ﷲِ اﻟرﱠﺣْﻣنِ اﻟرﱠﺣِﯾمِ ﺑِﺳْمِ

advertisement
‫ِﯾم‬
‫ﻣن ﱠ‬
‫ِﺑ ْﺳ ِم ﷲِ ﱠ‬
ِ ‫اﻟر ْﺣ‬
ِ ‫اﻟرﺣ‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
"Hikmet-i aliyye"nin (aliyy yani yüce ve üstün kelimesindeki
hikmetin) Kelime-i İsmâîliyye'ye (İsmâil kelimesine) müstenid
(dayandırılmış) olmasının sebebi budur (şudur) ki, Hak Teâlâ İsmâil
(a.s)’ı ism-i "Aliyy”e (El-Aliyy: ”her bakımdan en üstün ve en yüce olan”
ismine) mazhar (görüntü yeri, ayna) kıldı. Onun için himmeti âlî (üstün
bir gayret ile Hakka yönelmiş) olup, Hakk'a karşı uhûd-ı sâbıka ve
lâhikasında (önceki ve sonraki ahidlerinde, vermiş olduğu sözlerde)
va'dine vefâ ederek, (sözlerine sadık kalarak) ibrâz-ı sadâkat eyledi
(içten bağlılık ve doğruluk gösterdi). Nitekim Hak Teâlâ onun hakkında
“ve cealnâ lehüm lisâne sıdkın aliyyâ” yânî “ve onları lisânda sâdık ve
aliyy kıldık”. (Meryem, 19/50) buyurmuştur. Ve bu ülüvv-i
mertebesinden (mertebesinin yüksekliğinden) dolayı Rabb'i indinde
(katında) marzî (kendisinden râzı olunan) oldu.
Yâhut İsmâîl (a.s.) zât-ı câmianın (Zât’a ait tüm isim ve sıfat
topluluğunun) mazharı (görüntü mahalli) olan ve ulüvv-i zât (zâti
yücelik) sâhibi bulunan Nebî'miz (peygamberimiz) (s.a.v.) Efendimiz'in
rûhâniyyetini hâmil (taşıyor) olduğu için, "hikmet-i aliyye" (yüksek,
yüce ve üstün olmayla ilgili hikmet) bu kelimeye mukârin (ilişkili)
kılındı. Ve "Aliyy" esmâ-i zâttan (Zât’a ait isimlerden) bir isim
olduğundan Cenâb-ı Şeyh (r.a) onların hikmetinde, zât hasebiyle,
(sebebiyle) o ismin ahadiyyetini; (“tek”liğini) ve esmâ (isimler) ve sıfât
(sıfatlar) hasebiyle (sebebiyle) de külliyyetini (bir topluluk halinde
olduğunu) beyâna (anlatmaya) şurû' buyurdu (başladı). Ve ism-i Aliyy
(Aliyy ismi) İsmâil (a.s)’ın Rabb-i hâssı (öz rabbı, (tasarrufu altında
olduğu isim) olup, ondan râzı olduğu gibi, mevcudâttan her bir
mevcûdu terbiye eden esmâ-i ilâhiyyeden (ilahi isimlerden) her
birisinin dahi (de) kendi merbûb (kullarından) ve mazharlarından
(görüntü mahallerinden) râzı bulunduğunu bu fass-ı münîfde (kıymetli
eserinde) beyân eyledi (açıkladı).
Ma'lûm olsun ki, muhakkak müsemmâ-yı Allâh, Zât ile ahadî,
esmâ ile küldür. (1)
Kesin olarak bilinsin ki, Allâh ismiyle isimlendirilmiş olan, Zât’ı
bakımından bölünmez, parçalanmaz, eşsiz bir “tek” (ahad) ve isim ve
sıfatları bakımından ise bir “kül” yani topluluktur. (“bir”lik, çokluklar
bütünüdür). (1)
Ya'nî "Allah" tesmiye olunan (olarak isimlendirilen) "vücûd"un
(varlığın) zâtında hiç bir vech (yön) ile kesret (çokluk) yoktur. Belki
(hatta) o vücûd (varlık), zât ile ahaddır. (eşsiz bir tek’ dir) Ve zât-ı
ahadiyyet (“tek”in zâtı, sırf zat) tecellîden (ortaya çıkıp, görünür
olmaktan, herhangi bir oluşumdan) müberrâdır; (beridir, temizdir)
çünkü âlemlerden ganîdir. (zengindir, onlardan yana ihtiyaçsızdır) Ve
bu zât için vücûh-ı gayr-ı mütenâhiyye (sonu olmayan vecihler,
yönler,sebepler, ilişkiler) vardır ki, esmâ (isimleri) ve sıfâtı (sıfatları)
muktezî olan (gerektiren, icabettiren) "ulûhiyyet" (İlâhlık mertebesi) o
vücûhu (vecihleri, yönleri, sebepleri, ilişkileri) cem' eder (kendinde
toplar). İmdi (buna göre) hazret-i ilâhiyye (ilahi mertebe, Ulûhiyyet
mertebesi) kâffe-i sıfât ve esmâ (isim ve sıfatların hepsi) ile berâber
"zat"tan ibâret olduğundan, esmâ (isimlere) ve sıfâta (sıfatlara)
nazaran (göre) küll mecmû'udur (hepsinin birarada olduğu bir
toplamdır, toplulukdur).
Misâl: "Akıl" dediğimiz şey bir ma'nâdır ki, zâtında (kendisinde)
aslâ kesret (çokluk) yoktur; zât ile ahadîdir. (kendi başına tekliktedir.
tek bir şeydir) "Akıl" olabilmek için, nefs-i emirde, (aslında) âsârda
(eserlerde) mütecellî olmasına (açığa çıkıp görünür olmasına) lüzûm
yoktur. Âsârda (eserlerde) zâhir (görünür) olsa da, olmasa da, zâtında
yine akıldır. Binâenaleyh (bundan dolayı) âsârdan (eserlerden)
müstağnîdir (zengindir, onlara ihtiyacı yoktur). Fakat onun şuûnât-ı
nâmütenâhiyyesi (sonsuz işleri, fiilleri) vardır ki, onları zâtında cem'
etmiştir (kendisinde toplamıştır). Devr-i Âdem'den (Âdem zamanından)
bu âna kadar zuhûr etmiş (meydana çıkmış) ve bundan sonra da zuhûr
edecek (meydana çıkacak) olan âsâr-ı muhtelifesi (çeşitli eserleri)
i'tibâriyle (bakımından) o ma'nâ küldür. (bir bütündür)
Her bir mevcûd için, Allâh'dan, hâssaten onun Rabb'inin gayrisi
yoktur. Onun için kül olması müstahîl olur. (2)
Mevcûtların her biri için, Allâh'da (Uluhiyyet, İlâhlık
mertebesinde), sadece kendisine hâs (kendisine tahsis edilmiş, özel)
olan Rabb’inin yani terbiye edicisi durumundaki İlâhi İsimin dışında
başka bir şey yoktur. (Her kul mutlaka Allah’ın isimlerinden biri olan
bu özel Rabbinin yani Rabb-i Hâs’ının etkisi ve yönetimi altındadır ki,
onun vasıtasıyla eğitilir ve terbiye edilir, kulun Allah'la (Uluhiyyet,
İlâhlık mertebesi ile) bağlantısı da o isim yani Rabbi hâs’ı vasıtasıyla
olur.) Allah isminin kapsadığı İlâhi İsimler topluluğunun tamamının
onun için (o mevcudun Rabb-i hâs’ı) olması imkânsızdır. (2)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî her bir mevcûdun (varlığın), "ulûhiyyet" (İlâhlık)
mertebesinden aldığı hisse (pay) ve nasîb, ancak kendisinin Rabb-i
hâssı (öz Rabbi) olan bir "isim"dir; ve o mevcûdun (varlığın) Allah'a
irtibâtı, (bağlantısı) o isim vâsıtasıyladır; ve o ismin "eser"i, o mevcûd
(varlık) olduğundan, onun sûret-i zâhiresidir. (açığa çıkıp görünür
olmuş suretidir) Ve o "isim", o mevcûdun (varlığın) bâtınıdır (ruhudur,
arkasında gizli olan şeydir) ve hakîkatıdır. Vâkıa (gerçi) her bir mevcûd
(varlık), âlemlerin Rabb'i olan Allâh'ın mazharıdır. (görüntü mahallidir)
Fakat bu mazhariyyet (görüntü yeri, ayna oluş) mevcûdâttan
(varlıklardan) herbirinin rubûbiyyet-i mutlakadan (mutlak, kayıtsız
Rububiyetten) mazhar (görüntü mahalli) olduğu ism-i hâssın (hâs
ismin) rubûbiyyet-i hâssası (ona hâs rububiyeti) haysiyyetiyledir;
(yönüyledir) yoksa mertebe-i ulûhiyyetin (Ulûhiyet mertebesinin)
mutazammın (içine aldığı, kapsamış) olduğu esmânın (isimlerin)
küllîsine (tamamına) mazhariyyet (ayna olmak) her bir mevcûd için
müstahîldir. (imkansızdır) Bu mazhariyyet (bu şekildeki görüntü
mahalli, ayna oluş) ancak "insân-ı kâmil"e mahsûstur (özeldir). Zîrâ
(çünkü) insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeyi (bütün ilahi isimlerin
hepsini) câmi' olan (kendinde toplayan) "Allâh" isminin mazharıdır;
(görüntü mahallidir, aynasıdır) ve insân-ı kâmilden gayrı (başka) hiçbir
mevcûdun (varlığın) bu mazhariyyete (görüntü mahalli, ayna oluşa)
isti'dâdı (kabiliyeti ve kapasitesi) yoktur.
Misal: Kendisinde mi'mârlık, hattâtlık, (yazıcılık) ressâmlık ve
marangozluk ve sâire (diğerleri) gibi birtakım sıfât (sıfatlar) olan kimse,
bu sıfatlarının icâbâtı (gerekleri) olan isimler ile zâhir olmak (açığa
çıkmak) murâd etse (istese); ve meselâ kendisinin ressâm olduğunun
bilinmesini istese, bir levha tersîm edip (resim çizip) ortaya atar. Bu
levha onun "ressâm" isminin mazharı (görüntü mahaliı, açığa çıktığı
yer) olur. Zîrâ "ressâm" isminin taht-ı terbiyesindedir (terbiyesi
altındadır). Ve bu şahsın mütaaddid (birçok) isimlerinden levhanın
nasîbi, (aldığı pay) hassâten (sadece) "ressâm" ismidir. Maahâza
(bununla beraber) o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası (mutlak,
kayıtsız rubiyetinin, idare ve terbiye ediciliğinin) tahtında (kontrolü ve
yönetimi altında) olmaktan da vâreste (kurtulmuş) değildir. Çünkü bu
şahıs o levhaya ilmiyle, irâdesiyle, kudretiyle ve sâir (diğer) sıfâtıyla
(sıfatlarıyla) da mütecellîdir (tecelli edicidir, etki edendir). Şu kadar ki
bu rubûbiyet-i mutlakaya (mutlak, kayıtsız rububiyete, idare ve terbiye
ediciliğe) o levhanın mazhariyyeti, (görüntü yeri, ayna oluşu) ressâm
ism-i hâssının, (ressam hâs isminin) rubûbiyyet-i hâssası (kendisine hâs
rububiyeti)
cihetiyle
(yönüyle,
sayesinde)
vâkı'
olmuştur
(gerçekleşmiştir). Binâenaleyh (bundan dolayı) levhanın mi'mâr, hattât
(yazı yazan) ve marangoz ve sâir (diğer) isimlerin mazharı (görüntü
yeri) olması müstahîldir. (imkansızdır) Zîrâ o levha bu isimlerin mahall-i
tecellîsi (açığa çıkıp göründüğü yer) olmak isti'dâdını hâiz (kabiliyetine
sahip) değildir. Fakat bu kimse kâffe-i esmâsının (bütün isimlerin)
zuhûruna (açığa çıkıp görünmesine) müstaid (istidadlı, müsait) olmak
üzere, meselâ bir câmi' binâ etse, bunda mi'mârlığı görünür. Ve
üzerine güzel yazılar yazsa hattâtlığı; ve resimler yapsa ressamlığı; ve
kürsüler i'mâr etse marangozluğu meşhûd (görünür) olur. Ve câmi' o
kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin (hepsinin) mazharı (açığa
çıktığı, göründüğü yer) olduğundan, resim levhasına nisbetle (kıyasla),
bir mazhar-ı kâmil (mükemmel bir görüntü mahalli) olur.
Velâkin ahadiyyet-i ilâhiyyede kimse için kadem yoktur. Zîrâ
biri için ondan bir şey vardır; ve diğeri için de ondan bir şey vardır,
denilmez; çünkü O teb'îz kabul etmez. İmdi O'nun ahadiyyeti
bi'l-kuvve olan cemî'-i esmânın mecmû'udur. (3)
Ancak ilâhi “tek”likten yani ahadiyet, sırf Zât mertebesinden
kimse için bir nasib yoktur. Çünkü herhangi birisi için O’ndan bu
kadar payı ve bir başkası için de O’ndan şu kadar payı vardır,
denilmez; çünkü O (ahad yani mutlak “tek” olan Zât) bölünme ve
parçalanma kabûl etmez. Bu durumda O'nun mutlak “tek”liği
kendisinde bilkuvve (potansiyel/gizli, henüz açığa çıkmamış olarak)
mevcut olan bütün isim ve sıfatlarının toplamıdır. (3)
Cenâb-ı Şeyh (r.a), balâda (yukarıda) "Allâh" ismi ile müsemmâ
(isimlenmiş) olan vücûdun, (varlığın) zât ile ahadî (sırf tek olduğu) ve
esmâ (isimler) ile kül (isimlerin bütünü) olduğunu beyan buyurmuş
(açıklamış) idi. Şimdi de ahadiyye-i ilâhiyye-i zâtiyyede (Zât’ın İlahi
“tek”liğinde) kimse için kıdem, (duracak yer, bir pay, ordan bir nasip)
ya'nî vücûd (varlık) ve sübût, (sabit bir kısım, paylaşım) olmadığını; ve
meselâ falan sûret için falan şey ve falan sûret için dahi (de) falan şey
sâbit olmuştur (vardır, doğrudur kesindir) denilemiyeceğini; ve çünkü
ahadiyyetin (mutlak “tek”liğin) teb'îz (parçalanma ve kısımlara
ayrılma) kabûl etmiyeceğini beyân buyururlar. (bildirirler)
Ma'lûm olsun (bilinsin) ki, mertebe-i ahadiyyette (ahadiyet, sırf
Zât mertebesinde) ne isim ve ne de resim yoktur. Bu mertebeye verilen
"vücûd-ı mutlak" (kayıtsız, sınırsız varlık) ismi, efhâma (idraklere)
anlatmak için vaz' olunan (konulmuş olan) bir ıstılâh-ı mahsûstan (özel
bir terimden) ibarettir. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu mertebede
fiilen (fiili olarak) sâbit (belirli, mevcut) olmuş bir vücûd (varlık) yoktur.
Ne kadar kesret-i nisebiyye ve vücûdiyye (çoklukla ve varlıklarla ilgili
ilişki ve bağıntılar) varsa, cümlesi (hepsi) O'nda mücmelen (toplu
olarak) kuvvededir; (potansiyel hâlindedir) ve esmâ-i ilâhiyye (ilâhi
isimler) yekdîğerinden (biri diğerinden) mütemeyyiz (ayrışmış,
seçilebilir) bir halde değildir; ve hepsi O'nun aynıdır. Ve zât-i ahadiyyet
(“Tek”, sırf Zât) mütecezzî (parçalara, kısımlara ayrılır) olmadığından,
bir cüz'ü (kısmı) falan ve bir cüz'ü de (kısmısa) falan şey içindir
denemez. Binâenaleyh (bundan dolayı) "Allah" ismi ile müsemmâ olan
(isimlenen) zâtın ahadiyyeti, (bölünmez, “Tek”liği) O'nda kuvvede
(potansiyel olarak) bulunan kâffe-i esmânın (isimlerin tümünün)
mecmû'udur. (toplamıdır) Zîrâ bâlâda (yukarıda) beyân olunduğu
(açıklandığı) üzere esmâ ile küldür. (isimleri de kapsayan, onlarla
beraber bir bütündür)
Misâl: Bir çekirdeğin içinde dallarıyla, yapraklarıyla, çiçekleriyle,
meyveleriyle berâber bir ağaç vardır. Fakat bu ağaç kuvvededir,
(potansiyel hâlde mevcuttur) henüz fiile çıkmamıştır; ve icmâldedir,
(toplanmış öz haldedir) henüz tafsîle (detaya, ayrıntıya) gelmemiştir.
Ve çekirdek içinde mündemic (dürülü, saklı) olan bu ağaç, o çekirdiğin
aynıdır (kendisidir, hakikatidir). Ve onun dalları, yaprakları ve çiçekleri
ve meyveleri birbirinden mümtâz (ayrışmış, seçilebilr hâlde) değildir.
Çekirdeğin zâtı ahadiyyet (teklik) üzeredir; fakat kendisinde bilkuvve
(potansiyel olarak) mündemic (içinde gizlenmiş) olan ağacın ve
teferruâtının (ayrıntılarının) ve bu ağacın meyvelerindeki
çekirdeklerden müteselsilen (peşpeşe gelecek olan) ilâ-mâ-lâ-nihâye
(sonsuz sayıda) zuhûr edecek (meydana çıkacak) olan ağaçların ve
onların teferruâtının (ayrıntılarının) kâffesinin (bütün hepsinin)
mecmû'udur. (toplamı vardır)
İmdi (buna göre) Cenâb-ı Şeyh (r.a) bâlâda (yukarıda) her bir
mevcûdun bir Rabb-i hâssı (talim ve terbiyesi altında olduğu kendisine
özel Rabbi, İlahi bir isim) olup, o mevcûdun (varlığın) rubûbiyyet-i
mutlakadan (mutlak, kayıtsız rububiyetten) nasîbi, (alacağı payı) ancak
o ism-i hâs (kendisine tahsis edilen isim) olduğunu beyân eylemiş
(açıklamış) idi. Şimdi de mevcûdattan (varlıklardan) her birisinin, kendi
Rabb-i hâssı (tasarrufu altında bulunduğu kendisine hâs Rabbi) olan
isme göre saîd (beğenilmiş, kabullenilmiş) olduğunu ve her bir
mevcûddan (varlıkların her birinden) Rabb-i hâssı (hâs Rabb’lerinin
onlardan) râzî bulunduğunu beyân buyururlar (açıkladılar). Ve
mevcûdâtın (varlıkların), kendi Rabb-i hâslarının (hâs Rabb’lerinin)
sırât-ı müstakîmi (dosdoğru yolu) üzerinde nasıl yürüdükleri, Fass-ı
Hûdî'de (Hûd bölümünde) tafsîl olunmuştur. (ayrıntısıyla anlatılmıştır)
Ve saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. Halbuki hazret-i
vücûdiyyede, Rabb'i indinde marzî olmayan kimse yoktur. Zîrâ o Rab,
onun üzerine rubûbiyyetini ibkâ eder. Böyle olunca o kimse, Rabb'i
indinde marzîdir. Marzî ise saîddir. (4)
Ve saîd yani Hakk’kın rızasına ermiş ve her istediğine kavuşmuş
bahtiyar kul, Rabb'i katında kendisinden râzı olunmuş olan kimsedir.
Oysa varlık mertebesinde, Rabb'i tarafından kendisinden râzı
olunmayan kimse yoktur. Çünkü her Rabb, kendi Rablığını yani
terbiye, denetim ve yöneticiliğini, rabbi olduğu kimse üzerinde daimi
olarak sürdürür. Böyle olunca o kimse, kendi hâs Rabb'i tarafından
beğenilen ve kendisinden râzı olunan olmuş olur. Kendisinden râzı
olunan ise saîddir yani Hakk’kın rızasına ermiş ve her istediğine
kavuşmuş olan saadetli, bahtiyar kuldur. (4)
Ya'nî saîd (Hakk’kın rızasına ermiş ve her istediğine kavuşmuş
olan saadetli kul) kendisini terbiye eden ism-i hâs indinde (hâs isimce)
marzî olan (kendisinden râzı olunan) kimsedir. Zîrâ o ism-i hâs (hâs
isim) onun nâsiyesinden (alnından) tutup, kendi sırât-ı müstakîmi
(dosdoğru yolu) üzerinde yürütür. Ve merbûbun (kulun) bu yol
üzerinde yürüyüşü cebrîdir. (zorakidir, zor ile yaptırılır) Binâenaleyh
(bundan dolayı) Rab (terbiyeci) olan o ism-i hâs (hâs isim)
merbûbundan (kulundan, yani rabbi olduğu varlıktan) râzıdır. Ve
mevcudâttan (varlık sahasında olanlardan) her birisi, böylece kendi
Rab'leri (terbiye, denetim ve yöneticileri) olan esmâ-i hâssanın (hâs
isimler) indinde (tarafından) marzîdirler. (kendilerinden râzı
olunanlardır) Zîrâ (çünkü) o Rab merbûbunun (kulunun) üzerinde
ale'd-devâm (devamlı olarak) rubûbiyyeti (rablığı yani terbiye, denetim
ve yönetimi) ile kâim ve bâkîdir. (daimi olarak kalıcıdır) Eğer
merbûbdan (kulundan) râzı olmasa idi, onun üzerinde terbiyesini dâim
ve kâim (daimi ve kalıcı) kılmaz idi. Ve merbûb (kul) olan kimse,
mâdemki Rabb-i hâssının (hâs rabbinin, kendi üstünde tasarrufta
bulunan İlahi İsmin) rubûbiyyetini (rablığını) kâbiliyyeti (yetenek ve
kapasitesi) ile kabûl etmiştir, elbette onun indinde (katında) marzîdir;
(râzı olunandır) ve marzî olan (râzı olunan) kimse ise saîd (Hakk’kın
rızasına ermiş ve her istediğine kavuşmuş saadetli kul) olur. Maahâza
(bununla beraber) diğer isme nazaran (göre) şakî (beğenilmez, kabul
edilmez ve kötü) olması, başka bir mes'eledir. Ve âyet-i kerîmede “ve
lâ yerdâ li ıbâdihil küfra” (Zümer, 39/7) Ya'nî "Hak Teâlâ ibâdının
(kullarının) küfrüne râzı olmaz" buyrulması bu hakîkata münâfi (aykırı)
değildir. Çünkü Rabbü'l-erbâb (Rabların Rabbi) olan Allah Zü'l-Celâl
Hazretleri erbâb-ı hâssanın (Hâs Rabb’lerin/isimlerin) cümlesinin
(hepsinin) îcâbâtından (icab ettirdiklerinden) râzî değildir. Velâkin o
isimlerin zuhûr-i îcâbâtı (gerektirdiklerinin açığa çıkışları) zâtının
muktezâsındandır (gereklerindendir).
