Personelin yüzde 65`i kadın

advertisement
“Bir Milyar Kadının Dans
Etmesi Devrimdir”
8 Mart: Dünya
Kadınlar Günü
ünya Kadınlar Günü, 8 Mart
D
B
u sloganla yola çıkan V-Day
hareketi kuruluşlarının 15. yılını
küresel bir ayaklanma çağrısıyla
duyurdu. Yaygın olarak Sevgililer
Günü diye bilinen 14 Şubat’ta yapılan
etkinlik Kıbrıs da dahil olmak üzere
tüm dünyadan destek buldu.
1857’de ABD’de greve giden
dokuma işçisi kadınların ve 8
Mart 1917’de Şubat Devrimi’nin
kıvılcımını çakan Petrogradlı
dokuma işçisi kadınların anısına
kutlanır.
Akademik Bakış
SAYFA: 2-3
Haberi SAYFA: 5
Neden
Yak n Do u Ün vers tes ?
“Ö renc s n n laptop kadar
de l süper b lg sayar kadar
dü ünmes n sa layan
ün vers te oldu u ç n”
“Ülkes ne ve toplumuna
kend h kayes n yazd rab lecek
ö renc yet t rd ç n”
8 Mart 2013 CUMA
www.neu.edu.tr
[email protected]
Yıl: 2 - Sayı: 52
Kurucu Rektör Dr. Suat . Günsel
Yakın Doğu Üniversitesi’nin istihdam dengesi pek çok yerden farklı
Personelin yüzde 65’i kadın
ÖZEL
SAYISI
Devlet Planlama
Örgütü’nün 2012’nin son
günlerinde paylaştığı
verilere göre KKTC’de
Ekim 2011’de kadın
çalışanların oranı
yüzde 31.1 oldu. Ülke
genelindeki kadın
çalışan oranının aksine
üniversitemizde kadın
çalışan oranlarının
oldukça yüksek olduğu
görülüyor. Üniversitemiz
tüm personeli içinde
kadın çalışan oranı yüzde
65.
Haberi SAYFA: 8
Sf.2
8 Mart 2013
Akademik Bak
Dicle Yıldız KATAR
Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Anabilim Dalı
Academic Overview
[email protected]
Institute of Social Sciences Department of Communication
Dünya Emekçi
Kadınlar Günü
Kadınların ifade edeceği bir
dünya
olması için,onlar,öncelikle bu
dünyada
yer almalıdır;baskıcı ya da baskı
altında yılgın
ya da isyankar,insanlar arasında
bir insan olarak…
Simone de Beauvoir
Dünya Emekçi Kadınlar
Günü, 8 Mart 1857’de
ABD’de greve giden
dokuma işçisi kadınların
ve 8 Mart 1917’de Şubat
Devrimi’nin kıvılcımını
çakan Petrogradlı dokuma
işçisi kadınların anısına
kutlanır.
K
adın hareketi veya kadınların
kurtuluş mücadelesi,
toplumsal mücadelelerden,
dolayısıyla sınıf mücadelesinden
bağımsız değildir. Modern
anlamda kadın-erkek eşitlik
arayışının kökenleri ise tam da
sınıf mücadelesinin kökenlerinde
yatıyor. Bu günün “emekçi kadınlar
günü” değil de, “kadınlar günü”
olduğunu iddia etmek, 8 Mart’a
ilk olarak önerildiğinde yüklenen
anlamı görmezlikten gelmektir.
Bu gün, daha en başından bu
yana işçi kadınların yürüttüğü
mücadeleyle doğmuş ve daha
sonraki tarihlerde de hep işçi
kadınlara ithaf edilmiştir.
8 Mart 1857’de New York’ta bir
dokuma fabrikasında çalışan 40
bin işçi, 16 saatlik işgününün 10
saate indirilmesi ve ücretlerde
artış yapılması talebiyle greve
başlamıştı. 40 bin kadın
işçinin örgütlediği bu grev o
zamana kadar ki en kitlesel
kadın eylemlerinden biriydi.
Eylemi durdurmak isteyen polis
kadın işçilere saldırmış, fabrika
yönetiminin de desteğiyle binlerce
işçinin fabrikaya kilitlenmişti. Bu
sırada çıkan yangında içeride kilitli
kalan işçilerden 129’u yanarak can
vermişti.
Olaya ABD basınında neredeyse
hiç yer verilmemiş, fabrika
yönetiminin ve polisin tavrı
halktan gizlenmeye çalışılmıştı.
Buna rağmen, işçilerin cenaze
törenine 10 bini aşkın kişi
katılmıştı.
Kadınlar günü ilk olarak 1909
yılında Amerikan Sosyalist
Partisi’nin çağrısıyla Şubat ayının
son pazar gününde kutlanmıştı.
Bugün düzenlenen gösterilere
katılan kadınlar, seçme ve
seçilme hakkının yanı sıra çalışma
koşullarının iyileştirilmesini
talep etmişti. Ancak bu gün
Amerika’da bazı kentlerde
düzenlenen eylemlerle sınırlı
kalmış, uluslararası bir boyut
kazanmamıştı.
1910 yılında Kopenhag’da
gerçekleştirilen II. Enternasyonal’e
bağlı Sosyalist Kadınlar
Konferansı’nda kadın ve emek
Sf.3
8 Mart 2013
mücadelesi masaya yatırılmıştı.
Almanya Sosyal Demokrat
Partisi’nden Clara Zetkin, bu
konferansta yaptığı konuşmada
kadınlar için bir mücadele günü
belirlenmesi gerektiğini söylemişti.
Zetkin’in önerisi kabul edilmiş,
her ülkenin sosyalist kadınlarının
her yıl aynı gün, kendi ülkelerinin
işçi sınıfı örgütleriyle mutabakat
içinde bir kadınlar günü
düzenlemesi kararlaştırılmıştı.
Ve kadınlar Sokağa Çıkıyor…
Uluslararası anlamda ilk
emekçi kadınlar günü 19 Mart
1911’de düzenlendi. Avusturya,
Danimarka, Almanya ve İsviçre’de
gösterilere katılan on binlerce
kadın seçme ve seçilme hakkının
yanı sıra kadınlara iş ve mesleki
eğitim verilmesi, çalışma
alanlarında kadın-erkek eşitliği
sağlanmasını talep etti.
Bir kadın yazar 1911’deki
gösterileri anlattığı yazısında şu
ifadeleri kullanmıştı:
“İlk Uluslararası Kadınlar Günü
1911’de gerçekleştirildi. Başarısı,
beklenenin çok üstündeydi. Her
yerde toplantılar düzenlendi.
Küçük yerleşimlerde, hatta
köylerde bile salonlar öyle tıklım
tıklımdı ki kadınlar toplantılara
katılan erkeklerden kendilerine
yer vermelerini istedi. Bu gün
kesinlikle çalışan kadının ne kadar
militan olduğunun ilk göstergesi
oldu. Erkekler evde çocuklarıyla
kalırken kadınlar toplantılara
koştu. Hatta o gün yaklaşık 30 bin
kişinin katıldığı sokak gösterilerinde
polis pankartları toplamaya karar
vermişti, ancak kadınlar polise
direndi.”
1913’te 8 Mart’ta düzenlenen
kadınlar günü Rusya’da da
kutlandı. Çarlık Rusyası şartlarında
açık gösteri düzenlemek
neredeyse imkansız idi.
Ancak birkaç yıl sonra devrim
saflarında savaşacak öncü
sosyalistler, kadınlar gününün
gizli etkinliklerle kutlanmasını,
iki yerel işçi gazetesinde günün
anlam ve önemini anlatan yazılar
yayınlanmasını sağladılar. Hatta
bu yazılarda Clara Zetkin’in
dayanışma duygularını ilettiği
ifadelere yer verdiler.
Bir kadın yazar 1920’de yazdığı
bir yazıda, 1913’te gerçekleşen
Rusya’daki ilk kadınlar günü
kutlamasını şu sözlerle anlatır:
“O karanlık yıllarda toplantı yapmak
bile yasaktı. Fakat Petrograd’da
partili kadınlar “Kadın Sorunu”
başlıklı bir etkinlik düzenledi…
Bu illegal bir etkinlikti ama salon
tıklım tıklım doluydu. Parti üyeleri
konuşmalar yaptı. Fakat bu gizli
toplantı polis baskını ile yarıda
kesildi ve konuşmacıların çoğu
tutuklandı. Bu etkinlik Çarlık
baskısı altında yaşayan Rusya’daki
kadınların Uluslararası Kadınlar
Günü’ne katılımı ve desteği
açısından önemliydi. Bu Çarlık
hapishanelerinin, idam sehpalarının
Rusya’daki işçilerin mücadele
ruhunu öldüremeyeceğinin,
Rusya’da bir şeylerin sarsılmakta
olduğunun ilk işaretiydi.”
Neden 8 Mart?
Pek çok ülkede kutlanacak bu gün
için ortak amaç ve ilkeler ortaya
konmuş olsa da kesin bir tarih
belirlenmemişti. Her yıl ilkbahar
aylarında farklı tarihlerde kutlanan
kadınlar gününün 8 Mart’ta
kutlanması kararıysa 1921’de
Moskova’da yapılan III.Uluslararası
Kadınlar Konferansı’nda alındı.
Bu kararla 8 Mart 1857’de yaşamını
yitiren 129 kadın işçinin ve 8
Mart 1917’de Şubat Devrimi’nin
fitilini ateşleyen grevleri başlatan,
“ekmek ve barış” sloganıyla
sokaklara dökülen Petrogradlı
dokuma işçisi kadınların anısına
8 Mart tarihinin “Internationaler
Frauentag” (Dünya Kadınlar Günü)
olarak anılması önerisi kabul
edilmiştir.
