Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı

advertisement
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi
Risale-i Nur Yaklaşımı
Sempozyum Bildirileri
8-10 Mayıs 2015
Yüzüncü Yıl Üniversitesi
İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Van İlim ve Kültür Vakfı
tarafından ortaklaşa düzenlenmiştir.
© Van, 2016
Tüm yayın hakları anlaşmalı olarak Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınları’na aittir.
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir; izinsiz çoğaltılamaz, basılamaz.
ISBN: 978-975-7616-60-3
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayınları - 60
Yayıncı Sertifika No: 21307
Kitabın Adı:
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
Editör: Prof. Dr. İshak Özgel, Yrd. Doç. Dr. Rahmi Tekin
Metin Editörü: Özlem Başboğa
Yayına Hazırlayanlar: Hakan Gülerce, Celil Taşkın, İhsan Altıntaş
Kapak Tasarım: Abdullah Kul
İç Tasarım: Abdullah Kul
Baskı Yeri ve Tarihi: İstanbul,
Baskı ve Cilt: Mega Basım Sertifika No:12026
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
339
SAHABE MESLEĞİ EKSENİNİNDE İMAM-I
RABBANİ İLE BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN
MUKAYESELİ İNCELENMESİ
Alaattin TAŞKIN
İmam-i Rabbani Ahmed-i Farukî Serhendi (d. 1564- ö. 1624) yaşadığı
dönemde Hindistan bölgesi Müslümanlarının ve genel olarak tüm ümmetin
önemli bir sorunu olan aşırı mistisizm ve buna paralel olarak tasavvufun su-i
istimal edilmesine karşı çıkmıştır. Bütün çaba ve gayretleriyle tasavvufu
sahih İslami öğretinin kurumsal temsili olan Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesine
oturtmaya çalışmıştır. Bu konuda azımsanmayacak başarılar sağlamıştır.
Kendisinden sonra tasavvufun ana damarlarından biri olan Nakşibendîliği
bu minvalde şekillendirmeye muvaffak olmuştur. Bu bağlamda velayetnübüvvet, şeriat- tarikat-hakikat, vahdet-i vücud - vahdet-i şuhud gibi
tasavvufun temel konu ve kavramlarını Ehl-i Sünnet çizgisinde anlamaya ve
anlamlandırmaya çalışmıştır. (Karaman, 2013: 11; Durgun, 2003: 105)
Bu bağlamda Rabbani'nin en büyük başarısı tasavvufun su-i istimal
edilmesini yine tasavvufla engellemiş olmasıdır. ( Nedvi, 2005: 317)
İmam Serhendi bu çalışmalarının bir sonucu olarak Hz. Peygamber
tarafından getirilen şeriatın her şeyi kuşatıcı tabiatı ve dolayısıyla tarikata
üstünlüğünü ortaya koymuştur.( Hamid Algar, 2000: 196)
Böylece, Rabbani tasavvufu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde
tamamen İslami bir zemine oturtmuştur. (Durgun, 2003: 105) İmam-ı
Rabbani Nakşibendî tarikatına mensub olmuş, bu tarikat içinde müridler
yetiştirmiştir. Kendisinden sonra Nakşibendî tarikatı içinde Rabbani'nin
sistemleştirdiği ekole “Müceddidiye” denilmiştir. (Tosun, 2007: 14) İmam-i
Rabbani Serhendi yukarıda genel olarak çerçevesini belirlediğimiz konularda
fikirlerini belirtmiş, çevresindeki insanları aydınlatmış, müridlerinin ya da
diğer insanların sorularına bu minvalde cevaplar vermek için mektuplar
kaleme almıştır. Aynı zamanda kendi tasavvufi tecrübelerini, seyr-ü
sülûkunun aşamalarını bu mektuplarda dile getirmiştir. Zaten temel eseri
olan “Mektubat” Serhendi’nin bu mektuplarının oğulları ve yakın müridleri
tarafından derlemesinden oluşmuştur. (Tosun, 2007: 46)
340
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
Bediüzzaman Said Nursi (d. 1878- ö. 1960) de Serhendi gibi yaşadığı çağın
İslam’a ve ümmete saldırılarını analiz etmiştir. Bu saldırıların bir Müslüman'ın
yaşamında, İslam ümmetinde ve insanlık âlemindeki yol açtığı krizleri tahlil
etmiştir. Bunun sonucunda Kur’an’ı esas alarak bu saldırılara cevap vermeye,
bu krizlere çözümler sunmaya çalışmıştır. Bu çalışmalarıyla eş zamanlı
olarak modern insanın temel ontolojik soru ve sorunlarına Kur’anî reçeteler
sunmuştur. Bu bağlamda Said Nursi’nin çalışmalarını modern sekülarizme,
dünyevileşmeye ve maddeciliğe karşı bir “tahkiki iman” hamulesi olarak
ifade edebiliriz.(www.iikv.com, 20.04.2015)
Said Nursi yaşamış olduğu modern çağdaki bilim ve toplumda hüküm
süren materyalist ve ateist paradigma karşısında insanların imanlarını
koruma görevini en güzel şekilde üstlenmiştir. Bu çalışmalarıyla Said
Nursi modern çağ insanına, kendisini ve dünyayı tahrip etme tehlikesinden
korumak maksadıyla, İslam’ı şümullü bir şekilde anlama imkânı sunmuştur.
(Durgun, 2003: 108-109)
Bediüzzaman'ın, modernitenin yol açtığı bu krizlerle hesaplaşmasında
başarı sağlamasının belirleyici unsurlarından biri ve belki de en önemlisi
Kur’anî usûlü fark ederek akıl - kalb ittifakını sağlamış olmasıdır. (Nursi,
1994: 1277; Açıkgenc, 2008: 568) Bediüzzaman Said Nursi Ku’ran’dan ders
alarak, akıl - kalb ittifakıyla ‘tahkiki imanı’ tesis etmek için kaleme aldığı
ve Risale-i Nur ismini verdiği eserleri, Kur’an’ın tüm insanlığa hitap eden
mesajından süzülmüş evrensel bir rahmet ve hikmet sofrasıdır. Risale-i Nur,
müellifinin ifadesi ile medreseden çıkan, ilim içinde hakikate bir yol açan,
ama bunu yaparken de ‘tasavvufu elfazına lübb yapan bir üsluba sahiptir.’
