Burhan 60:Burhan.qxd

advertisement
EDİTÖR
Bismillahirrahmanirrahim
Mesnevî’ye kulak verelim:
Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini
de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda.
Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde
kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
Allah’ın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Allah işinin eseridir.Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir?
İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice
bil! Önünü gördüğün zaman ardını nasıl görebilirsin? Madem ki can,
harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem
o iş yapma kudretini yaratır? Ey oğul! Allah, her şeye muhittir. Bir işi
yapması, o anda diğer bir işi yapmasına mani olamaz.Şeytan, “Bima
ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.Adem ise “Zalemna
enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.
Günah ettiği halde edebe riayet ederek Allah’a isnad etmedi.
Allah’ın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail
oldu.
Yıl 5
Sayı 60
Eylül 2010
Âdem, tövbe ettikten sonra Allah, “Ey Âdem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?” O benim takdirim, benim kazam
değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi. Âdem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Allah, “İşte ben de onun için seni
kayırdım” dedi.
Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer.
Temiz şeyler temizler içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!
Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki
ikisini de anlayasın:
Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin
el... her iki hareketi de bil ki Allah yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla
mukayeseye imkan yoktur. İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın pişman olduğunu ne
vakit gördün? Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir
bahistir. Can bahsi başka bir makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebülhakem
sırdaştı. Fakat Ömer, akıl âleminden can âlemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil
olmakla beraber his ve akıl bakımından kâmildi.
Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir..Yine hikâyeye geldik; zaten ne zaman hikâyeden ayrıldık ki? Cehil bahsine
gelirsek o Allah’ın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikâyesinden
bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.
Bu dolaşık ve karmakarışık âlemde biz kimiz? Elif gibiyiz.
Elif’inse esasen, hiç ama hiçbir şeyi yoktur!
içindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl: Sayı: 60
Eylül 2010
SAHİBİ
Burhan Basın Yayın
4 Hayat Boyunca Ölçülü
Ve Dengeli Olmak
42 Bu Gidiş Nereye ?
Ersan BİLGİN
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Eğitim ve Tur. Ltd. Şti.
9 Allah’la Barışık Düzen
44 Seyyid Ahmed er Rufai
Hazretleri
Aydın BAŞAR
Takva
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
12 Ahlak
46 Şefaat İistenir Mi?
YAYIN KURULU
Ahmet HALİLOĞLU
Prof. Dr. Orhan ÇEKER
15 Zekat, Muhkem Bir
Farizadır
52 Ahmet Yüksel Özemre
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Serdar TAŞAR
YAYIN DANIŞMANLARI
Prof. Dr. İbrahim BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
Salih AYDIN
Musa KARACA
GRAFİK TASARIM
Burhan Ajans
Mehmet TALU
DAĞITIM ORGANİZASYONU
19 Çocuk Cemaati
56 Hüzün ve Umut
İçindeki Kudüs
Nihat Morgül
Ahmet Atvan
23 Ramazan Muştusu
Mahyalar
58 Muhabbet Bahçesi
Asim AYDOĞDU 0538 233 5000
Fiyatı
Tek Sayı: 6 TL
Ahmet HALİLOĞLU
1 Yıllık (12 Sayı) Abone: 72 TL
6 Aylık Abone: 36 TL
Yurtdışı
1 Yıllık Abone: 75 Euro
Abonelik İçin Hesap Numaraları
Posta Çeki No: 5091167
Türkiye Finans Sultanbeyli Şubesi
Hasan BAŞAR
Burhan Basın Yay.Eğt.Tur.Ltd.Şti.
Müşteri No 291928
IBAN No TR67 0020 6000 6300 2919 2800 01
Ziraat Bankası Sultanbeyli Şubesi
Hesap No: 1673–44165588-5002
IBAN TR690001001673441655885002
YAYIN VE İLETİŞİM ADRESİ
Mehmet Akif Mah.
26 D. Mehmet Doğan:
“Gerçek gençlik bayramı
29 Mayıs’tır”
Sultanbeyli / İST.
Faks: +9 (0216) 498 94 00
60 Misyonerlikten
Müslümanlığa
Ayşe BAĞCIVAN
Röportaj: Aydın BAŞAR
Kuran Kursu Cad.No: 87
Tel: +9 (0216) 498 94 00
Yusuf ELİBOL
30 Çoğalma Tutkusu
66 Muhafaza Eden
Muhafaza Olunur
Hatice FURHAN
Fuat TÜRKER
İNTERNET ADRESİ
[email protected]
www.burhandergisi.com
BASKI
Milsan A.Ş. 0212 697 1000
YAYIN TÜRÜ
Aylık Süreli Yayın
Gönderilen yazılarda editör ve yayın kurulu
değişiklik yapabilir. Gönderilen yazılar iade
edilmez. Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı
yapılabilir.
Yayınlanan reklamlardaki ürün ve hizmetlerin
sorumluluğu reklam verene aittir.
32 Kur'an’daki Sünnet
Dr. Ebubekir SİFİL
70 Burhan Çocuk
Musa KARACA
4
Hayat Boyunca Ölçülü Ve
Dengeli OLMAK
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
ZEKÂT, MUHKEM BİR
FARİZADIR
Mehmet TALU
42
ŞEFAAT İSTENİR Mİ?
Prof. Dr. Orhan ÇEKER
56
Misyonerlikten Müslümanlığa
Ayşe BAĞCIVAN
66
9
BU GİDİŞ NEREYE ?
Ersan BİLGİN
46
Hüzün ve Umut İçindeki
Kudüs
Ahmet Atvan
60
Muhafaza Eden Muhafaza
Olunur
Hatice FURHAN
HAYAT
BOYUNCA
ÖLÇÜLÜ VE
DENGELİ
OLMAK
Hz. Peygamber Efendimiz, bir hadîs-i
şeriflerinde: "Îtidâl, teennî, hal ve gidişce
iyi olmak, peygamberliğin yirmi beş
cüz'ünden biridir." (Muvatta, Şaar, 17) buyurarak; biz Müslümanları her işte ve her konuda aşırılıklardan uzak durarak dengeli
olmaya dâvet etmektedir.
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
İnsanoğlundan ne melek olması bek-
Yüce dinimiz İslâm; yeme, içme, giyim,
kuşam, eşya kullanımı, ibâdet gibi her konuda aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı
emretmiş, ifrât ve tefrîti yasaklamıştır. Bu sebeple işlerin en hayırlısı îtidal üzere olanıdır.
Yüce Allah, kâinâtı ve bütün varlıkları dengeli
bir şekilde yaratmış ve kullarına da her hususta ölçülü ve dengeli davranmalarını emretmiştir. Bir âyet-i kerîmede şöyle
buyurmuştur:
lenmeli ne de haddi aşmasına müsâade edilmelidir. O her zaman insan
olduğunun idrâki içinde bulunmalı,
iyiye tâlip olmalı ve şeytandan uzak
"Allâh semâyı yükseltti ve mîzânı
koydu. Öyleyse, sakın taşkınlık edip ölçüyü bozmayın." (er-Rahmân sûresi, 55/78)
durabilme azim ve gayretini göstermelidir. Her husûsta orta yolu tâkip
etmelidir.
4
Vehb bin Münebbih şöyle der: "Her
şeyin iki ucu ve bir ortası vardır. Bu uçların birinden tutulursa, diğer uç ağır
basar; ortasından tutulursa, iki uç da
dengede kalır. Öyleyse her şeyin ortasından tutmaya bakın!" (Heysemî, Mecmaüzzevâid, VIII, 112)
Eylül 2010
Şeytan, insanları iki yolla kandırmaya çalışır.
Bunlardan hangisinde muvaffak olursa fark etmez.
Çünkü netîcesi aynıdır. Birisi aşırılık diğeri de gevşekliktir. Yüce Allah, kulları için tembelliğe varmayan
bir kolaylığı istemektedir. Allâh'ın kulları için kolaylaştırdığı dini, kulların Allâh adına zorlaştırmaları
doğru bir hareket değildir ve buna yetkileri de yoktur.
Hz. Âişe annemizin bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber
Efendimiz girer ve:
"- Bu kadın kim?" diye sorar. Âişe validemiz:
“-Bu, filân hanımdır.” dedikten sonra, onun çok
namaz kıldığından bahseder. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem sallallâhu aleyhi ve selem:
"-Bunları saymana gerek yok; gücünüzün yettiği nispette ibâdet etmeniz size yeter. Allâh'a yemin
ederim ki siz bıkıp usanmadıkça Allâh usanmaz!" buyurur. (Buhârî, Îmân, 32) Hz. Peygamber Efendimiz,
bir başka hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyurmuştur:
"Farz olmayan amellerden gücünüz yettiği
kadar yapın. Çünkü amellerin en hayırlısı, az
da olsa devamlı olanıdır." (İbn-i Mâce, Zühd, 28)
Ashâb-ı kirâmdan üç kişi, bir gün Sevgili Peygamberimiz'in ibâdetini öğrenmek için muhterem vâlidelerimize soru sormuşlardı. Onlar da gördüklerini
anlattılar. Efendimiz'in îtidâl üzere yapmış olduğu ibâdetlerini az gören bu kimseler kendi kendilerine:
“-Allâh'ın Rasûlü nerede biz neredeyiz? Onun
geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” dediler.
İçlerinden biri:
“-Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece
uyumaksızın namaz kılacağım.” dedi. Bir diğeri:
“-Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim.” dedi.
Üçüncü sahâbî de:
“-Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak
kalacak, asla ve kat’a evlenmeyeceğim.” diye söz
verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
"- Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allâh'a yemin ederim ki ben, sizin Allâh'tan en
çok korkanınız ve O'na en saygılı olanınızım. Fakat
ben, bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece
hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da
evleniyorum. Şunu iyi biliniz ki, benim sünnetimden
yüz çeviren kimse, benden değildir." (Buhârî,
Nikâh, 1)
Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şeriflerinde
ibâdet ve istirahat hayatı ile âile ve medenî çalışma
hayatını bir vecize halinde özetledikten sonra “işte
benim yolum budur, bu yoldan ayrılanlar benden değildir” buyurmakla, Müslümanlıkta ruhbanlık ve dünyayı terk etmek olmadığını açık bir şekilde belirtmiştir.
Peygamberimiz'in nâfile ibâdetlerinin îtidâl üzere olması, ümmet için bir rahmet vesilesidir. Bu husûsta
kendisini örnek alanlar, herhangi bir zarara uğramadıkları gibi kimse tarafından da kınanmazlar. Herkesin her zaman çok ibâdet etmeye gücü yetmez. Bu
sebeple her fert, gücünün yettiği kadar nâfile ibâdet
yapmakta serbest bırakılmıştır. Diğer taraftan ifrâta
varan bir ibâdet, Allâh'tan daha çok korkma ve daha
dindar olma anlamına gelmez.
Fahr-i Kâinât Efendimiz'in hadîs-i şerifte yasakladığı şey, dinde haddi aşmak ve bir nevî ruhbanlığa
meyletmektir. Çünkü İslâm ruhbanlığa müsâade etmemektedir. Allâh Teâlâ; "Ey îmân edenler! Allâh'ın
Eylül 2010
5
Bunun üzerine Efendimiz sallallâhu aleyhi ve selem
şöyle buyurdu:
"- Şüphesiz ki ben, bunlarla emrolunmuş değilim. Elbette sizin üzerinizde nefislerinizin hakkı vardır.
Bazen oruç tutun, bazen tutmayın. Gece hem ibâdet
edin hem uyuyun. Ben hem ibâdet ederim hem de
uyurum. Oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım
günler de. Et yediğim gibi hanımlarımla da berâber
olurum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Sonra sahâbeyi toplayıp onlara bir konuşma yaptı ve şunları söyledi:
size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize
haram etmeyin, haddi aşmayın. Çünkü Allâh haddi
aşanları sevmez." buyurur. (el-Mâide sûresi, 5/87)
Bu âyetin nüzul sebebi, mevzûmuz hakkında güzel bir
ölçü sunmaktadır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve
selem, bir gün sahâbeye kıyâmetten bahsetmişti.
Onlar da çok duygulanıp ağladılar. Sonra içlerinden
on kişi Osman bin Maz'ûn'un evinde toplandı. Aralarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali de vardı. Yaptıkları istişâre neticesinde, bundan böyle dünyadan el etek
çekmeye, kendilerini hadım ettirmeye, gündüzlerini
oruçla, gecelerini de sabaha kadar ibâdetle geçirmeye, et yememeye, kadınlara yaklaşmamaya, güzel
koku sürünmemeye ve yeryüzünde gezip dolaşmamaya karar verdiler. Bu haber Peygamber Efendimiz'e ulaşınca, kalkıp Osman bin Maz'ûn'un evine
geldi, fakat kendisini evde bulamadı. Hanımına,
Osman ve arkadaşlarının kendisine gelmeleri için
haber bıraktı. Onlar da Peygamber Efendimiz'in huzuruna çıktılar. Efendimiz, karar aldıkları husûsları
kendilerine sayarak:
"- Bu konularda ittifak etmişsiniz, öyle mi?"
dedi. Onlar:
“- Evet, ya Rasûlallâh! Bizim böyle karar almakta hayırdan başka bir gayemiz yoktur.” dediler.
6
"Birtakım kimselere ne oluyor ki, hanımlarıyla
beraber olmayı, yeme içmeyi, güzel koku sürmeyi,
uyumayı ve meşrû sayılan dünya zevklerini kendilerine haram kılıyorlar. Şüphesiz ki ben, size keşiş ve
ruhbân olmanızı emretmiyorum. Benim dinimde et
yemeyi terk etmek, kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip manastırlara sığınmak da yoktur. Ümmetimin seyahati oruç,
ruhbânlıkları ise cihaddır. Allâh'a ibâdet ediniz, O'na
hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, Ramazan orucunu tutunuz. Siz dosdoğru olunuz ki, başkaları da
öyle olsun. Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları yüzünden helâk oldular. Dini kendilerine zorlaştırdılar,
Allâh da onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar, onların artıklarıdır." (Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 207-208)
Sevgili Peygamberimiz, biz ümmetinin önceki
ümmetler gibi dalâlete düşerek Allâh'ın gazâbına uğramaması için önemli husûsların üzerinde durmuş ve
hayatın nirengi noktalarına işâret etmiştir. İnsanlar için
tâyin edilmiş olan hedefe varabilmek için yapılması
gerekenin itidâl üzere, akıllıca ve devamlı bir gayret
olduğunu şu hadîs-i şerîfiyle en açık bir şekilde ifâde
etmiştir:
"...Orta yolu tutunuz. Amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allâh'a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası
çalışınız. Bir parça da geceden faydalanınız.
Aman acelesiz ve telâşsız gidin, orta yolu tutun
ki varacağınız hedefe ulaşabilesiniz." (Buhârî,
Rikâk, 18) Edirneli Hâtemî hadîsin açıklaması mâhiyetinde şöyle der:
Erişir menzîl-i maksûduna âheste giden
Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.
Eylül 2010
"Ağır ve temkinli hareket edenler gitmek istedikleri yere kolaylıkla varırlar. İşlerinde lüzumsuz yere
acelecilik edenler ise çok defâ engellerle karşılaşırlar,
elleri ayakları birbirine karışır."
Sevgili Peygamberimiz îtidâle o kadar önem verirdi ki "gözümün nûru" dediği ve çok sevdiği namaz
ibâdetini dahi orta hâlde yapmayı emrederdi. Bir gün
mescide girmişti. İki direk arasına uzatılmış bir ip gözüne ilişti:
"- Bu ip nedir?" diye sorunca, sahâbîler:
- Bu, Zeynep bint-i Cahş'a ait bir iptir. Namazda
ayakta durmaktan yorulunca ona tutunuyor, dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz:
"- Onu hemen çözünüz. Biriniz istekli olduğu zaman nâfile namaz kılsın, yorgunluk ve
gevşeklik hissettiği zaman ise yatıp uyusun."
buyurdu. (Buhârî, Teheccüd, 18)
maktan, taşkınlık yapmaktan sakınır. Bu prensiplere
uymayanlar, dünyada birtakım belâ ve musîbetlere
uğradıkları gibi âhirette de cezayı hak ederler. Böyle
kimseler, başka insanlar tarafından sevilmezler. Kendilerinden uzak durulmak istenen kişiler konumuna
düşerler. Bu sebeple Efendimiz; "Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular."
(Müslim, İlim, 7) buyurarak her husûsta îtidâl üzere
olup haddi aşmamayı tavsiye etmişlerdir.
Her hareketinde olduğu gibi kişi sevgisinde ve
nefretinde de îtidalli olmalıdır. Sevdiği bir kimse konusunda çok aşırı gitmemeli, nefret ettiği kimseden
de tamâmen irtibâtı kesmemelidir. Bunun gerekçesini
Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle bildirmektedir:
"Dostunu severken ölçülü sev, zîrâ günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü bir şekilde buğzet, çünkü günün birinde dostun olabilir."
(Tirmizî, Birr, 60)
Câbir bin Semüre (radıyallâhu anhümâ); "Namazlarımı Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte
kılardım. Onun namazı da, hutbesi de normal uzunlukta, îtidal üzere idi." demektedir. (Müslim, Cum'a,
41-42)
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selem, ashâbını
da bu ahlâk ile yetiştirmiş ve onları bütün insanlara
örnek olarak takdim etmiştir. Vehb bin Abdullah radıyallâhu anh şöyle anlatır:
İyi bir Müslüman, ölçülü ve dengeli bir insan,
her türlü davranışında, işinde ve sözünde haddi aş-
"Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Selmân ile
Ebü'd-Derdâ'yı kardeş ilân etmişti. Bu sebeple Sel-
Eylül 2010
7
Görüldüğü gibi ashâb-ı kirâm birbirlerini uyararak orta yolda ilerlemeye gayret ederlerdi. Îkâz edilen kimse de hiçbir zaman kırılıp gücenmeden
arkadaşını dinler ve ona tâbî olurdu. Bu hâdisede
Selman -radıyallâhu anh-'in dirâyeti kadar, Ebû'dDerdâ -radıyallâhu anh-'in hakka uyma, kardeşliği
gözetme ve arkadaşı ile iyi geçinme gibi güzel hasletleri de hemen göze çarpmaktadır.
Bugün, içinde yaşadığımız toplumda çevremizde yaşayan birçok insanın İslâmî ölçüyü kaybettiğini görüyoruz. Kimisi, bu ölçüyü ibâdette
kaybediyor. Aşırı ibâdet edenler olduğu gibi, ibâdet
konusunda gevşek davrananlar da var. Kimisi, bu ölçüyü harcamalar konusunda kaybediyor. Aşırı israf
edenlerin yanında çok cimri davrananların var olduğunu da görüyoruz. Hâlbuki Yüce Allah, harcama konusunda müsrif olmayı da cimri olmayı da
yasaklamıştır. Kimisi, bu ölçüyü ticâret yaparken kaybediyor. Ticâretin bir ibâdet olduğunu unutuyor, aşırı
derecede para kazanma hırsı ile bütün değerleri alt
üst ediyor.
mân, Ebü'd-Derdâ'yı zaman zaman ziyaret ederdi. Bir
ziyareti esnâsında, hanımı Ümmü'd-Derdâ'nın üzerinde oldukça eskimiş elbiseler gördü. Ona:
- Bu hâlin ne, diye sorunca, kadın:
- Kardeşin Ebü'd-Derdâ dünya malı ve zevklerine önem vermez, dedi. O esnâda Ebü'd-Derdâ eve
geldi ve hazırlattığı yemeği Selmân'a ikram edip:
“- Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum.”
dedi. Selmân:
“- Sen yemedikçe ben de yemem.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebü'd-Derdâ sofraya oturup
yemek yedi. Gece olunca Ebü'd-Derdâ teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selmân ona:
“-Uyu!” dedi. Ebü'd-Derdâ uyudu, bir müddet
sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selmân yine:
“- Uyu!” diyerek kalkmasına mâni oldu. Gecenin sonlarına doğru Selmân:
“- Şimdi kalk!” dedi ve birlikte kalkıp namaz kıldılar. Sonra Selmân, Ebü'd-Derdâ'ya şöyle dedi:
“-Senin üzerinde Rabbin'in, nefsinin ve âilenin
hakkı vardır. Hak sâhiplerinin her birine hakkını ver.”
Daha sonra Ebü'd-Derdâ, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e gidip olup biteni anlattı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz:
«-Selmân doğru söylemiş!» buyurdu. (Buhârî,
Savm, 51; Edeb, 86)
8
Kimileri de siyâset yapayım ve insanımızı kurtarayım derken kendini kaybediyor. İslâmî ölçüleri,
îtidâli ve dengeyi öyle kaybediyor, öyle yoldan çıkıyor
ve kayboluyor ki, bulabilene aşk olsun. Kimisi, sevgi
ve nefretini nerde ve nasıl kullanacağını bilmiyor.
Bugün göklere çıkardığını yarın yerin dibine batırıyor.
Bugün iyi dediğine yarın kötü diyor. Hâlbuki İslâm,
bizden her zaman ve her yerde istikâmet üzre olmamızı ve âdil olmamızı ister. Müslüman da ilkeli, tutarlı,
dengeli, düzenli, nizamlı bir insandır. Rabbimizin
emirleri yerine getirilip, yasaklarından kaçıldığında bu
ölçü muhafaza edilmiş olur. Zaten önemli olan da
budur. İnsanlar, Yüce Allah’ın emirlerini dünyalık bir
menfaat elde etmek için yerine getirmeye başlayınca
ilkesizliğe düşmüş oluyorlar. Bu ilkesizlik de beraberinde her türlü dengesizliği getiriyor.
Netice olarak, insanoğlundan ne melek olması
beklenmeli ne de haddi aşmasına müsâade edilmelidir. O her zaman insan olduğunun idrâki içinde bulunmalı, iyiye tâlip olmalı ve şeytandan uzak
durabilme azim ve gayretini göstermelidir. Her husûsta orta yolu tâkip etmelidir.
Not: Bu yazı, Ömer Çelik, Mustafa Öztürk ve
Murat Kaya’nın müştereken hazırladıkları “Üsve-i Hasene” isimli kitabın birinci cildinin “Peygamber Efendimiz’in Îtidâli” konusu biraz özetlenerek ve bazı
ilâveler yapılarak hazırlanmıştır.
Eylül 2010
Allah’la
Barışık
Düzen
esnevi’de anlatılan fil hikâyesinde, fil
hakkında gözü kapalı yorum yapanların onu hortum veya dişten ibaret
sandıkları anlatılır. Bugün birileri bu hikâyedekine benzer bir tavırla İslam’ın ne olduğu
konusunda fikir yürütüyor. Onun “sistem” ve
“hukuk” alanına bakan yönlerini görmezden
gelerek, onu salt ahlak öğretisi olarak tanımlamaya ve tanıtmaya çalışıyorlar. Böylece
“işine geldiği kadarına vurgu yapan” bir din
anlayışının örneğini sergiliyorlar.
M
Aydın BAŞAR
Şuurlu Müslümanların çeşitli plat-
İslam’ın muhtevası içerisinde bulunan
bazı konulara kimse girmek istemiyor. Kim ne
yapacaksa putları yıkmadan, katırları ürkütmeden yapmaya çalışıyor. İslam’ın hukuk ve
düzen alanındaki öğretilerinden bahsederek
kimse kimsenin ağzının tadını kaçırmıyor.
form veya ortamlarda adaletli bir
düzen ve hukuk devleti ile ilgili isteklerini ve görüşlerini yüksek sesle
dile getirebilmeleri gerekir. Kuşkusuz ki Müslüman toplumda adalet ve
hak kavramları üzerinde en fazla konuşma hakkı olanlar adaleti emreden İslam’ın müntesipleridir.
Yüce Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin, fasıkların, kafirlerin ve münafıkların
ta kendileri olduklarını bildiren Kur’an ayetleri (Bakınız; Maide 44) hutbe ve vaazlarda
zikredilmiyor. Dolayısıyla camiler bizi;
Kur’an’ın bu ayete taalluk eden alanlarda söz
söylediği ve Müslümanlara sorumluluklar
yüklediği gerçeği ile yüz yüze getirmiyor. Yani
cami bizi bilinçli bir Müslüman yapmıyor.
Efendimiz’in Hicret esnasında kumluk
ve kayalık bir yer olan Kuba’da derme çatma
bir mescit inşa etmesine, sonra Medine’de ya-
Eylül 2010
9
pılan ilk işin yine mescit inşa etmek olduğuna bakılırsa “mescit” meselesinin İslam’da ne kadar temel bir
mesele olduğu anlaşılır. İslam’ın en sağlıklı bir şekilde
öğretildiği ve yayıldığı merkez olan mescit, bugün
“namaz kılınan yer” olarak algılanıyorsa, bu durum
onun fonksiyonunu yitirdiğine bir alamettir.
İslam’ın hukuk ve düzen alanlarına ilişkin yönüne ambargo koyan bir mescidin orijinal işlevini sürdürdüğünü kim iddia edebilir? Böyle bir mescit
ideolojilerin baskı ve dayatmalarına karşı koyamadığı
gibi zaman zaman da onların borazancılığını üstlenir.
Nitekim minberlerden yankılanan demokrasi ve laiklik methiyeleri bunun bir ispatıdır.
Ne zaman ki mescitler orijinal işlevlerine döner,
ne zaman ki mescitlerde İslam, her yönüyle anlatılmaya başlanır, o zaman umutlanmamız için geçerli
bir sebebimiz olacaktır. Çünkü bugünkü Müslümanların çıkış ve kurtuluşu, İslam’a bir bütün olarak sarılmalarına bağlıdır. Mescidin işlevlerini yitirmesi
neticesinde merkezlerini kaybeden Müslümanların
bugün çözmesi gereken daha birçok problem vardır.
Referansımızı nereden alıyoruz?
Bir konuya olan bakış açımız neyi referans
kabul ettiğimize göre değişir. Demokrasi, laiklik ve
benzeri kavramları referans olarak kabul ediyorsak
ulaştığımız sonuçlar farklı; Kur’anî kavramlardan yola
çıkıyorsak ulaştığımız sonuçlar farklı olacaktır. Her iki
kanalı kıyaslamamızın bir mahzuru yoktur çünkü her
iki referans noktasından yola çıkan insanlar da “toplum” ortak noktasında buluşurlar. Yani din de din dışı
felsefeler de bize toplumla ilgili ilkeler verir. Burada
biz hangisini referans kabul etmeliyiz? Demokrasi ve
laiklik gibi kavramlar bizi “Allah’la barışık bir
düzen”e götürüyor mu? Eğer öyleyse bu kavramların başımızın üstünde yeri var. Fakat ya götürmüyorsa? O zaman da hala din ve laiklik sentezleri
yapmaya, demokrasi nutukları atmaya devam mı
edeceğiz?
