seçimin ve adaletin düdüğü!

advertisement
Balyoz’da Yeni Perde
İktidar savaşı tamamen sermaye kesimleri arasında geçmektedir. Her iki
kesimin, işçi sınıfına, devrimcilere, Kürtlere dönük suçları soruşturma konusu ''14
dahi yapılmıyor. İşçi sınıfı, sermaye sınıfının bir bütün olarak sınıf düşmanı
olduğunu ayırdettiği, kendisi için sınıf olduğu zaman egemenlerin işlediği
bütün suçları cezalandırabilecektir. İşte o zaman havaya kalkan balyozlar,
olması gereken yere, neoliberal burjuva demokrasisinin kalbine inecektir.
yaşasın
sosyalist
işçi demokrasisi
Sayı: 47 Temmuz 2014 1 TL
SEÇİMİN VE ADALETİN
DÜDÜĞÜ!
Okmeydanı işçisinin onurlu mücadelesi
Direnişçi işçiler “Hastane yönetimi ile görüşmelerin devam
ettiğini bir sonuç alıncaya
kadar direnişlerinin süreceğini belirtirken direnişimizin
seyrini yapılan görüşmelerin durumu belirleyecek”
diyorlar. Taşeron sağlık
işçileri direnişe Okmeydanı
Hastanesi’nin girişinde devam ediyorlar ve her türlü dayanışmanın direnişi güçlendirici olacağını belirtiyorlar.
"6
Şişecam grevine yine “milli güvenlik”
İşçi sınıfının en önemli
silahlarından birisi olan
grev hakkına dönük
Şişemcamdaki bu saldırı
tüm işçi sınıfına yapılmış
olarak kabul edilerek
genel grev genel direniş ile cevaplanmalıydı. Bu
şekilde verilecek bir karşılık ile hem patronları hem
de onların hükümetlerini bu kadar rahat hareket
etmekten alıkoyacaktır.
"5
Bu ay içerisinde, kavurucu sıcaklarında en az
100 işçi daha iş cinayetlerinde katledilecek.
Buna rağmen sistem partileri işçi ve emekçi kitlelerin oylarını kendilerine yedeklemeye devam edebilmek için ülkenin dört
bir tarafına koşuşturacaklar. “Kış Uykusu”
filminde bir yerde “kötüler koşuyorsa iyiler
en azından yürümeli” denmiş. Doğru, ama
onlarla aynı yönde değil, tam tersi yönde!
İşçi sınıfı aksi yönde bir ağırlık, bir kuvvet, bir
politik var oluş sergilemediği müddetçe bur-
juva seçimlerin ve adaletin düdüğünü burju- Demiryolu işçileri: “Direniş!”,
vazi çalmaya devam edecek. Bize tur atlatan, “Hep birlikte!”
dünyaya adımızı duyuran direnişimizdir,
Fransa’da tıklım tıklım,
havasız, kalabalıklığından
Gezi’dir, Soma’nın ve çalışmanın acısıdır;
Rio’da kupa karşıtı protestolarda sokak sokak dolayı yavaş ilerlemesinin
yanında bazıları bir
direnen kent yoksulları ve işçilerle kurulan
istasyonda yarım saatten
köprü işte budur. Bu yüzden bizim dünya
fazla bekleyen banliyö
kupamız milyarlık stadyumlarda değil, fabrika trenlerinden, işçi sınıfının
ve sokaklarda oynanır. Düdüğü de başkasına “Biz durunca hayat durur” kavga uğultusu
yükseliyor.
çaldırmayacağımız günler de er veya geç
gelecektir.
Mağaza işçileri: "Umut fısıldıyor"
Şehirlerin tüm stresi, tüketim kültürünün en büyük basıncını biz çekiyoruz. Şirketlerin
aldığı liberal ve esnek kölece çalıştırma stratejilerinin altında eziliyor, sömürülüyoruz.
O yetmediği gibi birbirimizden nefret ettiriyorlar, birbirimizi küçümsettiriyorlar,
birbirimizin kuyusunu kazmamızı sağlıyorlar. En şatafatlı kullanılan şehir ve inşaat,
elektronik teknolojiler hepsi bize ve emeğimize karşı çevrilmiş bir silah. Tüm bunların
hepsi patronları güçlü kılan ve emek denetimini elinde tutmasını sağlayan araçlar.
Teknoloji mağazalarında yüksek radyasyona maruz kalırken, market ve kitap
depolarında veya mağaza görünümlü depolarda ağır yükün altında ezilirken " 12-13
hijyenik ve doğal olmayan mağazaların ölüleri halini alıyoruz.
" 15
2
işçi meclisi
İşçiler konuşuyor
Soma katliamından sağ kurtulan, ya da raslantı
eseri o gün ocakta olmayan maden işçileri, şirket
ve devletinin yoğun baskı ve tehditlerine, susturma ve karartma çabalarına karşın konuşmaya,
yalnızca o günü değil, katliamın neden ve nasıl
göstere göstere geldiğini, Soma Holding ve devletin madenlerdeki ve Soma’daki icraatlarını, satılık
sendikayı, yıllardır kendilerine yaşatılanları anlatmaya başladılar.
Önce birkaçı, sonra maden mühendisinden
ocaklarda 2 ay staj yapmış maden mühendisliği
öğrencisine, malulen emeklisi veya ocaklarda
daha önce çalışıp çıkartılmış olanına, halen çalışan kol işçilerine kadar onlarcası ve onlarcası,
“işten atarlarsa atsınlar, isterse tutuklasınlar,
isterse beni de öldürsünler, ölen arkadaşlarıma borcumuzdur bunları anlatmak” diye söze
başlayarak, korkunç bir acı ve öfkeyle, içlerinde
birikmiş ve kölelikle baskılanmış her şeyi anlatmaya başladılar, hemen her korkunç gerçeğin
anlatılmasını toplumu sarsan, tepki ve eylemleri
de artıran bir eylem haline getirdiler.
İşçiler böylesine taammüden bir katliamdan sonra konuşmayacak da ne zaman konuşacak denilebilir. Basit bir şey gibi görünebilir.
Değildir. Kozlu’da 247 maden işçisinin katledilmesi, büyük Zonguldak madenci grevi ve 100
bin kişilik yürüyüşünden yaklaşık 1,5 yıl sonra,
işçi sınıfının Bahar Eylemleri henüz devam
ederken gerçekleştiği halde, Kozlu’da ilk günden
itibaren asker-polis sıkıyönetimi, işçiler üzerinde
yoğun baskı ve yasaklar, medya üzerinde yoğun
sansür, hızla dağıtılıveren kan paraları ile, işçilerin susturulması sağlanmış, medyaya sol ve
devrimci basına konuşan bazı işçiler göz altına
alınmıştı. Katliam sonrasında işçilerin susturulması, katliama karşı protesto ve eylemlerin Soma
ile karşılaştırılmayacak kadar cılız kalması nedeniyle Kozlu katliamının bazı yönleri bugün bile
karanlıkta kalmaya devam etmektedir.
birbiri ardına korkunç
gerçekleri açıklaması, aksi
halde yine pek çok gerçeği
karartacak, örtbas edecek
holding ve hükümetin
artık bunu yapamaz hale
gelmesinin önemli etkenlerinden biri oldu. Her biri
katliamın birinci derecede
tarihsel belgesi ve kanıtı,
sermaye ve devletinin
mahkum edilişi niteliğinde olan maden işçisi
anlatım ve röportajlarının
önemi şuradadır: Söz ve
anlatım hak ve özgürlüğü,
genellikle devrimciler tarafından bile önemsenmez.
Söz ve anlatım özgürlüğünün, hele ki işçiler için
kağıt üzerinde ve işçinin yaşamının yarısının
geçtiği işyeri, çalışma ve kölelik koşulları,
haksızlık, baskılar, tacizler, hatta iş cinayet ve
yaralanmaları üzerine bile konuşması resmen
ve fiilen yasaktır. Konuşan işçi, tıpkı hak arayan,
örgütlenmeye çalışan işçiler gibi işten atılır ya da
ağır sermaye yaptırımlarıyla karşı karşıya kalır,
fişlenir. Bu yüzden işçiler ancak toplu direnişe
geçip zaten işten atıldıktan sonra, ancak işyerlerinde yaşadıklarını, kendilerine yapılan zulüm ve
eziyeti anlatma şansına sahip olurlar. (Üstelik bu
işçi anlatımları, sol ve devrimci basın ve siteler ve
okurları açısından “hep aynı şeyler” diye küçümsenir, en az okunan/tıklanan haberler arasında
yer alır.) Bu durum, neoliberal kapitalizmin
kahredici ücretli köleciliğinin, yıkıcı ve kıyıcı
üretim ve emek süreçlerinin, buzdağının görünmeyen yüzü gibi karanlıkta bırakılmasının
önemli nedenlerinden biridir. Oysa işçilerin
lı maden işçilerinden madenlerdeki korkunç
durum hakkında Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı’nın ilgili birimine tam 80 şikayet ihbarı gittiği halde, bir tekinin geri dönüşü olmamış,
şikayette bulunan bazı işçiler farklı bahanelerle
işten atılmıştır. Satılmış sendikadan, sendikaya gelen şikayetlerin de işten atılma, baskı ve
tehdit konusu yapıldığından ayrıca bahsetmek
gerekmez. Benzer koşulları ve tehlikeleri yaşayan
sayısız işçi, işten atılma korkusu, idari baskı ve
tehditler nedeniyle susmakta, susturulmakta ya
da derdini anlatacak (ve bırakalım harekete geçmeyi, dinleyecek ve toplumsallaştıracak) hiçbir
kanal bulamamaktadır.
Soma katliamı ve maden işçilerin söz ve anlatım
özgürlüğünü tüm baskı ve tehditlere karşın fiilen
kullanmaya başlaması, neoliberal kapitalizmin
hem can damarı hem de en karanlık yüzü olan
katmerli köleciliğin, despotik üretim ve emek
süreçlerinin, işkencehaneye çevrilmiş kanter işliklerinin, tüm bunları yaşayan işçiler tarafından
anlatılmasında, aydınlatılmasında, sorgulanmasında, toplumsallaştırılmasında, çok
ve zorlu bir yolu açmaya başKapitalist işyerlerinde işçilerin çalışma koşulları ve işyerinde olup bitenler çetin
lamıştır. Bundan sonra, daha fazla
hakkında dışarıda, basına, sosyal medyada, hatta iş arkadaşları ile konuş- sayıda işçi, işyerlerinde yaşadıklarını
ması, sorun ve istemlerini paylaşması resmen veya fiilen yasaktır, işten
birbiriyle ve sınıfıyla, toplumla payatılma nedenidir. İşçilere okutulmadan imzalatılan iş sözleşmelerinin bir laşma cesareti bulacaktır.
Kapitalist işyerlerinde işçilerin
çalışma koşulları ve işyerinde olup
bitenler hakkında dışarıda, basına,
sosyal medyada, hatta iş arkadaşları
ile konuşması, sorun ve istemlerini
paylaşması resmen veya fiilen ya- çoğunda işyeri hakkında konuşma yasağı bir madde olarak vardır.
saktır, işten atılma nedenidir. İşçiSermaye despotizmi ve emek yıkıörgütlenmesi sorunlarını, tepkilerini, gereksinlere okutulmadan imzalatılan iş sözleşmelerinin
mının bir sınıra dayanmaya başladığı koşullarda,
melerini anlatabildiği, birbiriyle paylaşabildiği,
bir çoğunda işyeri hakkında konuşma yasağı bir
işçilerin söz ve anlatım özgürlüğünün önemine,
ortaklaştırdığı ölçüde başlar. Nitekim Somalı
madde olarak vardır. İşçilerin sorun ve istemleişçi devrimleri tarihinden çarpıcı bir örnek veremaden işçilerinin satılık sendikayı defetme ve
rini anlatmasına karşı, sermaye ve devletin işten
lim. Rusya’da sosyalistlerin ajitasyon döneminde,
yeniden sendikal örgütlenme mücadelesinin ilk
atmak dışında, bir çok başka baskı ve yaptırım
fabrikalarda çalışma koşulları ve işçilerin buna
dinamiklerinden biri, cesaretle konuşmaya başla- karşı tepkileri öyle bir noktaya gelmişti ki, sosaracı da vardır. (Yardımların kesilmesi, borçlara
yıp yüzbinlerce sınıf kardeşi, toplumun geniş bir
karşı haciz, çocuğunun okuldan attırılması gibi.
yalistlerin bir fabrikadaki birkaç işçiden çalışma
kesimi tarafından en büyük saygıyla, her cümleÖzellikle işçilerin toplumdan tecrit edildiği, senkoşulları ve istemleri hakkında bilgi alıp, fabrika
sini dikkatle dinlemesi, Soma eylemlerini büyüdika ve kitle örgütlerinin patron tarafından satın
çıkışında bir bildiri dağıtmaları bile ya greve, ya
terek
desteklemesi
üzerine
önü
açılmıştır.
alındığı, patronun aynı zamanda yerelin tüm olada patronun bildiri dağıtıldığını duyar duymaz
naklarını elinde tutan mutlak hakimi olduğu ve
grev ve kamuoyunda lanetlenme korkusuyla taSoma’nın işçiler için en yakıcı ihtiyaçlardan biri
mafyatik bağlantılarının da olduğu bu tür bölge
leplerin çoğunu kabul etmesine yol açıyordu.
olarak gösterdiği şeylerden biri, söz ve anlatım
ve işletmelerde patron ve devletin karartma ve
özgürlüğü istem ve ihtiyacıdır. Soma’da işçiler
susturma gücü daha büyüktür.) Soma’da da canlı
Patronların korktuğu tabii ki kendi başına bir
ocakta ısının ve karbonmonoksit gazının helak
yayında konuşan bir işçi eşi, “önce konuşursam
bildiri veya söz, anlatım değildir. Fakat işçileedecek derecede yükseldiğini haftalar öncesinden rin, kitlelerin farklılaşan tepki, ruh hali, bilinç
bana eşimin cesedini vermezler diye tereddüt
hissetmişler, fakat amirlerin ve taşeron patronettim” diyordu.
durumu zemininde, bir işyerinden yansıyan
ların baskısı, tehditleri ile susturulup çalışmaya
bir işçi anlatımı bile etkisi çok farklı olabilir.
zorlanmışlardır. Bunun kadar korkuncu, SomaBuna rağmen maden işçileri konuştular. İşçilerin
İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 47- Fiyat: 1 TL
Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler
Adres: İstiklal Caddesi Balo Sk. No: 32 Kat. 2 Daire No: 8 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 244 56 70
Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812
Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92
3
işçi meclisi
Adaletin düdüğü
Hukuk bir alettir. Zenginin ve güç sahibinin aleti… Terazinin kefesi, toplumda ve devlette kim güçlüyse ona doğru ağır basar.
Sınıfsaldır hukuk. Hukuk denen aletin gerisi, gözden düşen sınıf kesimleri, güç kaybeden iktidar sahiplerinin pataklanmasının
aracı olmaktır. Zaten adalet mülkün temelidir. Mülkyetin ve devletin temelidir. Güç ve sermaye kimdeyse bu aletin, yani adaletin
düdüğünü de o çalar.
Hukuk bir alettir. Zenginin ve güç sahibinin aleti…
“Evrensel hukuk” dünyada baskın olan hukuki yaklaşımlara verilen genel bir addır. Cafcaflıdır, kavrama dünya yetmemiş evrene açılmıştır ama aslında
nereye çeksen oraya giden boş bir laftır. Genelde
geri düzeydeki burjuva demokrasilerinde mağdur
olanların ağzında bir sav, bir arayıştır.
Geçtiğimiz ay Balyoz davasından hükümlü
olanların da tahliyesiyle beraber bilindiği üzere
Ergenekon vb. davalardan cezaevinde tutuklu
olan kalmadı. Çıkanlar Anayasa Mahkemesi’nin
hukukun üstünlüğünü kanıtladığını, devletin onurunu kurtardığını vb. söylediler. Paralel devletin
mahkûm edilmesini istediler, Gülencileri hedefe
yerleştirdiler, onlar cezaevine girmeden bu dava
bitmez dediler; konuşmalarında AKP ve Erdoğan’a
ise anlaşmaları gereği pek dokunmadılar, genelde
teğet geçtiler.
Kendini geleneksel olarak memleketin sahibi görmüş, faşizm dönemlerinde en önde, geçiş dönemlerinde MGK vb. eliyle merkezde yer tutmuş ve artık
tükenmiş bir dönemin güç ve iktidar sahipleri artık
aramızda. Özgürler! Yaşasın demokrasi! Öyle mi?
Türkiye’de 2000’li yılların özellikle ikinci yarısı devlet içerisinde müthiş bir iktidar savaşımına sahne
oldu. Hukuk alet olarak kullanıldı, güç kaybeden
burjuva kesimler içeri atıldı, güç kaybetmeleri resmileşti, devleti askerlerin eski etkinlikte yönetemez
olmaları kurallaştı. Ordunun burjuva bir yaşam
süren elit paşaları, işin icabı gereği onlara süs olarak
eklenen faşizm döneminden artık çete örgütlenmelerinin bir kısmıyla beraber kaybeden taraf oldular.
Kazanan işçi sınıfı ve emekçiler olmadı. Kazanan
devlet mekanizmasını devralarak paşalar kadar
aktif kullanmaya talip olan Tayyip AKP’si ve arkadaşları oldu. “Arkadaşlar” Gülen örgütlenmesiydi;
polis ve yargıya yerleştirdikleri kadroları aracılığıyla
operasyonu yürüten bu kirli sermaye ve güç grubu basın kuvvetleriyle beraber AKP ile tam ittifak
halindeydi. Baykal Ergenekon davasının avukatı,
Erdoğan savcısı oldu. Hatırlanırsa kaset operasyonuyla kaybeden Baykal oldu.
17 Aralık’tan sonra AKP-Gülen ittifakı bozulup
taraflar savaşa girince, hükümet hamlesini yaparak
mahkemeye yerleştirdiği yeni üyeler aracılığıyla ordunun artık ıskartaya çıkmış bu paşalarını salıverdi.
