Sinema ve Tiyatro Dünyası

advertisement
m
ı
OvufiM^
A KALIK 1957
Sahibi :
Fikret BÜYÜKAĞAOĞLU
Yazı işlerini fiilen idare eden
Mesul Müdür :
Ziya DEMİREL
Umumî Neşriyat Müdürü :
Melih V A S S A F
Neşriyat Müşaviri :
Mümtaz Zeki TAŞK IN
G. Sekreter
Galip ON AT
Teknik Sekreterler :
Erdoğan B O ZK A YA
Erol KARSLI
İdare Müdürü :
Şahin TEKGÜNDÜZ
Ressam :
Hüseyin MUMCU
Fotoğrafla^ :
Ş a r k
A j a n s ı
Unlfrance Film
Osman HARCAN
İdare yeri :
Rüzgârlı Sokak Doğuş
Matbaası üstü kat ; 3
Şark Ajansı - Ankara
Haberleşme adresi :
P. K. 615 - 323 - Ankara
Abone Şartlan :
Yıllık
: 600 kuruştur.
6 aylık : 300
»
Dış memleketler için
fiatı iki mislidir.
Telefon : 53980
İlân Şartlan :
İç ve dış kapaklar
Tam sahife
: 300 Lira
Yarım sahife
: 200 »
Dörttebir sahife: 100 Liradır
İlânlarda pazarlık yapılmaz.
B R YILDÖNÜMÜ
Tam on yıl önce . . . 27 Aralık 1957 .............
Türk Tiyatrosu’nun temel taşlarından birini
teşkil edecek olan bir müessesenin, Küçük Tiyatro’nun Ankara’lı sanat severlere perdesi­
ni açacağı müjdeleniyordu... Bu aydınlık do­
lu haber dilden dile, kulaktan kulağa dolaşı­
yor, gazete, dergi sütunlarını dolduruyordu. Ankaralı sa­
nat severler sevinç içindeydiler. Çünkü belli belirsiz za­
manlarda temsiller veren Devlet Konservatuvan Tatbikat
Sahnesi’nin yanında, devamlı temsiller verecek bir sahne
daha perdesini açıyordu. . .
27 Aralık 1957 akşamı saat 20,30 da, heyecanla, ümitle
ve merakla dolu bir salon, insanların karanlığı delercesine
ileriye bakan gözleri karşısında kadife perde ağır ağır açıl­
dı. Salona, istikbal vadeden, «İlerisi aydınlıktır» diye hay­
kıran sahne ışıkları doluşuverdi. O gece, Ahmet Kutsi TECER’in «Köşe Başı» piyesi Devlet Tiyatrosu sanatkârları
tarafından başariyle temsil edildi. Bunu daha başkaları takibetti.
Perdesini « Köşe Başı» ile açan Küçük Tiyatro, o yıl
sekiz piyes, üç opera ve üç çocuk piyesine sahne oldu. Onu
daha başarılı ve daha verimli dokuz yıl takip etti.
Gene bir gün bir opera binasının açılışında ayni ümit­
li, heyecanlı ve meraklı bakışlar, başka bir kadife perde­
nin açılışı ile aydınlandılar. Gene yıllar geçti... Köhneleş­
meye yüz tutmuş bir sahnenin perdeleri ayni uğurlu eller
tarafından açıldı ve salonu dolduran aynı çeşit seyircile­
rin gönüllerini aydınlattı. Üçüncü Tiyatro açılmıştı. . .
Açılışlar birbirini takip ediyordu. Bir gün Oda Tiyatrosu’­
nun minik perdelerini açılırken gördük. Aradan çok geç­
medi. Açılışlar taşraya da sirayet etti. Ayni uğurlu eller,
bir gün Bursa’da Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nu, bir gün
Adana’da Belediye Şehir Tiyatrosu’nu ve gene bir gün İz­
mir’de İzmir Tiyatrosunu açtı. Artık Türk Tiyatrosunun
meseleleri hallolunma yolundadır. Ve bu yolun ilerisinde­
ki aydınlık gelecek gönüllere ferahlık saçmaktadır.
Bugün Küçük Tiyatro on yaşını doldurmuş bir çocu­
ğun, zeki ve haşarı bir çocuğun bitmek tükenmek bilme­
yen saf ve temiz enerjisiyle faaliyetine devam ediyor, ve
edecektir de... Ona ve diğer bütün sanat sahnelerimize ba­
şarılı ve uzun ömürler dileriz...
O. D.
Klişeler Desen Klişe
Atölyelerinde yapılmıştır.
Gönderilen yazılar basılsın
basılmasın geri verilmez.
Güzel
İstanbul Matbaası’nda
dizilip basılmıştır.
Basıldığı Tarih :
28/12/1957
Kapak Resmimiz
Y ildin in ÖNAL
«F oto : Osman D ARCAN »
SÎNEMA ve T İY A T R O
KULÜBÜ
Okuyucularımız arasında açmış olduğumuz anket neticelen­
miş ve 1956 -1957 yılının en lyl kadın sanatkân (YAĞM URCU ve
M İSAFİR piyeslerindeki başansı dolayısiyle) Yıldız A K Ç A N , Y ı­
lın en iyi erkek sanatkân (TA H T A ÇA N A K L A R Piyesindeki ba­
şarısı He) Yüdınm Ö N AL seçilmişlerdir.
Sanatkârlarımızı okuyucularımız adına candan tebrik eder,
bütün sanatkâr arkadaşlarımıza yeni sezonda başarılar dileriz.
O. D.
A R AL IK 1957
1
OTUN DÜNYASI
Aydmlanmızla Konuşuyoruz
1
—
Tiyatromuzun son yıllarda
terakki ettiğini kabul ediyor
musunuz?
2
—
Tiyatrolarım ızda oynanan eserleri beğeniyor musunuz?
3
—
H angi tarz eserleri daha çok oynamalı?
4
—
Amatör tiyatroların faydasına inanıyor musunuz?
5
—
Tiyatroda en önemli şahıs kim dir? M ü ellif rejisör, oyun­
cu ilâh
6
—
M ü e llif
rejisör,
sanatkârlarımız hakkında genel düşünce­
leriniz? Beğendiklerinizi hiç beğenmedikleriniz?
Cevap I — Tiyatromuzun son
yıllarda gelişmiş olduğu bir gerçek­
tir.
önce, Muhsin Ertuğrul’un olağan­
üstü gayretile yeni yeni tiyatrolar
kurulmuştur. Bugün Ankara .da dört
tane tiyatromuz var diyebilmek es­
ki yıllan düşünürsek az şey değildir.
Bunlann yanında bölge tiyatrolan da kurulmağa başlanmıştır. Bur­
sa, İzmir, Adana ve Konya’daki ça­
lışmalar son yıllann tiyatro alanın­
daki .büyük kazançlandır.
Gene bunlar kadar önemli olan
ve bu hareketlere, bu yeniden kuru­
luşlara cesaret veren, halkın tiyat­
roya alışması, yavaş yavaş anlamıya başlamasıdır. Başka bir deyimle,
bu son yıllarda tiyatro seyircisi ye­
tişmeğe başlamıştır.
Sayısı az kusuru çok da olsa, ye­
ni telif eserlerin sahnelerimizde gö­
rülmeğe başlanması da düşünülürse,
tiyatro konusunda bir hayli gelişme
kaydetmiş olduğumuz kendiliğinden
ortaya, çıkar. Bakın unutuyordum,
Amatör tiyatroların kurulmıya baş­
lanmasını da Önemle belirtmeliyim.
Amatör tiyatrolar, gerek sanat, ge­
rek seyirci yetiştirmede çok önem­
lidirler.
Cevap Ef
Bu soruya ne yazıkki evet diyemiyeceğim. Şu İmkânla­
rımızla, bir yığın masraflar ve böylesine iyiniyetli, beğenmeğe hazır
seyircinin karşısına öyle eserler çı­
karıyoruz ki, hayıflanmamak elden
gelmiyor. Hem bu türlü eserler her
yıl repertuvarda
çoğunluğu teşkil
2
ediyorlar. Arada bir çok güzel oyun­
lar da seyrediyoruz. Meselâ Hatıra
Defteri, Yağmurcu, Ramak Kaldı
Sami Ç E L E N K
v.s. gibi. Ama bunlar doyumluk de­
ğil tadımlık oluyor.
Cevap m — En çok bu günün ti­
yatrosunu temsil eden modem eser­
ler oynanmalıdır. Bu, günün insanı­
na perdelerini açan tiyatrolar için
ilk ve en tabiî vazifedir. Ancak, biz­
de de tiyatro yazarı yetişmesini sağ­
lamak, hevesli olanları teşvik etmek
için dozunu kaçırmadan yerli eserler
de oynanmalıdır ve unutmamalıdır
ki, tiyatro yazan yetiştirmek için,
teşvik olsun diye yerli eser oyna­
mak kadar, tiyatro yapısı sağlam
modern tercüme eserler oynamak
da gereklidir. Eksiksiz örnekleri gör­
meden, tiyatro tekniğinin bugün
nerelere vardığını bilmeden, genç bir
hevesli, kendisi gibi acemilerin eser­
leri arasında nasıl yetişebilir?
Aslolarak günümüzün kuvvetli
eserlerini oynuyacak olan tiyatrola­
rımız, telif eserlerin yanında gar­
bın klâsiklerine de yer ayırmalıdır.
Klâsiklerin içinde yoğrulmuş garp
dünyası bile onlardan yoksun kala­
mazken, bu âleme yeni girmeğe ça­
lışan biz nasıl uzak kalabiliriz ?
Bu üç türlü esere yer verebilmek
için de sahnelerimizin yetişip yetişmiyeceği düşünülebilir. Ankara ve
îstanbuldaki tiyatro adedi (repertuvar iyi tanzim edilebilirse) bu işe
yetebilir. Bölge tiyatroları da kendi
imkânlarına göre ayarlanmalıdırlar.
Sahnelerimizin sayılı olması, yuka­
rıda açıkladığımız gibi üç türlü eser
oynamak zorunda bulunmamız, bizi
eser seçerken çok daha titiz dav­
ranmağa sevketmelidir. Herhangi
bir sahneyi bir hafta için bile, lü­
zumsuz, bize bir şey vermiyecek bir
eserle işgal etmemeliyiz.
Cevap IV — Amatör tiyatrolar
evvelâ, iyi veya kötü, bozuk düzen
de olsa bir tiyatro faaliyeti olduğu
için, kendi çevresinde tiyatro sözünü
ettirdiği, dedikodusunu yaptırmağa
olsun sebep olduğu için, hülâsa ti­
yatro denen sanatın varlığını duyur­
duğu için tiyatroya faydalıdır. Bun­
dan başka amatör tiyatrolar körpe
istidatların belirmesine hattâ geliş­
mesine yardım ettikleri için, kendi
çaplarında seyirci yetiştirdikleri için
de tiyatroya faydalıdırlar.
Cevap V — Bu üç kişiden yazarla
aktör yaratıcıdır. Rejisörün yaptığı
interprétation ve coordination’dur
denebilir. Böyle olunca önemli kişi­
yi yazarla aktör arasında seçmek
gerekiyor. Tiyatronun metinle baş­
ladığını, onsuz hiç bir şey yapılamıyacağmı, aktörü harekete ve yarat­
mağa sevkedenin metin olduğunu
düşünürsek şüphesiz en önemli kişi
yazardır. Hattâ tiyatro eserinden
aktörsüz olarak sadece okunarak da
zevk alınabilir’ Ama böyle derken,
müstesna yaradılışını, çabasının güç­
lüğünü, o harikulâde, o tanrılara ya­
raşır yaratıcılığını düşündüğüm ve
özel bir yakınlık duyduğum aktörü
de kolay kolay bir yana bırakamı­
yorum.
Cevap V I — Açıkçasını söylemek
lâzımsa, tiyatro yazarlarımızdan be­
ğendiğim yok. Ümit verici olanlar
var ama, onlarda bir hayli zaman
ister.
Bu soruda rahat rahat ve zevkle
cevapl andırabileceğim aktörlerimizdir. Onların içinde gerçekten kıy­
metlileri çoktur. Aktör kadromuzla
bugün övünebiliriz. Sadece örnek
vermiş olmak için, Yıldız Akçan,
Cüneyt Gökçer, Salih Canar, Şa­
hap Akalın, Ahmet Evİntanı sayabi­
lirim. Şu anda aklıma gelmiyen da­
ha bir çok isimlerde vardır.
1957 ARALIK
OTUN DÜNYASI
• • •
•
•••
Set
« « «
TİYATRO’dan FANTEZİLER « « «
Ifmıosu uek o k iik HAŞİD
ski günlerin «Direklerarası»,
daha dün denecek kadar ya­
kın tarih, onbeş yirmi yıl ön­
ceki «Şehzadebaşı», Halk Tiyatro­
larımızın doğup büyüdüğü ve galiba
öldüğü renkli semttir. Kapıların önündeki rengâ renk afişler, baştan
savma, pek basit, hatta acemice ya­
pılmış, fakat bir orijinal sanatkârın
gözüne çarptığında, primitif halk
san’atı, diye dillere destan olabilecek
resimler.. Onların hemen önünde bir
caz davulu ve ortalığı çatır çatır
yırtan sesile, hatta Bayezit’den du­
yulabilecek kadar tiz perdeden çalan
mızıka. Bu, görülecek manzaranın
bilhassa akşam üzerleri tadına do­
yum olmazdı. Bir ucu V efa’dan A k ­
saray’a, bir ucu Fatih’ten Bayezid’e
kadar uzanan bu, Tiyatroya davet
curcunası Şehzadelilerin kulakların­
dan eksilmezdi.