(Nursi, 1994: 1730; Yıldız, www.karaklem.net//seminerler, 20.04.2015) Said
Nursi Kur’an ve Sünnet-i seniyyeden ders alarak geliştirdiği bu modele
“Sahabe Mesleği” ismini vermiştir. (Nursi, 1994: 1704)
İmam Rabbani Ahmed-i Farukî Serhendi de metodunu, tarikatını 'sahabe
yolu' olarak tarif etmiştir. ( Rabbani, 2013: 516, no.229, 622, no.260) Biz bu
çalışmamızda İmam-i Rabbani Ahmed-i Farukî Serhendi ile Bediüzzaman
Said Nursi’nin ‘Sahabe Mesleği/yolu’ bağlamında fikir ve görüşlerini
mukayese edeceğiz.
A- Sahabe Mesleğinin Temel Kavramları Açısından Mukayese
1- Abdiyet/Ubudiyet- Mahbubiyet
İmam- Rabbani eserlerinde velayet mertebelerinin en üstünü, Allah'a
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
341
ulaşmanın en kolay ve sağlam yolu olarak "abdiyet" yani kulluk yolunu bulup
fark etmiş ve bunu pek çok mektubunda insanlara anlatmıştır. Aynı minvalde
Bediüzzaman Said Nursi de üstadı İmam-i Rabbani’den ders alarak en üstün
velayet ve insanı Allah yaklaştıran en kestirme yol olarak Sahabe mesleğinin
en önemli özelliğini “abdiyet/ubudiyet” olarak ifade etmiştir. Kısaca
abdiyet ve ubudiyet kavramlarının tariflerine bakalım. Abdiyet ve ubudiyet
kavramları a-b-d kökünden türetilmiştir. Abdiyet, kendini ibadete adamış
olan, devamlı Allah'a kulluk etme bilincinde olan; ubudiyet ise kendini alçak
tutup veya kendi kibrini, gururunu kırıp bunu izhar etmek anlamlarına gelir.
(İsfahani: 2010: 963-964).
Büyük Sûfi müellif Kuşeyri ubudiyeti şöyle tarif etmiştir:
“Ubudiyet bütün şartlarını yerine getirerek takatlerin hakkini vermek,
senden meydana gelen her şeyi kusurlu görmek ve başına gelen her şeyin
İlahi takdirle gerçekleştiğini müşahede etmektir” (Kuşeyri, 2009: 234) Hem
Rabbani hem de Nursi abdiyet/ubudiyeti “mahbubiyet” ile birlikte ele almıştır.
“iş bu mana icabıdır ki, velayet mertebelerinin en üstünü abdiyet[kulluk]
makamı olmuştur. Velayet derecelerinde abdiyet makamının üstünde bir
makam yoktur.”(Rabbani, 2013: 120 no.30) Rabbani manevi yolculuğunda
önce vahdet-i vücuda kail olmuş ve bu anlayış kemal mertebe zannetmiş.
Bunda babasının ve içinde yetiştiği tasavvuf muhitinin de etkisi olmuştur.
Ancak Rabbani İlahi inayetle vahdet i vücudun kemal mertebe olmadığını
süfli bir mertebe olup daha yukarılara, “makam-i zılliyete (âlemi esma-i
hüsnanın ve sıfat-i İlahiyenin gölgesi görme) makamına çıkması gerektiği
işaretini alıyor. Kendisi istememesine rağmen - tasavvufun büyük şeyhleri
vahdet-i vücudda karar kıldıkları için- bulunduğu makamdan daha yukarıya
çıkarılmış yani makam-i zılliyete ulaşmış ve kendisini ve sair âlemi ‘zıll’
olarak bulmuş. İmam Rabbani’nin urucu ve sülûku bu makamda da nihayet
bulmamış ve bir üst makama doğru çekilmeye ve yükseltilmeye devam
etmiş. “Kendisini bu makamdan yükselttiler. Hem de ittifakla. Tam manası
ile inayet, sonsuz lütuf olarak âlâsına çıkardılar. Kulluk [abdiyet] makamına
ulaştırdılar.”
İşte Rabbani bu yüce makama çıkınca bu makamın kemalini görmüş ve
gerçekten üstün mertebenin bu makam olduğuna tatmin olmuştur.” (Rabbani,
2013: 365,no.160)
Rabbani abdiyet ile mahbubiyet yani Allah’ın sevgilisi kul olma arasında
doğrudan bir ilişki kurar ve abdiyet makamını “murad” olma, yani seçilmiş
olma ve “mahbubiyet”, yani Allah'ın sevgilisi kul olma olarak açıklar.
Abdiyet makamının altındaki velayet mertebelerini ise murad olmaya bedel
342
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
“müridlik”, yani ‘Allah yolunu seçen’ kişi olarak ve mahbubiyete bedel
‘muhibbiyet’, yani Allah’ı seven kişi olarak değerlendirir. Bu değerlendirmeyi
aynı şekilde Said Nursi’de de göreceğiz. Rabbani kulluk [abdiyet] makamının
bütün makamlardan üstün olduğunu söylüyor. Çünkü Allah'ın kemal
sıfatlarına en güzel şekilde ayna olacak ancak abdiyet/kulluk idraki içindeki
insanın acizlik, noksanlık ve şerle yoğrulmuş hamuru olduğunu belirtiyor.
Bu makama da ancak sevilen zatlara /mahbubiyet ehlinin sahip olabileceğini
soyluyor. (Rabbani, 2013: 61 no.9) İmam Serhendi yine bir başka mektubunda
abdiyet ve mahbubiyeti daha da açarak Hz. Peygamber'e tâbi olmaya bağlar.