Her dönem kendi adamlarını yaratır; normalde bu
salıvermelerin, Erdoğan’ın aktif siyasetten görece
daha uzak ama yargılanmayacağı güvenli bir konuma yerleştirilmesinin ardından olması beklenirdi.
Ancak Erdoğan hükümetinin yaşadığı sıkışma
takvimi erkene aldırdı. Sadece Ergenekon-Balyoz
değil, Fenerbahçe davası da iptal edildi, Cumhurbaşkanı seçimleri öncesi yeni bir Kürt paketi de
hazırlanıyor.
Hukuk bir alettir. Zenginin ve güç sahibinin
aleti… Terazinin kefesi, toplumda ve devlette kim
güçlüyse ona doğru ağır basar. Sınıfsaldır hukuk.
Eskiler bilir; bir zamanlar TCK’da 141-142 maddeleri vardı; “komünizm, anarşizm, diktatörlük vs.
propagandalarını ve millî duyguları yok etmeye
ve zayıflatmaya yönelen propaganda ve her türden örgütlenmeyi” yasaklardı. İşte bu maddeler,
daha sonra bunun yerini alan ve şu an sınıf devrimcilerine karşı hala geçerlilikte olan maddelerin
hepsi cümleye “sosyal bir sınıfın,
diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek” diye başlarlar. Peki ya, mevcut toplum zaten
bu yasada bahsedilen “suça” göre
düzenlenmiş ve işliyorsa? Zaten burjuvazi diğer sosyal sınıflar üzerinde
tahakkümünü kurmuş, başta ekonomik zor olmak üzere baskı, rıza, zor
yoluyla tüm topluma hükmediyorsa?
O halde hukuk “sosyal bir sınıfın
diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü” yasaklamakla, aslında var olan hükmetmenin sürgit
devamını güvence altına almış
olmaz mı?
Aslına bakarsanız, sınıfların tahakkümünü yıkacak olan, sınıflaşmayı
ortadan kaldıracak olan komünist
bir işçi sınıfı devrimi karşısında
olmak tüm “evrensel hukukun” asli
özü ve özetidir. Hukuk denen aletin
gerisi, gözden düşen sınıf kesimleri,
güç kaybeden iktidar sahiplerinin
pataklanmasının aracı olmaktır.
Zaten adalet mülkün temelidir. Mülkiyetin ve devletin temelidir. Güç ve sermaye kimdeyse bu aletin, yani adaletin
düdüğünü de o çalar.
Bizim dünya kupamız milyarlık stadyumlarda değil, fabrika
ve sokaklarda oynanır. Düdüğü de başkasına çaldırmayacağımız
günler de er veya geç gelecektir.
Seçim…
Devlet krizinin ve dönüşümünün yaşandığı
bu yıllarda yerleşikleştirilmesi hedeflenen Yeni
Türkiye’nin kodları da açığa çıktı: Geri tipte neoliberal muhafazakâr bir burjuva demokrasisi!
Haritanın kuzeyine değil güneyine doğru açılım,
AB hedefinden zamanla kopuş, Ortadoğu’da Sünniİslam’ın temsilciliğine soyunma, Kürt sorununda
titrek burjuva açılım ve idare politikası, bölge gücü
olma hayalinin tıkanarak AB-ABD’den papara yemeyle sonuçlanması, saçılan yolsuzluklar, patlayan
Gezi… Dışarıda Sünni yalnızlık, içerde %50’lik
(yine Sünni!) yalnızlık… Kriz, yeni kriz, bir daha
kriz…
Varsın Halkevleri CHP’den Ekmel Bey’i geri
çekmesini rica etsin, varsın TKP bölünmeyle boğuşsun, varsın alçaklığın, kalleşliğin, asalaklığın
dibi İP Gülen’e karşı Erdoğan güzellemesi yapsın,
son dönemde CHP merkez burjuva partisi olma
yolunda bu krizlerin meyvasını toplama amacından
asla şaşmıyor. “Armut piş, ağzıma düş” politikası
son seçim kasetlerinde-Gülen tapelerinde fazla işe
yaramayıp durum umut kırıcı gözükse de, hızla
atlatılıp İhsanoğlu’nun adaylığı CHP’nin dışa doğru Ortadoğu politikasında, içeride küçük-büyük
sermaye kesimlerine akıllı-uslu-iktidara aday bir
parti izlenimi verişini kuvvetlendiriyor. CHP’nin
ne neoliberallikle ne muhafazakârlıkla ne burjuva
demokrasisinin geri düzeyiyle kategorik bir sorunu
yok. Alevi oyları “zaten cepte” diyerek son Diyarbakır gezisinde AKP’ye oy veren Kürt seçmenlere
de azar çekti ya, bir o eksikti, o da tamamdır. “Seçin
bizi, tatava yapmayın, basın oyu geçin…” Bu ultrapragmatik burjuva partisinde her yol var, seçmene
duyurulur.
Cumhurbaşkanlığı seçimine bu atmosfer içerisinden giriliyor. Yazımızı hazırlarken -henüz açık-
lanmamış olsa da- Demirtaş’ın HDP, Erdoğan’ın
AKP’den adaylığını ilan edeceği üç adaylı bir seçim
şekilleniyor. Ciddi ton farklarıyla birlikte esasen
CHP ve HDP’nin eski usul “kontrol ve denge” mekanizmalarını savunduğu, AKP’nin rejim krizini
aşma adına Erdoğan şahsında daha kontrolsüz ve
dengesiz bir yönetimi oylayacağı bir seçime giriyoruz. Bu ay içerisinde, kavurucu yaz sıcaklarında
burjuva partiler kora kor bir seçim yarışına girecekler. Aynı Haziran ayında en az 100 işçi daha iş
cinayetlerinde katledilecek. Buna rağmen sistem
partileri işçi ve emekçi kitlelerin oylarını kendilerine yedeklemeye devam edebilmek için ülkenin dört
bir tarafına koşuşturacaklar.
Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filminde bir
yerde “kötüler koşuyorsa iyiler en azından yürümeli” denmiş. Doğru, ama yönetmene de duyurulur; onlarla aynı yönde değil, tam tersi yönde! İşçi
sınıfı aksi yönde bir ağırlık, bir kuvvet, bir politik
var oluş sergilemediği müddetçe burjuva seçimlerin
ve adaletin düdüğünü burjuvazi çalmaya devam
edecek. Futbol fena halde hayata benziyor. Türkiyeli bir hakem Dünya Kupası’nda düdük çaldı
diye sevinen ama müzmin bir şekilde uluslararası
turnuvalara katılamayan bir ülkede yaşamaktan
mutsuz emekçiler: Bize tur atlatan, dünyaya adımızı
duyuran direnişimizdir, Gezi’dir, Soma’nın ve çalışmanın acısıdır; Rio’da kupa karşıtı protestolarda
sokak sokak direnen kent yoksulları ve işçilerle
kurulan köprü işte budur. Bu yüzden bizim dünya
kupamız milyarlık stadyumlarda değil, fabrika ve
sokaklarda oynanır. Düdüğü de başkasına çaldırmayacağımız günler de er veya geç gelecektir.
4
işçi meclisi
PTT işçileri baskıları protesto etti
işçilere yönelik artan baskı ve mobbing
uygulamaları, DİSK Nakliyat-İş sendikası
bir eylemi ile protesto etti. Bahçelievler
dağıtım merkezi önünde yapılan eyleme
Nakliyat-İş sendikasının Ambarlar şubesinde çalışan işçilerde katılarak destek verdi. y
DİSK Nakliyat -İş sendikasının PTT
taşeron işçilerine yönelik sendikalaşma
çalışmaları birkaç aydır yoğunluk kazanmış
durumda. Ancak taşeron patronu yanı sıra,
PTT genel müdürlüğü ve alt birim yöneticileri işçilerin Nakliyat-İş sendikasında
örgütlenerek hak mücadelesi sürdürmelerini istemiyorlar. Sendikal örgütlenmeyi kırmak ve yolundan saptırmak için de Türkİş’e bağlı Haber-İş sendikası kullanılmak
istendi. Ancak Haber-İş sendikasının ve
PTT idarecilerinin engellemelerine rağmen
işçiler, Nakliyat-İş’te örgütlenmelerini ülke
çapında geliştirmeye devam ediyor.
Eylemde konuşan DİSK/Nakliyat-İş Genel
Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, işyerindeki taşeron işçilerin ve kamu işçilerin
uğradığı baskıları ve artan sömürüyü kabul
etmediklerini, diğer sendikalarla birlikte
ortak mücadele vereceklerini, hiç kimsenin
çalışanların kişiliğine yönelik baskı yapamayacağını, performansa yönelik baskı
yapamayacağını, hiç kimsenin gücü oranından fazlasına çalıştırılamayacağı ve bir
kaç işçinin yapacağı işin bir işçiye yaptırılamayacağı belirti.
PTT dağıtım merkezi çalışanı işçiler,
bahçede ve pencerelerde eylemi izlerken
alkış ve ıslıklarla destek verdiler. Açılan
dövizlerde de baskı ve mobbing protesto
edilirken, İşçiler “ PTT’de baskılara son”
“Bahçelievler PTT taşeron işçileri yalnız
değildir!” grevi ertelenen şişecam işçileri
de vurgulanarak “Şişe cam işçisi yalnız
değildir” sloganlarını attılar
MKEK’de işçiler üretimi durdurdu
işçilere yönelik artan baskı ve mobbing uygulamaları, DİSK Nakliyat-İş sendikası bir eylemi ile protesto etti. Bahçelievler dağıtım merkezi önünde
yapılan eyleme Nakliyat-İş sendikasının Ambarlar
şubesinde çalışan işçilerde katılarak destek verdi.
yolundan saptırmak için de Türk-İş’e bağlı Haberİş sendikası kullanılmak istendi. Ancak Haber-İş
sendikasının ve PTT idarecilerinin engellemelerine rağmen işçiler, Nakliyat-İş’te örgütlenmelerini
ülke çapında geliştirmeye devam ediyor.
DİSK Nakliyat -İş sendikasının PTT taşeron işçilerine yönelik sendikalaşma çalışmaları birkaç
aydır yoğunluk kazanmış durumda. Ancak taşeron patronu yanı sıra, PTT genel müdürlüğü ve
alt birim yöneticileri işçilerin Nakliyat-İş sendikasında örgütlenerek hak mücadelesi sürdürmelerini istemiyorlar. Sendikal örgütlenmeyi kırmak ve
Eylemde konuşan DİSK/Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, işyerindeki taşeron
işçilerin ve kamu işçilerin uğradığı baskıları ve
artan sömürüyü kabul etmediklerini, diğer sendikalarla birlikte ortak mücadele vereceklerini,
hiç kimsenin çalışanların kişiliğine yönelik baskı
yapamayacağını, performansa yönelik baskı yapa-
mayacağını, hiç kimsenin gücü oranından fazlasına çalıştırılamayacağı ve bir kaç işçinin yapacağı
işin bir işçiye yaptırılamayacağı belirti.
PTT dağıtım merkezi çalışanı işçiler, bahçede
ve pencerelerde eylemi izlerken alkış ve ıslıklarla destek verdiler. Açılan dövizlerde de baskı ve
mobbing protesto edilirken, İşçiler “ PTT’de baskılara son” “Bahçelievler PTT taşeron işçileri
yalnız değildir!” grevi ertelenen şişecam işçileri
de vurgulanarak “Şişe cam işçisi yalnız değildir”
sloganlarını attılar
M&T Reklam’da direniş sürüyor
M&T Reklam şirketinin Gebze’de ve Düzce’deki işletmelerinde çalışan
işçiler işyerindeki sorunlarını çözebilmek ve haklarını alabilmek için birlikte hareket etmenin gerekliliğine inanarak örgütlenmeye başladılar. M&T
Reklam’a ait 2 fabrikada başlayan örgütlenme çalışmalarının sonucunda
işçiler DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş Sendikası’nda örgütlendiler.
Sonrası malum; işçilerin örgütlenme hamlesine patron işten atmalarla karşılık verdi. Önce Düzce fabrikasından işten atmalar yaşandı, 2
gün aradan sonra da Gebze fabrikasında işten atmalar oldu. İşçilerin bu
saldırıya cevabı direniş oldu. Her iki fabrikanın önünde direniş çadırları
kuruldu. Bir taraftan işten atılan işçilerin işe iadesine çalışılırken diğer
taraftan patronun sendikanın yetkisine karşı itirazı üzerine sendikanın
yetkisinin hukuksal olarak da onanması için çabalanıyor.
İşçilerin örgütlenme çabası karşısında patronun bu saldırganlığı bile
işçilerin örgütlenmedeki haklılığı ve zorunluluğunu bir kez daha ortaya
koyuyor. M&T Reklam patronu her iki fabrikada yaptığı konuşmalarda
sendika girmesi durumunda bunu maddi olarak idare edecek gücünün
olmadığını ve işyerlerini kapatacağını belirtiyor. Bunun koca bir yalan
olduğunu belirtmeye bile gerek yok tabi ama konuşmadaki pervasızlığa
değinmeden geçmek mümkün değil. Aslında diyor ki patron “siz örgütsüz
kalın, ben sizi daha rahat sömüreyim, daha fazla semireyim”.
“Direnenler Her Zaman Kazanamaz, Ama Kazananlar Hep Sadece
Direnenlerdir” sloganıyla hareket eden Birleşik Metal-İş üyesi M&T
Reklam işçileri patronun bu rahatını bozmakta kararlılar. Yağmur sonrası
zarar gören çadırlarını daha büyütüp sağlamlaştırarak 40'lı günlerini geride
bırakan direnişlerinde sonraki 40'lara da hazırız mesajını veriyorlar.
M&T Reklam işçilerinin direniş çadırında ilk göze çarpan çocuklar
oluyor. Alışıldığı gibi sadece anneler değil babalar da çocuklarını getirmiş
direniş çadırına, “burada öğrensinler, sonra kendileri de haklarını almak
için mücadele edecekler ne de olsa” diyorlar. İşçiler direnişlerine destek
istemek için partileri gezmişler, her biri kendine yakın gördüğüne gitmiş.
Gittiklerinde karşılanma şekilleri dahi hayal kırıklığı yaratmış tabii. Birçok
işçi gülerek oy tercihlerini gözden geçirdiklerini belirtiyor. Birçoğu farklı
görüşte olan işçilere sınıf mücadelesinin bir mevzisi olan direniş çadırı çatı
olmuş, birleştirmiş. Direnişlerle, örgütlenmelerle bu çatıyı genişletmek ve
sınıf mücadelesinde birleşerek patronların karşısına dikilmek işçi sınıfının
tek çaresi çünkü.
Patron yandaşı Çelik-İş Sendikası’na karşı başlattıkları mücadeleyi 11
aydır devam ettiren Eku Fren işçilerinin TAYSAD’dan başlayan ve Birleşik
Metal-İş Sendikası Gebze Şubesi önünde sonlanan yürüyüşünde de yerlerini alarak bir adım daha atıyor MT Reklam direnişçileri.
M&T Reklam işçileri direniş çadırlarında dayanışma için beklendiklerini
belirtiyorlar.
Gebze’de bulunan direniş çadırı için 500-T Otobüslerine bindiğinizde
Şifa Mahallesi 2. Etapta Fi Yapı konutlarının önünde (Başkaya Durağı)
inip geriye doğru yürürseniz ulaşıyorsunuz direniş çadırındaki sınıf
kardeşlerimizin sohbetine, direnişin sıcaklığına.
Her yer Soma her yer direniş
15-16 Haziran’ın yıldönümünde, maden ve
15-16
Haziran’ın
maden
ve
enerji işçileri
baştayıldönümünde,
Yatağan, Yeniköy
ve Kemerenerji
işçileri
başta
Yatağan,
Yeniköy
ve
Kemerburgaz olmak üzere 16 şehirde, taşeronluk ve
burgaz
olmak üzere
16 şehirde,
taşeronluk
ve iş
özelleştirmenin
kaldırılması
istemiyle
tam gün
özelleştirmenin
kaldırılması
istemiyle
tam
gün
iş
bıraktı.
bıraktı.
İşçiler işyerleri önünde toplandılar, eylem ve
İşçiler
işyerleri
önünde
toplandılar,
yürüyüş
yaptılar.
Bazı maden
işçilerieylem
Somave
yürüyüş
yaptılar.
maden
işçileri
Soma
işçileri anısına
yolBazı
keserek
oturma
eylemi
işçileri
anısına
yol
keserek
oturma
eylemi
yaptılar.
yaptılar.
DİSK 15 16 Haziran Direnişinin yıldönümünde
DİSK
16 Soma’
Haziran
Direnişinin
yıldönümünde
Soma’d15
aydı.
da yaşanan
katliamı
protesto
Soma’
d
aydı.
Soma’
d
a
yaşanan
katliamı
protesto
için bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüşe
KESK
için
yürüyüş
gerçekleştirdi.
Yürüyüşe
KESK
İzmirbirŞubeler
Platformu’
da destek
veririken
DİSK kortejinde ağırlıklı olarak Birleşik Metal
İzmir
Şubeler Dev
Platformu’
destek
veririken
İş, direnişteki
Sağlıkdaüyesi
işçiler,
DİSK
DİSK
kortejinde
ağırlıklı
olarak
Birleşik
Metal
Maden Sen ve Somalı maden işçilerinin katılımı
İş,
direnişteki
Dev
Sağlık
üyesi
işçiler,
DİSK
vardı. Eylemde Devrimci Proletarya da yer aldı.
Maden Sen ve Somalı maden işçilerinin katılımı
vardı.
Eylemde
Devrimci
Proletarya
yer müaldı.