E
Turan Tiyatrosunun betön merdi­
venlerinden taşan bu, kendine hâs,
halk tiyatromuzun bu sirklere mah­
sus davet usulü, akşam büyük ko­
mik Naşid’in güzel bir komedisile,
düetto, kanto ve soloları ilân ederdi.
Turan Tiyatrosunun üst katmda
oturan Naşid’i görm ek isteyenler,
hiç bir merasime tâbi olmadan, hat­
ta binaya girm eğe müsaade bile al­
mağa lüzum görmeden yukarı kata
çıkarlar ve Naşid’in kapısını çalar­
larsa, büyük halk sanatkârını hemen
oracıkta yakalayabilirlerdi.
Turan Tiyatrosu, zaman zaman
tamir görmesine rağmen, bir harabiyet manzarası içindeydi. Locaları
ve rahatsız koltuklan ile Tiyatro sa­
lonu her çeşit meşakkat ve hoyratlı­
ğa katlanabilecek sağlamlık ve ba­
sitlikte yapılmıştı.
Gardropçu A gopyan’m elbiseleride bu bina içindeydi. Tâ Kadıköy’­
den tutun da, Edim ekapı’ya Mecidi­
ye
köyünden
ARALIK 1907
Sultanahmete
kadar
Agopyan’m gardrobundan faydalan­
mayan yoktu. Mektep müsamerelerinde, okul veya klüp eğlencelerin­
de lâzım olan en klâsik kılıktan, zey­
bek elbisesine kadar, akla ne kadar
kıyafet gelirse, Agopyan’m gardro­
bundan temin edilirdi. Yalnız bu gar-
H Mümtaz Z ^i TAŞKIN
drobun bir hususiyeti vardı; elbise­
ler tasnif edilmiş değildi. Odanın or­
tasına yığılmış duran elbise dağın­
dan, lâzım olan kılıkları
bulmak,
ceketin altına pantalon uydurmak,
veya efe küığma fes seçmek, tama­
men müşteriye aitti. Agopyan, elbi­
selerini toplamak için bizzat uğra­
şırdı. Adım sanını bilmediği, yüzü-‘
nü ilk defa gördüğü müşterilerine
emniyet eder, bütün gardrobunu sa­
kınmadan açardı. Elbise kiralan ise,
adamına göre alınırdı. Tanıdığı bi­
riyse kira, bilâhare alınabilirdi. Hat­
ta acıyarak, gedikli müşterilerinden
bazen para almadığı da olurdu. Bu
gardroptan bazen büyük Tiyatro te­
şekkülleri de faydalanırdı.
Yalnız
bir komple küık vücude getirmek,
iş sahibine düşerdi. Döküm halinde­
ki elbise dağının başında yılmamak
ve muhakkak bulunabileceğine ka­
naat getirmek lâzımdı. Her kılığın
parçalan, muhakkak vardı ve aran­
dığı takdirde bulunurdu. Pek bulu­
namayacak olursa, yahut kiraya ve­
rilen elbiselerden eksik olarak gel­
mişse, Agopyan, o kılığın stiline uy­
durur, bir şeyler bulur, denkleştirirdi.
Naşid’in meşhur komedilerindeki
meşhur adı «Fıstık» idi. Evin efendi­
si, yani «peder» rolündeki kranta ak­
tör, dışanya bir kaç defa :
— Fıstıkk!.. Fıstıkkk!. diye ba­
ğırırdı. Bunu bir kaç kere tekrarla­
dığı halde görünürlerde olmayan Naşid, birden sahneye fırlar, alkış tu­
fanına, sağ -elini göbeğine koyarak,
yanm eğilmek suretiyle selâm verir,
sonra gözlerini salonun ön sıraların­
da, daha evvel muteber zevata da­
ğıtılan localarda gezdirerek iltifat
ederdi. Efendisinin :
— Neredeydin ulan? sualine, Fıs­
tık isminden kinaye olarak hemen :
— Kapalıçarşı’daki mahallebicinin aşuresinin üstünde, diye cevap
verirdi. O gün salonda takılabileceği kimler varsa, teker teker «ti» ye
alınırdı. Sahnede zikri cemilleri ge­
çen şahıslar, Naşid’in esprilerine ko­
nu olmaktan büyük bir zevk duya­
rak göbeklerini hop hop hoplatırlardı. Oyun devam ede dursun, seyirci
sıralan arasında
gazoz, kurabiye,
leblebi ve çekirdek satışı hararetle
devam eder, fındık ceviz gibi kabuk­
lu yemişler, salondaysa avuçta, loeakapılannın arasına sıkıştmlarak ça­
tır çatır kırılırdı.
Bahriye kantosu oynayan, Agop­
yan gardrobu mamul âtı, bahriye el­
biseli kartoloz kantocu, pörsümüş et­
lerini titrete titrete zıplar, durur, so­
lo şarkı söyleyen ve üeride Safiye
gibi parlamağı ümit eden bir mah­
cup taze, alkışlanmadan ıslıklanır,
mamafih yanık «Yeşil başlı ördek»
türküsünde biraz alâka görürdü.
Şehir Tiyatrosunun
operetlere
başlaması üzerine Turan Tiyatrosu
da gayrete geldi ve şarkılı piyesler
temsil etmeğe başladı. «Şeyhin kızı»
revü operetinde yeni tuluatçı primadonnalan, jön prömiyeleri görmeğe
başladık.
Naşid’in müstehcen sayılabilecek
derecede açık saçık esprileri de var­
dır ki, erbabı bu nüktelere bayılır ve
salonu :
— Yaşşşa Naşid !„ avazeleri çınlatırdı.
Naşid, oğlu Selim’i okutarak her
halde Tiyatrocudan başka bir şey
yapmak emelindeydi. Bu sebeple ço­
cuğunu o civardaki hususi okullar­
dan birine vermiş ve Selim’in Naşid’in
oğlu olduğu okulda duyulduğu za­
man hususi bir sempati ile karşılan­
mıştı. B ir de Adile isminde kızı var­
dı. Şimdi her ikisi de Muammer Karacada çalışıyorlar.
sil
nu
ğa
ru
dı
Oyunlar sona erip o günkü tem­
bitince, halk arkasmı dönüp salo­
terk ederken, mımkacılarda aya­
kalkarak ve borularını halka doğ­
uzatarak keskin bir hava çalar­
ki, bunun m an ası:
— Aldık paranızı... demektir.
3
OYUN DÜNYASI
Üçüncü Perdedeki Ölüm
harlie Castle bir insanın arzu
edeceği hey şeye sahipti :
Şöhret, para, kadınlar ara­
sında muvaffakiyet.
C
Charlie Castle meşhur bir ak­
tördü. Bütün dünyayı dolaşmış ve
her yerde seyircilerinin taktirini
toplamıştı. Fakat bir gün Charlie
Castle intihara teşebbüs etti. Zira
o artık bir insan değil adeta makinadan farksızdı, öyle ki bir menacerin ihtirasları, bir kaç rejisörün
arzulan ve bir alay prodüktörün
plânlarıyla işleyen bir , makina.
Charlie Castle ölmüş ve böylece
oyun sona ermişti. Seyirciler dona
kalmış ve içlerinden derin bir nef­
retle ürpererek »evlerine gitmişlerdi.
Amerikalı yazar Clifford Odet’nin meşhur bir sahne sanatkânnm
şöhrete yükselişi ve hayatının sona
erişini canlandıran «Büyük Bıçak»
adlı trajik komedisi Broadway*da
büyük bir zafer elde etmişti. Bu,
yazann muaffakiyeti yanında Char­
lie Castle’i oynayan sanatkârın, A merikalı aktör John Garfield’in za­
feriydi.
John Garfield ölüm sahnesini o
derece tabii oynuyordu ki Broadway’in daima en iyi kalite oyun sey­
retmeğe alışmış seyircisi bile bu ta­
biilik karşısmda dehşetle yerinden
sıçrıyordu, ve John Garfield oyunu­
nu o derece yaşıyordu ki kendisini
her defasında sahne işçileri kulisten
dışarıya taşımak mecburiyetinde ka­
lıyorlardı. Fakat sanatkâr odasmda
daima tam zamanında kendine geli­
yor ve halkm alkış tufanına sahneye
gelerek mukabele edebiliyordu.
Bu böylece o meş'um geceye ka­
dar devam etti. Evet o gece John
Garfield bilhassa tesirli bir oyunu
müteakib her zamanki gibi yere
yıkıldığı zaman hemen kendine gele­
memişti. Tiyatronun doktorunu ça­
ğırdılar ve John Garfield’in menaceri doktorun kısa bir muayeneyi
muteakkip başını kaldırdığı zaman
gördüğü kireç gibi bembeyaz olmuş,
yüzünü hayatında hiç bir zaman unutamıyacaktı. Doktor «ölmüş» diye
fısıldadı, «evet gerçekten ölmüş».
John Garfield ölmüştü, Üçüncü
4
perdede kendi kendisinin gırtlağını
kesmişti. Doktorun yaşatabilmek
için sarfettiği bütün gayretler boşunaydı. Artık her şey faydasız. Charlie Castle - John Garfield ölmüştü.
Bir kaç dakika sonra Garfield’in
menaceri dehşet içinde sahneye gel­
di. Sapsan kesilmiş çehresi alkış­
lan ve birkaç sabırsızlanan seyir­
cinin ıslıklarını susturdu. Ve o za­
man menacer acı hakikati seyirci­
lere bildirdi. Halk da menacer gibi
dona kalmıştı.
John Garfield bir insanın arzu
edeceği her şeye sahipti : Şöhret pa­
ra, kadınlar arasında muvaffakiyet.
John Garfield meşhur bir aktör­
dü. Bütün dünyayı dolaşmış ve her
yerde seyircilerinin takdirini top­
lamıştı. Fakat bir gün John Garfield
intihara teşebbüs etti. Zira o artık
bir insan değil adeta makinadan
farksızdı, öyle ki bir menacerin ih­
tirasları, bir kaç rejisörün arzuları
ve bir alay prodüktörün plânlariyle
işleyen bir makina.
John Garfield ölmüş ve böylece
oyun sona ermişti. Seyirciler dona
kalmış ve içlerinden derin bir nef­
retle ürpererek evlerine gitmişlerdi.
Yazan : Ingeborg GLUPP
Çeviren : Ayten ŞENER
(Batı Almanya Sanat Temsilcimiz)
r
^JtXcosiniLatin
f
rr,a r
s ğ - e t i ı b i ğ i
Bir kannca getiriverdi yazı
Sonra karpuz kabuğu düştü suya
Kestane çiçekleri çıldırasıya sevdalı
Uzandılar maviye
Bir eski şarkı ve ateş böcekleri
Hatıralarla ürperen deniz
Uzak günlerin ardında
Aydınlık bir beniz
Bir bulut kenarından
Gülümseyiverdi yüzün
Gördüm içime aktığım
Bir yeşil yıldızın
Ümit yüklü rüzgârda
Ellerinin serinliği
Mevsimlerle gelişin
Ne iyi
Gözlerince ışıklı yıldızlar
Gülen kuş mutlu zamanlar içinde
Boyattın limon çiçeğim
Temmuz bahçelerinde.
İlhan GEÇER
J
1957 ARALIK
OYUN DÜNYASI
Ü N İF R A N C E F İL M
:
FRANSIZ STÜDYOLARINDA
PE R D E D E İL K A D IM L A R :
Fransa’nın 24 yaşındaki genç re­
jisörü Louis Malle, Jeanne Moreau,
M aurice Ronet ve Georges P ojolyile Y ori Bertin'in beraber oynadıkla
n «A scen seu r Pour L ’E chafaud» yu
m eydana getirdi.
Y in e bir piyes yazm ış bulunan,
François Leterrler’in yardım cı direk­
törü ve Bresson’un Un Condamne
a M ort s’est E chape» filminin yara­
tıcısı R oger Nhnİer bu suretle ilk
film ini yapm akla sanat
hayatının
diğer bir yönünü de tam am lam ış . ol­
du.
Bütün bu ilk adım lar mükemmel
bir birliğe kavuşm akla film ciliğin
pürüzsüz olarak ilerlemesine yardım
ediyorlar.
Bu arada müptedi direktörlerin
eserlerinin havasını bozan
nahoş
olaylara da rastlam ak daima m üm ­
kündür.
«Cham ps Elysees» de sinema m akinalan bir telefon hücresinin dışı­
na konulmuştu. Hücreye, telefon et­
mek için girm iş bulunan aktörler­
den Jean M oreau’yu tesbit
etmek
için bütün film ciler
faaliyetteydi.
Tam o sırada seyre gelmiş m erak­
lılar arasından kısa boylu çelimsiz
birisi çok kızgın şekilde bağırarak
telefon hücresindeki şahsın norm al­
den (6 dakika) fa zla kaldığını ve
derhal hücreyi terketm esini söylü­
yor. R ejisörün işareti üzerine aktör
telefon hücresini terk ediyor ve adam
kemali ciddiyetle telefonunu ederek,
kızarm ış bir yüzle dışarı çıkıyor.
F ilm yapıcılara m uarız olan bu
tip insanlardan kurtulm ak için ya ­
pılacak en münasip iş m ünakaşa et­
meden neticeyi beklem ektir.
A ksi
halde zam an kaybolur, yersiz müna­
kaşalara sebebiyet verilebilir.