Bırakın İslam’ı, demokrasi ve laiklik gibi kavramlarla bağdaşlaştırmayı, bu kavramların İslam’a ait
larvamlar olduğunu iddia edenler bile var. Bugün
hâkim güç hangisiyse o gücün papağanları onların
türküsünü söylüyor. Kelli felli İslamcılar rüzgârı arkalarına aldılar ve bize yabancı olan kavramların içselleştirilmesi için çalışıyorlar. Bütün bunlar Allah’la
barışık bir düzen içinde olmadığımız için başımıza geliyor. Şayet Allah’la barışık bir düzen içinde olsaydık
kimse bu yabancı kavramları kullanma ihtiyacı hissetmeyecekti.
Karşımızdaki “sentezleme” rüzgârına karşı
bütün bunları söylemek ve Allah’la barışık bir düzenden bahsetmek bugün hakikaten çok zorlaştı. Günümüz koşullarına göre İslamî kılıflara sokulmuş ancak
hiç de İslamî olmayan fikirleri paylaşıp alkış toplamak
varken Allah’la barışık bir düzeni anlatmak ahir zamanın sarp yokuşlarından birisi olsa gerek.
Bu iş İslam’ın “son kalesi” olmayı her türlü
dünyevi refaha tercih eden ve zincir kabul etmeyen
hür yüreklerin işidir. Ve bu sözleri anlamak için de
önce Eshab-ı Kehf’i anlamak gerekir. Çünkü biz kalben ve zihnen zulüm düzeninden soyutlanarak o mağaraya sığınmadıkça kendimizi reel politik ve
konjonktür çıkmazından kurtaramayız. Dolayısıyla da
İslam’ın ideallerini bir masal, bir hikâye, bir ütopya
gibi algılama hastalığına yakalanırız.
Müslüman’ın referansı her alanda tartışmasız
Kur’an ve sünnettir. Ahlak alanında da, hukukta da,
kişisel alanda da, içtimai alanda da bu böyledir. Fakat
birileri kendi güç ve imkânlarını yitirmemek adına
bizim referanslarımızı inkar ediyor, dışlıyor ve “benim
referansım Kur’an ve sünnettir” diyenleri mürteci, gerici ve yobaz ilan ediyor. Bu tavır ile diğer alanlarda
olduğu gibi, hukuk alanında da karşılaşıyoruz. Yani
birileri diyor ki: “Bütün bu alanlarda başrolde
ancak biz oynayabiliriz, size gelince; bu demokrasi oyununda ancak siz bir figüran olabilirsiniz.” Senaryo yazılmış ve roller çoktan
10
Eylül 2010
lendiren alanlarda her zaman söyleyecek sözü ve
gözü elbette olacaktır.
Müslüman kendisini toplumsal meselelere müdahil hissedebildiği oranda Müslümanlığını gerçekleştirir.
İslam’ı
ruhban
anlayışlarla
yorumlayamayacağımıza göre onun sosyal/içtimai
hedeflerini inkâr etmenin de bir mantığı olamaz.
Kur’an ve sünnet, zulmü engelleme ve adaleti ikame
etme görevini Müslüman’a yüklemiş ve ondan zulme
eliyle, diliyle ve kalbiyle müdahil olmasını istemiştir.
paylaşılmış. Meseleye geniş açılı bakabilenler senaryoyu deşifre ediyorlar. “Hukuku ancak ben yaparım, gerekirse de yine ben delerim” diyen zorba
güç ise hukukun referansı konusunda da Müslümanları konuşturmak istemiyor.
Müslüman bir toplumda yaşayacağız ama
kendi yönetim ve hukuk alanımızla ilgili bir takım konulara girmemiz sakıncalı olacak. Hiçbir zaman Müslüman kimliğimizi önceleyen bir tarzda düzen ve
hukuk alanında konuşamayacağız; adaletli bir sisteme
olan özlemimizi dile getiremeyeceğiz ya da bize müsaade edildiği kadarını konuşacağız. İşte zorba zihniyetin Müslümanlara layık gördüğü konum budur.
Böyle bir ortamda düzen ve hukuk alanlarında kendi
köklerimizden beslenmekten bahsedecek olursak çok
büyük bir suç işlemiş oluruz. Fakat “falanca ecnebi
devletin hukukunu aparalım” dediğimizde bizden
iyi “çağdaş” olmayacaktır.
Figüran olmaya razı mıyız?
Burada şunu net bir dille ifade etmeliyiz ki; referans meselesinin önemini kavrayan bir Müslüman,
her meseleye insan hakları ve özgürlükler bağlamında
yaklaşmak durumunda olmadığının da farkına varır.
Çünkü “inanç” merkezli hayata bakanlar, konuşulması gereken yerde konuşmanın bir “insan hakkı” olmanın da ötesinde dinimizin bir gereği olduğunu
idrak ederler. Bu nedenle Müslüman’ın, toplumu ilgiEylül 2010
Kur’an ve sünnetin Müslümanlar için çizdiği bir
yol haritası ve gösterdiği bir ufuk var. Kur’an ve sünnet, insan ve toplum hayatını ilgilendiren her konuda
zaman ve mekândan bağımsız olarak söz söylemeye
devam eder. Her çağda Müslüman’ın mükellef kılındığı toplumsal vazifeler olmuştur. Onun bu vazifeleri
yapabilmesi için de düzen ve hukuk alanlarında talepleri olacaktır. Kuşkusuz ki bu taleplerin bir takım
çıkar çevreleriyle çatışması kaçınılmazdır. Buna karşın Müslüman; -uzanıp almadığımız müddetçe- kimsenin bize bir şeyleri hediye etmeyeceğini de
bilmektedir. Nitekim hayat denilen mefhum talepler
ve gayretler olmaksızın ancak bir çeşit köleliğe razı olmaktır. Bu tür bir kölelikte; benimle ilgili konuları bile
başkasının benim adıma konuşması ve benim adıma
karar alması söz konusudur. Müslüman böylesine
edilgen olmayı ve silik kalmayı kendisine layık göremez, görmemelidir…
İslam, Müslüman’dan toplumsal hayatın başrolünde oynamasını ve ahlaktan hukuka kadar hemen
her türlü alanda söz söyleyebilecek yetkinliğe ulaşmasını bekler. Başrolde Müslüman’ın olması demek,
hakkın adaletin ikame edilmesi demektir. “Hakkın
gelmesi, adaletin ikame edilmesi” gibi idealler
de nostaljik hevesler değil, insanlığın hasret kaldığı
yüce hedeflerdir. Ve bu konular müteahhitleşen mücahitler kötü örneğinden yola çıkılarak hafife alınamaz.
Sonuç:
Şuurlu Müslümanların çeşitli platform veya ortamlarda adaletli bir düzen ve hukuk devleti ile ilgili
isteklerini ve görüşlerini yüksek sesle dile getirebilmeleri gerekir. Kuşkusuz ki Müslüman toplumda adalet ve hak kavramları üzerinde en fazla konuşma
hakkı olanlar adaleti emreden İslam’ın müntesipleridir. Allah’la barışık düzeni talep etmek bir suç olmadığı gibi en büyük erdemlerden biridir. Nitekim insan
hakları evrensel beyannamesinin 28. maddesine göre
de: Her insanın iş bu beyannamede yer alan hak ve
hürriyetlerin eksiksiz gerçekleşmesini sağlayacak toplumsal ve milletler arası bir düzen talep etmeye hakkı
vardır. (Bkz. Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s. 302)
11
AHLAK
fendimizin ahlakı nasıldı diye sorulunca Hazreti Aişetül Tahire Validemiz “ Siz Kuran okumuyor
musunuz? O’nun Ahlakı Kuran ahlakıydı” diye cevap verir. Evet; Efendimiz
sav. Nübüvvet mayası icabınca sadece
hayatını Kur’an’a göre tanzim etmekle
kalmamış; bizatihi Kur’an’ın ademoğulları arasında oluşturmayı hedeflediği
insan-ı kamil prototipinin emsalsiz bir
numunesi, eşsiz bir kameti olarak insanlık semasını aydınlatmıştır. O’nun hususi
vasıfları bizatihi Cenab-ı Allah tarafından övülmüştür.
E
Ahmet HALİLOĞLU
İman, ihsan, haşyet, huşu,
huzur ve yakin gibi insanı -tabiri caizse- melekleştiren
tüm ulvi ve kudsi ahvaller
kalpte tecelli ederken; yine
insanı hayvandan da aşağılara indiren şirk, küfr, kibir,
riya,
gıybet,
ucub,
vehen(dünya sevgisi) gibi
tüm nefsani ve şeytani hasletler de yine kalp latifesinde
zuhur etmektedir.
12
“ Şüphesiz sen yüce bir ahlak
üzeresin” (Kalem Suresi /4)
İbni Kesir tefsirinde zikredildiğine
göre; Efendimiz sav Kur’an’ın temsilcisiydi. Yani bir nevi canlı/yürüyen Kuran
hükmündeydi.
Kur’an Ahlakı artık
O’nun seciyesi olmuş ve Efendimiz sav.
Kur’an’ın emir ve yasaklarını yerine getirmede hiçbir şekilde zorluk çekmediği
gibi, herhangi bir gecikmeye de mahal
vermiyordu. Tasavvufun amacı da nefsin
tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi ile; İslam’ı
emir ve yasaklarını yerine getirmede herhangi bir gecikmeye ve sıkıntıya mahal
bırakılmadan gerçekleştirilmesidir.
Eylül 2010
İmam el-Buhari’nin el-Edebül Müfredinde
zikrettiği hadis-i şerifte bu meseleye delildir:
“Muhakkak Allah beni ahlâkın üstün değerlerini tamamlayayım diye gönderdi”.
Tefsirül Münir’de zikredildiği üzere ahlakın
üstün değerleri yani mekarimi ahlak dünya, din
ve ahiretin salahına dair olan her şey demektir.
Her peygamber kendi devrinin mucizesi ile
gönderilmiştir. İsa as zamanında tıp ilminin insanlar nezdinde revaçta olması nedeniyle Hazreti İsa Mesih as’a tıp ilmine dair mucizeler
verilirken; Musa as’ın devrinde büyü ve sihrin
ön planda olması nedeniyle de Hazreti Musa’nın yedi(eli) ve asası sihrin batıllığını ve zayıflığını ortaya koymak için mucize olarak
kendisine bahşedilmiştir. Efendimiz sav. Devrinde de Araplar edebiyata özel önem veriyorlardı. Bu nedenle de Efendimizin en büyük
mucizesi Kuran-ı Kerim olmuş ve Kuran Arapların en edip ve fasihlerini dahi belagatıyla, fesahatıyla ve rabbani ahengiyle susturmuştur. Yine
Efendimiz sav’in dünyaya teşrif buyurdukları
dönemde insanlık adalete ve güzel ahlaka muhtaçtı. Küfrün, şirkin ve nifakın kesif karanlığı insanlığın üzerine bir karabasan gibi çökmüş, en
temel insani değerler ayaklar altına alınmıştı.
İnsanlar güç ve paraya önem veriyorlardı. İşte
Arabistan semalarında doğan Efendimiz sav.’in
güneşi; insanlığın en muhtaç olduğu devrede insanlığa insanlığı öğreten şuaları yayıyordu.
Efendimizin yeryüzüne saçtığı ve tamamladığı
üstün ahlaki umdeler; bugün de insanlığın muhtaç olduğu, paha biçilemeyen ve maalesef asrımızda az bulunan değerlerdir.
Bu noktada üzerinde durulması gereken
tasavvufun konusu ve meşguliyetleri olmalıdır.
İslami ilimlerin tedvin öncesi döneminde fıkhul
batın olarak isimlendirilen tasavvuf; öteden beri
kalp ve kalbi meseleler ile ilgilenmiş; hatta mutasavvıflar mesailerini bütün bütün Ahlak-ı
Nebeviye ulaşmak için sarf etmişlerdir dense sezadır. Zira Konyalı Mehmed Vehbi Efendi merhumun İbni Abbas’tan naklettiği üzere
yukarıdaki ayette geçen ahlaktan kasıt din-i mübindir. Dini kendi kalbinde tekmil olmayan;
diğer bir ifade ile İslam’ın ve Kur’an’ın hakim
olmadığı bir kalbin başarılı olması düşünülemez. Nitekim zaman içinde mutasavvıflara tenkitler yöneltip (hatta ileri gidip itham ve tan
edenler dahil) Eh-i Sünnetin ana caddesinden
ayrılan her akımın hizmetleri akim ve neticesiz
kalmıştır. Fakat sufiler seyr-i sülukten sonra elde
ettikleri Nebevi Ahlak ile insan-ı kamilin (yani
Efendimiz sav) vasıfları ile boyanmışlar ve çevrelerinde Nebevi nefeslere muhtaç olanlara
burcu burcu bu rabbani kokuyu dağıtmışlardır.
Bu durum; mutasavvıfların Efendimizin örnekliğini yaşama geçirme de ne kadar aktif olduğunu
bizlerin gözü önüne seriyor.
“İnsan vücudunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücut düzelir, o
bozuk olduğunda bütün vücut ifsat olur
İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir” Bu hadisi şeriften de anlaşıldığı üzere güzel ahlakın
insan kalbinde yer edebilmesi; saadet-i dareyn
için olmazsa olmaz şartlardandır. Nitekim sufiler
geçmişten günümüze kalp ahvali üzerinde özellikle durmuşlar ve eserlerinde hususi bölüm
ayırmışlardır. İmam-ı Gazali İhya’sında; İmamı Sühreverdi Avarifül Mearifte ve İmam-ı Rabbani Mektubatında kalbin mahiyeti ve
ehemmiyeti konusuna ısrarla değinmişlerdir.
Eylül 2010
13
güzelliklerinden mahrum kılacak bir darlık vardır. Bu darlık insanın yüksek yerlere çıktıkça
kalbinde beliren, basınçtan kaynaklanan zor
nefes alma türüdür.
Bu noktada artık tasavvufun; kalb ikliminin düzelmesinde ve şer-i şerife göre tasarlanmasındaki rolune verdiği önemim sebebi az çok
anlaşılmış olmalıdır. Başta da belirttik ki kalp iklimi yerli yerine oturmamış hiç kimsenin kamil
manada Nebevi Ahlak ile ahlaklanması mümkün değildir. Bu yönü itibariyle kalp; Hazreti
Ömer’in lisanıyla Kabe’den daha değerli görülmüş ve sabit kalması için de bizatihi Efendimizin mübarek ağızlarından : “Ey kalbleri evirip
çeviren Allahım! Kalbimi dîninle sabitleyip
perçinle!” (2) duası dökülmüştür.
Allah kimi hidayete erdirmek isterse,
onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş
gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah,
inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır. (Enam125)
Elmalılı Hamdi Efendi merhum; gönlün İslam’a açılmasını; Hakkı ve hak teklifleri kabul
için nefse verilen bir yetenek ve hadisten istidlal ile de bir nur olarak tefsir etmektedir ki; bu
kabiliyet ile kalp ferahlanır ve neşeli olur buyurmaktadır. Elmalılı merhumun tefsirini bir
başka ayette doğrulamaktadır : “Allah, kimin
bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden
bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın
zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zumer 22)
Tefsirül Münir’de zikredildiğine göre bu
nur; fıtrat(yaratılış üzere güzel; temiz kalmış,
hayra istidad ve hakka bağlanma meyli bulunan
ruhtur. Fıtratını şirk , küfür ve günahların karanlığı ile bozmuş kimselerin kalbinde ise kendilerini imandan uzak tutacak ve hayrın
14
İman, ihsan, haşyet, huşu, huzur ve yakin
gibi insanı -tabiri caizse- melekleştiren tüm ulvi
ve kudsi ahvaller kalpte tecelli ederken; yine insanı hayvandan da aşağılara indiren şirk, küfr,
kibir, riya, gıybet, ucub, vehen(dünya sevgisi)
gibi tüm nefsani ve şeytani hasletler de yine
kalp latifesinde zuhur etmektedir. Bu itibariyle
Sadat-ı Nakşibendi kalbe daha bir hususi önem
vermişlerdir. Hatta denilebilir ki beş latife-i nurani ile olan Seyr-i Nakşibendi de aslolan yine
kalp latifesi olmuştur. Kalp ayağı ile başlayan
seyr-i manevi; ruh, sır, hafi ve ahfa ile devam
etmiş ve yine nefs, toprak, hava, su ve ateş letaiflerinin seyri ve tecelliyatları da kalpte nihayete ermiştir.
Elbette Nakşi Büyüklerinin Ahlak-ı Nebeviye kavuşmak için yaptıkları seyr-i rabbani de
kalbe bu kadar önem vermeleri boşuna değildir.
“Kalb, Hazret-i Rahmân'ın parmakları arasındadır ve onu hâlden hâle çevirir ve istediği şekli verir” (3) hadisi aslında meseleyi
özetlemektedir. Allah Resulünün izinden giden
o büyükler; kalblerinin kaymasından her an endişe içinde olmuşlar ve kendilerini her an murakabe altında tutarak Ahlak-ı Nebevi’den
ayrılmamayı esas almışlardır.
....................................................
1) Buhârî, İmân, 39
2) Tir mizî, kader 7
3) Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/168
Eylül 2010
ZEKÂT,
MUHKEM BİR
FARİZADIR
Soru: Zekâtın, dinimizdeki yerini ve
farz kılınmasını izah eder misiniz?
Mehmet TALU
Namazın kılınması ve zekâtın verilmesi şehadet kelimesinin hemen
peşinden getirilmiştir. Bunun hikmeti,
bu iki ibadetin yüceliğinin ve önemli
vazifeler olduğunun beyanıdır.
Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.
Zekât, ibadetlerin en büyüklerinden ve İslâm'ın beş temel şartından biridir. Zekât,
ALLAH Teâlâ’nın Müslüman zenginlere seneden seneye mallarının kırkta birini Müslüman fakirlere vermelerini emrettiği yıllık mali
bir ibadettir.
Namaz, bedenen yapıldığı gibi, zekât
da mal ile yapılan bir ibadettir ve adeta namazın ikiz kardeşi gibidir. Kur'an-ı Kerim'de
tam sekseniki yerde namaz ile zekât beraber
zikredilmişlerdir. Bunun sebebi, namazla
zekât arasında kuvvetli bir bağın oluşudur.
Namaz, İslâm'ın direğidir. Namazı terkeden
dininin direğini yıkmış olur. Zekât ise Ebu
Derda (R.A.) den rivayete göre Resûlullah
(S.A.V.) Efendimizin ifadesiyle:
"İslâm'ın köprüsüdür."1 Bu köprüden
geçmeyen kurtuluşa eremez. Toplum hayatının huzur ve saadeti için çok büyük önem taşımaktadır.
Zekât hicretin ikinci yılında Ramazan
orucundan evvel farz kılınmıştır. Zarurat-ı diniyyeden sayılı, muhkem bir farizadır. Farziyeti: Kitap, sünnet ve icma-ı ümmetle sabittir.
Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
Eylül 2010
15
"Namazı dosdoğru kılınız, zekâtı veriniz ve Resûlullah’a itaat ediniz ki ilahi rahmete kavuşturulasınız.2
Abdullah b. Ömer (R.A.)den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İslâm beş temel esas üzerine kurulmuştur: ALLAH Teâlâ’dan başka ilah olmadığına
ve Muhammed'in ALLAH Teâlâ’nın Resûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât
vermek, hacc etmek ve Ramazan orucunu tutmak."3
Ayrıca Cibril hadis-i şerifi diye bilinen hadis-i
şerifte de Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İslâm, ALLAH Teâlâ’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in ALLAH Teâlâ’nın
Resûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâ'be'yi
ziyaret etmen, hac yapmandır.”4
Görüldüğü üzere her iki hadis-i şerifte: "Zekât"
ibadeti İslâm'ın beş temel esası arasında zikredilmiştir. Hakiki Müslüman olabilmek için işbu beş temel
esası yapmak zaruridir.
Talha b. Ubeydullah (R.A.) den rivayete göre:
Necd ahalisinden saçı darmadağınık, fakir bir kimse
Resûlullah (S.A.V.) Efendimize geldi. Uzaktan sesini
karmakarışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet yaklaştı. Meğer İslâm'ın ne olduğunu
soruyormuş. Bu suale karşı Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
"Bir gün bir gece içinde beş vakit namaz."
buyurdu. O zat:
- Üzerimde bu namazlardan başkası da olacak
mı? diye sordu.
= Hayır, meğer ki kendiliğinden
kılasın." buyurdu. Ondan sonra Resûlullah (S.A.V.)
Efendimiz:
"Bir de Ramazan orucu." buyurdu. O zat:
- Üzerimde bundan başkası da olacak mı? diye
sordu. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de:
"Hayır, meğer ki kendiliğinden tutasın." cevabını verdi. Talha dedi ki: Resûlullah (S.A.V.)
Efendimiz, zekâtı da ona söyledi. O zat yine:
16
- Üzerimde bundan başkası da olacak mı? diye
sordu. Yine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
"Hayır, Meğer ki kendiliğinden veresin." cevabını verdi. Bunun üzerine o Necdî fakir zat:
- VALLAHi! Bundan ne fazla, ne de eksik bir
şey yapacak değilim, diyerek arkasını dönüp gitti.
Bunu duyunca Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
"Eğer doğru söylüyorsa, felah buldu gitti."
buyurdu.5
Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayet edildiğine
göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Muaz b.
Cebel (R.A.)yu Yemen'e vali olarak gönderirken kendisine:
"Ey Muaz! Sen kitab ehli olan bir kavim üzerine
vali gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey: ALLAH
Teâlâ'ya ibadet etmek olsun. Onlar ALLAH Teâlâ’yı
tanıdıkları zaman, ALLAH Teâlâ’nın onlara gündüz
ve geceleri içinde beş vakit namaz farz kılmış
olduğunu haber ver. Onlar bu namazları ifa ettikleri
zaman da ALLAH Teâlâ’nın onlara mallarından alınarak fakirlere verilecek olan bir zekâtı farz kıldığını
onlara haber ver. Ve sen, insanların mallarının en iyilerini almaktan da sakın."6
Ebu Ümame (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Rabbinize ibadet ediniz! Beş vakit namazınızı kılınız! Ramazan ayındaki orucunuzu
tutunuz! Beytinizi yani Kâbe'yi haccediniz!
Mallarınızın zekâtını gönül hoşluğu ile veriniz
ki Rabbinizin cennetine giresiniz.” Buyurdu.7
Süveyd b. Hacir (R.A.) dayısından naklen şöyle
anlatıyor: Arafat ile Müzdelife arasında Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizle karşılaştım. Devesinin yularına yapışarak ricada bulundum:
- Ya Resûlellah! Beni Cennete yaklaştıran ve de
Cehennemden uzaklaştıracak ameller nelerdir? Bana
öğretir misiniz? Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle
buyurdu:
“ALLAH Teâlâ'ya yemin ederim ki, sen
meseleyi özetleyerek sordun. Fakat büyük bir
gerçekten, kelimelerle izahı uzun bir hakikatten söz ederek cevap istedin. O halde iyi dinle!
Beş vakit namazı kıl, farz olduğunda zekatı ver.
Kâbeyi hac et ve bir de insanların sana yapmalarını sevip istediklerini onlara da yap, inEylül 2010
şeriflerde çok çarpıcı örnekler bulunuyor. Zekât borcunu ödemeyenler hakkında Cenab-ı Hak şöyle
buyurur:
"Altını ve gümüşü yığıp-biriktirip de onları
ALLAH Teâlâ’nın yolunda harcamayanlar, mallarından zekât, hayır ve hasenat hakkını ödemeyenler...
yok mu? İşte bunlara pek acıklı, elem verici bir azabı
müjdele! O gün ki bu paralar, üzerlerinde yakılacak
cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da, bunlarla o
kimselerin alınları, yanları ve sırtları bunlarla
dağlanacak. Onlara denilir ki: İşte bu, kendiniz için
toplayıp biriktirdiğiniz servettir! Artık saklayıp yığmakta olduğunuz şeylerin azabını haydi tadın
bakalım!"9
Ebu Hureyre (R.A.) den rivayete göre Hz.
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
sanların sana karşı yapmalarını istemediklerini
de onlara yapma! Öğreneceğini öğrendin. Artık
devenin yularını bırak bakalım!”8
Diğer yandan da asırlar boyunca bütün müçtehitler de zekâtın farz olduğu hususunda icma etmişlerdir.
Binaenaleyh zekâtın farz oluşunu inkâr eden
kişi kâfir ve mürted olur. Eğer bu kişi İslâm ülkesinde,
Müslümanlar arasında ise kendisine mürtedlerle ilgili
hüküm uygulanır. Üç kere tevbeye çağrılır, eğer tevbe
ederse kurtulur, tevbe etmezse öldürülür. İslâm’a yeni
girmesi sebebiyle yahut şehirlerden uzakta çöl v.s. gibi
yerlerde yetişmesi sebebiyle zekâtın farz olduğunu
bilmediği için farz olduğunu inkâr eden kimseye farz
olduğu öğretilir, kâfir olduğuna hükmedilemez.
Çünkü bu kişi mazurdur.
Zekâtı verenler dünyada ödenmesi gereken bir
borçtan, ahirette ise azabtan kurtularak sevaba nail
olurlar. Maalesef günümüz Müslümanlarının en çok
unuttuğu ibadetlerden biri de zekâttır. Unutulan bir
farzın yaşatılmasına Yüce Rabbimiz, elbette büyük sevaplar ikram ve ihsan edecektir.
Zekâtı vermeyenler ise büyük bir günah işlemiş
olurlar. Zekât, malın temizliği için ALLAH adına fakirlere verilmesi gereken kısımdır. Zekatı verilmeyen mal
kirli kabul edilir. Bu konuda ayet-i kerime ve hadis-i
Eylül 2010
"Sahibi, kendisindeki zekât hakkını vermediği
zaman deve, kıyamet günü en kuvvetli haliyle sahibinin üzerine gelir ve onu tabanlarıyla çiğner. Koyun
da kendisindeki zekât hakkını vermediği zaman en
kuvvetli ve besili haliyle sahibi üzerine gelir ve tırnaklarıyla onu çiğner, boynuzlarıyla da ona vurur."
Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz devamla buyurdu:
"Bu hayvanların haklarından birisi de su başlarında
sütlerinin sağılması ve oradakilere sadaka edilmesidir."
Yine Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz devamla şöyle buyurdu: "Sakın sizden hiçbiriniz kıyamet
günü zekâtını vermediği davarını omuzunda bağırır
halde taşıyıp gelmesin ve yardım isteyerek: Ya
Muhammed! demesin. O zaman ben ona: Ben senin
için hiçbir şey yapmaya malik değilim; ben ilahi emirleri tebliğ etmişimdir derim. Yine sizden hiçbiriniz
zekâtını vermediği devesini böğürür halde omuzu üzerinde taşıyarak gelmesin ve: Ya Muhammed!
demesin. Ben ona: Ben senin lehine hiçbir şeye malik
olamıyorum; ben ALLAH Teâlâ’nın emir ve nehiylerini tebliğ etmişimdir, derim."10
Ebu Hureyre (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Kim ki, ALLAH kendisine mal verir de o
malın zekâtını vermezse, kıyamet gününde
zekâtı verilmeyen mal, sahibi için çok zehirli
erkek bir yılan suretine konulur. Bu yılanın iki
gözü üstünde iki nokta vardır. Bu azgın yılan
kıyamet gününde mal sahibinin boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan ağzı ile sahibinin çenesini iki tarafından yakalar. Sonra: Ben senin
17
dünyada çok sevdiğin malınım; ben senin hazinenim, der".11Ebu Hureyre (R.A.) dedi ki: Bundan
sonra Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şu ayet-i kerimeyi
okudu:
-Yemin ederim ki, zekat vermek istemeyenlerle
savaş konusunda ALLAH Teâlâ’nın, Hz.Ebu Bekir
(R.A.)nun kalbine tam bir kararlılık vermiş olduğunu
gördüm ve doğrunun bu olduğunu anladım.