Yürüyüşte
madenci
anıtı önünde
işçida
sınıfı
cadelesinde ve iş cinayetlerinde yaşamını yitirenYürüyüşte
madenci
ler için saygı
duruşuda
anıtı
önünde
işçi sınıfı
yapıldı.
mücadelesinde
ve işsonSoma’da DİSK’ten
cinayetlerinde
yaşamını
ra Türk-İş’e bağlı enerji
yitirenler
saygı
ve maden için
sendikaları
duruşuda
yapıldı.
da bugün bir kitlesel
Soma’
da DİSK’ten
bir yürüyüş
ve mit-sonra
Türk-İş’
e
bağlı
enerji
ing gerçekleştirdiler.
ve
maden
sendikaları
Yatağan işçilerinin
da
bugün
kitlesel
Ankara’
da bir
Türk-İş
bir
yürüyüş
ve
mitGenel Merkez binasını
ing
gerçekleştirdiler.
Soma
pankartlarıyla
Yatağan
işçilerinin
işgal etmesinin
Ankara’
d
Türk-İş güç
baskısıylaa Türk-İş
Genel
Merkez
binasını
bela aldığı Soma’
da
Soma
pankartlarıyla
miting kararı, “İş
işgal
etmesininözelleştirmeye,
baskısıyla Türk-İş
güç bela
cinayetlerine,
talana,
soyguna
aldığı
Soma’
d
a
miting
kararı,
“İş
cinayetlerine,
hayır!” başlığını taşıyordu.
özelleştirmeye, talana, soyguna hayır!” başlığını
taşıyordu.
Miting için Soma’ya giden işçi otobüslerinin
Miting
için Soma’ya
giden
işçi otobüslerinin
Soma polis
tarafından
durdurularak,
işçilerin
Soma
polis
tarafından
durdurularak,
tek tek videoya kaydedilmesi işçilerinişçilerin
tepkisini
tek
tekİşçiler
videoya
kaydedilmesi
tepkisini
çekti.
yürüyüş
boyuncaişçilerin
özelleştirme
Şişecam grevi birkez daha ertelendi
Trakya ve Mersin‘de 3'er, Eskişehir‘de 1, Bursa
Yenişehir‘de 2, Gebze‘de 1 olmak üzere toplamda
10 fabrikada 5.800 cam işçisini kapsayan grev
20 Haziran‘dan itibaren başlamıştı.
20 Haziran‘dan itibaren süren cam işçilerinin
grevi 8.gününde sermaye hükümeti tarafından
erteleme adı altında yasaklandı. Bakanlar
Kurulu’nun 25 Haziran tarihinde aldığı ve 27
Haziran tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan
kararına göre Şişecam Grevi hakkında 60
gün süreyle erteleme kararı çıkarıldı. Gerekçe
olarak “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu
nitelikte” olduğu belirtildi. Cam işçileri bu
durumla ilk defa karşılaşmıyorlar. Daha önce de
2001, 2003 ve 2004 yıllarında Bakanlar Kurulu
kararıyla cam işçilerinin grevleri yasaklanmıştı.
Grev süresi boyunca işçilerle patron arasında
depodaki malların çıkarılmasıyla ilgili kıran
kırana bir mücadele yaşandı. Jandarma sürekli
işçileri fabrikadan uzaklaştırmaya kalkmış
işçilerin kararlı tutumuyla geri adım atmamıştı.
İşyerlerinde mal tespiti yapılmış, bir ölçüde patronun grev kırıcılığının önüne geçilmişti. Ama
işte grev krıcılığında nöbet değişimi yapıldı ve
devlet fiili olarak grevi yasaklamış oldu.
Buna karşın Kristal-İş’e bağlı işçiler Türkiye’nin
her yerinde AKP önüne giderek tepkilerini dile getirme kararı aldı. Grev yasağına
karşı Eskişehir, Mersin, Lüleburgaz, Çayırova
fabrikalarındaki cam işçileri, yol kesme ve AKP
İlçe binalarına yürüyüş eylemleri yaptı. Mersin
eyleminde poliş işçilere saldırdı, işçilerin militan
karşı koyuşu üzerine arbede yaşandı.
Grevin yasaklanması karşısında Kristal İş
sendikasının yaptığı açıklamada şu ifadelere yer
verdi; “AKP hükümetinin bu hukuksuz, keyfi ve
grev düşmanı kararını şiddetle protesto ediyoruz.
Hükümet bu kararıyla demokrasiye ve sendikal
haklara zerre kadar saygı duymadığını ortaya
koymuştur. Türkiye grev yasaklı ve işçilerin hak
arayamadığı bir ülkedir. 12 Eylül ürünü yasalarda yer alan ve AKP tarafından 2012’de yeniden
yasalaştırılan grev erteleme mekanizması
aslında bir grev yasaklama aracıdır. Grev ertel-
eme mekanizması ILO tarafından şiddetle
kaldırılmasını ve değiştirilmesi istenmiştir.
Pencere ve otomobil camı, çay ve su
bardağı ile meşrubat şişesi üreten fabrikalarda uygulanan grevin milli güvenlik
ve genel sağlığı bozucu olduğunu iddia
etmek akılla, mantıkla, hukukla ve bilimle
bağdaşmaz. AKP hükümetinin bu kararının
temel nedeninin başta Şişecam olmak
üzere sermaye gruplarından gelen talepler
olduğunu ve “genel sağlık ve milli güvenlik”
gerekçesinin sadece bahane olduğu biliyoruz. Minareyi çalanlar kılıf hazırlamıştır.
Soma’da işçilerin sağlığını koruyamayıp
301 işçinin ölümüne sebep olanların “genel
sağlık” gerekçesiyle işçilerin grevini ertelemesi
nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu
göstermektedir.Hükümetin bu kararından sonra
Türkiye’de grev hakkından söz etmek mümkün
değildir. AKP hükümeti bunu ilk kez yapmıyor.
2003 ve 2004 yıllarında da iki kez grevimizi
ertelemişlerdi. Hükümet etkili grevlere tahammül edemiyor. Hükümet grevleri ya erteliyor ya
da kırıyor. Bu hükümet döneminde etkili hiçbir
grev uygulanamamıştır. Başta cam ve lastik
olmak üzere büyük ve etkili grevler ertelenmiş
veya Çaykur ve THY’de olduğu gibi etkisiz hale
getirilmiştir.
Hükümetin işverenler lehine konuya müdahale
etmesi ve işçinin tek mücadele aracı olan grevi
ortadan kaldırması, işçiye karşı sermayeden
yana saf tutmak anlamına gelmektedir.
Sendikamızla masada müzakere etmek yerine
hükümetin ve 12 Eylül ürünü yasaların arkasına
saklanan Şişecam’a şunu hatırlatmak isteriz ki:
O fabrikalarda grevimizi ertelettiğiniz hükümet
üyeleri değil cam işçileri çalışacak.
Zorbalıkla iş barışı sağlayacağınızı
düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Cam işçisi
birlik ve disiplin içinde haklarını aramaya devam
edecektir. Gerek toplu sözleşme taleplerimiz ve
gerekse grev sırasında hukuksuz bir biçimde
işten atılan üyemiz Tamer Balcı’nın işine dönmesi için cam işçisi bütün gücünü kullanacaktır.
5
işçi meclisi
ve taşeronluğa karşı sloganlar attılar. Yürüyüş
çekti.
İşçiler
yürüyüş
boyunca
özelleştirme
kolunun
önünde
Türk-İş
bürokratları,
Türk-İş
ve
taşeronluğa
karşı
sloganlar
attılar.
flamaları ve Türk bayrakların pankartYürüyüş
ve dövikolunun
önünde Türk-İş
bürokratları,
Türk-İş
zlerini perdelemesine
tepki
gösteren işçiler,
flamaları
ve
Türk
bayrakların
pankart
ve
dövi“Türk-İş istifa”, “Türk-İş yürüyüşümüzden
çık”
zlerini
perdelemesine
tepki
gösteren
işçiler,
sloganları atarak, öne Somalı maden işçilerinin
“Türk-İş
istifa”,
“Türk-İş
isimlerinin
yazılı
olduğuyürüyüşümüzden
pankartın ve siyahçık”
basloganları
atarak,
öne Somalı
maden
işçilerinin
retli işçilerin
geçmesini
sağladılar.
Madenci
anıtı
isimlerinin
yazılıeylemi
olduğubaşlatan
pankartın
ve siyah
önünde oturma
işçiler,
Türk-baretli
işçilerin
geçmesini
sağladılar.
Madenci
anıtı
İş patronlarını protesto etmeye devam ettiler.
önünde
oturma
eylemi
başlatan
işçiler,
TürkKaymakamlık önünde toplanan işçiler, kürsüde
İş
patronlarını
protestodeğil
etmeye
devam
ettiler.
sendika
patronlarının
maden
işçisi
ailelerKaymakamlık
önünde
toplanan
işçiler,
inin çıkmasını istediler. “Her yer Soma,kürsüde
her
sendika
patronlarının
maden
işçisigöreve,
aileleryer Yatağan”,
“Türk-İşdeğil
istifa”,
“Türk-İş
inin
çıkmasını
istediler.
“Her
yer
Soma,
her
yer
genel greve” sloganlarını attılar.
Yatağan”, “Türk-İş istifa”, “Türk-İş göreve, genel
greve”
sloganlarını
attılar.
Maden-İş
Soma şube
başkanına ve kağıttan
okuduğu rutin metne kızan Soma maden işçileri
Maden-İş
Soma şube
kağıttan
alandan ayrıldılar.
Herbaşkanına
hangi bir ve
eylem
kararı ve
okuduğu
rutinaçıklanmamasına
metne kızan Soma
maden işçileri
programının
öfkelenen
enerji
alandan
ayrıldılar.
Her
hangi
bir
eylem
kararı
ve
ve diğer maden işçileri de hızla miting alanından
programının
açıklanmamasına
öfkelenen
enerji
ayrılmaya başladılar.
ve diğer maden işçileri de hızla miting alanından
ayrılmaya
mitingin
Türk-İş’inbaşladılar.Türk-İş’in
mitingin tamamlandığını
tamamlandığını
açıklamasının
ardından
bazıAKP
açıklamasının ardından bazı maden
işçileri,
maden
işçileri,
AKP
ilçe
binasının
önüne
gelerek
ilçe binasının önüne gelerek baretlerini yere
baretlerini
yere
bıraktılar.
Yatağan
işçilerinin
bıraktılar. Yatağan işçilerinin AKP’ye yürüyüş
AKP’ye
yürüyüş
başlatması
üzerine
polis Arbedişçilere
başlatması
üzerine
polis işçilere
saldırdı.
saldırdı.
Arbedede
yaralanan
bir
işçi
hastaneye
ede yaralanan bir işçi hastaneye kaldırıldı.
kaldırıldı.
Bu karara karşı sessiz kalmayacağız.”
DİSK’de grev yasağı ile yaptığı açıklamada
şu ifadelere yer verdi. “Her fırsatta ”12 Eylül
darbecilerini” yargının huzuruna çıkarmakla
övünen AKP hükümeti ve “antidemokratik dönemin ürünü olan sendikal mevzuatı
değiştirmek” ile övünen Çalışma Bakanı bir
kez daha kendilerini tekzip etmiştir. Darbeciler
yargılansa da fikirleri iktidardadır. Cam işçisinin
kazanması, ülkenin dört bir yanında, farklı
farklı sektörlerde yükselen direnişlere/grevlere
moral verecektir. İşçi sınıfının hafızası olduğu
kadar sermayenin de hafızası vardır. 1966 büyük
Paşabahçe grevinin işçi sınıfı dayanışmasını
nasıl yükselttiği, işçi sınıfının mücadelesinde
yeni bir dönemi başlatan işaret fişeklerinden
biri olduğu bilinmektedir. Bugün cam işçisinin
haklı mücadelesini hukuk dışı yollarla, baskıyla,
zorbalıkla engellemeye çalışanlar bilmelidir ki
karşılarında sadece 5800 cam işçisini ve ailelerini değil bütün bir işçi sınıfının dayanışması
bulacaklardır.”
İşçi sınıfının en önemli silahlarından birisi olan
grev hakkına dönük Şişemcamdaki bu saldırı
tüm işçi sınıfına yapılmış olarak kabul edilerek
genel grev genel direniş ile cevaplanmalıydı. Bu
şekilde verilecek bir karşılık ile hem patronları
hem de onların hükümetlerini bu kadar rahat
hareket etmekten alıkoyacaktır.
6
işçi meclisi
Nestle işçisinden eylem
Nestle fabrikasında çalışan 900 işçiyi kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinde fabrika
yönetimiyle uzlaşma sağlayamayan Hak-İş’e
bağlı Öz Gıda İş Sendikası’na üye işçiler eyleme
başladı. Fabrika önünde toplanan 100'ü aşkın
işçi sendikanın Bursa Şube Başkanı Yalçın
Kaya ile tartıştı. İşçilerin taleplerini gözardı
eden sözleşmenin imzalanmasıyla aynı saatlerde
de fabrika yönetimi, öncü ve duyarlı işçilerden
35’ini “soruşturma” gerekçesiyle ücretsiz
izne çıkardı. Bunu patron ile sendika yönetimi
işbirliğiyle gerçekleştirilecek işçi kıyımına
hazırlık olarak değerlendiren işçiler fabrika
önünde direnişe başladılar.
35 arkadaşlarının telefonla yapılan bildirimle
7 Temmuz’a kadar idari izne çıkarıldığını ve
haklarında soruşturma başlatıldığını ifade
eden işçiler, sendika yönetimini suçladı. İşçiler,
sendika yönetiminin 6 aydır devam eden
toplu sözleşmeyi dün kendilerine rağmen
imzaladığını, bu sırada da 35
işçinin ücretsiz izne ayrıldığını
belirttiler. İşçiler sendika
yöneticilerinin tepkilerine
karşılık yapacak bir şeyleri
olmadığını söylediklerini ifade
ediyorlar. İşten atılan işçilerin
taslağın arkasında duran öncü
işçiler olduğunu, tam bir
ayıklamanın yapıldığını vurguluyorlar.
Öz Gıda-İş yönetimi
tarafından yapılan açıklamada
ise Nestle yönetimiyle ”ortak
gelecek” anlayışıyla hareket
ederek enflasyonun çok üzerinde “rekor zam” elde ederek
“tarihi bir anlaşmaya” imza
atıldığı iddia edildi.
Okmeydanı işçisinin onurlu mücadelesi sürüyor
Soma faciasının gerçekleşmesinin ardından
sendikalar ve konfederasyonlarının çağrısı ile
iş bırakma eylemine katılan Okmeydanı Eğitim
Araştırma Hastanesi işçileri bu eylemler nedeniyle 22 Mayıs’ta işten çıkarılmıştı.
İşten çıkarma saldırısı karşısında sekizide DİSK
Dev Sağlık-İş Sendikası işyeri temsilcisi olan
taşeron sağlık işçilerinin cevabı direniş oldu.
Hastane önünde 23 Mayıs günü başlattıkları
direniş sürüyor.
12 Haziran Perşembe günü Okmeydanı
taşeron sağlık işçilerine İşçi Meclisi ve Sınıfsız
adına ziyaret gerçekleştirildi.
İşçilerin bulunduğu Okmeydanı Hastanesi
önüne yürüyüş gerçekleştirerek giden İşçi
Meclisi ve Sınıfsız okurları “Taşeron sisteminizi yıkacağız” ozaliti açarak “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni”, “İşten atılmalar
yasaklansın”,”Taşeron demek ölüm demektir”,
“İnsanca yaşam sosyalizmde” sloganlarıyla
işçilerin yanına ulaştı.
İşçiler alkışlarla ve ” Yaşasın sınıf dayanışması”
sloganlarıyla İşçi Meclisi ve Sınıfsız okurlarını
karşıladı.
Sohbet ettiğimiz işçiler bu işten atma
saldırısına karşı “Soma’da ki katliama sessiz
kalmadığımız için işten atılmış olmak bizim
için onurdur. İleride Soma katliamı sırasında
ne yaptınız sorusuna göğsümüzü gererek verebilecek bir cevabımız var.” diyorlar.
İşçiler hergün mesai giriş çıkışları ve her öğlen
arası gerçekleşen toplu eylemlerle hastane
yönetimi bu hukuksuz ve gayri vicdani uygulamadan vazgeçmeye çağrılıyor.
Dev Sağlıl İş temsilcileri Okmeydanı
Hastanesi’nde geçmişte de benzer işten
atma uygulamaları ile karşılaştıklarını her
ikisinde de sürdürülen direnişlerin kazanımla
sonuçlandığını hatırlatarak sendika olarak yine
aynı iradeyi ortaya koyduklarını belirtiyorlar.
İşçileri direnişlerinde KESK bağlı SES üyesi
kamu işçileri başta olmak üzere hastanede
çalışan işçiler ve tabiblerde yalnız bırakmıyor.
Direnişçi işçiler “Hastane yönetimi ile
görüşmelerin devam ettiğini bir sonuç
alıncaya kadar direnişlerinin süreceğini
belirtirken direnişimizin seyrini yapılan
görüşmelerin durumu belirleyecek” diyorlar.
Taşeron sağlık işçileri direnişe Okmeydanı
Hastanesi’nin girişinde devam ediyorlar ve
her türlü dayanışmanın direnişi güçlendirici
olacağını belirityorlar.
7
işçi meclisi
Hasta tutsaklara özgürlük yürüyüşü
İnsan Hakları Derneği “hasta tutsaklara
özgürlük” talebiyle Ankara’ya yürüyüşl
gerçekleştirdi. Ankara’da Adalet Bakanlığı
önünde son bulacak program çerçevesinde
Sincan F Tipi Hapishanesi önünde bir eylem
gerçekleştirildi.
İHD İstanbul şubesi sırayla Bakırköy Kapalı
Kadın Cezaevi, Metris Cezaevi, Ümraniye
Cezaevi, Gebze Kapalı Kadın Cezaevi ve
Kandıra F Tipi Cezaevi’ne uğrayarak Ankara’ya
geldi. İstanbul ve Ankara İHD şubelerinin
buluşmasıyla saat 19:00'da Sincan Cezaevi önüne
bir yürüyüş gerçekleştirildi. Yürüyüşte Kürtçe ve
Türkçe olarak “İçerde, dışarda hücreleri parçala” sloganlarının yanında “Hasta tutsaklara
özgürlük”, “Tecrit öldürür, dayanışma yaşatır”
ve “Yaşasın devrimci dayanışma” sloganları
yükseldi. Hasta tutsaklarının isimlerinin yazılı
olduğu pankartlar ve resimleri taşınırken slogan
sesleri cezaevi içine kadar duyuruldu.
