alzheimer hastalarında dna polimorfizmi

advertisement
T.C
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ
CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESİ
NÖROLOJİ ANABİLİM DALI
ALZHEİMER HASTALARINDA DNA
POLİMORFİZMİ
UZMANLIK TEZİ
Dr. GÜLSÜN ERŞEN
TEZ DANIŞMANI
Doç. Dr. Melda BOZLUOLCAY
İSTANBUL, 2015
i
ÖNSÖZ
Beş
yılı
doldurduğum
bu
hayat
okulundan
ayrılırken;
bir
yandan
öğrendiklerimle doldurduğum aklım ve kalbim ile birlikte tek başıma uçacak olmanın
sevincini, bir yandan da okulun ilk günü sınıfın kapısında ayak direten küçük bir kız
çocuğunun korkusunu taşıyorum.
Uzmanlık eğitimi süresince ilk günden itibaren hem mesleki birikimi hem hayat
tecrübesi ile her daim desteğini ve yardımını esirgemeyen, eğitmenliğin ötesinde bir
ağabey misali sevgi ve saygı duyduğum akıl hocam, Anabilim dalı başkanımız Sayın
Prof. Dr. Sabahattin Saip’e,
Uzun yıllar tez danışmanlığımı yapan ancak malesef bitirdiğimi göremeden
Cerrahpaşa bünyesinden ayrılmak zorunda kalan, yine de son noktayı koyana kadar her
daim desteğini ve yardımını esirgememiş olan, tanımaktan, öğrencisi olarak
yetişmekten büyük mutluluk ve onur duyduğum, gerek mesleki gerek kişisel her
adımımda koşa koşa kapısını çaldığım, Sayın Prof. Dr. Gökhan Erkol’a,
Uzmanlık eğitimim, klinik çalışmalarımız ve tezimin hazırlık süresinde mesleki
birikimi ve deneyimlerinden çokça faydalandığım, destek ve yardımlarını esirgemeyen
tez danışmanım Sayın Doç. Dr. Melda Bozluolcay’a,
Eğitim hayatım süresince beraber çalışma fırsatı bulabildiğim, Cerrahpaşa
Nöroloji’yi uzmanlık eğitimininin yanı sıra hem bir hayat okulu hem de bir yuva gibi
inşa eden, mesleki birikimlerine tezat bir mütevazilik, sıcakkanlılık ve fedakarlık ile
başladığım ilk günden beri ilmek ilmek beni hem daha iyi bir insan hem de daha
donanımlı bir nörolog olabilmem için işleyen
ğimizin çalışan ve emekli tü
ğerli
öğretim üyelerine,
Kontrol gurubu için hasta bulmamda bana güleryüzlerini hiç eksik etmeden canı
gönülden destek veren Geriatri Anabilim Dalı öğretim üyeleri Prof. Dr. Tanju Beğer ve
Prof. Dr. Deniz Suna Erdinçler, Uz. Dr. Alper Döventaş, Uz. Dr. Hakan Yavuzer, Uz.
Dr. Mehmet Yürüyen ve asistan arkadaşlarıma,
ii
ğ
ş yükü
ğmen hastalardan kan alma aşamasında beni asla geri
çevirmeyen ve tüm özverisi ve sıcakkanlılığı ile yardımcı olan Sayın Selma Tahberer ve
güleryüzü ile bu süreçte tüm desteğini esirgemeyen Müjgan Yami’ye,
Asistanlık süreci boyunca tanıma fırsatı bulduğum, birlikte çalışmış olmaktan
mutluluk duyduğum, tüm uzman ve asistan arkadaşlarıma, başta emekli baş hemşiremiz
Sayın Berna Mandacı olmak üzere tüm hemşire arkadaşlarım, sağlık personeli ve
kliniğimizin tüm çalışanlarına,
Tezimin oluşturulmasında ve kan örneklerinin çalışılmasında her adımda
desteğini eksik etmeyen DETAE Moleküler Genetik Bölümü hocalarından Sayın Prof.
Dr. Sadrettin Pençe ve ekibine, özellikle tezimin istatistik çalışmalarına büyük emek
veren ve bu süreçte her daim desteğini ve yardımlarını eksik etmeyen Sayın Ozan
Tiryakioğlu’na
Tezimin hazırlık süresince laboratuvar çalışmalarına maddi destek veren
İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimine,
Bu süreçte sabrını esirgemeyen, hayatımın her adımında bana destek olan
aileme sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Dr. Gülsün Erşen
iii
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ ............................................................................................................................. ii
İÇİNDEKİLER ................................................................................................................ iv
TABLOLAR LİSTESİ ..................................................................................................... vi
ŞEKİLLER LİSTESİ ...................................................................................................... vii
ÖZET ............................................................................................................................. viii
ABSTRACT..................................................................................................................... ix
1.GİRİŞ ............................................................................................................................. 1
1.1. TANIM .................................................................................................................. 1
1.1.1. EPİDEMİYOLOJİ .......................................................................................... 1
1.1.2 PATOFİZYOLOJİ ........................................................................................... 2
1.1.3 TANI KRİTERLERİ........................................................................................ 9
1.1.4 KLİNİK BULGULAR ................................................................................... 11
1.1.5 HAFİF KOGNİTİF BOZUKLUK (MCI) ...................................................... 22
1.1.6 PRE-KLİNİK ALZHEİMER HASTALIĞI................................................... 24
1.1.7 BİYOBELİRTEÇLER ................................................................................... 26
1.1.4 RİSK FAKTÖRLERİ VE KORUYUCU FAKTÖRLER .............................. 30
1.2 ALZHEİMER HASTALIĞININ GENETİĞİ ...................................................... 38
1.2.1 TREM2 gen polimorfizmi ............................................................................. 43
1.2.2 CLU gen polimorfizmi................................................................................... 45
1.2.3 BIN1 gen polimorfizmi .................................................................................. 46
2. AMAÇ ........................................................................................................................ 48
iv
3. METOD ...................................................................................................................... 49
4. VERİLER.................................................................................................................... 51
5. TARTIŞMA ................................................................................................................ 58
6. SONUÇ ....................................................................................................................... 63
7. KAYNAKLAR ........................................................................................................... 64
v
TABLOLAR LİSTESİ
Tablo 1: CDR ÖLÇEĞİ .................................................................................................. 18
Tablo 2 GLOBAL YIKIM ÖLÇEĞİ (GYÖ) ................................................................. 19
Tablo 3: Eğitimliler için Standardize edilmiş Mini Mental Test .................................... 21
Tablo 4: NIA-AA biyobelirteçler kullanılarak MCI subgruplaması .............................. 24
Tablo 5: Genotip tayininde kullanılan oligonükletoidler ................................................ 51
vi
ŞEKİLLER LİSTESİ
Şekil 1: NIA-AA; Alzheimer Hastalığının gelişim süreci ............................................. 26
Şekil 2: Alzheimer Hastalığı Biyobelirteç Modeli ......................................................... 29
Şekil 3: Yöntemin şematik gösterimi.............................................................................. 49
vii
ÖZET
Demans, akut bilinç bozukluğu ve deliryum olmaksızın merkezi sinir sisteminin
hasarına bağlı gelişen, hastanın günlük yaşamını etkileyen, ilerleyici, en az iki kognitif
alanda yıkım ile seyreden semptomların klinik bütünlüğü durumunda konulan bir
tanıdır. Alzheimer hastalığı (AH) orta ve geç yaş popülasyonda ortaya çıkan, ilk olarak
kayıt belleğinin hasarlandığı ilerleyici demans tablosu ile karakterize nörodejeneratif bir
hastalıktır. AH yaklaşık olarak tüm demans vakalarının 70%’ini oluşturur. Başlangıç
yaşına bağlı olarak 65 yaşından önce ortaya çıkan vakalar erken başlangıçlı AH
(EBAH), 65 yaşıdan sonra ortaya çıkan vakalar geç başlangıçlı AH (GBAH) olmak
üzere ikiye ayrılır. EBAH vakaların1-5%’ini oluşturmakta iken GBAH vakaların
95%’iden
sorumludur.
EBAH’da
sorumlu
tutulan
genlerin
sporadik
AH’nı
açıklamaktaki yetersizliğini takiben AH genetiği üzerinde yapılan çalışmalar sonucu
AH’nın poligenik multifaktöryel bir hastalık olduğu ortaya çıkmış ve AH’da rol
oynayan birçok SNP keşfedilmiştir. Bu çalışma tanımlanmış genetik faktörlerinin Türk
popülasyonunda GBAH ile ilişkisini taramak amacıyla yapılmış ve 37 AH ve 31 kontrol
vakasında TREM2, BIN1 ve CLU genlerine ait seçilmiş SNP’ler çalışılmıştır. TREM2
geninin rs75932628 polimorfizmi literatüre uygun olarak bizim çalışmamızda da artmış
GBAH riski ile ilişkili olarak bulunmuştur. Daha geniş bir popülasyonu ile çalışılması
durumunda “T” alleline sahip olmanın tahmini riski arttırdığı gösterilebilir. CLU
geninin rs9331896 polimorfizminin de literatüre uygun olarak GBAH’dan koruyucu
genetik faktör olarak rol oynadığı bulunmuştur. BIN1 geninin rs744373 polimorfizmi
ile GBAH arasında ilişki bulunamamıştır. Literatürde APOE’den sonra ikinci risk
faktörü olarak anılan bu genin birden çok polimorfizmi daha geniş bir Türk
popülasyonu ile çalışılırsa anlamlı sonuçlar elde edilebilir.
viii
ABSTRACT
Dementia is a progressive neurodegenerative process leading to progressive
decline in at least two cognitive domains leading to inability to perform daily activities.
Alzheimer disease (AD) is a form of dementia that first affects short term memory and
is seen in adult and elderly population. AD is %70 of all the dementia cases. It can be
classified as early onset AD (EOAD) which is diagnosed before the age of 65 and late
onset AD (LOAD) which is diagnosed after the age of 65. EOAD is responsible for %15 of AD and LOAD is responsible for %95 of AD cases. Their genetic risk factors are
also different. To our knowledge today; AD is a multifactorial polygenetic disease in
which many single nucleotide polymorphisms (SNPs) are discovered as genetic risk
factors. In this study we aimed to identify the relationship between Turkish population
and 3 SNPs of 3 known genetic origins related to LOAD (TREM2, BIN1 and CLU) by
testing 37 AD diagnosed and 31 control cases blood samples. We found that
rs75932628 polymorphism of TREM2 gene is a statistically meaningful risk factor for
AD and rs9331896 polymorphism of CLU gene is a statistically meaningful protective
genetic SNP from AD.We found no statistically meaningful relationship with rs744373
polymorphism of BIN1 gene and AD. We can conclude that if these SNPs are studied
with larger AD samples, the results will be more accurate and representative of Turkish
population.
ix
1.GİRİŞ
1.1. TANIM
Demans akut bilinç bozukluğu veya deliryum olmaksızın merkezi sinir
sisteminin hasarına bağlı gelişen, hastanın günlük yaşamını etkileyen ilerleyici en az iki
kognitif alanda yıkım ile seyreden semptomların klinik bütünlüğü durumunda konulan
bir tanıdır. Alzheimer hastalığı (AH) orta ve geç yaş popülasyonda ortaya çıkan, ilk
olarak kayıt belleğinin hasarlandığı ilerleyici demans tablosu ile karakterize
nörodejeneratif bir hastalıktır.
1.1.1. EPİDEMİYOLOJİ
AH yaklaşık olarak tüm demans vakalarının %70’ini oluşturur. AH insidansı yaş
ile korele olarak her 5-10 yılda bir iki katına çıkar. 65-69 yaş, 70-74 yaş, 77-79 yaş, 8084 yaş aralığındaki popülasyona ve 85’den daha yaşlı popülasyona baktığımızda AH
insidansının tahmini olarak sırasıyla %0,6, %1,0, %2,0, %3,3, %8,4 olacak şekilde
arttığı hesaplanmıştır. Prevelans da yaş ile korele olarak artmakta 65-74 yaş arasında
%3 iken 85 yaş ve üstü kişilerde %50’ye çıkmaktadır (1). Başlangıç yaşına bağlı olarak
65 yaşından önce ortaya çıkan vakalar erken başlangıçlı AH (EBAH), 65 yaşıdan sonra
ortaya çıkan vakalar geç başlangıçlı AH (GBAH) olmak üzere ikiye ayrılır. EBAH
vakaların %1-5’ini oluşturmakta iken GBAH vakaların %95’inden sorumludur. Klinik
olarak bu iki grubu birbirinden ayırmak zor olmakla birlikte genellikle EBAH daha hızlı
bir seyir ve mendelyen kalıtım ile ilişkilendirilmiştir. AH’nin diğer risk faktörleri
arasında yaş başlı başına en önemli faktörlerden biridir. Yaşam süresinin uzaması ile
birlikte ileri yaşdaki popülasyonun artacak olduğu hesaba katıldığında sadece ABD’de
2000 yılında 35 milyon olan 65 yaş üstü popülasyonun 2030 yılında 71 milyona
çıkacağı öngörülmektedir. Dünya çapında bakıldığında 2000 yılında 420 milyon olan bu
sayının 2030 yılında 973 milyona ulaşacağı düşünülmektedir. 2010 yılında dünya
çapında 25 milyon AH hastası olduğu hesaplanmıştır. Sadece ABD’de 2007 yılında 5
milyon AH hastası mevcut iken bu sayının ABD’de 2050 yılında 13 milyona çıkacağı
öngörülmektedir.(2) Türkiye popülasyonuna yönelik ülke genelinde çalışmalar
bulunmamaktadır. 2008 yılında İstanbul’un Kadıköy ilçesinde gerçekleştirilen 1019
kişinin dahil edildiği Türkiye Alzhemier Hastalığı Prevalansı Çalışması’nda
yaş
üzerindekiler arasında AH prevalansının %11 olduğu ve mevcut katılımın kısıtlı
1
olmasına rağmen bulguların Avrupa istatistikleri ile uyumlu olduğu saptanmıştır (3).
2009 yılında Eskişehir’de 55 yaş üstünde 3100 kişinin dahil edildiği bir çalışmada AH
prevelansı %5 olarak bulunmuş ve yaş gruplarına göre gruplandırıldığında prevelansın
55-59 yaş arası 1%, 60-64 yaş arası %2,9, 65-69 yaş arası %4,9, 70-74 yaş arası %6,5
ve 75 yaş üzerinde %13 olacak şekilde dağıldığı gözlenmiştir (4).
1.1.2 PATOFİZYOLOJİ
AH patolojik olarak büyük miktarda nöronal kayıba eşlik eden intraselüler
nörofibriler yumakların ve ekstraselüler amiloid plakların beyinde birikimi ile
tanımlanır. Genetik, biyokimyasal ve nöropatolojik veriler amiloid beta (Aβ)
agregasyonunun AH patogenezinde santral rol oynadığını göstermektedir. Nörofibriler
patoloji; nöronal disfonksiyon ve AH’nin klinik faza ilerleyişi ile kuvvetle ilişkilidir.
AH’nin klinik fazı aynı zamanda sinaps kaybı, seçilmiş hücre gruplarının ölümü,
nörotransmitter kaybı ve nöroinflamasyona büyük ölçüde ilintilidir.(5)
İlk olarak 1992 yılında John A. Hardy tarafından amiloid kaskad hipotezi ortaya
atılmıştır. Bu hipoteze göre Aβ protein (AβP) veya AβP içeren amiloid prekürsör
proteininin (APP) yıkım ürünleri nörotoksik etki göstermekte, nörofibriler yumak
oluşumu ve nöronların ölümü ile sonuçlanmaktadır(6). Alzheimer hastalığında, özellikle
hipokampus ve serebral kortekste nöron kaybı söz konusudur. Alzheimer hastalarının
beyinlerinde iki karakteristik lezyona rastlanır: ekstrasellüler amiloid (senil) plaklar ve
tau proteininin fosforilasyonu sonucu oluşmuş intrasellüler nörofibriler yumaklar
(NYF). Amiloid plaklar, normal bir nöronal membran proteini olan APP’nin kesilmesi
sonucu oluşan Aβ40 ve Aβ42 gibi toksik ürünleri içerir.(7)
Bu hastalığın temelinde, integral membran proteini olan APP’nin farklı olarak
işlenmesi vardır. Normal durumda, başlangıçta APP, sAPPα ve C83 karboksi-terminal
fragment oluşturmak üzere α-sekretaz enzimi ile enzime özellikli bölgeden kesilir.
sAPPα’nın varlığı, normal sinaptik sinyalleşme ile ilişkilidir ve sinaptik plastisite ile
sonuçlanır. sAPPα’nın varlığı öğrenme, hafıza, duygusal davranış ve nöronal sağkalım
ile bağlantılıdır. Hastalık durumunda APP, sırasıyla β-sekretaz and γ-sekretaz enzimleri
ile α-sekretaz’dan daha farklı iki ayrı bölgeden kesilir ve Aβ40/42 diye adlandırılan
ekstrasellüler fragmenti oluşturur. Bu nörotoksik fragmanlar sıklıkla bir araya toplanır,
Aβ40/42 oligomerizasyonu ve plak oluşumu ile sonuçlanır .(6, 7, 8)
2
Alzheimer hastalığının karakteristik patolojik bulgularından biri de NFY’dır.
NFY’lar hiperfosforile tau proteininin oluşturduğu çift sarmallı filamanların nöron
içinde oluşturduğu inklüzyonlardır. Akson ve dendritlerde bu inklüzyonlar “nöropil
iplikleri” adını alır. Tau proteini nöronlarda mikrotübüllerin stabilizasyonunda rol
oynayan sitoplazmik bir proteindir. Tau proteininin hiperfosforile olması, bu depositleri
oluşturmasının yanı sıra mikrotübüllere bağlanma yeteneğini de azaltarak, hücre iskelet
yapısını bozmaktadır. NFY gelişiminde erken dönemlerde nöron içinde tau proteini
vardır. Bu devrede çekirdek çevresinde tau proteininin birikir. Gelişim evresinde
hiperaktif kinazlar ve/veya hipoaktif fosfotazlar arasındaki dengenin bozulması ile tau
proteininin hiperfosforilasyonuna yol açarak mikrotübüllere bağlanma yeteneğini
bozarlar. Bağlanmamış fosforile tau çözülemeyen çift sarmallı filamanlara polimerize
olur. Bunlar zaman içinde intranöronal NFY’ler haline gelir. Bu sürecin yıllarca süren
bir süreç olduğu düşünülmektedir ancak zamanla fonksiyonel bozukluk ve sonuçta
nöron ölümü gerçekleşmektedir. Geç evrede NFY sonunda hücre iskeletinin
bütünlüğünü ve aksonal transportu bozarak hücre ölümüne neden olur ve hücre artıkları
lokal fagositlerce ortamdan uzaklaştırılır. Ortaya çıkan ekstrasellüler NFY’lara “ hayalet
yumak” adı verilir .(9,10)
Amiloid kaskad hipotezini ilk destekleyen bulgulardan biri Aβ42 yapımını
arttırdığı gösterilen presenilin mutasyonunun (PSEN) bulunması olmuştur. Takip eden
dönemde Apolipoprotein E4’ün, artmış Aβ birikimi ile ilişkili mutasyonunun da önemli
risk faktörlerinden biri olması mevcut hipotezi desteklemiştir (8). Ancak yakın zamanda
yapılan çalışmalar amiloid kaskad hipotezinin hastalığın kompleks patofizyolojisini tam
olarak açıklamadığını göstermektedir. Bu çalışmalarda Aβ oligomerlerinin sinaptik
hasara yol açtığı gösterilmiş ve sinaptik hasarın beyin fonksiyonlarının bütünlüğünü
bozan bir çok sinyal yolağını bozarak etki ettiği ve geç yaşta ortaya çıkan amiloid plak
oluşumunun bu sürecin sonunda ortaya çıktığı öne sürülmüştür.(5)
Öte yandan hastalığın patogenezine yönelik araştırmalar esnasında beyindeki
patolojik değişiklikler ve hastalığın kliniği arasında bir korelasyon kurma amaçlı bir çok
kriter geliştirilmiştir. Bu patolojik kriterlerlerin içerdiği önemli bulgulardan biri AH
patofizyolojisinde fosforile tau (Ptau) ve Aβ’nın progresyonudur. Ptau’nun ilk olarak
beyin sapı ve locus ceruleus ‘da (LC) oluştuğu daha sonra sırasıyla medial temporal lob,
limbik yapılar, asosiasyon korteksi ve en son primer kortikal alanlara ilerlediği
3
düşünülmektedir. Buna tezat olarak Aβ ise ilk olarak asosiasyon korteksinde birikmekte
ve oradan daha alttaki kortikal yapılara, derin gri madde, beyin sapı ve serebelluma
ilerlemektedir. Yeni yapılan bir çalışmada göstermiştir ki; genel olarak baktığımızda,
Ptau Aβ’dan daha önce ortaya çıkar. İki farklı patojenik proteinin değişik nöroanatomik
bölgelerde ortaya çıkıp birbiri ile ters yönde anatomik olarak ilerlediğini ve sadece
hastalık ilerlediği zaman aynı anatomik lokalizasyonda bir arada bulunabildiği bilgisini
göz önüne aldığımızda, Ptau’nun Aβ oluşumundan birkaç moleküler basamak sonra
başladığını öne süren amiloid kaskad hipotezi ile tezat oluşturduğu gözlenmektedir.
Hipotezin aksine, Ptau ilk olarak beyin sapında oluşmakta ve bu bölgede Aβ
oluşumunun tetiklenmesi ancak hastalığın ilerleyen evrelerinde olmakta ve ayrıca Ptau
görünüşe göre Aβ’dan önce ortaya çıkmaktadır. Aβ serebellar kortekste hastalığın geç
evresinin bir göstergesi olarak sıklıkla bulunurken, Ptau nadiren görülmektedir (11).
Amiloid kaskad hipotezinin gittikçe yaygınlaşan yetersizlik algısına rağmen
günümüzde hala amiloid yolağın patofizyolojideki majör rolü korunmaktadır. Özellikle
otozomal dominant kalıtım gösteren EBAH’na ait PSEN1, PSEN2, APP gen
mutasyonlarının ortak patofizyolojik mekanizmasının Aβ42 birikimini arttırmak olduğu
kanıtlanmış olduğu için amiloid kaskad hipotezi sporadik AH için günümüzde yeterli
sayılmasa da EBAH patofizyolojisinde görece daha önemli bir rol oynamaktadır (12).
AH gibi nörodejenerasyonun klasik tanımında da selektif nöron kaybı ve astroglioz baş
rolü oynamıştır. Bu konsept yapılan yeni çalışmalarla birlikte sinaptik kayıp ve
nöroinflamasyonu da içerecek şekilde genişletilmiştir ve günümüzde sinaptik hasar
AH’nin erken evrelerinde saptanabilmektedir. Hafif kognitif bozukluk (MCI) tanısı alan
hastalarda sinaptofizin, VAMP2 ve SNAP25 gibi presinaptik ve PSD95, Shank 1 gibi
post sinaptik proteinlerin kaybı gösterilmiştir. Benzer olarak ultrasitrüktürel ve
mikroskobik çalışmalar AH ve APP transgenetik modellerinde erken evrelerde progresif
sinaps değişiklikleri tespit etmiştir. Bu bulgular transgenetik APP modellerine ek olarak
Aβ oligomerlerinin akut enjeksiyonunu takiben de saptanmıştır.