"ALLAH Teâlâ’nın, fadlından kendilerine
verdiğini harcamakta cimrilik edenler, sakın
bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar! Bilakis bu, onlar için bir şerrdir. Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü
boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin
mirası ALLAH Teâlâ’nındır. ALLAH ne yaparsanız hakkıyla haberdardır."12
Hz. Ebu Bekir (R.A.), zekat vermeyi reddedenlerle savaşmaya karar verirken Abdullah b. Ömer
(R.A.)den rivayet edilen şu hadis-i şerifi kendisine
delil edinmişti:
Bu ahiretteki cezadır. Dünyada ise: Zekâtları,
İslâm devleti tarafından zorla alınır, ayrıca cezalandırılırlar. Bu ceza: Zekâtı kendisinden zorla almak,
tazir etmek ve zorla malının yarısını almaktır. Çünkü
Behz b. Hakim (R.A.) den rivayete göre Resûlullah
(S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Sevabını ALLAH Teâlâ’dan isteyerek malının
zekâtını ödeyene mükafatı verilir. Zekâtını vermeyenin zekâtını ve devesinin yarısını, Rabbimiz
ALLAH Teâlâ'nın bir alacağı olarak alırız. Zekâttan
hiçbir şey Muhammed'in âline helal değildir."13
İnkâr sebebiyle zekâtı ödemeyen topluluklara
karşı savaş açılır. Nitekim ilk halife Hz.Ebu Bekir
(R.A.)nun zekât vermek istemeyenlere karşı tutumu
bu şekilde olmuştur. Ebu Hüreyre (R.A.) dedi ki:
Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin vefatı üzerine, yerine
Hz.Ebu Bekir (R.A.) halife seçilip de Araplardan kimileri dinden dönünce, Hz.Ebu Bekir (R.A.) bunlara
karşı savaş açtı. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.),
Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
"Ben insanlarla ALLAH Teâlâ’dan başka
ilah yoktur deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Kim kelime-i tevhidi söylerse, İslâm’ın hakkı olan haklar, cezalar hariç mal ve
canını benden korumuş olur. Gerçek hesabını
görmek ise ALLAH Teâlâ'ya kalmıştır." buyurmuşken şimdi sen onlarla nasıl savaş edersin? diye
karşı çıktı. Hz.Ebu Bekir (R.A.):
"Ben ALLAH Teâlâ’dan başka bir ilah bulunmadığına, Muhammed’in ALLAH Teâlâ’nın
Resûlü olduğuna şehadet edip, dosdoğru namazı kılıncaya ve zekatı hakkıyla verinceye
kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.
Bunları yaptıkları takdirde kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İslâm’ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların
gizli hallerinin hesabı ALLAH Teâlâ'ya aittir."
Her iki hadis-i şerifte geçen İslâm’ın gerektirdiği
haklar şunlardır: Haksız olarak birisini öldürenin
öldürülmesi yani kısas, el kesenin elinin kesilmesi,
evliyken zina edenin recmedilmesi, nisap miktarında
mal çalanın elinin kesilmesi.
"Onların gizli hallerinin hesabı ALLAH
Teâlâ'ya aittir.” cümlesinden maksat mahlukatın
gizli işledikleri, küfre kadar tüm masiyetlerinin cezasının ise ALLAH Teâlâ'ya ait olduğunu ifade etmektedir.
Namazın kılınması ve zekâtın verilmesi şehadet
kelimesinin hemen peşinden getirilmiştir. Bunun hikmeti, bu iki ibadetin yüceliğinin ve önemli vazifeler
olduğunun beyanıdır.
Sahabe (R.A.), zekât vermeyenlerle savaşılması
gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Buna binaen
alimler ittifakla şöyle demişlerdir: Bir kimse veya bir
topluluk eğer zekâtı ödemezler ve devlete karşı savaş
açarlarsa onlarla savaşmak devlete vaciptir. Eğer
zekâtın farz olduğunu bilmemekten yahut cimrilikten
ötürü ödemezlerse kâfir olmaz, günahkar olurlar.
........................................................................
1)Taberanî, el-Mu'cemu'l-Evsat, No: 8932; 9/432; Beyhekî, Şuabu'l-İman, No:2752, 3/20
2)Nûr Sûresi: 56 3)Buhari, İman:1,2, Tefsir; Sure:2; Müslim, İman:19-22; Tirmizi, İman:3;
Nesai, İman: 13 4)Müslim, İmân: 40, 1/37, Buhârî, İman:37 5)Buhari, Savm: 1, No:
ALLAH Teâlâ'ya yemin ederim ki, namazla
zekatın arasını ayıranla mutlaka savaşırım. Çünkü
zekat, malın hakkıdır. ALLAH Teâlâ'ya yemin ederim
ki, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz verdikleri bir deve
yularını bile bana vermekten kaçınırlarsa, sırf bu sebepten dolayı onlarla savaşırım.” cevabını verdi.
Bunun üzerine Hz.Ömer (R.A.) şöyle dedi:
18
1792, 2/669 6)Buhari, Zekat: 40,63, Megazi: 60, Tevhid: 1; Müslim, İman: 29,31; Ebu
Davud, Zekat: 5; Tirmizi, Zekat: 6; Nesai, Zekat: 46; İbn-i Mace, Zekat:1; A. b. Hanbel,
1/233; Darimi, Zekat: 1,9.7)Ahmed b. Hanbel, No:21757, 5/262 8)Taberani, elMu'cemü'l-Kebir, No:7284, 8/27 9)Tevbe Sûresi: 34-35 10)Buhari, Zekat: 3.
11)Buhari, Zekat: 3 12)Al-i İmran Sûresi: 180 13)Ebu Davud, Zekat:4, No:1575, 1/494
14)Buhârî, Zekat:1, 40; Müslim, İman:32; Ebu Davud, Zekat:1, Tirmizi:İman 1; Nesâî,
Zekat:3 15)Buhârî, İman:17, 28; Müslim, İman:32, 36; Ebu Davud, Cihad:95
Eylül 2010
ÇOCUK
CEMAATİ
slam kültüründe hayat cami etrafında şekillenir. Medine’deki ilk İslam toplumundan günümüze cami hem şehir
mimarisinin hem toplumsal hayatın merkezindedir. Çarşı-Pazar, alış-veriş mekânları,
otobüs güzergâhları, çay ocağı gibi sohbet ve
buluşma mekânları hep cami çevresinde yoğunlaşır. Dolayısıyla insan hayatı da hep o
çevrede geçer. Cami ve hayat iç içedir.
İ
Nihat Morgül
Camiye cemaate gelen çocuklardan
rahatsız olan cami cemaati olabiliyor. Camiye gelen çocuklara karşı
gayet kaba, sert, haşin, abus yüzlü
bazı kimseler olabiliyor. Üstüne vazife olmadığı halde camiyi kendi evleri ve mülkleri zannedip çocukları
camiden kovalayan cami derneği görevlileri bulunabiliyor maalesef. Bunlara ben de bizzat şahit oldum ve
üzüldüm. Cami avlusuna görevli
dikip cemaati rahatsız ediyorlar diyerek teravihe gelen çocukları kovalamayı iyilik zanneden zavallılar,
bunun manevi ağırlığı altından nasıl
kalkacaklar?
Eylül 2010
Çocuklar doğal olarak cami etrafında,
o mekânın manevi atmosferini soluyarak ve
her daim ezan sesi dinleyerek büyürler. Bu
çocuk için cami kendi evi gibidir. Çocuk,
Kuran öğrenme yaşı geldiğinde koltuğunun
altına bir cüz alır ve yaz tatilinde cami yolunu
tutar. Bu, çocuğun cami ile ilk tanışması olmadığından bir yabancılık çekmez.
Cami eğitimi deyip geçmeyiniz. Bugün
bile birçok insanın dini eğitimi ve bilgisi işte o
ilk çocukluk yıllarında camide öğrendikleri
kadardır. Namaz surelerini, nasıl namaz kılacağını, itikadi bazı prensipleri işte o zamanlar
öğrenmiştir. O günden sonra da birçokları hayatın meşgalesi içinde doğru dürüst bir din
eğitimi alamamıştır. O bilgilerle dini yaşantısını sürdürmeye çalışır. Bazıları da yaşı ilerleyince eksikliklerini gidip bir bilene sormaktan
çekinir. Bu durum camileri bir ibadet hane
olma yanında bir eğitim kurumu olarak da
düşünmemizi ve o şekilde tasarlamamızı zorunlu kılmaktadır. Bu cami derslerini çokça
önemsemeliyiz diye düşünüyorum.
19
Bu gün yaz tatillerinde çocuklar yoğun olarak
camilere bu dersler için devam etmektedir. Tek bir camide binden fazla çocuğun yazın ders aldığı camiler
mevcuttur. Türkiye genelini düşündüğümüzde milyondan fazla çocuk bu derslere devam etmektedir.
Bu çocuklara bu dersleri veren hocaların hem dini bilgileri hem de çocuk eğitimi, çocuk psikolojisi konusundaki yetenekleri hangi ölçüdedir? Heyecanları
canlı mıdır? Çocuklar hangi ortamlarda bu eğitimi alıyorlar? Bu mekânlar nezih, ferah çocuk psikolojisine
uygun mudur? Sınıftaki öğrenci sayıları kalabalık
mıdır? Nasıl bir eğitim programı uygulanmaktadır ve
eğitim materyalleri nelerdir? Bunların tümü çok
önemli hususlardır.
Sevindirici olan şey son dönemlerde bu eğitimin kalitesine daha bir ağırlık verilmesidir. Daha az
sayıdaki sınıflarda daha kaliteli hocalardan çocuklar
ders alabilmektedirler. Bazı camilerde başarılı öğrencilere ödüller verilmesi, din eğitiminin yanında geziler,
yarışma programları gibi çocukların ilgisini çekecek
etkinliklerin de yapılması, yaz eğitimini sıkıcı olmaktan çıkaran unsurlardır. Kalite arttıkça camilere ve
namaza devam eden çocuk sayısında da bir artış kaçınılmazdır ve bu durum fiilen gözlemlenmektedir.
Çocuk cemaati
Peygamber aleyhisselam çocuk cemaatine özel
önem vermiştir. Resulullah aleyhisselam çocukların
erken yaşlarda namazla, camiyle, cemaatle tanıştırılmasını emretmektedir. Amr İbnu'l-Âs (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resülullah'a bundan (namazın çocuğa
ne
zaman
emredileceğinden)
sorulmuştu:"Çocuk sağını solundan ayırmasını
bildi mi ona namazı emredin" buyurdu."1
Peygamberimiz cami düzeninde çocuk cemaatine de yer vermişti. Mescid-i Nebi’nin tek katlı olduğu düşünülürse imam’ın arkasında (yani en ön
safta) yetişkin erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra
kız çocuklar, sonrada yetişkin bayanların safa durmasını söylemiştir.
Bazen kız torunu Ümameyi omuzlarına alıp camiye getirdiği olurdu. Hz. Hasan ve Hüseyin de o
minberde hutbe okurken yanına gelirlerdi. Peygamberimiz cemaate namaz kıldırırken torunları secdede
üzerine binerdi. O, kızmak ,öfkelenmek bir yana bundan dolayı secdesini uzatırdı. Cemaatten kendisine;
"Ey Allah'ın Resûlü! Namaz sırasında öyle uzun
bir secde yaptınız ki, bir hadise meydana geldi
zannettik veya sana vahiy indi zannettik!" diye
soranlar oldu. "Hayır!" dedi, "bunlardan hiçbiri olmadı. Velâkin, oğlum sırtıma bindi. Ben, acele
edip hevesi geçmeden sırtımdan indirmeyi
uygun bulmadım (kendisi ininceye kadar bekledim)."buyurdu.2 Peygamberimizin evde kendi başına namaz kılarken değil, camide cemaate namaz
kıldırırken olayın yaşandığı dikkatlerimizden kaçmamalı, bize büyük ders olmalıdır.
Camiye gelen çocuklar bazen bir ihtiyaçtan dolayı ağlarlardı. Hz. Peygamberimiz bundan asla rahatsız olmazlardı. Hz. Enes (radıyallahu anh)
anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Ben, uzun tutmak arzusuyla namaza
başlarım. (Namazı kıldırırken) bir çocuk ağlaması kulağıma gelir, çocuğun ağlamasından
annesinin duyacağı elemi bildiğim için namazı
uzatmaktan vazgeçerim."3
Peygamberimiz namaz için “gözümün nuru”
buyuruyor. Onu en fazla mutlu eden şeylerin başında
namaz kılmak ve orada rabbiyle baş başa kalmak
vardır. Buna rağmen camiye annesiyle gelen ve
orada ağlaşan çocuklardan asla rahatsızlık duymuyor. Ağlayan çocuktan dolayı annesine tepki göstermek şöyle dursun annenin yüreğindeki ıstıraptan
dolayı namazını uzatmıyor, ondan feragat ediyor.
Yine Peygamberimiz camiye gelen çocukların
başlarını okşar, onlara tek tek ilgi gösterirdi. Câbir
İbnu Semüre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte ilk namazı kıldım.
Sonra Aleyhissalâtu vesselâm ehline gitti. Onunla ben
de çıktım. Onu birkısım çocuklar karşıladı. Derken
onların yanaklarını bir bir okşamaya başladı. Benim
yanağımı da okşadı. Elinde bir serinlik ve hoş bir
20
Eylül 2010
koku hissettim. Elini sanki koku kutusundan çıkarmış
gibiydi."4 Burada hadisi rivayet eden sahabenin çocukluktan kalma bu hoş hatırayı unutamadığı göz
önüne alınırsa büyüklerin camideki çocuk cemaate
ilgi göstermelerinin önemi ortaya çıkmaktadır.
Peygamberimiz ile onun çocuk cemaati arasında geçen birçok hatıra vardır. Bütün bu hatıralarda
camideki çocuk cemaatine karşı ilgili, sabırlı, hoşgörülü, onların varlığından son derece mutlu bir peygamber örneği görürüz karşımızda.
Bu gün maalesef aksi durumları camilerimizde
görebiliyoruz. Camiye cemaate gelen çocuklardan rahatsız olan cami cemaati olabiliyor. Camiye gelen çocuklara karşı gayet kaba, sert,
haşin, abus yüzlü bazı kimseler olabiliyor. Üstüne vazife olmadığı halde camiyi kendi evleri
ve mülkleri zannedip çocukları camiden kovalayan cami derneği görevlileri bulunabiliyor
maalesef. Bunlara ben de bizzat şahit oldum ve
üzüldüm. Cami avlusuna görevli dikip cemaati
rahatsız ediyorlar diyerek teravihe gelen çocukları kovalamayı iyilik zanneden zavallılar,
bunun manevi ağırlığı altından nasıl kalkacaklar? Mahşerde Rasülullah’ın yüzüne nasıl bakacaklar? O çocuklardan biri dinden, diyanetten,
müslümanlıktan, camiden ve cemaatten soğur ve tüm
sevgisini, ilgisini terk ederse bunun sorumluluğunu
nasıl üstlenecekler? Camiye insan kazandırmak kolay
mı? Onlar kaç çocuğu namazından dolayı tebrik ettiler? Kaç çocuğu internet köşelerinden kurtarıp cami
cemaati yaptılar? Camilerin gülü, çiçeği olan çocukları camiden kovmak, soğutmak kimin haddine?
Bunu dinsiz, imansız Allah ve Peygamber düşmanları
zaten yapıyor. Bütün olumsuz mesajlara rağmen camiye gelen çocukları da bu yaşlı cemaat soğutursa
Allah bu millete, bu cemaate acır mı? Oysa cami kimsenin özel mülkü değil. Cami sadece Müslümanlara
da açık değil. Orası Allahın evi ve Allahın tüm kullarına açıktır. Cami ve secde yüzü görmemiş, şurada
burada zaman dolduran akranlarına rağmen bir
çocuk ramazan vesilesiyle camiye teravihe gelmişse
onun alnından öpmek gerekir.
Bazen çocuklardan da cami adabına aykırı hareketler görülebilir.Camiye götürülen çocuklara da
tabiî ki cami adabı öğretilmeli. Caminin bir eğlence
yeri olmadığı söylenmeli. Buna rağmen onlar çocuktur ve onlardan 60-70 yaşındaki insanların davranışları da beklenmemelidir. Gerekirse camilere çocuk
cemaatin kazandırılması ve onlara karşı muamele konusunda çocuk psikologlarından, sosyologlardan,
eğitimcilerden ve konunun uzmanlarından bir heyet
Eylül 2010
oluşturup konuyu masaya yatırmalı ve onların tavsiyelerini itibara almalıdır. Bunun, caminin binası, duvarı, boyası ve badanasından daha önemli bir husus
olduğu cemaat ve cami dernekleri tarafından idrak
edilmelidir.
Bu yazının asıl konusu camilerdeki çocuk cemaatine dikkat çekmektir. Mübarek Ramazan ayını
idrak ettiğimiz şu günlerde teravih dolayısıyla camilerde daha fazla çocuk görmemiz, hepimizi ziyadesiyle mutlu etmektedir. Cami ve çocuk, bir birlerine
çokça yakışan iki olgudur. Bu ikisini birbirine daha
fazla yakınlaştırmak biz büyüklerin en önemli vazifesidir. Çünkü camiye devam eden çocuk sayısıyla gelecekte toplumun dini yaşantısı arasında doğru orantı
vardır. Camisinde çocuk cemaati olmayan bir mahallenin geleceğinin daha dindar, daha mutlu, daha
emin, daha yaşanılabilir olmasını beklemek zordur.
Kendi çocuğuyla, kendi torunuyla aynı camide
cemaat olanlara ne mutlu! Camilerde çocuk cemaatin artmasına vesile olanlara ne mutlu! En büyük kazancın, insan kazanmak, gönül kazanmak olduğunu
bilenlere ne mutlu! Her şeye rağmen camide cemaat
olan çocuklara ne mutlu!
..............................................................
1)Ebu Davud, Salât 26, (497)
2)Nesai, İftitah 83, (2, 229, 230)
3)Buharî, Ezan 65; Müslim, Salât 189
4)Müslim, Fezâil 80, (2329)
21
EY İNSAN!
Dünyaya gönül verip, kendini mahkum etme.
O ahiret tarlası, sakın ekmeden gitme.
Burda neyi ekersen orda onu biçersin.
Sen insansın, kendine; yazık oldu dedirtme.
Mademki misafiriz, bu doymazlık nedendir?
Buradaki gafletin, ötedeki derdindir.
Suçu başkalarına atıp kurtulamazsın,
Sakın suçlu arama, asıl suçlu kendindir.
Çöle inen en son Nur, en büyük ikram oldu.
Bu insanlık gerçeği; ancak onunla buldu.
Zulmü baştacı eden bütün firavunlara,
Bükülmeden, yiğitçe dimdik duran O kuldu
O kulu örnek al ki kurtuluşa eresin.
Ey insan! Hitabının rahmetine giresin
Varoluşun sırrını eğer yakaladınsa
Yaratana hamd edip, tüm sevgini veresin
Mustafa AKCAN
22
Eylül 2010
RAMAZAN
MUŞTUSU
MAHYALAR
talarımız ibadetleri sırf ibadet olarak
görmemiştir. Ona bir estetik değer katmaya da özen göstermiştir. İbadetleri
dört gözle beklenen bir hale getirmek için
insan ruhuna hitap eden bütün unsurları kullanmışlardır.
A
Hasan BAŞAR
Mahyacılık için selâtin (iki minareli)
camiler esastır. Çünkü mahyalar
ancak iki minare arasına gerilerek yapılabilen bir sanattır. Osmanlıda selâtin camilerini yalnızca padişahlar
yaptırmaktadır.padişahın dışındakiler ancak tek minareli camiler yaptı-
İbadetin kendisi için beklenen zamana
bile bir heyecan katmışlardır. İbadet için yapılan hazırlığın bizatihi kendisi bile başlı başına bir ibadet halini almıştır. İbadete hazırlık
denince akla gelen en önemli şey Ramazan
hazırlığıdır ki sanıyorum bir şey dememe
gerek yok. Çünkü söyleyeceğim her şey eksik
kalır. Osmanlı’da yapılan tatlı ve heyecanlı
hazırlığın ardından dört gözle beklenen Ramazanın geldiğine iki şey şahitlik ederdi. Birisi
davul, diğeri ise mahyalardı.
Mahya: Ramazan ayında birden fazla
minareli camilerin minareleri arasında gerilen
ipler üzerine kandil veya elektrik ampulleriyle
yazılan yazı veya çizilen resim demektir.
rabiliyorlardı. Bundan dolayıdır ki
çift minareli camiler genellikle İstanbul, Edirne ve Bursa’da yaptırılmıştır.
Eylül 2010
Ramazan hilalinin görülmesiyle birlikte
ki Osmanlıda bu iş için özel memurlar vardı.
Bu memurlar Şaban ayının son gecelerinde
Beyazıt’taki Yangın Kulesi ile Fatih ve Süleymaniye gibi selâtin camilerinde nöbet tutmaya başlarlardı. Ramazan hilalini gören
23
memurlar hemen şeyhülislamın huzuruna çıkarlar ve
durumu arz ederlerdi. Şeyhülislam hemen temsili
Hilal Mahkemesini kurar ve bu mahkemede Ramazanın başladığına karar verilir ve davullara talimat verilirdi.
Davulcular davullarıyla Ramazanın geldiğini
halka duyururlardı. Bu arada temsili Hilal Mahkemesinin kapısında Süleymaniye Cami mahyacıbaşısı da
hazır bulunur, müjdeyi alır almaz camiye gider, ustalara işaret verirdi. Diğer mahyacıların da gözü Süleymaniye caminde olurdu. Mahyayı görür görmez
kendileri de hazırladıkları mahyayı asarlardı. Ramazanın başlamasıyla birlikte gökyüzü kandillerle süslenirdi. Bütün İstanbul başlı başına bir görsel ziyafete
tanıklık ederdi
Mahya ve mahyacılık Osmanlıya mahsus bir
gelenektir ve bu gelenek günümüzde halen bizde
devam etmektedir. Mahya, Osmanlının hayata ve
ibadetlere nasıl bir estetik katma endişesi yaşadığının
bir göstergesidir. Ayrıca girdiğimiz her yere nasıl İslam
ve Türk kültürü damgasını vurduğumuzun açık kanıtıdır.
Yahya Kemal’in yaşadığı bir olay bu durumu
çok güzel özetlemektedir: “Bir gece, Türkleri çok
seven, Rumları da yakından tanıyan bir yabancıyla, Moda’da oturuyor, İstanbul’u seyrediyordum. Yabancı arkadaşım, mahyalar ve
minarelerin şerefelerindeki kandillerle büyülü
bir güzelliğe bürünen İstanbul’a uzun uzun
baktıktan sonra der ki: ‘Rumlar bir senedir bu
şehri bize Yunanlı göstermek için ne çarelere
başvurmadılar, kendi evlerinden sonra Beyoğlu’nda Türk evlerini de mavi-beyaza gark ettiler, siz ses çıkarmadınız. Lakin bu akşam ne
sizin, ne de hükümetinizin tertibi eseri olarak
minareler kendiliğinden öyle bir nümayiş yaptı
ki bu şehrin milliyetini tamamıyla gösterir!”
“Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya
layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa
bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler aralarında yazı yazmayı akıl etmeleri,
bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette
ne kadar ilerde olduklarının bir ifadesidir.”
Bir yabancı seyyahın ağzından dökülen bu sözler İslamiyet’e ve insanlığa yaptığımız hizmetlerin açık
24
bir delilidir. Ve bizler bundan dolayı inanın çok mutluyuz. Bu yüce dini yüceltmek ne büyük saadet Allah’ım.
Ancak şu unutulmamalıdır ki Osmanlıya mahsus olan mahyacılığa ilham kaynağı olarak İslam kültüründe bir kandil geleneği mevcuttu. Zaten
mahyacığın mucidi de bu kandil ustalarıdır. İlk mahyaların ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemektedir.
Bilinen
ilk
mahya
I.
Ahmet
zamanında(1603-1617) minareler arasına Fatih Cami
müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmet Kefevi kurmuştur. Dönemin padişahının hoşuna gitmesinin üzerine
dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa
tarafından 1723 yılında bütün selâtin camilerinde
mahya asılması için ferman çıkartılmıştır.
Mahyacılık için selâtin (iki minareli) camiler
esastır. Çünkü mahyalar ancak iki minare arasına gerilerek yapılabilen bir sanattır. Osmanlıda selâtin camilerini yalnızca padişahlar yaptırmaktadır.padişahın
dışındakiler ancak tek minareli camiler yaptırabiliyorlardı. Bundan dolayıdır ki çift minareli camiler genellikle İstanbul, Edirne ve Bursa’da yaptırılmıştır.
Dolasıyla mahyacılıkta daha çok bu şehirlerde ama
özellikle de İstanbul’da çok yaygındır.
Eskiden İstanbul’da kurulan mahyalarda Ramazanın ilk 15 gününde yazılar yer alırken son 15 gününde genellikle şekiller olurdu. Yazılan yazılarda
daha çok şunlar olurdu: “Fetih süresinin ilk ayeti,
maşallah, tebarekellah, bismillah, leyle-i kadir,
hoş geldin ya Ramazan”, Ramazanın son zamanlarında “el- firak, elveda” gibi yazılar yer alırdı.
Resim olarak ta: “tek ve ya çift boru çiçeği, gül,
fulya, kız kulesi, kayık, vapur, köşk, fıskiye,
köprü, cami, top arabası, tramvay, ayyıldız” gibi
motifler kullanılırdı.”
Mahyalar yalnız mübarek gecelerde ve Ramazan ayında kullanılmazdı. Mesala Sultan Abdulaziz
Avrupa seyatinden döndüğünde, Hidiv İsmail Paşa,
İran şahı ve Atatürk İstanbula’a geldiğinde hoş geldin
mahyaları ve ayrıca 1. Dünya savaşı yıllarında “hilaliahmer’i unutma, hubbü’lvatan mine’l-iman,
muhacirler yardım” İstaklal Savasından sonra,
“yaşasın istiklaliyet, tayyareyi unutma, israftan
sakın, içki aileye düşmandır, kumar insanı
mahveder” gibi yazıların yer aldığı mahyalar yazılmıştır. Eskiden mahyacılık babadan oğla geçerdi ve
Eylül 2010
sevinirken, annem en çok, Şeker Bayramı da
geçip gidince mahyaların sönüp gideceğine
üzülürmüş. Onun gördüğü mahyalarla benim
gördüğüm elektrik ışıklı mahyalar arasında öylesine büyük fark varmış ki, annem, benimkiler
bir hayal gibiydi der ve hayal olmuş mahyaları
ille yeniden yeniden anlatmak isterdi.’
