür hareketlerin kesin gözleminden daha ayd ınlatıcıydı. Evrendeki cisim leri
�erçek hareketleri, bakarak değil akılla kavranırdı. Bu da, bilimsel bilgiyi elde etmenin
yüce ve felsef� bir çaba olduğunu kabul eden ve onu elde etmek için aklın kullanılması­
nı, basit ve detaylı kayıt ve gözlemlere tercih eden aristokratik Yunan düşüncesini n bi ı·
diğer örneğiydi. Bu zihniyet, Yunanlıların yaptığı birçok buluşun tekniğe uygulanması­
nı engelledi.
Platon'un bilime etkisi iyi mi, yoksa kötü mü oldu? Eserleri bilimin gelişmesini teşvik etti mi. yoksa etmedi mi? Öğrencilerinin gayretleri, eseı·lerinin gücü ve eserleri hak­
kında yapılan açıklama ve yorumlar vasıtasıyla Platon 'un daha sonraki fHozoflara çok
büyük etki yapmış olduğu şüphesizdir. Her ne kadar matematiğe verdiği önem faydalı
olmuş ise de, deneye dayalı bilimi tek bir adım dahi ileri götürmemiştir. Gerçekten de
Platon, deneyi esas alan bilimi kesin olarak hakir görmüştür. Yunan biliminin her za­
man felsefi spekülasyona pratik deneylerden daha hı.zla ağırlık verdiği m u hakkak tır; bu
eksiklik, Platon'un idealar Teorisi ile daha da artmıştır. Sonuç olarak Platon'un bilime
olan etkisi bilimin ilerlemesi yolunda ilham verici değil, duraksatıcı olmuştur.
Knidos 'lu Ödoksos
Kısa bir süre Platon'un öğrencisi olan Ödoksos ( Eudoxos), m ilattan önce yaklaşık
408'de İyonya'daki Knidos'ta (Datça) doğdu. Tarentum'lu Arkhitas'tan geometri öğren­
di, müzik ve sayılara olan ilgisini de muhtemelen ondan miras aldı. Ödoksos, tıp eğiti­
.
mini Empedokles'in öğrencisi meşhur anatom i bilgini Filistion 'un yanında gördü. Gele­
cek için ümit vaad eden bir genç olmakla birlikte, zengin değildi. Akademi'de okurken
parasızdı ve ancak arkadaşlanndan aldığı para ile seyahatini gerçekleştirebildi. Mısır'a
gitti ve bir müddet bugün Kahire'nin yaklaşık 1 1 km. kuzeydoğusunda yer alan Heli­
opolis'te kaldı. Sekiz yıllık bir takvim devresini orada hesapladığı söylenmiştir. İyon­
ya'ya dönünce, bugünkü Türkiye'nin batısında yer alan Frigya bölgesinde kendi okulu­
nu kurdu ve büyük başan kazandı. Daha sonra bazı öğrencilerini Atina'ya götürdüğün­
de -bu onun Atina'yı ikinci ziyaretiydi- Platon onun şerefine bir ziyafet verdi. En so­
nunda Knidos'a döndü ve orada teoloji, astronomi, meteoroloji ve matematik öğretti, ki­
taplar yazdı. Şehir için kanunlar hazırlanmasına yardım etti ve tahmin edileceği gibi çok
saygıdeğer bir insan oldu. Bilim adamı olarak Platon'u gölgede bıraktığı m uhakkaktır.
Ödoksos bugün esas itibariyle eş merkezli küreler teorisi ile tanınmaktadır. Bu ast­
ronomi teorisi, takibeden 1 800 yıl boyunca son derece etkili olmuştur. Onun bu teori­
sini incelemeden önce, önemli ilerlemeler kaydettiği matematiğinden söz etmek gerekir.
İlk olarak, geometri teoremlerini ve aksiyemları formel sunuş tarzını yani Öklides tek­
ni�i olarak adlandırdığımız tekniği ortaya koymuştur. İkinci olarak, matematiksel oran-
1 02
t ı lar konusunun bütününü incelemiş ve yeni bir teori ileri sürmüştür. Üçüncü olarak da,
" a l t ı n böl ünme" deki oranlar üzerinde çalışmış ve nihayet, daha az dikkati çeken fakat
daha önemli olan tüketme metodu n u (the method of exhaustion) geliştirmiştir.
Pithagorasçıların "irrasyonel sayılar"ın varlığını keşfettikleri günden beri, orantılar
konusuna yeni bir yaklaşım ile bakmak gerekmekteydi. Zira, 2'nin karekökü gibi sayı­
lar basit orantı şeklinde ifade edilememekteydi. Bu, ya aritmetik ile geometri arasında­
ki ilişkinin reddedileceği ya da irrasyonel sayıların yeni cins sayılar olduğunun kabul
edileceği anlamına gelmekteydi. Ödoksos ikinci teklifi benimsedi. Bu durumda, diğer
matematikçileri ikna etmesini gerektirmekteydi; bu da o kadar kolay değildi. Bunu yap­
mak için, böyle sayıların var olduğunu ve diğer sayılar gibi ele alınabileceğini; bu sayı­
ların varlığını geçerli kılacak geometrik ispatların bulunduğunu göstermek gerekliydi.
Tüketme metoduna gelince, bu metod Ödoksos'un küre ve koni gibi katı cisimlerin hac­
mini hesaplamak için geliştirdiği bir yöntemdi, sonsuz küçük kesitler kullanmaya da­
yanmaktaydı. Bu yöntemde sonsuz küçük parça ile neyi kast etmek istediğini kesin ola­
rak tanımlaması gerekliydi. Bunu yaparken, birkaç binyıl sonra "integral hesap" (integ­
ral calculus) olarak adlandırılacak olan, bugün Newton ve Leibniz'in isimleriyle birlik­
te anılan bir matematiğe doğru önemli bir adım atmaktaydı.
[Sonsuz köçfl]der hesabımn (kalkillas) Leibniz ve Newton tara.fmclan geliştirılmest lçiıı bkz. s. 41 1-2]
Ödoksos ayrıca küre üzerindeki daire ve doğruların geometrisini inceledi; buradan
hareket ederek eş merkezli küreler ile ilgili önemli teorisini geliştirdi. Bu teoride, Gü­
neş'in, Ay'ın ve gezegenlerin gözlenen hareketini açıklamak için, belli sayıda eş merkez­
l i k ü re -birbiri içine geçen fildişinden yapılmış Çin topları gibi- kullandı
(Resim s. 1 14).
Bu çok zekice bir modeldi; gezegenlerin gökyüzünde yalnızca basit yörüngeler çizme­
diğini, fakat yıldızlardan oluşan bir zemin üzerinde bazen bir yönde bazen diğer yönde­
ki hareket ediyormuş, hatta d u raksıyormuş gibi görünmelerini açıklamaktaydı. Pitha­
goras'tan beri, bütün gök cisimlerinin Güneş etrafında daireler çizerek hareket ettikle­
ri kabul edilmekteydi. Ödoksos'un iddiası ise, dairesel hareketler veya daha doğrusu
küre yüzeyine çizilmiş hareketler kullanarak bu gözlemleri açıklamak, Yunanlıların ta­
biriyle, "zevahiri k u rtarmak"tı; hedefine, tarklı eksenler etrafında ve farklı hızlarla dö­
nen eş merkezli küreler kullanarak ulaştı. Geliştirdiği nihai model oldukça karmaşıktı
ve bu yüzden ayrıntısıyla incelemeye gerek yoktur. Sistemin nasıl çalıştığını gösteren
bir örnek vermek yeterli olacaktır.
Ay'ın hareketini düşününüz: Ay, Yer'in etrafindaki hareketini bir günde tamamlar;
diğer herhangi bir gök cismi gibi doğar ve batar. Aynı zamanda, bir ay süresinde kat et­
tiği bir yörünge üzerinde hareket eder. Diğer taraftan Ay (veya yörüngesi) 18 seneden
biraz uzun süren bir tutulmalar devresini tamamlayacak şekilde hareket eder. Böylece
1 03
Ödoksos'un modeli; birindsi günlük hareketi, ikinı.:isi .:ı.v l ı k h .ardu..• t i
Vl'
lh;iindisü dt• ı u ­
tulmalar devresini açıklamak için ü ç küre_ve i h t iyaç gösı er·ın c k t t· d i r·. Ançak l<ilr·dt·ı-in b u
düzende olması şart deg-ildir. Ödoksos muhtemelen önce A_v ' ı n gli n l ü k h.:ırckcı i n i gözö­
nüne aldı ve bunu. devrini 24 saatte tamamla.van bir ki.i re ile aı;ıklad r . Ilu k iiı·c n i n cbe­
ni, Yer'in kuzey ve güney kutupları dog-rultusunda_vdı. Du arada, Ödoksos 'un Ycı·'i ha­
reketsiz olarak kabul ettig-ini de belirıelim. A_v'ın günlük haı·ekel i n i açıklayan kürenin
içinde bir küre daha vardı ve bu ikinci küre tutulmalar küresiydi. Ekseni ekliptig-in ku­
tupları dogrultusundaydı yani eksen. Güneş'in gökteki görü nür yörüngesine d i k idi ve
devrini 18 yılda tamamlayacak şekilde çok yavaş hareket eımckteydi . Üçüm:ü küre,
Ay'ın aylık hareketini açıklamak için düşünülmüştü. En içteki bu küre. devrini ayda bir
tamamlayacak şekilde dönmekteydi ve ekseni ortadaki küre ile 5°lik bir açı yapmaktay­
dı (çünkü Ay'ın yörüngesi Güneş'in görünür yörüngesine 5° eg-ikti).
Ödoksos'un modelinin bu şekilde olabileceA"ini daha önce belirtmiştik: eseri günü­
müze kadar gelmediginden ve elimizdeki bilgiler Aristoteles gibi yaru mcuların düşün­
celerine dayandıg-ından, hiç kimse bundan kesin olarak emin olamaz. Son yıllarda bazı
bilim adamları, ödoksos'un Ay'ın yörüngesi hakkındaki bilgisinden tam olarak emin
olamadıkları için, tutulmalarla ilgili olan orta küre konusunda şüpheye düşmüşlerdir.
Ancak Ödoksos'un çok gelişmiş bir teoriye ihtiyacı yoktu . Devreyi bilmesi yeterli olup
sebebini bilmesi gerekmezdi. Ayrıca genel kanıya göre, gözlem kayıtları bu konuda ye­
terli bilgi saılamaktaydı. Yine de şüpheler varsa, bu bizi endişelendirmemelidir. Bizim
için önemli olan, Ödoksos'un "zevahiri kurtarmak" için bir model tasarlamış olması, bu
modelin Güneş, Ay ve gezegenlerin hareketini açıklayacak kadar esnek olması ve saı­
lam matematik temeller üzerine oturtulmuş olmasıdır. Bazı çaA-daşları, onun eş merkez­
li kürelerini eleştirmiş ve bu teorinin, gezegenlerin yörüngeleri üzerindeki hareket eder­
ken gözlenen parlaklık degişmesini açıklamadıA-ından şikayet etmişlerdir. Ancak, bu
olayı açıklayacak bir teorinin geliştirilebilmesi için, yüzyıllar geçmesi gerekecektir.
ödoksos'un astronomi ve matematik alanındaki çalışmalarının kendi nesli ve sonra­
ki nesiller üzerinde çok büyük etki yaptıAma şüphe yoktur. Onun eş merkezli küreleri,
ortaç3A'da Batılı astronomlann kristal kürelerine dönüşmüştür. Matematig"i ise, daha
sonraki matematikçtieri derinden etkilemiştir. Ödoksos, çok kere " Piaton çaıt" olarak
adlandırılan çatdayaşamış olmakla beraber, bir bilim tarihçisi, bu çaA'ı " Odoksos çaA'ı"
olarak adlandırmanın daha isabetli olup olmayacag"ı fikrini ortaya atmıştır.
rZevohırl �nuıanoa·ya,...ııı. ..ı.ı.. ı.ı. .....,ı.... - .... ı.ı... •. wı
Arislote/es
MÖ 384'teki doA"umu yeni bir çatı başlatan Aristoteles ile Yunan biliminin
en
önemli şahsiyetine gelmiş bulunuyoruz. Aristoteles, Ege'nin kuzey sahilindeki
Kalki104
cl i ltya'da, üzerinde Athos tepesin i n yer aldıg-ı yarımadadaki Stageil"os'da doi;du.
Ege 'nin k uzey sahili, 230 km. daha güneydeki Ka1kis'ten gelen Yunanlılar tarafından
d:ıha önce kolonileştirilmişti. Kalkidikya, Makedonya Ya yakındı ve Aristoteles'in ba­
bası, Büyük i skender'in dedesi olan Makedonya Kralı I I I . Amintas'ın (bazen 1 1 . Amin­
tas <1a denir) özel doktoru olarak tayin edildig-inde, aile başkent PellaYa taşındı. O za­
mana kadar, Yunanlılarla yavaş yavaş dostluk kurmuş olan Makedonyalılar artık ken­
dilerini Helenleşmiş, görmekteydi. Hakikaten, Arkaelos'un (MÖ 4 1 3-399) kraliılı za­
manında başkent, bir Yunan kültür merkezi haline geldi; Öripides, büyük trajedisi
Bakhalar'ı ( Bacchae) burada yazdı. Arkaelos'un ölümünden sonra ülkede iktidarçahş­
maları olduysa da 359'da l l . Filippos barış getirerek Kalkidikya'yı kendisine batladı.
Sonra da, kuvvet ve diplomasiyi birlikte kullanarak Yunanistan'ın tümüne hakim oldu.
t leride görüleceA:i gibi, Makedonya'nın bu gücünün Yunan kültürü üzerinde önemli et­
kileri olacaktı.
Aristoteles henüz delikanlı iken anne ve babasını kaybetti; on yedi yaşına geldi&'in­
de, velisi Proksenos, öA:renimini tamamlaması için onu Atina'ya gönderdi. Aristoteles
burada Platon 'un Akademi'sine kaydoldu ve kısa zamanda, ileri zekisı ve gayreti ile
takdir kazandı. Platon ona "okuyucu" ve "akıl" adlannı takmıştı. Aristoteles, takibeden
yirmi yıl boyunca -Piaton 'un ölümüne kadar- resmen Akademi'de kaldı. Araştıncı ya­
pısı, onu Platon dışındaki kişilerden de konuşma sanatı ve politika öA;renmeye sevk et­
miş gibi görünmektedir. Zamanla, birçok bakımdan Platon'dan farklı düşünmeye baş­
ladı. Yunan tarihçisi Diojen Laertios'a göre, Aristoteles aslında Akademi)'i Platon'un
ölümünden önce terk etmiş, bunun üzerine, Platon da, "Aristoteles beni, taylann ken­
dilerini daAuran analarını tekmeledikleri gibi tepti" demişti. Platon ölünce, Akademi'nin
başına ye#eni Seuslppos geçti. Belki bu yüzden, belki de 1ehirdeki Makedonya. aleyh�
tarı hareketten dolayı, Aristoteles AtinaJrı terk etti. Başka bir akademisyen olan Kse­
nokrates'in eşliı-tnde, Ege'yi geçerek, İyonya'ya, Midilli yakınındaki Atameos'un Sara­
yı'na gitti. Burada onları, bölgenin idarecisi ve Akademi'de bir müddet bulunmuş olan
H ermeias karşıladı ve Aristoteles, Hermeias'ın yeA"enlerinden olan ilk kansı Pityas ile
burada evlendi.
Aristoteles üç yıl kadar buraya yakın olan Asos'ta yaşadı ve komşu ada MidilliYe
yaptıA:ı ziyaretlerde, doA"a araşhrmaları yapan Teofrastos ile tanışarak onunla arkadaş
oldu; yine bu adada kendisi için bazı önemli biyoloji gözlemleri yaptı. MÖ 343'te, Ma­
kedonyalı Filippos, Aristoteles'i oAiu İskender'ın hacası olmas• için PellaYa davet etti;
Aristoteles daveti kabul etti. Prense, babası sefere çıkhA'Inda kraliıla vek.ilet etmeye
başlayana kadar üç yıl boyunca hocalık yaptı. Arlstoteles, 335 yılına kadar Makedon­
ya'da kaldı; İskender tahta geçti!inde Aristoteles AtinaJra giderek orada kendi okulu-
1 05
nu ve araştırma merkezini kurdu. Okul, eskiden Apoila Lykeios'a i t hal" edilmiş olan bir
koroda yer almaktaydı; bundan dolayı " Lykeio n " ( Lyceu m ) 0 adı ile tanındı -bu ıcrim
modern bilim kurumlarını belirtmek için kullanılan "akadem i " teriminden daha uygun
bir terim olabilir. Aristoteles ders verirken bu koroda yürümeyi adet edinmiş olduğun­
dan kendisi ve öğrencileri "yürüyenler" veya "peripatetisyenler" olarak tanındı. Aristo­
teles, sonraki on üç yıl boyunca Lykeion 'da yaşadı ve çalıştı. Burada, çok faal bir okul
ile bir kütüphane kurmakla kalmayıp, aynı zamanda doğada bulunan çeşitli cisimleri bi­
raraya topladığı bir müze oluşturdu. Bu, Platon'unkinden çok farklı bir yaklaşımdı. İ n ­
sanın evreni yalnızca düşünerek gözünde canlandırabileceğine i nandığından, Platon bu
gibi vasıtaları reddetmişti. Halbuki Aristoteles, insanın data alemini aniayabilmesi için,
elde edebileceği tüm elle tutulur gerçekleri toplaması gerektiğine inanmaktaydı. lsken­
der, müzeye malzeme s�lamış ve Lykeion'a maddi katkıda bulunmuştu. Ancak İsken­
der'in 323'teki ölümünden sonra Makedonyalılan n aleyhinde olan grup Atina'da yeni­
den hakim oldu. Aristoteles dinsizlikle suçlandı ve Kalkis'e sığındı ve birkaç ay sonra
orada öldü. Lykeion, Teofrastos'un idaresi altında yaşamaya devam etti.
Aristoteles'in çalışmalannı, Akademi'de iken yaptıkları ile Akademi'den ayrıldıktan
sonra yaptıklan olmak üzere iki döneme ayınnak uygun olur. Birinci döneme ait eserle­
rinde Platon'un etkisi, ikinci önemde ise daha bağımsız bir düşünce yapısı görülmektedir.
Aristoteles ne öğretmekteydi? İ lk kitaplarında matematiğe karşı büyük bir saygı gö­
rülmekle birlikte, bunlar esas itibariyle aksiyarnlar oluşturmak için diyalektitin, soru­
cevap metodlannın kullanımı ile ilgili eserlerdir. Bu eserler, ruhun ölümsüzlüğü ve gök
cisimlerinin ilahi oldukları gibi bazı Platonik fikirleri kabul ettitini de gösterir. I lgi çe­
kici olan, burada bile Aristoteles'in bu cisimlere birer ilk örnek "archetype" olarak de­
ğil, somut varlıklar olarak bakmasıdır; insanın bir I dea'ya değil, gerçek yıldız ve geze­
genlerin, gerçek fiziksel cisimlerin mükemmel hareketlerine baktığını düşünmüştü . Yi­
ne de, bu cisimlerin diğerlerinden farklı olduklannı kabul etmiş ve o andan itibaren,
bunlann Empedokles'in dört unsurundan (kök eleman) farklı, bozul m ayan bir beşinci
özü de içermelerinin mümkün olabileceıtni düşünmüştü.
Aristoteles, fiziksel maddenin kendisinin, onun Şekli veya ldeası kadar önemli oldn­
Aunu kabul ederek, gerçek bilimsel çalışmaya çerçeve oluşturabilecek bir etki alanı ya­
ratti. Bu bakımdan, maddenin araştırılmasına hiç önem vermeyen Platon'dan çok daha
fazla bilim adamıydı. Dolayısıyla Aristoteles biyoloji, astronomi ve rızik dahil olmak
üzere birçok dalda büyük bir bilgi birikimi meydana getirdi. Bütün gözlemlerinde ke­
sin mantık metodunu uyguladı, bu metod ile, gözledi� cisimlerin oluşmasındaki çeşitli
�
0 llk
ım ıle yOkııelı. aıreıım araaındayer alan ötn"r\m ku rumiann ı adlandınnak için on dokuzuncu
yO:r.yılın bqı nda
F"ranııada kullanılmaya bqlanan �lycll!eH ıerlmi, "LykeionHdan ıllretllmıtr\r. HLye4e"'
ıerimi. daha sonra Fransızca oku­
nvti:ıyla (lise) Ttırkçe"ye sinnit ve Türk etııımindc de aynı.,.ılp öj:retim kurumlan
Için kullanılmıttır. (ç.n.)
1 06
sebepleri araşt ırdı; ancak bu sebeplerden sadece birini, ilk hareket ettiriciyi, mantı@'a
dayalı araştırmanın kapsamı dışında tuttu.
Aristoteles'in bilimsel metodunun işleyişi, en açık olarak felsef'i düşüncenin ölçüm ara.
cı olan mantıkta görülür. Kategoriler'de veya iki kitaptan oluşan Analitik (Tahlil Bilimi)
gibi b i rçok eserinde, Aristoteles mu hakemenin kanunlarını ortaya koymaya başlamıştır
{Resim s. 1 14) . Ö nermeleri, safsataları, doıru muhakeme usulünü ve tümdengelime da­
yalı fOrmel kıyaslama sistemini, bütün bunları aynntılanyla incelemiştir. Şartlan ve iliş­
kileri kelimelerle değil, özel cebir sembolleriyle ifade eden modern sembolik manhğın
normları göz önüne alındıA-ında, Aristoteles'in ifade şeklinin oldukça aA'dalı olduA-u söy­
lenebilir ise de, sembollerle anlatım çok daha yeni bir gelişmedir. Aristoteles'in yaptığı
-ki bu hiç de küçük bir başarı değildir- konuyu sağlam temellerine oturtmak olmuştur.
Aristoteles matematile doğrudan katkıda bulunmamıştır. Bu alandaki kalıcı çalışma­
sı, süreklilik ve sonsuzluk kavramlan üzerinedir. SonsuzluAun f'iilen değil, potansiyel
olarak var olduı-u nu belirtmiştir. Bu görüşün bugün bilim çevrelerindeki yarumcular
tarafından hatırlanmasında fayda vardır. Ancak Aristoteles öğretisinin bu iki konudaki
gerçek meyveleri çok geçmeden Arkhimedes ve Apollonios'un çalışmalannda görüle·
cek; daha sonraları da, on yedinci yüzyılda Newton ve Leibniz gibi matematikçilere
sonsuz küçükler hesabını (inflnitesimal calculus) geliştirmede yardımcı olacaktı.
Aristoteles'in bugün astronomi ve flzik konusuna dahil edebileceğimiz meseleleri
tartışmaya çok zaman ayırmış olmasına da şaşırmamak gerekir. Bu iki bilim dalının çe·
kiciliği, soyutlanabilen ve belirli cevaplar verilebilen çok sayıda açık seçik problemi or·
taya koymasından ileri gelmekteydi. Böylece insan, gezegenlerin düzenli hareketlerini,
bunların ne kadar uzakta veya ne büyüklükte olduklannı açıklamaya çalışabilir veya
Yer'deki cisimlerin hareketlerini araştırabilirdi: su niçin yukarıdan � doğru akmak·
taydı? Alevler niçin yukarı doıru yükselmekteydi? Doğal olarak. cisimlere has bu nite·
likler, bilimin ilk dönemlerinde bu iki bilim dalının ortaya çıkma sebebiydi. Bunlar, in·
saniann gerçekten uğraşabilecekleri meselelerdi.
Aristoteles için evren, bir küreydi; Yer, bu kürenin merkezinde bulunmaktaydı. Bu
kürenin sınırları vardı: çünkü eğer evren sonsuz olsaydı. bir merkeze sahip olamazdı.
Aristoteles, Yer'in hareketsiz olduAu flkrine düşünmeden varmış deAildi. ÖrneAin Filo·
laos'un öne sürdü�. Yer'in hareket edebileceği flkri üzerinde düşünmüş ancak bu flk.
ri reddetmişti. Çünkü ona göre, eğer Yer hareket etseydi, yeryüzünde hızlı rüzgarlar ve
dengesizlikler olmalıydı ve böyle bir duruma şimdiye kadar rastlanmamıştı. Tabii ki bu
çeşit etkiler, yalnızca aşa.A"ıda açıklayacaA"ımız Aristoteles 'in hareket yasalan çerçevesi n·
de var olabilirdi; fakat o dönemde bu savlar ve yasalar, eldeki delillerin manhksal sonu·
cu olarak oldukça akılcı görünmekteydi.
1 07
Aristoteles, yıldıziann
ve
gök cisimlerinin daire şeklindeki _vöı·üngelcı· li zerinde harc·
ket ettiklerini kabul etti. Bu durum estetik açıdan tatmin cdiciydi: onu ;ıçılday;.mak eş
merkezli küreler gibi bir mekanizma ile birlikte, gözlemleri doğrular gibi görünıncktey­
di. Ancak Aristoteles, küreleri gerçek birer fiziksel varlık olarak düşünınüşti.i; soyut lıir
matematiksel açıklama ona pek uygun gelmemekteydi. Böylece, saydam krisıal l< ürclcr·
den oluşan evren flkri geçerlilik kazanmaya başladı. Fakat bu küreleri hareket ettiren
neydi? Bütün bu küreler niçin dönmekteydi? Bu sorular yine Aristoteles'in harel<et ya·
salarına dayanmaktaydı. Bu yasalara göre. hareket eden bir cismi hareket halinde tu ta·
cak sürekli bir kuvvet gerekmekteydi ve Aristoteles, en dıştaki kürenin - yıldızlar küre­
si- ilk hareket ettirici oldu�nu düşündü. Hatta daha da ileri giderek, bütün bunların ar·
kasında bütün sistemi yöneten bir "hareket etmeyen hareket ettirici "nin bulunduğunu
ileri sürdü. Burada arhk fiziği terk edip, metaBziA:e giriyoruz ve bilimden ilahi düzene, fl.
ziksel açıklamalardan Azik-üstü açıklamalara (supra-physical motivation) kaymaktayız.
[Bu 8iutD, -....ı.. ....ıdedl..;yle
lm
........ı. ortaya .,ı... otidl" lçin bkz. o. 374]
Aristoteles'e göre gökler, bozolmaz ve deA:işmezdi. O güne kadar herhangi bir deği­
şiklik gözlenmediAinden, bu oldukça manhksal bir varsayımdı; aynı yıldızlar ve aynı ge­
zegenler nesiller boyunca görülmüştü. Buna karşılık, yeryüzünde durum farklıydı; bu­
rada değişme ve bozulma olağan şeylerdi. Aristoteles bu zıtlıA:ı. değişmenin Ay'ın altın­
da kalan evren parçasına yani merkezinde Yer'in bulunduğu en içteki küreye mahsus
olduA:unu ileri sürerek açıkladı. Gök cisimleri bir beşinci özden meydana gelmişti ve bu
öz, ebedi ve kusursuzdu; değişme ve dönüşme yalnızca bilinen dört unsuru (kök elema­
nı) etkilemekteydi.
Evrende deA:işen ve değişmeyen ayrımının yapılması sayesinde Aristoteles bazı me­
selelere el atabildi. Bunlardan bazıları şunlardı: geceleri gökte bir ışık olarak belirip, sa­
niyenin bir parçası ile birkaç saniye arasında deA:işen bir sürede görünen "kayan yıldız­
lar" veya gök taşlarının niteliği: sisli başlan ve parlak kuyrukları ile kuyruklu yıldızia­
nn görünmesi (Kuyruklu yıldızlar, haftalarca veya aylarca gökte kaldıktan sonra geliş·
lerinde oldu� gibi esrarlı bir şekilde yok olurdu) . Bunlar, geçici fenomenler oldukları
için gerçek gök cisimleri olamazdı ve dolayısıyla, Ay küresinin içinde ama bu kürenin
üst taraflannda yer almalıydı. " Kayan yıldızlar" veya kuyruklu yıldızlar, gök taşları ve­
ya başka bir deyişle meteorolojik cisimlerdi. Böyle olmakla birlikte, kuyruklu yıldızia­
nn ve gök taşlannın tanrı veya cin olarak değil, fiziksel cisimler olarak açıklanması mu­
hakkak ki çok büyük bir ilerlemeydi. B � lutlar, ya!mur ve rüzg.irlar da Ay altı (sublu­
nary) bölgesindeki meteorolojik olaylar topluluğunun birer parçasıydı.
Yer, küre şeklindeydi ve Aristoteles'in bu konuda şüphesi yoktu. Küre şeklinde ol­
masının sebepleri kısmen estetik -küre tamamen simetrik bir şekildi- ve kısmen de fi-
1 08
zi kscl idi. Fiziksel sebepler, gözlem sonucunda elde edilm işlerdi. ilk gözlem, gemilerin
ufukta kaybol uyar gibi görü nmesiydi ki bu durum, Yer'in düz değil, küre şeklinde ve­
ya kavisli olın<ısının doğal sonucuydu. İkinci gözlemi ise şuydu: Ege Denizi kıyılarında
nereye gidilirse gidilsin cisimler yere hep dik olarak düşmekteydi (Resim a. 1 13). Bu
durum, Yer'in hem düz hem de küre şeklinde olduğu zaman da geçerli olmakla birlik­
te. kavisli biı· Yer için doğru olamazdı. Bu iki gözlem bir araya gelince kesin ispat elde
edilmişti. Ancak cisimler niçin yere düşmekteydi? Su niçin hep "kendi seviyesini" bul­
makta veya hava niçin etraftaki mekana yayılmaktaydı? Alevler niçin hep yukarı doğ­
ru yükselmekteyd i ? Bütün bunlar flzikle ilgili sorulardı. Aristoteles'in büyüklü�. bun­
lara cevap bulahilmiş olmasındaydı.
[Arlstoteles'i.n ve dilerlerinin Yer'In çevresi de dgilı hesaplan lçi.n bkz. s.l29]
Bulduğu çözüm, her şeyin kendi doğalyeri olduğu şeklindeydi. Yeryüzündeki cisim­
lerin doğal yeri Yer'in merkezi idi: bir cisimde ne kadar çok toprak unşuru veya kök ele­
manı varsa, o c isim merkeze gitmek için o kadar çok uğraşırdı. Böylece Aristoteles'e gö­
re, ağır nesneler (yani daha fazla toprak unsuru içeren ler), yere hafif nesnelerden daha
hızlı düşecekti. Su yere döküldüğünde, yere yayılmaktaydı; çünkü su unsurunun doğal
yeri Yer'in yüzeyi idi. Hava unsurunun doğal yeri, Yer'in çevresi idi ve hava, Yer'i bir
battaniye gibi sarmaktaydı. Ateş unsurunun doğal yeri ise başımızın üzerinde bulunan
bir küreydi. Alevler doğal mekanlarına dönmek istedikleri için yukan doğru yüksel­
mekteydi. Bu, eksiksiz ve çok tutarlı bir sistemdi.
Cisimlerin hareketine gelince, Aristoteles üç ayn çeşit hareket olduğunu düşünmüş­
tü. İlk olarak, "doğal" hareket vardı; bu hareket, örneğin bir cisim "ağırlığından" dolayı
yere düştüğünde veya "hafifliğinden" dolayı . duman gibi, yükseldiğinde gözlenmekteydi.
İkinci olarak, "zorlanmış" hareket vardı. Bu tür hareket, dış kuvvetlerden kaynaklan­
makta ve doğal hareketle karışmaktaydı; örneğin insan bir ağırlığı kaldırdığında veya bir
ok attığında gözlenmekteydi. Üçüncü olarak, "isteğe bağlı hareket" vardı; yaşayan var­
lıkların isteğiyle olmaktaydı. Zorlanmış hareketin oluşması için muhakkak bir kuvvet ge­
rekmekteydi; meydana gelen hız bu kuvvetle orantılıydı. Böylece, boşluk elde etmenin
mümkün olmadığı tesadüfen ortaya çıkmaktaydı; çünkü o zaman, sonsuz büyük bir hız.
sonlu bir kuvvetten meydana gelmiş olacaktı. Aristoteles'in atamisrlerin görüşlerini red­
detmesinin sebebi buydu. Bütün bunlar oldukça mantıklı görünmekteydi, fakat fırlatılan
bir cismin zorlanmış hareketi söz konusu olduğunda, ortaçağın Avrupalı bilginlerinin
fark edeceği büyük güçlüklerle karşı karşıya kalınmaktaydı (Resim s. 1 15).
[Oldukça d.ha tatmınkk olan Hınt kaynaklı imp<tus Bkri için bb. •· 216]
Aristoteles 'in Biyolojisi. Aristoteles'in biyolojisinin değeri ancak on dokuzuncu yüz­
yılda aniaşılmaya başlandı; daha önceleri, onun bu alandaki çalışmaları fizikteki başa-
1 09
ı · ri ı ı i . u ı ı ı ı ı ı ı.;ag­
rılan n ı n gnlgcıdndt· k a l n w� l ı . A r i ıı t oh· l l' l'l ' i n ılugıı l .'llt•ın i l c· i l g i l i g i l z i P r ı ı l
da,ları n ı n veya uml�ın llııı·c gclı·n lcrln yap ı ı k ları gllzlı·ııı lt• n l t•ıı k c l'l i ll ıılıı ı·alı ay ı n ı ı ı ı a !i a l(
bile, bır lıiyulog olarak Arlıııntclcıı'ln lıu,v u k l ugH ndl·rı r;ıOplu- ı·ı l i l t• ı n ı· z . A r h ı t ı ı ı ı· l ı· s , ya k ­
l aıt ı k 600 hayvan dosini .:uJiandınlı. Gczgl n l c r l n anlıııı ıgı h l kııy c l ı·rı· vı· l n ı n l i l r ;ır;ı � ı n ­
da yer alan. ı-l ı n ı kaplanı haklundaki hayal U r U n ü rlvııyt· ı l ı•rdı·n k ay n a k l a n a n " m ım 1 1 ko " adlı canav;ıra Inanmakta ıtüphccl ılavrandı. A ı u:ak, h e m aııloı n ı n h c ın dı· l'ı l i rı g ilrtı ­
;
n O ıt U ve yO rUyUtO i l c ıl gi l i olarak vcrdıg-ı ı a n ı m lar, o n u n lm h;ıyva nları hızzat gilzll·ırı ­
l edig l n l dog-ru lama k ta<l ı r. Gerçek t e n ele, f'i l i n haı·ak ı· k l c m l l· r i i l c i l g i l i i nl:clemclcri ıııı­
ycslnde, Hll n uyu ma k Için agaca dayanmak zorunıla oldugu �ek l i n d e k i yaygın l ı ı a m : ı
çUrOtmo,ıür.
AriRtotelcıı'in, g(izlcm lc rl Rı rasında diıuıekıdyon (kadavraları ke11erck i n n•lcmc) yap­
ııgına dair deliller vardır. U ukale m u n , yengec.·. Jstakuz, kafadanbal'ıı k l ılar ( m ü re k k e p
balıgı, ahtapot, va.) v e bi r\·o k b a l ı k v e k u , u n ayrı ntılı tasv irlerini vermiıştir. Gözle m l e­
rinde her zaman titiz davranın ı,, böceklerln c;Jftle,mcai nl, ku,ların yuva k u rmaları n ı ve
k uluçkaya yatmalarını lncclcml,, ancak her teyden c.:ok, sual ıı hayatını aratlırmı,ıır.
Mürekkep balıgının fırtınalı havada kendialni kayaya nasıl ba�ladı�ına d ı k kat etmit;
deniz keı�taneılinln agızının c.:etllli kıı�ımlarını o kadar ayrı n t ı l ı , e k i l d e ıanımlamı.,tır ki,
bu kı1ımlar Için bugün hAill "Aristotelcs ıenerı" t e ri m i k u l l a n ı l m a k t ad ı r . Deniz kcst ane­
•1 yumurtalarının dulunayda daha bOyLik oldug-u hakkındaki iddiası Ise, gözlcdıg-ı hay­
van !OrUyle ilgili olarak henUz yeni dog-rulanmı,tır. Arlstotclu, diti yayın balıg-ı nın yu­
murtladıktan sonra yumurtalarını terk etti�lnl ve bunlara erkek balıg-ın baktı�ın ı da
13rk etmlttlr. Daha sonra bu gözlem rcddedllmı,, hatta gLJIOnç bulunm uttur. Arlstote­
les'in tanımlarının, Inceledig-l belirli tOrlerln davranı,ları n ı n gerçekten de dog-ru lanımı
oldugu ancak 1 856'da anla,ılmıttır. Diger taraftan Arlatoteles, sadece paal f gözlem ve
diaAekaiyon ile yetlnmemlt, tarak, u•tura balıg:ı ve aLinger gibi hayvanların duyularıyla
naaıl algıladıkları konusunda deneyler de yapmı,tır.
Yunanlılar, tatlandırma madde1i olarak balı kul lanmaktaydı ve bu yüzden Arislote­
le•'ln arıları boy u k dikkatle lnl·elemi' olması tatırtıcı deg-ıldır. Kovan ı yönetenin dı,ı arı,
yani kral de&:ll de kraliçe oldu&:unu fark etmemı, olmakla bera be r, knvanda arıların ço­
&:almaaını, erkek ve ltçl arılann davranı,larını, balın nasıl toplandığını tanımlamı, ve
arının l�neal hakkında ayrıntılı bilgi vermlttir. Tanı mladıg-ı ayrın tıları ortaya c.:ıkarmak
Için bOyOtece sahip olmadıgını hatırlarsak, hOtUn bunlar daha da hayranlık uyandırır.
AriBtoteleı�'Jn lnceledi&:l bır dıg-er konu da cmbrlyolojldlr. Clvclv embriyonu n u n bO­
yOmealnl, kalbinin atıtın ı ve kalbin dlg:er organlardan önce olutu m u n u tanımlamıttı. Bu
g&.dem belki de ruhun veya aklın merkezin i n kalp oldu�u fikrini ıleri sürmesine aebcp
olmut veya en azından Arlatotele• bu f)kri dog-rulamıttı. Birçok balıg-m yavrularını "po-
1 10
l iı n Miy(.· l " y u m u rıııl ar l ıi çlrnl nıle
ıa,ıdıklarını dıı b i l m c k ı eycl i . Ayrıca bir grup hal ı & ın ,
t ;ı ııı lf'• k i l l t � n n ı l , hnrc k e ı l ı ya v r u l ar meyclana getlnlıg-lni ıliaıle et
ıl. A ııl ı n d a huracla köpek
l m l ıgın ı n clug-urın a ı u n ı ı a n ı m l a m a k t ııycl ı . nu flkır, ılaha ııunrakı 7.Cıologlara IJ k ada r ina.
ı ı ı l m;ız gt· l c l ı k i , onlar AriKiutelcıı'ln gO z l e mle r l n l hılmeıdlkten gei,J iler ve hu gözlemler
a n (.•ak I H40'Iurın l m , ı n cl a c l nA:ru l a n clı. Aynı zam an d a he k t o kotil i zıuıyon u (hectocotyllza­
t i u n ) , ya n i erkek kaf'aılan iJacak l ı n ı n , bir bac:a& ı n ı k u l lanarak dı,ının yumurtalan nı döl­
I e m e K i n i gliz l e m l ecl i .
hlr ı l ıg-e r g i S zlem d l .
I hı cia, rl u& ru l u&u an(.·ak on clok u z u n c u yüzyılcia kanıdanacak olan
A rlKt oıelea, canlı varl ıkları "ını Uancl ırma te,ehhüaUnde de bulundu; ancak bu 1ınır­
luncJ ırmanın dayandıA-ı ilke, bizim bugün k u l lanacag-ımız Lir Ilke deg:ıldı. Arlatoteles'e
göre ruh, "içinde potanalyel hayat ıa,ıyan do&al elemin ıl k gerçeklık derece11" ldl. BU­
tUn canlı varl ı k ların bır "be1lenmeyl •a.A:Iayan ruh"a aah lp oldul'tJna lnanmaku.ydı : bu
ruh, can l ı n ı n lx!•inleri tUketme1inl ve böylece yqam ını aUrdUrme1inl aatlıyordu. Hay­
vanlarda aym·a bir " h i••etmeyl •aAiayan ruh" vardı; bu •ayede hayvanların duyularıyla
algılamaları m U m k U n oluyordu. Bazı daha gelltml, yaratıklarda, "i•tah veren" ve "hare­
ket ettiren" ruhlar vard ı . l naan, ayrıca "akıl veren ruh"a aahlptl. Bizler bugün "ruh" ke­
l l m eıı i n i n bu tekilıle k u llanılı,ına kartı çık1alc da Arlatotelea, ezelden beri 1üreselen ao­
ruları, yani canlı hır varlıga can veren ,eytn ne oldug:u, caniıyı can1ızdan neyin ayırdılı
glbl 11oruları bu tekilde çözmeye çalı,mak tay,Jı . Arletotele•'ln "aktUelllk" terimi de onun
"ol u t u m '' dolctrlnlnin bir parçuıydı ve buna göre "potansiyel" olan "aktüel" hale yani
hakıkı gerçelciiA'e dönUtmelc teydl. Bu doleırın hayvaniara uygulandı&ında, hayvaniann
çe,ıt l l organlarının yaratık lara en yararlı olacak tekilde dUzenlendiA'I anlamına gelmek­
teydl. BUtUn bunları temel alarak, Arlatotelea bır "Dog:a ölçel'l" k u rdu. Allında bu öl­
çek, " ru h "lann buliten karmqıta do&ru giden bır aıralamaaıyd ı • . En alttayer alan ha­
relcetaiz maddeden çıkarak bıtkılere, aUngerlere, deniz anuı ve yumutakçalara kadar
yOkaelmelcte ve en Ostte memeliler ve lnNn lle 10n bulmak tayd ı . Bunun duratan bir �­
ma oldug:u m u hakkak lı -Arl1toteles, bqlamalcta olan bır evrim önsörmemltll- ve sınıf­
landırma yöntem i n i dayandırdıAı Ilke, aonrakl bilim adamlarınca kabul edılebılecek bir
I l k e de&l ldı. Ancak bu bır ye n i l l le l i ve lcan,ıklık yerine dUzen getirme yolunda ceeurca
bır ıe,ebbU•t O. Bu açıdan batanlıydı. Bu aınıflandırma, ortaçotda, özelllkle lalam dün·
yaaında oldukça Ilgi gördü ve on eekizlnci yüzyılda, yani Arlltotelea'ten yirmi bir yüz­
yıl sonra yapılacak aınıflandırmalara örnek ıe,kll etti.
� ·nıı.ı.r .....ıı...ı" lllui lçlo bı... o.l.f8 .. 162]
Arlltotele•, lnun ve hayvan anatomisi ve organiann Itleyiti konueunda çalı,tı. Zo·
oloJiye yönel ı k çalıtan birinden beklenece&l gibi, daha ziyade kartılqtırmalı Inceleme-
lll
b lg
a
1�1• yaptı. Ha,\'\'anlar hakkında i isi oMuk10.ı i�·i olmakla hiı-l ikll", inııom kad.a,· a·�ı�ı lln· ·
rindr �ışma �·apmamış old u ml n insan analc-ınıisi konusundaki hilgisi :rOlyıhı. llt·.v­
nin vr kalbin 'on ksi\" ınl n konusumla da hata yaptı. lll",\'nin kanı s r i nl n hiı- oı·g:;.ın
,.r kalbin d� bilinı:i
mrı·krı:l tllduJuna inandı. A�·rı'"·a. ,·lh..· u t
ksiy n l;.
t.:uuııılou·­
krn hatalı
vücut s.ıvılan doktrininl kabul e-ni \'C' bu n dört nhrlik (sıt•ak. Stl#uk. ku­
ru, aslak) il� birlrştirdi. Aristotrl�s'in a na tomisi "'-" tlz,\'ulojisi. tmun ı:CM.llojitleki önt•mli
bapnlan��a karşılaşnnldıtında. pc-k p."rlak olma,lıt- gi i. botaniA"i de- bunlardan iyi tlt'­
lildi. Botanlk konulan Lykeion'tla lartışılmış olmakla b i r l i k h· . i lgi dahoı \'Ilk hitkilerin
pratik drte-rl�ri üı:�rinde- �ootunlaşmışu. Baı:ı lxna ni k göz ll"m l t• ri tl«.• yapmukla birliklt'.
Aristotel�s'in rsas IIB:i alanı ha�"·anlar idi. �· k io n'da Aristottc"les'dan stmı·a ,\"t'rine gc­
çrn arkadafl. T�frasfOS daha i_vi bir botanik!Oi_Vdi; e-#er Aristatele-s 'e "zooloiinin babası "
unvanını verirsek Trofrastos 'a da "botanltin babası'" di_\'ebiliriı:.
t
olan
�
t a
ut
u
llm
l" «.·h.•
o u-ım
b
L r
Aristorelı:a, taşırtıı:ı derec«le çok çeşitli konuda ("alışmışh. Onun dr!e'ı·li katkılar
yapmadıjl '"*'• başkalanna önt'illük etmedili bir btlimsrl lncelrmr alanı bulmak gü\··
tür. Onun
sonraki Batı düşünce ve bilim adamlan üzerindeki etkileri hem 10ok
önemli, hem de d�Aer herhangi bir Yunan Rlozof ve bilim adamlarının yaptıA-t etkitlrn
çok daha büyüktür.
(_'lo ..... ...,._... ... _ ..., ..... L 242]
daha
T�
l\\0 371
dolayında 1\\idilli Adası'nda Eresos'ta dopn TeoFrash>S (Theophrast�),
Aristote:les 'ten on Qc; yaş kUçO.ktO.. Teofrastos, otuı: beş yıl yönetfili Lykrion ' u Arsitote-­
les'ten devralmadan önce, yinni yıl �J'Unc-a onunla çalışh. Aralannda ünlü hekim Era­
sistratosun da bulundu&u iki bin kadar fitr<nci yetiştirdi. Atina'da kazandı&ı sayııınlık
o kadar büyiiktO kı. dalıa sonralan dinsiz oldııp iddiasıyla aleyhinde açılmak Istenen
dava teşebbosleri bqansız oldııp gibi, 1\lozotlor aleyhindeki bir kanun da Iptal edildi.
Teofrastos. Aristoteles'in ftlrettiklerlnln hepsini olduAu gibi Mnimsemet!i; bııı: ı ko­
nularda kendi Rkirleri vardı; Arlstoteles 'tn bazı görQşlerlni hep rleştinniş gibi görün­
mektedir. Böyle olınuı da dataldı: e�r bir �n<l hocasının bUtUn görüşlerini körll
k&ilne kabul ederse, bu hoca ne kadar parlak olu,.. olsun, bılırnde ılerleme olamudı.
Bu tutwnunun herhangi bir tatsW.ık veya güunme yaratmamlf olması da Arlstoteles 'in
ve Lykeion'un boyOklotıı n On ve bqansının bir ölçOsodor. Teoliutoo harısı konulan
sorııııladı ? Arıstotel.. 'ın evronle ılgılı bln;ok 1\kri onda şllphe yaratmışh. Ometın. e�r
ıı&,lerin en dqıakı kOresi bir "ılk hareket ettiricl" tarafından döndOrii iUyor Ise. niçin ha·
aı ıı&, elsimleri dıaerierinden daha h1zlı hareket etınekteydl? Niye gök elsimlerinin ha·
reketi, Ay alh kOresindeki cisimlere ııeçmemekteydı? G6zlemledıtı bazı olıı.vlar Için
1 12
@· �
· . .. .
l'l.ıl••n u•
nnun öf;l"t'n..·lkoo1mo
[t\'\l"t' l'\'l"t'nln "'""' (cın :O."'C'o.linı.·l
,\'ill,.\'ı\). \"rr '" unu ..ıu,ıuro�n
d&1 unsur tkök f'knwı.ıı) PWrtr.t"a.lf.. ,,·ılı.lıı.lar kO'"! con d"ı.a.
I""P'nlll'r. lı_,. \'C' GQnf1 lw
bunlann ar.,,.m,L&..I n._ t,;iamb.. ı ıta'- Rk"<.• ialı, .t�.ıctıım ,Vo.
ıvnt. l b& l .
<."lılı. ..kso.• ı.ıralin,l.an lf'L.IIf ....tılrn ıd. ""'""
ı...,.ıı '"''"' rt mt"A.I'ıli lı.onolt'ri ph'l"t'll
·
ıvı aluıı.·ı ,\·Oc.ı·ıla &il bır 1'\'$\m. ItHmin alı
ıar.ııı linıl.rı GO*"f tsuı.J.) ı-co .\ı· t ..l.) lU·
ı uhn.t.lıı n m n .,;lalmll'ri ;nr almalu.dır.
Rl.l.:lto&....·a 1-:.tC"niiC'. M..lııwı.
Bir •wo ..lıonc-ı yüıı,ı·ıl :'o·.. ı... r� ..ı..n
Ur Sıı>lwtor•'•l.a .\nllloı:dft."in \"cor'ln
,ı-uı·arlalı.lıt> lo,:in ı..n.lft&Upı�ı. Ou ......ı,
,\rbıoh'INin ufukı.ıdı.ı •-ilim\n- ıı.n. .
d. yapcıfı pkomll'r ıJc.
l:O�Wt
ıQ.
nıu� h.kar.ınd.ıılı. ı �.ı bi�
mlfllr. Dlbhouw. t:.ı..,_, �\odco....
Aristoteles'ln v•rdiA! ;ıçıklamalan da sorııuladı: ııolıit olayının sebebi neydi? ııc-r d,.
1•• yarataklar _için en iyi olan1
istiyorsa, sc:ylkler niçin kendilerine urarlı olan boynuz ..
lora sahipti?
Bu IJibl sorular, çotunlukla yeni arqtınnolar için i(sı çokiı:i noktalar ona,va koydu.
Ancak Toofrosıos, ,valnızca eski Ilkirieri sorııu la.van bir bir kişi de�ildi; kendisi bııpn,
özelllkle verimli katkılan sebobb'le hatırlanmaktadır. Maalesor, ,voaılannın ancak bır
bölümü gQnümüze ıelmlttir: yine de bunlar, onun en
u
ü.;- sahada GncüiOk e1miş oldu.
tunu açıkça söztennektodır. Ilk olarak, bilim ıarihin• ilk korkıda bulunanlardan bır!)�
dı:
Dot• �1Io.oll.n nın GariJş/<ri adlı
kiıabı daha sonraki bin,-ok ,\'O&or için ka�-nalı teş­
kil etmişti. Ikinet olarak, miner&loii konusunday.:tenekli bir uzmandı. Yaprljı: de-Mme-­
ler onu, Platan
w
Aristoteles 'in benimsemiş oldu&u temel unttlandırmamn dotrul•·
nu sorsulamaya sevk ettiyse de. Aristoteleos'in mineraller. maden �vMriHi
üzerinde başlatmış olduju orsştınnalan sürdilrdü.
w
taşlar
1vrıc..
çok �ılı maddenin tam 1&·
\
nımını verdi, bunlann ateşe nasıl tepki sözh>rdl&lnl, dokunulduklannda nasıl olduklan­
nı, renklerini ve d�r -lliklerini ranımiadı ve
ll (&llflllıastnt hazırladı.
1 13
bıi,vlec:e Bon'dalı.ı ılk motodik minoralo.
Arisıoı�lu'in t\naliıilıh·r adl ı � serinin �slıi bir nüşh;ı.şından alınmış bir lıölüm. Bir
!Onno:l manıılı meıni olan Analiıik'lo:r,
Yunan zihniyeıinin manıık ilc gcomcıri
arıısında kurdııt:u yakın ili�ki_v� işareı eım�kı�dir. Univen;iıliıs Bilılioıh�k. Basel.
Öklides �omeırisinin dörı !:a r lı l ı ı�oremini içeren bir sayra.
n.•"i� phi/osophi p/amm,ı·,
1505.
EuC"!idis me&'a­
Teofrastos'un üzerinde çalıştığı üçüncü ve en önemli konu botanikti. Elde ettiği so­
nuçlan, Bitkiler Üzerine Araştırmalar adlı eserinde topladı. Bu eserde, Batı'da Atian­
tik'ten başlayarak Doıu Akdeniz kıyılarına kadar uzanan bir bölgeye ve hatta birkaçı
da Hindistan gibi uzak bir ülkeye ait yaklaşık 550 kadar bitki türünü ve çeşidini, gerek
kendi temin etti�-i gerekse gezginlerin ve başka kişilerin naklettiği bilgileri kullanarak
kaydetti. Tabii ki, bu durum, eserde bitkilerle ilgili bazı hikayeleri n de yer aldığı anla­
mına gelmekteydi. Diğer taraftan, bazı gözlemlerini araç gereç yokluğundan dolayı iyi
yapamadığı da doğrudur; Aristoteles gibi Teofrastos'un da büyüteci yoktu. Botanikte­
ki çalışmalarının o güne kadar yapılmış olanlardan önemli bir farkı, bitkileri sınıflandır-
1 14
s..,:d .•. ı , ı.,. , . , ı , . , ,.v,. ·, ı ,- k , ı"" "ı.
l.·ııı·ı .ı .ı ıl.ı l'h.ırıl'. ıl.ı!:(ı .ıın'ıl,,
ıoulıııımıı� .,ı,ııı ı , . ,
' · " ' " " ' " .. ,.. , l l ll' ı ,.,,,,.,ı,ı.,,� .. ı . .
ı.ık ;!i•ı·ıııı· ıı ıııı lı·ıwr. ı,k,·nılı ıı1·,
l. uhııı ıiniın >lıı·,·kliııı;:iıw ı o· .• · •.l ıı.
ı l ı !!. ı .ıı.ınorı ırı·nı�lıgınc i�.ıı·ı·t ı·ı
nwkıı·ılıı . ı\.ıhiı ,\hı;,.,,
4 \ l t: · " ' ' ' ' · ' " )
. ·1/ıı"ı: :\risıntdt•s ' i n h.on·kt·ı wısa­
l:ıruı;ı �;tin· ınp güllt• s i n i n yo l u n u
�
s<isıen·n lıir n n ,\'t'dinı· i yıı�yı l r·· ··
m i . Bu ,l';ıs<ılar;ıgi\rc. lı ir ı·isiın ay·
n ı and;ı y a l n ı zı·<ı ı e k bir lı.ın·kt·ı
y;ıp.ıhil ı nc kı <:v•li.: lou y!lzılcn. ,\'11•
ı•ılaıı iki farklı han·k.·ı, iki doğru
ilc bTi\s t e r i l rn i ş ı i r . Daniel Şaıhedı,
Prolol.·nı.uum
13asel . l tı6 l .
. 1.-uommıit-onmı,
.·lltt.ı. ı«ıg</;ı: A r k h imt•ılcs'i h;ın,\'O·
ıla ] { icron'un ı.ıı·ı problemi h:ık­
k ı n d a ıliişü ııilrk.•n gösıen•n h ir on
:ılıını·ı
,\ ' il7,vıl rt·sıni. G:ıulıhı·rius
Rivins'in
.
U.ubı•-
.·lı�·hil<"<'l<lıır . .
.
ı 15
llıılamyı"'u l o i r k.ıolo\ı n k ııll,,rurkı•n yanııula ilh.nn ı u• o o " '' . hı
"'""""- · ,ı,. l.,,-l , k t e �i\,ıı·n·n !oit nn ;ıhuh t .l iil,l'tl < <''""
1\.ıl
l,unyıı>. • ıym .ulı l<ı�<.\'.tn k ı .ıli,\t'l .ulniıw noı·n>�<p ı>ldıı�u ''"'
ıwdilolii(iııılı·ıı lınr.nl.ı h.ı�ıınl.ı !oir '·'� ıle ı "'mı·ı lilnoi�l i r 1{..-.
min
,.,) ,ılı kı·n.ınnd.ı lı;, \<·ıııl>t·rlı kiin• gi\ı iilnıı· � ı ı·ılıı·- ( ; , ,.!-\"'
ltı·N·h'ın . l l.ll-,_:.wiı,ı / '/ıi/o.•<'/'/ı"··• ·"!l' ''"' ' i'"lı·n. l :'ıOI'
.'i'8ol.ı: lbıl.ıınyu�·,, o lı� gt•trgı·nlı·ı·in
(,\\;, ,, ,ltıpih·r vı• Satilrn) ..,. Vı··
nn>ıın lı;ırı·k,·tiHi<l<' <l.nr h·uı-l�inı .ın
l�ı.m lıir \-;,ı"'. Cı•nrg P�ut·dıııdı.
TlwoJ'/ı·,,.. N,.,.,,.. J'/,.,,. . ,,.,.um.
1 47�
I l li
( ;;;ı, , , , . n ı l ı· ı ı n ı n l ı . ı " " " "' •ıl,hi( nı ı ı > l \ n w k i \ n ı ll.ı l ·
l.ııııy , , · , , k u l l . ı ı H i ı{;ı . ., ı· l • ı·l . " \\ ' i l l i " "' C n n n ı n�lı.ını .
n.. - t ' """'r'·''''"' · " ( :J. ..,,.,..
ı :,:,•ı
t\ n ı i k i ıı•ı.ı: Y u n.uılıl�u·m < : u n ı• t " m .
•"\\''m ,. ,. ınuhı.·nwl,•ıı ı.t•·�··s•·nl•·rin 1'"'
�-•�.\·nnl.n•tnt lı<"!L.LI'I,ırıı.ıl. h;ın kııll.,n·
dılıl.,,., ı l ı � l l lu·�ıııı ,.,.,, . ..ı ı . Y.ılıl,ı�ılı
MO 1'\ll",· .ılııir.
I li
ma yönteminde görülür. Tcofrastos, sonraki botanikçilere büyük yoır.::u· sağl..ı_ya c.::ı k bir
yöntem geliştirdi. Ayrıca, bu bilgileri taraiSız bir· yakl.::ı şımla t opladı�ı gibi, u n ları ten­
kiıçi gözle tartıştı ve eli ndeki bilgiler yetersiz oldug-unda herhangi bir hüküm vermek­
ten kaçındı.
Teofrastos bitkileri: ağaçlar, bod ur ağaçlar, çalılar ve otlar olarak ayırdı, yabani ve
yetiştirilmiş varyeteler arasındaki genel ve spesif)k 13rkları kaydetti. Ayrıca, bitki özsu­
larını, tıbbi bitkileri, çeşitli ağaçlardan elde edilen odun tiplerini ve bun ların kullanıını­
nı da tartıştı. Fakat en önemlisi, bazı kelimelere özel teknik anlamlar verdi -örneğin bi­
zim bugün kullandığımız "perikarp" (meyve kabuğu) terimini "pcricarpio n " olarak to­
hum muhafazası için kullandı- ve bu tutum, gerçek botan ik bilimine doğru çok önemli
bir adamdı. Bitkileri mükemmel şekilde tanımladı: "perikarp" için, petall i ve petalsiz çi­
çekler için, yüksek bitkilerdeki dokular (parenkima ve prosenkima), 0 çiçek örtüsü nün
gelişmesi ve çiçeklerin çiçek durumlarındaki (infloresans) dizilişi için verdiği tanımlar
değerlerini bugüne kadar korumuştur. Ayrıca, Angiospermler (kapalı tohumlu bitkiler)
ile Gimnospermler (kozalakgiller gibi açık tohumlu bitkiler) arasında, daha da önemli­
si, monokotiledonlar (butc:Jay ve arpa gibi tek çenekli bitkiler) ile dikotiledonlar (bezel­
ye ve fasulye gibi iki çenekli bitkiler) arasında ayırım yaptı, bunları tanımladı. Bu so­
nuncular için verdiği tanımlar on yedinci yüzyıla kadar verilen en doğru tanımlar ola­
rak kaldı.
lakender\ye ve Helenistık Bilim
Yunanistan'ın bağımsızlıA"ı MÖ 338'de Makedonya'nın fethiyle sona erd i . İki yıl
sonra Makedonya'lı Filippos öldürüldü ve yerine Aristoteles'in öA"rencisi olan oA-Iu
Büyük İskender geçti. İskender'in tahta çıkmasının bir çağı kapatıp, bir yenisini
başlattığı söylenir. Gerçekten de İskender'in tahta çıkışı i l e , Akdeniz'in batı
kıyılanndan İndüs Nehri'ne, Mısır ve Babil ülkesinden Hazar Denizi ve ötesine uza­
nan çok geniş yeni bir imparatorluk doA-muştur. Bu dev i m paratorluk, Yunan
kültürünü Doğu'da Hindistan 'a kadar taşıdığı gibi Doğu 'nun etkilerini de Batı'ya
taşımıştır. Buna rag-men, İskender'in imparatorluğunda tam bir birlik mevcut değildi.
İskender'in MÖ 323'teki ölümünün ardından, i mparatorluk iskender'in generalleri ve
varisieri tarafından üç bölgeye aynldı. Yunanistan ve Makedonya, Antigonos ve sülale·
sine (Antigonidler) kalırken, Pers ve Babil ülkeleri Selefkos ve sUlalesine (Selefkoslar
veya Seleflciler); Mısır ise Ptalerne sülalesini kuran Ptolemeus Soter'e verildi. Bizi en
çok ilgilendiren bu sonuncu bölgedir. Ptolemeus Soter, İ skender'in kurdu�u yeni liman
tehri fskenderiye'yi tamamladı ve burada bir müze ve bir de kütüphane kurdu. Bu iki
• Parenc:hymaıou• and ptoHnc:hymaıou• ıi. .ue•.
1 18
k u ru m , ileri d ü zeyde çalışmaların yapıldııtı bir merkez haline gelerek Öklides ve
Arkhi mcdcs gibi şahsiyetl eri kendine çekti; yedi yüzyıl boyunca gelişecek olan yeni
Hclenislik kültürü n odak noktası nı oluşturdu.
Bugün, Müzc'ye ait old ug-u belirlenmiş bir kalıntı bulunmamaktadır. Böyle olmakla
birlikte, milaltan önce hi ri nci yüzyıldayaşamış olan coA"rafyacı Strabon veya Strabo, bu
kurumu rıhtıma yakın bir yerde bulunan kraliyet sarayları nın bir uzantısı olarak tanım­
lamış, halka açık bir gezi yol unun, oturma yerleri nin yer aldı&-ı üstü kapalı, sUtunlu bir
caddesini n, yine halk için geniş bir yemekhanesinin bulundu&-unu belirtmiştir. Dersle­
rin ve incelemelerin yapıldıA"ı ayrı ayrı odalarının, günümüz kurumlannda oldu&-u gibi,
bir müze ve kütüphanesinin de bulunmuş olması muhtemeldir. Ayrıca bazı astronomi
aletleri de var olmalıydı. Müze esasen Ptolemeus Soter'in o&-lu Ptolemeus I I . Filadelfos
tarafından geliştiril miş, her iki kral da iki Yunanlıdan, Demetrios ve Straton'dan, yar­
dım almışlardı. Demetrios, Atina'dan gelmiş olan bir yazar ve devlet adamıydı; aynı za­
manda Teofrastos'un eski ö&"rencisiydi. Demetrios'un kitap kolleksiyonu, muhtemelen
kütüphanenin çekirde&-ini teşkil etmişti. Straton, Çanakkale'deki Lampsakos'tan gel­
m işti ve Oemetrios'tan bir nesil daha gençti. O da, Teofrastos'tan ders almıştı. MÖ 300
dolayında Filadelfos'un hacası olarak fskenderiyeye ç&g"ırıldı, burada Teofrastos'un
ölümüne kadar 12 yıl kaldı. Teofrastos ölünce Lykeion'u yönetmek üzere Atina'ya dön­
dü. Müze, bilimsel karakterini kazanmasını Straton'a borçludur.
0/c/ides
İskenderiye'deki Müze'ye ilk dönemlerinden itibaren batlı olan en büyük bilim
adamlarından birisi, İskenderiye'de aşa&-ı yukarı MÖ 320 ile 260 yıllan arasında çalışan
Öklides (Eudid) idi. Müze'deki büyük matematik okulunu kuran Öklides'in şöhreti,
özellikle Stoikheia (Elementler) adlı eserine dayanır. Bu kitap, Yunan geometrisinin
sistematik bir sentezi olup, oldukça yakın zamanlara kadar Batı dünyasındaki geomet­
ri eıitiminin temelini teşkil etmiştir. Aslında, bu kitabın etkisi çok daha büyük olmuş­
tur. Kitaptaki sentez metodlarının -aksiyom, postüla, teorem ve ispatlann- Batı düşün­
cesi üzerindeki etkisinin İncil dışındaki herhangi bir kitaptan çok daha f&zla olduA"u
söylenir. Bu kitabın, problemleri ele alış tarzını derinden etkilemiş oldu&-u şüphesizdir;
çünkü Öklides'in kullandı�ı ve her önermeyi daha önce ispat edilmiş önermelerden çı·
karmaya dayanan mantık yolu gerçekten ustacadır
{Reaim. s.
1 14). Bir dereceye kadar
dihiyane sayılabilecek bazı ispatları, bu tekni�n entelektüel gücünü göstermektedir.
Pithagoras teoremi için verdik! ispat mükemmel bir örnektir. On yedinci yüzyıl İngiliz
filozofu Thomas Hobbes'ın bu önermeyi ilk görüşünde "Tanrım, bu mümkün de&il" de·
diA"i ve ispatı okuduktan sonra "geometriye aşık oldug-u " rivayet edilir. Ancak Element-
1 19
/t·ı·, daha kt•ndi zıumı n ı ndoı bill' !ıir dSaıu�vdi. B i ı· haşl«ı h i k ayı:vı· giin·, 11toll'llll'US Fila­
del fOs (vcv.:ı Sotcı-), Öklidl's i l ı• gt·oınt'l ı-i ilzı·ı-iııı• t a ı·t ışıı·kı• r ı , l ı il t ü n hu üıı cı·ııwll'rle ug-­
:
raşınak _vı ı-inı· gı·oınt·t ı-i ög-rt·nım:vi sıı�byoKoık dahoı h ı z l ı l ı i ı· yol u l u p olnıad ıg· ı n ı sun l u ­
Aunda Öldidcs, "Gı•ornı·t ı-iyı• gö t lh'ct'ı• k k e s t i nın- hi ı· k ra l i_vl'l _volu .vol{\ u r ! " şdı l i nı l t• l'l'·
v.:ıp vermiştiı-. Böylel'c, ;ıdıın adım ilı•rlt'_vı·n m.:ı n t ılı sil rı•ı·indt· n gı•ı;ııwdt'n sonıH; a l m a ­
nın ın ü m k il n ol madıg-ını m,;ı k l.:unış t ı ı·. B u n u n l a bera!wr, Hh·ıııt•ııtlt'r'in Ö k l i d ı·s'in iin·t t i ­
t t.· k eser oldııAu nu dilşünmcıneliyiz: b a z ı o d j i n a l geometri omışt ırmaları yapmış. m.:ı­
lt' m a t ik scl astronoıni, m a t c ma t i ksd m ü z i k tı•orisi ve opt i k h a k k ında da _va z m ı ş t ı ı·. An­
cak optik konusunda, Platon'ıın vc Akadem i 'n i n göriişleı-indı• n liızl.:ı uzald.:ışın a m ı ş t ı r .
[On dokw;uncuy«zyılda, Öklidea'ln lk.ı poatülumm eorgu1aoarak�nt geomebinln geh,meal hakkında
bkz. •. 631]
�i
.-lpollonios
Apollonios, lskenderi_ve m a t ema tik oluılunun bir dig-er t a n ı n m ı ş ilyesid i r , Tüı·ld­
ye 'nin güneyindeki Pcrge şehrinde MÖ 246 ilc 22 1 ara sı n d a yaşam ış t ı r . Efcs'i ve bir d i ­
A f' r b üyü k kütilphancnin bulu ndu�u Bergama'yı ziyaret ett ig-i ve bir süre lskenderi­
yc 'de çalışmış oldu�u bilinmektedir.
Oklides gibi Apollonios da, bugün tek bir eseri n, /\onikic-r H.:ık k ıncl.:ı a d l ı escı·in ya­
zarı olarak ıanınmaktadır. Bu eser, bi r lwnidcn elips. paı·abul ve h i pt•rbn l elde edilecek
şekilde dilimler alındıg-ında ortaya çıkan cg-rileri incelemektedir. Elips, daha sonr.:ılaı·ı
gezegen yörüngelcl'ini hes a pla m ad a Keplt•r ve Newton gibi matematikçi\er için çok
önemli bir eg-ri olmuş ise de, milattan önce üçi.lncü yüzyılda bu eg-riler henüz kısmen in­
n·lenmişti. Apollonios'un başansı, biltOn bu eg:rile­
ri daire taban lı bir çift eg:ik koniden çıkartmış olma­
sıdır. Bu yeni bir yaklaşım sayesi n d e matematl�in
alanı genişledi; böylece, daha önceleri mümkün
olandan daha yaygın bir uygulama alanı buldu. Kı­
saca Apollonios, on _Vt'd i n d y ü zyıl Avrupa matema­
tik�ı.·ilerl Için çok önem taşıyı.u:ak bir konunun te­
mellerini altı.
Apollonios, matcınati�in Luşlıa konulaı·ıyla ve
özellikle çok büyük sayılan ifade edebilecek yön­
Yunanlı maıt'mıuık�·ılrrln Zt'rali-ılm• hnvrıın ul­
tluklıırı ılııll't'•t'l hıırt'kt'ilt'rln elip• tt'iıhml.,kı temlerle de ug:raştı. Irrasyonel sayılar ve her şey­
hal't'keılel't' nuıl ılönUtel.llet't'81nl SÖ"tt'rm.,k den çok astronomi üzerine çalıştı. Ay'ı incelemeye
h;ln Apullonloo larafımlıın gelltılrllrn t'()lllkl
(rrı�:vdr) lt'nrl•lnln <;lzlmı. Hu trıırı, Uılıın <,;ok zaman ayırdı. O kadar kı, Yunan harl) epsilan
llrvrlmi'nr kıulnr, 1\,\''ın Vt' gut'genlt'rin ,vö­
rllntıt'lt'ı1 hakkındaki llklrlt'l't' haktın olmtıtlu. (e ) hilale benzedig-i Için Apolion los, Epsilan adıyla
[t-:ııl•ıkl ırrlml hakkımlıı a�ıklayıtı lıılgl l\·ln lıu
lıöiUmiln H�kl Ynnıın'da 1\illm) llaılnmvuo tanındı. Episikl, deferent ve hareketli eksantrlk gl­
hahtlml<' Vt'rilmlt tılıın ıhpnaııı hıı.kım:ı. ç.n:J
bı önemlı geometrik şekilleri de muhtemelen Apo!120
l o n ios'a lıon.;lu,vu z . 0 Gezl·gc nlerin hareketlerini ve İskenderiye'li astronom Batlam­
yus'un <;alı.şnıal:ınnı incc.>ledi�iın i zdc hu şekiliere tekrar döneceA;lz .
.·lr!.·hinwtftw l't• fsl.-cmlt•f?'Vr A1elc.m/k O/cu/u
Aı·ldıiıncdl•s'in hayatı hakkında bildiklcrimiz, Apollonios hakkında bildiklerimizden
daha fazla deg-il d i ı·. Arkhimedes'in Sicilya Adası'ndaki Sirakuza'da, MO 287 dolayla­
rında ılog-dug:u n u ve yine aynı yerde MO 2 1 2 'de bir Romalı asker taralindan öldUrül­
di.lg-ü n ü bilmekteyiz. Arkhimedes'in lskenderiye'de bır süre bulunduA;u da hemen he­
lfll'n kesindir. Kendisi bugUn, Arkhimedes burgusu ve Kral Hieron'un tacı hakkındaki
hi kaye ile tanınmaktadır.
Arkhiınedes burgusu, su çekmek için etkili ve kullanışlı bir araçtır. Bu alet, Içinde
helezon şeklinde böl ümleri olan bir silindirdir. Bir ucu suya daldırıldıg:ında ve döndü­
rüldü�Onde, su boru içinde yukarı doı-ru hareket etmektedir. Kral Hieron'un tacı hika­
yesi de suyun kaldırma kuvvetiyle ilgilidir. Sirakuza Kralı ve Arkhimedes'in dostu olan
Kral Hieron, kuyumcusu tarafından yapılan tacın, kendisinin kuyumcuya verdi&:i altın
ile aynı ag-ırlıkta olmasına rag-men, kuyumcunun altına gUmüş karıştırmış olmasından
şüphelenınektedir. Hieron Arkhimedes'e, altına başka bir madde karıştırılmış olup ol­
madıg-ını taca zarar vermeksizin nasıl anlayabilece&:ini sormuştur. Bu sorunun cevabını,
Arkhimedes'in harnarnda iken buld ug-u söylenir. Arkhimedes, banyo kilvetine girdiA;in­
de dışarıya taşan su miktarı n ı n , vücudunun suyun içine giren kısmının miktanna eşit ol­
duA-unu fark etmiştir
(ResJ.m a. 1 16) .
Taç, eA"er saf altından yapılmış Ise, su içinde dal­
dırıldıA-ında, aynı aıı rlıktaki bir altın killçesinin taşıracaAı kadar su taşıracaktır.
Eg-er
tersine, taç gümüşle karıştırılmış ise, gOmUşün özgül aA-ırlı&:ı altından daha düşük oldu­
tundan, tacın hac m i daha büyük olacak ve saf altının taşıracaA-ından daha çok su taşı­
racaktır. H ikayeye göre, Arkhimedes bu keşHnden o kadar mutlu olmuştur ki, hamam­
dan giyinmeden çıkmış ve "heureka" (buldum) diye baA-ırarak evine çırıl çıplak koşmuş­
tur. Ilk defa Roma'lı mimar ve mühendis Mark us Vitruvius tarafından milattan önce bi­
rinci yüzyılda nakledilen bu hikayenin doA"ru olup olmadıtı bilinmemektedir. Ancak
Ark h i m edes, f)krlnln gerçek olduıunu matematik yoluyla da ispat etmiştir.
[Oa altıncı yeızyılm 10aunda Slmoa Stevta'ID l"ı}'UD kaldırma � llkeıdnl .quiamaaa lıaldı:mda
ı.u. •. :ısoı
Arkhi medes hakkında başka hikayeler de vardır. Bunlardan birine göre Hieron ona,
küçük bir kuvvetin ne kadar büyük bir atırlı#I hareket ertlrilebilecetini sormuş ve Ark­
himedes, bir grup insan tarafından sahile güçlükle taşınmış üç dırekli bir tekneyi nasıl
tek başına çekebildiA"ini gösterm iştir. Bunu yapmak için bileşik makaralar kullanmıştır.
• Eptsıkl. d�f�ı't'l\1 Vl' l'kunırlk t�rhnll'rl ıo,:ln bu LtılilmUn ııon ıkı dtpnotunıı bakını;ı:.
121
Her ne kadar Arkhimedes bileşik makarayı kat etmiş gibi görü nü ı· isl.' de, m i l a l t a n son­
ra birinci yüzyıl gibi oldukça geç zamanlara ait olan hikayenin gerçeklig-i ı a r t ı ş ıl a b i l i r
.
Benzer şekilde, Arkhimedes 'in kaldıra(,' prensibini anlatmak için sö.vledil;i •arzl.'tlilen.
"Bana dayanacak bir yer gösterin, Dün.va�vı yerinden o.vnata.vım " sözü de hayal üriinü
gibi görünmektedir. Arkhimedes ile ilgili hikayeleri n dotruluk derecesi ne olursa olsu n ,
hepsi de, onun mekanikte ne kadar ü n l ü b i r mucit olduA-unu vurgulamaktadıı-. Siraku­
za Yı kuşatan Roma tllosunun gemilerini çok büyük iç büke,v aynalar kullanarak ateşe
· verdiıi bile söylenir.
Bilindiıi gibi, bu kuşatma, Romalıların şehri işgal etmesi ve Ark­
himedes'in ölümü ile neticelenmiştir. DiA-er taraftan, bir söylentiye göre, gökleri resmet­
mek için gökküreler, gezegen hareketlerini sergilemek için bir cins planetaryum tasar­
lamış ve inşa etmiştir. Çiçero'nun (MÖ 1 06-43) bu aletleri görmüş olduA-u nu kaydetme­
si, söylentinin doğru oldutunu düşündürmektedir.
Bugün Arkhimedes. mekanik buluşları ile tanınmaktadıı-. Ancak esas ilgisi, bu bu­
tuşların temelindeki ilkeler, yani bugün mekanik ve hidrostatik olarak adlandırdı�ımız
bilimler üzerinde .voAunlaşmıştı. Her bakımdan, tam bir matematikçi ve geometri uzma­
nıydı. Ödoksos'un icat ettiği etkili tüketme metodunu kullanarak eğrilerin sınırtadığı
yüzeylerin alanlanyla ilgili problemler üzerinde çalıştı; daha önce elde edilmemiş bir
doğrulukla dairenin çevresinin çapına oranını -1t (pi) değerini- hesapiadı (Arkhimedes
için bu de&-er "3, 1 408 ile 3, 1429 arasında idi ve bugünkü değer 3, 1 4 1 6'dır). Gerçekten
de Arkhimedes'in matemati!i, m ilattan sonra altıncı yüzyıldan onuneo yOzyıla kadar
Hıristiyan öğretiminin en önemli merkezi haline gelmiş olan Bizans 'taki alimler için özel
bir çalışma konusu teşkil etti. Ancak, Arkhimedes'in kendisi, başanlannı acaba nasıl de­
A-erlendirmişti? Nasıl hatırianmak isterd i ? Garip olsa da, bu soruyu cevaplamak müm­
kündür. Anlaş1ldt!ı kadanyla, Arkhimedes, mezar taşının, geometrideki zaferlerinden
biriyle süslenmesini istemişti: taşın üzerine bir silindir ve onun içine tam oturmuş bir
kürenin şekli yer almakta ve yanmda, silindirin hacminin küreninkinden n e kadar bü­
yük olduğunu gösteren oranı açıklayan bir yazı bulunmaktaydı. Çiçero, MÖ 75'te Ark­
himedes'in mezarını ziyaret edip yanındaki köleleri otları temizlediginde, Ark h i me­
des'in arzusunun gerçekten de yerine getirilmiş oldutun u gördü; hem silindir ve küre.
hem de yazı oradaydı. Yazının son kısmı silinmiş olduğu için satıriann ancak yan sı oku­
nabilmekteydi.
....
ıo.ı.ı.bb. LID2..'1ı çı,.
içiD lıb, Ll61 Wl 2o48]
.. ı.ı... ....ı..ı,.u..ı. pl - <•> .... ....... daha .ı..,.. .ı.avı...
Arkhimedes hem matematikçi, he
� de pratik zeki sahibi bir insandı. Ondaki teorik
beceri ile pratik zek& kanşımını, İskenderiye'de çalışmış olan di&er bazı bilim adamla­
rında da bulmak mümkündür. Filozofun görüntülerle, geçici olan dünyevi şeylerle u�-
1 22
mş:u·ak kendisini alçah maması, aksine gözlerini esas olan Idea'lara dikmesi gerekti!i
şeklindek i geleneksel Platoncu görüş, artık burada hakim de&ildi. Gerçekten de, lsken­
deri_vc'deki cntelektüel atmosfer çok farklıydı. Bu yüzden Arkhimedes'in uygulamalı
deneyler yaptıg-ını ve l skenderiye'de rnekanikle u&raşan tek I:UozoF olmadıA'ını ö�n­
mek şaşırtıl·ı deg-ildir. Mekanikle uğraşan bir dig-er Alozof da Ktesibios idi.
Ktesibios (Ctesibios) hakkındaki bilgiler de yine çok azdır: bir berberin o&lu olan
l{tesi bios'un nerede ve ne zaman doğduğu ve ne zaman öldü&"ü bilinmemektedir. An­
l'ak MÖ 270 dolaylarında İskenderiye'de çalıştığını bilmekteyiz. Zira, kayıtlara göre,
Ptolemeus Filadelflos'un hanımının heykeli için bollu&u temsilen müzik çalan bir bo­
razan icat etmişti. Ktesibios'un şöhreti, muhakkak ki katlarından gelmektedir: ilk ica­
dı, babasının herher dükkanı için yaptı&ı ayarlanabilir aynaydı. Bu ayna, bir karşı &�ır­
lığa sahip olduğu için her seviyede durabilmekteydi. Bu karşı a.A-ırlık ucunda bir kur­
şun bilya bulunan bir ipten oluşmaktaydı. Bilya borunun içinde aşa.A'ı yukan hareket
ederken büyük bir gürültüyle borunun havasını ötelemekteydi. 0 Bu icat onu, aleti ça­
lıştıran pnömatik prensibini araştırmaya sevk etti. Bu prensip, kapı yaylan gibi birçok
modern cihazda günümüzde de h.ili uygulanmaktadır. Ktesibios, tahminen yine aynı
prensibe dayanan vaUli bir hava pompası icat etti ve pompayı, bir klavyeden yönetilen
bir dizi org borusuna bag-ladı. Bir emme-basma su tulumbası, tunç yaylarla çalışan bir
mancımk ve bir de sıkıştırılmış hava ile işleyen başka bir mancınık daha icat eni. Sa­
vaşta kullanılan aletler üzerinde bir miktar çalışmış olmasına raımen Ktesibios, esas
çalışmalarını pratik kullanımı sınırlı aletler üzerinde yapmıştır. Dolayısıyla en ünlü bu­
luşu su saatleri olmuştur. Bu saatlerdeki sürekli su akışı, önüne çıkan her türlü meka­
nizmayı çalıştınnakta, çanları çaldırmakta, kuklalan oynatmakta ve hana kuşlann öt­
mesini sağlamaktaydı ki, bu sonuncu mekanizmanın guguklu saatin öncüsü olduA-u
açıktır. Büyük hayranlık uyandıran bu saatler hakkında çok yazılmıştır. Özellikle,
MÖ 250 dolaylarında İskenderiye Yi ziyaret eden mekanikçi Bizantium'lu 0 ° Filo (Phi­
lo) bu konuda çok yazmıştır. Ktesibios 'un yaptııı bir başka su saati ile ilgili tanımı gü­
n ü müze kadar gelmiştir. Bu saatte, su tarafından hareket ettirilen dişli çarklar, üzerin­
de birbirine eşit olmayan gece ve gündüz saatlerinin gösterildiA-i bir silindiri döndür­
mekteydi. Bu saat, kuşları öten saate göre daha gösterişsiz, ancak çok daha pratik bir
saat idi.
lskenderiye mekanik okulu uzun seneler yaşamış gibi görünmektedir. Bu okulun, en
dikkate deA-er ve hakkında en fazla bilgi bulunan temsilcisi olan Heron (veya Hero), 1s­
kenderiye'de MS 62'de, yani Ktesibios'tan üçyü z yı l sonrayaşamış ve çalışmıştı. Heron
0
00
�
Borudaki hava bir hava yastıtJ. gö�\·ini Ostlendıtınden ayn.ı.vı hrr kQnumda halmalı mQmlo. n olmalua.vd•. (ç.n.)
Bızıı. nılon, bugünkil lı.ıanbul ,ehrtnin l\\0 32... 'ıen önceki ismidir. Bu ıarlhıe. Bizans ımparaıoru Konsıanılnus
(ö\.337) tehre kendi adını vennit ve $ehir Konsıanlinopolis adını alm•,ıır. (ç.n.)
1 23
hakkındaki bilgilerimiz onun kişiliğiyle ilgili olmayıp, daha çok h u l u şları
ve
kitapla rı.v­
la ilgilidir. İcatlarının çoğu mekanik oyu ncaklardı. Bunlardan birisi otomatik bir min­
yatür tiyatroydu. Buradaki kuklalar, içinden darı tanelerinin döküldüğü kaplar ile den­
gelenmiş ağırlıklar tarafından hareket ettirilmekteydi. Başka bir tasarımı ise biı· tapınak
maketiydi. Burada, minyatür sunak üzerinde ateş yakıldığında tapınağın kapılan açıl­
makta, söndüğünde ise kapılar kapanmaktaydı. İcat ettiği mekanik oyu ncaklar arasın­
da, sihirbazlık düzenleri, otomatik olarak çalan trompetler ve benzerleri de vardı. Bu­
nunla beraber Heran, Ktesibios gibi askeri araç gereç de tasarlamıştı.. Özellikle, okçu­
nun kendi ağırlığını karnma vermesiyle kurulabilen bir istavroz yayı (karın yayı veya
belopoiika 0 ) ; yine uygulamaya yönelik bir alet olan ve yolların uzunluğunu ölçme için
�
kullanılan bir "odometre" yapmıştı. Bir de yerölçümü için "dioptra" adında bir alet ge­
liştirmişti ki, bu alet kısmen teodolit (açıları ölçmek için) kısmen de tesviye aleti olarak
kullanılabilmekteydi.
Müze gibi bir bilim kurumu, niçin bu gibi oyuncaklar ya da yarı-sihirli ve esrarlı
aletler imal etmiş gibi görünen kişilere destek sağlamış olsun? Bazı yararlı icatların ya­
pılmış olduğu kesin ise de, gerek Ktesibios'un çalışmalarını aktaran yazıların çoğu, ge­
rekse Heran'un çalışmalarını kaydeden yazma eserler, öğretmek gayesiyle değil eğlen­
dirmek gayesiyle tasarlanmış mekanik buluşlarla doludur. Eğer bir amaç var idiyse, b u
amaç neydi? Bu sorunun cevabını bulmak z o r değildir. Heran'un k e n d i yazdığı kitap­
lar bize bazı ipuçları vermektedir. Pnömatik ve mekanik konularmda yazmış olmanın
yanı sıra, Heran 'un dioptra, mancınıklar ve yansımanın optik prensipleri hakkında da
yazılan vardı. Başka bir ifadeyle Heran, fizik olarak adlandıracağımız bir konuda bir
dizi eserler vermişti. Gerek kendisinin ve gerek kendinden önce gelenlerin buluşları, ya
fizik prensiplerinin doğruluğunu sınamak veya bunları daha geniş bir kitleye göstermek
amacıyla yapılmıştı. Dolayısıyla, Heran 'un eğri yüzey!i ve düzlem aynalarla ilgili bilgi�
sini sihirli görüntüler elde etmek için uygulaması bizi şaşırtmamalıdır: zira böyle bir uy­
gulama, bazı optik prensiplerinin ideal açıklaması olacaktır. Şüphesiz, İskenderiye'li
mekanikçilerio niçin temel laboratuvar deneyleri ile yetinmeyip, bunlar yerine gelişmiş
oyuncaklan tercih ettiği sorulabilir. Ancak o zamanlar, matematikte ispat geleneg-i bu­
lunmakla birlikte, fizikte ispat geleneği yoktu; d.ihiyane aletler bazı prensipleri kabul et­
tirmede çok daha etkili olmaktaydı. Bu tür eg-itici oyuncaklar on dokuzuncu yüzyılın so­
nunda Kraliçe Victoria zamanında da eğitim aracı olarak çok itibar görmüştür. Diğer
taraftan, İskenderiye dönemi, insanların mekanik harikalara alışkın olmadığı bir dö­
nemdi; belki de fizikçiler, ortaya koydukları prensipleri böylece elle tutulur şekilde gös­
termek ihtiyacını hissetmişlerdi: aynen daha sonra, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllar0 Veya ıastrapheıes. (ç.n.)
1 24
da, bilimsel alet yapımedarı nın aletlerini hem bir sanat eseri gibi hem de pratik kullanım
için i ınal etmeyi görev saydıkları gibi.
Yunanistan'da bilimsel alet imal etme geleneğinin de var olduğu zannedilmektedir.
Bu konuda yazılı kaynaklar bulun masa da, Girit'in kuzeybatı kıyılan açığındaki Anti­
kitera Adası 'nın yakınındaki bir gemi kalıntısından asrımızda çıkanlan bir takvim he­
saplayıcısı, bu konuda önemli bir ipucu oluşturmaktadır. Milattan önce birinci yüzyılın
ilk on yılına ait olduğu belirlenen bu geminin içindeki eşyalardan birisi de mekanik bir
hesap makinesidir. Profesör Derek Price'ın son zamanlarda yaptığı aynnnlı çalışmalar,
bu makinenin yapısının oldukça karmaşık olduğunu, hesaplamaları yapmak ve sonuç­
ları göstermek için gelişmiş bir dişli çark düzeninin bulunduğunu ortaya koymuştur
(Resim s. 1 17) . Bu önemli bir icattır. Zira bu özel aletin, türünün tek örneği olması pek
m u htemel değildir; denizciler ve onlar gibi astronomi bilgilerini pratikte kullanan kişi­
ler tarafından bilinen bir aletin çok sayıdaki örneğinden yalnızca bir tanesi olması müm­
kündür. Diğer taraftan, Profesör Price tarafından son zamanlarda restore edilen Ati­
na'daki Rüzg.irlar Kulesi, bu alet imal geleneğinin varlığını doğrular gibi görünmekte­
dir. Bu kule, MÖ 1 00 ile SO arasında, Bereketli Hilal'deki Kirhes (Cyrrhos) şehrinden
gelen Andronikos adlı astronom tarafından inşa edilmiştir. Kule, sekizgen şeklinde bir
yapı olup, üzerine sekiz ana rüzg.irı temsil eden heykeller ve bir de rüzg.ir gülü vardır.
Kulenin dışında güneş saatleri, içinde ise su ile işleyen bir astronomi saati bulunmakta­
dır. Saatin içinde bulunan dönen disk, yıldızların hareketini temsil etmekte; bu disk üze­
rinde bulunan ve Güneşi temsil eden top ise, güneşin takımyıldızlar içinde yaptığı mev­
simlik hareketi göstermektedir (Resim s. 80). Yazılı kaynaklarda yer almamasına rağ­
men, bilimsel bilgiyi sergileyen mekanik buluşlar, Helenistik dönemde belki de zannet­
tiğimiz kadar az sayıda değildi.
iskendertye np Ekolü
İskenderiye'deki Müze, önemli bir tıp ekolüne sahip olmakla övünürdü. Bu ekol, mi­
lattan önce üçüncü yüzyılın başında Herefilos tarafından kurulmuştu. Herofilos'un do­
ğum tarihi bilinmemekle beraber, İstanbul Bağazı'nın girişinde ve Bizans'ın karşısında
bulunan Kalkeden 'dan ( Kadıköy) gelmiş olduğu tahmin edilmektedir. İstanköy'de hp
okuduğunu, Ptolemeus Soter tarafından İskenderiye'ye çağınldığını ve orada Ptalerne­
us Filadelfos zamanında da çalışmaya devam ettiğini bilmekteyiz. Herofilos, pratisyen
hekim ve hoca olarak büyük ün kazanmış ve bilgisinden faydalanmak isteyen ö�renci­
lerin akınına uğramıştı.
İ nsan kadavrası üzerindeki çalışmalann diğer Yunan şehirlerinin aksine İskenderi­
ye'de tasvip görmesi ilgi çekicidir. Bu durum, tıbbi araştırmalar için büyük fırsatyarat-
1 25
tı; HerofUos da bundan ziyadesiyle yararlandı. Herofllos, t ı p ıcoı·i s i n i ve uygu l..ı ma\;m­
nı dört hılt (salgı. vücut sıvısı) doktrinine dayandırmış ol ma kla b i d i k t c , e n önemli t ı bbi
çalışmalarını anatomi konusunda yaptı: beyni, sinir sistemini, atar ve toplar damar sis­
temini (her ikisi arasındaki farkı belirt mişti), cinsel organları ve gözü inceledi. Sinir· sis­
tem inin merkezinin kalp değil, beyin oldugunu dot;ru olarak buldu ve siniı·lcrin beyin­
den aşa.A"ı doğru, omurilik boyunca inişini çizdi. Hayvanlarda var olan ancak insanda
bulunmayan rete mirabile (harika ağ) adı verilen damar ve sinir karışımı hakkında da
yazdı. Insan anatomisinin bazı kısımları bugün hAlA onun ismiyle anıl makta: kalpteki
bir çukura calamus Heroplıi/i, sinüsler ile beynin kalın zarı nın (dura m.:ıter) birleştiği
noktaya tarcu/ar Heroplıi/i denmektedir. Nabzın önemini de vurguladı: bu konuda ho­
cası Praksagoras'ın izinden gitmiş ise de, nabzı ölçmek için su saatini (k lepsidra) ilk
kullanan kişinin Herefilos olması muhtemeldir. Optik sinirin gözden beyine gidişini iz­
ledi, karaciter ve bağırsaklara büyük ilgi gösterdi. Küçük bağırsağın bir kısmı için "du­
odenum" adını (veya bunun Yunanca eşdeğerini) ilk defa Herefilos kullandı. Buradaki
lenf kanallarını diğerlerinden ayıran ilk kişi de o oldu. Jinekolojide de bazı ilerlemeler
kaydetti ve Fallop tüplerini keşfetti. Bu keşif sonradan u n utuldu ve bu organlar on ye­
dinci yüzyılda 1 talyan anotomist Gabriele Fallopio tarafından bağımsız olarak yeniden
keşfedildi. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Heranlos perbiz üzerine de yazdı ve saılığı
korumak için jimnastiği öğütledi.
[Gobnele Pallopto bkz. L 321]
Ne yazık ki, Herofilos'un gerek lskenderiye'deki gerekse başka bir tıp merkezi kur­
duğu Laodisea'deki öğrencileri, zamanlannı disseksiyon ve gözlem yapmak yerine tar­
tışma ile geçirmeyi tercih ettiler. Aralarındaki tek istisna hekim Erasistratos idi. Erasist­
ratos. MÖ 304 dalaylannda lyonya'da Sakız Adası'nda, tıpla uğraşan bir ailede doğdu.
Önce, Atina'da tıp öğrenimi gördü, sonra 25 yaşlanndayken İstanköy'deki tıp okuluna
geçti. Daha sonra lskenderiye'ye giderek Ptolemeus Filadelfos'un saray doktorunun
yanında çalıştı. Yaşlanınca hekimliıi bıraktı ve Müze'deki araştırmaların yönetimini
Ustlendi. Burada deAerli çalışmalar yaptı.
Erasistratos çok sayıda kitap yazdı. Bu kitaplar yalnız anatomiyle de�il, aynı zaman­
da kann bölgesi, ateşli hastalıklar, gut, su toplaması, kan kusma ve s&g-lığın korunmasıy­
la da ilgiliydi. Bu kitaplann büyük kısmı kayıp olmakla birlikte, anatom i çalışmaları ve
vücut fonksiyonlanyla ilgili incelemeleli hakkında kısmen bilgimiz vardır. İskenderi­
ye'de getirdiA:i yeniliklerden birisi de, ölüm sebeplerini araştırmak için yaptıA:ı otopsiler
idi. Kilo kaybına yol açan faktörleri � keşfine götüren ilk deneyleri de o yaptı ve böylece
metabolizma incelemelerinin temelini attı. Ancak bu çalışması, on yedinci yüzyılda ltal­
yan doktor Santorio tarafından yeniden ele alınıncaya kadar unutuldu (Realm a. 457).
1 26
Er.:ısistratos'un mctabolizma üzerindeki incelemeleri onu, canlı varlıkların vücudlannın
her parçasının atardamar, toplardamar ve sinirlerden meydana gelen bir doku olduAunu
ileri sürmeye sevk etıi. Bu, mikroskobun icadından önceki günler için şaşırncı bir başa­
rıdır. Sindirim olayının bir çeşit pişirme veya fermantasyon oldu�na dair yanlış inancı
da reddetli ve mide kaslarının hareketini tanımladı. Aynca, gırtlatın yutma sırasında na­
sıl kapandıl;ını göstererek bazı doktorların zannettikleri gibi, içeceklerin a.kciA"erlere gi­
remeyeceğini kanıtladı.
Erasistratos'un solunum konusundaki çalışmaları, daha önce yapılanlara önemli kat­
kılar getirdi. Duyu ve hareket sinirlerini birbirinden ayırt ederek Herofılos'tan bir adım
daha ileri gitti. Kalbin pompalama hareketi yaphğını anlamakla beraber dolaşımın far­
kına varamadı; ona göre kalbin bir tarafı ruh, diter tarafı kan pompalamaktaydı. Kanın
karaciA-er tarafından üretildiA-ine inandı. Dört hılt (salgı, vücut sıvısı) doktrinini reddet­
ti ve hastalıkların kan fazlalıtından oluştuA-unu varsaydı. Buna ratmen, tedavide ç&t­
daşlarının yaptıtı gibi kan alma yöntemini uygulamayıp, bunun yerine, çok az miktar­
da gıda almaya dayalı bir rejim tavsiye etmiş olması dikkat çekicidir.