Ve bunun için Sehl dedi: “inne rububiyyeti sırrâ ve hüve ente”
Her bir "ayn"a hitâb eder. “Lev zahara batıltu rububiyyeti” ve
“zahara” üzerine “lev” idhâl tti; ve harf-i imtinâ'dır, imtinâ' içindir.
Halbuki o sır zâil olmaz. Binâenaleyh rubûbiyyet de bâtıl olmaz. (5)
Sehl bin Abdullah Tusterî şöyle der: “inne rububiyyeti sırrâ ve
hüve ente” yânî “Muhakkak rubûbiyyet yani Rabb’lık için bir sır
vardır ve o da sensin”. Sehl’in buradaki “sensin” hitâbı varlık
sahasında bulunan suretlerin herbiri içindir. Ve “Lev zahara batıltu
rububiyyeti” yânî “Eğer o sır yok olmuş olsaydı rubûbiyyet yani
Rabb’lık da elbette geçersiz olurdu” diyerek devam eder. Burada
“zahara yânî zâil olma, yok olma” üzerine “lev yânî eğer” ilave etti.
“lev yânî eğer” imkansızlık harfidir, bu harfi ilave etmekteki maksadı
imkansızlığı belirtmekdi. (yani eğer kalkacak olsaydı demek hiçbir
zaman kalması mümkün değil ama, diyelimki, farzedelimki olsaydı
manasınadır) Çünkü o sır asla yok olmaz, böylelikle de rubûbiyyet
yani Rabb’lık da hiçbir zaman geçersiz olmaz. (5)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî her bir ism-i hâssın (hâs ismin) rubûbiyyeti, (rablığı)
merbûbu (kulu) üzerinde bâkî (daimi) olduğu için Sehl b. Abdullah
Tüsterî (k.s.) buyurdular ki: "Muhakkak rubûbiyyet (rablık) için bir sır
vardır; ve o sır dahi (da) sensin; ve eğer o sır zâil (devamlı olmamış,
tükenmiş) olaydı rubûbiyyet bâtıl (geçersiz, abes) olur idi." Hz. Sehl
"ente" (sen) kavli (sözü) ile her bir ayn-ı mevcûdeye (varlık suretlerinin
herbirine) hitâb eder. "Zahara", "zâle", ya'nî "zâil oldu" (tükenip yok
oldu) ma'nâsına gelir. Ya'nî Hakk'ın "rubûbiyyet" sıfatıyla ittisâfı
(sıfatlanması) merbûbun (kulun, rabb’i olanın) vücûdûna (varlığına)
mütevakkıftır. (bağlıdır) Binâenaleyh (bundan dolayı) merbûb (kul,
rabb’i olan) mevcûd ve bâkî (var ve daimi) oldukça, rubûbiyyet
(Rabb’lık) dahi (da) mevcûd ve bâkî (var ve daimi) olur. Merbûb (kul,
rabb’i olan) zâil oldukda (tükenip yok olduğunda) rubûbiyyet dahi (de)
zâil (tükenmiş, ortadan kalkmış) olur. Şu halde rubûbiyyet için olan sır,
senin vücûdundur (varlığındır). Eğer senin ayn-ı mevcûdun (mevcut
suretin) olan o sırr-ı rûbubiyyet (Rububiyet sırrı) zâil olacak (tükenip
yok olacak) olsa, rubûbiyyet bâtıl (geçersiz, abes) olurdu. Halbuki Hak
merbûb (kulları) üzerinde rubûbiyyetini (Rablığını) ibkâ etmekle
(kesintisiz, devamlı sürdürdüğünden) o sır zâil olmaz (tükenip yok
olmaz). Ve bi'n-netîce (sonuç olarak) rubûbiyyet de bâtıl (geçersiz,
abes) olmaz. Bunun için Sehl b. Abdullah Tüsterî hazretleri "Lev
zahara" deyip "zahara" kelimesine harf-i imtinâ' (imkansızlık bildiren
harf) olan "lev"i idhâl (dahil) etti; ve bununla sırr-ı rubûbiyyet
(rububiyyet sırrı) olan ayn-ı mevcûdun (varlık suretlerinin) zâil olması
(tükenmesinin) mümteni' (imkansız) olduğunu murâd eyledi (belirtmek
istedi).
Zîrâ "ayn"ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir; "ayn" ise dâimâ
mevcuttur. Binâenaleyh rubûbiyyet de dâimâ bâtıl olmaz. (6)
Çünkü “suret”lerin varlığı, ancak Rabb'leri ile sözkonusudur;
"suretler" ise her zaman sürekli olarak var oluştadır. Bundan dolayı
Rubûbiyyet de hiçbir zaman geçersiz olup ortadan kalkmaz. (6)
Yanî sırr-ı rubûbiyyet (rububiyyet sırrı) olan vücûd-ı ayn
(suretlerin varlığı) ebeden (asla) zâil olmaz (tükenmez); ve o zâil
(tükenmiş) olmadıkça, rubûbiyyet dahi (de) zâil (tükenmiş) olmaz. Zîrâ
ayn-ı mevcûdenin (ilmi suretlerin) vücûdu hâriçte, (dışardaki varlıkları)
ancak Rabb'i iledir. Halbuki "ayn" (suret) ilm-i ilâhî (ilahi ilim)
mertebesinde, âlem-i ervâhda (ruhlar aleminde), âlem-i misâlde (hayal
aleminde), âlem-i şehâdette (görülen aleminde) ve âlem-i berzahta
(ara alemde (kabir aleminde) ve âlem-i âhirette (ahiret âleminde),
ve'l-hâsıl (sözün kısası) cemî'-i etvârda (bütün durumlarda, hallerde)
dâimâ Rabb'i ile mevcûd ve bâkîdir (var ve daimidir). Ve bu "ayn"
(suretler) ile tahakkuk eden (gerçekleşen) rubûbiyyet (rabblık) dahi
(da) böylece cemî-i etvârda (bütün hallerde) dâimâ bâkî (devamlı)
olduğundan ebeden (asla) bâtıl (geçersiz, abes) olmaz. Binâenaleyh
(bundan dolayı) herhangi bir "ayn" (suret), taayyün-i evvel (ilk taayyün)
mertebesinde müteayyin olduktan (belirlilik kazandıktan) sonra, hangi
mevtına (mertebeye) intikâl ederse (geçerse) etsin (geçsin), artık
mün'adim (yok olmuş) olmaz. Her mevtının (mertebenin) îcâbına göre
bir kisveye (kılığa) bürünür. Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.) buyurur:
........................ ...........................
Tercüme: "Eğer benim câm-ı vücûdumu (camdan olan
vücudumu) sâkî (içki dağıtıcısı) kırarsa, bundan dolayı gam yemem;
(üzüntü çekmem) zîrâ (çünkü) onun koltuğunun altında başka bir
kadeh-i vücûd (varlık kadehi) vardır. Ya'nî mevt-i sûrî (suretimin ölümü)
ile bu vücûd-i cismânî (madde bedenim) harâb olursa, Hak âlem-i
berzaha (ara, geçiş âlemine) münâsib (uygun) diğer bir vücûd (başka
bir varlık, beden) verir."
Ve her marzî mahbûbdur; ve mahbûbun her işlediği şey
mahbûbdur. Zîrâ "ayn" için fiil yoktur; belki fiil, o aynda, onun Rabb'i
içindir. Binâenaleyh "ayn", fiil ona izâfe olunmaktan mutmain oldu.
Şu halde "ayn" Rabb'inin ef’âlinden onda ve ondan zâhir olan şeyle
râziyye oldu. Bu ef’âl marzıyyedir. Zîrâ her bir fâil ve sâni' kendi
fiilinden ve sanatından râzıdır. Çünkü her fâil ve sâni'; kendi fiilini ve
san'atını, onun mâhiyyet-i muktezıyyesinin hâkkını kâmil kıldı. “a’tâ
külle şey’in halkahu sümme hedâ” (Tâhâ, 20/50) Ya'nî "Hak Teâlâ her
şeye halkını verdi." Ya'nî beyân etti ki, Hak her şeye halkını verdi.
Binâenaleyh noksan ve ziyâdeyi kabûl etmez. (7)
Ve her kendisinden râzı olunan sevilendir ve sevilenin her
yaptığı sevilir. Çünkü "suret"lerin bir fiili (iş, hareket, eylem ve o
eylemi gerçekleştiren güç, kuvvet, irâde vs.) yoktur; olsa olsa bu fiil o
suretin Rabb’ine aittir. Bundan dolayı her "suret", fiilinden ötürü
sorumlu tutulacağı kaygısından kurtulmuş olur. Şu halde her "suret"
Rabb'inin fiillerinin kendisinde ve kendisinden açığa çıkmasından
râzıdır. Bu fiiller (Hakk’ın) rızâsına da uygundur. Çünkü, her iş işleyen
ve san’atkâr kendi fiilinden ve san’atından memnundur, râzıdır.
Çünkü her iş işleyen ve san’atkâr; kendi fiilinin ve san'atının içeriği
neyi gerektiriyorsa onun hâkkını mükemmel ve eksiksiz bir şekilde
verir. “a’tâ külle şey’in halkahu sümme hedâ” (Tâhâ, 20/50) Yânî
"Hak Teâlâ her şeye halkını verdi." Yânî beyân etti ki, Hak her şeye
kendi yaradılışının ve kabiliyetinin gerektirdiği herşeyi hakkıyla yani
doğru ve adaletli bir şekilde verdi, ne bir eksik ne de bir fazla. (7)
Ya'nî her bir marzî olan (kendisinden râzı olunan) kimse terbiyesi
altında bulunduğu ism-i ilâhînin (İlâhi ismin) mahbûbudur (sevgilisidir).
Ve o kimse mahbûb (sevilen) olunca, o ismin îcâbâtından (gereği)
olarak kendisinden sâdır olan (çıkan) ef’âl (fiiller) ve ahlâk ve kelâm
(sözler) ve sâire (diğer şeyler) hep Rabb'inin (terbiyesi altında olduğu
İlahi İsmin) mahbûbudur (sevdikleridir). Zîrâ ayn-ı mevcûdenin (açığa
çıkmış bir varlık suretinin) belli başlı fiili yoktur. Çünkü meşhûdumuz
olan (şahit olduğumuz, gördüğümüz) o "ayn"ın (suretin) bir vücûd-ı
müstakılli (kendisine ait bağımsız bir varlığı) yoktur. Onun vücudu
(varlığı) Rabb'i olan (kendisini terbiye eden) ismin sûretidir; ve o isim, o
sûretin bâtını ve rûhudur. Binâenaleyh (bundan dolayı) o "ayn"da
(açığa çıkmış surette) zâhir olan (görünen) fiil, "ayn"ın Rabb'i (açığa
çıkmış suretin Rabb’i, terbiyecisi) olan ism-i ilâhînindir (ilahi ismindir).
Bu sûrette (şekilde) her bir "ayn", (açığa çıkan suret) kendisinden sâdır
olan (çıkan) ef’âlin (fiillerin, işlerin) kendine izâfet (bağıntılı)
olunmayacağından mutmaindir (emindir). Bu hakîkat bilinince, nazar-ı
hakîkatle (hakikat görüşüyle, açısından) bakıldığı vakit; hiçbir ferdin
(kişinin) ef’âline (fiillerine) i'tirâz (karşı gelmek, kabul etmemek)
muvâfık (uygun, yerinde) olmaz. Fakat nazar-ı şerîatle (şeriat
görüşüyle) bakıldığı vakit, ism-i Hâdî (Hâdi yani hidayete erdiren isimi)
ism-i Mudill'in (Mudill yani delalete düşüren isminin) ef’âline (fiillerine)
i'tirâz eder (karşı çıkar, kabul etmez). Zîrâ (çünkü) müteşerri' (şeriate
tabi) olan kimse ism-i Hâdî'nin (Hâdi yani hidayete erdiren isiminin); ve
kâfir ve fâcir (günahkar) olan kimse dahi (de) ism-i Mudill'in (Mudill
yani delalete düşüren isminin) terbiyesi altındadır. Birinin îcâbâtı
(gerektirdikleri) diğerinin îcâbâtına (gerektirdiklerine) zıttır. Ve sırât-ı
müstakîmleri (doğru yolları) ve bu sıratların (yolların) müntehâları
(varacağı yerler) başka başkadır. Birinin müntehâ-yı sırâtı (yolunun
sonu) neş'et-i uhreviyyede (ahiret yaşamında) cennet ve diğerininki
cehennemdir.
İmdi (şu halde) her bir "ayn", (açığa çıkan suret) kendi
vücûdunda (varlığında), mürebbîsi (terbiye edeni) olan Rabb-i hâstan
(kendi öz Rabbinden) zâhir olan (görünen, ortaya çıkan) şeyle, o
Rabb'inin ef’âlinden (fiillerden) râzîdir. Bu ef’âl (fiiller) marzıyyedir
(rızâya uygundur, kabul edilendirler). Zîrâ (çünkü) her bir fâil (fiil, iş
işleyen) ve sâni' (sanatkâr) kendi fıilinden ve san'atından râzıdır. Eğer
râzı olmasa onu yapmaz idi. Ve her fâil (işi işleyen) ve sâni' (sanatkâr)
kendi fiilini ve san'atını, o fiilin ve san'atın mâhiyyeti (içeriği) neyi iktizâ
ediyorsa, (gerektiriyorsa) hakkını vermek sûretiyle, mükemmel bir hâle
getirdi. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de: “Kâle
rabbunâllezî a’tâ külle şey’in halkahu sümme hedâ” (Tâhâ, 20/50)
(yani “Rabbi’miz herşeyi kendi özellik ve istidadına göre yarattı ve
onları kendileri için doğru olan yollara sevk etti.”) buyurdu. Ma'nâ-yı
şerîfi budur ki: "Hak Teâlâ her şeye halkını, ya'nî isti'dâdının iktizâsı
(gereği) olan hakkını (hakkı olan şeyi) verdi. Ondan sonra da her şeye
halkını (yaradılışının ve istidatının gerektirdiği herşeyi) verdiğini beyân
etti."(bildirdi) Binâenaleyh (bundan dolayı) her şey, kendi isti'dâdıyla
(kabiliyetiyle ve kapasitesiyle) neyi taleb etmiş (istemiş) ise, ondan
noksan ve ziyâdeyi kabûl etmez (eksiğine ve fazlasına râzı olmaz).
İmdi İsmaîl (a.s.), bizim zikr ettiğimiz şeye usûru sebebiyle
Rabb'i indinde, mârzîdir. Ve kezâlik her bir mevcûd Rabb'i indinde
marzîdir. Ve her bir mevcûd, beyân ettiğimiz üzere, Rabb'i indinde
marzî oldukda, diğer abdin Rabb'i indinde marzî olmak lâzım gelmez.
Zîrâ rubûbiyyeti, ancak külden aldı; vâhidden almadı. Binâenaleyh
ona külden, ancak ona münâsib olan şey müteayyen oldu. O da onun
Rabb'idir. (8)
Şimdi İsmaîl (a.s.), bizim bahsettiğimiz şeyin ayırdına varıp
anlaması sebebiyle Rabb'i katında, kendisinden râzı olunandır. Ve
aynı şekilde her bir varlık Rabb'i katında kendisinden râzı olunandır.
Ancak varlıkların her birinin, bahsettiğimiz gibi, kendi Rabb’i
tarafından râzı olunup kabul görmesi, diğer bir kulun Rabb'i
tarafından da kendisinden râzı olunup kabul göreceği manasına
gelmez. Çünkü rubûbiyyeti, ancak (İlahi isimlerin bir arada toplu
olarak bulunduğu, Uluhiyyet, mutlak rububiyyet, vahdet mertebesi de
denilen) “bütün”den (isimler topluluğundan) aldı; tek birinden (belirli
tek bir isimden) almadı. Bundan dolayı ona, o “bütün”den, ancak
kendisine (istidadına) uygun olan şey tâyin edilmiş oldu. O da onun
Rabb'idir (rabb’i hâsıdır). (8)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî İsmâil (a.s) fiil, (iş işleme) "ayn" (açığa çıkmış suret) için
sâbit (geçerli) olmayıp, ancak aynda (açığa çıkan o surette) mütecellî
(tecelli eden, açığa çıkan) ve zâhir olan (görünür olan) Rabb-i hâs
(kendi öz Rabbi) için sâbit (geçerli) olduğuna ve o ayn (suret) dahi (de)
ancak kendisinden zâhir olan (açığa çıkan) şeyi kâbiliyyet ve isti'dâdı
(yetenek ve kapasitesi) ile Rabb'inden taleb eylediğine (istediğini) ıttılâı
(bilmesi, haberli olması) sebebiyle, Rabb'i hâs (kendi öz Rabbi) indinde
(katında) marzîdir (kendisinden râzı olunmuş) ve beğenilmiştir. Zîrâ
(çünkü) rabb-i hâssı (tasarrufu altında bulunduğu isim, öz Rabbi) o
mevcûdun (varlığın) üzerine rubûbiyyeti (Rablığı, tasarruf ve terbiye
ediciliği) ibkâ etti; (daim ve devamlı kıldı) ve onun isti'dâdı (yetenek ve
kapasitesi) hasebiyle, (sebebiyle) ona tecellî edip (tesir edip, onda
açığa çıkıp) ef’âlini (fiillerini) onda ızhâr eyledi (sergiledi). Maahâza
(bununla beraber) her mevcûd (her varlık), Rabb-i hâssının (kendi öz
Rabbinin) indinde (katında) marzî (râzı olunmuş, kabul edilmiş) olmakla
yine o mevcûd (varlık), diğer abdin (başka bir kulun) Rabb'i indinde
(katında. rabb’ine göre) marzî olmak ve beğenilmek (Râzı olunması ve
beğenilmesi) lâzım gelmez. Zîrâ (çünkü) mevcûdun (varlıkların) her
birisi rubûbiyyeti (terbiyesi ve hakimiyeti altında bulunduğu İlahi
isimleri), ancak küll-i bi'l-esmâdan (bir takım isimler yoluyla
“bütün”den) aldı; vâhid-i muayyenden (belirli birinden) almadı. Ve
külden (“bütün”den) onun için müteayyen (belirlenmiş, taayün etmiş)
olan şey dahi (de), ancak kendisine münâsib (uygun) olan şeydir. Ve
kendisinin münâsibi (uygunu) olan şey de onun isti'dâdıdır (kabiliyet ve
kapasitesidir). Ve o mevcûd (varlık) için kendisine münâsib (uygun)
olarak külden (“bütün”den) müteayyen (belirlenmiş, taayyün etmiş)
olan şey onun Rabb'idir. Bu bahsi biraz îzâh edelim: (açıklıyalım)
Ma'lûm (bilinmiş) olsun ki, “ulûhiyet” (İlâhlık Mertebesi), ya'nî
mertebe-i "vahdet", (İlk taayün, Allah mertebesi) kendisinde isim ve
resim olmayan mertebe-i "ahadiyyet" (sırf zat mertebesi) ile, mertebe-i
esmâ ve sıfât (isimler ve sıfatlar mertebesi) olan "vâhidiyyet" (ikinci
taayün, ayan-ı sabite mertebesi) arasında bir mertebe-i
mutavassıtadır. (ara, geçiş mertebesidir) Ve bu mertebe-i ulûhiyet
(Uluhiyet, İlk taayün mertebesi) rubûbiyyet-i mutlakayı (mutlak,
kayıtsız rububiyeti (rablığı) îcâb eder. (gerektirir) Zîrâ me'lûh (kul)
olmayınca "ilâh" kimi terbiye edecektir. Halbuki âlemlerin kâffesi
(hepsi) me'lûhdur. (İlahı olanlardır) Binâenaleyh (bundan dolayı) Allah
Rabbü'l-âlemindir. (Âlemlerin Rabbidir) O'nun âlemler üzerindeki
rubûbiyyeti (Rablığı) rubûbiyyet-i mutlaka (mutlak, kayıtsız, sınırsız
Rububiyet) ve âmmedir. (geneldir, herşeyi kapsar) Ve her mevcûdun
bu "ulûhiyyet" (İlahlık, Allah) mertebesinden aldığı hisse ve nasîb,
ancak kendisinin Rabb-i hâssı (öz Rabbi, terbiyecisi) olan bir isimdir. Ve
bu ismin rubûbiyyeti (rablığı, terbiyeciliği) rubûbiyyet-i hâssa ve
mukayyededir (özel, birşeye tahsis edilmiş ve kayıtlı yani kısıtlanmış bir
Rabblıkdır). Binâenaleyh (bundan dolayı) her bir mevcûd (varlık)
rubûbiyyetini külden, (“bütün”den) ya'nî kâfffe-i esmâyı câmi'
(isimlerin hepsini kendinde toplamış) olan mertebe-i ulûhiyyetten
(İlahlık, Allah mertebesinden) almış olur. Ve bu, aldığı rubûbiyyet-i
hâssa (kendisine tahsis edilmiş rububiyyet) dahi (de) onun kâbiliyyet ve
isti'dâdına muvâfık (uygun) olup, mazhar (görüntü yeri) olduğu ism-i
hâssa (kendine tahsisli isme) mahsûs (özel, ona ait) bulunur. İşte o
mevcûdun (varlığın) ef’âlinden (fiillerinden, işlerinden) râzı olan ve
ondan sudûr eden (çıkan) şeyleri beğenen ancak bu ism-i hâstır (özel,
hâs isimdir).