Günümüzde ise bu gelenek devam etmekte
ama daha sade bir şekilde devam etmektedir. Mahyalarda kullanılan yazılar sınırlıdır ve hemen her sene
aynı yazılar kullanılmaktadır.
Bu da şunu göstermektedir ki mahyacılık kendisini yenilemiyor. Ve sınırlı sayıda kişi tarafından yürütülmektedir. Mahyacılık kendisini geliştirmediği için
zamanla yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
çok zahmetli bir işti. Mahyacılık eskiden günümüze
göre daha zahmetli bir sanat olmasına rağmen eskiden Ramazanlarda çok önem arz ederdi.
O zamanlar başlı başına bir sanat alanıydı ki
birbirleriyle yarışan mahyacılar İstanbul halkına eşsiz
bir görsel ziyafet çekerlerdi. Zahmetli olmasına rağmen insanların hünerlerini sergiledikleri bir arenadır
mahyalar.
Öyle ki bazı ustalar bir günde 2 mahya birden
sergileme becerisi bile gösterebilmekteydiler. Teravih
namazından önce bir mahya, aynı gece teravih namazından sonra başka bir mahya asan ustalar dahi
yetişmiştir Osmanlıda. Bizler için mahya sadece yazıdan ibarettir.
Oysa Osmanlı’da öyle değildi. Yazının yanında
son 15 günde de şekiller sergilenirdi Mahyalarda.
Gökyüzündeki bir yazı ile mest olan bizlerin ne büyük
bir zevkten mahrum olduğumuzu söylememe gerek
yok sanırım.
Selim İleri ‘İstanbul İlk Romanımda Leylak’ kitabında, annesi için şöyle söyler: ‘Herkes bayrama
Eylül 2010
Oysa günümüz teknoloji çağında harika mahyalar pekâlâ yapılabilir. Mahyacılık konusunda İstanbul Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde genel bir
çalışma yürütülmektedir ama yeterli değildir. Bu konuda sınırlı sayıda yetişmiş elaman bulunmamaktadır.
Bu
gelenek
şahısların
inisiyatifine
bırakılmamalıdır. Kurum olarak korumak ve geliştirmek için gerekli hassasiyet göstermelidir. Hatta ve
hatta bütün Türkiye geneline yaymalı ve herkesin bu
güzellikten faydalanması sağlanmalıdır.
Bu konuda bizleri mutlu eden çalışmalarda yapılmaktadır. Mahyacılığın geleceğe taşınmasını amaçlayan kamuoyuna açık bir mahya tasarım yarışması
da 2010 yılı içinde düzenlenecek.
Geleneksel mahyacılığın çağdaş tasarımdan yararlanması amacıyla düzenlenen yarışmanın Seçici
Kurulu Ömer Faruk Şerifoğlu, Beşir Ayvazoğlu, Yeşim
Demir, Nevzat Sayın, İsmail Kara, Zeynep Fadıllıoğlu,
Komet ve Kahraman Yıldız'dan oluşuyor. Aynı zamanda proje kapsamında İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü bünyesindeki Mahya Atölyesi de
yenilenecek.
Başvuruları 5 Ekim’e kadar devam eden yarışmanın sonuçlarını heyecanla bekliyoruz. Unutulmaya
yüz tutan kültürümüzü kurtarmak isteyen ve bu
yönde çalışma yapan herkese şükranlarımızı sunuyoruz.
25
D. Mehmet Doğan:
“Gerçek gençlik
bayramı 29
Mayıs’tır”
ürkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı
ve Vakit Gazetesi yazarı D. Mehmet
Doğan Bey’le Ankara, Ankara’nın tarihi kökleri ve Hacı Bayram Veli’yi konuştuk.
Burhan Dergisi okurlarının istifadesine sunuyoruz.
T
Röportaj: Aydın BAŞAR
Gerçek gençlik bayramının İstanbul’un fethinin yıldönümü olan 29
Mayıs olması gerektiği düşüncesindeyim. Sebebi, 29 Mayıs’ın gençlik
çağında bir kahramanın bütün dünya
tarihini etkileyen bir işi başardığı
günün yıldönümü olması. Fatih’in İs-
Muhterem Doğan, Ankara’da yaşıyorsunuz. Ankara denilince aklınıza ilk
olarak neler geliyor?
Ankara, orta Anadolu’nun dolayısıyla
Türkiye’nin belkemiği olan önemli tarihî şehirlerden biri... Roma dönemindeki mevkiini
Osmanlı döneminde de devam ettirmiş bir
şehir. Doğu-batı, kuzey-güney eksenindeki
ulaşım ağlarının kesiştiği bir merkez.. 20. Yüzyıla kadar çok önemli ve kendine mahsus bir
ekonomik varlığa sahip: Tiftik keçisi ve onun
tüyü olan tiftik; Bu Ankara’ya sürekli ve farklı
bir yapı kazandırmış.
tanbul’u fethettiği yaşta olanlar,
şimdi üniversite talebesi… Gençler
bu yaşlarda neler yapılabileceğini bu
bayram vesilesiyle düşünebilir güven
içinde geleceğe bakabilirler.
26
Ankara’yı anlamlandırırken Cumhuriyet dönemi ile sınırlandırmak doğru
bir yaklaşım mıdır?
Ankara, Cumhuriyet’ten önce Anadolu’nun önemli bir merkezi idi. Ankara vilayetinin sınırları içinde, Kayseri, Çorum, Yozgat,
Eylül 2010
Kırşehir sancakları vardı. Bunlar Cumhuriyet’ten
sonra müstakil vilayet oldu. Daha sonra Kırıkkale de
Ankara vilayetinden ayrılarak il yapıldı. İktisadıyla olduğu kadar kültürüyle de önemli bir merkezdi. Hacı
Bayram Veli’nin döneminde meydana getirdiği ve
sonrasında devam eden bu hava şehri müstesna kılıyordu. Cumhuriyet sonrası yeni bir Ankara oluşturulmak istendi. Bu yeni Ankara eski Ankara’ya zıt bir
Eylül 2010
zeminde yükseltilmeye çalışıldı. “Mabetsiz bir şehir”
olarak kurulmak istenen Ankara onlar açısından gerçek bir başarısızlık hikâyesidir. Eski Ankara’yı dışlayan yeni Ankara anlayışı çökmüştür. Çünkü yeni
Ankara mabetsiz şehir olmayı reddetti. Ankara’nın siluetine kubbe ve minareler bir halk yapıcılığı olarak
damgasını vurdu. Şimdi Ankara Türkiye’nin en çok
camisi olan şehirlerinden birisidir.
27
Bugün İstanbul tarihiyle bir bütün gibi algılanırken Ankara sanki tarihinden kopuk gibi
duruyor. Bunda resmi ideolojinin payı nedir?
Resmî söyleme göre Ankara “yoktan var edilen” bir başkenttir. Bu demektir ki seksen küsur yıl
önce Ankara diye bir şehir yoktu! Esasen bu Türkiye
Cumhuriyeti’nin Osmanlı geçmişini inkâr etmesiyle
paralel giden bir propagandadır. Demek istiyorlar ki;
nasıl Türkiye Cumhuriyeti yoktan var edilmişse Ankara da öyle türetilmiş bir şehirdir! Ankara’nın bu tarz
reklamını yapanlar Ankara’nın dostları değillerdir gerçekte. Çünkü köksüz, türedi bir şehirden bahsetmektedirler.
Ankara’nın önemi tarihiyle birlikte daha
net bir şekilde ortaya çıkıyor galiba…
Ankara’nın Osmanlı Devleti’nin oluşum sürecinde çok mühim bir rolü var. Ankara beylikler döneminde Osmanlı Devleti dışında hiçbir güce yakın
durmamıştır. Mesela Ankara Karamanoğullarına
meyletse Türkiye’nin hâkimi Karamanoğulları olabilirdi. Ankara’nın tarihi işte bu derece önemlidir. Ankara Osmanlı tarihinin kuruluş döneminde ahilerle
oynadığı rolü, İstanbul’un fethi sırasında bayramilerle
sürdürmüştür.
İstanbul’un fethinin Akşemseddin’in hocası Hacı Bayram Veli’ye kadar uzanan bir hi-
28
kâyesi olduğu biliniyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Ankara’nın tarihi geçmişini bir isim etrafında
açıklamak gerekirse, bu isim Hacı Bayram’dır. İstanbul’un fethinin hikâyesine gelince, bir tarihi sürecin
kavranması bakımından önemlidir. Fakat her nedense bu süreçte Ankara’nın rolü ihmal edilmiştir.
Oysa İstanbul’un fethi “Ankara merkezli bir düşünce”nin kuvveden fiile çıkarılması olarak okunabilir. Elbette İstanbul’un fethedilmesi ile ilgili Hz.
Peygamber dönemine kadar giden bir süreç var. Peygamber’imize atfedilen söz bu şehrin çeşitli zamanlarda muhasara edilmesinde büyük rol oynadı. Fakat
bu sözün ete kemiğe büründürülmesi, sonuca ulaştırılmasında Hacı Bayram Veli ile onun halifesi Akşemseddin’in ve diğer bayramî büyüklerinin büyük
emek ve gayretleri var. Hacı Bayram 2. Murat’ın çağdaşı idi. Fethin bir sonraki neslin işi olduğunu Sultan
Murat’a söyleyen oydu. Bu apaçık bir hedef gösterme
idi. Bir taraftan yeni doğan şehzade Mehmed’i, diğer
taraftan ona fetih konusunda hocalık yapacak müridi
Akşemseddin’e yönelik bir hedef belirleme.
Fethin psikolojik ve manevi altyapısını
bayramiler hazırladı diyebilir miyiz?
Evet Bayramiler İstanbul’un fethinin manevî zeminini hazırladılar. Akşemseddin genç Fatihi psikoloEylül 2010
jik olarak bu zafere hazırladı. Genç Sultan tahta çıkar
çıkmaz İstanbul’un fethi için hazırlıklara başladı. İstanbul üzerine asker sevk ettiğinde bu savaşa katılmak üzere tarikat ehli olarak sadece bayramîleri davet
etti. Akşemseddin başta olmak üzere bütün bayrami
uluları ve 20 bin bayrami müridi İstanbul kuşatmasına katıldı.
Ankara’nın Selçuklu şehri olduğunu düşünürsek bayramilikten daha öncesine gittiğimizde o dönemde Ankara’da dikkat çeken en
önemli unsur neydi?
Tabi ki Ahilikti. Selçuklu Anadolu’sunun iktisadi-içtimai altyapısını oluşturan Ahilik teşkilatıydı.
Ankara ahiliğin önemli merkezlerindendi ve bir süre
ahiler Ankara’nın idaresini bile üstlendiler. Bu dönem
Selçuklu sonrasında Ankara’ya çok özgün bir kimlik
armağan etti. Bugün geleneksel Ankara’nın en büyük
mimari yapısı, en büyük camisi, ne bir padişahın eseridir; ne de bir sadrazam veya paşaya aittir. Ankara’yı
bir süre yönetmiş olan ahi şeyhlerinden Ahi Şerefedin’in camiidir. Aslanhane Camii de Selçuklu dönemi
Ankara’sının en büyük mimarî yapısı olarak cumhuriyete kadar gelmiş ve şehre damgasını vurmuştur.
Özetlersek, ahilik Selçuklu Anadolusu’nun yapıcı unsuru oldu, bayramilik ise Osmanlı döneminin manevi iklimini oluşturdu diyebiliriz.
El emeği, çalışma, üretim ve kanaat gibi
İslam iktisadına ait değerleri düstur edinen
Hacı Bayram Veli hakkında ne söylemek istersiniz?
Biliyorsunuz Hacı Bayram Veli’nin asıl adı Numan’dır. Şer’i ilimlerin müderrisi olan Numan Efendi,
Somuncu Baba’ya bağlandıktan sonra tasavvufi bir
şahsiyet olarak karşımıza çıktı. “Üretmek”le hayat ve
maneviyat arasında güçlü bir bağ kurdu. Kendisi ziraatla uğraştı, müritlerini de mutlaka bir iş, bir meslek
sahibi olmaya mecbur etti. Onun halifelerinden Akşemseddin değirmenci, Ömer Dede bıçakçı idi mesela…
Hacı Bayram Veli türbesinin bugün Ankara için anlamı nedir?
Köklü şehirlerin böyle manevî çekim merkezleri
vardır. Bu merkezler, her zaman yeni hamlelerin üssü
olmaya namzettirler. İnsanlar, yozlaşmaların haddi aştığı dönemlerde arınmak için bu merkezlere müracaat
ederler. Kendileriyle karşı karşıya, Rableriyle baş başa
kalırlar. Kendi gönüllerinden aldıkları ilhamla, huzur
içinde doğru yola iletilmek isterler. Bunun için niyazda bulunurlar. Güçlü bir iç hamle için donanırla
Son olarak şunu sormak istiyorum: Bir
yazınızda “29 Mayıs gençlik bayramınız kutlu
olsun” ifadesini kullanıyorsunuz. Neden bu
tarih gençlik bayramı olmalıdır sizce?
Gerçek gençlik bayramının İstanbul’un fethinin
yıldönümü olan 29 Mayıs olması gerektiği düşüncesindeyim. Sebebi, 29 Mayıs’ın gençlik çağında bir
kahramanın bütün dünya tarihini etkileyen bir işi başardığı günün yıldönümü olması. Fatih’in İstanbul’u
fethettiği yaşta olanlar, şimdi üniversite talebesi…
Gençler bu yaşlarda neler yapılabileceğini bu bayram
vesilesiyle düşünebilir güven içinde geleceğe bakabilirler. İşte bu gerçek bir bayram olur. Resmiyetin zorlama bayramına da benzemez.
Eylül 2010
29
Çoğalma
Tutkusu
ilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun,
'(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir
övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya
kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o,
bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli
bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan
bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid
Suresi, 20)
B
Fuat TÜRKER
[email protected]
Yüce Allah'a gönülden iman eden,
dünyanın geçici ve aldatıcı süslerine
önem vermeyen, her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen ve mallarını
Allah
yolunda
harcayan
müminler, sonsuz rahmeti umut edebilirler.
30
Zenginlik, eşler, çocuklar, ticaret gibi
dünyevi tüm değerler, Allah'tan ve ahiretten
gaflette yaşayan kimseleri dünya hayatında
tutkuyla oyalar. Tüm bunların gelip geçici olduğunu, yeryüzündeki her şeyin değer kaybettiğini, yıprandığını, yok olduğunu
bilmelerine rağmen insanlar kendilerini bunlara tutkuyla bağlanmaktan alıkoyamazlar.
Oysa Rabb’inin gücünü ve büyüklüğünü gereği gibi takdir ederek O’nu tanıyan insan, her
şeyin birer imtihan sebebi olduğunu -Allah’ın
dilemesiyle- anlayacaktır. Yapılması gerekenin de tüm bu nimetleri kendisine lütfeden
Allah’a şükretmek olduğunu kavrayacaktır.
Ancak inkar eden ya da imanı kalbine yerleştirememiş olan kimseler, hırs ve tutkuyla
dünyaya bağlandıklarından, eksik ve kusurlu
Eylül 2010
yaratılmış olan dünyanın çekici kılınmış tüm değerlerinin kölesi haline gelirler.
bildiren nedir? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir.” (Hümeze Suresi, 2–6)
Kur’an’da yıldızların, güneşin, ayın, denizlerin,
gece ve gündüzün insanın emrine amade kılındığı bildirilir. İnsan ise bunları ilah edinir; dahası dünya hayatındaki süsler karşısında da aciz düşer. Oysa
insanın, karşısında acz içinde olduğu tek varlık
Rabb’idir. Ancak çoğu insan O’na değil kendi emrine
verilenlere tapar, emrindekilerin emrine girer.
Hırsla biriktirip, saydıkça sayan ve ihtiyacından
artakalanı vermeyen kişi, mallarının kendisini sonsuz
kılacağını zanneder. Ancak malları ona hiçbir yarar
sağlamayacak aksine sonsuz azaba sürükleyecektir.
İnsan biriktirdiğine sahip değildir. Sahip olduğunu
düşünüyorsa yanılgıdadır; gerçekte o kişi biriktirdiğine ait olmuştur. Ayette, “…(o İlahların) kendilerine
yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar
için hazır bulundurulmuş askerlerdir. (Yasin Suresi,
75) bildirildiği üzere, bencil tutkuları onu malının tutsağı haline getirmiştir.
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri':
"Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz" demişlerdir.
Ve: “Biz mallar ve evlatlar bakımından
daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da
değiliz” de demişlerdir. (Sebe Suresi, 34-35)
Birçok insan, çok kısa sürecek dünyada mallarından yararlanarak yaşamak amacıyla, hırsla malını
yığıp biriktirir. İman etmeyen insanlar, yaşamları süresince dünya hayatının gerçeğini kavrayamazlar. Ve
bencilce tutkuları yüzünden hem dünyayı hem de
sonsuz yaşamlarındaki cenneti kaybederler.
“Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça
sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi
kılacağını mı sanıyor? Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır."Hutame"nin ne olduğunu sana
Eylül 2010
Yüce Allah'a gönülden iman eden, dünyanın
geçici ve aldatıcı süslerine önem vermeyen, her şeyin
gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen ve mallarını
Allah yolunda harcayan müminler, sonsuz rahmeti
umut edebilirler. Onlar göz açıp kapama süresi kadar
kısa dünya hayatı yerine, sonsuza kadar sürecek ahiret hayatını, sonsuz güzellikleri ve gerçek zenginliği
seçmişlerdir. Dünya hayatı karşılığında ahireti satın
almıştır müminler ve bu en karlı olan alışveriştir.
Bizim Katımız'da sizi (bize) yaklaştıracak olan
ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip
salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar
için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe Suresi, 37)
31
KUR'AN'DAKİ
SÜNNET
vvelemirde burada "Sünnet" tabiriyle neyi
kasdettiğimizi ortaya koyalım: Bizim burada "Sünnet" tabiriyle kasdettiğimiz, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in, Din'in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.
E
Dr. Ebubekir SİFİL
Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala'dan
Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için öncelikle Sünnet'in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur'an'a dayanarak ortaya
konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla
bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet'i bize nakleden unsurların tesbiti ve
güvenilir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü
aşamada ise "Sünnet'i bağlayıcı bir din kaynağı
olarak görmezsek bunun pratik sonuçları neler
olur?" sorusunun cevabı gelmektedir.
korkması ve Efendimiz (s.a.v)'den geI- Sünnet'in Bağlayıcılığı
lecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O'nun
şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.
32
Burada soru şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete
kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?
Biz, Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaat olarak bu
soruya tereddütsüz "evet" diyoruz. Bir noktaya
dikkat çekelim: Kur'an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları
Eylül 2010
kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan "Sünnet" kelimesini çıkarıp, yerine
"Kur'an" kelimesini koymamız halinde değişen birşey olmayacaktır. Buradan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda
kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur'an'ın Sünnet'e
göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık
bakımından Sünnet de tıpkı Kur'an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.
ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir."[2]
A- Resul'e İtaati emreden ayetler
Bu ayetteki "itaat" vurgusu, "itaat edin" ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında
tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü'minler için şiddetli bir uyarı da yer
almaktadır: Ayet, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü
Allah Teala'ya ve O'nun Resulü'ne götürün" demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası
havada kalmaya mahkûmdur.
1. "De ki: "Allah'a ve Resulü'ne itaat edin."
Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri
sevmez."[1]
3. "Kim Resul'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş
olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar
üzerine muhafız göndermedik."[3]
Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Resulü'ne de itaat edilmesini emir buyurmakta ve bundan
yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala'ya itaate
yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah'a (s.a.v) itaate
yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.
Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul'e itaat edenin, bu hareketiyle Allah
Teala'ya itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Hatta bir
adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala'ya itaatin yolu, O'nun Resulü'ne itaatten geçmektedir ve Resul'e itaat olmadan Allah'a
itaat olmaz.
Sünnet'in bağlayıcılığı konusundaki Kur'an
ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:
2. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin; Resul'e
ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer Allah'a ve
Nitekim Resul'e itaat olmadan da Allah Teala'ya
itaat edilebileceğini "işareten" dahi anlatan bir tek
Kur'an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah'a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul'e itaat olgusunun emredildiği
görülmektedir. Örnek olarak,
4. "Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul'e itaat
edin. Umulur ki merhamet olunursunuz."[4] ayetini
zikredebiliriz.
Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada "namaz" ve "zekât" gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra "Resul'e itaat"
emri verilmektedir. Bu durum, Resul'e itaatin de tıpkı
namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.
Ve nihayet bu ayet ile ilahî rahmete nailiyet,
namaz ve oruç yanında Resul'e itaate de bağlanmış
olmaktadır...
5. "Eğer mü'min kimselerseniz, Allah'a ve Resulü'ne itaat edin."[5]
Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber
(s.a.v)'e soru soran mü'minler hakkında nazil olduğu,
Eylül 2010
33
metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet,
imanı, Allah'a ve Resulü'ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
6. "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resul'e
itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin."[6]
Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde –ve diğer benzerlerinde– "Hz. Peygamber
(s.a.v)'e itaat" hususu, gerek mü'minlere, gerekse
inanmayanlara yönelik kesin bir Kur'anî emir olarak
karşımıza çıkmaktadır.
B- Resul'e tabi olmayı emreden ayetler
Sünnet'in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori olarak "Resul'e ittiba"yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudiyeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki
örnek zikredelim:
1. Yüce Allah şöyle buyurur: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki, Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."[7]
Bu ayet, Allah Teala'nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul'e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal
vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
34
2. "O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de
yazılı buldukları Resul'e, o Ümmî Peygamber'e tabi
olurlar; O onlara ma'rufu emreder ve onları münkerden sakındırır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar,
pis olan şeyleri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. O'na
inanan, O'na ta'zimde ve yardımda bulunan, O'na
yardım eden ve O'nunla beraber indirilmiş olan nura
tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."[8]
Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab'ın bahse
konu edildiğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda
Efendimiz (s.a.v)'in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımından konumuz noktasında önemlidir.
Zira burada O'nun, ma'rufu emrettiği, münkerden sakındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri
haram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.
C- Resul'e muhalefeti yasaklayan ayetler
1."Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e muhalefet eder ve
mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse,
onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız."[9]
Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)'e
muhalefet ederek mü'minlerin yolundan ayrılıp,
başka bir yola girenlerin sonunun cehennem ateşi olEylül 2010
duğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi
belli olduktan sonra artık Peygamber'e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber'e muhalefet etmemektir ve mü'minler de böyle yapmaktadırlar.
Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.
2. "Onun (Peygamber'in) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından
sakınsınlar."[10]
Hz. Peygamber (s.a.v)'in emrine muhalefet
eden kimselerin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba
muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki "fitne"yi müfessirler, kişinin,
kalbine gelecek küfür, nifak veya bid'at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen
"azap" ise dünyada başa gelecek çeşitli bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.
3. "Allah ve Resulü bir işte hüküm verdikleri
zaman mü'min bir erkekle mü'min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur.
Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sapmış olur."[11]
Bu ayette doğrudan mü'minlere yönelik bir ikaz
görüyoruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Resulullah bir konuda hüküm verdikleri zaman, mü'minlerin
artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme
hakları yoktur. Ben mü'minim diyen insanların bu
noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.
4. "Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı
nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle
teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."[12]
bu itiraz, cevabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira
ifadelerin mutlak olması, mü'min olsun kâfir olsun
bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.
Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerinde olmadığını daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:
"Eğer mü'min kimselerseniz, Allah'a ve Resulü'ne itaat
edin."[15]
Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber
(s.a.v)'e soru soran mü'minler hakkında nazil olduğu,
metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet,
imanı, Allah'a ve Resulü'ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin."[16]
Bu ayet, bir taraftan "itaat" kelimesini (yukarıda
ikinci sırada zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah
Teala'ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken,
diğer taraftan da her iki merciye itaati mü'minlere yönelik bir emir olarak ifade etmesiyle öne çıkmaktadır.
Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki türden bir itirazın Kur'an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.
2. Sünnet'in bağlayıcı olmadığını iddia edenler,
bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber
(s.a.v)'e itaat ve ittibanın emredildiği ve O'na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu
ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)'e
itaat ve ittiba ile O'na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur'an'dır. Bütün bu ayetlerde Kur'an'ın değil de Sünnet'in kastedildiğini
gösteren açık ve kesin bir delil yoktur.
Muhtemel İtirazlar
Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz.
Peygamber (s.a.v)'in mü'minler için "güzel örnek" olduğunu[13], O bize ne verirse onu almakla ve bizi
neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü
bulunduğumuzu[14] bildiren ayetler bulunduğunu da
hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımlara değinmek
istiyorum.
1.Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin
mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının
inanmayanlar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak
Eylül 2010
Buna cevap olarak şöyle deriz:
Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifadesidir. Bunun böyle olduğunu ortaya
koymak için fazla uzağa gitmeye gerek yok.
Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.
Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi,
"Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul'e itaat
edin. Umulur ki merhamet olunursunuz."[17]
ayeti idi.
35
hakem tayin edilmesinin emir buyurulmasını Sünnet'e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?
Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:
Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur'an ayetlerine göre çözecek veya Kur'an'da
yer almayan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.
Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur'an'a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu
iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu
ibadetleri yerine getirenler zaten Kur'an'a itaat etmiş
olacaklardır. Bu durumda Resul'e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?
Dolayısıyla eğer Resul'e itaat, sadece
Kur'an'da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul'e
itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.
Bir diğer ayet: "Hayır! Rabbine andolsun ki
onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman
etmiş olmazlar."[18]
Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bunun bizi götüreceği nokta şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur'an'ın hükümlerine diğer
insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden,
onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.
Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v)'in, murad-ı ilahiye, yani
Kur'an'ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan
daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey
değildir. Öyleyse Allah Teala'ya itaatin yanında Hz.
Peygamber (s.a.v)'e itaati de vurgulayan ayetlerden,
sadece Kur'an'a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur'an'ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir
Peygamber'in varlığını kabul ettikten sonra böyle bir
iddianın geçerliliği olabilir mi?
İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almayan hükümler getirebileceğini söylemiş oluruz ki, bu durumda
sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.
3.Sünnet'in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin
ileri sürdüğü bir diğer iddia da, Kur'an'ın "herşeyi
açıklayıcı" olduğunu[19], "hiçbir şeyi eksik bırakmadığı"[20], "ihtilafları açıklamak için" gönderildiği[21], Hz.
Peygamber (s.a.v)'in bile Kur'an'dan başka hakem
aramadığı[22] gibi hususları anlatan ayetlerin, Kur'an
dururken Sünnet'e veya bir başka kaynağa müracaat
edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu
anlattığı şeklindedir.