Heranlos gibi Erasistratos'un da öA"rencileri vardı ama bunlar tıpta yeni bir şey keş­
fetmemiş gibi görün mektedir. Buna raA-men, bu iki hekim, Batı dünyasında anatemi ve
Azyolojinin temellerini atmış oldukları için çok önemlidir. Çalışmalarının bir kısmının
u nutulduA"u m u hakkak ise de, m ilattan sonra üçüncü ve beşinci yüzyıllarda Müze'nin
u�radıtı felaketler ve daha sonrayedinci yüzyılda tamamen yıkıldı�t gözönünde bulun­
durulursa, bu kadar bilginin bile giinümüze ulaşmış olması şaşırtıcıdır. Bunu, milattan
sonra ikinci yüzyılda Bergama'da yaşamış ve İskenderiye'yi de ziyaret ederek burada­
ki tıp ekol ü n ü n başarılarının birç�un u kaydetmiş olan Yunanlı cerrah Galenos'a
borçluyuz.
[Galeooo'un ....ıek bayaa ve ııptdldori lçiD bkz. o.276-8]
/sKenderiye O'e Astronomi
Evrenin :ncelenmesi, modern bilirnde olduA-u gibi, eski bilirnde de sık sık ele alınan
bir araştırma konusuydu ve ıskenderiye şehri, çok aktif" ve etkin bir astronomi okuluna
sahip olmakla övünebilirdi. Bu, kısmen Sıraton'un kısmen de MÖ 235'e do&ru Mü­
ze'nin Baş Kütüphanecisi olan Eratosthenes'in sayesinde olmuştu. Hem cogra(yacı hem
de matematikçi olan Eratosthenes, Sirene 'de (bugün Libya'daki Şehhet) muhtemelen
MÖ 276'da dotdu. Ancak, meslek hayatının büyük kısmını ıskenderiye'de geçirdi ve
MÖ 1 95 'te orada öldü. Zamanının önde gelen bilim adamlarındandı ve bilim yanında
felsefe ve edebiyat konulannda da yazdı. Matematikçi olarak kübün iki kahnı alma
problemini çözdü ve kendi çözümünün daha önce verilen çözüm lerin hepsinden daha
1 27
1
1
1
1
üstün oldu#unu düşündü. Ariımetikte, bugün hala " E.ra­
tosthenes süzgeci " olarak bilinen asal sa,yıları bulma
yöntemini icat etti. Çal;daşları arasındaki şöhrcti muaz­
zam olmakla birlikte -Ark himedes ona bir eserini ilhaf
etmişti- bugün daha ziyade col;rafYa alanındaki katkıla­
rıyla hatırlanmaktadır.
[Kablıo ıkı ı.-. olma ,..ıunda daha """" yapdan ,.,,bba.ler
.... bkz. •. 92]
Eratosthenes'in eog,.a{Ya adlı eseri uzun süre temel
eser olarak kullanılm ıştır. Yazılmasından yüzyıldan faz­
la bir zaman geçmiş olmasına raımen, Jül Sezar bu ki­
1
taba hili başvurmaktaydı. Içinde kavimler ve yerler ta­
1
nımlanmakla birlikte, bu eser col;rafYaya matematiksel
1
bir temel getirmeyi deneyen ilk eserdi. Yer'i bir küre ola­
1
rak ele alıp onu bölgelere ayırmakta, ayrıca Yer'in yüze·
1
yindeki deA-işiklikleri de tanımlamaktaydı. Harita çizi·
1
miyle ilgili bilgiler sunduA"u gibi, bugün paralel ve me·
ridyen olarak adlandırdıA"ımız çizgileri esas alarak ölçül·
1
1
müş olan çok sayıda mesafeyi vermekteydi. Eratosthe·
nes, haritalannın eksen çizgisi olarak, Cebelitarık'tan çı·
1
karak Akdeniz'in ortasından geçen ve DoA:u'da H imala­
1
yalara kadar uzanan bir paraleli kullandı. Bu önemliydi,
1
1
zira Eratosthenes'in hedeflerinden bir tanesi de, önceki
Yunan haritalannı düzeltmekti. Bu haritaların hepsinin
merkezi DeiA şehrıydı ve bütün haritalar kara kütlesinin
bütününü çevreleyen dairesel bir okyanusu göstermek­
teydi (Eratosthenes, Hint Okyanusu ile Atiantik kıyıla­
rında meydana gelen gelgit olayları arasındaki benzerli­
A:e dayanarak bu tezi doA"rulamıştı). Halbuki, onun yeni
başlangıç paralel i, o günlerde bilinen dü nyayı ikiye bölEraıc•thenn'ln farklı enl.,mlerdekl
söip u:r. u nlulı.lanna dayanarak Yer1n
mekteydi. Gezginlerden edindiA-l bilgilerle, haritalarına
kl
rıkh!�ı :ı��mf::':;�:��. v;�:!� ' başka paraleller ve birçok meridyen ekledi. Bu ona, da­
1 1 1 ulı.ça dııt:ru olarak he..p·
ha sonra Yer'i üç bölgeye -sCJkuk, ılıman ve sıcak- ayırr:;:b�ı : 1 : 1�
mada yardımcı oldu.
Eratosthenes'in cotrafya konusundaki en tanınmış çalışması, Yer'In çevre uzunlutu­
nu gerçete yakm olarak hesaplaması olmuştur. Muhtemelen kendisine gönderilen bil1
1
1 28
gill·n: dayanarak, yaz glindönümündc Güneş ışıg-ının Siyene'de (bugünkü Assuan) bu­
lunan Lir kuyuya dik olarak (gölge yapmadan) indig:ini buldu. Bu, Güneş şehrin tam te­
pcsindc demekı i. Eg-cr aynı gün ve aynı saatte Güneş'in yOksekiiB-i İskenderiye'de ölçü­
lecek olursa, bu ac,:ı sayesinde Siyene ile l skenderiye arasındaki enlem farkı belirlenebi­
Iceekı i. llu fark, yaklaşık olarak 7,25 derece olarak, yani Yer çevresinin J /50'i olarak
bulundu. llundan sonra Eratosthenes, Siyene ile İskenderiye arasındaki uzaklı� belir­
ledi. 13unu da muhtemelen bir bemetatistes'in (devamlı olarak eşit adımlarla yürümeyi
ög-renm iş, ölçüm yapan bir kişi) yardımıyla ölçtü. Bu ölçümü nasıl yapmış olursa olsun,
yuvarlatılmış deg-er olan 5000 stadia'yı kullandı ve Yer'in çevre uzunlug-unu 50 x 5000
= 250.000 stadia olarak hesapladı. Ancak, bazı kaynaklar, 46.660 kilometrenin eşdeg-e­
ri olan 252.000 stadia'lık deg-eri benimsedig-ini kaydetmektedir. Bu deg-er, Yer'in kutup­
lardan geçen çevresinin bugün bilinen 39.94 1 kilometrelik deg-erine oldukça yakındır.
Aristoteles'in 400.000 stadia ve Arkhimedes'in 300.000 stadia'lık aşırı yüksek deg-erieri
gözönünde alındıg-ında, Eratosthenes'in deg-eri önemli bir ilerlemedir.
Sisam fl Aristarkos
Aristarkos, Sıraton'un ög-rencisidir. Aristarkos'un çalışmalan incelendiginde, onun
Atina'da deg-il fakat İskenderiye'de, Sıraton'un ög-rencisi oldugu anlaşılır. Atina'da ö&:­
rencisi olamazdı çünkü, Aristarkos'un eserleri, Straton'un İskenderiye'den sonra Lyke­
ion'u yönetmek üzere gittiA"J Atina'da bulundugu tarihlerden daha erken tarihlerde yazıl­
mıştı. Aristarkos'un astronomi çalışmalannı neredeyaptıgı bilinmemektedir. Bütün bildi­
&:imiz, onun Sisarn 'da dog-muş ve yaklaşık MÖ 31 O ile 230 arasında orada yaşamış oldu­
g-udur. Hayatıyla ilgili az şey bilmemize rag"men, başarılanndan şüphemiz yoktur. Aris­
tark os, Güneş'in ve Ay'ın büyüklüklerini ve uzaklıklarını hesap etmek için çok gayret
sarf etti!i gibi, evrenin merkezine bir "merkezi ateş" deg-il, dog-rudan Güneş'i koymuştur.
Böylece, açık ve kesin olarak güneş merkezli bir teori teklif eden ilk astronom olmuştur.
Aristarkos'un Güneş ve Ay'ın uzaklıkları ve büyüklükleri ile ilgili eseri, gerçek bir
astronomi temelli geometri uygulamasıdır. Öklides'ten sonra ve Arkhimedes'ten bir ne­
sil önce çalışan Aristarkos, Ay'ın uzaklıA-ını dahice bir yöntem ile hesapladı. Bunun için
Ay diskinin tam yarısının aydınlık oldu�u anda Güneş'in açısını gözledi. Ancak bu yön­
tem pratikte pek tatmin edici deg-ildi: Güneş ile Ay arasındaki açıyı bu kanligürasyon­
da dog-ru olarak ölçmek zor olduı-u gibi, Ay'ın yarısının Güneş ışıg-ıyla tam olarak ay­
dınlanmış oldutu anı belirlemek de fiilen imk.insızdı. Bu gözlem, Güneş ile Ay' ın Yer'e
olan uzaklıklarının birbirine oranını verecekti ama gözlemlerden kaynaklanan sözkonu­
su hatalardan dolayı Aristarkos'un hesapları Güneş'in Yer'e olan uzaklıg-ının Ay'ın
Yer'e olan uzaklıg-ının yalnızca 1 8-20 katı oldutunu gösterdi. Halbuki gerçekte bu de-
1 29
g-er 400 misline yakındı. Anc.·ak onu en çok ilgilendiren b u radaki m a t e m a t i k prc n s i b �.v·
di. Hem söz konusu açı, hem de Ay'ın görü nür çapıyla ilgili gözlemleri ,,;ok hatalıyd ı . Iyi
bir gözlemci olmamasına ra�men çok küçük açılal'ın kullanıldı#• hesaplamalarda yarar­
lı olabilecek geometrik metodlar geliştirdi ve cevapları kesin sayılarla dckil. ancak be·
lirli sınırlar arasında verilebilecek problemierin nasıl ele alınacakı nı anladı.
Aristarkos'un GGneş merkezli teorisine gelince, bu teori Filolaos'un daha önce bah­
sedilen ve Yer ile Güneş'in, merkezi bir ateşin etrafinda döndüğünü farzeden teorisi n·
den farklıydı. Aristarkos, Yer'in kendi ekseni etrafında günlük hareket inin bulunduğu·
nu kabul eımekteydi ki, bu teori muhtemelen ilk defa Pon tus'lu Heraklites tarafından
ortaya atılmıştı. Ancak GGneş'i hareketsiz olarak evrenin merkezine koyma Hkri Aris·
tarkos'a aitti. Ancak bu teori, gözlerole ilgili bir sorun çıkarmaktaydı. Eğer Yer, Gü·
neş'in etrafında dönüyor ise, yıldıziann konumları birbirleri ne göre devamlı olarak fa·
kat küçük miktarlarda de�işiyor gibi görünmeliydi. Böyle bir kayma gözlenmemişti;
Aristarkos bunu, yıldızların içinde bulundukları gök küresinin son derece büyük olma­
sına bağlamaktaydı; hatta bu kürenin ne kadar büyük olması gerektikini ifade edecek
bir sayı bile verdi. Bugün, bu kaymanın gerçekten mevcut fakat son derece küçük ol­
duA-unu biliyoruz; kaymayı gözleyebilmek için bir teleskop ve çok gelişmiş bir gözlem
tekniği gerekmektedir. Bu öyle gelişmiş bir tekniktir ki, kayma ancak 1 830 'larda, yani
Aristarkos'un zamanından iki bin yıl sonra keşfedilmiştir. Aristarkos'un teorisi, b.ü tün
savunmalara ve matematik açısından ustaca tasarlanmış bir teori olmasına rağmen çok
geçmeden unutuldu. Teori, gezegenlerin hareketi meselesine getirilmiş çok inanılmaz
bir çözüm gibi görünmüştü; başarıyla yeniden caniandıniması için on yedi yüzyıl daha
beklemek gerekecekti.
[Pdolooo lçln bkz. •. 82)
lznilr 1i Hipparlcos
Şimdi, bildiAtıniz kadarıyla İskenderiye'ye hiç gitmemiş olmakla birlikte çahşmala·
rıyla İskenderiye okulunu etkilemiş olan çok önemli bir şahsiyete gelmekteyiz. Milattan
önceki ikinci yüzyılın ilk çeyre�nde İznik'te doAan Hipparkos, çalışma hayatının tama­
mını değilse bile, büyük bir kısmını Rodos'ta geçirmiştir. Hayatı hakkındaki sınırlı bil·
giler, daha sonra yaşamış olan İskenderiye'li astronom Batlamyus sayesinde günümüze
gelmiştir. Hipparkos'un çalışmalanyla ilgili bilgileri de Batlamyus'a borçluyuz; çünkü
Hipparkos'a ait elimizdeki tek bir orijinal metin vardır ve 0 da, Stoik şair Aratos'un,
onun astronomi çalışmaları üzerine yazdıA-ı kısa bir açıklamadır. Yine de elimizdeki bil·
giler, Hipparkos'un gezegenlerin ve yıldızların hareketi, yıl uzunluBu, Ay ve Güneş'in
uzaklıkları gibi astronomi konularında önemli başarılarının bulunduAunu kesin olarak
1 30
Ay r ıca kendisi, bir "k irişler cetveli" de hazırlamıştı. Hazırlanması çok
olan bu cetvel , trigonometri n i n henüz bilinmediıti zamanlarda, gök cisimlerinin yer­
lerini he�aplamada büyük önem taşımaktaydı.
Hi pparkos, gezegenlerin hareketi konusuna çok önemli yeni katkılar getirmediyse
ele, Apollonios'un e pis i kl sistemini kullanış tarzıyla ilgili bazı zayıf noktaları yakaladı ve
kendisinden önceki sistemlerin uygulanış tarzındaki yanlışları buldu. Böylece gezegen
hareketleriyle ilgili yeni bir teori nin yolunu açtı: bu teori, matematik bakımdan kesin ol­
ması sayesinde "zevahiri kurtaracak" ve ileride Batlamyus'un çalışmalanyla başanya
ulaşacaktı. Bu konuda, Hipparkos, bir "fatih"ten çok bir "haberci" ydi. Ama gözlem ça­
lışmalarına gelince durum çok farklıydı. Kendisi çok dikkatli ve mükemmel bir gözlem­
ciydi; hatta bazen, antikçaA-ın en büyük gözlemci astronomu olarak nitelendirilir. Göz­
lemlerinin ço�u nu zamanın bilinen aletleriyle -çemberli küre 0 ve taşınabilir çemberli
güneş saati- yaptı. Metal çemberierden yapılmış olan bu aletler, derecelendirilmiş ölçek
yerine geçmekte ve astronomun gözledi�i gök cismi ile aynı do�rultuya ayarladıg-ı bir
gözlem çubu�una takılmaktaydı (Resim s. 1 1 6) . Hipparkos bunlara düzlem usturlabı
ekledi. Bu alet, üzerinde hareketli bir gökyüzü haritası taşıyan bir diskten ibaretti. Bu­
nunla gök cisimlerinin doktJş ve batış zamanları hesaplanadı�ı gibi, açılar da ölçülmek­
teydi. Ayrıca, "dioptra"yı kullandı; bu alet, üzerinde tahta bir prizmanın hareket edebi­
leceA"i bir tahta çubuk olup, Ay ve Güneş disklerinin görünür büyükluklerini ölçmek
için kullanılırdı.
H ipparkos bu aletleri kullanarak, yıldızların yerlerini veren bir katalog hazırladı. Bu,
Batı dünyasında yapılan ilk yıldız kataloA"uydu; burada Hipparkos, yıldız pozisyonlan­
nı Güneş'in görünUr yörüngesi (ekliptik) boyunca ve onun kuzeyi ve güneyinde ölçtü­
A'fi açılarla verdi. Ekliptik boyunca yapılan açısal ölçürolerin başlangıç noktası, bu görü­
nür yörüngenin gök ekvatoroyla (gökküre üzerinde bulunan ve Yer'in ekvatoruna pa­
ralel olan çember) kesiştigi noktaydı. Bu nokta aynı zamanda bir ekinoksa işaret etmek­
teydi, çünkü Güneş, göklerdeki yıllık dolanımı sırasında bu noktaya ulaştıA"ında gece ve
gündüz birbirine eşit olmaktaydı. Gözlemleri ilerledikçe, Hipparkos, ekinoksunyani ke­
sişme noktasının sabit olmadıA'ını keşfetti; hem bu nokta, hem de bu noktanın gökküre­
nin diA"er tarafındaki karşılığı yavaş yavaş geriye doÇu hareket etmekteyd.i. "Ekinoks­
ların gerilemesi"nin ötrenilmesi, tabii ki daha sonraki hassas astronomi çalışmalan için
çok önemli bir keşif oldu. H ipparkos ayrıca büyük bir doA"ruluklayıl uzunlutunu da he­
sapladı ve bunu 365,2467 gün olarak verdi (modem deter 364,2422 gündür).
Hipparkos'un Güneş ve Ay'ın büyüklükleri ve uzaklıkları ile ilgili ölçümleri, Aristar­
kos'un ölçümlerinden üstündü. Ay'ın uzaklıg"ını hesaplamada pratik zekisını gösterdi.
göstermekted i r .
zoı·
• Çemberi\ kll� (armillaıy sphere, ıo.aılllhalak): halkalardan oluu.n bır küre olup bu �mberler S(Skkll�nin belli batlı
dııırelcırını (ıökkllre cıkvaıoru. eklipılk dairesi, vş..) ıeınaıl eımekıedir. (ı;.n.)
131
Gözlemleri ni, kesin ölçümü zoı• bir ola,va deg-i l , t a m doğru olııral�.. lilı;cbilı..·ı..· ı..· ği bir· olaya
dayandırdı. MO J 90'da gerçekleşen tam Güneş t u t u l ın a s ı n ı k u l b n d ı ve hu ol:t,\'111 <�vnı
meridyen üzerindeki iki a.vrı noktada n , l sk e m l e r i,vı..· ve Çan :ık llu l e Ooğ:ızı 'nd:ın gö zlen ­
mesini salladı. İkinci noktada; A,v Cüneş'i tamamen llarart t ı . Fakilt İskenderiye 'de Gli­
neş'in sadece %80'i kapandı. Çünkü Ay Yer'e Güneş'ten c;ok d ah .ı yı.ı lu n d ı vı..• olay ı n ild
f3.rklı yerden gözlenmesi Ay'ın gökte k i pozisyonunda bir görü n ü r kayma,v<ı sebep ol­
maktaydı. Iki noktanın f3.rklı enlem değerl erin i ve muhtemel ö l ç ü m hataları n ı göz ö n ü n ­
de bulundurarak, Hipparkos Ay'ın uzakhğını. Yer'in büy ü k l üğü c i n s i n d e n verdi. A,v'ın
uzaklığının Yer'in yarıçapının 59 katından daha büyük ve 67,33 k a t ı n d a n daha k ü ç ü k
olması gerektiğini buldu. Güneş ve Ay tutul maları üzerindeki incelemelerine devam
ederek. Güneş'in uzaklığının Yer .varıçapının 2500 katı olduğunu hesapiadı ve daha
sonra da Ay'ın uzaklığını Yer yarıçapının 60,5 katı olarak verdi. Bu de�rler, daha ön­
ce verilenlerden çok üstündü. Her ne kadar Güneş için verdiği değer bugünkü değer­
den 10 kat daha küçük olsa da, Ay için verdiği hemen hemen doğruydu (modern değer
60,25'dir). Güneş'in büyüklüğü için verdiği değer çok küçük olmakla birlikte, Ay'ın bü­
yiJklüğü için verdiği oldukça doğruydu.
&tlall!yus (Prolemeus)
Hipparkos'un Yunan astronomisinin en iyi gözlemci astronomu olduğuna ve elde et­
ti#i sonuçlann İskenderiye'deki astronomların çalışmalarına güç verdiğine şüphe yok­
tur. Çalışmalannın bize ulaşması, kendisinden üç yüz yıl sonra yaşamış olan lskenderi­
yeli astronom Batlamyus (bu isim bize Arapça ve Osmanlıca'dan geçmiştir) sayesinde
olmuştur. Batlamyus, H ipparkos'un çalışmalannı, bize Arapça-Latince bir başlık olan
Almagest adıyla ulaşan büyük astronomi eserinde kullanmıştır. Bu eser, Yunanca'da
önce Matlıematike Syntaxis (Matematiksel Derleme), daha sonra He Megiste Syntaxis
(En Büyük Derleme) adıyla tanınmıştı. İslam astronomları bu başlıgı Al Majisti olarak
aldılar ve başlık daha sonra A/magest'e dönüştü. Adı ne olursa olsun, bu eser Yunan
astronomisinin zirvesini oluşturmakta ve en iyi çalışmalann sonuçlarını toplamaktadır.
Her eserde olduğu gibi bu eserde de bazı yanlışların bulunduA-u m uhakkaktır. Ancak
Batlamyus'un astronomi ölçümlerinde isteyerek hile yaptığına dair ortaya atılan iddi­
alar temelsizdir ve verilerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de
Almaeesr, on yedinci yüzyıla kadar matematiksel astronominin temeli olmuş ve Koper­
nik, Kepler seviyesindeki astronomlar tarafından başarıyla kullanılmıştır.
.
Astronom Sadamyus'un Mısır'ı yönetmiş olan Ptole meus sülalesiyle akrabalı� yok­
tu. Aslında Batlamyus ( Ptolemeus) adı onun yalnızca Mısır'dan geldiıini göstermekte­
dir. Ama bu durum, gerek ortaçağda gerekse daha sonra yaşamış bazı alimierin aklını
1 32
l<:ırışt ırmış ve llaılamyus'u daima başında bir taç ile resmetmelerine sebep olmuştur
(Resim s . 1 16) . BildiA-imiz kadarıyla, Batlamyus'un asıl ismi Claudius idi ve muhteme­
len Yukan Mısır'daki Pıolcmais Hermiou 'da MS I OO'e do&ru doımuştu. Ancak haya­
l ı n ın büyük kısmını ve çalışma hayalının hepsini İskenderiye'de geçirdi ve MS 1 70 ci­
�·arında yi n e o rad a öldü. lzmirli astronom Teon 'dan eıitim almış olduA-u (muhtemelen
l skenderiye'de) dışında hayatı hakkında bilgimiz bulunmamaktadır.
Batlamyus'un şöhreti, esas olarak, Alm<ıgest'e dayanmaktadır. Ancak bu dev eserini
ele almadan önce onun diA-er çalışmalarını incelemek yerinde olacaktır. Batlamyus, Gü­
neş saati çizim teknikine matematiA"in uygulanmasıyla ilgili bir kitap, gök küre üzerin­
deki çemberierin düz bir yüzey üzerinde gösterilmesiyle -ki bu her türlü haritalama işi­
nin temel problemidir- ilgili bir diıer kitap yazdı. Hipparkos'un düz usturlapta kullan­
diğı da bu tip bir harita veya projeksiyondu. Batlamyus, astroloji konusunda da yazdı.
Bu konudaki eseri dört "kitap" veya kısımdan meydana geldi&"inden, antikçal'ın sonla­
rına dog-ru Tetrabiblos adıyla tanındı; halbuki Yunanca başlığı Apote/esmatika'nın
(Astrolojik Etkiler) anlamı daha açıktı. I lgi çekici olarak, gök cisimlerinin etkilerini yal­
nızca fiziksel etkiler olarak görmüştü; bu görüşe, Güneş ve Ay'ın Yer üzerindeki Fizik­
sel etkilerine dayanarak varmıştı. Kitapta kadercilik de yoktu: Batlamyus'a göre astro­
lojik etkiler, insanlığın üzerindeki birçok etkiden yalnızca birisiydi. Böyle olmakla bir­
likte, kitap yine de milattan sonra ikinci yüzyılda Roma lmparatorlutu'nda hakim olan
ve Batlamyus. Galenos gibi zekiların bile kaçamadıA"ı batıl inançlan ve saf düşünceleri
yansıtmaktaydı.
Batlamyos optik konusunda da yci.zdı. Eserinin orijinali kayıp olmakla birlikte, daha
geç tarihli bir çevirisi mevcuttur. Burada, renklerin cisimlerin yapısında bulunan bir
özellik olduıtı fikrinin yanında stereoskopik görüntü• ile ilgili bir inceleme ve aynca,
yansıma ve aynalara dair alışılagelmiş bilgiler vardı. Batlamyus, görmenin gözden çıkan
"görme akısı" sayesinde gerçekleştigine dair yanlış Yunan görüşünü kabul etti. Bunun­
la beraber, görüş alanımızın büyüklüg-ü ile ilgili bazı deneyler yapmış gibi görünmekte­
dir. Ayrıca, görmenin dog-ru boyunca "gittiA'i.ni" ispat etti. lşıgın kınlmasını da inceledi
ve kırılma olayının varlı&"ını deneylerle dogruladı: örnegin bir kabın dibinde duran fa­
kat kenarda olduA-u Için görülemeyen bir madeni para, kaba su dolduruldutunda görü­
lebilmekteydi. Bu konuda, Hallandalı Willebrord Snell taralindan 1 6 2 I 'de tam olarak
açıklanan doA"ru kınlma yasasına yaklaştı. Batlamyus'un yetenekli bir fizikçi oldutu
açıktı. Müzik konusunda yazdılı bir başka kitap. kulak yardımıyla elde edilen veriler
ile matematiksel analizin akıllıca bir kanşımıydı: deney ve gözleme dayalı delillerin öne­
mini hiç unutmadı.
•
Kıı.b anklılr. lr.l�ntmi v e l't' n sörilnıll.
(ç.n.)
1 33
Bu kitaplar ve Almase•t dıtında. Batlamyw; cotraf.Ya konusunda da büyük ve= deg-er­
li bir kitap yazd ı . Cqtra6ra veya CJeosraphike Syn141XI• adındaki bu
eser, bir bakıma bi­
boylamlan verile n
linen donyayı haritalama s§rlfim iyd i ; metnin bOyOk kı•mı, enlem ve
çqidi yerlerin bir listea.inden olutmUftu. Bu koordinal sistemi en azından ödokam.
manına bdar pri s§tmekle berabe-r. daha önce hiç bu kadar genit
mıfh. Kitaba haritalar da eklenmitti. AncaJı: bunlar elle
7..a­
ölçekte uygulanma­
çopl t ı l d ıjı
için (matbaa. ica.t
edilmeden ance mocburon bayle yapolınakıaydı) �opyalamada çok oayıda yanlif yapıla­
bilm�reyılı
(11-. L 1 17). Sunlan önlemek için, Daılamyus te<lbirli davranmıt ve eoe·
hariralan yeniden çizmHine yardımcı olacak bilsi·
ri nde, lıopyalamayı yapacak klfiye,
ler vermifll. Maraııarikoel bır ...r yazmlf olan birinden be�lenoce� sibi, harira projek·
ııiyıııılanyla yani Yer'in
ve
ejri yüzeyinin dOz hnrir.a üzerinde gC!oıerilmHiyle ılgılı saAJam
prıııık tavsiyeler de verdi. E.erde yanlıtlar yok d�ldi: özellikle Roma lmparatorlu­
p'nun ..,ırlan d"'ndaki yerler ııöz konusu oldugunda. Sadamyus'un hnriıalan yeıer­
ııizdı . Ancak bu durum, kendinden 6n�i ...rlerin hepoinden dahn kapoam l ı olan bu
muazzam eserin cJeterini hiç bır fOkilde azall1Dalllaktadır.
[ÇiıoModıı ....... .._..... ._ .,... o l&l)
�.. ılqerli ve geıılf kapoamlı bır ...r olmasma rajmen,
Batlamyu ..un ... rı ...
dikkale ılepr olanı AJ..._-ı'dir. Bu ... r, bır taral'tan Batlamyus'a kadar
Yunan -iolnin geıılf bır özeti oldugu sıbı. d;ıer yandan da onun gezegenlerin
hareked konusunda yapmlf oldugu orijinal çalıtmaJann yeni sonuçlannı, yıldıziann
yerlerini _... bır katalop; aynca. kırlflerle ılgili yeni ve kapoamlı bır cetveli de içer­
mekıedır. BadamyuL Hipparkoo'un ve lokenderiye 1 i iki gözlemci aotronomun (Artoııl­
loo ve 1lınoUrio) gözlemlerini ve aynca d;ıer Yu nan ve Babıl verilerini kullanarak,
hem gezeseıılerin bem de Gıinq ve Ay'ın hareketlerini aynnhlı ve nıaıeınaııp dayalı
olarak -ımladı; bu tanım, takibeden on dıirt yüzyıl ve hana dahn uzun bır .Ore boyun­
co Ban .....,.,.ioinin temelini ol""" rdu. Bu yeni çalifonanın bezı kıoımlan detifik ni­
telikler .....-. Badamyus, Gıinq'in hnrekeııyle ilgili teorlolni pliftirtrken, Hipparkoo'u n
gözlemlerine çok fazla Jllvenm lf (Hipparkoo'un özeUikle bu konudaki gözlemlert çok
ııoyıda hnta içermekreydl) ve kendi s6zlemlert bunlara uyutmadılı zoman kendininkile­
rt bır lıeııora hmlfll. lnee aynnnlar dikkale alındıtıoda. Ay'ın hnreketi çok dahn kanna­
.,ı. olmakla bırlikıe, Badamyus'un Ay'ın hnrekeııyle ilgili teor1o1 çok dahn iyiydi. l!oao
itibartyle Babil verilerine dayanan bu -· Hipparkoo'un ıeorioine gtıre, çok dahn se­
llfnıit bır -ıyı!L Badanıyus bu -.-ı.ını Gıinq'in harelıeııyle ılgılı -.-ıoıyle bırlqli­
rerek. �ıe vuku bulacak Gıinq ve Ay tuıulmalannın tarihlerinin naoıl heoapbna­
a&ını dakik olarak açıldayabıldi.
8q ııezeseıı ııöz konuou oldugunda. Baılamyus o SOne kadar hemen hiç el atılmamlf
bır alana slrdi ve hnrelıeılı �trik. epioikl ve deferent sibi zorif ve SOçiD ponıetrtk
ri içinde
en
13-4
birlikte, ı.ı- ...,_
iJcılı -nde.
epi•ikl ve deiOı-enı yerine iki epiaikl kullandı. Gezqımler teorilinde ı.e, bunlann pıro..
nOrdeki duraklama ve gerileme hareketlerini açıklama�. zorunda oldup l9n r...ı..ı..,
bir düzen (ekuant noktası, equant) icat etti. Bu, sölr. ciaimlerinin etrafinda c1tizsen ola.
rak hareket ettiAf ilave bir nokta olup, ne epiaikli tqıyan dairmin merkezi, ne de yer'in
'IJJ erkez noktaoıdır. •• Gerçekten de, modem bakit açıoıyla incdencJıtınde llodanayuo'un
hatan•ı, gezegeniere merkezinde Yer'in bulund up haflfçe eli ptık bır yilril""' vermit
olnra.ı ve bilytece hareketlerindeki deittmeyı neredeyse d0$nıya yakm olarak belirle­
mniydi (Ralm L 116). BOtOn bunlar, dOzsOn ve deg;tmez hıza ..hip al..,laplmı, da,.
i.--1 hareketler kullanılarak bqanlm., olup, Badamyuo'un maıenıaıık ......., prçe1.
bir pheoeriydi.
..k ilieri kullandı. • Apolionlos bunlan daha önce ıaoarlamıt olmal.la
ları Daılamyu• kadar aynntılı olarak kullanmamlftl. Baılamyuo, Ay ıle
� .. - .... ..... .. 1211]
....... hem ça&dqlan, hem de daha ııcınra­
kabul ,ardo. Hatta BadamyuL �\c verilen te•
ortlerin herkes tarafından anlqdır bır Clzetinl yazmuı i9n ikna edildi. "-k, aada.ı
ııonra gelenler, mOmkOn oldup 6lçode Alm.op.t'bı tam metnini kullandılar. Zn bu
aer, çok miktarda orijinal çal.,ma yanında, Yunanltiann elde ettiideri m iyi �.
açık ve oı-mli olarak ounmakıaydı. Gerçekten de, o umandan beri yuılan - bı.
lim kıtaplan Içinde AI""'B'"fln bmzeri pek azdır.
Batlamyuo'un "zevahiri kurtarma"daki
ki botan utronomlar taralindan
Yunan Biltmlnin KMkri
Badamyuo
ıle, Helenioıik bilimin boytık phoıyeılerinin --na .,. �
Yunan korakteri laflYan olaiano.tO bır entelekıoel ,.ı._ın -una pldik. Bu gelit­
me, giirdııtıımOz sıbi, içinde bulundukLın tızıı...ı dllnyayı anlamak ı.teyen lllozoiWia
136
başlamıştı. Dogal olarak, bunlar kc.onclilerinc h i l i ın adıı m ı (sd('nfiı.l) isın i ı ı i venııcd i l t·ı·
-bu kelime on dokuzunc.· u yüzyılda orıaya c,·ı k t ı - aınıı herhalıle on yt�ı l i n d y li zy ı l ı t· ı · i ı n i
olan d nta fUozol'u unvanını kabul ederlerciL Ç O n k ii , bilimle ug-raşm;ıkıayclılar: hıı l ı i l i ı n ,
bizim b ugü n k ü matemal i k t e m e l l i deneyKcl b i l i m i m i z c l et ihıe bile yine de h i l i m d i ; i l a h i
müdahal elerin yard ı m ı olmadan, dog-a alemini mani lla dayunoırak ac,·ık laınu teşc.· hbüıoüy­
cJO. Talea'ten batlayarak, Aıi na'daki Lykeion 'a ve Iskemieriye 'deki K ü ı ü phanc ve.· M ü -
7.c'ye kadar b u bilirnde ortaya konan büyük gelişmeleri izled i k . Bu t a r i h , Bat ı l ı l nımn ı n ,
dotanın Işleyiliini anlamadaki i l k büy ü k ortak <,:ahruııyd ı: hu m uazzam ha.şa r ı n ı n eleteri
o zaman da anlqılmıtrı. Roma bilimi, sag"l am laşl ı r ıl m ı t ve dog-rula n ın ı ş Yunan b i l i m iy­
di, fakat içinde Romalıların orijinal katkıları yo k t u ; Roma başa r ı ları başka t O rd e n haşa ­
rılardı. Bugün geriye baktıg"ımızda, bu bilirnde " b i l i m idea l i " n i n -siyasi veya d i n i Hınırla­
malarla engellenmeyen bilim arayışının- bu günk ü b i l i m k ü l t O rO m ü z O n temelleri n i gör­
mekteyiz. Buna raA"men, bu bilim bize çok dag-ınık ve tahrif edilmiı; olarak ulaşm ıştır.
[Y.... de Rama kalttlrll u....clold ılıokı Için bb. L 27U6]
lakenderlye'dekl Kütüphane ve Müze, Batlamyua'tan sonra devam ettiyse de, dıkka­
te deter orijinal çalıtmalar yavaş yavq azaldı. Kütüphane, batlangıçta Ptolcmcus'un
emirleri doJrultusunda gelitmlşli: lskenderiye'ye gelirilen bütün k itaplar, kopyalanmak
üzere buraya bırakılırdı. Kütüphane'de yüzbinlerce papi rus tomarı vard ı . Rivayetlere
göre, MÖ 40 dolaylarında Marcua Anıonius'un Dergama Kütüphanesi 'ndeki 200.000
toman Kleopatra'ya vermesiyle koleksiyon çok daha büyüdü. Ancak, BatlamyuS u n iki­
yüz yıl sonraki ölümünden itibaren k U t Uphaneye yapılan ilaveler azal maya batladı . Za­
ten kısa bır zaman sonra, itgaller ve ayaklanmalar sırasında koleksiyon zarar gördü .
MS 269'da Palmira Kraliçesi, güzel f&kat acımuız Septlmla Zenobia M ı s ı r ' ı itgal etti·
!inde, kUtUphane kısmen yandı. MS 4 1 5'teki ayaklanma sırasında gördüA-U zarar daha
da bUyük oldu. Bu ayaklanmayı, pulpereslliA'e ve H ı riatiyanlıA"a dOtman oldug-unu dü­
,ondütü Insanlara kartı ortodokslug-u savunan lakenderiye piskoposu Kiril'in kıtkırttı­
A"ı veya en azından aaldırıya göz yumdu&u zannedilmektedir. Kadı n matematikçi, Ne­
oplatonlst filozof ve Müze'nln yönetleisi Hipatia, ketitler tarafından zalimce öldürtıldü
ve kızgın kalabalık kütUphaneyt yaktı. Bu olaylardan sonra, lakenderiye bılım merkezi
statUsUnO hiçbir zaman yeniden kazanamadı: M S 640'ta, Müslümanların Mısır' ı fethi
sırasında vuku bulan yangından sonra lamamen unutuldu. Ancak bu yangı ndan çok ön·
ce, bılım adamlan deterll el yazmalarını alarak lskenderiyeYi terk etmitlerd i . Yunan bi­
lt ml, ortaç&A" Avrupuı'nda, yeniden canlanmak üzere, daha sonra görecetirniz gibi İs­
lam dünyasında (Bölüm V) korunacaktı.
[llwnuo ...... bilımı .......ı.ld tooldm Için bb. o. 226; Noo-� plı,- lçln bb. o . 229]
1 36
l l l.
Böl ü m
Eski
Çin'de Bilim
1 960'1ara
kadar Çin bilim tarihi hakkında Batı'da çok az teY bilinmekteydi. Aııtro­
nomi tarihçilerinin bu konuda bazı Ilkirierinin bulunmasına. Çin botanıg;, tıbbı, rı.
zl&i ve m ü hendisl ig-i hakkında elde birtakım bilgiler mevcut olmasına ratmen, ge­
nel olarak Çin bilimi yeteri kadar takdir görmemekteydi. Bazı yaygın yanlıt anlamalar
yüzünden, erken dönem lere ait her bulut ve ketif Çiniilere mal edilmekte veya Çiniiie­
rin d i kkate dej!er hiçbir katkı yapmadıg-ı dDtDnDimekteydi.
Meseleni n esas sebebi dil engeliydi. Çok yakın zamana kadar Çince bilen Batılılann
bUyük kısmı, do&a bilimleri konusunda öA"renim görmemit ancak bqka sahalarda uz­
manlaşmıt kitilerdi. Ancak timdi, Cambridge'de Joseph Needham ve onun dünyanın
her yanındaki mealektaşları aayesinde durum de!ifmektedir. 1-�en bilimleri öj'renimi
görm üt bu bilim adamlannın çalıtmaları hAlA tamamlanmamıt olmakla birlikle, bugüne
kadar elde ettikleri sonuçların kısa bir özeti, bize Çin biliminin on yedinci yüzyıla ka­
dar olan durumu hakkında bir fikir verecektir. Zira on yedinci yüzyıldan Itibaren Çin
bilimi, evrenael bilim ile birJeterek artık geri dönülemez tekilde de&ltiklıp utramtttır:
1 582 'de MakaoYa ulqan ve yaklatık yirmi yıl sonra Pektn'e giden Cizvlt papazı ve bil­
gin (dilbillmcl, matematlkçi ve fen bilimci) Maueo Riccl, burada sadece dini misyoner­
l ı k görevini yürütmekle kalmamıt, sarayın güvenini kazanmak için Batı'da meydana ge­
len yeni bilim devriminin ilk sonuçlarını saraya aktarmıttı. Rlccl 'nln 1 6 1 0'dakl ölümün-
1 37
den sonra Cizvit misyonu varlıgını sürdürmUş ve JCn b i l i mlerinde ög-ı·en i m görmüş baş�
ka misyonerler onun rolünü üstlemişlerdi. Yeı·li Çin bilimi, bundan sonra uzun süre ay�
n bir kimlik sürdürernemiş ve nihayet Çin başarıları uluslararası bilimin b i r parçası ha�
line gelmiştir.
[Rkcl stbt miııyonerleriD raporlannm Avrupa dllfUDı:ealne tealrlerl içiD bkz. •· 446]
Erken dönem Çin bilimini inceleyen tarihçiler, başka toplumların biliminin incclen�
mesinde mevcut olmayan bir avantajla karşılaşmışlardır. Bu avantaj, Çince'nin yazılış
şeklinden kaynaklanmaktadır. Nesneleri temsil etmek için hala ideografları0 kullan­
makta olan yazılı Çin dili, ilk dönemlerden beri fB.zla de�işmeden kalmıştır; bugün, er�
ken döneme ait bir metni okumak, geç devre ait bir metni okumak kadar kolaydır. 0 0
İdeograflarla yazı yazmanın Uzakdogu'da niçin süregelmiş oldu�u açıkça b i l inme�
mektedir. Bununla beraber, alfabeye dayalı yazının hiçbir zaman gelişmemiş olması,
Çin bilimine baktı@mızda, aklımızda tutmamız gereken bir şeye işaret eder; bu da, do­
A"al aleme getirilen açıklamanın bizim kültürüroüzden oldukça farklı bir kültürde yapıl­
mış oldu�udur. Bu kültür, uzun zaman, Batı'dan bir dereceye kadar uzak kal mış ve he­
men hemen kendi başına gelişmiş bir kültürdür. Muhakkak ki, Marco Palo'nun on
üçüncü yüzyıldaki ziyaretinden çok önce ve çok sonra temaslar olmuştu; ancak bu te­
maslar stk değildir ve Çinliler, bazı dönemlerde yabancılara hiç de cesaret vermemiştir.
Çin'in çevresi ile temasının sınırlı olması, kısmen bu ülkenin cog"rafYasından kaynak­
lanmaktadır; durum halen de öyledir. Yaklaşık 5000 kilometreye varan uzun bir kıyı şe­
ridinin bulunmasına rağmen, bu şerit dotuya, Büyük Okyanus'a bakmaktadır. 1 600 ki�
lometre uzunlugundaki güney kıyılan ise, Çin Denizi 'ne açılmaktadır. Çok erken devir­
lerde deniz, en azından Batı söz konusu oldutunda, aşılmaz bir engeldir. Karada durum
biraz daha iyidir. Kuzeyde Mog-olistan ve Gobi Çölü, batıda geniş Tiyenşan Datları 000
ve Tibet Platosu; yer almaktadır: gerçekten de, Batı 'nın Çin'i keşfetmesi demek, datlar�
dan yapılmış bir merdiveni hrmanması demektir. Burada ilgi çekici olan, Çin'in cog-ra­
fi bakımdan neredeyse tamamen tecrit edilmiş olması değil, düzensiz olsa da Batı ile ha­
berleşmenin var olmasıdır,
Ülkeye gelince, ilk bakışta üç kısma aynlmış gibi görü nmektedir. Ayırma çizgileri,
batıdan doAuya akan iki büyük nehir; Sarı I rmak ( Huang�ho) ve Yangçe (Yangtze)
Nehri'dir. Ancak ülke son derece dağlık oldutundan, böyle bir ayının, işi geretinden
fazla basitleştirmek demektir. Bununla beraber, Sarı Irmatın iki tarafındaki bölgede
•Yuıda, kelimenin harneri gösterilmeden dotrudan d�ya f'lkri göaıeren ltııret- (ç.n.)
. . Çince kelimeleri Latin harnerıyle g6aıennek için birkaç rarklı alaıem bulunmaktadır. Yakın ııamana kadar en yayım
k � llanılıın 1iatem Wade-GIIea aiaıemlydl. Ancak 1962 yılında yeni ve ulualararası bır aistem olan Pln·yin slatemi getiri!·
dı. Bu kııabın l nsilizee baskıaında. llnce, yayıın tanınan Wade-Cilea, aonra da Pin-yin slatemlerindekiyuılıt
verilm Ittir.
Torkçe çevlrlde lııe, Çince kellmelmn Ttırkçe okunuolarını ıakiben parantez içinde iı;,ılik olarak Wade-Gilel
1i1te·
mindeki yazılıtları verilmı,l'lr.
••• Tanrı DaA;Ian olarıık da bilinir. (ç.n.)
1 38
ruvvı.ı Çin Seddi
.u..u.&.J. Rtlyük Kanal
. .. ...... Çi n Sı n ırı
.. .. ..... ··
Eya letle r
.. .
HAtbey (Hopeh) v e HAtnan (Honan) Ovalan ve kutsal dot Tayşan (T'ai Shan) yer al­
mıştır. Nehrin kuzeyinde, dotuya doğru yer alan Şensi (Shensi) bölgesinde de bqka
ovalar vardır. Kıyısında eski başkent Loyang'ın bulunduA-u Lo Nehri ile Şensi'deki Vey
(W ei) Nehri, Sarı Irmaga akar. Vey Vadisi'nin kuzeyindeki araziler, kuzey çöllerinden
ç�lar boyu rüzg&ria sürüklenmiş olan tozdan meydana gelmiştir. Bu bölge, en eski Çin
medeniyetinin merkezidir.
Yangçe Nehri, Şanghay'ın tam kozeyinden Büyük Okyanus'a dökülür. San lnnaA"a
nazaran ulaşıma daha uygundur ve üç büyük göl olan Tay (T'ai), BoyanA" (Poyang),
Tungting (Tung�t'lng) üzerinden yukanya doiru gidilebilir ve böylece, Büyük Kanyon
veya Doğu Afrika'daki Rift Vaciisi'ndeki gibi dar boA"azlardan geçilerek Sışuan (Szec­
huan) eyaletine ulaşılabilir. Çin haritasına genel bir bakış, iki büyük akarsuya rapıen,
ülkenin hill Orta Asya'nın büyük kısmında olduAu gibi, daglık bölgelerin düz arazi
1 39
üzerinde serpilmiş halde bulunduğu bir alan olduğunu gösterir. nu doığ l ı k btılgelerin
bazıları özellikle vüksek ve valçmdır. Ülke topraldarmın l_,üyük kısrnın.:ı doğrudan ul.:ı­
şılamaz ve bu se beple, Çin k ültürünün birleşmesi kolay olmamıştu·.
Bu kadar çok zıtlıkları olan bir ülkede doğal olarak iklim de çeşidilik göst ermekte­
dir. İklim, 20°-25° kuzey paralelleri arası nda yer alan günt.•y bölgesinde -bu bölge Or­
ta Burma, Hindistan, J\lısır, Büyük Sahra, Meksika, Küba ilc aynı cnlemdcdir- sıcak
ve nemli iken; 40° kuzey paralelindeki kuzey bölgesinde -Türkiye, Yunanistan, Mad­
rid, Philadelphia ve Denver hizasında- daha ılımandır. Batıda buzla örtülü dağlık ara­
ziler, doğuda ise kışların çok soğuk olduğu kıraç Şandunğ (Shantu ng) Dağları vard ır.
Vadiler de çeşitlilik gösterir: Şandunğ'a komşu olan Kuzey Çi n Ovası , San I rmağın
taşıdığı alüvyonlardan oluşmuştur; iyi gübrelendiği takdirde son derece verimlidir.
Belirli zamanlarda meydana gelen taşkınlara rağmen, nüfusu yoğun bir bölgedir. Ku­
zey ve kuzeydoğuda, Şansi (Shansi), Şensi (Shensi) ve Kansu (Gansu) eyaletlerinde,
savrolmuş tozların oluşturduğu ovalar, toprak nemi iyi koruduğundan fevkalade be­
reketlidir; sınırlı yağınura rağmen bol ürün alınır. Aşağı Yangçe Vadisi, ancak sula­
mayla verimli olabilir; burada, kanal ve su yolları konusunda Çin dehası çok erken dö­
nemden itibaren kendini göstermiştir. Bu sebeple Sışuan'da, Yangçe Nehri yanındaki
havzada nüfus yoğundur. Burası, gıda üreti minde yüksek kapasiteye sahiptir; bazen
yılda üç hasat yapılır. Güneydeki ormanlardan bol miktarda kereste elde edilir; balık­
çılık da gelişmiştir: Çinli denizciler geleneksel olarak bu bölgeden gelir. Ancak erken
dönemlerde, bu bölge ülkenin geri kalan kısırnından oldukça uzak ve ayrı kalmış du­
rumdaydı.
Kısaca, Çin, iklim ve yüzey şekilleri bakımından tezatlar ülkesidir. Nüfusun yoğun
olduğu bölgeler yanında, yal nızca göçebelerin kıt kanaat geçinebildikleri seyrek nüfus­
lu geniş araziler de bulunmaktaydı. Çin, dışarıya kapalı bir ülke olmuşsa da, içinde,
dünyanın geri kalan kısmının bir mikrokozmosun u taşımaktaydı. Amerika Birleşik
Devletleri'nin bütününden daha geniş toprakları, kalabalık nüfusu ile gerçekten de ken­
di kendine yeten bir medeniyet olduğu gibi, başarılarının orijinalitesi ve ufkunun geniş­
liği bakımı ndan olağanüstü olan kültürünü çok ileri götüren bir kıtaydı.
Çin Tarihi
Fosilleşmiş kemikleri MÖ 350.000'e veya daha eskilere geri giden " Pekin Adamı"nın
varlığına ve MÖ l 2.000'lerde Çin'de Neolitik veya Taş Devri kültürünün bulunduğu­
na işaret eden deliliere rağmen, bizi ilgilendiren ilk medeniyet Yangşao (Yangshao) me­
deniyetidir. Çok daha geç bir tarihe, yaklaşık MÖ 2500'e ait olan bu medeniyet gerek
Hindistan'daki İndus Vadisi Medeniyeti ve gerek Mısır'daki Eski Krallık Devri ile çağ-
140
daş olup, Sümer ülkesindeki Ur şehrinin ilk kuruluşundan bin sene sonrasına aittir.
Yangşao medeniyet i zamanında, Sarı l rmak boyunca ilerleyen bir kuşak üzerinde, Kan­
su ve Şensi 'den Şansi'ye, Hğınan ve Şandunğ'a kadar binlerce köy vardı. Özellikleri
arasında dokumalar, boyanmış çanak-çömlek ve tanm ekonomisi bulunan bu dönem,
çok ilgi çekici olarak • Kuzey Asya ve Kuzey Amerika boyunca uzanan bir kültür toplu­
.
muyla eşzamanlıdır. I nsan eliyle yapılmış çeşitli eşyalar bunu do&"rulamaktadır. Bu eş­
yalardan birisi, dikdörtgen şeklinde bir taş bıçak olup. Orta Doğu ve Avrupa'da bulu­
nan bıçaklara değil , Eskimolar, Amerikalı Kızılderililer, Sibirya ve Çin'de yaşayan top­
lumlar tarafindan kullanılanlara benzemektedir. Geniş bir alanayayılmış olan bu kültür
göçünün temelinde, m uhtemelen Bering Boğazı üzerinden yapılmış olan göç bulunmak­
tadır. Ancak Çinliler, bu kültürün bir parçası olarak kalmamışlar, kendilerine has bazı
eşsiz buluşlara daha önceden gerçekleştirmişlerdir. Bunlar arasında en dikkate deA-er
olanları, pişirme kapları "li'' ve "zıng"dır (tseng, zeng). " Li", içi boş üç ayağı bulunan bir
kapttr. Ayak içierinin boş yapılması, ısının ula.şabileceği bölgenin alanını arttırmak için­
di. "Zınğ" ise, "li'' nin üzerine yerleştirilen bir kaptır ve yemeğin buharda pişmesini sağ­
lamaktadır (Resim s. 196) . Bu iki kap, "şyen" (hsien) ismiyle tanınmakta ve birden Faz­
la yeme&"i aynı anda pişirebilmektedir. Bronz işçiliğinin gelişmesiyle bu kaplar Çin'de
yaygınlaşmış ve zamanla Doğu Asya'da sıvılan damıırnak için kullanılan özel cihaziann
esasını teşkil etmiştir.
M Ö l 600'e doğru, Çin 'de tam anlamıyla gelişmiş bir bronz devri kültürü vardı; bu
kültür, Şanğ (Shang) Sülalesi dönemi boyunca (MÖ 1 520'den MÖ 1 030'a kadar) de­
vam etti. Bu dönem hakkındaki bilgiler. bugün Hğınan (Honan) eyaletinde bulunan
başkent Anyanğ'di (Anyang) yapılan arkeolajik kazılardan elde edilmiştir. Bir rastlan­
tı sonucu keşfedilen "kehanet kemikleri" bu dönemi aydınlatan başlıca bulgulardır
{Resim s. 151). On dokuzuncu yüzyılın sonlannda, Anyanğ bölgesindeki çiFtçiler top­
raktan garip kemik parçaları çıkarmışlar, bunlan "ejderha kemiği " olarak yöredeki ec­
zacılara satmışlar, onlar da bu kemikleri ilaç olarak kullanabilmek için toz haline getir­
mişlerdi. İyi bir tesadü f eseri olarak, bu uygulamanın yaygınlaşmasından hemen sonra
Çinli bilim adamlan bölgeyi ziyaret etmiş, kemikler kendilerine gösterilmiş; onlar da ke­
miklerin üzerinde yazıların bulunduAunu Fark etmişlerdi. 1 902 yılına doğru, sı�r kürek
kemikleri olan bu kemikterin kehanette bulunmak için kullanılmış olduklan anlaşıldı.
"Skapulimansi" olarak bilinen ve kürek kemiği veya kaplumbağa kabuklan kullanılarak
yapılan bu kehanet tekniği oldukça basit idi. Kürek kemiği, akkor haline getirilmiş de­
mir çubuk ile tutuşturolmakta ve çıkan çatlaklar. tannlann belirli sorulara verdikleri
cevaplar olarak yorumlanmaktaydı. Bu, Şanı dönemine ait özel bir kehanet yöntemiy­
di. Bu yöntemi uygulayanlar düzenli çalışmışlar ve sonuçları bu kemikler üzerine kay-
141
detmişlerdi. ldeografların ilkel şekliyle tutulan bu kayıtlar, c f San c v i gibi görü nen lık ta­
rihin gerçek olaylara dayandıA'ını açıkça göstermekte: bu hakımdan Çi n tal'i h i n i n ilk
safhalannı aydınlarmada büyiik önem taşımaktadır.
Çin kültürünOn Şan� dönemi, bronz işlemeciliA:inin güzellig-i, bambunun yog-un kul­
lanımı (bunlar bazen şeritler halinde hazırlanarak kitap yapılmıştır) yanında, para biri­
mi olarak bir tür deniz salyangozu olan kauri (cowrie) kabuklarının kullanımıyla dik­
kat çeker. Kauri kabuklarının nereden geldi[ti kesin olarak bilinmemekle beraber, kay­
naA"ının BOyük Okyanus kıyısında, Yangçe Nehri'nin ag-zına yakın bir yerde olması
muhtemeldir.
MÖ 1 027Ye doğru, Şang-'lar, Batı'dan, bugünkü Kansu ve Şensi eyaletlerinden ge­
len Cog'lar (Chou) tarafından fethedidi. Fetbedenler karşılaştıkları kültüre hayran kal­
mış ve saygı göstermiş olmakla birlikte, bu hayranlık Şang nüfusunun büyük kısmının
CoA' dükahklanna sürgüne gönderilmesini engellememiş -hatta belki teşvik bile etmiş­
ti. Böylece Cog'lar çok katı bir feodal toplu m yarattılar. Bununla birlikte, MÖ 771 'de
imparatorun savaşta ölmesiyle, başkent doguya, LoyanA:'a taşındı ve takibeden üç yüz
yıl içinde, prensierin yönetimi altındaki derebeylikler yavaş yavaş battımsızi ıkiarını ka­
zandı. Bu dönem, entelektüel ve teknolojik gelişme dönemi oldu. Özellikle, önemli mik­
tarda demir işlemeciligi başladı, ilimler ve "ö[trencileri" feodal prensiere ög-üt vermek
için şehirden şehire dolqarak gezginci bir yqam tarzını benimsediler. Alimierin için
akademiler kurulduğu gibi, Prens Şüen ( Hsuan) MÖ 3 1 8 yılında, Çi (Ch'i) feodal dev­
letinin başkentinde, ülkenin her tarafından gelen ögrencilere de hannacak yer ve geçim
imk.inı sal'layan bir akademi kurdu. Bu akademi, Platon'un Atina'daki akademisinden
yaklaşık yetmiş yıl sonra kurulmuştu. Bu dönemde, aralannda sulamanın yoA"un olarak
kullanılmasının da bulunduA-u çeşitli teknik ve ekonomik degişiklikler de görüldü. Öy­
le ki, "Savaşan Devletler' dönemi olarak adlandınlan bu dönem, Çin'in "klasik" çatı
olarak kabul edilmektedir.
Çin 'in Birleşmesi
MÖ 2 2 1 'de, Çin (Ch 'in) feodal devleti, komşularından daha güçlü hale gelmiş ve
daha etkili biçimde teşkilatlanmıştı. Komşularını kendisine boyun eA-meye zorladı.
"Göklerin Altındaki Her Şeyin l mparatorluA"u", gelişmiş bir feodal-bürokratik sistem­
le yönetilmekteydi; bu sistem, daha sonraki bUtUn Çinli yönetlmler için örnek oluştur­
du. Sistem, ülkeyi eyaletlere böldü, geniş çapta standartiaşmayı (ölçü ve tartılar, yoUa­
nn genişlili, at arabalannın boyutları vs.) başlattı ve muhtemelen bugüne kadar ger­
çekleştirmiş en büyük inşaat projesi olan Çin Seddi'ni gerçekleştirmek için bir dizi kü­
çük savunma yapılarını birleştirdi {Realm 1. 161). 2400 kilometreden daha uzun olan
142
hu duvar, kuzey bölgelerindeki bereketli toprakları "barbarlar"dan korumanın yanı sı­
ra , Çi niileri ekili bölgelerin içinde tutmak gayesiyle tasarlanmıştı. Göçlere engel teşkil
eıl ig:i gibi, isıilalara karşı bir siper görevi görmekteydi. lmparator Çinşı Huan&"di
(Ch'in Shih Huang Ti), fetihlerini Japonya'ya kadar genişletti. Ancak, imparatorun
tck ilgisi ülkeyi askeri bakımdan güçlendirmek deA"ildi. lmparatorluA-un bütününü do­
laştı, Çin dilinin standartlaşmasına yardım etti, simyaya yakın ilgi gösterdi. Ölümünden
sonra yerine etkisiz bir hükümdar olan o�lu geçti ve krallık parçalandı. MÖ 202 yılın­
da, iktidar Han sülalerinin eline geçti ve bu sUlaleler takibeden dört buçuk yüzyıl bo­
yunca ülkeyi yönetti.
Han yönetimi altında, bürokrasi büyüdü ve memurlar artık Konfüçyüs'ün kamu hiz·
meti prensiplerine uygun olarak, yarışmayoluyla işe alınmaya bqlandı. Han imparator­
ları içinde en önemlisi olan Han Vudi (Han Wudi) ülkede istikrarı sajladı. yönetimin
etkinlig-ini sag-lamak için bir dizi önlem alarak aydın bir dış politika izledi. Onun yöne­
timi sırasında, Romalılar ve Roma asıllı Suriyeliler denizden ülkeyi ziyaret ettiler. Sıra­
dışı bir diplomatik misyon da, karayoluyla Kuzey Mganistan, Tacikistan ve Uzbekis­
tan'a gönderildi. Bu misyon, daha sonra Çin lmparatorlu�'nun San'ya dotı-u yayılma­
sı ve Eski I pek Yolu olarak bilinen ve l ran'a giden ticaret yolunun kurulması yolunda
ilk adımdı. Han yönetiminin istikrarı, bilim ve teknolojiyi teşvik etti; ki�ıt bu dönemde
icat edildi. Ancak bu icadın Orta Asya'ya ulaşması altı buçuk yüzyıl. Ban Avrupa'ya
gelmesi ise on iki yüzyıl sürecekti. Budizm'in Hindistan'dan Çin'e girişi de Han döne­
minde oldu. Ülkenin üç kralhA:a ayrılmasıyla, Budizm yerini satlamlqhrdı. Zira bu ka­
rışıklıklar sırasında çok sayıda kişi, dünya işlerinden uzak duran bu dine sı&"�ndı.
Bir istikrarsızlık dönemini takiben, Vey (Wei) Sülalesi -iktidardaki aile Vey gene­
rallerinden biri olan Chin'in ailesi olmasına raA-men- MS 265'de ülkenin kontrolünü ele
geçirdi. Fakat hala barış yoktu. Kuzeyden gelen akınlar Chin'leri Yangere'nin güneyine
sürükledi ve askeri teknolojiyi geliştirmeye önem verildi. Ancak bundan pek hoşlanma­
yanlar enerjilerini daha çok spekülasyona ve bilime yönelttiler; böylece bu dönem, bi­
lim açısından verimli bir dönem oldu. Beşinci yüzyılın son yansında ülke yeniden ikiye
bölündü; birleşme ancak yüz yıl sonra, kısa ömürlü Sui Sülalesi ve onuncu yüzyıl batı­
na kadar hüküm sürecek olan Tang- (T'ang) Solalesi zamanında gerçekleşti. Sui Salale­
si zamanında, Büyük Kanal 'ın ana batiantıları inşa edildi. Bu kanal, Chin kuvvetlerinin
çarpıştıgı eski savaş alanlarını karelere bölerek geniş haberleşme ve ulaştırma aıt oluş­
turdu. Aynca bu kanal, ordulan n ıhtiyaçlarını temin ve açlıkla mücadele etmek için ver­
gi olarak toplanan tahılın datıtımında Çin'e çok büyük kolaylık s&�ladı. Ancak, büyük
acılar pahasına inşa edilmişti: kanalın yapımında çalışan beş buçuk milyon insandan iki
milyon kadarının geri dönmediAi ileri sürülmektedir.
143
Tang- (T'ang) Sülalesi 'nin yönetimi altında, Çi n'in sını rları ve e ı ldsi genişlemeye baş­
ladı. Çinliler Tibet'e kadar ilerledi: Mançurya, Kore ve Tli rkisıan'ın bir kısmında güç
kullanarak hüküm sürdüler. Bununla birlikte, batıya doğru ilerleınelcri, MS 75 1 yılın­
da Müslümanlar ile yaptıkları Talas Nehri Savaşından sonra Uzbekistan'da son buldu.
Bu savaş, Çin 'in batıya dog-ru yayılmasına son verdiği gibi, Müslümanların doğuya iler­
lemesini de durdurdu. Dünya tarihinin en belirleyici savaşlarından biri olan bu savaşın
etkileri doğal olarak Çin İmparatorluğu'nda da görüldü: Moğolistan gibi uydu devlet­
ler, mücadele etme ve bag-ımsızlıklarını kazanma yol unda harekete geçtiler. Ayrıca, Çi n­
Iiierin Tibet ile olan ilişkileri kötüleşti, fakat sonunda Tibetliler, Çin için olduğu kadar
İslam dünyası için de sıkıntı yarattı lar. Sonuçta Tanğ I mparatoru, Binbir Gece Masal­
ları 'nın ölümsüzleştirdiği Halife Harun Reşid ile bir anlaşma i mzaladı.
Tan&" Solalesi zamanında, yabancılar tekrar iyi kabul gördü. İran, Suriye ve İslam
dünyasının diğer bölgelerinden Çin 'e Alimler geldi ve evlerde yabancı uzman (özellikle
seyis ve sanatçı olarak) çalıştırmak, bilhassa zengin Çinliler arasında moda oldu. Çinli­
ler de, ülke dışına gittiler. Hıristiyanlık, Manicilik ve Zerdüştlük gibi yabancı dinler
Çin 'e girerken, Budizm daha önce hiç görülmemiş şekilde yaygınlaştı. Budizm, alterna­
tif bir devlet oluşturacak kadar popüler oldu. Tanğ yetkilileri, 845 yılında, bu duruma
tepki gösterdi: 250.000'den fazla Budist rahip ile rahibe laik hayata döndürüldü,
4500'den fazla tapınak ve 40.000'den fazla mabed yıkıldı.
Tanğ döneminde sanat ve edebiyat gelişti, Çin yasaları kitap haline getirildi, fakat bi­
limdeki gelişme oldukça azdı. Biraz sonra kısaca göreceğimiz gibi Taocular simya, Kon­
füçyüsçüler baritacılık ile uğraştı. Budist rahip I Şınğ ( 1 - H sing) matematik ve asırono­
mide bazı ilerlemeler kaydettiyse de, genel ilgi daha ziyade dil ve edebiyat yönündeydi.
Teknolojik ilerlemeler oldu: gerçek porselen ilk defa bu dönemde üretildi ve barut keş­
fedildi. Ancak barut, Tanğyönetiminin son bulduğu ve Çin'in bir kere daha bölündüğü
9 1 9 yılından önce savaşlarda kullanılmadı.
Yeniden birleşme 960'da Sunğ (Sung) Solalesi ile gerçekleşti. Bu sülale, Tatar isti­
lası ile kovulduğu 1 1 26 yılına kadar hüküm sürdü. Bu tarihte, saray mensuplan ve me­
murlar güneye kaçarak Han�oı'u (Hangchow) başkentyaptılar. Kargaşalara rağmen,
her iki Sunı hakimiyeti dönemi de -güneyde Sunı yönetimi on üçüncü yüzyılın son
çeyreğine kadar devam etti- bilim ve teknolojiye özel önem verilen büyük kültürel fa­
aliyet dönemi oldu.
Sung- Sülalesi nihayet on üçüncü yüzyılda iki kültür arasındaki çatışma sonunda yı­
kddı: bu kültürlerden birisi kuzey bölgelerinin göçebe kültürü, diA"eri ise Çin'in esas kıs­
mını olu,turan ve tanının yoAun olarak yapıldııı yerleşik kültürdü. l 2 04'de Motol ka­
bileleri bir'leşerek fetih dalgalarıyla güney bölgesini istila ettiler. Ancak SunA-lan yene-
144
bilnıcleri, çeyrek yüzyıl sonra, 1 279'dc oldu. Böylece karşılarında tarım bakımından
inanılmaz derecede zengin bir ülke buldular; Çinli danışmanları, ülkeyi yakıp yıkmak
yerine bu ülkeden faydalanma konusunda onları ikna etti. Mo�ol fethi yeni Yüen (Yu­
an) Sülalesi"nc Orta Asya'nın büyük kısmını içine alan çok geniş topraklar getirmekle
beraber, yönetim konusunda bazı sarunlar da getirdi. Mo�ollar Çiniilere güvenmedik­
lcrinden en önemli mevkileri -eğer bu kadrolar için uygun Moğol adayyoksa-yetenek­
li ve bilgili Müslümanlara veya Avrupalılara vermekteydi. Böylece, bu dönemde Çin,
dış ülkelerde her zamankinden daha iyi tanındı. Venedikli Marea Polo ( 1 254- 1 324) bu
dönemde Çin 'e geldi ve saray memuru olarak yaklaşık on yedi sene Çin'de kaldı.
Yüen (Yuan) Sülalesi, yolları ve su kanallarını iyileştirdiği gibi, coğrafi keşifleri de
teşvik etti. Cu Subın (Chu Ssu Pen), büyük atlas Yu Du'yu bu dönemde hazırladı; Pe­
kin 'de önemli bir gözlemevi kuruldu (Resim s. 153). Ancak Yüen yönetimi yavaş yavaş
sarsılmaya başladı: Çiniiierin kültürlü seçkin sınıfı, yönetici kadrolara geri döndü, Kon­
füçyüsçülük yerleşti ve milliyetçilik ruhu canlandı. 1 368'de Moğollar kovuldu ve Minğ
(Ming) Sülalesi kuruldu.
Başkent, 1 403 yılında Nancinğ'den (Nanking) Pekin'e taşındı ve böylece deniz ke­
şifleri dönemi başladı. Çinliler, okyanusa dayanıklı yelkenli gemileriyle Sumatra, Sri
Lanka ve Doğu Afrika'ya kadar gitme cesaretini gösterdiler. Bu geziler, yeni coğraıya
bilgileri yanında, çok çeşitli yabancı ürünü, aralarında devekuşu ve zürafaanın da bu­
lunduğu birçok yabancı hayvanı Çin 'e getirdi. Bu proje ile, Minğ'lerin belirli bir bölge­
nin coğrafi keşfini hedeflemiş olmaları mümkündür. Zira yolculuklar, başladıkları gibi
birdenbire durmuş ve Çinliler, Hint Okyanusu 'na hakim olmaya teşebbüs etmemişler­
dir. Böylece Hint Okyanusu, önce Arapların daha sonra da Portekiziiierin hakimiyeti­
ne girmiştir.
Özellikle botani k te olmak üzere, Minğ döneminde bazı bilimsel çalışmalar yapılmış­
tı. İmparatorluk ailesinin bazı üyeleri bitkilere ilgi göstermiş ve Kaifeng yakınında bü­
yük bir botan i k bahçesi kurulmuştu. Bu arada, kıtlık dönemlerinde yabani bitkilerin gı­
da olarak kullanılması hakkında bir kitap hazırlandı. En büyük başarı, Li Şıcın 'ın (Li
Shih-Chen) Bmtzav Ganğmu (Pen Ts'ao Kang Mu) adlı büyük farmakopeyi deriemiş
olmasıydı. 1 596 tarihli bu kitap, bin kadar bitkiyi ve bir o kadar da hayvanı tanımla­
makta; bunların kullanıldıgı sekiz binden fazla ilaç reçetesi vermekte; ve ayrıca çeşitli
tıbbi konuları tartışmaktaydı.
Minğ'ler, 1 644 yılında Li Dzıçınğ (Li Tzu-ch'eng) adındaki bir asi lider tarafından
devrildi. Bu olayı izleyen karışıklıklar, düzeni yeniden kurabilmek için Li Dzıçınğ'ı
Mançurya'dan yardım istemeye zorladı. Çin 'e gelen Mançuıyalılar daha sonra gitmeyi
reddettiler. Yönetime el koydular ve Çinğ (Ch'ing) Sülalesi adı altında yaklaşık üç yüz
145
.VII
ıle
� nca
110
ulkeyi yönC"ttiler. Çin tarihi ilc ilgili bu kısa açıklamamız. Moım;u _vi) n r ı i ın i
na ermC'ktedlr. zira, Min& döneminin sonuna dotru Çi n 'e grlcn CiZ\'it lcı· bu ülkc­
.ve Avrupa bilimini getirmiş, Çı n li bilim adamlan bu yeni lıilgi.vi Man(,"U .vöneı i rn i n i n i l k
onyı l la nndan itibaren hazmetmiş ve daha sonra kullanmaya başlamışlardı. llö_vlecc Ç i n ,
yavqyavq evrensel bilim toplumunun bir pa�ası halinC' geldi. Dolayısıyla Mançu yö­
netimi sonrası Çin biliminin gelitmesini izlemek, evrensel bilimin yani on yedi nd y ü z ­
yıldan itibaren tamamıyla uluslararası nitelik kazanan dotal alemi araşt ırma lcşclıbüsü­
nOn gelişmesini izlemekten batka bir fC'Y detildir.
çı.. Dilaya GoıGto
Çin medeniyetinin Aleme ve bilime bakış açısı. birçok yönden Bau'nın bakış açısı n­
dan farlc:bdır. Çeşitli tcklllerde kendini gösteren bu Farkı, ilerideki saylalarda erken dö­
nem Çin bilimini ineeledilimizde görece&iz. Çiniileri n. en eski zamanlardan itibaren ev­
renin bUtOnOnU -insan ve data ilemi bu evrenin birer parças_ıdır- büyük bir canlı var·
lık olarak görmOt olduklannı kabul etmemiz. onlann bqanlannı anlamada bizC' yar­
dımcı olacaktır. Bu anlayı.. gözledıkleri olaylan açık�ma tarzını derinden etkilemittir:
bazı durumlarda. Çiniiierin bazı açıklamalara Dan'dan çok önce ulqmala.nna yardımcı
oldup gibi, bazen de ilemin itleyiti hakkında dotru açıklamayı bulmalanno engellemit­
tir. Önemli rol oynayan bır batka faktör de, Çiniiierin tOm evreni yöneten yüce gilç ola­
rak, her şeye kadir bir ilahi varlı8J reddetmit veya onun varlı&ına inanamamıt olmala­
ndır. Bunun getirdili bazı 10nuçlan ileride inceleyeceS�z.
oı.pnıı.ıo
pratik zekAya ııahip olan Çlnliler. hangi biJııi olunıa oloun, onu pratik
amaçlı kullanmaıla her zaman büyük beceri göstennitlerdlr. Uygulamalı bilimler ııöz
konusu oldutunda. bUtOn eski toplumlar içinde en üstün olanı Çin toplumuydu. Fakat
konumuz teknoloji tarihi olmadı&ından, onlann çok ııayıdakı teknik bqanlannı -etkili
körok ve pompalann tuarlanması, demir ve çelik üretimi, derin burgu, gemi yapımı ve
ponelen üretimi- ele almayaca&ımız gibi onlann mekanik konulannda oalıip olduklan
becerinin ve yarahalı&ın -kı bazı durumlarda Çin Bab'dan bın yıl kadar önde olmut­
tur- OrOnJeri Ozerinde de durmayaca&az. Yalnızca iki Çin icadmdan -mekanik saat ve
manyetik pusula- a6z edece&iz. Ancak, Çinlllerin öncülük ettiAi tek alanın teknoloji ol­
madıfı kealndir, her ne kadar çok kere pratliı ifadelerle açıklanmat olsa da, Çlnliler o
zaman
için çok ileri bazı bilimael göriltlerl ortaya koymuttur.
Konflıçytı.çaluk
Çinlllerin dünya g6ıilt0 -Çın feloefeoi- genel olarak Konfüçyü.çüler ve Taocular ol­
mak llzere ıki sruba aynlmıt olmakla beraber, Moiaıler (Mohioto), Manbkçılar, Lega-
1 46
l isıl cr ( Mctruiyl' I C, ill"r) Vl" N a l ü raliı�llrr ( l l
oj'ac ı la r ) dr bazı dönemlerde rtir.ili olmuttur.
Konl'ü ç_yüsc;ülcr, Ü s i ad K u n g ' u n veya Çim:r
olarak Konfüçyüs'Un ötretilertni takip et­
mcklc.v, J i . Biz unu l ..a l incelrt l i r i l m i t adı K on fü
çyü s
ile ta n ı m ak t.a_y� z . Konfüçyüs. MO
622'd e lmgü n k U Şaml unA" ( Sh a n l u ng) eya l e t in d e doj'du; bir zamanlar iktidarda bulu­
nan �anA" aileı.ine menaupl u . Bü t ü n h aya l ı n ı , soayal ilitkilerde uyuma ve adalete daya­
nan fe lsefC�ı i n l gr l i , l i rmeye ve yaym aya adadı. Bir süre doA:du&-u eyaJetten uzakta, sOr­
günde kaldı; birka� ötrencisiyle beraber bi; tendal saraydan ditc ri n r pzip durdu. An­
cak. haya t ı n ı n
1100
Oç yı l ı n da, evine geri dönebildi. KonfOçyOa MÖ 479'da öldo. Opn­
cilcr i ve ailesi onun yasını tunuysa da, felsefi Ilkirieri genel olarak kabul garmedi&in­
den, bq k a.la n tarafindan lıqansız sayıldı. Ancak Konfüçytıs'On öJretisi daha 110nraki
nesiller tarafından ele alındı ve sonunda devlet memurlannın ve aynı zamanda Çin'de
gelittitilecek olan dev bürokrasinin hll.. i m felsefesi haline geldi. Dolayısıyla. kendisine
sonradan verilen "Çin'in taçsız kralı " unvanı pek de prçrk dıtı deı; l dir.
KonfDçyDııçDIOk neydi? KonfOçyüııçOIDk, çok d«J8ru olarak, ııooyal yapıda uyum
doktrinl olarak
ta n ım la nm ı , tır . Hedrfi. IOIYaJ
adaleti yaymaktı; gerçi bu, milattan ance
altıncı yüzyılda, Çın feodal-bürokratik devletlerinde çok aınırlıydı. KonfUı;yQa. ıılyaai
kantıklık içindeki bır ülkede düzeni aradı ve ln.un hayatının çok ucuz oldup bir d&­
nemde Inaana saygıyı öJ'Otledl. f..Ai timin yaygınlqt�nlmuını Istedi.
mevkılere, aoayal bakımdan dea;l akademik bakımdan bilgi
ve
Idari ve diplomatill
yetenekli kıtllerin pıt­
rllmesi gerek�Jt�nl do,anda. Bu teklif, onun zamanında alıtılmamıt ve kabul edilemeye­
cek bır teklıftı. Ancak KonfOçyüııçOiok. akademik •&llime aabip olmakla birlıkıo, bilime
yönelmemltti Konfüçyüs, evrende bir ahlaki düzenin bulundupna; insanın g6rev:inin
bunu ııtrenmek ve uygulamak oldutuna Inandı. lnaanlık, do&a llemini bılımael oW-ak
incelemek yerine insanin kendisini tncelemeliydt. KonfoçyOaçü Akirierin akdcı oldutu·
na tOphe yoktur, ancak, bu Rklrler aoayal problemler o .. rinde yotunlqmıfh ve data­
yı Incelemeye
az
önem vcrllmltti.
KonfOçyüo'On en etkılı ııtrenclol Mıng
!<to (M•"8 K'o) ldl. Kendloi daba çok Laıı n­
celettlrilmlt adı Mensi.fus (Menc:ius) lle tanınır. KonfoçyOs'ten yaldqık ytız YII aonra
dotan Monolyuo, Uyan&
(Uarıs) ve Çı ( Ciı 'l) devletlerınde danıtmanlık yaph ve Kon­
foçyüaçOlqün demokratik unsurlanm vurplacb. Mensiyus, Inaanı yücelten bir g&il·
'" aahlpll; her lnaanda, onu ıyılık yapmaya y<ınehen dotal bir •&lllmln bulundutuna
Inandı. Ancak, oonrakl KonRıçyüaçOierln hepol onunla ayo• Rkirde olmadılar, ak.ine
bazılan Inaanın kötO niyedere uhlp olarak dotdutuna Inandı. Yine de. daba aonra. mt­
laıtan önce OçOncU yüzyolda. inııaınn hem kötii i Ok, hem de Iyilik unaurlanyla birlıkıo
dotdutu. fakat hiçbir Inaanın iyi veya kötü davranmak Için d<>tuttan eaılimll olmadı�"
ileri oOrOidu.
1 �7
Konf'üçyüsçülüg-ün bir dig-er yönü de "ruhlar merdiveni" idi. Kitab ı n b i r ö n c e k i bö­
lümünde gördüğümüz gibi, milattan önce dördüncü yüzyılda Aristotelcs, çeşi tli canlı
varlıkları ruhlara -beslenmeyi. hissetmeyi ve düşünmeyi sağlayan ruhlar- göre s ı n ı llan­
dırmıştı. Konfüçyüsçülerin de benzer bir sistemi vardı: ateş ve su, ince bir ruha sahipti
ama hayat taşımıyordu; bitkiler ve ag-açlar, can veren ruha sahipti ama algılama beceri­
leri yoktu. Kuşlar ve hayvanlar algılayabiliyorlardı ama, adalet hissi {veya ruhu) yalnız­
ca insanda bulunmaktaydı. Çin sistemi ile Aristoteles'in sistemi arasında ince bir fark
vardı; ondan yüz yıl sonra ortaya çıkmış olmasına rağmen, Çin sistemi Aristotelcs'den
alınmış gibi görünmemektedir. Çin 'de bu doktrin, çok hümanist ve şüpheci bir bakış
açısı sergiiemiş olan Şüendzı 'dan { H suan Tzu) kaynaklanmıştı. Şüendzı {MÖ üçüncü
yüzy&l), ruhani varlıkların, canavarların ve devierin varlığını reddetmişti; her ne kadar
bilimin formel manttgını onayiamamış ise de, eğer bugün yaşasaydı batı! inançlara kar­
şı çıkan aydın bir zihniyet olarak kabul edilirdi. Ancak gerçek Konfüçyüsçü geleneğe
uygun olarak, doğay& inceleyip insanı incelememenin evreni yanlış anlamaya sebep ola­
cağını düşündü. Böylece o da, sosyal araştırmaların önemini gereğinden fazla vurgula­
yarak insanlan bilimden uzaklaştırdı: insaniann o zamanki bilgi düzeyi göz önünde tu­
tulduğunda, böyle bir tutumun ortaya konması için vakit henüz çok erkendi.
[Ari.....ıooı. ..ı.ı.r .....ıı...ı.nn. 1ç1a bb. '· l l l]
Han döneminde imparator, Konfüçyüs'ün şereBne Kunğ (K'ung) ailesine önemli
kurbanlar sunmuştu. Daha sonra bu uygulama yaygınlaştı: Konf"üçyüs, devlet yönetimi­
nin kutsal koruyucusu haline geldi ve Konfüçyüsçülük bir dini kült olarak güçlendi. İm­
paratorun bütün milletin dini lideri olduğu bir devlet dini daha önceki çağlarda görül­
müştü, ama bu oldukça farklı bir şeydi.
Ta.oculuk
Çin'deki ilk ve en büyük bilim-felsefe hareketi, Taoculuk ( Daoculuk) olarak bilinen
harekettir. Din ile felsefenin, büyü ile ilkel bilimin karışımı olan Taoculuk, ismini Tao
kelimesinden almış olup bu kelime Tao'nun taraftarlannın peşinden koştuğu hedef an­
lamına gelmektedir. Tao neydi? Dilimizde bunun eşdeğeri bir kelime bulunmadığından
Tao'yu tanımlamak güçtür. Ama en yakın olarak "Yol" veya belki de, evrenin asli gücü
anlamında "DoA'anın Düzeni" olarak kabul edilebilecek felsefi ve ruhani bir terim ile
açıklanabilir. Yalnız burada, her şeye muktedir tannlaştınlmış bir hükümdarıo gücü­
nün de&il, insan ve evreni içine alan büyük bir canlı varlı�n her yerde mevcut olan gü­
cünün söz konusu olduAunu belirtmeliyiz. Bu sebeple, Çince terim olan Tao'yu kullan­
mamız belki daha uygun olacaktır.
Taoculu&un iki kayna!t vardır. Taoculuk, kısmen, milattan önce sekizinci ile beşin·
ci yilzyıllardaki savaşlar sırasında siyasi danı,man olarak feodal prensiere baAlanmak
1�8
yerine, sosyal hayattan neredeyse tamamen çekilerek düşüneeye ve doA:a aJemini ince­
lemeye dalan filozoflar arasında gel işmiştir. Ancak büyücülere, büyücü hekimlere veya
şamanlara (büyücü rahipler) da bazı şeyler borçludur; bunlar, bol ürün alınmasını saA:­
lamak ve her çeşil hastalığı tedavi etmek için doA:a ilieminin çok sayıdaki küçük tann ve
ruhlarına inan makta ve bunlara tapmaktaydı. Bu etkiler sonucunda, Taoculuk "DaA"a­
nın Düzeni"ne olan bir inanç şeklinde gelişti ve bu düzen, emir gücüyle delil fakat ken­
di dog-asından gelen bir doğruluk ile her şeyi yaratmakta ve her eylemi yönetmekteydi.
Bu inançlar, nesnelerin varoluş nedenlerini öğrenme, doğa illemini gözleme ve hatta
deney yapma isteğini canlandırdı. Bir Taocu, doğayı yalnızca boş bir merakla delil. el­
de edeceği bilginin iç huzuru sağlayacağı inancıyla inceleyecekti. Bilgisini, Batı'daki bi­
limsel araştırmaların çoıonun hedeflediği gibi doğaya hükmetmek amacıyla kullanma­
dı. Taocu, doA-aya karşı güç kullanmak şeklinde anlaşılabilecek "ters" bir hareketi hiç­
bir zaman yapmayacaktı. Taocular çevrimsel (cyclical) değişikliklerle de ilgilendiler ve
her şeyin daha iyi, daha basit ve daha "saf' olduıo eski bir çag-ı düşlediler. Bu, geçmiş
zamanlarda yaşanmış olan "altın çağ"a geri dönme şeklindeki çok eski bir inançn.
Konfüçyüsçülerin aksine, Taocular insanı sosyal açıdan incelenmedikleri gibi, sosyal
sınıflarla ilgili Hkirlerle de ilgilenmediler. Zanaatkarın tekniğine, ressamın sanan veya
teorisyenin Hkirleri kadar değer verdiler. Bu tutum sayesinde hem deney yaptılar hem
de filozof olarak kaldılar. Bu, Konf'liçyüsçülerin hiçbir zaman yapamadıklan bir şeydi.
Bireyciliği savundular ve bireyin ölümsüzlüğüne, hatta bedeninin de ölümsüz olabilece­
ğine inandılar. Bu görüş dog-rultusunda, özel beden hareketlerini ve benzeri uygulama­
ları teşvik ettiler; bazen de ilaç kullandılar. Taocu ilaçların içinde mineraller -alnnın
özellikle etkili olduğu düşünmüşlerdi- vardı. Bu simya uygulamalan. Batı'da olduğu gi­
bi Çin 'de de özellikle biyoloji alanında çok miktarda bilgi toplanmasını satladı. Çin'de
simyanın temel hedefi ölümsüzlük iksirini keşfetmek; Batı'da ise hedef, degersiz metal­
leri altına dönüştürmekıL
[Çio olmyu• Için bb •· 192-3: lolam olmyou ıle mub,yaeei lçin bb. •· 264-6: ıı....... -.ı.
Avrupa slm.yaııı lle mukayeaeu için bkz. •· 341-2]
Konfüçyüsçülük gibi Taoculuk da din haline geldi. Başlangıçta Taocu din, Konf'liç­
yüsçülüğün bir din olarak yerleşmesine tepki olarak doğdu ve bu gelişme, Taoculuğa
derinden bağlı olan Canğ (Chang) ailesi ile ilgiliydi. Bu hareket, bugün h.iJ.i var olan
Taocu kilisenin m ilattan sonra ikinci yüzyılda kurulmasıyla sonuçlandı. Ancak onbirin­
c i ve on ikinci yüzyıllardan itibaren, Budistlerle yapılan şiddetli tartışmalar sonucunda
Taocu dinin etkisi azaldı. Ancak, TaoculuA"un kaderi bizim için fazla önemli değildir.
Taoculuiun 6zü -Tao'yu aramak- Çin düşüncesinde yer alan birçok akımda karşılaşa­
caıımız bir temadır.
149
TanS /JIJncml Taoculijn
vc-
SunA /JIJiu•mJ Nt•o-/(mı/�J�yiJJJrillc·rl
J-;rken dOn cm TaoculuAunun htll mııcl yön O fazla t a k e l i r gllrın cc l l . I Jolayı"ıyl;ı, c l c oı t c· k
bulmadıA-ı Için ılk k aybol maya batlayan, Tam·u i�grc ı i n l n b i l i mMcl yi�nO o l d u . Tam·u bı­
lım, mllattan 11onra OçOndl ve cllkdOncO y O zyı l l a rcla fiilen yok
u ld
u;
u
' u ra l an l a u �ı o n
durumda olan KonroçyO•çOier, TaOl'U öA"rct l n i n gericle kalan k ı � m ı n ı n d i n i v e m l ıı t l k yo­
ru munu ıetvlk eıtl ler. Böyle<-·e, karma özellik tatıyan yan i hem Tancu hem ele Knn fOco­
y01çU dUtUnce ekaileri gel i t ti . Bu ekollcrin " Fclııefı Akıl" vt·,ya "Saf Konwıma" llek l i n ­
deki t1im lerl. onların davranıtlarıyla uygu nluk Içinde dcAJicli. B u n u n la beraber, zama­
nın en ıleri zekAlarını kendilerine çektiler. Ama bu heytnler, k ıMa ıı O re ımnra, bu ckoiOn
benlmaediA"'J re1ml dünya görOtOne k u vvetle tepki gö•tcrd ilcr; cMk l Tane ularıo dOtOn('e
yapılarına ve daha liberal olan politik B k ı rlerine geri dönciOicr. Bu IMyancı cntelcktOel­
lerln bazı yazılarında, ıılmya ve tıbbi kimya bilgileri hiç de az dcg-ı lcl ı ve Lu d u r u m ileri­
de ılgi �:eklci ııonuçlara ul<t4acaktı. Gerçekten de, M S 389-404 aruıncla Kuzey Vey'le­
rln Imparatoru, katı d i n i I nançlarına baA"Iı olan I m paratorl u k H e k l m l ' n i n I t i razlarına
raA-men, Taoculuk eAltiml verecek bır k o nu ve ılaç hazırlanmaaı Için bır Taocu labora­
tuvar k urd urd u .
Heride k ı ııac a açıklanacak o l a n 1 C l n A ( 1 Ching, Deg-ı,meler K i t a b ı ) aci iı e!lcr, olduk­
ça ilgi gördü ve TanA döneminde e11kl Taocu fel11cfe yeniden doA:d u . Uu l:anlanma, eski
Taocuların madde ve tekil konuııundakl belir•iz ög-retlleri n l n yerin e evren hakkı nda da­
ha e•ulı açıklamalar arayan fHozonar •ayeıılnde old u . Bu y� n l ve daha derin aniayıtın
bqarı kazanmaaı zaman aldı, bu bqan Çın 'de, ancak orta.çag-da SunA dönemi Neo­
Konrüçyüac;üleri ıle gerçekleııı.
TaoculuA'tJn yeniden doA:maaı, KonfOçyUaçOierln evren ve doA:a hakkındaki bılgi ek­
•ikllkleri n i tiddetle hiııtetmelerlne aebep olmut gibi görünmek tedir; bu entelektOel bot·
luJa. bu konularda kendilerine haıı görOtlerl olan Budl11tler de d ı kkat çek m lttl. Sonuç­
ta, bazı KonfOçyO•çOier, bak ıt açılannı genltietme yön O nde çalıtmaya hqladı; hem Bu­
dızmden hem de Taoculuktan çetit i l kavramlar aldılar. Konf'UçyOaçUIUA"ün bu genltle­
mesl yavq yavq oldu; zira tahm i n edllebileceA:I gibi, bazı dUtOnUrler diJerleri ne göre
Taoculup daha yak ındı. Ancak bu hareketin doruAa ulqma•ı S unA döneminde Cu ŞI
(Chu H1l) 1ayealnde oldu. MS 1 1 3 1 'de dog-an ve 1 200'de ölen Cu ŞI, U at O n zekAsını yal­
nızca ketlf yapmak Için deAIL aynı zamanda Taocu ve KonfOçyOaçO dOtOnceyl çok bU­
yUk bir ��entezle birlettlrmek Için k u l landı. Çalıtmaları, Thomu Aqulnaa'ın yüz yıl 1on·
ra Batı'da yaptıA:ına, Hı rlatlyanlık ile Yunan ve l 11lam b i l l m i n i kaynattırmaya yönelik
çalıtmalara benzemekıeydı. Cu Şl'nln çalıtmaları, mistik ve boyUlU görOtc zıt, tamamen
daAaya dayalı bır evren görOtOnOn yayılmuına yol açtı. Bu çalıtmalar, doA:a ilem i n i In·
eeleyecek olan Sun& döneminin diA:er Neo-Konf'UçyU•çUierlne zemin hazırladılı gibi,
1 60
Sagda: Bir Çin ab.�küsü.
�" ,\luscum. Londra.
Sdcn·
�
�
l
. �" at
� �
� :f;:
*
� �·
,ı. ;;:
f
�ı:
�e
p·
'1- j:
7�
"t�
'<"
'i'
�
,.
,., .
Tl
'!'li
;-.o. �i.
.. ., '!,'\.
� i: � �
-�-� �.f
Sagrla: Dunhuang- (Dunhuang)
yazmasından bir yıldız haritası
"',\\erkator"'
projebiyon u n u
kullanan bu harita
yılı­
na aittir.
tarafta. Küçük Kö·
p�k. Yengeç ve Hidra takımyıl­
dızları: sag-da ise Orion. Büyük
Köpek ve Lepus takımyıldızları
yer almaktadır. British Libraı:v.
Londra
Sol
MS 940
Sagrla: El yazma yıldız haritası
Dunhuanı (Dunhuang). Hari·
!anın solunda, kutup çevresin­
deki yıldızlar ve Büyıık Ayı ıa­
kımyıldızı; ""'�ında ise Yay ve
Og-lak burcu yıldızları görül­
mektedir.
British
Library,
Londra.
1 52
·' :
-�
Sı>t./,1
"'' ·•lrr.o:
On üi·Un<ü ,•·U7-
,.,hn >r>nl�nn.i aiı ol,ııı :'\,ın­
�·in�·,ı,·ki (L\.inking) küçük
l"<·mberli kür.· (2atülh.,l.,k)
m
�����.';:�:�;::;�ri�'J�:� -�·'·ı��-;��
gözl,•m yapm«k. g<·l<·neks,·l
1-�ınheı lı kıir•· il<· gözl<•m y«p­
n><ıkıan daha kollanışh�·Jı
l fl3
��t, ; :�::�·;., ı�·�:ı·::::ı:;..k':t;:��::
··
i.
:j��ı·�;�";:n•·:.��:�ı::�:' :�;;;;;;�;
·�­
haşı k··�inıi�iz ular;ık �u ilc b·
lcıımekl<',v<l i .
====r� ---.1 \
1
· 1
ı; -.�:---���r
' \ L l · -; ' ·'.
•
\';��\�\,��
----�]-!J. 'c-c:C ;;'��
�
S.ıgda: :O.\ila.ııan sonra yaklaşık
1 090
yılında, a�tronomi -.alış­
mala.rında
k u llanılmak
llzcroe
K.aifoenfdı.- ( Kaillong) in� ı.-dil­
miş saaı k u lesi. Kulı.-nln ı.,pı.-sin­
de bir çı.-mberll küroe (xaıülha­
l.ık ) bulunmak ı a alup, ahın<laki
insan Ilgiirieri ır.amanı ve mc\"·
simleri göstcrmrkıcdlr. Ounl;ı­
n n sag-ın<l;ı.k i k u ı ul;ır. su ile -.alı­
şan tiaaı ma..ııruı ı n.ı •u akıtan si­
fun •i�temiolir.
1 54
�� -
Çin b i l i m i n i n altın çağı unvan ını hakkeden Sung- dönemindeki entelektüel atmosferin
.Yaraı ılm as ın a katkıda bulundu.
(AquiDaa için bla.. 1. 290-1]
Moistlcr
ve
Mant1kç1/ar
Mantıkçılar ve Moistler (bunlar adları nı milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış
olan kurucuları Mo Di'den (Mo Ti) almıştır) temel bir bilimsel mantık kurmaya çalı­
şan ilk Çin düşünce okullarından ikisidir. Sunğ döneminde yaşamış bir memur olan
Mo Di, insanın insana evrensel sevgisini öğütlemiş, savunma gayesiyle yapılan savaşa
değil, saldırı gayesiyle yapılan savaşa karşı çıkmıştı. Onun yolundan gidenler, saldırı
kurbaniarına yardı m etmek için askeri teknikler konusunda eg-itildi. Savunma strate­
jisi ve istihkam konularına olan ilgileri nedeniyle bilimin temel yöntemlerini inceledi­
ler: böylece mekanik ve optik konularında bazı temel çalışmalar yaptılar. Gerçekten
de, Taocular biyoloji bilimlerini tercih ederken, Moistlerin eğilimi Azik bilimleri yö­
n ü ndeydi.
Moistler, deneye dayalı bilimi incelerken temel mantığı da tartışnlar. Gözlenen şey­
lerin akıl tarafından nasıl düzenlendiği meselesini, sebep-sonuç ilişkilerini ve benzeri
meseleleri ele aldılar; bunu yaparken, dedüksiyon (tümdengelim) ve endüksiyon (tüme­
varım ) gibi iki önemli düşünce yöntemine ulaşmış olmalan mümkündür. Kavramlan şe­
killerle temsil etme Hkrini de benimsediler.
