cumhuriyet üniversitesi - Sivas Kemal İbni Hümam Vakfı

advertisement
KÜLTÜRÜMÜZ VE KiTAP
SİVAS KEMAL ÎBN-İ HÜMAM VAKFI YAYINLARI: 4
Osmanpaşa Caddesi Kavukçu İş Hanı Kat: 3 No: 308/Sivas
Tel : (0346) 221 41 50 Faks : (0346) 221 36 32
www.sivaskihv.org
Bu kitap, Kemal İbn-i Hümam Vakfı tarafından 4-6 Mayıs 2007 tarihleri arasında
Sivas’ta düzenlenen Kültürümüz ve Kitap Sempozyumu’nda sunulan tebliğlerden
oluşmaktadır.
ISBN:
1. Basım
Aralık 2007
Kapak Resmi:
H. Şerafettin Taşar
Dizgi:
Baskı:
KÜLTÜRÜMÜZ VE KiTAP
Sempozyum Tebligleri
4-6 Mayıs 2007
Hazırlayanlar
Şaban Tutçu – Osman Kavaklıoğlu
SİVAS KEMAL İBN-İ HÜMAM VAKFI
KÜLTÜRÜMÜZ VE KİTAP SEMPOZYUMU
4-6 Mayıs 2007
Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu, Sivas
KOORDİNATÖR
Doç. Dr. Alim Yıldız
BİLİM KURULU
Prof. Dr. Ali Yılmaz
Prof. Dr. Hüseyin Akkaya
Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu
Prof. Dr. Mehmet Paçacı
Prof. Dr. Talip Özdeş
Doç. Dr. Bilal Kemikli
Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya
Yrd. Doç. Dr. Yunus Ayata
YÜRÜTME KURULU
Bilal Hazırbulan
Siret Karasoy
Bilal Tırnakçı
Osman Alacahan
İbrahim Yasak
SEKRETERYA
Osman Kavaklıoğlu
Şaban Tutçu
İÇİNDEKİLER
SEMPOZYUM AÇILIŞ KONUŞMASI ..................................... 10
TEMEL KARAMOLLAOĞLU ................................................ 10
EN ÇOK OKUNAN KİTAP, KUR’ÂN ...................................... 14
ALİ AKPINAR .............................................................. 14
HADİS KİTAPLARI VE MUHTEVA TAHLİLLERİ.................... 34
CEMAL AĞIRMAN ......................................................... 34
EL-KİTAB VE FIKIH ........................................................... 52
MURTEZA BEDİR ......................................................... 52
İSLAM İNANCININ TEMEL KLÂSİKLERİ: “AKÂİD
RİSÂLELERİ” .................................................................. 60
RAMAZAN ALTINTAŞ ..................................................... 60
I. OTURUM MÜZAKERE ...................................................... 72
GALİP YAVUZ ............................................................. 72
HZ. PEYGAMBERİ’İ ANLAMA VE ANLATMADA KİTAP ......... 74
ÜNAL KILIÇ ............................................................... 74
İSLAM’A DAVET KİTAPLARI ............................................ 100
ALİ AKSU ............................................................... 100
KÜLTÜRÜMÜZDE YAŞAYAN KİTAPLAR: FÜSÛSÜ’L-HİKEM VE
MESNEVİ ÖRNEĞİ ......................................................... 114
KADİR ÖZKÖSE......................................................... 114
ÇAĞA VE İNSANA UYGUN DAVET KİTAPLARI NASIL OLMALI?
..................................................................................... 122
ABDULLAH YILDIZ ...................................................... 122
II. OTURUM MÜZAKERE................................................... 140
ENBİYA YILDIRIM ...................................................... 140
HALK İRFANININ İNANÇ BOYUTU: POPÜLER DİNİ KİTAPLAR
VE BİR TARTIŞMA ........................................................ 144
BİLAL KEMİKLİ ......................................................... 144
ÖZEL MECLİSLERDE OKUNAN KİTAPLAR -HALK KİTAPLARI..................................................................................... 154
İSMET ÇETİN ........................................................... 154
OSMANLI MEDRESELERİNDE OKUTULAN ESERLER .......... 164
MEFAİL HIZLI ........................................................... 164
TEKKELERDE OKUTULAN KİTAPLAR ................................ 174
HASAN BASRİ ÖCALAN ................................................ 174
III. OTURUM MÜZAKERE ................................................. 186
ALİM YILDIZ ............................................................ 186
1960 SONRASINDA GENÇLİĞİ ETKİLEYEN KİTAPLAR ..... 188
MUSTAFA ÖZEL......................................................... 188
60 SONRASININ ÇOK OKUNAN ROMANLARI: İSLAMİ
EDEBİYAT ve İSLAMİ ROMANLAR HAKKINDA BAZI
TESPİTLER.................................................................... 196
YUNUS AYATA .......................................................... 196
GELENEĞİN DÜNYASI GELECEĞİN UFUKLARI ARAYIŞI
ÇİZGİSİNDE 1960 SONRASI TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL
HAYATIMIZDA ETKİLİ OLMUŞ BEŞ İSİM ....................... 210
CAFER GARİPER ........................................................ 210
1960-80 ARASI TERCÜME KİTAPLAR VE TERCÜME-İ
HALİMİZE ETKİSİ ......................................................... 222
SERDAR ÖZDEMİR ..................................................... 222
IV. OTURUM MÜZAKERE .................................................. 232
TALİP ÖZDEŞ ........................................................... 232
KLASİK TÜRK EDEBİYATINDA NASİHAT KİTAPLARI ....... 236
MAHMUT KAPLAN....................................................... 236
ÇOCUK EDEBİYATININ SOSYOLOJİK BAĞLAMI ............... 252
MUSTAFA ALDI ......................................................... 252
ÇOCUKLARA YÖNELİK DİN EĞİTİMİ VE KÜLTÜRÜ YAYIN VE
ARAÇ-GEREÇLERİ ÜRETMEK: SORUNLAR ÜZERİNE BİR
PAYLAŞIM .................................................................... 264
ALPASLAN DURMUŞ .................................................... 264
ÇOCUKLUKTAN İLK GENÇLİĞE, MASALDAN BİLİM KURGU’YA
KİTAP ........................................................................... 272
YUSUF ÇAĞLAR ......................................................... 272
V. OTURUM MÜZAKERE ................................................... 276
M. DOĞAN KARACOŞKUN ............................................. 276
KİTAP-TOPLUM İLİŞKİSİNE DAİR ONTOLOJİK BİR
DEĞERLENDİRME.......................................................... 278
BERAT DEMİRCİ ........................................................ 278
TÜRKİYE’DE KİTAP YAYINCILIĞININ DURUMU ............... 282
MEHMET VARIŞ ......................................................... 282
NİÇİN OKUYORUZ, NASIL OKUMALIYIZ? ........................ 286
İBRAHİM ÜNAL ......................................................... 286
VI. OTURUM MÜZAKERE .................................................. 300
İSMAİL ÇALIŞKAN ...................................................... 300
KÜLTÜRÜMÜZDE CÖNKLERİN ÖNEMİ VE SİVAS KAYNAKLI
CÖNKLER ...................................................................... 302
DOĞAN KAYA ........................................................... 302
SİVAS KİTAPLIĞI PROJESİ ............................................. 314
M. SABRİ KOZ ......................................................... 314
SİVAS 1000 TEMEL ESER PROJESİ .................................. 318
KADİR PÜRLÜ ........................................................... 318
SİVAS’TA KİTAP YAYINCILIĞI ....................................... 326
İBRAHİM YASAK ........................................................ 326
VII. OTURUM MÜZAKERE ................................................ 334
MÜJGÂN ÜÇER .......................................................... 334
DEĞERLENDİRME ............................................................ 342
HASAN AKSOY .......................................................... 342
HÜSREV SUBAŞI ....................................................... 346
MEHMET AKKUŞ ........................................................ 350
KATILIMCILAR LİSTESİ .................................................. 353
SEMPOZYUM AÇILIŞ KONUŞMASI
Temel Karamollaoğlu 
Saygıdeğer protokol, değerli bilim adamları, çok önem verdiğimiz
böylesi bir etkinliğe katılan muhterem Sivaslılar; Kemal İbn-i Hümam
Vakfı’nın düzenlemiş olduğu “Kültürümüz ve Kitap” konulu sempozyuma hoş geldiniz.
Toplantımızın ve yapacağımız çalışmaların hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Sözlerime başlarken Kemal İbn-i Hümam Vakfı nasıl kuruldu?
Neler yapıyor? konusunda sizleri kısaca bilgilendirmek istiyorum.
Vakfımız 1990 yılında kuruldu. Sivas Belediye Başkanlığım döneminde bir vesile ile yurt dışında bulunduğum esnada o yörenin önde
gelen alimlerinden birine Sivas Belediye Başkanı olarak takdim edilmiştim. O zat bana “Ooo demek siz Sivaslı Kemaleddin İbn-i
Hümam’ın memleketindensiniz” diyerek hürmet göstermişti. Ben o
zamana kadar Kemaleddin İbn-i Hümam’ın ismini bile duymamıştım ve
kim olduğunu bilmiyordum. Öğrendim ki Kemaleddin İbn-i Hümam
özellikle Fıkıh alanında önemli bir ilim adamımız imiş. Bu vesile ile benim durumuma hemşehrilerimin düşmemesi ve hemşehrimiz olan bu
zatı tanıtmak ve ismini hayırla yad etmek için zaten kuruluş aşamasında bulunan vakfımıza bu muhterem zatın adını vermeyi uygun gördük.
Kuruluşundan bugüne kadar vakfımız, eğitim, kültür ve yardımlaşma alanlarında pek çok faaliyetler yapa gelmiştir. Bu kapsamda,
250 öğrenci kapasiteli “Şems-i Sivasi Yüksek Öğrenim Yurdu”, 150
öğrenci kapasiteli “Yenişehir Etüt-Eğitim Merkezi”, bünyesinde pek çok
kültürel ve sportif faaliyetin sürdürüldüğü “Recep Ayan” ve “Selimiye”
kültür siteleri inşa edilmiştir. Ayrıca vakfımız “Yavuz Selim Kız Öğrenci
Yurdu”nun, “İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Huzurevi”nin, “Özürlüler
Kültür Sitesi”nin ve “Salih Aşık Erkek Öğrenci Yurdu”nun kuruluşuna

Kemal İbn-i Hümam Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı
Sempozyum Açılış Konuşması *
11
destek olmuş ve sonraki faaliyetlerine de destek vermeye devam etmiştir.
Bu faaliyetlerin beraberinde her yıl yüzlerce öğrenciye burs verilmektedir. Bu yıl 300’ün üzerinde yüksek öğrenim ve lise öğrencisine
burs verilmiştir.
Ayrıca ihtiyaç sahibi ailelere ayni ve nakdi yardımlarımızı da sürdürmekteyiz. Zaman zaman düzenlediğimiz düğün ve sünnet şölenleri
ile de ihtiyaç sahibi ailelere destek olmaya çalışıyoruz.
Vakfımız, kültürel faaliyetlerini de kurulduğu günden bugüne
sürdürmüştür. Bu çerçevede, geçmiş yıllarda “Kemaleddin İbn-i
Hümam’ın Hayatı, İlmi Kişiliği ve Eserleri,” “21.yy’a girerken Dünya ve
Türkiye Gündeminde İslam”, “Eğitim ve Verimlilik”, “Şemseddin
Sivasi’nin Hayatı, ve İlmi Kişiliği” konulu sempozyumlar düzenlenmiştir.
Bu sempozyumlarda sunulan tebliğler kitap haline getirilmiş ve
bastırılmıştır. Bugün de “Kültürümüz ve Kitap” konulu sempozyum
vesilesi ile bir araya gelmiş bulunuyoruz.
Dünya hızla değişiyor. Bu değişim birçok konuda baş döndürücü
bir hızla devam etmektedir. Bu değişimde müspet hususların beraberinde menfi hususlar da söz konusudur. Hatta menfi hususların daha
fazla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu sebepledir ki geçmişle olan bağlarını koruyan, okuyan, düşünen ve bu değişimin menfi
hususlarından etkilenmeyen sağlıklı nesiller yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Bunu geçekleştirmeyi amaç olarak benimsemiş bulunuyoruz.
Okumayan; dünya nereye gidiyor? Dünya üzerinde kendi duruşu
nasıl olmalı? Bu ve benzeri hususları düşünmeyen nesillerin, yaşadıkları topluma hiçbir katkıları olamaz. O halde bizler çocuklarımıza, daha
küçük yaşlarda iken, okuma – araştırma bilincini aşılamalıyız.
Maalesef bu günün gençleri başka şeylerle uğraşmayı kitap okumaya tercih etmektedirler.
Bu nedenle gençlerimizde ciddi bir bilgi
eksikliği doğmaktadır. Muhakkak ki, İnsanlarının okumaya önem veri-
12
* Temel Karamollaoğlu
yor ve okuma alışkanlığına sahip olmaları, o ülkenin geleceğinin şekillenmesinde, bir medeniyetin teşekkülünde fevkalade önemli bir husustur. Ancak, insanımıza ‘oku’ demekle de iş bitmiyor.
Hangi kitaplar okunmalı?, Hangi yaşta hangi kitaplar okunmalı?,
Hangi kitap diğer bir kitaptan sonra okunmalı?, Gençlerde kitap okumaya duyulan isteksizliğin sebepleri neler?, Gençler kitap okumaya
nasıl yönlendirilebilir?, Gelişen teknoloji kullanılarak kitap okuma
özendirilebilir mi; nasıl? Geçmişimizde kitap kültürü nasıldı?, Ecdat
neleri, nasıl, nerede okurdu?, Gençlere kitap okuma alışkanlığını nasıl
kazandırırız?, Bu konuda biz ne yapabiliriz?
Oku ama ne oku?, Her şeyin okunması doğru mu?, Bizim bu konuda bir telkinimiz olmalı mı?
Kanaatimiz o ki okumalıyız ama ne okuyacağımızı da bilmemiz
gerekli. Bu sempozyumun düzenlenmesinin temel sebebi de yaşadığımız bu sorulara cevap aramaktır.
Her ne kadar gelişen teknoloji ile bilgiye ulaşmak kolay olsa da
kitabın, salt bilgi vermenin ötesinde, insan zihnine yaptığı katkılar ve
muhayyilesinde oluşturduğu müspet izler bakımından tartışmasız bir
yeri olduğu, kitabın bireye sağladıklarının teknolojinin hazırcı imkanları
ile sağlanamayacağı da aşikardır.
Kütüphane ve kişi başına düşen kitap sayısına bakıldığında Türkiye’deki kitap okuma oranları ile Batılı Ülkelerin oranları kıyaslanamayacak kadar aleyhimizdedir. Maalesef, okumayan bir toplumuz ve bu
nedenle de toplumumuzda her geçen gün şuur kaybı olmaktadır. Batı
toplumlarındaki kadar olmasa da gençlerimiz her geçen gün gayri ahlaki bir yaşantının içine doğru sürüklenmekte, kendi milli ve manevi
değerlerinden uzaklaşmaktadırlar.
Okumayan insanların yer aldığı toplumların istikballerinin parlak
olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bununla beraber Avrupa ve
Amerika gibi okuyan toplumlarda da ahlaki çöküntü hızla devam etmekte olup özellikle aile kurumu yok olmaya doğru gitmektedir. Bu
Sempozyum Açılış Konuşması *
13
ülkelere baktığımızda görülen, kişi başına düşen kitap ve kütüphane
sayısı yüksek olmasına rağmen, manen çöken bir toplum haline gelmiş
olmalarıdır. Bu da sorunun çok daha farklı ve önemli bir boyutu olarak
önümüze çıkmaktadır.
Toplum olarak okumalıyız ama aynı zamanda ne okuyacağımız
konusunda seçici de olmalıyız. Globalleşme sürecinde, boy hedefi olarak seçilen İslam toplumu, eskiden olduğu gibi “yok edilmek” yerine
bu sefer “dejenere edilmek” istenmektedir. Bu yüzdendir ki bizlerin
çok daha dikkatli ve seçici olmamız gerektiği kanaatindeyim.
Bu sempozyumla bu sorunun çözümüne katkıda bulunmak, gelecek nesillerimizin daha bilinçli bir şekilde yetişmelerine katkı sağlayabilmek temennisindeyiz. Arkadaşlarımız, bütün bu hususları dikkate
alarak, Doç. Dr. Alim YILDIZ Bey’in başkanlığında, bu sempozyumu
düzenlemiş bulunuyorlar.
Sempozyumun başarılı olmasını dilerken, başta uzak mesafelerden gelerek bizleri şereflendiren ilim adamlarımız olmak üzere, tüm
katılımcılara ve dinleyicilere teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
EN ÇOK OKUNAN KİTAP, KUR’ÂN
Ali Akpınar
Yüce Yaratıcı, ilk insanı bizzat kendisi eğitip peygamber kılmış ve
ona ilk kitabını indirmiştir. Son peygambere gelen kitabın ilk emri de
“Oku” olmuştur. Son kitabın en meşhur adı ise okunan kitap anlamına
Kur’ân’dır. Kur’ân, özel olarak kendini okumayı, genel olarak bilgilenme adına okumayı emreden ifadelerle doludur. İslam’ın en temel
ibadeti namazın rükünlerinden biri de okuma/kıraattir.
İndiği gibi değişmeden günümüze kadar gelen Kur’ân’ın tespiti,
öncelikle okuma ile olmuştur. Zira Kur’ân’ın indiği Mekke toplumu,
okuma yazma oranının çok düşük olduğu ümmî bir toplumdur.
Kur’ân’ın tespitinde önemli olan ikinci yol ise onun yazılmasıdır. Ancak
onun yazı ile tespiti, daha çok sonraki kuşaklar içindir. Çünkü ümmî bir
toplumda, sınırlı sayıda yazı bilenler ve kısıtlı yazı malzemeleri ile gerçekleşen yazım da sınırlı olmuştur. Nitekim Kur’ân’ın kitaplaştırıldığı/Mushaf haline getirildiği Hz. Ebubekir döneminde sahabî sayısı yüz
binden fazladır ve sınırlı sayıdaki kişisel Mushaflar dışında elde tek bir
Mushaf vardır. Hz. Osman döneminde, belli merkezlere gönderilmek
için çoğaltılan Mushafların sayısı ise beş veya yedi adettir. Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam, Yemen, Bahreyn 1 gibi büyük yerleşim merkezleri için tek bir Mushaf, herkesin okumak için başvuracağı bir kaynak
olmaktan çok, ihtilaf söz konusu olduğunda/ihtiyaç duyulduğunda başvurulacak bir kaynak mesabesindeydi. Bütün bunlar bize Kur’ân’ın ilk
dönemden itibaren öncelikle okunan bir kitap olduğunu gösterir. Evet,
Kur’ân, önce Hz. Peygambere okunuyordu, o da vahiy kâtipleri başta
olmak üzere ashabına okuyordu. İlk Müslümanlar, onu kendi evlerinde, kendi aralarında, namazlarında, dini tebliğ ederken sürekli okuyorlardı. Bu nedenle Kur’ân, en çok okunan kitap olarak tarihe geçmiştir.
A. Kur’ân’ın Tanımı ve İsimleri
Allah kelamı ve çok yönlü evrensel bir mecmua olan Kur’ân’ı birkaç kelime ile ifade etmek mümkün olmamıştır. Bu yüzden onu tanımlamak için yüzden fazla kelime, isim ve sıfat kullanılmıştır. 2 Bunların
her biri, onun bir ya da birkaç yönünü anlatır. Kur’ân’ın bu isimlerinden öne çıkan ikisi el-Kitab ve el-Kur’ân’dır.
Bunlardan el-Kitâb, yazılı belge demek olup Kur'ân'ın yazılan,
yazıyla korunan ve içerisinde harf-kelime-ayet ve sureleri toplayan bir

Prof. Dr. C. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. [email protected]
Abdülhamit Birışık, “Kur’ân”, DİA, XXVI, 386.
2
Kur’ân’ın yüzden fazla ismi ve bu isimlerin anlamı için bkz. Akpınar Ali, Kur’ân Niçin ve
Nasıl Okunmalı, s, 15-30.
1
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
15
mecmua olduğunu vurgulayan bir isimdir. Kur’ân’ı bu isimle tanıtan
ayetlerden biri şöyledir: "Apaçık olan Kitaba and olsun ki."3
el-Kur'ân ismi ise, okunan ve tüm hikmetleri kendinde toplayan
anlamınadır. Bir ayette şöyle buyrulmuştur: "Rahman, Kur’ân'ı öğretti."4 Bu isim, Yüce kitabın okunan ve ezbere okunarak korunan, içerisinde pek çok hikmetli manaları barındıran bir kitap olduğunu vurgulamaktadır. Kelimenin kökünün ne olduğu konusunda farklı görüşler
ileri sürülmüştür. Kimi Kur'ân ismi, onun özel ismi olup herhangi bir
kökten türememiştir derken; kimi, okuma anlamına KaRaE kökünden;
kimi, toplama anlamına Kar' kökünden; kimi ziyafet anlamına Kırâ
kökünden; eşsiz fasîh anlamına Kırn kökünden; kimi, birbirini destekleyen ve birbirine benzeyen delil anlamına Karîne kelimesinden; kimi
de, birbirine yakın KaRaNe kökünden türetildiğini söylemiştir.5 Gerçekten de Kur'ân bu anlamların hepsini bağrında barındırmaktadır. O,
hem eşi benzeri olmayan özel bir kitaptır. Hem okunan bir kitap, hem
içerisinde sayısız mana ve hikmeti toplayan bir kitap, hem Allah'ın
mümin kullarına sunduğu ilahî bir ziyafet sofrası, hem delil ve belgelerle dolu bir kitap, hem eşsiz güzellikte fasîh bir lafız, hem de birbirine
yakın dizili kelimelerde oluşan ve kulları Yaratana yaklaştıran bir kitaptır.
Ancak ilk inen ayetin ikra’ emri ile başlaması, üçüncü sırada inen
Müzzemmil suresi 4. ayetinde henüz sureleri toplanmamış olan ayetlerin Kur’ân diye isimlendirilmiş olması bu ismin okuma anlamına geldiğini destekler.6
Kur’ân’a aynı kökten, sürekli okunan/okunmuş anlamına elMakrû'; yine ona anlaşılarak okunan anlamına Telâ kökünden elMetlüv denmiştir. Ağır ağır, üzerinde durula durula okunan anlamına
Ratele kökünden el-Mürattel adı da verilmiştir.
B. Kur'ân'da Geçen Okuma Lafızları
Kur'ân-ı Kerîm'de, "okuma" anlamında beş ayrı kelime kullanılmıştır. Bu kelimeler birbirlerinin yerine kullanılsa da, aralarında çok
ince farklar vardır. Bu farkları, kelimelerin lügat manalarını ve kullanıldıkları âyetleri izleyerek tespit etmeye çalışalım.
a-KaRaE Kökü:
Kıraat kelimesinin türetildiği, "KaRaE" kökü, doğurmak, toplamak, bir şeyi bir şeye katmak ve okumak manalarına gelir. İçerisinde
kıssa, emir, nehiy, müjde, tehdit ve benzeri pek çok konuyu; âyet ve
sureleri toplayıp bir araya getirdiği için Kur'ân'a bu kökten türetilen
3
4
5
6
44 Dühan 2.
55 Rahman 1-2.
Bkz. Fîruzabâdî, Besâir, I, 84; Zerkeşî, el-Burhân, I,277-279.
Abdürraûf el-Mısrî, Mu’cemü’l-Kur’ân, s, 91.
16
* Ali Akpınar
"Kur'ân" ismi verilmiştir.7 Kıraatin "okuma" manasına kullanılması,
Kur'ân'ın inişi ile birlikte olmuştur. 8
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kökten türetilmiş kelimeler seksen altı yerde geçer.9 Bunlardan söz konusu kökün mastarı olan "Kur'ân", altmış
altı yerde Allah'ın kitabının özel ismi olarak, iki yerde 10 okuma, bir
yerde11 namaz manasında; kalan yerlerde de "fiil" kalıbında ve okuma
manasında kullanılmıştır.12 Onlardan bazısı şöyledir:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku (ıkra')".13
"Kur'ân'ı okuduğun (kara'te) zaman, o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın".14
"Şüphesiz O'nu, toplamak ve O'nu okutmak (Kur’âneh) Bize aittir. O halde Biz O'nu okuduğumuz (kara'nahü) zaman, sen O'nun
okunuşunu (Kur’âneh) takip et".15
"Sana okutacağız (senukriüke); artık Allah'ın dilediği dışında
sen hiç unutmayacaksın".16
"Biz O'nu Kur'ân olarak, insanlara dura dura
(litakraehu) diye ayırdık ve O'nu peyderpey indirdik". 17
okuyasın
"..Kur'ân'ı tane tane oku (tertil)"18 âyetinden sonra, aynı surede
iki kere, "O halde Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun (fakraû)."19
Kıyamet günü amel defterlerinin okunması için de yine KaRaE
kökü kullanılmıştır.20
b-TeLâ Kökü:
Tilâvet kelimesinin türetildiği "Telâ" kökü sözlükte, tabi olmak,
izlemek, peşinden gitmek, terk etmek, birinin yerini almak, okumak...
gibi manalara gelir.21 Tabi olmak / izlemek, ya bedenen olur, ya emrine uymakla manen olur, ya da manayı düşünerek okumakla olur.
Kur'ân'da "Güneşi takip ettiğinde (telâhâ) aya yemin olsun"22
7
Bkz. İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, I, 128-130; Rağıb el-Isfehani, el-Müfredat, 606-607.
Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 153.
9
Bkz.M.Fuat Abdülbâkî, Mu'cemü'l-Müfehres, KaRaE maddesi.
10
75 Kıyame 17-18.
11
17 İsra 78.
12
Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 155-156.
13
96 Alak 1.
14
16 Nahl 98.
15
75 Kıyame 17-18.
16
87 A'la 6-7.
17
17 İsra 106.
18
73 Müzemmil 4.
19
73 Müzemmil 20.
20
Bkz.17 İsra 14, 71; 69 Hakka 19.
21
İ.Manzûr, Lisanü'l-Arab, XIV, 102-104.
22
91 Şems 2, 11 Hud 17 de de aynı manada kullanılmıştır.
8
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
17
âyetinde aynı manada kullanılmıştır. Ayın güneşi izlemesi, ondan ışık
alıp güneşin yerini alması şeklinde gerçekleşmektedir.23
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kökten türetilmiş kelimeler, bir yerde "Tilâvet" olmak üzere 63 yerde geçer.24 Bu ayetlerde, bu kök izleme /
uyma, , inme, amel etme, aktarma ve daha çok da okuma anlamlarında kullanılmıştır. Bu kullanımlarda, söz konusu kök "alâ" harf-i ceriyle
birlikte kullanıldığında sadece "okuma" anlamına gelmekte; bu harfle
birlikte kullanılmadığında ise okuma anlamına geldiği de, diğer anlamlara geldiği de olmuştur.25 "Okuma" anlamına gelen kullanımlardan
bazıları:
"İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak
okuyor ve anlatıyoruz (netlû)".26 Âyette okuyup anlatan Allah Teâlâ'dır. Allah'ın tüm ayrıntıları ile bilerek ve anlayarak okuyup anlattığı
ortadadır. Çünkü O'dur her şeyi en iyi bilen.
"Allah'ın âyetlerini okuyan (yetlû) bir peygamber.."27 Burada
okuyup anlatan Hz. Peygamber'dir. O'nun da okuyup anlattıklarını iyi
bir şekilde anladığında hiç şüphe yoktur.
Aynı kökün kullanıldığı birçok âyette de, tilâvet sonucu okuyan
ve dinleyenlerin imanlarının artacağı anlatılmaktadır. 28 Yine bir gurup
âyette, okuyan ve dinleyenlerin azgınlıklarının artarak sapacakları belirtilmektedir.29
Pek çok ayette (yirmi dört yerde) de bu kök, "okunduğunda"
(izâ tüliye) şeklinde edilgen kalıpta kullanılmıştır. Bunun bir tek amacı
vardır: O da söz söylemekteki maksadın doğrudan faille ilgili olmayışıdır. İşte bu yüzden Kur'ân, etken kalıp yerine edilgen kalıbı kullanır.
Nitekim bu edilgen kalıpların kullanıldığı yerlerin hepsinde âyetin
amacının, âyeti yahut Allah'ın kitabını okuyan faille doğrudan ilgili olmadığı görülür. Amaç söz konusu edilen tilavetin mümin veya kâfirler
üzerinde oluşan etki, onların verdikleri tepkilerin kısaca bilinmesi ve
okuma sonunda elde edilen hukukî yasaların öğrenilmesidir.30 Şimdi şu
örneklere bakalım:
"Onlara Rahmanın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı."31
23
24
25
26
27
28
29
30
31
Rağıb el-İsfehani, el-Müfredat, 99-100.
Bkz.M.Fuat Abdülbâkî, Mu'cemü'l-Müfehres, TeLâ maddesi.
Bkz.Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 141.
2 Bakara 252, 3 Alu Imran 58,108; 28 Kasas 3; 45 Câsiye 6.
2 Bakara 129,151; 3 Alu Imran 164; 5 Maide 27; 6 Enâm 151; 7 A'raf 175; 10 Yunus
61,71; 18 Kehf 27,83; 26 Şuara 69; 27 Neml 92; 28 Kasas 59; 29Ankebut 45; 62
Cuma 2; 65 Talak 11; 98 Beyyine 2.
Bkz. 8 Enfal 2; 17 İsra 107; 19 Meryem 58; 34 Sebe 43; 45 Câsiye 8, 25, 31; 46
Ahkaf 7; 68 Kalem 15; 83 Mutafifin 13
Bkz. 8 Enfal 31; 10 Yunus 15; 19 Meryem 73; 22 Hacc 72; 23 Müminun 66,105; 3
Lokman 7
Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 136.
19 Meryem 58.
18
* Ali Akpınar
"Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: Evet işittik, istesek biz de bunun benzerini söyleyebiliriz, bu öncekilerin masallarından
başka bir şey değildir."32
"..Okunanların dışında kalan hayvanlar size helal kılındı."33
Okuduğu ve dinlediği ile kişilerin hidâyeti bulup imanlarının güçlenmesi de, dalalete düşüp sapmaları da okuyup dinledikleri şeyi anlamaları sonucu olan bir olaydır. Çünkü insan okuyup dinlediğini anlarsa olumlu yahut olumsuz tepki gösterir. Zaten bu âyetlerde de, okunması söz konusu olan şeyler, geçmiş kavim ve Peygamber kıssalarının
anlatılması ve birtakım hükümlerin açıklanmasıdır. Örneğin şu
âyetlerde Allah'ın kitabının okunmasının hemen ardından namaz, zekat
gibi temel İslamî yükümlülüklerin yapılması anlatılmaktadır. Bu da bizi,
gerçek tilâvetin, anlayarak okuma ve gereklerini yerine getirmek demek olduğu sonucuna götürmektedir:
"Allah'ın kitabını okuyanlar, namaz kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak harcayanlar, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler".34
"Hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde istikamet sahibi bir topluluk
vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emredip kötülükten
sakındırırlar. Hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardır". 35
Son olarak şu bir âyette de kitabı hakkıyla okumaktan bahsedilirken kıraat kelimesi değil, Tilâvet kökü özellikle seçilmiştir:
"Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu hakkını gözeterek
(hakka tilâvetih) okurlar (yetlunehu). Çünkü onlar ona iman ederler".36
Dilciler ve tefsirciler bu âyette geçen tilâvet kelimesinin açıklaması konusunda farklı görüşler ileri sürdüler. Onlardan kimi, uyma /
izleme anlamını verirler. Bu anlayışa göre âyetin manası şöyle olmaktadır: "O kitaba gerçek anlamda uyarlar ve gereği gibi onunla amel
ederler."37
Kimi, kelimeye okuma (kıraat) anlamı vererek âyeti "O kitabı
gerçek bir okuyuşla okurlar" şeklinde anlamışlardır.38
Ebû Ubeyde, âyeti şöyle anlar:"Onlar kitabın helalini helal, haramını haram kabul ederler."39
32
8 Enfal 31.
22 Hacc 30.
34
35 Fatır 29.
35
3 Alu Imran 113-114.
36
2 Bakara 121
37
el-İsfehânî, el-Müfredat, 100; Ebû Hayyân, Tuhfetü'l-Erîb bimâ fi'l-Kurân mine'l-Arîb,
57.
38
Bkz.el-Âlûsî,Tefsîr, I,372; Ebû Hayyân, Tuhfe, 57.
39
Ebû Ubeyde, Mecâzü'l-Kur'ân, I, 53.
33
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
19
Zemahşerî ise, kelimeye oldukça uzak mecâzî bir anlam yükleyerek âyeti şöyle anlar: "O kitabı hakkıyla okurlar. Yani, Hz. Peygamberin özelliklerine dair o kitapta bulunan bilgileri değiştirip bozmadan
okurlar."40
Hz.Ömer bu âyet hakkında şöyle der: "Onlar rahmet âyetine
geldiklerinde onu Allah'tan isteyenler, azab bildiren âyete geldiklerinde
ise ondan Allah'a sığınanlardır."
Hasenü'l-Basrî'nin âyeti anlayışı ise şöyledir: "Onlar o kitabın
muhkemiyle amel eder, müteşabihine olduğu gibi inanır, kendilerine
kapalı gelen yerleri de âlimlere havale ederler. Zira başarıya ulaştırılan
kimseler için ittiba/gereğini yerine getirme, manaların anlaşılmasıyla
gerçekleşir."41
Âyet hakkında Gazâli'nin açıklaması ise şöyledir: "Gerçek bir
okuyuşla Kur'ân'ın tilaveti, dil, akıl ve kalbin ortaklaşa gerçekleştirdikleri eylemdir. Bu birliktelikte dile düşen, harfleri tertîl üzere hakkını
vererek okumak; akla düşen manaları anlamak; kalbe düşen ise, emir
ve yasaklardan etkilenip ders almaktır. Böylece dil ağır ağır okur, akıl
hükümlere teslim olur, kalp de öğüt alır."42
c-RaTeLe Kökü
Sözlükte RaTeLe kökü, düzenli olmak, dişlerin düzgün sıralanması anlamına gelir. Maddi güzellikleri ifade etmek için kullanılan bu
kök, sonraları manevi söz güzelliği için kullanılır olmuştur. Kelimenin
bu soyut kavramı kazanması Kur'ân ile birlikte olmuştur.43 Şu iki ayette bu kelime dört şekilde, bu anlamda kullanılmıştır:
"Biz onu gönlüne iyice yerleştirelim diye, tertil ile tertil eyledik
(ve rattelnâhü tertîlâ)."44
"Kur'ân'ı tertîl ile tertîl et/üzerinde durarak ağır ağır ve düşüne
düşüne oku (ve rattili'l-kur'âne tertîlâ)."45
d-DeRaSe Kökü
DeRaSe sözlükte, silmek, mahvetmek, hayız görmek, ezmek,
eskitmek, boyun eğdirmek ve okumak manalarına gelir. Bu kök,
"okuma" anlamını İslam’la kazanmıştır.46 Kur'ân, "okuma" anlamına
kelimeyi altı yerde kullanmıştır. Tüm bu kullanımlar, geçmiş kitapları
okumaya has kılınmıştır.47
Ancak kelime "kur'ân" kelimesi ile birlikte, Kur'ân okuma anlamına gelmektedir.
40
Zemahşerî, Tefsîr, I, 126.
el-Kurtubî, Tefsîr II, 95-96.
42
el-Kastalânî, Letâifü'L-İşârât, I, 327-328.
43
Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 150.
44
25 Furkan 32.
45
73 Müzzemmil 4.
46
Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 143.
47
Bkz. 3 A.Imran 79; 6 Enam 105, 156; 7 Araf 169; 34 Sebe 44; 68 Kalem 37.
41
20
* Ali Akpınar
Bu kök iki yerde de bir peygamberin özel ismi (İdrîs) olarak kullanılmıştır. İdris peygamber çok okuyan bir kimse olduğu için kendisine bu isim verilmiştir.48
e-MeNeYe Kökü
Sözlükte bu kök, takdir etmek, kader, bela ile denemek, meni,
temenni, yalan düzme ve okuyup yazma manalarına gelir. Kur'ân'da
"okuma" anlamına iki yerde üç kere kullanılmıştır.49
Kur'ân'da geçen bu okuma kavramları arasında şu ince farklılıkların ortaya çıktığı görülmektedir:
1- Kıraat anlayarak ve anlamadan olan her çeşit okumayı içine
alırken; Tilâvet araştırmaya yönelik, özellikle anlayarak ve hatta gereklerini yerine getirerek okumayı ifade etmektedir. Buna göre Tilâvet,
kıraatten daha özel bir mana taşımaktadır. Her Tilâvet kıraattir, ama
her kıraat Tilâvet değildir.50
2-Tilavet, iki ve daha fazla kelimeden oluşan cümleyi, ibareyi,
parçayı okumaktır. Kıraat ise, birden fazla kelimeleri okumak için kullanıldığı gibi bir tek kelimeyi okumak için de denir. Sözgelimi "kişi ismini kıraat etti" denir, ama "ismini tilavet etti" denmez. Tek başına
ismi söylemek ise pek bir şey / anlam ifade etmez. 51
3-Tilavet genellikle iclal, ihtiram ve tazim ifaden eden okumalarda kullanılır. Bu yüzden bir bütün olarak Kur'ân okumayı ifade etmek
için kıraatten çok, tilavet kavramı kullanılmıştır.52
4-İlahi kitapların okunmasını ifade etmek için kıraatten çok tilavet kullanılmıştır. Bu da bu iki kavramın tamı tamına eş anlamlı olmadıklarını göstermektedir.53 Buna göre, kıraate göre tilavet kavramı
daha dolu, daha bir anlam yüklüdür.
5-Tilavet kökü, Kur'ân'ın inişi ile birlikte "okuma" anlamına kullanılmaya başlamıştır. İslam öncesi bu kökün bu anlamda kullanıldığına rastlanmamıştır. Bu tespit de, Kur'ân'ın tilavet kavramına özel bir
mana yüklediğini, onu İslâmî bir kavram haline getirdiğini ortaya koymaktadır.
6-Kur'ân'da RaTeLe kökü, ara vererek üzerinde durarak ve açıklayarak okuma anlamına gelen kapsamlı bir kavramdır. Bu yüzden
alelacele Kur'ân okuyan bir kimse için "okudu" denir ama "tertil etti"
denmez. Burada kıraat ile tertil, belirgin bir şekilde birbirinden ayrılmaktadırlar. Nitekim şu hadisde bu kelimeler özenle seçilip ayrı ayrı
kullanılarak aralarındaki fark açık bir şekilde ortaya çıkmıştır:
48
49
50
51
52
53
Bkz. 19 Meryem 56; 21 Enbiya 85.
2 Bakara 77; 22 Hacc 52. Ayetlerin farklı manalandırılmalarını görmek için bkz. Ahmed
Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'l-Kerim, 168-173.
el-İsfehânî, el-Müfredat, 100.
Askerî, Furûk, 48; ez-Zebidî, Tâcü'l-Arûs, I,52.
Askerî, Furûk, 48; Tehânevî, Keşşâf Istılahâti'l-Fünûn, I, 171.
eş-Şâyi', el-Furûk, 279-280.
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
21
"Kur'ân sahibi için kıyamette şöyle denir: Oku (ikra') ve yüksel!
Dünyada tertil ettiğin gibi tertil et. Şüphesiz senin makamın (dünyada) en son okuduğun (tekraü) âyetin yanındadır."54
7-Kur'ân'da bu kavramlardan en çok KaRaE (seksen altı yerde)ve TeLâ kökü (altmış üç yerde) kullanılmıştır. Bu iki kökü sırasıyla
DeRaSe (sekiz), RaTeLe (iki ayette dört şekilde) ve MeNeYe (okuma
anlamına iki yerde) kökleri izlemektedir. Kur'ân kullanımlarında bu
kavramlar, sözlükteki maddi anlamlarından çıkarak soyut kavramlara
dönüşmüştür.
8-Bu kavramlardan şu üçü ile Kur'ân okumamız istenmiştir: Kıraat, tilâvet ve tertîl. Cenab-ı Hak, kitabını okumamızı isterken her üç
kökten türemiş olan kelimeleri kullanmıştır. Hem kıraat etmemizi, hem
de tilâvet etmemizi, hem de tertîl etmemizi bizden istemiştir. Biraz
daha açarsak; seviyesi ne olursa olsun her insan Kur'ân'ı okumalı,
O'nu kıraat etmelidir. O'ndan kolay gelen yerleri, kendisine nasıl kolay
gelirse okumalıdır. Kıraat, kitaba bir başlangıçtır. Bu yüzden ilk emirde, "kıraat et (ikra’)” şeklinde gelmiştir. Tilâvet ve tertîl ise hedef ve
sonuçtur. Kıraat düzeyinde başlayacak olan okuma işi, tertîl ile olgunlaşacak ve hakkıyla tilâvetle zirveye ulaşacaktır.
Buna göre anlamadan yahut anlayamadan Kur'ân okumakla karşı karşıya kalan kimseler de Kur'ân okumalı, O'nu kıraat etmelidirler.
Onların bu düzeydeki okumaları da ilahî bir emirdir. Anlamıyorsan
okuma, denilerek kıraat engellenmemelidir. Hatta bu bağlamda anlamadan Kur'ân okumak / kıraat ilahi bir emrin yerine getirilmesi olup
ibadettir, denilebilir. Zaten her anlayarak okumanın öncesinde anlamadan okumak vardır. Bu yüzden olacak ki, namazın rukünlerinden
olan "Kur'ân'dan bir şeyler okuma" için "kıraat" denilmiştir de tilâvet denilmemiştir. "O halde Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun
(fakraû)."55 Yani namazında anlamadan Kur'ân okuyan bir kimse,
namazın kıraat şartını yerine getirmiş demektir.
Nitekim namazdan bahseden bir ayette56 de ‘kur’âne’l-fecr’
ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade beş vakit namaz olarak anlaşıldığı gibi,
sabah namazı olarak da anlaşılmıştır. Çünkü namaz, ancak Kur’ân
kıraati ile sahih olur. Bu yüzden de namaz, kıraat diye isimlendirilmiştir.57
Kıraatin, okuyup anlamaya bir başlangıç, bir geçiş olduğu unutulmamalıdır. Kıraatte / anlamadan okumada takılıp kalınmamalıdır.
Kıraati, tertîl ile olgunlaştırarak tilâvetle birleştirip bütünleştirmenin
gayreti içerisinde olunmalıdır. Tıpkı güneşin nurunu izleyip, onun nuruyla aydınlandıktan sonra bu nuru evrene yansıtan ayın hali gibi,
Kur'ânî nurlar izlenmeli, o nurlarla aydınlanmalı ve o nur hayata ta54
55
56
57
Tirmizi, Sevabü'l-Kur'ân 18; Ebû Davûd, Vitr 20.
73 Müzemmil 20.
17 İsrâ 78.
İbnü’l-Cevzî, Tefsîr, V, 72-73.
22
* Ali Akpınar
şınmalıdır. Ama kıraat tertîl ve tilâvetin ayrı ayrı, Kur'ânî birer emir
oldukları da göz önünde bulundurulmalıdır.
C-Kur'ân'a Göre Kur'ân Nedir?
Allah Kelamı Kur’ân’ın doğru bir tanımını otaya koyabilmek için,
onun bize kendisini nasıl tanıttığını tespit etmek son derece önemlidir.
Bu yüzden, konuyla ilgili Kur’ân’da geçen ayetlere bakmamız gerekir.
Yüce Rabbimiz Kur’ân ile ilgili ayetlerinde şöyle buyuruyor:
"Kur'ân'ı Rahman öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti."58
"Hakikaten Kitabı, sana Biz hak ile indirdik."59
"Kur’ân'ı ancak hak olarak indirdik ve o da indiği gibi hak olarak
kaldı. Seni de yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik." 60
"Hiç şüphesiz Zikri Biz indirdik ve doğrusu onu Biz koruyacağız
Biz!"61
"Onu Ruhu'l-Kudüs hak ile Rabbinden indirdi."62
"Onu Ruhu'l-Emin indirdi."63
"O, kerim bir elçi sözüdür."64
"İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur’ân'ın bir
benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki, yine de
benzerini ortaya koyamazlar."65
"O Ramazan ayı ki Kur'ân onda indirilmiştir."66
"Apaçık olan Kitaba and olsun ki, Biz onu, kutlu bir gecede indirdik."67
"Doğrusu, Biz, Kur’ân'ı kadir gecesinde indirmişizdir."68
"Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana
Arapça okunan bir Kitap vahyettik."69
"Kur’ân'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm indirdik
ve onu gerektikçe indirdik."70
"Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı
sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitap58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
55 Rahman 1-4.
4 Nisa 105.
17 İsrâ i05.
15 Hıcr 9.
16 Nahl 102.
26 Şuara 193.
69 Hakka 40; 81 Tekvir 19.
17 İsrâ 88.
2 Bakara 185.
44 Dühan 3.
97 Kadir 1.
42 Şurâ 7.
17 İsrâ 05-107.
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
23
tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitap, Allah'ın doğruluk rehberidir,
onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona
yol gösteren bulunmaz."71
"Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur’ân'ı indirdik.
Belki düşünürler."72
"Sana indirdiğimiz bu Kitap mübarektir; ayetlerini düşünsünler,
aklı olanlar da öğüt alsınlar."73
"Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitabı sana hak olarak indirdik; hakkı gözet, hainlerden
taraf olma."74
"Doğrusu bu Kur’ân en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan
müminlere büyük ecir olduğunu, ahirete inanmayanlara can yakıcı bir
azap hazırladığımızı müjdeler."75
"Ramazan ayı ki onda Kur’ân, insanlara yol göstererek yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi." 76
"Kur’ân'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O,
zalimlerin ise sadece kaybını artırır."77
"Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir
rehber, rahmet ve müjde olarak Kur’ân'ı indirdik."78
Kur'ân ile ilgili olarak buraya aldığımız ve burada zikretmediğimiz daha pek çok ayete göre Kur'ân'ın şu özelliklere sahip bir kitap
olduğu ortaya çıkmaktadır:
 Kur'ân Allah kelamıdır.
 Cebrail aracılığı ile inmiştir.
 Peygamberimiz Hz. Muhammed’e inmiştir.
 Hak ile inmiştir. Kaynağı haktır, indirilişi haktır ve muhtevası
haktır.
 İnerken ve indikten sonra tahrif ve değişiklikten korunmuştur.
 Arapça olarak inmiştir.
 Ramazan ayında mübarek bir gece olan Kadir gecesinde inmiştir. (İnmeye başlamıştır.)
 Ayet ayet, sure sure, bölüm bölüm inmiştir.
71
72
73
74
75
76
77
78
39 Zümer 23.
16 Nahl 44.
38 Sad 29.
4 Nisâ 105.
17 İsrâ 9-10.
2 Bakara 185.
17 İsrâ 82.
16 Nahl 89.
24
* Ali Akpınar
 Mekke merkezli tüm yeryüzü insanına inmiştir.
 İnsanları uyarmak ve müjdelemek, onlara bir şifa kaynağı olmak, onları doğru yola ulaştıran, onların mutluluğu için gerekli her
şeyi açıklayan eşsiz bir hidayet rehberi olmak üzere inmiştir.
 Kur’ân-ı Kerim muhkem bir kitaptır. Onun lafzı ve manası değiştirilmekten, yanlış ve eksiklikten korunmuştur. Onun muhtevası
hakikatin kendisidir. Onda yanlış da yoktur, batıl olan hiçbir şey de
ona yaklaşamaz.
 Kur’ân gönülleri, beyinleri, derileri kısaca tüm her yönü ile insanı kuşatan, onu etkileyen, yönlendiren, harekete geçiren, değiştiren,
geliştiren ve yetiştiren bir rehberdir.
D. Kur'ân Tanımları:
İndiği günden beri, en çok okunan ve üzerinde en çok çalışılan
kitap olma özelliğini sürdüren Kur'ân'ın ilim adamlarınca çeşitli tanımları yapılmıştır. Kur’ân ile ilgili olarak yapılan her tanım, Kur'ân'ın bir
kaç yönünü ön plana çıkarmakta, tanımı yapanın önemsediği yahut
yaşadığı ortam itibarıyla önemsemek zorunda kaldığı özellikleri bir
kısım çevrelere cevap olsun diye, savunmacı bir mantıkla vurgulanarak
yapılmıştır.
Sözgelimi, Kelamullah’ın mahlûk olup olmadığının tartışıldığı Kelam ilminde Kur’ân şöyle tanımlanmıştır: “Kur’ân-ı Kerim, Mushaflarda
yazılı, ezberlenerek kalplerde korunmuş, dillerimizde okunan, kulaklarımızla duyulan ve mahluk/yaratılmış olmayan Allah kelamıdır.” 79
Hukukçular da delil olmasına vurgu yaparak Kur’ân’ı şöyle tanımlamışlardır:80“Kur’ân, Peygamberimize indirilmiş ve tevatür yoluyla
bize gelmiş kitaptır.”
Bu konuda küçük farklarıyla kaynaklarımızda yer alan, en yaygın
tanım şöyledir:
"Arapça olarak Allah katından Hz. Muhammed’e vahiy edilip bize
kadar tevatüren nakledilmiş olan, okunmasıyla ibadet olunan eşsiz
kelamdır."81
Dikkat edilirse tanımda Kur'ân'ın şu bir kaç temel özelliğine işaret edilmektedir:
Kur'ân Allah kelamıdır. Hz. Muhammed’e inmiştir. Bize kadar gelişinde hiçbir şek şüphe yoktur. Arapçadır. Eşsiz bir kelamdır. İbadetlerde okunan bir kitaptır.
79
80
81
Bkz. İmam Azam, Fıkh-ı Ekber, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, s, 67; Ömer Nesefî, Metn-i
Akâid, s, 108.
Bkz. Molla Hüsrev, Mirâtü’l-Usûl, s, 28-29.
Zerkânî, Menahil, I,19-21; Sâbûnî, et-Tibyan, 6; Menna el-Kattân, Mebahıs, 21;
Pezdevî, Usûlü Pezdevî, I, 67-72; Cerrahoğlu İsmail, Tefsîr Usulü, 34; Sofuoğlu Mehmet, Tefsîre Giriş, 9; Ramazan el-Bûtî, Min Ravâiı'l-Kur'ân, 25.
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
25
Biz bu konuda şunları söylemekle konuyu bağlamak istiyoruz:
Bu tanımlar Kur'ân'ın bir kısım özelliklerini vurgulasa bile, Kur'ân bu
tanımlarla sınırlandırılamayacak kadar kapsamlı bir kitaptır. O, Allah
kelamıdır. Yüce Allah son kez onunla kullarına seslenmiştir. O, meleklerin şahı Cebrail tarafından, insanların efendisi Hz. Muhammed’e getirilmiş eşsiz bir kitaptır. Kur'ân, kendisi için söz konusu olan yüzden
fazla isim ve sıfatla ifade edilen tüm manaları kuşatan bir kitaptır.
Kur'ân, Kur'ân'dır.
Kur’ân, insanı değerlendiren ve insana değer kazandıran bir kitaptır. Şöyle ki, Yüce Yaratıcı, Kur’ân’ı insana indirerek onu muhatap
kabul etmiş, onun problemleriyle ilgilenmiş ve böylece ona değer vermiştir. Bu yönüyle Kur’ân, bize Allah’ı tanıtan ve bizi O’na yaklaştıran
kitaptır. Aynı şekilde Kur’ân, insan davranışlarını değerlendiren bir
kitaptır. O, hem yanlışları düzelten, davranış bozukluklarını tashih
eden; hem de birincil çözümler üreten ve öneren bir kitaptır. Niyeti,
düşüncesi, konuşması ve davranışlarıyla sürekli bir şeyler yapan, hareket halinde olan insanın, tüm eylemlerinin Kur’ân’a göre bir adı ve
değerlendirmesi vardır. Kur’ân’a göre o yapılanlar ya helaldir, ya haram; ya iyidir, ya kötü; ya güzeldir, ya çirkin; ya yararlıdır, ya yararsız; ya uygundur, ya uygunsuz. Yine yapılan davranışlar Kur’ân ile
anlamlı ve değerli hale gelir. Sözgelimi Kur’ân’a inanıp onun ölçülerini
dikkate almayan birinin yaptığı işin, dünyada ve insanların yanında bir
değeri ve kazanımı olabilir, ama ahirette Allah katında bir değeri olmayacaktır. Çünkü inkârcıların tüm amellerinin boşa gideceğini bizzat
Kur’ân deklare eder.