Burada mü'minlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in
hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.
Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, itiraza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halukârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul'e
itaatı, ittibayı emreden ve O'na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte düşünülmek zorundadır. Aksi
halde Kur'an'ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir
kısmı ise terkedilmiş olur.
Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur'an'ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur'an
ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in
İkinci olarak; eğer Kur'an'ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve herşeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait
olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun
36
Eylül 2010
bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, mantık, gramer, psikoloji, sosyoloji...
vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur'an'da açık-seçik bir
şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.
yatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir.
Zira bu ayetler bize, O'nun Sünneti'ne değil, bizzat
O'nun kendisine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.
Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur'an'ın emrettiği namaz, oruç,
zekât, hac gibi pekçok ibadetin, bütün detaylarıyla
Kur'an'da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın
bunun tam tersi olduğu ortadadır.
Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara
tatminkâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:
Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha
doğru olacağını düşünüyorum: Allahu a'lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din'in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin
Kur'an'da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur'an'da, sözkonusu muhteva ve
bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yolları ve
yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayetler, temel dinî
ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla
bunların, Kur'an'ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple
Sünnet gibi bir kuruma ihtiyaç bırakmadığı şeklinde
anlaşılması mümkün değildir.
4. Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün
ayetlerde bizzat Resul'e ittiba ve itaat emredilmekte,
ve O'na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O'nun
dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene
geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Peygamber
(s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O'nun ha-
Eylül 2010
1- Kur'an'da, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat ve
ittibanın, O'nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir
sorumluluk olduğunu gösteren bir ayet mevcut
mudur?
2- Bu soruyla bağlantılı olarak, "Seni ancak
bütün insanlık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik"[23], "Ve seni ancak alemlere rahmet
olarak gönderdik"[24] gibi ayetler, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in misyonunun evrensel olduğunu göstermez
mi?
3- Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)'in insanlara rehberliği yeryüzünde vahyin maksatlarını gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O'nun vefatından
sonra dünyaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten
niçin mahrum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i
ilahîye ve murad-ı ilahînin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?
4- Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti demek,
O'nun söyledikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O'na
ittiba ve itaat, O'nun söylediklerine ve yaptıklarına
uymakla oluyorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlış-
37
tır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti, bu Ümmet'in takva ve vera ahli, mütehassıs, Peygamber
aşığı alimleri tarafından Sahabe döneminden itibaren
muhafaza edilmiş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.
Burada iki ihtimal sözkonusudur:
Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)'in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu
itiraz sahiplerninin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e ittiba ve
itaatten ne anladıklarını ilmî bir şekilde izah etmeleri
gerekir.
B- Kur'an'ı, Kur'an'da açıkça yer almayan bir
çerçeve getirerek açıklayacaktır.
Sünnet'i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve
Güvenilirliği Meselesi
Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altını çizdiğim gibi,
mesele bununla bitmemektedir. Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet'i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa
kavuşturulması gerekmektedir:
Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
Sünneti'ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.
Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan
sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.
Bilindiği gibi pek çok Kur'an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)'e, Kur'an'ı insanlara beyan etme, yani
açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek
zikredecek olursak;
1. "Sana Zikr'i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp
anlasınlar."[25]
Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)'in, insanlara
indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.
Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:
1- Eğer Kur'an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından
ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse,
Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?
2- Hz. Peygamber (s.a.v) bu "açıklama" görevini nasıl yerine getirecektir?
38
A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı yine Kur'an
ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.
Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin –ki
bir üçüncü şık sözkonusu olamaz–, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur'an'da yer
almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorundasınız. Şöyle ki;
İlk ihtimal, Kur'an'ın yine Kur'an ile açıklanması
idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)'e beyan görevi verilmiş olması gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v)
Kur'an'ı, sıradan insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur'an'ın anlaşılmasında O'nun açıklamalarına mutlak surette
ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.
İkinci ihtimal ise doğrudan "gayri metluvv
vahiy" olgusunu gündeme getirir. Gayri metluvv
vahiy olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet'in
Kur'an'ı beyan fonksiyonu konusunda herhangi bir
şüphe sözkonusu değildir.
2. "O Kur'an'ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde)
toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz
onu okuyunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe
yok ki, onun açıklaması da bize aittir."[26]
Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'an dışı bir vahiyle
Kur'an'ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi
olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur'an'ı açıklama işinin kendisine ait
olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.
Buradan ilk bakışta Kur'an'ın yine Kur'an'la
açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı
vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse
Kur'an'ın bütün ayetlerinin yine Kur'an tarafından
açıklanmış olması gerekmez mi?
Oysa görüyoruz ki, Kur'an'da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değindiğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc
gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda
Kur'an'da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.
Eylül 2010
Öyleyse şunu söylemek zorundayız:
Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı ilahînin
ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur'an'da yer almayan ilave hususlar getirmiştir.
Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in bu türden beyanlarıyla doludur.
Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa –ki İslam
kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir–
hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini
ikaz etmektedir.
Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul
edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz sözkonusu olamaz.
Muhtemel bir itiraz
Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kısım çevreler, işin bundan sonrasında
problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:
Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir görevi
vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur'an dışı vahiyle yerine getirilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet'in bize kadar
güvenilir bir şekilde geldiğine dair elimizde bir güvence yoktur.
Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber
(s.a.v)'in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itibaren hadisleri orijinal lafızlarıyla
aynen nakletmediğini, sadece manayı aktardığını
söyleyen pek çok kimsenin mevcudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.
Eylül 2010
İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli
itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.
Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Allah Teala Kur'an'da "Zikr"in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından
korunacağını belirtmektedir:
"Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz."[27]
Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:
Buradaki "Zikir" kelimesinin, metluvv olsun,
gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığını söyleyen İbn Hazm[28] gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı
nazar edelim ve bu kelime ile Kur'an'ın kastedildiğini
kabul ederek soralım:
39
1- Bu ayetten yola çıkarak Kur'an dışında başka
hiçbir şeyin ilahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz
mümkün
hale
gelecektir:
Bugün
Müslümanlar'ın kıldığı namazlar, Kur'an'ın emrettiği
ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in mahiyetini Kur'an dışı
vahiy kanalıyla öğrenerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler
için de söylemek pekala mümkün olmalıdır.
O zaman Allah Teala'nın Kur'an'da emrettiği bu
ibadetler, murad-ı ilahî hilafına icra ediliyorsa
Kur'an'ın bu konudaki ayetlerinin fiilen ilahî koruma
kapsamının dışında kaldığını söylememizin engeli
nedir?
2- Yine bu ayette geçen "Zikir" kelimesinin
Kur'an'ı anlattığını varsayarak söyleyelim: Kur'an,
ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yerine getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu açıklamaları da bize kadar
hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabını kim verebilir:
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, ilahi garanti altındaki beyan
fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken
Kur'an'ın sadece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde
beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve
Kur'an'ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir
40
kuvvet de mevcut değilken, Kur'an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?
3- Yine yukarıdaki ayette geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur'an'ın korunması ne suretle olmuştur?
Bu soruya, "onu ezberleyerek kitlesel rivayet
şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur" şeklinde cevap verilirse buna şöyle mukabele
ederiz:
Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl
Kur'an'ın ilahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadisleri de bize kadar nakledenler aynı
nesiller değil midir?
Hatta Ulûmu'l-Kur'an kitaplarından öğrendiğimize göre, Kur'an'ın mütevatir okunuş şekillleri olan 7
veya 10 mütevatir kıraat, istisnasız bütün unsurlarıyla
her tabakada tevatür seviyesinde nakledilmiş değildir.
Hatta daha enteresan birşey söyleyeyim: Bilindiği gibi Kur'an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem
edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.
Eylül 2010
Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit
(r.a) şöyle demiştir: "Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini
sadece Ensar'dan Ebû Huzeyme'nin yanında
bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir
esnasında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar'dan Huzeyme'nin yanında bulabildim."
Müsteşrikler'in, Kur'an'ın her ayetinin her tabakada sayıları tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirlerine nakledildiği gerçeğine itirazları da
bu noktada vuku bulmaktadır.
Bir şey daha söyleyeyim: Şia mezhebine mensup olan bir kısım kimseler, Kur'an'da Velayet suresi
diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt'in faziletlerini anlatan bu uzun surenin Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia ederler.
Şia'nın elindeki bir kısım yazma Kur'an nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke tarafından 1842 tarihinde neşredilen "Târîhu'l-Mesâhif"
adlı çalışmaya (II, 102) dercedilmiştir.
Meşhur Şii alim et-Tabressî, "Faslu'l-Hitâb fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi'l-Erbâb" adlı eserinde (s. 180) böyle
bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının
Farsça "Debistân-ı Mezâhib" adlı eserde mevcut olduğunu söyler.
Yine Şia'nın meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî'nin "el-Kâfî" (II, 643.) isimli eserinde
Cebrail (a.s)'ın Hz. Peygamber (s.a.v)'e getirdiği
Kur'an ayetlerinin sayısının 17.000 (onyedibin) olduğu söylenmektedir. Bu durumda elimizdeki Mushaflar, Kur'an'ın 3'te 1'inden daha azını ihtiva etmiş
olmaktadır.
Burada Şia'nın bu iddialarını cevaplandırarak
sözü uzatmak istemiyorum. Söylemek istediğim şu:
Kur'an'ın tahrif edildiği hususunda böyle iddialar sözkonusu iken bizler Ehl-i Sünnet Müslümanlar olarak
Kur'an'ın korunmuşluğu noktasında kalbimizde en
küçük bir tereddüte bile yer vermeyiz ve bu gibi durumların, Kur'an'ın korunmuşluğu gerçeğine en küçük
bir halel getiremeyeceği inancını tam bir itmi'nan ile
taşırız.
Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen
hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme
getirenler en azından bunların bir kısmı–mütevatir
hadisleri bu iddianın dışında tuttukları halde, ulema
tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddianın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?
Sonuç
Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet'in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri
ortadan kaldırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:
Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in
Sünneti'nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının
ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye'yi kurtuluşumuz için
bir sığınak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer
bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah
Teala'nın muradına uygun yaşamak ve O'nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi
Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.
Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın
ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını
düşünemiyorum: Kur'an'ı en doğru şekilde anlayan
ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)'dir. Şu halde O'nun Kur'an'ı anlama
ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş
olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliyatı, başka
hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina
ve dikkati hak etmekkedir.
Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına
bir mucize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve
ulema tarafından sahih addedilmiş olanları, "ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle
davranmışsa?!" tarzındaki bir endişe ile, Nebevî emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket
etmeli değil miyiz?
Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala'dan korkması ve Efendimiz
(s.a.v)'den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve
daha da kötüsü O'nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.
------------------------------------------------------------------[1] 3/Âl-i İmrân, 32. [2] 4/en-Nisâ, 59. [3] 4/en-Nisâ, 80. [4] 24/en-Nûr, 56.
[5] 7/el-Enfâl, 1. [6] 47/Muhammed, 33. [7] 3/Âl-i İmrân, 31. [8] 7/el-A'râf, 157.
[9] 4/en-Nisâ, 115. [10] 24/en-Nûr, 63. [11] 33/el-Ahzâb, 36. [12] 4/en-Nisâ, 65.
[13] 33/el-Ahzâb, 21. [14] 59/el-Haşr, 7. [15] 7/el-Enfâl, 1. [16] 47/Muhammed, 33.
Peki buna benzer iddialar hadisler hakkında
varit olduğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım
ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer
verelim?
Eylül 2010
[17] 24/en-Nûr, 56. [18] 4/en-Nisâ, 65. [19] 16/en-Nahl, 89. [20] 6/el-En'âm, 38.
[21] 16/en-Nahl, 64. [22] 6/el-En'âm, 114. [23] 34/Sebe', 28. [24] 21/el-Enbiyâ, 107.
[25] 16/en-Nahl, 44. [26] 75/el-Kıyâme, 16-19. [27] 15/el-Hicr, 9.
[28] Bkz. el-İhkâm, I, 121-2.
41
BU GİDİŞ
NEREYE ?
ovulmuş ve taşlanmış şeytandan (bizi
Rabbimiz’den uzaklaştıran her şeyden), her şeyi yaratan, yaşatan ve yöneten Yüce Allah’a sığınırız, Rahman ve
Rahim olan Rabbimiz’in adıyla… Bizleri
maddi ve manevi sayısız nimetle nimetlendiren Yüce Allah’a hamdolsun, ‘en güzel örneğimiz’,
alemlere
rahmet
sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e salatü selam olsun…Rabbimiz’in selamı, rahmeti,
bereketi ve hidayeti hepimizin üzerine
olsun…
K
Ersan BİLGİN
“Mü'minler arasında ahlâksızlığın ve edepsizliğin yayılmasını
isteyenleri, gerek dünyada ve
gerekse ahirette acıklı bir azap
beklemektedir. Allah bilir, oysa
siz bilmezsiniz.”
Ey Müminler, Mümin Erkekler, Mümin
Hanımlar, Kardeşlerimiz…Allah Teala buyuruyor ki; “(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, namuslarını
da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri
için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah
Teala, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus
ve iffetlerini esirgesinler.
Görünen kısımları müstesna olmak
üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları,
babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları,…’dan başkasına zinetlerini göstermesin-
42
Eylül 2010
ler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerini çekecek
tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz." (Nur 30,
31)…
“Bir insanı, "müslüman" olarak nitelememize
yol açan şey, onun "Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyeti"dir. Bu teslimiyet, şu ön bilgiye/tasavvura dayanır: "Beni yaratan ve yaşatan Yüce Allah (cc), beni
herkesten çok iyi biliyor ve seviyor. O halde, O’nun
bana yaptığı öneriler (hayat ölçüleri, emir ve yasaklar) benim için en hayırlı olandır. Ben kendim için,
O’nun benim için seçip-beğendiğine razı ve teslim
oldum."…
En son ve en mükemmel din, dinimiz İslam’ın
tesettüre- örtünmeye, hicaba, karşı cinse bakmaya,
namusa-iffete, ahlaka dair emir ve yasakları açık ve
net bir biçimde ortadayken bu hayati ölçüleri ne
kadar dikkate aldığımızı bir düşünelim?
Rabbimiz’in tesettür örtünme, bakışları kontrol
altına alma emrine uymayarak, hem kendimizin dünyasını ve ahiretini berbat ediyoruz, hem kızımızın, oğlumuzun, yeğenimizin, ailemizin hem de genç
erkeklerin, genç kadınların yani kocaman insanlık ailesinin gözünü, gönlünü, aklını kısacası dünyasını ve
ahiretini hüsrana sürüklüyoruz… Nesiller ve gönüller
mahvoluyor… Bu noktada Rabbimiz’in şu uyarısına
dikkatlice kulak verelim: “Mü'minler arasında ahlâksızlığın ve edepsizliğin yayılmasını isteyenleri, gerek dünyada ve gerekse ahirette acıklı
bir azap beklemektedir. Allah bilir, oysa siz bilmezsiniz.” (Nur,19)
Kur’an ve sünnet ölçülerinde, Allah'ın emirlerine uygun yaşamaya gayret eden insanlar, şehit kanlarıyla yoğrulmuş güzel vatanımızın ve dünyamızın
sokaklarına, caddelerine, parklarına, sahillerine isimleri Ayşe, Fatıma vs. olan müslüman kızlarımızın, hanımlarımızın tesettürsüzlüğü (çıplaklığı veya örtülü
çıplaklığı) sebebiyle çıkamaz oldu veya evlerine
günah ve göz zinası kiriyle döndüler…Kafamızı iki elimizin arasına alıp n’olur bir düşünelim…Yangın gerçekten büyüktür ve bacayı sarmıştır!
Bu yangından babalar, anneler, kardeşler, gençler kısacası hepimiz ama hepimiz sorumluyuz. Ayette
Eylül 2010
şöyle buyurulur: “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın
kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve
emredildiklerini yapan melekler vardır.” (et-Tahrim, 66/6)Rasulullah (sav)’de şöyle buyurmuştur:
"Sizin hepiniz birer çobansınız ve hepiniz yönettiğiniz
kişilerden sorumlusunuz. Erkek ailesinin çobanıdır ve
kıyamet gününde onlardan sorumlu olacaktır." (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Hanbel) Evet,
hepimiz sorumluyuz… “Dîl dudak deprenmeden
halden anlayan gelsin.” Nolur, kulak verin, bu
çağrıya… Biz böyle değildik, sonradan olduk…
İnanın, şu acınacak halimizi dert edinip, “İslam’ın emir ve yasakları, hayat ölçüleri bütündür, hepsi önemlidir” ve “Müslüman, Allah’ın
emirlerine her şeyiyle teslim olmuş ve her şeyden sorumlu insandır”, bilincini kuşanır ve akl-ı
selimle hareket edersek, bu beladan ve tek kelime ile
ahlaksızlıktan kendimizi, kızımızı, gelinimizi, oğlumuzu ve tüm insanlığı kurtarabiliriz… İnsanımızın ruhunda bunu başaracak iman, ahlak, azim, aşk ve
sorumluluk bilinci mevcut, Allah’ın izniyle… “Gözü
olana gün ışımıştır.”
Kimseyi ve birbirimizi üzmeden, kırmadan, bağırıp çağırmadan, güzellikle, tatlı dil ve güzel sözle
Rabbimiz’in emrini hatırlayalım ve hatırlatalım…
Kur’an’a ve Sünnet’e dönelim. Müslümanca düşünelim ve müslümanca yaşayalım ki müslümanca ölelim…
Olması gereken şey İslam’ın bütün emirleriyle
beraber örtünme- tesettür emrine uyarak, en hayırlı
elbise olan takva elbisesi ile örtünmemizdir. Allah
Teala buyuruyor: "Ey Ademoğulları! Size avret
yerlerinizi örtecek bir elbise, bir de giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise,
o hepsinden daha hayırlıdır. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Ta ki iyice düşünüp öğüt alırsınız!"
(Araf Suresi, 26)
Rabbimiz! Senden hidayet, takva, haya ve iffet
istiyoruz, yardım eyle! Bizlere bir daha günahlara
dönmeyecek tevbeler ve güçlü iman, sürekli olan
salih ameller yapacak irade lütfeyle! (Amin)
43
Seyyid Ahmed er Rufai Hazretleri
Takva
İbad bin Şumeyd bin Aclan (ra)’a “Münafık ağlayabilir mi?”
diye sorulunca şu cevabı verdi: “Beden Gözüyle evet ağlar, lakin
kalbi ile asla!”
Fudayl bin İyaz (ra)der ki:
“Gözleri yaşlı, kalbi kötü bir adam gördüğün zaman bil ki onun
ağlaması münafığın ağlamasıdır. Asıl ağlama, kalbin ağlamasıdır.”
Malik bin Dinar (ra)’a “Ağıt yakan birini çağır da sana acıklı bir ağıt
yaksın!” denilince şu cevabı verdi: “Çok sevdiği evladını kaybetmiş
annenin, ağıt yakan birine ihtiyacı yoktur.”
Ka’b el Ahbar (ra) şöyle derdi:
“Allah korkusundan gözümden akan bir damla yaş, dağ kadar
altını sadaka olarak dağıtmamdan çok daha hoşuma gider.”
Malik bin Dinar (ra) çok ağlardı. Bir seferinde ağlayarak nefsine
şöyle hitap etti: “Ey nefis! Cebbar’a (cc) komşu olmak, Muhtar’ı (sa)
görmek dilersin.
Peki sorarım sana, bu uğurda hangi arzudan vazgeçtin? Allah’la
arandaki uzak mesafeyi ne kadar kısaltabildin? Hangi Allah dostunu
sevdin? Düşmanından hangisine O’nun için düşman oldun? Hangi
öfkeni Allah için yuttun?... Hayır! Allah’ın rahmeti, affı olmasaydı
senin halin nice olurdu.” Sonra kendinden geçti.
Allah Teala, Musa (as)’a “Haşyetimden ağlamak kadar bana
yaklaştıran birşey yoktur” diye vahyetti.
Sabit Nessac (ra) Davut (as)’ı şöyle anlatır:
Davut (as) işlediği zelleden sonra Allah’a kavuşuncaya kadar
ne zaman su içecek olsa su tasını yarısı gözyaşıyla dolardı. Bir gün
“Ey Allah’ım! Bu gözyaşlarım sebebiyle bana merhamet
etmezmisin?” Deyince semadan şöyle bir nida geldi: “Ey Davut!
Gözyaşlarının farkındayım, ama sen günahını unutmuş
görünüyorsun!”
Bir seferinde Davut (as), küllerin arasından bir kor alarak
başının üzerine koydu ve şöyle dedi: “Rabbimin katında yüzümün
suyu gitti (kendimi alçaltarak mahviyet haline büründüm!)”
44
Eylül 2010
Hasan-ı Basri’nin (ra) zamanında yaşayan bir adamın, çok
ağlamaktan gözleri kör olmuş bir kızı vardı. Kızın babası, Hasan-ı
Basri’ye (ra) gelerek kızına nasihat etmesi için evine çağırdı.
Hasan-ı Basri (ra) daveti kabul edip, kızın yanına vardığında ona:
“Sakin ol evladım! deyince kız şöyle cevap verdi: “Ey üstat! Gözlerim
için iki ihtimal var. Ya Rabbimi görünce sıhhat bulacaklar ya da kör
kalacaklar! Eğer gözlerim O’nu görüp sıhhat bulmayacaksa kör olarak
kalmaya müstehaktır. Eğer sıhhat bulacaksa O’na bin gözüm feda
olsun.” Hasan-ı Basri (ra) “Tedavi etmeye geldim; tedavi oldum. Güya
doktor olarak geldim; doktor buldum dedi” dedi
Selime binti Halit Mahzumi (ra) anlatır: Beytullah’ta Şam’lı bir
hanım vardı. Aşk ve şevkinin çokluğundan ötürü daima ağlardı.
İnsanlarda ona, “mahzun kadın (hazine)” derlerdi. Kabe’ye baktığı
zaman “Rabbimin evi” derdi.
Bir gün Kabe’nin kapısı açıldı ve “Sultanımız, gözümüzün nuru!
Sana hasretimiz çoğaldı. Ne zaman bize kavuşacaksın?” diyerek
ağlayan iki topluluk gördü. Hazine, duyduğu bu sözlerin ardından
feryad ederek yere yıkıldı. İnsanlar yanına gidip baktıklarında, ruhunu
teslim etmiş olduğunu gördüler.”
Yahya bin Asfar (ra) anlatır:
“Bir gün dostlarımızla beraber, gözleri çok ağlamaktan kör
olmuşza zahide bir hanımın yanına gittik. İçimizden biri sesizce
“Gözleri görüyorken sonradan kör olmak ne kadar zordur kim bilir!”
dedi. O hanım bu sözü duyunca bize şöyle döyledi:
“Ey Ebu Abdullah! Kalbin Allah’a karşı kör olması gözün kör
olmasından beterdir! Allah muhabbetinin nihayetine erdirsin de varsın
vucudumda sağlam bir azam kalmasın.”
“Gecenin karalığı çökünce asiler uykuya dalar,
Arifler, Celil’lin divanına dururlar.
Gözyaşlarıyla Hüda’nın ayetlerini okurlar,
Gözlerinden akan yaşlar sel olur,
O’nu zikretmemeye bir an olsun dayanamazlar
Uyku, aşığa göre değildir...”
Eylül 2010
45
ŞEFAAT
İSTENİR Mİ?
ir de şefâat konusu var. Ona da çok
çatıyorlar, karşı çıkıyorlar. Şefâat yok,
diyenlerden tutun, “Şefâat Ya Resûlellah” dediğin zaman, “hah müşrik oldun, kafir
oldun”, diyenler var. Şimdi bu konuyu yine
püf noktalarına temas ederek îzâh etmeye çalışalım.
B
Prof. Dr. Orhan ÇEKER
Şefâat yetkisini istemek ayrı şeydir.
Yetki verilmiş birinden şefâat istemek
ayrı şeydir. Bunu tekrar ediyorum,
çünkü püf noktası burası. Yani “Ya
Resûlullah bana şefâat et” derken,
“Ya Resûlellah bana şefaat yetkisi ver
“Şefâat Ya Resûlellah” diyen insan
acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim : “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah
isteyen iki tane mesele var:
Bir, Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve'sSelâm vefat etmiş iken kendisine “Yâ” diye
nida edilebilir mi?. İki, Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve's-Selâm’dan şefâat istenir mi meselesi? Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam
vefat etmişken kendisine nida edilmesinin
caiz olduğu bizim et-Tahiyyat duasında var.
Namaz kılan kişi her iki rekatta bir defa Tahiyyat duasını okur. Yani günde 40 rekat
namaz kılan kişi 20’den fazla et-Tahiyyat okur.
Günde 20’den fazla
de ben de başkasına şefâat edeyim”
anlamını çıkarmak yanlıştır. Doğrusu, “Ya Resûlellah sana şefâat yetkisi verilecek beni de unutma”,
anlamıdır.
46
“Ey Peygamber sana selam olsun”,
diyor. Peygamberimize nida etmektedir yani.
Peygamberimiz vefat etmiş olmasına rağmen
kendisine nida edilmektedir. Eğer Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve's-Selâm’ın vefatından
sonra ya da kendi gıyabında O’na nida etmek
şirk olsaydı, insanı dinden çıkarsaydı, namaz
kılan insanın günde 20’den fazla dinden çıkEylül 2010
ması gerekirdi ki bunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla et-Tahiyyat duasının delaleti ile rahat rahat
diyoruz ki, Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’a
buradan veya dünyanın neresinden olursa olsun nida
etmek,
“Ey Peygamber sana selam olsun” demek
caizdir, insanı şirke götürmez. Üstelik bu dua ile O’na
selam da veriyoruz. Burası da ilginç. Hatta namazda
et-Tahiyyat’ı okumak vacib olduğuna göre Peygamberimize nida etmek vacibdir de diyebiliriz. Mesele
gayet açık yani. Bundan başka bir de şahısla tevessül
bahsinde vereceğimiz bir hadis-i şerif var (İbn Mâce,
İkametu’s-Sala : 189). Orada Peygamberimiz, kendisine gıyaben “YA” diye nida edilmesini istiyor.
Şimdi gelelim Peygamberimiz’den şefâat istenir
mi, meselesine. Diyorlar ki ‘şefâat sadece Allah’tan
istenir. Allah müsaade etmeden hiç bir şey olmaz. Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istemek şirktir’. Biz zaman zaman bunlara deriz ki ; bir
meselenin, esas hükmünü ölçen ve belirleyen o püf
noktayı (illetini) bilemezseniz ölçtüğünüz, biçtiğiniz
bütün şeyler ve sonuçları yanlış çıkar. Mesela metre
yüz cm.dir. Sen metreyi 75 cm. olarak alırsan ne ölçersen ölç, yanlış ölçersin, yanlış sonuç alırsın. Herkesin mesela diyelim ki 100 m. dediği yere, sen 125
m. dersin. Bizim fıkhî meselelerde bu ölçü yanlışlığına
çok dikkat çekilir. Çünkü dikkat etmezsen hem kendin
saparsın, hem de seni sevenleri saptırırsın. Bu şefâat
meselesinde de püf noktasını tesbit yanlışlığı yapıyorlar. Bakın nasıl ?