Moistlerden hiçbir zaman kesin olarak ayırt edilemeyen Mantıkçılann eserlerinden
ikisi hariç, hepsi kaybolmuştur: bunlardan birisi, kısmen korunmuş bir kitap olan Os­
tad Kuntsun Lu 'nun Kitabı, di�ri de paradokslann yer aldıg-ı Ostad Cuang'ın (Chu­
ang) Kitabı' dır. Çin felsefe literatürünün doruAu olarak kabul edilen birinci kitap, kav­
ramları ("beyaz", "sert", "beygir" gibi) belirli nesnelerden ayırınayı tartışmaktadır. Ay­
rıca, biyolojide çok önemli bir mesele olan değişmeyi ele almaktadır. Yunan tllozof Ze­
non'dan yüz yıl kadar sonra, milattan önce dördüncü yüzyılda yaşayan Huiy Şı (Hui
Shih) bir dizi paradoks kaleme almıştı. Her iki Alozof da, bu paradokslan muhtemelen
baA"ımsız olarak tasarlamışfa.rdı; bunlar, okuyucunun temel konulara dikkarini çekmek
için onu şaşırtacak şekilde hazırlanmıştı. Böylece, "ateş sıcak detildir" ve "gözler gör­
mez" paradokslan, kişiyi algılama meseleleriyle karşı karşıya getirmekteydi: Ateşin ken­
disi "sıcak " olmayıp biz onu ö.vle yorumlamaktaydık ; gözler de kendi kendine görme­
mekteydi (eski Yunanlıların görüşünün aksine). Aynı şekilde, "yumurtanın tüyleri var­
dır" paradoksu da, yu murtanın potansiyel bir tavuk olduğu gerçeA"ine dikkat çekmek­
teydi. Bu teknik, doğa Alemi üzerindeki araştırmaların gelişmesine ve dolayısıyla doğ�
makta olan Çin bilimine katkıda bulundu.
ı Zenon .... bb.
•.
&4]
1 55
Legalistler
Isimlerinden de anlaşılacatı gibi, Legalistler ya da Meşruiyetçiler, otorite yanlısı bir
felsefe okuluydu. Konfüçyüsçüler ve ı\1.oistler'deki insanlık ve sevgi. Taocuların duyar­
lılıAı ve banşseverligi bunlarda yoktu. Legalist akım, milatta n önce dördüncü yüzyılda
başladı ve yüzyıl kadar sonra doru�na ulaştı. Çin feodal devletinin son prensin in bir­
leşik Çin 'in ilk imparatoru olmasında legalist okulun çok büyük rolü olmuştu.
Legalistlerin tavn yeterince açıkn . Konfüçyüsçülerin karşıl ıklı sevgi, saygı ve otori­
teye dayalı olarak uyguladıklan gelenekler bütününü çok zayıf bulmuşlardı; yaygın örf
ve adedere degil, mevcut yasalara dayalı, etkili ve daha sert bir sisteme ihtiyaç olduğu­
nu; bunun da katı bir şekilde uygulanması gerektigini düşünmüşlerdi. Onlara göre, top­
lumu şekillendiren şey yasalardı. Yasalar güçlü olursa, ülke de güçlü olurdu. l n sanlan,
yasalara karşı gelmekten vazgeçirmek için cezalar ağır tutulmalıydı; eğer küçük suçlar
işlenmezse, büyük suçlar da dokroazdı. Bir toplum için kendi polisinin eline düşmek, sa­
vaşta düşman eline düşmekten daha kötü olmalıydı. Rapor etmeye ve ihbara dayalı bir
sistemi -aynı ailenin üyeleri arasında bile- savunmuşlardı. Devlet erdem degil, itaat
beklemekteydi.
Legalistlerin katı yöntemleri rağbet görmedlgi gibi, doğal olarak bir tiksinti yarattı.
Çinşi Huanğdi (Ch'in Shih Huang Ti) iktidara geldikten yirmi yıl sonra Han Sülalesi­
nin otoritesi scıg-lamla.şn ve Konfüçyüsçü ahlaka geri dönülerek, daha yumuşak bir yö­
netim kuru14u. Legalistler, her ne kadar sert ve kararlı olmuşlarsa da, gösterdikleri gay­
ret Çin bilim tarihi için önemliydi. Zira her şeyi, en ince aynntısına kadar dikkatle ele
alma geleneğini başlahp, araba tekerleğinin genişliğinden insaniann davranışına kadar
akla gelebilecek her şeyi sayılarla gösterdiler. Onlara göre, ifade edilemeyecek ve yönet­
meliklerle düzen alnna alınamayacak hiçbir şey yoktu: ölçü ve tartılardan, duygulara
kadar her şey onlann ilgi alanına dahildi. Her şeyi sayılarla belirtme fikrini geliştiri rken,
daha önce görülmemiş bir yenilik getirmekteydiler: öyle görünüyor ki, onlann bu fikri
benimsernesinde zamanın yeni teknolojik ilerlemeleri, kısmen de olsa, etkili olmuştu.
f:ter bu tutum sürdürülseydi, bilim sayılarla ifade edilebilecek, yani nesneleri kelime­
lerle de�l say.larla ifade eden yaklaşım başlayabilecekti. Böyle bir yaklaşım, daha son­
ra göreceı;miz gibi, on altıncı ve on yedinci yüzy.llarda Avrupa'daki Bilim Devrimi'nin
temel tatlanndan biri olacaktı. Bilim Devrimi, Batı'da ortaya çıkışından 1 700 yıl önce
Çin'de başlayabii irdi ama, başlamadı. Sebeplerden birisi -tabii ki yalnızca birisi- Lega­
listlerin siyaai bakımdan baf3nsız olmaları ve böylece ö@"eti ve tutumlannın büyük kıs­
mının kendileriyle birlikte yok olmasıydı.
Legalistler, önceden belirlenmiş yasaların önemini vurgularken, Avrupa'da çok etki­
li olan "Doğa Yasalan" kavramına yaklaştılar. Bu, Batı dünyası için doğal bir kavram-
1 56
dı; ç ü n k ü , her şeye kadir tanrıların varlıgına her zaman inanılmıştı. Bunlar, insanı ve
çevresi ndeki Alemi yönetmek teydi; ister canlı, ister cansız olsun tüm varlıklann ilahi
güç tarafı ndan konmuş yasalara uygun olarak davranması beklenirdi. Ama Çin'de du­
rum fB.rklıydı; insana yol gösteren ve yasaları koyan tannya olan inanç yoktu. Evren,
canlı bir varlıktı: ve her şey, kendi dog-al yerinde bulundu&"u, kendi doA"asına uygun ola­
rak hareket ettiği için işlemekteydi. Legalistler gözden düşünce, düzenleri de onlarla
birlikte yok oldu ve süreçleri sayılarla ifade etme girişiminin yerine ııa.ka bir teY kon­
madı. Çin yasalan, bu husustayardımcı olamadı; çünkü, Legalistlerin anladıtı anlamda
önceden belirlenmiş yasalardan -ki burada her suç ve ceza sayılar ile ifade edilmişti­
çok farklıydı. Çin yasalan, insanlar tarafından arzu edilen, iyi ve dotru teylerin belir­
lediAl gelenek ve göreneklerden oluşmuş bir "doA"al yasa"ydı. Bu, Çiniiierin yasalan
yoktu anlamına gelmemelidir; yasalar vardı ama bunlar, hümanist izler lafımaktaydı.
Bunlar, evrende her şeyin, evrenin yapısındaki dotruluk, ahenk ve yerlqmifi görenek­
ler sayesinde gerçekleştiAine dair Çin yaklaşımını yansıtmaktaydı. Suçlar ve hukuki an­
laşmazlıklar, insanın dotayla olan ilişkisinde meydana gelen aksaklıklar olarak görül­
mekteydi. Gerçekten de Tant (T"ang) yualannda, böyle bir dolal y...dan uzaklaşa­
rak cezalann hukuki olarak belirlendi� bir yasaya geçmenin tehlikeli oldu&u, özellikle,
belirtil�işti.
Böyle bir bakış açısında, Legalistlerin anlayışı dojnıltusundaki bir yasaya veya Ba­
tı'daki Roma Hukuku 'ndaki yasalar anlamındaki bir yasaya yer yoktu. Çin'de, bireyle­
rin haklan yasayla korunmamaktaydı; yalnızca. görevler ve zorunlulukfar vardı. En
yüksek ideal, dürüst almaktı; sorumluluk, kim ne yaptı, sonısonda de�. fakat yapılan
işin niteliAini de�rlendirmekti. Batı'da, bir taraftan insanlar için geçerli olan bir Doial
Yasa, diker taraftan maddi dünyanın boyun etcJi� "Dotanın Yasalan" kavramlan ge­
lişmişti. Çin'de böyle kavramlar ortaya çıkmadı. Taocular hiçbir zaman "Doianın Ya­
salan" flkrlnl geliştinnedi: biraz sonra bahsedeceAimiz Yin ve Yang gibi doj'al güçler
onlar için yeterliydi.
Çin Bilimincleki Bazı Teinel Fikirler
Yunanlılar gibi, Çinliler de, dop ilemini açıklamak için bilimele bazı temel kavram·
lan kullanmışlardı. Bunlar arasında maddenin temel özeUikleriyle ilgili olan bir tanesi,
her iki medeniyette de görülmektedir. GördUA"ümüz gibi. Yunanlılarda maddenin atom
teorisini benimseyen bırkaç Alozofbulunmakla birlikte, bu teori çopnluk tarafandan ka­
bul edilemez bulunmuştu; yerine dön temel unsur (toprak. hava. atet ve au) bir �tüla
olarak getirllmlf; bunlar da dön nitelik (sıcak ve ııoıuk. ..lak ve kuru) de birle,ıirilmlfli.
[Ywıoıı'dıılıı dM """" ( ldılı .ı.-) ve - - 1ç1D iıb. L 86-18)
157
Çinliler hiçbir zaman, maddenin yapısını açıklamak için bi ı· atom teorisi geli:;; t irrned i ­
ler. Bunun sebebi, böyle b i r teori nin evrenin e a nlı b i r \'arlı k olduğu: doğı·u v e doğal dav­
ranışların karşılıklı etkileşimine uygun olarak işlediği şeklindeki Çin ka,Tamlanna uy­
gun düşmemesiydi. Moistler, atomları esas alan bir görüşle ilgilenmişler ise de, bu doğ­
rultudaki fikirleri etkili olmadı. Genel olarak, Çinliler de, Yunanlılar gibi, doğayı açık­
lamak için az sayıda temel elemanı kabul eden bir teoriyi tercih ettiler. Ancak Çiniiierin
teorisinde dört _yerine beş unsur (kök eleman) vardı. Beş unsur teorisi en azından MÖ
350 ile 270 tarihlerine kadar geri gitmekte olup. doğa bilimci Dzoğ Yen (Tsou Yen) ta­
rafindan sağlamlaştı rı! m ış ve sistemleştirilmişti. Bazen, Çin bilimsel düşüncesinin kuru­
cusu olarak da nitelendirilen Ozoğ Yen, Prens Şüen'in kurduğu Cişya (Chi-Hsia) aka­
demisinin önde gelen bir üyesiydi; Taocular gibi prensierin sarayından uzak durmamak­
la birlikte doğal a.Jemi açıklamakla meşgul olan Çinli doğa filozoAardan birisiydi.
Çiniiierin beş unsuru su, metal. odun, ateş ve topraktı. Ancak tabii ki bun lar, basit
maddeler olarak değil -zaten değillerdi- fakat etkin özler olarak kabul edilmelidir. Bu
unsurlar, doğadaki olaylar veya laboratuvardaki işlemlerle yakından ilgiliydi. Böylece
su ıslatır, damlar, aşağı doğru inerdi; "tuzlu " tat ile bağlantılıydı; ateşin karakteristikle­
ri ise yakma, ısıtma ve yükselme idi; "acı " tat ile bağlantılıydı. Odun, kesme ve oyma iş­
lemleriyle şekil alırdı; tadı "ekşi" idi. Metal, sıvı halde olduğunda veya eritildiğinde ka­
lıplanarak şekil alırdı; tadı "keskin"di. Toprağın özelliği ise yenebilir bitki üretmesiydi
ve "tatlı" idi.
Bu unsurlar, kısa süre sonra, çevrimsel bir sistem oluşturdu; Han dönemine gelince
bu sistem sadeleştirilerek düzenlendi. U nsurlar, çeşitli "düzen"ler çerçevesinde ele alın­
dı. Bu düzenlerden bir tanesi, ilk unsur olarak kabul edilen sudan diğer unsurların han­
gi sırayı izleyerek oluştuklarını açıklamaktaydı. Bir diğer düzen olan " Karşılıklı Ü re­
tim" düzeni, bir unsurun diğerinden nasıl doğduğunu göstermekteydi. Ayrıca " Karşı­
lıklı Fetih " düzeni vardı ve burada, her unsurun bir di�erini fethettiği düşünülmüştü.
Örne�in odun, toprağı fethederdi ( odundan yapılmış bir bel, toprağı kazabilirdi); me­
tal, odunu fethederdi (onu kesebilir ve oyabilirdi); ateş, metali fethedebilirdi (eritebilir­
di); su, ateşi fethedebilirdi (söndürebilirdi). Bu devri tamamlamak için, toprak suyu fet­
hetmeliydi: etkili ve çoğu zaman gelişmiş sulama sistemlerine sahip olan Çiniiierin çok
iyi bildiği gibi toprak, setler vasıtasıyla suyu tutabilmekte ve su içermekteydi. " Karşı­
lıklı Fetih" düzeni sadece bilirnde değil politikada da kullanılmıştı. Çok yaygın bir ina­
nışa göre, unsurların " Karşılıklı Fetih" düzeni prensin veya imparatoru n veya saray gö­
revlilerinin davranışiarına -eğer bunlar iyi ise- yol gösterebilirdi. Bu düşünce, bu un�
surlann mevsimler ve doğal alemdeki olaylar ile bağlantılı olduğunu inancından kay­
naklanmıştı.
1 58
Beş unsur, bütün olaylarla ilişkiliydi. Ö n cele ri bu unsurlar deA"işmeyi ve niceliği (bir
işlemin sonucunu n, o işleme dahil olan unsurların göreli k uvvetine bağlı old u �u düşü­
n ü l ü rd ü ) si mgelemek teydi . Sı rası gelince bu unsurlar ile tatlar, kokular. pusulanın ana
yönleri, insanın zihi nsel ve fi ziksel fonksiyonları veya hayvanlar arasında ilişki kuruldu:
aynı zamanda, hava durumu, y ıldı zla rı n yerleri, gezegenler, hattayönetimin bazı yönle­
riyle ilişkiliydiler. Kısaca, doA-adan ve insandan kaynaklanan her türlü olay ile beş un­
sur a ras ı n d a bir ilişki vardı.
Çinlilerin, daA-al .ilemi açıklamak için geliştirdikleri diıer temel düşünce, iki temel
kuvvet olan Yin ve Yang'a dayanmaktaydı. Bu kuvvetler, milattan önce dördüncüyüz­
yılın başında felsefi anlamda kullanılmıştı; Yin, bulutlar ve ya&murla. dişi özellikle, bir
şeyin içinde bulunma özelliAiyle, soauk ve karanhkla bag-lantılıydı. Diğer taraftan Yang,
ısı, sıcaklık, güneş ışığı ve erkek özellik ile birleştirilmişti. Bu iki kuvvetin biri, diıerinin
asli karşılığı olduğundan bunlar, birbirlerineo ayrı olarak bulunamazlardı: ancak her za­
man ya biri veya diğeri hakimdi. Diğer bir ifadeyle bir faktör "dominant" (başat), diıe­
ri "resesir' idi. Benzer bir fikir, çok daha sonra, çağımız genetik tenninolojisinde ortaya
çıkacaktı.
[Geaetıkteld dommant ve .....,ır olma llkrinin kullamau 1ç1a bb. L W']
Birlikte kullanı ldığında, beş unsur ve iki temel kuvvet teorileri dotal .ilemde bulu­
nan çok sayıdaki ilişkiyi temsil edebilmekteydi. Beşin katlan şeklinde düzenlenebilecek
her şeyi kapsayabildikleri gibi, bu şemaya uymayanlar daha sonra başka ilişkiler grubu­
na (dörtlü, dokuzlu, yirmi sekizli vs.) dahil edildi (Resim s. 176). Diğer bir ifade ile,
Çinliler "asosyatif"' düşünceyi uygulamışlar, bir nesne ile diğeri arasında ilişkiler, bağ­
lantılar arayıp bulmaya çalışmışlardı.
Beş unsur ve iki temel kuvvet, Çin bilimine çok yardımcı oldu. İlişkiler, onlar saye­
sinde ilişki İer tanımlanabildi: bir kere tanımlandıktan sonra da, ineelenmeleri mümkün
oldu. Bu iki teori, nesnelerin birbiriyle "yankı" yapabildiA'ine işaret etmiş veya bugün­
kü bilim adamının ifadesiyle, Çinli bilim adamlarının, aralarında mesafe olan iki cismin
birbirini uzaktan etkilediğini düşünmelerine imkan sağlamıştı. Buna karşılık, faydalı ol­
mayan yönü de, ilişkilere mistik bakışı getirmiş olmasıydı: bu mistik bakış tarzı daha
sonra yaygınlaşarak Detişmeler Kitabı'nda ( / Cing, I Ching) kutsallaşmıştı. Bu eser.
muhtemelen köylülerin kötü ruhları kovmak için söyledikleri sözlerden (bunlar, insan
ve hayvanlarda olatandışı şeyler fark edildiğinde, hava durumunda alışılmamış deAişik­
likler ve benzeri şeyler gözlendiğinde söylenirdi) veya kehanette kullanılan malzemeden
kaynaklanmıştı. Daha sonra ise, sembolik ilişkilerden ve bunlar vasıtasıy layapılan açık­
lamalardan oluşan gelişmiş bir sistem haline gelmişti. Kitabın ana metninde iki kuvvet­
ten sık sık bahsedilmekte birlikte, Beş Evre ve İki Temel Kuvvet, özellikle kitabın ar-
1 59
kasında yer alan uzun ekierde görülür. Ana nıeıin, heı· bi ı-i üç veya altı tam veya kesik
çizgilerden oluşan sembolik şekillerden oluşmuştu. Bu şekillerin her llirinde Yi n veya
Yang üstündü ve bunlar, bu üstünlüğü gösteı·ecek biçimde belli bi ı· sıra içinde düzen­
lenmişti. Kısaca bu metin, büyüyü yansıtan fikirlerle dolu, sayılarla bag-Iantılı mistisiz­
me ilgi duyanların çok hoşlanacakları bir metin idi (Resim s . 198).
Kaynaklan üç �vüz sene öncesine kadar geri gitse de, metin muhtemelen milattan ön­
ce üç �ncü yüzyıla aitti. Eğer bu metin, yalnızca, gelecek hakkında kehanette bulunma­
ya yardımcı bir metin olarak kullanılmış olsaydı, onu dikkate almamıza gerek yoktu.
Ancak ana metinden dahayüksek entelektüel seviye gösteren ekierin bulunması, birçok
kişinin metnin gerçekten önemli olduğunu düşünmesine sebep oldu. Soyut yapısına
rağmen, çok sayıda ilişkiyi bir araya toplamış gibi görünen bu ekieri n, doğada gözlem­
leneo her gerçeğe ışık tutahileceği ve her olayı açıklayabileceği rarzedildi. Değişmeler
Kitab1'nın, mıknatısın etkileri veya gel-git olaylarının getirdiği meselelerle uğraşan Han
dönemi bilim adamlan için standart başvuru kaynağı olduğu tahmin edilmektedir; an­
cak kitap maaleseryalnızca sözde-bilimsel açıklamalar vermekte ve aydınlatıcı olmak­
tan ziyade okuyucuyu yanlış yola sevk etmektedir. Bilimsel değeri olan bazı buluşlar da
yapılmış olmakla beraber, daha sonraları bu buluşların Değişmeler Kitabi 'nda yer almış
oldukları sık sık ileri sürüldü. Bu kurnazlıklar, kitabın inanılırlığını arttırmış gibi görün­
mektedir.
Değişmeler Kitabi 'ndaki asıl tehlike, onun bir sünger gibi etki etmiş olmasıydı: yeni
delilleri sınıflandınp düzenlernede yardımcı olacak yeni ilişkiler bulmak gayesiyle, yapı­
lan her yeni gözlemi içine çekme eğilimindeydi. Bu tutumun birçok etkisi oldu. Bunlar­
dan birisi, yeni gözlemler yapma hevesini kırmış, diğeri de fıkirlerin gelişmesini engel­
lemiş olmasıdır. Bu kitaba rağmen, Çin bilimi ilerledi. Çin'den başka hiçbir medeniyet
I Cinğ (1 Ching) gibi bir metinden sıkıntı çekmiş gibi görünmemektedir. Ancak bu du­
rum belki de şaşırtıcı değildir. Esas olarak bu kitap, ilişkileri sınıfıandıran kapsamlı ve
kannaşık bir sistemdi; dünyanın en geniş kapsamlı ve etkili bürokrasisini geliştiren Çin
zekisını cezbetmesi kaçınılmazdı.
ŞüpbeciHk Geleneği
Han döneminde Değişmeler Kitabı'nın çok yaygın olarak kullanılmasının yanı sıra
şüphecilik geleneği de gelişti. Bu gelenek hem Han döneminde hem de daha sonralan
bilime son derece yardımcı oldu. Esas itibariyle bu hareket, o dönemde geç � rli olan ral­
cılı� ve batı) irikadiara dayalı uygulamaları hedef alan bir şüphe ve kötüleme hareke­
tiydi. Bu hareket Han döneminde doğmadı -en az beş yüz yıl önce ortaya çıkmıştı- an­
cak, bazı Konfüçyüsçüler arasında büyük bir gelenek haline gelmesi Han dönemin-
1 60
dedir. En önemli siması, akılcılığın klasik kitaplanndan biri olan Terazide Tartılmış
Söz/er isimli önemli kitabın yazarı Vanğ Çunğ (Wang Ch'ung; MS 27-97) idi. Van&. her
konuda bir şüphed idi; hortlaklara, kötü ruhlara ve diğer bir sürü batıl itikada olan yay­
gın inanca h ücum etti. Ancak kitabı, yalnızca batı! itikadlara ve bunlara dayalı uygula­
malara karşı yapılmış saldırılardan ibaret değildi, olumlu bir yönü de vardı. Örneğin
Vanğ, insanın evrendeki yerinden bahsetmiş ve şaşırtıcı derecede .. modem" bir görüş
sergilemişti: 'her şeyin merkezi insandır' şeklinde ifade edilebilecek yaygın inanıştan
çok uzak olduğu gibi, Yeıyüzünde yaşayan insanları, elbiselerin kıvrımlan arasındaki
bitlere benzetmişti. Vanğ, bütün yaratıkların en zekisi olan insana karşı muhakkak ki
büyük saygı duymaktaydı. Ancak, insanın evrendeki yerinin biricik ve eşsiz olduğunu
düşü nmüyordu. Öne sürdüğü tezlerde sık sık istatistiğe -en azından sayılara- dayalı
gerçekleri kullanmış ve batıl itikadlar ile büyüye olan inançların yaygın olduğu bir de­
virde mantığın canlandırıcı nefesini getirmeyi başannıştı.
Vanğ, ayrıca, gökyüzündeki işaretlerin, fırtınaların veya doA"al afetlerin, gökten ge­
len uyarılar olduğuna inananlara hücum etti. O dönemde, İmparator ve memurlannın
görevlerini iyi yapmadıkları veya yanlış politika izledikleri takdirde evrenin parçalana­
cağına, gökyüzünün bu durumu sergileyeceAlne, hatta daha büyük felaketierin meyda­
na g� lebileceğine inanılmaktaydı. Fenomenalizm (Oigusa.lcılık) olarak bilinen bu yanlış
inanç, insanları gökyüzünü incelemeye teşvik etmişse de, Vanğ'ın bu tutuma getirdiği
hücumlar gerekliydi ve zamanında yapılmıştı. Eleştirilerinde yalnız değildi ve şüpheci­
lik hareketinin bazı yararlı ve uzun süreli etkileri oldu. Daha sonraki yıllarda, arkeolo­
jiye olan ilgiyi teşvik etti� gibi, metinler üzerinde yapılan eleştiriye dayal1 çalışmalann
gelişmesini sağladı. Böylece, Çin 'in bu iki beşeri bilimin beşi!i haline gelmesine katkıda
bulundu. Görüldüğü gibi, şüphecilik geleneği yalnızca yıkıcı ve boş bir hareket değildi:
Konfüçyüsçülerin, bu hareket olmaksızın, belki de hiç tanımayacaklan bazi araştırma
alanlarıyla ilgilenmesini sağladı. itiraf etmek gerekir ki bu hareket, bilimi teşvik etme­
diği gibi, bilime ve deneye dayalı bir yaklaşımı da getirmedi. Böyle bir yaklaşım, Kon­
füçyüsçü ahlak ile hiçbir zaman uyum gösteremeyecekti. Ancak bu hareket, tarih konu­
sunda güçlü ve eleştirel bir inceleme başlattı. Bu, son iki yüz yıla gelinceye kadar dün­
yanın başka hiçbir yerinde eşi görülmeyecek bir incelemeydi.
Çin ve Baıı
Batı 'dan Çin 'e ve Çin 'den Bati Ya aktanlan bilimsel bilginin miktarını belirlemek her
zaman kolay detildir; çünkü, araştırma ve buluşlar birbirlerinden baA"ımsız fakat para­
lel olarak, dünyanın her iki ucunda da ortaya çıkabilir ve çıkmışnr. Örneğin hem Aris­
toteles hem de Şüendzı'da ( H uan Tzu) görülen .. ruhlar merdiveni " fikrinin, Yunanis-
161
tan'da ve Çin'de bağımsız olarak ortaya çıkmış olması m u htemeldir. f-lcr ne kadar bu �'i ­
kirler yaklaşık y ü z senelik b i r zaman liı.rkıyla görünmüş olsa d a , Doğu i l c B a t ı aras ı n ­
daki yolculukların pek de kolay olmadığı bir çağda doğmuştur. Ayrıca, canlıları birbi­
rinden ayıran karmaşık yapılarının bir ifiı.desi olan bu kavram, doğa alemini açıklama­
ya ve düzene koymaya çalışan her kişinin aklına çok doğal olarak gelchilecek bir kav­
ramdır. Her şeye rağmen, Çin ile Batı arasındaki haber alışverişi , zannedildiği kadar en­
der olmayabilir.
[Arlstot.elet lçl.a bb. •. ı l l; ÇUl'deki etde&eri için bkz. •. 148]
Bronz Devri kadar erken bir dönemde (MÖ I SOO'den yani Şanğ döneminden önce)
Çin ile Batı arasında büyük çapta temas vardı: arkeolajik bulgularda (kılıç, balta, ko­
şum takımları ve diğer eşyalar) görülen çarpıcı şekil benzerlikleri bu teması doğrula­
maktadır. Diğer taraftan, sihirli güçlere sahip olduklarına inanılan bazı bitkileri, Çin,
Galya (bugünkü Fransa) ve Meksika gibi birbirinden uzak ülkelerdeki topl umların
inançlannda görmek mümkündür. Bilginin, göçler, fetihler ve her şeyden önce ticaret­
le yayılmış olduğu şüphesizdir. Çin ile ticaret, özellikle Batı Ya ipek ihracatı, erken dö­
nemden itibaren yapılmaktaydı; bu yüzden Çin ülkesi Batı'da, 'ipek' anlamına gelen Çin
dilindeki sı (ssu) kelimesinden türetilen Seres veya Sina isimleriyle de tanınmaklaydı.
Batı'dan Çin'e veya Çin'den Batı'ya yolculuk ya kara yoluyla ya da Hindistan üze­
rinden deniz yoluyla yapılmaktaydı; gerçekten de Yunanlılar, Çin hakkındaki ilk bilgi­
leri, milattan önce beşinci yüzyılda Hindistan yoluyla elde etmişlerdi. Çin ile ilk deniz
yolu bag:lantısı milattan sonra üçüncü yüzyılda kurulmuş ve bu tarih ten kısa bir süre
sonra Çin gemileri Hindistan'a ve belki Hindistan'ın da ötesine ulaşmışlardı. Çin ile te­
maslar sekizinci yüzyılda Araplar sayesinde daha da sıklaştı. O tarihlerde denizierin hA­
kimi olan Araplar, dokuzuncu yüzyılda Kanton (Guandong) ve Hanğcoğ'da
(Hangchow) kendi ticaret kolonilerini kurdular. Daha sonra, on üçüncü yüzyılda, Mo­
ğollann kurdu� Büyük Asya 1mparatorlu�, Çin ile Batı Asya arasındaki ve hatta bir
müddet, Çin ile Hıristiyanlık dünyası arasındaki temaslan büyük ölçüde kolaylaştırdı.
[Hındıotao'... Çio ııı.ın..ı.ı. .-.ı. � ...ı Için bb. •. 209-218]
Kara yollan, deniz'yollarıyla aynı zamanda gelişti. MÖ 1 00 civannda, düzenli ipek
ticareti birkaç yol üzerinden yapılmaktaydı. Bu yollardan bazılan Çin 'in kuzeybatısın­
dan çıkmakta ve daha sonra Taşkent ve Semerkant üzerinden batıya yönelmekteydi.
Dig:erleri ise Lancog:'dan (Lanchow) çıkıp, gilneybatıdaki Patna'ya ve sonra kuzeyba­
tıdaki Merv'e (bugünkü Türkmenistan'da Mari şehri) ulaşmaktaydı. Bu, Eski I pek Yo­
lu olarak bilinen yoldu ve bu yol, sır olarak saklanan Ipek üretim tekniıinin Çin'den Bi­
zans'a kaçınldıkJ altıncı yüzyıldan sonra da uzun süre kullanıldı. Ancak tahmin edilece­
A-i gibi, ipek, Çin'in tek ihraç ürünü de!!Idi ve karayolları, Roma yönetimindeki Su ri-
1 62
ye'dcn ve I ran'dan göç edenler yanında diplomatik misyonlar tararından ve hatta savq
esirlerinin naklinde kullanıl maktaydı. Bir bütün olarak bakıldıAında, Batılılar Çinliler­
drn daha cesur gihi görü nmektedir: zira hareket, Çin'den Batı'ya doA-ru deiil rakat Ba­
tı'dan Çi n 'c dog-ru daha yogun olmuştur.
I-ler ne kadar d ışa kapalı olsa da, Çi n ülkesi dış etkilerden tamamıyla kopmuş delil­
di. Çin tarihiyle ilgili verd ig-irniz özette görüldüg-ü gibi, yabancılar bazı dönemlerde iyi,
bazılarında ise daha az iyi karşılanmışlardı. Bazı dönemlerde, Orta Asya bölgesinde,
Akdeniz ve Islam ülkelerinde çıkan savaş ve isyanlar da yolculukları zorlaşhrmıştı.
Her şeye raA"men, bazı Çin icatlannın Batı'da benimsenmiş olması, bol miktarda bilgi­
nin Çin dışına sızdıg-ına işaret etmektedir. EA'er bilgi alışverişi sar bilirnde kolay olma­
mışsa da -ki bunu doAal karşılamak gerekir- erken dönem Çin bilimi hakkında verece­
g-imiz bilgiler, yine de bazı fikirleri n deAiş-tokuş edilmiş oldug-unu göstermektedir.
İkinci bölümde gördüA"fimüz gibi, Yunanlılar, geometride deha sahibiydi. Böyle bir
özellikleri bulunmasa da, Çtnliler cebirde ve sayıları yazmada çok yetenekliydiler. Sa­
yıları yazmak, ilk bakışta zannedildij-inden daha önemlidir: bu iş, çarpma ve bölme iş­
lemlerini ve hatta yüksek matemalitin karmaşık işlemlerini yapmak kadar önemlidir.
Örnetln, on sekizinci yüzyıl Avrupa'sında lsaac Newton ve Wilhelm Lcibniz, sonsuz
küçükler hesabını birbirlerinden bag-ımsız olarak icat etmelerine ra:Amen, bu buluşun
hemen sonraki gelişimi İngiltere'de dej-il, Fransa ve Almanya'da olmuştur. Bunun esas
se bebi, Leibniz'tn, işlemlerini, Newton'a göre daha kolay anlaşılır bir yöntemle kaA"ıda
dökmüş olmasıdır. Matematigin gelişmesi için, sayılan yazmak, işlemler kadar önemli­
dir. Bundan şüphe duyanlar, Roma rakamlannı kullanarak CXLIV [ 1 44] sayısını
XXIV [24] sayısına bölmeye çalışmalıdır. Böylece, itin zorluA-u hemen anlaşılır.
Çiniiierin sayıları yazma metodu , yüzyıllar boyu giderek gelitmit ve basamaklı sayı
sisteminin kullanıldıA"ı miliuan önce üçüncü yüzyıldayüksek sadelite ulaşmıştı. Farkın·
da olsak da olmasak da, biz bugün 1, l l , l l l , vb. sayılan yazdı&-ımız zaman, basamak­
lı sayı sistemi kendtlittnden karoımıza çıkmaktadır ve bu sistemde onlan, yüzleri vs. be­
lirtmek için rakamiann sayı Içindeki yerlerint kullanınz. Bu durum bize son derece ola­
A"an gelmekle birlikte, bazı medeniyetlerde bu sistem keoredilmemlt ve kullanılmamıttır.
Rakamlara gelince, acaba Çin rakamlan naaıldı?
Mtlattan önce üçüncü yüzyıl civannda, düz çizsilerden olutan tekiller yaygın olarak
kullanılmaktaydı. Bunları, küçük çubuk kümeleri olarak dUtünebilirlz: 1 rakamı tek çu­
buk, 2 rakamı tki çubuk ıle Ifade edllmekteydi. Bu çubuklar, on sayı•ının her katı Için
yön delittirmekteydt. Böylece bizim 1 1 .236 olarak yazdı&-ımız sayt. Çince'de ı_ıı:T.
1 63
şeklinde yazılmaktaydı. Çin yazısı yukarıdan aşağı doğru yazılmasına rağmen, sayılar
bizimkiler gibi yatay olarak yazılmaktaydı. Sayılar, mu htemelen hesap tahtaları n ı n kul­
lanımından kaynaklanmıştı. Bunlar, üzerlerine çizgiler çizilmiş yassı tahtalardı ve kü�·ük
çubuklar bu çizgilerin aralarına yerleştiriliı-d i. Burada, önce çubuklar ile sayı yazılmak­
ta, daha sonra toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi işlemler yapılmak istendiğinde,
uygun çubukların yeri değiştirilmekte, geri alınmak ta veya tahtaya yeni çubuklar ilave
edilmekteydi. Bu, oldukça esnek bir sisterndi ve Çiniiierin elinde bu sistem yalnızca arit­
metiğin değil, cebirin de gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulundu. Bu sistemin ilk de­
fa ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemekle beraber, hesap ya da sayma tahtala­
nnın MÖ I OOO'e kadar geri gittiği söylenebilir. Biraz önce tanımladığımız hesap çubuk­
lan şeklindeki rakamlar, bu tarihten iki veya üç yüzyıl sonra kullanılmış olabilir.
Hesap tahtasında boş bırakılan yeri temsil eden sıfır işareti daha sonra ortaya çık­
mıştır. Sıfır işareti, basılı olarak ilk defa milanan sonra on üçüncü yüzyılda görülmüş ol­
masına rağmen, bu tarihten birkaç yüz yıl önce benimsenmiş olabilir. Bu işareti n, doku­
zuncu yüzyılda Hindistan'da doğdugu ileri sürülmüş ise de, yeni araştırmalar duru m u n
b u kadar basit olmadığını göstermektedir. S ı h r işaretini taşıyan ilk yazıtlar MS 683'ten
hemen sonra Kamboçya ve Sumatra'da eşzamanlı olarak meydana çıkmıştır. Çeşitli se­
beplerden dolayı, sıfınn Hindistan 'da değil fakat Hint kültürü ile Uzak Doğu kültürü
arasındaki bir bölgede doğmuş olması muhtemeldir. Çin hesap tahtasında boş bırakılan
yerin, Hintli filozofların "hiçlik"i (void) ve Taocu mistisizmin "boşlu k " (emptiness) fik­
riyle birlikte sıfırın doğuşunda rol oynamış olması mümkündür.
S.yı Çeşitleri
Birçok eski medeniyette, kesirierden mümkün olduğu ölçüde uzak durma eğilimi gö­
rülmüştür. Ancak Çin'de durum hiçbir zaman böyle olmamış, hatta Han döneminde,
Çinliler kesirieri ustalıkla kullanmışlardır. Çinliler, m ilattan önce dördüncü yüzytla ait
Moist yazılann gösterditi gibi, çok erken tarihlerden itibaren onluk sistemi de bilmek­
teydi. Hatta daha da önce, kehanet kemiklerinin ortaya çıktığı Şan! döneminde, Çinliler
çok yüksek değerdeki sayılan ifade edebilmekteydi. Bu da, yalnızca birkaç eski medeni­
yelin övünebileceği bir durumdu. Böylece, milattan sonra ikinci yüzyıla gelmeden, bu­
gün bizim " 1 0'un kuvvetleri" olarak ifade ettiğimiz sayılan kullanmaktaydılar: 1 00 için
1 (}2, 1 000 için 1 ()3, 1 0.000 için l O' ... . (buradaki küçük sayı veya "üs", sıfırların adedini ya­
ni 10 sayısının kaç defa kendisiyle çarpıldıA"ını göstermektedir). Tabii ki Çinliler, 1 0' gi­
bi bir göstenne şeklini kullanmadılar. Ancak, aynı fikri ifade eden işaretleri mevcuttu.
" İrrasyonel" sayılar, Batı'da her zaman sorun yaratmıştı. Bu sayılan nitelendirmek
için seçilmiş olan sıfat da (irrasyonel: akla, mantııa aykın) anlamında bir durum ifade
1 6<1
� l mekte� ir.
Diğer ta �aftan irrasyonel sayılar için kullanılan Ingilizce terim "surd" olup,
ahmak anlamındak ı Latince bir kelimeden türemiştir. Ahmak veya irrasyonel. bu sa­
yılar 2 sayısının kare kökü gibi iki tam sayının oranı şeklinde -yani 1 /2 veya 3/4 gibi ke­
.
s ir şeklinde- aade edilemeyen sayılardı. 2
sayısının karekökü ondalık kesir olarak
1 . 4 1 42 1 36 . . . şeklinde ifade edilir. Bu ölçülemezlik Çiniiierin aklında bir şüphe
doğur­
mamış gibi görü nmekteyse de, doğrudan oran şeklinde gösterilemediği için Yunanlıla­
ra gerçekten de "irrasyonel" yani akla aykın gibi gelmiştir. Aynı şekilde, negatif sayılar
da Çinliler için sorun yaratmamıştır: hesap tahtaları kullanırken pozitif sayılan kırmızı,
negatif sayıları siyah çubuklar ile temsil etmişler; bu uygulama, milattan sonra ikinci
yüzyılda veya daha da erken bir tarihte başlamıştır. Bu gibi sayılar, Hindistan'da milat­
tan sonra yedinci yüzyıldan, Avrupa'da ise milartan sonra on altıncı yüzyıldan önce gö­
rülmemiştir.
[Pithago...,Ç>Iann bu konuda k.u,.ı.,.klan mrluklu içtD bkz. •· 81]
Aritmetik
Aritmetiğin temel işlemlerini uygulayan. sayıların ikinci ve üçüncü kuvvetlerini ve
köklerini inceleyen Çinliler, sayılar arasındaki ilişkilerle de ilgilenmişler; bu konuda bir­
çok eski medeniyetin izlediği yoldan gitmişlerdir. Çin tarihinin çok erken safbasında tek
sayıların uğursuz, çift sayıların uğurlu olduğu düşünülmüştü. Sayı dizilerini türetmek
için, Yunanistan 'da Pithagoras ve onu izleyenierin yaptığı gibi, Çinliler de noktalardan
meydana gelen şekilleri incelemiş ve Yunanlıların [email protected] bazı sayısal ilişkileri keşfet­
mişlerdi. Örneğin, tek sayılardan oluşan bir dizinin toplamının her zaman bir sayının
karesine eşit olduğunu biliyorlardı.
Çinliler ayrıca "kombinatuar hesab"a0 merak duymuşlardı. Bu merak, aniann "sihir­
li kareler"e olan ilgilerini açıklamaktadır. Sihirli kareler, bölmeleri sayılarla doldurul­
muş kareler olup, bölmelerdeki sayılar yatay, dikey veya çapraz olarak toplandığında
her zaman aynı toplam elde edilmekteydi. Sihirli kareleri geliştirmek mümkündü ve
hatta, üç boyutlu kareler tasarlanmıştı. Ancak, en basit sihirli karelerio MÖ 1 00 veya
daha erken bir tarihe kadar geri gittiği tahmin edilmektedir. Bununla beraber, konunun
gerçek anlamda gelişmesi yaklaşık 1 400 sene sonra olmuştur.
Çinliler, hesap yapmayı kolaylaştıncı vasıtalar tasarlamakta ustaydılar. Diter erken
dönem medeniyetlerinde yapıldığı gibi parmaklarla saymak la birlikte, sayıların parmak
ve parmak eklemleriyle temsil edildiği daha karmaşık bir teknikleri vardı. Peru'da kul­
lanılan kuipu Ya benzeyen ve üzerinde dügümleri bulunan bir ipi de kullanmışlardı
(Resim s. 59). Bu ip, işlem yapmaktan ziyade işlem sonuçlan nı kaydetmek için kullanılD
Komhlnaıuar analiz veya durumlar hesabı olarak da bilinir. (ç.n.)
1 65
mış gibi görünmektedir. Ancak Çiniiierin en etkili hesap aleti, hesap çubuklarıydı. Ya­
n mekanik hesaplamalar için ideal olan bu çubukların çok erken dönemlerden itibaren
kullanıldığı tahmin edilmektedir. Hesap çubuklarını kullan maya alışkın olan bir kimse­
nin, hesaplamalan ne kadar hızlı yaptığını anlatan çok sayıda hikaye vardır. Bir hika­
yeye· göre, onbirinci yüzyıl astronomlanndan Vey Po (\Vei P'o), bu çubukları o kadar
hızlı kullanmaktaydı ki. çubuklar sanki havada uçuşuyormuş gibi görü nmekteydi. An­
cak J\linğ döneminin sonundan itibaren bu çubuklardan söz edilmemektedir; zira onla­
rın yerini daha etkili bir hesap aleti olan abakus almıştır.
"Suan pan" (hesap tahtası) veya "cu suan pan " (zhu suan pan: boncuk tahtası) ola­
rak adlandırılan Çin abaküsü, dikdörtgen şeklinde bir çerçeveye takılmış olan ve üzer­
lerinde hafif yassınlmış hancuklar taşıyan düşey tellerden meydana gelmişti. Abaküsün
ilk tanırnma -ki bu tanım modern şeklinin tanımıdır- 1 593'ten önce rastlanmadığından,
bu aletin Çin 'de on alnncı asra kadar bilinmediği düşünülmüştür. Ancak, 1 593 tarihli
tanımın, geç bir tanım olduğunu açıkça belirten metinler vardır. Bu metinlerio abaküs­
ten bahsetmediği. fakat bir tahta oluk üzerine geçirilmiş teller boyunca hareket eden
boncuklarlayapılan bir hesaplama şekli olan "boncuk hesabı"nı tanımladığı yaygın ola­
rak kabul edilir (Resim s. 152). Bu tanım, milattan sonra altıncı yüzyıla ait bir kitapta
yer almaktadır ve verilen bilginin milattan sonra ikinci yüzyılın sonuna ait olduğu ileri
sürülmektedir. Benzer aletiere ait başka kayıtların bulunmasına dayanarak, Çin 'de aba­
küsün kaynağını milattan sonra alnncı, hatta ikinci yüzyıla kadar geri götürmek müm­
kündür. Diğer eski medeniyetlerde, boncuklann teller üzerindeki hareketini değil. ça­
kıltaşlannın oluklar içindeki hareketini esas alan aletler vardır. Çakıltaşı yöntemi, çok
eski devirlerde Akdeniz bölgesinde hesap yapılırken kullanılan toz veya kum tepsileri­
nin gelişmiş şekli olup, milattan sonra üçüncü veya dördüncü yüzyılda Hindistan 'dan
gelmiş olabilir. Bu tepsiler Yunanlılar. Mısırlılar ve hatta Babilliler tarafından kullanıl­
maktaydı.
Geometri
Çinliler geometride uzmanlık sahibi değildi: Yunanlıların geliştirdiği �arzdaki de­
düktif geometriyi hiçbir zaman geliştirememişlerdi. Ancak bazı geometri problemleriy­
le ilgilenmişlerdi. Gerçekten de, milanan önce dördüncü yüzyılda Öklides İ skenderi­
ye'de Elementler adlı eserini yazdığı sıralarda, Moistler noktanın, doğrunun ve bazı ge­
ometrik şekillerin tanımlannı verecek kadar ilerlemişlerdi. Ancak bu tek bir örnekti.
Çinliler, her ne kadar dik açılı üçgenin kenarları arasındaki bağıntı için Pithagoras'ın
verdiğinden farklı olan kendi özel ispatlarını geliştirmişlerse de, geometrik şekilleri ta­
nımlana geleneğini sürdürmemişlerdir. Milattan sonra ikinci yüzyılda, her cins şeklin
1 66
alanını ve birçok katı cismin hacmini hesaplamayı biliyorlardı. Bunun için muhtemelen
gerçek modelleri kullanmışlardı; bu da, felsefi düşünen Yunanlılann hiçbir zaman yap­
ma.vacakları bir şeydi.
Bütün eski medeniyetlerde karşılaşılan temel geometri problemlerinden biri de da­
irenin alanını hesaplama problemiydi. Çünkü, bu miktar, birçok başka problemin çözü­
müne girmekteydi. Aslında bu problem, dairenin çe\·resini çapına bölme problemiydi;
bu oran, bugün Yunan alfabesinin pi
(n) harfiyle ifade edilen
sayıdır. Pi'nin gerçek de­
ğeri 3, 1 4 1 5926536 .. . dır. Ne Babilliler ve ne de Mısırlılar pi 'nin gerçek değerini bulama­
mış, Yunanlılar ise 3 . 1 408 ile 3, 1 429 arasında bir değer vennişlerdi. Ancak en iyi de&e­
ri Çinliler vermeyi başardı. Çiniiierin pi'nin kesin değerini hesaplamak için yapnklan ilk
denemeler milattan sonra birinci yüzyıla ait olup, bir dairenin içine çizilebilecek en bü­
yük, dışına çizilebilecek en küçük düzgün çokkenarimm alanını hesaplamaya dayan­
maktaydı. Çokkenarlılann kenar sayısı ne kadar çok ise, çokkenarlı ile dairenin a1an de­
ğerleri birbirine o kadar çok yaklaşmakta ve sonuçta gerçeğe daha yakın bir pi değeri
elde edilmekteydi. Milaltan sonra beşinci yüzyılda, bu konuda önemli bir gelişme görül­
dü ve nihayet, Dzu Çunğcı (Tsu Ch'ung-Chih) ile oğlu Dzu Gınğcı (Tsu Keng-Chih)
bu değer;n 3. 1 4 1 5926 ;le 3, 1 4 1 5927 arasondayer ald,ğon• buldu. Bu değer. dokuzyüz­
yıl sonra Cav-Yüçin (Chao Yu-Ch'in) tarafından 1 6382 kenarlı çokkenar kullanılarak
doğrulandı. Batı'da ise bu deıer on yedinci yüzyıldan önce elde edilemedi.
(Odob.'wo pt (H) ı....ı., içiD bkz. L 102; Arlddmedeo'm ı....ı. içiD bkz. L 122; .ı.Ka,i'Dia OD .......
d ,...,ı bqmda Semedwot'ta,_ pi (H) ı....ı. içiD bkz. L 248)
Geometri konusunu bitirmeden önce analitik geometri adı verilen ve d� ile eğri­
lerin cebirsel denklemlerle temsil edildiği geometriyi geliştinne yolundaki ilk adımiann
Çinliler tarafından anidıAma dikkat çekmek gerekir. Çiniiierin temel koordinat sistemi­
ni icat etmesinde, onlann baritacılık çalışmalannın ve tarih cetvellerini hazırlama yön­
teminin (bu cetvellere girilen veriler haritalarda olduğu gibi bir koordinat sistemine gö­
re kaydedilirdi) etkili olduA-u düşünülebilir. Aynca, bir cebirsel denklemin yalnızca tek
bir geometrik ilişkiyi ifade ettig-ini anlamışlardı. Bu durumu anlamalannın sebebi de,
bunun, geometri problemlerini çözerken sık sık başvurduklan yönteme benzemesiydi.
Çiniiierin bu başanyı milattan sonra ikinci yüzyılda gerçekleştirmiş olmasına ra&men,
analitik geometri Batı'da ancak on yrdinci yüzyılda gelişti. �le olmakla birlikte, Ba­
tılılar analitik geometriyi, Çiniiierin getirdiği noktadan çok daha ileriye götürdüler.
Ceb;r
Bugün cebir denildiği zaman, aklımıza harf ve sa,vılann birlikte kullanımı, xı-5x-6:0
gibi denklemler gelir. Çinliler, cebir yöntemini erken dönemlerden itibaren uygulamış-
1 67
lardı. Sonuçlan tamamen kelimelerle yazmakla birliltte, kulbnd ı k lı.ırı ltelimclcr
matikte özel anlam taşıyan kelimelerdi. Semhollerc ise, çok daha sonra,
ve
ın a l c ·
endcr olarak
başvunnuşlardı. Cebirde, hesap tahtasını da kullanm ışlar ve Sung döneminde bu kulla­
nım eksiksiz bir işaretierne yöntemine dönüşmüştü. Hatta hesap tahtasıyla oldukc;a yük­
sek dereceden denklemleri (x�'lu denklemler) çözehilir hale gelm işlerd i. Çin ccbiri nin
dorug-unu teşkil eden bGtün bu mükemmel gelişmelere rağmen ilerleme durmuştu. Çün­
kü Çiniiierin elinde, onların cehirde ilerlemesini sağlayacak ve Batı dünyasında gelişti­
rilen genel denklem teorisine benzeyen bir teori yoktu.
Cebir teorisinin bulu nmaması Çiniiierin çok sayıda problemi cebir kullanarak çözme
becerilerini azaltmamıştır. Han döneminde eşanlı dog-rusal (li neer) denklemleri (2, 3,
veya daha çok bilinmeyeni i denklemler) ve daha sonra MS dördüncü yüzyılda, belirsiz
denklemleri (bilinmeyen sayısının çözülecek denklem sayısından daha yüksek olduğu
haller) çözebilmekteydiler. İkinci dereceden denklemler (x2'1i denklemler) yine erken
dönemden beri çözülmekteydi ve Çinliler, bugün Sınırlı Değişkenler Yöntemi adı veri­
len yönteme benzeyen bir yöntemden haberdardı. B u yöntem, yedinci yüzyılda Çi niile­
rio yaptığı gibi, Güneş'in görünür yörüngesiyle ilgili problemleri çözmek için kullanıla­
bilen bir yöntemdi. Çiniiierin on dördüncü yüzyılda bu yöntemi ulaştırdıkları seviyeye,
Avrupalılar 300 veya 400 yıldan önce ulaşamayacaktı.
Çinli cebir uzmanlan, matematik dizilerini (birbirleriyle özel şekilde batiantılı sayıla­
no meydana getirdiAl diziler) incelemiş ve nesnelerin permütasyon ve kombinasyonları­
nı ifade etmek için matematiksel yollar aramışlardı. Aynca, yüksek dereceden denklem­
leri çözmek için bugün "iki terimli teorem" ( Binom Teoremi) adını verdiğimiz teoremi
kullanmışlardı. Bu teorem, (x+ l ) gibi iki terimli ifadelerle ilgili olup, bunlar birbirleriyle
çarpıldıklannda bir dizi terim vennektedir. İ ki örnekle bunun nasıl olduğunu görelim:
(x + 1 )7 = (x + I ) (x + 1 ) = X2 + 2x + 1 ve (x + I )3 = (x + 1 ) (x + 1 ) (x + I ) = x3 + 3x2 + 3x + I .
Böylece ne kadar çok çarpım (veya kuvvet) varsa, dizideki terim sayısı o kadar çok olur.
Ancak x'lerin önündeki sayılara (katsayılara) bakıldııında bunlann belirli bir düzende
olduklan görülür. Birinci kuvvet [örn. (x+ l ) ] için bu katsayılar l , l ; ikinci kuvvet [örn.
(x + 1 )2] için I . 2. l; üçüncü kuvvet [örn. (x + I YI için ise 1. 3, 3, 1 şeklindedir. Bu kat­
sayılar bir tablo haline getirebilir:
1. kuvvet
2. kuvvet
3. kuvvet
4. kuvvet
5. kuvvet
2
ı
3
3
ı
4 6 4
ı 5 ıo ıo 5 ı
ı
1 68
l--l er ne kadar Pascal'dan yüz yıl evvel Peter Apianus'un bir kitabında görülmüş ise
de, bu sayı düzeni P �scal tarafından çizilmiş oldu�u için, milanan sonra on yedinci yüz­
yıldan beri " Pascal Uçgeni" olarak tanın maktadır. Bu üçgen, olasılıkların matematiksel
analizinde kullanılmaktadır: böylece ikinci sıra (2. kuvvet), iki adet para anldığında, pa­
ral arın düşebil eceği olasılık veya permutasyon toplam sayısını (2 "tura" çıkması için bir
olasılık, 1 "tura" ve ı "yazı" çıkması için iki olasılık ve 2 "yazı" çıkması için bir olasılık
vardır): üçüncü sıra (3. kuvvet) üç adet para atıldığında çıkabilecek olasılık sayısını vs.
ifade eder. Bununla birlikte, bizi burada ilgilendiren, Çiniiierin Pascal'dan en az beş
yüzyıl evvel bu düzeni bilmiş olmasıdır. Bu düzen, Sunğ dönemi matematikçisi Cya
Şyen (Chia Hsien) tarafından ı 1 30'da açıklanmış ise de, muhtemelen bu tarihten biraz
daha önce ortaya çıkmıştır {Resim s. 173) . Bu üçgenin hesap tahtasının yüzeyine kay­
dedilmiş olması, Sun� dönemi ileri cebir yöntemlerinin hesap çubuklannın hesap tahta­
sı üzerinde kullanılmasından kaynaklandığı konusunda tarihçilere ipucu vermektedir.
[P....,ı için bkz. o. 41.(]
Çin matematiği hakkında ne gibi bir sonuca varabiliriz? Öncelikle, Çiniiierin Ökli­
des'in Elementler'de yaptığı gibi sağlam ispatlan hiçbir zaman geliştinnedikleri yeteri
kadar açık gibi görünmektedir. Bunun muhtemel sebebi de, Yunanistan'da Aristoteles
tarafından açıklanan ve kesin kurallara dayanan fonnel mantığın Çin'de geliştirilmemiş
olmasıdır: Çinliler bu tarz düşünmemiş gibi görünmektedir. Çin'de matematik, belirli
problemierin çözümüne bağlı olup faydacı özellik taşımaktaydı. Çinliler hiçbir zaman
matematikle, matematik oldu� için uAt"aşmamışlardı. Bu, Çiniiierin matematilde başan
. göstermediA-i anlamına gelmemelidir, zira başarı gösterdikleri muhakkaknr. Kare kök ve
küp kökleri hesab etmiş, kesirieri (saytlan bizim yaptığımız gibi dikey kolonlar halinde
yazarak) ve negatif sayılan kullanmışlardı. Çinliler, aynca dik açılı üçgenin kenarlan
arasındaki bağınııyı ispatlamış: birçok geometrik şeklin alanını ve hacmini hesaplamış­
lardı: oranları bulmak için "orantı kuralı"nı (the rule of three), denklemleri çözmek için
"yanhşlama yoluyla çözüm kuralı"nı geliştirmişlerdi. Aynı zamanda, belirsiz denklem
analizini uygulamış, sınırlı de�şkenleri hesaplamış ve Pascal üçgenini kullanmışlardı.
Astronomi
İ nsanların davranışlarının, daha doğrusu insanlan yönetenlerin davranış ve yönetim
şekillerinin gökleri etkilendiı; fikri, evreni canlı bir varlık olarak kabul eden Çin görü­
şünün esasını teşkil eder. Bu canlı varlığın kısımlanndan birinin hasta veya &a�lıklı ol­
ması, varlı�ın geri kalan kısmını da etkilemektedir. Bu fikir, yöneticileri gözlemevleri
kurmaya ve gökleri inceleyerek gördüklerini kaydedecek astronomlar görevlendirme
konusunda teşvik etmiştir. Ancak, yönetim, takvimi doğru olarak hesaplayabilmek için
1 69
de astronomi bilgisine ihtiyaç duymaktaydı. İmparaı ura bağl ılık yem i n i e d c n l t·r, resmi
takvim i kabul etmeye mecbur tutulmuştu. Tabii ki, bu takvim, ,vct e l'i kada ı· doğru ol m a �
lı, tarihler mevsimlerle uygu nluk içinde bulunmalı_vdı. Bu ild sebepten, astmnumi, s i m �
yanın aksine, her zaman resmi bilim olmuştu: hatta, bazen. " Konfüçyüsçü " bilim olarak
da adlandırılmıştı. Simya ise. çok kuvvetli Taocu bağlantıları yüzünden resmi olmayan,
gelenekiere ters düşen "aykırı" bir bilim sayılmıştı.
Matteo Ricci ve meslektaşlarının 1 600 civarında bildirdiğine göre, Çin astronomisi
oldukça zayıfh. Batı astronomisinden ve hatta on altıncı yüzyıl sonundaki Batı astrono�
misinden bile çok daha düşük seviyedeydi. Bu kanaat, bazı yanlış anlamaların sonucuy�
du: özellikle Çiniiierin gök cisimlerinin gökyüzündeki
N
yerlerini belirlemede Batılı astronomların kullandığın­
dan farklı bir yöntemi kullanmış olmasından doğmuştu.
Çin yönteminin Batı yöntemi kadar geçerli olması, Ciz­
vitlerin fikirlerini değiştirmemiş gibi görün mektedir.
İşin garibi, Ricci 'nin tek doğru sistem olarak gördüğü
Batı sistemi, uzun zaman önce terk edilmişti: gerçekten
de. Ricci 'nin Çin astronomisini eleştirdiği tarihlerde,
Bah sistemi geçerliliğini kaybetmek üzereydi. " Çi n " sis­
temi bütün dünyada benimsenmişti. Ancak bu benimse­
me, Çin sisteminin Batı'ya aktarılması neticesinde olmadı: Böyle bir transfer hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bu
�rir�mJ!'k�il�:.ı��)_v!';.�:ı;�.u nun sistem, bağımsız olarak keşfedilmişti; gözlemlerin ke­
sinliği bakımından eski sisteme göre daha üstündü.
Bu iki yöntem arasındaki fark, basit bir diyagram ile anlaşılabilir. Yıldızlar bir küre­
nin içine asılı gibi kabul edildiğinde (pozisyon ölçümleri her zaman açılar ile yapıldığın­
dan, bu işlem sırasındayıldızları kürenin içine asılı kabul etmek her zaman en uygun var­
sayım olmuştur) pozisyon belirlemek için iki yöntem vardır. Birincisi Güneş'in görünür
yörüngesini yani eklipti!i referans olarak alarak, yıldızın yerini tesbit etmektir. Diğeri ise
gök ekvatoruna (ki bu, Yer ekvatorunun gökküredeki eşdeğerinden başka bir şey değil­
dir) dayanarak pozisyonu belirlemektir. İki daire -gök ekvatoru ve ekliptik- iki nokta­
da (şekilde A ve D noktalan) birbirini kesmektedir. Güneş, bu noktalarda yani ekinaks­
larda bulunduğunda, gündüz ile gece eşit uzunluktadır. Güneş'in gök ekvatorunu güney­
den kuzeye geçtiı-i nokta "ilkbahar ekinoksu"dur. X noktasında bulunan bir yıldızın ye­
rini belirlemek istersek, bunu Batlamyus ve Yunanlıların yaptıı-ı gibi, eklipti#e dayalı ko­
ordinatları kullanarak yapabiliriz. O zaman, X yıldızının ekliptik boyunca A noktasın­
dan C noktasına kadar ölçülen gök boylamı şu kadar derecedir deriz. Yıldızın gök en le-
1 70
mi ise C'den X 'e kadar olan mcsafedir. Diğer seçenek ise, gök ekvaıoru boyunca, A'dan
B Ye ve sonra l3'den yukarıya. X'e doğru ölçüm yapmaktır. Astronomlann bugün yap­
t ı k l arı budur. AB mesaiCsine gök boylamı değil de "açılım" veya "rektasansyon'" (right
asl·cnsion) oul ı verilmiştir (CA, Yer boylamının gökküredeki eşdeA-eri olsa da) . BX açısal
ınesaiCsi (Yer enleminin eşdeğeri) ise "deklinasyon" (dedination) olarak bilinir. Çinliler
bu modern yöntemi kullanmışlar, ancak yıldızın deklinasyonunu belirlemek yerine, yıl­
dızın kuzey kutbuna olan uzaklığını yani N X mesafesini kullanmışlardır. NX mesafesini
tercih etmelerinin sebebi, gök kutbuna verdikleri büyük önemdir.
Çi nliler için gökkubbenin kuzey kutbu, devlet yönetimin başında bulunan imparato­
ru temsil etmekteydi. l mparator, imparatorluğun merkezi olduğu gibi, kuzey gök kut­
bu da göklerin merkezi idi. Kuzey yarım kürede bulunan bir ülke olan Çin için, kuzey
gök kutbu her zaman gökyüzünde yer almaktadır. Gündüzleri görünmese bile, yine
oradadır. Kutup bölgesi yıldızları da böyledir. Bunlar her zaman ufkun üzerinde kalır
ve hiçbir zaman batmazlar. Benzer sebeplerden dolayı, kuzey gök kutbu ve kutup yıl­
dızları çok büyük önem kazanmış ve bu da, Çiniiierin takımyıldızlara bakış tarzını ve
Güneş'in gökyüzündeki pozisyonunu ölçme yöntemini etkilemiştir.
Mevsimieric dayalı bir takvim yapmak için, birinci bölümde gördüğümüz gibi Gü­
neş'in pozisyonunun bilinmesi gerekir. Yine gördüğümüz gibi Güneş'in pozisyonu, es­
ki Akdeniz medeniyetlerinde tan dog-uş ve batışlar izlenerek belirlenirken, Avrupa'nın
daha kuzey enlemlerinde yaşayan insanlar, bunu yapmak için sıralanmış taşlardan fay­
dalanmaktaydı. Ancak, Güneş'in takımyıldızlar arasındaki yerini belirlemek için üçün­
cü ve oldukça farklı bir yol daha vardır. Bu da, geceyarısı tam güneyde hangiyıldızla­
rın bulunduıunu gözlemlemektir. Çünkü bu yıldızlar, Güneş'in tam karşısında yer al­
maktaydı. Çiniiierin benimsediği yöntem buydu. Bunun için Çinliler, içinden Ay'ın ge­
çer gibi göründüğü 28 takımyıldız veya "gök konakları"ndan yararlanmışlardı (Ay ve
Güneş, hemen hemen aynı görünür yörüngeyi izlerler). Bunları bir kere belirledikten
sonra, her takımyıldızın ilk doğuşundaki rektasansyon pozisyonlarını, aynı rektasans­
yona sahip belirli bir kutup yıldızıyla birleştirmişlerdi. Böyle bir kutup yıldızı (circum­
polar star) genellikle sönüktü ama bu pek önemli degildi: bulutsuz gecelerdeyıldızı göz­
lemlemek her zaman mümkündü.
[Bu ıkı telmik .... bkz . •. 18 .. 49]
Bütün eski medeniyetlerde olduA-u gibi, Çin 'de de Ay takvimi vardı. Ancak mevsim­
leri belirlemek için Güneş takvimi de kullani lmıştı. Çinliler, �Ö 1 400'e d<»tru, Güneş
yılı uzunluA-unun 365 114 gün ve karneri ayın (Yeni Ay'dan Yeni Ay'a geçen süre) 29
1 /2 gün oldutunu bilmekteydi. 12 karneri aydan oluşan devreyi (354 gün) kullanmışlar
ve buna, m�vsimler ile uyguoluAtı s�lamak için zaman zaman 29 veya 30 günlük bir ay
171
eklemişlerdi. Daha sonraları 19 yıllık bir devreyi de geliştirdiler (bu devı·c, MO 4.10 yı·
!ında Atina'lı astronom Meton ve y i n e bir Aıina'lı ol.ıın Öktcmon tarı.ıl"ı nclan gcl iştirilcli·
&"i için Batı'da bazen "Mcton Devresi" olarak tanınmakwdır). 1 9 y ı l l ı k dcvı-e, toplam
235 karneri aydan (12 karneri aylık 1 2 yıl ilc 1 3 l,amcri aylık 7 yıl) meydana gel m i ş t i ve
bu devrenin bitiminde Güneş ve Ay takvimleri hemen hemen çakışmak taydı (gerçekte
fark yalnızca 5 gün olup, başka bir deyişle ortalama hata yılda 1 /4 g ün d e n biraz Jazl<ıy·
dı). Çinliler bu devreyi Metan'un çalışmalarından yüz yıl önce kullanm ışlanlı. 1 9 yıllık
devre, birincisinden daha üJı.tündü; genel olarak milattan önce üçüncü yüzyıl(la onun
yerini almıştı. Bu hesaplamalar "ilkbahar başlıyor", "yag-mur suyu", "böccklerin harckc·
ti", "ilkbahar ekinoksu" vs. gibi isimler taşıyan ve 24 noktadan ol uşan bir "meteorolo·
jik" devreyle uyum içindeydi. Her nokta, Güneş'in, ekliptig-in 1 5° Uzerindeki ve yakla­
şık 14° rektasansyondaki hareketine karşılık gelmekteydi. El;er karneri aylardan biri,
bu meteorolojik noktalardan birini içine almam ışsa -ki bu ara sıra olabilmek teydi- tak·
vime fazladan bir ay eklenmekteydi. Böylece, Çiniiierin Ay ve GUneş'in hareketine da­
yalı etkili bir tak vi me sahip olduklannı söyleyebiliriz.
Güneş ve Ay'ın hareketini esas alan bu takvim yanında Çiniiierin basit bir gün say­
ma yöntemi de vardı. Bu yöntem, Güneş veya Ay'a bag-lı olmayıp. 12 "dünyevi gövde"
ile 10 "semavi dal"ın (bir kehanet sistemi) birleştirilmesiyle oluşmuştu. 60 günlük iki
devre veren bu yöntemin kullanımı Şan& dönemine kadar geri gitmektedir. Bu devre 1 0
günlUk 6 döneme bölünmekteydi ve 1 0 günlük hafta eski Çin 'de alışılagelmiş bir uygu­
lamaydı. Yedi gUnluk hafta daha sonra, Sung- döneminde, yaklaşık MS I OOO'de, l ranlı·
lar veya Orta Asya1ı tacirler tarafından Çi ri'e getirilmişti.
Gezegenlerin hareketi de çok erken dönemlerden itibaren gözlenmiş ve kaydedilmiş­
li. Çinliler, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Saturn gezegenleri (o zaman bilinen ye�
gane gezegenler) ile beş unsur arasında ilişki kurmalarına ragmen, Yunanlılar gibi ge�
zegenlerin hareketlerini açıklamak için bir teori geliştirmemişlerdi. Bununla birlikte,
dolanım süresi 1 1 ,86 yıl (yaklaşık 12 yıl) olan _JOpiter'e özel ilgi gösterilmişti. Çü nkü,
1 2 yılhk dolanım süresi, 1 2 devirli "dünyevi gövde" ile, ve aynca bir yılı oluşturan 1 2
karneri ay ile uygunluk içindeydi. Di&er medeniyetlerde oldu&u gibi, başka devirler de
billnmekteydt ve Jüpiter'in 1 2 yıllık devresi sık. sık kullanılmıştı. En uzun Çin devresi
olan "Ulu ve Nihai BUyük Başlangıç'' bütün dig:er devreleri bir araya getinnekte olup,
en az 23 639 040 yıllıktı: bu öyle bir devreydi ki, devre tamamlandıktan sonra, bütün
gök cisimlerinin göreli konumlanndaki bUtUn detişmeler tekrarlanacaktı.
GiJkyiJziJ G&/emlerinin KayciedJ/mesi
Gezegenleri gözlemlernenin yanı sıra, Çınliler çok çeşitli astronomi olayını da i nce­
lemiş ve kaydetmişlerdi. Çiniiierin bu gözl ,m leri, tutulmalar, kuyruklu yıldızlar veya
1 72
Su/ı/,,: Y•·r'i, dön ana ,vönıf, brt
rvrryi •·r .,vrcnin �Lıngıcında
•·�ırolduS:un .. in;anılan ok,vanusu
go!Mrcr••n bir bnmıı il,\"nann• ıır·
k.ı� ı . MS oı:klı'ino;i yllz,vıl. S..­
auJr ,\rı MuHum, \\'ashinaıun.
l�uiJC'nr f'ullrr Mll'mori:ıl Col­
lrc:llon
1 7.3
}';,..,
1•111 11 ·ı:ırilı r .ullı ı·><·ı·ılı· yı· r .ıl.ıı
S.u,>-ı/,ı:
�
Siı/,ı/,•si 1\umm/,ı
����:r�:�: �:)r:,;:�i!.�t�:
ı.. u�ı:1· ı>l.ıı·,ık , ! ;; � ü n ü l m u � ı i i r
efi
--
�:
;
-
,_
1·
-
. . ..
l
-
Sagıla: ! i a n sülıı\ni dönemine
(.yaklaşık MÖ 200- ı\\ S 200) aiı,
kapag-ında dajj: tasvirleri bulu­
nan ve ölülerin küllerini ııakla­
ma,v.a. yarayan bir kap. Bu kap,
kabartma harilaların ilk örneti
sayılabilir . Muso:um of !>ine
Arıs. Bosıon, !'1-'lassa.chusells.
1 74
�jr . �
���-i �l T
-�
L
'
•
[l: i :j
-
_,
• '
-
�
-
'
So/d•: ç... nl HınjJ:'ın (Chang
Heng), (ı\1S yedinciyüııyıl) sis·
mogralinm .�ni bir �izi ml.
1 75
çok nıeıoJıla n .v;tln�>-<a Lir ıanc�iy
di
S.ıgt/,ı:
MinA (Ming) ıliim·nıine "il
hu gravürdc Beş Kulsal D.ığ'd,ın
biri tasvir �di!mi�tir. Hu gradlr.
Jikkat çekici jeo!njik n!u�um!ara
ı;ösı.,ri!en ı!giyc i�arcı ••tmckıcdir.
1 76
yıldız patlamaları gibi daha ender görülen çevrimsel olayların geçmişte ne zaman mey­
dana geldi�i ni ög-renmek isteyen günümüz astronomları için önemli bir başvuru kayna­
ııdır. Çok erken dönemlerden beri Güneş tutulmalarına büyük önem verilmekteydi; tu­
t u l malarla ilgili Çin kayıtları MÖ 720'ye kadar geri gitmektedir. Bunlar, Sadamyus'un
Almagesi ' t e verdiklerinden 300 yıl öncesine aittir olup, çok güvenilir ve dikkati çekecek
derecede ayrıntılı kayıtlardır. Buna raA-men, tutul malar kötü hükümet politikalaona
göklerden gelen birer uyarı olarak düşünüldü�ünden, hükümdarlann saray görevlile­
riyle iyi geçindikleri dönemlerde tutul maları kaydetmeme eğilimi başgöstermişti. Bu da,
astronomi kayıtlarının niçin devlet sırrı sayıldığını açıklamaktadır.
Eğer Çinliler, halkın sevdiA-i yönetimler zamanında, gelecek kuşaklar için tutulma­
ları kaydetmemişler ise de, bunu Batı'da olduğu gibi, göklerin kararlı ve değişmez ol­
duğu şeklindeki peşin hükümler sebebiyle yapmamışlardı. Böylece, Güneş'teki leke­
leri gözlemiş ve kaydetmişlerdi. Bu lekeler, gök cisimlerinin mükemmel olduğunu ka­
bul eden genel inançtan dolayı -çünkü bu mükemmellik Güneş'in lekeli görünmesine
izin vermemekteydi- Avrupa'da on yedinci yüzyıla kadar kaydedilmemişti. Çiniiierin
M Ö 28'de başlayan Güneş lekeleriyle ilgili kayıtları elimizde bulunan en eksiksiz ka­
yıtlardır.
Batı ile karşılaştırıldığında, Çin'de gözlemin yasaklanmadığını gösteren bir diger ör­
nek de nova ve süpernova kayıtlarıdır. Bugün bunlann, patladıklan zaman etraOann­
da sıcak ve parlak gaz kuşakları oluşturan yıldızlar olduğu bilinmektedir. Patlamadan
önce görülemeyecek kadar sönük olduklan ndan, patladıklannda gökyüzünün daha ön­
ee yıldız gözleomemiş bir yerinde aniden ortaya çıkabilmektedirler. Bu yüzden "nova�
(yeni) ismini alm ışlardır. Han döneminin ortalarından itibaren, Çinliler, bunlar için
çok da uygun olarak "kğı şını-'' (k'o hsing, misaHr yıldızlar) terimini kullanmıştır. Ba­
tı'da ise, göklerin kusursuz ve mükemmel olduğu, teorik olarak yeni yıldıziann ortaya
çıkmasının mümkün olmadığı düşünücesiyle, bu gibi yıldıziann varlığı en azından res­
men kabul edilmemekteydi. Çok büyük patlamalar -süpernovalar- ender görülmekle
birlikte, Çin kayıtları MS 1 006, 1 054, 1 572 ve 1 604 yıllarında bu gibi patlamaların gö­
rüldüA"ünü bildirmektedir. Son iki patlama, Avrupalılan n evrenin mükemmel ve deAir
mez olduA-u şeklindeki inançlarının yıktimasından sonra meydana geldi&-inden, Oo­
ıu'da olduıu gibi Batı'da da kaydedilmiştir. 1 006 süpemovası, son derece parlak oldu­
A-u ve genellikle bir kuyruklu yıldız olarak düşünüldüğü için Batı kayıtlannda da yer
almıştır. SApernovanın bir kuyruklu yıldız olarak düşünülmesi vicdanlan rahatlatmak­
taydı: çünkü kuyruklu yıldızların, havanın üst tabakalarındaki buharlann alev almasıy­
la oluştu&-u düşünüldüğünden bunlar gökyüzünde ansızın ortaya çıkabilirdi. Aynca
kuyruklu yıldızlar, "Ay küresinin altında" yer alan olaylardan sayıldıklanndan, gelip
1 77
geçiciydiler. Bununla beraber, 1 054 yılındaki süpernova patlaması nın yal nızca Ç i n ve
Japonya'da kaydedildiği zannedilmektedir. Bu süpernovanın, patlamadan dokuz yüz·
yıl hatta daha fazla bir zaman sonra, bugün bile görü lebilen kalıntı ları, modern ast ro·
nomlar tarafindan Yengeç Nebulası olarak bilinir ve üzerinde yog-un çalışmalar yapıl.
maktadır; bu yüzden Çin kayıtları son derece değerl idir. Bu kayıtlar ayrıca, yalnızca
süpernovalarla sınırlı olmadığı için de değer taşır: süpernovalardan daha sönük, daha
az dikkat çekici ve daha az heyacan verici olan novalar da kayded ilmi.şti. Gerçekten de,
Çinliler, M Ö 352 ile MS 1 604 arasında en az 75 "misafir yıldız" gözlemlemiş ve kay·
detmişlerdi.
Çinliler k uyru k l u yıld ızlan da büyük dikkatle gözlemlemişlerdi. Diğer medeniyet le·
rin kayıtlan mükemmel olmaktan çok uzak olduğu için, Çiniiierin verdiği bilgiler özel·
likle yararlıdır. Hazırladıklan k uyruk l u yıldız listesi, M Ö 6 1 3 ile MS 1 62 1 arasında, ya­
ni 22 yüzyıldan fazla bir süre boyunca görünen kuyruklu yıldızlan içermektedir. Bun­
lar arasında en önemlisi (sık göründüA"ü ve çok çarpıcı olduğu için) Halley kuyruklu yıl­
dızıdır. Dolayısıyla, günümüz astronomlan, bu kuyruklu yıldızın daha erken dönemler­
deki hareketini belirlemek istediğinde Çin kayıtianna başvurmaktadır. Aynca modem
astronomi, kuyruklu yıldızlar ile "akan yıldızlar" (gece ni n kara n lı� nda aniden pariaya­
rak sadece saniyenin çok küçük bir kısmı kadar görülebilen yıldızlar, meteorlar) arasın­
da bir batiantı olduğunu göstermiştir. Bunlar, uzayın dış bölümlerinden gelen kaya ve
metal parçalan olup, dünyanın atmosferine girdikten sonra, sürtünmeden oluşan ısının
etkisiyle tamamıyla buharlaşırlar. Kütlesi yok edilemeyecek kadar büyük olanlar yeryü�
züne düşer ve bunlar meteorit (göktaşı) olarak bilinir. Göktaşı düşmeleriyle ilgili eski
kayıtlar önemlidir ve çok şükür ki, Çinliler bunlan da kaydetmişJerdir. Aynca, imkan
buldukJan taktirde göktaşlannı da incelemiş ve bunlarla ilgili bilimsel aynntılan, Ba­
tı'da bu gibi objektif raporlann ortaya çıkmasından çok daha önce kayda geçinnişler­
dir. Çinliler, periyodik göktaşı ya.A"murlannın da kaydını tutmuşlardır.
[Holley'ın �· yWLz .... bb. •. 390]
Gölclerin Haritalanması
Şimdiye kadar anlatılanlardan sonra, ilk sistematik yıldız karaioğun u n Çinliler tara·
fından hazırlanmış olduğunu öpnmek şaşırtıcı olmayacaktır. Milartan önce dördüncü
yüzyıl gtb; erken b;r dönemde Şı Şın (Sh;h Shen), Can D� (Kan Te) ve Yu Şyen (Wu
Hsien) adlı üç astronomun hazırladıtı kataloglar o kadar aynntılıydı ki, bunlar bin se­
ne sonra hill kullanılmaktaydı. Batı'da ise ilk katalog milartan önce ikinci yüzyılda der·
lenmişti. Bu üç Çin kataloa-u, uzun süre birbirlerinden ayn olarak kullanıldı. Milartan
sonradördüncü yüzyılda, Çın Cuo (Ch'en Cho) bunlara dayanarak bir gök atiası hazır-
1 78
ladı; böylece, bu kataloglar birleştirilmiş oldu. Aslında benzeri gök atlaslan yüz yıl ön­
cesinde de vardı, ancak takımyıldızlar henüz resmedilmemişti: bilditirniz kadanyla ilk
kabartma haritalar Han döneminde ortaya çıktı. Popüler yıldız atlaslannda takımyıldız­
ları göstermek için bugün hala k ullanılan yöntem de -takımyıldızını oluşturan yıldızla­
rı çizgiler ile birleştirme yöntemi- Çinliler tarafından bulunmuttur.
Erken dönem yıldız haritalan içinde en ilgi çekici olanlanndan birisi, MS 940 yılına
aittir. Milattan sonra beşinci yüzyılda yaşamış olan Çini i " Kraliyet Astronomu" Çyen
Luocı 'nın (Ch'ien Lo-Chih) gök haritasına dayanan bu harita, ne çok aynntılı oldu�
için -ayrıntılı atlaslar yüzyıllardan beri mevcuttu- ne de Şı Şın, Gan DAı ve Vu Şyen'in
kataloglanndaki gibi yıldızlan birbirinden ayırmak için üç renk kullanıldı� için bir is­
tisna sayılmaktadır. Istisna sayılmasınm sebebi, yıldızlan haritaya yerleştirmede kulla­
nılan yöntemdir. Bir kürenin içinde göründükleri şekliyle yıldızlan bir yüzey üzerine
doA"ru olarak taşımak -ki bu, küre şeklindeki yeryüzünü düz bir levha üzerinde göster­
meye eşdeA'erdir- her zaman sorun olmuştur. Bu güçlüiii gidermenin çeşitli yollan var­
dır. Batlamyus'un milanan sonra ikinci yüzyalda bildili ve açıkladıA't gibi, çeşitli projek­
siyon şekilleri kullanılabilir. Çyen Luocı'nın (Ch'ien Lo-Chih) gök haritası "'Dunhu­
ang"da ilgi çekici olan husus, burada kullanılan projeksiyonun "Mercator .. projeksiyo­
nu olmasıdır (Resim
s.
152). Okuyucu, günümüzdeki harita ve atlaslar sayesinde bu
yöntemi şüphesiz tanımaktadır. MS l569'da büyük Flaman haritacı Gerhard Mercator
tarafından tasarlanan bu yöntem, gök haritası Dunhuang'dan altı yüzyıl sonra ortaya
çıkmıştır. 940 yılından sonra Çin 'de yaygın olarak kullanılan bu Çin projeksiyon yönte­
minden Mercator'un haberdar olup olmadıA'J bilinmemektedir. Bir zamanlar Batı'nın bu
konuda öncülük yaptı� zannedilmiş ise de, artık bunun do� olmad.ıA't kesindir.
Gökyüzünün haritasım çıkanrken küreler veya düzlem küreler (planisferler) de kul­
lanılmışri. Düzlem küre, daire şeklinde veya dairemsi bir harita olup, merkezinde gök
kutbu bulunmaktadır. Bu haritada gökküre, gök kutbu üzerinde havada durduAu far­
zedilen bir kişinin gördO.A"ü şekilde çizilmiştir ve bu, Mercator'un projeksiyon yönte­
minden farklı bir yöntemdir. Çinliler bu projeksiyonu da bilmekteydi ve hazırladıklan
en önemli planisfer on ikinci yüzyıla ait olup taş üzerine oyulmuştu. Burada kutup nok­
tası, ekliptik, ekvator ve "gök konaklan" resmedilmiş, Ay'ın "'beyaz yolu" gösterilmiş ve
Güneş ile Ay tutulmalannın dotru açıklaması verilmişti. Tutulmalann gerçek sebepleri
-Güneş tutulmasında Ay'ın Güneş ışıgını önlemesi ve Ay tutulmasında Yer'in Güneş
ışıA"ını kesmesi- bazı Çinli astronomlar tarafından bilinmekteydi; bu bilgiye. taş planis­
ferin ortaya çıkışından bin yıl önce sahiptiler. Bununla beraber, bazı Çinli ffiozoflar bir
müddet daha, iki temel kuvvet olan Yin ve Yang'ın artıp azalmasına dayanan bir açık­
lamayı tercih etmeyi sürdürmüştilr.
1 79
Ü zerinde yıldızların gösterildiA-i gök küre, eski bir lnı l u ş t u r : iır.lerini ı•:sl<i Y u n a n 'a ka­
dar geri götürmek mümkün oldugu gibi, Babil 'den de kaynaklanmış olabi l i r . Yıldızların
üzerine işaretiendieli bir küre Çin 'de milaltan sonra beşinci y ü zyıld a , Çyl'n Luocı
(Ch'ien Lo-Chih) zamanında vardı. Bu küre belki daha da eski tari h l i olabilir: ır. i ra Çin­
liler, bir çemberli kürenin bütün ihtiyaçları karşılayabilecegi ni muhtemelen daha ön(_· c
f8rk etmişlerdi. Çemberli küre, çemberierden ( Latince armillae) meydana gelen bir k ü ­
r e olup, h e r çember gökküre üzerindeki b i r daireyi --ekliptik, gök ekvatoru vs.- temsil
etmektedir {Realm s.l63). Yer'in bu çemberierin merkezinde yeraldıgı düşünülür. Kı­
saca bu alet gökkürenin iskeleti olarak düşünGiebilir. EA"er çemberler derecelendirilmiş
ve hareket eden bir çemberin üzerine nişangih taşıyan bir çubuk takılmış ise, bu alet
gök cisimlerinin pozisyonlarını ölçmek için de kullanılabilir.
Gözlem Aletleri
Çinliler çok çeşitli gözlem aleti kullanmışlardı. Suniann arasında gnomon (dikey çu­
buk) ve çemberli küre (armillary sphere) gibi di�r medeniyetlerde kullanılanlara benzer
şekilde tasarlanmış aletler de vardı. Daha sonra, MüsiGmanlann tavsiyesi üzerine, taştan
dev astronomi aletleri de inşa ettiler. Böylece Hğınan ( Honan) eyaletinden Gavçıng-'da
(Kııo-ch 'eng) "Güneş'in gölgesini ölçmek için Cog- Kunğ'un (Chou Kung) Kulesi" inşa
edildi. Bu kule 12 metre yüksekliğindeydi ve 36 metreden daha uzun taksimatlandınlmış
bir taban ölçeAine sahipti. Gölge, 12 metrelik bir çubuk tarafından bu taban ölçeg-i üzeri­
ne düşürülmekteydi. Minı döneminde tamir edilen bu kule MS 1 2 76'da dikilmişti. An­
cak, Çiniiierin kullandıA'J bütGn gözlem aletleri başka yerlerde tasarlanmış aletlerden
esinlenerek yapılmış deı;ldi; Çiniiierin tamamıyla kendi buluşlan olan aletleri de vardı.
Suniann en eskilerinden birisi gnomonun (dikey çubuk) gölge şablon uydu. Bu, üze­
ri derecelendirilmiş ve ayan yapılmış bir yeşimtaşı veya pişmiş toprak parçasıydı. Alet;
gnomonun gölgesi üzerine düşecek şekilde yerleştirilirdi. Bunlar, milattan önce ikinci
yüzyıla veya daha erken bir tarihe aitti. Bir diter alet ise, "kutup çevresi takı myıldızlar•
,ablonu" idi. Gök kutbuna yakın bazı yıldıziann veya gök kutbunun yerini belirlemek
için kullanılan bu alet, merkezinde bir delik (bu deliA"e pi adı verilmişti) bulunan yeşim­
t:atınclan yapılmış bir diskti. Ayrıca yıldıziann göründüg-ü açıları da gösterebildi�nden,
kutubayakın (sirkompolar) yıldıziann gözlenmesiyle onlann "gökteki konak"larını be­
lirlemek mümkündü. Böyle şablonların M Ö 600 ve hatta M Ö 1 000 gibi eski tarihlere
ait olması muhtemeldir.
Çlnliler aynca, astronominin önemli bir tamamlay•cısı olan zaman ölçümü ile de ilgi­
lenmit, klepsidrayı (au saati) gellştirmi,lerdi. Su saati, bizzat bir Çin bulutu olmayıp,
• Sırkompob.r td.ımYJidız (dn:umpolar con•ıcllatıorıJ: DoJup hıı.ı mayan yıldızlar. gök ku ı bu y.ııı k ınımlakiyıldızlar. (ç.n.)
1 80
kaynağı Mewpotamya ve Mısır'a kadar geri gitmektedir. Ancak Çinliler, bunu olduk­
c.;a hassaı. bir alet haline dönüştürm üşlerdi. Klepsidranın su depolanna sifonlar takarak
veya birbirini besleyen bir dizi depo kullanarak veya her iki yöntemi aynı düzenektc bir
arada kul lanarak suyun düzenli akmasını temin etmişlerdi. Ayrıca, terazi şeklinde bir su
saati de icat etmişlerd i . Durada su kapları, bir eksen etrafında dönen terazi kollannın
ucuna yak ı n bir noktaya asılmıştı. Kısa zaman sürelerini ölçmek için yeşim�ından çok
küçük bir su saati de imal etmişlerdi, burada, su yerine cıva kullanmışlardı. Fakat Çin­
Iii erin bu sahadaki en önemli katkısı maşalı (eşapmanlı) mekanik su saatini icat etmiş ol­
malarıdır. Çark tertibatındaki dişierin birer birer "kaçıp kurtulmasına" izin vererek mi­
lin düzenli adımlarla dönmesini sağlayan maşa tertibatı, tüm mekanik saat ierin temelini
teşkil etmektedir. Maşa tertibatı, ilk defa MS 723 dolaylarında Çinli bir Budist rahip ve
astronom 1-Şıng- 0- Hsing) ve mühendis Lyanğ Lin�dzan (Liang Ling-Tsan) tarafından
tasarlanmıştır. Bu düzene�in Çin'de, astronomi sahasında en dikkat çekici uygulaması
onbirinci yüzyılda astronom Su Sunğ (Su Sung) tarafından Kaifeng'de inşa edilen bü­
yük "saat kulesi"dir (Resim s. 154). Bu kule, zamanı gösterdiği gibi tepesinde bir çem­
berli küre taşımaktaydı ve bu da astronomi açısından çok daha önemliydi. Bu çemberli
küre, su saatinin maşa tertibatı tarafindan, Güneş'in ve yıldıziann gökyüzündeki görü­
nür hareketini izieyecek şekilde hareket ettirilmekteydi. Ancak, Su Sunğ'un saat kule­
si, saat tarafından hareket ettirilen bir çemberi i küre taşıyan ilk yapı de!ildi. 1-Şınğ ve
Lyanğ Linğdzan 'ın birlikte icat ettikleri maşa tertibatı da sekizinci yüzyılda Canğ Hınğ
( Chang Heng) tarafından çemberi i küreye uygulanmışh. Anlaşıldıği kadarıyla bu uygu­
lamanın amacı, gökyüzünün günlük dönüşünü otomatik olarak gösterecek bir alet ya­
pıp gözlem işlemini kolaylaştırmak deııl. başka bir çemberli küre yardımıyla gözlenen
gerçek .dönüşü doğru layabilecek bir standart temin etmekti. Bu yolla, astronomlann
kaydetmek zorunda olduklan gökteki değişiklikler kolaylıkla tark edilebilecekti. Çinli­
ler bütün bunları Batı'dan önce gerçekleştirmişlerdi: mekanik saat, Çin"de maşa tertiba­
tının icadından 700 yıl sonra, ancak andördüncü yüzyılın başında Avrupa'ya geldi. Me­
kanik gözlem aletleri de, Batı'da on sekizinci yüzyıldan önce yapılamadı.
Çinlilerin, Batı'da olduğu gibi ekliptiği deııl de gök ekvatorunu temel alan bir koor­
dinat sistemi ile ilgilenmelerinin iki farklı sonucu olmuştu. İlk olarak, Çiniiierin çember­
li kürelerinde ekliptiği temsil eden bir çember bulunmadıtJ için, bunlar, Batı dünyasın­
da kullanılan çemberli kürelerden daha basitti. İkinci ve daha da önemlisi, bu ilgi onla­
rın "ekvatoral yerleştirme"yi icat etmelerine sebep oldu. Gökyüzüne bakıldıgı.nda, gök
bize, kutup etrafında bir dönme hareketi yapıyormuş gibi görünür. Ancak, kutup nok­
tası hiçbir zaman tam başımızın üzerinde olmadığından -gözlemler Yer'in kutuplann­
dan biri üzerinde yapılmadıkça- tüm gök cisimleri gökyüzünde eğri bir yol üzerinde ha-
181
reket ediyormuş gibi görünür. Bu hareketi, bir gözlem alı• ı i -örnc�i n hiı· u sı u rl a l ı - ilt•
izlemek için, gözlemci aleti iki yöne: biri yanlamasına ufka paı·alcl olar:ı k , ıl iğı•ı·i t .:un .v u ·
karı veya tam aşa!ı do�ru döndürınelidir. Çinliler. milaltan sonı·a on lh,;li m.' Ü yliz,vılıl;ı,
aletin eksen inin aletin bir kenarı üzerine ve gök kutbu ilc aynı h izaya gc l t•cc k şekilde
yatırıldı&"ında, yıldızların günlük hareketini izlemek için yal nızca tek bir hareketin yete·
eel'ini fark etmişlerdi. "Ekvatoral" olarak yerleştirilmiş böyle bir alet, Guo Şoğd nğ'in
(Kuo Shou·Ching) "ekvatoral halka"sı (equatorial torquctum) olup MS 1 270'e aiıtir
(Resim 8• 163). Bugün Batı dünyasında, büyük teleskopların birçoğunda ekvatoral
montaj (mounting) kullanılmaktadır. Ancak, bu tip montajın Batı'da yapılan çemberli
gözlem aletlerinde kullanılması on altıncı yüzyılın sonunda, Çin 'de ilk ortaya çıkışından
üç yüz yıl sonra gerçekleşmiştir.
Evren Teorileri
Erken dönem Çin astronomisini geride bırakmadan önce, Çiniiierin evren hakkında·
ki görüşlerini bir bütün olarak ele almak faydalı olacaktır. Çin 'de başlıca üç evren teori·
si vardı. Bunlardan birincisi ve en eskisi, Babil 'den miras alınmış gibi görünmektedir.
Gaytyen (Kai T'ien) veya "yan küresel kubbeler" teorisi olarak adlandırılan bu teoride,
gök bir kubbe şeklinde olup, onun altında, daire şeklindeki okyanusla çevrilmiş olan
kubbe şeklindeki Yer bulunmaktaydı. I kinci fikir, Huntyen ( H un T'ien) veya "gökkü­
re" teorisidir. Bu teori daha geç tarihli olmasına rağmen milattan önce dördüncü yüz·
.
yıldan itibaren bilinmekteydi. Yarı küresel kubbe kavramından bir adım ileri olan bu te­
ori, evrenin görünüşünün ideal bir tasviriydi ve Yer'in küre şeklinde olduAu Bkri de bu
teoriyle b&A-Ianhlıydı.
Çıniiierin evren hakkındaki üçüncü fikri olan Şüen Ye ( H suan Yeh) veya "sonsuz
boş uzay" teorisi, her üç teori arasında en gelişmiş olanı ve en çok yaratıcılık taşıyanıy·
dı. Bu teorinin geç Han döneminde (MS 25-220) yaşamış olan Çi Mınğ (Ch 'i Meng) ile
batiantılı oldu�u kabul edilmektedir. Bu görüşe göre, gökler boş, maddeden ari ve sı·
nırsızdı. Güneş, Ay ve yıldızlar serbestçe uzayda yüzmekteydi. Ancak, izledikleri yolda
onlan yönlendiren neydi? Burada Çinliler, "sert rüzgi.r" kavramına başvurmuşlardı. Bu
kavram, muhtemelen Taoculara dayanmak ta ve eritme işleminde kullanılan körüklerin
yarattıA"ı güçlü hava akımından doA"muştu. Nasıl olursa olsun, teori nin bütünü
tamamıyla yeni bir fikirdi. Gerçekten de, ister sert ister hafif olsun, rüzgi.rla yönlendi�
rilen cisimlerin evrenin içinde yüzdü&"ü sonsuz boş evren fikri çok gelişmiş bir kavram·
dı. Gelişmiş olmasının sebebi, yalnızca bizim bugünkü evren görüşlerimiz ile uygunluk
içinde olması de�l -ki uygundur- zamanın di�r kavramlarından, örneA"in Yunanlıların
katı kürelere olan sarsılmaz Inancından daha az sınırlayıcı olmasıydı. Bu görüş, kosmos
1 82
hakkında m·taya k o nmu ş gen,;c k ı e n de hüyük bir görüştü ve Çinlileri, do&a hakkında
daha geniş bir b:ıkış a ç ıs ı gel iştirme yoluncia teşvik etti.
Yerbilimleri
Yerbilimleri {jeoloji, jcofizik, meteoroloj i, denizbilim0) yeni kurulmuş bilim dallan­
dır, geçmişleri on sekizinci yüzyıldan daha eskiye gitmemektedir. Ancak cotrafYanın
daha eski oldug-una şüphe yoktur: Yunanlılar cog-rafya ile uA"raşmışlar ise de, onu bilim­
den ziyade sanat olarak ele almışlardır. Çiniiierin modern ça�dan çok önce bu konula­
rı bilime benzetebilmiş olmaları çok ilgi çekicidir.