Bu çalışmalar
hipokampal GABAerjik terminallere nazaran glutaminerjik terminallerde daha ciddi
hasar oluştuğunu tespit etmiştir. Yeni yapılan genetik araştırmalarda erken evre AH’da
eksprese edilen genetik polimorfizmlerin sinaptik vezikül trafiği, vezikül salınımı,
nörotransmitter reseptörleri ve reseptör trafiği, hücre adezyon regülasyonunu yöneten
sinaptik stabilite ve nöromodülatör sistemlerinde rol oynadıkları gösterilmiştir ve bu
4
genetik
bulguların
nöropatolojik
ve
yapısal
çalışmalar
ile
ilintili
olduğu
gösterilmektedir.(13)
AH’li hastalardaki hafıza hasarı neokorteks ve limbik sistemdeki sinaptik kayıp
ile korelasyon göstermekte ancak tezat olarak kognitif yıkım beyindeki Aβ plaklar ile
korelasyon göstermemektedir. AH’da kortekste sinaptik kayıp nöron kaybından daha
fazladır. Bu da sinaptik hasarın nöron ölümünün öncüsü olduğu görüşünü
desteklemektedir. Bu nedenle sinaptik hasar kognitif defisit ile iyi korelasyon
göstermektedir. Geri kalan hasarlanmamış sinapslar muhtemelen mevcut hasarı
kompanse etmek için genişlerler. AH’da sinaptik hasar; aksonal transport hasarı,
oksidatif stres, mitokondrial hasar ve nöroinflamasyon gibi mekanizmalarla gelişir. APP
metabolizmasının proteolitik metaboliti Aβ’nın artmış konsantrasyonları da bu sinaptik
hasarı tetiklemekte ve sinaptik hasar patogenezinde majör rolü oynamaktadır. AH’da
Aβ birikimi sentez, agregasyon ve temizlenmede oluşan dengesizlik sonucu ortaya
çıkar. Artmış sentez ve birikim ailesel AH’de santral rol oynarken, Aβ‘nın yıkım ve
otofaji gibi yolaklarla temizlenmesinin azalması sporadik AH’de santral rol oynar. Aβ
ve diğer APP metabolitlerininin birikim mekanizmalarının ne şekilde sinaptik hasar ve
nörodejenerasyona yol açtığı ve daha özgül olarak hangi Aβ oligomerlerinin potensiyel
nörotoksik rol oynadığına dair yapılan çalışmaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır.(13)
Aβ42 oligomerlerinin oksidatif hasar ve tau hiperfosforilasyonunu indükleyerek
sinapsları ve mitokondrileri etkileyen toksik hasara sebep olduğu gözlenmiştir ancak
Aβ42 senil plaklarının hastalığın geç döneminde mikroglia hasarına sebebiyet vererek
hastalık patofizyolojisine eklenen rolü de yadsınamaz. Mikroglial aktivasyon sonucu
IL-1b, TNF-α ve IFN-g’nin de içinde bulunduğu proinflamatuar sitokinler salınır. Bu
sitokinler çevresinde bulunan astrosit-nöron kompleksinin daha fazla Aβ42 oligomerleri
üretmesini ve dağıtımını indükler. Oligodendroglia (OLG) da aynı zamanda nöronastrosit kompleksi ile ilişki içindedir. Aβ oligomerleri OLGları da destrükte eder. Aβ
oligomer birikimlerinin AH’lı beyinlerde nöronal ve vasküler dejenerasyondan sorumlu
olduğu düşünülmektedir. Sonuç olarak ortaya çıkan oksidatif strese OLGlar düşük
glutatyon ve yüksek demir düzeylerinden dolayı ayrıca duyarlı olduklarından, OLG
hasarı sonucu oksijen radikallerinin temizlenmesi bir aşama daha bozulmuş olur. Aβ42
oligomerlerinin OLGlar ve miyelin gibi kolesterolden zengin membranlara hasar verme
kapasitelerinin yüksek olduğu da bildirilmiştir.(14)
5
Aβ monomerlerin reseptörleri üzerine yapılan farmakolojik çalışmalar, Aβ42
monomerlerinin nöroprotektif sinyal yolağı ile ilişkili insülin benzeri büyüme faktörü-1
(IGF-1R) aktive ettiğini ancak Aβ42 oligomerlerinin nöron ve astrositlerdeki birçok
reseptörü (Scavenger receptor for advanced glycation end products (RAGE), Frizzled
reseptörü, insülin reseptörü, NMDA- glutamat reseptörü, p75 nörotrofin reseptörü
(p75NTR), a7 nikotinik ACh reseptörü (a7nAChR), ApoE reseptörleri, formyl peptit
reseptör-like 1 (FPRL1/2), Aβ oligomer reseptörü gibi davranan selüler prion proteini
(PrPc)
ve
calcium-sensing
reseptörü
(CaSR))
hedefeleyerek
hasarladığını
göstermektedir. Aβ oligomerlerinin beyinden temizlenmesi insülin yıkıcı enzim (IDE)
ve neprilisin proteazın rol aldığı birkaç proteolitik yolak, astrositler ile mikroglia
tarafından ekstraselüler aralıktan uzaklaştırılma, beyin omurilik sıvısına (BOS) pasif
geçiş ve vasküler kompartmana lipoprotein ilişkili protein 1’in (LRP1) çözünen formları
ile sekestrasyonu ile gerçekleşir. Aβ oligomerlerinin IDE aracılı yıkımı üzerinde nitrik
oksitin (NO) etkilerinin gözlendiği bir çalışmada, AH’lı beyinlerde olduğu gibi, yüksek
NO seviyelerinin IDE’nin enzimatik fonksiyonunu azaltığı ve dolaylı olarak beyinde
Aβ oligomerlerinin depozitlerini arttırarak AH gelişimine katkıda bulunduğu
gösterilmiştir.(14)
Yakın zamanda yapılan çalışmalar Aβ42 oligomerleri ve hiperfosforile tau
oligomerlerinin sinaptik ekzositoz veya yakın yerleşimli hedef hücrelere (astrosit ve
OLGlar) vezikül aracılı ulaşarak, bulaş benzeri bir yolla dağıldıklarını ve etkilenen
hücrelerin Aβ ve tau oligomerleri üreten hücrelere dönüştüklerini göstermiştir.(14)
Astrosit nöron bağlantısının önemli sonuçlarından biri astrositlerin sinaptik
aralığa nörotransmitter salınımını arttırma ve azaltma etkisi olmasıdır. Astrositler
kalsiyum (Ca2+ ) depolarlar ve sinaptik aralığa Ca2+ salınımını ve sinaptik aralıktan
Ca2+’ un geri alınımını kontrol ederler. Nöronların Aβ42 üretimi güvenli aralığı aştığı
zaman toksik Aβ42 oligomerleri nöronlardan dışarı astrositlere doğru yayılmaya başlar
ve her iki hücre tipi de bunun sonucu olarak Aβ42 oligomerler bağlayan reseptörlerin
kontrolü altına girerek ekstraselüler çevrede birikmeye ve dağılmaya başlar. Fiziksel
yakınlıkları ve fonksiyonel ilişkileri nedeniyle nöronlardan salınan Aβ42 oligomerleri
direkt olarak yandaş astrositinin a- 7nACh reseptörüne bağlanır. Reseptörden gelen
sinyaller astrositlerin ekstraselüler aralıktan temizledikleri glutamatın egzositozunu
tetikler. Glutamatın ekstasinaptik deşarjı astrositlerin yandaş nöronlarının NMDA
6
reseptörlerini aktive eder. Sonuç olarak bu sinyaller nöron içinde Ca2+salınımını
arttırarak hücre yıkımına yol açan olaylar kaskadını başlatır. Mitokondrinin ROS
salınımını tetkikler. ROS bağımlı indüklenen oksidatif stres, kaspas 3 aktivasyonu, tau
hiperfosforilasyonu NO, ROS ve VEG-F ‘in artmış yapımı ile dentritik uzantıların,
nöronal sinapsların yıkımına ve astrosit ile nöron arasındaki yolakların yıkımına yol
açar. (14)
AH patofizyolojisi ile ilgili birçok mekanizma ve bu yolaklarda rol oynayan
faktörler keşfedilmiş ve halen keşfedilmekte olmakla birlikte hastalığı başlatan ana
tetikleyicinin ne olduğuna dair kesin bir görüş yoktur. 2013 yılında David Mann ve
John Hardy AH patogenezinde Aβ birikiminin primer patoloji olduğunu ve bu birikimin
Ptau birikimini tetiklediğini öne sürdüler. Ancak buna cevap olarak Braak ve Del
Tredici 30 yaşından daha genç hastaların otopsileri üzerine yaptıkları bir çalışma
sonucu tau ilişkili patolojinin LC’da başladığını ve genç yaştan itibaren (en genç örnek
6 yaşında) gözlendiğini kanıtladılar ve bu değişikliklerin daha sonra beyin sapı
çekirdeklerine ve entorhinal kortekse bir ihtimal direk hücreden hücreye bulaş yolu ile
yayıldığını öne sürdüler. Buna bağlı olarak AH’nın patofizyolojik kaskadının yaşamın
ilk dekadında başladığını ve subkortikal tau birikiminin öncü olduğu hipotezini ortaya
attılar. Buna alternatif bir görüşte subkortikal ve temporal limbik taupatinin klinik
olarak asemptomatik bireylerde yüksek oranda göründüğü bilgisinden yola çıkarak,
bunun AH patofizyolojisinin başlangıcı olmaktan ziyade yaşlanmanın bir varyantı
olduğunu, AH’na değil yaşa bağımlı hafif bir kognitif yıkıma sebep olabilecek bir
patoloji olabileceğini savunmaktadır. Amiloid kaskad hipotezi Aβ’daki anormal artışın
tetiklediği mekanizmalar sonucu tau hiperfosforilasyonuna sebep olduğunu öne
sürerken, Small ve Duff tau hiperfosforilasyonunun ve Aβ birikiminin ortak bir
tetikleyiciye sahip olan birbirinden bağımsız iki ayrı patofizyolojik yolak olduğunu
savunur. Mesulam nöronal plastisite ile ilişkili olan hücresel aktivitenin uzun süreli
upregülasyonunun hem tau hiperfosforilasyonu hemde Aβ birikimi için ortak tetikleyici
faktör olabileceği görüşünü, Duyckaerts tau ve Aβ’daki patolojik değişikliklerin
patolojik
sinerji
gösteren
birbirinden
bağımsız
süreçler
olabileceğini
öne
sürer.(15,16,17)
AH’nın ana tetikleyicisi halen tartışılmaktadır ve ortak bir konsensus henüz
ortaya konulamamıştır. Ancak tau ve Aβ birikimini primer patoloji olarak öne süren
7
argumanların yanı sıra yeni bir görüş de
AH patofizyolojisindeki ilk adımın ne
olduğunu anlamak için belkide ilk olarak yaşla beyinde oluşan değişimi tanımlamalı ve
bunun AH ile ilişkisini ortaya koymamız gerektiğini öne sürmektedir. Bu yaklaşıma bir
örnek olarak sporadik AH’nın majör iki risk faktörün olan yaşlanma ve apolipoprotein
E (APOE4) ε4 alleline sahip olmaktan yola çıkılmaktadır. Neden beyinde yaşla beraber
Aβ birikimi oluyor ve bunun beyin parankimi ve serebral arterler üzerindeki etkisi
nedir? Yapılan birçok çalışma yaşla beraber beyinden Aβ temizlenmesi azaldığı için bu
agregatlar arttığını göstermektedir. Aβ yıkımı ve temizlenmesinden sorumlu olan ve
yaşla beraber işlevselliği azalan yolaklar içinde neprilisin ve çeşitli diğer enzimler ile
Aβ yıkımı ve Aβ’nın dolaşım sistemine absorbe edilmek yolu ile uzaklaştırılması yer
almaktadır. Bu yolaklara ek olarak interstisyel sıvı ve çözünen bileşiklerin (Aβ dahil)
beyinden lenfatik drenaj benzeri işlev gören perivasküler drenaj yolu ile atılımı da yaş
ile birlikte azalmaktadır. Aβ’nın perivasküler drenaj yolu ile atılımı APOE4 varlığında
daha da azalmaktadır. Bu yolağın bozulmasının ana belirteçi Aβ agregatlarının arterlerin
duvarlarında ve beyin parankiminde birikmesi ve serebral amiloid anjiyopati (CAA)
oluşturmasıdır. AH’da aynı zamanda beyinde çözünen Aβ seviyesi de artar ve
subkortikal beyaz maddede birikimi ile lökoareozis gelişir. Deneysel çalışmalar ve insan
çalışmaları göstermiştir ki yüksek düzeyde CAA demans gelişimi ile güçlü korelasyon
göstermektedir.(18)
Beyinde yaşla beraber gelişen Aβ’nın perivasküler drenaj ile eliminasyonunda
azalmanın iki ana sebeplerinden biri serebral arter duvarlarının yaşla birlikte progresif
olarak sertleşmesi, diğeri ise bazal membranda yaşla birlikte gelişen değişimlerdir.
Teorik modeller nabızla beraber gelen aralıklı basınç dalgalarının serebral arterler
boyunca perivasküler drenajı indüklediklerini ve bu yolla beyinden Aβ eliminasyonun
gerçekleştiğini öne sürmektedir. Bu modele göre serebral arterlerde sertleşme arterlerde
nabızla birlikte oluşan basınç dalgasını azaltacak ve Aβ’nın perivasküler drenajını
azaltacaktır. Bu görüş arteryel pulsasyonda azalmanın perivasküler drenajı azaltığını
gösteren deneysel çalışmalarla da desteklenmiş durumdadır. Perivasküler drenaj için
yolak olan vasküler bazal membranda ve içerdiği protein yapıda yaşa bağımlı
değişimler oluştuğu da insan serebral arterlerinde gösterilmiştir. Fare deneylerinde bu
değişikliklerin perivasküler drenajı ciddi ölçüde engellediği, perivasküler drenajın
azalması ve yavaşlaması ile serebral damarlar üzerinde amiloid fibrillerinin oluştuğu ve
8
CAA arttıkça Aβ perivasküler drenajının daha da bozulduğu gösterilmiştir. Bu bulgular
serebral arterlerde sertleşme ve bazal membranda bozulmanın, AH hastalarında ve
yaşlanan beyinde Aβ birikimi ile sonuçlanan perivasküler drenaj hasarında evrensel bir
faktör olarak rol oynadıklarını göstermektedir. Sonuç olarak beyinde biriken Aβ
agregatları ve gelişen CAA’nin nöronal çevrenin homeostazını bozarak beyinden Aβ
dahil bir çok metabolitin de atılımı bozmakta olduğu ve bu yaşla belirgin hale gelen
patolojik durumun hastalık patofizyolojisinde de rol oynuyor olabileceği öne
sürülmektedir.(18)
1.1.3 TANI KRİTERLERİ
1983 yılında National Institute of Neurological and Communicative Disorders
and Stroke (NINCDS) ve Alzheimer’s Disease and Related Disorders Association
(ADRDA) Alzheimer hastalığı tanısı koymak için temel kriterler belirlemiştir. Yıllar
içinde Alzheimer hastalığı ile ilgili biriken veriler ışığında bu kriterler 2011 yılında
tekrar gözden geçirilerek yayınlanmıştır. Bunun haricinde DSM-IV kriterleri de yaygın
kullanılan klinik tanı kriterlerindendir. NINCDS-ARDA’da klinisyen en fazla muhtemel
AH tanısı koyabilir, kesin tanı patoloji ile konulur. DSM-IV kriterlerine göre AH olarak
tanımlanan bir birey NINCDS-ARDA’da en fazla muhtemel AH tanısı alabilir.
Patolojik tanı kriterleri; The National Enstitute of Aging (NIA) tarafından hem
Braak&Braak’ın hem de Consortium to Establish a Registry for Alzheimer’s disease
(CERAD)’ın önceden belirlemiş olduğu patolojik tanı kriterlerini birleştirerek
oluşturduğu
AH’nın üç temel morfolojik karakteristiği olan Aβ/ amiloid plakları,
nörofibriler yumaklar ve nöritik plakları göz önünde bulundurarak hastanın kognitif
durumundan
bağımsız
değerlendirme
yapılan
NIA-Regan
kriterlerine
göre
konulur.(19,20)
NINCDS-ADRDA kriterlerine göre demans hastanın günlük aktivitelerinde
işlevselliğinin azaldığı, kişinin performansında ve işlevselliğinde önceye göre
kıyaslandığında azalmanın saptandığı ve mevcut bulguların deliryum ya da diğer majör
psikiyatrik hastalıklar ile açıklanamadığı klinik bütünlüğü tanımlamaktadır. Hastadaki
mevcut kognitif kayıp hakkında; kişinin kendisinden ve yakınından alınan anamnez,
minimental durum testi (MMT) ve gerekli görüldüğü hallerde objektif nöropsikiyatrik
testler
ile değerlendirilme sonucu kognitif veya davranışsal yetersizliğin aşağıda
belirtilen gruplardan en az ikisini içerdiği gösterilmelidir. (21)
9
a. Yeni bilginin öğrenilmesi ya da hatırlanmasında bozulma. (örn: tekrarlayan
sorular ya da tekrarlayan konuşmalar, kişisel eşyaların yalnış yerleştirilmesi,
randevu ve benzer sosyal aktivitelerin unutulması, bilinen bir rotada kaybolma)
b. Kompleks işlemler ile başa çıkma ve sebep sonuç ilişkisinde bozulma (örn:
güvenlik risklerini algılamada azalma, finansal işlemleri becerememe, karar
verme yetisinde bozulma, kompleks yada sıralı aktivitelerin planlanmasında
bozukluk)
c. Vizyospasyal yeteneklerde bozulma. (örn: yüzleri veya genel geçer objeleri
tanımada veya göz önündeki nesneleri bulmada zorluk, basit işler için kullanılan
aletleri kullanamamak ya da giyinmede zorluk)
d. Konuşma, okuma ve yazma ile ilişkili bozukluklar. (örn: konuşurken kelimeleri
unutma, duraksama, konuşma, yazma, heceleme hataları)
e. Kişilik veya davranış değişiklikleri (örn: alışılmadık duygudurum değişiklikleri
(ajitasyon, motivasyonda azalma, apati, istek azalması, sosyal içe çekilme),
önceki aktivitelerine isteksizlik, empati kaybı, obsesif kompulsif davranışlar,
sosyal olarak uygunsuz davranışlar
Alzheimer Hastalığı, NINCDS-ARDA kriterlerine göre 3 ana gruba ayrılır,
muhtemel AH, mümkün AH ve patofizyolojik kanıt ile desteklenen muhtemel veya
mümkün AH. İlk iki grup klinik olarak tanı koymak için yeterli olmaktadır. Üçüncü
grup AH çalışmaları için hazırlanmıştır. Muhtemel AH tanısı için hastanın öncelikli
olarak demans kriterlerini karşılıyor olması gerekmektedir. Bu kriterlere ek olarak
hastalığın sinsi başlangıçlı ve aylar yıllar içerisinde ilerleyici seyretmiş olması, kognitif
yıkımın süreç içinde gittikçe kötüleştiğine dair anamnez ya da gözlemin varlığı
gerekmektedir. AH büyük çoğunlukla yeni öğrenilen bilginin hatırlanmasında
yetersizlik ve öğrenmede zorluğun ilk ve baskın klinik bulgu olduğu 1- amnestik form
ile prezente olur ancak amnestik olmayan ön planda kelime bulmada zorlanma ile giden
2- linguistik form ile ya da obje agnozisi, yüz tanımada zorluk, simultanognozi ve
aleksiyi içeren 3- vizyospasyal formda ya da 4- yürütücü işlevlerde bozukluğun baskın
olduğu klinik ile de prezente olabilir. Her dört formda da bahsi geçen kognitif alanların
haricinde bir başka kognitif alanında yıkımının objektif olarak gösterilmesi tanının
konulabilmesi için zorunludur. Daha önce belirtildiği üzere demans tanısı koyabilmek
10
için en az iki farklı kognitif alanda yıkım gerekmektedir. Bahsi geçen dört baskın klinik
prezentasyona eşlik eden farklı bir kognitif alanda yıkım muhtemel AH tanısı koymada
ön koşuldur. Revize edilen 2011 NINCDS-ARDA kriterleri ,1984 yılına ait NINCDSARDA kriterlerinde muhtemel AH tanı kriterlerini karşılayan hastaları yine aynı grupta
yer alacak şekilde kapsamaktadır. Eğer muhtemel AH tanısı konulan bir hastada
kognitif yıkımın zaman içerisinde ilerlediği MMT veya nöropsikiyatrik testler ile
desteklenebiliyorsa bu tanıyı kuvvetlendirir. Yine muhtemel AH tanısı konulan bir
hastada APP, PSEN1 ve PSEN2 gibi kanıtlanmış genetik bir risk faktörü tespit edilirse
bu da yine muhtemel AH tanısını kuvvetlendirmektedir. Ancak NINCDS ADRA
kriterlerine göre APOE a34 allelini taşımak bahsi geçen genetik risk faktörleri arasında
sayılmamaktadır.
Muhtemel AH tanısının ana kriterlerini dolduran ancak hastalığın ani başlangıçlı
olması ya da kognitif yıkımın dokümante edilemediği ya da anamnezin yetersiz olduğu
durumlarda mümkün AH tanısı konulur. Mümkün AH aynı zamanda etyolojik olarak
miks prezente olan vakaları da içerir. Hasta AH kriterlerini karşılıyor ancak eşlik eden
serebrovasküler hastalığı varsa ya da anamnezinde mevcut kognitif yıkımı başlatan
yada kötüleştiren inme öyküsü mevcutsa, görüntülemesinde birden çok ya da büyük
enfarkt alanları ve ciddi beyaz cevher tutulumu mevcutsa , demansın haricinde lewy
cisimcikli demansın karakteristiklerini taşıyorsa veya başka bir nörolojik hastalık yada
kognisyon üzerinde etkisi olan nörolojik olmayan bir hastalık ya da ilaç kullanımı varsa
mümkün AH tanısı konulmaktadır. 1984 yılında düzenlenen NINCDS-ADRDA
kriterlerine göre mümkün AH tanısı alan hastalar 2011 yılındaki revize kriterlere göre
bu kriterleri karşılamıyor olabilir ve bu nedenle yeniden değerlendirilmeleri
önerilir.(21)
1.1.4 KLİNİK BULGULAR
Alzheimer hastaları bellek ve diğer kognitif alanlardaki ilerleyici kayıpları
nedeni ile hastalık ilerledikçe tümüyle başkalarına bağımlı hale gelirler. AH
patolojisinin hipokampus, limbik sistem ve polimodal asosiasyon korteksi boyunca
ilerlemesi ile AH’yi diğer demanslardan ayıran klinik gidişat da şekillenmiş olur.
Bellek disfonksiyonu genellikle ilk ortaya çıkan kognitif semptomdur. Preklinik
fazda bile nöropsikiyatrik testler ile ortaya konabilir. Başlangıçta yeni bilginin
11
öğrenmesinde zorluk mevcuttur ancak eskiden öğrenilmiş bilgiler görece korunur. AH
ilişkili bellek kaybı sıklıkla kısa dönem bellek kaybı olarak nitelendirilir. Yeni elde
edilen bilgiler sonradan hatırlanmak üzere depolanamadığı için hasta yakın dönemde
gerçekleşen olayları hatırlayamaz. Hastalık ilerledikçe bu yakın bellek kaybı da ilerler
ve güncel olayları hatırladığı zaman aralıkları gittikçe uzamaya başlar. Bireylerin kanıt
bazlı olayları ve gerçekleri depolayıp, geri çağırmasına izin veren dekleratif bellek
AH’da en çok hasarlanan bellek sistemidir. Prosedürel bellek olarak nitelendirdiğimiz
belirli bir görevi yerine getirebilme becerisi görece korunduğu için AH’nın ilk
evrelerinde hasta ilk bakışta normal gibi gözükebilir. Duygusal hatıralar da görece daha
iyi korunurlar. Çoğu hastada öğrenmekte güçlük problemleri, bellek semptomları ortaya
çıkmadan önce sinsi bir şekilde gelişir. Ancak sosyal becerilerin korunması, aile düzeni
ve eski alışkanlıklar bu sorunu maskeler. Bellek kaybı zaman içinde karakter değiştirir.
Bir süre sonra hastalık başlangıcından önce elde edilen bilgilerin hatırlanması korunur
ancak bu süreden sonra elde edilen bilgiler hatırlanamaz. En son evrede bellek
disfonksiyonu tamamen ilerler ve eşinin ve çocuklarının ismi gibi önceden iyi bilinen ve
sık tekrarlanan bilgilerin dahil kaybı ile sonuçlanır.
Oryantasyon, bellekden ayrı bir kognitif birim olarak değerlendirilse de yer ve
zaman oryantasyonu da özellikli bir bellek gerektirmektedir. Zaman ve mekanda
gerçekleşen değişimin bellek tarafından sürekli işlenmesini gerektirir. AH’da ilk olarak
zaman oryantasyonu bozulur ama hastalar sıklıkla günün ya da saatin onlar için önemli
olmadığını ya da o gün gazeteye bakmadıklarını vurgulayarak bunu maskelemeye
çabalarlar. Ancak sağlıklı yaşlılar ise bu tür referanslara gerek görmeden zaman
oryantasyonlarını koruyabilirler. Zaman oryantasyonu bozuldukça hastalar en son
bayramdan bugüne kadar geçen süreyi veya yaklaşık gün içinde saatin kaç olduğunu
hatırlamakta zorlanırlar. Oryantasyon bozukluğu ilerledikçe mekan oryantasyonunda
bozulma öne çıkar. İlk zamanlarda aşina olduğu rotalarda yürürken ya da araba
kullanırken kaybolma ile başlayan süreç zamanla ev içinde kaybolmaya kadar ilerler.