1960’da ABD’de bu günü anmaya
başlamıştır ve daha sonra
diğer Avrupa ülkelerinde de
kutlanılmaya başlanılmıştır.
1975 - Birleşmiş Milletler bu yılı
Dünya Kadın Yılı ilan etti. 16 Aralık
1977-Birleşmiş Milletler 8 Mart’ın
her yıl “Dünya Kadınlar Günü”
olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
Türkiye’de ilk 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar Günü
Türkiye’de ise 8 Mart ilk kez
1921 yılında Mustafa Suphi ve
14 arkadaşının öldürülmesinin
ardından Ankara yakınlarında
bir bağda gerçekleştirilen anma
toplantısında Türkiye Komünist
Partisi üyesi kadınlar tarafından
kutlandı. TKP’li kadınlar 8 Mart’ın
“Emekçi Kadınlar Günü” adıyla
kutlama kararı almıştı.
1975 yılında kurulan İlerici
Kadınlar Derneği, 8 Mart Dünya
Emekçi Kadınlar Günü’nü ilk
kez yaygın olarak ve sokaklarda
kutlamaya başladı. İKD, her yıl 8
Mart’ta pek çok kentte kitlesel
etkinlikler düzenledi.
Sf.4
8 Mart 2013
‘Söz sözdür
şimdi kadına şiddete son verme zamanı’
Birleşmiş Milletler 2013
Dünya Kadınlar Günü
teması olarak “Söz sözdür:
şimdi kadına şiddete son
verme zamanı” sloganını
kullanıyor. Aynı temayla 8
Mart için hazırlanan One
Woman isimli şarkı da pek
çok ülkeden çeşitli kadın
sanatçılar tarafından
seslendirildi.
S
avaş bölgelerinin ve mülteci
sayılarının artmasına dikkat
çekmek isteyen BM, bu sene
organize ettiği tüm etkinliklerde
mülteci kadınlara özel yer veriyor.
Kadına yönelik şiddeti “Fiziksel,
cinsel, psikolojik olarak zarar veren
ya da zarar verme ihtimali olan
herhangi bir cinsiyete dayalı şiddet
eylemi” olarak tanımlayan Birleşmiş
Milletler Yüksek Komiserliği de
mülteci kadınlar için şu açıklamayı
yapıyor, “Her mülteci nüfusunun
takriben yüzde 50’sini kadınlar ve kız
çocukları oluşturur. Aile yapılarının,
hükümetlerinin ve evlerinin
korumasından mahrum kalan
kadınlar çoğu kez daha savunmasız
durumda olurlar. Sürgüne doğru kat
ettikleri uzun yolların güçlüklerine
katlanırlar, görünürde güvenli
bir yere ulaştıktan sonra bile sık
sık cinsel istismara maruz kalırlar,
yetkililer tarafından taciz edilirler
ya da önemsenmezler. Ülke içinde
yerlerinden edilmiş kadınlar da
genellikle benzer deneyimler
yaşamak zorunda kalırlar.”
4 MİLYON MÜLTECİ
Birleşmiş Milletler rakamlarına göre
geçtiğimiz yıl 4 milyon kişi yaşadığı
yerden zorla sürüldü. 800 bin kişi
başka bir ülkeye iltica etti. Birleşmiş
Milletler Yüksek Komiserliği Sözcüsü
Melissa Fleming mülteciler hakkında
şunları söylüyor, “Son 60 yılda
epey deneyim edindik. Maalesef
savaş günümüzün bir parçası. Ve
bu kadar çok mülteci olmasının
başlıca sebebi de savaşlar. Toplam 42
milyon insan başka ülkelere kaçtı ve
memleketlerinden uzakta yaşıyor”.
GÖRÜNMEZ HAYATLAR
Ülkelerinde yaşanan iç savaşlar
dolayısıyla yaşadıkları yerleri terk
eden kadınların sayılarıyla birlikte
yaşanan trajedi de artıyor. Kat etmek
zorunda oldukları zorlu göç yolunda
tecavüz başta olmak üzere pek çok
şiddete maruz kalan kadınlar, aynı
zamanda çocukları için de mücadele
etmek zorunda. Yaşanan çatışmalar
hakkında, askeri güç, taraflar,
kurtarılmış bölgeler hakkında
çıkan sayısız haber, bu savaşın
içinde kalan kadınların yaşadıkları
hikayeleri görünmez kılıyor.
Geçtiğimiz günlerde BBC tarafından
Kongo’da hazırlanan bir haber,
acısı görünmeyen 30 bin kadının
hikayesine dikkat çekti. Dünya
Kadınlar Günü için hazırladığımız
özel sayımızda bu haberi de siz
okurlarımızla paylaşıyoruz.
Kongo’da tecavüz kurbanlarını tedavi etmek
D
enis Mukwege, Demokratik Kongo
Cumhuriyeti’nde bir jinekolog. 30 bin
tecavüz mağdurunu tedavi ederek ciddi cinsel
darbelerin tedavisi konusunda uzmanlaşmış. Onun
hikayesinde, tecavüzün savaşta nasıl bir silah
olarak kullanıldığı da anlatılıyor.
Savaş başladığında Kongo’nun doğusundaki
Lemera’da çalıştığım hastanede yatan 35 hasta
yataklarında öldürüldü. 100 km kuzeydeki
Bukavu’ya kaçarak çadırlarda yeni bir hastane
kurdum. Ameliyathanesi de olan bir doğum evi
oluşturdum. 1998’de her şey tekrar yerle bir edildi.
1999’da yeniden, sıfırdan başladım.
seyre zorladıkları bütün bir topluluğu da yaralamış
oluyorlardı. Bu stratejinin sonucu olarak insanlar
köylerini boşaltıyor, topraklarını ve sahip oldukları
her şeyi bırakıp gidiyor. Etkili bir yöntem.
“NE OLUYOR DİYE SORDUM KENDİME”
Hastaneye ilk tecavüz kurbanı da o yıl geldi.
Tecavüz edildikten sonra cinsel organı ve kalçası
kurşunlanmış olarak. Bunun barbarca bir savaş
eylemi olduğunu düşündüm; ama asıl şok üç
ay sonra geldi. 45 kadın getirdiler. Hepsi de aynı
hikayeyle: “Köye girip tecavüz ve işkence ettiler.
Yanık kadınlar getirdiler. Tecavüze uğradıktan
sonra cinsel organlarına kimyasal maddeler
dökülmüş olarak.
“AMELİYATA DAYANACAK GÜCÜ VAR MI?”
Kurbanların bakımında kademeli bir sistem
uyguluyoruz. Büyük bir ameliyata girişmeden önce
hastayı psikolojik değerlendirmeye tabi tutuyoruz.
Ameliyata dayanacak gücü var mı diye bakıyorum.
Bir sonraki aşamada ameliyat ya da sadece tıbbi
bakım söz konusu. Bundan sonra da sosyoekonomik destek geliyor. Bu hastaların çoğu bize
geldiğinde hiçbir şeyleri olmuyor genelde, giyecek
giysileri bile. Onlara bakmamız, yedirip içirmemiz
gerekiyor. Bizden ayrıldıktan sonra hayatlarını
devam ettirecek güçleri yoksa yeniden hedef
haline gelebiliyorlar. Bu nedenle sosyo-ekonomik
olarak da, örneğin kadınlara yeni beceriler
kazandırarak, kız çocuklarını okula göndererek
destek veriyoruz. Dördüncü aşama ise yasal destek
düzeyinde oluyor. Hastalar genelde kendilerine
saldıranları tanıyor. Onların davasını mahkemeye
taşıyacak avukatlarımız var.
“TECAVÜZ BİR SİLAH. ETKİLİ BİR YÖNTEM”
Neler olup bitiyor diye sordum kendime. Bütün
bunlar sadece şiddet içeren savaş eylemleri değil,
aynı zamanda bir stratejinin parçasıydı. Çok sayıda
insana aynı anda tecavüz ediliyordu, herkesin gözü
önünde. Bazen bir gecede bütün köye tecavüz
ediyorlardı. Böylece sadece mağdurları değil,
“KADINLARI YIKIMA UĞRATAN BİR SAVAŞ”
2011’de vaka sayısında azalma oldu. Kongo’da
kadınların korkunç durumu artık sona yaklaştı
diye düşündük. Ama geçen yıl savaş yeniden
başladığından beri saldırıya uğrayanların sayısı
arttı. Yani savaşla bağlantılı bir olgu. Kongo’daki
savaş ne dinci fanatik gruplar arasında, ne de
devletler arasında. Bu bir ekonomik çıkar savaşı,
Kongolu kadınları yıkıma uğratan bir savaş.
“TEHDİT EDİLDİM”
Bir yurtdışı seyahatinden dönüşte beni bekleyen
beş kişi buldum. Hepsi de silahlı.
Arabama binip silahı üstüme doğrulttular.
Korumalarımdan biri beni kurtarmaya çalıştığında
ateş edip öldürdüler. Ben düştüm, saldırganlar
ateş etmeye devam etti. Nasıl hayatta kaldım
bilmiyorum. Daha sonra öğrendim ki saldırganlar
evime girip silahlarını kızlarıma çevirerek beklemiş
beni. Kongolu kadınların bu saldırılara karşı direnişi
dönmem için bana esin kaynağı oldu. Bu kadınlar
bana yapılan saldırıdan dolayı yetkilileri protesto
etmiş. Hatta aralarında para toplayarak biletimi
almışlar. Bu kadınlar ki hiçbir şeyleri yok, günde bir
dolardan daha az bir paraya geçinmeye çalışıyorlar.
“SİLAHSIZ KADINLARIN KORUYOR”
Böyle bir jestten sonra hayır diyemezdim. Ayrıca
ben de bu şiddete ve saldırılara karşı mücadele
etme konusunda kararlıyım. Döndükten sonra
hayatımda değişiklikler yapmak zorunda kaldım.