Haritac1lık
CoA"rafYada, Çiniiierin akılcı yaklaşımı yeıyüzünü haritalama tekni&-inde kendini
gösterm iştir. Batı 'da, Batlamyus zamanı ile MS 1 400 arasında bir boşluk vardır. Bu dö­
nem, Avrupa 'da haritacılıAmın karanlık çag-landır (Raım 1. 270 ve 323). Batı'dayeryü­
zü haritaları, dini fikirleri aktaran vasılalar haline gelmiş ve gerçek dünya ile çok az
benzerlik göstermekteyken, Çin 'de bilimsel baritacılık geleneg-i sürdürülmüştür. Han
döneminde, MS 1 OO'e dog-ru, Cang- HınA" (Chang Heng), cog-rafi özelliklerin yerlerini
belirtmek için ızgaralama sisteminin -dik açı ile kesişen düz çizgilerden oluşan sistem­
ortaya koymuş ve Tang döneminde, imparatorlug-un büyümesiyle, genişleyen toprakla­
ri haritalama çalışmaları da yaygınlaşmıştı. Sung- döneminde de baritacılar yog-un şekil­
de çalışmışlar; on ikinci yüzyılda iki m uhteşem harita hazırlanmıştı. Bunlann her ikisi
de taşa oyulmuştu; birinde hassas bir ızgaralama sistemi kullanılmıştı (Realm 1. 174).
Her ikisi de, modern haritalarla boy ölçöşebilecek kadar doA-ruyu. Haritanın üst kısmı­
nın kuzey olarak işaretlenmiş olması dikkat çekicidir. Bugün evrensel olarak kabul edil­
miş olan bu gösterme şekli, o zaman, yalnız Çinliler tarafından kullanılmaktaydı. Çinli
baritacılar arasında en önemlisi, Motol döneminde çalışmış olan Cu Subın (Chu Ssu­
Pen) idi. Kendisi yalnızca muhteşem ve doA-ru haritalar yapmakla kalmamış, hakkında
kesin ve ayrıntılı bilgi bulunmayan ülkeleri haritalara almanın doguracag-ı tehlikelere de
dikkat çekmişti. Ancak, dünyanın dig-er yerlerinde pek dikkate alınmayan bu tavsiyeye
Çin 'de de uyulmamıştır. Dig"er taraftan, ilk kabartma haritalanyapma şerefi de Çiniile­
re aittir. Sung döneminde tahtaya oyularak yapılan bu harhalann kaynag-ının milattan
sonra onuncu yüzyıldan daha eskiye gittig-i tahmin edilmektedir. Bunlar, miladın ilk
yüzyılında (Han döneminde) askeri amaçlarla kullanılmış olmakla birlikte, nereden
kaynaklanmış oldukları bilinmemektedir. Nüfus istatistiklerini veren kabartma maket­
ler de çok erken dönemlerden itibaren kulanılmış olup. milattan önceki ilk yüzyılda "te• Okyanu56Uim
00
Grid sistemi
vey.ıı (>flnoa:ran terimleri de kullanılmakıadır. (ç.n.)
vo:.va kPI;,a sl•teml ıerlmlerl de kullanılmakı;ı.dır. (ç.n.)
1 83
pe şeklinde buhuı'tfanhk "lou· \"OU"tfı
(Reaim S,
) 7.:f). 11un l;ır k U I Sitl dot� şdd i n d l' _voı p ı l nuş
kaplanh \'C ic11· indc huhur _v<� k ı l ı ı·d ı. lludisı \'l' ı n u h l l'lnl'lı..• n T;ıuı..· u b;ıg-l.:m ı ı l;ın olan l m
buhun!anlıklaı·, bdki tic daha sonra k i h:ıriı.:ıl;.mn ünl'iisi.i oldul.ır.
Mett'Oro/oji ı "t' Gel-Git 0/oıd... ,.,
Dünyanın llziksel .vapısına ve \'t'VI"C,\'1..' ola. n i lgi lt.•ri, Ç i n l i lı..•ri lı:n·:ı d u n ı ın u n u \'l' gd­
gil olayını im;elemeyc sevk etıuişıir. Çinlilcr için h a\'a t!uı·uımı, gC:i kl el'i n tlowı·.:uHşı vc
devler işlerinin yüıiitülmesiyle bng-lantı lıydı: n c dc oh•a ınctt•oroloji olaylan Ycr'dcn yu­
kanda, gökyüı:ünde meydana gelmekteydi. Gerck Inı ilişki, gt• ı·cluc devlcı ytinc t i ıni i�o·in
sel, yoA-un kar. kuraklık vs. gibi ICiaketlcrc st>bep olan özel h•ıv:ı şartloıı-ını öA"rc n ın c gc­
reA"i, meteoroloji ola,vlarının knydedildiA'i yaygın bir sisiemin k u ru l masına sehcp oltl u .
Çin'de hava tahmini e s k i v e ortaça! medeni,vetleı·indc oldul;u g i b i h i l ' köyiii nUn hava
durumu bilgisinden daha ileri,ve gitmemiş ise de, hava durumu kayıllarının t ut u lnıcısı
tamamıyla avn bir konudur. Sıcaklık, Han döneminden itibaı·en, belki de daha tim·e.
düzenli. olar;k kaydedilmişti. Bu kayıt, on yedinci yüzyılda ortaya çıkan su:aklık ölçcg-i
üzerinde yapılmamış ise de, aşı n sıcak yazlar ve aşın soA"uk kışlar kaydedilınişti. Bu ka­
,Yltlar, günümüz meteoroloji uzmanları için oldukça yal'arlıdır. Ya�mu r vc rlizg5.rlar için
de sürekli kayıt tutulmuştu (ŞanA" döneminden itibaren veya daha da önce). Bu konu­
daki kayıtlar MÖ 1 2 1 6Ya kadar geri gitmekte ve ya�mur, sulu kar, kar ve rüzgAr ya­
nında, düşen yaA"ış miktarı ve rüzgArın yönü hakkında da ayrıntılı bilgi vermektedir.
Kar yüksekliA'ini ölçmek Için bü,vük bambu kaiC.sler kullanılmış ve bunlar, daA geçitle­
rine ve yüksek yaylalara.verleştirilmişti. Resmi görevlilerin, bendierde ve diAel' kamu iş­
lerinde yapılacak olan bakım ve onarımı belirlemede yaı·dımcı olmak için merkezdeki
hükümete rapor verdikleri de tahmin edilmektedir.
Nem tayini de yapılmaktaydı: havanın taşıdıA-ı nem miktarını ölçen ilk higrometre
(nemölçer) milaltan önce ikinci yüzyılda tasarlanmıştı; bu alet, kuru ve nemli kömürü
tartmakta ve sonuçlan karşılaştırmaktaydı. Çiniiierden beklenecegi gibi gökgürültüsil
ve şimşek, bunlar için henüz hiçbir açıklamanın mümkün olmadıA-ı bir dönemde, Yi n ve
Yang kuvvetleriyle açıklanmaktaydı. Ancak, milattan önce dördüncü yüzyıl ı n sonunda
suyun doA"adaki çevrimini fark etmiş olmaları, Çiniiierin rasyonel düşündüklerini gös­
termektedir. Oüş.en yaAmurun, bulutları meydana getirmek için buharlaştıA"ı ve geri
devrettiA-i fikri, Yunanlılar tarafından altıncı yüzyılda bilinmekteydi. Her ne kadar o dö­
nemde karşılaşılan zorluklar bilgi alışverişini mümkün kılmasa da, bu durum belki de
dü,üncelerin yayılmasına bir örnek olarak düşünülebilir.
Çinliler diter birçok meteorolojik ve.va meteorolojik gibi görünen olayı gözlemi' ve
kaydetmişlerdi. Cökkuşakları, Ay'ın çevresindeki haleler (ışık halkaları), çok daha gü-
18-4
zd
h;ılell·r n bazı durumlarda G O neş'in etrafında \'eya yakınında göri..l l en yalancı gü­
ıwşlcı· ( parh d i l co d 0 de
kayded ilmişti. Parhcliler, Avrupa'da kayıtları tutulmadan bin yıl
önce Çin 'dt• gözl c n m i ş t i . Aynı şekildt· .1uror<t
yani "kuzey ışıkları" da gözlem­
lcnıniş olup. Lunlanı ait kayıtlar milatıan önce üçtincU yüzyıla kadar geri gitmektedir.
Çinlilt"ri n tam olarak kavrad ıklarını tahmin etti�imiz olay, gel-git (med-cezir) olay­
dır. Bu konuya özel ilgi gösterilmesinin sebebi, Çin'de meydana gelen gel-git olaylan­
nın son dcret·e dikkat çekici olmasıdır: Ilkbaharda Yangçe ag-zında, üç metreden yük­
sek bir gel-git hareketi görülürken, Han&cog- (Hangd1ow) yakınındaki Çyentan&
(Ch 'ien-T'ang) Nehri'nde gel-git hareketi sonucu oluşan kabarınanın büyüklütüne,
Amazan dışında yeryüzünün başka hiçbir yerinde ulaşılamamaktadır. Milattan önce
iki nı.·i yüzyıla gt>lmeden, deniz kaharınasının dalunayda beklenınesi gerekri&i bilinmek­
teydi. Buna ra&men, gel-git olayiarına Ay'ın sebep oldu�u ancak iki yüzytl sonra anla­
şıldı. On birinci yüzyıl civarında, Güneş'in de bu olayda etkili oldutunu n farkına varıl­
dı. Bundan hemen sonra, mühendis ve astronom Şın Gua (Shen Kua) kıyı şeridindeki
düzensizlikler yüzünden kabarınanın gecikti#ini ,vani "limanın .verleşimi" (establish­
ment of the port) olarak adlandırılan özelliA-i keşfctti.
[ı\yn.ı � lıakk:mda Avrupa'dayapılan lllr. incelem.elerden btrt Için bkıı. a. 281]
borC"a/is00
Çiniiierin gel-git olayı konusundaki Hkirleri belli bir bakış açısıyla de�erlendirilme­
lidir. MÖ 200'de Yunan Blozofu Karistos'lu Antigonus, gel-git olayında asıl etkinin
Ay'dan geldi�ini ileri sürmliştü; o tarihte Yunan anlayışı Çin anlayışından daha ileriy­
di. Fakat, Avrupa. bu bilgiyi geliştirmedi ve hatta "limanın yerleşimi"nin keşfı Çin'den
yüz yıl sonra oldu. Batı 'da, Ay'ın etkisinin, gel-git olayına sebep olduı-u görüşünün tam
anlamıyla kabul edilmesi ise, ancak beş yüzyıl sonradır. Gel-git olayı ile Ay arasındaki
ilgiyi ilk kuran Çinliler olmamış ise de, gel-git cetvellerinin hazırlanmasına öncülük et­
mişlerdi. Bu cetvelierin sistematik olarak derlenmesi, Çin 'de en azından milattan sonra
dokuzuncu yüzyıla kadar geri gitmektedir.
Jeoloji
Çin sanatı, Çinlllerin jeolojik özelliklere de&er \'erditini çok açık olarak göstermek­
tedir. Gerçekten de, Çinli sanatçılar do�aya son derece bag:lıydı: tepelerin ve datlann
tasvirleri, kayaların ve sulak alanların görüntüsü konusunda yazılmış rehberler yüzyıl­
lar boyunca başvuru kitabı olarak kullanıldı. Milatta n sonra on ikinci yüzyıla gelmeden,
Neo-Kontlçyüsçil Alım Cu Şi (Chu Hsi) daA-ların, bir zamanlar suyun alhnda kalmış
olan topraklardan yükseldikini anlamıştı (Resim a. 176). Bu düşünce, Avrupa'da, on
dokuzuncu yüzyılın başından önce kabul görmeyecekri. Bununla beraber, bu gerçeti
• ı,ıgın Atmrnıl�� ııaılı lıııld� bulunan küo;tık huz tllt>"'-'lklrıi Uurlnd<' yıınsımıı5ı�·lll mr.\'<.lanıı �ll'n lflk olayı. (o;.n.)
u Kuır.r,\' ,varımknffdr �..., ı.,rı gtık,vtızünd., görillrn l'l'nklı lfıklar. (\·.n.)
186
ilk anlayan kişi Cu Şi deği ldi: bu Hkrin izlerini Çin 'de onbi ı·i nci yüzyıldan daha önce,
ikinci ile altıncı yüzyıl arasındaki bir taı·ihte görmek mümkündü.
Fosillerin canlı varlık artıkları olduğunu ilk anlayanlar da muhtemelen Çinlilerdi.
Bitki fosillerinin gerçek yapısını da diğer toplumlardan önce fark etmişlerdi. JV\ilattan
sonra üçüncü yüzyıl gibi erken bir zamanda �Osilleşmiş çam ağaçlarını bilmekteydiler.
Daha sonra onbirinci yüzyılda bambu fosilieri keşfettiler ve tan ımladılar. Bu arada, baş­
ka fosilieri de tanımladılar. Ancak, bu tanımlar her zaman doğru değildi: fosilleşmiş bit­
kiler ile içinde madde damarları bulunan kayalar -ki bunlar bitki artıkları nın fOsilleri­
ne çok benzemekteydi- çoğu zaman birbirine karıştırılmıştı. Çinliler, hayvan fOsillerini
de tanımaktaydı. Ancak bu fosilieri oluşturan hayvan türleri her zaman doğru olarak
belirlenmemişti: örneğin bir kuş (kırlangıç kuşu) ile soyu tükenmiş bir yumuşakça olan
Spirifer birbirine karıştırılmıştı; zira yumuşakçanın kabuğu kuşların kanatiarına çok
benzemekteydi. "Taş balıklar", milattan sonra altıncı yüzyıl gibi erken bir tarihte bilin­
mekteydi ve ayrıntılı olarak tanımlanmıştı. Milattan önce birinci yüzyılda, Çinliler fosil­
leri canlı varlıkların artıkları olarak kabul etmişlerdi. Bu görüş, bazı Yunanlılar tarafm­
dan ileri sürülmüşse de, Batı'da, Rönesans sonrasına kadar tamamıyla unutulmuş veya
bilmezlikten gelinmişti.
[Fostl kalmtılanmn öneminili Avnıpa'da artan derecede anlaşılması hakkında bkz. s. 434-5 ve 470-2]
Mineraloji
Bütün medeniyetler, çok erken tarihlerden itibaren taşlara, maden filizlerine ve roa­
deniere ilgi göstermiştir. Çin 'de de durum farklı değildi: ancak onlar, konu ile ilgilen­
menin yanı sıra bu sahaya değerli bir katkı getirmiş! erdi. Madenieri n , Yer kabuğunda
meydana gelen yavaş değişmeler neticesinde oluştuğu fikri genel olarak benimsenmiş ve
bu değişmelere Yer'den kaynaklanan "buharlar"ın sebep olduğu düşünülmüştü; Aristo­
teles, biri Yer'in içindeki nemden, diğeri de bizzat kuru olan Yer'in kendisinden kay­
naklanan iki farklı "buhar'' teklif etmişti. Çinliler de, yaklaşık aynı tarihlerde benzer bir
fikre sahipti. Her iki fikrin de daha erken ve ortak bir kaynaktan -muhtemelen Mezo­
potamya'dan- geldiği düşünülebilir.
Çin 'de madenler, se rtlikierin e, renklerine, görünüşlerine ve tatları na göre sınıHandı­
nlmıştı. Metallerin kayalardan farklı olduğu düşünülmüştü. Teofrastos'un da gözlem­
lediği gibi, bazı metallerin ısıyla eridiğini, bazılarının erimediğini fark etmişlerdi. Çinli­
ler ayrıca, maden filizi yataklarıyla değişik kaya cinsleri arasındaki ilişkiye dikkat et­
mişlerdi. Taocuların madeniere olan özel ilgisi, doğal olarak Çin'de mineralojinin geliş­
mesine yardımcı oldu. Taocular, ilaç olarak bitkiler yanında mineralleri de tavsiye et­
mişlerdi. Bunları, ya fiziksel ölümsüzlüğü yakalamak gayesiyle ya da daha "geleneksel"
1 86
tıbbi tedavilerde kullanm ışlardı. Batı'da ise, milattan sonra ikinci yüzyılda, Galenos bit­
ki kökenli olmayan bütün ilaçlara kesinlikle karşı çıkmıştı; Çin'de bu gibi yasaklamalar
yoktu.
Çinlilcr bazı mi neral bileşiklerini bilmekte ve kullanmaktaydı. Şap boyamada, tıpta
ve diğer bi rçok endüstriyel işlernde kullanılmıştı; nişadır (amonyum klorür) ve çok da­
ha sonraları boraks da kullanılmıştı. Çinliler, garip bir lifli mineral olan asbesti de kul­
lanmışlardı. Altın ve gümüşü ayar etmek için mihenk taşını (jaspers, yeşime benzer bir
taş) ve tabii ki, değerli taşlan bilmekteydiler. Elması tanımış ve sertliğinin rarkına var­
mış olmalarına rağmen, on altıncı yüzyılda Portekizliler Çin'e kesilmiş elmas getirince­
ye kadar, Çi niiierin elması kesmemiş ve parlatmamış olmalan şaşırtıcıdır. Çiniiierin süs­
lemede kullandıklan başlıca mineral. bir alüminyum-sodyum silikat olan yeşimdi. Sert­
liğine rağmen Şanğ döneminde kesilerek şekillendirilmiş; daha sonra aşındıncı ma1ze­
me kullanılarak yontulmuştu. Milanan sonra on ikinci yüzyılda, kesme işlemi bir mer­
kez etrafında dönen dairesel kesiciler ile yapılmaktaydı. Ancak bu k esicilerin çok daha
önce ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.
Çin mineralojisinin ilgi çekici bir yönü de, bizim bugün jeobotanik veya bio-jeo-kim­
yasal keşir raaliyeti olarak adlandırabileceğimiz araştırmadır. Eski zamanlarda maden­
ciler, maden yataklarının yerlerini kendi sezgi ve deneyimlerine dayanarak bulmak zo­
rundaydı. Arazinin biçimine, bazı kaya katmanlarının görünümüne vs. dikkat ederler­
di. Çin 'de de bu faktörler gözönüne alınmakla beraber, bunlara ek olarak bazı bitkiler
ve mineraller arasında bir ilişkinin bulunduğu fark edilmişti: bir cins yabani soğan a1tı­
nın bulunduğu yere: zencefil ise kalay ve bakırın varlığına işaret etmekteydi. Ayrıca bit­
kilerin yetiştiği şartların önemini anlamışlardı. Bugün, bazı cins bitkilerin belirli metal­
leri topraktan emdiğini bildiğimizi gözönüne alırsak, Çiniiierin gelecek vaad eden bir
teknik te öncülük ettikleri söylenebilir. Gerçekten de Çinliler, bazı metallerin belirli bit­
kilerden elde edilebileceğini bilmekteydi. Diğer medeniyetlerdeki madencilerin de bü­
tün bunları bildiği farzedilebilir: ancak bu konuda elimizde delil yoktur. Ban'da, jeobo­
tanik keşif, I 650'ye ve hatta daha sonrasına kadar bilinmemekteydi.
Sismoloji (Deprembi/im)
Çin, dünyanın en büyük deprem bölgelerinden biridir ve bekleneceği gibi Çinliler,
bütün yer sarsıntılarının kaydını tutmuştur. İ lk kaydedilen sarsınhlardan biri, üç neh­
rin akışını durduran M Ö 780'deki sarsıntıdır. Kayıtlar bir bütün olarak ele alındı@nda,
Sunğ yönetiminin sonu ile Mançu yönetiminin başlangıcı arasında on iki şiddetli depre�
min meydana gelmiş olduğu görülür. Tarihteki en büyük depremlerden birisi MS
1 303'de Çin'de meydana gelmiş ve BOO.OOO'den razla insan ölmüştür.
1 87
Ç i n 'de, deprem ierin oluşu munu ao;; ı k l ay a­
c a k bir teori geliştiı·me yönünde d i k k a t e deg-er
bir ilerleme olmamıştır: ancak, diğeı· Eski veya
ortaçağ medeniyetlerinde de böyle bir teori
teklif edilmem�tir. Buna rağmen Çin li ler, en
eski sismografı imal etmiş oldukları için sismal
loji sahasında kendileriyle övünebilirler. Canğ
Ç:ı.ng- Hıng'ın {Chang Heng) sismogr;ıfı. Deprem ol­
dugu 1..a man, asılı agırlık sarsınıının gı.·ldigi ,vöne
do!ru dönmekıe "" ıopun düşmesi ile bu dönme kay·
de<lilmekıedir. Aynca s. 175'deki resme de b;ıkınıı.
Hınğ (Chang Heng) tarafından milattan sonra
ikinci yüzyılın başında tasarlanan bu "deprem
fırıldağı", benzer aletlerde olduğu gibi çok ağır
bir rakkasa sahipti. Hafifyerel sarsıntılardan etkilenmeyen bu rakkas, deprem tarafin­
dan meydana getirilen derin ve çok alçak titreşimiere cevap verebilmekteydi.
Canğ Hınğ'ın bu olağanüstü aleti, çaprazlamasına iki metre gelen bronz bir şarap
küpüydü ve üzerinde bir kapak vardı. Küp ün yan yüzeyinde çepeçevre diziimiş ve her
biri ağzında bir top taşıyan sekiz ejderha başı bulunmaktaydı. Küpün alt çevresinde,
ağızları açık şekilde duran sekiz kurbağa yer almaktaydı. Deprem olduğunda, ejderha­
lardan birinin ağzı açılmakta ve top, ejderhanın altındaki kurbağı n ı n ağzına düşmektey­
di. Topunu bırakan ejderha, sarsıntının hangi yönden gelmiş olduğuna işaret etmek tey­
di. Bundan sonra alet, başka toplar düşmeyecek şekilde kendini kilitlemekteydi ve böy­
lece, aletin verdiği bilgi kaydedilmiş olmaktaydı. Devlet yönetim i bu aletin yararını an­
lamıştı, zira daha sonraki dönemlerde de buna benzer kayıt cihaziarı yap ı l mıştı. Bu tip
aletlerin milattan sonra on üçüncü yüzyılda faaliyet gösteren "Maraga Rasathanesi"nde
-İ ran'daki Maraga şehrinde- bilindiği tahmin edilmektedir. Bu gözlemevi ile Çinliler
arasındakiyoğun temaslar, İ l hanlıların, kullandıkları aletleri Çin'den getirtmiş oldukla­
rını düşündürmektedir.
Fizik
Çin li fizikçiler, atomlarla veya maddenin atom teorileriyle hiçbir zaman ciddi olarak
ilgilenmemişlerdir. Ancak milattan önce dördü ncü yüzyılda, Moistler bu konuya eg-il­
miş gibi görünmektedir. Ayrıca milattan sonra i l k yüzyılda Budizm ile birlikte atomlar­
la ilgili fikirler de gelmiştir. Yine de, Çin bakış açısı iki kuvvetin (Yin ve Yang) karşı­
lıklı artması ve azalması üzerinde yoA-unlaşmışt,ır. Bu görüş, çevrimsel bir görüş olup ev­
rendeki bütün değişmelerin sürekli ve dalga şeklinde olduA-unu kabul etmektedir. Bu­
günkü modern Batı biliminde, dalga hareketine benzeyen çevrimsel hareket, evrendeki
değişmelere getirdiğimiz açıklamanın temelinde yer almaktadır. Bu, gelişmiş ve güçlü
bir atom teorisinin yalnızca bir yönüdür ve böyle olması onun bilimsel düşünce içinde-
1 88
ki önemini azalt mamaktadır. Şu halde, çok erken dönemlerden itibaren, Çiniiierin de
doğal alemde meydana gelen de�işmelerin sebebini açıklamak için bir cins dalga teorisi
kullanmış olduklarını görmek ilgi çekicidir. Bu teoride Yin artarken, Yang azalmakta
ve sonra Yi n azalırken Yang tekrar artmaktadır. Bu Çin kavramı o kadar güçlüdür ki,
bazı modern atom fizikçileri, atom altı parçacıkların hareketiyle ilgili teorilerini açıkla­
mak için Çin fi kirlerine geri dönmektedir.
Çinliler, mühend isliğin her sahasında büyük başarı elde etmiş bir toplumdan bekle­
neceği gibi, pratik ölçümlerde de beceri sahibiydiler. Çok erken dönemden itibaren bir
ölçü sistemine sahip olduklan gibi, statik problemleriyle -kuvvetler, ağırlıklar, manive­
lalar, teraziler vs.- ilk ilgilenenler de Çi nliler idi. Zira Moistler, milanan önce dördün­
cü yüzyılda bu konuya değerli katkılar getirmişlerdi. Hareket eden cisimleri inceleme­
ye teşebbüs etmişler ise de, bu gayret Batı'da oldu� gibi sürdürülmemişti -hareket ko­
nusunda Batı'daki ilk çalışmalar Yunanlıların taraFından başlatılmıştı. Aynca, Çin'de
optik çalışmalarını başlatanlar da Moistler olmuştur. Moistler, gölge konusunu incele­
miş ve ışı�ın doğru boyunca ileriediği gerçeğini erkenden anlamışlardı. Karanlık oda ile
deneyler yapmış. ışık iğne deliğinden geçtiği zaman, uzaktak i bir cismin görüntüsünün
ters döndüğünü Fark etmişlerdi. Bununla birlikte, İslam dünyasında olduğu gibi Çin'de
de karanlık odanın gerçek anlamda incelenmesi milattan sonra sekizinci yüzyıldan ön­
ce olmamıştır. Düz ve içbükey aynalar da inceleme konusu yapılmıştı ve Moistler, içbü­
key aynalar tarafından oluşturulan "gerçek" ve "hayali" olarak adlandırdıtımız görün­
tüleri bilmekteydi. Moistler, bütün bu hususlarda, bir önceki bölümde gördü�müz gi­
bi ışık ve görme konusunda temelden yanlış fikirlere sahip oltn Yunanlılardan daha ile­
riymiş gibi görünmektedir. Onlar Çin'de çalışmalarını sürdürürken, Öklides İskenderi­
ye'de optik üzerine bir dizi teorem kurmaktaydı. Ancak Öklides'in aynalar üzerine söy­
ledikleri kayıptır ve Yunanlılar, o dönemde yaygın olan yanlış fikirler sebebiyle, Moist­
lerin anlayış düzeyine m uhtemelen ulaşamamışlardı.
[Batlam.ywı'un bu konudaki. Skirl.eri lıakkmda bkz. 1. 133]
Çukur aynalar Çin'de pratik amaçlarla kullanılmıştı. Aynca Han döneminde büyük
metal aynaların da yaygın kullanıldığı anlaşılmaktadır. Cam aynalar, San'da olduğu gi·
bi bilinmemekteydi; bunlar on dokuzuncu yüzyılda icat edilecekti. Çinliler mercekleri de
yaygın olarak kullanmışlardı. Onuncu yüzyıla gelmeden, değişik şekillerde mercekler
imal etmişlerdi. Bazı merceklerin resimleri büyüttügünü, bazılannın ise küçülttügünü
bildikleri halde gözlük tak ma ve teleskcpu icat etme yolunda bir gelişme olmadı. Çin'de
mercekler, do�ada bulunan kaya kristalinden yapılmaktaydı . Cam sanayii milattan ön­
ce altıncı yüzyıl gibi erken bir tarihte var oldug-u ndan, kaya kristaliyanında cam da mer­
cek yapımında muhtemelen -hiç olmazsa Han döneminden itibaren- kullamlmıştı.
189
Müzik, bütün eski medeniyetlerde sesin im:elcnıncsini t cşvil< e t m i ş t i r·. Ancal< bu inee­
lemenin bilimselliı-i. bu tarz sorgulamalarda hakim olan diişünn• taı·zın.a hı:ığlı olduğun­
dan, incelemeler tamamıyla sanat düzeyinde kalabilmiştir. Ancak, hem Çin 'de hem de Es­
ki Yunan'da, sesler incelenirken çok dikkatli ölçümler yapılmıştır. Bununla beraber .al'a­
lannda önemli bir fark vardır: Yunanlılar sesleri analiz etmeye çalışırken, bu konu ilc ug:­
raşan ilk Çinliler daha ziyade sesler arasındaki il işkilere ilgi gösterm işlerdi. Bu t u t u m , on­
lann düşünce tarzına daha uygun düştüA"ü gibi, her şeyin bir digeriyle ilişki içinde bulun­
du&u canlı evren anlayışıyla da uyum içindeydi. Böylece Yunanlılar, kavalın şeklinin ka­
valdan çıkan sesin perdesini niçin deA:iştirdiğini incelerken, Çinliler daha ziyade titreşim
etkisiyle oluşan seslerle veya modern deyişle "armonik rezonans"la ilgilenmişlerciL Kısa­
ca, bir müzik aletinin herhangi bir teline vuruldugunda, o teli n diğer tellerde meydana ge­
tirdi&i titreşimierin verdigi sesiere ilgi duymuşlardı. Çinliler için bu olay, doğal .ilemde
görülen doğal ilişkilerin yalnızca bir örneğiydi ve bunda hayret edilecek bir şey yoktu.
Teller ile akort edildikleri notalar arasında belirli ilişkiler bulunduğundan, bunlar zorun­
lu olarak armonik (sympathetic) rezonans vereceklerdi: zira .ilem böyle kurulmuştu.
� ..,..ı.n balduada bb. •. 76)
Çin'in en eski dönemlerinde, seslerin bilimsel olmayan ilişkileri de vard ı : bazı d i n i
merasimlerde, sesler ile tatlar ve renkler arasında i l i ş k i kurulmuştu. A n c a k bu durum,
bilimsel yaklaşımın varlığını sürdürmesini engellemiş değildi. Sesler, tınılarına0 ve per­
delerine göre sınıAandınlmış ve değişik ses dizileri belirlenmişti. Bunlar için hassas
akort yapmak gerekliydi. Akort etme işlemi, kısmen titreşime dayanarak yapılmaktay­
dı: iyi akort edilmiş bir çan, standart olarak kabul edilirdi; bu çan, diger bir çan la titre­
şime geçerse, ikinci çan da dotru ayarlan mış demekti
(Reaım
a.
176) . Ayrıca, belirli
miktar su ile kısmen veya tamamen doldurulmuş kaplar da, standart ses tonlannın elde
edilmesinde titreşim kaynatı olarak kullanılmıştı. Bazen , telleri akort etmek için çanlar
da kullanılmıştı. Bunların hiçbiri Çiniilere has deA-ildi; ancak onlar, bu işlemlerde yük­
sek hassasiyete ulaşmıştı. Bu beceri, kısmen de olsa, aynı çaptaki kavalların kapasitele­
rini ölçmek için dan tanelerinin kullanılmasından kaynaklanmıştı. Bu yöntem ise, deA-i­
şik şekillerdeki kapiann kapasitelerini ölçme isteA-inden do�muştu; Han döneminden
itibaren kavalları akort etmede yaygın olarak kullanılmıştı. Çi nliler ayrıca, sesin bir tit­
reşim olduA-u nu fark etmişlerdi. Bunu keşfeden yaln ızca onlar değildi. Ancak Çinliler,
ses üzerinde yürüttükleri bilimsel çalışmalar sayesinde bu konuya özel bir katkıda bu­
lundular ki bu da eş tampere düzeni00 geliştirmiş olmalarıydı. Bugün Batı'da benimse­
nen gam düzeni budur ve bir tondan di�rine (majörden minöre) kolaylıkla geçmeyi
aletının (veya •e&ln )
ııcı� kaliıuı.
Orni!A:In nnı i le
�:tıu:�:;�:�ıu:=o�:7.ı: ;:����r.��:r:Me;�;::ı:�;ç:�;en: birbirine
:.�d;,k:';:;�7:.·n�r
mUı:lk
1 90
obua
\'<ık
ııul veya bariran 10prano
yakın
(mc•ela
lle
Kl ler<le
•r•l
ar.ıı ·
çr,yrek •c• l er·
sağlamaktadır. Batı'ya ilk defa 1 620'de gelen ve J. S. Bach tarafından Das Wohltempe­
rierte Klavicr ( l..:.Ş Tampere Klavye) 0 adlı eserinde kullanılan -daha do&:rusu tanıtılan­
hu gam düzeni, on sekizinci yllzyılın başında bile Batı'dayeni sayılırdı. Halbuki Çin'de,
1 585 yılında Cu Dzayyü (Chu Tsai-Yu) taraf'ından bilinmektc ve kullanılmaktaydı. Bu
yüzden, Batı gam sisteminin Çin'den kaynaklanmış oldutu düşünebiliriz.
[Simon Ste.ı. ..,..ı;,.ı.,. yaymlumao. ı..ı.ıw..ı. bkz. o. !SO]
Çiniiierin fizig"e yaptıkları birçok deA-erli katkı arasında en önemlisi manyetik pusu­
lanın icadıdır. Bu buluş, büyü yöntemlerinden bilimsel bir keşfe geçiş sürecini temsil
eden başlıca örnek oldug-u için özellikle ilgi çekicidir. Görünüşe göre, bu süreç milattan
önce üçüncü yüzyılda, kehanet tahtalarayla başlamıştı. Devlet işleriyle ilgili kehanette
bulunan k.ihinler tarafından kullanılan bu tahtalar, biri üstte dig-eri altta bulunan iki kı­
sımdan ibaretti. Gökleri temsil eden üstteki disk, Yer'i temsil eden alt diskin ortasında
yer alan bir mil etrafında dönmekteydi. Ü stteki tahtanın üzerinde kutup bölgesi takım­
yıldızlarından Büyük Ayı takımyıldızı yer almışn. Her iki tahta üzerine l 5°lik aralıklar­
la yönler veya "pusula noktaları" işaretlenmişti. Kehanet için, çeşitli cisimleri temsil
eden "parçalar" tahta Uzerine saçılmakta ve k.ihin, bu parçalann tahta üzerinde düştük­
leri yerlere bakarak geleceg"i okumaktaydı. Sembolik parçalardan biri kaşık şeklinde
olup Büyük Ayı takım yıldızını temsil etmekteydi ve oldukça çabuk dönebilmekteydi.
Milattan sonra ilk yüzyıla gelindiginde, dönme hareketi yapan bu gibi kaşıklar kehanet
tahtalarındaki üst diskin yerini almışlardı.
Diıer birçok eski medeniyette olduA-u gibi, Çin 'de de mıknatıs ta.Jının (bazen mag­
netit olarak da bilinen bir cins demir oksit) doA"al manyetik özelliklere sahip oldutunu
bilinmekteydi. Eski dönemlerde bu taşın demiri çekme gücünün büyü ile ilgisi olduAu­
na inanılmaktaydı. Falcılar bu inanç doA"rultusunda milattan önce birinci veya ikinci
yüzyılda kehanet tahtalarının bazı parçalannı mıknatıs taşından yapmaya başladılar ve
bir süre sonra ka.şık da bu malzemeden yapıldı. Parçalar mıknatıs taşından yapıldıktan
ve kaşık da gökyüzünü temsil eden üst diskin yerini aldıktan hemen sonra, tahtanın
merkezinde yer almış olan kaşıtın duruşu, kAhinierin kaşıAt sihirli bir cisim olarak gör­
melerine sebep oldu; zira kaşıA"ın sapı daima aynı yönü göstermekteydi. Zamanla bu ka­
şıta. "güneyi gösteren ka.şık" adı verildi. DoA"al olarak bu kaşık sürtünme yüzünden ke­
sik kesik hareket etmekteydi ve daha sonra, Içinde mıknahs taşı bulunan tahta ka.şıklar
yapılmaya başlandı. Yavaş yavaş kaşıta olan benzerliA'ini kaybeden bu parça, bir mil
üzerine takıldı veya su üzerinde yüzdürüldü. Böylece, manyetik pusulanın ılk şekli or­
taya çıktı. Alet kuzeyi deA-il, güneyi göstermekteydi ve milattan sonraki ilk yüzyılda alış·
kın oldutum uz görünOme kavuştu. Altıncı yüzyıla gelmeden, Çinlıler küçilk demir lA'•
Cl.ııveı:ln blen ıemp6ri, ayarlan mı, lclavserı. yarı ı bugtınkll plvano.(ç.rı.)
191
nelerin m ı k n a ı ı s ıqı (!zerinde ciUvUidOA-Omle ı nanyeı l k (�zc l l i k kaz;ım l ı k lill·ı ııı kc�fl• l l l ­
ler. Dah a 110nra onbirind yüzyılda, demiri k ı z ı l tler"l"l"cyc ı!!lıt cıı·oık v e k u zcy-gllnl".Y , (uı!­
ruhusu nda tutup ııngutarak, dcınirc manyetik t�ze l l i k vcrllcbilcl·cA"i n i l , u i , J u loır.
" S ih i rl i " m anye t ik p u su l a, ı l k önederi kcllanel le bulun ma!, h11· i n dcgıl fakoıt bay ı n c l ı ı·­
lık lti erin d e ve binaların p la n OzcrinJe ycrlc�t lrilmcainclc k u l l a nıldı (Realm •· 1 96) . Za­
manla gem ic i le r tarafintlan lıe n i ınscnclı ve büyUk olasılıkla nnuncu y Uzy ı ldoı
-aınil
kesin
ola ra k onbirinci yUzyılda- Çi n g e m i c i l ıg-ın d e yaygı nla ı,ı l ı . BOy l ec e pusula, Baı ı 'ıla lıc­
nlmsenmeainden en az yüz yıl ö n c e Çtn ',Je dcnb.:ci l i k ı e k u ll a n ı l m ı t l ı . Dig-er l arafıa n ,
mıknatıa ıg-neainln kullanılması, yönleri m anye l i k olarak beli rleme,Jc pusulaya boy o k
700
haaaasiyet kazandırdı ve Ta ni S o l a l e si dö ne m i g i bi e r k e n hır tltincmde, cnA"ran k u zey
ve güney noktaları ıle manye t i k k u zey ve gUney noktaları n ı n c;a k ı t mad ı g-ı keşfl!diltl l . B u
ketıf: Batı'da ancak
yıl sonra yapılaca k t ı .
[Mopeıbma ı.....uada A.,.pa'dald ılk .,.....,... ı..ı.ıw.ıa bkz. •· 361-2]
Kimyanın bilim haline gelmesi oldukça yenldir. Kimya, bilim olarak Bat ı 'da ancak
on yedinci yüzyılda gelıtmlt ve Çin 'e ulatınası Için de yUz yıl daha gcçmeai gere k m lttir.
Çınliler, dtA:er medeniyetlerin Inaanları gibi, yüzyıllar boyunca bUy ü k ölc;Ode pratik
kimya bilglal loplamıtlardı; bu bilgiyi hiç de kUc;Umaememek gerekir. Tek n i k l e riyle ve
tıptakl uygulamalanyla bu bilgi, kimya bılımlne çok önemlı bır temel hazırlamıttır. Bu
temel olmuaydı, kimya bilimi hiçbir ?.aman gell,emeyecektı.
Her ne kadar erken dönem Çin kimyası, " k i myaya benzeyen bılgıler" veya yal nızca
"slmya" olarak nitelendlrlleblllnlr hıe de, bundan daha ıleri seviyede ldl; ıleride k i mya bi­
limlne dönU,ecek lemel bilgilere bazı deA-erli katkılarda b u l u n m uttu. Çın 'de, k i mya,
mu htemelen her yerde olduA'tJ gibi, pitlrme sanatı n ı n gelitmesiyle batiarnıttı ve Taocu­
larm çok yakınlık duydu&u bir konuyd u. Mistik yön O n U n bulu nması -en azından onla·
nn k imyayı uygulama tarzında- onlara hem felsefe yapma hem de ellerini de k u l lanma
lmklnı vermekteydı. Kimya. uygulamaya ve laboratuvara dayalı bir b ı l ı m olduA:u Için,
gerektirdili uygu lamalar Taocuların kendi görOtlerlyle KonfUçyOaçU göro,ler arasında­
k ı farkı Ispat etmelerini m U m k U n kılmaktaydı -KonfOçyUı�çUier uygulamaya ve zanaat·
klrlıA:a dayanan bUtUn çalıtmalan hor görmekteydi. Fakat daha önemli bir teY vardı: Ta­
ocular, lnaan bedenini ölUm1Uz kılmayı hedeOemltlerd l . Bu Iddialı hedef clo&rultu•u nda,
yaf]anmayı önleyecek yollar aramıtlar, aralarında beden eA:I t l m l n l n , aol u n u m alıttırma­
lann ı n ve çok kere mineral içerikli özel ilaçların k u l lanımının da bulu ndutu çetitil yön·
lemler önermı,lerd l . Bedeni sömme tar.tına da özel dıkkat göııtermltlerdı
1 92
(Rulm •• 176).
'l'am·ulaı· hı\· l , i ı· zaman OIOmaüzl üA:O yakalayamadı. Ancak üiOm•üziUAO hul maya ça·
lı�ırken, k i mya ile i l gi l i çok m i k tard a 6 i l gl top l ad ı lar. Bu hilgi n l n bir yön ü, Çln'deyapı·
I H6
lan "''" arkeolujik kazılarıla urtaya c; ık m ı tt ı r . IlAınan Oionan) cyaletlndekl bir mezar
kuzııu, "'l'ai'li l l a n ı m " ularak atilandırılan kaılın ceacdinln hulu ndutu bir tabutu gün 111•
y ılın da -yaklqık iki bin yıl kadar önce- ölmüt 0J.
A ı n a \' ıkarmıtlır . B u k ıu l ı n M O
maKına raA:ıne n , ce11edl, bir hal'la veya ona yak ın hlr aU re önce ölen bir lnunın ce�edine
henzcrn c k ı cd i r: örnetin kas dok uau, lıkıttırılılıktan 1onra e1kl halıne geri dönecek ka.
dar cl;ıst i k t l r. Üstelık ceact ne tahnit edilm lf, ne mumyalanmıf, ne tabaklanmıt ne de
dondurulm ıttır. Cıva MUIJ'(Jr içeren kahverengimil bir sıvı Içinde korunmuetur. Ce.edln
ve
sıvı n ı n bulu ndugu tahut, Ikinci bır tabu t u n Içi ndedir; bu aon uncu1u, kömür ve yapıt·
kan hcyaz kıl tabakalarıyla sıkı aıkıya kapal ılmıetır. Tahutların içindeki atmo1frMn bü·
yük kısmı mclan gazıdır ve belli bir haaınç olutmuetur. Böylece ceJJCt, bizim anaerobık
dedigi rn i z ,arı larda koru n m uttur: mezar, hava ve su geçlrmez olup. denn oduının sıcak·
lıtı oldukça Kabil, 1 3°C'de kalmıttır. Bedenin bozulmadan Baklanmalını gerçeklettiren
Taoc ular h a k k ı nda birçok hikaye vardır; Hgınan ( Honan) kazılarının getirdlti delıller,
bu h i k ayelerln hepsi n i n birer eFsane olmadıaını göslermltllr: cesetleri kımyasal madde­
ler lle koruma hilgis l n l n , m ilaltan önce ikinci yüzyılda bile ileri düzeyde oldutu açıktır.
Mistık yönü atır ha11an bir simya lle utrqan Taocular, gerek l skenderiyelı ve Hint­
lı, gerekse dtA:er medeniyetlerdeki Mlmyagerlcrle aynı hedef\ paylqmaktaydı: dotal mad·
delerin k i myasını ögn n m c n l n ya n ı sıra ucuz ve bol bulunan metalleM hem daha nadir
hem de çok daha güzel bır metal olan altına dönUttUrmelc. Stmya (alchemy, alchlmic)
kelimesinin Arapça bir kelime olan "elaklmya"dan türedıgı btlı nmektedlı\ Aneale Ilgi çe·
klcl olarak, 1on arqtırmalar bu Arapça kelimenin daha önce zannedildiji gibi Yunan,
Mısır ve hatta İbrani kaynaklarından deA'li de, Çince'den tUredlttnt ıöstermlttir. Böylca
ce Taocuların tesirleri oldukça uzak çevrelere yayılmıt olabilir. Dolayıaıyla, almya lconu­
aunda her yerde kartılatUA:ımız genel l u l u m , belk i de Taoculara bazı eeyler borçludur.
Ru t u t u m , bırçok maddeyi birer canlı varl ı k olarak görmekte ve deneyleri Yer'In rah·
mindeki gebelık sUreBi olarak taaavvur etmekleyd l . Muhakkak k i bu görüt. evreni can·
lı bir varlı k olarak kabul eden Çin göı1lt0yle uyum Içindeydi. Ancak Tacx:ular, Çın fel­
sefeatnln diger yönlerinden de yardım görm Uelerdi: Bet Unsur Teorisi, onlann çetitil
maddeleri 1ınıAand ırmuına; belli amaçlar çerçevesinde deneyleryapmu•nayardımcı ol·
mutlu . f k t k u vvet doktrlnl Ise onları, yükKime ve alçalma flkrtne yönelımitti kı, lUreka
l ı devreden bu detıtlm anlayıtında, bır süreç e n Oat noktasına ulatır ulatmaz, onun zıd.
dı olan aOrec; kendini gö•termeye baelamalıydı.
(T.... 8ldılorıa lliııt - .......ı.Jd ıo.ıı-J otlıilorı, o. 214.S, ı.ı... .....,..ı. .....,. L 264-fı
-. Avru,...'ııda .....,. L 540-2)
1 93
0<-ne_v yapmaları. Taocuları çeşitli özel kimya aletlt'ri tasariarnaya yönlendirın i ş t i .
Bunlar arasında özel lirın
ve
ocaklar olduğu g i b i . izole şartlar a l t ı n d a kimyasal reaksi·
,·onların ,·ürütülebileceği kaplar da bulunmaktaydı. Bu gibi reaksiyonlar. o,·oğu zaman
;.üksek basınçta çalışıldığma
w sağlam metalik kapların sıkça k ullandığına işaret et
/
mektedir (bu kaplar. imbiği n patlamasını önlemek io:.· in tellerle bağlanmıştı ) . Çinliler,
bildiğimiz anlamda termemetreyi icat etmemişler ise de, Çinli simyagerler ve ki myaya
benzer bilgilerle uğraşan Çinliler. bazı reaksiyonların belirli sıcaklıkta me_vdana geldik·
lerini kavramışlar ,.e bu sebepten, su banyoları ve diğer ısı dengele_vicileri tasarlamışlar·
dı. Tartmak için terazileri kullandıkları gibi, bambudan yapılmış borular ile cihaziarın
parçalarını birbirlerine ustalıkla bağlamışlardı.
k
�ttikleri en önemli cihaz belki de imbikti ve bu d haz esas olarak neolitik yemek
kabı " l i "den doğmuştu. İçi boş üç ayağı bulunan bu kap. daha sonra gelişerek "zınğ"
(tsing) adı verilen ve bir çift buhar kabından oluşan özel bir cihaz şeklini almıştı.
"Zınğ" aralannda delikli süzgeç bulu nan ve birbiri üzerine oturmuş iki buhar kabından
me_:ı...Jana gelmekteydi. Kimyasal işlemler için kullanıldığında. buharlaşan maddelerin
sağumasını ve yoğunlaşmasını sağlamak için ikinci kabın üzerine bir soğutma leğeni
yerleşririlmekteydi; buharlaşan maddeler aşağıya doğru damlamak ta ve küçük bir kap­
ta toplanmaktaydı (Resim s. 196). Doğu Asya'nın her yerinde k u l lanılan bu cihaz, İs­
kenderiye'de geliştirilmiş olan imbikten tip olarak oldukça farklıydı. İskenderiye tipi
imbikte, damıtılmış madde aletin yan tarafından dışarı alınır, bir boru boyunca ilerleye­
rek toplama kabırra gelirdi: soğutma, sadece dıştaki boruyu çevreleyen hava tarafından
gerçekleştirilirdi. Çin imbiğinin çalışma prensibi. bugün ha.I.i küçük miktardaki komp­
leks bileşiklerin ekstraksiyonu için kullanılan modem moleküler imbikte yaşamaktadır.
Ancak, Çin imbiğinin, İskenderiye tipi veya Hellenistik imbikten daha geç bir gelişme
olması muhtemeldir. iskenderiye tipi imbik MS 300'den biraz önceye, Çin imbikleri ise
tahminen MS 400'e veya -ilk ortaya çıkışını tarihlendirrnek mümkün olmasa da- biraz
öncesine ait olabilir. Ancak damıtma işlemi, Çin 'de yedinci yüzyılda (Tanğ dönemi)
yaygın olarak uygulanmaktaydı. Aynca, Çiniiierin damıtma ürününü derhal soğutmayı
başarmalan kimya açısından önemlidir. Böyle bir soğutma sistemi, Batı'da ancak dört
veya beş yüzyıl sonra kullanılmaya başlanmışnr.
Çin imbiğinin, kimyaya benzer bilgilerle uğraşanlara sağladığı tekniklerden birisi de,
alkolü damınna tekniğidir. Bu işlem için satutma sisteminin bulunması zorunludur; ak­
si halde alkol elde edilemez. Çinliler aynca. özel bir dondurucu yöntem de uygulanuş­
lardır. Bu yöntemde önce su donmakta ve geride alkol kalmaktaydı. lmbik gerektirme­
yen bu teknik ile çok derişik alkol elde edilebilmekteydi. Çiniiierin bu tekniıt milanan
önce ikinci yüzyıl gibi erken bir tarihten itibaren bildikleri tahmin edilmektedir.
[A,. ...... - altma ,...,.,ıda p.....,.ı,. .....r...ı.. kullamlmaa ı..ı.ım.ı. bb. � 345)
1 94
S.ı�ı/,,· :hinJ,•rJe kull.ınılnı.ı k n/<'·
�
re :ınıu.,; o n - k u r � u n al,ı�ıın ınd.ın
yapılmış. Şan� Süi.�Jc,i diiıwrnnw
aıı i.ı� ..ıy aklı I.Jron/ �..ır.ıp k,ıln
Ri1ksmu�cum, :\m�rcrdaın .
.-1./rr.ı•·c a/rr.ı s<ıgd.ı: G u m ü � u . kur·
şundan ve Jig-cr safsızlıklarJan
antma i�l<·mi Gcçmışi mılatı..ın ön­
l'e tiçuncil yüzyıla u7.an.ın bu tek­
nık, Çiniiierin çok erken de•·id�r­
den ben boldiklerı birçok kimy..ı�al
işlemden yalnııca
b i r r.ıncsidir
Oog,ının Crünlt·nnın {ş/.,nme�i
adlı eserden . .'-\5 1637.
1 96
So/J.., Iki ıuma kuşunu
göst�
ren, on b.e�inci yüz_,�lın başına
ait bir resim. Dikkatli vr &ynrı­
tılı gözlemler büyük bir .anaısal
duvarlılıkla bı.iıürıleşmişıir. ı\\ u ­
se � m liir Osıasi.tıi,.,fıe Kunsı.
Köln
1 97
.•··
Sagrla: llcş Kuıııııl Da�fın tablo­
su. 13u daglar ile beş evre ar.ı·
•ın d ıı Ilişki kurul,luıı:u gibi, ana
yönleri l<"m•il eJ�n dört dagın
ıam bir kare Uzerine oıurtulmu�
nldujj:una inanılmakıayJı. Milli
Sara.v MUzesi, Tai pci.
1 9R
· .._
Böyle'-"C, k i mya bilgileri zamanla biraraya toplanmış, bazı mineraller -örne&in anıe­
ni k sülfürlcr- ilaç olarak kullan ılacak şekilde hazırlanmıştır. Minerallerin tedavide ilaç
olarak kullanılması Çin'de Batı'dan çok önce olmuştur: bu uygu lama Batı tıbbında an­
cak on altıncı yüzyılda başlamıştır. Dig:er taraftan Çinliler bakır metalini, çözeltisinden
çöktürerek endüstriyel olarak elde etmişlerdi. Ayrıca, normal şartlarda çözünmeyen
maddeleri çözmek için seyreltik nitrat asidini kullanmışlardı. Bu işlemler, onları potaa­
yum nitrat veya güherçileyle karşı karşıya get i rmiş ve deneylerinde bu maddeyi hem
odun kömürü (karbon) ile hem de çok eskiden beri elde etmekte oldukları kükürt ile
beraber kullanmışlardı. Bu deneyler büyük olasılıkla ölümsüzl ü&ü sa.A"Iayacak iksiri el­
de etme gayesiyle yapılmıştı. Ancak maksat ne olursa olsun, bu deneyler Çiniileri baro­
tun keşBne götUrmüştür. Barut önceleri havai f\şeklerde ve askeri maksatlarla kullanıl­
mıştı. Savaşta ilk kullanılışı milattan sonra on uncu yüzyılda, ülkede zıt kamplaşmalann
başladıgı dönemde olmuş ve takibeden iki yüzyıl boyunca, Çin'deki askeri çarpışmalar­
da düzenli olarak kullanılmıştı. On üçüncü yüzyılda Islam dünyasında görülünceye ka­
dar Çin dışında tanınmamıştı: Avrupa ya ise on dördüncü yüzyılda ulaşmıştı.
Çin kimyası hakkında özet olarak ne söyleyebiliriz? Çin kimyasının mistik ve büyü­
lü yönleri, cesetleri korumak için eşi görülmeyen bir yöntemin gelişmesine, pratik yönü
ise endüstriyel, askeri ve t ıbbi ileriemelere sebep olmuştur. Çinliler, bilim yönünden de
ileri doıru bir adım atmışlar ve oldukça erken dönenilerde kimyasal reaksiyonlann yal­
nızca karışımiarı degil, yeni maddeleri de meydana getirdi&ini anlamışlardı. Kimyaya
benzer bilgilerle ugraşan Çinliler, maddeleri ve nasıl reaksiyona girdiklerini gösteren
cetveller hazırlamış, böylece on yedinci yüzyılda Batı'da gelişen "kimyasal ilgi "0 fikri­
nin öncüsü olmuşlardı. Ayrıca, sık sık yaptıkları ölçme ve tartma işlemleriyle reaksiyo­
na giren maddelerin oranlannı belirlem işlerdi. Böylece, bugü nkü kimyagerin "tartılar
ile oranları birleştirme" olarak adlandıracaıı ve modern araştırmanın önemli bir yönü­
nü oluşturan bir konuda fikir sahibi olm uşlardı. Aynca, ölçümlerde hassasiyete önem
vermiş olmaları, on sekizinci yüzyıl Avrupa'sında modern kimyanın doA"uşunda etkili
olacak önemli bir faktörü haber vermektedir.
Biyoloji ve Tanm Bilimleri
Biyoloji bilimlerinin Çin 'deki gelişimi konusundaki araştırmalar henüz tamamlan­
mamış olsa da, Çinlllerin bu konudaki başarılannı deAerlendirmemizi saA"layacak kadar
bilgi toplanmıştır. Çiniiierin yaşadıit geniş ülkede, aralannda dev panda, dev semender
ve jibon°0 gibi nadir türleri n bulunduıu çok çeşitli hayvan yaşamaktaytlı. Çınliler, erarasındaki kim·
Klnıyual ılgi . chrmkal anlnlıy: Elemrntlrrln blrbirlrrl.flr hirlr,mr rS:IIIml. Örnrf'n karbon lle oksıj.,n
yaul llsiden cdll��ıblilr, bunlar bırlr,m��ı.vı- ��ıtılıınlidir. (ç.n.)
Jlbon (Jibbon): Kuyrukauz uzıın kollu tebrk. (ç.n.)
•
••
•llz
1 99
ken dönemden itibaren hayvanbn seleksiyonla yetişrirmeye başla_vacak kadar bilgi sa­
tarlasani sürmek için kullamlan mandayı. yüksek SOS)'al çcı.Teler
için pftio kopejini ve çeşidi ha'"-uz balıklannı bu yöntemle yerişrinniş.lerdi. Allara da
;ıs; pıırermiflerd;' �� cinsi mödilli>i ürmnitler. hatta Han imparatoru Han Wıdi
(Han Wu Ti), biiisodeki "terinelen kan �len • adan yakabmak için bugünkü Özbekis­
ran'da buluaan Ferpaa Vadisi'nin ferhinde ısrar eanişti. Bu çok güzel adar muhıeme­
leıı Arop oı1anıuıı aıalanydı. Bunlann derisinde kanamaya sebep olan parazider vard ı .
Çiıı lmparaıonı onlan . süvari birl;pıde kuUanınak için dejil mistik sebeplerden dolayı
hibi olmutbnl•- Çeltik
ele pçirmek
-ifri·
Çinliler. hayvanlar konusunda çok yazmqlardır. �rek milanan önce dördüncü yiizbir edebiyar
türiiDde (bu tiiıü •eczaalılda ilgili dep öyküleri" olarak da adlandırmak mümkündür)
..ı. ..ı. Jı..yvaıı taııımlan verilıııqd. Bu öyküler, ansildopodilerden birkaç yiizyll sonra or·
taya � botJaımt olup ÇiDiileriıı dııp ilenıi baklwıda gittikçe artan b;)s;lerini bira­
roya pliı'alekuydL Ayrıca. beliıli tiirden hay>anlar. öullilde ipek böceji gibi Çiıı 'e has
olsalar hakkmda ,.... losa aıerler de vardı. lpekböceji yetitliri<iligi Şan# döaemiJ>o
de (MO 1500'e dapov) lıatladı- !u>cA. düzenli bir ye<ittirme pnıııramı biraz daha geç.
c.ıt (cı-) Siılaleoı Ulllalllllda uyplandı. lpekböceji � milanan ...... .aJım.
a yiizyllm - kadar Çiıı m eelteli alıuıda kaldı, bu tarihte. yetittiricililde ilgili sırlar
Çiıı .ı..- J.aç.nlarak Avrupa)oa smnJdi. Çiıılilerin ehlilettinlili tek lıöcek, ipekböceji
clotildL Sıtuoa (Stedwaa) lıiilpoiade, d;oJıudak apo iizeriade �yan bir c:ias puU u
lıic.ı.: de Jl"'iiliriiıai Bu lıöcelder mumlu beyaz puiJarla kaplıydı ve dqilerin �
lindea ı.ı..umu ....ydı.
...ba
Bualardaa elde edilen bolmumu bem tıpta bem de mum
p,.....ıa da kullaydı.
admakıa
Kamız böceji (codüneal. Coccua ilicia) plıi diF puUu
lıiıcolder de boyamoda bllaaılo.a lıcıyor maddeler içordikleri için �·
c..ı-. do ÇiDiileriıı lı&:eldere 6ul menlu vardı. J!tleaaıel< için c:ırar böceji
lıoolor. onlan kar.. içiade saklar ve cliivıı.-leri içiıı ...ı...roz d6vütıme benzer teltilde­
.ı.ı... _... oolneıiılerdi. IJıatol olarak an daym.mm;oJer ve elde -kleri balı bblıi ga­
,.ı..le ı.uıı.....tardı Aacak Çinlıleria ou _...., Rkri, tarladaki liriin ü zararlı lıöcek­
lonloa ı....-ı, �ç�a yiaa lıiıcelderdea yararlanınq cılmalandır. Milattan sonra tlçii ncii
y...,.ıcla � bir ldtap. pney lıiılpıindelti yetittiricileri narenciye apçlann•
� .PÇ bıılerüıdea ve diter zararlı lıöcelderdea korumak için apçlara lıa­
,_ ıartıolomu De ..ıtıJdo .....Ian �kfi&iai anlaımak...ı.r. Bu, lıiıltileria biyolojik
olarak � ilgili bılinen uı. ömelnir ve bunun çok eddli bir y6ntem oldup
�- Çialileria baap kannca türlerini kuOaııdıldan belirlemaiftir ve bu uypla­
- Iıuson de devam etmekıedir.
y.J plıi er!.eo bir ıarih- itibaren derleaen ansiklopedilerde. �kse -ı
200
Çiniiierin bitkiler üzerindeki incelemeleri. hayvanlar lwnusundayaptıldan kadar se­
. kapsamlı olup aralıksız sü.-dürülm�.-. Yunanlılardan 5011.-a Rönresan&'a kadar ge­
nış
çen zaman içinde Batı dünyouında hotanikte çok az griitme prülmiif ise de. Çin'de
böyle b;r boşluk .öz konusu değildk. Aynca Çinl;ler, çok çeo;di bnkılerden oı._Uf
zengin bi.- bitki örtüsüne sahip olduklan için Bablı hocaniltçilere SÖ'"te daha avanıa;1ı ol­
muşlard" kuzeydek; ÇAm onnanlan. güoeydelu her yd yaprak dölıeu oomanlar. daha
güneydelu ataçlo böıg.,kr •·e aynca iilkedelu çöller ve fundabl.lar Çini; botan;J.ç;l.re
zengin bi.- bitki örtüsü sunmaktayd.ı. Bütün htmlann yanında. devlet yöoetimi Çioli. ho­
tan;kç;lerin çaloşmalanm desteldemekteydi. Büroluadar, ıopr.oldann � özel
;lg; göstermekteyd;; t<>prat> ;y; �bilmel. O;;n bRk; ve ataçlann � dirlerio; ve
bunlann en ;y; şeldlde hang; çevrede yorişrilderin; bilmeleri gerdand.teydı. � ta­
raftan bu pol;rika, Çinideri topraJ. cinslerin; dillarl; olara!. mc.ı.m.y., oevJ. .......
AJ.demz meden;yederi arasında benzeri gürillineyaı böyle bir mcdeme, Çin'de oldul.­
ça erken başlarn- Toprağm durumu, mdanan ônc:e dörd üncü yüzyda dopu yaz.b ola­
ral. kaydediliruşn . Hatta baz. ;şareder. tnpr.oğm mcelenmesuün ..;IJ.d tddJde de olsa­
bu tarihten üç yüz yd <>n<:eye kadar geri gittiğini güstermekted;r.
Ç;nl;ler, tari h leri boyunca yoğun ve sürekli anan aüfusuo ortaya � sonmla­
n çözmek zorunda kalnu.şlardo. Bu duru m . tannu oldotu kadar Çin � de edti­
lemişri; elun;, � olara!. y� bölgder d.şmda da � ve ı..- �
şanlar alrında ürün verecek b;tki türlerinin kültürünü ...,nk e<DUşôr. M;laaaa ooara
oauncu ve oadördiincü yüzydlar arasmda bu konuda çok yarario çaJ,.malar �­
Baz. bölgelerde sürekli olara!. güriilea krtWt � ortaya � bir bqka ça­
lqma. bazea "esl.uleariR hareı.et" (y;yocek bulma hareı.eri ) adt de taamaa �­
On dördüncü yiizytldao on yediari yüzyda kadar olan daaemi kapoayan bu hareket.
lutlık başgösterd;ğinde yapılması gerekea fOYieri Utcdemebed;r. Bu hareket. goda ola­
ral. kullandaiMlecek bütün yaban; b;tkikria aynaul. bir lmeoia; çokar.uak meoeleye çi>­
züm getirmeye çaloşm"' olup, insanittm y;y.cek stokuaua dop� kaynaldaruu gdqôr­
mek ;çin bugün yapılmakta olan çaloşmalana öncüsü saydu-.
"Y;y.,cek bulma hareı.eri"nin ürünü olan eseıler. Çinl;kr taıafuıdaa yazdaa seait bo­
tan;k literatürünün yalruzca bir lusmxlu-. 8otanik bilgileri. daha önce � g;b;.
ansiltlopedilerde ve "eczacdıkla ;Igil; do8a öyküleri" aduu taştyatı metialerde yer almak­
taydı. Aynca. zooloj;dek; benze.!eri giiM. belli b;tkikri de alan özel çaLpaalar da vardı
ve bunlar. hayvanlar konusunda veribniş eserlerdea 5aYJC3 çok daha EazlaydL 8ooaıUide
;Igil; eserlerin zengml�. bpta lwllarulabileoe bükiler baldonda ayruıui. bilgi dde .....
ihtiyactom bir soaucuydu. Çin'de basdt eserlerin dokazuncu yüzytldaa - ortaya
çdunas.yla. bu eserler 5aYJC3 çag.ı.ı., üç yüz yd sonra. ...... basma!. ;ç;a tahta blaldan
201
hazırlama sanatı geliştiğinde bitki türlerinin çok dikkaıli ve doğı·u olarak yapı lmış ı·esim­
leri bu eserler içinde yer aldı.
[Maıbumn Çin'de w Awupa'dayayolmaoo içlD bkz. •· 304)
On sekizinci yüzyıl Avrupa'sında Linnaeus'un çalışmalarını incelerken göreccğiJn iz
gibi, botanik biliminde bitkileri sınıflandırma sistemine ih tiyaç vardır. Linnaeus'un sı­
nıflandırma çalışmalarından çok önce, Çin 'de bu yolda önemli adımlar atılmıştı. Çin di­
linin bu gelişmede büyük etkisi olmuştu: ilk zamanlarda, ağaç gövdeleri, dallar, saplar,
çeşitli cins yapraklar ve hatta meyveler resim şeklindeki semboller ile gösteril m işti. Bu
semboller gelişip. Çin yazısının ideografları haline gel � iği zaman, bu kolaylı k devam et­
ti. Gerektiğinde yeni işaretler icat edildi; Çinli ler, Batıl ı botanikçilerin daha sonra yap­
mak zorunda kaldıklan gibi, başka bir dile başvurma durumunda kalmadılar. Gerçek­
ten de, Çinlilerin yöneleceği "ölü" dilleri yoktu. Bütün bunlar. botanikte adlandırmanın
çok doğal olarak geliştiği ni göstermektedir. Bitki adları yaygın k ullanılan veya bahçeci­
l iktc kullanılan adlar olabildiği gibi, milattan önce üçüncü yüzyıl gibi erken bir dönem­
de, Çinliler bitkiler için iki kelimeden oluşan tek nik adlar da k u l lanmışlardı. İ k i kelime
ile adlandırma, bitkileri sınıflandırmada ve doğal bitki familyaları belirlemede daha güç­
lü olmalarını saA"ladı. Yaptıkları sınıflandırma ve belirledikleri doğal bitki familyaları,
Batı'dakilerden pek farklı detildi.
Çinli botanik yazarlan arasında en önemlisi Li Şıcın (Li S h i h Chen) 'dır. l 5 1 8'de do­
ğan ve Minğ Sülalesi döneminde çalışan Li Şıcın bilimsel düşünen, bilgisi geniş bir in­
sandı. Yetmiş yaşına yaklaştığı I 583 yılında. eczacılıkla ilgili bilgileri içine alan ve bü­
yük bir doğa araştınnaları kitabı olan Büyük Farmakope'yi tamamladı. Burada verditi
bütün bilgileri, dikkatli ve eleştirel değerlendirmeler ile birlikte sunmuştu; k i tabında yer
alan her bitki için kendi tercih ettiği teknik adı kullanmış olmakla birlikte, bitkilerin di­
ger adlarının da yer aldığı bir liste vermişti: bu konuda gerçekten de modern nomenk­
latürün (adlandırmanın) öncülüğünü yapmıştı.
Çinliler bahçecilikte de ustaydı; bugün Batı bahçelerini süsleyen birçok çiçeği Çinii­
lere borçluyuz: gül, kasımpatı ve şakayık bunlar arasındadır. Çinliler için bahçe, hay­
ranlıkla seyredilen, derin düşüncelere dalınan bir huzur yeriydi. Bu niyetle tasarlanmış
ve geliştirilmişti. Buna r&A-men Çinliler, uyguladıkları bahçecilik teknikleri yüzünden
-en azından tan m söz konusu olduğunda- bazen eleştirilmiştir. Büyük m iktarda gıda
üretmek için kullandıklan yöntemler, çiftçilikten çok bestancılık için elverişli olmakla
birlikte, bu yöntemler onlara tarımda bol ürün elde etmede bazı yararlar sağlamıştı. Ye­
terli miktarda gıda üretme ihtiyacı, Çiniileri Han döneminden itibaren yarım dönüm ba­
şına Batı'da elde edilenden çok daha yüksek verim veren yöntemler geliştirmeye yönelt­
mişti. Bu da tohumların, her bitkiye kolayca erişilebilecek ve tek tek bakılabilecek şe-
202
k i ld e aral ıklı olarak ekil mesi sayesinde olmuştu. DiA"er taraftan Güney Çin'de, Han dö­
neminin sonunda, tohumlar önceden hazırlanmış "tohum yataklanna" ekilmiş ve sırası
gel ince bitki sökülüp, başka yere aktarılm ıştı. Doğal olarak sık sık sulama yapılmaktay­
d ı : çeltikler için hazırlanan havuzların çevresinde su kestaneleri, rasulye ve salatalık ye­
tiştirildiği gibi ördek de beslenmekteydi. İpekböceklerini beslemek için dut ağaçlan da
dikilmişti. Bu ağaçlan n gölgesinde gezinen mandalar toprağı düzeltmekte ve sertleştir­
mekteydi. Kısaca, hiçbir şey boşa gitmemekteydi.
Çinliler, almaşık ekimi0 uygulamışlardı. Toprağı bir yıl arayla nadasa bırakan Ro­
malılann aksine, Çin'de nadasa bırakma Han döneminden sonra ve ancak son çare ola­
rak k u l lanılmıştı. Gübrelemede, insan ve hayvan gübresi yanında Yangçe Nehri'nden
taşınan çamur da kullanılmışb. Nüfusun artmasıyla beraber, toprak talebi de artmış ve
milattan sonra dokuzuncu ile on üçüncü yüzyıllarda taraçalandırma yapılmış, göller ku­
rutularak toprak duvarlarla çevril mişti. Toprak duvarla çevirme tekniAi, daha sonra
Avrupa'da Hollandalılar tarafından başanyla uygulanmıştı. Diğer taraftan Çinliler,
ekim yapılacak arazi alanını arttınnak için su bitkileri ve toprak ile örtülmüş bambu sal­
lar da k u l lanmışlardı. Çevre ülkelerden yeni ürünlerin ithal edilmesine karşı çıkmamış-­
lard ı : çok erken dönemde Batı Asya'dan buğday ve arpa, milanan sonra altıncı ve seki­
zinci yüzyıllarda Hindistan 'dan pamuk ithal edilmişti. On birinci yüzyılda eski Çampa
(Champa) Krallığı'ndan özel pirinç cinslerinin ithali sayesinde, ürün ikiye katlanmış ve
selektif yetişti rme ile altmış gün veya daha az zamanda olgunlaşan bir cins elde edilmiş­
ti. Son olarak, Çiniiierin bazı tarım aletleri de geliştirdiklerini burada belirtrnek gerekir.
Bu aletler, bahçecilikte uyguladıklan yöntemlere uygun olarak, eldeki basit teknolojiy­
le imal edilebilmekteydi. Avrupa'daki çiftçilik teknikleri çok daha ağır makineler gerek­
tirdiğinden Batı'da tarım makinelerinin gerçek anlamda verimli çalışahilmesi ancak Sa­
nayi Devri m i 'nden sonra olmuştur.
Tıp
Sürekli artan nüfusu beslemek için yoıun tanm yapan Çinliler, bu nüfusu saA:hklı
tutmayı nasıl başarmışlard ı ? Çin tıbbının tedavi yöntemlerinin bazıyönleri ve vücudun
işleyişi hakkındaki Çin fikirleri, kısa olarak da olsa burada tanıtılmayı hak etmiştir. Gü­
n ü müzde akupunkturun (iğne ile tedavi), tıp mesleğinin Çinli olmayan üyeleri tarafın­
dan da kabul edilmesi; bazen başka ülkelerde de tedavi yöntemi olarak kullanılması bu
açıklamayı gerekli kılm ıştır.
Akupunkturun kaynakları Çin tarihinin çok eski dönemlerine kadar geri gider. tik
belgeleri M Ö 600'e ait olan bu tekniA"in uygulanması, bu tarihten günilmüze kadar ara•
Aynı ı.arl.tıda sırayla dcgışık Urilnl"r yeıi,ıirme. (ç.n.)
203
lıksız sürmüştür. Bugün Çin 'de modern Batı tıbbıyla birlikte --örneğin cerrahi operas­
yonlarda uyuşturucu olarak- hala kullanılmaktadır. Akupunktu r tekn iği bugün modern
bi lgiler ışığında incelenmektedir. Hassas bir sistem olup. vücudun hastalık taraFından
yapılan saldınya verdiği doğal tepkileri kuvvetlendiren bir yöntem gibi görün mektedir. '
Çin'de yalnızca insan tedavisinde değil. veteriner hekimlikte de kullanılmıştır. Aku­
punkturun temelindeki fikir. insan ve dünyadaki nesneler (mikrokozmos) ile evren
(makrokozmos) arasında sıkı bir ilişki bulu nduğun u kabul eden Çin düşüncesinden
kaynaklandığı gibi, kısmen de evreni bir canlı varlık olarak gören düşünceyi de yansı­
hr. Başlangıçta. akupunktur noktaları ile pusulanın yönleri ve gökyüzünün düzeni ara­
sında özel bir ilişki kurulmuştu. Bu noktalar, aynı zamanda, canlı varlıklar içinde hare­
ket eden ve iğnelerin barınlmasıyla hareketi kolaylaşan bir çeşit "hayat veren ruh" ve­
ya "hava" kavramını dayansıtmaktaydı. Gerçekten de, ''hayat veren ruh"un Çin tıbbın­
da önemli bir yeri vardı ve daha sonra bu görüş. akciğerler tarafından güç verilen bir
"pnömatik" dolaşım teorisine dönüşmüştü. Ancak bu dolaşım, Çiniiierin varlığını kabul
ettikleri iki tip dolaşımdan yalnızca birisiydi: kalbin hareket verdiği ikinci dolaşım ise
kan ile ilgiliydi; kanın hayat veren "özsu')ru taşıdığı düşünülmüştü. Her iki dolaşım fik­
ri vücudun, sinir şebekesinin, atar ve toplar damarlannın dikkatli incelenmesine dayan­
maktaydı. Bu fikirler. büyük olasılıkla Han döneminin başında ortaya çıkmıştı. Kan do­
laşımı fikri Bah'da ancak 1 600 yıl sonra ileri sürülecekti.
[Wam'da kılcal damarlar için verilen tanım için bkz.. •· 263; Galenos'un kan dolqı.mı hakkında venlJti
..,ldama ıçm bkz. L 276-7; Kanm dolaşun � dair Ha.v.y'm mpon lçiD bkz. •· 440.1]
Çiniilerio "iki dolaşım"a olan ilgileri, Çinli hekimin hastanın nabız ölçüsüne büyük
önem vennesine sebep olmuştu. Ancak nabız ölçüsü. Çinli hekimin ilgilendi� tek konu
değildi; hekim, hastasının genel durumuna, nefesinin kokusuna, dilinin temizliği ve ren­
gine. kalp atışma da dikkat etınekteydi. Hekime rehberlik eden büyük bir tıp kitabı var­
dı: Insan Bedenini Tedavi Kılavuzu. Bu eser, eski Yunan'daki Hippokrates'in Külli­
yah'nın otorite ve kapsam bakımından eşdeğeriydi. Hekim bu kitapta. iyi açıklanmış te·
davi yöntemlerini bulmaktaydı. Bunlar arasında tamamen Çiniilere has bir başka yön­
tem olan moksibüsyon (moxibustion, ot yakmak) yöntemi de vardı. Bu kelime, pelino­
tunu (Artemisia moxa) yakma işlemi anlamına gelmekteydi. Bu bitki çeşitli şekillerde
-örneğin deriye yakın veya deri üzerinde- yakılmak ta ve yakma işlemi akupunkturda
oldugu gibi belli noktalar üzerinde yapılmaktaydı. Çin'de moksibüsyon ilk defa eklem­
lerdeki romatizma ağnlannı hafifletmek veya diğer ağn giderici maksatlarla kullanılmış
olabilirse de, tek işlevi bu değildi: Çinli hekimler, onu bazı hastalıklann tedavisinde de
kullanmışlardı; bugün moksibüsyonun -özellikle deriyle ilgili hastalıklarda- bazı özel
iyileştirici güçlere sahip oldugu kabul edilmektedir. Şüphesiz, moksibüsyon ve aku­
punktur ilaçlarla beraber uygulanmaktaydı.
2 04
Hekimlik, Çin gibi bürokrasisi son derece kuvvetli olan bir devletten beklenebilece­
ği gibi, kurallar ile sıkı sıkıya düzen altına alınmış bir meslekti. Genel eAltimde olduttı
gibi tıp eğitiminde de sınavdan geçmek zorunlulu&u vardı. Milattan sonra beşinci yüz­
yılda tıp eğitiminde akademik mevkiler bulunduAu gibi, Tang döneminde i mparatorluk
Tıp Koleji kurulmuştu. Hastahane fikrinin de ilk defa Çin'de ortaya çıktık' sanılmakta­
dır. Hastahaneler Han döneminden önce de var olmakla birlikte, Budizmin gelişiyle
bunlar sayıca artmıştı. Başlang�çta Taocu ve Budist kurumlar olan hastahaneler, geç
Tang döneminden sonra devlet tarafından yönerilmeye başlanmıştı. Aynca, milattan
sonra dördüncü yüzyılda ve belki daha da önce karantina uygulamasıyla ilgili kurallar
konmuş ve 200 sene sonra da, cüzzam kolonileri kurulmuştu.
Sonuç
Çin biliminin diğer birçok yönü gibi tıp bilimi de hastalığı önleme ve tedavi konu­
sunda ileri düzeydeydi. Etkin bürokratik düzenlemeler getiren devletin bunda önemli
bir rolü vardı. İ şte, devletin bilime gösterdiAi bu ilgi. Çin bilim tarihinin erken dönem
Batı bilim tarihinden çok farklı şekilde gelişmesine sebep olmuştur: Çin'de devlet, bil­
ginin biraraya toplanmasına, bu çok geniş ülkenin her tarafından toplanan bilginin u�­
gulamaya kanmasına ve organizasyonuna yardımcı olmuş, gerek devlet gelirlerini ge­
rekse savaşlan maddi olarak destekleme gücünü arttı rmak için bilim adamlannın dii­
şüncelerinden yararlanmışn. Çin 'deki incelemeler çok daha geniş kapsamlı, daha az da­
t;ınıktı. Fikirler, ortaçağ Hıristiyan dünyasında nispeten tecrit edilmiş )ıalde kalmış olan
bilim adamlannın çalışmalanna göre, bir sonuca ulaşılıncaya kadar geliştirilmiş gibi gö­
rünmektedir.
Çin bilimi, birçok alanda ve çok erken tarihlerde I SOO'ler Avrupa'sının bilgi düzeyi­
ne veya ondan yüksek bir düzeye ulaşmış olmasına ratmen, Q.için Çin'de " Bilim Devri­
mi" olmamış ve giiç lii modern bilim devrine geçiş, Doğu'da deA'li Avrupa'da olmuştur?
Böyle bir soruya kesin bir cevap vermek mümkün deAildir. Ancak sorunun cevabı, kıs­
men de olsa, devlet bürokrasisiyle bilim arasındaki sıkı ilişkiyle ilgili olabilir. Yalnızca
keşiAer ve yenilikler yapmayönündeki kuvvetli bir arzu, Çin'de -Rönesans Avrupa'sın­
da görülenin aksine- hiçbir zaman gelişmemiştir. Di�er taraftan, mevcut kalıplaşmış ge­
lenekleri kırma yönünde bir istek -ki, Galileo gibi adamlara ilham veren bu istekn­
Çin 'de yoktur. Sebeplerden biri de, etkin ancak, gelenekçi Çin biirokrasisinin ve onun
yüzyıllar önce Konfüçyüs tarallndan belirlenen kural ve kavramlannın hakim olması­
dır. Böyle bile olsa, Çin bilimine ve onun anlayışianna kendimizi borçlu hissetmeden
yaklaşmamız olanaksızdır; Çin biliminin OretfiAi birçok Akir ve yöntem
daha sonralan
büyük bir enerjiyle geliştirilmiştir. Keza bazı alanlarda, Batı bu anlayışiara geri dönme-
205
.ve
bııtln ı n ı , ı ır; ll:ta.• l l ı lc J,., Ç l ı ı l llcı·ln L'vı·cnl lc u i Moıl cıl,mılı l ı ; ı l n ı l ı·ı lı•ıı ı u ı ı ı ı ı ı l u n , Uıı ı ı 'ı ı ı ı ı
c lu&n,Y.o ,vu.lclııtıın ı n ı n lmzı yOnll"rlnılt• n ı lııhıı u:t yılııt·ı cılııı·uk gllı· n l ııwlı ı ı·• l l ı·.
206
I V.
Böl üm
Hindistan'da Bllim
H
l n c l u b t l ı m l n l n , , ı ıter lıır lfiıdeyle l ııı l amlyet'ln Btnd laıan'a Mo&ol adlaleal ıle
on a l ı ı m: ı yllzyıllla girltinden önce Bindiatan'da geliten billmin tarıhı henUz
yeterince •ıratı ırılmamıtlır. Çın h�·ln yapılan ayrı nulı vr modern çalıtma,
Çin'In sUneyhat ıaımla yer alan bu medeniyel Için de yapılmalıd ır. Ancak konu ;ı:orluk·
larla doludur. Tart hlendlrmede ve yazılı kaynakların temininde cıddt surunlar vardır.
Çok tcyln kora n l ı k old utu bir 1ahac:la, dlA'er medenlyetlerle yapılan kahtır ve bilim alıt·
Yl"rltl veya Ilkirlerin botı maız gelitmeleri gibi konu larda aorulacak sorulara cevap ver·
rnek çok zord ur. Au bel trıılzlıkler nedeniyle, kıtahımnem bu bölOmU lc ıaa ıuıulmutlur.
Yine ele, 1 l l ncll•lan'dukl bıllınln, gerek kemll ba,ınu ılgi çekıcı olan gerekae Dilim Dev­
rimi önccalnclc Çi n , Jalam ciUnyaaı ve Uatı araaında gerçekleten 1\klr alı,verı,ınd.e eıkl·
l i nlan birçok yön O n O ana haılarıyla hellrtmck mümkün olmu,ıur.
Ilk Dönemler
J nd 0 1 Vacl lal ac!ı verilen medeniyelin belli ha,lı tehlrlerlnde yapılan kazılardan anla­
,ıldıtına göre, 1-llndlllan'dakl medeniyel i n tarihi onun yakı n dotuaundakı Çtn medeni­
yel i n i n tarıhı kadar eakıdır. gn önemll leri MohenJu-Daro ve Harappa olan ve bu,Un
Pak l1lan aın ı rları Içi nele yer alan bu tchirlerln ıarlhl MÖ 2300- 1 760 yıllarına kadar ge·
ri giımokıodir
(Rolnı o. 219-20).
Bunlar, karmatık bir ,ehir planlamaoı ve mOhondiolık
207
bilgisi sergiledikleri gibi, iyi gel işmiş bir ekonomileri vard ı . J-laınamları, atık su s i s t e m i
bulunmaktaydı; yollar taş döşenmişti. Kültürleri, aynı tari hlerde Mczopotamya 'da,geli­
şen kültürlerden birçok bakımdan daha ileriydi. Bu medeniyet in yazısı henüz çözüleme­
miş ise de çok sayıdaki mühür. hayvanlar ve bitkiler .ilemi hakkında çok zengin bilgile­
re sahip olduklarını göstermektedir.
Oldukça süreklilik gösteren Hindu Hi ndistan'ı ndaki kültürünün başlangı c ı , m i latta n
önce on sekizinciyüzyılda kuzeyden gelen Demir Çağı Hint-Avrupa kültürlerinin akın­
Ianna kadar geri götürülebilir. Sonunda bu kültürler bütün Hind istan 'ayayı lmış ve top­
lumu dört sınıfa -savaşçılar, din adamları, tüccarlar ve işçiler- bölerek kast sistem i n i n
öncüsü olacak sistemi geti rmiştir. Bu dönem ayrıca geç dönem H i n d u i z m i n i n esası nı
oluşturan Veda inançlarının geliştiği ve yazıldığı dönemdir. H i n t biliminin gelecekteki
gelişmesine etkide bulunduğu için, bu i nançların özelliklerini burada açıklamak fB.ydalı
olacaknr.
Hinduizmin temelinde, çok sayıdaki ve çok çeşitli tanrının yer ald ığı animistik 0 bir
din bulunmaktadır. Bu tannlar, Mısırlıların tanrıları ndan pek farklı olmayıp. H i nd ula­
nn dini etkinlikleri, hayatın her yön ü n ü n tanrılar ve ruhlarla uyum içinde bulunmas ı n ı
sağlayacak dini ayinlerd.en oluşmaktaydı. Çünkü evrenin k a o s tarafından yık ıl ma teh­
l ikesi içinde bulunduğuna ve insanlar tarafindan sunulan kurbanların tanrıları güçlen­
direceğine inanılırdı. Bu flkir, mikrokozmos ile makrokozmos arasında bir uygu n l u k
bulunduğu inançıyla baılantılıydı; insan ve bu dünyadaki şeyler ile d a h a geniş o l a n ev­
ren arasında karşılıklı bir yansıma vard.ı. Bu inanç, yoga ve diğer asketizm (çilecilik)
şekillerinin yaygın uygulamasında da görülebildiA"i gibi, flziksel ve ruhsal eği t i m i n bir­
leştirilmesinde önemli rol oynamıştı. Hindu dini, ruhun incelenmesini teşvik etmiş; do­
ğanın ve ilahi unsurun birliğine dayanan yüce kavramlar geliştinnişti. Ayrıca, karma
doktrini vardı: karma, insanın yaptıklanndan doğan bir güçtü. Bu güç, insanın gelecek­
te yapacaklarını etkilediği gibi, ölümden sonra insan ruhunun gireceği bede n i n şekl i n i
d e belirlerdi.
Hinduizmin fikirleri, hayatın maddi yönlerine pek itibar etmemekle beraber, bütün
hayat şekillerine saygı gösterirdi. Bu egil i mler, Buda veya Aydınlanmış Buda olarak ta·
nınan Siddhartha Gautama'nın (MÖ 564-483) öğretileriyle en yüksek derecesine u laş­
mıştı. Buda, hayatın tek gayesinin n i rvana'ya ulaşmak, diger bir ifadeyle tekrar tekrar
dünyaya gelmekten ve acı çekmekten -ki bu hayatın kaçınılamaz özüydü- kurtulmak
olduAunu öA:retmekteydi. Maddi dünyadaki hiçbir şey bu durum kadar gerçek deA-ildi;
hayabn zevklerinden el çekme ve bireysellikten vazgeçme, her ikisi de Buda'nın yolun­
dan gidenler için en önemli hususlardı.
• 80t1!n varlıklann v e evrenin nıhla.r tarafından yönellldiline inanan. (ç.n.)
208
l3udizm, araştı rınayı Hind uizmden daha fazla teşvik etmedi; ancak kozmik devreler
fikri gibi bazı Budist inançlar, matematik üzerinde etkili oldu. Yine de Budizm, bilim ta­
rihinde önemli bir yere sahiptir; çünkü, Hinduizmden çok daha geniş ilgi toplamış ve gü­
neydoğu Asya 'da -bilhassa Çin, Japonya ve Kore'de- büyük önem kazanmıştır. Böyle­
likle, H k i rlerin ve bilginin bir kültürden diğerine geçmesini sa!layan bir araç olmuştur
(Resim s. 221).
Hindistan'ın yerelyöncticileri, geniş ülkelerinde hiçbir zaman tam veya sürekli bir bir­
lik sağlayamamıştı; Hindistan, uzun süre kuzeyden gelen istilacılar için bir av konumun­
da olmuştu. Birlik sağlama konusundaki en dikkate değer deneme, milanan önce üçüncü
yüzyılda Asoka tarafından Ganj Vadisi'nde yapılmışn. Her ne kadar Hindistan, İslami­
yet'in milattan sonra sekizinci yüzyılda gerçekleşen ilk büyük yayılışı sırasında İslam
dünyasına kanlmamış ise de, onalnncı ve on yedinci yüzyıllarda bütün ülke Müslüman
bir sülale tarafindan fethedilmişti. Bu Müslüman yöneticiler, Iran ile çok dahayakın bir
ilişki sürdürmüşler, ancak güçleri azalmaya başlayınca, Avrupalılar -özellikle İngilizler­
H i ndistan'a gelerek Bah kültür ve bilimini yerli gelenekler üzerine kunnuşlardır.
Astrono'mi ve Matematik
Milattan önce onbeşinci yüzyıldan milattan sonra on birinci yüzyıla kadar uzanan
Veda döneminde astronomlar gökyüzünü gözlemişler ve evreni üç farklı bölgeye -Yer,
yıldızlar ve gök- ayırmış ve bu bölgelerin her birini de aynca üç kısma bölmüşlerdi. Gü­
neş'in yörüngesi de incelenmiş ve bu inceleme, Çiniiierin yaphğı gibi, gece yansı. han­
gi yıldızların güneyde yani Güneş'in karşısında olduğu belirlenerek yapılmışn. Ay da
gözlenmiş ve bu iki gök cisminin hareketini temel alan takvimler hazırlanmıştı.
Bir aylık süreyi hesaplamada iki yol izlendiA-i tahmin edilmektedir: birinci yöntemde
yeniaydan yeniaya, diğerinde ise dolunaydan dolunaya sayılmışhr. MÖ 1 000 civannda,
her biri 27 veya 28 günlük 1 2 aya bölünen 360 günlük yıl kullanılmaktaydı. Bu hesap­
lama için Ay'ın yörüngesi (27,32 gün) gözlenmiş olmalıydı. 12
x
27 çarpımı 360 günlük
yıldan 36 gün eksikti. Eg-er hesaplama dolunaydan dolunaya (veya yeniaydan yeniaya)
yapıl ı rsa, 30 günlük ay süresinin elde edilmesi daha olasıydı ve bu da 360 günlük dev­
re ile daha uyumluydu. Veda ilahileri, i l k iki değeri (27 ve 28) vermekle birlikte, yıllar
geçtikçe bu devreni n değişikli� uğradıl;ı tahmin edilmektedir. Zira "ışık veren cisim�
ler" konusundaki MÖ 1 00 tarihli bir Veda metninde, 30 günlük "teorik" aydan söz edil­
mektedir. Ancak bu bile, Güneş yılından 5,25 gün daha kısa olan bir takvim verecekti.
Veda dönemi Hinduları, bu eksikliA'i iki yoldan giderebilirdi: ya belli aralıklarla takvi­
m e fazladan bir ay ekieyecek ya da aylardan bir veya birkaçma beş veya aln gün ilave
edeceklerdi. Her iki yolu da denemiş ve sonunda birincisinde karar kılmışlardı.
209
Gezegenlerin pek ilgi çektiği söylenemez ise de, bu konuda merak u.vandıran bir
nokta vardır. Hindular, çıplak gözle görülebilen beş parlak gezegen dışı nda, Rahu ve
Ketu adını verdikleri iki "cisim" daha tasavvur etmiş ve bunlan Güneş tutul malan nı
açıklamak için kullanmışlardı. Güneş rutulmalan, Güneş kendi görünür yörüngesi nin
yani eklipriğin Ay'ın yörüngesini kestiti noktada bulunduğu zaman meydana geldiğin­
den, Rahu ve Ketu'nun bu noktalar üzerinde yer aldıgı düşünülmüştü. Bu terimierin ke­
sin olarak hangi anlama geldiğini belirlemek zordur. Zira Ketu terimi aynı zamanda
kuyrukl u yıld12lar ve meteorlar gibi ender görülen doğa olaylan için de kullanılmıştır.
Eski Hindistan 'ın astronomlan, yıldızlarla fazla ilgilenmiş gibi görünmemektedir:
Çinliler ve Yunanlılar gibi yıldız kataloglan düzenlenmemişti. Yıldız gözlemleri, takvim
hazırlamak için bilinmesi gereken Güneş'in ve Ay'ın hareketlerini belirlemek gayesiyle
yapılmıştı. Öyle ki, yalnızca ekliptik boyunca sıralanmış yıldızlarla ilgilenmişler ve bun­
lan, her biri 1 3"1ik 28 nakşatraYa ayırmışlardı. Bu faydacı yaklaşıma ragmen, bazı yıl ­
dız kümelerini biliyorlardı; bazı parlak yıldızlan da adlandırmışlardı: Ülker takım yıldı­
zı,0 Kastor ve Polluks, Antares, Vega ve Spica bunlar arasındaydı.
Buraya kadar sözü edilen görüşler, daha sonra Cayna (Jaina) dini mensuplan (Ja­
ins) tarafından gelişririldi. Bu din, milanan önce altıncı yüzyılda erken dönem ortodoks
Veda ayinlerini protesto etmek gayesiyle Vardhamana Mahavira tarafindan kurulan
bir dindi. Manastırlarda dünyevi zevklerden el çekmiş bir hayat tarzıyla insanın doğa­
sını mükemmelleştirmeyi hedef alan, yaratıcı tann fikrini reddeden ve bütün yaşayan
varlıklara zarar vermemeyi ög-reten bir dindi. Dualist bir din olup, gerçeğin iki özden
meydana geldiğini kabul etmişti. Bu yüzden, astronomi söz konusu oldtııunda, bu di­
ne inananlar iki Güneş'in, iki Ay'ın ve iki nakşatra takımmın bulunduğunu düşünmüş.­
lerdi. lnançlanna göre Yer. karaiann oluşturduttı bir dizi eşmerkezli halkadan meyda­
na gelmişti; bunlar okyanus halkalanyla birbirlerinden aynlmıştı. En içteki halka Jam­
budvipa. dört bölgeye bölünmüştü; merkezinde mukaddes Meru Datı bulunmaktaydı:
Hindistan, en güneydeki bölgede yer almakta, Güneş, Ay ve yıldızlar Meru Datı'nın
etrafında daire şeklindeki yörüngelerde ve Yer'e paralel olarak hareket etmekteydi. Te­
orik olarak Güneş, her bölgeyi sırayla aydınlatmaktaydı. Fakat gün 12 saat oldutun­
d.uı, iki bölgeyi 24 saatte aydınlatabilmekteydi. Bu yüzden iki Güneş, iki Ay ve iki yıl­
dız takımı gerekliydi.
Okuyucunun, eski Hint astronomisinin belirsiz olduğunu, dakik olmadı�nı ve ast­
ronomlann yalnızca takvim hesabı ile ilgilenmiş olduklannı düşünmemesi için, Hintli
astronomlann gökyüzünü incelerken sayısal yöntem ve ölçümlerin uygulanmasına duy­
dulır.lan ilgiden burada bahsetmek gerekir. Milanan önce beşinci yüzyılın sonunda
• � Wum yıklızı. Sony,ya Sun: u adı lle de uınınır. (ç.n.)
210
H ind i stan 'a hükmet­
eserleri ülkeye girmit, m i lattan sonra ikinci
y zyılda ise Yu nan astrolojisi gel miş, bunu daha sonra dig-er Yunan astronomi bilgileri
( l skenderiye kaynaklı) izlemiştir. Bu bil gi girişi, gezegenlerin poziayonlannı gösteren
cetvelierin düzenlenmesine ve Yunan gezegen teorisi üzerinde ça.lıtmalann bra.tlamaaı­
- l ranlı Ahameniş (Akamenid, Achamenid) Sülalesinin kuzeybatı
tili yıllarda- Mezopotamya astronomisi ve
�
na sebep olm uştur.
Bu
arada, Güneş'in ve
çalışmalan yapı l m ıştır . Matemat iA'e daha
Ay'ın büyüklüklerini ve uzalc.laldannı ölçme
fazla dayanan bu yaklqım, özellikle milanan
sonra altıncı yüzyıldan itibaren güçlenerek gelişmiştir. Bu akımın önde gelen simas1,
476'da do&a n ve Patna bölgesinde çalışmış olan Aıyabhata I'dir. Kendisinin Aıyabhata
1 olarak adlandınlmış olması, bu astronomu onuncu yüzyılın sonu ve on birinci yiizyı­
lm başm da yaşamış ve eserler vermiş bir diA"er astronom olan Aıyabhata I l 'den ayırmak
içindir. Aıyabhata l'in bu ölçümlerinin Hipparchos'un yöntemlerine dayandıiJ ve Al­
magest'ten kaynaklandıp tahmin edilmektedir. Elde
etti&i deAerler aniannkinden pek
farklı deı;ld;. Bu deAerler, Ay ;ç;n b;raz büyük; fakat Güneş ;ç;n çok küçüktO (yalda­
şık 28 kere). Aryabhata'dan 600 yıl kadar sonra dcıpn Bhaskara I J 'n;n yaptıAı ölçüm·
lerde b;le hala bazı yanlışlar bulunmaktaydı; Bhaakara IJ'n;n Ay ;ç;n verd;ı; deAer Ar­
yabhata'nınki
kadar
dognı olmamakla beraber, Günet için verdili deA'er gerçelc depr­
den yalnızca 19 kere küçüktü. Aynca. her ne kadar Aıyabhata I, Yer'in döndiilfi.nü ile­
ri sünnüş ise de Almagest'in yazalışını izleyen birkaç yüzyıl boyunca Batlamyus'un ge­
zegen hareketlerini açıklamak için teklif ettiAi şema benimsenmişti.