Linguistik kayıp AH’nin önde gelen klinik semptomlarından biridir. İlk olarak
kelime bulmakta zorlanma şeklinde başlar. Kelime bulmakta zorlanma ilerledikçe
konuşmayı etkileyecek hale gelir ve tutuk afaziye ile karışabilir. Hastalar başlangıçta
unuttukları kelimeleri hatırlamaya çabalarken dilimin ucunda diyebilirler. Gittikçe
dolambaçlı konuşmaya başlarlar. Konuşma gittikçe genel bir hal almaya ve özellikli
12
kelimeleri yitirmeye başlar. Daha detaylı bir bilgi almak için zorlandıklarında otomatik
ve artık klişeleşmiş cümle kalıpları ile karşılık verirler. Konuşmanın normal ritmi,
vurgusu ve emosyonel yapısını tanımlayan prosodi kaybolur. Hastalık ilerledikçe
konuşma yetisine ek olarak okuma yetisi de bozulur. İleri evrelerde global afazi veya
mutizm sık görülür ve hasta bakıcı ile hastanın iletişimini sekteye uğratır.
Neredeyse tüm hastalar ileri evrelerde apraksi geliştirirler. En sık görüleni
idiomotor apraksidir. Buna bağlı olarak hastalar yemek yeme ve giyinmede yavaşlık ve
zorlanma yaşarlar. Diğer sık apraksilerden biri de limb kinetik apraksidir. Bunun sonucu
olarak hastalar arabaya binmek için vücudu uygun pozisyona getirmek gibi yada
giyinmek gibi işlerde zorluk yaşarlar. (22, 23)
Yüksek görsel fonksiyonlarda bozulma da AH’da sık görülür ve AH’nın bir
varyantı olan posterior kortikal atrofisi olan hastalar bu bulgular ile prezente olabilir.
Derinlik algısında bozulma, hareket ve görsel kontrastları tanımada zorluk ortaya
çıkabilir. Hasta önceden aşina olduğu objeleri tanımada zorlanır (agnozi). İleri
vakalarda yüzleri tanımakta zorlanır (prosopagnozi), mekan oryantasyonunda bozulma,
mekanın görsel olarak algılanmasındaki yetersizlik nedeni ile de ortaya çıkabilir ve
hasta
buna
bağlı
aşina
olduğu
ortamlarda
kaybolabilir.
Görsel
dikkatin
yönlendirilmesinde bozukluk sonucu araba kullanmak gibi eylemleri yapmakta
zorlanabilir. Mekanın görsel olarak algılanması ve dikkatin yönlendirilmesi ciddi olarak
bozulursa Balint sendromu adı verilen tablo ortaya çıkabilir. Balint sendromu
simultanagnozi (aynı anda birden çok nesneyi tanıma yetisinin kaybı), optik ataksi
(gözlerin hedefe odaklanamaması), oküler apraksi (konjuge bakış apraksisi), ve genel
viziyospasyal disoryantasyon ile seyreden klinik tablodur. Hastalar çevrelerini normalde
olması gereken görsel farkındalık ile algılayamadıklarından kör gibi davranırlar.
Nesneleri tek tek algılayabilemelerine rağmen içinde bulundukları mekan ile ilişkilerini
algılayamadıkları için yeme, içme, görme yolu ile ekstemitelerini belirli bir hedefe
yönelik hareket amaçlı kullanmak gibi (yürümek, bir nesneye uzanmak, bir nesneyi
kavramak) yetilerini yitirirler.(24)
Hareketleri planlama, yargılama, problem çözme becerilerini içeren yürütücü
fonksiyonlarda bozulma çoğu hastada AH’nin ilk evrelerinden itibaren başlar. Yürütücü
işlevler, çevresel girdileri değerlendirip buna cevaben belirli bir hareketin planlanması
ve amaca uygun olarak gerçekleştirilmesini sağlar. Bu alanlarda bozulma sonucu
13
hastalar yemek hazırlama, finansal durumlarının planlanması gibi görece karmaşık
eylemleri gerçekleştiremezler. Sosyal olarak uygunsuz davranışlar, disinhibisyon gibi
bulgular yürütücü işlevlerde bozulma arttıkça tabloya eklenebilir. Yürütücü işlevlerde
bozulmanın tabloya eklenmesi ile hasta, yaşa bağlı kognitif yıkımdan demansın
başlangıç evresine ilerlemiş olur. Bu alanda bozukluk; uygunsuz, anormal davranışlar
sergilemek gibi pozitif semptomlar verebileceği gibi, çevresel uyaranlara verilecek
normal tepkilerin baskılanması şeklinde negatif semptomlar olarak da ortaya çıkabilir.
Her ne kadar tanı kriterleri içinde yer almasa da AH’da kognitif yıkım ve ona ait
bulguların yanı sıra kognitif olmayan davranışsal semptomlarda mevcuttur. Hastalık
ilerledikçe allta ayrıntılı olarak bahsedilecek olan semptomların kliniğe eklenmesi ve
şiddetlenmesi kognitif bulguları maskeleyecek derecede hastalık yükünü arttırabilir.
Kognitif olmayan problemlerin başında anosognozi yani hastalığa ait
farkındalığın olmaması gelir ve AH’larının %50’sinde mevcuttur. Hastalar belirli bir
düzeyde bellek bozuklukları olduklarını kabul eder ancak bunu bir hastalık bütününde
kabullenmezler. Anosognozi aynı zamanda hastaların kendileri ve çevrelerindekiler için
tehlikeli durumlar yol açabilmelerine sebep olabilir. Apati ve pasiflik de hastalığın
erken döneminde ortaya çıkan ve sık görülen bir bulgudur. Apati organik olarak
motivasyonda azalmaya bağlı, insiyatif azalması, duygusal dışa vurumda ve etkileşimde
azalma, küntleşme olarak ifade edilebilir ve depresyondan ayırt edilebilir. Sosyal içe
çekilme, depresyon ve duygu durum değişiklikleri hastalığın başlangıcından 2 yıl
öncesine kadar AH hastalarında gözlenebilir. Hatta kimi yapılan çalışmalar MCI’ın
AH’na ilerleyeceğine dair destekleyici klinik belirteç olduğunu öne sürmektedir.(25)
Depresyon prevelansı AH hastalarında değişmekle birlikte depresyonun hastalığın
şiddetinin artması ile arttığı bilinmektedir. Tanı almadan önce majör depresyon öyküsü
olan hastaların AH süresince de depresyon ile karşılaşmaları daha muhtemeldir.
Kognitif yıkım ilerledikçe hastaların %25’inde tabloya anksiyete de eklenir. Anksiyete
hastalık ilerledikçe daha baskın bir bulgu olmaya başlar. Ani başlangıçlı ağlama ve öfke
atakları anksiyetenin sonucudur. Psikoz genellikle hastalığın ileri evrelerinde ortaya
çıkar ve daha global ve hızlı bir yıkımın göstergesidir. Delüzyonlar ve halisünasyonlar
ortaya çıkar. Delüzyonlar genellikle paranoid karakterdedir ve hırsızlık, aldatılma ve
perseküsyon ile ilişkili olabilir.
Hastanın yakınlarının veya evlerinin kendi evleri
olmadığı hezeyanı agresyon ve ajitasyona sebep olan ortak bir tetikleyicidir. Agresyon
14
genellikle delüzyonlar ile tetiklenir ve daha ziyade sözeldir nadiren fiziksel şiddet
içerebilir. Amaçsız ev içinde dolanmalar görülebilir. Bunlarda genelde delüzyonlar
tarafından tetiklenir. Hasta mevcut evin kendi evi olmadığı delüzyonu nedeniyle gerçek
evini arıyor olabilir. Görsel halisünasyonlar diğerlerine göre daha baskındır ancak
zaman zaman işitsel halisünasyonlar da olabilir. Halisünasyonlar sıklıkla ölmüş
yakınlar, hayvanlar ya da eve girmeye çalışan yabancılar hakkındadır. Davranışsal
problemler hastaların %25’inde öğleden sonra ve akşamları artar. Buna güneş batma
fenomeni adı verilir.(26)
Çoğu hasta tanı almadan önce hafif kognitif bozukluk (MCI) adı verilen bir
evreden geçerler. Tanı aldıktan sonra ortalama yaşam süresi 4-6 yıldır. Çoğu hastanın
tanı
almadan
yıllar
önce
baskın
semptomları
mevcuttur.
Hastaların
yarısı
immobilizasyon ve malnutrisyona bağlı komplikasyonlar ile kaybedilir, diğer yarısı ise
yaşlılığa bağlı gelişen inme ve kanser gibi hastalıklarla kaybedilir. AH ilerleyici bir
hastalıktır. Klinik zaman zaman stabilize olmuş gibi görünse de hastalık belirli
periyotlar ile ilerlemeye devam eder. Erken ve geç evrelerde ilerleme görece orta evreye
göre yavaş seyreder. (23)
AH klinik olarak günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmekteki zorluk
derecelerine göre çeşitli ölçeklerle sınıflanır. AH özgü olmamakla birlikte demansın
tarama testi olarak günümüzde en yaygın kullanılan test minimental durum testidir
(MMT). 1975 yılında yayınlanan bu test hasta başında pratik olarak uygulanabilen bir
testtir. Oryantasyon, dil, dikkat, 3 kelimelik hatırlama ve görsel yapılandırma ile ilişkili
kognitif alanları test eder. 30 puan üzerinden skorlanır. 24 puanın altı kognitif hasarı
destekler. Kısa dönem hafıza ve oryantasyon bölümleri demansa en duyarlı
alanlarıdır(22). AH demansını evrelendirmek için en yaygın kullanılan ölçeklerden ilki
Global Yıkım Ölçeğidir (GDS). Reisberg tarafından 1982 yılında demansın evrelenmesi
için geliştirilmiştir ve hasta ile ilgili yeterli verilerin toplandığı durumda sadece 2
dakika içinde değerlendirme yapılabilir. Klinik olarak semptomu olmayan bireyden
ciddi AH’na kadar tüm hastaları içeren toplamda 7 evreden oluşur (27). İlk 2 evre predemans evresidir. 3. evre MCI ile eşdeğerdir. 4 ile 7. evreler arası demans evreleridir.
5. yani orta derecede demans evresinden itibaren hasta günlük yaşam aktivitelerini
bağımsız gerçekleştiremez. GDS’de her evrenin kısa bir başlığı vardır takiben o evrenin
karakteristiği belirtilir.(28)
15
Yaygın kullanılan bir diğer ölçek de klinik demans skalasıdır (CDR). 1993
yılında Morris tarafından geliştirilmiştir. MMT’ne göre daha güvenilir bir demans
evrelemesi yapar ve günlük yaşam aktiviteleri esnasında karşılaşılan sorunlara hastanın
bakıcısını
da
katarak
değerlendirilir.
Klinisyenlerin
aşina
olduğu
hastaları
değerlendirmesi bir kaç dakika sürer. Demansı olan hastaları şüpheli, hafif, orta ve ağır
demans olarak gruplar (27).
Hastanın kognitif performansını altı ana başlıkta
değerlendirir. Bunlar, bellek, oryantasyon, yargılama ve problem çözme, ev dışında
işlevsellik, ev yaşamı ve hobiler, kişisel bakımdır. Kişisel bakım hariç her alan kendi
içinde 0 (yok), 0.5 (şüpheli) ,1(hafif), 2(orta), 3(ağır) olacak şekilde toplam 5 puan
üzerinden değerlendirilir. MCI bu ölçekde 0.5 puana denk gelmektedir. Kişisel bakım 0
ile 3 arasında toplam 4 puan üzerinden değerlendirilir. CDR kognitif olmayan
semptomlar ya da fiziksel disabilite varlığından ziyade kognitif yıkıma daha özgü bir
değerlendirme yapar (29).
Hafif demans evresinde çoğu hastada öğrenme ve bellek ile ilişkili kognitif
alanlarda belirgin klinik semptomlar olmasına karşın kimi hastalarda konuşmada güçlük
ya da görsel mekansal bozukluk ön planda olabilir. Günlük yaşam aktivitelerinde hala
bağımsız olmalarına ve çalışıyorlar ise işlerini sürdürebilmelerine rağmen hastanın
planlama, yargılama ve karmaşık görevleri organize etme yeteneği azaldığı için hata
yapma oranı artar ve yaptığı işlere olan özeni azalır. İletişim kelime dağarcığındaki
azalmaya ve kelime bulmada ki zorluğa bağlı olarak sekteye uğrar ve konuşma akıcı
bile gözükse içerik bakımından yüzeyselleşir. Bu dönemde obje isimlendirme ve kelime
bulmadaki semantik zorluklar nöropsikiyatrik testler ile gösterilebilir. Konstrüksiyonel
apraksi çizim testleriyle gösterilebilir. Spasyal disoryantasyon, hastalar mesafe ve hızı
ayarlamakta zorlanacağı için araba kullanmak gibi eylemleri zorlaştırabilir. Hastalar
aşina oldukları rotalarda kaybolmasalar bile sıklıkla yabancı oldukları rotalarda
kaybolabilirler. Kognitif olmayan semptomlar, depresyon başta olmak üzere hastalığın
başlangıcından itibaren kliniğe eşlik edebilir. Genelde duygusal yakınmalar hafiftir ve
dalgalanma gösterir. İç görü halen kısmen korunduğu için sosyal etkileşim yetenekleri
azalsa bile uygunsuz davranışlar gözlenmez. Depresyon, motivasyonda azalma ve
isteksizlik olarak kendini gösterir. Hastanın hobilerine olan ilgisi azalır. Henüz kişisel
hijyen iyi korunmaktadır. Bu evrede MMT 20-26 arasındadır. CDR 1 ve GDS 4 olarak
evrelenir.(22,23)
16
Orta derecede demans evresinde hasta yakın bellek kusuru nedeni ile geçmişte
yaşıyormuş gibi görünebilir. Sebep sonuç ilişkisi kurma, planlama, organizasyon bu
evrede özellikle gerileyen alanlardır. Konuşma bozuklukları daha belirgin hal alabilir ve
kelime bulma bozuklukları, parafazi ve yuvarlak konuşma bu dönemde artar. Okuma ve
okuduğunu anlama yeteneği azalır. Hastalığa dair iç görü azalır ve hastalar kolayca
dikkatleri çelinebilir hale gelirler. Uzun ideomotor hareket sekansları planlanamaz ve
en son olarak ev içindeki aletlerin kullanımı giyinme ve yemek yeme becerileri
kaybolur. Hastanın spasyal disoryantasyonu artar ve kortikal vizuel agnozi sıklıkla
tabloya eklenir bunun sonucu olarak hasta aile üyelerinin yüzlerini tanıyamaz hale gelir
ve ev içinde bile odaları karıştırmaya başlar. Hastaların üçte biri bu dönem kognitif
defisitleri ile tetiklenen delüzyonlar görmeye başlar. Hastaların %20’si çoğunlukla
görsel olan halüsünasyonlar geliştirir. Hastalar duygularını kontrol etme yetisini yitirir
ve fiziksel ya da sözel şiddet eğilimi gözlenebilir. Amaçsız ve huzursuz aktiviteler
görülür. Ev içinde amaçsız dolanma sık görülür. Bu evrede hastalar artık yakın gözlem
altında olmalıdır. Finansal ya da hukuki durumlar ile artık başa çıkamazlar. Bu evrede
sfinkter kontrolü de bozulur ve buna ek olarak spasyal bozulma ve kıyafetlerini
çıkarmaktaki zorluk nedeni ile psödoinkontinans da görülebilir. Çoğu hasta postürdeki
bozulmaya bağlı düşme açısından riskli hale gelirler. Uyku düzeni iyice bozulmaya
başlar artık geceleri sık uyanma ve gündüz sık uyuklamalar tabloya eşlik eder. MMT
skoru kabaca 10-19 arasında olur. GDS 5 ve CDR 2 olarak evrelenir.(22,23)
Son evrede artık kognitif defisitler tek tek ayrıştırılıp isimlendirilemez çünkü
neredeyse tüm kognitif alanlarda yıkım artık mevcuttur. Hastalık öncesi döneme ait
anılar bile bu evrede yitirilebilir. Konuşma bir iki kelime ile sınırlı hale gelmiştir.
Hastalar en basit ihtiyaçlarını bile belirtecek kadar iletişim kuramazlar ancak çoğu hasta
dil yetenekleri kaybolduktan çok sonra bile duygusal sinyalleri anlayıp karşılık
verebilirler. Bu bakıcıları ile kurulan ile ilişkinin sürdürülmesini yardımcı olur. Çoğu
zaman bakıcının eylemlerini yalnış anlarlar ya da anlamlandıramazlar ve buna bağlı
olarak agresif hareketler gösterebilirler. Bazı hastalar bağırmak gibi steryotipik motor
hareketler geliştirebilir. Huzursuzluk ve agresyon aynı zamanda ağrının ya da
sirkadiyan ritimdeki bozulmanın sonucunda ortaya çıkabilir. Çoğu hasta apatik ve
yorgun gözükür. Hastalar yemek yerken yardıma ihtiyaç duyar hatta çiğneme ve yutma
gibi en temel motor fonksiyonlar bile apraksiye sekonder bozulabilir. Hem fekal hem
17
üriner inkontinans gözlenir. Rijidite ve primitif reflekslerin ortaya çıkışı hasta bakıcının
işini zorlaştırabilir. Ekstrapiramidal motor semtomlar tabloya eklenir. En sık gözlenen
primitif refleks yakalama refleksidir ve frontal lob atrofisi ile ilişkilidir. Hastaların bir
kısmında miyokloni ve epileptik nöbetler gözlenebilir. Yatağa bağımlı çoğu hasta
dekübit ülserleri ve buna bağlı kontraktürler ve enfeksiyonlar geliştirir. MMT skoru 0-9
arasındadır. CDR 3 ve GDS 6-7 olarak evrelenir.(22,23)
Tablo 1: CDR ÖLÇEĞİ
CDR
Bellek
0 Bellek kaybı yok, hafif ya da belirsiz
0,5 Hafif fakat aşikar unutkanlık; selim
unutkanlık ,olayların kısmen
hatırlanabilmesi
1 Orta düzeyde unutkanlık; dönem olayları
için daha belirgin, unutkanlık günlük
aktiviteleri etkileyebiliyor
Oryantasyon
Yargılama- problem
çözme
Tümüyle oryante
Günlük problemler ve çalışma
hayatı ve mali işlerle ilgili
problemleri iyi çözer; yargılama
iyidir
Zaman ilişkilerinde hafif güçlük
dışında tümüyle oryante
Problem çözme, benzerlik ve
farklılıkları kavrama da hafif
bozukluk
Zamanda orta düzeyde güçlük;
muayene sırasında mekana
oryante, dışarda coğrafi
disoryantasyon olabilir
Orta düzeyde bozukluk
;toplumsal yargılama genellikle
korunmuştur
2 Ağır düzeyde unutkanlık; yalnızca çok iyi Zaman ilişkilerinde ağır düzeyde Ağır düzeyde bozukluk;
öğrenilmiş materyaller tutulabilir, yeni
materyaller hızla yitirilir
güçlük; genellikle zamana,
sıklıkla da mekana disoryante
genellikle toplumsal yargılama
da bozulmuştur
Yalnızca kişilere orytante
Yargılama ve problem çözme
tümüyle bozuk
Ev yaşamı - Hobiler
Kişisel Bakım
Ev yaşamı ,hobiler ve
entellektüel ilgiler iyi korunmuş
Kendine bakıma tümüyle
muktedir
Ev yaşamı, hobiler ve
entellektüel ilgilerde hafif
bozulma
Kendine bakıma tümüyle
muktedir
1 Anılan aktivitelerden bazılarını halen
Evdeki işlerde hafif fakat aşikar
bozulma; güç ev işleri, karmaşık
hobiler ve ilgiler terk edilmiş
durumda
Gayrete getirilmesi gerekiyor
2 Ev dışında bağımsızlığını tamamen
Yalnızca basit işler yapabiliyor;
ilgiler son derecede sınırlı
Giyinme, hijyen ve diğer kişisel
bakım için yardım gerekiyor
3 Ev dışında bağımsızlığını tamamen
Evde kayda değer bir işlevselliği
yok
Kişisel bakım için önemli
ölçüde yardım gerekir,
genellikle inkontinandır
3 Ağır düzeyde unutkanlık; yalnızca
parçacıklar kalır.
CDR
Ev dışında işlevsellik
0 İşte,alışverişte,gönüllü gruplar ve
toplumsal gruplar içinde her zamanki
düzeyde bağımsızlık
0,5 Anılan aktivitelere hafif bozulma
sürdürse de, bağımsız işlev görememe,
yüzeyel bir bakışla hala normal
görünebilir
yitirmiş, ev dışında aktivitelere
götürülebilecek kadar iyi görünür
yitirmiş, ev dışında aktivitelere
götürülemeyecek kadar hasta görünür
18
Tablo 2: GLOBAL YIKIM ÖLÇEĞİ (GYÖ) (23)
1. Hafıza kaybı ile ilgili sübjektif yakınma yok Klinik değerlendirmede belirgin hafıza defisiti yok.
2. Hafıza kaybı ile ilgili sübjektif yakınmalar. En sık aşa ıdaki alanlarda
.
(a) tanıdık nesnelerin koyulduğu yerin unutulması
.
(b) daha önce iyi bilinen isimlerin unutulması
Klinik değerlendirmede hafıza kaybına yönelik ob ektif defisit yok İş yaşamı ya da sosyal durumda
ob ektif defisit yok Semptomatolo iye bağlı olarak hastalık yönünde şüphe var.
3. En erken açık net defisitler.
Aşağıdaki alanlardan birden fazlasında belirtiler
.
(a) Tanınmayan bir yere seyahatte hasta kaybolabilir
.
(b) Birlikte çalışanlar hastanın düşük performansının farkına varır
.
(c) Kelime ve isim bulmada defisitler çok yakınlarınca aşikar bir
şekilde fark edilir
.
(d) Hasta bir bölüm ya da kitap okuyabilir, ancak göreceli olarak çok
az materyali hafızasında tutabilir.
.
(e) Tanıştırılan yeni insanların isimlerini hatırlamada güçlük olabilir
.
(f) Hasta değerli bir nesneyi yanlış bir yere koyabilir ya da
kaybedebilir
.
(g) Klinik değerlendirmede konsantrasyon defisiti belirgin olabilir
Hafıza defisitine ait sade e yo
n klinik de erlendirmede elde edilebilen objektif kanıt.
İş ve sosyal yaşamında talepkarlıkta düşük performans. İnkar hastada belirgin olmaya başlar.
Hafif orta şiddette anksiyete semptomlara eşlik eder.
. Dikka li klinik de erlendirmede açık net defisitler.
. Aşa ıdaki alanlarda ortaya çıkan defisitler.
.
(a) Güncel ya da yakın geçmişe ait olaylara ait bilgide azalma
.
(b) Hasta kendine ait bilgileri hatırlamada bazı defisitler gösterebilir
.
(c) Seri çıkarma işlemi yaparken açığa çıkan konsantrasyon defisiti
.
(d) Seyahat etme, para ile ilgili işler vb. alanlarda yetenek kaybı
Sıklıkla aşağıdaki alanlarda defisit bulunmaz
.
(a) Zaman ve mekan yönelimi
.
(b) Tanıdık kişi ve yüzlerin tanınması
.
(c) Tanıdık yerlere seyahat etme yeteneği
Kompleks görevlerin yerine getirilmesindeki yetenek kaybı.
İnkar önde gelen savunma düzeneğidir.
Affekt küntlüğü ve çaba gerektiren durumlardan kaçış ortaya çıkar
Hasta artık yardımsız yaşayamaz.
Hasta görüşme sırasında kendi gün el yaşamının önemli konularını hatırlayamaz, örne in;
19
.
(a) Kendi adresini ve telefon numarasını,
.
(b) Yakın aile üyelerinin isimlerini, (örn. torunlar)
.
(c) Bitirdikleri lise ya da üniversitenin adını
Mekan ya da zaman yöneliminde sık görülen bir miktar bozulma
Eğitimli hastalar 40’tan geriye 4’er ya da 20’den geriye 2’şer saymakta zorlanabilir
Bu dönemdeki hastalar kendileri ve başkalarına ait birçok bilgiyi halen korurlar. Eş, çocuk ve kendi
isimlerini değişmez bir şekilde bilirler.
Tuvalet ve yemek gereksinimleri için yardım gerekmez, ancak uygun giysi seçiminde zorluk çekebilirler.
