gebelik-laktasyon döneminde diş hekimliği ile ilgili ilaçların kullanımı

advertisement
T.C.
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi
Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı
GEBELİK-LAKTASYON DÖNEMİNDE DİŞ HEKİMLİĞİ
İLE İLGİLİ İLAÇLARIN KULLANIMI
BİTİRME TEZİ
Stj.Diş Hekimi Gizem ÖMEROĞLU
Danışman Öğretim Üyesi : Prof.Dr. Aytül ÖNAL
İZMİR-2013
ÖNSÖZ
“Gebelik-Laktasyon Döneminde Diş Hekimliği ile İlgili İlaçların
Kullanımı” konulu mezuniyet tezimi hazırlamamda, hiçbir zaman desteğini
esirgemeyen
aileme,
çalışmalarım
boyunca
bana
destek
olan
dönem
arkadaşlarım Dt.M.Aykut Bağcı, Dt.Onur Baykal, Dt.Sarwa Ghafari’ye, beni
yönlendiren ve çalışmalarımın her aşamasında yardımlarını esirgemeyen sayın
hocam Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Aytül ÖNAL ‘ a teşekkür eder, saygılarımı sunarım.
İZMİR-2013
Stj.Diş Hekimi Gizem ÖMEROĞLU
İÇİNDEKİLER
1.GİRİŞ
……………...…………………………………………….… 1
2.GENEL BİLGİLER
………………………………………………….… 2
2.1.Gebelikte Sistemik Değişiklikler
.........................………........ 2
2.1.1.Kardiyovasküler Değişiklikler
……………………...... 2
2.1.2.Solunum Sistemi Değişiklikleri
……………………... 3
2.1.3.Hematolojik Değişiklikler
………………………... 4
2.1.4.Gastrointestinal ve Karaciğer Değişiklikleri …......….. 4
2.1.5.Böbrek ve Gastroüriner Değişiklikler
2.1.6.Endokrin Değişiklikleri
…………...….. 6
………………………...…... 6
2.2.Gebelikte Oral ve Fasiyal Değişiklikler ………………….…….. 6
2.3.İlaçların Plasental Transferi
..………………...……..……… 8
2.4.Gebelikte Meydana Gelen Farmakokinetik Değişiklikler ….…. 9
2.5.Teratojenite
..........................………………………..……. 11
2.6.Gebelikte İlaç Kullanımına Bağlı Teratojenitenin
Sınıflandırılması
……………………………………………….. 16
3.GEBELİKTE İLAÇ SEÇİMİ
...….…………………………………. 17
3.1.Diş Hekimliğinde Gebelikte İlaç Tedavisine
Genel Yaklaşım
……………………………………………..... 18
3.1.1.Birinci Trimester
..……………………………….18
3.1.2.İkinci Trimester
……..………………………… 19
3.1.3.Üçüncü Trimester
……..………………………… 19
3.2.Diş Hekimliğinde Laktasyon Döneminde İlaç Tedavisine Genel
Yaklaşım
……………………………………………………… 20
4.DİŞ HEKİMLİĞİNDE SIK KULLANILAN İLAÇLAR
4.1.Antibiyotikler
…………… 21
………………...……………….………. 21
4.1.1.Tetrasiklinler
……………………………………. 21
4.1.2.Aminoglikozidler
.……………………………… 22
4.1.3.Penisilinler ve Sefalosporinler
…………………... 22
4.1.4.Makrolidler
...…………………………………….. 23
4.1.5.Klorheksidin
.………………………….……….... 23
4.1.6.Metronidazol
…………………………..….……... 23
4.2.Antifungaller
….……………………..………………… 23
4.3.Lokal anestezikler
……………………………..…….... 24
4.4.Analjezikler ve Nonsteroidal Antiinflamatuvar ilaçlar ……… 25
4.4.1.Nonsteroidal Antienflamatuar İlaçlar
4.4.2.Aspirin
.…………………………………………... 25
4.4.3.Asetominofen
4.5.Kortikosteroidler
4.6.Sedatifler
.……………. 25
………………………………….… 26
……………………………..…………... 26
……………………….................................. 27
5.ANNENİN RUTİNDE KULLANDIĞI İLAÇLAR VE ETKİLERİ ..… 28
5.1.Antiepileptik ilaçlar
…………………….…....................... 28
5.2.Antihipertansif ilaçlar
…………………………………… 29
5.3.Antiromatizmal ilaçlar
……………………….……….… 29
5.4.Antidepresanlar ve Anksiyolitikler
………………….... 30
6.ÖZET
7.KAYNAKLAR
8.ÖZGEÇMİŞ
…………………………………………………………….. 32
…………………………………………………... 33
………………………………………………...….. 36
1.GİRİŞ
Gebelikte ve laktasyon döneminde ilaç kullanımı önemli riskler
taşımaktadır. Gebelik ve laktasyon ilaç seçimi açısından önemli dönemlerdir.
İlaç kullanımına karar verirken; ilacın intarauterin olarak ya da anne sütüyle
beslenen bebeğin gelişmesine üzerinde yaratabileceği etkilerin yanında, ilacın
kullanılmamasının da anne ve bebeğin sağlığı açısından yaratacağı riskler göz
önünde bulundurulmalıdır. Klinik olarak ilaç kullanımına karar verirken, bu
riskleri azaltmaya yönelik düşünülmelidir.
Gebelik ve laktasyonda çoğunlukla kadın seks hormonları aracılığıyla
vücudun neredeyse bütün organ sistemlerinde oluşan fizyolojik değişiklikler
meydana gelir. Gebelik ve laktasyondaki fizyolojik değişiklikler bu dönemlerde
kadınların dental faaliyetlerini de etkilemektedir. Bu değişiklerin anlaşılması
gebe kadınların bakımlarının kalitesini sağlamak açısından önemlidir.
Gebelik başlangıcından önce, gebelik süresince ve doğumdan sonra
güvenli ve etkili bir ilaç tedavisi sağlamak hekimin sorumluluğudur ve hastanın
aktif katılımı gereklidir. Pek çok durumda, gebe yada emziren kadınlardaki akut
veya kronik hastalıkların tedavisi için önerilen ilaç dozları genel popülasyonla
aynı olmaktadır. Diğer taraftan gebe ve emziren kadınlarda uygulanan ilaç
tedavisinin dozu ve seçiminin genel popülasyondakinden oldukça farklı olduğu
bazı durumlar da bulunmaktadır.
Gebelik ve laktasyon sırasında birçok ilaç tedavisi ile ilgili bilgiler net
olmadığı
için,
klinisyenler
tedavi
seçimi
hakkında
kararlar
verirken
zorlanmaktadırlar. Gebelik ve laktasyon sırasında ilaç tedavisi güvenliği
hakkındaki bilgiler çeşitli kaynaklardan elde edilmektedirler. Hekim için en
büyük sorulardan bir tanesi gebelik ve laktasyon sırasında kullanılan ilaçların
güvenirliği ile ilgili delillerin kalitesinin nasıl değerlendirileceğidir.
2.GENEL BİLGİLER
2.1.Gebelikte Sistemik Değişiklikler
Gebelik büyük fizyolojik değişikliklere sebep olan karmaşık hormonal
etkileşimleri içermektedir. Bazı değişiklikler diğerlerinden daha belirgindir.
Meydana gelen bu değişiklikler annenin doğuma hazırlanması ve fetüsun büyümesi
için gerekli olan anneye özgü ve fetal ihtiyaçların artışı sonucudur. Dişi seks
hormonlarının salgılarındaki artış gebeliğin normal gelişimi için önemlidir (1).
Hormonal sekresyon artışı ve fetal büyüme gebe kadında çeşitli sistemik,
lokal fizyolojik ve fiziksel değişimlere neden olmaktadır. Ana sistemik değişiklikler
kardiyovasküler, dolaşım, solunum, boşaltım, gastrointestinal, endokrin ve
genitoüriner sistemlerde meydana gelmektedir. Lokal fiziksel değişiklikler ağız
boşluğunu da içeren vücudun çeşitli bölgelerinde meydana gelmektedir (1).
2.1.1.Kardiyovasküler Değişiklikler
Kardiyovasküler sistem gebelik süresince büyük değişikliklere uğramaktadır.
Esas kardiyovasküler değişiklikler total kan hacminde ve kardiyak verimde artış, kan
basıncında düşüş ve ortostatik hipotansiyonun meydana gelmesidir (2).
Gebeliğin 32.haftasında total kan hacmi %40-50 oranında artmaktadır ki
esasen plazma hacmindeki %40-50’lik artış buna sebep olmaktadır. Plazma
hacmindeki artışa ek olarak alyuvar hacmindeki %30 oranındaki artış da total kan
hacminin artmasına katkı da bulunur (2).
Vuruş hacmindeki artışa sekonder olarak kardiyak verimin %30-50 oranında
artması gebeliğin 25. ve 33.haftaları arasında meydana gelmektedir. Bu değişikler
2 kadınların %90’ında doğumdan kısa süre sonra kaybolan fonksiyonel kalp sesleri ve
taşikardi şeklinde olur. Kardiyak verimin artması ayrıca anne ve fetüsün metabolik
gereksinimlerinin artışına bir cevap olarak kalp hızını da %10-20 atım/dk
arttırmaktadır. Kan basıncı erken dönemlerde düşer ve gebeliğin yaklaşık
16.-
24.haftaları arasında en düşük seviyesine ulaşır. 16.haftadan sonra kan basıncı taban
seviyesine ulaşır . Progesteron aracılığıyla venlerdeki düz kasların gevşemesine bağlı
olarak sistemik vasküler dirençte de bir düşme olmaktadır (2).