� .... blız. L I30)
H;ndu astronomlar, esk;çaA boyunca kullandan gözlem alederinP kullanmıtlardı.
Bunlar arasında gnomon; gök cisimlerinin ufka yüksekiiiini ve ekliptil'e olan uzakl�­
nı bulmak kullanilan çember ve yan m çemberler; çemberii kure ve su saatleri vardı. Da­
ha sonra, Müslüman astronomlardan miras aldıklan usturlabJ ve taştan inşa edilmiş dev
astronomi aletlerini de benimsediler. Dolayısıyla. gözlem tekniklerine bO.yii k bir yenilik
getirmediler; Delhi ve Jaipur·da on sekizinci yüzyılda Jai Singh'in rehberiiiinde iDp
edilen ve içinde tq astronomi aletleri bulunan mqhur ve gazel gözlem evleri, büyük öl­
çüde çat�n gerisinde kalmıt uygulamalan sergilemektedir. Bu gözlem evleri, 300 yddan
da eski olan bir gelenegi izlemi.,Jerdir; Hindiler, Avrupa'da teleskop ile elde edilen ve
taş aletler -ne kadar büyük olurlarsa olsun - kullanılarak elde edılen ölçümlere göre çok
daha dak;k olan ölçümlere ;,;bar etmem;şlerdk (R.ıaı o. 221).
Hindu astronomisinin kısaca belirtilmesi gereken bir di&er yönü de. uzun zaman
devreleriyle Ug;len;lm;, olmasıdır. Bunlardan b;ri, 4.320.000 yıllık malıayuga devrm­
d;r. Bu deA<r, 1.080.000 sayısının dört kandır. Sonuncu sayı. yıl uzunluAu 365.25874
gOn olarak alwnd•jmda, tam sayıdaki takvim gününü içine alan en az yıl uyısıd•r
211
(365,25874 deg-eri, Yer'in, yörüngesi nin Gü neş'c en yak ın olduğu noktadan �.,:ıkarak�·i­
ne aynı noktaya geri dönüşüne kadar geçen süre için öl<;ülen bugü nkü ,':)65,2!;964 g ü n ­
lük değere ç o k yakındır). Daha sonra, Ar_vabhata 1 " A l t ı n Çağı " olarak b i l i n e n devre
için 1 .728.000, "Gümüş Çağı" için de 1 . 296.000 yıllık değeri kullanm ıştır. Du arada, "Al­
tın Çağı "nın yarısı ve dörtte biri de, başka devreleri vermekteydi. Bu devreleri n sonun­
cusu 432.000 yıllık " Demir Çag-ı" idi. Bu devrenin, bütün gezegenlerin kavuşum halin­
de olduğu (gökyüzünde aynı anda birlikte görü ndükleri) MÖ 3 1 02 yılı Şubat ayı n ı n 1 7.
veya 1 8. günü başladığı düşünülmekteydi; bu devren in sonunda. bütün gezegenlerin ye­
niden kavuşum durumuna geleceğine inanıl maktaydı.
Budistler de uzun zaman devrelerini kullanm ışlardı. Budist devreler, evrenin çev­
rimsel olarak yok olması ve yeniden doğması için gereken sürelerdi.. Ayrıca, her biri
Babil evren modeline göre kurulmuş olan çok sayıda evren tasavvur etmişlerdi. Babil
modelinde, Yer bir okyanusla çevriliydi; gerisinde gökyüzünü taşıyan bir dağ zinciri bu­
lunmaktaydı. İster Budist ister Hi n du olsun, bu devreler çok yüksek sayıların kullanıl­
dığını göstermektedir. Hintli astronomun matematikten beklediği de, matematiğin bu
sayıları yazmayı ve kullanmayı sağlamasıydı.
[Çinlıl...ın ın-a.yond oay>lan Için bkz. •· 166; Puaol llçgenmm ko<& Için bkz. •· 168]
Çin matematiği gibi, Hint matematiği de, bir dereceye kadar sayısal ve ce birsel özel­
lik taşımaktaydı. Bununla beraber, geometride de bazı çalışmalar yapılmış ve esas ola­
rak çeşitli katı cisimlerin hacımları hesaplanmıştı. Hint matematiği, başlangıçta tama­
rnem pratik amaçlıydı: Mohen;o-Daro'da ölçü ve tartılarda birlik sağlanmıştı; Harappa
kültürünün bütün şehirlerinde, benzer bir birlik muhtemelen mevcuttu. Kullandıkları
ilk rakamlar dikey çizgilerdi ve kümeler halinde yazılmıştı. " Hesap çubuğu" şeklindeki
bu rakamiann -eğer bunlar gerçekten de hesap çubukları ise- on sayısına gelince siste­
matik bir değişikliğe uğrarnaması dikkat çekicidir. Veda Hinduları onar onar saymayi
benimsemiş olduklarından böyle bir değişiklik beklenebilirdi. ] 011 ye (milyon kere mil­
yon) kadar olan çok büyük sayılar için özel kelimeler kullanılmıştı. Bundan daha büyük
sayılar ise. I o ı ı sayısı için yapıldığı gibi birden fazla kelimeyle if3.de edilmişti. Bununla
birlikte, Cayna ve Buda dinleri daha da büyük sayılan ku llanmışlar ve 1 W\ 1 or..ı gibi ev­
renin çevrimsel olarak yeniden doğuşunda yinelenen sayılara özel isimler vermişlerdi.
[Smr kavnunmm dop,u Için bkz o. 164; Hint nkamlanmn lolam dünyum.a geçlol lçln bkz. o. 260;
Avrupa'ya geçiti içi.D lıkz. ıs. 358]
İrrasyonel sayılar söz konusu olduğunda, Hinduların Çinliler'den daha fazla güçlük
çekmediği anlaşılmaktadır: iki ve üç sayılarının kare köklerini virgülden sonra birkaç
hasarnağa kadar hesaplamışlardı. Ancak elde ettikleri bu değerlerin kesin olmadı�nın
farkındaydılar. Hindu matematikçiler ayrıca bir karenin köşegeni ile kenan arasındaki
212
bag-ı nııyı bilmekteydi. Dig-er bir deyişle, dik açıl ı üçgen in kenarlan arasındaki Pithas:o­
ras bag-ı ntısına yabancı deg-illerd i . Milattan önce üçüncü yüzyıl gibi erken bir dönemde,
iki terimli i fadeler ve bu ifadelerdeki katsayılar hakkında bilgi sahibi olduklan: bunları
uzun
ve
kısa heceler kul lanarak yazdıklan ileri sürülmüştür. Bu yüzden, Pascal üçgeni­
ni böyle erken bir tarihte bilmiş oldukları da bazen söylenmektedir. Ancak bu üçgeni
diyagram şeklinde gösteren bir metin yoktur. Dolayısıyla, üçgen konusunda, belki de
katsayıların düzeninin keşBnde, öncelik hala Çinlilerdedir.
Hindu astronomisinde oldu� gibi Hindu matematiA"inde de, altıncı ve onu izleyen
yüzyıllarda önemli ilerlemeler görülmüştür. Bir önceki bölümde söz edildiA-i gibi, altın­
cı yüzyıla doA-ru, Hindulann sıfır sayısı için bir işaretleri vardı. Ancak bu işareti kendi­
leri icat etmemişlerdi. Yine bu tarihte, on tabanlı sayma sistemi kullanılmaya başlanmış,
Sanskrit rakamları çok kullanışlı şekiller alarak bizim bugün kullandığlmız rakamlara
benzer hile gelmişti. Bu Hindu rakamları, el- Harezmi vasıtasıyla milattan sonra doku­
zuncu yüzyılda İslam matematiA'inde benimsenecek ve 300 yıl sonra, Bath'lı Adelard'ın
Arapça eserleri Latince'ye çevirmesiyle, Avrupaya girecekti. Bu sebeple, aslında Hint
kaynaklı olmalarına raA-men, Arap rakamları olarak tanımışlardı. Bu dönemde, Aryab­
hata 1 ve ondan yüz yıl sonra yaşamış olan Brahmagupta gibi birkaç dikkate deA'er ma­
tematikçi yetişti. Aıyabhata, pi
(n) deA'erini virgülden sonra dördüncü basama.Aa kadar
hesapiadı ve aralannda değişik açılar oluşturan doA"rular için dairenin yay ve kiriş cet­
vellerini hazırladı. Bu cetveller, özellikle astronomi hesaplannda yarar saA'iamaktaydı;
daha sonra trigonometrin i n İslam bilim adamlan tarafından geliştiqlmesiyle, bu cetvel­
ler sinüs, cosinüs ve tanjant gibi kullanımı daha kolay olan trigonometrik niceliklere
yerlerini bıraktı ki, bunlar bugün de kullanılmaktadır. Aıyabhata ve ög'rencileri. aynca
düz yüzey üzerine değil, fakat küre yüzeyine çizilmiş üçgenler arasındaki ilişkiler üze­
rinde de düşünmüşler; küresel trigonometri konusuna yaklaşmışlardı.
Brahmagupta, çok sayıda matematik eseri yazmış olup, bütün Hindu matematikçiler
arasında belki de en ünlüsüdür. Kendisini şöhrete götüren başarıları arasında, prizma­
nın hacmini ve dairenin içine ve dışına çizilen dört yüzlünOn hacmini bulmak için ver­
d iAl k u rallar ve özellikle diziler konusunda yaptığı çalışmalar sayılabilir. Bu sonuncu
konuda, karesi ve kübü alınmış sayıların toplamlannı hesaplamak için kurallar verdi�
gibi, i l k terim i ı olan basit aritmetik dizide (ömegtn ı, 2, 3, 4, 5, . . gibi bir dizi) kaç adet
teri m alınırsa alınsın, bu terimierin toplamını hesaplamak için de kurallar ortaya koy­
muştur. Terim sayısı ne olursa olsun, Brahmagupta ilk ve son terim ve iki terim arasın­
daki fark bilindi�nde, cevabı hesaplayacak formülü vermiştir.
H i n d u matematig"i, şekillerden çok sayılara, geometriden çok aritmetik ve cebire eli­
l i mliydi. Hindu astronomisi de, esas itibariyle, astronomlann teorik çalışmalarının pra-
213
tik sonuçlarıyla ilgilenmişti. Takvim hazı rlamada ve ast rolojidc çctvcll erl· i h ı i.v<u: vard ı .
Hedef böyle olunca, orijinal v e şaşırtıcı buluşların ortaya çıkmamış olması süpriz ı;a_vı l ­
�
mamalıdı . Yapılan şey, H i ndistan dışındaki medeniyetlerden alınan aı;trnnoıni bilgilc­
rini özümlemek, geliştirmek ve tabii ki, zamanı gelio<.·e bunları İslam'a akıarma k ı ı ld, l ı;­
lam 'da bu bilgiler hayran olunacak şekilde gel iştirildi.
Kimya ve
Fızlk
Kimya bilgisinin H i ndistan 'da ilk ortaya çıkışı tamamıyla pratiğe dayalı konularda
olmuştur. Bunlar arasında çanak çömlek yapımı ve pişirilmesi, bayarmaddelerin hazır­
lanması vardı. Ancak. kimya bilgisi nin ilk kullanım alanları içinde en önemlisi demirin
eritilmesiydi. Bu işlem, H i ndistan 'da muhtemelen M Ö I 050 ile 950 arasında başlamıştı
ve yaklaşık 1 500 yıl sonra, Hindu dökümcüler ünlü demir sütunlarını dökmüşlerd i . Bu
sütunlardan bir tanesi hala Delhi 'de olup, yüksekliği 7 metrenin üzerindedir. Sütunun
yarım metrelik kısmı toprağın altındadır. Çapı 40 c m 'den 30 cm Ye değişmektedir. Yak­
laşık 6 ton aıırlığındadır ve dövme demirden yapılm ıştır. Oldukça yakın zamanlara ka­
dar Avrupa'da bu büyüklükte bir parçanın dökülmesi i m kinsız sayılırdı. Bu sütun ve
aynı cins diğer sütunlann en dikkat çekici özelliği, hiç bozulma veya pas emaresi gös­
termemesidir
(Reaim s. 219).
Bunun niçin böyle olduğu bugün bile kesin olarak bilin­
memektedir. Ancak bu durum, büyük olasılıkla. siitun yüzeyinin başlangıçta gördüğü
işlem sonucunda oluşan manyetik demir oksit Filminin varlığına bağlıdır.
Bugüne kadar, kimya konusunda araştırma teşebbüsleri n i n b u l u nduğuna dair bir
işarete rastlanmamıştır; demirin eritilmesi, çömlekçilik, boyama, cam yapım ı , boyar­
madde üretimi ve kimya bilgisinin diğer pratik kullanımları mevcut olmakla birlikte,
bunlar bir teoriye dayanmadığı gibi, bu işlemlerin doğasını araştırmayolunda bir teşeb­
büs de görülmemiştir. İ lgi, ürün ve yalnızca ürün üzerine yoğunlaşmıştır. Bununla bir.:
likte, bu durum milattan sonra yedinci yüzyılda, Tantra Budizminin (Tantric Bud­
hism)0 topl umun her tabakasından destek görmesiyle değişmeye başlamış ve işte o za­
�
man simya sahneye çıkmıştır. Diğer medeniyetlerle karşılaştırıldığında, b u olduk a geç
bir gelişmedir ve dışarıdan alındığı açıktır. Buna rağmen, H i n d u lar ve Budistler simya­
yı kendi eg:ilimleri doğrultusunda yönlendirmişler; böylece, konu hızla gelişmiştir. Bir
taraftan dişi-erkek sembolizmi, diğer taraftan cıvanın önemi üzerinde durulmuştur (Re.
Ilm s. 293). Ölümsüzlük iksirini elde etme fikri -böyle fi kirler H i n t tıbbında görülse de­
Çin'deki Taocu simyagerleri cezbettiği kadar Hintli simyagerleri çekmemiştir. Ancak,
insanlıg:a bela olan hastalıkları haf\fletmek için ilaç hazırlanması hususu nda önemli gay­
ret sarf edilmiştir. Mineraller simyada yaygın olarak ve çokça k u l lanılmasına rağmen,
• Tantroı.'lar. bedeni armdır;ı.rak Fizyolojik ve paıkolojik süRçlerl denelim ;ı.lıında tutmaya ylinelik b a t ı n i uygulamaları
konu ahı.n bir dizi Sa.nskrıı metnin orıak adı. Bodizm"de önem ıa.ıı ı r. (ç.n.)
214
l l i n d u l aı·, t ı bbi JWl'parat l a r ı n , m i nardleri " hazmeden " Litkilcrin ilavesiyle her zaman
y u ı n u şat ı l ınası gere k t iğine i n a n m ışlardır. Simya ile birlikte, simya laboratuvarları da
gel m i ş t i r . B u l a boı·a t u varlarda fı r ı n l a r , imbik şişeleri ve en önemlisi esans ekstraksyonu
i ı; i n i ı n b i k l e r h u l u n m a k t a.vd ı . B u rada d i k k a t çekici bir nokta da, Hintli simyagerlerin,
İ s k e n d e riye t i pi i ı n b i k yerine Doğu A sya tipi imbik kullanmış olmalarıdır. Bu husus,
H i n t s i myas ı n ı n k aynağını belirlemede son dereec önemli bir delil sayılabilir. Gerçekten
dl', milaltan sonra birinci yüzyıldan itibaren Çin ile Hindistan arasında Budist kurum·
lar kanalıyla çeşitli temasların gerçek leşti�i bilin mektedir.
[Taocu 8ldrler Için bkz. •· 14&.9]
H i n t biliminde en büyük gelişme, mi lattan sonra dördüncü yüzyıl ile on birinci yüz.
yıl arasında görü lür. Bu dönemin sonlarına do�ru, Caynacı ve Budist Bkirler, Hint bi.
l i m i için yeni olan bir kavramı canlandırm ışlardır. Bu yeni kavram, atom teorisidir. Be·
şinci ilahi öz ile bi rleşti rilmiş olan dört unsur (kök eleman) teorisi -ki Yunan kaynaklı­
dır- uzun zamandan beri Hint biliminde hüküm sürmekteydi. Ama şimdi, doAal ilem·
deki cisimlerin oluşumu atomlarla açıklanmaktaydı. H i n t atom teorisine göre, dört un­
surun her biri n i n kendi atom sınıfı vardı ve atomlar hem bölünemez hem de parçalana·
mazdı. Farklı atomlar kendi araları nda bi rleşemez, ama benzer atomlar, üçüncü bir ato­
m u n varlıgında birleşebilirdi. İ k i atom bir "etki" (diad) oluştu rmaktaydı. Bu "etki "ler­
den üçü, diğer bir cins "etki" olan triad 'ı vermekteydi. Böylece bir sebep, bir etki mey­
dana getirmekte, ancak derhal, yarauıgı etk i n i n içine çekilmekteydi. Etki ise, budan
sonra sebep rolü n ü üstlenmektc ve bu sıra, birbiri ardına devam etmekteydi. lik etkile­
rin (diadların ) , triad verecek şekilde birleşme tarzının maddenin farklı özelliklerini be·
l i rledigi düşünülmekteyd i.
Batı 'da, Democritos ve Leucippos'un bir atom teorisi önerdiklerini ve bu teorinin
Lucretius tarafından desteklendiA-i n i biliyoruz. Ancak, diad ve triadlan içeren Hint atom
teorisi, hem daha karmaşıktı hem daha ince düşünülm üştü. Bu teori. sebep-etki i lişkisi
için verdigi açıklama hakımından bütün dig-er erken dönem atom teorilerinden ayni·
mak ta olup, H i n t düşün ür ve bilim adamlarını on sekizinci yüzyıla kadar cezbetmişti.
[Y.....W atomoular baldwula bkz .
•.
88-89]
H i n t HziA"i n i n burada anılması gereken diger bir yönü de, cismin sürekli hareketini
açıklamak için teklif edilmiş olan impetus0 teorisidir. Yunanlılar da cisimleri n hareke·
tiyle ug-raşmışlar, ancak diıer konularda genellikle gösterdikleri başanyı bu konuda ya­
kalayamamışlardı. Doıal ve zorlanmış hareket kavramlarından dolayı Aristoteles, ha·
vanın baskısını, cisme i l k itme verildikten sonra onun hareketini 5a#layan araç olarak
kabul etmek zorunda kalmıştı. H i n t görüşüne göre, bir cisim. onu harekete geçiren kuv• l mpeıuş (lılıi): Dır
ıum, impuls.(,..n.)
hanıluıılı dsmın,
1ııhip oldugu lı.oıle w hızı sııb�loiyle, din"ndycnm�sini �lıı.\•an öıelli#i. mom�n·
215
veli(' ilk defa karşılaşııg-ınd:ı, bu ltuvvcl i n u,vgulanınoısı u dsınl' vcgoı vt•,v;ı i ı n ı !!;: ı u s dl· n i ­
len b i r niıclilt vermek t e : bu nitdilt , d s ın i n ·�vnı ı :ı ı·zdoı lı:u·l•kt·l t•ınwyi s i i n l i i ı·ınl· s i ı ı i !<iiiA"­
I ama kt ayd ı. llir ci!dın, bir engel ile karşılaşi iA-ında ya d u nnakı;� ,v:ı doı l ı ardu· l i ,voıv:ışla­
m aktavd ı . Bu yavaş la m a. enge lin etkisiz kıldıA-ı iınpt• ı u s ınilt ı a n noı lıoıg-l ı,vt l ı . l ın ı ı t• l u s u n
;
e t k isi amamen yok cdilmişs(', dsi ı n d u ı· ın a k ı ayd ı .
lmpetus doktrini, dsiınlerin harekL• t i hukkındaki düşUnt.'l' Vl' ac,;ık loıınoı l oıı·a Cineıni i lıiı·
c
ltatkıydı. Batı 'da Aristotcles'in dakırini -b u in k ı r i n i snrgu l .aın a t.· ürcı i n i göst eren lıirkaı,;
cesur insan olmuş ise de- bü t ü n yan iışi a rı na rag-ın e n , ınilattoı n sonra on dörd ü n dl yliz­
e
yıla kadar kabul görmüştü. Bu tari hte im p t us teorisinde bir gel işme göriikll.i,ysc de, bu
gelişmenin Hint teorisine bor-,;lu olup olmadıg-r kesin de&iltlir. Am·ak, l ·l i n t l i l e r i n ıcld i f
eıti&i impetus ıcorisinin, daha sonro:ıları, Daı ı 'da B i l i m Devl'imi sırasında matemat ile
dayalı olarak gelişliri let·ek olan impetus teorisinin habercisi oldu&u açı k t ı r.
(Arlnıı:ıeıela'ill hareket teort.llle yapılaa blr PÇ"Grt:açai: elqtlrlll lçln bkz. •· 296-8)
Biyoloji ve Tıp Bılımlerı
Tıp söz konusu oldu&unda, Mohenjo- Daro'daki kazılar, lndüs Vadisi topl u m u n u n
saAiı&"ı koruma konusuna bUyük ö n e m verdiAl ni göstermektedir. D a h a sonraları, Veda
dönemi hekimleri çok çeşitli hastalıklar için tedavi teknikleri geliştirmişler ve bunu ya­
parken de muhtemelen eski bilgileriden yararlanmışlardır. Hastalıkların genellikle ka­
lıtsal oldu�una inanılmıştır. Ayrıca, mevsim de�işikliklerlnin de bazı hastalı k ları bera­
berinde getlrdi�i ve daha da ilgi çekici olarak, bazı hastalıklara da vücut içindeki çok
küçük canlı varlıkların sebep oldu�u düşünUimUştür. Ne yazık ki hastalıkları sın ınan­
dırma yolunda bir teşebbüs yoktu. Tedavide, bitki kökenli ilaçlar kullanılmaktaydı.
Bunlara bazen mineraller ve hayvanların kısımları ilave edilmekteydi. Dini ayi nlerin, si­
h ir ve sihirli ,arkıların da tedavide yeri vardı . Ayrıca, milaltan önce ikinci yüzyıldan Iti­
baren yogayapmak da, bir çeljit Azık tedavi olarak kabul edilmiljti. BUtUn bun lardan şu
sonuç çıkmaktadır: tıp bilimi çok
aı:
sistemleljtirilmiş olsa da, tedaviyle uAraşanlar çok
sayıda gözlem yapmış ve kendı teknık terimlerini icat etmişlerdi. Böylece zamanla, H in­
du ların en önemlı temel tıp eseri olan ve günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce hazırlan­
dılı tahmin edilen Ayurveda'yı derieyecek kadar bilgi bir araya toplan mıştı.
Hastaiıiın vücut içindeki bir dengesizlık olduA-u llkri Ayurveda'daki temel l'i.kirdi.
Ancak bu eser daha sonra kazanılan deneyimler ışı&-ında gelıştirildi. Gerçekten de, tıb­
bi uygulamaların geniş bır derlemesi, bır anlamda Hindulann " H ippokrates Knlliyatı"
idi. Haatalıklann tedavisi Iki a,amalı bir süreçti: önce, vücudun içinde bulunan ve den­
gesizlite yol açan maddeler vUcul"tan çıkarılıp atılmakta, sonra da yerlerine uyum l u
maddeler getlrllmekteydl. Eserdeki sindirim anlayı,ına göre, yemek vücuda girdikten
216
sonra yakılınakla (" mhl ed l• l( i atcı( ıaralinı..l a n ) ve lıöylece kana, kasa, ya&a, kemik
ilil;tine veya spcrınaya dönüı:ımektcyı..l i . Hastalıkları, zararlı maddeleri atarak ve yerine
l ıa ş k:ıl ar ı n ı koyaı·ak t ed .avi etme 1\kri, belki de bu sindirim anlayıtından do&:mu,tu.
Ayu rveda o:ıyrıea l" e rro:ılı i tedavi konusunda da ayrı ntılı bilgi vermekteydi. Aralarında
l,arı n , mes;mc (taş almak için) ve kaıarakt (göz) operasyonlannın da bulundua-u birçok
l"cı-rahi upt."rasyon yapı lmaktaydı. l l indu hekim, kan damarlarının kesildikten sonra
nasıl kapatıldıg-ını bilmektc ve da�lamayapmaktaydı. Gerçekten de H i ndu tıbbı, cerrahi
tedavide ileri düzcydcydi.
Veda ,)önemi Ht nduları biyoloji konusunda (bitkilerin ııekli, iç ve dıt yapısı hakkın·
da) önemli m i k tarda bilgi toplamışlardı. Kök, sürgün, gövde, yaprak, çiçek, meyve ve
dalları adlandırmış; bitkileri a&"açlar, otlar ve sarmaşıklar olmak üzere üç büyük gruba
ayırmışlard ı . Tıpta �·ok yaygın kullanılan otlar şekil, yapı ve dlA'er özelliklerine göre yedi
ah sınıfa ayrılmıştı. Bitkiler için yapılan, hayvanlar Alemine de uygulanmıştı: Veda
metinlerinde 260'dan fazla memeli hayvan, kuş. sürüngen, balık ve böcek ismi yer aldıA"t
gibi, sıg-ırlarda ve insanlarda hastal ık yapan zehirlı hayvan türlerinin listesi de verilmlıı·
ti. gvcil hayvanlar arasında inek, sı&-ır, at, koyun, keçi, kedi, köpek ve yalnızca Hindis·
tan 'da chlilcşliı"ilmiş olan m sayılmışlı.
Daha ileri bir tarihte, şiirlerdc, liyatro edebiyatında, ansiklopedi gibi daha genel kay·
naklarda veya felsefe ag"ı rlıklı eserlerde görüldüA"ü gibi, biyoloji bilgisi bitki ve hayvan·
ların yaşamı konusunda yapılmış olan daha derin incelemeleri de kapsayacak şekilde
gcnişlemlşti. B i t kilerin lllizlenmesi incelenmiş ve milattan sonrt beşinci yüzyılda
Prasastapada, üremenin eşeyli veya eşeysiz olmasına dayanan bir bitki sınınandırması
önermişti. Daha sonra, on üçüncü yüzyılda, kralların avcılı&a olan tutkusunun bır sonu·
cu olarak, hayvanlar hakkında daha fazla bilgi yayınlandı. On altıncı yüzyılın başından
i tibaren, isler yaba n i ister evcilleştirilmiş olsun, bütün hayvan cinslerine büyük ilgi gös·
1eren Mo&-ol Imparatorları, büyük mik tarda zooloji bilgisi nin toplanmasını s�lamış ve
hayvan yetiştirmeyi teşvik etmişlerdi. Biyoloji bilgisinin gelişmesine paralel olarak bit·
kiler hakkındaki bılgıler de artmıştı.
Sonuç
Bilim Devrim i 'nden önce, Htndu bilimi, bilime bazı orijinal katkılar yapmıştır. Bun·
lar, daha sonra Çin'de, Islam medeniyetinde ve Avrupa'da önemli ölçüde gelişlirilmiş·
tir. B u n u n la beraber, belki de Hindu medeniyetinin dini karakterinden dolayı, bu
medeniyette hiçbir zaman tam anlamıyla ba&ımsız bir bilim gelişememiı;: son iki yüz y.l
boyunca, H i ndistan 'daki bilim esas Itibariyle Batı karakterli olmuttur. Hindistan'ın ylr·
minci yüzyılda bilime yapiılı önemli katkılar arasında, Srinivas Ramanujan'ın ( 1 887-
217
"
1 920) sayılar teorisi konusundaki matematik çalışmaları ve rlzikçi Chandrasckhara
Raman 'ın ( 1 888- 1 970) araştırmaları özel likle dikkat çekicidir. Raman'ın, ışıg-ın kristal­
lerde saçılımını lncelediA'i çalışmaları ( Raman Spektrometresi), kristal molek üllerinin
davranışına yeni bir bakış getirdi&-i gibi, kendisi de modern bilimin H indistan 'da geliş­
mesi yolunda büyük çaba sarf etmiştir. 0
rıık
nda N.l R &l on
ı
ı
. r �:.:
;.!'�i!.
at ele aldı& qran boıonloiı, 194'?"den lılhaun Iki boytıK devleıe -H ndlatan ve Pakla·
1979 l �r:-p���.t�"
zılı
Yi ı
� l :�=��� :� .h \eıleri oldutu ıörlllmelıtedlr ve Pa.lr.ıaıanlı ıınlo nzlkçl Abdoa"'lam
218
S<>lıla:
:'1 1 ı l a ı r a n ön�e ılor­
diin�ü yüzyıl<lan
ı,,.,., haliı
p.o�l.ınmoulan ..yookı.t duran
Dclhi 'oldıi
.ı ..m i r
sütun.
Bu
s ü t u n u n r n u ı l u hiı ıe..adiifün
üriln ü m U olol u A- u y o k :s.ı. ,\ ü k ­
��-k ılüı".''dt"ki mt•ıalürii h i l ­
gisini m i ı.-msi l eıtigi ıam nl.ı­
r.ık
J,;Jinrn .. mo·kıcdır.
N.ı;ıl
nr1.ıya o,:ıkmı� ulurs.:ı olsun.
;1\'nı ı.:ırilııı: Haıı'ıla nnun ka­
ti.ır ı.u_,·ıık bu,,·uılar<la •lhun
ılilkülml'si milmkiln de(tilrlı.
219
· .· F
�
...
. '"
.· �
�. •k•lt·
'
-�::;:�
220
1 ; ; ; � y ı l l u ı .o r a " n J a i n � a
1/rı.r
. b i p u r 'Ja
ı ns
ıle
rnc·\"inrlek ı ı.ı� kadr«nlarrbn
e d ı l r n ı � olan . J a i S i n g h gi>zlc·
hır ıan<·sı. Jt.., aıhaned�kr J , .
{! c • r ol letlc•r ilril�ınrb l .� S;on i.n­
. ı ı i . _, , Jd , b r ı n w • gc·/C·gc·nle.
r ı n kunumbrrnr helırkrnek
lı.ı"·"'·''"' ' " J e lıır {;ürıq <..ı ·
ı\ ı n :ı.4 rıwtn" I · • P ı n d .ı ı k ı ,·,,.
n.ık ,·ardı
22 1
ı
.\j.:ınıa 'd..ki bir Ju\'ar f'l:!smind� .logu�,·n ik ı [.._,�,, tôgtiriı
V.
Bölüm
İslam Medeniyetinde
Bilim·
A
rap bilimi olarak nitelendirilen bilimin tarihi, büyük ölçüde Islam topraklann­
daki biliminin tarihidir. Ancak bu tam olarak dotru de&tldir. Çünkü bilim, ls­
lam medeniyetinin beşiAi olacak bölgede Hz. Muhammed'in zamanından bir­
kaç yüzyıl önce başlamıştır ve bilimle u&z"aşanlar arasında farklı inanç ve ırktan kişiler
•
vardır.
Arabistan yanmadasında do&an İslamiyet, tarihi boyunca Arap kültürü ve dili ile iç
içe olmuştur. lslamlyet bugün Orta Do8u. Orta Asya. Kuzey Afrika ve Güneydop As­
ya'nın bir kısmını içine alan geniş bir bölgeyeyayılmış olmakla birlikte, geçmiş dönem­
lerde İspanya ve Balkanlar'da da hayat bulmuştur. Dolayısıyla İslamiyet, dünya tarihin­
de hem kendi hesabına büyük bir medeniyet olarak, hem de eskiçal medeniyetleriyle
modern dünyada oluşmaya başlayan medeniyetler arasmda aracı olarak önemli rol qy­
namıştır. İslamiyerin katkısının bu iki yönü, bilimin tarihine de yansımıştır.
Islam
·
• Yoı.ııar, bu bölamOn bqlıt-nı alıt�IIIFinılf tekilck "Arap bilimi" ol&ralr. wnnifrir. U�:unyıllanlaıı •ri ",Vap" w "
sıfaııyla ı.ıı.nınılanan bilinı r..ıı.v�ıl�rlai adlandınna mesel�si. l\\ill�tl�ruuı. Bilim Tarihi w Felsere.t Bı.�ıtfnin ( I U H PSl
da�:�nl�mlf oldufu X V I I I . Mlll�tl�ruuı Bilim Tarihi Kon&ftsi'nd� ( H.ıı.m burs-MGnlh, 1-9 Atus- 1 989\ ı.nqdıtuf ve.
E. lhsanotlu t.ıı. ratl� teklif cdil�n "lsllm meden�ıind� bilim • ıanıınlama.ı � Rlı.ir ınıplan tanafından luıbul
,wmo,ıür. "Arap" unımlamuının. "ırki" bır t.ıı.ınmlanıa olınadıtı kabul edılsr bil� . ..... "Tarlı.çe", "Fanç.ıı " w bqla
dillerde y.ıı.zı lmıt oluı ..erlm dıtladıt- için yererli detıldır." l.ı&m" tanımlarnuı da. bu b41lıne ancaılı kaılı.Liarda buhaaaıı
�yrimGıdiml�rln rolönü �ı eım�kredır. I U HPS bilayninde o ıarih� lı.unılmalı.a olan ,._ı lı.omi\VOD da. bu -.ıı l.­
,\'1' ç�n,'e\-eııinde "lııl&m Mı:d�nl,wılnde Bilim \'e T�lı.nolo;i A\ill�ıleraruı Kom�u· olarU. .dlandıınlmlfht'. Bu çeviri­
olçade. bazı. ifade dil�
d� deyin� bu an layı, .Jotnılıusunda \'e yazann aalubuna sadık kalanlı.. mGmkan old
ri y.ıı.p tlnıı,ıır. (ç,n.)
ufu
223
'
Aınıın ını ;t ;ı 11,\•guıı nloı ı·alı , lılı. l m rııtlıı t hw l l i k lı· l ıılaın llll'ı lı· ı ı i,vı· ı l ı ı i ı ı A l ı ın <.;aAı ubroılı
;u l l.ındıı·ılıı n vı· Mfhılflınoın lı liiHi ı"lı•rlıı I Hpıı ıı,v;ı, 1\ıı zı·y Af'r llw, Sıı riyı· v ı · l m ıı 'ı l:ı gı• l i�ı i ­
A'i ın ıl.aı tmı ııunrıık l ı;eldır.ind ,vllı.,vılcloı n un l ı i l'lnd y ü :r.y ıloı lwclm- ı lı·v;ım ı·ı lı•n l,'ilt;" fhwl"i ı ı ­
ılc ılıır.al'utıır.. Bu Alı ın ÇnA, l l ı ı·iııı l,vıııı ı i O ı ı,vm;ınııı ,\•ı· ı ı i ı lı•ıı gilı;lı• ıu·n·lı M S JOOIJ'c lı·n
1 500'l" katl:ı r RUı·ı·n ı·ı·ı·nıuıuhııı\ (vı•nlılı•n fl· t i l ı ) 0 i l r Anı ı ıloın I K ı ı;ı ıı,voı 'clan �,·ılı a n ıuı!lı,vlıı
ııon bulmuşt ur. nu dlim·nı, IKimıı 'ıl;t ı•n y;ıı·at ıı·ı l ı l l i ın ııı·l l,'ill ışınul;ı ı·ın ,voı ı ıılılıg-ı ı lthwm nl ­
mu,ıur.
/s/,ımiyı.•tin //k 1 )illu·mlt•rl
l slaınl y ct l n lmşloıngıcı, Aı·ıılıiııtan .va rımıu lmıı n ı n tııı·l h lylı• h,; ı�,·ı•ıl l ı·. Bu ,vıı rıına1lıı, Bu­
ı ı Roma l mp.ıralorlugu 'nun (,·Uknıt•Hiylc Alult· n i ır. ilt• l l ini Ok,v.:ı nuııu ve Kuır.t',Y A frika ilt•
Batı Asya armundakl ı karel ynllaı·ın ı n iint•mll lıiı· kavşngı lı.ı:ıl i ıu.• gt•lıııişl i . I J u rmla lıirka(,·
dagınık gö(,·chc kalıilc .van ı ıula, (,'Olu ır.aınun kuır.ınopul ll ,yapı gi\ııtcrt•n lıir diır.i t icaret
:
merkezi hulunmaktaytlı . Bunlar araımırlu Mcltke - k i doı lı.ı:ı u ır.ounıı nlaı· bile k u tılöll lılı· zi­
yaret ycrlydi- ve Medine vcırdı .
I s l a m dini, t icareıle ugratan bir ailenin nA-l u olun Hz. Muhammt·cl'c m e l e k Cebrnll
vasıtasıyla /{urmı in vahyed ilmesi ve onun tt· lt t:ını·ı ulu n Allalı ıomıf'ı ıulan peygamber
olcırak gönderilmeıdyle doA"dıı. Çt•,illi Heln•plcr· yUzUndcn l l z. Mııhaınmcc l ' l n HAret ileri
Mekke'nin yönetici seçk in sınıfi tarafindan knlıul görmedi ve l lz. M u hammed, MS
622'de, Medine'y e gllmek Için MrkkeYi terk e l l i . U k rel ulurak bilinen bu gÖ(,', gelenek�
aci olal'ak Islam (,'aAının baııı l ııngıt·ı ularak kahul t•clilir. Hz. Muham med, Med ine'de pek
çok kitiyi Müslüman yapt ı ve 630'da MekkeYe geri döndOAOncle bu ,ehri kan dökme­
den aldı. I k i yıl sonra öldüyse ele, ona Immalar onun ötretilcrlnl yayınaya devarn ettiler
ve Arabistan yarımadasının daA"ını k kabıleleri ni fi.·vkalade bir hızla hırlett l rmeyi ba,ar­
dılar. Önce Suriye ye, sonra Batı AKycı'ya vt• Kuzey Af'rl ku'ya clogru olaAa n ü s t ü lıır ya­
yılma gerçekle,tirtliler ve Oiır.ana l ı nparulorlutu ıle I ra n 'daki Saıuıni sOlalesi araaımiuk i
uz:un mücadelelerden bıkmış ve yorulmuıt halkı kendilerine ı;ckmeyl ha,arclılar.
Hz:.Muhammed'ln d h a d veya kutsal savat f\krl bu yayılmaya can verınekleydt: MS
750'ye gelindl&lnde, Müslümanlar, lapanya 'clan l ndos'e kadar uzanan hlr ·ıınpııruıorlu­
A'• sahip olmu,lardı.
lalam dinini yayma gayretlerine ve d inin ılkt•lerlnt• sıkı sıkıya lınglı öA;re ı l lerlne raA­
men, Müslüman f&.ııhler fethellikleri yerlerdeki yerel k ü l t ü rlere lıelli bır hotgörüyle
yaklatı ılar. Öyle ki, kurdukları aaraylarda yerel sanat ve bilgller ıle lslıun lye t i n Arap
larziarının dıkkale deA;er bır kaynaşmusı gUrUido. Boylece MUalümanlar, dtAcor ,eyler
yanında, birçok Helenl11ıtlk ,ehırdeki Yunan billınlnl ve I ran'daki Sa�ıani medeniye l i n i n
• ı ı ırı.ıl,)lıııılıı.ıın. MUeiUmanl•rı ı\vrı.ı ı ıe ıcoıor•klnnn<ln n -,ılını·nı"''·
k•i i i Hiı·ii ı ı O ı l l• ııı l nuı :ılılılnı·. Yayılma ılcvrl b ı t t i kt l• n aunra l alam kulıurü mle bir Ahın
Çug l ı;ı�l:ıc l ı ; ıl:ılı.ı:ı HUill'a lıun:ı benzer lıır lm,ka ııarlak ılevır.
Oıuna n lı Turklerinin
zuıuı'ın l'Mki l•:atkt• ı ı t i I Mtnıılml'u 1 4fı.� yılı nıla a lm a a ıyl a yatanucak lı.
uı.
I MI:ıııı ı i U nyıuıınıla, ıu.o ı l i n i ne cl" a iyu a l hak ımdan, hi(,;hlr zaman tam lılr lı i rl ık olma·
dı. l l z . M u luını ııwı l ' i n ye ri n e l111 /ili! nlara k , yani inananların lideri olarak kimin geı;ece·
Ili k u n u K u ııtl.ııki t a r ı ı t r n ala r tınnucu n da, Inananlar daha bqlangıı;ta Sünnilik ve ŞIIlik di·
,V'-' b i l i n e n I k i ana rnezhc:bL· ayrıldı. Uu l ıO IO n m c daha
110 nra hem teolojtk, hem de co&ra.
n lıuyul k aza n d ı , c; U n k o ŞIIler eaua olarak aaclece I ra n 'da kalılılar ve eakl Pen kuh oru.
nOn ın l raac;ıaı oldular. lalamiyet l n Arabilltan c l ıtına yuyı lmaaına liderlık el mit olan l�me·
vi Devie l i ' n i n Abbasiler larafimlan yık ılaı·ak BaA;dat'ta yeni bir �kenı kurulmuından
11onra batka böl ü nmeler de oldu. Bu sırada, Ispanya'da bir E.mevi aOialeal ve Mıaır'da
bir l•'atlmi aUialeal h ü k ü m sUrmekteydi. Daha sonra Orta Aaya 'dan on UçUncü yüzyılda
gelen MoAol latlla'-·ılar, daha öm:e Türklerin yaptıA;ı gibi l .lam dinini benlm�edi. Kıaa
hir aU re sonra da Oıunanlı TUrkleri n i n yOk•elıtl görU idU.
Bu faı·k l ı l ı k lara raA;mrn lalamlyet, kendı k u l l u rleri aruında temel lıır birlık ıtatladı
ve unu korudu. Bu, kıaınen din, kısmen de hareketin orlak Arap temrllere aahip oldu.
Au billnci saycalnde oldu: lıu lrmeller, Arap dılı ve yazısının Islam dUnya•ının hemen
her yerinde k u l l;mılmuaıyla korund u . Hu dil, billmaci kavramlarının ıliadeli Için 10n de.
rece uygun ve L•ı&nek hır uraı.,· olou.·aktı.
!.lam Dnıwuıncla Bılımın BatJuısıcı
l •lam b i l ı m i n i n I k i yön U vard ır: bır yandan dıtandan alıtııa n btllm�el Jlktrlı:r, dlıter
yandan da bili msel bilgi birikimine M URlUmanların kendi yaptıklan katkılar. Du kaıJu.
lar, yani M u a i O manların katkıları, çoAu nlukla Ihmal edilmlt veya kaymaAı alınarak da·
Ila ı.,·ok O.. t ı Avrupa'da on alııncı yüzyıldan I t i baren ortaya çıkan daha heyecan vertel
Ilerlemeler Uzerlnc.le d u r u l m uttur. I slam bılımt, c;ok kere bir sa&lamlqtırma ve koruma
hareketinden I baret olarak görO lınOttUr. Bu bölge, daha önce elde edilm lt olan bıltmael
bulguların, Bat ı 'da kullanılmak Uzere oraya aktarılı ncaya kadar ıaaklandıklan dev bir
depo olarak görU i m U t i U r . Uu, gerçekleri çarpı tmak demekllr. MU1IOmanlann Yunan
bı l ı m i n i - ve bu arada bi raz da U ı n ı ve Çin billmini - m l raa aldıkları vc daha •onra bu
bilimi BatıYa geçlrmlt oldukları m u hakkaktır. Ancak bUtUn yaptıkları bundan lban:t
deA;I Idlr. M l raa aldıklarını açıklamıf, yorumlamıt ve Içertti hakkı nda deJerh analizler
yapmıt: daha da öneml lll, birçok oriJinal katkı getlrmitlerdlr. Gen,·ekten de, Islam dOn·
yaaı billınael z l h n lyete aah l p oriJinal Jlktrler Oreıcn bazı Insanlar yı:tltt lrmlf, onları be•·
leınlt ve kemll oriJinal katkılarını yapmnları l�ln onları tetvlk etmlttlr. DöyleL'e Batı'nın.
l alam kUlt UrOne olan bnrL'U dUtUnOidUAOnc..l e , bu kUltUrUn Iki yönUnO bırden. yani hem
orijinal çalıtmalan. hem de daha eski zamanlardan miras alınan ve aktarılan fi k i rleri göz
önünde bulundurup takdir etmek gerekir.
Sadamyus'un milattan sonra ikinci yüzyılın ortalarında lskendcriye'de yaptıtı çalıı,­
ma.la.rdan sonra Yunan bilimi büyük ölçüde duraklamıttı. lskenderiye'de yal nı:u:a iki de­
g-erli maıematikçi yetitmitti: bunlardan biri, Batlamyus'tan yüz yıl kadar sonra ya.,amış
olan Diophanıus, dileri de Diophantus'tan yüz yıl daha sonra yaşamıt olan Pappus idi.
Diophantus, Aritmetilca. adlı bir eser yazmıttı. Bu eser, pratik problemleri çözmede kul­
lanılacak bir hesap yöntemi ortaya koymakta ve bilinmeyen sayısının denklem sayısın­
dan fazla oldup durumlar da dahil olmak üzere her türlü denklemi çözmede büyük bir
deha sergilemekteydi. Pappus ise, Yunan geometrisi ve aritmetili üzerine bir el kitabı
yazmı1 ve buna baz1 yeni bilgiler eklemitti. Bu yeni bilgiler arasında. bir açıyı üç etit
parçaya bölmek için biryöntem ve egrilerle ilgili problemlere getirilen geometrik çözüm­
ler hakkında bir açıklama vardı. Bu sonuncu konu, Bau'da 1 300 yıl kadar .onra ele alı­
nacakh. Fakat bütün bunlar, İskenderiye'deki Kütüphane ve Müze'nin betinci yüzyılın
ikinci on y.lında ciddi biçimde yakılıp yıkılmasından önceydi. lskenderiye'deki kurum,
bir Huistiyan ayaklanması sonucu yıkılmıt olmakla birlikte, kayıplan n daha büyük ol­
maması ve bir kısım Yunan aptisinin kurtanlabilmesi, ku•men Hıristiyan alimler saye­
sinde oldu. Bunda ba.,hca iki faktör etkili olmuftU. Bunlardan birincisi, Kütüphane'de­
kı bilim adamlannın Kütüphane'nin zarar görecegini uzun zaman önce anlamıt olmala­
nydı: üçüncü yüzy:tl ortasında Kraliçe Zenobia'nın hücumu Kütüphane'nin böyle bir yı­
koma hedef olabdece8ini ortaya koymut ve piokopoo Cyril'in dinBiz öJretiye kanıı bq­
lauıtı ayaklanma da bunu dotn>lamıfh. Öyle ki, de8itik inanç ve feloeA görOtteki bo­
tOn bilim adamlan, eserleri veya bunlann kopyalannı yanianna alarak lakenderiye'yi
teri< etmeye bqlamı.,ı.
ı:ı.ı.-ı-ı,. ıııı.ııoıo-·.ıa.,.ı.ı.,. ı.ı.ı...ı. - .. lll6]
f>iler faktör ise Edeua'da (Türkiye'nin güneyinde ve Suriye 11nınmn kuzeyinde yer
alan bir Greko-Romen tehri, bugünkO Urfa) bir okulun açılnıaaıydo. Bu okul, bqlan­
gıçta Suriyeliler için bir teoloji okulu olarak kurulmut ilıe de, daha sonra Ne1turi Hıria­
tiyanlann cenneti haline gelmitti- Netturfler, Istanbul'da betinci yüzy:tlda yqayan ve
lsa'nın insan ve Tann özelliklerinin birbirinden ayn oldupnu savunan patıik Nestori·
ut'un Ilkirierine sadrk olduklanndan, Efes Kanaili'ndeki ortodokslar tarafından here­
tık• olarak kabul edilmlflerdi. Ancak Iran'daki Hıriotiyan Kilioeol bu doktrinl kabul et­
mit ve Efes'te verilen mahkumiyet karanna kartı Çlkmıttı. Dolayıaıyla, Nestur11er Edes­
u'da güven içinde yqayabilirdi. Neatur11er bizim için, yalnızca Yunan bilim 61J'etilinin
devamına yardım eden bilim adamlan arasında bulunduklan için det�l, ayn1 zamanda
:��· belli fJh' ropiWalr.ta pncllılıl.: daJruya cb
uyıun ..yılan
226
pwatln'e kartı �rt deeb! lıleyenya d. yayan kim·
bulunduklan için
çcv­
etmittir.
I�Jcsga'da k i o k u l u n 489 yılında kapanmaaıyla. bazı Nnturiler Iran'ın boyok enrelek­
tüel merkezi olan Cundita.pur'a göç etti. Burası, Sa.aan1 Kralı l l . Şapu r tarafı ndan Yunan
alimi Teodoros için k u rulm uttu. Teodorotı, Pehlevi yazıaıyla (milattan önce ikindyOzyıı,.
da b u l u n m u 1 bir Iran yazı si a temi ) bir tıp eseri yazmıttı. Ancak Cunditapur'a tppla edj..
len töhretini kazandiran, Nesturilerin ge litiyd i . Dop kiliselerine mensup bqka Hnisti·
yanlar da katkı getirmitlerdi: altıncı yüzyılda. Monofizit bir din adamı (Monofizitler
lsa'nm tek bir tabiati oldujuna inanırdı) ve dolayıaıyla teknik olaralc: bir dipr •hcret�k"
olan Sergiuo, gerek Aristotelesön gerek Alozof PorAri'nön (,\IS Oçündl yGzy>l) felodl
eserleri yanında GaJenos'un eserlerini ve tanmla ilgili birçok eseri Soryanice Ye çevtrdi.
Daha aonra yedinci yüz_y�lda Suıiye1i piakopos Severua, Hint utronomisinl öven yazJ­
Iar yazdı, Hintli aatronomlann hesaplamalannın mükemmellijine lpreı etti ve bunun da,
Hintiiierin ilk dokuz U,YJ için dokuz detitik lfared yani Hindu rak.amlan n ı kullanmala­
nndan kaynaldandıgını belörtd. Bu gerçekten de önemlöydö; çUnkO böylece, ;Jeride Arap
rakamlan olarak tanınacak. olan rakamiann -bugün kullandJII mlZ rakamlann- İslam
dünyasına giriti başlamıfb. Ancak, bu rakamiann Islam rna.teJnadlinde ve utronomisin­
de ei-Harezmi tarafından kullanılması için daha iki yüzyıl beklemek gerekecekti.
birc,CJk Yunan e&erini Süryanice'ye çevirerek yayılmaaına katkıda
önem ı..a.t ı r. Daha sonralan, Islamiyelin dotufunu takiben, bu eserlerin Arapça'ya
rilme!iine yard ımcı olduk ları için bilim adamı olarak tahretleri devam
[Hbd ....... ..ı- .... bloz. L 2lll]
Severua, Ay tutulmaJannın, Ay'•n Yer'in gölgesinden geçmesiyle oiUfhli'unu da açık­
ladı; muhtemelen batka bir yazara ait SOryanice bir nerde de Yunan usturlabmın tanı­
mı vardı. YDzyıl oonra batka bör Suriye); p;.kopoo olan George, .,{v;m hakkında yazdı.
Ancak bu, Hz. Muhammed'ön peygamberiöte yGkoeld;ıö ve lıılam ça&ının batladıgı yGz·
Y'ldı. Bu dönemin bqlangıcında koltıı rel gelitmeden çok dönö vahöyler ve lolam dönöne
geçitler söz konuouydu. Ilk MOslllman sOlale olan Emev!ler devrinde, Suriye yı ve bo­
tll n Orta Dop 'yu öçöne alan ve buradan hem Ootu'ya hem de Batıya dojını genitleyen
kutsal savq bqladı. Dopl olarak, bu genitleme sonsuza kadar devam edemezdi; Abba­
sller bqa geçince, bant zamanında olduJu gibi bilim ve oanaı yenöden ıqvök edddı.
Yeniden canlanıtın bat m iman, Em evilerden son kalanlan da yok eden ve genellik­
le Abbast devletinin gerçek kurucusu olarak kabul edilen, Ikinci Abbut halifesJ el-Man­
sur idi. Uzun boylu, zayıf ve seyrek sakallı bir kiti olarak tanımlanan ei-Manaur. 762
yılında yeni batkent Ba&dat'm temellerini att1. Halefieri arasmda mqhur Harun Rqid
de vardı. Halifeiiiin bu kurulut döneminde, Hindistan 'dan yeni matematiksel asırono­
ml metinleri geldi; bunlarda da Hint rakamlan vard1; ileride, Arapça )ra çevrildiklerin­
de bu metinlelin çok önemli etkileri olacaktı. Bu tercüme hareketini destekleyen de,
Harun Retid'in ikinci otlu ei-Memun Idi.
227
El-Memun, 8 1 3'ıc ıahıa gt.•1,; ı i . Alu l l ı bir h i i k H ınd:wd ı . Yönt.• ı i ı n i n i n i l i( zaına n l a n mla
başgösteren bazı meseleleri çözd ü l<tcn sonra Ba�daı ':ı ycı·lcşı i \'C M u ıt.· z i l l· h.::ı n•lu - ı i m•
yakınlık gösterdi. Bu hareket, imanın m a n t ı k i argüm:.m l:u·la dcsıddt.• nclıil cn·�iıll' ina­
�an bir grup Müslümanın gerçekleştirdiği bir hart.· keı ı i : ınu halwınc yöntt.• nılcri tla h:ı iln­
ce Yunan ve İskenderiye'li nlozoflar taralindan kullı.ını l:m yönıeın l t.• rc day;uul ı r ı l n ı ı ş l ı .
Mutezile davasını geliştirmek i ç i n d a h a ç o k sayıda Yunan ve lslu.•ndcriyc t.•scı·i n i n l(.•r­
dime edilmesi gerekmekteydi: bunun üzerine ci-Memun, llağdı.ı ı 'ta Bcyli.i '1-hi lmu· )ri
(Hikmet Evi)0 kurdu ve burada, ço&-u Hıristi.van birçok çevinneni biı· al'aya topladı .
Önemli eserlerin yazmaları mevcut olmadığından ei-Memun b u n ları Biz a ns't a n getiı·ı ­
ti. Müslüman alimlerin, eski eserlerdeki astronomi bilgileı·i nin do&-ru luğunu kontrol
edebilmesi için rasathaneler kurdu. Böyle(.•e ei-Memun ile Arabistan'da, k ü l t ü rel Röne­
sansın başlangıcına gelmiş olduk. Bu kültürel Rönesans, daha sonra Baı ı için ve dolayı­
sıyla modern bilim kavramlarının gelişmesi için son derece önemli olacaktı.
Hikmet Evi'nde, tercüme dışında çok çeşitli çalışmalar yapıldı. Orada r.· alışan geniş
fikirli bilim adamları arasında ilk ve en etkili olanlarından birisi, bazen "ilk Arap nlozo­
fu" olarak da anılan Ebu Yusuf e i - Kindi idi. SO l 'de do&-an ve Yemen'deki Ki nde kabi­
lesinin asil bir kolundan gelen el-Kindi'nin, el- Memun'un dikkatini çekmesi için birçok
sebep vardı. Halifenin, Yunan ve Helenistik eserlerin iyi tercümelerine sahip olma yo­
lundaki detişmez arzusu herhalde bun lardan birisiydi. Oiıer taraftan ei� Kindi'n in, saf
felsefe etitıminin geliştirilmesini istemesi ve eskiçagda toplan mış olan bilimsel bilgi bi­
rikimine tam olarak ulaşılması gerektilini savunması da m u h temelen di!er sebepler ara­
sındaydı. EI-Kindt, kendisini felsefeyle sınırlamadı ve bilimin çeşitli dallarayla ilgilendi.
Optik konusunda çalıştı: ışıgı, deneyiere dayalı olarak deA'li fakat geometri açısından,
ışık ışınlarının yolunu çizerek inceledi. lşıA"ın do&"rusal yayıld ıgı gerçegini, yani dotru
boyunca ilerledigini vurgulamakla beraber, eski Yunan görüşlerini kabul etmiş gibi gö�
rünmektedir. Cotrafya, jeoloji, meteoroloji, astronomi ve astroloji konularında da çalış­
tı; saatleri, astronomi aletlerini inceledi ve kılıç yapımına bUyük ilgi gösterdi. I laçlar ve
bunlann bileşimleri üzerine yazılar yazdı; bunların etkisinin, bileşimierindeki maddele­
rin oranına baAiı oldutuna Işaret etti ve ilgi çekici olarak, ilacın etkisinin ilacın bileşimi­
ne giren maddelerin yalnızca birinden kaynaklanmadıgını ve dil'er maddelerin etkileri­
ni de göz ardı etmemek gerekti&'ini belirtti. 'Yan etkileri n ' varlı&-ı nı acaba fark etmiş
miydi? Yine de sonuçta, ei-Kındi, etkinin nltelig-tnin bileşenlerin miktarına baA:Iı oldu­
tunu anlamıştı ve bu konuda öA"rettikleri, Batı Avrupa'da Orta � boyunca büyük et�
kiler yapacaktı. El-Kindt, ilgisini çeken bütün konuları derinlemesine i nceleyemediyse
de, meslekciaşiarını tetvik etti; Yunan dili uzmanı olmadıgı halde, Yunanca teknik kcl i• ı�trar.,ıırmn 1ıurumu ol•ra1ı du,untılcblllr. (,..n.)
228
ındL·ı·dcn Arap\·a bir lerıni noloji geliştirecek kadar bilgisi vardı. Evrenin sonsuz geni,
old uğu na i n a n d ı , I nand ığı başka bir şey de vardı ki, o da matematik bilgisinin -mate­
matil< o n u n için esas iti bariyle geometri demektir- di&:er her cins bilgiye ulaşmak için
gerekli bir i.in şart olduğuyd u .
EI- Kimli'nin en kuvvetli olduğu konu saffelsel'eydi. Aristoteles v e Plalon'u okumuş­
t u . Milaltan sonra üçüncü yüzyıldayaşamış olan ve ileride "Yeni- PlatonculukH olarak ta­
nınan akımın kurucusu olan IHozof Plotinus'u da incelemişti. Yeni-Piatonculuk, putpe-o
rest Yunan f'elsel'esi nin en son durumuydu; Platon'un fi kirlerinin kısmen tek taraflı ola­
rak gel iştirilmiş şekliydi, Içinde Aristoteles'ten; evrenin kader tarafindan yönetilmekle
beraber tamamen mantıksal bir düzen içinde oldu&:ıma inanan Stoiklerden; aynı zaman­
da, biraz da gnostisizmden (maddeyi kötülüg-ün kaynaA"ı olarak gören eski bir teosofl•
şekli) düşOneeler vardı. Plotinus, gnostik inançlan n bütününe karşı çıkmış gibi görtın­
mekle beraber, bu görüşün bazı unsurları kendi felsel'esi içinde mevcuttu. Yeni-Piaton­
culuk Islam d ü nyasını etkilemekle kalmadıg-ı gibi, bu hareketin belli başlı ilkeleri Islam
d ü nyası nda görüldü. Bu felsefe -veya bu felsefenin Plotinus'un kurdu&u şeklı-, varlık
küreleri n i n bir hiyerarşiye sahip bulu ndugunu öÇetmekteydi; bu kürelerin en altta ola­
nı zaman ve mekan içinde yer almakta ve duyularla hissedilebilmekteydi. Her biri diA'f'·
rini n içinden çıkan diA'f'r küreler ise, zaman ve mekanın dışındaydı. Her küre, derin dü­
şünme arzusu içinde kendi üzerinde yer alan kU reye dönerek kendi gerçekiiiini oluştur­
mak ta ve bu arzu, kendisine üzeri ndeki küre tarafından verilmekteydi. Böylece Yeni·
Platoncu evrenin özelliği. biri dışanya açılan diA'f'ri geriye dönen iki yönlü bir harekete
sahip olmasıydı. Bir de, en yüksekteki küreden aşatJdakilere doJru inildi&inde, birlik gi�
derek azalmaktaydı. Çünkü her küre, bir üstteki kürenin görlintüsü olduA"undan, aşa&ı
detg'ru i nildikçe, çeşitlilikte, aynlmada ve sınırlamada artış olacag-ı açıktı; en alt seviyede
zaman-mekan dünyamız atomlanna ayrılmaktaydı. Dıter bütün her şeyin içinden çıkh­
g-ı en üstteki varlık küresinin kendisi de, mutlak ilkeden çıkmaktaydı. Bu, di!er her şeyin
ötesinde olduA-u gibi, varhAm da ötesindeydi ve 'Mutlak Iyilik' olarak adlandınlabilirdi.
Mutlak ilke, son derece basitti ve belirli özellikleri yoktu. Ancak aklın onunla birleşme-­
si söz konusu oldug-unda fB.rk edilebilirdi; zihinde tasarlanamaz ve tanımlanamazdı.
[NooplatoDlzm'la Rııa,_ dııaemınde H......ııl. da,tıaoe ıı-mdeld otldlen .... bb. o. �
Yeni-Piatoncu görüş derhal yak ın ilgiyle karşılandı ve ei· Kindi bunu Islami flkirler­
le sıkı sıkıya baıdaştırdı. Yunan öA"relisinln yeniden canlanmakta olduA-u Beytü'l-hik­
me'de ve BaAdat'ta, sünni (ortodoks) Maslü manların putperest bilgiye karşı çıkmalan­
n ı önlemek için felsefelerln birleştirilmesine büyük ihtiyaç vardı. Delişik bakış açıları­
nın bır şekilde baa-daştırılması gerekmekteydi; ei- Kindi bunu başardı. Halife el-Muta·
her yerinde vr Insanda var oldup Jo,anıılen 1'ann'nın bilıeiiJI ııa�11ndr ıı.ydınlanmayulu lle TannYa
ula,mıı.vı � maçlııyıın mıaıik eJIII ml l, dın ıcomcolll rel•cole.(ç,n.)
• Dı, dOnyanın
229
sım 'ın o�lunun hocası olarak saray çe,•rclerinde etkisi büyü ktü. Haya t ı n ı n sonuna doğ­
ru ortaya çıkan basit kıskançlıklar. onun nüfuz[ u mevki ni etkilemiş ise de, e l - l<i n d i o
za­
mana kadar yapacağı işleri tamamlamıştı. O, belki de bir tarihçinin ı rade e t t iği gibi yal­
nızca "geriye dönük bir yeni likç(ydi, ama İslam bilimi içinde yeşerecek olan büyük en­
telektüel hareketi başlatınayı başarmıştı.
Astronomi
Rasathanelerin kurulması, Kordaba'da ( İspanya) 40.000 ciltlik bir kütüphanenin,
�
Bağdat'ta el-Memun'un Hikmet Evi 'nin, Kahire'de Halife el-Hakim zamanın a bir eği­
tim merkezinin açılması ve nihayet Yunan astronomi eserlerinin gelmesiyle, Islam ma­
tematiğindeki ilerlemelerle sıkı sıkıya bağlantılı olan İslam astronomisinin gelişmesi için
gerekli zemin arnk hazırdı. Gerçekten de, Hikmet Evi 'nin kuru luşundan hemen sonra,
astronomlar çalışmaya başladı. Habaş ei- Hasib ve el-Abbas ei-Cevheri gibi bazı astro­
nomlar, astronominin matematik yönüne daha fazla ilgi gösterirken, el-Cevheri bazı
gözlemler yaptı. Dokuzuncu yüzyıl başındayaşamış astronomlar arasında en önemliler­
den birisi. Ebu Cafer Mahmud bin M u sa el- Harezmi idi. Esas katkısı matematik konu­
sunda olmakla birlikte, astronomi üzerine de yazdı. Batlamyus'un Almagest'ini iyi bil­
mekteydi. Gezegen ve yıldıziann gelecekteki yerleri ni gösteren bir dizi zic (astronomi
cetvelleri) hazırladı. Zic el-Sindfıind adındaki bu zic, Bağdat'a gelmiş olan Hindu ast­
ronomi cetvellerine (siddhanta) dayanmaktaydı. Batlamyus'un orijinal astronomi cet­
vellerinin etkisi altında hazırlanmış olan bu zic, tam olarak günümüze gelebilmiş ilk İs­
lam astronomi çalışmasıdır. El- Harezm i, Yunan usturlabı hakkında da yazdı; usturlab
daha sonra İslam astronomisinin en önemli aleti haline gelecekti. Pirinçten yapılmış
olan usturlab, yassı ve daire şeklinde bir aletti (Resim s. 232). Ortasında, yerleri mate­
matiksel olarak hesaplanmış gösterge çizgilerinin kazınmış olduAu bir disk vardı. Bu
disk, bir taşıyıcı çerçeve içinde dönmekteydi ve bu çerçevenin bir yüzünde ince pirinç
parçalanndan meydana gelmiş bir çember bulunmaktaydı ve bu parçaların ucundaki
noktalar yıldızlan temsil etmekteydi. İçıeki diski döndürerek, gök cisimlerinin doğuş ve
batış zamanlannı bulmak ve diğer astronomi olaylannın ne zaman meydana geleceği ni
belirlemek mümkündü. Bu bakımdan usturlab, grafik özelliğe sahip bir hesaplayıcıydı.
Taşıyıcı çerçevenin diğer yüzünde ıskalalar ve bir de nişangah vardı. Bu nişangah yar­
dımıyla, aleti kullanan kişi, gök cisminin yüksekliğini belirleyebilmekte ve aleti yatay şe­
kilde tutarak, cismin azimutunu (coğrafi Kuzey'e göre ölçülen ufuk çizgisi üzerindeki
konumunu) ölçebilmekteydi. Gökteki konumları ölçmede yükseklik ve azimutu kulla­
nan bu yöntem islam astronomisine has bir sistem olup, k ullandığımız azimut kelimesi
de Arapça kökenlidir.
230
Battdat'la çalışmış olan ilk astronomlardan bir dig-eri de Ebu'I-Abbas el- Fergani idi.
O da usturlab konusunda yazdı. E.I-Harezm i'nin usturlab hakkında yazdığı eserini ge­
liştirdig-i büyük bir çalışma yaptı. EI-Fergani bu eserinde, usturlabın temelindeki mate­
matik teoriyi vermenin yanı sıra, o zaman kullanılan usturlablann merkezindeki diskin,
çok kezyanlış yapılan, geometrik çizimlerini de düzelni. EI-Fergani astronomi konusun­
da daha genel bir kitap da yazdı; bunun yanında ei-Harezmi'nin Zic'in tenkitli bir açık­
lamasını ve ayrıca Almagest1n bir başka açıklamasını hazırladı. Bu sonuncusu en önem­
lisiydi, çünkü Batlamyus astronomisini, bütün aynntılanyla birlikte, Arapça olarak açık­
lamaktaydı. Metin, sade ve açık olduğu kadar iyi düzenlenmişti ve çok popüler oldu.
EI-Fergani, pratik bir gözlemci olmaktan çok teorisyen idi. Bu özellik, Hikmet
Evi 'nde çalışan Mezopotamya asıllı Arap astronom ve matematikçi Sabit bin Kurra için
de geçerliydi. Sabit bin Kurra, astronom olmaktan çok matematikçi -biz onu bu bat­
lamda tekrar ileride görecekiz- olmakla beraber astronomi üzerine de yazmış: Yunan­
ca, Süıyanice ve Arapça bilgisinin saA"Iamlı�nı ortaya koymuştu. Gençli�inde, doAum
yeri olan Mezopotamya'daki Harran şehrinde (bugün Türkiye'nin Urra ilinde) sarrar­
lık yapmıştı. Şehirden geçmekte olan İ slam matematikçisi İ bn Şakir, onun yetenelin­
den etkilenerek İ bn KurraYı Batdat'a gitmeye ikna etmişti. İ bn Kurra, Ba.A"dat'ta Gü­
neş saati hakkında yazdı ve Güneş'in gökteki görünür hareketini konu alan dikkatli bir
çalışma yaptı; bu çalışmasında, özellikle Güneş'in yılın deAişik zamanlanndaki hızlı ve
yavaş hareketine işaret etti. Ay'ın, yıldızlı gökyüzündeki hareketini de inceledi ve Gii­
neş'in yörüngesinde, o güne kadar bilinmeyen bir hareket oldug-u sop ucuna vardı. Bu
hareket, hem ıhm noktalannın gerilemesini (ekinokslann presesyonunu), • hem de Gü­
neş'in görünür yörüngesi (ekliptik) ile gökkubbe ekvatoru arasındaki açıyı etkilemek­
teydi. İ bn Kurra'nın keşretmiş olduğunu düşündüğü değişiklik şöyle tanımlanabilir: eki­
nokslar, her 4000 yılda bir dera, gökte küçük bir çember çizer; böylece ekliplik titrer gi­
bi görünı1r ve bu hareketin titreme (trepidasyon) olarak bilinmesi de bu yüzdendir. Tit­
reme dairesinin çapı BD olduğu için. bu yeni raktör, daha sonra, bütün ortaçat boyunca
sadece İ slam dünyasında deAil, Hıristiyan Batı'da da yapılan bütün astronomi cetvelle­
rini önemli ölçüde etkilemiştir. J bn Kurra'nın ekliptiAtn titrediAl şeklindeki Akrinin bir
kuru otudan ibaret olduğu, ancak on altıncı yüzyıl sonlannda Danimarka'da Tycho Bra­
he tararından yapılan yeni ve çok daha dakik gözlemler neticesinde anlaşılmıştır.
rı;.ho Bnhe .,.. l>kz. o. 373)
l ık İ slam astronomlan arasmda en büyüA"ü ve haklı olarak en tanınmış olanı şüphe­
siz Ebu Abdullah el- Battani idi. O da muhtemelen Harran'da, Sabiilere mensup bir ai• Gtlnefin yöıilnse•lnin pkkuLbe elr.v,.ıcmı.nu lınıiti iki noluanın (ekincılı.sLa.ı: yani illı.Lahar_ve -Ntıar ılım ncılı.ıala­
l
n) seriye dcıtru lcaymuı. Buna gan.ıtln efiı ilinin gerilemesi ek denir. Bu lıesıtme senede ıkı kere (21 1\bn ve 22 ey..
lal"de) meydana plır ve Lu ıarlhlerde gece ile gGndtlz �� uzunlulııa olur. (ç.n.)
231
232
/-" 1'--"..uı:----� ·j '": ·�....�--..:-:'l.h\:.o'-'"'
.:..,_ .....;.i,:_ ,-;-JJI )•·L·
;O
,i
1
o
( , u , .. 1 : 1 - T t h ı ' u i n Ciinı·) ı u w l ı o ı . ı
·ı .. ı .
" " ' • -' \ ı lt l.ıy.oıt l n r o l ı_l ••!!�'·""'
r . o ı ı { l l l \ <'l"'llni
ı ...
.
,\\ükı·�
1\ ı i l t o l • l o . ı
nnı rıdı·l<ı «n < l i i n h l ı ı < !ı .\ ' Ü I \ ' O I . o
, ..• ""'""'" ·
S.ıprl.ı:
Ulug
ıı,._,:u,
Sı·nwrlı.,,,,·,.,
1 '-l 'lU l'il'oil'Ul<lil lıunlugtı l olMth.ım··
v n n ı u l m ı ı � olup _,..,,-,\-" 1 " -lU ım·l ·
ılt·k i dn -.· k , ı . t ı ı l . l lu .d,·ı k.w.ul.tıı
,-,·du
le�:len gı!'lınekıe,\·di. Sahiiler. yıldı z i a nn ilahi özı.• lliA"int" ol.ın ina n�·ın \'e yıldızl;u· bilghti­
nin (her ikisi
til' e-ski Me-zopotamyoı ka,\'naklıdu·) ku\'\'el lc cıkisi nd�· kalmış ,,(,an eski bir
dine mensuptu. Sabit hin Kurı-a ,�a bu inanı..·a ba.� l ı...ni ı . Sabi ili ği n l s l a ın i.wt l c- biı·l i k t e .'·a·
şamasma izin \"erilen \'ok sa,\'ıdaki dim�en yalmz ..·a biri o l ın as�s l ü ın an hüküıntlu·loı­
nn hoşgöriisü hakkında bir tlkir \'ermektedir; buna ı·atme n Sabi i l i k . on hirind ,\'Ü7.yıl
İ\'inde ,\"Ok olmuştur. EI- Banani'nin so,vlu bir ail�....�en \'C' be-lki t�C bir krali�·et siilale s.i n ­
den geldfli ileri sürülmüş ise tf.e. bu iddia son zamanlarda ,\'apılan araştıı-nıalar taralın­
dan d$ulanmamıştır.
[BoJ.d - ve .-.lojbl lçla bkz. L 40--4]
El- Battani astronomi gözlemlerini bugü nkü Halep'in 1 60 k ın . do&usunda ,veı· alan
Fırat Nehri kıyısındaki ei-Rakka 'da �·aptı: tutulmaları ve gc.l kteki diğer ola.vları gözle­
.
di. Ancak asıl şöhreti, Kir.ıb ei-Zk (Astronomi Cetvelleri Kitabı) adlı ese-ri ne dayan­
maktadır. Önsözde belinti!i gibi. bu kitabı yazma sebebi, diA"er ziclerde gördü&ü �·an­
lış ve t8.rklılıklann, kendisini gök cisimlerinin hareketleri konusu ndaki teorileri ıslah
etmeve ''e bunlardan çıkanlan sonuçları yeni gözlemlere da�·anarak geliştirmeye .Yö­
nelt
� iş olmasıydı ( Batlamyus da, Hipparkos'un gözlemlerini k ullanarak böyle yapmış­
tı). Bu hedef dotrultusunda bir Güneş saati, bazen "'yumurta " olarak da bilinen yeni
bir rip zatülhalik•. duvara tesbit edilmiş büyük bir kadran (bir "du\'ar" kadram) 0 0 ve
bir de daha sonralan triqueru m • • • adı verilecek bir alet yaptı. Bu sonuncu alet, Bat­
lam.vus'un bir aleti örnek alınarak yapılmıştı; bir kadran gibi işleyen düz kollardan
meydana gelmiş bir düzeneA-e sahipti. ancak kadrandaki aA-ır kefe bunda yoktu. Ger­
çekten de ei-Battani, pratik gözlemlerle ilgili meselelere o kadar önem verdi ki, geze-­
genler teoristvle ilgili açıklamaları bu yüzden her zaman mükıemmel de&ildi. Ancak.
Almasrsr'teki gözlem hatalanna -özellikle gezegenlerin hareketiyle ilgili olanlar- ge­
tirdi&i düzeltmeler çok dcA-erltvdi. Bunun yanında, Batlamyus'un ekliplik ile gökkub­
be ekvatoru arasındaki açının, yani ekliptiAin e�iminin hep aynı kaldıı-ı ve ayrıca, Gü­
neş'in gökte en uzak göründüA"ü noktanın (Güneş'in apojesinin) hareketsiz olduıu
ıjeklindeki görüşlerinin yanlışlı&ına işaret etti. Tabii ki, bunlar, astronominin geleceA"i
için son derece önemliydi. El· Battani yanlışlan ortaya koymakla kalmayıp, kendisi de
gözlemler yaph: bu önemli parametreler için daha iyi deg-erler elde etti ve bunları ya• Baıı dbnyasınd. .nn ıi!.Q · splıer. aluaiı ııdlandınlıuı @&lrm alrıl lalam dilny.aıı ında uıallıal.ilı adı tir bılınmrkır olup ı,·
içe p.-mlı; çrtiılı halkaWdan olu.,.n bir södrnı .alrtidir. Bu alrı bazen (ftllbcrti lı: ıl" olarak da lf'l'l"ilınr r.lılmrktedir. (ç.n.}
• • Baıı ummomı lıı.:ratürilnde mural q wdrant. rf'W dul. •·adran dn:"ul.m" olar•k adlandınl.n bu alrı ıllım r bir dai�
,rklındoı olup IJ6drm yapınak için lı.ullanılmı, oluı "'" nki alrılrrdtn bıırtaıdır. R.saıhandrrin duvan1111 1rablt r-dilr�k
�
kul
ılaıı baycık trkli, Islam ..ınmamlan tarafından libıı l! olaııdı: a.llandınlmıı;hr. llaha kaça k boyudardaki ıqınabillr
tftlııtt rl·rvln-e_)'& rvbu ralır..., adı verllmitılr. Du knçillı. tekli &ıı'da quadranr adı ilr unınmakıadır. Muımımrr Di.er.
Rubu Talıt.uı, Jlatu'çi Oni"'l!nltt'lll \'.._vı.nlan. lsıanhul 11187. Bu alrı için S. Tekrli lı.adran, M. Dlzer l1r kııadnınt le·
ıim�ni lı.ullıuım.ıı..), ıerdh remllfu'. (ç.n.)
••• Islam aah'Dnelmislııdr ....,o,şube-rt.1"' i1ml ıle tanın""'ıır. Bkz. Sevım Tekeli, 'lscanbul Rua1kıuını'nln Araçl•n. •
A,.,.ıl'l'ltıl. Xl. 197'J, s. 29--4-4; A.Sılheyl Oıwer. launbul R.as.. tlı.. nrsi. Tarla Tarih Kunımu Buımt\i, Ankar.ı. 1985. (ç.n.)
234
7.arkl'n
(If' sadece sonuçları belirtmek le ,vetinmedi, bunlara nasıl ulaştı!Jnı da çok açık
ulaı·ak anlat t ı .
G ü n eş v e A.v"ın hareketlertvle ilgili bilgisinin çok iyi, hatta Güneş ve
\·a pla l l nd a ,yıl bo�vunca meydana gelen deli-şiklikleri ölçmede kendisin­
Gl'ıı:egc n l l' r i n ,
A.v " ı n görünür
"
den önce gelc-nierin hepsinden daha başanlı olmasına raAmen, EI-Battani, Badam­
yus'un yıldızlar için verdiAi pozisyonlan kabul etmekle yetindi ve bunlan yalnızca gQn­
cciiC"şti rmek için bazı düzelimeler yaptı. İlk astronomlann dikkatlerini daha ziyade l.a­
reketli gök cisimleri üzerinde topladıkları göıönünde bulunduruldutunda. bu duruma
pek şaşırmamak gerekir; el- Battani'nin bu konuda ,\"aptı� katkılar üstün seviyede oldu­
A-u gibi, bu sonuçları bulmak için kullandıfı matematik teknikleri de aynı zamanda çok
deg-erliydi. Bu matemalik teknikleri, sonraki nesiller taralindan ele alındı ve Bab Avru­
pa'da, on beşinci yüz.v ıldan on yedinci yüzyıla kadar Kopernik, Kepler, Tycho Brahe ve
Galileo gibi astronominin dev isimleri tarafından kullanıldi. Bu astronomlarla kıyaslan­
dııı.nda, al- Battani 'nin yaşadııı. zamana daha yakın bir zamanda yaşam1ş olan Musa ibn
Meymun (Moses .Maimonides) (1 1 35- 1 204) (Onaç&� :\.\usevilitinin entelektüel lideri
ve 1\\1s1r Sultanı Salahaddin 'in hekimi olan lspanyol-Mus�; bilim adamı) da, asırono­
mi söz konusu oldug-unda el- BattaniYi yakından izlemişti.
Astronomi ,vanında. dokuzuncu yüzyılda Arabistan'da astroloji konusunda da ciddi
çalışmalar yapıldı. Astrolojinin en büyük Arap şahsiyeri olan l\\aşer ei-Belhi bu yüzytl­
da Batdaı'ta çalışm1şt1. Batı'da dal.a sonralan Abumasar olarak tanınan Ebu Maşer
787'de, Iran 'ın batı bölgelerinin eski bir şehri olan Bell.'te dopUIIi ve yalc.laş•k doksan
vıl sonra Irak'da ölmüştü. Bu şehir, önceleri Helenislik medeniyetin uzak bir noktasi
�ken, Çin li,
Hintli, Yunan-İskit ve Süryanilerin Iran 1ılarla kanşh� ve daha sonralan.
Budist, Hindu, Yahudi, Manici, Nesturi ve Zerdüştlenn birlikte yaşadı� çok ırklı bir
yer olmuştu. Abbasiler yönetimi ele alınca, Belh ve çevresindeki Horasan bölgesi, yeni
haliteye ordu, kumandan ve çok sayı.da bilim adamı saılamışh. Bu bilim adamlan. Bat­
dat'taki Hikmet Evi'nde yürütülen Yunan eserlerini tercüme ve açıklama çalışmalanna
;
önemli katkılar saA"fadıla . Ebu Maşer bu entelektüel ehrin üçüneO nesiinin üyesiydi '\ı"e
lranlıların, entelektüel bakımdan, Islam dünyasmm di�r k1sımlannda çal1şan bilim
adamlanndan daha üstün olduAuna inanmıştt.
Ebu Maşer'in gelenekçi zihniyete sahip olması, onu ei-Kindi ile tartişmaya ittfli gi­
bi, kendi Ilkirierini de ırade etmeye sevk etti. Fikirleri, hem o günlerde �t'ta genel
olarak kabul gören Akirlerle, hem de geleneksel inançlarla renklendirilmişti: Yeni-Pia­
tonculuk ile Aristoteles 'e bazı şeyler borçluydu. Ebu Maşer. en d1şta ilalıi 1şıkwı olu­
şan bir kürenin, onun altında esirden oluşan sekiz gök küresinin ve bunlann merkezin­
de de bizim Ay-altı küresinin (dokuzuncu) bulundupna inanm1şh. Fakat, Ebu Ma-
235
fCI' •10
m
� iJsi du_,-,:1..,.. konu a:srrolopydi : onun kozmoloiik görüşü asn'Oioiide dr eı­
O... pe. bürün bilsö- ilalü bir kıı�-.akıan �ıa ,.. h.,r bihmde az da
olsa Tanrı'nın ilbam.ı bul� üç edu küresi-ilabi küre. esir k.üresi '-r .\y..a.ln kü­
...,;. lı;ılıiriai lı.artohkh olaıak ock;lemekte;'-.b: ı.c;;.-�«e. osıraloit>; gerçek lrir bilim h..l i 110 �-di. Elıu "\qer. bizzaı za�;çe• hazı.ı..L : h.,m kendi d.--rinde. hem de da­
ha 510111"& hü_yük � lt.aandı ,..e ·_nldızbnn cıkisi konusunda Islam dün�'aSiındaki en
ldli ohaupu.
boilge ı.;p· ...... .......
ı-... - ....... ....... ;,lo .... L 10Jo -- ;,lo bb. L llll)
Dalr.uamcu v6zvdd,a. asıroloii olduk.Çil manaldı pünmekle)-di. Yer. ber tr_\;n mer­
� Elıu �-ID ,-..., "dan gelea ilham" '-arsaymn .,..._-esinde y>lci..Jann edU
� iddia .._ı. hiç de abomL clotiJdi. Şoşuna olan. plerle iJsilenen "liislüman­
ı... içiDolo çok ......., � ........, ayu-aut oLaasodsr. � kııdanyla. Yunaa­
ı.ı...ı... almaa biiP.i r.ıc.ı.p _._.._ ziyade. Yunanblann ........,. to:)i mil­
Lee ' · _,e � � beurilori. kdıaaeaea çok. bilimsol ger­
çddooe �
"
()akuz_, y;;.,..ı.. ...... Jlo&daı ıa kurulmasmdaa sonra gelqcn maıemadl.
.-e - ekcıllıHa .., botWiı. ıaasilc:isi. iran1• Elıu1-Vefa ei-Buz.:ani ;d;. 9-ftl yo­
ı..la ıı-... ..ı.-ıe ....... olan d-Boaı:aai. önce maıemadlde upşa. Soan. P­
... � bir - den bal.. yaaL. Bu eser• ....-..di. _....ı... eksikmdi:
.ı-ıı....:..;·aı. ...-iji. - pnılılemlorine urif ft çit ç6dimler ptinaelt­
..,.ıı. MS 9711 ilo JOIIO ........da Jlo&daı"ıa buJu...,. bir boşb tr-"h da Elıu s.ı.J d-Ka­
lıi idi. E2-Kahi. Şau"da (Inn ) yu w bt padöaomleri ya..-la Ay"m w �
....... pı...leıiL EI-Kulıi. ....ı..-.ı... polemci � ilo diklıat �
� _, � ...uacu � ...unda nlaplalıılecek en yübelr. .ı.J.ildili
. ......
llqyük ...... � n.. d-Heyseaoln. diı.as;z - ı..r.bdorini diiRnli şe­
ldld. � için .ı......., • • dolüa: k..U..... IIodamyas"a brp ı... ilinzlıu- po;.-­
si ... ... ...... oldu. ilıo d-Heyoom. - J.anbderiain .... .....ı )'ÖIIIerinin
lloda.yuo".., pıoııaclea "-'t aldu&u- ......_, �-·un Ay"•• har-cbtiyle il­
pli - ...... ı..ı.-ı... .-kiin alamayaca&�m ispua yOaelcli. llıo el-Heysom
bir ı.ı.-. � Badaa.yas"aa -.....ı.n·nıa byaoto. pk cisimleriaiB bilrün hare­
ı...lerioia _..... ..,.... doiresd ı..mı.... yer aldrpu � Falw. -­
alooof. lıiçbir MlioliBoa - lıo &lui oodı. .......ıı. T..._ta yeai bir s&ilf için
.., ,_ı;.,.; � ıı.ı.ı.-ı. � ı.. pilş ele ı.ı...·.ı.. detiL Avnaı-"da -yo
çolr.oalm.
O zamana k.dor. �lüslüman ......ıu hep � haMederinm ;,;,.,00zle.ıo.-­
.p..l•k ,.....,;ş�en�;. r.ı.aı onun<u yüzyıl soalannda clikk.ıo .. .... - ,-an�.; o ....
.u ı..; '� moslok ha�..ıı haklunola az ..,. bilmen Iran lı Ehu 1-Hiisoyn ol-Sul\ ;d;. El-Sa­
fi. �-ıldoz !ÖZiomlori '" �-ıldozlu ;çin ,..,..ı� ıaıumlaıla � ı..z....ı.. Eoai. KioJ, ­
ı�r J...k�ı-alı.:ib el-sabi� (Takım�,ld.zlann Kitabıı ) , Islam &llroııw aaisinia rdasiJr. e.ri IY­
I;..., gdd; � L 232). Bu ....- daha sonra Batı d�-uma pçı;; ııazan-a ;.,; �
h; olarak �rcw- ocWdi. EI-Sufl. bu eserinde. llodamyusoo yıld.z ıw.ı..p_ ;&. cWa
!"rçok�n ıaıltiıç; bir bakış açuıyla göodon �rd; '" bu � lı...ıdi � p.
l emlerindon dek OlUti bilsileri do ddodı . oonuçlanm ç.,ı. açdı ..ı.;ı.ı. ..._ ı...,.ı., ıa­
kımyıldızlan ıel.or ıel.or ele alcL. hor biri ;ç;ndo ),.,. alan yıldalann ı.-,...,._ boliri­
ni �nı) ,.., rensini b_yden;. Hor ıabnyıld.z ;çin iki çiDm wnl;, lıöriaci �
ıalum�-ıld..... bôr p kürosüıin cLşmdan � �ii. dip; - �
)-ani �-...ı. ıı&iind� şoldi � Eoorde bôr do. lıiitiın vıldalann ıu..
nwnlannı ,.., �m � bôr Cft..! ...-dı; buıada yılclalonn
-ı..ı
.mlmişti lu. bu isimlerdon bôr kısmı bupn hlli kullanılınaltta (öraopa ..u.ı.ı..­
.-\lıair. � ... ��- EI-Sufi"nin kıWıı biıyiik .... dniyaa � sibi­
lllüslümon "" Batı 1ı ....-..-dar ıaıafmdan nesiOor boy. lwllomlcL.
Praıik y&oa ı..,...
..
..ı; bôr � � p.;. oi-Sull � aı..ı... -.ı ...
ti "" biri usnorlab �ri OSinılo;i hakionda ik; lıioap yudı. Asoraloj;. ....... � Elın
Reybon ol-lliıuni ıara6ndan do kabul s&diL 973"do Horeaa "do• ..... ol-llinmi. lıilimle ..--:va çok ..-kon batiadı "" boaüz ... Jd � bir bdran. �
dere.ıolik oçdarla biiliimlendirdi "" bu ...... C;;nqBı .......ı-. � iilçl6:
An_
'.19$ yılmda iç &aYaf çokmca iilkeyi ...tt em. ;k; _yıl - � � &"ri d&tda. Olke clqmd.yk... Rey"do kaldı .., dev bir ....... . . � cloedalti ......
.. modıar olda" .., birlı;ri aıdaıa
neyi � -- Dıin� -� � ....)"'
ıabıa çıkan hakiiaıdoıWm � lıuhıadıa. Y"me do � siirdiinl&: ı.-li­
sindoa ...... )'OŞ biıyiik old. holdo. oi-Buzcaai ile iıbirli&i yapu. El-llinmi .ı.ı.. ç.,ı.
- temelli aıplYa do ıJsilendi. Yooyiiııiindolıi � � ı..ı;.-.ır.
için tutu1ıao1an kullaaıL .., � ...acımda bir ..,;dyen .ı..-..:- .......
nu iilçtii. Bununla horalıor. tel. � alam - � ....-.ıik. ...... ..,.ık.
iloçlor. lıtymedi .... ... uanıloji .......... da yudı. San ......,. -al; bir�
oserlainin ...... .... derecede ıebilı olan ... ilç bin � ....__ Sodık bir
Miisliimandı; ...... ....... � etmek için bir .... ,..,.... � - Aacak. bu .... -... takviminin ..,ı..... ........ için bir likıla Ilimi ı.-ıı- ­
c.-- - K.ıııAı.. fll.
. tt.- (ll.nııa� .._ ,....._. _,._ 0..,. (cııılıi � Ndri"ııııiııı .. �
... ...... _ ...,. cı--..ı. o.w..o- - - � - ....-.
...- . _
..
��-�""C::'".:%- . ....�.l�-ı.::.= :."":
237
l ı lt l• 111 ı ı4f l11uııtt ı . Suı.l"""' ' " ' ' ''�vltt ı ttv11 plııı lı,tı ı l vH,vı · t ı•ıl ı l ı ı : " 1 11/ıı ıı�ılılııı .v•· ıııı · lt ı lı• y ı
,vm. 1 J l ı11lıiP ıııı lıu ı lııı ltuıı ııılı� ''" ı �ı lt l ı t t• t ın ,. f "
1 Jııııııı u ,vllt.,v ı l ı r ı ıuın ıııııl,., uı·l"\."1 1-luııı ll lll l l ıllıı ıuıllll' ı ı ı ı ı ı ı•ıı nı . .. ıııltlı• d ı u lı• ı ı l ıl r- 1
11J1111 gj111'1 . f la111,. 1 1 ılnı Vuuıı tıı 'ıı Ml�tııu• lt t ••.V l 'l . M ı 111 1 1 'ıl11 ı l ı ı,ıı ı ııı
Jim
Y ı ı r ı ı ı 111 , 11111,\'lı(lı l .-.ıı •· ı l ıt ı
aıl,.1111n 1aılııırlt ı r,vı l ı ı lf'fl\lı.JıuJ, , MUr�lllııuuı I'A I Im11rl"lıı M ı111 ı ı 'ı t.fi J ı l ı ı ı ı "'' 'lıı'l'ı lu, 1(,.
Jıır, 'nln J uırulutıuw ,vıatıu l ı . 1 lalıl .. lf'ı· ıllhwrııııulr, '177 'ı l .. ı ı ı uu:r,. ı. ,., ı,.,. ,. . , ,.,,.,.,, ı �ıtnı.
ltrrıiPri ,YIII fılı , ( itııd•ınJprlrıılr, ı.•tl l l ı 11lrt lı•ı· ,vu ıımılll 4r " l " ,vır lt l,.tılt 1 ,4 tıırt ı·r ulıı ı ı lı11L ıı·
Idr ıuıı ıırl•ı• dıa k ull""'"''"' Ulr ılr, ılııluıı lı•ll•••• ulım v• ,v,. ı. ı,.,,ı. lılr tuıı HıCI;ıı·lıAııııln lt l
ı ln lılr 1.111Uih•IAI. v•t4 l ı L ı lnJ ,. J . ı , "HI ıı ı r l ı tıılı. l rlr ,.,J,.ıııırı lı.lııılrıı . ..,.. .ı,ıı .. , rıtl luulıu·"
a•nltt l, An1·alt l m 111 1 11ıln,
maırı mdınk flıııhlı·,
Jt,.
Vuııııtıı 'uıı ltl lltnUııılrıı lt ııı,. lııı· ,. u ,.., •ıııırA lııt" r ı l l l ıııl t ı ı l
l ltıı Vuııuır, tlthrP I I n l I!I·Ziı· ,.J. J I,Mml ,.J.J�ı•hlr f l �l - I IAL1m'lıı I I U,ylll. A.ıı t l'llıtlllrıl
C.ıv.ll•rl) ,.. ı r, •ır��tln• ı,,,,�l uılur. Jlu •ır•r, l.ıı ı nlııl 1 f,.IJif. .. ı. ı f • � l ırı'•l•ıı ,. , ,. , , , ,. , l lıı 1Jı ,
H l 'ıl•n liudıa l,oluınılıııı nı•.v•lanıa a•lmı,ııı •I- Ua ı t H ı t l 'nlıı 1.h'lıtılrn ���� , ı ,. f ı.. .ırıılt ulılu&u
1Jfıl, c•fiVIfiJftlnln d,)'tlll d11 I k i tnlırJI,yc)l ,
fılr IJ.ı.yi• I,.,J,.mallı,yclıı lıu ((imlrıniPtlu
UıeJ.ı. ltıu·pk l 1.1ı'Jaınfrıı f#rı•lt ı, aOY.JrırıJrı·l lı;PI'l'fl
ı,,.y.ıfı.rı k•ıullıı• u l l t l , ı,,.,.,ı,.n tırr k ıo n ı l l ıııl•n l)u.
,., l•lrnfprln ��f.,nlff'lyıll. l hı l'Hr, ı u ı u l ıtJNI�trılllıt MP'-•1•" lt H v utuınlşıı·ııın L,,.,,,.,. lrll t U n
aırırun"'nl ulaylarıylııı 111111 ıe,yrıtttılı hll1t vrrın� k i •,Y• I I . l�r·ıl• k ııllıanılıeu ııılllfma ı l k ""
y•r ı.ılan mat•ttuıllk c·•ı v•II.,J lylyıl l . �,...,ı.. lılrn ,.ırt rulujl ıiP v�trı l u ı.: ü n L. n l lın Y u n u 11
h . m ut mımm lt•m ı ll' nırolu1 ular11k •11htl't ltulın u t ı u . I lalUP ri· f f • k l tn 'ln lm kun1ul11�
k ı t•r.·lhl tl• 1BM önün• alınılıauula, lıu ı l u runul.11
'"'''"''•"
htr ...Y ,YuJ. ı u .