Başka bir deyişle Kur’ân insanı hayata hazırlayan bir kitaptır.
Tabi ki Kur’ân’a göre hayattan kasıt, hem dünya hem de ahiret hayatıdır. Kur’ân, muhataplarını öncelikle sağlıklı ve mutlu bir dünya hayatına; sonra da cennet yurdundaki hoş ve mutlu hayata hazırlar.
Kısaca Kur’ân, insan için olan, insana seslenen, insanın maslahat
ve yararını gözeten, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen
çok yönlü ve kapsamlı bir kitaptır.
E. Kur'ân Ne Değildir?
Söz buraya gelmişken kısaca Kur'ân'ın ne olmadığını vurgulayarak Kur'ân'ı yanlış yahut eksik tanıyanları uyarmak yerinde olacaktır.
Zira bugün Kur’ân’ı ellerinde bulunduran ve onu okuyan insanların
Kur’ân anlayışlarında pek çok yanlışlıklar, eksiklikler ve sapmalar mevcuttur. Şöyle ki onlardan kimi onu yalnızca ibadetlerde okunan bir kitap haline getirmiş, kimi ölüm olaylarında hatırlanan kitaba dönüştürmüş, bir kısmı hastalıkları için okunup şifa umulan bir efsun kitabı olarak algılamış, bazıları onu yalnızca belli kesimlerin okuyup anlamakla
yükümlü oldukları bir sınıf kitabı olarak görmüş, pek çoğu ona ev ve iş
yerlerinin süsü/aksesuarı olarak bakmış, onun sadece mushafına saygı
göstermekle ona karşı sorumlulukların biteceğini sanmıştır. Bugün
Kur’ân’ı şifreler kitabı, sihir-büyü kitabı olarak gören, ‘Kur’ân’a el basa-
26
* Ali Akpınar
rım ki, Kur’ân/kitap çarpsın ki’ gibi sözlerle onu yemin ve tehdit malzemesi olarak kullanan pek çok insan mevcuttur. Yine Kur’ân’ı okuyup
dinlemeyi, bir müzik parçası olarak yorumlamak ve onu bu şekilde
dinleyen, bundan haz duymakla ona karşı sorumluluğunun bittiğini
zannedenler de vardır. Kutsal Kitabı kutsamayı, ona ulaşılmaz ve anlaşılmaz bir kitap gözüyle bakarak tanımlayanlar da vardır. Oysa
Kur’ân’ın kutsallığı, onun Yüce Allah’ın katından gelmesi, onun insanlık
için çok yüce ve değerli ilkeler ihtiva etmesi ile alakalıdır. Bu nedenle
burada Kur’ân’ın ne olmadığını açıklamak büyük önem arz etmektedir.
1. Kur'ân, sıradan bir insanın sözü olmadığı gibi, peygamber sözü de değildir. Kur'ân, Yüce Allah'ın kelamıdır. "O kâfirler, 'Bu Kur'ân
onun uydurduğu yalandan başka bir şey değildir, bu hususta diğer bir
grup da ona yardım etmiştir' dediler ve böylece bir haksızlık ve iftira
getirdiler."82
2. O, şeytan, cin, kâhin, azgın, sapık, şair ve deli sözü de değildir. Bir rüya, hayal yahut hevasından konuşan bir insan sözü de değildir. "O, kovulmuş şeytan sözü değildir."83 "Onu şeytanlar indirmedi."84
"O, kâhin sözü değildir."85" "Arkadaşınız sapıtmadı ve azıtmadı. O,
hevadan konuşmaz. O, ancak kendisine vahiy edilen bir vahiydir."86
"O, şair sözü değildir."87Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin."88
3. Eskilerin masalları, günü geçmiş, miadını doldurmuş bir kitap
da değildir. Onun içerdiği hükümler ve prensipler kıyamete kadar geçerlidir. O, tüm insanlığa gelmiş ilâhî bir mesajdır. "Onlar, 'Bu ayetler
kendisine sabah akşam dikte ettirilmekte olan eskilere ait masallardır'
dediler. De ki, 'onu göklerde ve yerdeki gaybı bilen indirdi. Şüphesiz
O, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir."89
4. O, bir şaka ve eğlence sözü değildir. "O, bir şaka, oyun ve boş
bir eğlence değildir."90
5. İbadetlerde okunur ama o, sadece ibadetlerde okunan bir kitap değildir.
6. Aynı şekilde Kur'ân mezarlıklarda ölülere okunan bir kitap da
değildir. Üstelik o, dirileri uyarmak için gelmiş bir kitaptır. "Biz ona şiir
öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da. O, bir öğüt ve apaçık bir
Kur'ân'dır. Hayat sahibi kimseleri uyarmak ve inkârcılara azabın hak
olması içindir."91
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
25 Furkân 4.
81 Tekvir 25.
26 Şuara 210.
69 Hakka 42.
53 Necm 2-4.
69 Hakka 41.
68 Kalem 2.
25 Furkân 5-6. Ayrıca bkz. 6 Enam 25; 8 Enfal 31; 16 Nahl 24.
86 Târık 14.
36 Yasin 69-70.
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
27
7. Kur'ân, büyü-sihir-fal yapmak için okunan bir kitap hiç değildir.
8. Kur'ân kendisiyle olağanüstü bir takım olayların gerçekleştirildiği bir kitap da değildir. "Eğer o, kendisiyle dağların yürütüldüğü,
yeryüzünün paralandığı, ölülerin konuşturulduğu bir Kur'ân olsaydı (o
kitap bu Kur'ân olurdu.)"92 Ayetten de anlaşılacağı üzere Kur’ân, bu
gibi olağan üstülükleri gerçekleştirmek için gelmemiştir. Ama o, insan
düşüncesi, yaşayışı üzerinde olağanüstü değişiklikler, inkılâplar gerçekleştirmek için inmiş bir düsturdur.
9. Kur'ân, bir tarih, hukuk, astronomi, fizik, müzik kitabı da değildir. Kur'ân, kulların dosdoğru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı
yaşamak ve sonuçta ahiret mutluluğunu kazanmak için gerekli tüm
temel prensipleri ihtiva eder. Onda tevhidi esaslar, ibadetler, ahlak
ilkeleri, sosyal ilişkiler, aile hukuku, ceza hukuku, devletler hukukuna
dair ilkeler vardır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı,
meşhur peygamberler ve melekler, geçmiş toplumların hayat hikâyeleri, insanın yaratılışı ve ölümü, ölüm sonrası hayat, Allah'ın güzel isimleri, sevaplar, günahlara dair bilgiler vardır. O, bir ilimler hazinesidir.
Onda, İslam bilimlerinin temel ilkeleri yanında, felsefe, ahlak, belagat,
mantık, astronomi, matematik, tabiat bilgisi, sosyoloji, psikoloji gibi
bilimlerle ilgili bilgiler vardır. 93 Kur'ân, kural koyuculuğu yanında, yanlışları düzelten ve alternatif çözümler getiren bir kitaptır. 94 Ancak
Kur'ân, sayılan bu alanlar için müstakil bir kitap değildir. Onu bir hukuk kitabı yahut bir astronomi kitabı veya bir müzik kitabı olarak görmek son derece yanlıştır. O, sayılan bu dallarla ilgili, bugünkü modern
ilmin öngördüğü şekilde sistematik bilgiler içermez. Kur'ân, adı geçen
bu alanlarla ilgili bilgileri, yalın olarak değil, madde-mana, dünyaahiret örgüsü içerisinde ve insanlığın hidayetine vesile olacak şekilde,
kendine has üslubu ile verir. O, bu konuda eşi benzeri olmayan bir
kitaptır. Sözgelimi Kur'ân'da, hukukî bir hüküm, onun dünyadaki yansımaları yanında, vicdanî ve uhrevî yansımaları ile birlikte verilir. Kısaca Kur'ân, hikâye, roman, makale ve benzeri edebî metin türlerinden
hiçbirine benzemeyen; Arap dilini kullanışıyla, üslubuyla, muhtevasıyla
nevi şahsına münhasır ilahî bir kelamdır.
Şunu da söyleyelim ki hangi alanla ilgili olursa olsun ve hangi
yoğunlukta geçerse geçsin Kur’ân’da geçen her konu önemlidir ve her
birinin bize vereceği pek çok ders vardır. Yeter ki iniş gayesine uygun
olarak ve doğru olarak anlaşılsın.
F. Kur’ân Nelerden Bahseder?
Doğru bir Kur’ân anlayışının oluşturulması, öncelikle onun doğru
tanımlanmasına bağlıdır. Kur’ân nedir/ne değildir, nelerden bahseder
92
93
94
13 Ra'd 31.
Sayılan bu bilimler ve onlarla ilgili ayetler için bkz. Suyûtî, el-İklîl, 17-18 Bilmen Ö.
Nasuhi, Büyük Tefsir Tarihi, I, 46-95.
Bkz. Kırca Celal, Kur'ân ve İnsan, 44.
28
* Ali Akpınar
ve niçin indirilmiştir? Bu sorulara verilebilecek tatmin edici cevaplar
bizi sağlıklı sonuçlara götürebilir.
Her şeyden önce Kur’ân, İlahî Kelamdır. Yarattığını iyi bilenin,
ona biçtiği/ uygun gördüğü hayat düsturudur. Kur’ân insanlığın problemlerine dikkat çeken, onları teşhis eden, alternatif tedavi yöntemleri/ çareler sunan bir reçetedir. O, akla ve düşünmeye önem verir. O,
hayatın içinden olay, yönlendirme ve problemlere deyinen bir hayat
kitabı, yarattığı insanı en iyi bilen bir zâtın mesajıdır. Onun anlatımı,
canlı, yaşanılabilir, ikna edici, tatmin edici ve inandırıcıdır. Kur'ân'ın
mesajı akıllara, beyinlere, gönüllere, vicdanlara, duygulara birlikte
hitap eder; bunların hepsini birden harekete geçirir özelliktedir.
Kur'ân, Yüce Allah’ın kelamı, O’nun sözüdür. Biz ise Allah'ın kullarıyız. Yüce Allah, biz kulları ile iletişim kurmak için, bizim dilimizde
kitaplar indirmiş, son olarak da Kur'ân'ı indirmiştir. Kur'ân Arapça’dır.
Arapça ise insan dilidir. Cenab-ı Hak, bize kendisini ve isteklerini tanıtabilmek için bizim dilimizle bizlere seslenmiştir. Ama Kur'ân'da insan
dili Arapça, sıradan bir kul dili olmanın ötesinde ilahî bir kullanıma bürünmüştür. Nasıl ki, bir edebiyatçının yahut bir büyük düşünürün elinde dil, sıradan insanların konuştukları dilden öte bir kalıba giriyorsa;
Kur'ân dili Arapça da, Yüce Yaratanın anlatımında apayrı bir kılığa bürünmüştür. Kur'ân dili Arapça’nın bu ayrıcalığı, onun anlaşılmazlığı
anlamına gelmez elbette. Fakat anlaşılabilmesi için biraz çaba sarf
etmeyi, bir alt yapı kazanmayı gerekli kılar.
Kur'ân, kulların dosdoğru yolu bulup dünyada huzurlu bir hayatı
yaşamak ve sonuçta ahiret mutluluğunu kazanmak için gerekli tüm
temel prensipleri ihtiva eder. Onda tevhidi esaslar, hak din ve diğer
dinler, batıl inançlar, ibadetler, ahlak ilkeleri, sosyal ilişkiler, aile hukuku, ceza hukuku, devletler hukukuna dair ilke ve hükümler vardır.
Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı, meşhur peygamberler
ve melekler, cinler, geçmiş toplumların hayat hikâyeleri, insanın yaratılışı ve ölümü, ölüm sonrası hayat, bilgi, bilgi kaynakları, bilgi edinme
yolları, bilginin getirdiği yükümlülükler, Allah'ın güzel isimleri, peygamberler ve son peygamber Hz. Muhammed ile ilgili bilgiler, sevaplar, günahlara dair bilgiler vardır. Onda iyiliklerin dünya ve ahiret kazanımları, kötülüklerin de dünya ve ahirette kaybettirdikleri açıklanmıştır. Onda sosyal, siyasal ve ekonomik hayatla ilgili sağlam ve evrensel ilkeler vardır. O, bir ilimler hazinesidir. Onda, İslam bilimlerinin
temel ilkeleri yanında, felsefe, ahlak, belagat, mantık, astronomi, matematik, tabiat bilgisi, sosyoloji, psikoloji gibi bilimlerle ilgili bilgiler
vardır.95
Kur'ân, sayılan bu alanlar için müstakil bir kitap değildir. Onu bir
hukuk kitabı yahut bir astronomi kitabı, bilimsel bir ansiklopedi veya
bir müzik kitabı olarak görmek son derece yanlıştır. O, sayılan bu dal95
Sayılan bu bilimler ve onlarla ilgili ayetler için bkz. Suyûtî, el-İklîl, s, 17-18 Bilmen Ö.
Nasuhi, Büyük Tefsir Tarihi, I, 46-95.
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
29
larla ilgili, bugünkü modern ilmin öngördüğü şekilde sistematik bilgiler
içermez. O, bir tedris kitabı değil, bir tezkir kitabıdır. Kur'ân, adı geçen
bu alanlarla ilgili bilgileri, yalın olarak değil, madde-mana, dünyaahiret örgüsü içerisinde ve insanlığın hidayetine vesile olacak şekilde,
kendine has üslubu ile ve kendi sistematiği içerisinde verir. O, bu konuda eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Sözgelimi Kur'ân'da, hukukî bir
hüküm, onun dünyadaki yansımaları yanında, vicdanî ve uhrevî yansımaları ile birlikte verilir. Kısaca Kur'ân, hikâye, roman, makale ve
benzeri edebî metin türlerinden hiçbirine benzemeyen; kaynağı, inişi,
tespiti, Arap dilini kullanışıyla, ezberlenme kolaylığı, üslubu, muhtevası
ve korunmasıyla nevi şahsına münhasır ilahî bir kelamdır.
Kur’ân’da bazı konular üzerinde çokça durulur. Ama bu,
Kur’ân’da geçen diğer konuların önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Aksine Kur’ân’da geçen her konu önemlidir ve insanlık için gereklidir.
Kur’ân’ın ağırlıklı olarak işlediği konuları öne çıkaran ‘Kur’ân’da Ana
Konular’ adlı çalışmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kur’ân’ın
işlediği konular, insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu konulardır; onun
önerdiği çözümler de insanlığın en fazla muhtaç olduğu önerilerdir.
Burada bir fikir verebilmek için, Kur’ân’da yer alan konuları ve
bunların ayetlerdeki geçiş yoğunluğunu şu yedi maddede gösterebiliriz:96
1. Son Peygamberin Tevhid Mücadelesi: ~1920 ayet, altı bin
küsür97 Kur’ân ayeti içerisinde % 30.
2. Kıyamet ve Ahirete Yönelik Ayetler: ~1643 ayet, % 25.
3. Geçmiş Peygamberlerin Tevhid Mücadelesi: ~1500 ayet, %
23.
4. Son Peygamberin Çağdaşları ve Ümmetiyle Olan İlişkileri:
~736 ayet, (Kitap ehli: 280, Müslümanlar: 456), % 11.
5. Hükümler (Terbiye, Ahlâkî ve Fıkhî bağlamda): ~436 ayet, %
7.
6. Cihad (soğuk ve sıcak savaş): ~260 ayet, % 4.
7. Diğer Konular (İnsanın yaratılışı, şeytan, cin, Hz. Peygamberin
ailelerine ilişkin hükümler): ~ 203 ayet, % 3.
Verilen bu rakamlardan hareketle şu tespitleri yapabiliriz: Kıyamet ve Ahiret ahvaline yönelik ayetler, Kur’ân’ın beşte birini oluşturuyor ki, bu Ahiret inancının ne kadar önemli olduğunun açık bir göster96
97
Bkz. Mehdi Bâzergan, Kur’ân’ın Nüzûl Süreci, Ankara, 1998, s, 163-173. Bir ayet
içerisinde birden fazla konuya deyinilebildiğinden verilen rakamlar, yaklaşık toplamlardır. Bu tablo, Kur'ân muhtevası hakkında genel bir fikir verme amacına yöneliktir,
farklı bakış açısı ve değişik değerlendirmelerle daha farklı tablolar ortaya konabilir.
Besmelenin her sureden bir ayeti sayılması, hece harflerinin müstakil birer ayet sayılması ve bazı ayetlerin bir yahut birden fazla ayet sayılması gibi sebeplerden dolayı
ayetlerin sayısı konusunda farklı rakamlar telaffuz edilmiştir. Bu yüzden biz, küsür
ifadesi kullandık.
30
* Ali Akpınar
gesidir. Peygamberimiz başta olmak üzere tüm peygamberlerin tevhid
mücadelesini anlatan ayetler, Kur’ân’ın neredeyse yarısına tekabül
etmektedir. Bu da insanları doğrularla tanıştırma görevini yerine getirirken, peygamberlerin davet mücadelelerinden alacağımız pek çok
şeyin olduğunu, bu yüzden davetçiler olarak onları çok iyi okumamızın
gereğini ortaya koymaktadır. İnsanları gerçekle tanıştırma mücadelesi
olan cihâd ile ilgili ayetler, yaklaşık olarak Kur’ân’ın yirmide birine;
muamelât dediğimiz hükümlerle ilgili ayetler ise, Kur’ân’ın onda birine
tekabül etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân’ın mesajını insanlara ulaştırırken, Kur’ân’daki hiçbir konuyu göz ardı etmeden, Yüce Allah’ın ağırlıklı
olarak üzerinde durduğu konuları ağırlıklı olarak gündeme getirmemizin ne kadar önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
SONUÇ
Yüce Allah’ın, insanlığa en büyük nimet ve emaneti olan Kur’ân,
birkaç kelime ile ifade edilemeyecek kadar çok yönlü, zengin muhtevalı, her bakımdan kendine özgü üslubu ile evrensel bir kitaptır. O, Yüce
Allah’tan geldiği gibi değişip tahrif edilmeden kalan, orijinal haliyle
korunan, bütün zamanlara, bütün coğrafyalara ve bütün herkese hitap
eden ve kıyamete kadar bu özelliğini sürdürecek olan kitaptır.
Okunan kitap olan Kur’ân, peygamberimize vahiy meleği Cebraîl
tarafından okunarak inmiştir. Onun, peygambere okunarak inme işini
bizzat Yüce Allah üstlenmiştir. “Onun okunması Bize aittir. Onu okuduğumuzda sen ona tabi ol”98 buyurmuştur. Bu, Yüce Allah’ın Kur’ân’a ve
okumaya verdiği değeri gösterir.
Kur’ân’ın ilk emri “oku” olmuştur. İlk inen surede bu emrin iki
kere tekrarlanması, Kur’ân’ın sürekli okunmasını istemek içindir. Bu
emri alan peygamberimiz, her vesileyle, ömrünün son günlerine kadar
onu hep okumuştur. Bu yüzden Kur’ân inişi, tespiti, indikten sonra
sürekli okunması ile kıyamete kadar da okunacak kitap olması hasebiyle, hatta cennette de okunacak olması nedeniyle öncelikle okunan
kitaptır. Aslında bütün kitaplar, o bir kitabı anlamak için okunur. Ancak
diğer kitaplar okunurken Kur’ân’ı okumaya da sıra gelmelidir.
Hz. Peygamberin şahsında tüm Müslümanlar Kur’ân’ı okumakla
yükümlüdür. Bu nedenle Kur’ân okunmalı ve yanlış okurum, yanlış
anlarım endişesiyle onu okumaktan korkulmamalıdır. Kur’ân’ın her
seviyedeki her insan okuyabilir, onu anlama çabası içerisinde olan herkes ondan bir şeyler anlayabilir. Elbette ondan bir şeyler anlamak ile
onu yorumlamak ayrı şeylerdir.
Okunması da bir ibadet kabul edilen Kur’ân, dünyada en çok
okunan kitapların başında yer almıştır. Bugün de o bu özelliğini korumaya devam etmektedir. Bugün Kur’ân, anlaşılarak ve anlaşılmadan
tekrar tekrar okunan, üzerinde en çok durulan, üzerine şerhler/tefsirler yazılan, çok sayıda dile en çok tercüme edilen kitap olma
98
75 Kıyame 17-18.
Okunan Bir Kitap Olarak Kur’an *
31
özelliğini sürdürmektedir. Kur’ân’ın en temel üç özelliği onun okunması, yazılması ve dinlenmesidir.
Kur’ân’ın insanlığa indirilmesindeki ilahî amaç, onun okunması,
anlaşılması ve gereğinin yerine getirilmesidir. Kur’ân, bu şekildeki
Murad-ı ilahiye uygun olarak okunmalıdır.
Kaynaklar
Abdülhamit Birışık, “Kur’ân”, Diyanet İslam Ansiklopedisi.
Abdürraûf el-Mısrî, Mu’cemü’l-Kur’ân, Beyrut, 1948.
Ahmed Abdülvahıd Ebû Hatab, Elfâzu'l-Kırâe fi'l-Kur'âni'lKerim, İmam Muhammed B. Suud İslam Üniversitesi Dergisi, Sayı 16,
1417. (Çev: Akpınar Ali, Kur'ân'da Okuma Lafızları), C.Ü. İlahiyat
Fakültesi Dergisi, Sayı 2.
Akpınar Ali, Kur’ân Niçin ve Nasıl Okunmalı,Konya, 2000.
Âlûsî,
(Tefsîr).
Mahmud,
Ruhu'l-Meânî,
Beyrut,
Daru'l-Fikr,
1994
Askerî, Ebu Hilal, el-Furûku'l-Lüğaviyye, Mektebetü Basıre,
1353.
Bilmen Ö. Nasuhi, Büyük Tefsîr Tarihi, İstanbul, 1973.
Cerrahoğlu İsmail, Tefsîr Usûlü, Ankara, Elif Ofset, 1979.
Ebû Davûd, Süleyman es-Sicistanî, Sünen (4c), ty.
Ebû Hayyân, Tuhfetü'l-Erîb bimâ fi'l-Kur'âni mine'l-Ğarib,
Bağdat, 1977.
Ebû Ubeyde, Ma'mer b. Müsennâ, Mecâzü'l-Kur'ân, Kahire,
1970.
Fîruzabâdî, Muhammed b. Yakub, Besâir Zevit-Temyiz fi
Letâif'il- Kitâb'il-Aziz (6c),El-Mektebetü'l-İlmiyye, Beyrût, ty.
İbn Manzûr, Cemalüddin Muhammed b. Mükrem, Lisânü'l-Arab
(15 c), Beyrut, D. Sadr, ty.
İbnü’l-Cevzî, Ebu'-Ferec, Zâdü'l-Mesîr fi-İlmi't-Tefsîr (9c),
Beyrut, 1984 (Tefsîr).
İmam Azam, Fıkh-ı Ekber, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri (Çev:
M.Öz), İstanbul, 1981.
İsfehânî, Rağıp, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'ân, İstanbul, Kahraman, 1986.
Kastalânî, Ahmed b. Muhammed, Letâifü'l-İşârât, el-Meclisü'lA'lâ, 1392.
Kırca Celal, Kur'ân ve İnsan, İstanbul, 1996.
32
* Ali Akpınar
Kurtubî, Muhammed b. Ahmed el-Ensari, el-Câmi'li Ahkâmi'lKur'ân (20c), Beyrut, ty, (Tefsîr).
M.Fuat
Abdülbâkî,
el-Mu'cemü'l-Müfehres
li-Elfazı'lKur'ân'il-Kerim, İstanbul, el-Mektebetü'l-İslamiyye, 1984.
Mehdi Bâzergan, Kur’ân’ın Nüzûl Süreci, Ankara, 1998.
Menna el-Kattân, Mebâhıs fi Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut, 1987.
Ömer Nesefî, Metn-i Akâid, Kesteli Haşiyesi ile birlikte, İstanbul, 1966.
Pezdevî, Usûlü Pezdevî, Dâru'l-Kütübi'l-Arabî, ty.
Ramazan
Dımeşk, 1975.
el-Bûtî,
Min
Ravâiı'l-Kur'ân,
Mektebetü'l-Farabî,
Sâbûnî, Muhammed Ali, et-Tibyân fi Ulûmi'l-Kur'ân, Şam,
1981.
Sofuoğlu Mehmet, Tefsîre Giriş, İstanbul, 1981.
Suyûtî, Celalüddin, el-İklîl
Kütübi'l-Ilmiyye, Beyrut, 1985.
fî
İstinbâtı't-Tenzîl,
Daru'l-
Şâyi',
Muhammed
b.Abdirrahman
b.Sâlih,
el-Furûku'lLuğaviyye ve Eseruhâ fi't-Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerim, Mektebetü'lAbikân, Riyat, l993.
Tehânevî, Muhammed Ali, Keşşâfü Istılâhâtı'l-Fünûn, İstanbul, 1984.
Tirmizi, Ebû Îsa, Sünen (5c), 1934.
Zebidî, Tâcü'l-Arûs, Mısır, 1306.
Zemahşerî, Ebu'l-Kasım
Tenzil (4c), ty (Tefsîr).
Cârullah,
el-Keşşaf
an-Hakâikı't-
Zerkânî, Muhammed Abdülazim, Menahilü'l-İrfan (2c), Kahire,
1980.
Zerkeşî, Bedrüddin Muhammed, el-Burhan fi Ulûmi'l-Kur'ân
(4c), Beyrut, 1972.
HADİS KİTAPLARI VE MUHTEVA TAHLİLLERİ
Cemal Ağırman
Giriş
Sünnetin önemini ve dindeki yerini bilmek kadar, sünnet verilerinin günümüze intikalini sağlayan kaynakların genel muhtevasını,
tasnif sistemlerini ve ihtiva ettikleri hadislerin niteliklerini bilmek de o
kadar önemlidir. Hadis kaynaklarından doğru yararlanabilmek için müelliflerini tanımanın yanı sıra, te’lif amaçlarını, metotlarını ve kullandıkları terminolojiyi de bilmek gerekir.
A. Tasnif Sistemine Göre Hadis Kitaplarının Tahlili
Hadis kitapları iki ana sisteme göre tasnife edilmiştir. Her bir sistemin kendine göre birtakım özellikleri vardır. Bu özellikleri bilmek,
ihtiva ettikleri bilginin niteliğini doğru algılamak açısından önemlidir.
1) Birincisi, ‘sahış merkezli’/ale’r-ricâl sistemdir.
a) Ale’r-ricâl sistemin birinci örneğini teşkil eden Müsnedlerde
önce sahâbî râviler muhtelif kriterlere göre sıralanır ve her birinden
rivâyet edilen hadisler, konularına bakılmaksızın isimleri altında
dercedilir.1
Ebû Dâvûd et-Tayâlisî (204/819) ve Ahmed b. Hanbel’in
(241/855) Müsned’leri, bu türün en önde gelen örnekleridir.
b) Ale’r-ricâl sistemin ikinci örneğini teşkil eden Mu’cemlerde
ise hadislerin ya ilk sahabî râvileri veya son râvileri olan müellifin hocaları, alfabetik veya kabilelerine göre bir sıralamaya tâbi tutulur;
rivâyet ettikleri hadisler isimlerinin altında art arda verilir.
et-Taberânî’nin (ö.360/971) el-Mu’cemü’l-kebîr, el-Mu‘cemu’levsat ve el-Mu‘cemu’s-sağîr’i bu grubun en meşhur örneklerini teşkil
eder. el-Mu’cemü’l-kebîr ise müsnedler gibi sahâbî ravilerini esas alır.
Ale’r-ricâl sistemin belli râvilerden ne kadar ve hangi hadislerin
rivâyet edildiğini tespit etme kolaylığından başka araştırmacıya sağladığı herhangi bir fayda söz konusu değildir. Bu sistemin amacı, hadis
metinlerini olduğu gibi korumak, ricâle ait rivâyetleri tespit edip hüküm istinbatı için bir araya getirmektir.2 Bu tür eserlerin musannifleri,
güvenilirlikten ziyâde arşivlemeyi esas aldıkları için, kısmen sistem
gereği, kısmen kişisel kabuller sonucu eserlerine zayıf hadis alma konusunda bilinçli olarak mütesâhil davranmışlardır. Ale’r-ricâl eserlerde
malzeme sadece mutfağa getirilir, pişirilip sofraya getirilmesi; yani,
servis kısmı fıkıhçılara bırakılır.

C. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
İbnu’s-Salâh, Ulûmu’l-hadîs (Mukaddimetu İbni’s-Salâh), th. Âişe Abdurrahmân, Kahira
trs., (Dâru’l-maârif), s. 184.
2
Çakan, Hadis Edebiyatı, s. 25-26.
1
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
35
2) İkincisi ale’l-ebvâb/konularına göre tasnif sistemidir. Bu
sistemde hadisler, râvilerine bakılmaksızın konularına göre tasnif edilir. Sistemin temelinde yatan asıl amaç hadisleri delil oldukları konularda zikretmek ve onlar için birer bab/alt başlık tahsis etmektir. 3 Değişik amaçlarla oluşturulan çeşitli türleri vardır:
a) Ale’l-ebvâb sistemin birinci türü Câmî’lerdir. Câmî türü eserler, ale’l-ebvâb/konulu hadis çalışmalarının en önemlileridir. Bu eserlerde hadisler belli bir sisteme göre konularına göre tasnif edilir. Câmi’
türü eserlerin amacı, muhatabı İslamî bütün konularda hadislerle bilgilendirmek; diğer bir ifade ile hadislerin ihtiva ettiği bütün konuları belli
bir sistem dâhilinde okuyucuya sunmaktır:
İmân, İslâm ve tevhitle ilgili konular imân;
taharetten vasiyete kadar ibâdet ve muamelâtla ilgili konular
ahkâm;
ahlâk ve nefis terbiyesiyle ilgili konular rikâk;
yeme adabıyla ilgili konular et’ime;
içme adabıyla ilgili konular eşribe;
Hz. Peygamber’in âyetlere getirdiği yorumlar tefsir;
devletler arası ilişkiler, savaş, barış, megâzî ve cihâdla ilgili konular tarih/siyer/cihâd;
son peygamber, diğer peygamberler, ashabın yaşayış biçimleri
ve örneklikleri, menâkıb;
kıyamet alametleri ve gelecekte meydana gelecek birtakım olaylarla ilgili konular fiten ve melâhim bölümlerinde ele alınır.
b) Ale’l-ebvâb sistemin ikinci türü Sünenlerdir. Sünenler, hükme
medar olan ahkâm hadislerini fıkhî konularına göre ele alır. Bu sisteme
göre tasnif edilen eserler, genel mânâda ibâdet, muamelât ve ukûbât
içerikli hadisleri ihtiva ederler. Onun için sünenler bir nevi ‘fıkhu’lhadis’lerdir. ‘Hükme medar olma’ veya ‘amel edilmiş olma’yı esas aldıkları için söz, fiil ve takrîr olarak peygambere izâfe edilen merfû’
nitelikli hadisleri ihtiva ederler. Sahâbe ve tabiî kaynaklı mevkûf ve
maktû’ nitelikli hadislere pek fazla yer vermezler.4
c) Ale’l-ebvâb sistemin üçüncü türü Musanneflerdir. 'Belli bir
sisteme göre sınıflandırma'yı ifade eden musannef kelimesi, terimsel
manada, ilk bakışta ‘mevzularına göre tasnif edilmiş hadis mecmuası’
anlamına gelir. Ancak, daha dar manada, ‘hadis konularının hepsini
veya pek çoğunu içine alan büyük çaplı hadis mecmualarına verilen bir
isim’dir.5 Genel manada, ale’l-ebvab bütün hadis mecmualarını kapsa3
4
5
Çakan, İsmail Lütfi, Hadîs Edebiyâtı, İstanbul 1996, s. 26.
Geneli itibariyle böyle olmakla beraber, Dârekutnî’nin Sünen’i gibi bunun istisnasını teşkl
eden sünenler de vardır.
Daha fazla bilgi için bk. Koçyiğit, Talât, Hadis Tarihi, Ankara 1981, s. 212-213; Yardım,
Ali, Hadis II, İzmir 1982, s. 59.
36
* Cemal Ağırman
yan bir anlam içermekle beraber, özel ya da dar manada müstakil bir
tasnif sistemini ifade eder.
Musannefler, muhteva ve plan bakımından sünenlere çok benzedikleri için, hadisleri fıkıh bablarına göre tertip ve tasnif edilmiştir. Şu
kadar var ki, Musannefler, sistem olarak sünenlerdeki merfû hadislere
ilâveten mevkûf ve maktû nitelikli hadisleri de ihtiva ederler.
Elimizdeki örneklere baktığımızda, musanniflerinin, uydurmacılığı
açık ve yalancılığı zahir olanların dışında herkesten hadis aldıkları görülür. Dolayısıyla, musannefler; Dihlevî'nin belirttiğine göre sahih,
hasen, zayıf, ma’rûf, garib, şâz, münker, doğru, yanlış, sabit, maklûb
gibi her çeşitten hadisleri ihtiva ederler. Bu yüzden Dihlevî
Musannefleri üçüncü tabakadan saymıştır.6 İhtiva ettikleri hadislerin
gerekleriyle hükmetmek ancak hadis ricâlini yakından tanıyan, hadis
illetlerine vâkıf olan büyük hadis otoritelerinin girişebileceği bir iştir.
Bununla beraber, bunlardan mütabaât ve şevâhit amaçlı istifade yoluna gidilebilir.7
Câmi’, Sünen ve Musanneflerin yanı sıra Müstedrek, Müstahrec
ve Zevâid isimleriyle bilinen kitaplar da ale’l-ebvab sisteme dâhildir.
Musannef, Câmi’ ve Sünen kavramları hem bir tasnîf usûlünün
hem de özel bazı eserlerin adı olarak kullanılmaktadır.
*Daha sonraları ale’l-ahruf (alfabetik) bir sisteme geçilerek hadisler ilk kelimelerine göre tasnif edilmiştir. Bunun en yaygın örneğini
Süyûtî’nin (911/1505) el-Câmi’u’s-sağîr’i teşkil eder.
Hadis literatürü içinde daha değişik amaçlarla değişik isim ve
muhtevâda eserler de meydana getirilmiştir.
B. Yöntem Olarak Hadis Kitaplarının Tahlili
Musannifler, eserlerini oluştururlarken güvenilir veya ma’mûlun
bih/amel edilebilir olup olmama açısından hadis almada iki değişik
yöntem takip etmişlerdir.
*Birinci yönteme göre müellif eserine aldığı hadisleri kendi kriterlerine göre sadece sahih veya ma’mûlun bih olanlardan seçer; başka hadislere yer vermez. Bu yöntemi benimseyenlerin amacı sadece
‘doğru olan bilgi’yi vermek ve ‘hükme medar olma’yı esas almaktır.
Buna Buhârî (ö.256/867), Müslim (ö.261/875), İbn Hibbân
(ö.354/965) ve İbn Huzeyme’nin (ö.311/923) ‘Sahîh’ adlı eserleri örnek verilebilir.
*İkinci yönteme göre musannif, eserine değişik amaç ve sebeplerle sahih, hasen, zayıf, şâz ve benzeri hadisleri alır; ancak hadislerin
sonunda durumlarını açıklar. Buna örnek olarak Tirmizî’nin
(ö.279/892) Câmi’’i ve kısmen de Ebû Dâvûd’un (ö.275/888) Sünen’i
verilebilir.
6
7
Dihlevî, Hüccetüllâhi'l-bâliğa, I, 496-497.
Aynı yer.
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
37
C. Güvenilirlik Açısından Hadis Kitaplarının Tahlili
Şâh Veliyullâh ed-Dihlevî (ö.1176/1762) hadis kaynaklarını güvenilirlik açısından dört tabakaya ayırır:
1) Sıhhat ve şöhret vasıflarını bir arada bulunduran hadis kitapları birinci tabakayı teşkil eder. Dihlevî’ye göre birinci tabakada yer
alan hadis kitapları İmâm Mâlik’in (ö.179/795) Muvattâ’ı, Buhârî
(ö.256/867) ve Müslim’in (ö.261/875) Sahîhlerinden ibarettir.
2) Muvattâ ile Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinin derecesine ulaşmayan, fakat onların hemen ardından gelen hadis kitapları, ikinci tabakayı oluşturur. Ebû Dâvûd’un (ö.275/888) Sünen’i, Tirmizî’nin
(ö.279/892) Câmi‘’i, Nesâî’nin (ö.303/915) Müctebâ’sı ikinci tabaka
kitaplarını oluşturur.
3) Buhârî ve Müslim’den önce ya da sonra tasnif edilen
Müsnedler, Câmi’ler, Musannefler üçüncü tabakayı oluşturur. Bunlar
sahih, hasen, zayıf, ma’rûf, garib, şâz, münker, doğru, yanlış, sabit,
maklûb gibi, her çeşitten hadisleri içine alır. Ebû Ali’nin (ö.307/919)
Müsned’i, Abdurrezzâk’ın (ö.211/827) Musannef’i, Ebû Bekr b. Ebî
Şeybe’nin (ö.235/849) Musannef’i, Abd b. Humeyd’in (ö.249/863)
Müsned’i, Ebû Dâvûd et-Tayâlîsî’nin (ö.204/819) Müsned’i; Beyhakî
(ö.458/1065), Tahâvî (ö.321/633) ve Taberânî’nin (ö.360/970) kitapları bu kabildendir. Bu eserleri tasnif edenlerin amaçları sadece toplamak olmuş, ayıklamak, seçime tâbi tutmak, amel edilmesini amaçlamak gibi bir endişeleri olmamıştır.
4) Musannifleri tarafından asırlar sonra ilk iki tabakada bulunmayan hadislerin toplanmasına yönelik yapılan çalışmalardır. Bu gruptaki eserlerin muhtevası:
a) Laf ustası vâizlerin, hevâ ve heveslerinin peşinden koşturanların, zayıf râvilerin rivâyetleri olabilir.
b) Sahâbe ve tabiîn sözleri veya İsrâilî haberler yahut
hukemâ/bilge kişilerin ve nasihatçıların sözlerinden olabilir; fakat
râvileri, onları sehven veya kasten Rasûlüllah’ın hadisleri ile karıştırmışlardır.
c) Kur’an ya da sahih hadisin muhtemel mânâlarından biri olabilir. Rivâyet inceliklerinden haberi olmayan sâlih kişiler, onu mânâ yoluyla rivâyet eder ve bu yolla o muhtemel mânâyı merfû’ bir hadise
dönüştürür.
d) Kitap ve Sünnetin işaretinden anlaşılmış mânâlar olabilir. Râvi
onu kasıtlı olarak müstakil bir hadis şekline sokar.
e) Çeşitli hadislerde yer alan dağınık ifadeleri bir araya getirir ve
onları aynı anda söylenmiş tek bir sözmüş gibi nakleder.
Bu tür hadislerin genelde bulunduğu kitaplar şunlardır: İbn
Hibbân’ın (ö.354/965) ed-Duafâ’sı, İbn Adiyy’in (ö.365/975) elKâmil’i; Hatîb (ö.463/1070), Ebû Nu’aym (ö.430/1038), Cüzcânî
38
* Cemal Ağırman
(ö.259/872), İbn ‘Asâkîr (ö.571/1175), İbn Neccâr (ö.643/1245) ve
Deylemî’nin (ö.509/1115) kitapları….
Dihlevî, hadis kaynakları olarak değil de belli vasıftaki rivâyetleri
ifade eden beşinci bir tabaka/türden daha bahseder ki, bu rivâyetler;
fukaha, sûfiyye ve tarihçiler arasında meşhur olmakla beraber ilk dört
tabaka içerisinde bir aslı bulunmayan rivâyetlerle, dîni bütün olmayan
fakat dili iyi bilen kimselerin, cerhi mümkün olmayan sağlam isnatlarla
hadismiş gibi ileri sürdükleri ve fakat Hz. Peygamber'den sadır olmaları mümkün olmayan beliğ sözlerden oluşur.8
Tabakaların Değerlendirilmesi
Şâh Veliyullâh ed-Dihlevî’nin (ö.1176/1762) ifadesiyle birinci
ve ikinci tabakayı teşkil eden hadis kitapları, muhaddislerin itimadını
kazanmış eserlerdir. Onların itibar ettikleri hadisleri aldıkları kitaplar
bunlardır.
Üçüncü tabakada yer alan kitaplardaki hadislerin gerekleriyle
hükmetmek ancak hadis ricâlini yakından tanıyan, hadis illetlerine
vâkıf olan büyük hadis üstatlarının girişebileceği bir iştir. Bununla beraber, bunlardan mütabaât ve şevâhit amaçlı istifade yoluna gidilebilir.9 Ancak, Abdulfettâh Ebû Ğudde, Beyhakî ve Tahâvî’nin, özellikle de
Tahâvî’nin kitaplarının üçüncü tabakadan sayılmasını doğru bulmamaktadır.10
Dördüncü tabakadaki hadislere gelince Dihlevî’ye göre bunları
toplamak, onlardan hüküm istinbatına girişmek son dönemlerde ortaya
çıkmış bir tekellüften ibarettir.11
Dikkat edilirse Dihlevî, kaynakları toplu bir değerlendirmeye tâbi
tutmaktadır. Şurası muhakkak ki, musanniflerin metotlarını belirtmeden, kullandıkları terminolojiyi ve hadisler hakkında yaptıkları değerlendirmeleri ortaya koymadan böyle toptancı bir yaklaşım içinde olmak, hem gerçekçi olmaz, hem de son derece yanıltıcı olur.
D. En Önde Gelen Hadis Kitaplarının Muhteva Olarak Tahlili
Biz burada en mütedavel hadis kitaplarını muhteva ve güvenilirlikleri açısından tanıtmaya çalışacağım.
1. Ahmed b. Hanbel'in (241/855) Müsned’i
Ahmed b. Hanbel h. 164’de Bağdad’da doğmuş, h.241'de vefat
etmiştir.
8
Ed-Dihlevî, Hüccetüllâhi'l-bâliğa, trc. Mehmet Erdoğan, İstanbul 1994, I, 488-497.
Dihlevî, Hüccetüllâhi'l-bâliğa, I, 496-497.
Leknevî, Ecvibe, s. 90, (muhakkik Abdulfettah Ebû Ğudde’nin dipnottaki notu.)
11
Dihlevî, Hüccetüllâhi’l-bâliğa, I, 496-497.
9
10
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
39
700’den fazla sahâbî’den nakledilen 30.000’e yakın hadisi ihtivâ
eden Müsned, Ahmed b. Hanbel’in baş eseri olduğu kadar Müsned
türünün de en meşhurudur.
Ahmed b. Hanbel, Müsned’i 750.000 hadisten seçerek meydana
getirmiştir. Elimizdeki Müsned, oğlu Abdullah b. Ahmed b. Hanbel’in
rivâyet ettiği nüshanın, Ebû Bekr Ahmed b. Ca’fer el-Katî’î (368/978)
tarafından yapılan rivâyetidir. Gerek Abdullah b. Ahmed b. Hanbel
gerekse râvîsi Ahmed b. Ca’fer el-Katî’î Müsned’e bazı ilâveler yapmışlardır. Katî’î’nin ilâveleri azdır.12
Sıddîkî’ye göre İbn Hanbel’in bu büyük eseri telif gâyesi; ne tümüyle sahîh hadisleri toplamak, ne de özel bir konuyla ilgili hadisleri
bir araya toplamak ve ne de belli bir İslâm Mezhebi’ni destekleyen
hadislerden bir mecmua oluşturmaktır. Onun gâyesi, sahîh olduğu
kendisince ispat edilebilecek olan ve kendi devri için, münâkaşalarda
esas vazifesini görebilecek bütün hadisleri bir araya getirmektir. Nitekim o, “Bu kitabı bir rehber olarak hazırladım, Hz. Peygamber’in sünnetinde ihtilaf edenler ona müracaat ederler.” demiştir.13
Görüldüğü gibi Ahmed b. Hanbel, Müsned’e aldığı bütün hadislerin “sahîh” olduğunu iddia etmiş değildir. Ölüm döşeğindeyken bile o,
Müsned’den bir hadisin çıkarılmasını oğlundan istemiştir. 14 Bu onun,
eseri hakkında sürekli bir tetkik ve araştırma içinde olduğunu gösterir,
yoksa onun “eserinin bütün muhtevâsının sahîh olduğundan emin olmadığını”15 değil!. Zira ilimde araştırma süreklidir, emin olunsun olunmasın netice değişmez.
Ahmed b. Hanbel, Müsned’e sırasıyla;
a. Zabt ve adâlet vasıfları ile tanınan râvîlerin hadislerini,
b. Yalancılığı duyulmamış, dînî konularda hakkında şüphe edilmeyen mestûr râvilerin, birinci grup râvilerin rivâyetlerine ters düşmeyen hadislerini almıştır.
O, oğluna hitâben “Hadis usûlümü bilirsin: aynı konuda zıddına
sahîh bir hadis bulunmadıkça, zayıf hadislere karşı çıkmamışımdır”16
demiştir.
Bu sözlerden onun “sahîh” ve “sahîh olması muhtemel” hadisleri
Müsned’ine aldığı anlaşılmaktadır.
2. İmam Mâlik'in (179/ 795) el-Muvatta'ı
İmam Mâlik h. 93 yılında Medine’de doğmuş, h.179/795’da 85
yaşlarındayken Medine’de vefat etmiştir.17 Etbâu’t-tâbiîn’dendir.
12
Bu zâtın nisbesi Kutay’î değil Katî’î’dir. (Bustanu’l-muhaddisîn, s. 68-69) Katî’a, Şerîa
vezninde, Bağdat’taki, devlet yöneticilerine oturmaları için tahsis edilen birtakım mahallelere verilen isimdir. (a.g. yer.).
13
Talâi’u’l-Müsned, s. 22
14
Tabakatu’ş-Şâfiîyyeti’l-kübrâ, I, 203.
15
Bk. Hadis Edebiyâtı Tarihi, s. 85.
16
Abdurrauf’un anılan makalesi, s. 26. Talâi’u’l-Müsned, s. 27’den naklen.
40
* Cemal Ağırman
İmam Mâlik, ders süresince tek şekilde oturur, ayakta hadis
rivâyetinden hoşlanmazdı. Hadis dersi için özel hazırlık yapardı. Yıkanır, güzel kokular sürünür, temiz ve yeni elbiseler giyer, huşu’ ve vakar ile otururdu. Ders süresince güzel kokulu öd ağacı (buhur) yaktırırdı.
İmam Mâlik, hadise olan saygısı dolayısıyla, hadisleri kabulde ihtiyatı elden bırakmamış, olabildiğince titiz davranmıştır. Hatta onun
Peygamber Mescidi’nin direklerini işâret ederek şöyle dediği nakledilir:
“Şu sütunlar dibinde, ‘Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu’ diyen yetmiş kişiye rastladım. Bunların hiçbirinden bir şey
almadım. Bunlar belki, beytu’l-mâl kendilerine emanet edilecek kadar
emin kişilerdi. Fakat onların hiçbiri buna (hadis almaya) ehil değildi.”
İmam Mâlik, Muvatta’ı önceleri 10.000 hadisten meydana getirmiştir. Eserini her sene yeniden gözden geçirir ve bazı hadisleri çıkarırdı. Sonunda elimizdeki 1720 rivâyeti ihtiva eden Muvatta kalmıştır.
Muvatta şârihi Zürkânî (1122/1710) bu rakamı şöyle sınıflandırır:
600’ü müsned (merfu),
222’si mürsel,
613’ü mevkûf,
285’i maktu’dur.
Bu taksimde de görüldüğü gibi İmam Mâlik, önce Hz. Peygamber’den gelen hadisleri, sonra ashâb’dan gelenleri, daha sonra da
tâbiûndan gelen âsâr’ı zikretmektedir. En sonunda da kendi re’yini
belirtmektedir.18
Tirmizî şârihi Ebû Bekr b. el-Arabî (543/1148) “Muvatta ilk
asldır. Sahîh-i Buhârî de ikinci asldır. Müslim, Tirmizî ve diğer muhaddisler, kitaplarını bu iki asl üzerine bina etmişlerdir.”19 der. Meselâ
Buhârî, Muvatta’daki 300 hadisi, Sahih’inin 600 yerinde zikretmiştir.20
Muvatta, Buhârî ve Müslim’in sahîhleri ile birlikte hadis kitaplarının birinci tabakasını meydana getirmektedir. 21
3. el-Buhârî'nin (256/870) Sahîh’i
Muhammed b. İsmail b. İbrahim el-Buhârî h. 194/810 yılında
Buhâra’da doğmuş, 256/870 yılında Ramazan Bayramı gecesi 62 yaşında iken vefat etmiştir.
Daha on yaşlarında iken hadis ezberlemeye başlamıştır. Bini aşkın hocadan ders almıştır. Bütün ömrünü ve her şeyini hadise adayan
17
İmam Malik’in hayatı için bk. Zehebî, Siyer, VIII, 48-135; Tezkire, I, 207-213; İbn
Hacer, Tehzîb, X, 5-9.
18
Misaller için bk. İtr, el-İmam et-Tirmizî ve’l-muvâzene, s. 337.
19
Bk. Süyûtî, Tenvirü’l-hevâlik, I, 5.
20
Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, s. 305, dn. 2.
21
Bk. ed-Dihlevî, Huccetu’llahi’l-bâliğa, I, 281.
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
41
Buhârî’nin ezberlediği hadis sayısı ise, kendi ifâdesiyle, yüz bini sahîh,
toplam üç yüz bindir.22
Buhârî’nin hadis bilgisi, devrin bilginlerince insaf hudutlarını aşacak tarzda yoklanmıştır. Bir keresinde 100 kadar hadisin sened ve
metinleri karıştırıldıktan sonra Buhârî’ye okunmuş ve bu hadisler hakkında ne düşündüğü sorulmuştur. Buhârî hepsini ezberden düzeltmiş
ve soranların hayranlıklarını kazanmıştır. İbn Hacer (852/1448) onun
hakkında, “Gök kubbenin altında, Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem’in hadislerini Buhârî’den daha iyi bilen birini görmedim.” demektedir.
Buhârî, el-Câmiu’s-sahîh adlı eserini 600.000 hadis arasından
seçmiştir. Onu Mescid-i Haram’da telif etmiştir. Concordance’a göre 97
kitab ve 3730 bâbtan/konudan oluşmaktadır. Mükerrerler dahil 7275
hadis ihtivâ etmektedir. İbn Hacer bu sayıyı 9082 olarak vermektedir.
Mükerrerler dışında dört bine yakın hadis vardır. İbn Hacer bu sayıyı
da 2761 olarak vermektedir.
Bab merkezli düşündüğümüzde, telif sebebi de göstermektedir ki
Buhârî’nin Sahîh’inde zayıf hadis yer almamaktadır. Ancak Buhârî,
bazen istidlâl kabilinden ve bâb başlığı’nda (terceme) olmak kaydıyla
zayıf hadis zikreder. Yalnız bunları, öteki hadisleri zikrettiği gibi tahdîs
sığasiyle vermez. Senedsiz olarak verir. Bu hadislerin zayıflıkları da
azdır.
Buhârî, bâb başlıklarını çoğu zaman âyet-i kerîmelerden, bazen
hadislerden iktibaslarla ve bazen de serbest şekilde ve fakat fıkhî bir
anlam taşıyacak tarzda seçtiği ibârelerle tanzim etmiştir. Bu yüzden
Buhârî’nin fıkhî görüşleri bâb/konu başlıklarında yer alır.
Buhârî, kitabını kitaplara/bölümlere ayırırken bir insana doğumdan ölüme kadar gerekli olan bilgileri bir mantık silsilesi çerçevesinde
sıralamaya çok dikkat eder. Kitabının ilk bölümü “Bed’u’l-vahy’dir.
İkncı sırada “Kitâbu’l-imân”ı, üçüncü sırada “Kitâbu’l-ilm”i, daha sonra
“Kitâbu’s-salât”ı ele alır. Hedef aldığı kitleyi önce vahiyle, sonra imanla, daha sonra ilim ve ibadetle buluşturur. Bir insan, ilim olmadan aklıyla Allah’ı keşfedebilir; fakat, ilim olmadan O’na ibadet ve kulluk
edemez. Önce imandan sonra önce bilgi ve sonra da ibadet gelir.
Buhârî bu sıralama ile iman-ilim ve ibadet üçlüsünün önemine dikkat
çeker.