Ortostatik hipotansiyon gebe kadınların % 8’ini etkileyen bir durumdur ve en
çok ikinci trimesterin geç safhalarında meydana gelmektedir. Gebe kadın sırt üstü
yatar pozisyondayken fetüsun vena cava inferiora yaptığı basınç nedeniyle kalbe
venöz dönüşte bozulma olur. Atış hacmindeki azalma, baroreseptörleri kardiyak
outputu sağlamak için normal bir kompensatuvar mekanizma gibi stimüle
etmektedir. Bu durum, hipotansiyon, bulantı, baş dönmesi ve bayılmaya neden olur.
Diş hekimi koltuğunda ortastatik hipotansiyonu önlemek için gebe kadın sağ
kalçasını 10-12 cm kadar kaldırmalı veya uterusu vena cava inferiordan
uzaklaştırmak için sola doğru dönmelidir (3).
2.1.2.Solunum Sistemi Değişiklikleri
Gebelik süresince oluşan solunum sistemi değişiklikleri fetüsün gelişimi ile
anne ve bebeğin oksijen gereksinimlerine göre meydana gelmektedir. Solunum
sisteminde oluşan ana değişiklikler dispne, hiperventilasyon, oksijen alımı ve
rezervinin değişmesi, dakikadaki ventilasyon hızının ve alıp verilen hava hacminin
artışıdır. Normal gebe kadınların %60-70’inde dispne meydana gelmektedir.
Dispneye neden olan mekanizma henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Alınan ve
verilen hava miktarının ve dakikadaki ventilasyon hızının artışı diyaframın yer
3 değiştirmesinin bir sonucudur. Büyüyen fetüs diyaframı 3-4 cm kadar yukarı iter, bu
da intratorasik basıncın artmasına neden olur (4).
Dolaşan östrojenin artması gebe kadınların %30’unda nasal kapillerde
tıkanıklığa ve rinite neden olmaktadır. Bu sık sık burun kanamaları ve üst solunum
yolu enfeksiyonlarına predispozan faktör oluşturmaktadır (5).
2.1.3.Hematolojik Değişiklikler
En önemli hematolojik değişiklikler kırmızı kan hücreleri, beyaz kan
hücreleri, eritrosit sedimentasyon hızı, faktör XI ve XIII dışındaki bütün pıhtılaşma
faktörlerinin artması ve kandaki hemoglobin içeriğinin azalmasını içermektedir (6).
Plazma hacmindeki artış kırmızı kan hücrelerinin artışıyla orantısız bir
şekilde daha fazladır, bu da kanın sulanması ve dolayısıyla fizyolojik anemiyle
sonuçlanır. Pıhtılaşma faktörlerinden XII-X artmıştır ve antikualgulan faktörlerden
XI-XIII azalmıştır. Bu nedenle gebelik pıhtılaşmanın fazla olduğu bir durumdur ve
tromboembolizm riskini arttırır. Bu hastalara dental tedavi hastahane ortamında
yapılmalıdır. Bu hastaların kan pıhtılaşma düzeylerinin değerlendirilmesi için en iyi
yöntem plazma heparin düzeyinin ölçülmesidir (6).
2.1.4.Gastrointestinal ve Karaciğer Değişiklikleri
Büyüyen fetüsün sonucu olan mekanik değişiklikler ve bununla birlikte
hormonal değişiklikler gastrointestinal sistemdeki değişimlerden sorumludur.
GIS’deki ana değişiklikler bulantı, kusma ve midede yanma hissidir. Diğer
değişiklikler karaciğer disfonksiyonu ve demir eksikliğini içermektedir (7).
Bulantı ve kusma gebe kadınların hemen hemen %66’sında meydana gelir ve
4 son menstrual perioddan sonraki yaklaşık 5.haftada başlar ve sonraki 8.-12.haftalar
arasında pik yapar. Daha sonra semptomlar yavaş yavaş azalır. Hiperemesis
gravidarum (aşırı derecede ve kontrolsüz kusma) bütün gebelerin %1’inden daha
azında meydana gelmektedir. Gebelik süresince oluşan bulantı ve kusmanın
patofizyolojisi yeterli olarak anlaşılamamakta, ancak östrojen ve progesteronun
hormonal etkilerinden olduğu düşünülmektedir. Dental tedavi gerektiren hiperemesis
gravidarumlu gebe kadınlarda sabah randevularından kaçınılmalıdır. Ayrıca bu
hastalara gastrik bozukluklara neden olan ve midenin boşaltılmasını geciktiren yağlı
yiyeceklerden ve turunçgiller türü içeceklerden kaçınılması gerektiği öğütlenmelidir.
Sürekli kusmadan dolayı oluşan dehidrasyonu önlemek için gebe kadına tuzlu
içeceklerden küçük miktarlarda yudumlanması öğütlenmelidir. Dental prosedür
süresince gebe hastalar yarı yatar veya rahat bir pozisyonda oturtulmalıdır. Kusma
durumunda tedavi hemen sona erdirilmeli ve hasta dikey pozisyona getirilmelidir.
Kusma sona erdikten sonra ağzın soğuk suyla veya gargarayla çalkalanması
önerilmektedir(7).
Pirozis (mide yanması) gebe kadınların yaklaşık %30-50’sinde meydana
gelmektedir. Büyüyen fetüs, yavaşlayan mide boşalma hızı, alt gastroözofageal
sfinkterin dinlenme basıncının azalmasıyla intragastrik basınç artmakta ve bunun
sonucunda reflü meydana gelmektedir (8).
Gebelik süresince fetüs ve plasentanın büyümesini mümkün kılmak için
gerekli olan enerji talebinde bir artış olmaktadır. Bu talep tüm besinlerin
metabolizmasını etkilemektedir. Fetüsü derinden etkileyen en önemli besin
eksiklikleri demir ve folik asittir. Demir fetal eritrosit oluşumu için, folik asit ise
aminoasit ve nükleik asit sentezi için gerekmektedir. Bu nedenle fazladan takviyeler
gerekmektedir (8).
5 2.1.5.Böbrek ve Genitoüriner Değişiklikler
Başlıca böbrek ve genitoüriner değişiklikler glomerular filtrasyon hızının
(GFR) artması, idrar ve kandaki biyokimyasal değişiklikler, idrara çıkma sıklığında,
üriner stazda ve idrar yolları infeksiyonlarında artıştır. Plazma ozmolitesinin
düşmesinden dolayı gebelik sürecinin ikinci yarısında genellikle idrara çıkma sıklığı
da artmaktadır. Ek olarak, gebe kadınların %1-2’sinde hipotonik mesane, üriner staz
ve piyelonefrit olmaktadır. Dental tedaviye başlamadan önce hastadan mesanesini
boşaltmasını istemek uygundur (9).
2.1.6.Endokrin Değişiklikler
Esasen plasenta tarafından salgılanan dişi seks hormonları gebelik süresince
meydana gelen fizyolojik değişikliklerin pek çoğundan sorumludurlar. Ek olarak
tiroksin, steroid ve insülin düzeylerinde de bir artış olmaktadır. Tiroid bezi boyutsal
olarak %50 oranında artar. Kortikosteroid seviyesi kısmen artmaktadır. Aldosteron
seviyesi 2 kat, kortisol seviyesi 3 kat artmaktadır (10). Gebe kadınların yaklaşık
%45’i östrojen ve progesteronun antagonist aktivitesini yenmek için yeterli miktarda
insülin üretemez ve bu gebelik diyabetinin gelişmesiyle sonuçlanır. Obez ve
ailesinde Tip II Diabetes mellitus hikâyesi olan kadınlar gebelik diyabeti gelişmesi
açısından yüksek risk taşırlar (8).
2.2.GEBELİKTE ORAL VE FASİYAL DEĞİŞİKLİKLER
Gebelikte görülen oral değişiklikler gingivitis, gingival hiperplazi, pyojenik
granüloma ve tükürüksel değişikliklerdir. Ayrıca fasiyal pigmentasyonda artış
görülmektedir. Kapiller permeabilitede artışa neden olan dolaşımdaki östrojenin
yükselmesi gebe kadında gingivitis ve gingival hiperplaziye predispozan faktör
oluşturmaktadır. Gebelik gingivitisi genellikle marjinal dişeti ve interdental papillayı
etkilemekte ve daha önceden var olan gingivitisle ilişkilendirilmektedir. İyi oral
6 hijyen hormonların neden olduğu inflamatuar oral değişikliklerin önlenmesine veya
şiddetinin azalmasına yardımcı olabilmektedir. Gebelik, periodontal hastalığa neden
olmaz ancak var olan durumu kötüleştirir (11).
Gebelik gingivitisi gebe kadınları etkileyen gingivitisin akut bir formudur.
Eritem, ödem, hiperplazi ve gingival dokunun kanamasında artış ile karakterizedir ve
tüm gebe kadınların yaklaşık %30-75’inde oluşabilmektedir. Vakalar, asemptomatik
hafif hiperplaziden, ağrılı ve kanamalı daha şiddetli vakalara kadar değişmektedir.
Çoğunlukla ağzın anterior bölgesi daha şiddetli bir şekilde etkilenmektedir.
Gingivitis gebelerde oldukça yaygın bir olaydır ve gebeliğin sonucu olarak savunma
sisteminde oluşan değişiklikler, konaktaki bakteri varlığı ile ilişkilidir (12).
Pyojenik granüloma (gebelik tümörü) gebe kadınların %1-5’inde meydana
gelmektedir (11). Plak gibi lokal faktörler, gingival irritasyonlar ve seks
hormonlarına bağlı olarak artan anjiyogenezisin, pyojenik granülomaya neden
olduğuna inanılmaktadır. Esas olarak interdental papillanın labiyal yüzünde meydana
gelmektedir. Gebelik süresince herhangi bir zamanda meydana gelebilmektedir.