Jim Yııtuı•'un
kon�l nlümOnO .1'••11 fOn ftn,..olnılon lıllıllaı, lıunun o .. rlno ll1.ol ı,lorlnl llınoınl•ılı&ı,
konıllolnl lllr ••• killtloıiiJI, k•nıll •l,v••m•l•ıı nıl•n ınOrokkolıl ollıll&l •• llnnılon ı•hınln
oıını, ıılılu&u ıllnıl• lllono k••l•r Huron ıık ııılııJıı oıi\YI•nlr. l lııJru ••.v• .v•nlı,, lıu hlk•·
Y• unun l•l�<·•kl• ılıllı lı•r ""'""n ıloı&rıı ı•h nılnılr lrulım•n hlr k ı,ı ııl•r•k tllhro l l n l • n ·
laıınal.taılır. AlltroluJI l ı l r ,YIIIIIfı, lt.n VunUII1IIIt Mlı'l r . ı . m lllllrunumlllln• ı; u k ,,.,.,ıı Idr
l.atkıılır. J l rtJ Yunu•'tan ırunra un lılrint•l yO�yd IHıyunu lnı ıl•r•('tr hoyuk lıtr P.llt!r urı ıe �
y a lıuyalıtl•n IHıtk• l.ltnNnltı ıttl.mamıt ulmıuu l'Hrln tl)ftret l ı t l ıllhl ı l.11 a r t l ırınıtlır.
u, Vunu•'un lılr ,JI••r ll'mel �·lıtmDI ciMkil Vlr«Jı. nu, nllmaY. vı.ı. u ı .. rınlıt fllfl f'IIIIU�
ılıı.v•••••k ı•yln ••lılm••l.rl• liflll Ilir ç•lıtın•.v• lı. I'�Yi•ııılıorln kı�ıl ıı&ıı k ıır•ll•r•
..,. • • �,,.,n hMiftl1.1 tıU nün nı. nlltnll7.1} GU rı•t'ln lml ıtı,yla ,.k., m k a rliniılı •r•.ııı nılıeı Illi�
mly•
hah hlmat.t 10n aaarın••ıyla ( �On•t'ltJ tlnlutu ar1111ınılaı lt&:le nam1n•.ı ( HI IIet merld,y•nln
ıı ... rınıloykon •• Ikindi nomuı hoı·hon11 lılr doınln 1nl1••l, �onılı ln�u n u n ıkı k • ı ın• ••ll
oldu1uml1 l.ılınat:·a&ımi.Mn, J,ır ••truıtoml reohh•rln• J h t l,v•� varılı. Uunu11 I�Jn { iO tıtıt'ln
,nronor 111nlo� h•ro�oıl t•rn ııl•r•k l�llnın•ll,rı l l . l lın Yıınuo'un, ..,ı.ın ın•t•m•llk to·
mtıllere oturtulmut olan ı·f'tv.. llrrl mfll.•mm•l ulılu.u k11tl111 r ı•nlt kapıtamlı,vtlı " " ( ;o .
m'''" yıl l 11�yuıu ,, ı� lılı,tı �uuumlıu·J,. ıl,.ılı HUHHJ �•.vıı ı10,.,11,.�ı11.vıh ,
t i•r�.:•k t•" ,t,. .,.,
h K�ı�h ır,.'ıJ., uıı ılıı�ut: u�tı u yib:,y1J11 �.,-111,. ı.ullanıl.Mar,
l'J. IIır uııl v.- f l m Y ım u.-ınıı ıwmr• l ıılımı ••trurıuınl•l .�"kl11,ık yU>-:,yıl tUt"ı·11k
fllt ılur­
' ı•t vı•f l,•ı " � mlı�ı- ıull�f' uıırwlılı
.ı ı u ı l u � ı kı uı-< ml m•
�lı·ılt. Hu ıllhı•,hı ,,.� liuliJ 111111 n'""'"u, 'f,,J.,,t./ıl11 1,�� 1 ,.uıka, frlt •11.­
l ıılıuk .. ı .. z,.rı. ,. ı ı lıh. I'J.. z,.,�,.ıı, Hııt wnuml .ı.ıı .. rı "" 11,..,,,., ,Y•Jt·
l ı . /\tu ��� 'l)l ı ı ı•tlul '/iılvtlıJ ( 'ı•lvPIIF'rl ıulı,vl• IIII IIIIUII tı t.lı-INtı IHK!;Iuılut , IJuıtlar, .ı. f l•r•v
,..
ml 'ııhı ı · .. ı v..-IIPrlıı• lı•u""''""k J., ı,.,rııı iH!' ı· IJ�ı�h ıhı tt,VIII ıı uul�ı� lrii,vük tın ltaY.ıııtt m ıttıt, Uu ,..,.
w•ll.r, ,.ı. z,.rk,.h'ııhı llzf'rltııl• lıh· k l l"l' yaıuııt ıılıluı:u "lfiJılılı.,ıynn"uıı •tkıl.. nnın ıl.
, J,. ılu,4uı ıı, "'"" f'Jıu
1fiW- lhı Un,J..- ı u ı ulıluau .,tnuı,:l•rı ıvr�n•k t,.,yıh, l�llrnıwl .ııı l .-ıJ.,. U1,.t1mr, �,erlllkl. ltlr ko�
l'f',YI ıl &h:l•nı flzftrlml• rPııı m ıılın•k v•ya ''""" "11.4ltitllın"UNü alnıalt l'fiN ltullanılan alt1l.r
uı... rltıtr ,Yiıi,.Ak Yltı•
.ı., ,Y•••f'''' '''"'"'"''""' fltlır.. ıını ıw.. ıııı.ı... •u wıı t lfll r1lltl fu�t.;ludur,
C 'lılııkıta ı.,. ,.,,.,.,,ı. ,Y•ımlakl
glloımn•kt•,yıll
ltu
(JINlm •· 244) .
tııu t laırtn ı,,.,.._, .,, A,v'ııı h,.,,.ı..,,ı .. nnl
�"
'"'•'•r1nl lriltr
llıı ol•tl•r TuJ.,Ju'ıl• lm•l •ıhlmittl. An... k •l·i'A rk1h,
K,.,.ııl,y• K r•lı VI, /\lfımtııu J. ıun.ıar-ulat�nıl• lt l 1 t ırı ııııl,y.-u ,,.Jularının ,,.,,..... hüc:umlan
.,.,,,.,,..,ı,.
lnfl',Yflilna If''"" ltarıtı�lıl. llılrtl•n ılnl.ııı,yı
lm
l l �� ,yılıntiA 1 l ırlıııl,vanl•r ı arafınılan .-l,. ı•.;lrlldıl. ı.,
IHrını hulmult lıı:ln
lıu
lfm r,,�� j,,.,,.
V I I , 1\lfım.,,, ,.,..,ı t;•lıttıt...
ll.r•fınıl�ı�n !thi.UiüJ' rarça.­
fru aıtr.vln .JtuuJ11n J..Jit'"·•lf IWVI,yrılt (f.•
,,..,ı .,,.ı,,ı ıı.t,.rını lt•tffunıryl l ı..ar�ı�m.ulı .,. t•ltrar l"rlqllrm.·
tuılrrln >-:ltnuıkAr f laınhı
J,.,.,,,. HJ'rıJmu •ınt fmrP I I I , J\m·alt IJm %aJ,ııra
•ılıhı lmııl�ırı ıııl •lt ı U •mu
'*'hrl 1071fıJ. lf'rl. •t il. 'r1rltrıln
�ı� m r•
yi ,J,. I uııc · f'rftmttıll, Ann lt , '' .,,,.,J,. .,J.%.rlt�ı�h ölmüt v• !tül lftrl lmal t41•rk•n ı�l•dllf,y&n·
••ınin a,yrııı t ıl•rı ıl• ,vttk ulmutı u .
On l.trinfl ,vO•,Yıl, .,,.,v•l •• oly•ol •.v• klonınalor ıllln.,l ı�m•kl• lıı r likı•• ım l k ı..ı
,YII•,yılıl• lop•ııyo'ıl• Uol•nmlt hir ukorl MilolUman ili<'li nl•n Muulılıiıllor 1.om•nımlt
tlo ..... ,vonlıl•n ..,ı....ı., ihmlor , •••
••,.ık rllrmıı:v• ı••,ı..ı..
hay,.t ı n ı tt ltoyuk k ı•trtı nn lılrlncl ylhı.yıJ,J.ııı ••çmıt v•
''" k.rı,ıklık lara raımm,
fnı yUı,vıltl.ıı
c.;alıtmıt öMmlı lıır
Muıılüm•tt .ıı ırt trun,m Vf' m•l•ınatlkçl varıJu no lf ı,ı, Uaı ı dunyuınıU. ıJ•h• tlyaıJ. .. ,,
Ömer J ta,yyı urt Hlımalt ıanını uı Gıyn •l· ff•y,yamJ lıiL l f)4H',J• lrı.n 'ı.J,., rn•ml.kttil, S.l·
ıtuk 'I'Urltl•rl Nin ı,4•r••l alıın,lı.,vlt,.n tlo&•n •l� l fa.r.v•rnl, ��H.·uk lu&uno u ,yttt l tm• yılları·
'
nı Af1•nhttan'ın u.th trhı·lnfltı 1•4ı:lrch, Munta He-mn� anı • 11ıl•r•lt yalnı, &�tronnmtylı
llfll•nm•kl• kalm11lt, matomAlik v. ınU1.Ik Oıorln• ı lo -"""''· O runlorda Alim olmak, .Y•
llq Ka·
••nfln ulınak ,Y• ıla ltlr hamlol ulm•k ıl••n•k llı •l· l l'I)',Yaml do !lomorkonı'ıa
22 yqtn·
ılt'ılan ılootek 111rdü. Vaton•k lori,vlo k ıoa ollrod• ıl!hr.ı bulılııı 1070'd• honU•
1•r1 dftnmok
ıl ..ykon llıı l çuklu •ulıanı vo lılf"••lrl tarofından I ran'ın bqkonll loliıhan'a
Nklı yıl ı,.,.
•• lıuı·aılak l &ll•l•m ni nin bqına ••�mok o ..,. ılovol odildl. llurııda on
M•llk1•h ZMiıl haıırlodı. Mul...l' OJ<ı1nln lni,yOk kıo.·
,yun<·a kalılı ve koıuli •ki nl•n
ya. ,Ytldı•ın kadirl..
mı k•,Ytptırı l•llllln a•rl kalon, lı••• yılı!,. puıılo:vunlorı il• •• p�rllk
rinin bir listesidir. EI-Ha_\:rami a,.\'Tlca, 5000 yıl içinde 1 günden fazla hata yapmayacak
bir sistemi kullanacak bir takvim reformu planlamıştı.
EI-Hayyami İsfahan'da iken saray astroloğu olarak da çalışmıştı. Ancak astrolojiye
­
h iç inanmadı ve bu görevini en isteksizce yapntı görev olarak nitelendirdi. El- Hayya
m i valnızca astrolojiye inanmamak.Ja kalmadı; ünlü Ruba{vat'ındaki dörtlüklerden bazı­
�nın gösterd� gibi, başka konularda da hür düşünceliydi. Gerçekten de, görünüşte
dinden uzak oluşu sünnileri kızdırdı ve 1 092 'de Sultan'ın ölümünden sonra saraydaki
saygınlıgt azaldı; gözlemevini yürütmek için gerekli olan mali kaynaklar kesildi. El­
Hayyami. dinsizlik suçlamalanndan kurtulmak için sıkı adımlar annak zorunda kaldı.
Mekke)'e Hac'a gitti ve yazd ığı son felsefi yazılar da bu hedef doğrulrusundaya.zılmış
gi bi görünmektedir. Sonunda yeni Selçuklu başk en ti Merv'e yerleşti ve 1 l 3 1 'de bura­
da öldü.
Gençlik yillannı ve çalışma hayahnı Merv'de geçiren bir diğer astronom da Ebu'l­
Feth el-Hazini idi. El- Hazini'nin bu dönemi el-Hayyami'nin son zamanianna rastlamış­
h. Bizanslı olarak doğmuş olan ei-Hazini, gençliginde saray hazinedannın kölesi)•di ve
muhtemelen haclun edilmişti. Birinci sınıf bir eğitim gönnüş ve İslam fiziğinde kendisi­
ne önemli bir yer yapmışh. Astronomide, kendi gözlemlerine dayanan ve tutulmalarla
ilgili dikkat çekici çalışmalar içeren bir zic hazırladı ve İslam astronomi aletleriyle ilgili
bir de kitapyazdı (Resim s. 233) . On ikinci yüzyıl İslam dünyasının bir başka matema­
tikçi ve astronomu ise, Şam'dayetişmiş olan Şerefeddin ei-Tusi idi. EI-Tusi bugün esas
olarak "lineer usturlabı" (doğrusal usturlab) icat ennesiyle hanrlanmaktadır. Bu, dere­
celendirilmiş bir tahta parçasıyla bir çekül ve bir çift ipten meydana gelen basit bir alet­
ti. Açı ölçümleri için kullanılan bu alet, esasta usturlabın üzerindeki meridyen çizgisini
temsil ennekteydi. FJ-Tusi bu aletin bir amatör tarallndan yanın saat içinde yapılabile­
cetini ve kolianunının son derece basit oldu�nu iddia etmekteyd.i. Kendisi bu aletle yıl­
dıziann yüksekliklerini, Mekke ve Kabe'nin yönlerini ölçmüştü; ancak bu ölçümler us­
turlah tle yapdanlar kadar dakik [email protected]
EJ-Hayyami, ei-Hazini ve el-Tusi'nin çalışmalanna raıtnen. on ikinciyüzyılda asıro­
namiye yapılan esas katkılar İslam dünyasının bansındaki ülkelerde, İspanya ve Fas'ta
ortaya çıktı. Daha sonra, İslam bilim eserlerinin Avrupa)'a geçişi de İspanya'dan baş­
ladı. Bu yüzden beUi başlı astronomlann adlan, Hıristiyan Ban·da daha kolay kullanı­
labilmeleri için Latinceleştirildi. Böylece Cabir bin EAah, Geber olarak (bu Latince
isim, zaman zaman yanlışlıkla siroyager Cabir bin Hayyan için de kullanılmışnr); ei­
Batnıci ei-İşbili, Alpetragius olarak ve Ebu1-Velid ibn Rüşd. ise Averroes olarak tanın­
dılar. Sevi.lla.1ı Cabir bin E8ah, bu şehirde on ikinci yüzyılın ilk yanstnda çalıştı ve şöh­
retini /sl.ıh el-Majesti (Aimagest'in Düzeltilmesi) adlı eserine borçluydu; bu kitapta
240
Batlamyus'u, özellikle Merkür ve Venüs için verdip pozisyonlar konusunda elqtirmit­
�
ti. lbn Ena bu gezegenleri Güneş'in üzerinde bulundop kOrenin ötesine yerlqtird.i ki
bu sistem , Islam ülkelerinde oldug-u kadar Ban"da da geniş ölçüde benimsendi. Alma­
gest'in gezegenlerle ilgili matemati�ni de, Islam trigonometrisindeki bazı yeni gelitme­
ler ışıg-tnda sadeleştirdi.
Daha da şaşınıcı bir şahsiyet ise, ortaçal' Avrupası'nda "'Commentator" CYorumcu) •
olarak tanınan İ bn Roşd i d i . Kendi si yetenekli bir fizikçi v e mannkÇJ oL:I utu kadar sat­
lam bir gözlemci ve teorik astronom idi. Eserlerinin - özellikle Batı astronomisi Uzerin­
de- önemli etkUeri oldu. lspanya"da Kunuba"da (Cordoba) ı ı26"da � lbn
Rüıd,
çalışma haymnın büyük kısmını Fas'ın Marakeş şehrinde geçirdi ve 1 192'de burada öl­
dü. İbn Rüşd, sağlam bir Mü.slü.man qitimi gOrmüştii, hukuk konusuna eplimliydi
mannğı kuvvetli bir kişiydi. ilahiyat okudu
ve
ve
uç doktrinlerin arasında bir ona yol seç­
miş gibi görünmekle birlikte, argUmanlann mantaki sonuçlara gOtünned..ipli dü.tünerek,
daha sonra ilahiyada uÇaşmayı bıraktı. Yine de, bu onun Sevilla'da kısa bir sü.re için
kadolok yapmasono engellemedi. Ancak İbn Ruıd'ün mantop
olan ilgisi bu konudaki
olarak nbbı seçti ve On­
ve
bilgisi. onu dop bilimlerini incelemeye yöneltti; başlama noktası
de gelen iki hekimden �tim gördu. Emir Ebu Yakub Yusufun (ı ı 7()..8() yillannda Ma­
rakeş'te Muvahhid Halifesi
olarak hüküm sünniiştiir) lıekimi oldu ve lbn Sina'nm En­
dulüs'te pek populer olmayan hp kitabonon yerine ııoçecek kapsamh bir hp kitabo yıwb.
[lba llllod'IID bp -ı.,; ;ç;.. bb L :ııiii; � A.._'adoh - ;ç;.. bb. L 286]
İbn Rüşd'ü, Aristoteles üzerine açıklamalı eleştiriler hazırlamakla
�ııdiren de
Emir Yusuf idi. Bu görev, İbn Ruşd'e manhk konusundaki ustünlu8Qnu ortaya koyma
fırsah verdi. Gerçekten de lbn Ruıd, felseA yazdannon
çap lw-anhk olan Aristoteles'i
derinlemesine anlamaYI başarm1f görünmekredir. İbn Sina'nın ı\ristoıeles şerhleri••
uzerinde de birçok diizelhne yapn. Ancak sadece açdday>cı olmakla yerinmedi ve biçim­
ler (formlar) doktriniyle ba&Jannlı olan kendi teorisini geliştirdi: insanın, nesnelerin ge­
risinde saklı olan biçimleri soyutlayarak düşündüjüne ve insan zilıninin bu "'idra.k edi­
lebilir" fonnlan içinde toplayan bir yer olduıı>na inando. İbn Riişd'un görüşleri
Batı düşüncesini önemli ölçüde etkiledi
Din konusunda da çok say>da
ve
ortaçaA
kendi zamarnnda ona buyiik şahret ptinli.
yazı yazdı' vahiy. hor irade "" kader konulanno tartlfb;
özellikle, Tann'nan varlttının, sıfatlannın
ve
densellik ilkesi gibi konularla iJsilendi.
teklilinin ispab. evftnin haşlangtcı
ve ne­
İbn Ruşd'un yaln=a büyiik bir duşUnOr olmay>p. ayno zamanda gilriiflerini açokça
ortaya kayabilen bir kişi oldup
ve
söylediklerinin hep saygıyla clinlendi&i şUphesizdir.
• �r ldrabıı. � yazarı. bir •iub. terh edea kim•. Bu leriiDin _.., W.. daayaanıia k.U..ılaa ..,dıeteri -ş...
rth• dr. (ç.n.)
••Art.ııardesln nerim Gzcrine açwklanı.lan. (ç..n.)
241
Astronomi konusundaki fikirleri de -ki hunlar teorik ri- dikkate dc:�er f i k i rlenJi . i l k ula­
rak, eski bilgi ve Hkirleri gözden geçirmişti: Aristoteles
ve
Ba ı l a myu s ' u nki le r le s ı n ı r l ı
kalmamış, onlardan d a önce gelenlerin fikirlerini tartışınıştı. B u n l a r ı iyice i ıu·dcd i k t c n
sonra, kendisini Aristoteles'c geri dönüşü isteyenlere yak ın bulduysa Ja Arishıtdcs'in
görüşlerini tamamen kabul etmedi. Gezegenler için üç çeşit hareket tanımladı: bunlar
gözün görebildi&i, gözlemcinin ancak çok uzun süre bekled ikten sonra görebildiA-i ve
üçüncü olarak da, ancak teorik ifadelerle tanımlanabilen hareketlerdi. Gayretlerini bu
sonuncu hareketler, yani konunun teorik yönü üzerinde yog-unlaşt ı rdı. Bütün hareketli
gök cisimlerinin düzenli ve düzgün harekete sahip oldugu na kuvvetle inandı -llzik bili­
mi böyle gerektirir diye düşündü- ve Batlamyus'un dışmerkezli hareketler B k rine kar­
"
şı çıktı; zekice bir düzen olan "ekuant"ın, "nesnelerin datasına uymadıA-m ı ileri sürdü.
Ilk olarak, gözlenen çeşitli hareketlerin bütününü açıklamak için, Ödoksos'un teklif ct�
tiAi ve Aristoteles zamanında sayıları 55'i bulan eşmerkezli k ü reler fi k rini benimsedi.
l bn Rüşd'ün zamanına kadar, İslam astronomları bu hareketler arasında dikkatli seçim­
ler yaparak bunların sayısını 50Ye düşürmeyi başannıştı. l bn Rüşd daha da ileri gide­
rek gerekli deg-işmeleri göstermeye yetecek şekilde bu sayıyı 47Ye indirdi.
[o.ı.ı.-·.. ..ı.ıır - k...ı.. ...... .... bb. •. 103-4]
İbn Rüşd'ün çaAdaşı olan ve Kordaba'da 1 1 90 civarında çalışan ei- Batruci de büyük
bir Aristotelesçiydi. Batlamyus'un gezegen hareketleri hakkındaki yorumuyla ilgili ola­
rak, bunlann matematiksel çizimlerden ibaret olduıunu düşünmekteydi. Aristoteles fi­
zigine uymadıklan için de, bu hareketlerin fiziksel olamayaca,tından emindi. Dolayısıy­
la, hareketli gök cisimleri için Sadamyus'un parametlerini benimsedi ve hem trepidas­
yonu hem de di�r bütün her şeyi açıklayan eşmerkezll küreler teorisini kullanarak ze­
kice bir adaptasyon yaptı. Bu çalışmanın sonuçlan alışılmışın oldukça dışındaydı; bun­
lar arasında yıldıziann sarmal şeklindeki hareketi de vardı. Yine de teorisi, Batlam­
yus'un yerine Aristoteles'i tercih eden birçok kişiye kendini kabul ettirdi. Latince "AI­
petragius" adı ile tanınan ei- Batruci, Albertus Magnus, Robert Grosseteste ve Roger
Bacon gibi geç ortaçag: Batı ilimleri tarafından sık zikredilen bir yazar oldu.
On üçüncü ve on dördüncü yüzyıllara geldig-imizde, Islam astronomisi parlak döne­
mini artık geride bırakmış bulunuyor ve 1 440'lardaki sonuna yaklaşıyoruz. Gerçekten
de, on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllar oldukça verimsiz bir dönemdi; her iki yüzyılda
da büyük astronomlar yaşamamıştı. Bazı astronomi sabitleri yeni gözlemleric kontrol
edilmi,, bazı kitaplar yazılmıt ve zicler hazırlanmış olmakla birlikte, tek gerçek gelişme
Batlamyus'un ''ekuant"ının ve di�r çizimlerinin yerine, ilave episaykıllar k u llanan ye­
ni bir gezegenler sisteminin ortaya konmut olmasıydı. Bunun yaratıcısı, on dördüncü
242
yiizyılıJa güzlcmler yapm ış olan Alaaddi n l b n Şat ır idi. lhn Şatır'ın yeni fikirleri, zeki­
ce
n ki rlc r olmakla b i rl i k te, bunlar bilimsel
ol ma k t a n çok estetik nitelikteydi. A stro nomi
fiı.aliyct lcrinde k ısa süreli bir canlanma, on dördüncü yüzyılın sonuyla on beşinci yüz.YJ­
l ı n ilk yarısında, S c ın erk a n t yak ınlarında görüldü; bu hareketin merkezinde büyük hü­
kümdar Uluğ Bey ( 1 394- 1 449) vardı.
Uluğ Bey, "büyük prens" anlamına gclmek tcyd i ve hükümdarın esas adı olan Mu­
ha m m ed Turagay ' ı n yerine kullanılan bir unvandı. Orta Asya'da, Sultaniye'de dotan
Uluğ Bey, Timurlenk olarak bilinen büyükbabası, Mog-ol hükümdarı Timur'un sarayın­
da yetişti. Müslüman olan Timurlenk CAksak Ti mur), Akdeniz'den Moğoliatan'a kadar
uzanan bölgeye hakim olmak için 1360'Iardan 1 390'Iara kadar büyük fetihler yapmıştı.
Çi n 'i fethetmek üzere başlattığı bir sefer sırasında 1 405'te öldü. Semerkat'taki mezan
(Gur-i-Emir) Islam sanatının en önemli abidelerinden biridir. 1 409'da Maveraünne­
hir'in (ki buranın en önemli şehri Semerkant'tı) hükümdarı olan Timurlenk 'in torunu,
fetihlerden çok bilime ilgi duymaktaydı. Uluğ Bey 1 420 yılında Semerkanl'ta bir mec/­
rese yani bir yüksek �retim kurumu kurdu. Bu kurumun başta gelen çalışma konusu
astronomiydi. Dört yıl sonra bir gözlem evi yaptırdı; bu, üç kadı bir yapıydı ve dev bir
sekstan h vardı (Reelm. 1. 233). Sekstantın yançapı 40 metreden fazlaydı ve kendi cin­
sindeki aletler söz konusu olduğunda dünyadaki en büyük astronomi aletiydi. Bu seks..
tant, Güneş, Ay ve gezegenlerin meridyen üzerinden transit geçişlerini gözlernek için
kullanılmaktaydı ve zaten gözlem evi de, bu cisimleri n değişen konumlannı, yıl uzunlu­
ğunu ve Güneş'in yörüngesiyle gökkubbe ekvatoru arasındaki açı gibi önemli astrono­
mik büyüklükleri kaydetmek üzere kurulmuştu. Alet, yüksek hassasiyet elde etmek ga­
•
yesiyle büyük boyutlarda imal edilmişti; bir derecelik yay, aletin duvardak i ölçelinde 70
santimetreden fazla, bir yay dakikası ise 12 mm. uzunlukta yer tulmaktaydı. Böylece 2
ile 4 yay-saniye arasında bir hassasiyet elde edilmekteydi. Dört saniyelik yayın, bir kur·
şun kalemin eninin 1 ,4 km. uzaktan görü nüşline eşit olduğu dOşünülürse, bu hassasiyet
on beşinci yüzyıl için büyük bir başarıydı. Şüphesiz, rasathaneele başka aletler de var­
dı; kadran ve usturlab bunlar arasındaydı.
Tahmin edileceAJ gibi. rasathane kendi zicini hazırladı; bu zic bazen Ului Bey Zici,
bazen de Zlc-i GürgAni (UiuA" Bey'in kullandılı lakaplardan biri de Gürgin idi) olarak
adlandırılırdı. Bu zic, gezegenler söz konusu olduğunda çok dakik olmakla birlikte, yıl­
dızlar için aynı dakiklikte değildi; yıldızlar için verilen deterlerden bazılan ei-Sufi'nin
zicinden alınmıştı. Matematik cetvellerine gelince, bunlar son derece dakik, hana bu­
günkü benzerleriyle karşılaştırılabilecek kadar dakik cetvellerd.i.
Uluğ Bey'in Rasathanesi 'nin başında Gıyaseddin el- Kişi vardı. Iran'da Kqan'da
dünyaya gelen ei-IO.şi'nin hangi tarihte do&duA"u tam olarak bilinmemektedir. Tıp eti-
243
m<·k.ınık luılu�l.ıı·ı.ı l;ı ilgi l i l :!fıh ı;ırih l i ,· -.· r i n,l ,• n i k i ı·•·�iın. Ilirinci rcşimdcki �u �aaıind<·
J'<'11<<·r•·lcr. ,\;;.,,., hir �nılyak. k;ınallarııı ;ıg11ndan dü�cn ı np·
ı l."!liı·ilcn ınıiLi'.l ,. .,J.,ı·. ·'·' ,lınl;ııılınış
1
iı ·
> " · lı
:.t:�t::�
::�:��������i��j��r;,:�::�:.::�j�;:,:�.�ılı:':ı�';, ':�;;:,:��:�h,::�:�; �� :: ı�:':�� -� �L: ,:;,:· : .�� i :;ı ; �����;�� \�t 1�i1���.����;�:k���·
Rogers F u n < l 1 ')55)
Kolek�iyonıı"nJ.ı (ll<ı lt><ı .\ \,,,.,, lııı><·ll>): Ll>ll<·kı ,,, .. .\\,•ıı ı>poliı.uı .\ lı ı -.· ıun ni" .\rı"ı l,ı ( i"cw Yurk
>
bulunmakıa<iır
Csıre n• :m!.l.ı:
1�1-Cen· r i ' n i n
ka l dır.:ı� l a r ilc lı.ırck...
s.,/,/a:
1 547
ı;ı ri h l i ku.vru k l u yıldızı
lst.ınbul Bog-a"' üzerinde gösteren
bir resim. Istanbul Üniversitesi Kü·
Zic" ı:I-Ras,ı·
<liye j,; Zl•· ei-ŞdıinŞah(ı't' adlı .V""'
ma C5ı:rı:len alınmıştu· . J � ı insah
tüphanesi . (Bu resim,
lknr.yalanma tarihi 1 64<J. ç . n . ) .
244
'o,/,J,,
.. rrn� ·
' " ., ,. ,_,,ril ge<>melrik �··k ı l i e r e
\\u,\Umo.n\.trın k
, \ , , n h,,_.,.r;ınlı�ını g<:ı,tercn "·"
, , , , ] , \nr k;ıpı (.\\,.,r, .\\S 1.)[)())
\ l u :;<·umctrık }cki\lcr ı;en,egın
ıc
lıu
l • · on d . , u l c k ı prcnsipl�rı ıncd�­
• l u nı m . l'iıhagor;.,.ç ıların m .. tc·
''"'' '
hedcllcmc·kı�ydi
ilgilerine· lıen,c­
·
• n · - k ı..-c d ı . .\lcıropoliı;ın .
roo.<tıgc
obn
\ lu�<·
" ' " , , [ . -\n, 7'\ew York, t'...d " " ' J
.
C _\\oorc'un baEışı. l f\9 1 .
245
�;,....- '-""" .ı ·��cJ--...L . � -�.....\!
� �,-.-: .....,.'l. f- ·i.<.;..._.ı.
•J ·:..r,<IL,.J"-'
., \
�- .,
�
'
(J� �-·��lı.,.,_�
l-��� ..... ��-�'ıl.:,. ,...... .;> .�
�ç�,;,w�':ilt-'
v,l ,.;;.JJti"J.., '->ı..,.· ....ı;!:- �'--M
.ı., J
�
""---.,
ı ı . , . ı ı ı. .
•
,
,
n.ı,,,
f( ı o ııo·ı l >.o, J.. o . o _ l ·,_- ,
_..,,/, /,, ( :. , ı , ı
,,l,,,, lln ...,
1,-ı
lo
.. , ... ı ...
ı � , , ,, ,
'·" " 1.' ·" ·' 1 ' " "'·' ' '
''' "" '' " ( )1''" .ıc / /.,
. .. ı
"' '�
...
..
ı .ı. ,, ı .
U • · ='-ıl.ı-ııın
... ı.. .••
\{,.,.,ı,-
1 , h .•_, ' •'" '"·' "'""" · "'""'�"
::::', "�1 ;·,:;,�n�� ı:::;::,:;::�;:.7 ıng:�,':
• ,.j,.,.,..ı,-r .'•'l''lını� ,,f, l u � u n u ,,,
ı., , ,_, ın.ıl.. ı.hl o r S u l e v ın.ıııo\ o'
K u ı uph.uı.->1. l.ı.ınlnıl
'''·' ''
:!-hı
"" · 1�
f;,., l t.
' ı� 1 J."'
· · � · , . ·•
. . .. :
· - · ı ... , .• �
·.� ' " ' " ' . . . ll.. · ' , ,
" '· ' "
.
lı.. ı. .. , . • •
'·t .
...
_,�' •.
•
. . . . . , : , , , ,,.j, , . .. .. .
. . . . , .... . • <t
· ·ı . � . ' . .. . . . . . .. . ... . , _ ! . •
• . . . , . . . . K ' " "l'!.""'" ı . , .. ,
ı ,.,ı
ı .ı ..,.
·!·
"�"' ·
...:J,Lo
.
On ılr.ın.. r .nlz_-�lın 1..,1.
.. ı. f,\nor ı.o.r.olıt><\;ı.n Sı. ı l
nnolo
, . -, , ., Xnnn• n 1\ a l ı l l
R·'f:""
·,�,., J.,,�o;,...., o/Un) • h..n r.u.ı Uu
h;ı.ril.o.. " f �ı..m lanı.o.nlıpnın ol..ı­
rulı. nnlr.ı.oaı' ,.ı...r;alı. nıt�lt-nılınl­
mrlı.ı ... lir. rl- fJn.,'nın lıılı..onolı ·
n.o•y.. , ., Siırr:-o- .. �bt ,,...ı. hoj.
p-lrr h.ı.lı.lı.ın.l.a ıi..h ı hıfe:ı" ... rJı
" l k ıu<'\ l <>nu
mıntl..d,. \
24i
h.ı.riı.o.nın .a/ı lı. ..
t i m i n e devam t•dip hek i m l i k yapıııal{ yeriıll', bir � ü n• � ı lu n t ı i�,· i n t ! t• ya:;; aya r;ık ;ı.st roııo­
m i ve matematik �,·alışın<tları i�,·in dt·�tck b u l m aya �,·a l ı ş m ı ş gibi gil r ü n nwk t t• d i r. U l u �
Bey "üniversite"sini kurdug-u
zam a n ,
i il
c l - 1<.:1 şi Seıneı·k a n t 'a g i t m i ş, s.:ırayJa güve n l i
\'l'
şerefli bir yer elde etmiş; daha sonra ı·asathanenin ilk m ü d i ' i o l m u ş t u r . U l uğ Bey, ci­
K.işi 'yc ç o k deg-er wrmiş, onun ya n lı ş h a n• kc ı l c r i
\'C ı;;aray a d a b ı n ı b i l m t•z lig i ıı i hoşgör­
müştlir. Çünkü, Ulug- Bey'in kendisinin d<' ifade eıtigi gibi o, "ll·vkaladt· bir bilim .:ıda­
mı ve dü nyanın en meşhur bilim adamlarından bil'idiı·, eskilerin bilimini mükemmel de­
�
recede bil n. bunun gelişmesine katkıda bulunan ve en zor problemleri
ç,· öz c b i l t· n
bir
.ilimdir. " EI- Kaşi gerc_· ekten de olağanüstü b i r ldşiydi; pi (7t) say ı s ı n ı 16 hasaınağa ka­
dar, başka matematik oranları da yine aynı dakiklikle h e sapl a mış t ı . Zic-i Gürg<ini"n i n
olatanüstü dakik cetvellere sahip olması da herhalde onun çalışması sayesinde olmuş­
i
tu. Ayrıca astronomlar, mühendisler, mimarlar, k.itipler ve tüccarlar için pratik mate­
mati i anlatan, giriş mahiyetinde ansiklopedik bir eser de yazmışt ı. 1 429'da, rasat hane­
nin kuruluşundan beş yıl sona öldüğünde, Uluğ Bey'in kendisi de dahil olmak üzeı·e
bütün çevresi yas tuttu.
[Ywwılılaruı pi (1t) deAeri heuhı için bkz. s. 122; Çtnlileriıık:ı. lçin bkz. s. 167]
EI-K.işi'den s�nra rasathanenin başına Kadızade Rumi geldi. Türkiye 'nin Batı'sında,
Bursa'da 1 364'te doğmuş olan Kadızade matematik ve astronomi e�itimi almıştı. Egiti­
mini sürdürmek için 1 383'te Semerkan t 'a gitti ve Uluğ Bey "ü niversite"sini kurmaya
karar verdiğinde bu kurumun başına getirildi. EI- Kaşi öldüğünde, onun yerine rasatha­
ne müdürü oldu ve anlaşıldığı kadarıyla, matematik cetvelleri için matematiksel oranla­
rı hesapladı. Muhakkak ki yetenekli bir bilim adamıydı -zaten öyle ol masa Ulug- Bey
ona bu görevleri vermezdi- ama el- Kaşi 'nin seviyesinde olmadığı söylenebilir.
Uluğ Bey'in kendisi de astronomi gözlemleri yapmaktaydı ve Semerkant'ın kültür
hayatının arkasındaki dinamik güç o idi. Öldürülmesiyle Semerkant'ın entelektüel şanı
da ne yazık ki söndü; güçlü bilim geleneği zayı fladı. On altıncı yüzyılda, rasathane aşı­
rı dinciler tarafından yerle bir edildi ve yeniden keşfedilmesi için günümözü beklemek
gerekecekti.
Matematık
İslam astronomisi, esas itibariyle Yunanlı lardan miras kalmış olan bilimi sağlamlaş­
tınnış ve mükemmelleştirmişti. Ancak Islam matematiğinin rolü bundan çok larklıydı;
Islam matematiği, Hint rakamlarının Batı'ya geçmesini sağlayan bir vasıta olmuş ise de,
her şeyden önemlisi, matematik sanatına cebir ve trigonometri gibi iki güçlü tekniği ge­
tirmişti. Bu iki teknik, Müslümanların onları tanıttığı dönemlerde olduğu kadar bugün
de geçerlidir.
248
Islam medeniyet tarihinin ilk lıüyük matcmatikçisi Sabit bin Kurra idi. Onun Ba.&­
daı 'ta yapııg-ı astrunomi çalışınalarından daha önce bahsetmiştik. Sabit bin Kurra, ma­
tcmat iğin lll·r dalında çok sayıda katkı yaptı (Resim s. 246). Arkhimedes'in bütün eser­
leri n i n , Apollunios'ıın koni kesitleriyle (clips, parabol ve hiperbol) ilgili eserinin ve hat­
ta Öklidcs'in geometri l'serinin Arapçalarını hazırladı. Sayılar teorisi üzerine de yazdı
\'C sayıların kullanım alanını, geometrik büyüklükler arasındaki oranlan ifade edecek
şekilde (Lu. Yu nanlılar taraf'ından atılmayan bir adımdı) genişletti. Ayrıca, paralel doı­
ruların cğt·r birleşebilirlersc, nerede birleşeLilecekleri konusunu da tartıştı. 1bn Kurra
b u n u n yanında, zorluk düzeyi Elementler ile Almagesi arasında yer alan bir geometri
kiıab yazdı: K/tab e/-;ıJut,ayat ( Veriler Kitabı) . Bu kitap, Batı'da ortaçaıda büyük ra&­
bet görecekti.
Bag-daı'lı astronom-matematikçilerden bir di8:eri de el- Battani idi. Onun ilk önemli
başarısı, Yunanlıların kullandıg-ı eski bir sistem olan açı kirişleri sistemini bir yana bı­
rakınası ve yerine, kullanımı çok daha kolay olan ve sinüs olarak bilinen trigonometrik
oranı benimseınesi oldu. Sinüs oranının tersi olan kosinüsü de kullandı. Ancak di8:er
oranı yani tanjantı (ve bunun tersi olan kotenjantı) kullanınadı ve bu yüzden bazı for­
mülleri hala biraz yilklüydü. Yunanlılar, Hipparkos ve Batlamyus'un çalışmalan saye­
sinde trigonomctriye yaklaşmışlar, fakat el- Battani'nin benimsedi� oraniara hiçbir za­
man ulaşamaınışlardı; bu oranlar, sadelikleri ve kullanım kolaylıklan sayesinde, asıro­
nomide ve yerölçüm çalışmalarında sık kullanılan ilçgenler matemati8:ini daha önce sa­
h i p olduıu bazı güçlüklerden kurtararak bu alanda bir devrim yaptı. EI-Battani'nin
ikinci başarısı, trigonometri yanında küre yüzeyindeki şekillerin düzlem üzerine izdü­
şümünil kullanmasıydı. Yöntemleri, astronomi problemlerine bazı yeni ve zarif çözüm­
ler getirmede ona yardımcı oldu; on beşinci yüzyılda Batı Avrupa'da astronom Regi­
omontanus tarafından kullanıldı.
[Restom.ontanua lçln bkz. a. 357]
Dokuzuncu yüzyılda fslam matematiğinde başka ilerlemeler de oldu. El-Cevheri.
astroloji verilerini kullanarak, ortalama ömrü hesaplamak için birkaç yöntem geliştirdi.
Kemaleddin, yüksek dereceden denklemleri kolaylıkla kullanarak cebir konusunda ça­
lıştı; bütün denklemlerde ikinin karekökü gibi irrasyonel sayıları kolaylıkla kullandı;
böylece matematiği n uygulanabileceği alanı genişletti. Yine de, dokuzuncu yüzyıldaki
matematikçiler arasında en önemlisi belki de el-Harezmi idi; gerçekten de, pratik mate­
matikle ilgili bir kitap yazarak "aritmetikte en kolay ve en faydalı olanın ne oldutunu"
gösterdi; bu kitapta, cebiri bizim bildig-irniz anlamda kullandı. Birincisi el-cebr ikincisi
el-mukabele olarak adlandırılan iki yöntemi kullanarak, bütün cebir problemlerinin al­
tı standart şekilden birine nasıl indirgenebileceğini açıkladı. El-cebr, eksi değerli nice-
249
l i k leri uı·tadıın lwldınnak j�· i n " t l· d ı n l ı·ı·i a ll l ; ı ı·ı n;ı k "ı ı: l ı i r ÜrtH·k vı·r·mel( gı·n•l( i rsı·,
_ 4x i fa d es i n i
f>x
=
40 şc k l i nt• d ö n ü şt ilr mc k t l .
x
40
1�1- m uk.:ı ln·h• iM· l ı u ı u l a n s u ı ı n ı ld salha
olup. geri kalan artı dcg-erli nin·lik lcri '' d t• n gd c ı m· " i şlt•ın iyı l i ; iimeg-i n [ı(l + x '' � :.!'J r I Ox
şek l in dek i bir d e n k l e m , t•f-mukabclt• i lt• x'
d a , bizim bug ü n yapt ıg-ımız g i b i sembol
caktı- ve
+
21
=
1 Ox h a l i m· gel i r d i . l•:l - l l a re,.. m i k i t a l ı ı n ·
k u l b n macl ı -st•nı l m l l e r d a h a s o n m oı'l<i)'" �,· ı k a ­
matemat i!i n i k e l i ıneleı•lt• ifade e l l i ; aynca, n• hil'i h i ı· t d w i l( ola ı·ak ltt• ı ı d i s i k a t
etmedi, bunu ya Yunanl ılardan veya d a h a b U y ü k bı r o l as ı l ı k l a I l i n ! luıy n ;ı ld a n n d <ı n <ıl ­
dı. Başarısı, bu tekni!i anla�ılır hale ge t i r m i ş olmasıyd ı . Bu
l l' k n ig-i �,· ok iyi a�,·ıklayaral<
kullanımını yaygı nlaştırdı. N i hayet, ilk sinüs cetvelini hazırladı ve " t k i yoı n l ı ş v a n•ay ı ın "
metodunu tartıştı. 0 Hint rakamlarını öven yazılar ya z a n ve b u n ların k u l l a n ı m ı n ı t e ş v i k
eden de el- Harezm! oldu.
[Bab'da ceblrin gelı,metl lçln bkz. •· 368-9]
[Hlnı ,.ı..mJannm lo.oynaldan hakkında bkz. •. 213]
Onuncu yüzyılda bir k ı s m ı geometride, bir kısmı da ccbir ve t rigonmnctridc olmak
üzere, matematiktc daha yog-un bir araştırma ve geliştirme tilaliyeti görUidU. Sa h i ı
Kurra'nın
lıin
tarunu Sinan bin Sabir bin Kurra geometriyle ug-raştı; ei-Kuhi ise, d i ps ve d i ­
g-er koni kesitlerin i çizmek Ozcrc bir ayag-ının uzunlu�u ayarlanabilen bir pergel icat etti
(Realm 1. 246) . Trlgonomctri çalışmaları, sinils cetvellerinin hazırlanması üzerine yo­
g-ıı n laştı : lbn Yunus dört basamaklı cetveller hazırladı ve "Sinüs Teore m i " keş fcdildi. Bu
teorem, asironomide Oçgcnlerin gökküre üzerinde ölçOl mesinde oldu�u gibi, k ü re yaze­
yine çizilmiş Oçgenleri hesaplamada k ullanılan çok önemli bir teoremdlr. Kimin taralin ­
dan bulundug-o konusunda kesin bilgi yoktur; bu k i ş i Sinan bin Sabit veya ei-Hoccndi
yahut Ebu Nasr cl- I rak olabilir. Kesin olan, bu teorcml bu MUslOman matematikçilerden
birine borçlu oldug-umuzdur. Cebirde ei- Kereci, binarnların kullanımını geliştirdi ve ce­
birin görevini "btllnenlerdcn yola çıkılarak bilinmeyenleri belirlemek " olarak tanımladı.
Di&er taraf'tan Ebu Kamil, cebiri şaşılacak derecede sistcmlcştlrdi, dördOnca derc­
ceden denklemleri (x�) ve tam kesiriere indirgcnemeyen pl
daha derinlemesine lnceledl. 00
(7t) gibi
Irrasyonel sayıları
Bununla bırlıkte, onuncu yUzyıl l slam matematıg-tn l n en büytlk dcrleylcisl Ehu'I-Ve­
fa 0 0 0 i d i . Pratik arltmetikle tlgil ı Iyi b i r el kit abı y azd ı : Kitalı iJI-mcya lıtacu llt>y hll u m ­
mal ve/ kattab m i n sınaat J/ lıesah ( Ka t ı p lcr v e Devlet Ml·ın u rları l1;in Aritmetik Bill­
mlnden Gerekli Olanlar Hakkında Kitap). Benzer bir
kitabı
da geometri konusunda
yazdı: Kltab 11mnyclıtaciJ lleyhhHıanl min .ımali/-hendt·se (ZanaatkAr Için Geometrik
Çlzim Konusunda Dilınınesi Gerekenler Hakkında Kitap). Bu i k i nci k i tap, ı k ı veya üç
• Du t•Pmle lnııh:tt'r ba•lııdıı meY<
·u t nlmu,vrı•· ı··rıııı•ııa lııı•lırdun nlınınr1ın·. ('>,ll,)
u IJu ı·Omll!' lnglh:tce bulıulıı rnrY<'Ut nlmuvrı•· t•'rrııurıır. h�t•lıt<lun ulınım,trr.
( .,- . n . )
.
• • • 1•:\.l!u:t('llllı ('JRO·'>'JK),
kn.)
250
hu.v u t l u pnılıiL•ınlt·rin yalnıır.ca pergel ve ı·etvel kullanarak na11ıl çöır.Uieceklerlnl açıkla·
ın:ı k t nyr l ı . Bu dnli Jlr<ıt l k geo m et ri, genmeiriyi yal nıZl"a teorik bir sanat olarak gören
Y u noın lıların hı\· ho:tuna g l l m e zd l . Ancak Ebu 'I.Vefa'nın çizimieri o kadar yararlıydı kı
l ı u nlaı·, l{öneııana lınyunca Avrupa'(la genili ölçüde k u l lanıldı. 1-:bu'I·Vel&, lrlgonomel·
l'idc yeni t·et vel lt•r ıle haır.ırladı ve k ü resel Uçgenlerle Ilgili pmblcmlerin çözümü için
,YÜ n t c ınlt� r gc l i, t lrı l i .
On b i r i m.· i yüzyıl. asıronomide oldu&u g i b i matemalikle de b i r durgunluk dönemly·
eli, amu on ikinci yüzyılda ı,lcr iyiye do&ru gitli. Şair ve aslronom ei·Uayyam, Oklıdes
ve t'ebir Uzerine bir şerh yaıı:dı ve burada. en az yüz ,Yıl Hnce yqamıt ve metodlarında
Çınlllerden çok şey almıt gibi görU nen l�bu'I·Haaan ei- Neaevi 'nin bazı fikirlerini kul­
landı. E.I- 1-Jayyam, dördUncU, bctincl, allıncı ve daha yüksek dereceden denklemlerin
köklerini kendi icat el tlA'I bir yöntemle bulmayı da larllttı. Yönteminde geometrlye bat­
vurmamat Ise de, Pascal Uçgenlnl kullanmat olabilir. l�er durum böyle Ise, bu ketil'
Çin'deki ke,ıf ile e11 zamanlıdır. Ancak ei-Hayyam'ın yöntemi kayıp oldu&undan, onun
paralel bir ketifyapıp yapmadı&ıncJan emin olmak mümkün de�ldlr. EI-Hayyam'ın öiU­
m U nden az sonra, astronom el-Tual kapsamlı bır ceblr eseri yazdı . Bu eser de, denklem­
lerin köklerin i n bulunmasıyla Ilgiliydi: denklemlerdeki deA:Itken nicelıkleri n (varlables)
,JeA"itmclcrinl ıartıtmaktaydı ki, daha sonra bunun lalam matematl&lndekl tek örnek ol­
d uA-u urlaya çık lı. Yine on ikinci yüzyılda, hekim lbn Yahya ei-Samavel, henUz 1 9 ya­
tındayken, ci�IJahlr /J ei�Cebr (Cebirln ParlaklıAı) adlı bir kitap yazarak matemalikte­
k ı dehası n ı gösterdi . nurada k u vvetlerin çarpma ve bölme ltiemierini tarlıetı yani .. kuv­
vet serileri " lle ug-raşlı (x 1, x·'. x� . ... 1/x, 1/x�, l lx 1 gibi). Bir aayıaının, sıfirıncı kuvvet (ya­
n i x0) olarak ifiı.de edilebileceAi geleneAlni benimsedi; aynı Işaretleri kullanmadıyu. da
bizim bugU n k ü yöntemlerimizin habercisi oldu. Ayrıca, cebirsel sonuçlan daha sembo­
lik tekilde yazarak ei- Kerccı'dcn bır adım daha ıleri gilmekle kalmayıp. negatif' sayıları
ba&ımsııı: büyüklü kler halınde ele alarak bunlar hakkında görUt aerglleyen ilk Islam ma·
lematlkçlsi oldu. Böylece ei�Samavel, aayıları O'dan çıkarmayı batardı ve Avrupa'da an­
cak 300 yıl sonra görülecek olan k u ralları koymut oldu.
[Çin'de p....,] ...... balduacia bb. •• 1&8-169)
t.:I-Samavcl'dan sonra Islam maıemaiiA"inde az sayıda gelı,me görüldü. On üçüncü
yüzyılın ortasında Müslüman lapanyol MuhlyUddin ei-Maırıbı, pl (Jt) sayısını ve alnüa
deAerlerleri n i yeniden hesap etll ve •lnüs lt�oremlne yeni tspadar getirdi. Ancak bu he­
saplamaları, yüzyıl aonra Semerkant 'ta ei- KAtl ıarafindan, on altıncı basamala kadar gl­
den yeni deAerieric dUzehıldl. Ondalık keslrlerle ılgılı he•aplama yönıemlerlnl bulan da
el- KAti ldi. N i hayet on betlncl yUzyıla, aon MüaiUman l1panyol malemallkçlalne, �bu'I­
H asan ei� Kalaaad t ' n l n nazımla yazılmıt ceblr kitabı ile Islam matemallA'Indeki son pllt-
25 1
meye sellyoru z . Ancak bizi ilgilendiren, cebir k u ralları n ı n u n u n elinele 'I l ir I m i i n e gel ını,
ol rruuı ı d eli l, bu m e t n i n ç o k aayıdak i c e b l r sembol U n U n yaygı n ularak ı a n ı n maKına k a t ­
k ıda bulunmut olmuıdır. Bu semboller u n u n k e n 1 l i h u l u t u olmayıp, I l m K u n h ı d ve Ya­
kub ıbn Eyyüb tarafı ndan yUz yıl önce gelittlrllmitlerıli; el- KalaHali l 'n i n (�nemi , hunla­
rın daha Iyi tan ıo m u ı n ı aaJi amı t olmaaıydı k i , b u n lar, daha sonra, m u h tetcm Ittiarn ma­
temallk m i ruını devraldıkları zaman Bat ı 'l ı matemati k ç i feri harekete geçirecek li.
Aristoteles ve Arkhimedea'ten sonra, ortaçatın son u n a kadar geçen dönem Içinde
Avrupa'da. flzlk çok az ge l i t ti · Çl n 'd e, Molatler bazı önemlı adımlar atmıt, 1\ziA"in belli
k onulan n da çal ı t m al a r yapılmıt t ı. l alam d U nyuında Ise, l bn ei - H eysem 'in on uncu yüz­
yılın ııonu ve on birinci yüzyılın batındaki optik ça l ı t m a l a r ı bır tarafa bırak ı l ı na, çok az
teY yapılmı t gibi görünmektedir; bir de, Sabit bın Kurra ve el- Hazini tarafından terazi­
ler ve denge konusunda yapılmıt az aayıda çalıtm a vardır.
ı- 8ldılort .... bb. •. 166)
Durum böyle olmakla birlikte, on birinci ıle on UçUndl yüzyıllar ara.aında Arlstote­
lea'Jn hareket yau.lan İbn Sina ve dıg-er bazı yazarlar tarafmdan titizlikle lncelenmittlr.
Daha ııonrakl Batı'lı yazariann da katkılanyla, Arlstotelelln yualan bır hareket teorl­
olne dilnOtecek tekilde gellttirilmlttlr.'
Arkhlmedes'ln eserlerini çeviren Sabıt bin Kurra, kaldıra-ç ve makaraların temelin­
deki fizll'l, tartma ve terazinin kullanımıyla 115111 problemleri biliyor olmalıydı. Gerçek­
Len de Sabit bin Kurra'nın bugün flzlkçl olarak töhreti, terazi prensibi ve &#Jr bir kırı­
tin dengeal de dahil olmak Uzere ciaimierin dengeal Uzerine yazdıklanna dayanmakta­
dır. Bununla beraber, biraz ön<:e kısaca bahsettll'lmlz el-Hazını'ye kadar geçen ıkı yüz
yıldan fazla bır zaman boyunca, Sabit bın Kurra'nın çalıtınaları aUrdOrUimemlt gibi gö·
rUnmektedır. Yetltkınlik yıllannda mOnzev:l, mistik ve hoca olan ei .. Hazlnl, tartılar ve
ıaıtma Uzerine çok yazmıt ve pratik zekAya oahlp bir kltl olarak deterlı eoeri
Mian D ei-Hikme'yl
K/tab ei­
(Hikmet Terazisinin Kitabı) kaleme almıttı. Kendinden önce ge ..
lenlerden Arkhlmede1'ın, İbn Kurra'nın ve el-lsflzarı'nln (bır nesil önce yqamıt ve te­
razilerl, sultanın hazinedan tarafından korkudan imha edilmıt olan bilim adamı) eııerle­
ıi hakkında bllgl oahıbı olan el- Hazini'nin bu kitabı eaaa ltlbariyle hıdrootatik teraziyle
listllydl. Tuanmında, üzerindeki dejllt lk noktalara ı..,.etler konmut olan bır kantar
vardı; böylece tartma ltiemieri dejllt lk aıvılar kullanılarak yapılabılmekteydl; bu alet,
deprll metallerin ııaflı&ını belirlemede ve deterlı ıqlann deterinl teoblt etmede yaygın
olarak kullanıldı. Aletın kullanımına yardımcı olmak Ozere kitapta bır özglll atırioklar
• Iki dlııll. lnpıt.T bulu.. �• alm.yıp, f'ranuza tı..lı: ıd.n alınmıtlır. {ç.n.J
252
t:ct vcll de
verlim Itti. Ancak
bu
CK"r, bütün
deA-erine
ratmen, en büyü"- lalam flzlkçi•l
Hm " J . f ll'yııl'm'in h u l u t la rıyl a tamamen gölgelendl.
Ort<H;agd:ı Bat ı 'lı bilim a,lamları tarafından J\lhazen olarak tanınan lbn e i - Heyaem,
l rak 'ta, Baııra'da 965 yılında dog-mut ve Fatimf Halifeai ei-Hak1m'ln hükümd.arlı&-ı dö­
n t' mi n dc Kahlrc'yc gitmltti. Bu halife, aJitronom Ilm Yunua'u himaye rtmlt ve Kahı­
rc'dc, nc rcclcyı�e
Bagdaı'taki l-likmet E.vl kadar methur olan bir kütüphane kurmuttu.
Hm ei-Hcy.em'Jn Kahlre'dckl çalıtmaları görünUtte son derece bqanaız oldu. Mıaır'a
gelip Nil'In yıllık lafmaJiını gördüA"flnde, hu durumun nchirdc uygun bır hıdroll"- konı­
rol yapılmamaaından kaynaklandıA-ını ıleri aürdU. Mıaır'ın güneyine yapılacak bır mD­
hcndialik Inceleme geziai için halifenın deatekini aag-ladı. Kendi yönetiminde yapılacak
bu Incelemenin amacı, Nil'in kaynaA-ının yer aldılını dUtUndUA"U yük�ek topraklan bu­
larak nehri kontrol edecek uygun redbirleri almaktı. Ancak nehrln yukarıaına doiJ'u
çıktıkça ve özellikle A..auan'ın güneyindeki mevcut bUyük yapıları görünce, eter yapt­
Iabilecek bir fCY olaaydı bunu e1kl Mısırlılan n yapmıt olaca&-nı anladı; taaarladı&ı sula­
ma silllcmi ba.,arısızlı&-a mahkumdu. Geri dönerek hataaı nı kabul etmek zorunda kaldı.
Önce ona küçük bir memuriyet verildi, ancak halife hem alıtılmıtın dıtında hem de acı­
maııız bir kiti olarak tanındıA"ından, lbn el-Heyaem kendi hayatından endlte duydu. Bu
yüzden deli takiidi yapmaya karar verdi ve Halife ölünceye kadar evinde göz hapainde
tutuldu; halife öldükten 110nra yeniden aklına kavuttu !
(Ilm eJ.Iioyoem'lD - Hulodyu daayumd&id - ı..ı.ı...ı. bkz. L 284)
�
Bilimle utr�mayı aUrdUrmek üzere yeniden aerbe1t kaldı nda, lbn ei·Heyaem elli
yqını geçmltti; öyle görünüyor kı, o dönemde veya hemen sonra, din konusunda yap­
tıg-ı derin incelemeler sonucunda gerçeg-e, yalnızca, "temeli mantıja ve telı.lı akla uygun
olan doktrtnler" ıle ulqılabıleceA-J sonucuna vardı. Bu doktrinleri Arlatoteles'te; mate­
matik ile flzlk oahalannda buldu (Reoıııı a. 294). OriJinal optik çalıtmalanyla bu sonun­
cu konuya, yani fizlke damgaaını vurdu. Her ne kadar optiklt" ilgili yazılan batta Bat­
lamyus olmak üzere Yunanlı yazarlardan bazı unsurlar tqımakta iae de, lbn ei-Heyaem
her teyl yeniden öyle düzenlemit. Ineelemit ve tamamıylayeni sonuçlar elde etmlftl. Bu
husus bilha..a ıtık ve görme teorileri Için doA'f'lld ur. bu teoriler tamamıyla kendisine alı
olup, ne antikçap ne de daha önceki lalam Rkırlerlne borçludur. lbn ei-Heyaem, ıttA"ın
ke ndinden ıtıklı her kaynaktan yayılan bır tey olduA"unu, bır "ilk yayılma" oldutunu
.ııyledı. "TeoadUO kaynak" adını verdili bir kaynaktan yapılan "ikincil yayılma"yı da ele
aldı. ltık, böyle bır kaynaktan "kOre ..klınde" yani her yönde yayılmakıaydı. lkincil
" teaadü A kaynak" kavramı fU anlama gelmekteydl: ıtık, bir günet ıtıl'l ıtını lçtndeki toz
taneci kler1nln her noktuından veya aydmlatılmıt opak bır cümln her noktasından da
yayılmaktaydı. Böyle bir ıtık, ılk kaynaktan yayılan ıtık gibi dotru boyunca yayılmak263
taydı -bunu ei- Kindi söylemişti- aına daha zayıfi ı . Bu, gerçekten orijinal bir düşüm:cy­
di ve altı yüzyıl sonra Hallandalı Christiaan Huygens'in tek l i f ettig-i ikincil dalgacıklar
ilkesini içine almaktaydı.
[Huygen•'ID ddndl dalgacıklan lçiD bb. 1. 419]
lbn ei-Heysem renkleri gerçek ve ışıktan farklı olarak nitelendirdi; renkli cisimlerin
kendi ışıklarını doğru boyunca her yöne yayd ıg-ını ileri sürdü; renkler her zaman ışıkla
birlikte ve ona karışmış haldeydi; eg-er ışık yoksa, renkler hiçbir zaman görülemezdi. Bu
görüş, bizim bugün kabul edebileceg-imiz bir görüş olmamakla birlikte, kesin çözümü
yüzyıllar sonra verilecek olan karmaşık bir olguyu açıklamak için on birinci yüzyılda
atılmış cesur bir adımdı. Yunanlıların tatmin edici olmaktan çok uzak görüşlerinden
sonra bu görüş, hakikaten bir taze nefesti. İbn ei-Heysem, pariatı lmış yüzeyler üzerin­
deki yansımayı tartışırken de tutarlıydı; kendi ışık teorisine sadık kalarak, bu yüzeyle­
rin ışığı "almadıgtnı" ve anında geri gönderdig-ini ileri sürdü; bunu ispat etmek için yap­
tığı deneyleri anlattı. Son dereceyararlı bir kavram olan "ışık ışını" (hüzmesi) kavramı­
nı ilk kullanan da İbn ei- Heysem oldu; çünkü elinde, böyle bir ışının var oldug-unu gös­
teren fiziksel bir tasvir gerçekten vardı.
İbn ei- Heysem görmenin, gözden yayılan bir şey olduA-u şeklindeki Yunan görüşle­
rinin hepsini reddetti. Görduııı m uz şeyi açıklamak için ışınlann fizig-ine dair kendi te­
orisine ve bu ışınların izlediği yollannın matematiksel çizimlerine dayandı. Greko- Ro­
men cerrah Galenos gibi, görmenin önce gözün kristale benzeyen merce�nde oluştug-o­
na inandı; ancak eserinde, görüntünUn gözün içinde oluştuıuna dair -aynen karanlık
kutuda olduA-u gibi- bir açıklama yoktu. Ancak optik sinirden ve bunun beyin ile b�­
lanhsından bahsetti. İbn ei-Heysem'in bu konudaki görüşleri dog-ru de�ldi ama bunlar,
�ir kere daha, ileriye doÇu atılmış büyük adımlardı; görüşlerin büyük kısmı tamamen
yeni bir yaklaşımı sergilemekteydi. Bütün bu konulan ve daha birçok konuyu, en önem­
li eseri olan EI-Menaz1r (Optik)'da inceledi: bu eser, modern bir fizik kitabı gibi mate­
matiJ:e ve deneye dayalı bir yaklaşımla yazılmıştı; "otoriteler"in adianna deAil, deneye
dayalı delillerin otoritesine başvurmaktaydı.
İbn ei- Heysem'in eseri önemliydi. Eserin ne kadar önemli oldug-u, yalnızca ortaçaA-ın
Batı'lı bilim adamlan tarafından sürekli olarak kaynak gösterilmesinden deA-il, aynı za­
manda, ışıA"tn kınlmasının de�işik maddeler içinde deıişik hızla giden ışık ışıolanndan
kaynaklandıA-ını açıklayan teorisinin ve kınlma yasaları n ı n on yedinci yüzyılda Kepler
ve Descartes tarafından kullanılmasından da anlaşılabilir. Aynca, matematikle uA-raş·
mış ve bir cArinin ekseni etrafında döndürülmesiyle olu,an simetrik cisimlerin hacım la­
nnı hesaplayarak öncü bir çalışma gerçekleştirmiştir. • Böylece lbn e l - H eysem, modern
• Bu cOmle lnsılıza
ba.kıdrı mevcut olmayıp. Fran1ıxa hlllludoı.n alınmıthr. (ç.n.)
25<1
f'i zikçilcl"in ilk örnc�i oldu�u gibi, eserleri de Islam 1\zi�i nin dorueunu teşkil etmektedir.
[Röııeaana bllimiadekı optik lçln bkz. •· 363]
Kahire'li Bilik ei-Kıpçaki, gemi pusulası olarak pusula i�nesi hakkında Arapça ola­
rak ilk defa on üçüncü yüzyılın ortalarına yazmış olsa da, islam dünyasının denizcilik ve
co�rafYa bilgileri bu tarihten çok daha eskilere dayanır. Dotal olarak, Çin gibi uzak ül­
kelere diplomatik misyonları gönderilebilmek ve askeri sefer düzenieyebilmek için yol­
lar ve güzergihlar belirlenmişti; tüccarlar da kervan yollan hakkında birtakım bilgilere
sahipti. Ancak, düzenlenmiş bir co�ral;ya bilimi, dokuzuncu yüzyılın başından önce, el­
Memun zamanından ve Bag-dat'ta Hikmet Evi'nin kurulmasından önce ortaya çıkmadı.
EJ-Fergani, Batlamyus'un CograQta'sını bu şehirde Islam dünyasına tanıtmış ve el- Ha­
rezmi, Kitab suret el-arz (Yer'in Şekli Hakkında Kitap) adlı eserini yine bu şehirde yaz­
mıştı. Bu kitap esasen, çeşitli yerlerin enlem ve boylamlannın bir listesiydi ve bunlar ara­
sında, yedi enlem kuşag-mdan oluşan eski Yunanlılan n "klimata"sı da vardı; bu kuşakla­
rın her biri, en uzun günde aynı gün uzunlutuna sahip olduklan farzedilen yerleri içer­
mekteydi. El- Harezmi'nin haritasında bazı yerler için verdiA-i deA'erler Batlamyus'un
dünya haritasında verdiklerinden farklıydı; bunun sebebi de, muhtemelen ei-Harez­
mi'nin Hikmet Evi'nde toplanmış olan, farklı enlem ve boylamlan kullanmış olmasıydı.
[Mouyellk puoulamn Çın'deki ıeiıomoot ı..ı.ıw.ı. bb. •. 191-2]
Coıra&a araştırmaları onuncu yüzyılda da, İbn Hurdadbih ve İbn Yakub Ihrahim
1
gibi coA-rafyacılarla devam etti, ancak her iki cotra&acı da Ba&dat'ta çalışmamışn.
Ebu1-Kasım ibn H u rdadbih (bazen Hurradadbih olarak da bilinir) aslen lranlıydı ve
Dicle Nehri üzerinde bir şehir olan ei-Cibal 'da posta müdürüydü. Kültürlü bir halife
olan ei-Mutazıd'in (üçüncü ve sonuncu Abbasi sülalesi) yakın arkadaşı olan İbn Hur­
dadbih, şaraplar ve yemek pişirme üzerine yazdı; ayrıca Kitab el-mesalik vel-memalik
(Yolların ve Memleketlerin Kitabı) adlı iktisadi ve siyasi cotral;yaya ait bir kitap hazır­
ladı. Kitabın matematiA'i zayıf olmakla birlikte, içinde yer alan büyük miktardaki mal­
zeme iyi bir şekilde düzenlenmişti. lbn Yakub I hrahim ise, Avrupa'nın her yerine yap­
h�ı ticari ve diplomatik ziyaretlerle tanınan, İspanyol Yahudisi bir tüccardı. Yahudi ce­
maatlerini ziyaret etmiş ve bunlann yaşadıkları yerlerle ilgili olarak verdikleri açıklama­
lan kaydetmişti; bu notlardan pek azı günümüze gelmiş olmakla beraber, elimizdeki
parçalar Slav ülkeleri ve Rusya'nın güneyindeki Müslüman topraklanyla ilgili güzel
tasvirler vermekteydi; günlük hayatın ayrınhlannı konusunda iyi bir kaynakn. Ancak,
onuncu yüzyıl Arap seyyahları arasında en dikkat çekici olanı Ebu'I-Hasan ei-Mesu­
dt'dir; kendisi J3aldat'ı 9 1 5 civarında terk ederek, hayahnı Islam Dünyası ve Hindistan
255
"� ·:f�:�;�
r.�
:.-;_�'-:}
�- : , �: :-�;
..:......- .� �·
SatJ,.: Hayvanlarla ilgili ders ve·
rici hika.vl!lt'rin l''arsc;a bir dcrlc­
mcsl olan Kelile � l )imnl!'cle n as­
lan ,. ,. çakal. On lıı:�Lnd yüz,vıl.
Topkapı Sara,vı o\\üztosl. l5lilnlıul .
256
,\lilancı.
S,ıg,/;,: {)ıı l>l'şim·i yill_\'!loı ;ıiı
y.ıllllil t'Sl'r<ll·
ılıni.
ı,;,.
tlnt•nıli
n l u , ı u rımı ş l ı ı r .
l.ir .-1
; ı l ı n .ııı;ııuınik �-;.
t\ıl;u·l., l l s ı l i �-;ılışın;ıl;u·
l>i,\'n l o j i s i n l n
l.ir
l�ı,ınl.ul
lsl;ıın
k ı �nmu
Ü n i •·•·r·
silt·�i KtıHıı•h.ın.-si.
25i
ve
Doıu Afrika'da seyahat ederek geçinniştir. Ancak yaşlılığında gezmeyi bırakmış ve
956 civannda Kahire'de ölmüştür. El-.Mesudi, gerçek bilginin ancak kişinin kazandığı
tecrübeler ve yaphğı gözlemlerle elde edilebileceğine inanmışh: kendisi, 37 eser \·ermiş
verimli bir yazar olmakla beraber, eserlerinden sadece ikisi günümüze ulaşmıştır.
EI-.Mesud(ve göre bilgi. zamanla birikirdi: eskileri en büyük otorite olarak kabul
edip. çağdaş bilim adamlannın değerini küçümseyenler ile aynı fikirde değildi. " Bilim­
.
lerin düzenli olarak bilinmeyen sınırlara ve sonlara doğru ilerledi�ni" söyledi. Iki yüz­
Yil sonra. yeni öğreti üzerinde ezici etki yapacak: zamanla ortaçağda İslam biliminde ve
İslam toplumunda bir gerilerneye sebep olacak olan "gelenekçi" görüşe açıkça meydan
okudu. İvi bir tarihçi olarak her zaman orijinal kaynaklann kullanılmasını savunan ve
geçmişi bilimsel ve objektif olarak incelemeye çalışan el-Mesudi, coğraı)ra.)1 tarihin te­
mel bir önşa.rtı olarak gönnekteydi; kendi yazdığı dünya tarihinin başına da coğrafya ile
ilgili bir inceleme koydu. Coğra.A çevrenln, bir bölgede yaşayan hayvan ve bitkileri kuv­
vetle etkiledigini vurguladı; coğrafya konusunda kendi zamanında mevcut olan birçok
kanşıklığı düzenlemeyi başardı. Mekke'yi dünyanın merkezi olarak kabul eden ve coğ­
rafyayı
Kuran'daki prensipiere göre düzenleyen dini düşünce ekolüne bağlanmadı; es­
ki coğra.JYacılan da eleştirdi; Batlamyus 'un güneyde yer aldığını söylediği terra incog­
nita'yl (bilinmeyen topraklar) kabul etmed.i: buna karşılık, güneydeki okyanusun sını­
nnın bulunmadığını söyleyen denizcilerin görüşlerini tercih etti.
EI-Mesudi, bazen " İslam'ın Plinius"u (Piiny) olarak adlandınlmışhr. çünkü Roma1ı
Plinius gibi eı-rafmdaki dünyaya büyük ilgi duymuş ve kendi merakını gidermek için ke­
şifler yapmaya çalışmışh; ortaçat İslam dünyasının en ilgi çekici düşünUrlerinden biri
olduğu muhakkakh . Bununla birlikte, İslam cotrafYacılanrun hepsi onu örnek almadı.
Haritacılar, yalmzca Müslüman bölgelerini içine alan oldukça geleneksel haritalar çiz­
meye devam ettiler. hatta daha dikkat çekici bir husus da. on birinci yüzyılın başta ge­
len coğrafyacısı, kara ve deniz yoUan hakkında aynntılı bilgiler toplayan ve çeşitli yer
adlannın listelerini derleyen İspanyol-Arap Ebu Ubeyd el-Bekri'nin İberyanmadasının
dışına çıkmamış ve nerdeyse tamamıyla başkalannın anlathklanna dayanmış olmasıydı
(Resim L 247). Gerçekten de,
İslam cotrafyası, el-1\lesudi ile doruğuna ulaşmış ve iki
istisna hariç, onun ölümünden sonra gerilerneye başlamış gibi görünmektedir.
Bu istisnalardan birisi Ebu ei-İdrisi idi. EI-İdrisi, halifelikte hak iddia eden sovlu bir
Müslüman aileden gelmekteydi. Fas'ın Septe şehrinde 1 1 00 yı.lında doğmuş ve �İspan­
ya'da Kordaba'da egitim gönnüştü. 1 166'da Septe'de öldüıu halde, çalışma hayatmı
İslam dünyasının dışında geçinnişti. On alh yaşındayken Anadolu, Fas, İspanya ve
Fransa'nın güney kıyılannı gezmeye başladı ve hatta İngiltere'ye bile gitti. Daha son­
ra. Sicilya'daki Narman Kralı ll. Roger, güvenlik içinde yaşayabilmesi için el-Idrisi'yi
258
Palermo'ya davet etti: Müslüman çevrelerde kaldığl tak di rde devamlı öldürülme tehli­
kesiyle karşı karşıya olacaktı. Böylece el-İdrisi, İslam ve Awupa kültürlerinin karşılaş­
tığı bir yer olan Palermo:.va gitti; �\üslümanlar ile Nonnanlar arasındaki işbirli&inin en
canl ı örneklerinden birini burada gerçekleştirdi. Yunan ve İslam haritalanndan mem­
nun olmayan Kral IL Roger, yeni bir harita sipariş etmeye karar verdi; bu haritada coA"­
rafl özellikler kabanma olarak gösterilecek ve bütünü gümüş üzerine hakkedilecekri.
El-İdrisi, bu projeyle görevlendirildi; bilgi toplamak üzere denizaşın ülkelere h aberc i­
ler gönderildi. Proje öngörüldüğii gibi tamamlandı, ancak günümüze. el- idrisi'nin ha­
zırlamış olduğu; içinde bölgesel haritalar bulunan bir coğrafYa kitabından başka bir şey
kalmadı (Resim e. 247). Bu haritalar, "' üzerinde yaşanan dünyalar..ın esas itibariyle ku­
zey yanmkürede olduğunu göstennekteydi ve bunlar "'klimata1ara bölünmüştü. Yu­
nanlılann ve Müslümaniann dünya kavramlannı esas alan bu haritalar yeni bir düşün­
ce içennemekle beraber, büyük ustalık sergileyen tamamıyla profesyonel bir çalışma­
nın ürünüdür.
Genel gerileme içindeki bir diğer istisna, on üçüncü yüzyıl coATa.fyacısı Zekeriya ei­
Kazvini idi. EI-Kazvini 'nin bilime olan büyük ilgisi, İslam inancının ku...-vetli etkisi al­
nndaydı ve bir ölçüde metaflzik spekülasyona dalmışn. Coğrafya konusundaki eserleri,
Küçük Asya'da bizzat yapnğı gezilerin sonuçlanna dayanmaktaydı. Gökkuşağını doğ­
ru
olarak açıklayan ilk coğrafyacıydı: İran 'da Maraga şehrinde kurulan rasa.ıhanedeki
gözlem çalışmalannda önemli rol oynamış, meşhur "İlhanh Zici .. nin hazırlaamasına kat­
kıda bulunmuştu. Gerçekten de el-Kazvini'nin çalışmalan ve yazılan. İran'da bilim ve
felsefenin yeniden [email protected]şuna büyük ölçüde yardımcı olmuştur.
Biyoloji ve Tıp
Müslümanlar, biyoloji ve np bilimlerinde Yunanlılardan, Romalılardan, İranlılan:lan
ve Hintlilerden bol miktarda malzeme miras almışlardı. İslam düşünürleri, bitkileri ön­
Celikle ya tanmda ya da npta faydalı olduklan için incelemişlerdi. Baştan beri Cabir bin
Hayyan (ki kimya konusunda yine karşımıza çıkacaknr) tarafından sergilenen bir tu­
tum, daha sonra gelenlerin büyük bir kısmına da damgasını vunnuştu. Batdaı'ta ilk ya­
pılan tercümeler arasında botanik kitaplan da vardı, ancak yanlışlıkla hunlann Aristo­
teles ve Theophrastos gibi eski Yunan yazariara ait olduklanna inanılml$h.
Milattan
sonra birinci ve ikinci yüzyıllarda yaşamış Oioscorides ve Galenos gibi ordu hekimleri­
nin eserlerinin tercüme edilmesi de nbba olan yönelişi doırulamaktadır. Dioscorides,
Ban dünyasında eskiçagda bugüne kadar yazılmış en büyük fannakopenin yazan ol­
makla beraber, kitabı bitkilerle ilgili başka faydalı bilgileri de içennekteydi. Bunlann
bazılan tamamıyla pratik bilgilerdi: örneğin, uzun süren depolamanın sonuçlan
259
ve
uy-
SU" sakloma kopları,\-la iJııili rekliller ,..,rılmişıi. An,·ok bOıün bilgiler böyl< pr.ııik 6z<l­
lil:IH- �taydl: :ainı [lio.:oridH Mr bitki\i ,\-,:ıtişc� ortam ilr �ntıh olarak
df. ahftaşh. C.ııwl olarak bo&:anik ince-lc-I'M'lrrin he-r •aman nbbi bir yönü olmuştur. Bu
&dlik- on lıirin<i yil>y\1 hekiınle�n lbn Sin.a'non. lspon_,-ui-MilsiOmon •kolo m•n­
suplann.m ve EndoıiGs'ıe- on. ikinc:i ve- on �ihK.·O ��.. lda çalışm•ş l\\üslüman bilim
adamlonnın ...ıleri'* ırınılmekre olud+ sibi. on dördOn<:ü �-üzyılda huırlonon an­
siklopedik ...n.nı. .ı. bu i!oellik de-·am onnişıi.
Bocanite' hbbi .amrıçlarla .vaklaşımın iki istisnası ,•ardı. Dokuzuncu yil:l,.',lda. bir
lnolı ıarilıç; olan ft ayııı .......ı. lslahuı 'da asıronomi plemleri yapmış bulunoıı
Elıu Haııik .ı-ı::ıı....m. Kicıı l> J-N.-Iı.or (Biıkiler Kiıabı) başl..,nı ıaşıyaıı �ııiş bir der-­
ı.- ....,...,. (a- o. 256). Bu l<iıap. çok mikıarda � "" ıarih �çennekle birlikre.
� �-ı. doluydu "" soıırolr.i d&ı.ınlenle bu ltiıopıan ..ı.. sık olmnlar yapıldı.
lkıaci -. onuıı<U yil>y\lm ikiac:i yansmda Basra'da """-"" çık ıı "" lhvan 11&-Sola U.
lıotlaa•ılı.vd> (a- 246). lh,-... ils-s.t:.. Neoplaıonimı "" :0\anicili�in (din ..,....._.
diıııya ...-kleriai feda ..ı.r.k ruhu maılıledeıı kunanııayı vuecı... Iran koyııalı.lı dıaalis­
lik bir din) <tkisi .ı.....ı. bulunuı pli .. nıdibl bir ll\ilaliımaa ı...-.ı..ı;ı. birli#\_>-di. 1\ı>­
,_·,.. yo�ıuaca i\ftleri ıanliııdan bilineıı -' v. pli bir ıe&irini kobul .de...ı.. Ywıan
r.ı..ıe.ı..ı otkiııiıı bırobıayı deııemişler. siaıyo v. pli dimlerı. ..,.._q�uı�ı. Bununla
lıirlikte ltioMiorı..ı. (Episdes) • ._,-ı�m�anmaa... data bilimloriıı � ı..ı-ı.­
..... � Bu � oıılan bitkinin şeklini. yapısını .. bqyametıiıü �
...ı. -qo;. Doha sonra. biolr.inia çeşidi lusıııdanıım sayı ....boliomı..ı
.
w bımlarm ı..,._
mik cı- iı;inddü yeriDI ...._..ı.nı.: _.... bilime .... dep�� kotlıdan. biılı:ilerin
biıyiı...ı w -rolo;isi -.ın.ı. ,..ı.ı.n � ..ı......,.
� seli-- ll\iısliımanlar biihlıı .mı haynnlarm hayotlon w -"""'Y" şolille- ı..ı..ı-ı. ... �- Bu ndi ha,waıdar. ...... .ı. ı.aıa � kobilelerin
hayaıuon ....... ...u etmelı:ıedir. ı.ı.... - clowlenle. dow "" at halıkmda çok
..ilr.ıanla a_ynablı bilsi ....,....__ ı.ı..·da ha_\'\'Oillar. dial ı..ı.-ı... da 6nem ._-dı.
� -... Uılorini � Taıın'oın hikıaeti w insuım dony•dalı.i
.....-.ım ı..ı..ı-ı. .......ı.. .ı... � inomhrdı. Cerçelı- .ı. ....... hulıulıu.
hayqoılon ....ı � ı.on...,...ı. ham sarumlıolulılar &rs&mıı.<il· ı.ı.... .debi
....ı.n..ı. hayqoılon sık sılı ...ıı.. buluııulması w ha_wonlann kouııilr. uıısoırlonn
...bııllori ..ı.r.ı. ....... bıa yilodeaılir. Bu ...ııu a_YI>l .......ı. ha,wonlann .ı.....
....... ......_. da ... .......ı-lır
SelıbiDı:i yila_Yıla oit -.lııjl -'eriaılo � .ı...ı.r "" adar ....... edilmişlr.....
........,.. � __._ � ......_ - � l--.ılo -..
� ....... Wıı ....ı..p ....... """' .ı-..ı..· ..ı.ıuı.ı.n... ........
te-
olup. bunlar Islam dininin ak1lcıl'lına i nanmqlanh ) pr8.a bilim adam,1 ,-e mut.asav­
vıt' lbn ei-Arabi. ha�"·anlar lleminin Tann 'n1n hikmetinin � oldutuau vurplaıddar.
Arap;a nesir �va.zmadaki ustai'I\VIa lanınan el-Ca.hia de bir mutailevdı. E'J.Ca.lıb. ei­
,V..bi '� d�rlori, 350 k&dar hayvanı d6rt sınıfta ıoplomqlar ve 1ıu .:...0.., ı..ıı,ı.-.
de- ha�"'·an.bnn harelc.e1 ediş eck.ille-rini t'SU alm�.
Dokuzuncu yGzyal boyunca. ve 01\uncu yilzydın ilk yansmd.a. d-Kincll ve ei-Farabi
başka hayvan ı.anımlan da vonliler. Ancıık. aoolo;idelr.i •n &wmli lr.aıla. pnd ....ı1r.1ap...
di dorloyon ilimlor '� felsef.don çok c1ota "'"4bnnolonn.a iJsi duyan _.... ......._
yapddı. Bunlar, dotnı ı.anıınlonl• aralonndıı Hiadısıan 'aaiı bıw ..-;lr. hayvanlanıı ıa.
nıml&n da vonlı. Onuncu ,vilzydın ortasından ......._ daha l'elsell ....ı.. arıaya çılr.b.
Bunlar, ·,....ı,ı, zincirini" daha ıı\,vodo AristoıelosU. "clota monliveni ",.. yanı ...ıaı.,. •·
.......... dayananlr. tanqıııakta; hayvanlaruı ,......ı.ı.ı.. - (halıiıaı), - ....
Bu ....ı.nı. il; _..ı.,.. ıa
lr.illorinl vo salıip olclulr.lan duyulan ıuıuıılomalr.,..L.
mik ""'ımlan da •·ardı anıa lıu ıanımlonn hopsi. ilahi mocld .... alıaualı yapıinııııı. O.
birinci yilayıldo. lbn Sina ve on ilr.incıyilayıldo. lbn Rilşd do lıu cla&nılıada yudılar. Haı­
ıa lbn Sina. hay.-an psikolcıjisi lr.onuaunda bıw � bolirı.e.lr. kadar ileri pıı.
�-lo i lgih goniş b.'ıliladorin � oJdıtı ....ılr.lcıpedı .....Jeria ı.....ı..u-. ... ilçila­
cil vo .., cliınlilnı.-il )iizy>llanla da devam <Ili; on GçWıcil � .J.. Kaawıi �­
nn Nıvımma vas�lala.nna. da�vana.n yeni bir 11radlaDduma. tSiiE eni. Daha soan. • dir-.
dilncilyiloydda. K•maloddin .J.. O.miri• Klcolw �,.., Gl �......,·, (� Haya­
b Halr.lr.uıda Kitap) ,)'UIL. Bu ..... goç d&oetıı ı.ı.... .....ı.ıı ....ı..ı.. ... &ıde �
di: bunıda .J.. De.iri. daha ilacdti çaJq.olon � ... J.i!.yloce .....ı.ıı lıilpi­
niıı s-it bir -.ını 'OOI'IIÜfli- Eoer. dıDi ...... kadar � �.,.ı. ...... içonliti
iı;iıı çok popillor oldu: Tıın:�:" .,. Farsçıı Y,. _.;Idi (a- a. J56.1). �
alon bu ilsL I\� ........cıa da clovam oııi. Hiııdısıaa 'm Moto� illıpor-.a Cilıoa­
.p- bıw IMılilooloriııi lıiıkilerin ve Jıoı.v-lona dildı.ıııl;
p-. lr.endi lr.iıabı Tiıoı'd:-1 aı...u.
...,ımJan.,.. ayımııştı. Bu lıiılilmler, Olıaap-Uı � ..u.,.nır .....tço�an w -ı.
W. on yediııcl y;ı.y.hn - saDa�Ç�Sı l\ı....ur ıanfuıdaa �
Tıp sahuonda l.ı.m lr.olııJril Golenoo 'un (i\IS ilr.inci � � çok JO:.Y
borçludur. Goı.-. --ı lr,..,....,ndalr.i pnıilr. lıılpiai � ve ..kerleriıı
cenalılılm• yafJblı smıdo. ı..... oı.-ı. berabet-. blılıi � Honıplıilııs ... Era­
-- ıaralinclıuı claha ııa.. � ---- ... Ar-ı.s'iıııı � -­
.lr, yda. Golenoo'un -.i..ı. - ..,.lı ..ııı... (acolr.luoa) ilt v- ­
....,.ıa
�nler ansondaych. T-...lor lıillaassa Salıit ı.ı.. Kıona ....r-ı.. Botdaı'ıa �
ve
261
n. Kosta bin Luka ve lshak bin Huneyn gibi di�r diter hekimler. _,;ne başta Gale­
nos'un eserleri olmak üzere Süryanice'den \'e Yunanca'dan nbbi eserler çe,·irmişlerdi.
Ancak. dokuzuncu ve onuncu yü�..l İslam nbbı Galenos tıbbının ,yeniden caniandıni­
masandan ibaret deA'ildir: Ebu Bekir el-Razi. dev bir anıt gibi iki yüz.\'ılın üzerinde dur­
maktadır.
� San'da Rhazes olarak
tananan
el - Raz i . İran'da Rey şehrinde 854 civano-
da d�u ve 925 ile 935 yıllan arasındaki bir tarihte aynı yerde öldü. Şahsı hakkında
elimizde çok az bilgi bulunmakla beraber. bir süre Rey'deki hastahaneyi.. daha sonra da
Baidat'ıakini yönetmiş oldutu bilinmektedir. Bu önemli bir göreV(Ii, çünkü içinde bir
eczahanenin de bulundutu İslam hastahaneleri büyük kurumlard.ı. EI-Razi'nin getirdi­
A'i eleştirileri inceleyerek elde eni#imiz felseh. görüşü. alışalmışın dışındaydı. Siyasi ve
sosyal eşidiAe inanırdı: insanın. doğuştan gelen yeteneklerine göre sınıflara ayniması
A.krini reddetmişti. Bu konuda. İslam toplumunda. dini sen biçimde eleştirdi: insania­
nn eşit olduklanm söyled.igi gibi, işlerini yürütmek için dini liderler tarafından zorla ka­
bul ettirilen bir düzene ihtiyaçlan ol�m açıkladı. Mucizeler meselesine gelince,
bunlann mümkün olmadıtım düşündü ve hana. bugün kayıp olan Kitab ül-11 meyerot­
tü bihi isluua meyettahi min uyub il-enbiya (Peygamberlerin H;leleri) başlıklı bk k;rap
yazdı. Hippokrates ve Öklides gibi bilim adamlannın dini liderlerden daha önemli ol­
duklanna üwuh. Gerçekren de ei-Raz;, d;n savaşianna götüren fanatizm; doprdutu
için dinin kesinlikle
zarar
verici oldupnu ileri sürdü.
El-Razi, bilim ka:rşısında da ay111 şekilde tenkitçi ve otorite karşın bir tavır sergiledi.
Bilimin sürekli gelişme gösten:J.iAine inandJAından, kim olursa olsun eski otoriteleri eleş.­
ôrmeye oldukça hazulıklıydı ve hana b;r eserin; Galenos Halckuıth
ŞUpheler olarak ad­
landınnlftl. Bilimin sürekli gelişme içinde oldup görüşünü. bilimin zirvesine şimdiden
ulaşdmıf oldutunu veya yakın zamanda ulaşd�nı kabul eden Aristorelesç;lere karşı
kun-ede savundu. İster Galenos'tan ister başkasmdan gelsin, bilirnde dogmalara rağbet
etmedi. Oop ilemi söz konusu olduAunda. atomcu görüşleri Demokritos'unkilerden
pek farklı değtld; ve dön unsurun (kı;k eleman) atomlardan oluştutuna inandı.
EI-Raz; çok başanlı b;r heldm oldutu g;b;, np yazan olarak da büyük şöhret sah;­
lriyd;' Çok sayıda ve gen;ş kapoamlı el k;raplan yazmış, ç;çek hastalıAı ve kızamık ko­
nusunda eserler vermişti. Bununla beraber, np konusu dışındaki gOrüşleri, radikal akıl.
cıl�Aı ve din brşan hücumlan onu gözden düşünnüştü. Daha sonra bu durum hakkın­
dayazan İbn Sina şöyle demişti: "'ei.R&zi zamaninı çıbanlara, idrara ve dtşkıya basret·
meliydi ve yeteneklerini aşan işlerle u�qmaktan sakınmalıydt."
lbn Sina. bazen .. Islam'an Galenosu'" olarak adlandınlmışnr. Bunun sebebi. onun bü­
yük takdir toplayan ve
daha mükemmel hale getirilmesi mümkün görülmeyen ansiklo262
pedik np eseri Kanun i:lur. Ancak burada. Müslüman Ispanya'da Kanun yerine
başka
tıp eserlerinin tercih edilmiş oldu�nu belinmek gerekir. Kitabın yaygın kullanım1, ge­
rek Islam ülkelerinde gerekse Avrupa'da ona� nbbın1n durataJtlatma.sına. yol açmı.t
ise de, bu durumdan lbn Sina)., sorumlu tutmak, dürüst bir davranış olmayacaktır.
Bö.v le bir durum kısmen on birinci ve daha sonraki yüz;_v�Ua.n:la genel olarak otorifeve
�­
kadar R.lozof­
gösterilen aşın saygının sonucu oldu� gibi, k1smen de el-Raz.i'nin ilerici fUcirlerinin
nellikle kabul edilemez bulunmuş olmasındandır. İbn Sina, hekim oldu&u
tu; teknik olarak ei-Razi'den daha iyi bir fllozof oldupnu sö_}�emek aba.rtıu, sayılmaz
ise de, el-Razi, İbn-i Sina'dan daha iyi hekimdi. İbn-i Sina'mn felsefesinin büyük kısmı,
Kuran'ın ve Aristoteles'in etkisindedir. Böyle olmakla birlikte, bilimin onun görüşlerini
şekillendinneye yardım etmesine izin vennedi�ni farzetmek yanlış olacalr.nr; illicak söz
konusu bilim gelenekçi bilimdir.
ibn Sina'nm ça&daşo, lslam'on buyük cemolu el-Z.hravi 936 ydına
doğru Kwtuba'da
(Conloba) dot<Ju. Otuz cilnon oluşan bir np ldıabo yazdı. Burada nbbi etilde yoğrul­
muş bir tıp modeli sundu ve nbbi uygulamalan simyadan, felsefeden ,,.e ilahiyartan ayır­
dı. Doğum konusunda miikemmel bir hekim olan ei-Zehravi, cerrahhk ve cerrahi alet­
ler fizerinde çok say1da yazı yazd1: yapntı cerrahi operasyonlar 300 yüzyıl boyunca cer­
rahi teknitinin en üst düzeyini temsil etti. 0
İbn-i Sina'dan sonraki yüzyıla geldi�mizde,
daha önce astronomi balısinde söziinii
ettiğimiz lbn Rüşd ile karşolaşovoruz. ibn Ruşd'ün
na'nın eserinden
kapsarob np eseri, Encliilus're ibn Si­
daha fazla takdir gönnüştü. Buna �en,
İbn
R.iişd, yenilik getiren
bir kişi olmaktan çok bir uygularnacl gibi görünmektedir. MaınaSh. İslam nbb1, on ii­
çüncü yüzydda. dikkare deser iki heldm sayesinde yeniden donota ulaşn. Bunlardan bi­
ri. Ürdün'deki Karalita 1 233 ydmda d<>ımuş
olan el-Kur idi. El-Kul'. Eyyiibi halifeleri­
hoca
yapn.
nin idaresinde önemli bir mevkide bulunan bir Hıristiyan Arabın oA'Iuydu. Iyi bir
olan el-Kuf, Şam 'a gitti ve Suriye'de Memluli: ordusunun karargihınd.a cenahlık
Orada iken çok eser verdi; İbn Sina' mn bilimsel görüşleri fizerine bir açıklama yazcL.
yazılmış en kapsamli Arapça bp
birçok hp kitabi ve cenahi konusunda o güne
'
metoini haz1rlad1 (Ralm a. 269). Bu sonuncu konudaki tecrübesin.i Haçb Seferleri'nin
kendisine �ad·� çok sayıda hastaya bon;luydu. Bugfin el-Kur. kolcal damarlar için
kadar
venl� tamm ve kalp kapakçoklannm işlemes;yle ilgili açoklamalan sayesinde hanrlan­
maktadlr. Bunu, mikroskop döneminden çok önce. Avrupa'da Malphigi'nin kdcal
­
damarlan tammlamasmdan dört yüzywl önce yapm1şhr; ancak, el-Kurun tan1m1 çok dilıı:
katli bir gözlem sonucu yapılm1ş olup. şanslı bir tahminin ötesindedir.
[!ba ııa,d'GD _ _ ..,. Iob, L 24J)
263
On OçOncD yOzyılın dı kka le ,Jeger lıır ılıger hrklml, (:ll!rrah l im Ncfhı lıiL ŞJun yak ı ­
nında dopn Jlıın Nefl., bir önceki yü zyı lda Nurt'fJdın• larafınıJan k urulmut olan hıuıla�
haneele ltp ejtti m l ,anJo. f >aha 10nra Mı •t r 'a s1111. Oraıla han81 ha.tahaneılr tJer.ıı ver­
dJtl lrillnmemekle beraber, aynı zamanıla Memlulc Sultanı el·l'..a. hlr'in tw.el hrldml nlt l u:
bu mevki ona dJ&er prati•yen helcimler Ur, ıaında OaiOnlıık ..glaılı. J.lam h u k u k unıJ.ııı
uzman btr k lfl ald ..... ndan. hukuk derolerl de verdi; bu gllrev Için en iyi oulay gil,i gll·
rOn-kıcydl.
lhn Nella. otuzlu yqlannda Kluıb eJ.,.m/1 fl .J•.,""" .J.,b/,!J'r! CTop Sana u O,.. r ine
Kaptaml ı Kitap) .Wiı eterini yazd ı . Bu e.erlnl .clclz dlt noltan derleyerelc ve kendi lı;Q.
ıophanninde bulunan ..,onoco oayodakl ....-den (300 c i l ı ) laydalanarak h azo rla m ott o .
Vaywnlanmamıt neriert arumda ce"ahl konuaunda; bllhaua cerrahi teknikleri, amell·
yat IIOJII'iUI bak ı mı, cerrahiann garevl e r1 n l ve cerrah·huıa.hemtlre Jlı,kJieri ele ala n
aerlcr ... rlokıaydo. lhn Ne/lo, aynca. H lppokraıa'l n ln.amn TabiMil adlo e.. rıne de hlr
terh yudo. IlatOn bunlara ..,.,.en, bu verimli ya..r hugOn kOçUk kan dol.. omono, yani
kalp ıle akdprler araaooolakl dolotomo bulmut uld .,.. Için haurlanor. llu ketAni yayon·
layarok. kanon lıalbtn btr ıarafondan diJer ıarafona geçtiSini laneden Galenuoun
ıanıamoyla hatalo old.,.. n u <aurca Ifade etmlttlr (a- o. 268). lhn NeRoln hu önem·
lı ke,R, koçOk kan dulatımonon Avrupa'da Servetua ( 1 553) ve Columbu 0669) ıarafon·
dan ıammlan.,.ndan Oç yOzyıl önce yapolmlflo. Servetue ve Culombu'nun ıanomlan ı..,
lhn Nello'ln Akirierinin Beı(ya ulatmuondan otuz yol eonra vorll m lftl.
ı- .. ...... .... ..._ ... .... .. �
sı.,. ft Kimya
l.Jam billmini bttımı..ı.n önı:c, elmya konueuna yani kimyanon
ılk '"kil ularak aJır
biçimde -ya çıkan bu bılım-u..,..bOyO kantımona IJllz atmamoz gerekir. Slmyanon
hodell, çok
kez "l'llozofT"'o" alarok adlandonlan bır ruhani etken varl'ltnda neenelerln
lldnO dönotıOrmektl. Slmyagerln kendı.ı
de bu dönO,Omlero yardım etmekteydl. lt­
lemlero yalnozca maddi dotmler alarok deitl, lnaanon ko-•mlk dUnyuınon ..mbullerl ola­
rak lıatıJıiT dOtOnUien metal
ve
mı.....ı leri kullanmokıaydo. Simyayazmalannda ve çi·
ztmlerincle yer alan uınılojlk Itaretler ile metaller ar... ndaki llltki bundan kaynaklan·
moktaydo; Gonetln ltereti altını, Ay'onkl gOmOtD pterlrkon Merk Ur covayı, VenUe l..
belun tıomJil etnıekıcydı. Slmya. ruhu ve kozmoou Içine alan bır "bilim" Idi; burada, IJo.