Buhârî, bazen bir hadisi ilgisi dolayısıyla ve ondan hüküm
istinbât etmek düşüncesiyle muhtelif kitapların çeşitli bâblarında hadisi
bölerek (takti’) tekrarlar. Ancak çoğu kere böyle hadisi değişik yerlerde verirken ayrı ayrı senetle zikretmeye dikkat eder. Bununla da hadisin değişik senetlerle rivâyet edilmiş olduğunu ispatlamış olur.23
22
23
Bk. İbn Hacer, Hedyü’s-sârî, 504.
Bu konuda Bk. el-Guneymân, Delîlu’l-kâri ilâ mevâzıi’l-Hadis fî Sahihi’l-Buhârî, Medine,
ts.
42
* Cemal Ağırman
“Müellifler hadisleri boş yere tekrar etmezler. Hadisin farklı senetlerle gelmesi, metne ait lâfızların farklı olması gibi bir çok sebebi
vardır. Bazen bir hadisin tek bir sahâbîden, değişik senedlerle ve farklı
lafızlarla rivâyet edildiği olur. Müelliflerin bütün rivâyetleri toplama
arzuları dolayısıyla kitaplarında tekrarlar görülür. 24 Böylece hem hadisi
kuvvetlendirir, hem de lafız farklılıkları dolayısıyla başka başka hükümlerin elde edilmesine imkan sağlar.
Buhârî’nin Sahih’i, hadis kitaplarının birinci tabakasına dahildir.
4. Müslim’in (261/874) Sahîh’i
Ebu’l-Hüseyin Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî, h. 202, 204 veya
206 tarihinde Nişabur’da doğmuş, bir hâdisi araştırmakla meşgulken
261/874’de vefat etti.
Müslim de Buhârî gibi bütün hayatını hadise adamıştır. O, devrin
ilim merkezleri olan Hicaz, Mısır, İran, Suriye, Mezopotamya ve Türkistan’a seyahatlar yaptı. Bağdad’a bir kaç kez gitti geldi. Gezdiği yerlerdeki hadis bilginlerinden ders aldı.
“Sahih-i Müslim” diye şöhret bulmuş olan el-Müsnedü’s-sahîh,
Kütüb-i sitte’nin ikinci kitabıdır. İmam Müslim onu, 300.000 hadis içinden seçerek meydana getirmiştir.
Müslim, kitabına aldığı hadisler hakkında şöyle der: “Ben, bana
göre sahih olan her hadisi bu kitaba almış değilim. Ben, bu ketaba
sadece sıhhati konusunda ulemânın icma ettiği hadisleri aldım.”25
İmam Müslim’in kitabına aldığı hadisler, genellikle, Buhârî’deki
merfu’ hadislerdir. O, Buhârî’de bulunmayan 820 merfu’ hadisi de
tahriç etmiştir.
Müslim’in Sahîh’inde mevkûf ve maktu’ hadisler çok azdır.26
Kitabın üslûb ve siyâkına özen göstermiş, fıkhî istinbat gayesiyle
hedisleri bölüp muhtelif bâblarda zikretmek gibi bir yönteme baş vurmamış, bir hadisin farklı rivayet tariklerini bir araya toplamaya gayret
etmiş, dolayısıyla hadisçiliğe daha fazla önem vermiştir.27
Yine bazı hadisleri birden fazla yerde tekrarladığı da olmuştur.
Tekrar ettiği hadislerin sayısı 137’dir.
Rivâyet edilen lafzı aynen edâya büyük itina gösterir. Râvilerin
bir harfte de olsa ihtilaflarını kaydeder (Buhârî, mânâ ile rivâyeti tecviz
ettiği için buna o kadar riâyet etmez).
Müslim’in Sahîh’i “kitab” adını taşıyan 54 bölümden oluşmaktadır. Bâblarının sayısı ise, 1322’dir. Mükerrerler dışında 3033 Hadis
24
es-Sa’âtî, el-Fethu’r-rabbânî, I, 15.
Bk. Sahih, salât 63 ( I,304, M.F.Abdülbâki neşri ).
26
Câmi’ sayılmak istenmeyişinin bir sebebi de bu olabilir. İhtiva ettiği hadislerin niteliği
açısından “sünen” çerçevesinde kalmıştır. Sahîh-i Müslim hakkında geniş bilgi için bk.
M. Y. Kandemir, “el-Câmiu’s-sahîh”, DİA, VII, 124-129.
27
Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, s. 198-199.
25
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
43
ihtivâ etmektedir.28 Kitab isimleri, Buhârî’deki kitab isimleriyle büyük
ölçüde paralellik arzeder. Bâb başlıkları ise, daha sonra Nevevî
(676/1277) tarafından konulmuştur.
Sahîhân’ın Mukâyese edecek olursak şunları söylemek mümkündür: Buhârî’nin Sahîh’i, Kur’an’dan sonra en güvenilir kaynak olarak
ümmetin bütünü tarafından kabul edilmiştir. Buhârî’nin Sahîh’inin Müslim’e tercih yönlerini şöyle sıralamak mümkündür:
1. Buhârî’nin sıhhat için ortaya koyduğu şartlar daha kuvvetlidir.
2. Râvîde, kendisinden hadis rivâyet ettiği kişi ile bir defa da olsa mülâkat etmiş olmayı arar (Müslim ise, görüşmüş olmayı değil,
görüşebilme imkânının bulunmasını yeterli görür).
3. Buhârî’nin râvîlerinin adâlet ve zabt yönü, Müslim’in
râvîlerinden üstündür. Zira Buhârî’nin ricâlinde cerh edilenler oldukça
azdır. Onlardan da Buhârî’nin rivâyeti pek azdır. Aslında bunların büyük bir kısmı da Buhârî’nin kendilerini pek iyi tanıdığı kendi şeyhleridir.
4. Buhârî’nin, şâz ve illetten salim olma yönünden de belli bir üstünlüğü vardır. Buhârî’de tenkide uğrayan hadis sayısı pek azdır.
5. Müslim, Buhârî’nin talebesidir. Onun eserlerinden istifâde etmiş ve ona dayanmıştır. Bunun için de ed-Dârekutnî, “Eğer Buhârî
olmasaydı, Hadîs İlmi’nde Müslim ortaya çıkmaz ve bu mertebeye ulaşamazdı” demiştir.29
6. Tenkide en az uğrayan hadis kitabı Buhârî’nin Sahîh’idir.30
Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Maîn, Ali b. el-Medînî vb. âlimler 4
hadis dışında Buhârî’deki bütün hadislerin sahîh olduğuna şehâdet
etmişlerdir. Ebû Ca’fer Muhammed el-Ukaylî (322/934), “Bu 4 hadis
hususundaki söz, yine Buhârî’nin sözüdür; onlar da sahîhtir.” der.
5. Tirmizî’nin (ö.279/892) Câmi’î
Ebû İsâ künyesiyle meşhur Muhammed b. İsâ b. Sevre etTirmizî, Tirmiz’de h. 209/827 yılında doğmuş, 31 h.279/892’da Tirmiz’de
vefat etmiştir.
Tirmizî, Arabistan, Mezopotamya, İran ve Horasan gibi çeşitli
ilim merkezlerine hadis öğrenmek için seyahatler yapmıştır. O, Buhârî,
Müslim ve Ebû Dâvûd gibi öteki Kütüb-i sitte müellifleriyle görüşmüştür.
Kendisi hakkında devrin ulemâsının gerçekten gıbta edilecek değerlendirmeleri ve övgüleri vardır.32
28
Bk. Müslim, M. F. Abdülbâkî neşri, IV, 2323.
Bk. Nuhbetü’l-fiker Şerhi, s. 36-38; Ayrıca bk. Koçyiğit, Hadis Istılahları, s. 388-389.
Bu konuda bilgi için bk. Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, s. 195-199; Sıddîkî, H. Edebiyâtı
Tarihi, s. 95-96.
31
Sıddîkî’nin Mekke’yi doğum yeri göstermesi (H. E. Tarihi, s. 104) kendisine ait bir tesbit
olarak gözükmektedir.
32
Bk. Şakir, a.g. yer, s. 84-90; İtr, a.g.e., s. 21-22.
29
30
44
* Cemal Ağırman
Tirmizî’nin en meşhur eseri Sünenü’t-Tirmizî, Kütüb-i sitte’nin
üçüncü kitabıdır.
Tirmizî, eserini Hicaz, Irak ve Horasan âlimlerine sunmuş, hepsi
de beğenmişlerdir. O, kitabını “Kimin evinde bu kitap bulunursa orada
konuşmakta olan Peygamber var demektir”33 diye takdim etmektedir.
Yine o, “iki hadis dışında” kitabındaki bütün hadislerin ma’mûlun bih
olduğunu da söylemektedir.34
Câmi’, ale’l-ebvâb bir tertibe sahiptir. Tahâretten İlel’e kadar
uzanan 46 kitabı ihtiva emektedir. Concordance’a göre Câmi’; 46 kitab
içinde 2496 bâb35 ve A. M. Şakir’in (1958) tahkiki ile yapılan baskıya
göre de 3956 hadis36den meydana gelmektedir. Tuhfetu’l-ahvezî şerhi
ile birlikte olan baskıda hadis sayısı 4051’dir.37
Mevkûf ve maktu’ hadisler Tirmizî’de merfu’ hadislerin değerlendirilmesi sadedinde sevkedilmişlerdir. Buhârî bu iki çeşit hadisi bâb
başlıklarında muallak olarak verir. Müslim ise bu iki çeşit hadise çok az
yer verir.38
Tirmizî, bâb başlığı altında bir veya bir kaç hadisi verdikten sonra, sırasıyla şu işlemleri yapar:
a. Hadisin sıhhat durumu (hasen, sahîh, zayıf, garîb olduğunu)
mutlaka açıklar.
b. Râvilerin durumunu, varsa, senetteki illeti beyan eder.
c. Hadisin -varsa- diğer tariklerini verir.
d. Konuyla ilgili, diğer sahâbîlerden yapılmış rivâyetler varsa,
onlara da “ve fi’l-bâbi an fülânin ve fülân...” diyerek, sahâbî isimlerini
vermek suretiyle işaret eder.
e. O konuyla ilgili olarak fukahanın görüşlerini, hadisle nasıl
ihticac ettiklerini, ulemâ arasında ittifak mı, ihtilâf mı bulunduğunu
anlatır. İcma’ varsa, mutlaka işaret eder. Bazen de uygulamanın hangi
yönde olduğunu gösterir.39
Abdülaziz ed-Dihlevî (1239/1824) Tirmizî’nin Câmi’ini şu dört
özelliğe sahip olmakla övmektedir:
a. Tertibi mükemmeldir, tekrar yoktur.
b. Fakihlerin kanaatlerine, yer yer de istidlâl usullerine işâret
eder.
c. Hadislerin sıhhat durumlarını, bilhassa illetlerini açıklar.
33
Zehebî, Tezkire, II, 634.
Bk. Câmi’, V, 736; İbn Receb, Şerhu İleli’t-Tirmizî, s. 43; İtr, a.g.e., s. 55.
Bk. M. F. Abdülbâkî, Teysiru’l-menfe’a, el-Fihrisu’t-tafsilî li Câmii’t-Tirmizî), 1-43.
36
A. M. Şâkir (tarafından başlatılan baskı), Tirmizî, V, 735.
37
Bk. M. Tuhfetü’l-ahvezî, X, 456.
38
Bk. İtr, a.g.e., s. 214-219.
39
Bk. Tirmizî, Salât 5; İman 17.
34
35
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
45
d. Hadis ricâline dair değerli bilgiler verir. 40
Tirmizî’nin Câmi’i, usûle ait kaidelerin tek tek hadislere uygulanması, bir başka ifade ile usûl ile furûun birleştirilmesi açısından fevkalâde önem ve değere sahiptir.
Tirmizî, hadislerin sıhhat durumunu tesbit için çoğu kere
mürekkeb terimler kullanır.
Tirmizî’nin Câmi’i, hadis kitaplarının ikinci tabakasına dahildir.41
Câmi’ türündeki bu üç eseri mukâyese edecek olursak şöyle diyebiliriz: Tirmizî, hadisçilik nokta-i nazarında Müslim’e; fıkhu’l-hadis
noktasından da Buhârî’ye ait özellikleri, onlara yakın ölçüde kendisinde
toplamış bulunmaktadır.
Tirmizî, hadis kabulündeki şartlar açısından Buhârî ve Müslim’den daha mütesâhil bir tutum içindedir. Onun eseri “Hasen” hadis
terimini belli bir muhtevaya kavuşturması açısından Sahîhayn’dan
farklı bir nitelik arz etmektedir. Onun Câmi’i, Buhârî ve Müslim’den çok
daha fazla zayıf hadis ihtivâ etmektedir. Ancak bu hadislerin durumunu Tirmizî, açıklıkla ortaya koymaktan çekinmez. Ancak bunları ya
bilgilendirmek veya başka bir hadisi desteklemek amacıyla zikreder.
6. Ebû Dâvûd’un (ö.275/888) Sünen’i
Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş’as b. İshak el-Ezdî es-Sicistânî h.
202’de Sicistan’da doğmuş, H. 275/888’de Basra’da vefat etmiştir.
Fıkıh bâblarına göre tasnîf edilmiş ahkâm hadislerini ihtiva eden
kitaplara sünen denir.
Sünen’ler fıkhî görüşle telif ve tasnîf edildikleri için, genellikle,
Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerini bize nakleden merfu’ sünnet
verilerini ihtiva eder. Mevkûf ve maktu’ haberlere pek yer vermezler.42
Sünen’lerin muhtevâlarını, ibâdât, muamelât ve ukûbât bölümleriyle özetlemek mümkündür.
Sünen denilince, öncelikle Kütüb-i sitte’ye dahil olan sünenler
akla gelir.
Ebû Dâvûd’un Sünen’i, Buhârî ve Müslim’in sahihleri ile mukayese edildiğinde, güvenilirlik bakımından bazıları onun sahîhayndan hemen sonra geldiğini söyler. Söz konusu âlimler, onu sahîhayna en yakın eser olarak kabul eder ve kütüb-i sitte içerisinde üçüncü sırayı ona
verir.43
Hatîb el-Bağdâdî'nin (ö.463/1070) kendisine ulaşan bir senetle
naklettiği sözlerinde ve bizzat kendisinin Mekkelilere yazdığı mektupta,
40
Bustân, s. 196.
Bk. ed-Dihlevî, Huccetullâhi’l-bâliğa, I, 283.
42
Bk. Kettânî, Risâle, s. 29.
43
Çakan, İsmail Lütfi, Sünen-i Ebî Dâvûd Tenceme ve Şerhi (Mukaddime), İstanbul 1987,
s. XXVI.
41
46
* Cemal Ağırman
Ebû Dâvûd, Sünen’inde; sahih, sahihe benzer (şibhuhu), sahihe yakın
(mukâribuhu)44 ve kendisinde aşırı vehn/zayıflık bulunup durumlarını
açıkladığı hadisler zikrettiğini, hakkında hiçbir şey söylemediklerinin
salih olup bir kısmının diğer bir kısmından daha sahih olduklarını 45
belirtir.46
Ebû Dâvûd, prensip olarak her hadis hakkında ayrı ayrı değil,
gerekli gördükçe değerlendirme yapar.
Ebû Dâvûd, terkinde icma edilmemiş herkesten hadis almayı
prensip edindiği için47 sahih bir hadis bulamadığı konularda zayıf hadis
zikreder ve zayıf olduğunu açıklar. 48 Bu tür hadislerin zayıflığı ciddi
değildir.
Başka bir rivâyeti desteklemek amacıyla isnadı zayıf hadisler
naklettiği gibi49 terğîb ve terhîb içerikli zayıf hadisler de nakleder. Fakat zayıf olduğunu belirtir.50 Bab içinde sahih bir senedi desteklemek
amacıyla zayıf hadis zikrettiği de olur.51
Mısır, Mezopotamya, Mağrib ve dünyanın bir çok bölgesindeki
muhtelif mezhep âlimlerince standart bir hadis kitabı olarak benimsenmiş ve çokça okunmuş olan Ebû Dâvûd’un Sünen’i, Concordance’a
göre 40 kitab ve 1889 bâbtan meydana gelmektedir. Toplam olarak,
müellifin kendi ifâdesiyle 4800 hadis ihtiva etmektedir. 52 Süneni hakkında o şöyle der: “Sünen’e sadece ahkâm hadislerini aldım. Zühd ve
amellerin faziletleri ve diğer fezâil ile ilgili konuları işlemedim. Eserde
mevcud 4800 hadisin tamamı ahkâma aittir. Zühd, faziletler ve diğer
konularda bir çok hadis bulunmasına rağmen onları kitaba almadım.”
Ebû Dâvûd’un Sünen’indeki hadisler, Zehebî’ye göre şöyledir:53
1) Şeyhân’ın birlikte tahrîc ettikleri hadisler (bunlar kitabın yarısını teşkil eder).
2) Şeyhân’dan sadece birinin kitabına aldığı hadisler.
44
El-Hatîb el-Bağdâdî, Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sâbit, Tarîhu Bağdâd, Mısır 1343/1931,
IX, 57.
45
Ebû Dâvûd, Risâletu Ebî Dâvûd ilâ ehli Mekke, th., Muhammed es-Sebbâğ, Beyrut trs.,
(Dâru’l-arabiyye), s. 26.
46
Katip Çelebi, bu sözlerin tamamını Ebû Dâvû'dun Risâle'sinden nakleder, (Keşfu’zzunûn, İstanbul 1971, II, 1005-1006). Ancak, söz konusu ifadelerin, "sahih, sahihe
benzer (şibhuhu), sahihe yakın (mukâribuhu)" kısmı, Risâle'nin Muhammed esSabbâğ tarafından yapılan tahkikli neşrinin Beyrut tarihsiz baskısında yer almamaktadır. Bu sözleri el-Hatîb el-Bağdâdî, kendisine ulaşan bir senetle Tarîhu Bağdâd'ında
(IX, 57) zikreder.
47
Leknevî, Ecvibe, s. 74.
48
Msl. bk. Ebû Dâvûd, Sünen, III, 29, 2573.
49
Msl. bk. Ebû Dâvûd, Sünen, II, 23, 1269, 1270.
50
Msl. bk. Ebû Dâvûd, Sünen, II, 50-51, no. 1377.
51
Msl. bk. Ebû Dâvûd, Sünen, II, 228, no. 2078, 2079.
52
Muhyiddin Abdülhamid neşrinde bu sayı farklıdır.
53
Siyer, XIII, 214-215.
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
47
3) Sahîhân’da olmamasına rağmen, senedi ceyyid olan ve aynı
zamanda şaz ve illetli olmayan hadisler.
4) İsnadı sâlih54 olan iki ya da daha fazla leyyin tarikten geldiği
için ulemânın kabul ettiği hadisler.
5) Râvîdeki hâfıza noksanlığı sebebiyle isnâdı zayıf kabul edilen
hadisler (ki, bu tür hadisler hakkında Ebû Dâvûd çoğu kere sükût
eder).
6) Râvisinin za’fı çok açık olan hadisler (Bu tür hadislerin za’fını
müellif genellikle açıklar).55
Bu durum, Ebû Dâvûd’un, “fakihlerin delil olarak kullandıkları ahkâm hadislerini bir araya toplamak” gâyesinin tabiî bir sonucudur.
Böyle bir maksadla yola çıktığı için Ebû Dâvûd, kitabına Sahîh, Hasen,
Leyyin ve amel edilebilir hadisleri almıştır. Çünkü ona göre, aşırı derecede zayıf olmayan hadis, re’y ve kıyas’tan önde gelir.
Aslında Ebû Dâvûd, Sünen’inde zayıf hadislerin mevcudiyetini
bizzat kendisi söylemiştir. Ancak, o “muhaddislerin ittifakla
terkettikleri” herhangi bir hadisi kitabına almamıştır.
“Toptan bir değerlendirme ile ‘Sünen’deki hadislerin hepsi sahihtir’ demeye nasıl imkân yok ise, ‘hepsi hasendir’ hükmünü vermek de
mümkün değildir. Birincisini söylemek mübülağa, ikincisini söylemek
ise, üstünkörü bir hüküm olur. O halde yapılacak toptancı değerlendirmeler yerine her hadis için ayrı ayrı hüküm vermek, müellifin tavrını
dikkate almak daha isabetli ve ilmî bir tutum olacaktır.”56
dir.57
Ebû Dâvûd’un Sünen’i hadis kitaplarının ikinci tabakasına dâhil7. Nesâî’nin (303/915) Sünen’i (el-Müctebâ)
Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb en-Nesâî 214/829 yılında
Nesâ’da doğmuş, Remle’de veya Mekke’de h. 303/915 yılında vefat
etmiştir.
Nesâî, zamanının en meşhur hadis âlimlerinden biridir. Daha
ziyâde fıkhî hadisleri derlediği Kitabu‘s-Sünen’l-kebîr’i58 sahîh ve illetli
hadisleri de ihtivâ etmekteydi. Sonra istek üzerine Nesâî bu kitabını
sadece sahîh hadisleri almak üzere ihtisar etti ve bu yeni eserine elMüctenâ veya meşhur olduğu şekliyle el-Müctebâ adını verdi.
el-Müctebâ, sünenler içinde en az zayıf hadis ve cerhedilmiş
râvîsi bulunan bir kitab olarak bilinir. Bunun için de Sahîhayn’dan son54
Süyûtî’ye göre sâlih’den maksad, ihticac’a değil, i’tibâr’a salih olmaktır (Ebû Zehv, elHadis ve’l-muhaddisûn, s. 413.
Kâsımî, Kavâidü’t-tahdîs, s. 232; K. Çelebi, Keşf, II, 1005; Leknevî, el-Ecvibe, s. 67.
56
Çakan, Sünen-i Ebî Dâvûd Tenceme ve Şerhi (Mukaddime), s. XXXIX-XL.
57
Bk. ed-Dihlevî, Huccetullâhi’l-bâliğa, I, 283.
58
Bu eser Abdülğaffâr Süleyman el-Bündâri ve S. Kisrevî Hasen tarafından 6 cild halinde
neşredilmiştir(Beyrut, 1411/1991).
55
48
* Cemal Ağırman
ra üçüncü sırada sayılması gerektiğini savunanlar olmuştur. 59 Hattâ
Nesâî’nin, rical tenkidinde Müslim’den daha sıkı davrandığı bildirilmektedir.60
Nesâî, hadisler arasındaki çok küçük rivâyet farklarını bile, hadisi
baştan aşağı tekrar etmek suretiyle gösterir. Gariptir ki, onun bu
hassâsiyeti, Musevî asıllı müsteşrik Goldziher tarafından “küçük işlerle
uğraşma” olarak tenkid edilmiştir.61
Nesâî, Tirmizî’de olduğu gibi, her hadis için ayrı bir değerlendirme yapmaz. Onun değerlendirmesi, kitabına almış olmasıdır.
Sünen, 51 kitab ve 2400’e yakın bâb/konu alt başlıklardan
oluşmaktadır.62
“Sünen-i Nesâî” denilince el-Müctebâ anlaşılır. el-Müctebâ hadis
kitaplarının ikinci tabakasına dâhildir.63
8. İbn Mâce’nin (ö.273/886) Sünen’i
İbn Mâce künyesiyle meşhur Ebû Abdillah Muhammed b. Yezid
el-Kazvînî h. 209’da Kazvin’de doğmuş, H. 273/886’da Ramazan ayında vefat etmiştir.
İbn Mâce’nin Sünen’i, mukaddime hariç 37 kitab, 1515 bâb ve
4341 hadisten oluşmaktadır. Bu hadislerden,
3002’si öteki beş kitabın müelliflerinin ya beşi veya bir kısmı tarafından rivâyet edilmiştir. Geriye kalan 1339 hadis ise, sadece İbn
Mâce’de bulunan hadisler (zevâid)dir. Bunların da;
428’inin ricâli güvenilir, isnadları sahîhtir.
199’unun isnadı hasen’dir.
613’ünün isnadı zayıftır.
99’unun ise isnadı yok hükmünde (vâhî), veya münker ya da yalanlanmıştır.”64
İbn Mâce’nin, kitabını telif edince, devrin meşhur münekkidi Ebû
Zür’a’ya takdim ettiği, onun da 30 kadar zayıf hadis dışında kitabın
büyük bir değer taşıdığını söylediğine dair Ebu’l-Fadl b. Tahir elMakdisî (507/-1113) tarafından ileri sürülen rivâyet, senedindeki inkıta
sebebiyle Süyûtî (911/1505) tarafından “doğru olmayan bir hikâye”
diye tenkid ve reddedilmiştir.65
İbnü’l-Cevzî gibi Mevzûat yazarları, şahıslar, kabileler ve şehirlerin faziletleri ile ilgili hadislerin uydurma olduğunu ileri sürmüşlerdir.
59
Bk. Ebû Zehv, a.g.e., s. 410; Ebû Zehv bu sıralamayı esas almıştır.
Ebû Zehv, a.g.e., s. 359; Kâtip Çelebi, Keşf, II, 1006.
Bk. Goldziher, Müslim Studies, II, 232; Sıddîkî, H. E. Tarihi, s. 108.
62
Bk. Nesâî, I, 167-170.
63
Bk. ed-Dihlevî, Hucetullâhi’l-bâliğa, I, 283.
64
İbn Mâce, Sünen, II, 1520 (M. F. Abdülbâki’nin tanıtma yazısı).
65
Bk. Nesâî, Sünen, I, 5 (Süyûtî Şerhi); Ebû Zehv, el-Hadis ve’l-muhaddisûn, s. 419.
60
61
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
49
Delhi’li Şeyh Abdulhak da İbn Mâce’nin Sünen’indeki Kazvin şehri hakkındaki hadislerin uydurma olduğunu söylemiştir.66
Aslında İbn Mâce’nin Sünen’i, tertibi, tekrardan uzak ve kısa oluşu ile oldukça değerlidir.67
Sünen’in Kütüb-i sitte’ye dahil edilişi, Ebu’l-Fadl b. Tahir elMakdisî’nin (507/1113) “Etrâfu’l-kütübi’s-sitte” ve “Şurûtü’l-eimmeti’ssitte”sinde 6. kitab olarak zikretmesiyle başlamıştır. Sonraki yazarlar
da aynı yolu takib edince 7. asırdan itibaren Sünen, Kütüb-i sitte’nin 6.
kitabı olarak hadis edebiyatı içindeki mümtaz yerini almıştır.68
Sünen’in, elde mevcut baskısında bazı hadis metinlerinin hemen
altında küçük puntolarla dizilmiş siyah satırlardaki “ve fi’z-zevâid” diye
başlayıp devam eden bilgiler, Kütüb-i sitte içinde sadece İbn Mâce’de
bulunan hadislerin sıhhat derecelerini gösterir. Bu notlar, Hafız Ahmed
b. Ebî Bekr el-Bûsırî’nin (840/1436) Kitâbu zevâidi İbn Mâce’sinden
alınmıştır. Bu eserde 1553 hadis yer almaktadır.69
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, İbn Mâce’nin Sünen’ine hadis kitaplarına ait yaptığı tabakalamada yer vermemiştir. 70 Ancak onu ikinci tabakaya dahil etmek mümkündür.
9. Dârimî'nin (ö.255/868) Sünen'i
Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman et-Temîmî esSemerkandî ed-Dârimî, h. 181/797’de Semerkand’da doğmuş, h.
255/868’de Merv’de vefat etmiştir.
Sünen, Arapların İslâm öncesi bazı tatbikatları, Hz. Peygamber’in
sîreti, hadislerin yazıya geçirilmesi ve ilmin fazileti ile ilgili hadislerden
oluşan 163 sayfalık uzun bir giriş (mukaddime) ve 23 kitaptan meydana gelmektedir. İki cilt halinde matbu olan 71 Sünen’de 1403 bâb/konu
içinde 3500 hadis yer almaktadır. “Ebu’l-Vakt rivâyetinde 3557 hadis
ve 1408 bâb bulunmaktadır.”72
Sünen, kendisine özgü ve gerçekten kıymetli mukaddimesi dışında tahâretten vasiyyete kadar uzanan fıkhî bölümleri, fıkıh kitaplarındaki sıralanışlarına uygun biçimde ihtiva etmektedir. En sonunda da
Fedâilu’l-Kur’ân’a ait bir bölüm yer almaktadır. Kitab bu muhtevâsı,
Sünen’dir. Ancak Dârimî’nin Sünen’i, “ahâdîs-i mürsele ve mevkûfeyi
de muhtevî olmakla”,73 sünenlerin genel muhtevâsı dışına taşmış bulunmaktadır.74
66
Bk. Sıddîkî, Hadis Edebiyatı Tarihi, s. 110.
Mübârekfûrî, I, 349.
68
Ebû Zehv, a.g.e., s. 18; Sıddîkî, a.g.e., s. 115.
69
Bk. el-Misbâhu’z-zucâce fi Zevâidi İbn Mâce, I-II (thk. Musa Muhammed Ali İzzet Ali
Atiyye), Kahire 1405/1985.
70
Bk. ed-Dihlevî, Huccetullâhi’l-bâliğa, I, 280-285.
71
Dımaşk 1349 (ofset baskılar mutedavildir).
72
Bk. Dihlevi, Bustân, s. 92.
73
A. Naîm, Tec. Terc., I, 260.
74
Mübârekfûrî, I, 349.
67
50
* Cemal Ağırman
Dârimî’nin Sünen’i mevsuk bir hadis kitabı kabul edilmek ve hatta bazı hadisçilerce Kütüb-i sitte’nin 6. kitabı olmaya lâyık görülmekle
birlikte,75 bütün hadisleri, “sahîh hadis” şartlarını -tam olarak- taşımamaktadır. Bununla beraber, “rical-i zuafâsı az, ahadis-i münkere’si
nâdirdir”.76
İbn Hacer’in (ö.852/1448) belirttiğine göre Dârimî’nin Sünen’i
derece bakımından diğer sünenlerden daha aşağı değildir; bilakis
Kütüb-i Hamseye dâhil edilecek olsa, İbn Mâce’den daha önce gelir.
Çünkü birçok yönüyle İbn Mâce’nin Sünen’inden daha iyi konumdadır.77 İbnu’s-Salâh (ö.643/1245), Nevevî (ö.676/1277), Salâhuddîn
Halîl el-‘Alâî (ö.761/1359) ve İbn Hacer gibi âlimler, Dârimî’nin Sünen’inin, Kütüb-i sitte’nin altıncı kitabı olarak kabul edilmesinin daha
uygun olacağı görüşündedirler.78 el-‘Alâî, ayrıca 'Sünen'de mürsel ve
mavkûf hadisler bulunuyor olsa da, zayıf ricâli az, şâz ve münkerleri
nadirdir' demektedir.79 Bununla beraber Irâkî (ö.806/1403) Dârimî’nin
Sünen’indeki hadislerin bir kısmı mürsel, munkatı’, mu’dal ve maktû’
olduğunu belirtir.80 El-Bikâî (ö.885/1480) de aynı şeyi söyler. 81 Muhammed b. İsmail el-Emîr es-San'ânî, daha da ileriye giderek onda
mevzû rivâyetlerin de bulunduğunu ifade eder.82 Bizzat Dârimî’nin
kendisi de bazı hadislerin mürsel83, munkatı’84 dolayısıyla zayıf olduğunu belirtir; bazı hadisleri diğerlerine tercih eder.85 Ayrıca Dârimî’nin bir
kısım râvileri de tanınmamaktadır. Dolayısıyla bu râvilerin rivâyet ettikleri hadisler zayıftır.86 Aslında Sünen türü eserlerde genel olarak
sıhhat yönünden her tür hadis bulunabilmektedir. 87 Hüseyn Selîm
Esed'in değerlendirmesine göre Sünen'deki hadislerin 2185'i sahih,
278'i hasen, 226'sı da isnad yönünden zayıftır.88 Netice itibariyle
Dârimî'nin Sünen'inde pek çok sahih hadisin yanı sıra hasen, zayıf,
hatta bazı âlimlere göre mevzû hadislerin de bulunduğunu söylemek
mümkündür.89 Fakat mevzû denebilecek rivayetler yok denecek kadar
75
Bk. İbnü’s-Salâh, Ulûmü’l-Hadis, s. 15.
A. Naîm, a.g. yer; Ebû Zehv, el-Hadis ve’l-muhaddisûn, s. 418-419.
Suyûtî, Tedrîb, I, 174; Kettânî, er-Risâletu’l-müstetrafe, s. 13; Leknevî, Ecvibe, s. 7677.
78
Kettânî, er-Risâletu’l-müstetrafe, s. 13; San'ânî, I, 231.
79
Sehâvî, Fethulmuğîs, I, 87.
80
el-Irâkî, et-Takyîd ve'l-îdâh şerhu Mukaddimeti İbn Salâh, th., Abdurrahman Muhammed Osman, Beyrut 1389/1970, I, 56.
81
Kâtip Çelebi, Keşfu'z-zunûn, II,1682.
82
Muhammed b. İsmail es-San'ânî, th., Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, Tavdîhu'lefkâr li-Meânî Tenkîhi'l-Enzâr, Medine-i Münevvere trs., I, 39, (Mektebetu'sSelefiyye).
83
Msl. bk. en-Dârimî, Sünenü'd-Dârimî, th. Mustafa el-Biğâ, Dımaşk, 1412/1991, I, 118119, no. 422.
84
Msl. bk. Dârimî, Sünen, I, 344, no. 462.
85
Msl. bk. Dârimî, Sünen, I, 180, no. 670-671, I, 180, no. 707, I, 196, no. 725.
86
Örnek isimler için bk. Dârimî, Sünen-i Dârimî, Tercüme ve Tahkik: Abdullah Aydınlı,
İstanbul 1994, I, 61, dn. no. 195.
87
es-San'ânî, Tavdîhu'l-efkâr, I, 39.
88
Bk. Dârimî, Sünen, th., Fevâz Ahmed, Hâlid el-Alemî, Beyrut 1407.
89
Bk. Dârimî, Sünen-i Dârimî, Tercüme ve Tahkik: Abdullah Aydınlı, İstanbul 1994, I, 61.
76
77
Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri *
51
azdır. Dârimî'nin genel olarak sıhhat yönünden değerlendirmeye tâbi
tuttuğu rivâyetlerin sayısı çok azdır. Sükût edip değerlendirme ifadeleri kulanmadığı hadisler ona göre ma'mûlun bihtir.
EL-KİTAB VE FIKIH
Murteza Bedir
İslami kuralların ilmi disipline çerçevesinde ifade edilmesi ihtiyacından doğan üç İslami ilmin tümüne bir şekilde isim (fıkh-ı ekber,
fıkh-ı zahir ve fıkh-ı batın) olan fıkıh kelimesi zamanla ibadet, bireysel
ve toplumsal yaşam, siyaset kısaca toplum içinde yaşayan bireyin karşı karşıya kalabileceği her türlü insani durumda norm (hüküm, kural)
merkezli düşünme biçimini ifade etmek İslam medeniyetinde terimleşmiştir. Müslümanın hayatını kuşatan bir kurallar bütünü olarak İslami, dini normları ilk kez tahlil ederek teorik bir çerçeveye oturtan ve
bir sistem olarak sunan kişinin 150/767 yılında ölen Büyük İmam adıyla bildiğimiz Ebu Hanife’dir. Şafii “İnsanlar fıkıhta Ebu Hanife’nin ailesidir” demiştir. Her ne kadar Ebu Hanife’den günümüze kalan bir fıkıh
eseri olmasa da onun Irak’ın Kufe şehrinde önderlik ettiği ilim meclisi
(Muhammed Hamidullah akademi olarak adlandırır) ve yetiştirdiği öğrencileriyle birlikte ortaya koyduğu miras İslam tarihinde fıkıh ilminin
ilk eserlerinin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Fıkıh eserlerinin yazılı
olmayan ilk modeli kuşkusuz Peygamberimizin Medine’de yaşadığı
hayat yani sünnettir. Raşid Halifeler ve sonrasında İslam toplumları bu
sünneti genişleyen İslam coğrafyasında yaşamaya ve yaşatmaya çalıştılar. Değişen zaman ve mekan, Sünnet’in Medine’deki yerel özelliklerden arındırılarak evrensel bir yaşam modeline dönüştürülmesini gerektiriyordu. İşte fıkıh faaliyeti sünnetin evrensel bir dilde ifade edilmesi
ihtiyacından doğdu. Fıkıh eserleri dediğimizde sünneti sistematik bir
biçimde içeren ve onu evrensel bir platformda yeniden ve sürekli bir
biçimde okuyarak, yorumlayarak sürekli bir biçimde Müslümanın hayatına uyarlama faaliyetinden söz ediyoruz demektir. Şimdi fıkıh kitapları
bağlamında fıkhın serüvenine geçebiliriz.
Bilebildiğimiz kadarıyla ilk kez Ebu Hanife ve öğrencileri insanın
doğumundan ölümüne hayatının tüm safhasını tarayarak söz ve davranışlarının, eylemlerinin (yani fiillerinin) din açısından bir dökümünü
çıkarmışlardır. Buna göre dinin asıl amacı olan ibadet kavramından
başlayarak gündelik yaşam, alış veriş, evlenme boşanma, toplumsal
güven ve bireyler arası ilişkiler, devletle bireyin ilişkisi, devletlerin birbiriyle ilişkisi, savaş, barış, ölüm, ölü için yapılması gerekenler kısaca
yaşaması muhtemel tüm süreçler farazi olarak düşünülmüş ve bunların dini açıdan nasıl bir değer yargısına (hüküm) tabi olduğu ile ilgili bir
sonuca varılmaya çalışılmıştır. Her bir fiil-hükme mesele adı verilmiş
ve bu meseleler daha sonra konularına göre tasnif edilmiştir. Tabiatıyla amaç dini açıdan fiilleri tasnif etmek olduğuna göre dinin özü ve
merkezini teşkil eden ibadetlerden başlayan bu tasnif daha sonra hayatın bütününe yayılmıştır. İbadetler arasında namaz birinci sırada yer

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
El-Kitab ve Fıkıh *
53
aldığına göre onunla başlanması normaldir; ama ondan önce temizlik
geldiği için istisnasız bütün fıkıh kitapları Taharer Kitabıyla yani temizlik bölümüyle başlarlar (tabii eğer bir yazar inanç konularına dair bir
özetleme koymayı seçmediyse, bu durumda önce onlar gelir). Temizlikle ilgili meseleler bu K. et-Tahare altında toplanır; namazla ilgili meseleler K. es-Salat altında…vs. Ebu Hanife’nin bu akademisinde önce
insan fiilleri veya insanın karşılaşabileceği durumlar ve insanın o durumda ne yapması gerektiği sorusu bir önerme nu içeren mesele Bu
akademide yapılan tartışmaların bugün anladığımız anlamda bir kaydı
olmasa bile söz konusu tartışmaların bir nevi kaydını tutan çağdaş bir
kaynak günümüze kadar yaşamıştır. Bu İmam Azam Ebu Hanife’nin
öğrencisi ve daha sonra Hanefi mezhebinin üç kurucu isminden biri
olarak kabul edilecek olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybani’nin yazdıklarıdır. Onun özellikle Kitab el-Asl veya Kitab el-Mebsut adıyla bilinen devasa eseri bu meclisin kayıtları olarak nitelenebilecek en kapsamlı ve en geniş çalışmadır. (Bu eserin maalesef hala tam bir edisyon
kritiği yapılamamıştır; yayınlanmış olan kısım el-Asl’ın ancak dörtte
birine denk gelen küçük bir kısmıdır. Ama şükürler olsun ki eserin bir
çok yazması ülkemizdeki kütüphanelerde ve başka yerlerde mevcuttur. En eski ve tam bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Murad Molla
koleksiyonundadır).
İnsanın ibadetten gündelik hayata bütün yaşadıklarının listesi çıkarıldıktan sonra bu listenin düzenlenmesi gerekmiş ve nihayet Fıkıh
ilminin günümüze kadar yaşayan konu başlıkları bu ihtiyacın neticesinde ortaya çıkmıştır. Hatta İslam’ın ilk asırlarında kaleme alınan
eserlere ve yazarlara ilişkin 4./10. yüzyılın sonunda yazılmış bir ansiklopedi olan İbnü’n-Nedim’in el-Fihrist’inde kaydedildiğine göre İmam
Muhammed eş-Şeybani’nin yazıları aslında bugün anladığımız manada
bir kitap olmayıp konu başlıklarının her biri Kitab kelimesinin tamladığı
bir mürekkep/bileşik isimden ibarettir. İbnü’n-Nedim İmam Muhammed’in yazdıklarını sayarken Kitabü’t-Tahare’den başlayıp, K. esSalat, K. ez-Savm, K. ez-Zekat, K. el-Hac, K. en-Nikah, K. es-Siyer, K.
el-Bey‘, K. el-Kısas, K. el-Kada vs şeklinde yüz civarında eserden bahseder. Bunun anlamı Ebu Hanife ve öğrencileri Kufe fıkıh akademisinde
insanın hayatını masaya yatırmışlar ve yaşanması muhtemel fiilleri
(ef‘al-i mükellefini) ibadetlerin şahı namaza hazırlık olan temizlikle ilgili
yapması gerekenlerden başlayarak, ibadetten dünyevi meşgalelere,
işlere (muamelata) her bir konu başlığını din/takarrub açısından düzenlemişlerdir. İşte bu her bir konu başlığı bir Kitab teşkil etmiştir. Bu
adlandırma günümüze kadar (Şii, Sünni) hemen hemen bütün fıkıh
kitaplarında aynen korunmuştur.
Kitab yazmak anlamına gelse bile ilk çağ Müslümanları için Kitab
deyince akla esas olarak el-Kitab olan Kur’an ve onun manevi/melekuti kaynağı olan Levh-i mahfuz gelir. Fıkhın teşekkül ettiği
dönemde (1./7. yüzyılın sonu 2./8. yüzyılın başı) Müslümanlar Kur’an
dışında henüz bugün anladığımız anlamda bir kitap kavramına sahip
54
* Murteza Bedir
olmadıkları gibi henüz İslam toplumunda yerleşik bir yazılı kültürden
de söz edilemezdi. O halde Ebu Hanife ve arkadaşlarının dilinde ortaya
çıkan fıkhın konu başlıklarına esin kaynağı büyük bir olasılıkla elKitab’dır. Bu tespiti yaptıktan sonra bu konu başlıklarının tek bir eserde toplanarak sistematik bir fıkıh kitabının nasıl ortaya çıktığından
biraz da söz edelim.
Şeybani’nin kendisinin yazdığı el-Camiu’s-sağîr ve el-Camiu’lkebîr belki de ilk sistematik fıkıh derleme denemeleridir. Ama esas
olarak insanın hayatına toplu bir bakış açısıyla yaklaşan ve insanın
bütün dışa dönük fiillerinin dini değerini tutarlı bir bütün içinde başka
bir ifadeyle bir doktrinler bütünü olarak sunan ilk fıkıh eserleri ortaya
çıktı. Bu eserlerin ortaya çıkması yaklaşık 1000 yıldan uzun bir zaman
İslam toplumlarının temel kurumlarından biri olan mezheplerin ortaya
çıkmasına zemin hazırladı. Mezhep, fıkıh öğretilerinin birbirine alternatif birden çok tutarlı ve bütüncül ve dolayısıyla kendi kendine yeten
müstakil sistemlerdi. Böylece bir taraftan mezhepler Müslüman bireyin
dini tutum ve davranışlarının tümünü kendisinden öğreneceği bir öğreti bütünü anlamına gelirken, diğer taraftan da İslam toplumlarının hukuki ihtiyaçlarını karşılamak üzere hukuk nizamı vazifesi gördüler.
Sünni ve diğer İslam topluluklarında pek çok mezhep ortaya çıkmasına
rağmen Sünni dünyada bu sayı zamanla dört mezheple sınırlı hale
gelmiştir. Bu birbirinin alternatifi dört hukuk sistemi ya da dört Müslüman davranış-norm bütünü olan mezheplerin öğretilerinin yazıldığı
fıkıh eserlerini şu başlıklar altında toplayabiliriz:
1.
Kurucu metinler: Kuşkusuz fıkıh mezheplerine adlarını
veren büyük imamlar (Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel)
bir mezhep kurmak üzere yola çıkmamışlardı. Ama onların başlattıkları
yolda ilerleyen öğrencileri onların bıraktığı mirası işleyerek mezhep
doktrinlerini oluşturdular. Yukarıda işaret ettiğim Ebu Hanife’nin öğretilerinin tümünü ilk kez yazıya geçiren İmam Muhammed eşŞeybani’nin eserleri Hanefi mezhebinin kurucu metinleri sayılmaktadır.
Buna ilave olarak başta Ebu Yusuf olmak Ebu Hanife akademisine
mensup olan pek çok ismin yazıları da kurucu metinler içinde yer almıştır. Maliki mezhebinde İmam Malik’in Muvatta adlı eseri her ne kadar kurucu metinler arasında yer alsa da esas olarak Maliki mezhebinin kurucu metinleri İmam Malik’in görüşlerini derleyen Sahnun’un elMüdevvene adlı ansiklopedik eseridir. Şafii biraz daha geç bir dönemde
yaşaması sebebiyle (ki hem Malik’in hem de İmam Muhammed’in öğrencisidir) görüşlerini bizzat kaleme alma fırsatı bulmuştur; onun başta
Kitabü’l-Ümm’ü olmak üzere yazdığı pek çok eser Şafii mezhebinin
kurucu metinlerini teşkil eder. Nihayet en geç teşekkül eden Sünni
mezhep Hanbeli mezhebinde İmam Ahmed b. Hanbel’in fetvalarının
öğrencileri tarafından derlenmesiyle oluşan el-Mesail adlı eser bu mezhebin kurucu metinleridir. Bunlar ilk fıkıh eserleri olup adlarından da
anlaşılacağı gibi (el-Asl, el-Müdevvene, el-Ümm ve el-Mesail) aslında
bir kişinin ürettiği yazılar olmaktan çok zengin bir ilmi faaliyet, uzun
El-Kitab ve Fıkıh *
55
tartışmalar ve araştırmalar neticesinde ortaya çıkmış ortak çalışmaların ürünüdürler. Bu eserler henüz daha sonra göreceğimiz türden bir
sistematik içermeseler de bu yolda ilk adımı teşkil ederler.
2.
Muhtasarlar: Bunlar iç tutarlılığı önceleyen mezhep
doktrinlerinin ilk temel eserleridirler. 4./10. yüzyılın başından itibaren
yazılan bu eserlerin önceki eserlere göre daha derli toplu oldukları ve
tertip ve tasnifi önceledikleri görülür. Hanefilerde bu türün ilk örnekleri
her ne kadar İmam Muhammed’in özet eserleri olan el-Camiu’s-sağir
ve el-Kebir’e kadar götürülse de Tahavi’nin, el-Hakim eş-Şehid elMervezi’nin ve Ebü’l-Hasan el-Kerhî’nin muhtasarları bu türün gerçek
manada ilk örnekleridir. Bundan sonra bu tarzda pek çok eser kaleme
alınmıştır; Hanefi mezhebinde mütun-ı erbaa veya mürun-ı selase
adıyla meşhur olan ve mezhep doktrinini yetkin bir biçimde temsil ettiği kabul edilen metinler bu türün örnekleridir. Mesela, Muhtasar-ı
Kuduri, Merginani’nin Bidaye’si, İbnü’s-Saati’nin Mecmau’l-Bahreyn’i,
Nesefi’nin Kenzü’d-Dekaık’ı gibi. Maliki Mezhebinde ise bu türün ilk
örnekleri İbn Abdilhakem ve İbn Ebi Zeyd el-Kayrevani’nin Muhtasarlarıdır. Hanbelilerde Muhtasar-ı Hıraki ilk muhtasar mezhep doktrini eseridir. Şafii’nin öğrencisi el-Müzeni’nin Muhtasar’ı bu mezhepte ilk örnek
olsa da mezhebin otorite sayılan muhtasarlarına Şirazi’nin Mühezzeb’i,
Gazali’nin el-Veciz’i ve Nevevi’nin Minhac’ı örnek gösterilebilir.
3.
Mebsut veya şerh. Mezhep öğretilerinin sistematik ve
yetkin bir biçimde sunulduğu bu eserleri müteakip muhtasarlardaki
öğretilerin iç-tutarlılığını ve İslam hukuk düşüncesiyle uyumlu olduklarını açıklama amacı güden ve diğer mezheplerin ilgili konulardaki görüşlerini de mukayeseli biçimde vermeyi hedefleyen geniş ansiklopedik
eserler ortaya çıkmıştır. Bunlara şerh yani açıklama çalışmaları ya da
mebsut yani detaylı çalışmalar adı verildi. Hanefi mezhebinde İmam
Muhammed’in el-Camiu’s-ağir ve el-kebir’ine şerh yazmak 4./10. yüzyıldan itibaren bir gelenek haline gelmişti; bu mezhepte yetkinliğini
ispatlayan hemen hemen bütün alimler bunu İmam Muhammed’in
muhtasar eserlerine şerh yazarak yapıyorlardı. Sözünü ettiğimiz sonraki daha gelişmiş muhtasarlar üzerine şerh yazmak ise fıkıh ilminde
ileri düzeyde yetkinlik/ehliyet sahibi olan alimlerin yapabilecekleri bir
şeydir. Geniş şerh çalışmalarının Hanefi mezhebinde en bilinen ve etkili örneği İmam Serahsi’nin el-Mebsut’u Hakim-i Şehid’in Muhtasar’ı
üzerine bir şerh çalışmasıdır. Mebsut adıyla yazılan pek çok eser olmasına rağmen tek başına kullanıldığında Serahsi’nin Mebsut’u anlaşılır.
Merginani’nin el-Bidaye’si üzerine kendi yazdığı bir şerh çalışması olan
el-Hidaye ise muhtasar ile mebsut arasında bir ara çalışmadır. Bu çalışma aslında bir şerh çalışması olmakla beraber çok geniş olmaması,
didaktik (öğretici) ve fıkıh nosyonu kazandırıcı niteliği sebebiyle Hanefi
mezhep doktrininin öğretiminde özellikle 7./13. yüzyıldan itibaren bir
ders kitabı olarak hiç şüphesiz en fazla kullanılan eser olmuştur. Kendisi de bir şerh olan el-Hidaye üzerine daha geniş (mebsut) şerh çalışması yapmak klasik-sonrası Hanefi fıkıh tarihinde, mesela Osmanlı
56
* Murteza Bedir
döneminde ilim adamlarının yetkinliklerini ispatladıkları en önemli
göstergelerden biri olmuştur. Sivas Kemalüddin İbnü’l-Hümam vakfına
adını veren Muhammed b. Abdülvahid b. Abdühamid’in Fethu’l-kadir
adlı eseri bu şerhlerin en parlak ve en çok kullanılanıdır. Ne yazık ki
bitiremediği için K. el-Vekale’den itibaren Kadızade Şemseddin tarafından tamamlanmıştır. Şamlı ünlü alim İbn Abidin’in Haşiye veya
Reddü’l-Muhtar adlı eseri Hanefi mezhebinde geniş kapsamlı bu türden
eserlerin modern dönemlerden önceki son örneği olarak kaydedilmelidir. Diğer mezheplerde de bu türün pek çok örneği mevcuttur. Şafii
mezhebinde Nevevi’nin Mecmu’u, Hanbeli mezhebinde İbn Kudame’nin
el-Muğni’si, Maliki mezhebinde Derdir’in eş-Şerhu’l-Kebir, meşhur İbn
Hazm’ın el-Muhalla’sı bu türün örnekleridir.
4.
Fetava, Vakıat, Nevazil. Muhtasar ve mebsutlardan
farklı olarak fıkıh edebiyatında üçüncü bir tür daha gelişmiştir. Muhtasar ve mebsut fıkhı/hukuku bütüncül bir öğreti olarak ele alıp sistematik ve tutarlı yapısını ortaya koyarken fetava türü eserler bu doktrinin
hayatın içinde yansımasının ürünüdürler ve hukukun dinamik yönünü
temsil ederler. Tarih boyunca hukuk/fıkıh Müslüman toplumlarda önce
fetva ve vakıat eserleri ile değişme ve geliştirme göstermiş ve bu değişimler hukuk teorisi ve sistematiği içinde asimile oldukça doktrin ve
öğreti niteliği kazanmışlardır. Sadece doktrin kitaplarını inceleyenler
İslam’da fıkıh ve hukukun değişmediği izlenimi edinebilirler; ancak
fıkıh edebiyatının bütün türlerini dikkate aldığımızda, özellikle uygulama türü eserler ve uygulamayla birebir temas halinde olan fetava kitapları Müslüman alimlerin tarih boyunca değişen şartları ve gelişmeleri her zaman dikkate aldıklarını göstermektedir. Fetva ve vakıat türü
İslam medeniyetinde her daim toplum içinde ve toplumla beraber olan
fakihler ve alimlerin kendilerine sorulan sorulara verdikleri cevaplardan
doğar ve bu cevaplar birikip olgunlaştıkça fıkıh edebiyatının bir parçası
haline gelirler. Bir kez fıkıh edebiyatının parçası haline gelip bu disiplin
içinde atfa konu olduktan sonra artık fıkıh doktrinini etkileyecek bir
yetkinliğe kavuşurlar. Bu türün pek çok örneği vardır; Hanefi mezhebinde Kadıhan’ın Fetava’sı, Fetava-i Hindiyye, ve Osmanlı döneminde
yazılan Fetava-i Ali Efendi, Fetava-i Ebussud Efendi gibi. Maliki mezhebinde fetava kelimesi yanında daha sık olarak aynı anlamda nevazil
kelimesi kullanılır. Fetva fakihin cevabının adıyken nevazil nazile kelimesinin çoğulu olup tıpkı vakıa kelimesinde olduğu gibi hakkında soru
sorulan olayı kastetmektedir.