Hastanede kalıyorum, bazı güvenlik önlemleri
alıyorum; özgürlüğümün bir kısmını yitirmiş
oldum. Kadınlar beni karşıladığında, güvenliğimi
sağlamak için 20’li gruplar halinde gece-gündüz
nöbet tutmaya başladı. Silahsız. Birlikte çalıştığınız
insanlara yakın olma duygusu da güvenlik hissi
veriyor. Kadınların bu kadar hevesli olması bana da
işime devam etmem için güç veriyor.
8 Mart 2013
Sf.5
“Bir Milyar Kadının Dans Etmesi Devrimdir”
“Dünyada her üç kadından biri, hayatında bir kere şiddet
görüyor ya da tecavüze uğruyor.”
“Bir milyar kadının haklarının ihlal edilmesi gaddarlıktır.”
“Bir milyar kadının dans etmesi devrimdir.”
B
u sloganla yola çıkan V-Day hareketi kuruluşlarının 15. yılını küresel
bir ayaklanma çağrısıyla kutladı. Yaygın olarak Sevgililer Günü
diye bilinen 14 Şubat’ta yapılan etkinlik tüm dünyadan destek buldu.
Kampanyalarını, “Her üç kadından birinin şiddeti deneyimlediği
istatistiğini hesapladığınızda, dünyada bir milyonu aşkın kadının şiddetten
etkilendiğini görürsünüz” diyerek açıklayan hareket, yapılan protestoya
beklenenden daha fazla katılım olduğunu ve dünyanın çeşitli yerlerinden
kadınların, kendilerine yönelik her türlü şiddete karşı küresel bir direniş
gösterdiğini belirtti.
Sf.6
8 Mart 2013
Yakın Doğu Üniversitesi’nin istihdam dengesi pek çok yerden farklı
Personelin yüzde 65’i kadın
Devlet Planlama
Örgütü’nün 2012’nin son
günlerinde paylaştığı
verilere göre KKTC’de
Ekim 2011’de kadın
çalışanların oranı
yüzde 31.1 oldu. Erkek
çalışanların oranıysa
yüzde 67.7 olarak
belirlendi. Yani 97 bin
103 çalışanın yalnızca 31
bin 354’ü kadın.
Ü
lke genelindeki kadın
çalışan oranının aksine
üniversitemizde kadın
çalışan oranlarının oldukça yüksek
olduğu görülüyor. Üniversitemiz
tüm personeli içinde kadın çalışan
oranı yüzde 65. Yakın Doğu
Üniversitesi Personel Dairesi’nin
verilerine göre üniversitemizin
çeşitli birimlerinde görev yapan
veya akademik çalışmalarını
yürüten her 100 kişiden 65’i kadın.
Bu oran kadın hakları konusunda
şartlarını iyileştirme yoluna giden
pek çok kurum veya ülkeye göre
yüksekliğiyle dikkat çekiyor.
TÜM KADEMELERDE
Üniversitemizde görev yapan
çok sayıda kadın akademisyen
yanında, kadınların yönetim
kademelerinde de olduğu
görülüyor. Yakın Doğu
Üniversitesi Protokol Listesi’nde
mütevelli heyetinden, üniversite
senatosuna, dekanlıklardan,
bölüm başkanlıklarına kadar pek
çok görevde kadınları görmek
mümkün.
YÜZDE 65 SEVİNDİRİCİ
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
sebebiyle yayınlanan raporlarda
veya yapılan konuşmalarda
kadın çalışan oranının azlığı
vurgulanırken, üniversitemizdeki
kadın çalışan oranının yüksekliği
sevindirici bulunuyor.
Sf.7
8 Mart 2013
Üniversitemize mensup akademisyenlerin kadın hakları
konusundaki çalışmaları sürüyor...
Kıbrıs’ta kadına yönelik şiddet oranları
Üniversitemizde çalışan
kadın akademisyenlerin,
kadın hakları konusunda
yaptığı çalışmalar
sürüyor.
Ü
niversitemiz Fen Edebiyat
Fakültesi Psikoloji Bölüm
Başkanı Doç Dr. Ebru Çakıcı,
kadına şiddet konusunda yaptığı
son anket çalışmasının sonuçlarını
kamuoyuyla paylaştı. “500
kadının katıldığı anketin sonucu
bize Kıbrıs’ta aile içi şiddetin
yaşandığını gösteriyor” diyen Doç.
Dr. Ebru Çakıcı, her 5 kadından
1’inin şiddet gördüğünü söyledi.
ŞİDDET ORANI: 5 KADINDAN 1’İ
Araştırmaya katılan kadınlara
maruz kaldıkları şiddeti
sorduklarını anlatan Ebru Çakıcı,
“Araştırmaya katılan her 5
kadından biri eşinden en az 1 defa
tokat yediğini, her 10 kadından
biri yumruk, tekme gibi ağır
şiddete maruz kaldığını, her 20
kadından biri ise eşi tarafından
sopa ve kemer gibi aletlerle
dövüldüğünü belirtti” dedi.
CİNSEL İSTİSMAR ORANLARI
“Eşi tarafından tecavüze uğrayan
kadınların oranı yüzde 3,
istenmeyen cinsel pozisyona
zorlanan kadınların oranı yüzde
12, cinsel ilişkiye zorlanan
kadınların oranı ise yüzde 13.3’tür”
diyen Çakıcı, araştırmanın cinsel
istismar oranlarını da ortaya
koyduğunu söyledi.
YARDIM İSTEYEN AZ
Genç kadınların şiddete maruz
kalma riskinin daha fazla
olduğuna dikkat çeken Doç. Dr.
Çakıcı, şiddet gören kadınlar
arasında tıbbi yardım isteyen
veya polise başvuru yapanların
oldukça az olduğunu belirtti.
Çakıcı, “Şiddet sonrası doktor ve
hastaneye başvuran kadın oranı
yüzde 5.7, polise başvuran kadın
oranı yüzde 2.6, konuyu aile ile
paylaşan kadın oranı ise yüzde 10.
Bu da şunu gösteriyor. Şiddete
maruz kalan kadın utanıyor,
bunu kendi ayıbı gibi düşünüyor,
bazı kadınlar eşlerini korumaya
çalışıyor” ifadelerini kullandı.
DİKKAT ÇEKİCİ SONUÇLAR
Lefkoşa, Gazimağusa, Girne,
Lefke, Güzelyurt ve Karpaz’da
yürüttükleri çalışmanın
sonuçlarını, Kıbrıs Türk Tabipler
Birliği tarafından düzenlenen
Kadına Yönelik Şiddet Çalıştayı’nda
anlatan Doç. Dr. Ebru Çakıcı’nın
Kıbrıs’ta kadına yönelik şiddet
konusunda verdiği oranlar şöyle.
• Kadınların yüzde 73’ü hakaret,
tehtit edilme, küçümsenme gibi
psikolojik istismara hayatlarında
en az birkaç defa maruz kalıyor.
• Eşleri tarafından psikolojik
istismara maruz kalan kadınların
sayısı yüzde 54, sözsel istismara
dışarıda maruz kalan kadın sayısı
yüzde 38.
böyle bir şiddete maruz kaldığını
söylüyor.
• 2 kadın ailesi, 4 kadın ise
eşi tarafından ateşli silahla
yaralanmaya maruz kaldığını
belirtti.
• 13 kadın şiddete uğradığında
vücudunda kırık oluştuğunu
söyledi.
• Kadınların yüzde 64’ü kendi
ailelerinde en az birkaç defa
vurma, tokat, itme gibi fiziksel
istismara maruz kalıyor. Eşi
tarafından bu istismara maruz
kalan kadınların oranı yüzde 36.7,
aile ve eş dışında bu istismara
maruz kalanların oranıysa yüzde
22.7.
• Şiddet sonrası doktor ve
hastaneye başvuran kadın oranı
yüzde 5.7, polise başvuru oranı
yüzde 2.6.
• Araştırmaya katılan 500 kadından
228’i büyüdüğü aile ortamında en
az bir defa tokatla dövüldü.
• Yetiştiği ailede cinsel istismara
maruz kalan kadın sayısı yüzde 7,
eşi tarafından bu istismara maruz
kalan kadın oranı yüzde 20 olarak
ifade edildi.
• 5 kadından biri eşinden en az
1 defa tokat yediğini belirtti.
Kadınların yüzde 17’si yetiştiği
ailede yumruk, tekme gibi ağır
şiddete maruz kaldığını söyledi.
• Büyüdüğü aile ortamında her 10
kadından biri sopa ve kemer gibi
aletlerle şiddete maruz kalıyor. 20
kadından biri ise eşi tarafından
• Şiddete maruz kaldığını ailesiyle
paylaşan kadınların oranıysa
yüzde 10.
• Aile ortamında, sözel cinsel taciz
oranı yüzde 5, aile ortamındaki
tecavüz oranı yüzde 0.8, eş
tarafından tecavüz oranı yüzde
3, istenmeyen cinsel pozisyona
zorlama oranı yüzde 12, cinsel
ilişkiye zorlama oranı yüzde 13.3
olarak belirlendi.
Sf.8
8 Mart 2013
Kıbrıs kadın hareketi tarihine kısa bir bakış
Doğuş Derya
B
ugün kuzey Kıbrıs’ta yaşayan
insanların toplumsal cinsiyet
eşitliğine dair ortaya koyduğu en
yaygın söylem “Kıbrıslıtürk toplumunun
cinsiyet eşitsizliği gibi bir sorunu
olmadığı” ve “Kıbrıslıtürk kadınların
geçmişten beridir erkeklerle eşit
ve demokratik koşullarda bir hayat
paylaştıkları” inancı üzerine bina edilir.