T E R E Z E T ÎE N N E PE R D E D E :
f
François Arnold, Jam es R obert­
son - Justice ve Pierre V âneck, «H e
W ho M ust D ie» deki
tem silleriyle
Londra’da çok beğenilmişlerdi. Isviçrenin küçük bir köyünde zengin bir
çiftçiyle evlenip, sonradan üvey o ğ ­
luna aşık olmuş, onunla birleşm ek
için kocasını zehirlemiş, dalavereci
bir köylü kızının hikâyesi olan T er 6z Etîönne’i bu d e fa d a perdede o y ­
nadılar.
A R A L IK l « W
■H
John Knittel’in romanından mül­
hem olarak çevrilen film in m evzuunun mühim bir kısmının geçtiği
saha, büyük bir köydü. Onun için
artistler arasındaki tem as ve anlaş­
m ayı temin etmek zor oluyordu. Zi­
ra köyde telefon yoktu. Köyün pa­
pazı buna bir çare buldu. Önce kili-
«Teréz, Etiénne» François Arnoul ve
diğer oyuncular bir dinlenme
anında
se çanını çalarak artistleri çağırtma­
ya başladı. Çamn kilise m üdavimle­
ri arasında karışıklığa sebebiyet
vermesi sonunda bu usulden
vaz
geçti. Onun yerine kilise
direğine
beyaz bir bayrak çekm eyi uygun
buldu. Gene film in bir
sahnesinde
Jam es Robertson - Justice’in bir bo­
ğ a y ı öldürmesi icap ediyordu. Onun
için köyden kiraladıkları bir boğ a­
y a uyutucu ilâç içirm ek lâzım geldi.
F akat dört dakikalık bir sahne için
boğanın sahibiyle tam dört gün mü­
nakaşa ettiler. Sonunda sahibi razı
edildi fa k a t bu defa da boğa ilâca
karşı tam bir m uafiyet
kazandı.
Sahne için ölm ek istemiyordu. So­
nunda başka bir boğ a
kullanmak
zorunda kaldılar.
COM EDIE
F ÎL M Î :
FRANÇAISE*™
BÎR
U zun senelerden beri
meşhur
Fransız Millî T iyatrosu Comédie
Française, klaşjk
dramın en mü­
kem m el örneklerini taktim ederek
beynelminel şöhreti elinde tutm uş­
tur. B u tiyatroda bir çok ünlü ak tör
ve aktristleri, memleketlerinin bü­
yük dram atistleri Racine v e M oliére*in kalem lerinden
çıkm ış büyük
dram, kom edi ve trajedilerde görün­
düler. Şimdi*yeni ve büyük bir tec­
rübeye girişilm ektedir.
Senede bir
veya iki defaya mahsus olmak üze­
re en iyi komedi repertuvarı seçile­
cek. Eastm ancolor sistemi ile piyes­
ler doğru olarak ve hiç değiştiril­
meden film e alınacak.
Piyeslerde
h iç bir suretle kırpm a ve dialoglarda kesinti olmayacaktır.
M ADEM OİSELLE
MORGAN'in
YÜZÜNÜN D E Ğ İŞ M E S İ:
Michele M organ, yeni filmi olan
«L a N uit et L a Jour» da tanınmıyacak şekilde, daha ziyade çirkin bir
kadın* olarak gösterilecektir. Yüzün­
de kendisine çirkin bir kadın görü­
nüşü verecek değişiklikler yapüacaktır. Onun rolü, kocasının muha­
lefetine kızarak kendisini güzel g ös­
term ek için estetik am eliyatı olm ak­
tır. Böylelikle film nihayete erme­
den
seyirciler, M ichele
Morgan*ı
tekrar kendi güzelliğine bürünmüş
olarak göreceklerdir.
Film çok hayati bir
problem e
işaret ediyor : Kadın, kocasının mü­
saadesi olmadan yüzünü v e
hatta
şahsiyetini değiştirebilir m i?..
K IS A H A B E R L E R :
İlk defa «Oeil P our O eil» film in­
de görülen Fransız artisti Pascale
Audret «The Diary O f A nne Frank»
daki sahne başarısından sonra ken­
disine çeşitli roller verildi. Çok ya­
kında ise «L ’ Eau Y le» de görülecek­
tir.
Chiristlane Jacque*in yakm da ya­
p acağı «D am e Catherine» de M arti­
ne Carol, Rusların genç Katertna’sını oynayacak, E vvelce K orda versi­
yonunda aynı rol, Elizabeth B ergner
tarafından
oynanmıştı.
Bir
Fransız İngiliz müşterek prodüksi­
yonu olan film , Katerina’nm genç­
liği ile ilgilidir ve onun taç giym e
töreni ile biter...
Edurige Ferdilere, D amelle Darrieux, R obert L a Moureux, Michele
M organ, M ichele Simon, Micheline
Presle, Gerard Philipe, Jean Ma ra is,
B ritgitte Bardot, D arry Carol ve di­
ğer büyük artistler, Sacha Guitry’nin
hazırlamakta iken öldüğü film de gö­
rülecekler. Guirty, onlan
filminin
eşhası olarak seçmişti.
V e rejisör
Clement Duhour bu bütün listedeki
eşhası, film i dahi Guirty’ye layık kı­
labilm ek için her şeye rağmen top­
lamıştır.
«M oncleur Vin çent» ve «L e Missioraire» film leri ile tanınan rejisör
M aurice Cloche, dini ilhamlarla çev­
rilmiş olan film ler listesinde yer ala­
cak yeni bir film P ietro Ferrari’nin
bir hikâyesine dayanmaktadır.
5
OYUN DÜNYASI
cüda gelişinde fikren rolti olduğuna
kat’iyetle kaniyim.
Beyaz perdemizde inkilâp yapan film :
0 Günden Sonra
«O Günden Sonra» isimli yerli
filmin önce fotoğraflarını görmüş­
tüm. Bu benim için bir ümit ışığının
belirmesine sebebiyet vermişti.
Filmin fotoğraflarında kulanılan
ışık şekli, gölgelerle elde edilen si­
yah beyaz lekeler modem fotoğraf
anlayışı içinde, Avrupa çapında bir
ustalıkla göz dolduruyordu.
kada deniz, önde nhtımı keskin bir
bıçakla ikiye ayırır gibi bir siyah
beyaz, «gölge ve ışık» genç kızın
-$$■ Melih VASSAF
çılgınca sahile doğru koşuşu, erke­
ğin onu kovalayışım mondrian’ın tab-
Mevzu : yerli bir melodram. İşin
ticari kısmını telâfi etmek için mev­
zuun rolü mühimdir. Maalesef bütün
dünya sinemacılığında önce kapita­
listleri, sonrada rejisörleri frenliyen
filmin iş yapma kabiliyeti kazanç
nazariyeleridir. Kazanç, filmin kıy­
metine tesir eden en mühim unsur­
dur. Rejisörleri bir kaplumbağa ka­
buğu içine, prodüktörleri de bir sa­
natseverden ziyade birinci sınıf pa­
tates taciri şekline sokar. Mühim
Şekil, aksesuvar ve kişilerin kadr
içindeki yerleri, memleket ölçü­
sünde iyi düşünülmüş, titiz bir mi­
zansenin belirli Ömeklerindendl.
Filmde kullanılan kırk değişik
mekân, Haliç ve Edirnekapı surla­
rında elde edilen güzel peyzajlar
oyuncuların iştirakiyle hareketleni­
yor, filme takümadan, seyirciyi yor­
madan, dikkat ve ilgiyi dağıtmadan
dinamizm ve akıcılık sağlıyordu.
Bunda aktörlerden çok rejisörün pa­
yı olduğu muhakkak. Çünkü bas
rolleri paylaşan genç kızla erkek,
hayatlarının ilk oyunlarını oynuyor­
lardı bu filmde. Bu iki amatörü iyi
kompozisyonlarla hareket şekline
sokup sinemaya veren rejisörde «İh­
san Sedat Serük» modem sinema
tekniğinin ileri görüşü olduğu muhak­
kak. Kendisi bugüne kadar ikinci
plânda kalmağa katlanan mütevazı
bir insandı. Kordelânm sahibi Nildan Film ona hayatmda yapmak is­
tediklerinin bir kısmını - memleke­
timizin bütün teknik, imkânsızlıkları,
na rağmen - tatbike fırsat verdi.
Kanaatimce oldukça rahat bir çalış­
ma elde eden İhsan Sedat, ilerde
aynı şartlan bulduğu taktirde en
iyi rejisörlerimiz arasında hakiki ye­
rini bulacaktır. İstismara müsait
tabiatı, efendiliği onu şarlatanlıktan
kurtaran mühim vasıflardandı.
Filmde, modem fotoğraflarla ve­
rilen, Cézanne'in tablolarını andıran
meyhane, Utrillo gibi sokak, Rouhault vari «contre lumière» sahne­
leri; ön plâna alınmış ahşap balık­
hane merdivenlerinin arasından gö­
rünen rıhtıma çekilmiş bir balıkçı
kayığının kadr’m bir köşesinde yer
alan 1/4 oranındaki burnu, gemici
halatları, çapa, kurumak için sahil­
deki odunlara gerili balık ağlan, ar­
6
O günden sonra : Oktar DURU KAN ve Sevda FERDAG
film in bir sahnesinde
lolan gibi hazırlayan filmin genç
operatörü Vedat Akdikmen’e çök
şeyler vaat ediyor.
Bu arada, bu İyi ekibi bir araya
getirmesini bilen Nildan film sahibi
Nejat Ilhan’ı tebrik etmemek düşüncesizlik olurdu. Kendisinin ileri bir
görüşe sahip ve fümin bu şekilde vü-
olan filmin iş yapma imkânlarıyla
sanat cephesini bağdaştırabilmektir,
Öyle zannediyorum ki «O Günden
Sonra» isimli film çok temiz hazırlaQmV Wr
Kendisiyle konuştuğum Nejat îlhan :
«Mevzu dedi, bir filmin iyi ola1957 ARALIK
OTUN DÜNYASI
bilmesi
için
önce
tatbik
edilmesi
önemli yedi sekiz unsurdan
daha
sonra gelir. Mevzu, çok basit çok
dramatik, çok realist, çok roman­
tik veya halkın anlayışına göre çok
kuvvetli olabilir. Bu, hiç bir zaman
bir filmin sanat cephesini tayin et­
mez. Bundan evvel mevzuun sinema­
ya veriliş şekli gelirki bunu :
a — Hareket
b — Oyun
c — Fotoğraf
d — Mizansen
e — Renk (Siyah beyazın değer­
lendirilmesi ve nüansları)
gibi kı­
sımlara ayırabiliriz. Sinema bugün
için bir ilim bir sanat, bir ihtisas;
bunların
haricinde de hayatın
ta
kendisidir. Acılar, üzüntüler, sevinç­
li, ümitli günler, saadet anları, bü­
yük ihtiras, gaye ve kötümserlikler,
sefalet, ahlâksızlık ve asil hareket­
ler; enteresan ve öğretici kısımla­
rıyla, dünyayı tanıtan manzaralarıy­
la, çeşitli örf ve adetleri aksettirme­
siyle sinema bir ibret, bilgi, bir iyi’yi
veya kötüyü ayırma vasıtasıdır.
Bunlan, muhakkak ki seyirciye en
iyi şekliyle ve realist olarak verebilşnek yerinde olur.
Sinema’da muhtelif kurallar, ce­
reyanlar, fikirler, hatta tabir caizse
doktrinler olabilir. Fakat bütün bun­
ların başında gelen seyircinin veya
kütlenin istediğini verebilmektir.
Biz mevzuu seyircinin istediği şe­
kilde seçtik. Bundan sonra, bir Ana­
dolu ve İstanbul havası esmeye çek­
tir sinemada. Çünkü Anadolu’da iyi
veya kötü film i ayırmasını biliyor
artık.
Filmin çekilişinde güç ve değişik
zaviyeler tecrübe edildi. Bunlar, fil­
mi güzel, değişik ve hareketli fotoğ ­
73it x=A#acı kafileden sıt
Elli yaşındayım ben insanoğlu,
Erbabı bilir kıymetimi.
Zeytin Ağacıyım,
Bereket ağacıyım.
Sorma silsilemi.
İbrahimin tapusunda kayıtlıyım
Kel İbrahimin, şişman İbrahimin, kalleş İbrahimin
Anla kimin elindeyün oğul anla
Bilirler...
Ayşe nine bilir, kalın Aptullah bilir
Herkes bilir
Ben de bilirim
Ses çıkarmazlar şu adem oğullan, havva kızlan,
Saçlan Gür san saçlan
Topuklarım döven Zebrayı
Benim dallarımın altında kıskıvrak yakaladı.
Barabellumu şakağına dayadı ırzına geçti kızın...
Gözlerim yok, dillerim yok.
Dallarım var.
Yapraklarımla gördüm
Kızı kan içinde bırakıp kaçtı İbrahim...
Kaim Aptullah da bilir Ayşe N inede
Gördüler onlar, işittiler kızın çığlıklarım.
Sağır olmadılar kör olmadılar ya*.
Zebranın zoru namus,
Kel İbrahimin, rakı, kan, para da para.
Aptullahla Ninenin ki kör boğaz.
B irde ekmek kapısından olmak...
Ama değer m i?.
Elli yaşındayım İnsanoğlu,
Bakma böyle durduğuma,
Zeytin ağaçlanm n bereketi çok
Gösterişi yoktur.
Ayvalık körfezinde doğdum büyüdüm,
Bir zamanlar banş çelenkleri yaptılar soyumun dallarından*
Meyvelerin en mukaddesi
0{ruç bozduğun
Ekmeğinin katığı, kara zeytini verdim
Tapusunda kayıtlıyım diye,
Kalleş îbrahime.