Ancak yaygın olarak ilk gebelikte, daha çok birinci ve ikinci trimester süresince
oluşmakta ve doğumdan sonra gerilemektedir (12).
Gebelikte tükürükle ilgili değişiklikler tükürüğün akıcılığı, içeriği, pH’ı ve
hormon düzeylerini içermektedir. Kesitsel çalışmalar, gebe kadınlarda uyarılmış
tükürüğün akış hızının azaldığını göstermekle birlikte, uzun dönem çalışmaları,
uyarılmış tükürüğün akış hızında herhangi bir değişiklik olmadığı yönündedir (13).
Tükürüğün içeriğindeki değişiklikler, sodyum ve pH’ın azalması, potasyum,
protein ve östrojen seviyelerinin artması şeklinde oluşmaktadır (13).
Artmış
östrojen
seviyesi,
oral
mukozanın
proliferasyonunu,
deskuamasyonunu ve subgingival sıvıların miktarını da arttırmaktadır. Deskuame
7 hücreler besin maddeleri sağlayarak, bakteriyel çoğalma için uygun ortamı sağlar ve
bu da gebe kadınlarda dental çürüğe yatkınlık oluşturmaktadır (13).
Son çalışmalar periodontal hastalıklar ve düşük ağırlıklı erken doğumlar
arasında bağlantı olduğunu öne sürmektedir. Lopez ve arkadaşlarının, gingivitisi ve
periodontal hastalığı olan 400 kadın üzerinde yaptıkları bir araştırmada, periodontal
hastalık ve düşük ağırlıklı doğumlar arasında pozitif bir korelasyon bulmuşlardır.
Periodontal hastalık düşük ağırlıklı doğum için bağımsız bir risk faktörü olarak
görülmüş, bu durum iyi oral hijyen ve periodontal tedavi ile azalmıştır. Bu pozitif
korelasyonun rapor edilmiş olmasına rağmen, çeşitli hayvan ve insan vaka
çalışmalarında bunun nedeni olabilecek bir açıklama bulunamamıştır (13).
2.3.İLAÇLARIN PLASENTAL TRANSFERİ
Anneye uzun süre verilen ilaçlar ve kimyasallar için, plasentanın bir bariyer
görevi gördüğü düşünülmüştür. Buna rağmen, anne tarafından kullanılan ilaçların,
plasentadan transfer edilebilme yeteneğine sahip olduğu ve fetüs için büyük bir hasar
potansiyeli taşıdığı gösterilmiştir. Diğer taraftan plasental geçirgenlik özelliğinden
faydalanarak, anneye reçete edilen ilaçlar; fetal aritmilerin, konjestif kalp
bozukluklarının ve diğer durumların tedavisinde kullanılmaktadır. Eskiden plasenta,
ilaç transferi için bir bariyer olarak düşünülse de, gerçekte anne ile fetüs arasında
ilaçlar ve bazı maddeler için değişim organıdır (14).
Plasenta, gebeliğin başlangıcından itibaren 5. haftadan sonra, taşıma gibi
işlemler için görev görmektedir (14).
Plasenta zigotun bir kısmından gelişmektedir, bu nedenle gelişen fetüs ile
aynı genetik yeteneklere sahiptir. Embriyonik/fetal bileşen; maternal endometriyuma
hücum eden ve anne karnındaki lakun adı verilen yarık benzeri yapılara direk etki
eden, trofoblastlardan türemiş koryon villuslarından ibarettir. Bu villuslar maternal-
8 fetal transfer için gerekli olan en geniş yüzey alanını meydana getirmektedirler. Bu
noktada maternal kan basıncı, endometriyumun spiral arterlerinden pulsatif kan
akımını sağlar. Böylece koryon villuslar, gazların, besinlerin ve metabolik ürünlerin
transferine izin verir. Biyolojik olarak, insan plasentası hemokoryal plasenta olarak
sınıflandırılır, çünkü maternal kan fetal koryonik membranla direk kontaktadır. Bu
membran, fetüse transfer edilen maddeleri saptayan membrandır (14).
Anneye verilen ilaçların ve diğer maddelerin büyük bir çoğunluğu fetüse
geçmektedir. İlaçlar plasentaya çoğunlukla basit difüzyonla geçmektedir. İlaç
transferini etkileyen faktörler, diğer biyolojik membranlardan transferi etkileyenlerle
benzerlik göstermektedir. Bunlar moleküler kütle, yağ çözünürlüğü ve bileşimin
iyonizasyon derecesidir. Genel olarak, 1000 Da’dan daha fazla moleküler kütleli
ilaçların transferi daha zor olurken, 600 Da’dan daha az olan moleküler kütleli ilaçlar
ve kimyasallar plasentadan kolayca geçmektedirler. Yüksüz ve yağ çözünürlüğü
daha fazla olan bileşenler de, aynı zamanda daha kolay geçebilmektedirler (14).
2.4.GEBELİKTE MEYDANA GELEN FARMAKOKİNETİK
DEĞİŞİKLİKLER
Gebe kadın tarafından alınan pek çok ilaç plasentadan geçebilmekte, embriyo
ve fetüsü, farmakolojik ve teratojenik tesirleriyle etkileyebilmektedir. Plasental ilaç
transferini ve fetüs üzerindeki ilaç etkilerini etkileyen kritik faktörler(15);
1) İlacın fizyokimyasal özellikleri
2) Plasentadan geçen ilacın oranı ve fetüsa ulaşan ilaç miktarı
3) İlaca maruz kalmanın süresi
4) Değişik fetal dokulardaki dağılım karakteristikleri
5) İlaca maruz kalma sırasındaki plasental ve fetal gelişimin safhası
6) Birlikte kullanılan ilaçların etkileri.
9 Diğer biyolojik membranlarda da olduğu gibi ilaçların plasentadan geçişleri,
yağda çözünürlüğüne ve ilacın iyonizasyon derecesine bağlıdır. Lipofilik ilaçlar
plasentanın diğer tarafına hızlıca yayılmaya ve fetal dolaşıma katılmaya
eğilimlidirler. Yüksek derecede iyonize ilaçlar plasentadan yavaş bir şekilde
geçmekte ve fetüste düşük konsantrasyonlara ulaşmaktadırlar. Eğer polar bileşenler
yeteri oranda yüksek maternal-fetal konsantrasyonlara ulaşılırsa, ölçülebilir
miktarlarda plasentadan geçebilmektedirler. Fizyolojik pH’ta neredeyse tamamen
iyonize olan salisilat plasentadan hızlı bir şekilde geçmektedir. Bu, salisilatın iyonize
olmayan küçük bir kısmının da, yağda yüksek oranda çözünür olması nedeniyle
meydana gelmektedir (15).
İlacın molekül ağırlığı da, transfer oranını ve plasenta boyunca geçen ilaç
miktarını
etkilemektedir.
250-500
molekül
ağırlığına
sahip
ilaçlar
yağda
çözünürlüğüne ve iyonizasyon derecelerine bağlı olarak plasentadan kolaylıkla
geçmekte; 500-1000 arası molekül ağırlığa sahip ilaçlar daha zor, 1000’den daha
yüksek molekül ağırlığına sahip ilaçlar ise oldukça az geçmektedirler. Plasenta fetüse
daha büyük molekülleri taşıyan ilaç taşıyıcılarını içermektedir. Örneğin; Rh
uyuşmazlığında
olduğu
gibi,
maternal
antikorların
bir
çeşidi plasentadan
geçebilmekte ve fetal morbiditeye neden olabilmektedir (15).
Bir ilacın plazma proteinlerine (özellikle albumin) bağlanma derecesi de,
transfer oranını ve transfer olan miktarı etkileyebilmektedir. Buna rağmen, eğer bir
bileşen yüksek derecede yağda çözünebilir ise (örn: bazı anestezik gazlar) protein
bağlanmasından çok da fazla etkilenmemektedir. Bu yüksek yağ çözünürlüğüne
sahip ilaçların transferi ve dengelerinin oranı, plasental kan akışına bağlıdır. Eğer bir
ilaç düşük oranda yağda çözünebilir ve iyonize ise, transferi yavaş olmakta ve
transferi ilacın maternal plazma proteinine bağlanması ile engellenmektedir.
10 Diferansiyal protein bağlanması; fetal proteinlerin düşük bağlanma eğilimi
nedeniyle, bazı ilaçların maternal plazmada, fetal plazmadan daha fazla protein
bağlanması göstermesinden dolayı da önemlidir. Bu sulfonamidler, barbitüratlar,
fenitoin ve lokal anestezikler için gösterilmiştir (15).
Fetüsü maternal dolaşımdaki ilaçlardan korumak için iki mekanizma yardımcı
olmaktadır (15):
1)Plasenta hem yarı geçirgen bir bariyer olarak, hem de bazı ilaçların plasenta
boyunca geçişinde bir metabolizma bölgesi olarak başlı başına rol oynamaktadır.
Aromatik oksidasyon reaksiyonlarının çeşitli farklı tiplerinin, plasental dokuda
meydana geldiği gösterilmiştir. Buna zıt olarak, plasentanın metabolik kapasitesinin
toksik metabolitleri oluşturmaya neden olabileceği ve bu nedenle toksisiteyi
arttırabileceği de muhtemeldir.
2)Plasentadan geçen ilaçlar umbilikal ven yolu ile fetal dolaşıma
girmektedirler. Umbilikal venöz kan akışının yaklaşık %40-60’ı fetal karaciğere
girmekte, kalan kısmı karaciğeri atlayarak genel fetal dolaşıma katılmaktadır.
Karaciğere giren bir ilaç fetal dolaşıma katılmadan önce burada kısmen metabolize
olabilmektedir. Ek olarak, umbilikal arterdeki var olan ilacın büyük bir oranı plasenta
boyunca
yolunu
değiştirerek
umbilikal
vene
ve
tekrar
karaciğere
geri
dönebilmektedir.