Oysa tarih yaprakları, Kıbrıslıtürk
kadınların en temel insan haklarını bile
oldukça geç bir zamanda edindiklerini,
yakın tarihe kadar eğitim, seçme-seçilme,
eşit işe eşit ücret hakları gibi önemli
haklara sahip olmadıklarını gösterir.
Bu tarihe kısaca bir göz attığımızda,
kadınların 1952 yılında eşit eğitim hakkını
düzenleyen yasanın çıkmasına kadar
büyük oranda eğitim hakkından mahrum
bırakıldığını görürüz. 1895 yılında İngiliz
Koloni Yönetimince çıkarılan Maarif
Kanunu sonucunda, çeşitli kasabalarda
maarif komisyonları kurulmuş ve bazı
kız okulları açılmış olmasına karşın, bu
yıllarda kızların okula gönderilmesi
tamamen aile reislerinin tercihine
bağlı bırakılmıştır ve dönemin koşulları
içerisinde eğitim “kızlar için gereksiz, aile
bütçesi için de masraflı” bir hadise olarak
görüldüğünden, bu okullara gönderilen
kız çocuğu sayısı oldukça düşüktür.
1901 yılında kurulan ve daha sonra
Viktorya Kız Okulu adını alacak olan
Hamidiye Sınaî Mektebi, “kızlara ev
işlerinde yardımcı olacak zanaat eğitimi
vermek üzere” ortaokul düzeyinde
kurulan ilk okuldur ve adından da
anlaşılacağı üzere, bu okulun verdiği
eğitim, kadınların kamusal alana
çıkmasını teşvik edecek bir eğitimden
çok, kadın alanı/görevi olarak görülen
“hane içi işlerde/özel alanda” kadınlara
yüklenen geleneksel roller üzerine
kurulan bir eğitimdir. Bu okul, gerek
açıldığı ilk dönemde, gerekse Viktorya
Kız Okulu’na dönüştüğü dönemde,
zorunlu eşit eğitim hakkını düzenleyen
herhangi bir yasa söz konusu olmadığı
için, 1930’lı yıllara kadar öğrenci sayısı
düşük bir okul olmaya devam etmiştir.
Bu yıllarda Viktorya Kız Okuluna giden
öğrenci sayısında küçük bir artış olsa da,
mezun olan kadınların yapabileceği tek
meslek sadece varolan kız mekteplerinde
muallimelik görevidir ve başka meslek
alanlarında kadınlara yer yoktur. 1920’li
yılların başlarından itibaren Erkek
Okullarından mezun olan öğrenciler
Türkiye’de üniversiteye giderek
doktorluk, mühendislik, avukatlık vb.
meslekleri kamusal alanda icra edebilme
kapasitesini kazanırken, kadınlar bu
haktan 1930’lu yıllarda bile hâlen
yoksundur. Dolayısıyla icra edebildikleri
meslekler hasta bakıcılığı, temizlikçilik,
ebelik, şapkacılık, terzilik, bahçe ve tarla
işleri gibi, kamusal alanda doğrudan
görünürlüğü olmayan işlerdir.
Bu dönemde SES gazetesi sayfalarında
Kıbrıslı Türk kadınların “dünya kadınlık
inkılâbının çok gerisinde kalmasına
sebep olan tahsilsizliğini” gidermek
gerektiğini söyleyerek “kadınların
haklarını, vaziyetini ve (içtimai hayatta)
alması icap eden mevkii öğrenmeliyiz”
diyen Ulviye Mithat’ın yazılarından
anladığımız kadarı ile, 1930’lu yılların
ortalarında kadınlar, işsizlik, yoksulluk,
eğitimsizlik vb. sorunlar altında
ezilmektedir. Şu ana kadar ulaşılan yazılı
kaynakların gösterdiği kadarı ile 1. Dalga
Feminist talepler arasında bulunan
eğitim ve meslek sahibi olma hakkı gibi
eşitlik taleplerini, dönemin Kemalist
modernleşme paradigması içerisinden
seslendiren ilk kadın hakları savunucusu
olan Ulviye Mithat’a karşı SES ve SÖZ
gazetelerinde dile getirilen eleştiriler,
dönemin zihniyet dünyasına hâkim
olan erkek egemenliğini takip etmek
açısından önemli ipuçları verir.
Örneğin, Ulviye Mithat’ın 17 Ekim
1935’te kaleme aldığı ve kadınların
medeni haklardan mahrum kalışlarını
“itiyat, anane ve kendisinden yüksek
olan kimselere karşı duydukları korkuya”
bağladığı yazısına karşılık, M. Hakkı
isimli bir şahıs, “kadınların erkeklerden
geri kalmalarına sebep, akıllarının daha
küçük olması ile daha kabiliyetsiz, daha
kuvvetsiz olmalarıdır. Bünyece zaif,
dimağca zaif ve kudretçe zaif olan bir
cins, bünyece kuvvetli, dimağca kuvvetli,
kudretçe kuvvetli olan diğer cinse
yetişemez” demekte ve dile getirdiği
bu “hakikate” karşı çıkmanın “güneşi
saklamaya sarf edilmiş bir gayret kadar
imkânsız” olduğunu söylemektedir.
Dönemin anlam haritalarını örneklemesi
açısından verdiğimiz bu küçük emsal
bile, 20. Yüzyılın ilk yarısında Kıbrıs
Türk toplumunda işlev gören erkek
egemenliğinin biyolojik-özcü bir
cinsiyetçilikten beslendiğini ve kadınları
erkeklere eşit bireyler olarak değil, aile
hayatı içinden (annelik, zevcelik vb.
pozisyonlardan) tanımlayan bir ideolojik
yapı olduğunu gösterir.
Bu ideolojik yapı içerisinde kadınların hak
ve özgürlüklere sahip olması gereken
insanlar olarak görülmeleri bir yana, kimi
zaman alınıp satılabilen bir meta gibi
görüldükleri, Neriman Cahit’in Araplara
Satılan Kızlarımız kitabı ile günışığına
çıkmıştır. Aslında söz konusu mesele
“izdivaç” olunca, şehirlerde yaşayan
genç kadınların durumunun da köylerde
yaşayanlardan çok farklı olmadığını ve
şehirlerde ikamet eden yoksul kadınların
büyük oranda aile içindeki erişkin
erkeklerin uygun gördüğü kişilerle
evlendirildikleri bilinmektedir. Velâkin,
şehirde yaşayan orta sınıf ve üstü
kadınların (özellikle de eğitim almışlarsa)
durumu, yoksul kadınlara nazaran bir
nebze de olsa daha iyidir. Şöyle ki, orta
sınıf ve üstü kadınların İngiliz dönemi
boyunca belirli dernek ve kulüplerde
yan yana gelebilme ve kendi koşulları
içerisinde bir eyleyicilik üstlenebilme
kapasiteleri az da olsa vardır. Tahmin
edilebileceği gibi, kadınların dernekler
aracılığı ile ortaya koyabildikleri bu
kapasite, dönemin erkek egemen
ideolojisinin çizdiği görünmez sınırları
aşmamak kaydı ile gerçekleşen bir
kapasitedir. Toplumsal cinsiyet düzeni
dediğimiz sistemin ikili ayrımlar
üzerinden işleyen bir sistem olduğunu;
eril olanı “rasyonel”, “bilimsel”, “girişken”,
“savaşçı” vb. özelliklerle tanımlarken,
dişil olanı “irrasyonel”, “doğal”, “şefkatli”,
“anne” vb. özelliklerle konumlandırdığını
ve cinsiyetlere atfedilen bu özelliklerin,
hiyerarşik olarak toplumsal/ailesel rol ve
görevleri tanımlanmakta kullanıldığını
hatırlarsak, bu dönemde anne, zevce
vb. konumlar içinden tanımlanarak
ikincilleştirilen kadınlara bırakılan tek
eyleyicilik alanının, yine bu pozisyonlara
atfedilen “şefkat, yardımseverlik, anaçlık”
gibi değerlerle sınırlandırıldığını görürüz.
Nitekim 1931-1951 yılları arasında
kurulan kadın dernekleri toplumsal
cinsiyet düzeninin kadınlara biçtiği roller
ile paralel bir yapıdadır ve hemen hepsi
hayır ve yardım amaçlı derneklerdir.
1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
kuruluşuna dek geçen süreçte hayır ve
yardım amaçlı kurulan kadın dernekleri
ve kulüplerinin sayısı 11 civarındadır.
Fakat bu sayıya 1953 yılında kurulan
Kıbrıs Türk Kadınlar Birliği dâhil değildir,
çünkü Kıbrıs Türk Kadınlar Birliği, hayır ve
yardım amaçlı faaliyetler düzenlemekten
çok dönemin milliyetçi ruhuna uygun
olarak Kıbrıs Türk kadınlarını “milli dava”
için hareketlendirmek işlevini yerine
getirmiştir. Birlik tüzüğünde “Kıbrıs Türk
kadınlığının eşit haklarını sağlamak ve
kadınlığın sosyal ve kültürel anlamda
kalkınmasına hizmet etmek” gibi bir
amaç tanımlansa da, bu amaç, dönemin
siyasi atmosferinden dolayı Birlik
üyelerinin öncelikli siyaseti ol(a)mamış
ve Birliğin yürüttüğü politika, milliyetçi
elitlerin çizdiği sınırlar içinde kalmıştır.
1960 yılına gelindiğinde ise, Kıbrıslıtürk
kadınlar ilk defa seçme ve seçilme
hakkını kazanırlar. Bu yıllarda, eğitim ve
seçme-seçilme haklarını elde etmek,
1950’lerden itibaren yüksek öğrenim
için Türkiye’ye giden kadınların sayısının
artmasına, dolayısıyla da kamusal
alanda görünürlüğü olan meslekler
edinmelerine yardımcı olmakla
birlikte, kadınların sosyal ve ekonomik
statülerinin eşitlenmesine yol açmaz.