Meselâ mühtedînin (hidayete erişmiş olanın) Rabb'i (terbiyecisi)
olan Hâdî ism-i hâssı, (özel ismi) ona hidâyetle mütecellîdir; (tecelli,
tesir edicidir) ve mühtedîden (hidayete erenden) sâdır olan (çıkan) ef'âl
(fiillerden) ve ahlâktan râzıdır. Ve kezâ (aynı şekilde) dâll (doğru yoldan
sapmış) olan kimsenin Rabb'i (terbiyecisi) dahi (de), o dâlle (sapıtmış
olana) dalâletle (doğru yoldan saptırmakla) mütecellîdir (tecelli, tesir
eder). O Rab (Terbiye eden isim) dahi (de) Mudill ism-i hâssıdır. (özel
ismidir) Ve kezâ (aynı şekilde) müntefi'in (faydalananın) Rabb'i Nâfi'
(hayır, fayda veren); ve mutazarrırın (zarar görenin) Rabbi Dârr
(sıkıntıve darlık veren); ve intikam olunan kimsenin Rabb'i Müntakım
(cezalandıran, intikam alan); ve merhûmun (rahmet edilmiş olanın)
Rabb'i Rahmân'dır (Herşeye Rahmet Eden’dir). Ve sâirleri (diğerleri) de
bunlara kıyâs olunur. Birinin indinde (birine göre, birisi için) marzî
(kabul gören, beğenilen) olan kimse diğerinin indinde (diğerine göre,
diğeri için) marzî olmaz. (kabul görmez, beğenilmez) Ve kezâ (aynı
şekilde) bir isme nazaran (göre) saîd (beğenilmiş, kabullenilmiş) olan,
diğer isme göre saîd. (beğenilmiş, kabullenilmiş) olmaz Çünkü a'yân-ı
mevcûde (varlık sahasındakiler) rubûbiyyetlerini küll (bir “bütün”) olan
ulûhiyetten (İlahlık, Allah mertebesinden) ayrı ayrı ism-i hâslar
(kendilerine tahsisli isimler) ile aldı; yoksa bir ism-i muayyenden (belirli
tek bir isimden) almadı. Eğer bir ism-i muayyenden (belirli tek bir
isimden) alaydı, mevcûdât (bütün varlıklar) rubûbiyyette müşterek
(ortak) olur ve cümlesinin ef’âli, (fiilleri) o ism-i muayyen indinde
(belirli isime göre) marzî (beğenilmiş, kabul görmüş) olmakla, hepsi
müsâvî sûrette (eşit biçimde) saîd (beğenilmiş ve kabul görmüş) olurdu.
Fakat her bir mevcûdun (varlığın) hissesini ve nasîbini bir ism-i hâssın
(kendisine tahsisli, kendisine özel olan bir ismin) tavassutuyla (aracılığı
ile) külden (“bütün”den) alması, mevcûdâtın (varlıkların) rızâ ve
saâdette (kabul görme ve beğenilme konusunda) yekdîğerine (birinin
diğerine) müsâvî (eşit) olamamalarını intâc eder (sonucunu verir).
Binâenaleyh (bundan dolayı) bir ism-i hâssa (hâs isme) göre saîd (kabul
görmüş, beğenilmiş) olan, diğer ism-i hâssa (hâs isme) göre şakî (kabul
görmeyen, beğenilmeyen) olur.
Ve hiçbir kimse rubûbiyyeti, Hakk'ın ahadiyyeti haysiyyetiyle
ahz etmez; ve bunun için ehlullah, ahadiyyette tecellîyi men' eyledi.
(9)
Ve hiçbir kimse rubûbiyyeti, Hakk'ın ahadiyyeti yönünden yani
sırf Zât’tan da almaz ve bunun içindir ki Evliya ve Veli’ler, ahadiyyette
yani sırf Zât mertebesinde, herhangi bir tecellî yani açığa çıkıp
görünme ve oluşum vb. şeyler kesinlikle yoktur derler. (9)
Ya'nî zât-ı ahadiyyet (ahad, “tek”, sırf zât) mütecezzî
(parçalanabilir, bölünebilir) olmadığı cihetle, (yönüyle) falan cüz'ünü
(parçasını) falan şey; ve falan cüz'ünü (parçasınıda) de falan şey ahz'
eyledi (aldı) demek mümkün olmadığından; ve binâenaleyh (bundan
dolayı) onda ne isim ne de resim bulunmadığından, hiç bir kimse
"rubûbiyyet"i Hakk'ın "ahadiyyet"i (“tek”liği) haysiyyetiyle (yönünden)
ahz etmez (almaz). Zîrâ (çünkü) "rubûbiyyet" bir sıfattır; ve zât-ı
ahadiyyet (“tek”likte olan sırf zat) ise esmâ (isimlerden) ve sıfâttan
(sıfatlardan) müberrâdır. (münezzehdir, temizdir, uzaktır) İşe bu
sebebden nâşî (dolayı) ehlullah, (Allah’ın evliya ve veli kulları)
mertebe-i ahadiyyette (“tek”lik, ahadiyet, lâ-taayyün mertebesinde)
tecellî (açığa çıkıp görünme, oluşum) yoktur, derler. Zîrâ tecellî (açığa
çıkıp görünme, oluşum) için, bir tecellî olunan (kendisinde açığa çıkıp
görünür olunacak, oluşum için mahall olacak) şey lâzımdır. Halbuki
cemî'-i niseb ve izâfât (kıyas ve bağıntılar) zât-ı ahadiyyette (“tek”, sırf
Zât’da) mahv (yok olmuş) ve müstehlektir. (tükenmiştir)
İmdi sen O'nunla O'na nazar edersen, O kendi nefsine nâzırdır.
Böyle olunca O, kendi nefsine, kendi nefsiyle nâzır olmaktan zâil
olmadı. (10)
Şimdi sen (Ey Arif, sen fenâ yani yokluk makamında) Hakk’a
Hakk ile bakar olduğunda, O kendisine bakmış olur. Böyle olunca
Hakk’ın, daimi olarak kendisini, yine kendisi ile seyrediyor olma
durumu hiçbir zaman kesintiye veya değişikliğe uğramaz ve ortadan
kalkmaz. (10)
Ya'nî ey ârif, sen makâm-ı fenâda, (yokluk makamında) Hakk'a
nefsin (kendin) ile değil, yine Hak ile nazar edersen (bakarsan). O'na
nâzır olan (bakan) sen olmazsın; O kendi nefsine (kendisine) nâzır olur
(bakmış olur). O ise evvel (öncesinde de) ve âhir (sonrasında da)
bulunduğu halden zâil (ara vermiş, geçici) olmadı ve dâimâ kendi
nefsine, kendi nefsiyle nâzırdır; (kendisini kendisi ile görendir) ve hiçbir
şeye "ahadiyyet" ile (“tek”olduğu ahadiyet mertebesinde) tecellîsi
yoktur. Zîrâ tecellî, (açığa çıkıp görünür olma) gayr (dışında olan, başka
olan, başka birisi) için inkişâfdan (aşikar olmaktan, açığa çıkıp görünür
olmaktan) ibârettir. Halbuki burada ne ağyâr (başkaları) ve ne de gayr
(ayrı, dışında bir şey) yoktur. Ve bu, mertebe, butûn (gizlilik,
görünmezlik) mertebesidir; zuhûr (açığa çıkıp görünme) mertebesi
değildir. Tecellî (açığa çıkıp görünür, bilinir olma) ise butûn (gizlilik ve
görünmezlik) değil, zuhûrdur (açığa çıkıp görünür oluşdur).
Ve eğer sen O'na senin ile nazar edersen, "ahadiyyet" zâil olur.
Ve eğer sen O'na O'nunla ve seninle nazar edersen, yine "ahadiyyet"
zâil olur. Zîrâ "nazarte-hû"daki "tâ" zamîri, manzûrun "ayn"ı değildir.
İmdi "nâzır" ve "manzûr" olan iki emrin iktizâ eylediği nisbetin
vücûdu lâ- büddür. Böyle olunca "ahadiyyet" zâil olur. (11)
Ve eğer sen Hakk’a kendin olarak bakarsan, "ahadiyyet" yani
“teklik” ortadan kalkar. Ve eğer sen Hakk’a Hakk ile ve kendin olarak
bakarsan, yine "ahadiyyet" yani “teklik” ortadan kalkar. Çünkü
"bakarsan" ifadesindeki ikinci şahıs yani “sen” zamiri, bakılanın
kendisi değil başkasıdır. Bu durumda da, "bakan" ve "bakılan" gibi iki
ayrı husûsun gerektirmiş olduğu bir bağıntının kurulması
kaçınılmazdır. Böyle olunca da "ahadiyyet" yani “teklik” ortadan
kalkmış olur. (11)
Ya'nî sen Hakk'a nefsin (kendin), vücûd-ı mukayyedin (sınırlı
varlığın) ile nazar edersen, (bakarsan) o vakit bu nefsin (kendin oluşun)
sebebiyle "ahadiyyet" zâil (devam etmez) olur; ve bu sûrette (şekilde,
durumda) Hak sıfâtı (sıfatları) ve esmâsıyla (isimleriyle) sana tecellî
eder; (açığa çıkıp görünür) ya'nî ahadiyyetle (salt, sırf “tek”liğiyle)
değil, "vâhidiyyet"le (göreceli çokluk içeren “birlik”i ile) tecellî eyler.
(açığa çıkıp görünür) Ve eğer sen Hakk'a, vücûd-ı Hak'la (Hakk’ın
varlığıyla) ve senin vücûdun (varlığın) ile nazar edersen, (bakarsan) sen
nefsinde (kendinde) nüzûl-i Rabbânî (Rabbani iniş) ile tahakkuk etmiş
(gerçekleşmiş, oluşmuş) olursun. Nitekim hadîs-i şerifde buyrulmuştur:
"Rabbimiz her gece semâ-i dünyâya (dünyanın semasına) nâzil
olur"(iner) Ya'nî: "Rabbimiz her gece dünyâ semâsına iner. Ve bu
nazar, (bakış) mukarrebîn-i ilâhî (Allah’a yakın olanlar) ve vâris-i
muhammedî (Muhammedi mirascılar) olan zevât-ı saâdet-simâtın
(mübarek kişilerin) nazarıdır (bakışıdır). Ve buna "fark-ı sânî" (ikinci
fark) derler. Zîrâ bu saâdetlinin (mübarek kişinin) nazarında
(görüşünde) Hakk'ın vücûdu (varlığı) halkın vücûduna (yaratılmışların
varlığına) ve halkın vücûdu (yaratılmışların varlığı) dahi (da) Hakk'ın
vücûduna (varlığına) hicâb (perde) olmaz. Ve bu nazar (bakış) ile dahi
(de) "ahadiyyet" zâil (devam edemez, ortadan kalkmış) olur. Zîrâ
“nazarte-hû" (sen ona baktın) daki "tâ-i hitâb" (“sen” hitabı), "manzûr"
olan (kendisine bakılan durumdaki) Hakk'ın aynı değildir, gayrıdır.
(başkasıdır) Çünkü "sen" dediğimiz vakitte, senin vücûd-ı mukayyedin
(sınırlı varlığın); ve "O" dediğimiz vakit de Hakk'ın vücûdu (varlığı) sâbit
(kast edilmiş, belirtilmiş) olur; ve bundan dahi (da) ikilik zuhûr eder.
(ortaya çıkar) Ve "nâzır" (bakan) ile "manzûr"dan (bakılandan) ibâret
bulunan iki şeyin iktizâ eylediği (gerektirdiği) nisbetin (bir bağıntının)
vücûdu (varlığı) lâzım gelir; ve "nâzır" (bakan) ile "manzûr" (bakılan)
arasında muğâyeret (gayrılık, başkalık) sâbit (kesin) olunca, ahadiyyet
(“tek”lik) dahi (de) zâil (devam edemez, ortadan kalkmış) olur; çünkü
ahadiyyette (“tek”likde) nisebin (bağıntıların) kâffesi (tamamı)
muzmâhildir. (yıkılmış, yok hükmündedir)(“Tek”likte şeyler yoktur ki
aralarında herhangi bir bağıntı olabilsin.)
Ve eğerçi Hak kendi nefsiyle, kendi nefsinin gayrını görmedi;
halbuki bu vasıfta nâzır ve manzûrun Hak olduğu ma'lûmdur. (12)
Hakk’ın kendisiyle, kendinden başkasını görmediğ durumda da,
“bakan” ve “bakılan” olarak vasıflananın her ikisinin de Hakk olduğu
bilinmesine rağmen, (vasıfların varlığından dolayı) “mutlak ahadiyet”
yani “tek”lik ortadan kalkar. (12)
Bâlâda, (yukarıda) senin Hakk'a seninle olan nazarın (bakışın) ile,
senin O'na O'nunla ve seninle olan nazarın (bakışın) zikredilmiş
(anlatılmış) idi. Bu iki türlü olan nazarda (bakışta) dahi (da) Hak, kendi
nefsiyle (kendisi ile), kendi nefsinden (kendisinden) gayrisini (başkasını)
görmez. Halbuki Hak bu vasıfta, ya'nî senin vücûdun (varlığın) ile ve
kendi vücûdu (varlığı) ile nâzır oldukda (baktığında) hem nâzır (bakan)
ve hem de manzûrdur (bakılandır). Velâkin (ancak) nâzıriyyet (gören
olma) ve manzûriyyet (görülen olma) nisbetiyle (bağıntılarıyla, sıfatlar
sebebiyle) ahadiyyet zâil (“tek”lik devam edemez, ortadan kalkmış)
olur. Ve nâzıriyyet (gören olma) ve manzûriyyetle (görülen olma ile)
tecellîde (açığa çıkıp görünür olmak için) ise nisebin (bağıntıların,
sıfatların, kıyas edilen şeylerin) vücûdu (varlığı) lâzımdır:
İmdi marzînin mutlaka marzî olması sahîh olmaz. Ancak onda,
onunla zâhir olan her şey, râzînin fiilinden olduğu vakit, marzînin
mutlaka marzî olması sahîh olur. (13)
Şimdi Rabb’i hâs’ı tarafından beğenilip kendisinden râzı
olunanın, mutlak olarak yâni kendisinin, diğer tüm Rabb’ler
tarafından da beğenilmesi ve râzı olunmuş olması söz konusu
değildir. Meğer ki, râzi’nin (rabb’lerin hepsini kendinde toplamış
olanın, rabbü’l mutlak’ın, rabbü’l-erbâb’ın) fiillerinin kendisinde ve
kendisinden açığa çıkması için, bir istidatı yani kabiliyeti olsun. İşte o
zaman, râzı olunan, kendisinden mutlak olarak yani tüm Rabb’ler
tarafından râzı olunmuş olur. (13)
Bu cümle bâlâda tezbîr (daha önce yukarıda yazılmış) olunan
"Her bir mevcûd rubûbiyyeti ancak külden (esma ve sıfatlar
“bütün”ünden) aldı, vâhidden (tek birinden) almadı; binâenaleyh
(bundan dolayı) ona külden (esma ve sıfatlar “bütün”ünden,
topluluğundan) ancak ona münâsib (uygun) olan şey müteayyen (tâyin
edilmiş) oldu" cümlesinin mâba'didir; (devamıdır, geri kalanıdır) ve o
cümleye merbûttur. (bağlanmıştır) Ve bu iki cümle arasındaki beyânât,
(anlatılanlar) ahadiyyette (“tek”likte, lâ taayyün mertebesinde) tecellî
(açığa çıkıp görünme, herhangi bir oluşum) olmadığını îzâh (açıklamak)
için îrâd buyrulmuştur (söylenmiştir). İmdi (buna göre) her bir mevcûd,
mâdemki rubûbiyyeti bir vâhid-i muayyenden (belirli bir isimden)
almayıp, rubûbiyyet-i hâssadan (özel rablıktan) kendisine münâsib
(uygun) şeyi külden, (“bütün”den) ya'nî rubûbiyyet-i mutlakadan
(mutlak, salt, kayıtsız rububiyetten) aldı; ve ta'bîr-i dîğerle (diğer bir
değişle) her mevcûd, mâdemki rubûbiyyeti isti'dâdına (kabiliyetine)
göre "Allah" ism-i câmi'i (toplayıcı, tümel lsmi) tahtında (altında)
bulunan esmânın (isimlerin) birinden aldı; şu halde ancak taht-ı
terbiyesinde (terbiyesi altında) bulunduğu isim indinde (için, göre)
marzî (kendisinden râzı olunan, beğenilen) olur; yoksa mutlakâ (her
durumda) marzî (beğenilen, râzı olunan, kabul gören) olmaz. Çünkü
diğer bir isim indinde (isme göre) marzî (beğenilmiş, râzı olunmuş,
kabul görmüş) değildir; ve her bir ismin mazharı (göründüğü mahal,
yer) dîğerini beğenmez. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s) buyurur.
Beyt:
............... .......................
Tercüme: "Bir yahûdi ile müslüman nizâ' (münakaşa) ediyorlardı.
Öyle ki onların sözlerinden bana gülme geldi. Müslüman hiddetle dedi
ki: Eğer bu hüccetim (delilim) doğru değilse, ilâhî, cehûd (yahudi)
olarak öleyim. Cehûd (yahudi) dedi: Tevrât'a yemin ediyorum, eğer
hilâfım (yalanım) varsa, senin gibi müslüman olayım."
Ve'l-hâsıl (sözün kısası) Rabb-i hâssı (hâs, öz rabbi) olan isim
indinde (tarafından) marzî olan (beğenilen, kabul gören, râzı olınan)
kimse, mutlakâ (her durumda, her isim için) marzî (beğenilmiş, kabul
görmiş, râzı olunmuş) değildir. Ancak marzîde, (beğenilip râzı
olunanda) marzînin (beğenilip râzı olunanın) vücûdu (varlığı) ile zâhir
(açığa çıkıp görünür) olan kâffe-i ef’âl ve ahvâl, (bütün fiiller ve haller)
râzînin (beğenip râzı olmuş olanın, tüm rabblerin) fiili olursa, ya'nî
marzî olan (beğenilip kabul gören, râzı olunan) abdin (kulun kendi) fiili
olmazsa, o vakit o abd (kul) mutlakâ (her durumda, tüm isimlerce)
marzî olur (beğenilip kabul görür, kendisinden râzı olunur). Zîrâ (çünkü)
râzînin (râzı olanın, rabb’lerin tümünün) fiili, kemâliyle (tam olarak)
insân-ı kâmilde zâhir (açığa çıkıp görünür olur) olur. Çünkü insân-ı
kâmil "Allah" ism-i câmi'inin (toplayıcı, tümel ismin) mazharı (açığa
çıktığı görüntü mahalli) olduğundan bu isim tahtında (altında)
müctemi' (cem olmuş, toplanmış) olan kâffe-i esmâ-i ilâhiyyenin (İlahi
isimlerin hepsinin) mazharı (görüntü mahalli, aynası) olmuş olur. Ve
onun Rabb'i, Rabb-i mutlak (sınırsız, kayıtsız, mutlak rabb) ve
Rabbü'l-erbâb (rablerin rabbi) olan "Allah" ism-i câmi'i (toplayıcı, tümel
ismi) olur. Nitekim âyet-i kerîme'de: “e erbâbun müteferrikûne
hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr” (Yûsuf, 12/39) Ya'nî "Erbâb-ı
müteferrika (ayrı ayrı Rabb’lar) mı hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr
(Tek Kahhâr) olan "Allah" mı hayırlıdır?" buyrulur.
"İnsân-ı kâmil" rubûbiyyeti Rabb-i mutlak (kayıtsız, mutlak rab)
olan Allah'dan ahz ettiğinden, (aldığından) onun mazharında (görüntü
mahallinde, suretinde) zâhir olan (açığa çıkıp görünen) kâffe-i ef’âl ve
ahvâl (fiillerin ve hallerin hepsi) mutlakâ (her durumda, tüm ilhi isimler
için) marzî (beğenilip kabul görmüş, kendisinden râzı olunmuş) olur.
Nitekim Hızır (a.s.) sefîneyi (kayığı) deldi ve gulâmı (erkek çocuğunu)
katl eyledi. (öldürdü) Ve bunlar sûret-i zâhirede (görüldüğü şekliyle)
münkerâttan (şeriatin men ettiği, Allah’ın yasak kıldığı şeyler) olmakla,
Mûsâ (a.s.)ın inkârına (karşı çıkmasına, itirâzına) cevâben: “mâ
fealtuhu an emrî” (Kehf, 18/82) Ya'nî: "Ben o işleri kendi nefsimin
emriyle işlemedim" buyurdu. Zîrâ (çünkü): “innen nefse le
emmâretun bis sûı” yânî “Muhakkakki nefs, kesinlikle kötülüğü
emreder” (Yûsuf, 12/53) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince) "Nefis
sû' (kötülük) ile emreder." Fakat Hak emrinde hakîmdir (yaptığı her
işte bir hikmet vardır). Binâenaleyh (bundan dolayı) insân-ı kâmilden
sudûr eden (çıkan) ef’âl, (fiiller) sûret-i zâhirede (şekil olarak
görünüşde) çirkin bile olsa, râzînin (mutlak Rabb’in, rabbü’l-erbâb’ın,
Allah’ın) fiili olduğundan mutlakâ (mutlak olarak, her durumda kısıtsız
olarak) marzî olur (beğenilir ve kabul edilir).
İmdi Hak Teâlâ onu Rabb'i indinde marzî olmasıyla vasf
etmekle, İsmâîl (a.s.) a'yândan kendisinin gayrı üzerine fâzıl oldu. Ve
"Ey nefis, Rabb'ine rücû' eyle!" (Fecr, 89/27-28) denilen her nefs-î
mutmainne de bunun gibidir. (14)
Hak Teâlâ Hz. İsmail (a.s.)’yi, (“Ve o, Rabb’inin indinde râzı
olunmuşlardandı” (Meryem, 19/55)ayeti gereğince) Rabb’i (rabbü’l
rabb, mutlak Rabb) katında marzî olmakla yani beğenilen,
kendisinden râzı olunmuş bir kul olmakla vasıflandırınca, Rabb'leri
katında beğenilen ve kendilerinden râzı olunmuş olan ne kadar a'yân
yani açığa çıkmış suret var ise, onların hepsinden üstün oldu. (Bu
üstünlük Allah'ın Aliyy/üstün, yüksek, yüce isminden kaynaklanır.