Cenab-ı Hakk’ın mahbubiyeti makamına ancak Rasulullah'a tabi olmakla
çıkılabilir. Bu vesile ile [Allah’ın] zati tecellisi hâsıl olur. Bütün mertebelerin
en üstününde olan abdiyet (kulluk) makamına Hz. Peygamber'e mütabaat
(tabi olma) yolu ile bir imtiyaz elde edilir. Bu abdiyet (kulluk) makamı
mahbubiyet makamının husulünden sonradır. (Rabbani,2013: 562 no.249)
Şimdi de Bediuzzaman Said Nursi’nin abdiyet/ubudiyet ve mahbubiyet
üzerine değerlendirmelerini inceleyelim.
Nursi tasavvufun hakikatine dair kaleme aldığı “Telvihat-ı Tis’a”
risalesinde en yüksek mertebe olarak “ubudiyet-i Muhammediye olduğunu
belirtiyor ve bu yüce abdiyet/kulluk makamına “mahbubiyet” denilmiş
olduğunu belirtiyor(Nursi, 1994: 568).
Bediuzzaman Mektubat kitabının bir başka risalesinde ise en yüce ve en
yüksek tarikatı “ubudiyet ve mahbubiyet” olarak değerlendirir. (Nursi, 1994:
522)
Nursi başka yerde de ibadete sabır göstermenin insanı ‘makam-i
mahbubiyete’ çıkaracağını belirtirken bu makamı “en büyük makam olan
ubudiyet-i kâmile” makamı olarak tarif eder.( Nursi, 1994: 478)
2- Akrebiyet
Akrebiyet kavram olarak hem Rabbani'nin hem de Nursi’nin çok
kullandıkları ve kavramsal derinliğine çok önem atfettikleri bir ifadedir. k-r-b
kökünden türetilmiş olan “kurb” yakınlık anlamına gelirken yine aynı kökten
türetilmiş olan “akreb” ise ‘daha yakın’ anlamına gelir. (İsfehani, 2009: 1194)
“Akrebiyet” ise Allah'ın insana şah damarından daha yakın olduğunu
belirten ayetten(Kaf, 16) ahzedilerek hem Rabbani hem de Nursi tarafından
kavramlaştırılmıştır. Her iki âlim de akrebiyete ‘Allah'ın kuluna olan en
yakınlığını hissettirmesi’ şeklinde anlamışlardır. Tasavvuf literatüründe
ise “Allah'ın kuluna yakınlığı bu dünyada kendisine özel olarak ihsan ettiği
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
343
marifet ile olur. Ahirette ise kendine ikram ettiği cemalini müşahede ve Zatini
görme ile gerçekleşir.”(Kuşeyri, 2009: 135)
Tasavvuf klasiklerinden en önemlilerinden birinin müellifi olan Kelabazi
Taarruf adlı eserinde akrebiyeti şu özlü ifade ile tarif eder “Sana [Allah'a]
seninle yaklaşmaktan başka çare yok.(Kelabazi, 2014: 162)
Tasavvuf tarihinde “Şeyhuş Şeyh” olarak tanınan Şihabeddin Ömer
Sühreverdi ise meşhur “Avarif-ül Maarif” adlı eserinde kurbiyete en güzel
şekilde “edeb” ile ulaşılabileceğini belirtir (Sühreverdi, 2004: 360)
Şimdi İmam- Rabbani'nin akrebiyeti nasıl kullandığına bakalım. Öncelikle
şunu belirtelim ki hem İmam-i Rabbani hem de Bediüzzaman Said Nursi
birbirine paralel bir şekilde ‘kurbiyeti’ evliya velayetinin bir özelliği olarak
ele alırlarken akrebiyeti ise nübüvvet mesleğinin varisleri olan asfiyaya has
görürler. Rabbani Mektubat’ın 182. Mektubunda kurbiyeti iman ve yakîn
ilişkisi içinde tanımlayarak nefis bir tarif getirir. Buna göre imanın kemal
bulması yakînin kemal bulmasına bağlıdır. Yakînin kemal bulması ise
kurbiyetin kemal bulmasına bağlıdır. (Rabbani, 2010: 404)
İmam Serhendi kurbiyeti/ Allah'a yakınlığını evliyanın velayeti olarak
görürken, akrebiyeti /Allah'ın pek yakın oluşunu ise enbiyanın velayeti olarak
değerlendirir.(Rabbani, 2010: 620, no: 260)
Rabbani 290. mektubunda ise akrebiyeti “murad” olana yani Allah'ın
seçtiği kullarına bir ihsanı olarak ele alır ve burada akrebiyeti mahbubiyete,
mahbubiyeti ise Allah'ın cezbesine, özel ikramına inayetine bağlar. Yani
bu inayet ve ikram hâsıl olunca kişi kendisine Allah'ın en yakın oluşunu/
akrebiyeti hissedecektir ( Rabbani, 2010: 807) Serhendi 316. mektubunda ise
akrebiyeti seyr-ü sülûk mertebelerinde ele alır. Bu, dış âlemde ve iç dünyada
yapılan seyirden sonra Allah'ın akrebiyetinde hâsıl olan seyirdir.(Rabbani,
2010: 951)
İmam-ı Rabbani bir başka yerde ise çok ilginç bir şekilde akrebiyeti
“gaybî imanla” ilişkilendirerek ele alır. Buna göre Allah'a tam iman etmek
ancak şuhudi imanın üstünde olan gaybî imanla hâsıl olur. Bu gaybi iman da
akrebiyette tahakkuk eder, gerçekleşir. (Rabbani, 2010: 967)
Not: Gaybî iman konusunu Said Nursi de ele alır ve Rabbani ile aynı
minvalde şuhudi imanın üstünde olan gaybi imanla Allah'a tam iman hâsıl
olacağını belirtir. (Nursi, 1994: 384)
İmam Rabbani başka bir mektubunda kurbiyeti Allah'a karşı 'vehmin'
344
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
etkili olduğu perdeli bir yakınlık olarak görürken akrebiyette ise böyle bir
vehim ve perdelemenin olmayacağına vurgu yapar. (Rabbani, 2010: 1302)
Şimdi Said Nursi’de akrebiyet kavramını inceleyelim. Nursi akrebiyeti
güneş misali ile açıklar. ‘Kurbiyet’ bizim güneşe yaklaşmaya çalışmamızdır
ki arada 150 milyon km gibi azim bir mesafe var. Ancak akrebiyet ise, güneş
bize bizden daha yakındır. Çünkü ışığı, ısısı ve misali ile aynamızda ve
elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. İşte eğer biz güneşin bize olan yakınlığını
anlasak onun akrebiyeti/ en yakın oluşu bize inkişaf eder, daha bir anlaşılır.