Haramolsun, gözüne dizine dursun.
A ğaçlann bedduası tutar ha.
A m a çırpınıp salmışım
Dallanmla yelleri dövüşüm
İnankL kahrımdan.
A n m a gidiyor bu Üş...
Bu soğuk kış günü
Y a Zehranm derdini herkese bildirsem
Ya bir balta vursa beni
Çatar çatır devrilsem...
Çetin KARAMAN BEY
raf serisi haline getirdi. Her şeye
rağmen mevzu bizim düşündüğümüz
değil, seyircinin İstediğidir.
ARALIK 1957
7
OYUN DÜNYASI
A Y IN
EN
i r î F İL M LE R İ
ı
^
r
“ : : : r : r ı | | | i
«BİSİKLET HIRSIZI»
R
icci Antonido (Lıamberto Maggiorani) işsizdir. îşçi evlerin­
de çturan karısı ile iki küçük
çocuğunu geçindirebilmek için iş aramaktadır. Nihayet bir gün bir ilân­
cılık şirketi ona iş verir. Fakat bisikletsiz yapılamıyan bir iş... Afiş
yapıştırma işi... Ricci, bisikletsizliğin
verdiği bedbinlikle eve. döner. Karı­
sı, bir bisiklet alabilmeleri için çe­
yizlerini ve yatak çarşaflarım satar.
Bisikleti alırlar. Artık mesutturlar.
Ricci yeni bisikletini omuzundan hiç
indirmek istemez. Onda, istikbalini
ve evinin barkının, çoluğunun çocu­
çöpçü bir dostuna yardım istemeye
gider.
Ertesi gün arkadaşları da beraber
bisikleti ararlar. Bisiklet parçaları
satan işportalar, bisikletçi dükkânlah, bisikletli guruplar, velhasıl bi­
sikletle ilgili ne varsa perdede res­
mi geçit yapar gibi sıra alırlar. Ta­
kip ve aramalar boşa çıkmaktadır.
Fakat Ricci, halâ aramak azminde­
dir. Yağmur altında da aramasına
devam eder. Nihayet bir ara hır­
sızı görür, peşinden koşar. Fakat ya­
kalayamaz. Bu defa, hırsız çocukla
konuşurken gördüğü ihtiyar adamı
Enzo Staiola - Lamberto Maggioroni «Bisiklet Hırsızı» uda
ğunun geçimini görmektedir. Ertesi
sabah büyük oğlu Bruno (Enzo Stai­
ola) ile beraber çıkarlar. Onu, çalış­
tığı benzin istasyonuna bıraktıktan
sonra, kendisi de büyük bir hevesle
yeni işine gider. Talihsizlik Ricci’nin
yakasına yapışmada hiçte geri kal­
maz. Bir hırsız, onun dalgınlığından
istifade ederek bisikletini çalar. Ar­
tık konu asıl mecrasına dökülmüş­
tür. Ümitsiz takip başlamıştır. Ric­
ci, ilk iş olarak polise başvurur. Eli
boş ve ümitsiz çıkar karakoldan. A k­
şam oğlunu eve bıraktıktan sonra
8
aramaya koyulur. Fakirler yuvası ve
kilisede hırsızın yerini söylemesi için
onu sıkıştırır. Sonunda gene elinden
kaçırır. Bitkin ve ümitsiz bir halde­
dirler. Acıkmışlardır. Her şeyi unu­
tarak hem acıkan karınlarını doyur­
mak, hemde biraz önce tokat attığı
oğlunun gönlünü almak için onu bir
lokantaya götürür. Her şeyi unutup,
yalnız yemesini söyler Bruno’ya...
Sahte bir ferahlık, sahte bir mutlu­
luk vardır yüzünde. Yemekten son­
ra gene de kâğıt kalemi alıp hesap
yapmaktan kendini alamaz. Bir an
kafasına, karısının gittiği falcı ka­
dına gitmek fikri saplanır. Giderler..
Oradanda ümitsiz olarak çıkarlar.
Gene mahalle aralarında dolaşırlar­
ken tesadüf hırsızı karşılarına bir
kere daha çıkanr. Ona şansını dene­
me fırsatını bir kere daha verir. Ric­
ci, onu bir genelevde yakalar. Dışarı
çıkanr. Bisikletini vermesi için sı­
kıştırırken etrafına toplanan mahal• lelinin hücumuna uğrar. Küçük Bruno’nun çağırdığı polis te bir işe ya­
ramaz. Tekrar ümitsiz aynlırlar
oradan. Akşam olmaktadır. Ricci’de de işe yaramaz. Beruno’da da
ümit namına bir şey kalmamış­
tır. Orada gördüğü bir bisikle­
ti çalmak gelir aklına. Nefsiy­
le yaptığı uzun mücadeleden sonra
onu kapar kaçar. Fakat çabucak ya­
kalanır. Bisikletin sahibi ve orada
toplananlar onu bir hayli tartaklar­
lar. Bisikletin sahibi, polise teslim
etmekten vazgeçmekle ona manevi
bir darbe indirir. Oğluna hiç te iyi
şeyler öğretmediğini söyler. Ricci’de
ve oğlu küçük Bruno’da tam bir yı­
kım hakimdir, ikisinin de izzetinefis­
leri kırılmıştır. Ağır ağır oradan
uzaklaşıp kalabalığa karışırlar. Fil­
min dramatik gücü burada tam zir­
veye ulaşır. Baba oğul, ikisi de ağ­
lamaktadırlar. Film biter...
Savaş sonu Nâo Realizm cereya­
nının şahaser filmlerinden birisi.
Harp sonrası Italyasmda, hatta İtal­
ya’nın başşehri Roma’da işsizliğin
ve süfli, düşük hayatın nasıl derin
bir yara olduğuna işaret ediyor. Se­
çilen çevre ve konu, «La Strada»dada olduğu gibi özelliği olan çeşit­
ten. Fakat «Vittoriade Sıca.», daha
harcıalem olan, yerellik tarafı pek
ağır basmayan, nihayet bir çok bü­
yük şehirlerde bulunabilecek bir çev­
reyi ve insanlarını seçmiş. Fakat bu­
nu da tek yönlü olarak işlemiş. Sa­
dece bir baba ile küçük oğlunun bir
bisiklet peşindeki «hırsız - polis» hi­
kâyeleri cinsinden kovalaşmaları.
Çarşı - pazar, işportacılar, sokak çöp­
çüleri, kalabalık otobüs durakları v.s.
gibi tamamen erkekle dolu bir çev­
re. Yani dış çevre. Pek çok özellik­
leri olan Italyan mahalleleri, Italyan
kadınlarının gürültülü konuşmaları,
kavgaları hemen hemen filme hiç
alınmamış. Buna rağmen, gösterilen
işçi evleri, su başında sıra bekleyen
kadınlar, falcı kadının evi v.s. filmin
bütünü ile beraber o zamanın İtal­
ya’sı hakkında tam kanaat sahibi ya­
pabiliyor seyirciyi.
1957 ARALIK
OYUN DÜNYASI
Senaryo, «Cesare Zavatini» ve
«Vittoria de Sıca» nın müşterek ya- •
pıtlan. Başı olup sonu olmayan ba­
sit bir hikâye. Mizansen ve plân sı­
rasına önem verilmeden, alelade bir
insan gözünün hareketleri esas tutu­
larak hazırlanmış ve kısa, etkili diya­
loglarla süslenmiş...
Oyuncuların amatör oluşları fil- ,
me hiç bir şey kaybettirmemiş. Ricci rolünde (Lamberto M aggiörani),
Bruno’nun suya düştüğünü zannet­
tiği sahnedeki davranış ve mimikleri
hariç, sona kadar aksamadan başa­
rısını devam ettiriyor. Bilhassa, fil­
min en can alacak noktası olan hır­
sızlığa karar vermekle vermemek
arasında Ricci’nin çırpınışlarını veren
sahnede am atör oyuncu sadece hari­
ka kelimesine hedef olabilecek bir
oyun veriyor.
Küçük Bruno’nun küçük oyuncu­
su (Enzo Staiola) şefkat ve sevgi
toplayan yüz yapısı ile seyirciyi fazla
etkiliyor. Fakat oyuncu olarak bü­
yüklerini bile geride bırakabilecek
bir başan sağlıyor,
«Vittoria de Sıca», bu filminde
özelliklerini belirtiyor. Bilhassa kü­
çük - büyük ilişkisini bu basit hi­
kâyede de konuya katmaktan ge­
ri kalmamış. Gene çokluk kendi
filmlerinde rastlanan, çocuklara yer
yer büyük insan kişiliği verme özen­
tisi burada da görülüyor. Kardeşinin
üşümemesi için pencere kepenklerini
kapatması, bir çok yerlerde büyük
bir adam gibi babasına yardımcı ol­
ması bisikleti çaldığı zaman onu g ö ­
rüp ağlamalı bir hal alması, v. s. hep
bu özentinin örnekleri.
De Sıca’yı gene ayni cereyanın
en ünlü rejisörlerinden «Federico Felllni» ile karşılaştıracak olursak Sıca’da acılı, iç burkucu sahnelerin da­
ha fazlaca olduğunu görürüz. Gene
«de Sıca» mn seyirciyi etkileyebil­
mek amacı ile bisikletleri ve bisik­
letli insanları plâstik materyel ola­
rak kulandığına şahit oluyoruz.
«Ladrl di B id d e tte » te ¿<La Strada» da olduğu gibi tamamen stüdyo
dışında çekilmiş. Gene ışık ve foto­
ğraf hilelerinden uzak temiz ve sa­
de fotoğraflarla süslü gerçekçi bir
film..
Yalm TOLGA -1934 yılında Muğla’da doğmuştur. Orta
okulu Muğla’da bitirdikten sonra Lise onuncu sınıfa kadar
Haydarpaşa Lisesinde tahsiline devam etmiş ve Konservatu­
ara intisap etmiştir. 1956 yılında Devlet Tiyatrosuna giren
sanatkâr o tarihten tibaren piyeslerde rol almağa başlamış
takdir edilen genç sanatkârlar safına geçmiştir.
uLety m a n
X
Ç avuy
Herkesten evvel odur geçen
Sabahleyin tıkır!., tıkır!., eşeğiyle
Bizim evin önünden,
Süleyman Çavuş
Babası gibi çok şendir o da,
Türkü eksilmez dudaklarından.
Tarlasında, elinde kara - saban
Didinir, uğraşır akşama kadar.
Öğleyin sovan - ekmek yer.
Bir çift öküzüyle,
Bir topal eşeğinden başka
Yoktur yoldaşı ıssız ovada.
Bir ihtiyar anacığından başka
Kalmamış kimsesi hayatta
Bu garibin...
Babasını hatırına getirince,
Alın terine karışan gözyaşını
Döker toprağa..«
Fışkırır yarın elbet
O topraktan
Çavuşla annesinin ekmeği...
Ellerine el sürsen :
Hatır hatır, beyenmezsin.
O eller sade,
O eller ümit dolu.
Nasırlar ve yarıklar,
Sabanından yadigar.
Parmağında küflü bir bakır halka,
Karısından yadigâr.
Kızarsa da öküzüne geçirir nâzım ,
öğendiresiyle...
Ayakkabıya hasrettir;
Çarık bile diyemem,
Bir şey sürükler ayağında.
Ceketidir sırtında,
Yamadan kat kat olmuş
Yeleği..«
Gönlünü barda dinlendirmez
Bu adam,
Ahlat gölgesinde
K eyfi tamam,
Yine dudağında
«Ferayem» türküsü«.
Gün kızıllaştı,
Tohum tarlada...
Gönüller şen...
Tozlu yollarda
Şehre dönüyor
«H o öküzüm, hb!»
Güzel Muğla’mda
Bir garip Süleyman...
Yalm TOLGA
Ş .T .
ARALIK 1957
9
OYUN DÜNYASI
Sanatkârlarımızı Tanıyalım
J
a
l
e
U
1957 Fuan İzmirlilere ve İzmir’e
gelenleri fazlasiyle tatmin etmişti.
Kültürparkın geniş korulukları ara­
şma serpiştirilmiş pavyonlarda, her
gece eğleniyorlar, geziyorlar, yazın
tadını çıkarıyorlardı. Fakat bu şeiıe
Fuar’dan en fazla memnun kalanlar
sauatsevenler, bilhassa tiyatrosevenlerdi. Çünkü, İlk defa olarak, Devlet
Tiyatrosu, iyi bir kadro ile İzmir’e
gelmişler ve Fuar A çık Hava Tiyat­
rosunda, iki ay müddetle, 3 piyes
temsil etmişlerdi : Edmund Morris’in
«Tahta Çanaklar»!, Celâl Arseven’in
«Üçüncü Selim» ve Goldoni’nin «İki
Efendinin Uşağı»!...
Bu sonuncu komedi’nin prömiye­
ri Ankara’dan önce İzmir’de yapılı­
yordu. Piyes beğenilmişti. Artistler
rollerini severek oynıyorlardı. Birgtin
Ankara’dan, Anne Frank rolü için
Gülgün Kutlu çağırılmca onun oyna­
dığı, piyesin en mühim rolünü Jale
Uzraan’a verdiler. İşte o zamana ka­
dar piyesi oynayanlarda ve seyre­
denlerde bir canlanma oldu. Jale, bu
rolü fevkalâde oynuyordu. Neden da­
ha önce «Beatriçe» Jale’ye verilme­
mişti?..»