Hasta bazen yaşamak için tam bağımlı olduğu eşinin adını unutabilir. Has a yaşamının son
dönemlerine ait tüm olay ve yaşantılarla ilgili geniş hafıza yitimi içindedir.
Çevreleri ile ilgili bazı bilgiler halen kalmıştır (yıl, mevsim vb.)
10’dan birer birer geriye saymada her zaman, ileri saymada zaman zaman zorluk çekebilir.
Günlük yaşam aktivitelerinde bir miktar yardım gereksinimi olabilir.
.
(a) inkontinans olabilir
.
(b) bildiği yerlere zaman zaman gidebilir, ancak genellikle bir yere
gitmek için yardıma gereksinimi vardır .
Diürnal ritmi sıklıkla bozulmuştur.
Kendi ismini hemen her zaman hatırlar.
Çevrelerindeki tanıdık kişileri tanımadıklarından ayırmaya sıklıkla devam eder.
6. Kişilik ve emosyonel ni eliklerde de işiklikler olur. Bunlar oldukça elirgin ve de işken
ola ilir, aşa ıdaki özellikleri aşıyabilir:
.
(a) Hezeyanlı davranış, örn., hastalar eşlerini sadakatsizlikle suçlayabilir
Çevredeki hayali yüzlerle yada aynadaki kendi yansımaları ile
konuşabilir,
.
(b) Obsesif semptomlar, örn., hastalar basit temizleme aktivitelerini
sürekli tekrarlayabilirler
.
(c) Anksiyete semptomları, ajitasyon ve hatta daha önce var
olmayan saldırgan davranışlar ortaya çıkabilir.
.
(d) Kognitif abuli, örn., isteklilikte azalma, zira hasta bir düşünceyi
amaçlı bir hareket sürecine girecek kadar uzun sürdüremez.
7. Bu evrede her tür ver al ak ivi e yi irilmiştir.
Bu evrenin erken döneminde kelime ve cümleler söylenebilir, ancak konuşma çok sınırlıdır.
Geç dönemde konuşma tümüyle yitirilir. Sadece homurdanma olur.
İdrar inkontinansı; tuvalet ve beslenme için yardım gerekir.
Temel psikomotor yetenekler (örn. yürüme yeteneği) (bu evrenin ilerlemesi ile yitirilir).
Beyin bedene artık ne yapacağını söyleyemez.
Genel ve kortikal nöroloijk bulgu ve semptomlar sıklıkla saptanır.
20
Tablo 3: Eğitimliler için Standardize edilmiş Mini Mental Test
21
1.1.5 HAFİF KOGNİTİF BOZUKLUK (MCI)
MCI konsepti, ilk olarak 1980’li yıllarda Reisberg tarafından AH’na geçiş evresi olarak
Global Bozulma Ölçeğinde
(GDS) üçüncü aşama kriterlerinin karşılanması olarak
tanımlanmıştır. 1999 yılında Petersen yaptığı bir çalışma ile mevcut konsepti
geliştirerek kimi kriterler önermiştir. Bu gelişme ile birlikte demanslı bireyler ile
sağlıklı bireyler arasında bir gri bölge olduğu ve bu dönemin tanımlanmasının erken
tanı, ikincil koruma ve eğer yeni tedaviler gelişir ise erken dönemde başlanmasına
olanak vereceği fark edilmiştir. İlk olarak 2003 yılında ortak bir görüş birliği
oluşturularak MCI ana kriterleri belirlenmiştir. O zamandan günümüze MCI ile ilişkili
patolojik, biyokimyasal, klinik bir çok çalışma yapılmıştır. Günümüzde MCI her zaman
olmasa da sıklıkla demansa giden kognitif yıkımın objektif olarak gösterilebildiği
normal yaşlanma ile demans arasında bir geçiş dönemi olarak tanımlanmaktadır. MCI
kriterlerini dolduran hastalar ilerleyen zaman içinde herhangi bir demans tipine
dönüşebilecekleri gibi,
stasyoner seyredip sağlıklı bireyler olarak da ömürlerini
sürdürebilirler.(30)
NIA-AA( National Institute on Aging - Alzheimer Assosiation) 2011 yılında
revize ederek tekrar yayınladığı yazısında ana MCI kriterlerini belirtmekte ve bunların
AH ile ilişkili MCI kriterleri olarak değerlendirilebilmesi için klinisyenin gözleminin
önemini vurgulamaktadır ve olası vasküler, travmatik, ilaca bağlı etyolojilerin elenmesi
gerekmektedir. Burada bahsi geçen ana kriterler aşağıda belirtildiği gibidir(31);
1. Hastanın kendisinin ya da onu iyi tanıyan bir yakınının ya da onu gözlemlemiş olan
bir klinisyenin hastanın kognisyonunda değişiklik olduğuna dair kuşkusu olması
2. Hastanın yaşı ve eğitim durumuna göre bir ya da daha çok kognitif alanda
beklenilenin altında performans gösterdiğine dair objektif değerlendirmelerin var
olması. Eğer mümkünse tekrarlayan değerlendirmelerde hastanın performansının
düşmeye devam ettiğinin gösterilebilmesi. ( Bu değişiklikler kognisyonun, bellek,
yürütücü işlevler, dikkat, dil veya görsel mekansal alanlarının herhangi birinde
olabilir ancak ilerde AH’na ilerleyecek MCI hastalarında en sık epizodik bellekde
bozulma gözlenir)
3. Hastanın günlük yaşam aktivitelerini bağımsız sürdürmeye devam etmesi. (Hasta
yemek yapma, fatura ödeme, alışveriş yapma gibi aktivitelerde daha yavaş olabilir
22
ya da eskiye göre daha sık hata yapabilir ancak genel olarak hayatlarını bağımsız
olarak ya da minimal yardıma ihtiyaç duyarak geçiriyor olmaları gerekmektedir.
4. Demansı olmaması gerekmektedir.
MCI tanısı alan hastanın prognozunu tayin etmek ve AH’na veya diğer demans
türlerine dönüşüp dönüşmeyeceğini anlamak için birçok çalışma yapılmaktadır. Bu
amaçla MCI alt tipleri oluşturulmaktadır. MCI’nın etyolojik alt tiplerine ayrıştırılması
için mevcut olan belirteçler hala yeterli olmasa da bu anlamda 2004 yılında Mayo
Clinic tarafından gerçekleştirilen sınıflamada MCI ana kriterlerini dolduran hastalar iki
gruba ayrılmaktadır, amnestik MCI (a-MCI) ve amnestik olmayan MCI (na-MCI).
Hastalar, eğer nöropsikolojik testlerde epizodik bellek hasarları ön planda ise a-MCI,
bellek harici yürütücü işlevler, dil, görsel mekansal beceriler gibi diğer kognitif
alanlarda hasarları ön planda ise na-MCI olarak sınıflandırılırlar. Kognitif hasarın tek
bir alanda ya da iki alanda olabileceği de değerlendirilerek her iki grup tek alan
tutulumu ile giden ya da iki kognitif alanı kapsayan a-MCI tek alan, a-MCI birden çok
alan, na-MCI tek alan, na- MCI birden çok alan olacak şekilde alt gruplara bölünmüştür.
Bu sınıflama, klinik olarak yapılan ayrımın biyobelirteçler ile desteklendiğinde hangi
grubun hangi demans türüne ilerleyeceğine dair bilgi verebileceğine yönelik çalışmalar
için geliştirilmiştir.(30)
NIA-AA’nın yayınladığı MCI kriterleri yazısında da ana MCI kriterlerini
dolduran hastalarda belirli biyobelirteçlerin kullanımı ile AH’na ilerlecek MCI
vakaların öngörebileceği belirtilmiştir. Ancak MCI tanısı klinik olarak konulur.
Biyobelirteçler ancak akademik çalışmalar bazında AH’na ilerleyecek ya da
ilerlemeyecek MCI subtiplerini belirlemede yardımcı olabilir.(31)
23
Tablo 4: NIA-AA biyobelirteçler kullanılarak MCI subgruplaması (31)
Tanısal Kriterler
AH etyolojisi ile
ilişkili iyo elir eç
varlı ı
Aβ ( BOS/PET)
MCI- ana kriterler
bilinmiyor
çelişkili/bakılmamış/ çelişkili/bakılmamış/
belirsiz sonuç
belirsiz sonuç
AH’ye bağlı MCI (orta
derecede ihtimal)
orta düzeyde
pozitif
test edilmemiş
test edilmemiş
pozitif
AH'ye bağlı MCI (yüksek
ihtimal)
en yüksek düzeyde
pozitif
pozitif
MCI- büyük olasılıkla
AH’na bağlı değil
en düşük düzeyde
negatif
negatif
Nöronal hasar ( tau
/FDG / sMRI)
Amerikan psikiyatri assosiasyonu kognitif etkilenmenin predemans evresini
içeren Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El kitabının 5. basımını yayınlamıştır
(DSM-5). Burada MCI hafif nörokognitif bozukluk (NCD) olarak isimlendirilmektedir.
Hafif NCD demansla prezente olmayan kognitif bozukluğun sinsi bulgularını içerir ve
demans tanısı ile analog olan majör NCD tanısına ilerler. Hafif NCD tanısı NIA-AA’nın
belirttiği ana MCI kriterleri ile büyük benzerlik göstermektedir. DSM-5 hafif ve majör
NCD’nin tanımını yaptıktan sonra etyolojik olarak AH, Frontotemporal dejenerasyon,
Lewy cisimcikli demans, vasküler kognitif hasar, Parkinson hastalığı, Huntington
hastalıgı, HIV/AIDS, travmatik beyin hasarı ve madde bağımlılığı altı gruplarına
ayırmakta ve her alt gruba ait kriterler belirlemektedir. AH için biyoelirteçleri göz
önünde bulundurur ancak geçerliliğinin ancak ilerleyen yıllarda yeterli çalışma
yapıldıktan sonra anlamlı olacağını belirtmektedir.(32)
1.1.6 PRE-KLİNİK ALZHEİMER HASTALIĞI
Genetik olarak riskli bireyler üzerine yapılan kohort çalışmaları ve klinik olarak
normal olan bireyler üzerine yapılan çalışmalar AH patofizyolojisinin klinik AH tanısı
koymadan yıllar önce başladığını göstermektedir. Nörogörüntüleme, BOS içeriği ve
diğer biyobelirteçler üzerine yapılan çalışmalar sayesinde bugün AH’nın patofizyolojik
ilerlemesi in vivo olarak gözlemlenebilmektedir. Klinik olarak normal olan bireylerde,
AH ve MCI hastalarının beyinlerinde gözlenen fonksiyonel ve yapısal değişikliklere
benzer Aβ birikiminin varlığına dair biyobelirteçlerin mevcut olduğu gün geçtikçe artan
24
çalışmalarla kanıtlanmaya devam etmektedir. Klinik kohort çalışmaları Alzheimer
hastalarında MCI kriterlerini karşılamadan yıllar önce AH’na ilerleyecek olan çok sinsi
kognitif değişimlerin geliştiğini göstermektedir. Ancak tüm bunlara rağmen bazı
bireylerin AH’nın patofizyolojik kriterlerine sahip olmalarına rağmen yaşam boyu
klinik semptomları sergilemediği de bilinmektedir. Bu bulguların ışığında hangi
biyobelirteçlerin ve/veya kognitif profilin preklinik dönemden, MCI ve AH’nın klinik
evrelerine
ilerleyeceğini
öngörebilmek
kritik
önem
taşımaktadır.
Eğer
AH
patofizyolojisinin başlangıcı ve klinik semptomların ortaya çıkışı arasında bir ilişki
kurabilirsek AH’nın uzun preklinik dönemi hastalık modifiye edici tedavilerin
uygulanabilmesi için potansiyel bir fırsat verir.
Transgenetik fare modelleri üzerinde yapılan çalışmalar nörodejenerasyon
başladıktan sonra yapılan tedavilerin etkilerinin sınırlı olduğunu kanıtlamaktadır. Aβ
birikimi biyobelirteç veya otopsi verileri ile desteklenmiş erken ve orta derecede
demansı olan hastalarda yapılan birçok ilaç çalışması da klinik olarak hiçbir başarı
sağlayamamıştır. Göz önünde bulundurulan bir ihtimalde AH’nın presemptomatik veya
preklinik evrede tedavi edilmeye başlanması ile hastalığın klinik olarak ilerlemesi ve
tüm semptomların yerleşmesinin engellenebileceği olasılığıdır. Bu amaçla 2011 yılında
NIA-AA preklinik AH’nı tanımlamak için görüş birliği oluşturdular. Burada bahsi
geçen preklinik AH tanımı günlük nöroloji pratiğinde hastalara tanı konulması amaçlı
olmayıp, patofizyolojik ve tedaviye yönelik çalışmalarda belirli kriterleri oluşturmak
amacıyla hazırlanmışlardır. NIA-AA, AH patofizyolojisinin klinik semptomlar ortaya
çıkmadan yıllar önce başladığını ve klinik olarak kognitif veya davranışsal bozukluğu
olmayan ancak pozitif biyobelirteçleri olan hastaların ilerleyen yıllarda AH olmak
açısından yüksek riskli oldukların öne sürmektedir.
25
Şekil 1: NIA-AA; Alzheimer Hastalığının gelişim süreci (33)
Bu bağlamda klinik açıdan tamamen sağlıklı olan ya da demans veya MCI
kriterlerini karşılamayan, hafif kognitif yetersizlik gösteren ancak AH patofizyolojisini
destekleyen biyobelirteçleri olan bireyler preklinik AH olarak değerlendirilmektedir.
Preklinik AH terimine apolipoprotein E (APOE) 34 alleli taşıyan bireyler ve otozomal
dominant mutasyona sahip bireyler de dahil edilmektedir. Preklinik AH’dan AH
demansına ilerleyen süreç basamaklı olmakdan ziyade patofizyolojik sürecin sonucunda
sinsice
ortaya
çıkan
bulguların
günden
güne
artması
ve
çeşitlenmesi
ile
açıklanmaktadır.(33)
1.1.7 BİYOBELİRTEÇLER
Biyobelirteçler, normal biyolojik süreci, patolojik süreçleri veya tedaviye
cevabın objektif olarak değerlendirmesini sağlayan fizyolojik, biyokimyasal ya da
anatomik parametrelerdir.(34)
Otozomal dominant kalıtılan formlardaki mutasyonlar (APP,PSEN1 ve PSEN2)
kesin
belirteçler
olmakla
birlikte
AH’na
ait,
diagnostik,
hastalık
yükünü,
progresyonunu, tedaviye cevabı ve AH riskini değerlendirmeye yönelik kan, BOS
analizleri ve görüntüleme yöntemlerini içeren bir çok biyobelirteç geliştirilmeye
çalışılmaktadır.
Kabul gören, hastalık evresine yönelik bilgi veren mevcut vücut
sıvılarından elde edilen biyobelirteçlerin çoğu BOS’dan elde edilmektedir ve bu da
kullanım alanlarını kısıtlamaktadır(35). Patofizyolojik ve genetik çalışmalardan elde
edilen veriler doğrultusunda kandan elde edilebilecek biyobelirteç arayışı halen
26
sürmektedir.
Günümüzde AH riskini taşıyan bireylerin preklinik evrede tespit edilebilmesi
için birçok biyobelirteç çalışılmaktadır. Sporadik AH’nın patofizyolojik başlangıç
noktası hakkında henüz bir görüş birliği oluşmamış olmasına karşın bugün 5 ana
biyobelirteçin preklinik evreden itibaren belirli bir sıraya uygun olarak zaman içinde
ortaya çıktıkları öngörülmektedir. Bu 5 ana biyobelirteç günümüzde modern diagnostik
kriterler içinde yer almakta ve klinik çalışmalarda kabul görmektedirler(36).
Bu biyobelirteçlerin ikisi BOS proteini, üçü
ise beyin görüntüleme
yöntemleridir. Bu biyobelirteçler iki ana katagoride değerlendirilir. Aβ birikimini
ölçmeye yarayan BOS Aβ42 düzeyi ve PET amiloid görüntülemesi. BOS Aβ 42 düzeyi,
amiloid plak yükünün artışı ile ters korele olacak şekilde azalır. Bu iki biyobelirteç aynı
bireylerde ölçüldüğünde yüksek oranda korelasyon gösterirler. Bu iki biyobelirteçin
amiloid plak birikimini ölçmekteki geçerliliği otopsi korelasyon çalışmaları ile de test
edilerek desteklenmiştir.(15,34)
İkinci biyobelirteç katogorisi ise nörodejenerasyona aittir. İlerleyici nöron kaybı
ve buna paralel ilerleyici nöronal fonksiyon bozukluğunu ölçerler. Bu grupta üç
biyobelirteç bulunur; BOS’da artmış total tau(t-tau) ve fosforile tau(p-tau) düzeyi,
yapısal MRI’da atrofi, ve fluorodeoksi-glukoz(FDG) PET’de hipometabolizma. Bu
nörodejenerasyona ait biyobelirteçlerin geçerliliği otopsi korelasyon çalışmaları ile
desteklenmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta in vivo ya da ex vivo
görüntüleme yöntemleri ile doku örnekleri arasında direkt olarak korelasyon
yapılabilirken, BOS biyobelirteçleri ile bu korelasyon daha indirekt bir şekilde
sağlanmaktadır. T-tau ve p-tau düzeylerinde artış otopside NFT yükü ile koreledir.
MRI’da atrofi nöron kaybı, Braak NFT evresi, ve tau immün işaretleme yükü ile
koreledir ve imünohistokimyasal olarak ölçülen Aβ yükü ile korelasyon göstermez.(34)
Sonuç olarak MR tau ilişkili nörodejenerasyonun bir ölçeği olarak değerlendirilir.
Antemortem FDG hipometabolizması da NFT yükü ile korelasyon gösterirken
otopsideki plak yükü ile korelasyon göstermemektedir.
Nörodejenerasyon biyobelirteçleri ile Aβ birikim biyobelirteçleri arasındaki
önemli farklardan biri de farklı patofizyolojilere özgül olmalarıdır. BOS Aβ42 düzeyi
ve amiloid PET görüntülemesi ekstraselüler alanda veya damar duvarındaki fibriler β
27
amiloid birikimlerine özgüldür. Nörodejeneratif biyobelirteçler ise her zaman AH’ye
bağlı nörodejenerasyona özgü değerlendirilemezler. AH hastalarında hem FDG PET
hem de MR AH için karakteristik olan topolojik özellikli bir modaliteyi izler. FDG
PET haritasında bazal temporal, lateral temporal-pariyetal, lateral prefrontal ve posterior
singulat-prekuneus AH hastalarında normal yaşlılara göre daha düşük FDG tutulumu
gösterir ve bu özel patern FDG PET’de AH imzası olarak değerlendirilir. Yapısal
MR’da AH hastalarında medial, bazal, lateral temporal, lateral pariyatal, oksipital,
insula ve prekuneusda kognitif olarak normal olan sağlıklı bireylere kıyasla gri madde
kaybı gözlenir. Bu özel patern yapısal MR’da AH imzası olarak değerlendirilir. FDG
PET ve MR çalışmalarında hastanın görüntülemesi için özellikli bir anatomik atlas
çıkartılarak AH için karakteristik olan bölgelerden sayısal değerler çıkartılıp
toplandıktan sonra geçerli biyobelirteçler olarak kabul edilen sonuçlar elde edilir. Buna
rağmen AH haricindeki etyolojik faktörlerde AH’ye özgü topografik paternlerde MR ve
FDG PET tutulumu yapabilir. AH dışı etyolojiler ile ilişkili atrofi ve FDG
hipometabolizması ya da her ikisi birlikte yaşlı hastalarda serebrovasküler hastalık,
hipokampal skleroz, AH dışı dejeneratif hastalıklarda ( Lewy cisimcikli demans, grain
hastalıgı, TDP43 gibi) da gözlenebilir. MR ve FDG PET görüntülemelerinin
özgüllüğünü azaltan faktörlerden biri de topolojik olarak kabul gören beyin alanlarının
dışında kalan bölgeleri tetkik eden bir algoritmaları olmamasıdır. Artmış BOS tau
(özellikle p-tau) düzeyleri AH için daha özgül gibi gözükmektedir örnek olarak primer
taupatilerde düzeyleri artmaz ancak t-tau düzeyleri Creutzfelt Jakob hastalığı, kafa
travması ve akut inme de artış gösterir. Sonuç olarak nörodejeneratif biyobelirteçlerin
yaşlı gruplarda ampirik olarak çalışılması AH ile ayırt edilmesi gereken etyolojik
faktörlerin gözden kaçmasına ve sonuçların yanlış çıkmasına sebep olabilir. (15,34)
Biyobelirteçlerin zaman içinde ortaya çıkması ve bunların ortaya çıkış sıraları
yaşlı hastalar üzerinde yapılan çalışmalarca gösterilmiş ve daha öncesinde yapılan
otopsi bulguları ile desteklenmiştir. Bu modeller ilk olarak amiloid biyobelirteçlerinin
anormalleştiğini bunu tau ilişkili nörodejenerasyon biyobelirteçlerinin takip ettiğini ve
en son klinik bulguların ortaya çıktığını öne sürerler. Bu modellerden biri bir adım daha
öteye geçerek bu biyobelirteçler için ortaya çıkış sıralaması yapmanın yanı sıra bu
biyobelirteç düzeylerinin zaman içinde sigmoidal bir eğri çizecek şekilde değişikliğe
uğradığını da öne sürmüştür. Biyobelirteçlerin sigmoid olarak ortaya çıkması demek,
28
bu biyobelirteçlerin doğrusal bir yol izlemediği ve her biyobelirteçin hastalık
patofizyolojisinin seyri içinde sırasıyla maksimum olduğu bir dönem olduğunu
göstermektedir. Bu da hastalardan elde edilen biyobelirteçlerin hastalığın hangi
evresinde elde edildiğine göre değişiklik göstereceğini ifade etmektedir. Bu
biyobelirteçlerin yayınlanmasını takiben hem yaşlı hasta popülasyonunda hem de
otozomal
dominant
taşıyıcılar
üzerinde
yapılan
çalışmalar
sonucunda
bu
biyobelirteçlerin sıralamasının genel olarak önerilen hipotez ile örtüştüğü bulunmuştur.
Buna ek olarak toplanan veriler en az bir biyobelirteç setinin (amiloid birikimine ait
olan belirteçlerin) zaman içinde sigmoidal olarak değiştiğini savını kanıtlamıştır.
AH’nın son evresindeki hastaların biyobelirteçleri üzerine yapılan çalışmaların sınırlı
olması nedeni ile sigmoidal değişimin AH’nin erken değişen biyobelirteçleri üzerinde
kanıtlanmış olması normal olarak değerlendirilmelidir. Yaşlı hastalara AH ilişkisiz ek
patolojilerinde eşlik edebileceği ve yaşlanmanında kendi etkisi olabileceği öngörülerek
EBAH ile GBAH’na, değişik modellerin uygulanması gerektiği fikri de öne
sürülmektedir.(34)
Şekil 2: Alzheimer Hastalığı Biyobelirteç Modeli (Jack et al. 2013)
Biyobelirteç modelinde horizontal eksen zamanı, vertikal eksen biyobelirteç
anormalliğinin derecesini temsil eder. Biyobelirteçlerin pozitifleştiği eşik horizontal
siyah çizgi ile temsil edilir. Gri alan biyokimyasal belirteçlerin anormalleşme eşiğinin
altında seyreden patofizyolojik süreci gösterir. Burada önemli olan nokta gri bölgede ilk
olarak tau ilişkili patofizyolojinin başladığını görüyor oluşumuzdur. Bu tau patolojisi
29
ancak immün işaretleme yöntemleri ile gösterilebilir ancak ilk anormalleşen
biyobelirteçler
tau
taolojisinden
bağımsız
Aβ
birikimine
yönelik
olanlardır.