Püf noktasını söylüyorum : Şefâat yetkisini
istemek ayrı şeydir. Yetki verilmiş birinden şefâat istemek ayrı şeydir. Bunu tekrar ediyorum,
çünkü püf noktası burası. Yani “Ya Resûlullah bana
şefâat et” derken, “Ya Resûlellah bana şefaat yetkisi
ver de ben de başkasına şefâat edeyim” anlamını çıkarmak yanlıştır. Doğrusu, “Ya Resûlellah sana şefâat
yetkisi verilecek beni de unutma”, anlamıdır. Şimdi
olayı dağıtmadan tekrar edeyim. Şefâat etme yetkisini istemek ayrı şey, yetki verilmiş bir kimsenin yardımını istemek ayrı konudur. Siz eğer şefâat yetkisi ile
ilgili delilleri, şefâat etme olayıyla ilgili olarak kullanırsanız ortalığı tamamen darmadağın etmiş olursunuz. Sapmış da olursunuz., saptırmış da olursunuz.
Şefâat etme yetkisiyle ilgili delilleri yetki konusunda
kullanacaksınız. Yetki verilmiş bir insanın şefâat etmesiyle ilgili delilleri de kendi noktasında kullanacaksınız. İşte yanılınan, yanlış yapılan püf nokta
burasıdır. Yani şefaate karşı çıkanlar, şefaat yetkisi ile
ilgili delilleri, yetki verilmiş birisinden şefaat etmesini
isteme konusunda kullanıyorlar. Hata burada yapılıyor. Dolayısıyla “Şefâat Ya Resûlellah” diyen insan
“Ya Resûlellah sen bana şefâat yetkisi ver de ben de
başkasına şefâat edeyim” demek istemiyor. Öyle
diyen, düşünen yok. Ama şefâate karşı çıkan böyle
değerlendiriyor. Ters taraftan giriyor meseleye. Halbuki Peygamberimizden şefâat isteyen kişi “Ya Resûlellah sana şefâat etme yetkisi verilecek, o zaman beni
de unutma” demek istiyor. Bunun böyle olduğu apaçık dururken hala Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den yetki isteniyormuş gibi konuyu takdim etmek
bir bakıma şeytanlığın / canbazlığın da bir başka uygulamasıdır.
Şimdi gelelim meselenin çözümüne. Şefâat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Çünkü şefâat etme yetkisini sadece Cenâb-ı Hakk verir. Cenâb-ı Hakk’ın
dışında hiç bir güçte, hiç bir insanda bu yetki ve
imkan yoktur. ALLAHtan gayrısı böyle bir imkana
sahip değildir. Bu da ALLAHın uluhiyyetinin gereğidir. Bu yetki ve imkan Allah’tan başkasında olmadığı
için, Allah’tan başkasından istemenin de manasızlığı
ve batıllığı ortadadır. Dolayısı ile bir insan şefâat etme
yetkisi isteyecekse sadece Allah’tan ister, yetkiyi başkasından istemesi itikaden tehlikelidir. Yani der ki, “Ya
Rabbi bana şefâat etme imkanı ver ki ben de başkalarına şefâat edeyim”. Bu doğru bir istektir. Çünkü
şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini
Resûlullah’ Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da
başka birinden isteyemezsiniz. Apaçık Kur'ân-ı Kerîm
diyor ki, “Allah’ın izni olmadan şefâat edecek olan
kimdir ?” Bu hüküm belli durur. Zira burada söz konusu yapılan şey, şefâatin kendisi değil, yetkisidir. Gelelim şimdi Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan
istenen şefâat ne öyleyse ? Resûlullah Aleyhi's-Salâtu
Eylül 2010
47
salınmakla bana yardım olundu, diyor Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam, ( Buhari,Teyemmüm
:1; Salat :56; Ğusl :26).
Yani bir düşman ordu toplanıp Peygamberimizle
savaşa çıkmaya başladığı an, içlerine korku düşüyordu ve düşmanın morali taa ilk başta bozuluyordu.
Bu beş şey diğer Peygamberlere verilmedi. Bizim Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’a verildi.
ve’s-Selam’dan istenen şefâat, şefâat etme yetkisinin
verilmesi değil, kendisine ALLAHtan verilecek şefaat
etme yetkisinin, ümmetten ihtiyacı olanlar lehine Resûlullah efendimiz tarafından kullanılması talebidir.
Yani “Ya Resûlellah, Allah Teala sana şefâat etme imkanı verecek, beni de unutma” anlamındadır. Peygamberimize bu yetki ahirette verilecektir. Peki
Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’a şefâat
etme yetkisi verildikten sonra, kendisinden şefâat istenilecek mi? Muhtaç olan insanlar O’nun kendileri
lehine şefâat etmesini isteyecekler mi? Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam diyor ki, “Başka Peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi”.
Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam sayıyor
bunları :
Bir : Şefâat-i uzma bana verildi, diyor. En
büyük şafaat demektir. En büyük şefâat hiç bir Peygambere verilmemiş, Peygamberimize verilmiştir.
İki : Yeryüzü bana tümden mescid kılındı.
Ümmet-i Muhammed her yerde ibadetini yapabilir
ama diğer ümmetler yalnızca belli yerlerde ibadet yapabilirdi. Kilise’de, havra’da şurada burada yaparlardı sadece.
Üç : Savaş ganimeti bana helal kılındı.
Dört : Diğer peygamberler yalnızca kavmine
gönderiliyordu. Ben tüm insanlara gönderildim.
Beş : düşmanıma ta bir aylık mesafeden korku
48
Şimdi şefâat-ı uzmaya gelelim şimdi. En büyük
şefâat, kıyamette, mahşer yerinde bütün insanlar toplanmış, herkes ne olacağız diye telaşla bekliyorlar.
Öyle bir bekleme ki herkes bıkmış, ‘bir an önce hesabımız görülse de ne olacaksa olsa, biz de bu beklemekten kurtulsak’ diyecekler. Çare olarak insanlar Hz.
Adem’e koşacaklar “Ey insanlığın babası! Bize
şefâat et de hesabımız bir an önce görülüversin, beklemekten bıktık”, diyecekler. Hz. Adem
kendisine göre bir mazeret söyleyerek “Ben yasaklanmış bir meyveyi yedim, siz Nuh’a gidin”, diyecek. Hz. Nuh’a koşacaklar. O da bir mazeret
söyleyerek “İbrahim’e gidin”, diyecek. Hz.İbrahim
bir mazeret söyleyerek gelenleri Hz. Musa’ya gönderecek. Musa Aleyhi's-Selâm bir mazeret söyleyerek
onları Hz. İsa’ya yönlendirecek. Hz. İsa da bir mazeret söyleyerek onları Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gönderecektir. Nihayet
bütün insanlar Peygamberimiz’den şefâat isteyeceklerdir. O da hesapların bir an önce görülmesi için şefaat edecek, mümin- kafir ayırımı olmaksızın tüm
insanlar bu şefaatten istifade edeceklerdir. Herkes istifade edeceği için bu şefaate “Uzma” yani en büyük
şefaat denilmiştir. Dikkat edin, burada Peygamberimiz’den istenen şey, başkasına şefâat etme yetkisi isteği değil, Peygamberimize şefaat etme imkanı
verilecek, onu insanlar lehine kullanma isteğidir.
Yoksa bu insanlar, başkasına şefaat etmek için Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den yetki istiyor değiller. Bir de diyorlar ki bu istek ahirette olacaktır.
Dünyada şefaat isteneceğine delil olmaz. Halbuki sahabe, Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan
hayatta ve dünyada iken şefâat istemişlerdir. Örneklerini biraz sonra vereyim. Bir de bu istek Resûlullah
Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatta iken olmuş, vefat
ettikten sonra bu istek caiz değildir, diyorlar. Her iki
iddia da yanlıştır. Şimdi hadisten delilleri getireceğim.
Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam hayatta
iken de kendisinden şefâat istenmiş, kendisi dünyada
yok iken de şefâat istenmiştir. Örnek rivayetler şöyle:
Sahabeden Enes b. Malik, diyor ki, Resûlullah
Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan kıyamet gününde
bana şefâat etmesini istedim. Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam da,
Eylül 2010
“Evet ben sana şefâat edeceğim” diyor.
Fakat Enes b. Malik işi biraz kendince sağlama bağlamak istiyor.
“Ya Resûlellah! Kıyamette ben seni nerede bulacağım’, diyor. Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam cevaben diyor ki,
sağlama bağlıyor. Bu rivayetten ayrıca Peygamberimizin ahirette nerede olacağını öğreniyoruz. Bir
başka rivayet daha veriyorum şimdi. (Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, iki yerde geçiyor, bir tanesi I /
350). Rivayet şöyle : Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’sSelam’a zaman zaman hizmet eden birisi vardı. Her
seferinde Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam ona
soruyordu.
“Beni ilk önce sırat köprüsü yanında
ara”. Dikkat edin, Peygamberimiz stratejik noktalarda bulunuyor yani.. Dedim ki,
“Senin de bir ihtiyacın var mı (ki ben karşılayayım)” diyordu. O hizmetçi ;
“Ya orada seninle karşılaşmazsam,”
Buna da Efendimiz cevaben,
“Bir ihtiyacım yok Ya Resûlellah” diyordu.
Nihayet bir gün hizmetçi ;
“Beni amellerin tartıldığı terazinin yanında ara”, diyor. Yine önemli bir nokta.
“Ya Resûlellah! benim bir ihtiyacım var.” demiş.
O ihtiyacını şöyle ifade etmiş.
“Ya Resûlellah! ya orada seninle karşılaşamazsam”, diye tekrar soruyor. O zaman da :
“Beni Havz-ı Kevser’in yanında ara, Bu üç
yerden başka yerde olmam,” cevabını veriyor
Efendimiz (Tirmizi, Kıyamet : 9)
Evet, sırat köprüsü amellerin tartıldığı, terazi,
mizan ve üçüncüsü Kevser havuzunun başında. Bakınız Enes b. Malik, dünyada iken Peygamberimiz
Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istiyor ve işi
“Kıyamet gününde bana şefâat etmendir.”
Hatta bir rivayette diyor ki:
“Cennette sana komşu olmak istiyorum”.
Peygamberimiz bunun üzerine diyor ki sana bu aklı
kim verdi (böyle bir istekte bulun diye sana kim söyledi) O adam,
“Bunu bana Rabbim öğretti.”diye cevap veriyor. Bunun üzerine Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’sSelam,
“Peki, başka bir istek olmaz mı (bu çok
büyük birşey) diyor . Adam bunun üzerine :
“Ya Resûlellah, ben bunu istiyorum” diye
cevap veriyor. Nihayet Resûlullah Aleyhi's-Salâtu
ve’s-Selam:
“(Eğer başka bir istek olmazsa, bunda
ısrar ediyorsan), o zaman çok secde yaparak
(namaz kılarak) bana yardımcı ol” diyor.
Bakınız bunda da Resûlullah Aleyhi's-Salâtu
ve’s-Selam’ın bizzat kendisinden şefâat istenmiştir.
Ama dikkat edin, şefâat yetkisi değil, o istenmemiş,
Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’a yetki verildikten sonra, o hizmetçi kendi lehine de şefaat etmesini istemiştir. Zaten bizim de şefaat isterken,
istediğimiz odur. Peki, Peygamberimiz hayatta değilken istenmiş midir?
Şimdi ona geliyorum : Peygamberimizden sonraki eserlere bir bakın, hak yolda olduğu ümmetçe
tasdik edilen, hidayet üzere olduğu konusunda hiç
Eylül 2010
49
kimsenin aksi bir lafı olmayan alimlerimize bakıyoruz.
Peygamberimizden şefâat istemişlerdir. Peygamberimizden sonra mesela İmam Azam’ın kasidelerine
bakın.
mektup Tubba’ tarafından yazılmıştır. Tubba’ biraz
sonra içeriğini okuyacağım o mektubu yazmış, altına
da mührünü vurduktan sonra Medine yerlilerinden
birisine vermiş ve ona :
Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat
isteği ile doludur. Bu hem bir örnek hem de bir hatırlatma olsun. Şimdi öyle bir örnek vereceğim ki artık
buna insanın teslim olması ve kabul etmesi gerekecektir. Örnek şu : Kur'ân-ı Kerîm’de Tubba’ ismi iki
yerde geçer: Duhan (37) ve Kâf (14) sûrelerinde
“Tubba’ın kavmi”, şeklinde geçmektedir. Tubba’
Yemen krallarına verilen bir isimdi. İşte bu Tubba’ların birincisi Yemen’de ordusunu hazırlamış, kuzeye doğru fetihlere başlamıştır. Mekke-i Mükerreme’yi
geçmiş, Medine’(Yesrib)’ye kadar gelmiştir. O zaman
Medine’deki Yahudi alimler,
“O Peygamber sen hayatta iken buraya
gelirse, bunu bizzat kendin ver, yok sen
ölürsen çocuklarına vasiyet et, onlar versinler. Onlar ölürse, onların çocukları…
ulaştırsın” demiş o emanetçi kişiye. Yani elden ele
bu mektubu son Peygamber, ahir zaman Peygamberine ulaştırın, diye vasiyet etmiş ve geriye dönmüştür.
“Burası son Peygamberin geleceği yerdir.
Burada sakın haa zulüm falan işlemeyesin” diye
uyarmışlar. O Yahudiler de oraya göç etmişler, son
Peygamber gelecek biz de ona tabi olacağız diye
oraya yerleşmişler.
Yaa çok ilginç, iman nasib işidir tabii. Tubba’ iyi
niyetli, iyi kalbli birisi olduğu için orada hemen
fütûhatına son vermiş ve Peygamberimize verilmek
üzere bir de mektup yazmıştır. Hani şimdi kutlu
doğum haftalarında Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem) mektup yazılıyor ya, benim bildiğim ilk
50
Geriye dönerken gene Mekke’ye uğramış,
Kabe’ye örtü giydirmiştir. Kabe’nin siyah örtüsü adetinin Tubba’dan kalma olduğu söylenir. Tubba’
Mekke’de hacılar için evler de yaptırmıştır. Hacca gelenler burada bedava kalsınlar diye ilk ev vakfiyeleri
belki de bu evlerdir. Tubba’ sonra Yemen’e dönmüştür.
Şimdi bu mektup ne oldu ? Oraya geliyorum.
Bu mektup kitaplarımızın kaydına göre, tam 1000
(bin) sene sonra Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’sSelam Medine’ye hicret edince Peygamberimiz’e bu
kıymetli emanet / mektup teslim edilmiştir. Hatta
Peygamberimiz Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam bu mektubu bir mucize eseri olarak bizzat kendisinin istediğine dair rivayetler var. Biraz sonra bu hususu
anlatayım. Peki bu mektupta neler yazılı ?
Eylül 2010
ettim. Ben SENin dinin ve baban İbrahim’in
dini üzereyim”.
Tubba’ Peygamberimizin adını hürmeten kendi
adından önce yazıyor. Diyor ki,
“Allah’ın Nebisi ve Elçisi, Peygamberlerin sonuncusu Rabbü’l-aleminin Elçisi Abdullah oğlu Muhammed’e Tubba’ I’den”.
“EMMA BA’DU : Ben sana da, sana indirilen
Kitab’a da iman ettim. Ben senin dinin ve
sünnetin üzereyim ve Sen’in de her şeyin de
Rabbine iman ettim. İslam şeriatı / dini
olarak Rabbinden sana ne geldiyse hepsine
iman ettim. Ben bizzat sana yetişirsem ne
kadar güzel, ne mutlu bana. Eğer sana
yetişemeyecek olursam, Kıyamet gününde
bana şefâat et ve beni unutma. Çünkü ben
Sen’in ümmetinin ilklerindenim. SENin
gelişinin (bin sene) öncesinden sana biat
Evet Yahudilerden o bilgiyi almış. Yahudilerdeki bilgi de ne kadar açık bir bilgi. Bakınız,
Peygamberimizin gelişinden bin sene önce,
Peygamberimiz hayatta değilken Tubba’ Peygamberimiz’den şefâat istiyor, (şefaat etme yetkisi değil
tabii ki). Hem de bu mektubu, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem en son Ebu Leyla isminde
birinden.
“Sen, yanında Tübba’ I’in mektubu olan
Ebu Leyla mısın ? (Evet, cevabını alınca ) “Ben
Muhammed’im o mektubu bana getir, ver”
diyerek emaneti elinde bulunduran Ebu Leyla’dan
bizzat Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisi istemiştir.
Bu mektub bizim kaynaklarımızın pek
çoğunda yer almaktadır. (Örnek olarak bkz : İbn
İshak’tan naklen Kurtubi, Tefsir, Duhan suresi 37.
ayet tefsiri ; Halebi, es-Sira, Beyrut,1400, 2 /
279… ) Hiçbir İslam alimi “Böyle bir istek caiz
değil, peygamberimiz yokken şefâat istenmez”, şeklinde bir itirazda bulunmamıştır.
Evet “Beni unutma” ve “Bana şefâat et”
diyor. Peygamberimiz dünyada yok iken kendisinden şefaat istenmiştir. Dolayısıyla biz şimdi
Peygamber Efendimiz yokken “Ya Resûlellah!
Bana şefâat et” desek, hiç mi hiç şirkle ilgisi
olmaz. Bu istek sahih iman ve sünnetle uyumludur.
Sahabe bizzat Peygamber Efendimizden şefaat istemişlerdir. Peygamber Efendimiz’den de bu
mektuptaki ifadeleri nahoş gördüğü yolunda
birşey nakledilmemiştir. Ümmet içerisindeki hiç bir
alim de bu mektuba bu yönü ile itiraz etmemiştir.
Öyle tabii. Şirktir falan diyenler ayağını denk
alsın. Şirk olmadığı halde birine müşriksin demek,
ne demek?
Muvahhid olan kişiye sen müşriksin diyorsan, şirk kendine döner. Kendin bu sefer nursuz,
niyazsız hale gelirsin. Zaten bu tiplerin yüzünde
namaz nuru bile görünmüyor. Halbuki namaz
kılıyorlar.
Eylül 2010
51
AHMET
YÜKSEL
ÖZEMRE
Ahmet HALİLOĞLU
Ahmet Yüksel Hocamız; Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin
hemen ardında (1935’te) dünyaya gelmişler; Batı Medeniyetine hayran nesil yetiştiren
Okullar da okumuş olmasına
rağmen kendi irfan medeniyetimizin meftunu bir ömür sürmüşlerdir.
52
“Çelebi” kelimesi bugün için çok fazla
bir değer taşımıyor görünse de aslında hem
lugat hem de istilah bakımından mihenk taşı
olan kelimelerdendir. Çelebi; eski Türkçe
çalab kelimesinden türemiştir ve tam karşılığı
Allah adamıdır. Yunus Emre Azizimizin
“Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı “
buyurduğu gibi Çelebi (Allah adamı) ünvanını alanlar gönüllerini mamur edenlerdir.
Gönlünü mamur etmeyene çelebi denmez.
Mesnevinin yazılmasında en büyük pay sahibi olan Selahaddin Çelebi, Mesnevi-i Şerifin müellifi Süleyman Çelebi ve meşhur
Evliya Çelebi gibi urefanın bu sıfata layık görülmesinin nedeni de her birinin birer gönül
adamı olmasıdır. Çelebi kelimesinin irfan
mektebindeki karşılığı ise insan-ı kamildir.
Modern dünyadan bir çelebiye misal ver deseler; zikredeceğim isimlerden birisi Ahmet
Yüksel Özemre olacaktır.
Ahmet Yüksel Hocamız; Osmanlı’dan
Cumhuriyete geçişin hemen ardında
(1935’te) dünyaya gelmişler; Batı Medeniyetine hayran nesil yetiştiren Okullar da okumuş olmasına rağmen kendi irfan
medeniyetimizin meftunu bir ömür sürmüşlerdir. Eski bir Üsküdarlı aileye mensup olmaları hasebiyle; Osmanlı’dan tevarüs eden
Eylül 2010
kimliğe haiz bir ortamda yetişmiştir. Babası hafızdır
üstelik Üsküdar usulü Kuran tilavetinin son temsilcilerindendir. Yolda yürürken bile içinden Kuran okumayı düstur edinmiş bir kimsedir. (www.ozemre.com
sitesinde Hafız Nurullah Efendinin sesinden Rahman
Suresini dinleyerek ruhunuza manevi bir şölen yaşatın Ne yazık ki Hocaefendiye ait tek ses kaydı budur)
Böylesine nezih bir babaya sahip olan Hocamız; babasının da tesiri ile erken yaşta Üsküdar’ı; Üsküdar
yapan maneviyat erleri ile tanışır.
O devirlerde; tek parti iktidarının tüm sıkıntılarına rağmen Üsküdar hala Aziz Mahmud Hüdayi’nin
şehridir. Üsküdar’da kimsenin değişmeye, gelenin hatırı için geçmişe sövmeye niyeti yoktur. Ecdattan
kalan muazzam kültür mirası ve bilgi birikimi henüz
dejenere olmamıştır. Ahmet Yüksel Hocamız gözünü
açtığında kendini bir attar dükkanında bulur. Bu dükkanın müdavimleri arasında tekkelerine kilit vurulmuş
gönül sultanlarından kırk yıl talebe okuttuğu medresesine yaklaştırılmayan alimlere kadar kimler yoktur
ki ? Ama dükkanın üç müdavimi Hocamızın ruhuna
yakîn çivisini çakarlar: Eşref Ede Efendi, Mustafa
Düzgünman ve Hafız Necmeddin Okyay. Hafız Necmeddin Efendi; kelimenin tam anlamıyla Hezarfendir, bin marifet sahibidir, on parmağında on marifet
olan bir büyük insandır ; hattat, ebruzen, mürekkebci,
kadim tarzda mücellidlik,aharcılık, okçulukta ihtisas
sahibi olduğu gibi gül yetiştirmede de üstaddır. Hafız
Necmeddin Efendinin talebesi Mustafa Düzgünman
ile artık ebru tam bir kalp sanatı haline gelmiştir. Düzgünman ekolünden gelen ebruzenler; hala ecdatlarına sadıktır, ebruyu kadim Osmanlı sanatı olarak
muhafaza etmektedirler. Eşref Ede Efendi ise bir
Hamzavi-Melamilik meşrebinde bir mücahade adamıdır. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin türbedarıdır(!)
Böyle bir ortamdan sonra Galatasaray Lisesinde kaydolur.Sultan Abdulaziz Han’ın memleketine
hizmet edecek kalifiye insanların yetişmesi için kurduğu bu okul; sonraları mecra değiştirecektir. Okuldan mezun olanlar kendi insanına yabancı bir ruh ile
yetişirler. Nadir insanlar ise Okulun bu havasından
etkilenmez. Bunlardan birisi Ahmed Yüksel Özemre,
diğeri de Mehmet Şevket Eygi. Lisedeyken; Özemre
Hoca bir sevk-i ilahi ile savm-ı müdama başlar. Bu o
zamanlar için ilginç olduğu kadar takdire şayandır. O
muhitlerde 17-18 yaşlarında bir gencin dinle/diyanetle, namazla, oruçla ilgilenmesi o devreler de ayıp
(!) karşılanır. Halbuki Üsküdar gibi maneviyatın ağır
bastığı bir yerde bu tabii bir iştir ama Beyoğlu gibi
Batı ve Levanten kültürünün hakim olduğu bir çevrede gayet yadırganıcı bir durumdur.
O günkü anlayışa göre din ya çok yaşlıların işidir yada kapıcı gibi elit(!) tabakaya mensup olmayanların işidir. Ahmet Yüksel Hocamız; işte böyle bir
ortamda üç seneye yakın bir süre haram günler (Ramazan Bayramının ilk günü, Kurban Bayramının ilk
üç günü) dışında oruçlu dolaşır. Daha sonra eniştesinin delaletiyle bir Hak dostuna bende olur. Halveti –
Uşşaki yoluna mensup bu Hak aşığı; genç Ahmed
Yüksel’in cezbesini tutmasını sağlar. İrfan mektebinde
sekir hali (manevi geçkinlik / sarhoşluk) makbul değildir. Makbul olan sahv (uyanıklık/kendini tutma) halidir. Dışarı taşmayan cezbe kalbin kemalatını daha
da tezyid eder. İşte bu saiklerle bağlandığı mürşidi
savm-ı müdamı savm-ı Davud’a çevirir. Ahmet Yüksel Hocamız; artık Davud as gibi bir gün oruç tutmakta diğer gün ise yemektedir.
Galatasaray Lisesinden sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesini bitirir. Ardından Fransa günleri
Eylül 2010
53
ğına getirilir. Bu görevi ifa ederken Sovyetler Birliğinde Çernobil Nükleer Faciası meydana gelir.
Özemre Hocamız nükleer faciadan yayılan radyasyonun Türkiye’ye tesirleri konusu ise tam bir siyasi
spekülasyon meselesi haline getirilir. Hak etmediği bir
linç kampanyasına tabi tutulur. Öğrencilerinin içinden 66 (atmış altı) tanesi profesör olmuş bir ilim ve
irfan adamına yapılanlar tek kelimeyle yargısız infazdır.
Linç kampanyasının ardında radyasyon kaygısı
değil Özemre’nin kişiliği ve manevi dünyası vardır.
Kadim geçmişimizden bize miras bir Osmanlı Çelebi’sine reva görülenlerin sebebi kanser korkusu falan
değildir. Bu hususta Hocamızın anlattığı çok ilginç bir
anekdot dikkate şayandır. Hocamızın kendi ağzından
okuyalım:
başlar. Ah Fransa… Lale Devrinden sonra Doğunun
irfanı ile Batının tekniğini birleştirsin diye yurt dışına
gönderilenlerin çoğu döndüklerinde artık milletine
birer yabancı olmuşlardır. Paris kimleri harcamamıştır ki ? Ahmed Rıza, Dr. Nazım Bey, Abdullah Cevdet…Hele Abdullah Cevdet… Paris dönüşü öyle
değişmiştir ki; İslam’ın yerine Bahailiği ikame etmeyi
teklif eder. Bu da yetmez; Türk ırkının geliştirilmesi
için Macaristan’dan erkek getirilmesini dahi teklif etmeye cüret eder. Paris böyle daha nicelerinin aklını
başından alır ama gencecik Ahmed Yüksel Özemre’ye bir şey yapamaz. Paris’ten Türkiye’ye ilk atom
mühendisi olarak döner.
Yetişme devresi bitmiş; mücahade ve mücadele
devresine geçilmiştir. Üniversiteyi beş sömestr de bitirerek bir rekora imza atmış, beş yabancı dile vakıf;
Türkiye’nin ilk atom mühendisine tüm kapıların açılması gerekmez mi? Ama işte öyle olmadı. Bir yandan
üniversite de öğretim üyeliği yapar, kamuda ve özel
sektörde hizmetler de bulunur. Üniversitede profesörlüğe kadar yükselir. Yurtdışında pek çok merkezde
Türkiye’yi temsil eder. Şimdiler de big bang deneyi
ile gündeme gelen CERN’de Türkiye Müşahidi olarak çalışır. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlı-
54
“Mesela, ismini vermeyeceğim bir muhabiri sol eğilimli fakat müeddep bir çocuk vardı.