Cezaevi önüne gelindikten sonra burada bir
basın açıklaması gerçekleştirildi. İHD’nin hasta
tutsakların mücadelesinin peşinde olduğu
vurgulandıktan sonra yaşama hakkının gaspına
karşı sessiz kalınmayacağı söylendi. Basın
açıklaması metninin bir kısmı ise şöyle:
“Türkiye, hapishanaler konusunda karanlık bir
geçmişe sahiptir ve her geçen gün bu karanlık
daha da artmaktadır. Cezaevlerinde neredeyse
dünü aratacak inanılmaz insan hakları ihlalleri
yaşanmaktadır. Yarın daha iyi olabilir umudumuz ise bugünkü uygulamalar nedeniyle hızla
tükenmektedir.
İHD Cezaevleri Komisyonu’nun Meclise, Adalet
Bakanlığı’na sunacağı raporda, hapishanelerinde
tespit ettiğimiz 232'si ağır durumda 631 hasta
mahpus vardır. Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı
verilere göre 2010 yılında 252, 2011 yılında
268, 2012 yılında 260 mahpus hapishanelerde
yaşamını yitirdi. Yani, Türkiye hapishanelerinden her hafta beş tabut çıkmaktadır. F tipi hap-
ishanelerindeki tecride dayalı koşullar tutuklu
ve hükümlülerin ruh ve beden bütünlüklerini
tehdit etmektedir.”
Daha sonra İHD’nin hasta tutsaklar konusundaki yasal düzenleme ve konunun insani boyutuyla
ilgili talepleri sıralandıktan sonra açıklama
“Merhamet değil, vicdan değil, insaf değil,
lütuf değil, yaşam hakkını istiyoruz” sözleriyle
son buldu.
Eylem bitirilirken hasta tutsakların mücadelesine destek vermeye çağrıda bulunuldu. Eyleme
İHD üyeleri ve hasta tutsakların yakınlarının
yanı sıra birçok kişi ve kurum da destek verdi.
On binler LGBTİ Onur yürüyüşü’ünde buluştu
Haziran Direnişi boyunca LGBTİ hareketinin
canlı, güçlü ve militan mücadelesini de göz önüne
alan devlet Taksim Meydanı’nı ablukaya alarak,
İstiklal Caddesi’nin meydana çıkan tarafına etten
duvar örerek, Taksim yasağını sürdürdü.
Bu sene 22.si düzenlenen LGBTİ Onur Haftası
sonunda 12.si yapılan Onur Yürüyüşü Fransız
Konsolosluğu önünde saat 17.00'da bir araya gelen
kitle Tünel’e doğru yürüş gerçekleştirdi.
Yaklaşık iki saat süren eylemde anneler grubun
önünde yürüyerek, “Benim çocuğum trans”, “Annenim, yanındayım” ve “Koşulsuz sevgi mümkün” yazılı dövizler taşıdı.
Eylem boyunca ”Her yer Taksim her yer direniş”,
“Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Nerdesin aşkım; buradayım aşkım”, “Homofobik
devlet yıkacağız elbet” sloganları atıldı.
Eyleme İşçi Meclisi ve Sınıfsız okurları’da katılım
sağladı.
Eylem saat 19.30 civarında okunan basın
açıklamasıyla son buldu. Basın açıklmasında;
“2013 yazında zaman ve mekan tüm anlamını
yitirmişti zira kısacık bir aya bir ömür, küçücük
bir parka bir dünya sığdırmıştık. Ufkumuzun ne
kadar dar, çemberimizin ne kadar geniş olduğunu
farketmiştik.
2013 Onur Haftası başladığında temamız
“Direniş”ti, tüm hayatımız direnişti, hala da
öyle… Hepimiz birer direnişçiydik çünkü onurlu
bir yaşam sürmenin yolu direnmekten geçiyordu. 2013 İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşü sona
erdiğinde, bir daha hiç yalnız hissetmeyeceğimizi
biliyorduk. İstiklal Caddesi’ni gökkuşağı renkleriyle kaplayan onbinlerce kişi, biricik ve birklikte,
öfkeli ve neşeli, tüm insanlığı kuşatan, özellikle
yaşadığımız topraklarda son yıllarda daha da
saldırganlaşan, adına “ahlak” denilen, “normal”
denilen, “namus” denilen baskı araçlarının gölgesinde kalmamak için hep birlikte bağırdık.
Örgütlü mücadelemizin 22.yılında temas etmenin anlamı değişmişti, artık dokunmak her
zamankinden daha vazgeçilmezdi. Birbirimize dayanışmayla, şefkatle, aşkla dokunduk.
Birbirimizin gözyaşını sildik, karnını doyurduk,
arkadaşlarımızın yasını tuttuk. Birbirimiz için
sustuk, konuştuk, bağırdık. Bizi birbirimizden
koparan, izole eden bu şehirde, kendimize benzeyen insanları bulmaya çalışarak geçirdiğimiz
tüm o zamanı nasıl da boşa harcadığımızı gördük.
Çünkü benzemeyenlerin yan yanalığıydı bazen en
özgürleştirici olan.
Bu deneyimin ardından 2014 senesinde 22 senelik
örgütlü mücadelemizin kazanımlarını meydanlarda görebiliyoruz. Ancak nefret tohumunun
nasıl da rahat ekildiğini, hızla yeşerdiğini yıllardır
biliyoruz. Buna karşı, homofobik transfobik şiddet
ile mücadelemiz devam ediyor. Çok değil bun-
dan bir yıl once anayasa yazım sürecinde AKP
hükümetinin LGBTİ gerçekliğine yaklaşımını
hep beraber gördük. Demokratikleşme adı
altında sunulan ayrımcılık yasasında LGBTİ’leri
görmezden gelmesi ise hepimizin malumu. Bugün
hala yaşam hakkımız başta olmak üzere barınma
ve çalışma gibi temel insan haklarımız güvenceye kavuşturulmuyor. AKP hükümetinin LGBTİ
varoluşları tanımaması, hedefi olduğumuz nefret
suçlarının teşviki anlamına geliyor.
Oysa bugün bir kez daha gösterdik ki bizler
artık bir avuç olmaktan çıkıp kapanan gözlere,
tıkanan kulaklara inat kalabalık bir haykırışa
dönüştük. Şiddeti ve baskıyı nasıl da kahkaha ve
dayanışmayla, el ele ve kol kola yendiğimizi akılda
tutarak temas ediyoruz, yansak da dokunuyoruz.
Suya sabuna dokunmamızı istemiyorlar, oysa biz
biliyoruz ki bu pisliği temizleyecek su da sabun
da biziz. Tartışacak onlarca meselemiz var ancak
işbirliği yapabileceklerimiz onlardan çok daha
fazla.Yıkmamız gereken bir zorbalık düzeni,
kurmamız gereken yepyeni bir dünya var. Artık
uzak durmanın değil, temas etmenin zamanı!”
sözlerine yer verildi.
8 işçi meclisi
8
9 işçi meclisi
işçi meclisi
Yaşasın işçilerin birliği,
halkların fiili ve tam hak eşitliği!
Lice’de iki Kürt göstericinin gayet kasıtlı ve hedefli olarak öldürülmesi, Okmeydanı’nda biri Cemevinde duran Alevi taşeron işçi, diğeri sokaktan geçen engelli bir emekçinin polis
tarafından öldürülmesi, ve burjuva devletin kitle direnişleri
ve sokak hareketlerine karşı şiddet dozu giderek artan müsadere ve bastırma cevvaliyeti ile birlikte düşündüldüğünde en
genel biçimiyle şunu gösterir:
Neoliberal kapitalist, fiili ve güce dayalı sermaye birikim ve
rejim biçiminin kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluk ve tepki birikimi ve direniş deneyimlerinde bir dönüşüme yol açmaya
başlamıştır. Direnişlerin, sokak mücadelelerinin toplumsal
zemini genişlemiş, daha inatçı, daha fiili, daha inisiyatifli
bir karakter kazanmaya başlamıştır. Daha keskinleşmiş
çelişkiler ve daha yaygın hoşnutsuzluk birikimi zemininde
ortaya çıkan bu tür her daha inatçı, fiili ve kitlesel direniş
inisiyatifleri, eskisine göre daha fazla toplumsal destek ve
dayanışma yaratabilmekte, ve doğrudan ya da dolaylı olarak
benzer direnişleri esinlemekte, bir yol açmaktadır. Fiili kitle
eylem ve direnişlerinde bir yaygınlaşma, inatçılaşma, yığınsallaşma, daha fiili ve savaşımcı bir karakter kazanma zemin
ve eğilimi kendini göstermektedir. Burjuva mali oligarşik
rejimi en çok endişenlendiren konulardan biri, tam da bu
zeminde, temel dayanaklarından olan baskı aygıtı ve yasaklama güç ve otoritesinin, artma eğilimi gösteren bu tür kitle
direnişleriyle çiğnenmesi, çizilmesi ve yıpranması; kitlelerin
en azından belli kesimlerinde bu tür fiili eylem ve direniş
biçimlerinin meşrulaşmaya başlamasıdır.
Burjuva mali oligarşik devletin bir bütün olarak kitlelerin ve
sokakların vidalarını olabildiğince yeniden sıkıştırma cevvaliyetinin en genel plandaki nedeni budur. Bu politikanın
amacı yalnız tekil eylem ve direnişleri etkisizleştirmek veya
tecrit ve lokalize etmek değil, aynı zamanda daha geniş bir
zemine sahip kitlelerin fiili direniş ve sokak inisiyatifini olabildiğince geriletip daraltmak ve daha sıkı düzen kontrolü
altına almak, baskı ve yasaklara dayalı “yasa-düzen” otoritesini yeniden tesis edebilmektir.
Dünyada ve Türkiye’de tarihsel değişimin doğrultusu, küresel neoliberal kapitalizm ve rejim biçimleri koşullarında
uzun süredir devam eden “maçın tek kale olmaktan” çıkmaya; kitlelerin direnç katsayısının ve neoliberal çalışma,
meye başlamasının artmasıdır. Tahammülsüzlük, asıl bu
tarihsel dönüşüm eğiliminin belirginleşmeye ve en geriye
sıkıştırılmış sınırlarını zorlamaya başlamasınadır. Kitle hareketlerinin biraz güç toplayıp farklılaşmaya başladığı, bir
yükseliş ve yaygınlaşma eğiliminin de işaretlerini verdiği süreçte, burjuva mali oligarşik baskı aygıtlarının daha fazla öne
çıkması ve şiddet dozunu artırmaya başlaması, sınıfsal-toplumsal mücadelelerin tarihsel yasasıdır. Neoliberal kapitalizm ve rejim biçiminin esneme katsayı zaten daha düşüktür.
Süregiden küresel kriz ve durgunluk, kızışan rekabet ve hız,
sürtünme katsayısı artan “sürdürülebilirlik” koşullarında;
keza.
çalışanlar vardır. AKP’nin attığı her adımda kendi pozisyonunu koruma ve güçlendirmeyi gözettiği doğrudur. Ancak
burjuva mali oligarşik iktidar blok veya dengelerini, salt
seçimlerle açıklamak ve seçimlere bağlamak, iflah olmaz bir
parlamentarist budalalığın ifadesidir. Soma katliamından,
işçi cinayetlerinden, taşeronluk sisteminden, neoliberal
despotik çalışma rejiminden olduğu gibi, Kürt halkına
karşı saldırganlık ve şovenizmden tüm kapitalist güçler
aynı ölçüde sorumludur. Aralarında bir dizi konuda çekişme ve güç mücadeleleri olan kapitalist mali oligarşik güç
odaklarının iş bir işçi sınıfı, iki kürt sorununa gelince farklarının incelip iç içe geçmesi, oldukça karakteristiktir.
Neoliberal muhafazakar devlet baskıları ve saldırganlığında,
AKP Hükümeti kuşkusuz rolünü oynamaktadır. Ancak solda yaygın dar anti-AKP’ciliğin ve parlamentarist hayallerin halen anlamamak becerisini gösterdiği, neoliberal muhafazakar rejimin burjuva mali oligarşik, küresel-sınıfsal
temeli ve dayanaklarıdır.
Bugün de sınıf bilinçli işçilerin, Gezicilerin, Kürt emekçi
halkının öncelikle görmesi gereken bu sınıf durumudur.
Karşıdaki gücün, AKP ile sınırlı olmadığı gibi onun da dayanmaya devam ettiği burjuva mali oligarşik sınıf gücü olduğudur. Ancak bu görüldüğünde, Gezici olduğu iddiasındaki
ulusalcı ve liberal reformistlerin anti-AKPcilik adına ABD,
AB, Koç, Aziz Yıldırım, CHP’ye varana kadar AKP dışındaki
herkesten medet uman ve sokağı seçimlere endeksleyenlere
karşı net tutum almak ve ileriye doğru ayrışmak mümkün
olur.
Kapitalist gelişme düzeyi ve “bölge merkezleri” olarak
Türkiye’nin bulunduğu kategoride, hatta sınıfsal-toplumsal
güç dengeleri itibarıyla neoliberal burjuva demokrasisinin
bir gömlek daha ileri olduğu söylenebilecek ülkelere bakılabilir.
AKP Hükümetini bir dönem boyunca sert biçimde eleştirir
ve sıkıştırır görünen burjuva mali oligarşik kesimlerin büyük
bölümü bir dizi kirli pazarlık sonucu uzlaşmıştır. ABD mali
oligarşisi, Koç ve TÜSİAD’ın belli kesimleri, CHP, AKP
ile anlaşmalı olarak tahliye edilen Ergonekoncuların bazı
kesimleri, İP çetesi, AKP muhalifi görünen burjuva medya bunlar arasındadır. Bu kirli pazarlık ve uzlaşma, 30 Mart
seçimlerinden ziyade, Ukrayna krizinin ABD ve AB’nin
Türkiye’ye ihtiyacını artırması, Suriye, Irak, İran, Kıbrıs ve
Kürdistan gibi kritik konularda yeni durum ve dengelere geçiş çerçevesindedir. ABD ve Türk burjuva devletinin
İstanbul’da Suriye için ortak operasyon merkezi kurduğu,
Koç-Erdoğan uzlaşmasının Güney Kürdistan enerji kaynaklarından payı içerdiği, gibi enformasyonlar medyanın satır
aralarına bile yansımıştır. Tüsiad başkanının istifası da, Sütaş
direnişi kadar değişen iç denge ve pazarlıkların bir sonucu
olsa gerektir.
Burjuva mali oligarşik güç odakları arasında kirli pazarlık
ve uzlaşmaların iç yüzünün ayrıntıları önümüzdeki süreçte aydınlanacaktır. Ancak bugün için açık olan bu güçlerin
AKP’den istedikleri bir dizi şeyi aldıkları ve Türkiye’nin bölgesel yatırım, koordinasyon ve “stabilizasyon” merkezi olması doğrultusunda en azından bir süre daha AKP ile birlikte
yürümeye ve desteklemeye devam edecekleridir. Bir dönem
AKP’ye karşı sert eleştiri bombardımanı yapan “bir kısım
medya”nın bu eleştirilerini iyice yumaşatıp geri çekmesinden
de bunu görmek mümkündür.
Sözkonusu kapitalist güçler, Kürt halkına karşı açılan
ırkçı-şovenist-linçci kampanyayı desteklemek için acele
etmekle kalmamaktadır. Bir dönem anti-AKPci, barışçıl
ve parlamentarist sınırlar içinde AKP’yi terbiye etmek
amacıyla hayırhah bir destek verir göründükleri Gezi’ye,
sokak eylemleri ve hareketine karşı da giderek tavır almakta, geleneksel “terör örgütleri, marjinal gruplar, yakıp
yıkanlar” tarzı devlet ağzına geri dönmektedir.
yaşam, yönetilme koşullarını eylem ve direnişlerle eleştir-
AKP’nin Kürt halkına karşı yine bir bayrak meselesi üzerinden açtığı ırkçı-şovenist linç kampanyasının, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP’nin, CHP’nin ulusalcı kesimlerinin, ulusalcı-faşistlerin desteğini alma çabasıyla açıklamaya
Ulusal sorun, hele ki Türkiye siyasetinde ağır çeken biçimiyle, sınıfsal ayrım ve çelişkilerin turnusol kağıtlarından biridir. İşçi sınıfının burjuva, küçük burjuva her türlü ezen ulusçu hakimiyet ve ayrıcalık politika ve akımlarından, yanısıra
neoliberal reformist “çözüm” beklentilerinden ayrıştığı, her
türlü açık ya da inceltilmiş şovenizm ve saldırganlığa karşı
net bir tutum almak ve savaşmakla kalmayıp işçilerin birliği,
halkların fiili hak eşitliği mücadelesini sosyalist devrimci
demokrasi ekseninden yürüttüğü bir duruş yönü ilkeseldir.
Türkiye burjuvazisi ve devletinin, kimi adımlarını atmakla
birlikte, bir dizi nedenle bu geçişi yapamaması, zaten, Kürt
sorununu birinci dereceden içeren ancak onunla da sınırlı
olmayan, rejim ve devlet krizinin bir yönüdür.
İkincisi rejimin değişen biçim ve yapısına karşın, burjuvazinin önceki rejim biçim ve yapısını tam olarak atmaması, bir
dizi yönünü koruması veya başka biçimlerde pekiştirmeye
çalışması da burjuvazinin çıkarınadır.