Fıkıh edebiyatı içinde bu temel üç tür, yani muhtasar, mebsut ve
fetava edebiyatın yanında başka edebi türler de vardır. Mesela mezhepler arası karşılaştırmalı hukuka dair Hilaf veya İhtilaf eserleri gibi
(bu türün 1142 ölen Ömer Nesefi tarafından yazılmış manzum bir örneği 1332’de Türkçe’ye çevrilmiştir). Bir başka önemli tür İslam fıkıh/hukuk teorisini işleyen fıkıh usulü edebiyatıdır. Ancak bunların teknik ayrıntılarına girmeden fıkıh edebiyatının genel halk kitlelerine hitap
eden bir başka türü üzerinde durmak istiyorum.
El-Kitab ve Fıkıh *
57
5.
İlmihal. Özellikle Arap-olmayan Müslüman toplumların
dini pratik bir biçimde öğrenmeleri ve yaşamaları için hazırlanmış olan
temel dini bilgileri içeren ilmihal eserleri her ne kadar Arapça örnekleri
mevcut olsa da amaçlarına uygun olarak genellikle Müslüman halkların
konuştuğu dillerde yazılmışlardır. Türkçe’deki ilk ilmihal örneği herhalde Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Mukaddime fi’s-salat adlı küçük eserinin çevirisidir. Kıpçak Türkçe’siyle yapılan bu çeviri Arapça metnin
altına satır arası çeviri şeklinde günümüze gelmiştir. Bu eser sadece
namaz bölümünden oluşmaktadır. Ancak ilmihaller genellikle bir
Müslümanın başta ibadetler olmak üzere günlük yaşamında ihtiyaç
duyacağı temel dini bilgilerin tümünü içerirler. Kuşkusuz 19. ve 20.
yüzyıllardan öne yaygın bir okuma yazma kültüründen söz edemeyiz;
ama Orta Asya’da ama esas olarak Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra burada Türkçe’nin hakim konuşulan dil haline gelmesiyle
ilmihallerin ortaya çıktığı görülür. Türkçe’deki ilk kapsamlı ilmihal çalışması bu nedenle 14. yüzyılda Osmanlı devletinin ilk ilim ve kültür
başkenti olan İznik’te Kutbuddin İzniki (ö. 1418) tarafından yazılmıştır.
Mukaddime ismini taşıyan bu eser İman, Namaz, Oruç, Zekat, Hac ve
Ahlaki konuları ihtiva eden yedi bölümden oluşmaktadır.
Osmanlı tarihi boyunca bazı fıkıh eseri Osmanlı Türkçe’sine çevrilmişse de fıkıh eserlerinin geleneksel elit dili olan Arapça’da yazılması
bu dönemde devam etmiştir. Ta ki 19. yüzyılın sonlarında dilde sadeleşme ve matbaanın yaygın kullanımı ve dini eserlerin de tab edilmesine başlandıktan sonra ve halk dili-elit diline yaklaştıkça fıkıh eserlerinin Türkçe’de telif ve tercüme olarak yazılmaya başladığı görülüyor.
Artık Mektebli hocalar başta olmak üzere Osmanlı son dönem aydınları
ve alimleri Türkçe eserler kaleme alırlar. 20. yüzyılda eğitimin yaygınlaşmasına paralel ilmihal eserlerinde bir patlama yaşandığı malumdur
ve Türkçemizdeki en önemli ilmihal olan Ömer Naushi Bilmen’in Büyük
İslam İlmihal’inden Diyanet Vakfı İSAM İlmihal’ine kadar yüzlerce örneği olan bu edebiyat ayrı bir çalışmayı gerektirecek uzunlukta ve
önemde olup bu tebliğin sınırlarını aşar.
Modern dönem Türkçe fıkıh eserleri hakkında genel bir değerlendirme yapmadan önce fıkıh ve modernleşme konusunda bir iki söz
etmek istiyorum. Başta da belirttiğim gibi fıkıh bir taraftan Müslüman
bireyin hayatını düzenlediği norm/kuralları işlerken diğer yandan da
müslüman toplumun ve devletin hukuk nizamını yönetiyordu. Bir yönüyle bireyin kişisel ve toplumsal yaşantısında uyması gereken etiket/adab-ı muaşeret ya da ilmihal bilgilerine yer verirken diğer yönüyle hukuk doktrini ve pratiği ortaya koymaktaydılar. Ancak Tanzimatla
birlikte fıkhın bu ikili işlevinden ikincisi yani hukuki boyut gittikçe artan
modern devletin yetki alanına dahil edilmiş ve fıkhın içinden Batılı Kanun mecmuaları gibi kanunlar çıkarılmaya başlanmıştır. Mecelle, Hukuk-i Aile Kararnamesi, Mısır ve pek çok Arap İslam devletinin medeni
kanunları gibi. Bu kanunlar fıkıh eserlerinin ortaya çıkış sürecinde gördüğümüz sivil üretimden farklı olarak doğrudan devletin bir organı
58
* Murteza Bedir
aracılığıyla yapılmakta ve her ne kadar komisyonlarda fakihler çalıştırılsa da fıkıh mantığı ve üretim tarzından çok modern devlet yasama
tarzı burada esas belirleyici olmaktadır. Dolayısıyla Mecelle ile başlayan süreçte fıkıh alanında çok önemli ve devrim niteliğinde bir değişim
yaşanmış ve fıkhın hukuki boyutu fıkıh eserleri veya onları üreten fakihlerin kontrolünden çıkarılarak devlete ait bir hak olarak tescil edilmiştir.
Bu önemli değişimin ayrıntılarını bir tarafa bırakarak modern dönemde fıkıh edebiyatı ve kitapları ne tür bir yol ve yaklaşıma yönelmişlerdir bu konuda birkaç kelam ederek konuşmamı bitireceğim. İki
temel özellik dikkat çekmektedir. Birincisi içinden hukuki boyut yani
meri ve mevzu bir hukuk düzeninden yoksun olmasına rağmen 20.
yüzyıl ve sonrasında üretilen fıkıh kitapları genellikle sanki hukuku da
içeriyormuşçasına yazılmaya devam etti ve bu eserlerde adeta sanal
bir hukuk fikri yerleşti. Bunun önemli sonuçlarından birisi Müslümanlar
sanki zaman dışı/ahistoric ve bir sanal hukuka hep bağlı yaşamışlar
gibi bir izlenim doğdu ki bu asla doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü
yukarıda sözünü ettiğim fıkıh edebi türlerinin binlerce örneği tarihte
yazıldığında hep arkalarında onları destekleyen bir devlet otoritesi vardı ve bu eserler meri bir hukuk sistemi içinde anlam kazanıyorlardı.
Ancak hukuk boyutunun tamamen devletin kontrolüne geçtiği aşamada fıkıh edebiyatı bu değişime direnme adına “sanal hukuk” kavramına
sarıldılar ki bu imkansızın peşine düşmekten başka bir anlam taşımıyordu.
İkinci dikkat çekmek istediğim nokta fıkıh yapma mantığında yaşanan köklü bir değişimdir. 19. yüzyılın ilk yarısına kadar İslam dünyasında fıkıh eserleri tutarlı bir akıl yürütmeye dayanan iç tutarlılığa
sahip sistematik bir bütünü ifade eden mezhepler/fıkıh-hukuk okulları
şemsiyesi altında üretilirken bu yüzyıldan sonra fıkhın en başarılı örnekleri adına teflik-tahayyür adı verilen bir yöntemi esas aldı. Fıkıh
tarih boyunca hep bir ihtilaf ilmiydi; Peygamberimizin “ümmetimin
ihtilafı rahmettir” hadisini kendilerine slogan yapan fakihler hem mezhep içi hem de mezhepler arası ihtilaflara meşru gözüyle bakıyorlardı.
Ancak ilk kez bu görüşlerin tümü tek bir kefeye veya bir havuza konularak bunların içinden zamana ve şartlara uygun olanın seçilmesi ya da
Mecelle komisyonunun sık sık vurguladığı gibi “nasa erfak ve maslahat-ı asra evfak” olanın tercih edilmesi prensibi doğrultusunda yeni bir
fıkıh oluşturmaya yönelindi. Burada sistematiklik, iç-tutarlılık vs. gibi
kavramlar çok mevzii ve mikro düzeyde göz önünde bulundurulmuş
makro düzeyde bu fikre itibar edilmemiştir.
Kuşkusuz değişimi kaçınılmaz görüp bundan başkası zaten yapılamazdı denebilir. Ancak değişimin fıkhın kendi mantığıyla denetlenmesi ve fıkhi akıl yürütme ile kontrol edilmesi gerekirdi ki bunun bu
dönemde yazılan eserlerde çok selefi/primitif bir tarzda yani “Salt
Kitab’a ve sünnete uygunluk” olarak anlaşılması büyük bir talihsizlik
olmuştur. Çünkü çok köklü bir geleneğe dayanan bir faaliyetin yerine
El-Kitab ve Fıkıh *
59
konulan etkinlik bu geleneğin ağırlığıyla bağdamayan basit bir akıl
yürütmeye dayanır hale gelmiştir. Dolayısıyla bugün fıkıh eserleri, bırakın çağı karşılayacak düzeyi Müslümanları bile tatmin etmekten
uzak, basit ve sahte özgünlük görüntüsünün gerisinde banal akıl yürütmeyi esas almışmıştır. Benim “Son fakih” olarak adlandırdığım ama
20. yüzyıl “müçtehitlerimizin” mukallit diye küçümsedikleri İbn Abidin’in eserine denk özgün bir fıkıh eserinin bile hala yazılamamış olması fıkhın içine düştüğü hal-i pür melalin şahididir. Fıkıh eserlerinin içine
düştüğü bu krizi aşmak için öncelikle geleneksel fıkıhla daha sahici bir
irtibatın kurulması gerekmektedir. Ama bunun yetmeyeceği de açıktır
ve bu noktada modernizmin getirdiği değişimin/tahribatın doğru bir
şekilde okunması ve bu tespit ve teşhislere uygun çağdaş bir fıkhın
oluşturulması zarureti vardır; aksi takdirde bireysel ve toplumsal olarak Müslüman kalabilmemiz bile kuşkulu olacaktır.
İSLAM İNANCININ TEMEL KLÂSİKLERİ: “AKÂİD
RİSÂLELERİ”
Ramazan Altıntaş
A. AKÂİD
GAYESİ
İLMİ’NİN
TANIMI,
KONUSU,
METODU
VE
Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah, yeryüzünü maddi-manevi anlamda imar etme ve yönetme ehliyetiyle insanı ‘halîfe’ makamına getirirken1, ruhlar âleminde verdikleri söze sadık kalmalarını2 hatırlatıcı
peygamberler göndermiştir.3 Kur’an’dan öğrendiğimize göre peygamberlerin toplumlarına yönelik davetlerinin ilk mesajını Allah’ın birliğine
iman ve O’nu tenzih ilkesi oluşturur.4 Bu ilahî öğretiden açıkça anlaşılıyor ki, Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar gelen
bütün elçiler toplumlarını hep aynı akâid esaslarına çağırmışlardır.
Sözlükte “akîde” düğümlemek anlamındaki ‘akd’ kökünden türemiştir. Akd, iki şeyin arasını birleştirmek demektir. Bu bağlamda
akd, herhangi bir ipin ya da herhangi bir binanın parçalarını birbirine
bağlama manasında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi
manevi anlamlardaki ‘bağlama’ hakkında da kullanılır.5 İşte İslam’ın
inanç esaslarını oluşturan “akâid”, düğümlemek manasındaki ‘akd’
kökünden türemiş bulunan ‘akîde’ kelimesinin çoğuludur. İslam’da
zorunlu olarak inanılan şey demektir. Akîde; delile dayalı, vakıaya uygun gönülden kesin tasdik olup, aynı kökten türetilen ve iman ile eş
anlamlı olarak kullanılan “itikâd” ise, düğüm atmışçasına bağlanmak
bir şeye gönülden inanmak ve bir şeyi gönülden benimsemek gibi anlamlara gelir.6
İslam’da dinin temellerini oluşturan akîde sistemi, insanla-Allah
arasındaki bağı kurar. Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu
bir varlık haline getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir. Mecazi anlamda İslam Dini’ni bir binaya benzetecek
olursak akâid esasları bu binânın temellerini, şer’î hükümler ise, bu
binânın katlarını ve çatısını oluşturur. Dolayısıyla insanın fiilleriyle ilgili
olan şer’î hükümleri (emirler-yasaklar gibi) tasdik etmek akâidin bir
gereğidir. Bu bağlamda inanç esaslarıyla şer’î hükümler arasında kopmaz bir bağ vardır. Şunu unutmamak gerekir ki, Allah katında şer’î
hükümlerin kabul edilmesi, akîdenin sağlam oluşuyla doğrudan ilişkili
C. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Bkz. el-Bakara 2/30.
2
Bkz. el-A’raf 7/172–73.
3
Bkz. en-Nisâ 4/164; Fâtır 35/24.
4
Bkz. el-A’râf 7/59,65,73,85; Hud 11/.61,84.
5
el-İsfehânî, Râgıb, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, İstanbul, 1986, s. 510; el- Cürcânî, S.
Şerîf, et-Ta’rîfât, Beyrut, 1987, s. 197
6
er-Râzî, Abdülkâdir, Muhtâru’s-Sıhâh, Kahire, 1990, s. 445; Gelenbevî,İsmail, Hâşiye li
İsmail Gelenbevî ale’l-Celâl mine’l-Akâid, İstanbul, 1109, s. 3.
1
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri *
61
dir. Çünkü akâidin temelini tevhid inancı oluşturur. Tevhid inancını;
Yaratan’la yaratılan varlık arasındaki sınırı idrak etmektir, şeklinde
tanımlamak mümkündür. Eğer bu ayırt edici farklılık iyi kavranmazsa;
tevhitle şirk, imanla küfür, hakla batıl birbirine karıştırılabilir. Gerçek
anlamda iman edip de imanlarını şirke karıştırmayanlar Yaratan’la yaratılan arasındaki mutlak mesafeyi koruyan kimselerdir.
İslam’da inanç esaslarının dayandığı kaynak, doğrudan Kur’an ve
mütevatir hadislerdir. Gerek Kur’an’da ve gerekse mütevatir hadislerde iman esasları açık ve net olarak ortaya konmuştur. Bu iki nakli delilin verdiği haberler kesin olduğu için kabul edilmesi imanı, inkâr edilmesi ise küfrü gerektirir. Kesinlik ifade etmediği için âhâd haberler
itikatta delil olmaz, ancak amelle ilgili konularda delil olur. Eğer âhâd
haberlerin metni Kur’an’a, akla ve tarihsel olgulara aykırı düşmüyorsa,
itikâdi hükümleri açıklama ve desteklemede kullanılabilir. İtikâdî meseleler zamana, mekâna ve kişilere göre değişiklik kabul etmez. Bütün
zamanlar için geçerlidir. Bu açıdan Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e
kadar bütün peygamberler toplumlarını aynı inanç esaslarına iman
etmeye çağırmışlardır. Çünkü akide, hayat, kâinat, dünya hayatının
öncesi ve sonrası hakkında ve hayatın öncesi ve sonrası ile olan alakası hakkında bütünsel bir düşünce tarzıdır. Bu bakış açısı her akide için
geçerli olduğu gibi İslam akidesi için de geçerlidir.
İslamî ilimler içerisinde itikadî esaslardan bahseden ilme “Akâid
İlmi” adı verilir. Akîde kavramı melek akîdesi, âhiret akîdesi gibi belli
bir inanç esası için kullanıldığı gibi belli bir mezhebin veya bir mezhebi
temsil eden kişinin çeşitli iman esaslarıyla ilgili özel telakki ve anlayışını ifade etmek üzere de kullanılır. Örneğin; Mâtürîdî’nin sıfatullah
akîdesi, Mu’tezile’nin kader akîdesi gibi. Ayrıca akîde iman konularını
ihtiva eden bazı risâlelerin de adı olmuştur; el-Akîdetü’t-Tahâviyye, elAkîdetü’n-Nizâmiyye gibi.7
Akâid ilminin konusu; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan
geldiğine iman etmek anlamına gelen inanç esaslarıdır. Akâid İlminin
asıl konularını teşkil eden ve ‘amentü’de formüle edilmiş olan bu altı
esas, muhtasar olarak ulûhiyet, nübüvvet ve ahiret başlıkları altında
hülasa edilir. Dinde zorunlu olan bu iman esaslarını tasdik etmek ve
öğrenmek her Müslümanın üzerine farz-ı ayındır. 8
İslam düşünce tarihinde gerek Kur’an’da ve gerekse hadis kitaplarının iman, tevhid, cennet, cehennem, enbiya, melâhim, mehdi,
i’tisâm, bedü’l-halk, kıyamet, fiten gibi bölümlerinde ele alınan iman
esasları hicrî II. yüzyılla birlikte ulûhiyet, nübüvvet ve ahirete iman
ana başlıkları altında daha sistematik bir çerçevede ele alınarak literatür oluşturulmaya başlanmıştır. Dolayısıyla inanç ilkelerini inceleyen
7
8
Kılavuz, A. Sâim, ‘Akâid’, DİA, İstanbul, 1989, II, 212.
Pezdevi, Ebu Yusr Muhammed, Usûlü’d-Dîn, (tahk. Hans Peter), Kahire, 1963, s. 4.
62
* Ramazan Altıntaş
Akâid ve Kelam kitaplarında bu sıradüzenine riâyet edilmiştir. Yeri geldiği zaman örneklendirilmelerde bulunulacaktır.
İslam Dini’nin itikadî hükümlerinden bahsedilen bu ilimde iman
esasları değişik yöntemlerle ele alınmıştır. Yerine göre selef âlimlerinin
yaptığı gibi yoruma kaçmadan nakle bağlı kalarak sade bir üslupla
hatabî yöntemle konular işlenmiş, kimi zaman da şartların zorlamasıyla cedelî yönteme dayalı bir tarzda aklî ya da metafizik izahlarla
naslarda geçen iman esasları desteklenme yönüne gidilmiştir. O halde
hangi metod izlenirse izlensin, Akâid İlmi ya da Tevhid İlmi iman esaslarını inceleyen bir ilimdir. Bu yöntem farklılığından dolayı İslam âlimleri Allah’ın zatından, sıfatlarından, fiillerinden, risalet meseleleri başta
olmak üzere ahretle ilgili konulardan bahseden ilme Akâid, hem bunlardan ve hem de kâinatın hallerinden bahseden ilme Kelam adını
vermişlerdir. Bu açıdan Kelam ilmi sağlam deliller kullanmak suretiyle
İslam inançlarına yönelik saldırıları etkisiz hale getirir ve hem de doğru
din anlayışının ana ilkelerini ortaya koymaya çalışır.
İslam’ın ilk yıllarında akâid konularına ilişkin bazı problemlerin fiili olarak gerek Hz. Peygamber döneminde ve gerekse sahabe döneminde münakaşa konusu yapıldığı bilinmektedir. Hz. Peygamber’e
“günah” , “rûh”, “zü’l-karneyn”, “ashâbu’l-kehf”, “kıyâmet günü ve
alâmetleri” alanında muhtelif sorular sorulmuştur.9 Dolayısıyla İslam’ın ilk yıllarını hesaba katarak söylemek gerekirse, doğrudan akâid
ilminin meseleleri Müslüman toplumun kalbinden doğmuştur. Örneğin;
Kur’an’ın insan-biçimci dili, din-siyaset ilişkileri, büyük günah
mes’elesi, rızık ve ecel konuları, iman-amel münasebeti, insanın özgürlüğü sorunu, mü’min-kâfir tanımı, nübüvvet ve ilişkili konular, ölüm
ve ötesi hayatla ilgili kimi pratik meseleler bunun başında gelir. İşte
bütün bu inanç esaslarıyla ilgili konular sistematik bir yöntemle ele
alınarak Müslümanlarda hem sağlam bir inanç yapısı oluşturmak ve
hem de birlik düşüncesini ayakta tutmaya hizmet edecek akâid
formülasyonuna gidilmiştir.10
Her ilmin gerçekleştirmek istediği bir gayesi vardır. Akâid ilmi de
bu gayelerden müstağni değildir. Bilindiği gibi Akâid İlminin en önemli
fonksiyonu, kesin ve sağlam deliller kullanmak suretiyle şüpheye mahal bırakmadan dini akîdeleri ortaya koymuş olmasıdır. Ehl-i sünnet
akîdesine göre mukallidin imanı geçerlidir. Fakat eğer mukallid kimse,
imanını sağlam temellere oturtmak adına delillerle kuvvetlendirme
cihetine gitmezse günahkâr olarak nitelendirilmiştir.11 Çünkü inanç
esaslarını delillere dayalı olarak kavramak, imanı, yanlış yoldakilerin
ortaya attıkları şüphelerle sarsılmaktan korur. Bu sebeple her Müslüman’ın akaitle ilgili bilgileri öğrenmesi inanç ve ibadet hayatında haş9
10
11
İbn Teymiyye, Takıyyüddîn, Nakzu’l-Mantık, (tahk. M. Abdürrezzâk el-HamzaAbdürrahman ez-Zabi’), Kahire, 1951, s. 71.
Altıntaş, Ramazan, İslam Düşüncesinde İşlevsel Akıl, İstanbul, 2003, s. 166.
el-Bağdâdî, Abdülkâhir, Usûlü’d-Dîn, Beyrut, 1928, s.254–55
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri *
63
yet duygusu kazandırır ve Allah’ın denetimi altında olduğu inancını
güçlü tutmasını sağlar.
Öte yandan İslam akâidi, İslam’ın fikrî yönünü iyi kavramış ve
itikadî hükümleri çağın isteklerine göre bilimsel düzeyde yorumlama
becerisi kazandıran mütefekkir insanların yetişmesini amaçlar. Ayrıca
akâid ilmi, davranışlar alanında insanın niyet ve inancını kuvvetlendirir. Elbette bu ilmin nihaî amacı dünyada mutluluğu ve ahrette de kurtuluşu elde etmektir.12
B. BELLİBAŞLI BAZI AKÂİD RİSÂLELERİ VE TESİRLERİ
İslam düşünce tarihinde yaklaşık hicrî I. yüzyılın sonlarından itibaren akâid ilmi alanında devrin ihtiyaçları da dikkate alınarak Ehl-i
Sünnet âlimleri tarafından hacimli olmayan muhtasar faydalı eserler
yazılmaya başlanmıştır. Bu eserler hem yaygın ve hem de örgün eğitim kurumlarında Kelam İlmi’nin yanında ders kitabı olarak da okutulmuştur. Akâid İlmi halk arasında hüsnü kabul gördüğü gibi hem Selçuklu ve hem de Osmanlı medreselerinin bizzat ders programlarında
yer almıştır. Özellikle felsefî, aklî ilimlere karşı büyük ilgi duyan Fatih
Sultan Mehmet’in açtığı Sahn-ı semân medreselerinde Kelam ve Akâid
ilmine daha fazla rağbet gösterilmiştir. Bizzat Kelam ve Akâid İlmi’ne
dair hangi eserlerin okutulacağı programın değişik aşamalarında isim
olarak da geçer.13 Bugün de hem İmam-Hatip Liseleri’nde ve hem de
İlahiyat Fakülteleri’nde Akâid ilmi alanında yazılmış kitaplar okutulmaktadır. Geçmişte ve günümüz İslam dünyasında –Türkiye’de buna
dahil- istifade edilen en yaygın popüler akâid kitaplarından bazıları
şunlardır:
1. el-FIKHU’L-EKBER
İslam düşünce tarihinde hicri I. yüzyılın sonlarına doğru İmam-ı
Azam Ebû Hanife’nin (ö. 150/767) yazmış olduğu el-Fıkhu’l-Ekber adlı
eser sistematik bir tarzda Ehl-i Sünnet akîdesini; kısa, özlü ve son
derece ihatalı bir şekilde ihtiva eder. Bu eser, Mâtürîdî Kelam ve
Akâidi için bir model oluşturmuştur. Dolayısıyla bu alanda bir ilk olması
açısından çok önemlidir. Ebû Hanife bu eserinde derli toplu bir şekilde
bir yandan Hariciler, Mu’tezile, Cebriyye, Mürcie ve Şia gibi ekollerin
sorunlu ve çatışmacı İslam yorumlarına karşı eleştirel bir tavır takınırken, öte yandan doğru ve mutedil din anlayışının ana parametrelerini
ortaya koymaktadır.
Ehl-i sünnet Kelam ekolünün kurulmasına zemin hazırlayan elFıkhu’l-Ekber adlı bu eserde tevhidin tanımı yapılmakta, Allah’ın sıfatlarından, kaza ve kaderinden, insan ve fiillerinden, peygamberlik ve
ahretle ilgili hususlardan bahsedilmektedir. Başta İmâm-ı Mâtürîdî
12
13
Îcî, Adududdîn, el-Mevâkıf fî Ilmi’l-Kelâm, Kahire, ts., s. 14.
Bkz. Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, s. 25;
Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul, 1970, s. 13; Yazıcıoğlu, M. Sait,
“XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Medreselerinde İlm-i Kelam Öğretimi ve Genel Eğitim İçindeki Yeri”, A.Ü.İ.F., İslami İlimler Enstitüsü Dergisi IV, Ankara, 1980, s. 273.
64
* Ramazan Altıntaş
olmak üzere, Aliyyü’l-Kârî, Ebu’l-Müntehâ, Fahru’l-İslam el-Pezdevî,
Ekmelüddîn el-Babertî gibi âlimler tarafından el-Fıkhu’l-Ekber’in birçok
şerhi yapılmıştır.14 Yüzyıllardır ülkemizde ve farklı İslam ülkelerinde
sayısız baskısı yapılan el-Fıkhu’l-Ekber ve bu eser üzerine yazılan
Aliyyü’l-Karî ve Ebu’l-Müntehâ’nın Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber adlı şerhleri
yaygın bir şekilde akâid kitabı olarak eğitim kurumlarında okutulmaktadır.
2. el-AKÎDETÜ’T-TAHÂVİYYE
el-Akîdetü’t-Tahâviyye ya da asıl adıyla Beyânü Akâidi Ehli’sSünne ve’l-Cemâa adını taşıyan bu eser, Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed b. Selâme et-Tahâvî’ye (ö.321/933) aittir. Risâle Ebû Hanife’ye nispet edilen itikâdî görüşleri ilk ve en doğru tespit eden kaynaklardan biri olması bakımından özel bir değer taşır. 15
Hacmi küçük olan bu risâleyi müellif, Ebû Hanife’nin itikadî görüşlerine göre yazdığını ifade ederek söze başlar. Konular ulûhiyet,
nübüvvet ve mead tasnifinde ele alınarak selefî bir yöntem izlenir.
Müellif risâlesinde Allah’ın zâtından ve sıfatlarından söz eder. Sıfatlarlarla ilgili nasların te’vil yapılmasını hoş görmez. Hatm-i nübüvvet üzerinde durur. Hz. Peygamberin son elçi olduğunu söyler. Ayrıca
Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve insanların sözü gibi yaratılmış olmadığını vurgular. Rü’yetullah ve mi’racın hak olduğunu dile getirir.
Kaderin bir sır olduğunu ifade eden Tahâvî, büyük günah işleyen kimsenin ve ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceğini belirtir. Özellikle yöneticilere günahı emretmedikleri sürece itaat edilmesinin farz olduğunu söyleyen müellif kabir azabının hak olduğunu, cennet ve cehennemin yaratılmış olduğunu, istitaatın fiilden önce olduğunu, insanın fiillerinin
yaratıcısının Allah, kazananın ise insan olduğunu, sahabenin hiçbirisinin tekfir edilemeyeceği inancını ortaya koyar. Eserini; Müşbebbihe,
Mu’tezile, Cehmiyye, Cebriyye ve Kaderiye gibi akımların itikadından
uzak durmanın gerekliliğini beyan ederek bitirir.
İtikattan Mâtürîdî ekole sahip olan muhitlerde Tahavî’nin gerek
Akâidi ve gerekse bu Akâid metni üzerine yazılmış olan şerhler çok
tutulmuştur. Günümüzde en yaygın şerhler arasında İbn Ebu’l-İz edDımaşkî’nin ve Ekmeleddîn Bâbertî’nin şerhleri gelir.16
3. es-SEVÂDÜ’L-AZAM
Bu risâlenin özgün adı: “er-Reddü alâ Ashâbi’l-Hevâ, elMüsemmâ Kitâbü’s-Sevâdi’l-A’zam alâ Mezhebi’l-İmâmi’l-A’zam Ebû
Hanife” adını taşır ve ‘Sevâdü’l-A’zam’ ismiyle meşhur olmuştur. Eserin
14
15
16
Şerhler için bakınız. Altıntaş, Ramazan, “Ebû Hanife’nin Kelam Metodu ve el-Fıkhu’lEkber Adlı Eserine Yöneltilen Bazı İtirazlar”, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt: XV, Sayı:1-2, (Ankara-2002), s. 202-203.
Aytekin, Arif, “el-Akîdetü’t-Tahâviyye”, DİA, İstanbul, 1989, II, 260.
Bkz. Aytekin, Arif, Ehl-i Sünnet İnanç Esasları: Tahâvî ve Akâid Risâlesi, İstanbul,
1985.
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri *
65
müellifi ise, Ebu’l-Kâsım İshâk b. Muhammed es-Semerkandî’dir. (ö.
342/953).
Hicrî IV. yüzyılda Maveraünnehir bölgesinde baş gösteren inanç
problemlerinin çözümüne yönelik olarak yöneticilerin isteği üzerine
Mâtürîdî bir bakış açısıyla yazılmıştır. Bu eserin İstanbul, Kazan, Mısır
ve Hint alt kıtasında hem metin ve hem de şerhleriyle birlikte muhtelif
tarihlerde basımı yapılmıştır. es-Sevâdü’l-A’zam, Mâtürîdiyye akâidinin
en eski ve meşhur risâlelerinden birisidir. Sade bir üslûpla Ehl-i sünnet
akâidinin esasları altmış bir maddede özetlenmiş ve bu ilkelere inanç,
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatten sayılmanın bir gereği olduğu vurgulanmıştır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatten olmanın olmazsa olmaz ilkeleri
arasında; Müslüman bir cemaate muhalefet edilmez, muttaki ve mücrim her günahkârın arkasında namaz kılınır, kıble ehli ve hiçbir günahkâr kimse günahından dolayı tekfir edilemez, her emirin arkasında
cuma ve bayram namazları kılınır. Kur’an mahlûk değildir, şefaat ve
mi’raç haktır, sahabeler aleyhinde bulunulamaz, iman amelden ayrıdır
vb. gibi görüşler yer alır. es-Sevâdü’l-A’zam günümüzde hâlâ Hanefi
ve Mâtürîdî çevrelerde okunmaya devam etmektedir.17
4. el-AKÎDETÜ’N-NİZÂMİYYE
İmamu’l-Harameyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin (ö. 478/1085)
Selçuklu sultanı Nizâmülmülk’e takdim için yazdığı el-Akîdetü’nNizâmiyye adlı bu eser temel inanç konularından Eş’arî itikadına göre
bahseden bir akâid risâlesidir. Bu eserde selef metodu tercih edilerek
haberî sıfatlar te’vil edilmemiştir. Cüveynî, eserin girişinde dinde zorunlu olarak bilinmesi gerekli konular üzerinde durmuş, inanç konularını tasnif ettiği ilahiyat, nübüvvet ve sem’iyyat bahislerinde veciz bir
şekilde ele almıştır. O, âlemin hudûsu meselesini devrinin pozitif bilimlerinden de yararlanarak ispatlama yoluna gitmiş, tabiatçı filozofların
bu konulardaki görüşlerini eleştirmiştir. Allah’ın sıfatları ve rü’yetullah
gibi konularda Mu’tezile’nin görüşlerini, nübüvvet meselesinde de
Brahmanizmi tenkit etmiş, Hz. Peygamberin en büyük mucizesi olarak
Kur’an’ın i’caz yönünü ileri sürmüştür. Sem’i bilginin itikatla ilgili konulardaki değerine değinen Cüveynî, kabir azabı, nimeti, cennet, cehennem, sırat, mizan, şefaat, ecel, rızık, iman ve tevbe gibi konular
üzerinde de durmuştur. Bu eser hakkında Osmanlı âlimi M. Zâhid elKevseri çok güzel bir ta’lîk yazmıştır.18
Diğer taraftan akâid alanında el-Cüveynî’nin bir başka eseri de
“Lüm’aü’l-Edille fî Kavâidi Akâidi Ehli’Sünne ve’l-Cemâa” olup Dr.
Fevkiye Hüseyin Mahmûd tarafından tahkik edilerek 1987 yılında Kahire’de neşredilmiştir. Bu eserin muhtevasında; âlemin hâdis oluşu, Al17
18
Metin ve şerhiyle birlikte bkz. es-Semerkandî, Ebu’l-Kâsım el-Hakîm, es-Sevâdü’lA’zam, İstanbul, ts.
Krş. el-Cüveynî, Ebu’l-Meâlî, el-Akîdetü’n-Nizâmiyye fi’l-Erkâni’l-İslâmiyye, (tahk. M.
Zâhid el-Kevserî), Kahire, 1992.
66
* Ramazan Altıntaş
lah’ın sıfatları, Allah-insan ilişkisi bağlamında irâde meselesi,
rü’yetullah, yaratılış, risâlet, nübüvvet ve mu’cize, imâmet vb. gibi
akâid konuları delilleriyle yer alır. Dolayısıyla Ehl-i sünnetin inanç ilkeleri Eş’arî bakış açısıyla verilir.19
5. KAVÂİDÜ’L-AKÂİD
İmâm-ı Gazâlî’nin (ö.505/1111) İslam akâidi hakkında yazdığı
bu eser hem müstakil olarak neşredilmiş20 ve hem de İhyâ’nın birinci
cildinde bir bölüm olarak geçmektedir. Eser iki ana bölümden oluşur.
Selef metoduna göre konuları elen alan Gazâlî Kavâidü’l-Akâid’in birinci bölümünde Ehl-i sünnet inancına göre kelime-i şahâdetin yorumu
üzerinde durmaktadır. Bir nevi müellif, ulûhiyet ve nübüvvet konusunu
sade, anlaşılır bir dille anlatır. Burada hitap kitlesi; çocuklar ve
avâmdır. Sahabenin yaptığı gibi delile ihtiyaç olmadan çocuklara itikat
esaslarının sözel anlamda kavratılmasının eğitim açısından önemi üzerinde durur. Aynı görüşler avam için de geçerlidir.
İkinci bölümün adı: er-Risâletü’l-Kudsiyye fî Kavâidi’l-Akâid adını
taşır. Bu bölümde halef metodu kullanılmıştır. Hitap kitlesi, seçkinlerdir. İslam inanç esasları aklî ve naklî delillere göre izah edilir. Bilindiği
gibi aslen Sivas’lı olan Kemaleddîn İbnü’l-Hümâm (861/1456), Kelam
ilmine el-Müsâyere adlı eseriyle katkıda bulunmuştur21. Müellif’in elMüsâyere fî Akâidi’l-Münciye fi’l-Âhire adlı bu eseri İmâm-ı Gazâlî’nin
er-Risâletü’l-Kudsiye’sini ihtisar etmek için yazmaya başlamış, fakat
daha sonra müstakil bir kitap hüviyetini almıştır. Ayrıca el-Müsâyere
İmâm-ı Gazâli’nin eseriyle birlikte yürüyüp giden anlamına gelir. Bu
eser her ne kadar Gazâlî’nin sözünü ettiğimiz eserinin bir şerhi değilse
de bu esere müstakil bir mukaddime ve sonucun da eklenmesiyle bir
tekmile mahiyetinde olduğunu söyleyebiliriz. Hiç kuşkusuz İbnü’lHümâm’ın bu eseri, Ehl-i sünnet akâidini öğrenmek bakımından son
derece yararlıdır.
6. AKÂİDÜ’N-NESEFÎ
İslam’ın inanç sistemiyle (akâid) ilgili konularda İmâm-ı
Mâtürîdî’nin görüşlerini izleyen en meşhur Sünnî âlimlerden birisi de
Necmeddîn Ebû Hafs Ömer İbn Muhammed en-Nesefî’dir.(ö.
537/1142). Ömer en-Nesefî’nin 100’ün üzerinde eserinin var olduğu
söylenmektedir. Onun en ünlü eseri Akâid alanında ‘metnü’l-akâid’dir.
Nesefî çağının inanç sorunlarını da dikkate alarak kısa, açık ve veciz
ifadelerle Ehl-i sünnetin itikatla ilgili görüşlerini ilkesel bazda ortaya
koymuştur. Yazılışından itibaren İslam âleminin eğitim havzalarında en
çok okunan, halk arasında okutulan elliye yakın şerh, hâşiye ve
ta’likler yazılan bir risâledir. Ünlü şerhlerden birisi de Sadeddîn
Taftazanî’ye (ö. 793/1390) ait olan Şerhu’l-Akâid’dir. Eş’arî kelam eko19
20
21
Bkz. el-Cüveynî, Ebu’l-Meâlî, Lüm’aü’l-Edille, (tahk. Fevkiye H. Mahmûd), Kahire,
1987.
Gazâlî, Ebû Hâmid b. Muhammed, Kavâidü’l-Akâid, Beyrut, 1985.
İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddîn, el-Müsâyere, İstanbul, 1979.
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri *
67
lüne mensup olan Taftazânî, Mâtürîdî bir âlimin eserine yaptığı şerhte
kendi mezhebinin görüşlerine bağlı kaldığı gibi, zaman zaman Mâtürîdî
görüşlere de yer vermiştir. Bu eser metniyle birlikte Ehl-i sünnet itikadına bağlı Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda hâlâ okutulmaktadır.
Ayrıca Taftazanî şerhleri üzerine yapılan hâşiyelerin en meşhurları arasında Ahmed b. Mustafa el-Hayâlî, Ramazan b. Muhammed el-Hanefi
ve Muslihuddîn Mustafa el-Kestelî’nin eserleri sayılabilir.
Yüzyıllardır Osmanlı medreselerinde okutulan ve geçmişte Muhammed Abduh tarafından Mısır’da bulunan Ezher üniversitesinde de
ders kitabı olarak takip edilen Akâid metni İslam inançlarının hepsine
şâmil olacak düzeyde temas edilmiştir. Müellif eserine bilgi, bilgi elde
etme yolları, itikadi konularda mütevâtir haberin durumunu izahla
başlar. Allah’ın varlığına alem olması açısından âlem kavramını işler.
Bununla bağlantılı olarak Allah’ın zatı ve sıfatları üzerinde durur. Kelam sıfatından hareketle Kur’an’ın manasının değil, lafzının mahlûk
olduğunu ifade eder. Öte yandan kulların özgür fiillere sahip olduğuna
temasla istitaatın fiille birlikte bulunduğunu vurgular. Ecel, rızk gibi
konuların ardından sem’iyyat konularına değinir. Büyük günah işleyen
kimsenin dinden çıkmayacağını söyleyen Nesefî, imanın temel rüknünün kalbî tasdik olduğunu teyit eder. Ona göre Allah’ın peygamber
göndermesi hikmetinin bir gereğidir. İmametin gerekliliği üzerinde de
duran müellif, muttaki ve fâcir imamın arkasında namaz kılınabileceğine cevaz verir. Risâlenin muhtevasında yer alan imamet bahsi, Sultan
Abdülhamid Han devrinin son zamanlarında matbu eserlerden çıkartılmıştır. Abdülhamid’in muhalifleri halifenin Kureyş’ten olması gerektiği kaidesini istismar edince o da böyle bir tedbire başvurmuştur.22
Nesefî, sahabeyi hayırla anmak gerektiğini zikreder. Kıyamet alâmetleriyle risâlesini bitirir. Her ne kadar açıkça farklı mezheplerden bahsetmese de ortaya koyduğu itikadî görüşleriyle hem Mu’tezilenin, hem
Hâricilerin, hem Eş’arîlerin ve hem de Şia’nın kimi inançlarını dolaylı
olarak eleştirmiş olur.23
7. BAHRU’L-KELAM FÎ AKÂİDİ EHLİ’L-İSLAM
Bu eser Mâtürîdî kelam ve akâidini sistematik hale getiren
Meymûn b. Muhammed b. Muhammed b. Mu’temed b. Muhammed b.
Mekhûl en-Nesefî’ye
(ö. 508/11159) aittir. Ebu’l-Muîn en-Nesefî,
Semerkant ve Buhara dolaylarında yaşamıştır. Yaşadığı çağda bid’at
ehline ve İslam karşıtlarına karşı Ehl-i sünnetin görüşlerini hem sözel
ve hem de yazılı halde savunmuştur. İşte Bahru’l-Kelam fî Akâidi Ehli’l-İslam adını taşıyan bu eser, onlardan biridir. İslam inançları ve
mezhepler arasındaki farklardan bahsedilir. Çeşitli baskıları olan bu
eser; Kahire ve Konya’da 1329/1911, ayrıca yine 1977 ve 1978 yıllarında Konya’da iki ayrı basım halinde farklı ellerden Türkçe tercümeleri
yayınlanmıştır.
22
23
Yavuz, Yusuf Şevki, “Akâidü’n-Nesefî”, DİA, İstanbul, 1989, II, 218.
Bkz. en-Nesefî, Ömer, Metnü’l-Akâid, İstanbul, ts.
68
* Ramazan Altıntaş
Ebu’l-Muîn en-Nesefî’nin Tebsıra adlı eserinin bir özeti durumunda olan Bahru’l-Kelam’da İslam inanç esasları aklî ve naklî delillerle
ortaya konulmaya çalışılmıştır. Diğer akâid kitaplarında yer alan konuların yanında özellikle Mu’tezile, Şia, Hâriciye, Mürcie ve Cebriye’nin
değişik konulardaki inanç ve görüşleri eleştirilmiştir. İmanın yaratılmış
olup olmaması meselesi, kendisine İslam mesajı ulaşmayan kimsenin
hali, fakirlik ve zenginlik, çalışma ve tevekkül, şeytanların insana tesiri, Müslümanın kanını dökmenin durumu, yıldızlar ve burçlardan bilgi
edinmenin itikadî yönleri gibi kendi döneminin inanç hayatındaki tartışmalara da yer vermiştir. Muhtasar, sade bir dille yazılan bu eser
pratik açıdan oldukça faydalıdır.24
8. EMÂLİ KASÎDESİ
Manzum bir akâid risâlesi olan Emâlî Kasîdesi Sirâcüddîn Ali bin
Osman el-Ûşî el-Ferganî’ye(ö. 575/1179) aittir. Lâm harfiyle kâfiyeli
olduğundan “Kasîdetü’l-Lâmiyye” diye anılır. Her beyitte bir mesele
özleştirilmiştir. Kaside; mefâilün, mefâilün, feûlün vezniyle yazılmış
Arapça manzumedir. 68 beyit ya da tekrarsız 67 beyittir. Her devirde
zevkle okunmuş ve ezberlenmiştir. Ders olarak takip edilmiş, şerh ve
haşiyeleri yapılmış meşhur bir eserdir. 25 Ali el-Kârî’nin (ö. 1014/1606)
tahkikli Şerhu’l-Emâlî’si meşhurdur. Hem metin ve hem de şerh,
Mâtürîdî bir bakış açısıyla yazılmıştır.26
9. el-AKÎDETÜ’L-VÂSITİYYE
el-Akîdetü’l-Vâsıtiyye, ehl-i sünnet mezheplerinden birisi olan
Hanbeli mezhebi âlimlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin Ebu'lAbbas b. Abdilhalim b. Teymiyye (728/1328)’nin selef metodu ve
inançları üzerine yazdığı bir akâid risâlesidir. Selefî çevrelerde oldukça
yaygın ve popüler olan bu risâlenin 13 küsur şerhi yapılmıştır. Bunlar
arasında en meşhuru Muhammed Halîl Herrâs’ın, Şerhu’l-Akîdeti’lVâsıtiyye’sidir.27
Şeyhulislam İbn Teymiyye Selef akîdesinin bir örneğini oluşturan bu risâlenin girişinde altı iman esasını verdikten sonra bu esaslara
tahrif, ta’til, tekyif ve temsil olmaksızın Allah’ın Kitab’ında vasıflandırdığı ve Hz. Peygamberin O’nu nitelendirdiği üzere iman etmek gerektiğini vurgulayarak söze başlar. Özellikle haberi sıfatlarla ilgili te’vil
yapmaktan kaçınır. Bu konularla ilgili akîdesini âyetlerle ve hadislerle
destekler. Müellif, Allah’ın sıfatları konusunda Cehmiyye ile
Müşebbihe’yi; O’nun fiilleri konusunda Kaderiye ve Cebriyye’yi; Allah’ın
va’idi konusunda Mürcie, Kaderiye ve Vaidiyye’yi, Rasulullah’ın sahabeleri konusunda ise Rafizilerle Haricilerin görüşlerini eleştirir. Allah’ın
göklerin üstündeki arş üzerinde olduğunu savunan İbn Teymiyye,
Kur’an’ın mahlûk olmadığını, Ru’yetullah’ın hak olduğunu, kabir halle24
25
26
27
en-Nesefî, Ebu’l-Muîn, Bahru’l-Kelâm fî Akâidi Ehli’l-İslam, Konya, 1327.
Nar, Ali, Akâid Risâleleri, İstanbul, 1998, s. 141.
Metin ve şerh birlikte, bkz. el-Kârî, Nureddîn Alî, Şerhu’l-Emâlî, İstanbul, 1985.
Bkz. M. Halil Herrâs, Şerhu’l-Akîdeti’l-Vâsıtiyye, Medine, ts.
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri *
69
rinin imanın kapsamına girdiğini söyler. Hz. Peygamber’in kıyamet
günü üç şefaatinin olacağını ifade eden müellif, kaderin anlaşılmasında Allah’ın ilim ve irade sıfatını bilmenin önemine değinir. İmanın; söz
ve amel olduğunu, ayrıca artma ve eksilme kabul ettiğini, ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceğini, yöneticilerin ister iyi, isterse günahkâr olsun; haccı, cihadı, cuma ve bayramları ayakta tutup cemaatleri muhafaza edeceklerini vurgulayarak akâid risalesini bitirir.28
10. el-AKÂİDÜ’L-ADUDİYYE
Bu eser bir Eş’arî kelamcısı olan Adudüddîn el-Îcî’nin (ö.
755/1353) akâid risâlesi olup inanç esaslarının usulünden hiçbir kaide
eksik bırakılmadan ana meselelerin veciz bir şekilde toplandığı önemli
bir eserdir. Müellifin eserinin hacmi küçük olmasına rağmen, hemen
hemen akâid esaslarının ana ilkelerinin tamamına temas edilmesinden
dolayı âlimlerin ilgisini çekmiş ve bunun üzerine yaklaşık yirmiyi aşkın
şerh yapılmıştır. Osmanlı medreselerinde ve Mısır Ezher Üniversite’sinde ders kitabı olarak da okutulan bu eserin en meşhur şerhleri
arasında Seyyid Şerîf Cürcânî (ö. 816/1413) ve Celâleddîn Devvânî’nin
(ö. 905/1502) şerhleri gelir. Ayrıca bu şerhler üzerine Siyâlkûtî,
Gelenbevî ve Edirnevî’nin haşiyeleri meşhurdur. Çağdaş İslam düşünürlerinden Muhammed Abduh, Celâleddîn Devvânî’nin şerhinin üzerine haşiye yazarak Ezher Üniversitesi’nde ders kitabı olarak okutmuştur. M. Abduh’un bu eserinin adı; et-Ta’lîkât alâ Şerhi’d-Devvânî li’lAkâidi’l-Adudî’dir. Bu hâşiye 1876 ve 1904 yıllarında Kahire’de yayınlanmıştır. Aynı eser Süleyman Dünya tarafından 1958 yılında iki cild
halinde eş-Şeyh Muhammed Abduh Beyne’l-Felâsife ve’l-Kelâmiyyîn
ismiyle de neşredilmiştir. Bu durum Îcî’nin risâlesinin kıymet ve önemini göstermesi açısından son derece önemlidir.
Hacmi küçük ama değeri oldukça büyük olan el-Akâidü’lAdudiyye’ye Îcî; “ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır…” diye devam eden rivâyetle başlar ve dışlamacı bir yaklaşımla fırka-i nâciye’nin
Eş’arîlik olduğunu ifade eder. Allah’ı bilmede akıl yürütmenin önemine
değinen müellif, Allah’ın sıfatları üzerinde durur. Allah’ın ahrette görüleceği, hüsün ve kubhun naklîliği, meleklerin sınıfları ve görevleri,
Kur’an’ın Allah kelamı oluşu, Allah’ın isimlerinin tevkıfîliği gibi konulara
değinir.
Sem’iyyat konularından haşri cismanî, hesap, sırat ve mizanın
hak olduğunu, cennet ve cehennemin yaratılmışlığını, büyük günah
işlemiş olan kimsenin cehennemde ebedi kalmayacağını söyler.
Şefaatın olacağını, kabirde azabın gerçekleşeceğini, münker ve nekir
isimli meleklerin sual soracağını ifade eden müellif peygamberlerin
mu’cize ile desteklendiğini, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu-
28
Bkz. Herrâs, Şerhu’l-Akîde, s. 8–167.
70
* Ramazan Altıntaş
nu, peygamberlerin korunduğunu, kerametin gerçek olduğunu, ehl-i
kıblenin tekfir edilemeyeceğini dile getirir.29
11. KASÎDE-İ NÛNİYYE
Fatih Sultan Mehmed devrinin en ünlü Fıkıh ve Kelam âlimi olan
Hızır Bey’e (ö. 863/1458) ait olan bu manzûm akâid risâlesi 105 beyitten meydana gelmiş olup ‘basit’ vezninde kaleme alınmıştır. Bu kasideye, “kasîde-i nûniyye” denilmesinin sebebi, kasîdenin her beytinin
ikinci mısrası Arapça “nun” (N) harfi ile bittiği için Nûniyye diye isimlendirilmiştir. Bu risâlede İslam inanç esasları özet olarak ele alınmıştır. Kasîde-i Nûniyye’nin birçok şerhi vardır. Bunlar arasında Hayâlî
Ahmed Efendi (ö. 1470)’nin
Şerhu’l-Kasîdetü’n-Nûniyye’si, Davud
Muhammed Karsî’nin (ö. 1747) Şerhu’l-Kasîdetü’n-Nûniyye’si ve İsmail Hakkı b. Halil’in (ö. 1910) Metâlibu’l-İrfâniye ve İzâhâtü’n-Nûniye
adlı şerhleri gelir. Ayrıca bu şerhlerin dışında 10’a yakın başka şerhlerde vardır.30 Kasîde-i Nûniyye'nin her beytinde İslâm akâidinin bir
meselesi dile getirilir. Örneğin; her bir beyitte Allah’ın sıfatları, peygamberlik müessesesi, ahretle ilgili konular ele alınır, risâle iman ve
imamet konularının işlendiği beyitlerle biter. 31 Bu Akâid kâsidesi, Türk
dünyasında çok yaygındır.
12. el-HUSÛNÜ’L-HAMÎDİYYELİ MUHAFAZATİ’L-AKÂİDİ’LİSLÂMİYYE
İslam inançlarının korunmasıyla ilgili olan bu risâle Türk okuyucularının yakından tanıdığı er-Risâletü’l-Hamîdiyye adlı eserin sahibi
Suriye’li İslam âlimi Hüseyin el-Cisrî’ye (ö. 1909) aittir. Bir nevi, elHusûnü’l-Hamîdiyye, müellifin, er-Risâletü’l-Hamîdiyye adlı eserinin bir
özeti durumundadır. Bilindiği gibi Akâid İlmi’ne Tevhîd İlmi de denilir.