Bazı ilaçların metabolitlerinin, kaynak bileşeninden daha aktif olabileceği ve
fetüsu zıt olarak etkileyebileceği bilinmelidir (15).
2.5.TERATOJENİTE
Gebe kadın tarafından alınan ilaç ve diğer ksenobiyotiklerin plasentadan
fetüse geçerek onda malformasyona veya ölüme kadar gidebilen kalıcı bozukluklara
11 neden olmasına teratojenezis denilir (15). Bu duruma neden olan maddelere
teratojenler veya teratojenik maddeler denilir (Tablo 1).
Teratojenik etki bakımından üç türlü madde ayırt edilebilir:
1. Öldürücü etkinliği düşük, fakat malformasyon ve fetüste retardasyon yapıcı
etkinliği güçlü maddeler
2. Letalitesi güçlü ve bu nedenle fetüsün ölümüne neden olan maddeler
3. Malformasyon yapıcı etkisi olmayan, fakat retardasyon yapıcı veya letal
etkili maddeler
Fetüs teratojenik etkenlere, en fazla organogenez dönemi sırasında
duyarlıdır; bu dönem insanda blastokist oluşumu ve implantasyon dönemlerinden
sonra gelen ve döllenmeden sonraki 18.-21. günlerde başlayıp 55.-60. günlerde biten
ortalama 36 günlük dönemdir. Bu dönemin belirli günlerinde belirli organların ve
yapıların oluşumu en aktif durumdadır. Teratojenik etken gebe kadın tarafından o
günlerde alınmışsa, o organlarda malformasyon oluşması olasılığı yüksektir. Bu
nedenle her bir malformasyon türü için genellikle birkaç günlük kritik periyot söz
konusudur. Kritik periyottan başka aşağıdaki faktörler de teratojenik etkene duyarlığı
değiştirirler (15):
 Genetik yatkınlık
 Diyet
 Hormonal durum
 Gebe kadında bazı hastalıkların bulunması
 İlacın dozu
 Alınma sıklığı ve süresi
 Çevresel faktörler
12 Önemli organlar geç dönemde çoktan meydana geldiklerinden dolayı, ilaçlar
geç gebelik döneminde verildiğinde, erken gebelik döneminde verildiği zaman
oluşanlar kadar büyük anatomik defektlere neden olmamaktadırlar. Hormonlar,
androjenler veya progesterojenlerin verilmesi fetal maskülinizasyona (erkekleşme)
neden olabilmektedir; yüksek dozlarda iyot ve antitiroid ilaçlar ve lityum fetal guatra
neden olabilmektedir. Tetrasiklinler dişler ve kemiklerin gelişimlerine engel
olabilmektedir; anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri, böbrek tübüllerinin
disgenezisi ve kafatası ossifikasyon defektleri ile ilişkili olabilmektedir. Sigara içme,
fetal büyümeyi geriletmektedir (15).
Prostaglandin sentezi inhibitörleri (aspirin, indometasin) doğum sancılarının
başlangıcını geciktirebilir ve fetüste açık olması prostaglandinlere bağlı olan ductus
arteriosusun kapanmasına sebep olabilir. Annedeki ilaç alerjisinin fetüste de
oluşabilmesi veya annede herhangi bir etki görülmediği halde fetüste duyarlılık
görülebilmesi
olasıdır,
örn:
tiazid
diüretiklerinden
oluşabilen
neonatal
trombositopeni. Konjenital kataraktın (lens proteinin denatürasyonuna dayalı)
erkeklerin kullandığı bazı ilaçlarla ilişkili olabileceği öne sürülmüştür ve klorokin ile
klorpromazin fetal gözde yoğun bir şekilde bulunmuştur. Her iki ilaç da retinopatiye
neden olduğu için, eğer mümkünse gebelikte bu ilaçlardan uzak durulması mantıklı
olarak görülmektedir.
Doğum sancılarından hemen önce anneye verilen ilaçlar postnatal etkilere
sebep olabilmektedir: SSS depresanları doğumdan günler sonra bile kalabilmekte ve
bebeği etkilemektedirler; vazokonstrüktörler uterus kan miktarını azaltarak fetal
tehlikeye neden olabilmektedirler; Beta-adrenoreseptör blokerleri hipoksiye fetal
cevabı bozabilmektedirler; sulfonamidler plazma proteiniyle bilirubinin yer
13 değiştirmesine
(kernikterus
riski)
neden
olabilmektedirler;
antikoagülanlar
hemorajiye neden olabilmektedirler (16).
Opioidlere bağımlı olan annelerden doğan bebekler fiziksel yoksunluk
sendromu gösterebilmektedirler (16).
Doğum defektleri genellikle yeni doğanın yapısal defektleri olarak
düşünülmektedir. Yapısal defektler dört adet majör kategoriye bölünmüştür:
1. Embriyolojik diferansiyasyonda ve/veya gelişimdeki içsel bir problem
tarafında meydana gelen yapısal bir defekt olan malformasyon
2. Amniyotik bağ veya vasküler bir olaydan oluşan uzuv amputasyonu gibi,
normal olarak farklılaşan bir kısmın şeklinde veya yapısında bir değişiklik olarak
tanımlanan disrüpsiyon
3. Genellikle mekanik zorlamaya bağlı oluşan Potter yüzü veya metatarsus
adduktus gibi normal olarak farklılaşmış kısmın, şeklinde veya yapısındaki değişiklik
olan deformasyon
4. Dokulardaki, hücresel organizasyonda primer defekt olan displazi (16).
Tablo 1. Bilinen insan teratojenleri
*Kaynak 17’den alınmıştır.
14 AJANLAR
TERATOJENİK ETKİ
Karbamazepin
Fasiyal dismorfogenez, nöral tüp defekti
Fenitoin
Fasiyal dismorfogenez, mental retardasyon, büyüme geriliği,
distal parmak hipoplazileri
Valproat
Lumbosakral spina bifida, fasiyal dismorfogenez
Trimetadion
Fasiyal dismorfogenez, intrauterin
intrauterin fetal ölüm, neonatal ölüm
Kumadin
Nasal hipoplazi, epifizal stippling, optik atrofi
Alkol
Fasiyal dismorfogenez, büyüme geriliği, mental retardasyon
Dietilstilbesterol
Vajinal adenoz, uterus anomalileri, vajinal karsinogenez
Androjenler
Dişi genitalyanın maskülinizasyonu
Metil cıva
Büyüme geriliği, şiddetli mental retardasyon
ACE inhibitörleri
Oligohidramniyoz, potansiyel akciğer hipoplazisi, postnatal
böbrek bozukluğu
Folik asit antagonistleri
(aminopterin,metotreksat)
geriliği,
Düşük, intrauterin büyüme geriliği, mikrosefali, frontal
kemiklerin hipoplazisi
Isotretinoin
CNS,
optik
sinir
anomalileri,
malformasyonlar, timik anormallikler
İnorganik iyotlar
Fetal guatr
Tetrasiklin
Kemik çökelmesi, diş renklenmeleri
Lityum
Ebstein anomalisi
15 büyüme
kardiyovasküler
2.6.GEBELİKTE
İLAÇ
KULLANIMINA
BAĞLI
TERATOJENİTENİN SINIFLANDIRILMASI
Sistemik absorpsiyona uğrayan ve fetüse zarar verme olasılığı bulunan ilaçlar,
teratojenik etki yönünden incelenmiş ve böyle bir etki oluşturma risklerinin
derecesine göre 5 kategoriye ayrılmıştırlar. Bu sınıflandırma A.B.D.’de Gıda ve İlaç
İdaresi (Food and Drug Administration) tarafından yapılmıştır (16).
1) A Kategorisi: Bu kategorideki ilaçlarla ilgili olarak kadınlarda yapılan
kontrollü incelemeler, gebeliğin ilk trimesterinde ilacın fetüse zararının olduğunu
göstermemiştir. Ancak daha sonraki trimesterlerde ilacın risklerine dair kanıt
bulunmamaktadır. Bunlar gebelikte kullanılabilecek en güvenilir ilaçlardır.
2) B Kategorisi: (i) Deney hayvanlarındaki üreme ile ilgili incelemeler, ilacın
fetotoksik etkisinin bulunmadığını göstermiştir; fakat ilaç hakkında gebe kadınlarda
yapılmış kontrollü inceleme yoktur veya (ii) Deney hayvanlarında, sözü edilen
incelemeler ilacın fetotoksik etkisi olduğunu göstermiştir; fakat gebe kadınlarda ilk
trimesterde yapılan kontrollü incelemeler fetotoksik etkiyi doğrulamamıştır ve daha
sonraki trimesterlerde ilacın zararlı olduğuna dair kanıt yoktur. Böyle bir ilaç
gebelerde gerekiyorsa kullanılabilir.
3) C Kategorisi: (i) Hayvan incelemelerinde ilacın fetal advers etkileri
(teratojenik veya embriyosidal veya diğer) gösterilmiştir, fakat gebe kadınlarda
yapılmış kontrollü çalışmalar yoktur veya (ii) Gebe kadınlarda veya hayvanlarda
ilacın incelendiğini gösteren bir çalışma yoktur. Bu kategorideki ilaçlar, ilacın gebe
kadına sağlayacağı yararın, fetüs üzerindeki potansiyel riski aştığı durumlarda
kullanılmalıdır.
4) D Kategorisi: Bu kategorideki ilacın insanda fetüs üzerinde zararlı etkisi
olduğunu kanıtlanmıştır, fakat gebe kadında kullanılmasının yararının, fetüse
16 zararına göre fazla olması söz konusudur. Bu ilaçlar gebe kadında yaşamı tehdit eden
bir durumun tedavisinde veya daha güvenli ilaçlar kullanılamadığı ya da etkisiz
kaldığı ciddi bir hastalık halinde kullanılır.