1970’lerin sonlarına kadar “eşit işe eşit
ücret” ilkesini düzenleyen herhangi bir
yasa bulunmadığı için, mesela yüksek
öğrenim görüp öğretmen olan kadınlar
1977 yılına kadar erkek meslektaşlarının
yarısı kadar ücret almaya devam ederler.
Bu noktada 1974 yılındaki bölünmeye
kadar, kadınların kamusal alanda
yürüttükleri mesleklerin ağırlıklı olarak
hala onlara yüklenen toplumsal cinsiyet
rolleri ile bağlantılı olan hemşirelik ve
öğretmenlik meslekleri olduğunu da
belirtmekte fayda vardır.
Sf.9
8 Mart 2013
1974 yılında adanın kuzey ve güney
olarak ikiye bölünmesi ve Kıbrıslıtürk
nüfusun topluca kuzeye yerleştirilmesi
sonucunda, dönemin milliyetçi
iktidarının uzun zamandır hayalini
kurduğu “Kıbrıs’ta bir Türk ulusu ve
pazarı” inşa etmenin fiziksel koşulları
da oluşmuş olur ve kadınlar ilk defa bu
dönemde makro ölçekte ekonomiye
dâhil edilirler. Artık sınırları belirlenmiş
bir toprak parçasında, homojen bir nüfus
(bir millet) ve bir devlet yaratma derdi
vardır ve bu dert, ekonomik kalkınma için
ihtiyaç duyulan emek talebini de artırır.
Bu yıllarda kadınlar, fabrikalarda ve devlet
dairelerinde istihdam edilerek kamusal
alandaki işgücüne dâhil edilmeye
başlarlar. Velâkin, kamusal alana yapılan
bu ekonomik girizgâh, kadınların, ev
içinde yapageldikleri geleneksel işlerin
değişmesi anlamına gelmez. Tam aksine,
kadınlar evlilik ve aile kurumlarının o
güne dek dayattığı geleneksel rolleri
yerine getirmekle de mükellef bir kesim
olarak çalışma hayatına dâhil olurlar.
Kadınların bu dönemde sadece emek
talebini karşılamak üzere “mecburen”
kamusal alana dâhil edildiklerinin ve
siyasi özneler olarak görülmediklerinin
en açık kanıtı, 1975 yılında kurulan Kıbrıs
Türk Federe Devleti’nin kurucu meclisidir.
Dönemin milliyetçi elit erkekleri KTFD
kurucu meclisinde görev yapmak üzere
çeşitli örgütlerden birer temsilci davet
ederlerken, bu örgütler arasına kadın
derneklerini dâhil etmemişlerdir ve bu
davetin olmaması da tesadüf değildir.
Başta dönemin toplum lideri Sayın
Rauf Raif Denktaş olmak üzere, siyaset
sahnesinde bulunan birçok erkek,
kendisi hâlihazırda erkek egemen bir
ideoloji olan milliyetçiliğin etkisindedir;
dolayısıyla da kadınları karar verici siyasi
özneler olarak kabul etmekten çok, onları
“ulusal işlevlerine” göre konumlandırarak
nesneleştiren patriarkal bakış açısına
sahiptir. Bu patriarkal bakış açısı,
birçok milliyetçiliğin ana unsurlarından
biridir ve kadınları, ulusal nüfusun ve
sınırların biyolojik yeniden üreticileri,
etnik farklılıkların imleyenleri , kültürel
aktarımın taşıyıcıları vb. sembolik
pozisyonlara konumlandırarak, onların
ulusal işlevlerini tasarlar. Ve birçok ülkede
olduğu gibi, Kıbrıs’taki milliyetçilik de
kadınların ulusal işlevlerini “annelik”
üzerinden tanımlayarak kadınların
siyasete müdahil olma alanlarını,
biçimlerini ve sınırlarını bu işlev içinden
belirlemiştir. Tevekkeli değil, 1974
sonrasında kurulan ilk kadın örgütünün
adı Kıbrıs Türk Anneler Derneği’dir ve
derneğin amaçları “toplumun ve devletin
esasını teşkil eden aile hususunda eğitici
ve öğretici çalışmalarda bulunmak;
Türk kültür ve terbiyesine bağlı evlatlar
yetiştirilmesi hususunda Türk annelerine
yol göstermek; Türk aile ocağını ve aile
nizamını sarsıcı fikirlerin ve icraatların
karşısında olmak” olarak belirlenmiştir.
Gerek Kıbrıs Türk Anneler Derneği,
gerekse aynı yıl kurulan Kıbrıs
Türk Kadınlar Konseyi Derneği’nin
tüzüklerinde tanımladıkları amaçlar,
dönemin zihniyet dünyasına hâkim
olan (milliyetçi) erkek egemenliğinin,
kadınların muhayyile sınırlarını ve
eyleyicilik alanlarını nasıl belirlediğini
gösteren önemli örneklerdir. Ve fakat
bu kurumsal örneklerden çok daha
önemli bir örnek vardır ki, o da Sayın
Rauf R. Denktaş’ın 1973 yılında ikinci defa
kaleme aldığı ve bir kısmını “ideal bir Türk
kadınının nasıl davranması gerektiğine”
ayırdığı Saadet Sırları adlı kitaptır. Rauf
Denktaş, Saadet Sırları adlı kitabında,
“Yuva, cemiyetin en küçük nüvesidir”
diyerek, ailedeki mutluluğun cemiyet,
millet ve vatanın mutluluğunun kaynağı
olduğunu, bu mutluluğun “Yuvayı yapan
dişi kuştan” geçtiğini, “fakat bunun erkeği
saf dışı bırakmak” demek olmadığını,
“büyümüş bir bebek gibi olan erkeğin”
yuvasında mutlu olabilmesi için “(kadının)
akıllı bir şekilde davranarak, kocasını
beğenmesi, takdir etmesi” gerektiğini,
“(kadının) erkeği ile geçinebilmesi için,
erkeğin beğendiği huy ve adetler adapte
olmasını bilmesini” salık verir. Rauf
Denktaş, “Faziletli bir yuva için” kadının,
“kocasına infial etmeden”, onun başında
“niye konuşmuyorsun?” diye dırdır
etmeden, evini ve çocuklarını temiztertipli ve organize tutması gerektiğini
anlatır. Bu yazının sınırlarını aşmamak için
oldukça kısıtlı bir şekilde verdiğimiz bu
küçük örnek bile, kadınların eşit bireyler
olarak değil, doğrudan cinsiyetleri
üzerinden ve cemiyet/millet/aile gibi
kurumlar içerisindeki cinsiyetlendirilmiş
rollerinden doğru tanımlandığını gösterir.
Bir başka deyişle kadınlar, eşlerini mutlu
etmek, çocuklarını ve yuvalarını organize
etmek görevleri ile donatılmış, cemiyet
ve milletteki rolleri bu işlevler içerisinden
tanımlanarak erkek gözüne göre
sembolleştirilen nesnelerdir.
Patriarkal bakışın cinsiyetlendirilmiş
iktidar alanları ve kimlikler yaratarak
kadınların toplumsal statülerini nasıl
belirlediği, milliyetçilik ve toplumsal
cinsiyet bağını irdeleyen birçok
çalışmada ele alınmıştır. Velâkin,
mesele Kıbrıs Türk Kadın Tarihi
olunca, patriarkal bakışın dayattığı
cinsiyetlendirilmiş kimlik ve rollerin,
sadece Türk milliyetçileri tarafından
değil, sol siyaset yapanlar tarafından da
dayatıldığını söylemek gerekir. Özellikle
1974 bölünmesinden sonra adanın
yeniden birleştirilmesi talebiyle sahneye
çıkan; 1970’ler ve 1980’ler boyunca da
kendini “sosyalist devrim” paradigması
içerisinden ifade eden Kıbrıs Türk
solunun da yapısı, en az milliyetçiler
kadar ataerkildir. Bu dönemde siyaset
yapan solcu erkekler için kadınların
içinde bulunduğu ezilmişlik koşulları
kapitalist sistemin bir ürünüdür ve
bu sisteme karşı verilecek sosyalist
mücadele, kadınların kurtuluşunu da
getirecektir. Sınıf politikasını cinsiyet
politikalarının üzerinde gören Kıbrıs
Türk solu için ilk ve öncelikli siyaset,
sınıf analizine dayalı sosyalist mücadele
olduğundan, sol gruplar içerisinde
siyaset yapan kadınların da sosyalizm
dışında bir politika yürütmesi makbul
değildir. Bu siyasete örnek teşkil etmesi
açısından, mevzubahis sol gruplardan
KÖGEF içerisinde bulunan kadınlar
tarafından 1977 yılında kurulan Yurtsever
Kadınlar Birliği (YKB) verilebilir.
Yurtsever Kadınlar Birliği, ilk defa 1976
yılında adaya dönmeye başlayan
KÖGEF’li kadınlar tarafından, 22 Nisan
1977’de kurulur. KÖGEF’li kadınlar,
Türkiye’de istişare halinde bulundukları
İlerici Kadınlar Derneği (İKD) deneyiminin
de etkisi ile aralarında işçi, ev kadını,
avukat, öğretmen, hemşire vb. meslek
gruplarından kadınların bulunduğu
toplam 23 kurucu üye tarafından
sosyalist terimlerle kurulan bir örgüttür.