Üçüncüsü, günümüz neoliberal kapitalizm ve rejim koşullarında, neoliberal burjuva demokrasisi doğrultusunda
en zorunlu görünen en geri ve güdük değişimlerin bile,
çok daha yavaş, olabildiğince sündürerek ve uzun sürelere
yayarak, çok daha tedrici, çok daha az kararlı ve korkak,
rejimin ve devletin temel kurumlarını ve baskı aygıtlarını olabildiğince kayırıp tahkim ederek yürütülmesi de
burjuvazinin daha çok işine gelir. Çünkü bu değişimlerin,
kitlelerin ve ezilen kesimlerin enerjisini, inisiyatifini ve gücünü artırmasından çekinir. Ve bu değişimleri kitlelerin ve
Kürt halkının enerjisini, inisiyatifini, gücünü ve istemlerini
olabildiğince kırıp tasfiye ederek, masederek, teslim alarak
yapmak ister. Ne demokratik özerklik ne Öcalan’ın anarkoliberal reformist teorileri ne BDP’nin yerel seçim sürecinde
daha sık dile getirdiği öz yönetim söylemleri bunun karşılığı olmasa da Kürt halkının kendini yönetebilme özlemi
ortadan kalkmış değildir. Fiili Rojova modelinin basınç ve
esiniyle birlikte Türk burjuva devletini korkutan asıl budur.
Neoliberal burjuvazi Kürt sorununda neoliberal demokratik
reformlar aslen kendi çıkarına da olsa, Kürt halkının enerji-
Kürt sorununda neoliberal reformist müzakare süreci, Kürt
halkını eskisi gibi yönetemez hale gelmiş küresel mali oligarşinin ve Türkiye tekelci burjuvazisinin ağırlıklı kesiminin
politikasıdır. Kürdistan’a AB mali oligarşisinin “yerel özerklik şartı”nı da içeren, Kürdistan’da kapitalizmin gelişiminin
hızlandırılması, emek yoğun yatırımların bölgeye kaydırılması ve “Türkiye’nin Çin’i” olması, neoliberal kapitalist
bölgesel entegrasyon ve yüksek karlı yatırım ve ticaretin
geliştirilmesi, uluslar arası enerji ve nakil jeo-stratejisinin
geliştirilmesi, Türkiye’nin küresel tekelci kapitalizm ve mali
oligarşisinin bölgesel yatırım ve organizasyon merkezi olması, tekelci kapitalist bölge gücü ve hegemonyası, ve kuşkusuz Kürdistan’daki silahlı güç ve direnişin, Kürt halkının
serhıldan ve direniş geleneğinin tasfiye edilerek neoliberal
kapitalist rejime soğurulmasını öngören bu politika, neoliberal “project of democracy”nin karakteristiğidir ve öncelikle küresel mali oligarşi ve Türkiye tekelci burjuvazisinin
çıkarınadır. Bir dizi farka ve Kürt hareketi içindeki bazı iç
eğilim farklılıklarına karşın Kürt burjuvazisinin çıkarı da bu
politikadadır.
“Sermayenin günümüzdeki birikimi, üst düzeyde yoğunlaşması ve merkezileşmeyi sağlayacak biçimde merkezi
çekirdeği güçlendirirken, sermayenin daha geniş temellerde ve birçok yön ve kanaldan birikimine uygun bir ekonomik, siyasal, idari yapı örgütlenmesine gitmektedir. Bazı
mega kentlerin, bazı ülkelerin küresel ve bölgesel merkezler
olarak ortaya çıkması da bunun bir parçasıdır, bölgesel ve
yerel ekonomik, siyasal ve idari yapıların oluşturulması, belediyelerin yeniden konumlandırılması da. Yerel yönetimler
yasasının değişimi de. PKK’nn -bazan federatif yönde genişleterek- istediği özerkliği sadece Kuzey Kürdistan değil genel
bir idari yapı değişikliği olarak formüle etmesinin dayanağı
da budur.” (KDÖ Mücadele Platformu’ndan)
Olabildiğince; net tanımlı kolektif hak ve özgürlükleri tanımamaya, kısmi, bireysel, uygulamada büsbütün kuşa çevrilecek veya fiilen kullanılması olanaksızlaştırılacak ya da yalnız
burjuva ve orta sınıfların, parası olanın yararlanabileceği,
veya yararlanabilmek için çok büyük tavizlerin şart koşulduğu, dahası asıl burjuvazinin çıkarları ve devletin bekası ile
koşullu ve her hak kırıntısının sermaye için daha büyük hak
ve devlet egemenliğini büyütecek düzenlemelerin içine
gömüldüğü reformlardır! “İş sağlığı ve güvenliği” düzenlemesine veya madenlerin ve taşeronluğun iyileştirilmesi
adı altında yapılmak istenen düzenlemelere, ya da istihdamı
kolaylaştırmak adı altındaki “ulusal istihdam” paketlerine
bakılabilir. Bu yüzden bir yandan Öcalan ve PKK ile barış
müzakeresini neredeyse 1.5 yıldır sıfır noktasında tutarken
diğer yandan Kürdistan’ı baştan aşağıya kalekollar, askeri
duvarlar, hendekler, askeri harekat ve sevkiyatı kolaylaştıracak askeri yollar ile adeta Filistin benzeri bir yarı açık askeri
hapishaneye çevirmesi şaşırtıcı değildir.
PKK’nin neoliberal reformist müzakere sürecine tek taraflı olarak bağımlı hale gelmesi, dayatılan en geri adımları
alel acele ve tek taraflı olarak atması ve en geri bekleyiş
hali, AKP Hükümeti ve devletin de elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan çok rahatlatmakla kalmamış, büsbütün pervasızlaştırmıştır.
BDP, Paris katliamına, Medeni’nin kalekol protestosunda
öldürülmesine, sınırda Kürt sivillerin ve çocukların vurulmasına, Rojova’da Türk devletinin parmağının ve desteğinin
olduğu Kürt katliamlarına, binlerce KCK davası tutsağı
varken Veli Küçük gibi Kürt halkının azılı faşist kontracı
katillerinin serbest bırakılmasına, ve sayısız başka pervasızlığa karşın yerel seçim sürecinde “müzakere ve barış süreci
sayesinde artık cenaze gelmiyor, operasyon olmuyor” tarzı
propaganda yapma cüreti gösterebilmiştir!
Komünistler olarak neoliberal reformist müzakere sürecini savunmayız, ama hadi diyelim ki yapıyorsunuz,
neoliberal reformun zaten en geri ve güdük düzeyde olabilecek kısmi demokratik haklar için bile, aktif kitlesel ve
savaşımsal yaptırım gücünün olması gerektiğini her Kürt
bilir. Bu tür müzakere süreçleri savaşımla iç içe, kesinti
ve sıçramalarla, diyalektik tarzda yürütülür. Ya da en geri
düzeyden vaadedilen veya istenenin asgarisi bile hayal
olur. Kürt siyasal hareketinin son dönemde izlediği tamamen müzakeresiz müzakereye ve seçimlere endeksli politika
ise, ne yazık ki, olabileceklerin içinde en gerisi, en edilgeni,
en politikasız olanıdır.
sini ve demokratik özlemlerini artırma riski taşıyan en geri
ve güdük reform düzenlemeleri konusunda bile aşırı temkinli ve tereddütlü, ittire kaktıra atmak zorunda kaldığı her
adımda da yüzü geriye dönüktür.
Dördüncüsü, neoliberal reformlar, tanımı gereği, önceki
dönemlerin sosyal ve demokratik reformlarından farklıdır.
PKK; Lice katliamından sonra, ‘Öcalan ne açıklama yaparsa
yapsın topyekun direniş’ tarzı bir çağrı ve değerlendirme
yaptı. PKK, 30 Mart seçimleri öncesinde de ‘müzakere diye
bir şey zaten yok, çözümsüzlük dayatılıyor, AKP muhatap
olmaktan çıkmıştır’ tarzı açıklamalar yapmış, ancak seçim
sonuçları ve Öcalan’ın ‘müzakerenin yasal çerçevesi üzerine
çalışıyoruz, önemli gelişmeler olabilir” açıklamaları üzerine
pek bir değişim olmamıştı. Bununla birlikte, Roboski ve gerillanın elinde tuttuğu stratejik Gire Rej tepesine doğru mütecaviz askeri yol yapımı nedeniyle Kürt köylülerin kitlesel
inatçı direnişi ve HPG gerillalarının da bir askerin öldüğü 2
askerin yaralandığı bir askeri aracın tahrip edildiği savunma
savaşımından itibaren, PKK kendini biraz daha fazla hissettirmeye başlayan bir direnç hattına geçişin de işaretlerini
vermişti.
Lice ise Roboski gibi kalekol ve askeri harekat yollarına karşı bir dizi direnişle birlikte, neoliberal müzakere sürecinden
bu yana, 1 yıldan fazla süredir, Kürt halkının en önemli dire-
10
işçi meclisi
nişlerinden oldu. Yaklaşık 15 gün boyunca Licelilerin genci yaşlısı, kadını erkeği ile arazi ve
yol nöbeti tuttuğu, her gün arazi ve yol eylemleri ve çatışmalarının yaşandığı, iş makinalarına
el konularak yolun kazılıp bir süre kullanılmaz
hale getirildiği, HPG gerillalarının da yer yer
askeri taciz ateşi altına alarak 2 askeri yaraladığı, giderek de Meskan, Cizre, Varto, Hakkari
gibi diğer kalekol ve askeri yol yapım alanlarına
yayılma eğilimi gösteren direniş, yalnızca Kürt
halkının çetin direngenliği ve fiili mücadele
inisiyatifini değil devletin eskisi gibi yönetemeyeceğini hatırlattı, devletin otoritesine bir çizik
daha attı.
Öcalan’dan bekleneceği gibi, Lice’de öldürülenler için üzüntülerini bildiren, ama barış
sürecine tavizsiz bir kararlılıkla sürdürülmesini
isteyen bir mesaj geldi. PKK, Öcalan’ın malum
çizgisinden kopmayacak, ancak muhtemelen
gerillayı ve kitlesel sokak direnişi inisiyatifini
en azından bir süreliğine kontrollü biçimde de
olsa etkinleştiren bir direniş noktasında duracaktır.
PKK ve Kürt siyasal hareketi içinde farklı eğilimlerle birlikte, PKK’yi daha etkin ve dirençli
duruşa zorlayan, Kürt emekçi sınıflarında neoliberal müzakere sürecine, hatta Öcalan ve
BDP’ye artan güvensizlik ve tepkiler, güç ve inisiyatif gösterme istek ve istencidir. Ramazan’ın
15 bin kişilik cenazesinde ve Kürdistan’daki bir
dizi sert sokak çatışmasında, “savaş, savaş, savaş; barışa hayır!” sloganları atılmıştır. Savaşım
isteği ve istenci, Kürt siyasal hareketinde henüz
ayrışma ve kopuş biçimlerinden uzak olsa da,
sınıf farklılaşmasının, farklı ve çelişkin sınıfsal
eğilimlerden birinin, Kürt işçi ve emekçilerin,
yarı proleterlerin, kent ve kır yoksullarının ulusal demokratik bilinç içinde de kendini hissettiren bir ifadesidir.
Kürt burjuvazisinin çizgisi bellidir: “Neoliberal barış sürecinde olan olması gerekendir,
olması gereken de zaten olandır”. 2015 genel
seçimlerine kadar, hiç bir kazanım olmadan
önceki biçimde “kazasız belasız” götürülmesini bile “en büyük kazanım” saymaktadır, buna
dünden razıdır. Lice katliamı öncesinde de
Roboski, Lice gibi çetin kitlesel sokak/arazi direnişlerinde de kendini gösteren, sürecin derinleştirdiği sefalet ve eziyet yükünü omuzlayan,
Lice katliamından sonra savaşım inisiyatif ve
isteğini daha açık ortaya koymaya başlayan ise,
Kürt siyasal hareketinin ve gerillanın geniş tabanını oluşturan Kürt işçi ve emekçileri, kent ve
kır yoksullarıdır.
Neoliberal reformist müzakere süreci, PKK’nin
demokratik özerklik istemi, Öcalan’ın “sınıflar
üstü” anarko-liberal reformist teorileri de dahil
olmak üzere, Kürt işçilere, tarım proleterlerine,
yarı proleterlere, kent ve kır yoksullarına hiçbir
sınıfsal-toplumsal “çözüm” sunmamakta, bundan bilinçli olarak uzak durmaktadır. Kürdistan işçi sınıfının, geniş kent ve kır yoksulları
tabakalarının sınıfsal bilinci ulusal bilincin
çok gerisindedir ve perdelenmiştir. Bununla
birlikte sınıfsal özlemler, ezilen ulusun demokratik istem ve özlemleri içinden ifade edilirken
de, Kürt burjuvazisi ve üst orta sınıflardan farkını hissettirmektedir. Kürt burjuvazisi ve orta
sınıflarının ağırlıklı kesimleri PKK ve silahların
tasfiyesini dört gözle beklerken, gerillaya Kürt
alt sınıf ve kesimlerinden katılımın azalmayıp
artması bunun başka bir ifadesidir.
Kürt işçilerin ve kent ve kır yoksullarının “kendi” burjuvazisi dahil burjuvaziye karşı sınıf
savaşımı bilinci halen zayıf da olsa, genişçe bir
kesimi halen liberal reformist müzakere sürecini kazanım olarak görse ve birkaç adım atılması
koşuluyla sıcak baksa da, Lice, ruh halinde bir
değişim ve savaşım itkisinin artma eğiliminin
açık bir göstergesidir. Lice katliam ve eylemleri
sürecinde, bunu daha önce pek dışa yansıtmayan Kürtlerin sosyal medya da BDP ve Öcalan’a
da örtük tepkileri, “bağımsız özgür vatan” özlemleri oldukça yaygın paylaşımlarla da görülmektedir. Bu durum ve çelişkiler PKK ve Kürt
siyasal hareketinin de içine kırınıma uğramış
biçimleriyle de olsa yansımaktadır. Seçim öncesi “adım at”ılmazsa fiili demokratik özerklik
sürecini başlatma söylemlerinin unutuluverdiği
yerde, şimdi Kürt halkının öfkesini kontrol
altında tutabilmek için kendileri adım atmak
durumunda kalmaktadır. Bugün için en ilerisi
demokratik özerklik gibi görünen, yer yer onun
da gerisine razı olunabileceği bir koz olarak
kullanıldığı izlenimi veren ideolojik-siyasal-sınıfsal sınırları bellidir. Fakat Lice sarsıntılarının
sonucu ne olursa olsun, mevcut durumun sürdürülemezliği ve kırılganlaşması da açıktır.
Erdoğan-AKP, CHP, MHP’nin Kürt halkına
karşı aynı ağızdan uluması, bayrak indiren
çocuğun öldürülmesi gerektiğini buyurması,
Kürdistan’da kalekol ve askeri harekat yollarının
yapılması ve katliamın TC’nin egemenlik hakkı
olduğunu iddia etmesi, ırkçı-şoven, faşist linç
güruhlarının tasmalarının gevşetilip sokaklarda
ulumaya çağırması tipiktir.
Burjuva mali oligarşik devletin “egemenlik
hakkı”nın bu mezalime direnen -çocuklar
dahil- herkesi öldürme, linç etme hakkını da
içeren mali oligarşik burjuva sınıf diktatörlüğünün ta kendisi olduğu, bundan iyi anlatılamazdı. Gezi sürecinde, dünya çapında isyan
ve direniş dalgalarının, neoliberal burjuva demokrasisinin burjuva mali oligarşik sınıf diktatörlüğü karakterini daha fazla açığa çıkardığını
belirtmiştik. Bu da üstüne tüy dikti!
“Türk devletinin egemenlik hakkı” öyle mi
baylar, bayanlar? Soma’da 300'den fazla maden
işçisinin katledilmesi, buna rağmen özelleştirme, taşeronluk sisteminin pervasızca genişletilip derinleştirilerek dayatılmaya devam etmesi,
yılda en az 1500 işçinin katledilmesi, binlerce
kadının öldürülmesi ve tecavüze uğraması,
Taksim’in Türkiye’nin en büyük polis karakolu
ve açık hava hapishanesi haline getirilmesi de
şu “egemenlik hakkı”nızın, yani burjuva neoliberal muhafazakar sınıf diktatörlüğünün ta
kendisi değil mi?
Burjuva Devlet, bunun provalarını Kürt halkının ırkçı-faşist katillerini kirli uzlaşmayla
tahliye ederek, 30 Mart seçimleri sürecinde 25
ilde BDP-HDP’nin seçim büro ve faaliyetlerine ırkçı-faşist saldırıları organize ederek, ve
AKP’nin Mersin’deki bayrak provokasyonunu
çağrıştıran reklam filmiyle yapmıştı. Bu yalnız-
ca AKP’nin MHP ve ulusalcı-faşistleri kendi
tarafına çekmekten mütekaip bayağı bir seçim
taktiği değildir. Kürt halkının her ciddi direnişinde, her hak talebinde karşısına devletle
birlikte yine devletin organize ettiği ırkçı-faşist
linç guruhlarını kartının joker niyetine masaya
sürülmesidir. Aynı zamanda devletin Türkiye ve
kentlerde 1 yıldır ne yapsa engelleyemediği kitlesel sokak eylemleri ve inisiyatifinin zeminini
daraltmayı hedefleyen bir hamledir. Irkçı-faşist
linç guruhları yalnızca Kürt halkına ve hareketine değil, devrimci, sol, direnişçi olan herkese
saldırmaktadır.