5) X Kategorisi: Bu grupta yer alan ilaçlarda, hayvanlarda veya gebe
kadınlarda yapılan incelemelerde ilacın fetotoksik etkisi olduğu gösterilmiştir veya
insanlar üzerindeki deneyimlere göre fetal riski gösteren kanıtlar vardır ya da her iki
durum da söz konusudur. Gebe kadında kullanılmasının yararı, fetüse olan zararının
yanında önemsiz kalır. Böyle bir ilacın gebe kadında veya gebe kalma olasılığı
bulunan kadınlarda kullanımı kontrendikedir.
3.GEBELİKTE İLAÇ SEÇİMİ
Gebe kadınlarda ilaç kullanımı hakkındaki en büyük endişe, çocukta anormal
gelişim riski olasılığıdır. Bazı ilaçların teratojenik etkilere sebep olma potansiyeline
sahip olmalarına rağmen, gebe kadınlar tarafından talep edilen ilaç tedavilerinin pek
çoğu güvenli bir şekilde kullanılabilmektedir. İlaç tedavilerinin, doğum defektlerine
neden olmada oynadığı rolle ilişkili olarak pek çok yanlış kanı mevcuttur (18).
Çocukların
büyük
çoğunluğu
sağlıklı
doğmaktadır.
Konjenital
malformasyonların insidansı yaklaşık olarak %3–5 arasındadır. Pek çok insanın, ilaç
tedavilerinin doğum defektlerine neden olmada büyük bir rol oynadığını
varsaymalarına rağmen, ilaçla karşılaşma tüm doğum defektlerinin %1’inden daha
azının sebebi olduğu tahmin edilmektedir. Genetik sebepler %15-25’inden
sorumludur, diğer çevresel faktörler (örn: maternal durum, enfeksiyonlar, mekanik
deformasyonlar) %10’unun sebebi gösterilmektedir ve konjenital malformasyonların
kalan %65–75 kadarı bilinmeyen nedenlerin sonuçlarıdır (18).
17 Belirli ilaçlarla oluşan hasarların büyük potansiyeline rağmen, ilaçla her
karşılaşma bir doğum defekti ile sonuçlanmamaktadır. Bu karşılaşmanın meydana
geldiği gebelik dönemi, ilacın veriliş yolu ve dozu gibi faktörler sonuçları
etkileyebilmektedir. Gebelik başlangıcından sonraki ilk 2 haftada bir teratojene
maruz kalma, ya embriyoyu yok edecek ya da hiçbir probleme neden olmayacak olan
“ya hep ya hiç” etkisiyle sonuçlanabilmektedir. Gebelik başlangıcından sonraki 18
ila 60 günlük periyot (organogenezis) organ sistemlerinin geliştiği ve teratojene
maruz kalmanın yapısal anomalilerle sonuçlanabileceği dönemdir. Teratojenik
ajanlara maruz kalma; büyümenin gerilemesi, merkezi sinir sistemi (SSS)
anomalileri
veya
ölümle
sonuçlanabilmektedir.
Organogenezis
periyodunda
teratojenik etkilerle ilişkili olan ilaçlara örnek olarak kemoterapi ilaçları
(metotreksat,
siklofosfamid),
cinsiyet
hormonları
(dietilstilbesterol),
lityum,
retinoidler, thalidomid, belli antiepileptik ilaçlar ve kumarin türevleri sayılabilir.
ACE inhibitörleri, NSAI ajanlar ve tetrasiklin türevleri gibi ilaçlar, genellikle
etkilerini daha çok ikinci ve üçüncü trimesterde göstermektedirler (15).
İlaç tedavilerinin küçük bir miktarı, konjenital malformasyona neden olma
potansiyeli ile ilişkilidir. Bu ajanların bazılarından gebelik süresince kolaylıkla uzak
kalınabilmektedir. Bir ilacın gelişmekte olan çocuğa zararlı olabileceği her zaman
akılda tutulmalıdır, ancak annenin sağlığı için gerekli olduğu durumlarda, ilacın
veriliş şekli ve dozuyla ilişkili önlemler alınarak konjenital malformasyon riski
azaltılabilmektedir (15).
3.1.DİŞ HEKİMLİĞİNDE GEBELİKTE İLAÇ TEDAVİSİNE
GENEL YAKLAŞIM
3.1.1. Birinci Trimester (başlangıçtan itibaren 14. haftaya kadar)
Gebeliğin başlangıcından sonraki ikinci ve sekizinci haftalar arası, hızlı hücre
18 bölünmesi ve aktif organogenezisin meydana geldiği en kritik dönemdir. Bu nedenle
strese ve teratojenlere duyarlılığın en yüksek riski bu dönem süresince oluşmakta ve
tüm spontan düşüklerin %50-75’i bu periyotta meydana gelmektedir (19).
Öneriler;
1. Gebelik boyunca anneye ait oral değişiklikler hakkında hastayı eğitmek.
2. Titiz oral hijyen eğitimi ve bununla birlikte plak kontrolü üzerinde durmak.
3. Dental tedaviyi sadece periodontal profilaksi ve acil tedavilerle sınırlamak.
4.Rutin radyografilerden uzak durmak. Seçici olarak ve ihtiyaç duyulduğunda
kullanmak.
3.1.2. İkinci Trimester (14.-28. haftalar)
Organogenezis tamamlanmıştır ve bu nedenle fetüsta risk oranı düşüktür.
Gebelik süresince dental bakımı sağlamak için en güvenli periyottur (19).
Öneriler;
1. Oral hijyen eğitimi ve plak kontrolü.
2. Diş yüzeyi temizliği, polisaj, gerekliyse küretaj uygulanabilir.
3. Eğer varsa aktif oral hastalıkları kontrol etmek.
4. Seçici dental bakım güvenlidir.
5.Rutin radyografilerden uzak durmak. Seçici olarak ve ihtiyaç duyulduğunda
kullanmak.
3.1.3. Üçüncü Trimester (29. haftadan doğuma kadar)
Bu trimester boyunca fetüs üzerinde herhangi bir risk olmamasına rağmen,
gebe kadında rahatsızlık seviyesinde bir artış yaşanabilmektedir. Hastaya kısa dental
randevular verilmeli ve ortostatik hipotansiyonu önlemek için diş hekimi koltuğunda
uygun pozisyonda oturtulmalıdır. Üçüncü trimesterin erken safhalarında rutin dental
19 tedaviyi uygulamak güvenlidir, ancak üçüncü trimesterin ortalarında dental tedaviden
kaçınılmalıdır (19).
Öneriler;
1. Oral hijyen eğitimi ve plak kontrolü.
2. Diş yüzeyi temizliği, polisaj, gerekliyse küretaj uygulanabilir.
3. Üçüncü trimesterin ikinci yarısında seçici dental bakımdan kaçınmak.
4.Rutin radyografilerden uzak durmak. Seçici olarak ve ihtiyaç duyulduğunda
kullanmak.
3.1.2.DİŞ HEKİMLİĞİNDE LAKTASYON DÖNEMİNDE
İLAÇ TEDAVİSİNE GENEL YAKLAŞIM
Yaşamın ilk altı ayı içinde bebekler için, en iyi beslenme biçiminin anne sütü
olduğu vurgulanmıştır. Emziren bir annenin ilaç kullanması bebeği, intrauterin
hayattaki kadar etkilemese de; genel olarak anne sütüne ilaç transferini attıran bazı
faktörler vardır : düşük moleküler ağırlık, düşük oranda proteine bağlanma, yüksek
lipid
çözünürlüğü ve zayıf bir baz olmasıdır. Gebelik sırasında annenin
kullanmasına izin verilen bir ilacın, emzirme sırasında da hiçbir tehlikesi yoktur.
Emzirme döneminde ilaç alımının en büyük tehlikesi; bebeğin karaciğer
fonksiyonları tam olarak gelişmediğinden, ilacın bebeğin kanındaki yarı ömrü daha
uzundur ve bu da bebekte ilaç birikimine sebep olabilir. Bu sebeple tarafımızdan
anneye ilaç vermeden önce; sütünü pompalayıp saklamasını ve ilaç alımından sonra
bebeği bu sakladığı sütle beslemesini tavsiye etmekte fayda vardır. Bunun yanında
emziren annelerde, yarı ömrü daha kısa olan ilaçları tercih etmek de, yine anne ve
bebeğin sağlığı açısından faydalı olacaktır(20).
20 4.DİŞ HEKİMLİĞİNDE SIK KULLANILAN İLAÇLAR
Gebelik süresince ilaç bağlayıcıların serum konsantrasyonu, gebe olunmadığı
durumdakinden daha düşük olduğundan; ilaçlar bu dönemde kolaylıkla absorbe
edilmektedir (6). Ayrıca daha yüksek ilaç dağılım hacmi, düşük maksimum plazma
konsantrasyonu, düşük plazma yarı ömrü, yüksek yağ çözünürlüğü, ilaçların
klirensinde artış söz konusudur. Tüm bu faktörler serbest bir ilacın plasentadan
kolayca geçerek fetüsun ilaçlara maruz kalmasına izin vermektedir. Bazı ilaçların
düşük, teratojenite ve düşük doğum ağırlıklı fetüse neden olduğu bilinmektedir. Bu
nedenle gebe kadınlara ilaç yazarken önlemler mutlaka alınmalıdır. Çoğu ilaç anne
sütünden de salgılanarak, yenidoğanın ilaçlara maruz kalmasına neden olmaktadır
(19).
Yenidoğan toksisitesi, ilacın kimyasal özellikleri, dozu, frekansı, ilaca maruz
kalma süresi ve tüketilen süt miktarına bağlıdır (19).