İşte bu maksatla müellif eserine; “kesin deliller kullanmak suretiyle
dini akîdeleri isbat etmekten bahseden ilimdir” şeklinde Tevhid İlmi’ni
tanımlayarak başlar. Dolayısıyla eserin mukaddimesinde bu ilmin
meyvelerinin başında kesin delillere dayalı olarak Allah’ın sıfatlarını ve
Resulünü bilmek geldiği ifade edilir. Ayrıca Hüseyin el-Cisrî, Akâid
ilmini İslamî ilimlerin en değerlisi olarak nitelendirir. Ortalama bir okuyucu kitlesine hitap eden Cisrî, bu eserinde imanın ve İslam’ın hakikati, insanı küfre götüren söz ve davranışlar, aklın hükümleri, değişik
inanç konularında ortaya çıkan şüpheler gibi başlıklar altında birçok
akâid konusuna değinir.32
Türkiye’de, Arapça olarak neşredilen el-Husûnü’l-Hamîdiyye’den
ziyâde, Mustafa Zihni Efendi’nin Sevabu’l-Kelâm fî Akâidi’l-İslâm (İstanbul–1327) ve Saruhanlı Kemâleddinzâde Muhammed Nurullah
29
30
31
32
Bkz. el-Îcî, Adududdîn, el-Akâidü’l-Adudiyye, (ter. Nureddin Sadak), İstanbul, 1966.
Yazıcıoğlu, M. Sait, “Hızır Bey ve Kasîde-i Nûniye’si”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi,
Ankara, ts., cilt, XXXVI, s. 552-555.
Krş. Hızır Bey, el-Kasîdetü’n-Nûniyye fi’l-Akâid ve Manzum Tercemesi, İstanbul, 1318.
Geniş bilgi için bakınız. el-Cisrî, Hüseyin, el-Husûnü’l-Hamidiyye limuhâfazati’l-Akâidi’lİslâmiyye, Kahire, ts.
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri *
71
Efendi’nin el-İnâyetü’r-Rabbâniyye fi Tercemeti Kitâbi’l-Husûn li
Muhafazati’l-Akâidi’l-İslâmiyye (İstanbul–1328) adıyla yaptıkları çeviriler daha meşhur olmuştur.
SONUÇ
Akâid ya da Tevhid ilmi, İslam dininin temellerini oluşturur. İslam toplumlarının sağlam bir inanç ve derin bir mefkûre etrafında toplanmış olması, hem birlikteliği ve hem de varoluş bakımından tarihsel
sürekliliği sağlar. Bu sebeple İslam âlimleri hicrî II. Yüzyıldan itibaren
saf bir şekilde İslam inancını muhafaza etmek, gerek içten ehl-i
bid’atın ve gerekse dıştan küfrün saldırılarından İslam toplumunu korumak için Ehl-i sünnet inancına bağlı akâitle ilgili çeşitli eserler kaleme almışlardır.
Görüldüğü gibi biz bu bildirimizde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın
itikadî mezheplerinden olan Mâtürîdîlik, Eş’arîlik ve Selefiyye’ye bağlı
gerek ülkemizde ve gerekse Osmanlı hinterlandında bulunan Müslüman halklar arasında yaygın bir şekilde okunan eserlerden örnekler
sunmaya çalıştık. Nasıl ki geçmişte İslam âlimleri İslam toplumlarının
bir inanç etrafında toplanmalarını sağlamanın yolunun saf ve sarsılmaz
bir akîdeden geçtiğini vurgulamak adına sayısız eserler yazmışlarsa,
aynı şekilde mevcut geleneğin yöntemine bağlı kalmak ve itikadî sorunları da göz ardı etmemek şartıyla çağdaş dönemlerde de İlm-i
Tevhid’le ilgili eserler yazılmıştır.
Biz bildirimizde bu eserlerin kadîm ve çağdaş dönemlere ait örneklendirmelerle en meşhurlarının tanıtımı ve değerlendirilmesi üzerinde durduk. Eğer, hicrî II. yüzyıldan itibaren günümüze kadar gelen
akâitle ilgili yazılmış eserleri tanıtmaya kalksaydık, bu bildirinin sınırları buna kifayet etmezdi. Belki yukarıda örneklendirmelerde bulunduğumuz akâidle ilgili eserlerin listesine Manastırlı İsmail Hakkı’nın İslam
Akâidi’ni, İzmirli İsmail Hakkı ve Ömer Nasuhi Bilmen’in Mülahhas İlmi Tevhid’lerini, Muhammed Abduh’un Tevhid Risâlesi’ni, Said Ramazan
el-Bûti’nin İslam Akâidi’ni, Seyyid Sabık’ın Delilleriyle İslam Akâidini,
Hüseyin Atay’ın Kur’an’da İman Esasları’nı, Şerafeddîn Gölcük’ün İslam Akâidi’ni, Bekir Topaloğlu, Yusuf Şevki Yavuz ve İlyas Çelebi’nin
birlikte yazdıkları İslam’da İnanç Esasları adlı eseri,
Mustafa
İslamoğlu’nun İman Risâlesi’ni eklemek mümkündür. Söz konusu
eserler İslam’ın saf ve berrak itikadını gönüllere yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Başta Kur’an, sahih rivâyetler ve aklî deliller çerçevesinde
ele alınarak yazılan bu eserleri, akîdesini öğrenmek ve yaşamak isteyen her Müslüman’a tavsiye edebiliriz.
I. OTURUM MÜZAKERE
Galip Yavuz
Arkadaşlara, klasik kelam, hadis, fıkıh, tefsir kitapları konularında sunmuş oldukları kıymetli tebliğlerinden dolayı teşekkür ediyorum.
Klasik İslami ilimler alanında telif olunan kitaplardan bahsedirlerken
aynı zamanda bu alanların kültürümüze ışık tutan yönlerine de zımnen
de olsa işaret etmiş oldular. Bunların hepsine ben de iştirak ediyorum.
Söylenenlere ilaveten birkaç şey zikretmek gerekirse, burada çok kısa
geçiştirilen Molla Aliyyu’l-Kârînin emâlî şerhiyle ilgili olarak bu eserin
çok uzun yıllardır klasikleşmiş Mâturîdi düşüncesini çok veciz biçimde
içeren bir kitap olduğunu işaretle de olsa Allah inancının felsefi derinliklerine atıflarda bulunması açısından kayda değer bir klasik olduğunu belirtmek gerekir. Ayrıca derli toplu olarak sistematik kelamı özet
biçimde ortaya koymuş olması açısından da halen okutulmaya değer
bulduğumu belirtmek isterim.
Hadis kitaplarına gelince, tebliği sunan arkadaşımız Cemal beyin
tebliğinde dikkatimi çeken nokta ; tebliğe medar olan kitapların tümünün Arapça olmasıdır. Bütün bu kıymetli bilgilerin yanında hadis
tercümelerinden de bahsetmiş olması daha iyi olurdu. Çünkü bizler
Türk okuyucular olarak Türkçe kitaplarla muhatap olmaktayız. Bu kitapların hepsi Arapçadan Türkçeye tercüme edilmiş olan kitaplardır.
Fakat bu konunun uzmanları bizler, tercümelerde çok ciddi sıkıntıların
olduğunu görmekteyiz. Bu konuda tebliği sunan arkadaşımız Cemal
bey Türkçe kitaplardan bahsede bilirdi , aynı zamanda da okuyucuya
yol göstermek ya da algı yanlışlarına düşülmemesi için tercümenin
getirdiği bazı hata noktalarına işaret edebilirdi . Eksikliklerin bertaraf
edilebilmesi bağlamında metodolojik hususlara işaret edebilirdi. Dolayısıyla bundan sonra ki hadis tercümeleriyle uğraşan zevata yol gösterici olurdu.
“Dil dediğimiz olgu bir nevi zihinsel tasarımın seslerle harflerle
sembolize edilerek dışa yansıtılmış biçimidir.” Dolayısıyla tercüme adına hadis olarak okuduğumuz ibareler bir anlamda onu söyleyen zatın
zihinsel geri planını anlayabilmek ancak zihinle dilin sembolik boyutu
arasında kurulan doğru ilişkiyle mümkün olabilir. Bu husus aynı zamanda tefsir kitaplarıyla ilgili tebliğ ile de bağlantılıdır. Yanlı hadislere
hasretmek doğru olmaz. Hadislerin tercümesiyle ilgili olan sıkıntıların
aynısı K. Kerimin tercümesi için de geçerlidir. Türkçe olarak hazırlanmış birçok meal var. Bu meallerin birçoğu maalesef ciddi hatalardan
hali değildir. Bu hataların esasını öncelikle Arap dilindeki bazı anlatım
biçimlerini iyi kavrayamamak oluşturmaktadır. İkincisi ise bizatihi
kelime ya da kavramların Türkçede kullanıldığı biçimde aktarılamamış
olmasındandır. Üçüncüsü ise; sanki din dili gibi müstakil bir dil

Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
I. Oturum Müzakere *
73
varmışcasına bu günkü kullanılan Türkçeden farklı bir üslup kullanılmasıdır. Yani adeta düzgün Tükçe olursa dînîliğini kaybedermiş gibi bir
eda sezilmektedir. O halde K. Kerimin daha iyi anlaşılabilmesi için
kısaca değindiğimiz eleştirilere daha az muhatap olan meallerin önerilmesi gerekmektedir. Meal okurken dikkat edilmesi gereken en
önemli hususun öncelikle mealin K. Kerim olmadığının bilinmesidir.
Yani meal Kuran değildir. Kuran anlamını tercümeyle bir ölçüde, gerek
icazı gerek içerdiği mana zenginliği açısından yitirmiştir. O fevkalade
söz ustalarının hayranlık ve acziyetlerini gizleyemedikleri üslûptan bir
eser kalmamıştır. Aslında ben dile getirmiş olduğum hususları birer
birer örneklendirmek isterdim. Bu kısıtlı zaman zarfında ancak bu kadarını ifade edebildim . Hepinize teşekkür ederim.
HZ. PEYGAMBERİ’İ ANLAMA VE ANLATMADA KİTAP
Ünal Kılıç
GİRİŞ
İslâm Öncesi Araplarda Tarih Tasavvuru ve Tarihe Bakışları
Her müessesenin dosyaları, arşivi, her tüccarın hesap defteri
vardır. Milletlerin de geçmişle irtibatlarını sağlayan bilgi ve birikimlerinin olduğu bir gerçektir. Bu bilgi ve birikim, milletlerin durumlarına
göre değişiklik arz etmekle beraber kuşaktan kuşağa aktarılmak suretiyle uzun süreler unutulmaktan kurtulmuşlardır. Geçmişte yaşanılan
ve ortaya konulan her türlü faaliyetin sonraki kuşaklara aktarılması
değişik yöntemlerle olmuştur. Ancak değişmeyen bir şey vardır ki, bu
hususta her toplum benzer bir duygu ile hareket ederek kendilerinden
öncekilerin yapıp ettiklerini merak etmişler ve bunların tespitine yönelik çalışmalarda bulunmuşlardır. Böylece tarih ilmi ortaya çıkmıştır.
Bu gün olduğu gibi geçmişte de dil, din ve kültürel yapılarıyla
dünya halkları arasında kendisine yer edinmiş bulunan Araplar İslâmiyet’in gelişinden önce de tarihle yakından ilgilenmişlerdir.
Geçmişle yaşanılan zaman arasında güçlü bağların bulunduğuna
ve tarihin insan yaşayışına yön veren bir unsur olduğu anlayışına sahip
olan Cahiliyye Devri Arapları1 atalarının başlarından geçen olayları,
onların yaşam tarzlarını, dinî uygulamalarını, sosyal ve kültürel yapılarını devam ettirmeye çalışmışlardır. Öyle ki onlar, atalarına uyma hususunu dinî anlayışlarının bir gereği olarak değerlendirmişlerdir. 2 Atalarının durumlarını bilmek için de büyük bir merakla kendilerinden önce meydana gelen olayları değişik yollardan öğrenmeye çalışmışlar
böylece tarihe merak salmışlardır.
Araplar tarihlerine dair bilgi ve rivayetleri daha ziyade şifâhi olarak nesilden nesile nakletmişlerdir. Onların şifahî usulleri kullanmalarında okuma-yazma bilenlerin çok fazla olmamasından başka çölde
yaşamalarının da etkili olduğu anlaşılmaktadır. Zira çöl hayatı yazının
gelişip yaygınlaşmasına, yazı malzemelerin temin ve düzenli bir şekilde muhafazasına müsait değildi. Duydukları rivayet ve haberleri hıfzetme yönüyle kabiliyetli olan Araplar, tarihe dair anlatılanları zihinlerinde tutmuşlar ve bunları sonraki kuşaklara nakletmişlerdir. Böylece
tarihi bilgiler tamamıyla yazılı olarak kayda geçmemiş olmasına rağmen muhafaza edilebilmiştir.

1
2
C. Ü. İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi Öğretim Üyesi.
Sabri Hizmetli, İslâm Tarihçiliği Üzerine, Ankara 1991, s.37.
Cahiliyye Araplarının atalarına bağlılıkları konusundaki tutumları için bkz.,
Mü’minûn, 23/24; Bakara, 2/170; Mâide, 5/104.
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
75
Yukarıdaki ifadelerimizden Arapların tarihleriyle ilgili hiçbir yazılı
doküman bırakmadıkları, kendilerinden önce veya dönemlerinde gerçekleşen olayları yazıyla tespit etmedikleri anlaşılmamalıdır. Zira tarihin naklinde yazı da kullanılmıştır ancak şifahi tarihçilik daha yaygın
olarak kullanılmıştır.
İslâm öncesi Arapları tarih öğrenmeye sevk eden en önemli etken onların “Eyyâmü’l-Arab” ve “Ensâb Şecereleri” ne dair merak ve
ihtiyaçları olmuştur.
Cahiliyye devrinde ve İslâmiyet’in ilk zamanlarında Arap kabileleri arasında cereyan eden savaşlar için kullanılan “Eyyâmü’l-Arab”
tabiri, Arapların tarihle olan en önemli bağlarını teşkil etmiştir.
Cahiliyye dönemi tarihi için zengin bir malzeme ihtiva eden
eyyâmı tarihçiler ve dilciler kaynak olarak kullanmışlardır. Eyyâmü’lArab Arapların kahramanlık vasıflarını ortaya çıkarmış, Arap dilini geliştirmiş, atasözlerinin söylenmesine vesile olmuştur. Savaşların kabile
hayatında özel bir yeri olduğu için bu savaşları anlatan hikayelere kabileler ve fertler müşterek bir kültür olarak sahip çıkmışlardır. Gece
yapılan sohbet toplantılarında kabilenin gerçekleştirdiği önemli işler
arasında anlatılan savaş rivayetleri kabilelerin olaylar karşısındaki temayüllerini aksettirmekle3 birlikte çoğu kere objektif olmaktan ve derli
toplu ve tutarlı bilgiler sunmaktan uzaktırlar, buna rağmen çöl gecelerinde anlatılarak kuşaktan kuşağa nakledilmişlerdir.4 Böylece ‘Arapların
tarihi’ diyebileceğimiz rivayetler vücut bulmuştur.
Kabilenin millî ve manevî değerlerinin yaşanılıp korunmasına
önem veren Araplar örf ve adetlerin bilinmesine ayrı bir önem verdiler.
Örf ve adetleri bilmek için de Eyyâmü’l-Arab’a müracaat ettiler. Zira
orada bu hususlarda pek çok bilgi bulunmaktaydı.
Diğer taraftan kabilelerin soy kütüğü anlamına gelen “Ensâb”
bilgisi de Araplar nezdinde önemli bir yere sahipti.
Kabilecilik veya asabiyet, kabile fertlerine ecdadının şan ve şerefiyle övünmesini, kahramanlarını ve tarihi hadiselerini gururla yâd etmesini telkin ediyor, bu duygu insanları neseplerini öğrenmeye sevk
ediyordu. Cahiliyye devri Araplarının geçmişin devamlı hatırlanması
için ensâb bilgisine çok değer vermeleri, Araplardaki tarih şuurunun
mevcudiyetine en güçlü bir delil olarak kabul edilmiştir. Nesep şecerelerinin muhafaza edilmesi şeklinde tanımlanan ensâb ilmi, şecerede
adları geçen kişilerle ilgili bir çok tarihi malumatı da bir araya getiriyordu.5
Daha İslâmiyet’in gelmesinden önceki dönemlerde bile ensâb şecerelerinin kaybolmaması ve uydurma şecerelerin ortaya çıkmasına
3
4
5
Mehmed Ali Kapar, “Eyyâmu’l-Arab”, DİA, XII, 15.
Bu konuda bkz., Seyide İsmail Kaşif, İslâm Tarihinin Kaynakları ve Araştırma Metodları, çev., M.Şeker-R.Savaş-R.Şimşek, İzmir 1997, s.21.
Mustafa Fayda, “Ensâb”, DİA, XI, 245.
76
* Ünal Kılıç
mani olunması için kabilelerin neseblerine dair bilgilerin yazılı olarak
kayda geçirildiği ve bunların kitap oluşturacak şekilde düzenlendiğine
dair bilgilerden6 hareketle Ensâb ilminin Araplar tarafından önemsenerek ele alındığını bunun da onların tarihi bilgilere ulaşmalarına katkı
sağladığını söylemek mümkündür.
Soy ve sopla iftihar etmek için kabilelere tarihi malzeme sağlayan, kabileler arası tefâhurun (övünme) başlıca vasıtası olan ensâb
bilgisi, cahiliyye döneminde hem şifahî hem de önemine binaen yazılı
olarak kayda geçirilmiş ve ihtiva ettiği bilgiler Arap tarihine büyük katkılar sağlamıştır. Soyla iftihar, İslâmiyet’le yasaklanmış olmasına7
rağmen sıla-i rahim yapmayı temin edecek kadar neseplerin öğrenilmesi teşvik edilmiştir.8
Araplar nezdinde ensâb ilminin önemini müdrik bir kimse olarak
Hz. Peygamber, İslâm’ı tebliği esnasında kabilelere İslâm’ı anlatırken
daima kabilelerinin isimleriyle hitap etmiş, onların yanına giderken
beraberinde ensâb bilgisiyle meşhur olan Hz. Ebû Bekir’i de götürmüştür. Ebû Bekir’den tebliğ için gidilecek kabilenin tarihi hakkında bilgiler
alan Hz. Peygamberin bu bilgileri onlarla diyalog kurmak için kullandığı
anlaşılmaktadır.
Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere Cahiliyye döneminde Araplar
tarihlerine dair bilgileri ensâb şecereleri ve eyâmü’l-Arab ile elde ediyorlar ve bunları sonraki nesillere naklederek muhafazasını temin ediyorlardı.9
Ensâb ve eyyâma dair tarihî malumatın çeşitli sebeplerle yazılı
olmaktan ziyade sözlü/şifahî olarak nakledildiğini daha önce ifade etmiştik. Şifahî nakil ise kıssa ve şiirle gerçekleştiriliyordu.10
Issız çöl gecelerinde insanlar kıssalarla atalarının yapıp ettiklerini
anlatarak vakit geçiriyorlardı. Senenin belirli mevsimlerinde kurulan
panayırlarda, hac mevsimi esnasında Mekke’de bir araya gelen kalabalıklar arasında, dost meclislerinde ve kabileler arası rekabet esnasında
da kıssalarla tarihlerini anlatıyorlar ve bununla övünüyorlardı. Onların
şifahî olarak anlata geldikleri bu kıssalar (ahbâr) bir takım hayali unsurlarla karışarak hakikatten uzaklaşmış olsa bile tarihin malzemesini
teşkil etmişlerdir.11
Eyyâm hikayelerinin naklini ve yayılmasını sağlayan ve bir bakıma VI-VII. Yüzyıl Araplarının en güçlü silahı durumunda olan “Arap
Şiiri”ni de bu şifahî tarih türlerine eklemek icap eder. Savaşın ve barışın yerleşmesinde, aşiretler arası münasebetlerin seyrinde, inanç ve
6
Bu hususta geniş bilgi için bkz., Fayda, “Ensâb”, DİA, XI, 245; Ramazan Şeşen,
Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul 1998, s.18.
Hucurât 49/13.
8
Bu hususta bir Hadis-i Şerîf için bkz., Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 3.
9
Şeşen, s.17-18.
10
Geniş bilgi için bkz., Dûrî, s.131.
11
Nihad Çetin, “Ahbâr”, DİA, I, 486.
7
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
77
düşüncenin ifade edilmesinde şiirin çok güçlü bir rolü vardı.12 Öyle ki
kabileler için güçlü ve çevik bir komutandan ziyade iyi bir şair daha
önemli ve faydalı olarak değerlendiriliyordu. Zira güçlü bir komutan
savaş meydanında yararlık göstererek birden fazla düşmanı etkisiz
hale getirebilirdi ancak iyi bir şair şiirleriyle kitleleri ikna edebilir onların tavırlarında etkili olabilirdi.
Diğer taraftan cahiliyye dönemi Arapları gerek ensâb gerekse
eyyama dair tarihî bilgileri şiir ile devralıp yine şiirleriyle sonraki nesillere aktarıyorlardı. Şiir Arab için güzel ve seciyeli sözlerin ötesinde
öneme sahipti. Savaş meydanında bir kılıçtan çok daha fazla tesire
sahipti, panayırlarda kabilenin diğer kabileler karşısında övünebilmesi
için vaz geçilmez unsurdu, atalarının tarihi de onun vasıtasıyla muhafaza ediliyor ve kuşaktan kuşağa naklediliyordu.
‘Şiir Arapların arşiv dairesidir’13 darb-ı meselinde de ifade edildiği
üzere özellikle tarihi malumat açısından şiir önemli bir yere sahipti.
Şiirler çoğu kere ezberlenilip şifahî olarak naklediliyorsa da kimi zaman
da yazıya geçirildiği de oluyordu. Nitekim Ukaz panayırında inşad edilen şiirler arasından seçilen en güzeli yazılıp Kâbe’nin duvarına asılarak
uzun süre bu önemli mevkide sergileniyordu.
Araplar sadece kendi tarihlerine dair bilgileri merak etmiyor,
başka milletlerin tarihlerini de merak ediyorlardı. Haccetmek veya panayırlara iştirak etmek üzere gerçekleştirilen seyahatlerin onların birbirlerine sahip oldukları tarihi malumatı nakletmelerinde önemli bir
fonksiyon icra ediyordu. Nitekim geçmiş milletlerin ve peygamberlerin
tarihine dair bilgiler veren Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizi ilgiyle
dinleyen insanlara Nadr b. Hâris çağrıda bulunarak onları kendisinden
İran kisralarından Rüstem ve İsfendiyar’a dair tarihi rivayetleri dinlemeye davet etmiştir.14 Kanaatimizce Nadr b. Hâris başka milletlerin de
tarihlerine ilgi duyan insanları kendi yanına bu tür tarihi bilgileri nakletme vaadiyle çekmeye çalışmıştır.
Kusay tarafından oluşturulan ve başka kabile ve milletlerle
Kureyşliler arasındaki siyasî ilişkileri takiple vazifeli olan “Sifâret” görevinin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi için de tarihe önem verildiği anlaşılmaktadır. Bu görevi yapmakla yükümlü olan kimselerin sefirlikleri esnasında muhatapları olan kabile veya ülkelerin tarihlerini
bilmeleri ve buna göre davranmaları diplomatik görüşmelerin müspet
bir şekilde sonuçlanması açısından önemsenmiştir. Hamidullah’a göre
12
13
14
Hizmetli, s.38.
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 8.
Bu konuda geniş bilgi için bkz., İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, thk.,
M.Muhyiddin Abdulhamid, Beyrut 1401/1981, I, 320. Ayrıca bkz., Muhammed
Hamidullah, İbn İshak’ın Siyer’inin tahkikine yazdığı mukaddime, trc., Sezai
Özel, Konya 1991, s.28.
78
* Ünal Kılıç
İslâm öncesinde Mekke’de tarihî meselelerle ilgili özel bir bakanlık bulunuyordu ve bu bakanlık ‘Hariciye Bakanlığı’ ile ortak çalışıyordu.15
Netice olarak şunu ifade etmek gerekir ki özellikle Ensâb ve
Eyyâm’a duyulan ilgi ile tarihe merak duyan İslâm öncesi Arapları çoğu
kere şifahi usullerle bazen de yazılı olarak tarihlerini öğrenmişler ve
öğrendiklerini yine aynı yöntemlerle kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. Tarih sifâret, görevinin en iyi şekilde gerçekleştirilmesi için
de önemsenmiş, bu görevi ifa eden kabilenin temsilcilerinin tarihi bilgilerle mücehhez olmasına gayret gösterilmiştir.
I-İslâm Tarihçiliğinin Ortaya Çıkışı
A-Kur’ân-ı Kerim’in Rolü
İslâm tarihi, Kur’ân’ın vahiy olunmaya başlanmasıyla bir başka
ifade ile Peygamberimizin risâlet görevi ile vazifelendirilmesiyle başlar.
Kur’ân, sadece İslâm inanç, itikat ve muamelatından bahsetmemekte
aynı zamanda insanlık tarihine dair genel bilgileri de vermektedir. Fazla ayrıntıya girmemesine rağmen insanlık tarihinden, milletlerin ve
devletlerin durumlarından, peygamberler ve hükümdarların başlarından geçenlerden, dinler ve medeniyetlerden kısacası geçmişte meydana gelen olaylardan bahsetmektedir.
Kur’ân-ı
Kerim’in
geçmişe
dair
verdiği
genel
bilgiler
müslümanların tarihî malumatları doğrudan öğrenmelerine vesile oldu.
Diğer taraftan Kur’ân’da geçmiş milletlerin ve devletlerin, hükümdarların ve peygamberlerin hakkında çok sayıda tarihi kıssanın
mevcudiyeti, müslümanları tarih araştırmacılığına sevk etti. 16 Özellikle
müfessirler, kıssaları anlatan ayetlerin anlaşılması ve yorumlanabilmesi için tarihe müracaat etmek durumunda kaldılar. Bu durum,
müslümanların tarihe olan ilgilerini artırdı. Kur’ân tarihe dair bilgi vermenin yanı sıra müslümanları geçmiş milletlerin hayatlarını öğrenmeye
ve onlardan ders almaya teşvik ediyordu. Dolayısıyla Müslümanlar için
tarihle ilgilenmek, dinî bir hüviyet de taşıyordu.
Yine Kur’ân’da Hz. Peygamberin en güzel örnek olarak gösterilmiş olması, müslümanların onun hayatının her detayını öğrenme ihtiyacı duymalarına sebep olmuştur. Buna ilaveten müslümanların farklı
din ve kültürlerle karşılaşmaları sonucunda başka insan topluklarının,
özellikle ehl-i kitab mensuplarının tarihî bilgileri de onların birikimlerine
dahil olmuş, bunun sonucunda İslâm tarihinin kaynakları çoğalmış,
konuları da genişlemiştir.17
Hz Peygamber’in hayatının her yönüyle araştırılıp bilinmesi,
Kur’ân’ın tefsir edilmesi ve hadislerin toplanması olayları, müslümanlar
15
16
17
Hamidullah, İbn İshak’ın Siyer’inin tahkikine yazdığı mukaddime, s.27.
Hizmetli, s.44.
Adem Apak, Anahatlarıyla İslâm Tarihi, İstanbul 2006, s.30-31.
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
79
arasında tarihçiliğin temellerini oluşturdu.18 Böylece Müslümanlar pek
çok sebeple tarihe ilgi duymaya başladılar.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in kavlî, fiilî ve takrirî sünnetleri
sahâbe ve tabiîn nesli tarafından titizlikle incelendi. Hadislerin incelenip zapt olunması hem Kur’ân’ın anlaşılması hem de Peygamberini
model olarak takip edilebilmesi için önem arz ediyordu. Bu sebeple de
müslümanlar daha Peygamberimiz hayatta iken onunla ilgili önemli
veya önemsiz ayrımı yapmadan her bir ayrıntıyı dikkatli bir şekilde ele
aldılar. Sahâbe ve onlardan sonra gelen nesiller, Peygamberimizin
hadislerini muhafaza etmede gösterdikleri titizliği19 sonraki nesillere
aktarmada da göstererek bu gün elimizde olan muazzam ve muhteşem hadis literatürünün oluşmasına katkı sağladılar.
Kur’ân sadece geçmiş milletlerin tarihleri hakkında bilgi vermemiş aynı zamanda Peygamberimizin risâletiyle başlayıp vefatına dek
süren dönemle ilgili tespitlerde de bulunmuştur. Dolayısıyla Kur’ân’ın
23 yıllık sürece dair işaret ettiği hususlar sonraki nesillerin Asr-ı Saadet Dönemi’nin tarihi hakkındaki bilgilerine önemli katkılar sağlamıştır.
Bu yönüyle Kur’ân, müslümanların tarihlerinin ilk ve en eski tarihî
kaynağı olmuştur denilebilir.
B-Hadis-i Şeriflerin Rolü
İslâm tarihinin kaynakları arasında Kur’ân’dan sonra hadisler yer
almaktadırlar. Kur’ân’ı sadece tebliğ etmekle görevli olmayan fakat
aynı zamanda söz, fiil ve takrirleriye onu açıklamakla da görevli olan
Peygamberimizin hadis-i şerifleri bu bakımdan önemli bir yere sahipti.
Hadisler dinin anlaşılması ve uygulanması için daima müracaat mercii
oldular. Bu sebeple de hadislerin tespiti ve muhafazası için titizlikle
çalışıldı.
Kur’ân, müslümanlar tarafından yazılı ve şifahî olarak
zaptolundu. Özellikle vahiy katipleri ve okuma-yazma bilen sahâbîler
Kur’ân ayetleri vahyolundukça yazdılar. Hz. Peygamber risâletinin ilk
dönemlerinde hadis-i şeriflerinin yazılmasına ayetlerle karıştırılabilir
endişesiyle izin vermemiş20 ancak bu endişenin zaman içerisinde ortadan kalkmasıyla bazı sahâbîlerin kendisinden görüp işittiklerini yazmalarına izin vermiştir. Dolayısıyla hadislerin kayda geçirilmesi daha peygamberimiz hayatta iken başlamıştır.21 Her ne kadar hadis tedvinatının
ikinci asırla birlikte başladığı söylenirse de bu durum hadislerin daha
önce yazıya geçirilmediği anlamına gelmemektedir. Çünkü tedvin hareketi ile hadisler tertipli, düzenli ve belirli kaideler çerçevesinde kitaplaştırılmışlardır. Oysa peygamberimizin izniyle hadisleri yazılı olarak
kayda geçirmeye başlayan sahâbîler, tespit ettikleri hadisleri herhangi
18
19
20
21
Hizmetli, s.45.
Bu hususta bkz., Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 9.
Buhari, İlim, 38; Müslim, Zühd, 72.
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 9; Seyide İsmail Kaşif, s.30-31.
80
* Ünal Kılıç
bir metot ve usul takip etmeden, kitap boyutuna vardıramadan yazıya
geçirmeye çalışmışlardır.
II-Siyere Dair İlk Yazılı Malzemeler
Kaynaklarda rivayet edilen haberlere göre Hz. Peygamber,
sahâbe arasında bazı kimselerin kendisine dair haberleri, hadisleri
yazmalarına izin vermiştir. Bu izinle Peygamberimize dair haberler
şifahi olarak nakledilmenin yanı sıra yazılı olarak da kayda geçirilmeye
başlanmıştır ki bu kayıtlar Peygamberimizin hayatına yani siyerine dair
ilk yazılı malzemeler arasında önemli bir yere sahiptirler.22 Diğer taraftan Peygamberimiz döneminde yazıya geçirilen ve siyerini anlaşılmasına katkı sağlayan daha başka yazılı malzemeler de vardır.
1-Abdullah b. Amr b. el-Âs, Hz. Ali, Hz. Enes gibi şahısların kaydettikleri hadis-i şerifler. Bunlardan Abdullah b. Amr’ın Rasûlüllah’tan
işittiği 1000 civarında hadis-i şerifi es-Sahifetü’s-Sâdıka isimli bir
mecmuada bir araya getirdiği bilinmektedir.23
2-Hicret sonrası Medine’de gerçekleştirilen nüfus sayımı ve bu
sayım esnasında tespit edilen isimler de siyer kitapları ile kayda geçirilmiştir.
3-Hicret sonrası Medine içerisinde ve civarındaki topluluklarla
Müslümanların ilişkilerini düzenleyen vesika da yazılı olarak kayda
geçirilmiştir. Bundan başka bazı kabilelerle yapılan antlaşmalar, memurlarla ilgili ahidnameler, emannameler vb. de yazıya geçirilmiştir.
Hudeybiye Müsâlahası’nın maddelerinin de iki nüsha halinde yazılıp her
iki tarafın temsilcileri tarafından imzalandığı bilinmektedir.
4-Komşu devlet ve kabile liderlerine gönderilen İslâm’a davet
mektupları da siyere dair ilk yazılı malzemeler arasında önemli bir yere
sahiptirler.
Netice olarak şunu ifade etmek gerekir ki, Hz. Peygamber’in hayatının anlaşılması bakımından önemli olan hadisler daha peygamberimizin sağlığında iken yazıya geçirilmeye başlanmıştır. Bununla birlikte şunu da ifade etmek gerekir ki hadislerin sistemli şekilde yazılıp
nakledilmesi, buna dair usullerin tespit edilip yaygınlaştırılması sahabe
neslinden sonraki nesillere nasip olmuştur. 24
22
23
24
Müsteşriklerden bazıları İslâm Tarihinin ilk dönemi ile ilgili kaynakların- ele
alındıkları dönemden- çok daha sonraları telif edildiğini iddia etmişlerdir. Oysa
ilk dönem İslâm tarihi kaynaklarında yer alan bazı rivayetlerden de anlaşıldığı
kadarıyla tarihe dair rivayetler ya Peygamberimiz ya da hemen sonrasında
yani sahâbe nesli hayatta iken yazılı olarak kayda geçirilmiştir. Krş. bkz., İbn
Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut trz., I, 70, 331; Zürkânî, Şerh ale’lMevâhibi’l-Ledünniye, Beyrut 1996, III, 354.
Bu mecmua müstakil olarak günümüze intikal etmemekle beraber Ahmed b.
Hanbel söz konusu mecmuadaki hadisleri el-Müsned adlı eserine alarak bize
kadar ulaştırmıştır. Peygamberimiz hayatta iken ona dair haberleri/hadisleri
yazanlar hakkında bkz., Seyide İsmail Kaşif, s.31-32.
İslâm araştırmacılarından Fuad Sezgin, M. Said Hatipoğlu ile yaptığı bir mülakatta müslümanların ilmi faaliyetlerini çok erken bir dönemden itibaren ezber-
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
81
III-İlk Siyer Yazarları ve Eserleri
Siyer kavram olarak Peygamberimizin doğumundan vefatına kadar geçen hayatı içindeki yaşayışı, ahlakı, adet ve davranışlarının bütünü anlamına gelmektedir. Bu sebeple de Hz. Peygamberin hayatına
dair her husus siyer dediğimiz ilim dalının kapsamı alanında değerlendirilmiştir.
Peygamberimize duyulan sevgi onun her yönüyle bilinmesine bu
da onunla ilgili bilgilerin önemsenerek kayda geçirilmesine vesile olmuştur. Diğer taraftan Peygamber’in hayatının bilinmesi İslâm’ın anlaşılıp tatbik edilebilmesi bakımından da bir zorunluluk idi. Hal böyle
olunca Müslümanlar siyerle hem dinî hem de insani sebeplerle ilgilenmek durumunda kalmışlardır.
Özellikle hadislerin tespitinde yoğunlaşan sahâbîler ve onlardan
sonraki nesillerden tabiin nesli içerisinden bazı kimseler Peygamberimizin yaşantısına dair bilgiler ihtiva eden hadisleri bir araya getirerek
adeta ilk siyer yazıcıları oldular. Dolayısıyla ilk siyer müellifleri muhaddislerden oluştu.25 Zaten Peygamberimizin hadislerini bir araya getirmekle iştigal eden kimseler elde ettikleri malzemeyi onun hayatının
yazımında da kullandılar. Bununla birlikte belli bir dönem sonra siyer
hadis disiplinin bir şubesi olmaktan ve muhaddislerin gerçekleştirdiği
bir ameliye olmaktan çıkarak müstakil bir ilim dalı haline geldi.
Hadis disiplini ilk siyer yazarları tarafından dikkatle izlendi ve yazılan kitaplarda hadis yazılım usulleri tatbik edilmeye çalışıldı. Bu zor
da olmadı zira siyer ve meğazî kitapları yazmaya başlayan insanlar
zaten hadis ilminde bilgili kimselerdi.
Siyere dair eserler büyük oranda günümüze kadar intikal etmemekle birlikte26 bu eserlerde yer alan bilgiler İslâm tarihçileri tarafından kayda geçirilmek suretiyle muhafaza27 edilmişlerdir.
25
26
27
lemekle birlikte yazıya geçtiklerini de ifade etmiştir. Sezgin’in tespitlerine göre; “O dönemin Müslüman alimleri, bu gün tahayyül edemeyeceğimiz kadar
zeki idiler. Rihleleri esnasında duydukları rivayetleri ezberleyerek eserlerine
kaydettiler demek iki sebeple makul değildir: Birincisi, bu yaklaşım insani bir
faaliyeti, insanüstü bir faaliyet olarak sunuyor ve bu şekilde bizim ‘insan tasavvurumuzu’ altüst ediyor. İkincisi ümmetin ilk üç asırdaki entelektüel bilincini hafife alıyor; yani, üç asır boyunca rivayetlerle uğraşan ve fakat bunları
yazmayı bir türlü düşünemeyen alt sınıfa mensup binlerce insan varsaymamızı
istiyor. Günümüz Müslümanlarından bazılarının da bilmeden destek verdikleri
bu düşünceler doğru olamaz. Müslümanlar, atalarının ne kadar zeki olduğunu;
üç asır boyunca ellerine kalem almadan sadece zihinlerini kullanarak ne muhteşem faaliyetlere imza attıklarını dünyaya haykırıp, egolarını tatmin etmekle
meşgullerdir. Geniş bilgi için bkz., M. Akif Koç, “Hamidullah Hocamız Üzerine
Mehmed Said Hatiboğlu İle Söyleşi”, İslâmiyât/Kitâbiyât Bülten, EkimAralık 2002, s.2.
Şeşen, s.21.
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 9.
Şemseddin Günaltay, İslâm Tarihinin Kaynakları-Tarih ve Müverrihler,
haz., Yüksel Kanar, İstanbul 1991, s.20.
82
* Ünal Kılıç
Siyer yazarları arasında Urve b. Zübeyr (26-94/644-713), III.
Halife Hz. Osman’ın oğlu Eb’an b. Osman(100/718), mevâliden
Şurahbil b. Sa’d (öl.123/741), aslen ehl-i kitaptan olan Vehb b. Münebbih (110/728), İbn Şihâb ez-Zührî (50-124/670-741), Ma’mer b.
Râşid (96-154) ve ez-Zührî’nin öğrencilerinden Musa b. Ukbe
(141/758) ile İbn İshak (85-151/704-768) ilk akla gelen isimlerdir.28
Büyük çoğunluğu hadiste de otorite olan bu şahıslar siyere dair
telifatta bulunurken de hadis verilerini ve usulünü göz önünde bulundurmuşlardır. Bunların mecmua, risale veya kitaplarındaki izledikleri
yöntemler daha sonraki dönemlerde yazılan özelde Siyer-Meğâzî, genelde ise İslâm tarihi yazarları tarafından da takip edilmiştir.
Siyer ve meğâzî yazarları genellikle Hz. Peygamberin hayatı ve
gazveleriyle ilgili olarak sorulan soruları ve onlara verilen cevapları
kapsayan risaleler veya kitaplar yazmışlardır. Bu kitaplarda Hz. Peygamber’in özellikle gazveleri ve risâlet süreciyle ilgili bilgiler ön planda
verilmekteydi. Zamanla siyere dair yazılan eserlerin muhtevası genişlediği gibi Peygamberimizle ilgili değişik türdeki bilgilere de değinilmeye başlanıldı. Zira Hz. Peygamber’i her yönüyle tanıma arzusundaki
okurların bu beklentileri ancak bu şekilde yerine getirilebilirdi. Diğer
taraftan sadece yaptığı savaşlar veya Peygamberliği ile alakalı hususların yazılıp kayda geçirilmesi Peygamberin tam anlamıyla bilinip anlaşılması için yeterli olamazdı. Bu durum da onu örnek olarak kabul
edenler için sıkıntılara yol açabilirdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber’i çeşitli
yönleriyle anlatan eserler yazılmaya başlamıştır. Peygamberin hayatını
konu edinen eserler konuları, yazılış biçimleri, kaynakları vb. gibi yönleriyle çeşitlilik arz etmektedirler. Dolayısıyla bunları kategorize ederek
ele almak daha uygun olacaktır.
1-Siyer ve Meğâzî Kitapları
Siyer kitapları Hz. Peygamberin doğumundan vefatına kadar başından geçenleri konu edinirler.
Meğâzîye dair eserlerde ise Rasûlüllah’ın her türlü askerî faaliyetleri zikredilir. Aslında bu iki literatürün konularının bir birine tedahül
ettiği de söylenebilir.29 Zira siyer yazarı Peygamberin hayatının bir
parçası olan savaşlarına da değinmiş, aynı şekilde meğazî yazarı da
sadece gazve veya seriyyeleri anlatmakla kalmayıp aynı zamanda
bunların öncesi ve sonrasında yaşanılan ve Peygamberi doğrudan alakadar eden hususlara da işaret etmişlerdir. Dolayısıyla bu iki eser türünü birlikte ele almak ta bir beis görülmemiştir.
28
29
İlk siyer yazarları ve eserleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Josef Horovitz,
İslâmi Tarihçiliğin Doğuşu İlk Siyer/ Meğâzî Eserleri ve Müellifleri,
çev., R. Altınay-R. Özmen, Ankara 2002, s.19-92; Abdulaziz ed-Dûrî, Bahsün
fî Neşeti İlmi’t-Tarih inde’l-Arab, Beyrut 1993, s.20-30; Seyide İsmail Kaşif, s.36-42; Şeşen, s.30 vd; Hizmetli, s.110-125.
Benzer bir değerlendirme için bkz., Dûrî, s.20.
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
83
Yukarıda da söylediğimiz gibi Peygamberi anlatan eserler arasında ilk sırayı Siyer ve meğâzî türündeki eserler almaktadırlar. Zira bu
eserler diğer türlere göre hem kronojik olarak daha erken dönemlerde
yazılmışlar hem de sayıca fazladırlar. Öyle ki Peygamberi anlatan eserlerin ortak adı siyer olmuştur türü farklı bile olsa durum değişmemiştir.
Siyere dair yazılan eserlerden bazıları şunlardır:
İbn İshak (151/768), Sîretu İbn İshak, thk., Muhammed
Hamidullah, Konya 1981.
Vâkıdî (207/822), Kitâbu’l-Meğâzî, thk., Marsden Jones, Beyrut
1966
İbn Hişam (218/833), es-Siretü’n-Nebeviyye, thk., Mustafa esSakka, Kahire 1955
Kâdî İyâz (544/147), eş-Şifâ bi Tarifi Hukuki’l-Mustafa, thk., Ali
Muhammed el-Becâvî, Kahire 1977
İbn Seyyidinnâs (734/1334), Uyûnu’l-Eser fî Funûni’l-Meğâzî
ve’ş-Şemâil ve’s-Siyer, Beyrut
Makrizî (845/1444), İmtâu’l-Esmâ, thk., Mahmud Muhammed
Şakir, Beyrut trz.
Şâmî (942/1555), Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd fî Sêreti Hayri’lİbâd, Kahire 1979
Halebî (1044/1634), İnsânu’l-Uyûn fî Sêreti’l-Emîn ve’l-Me’mûn,
İstanbul 1308
Bu eserlerde Hz. Peygamberin hayatına dair çok önemli rivayetlere ve bilgilere yer verilmiştir. Siyer kitapları hem ihtiva ettikleri rivayetler hem de üslupları ile sonraki devirlerde yazılan ve Peygamberimizi konu edinen kitaplar üzerinde tesirler bırakmışlardır. Zira sonraki
dönemlerde Rasûlüllah’ın hayatına dair yazılan eserlerde söz konusu
kitaplarda yer alan rivayetler sık sık referans olarak gösterildikleri gibi
bu kitaplar da önceki siyer kitapları gibi benzer tarzlarda yazılmışlardır. Mesela ilk siyer kitaplarında olduğu gibi rivayetler senedleri ya
tamamen atılarak ya da senedin en son ravisinin ismiyle kaydedilmiş,
hadis kitaplarındaki gibi metni verilen hadisin senedi de ayrıntılı bir
şekilde çoğu kere verilmemiştir. Aynı şekilde rivayetler sened ve metin
itibarıyla ayrıntılı bir şekilde tenkide tabi tutulmamışlardır. Diğer taraftan ilk siyer kitaplarında özellikle İbn İshak’ın el-Meğazi’sindeki muhteva tarzı benimsenmiştir. İbn İshak’ın özellikle İbn Hişam’ın es-Sire’si
ile günümüze eksik bir şekilde ulaşan el-Meğâzî adlı eserinde değindiği
konular sonraki dönemlerde yazılan siyer yazarlarının bazılarınca da
tekrarlanılmıştır. Aslında İbn İshak el-Meğâzî isimli eserinde Hz. Peygamber’in özellikle savaşlarını ön plana çıkararak hayatını yazmaya
çalışmıştır. Ancak onun bu maksadı sonraki siyer müellifleri tarafından
vazgeçilmez bir üslup olarak algılanmış ve pek çok kimse tarafından
84
* Ünal Kılıç
taklid edilmiştir. Oysa İbn İshak günümüze kadar ulaşmayan diğer
eserlerinde Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili savaşlar dışındaki hususlar hakkında da ayrıntılı bilgiler vermiş bir kimsedir. Ancak onun özellikle Meğâzî’si sonraki siyer telif edenler üzerinde etkili olmuştur.
Dolayısıyla siyer ve meğâzî eserlerinin pek çoğunda Hz. Peygamber’in Mekke dönemi ile ilgili ayrıntılı bilgilere yer verilmiş; onun
kabilesi, yetiştiği çevre, ailesi, doğumu, çocukluğu, gençliği, evlilik ve
iş hayatı, bi’seti, davet günleri, sahâbîleri ile ilişkileri vb. gibi hususlar
hakkında bilgiler verilmiştir. Bununla birlikte biraz da İbn İshak’ın elMeğâzî’sinin tesiriyle Medine dönemi ile ilgili daha ziyade gazve ve
seriyyelere değinilmiş, Peygamberimizin buradaki siyasî, idarî, sosyal,
ekonomik, insani, ahlaki vb. gibi davranışlarıyla ilgili fazla bilgi verilmemiştir. En azından müstakil başlıklar halinde söz konusu konular
üzerinde durulmamış, gazveler anlatılırken arada anlatılan konular
olarak geçiştirilmiştir.
İbn İshak Meğazî’sinde peygamberimizin savaşlarını konu edindiği için haklı olarak Medine döneminde gerçekleşen gazvelere ağırlıklı
olarak yer vermiş, diğer konuları ihmal etmiştir. Sonraki siyer yazarlarının onu gazveler bakımından takip etmeleri uygun olabilirdi, ancak
Rasûlüllah’ın hayatını her yönüyle yazma iddiasındaki müelliflerin İbn
İshak’ın Meğazî’deki yöntemini takip etmemesi gerekirdi. Çünkü Medine dönemi gazve ve seriyyelerden ibaret değildir. Rasûlüllah’ın, Medine hayatı mühim hadiselerle doludur. Rasûlüllah, orada bütün kişiliği
ile İslâm insanının oluşturmuş, İslâm toplumunun temelini atmıştır.Rasûlüllah orada her aileye örnek bir aile hayatı yaşamış, her arkadaşa temel olacak ölümsüz arkadaşlıklar tesis eylemiştir. “Sahâbe”
adıyla bildiğimiz ve Hz. Peygamberle birlikte yâd edilen bu ölümsüz
arkadaşlığın sırları ilgi çekici değil midir? Sonra Rasûlüllah bu dönemde
yepyeni bir ahlak anlayışı getirmiştir. Bir cemiyet hayatı için zaruri
olan ferdin fertle, ferdin toplumla olan münasebetlerini düzenlemiştir.
Ayrıca İslâm’ın farklı dünya görüşleri ve çeşitli devletlerle bir sistem
olarak karşılaşması da bu dönemdedir. İslâm’ın Medine’de Arap yarımadasında ve Arap yarımadasının dışında yayılması Medine döneminde olmuştur. Mekke döneminden farklı olarak Medine’de Yahudi ve
münafıklarla karşı karşıya gelinmiştir. Hakimler, valiler, mürşitler yetişmiştir. Bütün bunlar Hz. Peygamber’in çevresinde, onun mübarek
eliyle yönlendirdiği olaylardır kı, İslâm toplumunun asr-ı saadeti böylece kurulmuştur. Bunların merkezinde de bütün özel hayatı ile Hz. Peygamber gerçeği vardır.30 Dolayısıyla bütün bu hususların siyere dair
yazılan eserlerde müstakil konular olarak ele alınıp incelenmesi gerekirdi. Halbuki pek çok siyer kitabında Medine dönemi savaşlardan ibaretmiş izlenimi verecek şekilde işlenmiş, diğer konulara ise savaşlar
vesilesi ile kısaca işaret edilmiştir.
30
Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, I, 195
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
85
Bununla birlikte ilk devirde yazılan siyer ve meğazî eserleri İslâm
tarihçiliği için bir başlangıç olmuş, Peygamberimizin hayatı ile ilgili
rivayetlerin kayıt altına alınmasına ve sonraki kuşaklara aktarılmasına
vesile olmuşlardır. Bu yönleriyle vazgeçilmez bilgi kaynaklarımız arasında yer almışlardır.
2- Hilye ve Şemâil Kitapları
Bu tür kitaplarda Hz. Peygamber’in özellikle fiziki özellikleri hakkında bilgiler verilmektedir. Mesela Rasûlüllah’ın dış görünüşü, ten
rengi, gülüşü, kızgınlık anındaki durumu, oturması, kalkması, konuşması, saçlarının şekli, mest kullanması, ayakkabıları, yüzüğü, sevdiği
yiyecekler, yemek yeme şekli, ağlaması, şakaları vb. gibi hususlar da
bilgiler verilen bu tür eserler arasında en önemli yeri Tirmizî’nin
Şemâilü’n-Nebî’si, Kadı İyâz’ın eş-Şifa bi Ta’rifi Hukuki’l-Mustafa’sı
almaktadırlar. Rasûlüllah’ın ahlakına dair bilgiler veren kitaplardan
Ebu’ş-Şeyh el-Isfahânî’nin Ahlâku’n-Nebî ve Âdâbuh, Muhammed
Havfî’nin min Ahlâki’n-Nebî ve Abdurrahman Azzam’ın Batâlu’l-Ebtâl ev
Ebrâzü Sıfâti’n-Nebî isimli eseri31 meşhurdur.
3-Tıbbu’n-Nebevî Kitapları
Peygamberimizin insan sağlığı, çevreye karşı gösterilmesi gereken duyarlılık, hijyenin sağlık bakımından önemi, çeşitli hastalıklar için
alternatif tıp sayılabilecek tedavi önerileri, teşhisleri vb. gibi konulardaki uygulamaları ve önerilerini içeren söz konusu kitaplar arasında
İbn Habîb es-Sülemî, Ziyâeddîn el-Makdisî, Zehebî, İbn Kayyım elCevziyye ve Celaleddin es-Suyûtî’nin eserleri zikredilebilir.32
4-Tabakât ve Ensâb Kitapları
Soy bilgisi ve biyografi türü eserlerde de Peygamberimizin hayatına, özellikle de ailesi ve akrabalık bağlarına yer verilmiştir. Bu tür
eserlerde Hz. Peygamber için özel bölümler ayrılmış, hatta bu bölümler
bazen müstakil kitap oluşturacak kadar geniş hacimli olmuşlardır. Mesela ensâb kitapları arasında hatırı sayılır bir öneme sahip olan
Belâzürî’nin Ensâbu’l-Eşrâf’ının ilk cildi ve İbn Sa’d’ın et-Tabakatu’lKübra’sının ilk iki cildi Hz. Peygamber’in hayatına tahsis edilmiştir ve
adeta bir siyer kitabı gibidirler. Bunlardan başka sahabe tabakâtına
dair yazılan eserlerde de Hz. Peygamber için bölüm ayrılmış ve bu
bölümlerde Rasûlüllah’ın hayatı anlatılmıştır. Mesela İbn Abdilberr’in
el-İstâb fi Ma’rifeti’l-Ashab, İbn Hacer el-Askalanî’nin el-İsâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, İbnü’l-Esîr’in Üsdü’l-Ğâbe fi Ma’rifeti’s-Sahâbe vb. gibi.