Çünkü "Aliyy" Allah'ın Zât isimlerinden biridir. Böyle olunca Hz. İsmail'in
Rabbi, Rabb-i Mutlak'tır ve bizzat Allah'ın terbiyesi altındadır. Bu
nedenle beğenildi ve diğer varlıklardan üstün tutuldu.) Ve "Ey mutmain
(tatmin) olan nefs! râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabb’ibe dön!"
(Fecr, 89/27-28) ayetinde hitab edilen her mutmain yani tatmin
olmuş nefis (nefs-i mutmain mertebesindeki nefs) de bunun gibidir.
(14)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî İsmâîl (a.s.) Rab'leri indinde (kendi Rabb’lerince) marzî olan
(beğenilen, kendilerinden râzı olunmuş olan) ne kadar a'yân (açığa
çıkmış suret) var ise, onların cümlesinden (hepsinden) efdal (âla, üstün)
oldu. Çünkü Hak Teâlâ onu: “ve kâne inde rabbihî mardıyyâ” yânî “Ve
o, Rabb’inin indinde râzı olunmuşlardandı” (Meryem, 19/55) âyet-i
kerîmesinde marzî (beğenilen, kendisinden râzı olunan) olmakla vasf
eyledi. (vasıflandırdı) Ve İsmâîl (a.s.), Hak Teâlâ Hazretlerinin her şeye
halkını (yaradılışının gereğini), ya'nî isti'dâdıyla (kabiliyeti vasıtasıyla)
taleb ettiği (istediği) hakkını, i'tâ eylediğine (verdiğine) muttali' (vakıf)
oldu. Bu ıttılâ' (vakıf oluş, bilme ve haberdar olma) ise kazâ ve kader
sırrına ilimdir. Ve kazâ ve kader sırrına ıttılâ' (vakıf oluş, bilme ve
haberdar olma) dahi (da), insân-ı kâmilin hâlidir (ait bir durumdur). Ve
insân-ı kâmil Rabb-i mutlakın (kayıtsız, mutlak Rabbin) terbiyesi
tahtındadır; (altındadır) ve ism-i zâtın (Zât isminin) mazharıdır.
(görünme mahallidir) Nitekim İsmâîl (a.s.) dahi (da): “ve cealnâ lehüm
lisâne sıdkın aliyyâ” yânî “ve onları lisânda sâdık ve aliyy kıldık”
(Meryem, 19/50) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere ism-i zât
(Zât’ın ismi) olan ism-i Aliyy'in (Aliyy isminin) mazharıdır. (görüntü
yeridir) Binâenaleyh (bundan dolayı) o mutlaka marzîdir (mutlak olarak
yani tüm Rabb’lerce beğenilen ve kendisinden râzı olunmuş olandır); ve
sâir (diğer) a'yân (açığa çıkmış suretler) ise Rabb-i hâsları (kendi hâs
Rabb’ları) indinde (katında) marzîdir (beğenilip râzı olunanlardır). Bu
sûrette (şekilde) İsmâîl (a.s.) kendisinin gayrı olan (haricindeki diğer)
a'yân (açığa çıkmışt suretler) üzerine fâzıl (faziletli ve üstün) olur. Ve
“Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh, İrciî ilâ rabbiki râdıyeten
mardıyyeh, Fedhulî fî ibâdî, Vedhulî cennetî.” Yânî “Ey mutmain olan
nefs!, râzı olarak ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön!, O zaman,
seçkin kullarımın arasına katıl. Ve cennetime dâhil ol.” (Fecr,
89/27-30) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu (bildirildiği) vech (yön)
ile her bir nefs-i mutmainne (mutmain olmuş nefs) dahi (de), İsmâîl
(a.s.) gibi marzîdir. (beğenilen, râzı olunmuş nefs’dir) Çünkü "emmâre"
(emredici zorlayıcı, hayvani nefs) değildir ki, ef’âli (fiillerini) kendisine
isnâd (dayandırmak, maletmek) ile da'vâya (iddiaya) kıyâm etsin;
(kalkışsın) ve "levvâme" (pişmanlık duyan, kınayan nefs) değildir ki,
kezâlik (böylece) ef’âli (fiilleri) kendine muzâf kılarak (bağlıyarak)
kendini levm etsin? (kınasın) (Burada, 1-Nefs-i Emmare: zorlayıcı,
emredici, hayvani nefs, 2-Nefs-i Levvame: Kendisini levmeden, kınayan
nefis, 3-Nefs-i Mülhime: İlham alan nefis, 4-Nefs-i Mütmainne: Tatmin,
emin olmuş nefis, 5-Nefs-i Raziyye: Razı olmuş nefis, 6-Nefs-i Marziyye:
Razı olunmuş nefs, 7-Nefs-i Kamile veya safiye: Kemale ermiş nefis.
şeklindeki tassavvuf ehlince kabul görmekte olan sınıflandırmadan
bahsedilmekte.. N.Koçer) O, mevt-i ihtiyârî (ölmeden evvel ölmek, iradi
ölüm) ile cemî'-i ef’âlinden (bütün fiillerinden) fânî (geçmiş, yok) olmuş
ve kendisinde ef’âl (fiillerini) isnâd edecek (dayandıracak) bir vücûd
(varlık) görememiştir. Onun için o nefse gerek mevt-i ihtiyârî (iradi,
isteğe bağlı ölüm, ölmeden önce ölmek) ve gerek mevt-i ıztırârî
(mecburi ölüm) indinde (sırasında) "Rabb'ine rücû' eyle!" (dön) hitâbi
vârid oldu. (geldi,) Zîrâ bir kimse nefsinden (kendinden) rücû' edince,
(dönünce, vaz geçince) Hak zuhûr eder. (açığa çıkar) Nitekim âyet-i
kerîmede buyrulur: “câel hakku ve zehekal bâtıl” (İsrâ, 17/81) Ya'ni
"Hak geldi, bâtıl (boş, abes, geçersiz olan) gitti."
Şurası da hafi (kapalı, gizli) kalmasın ki, her nefs-i mutmainnenin
(mutmain olmuş nefsin) marzıyye (beğenilmiş, râzı olunmuş) olması,
Rabb-i hâsı (kendi hâs Rabbi) indinde (tarafından) marzıyye
(beğenilmiş, kendisinden râzı olunmuş) olmasıdır. Hattâ İsmâîl (a.s.)
dahi (da), Rabb-i hâsı (kendi hâs Rabbi) indinde (tarafından) marzî
(beğenilmiş, râzı olunmuş) olmakla bir vech (yön) ile marzî-i
mukayyeddir; (sınırlı, kayıtlı beğenilen, râzı olunan durumundadır) ve
ikinci vech (yön) ile marzî-i mutlaktır (kayıtsız beğenilen, râzı
olunandır).
Birinci vecih (yönü) budur (şudur) ki, İsmâîl (a.s.), insân-ı kâmil
olduğundan rubûbiyyet-i mutlakayı (kayıtsız, salt rububiyetin)
mutazammın olan (içerdiği, barındırdığı) cemî'-i rubûbiyyâtın (bütün
rububiyetlerin) mazhariyyetindedir (görüntü yeri, muhatabı
durumundadır) Ve rubûbiyyet-i mutlaka (kayıtsız, mutlak rububiyet)
onunla mütehakkık olmuştur. (tahakkuk etmiştir, açığa çıkıp
gerçekleşmiştir)
İkinci vecih (yönü) budur (şudur) ki, ubûdiyyet-i mahza (yalnız,
sırf kulluk) ile muttasıf (vasıflanmış) olduğundan ondân zâhir olan
(açığa çıkan) kâffe-i ef’âl, (fiillerin hepsi) Hakk-ı râzînın (mutlak râzı
olan Hakk’ın) ef'âlidir. (fiilleridir)
İmdi Hak Teâlâ nefs-i mutmainneye, ancak onu da'vet eden
Rabb'ine rücû' etmek ile emr eyledi. Böyle olunca nefis dahi,
"râzıyye" olduğu halde, Rabb'ini külden ârif oldu. İmdi sen "Ey nefis",
bu makam, onların mülkü olması haysiyyetiyle, "Benim ibâdım
zümresine gir!" Şu halde burada zikr olunan "ibâd", Rabb'ini bilen ve
onun üzerine iktisâr eden ve ondan gayrı Rabb'e nazar etmeyen her
abddir. (15)
Şimdi Hak Teâlâ mutmain olmuş (tatmin bulmuş) nefse, sadece
kendisini dâvet eden Rabb'ine dönmesi için emretti. Böyle olunca
nefis de, "râzıyye” yânî râzı olmuş ve olunmuş hâlde, Rabb’ler
topluluğu içinden kendi hâs Rabb'ini bilmiş oldu. Ayetin devamında,
Şimdi sen "Ey nefis", sende gel, bu makamı sahiplenmiş durumdaki
(makam ve dereceleri makam-ı ubûdiyet-i hâssa-i hâlisa yani seçkinlere
hâs kulluk makamı olan), "Benim seçkin kullarımın arasına katıl!"
(Fecr, 89/27-30). Şu halde burada bahsedilen "seçkin kullar", kendi
Rabb'lerini bilen onunla yetininip sadece ona bağlı olan ve ondan
başka bir Rabb'e bakmayan her kuldur. (15)
Ya'nî Hak, nefs-i mutmainneye, (mutmain, tatmin ve emin olmuş
nefse) kendisini çağıran Rabb-i hâssına (hâs, öz Rabbına) rücû ile
(kendisinden vaz geçerek ona yönelmesi için) emr etti. O da bu Rabb-i
hâssını, (hâs, kendisine tahjsis edilmiş Rabbını) sâir (diğer) erbâb-ı
hassadan, (hâs Rablardan) ya'nî esmâdan (İlahi isimlerden) temyîz
edip, (ayırarak) O'nun da'vetinden (O’nu davetinden) râzı olduğu halde
(râzı bir hakde) ârif (O’nu bildi, O’ndan haberdâr) oldu; ve O'nun
da'vetine icâbet eyledi (karşolık verdi, katıldı). Ve Hak, rücû' (dönüş,
yöneliş) ile berâber bu makâm-ı rızâ (rıza makamının) onların mülkü
olması hasebiyle (sebebiyle), nefs-i mutmainne (tatmin ve emin,
mutmain olmuş nefs) sâhibleri olan ibâdının zümresine (seçkin
kullarının bulunduğu topluluğa) duhûlünü (dahil olmasını, girmesini) de
emr eyledi; ve “Fedhulî fî ibâdî” yânî “Kullarım arasına dâhil ol!”
(Fecr, 89/29) âyet-i kerîmesindeki ibâd, (seçkin kullar) hangi ismin
taht-ı terbiyesinde (terbiyesi altında) olduğunu bilip onun üzere iktisâr
ederek (ona bağlı kalıp onunla yetinen), onun gayri (ondan başkası)
olan erbâb-ı hâssaya (diğer hâs Rabb’lara) bakmayan her bir abddir
(kuldur).
Ve "Ey nefs-i mutmainne, benim cennetime gir" ki, benim
setrim onun iledir. Halbuki benim cennetim senden gayri değildir.
Zîrâ sen, zâtın ile beni setr edersin. (16)
Ve "Ey mutmain olmuş nefs, benim cennetime gir" (Fecr, 89/27
30) ki, ben onun ile örtünürüm. (Seçkin kul’un cenneti, kendi mânâ ve
hakikatidir. Seçkin kul, kendi hakikatine girerse, ancak orada Hakk'ı
bulur ve O'nu seyreder.) Oysa benim cennetim senin dışında, senden
ayrı, bir başkası değildir. Çünkü sen, zâtın ile beni örtersin, gizlersin.
(16)
Cennet, lügatte "Eşcâr-ı kesîresinin (sık ağaçların) zılleriyle
(gölgeleriyle) örtülmüş olan arz"a (yere) derler. "Setr" (örtme)
ma'nâsına olan "cenn"den me'hûzdur. (türetilmiştir) Ve ulemâ-i zâhirin
(zahir alimlerin) ıstılâhında (deyimlerinde) "Dâr-ı âhiretin (âhiret
yurdunun) makâmât-ı nüzhetinden (ferah, rahat konaklardan) ve
mevâtın-ı mahbûbesinden (sevilen arzu edilen yerlerden) ibâretdir" ki,
onlar da "cennet-i a'mâl ve ef’âl"dir. (amel ve fiiller cennetidir) Fakat
ârifîn indinde (âriflere göre) bunlardan gayrı (başka) cennetler de
vardır ki, onlar "cennâtü's-sıfât" (sıfat cennetleri) ve "cennâtü'z-zât"tır
(zât cennetleridir). Cennât-ı sıfât, (sıfat cennetleri) erbâb-ı kemâlin
(kemal sahiplerinin) sıfâtıyla (sıfatlarıyla) ittisâf (sıfatlanmak) ve ahlâk-ı
ilâhiyye (ilahi ahlak) ile tahalluktur. (ahlaklanmakdır) Ve bunun da bir
takım merâtibi (mertebeleri) vardır. Cennât-ı zât, (zat cennetleri)
ârifinden (ârif kişilerden) Rabb'in zuhûru (açığa çıkması) ve onların
üzerinde bürûzu (onların üzerinde görünür, aşikâr olması) ve Rab'leri
indinde (katında) onların istitârıdır. (örtünmesidir) Abd (kul) için olan
bu cennetlere mukâbil, (karşılık) Hak için de cennetler vardır. Buna
binâen (dayanarak) Hak Teâlâ: “Vedhulî cennetî” (Fecr;' 89/30): Ya'nî:
"Cennetime gir!" buyurur; ve cenneti, Zât-ı ecell ve a'lâsına (en yüksek
ve en yüce olan Zât’ına) izâfe eder. (bağlı, ait kılar)
Cennât-ı ilâhiyyeden (ilahi cennetlerden) birincisi; "a'yân-ı sâbite
(ilmi suretler) cennetleri"dir. Zîrâ Hak onunla örtünür; ve a'yân-ı sâbite
(ilmi suretlerin) örtülerinin arkasından zâtını zâtı ile müşâhede eder.
(seyreder)
İkincisi; ne melek-i mukarrebin, (Allah’a yakın, büyük meleklerin)
ne de gayrilerinin (diğerlerinin) muttali' olamıyacağı (bilip
anlayamayacağı) haysiyyetle (derecede) ervâhda (ruhlarda) istitârıdır.
(örtünmesidir)
Üçüncüsü; ağyârın (kendi dışındakilerin) vâkıf olamıyacağı (bilip
anlayamayacağı) haysiyyetle (şekilde, derecede) perde arkasından
âlemlerini müşâhede etmek (görmek, seyretmek) için, âlem-i
şehâdette (şahitlik âleminde, dünyada) ekvân (varlıklar) ile istitârıdır.
(örtünmesidir)
İmdi (buna göre) huzûzât-ı nefsâniyyesinden (nefsinin arzu ve
isteklerinden, hazlarından) fânî (geçmiş) olan ârife "Benim cennetime
gir!" denilince o ârif bu sözden, "zâtına ve "ayn"ına (suretine) ve
hakîkatınâ gir ki, onda Ben'i bulasın; ve onunla Ben'i müşâhede edesin"
(göresin) ma'nâsını anlar. Zîrâ Onun matlûbu (arzu ettiği) cemâl-i
Hak'tır. (Hakk’ın yüzüdür) Ârif olmayan kimse ise bu hitâbdan yenilip
içilecek ve hûrîlerle zevk edilecek, ve'l hâsıl (sözün kısası) bu gibi
huzûzât-ı nefsâniyye (nefsani arzuları) ile iştigâl (meşgul) olunacak
mahalle (yere) duhûlü (dahil olmayı) anlar. Nitekim Şeyh (r.a.) Hak
cânibinden (tarafından) tercümân olarak "Benim cennetim senden
gayri değildir; zîrâ sen zâtınla beni örtersin" buyurur. Ya'nî sen zâtınla
ve sıfâtınla (sıfatlarınla) ve ef’âlin (fiillerin) ile zâtıma, sıfâtıma
(sıfatlarıma) ve ef’âlime (fiillerime) vikâye (muhafaza edici ve koruyucu
olursun, onlara sahip çıkarsın), ya'nî siper olursun demektir. Ve abdin
(kulun) nefsini Rabb'ine siper etmesi hakkındaki izâhât (açıklama)
Fass-ı İbrahimî'de (İbrahim bölümünde) mezkûrdür; (geçmiştir) oraya
mürâcaat buyrulsun. (başvurulsun)
İmdi Ben bilinmem, illâ senin ile; nitekim tahkîkan sen mevcûd
olmazsın, illâ Ben'im ile. Böyle olunca seni bilen kimse, Ben'i bildi.
Halbuki Ben bilinmem, sen de bilinmezsin. (17)
Nasıl ki senin varoluşun Benim sayemde ise; Ben’im bilinmem
de ancak senin vasıtan ile mümkün olur. Şu hâlde, seni bilen kimse,
Beni bilmiş olur. (Çünkü senin hakikatin Benim.) Oysa Ben bilinemem,
dolayısıyla sen de bilinemezsin. (17) (Benim zâtımın hakîkatini hiç
kimse bilemez. Dolayısıyla senin hakikatin de bilinmez)
Ya'nî ekvânda (varlıklarda) Ben'im zuhûrum, (açığa çıkışım)
ancak senin iledir. Zîrâ (çünkü) sen Ben'im zâtımın mir'âtı (aynası) ve
sıfâtımın (sıfatlarımın) meclâsı (göründüğü yer) ve tasarrufâtımın
(icraatımın ve hükümranlığımın) mahallisin. Nitekim sen dahi (de),
ancak Ben'im ile mevcûdsun. Zîrâ (çünkü) senin senliğin ademden
(yokluktan) başka bir şey değildir. Belki Ben kendi vücûdumdan
(varlığımdan) sana bir izâfi vücûd (göreceli varlık) verdim de, senin
senliğin bu sâyede zâhir oldu. (ortaya çıktı) Böyle olunca, hakkıyla seni
bilen kimse Ben'i bildi; çünkü senin hakîkatin Ben'im. Halbuki benim
hakîkatimi ve zâtımın künhünü (aslını) hiçbir kimsenin bilmesi mümkün
değildir. Binâenaleyh (bundan dolayı) sen dahi (de) hakîkatinle ma'rûf
(bilinir) olamazsın. Bu hitâb, "insân-ı kâmil" olan Şeyh (r.a)’in
bâtınından (özünden, ruhundan) zâhirinedir. (dışanadır) Zîrâ insân-ı
kâmilin vücûdu (varlığı) Hakk'ın vücûduna (varlığına) mazhar-ı küldür;
(bütünüyle görünme yeridir) ve Hak, suyun buzda ihtifâsı (gizlenmesi)
gibi, onda muhtefîdir. (gizlenmiştir)
Rubâî-i Hazret-i Mevlânâ:
.................. .....................
.................. .....................
Tercüme: "Ey Hoten'e mensûb (Hoten şehrine mensup) olan
nigâr! (güzel yüzlü sevgili) Ben seninle öyleyim ki, acabâ ben sen
miyim, yoksa sen ben misin? diye galat (yanılgı) içindeyim. Ben ben
değilim, sen de sen değilsin. Sen, ben de değilsin. Hem ben benim; ve
hem sen sensin; hem de sen bensin."
Şu halde sen Rabb'in cennetine girdiğin vakit, "nefs"ine dâhil
olursun. (18)
Demek ki sen Rabb'inin cennetine girdiğin zaman, gerçekte
kendi "nefs"ine girmiş olursun. (18)
Ya'nî birer Rab (terbiye ve idare edici) olan esmâ-i ilâhiyyeden
(ilahi isimlerden) birisi, nâsıyesinden (alnından) tutup çektiği
bendesine (kölesine, kuluna) “Fedhulî fî ibâdî” yânî “Kullarım arasına
dâhil ol!” (Fecr, 89/28) kavliyle (sözleriyle) nidâ (seslenerek) ve
cennetine duhûl ile (gir diye) emr etse, o bende-i ârif (ârif kul) kendi
nefsine dâhil olur. (girer) Çünkü ârif Rabb-i hâssı (kendi öz rabbi) olan o
ismin cenneti (cennetinin) kendi "nefs"i olduğunu ve kendisi o Rabb'in
(ilahi ismin) mazharı (görüntü yeri) ve meclâsı (aynası) ve arş-ı
müsevvâsı (şekillendirip düzenlediği arşı) bulunduğunu bilir. Bu sûrette
(bu durumda, şekilde) Rab abdini (kulunu) ve abd (kul) dahi (da)
Rabb'ini sever. Biri râzî, diğeri de marzîdir. (râzı olunandır)
Rabb'ini tanıdığın hînde, Rabb'ine ma'rifetin sebebiyle, kendi
nefsini bildiğin ma'rifetin gayrı olarak, diğer bir ma'rifet ile tanırsın.
Bu sûrette sen iki ma'rifet sâhibi olursun. Birisi, senin nefsin
haysiyyetiyle Rabb'in ma'rifetidir; diğeri, nefsin haysiyyetiyle değil,
Rabb'in haysiyyetiyle, Rabb'in ma'rifeti sebebiyle, nefsin ma'rifetidir.