Patofizyolojik olarak tau ilişkili patolojinin mi yoksa amiloid ilişkili patolojinin mi önce
başladığına dair kesin bir görüş birliği olmamakla birlikte her iki görüşü destekleyen
çalışmalar mevcuttur. Bu modele göre Aβ’da oluşan patofizyolojik değişiklikler henüz
tam olarak bilinmeyen mekanizmalar ile önceden var olan tau patolojisini hızlandırır ve
neokortikal NFY’ların yayılmasını tetikler. Tau patolojisindeki bu hızlanma Aβ
biyobelirteçleri anormalleştikten sonra başlar. Bunu takiben FDG PET ve MR bulguları
ortaya çıkar ve en son olarak klinik bulgular kendini gösterir. Bu modelde de Aβ
birikimi gerekli olmakla birlikte MCI veya AH’na ait klinik bulguların ortaya çıkması
için yeterli değildir. Horizontal eksende gösterilen kognitif sonuçların çeşitliliği her
bireyin AH patofizyolojisine değişik yanıt vermesi ile ilişkilidir. AH patofizyolojik
süreci sonunda kognitif yıkım açısından daha riskli olan bireyler zaman eğrisinde daha
solda yer alacaklardır. Bu yüksek riskli bireyler daha fazla genetik risk alleli taşıyor,
daha düşük kognitif rezerve sahip, ko-morbid beyin patolojisine sahip ya da kognitif
yıkımı agreve ederecek bir yaşam stili sürüyor olabilirler. Düşük riskli gruptaki
bireylerin koruyucu bir genetik profili, yüksek kognitif rezervi, ko-morbid beyin
patolojisi bulunmaması, demans için düşük riskli bir yaşam stili sürdürmeleri AH’nın
patofizyolojik değişikliklerine sahip olsalar bile kognitif olarak normal işlev
görebilmelerine olasılık vermekte olabilir. Bahsi geçen kognitif yıkım bu modelde yeşil
ile taranmış yüksek ve düşük riskli bireyleri temsil eden çizgiler ile etrafı
sınırlandırılmış bir alan olarak gösterilmektedir.(34)
1.1.4 RİSK FAKTÖRLERİ VE KORUYUCU FAKTÖRLER
Bugün biliyoruz ki AH birçok çevresel, genetik, vasküler ve patofizyolojik
faktörün etkileştiği multifaktöryel kompleks bir hastalıktır. AH’nın ileri yaşa özgü bir
hastalıktan öte yaşam boyu ilerleyen bir patofizyolojik sürecin son durağı olduğunun
anlaşılması ile birlikte risk faktörlerinin belirlenmesi ve mümkünse modifiye edilerek
hastalığın önlenmesi ile ilgili çalışmalar önem kazanmıştır.(37) Birçok risk faktörü ve
koruyucu faktörler belirlenmiştir. Bunların bir kısmı modifiye edilebilen, bir kısmı bir
arada bulunduğu zaman hastalık riskini arttıran faktörlerdir. RF genetik, vasküler,
metabolik, yaşam tarzı ile ilişkili, diyet ile ilişkili ve diğer risk faktörleri başlıkları
altında gruplanabilir.(38)
30
Kardiyovasküler risk faktörleri;
Hem AH hem de vasküler demans (VaD) için geçerli olan risk faktörleri,
hipertansiyon (HT), diyabet(DM) ve yüksek kolesterol seviyeleridir. Bu faktörler hem
tek başlarına hem de bir arada bulunduklarında birbirlerinin etkilerini potansiyalize
ederek etki ederler. Erişkin dönemde kazanılan kardiyovasküler risk faktörlerinin ileri
yaşlarda kognitif yıkım/demans riskini arttırdığı 15, 21, 23 ve 27 yıllık takipler ile
gösterilmiştir. Orta yaşlı bireylerin kan basıncı, total kolesterol ve vücut kitle
indekslerinin (VKİ) kontrol altına alınmasının ileri yaşlarda beyaz cevher lezyonlarında
azalma ile korele olduğu ve bunun da AH riskini azalttığı gösterilmiştir. Özellikle DM
ve HT olan orta yaşlı bireylerin dahil edildiği prospektif bir çalışmada mevcut risk
faktörleri
ile
kognitif
gerileme
arasında
korelasyon
tespit
edilmiş
olması
kardiyovasküler risk faktörlerinin erken dönemde kontrol altına alınmasının kognitif
yıkım sürecini tersine çevirebileceğini öngörmektedir.(37)
1- Hipertansiyon (HT)
HT birçok çalışmada AH /demans ile ilişkilendirilmiş ancak bu ilişkinin yaşa
bağımlı olduğu gözlenmiştir. Orta yaşlı bireylerde HT‘un ilerleyen yaşlarda AH/demans
ile ilişkili olduğu prospektif çalışmalarca kanıtlanmış ve ileri yaştaki bireyler de bile
riski arttırdığı saptanmıştır. Bir hipoteze göre ise HT ve AH arasındaki sebep sonuç
ilişkisi tam tersi olarak değerlendirilmekte ve altta yatan nörolojik patolojinin orta yaşta
HT’u tetiklediği öne sürülmektedir. Bu hipotezi destekleyen yeni çalışmalardan birine
göre orta yaşlı bireylerde HT, kan basıncının regülasyonundan da sorumlu olan insüler
korteks dahil kimi beyin bölgelerinde korteksin inceliği ile korelasyon göstermektedir.
İnce insüler korteksi olan yaşlı bireylerde ise orta yaşı geçtikten sonra sistolik kan
basıncında sürekli bir düşüş gözlenmektedir. HT, demans /AH riskini nörodejenerasyon,
atrofi veya serebrovasküler hasarı arttırarak etkisi olduğu düşünülmektedir. Bir kohort
çalışmasına göre orta yaşlı bireylerde yüksek diyastolik kan basıncı plazma Aβ
düzeylerinde düşüklüğe sebep olmakta ve 15 yıl sonra AH riskini arttırmaktadır. Düşük
plazma Aβ düzeyleri kortikal birikimde artma, Aβ temizlenmesinde azalma, serebral
amiloid anjiyopati ve AH riskinde artış ile ilişkilidir.(37) HT’un AH riskini kan beyin
bariyerini (KBB) bozarak beyin dokusuna protein kaçağı yaparak etki ediyor olabileceği
de düşünülmüştür. Bu kaçağın hücre hasarına yol açarak nöronal ve sinaptik fonksiyon
31
bozukluğuna sebep olacağı ve bu yolla apoptozu böylelikle AB birikimini tetikliyor
olabileceği öne sürülmüştür.(39)
2- Kolesterol
Orta yaşta yüksek kolesterol seviyelerini AH riskinde artış ile ilişkilendiren
çalışmalar mevcuttur. Bu ilişkinin en az iki ayrı mekanizma ile gerçekleştiği öne
sürülmektedir. Birincisi, yüksek kolesterol düzeyleri aterosklerozu tetikleyerek
kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalık riskini arttımaktadır. İkinci olarak yüksek
kolesterol seviyesi beyinde amiloid birikiminde artış ile ilişkilidir. Öte yandan
dislipideminin AH’de risk faktörü olup olmadığına dair çelişkili çalışmalar mevcuttur.
AH ile ilişkilendirilmiş çeşitli genlerin kolesterol metabolizmasında rol oynadığı
bulunmuş olsa bile epidemiyolojik ve randomize klinik çalışmaların sonuçları çelişkili
bulunmuş ve statin tedavisinin AH’den korunmakta anlamlı olmadığı ortaya
konulmuştur.(37)
3- Vücut Kitle İndeksi (VKİ)
VKİ ve AH arasındaki ilişki iki yönlüdür. Orta yaşda yüksek VKİ AH riskini
arttırırken, yaşlı bireylerde tam tersi geçerlidir. Bu AH’nın kendisinin başlangıçtan en
az 10 yıl önce kilo kaybına sebep olmasına ve yaşlılarda düşük VKİ’nin AH işareti
olarak değerlendirilebileceği ile açıklanabilir. Adipoz dokuda artış insülin rezistansına
yol açar, Glukozilasyonun son ürünleri, yüksek düzeylerde adipokinler ve sitokinler
yüksek AH riski ile ilişkilendirilmiştir. (37)
4- Diyabet
Tip 2 Diyabetin (T2DM) gözlemsel çalışmalarda AH riskini neredeyse iki kat
arttırdığı bulunmuştur. Aralarındaki mekanizma net olarak ortaya konulmuş olmasa da
bu sonucun serebrovasküler ve non-serebrovasküler yollar ile meydana geldiği
düşünülmektedir. T2DM inme, hiperlipidemi, HT için risk faktörüdür. Yapılan patoloji
çalışmaları sonucu hastaların inme geçirmesi durumunda kognitif yıkım için gereken
amiloid birikim düzeyinin eşiğinde düşme geliştiği gözlemlenmiş ve bu mekanizmanın
T2DM ve GBAH arasındaki bağlantılardan biri olabileceği ileri sürülmüştür.
Serebrovasküler olmayan sebepler arasında hiperinsülinemi bulunmaktadır. İnsülin
32
KBB aşarak santral sinir sistemine geçebilen bir moleküldür. Hem insülin hem de Aβ,
insülin yıkıcı enzim (IDE) tarafından yıkılmakta ve bu enzime substrat olmak için
birbirleri ile yarışmaktadırlar. Beyinde insülin Aβ birikimini ve tau protein
fosforilasyonunu teşvik ettiği için bu yol GBAH’nın temel patofizyolojik yolaklarından
biridir. Yaşlı hastalarda periferik insülin infüzyonunun BOS’da beyindeki Aβ
temizlenmesinin markerlarından olan ve GBAH’nın indirekt markeri olan Aβ42
düzeylerini arttırdığı gösterilmiştir. (40)
Yaşam Tarzı ile İlişkili Risk Faktörleri
1-Eğitim
Eğitim kognitif rezervin bir belirteçi olarak değerlendirilir. Meslek ile birlikte
demans insidansını azaltırlar. APOE e4 gibi güçlü genetik risk faktörü olan bireylerde
bile eğitim seviyesinde artışın AH’nın kinik olarak ortaya çıkmasına karşı koruma
sağladığı gösterilmiştir. 500 yaşlı bireyde 7 yılı aşkın süren kohort çalışması sonucu
yüksek eğitim seviyesi olan bireylerin beyaz cevher lezyonlarının kognisyon üzerindeki
zararlı etkilerine dirençli oldukları tespit edilmiştir. Başka bir çalışma başlangıçta
yüksek kognitif rezervleri olanların semptomların başlangıcına geçişine kadar olan
süreçte BOS amiloid seviyelerinden bağımsız korunduklarını ancak bu sürecin düşük ttau ve p-tau ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Üç değişik popülasyonda yapılan kohort
çalışmaları yüksek eğitimin demans ilişkili nöropatolojik yolakları etkilemediğini ancak
klinik olarak semptomların ortaya çıkma eşiğini yükselterek riski azalttığını
göstermiştir. Çok merkezli kohort çalışmaları sonucu kortikal kalınlığı ölçen yapısal
MR ile analiz edilen AH hastalarında beyin atrofisinin klinik olarak kendini gösterme
eşiğinin eğitim seviyesi arttıkça arttığı gösterilmiştir, bu fenomen de artmış kognitif
rezerv ile açıklanmaktadır.(37,41)
2-Fiziksel aktivite
Orta yaşta fiziksel aktivitenin kardiyovasküler risk profilini ve beyin
dokusundaki kayıbı azaltarak etki ettiği açıklanmaktadır. Yüksek ve orta yoğunlukdaki
egzersizler sırasıyla 38% ve 35% oranında kognitif yıkım riskini azaltır(42). Akdeniz
diyeti ve yüksek seviyede fiziksel aktivitenin AH’dan koruduğu öne sürülmektedir.
CAİDE çalışmasına göre orta yaşta iş ile ilişkili olmaksızın boş zamanlarını
33
değerlendirmek için yüksek seviyede fiziksel aktivite ile uğraşmak ileri yaşlarda AH
gelişme riskini 50% azaltmaktadır. Boş zamanlarda fiziksel aktivite ve AH riskinde
azalma arasındaki bu bağlantı APOE e4 taşıyıcılarında daha belirgindir. Boş vakitlerde
kognitif yönden uyarıcı egzersizler ile fiziksel egzersizler karşılaştırıldığında, kognitif
yönden uyarıcı egzersizlerin vasküler kognitif yıkımdan korumadığı gözlenmiştir. (37)
3-Alkol ve sigara tüketimi
Alkol ve sigara tüketimi ile kognisyon arasındaki ilişkiye yönelik yapılan
çalışmalar tutarsız sonuçlar vermiştir. Önceleri nikotinin nöroprotektif bir ajan olduğu
ve AH riskini arttıran faktörlerin nikotinin kendisi değil sigara içinde bulunan ve
oksidatif stres, nöronal dejenerasyon ve plak formasyonunu tetikleyen diğer 4000
kimyasal maddenin sebep olduğu düşünülmekteydi. Orta yaşta sigara bağımlılığının AH
ve VaD ile ilişkisinin çalışıldığı bir kohort çalışmasına göre doz bağımlı olarak AH ve
VaD’nin ortaya çıkacağı öngörülmektedir. Bu ilişki sigara içmenin tetiklediği iyi
bilinen stroke riski ortadan kaldırılınca da devam etmektedir. Bu çalışma VaD ve AH
ile sigara içmenin arasındaki ilişkinin serebrovasküler hasardan bağımsız etkenleri de
içerdiğini göstermektedir. CAİDE çalışmasında orta yaşta sigara bağımlılığının APOE
e4 alleli taşıyanlarda taşımayanlara göre demans ve AH riskini daha da arttırdığı
gösterilmiştir. Bu da sigara ve demans arasında genetik çevresel etkileşimlerin varlığını
desteklemektedir. Öte yandan yapılan çalışmalar hafif orta derecede alkol tüketiminin
demansdan koruyucu olduğunu ancak yüksek düzeyde alkol tüketmenin kognitif yıkım
ve demans ile ilişkili olduğunu göstermiştir.(37)
4-Diyet
Satüre yağların AH riskini arttırdığı, meyve sebzeden zengin sağlıklı diyetlerin,
antioksidan ve omega 3’den zengin akdeniz mutfağı gibi diyetlerin demans riskini
azalttığı gösterilmiştir. (2)
Kimi sosyal karakteristikler de demansdan koruyucu bulunmuştur. Sosyal
iletişimin güçlü oluşu, yüksek eğitim düzeyi, sosyoekonomik pozisyon, kognitif olarak
zorlayıcı görevlerle karşılaşmak, ilişki içinde olmak gibi faktörlerin de AH’dan
koruyucu olduğu öne sürülmüştür. (37)
34
Yapılan postmortem ve deneysel çalışmalarda AH ve travmatik beyin hasarı
arasında ilişki olduğu öne sürülmüştür. Travmatik beyin hasarı sonucunda tau
patolojilerinin ve Aβ proteinlerinin beyin dokusunda arttığına,
BOS’da AB
düzeylerinin arttığına ve APP’nin üretiminde artış olduğuna işaret eden kanıtlar
mevcuttur.(39)
Genetik risk faktörleri
AH’nın genetik risk faktörleri üzerine birçok çalışma sürdürülmekte ve birçok
yeni genetik lokus bulunmaktadır. Otozomal dominant kalıtılan ve ailesel erken
başlangıçlı AH ile ilişkili olan PSEN1, PSEN2 ve APP gen mutasyonlarını bir yana
bırakırsak geç başlangıçlı sporadik AH ile ilişkilendirilen ilk genetik faktör APOE e4
alleli taşıyıcılığıdır(43). Bugün APOE e4 en güçlü genetik risk faktörü olmasına rağmen
yapılan çalışmalar sonucu etki düzeyi görece daha düşük olan birçok genetik faktör
keşfedilmektedir.
1.1.9 TEDAVİ
1974 yılında Drachman ve Leavitt’in ortaya attığı belleğin kolinerjik sistem ve
yaş ile bağımlı olduğu hipotezi bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bu dönemde
patolojik olarak AH olan bireylerde bu bölgedeki nöronların %70’den çok selektif
olarak dejenere olduğu tespit edilmesi ile birlikte AH kolinerjik bir hastalık olarak
konseptleştirilmiş ve tedaviye yönelik araştırmalar bu alanda yoğunlaştırılmıştır. O
zamandan bu yana birçok potensiyel molekül tedavi amacı ile denenmiş olmasına
rağmen günümüzde sadece 3 adet kolinesteraz inhibitörü (Donezepil, Rivastigmin,
Galantamin) ve memantinin yeterli güvenlik ve etkinliği gösterdiği tespit edilmiş ve
kullanımına izin verilmiştir.(44)
Kolinerjikler; Günümüze kadar kolinesteraz inhibisyonu, kolin prekürsörleri,
postsinaptik kolinerjik stümulasyon dahil bir çok tedavi yaklaşımı denenmiştir. Bu
ilaçlar kognitif yıkımı 3 -6 arasında erteleyebilmekte ancak hastalığın süresi ve genel
olarak progresyonuna etkili olamamaktadırlar. Bunların arasında keşfedilen ve hala
kullanılmakta olan en iyi ilaçlar asetilkolin esteraz inhibitörleridir (ACIs).
Aβ PP
düzeyini, Aβ üretimini azaltarak etki ettikleri düşünülmektedir. Asetilkolinesteraz
inhibitörleri hafif- orta derecede AH’da ilk sıradaki tedavi ajanlarıdır (45). Çoğu
35
randomize kontrollü çalışma asetilkolinesteraz inhibitörleri arasında etkinlik açısından
fark bulamamıştır (46). Etki mekanizmalarındaki küçük farklar bir yana bırakıldığında
yan etki açısından değişik profillere sahiptirler ancak genel olarak en sık bulantı kusma
ve ishale sebep olurlar. Yan etkileri doz bağımlıdır (47). Yan etkilerini minimalize
etmek için düşük dozda başlanarak maksimum tolere edilebilen doza kadar yavaşça titre
edilerek arttırılırlar. Etkinliği 6 aylık çalışmalar ile kanıtlanan ACI’ların başarısı 12
aylık çalışmalarla kanıtlanamamıştır. Bunun bir istisnası Donezepil ile yapılan 12 aylık
çalışmadır. Bu çalışma MMT ile değerlendirilen hafif orta derecede demansı olan
hastalarda donezepil lehine sonuçlanmıştır (44). Rivastigmin bantları oral rivastigmine
göre daha iyi tolere edilebilir (45). Takrin ilk bulunan ve uzunca süre kullanılan ACI
olmuştur ancak hepatotoksisitesi, kolinerjik yan etkileri kullanımını kısıtlamış olup
günümüzde kullanılmamaktadır.
Eksitoksisitenin engellenmesi; Glutamat, kortikal ve hipokampal hücrelerde
birincil
eksitatör
nörotransmitterdir.
Glutamin
sentetaz
AH
olan
bireylerde
oksitlenmiştir. Bu glutamatın fazladan yapılmasına yol açar. Glutamat NMDA
reseptörleri üzerinden uyarılar ile nöronların dejenerasyona yatkınlığını arttırır.
Memantin, glutamat bağımlı NMDA reseptörlerini bloke ederek fizyolojik aktivitenin
devamlılığını sağlar. Memantin 3 adet 6 aylık orta- ağır demans tedavisi çalışmasının
2’sinde etkinliği gösterilmesi üzerine onay almıştır ancak hafif- orta demans tedavisi
üzerine yapılan 6 aylık üç adet çalışmanın üçünde de etkinliği gösterilemediği için
ACI’ların aksine memantin sadece ileri evre AH tedavisi için ACI’lara ek olarak onay
almıştır (44). Bir meta-analiz çalışmasına göre memantinin hafif demansda etkinliği
gösterilememiş iken orta derecede demansda etkinliği de tartışmalıdır (45).Memantin
aynı zamanda Huntington hastalığı, AIDS demans kompleksi, vasküler demans gibi
diğer nörodejeneratif hastalıklarda da önerilmektedir.
Antipsikotiklerin AH’da davranışsal semptomların kontrolü için kullanımı
önerilmemektedir. 421 AH hastası üzerinde yapılan bir çalışmada hastalara 36 hafta
boyunca randomize olarak olanzapin, ketyapin, risperidon ve plasebo verilmiş ve klinik
ve istatistiksel olarak hastaların işlevselliği, bakım ihtiyacı ve hayat kalitesi üzerinde
antipsikotikler ve plasebo arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Paranoya, agresyon
ve kızgınlık gibi bazı klinik bulgularda düzelme gözlenmiştir. Olanzapin alan hastalarda
plasebo alan hastalara göre 12. haftada yapılan değerlendirmede fonksiyonel kabiliyette
36
azalma saptanmıştır. Yapılan başka bir çalışmada ketyapin alan hastaların placeboya
göre 6. haftadaki değerlendirmelerinde kognisyonlarında istatistiksel olarak anlamlı bir
düşüş saptandığı gözlenmiştir. Demansı olan yaşlı hastaların atipik antipsikotiklerle
tedavi edilmesi plasebo ile karşılaştırıldığı zaman mortalite riskini arttırır. Çoğu ölüm
kardiyovasküler veya enfeksiyöz sebepler ile gerçekleşir bu da antipsikotiklerin uzun
QT aralığına sebep olması ve sedasyon yaratarak aspirasyon pnomonisini agreve etmesi
ile ilişkilendirilmiştir. Genel olarak AH’da davranışsal semptomların tedavisinden
antipsikotiklerden kaçınmak önerilir ancak bazı durumlarda bu ajanlar etkinlik
gösterebilirler.(45)
AH tedavi algoritmasına göre; AH tanısı alan hafif düzeyde demansı olan
hastalara ACI’lardan herhangi biri başlanır. İki dört hafta sonra yan etkileri açısından
sorgulanır eğer herhangi bir şikayet yok ise tedaviye devam edilir. Üç- altı ay sonra
kontrolde eğer hastanın kliniği stabil seyrediyorsa tedaviye aynen devam edilir ancak
eğer klinik olarak kötüleşme varsa ya da hasta yan etkilerden şikayet ediyorsa o zaman
başka bir ACI’ya geçilir. Üç, altı aylık aralıklar ile takip esnasında hastanın kliniği
kötüleşmeye devam ederse ve evrede ilerleme gözleniyorsa tedaviye memantin eklenir.
Hasta veya hasta yakını tedaviye devam etmek istemiyorsa, eğer hastanın ek komorbid
kontrendikasyon oluşturan bir hastalığı varsa ya da maksimum tedaviye rağmen hasta
klinik olarak fayda görmüyorsa tedavi kesilir.
Bugüne kadar birçok küçük molekül ve biyolojik ürün klinik çalışmalar ile
tedavi umudu ile denenmiş olsa da ağırlıklı hedef kolinerjik sistem ve amiloid kaskad
üzerine olmuştur. Çalışmaların metodları zaman içerisinde birçok farklılık göstermiştir.
Önceleri sadece hafif orta derecede demans hastaları çalışmaya dahil edilirken MCI ve
preklinik AH terimlerinin keşfi ile birlikte hastalık üzerine etkili olabilecek ilaç
çalışmaları bu bahsi geçen grupları içerecek şekilde oluşturulmaya başlanmıştır.
Semptomların iyileştirilmesi ile ilgili çalışmalar 6-12 aylık süreçlerde planlanırken, 1824 aylık hastalığın klinik gidişatını gözlemleyen çalışmalar da artık planlanmaktadır.
Tedaviye cevap kognitif performans, günlük aktiviteler, global değişiklikler ve
hastalığın ciddiyetini içeren ölçeklerle sınanmaktadır. Sonuç olarak bugüne kadar
sadece kolinerjik fonksiyon üzerine etki eden ilaçlar devamlılık sağlamış olsa bile
demans tedavisine yönelik arayışlar devam etmektedir.(44)
37
Nörotropinler;
Santral sinir sisteminde growth faktörlerin etkileri 1980’li
yıllardan beri araştırılmaktadır. 90’lı yılların başlarında yapılan primat çalışmalarında
nerve growth faktör (NGF) proteinlerinin bazal ön beyindeki Meynert çekirdeğindeki
kolinerjik nöronların yıkımını engellediği ispatlamıştır. Ancak NGF proteinlerinin kısa
yarı ömrü, kan beyin bariyerini geçememeleri, biyolojik sinyaller üzerindeki geniş
etkileri nedeni ile klinik çalışma alanları kısıtlanmıştır. 2001 yılında yapılan insan
çalışmalarında 8 hastaya otolog NGF sekrete eden hücreler enjekte edimiş, 2 yıllık
kontrolde herhangi bir yan etki, komplikasyon ya da NGF’nin hedef dışı yayılımı
gözlenmemiştir. Hastaların kortikal metabolik gerilemesinde düzelme gözlenmiştir.
NGF’nin adeno-associated virus(AVV) ya da başka vektörler ile kombine edilerek
tedavi olarak kullanılması için çalışmalar sürmektedir.(48)
Aβ aşı deneyleri; 1999 yılında insan Aβ proteini üreten transjenik farelerde
aktif imünizasyonun Aβ plaklarını azalttığı gösterilmiş ancak hayvan deneyleri
tamamlandıktan sonra başlanan klinik deneylerde %6 hastada meningoensefalit gelişimi
sonucu deneyler sonlandırılmıştır.(49)
Sekretaz efektörleri;
Memapsin2 (β sekretaz , BACE-1), AβPP’nin yıkılarak
Aβ dönmesini başlatan proteazdır. Tarenflurbil selektif γ-sekretaz modülatörüdür.