5-Genel İslâm Tarihi Kitapları
31
32
Hilye türü eserlerin muhtevası ve bu konuda yazılmış eserlerin bir listesi için
bkz., Mustafa Uzun, “Hilye”, DİA, XVIII, 44-46.
Tıbbu’n-Nebevî ile ilgili olarak Peygamberimizin emirleri, tavsiyeleri, nehiyleri
ve tatbikatları hakkında geniş bilgi veren Muhammed Hamidullah ayrıca bu
türde yazılan eserlerin isimlerini de zikretmiştir. Geniş bilgi için bkz., Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev., Salih Tuğ, İstanbul 1990, s.801813.
86
* Ünal Kılıç
Kronolojik olarak ve daha ziyade rivayetçi yöntemlerle telif edilen genel İslâm tarihi kitaplarında müellifler Hz. Adem’den Peygamberimiz dönemine kadarki dönemi özellikle Peygamberler ve ümmetleriyle ilgili haberleri konu edinirler. İkinci kısım diyebileceğimiz bölümlerde
ise Peygamberim iz’in hayatı, bi’sete kadar, sonra sırasıyla hicrete ve
vefatına kadar ele alınıp incelenilir. Genel İslâm tarihi yazarları peygamberimizin vefatından sonraki kısmı ise kendi zamanlarına kadar
vardırarak incelerler. Bu tür kitaplar arasında Halife b. Hayyat, İbn
Kuteybe, Ya’kûbî, Taberî, Mes’ûdî, İbnü’l-Esîr, İbn Kesîr, İbn Haldun,
Zehebî ve Aynî gibi müelliflerin eserleri zikredilebilir.
6-Delâil Kitapları
Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ispatı, onun tarafından ortaya konulan akli ve hissi mucizeleri ve bunların ayrıntılı bir şekilde incelendiği söz konusu tür kitaplar arasında şunları sayabiliriz: Ebû Nuaym
el-Isfahânî ve Hüseyin el-Beyhakî’nin Delâilü’n-Nübüvveleri, İmam-ı
Rabbâni’nin İsbâtu’n-Nübüvveti’n-Nebî Muhammed, Bakıllânî’nin elBeyân’ı ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin el-İsrâ ile’l-Makâmi’l-Esrâ’sı gibi.33
Yukarıdaki kategoriler dışında da Hz. Peygamber’in hayatını çeşitli yönleri ile ele alıp inceleyen kitaplar yazılmışlardır. Resûl-i Ekrem’in kabrini ziyaret, içinden çıktığı toplum, yetiştiği çevre, hicreti,
Mekke ve Medine döneminde gerçekleştirdiği dinî, siyasî, idarî, sosyal,
ekonomik, ahlaki, toplumsal, ferdi kısacası her türlü faaliyeti hakkında
bilgiler veren müstakil kitaplar yazılmış veya en azından bu hususlar
Peygamberimize dair yazılan bazı kitaplarda bahse konu olmuşlardır.
Allah Rasûlü’nün yüce hayatı tarihte hiçbir insana nasip olmamış
bir şekilde34 bütün yönleriyle ve en ince ayrıntısına kadar müslümanlar
tarafından tespit edilmiş ve bu konuda sayısız eserler kaleme alınmıştır. Bir peygamber, bir mübelliğ. Bir devlet başkanı, bir lider, bir kumandan, bir hakim, bir eğitimci, bir tacir, bir aile reisi, bir baba, bir
dost ve arkadaş, hatta bir düşman olarak bütün maddi ve manevi yönleriyle insanlığa örnek davranışları ortaya koyan, mükemmel İslâm
toplumunu meydana getiren Allah Rasûlü’nün ağzından çıkan her söz,
bir olay karşısında suskunluğuna varıncaya kadar her davranışı, bütün
teferruatıyla günlük hayatı ve vücut özellikleri binlerce cildi bulan hadis külliyâtı, siyer, meğâzî, hasâis ve şemail kitapları başta olmak üzere bir çok eserde misli görülmemiş bir titizlikle tespit edilmiştir. Asr-ı
Saadet’teki siyasî, idarî, adlî, askerî, iktisadî, ilmî ve içtimaî hayat ve
düzenlemeler de buna bağlı olarak bu eserlerde dağınık bir biçimde ele
alınmıştır.35
33
34
35
Bu tür kitaplar ve muhtevaları için bkz., Yusuf Şevki Yavuz, “Delâilü’nNübüvve”, DİA, IX, 115-117.
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 8.
Ahmet Özel, Kettânî’nin et-Terâtibü’l-İdâriyye isimli eserine yazdığı önsöz,
s.İX.
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
87
Peygamberimizi anlatan eserler arasında şiir ve edebiyat kitaplarının çokluğu da dikkat çekmektedir. Mü’min gönüllerde engin sevgi
filizleri yeşerten Hz. Peygamber sevgisi satırlara dökülmeyecek; en
güzel sözler halinde söylenmeyecek. İşte bu düşünülemez. Gerçekten
Allah Rasûlü’nü sevenler ona övgüler yağdırmışlardır. O can Peygamberi en güzel sözlerle methedenler; üstün ahlakını, yüce yaratılışını,
benzersiz hasletlerini, örnek kişiliğini oluşturan meziyetlerini, hayatının
çeşitli safhalarını, nihayet aşkını işleyen nazım ve nesir türünde sayısız
eserler vermişlerdir. Denilebilir ki, eli kalem tutan, güzel söz söyleme
sanatının ustalığından nasibini fazlasıyla almış hayli edip, şair ve hatip
ona methiyeler yazmış, söylemiştir. Nuru yeryüzünü aydınlatmakta
iken görülmeye başlanan methiyeler, ebedi aleme göç edişinin ardından da devam etmiştir. Zaman sürecinde alabildiğine artmış ve sonunda oldukça zengin bir edebiyat türü oluşturmuştur. Bu türün verileri olan methiyeler, naatlar, kasideler, mevlitler, hilyeler, mi’râciyeler
ve gazavatnâmeler pek kıymetli ürünlerdir.36 Mansur siyer kitapları da
edebi üsluplarla yazılmışlar ve ilgi ile takip edilmişlerdir. Mesela Osmanlı Devleti döneminde Yazıcıoğlu Mehmed (öl. 1451) tarafından
yazılan ve dokuz bini aşkın beyitten oluşan Muhammediye isimli
mansur eser, şiir dilinde ve halkın okuyabileceği sadelikte olduğu ve
her satırında aşk-ı Rasûl ve tevhid-i İlahî kokusu yayılan bu kitap bu
türde yazılanlar arasında en fazla yazma ve matbu nüshası olan eser
olmuştur. Evliya Çelebi nice binlerce alimin Muhammediyye’yi ezbere
bildiklerini kaydeder. Bilhassa eskiden hemen her evde bir
Muhammediyye nüshası bulunur, kış gecelerinde okunur, yer yer ağlanırdı. Mevlid gibi besteli okunur, okuyanlara “Muhammediyehan” denilirdi. Bu eser hemen her devirde takdir görmüş, namına methiyeler
yazılmış, daima hürmet görmüş, türbesi bir veli makamı olarak ziyaret
edile gelmiştir. Muhammediyye’nin tesirinde kalarak eserler yazılmıştır.37 Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve ülkemizde Mevlid olarak
meşhur olan eserin de Peygamberimizi öğrenmek, anlamak ve yâd
etmek isteyenlerin en fazla itibar ettiği kitaplar arsındadır.
Bu tür eserlerde Hz. Peygamber’in üstün özellikleri, insanlık için
önemi, güzel ahlakı, fedakarlığı, mucizeleri, doğumu vb. gibi hususlar
şiirsel ve edebi üslupla yazılmış, okunmuş ve dinlenmişlerdir. Özellikle
kalabalık ortamlarda, merasimlerde, önemli gün ve gecelerde Peygamberimizin yad edileceği zamanlarda mevlitler, naatlar, kasideler
okunarak hem bilgi verilmeye hem de insanların dinî heyecanlarının
artırılarak hoşça vakit geçirilmesine çalışılmıştır. Söz konusu türdeki
eserler her toplumda revaç bulmuş ilgi ile okunup dinlenmiştir.
Eskiden olduğu gibi günümüzde de Allah Rasûlü’nün nerede nasıl
yaşadığını, ne tür icraatlarda bulunduğunu, toplumu oluşturan unsur36
37
Mücteba Uğur, “Hz. Peygamber’e İlk Methiyeler”, Diyanet İlmi DergiPeygamberimiz Hz. Muhammed(Özel Sayı), Ankara 2000, s.527-546.
Yazıcıoğlu, Mehmed, Kitab-ı Muhammediyye, Tercüman 1001 Temel
Eser(55-58), Hazırlayan: Âmil Çelebioğlu, I, 31-32 (hazırlayanın taktimi).
88
* Ünal Kılıç
larla ilişkilerini, şeceresini, ahlakını, savaşlarını kısacası siyerini anlatan eserler yazılmakta ve yoğun bir ilgi ile okunmaktadırlar. Bu hususta bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum:
*Hz. Peygamberle ilgili kitapların gerek yazılımı gerekse okunması bazı dönemlerde daha fazlalık göstermektedir. Mesela İslâm dinine ve bu dinin mübelliği Hz. Muhammed’e saldırıların arttığı dönemlerde bütün dünyada Rasûlüllah’ın hayatına dair kitapların yazılışı ve bunların okunmasında ciddi anlamda artışlar görülmektedir. Bu tespit sadece müslümanlarla alakalı olmayıp diğer insanlarla da ilgili bir husustur.
*Başka bir tespitimiz de günümüzde Peygamberimizle ilgili ansiklopedik veya geniş hacimli siyer kitapları yerine Rasûlüllah’ı çeşitli
veçheleriyle anlatan kısa ama özet bir tarzda yazılan kitaplara yoğun
bir ilgi vardır. Belki bir el kitabı veya bir risale tarzında yazılan bu kitaplar, özellikle toplumu oluşturan avam tabakasının ilgisini çekmektedirler.
*Diğer taraftan Hz. Peygamber’in hayatında gerçekleşen olayların Müslümanlar için ne anlama geldiği, Rasûlüllah’ın uygulamalarının
nasıl değerlendirileceği ve ne tür mesajları ihtiva ettiği, müslümanlar
için nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair eserler de yazılmıştır. Kıssalardan hisseler çıkarmayı, hâdiselerden hikmet ve tefsirler çıkarmayı
hedefleyen bu tür eserler de ilgiyle okunmuştur. Söz konusu türdeki
kitaplarda Peygamberimizin hayatı veciz ve itinalı bir biçimde kaleme
alınmış, bilahare konunun hikmetleri, hükümleri ve ibretâmiz cihetleri
öz olarak zikredilmiştir. Muhammed Gazzâlî’nin Fıkhu’s-Sünne’si, Said
Ramazan el-Bûtî’nin Fıkhu’s-Sire’si, Mustafa Sıbâî’nin Dersler ve İbretler kitabı bu türden yazılan kitaplar arasında revaç bulanlardır. 38
*Günümüzde Hz. Peygamberin sadece risâlet görevi ile ilgili icraatları veya savaşları, dinî emir ve tavsiyeleri, siyasî ve idarî kişiliği
vb. gibi hususlarda bilgiler içeren kitaplar yerine onu her yönüyle tanıtan eserlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bilindiği gibi Allah Rasûlü oruç
tutmuş ama iftar da etmiştir, gece namaz kılmış ama uyumuştur da,
savaşmış ama barış onun için asıl olmuştur, ağlamış, üzülmüş ama
gülmüş, tebessüm etmiş ve şakalaşmıştır da, öfkelenmiş ama affetmiştir de kısacası o bir insan peygamber olarak toplumu içerisinde
yaşam sürmüş ve toplumsal şartlara göre davranışlarını belirlemiştir.
Kendisini toplum dışında tutmamış, hiçbir grup veya zümreye tepeden
bakmamış onları anlamaya onlarla birlikte yaşamaya gayret sarf et38
Bûtî’nin kitabını yazış gerekçesi ile ilgili olarak ifade ettiği husus dikkat çekici
niteliktedir: “…Siyret-i Nebeviye ile ilgili fıkhî hükümleri incelemekteki asıl gaye, bir müslümanın Rasûlüllah’ın hayatını; birtakım prensipler, kaideler ve hükümler olarak iyice kavradıktan sonra, İslâm gerçeğini onun mukaddes hayatında şekillenmiş ve heykelleşmiş olduğunu bilmesidir. Geniş bilgi için bkz.,
Said Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre-Peygamberimiz’in Uygulaması İle İslâm, çev., Ali Nar-Orhan Aktepe, İstanbul 1987, s.31.
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
89
miştir. Bu sebeple de Allah’ın Rasûlü bizden biri gibidir ve bizim için
örnek olabilecek bir model insandır. Dolayısıyla onu sadece belli yönleriyle tanıtmak, özellikle de mucizevi kişiliği ile onu insanlara arz etmek, hatasızlığını vurgulayarak yüceltmeye çalışmak Peygambere karşı böylece hayranlık uyandırmaya çalışmak yerine onu her şeyden önce bir beşer olarak ifade etmek gerekir. Bunun için de Rasûlüllah’ın
hayatı çok yönlü olarak yazılmalı ve onu öğrenmek isteyenlere anlatılmalıdır. Aksi halde o insanlar için ulaşılamaz bir hedef haline gelir
oysa o insanlara Allah’ın belirlediği bir modeldir. Yüce Peygamberimizi
pek çok yönü ile anlatan eserlerin de önemli olduğunu, onu model
olarak takip etmek isteyenlerin mutlaka okumaları gerektiğini düşündüğüm kitaplar arasında İbn Kayyım el-Cevziyye’nin Zadü’l-Meâd fî
Hedyi Hayri’l-İbâd’ı, Abdülhayy el-Kettânî’nin et-Terâtibü’l-İdâriyye’si
vb. gibi kitaplar yer almaktadır.
*Son yıllarda gerek İslâm dünyasında gerekse diğer bölgelerde
Peygamberimizle ilgili pek çok kitap, makale, tez vb. gibi yayınlar yapılmış; tebliğ, müzakere, sunum, konferans, panel, sempozyum vb
gibi çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalarda klasik siyer konuları yerine
Peygamberimiz çeşitli yönleriyle ve daha çok da güncel kavram, problem, kurum, anlayış ve değerler çerçevesinde ele alınmaya ve hayatı
bu yönleriyle araştırmalara konu olmaya başlamıştır. Nitekim ülkemizde 2000-2006 tarihleri arasında yayınlanan kitapların muhtevaları bu
bakımdan dikkat çekici niteliktedir.
Ülkemizde
2000-2006 Tarihleri Arasında
Hz. Peygamberle İlgili Olarak Yayınlanan Kitapların Listesi
Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed (S.A.V.)'İn Hayatı / Mekke
Ve Medine Devri TİMAŞ YAYINLARI Salih Suruç Yayın Yılı: 2006; I-II,
1018 Sayfa
20 Öyküde Hz. Muhammed'in Hayatı/Büyük Boy (1.Hm)
UYSAL YAYINLARI -ISTANBUL- Abdül Tawwab Yusuf/Mürşide Uysal
Yayın Yılı: 2005; 159 sayfa
Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed (S.A.V.)
YAYINLARI Sadık Yalsızuçanlar Yayın Yılı: 2006; 176 sayfa
TİMAŞ
Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed Nun Yayıncılık Dr. Muhammed Abduh Yemani Yayın Yılı: 1995; 2. Hm. 256 Sayfa
Alemin Yaratılışı Ve Hz. Muhammed'in Zuhuru İnsan Yayınları Aziz Mahmud Hüdayi Yayın Yılı: 2001; Orjinal Adı: Hulâsatü'lAhbar; 154sayfa 3. Hm.
Alemlere Rahmet Hz. Muhammed Aleyhisselam ÇELİK
YAYINEVİ Mustafa Necati Bursalı Yayın Yılı: 1998; 3. Hm. 568 Sayfa
90
* Ünal Kılıç
Alemlere Rahmet Hz. Muhammed KALEM YAYINCILIK M.
Emin Yıldırım Yayın Yılı: 2006; 106sayfa
Allah Sevgisi Yolunda Peygamber Ahlakı : Ulu’l-Azm Peygamberin Örnek Özellikleri / İhsan Ali Karamanlı. İstanbul : Rehber
Yayınları, 2006. 232 S. ; 18 Cm. (Rehber Yayınları ; 60) ISBN 9756096-59-4
Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed / Muhammed Hamidullah, 2002
; Çev. Ülkü Zeynep Babacan. İstanbul : Beyan Yayınları, 2001. 280 S.
; 21 Cm. (Beyan Yayınları ; 340) ISBN 975-473-283-3
Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed BEYAN YAYINLARI Prof. Dr.
Muhammed Hamidullah Yayın Yılı: 2001; 280sayfa 13,5x21 Cm
Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed MORALİTE YAYINLARI Yayın Yılı: 2007; 534sayfa
Allah'ın Kulu Ve Rasulü Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi
Ve Sellem İNKILAB YAYINLARI Afzalur Rahman Yayın Yılı: 2000; 192
Sayfa 13x19,5 Cm
Allah'ın Resulü Hazreti Muhammed (S.A.V.) ARYA
YAYINCILIK R. V. C. Bodley Yayın Yılı: 2006; Orjinal Adı: The
Messengerthe Life Of Mohammed; 392sayfa 13,5x21 Cm
Allah'ın Resulü Hz. Muhammed YAPI KREDİ YAYINLARI AnneMarie Delcambre Yayın Yılı: 2001; KUŞE 192 Sayfa
Ashabının Dilinden Hz. Muhammed'in Hayatı
YAYINEVİ Abdullah Sevinç Yayın Yılı: 2004; 176 Sayfa
GONCA
Aşığız Muhammed'e RAVZA YAYINLARI Erkan Aydın Yayın Yılı:
2006; 160sayfa
Bir Barış Elçisi Olarak Hz. Muhammed (S.A.V.) AHSEN
YAYINLARI Komisyon Yayın Yılı: 2006; 3. Hm. 80 Sayfa
Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed GELENEK YAYINCILIK Said
Alpsoy Yayın Yılı: 2006; 138sayfa
12x22 Cm; Karton Kapak;
ISBN:9756138017; Dili: TÜRKÇE
Bütün İnsanlığın Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.) Hayatı,
Başarıya Götüren Özellikleri : Tam Metin Veda Hutbesi İlaveli / Ahmet
Tekin. İstanbul : Kelam Yayınları, 2006. 256 s;
Büyük İslâm Tarihi/Hz. Muhammed (S.A.V.) Dönemi
RİSALE Abdurrahim Zapsu Yayın Yılı: 2006; 1. Hm.153 Sayfa
Cennetin Gülü Hz. Muhammed (S.A.V.) ESRA YAYINLARI Sinan Yağmur Yayın Yılı: 2006; 170 Sayfa
Cilt 1 Hazret-İ Muhammed Mustafa (S.A.V.) ERKAM
YAYINLARI Osman Nuri Topbaş Yayın Yılı: 2006; 1. Hm. 552 Sayfa
15x21 Cm; Karton
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
91
Cilt 2 Hazret-İ Muhammed Mustafa (S.A.V.) ERKAM
YAYINLARI Osman Nuri Topbaş Yayın Yılı: 2006; 632sayfa 1. Hm.
15x21 Cm; Karton Kapak; Dili: TÜRKÇE
Cilt: 1 Mekke Devri / Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed
(S.A.V.)'İn Hayatı TİMAŞ YAYINLARI Salih Suruç Yayın Yılı: 2006;
443 Sayfa
Cilt: 2 Medine Devri / Allah'ın Elçisi Hz. Muhammed
(S.A.V.)'İn Hayatı TİMAŞ YAYINLARI Salih Suruç Yayın Yılı: 2006;
575sayfa
Güneşe Yolculuk: Hz. Muhammed'in Hayatı ŞULE YAYINLARI
Ayşe Sevim Yayın Yılı: 2004; 1. Hm. 199 Sayfa
Çocuklar İçin Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Hayatı/3-7 Yaş ÜSKÜDAR YAYINEVİ Engin Arslan Yayın Yılı: 2005;
KUŞE16 Sayfa
Çocuklar İçin Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Hayatı/8-12 Yaş ÜSKÜDAR YAYINEVİ Engin Arslan Yayın Yılı: 2005;
32sayfa KUŞE
Çocukların Sevgilisi Hz. Muhammed (S.A.V)
YAYINEVİ İsmail Kılınç Yayın Yılı: 2006; 64 Sayfa 19,5x22,5
LİBERTY
Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) SEMERKAND YAYINCILIK
Mehmet Nalbant 120sayfa
En Sevgili'nin Bahçesi Hz. Muhammed'in (S.A.V.) Hayatı
NESİL YAYINLARI Ramazan Balcı Yayın Yılı: 2007; 426 Sayfa
En Sevilen Öğretmen Hz. Muhammed NESİL YAYINLARI Ali
Erkan Kavaklı Yayın Yılı: 2006; 256 Sayfa
Eş Olarak Hz. Muhammed
YAYINLARI Komisyon 3. Hm.
(S.A.V.)
DİYANET
VAKFI
Fahrialem / Hz. Muhammed'in Hayatı ELEST YAYINLARI
Zeynel Abidin Rahnuma Yayın Yılı: 2004; 635sayfa
Ferahu’r-Ruh : Muhammediye Şerhi / Yazıcıoğlu Mehmed
Efendi, 857/1453 ; Şerh İsmail Hakkı Bursevi ; Haz. Mustafa Utku.
Bursa : Uludağ Yayınları, 2001. 1-4.ciltler(488 S.) ; 24 Cm. ISBN 9756799-10-21
Fıkhu's Sire Resulullahın Hayatı RİSALE Muhammed Gazali
Yayın Yılı: 2000; Orjinal Adı: Fıkhu's Sîre; 470 Sayfa 3
Fıkhü’s-Siyre : Peygamber (A.S.)’İn Uyguladığı İslâm / M.
Said Ramazan Buti ; Çev. Orhan Aktepe. İstanbul : İslâmi Edebiyat
Yayınları, 2002. 542 S. ; 24 Cm. (İslâmi Edebiyat Yayınları ; 4. İlmi
Eserler ; 1) ISBN 975-92529-0-2
Gaye İnsan Hz. Muhammed (S.A.V.) MAVİ YAYINCILIK Dr.
Mehmet Sürmeli Yayın Yılı: 2006; 175sayfa
92
* Ünal Kılıç
Gönüllerin Gülü Hz. Muhammed : (Sallallahu Aleyhi Ve
Sellem) / Aynur Uraler. İstanbul : Işık Yayınları, 2002. 168 S. ; 21
Cm. ISBN 975-8642-84-7
Güneşe Yolculuk: Hz. Muhammed'in Hayatı ŞULE YAYINLARI
Ayşe Sevim Yayın Yılı: 2004; 1. Hm. 199 Sayfa
Hadis Tenkidi : Hadislerin Hz. Peygamber’e Aidiyetini Belirleme Yolları / Salih Karacabey. Bursa : Sır Yayıncılık, 2001. 272 S.
; 21 Cm. ISBN 975-6720-03-4
Hat Sanatında Hilye-İ Şerife : Hz. Muhammed’in Özellikleri = In Calligraphic Art Characteristics Of The The Prophet Muhammed
/ Faruk Taşkale, Hüseyin Gündüz. İstanbul : Antik A.Ş, 2006. 300 S. :
Hat. ; 33 Cm. (Antik A.Ş. Kültür Yayınları ; 7) ISBN 975-7843-07-5
Hazreti Muhammed (S.A.V.) Siyer-i Nebi KAYIHAN
YAYINLARI Prof. Dr. Raşit Küçük/ Prof. Dr. İsmail Yiğit Yayın Yılı:
2006; 336sayfa
Hazreti Muhammed Dedi Ki: Ey Üsame.. Niçin Öldürdün?
SEÇKİN YAYINLARI VE BİLİŞİM HİZMETLERİ Seçkin İslâmoğlu Yayın
Yılı: 2005; 92sayfa
Hazreti Muhammed İslâm Peygamberinin Biyografisi
KORİDOR YAYINCILIK Karen Armstrong Yayın Yılı: 2005; 392 sayfa
Hazret-İ Muhammed Mustafa (S.A.V.) ERKAM YAYINLARI
Osman Nuri Topbaş Yayın Yılı: 2006; 198 Sayfa 1. Hm.
Hazreti Muhammed Ve Yaşadığı Hayat : Peygamber, Devlet Başkanı, Aile Reisi / Celal Yeniçeri. İstanbul : Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV), 2000. 574 S. (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları ; 181) ISBN 975-548-157-5
Hazreti Muhammed'i Anlamak DİYANET VAKFI YAYINLARI 3.
Hm.Karton Kapak
Hazreti Muhammed'in Mektupları ELİPS KİTAP Selami Münir
Yurdatap Yayın Yılı: 2006; 64sayfa
Hazreti Muhammed'in Sözleri Ve Halleri TİMAŞ YAYINLARI
Ömer Sevinçgül Yayın Yılı: 2006; 670sayfa
Hazreti Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri / Ahmet
Sezikli. Ankara : Türkiye Diyanet Vakfı, 2001. 230 S. ; 20 Cm. (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları ; 138. İlmi Eserler Serisi ; 33) ISBN 975389-139-3
Hazreti Peygamber Döneminde Sağlık Hizmetlerinde Kadınların Yeri / Levent Öztürk. İstanbul : Ayışığı Kitapları, 2001. 246
S. ; 22 Cm. (Ayışığı Kitapları ; 39) ISBN 975-7321-34-6
Hazreti Peygamber’den Gençlere 50 Nasihat / Muhammed
Ali Kutup ; Çev. Osman Arpaçukuru . 3. Bs. İstanbul : İlke Yayıncılık,
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
93
2002. 159 S. ; 20 Cm. (İlke Yayıncılık ; 21) Orj. Adı: 50 Nasihaten
Nebeviyyeten Mine’resuli Li’t-Tifli’l-Müslim ISBN 975-7105-04-X
Hazreti Peygamber’in Seriyyeleri / Serdar Özdemir. İstanbul
: Rağbet, 2001. 190 S. ; 21 Cm. (Rağbet Yayınları ; 75. Akademik
Eserler ; 19) ISBN 975-6835-72-9
Hazreti Peygamber’in Yaklaşım Ve Uygulamalarında İbadet İlkeleri / Vecdi Akyüz. İstanbul : İlke Yayıncılık, 2002. 151 S. ;
20 Cm. (İlke Yayıncılık ; 40. Manevi Gelişim Dinamikleri ; 6) ISBN
975-7105-26-0
Herkesin Öğretmeni Hz. Muhammed (A.S.M)
YAYINLARI Halit Ertuğrul Yayın Yılı: 2006; 207 Sayfa
NESİL
Hidayet Önderleri : Hz. Muhammed Mustafa / Çev. Salih
Uçan. İstanbul : Kevser Basın Yayın, 2006. 1. C. (335 S.) ; 22 Cm.
(Kevser Yayınları ; 95) Orj. Adı: A’lamu’l-Hidaye: Muhammeduni’lMustafa Eser, Çev. Tarafından İmzalanmıştır. ISBN 975-6640-73-1
Hira'dan Yağan Güneş / Hz. Muhammed'in Hayatı ELEST
YAYINLARI Mehmet Emin Kazcı Yayın Yılı: 2007; 446sayfa
Hz. Muhammed (S.A.S.)’İn 1434. Senesi Vesilesiyle 20 Nisan 2005 ‘Te Düzenlenen Gecenin Hatırasına [Kutlu Doğum Programı Mevlid Kandili (2005 : İstanbul)] . İstanbul : Türk Kadınlar Kültür
Derneği İstanbul Şubesi, 2005. 71 S. : Fot. ; 24 Cm. + 1 Adet CD
ISBN 975-94756-4-2
Hz. Muhammed / Lev Nikolayeviç Tolstoy, 1328/1910 ; Çev.
Telman Hurşidoğlu Aliyev ; Türkçesi Arif Arslan. İstanbul : Karakutu
Yayınları, 2005. 109 S. ; 21 Cm. (Karakutu Yayınları ; 74. Dünya Edebiyatı ; 5) ISBN 975-8658-93-X
Hz. Muhammed En Sevgili GELENEK YAYINCILIK Said Alpsoy
Yayın Yılı: 2006; 160sayfa KUŞE
Hz. Muhammed Ve Charlemagne İMGE KİTABEVİ YAYINLARI
Henri Pirenne Yayın Yılı: 2006; 333 Sayfa
Hz. Muhammed Yaşadığı Hayat M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI
Prof. Dr. Celal Yeniçeri Yayın Yılı: 2000; 574sayfa 1. Hm.
Hz. Muhammed’in Çağrısı : Mekke Dönemi / Murat Sarıcık.
İstanbul : Nesil Yayınları, 2006. 432 S. ; 21 Cm. ISBN 975-269-127-7
Hz. Muhammed’in Yolunda / Carl W. Ernst ; Çev. Cangüzel
Güner Zülfikar. İstanbul : Okuyan Us Yayınları, 2005. 318 S. ; 20 Cm.
(Minerva ; 2) Orj. Adı: Following Muhammad ISBN 975-6287-32-2
Hz. Muhammed'de Aşk AKİS KİTAP H. Kübra Ergin Yayın Yılı:
2005; 319 Sayfa
Hz. Muhammed'den Dünyayı Aydınlatan Sözler AKİS KİTAP
Banu Kopuz Yayın Yılı: 2006; 163 Sayfa
94
* Ünal Kılıç
Hz. Muhammed'e (S.A.V.) Mektuplar / Gençlerin Kaleminden ENSAR NEŞRİYAT Kollektif Yayın Yılı: 2006; 168 Sayfa
Hz. Muhammed'i Doğru Anlamak (2 Cilt Takım) EKİN
YAYINLARI Prof. Dr. İbrahim Sarmış Yayın Yılı: 2007; 127 Sayfa
Hz. Muhammed'in Çağrısı Mekke Dönemi NESİL YAYINLARI
Doç. Dr. Murat Sarıcık Yayın Yılı: 2006; 432sayfa
Hz. Muhammed'in Devlet Yönetiminde Liderlik Sırları
KARAKUTU YAYINLARI Doç. Dr. Ahmet Özel Yayın Yılı: 2005; 160
Sayfa
Hz. Muhammed'in Hıristiyanlarla Mücadele
AYIŞIĞI KİTAPLARI Murat Ağarı Yayın Yılı: 2003; 144sayfa
Stratejisi
Hz. Muhammed'in Liderlik Sırları AKİS KİTAP H. Kübra Ergin/
Mehmet Ergin Yayın Yılı: 2006; 174sayfa
Hz. Muhammed'in Soruları (S.A.V) KUTUP YAYINLARI Betül
Bozali Yayın Yılı: 2002; 86sayfa 3. Hm.
Hz. Muhammed'in Yaşam Öyküsü TİMAŞ YAYINLARI Fatih
Okumuş Yayın Yılı: 2004; 336sayfa
Hz. Peygamber’de Nebevi Ve Beşeri Bilgi / Salih Karacabey.
Bursa : Sır Yayıncılık, 2002. 365 S. ; 21 Cm. ISBN 975-6720-07-7
Hz. Peygamber Devri Kronolojisi İlk Kaynaklara Göre, İnsan Yayınları, Mkasım Şulul, 623 Sayfa
Hz. Peygamber’in Çağımıza Mesajları / İbrahim Sarıçam.
Ankara : Türkiye Diyanet Vakfı, 2000. VIII, 144 S. ; 19 Cm. (Türkiye
Diyanet Vakfı Yayınları ; 305. Oku Düşün Serisi ; 50. İslâmın Esasları
Dizisi ; 7) ISBN 975-389-363-9
Hz. Peygamber’in Örnekliği İslâm’ın Sosyal Dayanışma Ve
İsrafa Bakışı / Yüksel Salman, Mehmet Canpulat, Yaşar Yiğit. Ankara
: Türkiye Diyanet Vakfı, 2002. 176 S. ; 19 Cm. (Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları ; 316. Oku Düşün Serisi ; 52.
Hz. Peygamberi’in Sünneti’nde Çevre / Yunus Macit . 2. Bs.
[Y.Y. : Y.Y.], 2000. (Trabzon : Eser Ofset) XIII, 209 S.
Hz. Peygamber'in Dilinden İyilik Çeşitleri HACEGÂN
YAYINLARI Seyyid Muhammed Mekki El-Haseni Yayın Yılı: 2007; 68
Sayfa
Hz. Peygamber'in Namaz Kılma Şekli BEKA YAYINLARI Muhammed Nasıruddin El-Elbani/Osman Arpaçukuru Yayın Yılı: 2004;
334sayfa
Hz. Peygamberle İslâm’ı Doğru Anlamak / Nihat Hatipoğlu.
İstanbul : Birharf Yayınları, 2006. 309 S. ; 20 Cm. (Birharf Yayınları ;
68) ISBN 975-9198-28-2
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
95
Hz.Adem'den Hz.Muhammed'e Peygamber Öyküleri NESİL
YAYINLARI Veli Karanfil Yayın Yılı: 2004; 223 Sayfa
İletişimde Model Olarak Hazreti Muhammed Sallallahu
Aleyhi Ve Sellem / Yusuf Macit. İstanbul : Yeni Akademi Yayınları,
2006. 232 S. ; 23 Cm. (Yeni Akademi Yayınları ; 26) ISBN 975-607928-2
İman İbadet Ahlak Ve Muhtelif Mevzulara Dair Sevimli
Peygamberimiz Ve Ehl-İ Beytinden Hayat Nümuneleri / Hasan
Cirit. Bakü : Qismet, 2006. 94 S. ; 21 Cm
Hazret-İ Muhammed’in Doğumundan Ölümüne Kadar / Yusuf Ziya Yörükan ; Notlarla Yayıma Hazırlayan Türkan Turgut. İstanbul
: Ötüken, 2006. 440 S. ; 24 Cm. (Ötüken ; 649. Kültür Serisi ; 308)
ISBN 975-437-572-0
İslâm Öncesi Mekke Dönemi Ve Hz. Muhammed BEYAN
YAYINLARI İhsan Süreyya Sırma Yayın Yılı: 2002; 3. Hm.94 Sayfa
İşte Önderimiz Hz. Muhammed BEYAN YAYINLARI İhsan Süreyya Sırma Yayın Yılı: 2000; 176 Sayfa
Kadı Iyaz Ve Şifa Adlı Eserinde Peygamber Tasavvuru /
Murat Gökalp. --2005. XII, 242 Y. ; 30 Cm. Tez (Doktora).--Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri (Hadis)
Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Kamil Çakın
Kamu Hukuku Açısından Hazreti Peygamber'in Gayri Müslimlerle İlişkileri / Ahmet Bostancı. İstanbul : Rağbet Yayınları,
2001. 276 S.
Kimdir Muhammed Aleyhisselam BEKA YAYINLARI Sadullah
Aydın Yayın Yılı: 2007; 136sayfa
Kur’an Işığında Mucize Ve Peygamber / Halil İbrahim Bulut.
İstanbul : Rağbet Yayınları, 2002. 280 S. ; 21 Cm. ISBN 975-683586-9
Kur’an’da H.Z. Peygambere Sorular 13 Soru / Kadir
Canatan. İstanbul : Beyan Yayınları, 2005. 128 S. ; 21 Cm. (Beyan
Yayınları ; 379) ISBN 975-473-352-2
Kur’an’da Peygamberlere Karşıt Güçler / İbrahim Çelik. Bursa : [Y.Y.], 2001. 191 S
Kur’anda Hz. Muhammed’in Özellikleri / Muhittin Akgül. İstanbul : Işık Yayınları, 2002. 160 S. ; 21 Cm. ISBN 975-8642-17-0
Kur’an-I Kerim’de Hz. Peygamber / Muhittin Akgül. İstanbul
: Işık Yayınları, 2002. 339 S. ; 21 Cm. (Işık Yayınları ; 57) ISBN 9757402-69-9
Kur’an-I Kerim’e Göre Hz. Peygamber’in Örnek Hayatı /
Ferhat Koca. Ankara : Türkiye Diyanet Vakfı, 2000. 67 S. ; 19 Cm.
96
* Ünal Kılıç
(Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları; 307. Oku Düşün Serisi; 51. İslâmın
Esasları Dizisi; 8) ISBN 975-389-365-5
Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı YENİ UFUKLAR
NEŞRİYAT Süleyman Ateş Yayın Yılı: 2005; 805 Sayfa
Kur'an'da İnsan Ve Hz. Muhammed RAĞBET YAYINLARI Yrd.
Doç. Ahmet Koç Yayın Yılı: 2005; 240 sayfa
Kutlu Peygamberim Hz. Muhammed (S.A.V.) (1 Adet Cd'li)
ENSAR NEŞRİYAT Prof. Dr. Abdurrahman Çetin Yayın Yılı: 2006.
Kutsal Kitaplarda Hz.Muhammed AYIŞIĞI
Cemaleddin Aytemür Yayın Yılı: 2004; 651 sayfa
KİTAPLARI
Muhammed Aleyhisselam YEDİVEREN KİTAP İmadüddin Halil
Yayın Yılı: 2003; 416 Sayfamuhammed Aleyhisselam YEDİVEREN
KİTAP İmadüddin Halil Yayın Yılı: 2003; 416 Sayfa
Muhammed Kimdir FECR YAYINEVİ Dr. Ali Şeriati Yayın Yılı:
2001; 3. Hm.368 Sayfa
Muhammed Ve Kurmaylarının Hanımları / Arif Tekin. İstanbul : Kaynak Yayınları, 2001. 227 S. ; 20 Cm. (Kaynak Yayınları; 333)
ISBN 975-343-331-X
Muhammediye/İsmail Hakkı Bursevi'nin Ferahü'r-Ruh Şerhi İle
(3.Hmr) ÇELİK YAYINEVİ Yazıcıoğlu Muhammed/Doç. Dr. Abdülvehhab
Öztürk Yayın Yılı: 2005; 1064 Sayfa
Muhtasar Fethü’l-Bari / İbn Hacer el-Askalani, 852/1449 ;
Sadeleştiren Ve Notlar Ekleyen Ebu Suhayb Safa Ed-Davvi Ahmed ElAdevi ; Mütercim Halil Aldemir, Soner Duman. İstanbul : Polen Yayınları, 2006. 1. C. (648 S.)
Mümin Kimdir : Peygamberimizin Dilinden Müminlerin
Özellikleri / Selçuk Camcı . 6. Bs. İstanbul : Rehber Yayınları, 2006.
216 S. ; 18 Cm. (Rehber Yayınları ; 6) ISBN 975-6096-05-5
O'nun Günleri : Hz. Muhammed' İn S.A.V. Hayatının Kronolojisi OKUL YAYINLARI Kazım Dönmez Yayın Yılı: 2004; 231sayfa
Örnek Hayat Hz. Muhammed (S.A.V.) CİHAN YAYINLARI
Ahmed Cevdet Paşa/Mehmet Dikmen/ Ahmed Şahin Yayın Yılı: 2006;
455 Sayfa
Örnek İnsan / Kur'an Ve Sünnet Işığında RAVZA YAYINLARI
Muhammed Salih Ekinci Yayın Yılı: 2006; 90sayfa
Örnek Ve Önder İnsan Hz. Muhammed (A.S.) Yaşadıkları
Ve Yaşattıkları RAĞBET YAYINLARI Mazhar Bilgin Yayın Yılı: 2006;
156sayfa
Öteki Peygamberler / Anthony Storr ; Çev. Aslı Day. İstanbul
: Okyanus Yayıncılık, 2001. 271 S. ; 20 Cm. (Psikiyatri ; 05) Orj. Adı:
Feet Of Clay A Study Of Gurus ISBN 975-8420-09-7
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
97
Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed (Büyük Boy)
ALTERNATİF DÜŞÜNCE YAYINEVİ Abdurrahman Şarkavi Yayın Yılı:
2004; 432 Sayfa
Peygamber Cevap Veriyor İHTAR YAYINLARI Muhammed Muhammedi 3. Hm.96 Sayfa
Peygamber Ve Dört Halife Günlerinde Şehir Yönetimi Ve
Valilik, Yediveren Yayınları, Ünal Kılıç, Konya 2004, 240 Sayfa
Peygamber Günlerinde Sosyal Hayat Ve Aile : Sosyolojik
Bir İnceleme / Mehmet Birekul, Fatih Mehmet Yılmaz. Konya : Yediveren, 2001. 206 S. ; 22 Cm. (Yediveren ; 2. Araştırma Dizisi/Toplumbilim; 1) ISBN 975-93680-3-X
Peygamber Külliyatı (12 Cilt+1 İndeks) OCAK YAYINCILIK
Muhammed Bin Salih Ed-Dimaşki/Yusuf Özbek Yayın Yılı: 2004; Orjinal
Adı: Subul El-Hudâ Ver-Reşâd Fi Sîreti Hayri’l-İbâd; 16x23,5 Cm; Karton Kapak; ISBN:975979926x; Dili: TÜRKÇE
Peygamberden Parıltılar BEKA YAYINLARI Prof. Muhammed
Kutub Yayın Yılı: 2007; 232 Sayfa
Peygamberimiz (SAV)’İn Mucizeleri / Harun Yahya. İstanbul: Araştırma Yayıncılık, 2005. 262 S. : Res. ; 24 Cm
Peygamberimiz (Sav)’Nin Dilinden Geleceğin Tarihi : Depremler Ve Doğal Felaketler / Orhan Baytan. İstanbul: Mevsim Yayınları, 2001. 4. C. (199 S.) ; 18 Cm. (Mevsim Serisi ; 4)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) FAKÜLTE KİTABEVİ
Mehmet Albayrak Yayın Yılı: 2002; 136 sayfa. Hm.
Peygamberimiz Hz. Muhammed DÜŞ DEĞİRMENİ KİTAPLIĞI
Halide Çakıcı Yayın Yılı: 2004; 142 sayfa
Peygamberimiz’in Yol Arkadaşları: Eshabın Hayatıyla İçiçe
Hz. Muhammed S.A.’İn Hayatı / Ahmet Tekin, İstanbul: Kelam Yayınları, 2006. 2. C. (1105-2222) ; 20 Cm. (Kelam Yayınları; 9. Hadis
Çalışmaları; 4) ISBN 9944-457-01-9
Peygamberimizi Tanıyalım / Mustafa Türkgülü. Elazığ : Türkiye Diyanet Vakfı Elazığ Şubesi, 2002. 90 S. ; 19 Cm. (Elazığ Şubesi
Yayınları; 11) ISBN 975-389-385-X
Peygamberimizin Anlattığı Hikayeler / Osman Arpaçukuru.
İstanbul : Elest Yayınları, 2005. 248 S.; 21 Cm. (Elest Yayınları; 12.
Kıssadan Hisse; 2) ISBN 975-6307-12-9
Peygamberimizin Ehl-İ Kitap İle Diyaloğu / İbrahim Canan.
İstanbul: Sufi Kitap, 2006. 251 S. ; 21 Cm. (Sufi Kitap; 13. İslâm
Araştırmaları; 1) ISBN 975-9161-12-5
Peygamberimizin Hayatı / İmam Şibli, 1332/1914. İstanbul:
Timaş Yayınları, 2002. 528 S. ; 21 Cm. (Timaş Yayınları ; 756. Asr-ı
Saadet Dizisi; 1) ISBN 975-362-676
98
* Ünal Kılıç
Peygamberimizin Hayatında Dua Ve Zikir ZAFER YAYINLARI
Muhammed Gazali Yayın Yılı: 2004; 232 sayfa 3. Hm.
Peygamberimizin Kişisel Ve Ahlakı Özellikleri GURABA
YAYINLARI Muhammed Cemil Ziynü Yayın Yılı: 2003; 142 sayfa 1. Hm.
Peygamberimizin Risaleti Ve Şahsiyeti / İmam Şibli,
1332/1914. İstanbul : Timaş Yayınları, 2002. 423 S. ; 21 Cm. (Timaş
Yayınları ; 810. Asrı Saadet Dizisi; 2) ISBN 975-362-734-3
Peygamberimizin Sevdiği Müslüman / M. Yaşar Kandemir, 2.
Bs. İstanbul: Morötesi Yayınları, 2005. 527 S. ; 20 Cm. (Morötesi Yayınları; 13) ISBN 975-8732-11-0
Peygamber'in Okuduğu Günlük Dualar AHSEN YAYINLARI
Muhammed El-Kari Yayın Yılı: 2005; 80sayfa
Peygamberlerin, Hz. Peygamberin, Ashabın, Mezhep
İmamlarının Ve Diğer İslâm Büyüklerinin Gece İbadeti / Seyyid
Bin Hüseyin El- Affani ; Çev. Savaş Kocabaş. İstanbul : Polen Yayınları, 2005. 800 S. ; 24 Cm. Orj. Adı: Ruhbanü’l-Leyl ISBN 975-9833-506
Peygamberlik Ve Hz. Muhammed'in Peygamberliği
DEĞİŞİM YAYINLARI Erdinç Ahatlı Yayın Yılı: 2003; 3. Hm. 266 Sayfa
Rahmet Peygamberi Muhammed AĞAÇ YAYINLARI Seyyid
Hasan İslâmi Yayın Yılı: 2006; 160 Sayfa
Rahmet Peygamberi Resulü Ekrem Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’İn Hayatı : (Siyer’i Nebi) / Mevlüt Karaca. İstanbul : Hisar Yayınevi, [2001]. 704 S. ; 24 Cm. (Hisar Yayınları; 96)
Rahmet Peygamberi Resulü Ekrem Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’İn Hayatı : (Siyer’i Nebi) / Mevlüt Karaca. İstanbul : Hisar Yayınevi, [2001]. 704 S. ; 24 Cm. (Hisar Yayınları; 96)
Risalesi/Gizlenen Kitap KARAKUTU YAYINLARI Lev N. Tolstoy
Yayın Yılı: 2005; 109 Sayfa
Riyazü’s-Salihin Peygamberimizden Hayat Ölçüleri : 12881591 / Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya B. Şeref B. Muri Nevevi,
676/1277 ; Tercüme Ve Şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001. 6. C. (605 S.)
Riyazü’s-Salihin Peygamberimizden Hayat Ölçüleri : 15921900 / Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya B. Şeref B. Muri Nevevi,
676/1277 ; Tercüme Ve Şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001. 7. C. (644 S.)
Riyazü’s-Salihin Peygamberimizden Hayat Ölçüleri : 171386 / Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya B. Şeref B. Muri Nevevi,
676/1277 ; Tercüme Ve Şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001. 2. C. (603 S.)
Hz. Peygamber’i Anlama ve Anlatmada Kitap *
99
Riyazü’s-Salihin Peygamberimizden Hayat Ölçüleri : 9501287 / Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya B. Şeref B. Muri Nevevi,
676/1277 ; Tercüme Ve Şerheden M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan, Raşit Küçük. İstanbul : Erkam Yayınları, 2001. 5. C. (583 S.)
Sebep Ve Sonuçları Açısından Hz. Peygamberin Savaşları /
Elşad Mahmudov. --2005. XV, 500 Y. ; 29 Cm. Tez (Doktora).-Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı
İslâm Tarihi Ve Sanatları Bilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Mustafa
Fayda
Sevgi Peygamberi Hz. Muhammed BİLGE YAYINLARI Komisyon Yayın Yılı: 2006; 184sayfa
Sevgi Peygamberi Ve Yetişkin Din Eğitimi / Abdurrahman
Dodurgalı. İstanbul : Rağbet Yayınları, 2002. 282 S. ; 20 Cm. ISBN
975-6835-82-6
Siyasetli Muhammed / (Örnek Kul Son Rasul) İsmail Lütfi
Çakan. [Y.Y. : Y.Y.], 2002. (İstanbul : Erkam Matbaası) 175 S
Son Peygamber Hazret-İ Muhammed 1. Ve 2. Cilt Birarada
İZ YAYINCILIK Mevlana Şibli Yayın Yılı: 2003;
Son Peygamber Hz. Muhammed (3.Hmr Ciltli) Siyer-İ Nebi
RAVZA YAYINLARI Kazım Ağcakaya/ Bünyamin Bulut Yayın Yılı: 2005;
527sayfa
Sünnet Yaşayan Hz. Muhammed İNSAN YAYINLARI Ahmet
Keleş Yayın Yılı: 2003; 2. Hm.188 Sayfa
Sünnetin Anlaşılmasına Doğru : Hz. Muhammed S.A.’İn
Hayata Geçirdiği İslâmi İlkeler, Bütün Sahih Hadisler Kaynaklı,
İndeksli / Ahmet Tekin. İstanbul : Kelam Yayınları, 2006. 1. C. (1088
S.) ; 20 Cm. (Kelam Yayınları
Şefa’at Ya Resulallah : Sevgili Peygamberimize Na’tlar /
Derleyen Gülser Keçeci. İstanbul : Buhara Yayınları, 2005. 272 S. ; 20
Cm. (Veli Dede Kütüphanesi Yayınları ; 004) ISBN 975-9076-05-5
Şevahid-Ün Nübüvve = Peygamberlik Müjdeleri / Ebü'lBerekat Nureddin Abdurrahman B. Ahmed B. Muhammed Cami ;
Terceme Eden Mahmud Bin Osman Lamii Çelebi . 7. Bs. İstanbul :
Hakikat Kitabevi, 2002. 448 S. ; 19 Cm. (Hakikat Kitabevi ; 12)
Tevrat Ve İncil’in Son Peygamberi Muhammed / Serkan
Tekin. – İstanbul
Türkiye
Diyanet
Vakfı
İslâm
Ansiklopedisi
:
Muhammediyye - Münazara . Ankara : Türkiye Diyanet Vakfı, 2006.
31. C. (591 S.) : Fot., Hrt. Şekil, Plan ; 29 Cm. ISBN 975-389-458-9
Üç Muhammed / İki Tasavvur Bir Gerçek DENGE YAYINLARI
Mustafa İslâmoğlu Yayın Yılı: 2002; 296 Sayfa
İSLAM’A DAVET KİTAPLARI
Ali Aksu
A-İslam’da Davet ve Davetçiler
1-Kavramsal Olarak Davet
Da’vet kelime olarak “çağırmak, seslenmek, adlandırmak, dua
veya beddua etmek, ziyafete çağırmak, propaganda yapmak” gibi anlamlara gelmektedir1. Kur’an’da da’vet kelimesi altı ayette geçmektedir. Pek çok yerde de (205 defa) türevleri kullanılmıştır 2.
Da’vet kelimesi terim olarak ise, özellikle “İslam’a ve İslam esaslarının uygulanmasına çağrı” anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da “İslam’a”3, “imana”4, “Allah yoluna”5, “Allah’ın kitabına”6 “hakka”7, “hayra”8, “kurtuluşa”9 ve “esenliğe çağrı”10 gibi manaları taşımaktadır. Bu
ifadeler, da’vetin, İslami inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir faaliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri
müslimlere hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir11.
2-Kur’an’da Davet
Kur’an ve hadislerdeki da’vetin bu anlamlara gelmesi, da’vetle
yakından ilgili olarak beraberinde başka kavramların da kullanılmasını
getirmiştir. Örneğin tebliğ, irşat, vaaz, nasihat, inzar, tebşîr, emri bi’lma’ruf nehy-i ani’l-münker gibi kavramlar da sözlük anlamları itibariyle da’vetten farklı olsalar da gayeleri ve uygulamaları bakımından aynı
veya yakın anlamları ifade etmektedirler. Bu nedenledir ki da’vet tebliğ
başta olmak üzere bu kavramlar sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de Allah, Resulullah’ı “Allah’ın da’vetçisi”
(dâiyallah)12 olarak ta isimlendirmektedir. Ayrıca ona yüklenen da’vet
görevi “da’vet et”, “tebliğ et” “hatırlat”, “ikaz et”, “müjdele” gibi daha
pek çok kelimelerle ifade edilmiştir 13. Tebliğ ile aynı kökten gelen ayet-

Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut ty, XIV, 257–258; Ragıp el-Isfahânî, el-Müfredât fî
Garîbi’l-Kur’an, Kahire 1961, s. 169–170.
2
Ahmet Önkal, Rasulullah’ın İslam’a Da’vet Metodu, Konya 1994, s. 21-24.
3
es-Saff 61/7.
4
el-Hadîd57/8.
5
en-Nahl 16/125.