Bu durum salt Erdoğan’ın hezeyanlarının bir
ürünü değildir. Türkiye ve bölgedeki iktisadi
ve siyasal gelişmenin, dahası siyasal-toplumsal
krizin yeni bir evresine girilmekte olduğunun
ifadesidir. Hükümetin her türlü direniş ve sokak inisiyatifini bastırma cevvaliyetinin dozu
giderek artıyor. Ekonomik kölelik, sömürü,
gasp eskisinden daha pervasız, daha tahammül
edilmez. Ancak hükümet salt eski yöntemlerle
ayakta kalmayı umamaz. Bu yüzden durmaksızın yeni girişimlere zorlanıyor. Bu girişimler,
hem küresel mali oligarşi, Koç, TÜSİAD’la kirli
pazarlık, uzlaşma ve ittifaka girişmek, hem de
MHP, Ergenekon, ulusalcı-faşistler ve CHP’nin
ulusalcı kesimiyle ittifak kurma çabasıdır. Bu
da hem siyasal-toplumsal rejim kriz ve sarsıntılarının yeni bir ifadesi, hem de daha çetin bir
mücadele sürecine girilmekte olduğunun ifadesidir. Bir takım liberal reformist çevrelerin “düzenli ricat” borazanları çalması ve itfaiyecilerin
sayısının artmasından görüleceği gibi, hayırhah
ve hayırsever, kırılgan, iyi niyetli muhalefet
biçimleri geride kalmaya başlıyor. Ancak bir
yandan da daha örgütlü, daha bilinçli, daha
direngen, daha etkin mücadele ve örgütlenme
biçimlerine olan ihtiyaç artıyor. Dinamik mücadele süreçlerinde olduğu gibi her yeni etken ve
sarsıntıyla birlikte saflar yeniden karılıyor. Sınıf
ayrım ve çelişkilerinin, halen sınırlı da olsa hem
Kürt hareketi içinde, hem de Gezi içinde kendini daha fazla hissettirmeye başlayacağı, en azından bunun zeminin oluşmaya başladığı bir sürece giriliyor. Hem Türk hem Kürt burjuvazileri
tarafından bu kriz de olabildiğince soğutulmaya
çalışılacaktır, fakat tıpkı Gezi, tıpkı Soma, tıpkı
Roboski gibi bırakacağı iz de derin ve süreçteki
kırılganlığı artırıcı olacaktır.
Komünistler ve sınıf bilinçli işçiler, işçilerin
birliği, halkların kardeşliği mücadelesinde
ödünsüz bir inisiyatif sahibi olmalıdır. SomaGezi bağı gibi Lice-Şırnak bağı da unutulmamalı ve güçlendirilmelidir. Kürt halkı ve ezilen
ulus üzerinde her türlü ezen ulus egemenliği,
ayrıcalığı, mezalimine karşı olduğu gibi kimden
ve nereden gelirse gelsin ırkçı-şovenizme karşı
işçilerin birliği halkların kardeşliği temelinde
ödünsüz bir duruş sergilenmeli ve savaşım
verilmeli, devletin burjuva mali oligarşik sınıf
karakteri unutulmamalı, yakıcılaşan demokratik sorunların sınıfsal-sosyalist devrimci demokratik içerim ve ekseninde ısrar artırılmalıdır. En kritik sorun, işçi sınıfının mücadele ve
örgütlenme arayış ve dinamikleri gelişen öncü
kesimlerinin işçilerin birliği halkların kardeşliği
savaşımının anlam ve yapısını açıkça kavraması
ve bu savaşımda tarihsel rolünü oynamasını
sağlamaktır.
Kürdistan’da karakol, kalekol, askeri katliam
yollarının yapımına derhal son verilmelidir.
Yaşasın işçilerin sosyalist birliği, halkların
fiili hak eşitliği!
Yaşasın sosyalist devrimci demokrasi!
11
işçi meclisi
Stratejik derinlikten serbest düşüş
Bölgede yaşanan çatışmaların sonuçları AKP’nin geleceğinde daha yakıcı sonuçlar doğuracaktır
Ortadoğu’nun bir petrol denizi üzerinde olması bölge halklarının yaşamını güzelleştirmek yerine, bitmek
bilmez din-mezhep görünümlü kapitalist çatışmalarla kabusa çeviriyor.
Musul’da Türkiye Konsolosluğunun IŞİD çeteleri
tarafından basılıp başkonsolos dahil 49 kişinin rehin alınması Türkiye’nin Ortadoğu’daki lider ülke
hayallerine vurulmuş son darbe oldu. Stratejik
Derinlik’in Osmanlı bakiyesi topraklarda tarihsel
kültürel kökleri üzerine yeni bir hegomanya inşa
etme bütünsel politikaları da bu darbeyle çöktü.
Ekonomik, siyasi, askeri gücünün gerçekliğinin
çok ötesinde olduğu yanılsamasına kapılması,
Irak işgalinin (2003) ardından emperyalizmin
Büyük Ortadoğu Projesi’nde ‘ılımlı İslam’ modeli olarak vitrine konulmasını, kendisine görece
bir hareket serbestisi tanımasını unutmasından
kaynaklandı. Bu ‘unutkanlık’ sonucu bölgede
yaşanan kaosu (krizi fırsata çevirmek için) emperyalizmin politikalarının dışına taşarak, zorlayarak değerlendirmeye çalışması, uyarıları dikkate
almaması Musul krizini doğurmuştur.
Arap Baharı’yla birlikte bölgede ortaya çıkacak
toplumsal-siyasal değişim ve dönüşümü
okuyamaması, krizlere karşı çelişkili tutum
takınması, dış politik bütünsellik oluşturamaması
Türkiye devletini ne yapacağını bilemez bir
hale soktu. AKP hükümeti, Libya’da ve Mısır’da
Kaddafi ve Mübarek diktaları devrilirken kısa süre
içinde görüş değiştirebildi. NATO’nun Libya’ya
müdahalesine ‘olur mu öyle saçmalık’ diyen
Başbakan bir hafta sonra NATO’yu müdahaleye çağırdı! Libya’nın ardından emperyalizmin
Suriye’yi hedefe çakması karşısında Kaddafi’nin
sonuna bakarak, oradan elde ettikleri öngörülerle
Esad’a üç ay ömür biçtiler! Sünni ve Şiiler arasında
tarihsel bir derinliği bulunan rekabete gönderme
yaparak sünni mezhepçilik kusan “Şam’da Emevi
Camiinde ikindi namazı kılacağız” dediler.
İddialarının büyüklüğü 3 yılın sonunda büyük bir
hayal kırıklığına yol açtı.
Özellikle Türkiye, S.Arabistan ve Katar gibi
bölge ülkeleri Esad’ı devirmek için seferber
oldular. Dünya’nın bütün uğursuz güçlerini
Esad’la savaşmaları için bölgeye çektiler. Askeri, lojistik, mali açılardan büyük bir desteği
seferber ettiler. Körfezin petro-dolar milyarderlerinin sponsorluğunda Allah için cihada gelen
şeriatçı çeteler bölgeyi kan gölüne çevirdiler.
Yaptıkları vahşetin düzeyi arttıkça Esad’ın koltuğu
sağlamlaştı.
Suriye’de iç savaşın beklentilerin aksine Esad’ın
lehine gelişecek şekilde uzaması bölgedeki mezhepsel ayrım, çelişki ve husumetleri de yeniden
uyardı. Savaş uzadıkça Esad’ın karşısında sünni
mezhepçiliğin özellikle kışkırtılması çatışmayı
bölgeselleştirdi. Bugün Irak’ta arkasında bir kan
gölü bırakarak ilerleyen IŞİD çetesinin yapıp
ettiği şeylerin bir yönü (hepsi değil tabi) Suriye iç
savaşının sonuçlarıdır. Suriye’de ortaya çıkan mezhep çatışması dinsel bir muhtevayla anlatılmaya
çalışılsa da perdenin gerisinde sermaye ilişkileri
vardır. İktidar mücadeleleri mezhep ayrımları üzerinden, onların çatışmasından geçerek verilse de
bu bölgeler de, esasta bu mezhepler de kapitalize
olmuş, bölgenin kendine özgü yapısında sermaye
kesimlerinin iktidardan, dolayısıyla ekonomik
ranttan pay alabilmeleri için işçi ve emekçileri
yönlendirmelerinin bir aracı olmuştur. Sermaye
kesimleri arasındaki mücadele mezhep ayrımları
üzerinden ifade edilmektedir.
IŞİD denen gerici çetenin Irak’ta sünni nüfusun
ağırlıkta olduğu bölgeleri böyle kolaylıkla ele
geçirebilmesi işte bu mezhep taassubu nedeniyle
Bölge haritasını değiştirmeye aday son çatışmalar çok daha büyük
katliamların habercisidir. Emperyalist kapitalizm, sermaye ilişkileri kan ve
gözyaşı demektir.
olabilmektedir. Maliki yönetiminden rahatsız olan,
ABD emperyalizminin 2003'teki işgali sonrası
egemenliklerini yitiren Sünni kesimlerin IŞİD’le
işbirliği yaparak bölgedeki haritaları yeniden
çizme çabasına girdikleri görülmektedir. SünniŞii ayrımında en azından Sünni bölgelerde özerk
yönetimler elde etmeye çabalayacaklardır. Sünni
kartını bölgesel düzeyde oynayan Suudi Arabistan
ve Katar gibi ülkeler bu yeni durumun ardındaki
muhtemel güçlerdir. Mısır’da İhvan’ın darbeyle
(yine S.Arabistan- Katar ortak yapımı) devrilmesinin ardından eli zayıflayan Türkiye’nin Suriye’de
ittifak ilişkilerinin bozulduğu S.Arabistan’la
ilişkileri daha fazla gerilmiştir. Musul’da Türkiye
konsolosluğu basılıp 49 kişinin rehin alınmasının
arkasında bölgesel güç mücadelesi veren, IŞİD’i
destekleyen güçler vardır. Bu darbeyle Türkiye’yi
bölgesel denklemden tamamen çıkarmak istemektedirler.
Türkiye devletinin, AKP hükümetinin aldığı
Musul darbesinin şokundan çıkamadığı görülüyor. Bölgede uçan kuştan haberimiz var böbürlenmesi, IŞİD’e verdikleri destek nedeniyle
böyle bir saldırı beklememeleri şokun esas nedenidir. Stratejik Derinlik’in dış politik kulvarda
hareketli güç dengelerini, bölgesel ve emperyalist
güçlerin koşulların değişmesiyle politikalarının
da değişebileceğini çok fazla hesaba katmaması
nedeniyle serbest düşüşe geçtiği görülüyor. Emperyalizmin tanıdığı opsiyonlarla göreli serbest
alan açılması yanlış değerlendirildi. Bölgede
artık oyun kurucuydu o. Ne diyordu neo muhafazakar başbakan ve stratejik derinlik mimarı
Dışişleri Bakanı ”Türkiye artık başkalarının
oyunlarında figüran bir ülke değildir. Türkiye
artık oyun kurucu bir devlettir.” Suriye’de yaşadığı
başarısızlıktan ders almadığını görenler, Musul’da
ciddi bir tokat atarak onu gerçekliğiyle başbaşa
bıraktılar.
Şimdi bir çıkış yolu aranmaktadır. Mısır’da şeytan
ilan ettiği darbeci Sisi’ye ”seçim başarısını” kutlama telgrafı göndermiş, IŞİD ve El-Nusra gibi
şeriatçı çeteleri terörist listesine almış, göründüğü
kadarıyla desteğini gevşetmiştir. İç politakada
ulusalcı Kemalist blokla barışma yoluna girmiş ve
hapishanelerdeki darbeci subayların tahliyesinin
önünü açmıştır. AB ve ABD’yle bozulan ilişkilerini
bu ataklar üzerinden düzeltmeye çabalayarak,
emperyalist kapitalizmin bölge politikalarına
uyacağını, çıkıntılık yapmayacağını göstermeye
devam edecektir. Muhtemelen Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinin ardından oluşacak tabloda daha
büyük adımlar atarak uyum sürecini yeniden
rayına oturtmaya ”gönüllülüğü” artacaktır.
Eğer ayak direr gerçeklikle bağı kalmamış neoOsmanlıcı politikaları Sünni mezhepçilik üzerinden sergilemeye devam eder, İslami vurgularda
emperyalist-kapitilizmle mesafesini açarsa daha
şiddetli uyarılarla karşılaşacaktır.
Bölgede yaşanan çatışmaların sonuçları AKP’nin
geleceğinde daha yakıcı sonuçlar doğuracaktır.
Ortadoğu’nun bir petrol denizi üzerinde olması
bölge halklarının yaşamını güzelleştirmek yerine,
bitmek bilmez din-mezhep görünümlü kapitalist çatışmalarla kabusa çeviriyor. Emperyalizm
ve bölgenin tüm gerici devlet ve güçleri ranttan daha çok pay almak uğruna bölge emekçi
halklarının kanını akıtmaktan çekinmiyorlar.
Yaşanan bu çıkar çatışmalarında faturayı yine
halklar ödeyecektir. Bölge haritasını değiştirmeye
aday son çatışmalar çok daha büyük katliamların
habercisidir. Emperyalist kapitalizm, sermaye
ilişkileri kan ve gözyaşı demektir. O yok edilmeden
bu savaşlar son bulmayacaktır.
12
işçi meclisi
Mağaza işçileri: “Artık Umut Fısıldıyor”
“-Keşke 7’de gelsek 4’de gitsek…
-Bugün hiç çalışmadan para ödüyoruz deseler…
-Hayır neden 7’de geliyoruz ki, 9’da
gelip 4’de gitsek!”
Biz kitapevi, yayınevi, basım, yayın
ve dağıtım işçileri gıda, giyim ve
teknoloji ve tüm mağaza işçileriyiz,
tüketim bilincini, şirketlerin üzerimizdeki sömürü ve baskısını ensemizde hissediyoruz… Biz kentlerin
hizmetçileriyiz. Çok parçalıyız ve her
yerdeyiz. "Birliğimiz bozdular, bir
olmalıyız”(Mağaza çalışanı)
Şirketlerin aldığı kararlar, başlatılan
kapitalist kentsel dönüşümler
ve kölece çalıştırma stratejileri
hepsi şirket, banka ve borsaların,
AVM’lerin, plaza ve rezidansların
bizim için büyük ticari hapishaneler
politikasıdır. Başta kitap olmak üzere
diğer baskı, dağıtım, gıda ve giyimden, eğlenceye birçok sektörlerde
satış temsilcileri vb. pozisyonlarla
adlandırılıyoruz. Üretim sürecinin
tüm iş stresi, şehir hizmetçilerinin
üzerinde patlıyor. Mağazalar göçmenlerin, öğrencilerin, diplomalı
işsizlerin, genellikle geçici görünen
ama kalıcılaşanların yeri. Bu yüzden
algımıza yerleştirilen işçi tiplemesini
reddediyor, kendi gerçekliğimizden
bir şekilde kaçmaya yöneliyoruz.
Mağaza çalışanları demek asgari
ücretten başlayan en esnek, güvencesiz, sömürünün parçalı çaresiz
köleliğidir. Yoksul öğrencilerin,
işsizlerin doldur boşalt yaptığı
mekanlarda çalışıyoruz ve çok
geçici ve sirkülasyonun çok olduğu
işkollarındanız. Mağazalardaki hipekaktif görünümümüz, kameraların
üzerimizdeki baskısından kurtulma psikolojisidir. Çalışmasan da
(mış, muş) gibi yapmak bizi tarif
eder. Değersizlik ve stres, baskı ve
daha da hızlı ve çok çalış telkinleri
büyük mağaza zincirlerinin yegane
şeyleridir. İşbaşı ve paydos shiftlerini dahi biz yapamıyoruz. Patronun
baskı ve hırsızlığı kadar tüketicilerin
hakaret ve küçümseyici bakışları,
sitem ve öfkelerine karşı hala sabırlı,
strese sokulanlarız. Soma’daki işçi
kardeşlerimiz gibi doğrudan katledilmiyoruz belki, yine inşaatlardan
düşüp ölmüyoruz ama bünyemiz
ve tüm bilincimiz bu şirketlerin
kar oranlarını büyütmesi için
otomize olmuş durumda. Zihinsel olarak psikolojimiz bozuluyor,
fiziksel olarak bel fıtığı, migren,
mide sancısı… Bize bunları zorla
yaptırıyorlar. Yoksa açız! Öldürmüyorlar belki ama sakat bırakıyorlar.
Fiziksel olarak biçimsizleşiyor,
zihinsel olarak tükeniyoruz.
Şehirlerin tüm stresi, tüketim
kültürünün en büyük basıncını biz
çekiyoruz. Şirketlerin aldığı liberal
ve esnek kölece çalıştırma stratejilerinin altında eziliyor, sömürül-
üyoruz. O yetmediği gibi birbirimizden nefret ettiriyorlar, birbirimizi
küçümsettiriyorlar, birbirimizin
kuyusunu kazmamızı sağlıyorlar. En
şatafatlı kullanılan şehir ve inşaat,
elektronik teknolojiler hepsi bize ve
emeğimize karşı çevrilmiş bir silaha
dönüşmüş vasiyette. Tüm bunların
hepsi patronları güçlü kılan ve emek
denetimini elinde tutmasını sağlayan
araçlar. Teknoloji mağazalarında
yüksek radyasyona maruz kalırken,
market ve kitap depolarında veya
mağaza görünümlü depolarda ağır
yükün altında ezilirken hijyenik ve
doğal olmayan mağazaların ölüleri
halini alıyoruz. AVM’lerin parası
olana şirin ve estetik görünümlü
yapısı bizim için havasız ateş gibi
yanmaya başlayan cehennemden
farksız.
Bir mağaza çalışanı şöyle diyor:
-Yarın Pazar olmasa bugün nasıl
geçerdi bilmiyorum.
-Niye ki bugün?
-Bugünün tesellisi yarının Pazar
olması
-Peki ya Cuma?
-Onun tesellisi
de Pazar’a bir
gün kalması…
(Gülüşmeler…)
-Ya peki
Çarşamba günü
için ne diyeceksin?
-O günün
tesellisiyse çok
sakin ve iadelerin az olması
-Pazartesi?
-Bak işte onun
tesellisi yok!
kendimizi dev aynasında görmüyoruz ama itirazımız ve istemlerimiz
öncelikle üzerimizdeki baskının son
bulması, iş koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin yükseltilmesinden
ziyade böyle geleceksiz ve sönük
yaşamda onursuzca var olmaktan
kopmamız gerektiğinin farkındayız.