Transjenik AH farelerde BACE ile immünizasyon sonucu Aβ düzeylerinde azalma ve
kognitif
iyileşme
saptandığı
gösterilmiştir.
Her
iki
ajanında
çalışmaları
sürdürülmektedir.(44,47)
1.2 ALZHEİMER HASTALIĞININ GENETİĞİ
Gen DNA üzerinde yer alan RNA ekspresyonu için gerekli bilgiyi içeren
özellikli bir bölgedir. Her genin intron adı verilen kodlanmayan ve ekson adı verilen
kodlanan sekansları bulunmaktadır. RNA oluşumu sürecinde intronlar kırpılarak sadece
eksonlardan oluşan olgun RNA elde edilir. Her birey bir genin anne ve babadan
kalıtılan allel adı verilen 2 kopyasını taşırlar. Bir gen belirli bir RNA transkipsiyonun
sentezi için gereken tüm DNA sekanslarını içinde barındırır.
Kromozomun belli bir bölgesindeki (lokus) gen dizileri bireyden bireye
değişiklik gösterebilir ve bu o genin allelik formları olarak isimlendirilir ancak birçok
bireyde belirli bir genin dizisi tek bir şekilde bulunur ve bu doğal tip olarak adlandırılır.
38
Eğer bir toplumda bir genin farklı dizileri belirli bir sıklıkta bulunuyorsa o zaman bu o
lokusun polimorfizmi olarak tanımlanır. Aralarında akrabalık bulunmayan iki birey
arasında her gende ortalama 500 baz çiftinde bir olmak üzere genomda toplam 6 milyon
farklılık görülür. Tek bazda bir görülen bu değişimlere tek nükleotid polimorfizmi
(SNP) adı verilir.
Eğer DNA sekansında hastalığa sebep olacak bir değişiklik varsa bu mutasyon
olarak adlandırılır. Klasik olarak fenotipe olumsuz etkisi olan her tür DNA varyantı
mutasyon olarak kabul edilirken etkisiz ya da benign etkili olan varyantlar polimorfizm
olarak kabul edilmiştir. Ancak günümüzde polimorfizm olarak adlandırdığımız bu
varyasyonların bir araya gelerek ya da çevresel faktörler ile etkileşerek multifaktöryel
genetik olarak adlandırdığımız hastalıklara yol açabildiği keşfedilmiştir. Bir diğer
tanımlama da eğer toplumda nadir görülen bir allelin sıklığı %1 den sıksa polimorfizm
daha nadir ise mutasyon olarak ifade edilmesidir.(23)
Alzheimer hastalığının genetik kalıtımının araştırılması 1990’lı yılların ilk
dönemlerinde bağlantı analizi ( linkage analiz) ile başlamıştır (50). Bağlantı analizi
tercihen geniş ailelerden elde edilen detaylı klinik bilgi ve DNA materyalinden
şüphelenilen iki veya daha fazla genetik lokusun birbirine olan bağlantısı yani
yakınlığını araştırmak için kullanılır (23) . Bağlantı analizi ailesel ve yüksek penetransı
olan mutasyonların gösterilmesinde başarılıdır ve tüm genomun incelenmesi yerine
ancak şüphe edilen belirli bir gen veya bir kaç genin incelenmesine olanak tanır.
Bağlantı analizi güçlü bir teknik olmasına rağmen yararını kısıtlayan bir kaç faktör
mevcuttur. Çoğu çalışmada geniş soyağaçları çıkarma imkanının yoksunluğu özellikle
başlangıç yaşı geç olan AH gibi hastalıklarda aile bireylerinin hastalık ortaya çıkmadan
da vefat edebilmesi ve bu nedenle başlangıç yaşına ulaşamamaları, bağlantı analizi ile
yüzlerce genin çalışılması ve sonrasında bu genler arasında anlamlı geni bulmak için
sıralama tekniklerinin peşi sıra kullanılma gerekliliği ve tek bir aileyi çalışmak için bile
gereken zamanın yıllar sürebilmesi sebebi ile bağlantı analizinin kullanımı
kısıtlanmaktadır. Bağlantı analizi ile EBAH’da tam penetrans gösteren mutasyonlara
odaklanılabilmiş ve APP, PSEN1 ve PSEN2 (sırasıyla amiloid prekürsör protein,
Presenilin 1 ve Presenilin 2) genleri keşfedilebilmiştir. Aile çalışmaları ile bu genlere ek
olarak APOE E4 alleli AH riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Bu keşifleri takiben
yaklaşık 15 yıl boyunca AH ile ilişkili gen bulunmamıştır. (50)
39
Son dönemde AH’nin genetik etkenleri gittikçe artan bir yoğunlukta
çalışılmaktadır ve mevcut bulgulara göre AH’nin küçük bir kısmı ailesel olmakla
birlikte sporadik vakalarda da genetik faktörler güçlü bir rol oynamaktadır. Otozomal
Dominant geçişli EBAH yaşa bağımlı penetransa sahip klasik mendelyen kalıtım ile
ilişkilidir. GBAH’nında güçlü genetik bileşenleri mevcuttur. GBAH’nın genetik
noktalarını keşfetmek hastalığın altta yatan etyolojisini anlamakta kritik önem taşır. (5)
Otozomal dominant kalıtılan ailesel vakaların haricinde - ki bu vakaların %5 10’una denk gelmektedir - EBAH ortaya çıkabilir. Bu sporadik EBAH’da keşfedilen 3
genin mutasyonu (APP, PSEN1 ve PSEN2) ile amiloidin AH’daki santral rolü ortaya
çıkmış ve bu sayede amiloid yolaklar üzerinde günümüze kadar birçok çalışma
yapılmıştır. Ancak bu üç genetik risk faktörü EBAH hastalarının toplamda %13’ünde
sorumlu bulunmuştur. Otozomal dominant geçiş gösterdiği keşfedilen bir kaç aile
dışında AH’da kalıtım daha çok birkaç genetik ve çevresel faktörün birlikte rol alması
ile oluşur. İkiz çalışmaları GBAH’da genetik geçişin %80’lere kadar çıkabildiğini
göstermiştir. Genom boyu asosiyasyon çalışmalarından(GWAS) önce hem EBAH hem
de GBAH’da keşfedilen APOE ε4 alelinin majör genetik risk faktörü olduğu
düşünülmüştür. APOE geni 19. kromozom üzerinde yer alır ve GBAH için önemli bir
risk faktörü olduğu çeşitli popülasyon çalışmaları ile kanıtlanmıştır. Apoliprotein
E(APOE) beyinde nöronal sağlamlık ve tamir mekanizmaları ile ilişkili olabilecek
majör kolesterol taşıyıcısıdır. ApoE hücre yüzeyindeki lipid teslimatı ve transportu,
glukoz metabolizması, nöronal sinyal sistemi ve mitokondriyal fonksiyonlar ile ilişkili
olabilecek reseptörlere bağlanarak görevini yerine getirir.
Normalde ApoE Aβ’ya
bağlanır ve onun temizlenmesinde rol alır. (51)
İnsan genom projesi ve onu takip eden teknolojiler sayesinde 2000’li yıllarda
genetikteki tüm paradigmalar değişmiş ve hastalıkların kalıtımını anlamada yeni bir
çığır açılmıştır. Bugün biliyoruz ki tek gene bağlı mendel tipi hastalıkların haricinde
toplumun büyük kısmını etkileyen birçok hastalık DNA yapımıza bağlıdır. Bu
hastalıklarda tek bir genin masif etkisi yerinde birçok genin küçük oranda katkısı yer
alır. Bu genetik çeşitliliğe çevresel faktörler ve ilerleyen yaş eklendiği zaman bu tür
hastalıkların kalıtımına kompleks kalıtım, türüne de kompleks ya da poligenik hastalık
adı verilir.
40
Mendelyen türü monogenetik kalıtıma sahip hastalıklarda tek gen/tek fenotip
gözlenir ancak bu genetik mutasyonların penetransı yüksektir. Poligenik kalıtılan
hastalıklarda ise birçok genin etkileşimi söz konusudur ve mutasyondan ziyade
penetransı görece değişik derecelerde düşük olan polimorfizmler rol alır. Bu gruba
AH’nin haricinde kanser, tip 2 diyabetus mellitus ve koroner arter hastalıkları gibi
hastalıklar da girmektedir. Ancak kompleks hastalıklarda da mendel türü kalıtım
gözlenebilmektedir. Mendel türü kalıtım kompleks hastalıkların az bir kısmını
oluşturmaktadır. AH’da APP, PSEN1 ve PSEN2 genleri bahsi geçen mendelyen
kalıtıma örnektir. Mendelyen kalıtım kompleks kalıtılan hastalıkların çok az bir kısmını
oluşturur. Klasik olarak AH’da olduğu gibi kompleks hastalıkların ailevi türü nadir ve
genelde erken başlangıçlıdır. Kompleks kalıtımın hakim olduğu diğer grupta ise hastalık
yaygın ve geç başlangıçlıdır ve zaten bu nedenle yakın zamana kadar genetik
komponentleri öngörülememiş ve tespit edilmemiştir (52). Belirli bir genin spesifik bir
bölgesine bakmak için hipotez üretme gerekliliği yıllarca yeni genetik risklerin
belirlenmesinin önünde temel bir engel olarak durmuştur ancak teknolojik gelişmeler
sayesinde genom boyu asosiasyon çalışmaları (GWAS) gibi çalışmalar yürütülmüş ve
bu sayede öngörülen spesifik bir gene odaklanmak yerine tüm genom üzerinde eş
zamanlı milyonlarca bir arada bulunan varyasyon ortaya konularak GBAH’da ondan
fazla genetik risk faktörü bulunmuştur.
Uzun yıllar boyunca AH’nın kompleks genetiğinin altında yatan hipotez “yaygın
hastalık-yaygın varyant” hipotezi oldu. Bu hipoteze göre yaygın hastalıkların altında
yatan genetik faktörleri oluşturan alleller de populasyonda yaygın olarak bulunmaktadır.
Yani DNA polimorfizmleri tek başlarına hastalık oluşturmak için yeterli değildir, ancak
hastalık riskini arttırarak, kümülatif etki ile hastalık oluştururlar. Bununla birlikte her
farklılığın hastalığa etki oranı değişkendir (52). Bu hipotezden yola çıkarak geçtiğimiz
yıllar boyunca en yaygın strateji GWAS ile bu genleri bulmak oldu. GWAS’da aynı
anda milyonlarca genetik marker (SNP’ler) hastalık riski ile başlangıç yaşı,
nöropatolojik bulgular, biyobelirteçler, görüntüleme yöntemlerinden alınan bilgiler
karşılaştırılarak değerlendirilebildi. Ancak kompleks hastalık genetiğinin ancak bir
kısmını aydınlatabildiler. (53)
Aslında 2009 yılından önce net olarak ortaya konulan otozomal dominant AH
formlarının haricinde bulunan tek risk faktörü APOE’dir. GWAS’in ilk dalgasında
41
daha geniş örneklemeler ve daha sofistike meta-analiz tekniklerinin gerekliliği
yöntemin sonuç vermesini kısıtlamaktaydı. O zamandan bu yana geniş veri havuzları
birleştirilerek ve geniş GWAS veri havuzlarından alınan meta analiz verileri sayesinde
hastalık riski açısından özellikli genler ve olası gen bölgeleri belirlenmiş ve bu risk
faktörlerinin bir kısmı replike edilebilmiştir. Bu genler hastalık ile nedensel ilişki
kurmaktan ziyade göreceli olarak bu genlerin bazı ortak alleleri hastalık riskini azaltarak
ya da arttırarak etki etmektedir. Her bireyin genomik allelerinin lokalizasyonu hastalık
riskini arttırmaya katkıda bulunabilir. Belkide en önemlisi bu genetik polimorfizmler
AH patogenezi ile ilişkili daha detaylı ve geniş bir resim çizmeye yardımcı
olmaktadırlar. Bu genlerin AH riski ve patofizyolojisindeki rolünü öğrendiğimizde
hastalık modifiye edici tedaviler geliştirebileceği düşünülmektedir. (54)
Genetik kalıtım göz önüne alındığında AH’nin kalıtım yüzdesi %58 ile %79
arasında değişmektedir ve pozitif aile öyküsü en güçlü risk faktörüdür. Ancak daha
öncede bahsettiğimiz üzere sekonder vakaların dağılımı mendelyen kalıtım ile tutarlı
değildir. AH monozigotik ikizlerde dizigotik ikizlere göre daha sıktır ve AH’lı vakaların
birinci derece yakınlarının hayat boyunca AH’na yakalanma riski iki kat daha fazladır.
Geri kalan kalıtılmsal verinin bir kısmının düşük etkili yaygın SNP’ler ile ilişkisi
olabileceği görüşünün yanı sıra günümüzde aynı zamanda bu kalıtımın daha nadir ama
daha yüksek penetranslı ve çok yüksek sayıda örnekler kullanılmadığı sürece (örnek
olarak rasgele seçilmiş 250,000 vaka) SNP bazlı metodlar ile gösterilemeyen varyantlar
ile ilişkili olabileceğine dair kanıtlar hızla çoğalmaktadır. Böylece günümüzde bilinen
riskli lokusların tüm genom ve tüm ekson sıralama yöntemleri ile tekrar dizilenmesi ile
hastalığın riski ve şiddeti ile ilişkili olabilecek nadir varyantlar keşfedilmekte ve bu
henüz açıklanamamış genetik kalıtıma ışık tutabilmektedir(53). Tüm genom ve ekson
sıralama tekniklerinin gelişmesi ile AH patofizyolojisindeki riskli genlerin tetkik
edilmesinde yeni bir genetik araç ortaya çıkmıştır. Bu yöntem ile bulunmuş olan
genlerden biride ileride bahsi geçecek ve bu çalışmamızda araştırdığımız genlerden biri
olan TREM2 genidir. (54)
AH riski açısından küçük etkileri olan çeşitli genetik varyasyonların bulunması
hastalığa yol açan yolak ve süreçlere dair daha geniş bir pencereden bakmamıza olanak
sunmuş, lipid metabolizması, inflamatuar cevap ve endositoz gibi süreçlerde rol
oynayan genetik varyantların
GWAS sayesinde keşfedilmesine yardımcı olmuştur.
42
Keşfedilen çoğu gen Aβ yapımı ve temizlenmesi ile ilişkilidir ve bu da bu yolağın AH
patofizyolojisindeki öneminin altını çizmektedir. Tüm genom ve ekson sıralama
çalışmaları büyük veri havuzları oluşturacak şekilde tamamlandığı zaman muhtemelen
bu listeye başka genlerde ekleneceği öngörülmektedir. Keşfedilen bu genlerin hangi
mekanizma ile AH patofizyolojisine katkıda bulunduğunu ortaya çıkartarak yeni
tedavilerin geliştirilmesi umut edilmektedir.(5)
1.2.1 TREM2 gen polimorfizmi
AH’dan önce erken başlangıçlı demans ve kemiklerin sık fraktürüne sebep olan
kemik kistleri ile giden polikistik lipomembranöz osteodisplazi ve sklerozan
lökoensefalopati, diğer adı ile Nasu-Hakola hastalığının otozomal resesif formunda
homozigot TREM2 mutasyonu tanımlanmıştır. Literatürde frontotemporal demans ve
lökodistrofi kliniği ile prezente olan 3 türk vakada da homozigot mutasyonu
gösterilmiştir. (55,56)
Nörolojik hastalıklarda ekson dizileme çalışmaları ile öncesinde değişik
fenotiplerle ilişkilendirilen genetik mutasyonların başka hastalıklarda da rol
oynayabileceği gösterilmiştir. TREM2’nin homozigot mutasyonunun frontotemporal
demansa sebep olduğu keşfedildikten sonra bu gen üzerindeki analizler diğer demans
türleri ile ilişkisini bulmak umuduyla genişletilmiştir. Takip eden çalışmalarda AH ve
kontrol vakaları çalışılırken TREM2’nin AH riskini arttıran nadir bir varyantı (p.R47H)
keşfedilmiştir (50). Bazı çalışmalar aynı zamanda TREM2’nin bir kaç nadir varyantının
AH riskini arttırabileceğini öne sürmüşlerdir. Yapılan yeni bir çalışmada TREM2 R47H
ve TREM2 R62H AH riski ile ilişkilendirilmiştir ancak bu bulgular tartışmalıdır. (57)
TREM2’nin nadir missense (kayıp) mutasyonlarının GBAH riskini arttırdığı
bildirilmiştir. Genetik yük bazlı testler TREM2’deki birden çok nadir kodlama
varyantlarının hastalık riskini arttırdığını göstermektedir. Avrupada en yaygın varyant
olan R47H’nın GBAH riskini yaklaşık 2 kat arttırdığı belirtilmektedir ancak bu konu
kaynaklar arasında sayısal olarak risk artışının 1,7’den 3,4’e kadar bir aralıkta olduğuna
yönelik tartışmalıdır. TREM2 R47H aynı zamanda parkinson hastalığı , frontotemporal
demans (FTD) ve amniyotrofik lateral skleroz (ALS) için de
artmış risk ile
ilişkilendirilmiştir. Bu bulgular aynı zamanda nörodejeneratif hastalık genetiğinde aynı
genin homozigot ve heterozigot mutasyonlarının değişik klinik bulgulara yola
43
açabileceğine işaret etmektedir. TREM2 gibi nadir varyasyonu olan genlerin keşfi
hastalık patofizyolojisinde rol oynayan yolakların aydınlatılması açısından önemlidir.
(5)
AH ve kontrol vakalarının beyin örneklerinden, genetik olarak regüle edilen
yolaklar üzerine yapılan bir çalışmada, AH hastalarında immün ve mikroglia özellikli
modüllerde hasar mevcut olduğu gösterilmiş ve patolojik fagositoz ile ilişkili genetik
modüllerin anahtar düzenleyicisinin TYROBP olduğu keşfedilmiştir. TYROBP diğer
adı ile DAP12, AH riski ile ilişkilendirilen yeni keşfedilmiş TREM2’nin anahtar sinyal
molekülüdür.(5)
TREM2 ekstraselüler immünglobulin benzeri bölgesi, transmemban bölgesi,
DAP12 (diğer adı ile TYROBP) ile ilişkili sitoplazmik kuyruğu olan bir transmembran
glikoproteinidir. Bu iki protein arasındaki ilişki TREM2’nin değişik immün hücrelerde
immün cevapları aktifleyen sinyal fonksiyonu için gereklidir. TREM2 aynı zamanda
reaktif mikroglianın fenotipini regüle eden 2 ayrı sinyal mekanizmasını kontrol
etmektedir. Bu sinyal mekanizmalarından biri fagositoz ve fagositoz ilişkili uyarılmış
fagositik yolakların regülasyonudur. Bu yolaklar AH’da amiloid proteinlerin
temizlenmesi ve hücre debrislerinin temizlenmesi ile ilişkili olabilir. Bu yolak aynı
zamanda mikroglianın aktif fazının regülasyonu ile de ilişkili olabilir ki bunun koruyucu
etkileri olduğu düşünülmektedir. Diğer bir sinyal yolağı ise inflamatuar cevabı bastırır
ve sitokin yapımı ve salınımını azaltır. AH ile ilişkili çeşitli düzeylerdeki risk artışının
TREM2 fonksiyonundaki azalma olduğu düşünülmektedir. TREM2 inflamatuar cevap
ile ilişkisi olan bir gendir ve bu da AH’nın immünolojik yolaklar ile ilişkili olduğu
görüşünü desteklemektedir. Bu görüş AH hastalarının mikrogliaları üzerindeki
çalışmaları arttırmıştır. AH’da mikroglia hücreleri β-amiloid plaklara bağlanır,
proinflamatuar sitokin ve reaktif oksijen ürünleri yapımını arttırarak morfolojik
değişimlere yol açar. (50)
TREM2 polimorfizmi taşıyıcısı olan AH hastalarında, TREM2 polimorfizmi
olmayan hastalara göre daha çok beyin atrofisi olduğu gösterilmiştir. TREM2
bölgesinin varyasyonları aynı zamanda beyin omurilik sıvısı (BOS) tau seviyeleri ile de
ilişkilendirilmiştir.
Hücre
yüzeyine
çıktıktan
sonra
TREM2
γ-sekretaz
ile
temizlenmektedir. TREM2 nörodejenerasyonda ve muhtemelen nöroinflamatuar süreçte
44
proteinlerin temizlenmesinde de rol almaktadır.(5)
TREM2 heterozigot mutasyonunun AH hastalarında hücre debrislerinin ve
olasılıkla beta amiloid plaklarının ortadan kaldırılmasını sekteye uğratarak hastalığın
patogenezine katkı sağladığı öne sürülmüştür. Yapılan başka bir çalışmada TREM2
ekspresyonundaki artışın kortikal beta amiloid yükünde artış ile korele olduğu
gösterilmiştir. (55)
1.2.2 CLU gen polimorfizmi
Klastrin (CLU) majör inflamasyon ilişkili apolipoproteindir(ApoJ) ve tüm
memeli dokularından salgılanır. Klastrin’in fizyolojik koşullarda apoptoz, hücre hasarı
ve oksidatif strese karşı koruyucu bir rol oynuyor olduğu, Aβ yolakları, lipid
metabolizması, inflamasyon, immün sistem ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. AH
hastalarında klastrin ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. Hayvan modellerinde yapılan
çalışmalar çözünebilen bir Aβ ile birlikte salgılandığına işaret etmektedir. Klastrin Aβ
oligomerizasyon ve fibrilizasyonunu engelleyen moleküler şaperon olarak görev
yaptığı, sinaps turnover’ında rol aldığı ve amiloid β agregasyonu, intraselüler alandan
temizlenmesi ve toksisitesi ile ilişkili görevleri olduğu düşünülmektedir. GWAS 8.
kromozomda yer alan CLU mutasyonları ve GBAH arasında güçlü bir ilişki ortaya
çıkarmıştır. Ek olarak APO E4 aleli ve CLU mutasyonu arasında da ilişki ortaya
çıkartılmıştır (51). CLU, ApoE gibi lipid transportunda rol alır. CLU’nun aynı zamanda
Aβ agregasyonu ve reseptör ilişkili endositoz ile Aβ temizlenmesini arttıran
ekstraselüler bir şaperon olduğu öne sürülmektedir. AH hastalarında Klastrin
ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir.(5, 51, 58)
GBAH ile ilişkili riskli alellerin belirlenmesinden önce klastrinin AH patogenezi
ile ilişkili olduğu öne sürülmekteydi. Klastrin mesajcı RNA (mRNA) ekspresyonunun
AH’lı beyin dokularında arttığı ve amiloid plakların içinde tespit edildiği bulunmuştu.
Saflaştırılmış klastrin Aβ ile ilişkiye girmekte ve fibril formasyonunu in vitro
indüklemektedir. Klastrinden yoksun APP transgenetik farelerde fibril formasyonunda
azalma, görece azalmış distrofik nöritler ve yapısal değişikliğe uğramış çözünen Aβ
seviyeleri tespit edilmiştir. APOE’den ve klastrinden yoksun APP transgenetik fareler
kontrol farelere kıyasla daha erken dönemde ve daha büyük miktarda Aβ depozitleri
oluşturmaktadır. Klastrin büyük ihtimalle Aβ temizlenmesi amilodi depozisyonu ve
45
nöronal toksisite üzerinde etkili gözükmektedir.(5)
Klastrin aynı zamanda kompleman sistemi ile de ilişkilidir. Klastrin membran
atak kompleksini module ederek inflamasyon ilişkili kompleman aktivasyonunu inhibe
eder. AH’nın ana taşlarından birinin nöroinflamasyon olduğu düşünüldüğünde klastrin
ekspresyonunu ya da fonksiyonunu kontrol eden SNPlerin, AH patogenezinde ve
amiloid metabolizması ile ilişkili yolak boyunca etkiki birer ajan olabilecekleri
önesürülmüştür.(5)
Birkaç adet tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNPs) GBAH’na karşı koruyucu
olduğu keşfedilmiştir. Yakın zamanda 74,046 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada
rs9331896 polimorfizmi ile GBAH arasında koruyucu bir ilişki olduğu ortaya
konulmuştur ancak bu SNP’lerin GBAH’daki fonksiyonel etkisi henüz net bir şekilde
bilinmemektedir (59). Ancak AH hastalarında beyin, plazma ve beyin omurilik
sıvısında (BOS) CLU konsantrasyonlarında artış gösterilmiştir.(60,61) Artmış plazma
klastrin seviyeleri beyin atrofisi, hastalığın ciddiyeti ve hastalığın ilerleyişi ile
ilişkilendirilmiştir.(5)
1.2.3 BIN1 gen polimorfizmi
BIN1(MYC box-dependent interacting protein veya Bridging integrator-1) diğer
adları ile amfizin 2 veya SH3P9 yaygın olarak exprese edilen nükleositoplazmik bir
proteindir. BIN1 memran geri dönüşümü, hücre iskeletinin regülasyonu, DNA onarımı,
hücre döngüsünün progresyonu ve apoptoz gibi değişik hücresel fonksiyonlarda rol alır.