Oysaki bu genç aktristin şanat ha­
yatı eski ve başarılarla doluydu: 1949
da Konservatuarın Tiyatrö Yüksek
Bölümünden mezun olduktan sonra,
yine Goldoni'nin «Yabancı» komedi­
sinde ve yine Beatriçe rolünde, Dev­
let Tiyatrosunda ilk başarısını ka­
zanmıştı. Daha konservatuarda tale­
be iken de birçok güzel rollere «Bir
Evlenme», «Kahvehane», «Maryanın
Kalbi» piyeslerinde çıkmıştı. Küçük
Tiyatro’daki «Yabancı» komedisinde
sevimli halleri, tatlı konuşması ve
güzel fiziği ile beğenilince, turnede
«Antigone» piyesinde îsmene ve «Kıs­
kançlar» komedisinde oynamıştı. Er­
tesi sene de Sebahattin Kudret’in
(Şakacı) smda oynayınca artık sa­
nat ufukları Jale’ye açılmış oldu. Bu
sıralarda birbiri peşine çok güzel
roller oynadı. Bilhassa Somerset Maugham’m «Kadının Fendi» komedisin
de nazlı, zarif bir İngiliz kızı olan
Nelly’de ve buna hiç benzemeyen
Sutton Vane’in «Öteye Doğru» dra­
mında, kendisini oğluna tanıtmadan,
10
Z
M A
N
onun peşinden koşan zavallı ana, Mrs.
M itget rolönde çok beğenildi.
1956 Ekimi
başında,
Büyük
$ Melih VASSAF •
Tiyatro’da
Abdülhak
Hâmid’in
«FPlN TEN « trajedisinde Mother Robert rolünde göründü. Oradan Üçün­
cü Tiyatro sahnesine geçti. Edmurad
Morris’in «Tahta Çanaklar» piyesin­
de Bessie Bexter rolüle başarılarına
bir yenisini ilâve etti. Sezon sonun­
da Küçük Tiyatro’âa Cevat F ehm i­
’ nin «Kleopatra’nm Mezarı» piyesin­
de, mühim rolerden biri olan Saniye'yi, sevimli oyunu ile canlandıran
ve bize sevdiren Jale Uzman artık
kendisine önemli roller verileceği te­
sirini bıraktı üzerimizde!..
1957 Fuar sezonu geldiği zaman
J. Uzman «İki Efendinin U şağı»
ve «Tahta Çanaklar»ı oynadı. Bütün
İzm ir kendisine hayran kaldı. Hele
«İki Efendinin U şağı» nda Beatriçe
rolünü oynadıktan sonra bu hayraulık iki misli arttı. Öyle tahmin edi­
yoruz ki Ankara’daki oyunda Uz­
man ayni rolü oynar. Jale’nin sanat
hayatını öğrendiniz. Şimdi O’nu eşi
Ümran Uzman ve cici kızı Dırahşan İle başbaşa bırakalım... Allaha­
ısmarladık! ' v
1957 ARALIK
OYUN DÜNYASI
0 Gençtir Yapar
Vak’a Ankara’da Devlet Tiyatro­
sunda geçer.
Ahmet Muhip Dranas’m «G ölgelen piyesinin provaları
yapılmaktadır. Rejisör Mahir Canovadır.
Biz çakşırken müellif te mütema­
diyen rejisöre karışmaktadır.
— Şurası böyle olacak..
— Hayır burası böyle olacak..
Artistlere bizzat talimat vermek­
te, mizansen göstermekte hattâ, ses
tonları ayarlamaktadır. Son prova­
daydık, Ahmet Muhip Dranas bermutad hazırdı ve bermutad herkese
vazifesini öğretmekle meşguldü. Bir
ara bana sıra geldi.
— «Durun> dedim. «Bir dakika!
Size bir hikâye anlatmama müsaade
eder m isiniz?» Sonra hikâyeyi an­
lattım :
— Viyana’da büyük bir rejisör
bir eseri sahneye koyuyormuş, mü­
ellif te her provada gelir ve artistle­
re durmadan karışırmış.
Nihayet
temsil günü gelip çatmış.
Müellif
gene dayanamıyarak sahneye gelmiş
ve perde açılmadan son talimatları
vermeye başlamış.
O 00
- J—
Artistler kendisini hürmetle din­
ler ve teker teker hepsi :
— Peki efendim,
-— Olur efendim,
—•Tabiî efendim., derlermiş. Ni­
hayet sıra genç bir aktöre gelmiş,
müellif ona da talimat vermek üzere
ağzını açıyormuş ki, büyük artistler­
den bijî sayın muharririn
önünde
hürmetle eğilerek :
— Aman sakın efendim! O daha
yenidir, ona hiçbir şey söylemeyin,
çünkü her söyleneni yapar, demiş.
Gölgeler o akşam oynanmıştı.
-
Ş eref G Ü R S O Y
'
Kâmuran ö z b ir 1927 yılında Eskişehirde doğmuştur. Bü­
tün öğrenimini Ankara’da yapmıştır. Şiire Üniversite sırala­
rında başlamış, ve 1950 senesine kadar fasılasız yazmıştır.
Bundan sonra, beş sene kadar şiirden uzaklaşan özbir, tiyat­
ro ile uğraşmaya başlamış ve muhtelif gazetelerde bu yolda
faaliyet göstermiştir.
1953 de, gazetecilik mesleğine intisap eden ve o tarihten
beri Yeni Sabah Gazetesinin Ankara muhabirliğini yapmak­
ta olan Kâmuran özbir, herşeyden evvel şâir olduğunu ve
şiiri çok sevdiğini söylemektedir. Sade bir dile ve kuvvetli
bir mısra yapısına sahip bulunan özbir, şiirlerini bu sezon
«Son Durak» isimli bir kitapta toplayacaktır.
M
' 1
i \
Tfzakta
Şöyle gönlüme« uzamversem
Dalgalar sürükler mi beni acaba,
İstemem toprak altına girmeyi
Bırak ölümü deryalara«.
Bir yeşil aydınlık
Bilmem nasıl anlatayım sana,
A cır dudaklarım tuzdan
Yosunlar takılır saçlarıma..
Pırıl - pırıl bir dünya içre
Yaşama tadında balıklar,
Burada insanlar
Korkutmuyor karanlıklar.
Bern - beyaz köpüklere
Ellerin diye sarılıyorum
Yakamozlar arasında
Seni görüyorum..
Yıllardır a y n kaldığım
Vefasız dalgalardır,
İstemem toprak altına girmeyi
Mezarım deryalardır..
Kâmuran ÖZBİR
i
§
g g ‘
ARALIK 1957
'
::........... ..................... = ■■
•• •
11
■
OYUN DÜNYASI
Fransız Filmciliğinin Dahi Rejisörü
C L O U I O T
GERÇEKTEN
Gündüzleri kameranın
yanında
bir ufak sandalyeye oturup son hiz­
ip, Jean Gabin, Fernand Gravey veya
Arletty için, sabırsız sahneye koyu­
cuların tefrika gibi sayfa sayfa aldık
lan ek aşk sahnelerini yazıyor, sonra
gece uygunsuz heyecanların esiri ola­
rak Friedrich Strassa’daki mahzen­
lere koşuyor ve kaçakçı ve hırsızlar­
la kokain çanakları başında sabahlı­
yordu.
Fakat bir 1935 gecesi, bu çok es­
mer «dert çekmekte» kimseden geri
kalmıyan sırtından hiç eksik etme­
diği tweed ceketinin ceplerini bir sü­
rü şeyler karaladığı kâğıtlarla dol­
duran tuhaf Fransız delikanlısı bir
randevuya gelmedi. Gelemedi. Gele­
mezdi, herşeyi terketmek zorunday­
dı. Bu tükenmiş,
kendini yitirmiş
adam «Haute Savoi» da 1460 gün
yatağa çakılmış vaziyette kalkacağı
günü bekliyecekti. Bu sırada eserle­
rini ezberleyinceye' kadar
Prost’u
okudu. V e o zamana kadar sahip
olamadığı bir silâh daha k azan d ı:
Sabır...
Clouzot, bu sabırm en mükemmel
örneğini 1952 de Crau’nun boğucu
sessizlik ve yalnızlığında «Le Salair
de la Peur» ü çevirirken
gösterdi.
Filmin daha yansına gelmeden, giri­
şilen m asraflann çokluğu karşısında
deliye dönen prodüktörleri devama
ikna edebilmek için filmin ikinci ya-,
rısım kuru kuruya anlatmanın para,
etmiyeceğine inanmıştı. Bunun üze­
rine binlerce sahife kâğıt' ve bir lit­
re de siyah çini mürekkebi aldı. Ge­
celeri kaldığı otele adamlarıyla ka­
pandı ve on gün müddetle çevireceği
bütün sahnelerin birer birer resimle-'
rini yaptı. «İstikbalini
kendilerine
bağladığı maliyeciler için bu şarttı.»
Tabiî bu Clouzot'nun çalıştığı yerde
büyük kızgınlık nöbetleri eksik olu­
yordu manasma gelmemeliydi. Her­
hangi bir hareketin saniyenin yüzde
biri kadar daha evvel yapılması ge­
rektiğini taktir edemiyen bir artist,
yıldızlardan birinin makyajını kısa
zamanda yetiştiremiyen bir makyör
rejisörün gazabını arttırmağa yeti­
yordu. Söylendiğinden daha az sayı­
da olmakla beraber bu fırtınalar o
12
ŞEYTAN M I?
kadar efsaneleştirilmişti ki,
Clouzot’nun dostlarından biri «Miquette Et Sa Mère» filme alınırken bu­
luşma saatinde onu aramaya gelir
ve kimsenin «kükremediğini» görün-
Çeviren : Timuçin YEKTA
ce de, onun meşgul bulunduğu kame­
ra tarafma bakmağa bile lüzum gör­
meden çıkar gider.
FRESNAY ÎLE BÎR ÖĞLE YEMEĞİ
VE JOUVET ÎÇÎN BÎR TRAJEDİ
1939 da Clouzot iyileşmiş olarak
Paris’e döndüğünde kimse onu ha­
tırlamıyordu artık. Küçüklüğün me­
lek yüzlü Clouzot - bebeklik
resmi
bunu doğruluyor - sunu yalnız annesi
destekliyordu. Yine ısmarlama di­
yaloglar yazabilmesi, yeni arkadaş­
lıklar ve Berlin hayatınm kurulması
için epey uğraşıldı. Ümitsizlik için­
de her şeyin terkedileceği bir gün
«herşey» değişti. Clouzot’yu yemeğe
davet edip «herşey» ini değiştiren bu
adam, alelade arkadaşlarından birivdi. intizamsızlıktan, vahşetten, çıl­
gınlıklar ve bilhassa şeytan hikâye­
lerinden nefret eden bu kurtarıcı Pi­
erre Fresnay idi. Masadan kalktık­
larında Frèsnay’m kendisine sağla­
dığı imkânı Clouzot şüphesiz takdir
ediyordu. Ancak şimdilik verilen ka­
rar Henri Lavedan’m «Le Duel - Diello» isimli eski bir piyesinin adap­
tesi yapılacağı hakkındaydı. Adap­
tenin filme almışı ise harpten iki gün
evveline kadar sürecekti. Bu sırada
«Le Mur de L ’ouest - Batı Duvarı»
adlı bahriyelilerle ilgili bir trajediyi
bitirecek fakat ne var ki Jouvet za­
ten tek olan nüshasını da kaybede­
cektir.
Yine bu sırada tanınmamış ve sa­
kalı uzamış bir genç t Daniel Gelinin
Grad Guignol de yarattığı «On Pred
les Mêmes» i yazacaktır.
Ve aynı şevk ve susuzlukla «înconnes dans la Maison» «Le Dernier
des six» in senaryolarını bitirecektir.
Ve nihayet 1942 de ilk filmine şa­
hit oluyoruz : «L ’assassin Habite Au
21». Tabii jenerikin başında da onun
için en kıymetli isimler : Fresnay ve
Delair. Sonra bir çifte muvaffakiyyet daha : Michodière de «Comédie
en Trois A ctes» ve Bourdet’nin Fransız’oaya kazandırdığı «Feu Victoire»
gibi iki tiyatro eseri. Continental’e
geçen Clouzot 1943 de bütün perde­
lerde yıldırım tesiri yapan en sonsuz
kinleri ve en hararetli hayranlıkları
üstüne çeken Tulle’deki adsız mek­
tuplarla ilgili şaheserini yaratıyor :
Le Corbeau.
KARNIM A DAHİYAN E BİR
TEKME YEDİM
gazeteci Georges Sadoul şöyle anla­
tıyor : «Asıl patronu Goebbels olan
bir Alman firması ve canavar ruh­
larla meskûn küçük bir Fransız şeh­
rini teşhir etmiş oluyordu. Mukave­
met cephesi müfritleri bunu bir ha­
karet saydılar.»
Serbest kaldığında
Clouzot’nun
düşmanlan aynı müeyyidenin filmin
diğer mesullerine de tatbikini iste­
diler. İşte bu hücumlara avukatlar
bunların başında eleştirici François
Chalais vardı1- rakipleri haksız çıka­
racak delillerle cevap verdiler. Clo­
uzot’nun filmin gösterilmesinden iki
gün önce Continental’in kapısını çar­
pıp işi terkettiğini, «Küçük bir Fran­
sız Şehri» adı'altında küçük, düşün­
dürücü olduğu öne sürülen filmi yine
iddia edildiği gibi Alm anyadada oynatılmadığı ve hatta nazi sansürü­
nün bunu yasakladığını belirttiler.