6
Al-i İmran 3/23.
7
er-Ra’d 13/14.
8
Al-i İmran 3/104.
9
el Mü’min 40/41.
10
Muhammed 47/35.
11
Mustafa Çağrıcı, “Da’vet”, DİA., İstanbul 1994, IX, 16.
12
Ahzab, 33/45-46; el-Ahkâf 46/31.
13
el-Maide 5/92; Al-i İmran 3/20; er-Ra’d 13/40.
1
İslam’a Davet Kitapları *
101
ler, da’vet manasını ifade etmektedirler. Bu ifadelerden de İslam dininin yegâne yayılma yolunun da’vet ve tebliğ olduğu anlaşılmaktadır.
Cihad kavramı da da’vet veya tebliğ anlamında anlaşılmalıdır.
Yoksa cihad, sadece savaş ya da hükümranlık sağlamak anlamında
değildir. Cihad, insanları hakka da’vet etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli yolları açmak ve engelleri ortadan
kaldırmaya çalışmak yolunda bir vasıtadır. Çünkü cihadın ilk ve en
temel safhası da’vet olup “i’lâ-yi kelimetullah” (tevhidi yayma) görevinin yerine getirilmesinde da’vet imkânının mevcut olması halinde silahlı savaşa gerek kalmayacaktır. Nitekim Hz. Peygamber ve Dört Halife döneminde ordu komutanları savaşa başlamadan önce karşı tarafı
İslam’a da’vet etmişlerdir. Resullah’ın devlet başkanlarına gönderdiği
da’vet mektupları da bunun bir başka örneğidir. İslam’da asıl olan,
insanların İslam’a da’vet edilmeleridir 14. Çünkü Kur’an’a göre Hz. Muhammed, sadece belirli bir grubun peygamberi değildir. Onun risaleti
bütün insanlığı kapsamaktadır15. Yine Kur’an’a göre Allah katında geçerli din İslam’dır16 Kısacası İslam’da da’vet esastır. Özellikle Hz. Peygamber’in ve genel olarak müslümanların da’vet çalışmalarında uymaları gereken başlıca metotları göstermesi açısından son derece önem
taşıyan “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle da’vet et; onlarla
tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür”17 ayeti de da’vetin barışçı metotlarla yapılması istenmiştir. Aksi takdirde da’vetin başarılı olması
mümkün değildir.
3-Hz. Peygamber’in Hayatında Davet
Hz. Peygamber’in 23 yıllık gibi çok kısa bir risalet süreci boyunca
en yakınında bulunanlardan başlayarak sonunda bütün Arap yarımadasını kapsayan da’vet faaliyetlerinde ulaşmış bulunduğu başarı, onun
uyguladığı da’vet metotlarının son derece tutarlı, makul, mantıki, sistemli, gerçekçi, olayların gelişimine uygun ve başarıya götürücü metotlar olduğunu göstermektedir. Bu metotların uygulanışında hazırlık,
kadrolaşma, kitleleşme ve devletleşme şeklinde dört merhaleden geçildiği görülmektedir. Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce geçirmiş olduğu ruhi ve manevi hazırlıkla peygamberlik için gerekli olan
kemale ulaştırıldıktan sonra da’vet faaliyetinin başlangıcında öncelikle
etrafında inançlı bir kadro oluşturma gayreti içerisine girmiş, daha
sonra bu kadro elemanlarının da katkılarıyla gittikçe genişleyen bir
müslüman kitle oluşturulmuştur. Son merhalede İslam’ın hükümranlığını ayakta tutacak, başlattığı da’vet faaliyetlerini başka milletlere ve
ülkelere taşıracak olan İslam devletini oluşturmuş, hem Allah’ın elçisi
hem de bu devletin lideri sıfatıyla komşu ülkelerin devlet başkanlarına
14
15
16
17
Çağrıcı, “Da’vet”, IX, 16.
Bkz. el-A’raf 7/158; Sebe 34/28.
Al-i İmran 3/19, 85.
en-Nahl 16/125.
102 * Ali Aksu
da’vet mektupları göndererek sonraki yüzyıllarda hızla gelişecek olan
evrensel da’vet çalışmalarını fiilen başlatmıştır 18.
Hz. Peygamber’in da’vet faaliyetlerine dikkatle bakıldığında onun
da’vetteki başarısını hazırlayan kendi kişiliğine ve uygulamalarına bağlı
âmillerin başında da’vet ettiği dine samimiyetle inanmasının ve bu
dinin ilkelerini bütün ayrıntılarıyla kendi hayatına uygulamış olmasının
geldiği görülecektir. Ayrıca muhataplarını tanımaya büyük önem verdiği, onların duygularını, isteklerini ve fert olarak özelliklerini dikkate
aldığı, muhataplarına her zaman değer verdiği, ilgi gösterdiği, yakınlaşma teminine gayret göstererek ortak noktalarda birleşme esasından
hareket ettiği, af, müsamaha, yumuşaklık, şefkat ve merhameti kin,
öfke, zorbalık ve düşmanlığa tercih ettiği aşikârdır19.
Hz. Peygamber’in da’vet faaliyetlerinde başarılı olmasının bir
başka âmili de, Kur’an’ın kendisine gelecek için ümit veren ayetler
içermesidir20. Hz. Muhammed söz konusu ayetlerden güç almış, ümitsizlik ve karamsarlığa asla düşmemiştir. Aksine çalışmalarını daima
sabırla, metanetle, azimle, inançla ve kararlılıkla sürdürmüştür.
Hz. Peygamber’in da’vet çalışmalarında önem verdiği bir diğer
husus da sosyal ilişkilerini aralıksız olarak sürdürmesi ve bu ilişkilerden
büyük oranda faydalanmasıdır. Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda müslüman olan ve olmayan akraba ve çevresiyle ilgisini ısrarla devam ettirmiştir. Evlilik yoluyla dahi da’vet lehine faydalanmış, toplumları üzerindeki etkilerini göz önüne alarak kabile reislerine özel bir ilgi
göstermiş, da’vetini sunmak üzere toplantılar düzenlemiş, çarşı, pazar,
panayır ve ev gibi insanların toplu olarak bulunduğu her yerde da’vet
faaliyetini sürdürmüştür. Onun da’vet ve tebliğdeki başarısının sebeplerine çalışmalarında hiçbir zaman şahsî menfaat arzusunu katmamış
olmasını da ilave etmek gerekir21.
4-İslam Davetçileri
Hz. Peygamber’in –diğer peygamberler gibi- gerçekleştirdiği
da’vet faaliyeti, İslam’a göre sadece peygamberlere hasredilmemiştir.
İslam’a göre da’vet, müslümanların kaçınılmaz görevlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Nitekim “Sizden öyle bir cemaat bulunsun ki –
onlar insanları- hayra, iyiliğe da’vet etsin; iyiliği emredip kötülükten
sakındırsın”22 ayeti, da’vet faaliyetlerinin her zaman yerine getirilmesi
gereken sosyal bir görev olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Fetih
hareketlerine de bu anlamda bakmamız gerekir. İran, Horasan,
Maveraünnehir gibi bölgelerle Afrika’nın çeşitli yörelerinde İslam’ın
18
19
20
21
22
Ahmet Önkal, Hz. Peygamber’in da’vet metodunu hazırlık, kadrolaşma, kitleleşme ce
devletleşme olmak üzere dört kısma ayırmaktadır. Geniş bilgi için bk., Önkal, s. 101238.
Şevki Saka, Kur’an-ı Kerim’in Da’vet Metodu, by ty., s. 85, 153vd.; Al-i İmran 3/159.
Bkz., el-Feth 48/1; en-Nasr 110/1-2.
Çağrıcı, “Da’vet”, IX, 17.
Al-i İmran 3/104.
İslam’a Davet Kitapları *
103
yayılışı bu tür da’vet faaliyetleriyle gerçekleşmiştir. Doğu Afrika ülkeleri ile Uzakdoğu Asya ülkelerinin -Hindistan, Çin, Endonezya, Malezya
ve Filipinler- çoğunda ve Balkanlarda İslam’ın yayılışı daha çok tüccarların ve müslüman da’vetçilerin (sûfîlerin) ve yabancıların eline düşen
esirlerin tebliğ faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir.
Bir başka deyişle Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra da da’vet
faaliyeti onun da’vasını üstlenenler tarafından günümüze kadar devam
etmiştir. Zaten bu durumu yani İslam da’vetini sürdürecek bir grubun
mutlaka olacağını Rasulullah’ın kendisi de açıkça belirtmiştir23. Sayıları
çok az da olsa, faaliyetleri bir topluma teşmil edilmeyecek kadar zayıf
kalarak Allah’ın İslam’a da’vetleri sebebiyle bu ümmete verdiği “hayırlılık” vasfını24 devam ettiremeseler de bir takım gayretli insanlar vasıtasıyla, bazen harp ve çarpışmalar yoluyla, bazen anlatarak ve ikna
ederek, bazen daha değişik vasıta ve şekillerle İslam, bugüne gelinceye kadar pek çok ülkede yayılma imkânı bulmuş; dünyada müntesibi
en fazla dinler arasında yer almıştır25.
5-İslam Davetinin Kolayca Yayılmasında Etkenler
Müslümanların da’vet faaliyetlerini kolaylaştırmada şahsi çabalarının yanında İslam’ın yapısından kaynaklanan âmiller de da’vetçilerin
işini kolaylaştırmıştır. Bu âmillerin başında İslam inancının aklî, mantıkî ve kolay kabul edilebilir olması gelmektedir. Örneğin müslüman
olmak isteyen bir kimsenin sadece kelime-i şahadet getirmesi yeterlidir.
İslam da’vetini kolaylaştıran bir başka etken, ibadetlerin insanla
Allah ilişkisini görkemli bir şekilde yansıtması yanında zengin bir ahlaki
ve sosyal muhteva içermesidir. Başlıca ibadetlerden namaz, insanların
Allah huzurundaki eşitliğini, İslam birliği ve kardeşliğini; oruç zenginlere yoksulların şartlarını yaşatmayı ve dayanışma duygusunu geliştirmeyi; zekât, fıtır sadakası ve kurban paylaşma duygu ve iradesini geliştirmeyi hedeflemektedir. Hac, ise çeşitli dil, renk ve ırklara mensup
insanların bir araya gelmelerini, kardeşlik kurmalarını sağlamaktadır 26.
Günümüz müslümanları, insanlığa İslam’ı tebliğ eden ve bu
uğurda pek çok sıkıntılara göğüs geren ve örnek bir toplum oluşturarak İslam’a da’vet vazifesini bütün müslümanlara miras vazifesi olarak
tevdi eden Hz. Peygamber’den birkaç nesil sonra maalesef da’vet görevi yeterince yerine getirememiştir. Müslümanlar birer birer gayrı
İslami düşünüş ve yaşayışlara kayarak örnek olma vasfını kaybetmişlerdir. İnsanlığın sapkınlığına hidayetin eşsiz prensiplerini nazarî ve
amelî tebliğleriyle sunarak kurtuluşa vesile olmayı başaramamışlardır.
23
24
25
26
Buhârî, Tevhid 29; Müslim, İman 247; İmâret 170, 171, 173.
Al-i İmran 3/110.
Önkal, s. 413.
Çağrıcı, “Da’vet”, IX, 17-18.
104 * Ali Aksu
B- İslam Dünyasında Yapılan Davet İle İlgili Kitap Çalışmaları
1-Davet Kitaplarının Tarihi
Çalışmalarımız sırasında, önceki asırlarda da’vetle ilgili olarak
müstakil bir esere rastlanılmamıştır. Ancak bazı eserlerde “Emr-i bi’lMa’ruf ve Nehy-i ani’l-Mümker”, “Hikmetle ve Güzel Öğütle Da’vet”
başlıklı bölümlerin yer aldığı görülmektedir. Davet ile ilgili yazılanlar
da’vet, tebliğ, irşad, inzar, tebşir gibi konularla ilgili ayetlerin tefsirlerinde ve hadis kaynaklarında geçmiştir. Ya da siyer ve fütûh kaynaklarında olayların arasına serpilmiştir. Davetle ilgili olarak özel bir kurum
da söz konusu olmamıştır27.
Davet çalışmalarının daha çok Ehl-i sünnet tarafından yapıldığını
söyleyebiliriz. Ehl-i sünnet dışı bazı zümreler de da’vet faaliyetlerinde
bulunmuşlar ancak onların çalışmaları daha çok siyasi maksatlarla
yürütülmüştür. Hatta bunun için bazı özel da’vetçiler (duât) dahi yetiştirmişlerdir. Yalancı peygamberlerin propagandalarına, Emevilerle
Abbâsîlerin iktidarı ele geçirme çabalarına, Hâşimîler, Şiîler, Fâtımîler,
İsmâilîler, Karmatîler, Bâtınîler ve Dürzîler gibi muhtelif Şiî fırkaların
faaliyetlerine de da’vet denilmiştir. Dolayısıyla da’vet, asli amacından
uzaklaşmış ve siyasi içerikli olmaya başlamıştır28.
İslam dünyasında teşkilatlı tebliğ ve da’vet çalışmaları son yüz
yılda başlamıştır. Gerçi Hıristiyanlık dünyasının Afrika’da sömürgecilik
hareketiyle birlikte sürdürdüğü yoğun misyonerlik çalışmaları karşısında Osmanlılar da 1870’li yıllarda İstanbul’da bir da’vet amaçlı bir teşkilat kurmuşlarsa da Osmanlı Rus Savaşı (1878) yüzünden teşebbüse
geçememiştir. 1910 yılında Reşid Rıza Kahire’de Dârü’d-da’ve ve’lirşâd isimli bir teşkilat kurmuştur. Söz konusu teşkilatın kuruluş amacı,
hem gayri müslimler arasında İslam’ı yayacak hem de müslümanların
dini yönden aydınlanmalarını sağlayacak da’vetçiler yetiştirmekti. Bu
tür teşkilatlar daha sonraları Hindistan’da kurulmaya başlamıştır.
Ecmîr’de Encümen-i Hâmî-yi İslam, Haydarâbâd’da Encümen-i Tebliğ-i
İslam, Kanpûr’da Medrese-i İlahiyat, Pencap’ta Encümen-i İşâat ve
Ta’lîm-i İslam, Delhi’de Encümen-i Hidayet-i İslam kurulmuştur. 1910
yılında bu tür kurumların sayısı yirmi dokuzu bulmaktaydı. Ancak bunların çoğu misyoner teşkilatı gibi özellikle dini propagandayı gaye
edinmişti29.
Bugün bazı İslam ülkelerinde modern imkânlardan da faydalanılarak İslam dinini dünyaya tanıtacak ve İslam da’vetini yaşatılmasını
sağlayacak ehliyetli kadrolar yetiştirmek amacıyla öğretim kurumları
kurulmuştur. Kahire’deki Câmiatü’l-Ezher, Mekke’deki Câmiatü Ümmi’l-Kurâ, Medine’deki el-Câmiatü’l-İslamiyye ve Riyad’daki Câmiatü
Muhammed b. Suud’a bağlı Külliyetü’d-da’ve ve Usûlü’d-din adlı fakül27
28
29
Saka, s. VII (Önsöz).
Çağrıcı, “Da’vet”, IX, 18.
Çağrıcı, “Da’vet”, IX, 18.
İslam’a Davet Kitapları *
105
teleri bunlar arasında sayabiliriz. Bu tür resmi kuruluşların dışında bazı
İslam ülkelerinde gönüllü vakıf ve cemiyetler de da’vet faaliyetlerini
üstlenmişler ve halen de üstlenmektedirler. Örneğin Pakistan’daki
Cemâat-i Tebliğ ve Cemâat-i İslâmî buna örnek olarak gösterilebilir.
2-Türkiye Dışında İslam Coğrafyasında Davet Kitapları
İslam dünyasında da’vetle ilgili eserler, 1960’lı yıllardan sonra
yani İslam ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra telif
edilmeye başlanmıştır. Şimdi Türkiye dışındaki İslam coğrafyasında
da’vet ile ilgili yapılan kitap çalışmalarından bazılarının isimlerini burada vermek istiyoruz:
Abbas Mahmud el-Akkâd, el-İslam, Da’vetun Âlemiyyûn, Beyrut
ty.
Abdulhalik Pirzade, Ehemmiyyetü'd-Da've ve't-Teblîğ fi'l-İslâm
ve medâ Vücûbi İhtimâmi’l-Müslimîn, Kahire 1993.
Abdurrahman Hasan Habenneke Meydânî, Fıkhü'd-Da'veti
İlallah; Fıkhü'n-Nush ve'l-İrşâd ve'l-Emri bi'l-Ma'ruf ve'n-Nehyi ani’lMünker, Dımaşk 1996.
Abdurrahman Halil İbrâhim, Devrü'ş-Şi'r fî Ma'reketi'd-Da'veti'lİslâmiyye: Eyyâmü'r-Resûl, Cezayir 1971.
Abdu’l-Ğanî Muhammed Saîd,
Belâğaten ve Menhecen, by 1983.
Uslûbü’d-Da’veti’l-Kur’âniyye
Ahmed Faiz, Tarîku’d-Da’ve fî Zilâli’l-Kur’an, Beyrut 1978.
Ahmed Fuad Seyyid, Târihu’d-Da’veti’l-İslamiyye fî Ahdi’n-Nebî
ve’l-Hulefâ-i Râşidîn, Kahire 1994.
Ahmed Alûş, ed-Da’vetü’l-İslamiyye Usûlühâ ve Vesâilühâ, Beyrut 1987.
Ahmed b. Nafi' b. Süleyman Mevri, el-Hikme ve'l-Mev'izeti'lHasene ve Eseruhumâ fi'd-Da’veti İlallah fî Dav’i’l-Kitâb ve’s-Sünne,
Cidde ty.
Abdulkerim Zeydan, Usûlü’d-Da’ve, Bağdat 1968
Ali
Abdülhalim
Mansure 1992.
Mahmûd,
Alemiyyetü'd-Da'veti'l-İslâmiyye,
Ali Abdülhalim Mahmûd, Fıkhü'd-Da've İlallah, Mansure 1991.
Ali Cadü’l-Hak, Ed’û ilâ Sebîlu Rabbik: el-Kısmü’l-Evvel: Rusul
min Tarâiki’d-Da’ve, yy ty.
ed-Dekir Abdulğanî, ed-Da’vetu mine’l-Kur’an ile’l-Kur’an, Beyrut
ty.
Ebubekir Zikrî, ed-Da’vetü ila’l-İslam, Kahire 1962.
Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî, Tezkiretü’d- Du’âti’l-İslam, Beyrut 1966.
106 * Ali Aksu
Ebu’l-Hasan
Dımaşk 1965.
en-Nedvî,
Ricâlü’l-Fikr
ve’d-Da’veti
fi’l-İslam,
Emin Abdülazîz, ed-Da’ve: Kavâid ve Usûl, İskenderiye 1989.
Hammud b. Câbir Hârisî, Da’vetü’n-Nebi li’l-Arab: el-Mevzu’ elVesile el-Üslûb, Riyad 1998.
Hanefi Abdullah, ed-Da’vetü’l-Âmme, Kahire 2000.
Hasan
el-Benna,
Müzekkirâtü’d-Da’veti
ve’d-Dâiyeti,
Beyrut
1966.
Hasan İsa Abdüzzahir, ed-Da'vetü'l-İslâmiyye fî Ğarbi Ifrikiyye
ve Kıyâmu Devleti'l-Fevlani, Riyad 1981.
Hasan Meâyirci, el-Hey'etü'l-Alemiyye li'l-Kur'âni'l-Kerim: Zarûre
li'd-Da've ve't-Tebliğ, Doha 1991.
Hüseyin ez-Zehebî, Müşkilâtü’d-Da’ve ve’d-Duât, Kahire 1977.
Mikdad Yalçın, Minhâcü’d-Da’ve ile’l-İslam fi’l-Asri’l-Hadîs, by
1969.
Muhammed Abdülkadir
Echizetü’l-İ’lâm, Kahire 1996.
Hâtim,
ed-Da’vetü’l-İslâmiyye
ve
Muhammed Ahmed el-Adevî, Da’vetü’r-Rüsûl İlallah, Beyrut
1965.
M. Ahmed Ebu Zehre, ed-Da’ve ile’l-İslam, Kahire 1973.
Muhammed Ebu Zehra, ed-Da’vetü ile’l-İslam, by 1973.
Muhammed Gazali, ed-Da'vetü'l-İslâmiyye, by 1980.
Muhammed Gazali, fî Mevkibi’d-Da’ve, Mısır 1957.
Muhammed Hasan Hımsi, ed-Duât ve’d-Da’vetü’l-İslâmiyyeti’lMuâsıra, Beyrut 1991.
Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, Müşkilâtü’d-Da’veti ve’d-Du’ât,
Kahire 1977.
Muhammed el-Hıdr Hüseyin, ed-Da’vetu ile’l-Islâh, Kahire 1346.
Muhammed Râvî, Da'vetü'l-İslâmiyye Da'vetu Âlemiyye, Riyad
1995.
Muhammed Seyyid Vekîl, Üsüsü’d- Da’ve ve Adâbu’d-Du’ât, Kahire 1979.
Muhammed Yusuf ed-Dihlevi, Cemaatü’d-Da’ve ve’t-Teblîğ ve
Menhecuhâ fî’d-Da’ve, Karaçi 2004.
en-Nedvî, Târihu’d-Da’veti’l-İslamiyye fi’l-Hind, by 1370.
Nevfel Abdurrazzak, ed-Da’vetü ile’l-İslam, Kahire ty.
Rauf
Şelebî,
ed-Da'vetü'l-İslâmiyye
Menâhicuhâ ve Gâyâtihâ, Kuveyt 1982.
fî
Ahdihi'l-Mekki:
İslam’a Davet Kitapları *
107
Sâdık Emin, ed-Da’vetü’l-İslamiyye, Amman ty.
Saîd b. Ali b. Vehf el-Kahtânî, Fıkhu’d-Da’ve fî Sahîhi’l-İmam elBuhârî, Riyad 1421.
Saîd b. Ali b. Vehf el-Kahtânî, el-Hikmetu fî Da’ve İlallahi Teâlâ,.
Riyad 1423.
Sakr Abdulbedî, Keyfe Ned’u’n-Nâs, Kahire1977.
Seyyid Muhammed Nuh, Fıkhü'd-Da'veti'l-Ferdiyye fi'l-Menheci'lİslâmî, Mansure 1992.
Seyyid Sabık, Da’vetü’l-İslam, Beyrut 1973.
Sir Thomas Walker Arnold, ed-Da've ile'l-İslâm Bahs fî Tarihi
neşri'l-Akideti'l-İslâmî, trc. Hasan İbrâhim Hasan, Kahire 1970.
Ziyad Muhammed el- Ânî, Esâlibü’d Da’veti ve’t- Terbiye fi’sSünneti’n- Nebeviyye, Amman 1999.
Hisham Altalib, İslam Davetçilerine Eğitim Rehberi, çev., Kamil
Yiğit, İstanbul 1993.
3-Türkiye’de Yapılan Da’vet Kitapları
Türkiye’de 1980’li yıllara kadar da’vetle doğrudan ilgili hemen
hemen hiçbir çalışma yapılmamıştır. Aşağıda da görüleceği gibi yapılan
çalışmaların tamamı, diğer İslam ülkelerinde yapılan eserlerin çevrisinden ibarettir. Türkiye’de yapılan ilk çalışmalar arasında Süleyman
Uludağ’ın “İslam’da Mürşid ve İrşad Faaliyeti” ile Şevki Saka’nın
“Kur’an-ı Kerim’in Da’vet Metodu” isimli kitaplarını zikredebiliriz. Uludağ’ın çalışması, doğrudan doğruya Rasulullah’ın da’veti ve da’vet metoduyla ilgili değildir. Saka’nın çalışması, bu alanda yazılmış ilk ciddi
çalışmadır. Elbette ki her çalışmanın bazı eksik yanları olacaktır. Onun
da eksik tarafı, da’vet konusuna sosyolojik ve psikolojik açıdan yaklaşmamasıdır.
Bu alanda yazılmış en önemli çalışma, hiç şüphesiz Ahmet
Önkal’ın “Rasulullah’ın İslam’a Da’vet Metodu”dur. Çalışma yukarıda
isimleri belirtilen çalışmaların benzer yönlerini ortaya koymakla birlikte
daha çok bizzat Hz. Peygamber’in da’vet hareketini, sözlerini, fiillerini
ve uygulamalarını inceleyerek sonuca ulaşmakta ve zaman zaman
hüküm/kural çıkarmaktadır. Ayrıca sadece Kur’an’ın ayetlerinden değil,
Rasulullah’ın hadislerinden ve muteber siyer kaynaklarından istifade
edilerek hazırlanmıştır. Yazıldığı dönemin İslam coğrafyasındaki da’vet
çalışmalarına ışık tutmaktadır. Elbetteki yine de eksik yönleri olacaktır.
Ancak şunu söyleyebiliriz ki bütün bu çalışmalar daha sonra yapılacak
olan çalışmalara öncülük etmesi ve ışık tutması açısından önemlidir.
Bu anlamda çalışma yapanları tebrik etmek gerekir.
a- Kitap Çalışmaları
Ahmet Akçeel İslamoğlu, İslama Göre Dava Adamı ve Da’veti,
Ankara 1977.
108 * Ali Aksu
Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslam’a Davet Metodu, Konya 1994.
Celaleddin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti,
(Mekke ve Medine Dönemleri 2 cilt), İstanbul 2006. (Eser, tamamen
bir siyer çalışmasıdır)
İsmail Lütfi Çakan, Hakkı Tavsiye Metot ve Vasıtaları, İstanbul
1976.
Mehmet Dikmen, Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, İstanbul 2005.
Mehmet Göktaş, İslam’ın Genç Davetçilerine, Ulukışla 1986.
Mustafa Çatlı, Kur’an’da Da’vet ve Çağdaş Davet Eğilimleri, İstanbul 1996.
Süleyman Uludağ, İslam’da Mürşid ve İrşad Faaliyeti, İstanbul
1975.
Şevki Saka, Kur’an’ı Kerim’in Davet Metodu, by ty.
Türkan Namlı, İslam’a Da’vet yy 1972.
Vehbi Vakkasoğlu, Dünyada İslam’a Koşanlar, İstanbul 1987.
İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, İstanbul
1982.
Abdullah Özbek, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed, by 1985.
İbrahim Kâfi Dönmez, Hz. Peygamber’in Tebliğine Hâkim Olan
Başlıca Hukuk Prensipleri, İzmir 1983.
Recep Kılıç-Mustafa Çağrıcı-Abdülhamit Birışık, Hz. Peygamber’in
Hayatından Davranış Modelleri, Ankara 1998.
b-Çeviriler
Ahmed Faiz, fî Zilâl’il Kur’an’da Da’vet Yolu, çev., Ubeydullah
Dalar, İstanbul 1990.
Fethi Yeken, Da’vet Yolunda Dökülenler, çev., M. Akif Yıldırım,
İstanbul ty.
Fethi Yeken, Da’vet Yolunda Hazırlık, İstanbul 1992.
Fethi Yeken, İslam’a Nasıl Da’vet Edelim?, çev. M. Said şimşek,
Konya ty.
Fethi Yeken, Çağdaş Da’vet Önderleri, çev., Ziya Eryılmaz, İs
tanbul t.y.
Fethi Yeken, Da’vetçiye Notlar: Davetçinin Yol Azığı, çev., Tevhid
Ayengin, İstanbul ty.
Hasan b. Ahmed b. Abdurrahman Hasan el-Benna, Davanın
Esasları, çev. Abdurrahim Mert, İstanbul 1991.
Mevdûdî, İslam Da’vetçilerine, çev., Halil Günenç, İstanbul 1969.
İslam’a Davet Kitapları *
109
Muhammed Ahmed Raşid Da’vetin Başlangıç Noktası, çev., Cuma Ağaç, İstanbul 1992.
Muhammed Ahmed Raşid, İslam Da’vetinde Öncü Erlere Engeller, çev., Ahmet Varol, İstanbul ty.
Muhammed Ebu Zehra, İslama Da’vet: Gereklilik ve Yöntem
Üzerine, çev.,Maşuk Aydın, Ankara ty.
Muhammed B. Naif Zeynelabidin, Allah'a Da’vette Peygamberlerin Metodu, çev., Maden-M.Sıddık, İstanbul 1994.
M. Hasan Bureygış, Da’vetçi Müslüman Kadın, çev., ÇelenMehmet, İstanbul 1995.
Muhammed Hüseyin Fazlullah, Kur'an'da Da’vet Metodu, çev.
Sıbgatullah. Kaya, İstanbul 1994.
Muhammed Sabbağ, İslam Da’vetçilerinin Vasıfları, çev., Ömer
Öztop, İstanbul 1978.
M. Said Ramazan el-Bûtî, İslam’a Da’vet Metodu, çev., Said
Şimşek, İstanbul 1987.
Muhammed Said Ramazan el-Bûtî, İslam’ da Da’vet Metodu,
çev., M. Said, Şimşek- İstanbul 1995.
Mustafa Meşhur, Hak Yolunda Yürürken: (Da’vet İçin Yol Azığı);
çev., Ahmed Cüneyd, İstanbul 1987.
Mustafa Meşhur, İslam’a Da’vet Fıkhı, çev., M. Ahmet Varol, İstanbul ty.
Mustafa Meşhur, Davet Yolunda Temel Meseleler, çev., Mahmut
Hilmi Karacadağ, İstanbul 1991.
Mustafa Meşhur, Davet Yolu, çev. Mehmet Çelen, İstanbul 1996.
en-Nedvî, Peygamberimizin Tebliğât ve Talimâtı, (Asr-ı Saadet)
çev. Ali Genceli, İstanbul 1967.
Safiyyurrahman Mübarek Fûrî, Peygamberimizin
Da’veti, çev. H.İbrahim Kutlay, İstanbul 1999.
Hayatı
ve
Salih b. Muhammed, Başarılı İslam Da’vetçilerinin Vasıfları, çev.,
Mehmet Ali Kara, İstanbul 2004.
Seyyid Ebü’l-A’la Mevdudi,
Günenç, İstanbul 1969.
İslam
Da’vetçilerine,
çev.
Halil
Seyyid Ebü’l-A’la Mevdudi, Gelin Müslüman Olalım, çev. Filiz
Handan Türedi, İstanbul 1993.
Seyyid Kutub, İslam Da’vasının Stratejisi, çev. Akif Nuri, İstanbul 1977.
es-Seyyid Sabık, İslam Da’veti, çev., Ahmet Gürtaş, Konya
1971.
c-Tezler
110 * Ali Aksu
Türkiye’de da’vet ile ilgili yüksek lisans ve doktora tezleri de
yaptırılmıştır. Bazıları doğrudan da’vet ile ilgili iken bazıları ise dolaylı
yoldan da’vetle ilgilidir. Bunlar arasında şu çalışmaları sayabiliriz:
1. Abdurrahman Ateş, Tebliğ Eğitim ve Cihad Sürecinde Kur’an’ın
Şiddet Sorununa Bakışı, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Konya 2000.
2. Asiye Yıldız, Kitab-ı Mukaddes ve Kuran-ı Kerim’deTebliğ Metodu Olarak Meselelerle Anlatım, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, ( yüksek Lisanas Tezi), Ankara 2006.
3. Ayşe Özüdoğru, Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberlerin Da’vet
Metodu, (Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, İstanbul 2002
4. Fahri Hoşaf, Sünnette Propaganda, Harran Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü, (Doktora Tezi), Şanlıurfa 2003.
5. Mehmet Şanver, Kur’an’da Tebliğ Metotları, Uludağ Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Doktora Tezi) Bursa 1998.
6. M. Zeki İşcan, Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker, Atatürk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yüksek Lisans Tezi), Erzurum
1991.
7. Murat Çakır, Bir Tebliğ Metodu Olarak Hz. Peygamber’in Hadislerinde Kıssalar, (Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2002.
8. Niyazali Aripov, Kur’an-ı Kerim’in İnanmaya Davette Kullandığı
Üslubu, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yüksek Lisans
Tezi), Ankara 2001.
9. Şevki Saka, Kur’an-ı Kerim’de Da’vet Metodu, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Ankara 1979.
10. Talip Özdeş, Kur’an-ı Kerim’de Dine Davet Usulü (Yüksek Lisan Tezi), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri,
1992.
11. Yavuz Fırat, Kuan’ı Kerim’e Vahiy Sürecinde Oluşan İslam
Toplumu ( Tedric ve Tebliğ Yöntemleri Açısından),Erciyes Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Doktora Tezi) Kayseri, 1997.
12. Şakir Gözütok, Hz. Peygamber’in Mekke ve Medine Dönemindeki Hadislerinde Uyguladığı Eğitim Metotları, Buhârî ve Müslim
Örneği, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 1995.
4- İsimlendirilişleri İtibariyle Da’vet Kitapları
Davet kitaplarının isimlendirilişleri konusunda şunları söyleyebiliriz:
1-Kur’an’da da’vet veya bu bağlamda isimlendirilen da’vet kitapları. Bunlar, çoğunlukla Kur’an ayetleri ışığında da’vet, da’vet metotla-
İslam’a Davet Kitapları *
111
rı, da’vetçilerin vasıfları ve peygamberlerin da’vetleri karşısında takındıkları tutumlar gibi konuları ele almaktadır. Tekrara düşmemek için
bu yönde yapılmış çalışmaları burada da vermek istemiyoruz. Yukarıda
da’vet kaynaklarına bakıldığında bu açıkça görülecektir. Ancak Türkiye’de yapılmış çalışmalar arasında bu bağlamda Şevki Saka’nın Kur’anı
Kerim’in Davet Metodu kitabını referans olarak verebiliriz.
2-Hz. Peygamber’in da’vet metodu veya bu yönde isimlendirilen
da’vet kitapları. Davet kitapları arasında en yaygın olanı, bu türden
çalışmalardır. Daha çok bu çeşit kitaplarda Hz. Peygamber’in hayatı
incelenmekte ve olaylar esnasında söylediği sözler ve yaşadığı ya da
yaptığı uygulamalar ışığında da’vet faaliyeti ele alınmaktadır. Türkiye’de bu türden yazılmış da’vet kitapları arasında ciddi bir çalışma
olarak gördüğümüz Ahmet Önkal’ın Rasulullah’ın İslam’a Davet Metodu isimli kitabını verebiliriz.
3-Sünnette da’vet şeklinde isimlendirilen kitaplar. Bunlar, da’vet
kitapları arasında sayısal olarak azdır. Daha çok hadisler ışığı altında
Hz. Peygamberin da’veti ve da’vet metodu incelenmektedir. Türkiye
yapılan çalışmalar arasında Fahri Hoşaf’ın Sünnette Propaganda adlı
doktora çalışmasını örnek olarak gösterebiliriz.
4-Yukarıda isimleri zikredilen da’vet çalışmalarının dışında da’vet
kitaplarının değişik biçimlerde isimlendirildiklerini söyleyebiliriz. Bunlar
arasında İslam’a da’vet metot ve vasıtaları, başarılı İslam
da’vetçilerinin vasıfları, İslam da’vetinde engeller, da’vet yolunda hazırlık, İslam’a göre dava adamı ve da’veti gibi sayılarını çoğaltabileceğimiz isimlendirmeler yapılmıştır.
5-Muhtevaları İtibariyle Da’vet Kitapları
Muhtevaları yönüyle da’vet kitaplarına baktığımızda genel itibariyle şu konulara ağırlık verdiklerini söyleyebiliriz:
Da’vetin tanımı, gerekliliği, Kur’an ve sünnetteki yeri, önceki
peygamberlerin ve Hz. peygamber’in da’vet metotları, Kur’an’daki
kıssalardan da’vet için çıkarılacak dersler, günümüze aktarılması,
da’vetçide bulunması gereken vasıflar, karşılaşılabilecek zorluklar,
çözüm yolları ve da’vette kullanılması gereken vasıtalar ele alınmaktadır. Kaynaklara baktığımızda bütün bu konularda birbirlerini tamamladıklarını söyleyebiliriz. Yalnız söz konusu eserler içerisinde Hashim
Altalib’in “İslam Davetçilerine Eğitim Rehberi” isimli çalışması, diğer
da’vet eserlerinden tamamıyla farklıdır. Kitabın daha başında da belirtildiği gibi bu eserin hedef kitlesi, lisans ve lisansüstü olmak üzere
üniversite öğrencileridir. Yaş olarak hedefi ise, 20 ile 30 yaş arasındaki
genç insanlardır. Bazı uyarlamalarla diğer yaş grupları için de faydalı
olabileceği belirtilmektedir30. Eserin amacı ise, “bilgiyi ve hikmeti ele
geçirerek, inandırıcı ve etkili bir şekilde yüksek bir idrak ve sadakatle
30
Hisham Altalibi, İslam Davetçilerine Eğitim Rehberi, çev. Kamil Yiğit, İstanbul 1993, s.
10.
112 * Ali Aksu
davayı uygulamaya koymak suretiyle sosyal değişmeye öncülük edecek dinamik liderler yetiştirmektir31. Kısacası eser, İslam’ı anlatacak
davetçilerin nasıl eğitilmeleri gerektiğini güzel bir şekilde açıklamaktadır. Orijinal bir çalışma olması ve konuya farklı yaklaşımı hasebiyle
diğer eserlerden ayrılmaktadır.
6-Da’vet Kitapları Hakkında Değerlendirmeler
Da’vet kitapları konusunda şu değerlendirmelerde bulunabiliriz:
1-Da’vet kitaplarının yazılışı son yüzyılda başlamıştır. İlk olarak
daha çok Arap ülkeleri ile Asyada (Hindistan ve Pakistan) başlamıştır.
Türkiye’de da’vet kitaplarının tarihi son otuz yıllıktır. Öncesindeki kitaplar ise, çeviriler şeklindedir.
2-Da’vet kitaplarında belirlenmiş bir içerik ve metot söz konusu
değildir. Daha çok birbirlerinin tekrarı şeklindedir. Gerek Türkiye dışında gerekse Türkiye’de yapılan çalışmalara baktığımızda bunu açıkça
görebiliriz. Ayrıca Türkiye dışında yapılan kitapların bir kısmı bilimsel
içerikli değildir.
3-Genel olarak da’vet kitaplarına baktığımızda bunların 1900’lü
yıllarda yazılmış olduğunu görebiliriz. Bir başka deyişle siyasal İslam’ın
mücadele verdiği dönemlerde yazılmıştır. 2000’li yıllarda da’vet kitaplarının yazılmasında bir düşüşün yaşandığını müşahede etmekteyiz. Bu
durum, Türkiye’de de aynıdır.
4-Yine genel olarak da’vet kitaplarına baktığımızda bunların bulundukları dönemin ileri gelen fikir ve düşünce adamları tarafından
yazıldıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Örneğin, Hasan el-Benna, Seyyid
Kutub, Mevdûdî, Fethi Yeken ve diğerleri gibi. Da’vet kitapları yazarlarının yaşadıkları yerlere baktığımızda çoğunluğun Pakistan, Hindistan
ve Mısır olduğunu görmekteyiz. Bu da bu bölgelerde İslami duyarlılığın
daha hassas olduğunu ortaya koymaktadır.
5-Genel olarak da’vet kitapları incelendiğinde içeriklerinin neredeyse aynı olduklarını belirtmiştik. Bu durum, İslam’ın dünyanın bütün
ülkelerinde yetiştirilen bir çiçek bahçesi olarak düşünülmesinden kaynaklanmaktadır. Gerçek hayatta bu böyle değildir. İslam daha çok her
ülkede farklı bir düzenlemeyle sunulabilen eşsiz bir çiçekler demetidir.
Her toprak ve iklim için ayrı bir çiçekler grubu vardır. O ülkeye uygun
özel ve mahalli çiçekler vardır. İslam toplumunu böylesine renkli, verimli ve ilgi çekici yapan bu güzel uluslar mozaiğidir. Bu nedenle da’vet
kitaplarının tamamı bu hususu göz önünde bulundurularak hazırlanmamıştır.
6-Son yirmi yıl teknolojik açıdan hızlı bir değişimin yaşandığı bir
dönemdir. Da’vet kitapları yazılırken da’vet vasıtalarında o dönemin
teknolojisi gündeme getirilmiştir. Ancak bu durumun yeniden gözden
geçirilerek da’vet çalışmalarının hazırlanması gerekir diye düşünmek31
Age., s. 1.
İslam’a Davet Kitapları *
113
teyiz. Örneğin internet aracılığıyla İslam nasıl anlatılmalı? Uydu vasıtasıyla bütün dünyaya ulaşılan televizyonlardan da’vet için nasıl istifade
edilmeli? Gibi daha çoğaltabileceğimiz sorulara uzmanları tarafından
yeniden cevapların aranması gerekmektedir.
KÜLTÜRÜMÜZDE YAŞAYAN KİTAPLAR: FÜSÛSÜ’LHİKEM VE MESNEVİ ÖRNEĞİ
Kadir Özköse
Giriş
Diğer İslâmî bilimlerde olduğu gibi tasavvufta da tahsil edilmesi
gereken ilim ve okunması gereken kitaplardan maksat, Allah'a giden
yolları tespit etmek, O’nun rızâsına muvafık işler yapmaktır. İlmin nefse ve bayağı arzulara galip gelmesi, sahibini hayırlı amellerin yollarına
sevk ettirmesi, halk kapısını kapayıp en büyük kapı olan Hak kapısını
açması beklenmektedir.1
Sûfîlere göre esasında ilim; kitap, defter ve sahifelerden öğrenilmez. Bizzat ricâlin ağzından, üstadın rahle-i tedrisatından ve kalb ustasının huzurunda alınır. Zira en özel kitap insandır. Önce insanlık kitabının okunması, insan-ı kâmile nazar kılınması esastır. Satırlardan
değil südûrdan haberdar olmak önceliklidir. Çünkü asıl ilim; hâl ilmidir,
kâl ilmi değildir. Kâl ilmi kitaplardan öğrenilebilir. Ama hâl ilmi yalnızca
ricalin ağzından ve onların hayatlarından elde edilir. Zira tasavvuf,
tecrübî ilimdir. Kişinin keşf ve ilhama mazhariyetini gerektirir. İlimden
maksat da kişinin mücehhez olduğu bilgileri, günlük hayatında uygulamasıdır. Buna da yaşanarak öğrenilen hâl ilmi adı verilir. Maneviyat
yolunun kavşak noktalarını, yol ayırımlarını ve tehlikeli boyutlarını ancak onu yaşayanlar, o yollardan daha önce bir rehber öncülüğünde
geçenler bilebilirler. Bu rehberler insan-i kâmillerden başkası değildir.
İnsan-ı kâmiller ise ârif, ilmi ile âmil ve ihlâslı müttakilerdir. 2
Tasavvuf ve sufilere yönelik bir takım eleştirilere göre, kimi
zahidler, ilimden yüz çevirmeyi zühdün gereği kabul ettiler, insanın
akla dayalı kesbî ilmi değil, iç aydınlanmaya (işrâk) dayalı ilm-i bâtını
esas aldıklarını söylediler, gerçek ilmin, “varak” ilmi değil, “hırka” ilmi
olduğunu vurguladılar, kesbî ilmi, manevî basamakların önünde bir
engel olarak gördüler, onun kalbe perde olduğunu dile getirdiler. 3 Pek
çok tasavvuf eleştirmeni, bu anlayışın göstergesi olarak, Cüneyd-i
Bağdâdî (ö. 297/909)’nin şu tavsiyesine dikkat çekmektedir: “Sûfi,
kalbinin ve niyetinin dağılmaması için okumamalı, yazmamalı, evlenmemeli ve dünya malı için çalışmamalıdır.” 4 Sûfî zümreler arasında
dile getirilen bu tür veriler, sülûk eğitimiyle sınırlı bulunmaktadır. Yoksa bu durum hayat boyu takınılan bir tutum değildir. Zira tasavvuf;
alâkalardan sıyrılmanın, takıntılardan kurtulmanın, himmeti Allah

C. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğr. Üyesi
Dilâver Gürer, Abdülkâdir Geylânî –Hayatı, Eserleri, Görüşleri-, İnsan yay., İstanbul
1999, s. 223.
2
Gürer, Geylânî, s. 223.
3
Ebu’l-Ferec Abdurrahman İbnu’l-Cevzî, Telbîsu İblîs, Beyrut 1992, s. 135.
4
Ebû Talib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, Kahire 1315, c. I, s. 156.
1
KültürümüzdeYaşayan Kitaplar Füsusü’l-Hikem ve Mesnevi Örneği *
115
(c.c.)’a râm kılmanın, Allah’tan başka amaç ve gaye edinmemenin
adıdır. Din, peygamber, kitap, ilim ve ibadet birer vasıtadır. Gaye
Hakk’ın rızasıdır. İlim ve kitap bu gayeye hizmet ediyorsa saygındır,
kıymettir ve bir değerdir. Tasavvuf erbabı ilim tahsiline ve kitap tahkikine engel olanlar değil halvet ve murakabe gibi sınırlı anlarda müridin
tüm dikkatini Allah’a hasretmesi istendiği için, bu durumlarda başka
şeylerle ilgilenmesi istenmez. Sülûk öncesi ve sonrasında dervişin
zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsili bir görevdir. Örneğin, ünlü mutasavvıf
Serî Sakatî (ö. 257/870), talebesi Cüneyd’e, “Allah seni sûfî muhaddis
değil, muhaddis sûfî eylesin”5 diye duada bulunurken, Cüneyd-i
Bağdâdî, “Kur’an ezberlemeyen ve hadis yazmayan kimselere tasavvuf
yolunda tâbî olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz Kitap ve sünnetle mukayyettir”6 demektedir. Hicri dördüncü yüzyılın ikinci yarısından itibaren yozlaşan tasavvufî anlayışlara karşı içeriden eleştirilerde bulunan
Ebü’l-Hasan Ali b. Osman el-Hucvîrî (ö. 465/1072), bazı sûfîlerin tarikatlara intisap ettikten sonra kalbe perde olma bahanesiyle ilim tahsilini bırakarak ders kitaplarını denize attıklarından söz eder ve onların
bu tutumlarını kınar.7 Çünkü bu tutum, İslâm dünyasında ilim aleyhtarlığını hızlandırmış, ilim adamlarına güven duygusunu sarsmakla
kalmamış, bilgi vasıtaları konusunda şüpheler bile uyandırmıştır.
Tasavvuf erbabı ilim tahsili ve kitap talimine değil kuru ilim anlayışına, bilgi hamallığına, ilmin içselleştirilemeyişine ve putlaştırılmasına
karşı olmuşlardır. Sadece lisanda kalan, gönülle irtibatlı olmayan, samimiyetten uzak bir şekilde mukallitler tarafından seslendirilen ilmin
kuruluğundan ve yavanlığından dert yanmışlardır.
Sûfîler, hakîkat-şerîat, bâtın-zâhir, sadrlara dayalı bilgi-satırlara
dayalı bilgi arasında daima ayırım yapmışlar ve birincisinin ikincisinden
daha üstün olduğunu ifâde etmişlerdir. Bu çerçevede Bayezid-i
Bestâmî (ö. 261/875)'nin zâhir âlimlerine yönelik söylediği “Siz ilminizi
ölülerden, biz ise, hiç ölmeyen diriden (Allah) aldık” sözü, sûfîlerin
referansı olmuştur. Onlar bilgiye ulaşma amacıyla kitap okumaktan
ziyade mücâhede, zühd ve nefis tezkiyesi yapmanın “Allah'ı bilme”ye
(ma'rifetullah) daha çabuk ulaştıracağı görüşündedirler. Bunun bir
sonucu olarak da sülûk aşamasındaki mürîdlerine kitap okumayı pek
tavsiye etmemişlerdir. 8
Örnek verecek olursak Abdülkerîm el-Cîlî (ö. 826/1423), bazı
sûfîlerin, müridlerine, hakîkat kitaplarını incelemelerini niçin yasakladıkları sorusunu da sorar. Ona göre bu yasak, tamamen anlayışı kıt
olan insanların hataya düşmelerini engelleme amacına yöneliktir. Şöy5
6
7
8
Mustafa Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkkeler Ve Zaviyeler, İstanbul 1990, s. 80.
Ebu’l-Kasım Abdülkerim el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye fi ilmi’t-tasavvuf, haz.:
Ma’ruf Zerrik, Ali Abdulhamid Baltacı, Daru’l-Hayr, Beyrut 1993, s. 430-431.
Ebû Ali Ali b. Osman el-Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, çev.: Süleyman Uludağ, İstanbul 1982,
s. 217-219.
Abdullah Kartal, Abdülkerîm Cîlî –Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi-, İnsan yayınları,
İstanbul 2003, s. 326-327.
116 * Kadir Özköse
le ki, anlayışı eksik olanlar, ya sûfîlerin sözlerini, onların kastettiği mananın tersine yorumlayarak kullanırlar ve dolayısıyla helak olurlar ya
da kitapları anlamak adına ömürlerini adarlar, fakat hiçbir sonuç elde
edemezler. İşte bu nedenle anlayışsız insanların, hiçbir hakîkate ulaşamadan sûfîlerin kitaplarını incelemelerini engellemek için böyle bir
yasak vazedilmiştir. Çünkü, tasavvufun kendisine özel bir dili ve terminolojisi vardır. Alan dışı kişilerin sûfîlerin eserlerini değerlendirirken
öncelikli olarak genelde tasavvufun, özelde de o müellifin kavramlara
yüklediği anlamı, tasavvuf disiplinin problemlerini kendi bağlamında
değerlendirmeye ihtiyacı vardır. Zira sûfîler anlaşılma problemi yaşamışlardır. Başkalarının yanlış yargılara, haksız eleştirilere ve anlamsız
çekişmelere fırsat vermemek için sembolik bir dil kullanmayı tercih
etmişlerdir. Füsûs örneğinde olduğu gibi tasavvufî eserlerin hitap kitlesi özeldir. Avâm, havâs ve havâssü’l-havâs ayrımı yapan sûfîler, “İnsanlara anlayacakları kadar konuşunuz” prensibini ilke edinmiş, “Her
akamın bir makâli vardır” anlayışı ile muhataba özel bir dil ve üslûp
kullanmışlardır. Şu hâlde denilebilir ki, tasavvuf kültüründe sûfîlerin
kitaplarını okumaktan men', genel değil, özeldir. Anlayışlı mürîdlerin,
sûfîlerin kitaplarını okumamaları gerektiği bir tarafa, çoğu zaman bizzat okumaları da tavsiye edilmiştir.9
Her ne kadar sufiler bilginlerin kitap düşkünlüklerini eleştirmiş,
müritlerine ‘kitap toplamaya değil, örtüleri kaldırmaya çalışmalarını’
söylemişlerse de, kendilerinin İslam tarihindeki yazarların en verimlileri arasında oldukları bir gerçektir. 10
Evrâd, ezkâr, âdâb, ahlâk, tabakât, menâkıb, hikmet, marifet,
hakikat, tasavvufun incelikleri, tasavvufî hâl ve makamlar ve tasavvufî
tecrübelere dair kaleme alınan eserleri okumaya o kadar çok önem
verilmiştir ki, yolun inceliklerini bilen, idraki yüksek ve zihni berrak
dervişler daima takdir görmüşlerdir. Müridlerin hakikat ehli sûfîlerin
kitaplarını okumasının amacı, uzak mesafeyi yakınlaştırmak ve zor
olan yolu kolaylaştırmak içindir. Bu ise, tamamen epistemolojik bir
amaç taşır. Cîlî sûfîlerin kitaplarını okumanın önemini şu şekilde dile
getirmektedir: “Sâlik'in sülûktaki amacı, hakikate ulaşmak olduğuna
göre İbnü'l-Arabî gibi kâmil zâtların ortaya koyduğu hakikatler, kendi
sülükleri ve hâlis amellerinin sonucudur. Yani söz konusu sûfîlerin kitaplarındaki bilgiler, sülûkun hedefi olan hakîkate ulaştıktan sonra yazılmıştır. Dolayısıyla bunlar, bize ilâhî hakîkat kapılarını açar. Hâlbuki
sâlik, ‘hakîkate henüz ulaşmamış kişi’ demektir. Şu hâlde kâmil zâtın
kabiliyeti ile mürîdin kabiliyeti arasında büyük fark vardır. Eğer mürîd,
söz konusu kitaplarda ortaya konular meseleleri tam olarak anlarsa,
9
Kartal, Abdülkerîm Cîlî, s. 328-329.
Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları, çev. Ergun Kocabıyık, Kabalcı Yayınevi,
İstanbul 1999, 34.