4.1.Antibiyotikler
4.1.1.Tetrasiklinler
Bu antibiyotik sınıfı hakkında fetal malformasyonlar belgelenmiştir. Bazı
çalışmalar minör malformasyonlar bildirmiş, başka raporlar ise herhangi bir yan etki
belirtmemiştir (20).
Demir
ve
bakır
tuzlarının
varlığında,
pek
çok
tetrasiklin
çeşidi
karbonhidratlara ve DNA’ya zarar veren ve lipit membran peroksidasyonunu
indükleyen reaktif oksijen türlerini üretmektedirler. Bir metal-ilaç kompleksi aktif
ajan olabilmektedir. Diş gelişimi sırasında verilirse tetrasiklinler hem süt hem de
daimi dişlerde renklenme ve mine hipoplazisine yol açabilirler. Kalıcı olan
renklenme sarı veya griden; vücut ağırlığına göre verilen ilaç tipi ve doza bağlı
olarak kahverengiye kadar değişebilir. Yüksek dozlarda kullanıldıklarında karaciğer
21 bozukluklarına neden olabileceği, yağlı dejenerans, ikter meydana getirebileceği
bildirilmiştir (20).
Fetal kan dolaşımındaki tetrasiklinler selektif olarak dişin, hem dentin hem de
minesinde yüksek konsantrasyonda bulunurlar. Dişlerde diskolarasyon, mine
hipoplazisi ve çürüklere eğilim fetal yaşamın üçüncü trimesterinde tetrasiklin
tedavisinin yan etkisi olarak ortaya çıkar. Prematüre doğanlarda tetrasiklin verilmesi
iskelet büyümesinin önemli derecede depresyona uğramasına neden olmaktadır (20).
Tetrasiklinler FDA sınıflamasında D kategorisindedirler, bu yüzden sadece
başka bir tedavi alternatifi olmadığı durumlarda kullanılmalıdır (20).
4.1.2.Aminoglikozidler
Aminoglikozidler
(streptomisin
ve
gentamisin)
FDA’nın
C
sınıfı
ilaçlarındandır. Plasenta bariyerini kolaylıkla geçmektedirler (20).
Bu ilaç, metaller için bir şelatlayıcı olarak hareket etmektedir. Gentamisin
yan etkilerini, lipit peroksidasyonuna neden olabilecek katalitik bir demir kompleksi
oluşturarak göstermektedir. Demirle rekabet halinde olan şelatlayıcılar toksisiteyi
azaltmaktadırlar, oysa demir verilmesi toksisiteyi ağırlaştırmaktadır (20).
4.1.3.Penisilinler ve Sefalosporinler
Beta-laktam grubu antibiyotikler (penisilinler ve sefalosporinler) orofasyal
enfeksiyonlar için ilk tercih antibiyotiklerdir. Bunlar FDA sınıflamasında B
kategorisi ilaçlardandır. Bu antibiyotikler plasentadan geçerler, ancak gebelik
süresince kullanımları güvenli olarak bilinmektedir. Üzerinde durulması gereken
önemli nokta alerjik durumlardır (20).
Penisilinler ve sefalosporinlerin her ikisi de term dönemindeki ilk
trimesterinde daha yaygın bir biçimde kullanılmaktadırlar. Tekrarlanan dozları
takiben veya infüzyon sonucunda uygulandıklarında ne sefalosporinler ne de
22 penisilinler fetüste birikmezler. Yeni doğmuş bebeklerde bu ilaçların klirensi
yavaştır. Bu nedenle ilacın yarılanma süresi uzar, ilaçlar vücut sıvıları ve
dokularında daha uzun süre kalırlar (20).
4.1.4.Makrolidler
Makrolidler (eritromisin, klindamisin ve azitromisin) FDA sınıflamasında B
kategorisindedirler. Sadece küçük miktarlarda plasenta bariyerini geçebilmektedirler.
Bu nedenle bu grubun penisiline alerjisi olan gebe kadınlarda kullanılması
önerilmektedir. Yine makrolid grubundan olan klaritromisin FDA sınıflamasında C
kategorisindedir. Bu ilaç daha çok gebe HIV hastalarında, Mycobacterium avium
bileşiğinin (MAC) tedavisi için kullanılması önerilmektedir (20).
4.1.5.Klorheksidin
Klorheksidin FDA’ya göre B grubunda kategorize edilmiştir. Gebelik ve
laktasyon süresince kullanımı güvenlidir (20).
4.1.6.Metranidazol
Amibiyazis tedavisinde kullanılan bu ilacın yan etkiler ürettiği bildirilmiştir.
Buna rağmen, teratojenik riskin minimal olduğu farz edilmektedir (20).
4.2.Antifungaller
Nistatin ve klotrimazol FDA sınıflamasında B kategorisindedirler. Gebelik
ve laktasyon süresince kullanılmaları güvenlidir. Ketokonazol ve flukonazol C
kategorisindedirler. Ketokonazol anne sütüne salgılanmaktadır ve yenidoğanda
hepatotoksisite ve adrenal yetmezliğe neden olduğu bildirilmiştir, bu nedenle
emzirme süresince kaçınılmalıdır. Emzirme sırasında flukonazol kullanımının
herhangi bir yan etkisi rapor edilmemiştir (20).
23 4.3.Lokal Anestezikler
Diş hekimliğinde kullanılan çoğu lokal anestetikler FDA sınıflamasında B
kategorisindedirler, sadece mepivakain ve bupivakain C kategorisindedir. Lokal
anestetikler plasenta bariyerini pasif difüzyonla geçerler, ancak bunların büyük
çoğunluğu güvenli ve nonteratojenik sayılmaktadır . En geniş olarak kullanılan lokal
anestetikler (bupivakain, prilokain, lidokain) kimyasal olarak amid sınıfına aittirler.
Amid lokal anestetiklerin kandaki konsantrasyonları 1-asit glikoproteinin varlığına
bağımlıdır. Bu glikoprotein lokal anestezik maddenin metabolize olması için
gereklidir. Gebelik süresince 1-asit glikoprotein seviyesi, plazmadaki serbest lokal
anestetik seviyesinin artmasına yol açması için indirgenir. Bu artış özellikle
bupivakain gibi uzun süre etkili amidlerin varlığında, fetal toksisite olasılığını
arttırmaktadır. Bu nedenle uzun süre etkili amidlerin lokal anestetik olarak
kullanılması önerilmemektedir. Lidokain gibi kısa süre etkili amidler farelerde,
insanlarda izin verilen maksimum dozdan 6,6 kat fazla dozda kullanıldığında
herhangi bir fetal zarar gözlenmemiştir. Bu nedenle gebe veya emziren kadınlara
lidokainin diş hekimliğinde kullanılan dozlarda verilmesi güvenlidir (20).
Doğal olarak vücutta bulunan bir hormon olan epinefrinin, diş hekimliğinde
lokal anesteziklerde belirli dozlarda kullanılması fetal anormallik ile ilgili olmamakta
ve gebelik boyunca güvenli olarak düşünülmektedir (7). Epinefrinin teratojenik
olmamasına rağmen kazara intravenöz verilmesinden kaçınmak için önlemler
mutlaka alınmalıdır. Emziren annede lokal anestezik madde kullanılmasının
herhangi bir kontrendikasyonu bulunmamaktadır, sadece kokain kesinlikle
kontrendikedir (20).
24 4.4.Analjezikler ve Nonsteroidal Antienflamatuar İlaçlar
Belirli opioid analjezikler (oksikodon, morfin veya propoksifen) gebelik ve
laktasyon süresince kullanılabilir. Yalnız narkotiklerin uzun süreli kullanımları
gelişme geriliği ve fiziksel bağımlılıkla sonuçlanabilmektedir (20).
4.4.1.Nonsteroidal antienflamatuar ilaçlar
Prostaglandin sentezi inhibitörleridir. Prostaglandinler, endometrial hattaki
düz kaslar üzerinde etkilidirler ve embriyonun dışarı itilmesine katkıda bulunurlar.
Ayrıca fetal kalpteki duktus arteriosusun açıklığının korunmasıyla ilişkilidirler.
Gebelik süresince NSAI ilaçların kullanılmasıyla konjenital defekt, düşük doğum
ağırlığı ve prematür doğum riskinin artması arasında büyük bir ilişki yoktur ama
düşük riskinde bir artış olmaktadır. Çoğu geleneksel NSAI ilaçlar B kategorisinde
olmasına rağmen, gebelikte önlem alınarak kullanılmalıdır (20). Janssen ve Genta,
NSAI ilaçların gebelik süresince sadece ihtiyaç duyulduğunda en düşük dozda
aralıklarla verilmesini ve doğumdan 6–8 hafta önce kesilmesini önermektedirler (21).
NSAI ilaçların anneye özgü etkileri, üçüncü trimesterde gebelik süresini uzamasına
sebep olması, duktus
arteriosusun erken kapanmasına sebep olması, pulmoner
hipertansiyona yol açması, solunum sorunları, böbrek disfonksiyonları ve fetüste
hemostatik anormallikler olarak rapor edilmiş ancak teratojenik etki bulunmamıştır .
NSAI ilaçlar anne sütünde yenidoğanda çok az yan etki riskiyle çok küçük
miktarlarda salgılanmaktadır. NSAI ilaçların neden olduğu gastrointestinal
komplikasyonlar bilinmekte ve bunlar gebelik süresince şiddetlenmektedir (20).
4.4.2.Aspirin
FDA sınıflamasında C kategorisindedir. Aspirin prostaglandin inhibitörüdür
ve duktus arteriosusta konstrüksiyona neden olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda
25 anne sütünden salgılanabilmektedir. Bu nedenle gebeliğin üçüncü trimesteri boyunca
ve emzirirken özellikle uzak durulmalıdır (20).