Adsız mektupların artık ehemmiye­
tini kaybetmesi bir tarafa. Le Cor­
beau yazarının bir parça daha az
kabiliyetli olsaydı bunlardan hiç bi­
rinin başına gelmiyeceğini söyledi­
ler. Yine de 1944 - 1949 arasında Le
Corbeau gösterilemedi.
Fakat bu
sıkıntı yıllarında Paris’e yolu düşen
bütün büyük sahneye koyucular,
A.B.D. sefaretinde özel şekilde hazır­
lanmış bir mahzende bu eseri alkış­
lamak imkânını buldular.
Sefalet yüzünden birkaç defa in­
tiharın eşiğine kadar giden Clouzot
ya gelince «Quai des Orievres» ile
yine harika vasfını kazanacak ve
işi» ne tekrar başlıyacaktır.
Sonra : Sonrasını
biliyorsunuz.
1949 Venedik mükâfaatım kazanan
fakat sansür tarafından
takibata
uğrayan Manon, eleştiriciler tarafın­
dan verilen fakat Femandel için An­
gèle ne ise Bourvil
için aynı şey
olan «Miqguette et sa mère» ve niha­
yet «Diabolues» ve Mystère Picasso’dan evvel, 1953 Cannes Festivalinde
jüriden E.G. Robinson’un film biter
bitmez «kam ım a dahiyane bir tekme
yedim» dediği «Le Salair de la Peur.»
1957 ARALIK
OYUN DÜNYASI
Sinema ve Tiyatro Dünyası
★
Beyoğlundaki Erten Galerisinde
Mücap Ufluoğlu tarafından 100
kişilik bir Oda Tiyatrosu açıla­
caktır. Bu küçük tiyatronun sa­
natkârları
arasında
Kâmuran
Yüce, Neriman Alışık, Sadri alı­
şık ve Lâle Oraloğluda bulun­
maktadır. îlk eserleri geçen mev­
sim Ankara’da Üçüncü Tiyatro­
da temsil edilen Fritz Schwiefer’in Misafir adlı komedisidir.
★
Minyon tipli güzel aktrist Debra
Paget sinirlerinden
rahatsızdır.
Halen istirahat etmektedir. Ya­
kında tekrar perde hayatma dö­
neceği tahmin edilmektedir.
★
Meşhur şarkıcı Jacqueline Fran­
çoise «Madame Curie » ’nin haya­
tım konu alan bir filmde baş
rolü oynayacaktır. Bir ilim ada-
Ha zırlayan: Şahin T E K G Ü N D Ü Z *★
★
★
Şehir Tiyatrosu
sanatkârların­
dan Muzaffer Arslan bir ihtilâf
yüzünden istifa etmiştir. Verilen
rolü beğenmeyen Sırrı Gültekin
de idare tarafından işinden çıka­
rılmıştır.
★
Küçük Sahne’nin değerli sanat­
kârı Münir Ozkul şehir Tiyatro­
su tarafından angaje edilmiş ve
derhal kontrat yapılmıştır.
★
Adana’da Şehir Tiyatrosuna bağ­
lı olarak birde Çocuk Tiyatrosu
tesis edilmiştir. Tiyatroda Ada­
nalı gençler temsiller verecekler­
dir.
★
«The San Fransisco Ballet» top­
luluğu, 1958 yazında Güney Ame­
rika’da 15 hafta sürecek bir seyata çıkacaktır. 1933 yılında te­
sis edilmiş olan bu bale, Ameri­
k a ’da temsiller veren en eski te­
şekkül olarak tanınmaktadır. İda­
resini Lew Christiensen
isimli
tanınmış bir koreografın başarıy­
la devam ettirdiği bu bale son
Uzak Doğu turnesinde muazzam
başarı kazanmıştır.
★
★
Türk asıllı meşhur Amerikan re­
jisörü Elia Kazan «înkalar Di­
yarı» adlı bir film çevirmek için
hazırlanmaktadır. Filmde baş ka­
dın rolünü şarkıcı İm a Sumac’a
verecektir. Erkek aktörü'" halen
tesbit etmemiştir.
ARALIK 1957
minin bir şarkıcı tarafından can­
landırılması hayretle karşılan­
maktadır.
★
1958 Oscan için çıkan dedikodu­
lara göre en kuvvetli namzet ola­
rak kadınlardan Elizabeth Tay­
lor gösterilmektedir. Japon yıl­
dızı M ijko Taka’da
Elizabeth
Taylor’m en kuvvetli rakibi du­
rumundadır. Erkeklerden ise en
fazla adı geçenler Errol Flyn,
Alec Guinnes, Marlon
Brando,
Antony Quin, ve James Gagney’dir. Bakalım kimler kazanacak..
James Dean öldükten sonra ona
benzeyenlerde bir hayli çoğal'
maktadır. Bu günlerde bir benzer
de İngiltere de türemiştir. «The
On That Got Aw ay» adlı filmi
ile Hardy Kruger İngiltere’nin Ja­
mes Dean'ı unvanım kazanmıştır.
★
Geçen sayımızda uzun bir ayrılık
ve çeşitli dedikodulara
rağmen
tekrar birleştiklerini yazdığımız
Ingrid - Rosselini çifti tekrar ay­
rıldılar. Fakat bu defaki ayrılık­
ları boşanma şeklinde tecelli etti.
Rosselini tekrar Hindistana dön­
dü. Orada onu bekleyen bir sevgi­
lisi var... İngrid Bergman ise Ingiltereyi seçti. îngilterede Gary
Grant ile «Kind Sir» adlı yeni bir
filmde oynayacaktır. Bu film Ingrid Bergmanın ilk komedi kordelası olacaktır.
Confidential Dergisi son günler­
de susmayı daha uygun bulmuş
ve kendine has neşriyatına son
verdiğini bildirmiştir. Son defa
ise Errol Flyn’e takılmış, onun
genç kızları iğfal ettiğini iddia
etmiştir.
I
I
J^uztufruş
Saçım bir kaç telini daha ağarttı.
Yanaklarım çökük
Ve boynum bükük.
Senden uzaklaşıyorum!..
Bir huzur meleğinin elinden tutup,,
Ümidiere mezar olan
Toprağa yaklaşıyorum.
Seni unutabilirsem,
Rahat uyuyacağım mezarımda.
Cehennem alevleri, kızıl dudaklarından serindir,
Ki, ben yanıyorum hâlâ,
Sen kal, yalanca, vefasız dünyanda.
Bir daha gelirsem şayet,
Seninle gelmem inşallah!
Kerim ALHAN
r----- !- - - - - - - - - - - !- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - 7
13
OYUN DÜNYASI
★
Güzel İtalyan Yıldızı Tyvonne
Sanson, Yunanistanda
bir film
çevirmektedir. Filmin a d ı : «Bir
Defa
Y aşanz»’dır.
Bu filmde
Yvonne Sanson, Dimitri
Horn
adlı Yunan aktörü ile oynamak­
tadır.
★
Beyaz perdenin yaşlanmaya yüz
tutmuş şöhretlerinden Rita Hay­
worth, 5. defa evlenmeye karar
vermiştir. Yeni kocası, Holliwout’un
genç
prodüktörlerinden
Hill Neitmer olacaktır.
★
Fransa'dan aldığımız haberlere
göre, Fransız stüdyolarında halen
çevrilmekte olan Filmler, artist­
leri ve rejisörleri şunlardır :
¿K-ahıttı. fDazattasi
Bütün Pazartesiler kahrolsun
Birazdan sabah olacak Bursa Ovasında
Ezan sesleri dökülecek minarelerden
Morla yeşil fışkıracak ULUDAG’m eteklerinde
Sonra yeşil bir cumartesi
Beni sana getirecek
Beni sana ellerim kelepçeli getirecek
Yıldızların en olmuşlarım senin için koparacağım
Akdeniz'in sedeflerini getireceğim
Avuçlarımda pul pul
Omuzlarımda ebemkuşağı renginde ümitler
Sana geleceğim.«..
Sonra yalnızhğım başlıyacak yapış yapış
Elimi attığım her şeyde seni bnlamıyacağım
Nabzının vuruşunu Kadifekale'den sayacağım
Oysa ki sen Urumeli H isan’nda olacaksın
Boğazın mavilerinden demet yapacaksın tel tel
Ben kordon boyunda olacağım
Dut gibi sarhoş
Gelene gidene soracağım seni
Rrhtım taşlarına soracağım
Sonra onlkiye on kala
Ü ç direkli
Zifir gibi kahır yüklü bir gemi
Beni kollarımdan tutacak
İstanbul’la seni kamarama kitleyeceğim
Cebelitarık tan geçerken bir türkü tutturacağım
A yak parmaklanma damlayacak
Göz yaşlarım ellerime
Gene yeşil cumartesiler düşecek hatırıma
Mutlu pazarlar
Pazartesilerin anasına avradına söveceğim.
Mimi Pinson. Prodüksiyon : Films
Hergi. Rejisör ; Robert Daröne. A r­
tistler : Danny Robin, Raymond Pellegrin. Her zamanki Parisllinin klâ­
sik hayat hikâyesidir.
Un Homme A Vendre. Prodüksi­
yon : Emile Darbel. Rejisör : Morice
İLabro. Artistler :
Barbara Lange,
Jean Chevrier. Hindi çini’de geçen
bir maceranın filmidir.
Şans Famille. Prodüksiyon : SJ*,,
E.C. Francinex (Paris) Rizoli film
(Rokne). Rejisör : Andre Michel. A r­
tistler :Pierre Brasseur, Gino Gervİ,
Bernard Biler ve Simone
Renant.
«Hector Malot» un kitabından mül­
hem : Bir öksüzün hikâyesi.
Le Temple Des Oeufs Durs. Pro­
düksiyon : Lyriea ve F. Lopez. Reji­
sör : N oroert Carbonaux. Artisler :
Darry Cowl, Fernand Gravey ve B e­
atrice AltaHbe. Eğlenceli bir hikâ­
yedir,
Ascenseur Pour L'echafaud. Pro­
düksiyon : Nelles Editions Filmse Re­
jisör : Louis Maile. Artistler : Jaenne
Moreau, Maurice Ronet. Bir asansö­
rün yardımıyla çevrilen cinai bir film.
Therese Etienne.
Prodüksiyon :
Cite film s -A gİm an (Paris), Monica
(Rom e). Rejisör : Denis De La Patelliere. Artistler ; Françolse Arnoul
Pierre Vaneck, James Roberson Jııstice’dir. İsviçre’de yerleşmiş bir çift­
çi ailesi ve kızlarının hikâyesi.
Premier Maı. Prodüksiyon :Prosogor (Paris), Monica (R om e). Reji­
sör I Luis Sallavsky. Artistler : Yves
Montand, Nicole Berger, İlk bahan
tasvir eden güzel, hoş bir hikâye.
14
Semih SERGEN
^ _______________________________
Le Septieme Ciel. Prodüksiyon ;
Vesta France, London Films (Paris)
Jolly Film (Rom e) (üçlü prodüksi
yon )...R ejisör : Raymond Bernard.
A rtistler: Danİelle Darrieuz, Noel.
Güzel bir komedidir.
La Passager Clandestin. Prodük­
siyon : Silver Films - DlsdfUms (Pa­
ris) Southern International
Film
(Sidney). R e jis ö r: Ralph Habib. A r­
tistler : Martin Carol , Serge Regianni Arletty. Cenup denizlerinde geçen
heyecan ve esrar dolu bir kordelâ...
★
İtalyan Turizm dairesi 5 hazi­
ran 1957 - 5 Temmuz 1958 tarih­
leri arasmda İtalya’da bir Opera
festivali tertiplemeye karar vermişdir.
Bu
festivale
katılan
AvrupalI şarkıcılar arasmda da-
________________ J
vetli olarak Leylâ Gençer’de bu ­
lunacaktır.
★
Çağdaş opera bestekârlarından
Gian Carlo Menotti birisi Bruxelle biriside Paris operası için
iki tane yeni opera bestelemek­
tedir.
★
Sinema ile uğraşan otoriteler yeni
bir tip üzerinde çalışmaktadırlar.
Bu yeni sinema daire
şeklinde
olacaktır. Seyirciler dairenin or­
tasında olacaklar, film ise daire­
nin kenar duvarında oynayacak­
tır. Bu sinemanın mucidi Goldbach, seyircilerin çok rahat ede­
ceklerini ve istedikleri zaman
filmin istedikleri kısmını seyre­
deceklerini söylemektedir.
1957 ARALIK
= = OYUN DÜNYASI
BİR
H A Z İR A N A K Ş A M I
Yazan :
Renée SENN
Çeviren :
Timuçin Y EK TA
ean Celler, inmesine yardım
etmek için elini Fanny’e
uzattı.
tim. Ne tezat!.. Yarabbi lâfa nasıl
girmeli ? »
— Reni eve kadar da götürebi­
lirdin. Artık bunun önemi olmasa ge­
rek, Değil mi-..
Bu akşam, ona, aşkınm, sevgi­
lerinin niçin öldüğünü soracaktı. Ve
sonra yerini başkasının aldığını, ya­
rın ona gideceğini söyliyecekti.
J
— Kusura bakma şekerim.
Fanny, «Allahaısmarladık» der
gibi bir el işareti yaptı ve yolun dö­
nemecinde kayboldu. Jeah, asfaltta,
bu küçük ayakkabıların kuru ve ace­
leci gürültüsüyle kaybolmasını bekle­
di. Fanny'nin asabı bozuktu. Bekle­
mekten, bekletilmekten bıkmıştı. Bu
devam edemezdi, Bir karara varmak
lâzımdı. Bütün benliğini saran, ilikle­
rine işleyen ateşe rağmen, evli bir
adam oluşunun, serbest bulunmayışı­
nın münasebetlerinde daima ağır bas­
tığını hissediyordu. Nitekim Fanny’de
bugün karısıyla konuşacağına dair
ondan söz koparmasını bilmişti.