(19)
Rabb’inin cennetine yani kendi nefsine girerek Rabb’ini ve
nefsini tanıyışın, daha önce “nefsini bilerek rabb’ni bilmiş olduğun”
tanıyıştan daha farklı bir tanıma ve bilişdir. Bu durumda sen iki çeşit
tanıma ve biliş sahibi olursun. Birisi senin nefsine dayanarak, nefsin
yönünden Rabb’in bilinişidir, diğeri ise nefsin değil Rabb’in itibari ile
yani sende ve senden açığa çıkanın Rabb’in olduğunu bilmen ve bu
bilişle nefsini ve Rabb’ini tanımandır. (19)
(Birinci bilme, insanın nefsini bilme yoluyla Hakk’ı bilmesi; ikincisi
ise, insanın Hakk’ın tecelligâhı olan kendi nefsini tanıması yoluyla
Hakk’ı bilmesidir. Birinci de insan nefsini sadece “halk” olarak tanırken
ikinci de ise onu “halk” ve “Hakk” olarak tanır)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî Rabb'in cennetine girdiğin vakit, nefsine ve zâtına dâhil olur
ve Hakk'ın envârından (nurlarından) ve zâtından, o nefsinde olan şeyi
ve esrârı (sırları) müşâhede edersin. (görürsün) Ve bu sûrette (şekilde)
nefsini ikinci bir tanıyış ile tanırsın ki, bu ma'rifet (bilme ve tanıma, ârif
oluş, ilim) nefsini tanıdığın ma'rifetin (bilme ve tanımadan, ârif
oluşdan, ilimden) gayrıdır (başkadır). Ya'nî bundan evvel nefsini bilmiş
ve bu bilme sebebiyle Rabb'ini tanımış idin. Bu def’a Rabb'in cennete
(cennetine) girip kendi nefsine dâhil olmakla, nefsin hakkında ikinci bir
ma'rifet (biliş) hâsıl olur ki, bu da evvelki ma'rifetten (bilişten) başkadır.
Ve bu ikinci ma'rifetin (bilişin) husûlü (oluşması) hîninde, (sırasında)
Rabb'ine ma'rifetin (ârif olman) sebebiyle nefsini tanımış olursun; ve
bi'n-netîce (sonuç olarak) sende iki ma'rifet (biliş) husûle gelir. Çünkü
evvelce nefsini bilmiş ve ondan sonra Rabb'ini tanımış idin. Ve bu
ma'rifette (bilişle) sen kendinin âciz, fakîr, menba’-ı nakâis ve şürûr
(noksanlıklar ve kötülüklerin kaynağı) olup, sendeki kemâlâtın âriyet
(ödünç bir şey) olduğunu; ve Rabb'inin Kâdir (kudret ve güç sahibi),
Ganî (zengin vehiç bir şeye ihtiyacı olmayan), ma'den-i kemâlât ve
hayrât (hayırların ve kemâlâtın kaynağı) olup, kemâlât-ı zâtiyye (zati
kemâlât) sâhibi bulunduğunu anlamış idin. Velâkin Rabb'ini ve
mezâhirde (görüntü mahallerinde) onun zuhûrâtını (açığa çıkışlarını ve
görünümlerini) bildiğin vakit, bu biliş ile tekrâr nefsinin ma'rifetine
(nefsini, kendini bilip tanımaya) rücû' (geri döner) ve teveccüh edersen,
(yönelirsen) sende ikinci bir ma'rifet (biliş ve tanıma) daha peydâ olur
(açığa çıkar) ki, bu ma'rifet evvelkinden etemm (daha tam ve kusursuz)
ve ekmeldir (mükemmeldir). Çünkü bu def’a, nefsinin mezâhir-i
Hak'tan (Hakk’ın, görünme yerlerinden, aynalarından) bir mazhar
(görünme yeri, ayna) olduğunu bilmiş olursun. Nitekim (s.a.v.)
Efendimiz'e "Rabb'ini ne ile bildin!" diye suâl olundukda
(sorulduğunda) "Eşyâyı (hakikatleri) Allah ile bildim" buyurdular.
İmdi (buna göre) sende husûle gelen (oluşan) iki ma'rifetten
(bilişten) birisi, nefsin cihetinden (yönünden, tarafından) Rabb'ini ve
nefsini bilmektir; ve diğeri nefsin cihetinden (tarafından) değil, Rabb'in
cihetinden, (yönünden, tarafından) Rabb'ini ve nefsini bilmektir.
(Şerh-i Dâvûd-ı Kayserî).
Beyt:
Sen abdsin ve sen Rab'sin;
o kimse için ki, onun için onda sen abdsin. (20)
Beyt:
Sen hem kulsun, hem de Rab;
Rabsin, sendedir çünkü kulu olduğun isim. (20)
Ya'nî ey iki ma'rifet sâhibi olan ârif! Birinci ma'rifetin (bilişin)
cihetinden (yönünden) sen abdsin; (kulsun) zîrâ o ma'rifet (biliş)
sebebiyle nefs-i vehmîni (var sandığın nefsini) bilip, ba'dehû (daha
sonra) Rabb-i muhakkakını (gerçek sahibini, Rabb’ini) anladın; ve eseri
bildin, müessiri (eserin sahibini) tanıdın. Ve kezâ (aynı şekilde) sen,
ikinci ma'rifetin (bilişin) cihetinden (yönünden) Rab'sın. Zîrâ bu ma'rifet
(biliş) sebebiyle nefsinin hakîkatını bildin; ve senin üzerindeki
Kayyûm'u (sayesinde kaim olduğun şeyi, seni ayakta tutanı) tanıdın; ve
Hakk'ı anladın. Bu halde sen, rüsûmun (resmin, şeklin, görünüşün) ile
abdsin; (kulsun) ve rüsûmsuz (resmin, şeklin görünüşün olmadan)
Rabsin. Ve sen, seninle abdsin; (kulsun) ve sensiz Rab'sın. Ve sen onun
vücûdunda (varlığında) mâhiyyet-i ma'dûmen (yok hükmündeki
içeriğin) ile zâhirsin; (meydandasın) ve bu vücûdunda (varlığında) zâhir
(aşıkar, görünür) olduğun Rabb-i hâssın (kendi öz rabbin) için abdsin
(kulsun); zîrâ senin üzerinde o ism-i hâssın (sana hâs olan o İlahi ismin)
saltanatı (hükümdarlığı) zâhirdir (açıkça görülür). Ve sen abdi (kulu)
olduğun bu ism-i hâs (sana hâs İlahi isim) için Rab'sin. Zîrâ O'nun
vücûdunda (varlığında) o ismin ahkâmını (hükümlerini) kabûl ve ızhâr
edersin; (açığa çıkarırsın) ve bu sûretle (şekilde) onun üzerinde de
senin saltanatın (hükümdarlığın) zâhir olur. (açığa çıkar ve görülür)
Bu ifâdâtın (ifadelerin) muhtasaran (kısaca) îzâhı budur ki: Sen,
senin üzerine hâkim olan Rabb-i hâs (kendi öz rabbin) için abdsin
(kulsun). Ve onun ahkâmının (hükümlerinin) ve ef’âlinin (fiillerinin)
cereyânı (oluşması, icrası, açığa çıkması) husûsunda sen, o Rabb-i
hâssın (kendi hâs Rabb’inin) taht-ı hüküm ve saltanatında (hükmü ve
idaresi altında) musahharsın; (itaat edicisin, emirlerine amadesin) işte
birinci ma'rifetin (bilişin) iktizâsı (gereği) budur. Ve sen hükmünde
bulunman ile abdi (kulu) olduğun Rabb-i hâssın (kendi öz Rabb’in) için
Rab'sin. Çünkü sen, isti'dâdın (kabliyetin) ile onun üzerine hâkimsin; ve
onun senin üzerine olan hükmü ve fiili, ancak lisân-ı isti'dâdın
(istidadının dili) ile vâki' olan (gerçekleşen) talebine (isteklerine)
müsteniddir (dayanmaktadır). Bu da ikinci ma'rifetin (bilişin)
netîcesidir. Ve'l-hâsıl (kısaca) Allah Teâlâ Zâhir (aşikar, açıkta, görünür)
ve Bâtın'dır; (gizlidir, görünmeyendir) ve ism-i Zâhir ile ism-i Bâtın
(Zâhir ve Bâtın isimleri için) için rubûbiyyet (rablık, terbiye edicilik)
sâbittir (kesinlikle mevcuttur) Zâhir Bâtın'ı ve Bâtın dahi (da) Zâhir'i
terbiye eder. Bâtın'ın Zâhir'i terbiye etmesi, Zâhir üzerinde ahkâm-ı
esmâyı (isimlerin hükümlerini) ızhâr eylemesidir. (açığa çıkarmasıdır)
Ve Zâhir'in Bâtın'ı terbiye etmesi de, ahkâm-ı esmâyı (isimlerin
hükümlerini) kabûl edip, onun zuhûruna (ortaya çıkıp görünmesine)
mazhar (görüntü yeri, ayna) olmasıdır.
İmdi (şu halde) Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu beyitte abd (kul) ile Rabb-i
hâs (kulun kendi hâs Rabb’i) arasındaki nisbeti (ilişkiyi, bağlantıyı)
beyân buyurmuştur. (açıklamıştır) Ve beyt-i âtîde (aşağıdaki beyitte)
ise, abd (kul) ile Rabbü'l-erbâb (Rablerin Rabbi) arasındaki nisbet (ilişki,
bağlantı) beyân olunur. (açıklanır)
Ve sen Rab'sin;
ve sen, hitâbda onun için ahid sâbit olan Rab için abdsin. (21)
Ve sen Rab'sın;
ve sen, kulusun hitabda sözü olan Rabb’in. (21)
(Davud Kayseri “hitapta sözü olan” ifadesiyle ruhlar âleminde "E lestu
birabbikum yâni Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 7/172)
sorusuna atıf olduğunu bildirir.)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî sen, sende zâhir (aşikar olan, açığa çıkmış görünür) olan
"hüviyyet" (hakikatın, mahiyetin) i'tibâriyle (dolayısıyla) Rab'sin. Ve
sen “e lestu birabbikum“ yânî “Ben sizin Rabb’iniz değilmiyim?”
(A'râf, 7/172) hitâbında kendisi için ahid (kendisi ile yapılmış bir
anlaşmanın) sâbit (olduğu kesin) olan Rabb'in için, taayyünün
(oluşumun, suretin) ve takayyüdün (kayıtlanışın) i'tibâriyle
(bakımından) abdsin (kulsun). Ve abd (kul) ile Rab arasındaki ahd-i küllî
ve cüz'î-i sâbıkı (geçmişte verilen sözün, edilen yeminin, genelherkes
için olan ve özel daha dar kapsamlı kısımlarını) bilmek lâzımdır. "Ahd-i
küllî (tümel, genel içinolan sözleşme, yemin) budur (şudur) ki, ism-i
câmi'-i ilâhî (İlahi tümel isim, Allah) ile ibâd (kullar) arasında vâki'dir.
(gerçekleşmiştir) Ve "ahd-i cüz'î" (özel,, kısmi sözleşme, yemin) ise
esmâdan (isimlerden) her biriyle abdleri (kulları) arasındaki ahiddir.
(sözleşme, yemindir) İmdi (buna göre) herkes Allâh'ın kuludur; fakat
her bir abd (kul) esmâ-i hâkime (kendinde hakim olan, hükmeden isim)
cihetinden (yönünden, yönüyle) Hakk'a tapar.
İmdi her bir akîde ki, bir şahıs onun üzerine sâbittir,
o akidenin gayrı akdi olan kimse, o akîdeyi hall eder. (22)
Herkesin bir inancı var bağlandığı,
Reddeder onu başka inancın bağlısı. (22)
(inançların herbiri o kimse ile Rabb-i Hâs'sı arasındaki yeminidir,
sözleşmedir. Bu nedenle değişik İlâhi isimlerin kontrolü altında
bulunanlar birbirlerinin inançlarını kabul etmezler.)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî herkesin bir i'tikâdı (inancı) vardır. Başka birisinde, kendi
i'tikâdının (inancından) gayrı (başka) olan bir i'tikâd (bir inanç)
gördükde, (gördüğünde) onu ibtâl eder (geçersiz, hükümsüz bırakır).
Zîrâ (çünkü) her bir şahıs esmâ-i ilâhiyyeden (ilahi isimlerden) bir ismin
mazharıdır (görünme yeridir). Binâenaleyh (bundan dolayı) o ismin
hükmü îcâbınca (gereğince) bir itikâd-ı mahsûs (kendine mahsus bir
inanç) sâhibidir. Ve bu sebeble diğer akâid (inanç) erbâbından
(sahiplerinden) mütemeyyizdir (ayrılmıştır). Ve bu itikâd (inanç) o
kimse ile Rabb-i hâssı (kendi öz Rabb’i) arasındaki ahdidir
(sözleşmesidir, yeminidir). Bundan nâşî (dolayı) esmâ-i muhtelifenin
(çeşitli isimlerin) taht-ı te'sîrinde (tesirleri altında) olarak yekdîğerine
(birbirlerine göre) i'tikâdları (inançları) muhâlif (karşıt, aykırı) olan
kimselerden her biri, diğerini (diğerinin inancını) red (kabul etmez) ve
ibtâl (hükümsüz, geçersiz) eyler.
Böyle olunca, Allah abîdinden râzî oldu. Onlar da marzîlerdir, ve
onların kâffesi O'ndan râzî oldular. Binâenaleyh O da marzîdir. (23)
Böyle olunca, Allah kulundan râzı oldu. Onlar da kendilerinden
râzı olunanlar oldular ve kulların tamamı Allah’dan râzı oldular.
Bunun üzerine O da kendisinden râzı olunan oldu. (23)
Allah, abîdinden (kullarından) râzî oldu; çünkü o abîd (kullar)
Allâh'ın esmâsının (isimlerinin) muktezâlarını (gereklerini) ve ahkâmını
(hükümlerini) ızhâr ettiler (açığa çıkardılar). Meselâ kimi muhîtine
(etrafına) zarar îkâ' etti (verdi), Dârr (elem ve zarar verici şeyleri
yaratan) isminin iktizâsını (gereğini) meydâna koydu; ve kimi halka nef’
(fayda) îrâs eyledi (verdi), Nâfi' (hayır ve fayda verici şeyleri yaratan)
isminin ahkâmını (hükümlerini) ızhâr ettî (açığa çıkardı). Ve Allah ismi
kâffe-i esmâyı (isimlerin hepsini) câmi' olduğundan, (kendinde
topladığından) bu isimlerin her birerlerinin abîdinden (her birinin
kulundan) râzî oldu. Ve bi'n-netîce de (sonuç olarakda) bu abîdin
(kulların) kâffesi (hepsi) Allah indinde (katında) marzî (kendilerinden
râzı olunanlar, beğenilenler) oldular. Diğer taraftan onlara, taleb
ettikleri (istedikleri) vücûd-i aynîyi (suretsel varlıklarını) verdiği ve bu
ketm-i ademde (Yaradılış ve açığa çıkıp görünmeden önceki izâfî
yoklukta) mahfi (gizli) olan onların kemâlâtını (faziletlerini) eydî-i
esmâdan (isimler eliyle) ızhâr eylediği (açığa çıkardığı) için, abîd (kullar)
dahi (da) Allah'dan râzı oldular. Ve bu sebeble de Allah onların indinde
(katında) marzî (kendisinden râzı olunan) oldu.
Suâl: Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de: “ve lâ yerdâ li ıbâdihil
küfra” yânî “Ve O, kulları konusunda küfre razı olmaz” (Zümer,39/7)
buyurmuştur. Halbuki ibâdın (kulların) ba'zıları kâfırdir (küfre düşmüş,
inkar içindedirler). Şu halde Hak onların küfürlerinden râzî olmak
(oluyor olması) lâzım gelir ki, bu da muhâlif-i nass (yorum
gerektirmeyen doğruluğu kesin ve açık ifadeye aykırı) görünür.
Cevâb: Hakk'ın emri ahvâl-i mükellefin (emirlere uymakla
yükümlü olanların halleri) hakkında iki vech (şekil) üzeredir: Birisi
"emr-î teklîfî", (teklif edilen emirler) diğeri "emr-i irâdî"dir (yapılması
istenilen mecburı emirlerdir). Eğer Hak mükellefe (yükümlüye) bir şeyle
emr eder ve o şeyin vukû'una (olmasına) ilm-i ilâhîsi (ilahi ilmi)
bulunduğundan, irâdesi (dilemesi) de taalluk eyler (o yönde oluşur) ve
o mükellef-i me'mûrun (o şeyi yapmakla görevli olanın) ayn-ı sâbitesi
(ilmi sureti) dahi (de) onu iktizâ eder (gerektirir) ise, bu "emr-i irâdî"dir
(iradi, yapılması istenilen mecburi emirdir). Ve eğer Hak, mükellefe
(emirlere uymakla yükümlü olana), vukû'una (olmasına) irâdesi
(dilemesinin) taalluk etmediği (bağlanmadığı, o yönde herhangibir
isteğinin bulunmadığı) ve me'mûrun (emri uygulamakla görevli olanın)
ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) de iktizâ eylemediği (gerektirmediği)
bir şeyle emr ederse; bu da "emr-i teklîfi"dir (teklif edilen emirdir).
İmdi (buna göre) bir abd, (kul) Hakk'ın gönderdiği peygamberin
getirdiği evâmire (emirlere) mutî' olmayıp, (itaat etmeyip) küfr etse ve
onun bu küfrü de ayn-ı sâbitesinin (ilmi suretinin) isti'dâdı (kabiliyeti,
potansiyeli) olsa, Hak "emr-i teklîfi"si (teklif ettiği emri) cihetinden
(yönünden) onun bu küfründen râzî değildir. Fakat ezelde (önceden)
onun isti'dâdıyla (kabiliyeti ile) taleb ettiği (istemiş olduğu şey) küfrün
vukûunu (edilmesini, gerçekleşmesini) irâde ettiği (dilemiş olduğu) için,
"emr-i irâdî" (yapılması istenilen mecburı emirler) cihetinden
(yönünden) Hak ondan râzîdır. Çünkü onun fiili (yaptığı şey) irâde-i
ilâhîye (İlahi iradeye, arzuya) muvâfıktır (uygundur). Bu bahsin
(konunun) tafsîli (geniş açıklaması) Fass-ı Ya'kübî (Yakub bölümü) ile
Fass-ı Uzeyrî'de (Uzeyr bölümünde) geçmiştir. Oraya mürâcaat
olunsun.
İmdi iki hazret, tekâbül-i emsâl gibi, mütekabil oldu. Emsâl ise
ezdâddır. Zîrâ iki misil müctemi' olmazlar; çûnkü mütemeyyiz
olmazlar. Halbuki vücûdda bir şey yoktur, illâ âhardan temeyyüzdür.
(24)
Öyleyse bu iki makam, yani Rablık ve kulluk, benzerleri gibi
birbirine karşılıklı eş oldular. Eşleşenler ise birbirlerine zıttırlar. Eşler
birleşmezler; çünkü o zaman aralarında bir fark kalmaz. Oysa varlık
aleminde hiç bir şey yoktur ki, diğerlerinden ayrışmış ve seçkin
olmasın. (24)
Ya'nî erbâbın (rabların) kâffesini câmi' olan (hepsini kendinde
toplamış olan) hazret-i rubûbiyet (rububiyet makamı) ile abîdin
cümlesini (kulların hepsini) câmi' olan (kendinde toplayan) hazret-i
ubûdiyyet, (kulluk makamı) emsâlin (benzerlerin, eşlerin) yekdiğerine
(birinin diğerine) tekâbülü (karşılık gelmesi) gibi, mütekâbil (biri
diğerinin karşısına gelmiş, karşılıklı) oldu. Çünkü iki hazretten
(makamdan) biri diğerinin indinde (diğerine göre) mütekabilen
(karşılıklı olarak) râzî ve marzî (razı olan ve razı olunan) oldu.
Binâenaleyh (bundan dolayı) her biri karşılıklı râzî ve marzî (razı olan ve
razı olunan) olmakta ve her biri diğerinde hükmünü izhâr eylemekte
(açığa çıkartmakta) emsâle benzerler (benzerleri gibidirler, diğer
eşleşen ismler gibidirler); ve emsâl (eşler) ise ezdâddır (birbirlerine ters,
zıd durumdadırlar). Zîrâ (çünkü) iki misil (eş) müctemi' olmazlar; (bir
araya gelmezleri birlikte olmazlar) ve şâyet (eğer) müctemi' olacak (bir
araya gelecek) olurlar ise biri birinden mütemeyyiz (farklı, seçkin)
olmazlar; ve halbuki vücûdda (varlıkda) mütemeyyiz (farklı, ayrışmış)
olmayan bir şey yoktur. Çünkü esmâ-yı ilâhiyye (İlahi İsimler)
biribirinden mütemeyyizdir. (ayrışmıştır, farklıdır) Ve'l-hâsıl (sözün
kısası) iki misil (eş) cem' olmazlar; (birleşemezler) ve cem' olmayınca da
(bir araya gelemeyince de, birleşemeyince de) yekdîğerine (birbirlerine)
zıd olurlar. İşte bunun için rubûbiyyet (rablık) ve ubûdiyyet (kulluk)
hazretleri, (makamları) ezdâd olan emsâlin (zıdd, karşıt olan eşlerin)
tekâbülü (karşılıklı gelmeleri) gibi, mütekâbil (biri diğerinin karşısına
gelmiş, karşılıklı) oldu.