Toksik etkiler üzerindeki araştırmalar hemoraji, büyüme geriliği ve ölü
doğumları göstermektedir. Asetilsalisilik asit (ASA) veya aspirin, gebe olduğu günde
farelere verildiğinde gelişimsel anomalilere sebep olmaktadır. Uterusta tavşan
fetüslerinin maruz kalmasıyla, kardiyovasküler ve orta hat defektleri düşük seviyede
meydana gelmektedir. Buna rağmen, ASA teratojenik olarak görülmemektedir (20).
4.4.3.Asetaminofen (Parasetamol)
Parasetamol FDA sınıflamasında B kategorisindedir ve gebelik boyunca
kullanılan en kullanışlı analjeziktir. Gebeliğin herhangi bir döneminde ve emziren
annelerde kullanılabilir. Ancak yüksek dozlarda kullanıldığında anneye ait anemi ve
bebekte böbrek hastalığı bildirilmiştir. Genişletilmiş çalışmalar çok nadir olmakla
birlikte, parasetamolün akciğer hasarı, yumruk ayak, kalça dislokasyonu ve ölüm gibi
bir miktar fetal yan etkilere neden olacağını bildirmektedir (20).
4.5.Kortikosteroidler
Kortikosteroidler FDA sınıflamasında C grubundadırlar. Kortikosteroidler
çoğunlukla ağız koşullarındaki çeşitli inflamasyonların tedavisinde, lokal topikal
preparatlar (merhemler, ağız gargaraları ve pastiller) şeklinde kullanılmaktadırlar.
Sistemik kortikosteroidler ağız koşullarının tedavisinde kullanıldığında, genellikle
kısa süre ve makul yüksek bir dozda (25–40 mg/gün) verilmelidir. Gebe kadında
sistemik kortikosteroid kullanımından ortaya çıkan komplikasyonlar, gebe olmayan
kadında oluşabilecekler ile aynıdır (22).
Ek olarak, gebelikte ortaya çıkabilecek spesifik komplikasyonlar : embriyonik
membranların erken yırtılması, hipertansiyon ve gebelik diyabetidir. Sistemik olarak
26 verilecekse etkili olacak en düşük doz verilmeli ve fetüs infeksiyonlar ve adrenal
yetmezlik yönünden gözlemlenmelidir (22).
Hayvan çalışmalarında, kortikosteroide birinci trimesterde maruz kalma ile
yarık dudak-damak varlığı arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. İnsanlarda, steroid
kullanımıyla ilişkili farklı fetal malformasyonlar için çok sayıda vaka rapor ve vaka
serisi yayınlanmıştır, ancak yarık dudak-damak dışında bu malformasyonların hiçbiri
tutarlı değildir. Yapılan üç adet kontrollü çalışmada, birinci trimesterde
kortikosteroide maruz kalan gebelerin çocuklarında, dudak ve damak yarığında
istatiksel olarak büyük bir artış görülmüştür. Bu komplikasyonun diğerlerine nazaran
daha nadir ve minör sonuçları olduğu için, çoğu otorite anneye olan yararın bebek
üzerindeki potansiyel riske daha ağır basacağını düşünmektedir (22).
Prednison ve prednisolonun emzirmede en güvenilir kortikosteroidler olduğu
düşünülmektedir, fakat 20mg’lık dozdan daha fazla kullanıldığında bebeğe etkisini
azaltmak için doz alımından sonra 4 saat beklemek en iyisidir (22).
Budesonid kullanımı konusunda yapılan, bu ilacı kullanan 2968 gebe kadının
bulunduğu retrospektif bir çalışmada, düşük doğum ağırlıklı bebekler, erken doğum,
ölü doğum ve fetal malformasyonlarda bir artış olduğu gösterilmiştir (22).
4.6.Sedatifler
Nitröz oksit FDA’ya göre herhangi bir kategoride sınıflandırılmamıştır ve
gebelikte kullanımı, gebe kadın ve fetüs üzerindeki ispatlanmamış zararlı etkilerine
bağlı olarak tartışmalıdır. Nitröz oksit farelerde metionin sentez aktivitesini inhibe
etmektedir, ancak insanları etkileyip etkilemediği bilinmemektedir. Nitröz oksit
ayrıca vazokonstrüksiyona neden olur ve uterusun kan ihtiyacını azaltabilmektedir.
Gebe dental sağlık çalışanlarının 3 saatten fazla ve maske kullanımı olmadan nitröz
oksite kronik olarak maruz kalmaları doğurganlıkta azalma veya spontan düşüklerle
27 sonuçlanmaktadır.
Meslek
Güvenliği
ve
Sağlığı
Ulusal
Enstitüsü
uygun
havalandırma (saatte 10 veya daha fazla oda hava değişimi), scavenging sistemi
(45L/dk vakumlu), uygun maske boyutları, düzenli hava numunelerinin alınmasını
önermektedir. Son zamanlarda yapılan sistemik bir inceleme, doğurmak üzere olan
kadınlarda kullanılması için %50 nitröz oksitin uygun olduğunu ve verilme süresince
sağlık çalışanlarının bulunmalarının güvenli olduğunu söylemektedir. Eğer nitröz
oksite ihtiyaç duyuluyorsa ikinci veya üçüncü trimesterde en az %50 oksijen ile ve
30 dakikadan az bir süre verilmesi daha uygun görülmektedir (20).
5.ANNENİN
RUTİNDE
KULLANDIĞI
İLAÇLAR
VE
ETKİLERİ
5.1.Antiepileptik ilaçlar
Antiepileptik ilaçların embriyotoksik ve teratojenik potansiyele sahip
oldukları bilindiğinden dolayı bu ilaçların kullanımından kaçınılması önerilmektedir
(23).
Bir insan teratojeni olan fenitoin, fetal hidantoin sendromu ile ilişkilidir.
Fenitoinin teratojen etkisi, prostaglandin H’nin DNA oksidayonunu başlatan serbest
bir radikal ara ürün sentezlemesiyle biyoaktive olmaktadır (23).
Fenobarbital ile ilgili oldukça fazla miktarda fetal toksik etki bildirilmiştir,
örneğin, hemoraji, santral sinir sistemi rahatsızlıkları, dijital anomaliler, yarık damak
ve büyüme retardasyonu. Barbituratlar iyon kanallarını engellemekte, membran
potansiyelleri ve sinaptik nörotransmisyonları etkilemektedir (23).
Valproik asit kullanımı, nöral tüp hasarlarını kapsayan doğum defektlerine
neden olma yeteneği nedeniyle karmaşıktır. Reaktif oksijen türlerinin üretimi,
valproik asitin neden olduğu gen ekspresyonları ile ilgili olmaktadır (23).
28 5.2.Antihipertansifler
Gebelikte hipertansiyon 2 grupta sınıflandırılabilir: gebe kalmadan önce
hipertansiyonu olan kadınlar ve gebeliğin ikinci yarısında ilk defa hipertansiyonu
olan kadınlar. Birinci ve ikinci trimester süresince kan basıncı genellikle
düşmektedir. Bu nedenle gebeliğin 20. haftasından önce yüksek kan basıncına sahip
kadınların daha önceden hipertansiyona sahip olduğu varsayılır (24). Gebelikteki
yüksek kan basıncı daha önce var olan veya sekonder hipertansiyonla ilişkili
olabilmektedir. Bununla birlikte gebeliğin üçüncü trimesterinde, daha önceden
normal tansiyona sahip kadınlarda bile hipertansiyon, ödem ve proteinüri
gelişebilmektedir. Bu sendrom preeklampsi olarak bilinmekte ve tüm gebeliklerin
%10-15’inde meydana gelebilmektedir. Şiddetli vakalarda konvulsiyonlar (eklampsi)
meydana gelmektedir. Hipertansiyonun bu tiplerine bakılmaksızın yüksek kan
basıncına sahip gebe kadınlar preeklampsi gelişmesi olasılığının değerlendirilmesi
için, pratisyen hekimlere veya doğum uzmanlarına başvurmalıdırlar (23).
Çocuk doğurabilme yaşında olan kadınlarda kullanılması için antihipertansif
ilaç seçerken, gebeliğin birinci trimesteri süresince verilen ilaçların teratojenik
etkileri olabileceğinin unutulmaması önemlidir (24).
5.3.Antiromatizmal ilaçlar
Kadınlarda artmış bir çoğunlukta görülen romatizmal hastalıklar, sıklıkla ilk
olarak çocuk doğurma yaşları süresince oluşmaktadırlar. Hastalık gebelik ve
laktasyon süresince bile tedavi gerektirebilecek şiddette olabilmektedir. Riskler ve
yararlar her bir hastaya göre dikkatlice tartılmalı, hekim ile hasta gebelik ve/veya
laktasyon boyunca romatizmal rahatsızlığın idaresine ilişkin kararı birlikte
vermelidir. Hekim çocuk doğurma yaşındaki tüm kadınlara antiromatizmal ilaçların
29 güvenliği ve toksisitesi ile tedavi sırasında etkili bir doğum kontrolü ihtiyacı
hakkında danışma sağlamalıdır (24).
Birçok
hekiminde
bildiği gibi, FDA gebelikte kullanılan
ilaçların
sınıflamasını bildirmektedir. Bu kategorilerin tanımlarını anlamak önemlidir (24).
5.4.Antidepresanlar ve Anksiyolitikler
Son zamanlarda gebelik boyunca ilaç kullanımı, özellikle antidepresan ve
anksiyolitik kullanımı, bilimsel ve ekonomik açıdan eleştirilmektedir. Bununla
birlikte birçok makale bu ilaçların zararlı etkilerinin kullanımlarını sınırlayacak kadar
ciddi olmadığının tespit edildiği sonucuna varmışlardır.