YKB’nin önemi, 1974 sonrası dönemde
kadınların ekonomiye dâhil olmasına
paralel olarak, onların toplumsal,
ekonomik ve sosyal haklarını aynı
anda görünür kılmaya çalışan ilk
örgüt olmasıdır. Kurucu üyelerden
Dudu Soyer’in sözleri ile “Kadınların ve
çocukların tüm çalışanlarla birlikte iş
güvenliğine kavuşturulması ve kadını
aşağılayan tüm gerici, tutucu görüşlere
karşı mücadele etmek” ilkeleri etrafında
örgütlenen YKB, bir yandan çalışan
kadınların çocuklarının bakımı için
gerekli olan kreş talebini toplumun
gündemine getirmeye çalışırken, öte
yandan eşit işe eşit ücret sloganıyla
kadın ve erkek çalışanların arasındaki
ücret dengesizliklerinin giderilmesi,
pahalılığı protesto yürüyüşü düzenlemek
gibi faaliyetlerde bulunarak Kıbrıslı Türk
kadınların sorunlarını ifade etmeye
girişirler ve 1978 yılından itibaren de 8
Mart Dünya Kadınlar Günü kutlaması
düzenleyerek bu olaya görünürlük
kazandırırlar. YKB deneyimi, Kuzey
Kıbrıs’taki kadın örgütlenmelerinin içinde
yoğrulduğu problemlerin görülmesi
açısından iyi bir emsaldir; çünkü hem
YKB, hem de 1974 sonrasında kurulan
birçok kadın örgütü, siyasi arenada
aktif rol oynayan erkeklerin politik
gündemlerinin ekseninde kurulmuşlar;
işbirliği içinde oldukları erkeklerin
çizdikleri ajandalar ve alanlar içinde
siyaset yapmak zorunda kalmışlar ve
1990’ların ortalarına kadar da kendi
taleplerini geliştirmek konusunda
da hem geri durmuşlar hem de
ötelenmişlerdir.
1990’lı yıllar ise Kıbrıs Türk Kadın
Hareketi açısından hem söylemsel
hem de örgütlenme anlamında yeni
fırsatların doğmaya başladığı dönemdir.
Bu dönemde “sosyalist devrim”
paradigmasının ışıltısını yitirmesi, o
güne dek bu paradigma dışına çık(a)
mayan “solcu” kadınların, kadın haklarına
odaklanan siyaset yapma alanlarını
açmalarına yardımcı olur. Bu değişim
kıpırtıları, kadınların 1995’te Pekin’de
düzenlenen BM Dünya Kadınlar
Kongresi’ne katılması ile ilk meyvesini
verir ve bu kongreye katılan kadınlar
adaya döndükten bir süre sonra ortak
bir Kadın Platformu oluşturma kararı
alırlar. Barış ve Federal Çözüm için Kadın
Hareketi, Kadın Araştırmaları Merkezi,
Yurtsever Kadınlar Birliği, Kıbrıs Türk
Üniversiteli Kadınlar Derneği ve Kıbrıs
Türk Kadınlar Birliği gibi “sol” ve “sağ”
kadın örgütlerinin bir araya gelmesi
ile alınan bu karar, Kıbrıslıtürk kadın
hareketinin tarihinde bir dönüm noktası
sayılır. Bu karar ile birlikte farklı kadın
örgütleri, daha önce “imtina” ettikleri
birlikteliği kurmuşlar ve ilk defa ortak
bir kadın sözü etrafında birleşme iradesi
koymuşlardır.
Tarihe Kadın Platformu olarak geçen
Bu yazı www.feministatolye.org sitesindenalınmıştır.
ve beş yıl boyunca aktif şekilde faaliyet
gösteren Platform, 1996 yılında Kadınlara
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Sözleşmesi’ni (CEDAW) meclisten
geçirmiş, karar alma mekanizmalarındaki
kadın sayısını artırmak için gerekli
olan kota tartışmasını açmış ve Aile
Yasası’nda varolan cinsiyet ayrımcılıklarını
gidermeye çalışarak, bu yasayı eskisine
göre daha eşitlikçi bir hale getirmiştir.
Fakat maalesef, Kadın Platformu
döneminde dahi, Kıbrıslıtürk kadın
hareketi feminist bir yapıya bürünmemiş,
kadınların bu dönemdeki kazanımları
sadece yasal düzeyde kalmıştır. Elbette
ki, CEDAW ve Aile Yasası bağlamında
Platform’un elde ettiği kazanımlar
oldukça önemlidir velâkin, Kıbrıslıtürk
kadınların bu birlikteliğinin gündelik ve
siyasi hayattaki ataerkil iktidar yapılarını
bozacak feminist bir siyasete dönüş(e)
memesi, kazanımları sadece yasal
haklarla sınırlamıştır. Nitekim CEDAW’ın
kabulünün üzerinden 14 yıldan fazla
bir süre geçmiş olmasına rağmen,
uygulamada bu konvansiyonun hala
işletilmemesi de tabandan beslenen
feminist bir siyasetin gelişememesinin
sonucudur.
Günümüz Kıbrıs’ı da toplumsal cinsiyet
eşitliği politikalarını kuşatan yapısal,
sosyal, siyasi ve kültürel koşullar
anlamında, maalesef 1990’lı yıllar ile çok
farklı değildir. Birçok yasada devam eden
cinsiyet ayrımcılığı bir yana, istihdam
ve ücret politikalarında kadınlara karşı
ayrımcılık devam etmekte, siyasi karar
alma mekanizmaları içerisinde kadınlara
görünürlük kazandıracak uygulamalar
hala ötelenmektedir. Aile içi şiddet
başta olmak üzere, kadınlara yönelik
psikolojik, cinsel ve fiziksel şiddet
hala inkar edilirken, siyasi, sosyal ve
ekonomik yaşamı toplumsal cinsiyet
eşitliği doğrultusunda düzenleyecek
kurumlar devlet eliyle bir kenara
itilmektedir. Yabancı uyruklu kadınların
cinsel köle yapıldığı gece kulüpleri
yasalarca meşrulaştırılırken, ucuz emek
olarak kadın emeğinin sömürüsü de
giderek artmaktadır. Velakin, yaşadığımız
cinsiyetçi koşullar giderek kötüleşirken,
Kıbrıs’ın kuzeyinde umut verici gelişmeler
de olmakta; “ben feministim ve bu
cinsiyetçi düzeni değiştirmeye talibim”
diyen cesur aktivistlerin sayısı her geçen
gün yükselirken, toplumsal cinsiyet
eşitliği ile doğrudan ve dolaylı olarak
uğraşan hak örgütlerinin sayısında artış
görülmektedir. Feministlerin, kadın
hakları savunucularının ve eşcinsellerin
kamusal alanda açtığı tartışmalar,
demokrasi duygusuna sadakatinden
vazgeçmeyen birçok kesime ulaşmakta,
sendikalardan siyasi partilere birçok
örgüt, içinde bulundukları ataerkil
ve geleneksel yapıları bazen dirençle
bazense gönüllü olarak değiştirmek
yönünde adımlar atmaya başlamaktadır.
Bu değişim süreçleri, özellikle feminist
ve lgbt aktivistler açısından hiç de
kolay yaşanan süreçler olmasa da, bu
deneyimin hepimize gösterdiği bir yer
vardır: İktidarın olduğu her yerde direniş,
direnişin olduğu her yerde umut mutlaka
vardır!
Sf.10
8 Mart 2013
NASIL ‘DUR’ EMRİ VERİLEBİLİR; YABAN BALI ÖZGÜRLÜK KOKAR
İki kadın bir kalem
“Ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında / böyle / sabırlı /
ağır / başıboş / gitmekte olan kimseye / nasıl ‘dur’ emri verilebilir”
Furuğ Ferruhzad
“Yaban balı özgürlük kokar / Toz, güneş ışını kokar / … Aşk ise elma /
Ama biz biliyoruz artık / Yalnız kan, kan gibi kokar”
Anna Ahmatova
Fatma TÜRKKOL
5
Ocak 1935’te Tahran’da doğdu
Furuğ Ferruhzad. Mahalle Okulu
ve Kız Sanat Okulu’nda başladı
eğitimine. 16 yaşında evlendi, 17
yaşında anne oldu ve 18 yaşında
boşandı. Ferruhzad için boşanma
mahkemesi, tek çocuğu Kamyar’dan
ayrılığın ismi oldu. Velayeti babasına
verilen çocuğunu ömrünün sonuna
kadar bir daha göremedi. Özlenen
bir çocuk yüküyle yeniden döndüğü
Tahran’da şiir yazmaya devam etti.
İranlı Cüzzam hastalarını anlattığı
“Kara Ev” belgeselini çekti ve pek
çok ödül aldı. Belgesel çekimleri
sırasında tanıştığı Hüseyin Mansur’a,
göremediği oğlu Kamran’ının yerine
anne oldu. Ferruhzad, 32 yıl, 39 gün
yaşadı. Yüzlerce şiir yazan, yüreğini
belgesel diye çeken, el koyulan
“ses”ini geri almak için mücadele
eden kadın, 32 yılın sonunda 3 gün
cenaze namazının kıldırılmasını ve
defnedilmeyi bekledi. O ebediyete
kadar konuşacak güçteydi artık…
ÖTEKİ KADIN: AHLAKSIZ, FAHİŞE,
CADI
Furuğ Ferruhzad’ın ilk şiir kitabı
olan Tutsak 1952 yılında İran’da
yayınlandığında Musaddık Başbakan,
halk ayaklanmaları sebebiyle Şah da
kaçaktı. Halk, İran tarihinde yaşanan
en büyük yoksulluk dönemlerinden
biri içinde çırpınmaktaydı. Hep
petrol ve doğal zenginlikleriyle
dikkat çeken ülkenin insanları, büyük
oranda işsiz ve yoksulluk içindeydi.
Bu ortamda Ferruhzad’ın ilk şiir kitabı
büyük bir tepki aldı. Bu tepki, bir
kadının yazdığı şiirlerin toplu olarak
basılıyor olmasından öte, çok daha
şiddetli bir olumsuzluk içeriyordu.