Nursi’ye göre veraset-i nübüvvet velayeti (bu velayete Nursi ve Rabbani
‘asfiya’ demektedirler. Özellikle bazı temel tasavvuf eserlerinde geçen “asfiya”
ifadesi her nedense İslami ilimler içinde bir kavram olarak gerektiği gibi
incelenmemiş. Mesela Diyanet Vakfı’nın hazırladığı İslam Ansiklopedisinde
“asfiya” maddesine yer verilmemiştir.) akrebiyetin/ Allah'ın en yakın oluşunun
inkişafına bakar. Diğer velayetler ise Kurbiyet esasına bakar ki ‘seyr-ü sülûk’
ile Allah'a yakınlaşma esasına dayalıdır (Nursi, 1994: 369)
Nursi Sahabeye dair yazdığı bir risalede Sahabenin ‘Nübüvvet veraseti
ve sohbeti’ ile akrebiyete mazhar olduklarını ondan dolayı sahabeye
yetişilemeyeceğini belirtir. Ayrıca bu akrebiyet yolu Allah'ın seçtiği kullarına
(murad) özel bir inayetidir, bir ‘incizabıdır’ yani kendine çekmesidir. Bundan
dolayı akrebiyet yolu vehbîdir, Allah vergisidir. Rahman olan Allah'ın özel
çekimidir ve mahbubiyetidir, yani sevgilisi kul olmaktır ( Nursi, 1994: 218)
İmam-i Rabbani Serhendi de pek çok mektubunda en büyük bir velinin en
küçük bir sahabeye yetişemeyeceğini söyler ( Rabbani, 2010: 208)
3- Veraset-i Nübüvvet (Velayet-i Kübra)
Veraset-i Nübüvvet kavramı bir hadisten mülhemdir. Ebu Derda’nın
rivayet ettiği hadisin bir bölümünde Hz. Nebi şöyle buyuruyor: “... Âlimler
hiç şüphesiz peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinarı, ne dirhemi
miras bırakır. Onlar miras olarak ilim bırakmışlardır. Kim o ilmi alırsa çok
büyük bir nasib almış olur. (Rudani, 2010: 49) Tasavvuf klasiklerinden Avarifül Maarif müellifi Şeyhuş-şeyh olarak anılan Şihabeddin Ömer Sühreverdi
peygamberlerden varis kalan ilmi şöyle tarif eder:
“veraset ilmi dini gerçek mana ve muhtevasıyla anlamaktır.” (Sühreverdi,
2014: 33)
Şimdi İmam-ı Rabbani'de veraset-i Nübüvvet kavramını inceleyelim.
Öncelikle şunu belirtelim ki, veraset-i nübüvveti hem Rabbani hem de Nursi
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
345
'velayet-i kübra'/ büyük-mükemmel velayet, Allah'a ulaştıran en kısa ve keskin
velayet yolu olarak ele almışlardır. Rabbani velayeti iki gruba ayırır (bu ayrımı
ayni şekilde Nursi'de de göreceğiz). Birinci grup velayet mertebelerini, seyr-u
sülûk makamlarını tek tek aşmaya bağlıdır. "Tecelli-i zılliyet" ve "marifet-i
sekriye" husulüne, devşirilmesine göre bu velayette ilerlenilir. Bu velayet
kurbiyet yoludur. İkinci grup ise, bu yolda velayet mertebelerini ve seyr- u
sülûk makamlarını aşmaya gerek kalmadan çok kolay bir şekilde nübüvvet
kemalatına ulaşılır. İşte bu ikinci yol özeldir, hem maksada ulaşmak için daha
yakındır. Nübüvvet kemâlatına vâsıl olanların hemen hepsi bu yolda vâsıl
olmuşlardır. Peygamberlerden olsun, onların tebaiyeti ile Sahabe-i Kiramdan
olsun.
Birinci grup velayet yani kurbiyet velayeti, velayet kemâlatının kabuğunu
elde etmiştir. İkinci grupta yani veraset-i nübüvvete vâsıl olan kimse ise
onun(velayet kemâlatının) özünü elde etmiştir. Rabbani bu konuya devamla
çok ilginç bir tespitte bulunur:
“öyle sanıyorum ki bu nimet [veraset-i nübüvvet nimeti] tabiinin
büyüklerine ve tebe-i tabiininden en büyüklerine nasib olmuştur. Bundan
sonra da gizlenmiştir. Ta ikinci bin yila nöbet ulaşıncaya kadar...” [
Rabbani burda kendisinin zuhurunu kasdediyor]. ( Rabbani, 2010: 856859)
Rabbani başka bir mektubunda ise veraset-i nübüvvet kemalatının Sahabeden
sonra Mehdi’de görüleceğini söylüyor:
“Bu makama bağlılık ashab-i kiramdan sonra inşaallah tam bir şekilde
Mehdi aleyhisselamda zuhur edecektir. Bu makamdan haber veren
meşayih azaldı. O makamın ilim ve marifetlerinden kelâm şöyle dursun..”
Rabbani, 2010: 130)
İmam Serhendi veraset-i nübüvvet yolunu "sıddıkiyet" olarak yorumlar.