Aile sorunlarımız, okul, iş, zaman,
sosyal sorunlar, kent sorunları,
ulaşım sorunları, aşk mevzuları,
tüm bunların uzaklaşmaya
çalıştığımız her şeyin para olarak
karşımıza çıkması ve kendi
kararımızı kendimizce alamamanın
tahammülsüzlüğü, kendimiz gibi
düşünememenin sorunu… bu
sorunları diğer tüm çalışanlarla
paylaşarak ve birleşerek mücadele
ederek ancak ortadan kalkacağını
söylüyoruz. “…herkes birbirine
yardım ettiği sürece bir sorun
kalmaz.” (Mağaza çalışanı)
İş stresi
ve baskısından dolayı bozulan
sağlığımızı tedavi etmek için dahi
izin isterken kıvranışımız biz bizden
ediyor. Bin bir dereden bin bir bahane üretiyorlar. Öyle bir psikolojik
bizler bunu dile getirmekten çekiniyoruz, bize onların gönlünden kopan
bir şeyler istiyormuşuz gibi hissettiriyorlar. Bizi birbirimizle yarıştırıyor,
söylediklerimizi ciddiye almıyorlar.
Temizlik işçisi: Günde 17-18
saat çalışıyorum ve saat 5.30’da
kalkıyorum. İki çocuğum var temizlik ve servis şoförlüğü yapıyorum.
Zamanında günde iki saat uykuyla
2 gün yol gidip şehirlerarası
şoförlük yapıyordum. Şimdiyse
yarı zaman burada aylık 500 liraya
çalışıyorum, işten çıkışta da serviscilik yapıyorum.
Dağıtım çalışanı: Günde onlarca
mağazayı dolaşıyorum, üstelik
Nisan’dan kalan hala maaşım var ve
alamıyorum, zarar ediyoruz denilerek erteliyorlar.
5 kardeşiz. Okul yok ve askerden
yeni geldim. Günde 9 saatim burada,
yol uzun toplam 3 saat de yolda
geçiyor. Eve gidince işten kalan baş
ağrısı için ilaç alıyorum, o ilaç da
uykumu getiriyor, sonra yatıyorum
bir kalkıyorum iş saati gelmiş,
Çalışma bir
işkence! Biz
kendimizi böyle
hissediyor, böyle
teselli ediyoruz.
Değerimizden
fazlaca olan
ürünlerle
Aşağılık şirketler, ikiyüzlü entelektüel laf cambazları, “solcu” kitapevleri, sağcı kitapevleri, hepsi sermayenin iki kolunu ama tek bir parçasını ifade ediyor, bize reva
görülen ücret ve yaşam en az 9 saatlik bir tempolu çalışma ve ücretli kölelik ekonomisinkoşuşturduğumuz
den alta kalan kırıntılar...
yeni kölelik sisteminin
hamallarıyız. Güvencesizlik, mesai ücretlerimizin yağmalanması,
şirketin maddi ve manevi
güvenliğinin ücretsiz sigortacısı
olmak istemiyoruz. Biz bizim
ürettiğimiz ama mülkiyetçisi
olmadığımız ürünlerin neden tek
sorumlusuyuz?
Aşağılık şirketler, ikiyüzlü entelektüel laf cambazları, “solcu” kitapevleri, sağcı kitapevleri, hepsi
sermayenin iki kolunu ama tek
bir parçasını ifade ediyor, bize
reva görülen ücret ve yaşam en az
9 saatlik bir tempolu çalışma ve
ücretli kölelik ekonomisinden alta
kalan kırıntılar olarak dönüyor. Biz
çalışan işçiler ne yapmalıyız diye
kendimize soruyoruz, çünkü ahvahla geçirecek zamanımız yok,
baskı yaratılıyor ki otosansürle kendi
kendimizi baskılıyoruz. O gözler,
o suratlar, o ses tonu… Müdürlerin karşısına dahi çıkamıyoruz.
Biz bu hikâyenin sadece mağaza
çalışanlarının hikâyesi olduğunu
değil tüm isçiler sınıfının genel sorunu olduğunu düşünüyoruz.
“Patron böyledir işte, teker teker
parçalar bizi” (Temizlik işçisi)
Kimimizin 170, kimimizin 200,
kimimizin 312 TL’lik yemek kartları
var. Ama hiçbiri gerçek anlamda
sabah akşam yemek ücretlerini
karşılayacak düzeyde değil. Yemek
kartları aybaşı gelmeden bitiyor. Yol
ücretleri ödenmiyor, mesai ücretleri,
resmi bayram tatili ücretleri “herhangi bir gün izin yazılır” denilerek
öteleniyor, onca saatleri içerde kalan
günlerim böyle geçiyor. Kapitalizm
dediğimiz şey bizim için yaratılan bir
zorunluluk… Bir yandan insanların
çağdaşlaşması da aslında kapitalizm mecburiyeti sayesinde oldu.
Ama bugün kapitalizmin sadece
Türkiye’de de değil diğer Almanya
ve Avrupa ülkelerinde ekonomik
anlamda geri gidişini görüyoruz ve
artık eski parlaklığını yitirdi. Bütün
dünyada bu durum içinde söyleyebiliriz ki işçilerin işi daha da kötüye
gidiyor. Nüfus artıyor tüm buna
benzer sorunlar da işçinin üstüne
yükleniyor.”
Mağaza çalışanı işçilerin kendisini yönetimden nasıl dışladığını
şöyle örneklendiriyor: “Amcam
doğduğundan beri işçi, her türlü işi
yaptı, en düşük ücretlerde en kötü
13
işçi meclisi
vermek yerine neredeyse kafama
fırlatacaktı”
“Durduk yere çattı”
“Müdürün kötü kötü bakışını
görmek istemiyorum”
“Arkadaşım bana çok kötü
davranıyor”
yerlerde çalıştı ama hiç yönetmeyi düşünmedi,
o hep çalışmayı düşünüyordu, birileri ona emir
verecek o yapacak, yönetilmek istiyordu anca. En
son bir gün kamyonunu tamir ederken altında
kaldı, yumurtalıkları zarar gördü nerdeyse
ölecekti. Ama o hiç pişman değil yaşamından,
o hala böyle yaşamın devamını hayal ediyor.
Bizim için olması gereken şey hesap sormaktır.
17 Aralık tarihini düşünelim bugün hükümetin
bitişidir. Medyanın da ne olduğunu görüyoruz,
medya her zaman bizim çıkarlarımızı savunmadı
ve göstermedi. Bilmemiz gereken gerçekleri
saklayıp durdu. “
“Biz işte kendimiz gibi ve olduğumuzu
düşünemiyoruz. Saat en çok dikkat ettiğimiz
varlık. Birbirimize dahi bu kadar dikkat edemiyoruz. İlişkilerimiz birbirinden çok kopuk, aynı
mağazada birbirimizi görmüyor, birbirimizi
unutuyoruz. Birer yabancı gibiyiz. Birbirimize
çatıyor, saçma sapan ayrımlar koyuyor, birbirimizle didişiyoruz. Birbirimizin yemek saatini takip
ediyor, girişimizi çıkışımızı düşünüyoruz. Biz
patronu kendi içimizde yaratıyoruz.” (Mağaza
çalışanı)
“İş stresini eve eşime götürüyorum, ona defalarca
çattım ama o da benimle hiç ilgilenmiyor, acaba
cicim ayları bitti mi? Ama o da çok çalışıyor, eve
geldiğinde birçok şey yapıyor, ben onun için bir
şeyler yapmak istiyorum ama zaman kalmıyor,
bir de bakıyorum uyumuş. Geçen tabaktı kaşıktı
ne varsa üzerine fırlattım. Zamanımız yok,
aldığımız ücret hiçbir şeye yetmiyor, tüm enerjimi çalışmaya verdikten sonra eve stres ve
huzursuzluktan başka bir şey götürmüyorum.
Çok mutsuzuz. “
“Geçenlerde, durduk yere arkadaşım ürünü bana
Eş sorunu, baba-çocuk sorunu,
tümden işçi ailelerin sorunları,
aşk, ekonomik, sosyal, zaman,
mekan, ulaşım ve yemek hepsi
işçilerin sınıf temelli sorunları
olarak yoğunlaşmakta, mücadele ve örgütlenme biçimlerine
yaklaşımımız tüm bunların çözümü
ve birleştirici temeli üzerinden
yükselmektedir. Mağaza çalışanları
örgütlenmesi sadece ekonomik
kölelikten ziyade tüm sosyal köleliği,
zamansal anlamda köleliği temelinden aşmayı ve örgütlenme biçimini
esas alıyor. Bu gelişmiş kolektif
örgütleyici araçları en dinamik bir
şekilde kullanarak ancak olabilir.
İşin kolektifleşmesiyle yaşamların
kolektifleşmesi, tamamen birleştirilmesi…
İnteraktif hareket ve sosyal ve çalışan işçi organizasyon ve duyuruları ve çalışanları, web,
Twitter, Facebook vb. interaktif araçların sosyal
örgütleyiciliği temel önceliğimizdir.
“15 gündür full çalıştırıyorlar, koskoca D&R
mağazasında tek başıma kasiyerlik yapıyorum,
öyle öfkeliyim ki, yat kalk işe gel. 3 gün ücretsiz
izin istiyorum kimse söylediklerimi ciddiye bile
almıyor, oyalıyorlar, ne evet ne hayır diyorlar. En
son çekip gidecem ama o zamanda işten atabilirler.“
“Remzi Kitapevi kasa tazminatı vermiyor, üstelik
vermediği gibi tüm kasa riskinden dolayı bizi
sorumlu tutuyor.”
Tüm bunların üzerinden Yargıcı, Koton, LC
Waikiki gibi şirketler de sürekli iş yoğunluğuyla
birlikte başta kasiyerlerin robotlaşması ve üzerine doğrultulan kameralarla ayakta çektikleri eziyet, yer yer full çalışma saatlerinden dolayı dikkatli ve hatasız olması bekleniyor. Eğer dikkatli
olmadığı takdirde, kasadan çıkan açık doğrudan
maaşına yansıtılıyor. Oysa biz çalışma shiftlerini
kendimiz yapmak istiyoruz, molalarımızı kendimiz belirlemek istiyoruz.
Bir Kitap işçisi çalışma koşullarını şöyle ifade
ediyor: “Günde dokuz saat çalışıyorum. Sigara
içen biriyim, en basitinden sigara içmek için bile
izin isterken 10 defa düşünüyorum. Acaba şimdi
ne derler, kızarlar mı vs. Günümüzde beni ve
benim gibi diğer çalışan arkadaşlarımın üzerinde
maddi manevi yük olduğunu düşünüyorum. Asgari ücret nedir ki, asgari ücretle ev geçindirmek
zorunda olan insanlar var. Ben ailemin yanında
kalıyorum. Aldığımız 800 lira maaş ne kadar emeğimizi karşılıyor tartışılır. Bu kadar
sömürgeci bir toplumda devleteyse bu tarz şeyler
normal geliyor. Ben patron olsam çalışan personele gerek sosyal hakları gerek diğer hakları
olsun elinden geleni yapardım. Bizim toplumumuz hele hele bu şartlarda bu çok zor görünüyor.”
“Özgürlük Gezi’de patladı. Bu engellenemez.
Gezi devam ediyor. Bu zorlamayla değil, mecburen kendi kendine de gelmek zorunda.” (Mağaza
çalışanı)
“Bugüne kadar binlerce madenci işçi öldü.
Sadece benim için değil bütün toplum için çok
acıyan bir olaydır. Nerede duyarlılık, nerede
insanlık? Bunlar artık toplumumuzdan uzak
kalmış kavramlardır. Bu faciada binlerce insan
öldü ve Soma adı katliam olarak kaldı. İnsanlığın
tümünü öldüren bir katliam… Şehitlerimiz,
cinayetler, toplumsal yıkımlar aradan geçen
bir zaman zarfında unutuluyor. Peki, biz ne
yapıyoruz? Bence herkes elini vicdanına koymalı
ve düşünmeli. Ne yapmalı?” (Mağaza çalışanı)
“Soma olayını hepimiz gördük, bu madenlere inmemek lazım, sen girmicen, ben girmicem, işte
o zaman patron mecburen paraya kıyıp oranın
güvenliğini almak isteyecek. Herkes çalıştığı
sürece hiç bir şey olmaz.” (Temizlik işçisi)
“Taşeronluk sorunu çok kötü bir sorun, şimdi
bir şeye kaptırmışız kendimizi, evden işe,
işten eve, bu yasa konuşulmasın, bu durum
uyutulsun, bu olmazsa başka bir şey pişirir
koyarız. Eğer sessiz kalırsa, bu işçilerin ölümü
devam edecek, Soma’da olduğu gibi böyle toplu
ölümlerde, özellikle ben şuna sinirleniyorum:
Birer birer öldüklerinde kimse bu kadar tepki
göstermiyordu. Bizim elimizde aslında, biz
unutturmamalıydık, ne yapmamız gerekiyor?”
Basım yayın, dağıtım, satış, depo işçilerinin
anlattıkları kapitalistlerin kendilerini devre dışı
bırakmalarını, ileriki dönemlerde gerek zorla
gerek psikolojik baskı ve yıldırma yöntemleriyle işçileri işsiz bırakacak politikalarını
işleteceklerini gösteriyor. Bizleri her türlü bizi
güvensizleştiren, parçalayan ve savunmasız
bırakan patronların yakasına yapışacağız.
İşimizi emeğimizi ve onurumuzu terk
etmeyeceğiz. [Tüm bunların oluşmasını önceden
gören ve bunun için çalışma başlatan Yayınevi
Emekçileri Kolektifi’nin (yayineviemekcileri.org)
organize olmasını yararlı buluyoruz.]
Not: Şişecam’da işçilerin grev hakkı engellenemez.İşçilere her türlü grev kırıcı, eylem kırıcı
saldırılara karşı dayanışma ve mücadeleye
çağırıyoruz.
Mağaza işçileri
14
işçi meclisi
Balyoz’da Yeni Perde
Balyoz olarak isimlendirilen darbe davasında
hüküm almış 200 üzerindeki general ve subay
Anayasa Mahkemesi’ nin (AYM) adil yargılama
yapılmadığı kararı sonucu cezaevlerinden tahliye
edildi. AYM’nin bu kararının hukuki değil siyasi
bir karar olduğu çok açık. Son Anayasa refarandumuyla görev tanımı genişletilen, bireysel başvuru yolu açılan AYM Türkiye’nin AİHM’i olacak denmişti. Sistemin tıkandığı noktalara dönük müdahaleleri ile ‘özgürlük’ şampiyonu ilan
edilen AYM birçok demokratik talep ve başvuruyu da görmezden geldi, reddetti. O insiyatifini
sadece sermaye kesimleri arasındaki uzlaşmazlıkları neoliberal burjuva demokrasisini güçlendirme, krizleri aşma yönünde kullandı. Devrimci
ve Kürt yurtseverlerin yargılandığı davalarda
AİHM bugüne kadar yüzlerce ‘adil yargılama
yapılmamıştır’ kararı verdi. Bu kararların hiçbirinde tutsaklar serbest bırakılmadı. AYM’nin bu
kararının ardından askerlerin tahliye edilmesi
konjonktürün baskılanması nedeniyle alınmış
bir siyasi karardır. Buraya bir mim koyup biraz
geriden toparlayarak bugüne gelelim.
Türkiye tekelci burjuvazisinin sermaye birikim
düzeyinin zorunladığı yeni ihtiyaçlar, emperyalizmin dünya çapında ortaya çıkan yeni durumlara paralel geliştirmek istediği konsept, bir
önceki yönetim modellerinin, politikaların bir
yönüyle terkini zorluyordu. Revizyonist sistemin varlığı koşullarının belirleyiciliği ekseninde
oluşturulmuş uluslararası kapitalist sistemin içsel
ilişkileri, her bir kapitalist ülkedeki sermaye devleti örgütlenmeleri yeni duruma uygun bir konumlanışa geçmeyi zorunladı. Türkiye’de artık
yönetemez duruma gelmiş faşist diktatörlük
ne emperyalizmin istekleri doğrultusunda ne
de mali oligarşinin beklentileri doğrultusunda hareket kabiliyetine sahipti. Özellikle
NATO’nun konsept değişimi kararları almasının
ardından Türkiye ordusunun da bu yeniden
yapılanma sürecinde siyasal sistem üzerindeki
belirleyiciliği budanmaya başlandı. Faşist diktatörlüğün Türkiye’de üzerinde yükseldiği bir kurum olan ordu, devletin yönetiminden tedrici
bir şekilde uzaklaştırıldı. Ordunun 28 Şubat
darbesi aslında son bütünsel hamlesiydi. Yeni
konsepte ayak direyen, iktidarını kaybetmek
istemeyen ordunun 28 Şubat darbesi ne emperyalizmden ne de Türkiye’nin mali oligarşisinden
yeterli desteği görebildi. 1000 yıl sürecek iddialarının aksine 2002 seçimleriyle tarihe gömüldü.
Emperyalist burjuvazinin yeni konsept dizaynı ile Türkiye tekelci burjuvazisinin sermaye
birikim düzeyinin ihtiyaçları bölgesel düzeyde
de kesişmekteydi. Faşist diktatörlük dar-ulusal
sınırlara hapsolmuş karakteri gereği bu süreci
yönetebilme becerisinden yoksundu. Faşizm
içerde toplumsal mücadeleler ve Kürt ulusal
hareketi karşısında ancak katliam ve zorla
ayakta kalmaya çalışırken emperyalizmden
aldığı desteğe ihtiyaç duyuyordu. Bu destek
çekildiği, işbirlikçiliğine son verildiği andan
itibaren ise Türkiye devleti, neoliberal burjuva
demokrasisinine doğru çözülmeye başladı.
Sistemin yasama, yürütme ve yargı erkleri tüm
kurumlarıyla birlikte bir değişim sürecine girdi.
Bu değişim süreci iktidarlarını kaybedenlerin
umutsuz bir direnişini de ortaya çıkardı. 28
Şubat’ta son darbelerini yaptıklarını kavrayamayan ordunun üst düzey komutanları AKP’yi
darbeyle devirmek için birçok senaryo hazırladı.