Devamlı surette gelir benden beyanat alırdı;
fakat beyanatlarımın hiçbirisi yayınlanmazdı.
Bir gün onu yakaladım. TAEK “ Türkiye Atom
Enerjisi Kurumu” makam odasına kapadım.
Dedim ki “ Evladım! Allah lillah aşkına bana
söyle; sizin bu sol kesimin bana uygulamakta
olduğu bu izolasyon, bu karalama politikasının
ardında ne var? Ben bunu anlamıyorum. Ben
burada ilmimin ve vicdanımın bana dikte ettiği
prensipler çerçevesinde hareket ediyorum.
Benden gelip beyanat alıyorsunuz; bunları basmıyorsunuz. Bastığınız zaman yüz seksen derece ters çevirip basıyorsunuz. Size tekzip
gönderiyorum; tekzibi kabul etmiyorsunuz,
mahkeme kanalı ile gönderiyorum, üst mahkeme de iptal ettiriyorsunuz. İllallah ve Resulihi! Bıktım sizden. Bir daha size tekzip
göndermeyeceğim. Ama sizin benden alıp veremediğiniz nedir?” Çocuk güldü. “ Hoca, senin
üzerine bizim takım çok gitti ve gördük ki sen ilminde
muhkem bir adamsın. Çok istedik senin pozisyonundan bir adım geri gitmeni, o zaman rezil edilebilecektin. Ama herkes gördü ki bilimsel pozisyonunda çok
kuvvetlisin. Ama bizim takımın kafasında bir şablon
vardır.
Bu şablonda eğer ilim varsa Müslümanlık
olmaz, Müslümanlık varsa ilim olmaz. İyi ama sen
Eylül 2010
öbür taraftan herkesin bildiği gibi dinine/töresine
sadık bir insansın. Üstelik ilminde kuvvetli. O zaman
ne oluyor ? Bizim sol kesimin kafasındaki şablonu
parçalıyorsun. Binaenaleyh bizim sol kesime de senin
halkın nezdindeki imajını rüsvay etmek bir vecibe haline geliyor.”
Dikkat buyrun; Özemre Hocamızın maruz kaldığı çilenin büyüklüğüne bakın. Ne mahkeme kararı
dinleniyor, ne hak ve hukuk tanınıyor ne de adalet
ve insafa kıymet veriliyor. Kendileri gibi inanıp; kendileri gibi düşünmediği için bir insan linç ediliyor. İşte
bu ülkenin gerçek sahiplerinin yaklaşık olarak iki asırdır maruz kaldığı böyle bir zulm.
Cennetmekan Abdulhamid Hanı Kızıl Sultan
ilan eden zihniyet ile Özemre Hocamızın medya lincine ve yargısız infaza tabi tutan aynı zihniyet. Büyük
adamların çileleri de galibiyetleri de büyük oluyor.
Özemre Hocamız bu ibtiladan Allah’ın inayetiyle yüz
akıyla çıkmıştır.
350’den fazla makale, 12 cild telif ders kitabı
(halen üniversitelerde okutulmaktadır), 10 cild çeviri
esere sahip olan Özemre Hocamızın en önemli eserleri bunlar değildir. Sayısı 22’yi bulan hatırat ve deneme tarzında telif etmiş olduğu eserlerdir.
Medeniyetimizin köklerinin kurutulmaya çalışıldığı devrede Özemre Hocamız gibi bir zat genç nesiller için fevkalade mühim bir örnektir. Günlük üç yüz
kelime ile konuşmaya çalışılan, deruni bir muhtevaya
haiz kelimeler yerine uydurma kelimelerin ikame edilmeye çalışıldığı bir devre de Osmanlıca’ya vakıf bir
münevver olarak genç nesiller için güzel bir ışık olmuştur.
Günde dört saat uyuyan; vaktinin çoğunu ilme
ve irfana adayan Hocamızın en önemli eserleri Üsküdar ile ilgili olanlarıdır. Üsküdar’da bir Attar Dükkanı ve Üsküdarın Üç Sırlısı ile kalbi bir hayatın, irfan
mektebinin merkezine yolculuk yaptıran Özemre Hocamız; Üsküdar Ah Üsküdar isimli eseri ile de Osmanlı’dan geriye kalanlara şahitlik edeceksiniz. “İbn
Arabî'nin Fusûs'undaki Anahtar-Kavramlar” isimli
eseri ile Hocamızın irfan mektebine ve hikmet bilgi
sistemine ne kadar arif olduğunu görebilirsiniz.
Özemre Hocanın geçmiş urefanın tıpkısı bir
hayat sürdüğüne kamuoyunun yakinen tanıdığı bir
ismin şehadetini buraya nakletmekte fayda var. Hocamızın ebedi aleme irtihalinden sonra kaleme aldığı
bir yazıda; Cemal Uşşak Hocamız “Samimi bir
mü’min ve onun gereği olarak da gayet mütevekkildi. Üç düzineyi aşan ameliyatlarla vücudunda neredeyse bıçak izi olmayan yer yoktu.
Kendilerini tanıma şerefine erdiğim yirmi yıl
boyunca halinden hiç şikayetçi olduğunu görmedim” sözleri ile Ahmet Yüksel Özemre’nin kemalatını tasdik ve cümle aleme ilan etmişler.
Modern zamanların son Çelebi’si Ahmet Yüksel
Özemre Hocamız 24 Haziran 2008 tarihinde Er-Refikil Ala’sına kavuşurken bendeniz de kendisinin web
sitesinden üç senedir haberdar olmama rağmen
böyle bir zatı neden daha yakından tanımadım diye
hayıflanmaktayım.
Allah milletimizi; böylesine gönül erlerini idrak
edecebilecek fehamet ve izan nasip etsin. Ruhu için
el-fatiha!
Eylül 2010
55
Hüzün ve
Umut
İçindeki
Kudüs
üzelim Kudüs’ümüz şu anda hayatının en riskli, en kritik ve en zorlu dönemini yaşıyor. Siyonist rejim
Müslümanlarla Hıristiyanların nezdindeki kutsiyetini görmezlikten gelerek şehri tarihi ve
coğrafik yapısından koparıp diliyle, dokusuyla, şekliyle ve kalbiyle tam bir Yahudi şehri
haline getirmek istiyor.
G
Ahmet Atvan
Kudüs’ü tanıyan onu sever ve
onun için fedakârlıkta bulunur.
Fedakârlık dünyadaki zaferin olduğu kadar ahireti kazanmanın
da anahtarıdır. İşte o gün müminler zaferden ötürü gerçekten
sevinecekler.
56
Kudüs’ün hem halkı hem toprağı; hem
şimdiki durumu hem geleceği tam bir tehlike
içindedir. İşgal rejimi onun taşını ve toprağını
Yahudileştirmek; halkını yurdundan çıkarmak, onları tarihi kökenlerinden koparmak
ve birbirlerinden uzaklaştırmak amacıyla ekonomik ve sosyal ambargo uygulamak için
yoğun çaba harcıyor. O halka karşı her türlü
aşağılayıcı politikayı uyguluyor; evlerini yıkıyor, mallarını talan ediyor, ulusal kurumlarının kapısına kilit vuruyor, Filistin toplumunu
birbirinden uzaklaştırmak için toprakları üzerinde ayırım duvarı inşa ediyor, ibadethanelerine saldırıyor. Onun bu saldırılarından
canlılar kadar ölüler ve hatta cansız varlıklar
da nasiplerini alıyor.
Bütün veriler, Kudüs sorununun yakın
gelecekte çözüme kavuşamayacağını gösteriyor. Çünkü onu kurtarmak için ciddi bir proje
olmadığı gibi, anti Siyonist ilaçlar da Arap ve
Müslüman ülkelerin eczanelerinde maalesef
şu anda bulunmuyor.
Eylül 2010
Siyonist hükümetler sağcısıyla solcusuyla;
Likud ve İşçi Partisiyle hepsi Kudüs’ün Yahudileştirilmesinde, orayı İsrail’in ebedi başkenti kabul etmede
ve buna karşı alınacak bir kararın reddedilmesinde
hemfikirdirler.
Hepimiz, Doğu Kudüs işgal edildiği zaman
Burak Duvarına gelip dua eden zamanın Siyonist
Savaş Bakanı Moşe Dayan’ın şöyle dediğini hatırlıyoruz: “Bugünden sonra buradan ayrılma, tecrit
ve uzaklaşma olmayacak. Halk, topak ve duvar
olarak artık hep birlikte kalacağız.”
Filistin toprakları üzerinde süren Yahudi yerleşim inşaatı çılgınlığını ve Kudüs’ün Yahudileştirilme
çabalarını takip eden biri, bu konularda Siyonistlerdeki plan, proje ve görüş netliğini görürken, buna
mukabil ümmette yanlış tevekkül ve parçalanmışlığı
görecektir.
Kudüs şimdiye kadar Arap ve İslam ülkelerinden kendisinin kimliğini ve tarihi köklerini muhafaza
edecek, düşmanın saldırılarından koruyacak etkin bir
proje göremedi. Ümmetten gördüğü tek şey, sözden
öteye geçmeyen kınama mesajları olmuştur. Büyük
küçük düzenlediğimiz bütün konferanslarda gayri
meşru işgal rejiminin Kudüs şehrine yönelik tecavüzlerini hep şiddetle kınadık. Ama bu kınamalar bir
türlü pratiğe yansımayan, kâğıt üzerinde kalan içi boş
yaldızlı laflardan ibaret kaldı.
Ancak Allah Kudüs’ü ve çevresini mübarek
kıldı. Bu toprakları son Peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s)’in ziyaretiyle şereflendirdi. Yine Allah Mescidi
Aksa ile Mescidi Haram’ı Rabbani ve ezeli bir bağla
birbirine bağladı. Tuğyanı ve tiranlığı ne olursa olsun
hiçbir beşeri güç bu bağı koparamaz. Çünkü Mescidi
Aksa ve Kudüs Allah’ın Kur’an’da geçen ayetlerindendir.
O zaman Kudüs dünyanın herhangi bir şehri
veya dünyadaki herhangi bir başkent değildir. Burası
hiçbir zaman sönmeyecek bir ışığın, nurun ve aydınlığın kaynağıdır. Burası tarihi ve dini yakıtla aydınlanıyor. Kudüs konusunda ihmalkâr davranmak, dinin,
tarihin ve medeniyetin bir kısmında ihmalkâr davranmak demektir. Yine böyle bir kusur veya ihmal
geçmişe, şimdiki zamana ve geleceğe karşı da kusur
işlemek demektir.
Kudüs tarih boyunca 18 kez işgale uğrayıp birçok katliam ve felaket yaşamasına rağmen her sefeEylül 2010
rinde bu badirelerden başı dik, onurlu ve izzetli bir şekilde çıkmayı başarmıştır.
Siyonist işgalcilerin buradaki topraklarda kalışları uzun sürse de, daha önceki işgalciler gibi bir gün
mutlaka buralardan çekip gitmek zorunda kalacaklar.
Filistin topraklarında tarihin en büyük savaşları cereyan etmiştir. Hıttin, Ecnadin, Ayn Calut ve Yermuk
Kudüs’ün yabancısı olduğu savaşlar değildir. Güçle
alınan topraklar ancak güçle geri alınabilir. Tarih tekerrür eder; bir gün lehte ise diğer gün aleyhtedir.
Bugün yaşadığımız geri çekilme veya cezir, tarihte
şahit olduğumuz med ve cezirlerin aynısıdır. Biri gelince diğeri gider.
Bugün ümmeti perişan eden acziyet kesinlikle
bize dayatılan bir kader değildir. Bugün gerçekleştirmekten aciz kaldığımız durumu yarın Allah’ın izniyle
gerçekleştireceğiz. Bu Allah (c.c)’ın şu fermanının da
bir gereğidir: “İşte o günleri biz onları insanlar
arasında devrettirip dururuz”. Allah başımıza
gelen musibetten ötürü üzülmememizi ve
umutsuzluğa kapılmamamızı da istemektedir:
“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten iman
etmişseniz en üstün olan sizlersiniz”.
Allah kendi yardımını, Müslümanların onun iradesine teslim olmalarına ve ona itaat etmelerine bağlamıştır: “Şüphesiz ki Allah kendi (dini)ne
yardım edenlere yardım eder”, O bize zaferi de
vaat etmiştir.
Katar’da çıkan Er-Re’y gazetesinin genel yayın
yönetmeni Nasır El-Osman’ın dediği gibi Kudüs’ün
yüreğimizde diri ve canlı durması için var gücümüzle
çalışmamız gerekir. Onun tarihini okur, geçirdiği süreci tahlil eder, haber ve gelişmelerini takip ederiz.
Bununla yetinmez onun sevgisini genç nesillere de
aktarırız.
Kudüs’ü tanıyan onu sever ve onun için fedakârlıkta bulunur. Fedakârlık dünyadaki zaferin olduğu
kadar ahireti kazanmanın da anahtarıdır. İşte o gün
müminler zaferden ötürü gerçekten sevinecekler.
Karanlık devam etse de, günler uğursuz gibi görünse de ümitsizlik asla kalbimize giremeyecektir. Kudüs’e sadece “Ey peygamberlerin ve şehitlerin
anası! Ey hayatın dayanağı, azıcık sabret”,
deriz. Kudüs’e “Hoşçakal” değil, “muhakkak gelecek zaferde buluşmak üzere” deriz.
57
Muhabbet Bahçesi
*H.Z. YAHYA
Kur’an da adı geçen peygamberlerden biri.
Yüce Allah tarafından, Kur’an da: "Ey Zekeriyya!
Sana Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı
daha önce kimseye vermemiştik" (Meryem, 19/7)
ayeti ile haber verildiğine göre; Yahya (a.s.), Zekeriya
(a.s)ın oğlu idi. Kendisine Yahya adı da, Allah tarafından verilmişti.
Yahya (a.s)’nın yüzü güzel, kaşları çatık, saçları
seyrek, burnu uzun, sesi ince ve parmakları kısa idi.
O, İsâ (a.s)’dan altı ay önce dünyaya gelmişti. Yani
Isâ (a.s)’dan altı ay büyüktü. Dolayısıyla, Musa
(a.s)’nın şeraitiyle amel eden peygamberlerin sonuncusuydu. Daha küçük yaşta iken, kendisine hikmet
verilmişti. Yaşıtı olan çocuklar kendisine: "Ey Yahya!
Bizimle gel, oynayalım" dedikleri zaman: "Ben, oyun
için yaratılmadım" derdi (es-Sa\"lebî, el-Arais, Mısır
1951, 375 vd.).
Onun küçüklüğünden itibaren böyle temiz, saygılı ve ibâdet ehli olduğu, Kur’anda şöyle haber verilmiştir: “(Ona çocukluğunda): Ey Yahyâ! Kitabı,
kuvvetle tut! (dedik). Henüz çocuk iken, ona, hikmeti
verdik (Tevrat’ı öğrettik). Tarafımızdan (ona) bir kalb
yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik). O,
çok muttaki idi. Anasına ve babasına itaatlı idi, bir
58
serkeş ve asi değildi. Dünyaya getirildiği günde, öleceği gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün
de, ona, selâm olsun!" (Meryem, 19/12, 13, 14, 15).
Bu ayetlerde görüldüğü gibi Yüce Allah, Yahya
(a.s)\"nın çeşitli güzel vasıflarını haber vermiş ve onu
selamla anmıştır. Bu, onun doğduğunda, vefat ettiğinde ve ahiret gününde Allahın himâyesinde bulunduğunu ifâde etmektedir. Her insanın başına geleceği
kesin olan bu üç yalnızlık ve korku günlerinde Allahın
selâm ve esenliği içinde olmak, ne büyük bir bahtiyarlıktır. Bu üç durumda Allahın himayesinde bulunmak, bir nevi devamlı bir şekilde Allah\"ın
himayesinde bulunmak demektir (Muhammed Ali esSabûnî, Safvetu\"t-Tefâsîr, İstanbul 1987, II, 213).
Yahya (a.s) Allah’ın emrettiği gibi kitabı kuvvetle tuttu. Önce Tevrata ve daha sonra İncil’e uygun
hareket etti. Bu mukaddes kitapların hükümlerinin
milleti tarafından yaşanması için çalıştı. Hz. Muhammed (s.a.v) onun bu mücâdelesi hakkında şöyle buyurdu: "Yüce Allah, Zekeriyya (a.s)\"nın oğlu Yahya
(a.s) ya, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmeleri için İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime emretmişti. Kendisi bu hususta biraz ağır ve
yavaş davranınca, İsâ (a.s) ona:
Eylül 2010
Yusuf ELİBOL
-Sen, hem kendin amel etmek hem de amel etmelerini İsrâil oğullarına emretmek üzere, beş kelime
ile emrolunmuştun. Bunu İsrail oğullarına ya sen tebliğ edersin, ya da ben tebliğ ederim, deyince, Yahya
(a.s):
-Ey kardeşim! Sen bu vazifeyi yerine getirmekte
beni geçersen, ben azaba uğramamdan veyâ yere batırılmamdan korkarım, dedi ve hemen İsrâil oğullarını Beytü’l-Makdiste topladı. Beytü’l-Makdis, İsrail
oğulları ile doldu. Yahya (a.s) yüksek bir yere oturarak Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle
dedi:
-Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim,
hem de amel etmenizi size emredeyim diye beş kelime emretti. Onların ilki, Allah’a hiç bir şeyi Şerik
koşmaksızın, O’na ibâdet etmenizdir. Bunun misâli,
öz malı olan altın veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki, köle çalışmasının kazancını, efendisinden başkasına ödüyordur. Hanginiz,
kölesinin böyle davranmasına sevinir, razı olur? Hiç
kuşkusuz, sizi yüce Allah yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah’â, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın,
ibâdet ediniz. Allah namaz kılmanızı size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü sağa sola çevirmeyiniz. Şüphe yok ki Yüce Allah, kulu, yüzünü başka
tarafa çevirmedikçe, hep ona yöneliktir. Allah size
Eylül 2010
orucu emretti. Bunun misâli, yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer. Hiç
şüphesiz oruçlunun ağzının kokusu, Allah’ın katında
misk kokusundan daha güzeldir. Allah size sadakayı
emretti. Bunun misâli, düşmanın esir edip elini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki o, "canımı elinizden
kurtarmak için size bir fidye, kurtulmalık versem,
olmaz mı?" diyerek kendisini onlardan kurtarıncaya
kadar, az çok kurtulmalık akçesi öder durur.
Allah size Allahı çok zikretmenizi, anmanızı da
emretti. Bunun misâli, düşmanın süratle kendisini
takib ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye
gelip onun içine sığınmıştır. İşte kul da, Allahı zikir ile
meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur" (et-Tirmizî, es-Sünen, el-Emsâl, 3; Ahmed b. Hanbel, elMüsned, IV, 202).
Bu hadiste görüldüğü gibi tevhid inancı,
namaz, oruç, zekât ve zikir gibi ibâdetler, yalnız Hz.
Muhammed (s.a.v)in ümmetine mahsus ibâdetler değildir. Daha önceki peygamberlerin de ümmetlerine
emrettiği ibâdetlerdir.
Yahya (a.s) da, babası Zekeriyya (a.s) gibi milleti
tarafından şehid edildi (Elmalılı Muhammed Hamdi
Yazır, Hak Dini Kur\"an Dili, İstanbul 1971, I, 421
59
MİSYONERLİKTEN
MÜSLÜMANLIĞA
Aziz John Luther yeni açılan kilisede görev almak üzere İstanbul’un varoş
bir semtine yerleşmiştir. Burada Hristiyanlığı yayacak, kendisine anlatanları
oda iyi bir Hristiyan yetiştirmek için başkalarına anlatacaktı…
Ayşe BAĞCIVAN
“ bildiklerimin doğruluğundan
şüphe etmişsiniz. Oysa ben bunları;
eşi ve benzeri olmayan, doğmamış
ve doğurmamış olan, kendisinden
başka bir ilahın bulunduğuna dair
bir delil ve bir işaret bulunmayan ve
üstelik bütün delillerinde onun varlık ve birliğine işaret ettiği yüce Allah’ın bizzat kendisinin tüm
insanlığa gönderdiği Kuran-ı Kerim
den okuyarak öğrendim.
60
İyi bir peder ve oldukça iyi bir Hristiyan olan John, mahalleye yerleştiği gün
çalışmalarına başlar. Yaşayacağı zorlukları önceden tahmin ettiğinden bir müslümanın yaşayışı ve dini kitabı
hakkındaki hemen her bilgiyi öğrenmiş,
hatta Kuranı kerimin mealini bile çok kez
deyim yerindeyse hatim etmiştir. Tabi sadece açık bulma amaçlı. Kendisine göre
yanlış olan ayetlerin altını çizmiş ve üzerlerinde çalışmıştır. Karşısındaki bir müslümanı
etkileyecek
ve
kafasını
karıştıracak tüm donanıma sahiptir artık.
Şimdi sıra sadece mahalle halkıyla bütünleşmede ve ilgilerini çekecek faaliyetlerde bulunarak halkı kiliseye çekmekte.
Buda Peder John için hiçte zor değildir.
Kilisenin açılışını büyük bir ziyafetle vermeyi planlayan Peder John bunu duyurmak için mahallede dolaşmaya başlar.
Hemen yan sokağa gittiğinde orada oynayan çocuklara bakarak
Eylül 2010
Merhaba çocuklar. Ben yeni açılan kilisemizin pederi John. Nasılsınız? Der. Çocuklar pek
oralı olmadan sadece bakarlar. Ancak içlerinden
bir tanesi Peder John’a bakarak
Muhammet gülen gözleriyle Pederin kıyafetine bakar :
-Tamam ama benimle dolaşırken bunu
giyme olur mu?
-Kıyafetin çok komik. Diyerek gülmeye
başlar. Peder içinden “küstah müslüman çocuğu” diye geçirsede çocuğa tebessümle bakarak
Peder önce bir kahkaha atar ve
-Hadi küçük arkadaşım şimdi beni gezdir
bakalım. Der.
-Demek kıyafetimi komik buldun. Adın ne
senin?
-Evet, hemde çok komik. Adım Muhammet.
-Memnun oldum küçük adam. Kilisede
peder olduğumdan kıyafetim böyle. Muhammet
bak ne diyeceğim: ben mahallenizde çok yeniyim yani hiçbir yeri bilmiyor ve hiç kimseyi tanımıyorum. Bana mahallenizi gezdirir misin?
Muhammet küçük ellerini çenesine koyarak biraz düşünür.
Peder John:
-Lütfen Muhammet hem benim hiç arkadaşım yok.
Muhammet ve Peder mahallede tur atmaya
başlarlar. Pederin küçük dostu yol boyunca hiç
susmaz sürekli kendini, ailesini, okulunu hatta
mahallenin esnaflarını bile küçük yüreğiyle anlatır. Henüz on yaşında olan küçük bir çocuğun
mahallesi hakkındaki düşüncelerini büyük bir ilgiyle dinler Peder John. Anlattıklarından keyif
aldığını göstermek için arada küçük dostuna
sohbetle ilgili sorularda sorar peder. Yürüyüşleri
bitmiş kilisenin önüne gelmişlerdi.
-İçeri gelmek ister misin?
-Hayır, şimdi dedem çağırır. Der.
-Peki, ohalde yarın sabah gelirimsin?
Muhammet Pedere gülen kısık gözleriyle
bakarak kafasını sallar ve koşarak gider.
Peder küçük dostuna kiliseyi sevdirmek ve
Hristiyanlığı öğretmek için onla yakından ilgilenmeye karar vermiştir. Zaten Muhammet’i kiliseye alıştırabilirse diğer küçük arkadaşlarını da
alıştırmak kolay olacaktı. Sabah Muhammet yanına geldiğinde ona kilisede küçük işler verecek,
kilisede bulunan her resmin ve her nesnenin anlamlarını ve değerlerini bir bir anlatacaktı.
Peder John, küçük dostu için güzel bir
sofra hazırlayarak Muhammet’in gelmesini bekler. Muhammet geldiğinde beraber sofraya otururlar. Peder uzun uzun küçük dostunu izler ve
-Muhammet yüce İsa’nın kim olduğunu biliyor musun? Der
-Elbette. Hz. İsa’yı kim tanımaz.
Bu cevap pederin çok hoşuna gitmiştir.
Merakla
-Peki sana kim anlattı Yüce İsa’yı, nerden
biliyorsun? Der
Eylül 2010
61
-Dedem anlattı. Hem sadece Hz. İsa’yı
değil; putları deviren Hz. İbrahim’i, tüm sihirbazları şaşırtarak elindeki asayı ejderhaya çeviren Hz. Musa’yı… Hepsini hepsini anlattı bana
dedem. Der.
Peder Muhammet’in bu kadar bilgili olmasına biraz şaşırarak kilisede bulunan Hz. İsa’yı
ve Hz. Meryem’i temsil eden minyatürleri göstererek :
-Bak bu yüce İsa ve işte buda Meryem Ana.
Der
Peder Muhammet’e daha birçok minyatürler ve resimler gösterir. Tüm resimlerin ve kilisede bulunan her nesnenin açıklamasını yapar.
Muhammet ise pederin konuşmalarından
oldukça sıkılmış olacakki elinde bulunan bozuk
paralarla oynamaya başlar. Bir ara Muhammet
ezanın okunduğunu duyar ve heyecan dolu sesle
İşte! İşte dedem çağırıyor ben gidiyorum
peder görüşürüz. Der
-Dur bir dakika nereye gidiyorsun?
-Dedem çağırıyor gelirim yine.
Peder etrafına bakınarak
62
-Kimse yok ki burada nereye? Der.
Muhammet koşarak kiliseden ayrılır. Peder
ne olduğunu bile anlamamıştır. Bir süre pencerede sokağın tenhalığında koşarak kaybolan Muhammet’i izleyen peder kendi kendine “küçük
dostum Muhammet, küçük dostum Muhammet”
der.
Muhammet her gün pederin yanına gidiyor
birlikte vakit geçiriyorlardı. Kilisenin bir ibadethane olması ve dostu John’unda bir hristiyan
din adamı olması onunla arasındaki sevginin
güçlenmesine engel değildi. Peder ile Muhammet arasında farklı bir bağ oluşmuştu. Hatta bu
küçük çocuk pederin zihninde daha önce hiç sorulmaya cesaret edilmemiş sorular uyandırmıştı.
Pederin anlattığı her dini kıssaya farklı
açıklamalarla karşılık veren Muhammet yaşından çok daha olgun bir tecrübeyle pederin sorduğu her soruyu kıvrak zekâsıyla yanıtlıyordu.