Sıddıkiyet tabiri, sıdk masdarından türetilmiş bir isim olan ve doğruluktan
hiç ayrılmayan anlamına gelen "sadık" isminden türetilmiş ve mübalağa ifade
eden bir isimdir. Bu bağlamda şöyle de denilmiştir, “sıdk, özün söze( için
dışa) uymasıdır.” (Kuşeyri, 2009: 246- 247) Rabbani sıddıkiyeti yorumlarken
şöyle der, “bir sâlik, sıddıkiyet makamı sayılan nihayetlerin nihayetine
ulaşmadıktan sonra bu hakiki ilimlerden, yakîn hâline dayalı marifetlerden
yana nasibi olamaz.” (Rabbani, 2010: 88) Bediüzzaman Said Nursi de aynı
şekilde üstadı İmam Serhendi gibi veraset-i nübüvveti “sıddıkiyet” olarak
tanımlar. Nursi Sahabeye dair yazdığı bur risalesinde şöyle der:
“velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet ki sahabelerin
velayetidir...”( Nursi, 1994: 218)
346
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
Bediüzzaman, Risale-i Nur ile tasavvuf ilişkisini konu edindiği “Beşinci
Mektub” adlı eserinde İmam-i Rabbani'den yaptığı bir nakilde velayetin üç
kısım olduğunu, bunların ise “velayet-i suğra” ki bildiğimiz velayettir ve
Rabbani’nin bu velayete yukarıda ‘evliya velayeti’ dediğini gördük. İkincisi
ise “velayet-i vusta”dir. Üçüncüsü ise velayet-i kübradır ki büyük velayet veya
mükemmel velayet anlamına gelir. Velayet- kübra ‘veraset-i nübüvvet yoluyla
tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır’
şeklinde tarifini yapar. (Nursi, 1994: 355; Rabbani, 201) Nursi de Rabbani gibi
veraset-i nübüvveti akrebiyet kavramı içinde ele alır. Bu bağlamda Sahabeye
yetişilemeyeceğini veraset-i nübüvvet ve akrebiyet kavramları üzerinden
temellendirir. Buna göre Allah'ın kurbiyetini/yakınlığını kazanmak iki
şekilde olur. Birisi, akrebiyetin inkişafıyladır ki nübüvvetteki kurbiyet ona
bakar. Nübüvvet veraseti ve sohbeti ile Sahabe o sırra (akrebiyete) mazhardır.
İkinci şekilde ise üstte akrebiyet bahsinde incelediğimiz gibi ve Rabbani'nin
üzerinde durduğu gibi güneşe yaklaşmak için 150 milyon km mesafeyi kat
etmek gerektiği gibi manevi olarak Allah'a yaklaşmamız için de - bizim O'na
uzaklığımızdan dolayı- velayet mertebeleri ve seyr-u sülûk makamları olarak
tabir edilen uzun mesafeleri aşmak gerekir. Bu yolun harikaları çok ise de
kıymetçe ve kurbiyetçe (Allah'a yakınlık elde etme açısından) birinci şekilde
yani velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvette hâsıl olan akrebiyete yetişemez.
Nursi bu bahsin devamında akrebiyet ile kurbiyetin yani veraset-i nübüvvet
velayeti ile evliya velayetinin farkını bir misalle açıklamaya çalışır. Bu
misalde zamanı ele alır ve şöyle bir analojide bulunur, dünkü güne yetişmek
için iki yol vardır. Birincisi, özel yeteneklerle zamanın üzerine çıkmak dünü
bugün gibi hazır görmektir. İkinci yol ise düne ulaşmak için bir sene gidip
dönüp dolaşıp düne gelmektir. İşte bu misalde olduğu gibi hakikate ulaşmak
için iki yol vardır. Ya tarikat berzahına girmeden eşyanın zahirinde hakikati
bulmaktır ki veraset-i nübüvvet yolunda akrebiyetle hâsıl olur. Ya da çok
mertebeleri seyr-u sülûk ile aşarak hakikate geçmektir. (Nursi, 1994: 218)
(Bir sonraki alt başlıkta inceleyeceğimiz “Nursi’nin Sahabe Mesleğine Dair
Kavramlaştırmaları” bölümünde ele alacağımız kavramlar kanaatimizce
eşyanın zahirinden hakikate direk geçmeyi sağlayan temel noktalardır.)
Nursi başka bir risalesinde meseleyi aynı şekilde ele alarak şöyle bir
değerlendirmede bulunur: “Nübüvvet ve veraset-i nübüvvet velayeti sırr-i
akrebiyete inkişafına bakar. Velayet-i saire [diğer velayetler] ise ekseri
kurbiyet esasına göre gider, birçok meratibde seyr-u sulûka mecbur olurlar.”
(Nursi, 1994: 369) Bediüzzaman, İbnul Arabi’nin Fahruddin-i Razi’ye yazdığı
mektupta “Allah'ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” ifadesindeki derinliği
açıklarken meseleyi veraset-i nübüvvete getirerek şöyle der:
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
347
“Hem Muhyiddin-i Arabî’nin nazarına, Fahreddin-i Râzî’nin İlm-i Kelâm
vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor; öyle de; tasavvuf
mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur’an-ı Hakîm’den doğrudan doğruya
veraset-i nübüvvet sırrıyla alınan marifete nisbeten o kadar noksandır.”