Jean, arabayı çalıştırdı. Evine g it­
mek için aceleye lüzum görmüyordu.
Louise’i düşünüyordu ; kendisini her
zamanki, gibi karşılayacak, çabuk
ve alışılmış bir şekilde öpecek, «Y e­
mekten sonra dışarı çıkar m ısm ?»
diyecekti,yine. Hayır!.. Bir yere git­
meyecekti.. Bu akşam ona söyliyecekleri vardı. Louise başka birşey sor­
mazdı. Değişiklik arzulamadığı, bu­
nu hissetmek dahi istemediği her za­
man belli olurdu. Jean, «Beraber ya­
şıyoruz, fakat birbirimizden haberi­
miz yok» diye düşündü. «Bir bahane
îcad edebilsem... Bana bir fırsat ver­
se, çok daha kolay olacak bu iş..»
«Kör, sağır bir itimatla seviyor beni
Hemde bunun sıkıcı hatta yıkıcı ol­
duğunu hiç düşünmeden, akima ge­
tirmeden.» «Arzu, ihtiras olmaktan
çıktı; şöyle bir.. Şüpheyle, endişey­
le ateşlendiği zaman aşk
ölür...»
«Kıskanç olsaydı belki beni kaçırmıy a ca k tı; vefasız, hercai olsaydı bel­
ki de ben onu bırakmak istemiyecekABALIK 1957
★
★
★
Louise, gurubun son akislerinin
kıpırdaştığı terasa masayı kuruyor­
du. Mesut kadınlara has bir gülüm­
seme vardı dudaklarında. «Ona kö­
tülük ediyorum» diye düşündü Jean.
«Fakat bu lâzım. Yarın bir cehen­
bulmaya çalışıyordu. Müphem sözler
söylemek lâzımdı : Louise’e hakika­
ten o kadar uzaktı ki... Altı aydır,
akşamlan onu yalnız bırakıp çıkı­
yordu. Artık işlerinden de bahsetmi­
yordu eskisi gibi. Sinirli ve dalgındı.
Louise, bir tek şey olsun sormuyor­
du. Y a n uykulu, kansıyla kendisini
bir tünelde görüyordu.
Bu tüneli
geçmek, şöyle açığa, aydınlığa ka­
vuşmak lâzımdı. Bu yolu bir gecede
katedebilecekler miydi?.. Yoksa mü­
nakaşa daha uzun zaman günlerce
aylarca devam edip gidecek m iydi?
Acaba ağlar mıydı?.. «Hayır!... A ynlm ıyacağım !..» Hayır.. O hiç bir
şey söylememişti. Jean rüya görü­
yordu. Daha konuya girmemişierdlki..
Saat 10 u vururken Louise kalk­
tı. Jean, boşluğuna sığındığı uyku­
dan uyanmıştı. Doğruldu. Gözlerini
kaldırmadan :
— Louise sana
söyliyeceklerim
var, dedi. Kansı her zamanki munis
bakışlarını büe değiştirmemişti. Çok
zamansız ve acele
konuştuğunun
farkına ancak o zaman varabildi.
Hiçbir şey hazırlamamıştı. İnsan
sevdiği ve onbeş sene beraber yaşa­
dığı bir kadma, bir kalemde «- Artık
seni sevmiyorum. Bir başkası için
seni terkediyorum. Beni rahat bı­
rak,» diyemezdi. Hayır bu yapıla­
mazdı...
— Bedbahtım Louise...
nem azabı olacak ama.. Serbest ola­
cağım. Yalana, sahteliğe hacet kal­
mayacak artık. Ne diyecek acaba?»
«-Saadet, hayatı iyi yaşanmış, iyi
oynanmış bir rol olarak kabul ede­
bilmektir.- Lâfını ağzmdan düşür­
mez, ama bu sefer?..» «Benimle ev­
lenirken, emniyete ihtiyacı
vardı.
İstikbali hazırlamak, ondan endişe
duymak istemiyordu ; o kadar... Herşey programlı, hazır olmalıydı. Beklenmiyen hiç bir şeye, hiç bir sürp­
rize değişikliğe yer vermeden, azar
azar, her gün hazır bir modeli örmeli, işlemeliydi. Modelin
sonuna
gelmişti ama farkmda değildi.»
Yemekten sonra Jean kanapeye
uzandı. Louise’de eline bir kitap al­
mıştı. Odada tatsız bir sessizlik var­
dı. «Saat dokuzda açmalıyım.» diye
düşündü. Gözleri kapalı, bir cümle
Louise, m utfağa götürmek için
eline aldığı kahve tepsisini tekrar
masaya bıraktı. Şaşırmıştı. Jean’a
doğru eğildi, Gözlerine bakmak is­
ter gibi. Sonra yanma ilişti.
—- Nen var?
Jean, kımıldamıya cesaret edemi­
yordu adeta. Bir sigara yakmak is­
tiyordu. Fakat, sanki bütün gücünü
yitirmişti.
Konuşamıyor,
hareket
edemiyor, gözünü bile kaldırmıyordu.
Bir bilmecenin, belkide karısının te­
siri altındaydı. Hipnotize
edilmiş,
yahut hareketlerini kontrol edemez
uyurgezerlere dönmüştü.
— Nasıl söylüyeceğiml
bilmiyo
rum... Seni sevdim Louise, Fakat
durum çok değişik şimdi...
— Yoksa başka bir kadın... ?
— Seni üzdüğümün farkındayım.
Bunu senden saklamayı çok ister-
15
dim. Louise onu seviyorum, onsuz
yapamıyacağım. Halbuki tanıştığı­
mızda geçici bir hevestir demiştim
kendi kendime. Bu gün... Bilemezsin
bu çok değişik, çok tuhaf bir şey. Bu
gözümün önünden ayrılmayan ha­
yal, bu sonsuz eğiliş...Bu sarhoşluğa
önce dayanıyorsun; sonra... Sonra
bırakıveriyorsun kendini. İşin oluru­
na bırakılması, bir rahatlık,
son**
için bir inanç veriyor insana. Bıka­
cağıma inanıyor, sana döneceğimi
ümit ediyordum. Ü ç ay kadar olu­
yor... Bir gün, ayrılmağa mecbur
olduğumuzu söyledi. Birisi ısrar edi­
yordu ; evlenecekti, işte o zaman
içime, kendime inanamadım. Anla­
dım ki dünyada herşeyden çok ona
bağ*] iyim.
Louise, yitik, renksiz bir sesle tek­
rar sordu :
— Benden de mi çok ?...
Sesi o kadar sönüktüki boşalmak
üzere olan gözlerine bakıp kuvvet
cesaret almak için Jean başını kal­
dırdı. Hayır Louise
ağlamıyordu.
Yalmz titreyen elleriyle yaktığı si­
garadan uzun, sürekli nefesler çeki­
yordu.
— Devam et,dedi. Soğuk kanlı­
lıkla. Evlenmek istiyordu. O zaman
sende ona beni boşayacağını, bekle­
mesini söyledin. Ayrılmak istiyorsun.
Bütün çaban bu değil mi ? Tabii o
benden daha genç. Erkekler böyledir. K a n la n gününü doldurmuştur.
Onu bir yenisiyle değiştirmeleri lâ­
zımdır ; daha tazeleriyle... yeni bir
paragraf, yeni bir perde
başlar.
Açıklam aya Özür , dilemeye
lüzum
yok. Neler söyleyeceğini biliyorum.
«Yine dost kalacağız. Benimle yine
ilgileneceksin; maddetende olsun, di­
ğer
hususlarda olsun,
yardımına
dostluğuna, nasihatlanna ihtiyacım
olursa beni gözeteceksin.» Hepsi iyi ;
hem de çok iyi. Böyle olacağını bil­
meliydim.
— Bilemezdin, beklemezdin bu­
nu. Çünki büyük bir inançla sevi­
yordun beni. Şüphe etmiyordun. A ş­
kımızın üzerine eğilmedin, bir gün
ölebileceğimi düşünmedin, sezmedin.
*»— Aşkımız., Seninki ölmüş, Fa­
kat benimki...
Yatakta uykunun verdiği bir çöl
sessizliği hakimdi. Odanm sıcak loş­
luğu içinde, ikisi de
yekdiğerinin
uyanacağından emin, ufak bir ha­
reket, hızlı bir nefes, tek bir keli­
meyle münakaşayı tekrar açmaktan
çekinerek müşterek
bir çıkmazın
içine daldılar. Birbirlerine yabancı
gibiydiler, önem verecekleri ve söy­
lemekten çekindikleri şeyleri hesaplıyarak ertesi güne hazırlanıyorlardı.
Gizlice silâhlarını hazırlıyor, parlatı­
yorlardı. Jean, kurtuluşu Fanny’nin
hayaline bağlanmakta buldu. Şu an,
istikbalin hayali ve projeleriyle ge­
çen altı aym tatlı hatıralarına ihti­
yaç duyuyordu. İki üç kelime, bir
ateşli cümle, yıkıma başlamaya yet­
mişti. Ya şim di?... Louise onu anla­
maya çalışacak m ıyd ı?... Yoksa 9
da durumunu sağlamlaştırmaya mı
çalışacaktı? Şimdi de onu elinden
kaçırmamak için çareler mi arıyor­
du-... Mücadeleyi
terketmesi için,
~
OYtTN DÜNYASI
karışıklık, bu kararsızlık içinde, hem
paylaşılmış bir saadetten,
hemde
feragatten, fedakârlıktan
bahsedi­
yordu.
Jean sırtüstü uzanmıştı. Vücu­
dunun her tarafında hürriyeti elin­
den alınmış birinin gerginliğini, si­
nirlilik ve sıkıntısını hissediyordu.
Yüzünde karşısındakinin taktiğini
ümitsizce çözmeye çalışan bir iç mü­
cadelesinin izleri vardı. Louise tek­
rar yerine uzandı. Yavaş yavaş ay­
dınlanan oda da fırtınadan
evvel
rüzgâr tarafından dalgalanan gemi­
ler gibiydiler. Jean ne yapmak iste­
diğini, lâfı nereye getireceğini anlıyabilmek için ilkönce Louise’in konuş­
masını bekliyordu.
— Evlendiğimizde
beni
sevip
sevmediğini merak ediyordum.
— Yo, seni sevmiştim.
bir kere...
Hatırla
— Hiç bir şeyi unutmadımki. Ya­
kışıklıydın, heyecanlıydın.
Bütün
benliğimi dolduran taşanların var­
dı. Hislerime ufacık bir fırsat ver­
meden müstebitçe seviyordun. O ge­
ceyi hatırlıyor musun? Sylvestre’deki geceyi. Ayrılmayı iyice koymuş­
tum kafama.
bu çok zeki ve akıllı kadma sert mu­
amele yapılabilir m iyd i?...
Louise
«Beni seVmiyormuşsun ama ben, se­
ni seviyorum. Mademki gençliğimi,
benliğimi feda ettim, mühim olan da
budur,» der m iydi?.
Gece çekilmez oluyordu.
Sabah ikiye doğru, Louise serin­
lemek üzere banyoya gitti. Döndü­
ğünde, Jean ıstıraptan çökmüş bir
yüz beklerken, her zamankinden da­
ha sakin buldu Louise’i...
Yalnız
alışmadığı bir sertlik vardı , fazla
alarak.
Bu bir keşifti : Louise kendini
sonuna kadar müdafaa
edecekti.
«Onu kırmaya mecbur olacağım» di­
ye düşündü,
— Bu gece galiba daha
uyuyamıyacağız ?.
fazla
Ayağa kalktı ve hiç bir şey ol­
mamış g i b i ;
— Benden istediğin pek büyük
bir fedakârlık Jean, Seninle evlenir­
ken
yaptığım fedakârlıktan
bile
büyük.
— Geç oldu. Yatalım artık. Bun­
ları yarın konuşuruz, dedi.
Jean’ın gözleri a çıld ı; kararsız,
şaşkmdı. Bu manevra ne idi?
Bu
16
.
— Evet ama, yine de o akşam
nişanlanmıştık.
— Çünki, bensiz yaşıyamıyacağmı seni terkedersem,
kaçacağını,
her şeyi bırakıp kaçacağını söyle­
miştin, o akşam. Gözünün başka bir
şey görmediğini, bana taptığını, hem
de yalvararak söylememiş m iydin?
Gençtin, yakışıklıydın kandım. Fa­
kat seni sevmiyordum Jean, zannet­
tiğin gibi, istiyeceğin, arzulayacağın
gibi sevmiyordum seni.
— Peki öyleyse niye
benimle ?
evlendin
Çünki seni üzmek istemiyor­
dum. Mademki bütün
birleşmeler,
hemde arzuya dayananlar kahredici
bir sonuca varabiliyorlar, diyordum,
tek taraflı bir arzu, aksine belki de
saadet getirir. Hayat bizi yaklaştı­
rır diye düşündüm. Yanılmamıştım.
Alışkanlık,
dostluk,
paylaştığımız
menfaatler, hepsi umduğum gibi çık­
mıştı.. iyiydik. Hislerimi seninkilere
uydurmaya başlamıştım. Zaten a r ­
zuların kaprislerinde şiddetini kay­
bediyordu.