BIN1 mutasyonları kanser, çeşitli miyopatiler, kalp yetmezliği ve GBAH ile
ilişkilendirilmiştir. BIN1 2q14 kromozomunda yer alır. BIN1 yaygın olarak tüm
hücrelerden eksprese edilmesine rağmen en yoğun olarak kas iskelet sistemi ve
beyinden salgılanır. BIN1 geninin 20 eksonu vardır ve her biri birçok izoforma
bölünebilir. ekson 7, 13, 14, 15 ve 16 beyin spesifiktir. Ekson 7 ve 11’in yanlış
bölünmesi miyotonik distrofi hastalarında da tespit edilmiştir. Ekson 1ve 7 arası
beyinde eksprese edilir. Yakın dönemde yapılan GWAS çalışmaları ile BIN1 GBAH ile
ilişkilendirilmiş ve GBAH riskini arttıran SNPler keşfedilmiştir.(5, 62) BIN1
APOE’den sonra ikinci en önemli şüphelenilen genetik GBAH lokusudur.
En son olarak 74,046 katılımcı üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda keşfedilen
46
GBAH riskini arttıran rs6733839 SNP’sinin entorhinal kortikal kalınlık ve temporal
kalınlık ile ilişkili olduğu keşfedilmiştir (52). BIN1 geninin kimi polimorfizmlerinin
artmış BIN1 mRNA sentezi ve tau yükü ile ilişkili olduğu ancak AH’lı beyinlerdeki
nörofibriler yumaklar ile ilişkisiz olduğu gösterilmiştir. BIN1 protein düzeylerindeki
değişikliklere AH fare modelleri, yaşlı fareler ve AH’lı bireylerin beyinlerinde
rastlanmıştır. AH’lı beyinlerde artmış BIN1 mRNA ekspresyonunun gecikmiş hastalık
başlangıcı ve daha kısa hastalık süresi ile ilişkilendirildiği bulunmuştur. (5,62)
BIN1’in mikrotübül ilişkili protein Tau (MAPT) ile ilişkiye girdiği drosophila
çalışmalarında gösterilmiştir. Öne sürülen hipoteze göre BIN1 overekspresyonu
sinapsda vezikülleri hasarlayarak TAU’nun membranda sekestrasyonunu agreve ediyor
olabilir. BIN1 ve onunla birlikte hareket eden birkaç proteinin membran trafiği üzerine
çeşitli fonksiyonlarda görev alıyor aldığı düşünümekte ve bu yolakla AH patogenezinde
rol aldığı öne sürülmektedir(62). Caenorhabditis elegans çalışmaları BIN1 proteininin
APP, ApoE proteini ve Aβ trafiği ile endolizozomal yollar üzerinden ilişkili
olabileceğini ve bu sayede GBAH için risk taşıyabileceğini göstermiştir (51).
APOE ε4 – (negatif) popülasyonda AH ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar
mevcuttur.(59)
BIN1 birçok hastalık ile ilişkilendirilmektedir. Downregülasyonu kanser
progresyonu ve ventriküler kardiyomiyopatiye sekonder gelişen aritmi ve kalp
yetmezliği ile artmış ekspresyonu GBAH gelişimi ile ve bölünmesi ile ilişkili
polimorfizmler multisistemik fenotipik özellikler içeren miyotonik distrofiler ve
konjenital sentronülear miyopati ile ilişkilendirilmiştir. Tüm bu bulgular BIN1’in
hastalıklardaki yadsınamayacak önemini ortaya koymakla birlikte halen BIN1’in
moleküler ve hücresel bazda bunca hastalık ile ilişkisi net bir şekilde ortaya
konulamamıştır.(62)
47
2. AMAÇ
Bu çalışmada GBAH ile ilişkisi gösterilmiş olan CLU genine ait koruyucu
genetik etken olarak kabul edilen rs9331896 polimorfizmi, TREM2 genine ait risk
faktörü olarak kabul edilen rs75932628 polimorfizmi ve BIN1 genine ait risk faktörü
olarak kabul edilen rs744373 polimorfizmi, GBAH tanısı almış hastalardan ve sağlıklı
kontrol popülasyonundan elde edilen periferik kan örnekleri üzerinden çalışılmıştır.
Mevcut polimorfizmlerin Türk popülasyonunda GBAH ile ilişkisini saptamak
amaçlanmıştır.
48
3. METOD
Çalışmaya 37 hasta, 31 kontrol olmak üzere toplam 68 örnek dahil edilmiştir.
Her örnekten yaklaşık 5ml kan temin edilerek elde edilen kan örneklerinden DNA
izolasyonu gerçekleştirilmiştir. Elde edilen DNA örneklerinden genotip tayini Snapshot
metodu ile gerçekleştirilmiştir. Snapshot metodu bilinen lokasyonlardaki SNP’lerin
tayini için kullanılmaktadır. Bu metod birbiri ardına gercekleştirilen 2 adet PCR
reaksiyonu ile meydana gelmektedir. İlk reaksiyonda polimorfizm içeren bir amplikon
çoğaltılır. İkinci reaksiyonda polimorfizme spesifik bir primer kullanılır. Kullanılan
primer polimorfizmden bir baz önce sonlanmaktadır. İkinci reaksiyonda primerin
amplikona bağlanmasından sonra ortama 4 farklı florasan ile işaretlenmiş ddNTP
verildiğinde aralarından uygun olan ddNTP polimorfik bölgeye uygun baz görevi
görerek bağlanır. Bu bağlanan ddNTP aynı zaman da sonlandırıcıdır. Reaksiyonun daha
fazla ilerlemesini engeller. İlgili polimorfizme bağlanan ddNTP’nin yaptığı ışıma ile
hangi baz olduğu belirlenerek genotip tayini yapılır. Allel ve genotip dağılımının
belirlenmesinden sonra Hardy-Weinberg denge testi (HWE) ile kontrol grubunun
uygunluğu ve yeterliliği kontrol edilmiştir(63). Bu işlemden sonra elde edilen veriler,
genotipik, dominant ve resesif asosiyasyon modelleri açısından SPSS versiyon 21
kullanılarak incelenmiş ve lojistik regresyon vasıtası ile Alzheimer hastalığına
yatkınlıkta oynadıkları rol belirlenmiştir. Şekil 3’ de yöntem şematik olarak
özetlenmiştir.
Şekil 3: Yöntemin şematik gösterimi
49
a. Seçilecek Örneklerin Tanımı
Bu çalışmada iki örnek grubu kullanılmıştır. Birinci grupta, bilinen herhangi bir
nörolo ik hastalığı olmayan 65 yaş ve üzeri, imzalı gönüllü onam formu alınmış ve
çalışmaya katılmayı kabul eden 31 sağlıklı birey kontrol grubu olarak yer almıştır.
Kontrol grubunda yer alan hastalar İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Geriatri polikliniğinde
diyabet, HT, hiperlipidemi, osteoporoz, anemi gibi genel dahiliye hastalıkları açısından
takip edilen hastalar arasından seçilmiştir. Kanser, depresyon tanıları ve serebrovasküler
olay öyküsü olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Geriyatri poliklinik
kontrollerinde son 3 ay içinde MMST yapılmış ve 25’in üzerinde puanlanmış, klinik
olarak AH tanı kriterlerini doldurmayan hastalar seçilmiştir.
İkinci grup, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nörolo i Anabilim Dalı tarafından
takip edilen yasal vasisinden yazılı ve imzalı gönüllü onam formu alınmış ve çalışmaya
katılmayı kabul eden 65 yaş ve üzeri 37 Alzheimer tanısı konmuş hastadan
oluşturulmuştur.
Alzheimer
hastalığı
tanısı
National
Institute
of
Neurological
and
Communicative Disorders and Stroke and the Alzheimer's Disease and Related
Disorders Association (NINCDS-ADRDA) kriterlerine göre konulmuştur.
50
4. VERİLER
Çalışmaya katılan 37 hastanın yaş ortalaması 71,59, kontrol grubunda yer alan
31 bireyin yaş ortalaması 69,25 olarak hesaplanmıştır. Çalışmamızda BIN1 geninin
rs744373 polimorfizmi, CLU geninin rs9331896 polimorfizmi ve TREM2 rs75932628
polimorfizmi çalışılmıştır. HWE p değeri kontrol grubunun güvenirliğini test eden bir
istatistiksel yöntem olup her polimorfizm için ayrı ayrı çalışılmış ve p değeri 1’in
altında yani güvenilir olarak bulunmuştur.
Tablo 5: Genotip tayininde kullanılan oligonükletoidler
No.
1
2
3
Gen
BIN1
CLU
TREM2
rs kodu
rs744373
rs9331896
rs75932628
Primer dizileri
Forward Primer
TGCTGGAACCACATCTTAG
Reverse Primer
AAAGGCTGAAGGGAAAGTT
Genotyping Primer
caccagggacaggcaggtctgaggc
Forward Primer
TCACAGGAGGGATAAGCTC
Reverse Primer
AATTCTGCTCAGTGCCTCT
Genotyping Primer
agcccaSctcccaggcctcctccac
Forward Primer
GACCTTCCTGAGGGTGTC
Reverse Primer
ACAACACCACAGTGTTCCA
Genotyping Primer
tcccagctggyggyaccaggccttg
51
BIN1 rs744373 POLİMORFİZMİ
Genotipik da ılım (N)
rs744373
AA
Hasta
Kontrol
AG
GG
Allelik da ılım (N)
A
G
Toplam
18
16
3
37
AA
AG
GG
Toplam
16
13
2
31
34
A
29
19
G
15
HWE p de eri : 0.7654
Hasta grubunda
genotipik dağılım
Hasta grubunda allelik
dağılım
%8
AA
Hasta
Kontrol
%36
%49
%43
AG
GG
Genotipik da ılım (%)
AA
AG
48,6486486486486
43,2432432432432
51,6129032258064
41,9354838709677
Kontrol grubunda
genotipik dağılım
%6
%52
%42
AA
AG
%64
GG
A
G
Allelik da ılım (%)
GG
8,10810810810811
6,45161290322581
A
64,1509433962264
65,9090909090909
G
35,8490566037736
34,0909090909091
Kontrol grubunda allelik
dağılım
%34
%66
A
G
52
rs743373 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta genotipik etkisi
Genotip
p-değeri
OR
%95 CI
AA
ref
ref
ref
AG
0,0859
1,094
0,405 – 2,958
GG
0,0768
1,333
0,197 -9,020
AH ile rs743373 polimorfizmi arasındaki ilişki genotipik dağılıma göre incelendiğinde
genotipler ile AH’ye yatkınlık arasında istatiksel bir anlamlılık belirlenmemiştir.
rs743373 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta dominant modele göre (GG+AG vs AA)
etkisi
Genotip p-değeri
OR
%95 CI
AA
ref
ref
ref
GG+AG
0,0808
1,206
0,433 – 2,926
AH ile rs743373 polimorfizmi arasındaki ilişki dominant modele göre incelendiğinde,
yani varyant homozigot genotipe sahip olanlar ile heterozigot genotipe sahip olan aynı
gruba dahil edilip, homozigot yabanıl genotipe sahip bireyler ile kıyaslandıklarında
istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir.
rs743373 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta resesif modele göre (AA+AG vs GG)
etkisi
Genotip p-değeri
OR
%95 CI
GG
ref
ref
ref
AA+AG
0,0795
1,279
0,200 – 8,190
AH ile rs743373 polimorfizmi arasındaki ilişki resesif modele incelendiğinde yani
homozigot yabanıl genotipe sahip olanlar ile heterozigot genotipe sahip olanlar aynı
gruba dahil edilip varyant homozigot genotipe sahip bireyleri ile kıyaslandıklarında
istatistiksel anlamlı bir fark görülmemiştir.
53
TREM2 rs75932628 POLİMORFİZMİ
rs75932628
CC
25
CC
18
Hasta
Kontrol
Genotipik da ılım (N)
CT
TT
8
4
CT
TT
11
2
Alelik da ılım (N)
T
C
33
12
T
C
29
11
Toplam
37
Toplam
31
HWE p de eri:0.8 9
Hasta grubunda
genotipik dağılım
Hasta grubunda allelik
dağılım
%11
%27
%22
%63
%67
CC
Hasta
Kontrol
CT
TT
T
Genotipik da ılım (%)
CT
21,6216216216216
CT
35,4838709677419
CC
67,5675675675676
CC
58,0645161290323
Kontrol grubunda
genotipik dağılım
%6,5
TT
10,8108108108108
TT
6,45161290322581
C
Allelik da ılım (%)
T
C
73,3333333333333
26,6666666666667
T
C
72,5
27,5
Kontrol grubunda
allelik dağılım
%28
%35,5
%72
%58
CC
CT
TT
T
C
54
rs75932628 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta genotipik modele göre etkisi
Genotip
p-değeri
OR
%95 CI
CC
ref
ref
ref
CT
0,0784
1,210
0,326 - 2,746
TT
0,0692
1,440
0,237 – 8,731
AH ile rs75932628 polimorfizmi arasındaki ilişki genotipik dağılıma göre
incelendiğinde genotipler ile AH’ye yatkınlık arasında istatiksel bir anlamlılık
belirlenmemiştir.
rs75932628 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta dominant modele göre (CT+TT vs CC)
etkisi
Genotip p-değeri
AH
ile
OR
%95 CI
CC
ref
ref
ref
CT+TT
0,0419
1,505
0,558 – 3,055
rs75932628
polimorfizmi
arasındaki
ilişki
dominant
modele
göre
incelendiğinde, yani varyant homozigot genotipe sahip olanlar ile heterozigot genotipe
sahip olan aynı gruba dahil edilip, homozigot yabanıl genotipe sahip bireyler ile
kıyaslandıklarında CT ve TT genotipine sahip olmanın AH yatkınlık açısından
istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p:0,0419 OR:0,505 %95CI: 0,558 –
3,055).
rs75932628 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta resesif modele göre (CT+CC vs TT)
etkisi
Genotip p-değeri
OR
%95 CI
TT
ref
ref
ref
CT+CC
0,0532
1,758
0,300 – 10,310
AH ile rs75932628 polimorfizmi arasındaki ilişki resesif modele incelendiğinde yani
homozigot yabanıl genotipe sahip olanlar ile heterozigot genotipe sahip olanlar aynı
gruba dahil edilip varyant homozigot genotipe sahip bireyleri ile kıyaslandıklarında
istatistiksel anlamlı bir fark görülmemiştir.
55
CLU rs9331896 POLİMORFİZMİ
Genotipik da ılım (N)
rs9331896
CC
4
CC
6
Hasta
Kontrol
CT
20
CT
15
TT
13
TT
10
Toplam
37
Toplam
31
Allelik da ılım (N)
T
C
46
28
T
C
35
27
HWE p de eri: 0.9296
Hasta grubunda
genotipik dağılım
Hasta grubunda allelik
dağılım
%11
%38
%35
%62
%54
CC
CT
TT
T
Genotipik da ılım (%)
Hasta
Kontrol
CC
10,8108108108108
CC
19,3548387096774
CT
54,0540540540541
CT
48,3870967741936
Kontrol grubunda
genotipik dağılım
TT
35,1351351351351
TT
32,258064516129
C
Allelik da ılım (%)
T
C
62,1621621621622 37,8378378378378
T
C
56,4516129032258 43,5483870967742
Kontrol grubunda
allelik dağılım
%19,3
%32,3
%44
%56
%48,4
CC
CT
TT
T
C
56
rs9331896 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta genotipik modele göre etkisi
Genotip
p-değeri
OR
%95 CI
TT
ref
ref
ref
CT
0,0386
0,513
0,113 – 2,322
CC
0,0963
1,026
0,355 – 2,966
AH ile rs9331896 polimorfizmi arasındaki ilişki genotipik dağılıma göre incelendiğinde
CT genotipinin koruyucu etkiye sahip olduğu görülmüştür (p:0,0386 OR:0,513 %95CI:
0,113 – 2,322). Diğer genotipler ile AH’ye yatkınlık arasında istatiksel bir anlamlılık
belirlenmemiştir.
rs9331896 polimorfizminin AH’na ya kınlık a dominant
modele göre (CT+CC vs TT) etkisi
Genotip p-değeri
OR
%95 CI
TT
ref
ref
ref
CT+CC
0,0803
0,879
0,320 – 2,417
AH ile rs9331896 polimorfizmi arasındaki ilişki dominant modele göre incelendiğinde,
yani varyant homozigot genotipe sahip olanlar ile heterozigot genotipe sahip olan aynı
gruba dahil edilip, homozigot yabanıl genotipe sahip bireyler ile kıyaslandıklarında
istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir.
rs9331896 polimorfizminin AH’na yatkınlıkta resesif modele göre (CT+TT vs CC)
etkisi
Genotip p-değeri
OR
%95 CI
CC
ref
ref
ref
CT+TT
0,0328
0,505
0,129 -1,983
AH ile rs9331896 polimorfizmi arasındaki ilişki resesif modele incelendiğinde CT veya
TT genotipine sahip olmanın CC genotipinde olmaya nazaran koruyucu etki gösterdiği
belirlenmiştir (p:0,0328 OR:0,505 %95CI: 0,129 – 1,983).
57
5. TARTIŞMA
İnsan genom haritasının çıkartılması ve GWAS çalışmaları nihayetinde AH’nın
multifaktöryel poligenik
kalıtımı yavaş yavaş aydınlatılmaya başlanmıştır. Biz bu
çalışmada çeşitli popülasyon çalışmaları ile risk faktörü olarak tanımlanan BIN1
geninin rs744373 ,TREM2 geninin rs75932628 (R47H) polimorfizmleri ile CLU
geninin AH hastalığında koruyucu genetik faktör olarak tanımlananan rs9331896
polimorfizminin Türk popülasyonunda GBAH ile ilşkisini çalıştık. TREM2 geninin ve
CLU geninin bahsi geçen polimorfizmleri Türk popülasyonunda analiz eden başka
çalışma bulunmamaktadır.
Hasta ve kontrol grupları arasındaki allelik dağılımın yüzdesine baktığımız
zaman değerlerin yaklaşık yüzdelere sahip olduğunu görmekteyiz.Bunun sebebi
çoğunluğu heterozigot olan bireylerin allelik olarak sınıflandırıldıklarında her iki grupta
da yer almalarından kaynaklanmaktadır. Genotipik dağılım denildiği zaman o gen için
hem anne hemde babadan gelen DNA verisinde yer alan bazlar kastedilmektedir.
Örneğin BIN1 için anneden normal sayılan “A” , babadan ise risk faktörü olduğu
düşünülen “G” allelini alan bireyin genotipi “AG“ yani heterozigot genotip olacaktır.
Her iki ebeveynden “G” allelini alan ve genotipi “GG” olan birey varyant homozigot
genotip, her iki ebeveynden “A” allelini alan yani “AA” olan birey homozigot yabanıl
genotipe sahip olacaktır. Çalışmamızda literatüre uygun olarak genotipik veriler
istatistiksel olarak çalışılmıştır.
BIN1 yaygın olarak ifade edilen nükleositoplazmik bir proteindir. BIN1
membran geri dönüşümü, hücre iskeletinin düzenlenmesi, DNA onarımı, hücre
döngüsünün progresyonu ve apoptoz gibi değişik hücresel fonksiyonlarda rol alır.
BIN1’in AH patofizyolojisindeki rolü tam olarak gösterilememiş olsa da kimi hipotezler
mevcuttur. Tau stabilizasyonunun bozulması, APP trafiğinin engellenmesi, mikroglialar
ve triptofan metabolizmasındaki rolü ile immünolo ik olarak ve hücre içi kalsiyum
homeostazını
bozarak
etki
ettiği
düşünülmektedir.
BIN1
geninin
kimi
polimorfizmlerinin artmış BIN1 mRNA sentezi ve tau yükü ile ilişkili olduğu
gösterilmiş ve kimi deneysel çalışmalarda BIN1 overekspresyonunun sinapsda
vezikülleri hasarlayarak Tau’nun membranda sekestrasyonunu agreve ediyor olabileceği
öne sürülmüştür. (5,62)
58
BIN1 AH’ında APOE’den sonra en önemli genetik risk lokusu olarak öne
sürülmektedir. Bugüne kadar çok merkezli datasetleri ile yapılan meta-analizler sonucu
BIN1 ve GBAH arasında kuvvetli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Dahası BIN1 ve
GBAH arasındaki ilişki geniş aile bazlı GWAS serileri ile de Afrikan Amerikan
popülasyonlarında dahil olmak üzere kanıtlanmıştır ancak bu veriler Çin ve Kore
popülasyonlarıyla
yapılan
çalışmalarda
tekrarlanamamıştır(62).
rs744373
polimorfizminin AH progresyonu ve kognitif gerileme ile ilişkili olduğunu öne süren
çalışmalarda mevcuttur. İstatistiksel anlamlılık göstermese de (P=0.055) MMST’de
gerilemenin varyant homozigot genotipe sahip olanlarda daha hızlı olduğu öne
sürülmektedir.(62)
rs744373’ün GBAH ile ilişkisini Türk popülasyonunda çalışan bir adet çalışma
mevcuttur. Bu çalışmaya 53 GBAH ve 56 kontrol hastası dahil edilmiştir. Bu çalışmada
da BIN1 rs744373 polimorfizmi bakılmış ancak GBAH ile istatistiksel anlamlı ilişki
gösterilememiştir. (64)
37 hasta ve 31 kontrol ile yaptığımız bu çalışmada AH ile rs744373
polimorfizmi arasında ilişki genotipik ,dominant ve resesif modele göre incelendiğinde
istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. BIN1‘in GBAH ile ilişkilendirilen
başka SNP’leri de mevcuttur. Tek bir SNP’yi kısıtlı bir hasta sayısı ile çalıştığımız için
anlamlı bir sonuç çıkmamış olabileceği gibi, Türk popülasyonunda rs744373
polimorfizminin GBAH riskini arttırmakta rolü olmayadabilir. Daha geniş hasta
popülasyonları ile BIN1’e ait daha fazla SNP’nin türk popülasyonunda çalışılması
durumunda mevcut SNP’nin GBAH’da etyolojisindeki rolü aydınlatılabilir.
TREM2 ekstraselüler immünglobulin benzeri bölgesi, transmemban bölgesi,
DAP12 (diğer adı ile TYROBP) ile ilişkili sitoplazmik kuyruğu olan bir transmembran
glikoproteinidir.TREM2 inflamatuar cevap ili ilişkili bir gendir. TREM2 ve DAP12
proteini arasındaki ilişki neticesinde TREM2 değişik immün hücrelerde immün
cevapları aktifleyen sinyal fonksiyonunu yerine getirir. TREM 2 aynı zamanda reaktif
mikroglianın fenotipini iki ayrı sinyal mekanizması ile kontrol ederek fagositoz ve
fagositoz ilişkili uyarılmış yolakları regüle ederken ve sitokin yapımı ve salınımını
azaltarak inflamatuar cevabı bastırır. Fagositozu regüle eden yolakların
amiloid
proteinlerin temizenmesi ve hücre debrislerinin temizlenmesi ile ilişkili olduğu
düşünülmektedir. (5,50)
59
TREM2’nin homozigot mutasyonunun frontotemporal demansa sebep olduğu
keşfedildikten sonra bu gen üzerindeki analizler diğer demans türleri ile ilişkisini
bulmak umuduyla genişletilmiş ve takip eden çalışmalarda TREM2’nin AH riskini
arttıran nadir bir varyantı olan (p.R47H) keşfedilmiştir(5 ). 6p21.1 kromozomunda yer
alan TREM2 geninin miyoloid hücrelerde eksprese edilen tetik reseptörünün genetik
kodlamasında ortaya çıkan polimorfizm, “C” alleli yerine “T” alleli kodlanarak 47.
poziyonda histidin yerine arjininin olmasına yol açar ve R47H olarak kısaltılır. R47H
Avrupada GBAH riski açısından en yaygın varyanttır ve riski yaklaşık 2 kat arttırdığı
belirtilmektedir ( kimi kaynaklara göre %1,7 ile %3,4 arasında risk artışına sebebiyet
vermektedir (57)). (65,66)
Bizim çalışmamızda AH ile rs75932628 polimorfizmi arasındaki ilişki dominant
modele göre incelendiğinde “CT”(heterozigot genotip) ve “TT” (varyant homozigot
genotip) genotipine sahip olmanın AH yatkınlık açısından istatistiksel olarak anlamlı
olduğu görülmüştür (p:0,0419 OR:1,505 %95CI: 0,558 – 3,055). Resesif modele göre
incelendiğinde “TT” genotipine sahip olmak istatistiksel olarak anlamlı P değerine
ulaşmasada (p = 0,0532) tahmini risk TT genotipine sahip bireylerde artmaktadır (OR =
1,758). Hasta sayısı arttırıldığı zaman anlamlı p değerine ulaşılabilir. Bu da rs75932628
polimorfizminde T alleline sahip olmanın GBAH açısından artmış risk göstergesi
olduğunu destekleyen bir bulgu olabilir.