... metalleri
ve
mı.....ıı.rt cJoauran kuıul bır Alemdi. Bllylecc eimya, mlotı.ızml ilham
etmokle birlikte, metal
ve
mı.....ılerin dıkkatll ineclenmeelnl de teplk etmekıeydl; bu
da. daha -ralan prçok bıhm Için çok yararlı alacakh. l.Jam dOny..,nda .ımya, Yu-
n;ın, l lint
vr
from r�W:rlrrlnin Ulj: rr n i l m r ıd yanıntla hazı rna�itJrkrtn yeniden inuknme­
ı.lnl �ap.amoaktaydı. liirı;ok Mü11lüman hill m ıulamı hu konuyla llstleM I . Bu yar..arlann
luı.tınd.ııı , rnineraloji ür.erlne g� nl t hlr ılerleme 11kn KJtMb �J.,·tmshJr fl mllrl{, el-c·f!'Ys.
ŞifA ve
Kanun 01CIIı r��erlrrlnıJr mineralleri vr metaller1 •ınıflandıran ve kendi du.Gn.c.ekrt dot·
lılt'in (Kıymt-111 T.1Lfl a r Hakkınıla S.ıııyı•ır. Hdgtler Kitabı) y.ııızan ei-Birunl Jle,
rultu•unıla hunların mcy(lana gellt tek lll� ni tanımlayan İbn Sina gelmekteydl.
[Çio'do otmya ı..ı.ı...ı. bb. � 149, Jfla(fa - .... W... •· 21+6)
Bütün •imyagerln Içinde en önemlı•l, çalıtmabn sekizind yüzyıl tonundan doku.­
zuncu yüzyıl h.ll.fına kadar u:u.nan Cabır bin Hayyan'dır. lim Ha.wan (veya m ..k kul.
lanılan hımtylc= Cabir), btr taraflan mlkrokozmo.-makrokozmo. kavramı, dıpr taraftan
da dünye-vi kuvvetler ile kozmik kuvvetler aruındakı kartılıklı etldlenme hulundup
Inancı üzeı1ne kurulu bır dot.ıı feltıd'cslnc uhlpd. Mineraller 41cmJnln, onun kurdup
ne•ncler tm�asıntJa Ö7.el öneml vardı; bu tema, deAeniz metallnin alıına dönllftOrOime-­
•1 gibi olayları Içine al maluayd o . Cabir, hılomorflzml lhylomorphl•m) -M1110teln'ın
olön unour ve dön nitelik doktrlnl- kabul etmlt ve dön nitelikten laı<ak, '"*"k, kuru
ve ıslak) Iki kınci unaur çıkarmıttı: bunlar, daha sonrald Islam
ve
Avrupa slmyuında
sörülecek ola n cıva ve kükürt ldl. Cablr Için bu Iki un1ur, bizim bu,On bildilimiz cıva
ve küLUrt maddeleri de-g-t ld t ; hunlar, d lti ve nkck unsurlar veya Çinlllerin Yin ve- Yanı'•
gibi etki unourlanydo. l.>op.la l.u l u na n butOn meıaller, bu Iki unourun "eviii iJI " oonu­
cunda olutmakıaydo. Metallerin bırbirinden fa rkl ı olmaoo, Içerdikleri ""10 ve kokan
aranma ve ayn� blrlqme 11rumda gökten gelen etkilere batfJydı. c.blr'e pe, 16k·
ıeo etkiyen kuvvetle.., biltOn metallerin "dopooıo " (unnatural) ve "dOnyallleol " 6zellık.
lero oahlp olmaatndan kaynaklanmaktaydo; moraller, geupnlerln Yer yOzeylndekl lfa­
reıleriydl (Cabir'ln gezegm terimi Cilnet ve Ay'o da kapoamakıaydo), Aynı zanwıda.
metaller araaonda oayıoal Ilitkiler bulundutuna da lnanmlfh. Boylece, moıallere uygu·
landıJo zaman, dön ni tel ilin (oıcak, oopk, kuru, oolak) her birinin 4 der..eye, her de­
recenin 7 kooma, yani toplam olarak 28'e böiOnmeol gerokmekıeydı kı bu uyı Arap al­
fabooindekl harf oayıoona qllll. Aynca 4 hal vardı ve bu, toplam ı 17 eden 1. 3, 5, 8, d�
zloıyle Ifade ed llm ek toyd l . 17 oayıtı, llemin yapıoonı anlamanon anahıanydo. On yedi ...
yıoo, aynı zamanda, bir olhlrll kare ıla de ll ıtkl hyd l ; bu kareyl meydana soıtrm aoyılar
da, Plıhagoraa'on mOzlk notalan dlzlol, Babil mlmarloindekl oranlar ve Çın'da lmpara­
torlçe Wu tarafı ndan 688 yılonda _,ani Cabir'ln y.,.ado&ı dönemdan biraz lkM:e- yaptı·
nlan cennoıtn aembolik tapın.tlt Mlng Tanı (l.,k Evi) lle ba&Jantolıydo.
(Yıa .. v-. ..,. ı.ı... � ı69J
C.bir'ln ....,..,, cJoıadakl çok çqlıll maddelerı oonollandorma pyalnl tatımakıaydt;
kmdı.ı bunu, doja ve doJaOotO ilemler oruonda ka,...l oklı uygunluklar 1111yaralt
1
YIIJIIL
üçüncü yüz,pllarda lskenderiye 'de. özellikle Zosimus lara­
Bu ,-aklaşım. hem ikinci
fiacian geli,ririlmiş olan simya_va. hem de Pithago.-as'ın misrisizmi�1e Perslerin kinayeli
höb..lerinden (all"8"':'·) ı..,_,...aldanan d;g.r �le re da�·anmaktaydo (Raim 293). Bu
� yalnızca kanşlk.lp bir düzen gerinnek için ıasarlanmlŞ bir .şema olma�,P· ruhani
kun-eılerin n'ftlli .qm.;LSI için kullanalabilecek tek n i kle r geliştinne.'i de amaçlamaklay­
,"C
L
zamanının diğer İslam düşünürlerine göre. en·en. bugünkü bilimin kabul
Azik.sel bir alem �Idi: daha ziyade çeşitli "-aroluş se'i�-elerini kap­
sayan ve islam 'm v.ıhiyleriyle aydınbnlmış bir alemdi. E'-Ten. kürelerin. dön unsurun
w burçlana bir araya gelmesiyle oiUfmUŞtu. içinde 28 ilahi isim yer almaşn ,.e donık
aolnasa. semanın en üst :sn't'-esi olan Peyprnher kan�-dı.
� metallerin alnna dönüştürülmesi yani transmütasyon. sadece fiziksel bir iş­
lem nlank piilmeyip. dop! dünyada edta; olan daha yüksek bir unsuru da içermek­
a:ydi; aync:a. iksir llkrtvJe de batJantoLydo. lks;r ise, ölüm ve yen iden � çözülme ,..,
poh...._ gibi &imya uvnndanyla ilgiliydi. Fakat transmüıasyon gerçekten mümkün
müydü? Hiç olmuş muydu? Bunlar. islam tarihi boyuna �olmoş sorulanb. Genelde
a-h�. baz, istisnalar doşonda. traDSmüıasyonu ı...b.d ebnedikleri gibi, sinoya ve
biiyii a. iJsi1i d;g.r çaloşmalardau da hoşlanm.azlanh . Mutezae ıaraftarlanndan Kadı
Abdiilc:ebbar. traDSmüıasyon Ilkrini desteldemiş ve birçok lllozor-bilim adamo ve hekim
aransmülaS_yOIIu kabul etmişd; lbu Sina ise, kimyasal k.avnunlar olan ava ve kükürtü
kabal ebnelde beraber, tran5müıasyon llluine karşoydo.
BeldenebiJec.t; gibi. akdco düşünen bir kişi olaıak ei-Razö. simyanuı mistik tarafınon
büyük bmmo reddetaUş ,., daha ziyade. simyacolann deneylerle elde ettikleri sonuçlar
iizerinde durmUŞhlr. Simya daini kullanmaya eiiJim); olmuş ise de -Uimleri simyan•n
gizli w an� - özeDilderini yansn:an iki kiıap yaznuşn: Kirab el-esrar (S.rlann
Ki..ı.) ve KitiJb el-esror ""7-surei-rar ( Sorlana ve Sulann Sorlannon Kitabo)- birçok
kimya işlcmiai açok olaıak ve hiçbir gizli noluaSI kalmayıu:ak şekilde woomlado. Bu iş­
lemler .....,nda. danu,_ w � (maddeleri oksiolemek veya IOZ haline getir­
noek içiD boonlan eritmeden yüksek soeaklokoa ,.,,_) da bulunmakoaydo. Bundan başka,
cioimleri hayvanlar, bidr.aer ve mineraller Alemi olmak üzere üçe ayonr.ok çok kuUanoş­
h bir ra....ı.oı..;ilı. •nollandınna yapto. Kimyasal bdeşilderin hpcalti kuUanuaoyla da d­
gileadi. EI-Razö'nin alkolü abbi olaıak kullanan ak ki,; olduğu &ürilşii d� detddir:
faba Islam simyaslDIII kimya bilimine döniifüme sürecini başlaran o olmuştur.
Onuncu yüzyolda hem lloh Sina. hem de ei-Farabi, iksi rler ve simyayla ilsiJi diAer ha­
ZI koaular il2erinde ysznuşlar ise de. d� simya hakkonola yaznwnoşlardo. Yllz yol
soara. Ebu1-Hakim ei-IW!ü simya alederini konu alan kuUanoşh bir rehber yaacb
(a- "- 261'J). Simya. onun miııdk yününü reddeden baim adamlannon geli,tirditi w
dı.
Cabir ,.�
eftili gibi _,...ın aza
p�tilt bakan yeni aluma paralel olarak varlt�J.ru sür­
islam kii.ltürünii.n Ba.tı �va verdili minslardan biri ol mut
ise de, bu miras içinde el-Razi ve meslekcaşlannın gelifrinfiai ve kimyanın önc:iisii saYIlabilecek ön-bilgiler (proc:okimya) simyanın )"ouu nda yer .almlfh.
k i myasal
reaksiyonlara
daha
dürdü. Her ne kadar, simya.
(BoD'da -- .-..... -- .... bb. L 340-J)
Buraya kadar söylediklerimiz. Islam kUltürüne mensup dii.fiinür, biJ&in. cxıpa{vaa.
data bilimeisi ve hekimlerin. insan1n dop ilemi haldandaki bilgi birikimine öacmli bt­
kılanla bulundupna şüphe bıraluııaınakwlır. Bu. aniann see donem Dr'-& ıı... d­
yasma verdikleri mirasin bir kısm.dır. llip.-r lusm.ı ise. daha Once g&diilfimiiz !ibi. Y•
nan bilim eserleridir; bu eserler bazen clcıırudan �ya bazen de İslam �ültüriiııün
kalburundan süzülerek Batı;.... seçmiştir. Ilk Müslümanlar ve bütün l.ıam düııyaso, bi­
limler üzerine çalışm•ş "-e önemli btkdar gerirmişlene de, bqanlan bir müddet: sonra
durmuş 1.-e modem bilime hiçbir uman ulaşamannşlaıdır.
islam her şeyden ön« ""ahiyi yüceltmekte 1.-e onu, her te)'in i.i:zcrinde ve en büyü1r.
otorite olarak görmektedir. Bu. alda önem verilmediği aniamma geimezö tam teni:De. in­
san aklının kullanımı Tann 'nın bediy<si olarak �rlendirilnı iştir; ancak bu da. her za­
man vahyin kontrolü alnnda yaptlmalıdır. MS 700 yıll.noda ortaya çıkarı ll\utezileler.
bunun Farluna varmışlardı; l!"rçekıen de akbn kullandmasma çok iinan ...diler ve di­
ni inançlann en derin nolualannın bile akd sayesinele arılaşılalıilea sCiylediler. Bu­
na karşılık. birkaç yiizyıl sonra ortaya çıkan Eşariler, akbn aşın şeUde �ullannnım ve
dini dopıayla l.anşnnlmış olmasını reddettiler. Yaklaşık ila yüZJ11 boyuna- bu ndıip
okullar birbiriyle mü�le eni ve on ilanci yüZJ1Ida q.,ılerin � plip sdcJi.
Böylece. pasif kabullenme tavn l!"lişti. Bu tavır, isler istemez lıııpasoz bilimool dıışaıı­
ceye karşıydı ve enıelektüel l!"lenekçilik ııaJip geldi. Islami).... bilimi ve dini hiçbir za­
man, bizim şimdi yaprıtımız sibi kesin olarak birbirinden ayırmadı Ye bilim meplesi
başkalan tarafından taşınmak zoruoda kaldı.
267
268
C�ırc·: Cıin.ımlı ,\'.ı r,ıl.ırın ılağtı n ­
m a s ı F.ır>o,;.ı lıır d _v;ı..:m.ıM n ı n y;ık­
l.ı�ık l :illO ,\'ılıııtl;ı Y·•P• I m ı ş T ü r k � ··
f<•rdı ın e s ı rıd,m. Bu uyı;ul.ıına, is.
l.ım ı l ü n,\'a�ında "" orıaçaj: :\.,rup.a·
sınıla ,ı.ı,vgın k u l lanılmak ıa,vdı. llib·
l i m l ıC<JU<' Naıionale, Pari�. ( llahse·
dilen T ü r k \ <' t:S<"f . . \ınas,valı h,.kim
Ş<•reiCıldin S..hunı:uıığlu ' n u n Ccr­
r.:ıh{ı-cı ü/-H.1n(vc i s i m l i cH·riılir.
( o,; . n . )
·
S.:ı{f</a: E I - O i r u n i ' n i n bir cly.wn.ı
escrinde (on bcşinı:i yü�_1·ıl) bir �•··
�arycn operasyonu. E d i n b u rg h
Univcrsiıy Librar:_\··
S..g,/a: llanııım.ı işlcmi i\'in k u ll.ını­
l;ın hir cam iınlıik (unum·uyiiz,vıl).
Islam siın,vası, madde ilc kuznıns
arasındaki ruhani ilişkilrı-in iin<·ıni­
n i \•urg u l a m a k l a birlilııc, k i nı.ı·.ı
ıelıııilılcrini gclişlirmişıi. Scit"m'e
Mus••unı, Londr;ı.
269
s�gJa: Adamotu bitkisinin
(mandralıe) uygun ayml�r ile
topralıtao nasıl sOk ülecegioi
gOsıercn resim. Adamotu o u o
(Solaoacea ramilyasındao bir
bitki) çatallı kökünün '"""""
l>eoz..dig:ine ve topraktaki kara
ruhl;.rın gücü oıhmda oldugu""
inaoılırdı: hıçbir iosao di bu bit­
ki\� sökemezdi. Tıbhi bitkiler
k � nusunda uzman Yuoanlı bo­
tanik\·i Diosroridcs'in eserinin
Latince tercümesine dayanan
bir el,vazma c..,rden (on ikinci
yüzyıl). British Library. Londra.
270
2il
VI.
Bölüm
Roma'da ve
Ş
� Bilim
imdi de, milattan sonraki ilk yüzyıllara geri dönerek bilimin Batı'daki gelişmesi­
n i inceleyelim. Yunan düşüncesinin Orta Dotu'da korunmasını &a�layan en
önemli faktör İslam medeniyeti olmuştu; bu düşüncenin Sattı'da korunması ise,
önce Romalıların Yunanlı bilgin ve düşünürlerin eserleri karşısındaki tutumu, sonra da
H ıristiyanlıA"ın Avrupa'daki entelektüel çalışmalann her yönü üzerindeki hakimiyeti sa­
yesinde oldu.
Roma Dlitllnceol
Milattan önce üçüncü yüzyıl gibi erken bir dönemde, Eratosthenes'in lskenderiye'de
Yer'in büyü k l üA"ünü ölçtü#ü yıllarda, Romahlar bütün ltalya'yı hakimiyetleri alhna al­
mıştı. Bundan iki yüzyıl sonra, Yunan dünyası da dahil olmak üzere Akdeniz'in bütü­
nüne yakı n kısmına egemen olarak Mısır'dan Büyük Britanya Adası'�a kadar uzanan
ve barış, birlik ve yasaların daha önce görülmemiş derecede etkili oldu&-u bir imparator­
luk kurdular. Bu imparatorlutun satladıg-ı ve Roma kentleri ve yollannın korudua-u
kültürel birlik, Akdeniz bilim ve aıretisini Kuzey Avrupa'nın geri kalmış bölgelerine
yaymada önemli rol oynadı. Milattan sonra üçüncü yüzyılda, imparatorlutun biriili
tehdit görmeye başladı:
395 yılında, imparatorluk DoA"u ve Bab olmak üzere ikiye ay­
nldı: On beşinci yüzyıla kadar yaşayacak olan Qo#u Roma İmparatorluA"u'nun başken-
273
ti Byzantiuın (bugü nkü İstanbu l ) oluı·ken, Batı Roma i m paratorl uğu 'nun ıneı·kc:'!i yi nl'
Roma idi. Batı, gittikçe artan barbar akıniarına hedef olmakla birlikte, Roma ki.i l t ü rü
Hıristiyan kilisesinin kurumları sayesinde koru ndu.
Romalılann, düşünce üretmeye fazla yatkın olma.van , uygulamaya ve tek niğe eğil i m ­
li insanlar olduA-u söylenir. Soyut düşünce s ö z konusu olduğunda, Yunanlılardan i l h a m
aldıkiarına şüphe yoktur. Ancak Roma hukukunun temelleri ne, i n ş a ettikl eri su kemer­
lerinin ve tapınakların mimarisine bakıldığında. bu kadar a:ı sayıda teorik çalışma yap­
mış olmaları şaşırtıcı gelir. Bu çalışmaların. genel likle Yunan fikirleri üzerine çekilen bir
cila niteliğinde oldug-unu görmek belki de daha az şaşırtıcıdır. Milattan önce birinci
yüzyılda yaşamış olan şair, hatip ve filozof Çicero bile, Epiku ros ve Demokri tos'un fi­
kirlerinden önemli ölçüde yararlanmıştır. Kozmoloji konusundaki görüşleri ise, onun
kuvvetli şekilde Batlamyus'un etkisinde kalmış olduğu n u göstermektedir. Aslında, Ro­
ma dünyasının önde gelen başka düşünürleri, hem soy hem de kültür bakımından Yu­
nanlıydı: Bergama'daki gladyatörlere bir süre cerrahlık yapmış olan hekim Galenos da
bunlardan biriydi.
Yine de, Roma medeniyetini entelektüel veya bili msel alanda bir felaket olarak gör­
mek çok yanlış olur. Romalı düşünü rler, bilimsel düşünce üretmeye fazla zaman ayır­
mamış ve Romalı yüksek sınıflar bilimsel deneyierin yapılmasına destek vermemiş olsa­
lar bile, Romahiann Yunan dünyasına gösterdiği saygı çarpıcıdır. Batı Roma'nın son
günlerine kadar, Platon, Aristoteles ve Homeros'un eserlerine, açık düşüncenin ve gü­
zel ifadenin ideal örnekleri olarak bakıl mıştır: genel olarak, Yunan düşüncesinin man­
hk temelli olması ve metaf"ızik özellik taşımaması Roma zihniyeti ne çekici gelmiştir Böy­
lece Roma, Yunan fikirlerinin canlı tutulmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu rol, Ba­
tı Roma İmparatorluğu 'nun yıkılışından bin yıl sonra, Rönesans .ilimleri tarafından çok
takdir edilecektir.
P/inius (Piiny)
Plinius veya Gaius Plinius Secundus (bazen Büyük veya Yaşlı Plinius olarak da bi­
linir) MS 23'te, İtalya'nın Como şehrinde, iyi halli bir ailede doğdu ve Roma'da eğitim
gördü. BildiAtıniz kadarıyla hiç evlenmedi; yeğeni Plinius'u (Genç Plinius)· evlat edindi
ve onu mirasçısı yaptı. Bu yeğen, senatör oldu ve böylece Roma vatandaşitA-ının en yük­
sek mertebesine yükseldi . Ancak, Plinius'un kendisi, senatörlükten bir aşağı mertebe
olan şövalye (eques) mertebesindeydi: dolayısıyla görevlerine askerlik hizmetiyle başla­
dı. Askerlik görevi sırasında, yazmaya merakı olduğunu anladı. Ilk eseri, süvarilerin ci­
rit kullanmasıyla ilgiliydi. Otuzlu yaşlannın ortalarında askeri i kle ilgili görevlerini ta­
mamladıktan sonra Roma'ya yerleşti; burada muhtemelen hem hukukçu oldu hem de
274
yazarlık ya ptı; l m parator Vespasianus ve İ m parator Titus ile dost oldu. Plinius bugün,
esas olarak, iki eseriyle şöhret bulmuştur: Sanat tarihçileri onu, güzel Aanatlann tarihi­
ni konu alan eseriyle tanırlar ki bu eser Batı dünyasında bu konuda yazılmış en eski
eserdir. Biliın dünyası ise Plinius'u Historia Naturalis (Do&:a Araştırmalan) adlı eseri
ile tanımaktadır.
Plinius'un Doğa
A raş tırmala rı, yorulmak bilmeyen, az uykuyla yelinebilen ve ilkesi
"yaşamak, uyanık kalmaktır" olan bir adamın gayret ve azminin dev bir anıtıdır. Eser
Titus'a ithaf edilmiştir; Plinius bu eserin, kendisine 20.000 veri saılayan 1 00 delişikya­
zara dayanan bir derleme olduA-unu belirtmekle birlikte, yararlandıA"t yazariann sayısı­
nın 473'ten az olmadıg-ı ve topladığı veri sayısının da 35.000 civannda olduttı tahmin
edilmektedir. Kitap, pratik kullanım için düşünülmüştür. İçinde, mükemmel ve özenli
tanımlar bulundug-u gibi, biraz da hayal ürünü ve alışılmış dışı anlatımlar vardır. Plini­
us, kullandığı kaynakları belirtınede maalesef her zaman güvenilir değildir ve hatta kay­
nak seçimi nde fazla titiz davranmamıştır. Dolayısıyla eserde, uydurma ve uydurma ol­
mayan şeyler yanyanadır. Yine de bütün hatalarına raA"men eser muhteşem bir derleme­
dir; bilimsel bir eser deg-ilse bile, yüzyı llar boyunca dog-a ilemine karşı büyük bir ilgi­
nin uyanmasını sağlamıştır.
Plinius'un son görevi, Napali Körfezi'ndeki fllonun komutanlıAı.ydı ve ondan kor­
sanl ığı önlemesi istenmişti. Bu görevi sırasında, MS 79'da, kendisine olağandışı bir bu­
lutun oluştuğu bildirildi. Daha sonra bu bulutun Vezüv'ün patlaması neticesinde mey­
dana geldiği öğrenildi. Hem araştırma yapmak, hem de korkmuş olan bölge halkını sa­
kin leştirmek için karaya çıktı ve ne yazık ki, yanardaım dumanlannd;m etkilenerek ha­
yatını kaybetti.
Galenos (Ca/en)
Ortaçağ İslam ve Batı tababetinde ve np tarihindeki önemi tarnşılmaz olan Gale­
nos'un başına böyle bir kaza gelmedi. Galenos, MS 1 29 veya 1 30'da Bergama'da doğ­
d u . On altı yaşına gelince tıp okumaya karar verdi ve henüz öA"renciyken hp konusun­
da eserler derlerneye başladı: zaten, daha sonralan da bir hp yazan olarak hatırlanacak­
tı. Tıp eğitimini tamamlamak için önce İzmir'e, sonra Korent ve İskenderiye ye gitti.
Yirmi sekiz yaşındayken, gladyatörlerin hekimi olarak bir müddet için Bergama Ya ge­
ri döndü; bu görev ona, sinirler, kaslar ve li flerle ilgili yararlı bilgiler kazandırdı. MS
1 6 1 'de Roma'ya gitti ve orada, bazı nüfuz sahibi hastaları şaşırtıcı derecede başanyla te­
davi ederek, hekim olarak parladı.
Galenos, Roma'da n ü fuzlu bir hükümet üyesi olan Flavius Boethus ile tanıştınldı.
Boethus, genç adamı, anatomi ve Azyoloji konusunda kitaplar yazması, anatomi konu-
275
sunda halka açık dersler vermesi
\'C
uygulamalı gösteriler düzen lemesi yön ü n d e ll'�vik
etti. Bu dersler bü�vük ilgi topladı. Galenos bu sayede diğer yüksek rütbeli görevl ilerin
de dikkatini çekti ve zamanla imparatorluk ailesinin doktoru oldu. Fırsatları k u l l a n ına­
sını iyi bilen bir kişi olduğu kadar, çok da başarılı bir doktordu. Prognozda ( h astalığın
seyrini tahmin etmede) zayıf olmakla birlikte, diyagnozda ( teşhis) parlak olduğu anla­
şılmaktadır. ilaçlarla çok yakından ilgilendi: ilaçlara olan yaklaşı mı pek bili msel olma­
makla beraber, bunların etkileriyle ilgili deneyleri destekledi. Belki de Beı·gama 'da
gladyatör hekimliği yaptığı için cerrahlıktan hoşlanmamak taydı -cerrahi ık tecrü besi
başlangıçtayaraları dikmekten ibaretti- ve cerrahiyi daha sağlam temel lere otu rtmak is­
teyen Erasistratos'un öğrencileriyle ters düştü. Halka açık dersler vermesine ve eserler
yazmasına rağmen, bilgisini başkalarına aktarma arzusu duymamış gibi görünmektedir:
zira hiç öğrencisi olmamıştı.
[EnoUtntoo !çin bkz. •. 127]
Galenos'un anatomi ve flzyoloji çalışmaları, insan üzerinde kadavra çalışması yapa­
mamış olduğu için sınırlı kalmıştır; kadavra çalışması yapmak istediği zaman, diğer he­
kimler gibi hayvanları kullanmak zorundaydı. Fizyoloji deneylerinin gerekli olduğunu
bilmesine rağmen, bunları yapmayı çok sıkıcı bulmuş olmalıydı; bu durum onu, bir mik­
tar spekülasyon yapmaya zorladı. Pratisyen doktor olarak, Hippokrates geleneğin i izle­
di; başarısının büyük kısmı bundan kaynaklanmış olabilirse de, babasından sağlam bir
felsefe eğitimi almıştı. Anatom i ve fizyoloj i söz konusu olduğunda Aristoteles'e yöneld i .
Galenos bizzat bu öğretiyi yaydı ve dolayısıyla, on yedinci yüzyıla kadar Batı tıbbına
egemen olan görüşler, Aristoteles'in görüşleri oldu.
Aristoteles kanın, dokuların oluşumundaki ve embriyonun gelişmesindeki önemine
dikkat çekmişti ve buradan, yetişkin insanın etini besleyip koruyan şeyin kan olduğu
sonucunu çıkarmıştı. Galenos bu fikri benimsedi. Erasistratos ise sindirim olayın ı , ka­
raciğer üzerinden kana bağlamıştı; midede ve bağırsakta sindirilen besi nler kilüs (bağır�
sak sıvısı) halinde, bağırsak zarı damarlarından karaciğere geçmekte ve burada kana
Galenos'a göre kanın kalbin içinden ;ıkışı. (Galcnos'un sis·
ıeminl' göre, karacigerdl' Ureıill'n lıan, vena l"ava yoluyla
kalbin s"-1; ıarafına gelir vc �ağ kımncıg:a girer. llu lı anın bir
kısmı alıciger aıardam.:ı.n ile alıd�ere gi<l<.'r. Diger kısmı
S<"pıumdan geçerek sol karıncı�a gelir. Sol kulakçıkıan sol
karm<:ıg-a Inen soıuk hava. buradaki kan ile karışır ve ısınır.
Isınmış hava, sol kulakçık Ü7.erinden akcigere g<'ri gider.
SoA;umuş olan kan ise atardamar vasıtasıyla vllcuda dagılu
ve ıükeıilir. ç.n.)
276
d ö n i.işınckteydi . Bu radan , gen i ş bir damar ( vena
cava
) ile kalbin sağ tarafına gitmekte
ve oradan d a vücudun geri kalan kısmına da�ılmaktaydı. Galenos bu Ilkirieri de kabul
e t t i ; çünkü bu fil< i rl e r o n u n Aristoteles'in vejetatif• ru hunun işleyebilece&l bir şemayı
beni m semesini mümkün kılmaktaydı. Bu şemada karaciğerin kilüsteki kan yapıcı un­
s u rları çektiği ve vücudun vejetatif merkezi olduğunu varsayılmaktaydı. Galenos aynı
zamanda,
vena ca va
üzerinden kalbin sağ karıncığına gelen kanın akciğerleri beslediği­
n i ve k a n ı n vücuda geri dönmesi nin kapakçıklar tarafından engellendiğini düşünen
Erasistratos ile aynı fikirdeydi.
Ancak Aristoteles ve Erasistratos'un diğer bazı fikirlerine gelince, zorluklar onaya
çıkmaktaydı. Örneğin Aristoteles, bir hayvanda kanın hareketini incelerken, kanın hay­
van ı n vücudunda kalmasını sağlamak için, kesilmeden önce hayvanın boğıılması gerek­
tiği n i söylemişti. Bu bir şanssızlıktı, çünkü böyle yapıldığında, kalbin sol yanı ve atar­
damarlar pratik olarak boşalmakta ve atardamarlar boş tüpler gibi görünmekteydi. Bu
durum, Erasistratos da dahil olmak üzere çok sayıda hp adamını yanıltmıştı. Gerçekten
de Erasistratos, Hzyolojisinin bir kısmını bu fikre dayandıracak kadar ileri gitti ve akci­
ğerlerden gelen "pnöma"nın veya "ruh"un, "boş" atardamarlar üzerinden bütün vücuda
dağıldığını açıkladı. Burada Galenos güçlüklerle karşılaşh: çünkü yaphtl gözlemler, ka­
nın normal halde bütün atardamarlarda mevcut olduğunu açıkça onaya koymaktaydı.
Böylece Galenos, Erasistratos'un pnömanın dolaşımıyla ilgili kavramını kullanamadı;
kalbin ve atardamarların işlevleriyle ilgili yeni teoriler geliştirmek zorunda kaldı. Bunlar onu temel bir yanlışlık yapmaya sevk etti.
,
Galenos'un i l k varsayımı şuydu: solunurnun esas işlevi, hem kanı hem de kalbi serin­
letmek için akciğerden kalbin sol karıncııma giden damar vasıtasıyla vücuda hava giri­
şini s�lamaktı. Isınan hava daha sonra tekrar akcitere dönecekti. Galenos, kanın atar­
damarlardaki nabız atışını bilmekteydi; fakat nabzı, kalp şiştiğinde oluşan bir genişleme
dalgasının damarların çeperi boyunca yayılması şeklinde açıkladı ki bu fikir aslen He­
roHios'a aitti. Galenos aynca, atardamariann kendilerine toplardamarlardan kan. deri­
deki delikler yoluyla çevredeki havadan pnöma çektiğini iddia etti. Böylece bütün vü­
cut nefes almakta ve bir iç ısı vücudun her tarafına işlemekteydi. �r. bir organa giden
atardamardaki akış durdurulduğunda (örneğin bir sargıyla sıkılarak), bu organ soğu·
makta ve rengi solmaktaydı. Çü nkü organın iç ısısı artık pnöma tarafından besleneme­
mekteydi . Bütün bunlar mantı�a uygun düşse de, Galenos'un Erasistratos'un kalp ka­
pakçıklarıyla ilgili görüşünü değiştirmek ZOI'unda kaldığı anlamına gelmekteydi. Gale­
nos, ısıtılmış havanın, sol kanncıktan sol kulakçıA-a kapakçık üzerinden geçebileceA"ini
fakat kalbin s� tarafında bu yönde, yani sat kanncıktan saı kulakçıA-a dotru bir geçiş
•
Vejeıaııl: Ha,vaı veren, btıyüme.\'i ,.... pli,me,vl sa&:layıı.n . (ç.n.)
277
olmadığını söyledi. Bu da, problem yaratmaktaydı. Çünkü böylece,
ı·eıw
c.:n'a'dan �ağ
karıncığa giren kan, buradan dışarı çıkamıyordu; aslında kanı n bir k ı s m ı akciğer iliar­
damarından geçip çıkabiliyorsa da bu yeterli deği ldi: o;,· ünkü akciğerc giden atanlaın;.ı r,
v('na cav.a
Clan daha inceydi. Böylece Galenos, yanlış olarak, bir kısım k anın kalbin sağ
tarafından sol tarafına sızdığı sonucuna vardı.
Galenos'un sistemi, Platon 'un üçlü ruhuna -besleyici, hareket eltirici ve akıl veren -­
olan inancı yüzünden daha da karmaşık hale gelmiş olmakla beraber, zekice bir sistem­
di. Bu sistem esasta şunları söylemekteydi: karaciğer ve toplardamarlar vücudu besler
(besleyici ruh); akciğerler, sol karıncık
\'C
atardaınarlar, hayat veren ruhu ve iç ısıyı vü­
cudun her yerine taşır; beyin ve sinirler, özel bir psişik ruh sayesinde duyuları ve kas­
ların hareketini düzenler. Galenos'un bu sistemini daha sonra düzenleyenler, ruhun
aşa.g-ıdaki üç şeklini benimsediler: karaciğerde oluşan "doğal ruhlar," kalpte ve atarda­
marlarda oluşan "hayat veren ruhlar" ve beyinde oluşan "psişik ruhlar" (ani mal spi rits) .
Ortaçağ tıbbının temelindeki fizyolojik şema buydu. İslam tıbbında da temel şema ola­
rak benimsendi� ve gördüğümüz gibi, Batı tıbbının il ham kaynağı oldu (Resim s. 332).
Gerçekten de bu sistem, Batı'da o kadar kesinlikle kabul edildi ki, tıp öğrencileri kadav­
ra çalışması yaparken Galenos'ın eserleri bir "okuyucu" tarafından yüksek sesle okun­
makta ve bir "gösterici" vücüdun kısımlarına işaret etmekteyd i . u Öğrencinin kendisi­
nin ba.g-ımsız olarak araşhrma veya kadavra çalışması yapması fi k ri yoktu veya yok de­
necek kadar zayıftı. Otoriteye olan bu kuvvetli bağlılık sadece tıp eğiti minde değil, bü­
tün bilim dallannda mevcuttu.
(Eeki Mezopotamya'da karacJtere verilen 6nem için bkz. a . 37; İslam anatomi bilgisi için bkz. a. 263-4;
Galeıı.oa'un g6rilf(lnlln Veaaliue tara.Emdanyıkılı,ı hakk.mda bkz. a. 320-1]
Hıristiyanlık ve � Bilimi
Küçük bir Yahudi mezhebi olarak doğan H ıristiyanlık, İ mparator Büyük Konstan­
tin 'in 312 yılında Hıristiyan olmasından sonra, dördüncü yüzyılın başında Roma
İmparatorluğu'nun resmi dini haline geldi. Böylece H ıristiyan papaz ve piskoposlar da,
daha önce sahip olmadıkları güç ve yetkilere kavuştular.
Bu yeni d inin bilim karşısındaki tavrı nasıldı'! Tanrı'nın yarattığı Bziksel evre n i n in�
celenmesini teşvik edecek miydi yoksa etmeyecek miydi? Böyle durumlarda çoğunluk�
la görüldüğü gibi, bazı Hıristiyanlar bir görüşü, bazıları diğer görüşü benimsedi. Bir ta­
raftan ister bilimsel ister başka türden olsun, bütün laik çalışmalar reddedildi; bütün
dikkatler ruhların kurtuluşu gibi çok önemli bir konuda toplandı. Ayrıca, bilim en azın­
dan Yunan kaynaklarına yani pagan öğretiye başvurma anlamına geldiğinden, i nsanla-
:!sla� _ııbbında_ bu !.ıç Ç�tit ruh "ıahil ruhlar", "hayali ruhlar" ve "ne!Sani ruhlar" olaralı ı•dlam.lırılmışur. (ç.n.)
ngılızce metonde bu ıki akademik unvanın ("lecıurer" ve "demon�ıraıor") hala mevcuı olduA"u kaydedilmlşıir.(ç.n.)
278
rın aklının tehlikeli nkirlerle dolup, bu nkirlerin Hıristiyan ruhlan zehiriemernesi için
bilimi IJir kenara IJırakmak gerçek ten de ihtiyatlı bir davranış sayılabilirdi. Dig-er taraf­
tan, buna tamamıyla ters hir yaklaşım da vardı. Eg-er Tan n evreni yaratmıı; ve evren de
iyi oldukuna göre, bilim yoluyla O'nun eserini incelemek, ilahi hikmete ve Tanrı'nın in­
sanın görmesine izin verdiA-i harikalara olan hayranlıtı arttıracaktı. Bilimin safında yer
alanlardan, Tanrı 'nın eserleri üzerinde düşünmenin O'nun kudretini ve hikmetini daha
iyi anlamayı saA-Iayaca�ına kuvvetle inananlardan biri de, daha sonra Kilise tarafından
Aziz olarak yüceltilecek olan Aurelius Augustinus idi.
Aziz A ugustinus
Augustinus, Roma'nın bir eyaleti olan Numidia'daki (bugünkü Cezayir'in bir bölge­
si) Tagaste şehrinde 354 yılında doA-du; babası küçük bir devlet memuru ve annesi bir
Hıristiyandı. Yunan ve Latin edebiyatı, konuşma sanatı konularında eAttildi. 21 yaşın­
da, Roma ve Milano)ra gitmeden önce Kartaca'da konuşma sanatı dersleri verdi. Mila­
no'da da aynı konuda dersler verdi.
Augustinus sırasıyla Mani dini, Yunan filozofları ve özellikle Neoplatonizm ile ilgi­
lendi. Bu aşamada, Augustinus'un bir çeşit entelektüel tatmin arayışı içinde olduA-u aşi­
kardı; fakat birdenbire Aziz Paulus'un mektuplarından etkilenerek kesin bir dönüş yap­
tı. Kutsal Kitap'taki " Kavga ve hasette olmayıp. ancak rab l sa el-mesih'i giyininiz ve
şehvetler için vücudun esiri olmayınız" ifadesine ("Romalılara Mektup", 1 3: 1 4) nere­
deyse harA harAne uydu ve dünya işlerini terk ederek manashra kapandı; 387'de vaftiz
edildi.
Augustinus'daki bu deAişiklik kalıcı oldu. Ancak iyice düşündükten sonra Kuzey M­
rlka'ya dönmesi gerektiı;ne karar verdi. Oradayazar olarak verimli bir hayata başladı;
önceki tecrübesinin getirdiAl kesinlik ve gerçekliı;n ışıA'Jnda ve din de#iştirmiş bir kişi­
nin inancıyla, felsefe ve metanzik konularında yazdı. Sonuç o kadar etkileyici oldu ki,
eserleri büyük yankı uyandırdı. Buna ra,ımen kısa süre sonra. Numidia'nın Hippo pis­
koposu olarak tayin edildi ve manastır hayatından vazgeçmek zorunda kaldı. • Burası o
dönemde, Hıristiyanlıg-ın Kuzey Afrika'daki önemli merkezlerinden biriydi ve Augusti­
nus bundan sonraki hayatını papaz olmanın getirdiA-i görevieric uAT�rak ve seyahat
ederek geçi rdi; 430 yılında öldü.
Augustinus, bilim konusunda hiç yazmadıA"t gibi, bilimsel gözlem de yapmadı. Ancak,
Batı biliminin daha sonraları içinden dogacaA'J düşünce modelinin ve değerler sisteminin
gelişmesinde çok önemli bir aşamayı tems Ü etmektedir. Yunan AlozoOan, evren hakkın­
da dogru bilgiye, insanın kendi kurdugu bilimler sayesinde ulaşılabilece#ini - geometri
• Hippu1u Augusılnu5 olarak
da bilinir.(,..n.)
279
ilt•d sllnn\lşlı·ı·ı l i ; l�ıkoıt ş i m d i .
hilimini lm itldialanıu n isp<ıll ııl.. ımk �3irm Hşlt•l'\li - l'l':o;UI'\'1\
l�·lsı•H yl'ın­
Y u n a n b i l i m i �·niş öl.;ilılr unuıu lınuştu ; 1 \ i l bw , t l i n i tılm•ık \;1 ht·r;ılwr oı,·ıkı;a
ıl<lı· ��vn;ıy;ı­
l<'ri olan ,�ni bir nu•.s.ı.i vl'rınişti . :\ugusıinus';ı g\h't•, hillmin l h riı;ıiyan dini
�
l l ikım·t
ı·:ll;ı hiı- 1 11 ,.31'\Jı: llı:iksrl 1·,·ı't.•n ıloıhil, 'Luın 'nm y.ır;ııt ı�;ı lw1· şt:v iyi ıılnı;ılıytlı.
sahibi T:ınıı 'nın t"lındc.'n ,·ıktı!' ;tşlkf\r ulo\ll t'\'1'\'11 dt• iyi olımılı,,·,lı. 1 lol;ıyıs1yl.ı. t'\'1'\'nlıı in­
n•lt'nım•:.;i dc iyi hır Şc.',vdi: T:ınn 'nı n hikıut't inin dah.:ı ı,:nk tıılulir t•ıl i l ınt•slni sot�b.va,·;ı k t ı .
Augustinus. 1 h ri st b·an l ıtın 1 )ng-u \'t' Boııı gt"ırilşlt'l'i m·asıntl.aki yol •\VI'ım mtla h u l u n ­
nı.:ıkıavt.lı. Toırihi, tlöngi.lsl'l hir sUı't.•ı,· ol;u·,ak gt"ıı-en Yunan \'t' Dtıg·u ılı:lşihıt·l'sindt•n ;ıy­
ı·ı ldı: t ri h l n bir haşl.-nglı,'lml bi1· .stııı ;ı dtı�nı ilt•rlt•ıliıiıw in.:uHu·.:ık. ;,o:;un;U\1 h·k _vllnlil hir
�
gclişmt• ol.ı.ı·,1k gt"ıı't.lU. i\\ani ıtini konusund.:ıki hilgisint• tlay.an;ınık, oı:o;troloj i n l n insanın
hih'rivt"tinl ınkAr t"HI#ini dilşi.lndil
h
n•
.asU't.ıloj�vi n.•dd<'t ı i : lnş.;uı m , iyi llt• kötll .ııı·.:ısınd.:ı
trl'l' i yapmakta sl'rlıt'st oldu�unu lıilmı..•ktt:vdi. llog-ru sc-�o· inıi yapmak i\·\n insoı n ı n Tan­
I ' ! 'nın
yardımına \'<' glh-·lü bir inıın,·a ilıl iyacı oldu#u nu ,Ji.lşün<'n August inus, b u rada doı
in.anı..·ı lıl'r Şt"vin \lstilnd<' tuttu. lııan,·ın bilgiden bilt• önı..'t' gı.• l t1 ig"i n i tlilşilnınt.•kle b<'ntbc-r,
.
insanın bilgi t'<linnu.•sinin aı-zu t•dil<'n bir şt�V oldu#unoı lnan(lı. Teololl,\·i "hiliınlerin kr.:ı­
li('esi" olaı·a.k tanımlaması da bunu açık�o·a gösteı·ını•ktet1ir
(Realm a. 296).
Bö_v l t"t.'C' hi­
ılk biı· dön<'ımle, llatı Hıı-istiyan dün_vası Augustinus 'ta billınin vc hweleınrnln bıı- şam­
piyonunu bulmuştu. Bilginin ilahi olduAunu ileri süren teorisi, nesiller bo_vu ll.ııtı düşün­
eeşine egemen oldu. Gcf\'c-ktt>n d<' bu teori, on üçUnd.l _yOz_vılda, Oxford.
\'C
Paı·ls Üni­
ve-rsitelerinde, ,v-eni keşfedilen Arlstoteles i.JAı-et ilerl ı şı ıı n da ımrgulanana kadar be n i ın ­
sendi. Fakat o dönem !Arklı bir döneındl.
Augustinus bılgi_vi arayanların sa. fı ml a .veı· alınışsa da, Hıristl,van Kılısesi'nin _yüzyıl­
lar bo,vu bilimt" az önem verd.ıa;
\'C
başka konularla tlgllt"ndııı açıktır. Ancak Kilise, bi­
lım\ ilgllendln!'n soru n larlıt da ka rşı l aşma k taydı . Paskal_va gününü hrliı-lemek h;ln bt"llı
kurallara u_van ve bö_vlrlikle Gün<'ş takvimine göre beliı'lcnen tarihler arasına Ay takvi­
mine dayalı bir tarihi _ve rleşt i re n bir toplumda: kötü hasat, koyunları ve sıAırları telcf
rd.en salgın hastalıklar ,vü z ü ml e n zarar gören kişll�re ilgi gösteı-en bir kurum olan Kili·
se'd�. bu gibi sorunlar mecburen ortaya \'ıkmakta,vdı. Ancak burada yapılan bilim, te­
ort k deA-il pratik probl�ml�rle uıraşmaktaydı: tC"ori gerilerde, Yunanlılarda kalmıştı.
Saygıdt"�r 8t"CCt.' (i\fuhft'rem
lkdc-)
Bu tutumun ı-lpik bir örneıı de, Sa,vgıdeıer Brde'nln (Venerable Bede) çalışmaları­
dır. Kendisi, Kuze,v Ingiltere 'nin Jarrow ,ehrlnden �lt"n bir keı,işti: 672 veya 673 yılın­
da doAan Brde, Brnedict Siscop'un �nclsiydi, Blscop, hem Jarrow'da hem de
Wearmouth'da manastırlar kurmuş, e&\Hmlı bir kiltse adamıydı. Blscop, I ngiliz ve Av­
rupalı A.lımleıin bu manastırları ziyaret etmesini teşvik etmiş ve bö,vlec� kurmuş oldu&u
2RO
l ı ı ı d i n i v.-1- ı t l a r lıir m'\'i ldl l ı ik nH•rkt•71 hııliıw gd ınl ş ı l . 1\rıl�. l'l rall n dakl cnırlrkıiJrl aı­
ınus.fı•rdı·n �·ıık ııw ın n u ııt l u ; 1\is.nıp'un ııksinl". ıliS't'r lıilıın ınl"r ke :r: l r rl n l ı.lvart"l �ımrk
h ; i ı ı y.ıh.ı ıı.·ı ü l k t'lnı· git ııwı l i . St\ylt•nıliıiıw göı-... . ınanası ı rd.·m RO k ı l o ın c·ı �r n l'ula
u � ; ı k b şm;ıııuş ı ı . :\ s l ı ıul.ı l w l k i d l" lıuı1a i h l l,\·ıH·ı yok ı u : :r:ira eli nin al ı ı n da ol aA"a nü ıı.ı ü 1;�­
ş i ı l i l i l,h· haşn ı n ı ldtahı , Mı l ı .
1\ı•ılı•:\·i. \ ı• r i m l i h i r ,VIl7.aı· nlılu�u \�·in toınımilk ıoı.\'ı:r:. K C" n d ı � ı . k ı sa h l r tlön � mdc par­
b m ı ş ııl.ın l ı ı tt i l l :r. kol ıil ı·O ni.l n en önl.'mll şahsi,\'C'tl,\·ıli. Ya:r: ıl an nı n
lı• ilgiliyıl i
\'t'
yarısı 1ndl 'ın tefshiv·
B rd t' , a\·ıkl:una sım a l l ilt• dt'ştird im·rll"ınrnin hi r karışımı olan lt"fsırdc
\·u\-: ha.şan lıy ı l ı . Ya:r.ıl.ı n n ı n g.:-1'1 k :ıl 11 n ı hı.l", yeni .a\·ılan ınanası ır okullımndaki c-Aiı i ındc
l.. u l l :ı nı l m oı k ll:r:cı'l.• lm:r.ırloı n m ı ş k i ta.p laı·d ı. Bunların hazıl.aı·ında, ö:r:ellıklc- Gmıpurus'un­
ıla bi l i m dı..· vaıxl ı ; G.mıpııtııs, :r.;,unanı
\'C
tarl hl t" rl hesaplama glhi manasıır t'�maall Için
\'ok önt•mll llll"srlt•lt'l'i konu a.l.an biı- rsrı·ıl i . O t•ıl e, ıah•iın hesubı ü:r:rrinde de rpeyce ça­
l ış t ı ; l\,at ı 'tb, J\\ı..•ton'un ıq yıllık Ay·Güneş dr\.'ı'1.'slni " Meıon df'\Tesl " ıemel alan bir ıak­
vlınl llk bulan \'<'ya
t• n a :r. u u :m
l
ilk byılrdcn kişi nld u . Ayrıt·a, Paı.kab•a tarihleri için &..l2
yı ll ı k biı' d�\·ı·t• h<ır.ırlayanlk hunu t'Civrl halini' koydu. Bunu yaparken, m u h tc ml"l c n , bi­
ri H-4 yıllık. ıl i �c r l 532 ,vıllık dl'\'rell'r O:r:t•ı·indt• daha önce ,vapılmış haı:ı \'alışmaları kul­
landı \ ' t' hunlan lıirlt•ştl rmc,vl başardı. lln şl a ngı\· tal'ihl olarak. lsa'nın doAuınunu ilk kul­
lıınan kişi Hetlt• i tl i
\'l'
hôy l c-t•e , miladi tarihin tarihçiler \"C' da h a sonra başkalan taralln­
dnn kullanıl masım başb t t ı . ı\\llltdl tal'lh, hugi.ln dr
A.nno Domini (lsa'nın daAduA-u yıl.
ınilaı) �ınlaınına g.-l<'n AD harll rriy l r göstl'rilml"ktc-dlr. Brde. ge-lglt olayı.vla dr ilgılcn·
(l\; 7.iı'a gelgit, Ku:r:c,\' l lt- n i :r: i 'ne tlökillt"n nehirlrı·in 3#:r:ında y�r alan Jar�w vc Wrar­
mout h 'da dtkkıll ç(•-kll'l bır ola,vdı. Bede. bu lkl ,vcı-de, yerel şart la rın kabarına tarnan la·
n nı
rıklledlt"lnl fark rtl i
n
böylece daha sonra bUı(ln dtınya limanlannda etkili olan "11-
ınanın ,w..!t•şiın i " ola_vına dikkati \'ekti.
[MetQn deVTMI Iç.ln bb. a. 112]
)'urum
Öıft't'risiniu t"'..a n/,uuş'
llcde, Avruı);\'da Hıriş,ttvanlıS"ın ilk yüzyıllarının (tam olarak ,Vt"d i nd yil7.yıl) bilg;\i
kişisini tt"ms\1 C' t ın e k ı ed: i r . Btlım, onun bilglsinln yalnu:ca k UçUk bir kısmını tl"şkil t"tmlş·
til'i ı;��lışınalnn t1.aha 7-i_vade, Kilise 'de ve k u tsal kita pla rda .ıu,·ıkl.andıa-ı şeklb�c. Inanç
{b:rrindir. Bt"de giht, bUtUn tiliınlcr klliş,e ınrnş,uplan,vdı
ayrıntılı olarak amştırmaktun çok ahlı'E't
� ı ş t ı . Dunlaı', haA-ımsı:r. düşl\nce,ve
\'t'
''t"
ve-
düşünceleri l'l7.lk�l evreni
Tanrı 'nın ,vüct"ltllmcsi Uı:crinde .voıunlaş­
sorgulan� .:�\'ll dUşman bir ortaında _vaş.a.makta_\-dı;
bu ,vil:r.den daha sonraki _yüzyıllarda bılımsel spekolas,\'on yapılmamış olmasına şaşırma·
mak �reklr. O dönemdr 1\:r.ihel evrenc dair bllgilt"r, hl"r nt" kadar bozulmuş vr �ksi k
olsnlor da, orijinal Yunan llkirlt"rlni ,vansıtan a\·ıklaınalı metlnlere da,vanmakta.vdı. Bu
281
tatmin edici bir durum degildi; öncelikierin Kilise laralindan belirlenmesinin doğal bir
sonucuvdu. Bu durum. Yunan öğretisinin orijinal haJinin Batı'da entelektücl bir patla­
a [email protected] on ikinci yüzyıla kadar değişmedi.
ma me�
Yunan öğretisinin ani etkisi, önce Arapça metinlerio Latince:ve tercüme edilmesiyle
�
kendini gösterdi: bu tercümeler arasında, ei- Harezmi'nin Cebir i
'\'C
lbn ei- Heysem 'in
BahYa Opticae 'fhesaurus (Optik Hazinesi) adıyla ulaşan eseri gibi orijinal İslam eser­
leri bulundu� gibi, Aristoteles'in Yunanca eserlerinin Arapça tercümeleri veya bunla­
nn şerhleri (açıklamalan) vardı. Daha sonralan, Yunan .i.limlerin eserleri, Latince ve
Yunanca olarak da temin edilecekti. Tercüme çalışmalann büyük kısmı, Müslüman İ s­
pmya'daki Toledo şehrinde Bath'lı Adelard, Cremona'lı Gerard
'\'C
Michael Scot gibi
kişiler tarafından yapıldı. Sonradan. İngiliz Kralı I I . Henri 'nin hocası olan Adelard. bir­
çok bilimsel eseri Latince Ye tercüme etti: bunlann arasında. yüzyıllar boyunca Batı'da
geometri konusunda temel kaynak olarak kullanılacak olan Öklides'in Elementler adlı
eserinin Arapça versiyonu da vardı. Gerard da bir başka verimli mütercimdi: Batlam­
yus'un A/magest'i de dahil olmak üzere seksen kadar eser tercüme etmişti. Michael Scot
(1 1 75- 1 232) ise astrolog ve kihin olarak tamnmaktaydı Dante'nin Jnferno'sunda ve Bo­
caccio'nun eserinde adı geçen bir kişiydi: Scot nihayet, Kutsal Roma i mparatoru l l.Fre­
derick 'in sarayına yerleşti: onun döneminde Sicilya. İslam biliminin H ı ristiyan dünya­
sına ulaşf1#1. bir başka önemli geçiş yoluydu. Seat aynı zamanda bir dilbilimciydi, Arap­
ça'dan oldu� kadar İbranice'den de eserler çevirdi: İbn Rüşd 'ün Aristoteles'in bazı
eserleri üzerine yaph� şerhleri ve ei-Batruci'nin, gökkürelerin tammlannı içeren bir
astronomi metni ni Latince'ye çevirdi. Bu üç ilim ya1mz deAillerdi, onların dışmda bir­
çok ilim bu yeni bilgi hazinesiyle uAraşmaktaydı
(Raim s. 246).
Yeni gelen bu bilgilerden ilk etkilenenler arasında, yeni kurulan Paris ve Oxford üni­
veniteleri vardı. Bunlar, Bah Avrupa üniversitelerinin ilk ömekleriydi. Paris Ü niversite­
si, 1 1 70 ci vannda Notre Dame Katedrali'ndeki okullan n geliştirilmesiyle kurulmuştu; bu­
nu Oxford Ü nivenitesi izledi. Bu üniversite, dokuzuncu yüzyılda Kral Alfred tarafından
kurulmuş olan okulların gelişmesiyle ortaya çıkmıştı. Paris şehri, kısa sürede Batı Hıris­
tiyan teolojisinin önemli bir merkezi haline geldi, 12201erde, Darniniken ve Fransisken ta­
rikadar burada ders venneye başladı. F ransiskenler Oxford 'da da etkiliydi, iki büyük bi­
lim adamı yetiştirdiler: Robert Grosseteste ve öğrencisi Roger Bacon. Suniann her ikisi
de, o zamanlar Arapça kaynaklardan tercüme edilmiş çok sayıdaki eseri iyi bilmekteydi.
Robert Grosseteste ve Roger Bacon
Grosseteste, İngiltere'nin doğusunda, muhtemelen Suffolk'da, l l 68 civarında doğ­
du. Büyük olasılıkla. 1 209 ile 1 2 1 4 yıllan arasında Paris Üniversitesi'nde bulundu; 1 253
282
yılındaki ölümüne kadar, on üçüncü yüzyılın ilk yansında İngiltere'de onaya çıkan
önemli düşünce hareketinin önde gelen şahsiyetlerinden biri oldu, din ile ilgili değişik
görevlerde bulundu ve bir süre Oxford'da ders verdi ( 1 235'te Lincoln piskoposu olarak
takdis edilmesinden önceki beş-altı yıl boyunca Oxfon::l 'da bulunduğu kesindir). Ox­
ford 'da, üniversi leye ilk defa 1 224 yılında gelmiş olan Fransiskenlere dlieflecturrr (baş
okutman) unvamyla teoloji dersleri verdi. Grosseteste'nin etkisi, yalnızca bu görevi
sa­
yesinde yapmış olabilecet"inden daha büyük oldu. O, Ingiliz Fransiskenlerini, kutsal ki­
tapları ve dilleri incelemeye yönlendirmekle kalmadı, aynı zamanda matematik ve do&a
bilimlerini de öğrenmeleri için de teşvik etti. Kısaca, Yunan bilimi ve felsefesi konusun­
daki yeni bilgilerin Hıristiyan Felsefesi'nin bütününü derinden etkilediği bir dönemde,
Grosseteste'nin tesiri muazzam oldu.
Grosseteste, doıa olayianna büyük merak duydu; astronomi, evren, ses ve özellikle
de optik konusunda önemli yazılar yazdı. Aristoteles'in eserlerini çok iyi tanıması, onu
bilimsel araştırmanın doğası üzerine de yazmaya sevk etti. Ona göre bilim, insanın ge­
nellikle karmaşık yapıdaki olaylar karşısında edindiği tecrübeden doğmuştu. Bilimin
hedefl, bu tecrübenin sebeplerini keşfetmek, niçin meydana geldiğini bulmakn. Sebep­
leri -etkin sebepler- bulduktan sonraki adım bunlan incelemek ve sebepleri, onlan
meydana getiren bileşenlere veya ilkelere ayırmaktı. Bundan sonra, bir varsayıma da­
yanarak ve bu ilkelerden çıkarak. gözlenen olay yeniden oluşturulacakn; son olarak,
gözlem vasıtasıyla bu varsayımın doıru olup olmadıı-ı kontrol edilecek. varsayım ya ka­
bul edilecek veya reddedilecekti. Bütün bunlar önemli görüşlerdi. tavsiye etpği yöntem
deıerli bir yöntemdi; çünkü, deneysel bilimin bütün temel elemanlannı içermekteydi.
Grosseteste, bazı bilim dallannın diıerlerine batımlı olduğunu göstermek için, bilim­
lerin sınıflandınnasını yapn: bunun için Aristotelesçi yöntemin çıkış noktası olarak "et­
kin sebepleri" (cauSal agents) inceledi. Böylece optik ve astronominin geemerriye bağlı
oldutun u ileri sürdü; çünkü her iki bilim de gerek ayna tarafindan yansınlan,
cam
..-eya
su tarafından kınlan ışık ışıolannın (hüzmelerinin) davranışını gerekse gök cisimlerinin
hareketini açıklamak için geometri tekniklerini kullanmaktaydı. Diğeryandan matema­
tiAin, bir olayın yalnızca formel sebebini verebileceğini söyledi; çünkü maddi ve Aristo­
telesçi ifadeyle, .. etkin" sebepler ancak flziksel evrenin kendisinden ka�·naklanabilirdi.
Grosseteste'nin bilimle ilgili fikirleri önemli oldu� gibi, hoca olarak yapn� etki de
büyüktü. Bunun yanında, kendi bilimsel çalışmalan da aym derecede önemltvdi. Ses
-büyük bir müzikseverdi ve notalar arasında matematiksel ilişkiler kurmaktan başlanır­
dı- ve astronomi konusunu incelemiş olmakla beraber, çalışmalan esas olarak optik
üzerinde yopnlaşmıştı. Bununla beraber, asıronomide hem ilgi çekici hem de çok yeni
bir flkir ileri sürd.üpnü belirtmek gerekir: yıldıziann da dünyevi dört unsurdan mey-
dana geldigini söyledi (Resim a. 271). Bu, çeşitli sonuçlar dog-urabileccl< hir B k i r o l ma k ­
la beraber, anlaşıldıg-ı kadarıyla taraflar bulmadı. Takvim hakkında da yazclı
Vl'
365 1 /4
günlük yılın ve I 9 yıllık Ay de.vresinin yeteri kadar kesin olmadıı!1;ını giisıcrdi. Yıl ıı7.un­
lug-unun ve bunun aylar ilc olan bakiantısının daha dog-ru olarak hesaplanması gerekli­
g-ini savundu.
Grosseteste için optik, en temel fizik bilimiydi. lşıtın. yaratılan "ilk madde"nin ilk
"şekli" oldugunu düşünmekteydi. Ayrıca ışıg-ın, nokta şeklindeki kaynaktan çıkarak bir
küre oluşturacak şekilde dışan doA-ru yayılan Bziksel bir madde oldug-unu ve böylece
uzayın üç boyutunu oluşturdutunu ileri sürdü; bu düşünce, Kutsal Kitab'ın ilk böl ümü
Tekvin'deki "Allah nur olsun ded i " başlıklı yaratıl ışla ilgili metnin, hem orij inal, hem de
bilimsel açıdan ilgi çekici bir yorumuydu. Grosseteste ışık konusunda yalnızca felsefi
spekülasyon.yapmadı; fbn ei-Heysem 'in optikle ilgili eseri nden güç alarak, ışık ışınları­
nın (hüzmelerinin) hareketini ayrıntısıyla tartıştı. Dog-ru boyu nca gelen görme ışınları­
nı, yansıyan ışınlan, kırılan ışıoları ve gökkuşatının oluşumunu inceledi. Kırılma konu­
sunda ilgi çekici şeyler söyledi; merceklerin ve aynaların oluşturdutu görüntülerden söz
ederken, bütün bunların "bugüne kadar bizler tarafından ele alınmamış ve bilinmeyen
konular oldu&-unu" belirtti ve şöyle dedi:
"Opritin bu kısmı [perspektiva} {yi anlaşıldık• takdirde, bizim çok U?.aktaki ci­
simleri çok yakmdaymış gibi, yakmdalci büyilk cisimleri çok küçükmüş gibi,
uzaktaki küçük şeyleri isıecligimiz kadar büyük giJsterebileceğimizi açıklar; böy­
lece inanılmaz bir uzakhktan, en küçük harfleri bile okuyabilir veya k um, tahıl ta­
nesi, tohum veya her çeşit küçük cismi sayabiliriz. "
[Ilm .ı.ıı.,..m .... bb. •. 263]
Grosseteste'nin De iride seu de iride et speculo (GökkuşaA-ı veya Kınlma ve Yansı�
ma Üzerine) adlı eserinde geçen bu ifadeler, bilyUten ve küçUiten merceklerin° ve teles­
kopun tanımına benzemektedir
(R.eaim 1. 294). Ancak, ilerki sayfalarda göreceg"imiz gi�
bi, teleskop 350 yıl sonra lcat edilmiştir. Bununla birlikte Grosseteste, kullandılı mer·
cekleri n optik nitelikleri ona vasat sonuçlar verecek durumda olsa da, belki de böyle bir
aletin mümkün oldu&-una kendisini inandırmak için içbükey aynalar, büyüten ve küçül­
ten mercekler ile yeteri kadar çok sayıda deney yapmıştı. Ancak bu konuya birazdan
tekrar gelecetiz.
Grosseteste, ••ııın merceklerde kınlmasına ait yasayı tartıştıysa da, bu konuyu tam
olarak kavradıtı söylenemez; bu ancak 1 62 1 'de veya daha sonra gerçekleşecekti. Yine de,
optlkle Ilgili çalıtmalan büyük bir ba.şanydı; Yunan bilimsel eserlerinin Avrupa'ya geliti­
nin bilim ve deneye dayalı çalıtmalar Uzeıinde yaphl! caniandıncı etkinin ilk işareriydi.
bOyiilen lı.Uçtılıcn rnerc:elı.lcr telı.llmle ıer·
mercekler dıtlıOiı.ey (ırıı.lı.•ak) ıçbllkey (yak ı naıı.k ) meıx-elı. le rd lr. (ç.n.)
• ln,ılızce rneılnde '"maa:nll)ina and dımını.hıng leneea· olaralı. (JCÇtıtı ıçın
c:Ome cdılmıfdr. Burada 16zlıonuau olan
ve
ve
Ü n i vcrsi tl' hot·ası olarak Grossctcste'nin muhakkak ki çok sayıda öA"rencisi vardı.
Bunlar arasında en önemlisi -en azından bili msel bakımdan- kendisinden elli yaş kadar
gl'n\· olan Rogcr Bamn idi. Bacon, 1 24 1 'den itibaren Paris'te ders verdi. 1 247'de Ox­
l'ord'a geri döndü ve Grossctcstc ilc tanışt ınldı. Crosseteste'nin Bacon üzerindeki etki­
s i �,·ok büyük old u . Gerçekten de Grosseteste, genç adamın hayal gücUnU inanılmaz öl­
c,;üdc kamçılam ış olmalıydı; zira Bacon, bundan sonraki hayatını dil, matematik ve özel­
likle optik kon usundaki araştırmaları yüceitmekle geçirdi; kendisi de deneye dayalı bi­
l i ınlcrle u[;raştı.
Bacon, kırk yaşlarında iken Fransisken oldu; ancak bunun ona sorun çıkarmaktan
başka faydası olmadı. Kısa süre sonra, mezhebin başkanı Aziz Bonaventura ile simya
(deg-ersiz metallerin deg-erli metaHere dönüştürül mesi) ve astroloji konusunda anlaş­
mazlıga düştü: Bacon, bu iki konuyu savunurken Bonaventura her ikisinden de nefret
etmekteydi. Bu anlaşmazlık, Bonaventura'nın kendi izni olmadan mezhep üyelerinin bu
konularda veya teolojiyle ilgili yayın yapmalarını yasaklamasıyla daha da arttı. Roger
Bacon, Guy de Foulques'un {daha sonra Papa I V.Clement olacaktı) eserlerinin kopya­
larını istemesini s<ıglayarak bu kuraldan sıyrıldıysa da, düşünceleri onun başını aj'rıtma­
ya devam etti. Hem Dominikenlerin, hem de Fransiskenlerin öA"retim metodlannın
aleyhine yazdıktan sonra, yetk ililer arasındaki popülerlig-i azaldı; hatta en sonunda
"Averroist ög-reti" konusundaki yazısı yüzünden birkaç yıl hapse bile girdi (Averroes,
lbn Rüşd'ün Hıristiyan d ü nyasındaki isimiydi). Bu mahkumiyet, o zamanlar akıl ve fel­
sefeyi, inanç ve vahyed ilmiş bilgiden üstün tutmuş oldug-u anlamına gelmek.teydi.
[İba Rotd'Ua utroaoml çalıomalan lçlıı bkz. •· 241]
Roger Bacon önemli bir şahsiyetti; sadece otoriteye baş kaldırdığı için değil, simya
ve astroloji ilc renklenmiş olsa da bilimsel görüşlerinin olumlu özellikler taşıması yü­
zünden de önemliydi. Bacon 'a göre, nesnelerin gerçeg-ini kavramamızı engelleyen dört
şey vardı: { 1 ) zayıf ve yetkisiz bir otorite; (2) eski alışkanlıklar (3) cahil bir kamuoyu;
(4) kişinin cehaletinin, görün ü rde akıllılıkla örtülmüş olması. Bu eleştirilerin hepsi de­
ğilse bile, bazılarının ve özel likle sonuncusunun hAI.i geçerli olması, Bacon'ın düşünce­
sinin açıklıtının bir ölçüsüdür. Kutsal Kitaplar'ın otoritesini, birinci kategoriye dahil
etmemiş olduA"u gibi, bu otoritenin akılla desteklenmesi gerektiğini ve aklın da tecrü­
beyle doğrulanması gerektiA"i n i iddia etmişti. Bu ne cins bir tecrübe olmalıydı? Bacon,
bunu da belirlemiş ve tecrübeyi ikiye ayı rmıştı: insanın doğasından gelen mistik tecrü­
be ile dış sebeplerle elde edilen, vasılaların yardımıyla desteklenen ve matematiAin kul­
lanımıyla kesinleşen bilgi. Böylece, Crosseteste 'nin gözlemin safladııı delilin önemine
olan inancını doğrulamaktaydı. Bu, üç yüz yıl kadar sonra bOyilk önem kazanacak olan
bir tutumdu.
285
Bat·nn llır.ik htlıınlt•ı·l n l n , sıulı•ı't' m·sm•lı•ı· hıddwul.a ı l ı·�ll u ı ı l n n ı ı Yıu·.ı ı ; ı n 'ı h . ı ldu m l a
dlt (,ılgl t•ı l l ıum•yl ımAiıulıgmı ıln llt•ı·i si.lrtlii
,.,. m m
t,ti\n• l ı ı ı i ld t i p hlltti• t ı•ulu j i ı ı i n n• l ı ,
lıt•riiA"i :ıl t ı m lıı l ı t ı· lıiı·lik nluşt � ı ı·ınıı k ı ıı,\'tlı. l lıılllynuylıı ins.a n l ı t n n ı l i l , ını ı ı ı•ınıı ı llt , ıı ı ı ı ll� .
dt•m•vst•l btllın lt•r. slnwn. nu•t;ıll:r.llı vt• li.•lsı•li.• l\�ı·ı•nnu•sl ttı•ı't• k t l�i ttlh' i l ş i l n ı l ı•.v ı l l . ( )ının
�
;
kııl�ı ı m lıı . ti.-lııdC.•, ınt• ııll:ıi k . ı l i n v t • ılı·m�\'l' ılıwıı l ı l ı i l l ı n lt•ı· (.oıdı•nll;ı t ' 'ı:l 't'ı·iıııı•ı ı ıoı lls)
;ır;ı­
ı u n ı l a bir �r.·uı ışın.:ı ,vnk ı u . llunlnnn ht•psl. hıtt•r v:ı h i,vlt• gdın iş lstı•ı· ttlhı:lt•ın lı· ı•ltlt• t•t l i l m i ş
o l s u n , lnsnnın s a h i p nltlu�u bilgi n i n l ı l r poır�r.·ıısıytl ı . l h ı n u l o ı , Hıının ' ı n lıııltış a �r.· ı s ı ınuılt• rıı
ulıııoı ktun �r.·uk urt.:ı�r.·ı-g:ın lwıkış ıı�r.·ısııuı .vıı lu m l ı ,.,. ıın ı ı n ıııılıulı�ı sdc•nl l;ı t'.,;l ıt•l'inıı•ıı toı /i.�
hlv.lın lıugil n k t dt•nı.:vr ılaynlı ınuılt•ı·n lıillınlıniv. tlı•Al l t l ı : n n u n ld ,(,.Juı .,.ı,vmlt•, sunm lııı·ı
v1•ı'llt•n bımlyl1• m;�i.ı mı t u m /ls \'t•.vn ıluAıı n ı n hUyUsil i d i . 1\u, lhilt ııl'l ı•vrı• n i n y u l n ı :r.t·ıı
1luyulııı· v 1•,vıı üll•lll'r yaı·ı l ı m ı,vla lnı·dı.•nnwııl ıwtiı't•ıılmlı.• ı•lılt• t•d i lt•n lıılttl,vt l l : "hııı·ilw"
buluşlıırıı \'1' ınııvlrll'rt' ,vol u�r.· ınıı k t ııyı l ı : lıdirli snı·u lıını t't'\'ıııı \'t•ı·ınt•k l�r.· l n l\:r.d ulıı nılt Iii•
şıırlanınış clcnl',VIerlt• l'tl i n i l ı.• n lıilgl tlı.•A"Iltll: Inı ıınnuıwu l l p lıllgl �r.·ult do:ıluı ııunı·ıı urt ıı,vn
�r.·ıkııı·nk ı ı . Yine tlı:, opt ik lıunu�ıımluki L•ıu•rlel'i n l n ııı"'·ıltc,·u gUıılt•ı't liAI glhl, Um·tm'ın �r.·u l ı ş ­
m n s ı Inı ,vulılıı ilrı·l tlutı·u a t ı l m ı ş bır ıul ı n u l ı .
Gnıs8l'lt•sle g l l ı l , Bıu·on ılıı Öklıdes'ln, lln ı l uın,vını'un vt• I l m d - l lt•,vsı.• ın 'ln gt�:r.ll•ın l t•rl­
nl' b.ı.,vu n. l u : ınerc:t•klt·ı·l n ,valnıı: alelf ylık m�\VII cll'All. ıı,vnı :.ıı ı ınuı mlıı hüy(l l ı ı w,\'1' vı.• gUı'ınL'
k uııurlurını c l (b.:elt mrye ,vaı·ıulıA:ını vurgulııd ı . lhn d- l l e,vsL• ı n ' i n gt\zlt• llgtll vı·nltA:l hllgi lt•·
ri m;ıklarkrn, gö:r.U �SrUnHI uluşııı ı·ıın bır nll't olıu·ul1 elı.• aldı Vl' gt\z ilc liglll nlıırıık , lc,·lıU­
ke,v ve clışlıilkı.�v Tlll'l'l'l'klerln .vUzl:vlt•rlııl ımutln ıulı rııuılt l�r.·ln ııek b : .vt•nl k u rul ku,vnı·nk I l m
ı.• I - H ,�vşem'ln hılgilt•rlnl lmnanı lıulı. G rnsM'II'HIL' gl hi, ınt·ı·n·klt>rln opt i k c ı k l l ı.• rl llzı·ı·lnı.• t l ­
gl �r.·ekld gt\ı·flşlcr l l l' r l ıdh·tlil vı.• l :lC)7 dvl!ı'ındn tııınııınlml ı8ı Oputı Mnjus'tlıı (lU\vUit
1-Aer) şunları ,vazdı: "& v,laın t'lslıniL•rl, ö,vlt' lfl'kıl leıull ı't.• biltı· Yl' n n l ııı·ı göı·UtUınU:r.e Vl' gö·
.
ı·Unen l'lıılmlcn• göı·e H,vlı.· ciUzt•nlı.:veblllrlz k ı , ışınları lsıeclı&lınl7. hlc,·hnde ve hı.tcciiAim l :r.
LIÇıylll yönlemliı'C'billrlz; höyleL't', h l r l' i ı u n l ,vak ı n tlıı vr,Vll uzoktn,vnut g l h l görebi liriz
(Realm •· 294) .
U6ylt•L'e, Inanılmaz hır uzak l ı k t ıın en kU�Uk hııı·llerl hlll' nk u,yuhlllrlz . . . .
Aynı zamanda. GUne,, A ,v v e yıltlızları da görli n l ti nlııı·ııl1 l n ı rıwn HfııA'ı,vn l ı u l ırchl l ı ı·l:r.".
[lba oi-Hepom'ıo ..... ı.ı..vı.ı holdundold ..,ı.ı....ı.n Için bb. o. 264]
Bacon'ın ,ıeney yaplıA'ı bır ıeleakupu vıır ını,vtlı'/ 1\u, lmkAnMIY. dt•A'I I c l ı r . nıı· tclraku­
pu ol�ıa,vdı bılc, o zamanki mel'l·eklcı- gH7.ôntlnc u l ı mhAıntlu, Uııt·ım ' ı n ı•ldr e i i iA'I hll,vll t ·
ıne za,vıf v e optik gl.\ı·U n t U oldukc;ıı k ö t U ulnııılıyt l ı . Aym·u, urlııc;ııA :r. l h n i,vı.• l l n l n gı.•nl'l bıı·
k ı t ııc;ı11ı gözönUnr ülımlı&ıncla, ıcleakopun lıır h i l l ınllel gUzlı·ın ulc.• l i ,,)arııl, l1 u l l n n ı l ı u ı '
nlmatıı ınll m k U n gHrUnınemcktedlr: tcoleakup ,valnızL·a m e rak u,vıuıı l ı rltn h ı ı· nlt•t VL' "
tln­
A a n ı n hoyuao "nun bır UrncAI ulllı'ak drAerlrndirllını, o l m a l ı t l ı r . l liH 1) y ı l ı nda, eııunhnl·
ılal.ıı tlt"lla Porta, M11gla Natımı/1.. \ n gcnı,let l l ı n l t vı.•ralynnu ınla Bıu.•un. ' ı n k l n r
lu.•nY.cr bır·
tanım ya,vınlıı.dıAı zaman t.llı.•, ıeleaknpa yine Inı gözlı• hakılmnlc.lıt,vıl ı .
[Dolla - ..... bluı• •• 864]
:lMfi
l l�u·uıı. mıı ı·ulnll,,.,. lıııuı ııuı k ı u,,•ı l ı : liıkuı Inı durumu liu:lu nnt"ınllt'ınl'k ""'u
nlur: zlrn
m• l n ı l n j l , ı•vn• n l n n w ı lı ı• l n l n hala y,.,. ulılııA;unu lmııu l ı l ıA"ı \'l" ılnkınrluı·ın
IC"tlııvlvl uııı­
ı·ıılnillt a,· ı ı l � ı n '' '·� u n "l.otınunl;tnlu ,Vllpt ılılıu·ı lılı· tlllnt•ınılı• ,\'11,\'gın hlr gftrUtı U . Rn rr
1\.ı.­
·
ı·nn , gt•m•l nlunılı , �oıttlmn lıiı' h ı l i ın u n l n,\'lfl nı ı aullltıl l . Yıı7.ılıırıntln "1 lnl'anın
,VUYiarı"
lııı \• ı·ıuı u n ı l l lı k u llıı ıuııı Unı·un 'ıluı·. A ı ıı·ıık lıu l t•ı·lın 1\m·ıın ııırnfınılun kul rılılmrmlt
·
ı
;o:
�
ıl up. A ., h : 1 \ııal l ' i n ,\'U ıır.ılıu·ı ıuln ( M S ıl«niUm·fl ,vU ;,�v ı l ) vr ltıtllıı ılııh.ıı to•kl olarak I.Ul"rt'·
t hıs'tu ını·vc.·ııı ı u . nn,vlr ulaıı ılıı. hu lınvrnnun Um·un ı u ı·ıılinılıın nnlanılırılmaaı, liolll!'n
t l ll , l l m·c.•lc•ı·ıh· ııll ı·c.• k l ı ılc.•A"It l k l ı k l t•rln nlclutu on u._·Undl vth:yıldn Unl'mlıvc l i . llununla lır­
'
rnher. bl"lld t l ı• Unı·nn 'ın ıuul Onl'ın l , lu•r ıır.ıunım hır nh ı·lt .vl ı l ll't'rl,vlr tlrngrlt•mr,vl' ���­
l ı t m ı ııı . Y u ıuım•n
V l"
� �
Aı·np�n rııt'ı·lt•ı·ln l,vl .vnpılınıt len•Uınrll'rlnl 811l'lnmucla ı•raı· rlmlt vco
ll:r.ilıııı•l t•vı·r n l n gUzll'nınc•�ılnln ön .. ın l n l \'uı·gu lııınıt olmnaulır. ( �rr�t·kll'n ıll" vazılıuı, ıln­
�
lı mm m· u vc.• un lıc••lnd ,vtız,vıl l.ıu· .ııı·lunmlıı Bıı ı ı htll marl tiUtUnt·r�ılnr tlnmgn• nı vııran vco
t l l n l ılogııuı Ilc• li.·l�ıdl• luı ı·ıtıını nlnn aknlmtl lk tlo,Unt·rnln kötü vnnlrrlncll"n ;.o:lvaıll" ıvı
'
'
' '
,vn n l t•flnl ,vımM ı l ı n u k t n d ı r .
Albc•ı"tııN Mnll'nııx ( llı'(ı•tlk Albrl'l)
H.olıcrl e ruııııl'I C'Kh' \'1' l�ngrr Jlat·on tir, lıugUn modern htllm ularak knlml rdrlıllr·
t•rA"Iınlz h ı l ı mt• ,Vı\ k lıı,ın ı" nlılulı. Ant·ıık bu kı,ıl ... r, grrt'k hu ,vakla,ımı lırnlmM'ml'tlr gr·
rrk��t• Y u n a n ,vaz.ııı·lnı·ı n ı n l'Ac·rl... rlnln ltl'tlln l n c.·ıı nlantlırclıtı .vrnl llktrltrl .vaymnclıı ,val­
nız deA"IIIerd l . Gı·oMKrlrstr vr llııc•on ılr lıtonZI"I' gHrO,IC"rr aahlp vr onlar k'tlnr C' t k l ,vnp·
ın ı, olun lıtr diAer t l l k k a ı r drA"t"r �uAtlu, Isim dr Alhrrıua Masnu• ve,va "llo,vok AlllC'rı "
t e l i . Unzrn IJoı.·tor llniV<'nıRII:c0 olıırak da a n ı l a n Alhcorlua M"'JnUa, Davarta'nın ( .A n i n ·
gt"n ttohrtndr 1 200 l'lvarı mlıı l,vl lılı· ıılll'nln ÇDf.'tılu ularak tlo&mu,ı u. Padua Ü n lvcı·aııco­
ıı.ı'nılr lllırı'lı l n ı·ts 0 0 okuduktan aonrıı, .ıtllral n l n ıırzu•u h i lalinn 1 Mmlnlkton rahlhl uldu.
AlhrrtuK Mugntuı, Alnınn l',vnletll'rlmlc:o yaklatık 1 2 4 1 ,vılınıı katlar h01·alık ,vnp t ı ; mnra
Puı·la Ü n lvrrallt"lll'nr giderek lnı ı•ntlıı ",vn lıancılar k O r•U•O"nOn bntınıı 8'�'\' 1 1 . Yrtlı yıl
ann m , k conıllal n l l(ö) n 'tle hlr tctılflhırrı Bt'llrı·u/r• • • k u rarken göi'U,voruz; :ıdrıı. ll'Oioll ala·
nındaki akıu lc.•ın l k d t plonuılurınıı rıı&ml'n Al llt•ı·ı ua, ılgl ıtlanı genlt
w
Hfrrtmc,vr e&illm·
lt h l r A l l ımi ı . ( �rı·�rk ı r n dr, Ü\' yıl lmyum·ıı Alnu\n tlnm l n l kC'nlrrlnln batı ularak \'Aiıtnnt
vr lıır t l ıA"rr u._• ,vıl lın,vunc·ıı clu Rrgrn1lırrg plakopmıu olarak göı·rv ,vaıunıt nlma11ına raA·
m e n , luıyn t ı n ı n bUyük k ı a m ı n ı vaaı vcorın r k l co
A l b r r l \111 Magntıl, Y u n a n
Vl"
Vt"
UA"rl'tmrklr !f'\' lrmlttl.
lalam t.ı l t ı n l n l n na ı ı Avrupa O n l verallrlerlnr glrttlndr
Hncomlt ı·nl o,vnııınıt; bunu ,vı�pnı·kcon tir nı m ı ı l10lef�ı lto kArtılatmamıttı.
:.ı �:�ıv�r ���:�:i,1.•,�:���· =����:���:=.;�ii:;�ı1n,•lıılıı ""·"•
: � :o�� jj; �
'''' """
·
..
·
ı .. nı · ııı,.ııl ıııııvıor.ıı .. ı .. rınıl ...
,..ıı,ınıı ,v•rl . t\· · ı ı . l
O döncom,ll' Unl·
ı . k .. ı k ıhı\v•ı·ıı.vöıı•lık oılııı-.vıııı . •ılmı ph,urnı.k ıçın
ı ... rk .. ın 1.ıı1ı h•riYııılı lıır
287
lıoııuılıı •llllm
"'"'"l'n lm·
,or.hıı.l..,l htr •n•ıtıcı
" '''
·
,·ersite ders programında yer alan bilim, gl·ndlikle ya an::;.ikl opt•dilenft•n ( b u n l a r gt•n,·t·k
ile efsanelerin garip biı- karışımıydı) ya da Yaratılış'ın altı gün li n de n bahst•dt•n teoloji k i ­
taplarından derlenınişti: Aristoteles v e diğer Yunan Blozollannın y e n i keşft2'dilen b i l i m i
det"ildi. Ayrıca Kilise, genellikle Aristoteles ' i n fikirlerine v e özd l i k l e B z i k b i l i ınleı-iylt• i l ­
gili Ilkirierine karşıydı. 121 O yılında dini otoriteler Paris 're Aristoteles'in bilimsel est•ı·­
lerini yasaklamışlim:h: dolayısıyla, bunları ister özel ister kamuya açık olarak öğreten
her kişi, alOroz tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Öğretimin büyük kısmının Kilise taral'ın­
dan .vapıldıt"ı; cehennemdeki işkencelere gerçekten inanıldığı ve bunlardan korkulduğu
bir dönemde. bu karann alınması ciddi n ürkütücü bir tehditti. Yasak 1 23·fıe kaldınl­
makla beraber, Yunan biliminin üniversitelerde ve okullarda yayılmasını engellemeye
devam etti.
[Aibertwı M.pus'wı İslam bW.miDe olaıı ligisi için bb. s. 242]
Albertus Magnus, Aristoteles'in eserlerini 1 240 yılında. Paris'te bulunduğu sırada
tanıdı: bu eserlerden o kadar etkilendi ki, Oorniniken arkadaşları onu, bu eserleı·in için­
deki bilimi açıklamaya ikna ettiler. Bu girişim, dev bir çalışmaya dönüştü; zira Albertus
yalnızca Aristotelesçi bilimi değil. Aristoteles'in mantık, matematik, ahlak, siyaset ve
[email protected] de açıkladı. Şaşırtıcı bir başarı kazandı; bu başarı onu, bazı alimierin gö­
zünde. meşhur İslam şarihleri0 ve hatta Aristoteles'in şahsıyla aynı seviyeye yükseltti;
Doctor Universalis isminin yakıştırılması da bundan kaynaklanmaktadır. Albertus, bu
şerhlerin içine bir miktar Platoncu düşünce de dahil etti -bu, ortaçağın birçok Aristo­
telesçi düşünürü için alışkanlık haJine gelmişti- ve Aristoteles ile hemH.kir olmadığı za­
manlar bunu açıkça sö,ylemekten çekinmedi: daha sonraki bazı Alimierin aksine, Aristo­
teles'in yanılmaz olduğunu düşünmek galletine düşmed i. Gerçekten de Albertus, gözle­
me dayalı bilginin önemini vurguladı: bilimin, sadece başkalannın söyledikleri şeylere
inanmak olmadı�nı. nesnelerin doğasını araştırınayı da içerdiğini öğretti.
Bilime bu şekildeki yaklaşımı, Albertus Magnus'un bilimle ilgili kendi eserlerinde de
görülebilir. Aristoteles'in ok lar ve diıer fırlatılan cisimleri n hareketini ele alış şeklini be­
�nmedi; Samanyolu'nun yıldızlardan oluştuğunu düşündü. Ay da Aristoteles'in söyle­
digi gibi kusursuz bir cisim değildi; Ay'ın yüzeyindeki koyu lekelerin, Yer'in yaptığı göl­
geler olmaktan ziyade Ay'ın kendi yüzeyindeki engebelerden kaynaklandığını ileri sür­
dü. Bütün bunlar yeniydi. Elementlerin kimyasal bileşikleri nasıl meydana getirdiği ko­
�erle� n trans­
nusundaki fikirleri ve Demokritos'un atom teorisine olumlu bakması da yenivdi. Sim­
yagerierin çok sevdikleri transmütasyon00 fikrini reddetmese de, simy
mütasyonu başardıkianna inanmadı. Aristoteles'in kendisinden önce yaptığı gibi, en
önemli çalışması d�a üzerindeki kendi gözlemleriydi. Yüzden fazla minerali sınıRan-
:.Şerh ed�n. bir IIU!'tni daha kolay anlqılınu.ı lçln açıklamalı olarak k.al<'m� alan kiti. {ç.n.)
De�rsiz m�aii�M d..�rli m�t.allen. d<'lnütı0nn<'.(ç.n.)
288
dırdı: bu minenillerin ço�u nu, piskopos oldug-u dönemde köylere yapıı&ı geziler sırasın­
kazılarda bulmuştu: hayvan ve bitkileri incelemekle kal­
mayıp. h u n l il r hakkında kitap _vazma.va da zaman buldu. De animalibus (Hayvanlar
Ü z e ri n e ) adlı risalcsi hayal ürünü bazı yaratıkların tasvirlerini vermekle birlikte: Alber­
lus, bin,;ok gerçek dışı ama po p ül e r efsa n e.vi (pelikanın yavrusunu beslemek için götü­
sünü ac;h�ına dair ya,vgın inanç bunlardan biri,\•di) reddecek kadar akıllıvdı. Daha so­
m U I ol a rak , böceklerin çilileşmesini gözledi: çekirgeleri kesip açarak bunl ;nn üreme or­
ganl annı inceledi: ayrıca tavuklar ,vumurtladıkıan sonra çeşitli zaman aralıklan ile yu­
da ziyaret e l t iği ınadenleı·de ve
m urtalan açarak civcivin gelişmesini gözledi: balıkların ve memeiiierin gelişmesini de
inceledi: ceninin beslenmesiyle ilgili belirli tlkirler edindi. Aynca, Arisloteles"in bilme­
diıi ve kuzey bölgelerde yaşayan birçok ha.vvanı ıanımladı: kutup bölgelerindeki hav­
vanların -eter bu bölgelerde hayvan yaşıyorsa- kalın derili ve beyaz kürklü olması
rekti�ini ileri sürdü.
�
Albertus 1\\agnus'un bitkiler üzerioeki Bkirleri de daha az orijinal de�ldi. Mükem­
mel tanımlar verdi ve bitkileri şekillerine göre -çan şeklinde, kuş şeklinde, yıldız şeklin­
de vs.- sistematik olarak sınıllandırdı. Dikenler ile i&neleri, oluşuınianna \"e yapılanna
göre ayırdı. A \eyvelerin karş1laşhrmalı bir incelemesini de yaptı, ISI ve ışıtın &A"ac;lann
büyümesi üzerinde etkilerini gözleyen ilk kişi oldu. Bu gözlemlerden, bitki özsuyunun
köklerde tatsız oldug-u nu fakat yukan çıktıkc;a tatlandı#lnı ortaya kq,vdu. Batı'da ıspa­
naktan bahseden ilk yazar da tesadüfen Albertus idi. Albertus Magnus'ı: n boranik ko­
nusundaki görüşleri arasında belki de en ilgi çekici olanı, mevcut bazı bitki tiplerinin di­
g-erlerine dönüştürülebileceA'ine ve aşılama yoluyla yeni türlerin geliştirilebilece&ine
inanmasıydı.
Grosseteste ve Roger Bacon'da olduA-u gibi Albertus'ta da, büyük be,vinlerin Yunan
biliminin daha önce flziksel evren ile ilgili hiçbir sistematik çalışmanın bulunmadı#J bir
kültüre getirdiA-i canlanmaya verdigi tepkileri gördük. Ancak Yunan felsefesinin grlme­
sinin, Hıristiyan ilahiyatçısı için bazı tehlikeler taş1dıtına şüphe ,voktu: bu tCisefe pagan
bakış açısına sahipti ve vahiy ile gelen dine düşmandı; çünkü içinde beslenmiş oldu&u
kültürde tanrı ve tanrıçalara sahte bir baA"IIIık oldup gibi, aydınlann zihninde de bun­
ların gerçekıen var olup olmad•A"• konusunda tereddütler me"·cunu. Aynca, Grossetes­
re'nin kendisinin de tark ettiti gibi, Arisıoteles felsefesinin birçok yönü, H1ristiyan Ki­
lisesi'nin gerçekhAinden şüphe etmediAi Kutsal Kitaplar ile çelişki halindeydi. O zaman,
ne yapılacaktı? Groaseteste ve Albertus çapındaki ve ortodokslutu satlam kişilerin bu
kaynaklara ulaşmasından zarar gelmeyebilirdi: fakat başkalan söz konusu oldufunda,
bunların inancı pagan etki altında sapkınlaAa dönüşebilin:li. Açıkçası. Haristiyanlık ile
Aristotelesçilık arasında kabul edilebilir bir senteze ihtiyaç vardı. Bunun çok zor bir iş
289
olacağı kesindi; ancak bu görevi layıkiyle yapabilecek. yani Hıristiyan dekıriniyle pa ­
gan düşünce�; kabul edilebilir şekilde kayna.ştırabilecek uygun kişi ortaya çıktı. Onun
da adı Thomas Aquinas idi.
Thomas Aquina.s (Aquina 11 ,-\ziz Thomas)
1 225 civannda Napol(ve çok uzak olmayan Aquina yakınında Roccasecca'da do.
ğan° Thomas, zengin bir halyan ailenin en küçük oğluydu. Papalığa karşı Kutsal Roma
imparatoru J I . Frederick'i destekleyen bu aile. daha sonra siyasi bakımdan güç duruma
düştü; Thomas eğitim görmek üzere önce bir manastıra, daha sonra da, 1 4. 1 5 yaşına ge­
lince yeni kurulan Napeli Üniversitesi'ne gönderildi. Burada gramer, mantık ve biraz da
�
doğa bilimlerini öğrendi. Yirmi yaşına gelince, ailesinin karşı çıkmasına rağmen Alber­
tus Magnus gibi Oorniniken rahibi oldu; zira on üçüncü yüzyılda. deminikenler entelek­
tüel ha,yatın önde gelen isimleriydi. Kısa bir süre sonra, bilgisini geliştirmek için Paris 'e
gönderildi: Thomas'ın Paris'te Albertus Magnus'un öğrencisi olduğu yalnızca bir tah·
min ise de, Köln 'deki studium generale de onun etkisinde kalmış olduğu kesindir.
Aquina'lı Thomas, kısa sürede yetenekli bir ilahiyatçı olduğunu gösterdi ve 1 2561 259 yıllan arasında Paris'te ilahiyat kürsüsünde ders verdi. On yıl kadar İtalya'da kal­
dıktan sonra tekrar Paris'e dönerek ikinci defa ilahiyat kürsüsünün başına geçti: bu alı­
şılmamış bir şeydi ama geri dönme sebebi, İbn Rüşd'ün bağımsız düşüncesine eğilimli
İbn Rüşd taraftarlan ile gelenekçi Augustinusçu ortodoksluk taraftarlan arasında Aris­
totelesçilik konusunda çıkmış olan tartışmalardı. Tartışılan en önemli konulardan birisi
de, evrenin yaratılışıyla ilgiliydi ve Aquina'lı Thomas bu konuda oldukça temkinli ve
dikkadiydi. Ona göre, evrenin zaman içinde bir noktada yaratılmış olup olmadığını an­
lamak için tek başına akıl yeterli değildi: çünkü felsefi bakış açısıdan, evrenin ebedi ol­
masını engelleyecek hiçbir şey yoktu. Bu konuda belirleyici bir karar almak için Kutsal
Kitap'ta bulunan vahiye dayalı bilgilere başvunnak gerektiği aşik.irdı. Aquina1ı Tho­
mas, bu tavnna rağmen İbn Rüşd taraftarlanyla aynı kefeye kondu ve onlarla birlikte
suçlandı. Yedi yıl sonra, 1 277'de, bazı yazılanndan dolayı yeniden suçlandıysa da
Aquina'lı Thomas üç yıl önce ( 1 274) ölmüştü. Ölümünden bir yıl önce Napeli'ye döne­
rek burada. üniversitenin yakınında bir Oorniniken studium'u kunnuş ve orada, Hıris­
tiyan teolojisiyle pagan felsefe arasında daha sıkı bir senteze ulaştığı polemikçi eserleri
vasıtasıyla, aleyhtarianna hücum etmiş, yazılar yazmış ve ders vermişti.
[tb. Rııod Için bkz. L 241-2)
Kendisi bilim adamı olmadıgı halde. Aquina'lı Thomas yeni keşfedilen öğreti üzerin­
de yapılan entelektüel tartışmalann merkezi olan Paris'te, aklı savundu. Neredeyse tek
Thomaa Aquinas'ın dat-ım yeri ile burıad.a verilen bilgiler Fran�t:Ka baakıdan alınmıttır. lngillzee metinde yalnızc"'
Monte �ino yakınında dot<Juıu kayıliıdır. (ç.n.)