1957 ARALIK
O TU N D Ü N Y A M
Gelişen Çocuk Tiyatrolarımız
ürkiye’deki çocuk tiyatrosu,
1935 senesinde
İstanbul’da
kurulmuş ve faaliyete geç­
miştir. İstanbul Belediyesine bağlı
(Şehir Tiyatrosu) nun operet, dram
ve komedi bölümlerinden başka, ço­
cuklara temsiller vermek üzere bir
(Çocuk bölümü) nün kurulmasını,
Türkiye’de Tiyatro
geleceği için
zaruri bir problem sayan o zamanki
şehir tiyatroları Entendantı ERTUĞRUL MUHSÎN bu mevzudaki pro­
jelerini 1955 de tatbik mevkiine koy­
du. O sene Çocuk Tiyatrosunun ku­
ruluş hazırlıklarını tamamladı. T i­
yatro sanatkârlarından olup 23/N isan/1936 da hayata gözlerini kapa­
mış bulunan M. KEM AL KÜÇÜK'ü
ilk rejisör olarak tayin etti. Türkiye
için yepyeni bir mesele olan, Çocuk­
lara mahsus temsiller veren bir ti­
yatronun kuruluşta gözönüne tutu­
lacak mühim hususlar vardı. Bunlar
dan en mühimi, şüphesin ki, bu tiyat­
rolarda oynanacak eserleri seçmek
ve bunları temsil edecek sanatkâr­
ları
bulmak işidir.
ERTU1ĞRUL
MUHSÎN, bu ilk ciddi adımın önemi­
ni belirtmek için, tiyatronun büyük
sanatkârlarını seferber etti. Çocuk
rollerini oynayacak kaabiliyetli ele­
manları çocuk tiyatrosuna tahsis edi­
len cüz’i bir bütçenin imkânları için­
de temin ettikten sonra, başta Neyyire ERTUGRUL, SAMÎ dram bölü­
münün mühim sanatçılarını
çocuk
tiyatrosunda vazifelendirdi. Yukarı­
da da bahsettiğimiz gibi bu bölümün
T
î ç çektikten sonra devam etti l
— Seneler var bu aksak başlangı­
cı unutmuştum. Tehlikeli devreleri
atlatmıştık ; sükûn içinde yaşıyabilirdik. işte yaptığım fedâkârlık bu. Bu
akşam bir yenisini istiyorsun. Düşün­
meliyim. Arkadaşma biraz daha sa­
bırlı olmasını söyle. Louise susmuştu.
Körükörüne seviyor, baş eğiyor san­
dığı kadını Jean şimdi çok değişik
buluyordu. Bu itiraftan sonra J-*ouise’in ondan daha da uzaklaştığını
hissetti : «Kaybedeceğim, kaybedi­
yorum onu» diye düşündü. «Hem tut­
mak istesemde kaybedeceğim.» mü­
cadele için biriktirdiği kuvvet tama­
men başka bir sahaya kayıyordu.
Louise, yorgun bir hareketle lâm­
bayı söndürmüş, Jean uykuya dal­
mıştı. Beklenmiyen bir ağır uyku­
ARALIK 1957
Yazan : Mümtaz Zeki TAŞKIN
san at4işleri ile yakından alâkadar
olmak üzere sanatkâr M. KEMAL
KÜÇÜK’ü görevlendirdi. Bütün bu
hazırlıklar, bir branşın
temelinin
esaslı bir şekilde atılmasını sağlamak
içindi. ERTUĞRUL MUHSÎN Tür­
kiye’de ilk olarak kurulan bir çocuk
tiyatrosunun, ilk temsilinin çocukla­
ra ilk tiyatro sevgisi ve bilgisini aşı­
lamak olduğu
hususunda rejisöre
vermiş olduğu ilham üzere, M.KE­
M AL KÜÇÜK ilk eseri
hazırladı.
(Çocuklara ilk tiyatro dersi)
İşte
Türkiye’de çocuk tiyatrosunu ilk ku­
ran ERTUGRUL MUHSİN, ilk çocuk
tiyatrosu rejisör ve müellifi M. KE­
M AL KÜÇÜK’tür.
1935 - 36 sezonunda perdesini aç­
mağa hazırlanan İstanbul Belediyesi
Şehir Tiyatrosu, Çocuk
Tiyatrosu
rosunun şimdiye kadar oynamış
olduğu çocuk eserlerinin adları ile,
yazanları ve müzik kompozisyonla­
rını hazırlıyanlarla sahneye koyan­
ların isimlerini havi listeler aşağı­
da sunulmuştur.
dan uyandığı zaman, LouiSe’in söz­
lerinin acılığı halâ kafasında zonkluyordu. Ne olursa olsun. Fanny’ye
bir müddet daha sabretmesini söy­
lemek imkânsızdı. Ültimatomu ver­
mişti. Kararından dömniyecekti. Bu
günü bekliyordu ve yarın, yakasını
bırakmıyan adamı rahatça reddede­
bilecekti.
Bütün gün boyunca Louise her
zamanın Louise’i idi. Hoş görürlük
ve rahatlıkla münakaşa kapılarını
açık tutuyor v e hatta Jean’a
her
şeye rağmen gece uyuyup uyumadı­
ğını soruyordu. Ne göz yaşı, ne si­
tem. Yalnız tam bir resmiyet, tam
bir incelik...
«Bu kadınla münakaşa
imkân­
sız, Eğilmedikçe onu yenemem. Eğil­
mekte onun akimdan bile geçmiyor
Çocuk tiyatrolarının, yannın kül­
türlü tiyatro seyircilerini hazır­
lamak yolunda büyük vazifeler yük­
lenmiş olduğu malûm gerçek olarak
kabul edildiğinin, en belli başlı delili,
şüphesizdir ki, Türkiye’de Tiyatro
seyircilerinin günden güne artmakta
olduğu hususu gösterilebilir. Türki­
ye’deki çocuk tiyatroları, çarşamba
günleri verdikleri temsilleri ilk okul­
lara ayırmışlardır, ilk okullar, sıra
ile bu temsillere gelirler, ilk tiyatro
zevkini buradan alırlar. Maarif Ve­
kâleti okulların bu tiyatrolardan
faydalanmalarını idaresi altındaki
bütün okul Müdürlüklerine tavsiye
eder. Türkiye’de Tiyatro seyircileri­
nin gün geçtikçe sayılarının artma­
sındaki en büyük sebep, daha ilk
okul çağında iken Tiyatro zevkini
tadan çocuklarımızın daha
büyük
çağlarda da bu zevklerini devam et­
tirmek istemelerinden ileri gelmek­
tedir. Çocuk tiyatroları, ile, Tiyatro­
larımıza ilk okul çağından itibaren
seyirci yetiştirmek problemi hal y o­
lunda iken 1955 -1956
sezonunda,
Ankara'da diğer bir problem nazarı
dikkate alınmıştır : Operalarımız da
çocukluktan başlıyarak Opera zev­
kine alışmış genç seyirciler yetiştir­
mek. Bu maksatla geçen mevsim ilk
deneme yapılmıştır. Muasır İngiliz
kompozitörlerinden
B EN J AMÎN
BRİTTEN’nin (bir opera yapalım) ad
lı eseri «Gençlik operası» olarak sah­
neye konmuş ve büyük bir ilgi top­
lamıştır. Bu şekildeki ikinci
eser
halen
Üçüncü Tiyatro
sahnesinde
temsil olunmaktadır. (Küçük kolombus).
(Devamı var)
galiba!..» «Y a F anny?... Bu sefer
de işi halledemediğimi söyleyince ;
haklı olarak yine bir sürü münaka­
şa, bir dolu sitem.» Vereceği karar­
la başbaşa kalmıştı. Korkunç derece­
de yalnız hissediyordu kendini. A r­
tık gücü yetmiyordu.
Louise, bir
kaç kelimede onu hareketsiz bırak­
mıştı.
Akşama doğru :
— Bu defa kim fedâkârlık ede­
cek lütfen söyler misin Jean?...
—-■Fedâkârlık falan yok artık,
öğleden sonra gidiyorum.
— Nen var Jean?...
Jean mağlubiyeti iyice kabul et­
mişti :
— Bilmiyorum.
Beni
bırakma
Louise. Sana ihtiyacım var...
17
O TU N DÜNYASI
1957 İKRAMİYE PLANI
'APARTMAN
DAİRELERİ
ZEN G İN P A R A
J KRAM İYELERİ
SATIŞI
¿ iflT I N Z İ U T
SUMEDBANK
*
K ahve
T ir y a k ile r in e
M ü jd e
••«•»•««•««•••••••••»••o
E:“üE N
cp « 0•••••«•••
#••#«» ««# «•
K A P I Ş I L I Y ÖR
Toptan
Gaziantep şubesi,
18
:
HAYRETTİN DOYURAN
OSMAN
HAMUT
Çankırı Cad. Çiçek Palas Altı N o. 53
T e le fo n : 1*313
Telefon :
1399 — 1387
1951 A R A LIK
O H » DÜNYASI
T . C.
Z İR A A T B A N K A S I
Vadeli, vadesiz ^tasarruf hesaplan
1957 ikramiye plânında
2 .0 0 0 . 0 0 0 L i r a
Para,
2 .0 0 0 . 0 0 0 L i r a
Uzun vadeli Kredi
v a r d ı r .
f
E T t B A N K
SERMAYESİ : TL. 500.000.000
22 Yıldanberi Memleket hizmetindedir.
Maden işletir, Bölge Elektrik Santralleri kurar.
Her nevi Banka muamele ve hizmetleri ifa eder.
ŞUBELERİ:
ir ANKARA
İT KARAKÖY
ir
ir
ANAFARTALAR
PANGALTI
İT İSKENDERUN
ETİBANK'ın 1957 senesi Umumî İkramiye Plânı
TL. 900.000,— i aşmaktadır
Bu P l â n d a :
• AYLIK GELİRLER
• MESKEN EDİNME KREDİLERİ
• KIŞLIK KÖMÜR
• MUHTELİF PARA İKRAMİYELERİ
derpiş edilmiştir.
Ayrıca her yeni şubenin küşadında muhassas zengin ikramiye
keşideleri ve mutena açılış hediyeleri...
ETİBANK EMNİYETTİRETİ B A N K H İ Z M E T T İ R ETİBANK UĞURVE HUZURDURA K A U K 1957
19
APARTMANİ İ İ
SEL
M U
HALI LAR IN DA
En sabit boya
En uzun ömür
En düzgün dokumayı
GARANTİ EDER
SELİ HALILARI, NESİLLERİN HALISIDIR.
ANKARA ŞUBESİ - Yenişehir Tuna Cad. No. 1
S E L İ
R U G S
ARE GUARANTEED FOR
Highs color Fastness
Longest Wear
Uniformity o f Weave
IT ’S A RUG GUARANTEED FOR
GENERATIONS
lVl?AM
lV£LEI?Î
SIYAH ATLAR
P PAHA
R a u b m
th
Her 150 Liraya
Bir Kur’a Numarası
T. C. Devlet Demiryolları,
Demiryolcuları ve Hepimizin
B a n k a s ı
R A YB A N K
Ankara - İstanbul - İzmir
Adana
|*|&»»»•««••
*********Hi
Y
t
•
TÜRK HAVA YOLLARI
•
•
I9 MEMLEKETİN
HER
TARAFINA 9
I
I
VE
Y
İ
0
0
0
Muntazam Seferler
| KIBRIS, BEYRUT, ATİNJTya t
LİRA T U T A R I N D A İKRAMİYE
24 adet APARTMAN DAİRESİ « 5 adet bahçeli
EV • 4 adet yaslık DİNLENME EVİ • ayrıca
1.000.000 liralık çeşitli PARA ikramiyeleri
V A K I T - N A K
T Ü R K İ Y E $ B A NKA SI
paranızın... İstikbalinizin em niyeti
a
0
0
0
000
İ T T İ R
0
0
*
0 0000000000
000
THY
0000000000* A
000
BAHÇELİEVLE1
DÖRT MEVSİM ANA OKULU
C'»4‘ıı^ıınıı7.1ın yetişmesi için en tatminkâr bir Yuvadır
İylBakım-ModernTesisler-Tem» ve Bol Ma
Hahçelievler. Cami civarı 19. cu sok. No: 21 Tel: 32129
TÜRKİYE
Zirai Donatım Kurumu
Dünyaca tanınmış PETERSİME Kuluçka ve ana makinaları ile
tavukçuluk malzemesinin Türkiye’de yegâne satıcısıdır.
BÜTÜN
YURTTA
13 Şube Müdürlüğü
62 Ajans
63 Temsilci İle
ÇİFTÇİNİN HİZMETİNDEDİR
lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll:;
ıııııııuııııımıııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııı
^ l l l l l l l l l l l llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll l l l l l l »
^HIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIHIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII
Atatürk Orman Çiftliği
YENİ
Pastörize Süt
VE
TAR AAT AAAK\YAk\_KR\
AV TÜFER\_ER\
AV MAUZEMESV
Süt Mamülleri
N\AK\RA V E O E K
PARÇ.A\_AR\
Fabrikası
PR\RÇ V E BAK\R
R A D D E AAAW\\J\_\_ER\
c R \ _ f r \k
a s \d
\
AS\D\)
Dünyanın En Modern Tesisatile
Mücehhezdir. Bu Fabrikanın
resim v e pl&nUt»
V«r\\ec** xar«u maMn* ve
®6Te
- . « »
^
^
Pastörize Süt
Pastörize Tereyağı
Pastörize Dondurmasını
M A K İ N A ve K İ MY A
E N D Ü S T R İ S İ KURUMU
SİPARİŞ
TslgraV ; MAKKİW
Bâyilerden İsrarla arayınız!
V E. S A TIŞ
A NKA R A
MÜDÜRLÜĞÜ
Download