TREM2 mutasyonları Nasu Hakola hastalığı ve frontotemporal demans
bağlamında Türk popülasyonunda çalışılmıştır ancak GBAH’na yönelik Türk
popülasyonunda R47H polimorfizmine dair bir çalışma bulunmamaktadır.(55,6 ,68,69)
CLU tüm memelilerde salgılanan ma ör inflamasyon ilişkili apolipoproteindir
(apolipoprotein J (APOJ). CLU geninin fizyolojik koşullarda Aβ yolakları, lipid
metabolizması, immün sistem, apoptoz ve inflamasyon ile ilişkili olduğu, gen tarafından
kodlanan proteinlerin Abeta oligomerizasyonu ve fibrilizasyonunu engelleyen
moleküler şaperon olarak görev yaptığı, sinaps turnover’ında rol aldığı ve Aβ
agregasyonu, intraselüler alandan temizlenmesi ve toksisitesi ile ilişkili görevleri olduğu
düşünülmektedir.(5,51,58)
CLU geninin bazı SNP’lerinin ( rs11136000, rs9331888, rs2279590, rs7982, ve
rs7012010 GBAH’dan koruyucu rol oynadığı keşfedilmiştir(3). Yakın zamanda 74,046
60
hasta üzerinde yapılan bir çalışmada rs9331896 polimorfizmi ile GBAH arasında
koruyucu bir ilişki olduğu ortaya konulmuştur. Ancak bu SNP’lerin GBAH’danki
fonksiyonel etkisi henüz net bir şekilde bilinmemektedir. (59)
Bizim çalışmamızda AH ile rs9331896 polimorfizmi arasındaki ilişki genotipik
dağılıma göre incelendiğinde “CT”(heterozigot genotip)) genotipinin koruyucu etkiye
sahip olduğu (p:0,0386 OR:0,513 %95CI: 0,113 – 2,322), resesif modele göre
incelendiğinde “CT” veya “TT” (varyant homozigot genotip) genotipine sahip olmanın
“CC”(homozigot yabanıl genotipe) genotipinde olmaya nazaran koruyucu etki
gösterdiği belirlenmiştir (p:0,0328 OR:0,505 %95CI: 0,129 – 1,983). Bu bulgu 74,046
hasta üzerinde yapılan çalışmanın verileri ile uyumludur.(59).
Çalışmamıza daha öncede belirtildiği üzere 37 hasta ve 31 kontrol dahil
edilmiştir. Çalışmanın en önde gelen kısıtlılığı hasta sayısının Türk popülasyonunu
ifade edecek ölçüde geniş olmamasıdır. BIN1’in rs744373 polimorfizmi ile ilgili Türk
popülasyonunu içeren bir çalışma mevcuttur(64). TREM2 ve CLU genlerinin bahsi
geçen polimorfizmlerini Türk popülasyonunda çalışan başka çalışma bulunmamaktadır.
Hasta sayıları ve yapılan çalışmaların sayısı arttıkça biriken veri havuzunda
yapılabilecek
olan
meta-analizler
sonucu
mevcut
polimorfizmlerin
Türk
popülasyonunda GBAH ile ilişkisi daha net ortaya konulabileceği gibi, tahmini risk de
verilerle uyumlu olarak daha kesin değerlere ulaşacaktır.
Çalışmamıza dahil ettiğimiz AH hastalarının MR’larında olası vasküler
kirlenmeyi derecelendirmemiş ve vasküler kirlenmesi olan hastaları çalışmadan
çıkartmamış olmamız diğer bir kısıtlayıcı faktör olarak değerlendirilebilir. Vasküler
demans (VaD) ve AH klinikleri ve MR bulguları ile birbirlerinden ayırt edilmektedir
ancak AH tanısı alan ve MR’larında vasküler tutulumda mevcut olan hastaların saf AH
mı yoksa miks demans(MD) mı olduğuna karar vermek çok kolay değildir. Öte yandan
HT başta olmak üzere vasküler risk faktörleri hem AH hem de VaD’da ortak risk
faktörleridir. Talamik enfaktların subkortikal iskemik vasküler tutulumdan bağımsız
MMT skorunda düşüklük, motor kontrol ve hızda azalma ve yürütücü fonksiyonlarda
bozulma ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Bununla beraber
subkortikal beyaz cevher lezyonlarının kognisyon ile ilintili olmadığını gösteren
çalışmalar da mevcuttur(70). Bir diğer görüş de MR’da
subkortikal yada talamik
laküner enfarktlar olmasa bile kortikal laküner enfarktların MR’da gözlenmesi zor
61
olduğu için miks demans tanısını objektif olarak tamamen ekarte edemeyeceğimizi öne
sürmektedir. AH’da vasküler tutulum yaş ile de korelasyon göstermektedir. Yaş arttıkça
MR’da vasküler tutulumda artmaktadır. 4629 AH hastasının dahil edildiği
nörode eneratif hastalıklarda vasküler komponenti değerlendiren bir otopsi çalışmasına
göre AH diğer nörode eneratif hastalıklara göre vasküler patolojinin en sık eşlik ettiği
hastalıktır(%79.9) ve Braak evresinde evre ilerledikçe vasküler yükte evrelemeye korele
olarak artmaktadır (71). Kliniğimizde AH tanısı ile takip ettiğimiz hastaların vasküler
yüklerinin belirlenmemiş olması miks demans hastalarının ekarte edilememesine yol
açmış olabilir ancak vasküler tutulumun AH, özellikle ileri evre AH ve ileri yaş ile
birlikte arttığı göz önüne alındığında miks demans ve pür AH ayrımı gittikçe
zorlanmaktadır. Çalışmaya dahil ettiğimiz tüm hastaların tanı öncesi yapılmış kranial
görüntülemeleri mevcuttur ve tanı NINCDS-ADRDA kriterlerine göre konulmuştur.
62
6. SONUÇ
Bu çalışma tanımlanmış genetik faktörlerinin Türk popülasyonunda GBAH ile
ilişkisini taramak amacıyla yapılmıştır. TREM2 geninin rs75932628 polimorfizmi
literatüre uygun olarak bizim çalışmamızda da artmış GBAH riski ile ilişkili olarak
bulunmuştur. Daha geniş bir popülasyonu ile çalışılması durumunda “T” alleline sahip
olmanın tahmin riski arttırdığı gösterilebilir. CLU geninin rs9331896 polimorfizminin
de literatüre uygun olarak GBAH’dan koruyucu genetik faktör olarak rol oynadığı
bulunmuştur. BIN1 geninin rs744373 polimorfizmi ile GBAH arasında ilişki
bulunamamıştır. Literatürde APOE’den sonra ikinci risk faktörü olarak anılan BIN1
geninin birden çok polimorfizmi daha geniş bir Türk popülasyonu ile çalışılırsa anlamlı
sonuçlar elde edilebilir.
63
7. KAYNAKLAR
1.
Alzheimer disease, Rudy J. Castellani, MD, Raj K. Rolston, MD, and Mark A.
Smith, PhD, DM 2010
2.
Review - Part of the Special Issue: Alzheimer’s Disease - Amyloid, Tau and
Beyond Alzheimer disease: Epidemiology, diagnostic criteria, risk factors and
biomarkers, Christiane Reitz, Richard Mayeux, Biochemical Pharmacology 88
(2014) 640–651
3.
The Prevalence of Dementia in an Urban Turkish Population. H. Gurvit, MD, M.
Emre, MD, S. Tinaz, MD, PhD, B. Bilgic, MD, H. Hanagasi, MD, H. Sahin, MD,
E. Gurol, MD, J. T. Kvaloy, PhD, and H. Harmanci, MD. American Journal of
Alzheimer’s Disease & Other Dementias / Vol. 23, No. 1, February/March 2008
4.
Prevalence of dementia and associated risk factors in Middle Anatolia, Turkey.
Didem Arslantas, Demet Özbabalık , Selma Metintas, Serhat Özkan, Cemalettin
Kalyoncu, Gazi Özdemir, Ali Arslantas. Journal of Clinical Neuroscience 16 (2009)
1455–1459
5.
Alzheimer’s Disease Risk Genes and Mechanisms of Disease Pathogenesis,
Celeste M. Karch and Alison M., Goate, BIOL PSYCHIATRY 2014
6.
Alzheimer’s disease, the amyloid cascade hypothesis. Hardy J. A. and Higgins G.
A. (1992) Science 286, 184–185.
7.
Molecular pathways to neurodegeneration.Bossy-Wetzel E, Schwarzenbacher R,
Lipton SA (2004) Nat. Med. 10 Suppl, S2–9
8.
The amyloid hypothesis for Alzheimer’s disease: a critical reappraisal. Hardy J. J
Neurochem 2009;110(4):1129–34.
9.
Mechanisms of tau induced neurodegeneration. Iqbal K, Liu F, Gong CX, Alonso
Adel C, Grundke-Iqbal I. 2009, Acta Neuropathol. 2009 Jul;118(1):53-69. Epub
2009 Jan30.
64
10. Hyperphosphorylation of microtubule-associated protein tau: a promising
therapeutic target for Alzheimer disease. Curr Med Chem. 2008;15(23):2321-8.
11. Review - Part of the Special Issue: Alzheimer’s Disease - Amyloid, Tau and
Beyond,The complexities of the pathology–pathogenesis relationship in Alzheimer
disease ,Rudy J. Castellani , George Perry,Biochemical Pharmacology 88 (2014)
671–676
12. Early-Onset Familial Alzheimer’s Disease (EOFAD), Liyong Wu, Pedro RosaNeto, Ging-Yuek R. Hsiung, A. Dessa Sadovnick, Mario Masellis, Sandra E. Black,
Jianping Jia, Serge Gauthier. Can J Neurol Sci. 2012; 39: 436-445
13. Review - Part of the Special Issue: Alzheimer’s Disease - Amyloid, Tau and
Beyond ,Pathogenesis of synaptic degeneration in Alzheimer’s disease and Lewy
body disease, C.R. Overk, E. Masliah / Biochemical Pharmacology 88 (2014) 508–
516
14. A review on Alzheimer’s disease pathophysiology and its management: an update;
A. Kumar et al. / Pharmacological Reports 67 (2015) 195–203
15. Review:Biomarker Modeling of Alzheimer’s Disease .Clifford R. Jack, Jr. and
David M. Holtzman. Neuron 80, December 18, 2013
16. Amyloid or tau: the chicken or the egg? Mann DM, Hardy J (2013) Acta
Neuropathol 126(4):609–613.
17. The pathological process underlying Alzheimer’s disease in individuals under thirty
Braak H, Del Tredici K. Acta Neuropathol 2011; 121: 171–81.
18. Amyloid and tau in the brain in sporadic Alzheimer’s disease: defining the chicken
and the egg ;Cheryl A. Hawkes · Roxana O. Carare · Roy O. Weller ,Acta
Neuropathol (2014) 127:617–618 DOI 10.1007/s00401-014-1243-9
19. Consensus recommendations for the postmortem diagnosis of Alzheimer’s disease.
The National Institute on Aging, and Reagan Institute Working Group on
Diagnostic Criteria for the Neuropathological Assessment of Alzheimer’s disease.
Neurobiol Aging 1997;18:S1-2.
65
20. National Institute on Aging–Alzheimer’s Association guidelines for the
neuropathologic assessment of Alzheimer’s disease. B.T. Hyman et al. /
Alzheimer’s & Dementia 8 (2012) 1–13
21. The diagnosis of dementia due to Alzheimer’s disease: Recommendations from the
National Institute on Aging-Alzheimer’s Association workgroups on diagnostic
guidelines for Alzheimer’s disease .G.M. McKhann et al. / Alzheimer’s &
Dementia 7 (2011) 263–269
22. The American Psychiatric Publishing Textbook of Alzheimer disease and Other
Dementias. Myron F. Weiner, Anne M. Lipton. Pub:2009
23. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Nörolo i Anabilim dalı Öğretim
Üyeleri, Nörolo i. Emre Öge, Betül Baykan, Sara Zarko Bahar, Başar Bilgiç, İkinci
baskı,2 11.
24. The
enigma
of
Bálint’s
syndrome:
neural
substrates
and
cognitive
deficits.Magdalena Chechlacz ve Glyn W. Humphreys. Frontiers in Human
Neuroscience. March 2014 | Volume 8 | Article 123
25. Depressive Symptoms in Mild Cognitive Impairment Predict Greater Atrophy in
Alzheimer’s Disease- Related Regions.Grace J. Lee, Po H. Lu, Xue Hua, Suh Lee,
Stephanie Wu, Ken Nguyen, Edmond Teng, Alex D. Leow, Clifford R. Jack Jr.,
Arthur W. Toga, Michael W. Weiner, George Bartzokis, Paul M. Thompson, and
the
Alzheimer’s
Disease
Neuroimaging
Initiative.
BIOL
PSYCHIATRY
2012;71:814–821
26. Neuropsychiatric symptoms in Alzheimer’s disease. Constantine G. Lyketsos,
Maria C. Carrillo, J. Michael Ryan, Ara S. Khachaturian, Paula Trzepacz, Joan
Amatniek, Jesse Cedarbaum, Robert Brashear, David S. Miller. Alzheimer’s &
Dementia 7 (2011) 532–539
27. Review: Assessment scales in dementia. Bart Sheehan.Ther Adv Neurol Disord
(2012) 5(6) 349–358
66
28. The global deterioration scale for assessment of primary degenerative dementia
Reisberg B., Ferris, S.H., de Leon, M.J., and Crook, T. American Journal of
Psychiatry, 1982, 139: 1136-1139.
29. Clinical Dementia Rating: A Reliable and Valid Diagnostic and Staging Measure
for
Dementia
of
the
Alzheimer
Type.
John
C.
Morris.
International
Psychogeriatrics, Vol.9,Suppl.1,1997,pp.173-176
30. Mild cognitive impairment: a concept in evolution. R. C. Petersen, B. Caracciolo,
C. Brayne, S. Gauthier, V. Jelic & L. Fratiglioni, Journal of Internal Medicine,
2014, 275; 214–228
31. The diagnosis of mild cognitive impairment due to Alzheimer’s disease:
recommendations from the National Institute on Aging-Alzheimer’s Association
workgroups on diagnostic guidelines for Alzheimer’s disease.Albert MS, DeKosky
ST, Dickson D et al. Alzheimers Dement 2011; 7: 270–9.
32. American Psychiatric Association. Diagnostic and Statistical Manual of Mental
Disorders, 5th edn. Washington, DC: American Psychiatric Association, 2013.
33. Toward defining the preclinical stages of Alzheimer’s disease: Recommendations
from the National Institute on Aging-Alzheimer’s Association workgroups on
diagnostic guidelines for Alzheimer’s disease .R.A. Sperling et al. / Alzheimer’s &
Dementia 7 (2011) 280–292
34. Tracking pathophysiological processes in Alzheimer’s disease: an updated
hypothetical model of dynamic biomarkers Clifford R Jack Jr, David S Knopman,
William J Jagust, Ronald C Petersen, Michael W Weiner, Paul S Aisen, Leslie M
Shaw, Prashanthi Vemuri, Heather J Wiste, Stephen D Weigand, Timothy G
Lesnick, Vernon S Pankratz, Michael C Donohue, John Q Trojanowski .Lancet
Neurol 2013; 12: 207–16
35. Review Article: The future of blood-based biomarkers for Alzheimer’s disease.K.
Henriksen et al. / Alzheimer’s & Dementia 10 (2014) 115–131
36. Hypothetical model of dynamic biomarkers of the Alzheimer’s pathological
cascade Clifford R Jack Jr, David S Knopman, William J Jagust, Leslie M Shaw,
67
Paul S Aisen, Michael W Weiner, Ronald C Petersen, John Q Trojanowski .Lancet
Neurol 2010; 9: 119–28
37. Review - Part of the Special Issue: Alzheimer’s Disease - Amyloid, Tau and
Beyond.Future directions in Alzheimer’s disease from risk factors to prevention.B.
Imtiaz et al. / Biochemical Pharmacology 88 (2014) 661–670
38. Advances in the prevention of Alzheimer’s disease and dementia A. Solomon et
al.Journal of Internal Medicine, 2014, 275; 229–250
39. Vascular basis for brain degeneration:faltering controls and risk factors for
dementia.Kalaria RN. Nutr Rev 2010;68(suppl 2):S74-87
40. Cognitive effects of insulin in the central nervous system. Park CR. Neurosci
Biobehav Rev 2001;25(4):311-23
41. Review article:Parkinson’s disease and Alzheimer disease: environmental risk
factors.J. Campdelacreu. Neurología. 2014;29(9):541—549
42. Physical activity and risk of cognitive decline: a meta-analysis of prospective
studies Sofi F, Valecchi D, Bacci D, Abbate R, Gensini GF, Casini A, et al. J Intern
Med 2011;269(1):107–17.
43. Review:Alzheimer’s
Disease
Risk
Genes
and
Mechanisms
of
Disease
Pathogenesis.Celeste M. Karch and Alison M. Goate. Biological Psychiatry
January, 2015; 77:43–51
44. Clinical trials and late-stage drug development for Alzheimer’s disease: an
appraisal from 1984 to 2014. L. S. Schneider et al. Journal of Internal Medicine,
2014, 275; 251–283
45. Treatment of Alzheimer Disease .Bradford T. Winslow et al. Am Fam Physician.
2011;83(12):1403-1412
46. The amyloid hypothesis of Alzheimer's disease: progress and problems on the road
to therapeutics Hardy J, Selkoe DJ. Science. 2002;297:353-6.
68
47. New pharmacological strategies for treatment of Alzheimer’s disease: focus on
disease modifying drugs .Salvatore Salomone, Filippo Caraci, Gian Marco Leggio,
Julia Fedotova & Filippo Drago. Br J Clin Pharmacol / 73:4 / 504–517
48. The Neurotrophins and Their Role in Alzheimer’s Disease.Shelley J. Allen, Judy J.
Watson and David Dawbarn. Current Neuropharmacology, 2011, 9, 559-573
49. Review: Amyloid-β immunisation for Alzheimer’s disease.Thomas Wisniewski,
Uwe Konietzko. Lancet Neurol 2008; 7: 805–11
50. Review:Genetics
of
Alzheimer’s
Disease.
Rita
Guerreiro
&
John
Hardy.Neurotherapeutics (2014) 11:732–737
51. Review: The genetics of Alzheimer’s disease. Eva Bagyinszky, Young Chul Youn,
Seong Soo A An, SangYun Kim. Clinical Interventions in Aging 2014:9 535–551
52. Kompleks Hastalık Genetiği
Güncel Kavramlar ve Nörolo ik Hastalıkların
Tanısında Kullanılan Genomik Yöntemler. Esra BATTALOĞLU, A. Nazlı BAŞAK.
Klinik Gelişim dergisi Cilt 23 / NO: 1/ 2010 - NÖROLOJİ syf:128-133
53. Genomic insights into the etiology of Alzheimer’s disease: a review.Christiane
Reitz. Advances in Genomics and Genetics 2014:4 59–66
54. Alzheimer’s Disease Genetics.Matthew Schreiber & Thomas D. Bird & Debby W.
Tsuang. Curr Behav Neurosci Rep (2014) 1:191–196
55. TREM2 Variants in Alzheimer’s Disease, Rita Guerreiro, Ph.D., Aleksandra
Wojtas, M.S., Jose Bras, Ph.D., N Engl J Med 2013;368:117-27.DOI:
10.1056/NEJMoa1211851
56. A novel compound heterozygous mutation in TREM2 found in a Turkish
frontotemporal dementia-like family. Rita Guerreiro, Basar Bilgic, Gamze Guven ,
José Brás, Jonathan Rohrer, Ebba Lohmann, Hasmet Hanagasi , Hakan Gurvit ,
Murat Emre. Neurobiology of Aging 34 (2013) 2890.e1e2890.e5
57. Alzheimer’s Disease Genetics: From the Bench to the Clinic:Review.Celeste M.
Karch, Carlos Cruchaga, and Alison M. Goate .Neuron 83, July 2, 2014
69
58. Genome-wide Association Studies in Alzheimer’s Disease: A Review. Giuseppe
Tosto and Christiane Reitz. Curr Neurol Neurosci Rep. 2013 October ; 13(10)
59. Meta-analysis of 74,046 individuals identifies 11 new susceptibility loci for
Alzheimer’s disease.VOLUME 45 | NUMBER 12 | DECEMBER 2013 Nature
GeNetics
60. Review: The genetics of Alzheimer’s disease; putting flesh on the bones, C.
Medway and K. Morgan, Neuropathology and Applied Neurobiology (2014), 40,
97–105
61. Review:Genetic insights in Alzheimer’s disease.Karolien Bettens, Kristel Sleegers,
Christine Van Broeckhoven. Lancet Neurol 2013; 12: 92–104
62. Review: Bridging integrator 1 (BIN1): form, function, and Alzheimer’s disease
.Meng-Shan Tan, Jin-Tai Yu, and Lan Tan. Trends in Molecular Medicine October
2013, Vol. 19, No. 10
63. Hardy- Weinberg Dengesine Uygunluğun Exact Test ile kontrolü. Bahar Çıtak,
Tahsin Kesici. Tr. J. of vetenary and animal sciences 23(1999) ek sayı2,435-439
64. Potential genetic biomarkers in the early diagnosis of Alzheimer’s disease: APOE
and BIN1. Gulhan KAYA, Esra GUNDUZ, Muradiye ACAR, Omer Faruk
HATIPOGLU, Burcu ACAR, Atilla ILHAN, Mehmet GUNDUZ. Turkish journal
of medical sciences
65. Variant of TREM2 Associated with the Risk of Alzheimer’s Disease .Thorlakur
Jonsson, Ph.D.et al. N Engl J Med 2013;368:107-16.
66. Coding variants in TREM2 increase risk for Alzheimer’s disease . Sheng Chih Jin,
Bruno A. Benitez, Celeste M. Karch,
Breanna Cooper, Tara Skorupa, David
Carrell, Joanne B. Norton, Simon Hsu, Oscar Harari, Yefei Cai, Sarah Bertelsen,
Alison M. Goate and Carlos Cruchaga., Human Molecular Genetics, 2014 1–9
67. Using Exome Sequencing to Reveal Mutations in TREM2 Presenting as a
Frontotemporal Dementia-like Syndrome Without Bone Involvement. Hanagasi H,
Gurvit H, Emre M, Singleton A, Hardy J. Arch Neurol. 2012 Oct 8;:1-7.
70
68. Imaging findings of Nasu–Hakola disease: a case report. Seyda Andac Kilic, A.
Yusuf Oner, Cemal Yuce, Ilksen Canpolat Ozlu, Clinical Imaging 36 (2012) 877–
880
69. Letter to the Editor ;The case of a 43-year old Turkish male patient with NasuHakola disease ,Fulya Maner, Derya Ipekcioglu ,Nesrin Karamustafalıoglu ,Nazan
Karagoz Sakallı, Ozlem Cetinkaya,Mehmet Cem İlnem ,Asian Journal of
Psychiatry 6 (2013) 631–632
70. Review: Management of Mixed Dementia. Dina Zekry and Gabriel Gold. Drugs
Aging 2010; 27 (9): 715-728
71. Contribution of cerebrovascular disease in autopsy confirmed neurodegenerative
disease cases in the National Alzheimer’s Coordinating Centre. J. B. Toledo et
al.,Brain 2013: 136; 2697–2706
71
Download