Prenatal olarak benzodiazepine maruz kalan bebekleri gösteren çalışmalar şu
riskler göstermiştir (25);
 Düşük doğum ağırlığı
 Düşük Apgar skorları
 Yenidoğanda güçsüzlük, örneğin
-Solunum güçlükleri
-Gevşek kaslar
-Stabil olmayan vücut sıcaklığı
-Kalp hızı ve fonksiyonunda değişiklik
-Değişmiş EEG ölçümü
 Yoksunluk sendromu
 Beşik ölümü (Emzikli bebeklerde görülen, sütün biberonla alındığı
durumlarda hava yolundan giren sütün kandaki IgE ile birleşerek, anafilaksi
oluşturmasıyla meydana gelen bebek ölümü)
 Malformasyon
 Gelişim güçlükleri
30 Bazı psikiyatrik koşullar gebelik süresince ilaç tedavisi gerektirebilir.
Otoriteler sıklıkla klinisyenleri her vakada kar-zarar dengesini iyi ölçmelerine teşvik
etmektedir, ancak sıklıkla antidepresanlar ve benzodiazepinler depresyon veya
anksiyetesi olan gebe kadınlar için bazen tek çözüm yolu olmaktadır (25).
Eski çalışmalarda, trankilizanların bir sınıfı olan benzodiazepinlerin
teratojenik etkileri çok küçük olduğu veya var olmadığı bildirilmiştir. Gonzalez de
Dios ve arkadaşları tarafından yapılan bir inceleme, ilaçların yüksek dozlarda,
tekrarlayan veya uzun süren şekillerde verilmesinden, gebelik süresince uzak
durulmasını önermektedir. Gebelik süresince benzodiazepin kullanımı ile konjenital
malformasyonlar arasındaki bağlantı üzerindeki çok sayıdaki araştırmaların sonuçları
çelişmektedir (26) . Vaka-kontrol çalışmaları arasında benzodiazepin kullanımı ile
majör malformasyonlar arasında önemli ilişkiler bulunmuştur, ancak kohort
çalışmalar herhangi bir ilişki göstermemiştir (25).
Gebelik, önlem prensiplerinin her zaman uygulanması gereken özellikle
hassas bir durumdur (25).
Çeşitli kanıtlanmış seçenekler var olduğunda, anneye ve/veya çocuğa zararsız
olanlar aktif olarak desteklenmeli ve sorgulanmamış seçeneklere tercih edilmelidir.
Hekimler bu nedenle tüm mevcut bilgileri ve seçenekleri hastaya sağlamalıdırlarki,
böylece son kararı bilgilendirilmiş hastaya bırakarak kabul edilebilir bir riski
oluşturacak sorumluluğu paylaşmalıdırlar (25).
31 6.ÖZET
Gebelerde meydana gelen sistemik değişiklikler ve ağız boşluğunu da içeren
lokal fiziksel değişiklikler, gebe hastada dental bakımın sağlanmasında dikkate
alınmalıdır. Bu nedenle diş hekimliğinde kullanılan dental radyasyonun ve ilaç
kullanımının gebe, emziren anne veya fetüs üzerindeki etkilerinin anlaşılması, gebe
veya emziren annenin faaliyetleri için önemlidir.
Gebelik süresince kullanılan ilaçların seçiminde pek çok kural yararlı
olabilmektedir. Öncelikle uzun süre güvenle kullanılabilecek ilaçların seçimi
düşünülmelidir. Eğer mümkünse ilaç, fetüsle teması azaltmak için en düşük dozda
verilmelidir. Hastaların gebelik süresince kendi kendilerine ilaç kullanımı
engellenmeli
ve
tavsiyeler
için
klinisyenlerine
başvurmaları
için
cesaretlendirilmelidir.
Bilinen bir insan teratojeni kullanılırken, gebeliği engellemek üzere hasta
uyarılmalıdır. Kullanılan ilacın fetal etkileri hakkında hasta bilgilendirilmeli ve
doğum kontrolünün bir veya daha fazla etkili formlarını kullanılması önerilmelidir.
Tedaviye normal menstrual periyot ile veya negatif bir gebelik testinden 2 hafta
sonra başlanmalıdır. Bu ilaçların veriliş sürelerini uzatmak gerektiğinde, hastanın
gebe olmadığından tekrar emin olmak gerekir.
Diş hekimleri gebe hastalarına uygulayacakları tedaviler konusunda şu anda
uygun olan seçeneklerden haberdar olmalı ve hastaya bu tedavilerin riskleri ve
yararlarına ilişkin yeterli danışmayı sağlamalıdırlar. Ayrıca çocuk doğurma yaşındaki
bütün kadınlara aynı dikkat ve özenle davranmalı, ilaç yazarken tercihlerini bu
durumu göz önünde bulundurarak yapmalıdır.
32 7.KAYNAKLAR
1.Weiss G. Endocrinology of parturition. J Clin Endocrinol Metab 2000,85,S:44214425.
2.Theunissen IM, Parer JT. Fluid and electrolytes in pregnancy. Clin Obstet Gynecol
1994, 37,3-15.
3. Little JW, Falace DA, Miller CS, Rhodus NL. Dental management of the
medically compromised patient. 6th ed. St Louis: Mosby; 2002, 303.
4. Garcia-Rio F, Pino JM, Gomez L, Alvarez-Sala R, Villasante C, Villamor J.
Regulation of breathing and perception of dyspnea in healthy pregnant women. Chest
1996, 110,S: 446-453.
5. Contreras G, Gutierrez M, Beroiza T, Fantin A, Oddo H, Villarroel L, et al.
Ventilatory drive and respiratory muscle function in pregnancy. Am Rev Respir Dis
1991, 144,S: 837-841.
6. Sifakis S, Pharmakides G. Anemia in pregnancy. Ann NY Acad Sci 2000, 900,
S: 125-136.
7. Sherman P, Flaxman SM. Nausea and vomiting of pregnancy in an evolutionary
perspective. Am J Obstet Gynecol 2002, 185, S: 190-1977.
8. Marrero JM, Goggin PM, de Caestecker JS, Pearce JM, Maxwell JD.
Determinants of pregnancy heart burn. Br J Obstet Gynaecol 1992, 99, S: 731-734.
9. Dafnis E, Sabatini S. The effect of pregnancy on renal function: physiology and
pathophysiology. Am J Med Sci 1992, 303, S:184-205.
10. Soory M. Hormonal factors in periodontal disease. Dent Update 2000, 27, S:380383.
11. Hugoson A. Gingivitis in pregnant women. A longitudinal clinical study. Odontol
Revy 1971, 22, 65-84.
33 12. DeLiefde B. The dental care of pregnant women. NZ Dent J 1984, 80,41-43.
13. Lopez NJ, Smith PC, Gutierrez J. Periodontal therapy may reduce the risk of
preterm low birth weight in women with periodontal disease: a randomized
controlled trial. J Periodontol 2002, 73, S:911-924.
14. Wagner CL, Katikaneni LD, Cox TH, Ryan RM. The impact of prenatal drug
exposure on the neonate. Obstet Gyencol Clin North Am 1998, 25, S:169–194.
15. Katzung BG, MD, Koren G. MD, PhD Special Aspects of Perinatal & Pediatric
Pharmacology. Basic & Clinical Pharmacology, Ninth Edition 2004, 60, S:995-1043.
16. Bennett PN, Brown MJ. Adverse Effects on Reproduction. Clinical
Pharmacology, Ninth Edition 2003, 8, S:147-150.
17. Atkinson AJ, Abernethy DR, Daniels CE, Dedrick RL, Markey SP. Drug
Therapy in Pregnant and Nursing Women. Principles of Clinical Pharmacology.
Second Ed. 2007, 350.
18. Brent RL. Immunization of pregnant women: Reproductive, medical and societal
risks. Vaccine 2003, 21, S:3414–3421.
19. Ch’ng CL, Morgan M, Hainsworth I, Kingham JG. Prospective study of liver
dysfunction in South west Wales. Gut 2002, 51, S:876-880.
20.Donaldson M. Pregnancy, breast-feeding and drugs used in dentistry. 2012
21.Janssen N, Genta M. The effects of immunosuppressive and antiinflammatory
medications on fertility, pregnancy, and lactation. Arch Intern Med 2000, 16, S: 610619.
22. Ng PC. The fetal and neonatal hypothalamic-pituitary-adrenal axis. Arch Dis
Child Fetal Neonatal Ed 2000, 82, S:250-254.
23. Arnon J, Shechtman S, Ornoy A. The use of psychiatric drugs in pregnancy and
lactation. Isr J Psychiatry Relat Sci 2000, 37, S:205–222.
34 24. Katherine K. Temprano, MD, Rama Bandlamudi, MD, and Terry L. Moore,
MD. Antirheumatic Drugs in Pregnancy and Lactation. SeminArthritisRheum 2005,
35,S:112-114.
25. Campagne DM. A review: Fact: Antidepressants and anxiolytics are not safe
During pregnancy. European Journal of Obstetrics & Gynecology and Reproductive
Biology 2007, 135, S:145–148.
26. Bonnot O, Vollset SE, Godet PF, et al. In utero exposure to benzodiazepine. Is
there a risk for anal atresis with lorazepam? Encephale 2003, 29, S:553–559.
35 8.ÖZGEÇMİŞ
1989 yılında Trabzon’da doğdum . İlkokulu Trabzon Dumlupınar İlköğretim
Okulu’nda, orta okulu Trabzon Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nda, liseyi Trabzon
Yomra Fen Lisesi’nde okudum. 2006 yılında Ege Üniversitesi Diş Hekimliği
Fakültesi’ni kazandım.
36 
Download