Yine bir gün beraber otururlarken peder Muhammet’e bakarak :
Muhammet dinin hakkında bu kadar çok
bilgiyi kim öğretti sana? Der
Eylül 2010
Muhammet biraz utangaç biraz gurur veren
bir ses tonuyla :
-Dedemden. Der.
Peder John Muhammet’e yaklaşıp simsiyah
saçlarını okşayarak
-Muhammet senin deden nereden öğrenmiş bu kadar çok bilgiyi? Ya ona öğretenler yanlış öğretmişse sende yanlış öğrenmişsen? Der.
Aslında bu soruyu sormasındaki amaç Muhammet’in kafasını karıştırarak öğrendiklerinin yanlış olabileceğini ona göstermekti. Din adına
derlenmiş tüm bilgilerin asıl kaynağının İncil olduğunu göstermek istiyordu kendince Muhammet’e.
Benim dedem imam. Der. Ancak kafasına
da takılmıştır gerçekten bu soru “sahiden
dedem nereden öğrendi acaba bu bilgileri”
diye düşünür. Peder Muhammet’in önüne eğdiği
başını hafifçe kendisine doğru çevirerek
-Bak istersen ben sana bu bildiklerinin asıllarını en başından anlatabilirim. Der. Ancak Muhammet yerinden hızla kalkarak :
-Şimdi gitmem gerek Peder.
-Dur lütfen konuşuyoruz.
-Görüşürüz ben gidiyorum.
Muhammet biran önce dedesin yanına giderek ona bu bilgileri nerden öğrendiğini sormak istemiştir. Koşarak eve giden Muhammet
dedesinin yanına geldiğinde yanaklarından öperek kafasına takılan soruyu sormuştur:
-Dede hani bana peygamberlerin hayatlarını, Hz. Muhammed’i anlatıyorsunya onları sen
nerden öğrendin? Yani bu anlattıklarının hepsi
de gerçekten doğrumu? Der.
İmam olan Hamza Bey torununun bu sorusundan kafasının karıştığını ve tabi kimin karıştırdığını da anlamıştır. Muhammet’e sevgi
dolu gülen gözleriyle bakarak:
Âlemlerin rabbi olan Allahın kelamından.
Yani biz düşünen müslümanlar için indirmiş olduğu mukaddes kitabımızdan. Der
Bu kitapta gerçekten sadece hep doğru bilgiler var değilmi dede. Der. Hamza Bey Torununa onu tatmin edecek açıklamayı yapar.
Pedere verilmek üzere de küçük bir not yazarak
bu notu ertesi gün pederin yanına gittiğinde ona
vermesini söyler.
Muhammet dedesinin söylediğini yapar
pederin yanına gittiğinde küçük elleriyle pantolonunun cebinden çıkardığı notu pedere uzatarak:
-Peder bunu dedem sana vermemi söyledi.
-Hoş geldin küçük arkadaşım. Ver bakalım
neymiş o. Der.
Peder küçük notu büyük bir merakla açarak okur. Böyle bir karşılık beklemiyordu. Şaşırmıştı Muhammet’e yapmak istediği şeyi şimdi o
kendi zihninde yaşıyordu. Okuduğu notu masanın üzerine bırakarak kendini sendeledi ve
“saçmalık” dedi. Ama hiç şüphe yok ki etkilenmişti gelen nottan.
Eylül 2010
63
Hamza Bey notta:
“ bildiklerimin doğruluğundan şüphe
etmişsiniz. Oysa ben bunları; eşi ve benzeri olmayan, doğmamış ve doğurmamış
olan, kendisinden başka bir ilahın bulunduğuna dair bir delil ve bir işaret bulunmayan ve üstelik bütün delillerinde onun
varlık ve birliğine işaret ettiği yüce Allah’ın bizzat kendisinin tüm insanlığa gönderdiği Kuran-ı Kerim den okuyarak
öğrendim. Muhafızlığını bizzat kâinat yokken de var olan ve kâinat yok olsada daima
var olacak olan ve her bir varlığın varlığını
devam ettirmesi kendisine bağlı bulunan
yüce Allah’ın yaptığı günümüze kadar da
hiçbir tahrife uğramamış olan kurandan
öğrendim…
Ya siz?
Ya siz bildiklerinizin doğruluğundan ne
kadar eminsiniz?” Yazmıştı.
Bu not Peder John’un zihninini oldukça
meşgul etmiş günlerce şuana kadar öğrendiği
tüm bilgileri sorgulamaya başlamıştır. Bir yandan saçmalık olarak düşünsede bir yandan da
64
“yazdıkları doğru bile olsa atalarımın dinine
nasıl hıyanet edebilirim?” diye düşünür. Sonunda dayanamaz ve İmam Hamza Beyin yanına gitmeye karar verir. Saatin uygun bir saat
olmadığına aldırış etmeden Hamza Beylere gitmek üzere ayrılır. Herkesin kendisine ve inancına yabancı olduğu bu mahallede şimdi oda
kendinden uzaklaşıyor kendine yabancılaşıyordu. Gecenin karanlığında biraz yürüdükten
sonra İmam Hamza Beyin kapısının önüne gelmişti. Daha ne söyleyeceğine ne diyeceğine bile
karar vermeden kapıyı çalar. Kapıyı açan Hamza
Bey şaşkın ama gülen bir yüzle
-Hoş geldiniz lütfen içeri buyurun. Diyerek
davetsiz bu konuğu içeride ağırlar. Peder söze
nerden başlayacağını bilmeden yolunu kaybetmiş kılavuzunu arayan bir yolcu gibi İmamın
gülen yüzüne mahcup bir şekilde bakarak
-Teşekkür ederim hoş bulduk. Der ve lafı
fazla dolandırmadan geliş maksadını açıklar.
-Bakın Hamza Bey ben ömrümün neredeyse yarısını inancım üzerine kurdum. Olması
gereken bir Hrıstiyanın yaşadığı gibi yaşadım.
Eylül 2010
Ancak siz… Ancak sizin yazdığınız o not benim
zihnimi oldukça karıştırdı. Hayır, yanlış anlaşılma olmasın kesinlikle tüm varlığımla yaşamımın sonuna kadar ebetteki dinime bağlı
kalacağım ancak…
Peder daha fazla konuşamaz zaten asıl anlatmak istediğinide bir türlü anlatamamıştır.
Hamza Bey konuğuna bakarak:
-Peder John, isterseniz sizi bu gece misafir
edelim sohbetimize kaldığımız yerden sabah
devam edelim. Der.
-Hayır. Hayır, sabahı bekleyemem. Bakın
gecenin bu saatinde sizi rahatsız etmemin sebebi
zihnimde dönüp dolaşan sorular ve bunlara bir
açıklık gelmediği takdirde zaten uyumam mümkün olmayacak. Lütfen lütfen bana yardım edin.
Der. Hamza Bey Pederin şuana kadar inandığı
her şeyin derinden sarsıldığını fark etmiş. Pederin kendine itiraf edemediği her şeyi o pederin
uykusuzluktan kızarmış gözlerine bakarak:
-Peder tek gerçek şu ki Hıristiyanlık; peygamberlerle gösterdiği doğru yoldan sapanları
çok iyi bilen ve bunlara yine doğru yolu göstermeye gücü yeten Allah tarafından tüm insanlığa
indirilmiş bir dindir. Ancak geçerliliğini islamiyetle yitirmiştir. Çeşitli tahribatlara uğramış ve
asıl mesajını yitirmiştir. Bir düşünsene Peder islamiyete ve islamiyetten önceki dinlere inmiş kitaplar bir taneyken sizin din kitabınız birden
fazla. Üstelik şuanda kullanılan dört inciliniz var
ama birinde yazılan bir diğerini onaylamıyor. Bu
ne çelişki? Der.
Peder İmamın anlattıklarını haklılığını
onaylarcasına her bir cümlesini kafasını sallayarak dinler. Hamza Bey o gece ne kadar ısrar ettiysede Pederi kalmaya ikna edemez. Her şey
için teşekkür eden peder John.Günlerden sonra
ilk kez bu gece rahat uyuyacağım neden bilmiyorum ama bu gece hiçbir soruya takılmadan
sabaha kadar deliksiz uyuyacağım. Der.
Oradan ayrılmadan Küçük dostu Muhammet’in odasına girer, yatağına doğru eğilerek ellerini avuçlarının arasına alır “küçük dostum
Muhammet, küçük dostum Muhammet seni
hiçbir zaman unutmayacağım …”diyerek
küçük dostunu öper saçlarını okşar, kokusunu
içine çeker ve “belki günün birinde yine karşılaşırız küçük dostum” der. Pederin veda eder gibi
torununu sevmesine bir anlam veremeyen İmam
Hamza sabah olduğunda Pederden bir haber
alamayınca Pederin gittiğini anlamıştır.
Pederden uzun bir süre haber alınamaz.
Nereye gittiği ya da neden gittiği hakkında
kimse bir fikre sahip değildir. Aradan uzun yıllar
geçmiştir. Muhammet dedesiyle birlikte hac görevini yapmak için kutsal topraklara giderken,
uçakda hac kafilesinde yıllardır özlemini duyduğu eski dostu pederle karşılaşır. Muhammet
pedere sarılarak
-Peder işte buradasın buldum sonunda
seni! Der.
Peder Muhammet’e ve İmam Hamza’ya
bakarak
-Hayır küçük dostum “peder” değil Muhammet! Artık aynı zamanda adaşız. Der.
Eylül 2010
65
MUHAFAZA
EDEN
MUHAFAZA
OLUNUR
eriati muhafaza edeni Allah c.c. muhafaza eder.Hz. İbni Abbas r.a. buyurmuştur ki:Bir gün bir hayvanda
Rsulullah
ın
arkasında
oturuyor
idim.Bana buyurdu ki:Ey delikanlı! Sana
bir kaç kelime öğreteceğim. ALLAH c.c.'ı
muhafaza et ki, ALLAHc.c.'ta seni muhafaza etsin. ALLAH c.c.'ı muhafaza et ki
O'nu karşında bulasın. İsteyeceğin zaman
ALLAH c.c.'tan iste ve yardım taleb edeceğin zaman ALLAH c.c.'tan yardım talebet.
Ş
Hatice FURHAN
Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere
bize isnat etmen için seni,
nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o
takdirde
seni
candan
kabul edeceklerdi.
dost
Bilmiş ol ki, bütün ümmet herhangi
bir hususta sana fayda vermek için bir
araya gelmiş olsa, ancak ALLAH c.c.'ın
senin için takdir ettiği hususta sana yararlı
olabilirler.
Aynı zamanda, sana herhangi bir
hususta zarar vermek için bir araya gelmiş
olsalar, ancak ALLAH c.c.'ın senin aleyhinde takdir ettiği bir hususta sana zarar
verebilirler. Kalemler kalkmış ve sayfalar
(mürekkepler) kurumuştur." (Tirmizi,kıyamet sayfaları)
Bu hadis i şerif ten yola çıkarak diyebiliriz ki:Her kim Allah ın muhafazası
altında
olmak,sıkıntılardan
kurtulmak.ebedi saadete kavuşmak isti-
66
Eylül 2010
yorsa, Allah ın koyduğu kurallara bil-a istisna uymaya azami dikkat etmelidir.Hakikate ve marifete
ancak şeriat caddesinden gidilir.Hedeflenen kutsal menzile ancak hayatın her alanında şeriati tatbik ile varılır.Ve şeriatten kıl kadar taviz veren,
tazire maruz kalır.
Şeriati muhafaza etmenin önemini iyi kavrayabilmek için aşağıda yazılı olan üç kıssayı dikkatle okuyalım inşallah.
Birinci Kıssa:
Beni Sakif ten bir heyet Rasulullah s.a.v.
efendimize geldiler.Oldukça rahat ve pervasız tavırlar içerisindeydiler.İslam dinine girmeye karar
vermişlerdi.Ancak oldukça ukalaca şartları
vardı.Alemlere rahmet s.a.v.efedimizin yanına
kabul edildiler.İçlerinden biri söz alarak şöyle
dedi:
Ey Muhammed!Biz senin dinine girmeye
karar verdik.Ancak bazı şartlarımız var.
Sen bizim mahsullerimizden öşür vermemizi
emretmeyeceksin.Faiz alacaklarımızı alana kadar
faizi bize helal sayacaksın.Ancak aleyhimize olan
faizleri ödemeyeceğiz.Lat adlı putumuza ibadet
etmeyeceğiz ama bir yıl süreyle ona adanan
adaklardan faydalanmamıza engel olmayacak-
sın.Mekke yi nasıl harem ilan ettiysen bizim Vecd
adlı bir vadimiz var aynen orayı da Mekke gibi
harem ilan edeceksin.Kölelerle ve fakirlerle bizi
oturtmayacaksın kısacası Araplara karşı bize bir
takım farklı hasletler vereceksin ki biz de senin dinine girelim.
(Zemahşeri, Keşşaf, cilt: 5, sh: 188)
Bu teklifini hiç utanmadan sunmuştu Sakif
heyeti gelecek cevabı bekliyordu heyecanla.Gerçi
'evet' cevabı alacaklarından o kadar emindiler
ki.Oldukça kalabalık ve etkin bir kabile idiler.Onların müslüman olması ardından başka kabilelerinden müslüman olmasına sebep olabilirdi. Bu
nedenle 'Muhammed asla bu teklifimizi geri çeviremez' diye düşünüyorlardı.
Ancak hiç beklemedikleri birşey oldu.Tüm
sahabenin ve Rasulullah efendimizin kalbini tireten ve kıyamete kadar Kuran ı Kerimi okuyacak
herkesin kalbini titretecek, şeriatten zerre kadar
taviz vermenin ,nedeni ne olursa olsun ve bu tavizi verecek kişi de kim olursa olsun,nasıl bir sorumluluk ve ceza gerektireceğini kalplere
nakşeden ayeti kerimeler nazil oldu.İşte bahsi
geçen ayet i kerimeler;İsra 73-74- ve 75.Ayetler
Eğer Sakif kabilesinin teklifi kabul edilse idi,
şehadet getirince belki kalpleri yumuşayacaktı
ve tekliflerinden vazgeçeceklerdi.,ve şeriati olduğu gibi yaşamak isteyeceklerdi.Hem onlarla
beraber birçok kabile İslam a girebilirdi.Tüm
bunlar varsayımdı.Ancak ortada bir hakikat
vardı.Oda şeriat.Ve her ne sebbeple olursa olsun
asla taviz verilemezdi.İşte bu inen ayet i kerimeler de bunun en açık dedili idi.
73:Müşrikler, sana vahyettiğimizden
başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen
için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden
saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.
74.Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin
75:O takdirde, muhakkak hayatın da,
ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık.
Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı
bulamazdın.
Eylül 2010
67
İkinci Kıssa:
Benî Mahzum kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı.Yaptığı suç deliller ile sabit olunca kadının elinin kesilmesi kararı verildi..Beni mahzun
kabilesi kalabalık ve oldukça etkin ,sözü geçen
bir kabile idi.Kureyş le de ittifakları vardı.Kadın
da kabilesinin ulularından birinin kızı idi.Eğer eli
kesilirse aralarındaki ittifak bozulur korkusuna
kapıldı Kureyş den bazı kimseler. “Bu kadının
durumu hakkında Rasûlullah (sav)’den kim
şefaat isteyebilir?” diye kendi aralarında müzakere etmeye ve bu durumu Rasulullah a s.a.v.
arzadecek bir adam aramaya başladılar..İçlerinden bazıları:
- “Bu işe sadece Rasûlullah (sav)’in çok sevdiği Üsâme b. Zeyd (ra) cesaret edebilir” dediler.
- Üsâme (ra) Rasûlullah (sav)’in huzûruna
çıkarak onların isteklerini Efendimize iletti..
Bunun üzerine Rasûlullah (sav) Üsâme’yi :
- “Allah’ın koyduğu cezalardan birinin
uygulanmaması için,şeriatten taviz vermem
için aracılık mı yapıyorsun?” diye azarladı.
Sonra ayağa kalktı ve orada bulunan herkese şu
konuşmayı yaptı :
68 68
Rasulullah s.a.v. efendimiz orada bulunanlara ve kendisine şeriati uygulamaması için aracı
olanlara öyle bir söz söyledi ki,artık bundan
sonra değil şeriatten kıl kadar taviz verilmesini
teklif etmek,bunu akıllarından dahi geçirmemeleri gerektiğini anladılar. İşte Efendimizin tam bu
anda söylediği o ibret dolu sözler ;Rasulullah
Efendimiz şöyle buyurmuştur:Eğer hırsızlık yapan
kızım Fatıma olsa idi, O nun dahi elini keserdim.
Buhârî, Hudûd 11, 12
Üçüncü Kıssa:
Bediüzzaman.Asrının en güzeli.Hayatı,mücadelesi,eserleri,sözleri ile dopdolu ve tavizsiz bir
hayat nasıl yaşanır öğreten güzellerden bir güzel
işte. Hayatı tutuklanmalar,hapisler,yasaklanmalar,engellenmeler ile geçmiş bir mubarek.Gene
bu tutuklamalardan biri.20 eylül 1943 tarihini
göstermekte takvimler.Isparta savcısından gelen
talimat üzerine tutukladılar.Ağır hasta olmasına
rağmen 3 ekim 1943 te askeri konvoyla Çankırı
üzerinden Ankara ya gönderdiler.Ankara’da daha
önceden tutulan ve otel görevlisi kılığına girmiş
polislerle doldurulan Kastamonu Oteli’ne yerleştirdiler.Bu arada Ankara Valisi Nevzat Tandoğan
Said Nursi hz. ni’ Valiliğe çağırtarak başından sarığını çıkarıp,şapka giymesini istedi.Hatta elindeki şapkayı zorla giydirmek için teşebbüste
Eylül 2010
bulundu.Ancak Bediüzzamna hz. eli ile boynunu
gösterirken dili ilede öyle bir cevap verdi ki ,bu
cevap ile hem vali hem orada bulunanlar hemde
bu
olayı
kıyamete
kadar
okuyacaklar,
davaya,dine,şeriate bağlılık nasıl olur sorusunun
cevabını en tatminkar bir şekilde almış oldular ve
almaya devam edecekler inşallah.
'Hakiki imanı elde eden bir adam kainata meydan okuyabilir' diyerek bu sözünü
hayatı ile ıspatlayan ,Said Nursi hz.nin, başından
sarığını çıkarıp,zorla şapka giydirmek isteyenlere
verdiği tokat gibi cevabı şudur;
Bediüzzamn hz. eli ile boynunu gösterek,dili
ilede en muhteşem cevabı vermiş ve kendisine
zorla şapka giydirmek isteyen valiye dönüp: “Bu
sarık ancak bu başla çıkar” buyurmuştur.
(Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi:
Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s.
832. )
Elbette kıssalar anlatıp geçmek için
değil,hisse almak,ibret almak,hayatımıza çeki
düzen verebilmek,her işimizi şeriate göre yaşayabilmek için bizim yolda ki işaretlerimizdir.Bu ne-
denle anlatılan her kıssadan mutlaka alacağımız
hisseler vardır.işte bu kıssalardan payımıza düşenler:
Şeriattır cümle işlerin başı,
Şeriatsız tarikat şeytan işi,
Her kimde olmazsa ilmi şeriat,
Onun şeyhi şeytandır bil ki mutlak."
Nasıl hayatımızı idame ettirmek için Allah
ın koyduğu bedensel kurallara uymak,yemek
yemek,ifrazat yapmak zorunda isek,aynen öyle
sosyal hayatın idamesi için de Allah ın c.c. koyduğu kurallara uymak mecburiyetindeyiz
'Bir kişi dese ki, yemek yemek ve tuvalete
gitmek milyonlarca yıl evvelin kuralı,yani gerici
bişey,Ben bundan sonra yemekte yemeyeceğim,ifrazatta yapmayacağım'.
Böyle diyen bir adamın vücudu felç olmaya
ve ölmeye nasıl mahkum,yaptığı şeyin adı nasıl
ahmaklık ise ve hem nasıl ahmaklıktan kurtulmak hemde sağlıklı birşekilde hayatını sürdürmek
için Allah c.c. ın ,koyduğu bedensel kurallara
uymak zorunda ise,işte aynen böyle ,sosyal hayatla,aile hayatı ile kısacası tüm hayatımız ile alakalı kurallardada aynı şekilde Allah ın koyduğu
şeriat gereği yaşamak mecburiyetindeyiz..Bu kuralları gericidir,1400 yıl evvelin kuralıdır.Geçerliliğini yitirmiştir diyerek arkasına atan,Kur an dan
ayrılan toplumların hayatının hem ekonomik
hem ahlaki hem de sosyal olarak nasıl felç olduğunu hep beraber görmekteyiz.
Öyle ise hayat kitabımız olan Kur anı Kerime sımsıkı sarılalım.Mubarek kitabımızı öpüp
koklanan azami saygı gösterilip ancak asgari
uyulan,uygulanan bir kitap olmaktan çıkarıp,başucu kitabı yapalım inşallah.Düzenli olarak katıldığımız bir tefsir dersi olsun.Kısacası kitabımızı
öğrenelim,yaşayalım,yaşatalım inşallah.
Bir sünnet olan sarığı çıkarmamak için başını feda edecek yüreğe sahip olan Bediüzzaman
ve bir farzı yapmak uğruna zevkinden dahi vazgeçmeyen bizler.İşte Ayeti Kerimeler,hadisi şerifler ve örnek insanlar ve işte biz.Haydi bir
BESMELE çekelim.Ve yeni bir şehadetle iman tazeleyip Kur andan kıl kadar taviz vermeden yaşamaya çalışacağımız yeni bir hayata merhaba
diyelim.VARMISINIZ?
Eylül 2010
69
BURHAN ÇOCUK
Musa KARACA
[email protected]
Sanki Yedim
Arkadaşlar, “ Sanki yedim ” adında bir yer hiç duydunuz mu? Hatırlamak için
ipucu mu istiyorsunuz? Peki, ipucu veriyorum öyleyse, yemekle ilgili; ama lokanta
değil. Çikolata, dondurma, bisküvi, kebap, döner….. evet evet bunların hepsiyle ilgili
ama bir yapıt ismi. Hatırlayamadıysanız üzülmeyin. Çünkü, bu güzel olay yüzyıllar öncesinde olmuş; ama binası hala yaşıyor. Neyse sizi fazla meraklandırmadan açıklayayım.
Sanki yedim, İstanbul’un Fatih ilçesinde bir caminin ismi. Bu ismi nasıl mı almış?
İşte çok ilginç hikâyesi var arkadaşlar. Camiyi yaptıran Keçeci Hayrettin Efendi, canı
bir şey yemek istediğinde “Sanki yedim” diyerek canının istediğini almayıp ücretini
bir köşede biriktirirmiş. Zamanla işte bu biriken paralardan bu camiyi yaptırmış. Çok
ilginç değil mi? Biz de aynı yöntemi uygulayarak böyle bir cami yaptırabilir miyiz?
Yaptırabilir miyiz, yaptıramaz mıyız bilmem; ama bu şekilde çok güzel hayırlar yapabileceğimizden eminin. Mesela, bir cami yaptıramasak da ihtiyaçlı olan arkadaşlarımıza
yardım edebiliriz. Bence önemli olan bunu tartışmak yerine böyle bir karar alıp para
biriktirmeye başlamak. Böylece en doğrusunu yapmış oluruz.
Bu mübarek ramazan ayında yapılan iyiliklerin karşılığı kat kat fazlasıyla verilir.
Bu bereketi yakalayabilmek ve “ Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da onu kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır.” buyuran peygamber efendimizin müjdesine ulaşabilmek
için böyle bir çalışmaya başlayalım ne dersiniz?
Bin Aydan Daha Hayırlı Gün
Arkadaşlar bir ramazan ayının daha sonuna geldik. İbadetlerimizle, sahurla, teravih namazıyla bu
rahmet ayını en iyi şekilde değerlendirdiğinize inanıyorum. Yaşı büyük olan arkadaşlarımız oruçlarını tam
tuttular. Oruç tutmaya gücü yetmeyenler de tekne orucu tuttular. Tekne orucu da ne mi? Hani küçük kardeşlerimiz acıkınca yemeklerini yer sonra da oruçluyum derler ya işte buna “ tekne orucu” denir.
Böylece bin aydan daha hayırlı geceye gelmiş olduk. Bu geceyi ibadetle geçirirsek yaklaşık seksen
dört yıl ibadet yapmış sevabı alacağız. Kim mi diyor? Bakın Allah (c.c): "Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. . O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar." (Kadir Suresi )
Peygamber efendimiz (s.av): “ Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.” buyurarak bin aydan daha hayırlı gecenin son on günde aranmasını buyurmuşlardır. İşte büyük bir fırsat bir gecede bin ay, yaklaşık seksen dört yıl ibadet sevabı almak. Kaçar mı bu fırsat? Öyleyse ramazanın bu son
günlerine ayrı bir özen gösterelim. Vakit namazlarımızı ve teravih namazlarını aksatmamaya, orucumuzu
tutmaya daha dikkatli olalım.
70
Eylül 2010
"Allahumme leke sumtu ve bike amentu ve aleyke tevekkeltu veala rizkuke eftertu"
(Allah'ım senin rızân için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin
rızkınla orucumu açıyorum)
Tilkinin Orucu
Tilki ormanda gezmektedir. Bir ağacın dalında asılı bir geyik budu
görür.
Açtır ama şüphelenir kontrol etmeye başlar ve görür ki bu bir
tuzak.
Geyik budu bir iple bombaya bağlıdır. Epeyce uzağa gider ve
başını kollarının üzerine koyarak yatar, biraz sonra kurt gelir, budu görür
ve yatan tilkiyi de tabi…
Tilkiye sorar “ Ne yapıyorsun dostum?”
Tilki cevap verir “ Hiç, yatıyorum”
-Burada bir but var
-Evet var.
-Neden yemedin?
Tilki sakince cevap verir ; “ Bu Gün Orucum”
Kurt kendinden emin ; “Ben yiyeyim o zaman”
Tilki “Buyur afiyet olsun” der.
Kurt buta uzanır uzanmaz bir patlama, ortalık toz duman… Kurt yaralı, hareketsiz, 10 metre uzakta
perişan halde yatarken tilki sakince budu yemeye başlar.
Bunu gören kurt: “ HANİ SEN ORUÇTUN?” der.
Tilki pişkin pişkin: “Biraz önce top patladı duymadın mı?”
BULMACA
1- Teravih: Ramazanda yatsı namazından sonra kılınan 20
rekâtlık namaz
2- İmsak: Orucun başlama vaktine verilen ad.
3- Sahur: Oruç tutmak için sabah namazından önce
yemek yemek için kalkılan vakit.
4- Fitre: Ramazan ayında verilen sadaka
5- İftar: Orucun sona erdiği vakit
6- Mukabele: Ramazan ayında, o zamana kadar nazil olan
ayet ve sureleri Cebrail (as)’in Hz. Peygamber’e O’nun da
Cebrail’e okuması
Cevaplar: 1- Teravih Namazı 2- İmsak 3- Sahur 4- Fitre 5- İftar 6- Mukabele
Eylül 2010
71
Download