Babası, eşi, edebiyat çevrelerindeki
erkek yazarlarca isminin önüne
koyulan sıfatlar, “ahlaksız”, “cadı”,
“fahişe”, “nankör”le başlayarak
uzayıp gitmekteydi. Gerçekte hepsi,
şiirlerin “başka” olduğunu, önü
alınamaz bir etkiyle yayılacağını
açıkça görmüşlerdi. Tepkilerin
sertliği de bundan başkasının ispatı
değildi. İlk şoklar, şaşkınlık, tepkilerin
kontrol edilemediği anlardır.
Ferruhzad’ın şiirlerine gösterilen
açık tepkinin şiirleri belirginleştirici,
daha da dikkat çekici kılan etkisi
belli ki hesaplanamamış. Çünkü
Furuğ Ferruhzad’ın şiirlerine karşı,
tepkiler nispetinde büyüyen bir
ilgi vardı. Okuyucu şiirlerin peşine
öyle çabuk düşmüştü ki edebiyat
çevrelerinin, “Bir kız çocuğunun,
akıl hastasının yazdıkları şiir kabul
edilebilir mi?” türünden tartışmalar
anlamsızlaşmıştı. “Günah” isimli
şiirinden sonra babası tarafından
reddedilen, eşi tarafından terk edilen,
tek çocuğunu ömrünce göremeyen
Ferruhzad yaşadıklarına kalemiyle
karşı duruyor, “Kaçıyorum bu
insanlardan / Görünüşte benimle
olan / Fakat içlerinde hakaretten /
Eteğimde bin bir yama yamayan”
diye yazıyordu.
“BİR YABANCI GİBİ MUTLULUĞA
BAKIYORUM”
“Tüm yeryüzü varlığının belirsizliği”ni,
gökyüzünün, “yalın ve kederli
umutsuzluğu” ve “betona kesmiş
ellerin güçsüzlüğü” olarak tanımlayan
kadın, “Bir yabancı gibi mutluluğa
bakıyorum” diyor, “Sen o aydın
ve pırıl pırıl gökyüzüsün / Ben bu
kafeste bir tutsağım” ifadeleriyle
kendisini anlatıyor ve acısını tüm İran
kadınları adına, dokunulabilecek,
görülebilecek bir gerçeklikle
içine sokulmadığı dünyanın
tam ortasına yerleştiriyordu.
Ülkesindeki kadınların ortak görülen
kaderlerini öyle tarif ediyordu ki,
bütün olan, “özel”likleri düzlenen
kadınlar belirginleşiyor, kalıpların
dışına çıkıyor, nefes alıp vermeye
başlıyor, birden aynalarda görünür
oluyorlardı, “Gecenin kokusunu
hediye eden kargalara / Yaşlılık
biçimim olan ve aynada yaşayan
anneme”.
ERKEK DÜNYASINDA KONUŞMAK
Toplumunda, yazan kadınların
sınırlarını kabul etmeyişi onun
gerçek reddediliş sebebi olarak
görülebilir özetle. Çünkü aşılan
kurallar, tüm ilişkileri erkek bir
temele oturtan düzenin parçalarıdır.
“O şiirlerinde ilk kez, sevdiğinin
cinsiyetini belli eden kadın şairdir”
demek bile ne tür bir sınır aşımından
söz edildiğini anlamaya yeter, “Ve
suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu
günbatımında / böyle / sabırlı / ağır
/ başıboş / gitmekte olan kimseye /
nasıl ‘dur’ emri verilebilir”.
DUVAR, TUTSAK, İSYAN
Haşim Hüsrevşahi, Ortaçağ
Fransa’sında cadı ilan edilen
kadınların öldürülüşünü hatırlatır
Ferruhzad hakkında yazarken.
Ona göre bu kadınların yakılması
iki türlüdür. Cadı ilan edilen kadın
yakılır, kül olur. Ondan kalan çığlığı,
dumanı ve et kokusudur. Yani ondan
geriye, akıllardan asla çıkmayacak
bir büyü kalır. Veya kadın yakılır ama
yandıkça diri kalır, ateşin sahiplerinin
gözlerine bakar. Hüsrevşahi’ye göre
bu, kadının zihninin yakılmasıdır.
Bilincinin, varlığının yakılmasıdır
ki Ferruhzad böyle yakılmıştır, bir
büyü olarak kalmamıştır, canlı
bakmaktadır. “Canlı bakmak” için
ödenen bedel kelimelerinden izlenir
Ferruhzad’ın, “Duvar”, “Tutsak”, “İsyan”
koyar şiirlerinin adlarını. “Ey felçli
güvercinler” derken özgürlüklerden
bahsedenlerin kayıtsızlığına vurur
kelimelerini. Unutmak istenenleri
hatırlamamak imkansızdır artık.
Kocaman ve derin bir acıya
okuyucunun ellerini dokundururken
gökyüzünü işaret eder ve ümitten
söz eder birden. Bitmeyecek bir
değişim isteğinin hissini taze tutacak
mücadeleyi, “Bahçeye dikeceğim
ellerimi / Çiçekleneceğim,
biliyorum, biliyorum, biliyorum / Ve
bembeyaz yumurtalarını bırakacak
kırlangıçlar / Avuçlarımın mürekkep
lekeli avuçlarına” diyerek apaçık,
birden bire söyleyiverir.
AKIL TUTULMASINDAN
ÖZGÜRLEŞME
Akıl anlamak ister. Mukayese
etmek, tercih etmek, birinden
vazgeçmek ister. Akıl anladığını
beğenmek ister ve eleştirmek.
Yaşadıkları toplumlarda susan bu
kadınların, eleştirmeleri, birinden
Sf.11
8 Mart 2013
vazgeçmeleri, sahiplenmeleri yani
gerçekte, akılları yasaklanmıştı. Furuğ
Ferruhzad bu yüzden Muhammed
Rıza Şah döneminde ilk çıkarttığı
kitapta “Gelirsen benim evime ey
sevgilim bir lamba getir bana /
ve bir pencere” derken karanlığın
kuytusunda küçücük olup çıkış yolu
aramanın çırpınışını anlatmaktadır.
Mahkum edildiği karanlığın ufalayıcı
ağırlığında yok olmaktan kaçmak
ister.
AYRI COĞRAFYALARDA AYNILIK
Furuğ Ferruhzad’ın sesine eştir Anna
Ahmadova’nın sesi… Öyle yakın
kelimelerle, öyle aynı yürekle ve aynı
büyüklükte bir mücadele verirler ki,
benzerlikleri onları kendiliğinden
ayrılmaz kılıyor. İki kadın şairi başka
bir dünya ve başka bir çığlık sanmak
bir yanılgı olur. Onlar şiirlerini
yaşadıkları coğrafyalara, silinmez bir
“his” olarak bırakmaya çalışırken, aynı
tırnaklarını bıraktılar topraklarında…
Bu yüzden Ferruhzad’dan söz
edilirken Ahmadova kendiliğinden
geliverir…
23 Haziran 1889 Odessa doğumlu
Anna Ahmadova. 11 yaşında ilk
şiirini yazar, 23 yaşına geldiğinde
şiir kitabı yayınlanır. Resmi Sovyet
eleştirmenlerince önce “burjuva”
kabul edilen şiirleri, kısa bir süre
sonra “Sovyet halkına yabancı, erotik,
gizemci” bulunur. Sonra Yazarlar
Birliği’nden atılma, ilk eşi ve oğlunun
hapis günleri, sürgün edilmek,
ölümü ve götürülenleri izlemek…
Ferruhzad kadar hırçın olmayan bir
ifadeyle çığlık atar Ahmadova da.
“Burada ak ölüm evleri işaretledi
/ Kargaları çağırıyor / ve kargalar
sökün ediyor” diyerek anlatır nasıl
bir dünyaya mahkum edildiğini…
TARİF ETMEK CESARET İSTER
Ahmadova tanımları olmayan
gerçeklerin savaşı içinde, yalnız bir
kadın olarak çizer sınırları. Kimsenin
sorunları tarif etmediği bir dünyada
açık açık söylemeye cesaret eder,
“Yaban balı özgürlük kokar / Toz,
güneş ışını kokar / … Aşk ise elma
/ Ama biz biliyoruz artık / Yalnız
kan, kan gibi kokar”. Ve kararlıdır,
“Leningrad’ın yaşadığı felaketi /
Elimle bir kenara itmeyeceğim /
Gözyaşlarımla yıkamayacağım /
Toprağa gömmeyeceğim”.
Konuşma isteği, yükselen sesi, rejim
için tehlikeli görülmektedir. Eşini,
oğlunu, arkadaşlarını yitirmenin
yanında, Yazarlar Birliği’nden
çıkartılır. Sanat çevreleri içindeki
hayatı da kısıtlanarak, istenilen
çerçeveye girmeye zorlanır, çünkü
Ahmadova susmalıdır. Her hayatı
şekillendiren bir çaba varsa, onun
hayatının çabası konuşmaktır. İlk
seçimi soy adıyla yapar, şiir yazmasını
istemeyen babasının soy adını
kullanmayı bırakır, büyükannesinin
adını taşımaya başlar. Toplumun
ve sistemin elinden aldıklarının
arkasından mağrur bir ağıt yakar,
“Gün doğumunda götürdüler
/ Bir ölü kaldırıyormuşçasına
izledim seni”, “Ne kadar zaman
bekleyeceğim idamını / Yalnız
toza batmış çiçekler var / Bir de
buhurdanların titremeleri ve izler /
Bir yerlerde, hiçbir yere varmayan
/ Ve gözlerime bakıyor dimdik / Eli
kulağında bir ölünün göz dağıyla
/ Koskocaman bir yıldız” Eşinin
ve arkadaşlarının kurşuna dizildiği
ve oğlunun hapis cezası aldığı
Stalin döneminde yaşayan Anna
Ahmatova’nın, Ferruhzad gibi “Çok
işi vardır; ruhunu taşa dönüştürerek
yeniden yaşamayı öğrenmesi
gerekmekte”dir.