Vaktâki (ne vakit ki) Şeyh (r.a.) evvelen, (ilk olarak) kesret
(çokluk) i'tibâriyle, (yönünden) emsâl (eşleşmelerin) ve ezdâdın
(karşıtlıkların) vücûdunu (varlığını) isbât etti; (kanıtladı) ba'dehû (daha
sonra) bu iki hazret (makam) arasındaki misliyyet (eşleşme) ve
zıddıyyeti (karşıtlığı) ref’ edip, (kaldırıp) vahdet-i zâtiyyeyi (Zâti tekliği)
ve sonra da vahdet-i arâzıyyeyi (Zâti olmayan tekliği) beyân etmek
(anlatmayı) murâd ederek (isteyetek, amaçlayarak), iki hazreti
(makamı) câmi' olan (kendinde toplamış olan) hakîkat-ı vâhideye (tek
hakikate) işâreten buyurdu ki:
İmdi hakîkat-ı vâhidede misil yoktur. Böyle olunca "vücûd"da
misil yoktur: ve vücûdda zıd da yoktur. Zîrâ "vücûd" hakîkat-ı
vâhidedir. Halbuki bir şey kendi nefsine muzâdd olmaz. (25)
Şimdi, “Tek”in hakikatte bir şey ile eş olması söz konusu
olamaz. Böyle olunca “varlık”da da
herhengi bir eşleşme
olamayacağı gibi karşıtlık da olamaz. Çünkü varlığın hakikati de
“tek”likdir ve bir şey kendi kendisine karşıt olamaz. (25)
Ya'nî "misil" (eş) dediğimiz şey bulunmak (bulunması) için, iki
mevcûd (varlık) lâzımdır; ve bu iki mevcûd (varlık) dahi (da) birbirinin
mugâyiri (karşıtı) olmak icâb eder. Halbuki "vücûd" (varlık) hakîkat-ı
vâhidedir. (tek bir hakikattir) Ve o hakîkat dahi (de) vasf-ı ahadiyyet
(“tek”lik vasfı) üzeredir; tecezzî (cüzlere ayrılma, parçalanma) ve
taaddüd (çoğalma) kabûl etmez. Binâenaleyh (bundan dolayı) vücûdda
(varlıkta) ne misil (eş, benzer) ve ne de zıd yoktur. Eğer olsa idi,
hakîkat-ı vâhide nefsinde (“tek” hakikatın kendisinde) tekessür etmek
(çoğalma) lâzım gelirdi. Meselâ "vâhid" (tek) dediğimiz şeyden
kendisine mümâsil (benzer) bir vâhid (tek) çıkmaz; çünkü kendi
nefsinde tekessür etmez. (çoğalmaz) Ve vâhidden (tekten) kendisine
zıd olan bir şey de çıkmaz. Ve'l-hâsıl (sonuç olarak) o dâimâ vâhiddir
(“tek”tir). Fakat vâhidin (“tek”in) nefsinde (kendisinde) nısıf, (yarım)
sülüs, (üçtebir) rub', (dörttebir) humus (beştebir) ilh.... gibi bir takım
nisbetler (bağıntılar) mündemic (içerilmiş) bulunur; ve muğâyeret
(aykırılık, karşıtlık) ancak bu nisbetler (bağıntılar) arasında görünür. Ve
bu nisbetler (bağıntılar) hakîkat-ı vâhidi (“tek” olan hakikati) ihlâl
etmez (bozmaz); O dâima birdir.
Şiir:
İmdi Hakk'ın gayrı bâkî kalmaz; kâin bâkî olmaz.
Binâenaleyh mevsûl yoktur; bâin dahi yoktur.
Burhân-ı ayân bununla geldi.
Şu halde ben gördüğüm ve muâyene ettiğim vakit iki gözle,
ancak O'nun "ayn"ını görürüm. (26)
Şiir:
Gelip geçici ve ölümlüdür Haktan gayrısı; olmaz mevcudat kalıcı,
Bu durumda eşleşme, birleşme olmadığı gibi ayrışma da yoktur.
Apaçık delliller ki, bunu gösterdi. (yani Hakk’ın dışında bir şey
olmadığı anlaşıldı)
Şu halde mevcudata baktığım zaman iki gözümle,
Sadece O'nun Zât’ıdır, hakikatidir, görünenlerde gördüklerim (her
şeyde görünmekte olan hep O’dur.) (26)
Ya'nî emsâl (eşler) ve ezdâd (karşıtlar) kalkıp "vahdet-i vücud"
(varlığın tekliği) zâhir (görünür ve aşikar) olduğu vakit, ancak (sadece)
Hak bâkî (daimi, geriye) kalır ve âlem fânî (yok) olur; çünkü âlem
kesreti (çokluğu) iktizâ eder (gerektirir). Vahdet-i vücûdun (varlığın
“tek“liği) zuhûrunda (ortaya çıktığında) ise kâin (var olan şeyler), ya'nî
âlem bâkî (daimi) kalmaz. Binâenaleyh (bundan dolayı) hakîkatte
mevsûl (eşleşme) yoktur. Zîrâ (çünkü) mümkin-i mütevehhem
(mümkünlüğü farzedilebilecek bir şey) yoktur ki, mevsûl (eşleşme,
birleşme) bulunsun. Ve yine hakîkatte bâin, ya'nî ayrı yoktur; zîrâ
(çünkü) müteayyin olan (meydana çıkan, görünen) bir şey yoktur ki,
vahdet-i hakîkıyyeden (hakiki “tek’den) mütemeyyiz (farklılaşmış,
ayrışmış) olsun; kesret-i nisebiyyenin (çokluk bağıntılarının) cümlesi
(hepsi) o vahdette (“tek”likte) müstehlektir (bitmiş, tükenmiştir).
Nitekim vâhidin (“tek”in) zâtında mündemic (içerilmiş) olan nısfiyyet
(yarımlık) ve sülüsiyyet (üçtebirlik) ve rub'iyyet (dörttebirlik) vesâire
nisbetleri (bağıntıları) onda muzmâhildir (eriyip, yokluğa karışmıştır).
Ve onların vâhidden (“tek”ten) iftirâkları (ayrışmaları) ve ona ittisâlleri
(bitişmeleri) emr-i nisbîdir (göreceli bir iştir); ve nisbet (görecelik, kıyas)
ise ancak iki şey arasında vâki' olur (yapılabilir). Halbuki hakîkatte
vâhid (“tek“) için ikilik yoktur; binâenaleyh (bundan dolayı) burhân-ı
ayân (apaçık delil) ve keşf (sırrın açılımı) bu zikr olunan (bahsedilen)
şeyle geldi. Ya'nî ayânen (aşıkar, açık olarak) ve keşfen, zâhir (dışta) ve
bâtında, (içte) Hakk'ın gayrı (dışında başka) bir şey olmadığı tebeyyün
etti (belli oldu, anlaşıldı). Böyle olunca ben ayn-ı basarla, ya'nî baş gözü
ile ve ayn-ı basîret ile, ya'nî kalb ve rûh gözüyle, zâhir (dışta) ve bâtında
(içte) mevcûdâtı (var olanları) müşâhede eylediğim (seyrettiğim,
gördüğüm) vakit, ancak Hakk'ın "ayn"ını (hakikatini, tıpkısını, tâ
kenndisini) müşâhede eylerim. (seyrederim, görürüm)
Mesnevî:
................... .....................
................... .....................
Bu, Rabb'inden onun vücûdu olmaktan haşyet eden kimseye
mahsûstur. Zîrâ o, temeyyüzü âlimdir. (27)
Bu, yani daha önce söylediğimiz Rabb’in ve kulun karşılıklı olarak
râzı ve mârzi (razı olan ve olunan) olma durumu Rabb'inden korkan
kimseye özgüdür. Çünkü bu kişi Rabb ve kul arasındaki ayrımı bildiği
için “tek”liği öne sürerek rabb’in varlığı benim varlığımdır veya benim
varlığım rabb’in varlığıdır demekten kaçınır, sakınır. (27)
Bu kelâm (sözler) bâlâda (yukarıda, daha önce) zikr olunan
(bahsedilen) "Allah abîdinden (kulundan) râzî oldu; onlar da marzîlerdir
(kendilerinden razı olunmuşlardır) ilh.. (şeklinde devam eden)" kavlinin
(sözlerinin) tetmîmen (tamamlayan) mâ-ba'didir (sonrasıdır, son
kısmıdır). Arada geçen kelâmlar (sözler) tavzîh (açıklık getirmek) içindir.
Bu halde sûret-i rabt (bağlandığında şekil) böyle (şöyle) olur: Hakk'ın
abîdinden (kulundan) ve abîdin (kulun) Rabb'inden râzı olması ve
onların yekdîğeri (birbirlerine) indinde (göre) marzî bulunması
(kendisinden râzı olunan olmaları), Rabb'inden haşyet eden (korkan,
çekinen) kimseye mahsûstur (özgüdür). Zîrâ (çünkü) Rabb'inden haşyet
eden (korkan, çekinen) abd (kul), Rab ile merbûb (kul) beyninde
(arasında) vâkı (olmuş) olan temeyyüzü (farklılığı, ayrışmayı) bildiği
için, isbât-ı tevhîd edip, (tekliği öne sürüp) Rabb'in vücûdu (varlığı)
benim vücûdumdur (varlığımdır); veyâhut benim vücûdum (varlığım)
Rabb'in vücûdudur (varlığıdır), demekten ictinâb eder. (sakınır, çekinir)
Çünkü rubûbiyyeti (rabb’lığı) ve ubûdiyyeti (kul’luğu) birbirinden
temyiz edip, (ayırıp) her birisinin hakkına riâyet etmek (saygı duyup
uymak, korumak) îcâb-ı edebdir (edebin gereğidir); ve ubûdiyyetin
(kulluğun) iktizâsı da (gerektirdiği de) budur. Ve mâdem ki ilm-i
temeyyüz (ayırd edici malumat, bilgi) mevcûddur, ne Mevlâ abd (kul)
olur; ve ne de abd (kul) Mevlâ olur. Eğer bu ilim ile berâber îcâbât-ı
merâtibe (mertebelerin gereğine) riâyet olunmazsa (saygı duyulup
uyulmaz ise) ilhâd (dinden çıkma) ve zendeka (zındıklık, dinsizlik,
imansızlık, kafirlik) olur.
Beyt:
................ ....................
................... .................
Tercüme: "Vücûdun (varlığın) her mertebesinin bir hükmü
vardır. Eğer merâtibi (mertebeleri) hıfz etmezsen (muhafaza etmez,
korumaz isen) zındıksın (dinsiz imansız ve kafirsin)."
Çünkü vücûdda ba'zı a'yânın, âlimin getirdiği şeye cehli, bizi
bunun üzerine delâlet eyledi. İmdi abid arasında temyîz vâkı' oldu.
Böyle olunca da erbâb arasında temyîz vâkı’ oldu. Eğer temyîz vâkı'
olmasa idi, elbette ism-i vâhid-i ilâhî, cem'-i vücûhu ile, ism-i âharın
tefsîr olunduğu şeyle tefsîr olunur idi. Halbuki Muizz, Müzill'in
tefsîriyle tefsîr olunmaz. Emsâli de böyledir. Lâkin o, vech-i ahadiyyet
i'tibâriyle odur. Nitekim sen, her bir isim hakkında, “hüviyeti
cihetinden o, zâta ve onun hakîkatına delildir” dersin. Binâenaleyh
müsemmâ birdir. Böyle olunca da Muizz Müzill'in hüviyyetidir. Muizz
ise, kendi nefsi ve hakîkatı cihetinden, Müzill değildir. Zîrâ fehimde,
onlardan her birisi hakkındaki mefhûm muhteliftir. (28)
Çünkü “varlık” konusunda (yani “tek” varlığın yoğunluk
kazanarak kademe kademe inişi, teklikten izafi çokluğa geliş, isimler ve
sıfat bağıntıları, varlık mertebeleri, kendimizi nerde ne olarak
tanımlamamız gerektiği ve buna bağlı edep konusu vb.. konularda),
bazı kişilerin, âlim’lerin getirdiği açıklamalardan mahrum olmaları,
bizi bu konuyu delil göstererek açıklamaya yöneltti. Şimdi kullar
arasında bir farklılığın, bir ayrışmanın olduğu ortadadır. Böyle olunca
da, (her kulun kendine ait özel bir rabbi olduğundan yani her kul farklı
bir rabbe karşılık geldiğinden) Rabb’ler de biribirlerinden ayrışmış
olurlar. Eğer böyle bir ayrışma olmasa idi, şüphesiz ki, her biri eşsiz ve
biricik olan, herhangi bir ilâhî isim, geriye kalan tüm diğer isimlerle
her bakımdan aynı tarife sahip olacaktı. Oysa örneğin, Muizz yâni
“izzet veren, yücelten” ismi, Müzill'in yâni “zelil, rezil eden” isminin
anlamıyla açıklanamaz. Bu durum benzer olarak diğer isimler için de
geçerlidir. Ancak ahadiyet yani “tek”lik açısından bakıldığında durum
değişir ve (aynı “tek” Zât’a işaret ettiklerinden, her ne kadar manaları
farklı da olsa) biri diğerinin aynı olur. Nitekim sen, isimlerden her biri
için, “aslı bakımından o, Zâta ve onun hakîkatine delildir” dersin.
Dolayısıyla isimlenen aynı ve “tek”dir. Böyle olunca da el-Muizz
el-Müzill'in kendisidir. Fakat el-Muizz, kendisine özgü olan özellikleri
ve hakîkati yönünden, el-Müzill değildir. Çünkü anlayışta, onlardan
her birisi hakkındaki mana ve kavram farklıdır. (28)
Ya'nî vücûdda (varlıkla ilgili) ba'zı eşhâsın, (şahısların) âlimin
getirdiği şeye, ya'nî âlim-i billâhın (Allah’ı bilenlerin) zikr ettiği
(bahsettikleri) "vahdet-i vücûd" (“varlığın tekliği”) mes'elesine câhil
(bilgisiz) olması, bizi rubûbiyyet (rablık) ve ubûdiyyet (kulluk)
mefhûmlarının (kavramlarının) temeyyüzüne (farkının ortaya
konmasına) ve ayrılmasına delâlet (için yol göstermeye sevk) etti.
Çünkü ulemâ-yı billâh (Allah’ı bilen âlim kişiler) Hz. Şeyh (r.a)’ın bâlâda
(yukarıda) irâd buyurduğu (söylediği) beyitlerin mefhûmu (manası)
üzere "vahdet-i vücûd"dan bahs ettikde (“varlığın tekliği”nden
bahsedilince), gayr-ı ârif olanlar, (ârif olmayanlar, bu konuda bilgisi
olmayanlar) adem-i temeyyüzü (aslında ayrılığın, farkın olmadığını)
bilmedikleri cihetle, (için) onu inkâr ederler (karşı çıkarlar, kabul
etmezler). Binâenaleyh (bundan dolayı) mürâat-ı edeb (edebi korumak)
için, bu hal bizi, makâmının temeyyüzüne (makamların
ayrıştırılmasına) delâlet (sevk) eyledi; ve temeyyüz ile hükm ettik
(ayrıştırmaya karar verdik). Bu i'tibar ile (bakımdan) abîd (kullar)
arasında temeyyüz (ayrılık, farklılık) vâkı' (olmuş) oldu. Ya'nî ârifin ilmi
ve câhilin cehli (bilgisizliği) temeyyüzü (farklı olmayı) iktizâ etti;
(gerektirdi) ve bi'n-netîce de (sonuç olarakta) erbâb; (rablar) ya'nî
esmâ, (isimler) arasında temeyyüz (farklılıklar) vâkı' (olmuş) oldu.
Çünkü abîd, (kullar) esmânın mezâhiridir; (görünme yerleridir) ve her
bir abd, (kul) ancak Rabb-i hâssının (kendi hâs Rabb’inin) kendisine
verdiği şeyle zâhir olur; (meydana çıkar) ve Rabb-i hâssının (hâs
Rabb’inin) ona verdiği şey dahi (de), abdin (kulun) ayn-ı sâbitesinin
(ilmi suretinin) lisân-ı isti'dâd (istidadı lisanı) ile taleb eylediği (istediği)
şeydir. Binâenaleyh (bundan dolayı) abîd (kullar) Rabb-i hâslarının
(kendi öz, hâs Rabb’larının) kendilerine verdiği şeyle temeyyüz ederler;
(farklılaşır, ayrışırlar) ve abîd (kullar) arasındaki temeyyüz (farklılık,
ayırım) "erbâb" (Rabb’ler, isimler) arasındaki temeyyüzdür; (ayrışma,
farklılıktır) ve erbâb (Rabbler) ise yekdiğerinden (biribirlerinden)
havâss-ı zâtiyyeleriyle (kendilerine hâs özellikleriyle) ayrılırlar.
İmdi (şu halde) bu ayrılış evvelen (ilkin) hazret-i esmâiyyede
(isimler arasında, mertebesinde) erbâb-ı hâssa (hâs Rabb’ler, İlahi
isimler) arasında; ve sâniyen (ikinci olarak) hazret-i şehâdette
(dünyada, görünen âlemde) abîd (kullar) arasında vâki' (olmuş) olunca,
elbette abd (kul) ile Rab arasında da sâbit olur (olduğu kesindir). Eğer
esmâ-yı ilâhiyye (ilahi isimler) arasında temeyyüz (ayrılık, farklılık) vâkı'
(mevcut) olmasaydı, esmâ-yı ilâhiyyeden (ilahi isimlerden) her bir isim,
cemî'-i vücûhdan (bütün yönlerden) diğer bir ismin tefsîr olunduğu
(izâh edildiği) şeyle tefsîr olunur (izâh edilir) idi. Halbuki Muizz (izzet
veren) ve Müzill (zelil eden) isimlerinin husûsiyyât-ı zâtiyyeleri
(kendilerine hâs olan zati özellikleri) başka başka olduğundan, Muizz
ismi her vech (yön) ile, Müzill ismi ile tefsîr (izâh) olunmaz. Ve ne kadar
esmâ-yı mütekâbile (birbirine karşıt bu gibi isimler) varsa hepsi de
böyledir. Mâni', Mu'tî; ve Muhyî, Mümît; ve Hâfıd ve Râfi'; ve Dârr ve
Nâfı' ilh... gibi. Velâkin (ancak hal böyleyken) ahadiyyet-i zâtiyyeye
(Zât’ın “tek”liğine) nazaran (göre) Muizz ismi Müzill ismidir; ve bu
i'tibâra (kabul edişe) göre Muizz ismi Müzill ismi ile tefsîr olunur (izah
edilebilir). Çünkü zât-ı ahadiyyette (ahad, Zât’ın “tek”liğinde) cümlesi
(bütün hepsi) müttehiddir. (birleşmiş, bir olmuştur) Orâda zıd ve nidd
(aykırılık, farklılık ve aynılık, benzerlik) yoktur.
Mesnevî:
.................... ...................
Tercüme ve îzâh: "Bî-renklik (renksizlik, suretsizlik) rengin
(suretin) esîri oldukda Mûsâ, Mûsâ ile cenkte (savaşta) oldu. Vaktâki
(ne zamanki) bîrenkliğe (renksizliğe, suretsizliğe) vâsıl olasın (ulaşırsın)
ki, o sende var idi; Mûsâ ile Fir'avn'ın sulhü vardır (o zaman
barışırlar)." Ya'nî bî-renk (renksizlik, suretsizlik) ve kesretten
(çokluktan) muarrâ (soyunmuş, uzak) olan zât-ı ahadiyyet (Ahadiyet
Zât’ı, “tek” lik mertebesindeki Zât) kisve-i taayyüne (taayyün, suret
elbisesine) büründükte Mûsâ ile Fir'avn'ın veyâhut Mûsâ (a.s.) ile bir
adı Mûsâ olan Sâmirî'nin (Hz. Musa (a.s.) zamanında Yahudileri şirke
sevk eden, kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir
yahudi) münâzaada olduğunu (ağız kavgası yaptıklarını) görürsün.
Şurrâh (şerh edenler) ikinci Mûsâ'yı Fir'avn ma'nâsına almışlardır.
Halbuki Sâmirî olmak münâsib (olması daha uygun) olur. Nitekim ârifin
biri buyurur: "Cibrîl'in (cebrâîl a.s.’mın) terbiye ettiği Mûsâ kâfir ve
Fir'avn'ın terbiye ettiği Mûsâ da mürseldir" (resûldur) ya'nî "Cibrîl'in
terbiye ettiği Mûsâ kâfir ve Firavun'un terbiye ettiği Mûsâ da
resûldür" demek olur. Vaktâki (ne zamanki) teemmül ve tefekkür ve
keşf-i sahîh (derin derin düşünme ve bu düşünceler sonucu fikir
üretmek suretiyle doğru ve gerçek keşfe ulaşma) ile renksizliğe
(suretsizliğe) vâsıl olasın (ulaşırsın) ve âlem-i ıtlâkı (kayıtsız mutlak
âlemi) mülâhaza edesin (görerek dikkatlice incelersin), (işte o zaman)
Mûsâ ile Fir'avn arasında cenk (savaş) olmayıp onların sulh (barış) ve
dostluk içinde bulunduğunu ve o mertebede zıd olmadığını (karşıt
olmadıklarını) görürsün. Nitekim sen esmâ-yı ilâhiyyeden (ilahi
isimlerden) her bir isim hakkında: O isim, zâta ve hüviyyet-i mahsûsası
(kendisine hâs özellikleri) hasebiyle (dolayısıyla) kendi hakîkatına
delîldir, dersin. İmdi (buna göre) kâffe-i esmânın (isimlerin hepsinin)
müsemmâsı (isimlendirdiği) bir olduğundan, bu birlik i'tibâriyle
(bakımından) Muizz (İzzet veren) ismi Müzill (rezil eden) isminin
hüviyyetidir (aslıdır özüdür aynı kişiinin isimleridirler); ve yekdîğerinin
(birbirlerinin) aynıdır: Fakat kendi nefisleri ve hakîkatları i'tibâriyle
(bakımından) başka başkadır. Çünkü birinin husûsiyyet-i zâtiyyesi
(zâtına hâs olan özellikleri) izzet, (saygınlık) diğerininki zillettir
(rezillikdir). Izzet ve zillet ise hükümde bâşka başka şeylerdir. Şu halde
her bir isim için iki delâlet (şeye işaret ediş, delil oluş) olmuş olur. Birisi
zâta, diğeri o ismin nefsine (kendisine) ve hakîkatınadır. Bu ikinci
delâlete (işaret edişe, delil oluşa) göre esmâ (isimler) yekdîğerinden
(birbirlerinden) ayrılır. Ve bu i'tibâr ile (bakımdan) ism-i Muizz (Muizz
yani İzzet Veren ismi), ism-i Müzill'in (Muzill yani Rezil Esen isminin)
aynı değildir. Zîrâ bunların mefhûmları (manaları) fehimde (akılda,
anlayışta) muhteliftir (farklı farklıdır). İşte Zât, bu esmâdan
(isimlerden) her birinin husûsiyyet-i zâtiyyesine (kendilerine hâs
özelliklerine) göre bir sıfat ile muttasıfen (sıfatlanmış olarak) zâhir oldu
(açığa çıkıp görünür oldu). Ve sıfat-ı i'zâz (iffetli, izzet verici sıfatlar) ile
zuhûr, (meydana çıkıp görünmek) sıfat-ı izlâl (zelil, rezil edici sıfatlar) ile
zuhûrun (meydana çıkıp görünmenin) aynı değildir; yekdîğerine
(birbirlerine) muhâliftir. (zıttır, karşıttır)
Mesnevî:
................... ....................