Fakat hiç birisi ne toplumsal destek, ne Türkiye
tekelci burjuvazisinin ne de ABD ve AB emperyalistlerinin desteğini bulabildi. Tüm darbe
girişimleri kağıt üzerinde bir film senaryosu
gibi kalakaldı. Artık
geçerliliğini yitirmiş
yöntemlerle farklılaşmış bir konjonktürde
iktidar olma arayışları
sükut-u hayale uğradı.
Ordunun ve faşizm yanında saf tutan yönetim
kadrolarının umutsuz
çırpınışları 2007 yılına
kadar sürdü. 27 Nisan
muhtırasıyla seyirlik
bir güç gösterisine soyunmaları ironik olarak
yenildiklerinin ilanı
oldu. Hasmını politik arenadan tamamen silmek
isteyen AKP, Ergenekon ve Balyoz darbe davalarıyla karşı atağa geçmekte gecikmedi. Düne kadar bir onbaşısını bile mahkemeye teslim etmeyen ordunun Genelkurmay Başkanı’ndan kuvvet
komutanlarına kadar yüzlerce general ve subayı
hapishanelere dolduruldu. Tümüne ağır cezalar
verildi. Bu cezalar emekçi halka karşı işledikleri
suçlardan değil, sermaye hükümetini devirmeye
teşebbüs etmeleri nedeniyle verildi.
Bu andan itibaren dünün darbeci, komünist
ve devrimcilerin kanını dökmüş, Kürt halkına
nice katliamlar yaşatmış, faşist askeri subay
ve generalleri özgürlük ve hukuk devletinden,
adaletten söz etmeye başladılar! Düne kadar bu
ülkenin devrimci ve yurtseverlerine hapishaneleri reva görenler bugün özgürlükten bahsediyorlar! Faşizmin mahkemelerinde özgür bir dünya
için mücadeleden başka ‘suçları’ olmayanları en
ağır cezalara çarptıranlar bugün hukuktan söz
ediyorlar! Adaletsizliğin başat olduğu bir sistemde emekçilerin kanına ekmek doğrayanlar bugün
bize adaletin ne kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğunu vaaz ediyorlar! Bu kavramlara ne kadar içten
yaklaştıkları pratikleri ile ortadadır. Hapishane
önlerinde adaletsizliğe maruz bırakıldıklarını anlatmaları, binlerce devrimci ve yurtsever tutsağın
tecrit altında tutulduğu bir yerde mide bulandırıcıdır. Görüldüğü gibi faşizmin çözülerek tasfiyesi sonucunda ortaya çıkan neoliberal burjuva
demokrasisi de karakteri gereği söz konusu olan
işçi sınıfı ve Kürtler olduğunda ondan geri kalmamaktadır. Sermaye devletinin çıkarları gereği ezilen sınıf ve ulusu baskı altında tutmak
için herşeyiyle, kendi karakteri ile saldırmaktan çekinmemektedir.
Peki böylesi siyasal hukuki bir sürecin ardından neden hapishanelerdeki tüm darbeci faşistler serbest bırakıldı? Darbe tehlikesi artık
yok mu?…
Neoliberal burjuva demokrasisi bütün kurumları
ve yönetim anlayışıyla artık Türkiye’de yerleşmiştir. Özellikle ordunun darbeci dişleri söküldükten, direnişleri kırıldıktan sonra bu durum daha
da görünür olmuştur. Bu noktada 2013 yılında
yaşanan toplumsal gelişmeler bir dönüm noktası
oldu diyebiliriz. Haziran Direnişi’yle açığa çıkan
demokrasi özgürlük talep ve direnişleri darbeci
çetelerin özlemini duydukları o eski günlerin bir
daha geri gelmeyeceğini, bunun hiçbir toplumsal
temelinin kalmadığını (faşist İP çetesi çevresi
dışında!) gösterdi. Kitleler neoliberal burjuva demokrasisini özgürlük ve gerçek demokrasi önündeki engel görüp onu aşmaya çalışırken daha geri
bir noktaya yönlendirilemezdi. Umutlar burada
tükendi.
AKP iktidarı açısından ise içerde ve dışarda bü-
tün ağırlığını Sünni mezhepçilik kartına kaydırması yönetme kabiliyetini yitirmesine, özellikle
son birkaç yıldır neredeyse toplumun bütün kesimleri ile kavga eder duruma gelmesine yol açtı
ve bu sürdürülebilir değildi. Tansiyonu düşürmek zorunluydu. Neoliberal burjuva muhafazakarlığın karakteri gereği işçi sınıfı ve emekçilerin
talebini karşılamak, sonunu öngöremeyecekleri
şeyleri doğurabilirdi. Onların önüne TOMA’lar,
gaz bombalarıyla polis dikildi. Kürt sorunu neoliberal çözüm parantezinde yönetilebilir bir
pozisyonda umutvar durularak idare ediliyordu.
Tansiyonu düşürmek için en zayıf ‘düşman’ seçildi: Hapishanelerdeki darbeciler. Bu kesimlerin
artık direnişin kırıldığında dışarda olmamalrının
bir zararı olmaması bir yana, bir ‘barış’ ortamı
yanılsaması ortamı yaratarak üzerindeki basıncı
düşürebilecekti. Zaten darbecilerle olan hukuki süreçte öncellerinden öğrendikleri tüm kirli
pratiklerin sorumluluğunu da cemaate yüklemişlerdi. Kendileri adaletsizliği sonlandıran olarak
tebrikleri kabul edebilirlerdi. Tabi kimse onları
tebrik etmeyecek; darbeci zevatlar ise eski günlerin özlemiyle yansalar da, neoliberal burjuva
demokrasisinin içinden konuşmak zorunda olduklarının artık farkındalar.
CHP ve MHP’nin Cumhurbaşkanlığı için önerdiği ‘çatı adayı’ durumu yeterince özetliyor zaten…
Sermaye kesimleri ve onların politik sözcüleri
arasında uzlaşma her zaman mümkündür. AKP
iktidarı içerde ve özellikle dışarda yaşadığı sıkışmadan kurtulmak için böyle bir adım atmak
zorunda kalmıştır. Cemaatle giriştiği kavga nedeniyle yaşadığı kadro açığını ulusalcı kesimlerle
gidermek istiyor. Cumuhurbaşkanlığı ve ardından gelecek genel seçimlerde elini güçlendirmek,
iktidarını sürdürmek istiyor. Şunu biliyor ki,
iktidarını yitirmesi basit bir hükümet değişimi
olmayacak, bunun hukuki sonuçları olacak. O
her ne kadar iktidarı döneminin bütün günahlarını cemaate yıkarak kötü günlere hazırlık yapsa
da bu akıbetten kurtulamayacak.
Görüldüğü gibi iktidar savaşı tamamen sermaye kesimleri arasında geçmektedir. Her iki kesimin, işçi sınıfına, devrimcilere, Kürtlere dönük
suçları soruşturma konusu dahi yapılmıyor. İşçi
sınıfı, sermaye sınıfının bir bütün olarak sınıf
düşmanı olduğunu ayırdettiği, kendisi için sınıf
olduğu zaman egemenlerin işlediği bütün suçları
cezalandırabilecektir. İşte o zaman havaya kalkan balyozlar, olması gereken yere, neoliberal
burjuva demokrasisinin kalbine inecektir. Temel mesele balyozun kimin elinde olduğudur.
Ercan Akpınar
Sincan 1 No’lu F Tipi Hapishanesi
B1- 53
15
işçi meclisi
Demiryolu işçileri: “Direniş!”, “Hep birlikte!”
Tıklım tıklım, havasız, kalabalıklığından dolayı
yavaş ilerlemesinin yanında bazıları bir istasyonda yarım saatten fazla bekleyen banliyö trenlerinden, işçi sınıfının “Biz durunca hayat durur”
kavga uğultusu yükseliyor.
dışı turizm bir yana özellikle banliyölerde oturan
işçilerin kullandığı tren ağının kalitesini iyice
düşürecek, İngiltere’de olduğu gibi kazalara davetiye çıkaracak… yasa tasarısına karşı saf tutmuş
durumdalar.
4 ila 6'sı işliyor. Keza burjuva medyanın köpürterek verdiği ölçüde olmasa da, grevin lise öğrencilerinin bakalorya sınavlarının başlaması ile
çakışması tren kullanıcılarının tepkisinin demiryolu şirketine değil işçilere yönelmesine yol açtı.
Fransa’da demiryollarında örgütlü CGT, SudRail ve FO sendikalarının özelleştirmeye karşı
grev düzenledi…
Paris’te yüzlerce demiryolu işçisi ellerinde kırmızı sendika bayrakları ile yasa teklifinin geri alınması ya da değiştirilmesi talebiyle meclis önünde
gösteri yaptı. Demiryolcular otomobilleri bloke
edip polisi aşarak parlamento binasına yaklaşmaya çalıştılar. Şişeler attılar. Polis demiryolculara
karşı gaz ve cop
kullandı. Birkaçını yerlerde
sürükledi. Daha
sonra demiryolcular Paris’in en
yoğun işleyen
istasyonlarından
biri olan ve şehirler arası hatların
da bulunduğu
Montparnasse’ta
tren hattında yürüyüş yapıp hatları ateşe verdiler.
KuzeydekiLille
kentinde de demiryolcular belediye binasını kısa bir süre işgal
ettiler.
27 yıllık demiryolu işçisi Matthieu Chapuis,
“Dört Pazarın üçünde çalışıyorum” diyor. Üç vardiya çalıştıklarını ve trenlerin makas değişimini
yaptığını, ayda ise 1600 euro kazandığını söylüyor. “Üstüne üstlük, bir hata yapsam suçlu ben
olacağım. İnsanlar ölse hapse ben gideceğim.”
İşçiler akın akın Gare St. Lazare’dan meydana
çıktılar, “Direniş!”, “Hep birlikte!” sloganları ile
bir süre garın önünde durduktan sonra tekrar
istasyona inildi. Trende ilerlerken işçilerin sonunda buluşacağı Invalides istasyonu ile Champs
Elysees’de çıkışların kapatıldığı anons edildi.
Bu anons alaylarla karşılandı. Montparnasse garında inerek caddeye çıkıldı ve birkaç istasyon
ötedeki Invalides bulvarına ulaşıldı. Yol boyunca
sloganlar susmadı. Grevci işçiler ellerinde üyesi
oldukları sendikaların (CGT, FO ve Sud-Rail)
flamalarının yanı sıra kendi hazırladıkları dövizleri de taşıdılar. Bunlardan birinde “Kapitalizm
raydan çıktı, devrildi” yazıyordu! Polis, işçilere
kapatılan Champs Elysees bulvarına girilmemesi
için muhtelif yerlerde tertibat aldı. Eyleme kendi
talepleri için grevde olan müzisyenler de katıldı.
İşçiler hükümete taleplerini kabul etme çağrısı
yapan ve meydan okuyan konuşmaların yanı sıra
“Biz buradayız, yine döneceğiz, hep birlikte,
hep birlikte!” sloganları haykırıldı yürüyüşte.
Paris’te polisin gaz da kullandığı küçük çaplı çatışmanın ardından, Fransız burjuva medyası, sınıf düşmanımızın bilindik, ama hala etkili taktiğine sıkı sıkıya sarılmış, “Fransa bile grevlerden
bıktı” yazıyor. (“Bile”den asıl kasıt, burjuva medyanın dili söylemeye varmasa da, işçilerin haklarını mücadele ve grevlerle kazanmış olmasının
oluşturduğu toplumsal sınıfsal bilinç ve bunun
anayasal bir hak olarak sabitlenmiş olması.)
Grev, Fransa’da demiryolu ulaşımında yıllardır
yapılan en uzun süreli kesintilere neden oldu.
Demiryolu işçilerinin asli talebi, demiryollarını
rekabet ve özelleştirmeye açacak olan yasa tasarısının geri çekilmesi ve değiştirilmesi.
Türkiye’deki kamu sektöründeki mücadeleden
aşina olduğumuz bir süreç yaşanıyor. Öncesindeki yoklama ve yüklenmelerin henüz sonuç
Başbakan Manuel Valls, demiryolcuların uyguladığı “şiddet”i kabul edilemez bulduğunu söyleyip
yasa tasarısını savundu. Tekelci burjuvazinin
tipik söylemi ile, Valls, “ülkedeki durum bu iken
grev hem faydasız hem de sorumsuzluk” diye
bütün toplumu demiryolculara karşı kışkırttı.
Greve katılım gayet ölçülebilir olmasına rağmen
tekelci burjuvazi rakamlarla oynamaya devam
ediyor. İşçilerle sermayenin verdiği rakamlar
birbiriyle çelişiyor haliyle. Geçtiğimiz Çarşamba
günü başlayan greve işçilerin azınlık bir kesiminin katıldığı ve ülke çapında trenlerin sadece
üçte birinin iptal edildiği belirtiliyor.
Greve katılıma ilişkin verilen rakam ve oranlar
da mücadelenin bir parçası olmakla birlikte asıl
mücadele gerçek katılım alanında yaşanıyor. Peki
gerçek ne? Grev banliyö trenleri ve Charles de
Buna karşılık, eski Başbakanlardan (muhalefetteki) UMP’li François Fillon “SNCF (demiryolu
şirketi) müşterileri, kamu çıkarını umursamayan
az sayıdaki grevcinin elinde rehin durumunda”
diyor.
Grevin toplumsallaşması için sadece demiryolcular ile sınırlı kalmayan bir çabanın gerekli olduğu açık. İşçiler bunu herkesten fazla farkediyor
fakat geleneksel yordamları aşamıyorlar. Lyon’da
300 demiryolu işçisi Fransız devlet televizyonu France 3'e çıkıp Ulaştırma Bakanı Frederic
Cuvillier’le canlı yayında hesaplaşmak için televizyon binasına girme talepleri kabul edilmedi.
Marsilya’da ise demiryolcular istasyonda yolculara hitaben konuşmalar yaptılar. 1995'ten bu yana
demiryolunda çalışan Philippe Goalard, “Belki
de yeterince iletişim kurmadık. Grevin ikinci
haftasında mücadelemizi daha iyi anlatmalıyız” diyor.
Hükümetin en fazla kullandığı argümanlardan
biri de, demiryollarının “kara delik” olduğu ve 40
milyar euro’dan fazla borcu bulunduğu, eğer yasa
geçip de durum değişmez ise, borcun 2025 yılında iki katına çıkacağı.
Hükümet demiryolu işletmesi rekabete açıldığı
takdirde -bildik teranede olduğu üzere- durumun düzeleceğini ve bunun “herkesin çıkarına”
olduğunu pompalıyor kitlelere. Yasa tasarısını
imzalayarak özelleştirmeye kapı açan sendikaların varlığı da onları güçlendiren bir olgu.
Demiryolu grevinde çarpışan iki sınıfsal tutum, krizin faturasını işçilerin mi kapitalistlerin mi ödeyeceğinde odaklanıyor. Bu ise,
toplumun diğer kesimlerini hangi sınıfın kendi
yanına çekeceği ile belirlenecek.
vermemiş olması (iki sınıf açısından da), tekelci
sermayenin son virajı güçlü dönüp oyunun bütününü alma girişimleri, demiryolu işçilerinin mücadelesinin toplumsallaşmasını önleyerek, onları
tecrit ederek güçsüz düşürme, “ayrıcalık peşinde
koşuyorlar” gibi gösterme çabaları…. Buna karşılık, demiryolu işçileri işlerini ve sosyal sınıfsal
kazanımlarını yitirmelerine yol açacak, ülke içi/
Gaulle Havaalanı‘na giden hatları kısmen etkiledi. Ülke içi hatlarda da etkili oldu. Metrolar greve
katılmadı. Uluslararası trenlerin işleyişini çok
büyük oranda bozulmadı. Banliyöde greve katılmayan bir hat dışında trenler grevden etkilenerek
de olsa çalışıyor.
Buna karşılık şehirler arası trenlerde 10 trenden
Tekelci kapitalistler neoliberal dönüşüm programlarını tek çözüm olarak gösterme yönünde
yol alırken grevciler, gösterdikleri netlik ve kararlılığa karşın grevi toplumsallaştırmakta, işçi
sınıfının diğer bölüklerini yanlarına çekmekte,
geleneksel mücadele yordamlarını aşmaktaki
zayıflık nedeniyle zorlanıyorlar.
Düş değil bu hayal
değil he hey be hey
yetmişbin dev işçim kalktı
yürüdü.
kokuşmuş düzene sahip
çıkanın
kükreyen sel
gibi aktı
yürüdü yürüdü
yürüdü
yürüdü yürüdü
yürüdü
alnın çatına baktı yürüdü
yürüdü yürüdü….
güneş tepesinde kızıl bir
sini,
çıplak ayaklısı,
be hey
işten atılmışı, keser
dişlisi he hey be hey
sağır beyinlere ayak sesini
sesini sesini
paslı çivi gibi çaktı
genci, yaşlısı yaşlısı
yaşlısı
evinden dışarı çıktı
yürüdü yürüdü yürüdü
yürüdü yürüdü
patron karına he hey
be hey
dev adımlar selam
yazdı yarına he hey be
hey
işbaşından cadde
ortalarına
sert yüzünü,
yıllar yılı kapatılmış
gözünü gözünü
iki ateş baktı
yürüdü yürüdü
yürüdü
yürüdü yürüdü
yürüdü
sakatı, hastası,
yürüdü yürüdü yürüdü
yeter demek için
görmeye değerdi o
gözünü
yanık döşlüsü he hey
nasırlı elinde gürz gibi kini,
hak almaya
adamıştı özünü,
yürüdü
yürüdü yürüdü
yürüdü he hey be
hey
yürüdü he hey be
hey
yürüdü he hey be
hey
yürüdü
o barış yerine
kavgayı seçen,
alnının terini su
diye içen,
kıyıda köşede eline
geçen
yürüdü
Download