“O korkunç İyejov’lu yıllar
boyunca, 17 ay boyunca, Leningrad
hapishaneleri kapısında kuyruğa
girdim. Bir gün, kuyruktakilerden
biri, beni tanır gibi oldu. Bunun
üzerine arkamda, sırasını bekleyen
dudakları morarmış bir kadın,
adımı ömründe duymamış bu
kadın, uyuşukluktan sıyrılıp
kulağıma eğildi ve sordu –orada
yalnız fısıldayarak konuşulurdu‘Peki bunu anlatabilir misiniz?’,
yanıtladım ‘evet’. Bunun üzerine
o eski günlerdeki yüzünden bir
gülümseme gelip geçti”. Oğlunun
“karşı devrim girişimi” suçuyla
tutulduğu hapishanenin kapısını
böyle anlatır Anna Ahmatova.
Kendisiyle birlikte bekleyen kadınları
yazar, kendisini yazar. “Benim
şehrim” diyerek bağlandığı yerden
sürülürken, mekandan ve hayattan
sürülür. Artık durdurulamaz onun
kelimeleri…
TARİF EDİLEBİLEN ACILAR
TEHLİKELİDİR
Şiirlerinde anlattığı acı öyle tarif
edilir ki, Leningrad hapishaneleri
önündeki dudakları morarmış
kadınlar tek tek satırlardadır. Tarif
edilebilen acılarsa tehlikelidir. Yazar,
“konuşulması uygunsuz konular”dan
söz etmektedir. “Ahmatova’nın şiirinin
malzemesi baştan sona bireycidir.
Kilise mihrabıyla yatak odası arasında
gidip gelen bir kadının şiirleridir
bunlar. Bir yarısı rahibe, öbür yarısı
fahişe, daha doğrusu hem rahibe,
hem fahişe olan birinin, fuhuşla
duanın karışımı şiirleridir bunlar”
denilerek eleştirilmesi de beklenen
bir durumdur, her seferinde “yeniden
yaşamayı öğrenmek” zorundadır,
“Bugün çok işim var / Belleğimi
öldürmek sonuna kadar / Ruhumu
taşa dönüştürmek / Yeniden
yaşamayı öğrenmek”.
BENZERLİK: ERTELENMİŞLİĞİN
“ŞİMDİ”LİĞİ
Onların hayatlarındaki ortak özellikler
şiirlerinde kullandıkları kelimelerden
izlenebilecek kadar açıktır. Her
ikisi de “erkek”lerin dünyasında
konuşmak istemektedirler. Onlar
sistemleri eleştirmek, aşık olup
‘istemek’ ve vazgeçip ‘bırakabilmek’
özgürlüğü isterler.
• Her ikisi de kendilerini seçen
değil, kendilerinin seçtiği erkeklere
aşıktır, kimseye dokundurmadan
aşklarını öylece yaşamak, büyük bir
mücadeleyi gerektirmiştir. Tercih
ettikleri mücadele yöntemi de
“gerçek” dünyanınkilerden farklıdır.
Şiddete yaslanarak kendilerini
kabul ettiren sistemler içinde
“konuşmak”tadırlar.
ŞİİRLERİ SERBEST, DUYGULARI
YASAK
Bugün Furuğ Ferruhzad, İran’ın
Türkiye Konsolosluğu tarafından
oluşturulan İran Kültür Evi’nin resmi
internet sitesinde yer alabiliyor.
Anna Ahmatova’nın kabri bir
turist ziyaret noktası. Artık şiirleri
yüksek sesle okunan bu iki kadının
hayatına, Konuşma ve İfade
Özgürlüğü hiç uğrayamamıştı. ‘Kendi
toplumları içinde, kaçmadan ve
yorulmadan yazan kadınların bugün
tümüyle kazandığı söylenilebilir
mi?’ sorusunun cevabı oldukça
tartışmalı. “Yaban balının özgürlük
koktuğunu” söyleyebilen kadınların,
saptadıkları sorunların çözümünde
adım atabilmeleri konuşmaları
kadar kolay olamıyor. Kaldı ki
konuştukları da ustaca kullanılan
kamuoyu oluşturma yöntemleriyle
silik ve ruhsuz bir şekilde yayılıyor.
Artık “konuşma”nın anlamında bir
kayma var. Rollerin aynı kaldığı
mücadelenin, niteliği değişti. Anna
Ahmadova ve Furuğ Ferruhzad
bugünün seslerini hayal ederken,
bugünün kadınları onların satırları
kadar sarsıcı ifadeleri, anlamlarını
çaldırmadan söyleyebilecekleri günü
hayal ediyor.
• Yaşadıkları ülkelerin ‘gerçekleri’,
duygularla açıklanamayacak kadar
‘büyük’tür ve çözümler de ‘gerçek’çi
bakan gözlerin kurduğu sistemlerle
çözülebilir ancak. Onların bu dünya
içinde konuştuklarını duyulur kılan,
soyut sayılanı somut, basit sayılanın
önemli, ertelenmişin şimdiliğini,
göz ardı edilemeyecek kadar net
anlatmalarından başkası değildir.
Ahmadova “Benim şehrim” dediği
yerden sürülürken, başka hiçbir
çağrışımı olmayan tek şeyi ilan eder
“kan yalnızca kan gibi kokar”. Oysa
onun dünyasında baldan özgürlük,
elmadan aşk kokuları yayılmaktadır.
Kaynakça
Ahmatova, Anna. 2008. Yaban
Balı Özgürlük Kokar. (Çev: G. Acar).
İstanbul: Can Yayınları
Ahmatova, Anna. 1984. Seçilmiş
Şiirler. (Çev: A. Yaran). İstanbul: Adam
Yayınları
Bickert, Eliane. 1994. Anna Ahmatova:
Çok Sesli sessizlik. (Çev: S. Tamgüç).
İstanbul: Broy Yayınları
Ferruhzad, Furuğ, 2011. Ses, Ses, Yalnız
Ses. (Çev: H. Hüsrevşahi). İstanbul:
Kavis Yayınları
Ferruhzad, Furuğ, 2011. Aşk Şiirleri.
(Çev: F. Özdemir). İstanbul: Kırmızı
Yayınları
• İkisi de annedir ve “erkek” dünyası
dillerinin sesini yayın yasaklarıyla,
kalplerinin sesini de oğullarıyla
bastırma yolunu seçer. Onları ilk terk
eden aileleri adına babaları olur.
• Her ikisi de yaşadıkları toplumlarda
tehlikelidirler, mağrur hüzünlerinin
etkileyici rengine tutulanların sayısı
korku vermektedir.
• İkisi de yaşadıkları sert, kesici,
hırpalayıcı dünyada başka bir yeri
işaret etmektedir; ülkelerinde savaşta
ölen ve yanlış sağlık politikalarında,
bulaşıcı hastalıklara yakalanıp
karantinalara düşen çocukları.
Bu yazı daha önce Agos Gazetesi ve Pusula Haber Modülü’nde yayınlanmıştır.
www.neareasthospital.com.tr
DUYURU
Yakın Doğulu akademisyenlerimizin
dikkatine, üniversitemiz gazetesinin
Akademik Bakış isimli sayfasında
yayınlanmak üzere, akademik
alanlarınızla ilgili hazırladığınız
makaleleri okurlarımızla
paylaşmanızı bekliyoruz.
Çalışmalarınızı [email protected]
adresine gönderebilirsiniz.
www.neu.edu.tr
[email protected]
f/universitegazetesi
u/YaknDouGazetesi
Yak n Do u Üniversite Gazetesi
Rakamların söylediği
• Dünyanın yüzde 49.7’si kadın.
• Her 3 kadından 1’i şiddete maruz kalıyor.
• Her 5 kadından 1’i tecavüze uğruyor.
• ABD’de 90 saniyede 1 kadın tecavüze uğruyor.
• Toplam nüfusu 280 milyon olan Arap ülkelerinde 2 kadından 1’i
okuma yazma bilmiyor.
• 54 ülke kadına karşı ayrımcılık içeren yasalarla yönetiliyor.
• İşlenen suç hakkında yapılan “namus savunması” 15 ülke için
hafifletici kabul ediliyor.
• Tüm dünya yoksullarının yüzde 70’i kadın.
• Tüm dünyada sağlık çalışanlarının yüzde 75’i kadın.
• Gelişmekte olan ülkelerdeki kadınların günlük ortalama 20 litre
suyu 6 kilometre taşıyor.
• Afrika’daki hamile bir kadının ölüm riski Avrupa’daki kadınlara
göre 180 kat fazla.
• Tüm dünyada mülteci konumuna düşmüş olanların yüzde 80’i
kadın.
• Tüm dünyadaki arazilerin sadece yüzde 1’i kadınlara ait.
• Tüm dünyada eğitim almamış olan 1 milyar insanın 3’te 2’si
kadın.
• OECD ülkelerindeki bilimsel ve teknik alanlardaki üniversite
mezunlarının yüzde 30’u kadın.
• ABD’deki mucitlerin yüzde 10’u kadın.
• Haber veya röportajlara konu olanların yüzde 21’i kadın.
• Gazetecilerin üçte 1’i kadın olmasına rağmen, bölüm şefi, editör
ya da patronların sadece yüzde 1’i kadın.
• Üniversiteyi bitirmiş kadınlar, erkeklerden yüzde 20 daha az
para kazanıyor.
Sahibi
Yakın Doğu Üniversitesi
Genel Yay n Yönetmen
Fatma TÜRKKOL
M zanpaj
Y t Er Y T
Download