(Nursi, 1994: 503)
Bediüzzaman Said Nursi Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde bu meseleyi
kendi tecrübesi üzerinden ifade eder:
“Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden
hakikate geçebilir. Evet Kur’an’dan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz
suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere
ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum. Seri-üs seyr olan bu
zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i hâkimenin
şânındandır.” (Nursi, 1994: 1354)
3- Bediüzzaman Said Nursi’nin Sahabe Mesleği Bağlamında Orijinal
Kavramlaştırmaları
1- Tevhid-i Hakiki/ Tevhid-i Rububiyet
Bediüzzaman ‘marifet-i kâmile’ ve ‘huzur-u tam’ veriyor diye tarif ve
tavsif ettiği Kur’anî usûldeki varlık ve kâinat okumasından kazanılan tevhidin
‘hakiki tevhid’ olduğunu söylüyor. Tevhid-i Rububiyet olarak da isimlendirdiği
“tevhid-i hakiki” ile hakkalyakîn derecesinde bir ilmelyakîn ile Allah'ın
varlığı ve birliği, sıfat ve esması tasdik edilir. Nursi Risale-i Nur’un pek çok
yerinde bu tevhid okumasını açıklar, izah ve isbat eder. Biz burada sadece bu
tevhid okumasının temel umdelerini nazara vereceğiz. Kur’anî usûle göre her
bir şey tevhid deliline ve marifet penceresine dönüşür. Nursi’nin argümanları
şöyledir: Bir şeyi yapamayan her şeyi yapamaz. Her şeyi yapamayan bir şeyi
yapamaz. Bir şeyi yapan ancak her şeyi yapandır. Her şeyi yapamayan bir
şeyi de yapamaz (Nursi, 1994: 122-128). Bediüzzaman’ın kendi ifadesinden
takip edecek olursak “her şeyi bir şey yapmak, bir şeyi her şey yapmak her
şeyin Hâlıkına has bir ayettir.” (Nursi, 1994: 14) Bu tevhid okumasını biraz
daha açacak olursak, her şey her şeyle bağlıdır, der Said Nursi. Bundan dolayı
eğer her şey birinin olmazsa o zaman her bir şey bütün her şey kadar zor ve ve
ağır olur. Eğer bütün varlıklar birinin olsa bu sefer bütün varlıklar bir varlık
kadar kolay ve rahat olur. (Nursi, 1994: 209) Nursi tevhid okumasını sorulan
bir soru üzerine şu şekilden temellendirip ispatlıyor: “Âlemde herbir şey,
bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi
müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün
348
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
ef’al-i icadiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbat eder. Ve mevcudata
tecelli eden herbir isim, bütün esmayı kendi müsemmasının isimleri ve
unvanları olduğuna işaret eder. Demek herbir şey, doğrudan doğruya bir
bürhan-ı vahdaniyettir ve marifet-i İlahiyenin bir penceresidir.” ( Nursi, 1994:
504)
Bu ifadelere göre Bedüzzaman’ın tevhid-i hakiki veya tevhid-i rububiyet
dediği şey kâinatta herhangi bir varlığa, bir şeye baktığımızda onu yaratanın
ancak tüm kâinatı yaratan olduğunu bize anlatmasıdır.
2- Ehadiyet
Nursi’nin özel anlamlar yükleyerek kavramlaştırdığı bir kelime olan
‘ehadiyet’ Said Nursi’nin tevhid okumasında çok önemli bir yere sahiptir.
Biz makam gereği çok fazla detaya girmeden Nursi’nin ehadiyete yüklediği
temel manaları ortaya koyamaya çalışacağız. Allah'ın Ehad (Tek, Biricik)
isminden türetilen ehadiyet kavramı Allah'ın bütün sıfat ve esmasının içkin
olduğu Yüce Zat'ını mülahaza için serdedilen bir kavramdır. Tasavvuf
geleneğinde üzerinde çok durulmuştur. Ancak bize göre Nursi ehadiyeti
geleneğin ötesinde kendine has bir şekilde kullanmıştır. Böylece hem tevhid
okumalarında, hem de hakaik-i İlahiye’ye dair tahkikatında en sağlam, en
yüksek marifet mertebesine çıkmıştır. Nursi ehadiyeti Allah'ın tüm sıfat ve
esmasının içkin olduğu Zatının kâinatta her bir noktada tecelli etmesi olarak
yorumlar. Bundan dolayı ehadiyet manasını ve sırrını keşfedip kavrayan bir
mümin, kendini her an her yerde tüm âlemlerin Rabbi olan -Zatına içkin olan
bütün esma ve sıfatlarıyla- Allah'ın huzurunda olduğunu en güçlü bir şekilde
hissedecek ve Yaratıcı'sına karşı en sağlam argümanlarla kapsamlı marifetler
devşirecektir.
Burada sözü Bediüzzaman bırakalım: "Zât-ı Akdes’in irade-i külliye ve
kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle zahir olan tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef’ali
içindeki teveccüh-ü ehadiyeti..." ( Nursi, 1994: 278)
Bediuzzaman Said Nursi Kur’an’ın tarzı dediği ve veraset-i nübüvvetten
gelen bir ilimle elde ettiği tevhid okuması “tevhid-i kusûdi” olarak da tabir
edilir ve “la mabude illa hu”, “la maksude illa hu” kelamlarıyla ifade edilir.
Bu tevhid okumasında tüm varlık, bütün kâinat Allah'a ulaşmaya engel değil
aksine Allah’ı tanımanın vasıtası ve zemini olur. (Nursi, 1994: 504; Çelik,
2009: 151)
Nursi Kur’an’dan ders alarak sistemleştirmesini yaptığı acz- fakr- şefkat
ve tefekkür metodu bir bütün olarak bu tevhid anlayışını ve yukarda incelenen
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
349
abdiyet/kulluk hâlini hayata geçirmek için ileri sürülen temel kavramlardır.
(Nursi, 1994: 210)
3- Nefis/ Ene
Bediüzzaman Said Nursi’nin en önemli keşiflerinden biri de ‘ene’ ve
nefis okumasıdır. Ene yani ‘ben’ bilincinin ve enenin de içinde olarak ‘nefis’
okuması ile Said Nursi marifetullaha çok etkin bir pencere açmıştır.
Nursi insan nefsinin bu özelliğine şöylece vurgu yapar:
“İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır[kapsamlı nüsha, tüm varlığın özeti
olan numune] ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas
ediyor.”( Nursi, 1994: 315-316)
Buradan hareketle Nursi nefsin ortaya çıkan özelliklerinden dört noktaya
dikkati çeker. Bu dört nokta ile insan Cenab-ı Hakk’ın esmasına ve sıfatına
en kapsamlı bir ayna olur.
a- Zıddiyet noktasında yani yok- var ilişkisi üzerinden insan yok olan,
olumsuz olan özellikleriyle Allah’ın mutlak kemal/mükemmel ve aşkın
sıfatlarını anlar. Mesela güçsüzlüğünde Allah'ın kudretini, acıkmasıyla
Allah'ın acıkmaktan ve yemekten münezzeh oluşunu anlar. İşte bu şekilde
insan Yaratıcı'sının pek çok sıfat ve esmasına ayna olur.
b- İnsan Yaratıcı'sını tanıması için numuneler ve yansımalar şeklinde
kendisine verilen cüz’î ilim, güç, görme, işitme vb. sıfat ve özellikleriyle
bunların külli, mutlak asıllarının Yüce Yaratıcı'da olduğunu hisseder ve anlar.
c- İnsanın kapsamlı yapısında, mahiyetinde işleyen, nakışları görünen
yetmişten fazla esma vardır. İnsan üzerinde tecellileri ve nakışları tezahür
eden bu esma ile Cenab- Hakk'a ayna olur.