•
290
başına, ilahiyat fakültesinin gidişahnı değiştirip Aristotelesçi öA'retiyle uzlaşmasını saaJa­
Bütün bilginin ilahi aydınlanmayla elde edilebileceği fikrine karşı çıkh, Tann'nın gö­
rüleme�ven özelliklerinin, O'nun yarattıtı görünür şeyler sayesinde görGiebilece&ine
inandı. Gerçeğe ,. e kesinliğe akıl ile ula.şılabilirdi. Doğa alemi, Tann'nın yazdıtı bir ki­
taptı. Bütün bunlar, Aquina1ı Thomas'ın Yunan bilimine getirdiği dikkatli teolojik yo­
rumlarla birleştiğinde, onodoks Hıristiyanlann pagan felsefeden korkmak için sebepleri
olmaması gerektiği anlamına gelmekteydi. Bilim söz konusu oldutıJnda Yunanlılar, Tan­
n' nın yarathg-ı evreni açıklamaktaydı; ruhun kunanlışı söz konusu oldutıJnda ise, Kilise
ve Kutsal Kitap açıklayıcı otoriteydi. Ölümünden ve 1 277 suçlamasından• sonra. Aqu­
ina'lı Thomas'ın Hıristiyan onodokslutıJ ile Yunan bilimini uzla.şhrma çalışmalan takdir
edilmeye başlandı ve henüz elli yıl geçmeden, Ban Katalik Kilisesi onu, kendini en iyi
temsil eden eğilirnci olarak görmeye başladı. 1 323'te azizlik menebesine yükseltildi.
dı.
John Duns Scotus
ve
Ocham 11 William
Aziz Aquina1ı Thomas'ın teşvik ettiği anlayış, diğer ve önemli iki Alozof tarati.ndan
geliştirildi: bunlar, her ikisi de Fransisken mezhebine mensup olan John Duns Scotus
( 1 266 civannda İskoçya'da Duns'da doAmuştu) ile ondan yirmi yaş genç olan ve Lond­
ra yakınlarında doğmuş olan Ockharn 'lı William idi. Duns Scotus (İskoç Dun), tecrü­
beyi ve bilimsel muhakemeyi teolojiden ayırarak bilim adamının işini "daha emin· hale
getirdi; en yüksek seviyedeki bilginin ancak insanın içindeki "bilgilen91e "o o ile elde edi­
lebileceğini -bu bilgilenmede duyulann dahli yoktu- söyledi ve sonsuz varlık olarak
Tann'nın, Aziksel gözlem ile anlaşılmasının mümkün olmad-ıını vurguladı. Aynca iste­
diği takdirde, Tann'nın fizik ve doğayasalannı hiçe sayabilec�ni düşündü; buradaki
tek sınırlama, Tann'nın hiçbir zaman kendisiyle ters düşecek bir şey yapmayacağıydı.
Duns Scotus. 1 308'de öldü.
Ockham'lı William, on dördüncü ve on beşinci y:üzyıllarda Kuzey Avrupa üniversi­
telerindeki düşüneeye hakim olan ve adcılık (nominalizm) olarak bilinen felsefi doktri­
ni başlattı. Bu doktrin tümeller0 0 0 (universals) hakkındaydı; aslında, öz ve varlık ko­
nulanyla ilgilenmekteydi. Doktrinin ince noktalan konumuzun dışında olmakla bera­
ber, burada Ockham 'lı William'ın öz ile varlık arasında gerçek bir ayınm olamayaca&ı­
nı ispat etmiş oldupnu kaydedilebiliriz; bu tavır, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllar­
da John Locke ve David Hume gibi filozoflan etkilerneye devam etti. Kendisi bugiln .
"Ockham'ın usturası" olarak bilinen ekonomi ilkesiyle,yani entia non sunt multip/ic.ın• Paris Ünivenitni'nin 1277'de Arisıotelea 6Jm:isinin bazı kıs,.nlannı yasaklamasi. {ç.n.)
(ç.n.)
• • l..,ı.liıı:e mednde ·inner awareness. � Franıuzea metinde ·conaı:lenı:e inliıne� oluak pçmdı:mlir.
••• Taıneller: Kakenleri anıllıç.ıı&a day.ı.� skoluıik ıenninolojide rek ıek nn-..dea 80J'Udanarak
slladt ya
kavramlar o];uı Insan, kapelr. vb. ııöKakler; .dı:ılık: lilmdleri benıer neaneler için lr.ullıınolan keyA
doıaupra,a.(ç.n.)
� �:,j
291
.
�
l
� .,- ·
1
f..;
·<-
-
> :s '
1: .
.
... ·�
foo Cr_ 't CC fL
'-'••: ottf
:.._ ('6- ""' con.a'!"'•�c.i-
�
� .J,Jo. � •'loı.:r•
ı..:-., - 12tll) � -.-..z...
...,. ,� f· � l�·­
k..- C�, d � (�
"""' '" ·",. .......__ l_�_
"""" biıUir.dıclı.. s-d.
Sr:ııtd.: so..:n � v­
ı.eR�ı bw .Rız- � f:lo.nıdr
lu � .\.\S SOO anıro-.da ıo..
� �- Sı;..oa � -­
n::ılıaji.. Bw..'a. � lıqiıac-ı
-·� a-e- - .\15 101111"""­
� � .....,_. _.....,_
bob d&Lndor BOLliııdocq_.
�- ......_
� )\S � ........, d&-� ye:.,-- � ... &-lo lıliııooo Z......' - �
_..._ .... .-..-­
.,.. � lııir .-po �
"Ye.pç-• c.....- . o. ı..r.
...... ...lıWor "" _nıpıbı:.M
.,..... _ _ __
.__.. nlııf -'- �
_... ..1.. ı _, lo:ı ,.._
� � .�
\'--
ı > l ı.ıJ.u ul<l.ı, j ( . , j ı l" l f
k ı r ''"'"'"·' r l . ı ı ı ı , , . � · ' ' ' �" ' · ' ' ' l l ı i ı " ' '
l '•tl•· ( )n LI\ L I O H LL _v(ıt_l"oiiO>
l.uı.ır . o k
·�•ıl•"
--
1 1•11<•: i\ludt•ua'lı Thuın·•��" ı . ı r,ı ·
l ı ıul.ııı l .l.'o:.! yılı ruLo y;ı ı u l ı n ı � ıı:r.,.
l o k lı ı ı l l;ııı"ıı l,ıı· l >nın l ı ı l k t·ıı k q l
�ııı ıınrı rı·•l. 1 \ ı ı , ıı:llnııt'yl ı l !lz!' l ı ·
ı n ı · k ;uıım ıyliı k u l l.uııl;ııı rm·ı·ı � k ­
lt·ı·ı· ;ıll lıiliıwıı t•ıı u k i ı·t••iındir
,o;,J.J," l<ıoııı·r 1\,ıı "" · , . , ııii�Uıı 1�
lııık� .... l.ı�l �·alı,.
ınaMı. ( ( )/"'" il·lıı/u�. l :llıtl). Savlu
.
:l4fo'tln�l tlın t•l - l lı·,l·"'·m'ııı \ l z lınl
ılı· � .. ı·,,ı..,ı ınnız. n..ıı ı.ı. J .Jimırv.
.
ı �ınılı·;ı
.Y"I""' ''r ıopugı
......!Jrl• .:
J -:ı � ; " ı ' � "f""' •.• � .. ,.
.
ııııı � ııiJ,.ııılrlıA:ı l ı l ı ııı·ı;ı�,ıp, ;ıl lı
,,..,ı"' " ' · l lur;,.l;ı .ııl.ır l>ldılrlnln
i':�:,ı·.:::.·-�ı.-�,'�f��:�;:��.·�·--� -�:� �·:·:;11�
l a n . l lr l ı ı . h J J iır.ııy. [ A ıııolı ;, _
�
,','
'
·
.
da pmeter necessitatem (ihtiyaç duy ul ı nad ı kç.a m a l l a r ı n m i l t a n a rl l ı n l ma m a l ı d ı r ) i i iH·­
siyle hatırlanmaktadır. Ockhaın 'lı \Villi�ım, Duns Scotu s ' u n bir n l' s i l önel' o rt aya lwy­
du�u bilimsel bilgi ile vahiyle gelen bilgi arasındaki ayınını d.:ıha da i l c ı· i göt ürdii. Du n s
Scotus'un genel fclseH görüşlerini kesiniilde reddettiği ha l de , b i l i m kaı·şı s ı n d a on unl a
tamamıyla aynı tavrı paylaştı.
Hareket
Aristoteles felsefesine 1 277'de getirilen yasak, bilimin vahiy ilc gelen dinden ayrılma­
sını tamamıyla olmasa da kısmen teşvik etti; bu ayrılma, Arislotdes öğretisinin H ı ris­
tiyan dogmaya saldıran yönleri üzerinde Aquina'lı Thomas 'ın yaptığı yorumlara, daha
sonraları duyulmaya başlayan saygı ile birleştiğinde, bilime ilgi duyan kişilere spekülas­
yon yapma ve hatta Aristotelesçi bilime tenkitçi gözle bakma cesaretini verdi. Bu du­
rum, özellikle, Aristoteles'in hareket eden cisimler hakkındaki öğretilerinde kendini
gösterdi. Gerçekten de, Aquina'lı Thomas'ın bizzat tartıştığı ender bilimsel meseleden
biri de, zor bir konu olan fırlatılan cisimlerin hareketiydi. Bu konu, Aristoteles'in hare­
ket konusundaki çalışmaları içinde en talihsiz olanlarından biriydi: başarısızlığı nın se­
bebi, Aristoteles'in, bir cismin "doğal olmayan" hareket (yere düşme gibi "doğal " bir ha­
reketten farklı bir hareket) yapması için o cisme sürekli olarak bir kuvvet uygulanması
gerektiğine inanmış olmasıydı. 0 Bu kuvvetin uygulanması durduğunda, "doğal olma­
yan" hareket de duracaktı. Böylece, yaydan atılan ok durumunda, oku n hedenne doğ­
ru yaptığı "doğal olmayan" hareketi doğuran kuvvetin etkisi kalktığında, ok derhal ye­
re düşmeliydi. Bu kavram birçok problemi de beraberinde getirmekteydi.
[Arlstoteles'ln hareket teoı181 1çln a. 109; bu konudaki Hint görüşü Için bk.z. s. 216]
Her şeyden önce, Aristoteles'in esas ilkesi, sürekli olarak uygulanan kuvvetin düz­
gün hareket do�uracağıydı; herhangi bir hızlanma olmayacaktı (biz bugün bir hızlan­
ma bekliyoruz), çünkü ona göre dsim, bir direnç (havanın direnci) karşında hareket et­
mekteydi. Direnç ortadan kalktı�ında, cisim gittikçe hızlanacak ve nihayet sonsuz hıza
sahip olacaktı. Aristoteles'i, hiç direnç göstermeyecek olan mutlak boşluğun mümkün
olmadığını düşünmeye sevk eden sebeplerden biri de buydu. Eğer boşluğun, yan i mut­
lak boşluğun varlığı kabul edilirse, o zaman da meselenin bütünü saçma boyutlara ula­
şacaktı.
İkinci olarak, cismi harekette tutanın ne olduğu meselesi vardı ki, zaten esas mesele
de buydu. Yayın ipi bırakıldı�ında, ip oku ileriye itmekte ve onun yolculuğunu başlat­
maktaydı. Fakat, ip ile teması kesildikten sonra, ok niçin hemen yere düşmüyordu?
Okun hareketine devam etmesinin sebebi neydi? Aristoteles. hareket halindeki ok un
• Buradaki "dotal olmayan
harek..ı , " Arısıo'nun uı.orlanmış han:keı"l lle aynıdır. (o;.n.)
296
y:ıraı·:ık ayırdığı havanın, ok un arkasına geçip onu ileriye dojtru itti!tini teklif eni. An­
c.:ık, harcl<ete d i renç gösteren bir madde olan hava, nasıl oluyordu da aynı zamanda iti­
ci bir gi.ic:,· leşkil cdcbiliyordu?
Dirençli ortam içindeki hareket meselesini Batı dünyasında yeniden ele alanlardan
birisi de Thomas Bradwardine oldu. OxfOrd'lu bir Alim olan Bradwardine, 1 349'da Ka­
ra
Ö l ü m 'e ( 1 347 ile 1 35 1 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte birini öldüren veba
�algını) yenik düşmeden önce bir ay kadar Canterbury başpiskoposlu&u yapmış ve
Tr.ıctatus de Proportionibus (Oranlar Hakkında Risale) adlı önemli bir eser yazmıştı.
Bu eser, esas olarak, Aristoteles'in hareket ettirici kuvvetinin büyüklütü, direnç göste­
ren ortamın gücü ve hareket eden cismin ulaştığı hız arasındaki kesin matematiksel iliş­
kileri tartışmaktaydı. Bradwardine, önce, Aristoteles'in temel ötretisini tam olarak ifa­
de edemedikleri için, daha önce verilen, bütün formUllerin yetersiz oldutunu göster­
mekle işe başladı . Aristoteles'e göre hareket, hareket ettirici kuvvet dirençten büyük ol­
dutu zaman meydana gelebil irdi; bütün formüller sınır şartlarında başarısızdı. Önceki
formUllerin yetersizliğini ispatladıktan sonra, Bradwardine kendi çözümünü teklif etti;
bu rada, detişken miktarların " kuvvetleri"ne başvunnuştu. Bu çözüm, meseleyi daha
derin incelemelere açan bir adım oldu; daha sonra bu meseleyle utraşanlar tarafından,
özellikle ünlü ve etkili bir hoca olan Jean Buridan'ın öğrencisi Nicole Oresme tarafın­
dan kullanıldı.
Buridan, Fransa 'nın kuzeyinde B�thune'de, 1 295 civannda dotdu. Seküler bir ra­
hipti, yani dini bir tarikat üyesi deAtldi. I k i kere Paris Üniversitesi relttörü olduttı gibi,
on dördüncü yüzyılın ilk yarısında fizik bilimleri konusunda yürütülen çalışmalar üze­
rinde muazzam tesirler yaptı. Ockham1ı William'ın çalışmasından etkilenen Buridan,
mantık ve fizik konulannda eserler verdi; bugün belki de en çok mantık konusundaki
çalışması ve " Bu ridan'ın eşegi " olarak bilinen alegeriyle tanınır. Bu, eşit derecede arzu
edilen iki şeçenek arasında seçim yapma meselesiyle ilgilidir: Bir saman yıl;ınıyla bir su
kabı arasına bağlanan eşeğin, hangisini önce yiyip içece�ne karar veremedi�i için açlık
ve susuzluktan ölmesini anlatmaktadır. Bu hikayenin kaynaAı belirsizdir; çünkü Suri­
dan'ın verdiği örnek bir eşekle değil köpekle ilgilidir: köpetin önünde su ve yiyecek de­
ğil, eşit miktarlarda iki yiyecek vardır. Ayrıca, köpek açlıktan ölmemekte, böyle bir du­
rumda seçimi rastgele yapması gerekti�ni fark etmektedir.
Bundan'ın bizim için önemi, doğa olaylarını izah etmek için doğaüstü açıklamalann
kullanılmasına açıkça karşı çıkması ve flziksel evrende sebep-sonuç ilişkilerinin bulun­
du�una kuvvetle inanmasıdır; her şeyden önemlisi, impetus• kavramını kullanarak, fır­
latılan cismin hareketiyle ilgili problemin çözü münü kolaylaşhrmasıdır. Albertus Mago lınpcıus
(ltkl): Bır haı-elceılı ı:lsmln, r.ıı h ıp oldujpı
ıum, lmpuls. (ç.n.)
kütlll' �
hı:t aebeb\vle. Jıı-end yc-nmftlnl aııtiayan 6.1:ellı,i. momen·
297
nus,
fırlatılan elsimler problemini tartıtırken impetuH fikrini zikretmiı;ti, &ancak Bori­
dan 'ın lmpet ua kavramına bakıt•• eylemsizl ig-i (incrti&ı, atalct) <:ismin kendi ic.;indc var
olan bir fe"Y olarak dütünen hizierin bakıt açısına henzemcktcdir. Ne oluna olKun, Bu­
ridan'ın yaklatımı çok önemlidir.
Buridan'ın impetul ıeorhıini ge7..egenlerin hareketlerine uygulamıt olmaKl ilgi çekici­
di r: Tan n 'nın , gezegenleri yaratırken onlara i m petua verm i t olabilcccg-l n i ileri Mfi rm 0'1tür. Bu, do&"aüstü bir açıklama gibi görünse de her ge:r..cge n i n kendisine yul göMtcren bir
akıl sayes i nde hareket ettigini ileri süren Aristoteleaçi fi k i rden ÜltündOr. Dig-er taraftan,
evrenin bütünOnUn davranıtına fizik temelli bir açıklama getirme yol unda önemli bir
adım olup, daha aonraki dütü n ü rleri
açı kça etkilemlttir.
ve özellikle, Boridan 'ın ög-rendai Nicole Ore�ıme'i
Nicole Ore•mr
1 320 civannda do&"an Ore1me, Pa ri• Üniver•itesi 'nde ög-ren i m görd ü. Hayal ı n ı n �
nuna doATU, ileride Kral V. Charle• olarak tahta geçecek olan Fransa veliahtıyla dost­
luk kurdu ve U.ieux pi1koposu oldu; 1 382'de bu tehirde öldü. Aletli bir vaiz, prensie­
rin arkadatı, zeki bir tartıtmacı ve Latince eserleri fran•ızcaYa tercüme etmede yete­
nekli bir klti olan Ore•me hatın sayılır derecede t�ir yaptı ve bilim.el fikirleri yaygın
kabul gördü.
A.trolojiye kuvvetle kartı ç1kan Oresme, gökleri aaate -o zamanlar mekanik saat
Batı Avrupay-a henüz gelmitti -henzeten ılk kiti olmakla beraber, Bundan'ın gezegen­
Iere Tann tarafından impetu• verildili teklindeki fikrini kabul etmedi ve "yol gösteren
akıllaf'ın pqinden kottu. Oresme için, yeıyUzUndeki ve gökteki hareketler araaında
hAla temel bir fark vardı. Buridan'ın, impetu• 'un bir cl•min içinde sUrekli olarak bulun­
dug-u ,eklindeki fikrini de kabul etmedi; lmpetu.un kendi kendine tükendi�ni dütün·
do. Bu, ilgi çekici ve önemlı bir gelitmeydı. Böylece lmpetu•. fırlatılan cl•lm ılk ivmeyi
aldıktan .onra onu sürtikleyen k u vveti n geçici bir tekli haline gelmekteydi. Ancak lm­
petu• yalnızca bir müddet devam elmek te ve tükendiAinde, fırlatılan clsmin hareketi
durmakta ve yere dütmekıeydi. •
Oresme, matematiıt gezegenlerin ve dig:er cisimlerin hareketine uyguladı; böylelik­
le, Bradwardine'ın çalıtmasını genltletti; çünkü fırlatılan ciaimler probleminde deA'Jtken
miktarlann kuvvetleri için raayonel uyılar yanında "irraayonel" kuvvetleri de kullandı.
2911
lrrafiyoncl ııayıl.ar, baı.it ke•irlerle götıtcrilemeyen uyılar oldutuna göt� [yanm (0,5) gi·
bi bir raııyoncl •ayı 112 ıtekhndc ifade edilehilirken. 2'nin karekökü gibi irraayonel bir
sayı ( 1 . 4 1 4� 1 .36 . .. ) ba.. i t ke•ir olarak yazılamamaktadırJ, Or�•m�. evr�nin davranıtının
if:UJeıdnde hell i bir miktar s.ayıul ltehnizlik bulundutuna inandı. Bu onun, katı bir l:Je.
l i rl i l i k Ü7.erine kurulmut oldutunu iddia �ltili .utrolojiye kartı ceph� aJmuına yol açıı.
Oresme aynca, "ag-ırlık m�rkezi" kavramını evrendeki bütün cisimlere uyguladı ve
bu konuda Buridan'ı Izledi. Buridan, yrıyüzeyindeki erozyonun Yer'in evrenin merke.
zinde olması gereken alırlık merkezini deA-ittirmesi ne ba&)ı olarak, Yer'ln uzaydaki Jw..
nurnun un da hafifçe, dekJttigini dütünmlltlü. Oresme, uzayda. üzerinde canlılann ya·
ta.cfıA'J bqka dünyaların da var olaLileceA'Jni ileri sürdü; bu fikrin çok büyük dini tesir·
leri old u. Bunu teklif edebilmit olmuı, din ile bilimin birbirlerinden ne ölçnde aynlm..
oldutun u göstermektedir. Yine de Oresme ve dig'erleri, radikal veya onodoks olmayan
fikirleri bilim adına ortaya koyarken, bunlann gerçeAJn t.a.sviri detJI ancak birer speldi­
lasyon oldutynu açık olarak belirtmek zorundaydı.
Düten cilimierin hareketi, on dördüncü yüzyıl data filozoflannın üurinde ça.lıttık·
ları fizihel evrenin temel yualannın bir bqk.a yönDydO. 1 3301arda Oxford'dalti Mer.
ton College'de, düzgOn hızlanmayı ortalama hız yardımıyla ölçen bir yöntem gehtti ril·
m itti: bu yöntem daha sonra Galileo tarafından benim�endiyte de, Oresme doten ci.lim·
lerin harekeıini tanımlamak için bu yöntemi kullanmadı. Oresme, Yer'deki cilimierin
dUtme hızının, kat el mit olduklan yola drgil. dütme zamanu• bati• oldtıAunu ileri IDr­
dU; burada, etlt zamanlarda etlt hız artıtlannı du,ondOj"O açıktır. Böylece, bizim bu&On
hızlanma oranı (aanlyede
981 cm) Için kullandı&-ımız Ifadenin haberci1i oldu. Hareknı,
geometrik ve aayıaa.l olarak Inceleme yöntemleri üzerinde de yazdı: bu ça.lı,malar. gare­
ceg-imlz gibi, ancak yazyıllar eonra meyvelerini verecekti.
Sonuç
Ortaçatın aonlannda yapılan bılımeel çaJıtmalar, özellikle Azık bilimlerinde yolun·
lqmıttı. ÇünkO bu alan, dOtUncelerin açık olarak ifade edılebildJAi ve 1pelcola.yonun
serbestçe yapılabtlditi bir alandı. DJAer aahalarda, bUtOn bunlar daha zor, hatta imkAn·
11z olabilmekteydi. Bu çalıtmalar daha aonraki yüzyıllarda, Rönesans olarak bilinen
çaj'da ve sık •ık Bilim Devrimi olarak adlandınlan dönemde de devam
etti. BOyilk öl­
çüde ortaçaJm aonlannda çalıtan bilim adamlannın aorgulayıcı taVIrlan Durine ilunıl·
mut olan modern bilimin do8tJtu da, en açık olarak Azıil bilimlerinde g6rDlecekd.
299
VI I .
Bölüm
Rönesans'tan Bı.lim Devrimi'ne
ilimin tarihi boyunca, Rziksel evren hakkındaki görOf]erde devrim yapan çok
aayıda teori ortaya çıktıgı gibi, evrenin itleyitini anlamalı. için benlmtenen pa­
radigmalarda da bırçok dekitiklık meydana gelmlf(ir. Bu "bllım devrimleri"nin
hepsi aynı tiddrttc olmamıttır. Ona Bablllllerde sonra Yunanlılarda garOien ve geze·
gen hareketlerini tanımlamak için matematiA"e dayalı para.dipıalan ortaya koyan boyülı.
devrimiere ben7..eyen bazı devrimler, evrene bakıtımıza yeni bir aniayıt gctt rmede ileri
dotru önemli adımlar olutturmuttur. Yeryüzünde yqayan aayıslZ yaraıt�J 11nıllandır·
ma yöntemi olarak Arlstotelea'in teklif etdAf "varlıklar sıralaıruuı " paradlgmaaı gibi
olanlar i�e, önemli, fakat insanın konuya yaklqımını yeniden ytmlendirecek kadar radi·
kal olmayan ldlçOk devrimlerdir. Ancak bütün dlA'er devrimierin çok üzerinde yer aları,
gerek dotaya olan yaklqımı gerekse doA-a lle tJslli temel Akirieri cf.eAittiren, yani mo­
dern bilimsel yaklqımı doA"uran devrim, on be,ınd yOzyılda batlayıp on altıncı yGzyıl
boyunca devam eden devrimdir. Etkisi o kadar bOyOk olmuttur ki, bu gelı,me çotu za­
man ve haklı olarak Bilim Devrimi olarak adlandınlmıfhr.
Bu devı1m, bilim taı1hindekl ne ilk, ne de oon devrimdlr. Son bırkaç on yıl içinde. m
temel bilimoel flkırleı1n, hatta bılımoel "gerçeklenn", daha Hkl Aklrlerin açıklayamad•·
IP gerçekleı1 a.;•klayan yeni bır teoı1nln onaya çokmu•yla naod detlfebildikleri çok tar­
tıtılmıttır. Bu gibi yeni btr teori, kendi alan ında devrim yapabilir. Teorinin, yenı ve da�
B
301
o t>n e
ha a\"nntıh görüşler gt"tirip �ti rmrd iıti ııı ı nanacaktır. Te r i l ! ki hen7.t•ri dt"�işi k l i k l l" r
pa.radigmalar• .'-otunluk \ ' t" ya,\"gınlık bakımından faı·klılık b.-..lııı t erebilir: baz ı l ou-ı
va nızt"a bir tek bilim dalını ,.e de kııııa bir süre h,;in etkileyebilir. :\n.,·ak 1 .500- 1 tlOO'Ioır­
aki bilim de,·rimi. bilimin h�r dalını etkilemekle kalmamış, bilimı!ll" l araştırma t t" k n i k ­
lerini, bilim adamının belirledij'i hedetleri. bilimin felsefede ,.e hana tO�llumda O_\·noıya­
bilece� rolü de de&işdrmiştir. Bu kadar de-rin bir de#işiklik tek başına mc-yd;.ına gelmt"­
�
""rl'
d
i
miştir. bu dr#işiklik. insanm kendine ,.e içinde .''aşadıgı dünya,\'a bakışındaki daha �­
nel bir de,ışiklitin yan ürilnüdür. Bu da. Rönesans olarak bilinen deg-işikliktir.
Rönesans, Petrarca ( 1 304-74) ve Boccaccio ( 1 3 1 3-75) gibi şairlerin eserlerinden an­
laşılacaiı gibi. on dördüncü _\'ÜZ,.\"l.lda lralya'da başladı. Bu şairlerin sergilediıi hüma­
nizm " 'C' kendi kültürlerinin antikça#ln mirasçısı oldu�na inanınaları, Rönesans'a has
bakış. açısının temellerini attı. Rönesans 'm dottJşunda. klasik edebiyatın. orijinal el .''az­
ması eserlerin "-e te ü meleri n etkisi "'anlı. Bu eserler. antikçaıtn keşledilmesini saıla­
rc
dı. Antikça#••vazarlara. şairlere. ressam ve heykeltraşlara ilham ka.''lla#ı oldu� gibi on­
lara ve hamileri ne hümanist bir düşünce kazandırdı. Eserlerin etkisi ,ya\'aş. başladı, an­
cak giderek büyüdü ve o tarihte hüküm sürmekte olan ortaçatyaklaşımına rakip olma­
ya başladı. 9ö:-"iece l -f501i ,yıllarda, Muhteşem Lorenzo, bir taraftan en son keşfedilen
klasik metinleri tercüme etmeleri için himaye eniA'i ilimiere baskı .'•aparken, di�r taraf­
tan Aristoteles 'in Etik adlı eserinin şerhi gibi ortaçat biliminin tipik bir eserini bulmak
için kitapçtiann taranmasını istemekteydi. Ancak yavaş da olsa deAişiklik kendini his­
settirdi. Klasik ötretinin canlandırdıtı hümanizm. kültürel hayann hemen her yönüne
girdi ve kültürel hayan genişleterek. sınırlannı ortaçaA' zihni_)oeri için son derece önemli
olan dini sembolizmin sınırlannın çok ötesine taşıdı. Insaniann zihinlerini gittikçe laik·
leştirdi ve onlara, yalnızca kutsal görüntülerle sınırlı bir dünyadaki deAi:l, Sziksel evren­
dokı gllzolliklori do gönne cesaretini ..,rdı (Reoım L 326).
Niçin Rönesans, ortak kültür biriili bulunmayan, datınık bir şehir de"'letleri toplu­
lupndan ibaret olan lıal�-a·da başladı? Hümanist dejerler niçin ilk deFa burada takdir
edilmeye başlandı? Öyle görii nüyor ki, buna basit bir cevap vermek mümkün deAtldir.
burada. insaniann dehasından, ekonomik �lişme ve girişimcihAin başlamasından - ya­
ni kapitalist bOyOmenin yayılmasından ve Politik �msızlık unsurundan ve tanımı ko­
lay olmayan d�r bazı etkilerden söz etmek mümkündür. Aynca Rönesans, İtalya'nın
her tarafında aynı anda başlamadı; ilk olarak, İtalyan bankacdıAtnın merkezinde, sa­
raydaki ve manasardaki bilgi geleneti saya.inde her yeni entelektüel uyanya k&rfı özel­
liklo duyarlı bir b6Jııe olan Tosc:anada başladı.
On beşinci yüzyıl R6nesans1, antikç&Atn yeniden keşS.ne tanıkhk etmekle kalmad1;
dünyanın kendisi de bu dönemde yeniden kqfedildi. Rönesans, co&rafl keşiRer döne-
302
ıni.vdi. n.-u lamyus'un milauan sonra ikinci �ib:yılda dün.va haritasını çizmesini takiben
l·og-rat�·lı Avrupa "da d d d i olarak gerilemişti. Harita yapımı, bilimsellikten uzaklqm•ş.
.wrleri koordinat sistemine göre belirtme gelene8i unutulmuştu. Haritacılıtın verini di�
ni ko:r.mogml�·a almıştı; dünya bir daire şeklinde gösterilmekteydi. Bu daire, b;rk� çiz�
giyle kı1alara bölünınüşlü; bu knalann gerçek şekilleriyle be-nzerlikleri olmad1tı gibi.
yerleri de pek do!ru verilmemişti . Fakat on dördüncQ �\'Üzyıla
grlince, Akdeniz'in çeşit�
li bölgeleı·i,yle ilgili deniz haritalan orta�·a çıktı: bu haritalarda kara parçalannın kıVIIa·
n.
sıtınılacak �verler ve limanlar doğru olarak gösterilmişti. Daha sonra, Ponekizlile�r bir
(Resim a. 323-6) dizi keşif yolculutuna çıkti; bu geziler. Ponekiz'in denizqın bir impa·
baharat gibi ekonomik deA-eri olan maddeleri hhal enne-.
Ilk yolculuk 1 4 18'de yapıldı, Azor, 1\\adeira ve Kanaıya adalan işgal edil�
di. Daha sonraki seferler neticesinde. güneydeki Sierra l..eone 'ye varaneaya dek Ban M.
rika kı..vıları boyunca birçok .�rleşim alana kuruldu. Cape Verde adalan ele geçirildi.
1 500'e gelinditinde, Ponekizliler Hindistan'a ulqmışlardı.
Dönemin k5.şitleri arasında en ünlüsü. muhakkak ki Kristof Kolomb idi. Kolomb"un
şöhreti. Amerika�vı keşfetmesine dayanarsa da. ne kendisinin ne de hamisi olan lspan_)•a
Sarayı "nın h ede A buydu. Aslında n�veti, Batı üzerinden Uzak Dotı(va giden bir yol
bulmaktı. Ant ikçaıın eserl e ri üzerinde yaptJ11 incelemeler yanında ibrani. İslam ve Av.
rupa kaynaklanna da�·anan hesaplamalannda iki temel yanlış "·ardı. Aslında bu yanl•ş­
lar olmasaydı. yol cul u A-a çakmaya hiçbir zaman cesaret edemezdi. Bunlardan biri. Uzak
J:loAu 'daki kara pan;asmm, gerçekte oldtıpndan daha fazla Dotu 'ya doAnı uz.andı&ını
zannetmesi, dileri ise gitmesi gereken mesafe ile �li olarak yaptıAı �plardaki hata
idi: 1 492'de yelken açh ve Yeni Dilnya'ya ulaşn (RSm L 321).
Yeni deniz yollannın ve dünyanın yeni bölgelerinin keşR �Ilikle de Ban 'da ola.bj..
leceA� hiç tahmin edilmeyen Yeni Dünya'nın keşfı- dönemin bakış açısa ilzerindr çok de.
rin rtkiler yapn. Bu keşifler, medeni,yetlerinin büyü:klüA"ünr ratmen eskilerin dü:nya hak­
kında bilinebilecek her şeyi bilmedikleri gerçelini vurguladı� Bu da. etrafını inceleyen in­
sanın başka sahalarda da tamamen yeni keşitler yapabileceAt anlamına gelrnekteydi.
Keşif yolculuklan Portekiz ve Ispanya tarafından bir macera olarak d�l. fakaı bir
milli prestij meselesi olarak deA-erlendirilmiş. en çok da ticari kazanç gayesi,.l-k desıek­
lenmişti. Bununla beraber, Rönesans ü:zerine etki yapan yalnızca ticari girişimler delil·
di; k-'ııt ve matbaa gibi önemli buluşlar da vardı. Bunlann her ikisi de Çin 'de dopıuş
ve Islam medeniveri üzerinden BatıYa gelmişti. kitJt. milartan sonra ikinciyüZJo,lın ba­
şmda Ca,v Lun tTshai Lun) ıaraGndan ll"lişıirilmiş, cakibeden birkaç ,vüzy>l içinde Or­
ta Asya vahalanna ulaşmıştı; takat daha sonraki ilerlemesi yavaş olmuştu.� Sekizinci
yüzy>la doAnı Semerkanı'ıa U,.ı ilreıilmekıeydi. Onuncu yüzy>lda Kahire paııarlannratorluk kurmasım ve özellikle
sini saıi ad ı.
da malları sarmak i<;in kullanılınakla birlikte, A v r u pa :va gelişi 1 1 50'dl'll iinl·e ulınad ı .
Matbaanın Avrupa�\'a gelişi de aşagı yukarı benzer b iı · seyiı· i z l e d i . B.:t s ı l ı k i t a p l a r Ç i n '(k•
daha dokuzuncu yüzyılda ortaya çıktı ve k i t a p ticareti h ı z l a gdişti. Bundan yi.iz y ı l son­
ra Kuran 'ın bazı kısımları Kahire'de basılmaya başlandı. A vı· u p a 'da satışı başlaya n ilk
basılı malzeme oyun k.ig-ıtları oldu, bunlar da ilk defa A l ın a nya 'd a 1 377'dc ortaya (; ı k t ı .
Takibeden yüzyı fın ilk yarısında, kuyumcu Johannes Cuıenberg'in h:uekctli nuıt baa
harflerini icat etmesiyle Almanya, matbaacılıg-ın yayıldığı merkez oldu. Bu \'ok önemli
bir gelişmeydi, çünkü her türlü kitabın, ayrı ayrı aUabe harfleri kul lanılarak, dizilebile­
ce&i anlamına gelmekteydi.
[Çıo'de .....ı... ıoa<L .... bb. •. 201]
Bu icat ortaya çıktıktan sonra, matbaa tekniği Avrupa'da hızla yayıldı. El yazması
eseriere Jıaıımlı kalmış olanlar için bu son derece önemli bir devrimdi. Artık orijinal
eserler veya açıklamaları, bunları kopya edenlerin hataları yüzünden zarar görmeyecek­
ri; daha önceleri çoA-unlukla manastırlardayapılan kopyalama işi yavaş, zor, pahalı ve sı­
nırlı iken, şimdi artık sayfa dizildikten sonra ne kadar r;ok kopya yapılabilirse son ürün
o kadar ucuz olmaktaydı (Reaim s. 325) . Latince ok uyabilen ilimler nispeten az sayıda
oldug-u için matbaacılaryerel dillerde kitap basmaya başladılar, böylece, Rönesans'ın ye­
ni düşüncesi manastırıo ve üniversitenin sınırlarının çok ötesine taşınmış oldu.
Avrupa'da hareketli matbaa harfleriyle baskının icadı, bir diğer icatla eşzamanlı ola­
rak ortaya çıktı. Bu, hakkediimiş metal levhalar ile resim basma (gravür) [email protected] Bu
teknik, 1 450'lerde Ren Vadisi'nde ve Kuzey İtalya'da yine kuyumcu olarak yetişmiş
kimselerin buluşu olarak dogdu. Rönesans döneminde bilginin yayılmasına katkıda bu­
lunduA-u gibi, özellikle bazı bilim dalları için çok önemli oldu. Benzer şekilde, ineelikle
işlenmiş tahta kalıplarla yapılan baskının da bilimin ilerlemesinde önemli etkileri oldu.
Tahmin edilebileceA"i gibi, matbaacılıktaki bu ileriemelerin önemi birçok bilim adamının
gözünden kaçmadı ve yeni bir olay kendini gösterdi: bilim adamları baskı ve gravür
yapmaya başladılar {Reaim •· 328). Sanatçılar da gravür tekniA-i ile uğraşmaya başladı.
Nuremberg'li Albrecht Dürer, kendi eserlerinin gravür tekni�i ile çoA"altılmasından el­
de edilecek maddi kazancı anlayan yaratıcı ressamların dikkat çekici bir örneA"iydi ve
Dürer, kendi kitaplarının da basımını yaptı.
Matbaanın, bilim dışında önemli rol oynadıA"ı bir başka alan da din idi. Rönesans'ın
teşvik ettig-i hümanizm ve düşünce hürriyeti, matbaanın da yardımıyla H ıristiyanlıA:ın
parçalanmasına yol açacaktı. Dini ayaklanmalar yeni bir şey değildi ama şimdi Ro­
ma'nın otokratik yönetimine karşı bir hoşnutsuzluk vardı. 1 420'1i yıllarda Bohemya'da
304
. J o h n 1 1 uss, Lat i nce yerine Çekçc ayin yapılmasını istedi8'i gibi başka deAişik likler de is­
tedi;
ı·a
çuk sayııla din adamının lakirlig-ine kuvvetle itiraz ederek, Kilise mallannın onla­
veri lmesini önerdi; taraliarlan vahşice katiedi Idi. İngiltere'de John Wycliffe de -Ox­
Balliol College'de bir müddet ög-retmenlik yapmıştı- bir nesil önce benzer re­
formlar tavsiye etmiş, İncil'i I ngilizeeYe çevirmeye teşebbGs etmişti. Matbaanın geliş­
ınesi ve I<:u t sal Kitab'ın yerli dillerde binlerce örneg-inin basılmasından sonra, Kilise'de­
Id reform hareketi, Kilise Yi çok ileriye -hatta birçok kişinin Roma'nın boyunduru&u
olarak gördü�ü durumun çok ötesine- götürecek bir ivme kazandı.
Geriye baktı�ımızda, Kilise'nin kurulu düzeninin, ilk Hıristiyanların "saf inanç"ının
"altın ça�"ını korumak için karşılaştık! zorlukların ne kadar büyük oldugunu görebili­
riz. Çünkü, varlı�ını sürdürebilmek ve yeni üyeler kazanmak için Kilise ilk dönemlerin­
de bazı fedakarlıklar yapmak ve Hıristiyanlık! yeni kabul edenlerin düşünce ve davra­
nışiarına belli bir ölçüde uyum sa�lamak zorunda kalmıştı. Böylece bazı pagan adetler
H ıristiyanlıg-a girmiş ve eski zamanların bereket ayinleri, kilise bayramlan ve festivalle­
rine dönüşmüştü. Ayrıca, kabileler bütün olarak HıristiyanlıAı kabul ettilinde -Aiman­
ya'da oldug-u gibi- eski bir yerel idet olan cezalan para cezasına çevirme ideti, tama­
men benimsendi. lleriki yıllarda, Kilise kurumu daha merkezi ve düzenli hale geldiAin­
de, bu adet günahların para karşılığı bağışlanmasına (endüljans. indulgences) yol açtı ki
bu uygulama sık sık kötüye kullanıldı.
Böylece, Kilise'nin başlangıçta iyi niyetle koymuş olduğu uygulama yüzyıllar geçtik­
çe bozuld u. Reform yapılması gerekliydi. Suistimaliere sebep olan uygulamalann kaldı­
rılması durumu düzeltmek için yeterli olabilirdi. Ancak, Rönesans'ın doA-uşundan önce­
ki üç yüzyıl boyunca etkisini göstermiş olan fikri, siyasi ve sosyal bazı faktörler. olayla­
rı başka bir yöne sevk etti.
Kısaca, bir veya bir dizi yenileşme hareketi için zaman gelmişti. Bu hareketler on al­
tıncı yüzyılın başında ortaya çıktı; Kilise bunlan kontrol altına alamadı: böylece, Ban
Hıristiyanlık!, o günden sonra RefOrmasyon adıyla anılan bir hareketle parçalandı ve
Protestanlık doıdu. Tabii ki, Papalık buna tepki göstermek zorundaydı ve bir Karşı­
Reform da ortaya çıktı. On altıncı yüzyıl ortalarında bazı iç reformlar yapıldı ve Kilise,
heretikleri, büyücülü� ve simyayı yargılamak için ortaçaıda kurulmuş olan Engizisyo­
nu (Kilise mahkemeleri) yeniden canlandırdı.
Bütün bu hareketler -Reformasyon ve Karşı-Reformasyon- Rönesans boyunca ve
çok sonraları da bilimin gelişmesi ve uygulanması üzerinde derin etkiler yapacaktı; on
beşinci yüzyıldan itibaren bilimin i lerlemesini incelediğimizde bunu açıkça göreceAiz­
Bu durum, doğmakta olan ProtestanlıAın ahlaki değerlerinden kaynaklanmıştı. Protes­
tanlığın emek konusundaki tavrı, bir yandan Kuzey Avrupa'da (özellikle Almanya'da)
f'ord 'daki
305
doı h i l i rn s L• I :ır;ı� l ı nn a l a rı l'ıııı­
landırdı. Ililiıntlcki canlanma, l m l u�l.:ırı k ıı l l a n a ı·ak cvı·c n i n d.:ıh.:ı ı u ı .: ı . . l ı lıir n•sın i n i �,·iz­
mc ve böylece Tan r ı ' n ı n yapt ı k l a r ı n ı d.:1ha iyi a n l a m a isıcg-indcn k:ıyıwld.:ın ın a k t .:ı.�· d ı . B u
gel i şm e, Tanrı 'nın insanla ilgili niy e ı l erin i n K i l i s e ayi n l e ri n i n s ı r l a n i 1,· i n d e dcg-il. l n d l 'dL·
ve dog-ada aranması gerektig-ini d ü ş ü n e n i e r i n i h ı iy m: ı n ı l, a ı·şı l .:1 m ad a y a rd ı ın c ı u l d u .
gel işmekte olan k a p i t a l i z m i teşvik c,IL•ri'L'n d iı!leı· .vıınd.: ı n
Hermedzm
Son yirmi yılda yapılan araştırmalar, Rönesans boyu nt:a ve ondan k ı s a b i r· s ü re son­
raya kadar, ortodoks dininin yapııg-ı gibi nzilu;,cl ev ren ü z e r i n d e k i çalışmalara (leri n cı­
ki yapan bir başka düşünce ve inanç akımın mevcut olduı!lunu gösterm i ş t i r . Bu a k ı m ,
Hermes Trismegistus'a atfedilen v e Hermelizm olarak bilinen din-sihir karışı mı ilk iricr­
den oluşmuştu. Bunlar, Musa Peygamber zamanında Mısır'da ortaya çıktıg-ı, hesap ve
bilgi tanrısı ve Mısır'ın dig-er tanrılarının akıl hocası olan tanrı Tot 'tan l,aynaklandıg-ı
veya ondan ilham aldııı düşünülen yazılara dayanan 1\kirlcrdi. Ta nrı Tat'un Yunan eş­
deteri Hermes idi: Yunanlılar'ın Mısır'ın sırlarına olan abartılmış hayranlıklarının etki­
siyle, Helenistik devirde, Hermes'in ismine Trismegistus veya Üç Kere l3üyük unvanı
eklenmişti.
On yedinci yüzyılda, Hermetik yazıların kaynaıının r�ki Mısır ol madıg-ı ortaya çı­
karıldı. Ancak, on beşinci yüzyılda, hu yazılar ve antikçag-ın dig-er eserleri İ talya'ya gel­
diklerinde hiç kimse bunların gerçek olup olmadıgını sorgulamadı; çünkü bunlar, şüp­
he götürmez gibi görünen delillerle birlikte gelmişlerdi. Rönesans'ta " H ıristiyan Çiçe­
ro" olarak bilinen ve Hıristiyanlııın hayata karşı tavrı konusunda ilk sistematik Latin­
ce eser olan Divinae lnstitutiones (Kutsal Ozdeyişler) adlı eseri yazan, erken dönem ki­
lise babalarından ° Peder Lactantius bile, bu yazıların gerçekliıinden hiç şüphe etme­
mişti. Gerçekten de Lactantius, Hermes Trismegistus'un H ıristiyanlıAm Pagan bir dos­
tu olduA-unu düşündü; bu düşü ncesi, Pagan ö�retiyl H ı ristiyan inancını desteklemek
için kullanmanın gerçek bir örneıiydi. Lactantius eserinde Hermes Trismegistus'dan
bahsetti ve hatta daha da ileri gitti: Hermes Trismegistus'un "Tanrı 'nın 0Aiu" ve "Tan­
rı'nın ve Kutsal Kitabın OA-Iu" ifadelerini kullan masına dayanan Lactantius, Hermes'i
Hıristiyanlııın geleceAini haber veren AntikçaA'ın k.ihin ve peygamberlerinin en önem­
lisi olarak gördü. Fakat bu konuda güvenilecek tek kişi Lactantius de�ildi. Hermetik
yazıların gerçek olduklarına dair güvence verenler arasında H i ppo Piskoposu August in
de vardı. Her ne kadar Augustin, "Trismegistus adı verilen Mısır'lı Hermes"ln, Mısırlı­
ların "put"lanna ruh vererek onları nasıl canlandırdıkları hakkında yazdıklarını reddet­
miş ise de, Hermes'in lsa'nın geliışini haber verdiline o da inanmıştı.
• Kıliııe bmbn.ı CClıurch faıher), HırısllyanlıAın ı l lı yUzyıllıırındo ı l ı n ı nıeılnl ... rl lıaleıne n l n n yoı:arlııro verlll.'n l�lmıllr.
(\·.n.)
306
Yak l.:ıı;; ı l< 1 4(:i()'d.a, Tnsk.ana l{ra l ı Cosi ınn de Mcdil' i ' n i n aclamlarınllan biri, onun için
n
ı\\ a k l•donya 'ıla Y u oınt·a bir eser satın alci ı . Bu c l yazması eserin içinde, Hermct ik yazı­
lan
mt.·,ydana
l'iı t l ı .
gcl i ı·cn If) k i t apı,· ıktan 14 tanesi vard ı . Eserin gelişi oldukça heyacan ya­
Cosiınu o zaman y c t ı n i ı;; yaşlarındaydı ve i.llmedcn önce bu sihirli, mistik ve !'else­
n y azıl a rıh a n uk uy.:ıbild i(;'i kadarın ı okumaya kararlıydı; Platon ekolüne ait yazıları ter­
di m c
e t m e k iı,· i n ı,· a l ı ş t ı rdı(;'ı bilgin Marsilio Ficino'ya, dikkatini Hermetik yazılara çe­
vinncsi h,;in talimat verd i . Ficino, zamanın en güçlü cnteleklÜellerindcn biriydi; 1 462'de,
Floransa'dal<i Platon Akademisi'nin başına getirilmişti. Carcggi'deki Medici Viiiası'nda
yer alan ve kıskanılacak bir Yunan cl yazma eser koleksiyonuna sahip olan bu akade­
mi, daha sonra k u rulacak olan İ talyan bilim akadem ilerinin öncüsüydü. Ficino için Pla­
ton üzerine çalışmalarından vazgeçip Hermetik yazılar üzerinde yo�unlaşmak göründü­
�ü kadar büyük bir de�işiklik deg-ildi; ç ü n k ü Hermetik yazılarda da çok miktarda Ne­
oplatonik düşünce vard ı ; bu durumun, Platon'un kendisinin de Mısır'lı bilgelerin öA"ren­
cisi olmuş old u�u düşü ncesini dog"ruladıg-ına inanıldı. Ficino, Hermetik yazılan n öne­
m i n i n flı.rkındaydı ve Cosima'nun talimalına karşı gelmek bir yana, yetenetini böyle de­
g-eri i bir eser üzerinde ku llanma fırsatını elde ettiA-i için memnun oldu ve bu göreve en­
dişe ve hayranlık karışımı bir duyguyla sarı ldı.
[Nooplmmızm Için bkz. •· 229]
Ficin o ' n u n Hermetik yazılara olan saygısına şaşı rmamak gerekir. Bu yazılar, sade­
ce hamisi Cosi m a ' n u n hayal gi.icünü kamçılamakla kalmamış, Cosimo 1 464'te öldüA"ün­
de, toru n u M u hteşem Larenzo'nun da merakını çekmişti. Lorenzo, Ficino'dan bu işe
devam etmesini istediA-i gibi, Sandro Bottlce l l i 'ye de, hermetik sembollerle dolu bir re­
sim ( Primavera) ısmarlamıştı {Rellm
a.
327). Hermetizme gösterilen saygı Medici'ler
ve onların çevresiyle sınırlı deg-ildi: 1 4 90'larda Papa VI. Alexander, Bernardino di Bet·
to di Biago'dan ( Pi n t u rlcchio), Val ikan 'daki altı odalık bir daireyi -Borgia daireleri­
H e rmetik fresklerle süslemesini istedi. 1 480"lerde d.e. Siena katedralinin Batı ucunda­
k i zemin, Hermes Trismegistus'u tasvir eden mozaiklerle döşendi. Başka yerlerde de,
ltalya dışında ve hatta daha sonraları Protestan d ü nyasında da Hermetik yazılar say­
gı gördü .
Şu halde, Hermetizmin çekicilig-i neredeydi? B u çekicilik, kısmen onun büyüyle il­
gili ol masından ve daha da önemlisi, çok eskilerden gelmesinden kaynaklanmakraydı.
Eskilıg-i, ona on beşinci yü:r.yıl Rönesansı 'nda itibar saA"Iayan bir anahtardı: zira o za­
manlar, bir medeniyet ne kadar eskiyse, o kadar üstün sayılmaktaydı. Ancak bu yazıla·
n n mistik havası için ne söylenebilirdi'! Gördüg-ü itibar, kısmen Hırlstiyanlıtın gelişini
haber veren kehinetiyle ilgiliydi, ama daha da fazlası vardı. Bu yazılar. büyü ile mecaz
sanat ı n ı n karıştııı, Neoplatonizm ile mistlsizmin Içiçe oldulu bir ög-reli külliyatıydı;
307
içinde. bu işi biraz bilenleri n yani ",\lagus�ları n . 0 belirli bir �.;alışma
w
dü.şiinme döne­
minden geçtikten sonra anla.yabilecekleri sırlar ,-ardı. Hermes'in kabul ettiği ewt>n mo­
deli. Aristoteles ,.e Batlamyus'un kürelerle dolu eneniydi. Bu enen. ilahi ,-arlı klar ıa­
rall ndan \'Önetilmekte. büyü. astroloji, simya ve di�r gizli "bilimler" sayesinde işlemek­
�
tevdi. Te elindeki felsefe bir tür "gnostisizm" idi: dünya ile insan arasında mistik bir
;
il rişim kurarak. insanın kendi içindeki ilahi unsurlan açıg"a çıkarabileceğini öğretmek­
tevdi
�
(Resim
s.
332).
Gnosrik felsefe aynı zamanda mikrokozmos ve makrokozmos
d ktrininin önemini vurgulamakta..'·dı. Tabii ki. külli_vartaki yazılann hepsi tam olarak
aynı şe_vi söylemiyordu: bazı bölümler Kabala ile i lgi liyd i. Kabala. kısmen Tann taratin­
dan Musa Peygamber'e verildiğine inanılan bir sözlü geleneğe. kısmen de ge l iş m iş nü­
�lamalar vardı, fakat bütün bu metinlerde "yoğun ve derin bir dindarlık"
merolojive davanan ezoteriko-a bir Yahudi mistisizmiydi. Diğer bölümlerde büyü ile il­
İ
gili çeşit i uy
görülmekteydi. Hennetik ..''azılar külli_van. Hennes'in yard ı m ın da n yararla narak . Tan­
n :vı sezgi yol uyla anlamak ve kurtuluşa ennek için gösteri l mesi gereken ferdi çabalar
ile ilgiliydi. Ficino ,-e diğer Rönesans bilginlerini etkileyen de buydu.
Hennetizmin bilim üzerindeki etkileri, Kopemik'in şekillendirdiği devrim ve onun
Güneş merkezli evren görüşünü inceledtıımizde açıkça ortaya çıkacaktır. Ancak şimdi­
den. HennetizmIn bilirnde gözlem _vapma..''l teş,ik edici bir etkisi olduğunu söyleyebili­
riz. Bu güçlü ve sa..''gl gören yazılar, Ficino'nun tercümesi sayesinde kısa sürede, yaygın
olarak elde edilebilir hale gelmişlerdi; özellikle on yedinci yüzyılda hissedilecek olan ge­
niş bir etki yara.ttılar. Etkileri hem dene..'•ciler hem de matematikçiler üzerinde görüldü.
Denf'..''Cileri etkiledi, çünkü pratik denemeler ve deneyler (trials and tests), büyücülerin
ve hatta bilgiç Rönesans :0.\agus'lannın sennayesindendi: matematikçileri etkiledi, çünkü
matematik. simya işlemleri için tamamlayıcı bir unsurdu. Ancak matematik. 1\\agus 'lan
başka bir sebepten, yeni bilimsel anla,\'1Ş için daha önemli olan bir sebepten dolayı cezbet­
mişri: Henneri k yazılann içinde, Platonculuıtın evrene nicel bir yaklaşımı yücelten Pit­
hagorasçı şekli yer almaktaydı; bu da, yarahlışla ilgili temel gerçekleri ispatlamak ve iliş­
kileri göstennek için matematil;in kullanımını teşvik etmekteydi. Hennetizmin artık göz­
den kaybolduğu on yedinci yüzyıl sonunda. meseleleri halletmenin bu yolu unutulmadı
ve matematik, bilim adamlannın, evreni anlamak için kullandıklan en gelişmiş araç oldu.
[&pomik'ıa....,ı.n..ı.ı.ı Henadlk ....... lçiD bb. L 366)
� ...,ı... .ı.. ..ı.tik,..ı.ı.-ı.n ı..ı.ı...da bb. L 77-8)
Hennetizm yüz yıldan fazla bir zaman boyunca, ister Kilise 'den olsun ister Kilise dı­
şından, bilginleri cezbetmeye devam etti; zira, her ne kadar Kilise bü,yii , simya ve gizli
308
ku\Te-tlerle uğraşılmasına karşı olsa da, yüksek rütbeli birçok din adamı, Hıristivanlık.
la ilgili kehinetlerinden dolayı H enneti k yazılann kutsanmış olduklannı düşün�ektev­
di. İspanya Kralı l l . Filip gibi sadık bir katalik bile, kütüphanesinde iki \'Üzden f�la
Hermetik m Nin bul un du rma k taydı . Bu büyü temelli felsefenin ne kadar -süre,-le hük­
münü konıyabildiği tartışılabilir; 1614'te lsaac Casaubon. Hermetik yazılann ;_nnedil­
dikleri gibi olmadıklannı ispat eni. Cenevre'li bir protestan olan Cas.aubon. dönemin
Yunanca eserler konusunda uzmanlaşmış en parlak bilginlerinden biriydi; hatta bir çat­
daşı. onun Avrupa'daki en bilgili kişi" olduğunu söylemişti. Casaubon, 1610'da İngil­
tere:ve davet edildi. LJames'in teşviki_vle, Varikan kütüphanecisi Caesar Baronius tara­
fından yazılan ve Kilise'nin Roma Katalik anlayışının yakın tarihini ele alan 1\nna:les
Ecdesiastici (Kilise Yıllıgı.) adlı eser üzerine eleştirel bir çalışma )·apmaya başladı. Ba­
ronius'un on iki ciltlik bu tarihi. Katalik Kilisesi'nin bütün uygulamalannı Kutsal Ki­
tap'a dayanarak yapmış olduğunu ispat etme iddiası ile yazılmışh ve dolayısı....-la. Protes­
tanlar için bu eserin iddialannı çürütmek çok önemliydi. Casaubon geniş bilgisini bunu
başarmak için kullandı. Tarih hakkında o güne kadar yapılmış olan aynnnlı ve eleştirel
yorumlara dayanarak, Hennetik metinlerio çok eski zamanlan::l.a yazılmış olama_yacatı­
nı inandıncı biçime gösterdi. Musa Peygamber zamanında yazılmamış olduklan kesin­
di: yazı stili ve diğer metinlerden yapılmış olan aktarmalar, bu yazılann Hıristiyanlık­
tan önce deıil, çok sonra yazılmış olduklannı göstennekteydi. Metinlerde yer alan
Hıristiyanlığın doğuşundan bahseden kısımlar da, ilahi kaynaklı .ir kehinerin olap­
oüstü örnekleri deA"il, evvelce olmuş olaylara yapılan anAardan ibareni.
Rönesans insanianna vahiy gibi gelen şeyin -Ölüdeniz Tomar:l.an'nm (Dead Sea
Scrolls) keşflnin günümüzde yap� etkiye benzer bir etki _vapan merinlerin- artık Ne­
oplatonik yazılann basit bir derlemesinden daha fazla heyecan -..-erici olmadıgı. anlaşıl­
mışh. Tabii ki. Casaubon'un Hennetizm'in daha önce kabul edilen tarihini çılrüttüğü­
nü bilmeyenler veya bilmelerine rağmen bu gerçe� bilmezlikren gelerek alışnklan bü­
vü dolu ha,•avı solumavı tercih edenler vardı. Ancak, Casaubon 'un el�ririsi. _vavaş ya·
�aş yeşereceğ.i topratı. buldu ve insanlan. Rönesans mistisizminin bu özel şeklinden
uzaklaşnnnaya başlad1 (Resim 331). Casaubon 'un Hennerik metinleı-e getirdig; eleş­
tiriler, Galileo Newton gibi, insanın evrenle ilgili görüşlerini de4işriı-en yeni nesil do­
A"a filozoAannı ortaya çıkmasına sebep olan tek faktör de�ldi: başka faktörler de vardı.
Ancak, Casaubon'un yazılannın da bir rol O_)'Oad�nı Rönesans bilginlerini büyüden
soğunna sürecine katkıda bulunduıonu söylemek yanlış olmaz. Böylece, on yedinci
yüzyıl bilginleri, büyü ile ilgili fikirlere veya Kabala�va başvunnadan A.ziksel evreni in­
celeyebildiler.
M
ve
ve
s..
ve
309
Leonarda da Vinci
lsaac Casaubon'dan bahsetmem iz, bizi Rönesans'ın ötesine, on ycd i m.: i yüzyıla ka­
dar götürdü; f8.kat şimdi on beşinci yüzyıla geri dönüp. geniş ilgi alanı ve hümanist gö­
rüşü ile bu dönemin tipik bir kişisi olan Leonarda da Vinci 'y i ( 1 452- 1 5 1 9) im.:clcmcli­
yiz. Sanatçı ve mühendis oldug-u kadar, bilim konusunda araştı rma yapmış olan Le­
onarda, Toskana'da, Floransa:va bakan dagları n eıegindc doğd u; Floransa'lı noter Pi­
etro da Vinci'din gayrimeşru oA-Iuydu. Sanata olan yeteneği çabuk anlaşıldı ve kendisiy­
le hala ilgilenmekte olan babası, onu sanatçı Andrea del Vcrrocchio'nun stüdyosona çı­
rak verdi. Verrocchio, Floransa 'nın önde gelen sanatçılarındandı, atölyesinde çeşi di iş­
ler yapılmaktaydı. Leonarda, okul dışı eğitiminin büyük kısmını burada aldı; perspektif
sanatını burada öğrendi ve mekanikteki yeteneklerini de burada geliştirdi. Zira Ver­
rocchio, yalnız ressam değil aynı zamanda kuyu mcu ve heykcltra.ştı. Heyk chraşlıkta
büyük ag-ır/ık/arın kaldırıl ması söz konusu olduğundan; makara, palanga ve vinç atöl­
yede sık kullanılan aletler arasındaydı.
Leonarda'nun defterleri mekanik aletlerin çizimleriyle doludur; bunların çoğu Ver­
rocchio'nun stüdyosunda görmüş olamayacag-ı cinsten aletlerdi. Ancak bu durum, onun
bütün bu aletleri icat ettiği ni anlamına gelmedig-l gibi, hiçbirini icat etmediğini de gös­
termez. Başka el yazması eserlerin ve daha sonra basılmış kitapların gösterdiği gibi, Rö­
nesans'ta birçok mucit ortaya çıktı. Ayrıca, Leonarda hiçbir şey yayı nlamad ı . Bu konu­
da diğer mucitler gibiydi; onlar da Leonarda gibi ü niversite eıitimi görmemişti, okumuş
insanların tecrübesine sahip değillerdi; bu kişiler, tasariadık/arı buluşlarını, bunları uy­
gulayabilecek bir şey inşa etmekle görevlendirilinceye kadar, kendilerine saklamaktan
başka bir şey yapamazlardı. Yine de, Leonarda'nun çizim ieri ince bir gözlem yeteneti­
nin ve icat yapmaya yatkın bir kafa yapısının varlığına işaret etmektedir. Bugün iyi ta­
nınan helikopteri, kendi fikri olabildiği gibi, Çin iiierin kanatlı topaçiarı veya "bambu
yusufçuk"ları ile ilgili hikayelerden esinlenmiş olabilir. Aynı şey, çok güzel çizimlerini
yaptıkJ diğer aletler için de geçerlidir. Diğer taraftan, kuşun uçuşuyla ilgili çalışmaları
-bunlar uç ma meselesini ele alan araştırması nın bir parçasıydı- kesi nlikle orijinal çalış­
malardı; Leonarda'yu izleyen beş yüzyıl boyu nca daha iyisi yapılmadı.
Her ne icat etmiş veya araştırmış olsa da, Leonarda bunları yayı nlamadığı gibi, ken­
di fikirlerini bile kullanmad ı . Esasen o, dünyan ı n harikaları nı ortaya çıkarmak gayesiy­
le dünya üzerinde derin düşüncelere dalmayı seven bir filozoftu; bunları uygulamaya
dönüştürmek istemedi. Fakat felsefeye yatkın bir zihne sahip olmasına raAmen, Lati n­
ce )ri okuyamaması onu engellemekteydi. Ayrıca, mekanigi bir bilim olarak gel iştirmesi­
ne imkan verecek kadar temel e�timi de yoktu. Yine de, mekanikteki yetenetiyle ü n
kazandı; 1 482'de, Milane D ü k ü tarafı ndan istihkim mülCttişi olarak görevlendirildi.
310
L conanlo'nun bilime ı l uydu15u ilgi, mekanik konularıyla sınırlı dc&ildi.
Her
ııanatçı
gibi ışık da merakın ı uyandırmıştı; bu konudaki ilgisi meslektaşları nınkine göre claha bi­
l i m sel idi ve l,u ilgi onu, ışıg-m yansıması nı ve kırılmasını -ö?.ellikle gözden geçerken­
derinlemesine incelemeye sevk etti. Böylece, pek alı,ılmamış bir sanat yaklqımını be­
nimsedi. O n u n için, " resim yapmak, ressamın :ıihnini doA"anın zihni haline dönüştürme­
ye ve dog-a ilc sanat arasında tercümanlık yapmaya zorlamak demekti. Resim yapmak,
dog-ada giirülen şeylerin sebeplerini, doA-a yasalannın bu n lan ortaya koydu&u şekilde
açıklar"d ı ve onun aklını meşgul eden de bu yasalardı. Bu, Leonarda'nun büyük bir res­
sam olmadıAı n ı söylemek de�ldir; bugüne gelen resimleri onun büyü klügünü ve çok sa­
yıdaki çizim ieri de, sanatçı olarak, onun olaAanüstü debisını göstermektedir. Ama, her
ne kadar klasik okul etitim i almamı' oldu&-u için dünyaya öncel ikle bir sanatçı gözüyle
bakmak zorunda kalmış olsa da, onun ilgi alanı yalnızca çizmek ve resim yapmak ile sı­
nırlı kalmayacak kadar genişti.
Leonarda'nun bitmez tüken mez ilgisi, onu kadavralan incelemeye sevk etti. Sanatçı
olarak, insanın ve bazı hayvaniann anatam isini tanımak ihtiyacını duymuş olmalıydı.
Otuz kadar kadavra üzerinde çalışmış olması, onun kişiligine has bir özellig-e işaret
eder. Bu kolay bir iş deg-ildi; işin çekilmezli&"ini azaltacak modem kolaylıklardan hiçbi­
rine sahip b u l u nmadıgı gibi, görd ü klerinin resmini yapabilmek için sık sık durması ge­
rekmekteydi. Bütün bunları yapmak, büyük kararlı l ı k gerektirmekteydi. Bu iş onu tat­
min ctmi' olsa da, bir anlamda boşa gitti. Çizdiklerinin hiçbirini yayı nlamadıtJ gibi, öA"­
rendiklerini başkalarına ötretmeye de teşebbüs etmedi; anatoml notları ve qıizimleri gü­
nümüze kadar bilinmeden kaldı
(Reeim 1. 331).
Leonardo da Vinci'nin gerçekten de bilimle ilgilenmiş bir kişi olduA'tJnu günümüzde
daha iyi anlayabiliyoruz. Ancak yaşadıtı yıllarda, onun bu özelliAi, belki de birkaç ya­
kı n ı dışında, çok k imse tarafından bilinmiyordu. DUnya onu bir mekanikçi ve sanatçı
olarak tanıdı; bilim yönü, ö l ü m ü nden çok sonra keşfedildi. Bir bakıma buna kendisi se­
bep olmuştu: klasik okul e#itimi görmemiş olsa da, baskı ve gravür teknikleri o günler­
de bilinmekteydi ve isteseydi, çalışmalarını tanıtmak için bunlan kullanabilirdi. Ancak,
yaln ı zca kendi merakı n ı gidermek için gözlernek ve incelemek ona yetmişti. Maddi
planda da, i htiyaçları n ı karşılayacak kadarı n ı kazanmayı yeterli görmüştü. Bu sonuncu
konuda, genç çağdaşı Albrecht Dürer'den çok farklıydı.
Albrecht Dl1rer
1471 'de N u rem berg'te doA:an ve Leonardo'dan yirml yaş genç olan Dorer de, Röne�
sans'ın "yen i " sanatı n ı n bilime dayalı olması gerektigine inanmıştı. Matematile özelllk­
le önem verdi: zira matematikteki mantık ve kesinlik, orantı ve grafik çizim meseleleri·
31 1
ni çözmede son derece yardımcı olmakıaydı. Dolayısıyla, dikkatini bu gibi konuiMda:
aynca estetik ve sanat felsefesi üzerinde topladı. Bu çalışmalarını, ,,,- i zim ve resi mlerde
cisimleri üç boyuduymuş gibi gösterme sanatı olan perspektif konusu ndaki eserinde bir
araya getirdi. Perspektifin incelenmesi, birçok sanatçı için sanat ve bilimi birleştirmek
demekti. Dürer, perspektifi incelemede kendisine yardımcı olacak bir makine icat etti.
Teknik konulara ilgisi onu üç kitap yazmaya yöneltti: Bunlardan birincisi istihkiimla il­
giliydi: ikincisi olan Proportionslebre (Orantı Risalesi) onu meşhur edecekti: üçüncüsü
ise Underweysun& der Messun& mit Zirckel und Richtscbeyt in Linien, Ebnen und
gantzen Corporen ([email protected]"ulan, Alanlan ve Cisimleri Pergel ve Cetvel İle Ölçme Risale­
si) idi ve ikinci eserini anlamak için gerekli matematiği öA"retmekteydi. 1 525 'te Nurem­
berg'de yayınlanan bu matematik metni, inşaatçılara temel aritmetik bilgilerini vermek
için kırk yı l kadar önceyayınlanan bir kitabı saymazsak, Almanca olarakyayınlanan ilk
matematik kitabıydı.
Dürer'in kendi çaA"ındaki şöhreti, resim ve çizimierinden olduğu kadar, matematik
ve optik (Oranh Risalesi'nde verdiA-i estetik kurallan, sağlam optik ilkelerine dayan­
maktaydı) çalışmalanndan kaynaklanmıştı. Çok sayıdaki çiziminin gravürlerini yapm ış
ve bunlan ba.şan ile pazarlamış olması ona çok para kazandırdı. Sanatıyla şöhret bul­
ması ise nispeten yakın zamanlarda oldu. Zira, Rönesans'ı izleyen yüzyıllarda geniş et­
ki yapan eserleri esas olarak onun teknik yazılanydı.
Rılneııaııa'ta Biyoloji
Botanik
Dürer'in en meşhur eserlerinden birisi, gramineleri0 konu alan resmidir (Resim
330).
a.
Bu resim, yalnızca sanat tekniği ve yapılış tarzıyla deg;l, Dürer'in bu bitkileri dik­
kat ve titizlik ile incelemiş oldugunu göstermesi bakımından da önemlidir. Ancak bu re­
sim, onun hatın sayılır sayıdaki botanik ve zooloji resimlerinden yalnızca bir tanesidir;
bu resimlerin çogıı doÇudan gözleme dayanmaklaysa da birkaç tanesi -örneğin gerge­
dan resmi- arkadaşlannın yolladıAı çizimiere göre yapılmıştır. Dürer'in doğayı bizzat
inceleyerek yaptıp biyoloji çizimlerinin doğrulu� ve en ince aynntılan taşıması, Röne­
sans'a has bir uygulama ile uyum içindedir. Nesneleri hiçbir zaman, eski oteritelere
-onlara saygı duysa da- göre olması gereken şekilde deAil, gerçekte göründükleri. şekil­
de resmetmiştir. Bu davranış, Dürer'in yaşadıA"ı dönemde bir yenilik deAildi. Gerek Le�
onardo, gerek Dürer'in arkadaşı Batticelli de benzer şekilde davranmaktaydı; Botticel�
li' nin Primevera adlı tablosunda yer alan bitkilerin aynntılan bilimsel bakımdan tama­
men doÇuydu
•
(R.im a. 321).
Bu&dayıil li.mllyuından blıı.ilcr.
Bütün bunlar, gözlemi ve elde edilen sonuçlann kesin
(ç.n.)
312
olarak kayded ilmcsini teşvik etmeye başlayan Rönesans'taki yeni bilim devriminin özel­
l iğiydi. Nesneleri gerçekçi şekilde resmeden bu akımın tek merkezi İtalya de&ildi ve bu
a k ı m , on altıncı yüzyıl başında, her yerden çok Almanya'da çok açık şekilde kendini
gösterd i.
A l manya'daki çabalara üç dikkate değer k i ş i öncülük etti. Bunlar, Mainz1ı Otto
Bru n fcls, Hcidelsheim'lı Jerome Bock ( H ieronymus Tragus olarak da bilinir) ve Wem­
d i ng'li Leon hard Fuchs. Bunlar topluca "BotaniAln Alman Babalan" olarak da tanın­
maktaydı. Brunfels, 1 489 civannda doğdu ve doğduğu şehirdeki üniversitede okudu.
Daha sonra, Strasbourg'da bir Chartreux0 manastınna girdi: 1 52 l 'de bu manaahrdan
kaçtı ve Roma Katalik inancını terk ederek Luther mezhebine geçti. Bir süre Lutherci
papaz olarak çalıştıktan sonra Strasbourg'a geri dönerek bir okul açtı ve evlendi. Tıb­
ba ilgi duydu ve ilk hp bibliyografYalanndan birini hazırladı. Ancak bugünkü şöhreti,
ilk cildi 1 530 yılında (bibliyografYa ile aynı yılda) yayınlanan Herbarium Vivae Eico­
nes ( Bitkilerin Canlı Resimleri) adlı eserine dayanmaktadır. İ kincisi 153l 'de ve üçün­
cüsü 1 536'da çıkan bu cilderin hepsi Latince olmakla beraber, Brunfels, kitabın Alman­
ca bir baskısını da yaptı. Kitap kuvvetle Oioscorides'e ve diğer eski botanikçilere da­
yanmakta olup, aynı bitki için bazen birkaç isim birden vermekteydi. Zira Brunfels, ta­
nımladı� bitkilerin coğrafl yayılışı hakkında bilgi sahibi deAildi. Eski otoritelere aşın
derecede saygı duyan Brunfels, eski yazariann bilmediAl bazı bitkilere kitabında yer
verdiği için özür dilemekteydi. Tenkit edilecek yönleri bulunsa da, bu cilder 238 bitki­
nin, sanatçı Hans Weiditz tarafından yapılmış doğru resimlerini içermesi l!.akımından
önemliydi; Weiditz, bu resimlerin basılabilmesi için gerekli olan tahta bloklannın çolu·
nu kendi oymuştu. Resimlerin boyutlan [email protected]şik olmakla beraber -bazılannın büyüklü­
gü tam sayfaydı- resimlerin bütünü estetik güzellik ile bilimsel doÇuluğun az rastlanır
ve başanlı birleşimini temsil etmekteydi. Resimler, her bitkinin yapısını doını olarak
göstermekte ve buna ek olarak, botanikçinin bu bitkileri dog-a içinde bulabiieceği tipik
çevrenin görünüşünü de canlandırmaktaydı. Resimlerdeki bitkiler asılianna o kadar sa­
dık kalarak çizilmişti ki, bazı örneklerin, aynntılı olarak resmedilene kadar geçen süre
içinde solmaya başlamış olduklarını bile fark etmek mümkündü.
Batticelli ve Dürer, seçilmiş birkaç bitkinin resimlerini doA"ayı esas alarak en ince ay­
rıntısına kadar çizmiş olmasına raımen Bnınfels 'in getirdigi yenilikler, eserin yazılış ga­
yesi ve kullandıAı yöntem idi. Takdirin çoğunu Weiditz hak etmiş olsa bile, eseri tasar­
layan ve baskıya hazırlayan Bnınfels de övgüye değerdi. Bu eser yayınlandıktan sonra.
Batı dünyasında botanik bilimi artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı; yeni ve ger­
çekten de bilimsel bir çağ başlamaktaydı.
Chanrcu:ıı c.rilcaıı: 1086 tarihinde Aziz Bnano ( 1 04'0- 1 1 0 1 ) tararından Franu'da kunılmuf olan bır wikaı. lık
tır GOney·llcıtu Franu'dakl Oıanreuse Dalı'nda kuruldu&u için bu adı almı,tır. (ç.n. )
•
313
m.­
Jerome Bm.·k'un nerede dng-dug-u hali ı ar ı ışıl ın a k ı ıı isı.• t i c , ulgu n l u lı. 1,;.::ı g- ı ı ı ı n hiiy iilt
kısmını Saar bölgesinde ge\·ird ig-i hilinmeldı.• dir. Romıı 1\..a ı o l i lt i n ı ı m· ıy b .wı i :; a i ri lı.•n , J .
Bock da sonralal'ı 13runlels gibi Luther mı.• zhcbinc lt.a ı ı l d ı v e l ı ir si i rı.•, N<ıssııu Prı.· n s i ' n i n
[Landgı·af v o n Nassau] özel hekimlig-ini yııptı: dolo�vısıyla, d i n ı.·A"i l i m i yıı n ı ml.a n•smı.·n
tıp e�itimi de görmÜş olması m u hıemı.• ldir. Buna ı-ag-ınen, i l oı h iy a ı Vl',Vil tıp ııl.t n ı n c b dı.•­
g-il de, botanik alanında şöhret bulmuş ve bu konuda da tck b i ı· ı.• scl'lı.·, Nt•ıı 1\rt•iirıt·r­
buch (Bitkiler Üzerine Yeni Kitap) ile t a n ı n m ış t ı r. I l k baskısı J S,':ç t)'tla yapılan kitap, bo�
tanikte yeni bir dönemi başlatmaktaydı. Ye ı-el dilde y.azılnuş olı.ın k i tap. Boclt 'un hit it i ­
leri gözleme ve tanımlamadaki ustalı&-ı yanında k onu.va ge ti rdi ii yeni .vııklaşıını ıla sc r ­
gilemekteydi. Bock, bi tkilerin yetişt i kle ri yer l eri beli rtlig-i gibi, hı.•r b i t k i i ç i n k ısa hiı· ha­
yat hikayesi de vermekteydi
(Resim s. 329). Ayrıca, fa ..lt lı bitki t ü rleri arasında bı.ı� k u r­
ması bir yenilikti. Kabul etmek gerekir k i , bitkileri s ı n ı flandı rmaya �alışırlu�n. tat gibi
bizim bugün kullanmayacatımız özellikleri kullandı. l-l er şeye ril&-men b u \·alışma sı , bo­
tanik biliminde önemli bir adımdı. Bock ayrıca, bitkiler hilkkında halk arasında yaygın
olan bazı tuhaf ve yanlış fikirleri de düzehmeye çalıştı, ancak her zaman ba şaı·ıl ı olama­
dı. Ayrıca, Neu Kreütterbuch'da bazı yanlışlar da val'dı : yazara göre orkideleı·, ardı\· k u ­
şu ve karatavuktan tUremişlerdi. Ancak bu hatalar k i tabın önemini azaltmad ı . Kitabın
resimsiz olan ilk baskısı pek ilgi görmedi. Zira bütün dik katler, Brunfıds'in Ü\" ciltl i k ki­
tabı nın ve ayrıca, Leonhard Fuchs'un 1 54 2 'de yayınlanan otsu bitkiler hakkındaki re­
simli kitabının azerinde yotunlaşmıştı. Bock 'un kitabı n ı n , St rasbourg'lu sanatçı David
Kandel'in tahta oymalarıyla birlikte resimli olarak 1 546 yılında basılmasıyla durum de­
A'işti ve bu deA-erli eser de ilgi toplamaya başladı.
" BotaniA'in Alman Babaları"ndan UçUncUsU olan Leonhard Fuchs meslek olarak he­
kim, inanç olarak Lutherciydi. Meslek hayatını Tübi ngen Ü niversitesi'nde tıp profesö­
rü olarak tamamlayan Fuchs, burada önemli ölçüde etkili olmuştu. Fuchs, ortaçaıın
şerh yazarlarını gözardı ederek ve orijinal Yunan eserleri ne dönmenin önemini vurgu­
layarak tıpta reform yapmayı denedi. Bu tavır, bir öl�üde Kilise ' n i n ortaça&" gelenekle­
rini bir yana bırakarak l ncil'e geri dönmeye çalışan Protestan geleneti nden esi nlenmiş­
ti. Ancak Fuchs, bugUn botanik �alışmalarıyla hatırlanınakta ve özellikle, tıbbi bitkileri
konu alan De Histarla Stirpium ( Bitkiler Üzerine I ncelemeler) adlı botanik eseriyle ta­
nınmaktadır (Reeim. s. 328). Bu eserde çok sayıda resi m vard ı ; resimlerin oriji nal çizim­
leri sanatçı Heinrich Füllmaurer ve Albrecht Meyer tarafından yapı lmış, aA:aç baskıları
da ayınacı Rudolph Speckle taraf'ı ndan geJ"\·ekleşti rilmişti. Kilabm hoş bir özellig-i de, bu
Uç sanatçının resimlerinin ve Fuchs'un tam boy portresinin k itapta yer almasıydı .
Fuchs'un bu kitabı, t ıbbi bitki leric ilgili olarak basılan i l k k itaplar arasında en ü n i Usü­
dür. Latince metin Dioscorides'e dayanmakla beraber, kolay bulunabilmeleri için bitki-
�� ı- nwl i n i,· i n �lt• al l�ıbc t i l< sı r.aya gilrc veri l m i ş t i . Kitapta, Almanya'da yetişen 400, diger
u l lll'lcı·ı l l· ,vt•l ışt•n ( ()() kadar b i t k i n i n lanımı yer almıştı. Fuchs, sınıflandınna yapmayı
tlcncım· ın i ş iı;t• de, boı a n i k ı c b i r adlandıı·ma s is t e m i geliştirmeye çalışmıştı. Yalnızca bu
<1\'ıdan hill· , ld ıabı boııınil< b i l i m i n e ()nemli bir kntkı,vdı. l.eonhard Fuchs, kendisine at­
Ilm a d l a m l ı n l a n ı>Üs bitkisi Fu(.·hsia ilc bugün hala bahçelerde hatırlanmakıadır.
O n a l t ı ıwı yüzyılda, " A l m a n llabalar"ın dışında b:ışka botanikçiler de vardı. Bunlar­
d .a n h i ı·i de Oberhcsscn'li Valcrius Cordus ( 1 5 1 5-44) idi. Cordus, eski alimierin tanım­
l.adıgı bitkileri görmek için çok gezdi ve Hisloriae Stirpium ( Bitkiler Üzerine I nceleme­
ler) adlı escrini hazırladı. Bu kitapta bitkileri hem botanik, hem de tıp açısından ele al­
dı. Ancak, yapabilece�i bütün katkılar 29 yaşındaki zamansız ölümüyle yarıda kaldı ve
eseri, l sviçrcli botanikçi ve zoolog Konrad Gesner'in c;abalarıyla, ölümünden sonra,
1 56 1 'de, yayı nlandı. Gesner'in kendisi de Opera Boranica (Botanik Eserleri) adlı bir ki­
tap yazmıştı. Kitapta, Gesner taralindan çizilen 1 500 kadar levha yer almaktaydı. Bas­
kıya kendisi hayattaykcn başlanmış oldug-u halde, kitap ancak ölümünden sonra ta­
mamlam.ıhildi. Bu eser, Gesner'in, bitki yapısı nın bitkiler Alemini sınıJlandırmadaki öne­
mini tam anlamı,vla kavramış olduA"unu göstermektedir.
Almanların i z i n clt·n gidilerek, on altıncı yüzyıl boyunca başka botanik kitapları da
yayı nlandı. Bu yayı nlar, yüksek kaliteli bilimsel yayıniann halka sunulmasında önemli
rol oynamış olan ünlü mathaacı ve yayıncı Christopher Planlin'in maddi desteli saye­
sinde Anvers'cle gerçekleşti. Meslek hayatının doruA-una geldiA"inde, Pltntin 'in hem An­
vcrs'de hem de Leiden'de matbaaları vardı: yalnızca 1 575 yılında, çok sayıda kitabın,
her birinin tirajı 800 ila 2500 arasında de#işen en az 83 edisyonunu yapmıştı. Botanik
söz konusu oldutunda, bunlar içinde en önemlisi belki de fransız Matthias de L'Obel
(veya Lobcl) 'in Stirpium ad\'ersaria nov.1 (Yeni Bitkiler Defteri) adlı eseriydi . Bu ki­
tapta, L'Obel 'in bizzat kendi topladı(tı 1 200- 1 300 kadar bitki hakkında bilgi vardı.
L'Obel bitkileri genellikle yapraklarına göre, tek yapraklı tohumlar (tek çenekliler) ve
çirt yapraklı tohumlar (iki çenekliler) olarak sınıJlandırmıştı. Bir de, Charles de L' � ­
luse vardı ki, bu kişi, latinceleştirilıniş adı Clusius ile daha iyi tanınmaktadır. Clusius,
hukukçu olarak yctişmişti ve 25 yaşianna gelene kadar botaniA"e ilgi du,vmamıştı. An­
<:ak bundan sonra, zamanı Latince yazılmış bazı çaıcJaş botanik eserlerini Fransızca Ya
çevirmelde geçirdi. ÇevirdiA-i eserler ar<lsında. Rembert Dodoens'ln 1 554'te yayınlanan
ve tıbbi bitkileri konu alan est"ri de vardı.• Flamanca yayınlanmış ilk tıbbi bitkiler kita­
bı olan Dodoens'in bu eseri, I ngiliz bcrbcr-cerrah John Gerard'ın hazırladı#t Herbali
veya Gem.•ı-.11/ HIRiorie of Plan tes (Bitkilerin Genel Tarihi) ( 1 579) adlı kitabının teme­
lini teşkil etmiştir. Ancak, L' F•. duse, botanik bilimine büyük katkısını 1 593 yılında, Le-
• ı : f�·lual' (veva l.._!dule), Uutll>('ıll"ın
\"l'\"h"nılt
'''-' çt·�·lrl
Cııı""'"l"ır•·lc .ıııd h
1Mı7'tle Aııv ... rıı'olr ha-ılmıtlıl". ( ç . n . )
l•'loı.m•n•·a eM"rinı Hi:ıroJno
315
ık-:ı Planın IMtlıtı ile
l-'ran5ı•uY.
iden Üniversitesi'ne 67 yaşında profesör olarak atandıklan sonra yapınışı u·. Ölümüne
kadar 1 6 yıl kaldıltı bu görevi sırasında Leiden'de bir botanil< bahçesi kurmuştur. Bu
bahçe, Avrupa'da kurulan ilk botanik bahçesidir. 0 Yetmiş beş yaşındayken, 1 6 0 J 'de.
içinde 600 yeni tür bulunan R.ariorum plantaruro lıistoria. ( Nadir Bitkiler Kitabı) adlı
eserini yayınlamıştır. Mantarlada ilgili ilk monografinin yazarı da L' E duse'dür.
Zooloji
Botanikte olduğu gibi zoolojide de, on altıncı yüzyılın doğa bilimcileri. hayvanlar ale­
mine yeni bir gözle bakınaya başladı. En dikkat çekici zoologlar, bazen "ansiklopedist0 0
doğa bilimcileri" olarak d a adlandırılan Pierre Belon, Guillaume Rondelet v e Konrad
Gesner idi. Fransa'da Uransyakınlarında , fiı.zla tanınmamış bir ailede doğan Pierre Be­
lan ( 1 5 1 7-64), eczacılık eğitimi00 0 gördükten sonra Valerius Cordus'tan botanik öğren­
di. İngiltere'ye yaptığı üç geziden en az birinde, Oxford'da hayvanlar üzerinde kadavra
çalışmalan yapma imkinını buldu. Le Mans Piskoposu'nun himayesine girdi ve daha
sonra hekim olarak çalışma izni aldı. Sevimli tavırlarıyla saray çevrelerinde yer edindi
ve Fransa Kralı IX. Charles ona maaş bağladı. Ancak, hayatı nisbeten kısa oldu, çünkü
49 yaşındayken bilinmeyen kişiler tarafından Boulogne Ormanı'nda öldürüldü. Belon,
çok meraklı bir gezgindi. Orta Doğu'ya yaptığı gezi boyunca bölgenin Aorası ve fauna­
sı ile ilgili çok sayıda not tuttu. 000 ° Kozalaklı ağaçlarla ilgili bir monografi yazmakla
kalmayıp üç önemli kitap daha yayınladı: Histoire Na.turelle des Etranges Poissons Ma­
rins (Garip Deniz Balıkları Üzerine Araşnrmalar, 1 5 5 1 } ; De Aquatilibus Libri Dua
(Suda Yaşam Üzerine, 1 553) ve Histoire de la nature des oiseaux ( Kuşlar Üzerine Araş­
tırmalar, 1 555). Birincisinde, Belon'un üzerinde kadavra çalışması yapmış olduğu balık­
Iann ve memeli deniz hayvanlannın (yunus, domuzbalığı ve balina) sınıflandırması ya­
pılmıştı. Belon, memeli deniz hayvanlarının dişilerinde bulunan iki süt bezini n, memeli­
lerde bulunanlar cinsinden olduğunu ve suda yaşamakla beraber, bu hayvanların hava
� Yazar �urada Le�dcn'd� kur:ul �n bahçenin Avrupa'nın ilk botanik bahçesi oldu&unu kaydetmekte ise de. Avrupa'nın
ılk bot<�nık bahç�sı 1543 te Pısa da kurulmuştur. Bunu, Paclua ( 1 545). Floransa ( 1 545), Bologna ( 1 567) ve Leiden
05!'7) boıa� ik bahçeleri takip etmektedir. bkz. W.T.Stearn, "Sourccs of information about botani<.: gardcns and herba·
.
ıia • Bıolopcal Journal o( ılı� Lionean Sodety, l l l . 3,2 25-233 ( 1 97 1 ) . (ç.n.)
0 0 Ansiklopedtyazarı. Sözll edilenya.zarl;ı.rm eserleri ansiklopcdi tanında oldugu için bu ıerim kullanılmıştır. (ç.n.)
Yazar Belon'un eczacı olarakyetişmiş olduA-unu kaydetmekle beraber. Belon tıp cg-itimi görmü; ancak daha sonra
_ yapmamıştır. Uon Deschamps, "PieiTI! Belon, Naturaliste
hıç hekimlık
et Eıcp1orateur" Re vuc de Glograplıie, XXI,32 1 ·
333(1887).(ç.n.)
uu
Belon'un o zamanlar Osmanlı ı praklan olan Dog-u Akdeniz lllkclerine yapııg-ı gezi, 1 546-1 549 yılları arasında üç
�
yıl siJrdll. Ege Adalannı, Yunan stan ı gezdi, Trakya olu ile lsıanbul'a geldi, Mısır, l'ilistin ve Lül>nan'a gitti. Halep.
�
.y
Antalya. Konya yoluyla Istanbul a ve bunL<ian Fr<�nsa ya döndü. Bu gezi sonunda Les ubsen·allonş de p/u�leur� singu·
lariris et clıo.ses mimorab/es. . adlı aeyahatnamesini yazdı. Burada, gezdig-i yerlerin halkının ör i' ve adctlerinden, gördO­
Iii hayvanlardan (balık. ku,, sllrilngen, memeliler... ) , bitkılerden (yabani, yetiştlrilmlş, ,yenen, Ilaç olarak kullanılan ... ),
mlne ��larden (şap. tın-ı �a� ıu� ... ) bahsetti ve onların resimlerini çizdi. Belon 'un bu seyahatnamesi. Dog-u
Akdeniz o].
kelerı �ı � n_ora ve fa�na.sı ı)e ılgılı ılk Ilmi yayın olarak kabul edilır. Bclon'un, do!!:dug-u yer olan U!rans
şehri meydanın·
da dık,lı bır heykel, vardır. Asulll<ltl Baytop. "Pierre Belon ( 1 5 1 7- 1 564) ve Do!!:u Akdeni:ı: Gnisinin Botanılı YönU,"
_ .., Ocak 2000, s. 14-19,
Herba Mnlıc
(ç.n.)
0�0
316
soluyan memeliler olduA-unu anlaınıştı. Ama yine de onları balıklar sınıfına yerleştirdi ve
ayg ın nı da bu .sınıfa koydu. Kitapları arasında en önemlisi ve kendisine en çok şöh.
rcl get i ren i , kuşlar\a ilgili olan sonuncu kitabıydı. Bu kitabında, o zamanlar kuşların
anatomisi konusunda sahip olunan bazı yanlış bilgileri düzeltti. Ancak en büyük katkı­
.s u
sı, i n san ve kuş iskeletlerini çok dikkatli ve ayrıntılı olarak karşılaştırmış olmasıydı. Bu,
öncü bir çalışmaydı ve bununla " Karşılaştırmalı Anatominin Babası" unvanını kazandı.
i k i n c i an.siklopedist zoolog olan Guillaume Rondelet ( 1 507-66), ilaç ve baharat tica·
reti yapan bir tüccarının oğluydu. Beşeri bilimleri okumak için Paris Üniversitesi'ne
girdi, ama konu hoşuna gitmeyince tıp fakültesine geçti. Rondelet tanınmış bir doktor
oldu ve çok seyahat etti; 1 5 5 1 yılında, 45 yaşlarındayken Montpellier'ye yerleşti; önce
tıp ve anatom i profesörü, daha sonra da üniversite rektörü oldu. Tanınmış bir tıp hoca­
sı ve anatomisı olmakla beraber, bugün daha çok deniz biyolojisine olan büyük ilgisi ve
Lyon'da 1 554-SS 'te yayınlanan ünlü Libri de Piscibus ma.rinis. . . (Deniz Balıklannın Ki­
tabı) adlı kitabı ile tanınmaktadır. Önce Latince yazılmış olan bu kitap, daha sonra ter­
cüme edilerek 1 558'de L 'Histoire Emiere des Poissons (Balıklar Üzerine Araştırmalar)
başlığı ile yayınlanmıştı (Resim s. 328). Bu başlık daha uygundu; çünkü kitap hem tat­
lı su, hem de deniz zoolojisiyle ilgili olup içinde kunduzların ayrıntılı tanımı bile veril­
mişti. Rondelet, suda yaşayan hayvanların çeşitli kısımlannı, sindirim, solunum ve üre­
me organlarını tanımladı ve bunların işleyişiyle çevre arasında bağlantı kunnaya çalış·
tı. Bir bakıma, Aristoteles'in suda ki hayatı inceleyen mükemmel çalışmalanna geri dön­
mekteydi; ancak, Randel et daha da ileri gitti: Tatlı su balıklannda yüzme �esesinin ilk
tanımını o verdi ve bunun bazı deniz balıklarında da bulundutunu fark etti; yunusun
kulag-ını keşfetti ve bu hayvanı hem domuz, hem de insan ile karşılaştırdı. Deniz kesta­
nesini de bütün ayrıntılarıyla tanımladı ve çizimleri, bir omurgasız hayvanın diseksiyo·
nu ile ilgili olarak b ugün elimizde olan en eski çizimidir. Kitabının büyük kısmı ansik·
lopedi şeklindedir. Rondelet kitabında 300 kadar su hayvanını tanımlamış ve bunların
hemen hepsinin resimini vermişti.
Rondelet, gözlem ve tecrübeye dayalı delilleri kabul etmeyen, yalnızca eski yazarla­
rın otoritesi tarafından yönfendirilmek isteyenlere şiddetle karşı çıktı. Son yıllannda sa­
dık bir protestan oldu. Ancak karakter olarak Rabelais'nin kahramaniarına benzemek·
teydi: yemeyi ve özellikle şekerlemeleri sevdiği gibi, meraklı bir müzisyendi. Ancak,
üçüncü ansiklopedist zoolog Konrad Gesner ( 1 5 1 6-65) hiç de onun gibi deg-ildi. Ges­
ner, İsviçre'li Protestan reformcu H u ldreich Zwingli'nin vaftiz o�luydu ve onun hima­
yesi altındaydı. Gesner ilAhiyat okudu, tanınmış bir Yunanca ve İbranice uzmanı oldu;
1 537'de 21 yaşındayken, yeni kurulan Lozan Akademisi'nin Yunanca kürsüsünün ilk
başkanı oldu. Tıp konusu da ilgisini çekmekteydi; bu kürsüye atanmadan önce Bour·
317
ti
ges'da, sonra Paris'te t ı p o k u m u ş t u . Daha sonra, Lozoul 'd.:ııı il.\' l'l l.:ımk Base l 'c git
\'l'
doktoı·asını bu şehinl\.· aldı. Hayatının geri kalan k ısmınd a bi rh i r i m l t' n �· o k faddı iki i l ­
gi alanıyla, yani eski diller \ ' C hayat bilimleriyle uğraşmış gibi göı·ii nııH.· k t e d i r.
Gesneı·'in botanikle ilgili çalışmal.ırından s ö z etmişti k : ancak kendisi zooloj iyle d e il­
gilenmiş! i ve bugün belki de en çok beş ciltlik Histori;ı �ınim;ı/ium ( H ayvanlar Ü z e r i n e
isimli kitabıvla tanınmaktadır. Basılmasına 1 55 1 'de başlandığı halde, ki­
Arastırmalar)
'
tap 1 587 .vılında, Gesner'i � ölümünden 22 yıl sonra tamamlanın ıştı. Eser, 4500 sayl�ıyı
aşan hacımlı bir çalışınaydı; hemen büyük ve kalıcı bir ilgi gördü: zira i k i yüzy ı l sonm
bile ünlü zoolog Georges Cuvier'nin ilgisini çckmişti (Resim s. 329). Bu ansiklopedik
eserde, Gesner hayvanlar için yeni bir sınıflandırma verdi: botanikte de bunu yapmış ve
bitkileri "çiçek açanlar" - "çiçek açmayanlar" olaı·ak veya özsuyunun sağl.:tnış şekline