Tercüme ve îzâh: Ey teşne-yi ma'rifet (Ey bilgiye susamış), âlem-i
şehâdetteki (içinde bulunduğumuz, görünen âlemdeki) tezâdın
(zıtlıkların) sebebini dinle! Şöyle ki; suver-i muhtelifenin (çeşitli ve farklı
suretlerin) canları (ruhları) olan esmâ (isimler), "yâ" harfinden "elif’
harfine kadar hurûf (harfler) nasıl muhtelif (farklı ve çeşitli) ise, öylece
muhteliftir (çeşitli ve farklıdır). İşte bu sebeble âlem-i şehâdette (içinde
bulunduğumuz, görünen âlemde) mevcûd, bilcümle (bütün) suver
(suretler) ve hurûf-ı muhtelifede (çeşitli harflerde) dahi (de), şûr
(kargaşa) ve şek (şüphe, zan) ve tezâd (zıtlık) ve ihtilâf (uyuşmazlık,
ayrılık) vardır. Maahâza (bununla beraber) mâhiyet (aslı) itibâriyle
(bakımından) o hurûfun (harflerin) her birisi baştan ayağa kadar
müttehiddir. (birleşmiştir, “bir” durumdadır)
Şiir:
Sen Hakk'ı halktan ârî kılar olduğun halde,
Hak cânibine nazar etme! (29)
Şiir:
Hakk’a bakma
Onu Âlem’den (halktan) ayırıp soyutluyarak, (29)
Ya'nî sen Hakk'ı, ekvândan (âlemdeki varlıklardan) mücerred
(soyutlayıp, varlık aleminden ayırıp sadece zihni bir kavram haline
getirip) ve mezâhir-i halkıyyeden (görüntü yerleri olan yaratılmış
suretlerden) münezzeh (temizlenmiş, arınmış) bir mevcûd-ı hâricî
(hariçte bir varlık) ve O'nu halktan (yaratılmışlardan) ve O'nun
sıfâtından (sıfatlarından) ârî (temiz, saf) kılmak sûretiyle O'na nazar
etme! (bakma) Zîrâ (çünkü) O'nu ekvândan (âlemdeki varlıklardan)
tecrîd (ayıracak) ve tenzîh edecek (ayrı tutacak) olur isen, vücûd-ı Hak
(hakk’ın varlığı) ile vücûd-ı halka (yaratılmışların varlıklarına) birer had
(sınır) ta'yîn ederek, (belirleyerek) her birinin kendi haddini (sınırını)
tecâvüz etmiyeceğine (geçmeyeceğine) hükm etmiş (karar vermiş)
olursun. Halbuki, Hak Teâlâ Hazretleri zâtıyla her şeyi ihâta etmiştir
(kapsamış, kuşatmış) ve bîhaddir. (sınırsızdır)
Ve sen halka Hakk'ın gayrını ilbâs eder olduğun halde,
Halk cânibine nazar etme! (30)
Ve Âlem’i (halka) görme
Onu Hakk’tan ayıran giyisiler içinde, (30)
Ya'nî sen halkı, (yaratılmışları) Hak'tan mücerred (soyutlanmış)
ve min-külli'l-vücûh (her bakımdan) O'na muğâyir (aykırı, başka) kılmak
ve libâs-ı gayriyyet (ayrı ve başka oluş elbisesi) giydirmek sûretiyle ona
nazar etme! (bakma) Zîrâ Hak Teâla: “ve hüve meaküm eyne mâ
küntüm” yânî “Siz nerede iseniz O sizinledir” (Hadîd, 57/4) buyurur.
Belki sen, kesret-i halkıyyede (yaratılanların çokluğunda) vahdet-i
zâtıyyeyi (Zât’ın “tek”liğini) ve vahdet-i zâtiyyede (Zât’ın “tek”liğinde)
dahi (de) kesret-i halkıyyeyi (yaratılmışların çokluğunu) görmek için
halkta (yaratılmışlarda açığa çıkan) Hakk'a nazar eyle! (bak)
Ve Hakk'ı tenzîh ve teşbîh et;
ve mak'ad-ı sıdk makamında kaim ol! (31)
Ve Hakk'ı tenzîh (soyutla) ve teşbîh et (benzer kıl)
Ki ol daima sadakat ve doğruluk makamında (31)
Ya'nî sen Hakk'ı, makâm-ı ahadiyyet (Ahadiyet, sırf Zât
makamında oluşu) hasebiyle (nedeniyle) halktan (yaratılmışlardan) ve
onda mevcûd olan şâibe-i kesret (çokluk kusurundan) ve imkâniyyet ve
noksandan tenzîh et! (ayrı, temiz, uzak tut, mukaddes kıl) Ve O'nu sem'
(işitme), basar (görme) ve irâde (seçme ve dileme) ve kudret (güç) gibi
sıfât-ı kemâliyyenin (kemâli sıfatların) kâffesiyle (hepsiyle) teşbîh eyle!
(benzer kıl) Zîrâ (çünkü) sen tenzîh (ayrı tutmak, beri kılmak) ile teşbîhi
(benzer kılmayı) cem' edersen (biraraya getirirsen, birlikte yaparsan)
makâm-ı sıdkta (sadakat ve doğruluk makamında) kâim olmuş
(bulunmuş, oraya ulaşmış) olursun. Ve bu sûret (biçim) kâmillerin
âdetidir; (usulüdür) ve ona "makâm-ı cem” (cem, birleme makamı)
derler; ve onda aslâ şâibe-i kizb (doğru olmama gibi bir kusur, leke)
yoktur.
Ve istersen makam-ı cem'de ol;
ve istersen makâm-ı farkta ol! (32)
Ve istersen cem (birlik, birleme) makâmında ol (yani herşey Hakk’dır
diyerek “bir”le);
ve istersen fark (ayrılık, ayrıştırma) makâmında ol! (yani Hakk Hakk’tır
halk da halkdır diyerek ayrıştır.) (32)
Ya'nî ey ârif sen, vaktâki (ne zamanki) vahdet-i hakîkiyye-i
vücûdiyyeyi (varlıkların hakikatindeki “tek”liği) bildin ve maiyyet
hükmü (bir ve beraber oluşları nedeni) ile halkın (yaratılmışların) bir
vecihden (yönden) Hak ve Hakk'ın bir vecihden (yönden) halk
(yaratılmışlar) olduğunu; ve makâm-ı farkta (fark makamında) halkın
halk, ve Hakk'ın dahi (da) Hak idiğini (olduğunu); ve makâm-ı cem'-i
mutlakta (mutlak cem, birleme makamında) da halkın (yaratılmışların)
vücûdu (varlıkları) olmaksızın her şeyin Hak olduğunu; ve makam-ı
fark-ı mutlakta (mutlak fark makamında) dahi (da) Hakk'ın gayrı (ayrı)
olarak kevnde (âlemde yaratılmış olan) her şeyin halk (yaratılmışlar
durumunda) bulunduğunu anladın ve bu makâmlarda mütehakkık
(bulunarak, doğru ve gerçeğe ulaşmış) oldun; bu sûrette (şekilde) ister
makamât-ı cem'de (cem, “bir”leme makamlarında) ve ister makâmât-ı
farkta (fark makamlarında) ol! Artık sana zarar vermez; ve sen muhlis-i
muvahhidsin. (halis, gerçek bir tevhid ehlisin, baktığın her şeyde
Hakk’ın “bir”liğini gören ve gözetensin)
Eğer sana her biri zâhir olursa,
sen cümlesiyle kasab-ı sabakı hâiz ol! (33)
Eğer açılırsa sana bunlardan birinin sırrı, diğerine yönel ki,
ikisiyle olabilesin “yarışma mızraklarına” sâhip. (yani ancak ikisiyle
birden zafere erişebilirsin) (33)
Ya'nî cem' (“bir”leme) ve farktan (ayırmadan), sana zâhir olan
(açılan) her bir makâmın yalnız birisine iktisâr etme! (yetinme) Zîrâ
(çünkü) onlardan her birisine iktisâr, (sadece biri ile yetinmek,
kısıtlamak) şer'ân (şeriate göre) mezmûmdur (kötülenmiştir). Ve yalnız
"cem" (“bir”leme) zendeka; (zındıklık, dinsizlik) ve yalnız "fark" dahi
(da) şirktir (ikilik, Cenâb-ı Hakk'a ortak koşmaktır). Onlardan birisi zâhir
olunca, (görülünce) sen kasab-ı sabakı; (yarış mızrağını) ya'ni
müsâbaka mızrağını hâiz (sahip) ol! (yarışta öne çık) "Kasabu's-sabak"
(mızrak yarışı) burada zafer ve merâtib-i âliyye (kazanma ve mertebede
yükselme) ile fevz (öne çıkma, üstün olma) için istiâredir (benzetmedir).
Arablar, meydanın bir tarafına mızrak dikip atlarını koştururlar; evvel
giden o mızrakları ahz edip, (alıp) müsâbakayı kazanır; buna
"kasabu's-sabakı hâiz oldu" (mızrak yarışını kazandı, yarışma
mızrağına sahip oldu) derler. Hulâsası, (sözün kısası) ey ârif, ihrâz-ı
merâtibde (mertebeleri kazanmak, onlara ulaşmak için) müsâbaka
mızraklarını hâiz (sahip) ol! Vech-i Hak (Hakk’ın yüzü) halka
(yaratılanlara) ve vech-i halk (yaratılanların yüzü) Hakk'a nikâb (perde)
olmasın, demek olur.
İmdi sen fânî olmazsın, bâkî de kalmazsın;
ve sen, ifnâ etmezsin, ibka da etmezsin. (34)
Şimdi sen ölümlü değilsin, ölümsüz ve daimi de olamazsın;
Sen, öldürüp yok edemediğin gibi, daimi de kılamazsın. (34)
Ya'nî sen "hakîkat" cihetiyle (yönünden) Hak olduğun için, asla
fânî (ölümlü) olmazsın; ve halkıyyet, (yaratılmışlar) cihetiyle (yönüyle)
de bâkî (daimi, devamlılık üzere) kalmazsın. Zîrâ (çünkü) senin bu
taayyünün (oluşumun, suretlenişin) bir vücûd-i izâfiden (izafi, göreceli
bir varlıktan) ibarettir ki, iki ân içinde bakî (kalıcı) değildir; ve dâimâ
teceddüddedir. (tazelenmekte, yenilenmektedir) Vücûdunun (varlığın)
her bir zerresi fenâ bulup, (yok olup) yerine misli (benzeri) gelir. Çocuk
iken küçük olan cesedin (bedenin) gittikçe ziyâdeleşip (fazlalaşıp)
büyür; ve zayıf iken şişman ve şişman iken zayıf olursun. Senin senliğin
bu sûretle (şekilde) bu âlem-i şehâdette (görünen âlemde, dünyada)
böylece zâhir olduğu (açığa çıkıp göründüğü) gibi, mevtın-ı âhirette
(ahiret yurdunda) dahi (da) yine böyle olacaktır. Zîrâ (çünkü)
"hakîkat"ın ve rûhun ebeden (asla, hiçbir zaman) fânî (ölümlü, yok)
olmaz. Ve kezâlik (böylece) sen a'yân-ı vücûdiyyeyi (varlık suretlerini)
dahi (de) ifnâ (geçici, ölümlü) etmezsin; çünkü onların mezâhir-i Hak
(Hakk’ın görüntü yerleri) olup Hakk'ın onlarda ezelen (geçmişte) ve
ebeden (gelecekte, herzaman) mütecellî (tecelli edici, açığa çıkacan) ve
zâhir (görünür olan) olduğunu bilirsin. Ve onları ibkâ (baki, daimi) dahi
(de) etmezsin; çünkü bu taayyünâtın, (açığa çıkmış suretlerin) şems-i
zâtın (zât güneşinin) tecellîsi vaktinde (ortaya çıkmasıyla) buz gibi
eriyip vücûd-i izafîlerinden (göreceli varlıklarından) üryân (soyunup
çıplak) kalacaklarına vâkıfsın. (bilmektesin)
Ve senin üzerine vahy, gayr sûretinde ilka olunmaz;
ve sen de gayra ilka etmezsin. (35)
Gelmez sana vahiy, başkasından ve/veya başkası vasıtasıyla;
İletemezsin sen de başkasına istesen bile. (35) (çünkü başkası yoktur)
Ya'nî ey ârif, sana hazret-i kudsten (cennet bahçesinden,
peygamber ve evliyaların ruhlarının toplandığı yerden) ve Cenâb-ı
İlâhîden (İlahi makamlardan) fâiz olan (kazandığın, nail olduğun) ilhâm
gayra (başkasına) ilkâ (ilham) olunmaz; çünkü senin vücûdun (varlığın)
Hakk'ın gayrı (dışında, O’ndan ayrı, başka) değildir. Sen Rabb-i hâssın
(öz Rabb’in) olan ism-i ilâhînin (İlahi İsmin) sûretisin; ve ism-i ilâhî (İlahi
İsim) ise, isim sâhibinin gayrı (başkası) değildir. Bu sûrette (şekilde) fâiz
olan (kazanılan, nail olunulan) ilhâm, ancak senden sana ilkâ (ilham)
olunur. Ve kezâ (aynı şekilde) cemî'-i ibâd (bütün kullar) dahi (da), ayrı
ayrı birer ismin terbiyesi altındadır. Ve bu isimlerin kâffesi (tamamı),
müsemmâ (isimin sahibi, isimlenmiş olan) i'tibâriyle (bakımından)
müttehiddir (birleşikdirler, “bir”dirler) ve müsemmânın (isim sahibinin,
isimlenmiş olanın) aynıdır. Binâenaleyh (bundan dolayı) sen, senden
sana fâiz (nail olan, ulaşmış olan) olan ilhâmı, muhtelifü's-suver
(suretler ile çeşitlenip farklılaşmış) olan ibâda (kullara) ilkâ (telkin)
ettiğin vakit, yine ağyâra (başkasına) ilkâ (telkin) etmiş olmazsın. Zîrâ
vücûdda (varlıkta) ağyâr (başka, başkalık) yoktur; bu, ârifin hâlidir.
Gâfil ise Hakk'ın vücûdunu (varlığını) ve kendi vücûdunu (varlığını) ve
sâir (diğer) halkın (yaratılmışların) vücûdunu (varlıklarını)
yekdîğerinden (birbirinden) ayrı görür
Beyt:
Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz'ân (bu anlayış)
Birdir, bir iki olmağa yok, bilmiş ol, imkân
Hak söyleyicek sende, senin ortada, nen var?
Âlemde senin "ben" dediğindir sana noksan.
İmdi (Buna göre) Hak Teâlâ Hazretleri İsmâîl (a.s.) üzerine rızâ ve
sıdk-ı va'd (vaadine sadık kalmak) ile senâ etmiş (övme ve takdirde
bulunmuş) olduğundan, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buraya kadar esrâr-ı rızâyı
(rızâ ile ilgili sırları) zikr etti. (anlattı) Bundan sonra da esrâr-ı senânın
(övme, beğenme ile alakalı sırların) beyân-ı hikmetine (hikmetini
açıklamaya) şurû' edip (başlayıp) buyurur ki:
Senâ sıdk-ı va'd iledir, sıdk-ı vaîd ile değildir. Ve hazret-i
ilâhiyye bizzât mahmûd olan senâyı taleb eder. Binâenaleyh onun
üzerine sıdka vaîd ile değil, sıdk-ı va'd ile, belki tecâvüz ile senâ
olunur. Hak Teâlâ: “Fe lâ tahsebennallâhe muhlife va’dihî rusulehu”
(İbrâhim, 14/47) dedi; "vaîdi-hî" demedi. Belki “ve netecâvezu an
seyyiâtihim” (Ahkâf, 46/16) dedi. Maahâza bunun üzerine teva'ud
etti. (36)
Senâ yani övüp yücelteme, hayır için verilen söze sadık
kalınmaya karşılık yapılır yoksa yapılmış bir ceza tehdine sadık
kalındığında değil. Ve ilâhî hazret bizzât beğenilip hoşa giden şeyler
sonucu yapılan övgü ve yüceltilmeyi talep eder. Bundan dolayı onun
üzerine vaîde yânî tehdidinde sadık olması sebebiyle değil, vaadinde
yani vermeyi vaad ettiği şeylere ait sözünde sadık oluşundan dolayı,
yahut da tehdit konusu cezadan vaz geçmesinden dolayı senâ yani
övgü ve yüceltmede bulunulur. Hak Teâlâ: “Fe lâ tahsebennallâhe
muhlife va’dihî rusulehu” yânî “Sakın Allah’ı resûllerine vaadinden
cayar sanma” (İbrâhim, 14/47) dedi; "vaîdi-hî yânî tehdidinden"
demedi. Hatta onları tehdit ettiğinde bile; “ve netecâvezu an
seyyiâtihim” yânî “Ve onların kötülüklerinden, günahlarından
vazgeçeriz” (Ahkâf, 46/16) dedi. Ve Bu söyledikleriyle onlara karşı af
ve bağışlama ile muamele yapacağının sözünü verdi. (36)
Senâ, (takdir etme, överek yüceltme) aklen ve âdeten, (akla ve
âdete göre) ancak senâ olunan (övülerek yüceltilen) kimsenin hayrâtı
(yaptığı hayırlar, güzel ve iyi işlerinin) mukâbilinde (karşılığında) olur;
şurûr (kötü işlerinin, kötülükleri) mukâbilinde (karşılığında) senâ (övme
ve yüceltme) olmaz. Binâenaleyh (bundan dolayı) hayr ile va'd edip
(hayırlı olmasını temenni ederek söz verip) de bu va'dini (verdiği sözü)
incâz eden (yerine getiren) kimse, bununla medh ve senâ olunur
(övülür ve yüceltilir). Fakad şer (kötülük) ile vaîd edip (tehdit edip) de
bu vaidini (tehdidini) incâz eden (yerine getiren) kimse bu îâd (tehdidi)
ile senâ olunmaz; (övülüp yüceltilmez) belki afv edip (bağışlayıp)
vaîdinden (tehdidinden, koyduğu cezadan) tecâvüz ettiği (vaz geçtiği)
vakit senâ olunur (övülür yüceltilir). Ve hazret-i ilâhiyye (ilahi
makamlar, dereceler) ise, kevni (açığa çıkan varlıklar) için menba'-ı
hayrât (hayırların, iyiliklerin kaynağı) ve ma'den-i meserrâttır.
(sevinçlerin kaynağıdır) Abîdini (kullarını) ademden (yokluktan) vücûda
(varlığa) çıkardığı ve onlara hulel-i kemâlâtı (kemâlât elbiselerini)
giydirip mezâhir-i esmâsı ve sıfâtı (isim ve sıfatlarına görünme yeri,
ayna) kıldığı cihetle, (yönle, için) abîdinden (kullarından) bizzat senâ
(kendisi için övgü, yüceltilme) taleb eder (ister). Şurûr (kötülükler) ise,
kevni (açığa çıkan mevcutlar) için umûr-ı izâfiyye (göreceli işlerden)
olup, tabâyıa adem-i mülâyemetten (mizaclara, yaradılışlara uygun
gelmeyen şeylerden) ibârettir. Binâenaleyh (bundan dolayı) şerrin
(kötülüğün) şer (kötü) oluşu Zât’a nisbetle (göre) değildir. Nitekim
âyet-i kerîmede buyrulur: “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâhi, ve
mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike” yâni “Sana iyilikten ne
isabet ederse, işte o Allah'tandır. Ve sana kötülükten ne isabet
ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir” (Nisâ, 4/79). Belki (hatta)
zât-ı Hakk'a (Hakk’ın Zât’ına) nisbeten (göre) hepsi hayırdır. Çünkü
mezâhirde (görüntü mahallerinde, suretlerde) zâhir olan (açığa çıkıp
görünen) Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “kul küllün min
ındillâh” yâni “Hepsi Allah katındandır” (Nisâ, 4/78) Ya'nî, Allâh'a
mensûb (ait) olan hasenât (hayırlar, iyilikler) ile, senin nefsine muzâf
(ait) olan seyyiâtın (kötülüklerin) kâffesi (hepsi) Allah indinden
(katından) sâdırdır (çıkmaktadır). Zîrâ (çünkü) haddi zâtında (aslında)
hayırdır. Ve her ne kadar sana nisbeten (göre) şurûr (kötü) ise de,
esmâ-i ilâhiyye (İlâhi isimlerin) iktizâsından (gereklerinden) olduğu için
hayırdır. Ve sıdk-ı va'd (vaadinde, verdiği sözde sadık olması) ile senâ
olunduğuna (övülüp yüceltildiğine) delil olarak Hak Teâla Hazretleri:
“Fe lâ tahsebennallâhe muhlife va’dihî rusulehu” (İbrâhim, 14/47)
Yânî "Ey habîbim! Sen zannetme ki, Allah Teâlâ resûllerine karşı
va'dinde (verdiği sözde) hulf edicidir" (geri dönücü, cayıcıdır) buyurdu.