Nasıl esmanın içinde bir “ism-i âzam” var ve bütün esmanın özelliklerini
ve nakışlarını kendi içinde barındırır. Öyle de esmanın nakışlarında, tecelli
yerlerinde bir nakş-ı âzam ve bir mazhar-ı kübra vardır ki bu insandır. Yani
insan esmanın en kapsamlı ve kuşatıcı bir mazharıdır, bir nakşıdır ki hemen
hemen bütün esmanın nakışlarını üzerinde barındırır.
d- Bu noktayı bizzat Bediüzzaman’dan dinleyelim:
“Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pekçok esma ve
şuunat-ı zâtiyeye işaret eder. Gayet parlak bir surette Hayy-u Kayyum’un
şuunat-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. (Nursi, 1994: 315-316)
350
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
4- Şeriat- Tarikat- Hakikat
Maalesef bazı sufiler ve bazı tarikat ekolleri şöyle yanlış bir anlayışa sahip
olmuşlar: Şeriat hakikatin kabuğu ve kışırıdır. Hakikat o kabuğun özüdür.
Tarikat ise bizi kabuktan öze ulaştıran yoldur. Bu konuda değişik misaller
de getirmişlerdir. Ancak bir mümin böyle inandığında dinin temel esasları,
farzlar, Hz. Peygamber'in uygulamaları ile gelen şer’i emirler sanki resmi,
özsüz ve içeriği olmayan bedenle yapılan ‘angarya’ işlermiş gibi bir algı
oluşuyor. İşte hem İmam-i Rabbani hem de Bediüzzaman Said Nursi bu algıya
şiddetle karşı çıkmışlar, şeriatı kabuk gibi hakikatsiz bırakan bu anlayışı
şiddetle reddetmişlerdir. Aslında sahih tasavvufun temel metinlerinde bu
konu gayet nettir. Ancak zamanla tablo oldukça flulaşmış maalesef. Örneğin
Kuşeyri Risalesi’nde Rabbani ve Nursi gibi hakikati şeriatın bir cüz’ü
gösteremese de buna yakın değerlendirmelerde bulunur: “Hakikat tarafından
desteklenmeyen hiçbir şeriat makbul değildir. Şeriat tarafından kayıt altına
alınmayan hiçbir hakikat de makbul değildir. “ Şunu bil ki Allah'ın emirleri
ile herkese gerekli olduğu için şeriat aynı zamanda hakikattır. Aynı şekilde
yuce Allah'ı tanıtan ilimleri elde etmek de Onun emri ile vacib olduğu için
her hakikat aynı zamanda şeriattır. (Kuşeyri, 2009: 137)
Rabbani itikad ve amel iki kanadını elde ettikten sonra tarikata sülûk
etmek gerektiğini söyler. Ancak tarikat, itikad ve amel üzerine fazladan bir
şey yapmak için değildir. Böyle algılanırsa çok hatalara giriftar olunur. Kesin
olan şudur ki bu tarikata girmekten gaye itikad esaslarına, iman hakikatlerine
‘yakîn’ ve itminan elde etmek içindir. O derece ki hiçbir şek ve şüphe onu
sarsamayacak bir kesinlikte iman hakikatlerine yakîn elde etmektir. (
Rabbani, 2010: 678) Rabbani şöyle der,
“şeriatı kabuk, hakikati de öz sanırlar ama bu muamelenin hakikatini
bilmezler. (Rabbani, 2010: 150)
İmam Serhendi'ye göre tarikat ve hakikat ‘şeriatın hakikatinden’ ibarettir.
Yine şöyle demeyi ihmal etmez, “işin nihayetinde şeriatın hakikatine
geçerler..”( Rabbani, 2010: 613)
Rabbani devam eder,
“ tarikat ve hakikat şeriatın hakikatinden ibarettir. Yoksa şeriat ayrı bir
iş, tarikat ve hakikat ayrı bir iş değildir. Böyle itikad etmek ilhad ve
zındıklıktır.( Rabbani, 2010: 187)
İmam Serhendi şeriatı üç kısım olarak görür. Bunlar ilim, amel ve ihlâstır.
İlim, iman hakikatleri konu edinir; amel fıkıhla kural ve kaideleri belirlenen
ibadetleri ele alır; ihlâs ise dini yaşantıda aslında bütün emirlerin özü olan
niyeti ele alır ve işler. İste tarikat ve tasavvuf ihlâsı elde etmede ve nefsi
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
351
manevi arizalardan kurtarmada insana katkı sağlaması için belli riyazetler
ve ruhani seyr-u sülûktan ibarettir. İşte bu üç kısım tamam olmadıkça
şeriat tahakkuk etmez, gerçekleşmez. Ancak şeriat tahakkuk ettiği takdirde
Cenab-ı Hakk'ın rızası da tahakkuk etmiş olur. (Rabbani, 2010: 142) Rabbani
Maarif-i Ledunniye adlı eserinde bu meseleyi net bir şekilde şöylece ortaya
koyar: “ Hakikat şeriatın hakikatinden ibarettir. Yoksa hakikat şeriattan ayrı
bir şey değildir. Tarikat, şeriatın hakikatine ulaşma yoldur, yoksa o, şeriat ve
hakikatten ayrı bir şey değildir.” (Rabbani, Maarif-i Ledunniye, 2013: 214)
Bediüzzaman’ın
Şeriat-Tarikat-Hakikat
tartışmaları
bağlamında
görüşlerini incelemeye geçebiliriz. Nursi, Şeriatın rabb-ul âlemin olan
Allah'ın bütün her şeyin yaratıcısı olarak perdesiz direk zatından gelen İlahi
hitabının neticesidir, der. Tarikat ve hakikatin en yüksek, en son mertebeleri
bile şeriatın içinde, şeriatın cüzleri/kısımları hükmüne geçer. Onların neticesi
şeriatın içeriğinin güçlendirilmesidir, manasının yaşanmasıdır. Yani şeriat
dışında ayrı bir içerik, bir öz ve bir manevi derinlik yok. Bütün içerik, öz ve
derinlik şeriatın içindedir. Tarikat ve hakikat dedikleri bundan dolayı olsa
olsa sadece şeriata hizmetkâr olur, şeriatın deruni manasının, içeriğindeki
feyzinin yaşanmasına ve hissedilmesine katkı sağlar. Tarikat ve hakikat
‘şeriatın hakikatine’ yetişmek için birer vesile ve birer aracı hükmündedirler.