Ve vaîdinde (tehditinden) değil, va'dinde (verdiği sözünden) hulf
etmiyeceğini (caymayacağını) tasrîh eyledi; (açıkça belirtti) ve hattâ
sıdk-ı vaîd (tehtidinde sadık kalması) şöyle dursun, Hak Teâlâ: “ve
netecâvezu an seyyiâtihim” (Ahkâf, 46/I6) ya'nî "Biz onların
seyyiâtından (kötülük ve günahlarından) tecâvüz ederiz" (vaz geçeriz)
buyurmakla usâta (isyankar ve günahkarlara) karşı afv ve tecâvüz
(bağışlama ve cezalandırmakdan vaz geçme) ile muâmele eyliyeceğini
va'd etti. (vaadinde bulundu, sözünü verdi) Halbuki her kim şu ve bu
(şu veya bu şekilde) isyânı mürtekib (isyan gibi kötü bir iş yapacak)
olursa, ona şöyle ve böyle cezâ ederim diye, vaîd (tehdit, ihtar) etmiş
idi. Ve'l-hâsıl (sözün kısası) vaîd, (tehdit) abdin (kulun) seyyiâtına
(kötülüklerine) mukâbil (karşılık) olup, bizzât mahmûd (medh edilen,
beğenilen birşey) olmadığından, hazret-i ilâhiyye üzerine sıdk-ı vaîd ile
(tehditinde sadık oluşu nedeniyle) senâ olunmaz. (övülüp, yüceltme
yapılmaz)
Böyle olunca, Hak İsmâîl (a.s.)ı sâdıku'l-va'd olmasıyla senâ
eyledi. Ve imkânda olan taleb-i müreccahtan dolayı Hak hakkında
vaîdin tahakkuku imkânı zâil oldu. (37)
Böyle olunca, Hak İsmâîl (a.s.)’ı verdiğ sözde vaadinde sâdık
olduğu için övüp yüceltti. Ve mümkün olabilecek olan tercih
talebinden dolayı Hak hakkında vaîdin yânî tehdidin gerçekleşmesi
olasılığı ortadan kalktı. (37)
Ya'nî Hak, mâdemki İsmâîl (a.s.)’ı “innehu kâne sâdıkal va’di ve
kâne resûlen nebîyyen” yânî “muhakkak ki, O vaadinde sadık idi ve
bir resûl (kendine gelen vahyi halka ulaştıran) ve bir nebî (kendisine
vahiy ulaşan) idi.” (Meryem, 19/54) âyet-i kerîmesinde sâdıku'l-va'd
(vaadinde sadık) olmasıyla medh etti (övdü); ve bundan, sıdk-ı va'd
üzerine (vaade sadâkat ile, verdiği sözde sadık oluşu nedeniyle) senâ
olunduğu (övüldüğü) anlaşıldı; ve Hak ise kullarına a'mâl-i hasenelerine
(yaptıkları iyi ve güzel işlere, amallere) mukâbil (karşılık) mükâfat
edeceğini va'd (vaad etti, söz verdi) ve a'mâl-i seyyielerine (yaptıkları
kötü işlere) mukâbil (karşılık) dahi (da) cezâ edeceğini vaîd etmekle
(tehdit etmekle) berâber, seyyiâttan (işledikleri kötülük ve
günahlardan) tecâvüz (vaz geçerek, onları görmezden gelerek) ve afv
(bağışlama) ile muâmele buyuracağını da va'd etti; (sözünü verdi) ve
“innallâhe yagfiruz zunûbe cemîân” yânî “Muhakkak ki Allah,
günahların hepsini mağfiret eder” (Zümer, 39/53) ve “İnnallâhe lâ
yagfiru en yuşreke bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike” yânî “Muhakkak ki
Allah, O’na şirk koşulmasını mağfiret etmez. Bunun dışındakileri
mağfiret eder.” (Nisâ, 4/48) buyurdu; şu halde mûcib-i senâ (övgü
sebebi, övgüyü gerektirici) olan incâz-ı va'd (verilen sözün yerine
getirilmesi) ciheti (yönü) müreccah bulundu (daha öncelikli tercih
edildi); ve vaîdin (tehditin) imkân-ı tahakkuku (gerçekleşme imkanı) zâil
oldu. (ortadan kalktı) Ya'nî iki sûret (şekilde hareket) mümkün idi: Biri
mükâfât (ödüllendirme), diğeri mücâzât (işlenen suçun karşılığında
cazalandırma). Va'd-i mükâfâtın (mükafat sözünün) incâzı (yerine
getirilmesi) mûcib-i senâ (övgü gerektirici sebep) olup ve vaîd-i
mücâzâtın (cezalandırma tehditinin) incâzı, (yerine getirilmesi) mûcib-i
senâ (övgü gerektirici sebep) değil idi. Çünkü Hak uhûd-ı sâbıkasını
(geçmişte verdiği sözleri) incâz ettiği (yerine getirdiğ) için, İsmâîl (a.s)’ı
sıdk-ı va'd (sözüne sadık olması) ile senâ buyurdu. (övdü) Binâenaleyh
(bundan dolayı) imkândan (imkan dahilinde, olası) olan müreccah
(terrcihlerin) cihet (yönü) incâz-ı va'd (hayır için verilen sözlerin
tutulması) olduğundan, Hak hakkında vaîdin (ceza tehditinin)
tahakkuku (gerçekleştirilmesi) imkânı (seçeneği, olasılığı) zâil (ortadan
kalkmış) oldu, gitti. Ve'lhâsıl (netice olarak) sıdk-ı vaîd (tehditinde sadık
olmak) ile senâ (övgü) olunmaz; ya'nî "Hamd ve senâ olsun o Allâh'a ki,
kullarına envâ'-ı mücâzât (yaptıkları suçlara karşılık çeşitli cezalar) ve
ukübât (azaplar) ile vaîd edip, (tehdit edip, korkutup) bu vaîdini
(tehdidini) dahi (de) incâz eyler" (gerçekleştirir, yerine getirir) demek
câiz (doğru) değildir. Çünkü vaîdin (tehditin) sıdkı mümkün (kesinliği,
yerine getirilip getirilmeyeceği belli) değildir.
Şiir:
İmdi yalnız sâdıku'l-va'din gayri bâkî kalmadı.
Ve Hakk'ın vaîdi için muâyene olunur bir "ayn" yoktur. (38)
Şiir:
Yanlız sözünün eri kaldı geriye,
Hakk’ın tehditinin izi yok görünürde. (38)
Ya'nî Hak hakkında, vaîdin (ceza için olan tehditin) imkân-ı
tahakkuku (gerçekleşme imkanı, seçeneği) zâil (son bulmuş, ortadan
kalmış) olduğundan, yalnız sâdıku'l-va'd (vaadinde sadakat, kesinlik)
kaldı; sâdıku'l-vaîd (tehditte sadâkat, kesinlik) kalmadı. Zîrâ (çünkü)
tecâvüz (cezalandımadan vaz geçileceği) ile, va'din sıdkı (ahdin, verilen
söze sadık kalınacağı hususu) vâcibdir (mecburi, kesindir); ve vaîdin
(tehditin) tenfizi (infâz edilmesi, yerine getirilmesi) ise “ve mâ nursilu
bil âyâti illâ tahvîfâ” yânî “Biz âyetlerimizi ancak korkutucu olarak
göndeririz” (İsrâ, 17/59) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince)
mümkün değildir. Ve enbiyâyı zî-şan (şerefli peygamber) hazarâtının
(hazretlerinin) âyât-ı vaîd (tehdit ayetleri) ile irsâlleri (gönderilmeleri)
ancak ibâdı (kulları) tahvîf (korkutmak) ve tehdîd içindir. Ve bu tahvîf
(korkutma) dahi (da) bi'l-ittikâ (dinin yasak ettiği şeylerden sakınarak)
cemâl-i bâ-kemâl-i Hakk'a (Hakk'ın mükemmel, eksiksiz, kusursuz
güzelliğine) hicâb (perde) olan nefislerinin enâniyyetinden
(benliklerinden) kurtulmaları içindir. Ve Hakk'ın vaîdine (tehdidine)
mahsûs (ait) olmak üzere muâyene olunur (kesin olarak belli olan,
görünen, aşikar olmuş ) bir "ayn" (biçim, esas) yoktur. Çünkü vaîd
(tehditin) âsîler hakkında olanları afv ve mağfiret (bağışlama) ile,
Kâfırler ve münâfıklar hakkında olanaları da, azâblarının mizâclarına
(yaradılışlarına) münâsib (uygun) olan naîme (nimetlere) inkılâbı
(dönüştürülmesi) ile zâil (ortadan kalkmış) olur. Nitekim Cenâb-ı Şeyh
(r.a.):
Ve gerçi dâr-ı şekaya dâhil olurlar ise de,
onlar o dâr-ı şekada bir lezzet üzerinedirler;
o da naîm-i mübâyindir. (39)
Girmiş olsalar da bedbahtlık diyarına (cehenneme),
Nimetler içinde hoşnutdurlar orada;
Ancak bu nimetler zıddıdır ebedi cennetlerin nimetlerinin. (39)
Ya'nî haklarında âyât-ı vaîd (korkutma, tehdit ayetleri) vârid
(gelmiş) olan tâife (kimseler), cehennem dediğimiz dâr-ı şekâya (sıkıntı,
azap, işkence yurduna) girdiklerinde, orada ehl-i cennet (cennetliklerin)
naîmine (nimetlerine) mübâyin (benzemeyen, onların zıddı) olarak hâsıl
(meydana gelmiş, oluşmuş) olan bir naîmin (nimetin) lezzeti ile
mütelezziz olurlar. (lezzetlenirler) Zîrâ (çünkü) ehl-i cennet
(cennetlikler) nüfûs-ı tayyibe (iyi ve temiz nefs’ler) olduklarından
tayyibât (iyi ve temiz şeyler) ile; ve ehl-i cehennem (cehennemlikler)
nüfûs-ı habise (kötü ve pis nefs’ler) olduklarından, necâset (pislik)
böceği nasıl ki gül kokusundan muazzeb (rahatsz olur) ve kazûrât
(pislikler) ile mütelezziz olursa, (hoşnut olur, lezzetlenirse) onlar da
habîsât (kötü pis şeyler) ile tena’um (nimetlenirler) ve telezzüz ederler.
(zevk ve lezzet alırlar) Bu beyt, âtîdeki (aşağıdaki) beytin ibtidâsındaki
(başlangıcındaki) "naîm-i cinânu'l-huld" (sonu olmayan cennetlerin
nimetleri) ile tamam olur
Cinân-ı huldün naîmine.
Halbuki emr vâhiddir ve aralarında tecellî indinde mübâyenet vardır.
(40)
Ebedi cennetlerin nîmetlerinin.
Oysa ikiside birdir fark sadece tecellide. (birinde Cemâl isimlerinin
diğerinde Celâl isimlerinin tecellileri, oluşumları, eserleri sözkonusudur)
(40)
(Silik kısımlar orjinal metinlerde olmayıp konunun daha iyi anlaşılması için tarafımca
eklenmiştir. N. Koçer)
Ya'nî dâr-ı şekâya (cehenneme) dâhil olanlar orada cinân-ı huldün
(sonsuz cennetlerin) naîmine (nimetlerine) mübâyin (benzemeyen,
başka türlü) bir naîmden (nimetlerden) lezzet üzerinedirler. Halbuki
gerek ehl-i cennetin (cennetliklerin) ve gerek ehl-i cehennemin
(cehennemliklerin) tecellîsi emr-i vâhid (tek bir şey) olduğu gibi, emr-i
iltizâz (lezzet alma hususu) ve tena’umları (nimetlenmeleri) dahi (de)
birdir. Şu kadar var ki, her birinin tecellîsi isti'dâdlarına (kabiliyet ve
kapasitelerine); ve lezzet ve tena’umlârı da (aldıkları zevk ve
nimetlenmeleri de) mizâclarına (tabiatlarına) göredir. Ya'nî tecellî
birdir, fakat isti'dâdlar (kabiliyetler ve kapasiteler) muhteliftir;
(çeşitlidir) ve lezzet (alınan zevk) dahi (de) hadd-i zâtında (aslında)
emr-i vâhiddir, (tek şeydir) fakat mîzaca (yaradılış özelliklerine) göre
tenevvü' eder. (çeşitlenir)
Beyt:
Halkın isti'dâdına vâbestedir
kabiliyetlerine bağlıdır feyzin eserleri)
âsâr-ı
feyz
(Yaradılmışların
Ebr-i nîsandan sadef dürdâne, ef’î semm kapar (Nîsan
bulutundan, istiridye inci tanesi, yılan ise zehir kapar)
Meselâ bir (aynı) toprakta biten ve bir (aynı) su ile iskâ olunan
(sulanan) kamış iki nevi' (iki çeşit) üzere zâhir olur. (meydana çıkar)
Birinin içi boş, âdî kamıştır; ve diğeri şeker kamışıdır. Bu zuhûr
(meydana çıkış) isti'dâdlarının (kabilyetlerinin) iktizâsıdır; (gereğidir)
yoksa tecellîleri (ortaya çıkışları) emri vâhiddir. (tek bir şeydir) Ve kezâ
(aynı şekilde) kimi insanın zevki mudârebe (dövüşmek) ve
müşâtemededir; (sövmektir) ve kiminin zevki ise, halka nevâzişle
(gönül alarak, okşayarak, yumuşaklıkla) mülâtafadadır (iltifat
etmektir). Fakat zevkıyyet (zevk alışları) i’tibâriyle (bakımından) ikisi de
birdir. Ancak her birinin mizâcına (tabiatına) münâsib (uygun) olan
bunlardır.
Uzûbet ta'mından nâşî "azâb" tesmiye olunur.
Ve bu lafz-ı azâb, azâba kışr gibidir; ve kışır hıfz edicidir. (41)
(cehennem azabına) Tatlı olan tadından dolayı "azâb" demişler.
(Azab; Arapça'da "Azb" (tatlı, şirin) kökünden türetilmiştir.)
Ve bu azâb sözü, zevke ve lezzete kabuk gibidir,
o kabuk ki, muhafaza eder korur içindekileri. (41)
Ya'nî ehl-i cehenneme (cehennemdekilere) mahsûs (tahsis
edilmiş, onlara özel) olan bu naîme, (nimetler) ta'mında (tadında)
tatlılık olduğu için "azâb" denilmiştir. Zîrâ azâb, aslında "azb"den (Tatlı,
lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey’den) me'hûzdur;
(türemiştir) ve "azb" lügatte "tatlı ve şîrin" ma'nâsına gelir. Nitekim
"mâi azb" ve “lisânu azbi'l-beyânı arabî" derler ki, "tatlı su" ve "beyânı
şîrîn olan lisân-ı arabî" (arap lisanı) demek olur. Binâenaleyh (bundan
dolayı) dâr-ı cehennemde (cehennem yurdunda) küffâr (kafirler)
hakkındaki azâb, hem "elem" ma'nâsını mutazammın olan (içeren)
azâb-ı ıstilâhîyi (terim manasıyla azabı) ve hem de "lezzet" ma'nâsına
gelen azâb-ı lügavîyi (sözlük anlamını) câmi' olur. (kendinde toplar) Ve
bu "azâb" lafzı, (sözü) onda müdemic olan (içerilen, bulunan) "lezzet"
ma'nâsı için kışır (dış taraf) ve kabuk gibidir; ve kabuk içi muhâfaza
eder. Ve bu sebeble hakâyık-ı eşyâyı (şeylerin hakikatlerini) idrâkten
mahcûb (perdeli) olan gâfillerden o ma'nâ mahfûz (saklı, korunmuş)
kalır. Veyâhut ehl-i cennetin (cennet ehlinin) naimi (nimetleri) ehl-i
cehennemin (cehennem ehlinin) naîmine (nimetlerine) nisbetle
(kıyasla) iç ve kabuk gibidir. Bunlar iç ile, onlar kabuk ile tena’um
ederler. (nimetlenirler) Nitekim bu âlemde (dünyada) dahi (da) emsâli
(benzeri) çoktur. Biz insanlar karpuzu ve kavunu yiyip tena’um ederiz;
(nimetleniriz) kabuklarını da hayvanlara atarız; onlar dahi (da) bununla
tena’um ederler. (nimetlenirler) Hattâ hayvânâta içi verilse kabuk gibi
makbûl gelmez. Nitekim "Eşek hoşaftan ne anlar" darb-ı mesel-i
âmiyânesi (halk deyimi) bu hakîkatı pek açık bir sûrette (şekilde) tebyin
eder. (belirtir) Çünkü her ikisinin mizâclarına (yaradılışlarına) münâsib
(uygun) olan naîm (nimet) bunlardır.
İmdi (şu halde) ehl-i sünnetin mezhebi üzere (gittikleri, tuttukları
yola göre) ehl-i cehennemden (cehennemdekilerden) azâb-ı ıstılâhî
(azab kelimesinin terimsel yani elemi içeren manası) ebeden (asla) zâil
(bitmez, yok) olmaz; ve o azâb kaim oldukça da (sürüp gittikçe de)
azâb-ı lügavî (azab’ın sözlük manası yani tatlı, hoş, lezzetli manası)
kaim bulunur (var olur ve onun yerine geçer). Şu kadar ki Müntakım
(İntikam Alıcı İsmi) onlardan intikâm aldıktan sonra “Rahmetim
gazâbımı geçmiştir” (kudsi hadis’i) mûcibince (gereğince) azâb-ı ıstılâhî
(azab kelimesinin terimsel manası yani elem) bâkî iken (devam
ederken) müteellim olmazlar; (elem duymazlar, acı çekmezler) ve
bilakis (hatta tam aksine) mütelezziz olurlar (zevk alırlar,
lezzetlenirler). Zîrâ (çünkü) onlar hakkındaki rahmet, rahmet-i
Rahmân'dır. (Rahmân’ın rahmetidir) Ve rahmet-i Rahmân (Rahmân’ın
rahmeti) ise azâb ile mümtezicdir (iç içedir, karışıktır). Ve bu rahmet
âmmeye (herşeyi) şâmildir. (yayılmıştır, kapsamaktadır) Nitekim
dünyâda Hak, mü'minlere ve kâfirlere, bu rahmetle mütecellîdir (tecelli
edicidir); onun için bu âlemin (dünyanın) ezvâkı (zevkleri, lezzetleri)
hep elemle (ızdırapla, acıyla) mümtezicdir. (iç içe, karışıktır) Fakat ehl-i
cennet (cennet ehli) hakkındaki rahmet, rahmet-i Rahîm'den (Rahim’in
rahmetinden) olduğu için, onların naimi (nimetleri) naîm-i hâlistir. (saf,
karışıksız nimettir) Ve bu rahmet âmmeye (herkesi) şâmil (kapsayıcı)
değildir; belki rahmet-i hassâdır: (özel rahmettir, bazı kullarına hâs
olan rahmettir)
Ey sâhib-i firâset (zeki ve anlayış sahibi) olan mü'min! Bu
mizâcların ashâbını (sahiplerini) sen bu âlemde de (dünyada da)
anlıyabilirsin. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve le ta’rifennehum fî
lahnil kavl” (Muhammed, 47/30) Ya'nî "Yâ habîbim sen münâfıkîni
(münafıkları) uslûb-i kelâmlarından (sözlerindeki üslubdan) ve
kelâmlarının (sözlerinin) lahnından (imasından, ahenginden) bilirsin."
Mesnevî:
......................... ......................
Tercüme ve îzâh: Hz. Yezdân (Allah) Nebiyy-i zî-şâna (şerefli
peygambere) mahall-i sevk-i kelâmda, (sözün söyleniş biçmine göre)
ehl-i nifâktan (nifak sahiplerinde görülen) pek kolay bir nişân (işaret)
beyân buyurdu. (bildirdi) Şöyle ki: Eğer münâfık, sûrette (görünüşte)
mücessem (yapılı) ve latîf (nazik) ve bülend (yüksek, rütbe sahibi) olsa
da, sen onu elbette lahn-ı kavilde (sözündeki imadan) anlar ve onun
üslûb-ı kelâmından (söyleyiş tarzından) nasıl bir adam olduğunu
tanırsın. Sen topraktan ma'mûl (yapılmış) bardağı satın aldığın vakit, ey
müşteri, onu tecrübe edersin. O bardağın üzerine bir el vurursun,
niçin? Çatlak mıdır, değil midir anlamak için. Zîrâ (çünkü) çatlak olan
bardağın sesi başka türlü olur. Sadâ, (ses) onun önde giden çavuşun
sadâsıdır. (sesidir) Ya'nî bu sadâ (ses) padişâhın teşrîfıni (gelişini)
ihbâren (heber vererek) önde giden nakîbin (öncünün) sadâsına
(sesine) benzer. Zîrâ müşteri çanak çömlek nev'inden (cinsinden)
mübâyaa edeceği (satın alıcağı) şeye evvelen, tın tın eliyle vurur. Ve o
sadâ, (ses) önde giden çavuşun sadâsı (sesi) gibidir. İşte bunun gibi
bâtını (içi) fâsid (kötü) olan kimseden dahi (de) sadâ (ses) gelir ki, o
kimseyi ta'rîf eder. Bu hâl, kendisini fiil tasrîf eden (fiil olarak çeken)
masdara benzer; ya'nî sadâ (ses) fiil menzilesindedir. (derecesindedir)
Fiil masdarı nasıl ki mâzî, (geçmiş zaman) muzâri’, (geniş zaman) fâil,
(fiili işleyen) mef’ûl (fiilden etkilenen) ve sâire (bunun gibi) sîgalarla
(kiplerle, çekimlerle) tasrîf ederse, (çekerse) sadâ (ses) dahi (de)
çatlakla çatlak olmayanı öylece tasrîf eder. (çeker) Ve ilm-i sarf da
(gramer bilgisinde) mukarrerdir (kesin olarak açıklanmıştır) ki, eğer fiil;
“kâim” ism-i fâili (fail ismi) gibi, muallel (illetli yani ortasında vav, yâ
veyâ elif gibi “illet” harflerinden biri) olursa onun masdarını dahi (da)
“kıyâmen” sûretinde (şeklinde) ta'lîl ederler (illet harflerinden biriyle
söylerler). Ve eğer fiil muallel değilse, (kelimede illet harflerinden biri
bulunmuyorsa) masdarda dahi (da) ta'lîl vâk’ olmaz (illet harfi
bulunmaz). “Kâveme ve kıvâmen” gibi. Binâenaleyh (bundan dolayı)
fiilin masdarını tasrîf ettiği (çektiği) zâhir olur. (görülür)
İntihâ: 14 Cemâ'dil-âhire 334;
4 Nîsan 332, Pazartesi gecesi, sâat 2.30.
Bitiş: 17 Nisan 1916, Pazartesi gecesi, saat 02:30
Download