Tarikat ve hakikatten amaç şeriatın kendinde, özünde zaten var olan manayı,
feyzi ve derinliği hissettirmektir.
Şeriat insanların bütün tabakalarına, sınıflarına ve kesimlerine hitap eder.
Yoksa bazı ehl-i tarikatın yaptığı gibi sadece sıradan âvâm halkın şeriattan
anladığı zahiri manayı şeriatın kendisi zannedip bunun dışında ayrıca tarikat
ve hakikat var demek ve bunu da üst düzey insanlara, ‘havassa’ has olduğunu
düşünmek büyük hatadır.
Vahiy ne derece ilhamdan üstünse vahiy ürünü olan şeriat, o derece ilham
ürünü olan tarikattan üstündür. (Nursi, 1994: 566)
Sonuç
Bu çalışmada İmam-ı Rabbani ile Bediüzzaman Said Nursi’nin ‘Sahabe
Mesleği’ ekseninde görüşlerini temel kavramlar üzerinden mukayesesi
yapıldı.
Bunda amacımız başta Türkiye’de olmak üzere İslam dünyasındaki
hemen bütün tarikatların üstad makamında kabul ettiği İmam-ı Rabbani
ile telif ettiği Risale-i Nur'la milyonlarca insanın imanının kurtarılmasına
ve kuvvetlenmesine vesile olan Bediüzzaman Said Nursi’nin görüşlerini
352
Din, Bilim ve Felsefe İlişkisi Risale-i Nur Yaklaşımı Sempozyum Bildirileri
mukayese etmekti. Bu mukayesede de amaçlanan iki âlimin hedeflenen
konu bağlamında tespit edebildiğimiz temel kavramlar çerçevesinde fikir ve
görüşlerindeki benzerliği, uyumu ve örtüşmeyi gün yüzüne çıkarmaktı.
Bu amaçla temel kavramlar olarak abdiyet/ubudiyet- mahbubiyet,
akrebiyet, veraset-i nübüvvet tespit ettik ve karşılıklı incelemesini yaptık.
Ayrıca Said Nursi’nin Sahabe Mesleği ekseninde geliştirmiş olduğu –
tespitlerimize göre- tevhid-i hakiki, ehadiyet ve ene- nefis kavramlarını da
konumuz gereği inceledik.
Son olarak da İmam-ı Rabbani ile Said Nursi’nin şeriat- tarikat- hakikat
tartışmaları bağlamında görüşlerini mukayese ettik.
Mukayesesini yaptığımız kavramlar çerçevesinde iki âlimin bizi
hayrette bırakacak şekilde paralel düşündüklerini, fikirlerinin ne kadar da
benzeştiklerini ve görüşlerinin nasıl da örtüştüğünü ortaya koyduk. Umarız
bu çalışma hedeflenen amaçlara hizmet eder.
Kaynaklar
Açıkgenç, Alparslan, “Said Nursi” maddesi, DİB İslam Ansiklopedisi, İstanbul,
2008.
Algar, Hamid, “İmam-ı Rabbani” maddesi, DİB İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2000.
Çelik, İsa, İmam Rabbânî Perspektifinden İbnül- Arabîye Tenkidî Bir Yaklaşım,
Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l Arabî özel Sayısı-2), 2009,
sayı: 23, ss. 149-179.
İsfehani, Râğıb el-, Müfredat, Çev. Yusuf Türker, Pınar yayınları, 2. Baskı, İstanbul,
2010.
Karaman, Hayrettin, İmam-ı Rabbânî ve İslam Tasavvufu, İz Yay. 3. Baskı, İstanbul,
2013.
Kelabazi, Ebubekir Muhammed bin İshak Buhari, Doğuş Devrinde Tasavvuf:
Ta’arruf, Haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yay. 4. Baskı, 2014.
Kuşeyri, Abdulkerim, Kuşeyri Risalesi, Çev. Dilaver Selvi, Semerkand Yay. İstanbul,
2009.
Nedvi, Ebul Hasan Ali en-, Müceddit-i Elfisâni İmam-ı Rabbâni, Çev. Yusuf Karaca,
Kayıhan Yay. İstanbul, 2005.
Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Yani Asya yayınları, İstanbu, 1994.
Rabbânî, Ahmed-i Farukî Serhendi, Mektubat-ı Rabbânî, Çev. Abdulkadir Akçiçek,
Çelik Yay. İstanbul, 2013.
Sahabe Mesleği Eksenininde İmam-ı Rabbani ile
Bediüzzaman Said Nursi’nin Mukayeseli İncelenmesi
353
--------, Maarif-i Ledünniye, Çev. Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbâni Risaleleri içinde,
Sufi Kitap, İstanbul, 2013.
Rûdânî, Muhammed b. Süleyman er-Rûdânî, Büyük Hadis Külliyatı, Çev. Naim
Erdoğan, İz Yay., İstanbul, 2010
Tosun, Necdet, İmâm-ı rabbânî, Kaynak Yay. İstanbul, 2007
Yusuf, İmtiyaz, Müceddid-i Elf-i Sâni Şeyh Ahmed Sirhindî ve Bediüzzaman Said
Nursi, Gelenek Yay. Bediüzzaman ve Tecdit içinde, 2. Baskı, 2003
Yıldız, Ahmet, www.karakalem.net//seminerler. 20.04.2015.
http://www.iikv. org/bediüzzaman-said-nursi, 20.04.2015
Download