10
KültürümüzdeYaşayan Kitaplar Füsusü’l-Hikem ve Mesnevi Örneği *
117
onun bilgisi ile kitabın yazarının bilgisi, aynı seviyede olur ve o, yazarın
anladığı her şeyi anlama melekesini kazanır.”11
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî eserler popüler
kitaplardır. Gerek ülkemizde gerekse İslâm ve Batı dünyasında sûfî
söylem dikkatleri celbeder niteliktedir. Tasavvufî eserlere diğer kaynaklardan daha fazla ilgi duyulmasının ana sebebi, insanlığın ortak
sorunlarına değinmeleri, evrensel mesajlar içermeleri, sıcak, cezbedici
ve akıcı bir üslûba sahip olmaları, felsefî derinlikte bulunmaları, edebî
zenginliği yansıtmaları, ontolojik, metafizik ve epistemolojik sorunlara
kendine özgü metotları ile yaklaşım sergilemeleridir.
Bu minvalde Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857)’nin er-Riâye’si, Abdülkerim el-Kuşeyrî (ö. 465/1073)’nin er-Risâle’si, İmam Gazâlî (ö.
505/1111)’nin İhyâ’sı, Hoca Ahmed Yesevî (ö.562/1166)’nin hikmetleri, Ebü’l-Hafs Ömer es-Sühreverdî (ö. 563/1167)’nin Avârifü’l-Maârif’i,
Hacı Bektâş-ı Veli (ö. 669/1271) yolunun nefesleri, Yunus Emre (ö.
720/1320)’nin ilahileri, Yazıcızâde kardeşlerin Muhammediyye ve
Envâru’l-Âşıkîn’i, Süleyman Çelebi (ö. 825/1422)’nin Vesîletü’n-Necât
isimli mevlidi, Eşrefoğlu Rûmî (ö. 874/1469)’nin Müzekkinnüfûs’u,
Şems-i Sivâsî (ö. 1006/1597)’nin İbret-nümâ, Gülşen Âbâd, HeştBihişt ve Mirâtü’l-Ahlâk’ı, Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö. 1194/1780’nın
Marifetnâme gibi eserleri Anadolu insanının asırlardır elinden bırakmadığı, bir bilenle birlikte okuduğu, sırların keşfine, hakikatin talimine,
gönül aynasının cilalanmasına ve ahlâkının kemal bulmasına zemin
hazırlayan eserlerdir.
Tasavvufî eserler arasında özellikle iki eser var ki, her ikisi de
Anadolu Müslümanlarının hikmet geleneğine sülûk etmesini sağlayan
başucu kitapları niteliğindedir. En fazla okunan, tarih boyu sürekli istinsah edilen, dünya dillerine sıklıkla tercüme edilen ve üzerlerinde en
fazla şerh yazılan ve sürekli gündemde olan eserlerdir. Bunlar Füsûs
ve Mesnevî’dir. Her iki eserin müellifi de Anadolu’ya dışarından, biri
doğudan biri batıdan gelmiş isimlerdir.
Hakk’ın tecellileri bazen celâl, bazen cemâl tarzındadır. Kimi zaman da celâl içinde cemal, cemal içinde celâl tecellileri olur. Bunun en
bariz örneğini on iki ve on üçüncü yüzyıl Anadolu’sunda görmekteyiz.
Anadolu on ikinci yüzyılda batıdan gelen Haçlı seferleriyle on üçüncü
yüzyılda da doğudan gelen Moğol istilâsı ile sarsılmış, buhranlar içinde
kıvranmış, Hakk’ın celâl tecellisine maruz kalmıştır. Fakat bu acı ve
zorlu dönemlerde Anadolu’nun kazandığı güçlü iki isim dikkatimizi
çekmektedir. Felaketlerden birinin batıdan diğerinin doğudan gelmesi
gibi Anadolu’ya ruh ve mânâ katan erleri de batıdan ve doğudan gelmişlerdir. Bunlar; Endülüs ve Mağrib’den gelip Anadolu’ya yerleşen
Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ile günümüz Afganistan sınırları
içerisinde bulunan Belh’ten gelip Konya’ya yerleşen Mevlânâ
11
Kartal, Abdülkerîm Cîlî, s. 326-328.
118 * Kadir Özköse
Celâleddin-i Rûmî (ö. 672/1273)’dir. İbnü’l-Arabî’nin Füsûs örneğindeki serleri ile Mevlânâ’nın Mesnevî örneğindeki yapıtları hâlen tazeliğini
ve diriliğini koruyan, eskimeyen ve asırlardır yaşayan kitaplardan ikisidir. Biz bu tebliğimizde eskimeyen, popülerliğini ve tazeliğini hâlen
koruyan bu iki eseri tanıtmaya çalışacağız.
a. Füsûsü’l-Hikem
İbnü’l-Arabî’nin yazıldığından beri üzerinde en çok tartışılan,
hakkında en çok konuşulan ve de çok okunan eseri; Füsûsü’l-Hıkem ve
Husûsü’l-Kilem’dir. Eserin adı, yüzük kaşı anlamına gelen “Fas”ın çoğulu olan Fusûs ile “Hikmet”in çoğulu “Hikem”in bir araya gelmesinden
meydana gelir. Eser, İslami sırrîliğin ana doktrinine ayrılmış yirmi yedi
bölümden oluşan manevî vasiyetnâme niteliğindedir.12 Gerek dilinin
ağırlığından gerekse gösterilen ilgiden dolayı İslami literatürde hakkında en çok şerh yazılan eserler arasında zikredilir.13
Fusûs, İbnü’l-Arabî’nin olgunluk döneminde ulaştığı fikrî zirveyi
temsil etmektedir. Diğer eserlerinden farklı olarak müellifinin görüşünü
tam ve eksiksiz şekilde ihtiva etmektedir. İbnü’l-Arabî bu eseri yazmadan önce sisteminin bazı yönlerini diğer eserlerinde ele almış ve işlemişse de, Fusûs bütün eserleri arasında onun vahdet-i vücud fikrini en
açık şekilde dile getirdiği eseridir.14
İbnü'l-Arabî bu kitabında, her Müslümanın inandığı, fakat “bilgi”
bakımından “kalp”lerinde “bi’l-kuvve” olan peygamberlerdeki “ilâhi
hikmetler”i kendi şahsında “bi’l-fiil” tahakkuk ettirmiş, Hz. Adem’den
îtibâren âhir zamân peygamberi Hz Muhammed’e kadar 27 nebî ve
resûldeki “hikmet”in özlerini, vâsıl olduğu “mârifet” seviyesinden,
ifâdesi mümkün olduğu ölçüde beyân etmiştir.15
Kitabın kaleme alınması, kendisinin eserin başlangıcında belirttiği
gibi, rüyada Hz. Peygamber’in işareti üzerine olmuştur. Bu mânevî
emre uyan İbnü'l-Arabî Fusûsu'l-Hikem’i yazmıştır. Müellif bu kitabında, ulaştığı marifet seviyesinden Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in
bir övgüsünü yapmaktadır. Bu bakımdan eser, Kur'an-ı Kerim’in îcâzını
beyân eden, âdeta bir “medhiyye” ve “ehl-i hakîkat” diliyle söylenmiş
mensûr bir “na’t-ı Peygamberî”dir. Bir peygambere ayrılan bölümde, o
peygambere verilen “hikmet” âyet-i kerimelere istinâd edilerek, ilgili
âyetler tefsîri ile anlatılmakta, mânâyı açıklayan veyâ destekleyen
hadîs-i şerifler kısaca zikredilmektedir. Bu nedenle Fusûsu'l-Hikem
peygamberler hakkındaki âyetlerin “hakâyık ilmi” bakımından tefsîridir
12
13
14
15
Seyyid Hüseyin Nasr, Üç Müslüman Bilge, çev. Ali Ünal, İstanbul 1985, ss.109-111,
İnsan yay.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Şerhu Fusûsü’l-Hikem, tah. Mahmud Mahmudu’l-Gurab, Şam
1985.
Ebu’l-Alâ Afîfî, “İbn Arabî Hakkında Yaptığım Çalışma”, İbn Arabi Ansına (Makaleler),
ter. Tahir Uluç, İnsan Yayınları, İstanbul 2002, s. 40.
Mustafa Tahralı, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi ve Vahdet-i Vücud İle Alâkalı Bazı Meseleler”,
Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, ter. ve şrh. Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Vakfı Yay., İstanbul 1994, c. I, s. 30.
KültürümüzdeYaşayan Kitaplar Füsusü’l-Hikem ve Mesnevi Örneği *
119
de denilebilir.16 Eserde işlenen ana konu ise “tevhîd”dir. Bu tevhîd anlayışı da, tasavvuf ehlinin “havâssu’l-havas” denilen “seçkinlerin seçkini ârifler”in “mârifet”i seviyesinden ifâde edilmiştir.17
Fusûs yazıldığı tarihten bugüne kadar sekiz asırdan beri mutasavvıf ve düşünürlerin dikkatini çekmiştir. Üslûbu, ele alınan konuları
ve dile getirilen fikirleri ile eser, anlaşılması zor bir metindir. Bu anlaşılmazlığın esas sebebi, müellifin bizzat belirttiği gibi, eserin “mücmel”
lafızlarla yazılmış olmasıdır.18
Böylesine “mücmel”, hattâ “işâret” derecesinde kapalı olan bu fikirlerin anlaşılabilmesi için, müellifin Fütûhât-ı Mekkiyye ve daha önce
kaleme aldığı eserlerindeki fikirlerinin, kullandığı ıstılahların iyi bilinmesi ve anlaşılması gerekmektedir. Onun için bu eserini okumadan ya
İbnü'l-Arabî’nin eserlerinin büyük bir kısmı, bilhassa Fütûhât okunmalı
veyâ en az bir Fusûs şerhine başvurulmalıdır.19
b. Mesnevî-i Şerîf
Mevlânâ’nın bilinen beş eserinden ikisi manzum, diğer üçü ise
mensurdur. Eserlerinin tamamı döneminin edebî dili olan Farsça ile
yazılmıştır. Manzum eserleri Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr, mensur olanlar
ise Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât isimli eserleridir.
İnsanoğlunun meydana getirdiği zamanı aşmış âbidelerden biri
olan ve Mevlâna tarafından 'Birlik Dükkanı" diye adlandırılan Mesnevî,
adını, yazıldığı tarzdan alan bir eserdir. Her beyit kendi arasında kafiyeli, aynı vezinle yazılmış manzum eserlerin genel adı olan “Mesnevi”
terimi, Mevlânâ’nın meşhur eserinden sonra bu ifade ile akla ilk gelen
eser, Mevlânâ’nın Mesnevî’si olmuştur. Eserin yazılması Mevlânâ’nın
halifesi Çelebi Hüsâmeddin (ö. 687/1288)’in ısrarı ve isteği üzerine
olmuştur.20 Rivayete göre; Çelebi Hüsameddin, Hakim Senâî (ö.
525/1131) ve Ferîdüddin Attâr (ö. 618/1221)’ın eserlerinin büyük şöhret bulduğunu, insanların bu eserleri ellerinden düşürmediklerini, müritlerin irşadı için böyle bir eserin gerekliliğini ifade etmiş, Hz.
Mevlânâ’dan bu tür bir eser yazmasını istemiştir. Mevlânâ da talep
edilen esere başlangıç mahiyetinde, ilk on sekiz beyti sarığının kenarından çıkararak Çelebi Hüsameddin’e verir ve eserin yazılmasına bu
şekilde başlanır. Bundan sonra hayatın her anında ve her safhasında
Hüsameddin Çelebi sürekli Mevlânâ’nın yanında bulunur ve gece gündüz eserin yazılmasına devam edilir. Yaklaşık olarak 1260-1267 yılları
arasında yazıldığı ifade edilen Menevî’nin yazılmasına sadece birinci
16
17
18
19
20
Tahralı, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi ve Vahdet-i Vücud İle Alâkalı Bazı Meseleler”,
Hikem Tercüme ve Şerhi, c. I, s. 31.
Tahralı, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi ve Vahdet-i Vücud İle Alâkalı Bazı Meseleler”,
Hikem Tercüme ve Şerhi, c. I, s. 30.
Tahralı, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi ve Vahdet-i Vücud İle Alâkalı Bazı Meseleler”,
Hikem Tercüme ve Şerhi, c. I, s. 35.
Tahralı, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi ve Vahdet-i Vücud İle Alâkalı Bazı Meseleler”,
Hikem Tercüme ve Şerhi, c. I, s. 35.
Yaşar Nuri Öztürk, Mevlânâ ve İnsan, Yeni Boyut yay., İstanbul 1998, s. 33.
Fusûsu’lFusûsu’lFusûsu’lFusûsu’l-
120 * Kadir Özköse
cildin tamamlanmasından sonra Çelebi Hüsameddin’in hanımının vefatı
üzerine, 1262-1264 yılları süresince iki yıl kadar ara verildiği ifade
edilmektedir.21
Altı ciltlik bir eser olan Mesnevî’nin beyit adedi değişik nüshalarda farklılıklar olmasına rağmen, yaklaşık 26 bin kadardır. Bu konuda
önemli bir ölçü ve temel kabul edilen Konya nüshasının beyit adedi ise
Nicholson baskısına da esas teşkil etmesi itibariyle 25.632’dir.22
Mesnevî, yalnız Mevlânâ’nın değil, tasavvuf edebiyatının en ünlü
bir mahsulüdür. Başta Hind, İran ve Anadolu Türkleri olmak üzere
İslam âleminin her tarafında güçlü bir nüfûza sahip bir eserdir. Bu
eser, aslında müritlerin irşadı maksadıyla yazılmış ahlâkî-tasavvufî
didaktik bir mahsuldür. Doğal olarak orta seviyedeki halk düşünülerek
yazılmıştır.
Mesnevî, bir gönül eğitimcisi olan Mevlânâ’nın insanlara sevgiyi,
gerçek aşkı, örnek insan olmayı öğreten ve güzel ahlak, dürüstlük,
cömertlik, çalışmak, alçakgönüllülük, sabır, iyilik etmek, başkalarının
iyiliğini istemek, doğru sözlü olmak, helal lokma yemek, Hakk’a şükretmek ve ibadet gibi konuların önemini anlatan talimi bir eserdir. 23
Temelde kaynağını Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler oluşturmaktadır. Mesnevi’ye Mağz-ı Kur’ân denilmesi de bu sebeptendir. Mesnevî’deki her hikâyenin bir âyet ya da hadisi açıklamak için örnek olarak
verildiği görülür. Mesnevî’de tefsir ve hadis yanında; fıkıh, kelam, tasavvuf, tarih ve tıp gibi ilimlere ait konular, zamanın örf ve âdetleri yer
alır. Anlatılan hikâyeler; Kelile ve Dinme, Feridüddin Attâr’ın
Esrarnâme ve İlâhînâme’si, Sâ’lebî’nin Kısâsü’l-Enbiyâ’sı, Gazali’nin
İhyâu Ulûmiddin’i, Şems-i Tebrîzî’nin Makâlât’ı gibi eserlerden alınmıştır. Az sayıda hikâye de halk arasında söylenilen anonim türdendir.24
Mevlânâ, eski mutasavvıf şâirlerin usûllerine uyarak, her fikri,
her nasihati, her nazariyeyi uygun bir hikâye ile anlatır. Fakat o hikâyeyi bitirmeden söz arasında bir sırasını getirerek ikinci, hatta onu da
bitirmeden üçüncü hikâyeye geçer ve onlardan sonra ilk hikâyenin
neticesi gelir.25
Aslına bakılırsa Mesnevî, bir hikâye kitabı demek değil, bir hakikat kitabıdır. Tasavvufun özü ve bir tasavvuf ansiklopedisidir. Hemen
hemen insan hayatını ilgilendiren her konu işlenmiştir. Mesnevî’yi anlamak ve ders almak için de gönül sahibi olmak lazımdır. Mevlânâ’yı ve
21
22
23
24
25
Safi Arpaguş, Mevlânâ ve İslâm –Algı ve Anlatım-, Vefa Yayınları, İstanbul 2007, s. 62.
Arpaguş, Mevlânâ ve İslâm, s. 63.
Arpaguş, Mevlânâ ve İslâm, s. 63.
Arpaguş, Mevlânâ ve İslâm, s. 63.
Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İstanbul 1993, s. 227.
KültürümüzdeYaşayan Kitaplar Füsusü’l-Hikem ve Mesnevi Örneği *
121
Mesnevî’yi sevenler, “Mevlânâ hakkında ne söyleyeyim, o bir peygamber değildir, ama kitabı vardır” derler.26
Mesnevi, Vahdet dükkanıdır. Yalnız Allah’ı terennüm eden, Allah
aşkını dile getiren, insanlığa, hayırlı, aydınlık, nurlu bir yol çizerek, onu
“kemâl” durağına ulaştıran büyük mürşid Mevlânâ, onlara, onların anlayabileceği bir dille seslenmiş ve Mesnevisi’ni atasözleri, hikâyeler,
hatta masallarla süslemiştir. Bizzat kendisi, Mesnevi üzerine der ki:
“Bu kitap, masal diyene masaldır. Bu kitapta halini gören ise er kişidir.
Mesnevi, Nil ırmağının suyuna benzer. Kıpti’ye kan görünür ama, Musa’ya âb-ı hayat.” 27
Mevlânâ’nın ifadelerindeki güzellik, açıklık ve sadelik eskiden beri herkesin dikkatini çekmiştir. Onun tam anlamıyla Muhammedî yolu
takip etmesi kendisine büyük bir rağbet kazandırmıştır. Ecdadımız
Mesnevî’yi makamlarla okur, kendilerinden geçerdi. Mesnevîhanlar
tekkelerde ve camilerde dersler verirdi.
Ahmet Hamdi Tanpınar bir gün Yahya Kemal’e sorar:
- “Üstad, biz Viyana kapılarına kadar nasıl gittik?” Yahya Kemal
şöyle cevap verir:
- “Pilav yiyerek ve Mesnevî okuyarak!” 28
Özetle diyebiliriz ki, kültürümüzde yaşayan ve ölümsüzleşen kitaplardan iki örnektir Füsûs ve Mesnevî. Fusûs, hemen hemen bütün
konuları “vahdet-i vücûd” bağlamında ve vücûdun birliği yönü ele almıştır. Bir bütün olarak hz. Peygamber örneğinde insan-ı kâmili tanıtmıştır. Allah, insan ve âlem arasındaki ilişkiyi ontolojik, epistemolojik
ve metafizik yaklaşımlarla dile getirmiştir. Kesrette boğulmamayı, kesrette vahdeti ve vahdette kesreti idrak edebilmeyi, ikilikten kurtulup
birliğin sırrına erebilmeyi, Mutlak Varlık olarak Hakk’a bende olabilmeyi, varlık mertebelerinin sonuncusu olan insanın hakikati idrak edebilmesini beyan etmiştir.
Fusûs ise “havass”a, hattâ bâzı yerlerinde sâdece “havassü’lhavass”a hitâp eden, orta derecelerdeki tasavvuf ehlinin de güç idrâk
edecekleri, “metafizik” ifâde ve mânâ incelikleri taşıyan bir eser olmasına rağmen, Mesnevî hem avâma, hem sâliklere, hem de “havass’a
hitâp eden bir eserdir. İnsanın anlam arayışını beyan etmekte, bi’lkuvve bulunan insanlık cevherinin bi’l-fiil konuma gelmesine öncelik
ermektedir. Kur’ân âyetlerine getirilen işârî yorumlarla dinin şeklî boyutundan çok özünü yansıtmaya çalışan, zahir-batın, ilim-irfan, dünyaahiret, ruh-beden ve suret-mânâ ilişkisini ortaya koyan bir eserdir.
26
27
28
Ethem Cebecioğlu, “Yaşayan Son Mesnevîhan Şefik Can, Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîlik”, İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi Tasavvuf, yıl: 6, sayı: 14, Ocak-Haziran
2005, s. 848-849.
Mehmet Önder, Mevlâna (Hamdım-Pişdim-Yandım), Ajans Türk, ts., s. 88.
Emine Yeniterzi, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, TDV yay, Ankara 1997, s. XV.
ÇAĞA VE İNSANA UYGUN DAVET KİTAPLARI NASIL
OLMALI?
Abdullah Yıldız
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı;
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Kur’ân şairi Mehmed Akif Ersoy, çalışmamızın çerçevesini çizen
“Çağa ve insana uygun davet kitapları nasıl olmalı?” sorusuna bu enfes
beyitle çok anlamlı ve derinlikli bir cevap verir. Buna göre, genel olarak davet/tebliğ faaliyetleri (be-tahsis davet kitapları) öncelikle şu iki
temel ilkeyi gözetmek zorundadır:
1) Doğrudan Kur’ân’dan beslenmek, davetin içeriği ve yöntemi
başta olmak üzere her şeyde ondan ilhâm almak.
2) Asrın idrâkine; anlayış ve izanına hitap etmek, çağın insanının anlayacağı bir davet dili ve üslûbu geliştirmek, kullanmak.
Çalışmamız bu iki çerçevede ilerleyecek. Ancak, daha ilk başta,
konumuzla ilgili iki kavramın açıklanması ve sınırlarının çizilmesi gerekiyor:
1. Davet, Davetin Kapsamı ve Farziyeti
Burada, geniş lügat tahlillerine girmeden ve ‘tebliğ’, ‘inzar’,
‘irşad’, ‘va‘z’, ‘nasihat’, ‘tavsiye’.. gibi birbirine yakın ve eş anlamlı
kavramları da ‘da‘vet’ kelimesinin kapsamı içine alarak genel bir tanımlama yapmak durumundayız.
“Istılahta da‘vet, daha ziyade İslâm’a ve Allah’a izafesiyle, İslâm Dini’ni insanlara anlatarak benimsetmek ve tatbîkini sağlamaktır.
İslâm’ın şümûlüne giren her konuda davet geçerlidir; dünyaya müteallik işlerde de, ahireti ilgilendiren durumlarda da söz konusudur. İslâm’a girip bağlananıyla, Müslüman gibi görünen münafıkıyla, İslâm’ı
kabûl etmeyen ehl-i kitap ve müşrikiyle her sınıf insan da’vete
muhâtaptır. Da’vet, irşad ve va’zı, nasihat ve tavsiyeyi, talim ve terbiyeyi, emr bi’lma’rûf ve nehy ani’l-münker’i, inzar ve tebşîri, hisbe ve
tebliği içine alan şümûllü bir mana taşır. Bütün bunlar da’vetin
mürâdifi olarak görülebilir.”1
Çağımızda davet üzerinde yoğunlaşan ve bu konuda eserler veren çağdaş İslâm âlimleri, da’vet kavramının çerçevesini daha da genişleterek; İslâmî hayatın yaşanmasına, İslâm prensiplerine dönülmesine yapılan çağrı için, İslâmî ıslâhât, Kitap ve Sünnet’e dönme hareketleri için de kullanmışlardır. Ezcümle, davetin sahası Kur’ân’ın ge-

1
Araştırmacı, yazar.
Ahmet Önkal, Rasûlüllah’ın İslâm’a Davet Metodu, Hayra Hikmet Vakfı Y., 1981-Konya,
s. 4.
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
123
tirdiği bütün iman, ibadet, ahlâk ve muamelât esasları ile Rasûlüllah’ın
yaşayışı, sözleri ve takrirlerini içine alır.2
Davet, her Müslüman’a farzdır: “Sizden hayra çağıran, iyiliği
emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun.”(3/104) âyeti
başta olmak üzere, Kur’ân’ın daveti emreden âyetlerinden(3/110;
12/108...) hareketle, İslâm âlimleri davetin Müslümanlar için farz-ı
ayn veya farz-ı kifaye olduğu görüşündedirler. Rasûlüllah(s.) da “Burada hazır olan, olmayana tebliğ etsin.” diyerek bütün Müslümanları
tebliğle mükellef tutar.3 Her Müslüman “hakkı ve sabrı tavsiye etmek”(103/3) ve “iyiliği emredip kötülükten sakındırmak”(31/17) ile
görevlidir. Allah, insanların doğru yolu bulmaları için indirdiği
Kitab’daki apaçık âyetleri ve hakikatleri gizleyenlere lânet ettiği gibi,
tüm lânet okuyanlar da onlara lânet ederler(2/159)...
Davetin anlamı, sahası ve farziyetine dair bu kısa açıklamalarla yetinelim.
Davetin içeriği ise, Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp
ilhâmı” mısraında da vurguladığı üzere; Kur’ân’la ve Kur’ân’dan hareketle belirlenecektir.
Geriye İslâmî davetin, bu çağın idrâkine ve çağdaş insanın algı
ve anlayış dünyasına nasıl sunulacağı kalmaktadır. Bizim asıl kafa
yormamız gereken nokta da bu gibi gözükmektedir.
2. “Asrın İdraki”, Çağın Dili ve “Din Dili”
İdrak, ‘akıl erdirme, anlama ve kavrama kabiliyeti’ demek olduğuna göre; Akif’in “asrın idraki” deyimi ile bu çağın genel zihin dünyasını ve -kişilerin anlama/kavrama kabiliyetleri ve düzeyleri farklı
farklı olduğundan- ortalama algı/anlayış düzeyini kastettiğini düşünmek gerekiyor. En azından biz bu ifadeden bunu anlıyoruz ve bu çağda
yaşayan Müslümanlar olarak, çağın insanına “çağın dili” ile hitap etmek gerektiği ilkesini çıkarıyoruz. İslâm’ı asrın idrakine sunmak derken, “asrın idraki”ni merkeze alarak İslâm’ı çağa uydurmayı
değil, aksine Kur’ân’ı merkeze alarak çağı ve çağdaş insanı İslâm’la
buluşturmayı kastediyoruz.4
Şu bir gerçek ki, bir davet/çağrı, esası ve içeriği bakımından ne
kadar mükemmel olursa olsun, davetçilerin kullandığı usûl ve yöntemler de ne kadar mahirane uygulanırsa uygulansın, asrın idrâkine hitap
etmiyorsa yani çağın dilini kullanarak muhataplarının zihin dünyasına
nüfuz edemiyorsa, söylenenler onlar üzerinde gerekli etkiyi uyandıra-
2
3
4
A.g.e., s. 12.
A.g.e., s.21-24.
Rasim Özdenören, Mehmed Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” ifadesini, Batı’nın ilmî idrakine teslimiyet olarak okur. Ona göre Akif, “asrın idraki”nin de İslâm’ı
tasvip ve tasdik edeceğinden emindir. (R. Özdenören, Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı, İz Y., 1999-İstanbul, s.120-121.) Biz ise, Akif’in beytini yukarıdaki gibi okumayı
tercih ettik.
124 * Abdullah YILDIZ
mayacak, davet faaliyeti ile arzulanan sonuçlar da elde edilemeyecektir.
Konuyla ilgili çarpıcı bir olayı sizlerle paylaşmanın tam sırası.
Değerli dostum Münib Engin Noyan, kendi ifadesiyle, hidayetinden
önceki yıllarda Kur’ân’la tanışmak ister. Bir yaz tatilinde, Nazım Hikmet’in bir kitabını, bir Kur’ân mealini ve bir kitabı daha yanına alır.
İşbu Kur’ân meali, Besim Atalay tarafından X.asırdan beri çeşitli Türk
lehçelerine tercüme edilmiş olan Kur’ân metinleri göz önünde tutularak
hazırlanmış, Doğan Kardeş Mat. A.Ş. tarafından 1965’te basılmıştır.
Sevgili Noyan, bu meali açar ve Bakara sûresinden okumaya başlar:
“Elif, lâm, mîm. Bu bir kitaptır ki onda şüphe bulunmaz,
sakınçlara kılavuzdur. Görünmeze inanırlar, namazların kılarlar, verdiğimiz azıklardan yedirirler. Senden önce inenlere, sana inen kitaba da
inanırlar, ahrete de yakın inan beslerler. İşte bunlar, Tanrıları tarafından gösterilen doğru yolda olanlardır, işte bunlar kurtulurlar. Kafir
olanları ister kocundur, ister kocundurma şüphesiz inanmazlar...”
(2/1-6)
Ve meali kapatır... Yıllar sonra Yaşar Nuri Öztürk’ün meali, yıllar
sonra da Muhammed Esed’in meali ile karşılaşır ve Esed meali ruhunda
fırtınalar koparır... O fırtına hâlâ esiyor.
Burada, Kur’ân’ın çağdaş dillere çevirilerinde yaşanan problemlerle temel İslâmî kavramların zamanla anlam daralması ve kaymasına uğramasından kaynaklanan sorunlar karşımıza çıkar. Buna bir de
farklı zihin dünyalarına ve hayat tarzlarına sahip insanlarla iletişim
kurmanın zorlukları eklenince, “asrın idraki”ne seslenmenin hiç de öyle
kolay bir iş olmadığı görülür. Mesela; Turan Koç’un “Din Dili” kitabında
ortaya koyduğu üzere, hayata karşı çok kapsamlı ve temel bir tutumu
ifade eden ve mukadderatımıza ilişkin hükümleri dile getiren dini
önermeler, seküler ya da ateist bir zihin dünyasına veya pozitivist bir
mantığa sahip biri için, bilimsel önermeler gibi deneysel yollardan doğrulamaya açık olmadıklarından dolayı “anlamsız” görülebilmektedir. 5
İmdi, çağımızda yaşayan insan gruplarının idrak düzeyleri, zihin
dünyaları ve kullandıkları “dil” ve söylemler arasındaki farklılıklar, kopukluklar ve hatta uçurumlar sebebiyledir ki, biz davetin içeriğinden
çok tarzı, üslûbu ve dili üzerinde duracağız. Elbette bu, davetin esasına ilişkin özellikleri ve öncelikleri ihmal etmemiz anlamına gelmiyor.
Davetin ve Davet Kitaplarının Çağlar Üstü İçeriği ve Öncelikleri
İslâmî davetin içeriği ve esası, özellikleri ve öncelikleri, ilkeleri
ve yöntemleri kuşkusuz Kur’ân’la ve Kur’ân’dan hareketle belirlenecektir. Bütün bunları belirlemede, ikinci başvuru kaynağımız, elbette “Ya5
Turan Koç, Din Dili, Rey Y., 1995-Kayseri, s. 3,7.
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
125
şayan Kur’ân” olan Rasûlüllah’ın sünneti olacaktır. Ve yine kuşku yok
ki, 1400 yıllık İslâmî davet tecrübesi de, bize zengin bir birikim sunmaktadır.
Zamanlar ve mekanlar üstü ilahi kitab olan Kur’ân-ı Kerim’i dikkatle okuyan bir davetçi, İslâm dâvetinin her çağ için geçerli olan özünü/esasını keşfetmekte zorluk çekmez: Bu temel esas, öncelikle davetin doğrudan Kur’ân’la ve yalnızca Allah’a çağrı olarak yapılmasıdır.
Davetçi “dâ‘ıyen ilallah”: insanları Allah’a çağırandır(33/46)
“Rabbine davet et.”(28/87)
Davet Kur’ân’la yapılmalıdır; yani Allah’ın sözü ile yine Allah’a,
O’nun dinine davet!..
“Fe-zekkir bi’l-Kur’ân: Sen Kur’ân’la öğüt ver.” (50/45)
“Ve enzir bih: Sen onunla (Kur’ân’la) inzar et.” (6/51)
“Ve câhidhüm bihî cihâden kebîrâ: Onlara karşı Kur’ân’la büyük
cihad yap.” (25/52)
Demek ki, Allah’a davette doğrudan Kur’ân’dan ilham almalı,
O’nunla uyarmalı, O’nunla konuşmalı, O’nunla öğüt vermeli, O’nunla
hareket etmeliyiz. Kur’ân’ın konuşan dili, yaşayan bedeni, müdahale
eden eli olmalıyız. Rasûlüllah(s.), insanları Kur’ân’a/Kur’ân’la davet
etti. O, insanlara Kur’ân’ı okur, Kur’ân’ı anlatır, onların sorularına
Kur’ân’la cevap verirdi.6
“Bu Kur’ân, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye bana
vahyolundu.”(6/19)
Davet Hz.Adem’den Hz.Muhammed’e aynı davettir; Allah’ın sözü
aynı sözdür, insan da aynı insandır. Bugün de nebevî misyonunu üstlenen davetçiler aynı esasa uyacaklardır.
Davetin önceliği, ilk esası ve “olmazsa olmaz” şartı ise Tevhîd
akidesine çağrıdır. Kur’ân’ın öncelikli daveti Allah’ın birliğinedir.
Kur’ân’da kıssaları anlatılan peygamberlerin tümü, davetlerinin ilk
adımı olarak insanları Allah’ın birliğine inanmaya çağırmışlardır.
Hz.Peygamber’in(s.) davette önceliği konusunda ashabdan birinin açıklaması şöyledir: “Rasûlüllah(s.) Efendimiz, bu dini ve Kur’ân-ı
Kerim’i bize bir defada tebliğ etseydi, bu teklif bize çok ağır gelirdi ve
biz Müslüman olmazdık. Fakat O, ilk önce bizi tek bir kelimeye: Allah’ın birliğine çağırdı. Biz de kabul ettik. Böylece îmânın tadına erdik.
Şeriat tamamlanıncaya, dinin ahkâmı bütünleninceye kadar bu, bu
kolaylıkla devam etti.”7
Seyyid Kutub, hem Yoldaki İşaretler’de, hem de Fî Zılâli’lKur’ân tefsirinde davetin önce Tevhîd akîdesine (Lâ ilâhe illallah,
Muhammedün Rasûlüllah) çağrı ile başlaması gerektiğinin altını çizer.
6
7
A.Önkal, a.g.e., s.86-92
A.g.e., s.146.
126 * Abdullah YILDIZ
Peygamberimiz(s.), davetle görevlendirildikten sonra ilk adım olarak,
insanları “Allah’tan başka ilah olmadığına” şahadete çağırmıştır. Bu
çağrı, egemenliği kâhinlerin, kabile reislerinin, emir ve hükümdarların
elinden alarak bir bütün halinde Allah’a teslim etmek anlamına geliyordu; “gönüller üzerindeki hakimiyeti, dini törenler ile ilgili hakimiyeti, hayatın pratik yönleri ile ilgili olan hakimiyeti, malla, hukuk sistemi
ile, ruhlarla, bedenlerle ilgili olan hakimiyet dilimlerini, bölünmez bir
bütün olarak.”8 Bugün, “insanları yeniden İslâm’a davet ederken, öncelikle akîdenin benimsenmesinden işe başlamak gerekir... akîdeyi
yani gerçek anlamıyla kelime-i şehâdeti kabul etmek. Bu ise, “hakimiyetin her konuda Allah’a ait kılınmasıdır.”9
Ebû’l-A‘lâ el-Mevdûdî de, Kur’ân’a Göre Dört Terim’de Kur’ân
çağrısının çevresinde dönüp dolaştığı mihverin şu dört terim olduğunu
(İlah, Rab, İbadet, Din), davetin özünün de şöyle özetlenebileceğini
söyler: “Allah birdir ve ortaksız tek Tanrıdır. Kulların muhtaç olduğu
tek Rab’dır. O’ndan başka İlâh da, Rab da yoktur. Tanrılık ve
Rablığında kimse O’na ortak olamaz. İnsana gerekli olan, tek ilâha razı
olması, O’ndan başkalarını Rab kabul etmemesi, başkasının tanrılığını
tanımaması, yalnız O’na ibadet edip başkasına tapmaması, dinini
Allahu Teâlâ’ya tahsis etmesi, O’nun dininden başka bütün dinlere
karşı koymasıdır.”10
Bütün bunlar, davetin önceliği ve temel esasına vurgu olarak anlaşılmalıdır. Değilse, davet faaliyetlerinde ve davet kitaplarında sadece
bu akîde meselesi üzerinde dönüp dolaşılmalıdır demek doğru olmaz.
Ancak, İslâm’da ibadet esaslarından ahlakî ilkelere, günlük hayatı tanzim eden hukuk kurallarından sanat, edebiyat vs. konularına kadar
hayatın tüm alanlarını Tevhîd akîdesinin belirlediğini bilmek ve davet
çalışmalarımızda ve kitaplarımızda bu ana esası gözetmek zorundayız.
(Biz, bu mülahaza ile kitabımıza “Namaz: Bir Tevhîd Eylemi” adını
verdik ve namazla ilgili konuları ele alırken de bu ana esası gözetmeye
gayret ettik.)
1. Özden Sapmamaya Dikkat!
Davet kitaplarında dil ve üslûp meselesine geçmeden önce, davetin üslûbundan ziyade içeriği ve özüyle doğrudan alakalı gördüğümüz bir yanlışa dikkat çekmeliyiz. Bu yanlışı, çağın egemen söylemlerinin, moda ideolojilerinin, teorilerinin ve kavramlarının etkisi altında
kalarak, onlara öykünerek, savunmacı bir dil ve ödünç kavramlar kullanmak şeklinde tanımlayabiliriz. Mesela, Demokrasi’nin itiraz kabul
etmez bir söylem haline geldiği dönemlerde İslâm’ın “meşveret” kuralı ile Demokrasiyi özdeşleştirmek, Sosyalizm’in moda olduğu yıllar8
Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler, Çev.Salih Uçan, Pınar Y. 1992-İstanbul, s.27.
Ahmed Faiz, Fî Zılâl’il-Kur’ân’da Davet Yolu, Çev.Ubeydullah Dalar, Seçkin Y., 1986İstanbul, s.297.
10
Ebû’l-A‘lâ el-Mevdûdî, Kur’ân’a Göre Dört Terim, Çev.Osman Cilacı, İsmail Kaya, Beyan Y.
1987-İstanbul, s.7.
9
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
127
da “İslam Sosyalizmi” türünden kitaplar yazmak, Liberalizmin etkisinde kalarak “Liberal İslam”dan söz etmek, belki İslâm’ı çağın insanına
sevimli göstermek amacıyla yapılan gayretkeşliklerdir ama İslâm’ı değil, İslâm’la birlikte zikredilen öteki kavramı ya da ideolojiyi merkeze
alan ve onlar üzerinden İslâm’a meşruiyet arayan tehlikeli özdeşleştirmelerdir. “İnsan hakları”, “sivil toplum”, “kişisel gelişim” vs...
İşte burada, Allah’ın kendisinden razı olduğu dinin yani yegane
hayat nizamı ve sisteminin ed-Din olan İslâm olduğu esasından asla
taviz verilmemelidir.
Roger Garaudy, ed-Din olan İslâm’ın üç temel umdesini şöyle
özetler: Ekonomi planında: tek sahip Allah’tır. Siyaset planında: tek
hükmeden Allah’tır. Kültür planında: tek bilen Allah’tır.11
Çağdaş Davette Kitap ve Eğitim/İletişim Araçlarının Önemi
Çağımızda hem eğitim-öğretim faaliyetlerinin hem de iletişim,
haberleşme, propaganda gibi insan zihnini etkilemeye yönelik faaliyetlerin en önemli ve kalıcı unsuru kitaplardır.
“Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler Neşidesi
veya Kur’ân. Senin kitabın hangisi?” der üstad Cemil Meriç.12
Ve Gallius’a göre: “Kitaplar sessiz öğretmenlerdir.”
Modern Okul-Kitap:
Eğitim/iletişim kurumları ve araçlarının, özellikle kitapların çağımızdaki temel işlevi, egemen düzenlere uygun kafalar yetiştirmektir.
Çağa egemen olan maddeci-seküler yaşam biçiminden iktidar üreten
ve sürekli nemalanan güç odakları, modern üretim-tüketim çarkına
uyum sağlayacak materyalist zihinler inşa ederler. E.A.Rauter’e göre,
modern okulda insan imal edilir; insan yapma olayına da eğitim denir.
Modern hayatta aile çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, gazeteler,
kitaplar, afişler de bir anlamda okuldur yani tüm bilgi ileten yerler
okuldur. Nesneler araçlarla yapılır; insan yapma aracı ise bilgidir. İnsan yapımında kullanılan bilgiler, inşa etmek istediğiniz insan türüne
uygun olmak zorundadır. Zira, insanların alışanlıkları ya da davranışları, aslında bilgilerinin sonucudur; alışkanlıklarımızı da bir ölçüde edindiğimiz bilgiler oluşturur. Bize verilen bilgiler kafamızın içinde yargı ve
kanılara dönüşür; yargı ve kanılar da davranışlarımızı yönetir. Bir insanın davranışları, hayatının akışını belirlediği gibi, edindiği bilgiler de
yaşama biçimini belirler. Öyleyse, okullarda yalnız insan değil hayat
tarzı da biçimlendirilir. 13
11
12
13
Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, Pınar Yay. 1990-İst.,
s. 15.
Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim y., s.107.
E.A.Rauter, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur?, Gözlem Y., 3.baskı, s. 7-9.
128 * Abdullah YILDIZ
Davet, Terbiye ve Kitap:
İslâm’da eğitim-öğretim faaliyetlerinin tümü “terbiye” kavramı
ile karşılanır. Terbiye; bilgilendirme boyutu öne çıkan “talim” ve “tedris” ile yine aynı doğrultudaki faaliyetleri ifade için kullanılan “maarif”
kavramlarından daha şümullü ve derinlikli bir terimdir. Lügatte tamamlatmak ve ıslah etmek demek olan terbiye; terim olarak, bir şeyi
derece derece olgunluğa eriştirmek ve yetiştirmektir. Köken olarak
Rabb kelimesiyle ilişkilidir. Malik, sahip, ulu anlamındaki Rabb, Elmalılı’ya göre “aslında terbiye manasına mastardır.” Mürebbi (terbiye edici) demek olup bir şeyi derece derece, halden hale, nitelikten niteliğe
geçirerek olgunluk amacına eriştirinceye kadar yetiştiren yaratıcı mutlak kudrettir.14
İnsanın yetişmesi ve hayat tarzının şekillenmesinde yegane
“mürebbi” olan Rabb’i merkeze alması gereken terbiye sisteminin en
önemli aracı olan kitaplar; sadece insanı bilgilendirmek amacıyla değil,
ona belli davranış ve alışkanlıklar kazandırmak amacıyla hazırlanmalıdır.
Hayatı Değiştiren Kitaplar:
Son zamanlarda, yazar Orhan Pamuk’un bir sözü revaç buldu:
“Bir kitap okudum, hayatım değişti.” Yazarın kimliği ve kastı bir tarafa; kaleme alınan davet kitapları, okuyucunun anlayışında, zihin dünyasında, hayata ve olaylara bakış açısında, davranış kalıplarında, ilişki
biçimlerinde.. hasılı hayat tarzında köklü değişiklikler yapmayı hedeflemelidir.
Bu bağlamda, ortalama halk kesimi üzerinde yaptığım küçük bir
anketten hareketle, okuyucuyu etkileyen, hayatında olumlu değişimlere yol açan, kendisine yeni bir rota çizmesini sağlayan davet kitaplarına -buna “hidayet kitapları/romanları” da denebilir- birkaç örnek vermeliyim:
Hekimoğlu İsmail: Minyeli Abdullah
Şule Yüksel Şenler: Huzur Sokağı
Sami Arslan: Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı
Muhammed Esed: Mekke’ye Giden Yol
Hüsnü Aktaş: Medeni Vahşet
Seyyid Kutub: Yoldaki İşaretler
Mevdudi: Kur’ân’a Göre Dört Terim
Emine Şenlikoğlu: Bize Nasıl Kıydınız
Tolstoy: İtiraflar
Seviye ve Yaşa Göre Kitaplar:
14
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini-Kur’ân Dili, c.1, s.63-64.
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
129
Çağımızda okul-eğitim kitapları muhatabın durumuna göre değişiklik arzediyor. Davet kitapları da yaşa, konuma, bilgi düzeyine vs.
göre hazırlanmalıdır.
1) Çocuklar: Kendi içinde yaş gruplarına ve konularına göre tasnif edilebilir.
2) Gençler: Genç erkekler ve kızlara göre ve konularına göre
gruplandırılabilir.
3) Yetişkinler: Eğitim düzeyine göre “halk kitapları” ve “ihtisas
kitapları” olarak ayrılabilir.
*Ancak, davet kitaplarında, aşağıda temellendirmeye çalışacağımız üzere, Kur’ân’ın herkese hitap eden ortalama üslûbu dikkate
alınarak, herkesin anlayacağı basit ve yalın bir üslûp ve dil kullanılması, davetin yaygın ve etkili olması bakımından çok önemli ve elzemdir.
Davetin ve Davet Kitaplarının Temel Amaçları Neler Olmalıdır
*Kur’ân, insanın Rabbi ile, insanın kendisiyle, insanın insan ve
toplumla ve insanın eşya ile ilişkilerini düzenleyen ilkeler bütünüdür.
Ve Kur’ân, hayatın kitabıdır.
Davet kitapları, Kur’ân’ın bu genel çerçevesine uygun olarak şu
amaçları gütmelidir:
-İnsanın 1) kendisiyle, 2) Rabbi ile, 3) hemcinsleriyle ve 4) eşya
ile sağlıklı ve doğru bir kurmalarını sağlamak.
- Akledebilecek kalpleri, işitebilecek kulakları ve görebilecek gözleri olan(7/179) muvahhid, akıllı, basîretli, hikmetli, erdemli insanlar
yetiştirmek.
- İnsanların her türlü olumsuzluktan arınarak -sırasıyla- islâm,
îman, ihsân basamaklarını kat etmelerini ve dengeli bir şahsiyete ve
karaktere sahip olmalarını sağlamak.
- Bireylerin Kur’ân ahlâkı ile ahlaklanmalarını, Hz. Peygamber(s)’i örnek alarak “yaşayan Kur’ân” haline gelmelerini hedeflemek.
*Kesin ve nihaî amaç; insanları mutlak gerçeğe, mutlak adalete,
mutlak iyiliğe ve mutluluğa erişmek; böylece onları dünya ve ahiret
saadetine kavuşturmaktır.
Amaçlanan
İnsan
Tipine
Aleyhisselâm’ın Oğluna Tavsiyeleri
Bir
Örnek:
Lokman
Kur’ân-ı Kerim, yetiştirilmesi hedeflenen insan tipinin karakteristik özelliklerini, Lokman aleyhisselâm’ın oğluna tavsiyeleri ile örneklendirir (Lokman 31/12-19):
- Öncelikle tevhîd inancına sahip ve asla Allah’a şirk koşmayan
bir kişilik.
130 * Abdullah YILDIZ
- Anne-babaya iyi davranan, şükreden, -şirke zorlamaları hariçonlara itaat eden,
- Herhangi bir fikri/inancı iyice araştırmadan körükörüne kabul
ya da reddetmeyen,
- Allah’a inanıp yönelen muvahhidlerin yolundan giden (‘Ben’
değil ‘biz’ diyebilen),
- Sonunda Allah’a dönüp her yaptığının hesabını O’na vereceğinin bilincinde olan,
- Yaptığı her iyilik ve kötülüğün -dünya ve ahirette- karşısına çıkacağından emin olan,
- Her an Allah’ın denetim ve gözetimi altında bulunduğunun farkında olan,
- Namazını ikâme eden yani huşû ve hudû içinde, gereği gibi,
dosdoğru ve devamlı kılan,
- İyiliği(ma’rûf) emredip kötülükten(münker) alıkoyan, bu uğurda başına gelene sabreden,
- Kibre kapılmayan, kendini beğenip insanları küçük görmeyen,
onlardan yüzçevirmeyen,
- Eylem ve söylemlerinde (gidişât/yürüyüş ve konuşma üslûbu)
mutedil/dengeli bir kişilik.
KUR’ÂN’DAN
HAREKETLE
DAVET
KİTAPLARINDA
ÜSLÛBUN NASILLIĞINI BELİRLEME DENEMESİ15
-Kur’ân Hayatın Kitabıdır
Merhum Aliya İzzetbegoviç’in tespitiyle; “Kur’ân, edebiyat değil
hayattır. Dolayısıyla ona bir düşünce tarzı değil bir yaşama tarzı olarak
bakmak” 16 gerekir.
Davet kitapları da hayatın içinde(n) yazılmalıdır.
Kur’ân, okuyucusuna belli konularda malumatlar vermek, onu
bilgilendirmek ya da salt bilimsel araştırmaya yönlendirmek için gelmemiştir. Hayatı bir bütün olarak kucaklayan, muhataplarının yollarını
aydınlatan, onlara dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını gösteren bir
kitabın belirli konulara münhasır kalması beklenemezdi. Bu yüce
Kitab'ın biricik gayesi, akıl ve irade sahibi varlıkların "kulluk bilinci"ne
(51/56) ulaşmalarını sağlamaktır.
-Kur’ân “Hayatın Kitabı” Olduğundan, Üslûbu da Kendine
Özgüdür
15
16
Bu bölümde Kur’ân’ı Anlamaya Giriş / Kur’ân’ı Anlamak Farzdır (Pınar y, İstanbul-2006)
kitabımızdan yararlandık.
Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, s.22
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
131
İnsan hayatı tekdüze/monoton bir çizgide seyretmez; teori, pratik, ibadet, ahlak, ekonomi, psikoloji, sanat, edebiyat, sosyoloji, eğitim, tıp, savaş, felaket, üzüntü, mutluluk… içiçe yaşanır. Kur’ân tüm
konuları birbirinden koparmadan, belli bir âhenk ve harmoni içinde bir
bütün olarak ele alır. Kur’ân'ın bu özelliği okuyucuyu bıktırmaz, pasif
bir alıcı konumunda tutmaz; aksine katılımını sağlar, idrâkini açar,
düşündürür, fikrine ve zihnine canlılık kazandırır. 17 O halde, davet kitapları Kur’ân’ın bu kuşatıcı/bütüncül üslûbunu örnek almalıdır.
-Kur’ân Çelişkisiz ve Tutarlı Bir Kitabdır
Kur’ân, eksiksiz, çelişkisiz, mükemmel, eşsiz bir bütünlük ve tutarlılığa sahip olduğunu meydan okuyan bir üslûpla ifade eder:
“Kur’ân’ı iyiden iyiye düşünerek okumuyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.”(4/82)
Davet kitapları, beşer aklının tüm imkanları zorlanarak mümkün
mertebede çelişkiden uzak, tutarlı ve bütünlüklü olmalıdır. Birbiri ile
çelişen bilgi ve yargılardan oluşan bir kitap okuyucuya güven vermez.
Birbirinden kopuk bilgiler de sağlıklı bir bütünlük oluşturmaz.
İlginç Örnek: Pınar/Salıncak Kitap’tan çıkan Kırk Yağmur Damlası (kırk hadis meali-yorumu içeriyor) kitabının kapağını inceleyen bir
çocuk, kapakta yer alan yağmur damlalarını tek tek saymış; damlaların 40’ı aşıp 53 olduğunu görünce, ‘bu kitap yalan söylüyor’ demiş.
-Kur’ân’ın Amacı İnsanın Hidayet ve Mutluluğudur
Kur’ân’da hiçbir cümle boş yere sarfedilmemiş, aksine tek bir
amaç -insanın hidâyet ve mutluluğunu sağlamak- gözetilmiştir.
Merhûm Muhammed Esed'in dediği gibi, hiçbir kitap -Kitab-ı Mukaddes
dahil- insanoğlunun şu tarihi sorusuna Kur’ân kadar net ve kapsamlı
bir cevap verememiştir: "Bu dünyada iyi bir hayat yaşamak ve öteki
dünyada mutlu olmak için nasıl davranmalıyım?" 18 Davet kitapları da
hidayet ekseninden uzaklaşmamalıdır.
-Kur’ân, "Gayesiz Boş Bir Kelâm" Değildir (86/14)
O halde davet kitapları da, çağımız insanının hidâyetine ve gerçek kurtuluşuna vesile olacak yararlı bilgiler, uyarılar içermelidir. İnsanı Allah’a yöneltmeyen kitap, roman, şiir... boş kelamdır.
-Kur’ân Hem Korkutan Hem de Müjdeleyen Bir Kitabdır
Davet kitapları da hem çağımız insanını, mutluluğa eriştirecek
davranışlara ve ahlâkî ilkelere yöneltip cennetle müjdelemeli, hem de
onları hem bu dünyada hem de öbür dünyada mutsuzluğa sevkedecek
olumsuzluklara karşı uyarıp cehennemle korkutmalıdır.
-Kur’ân, Zor Değil Kolay Anlaşılan Bir Kitabdır
17
18
Mevdûdî, Kur’ân'ı Anlamak İçin Temel Prensipler, s. 9
Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, Önsöz, xxı
132 * Abdullah YILDIZ
(Davet kitaplarının en önemli özelliği bu olması gerektiğinden
genişçe ele aldık.)
Kur’ân, Allah katından bütün insanlar ve inananlar için "rehber",
"yol gösterici", "uyarıcı", "açıklayıcı", "kolaylaştırılmış" bir kitab ve bir
rahmet olarak gönderildiğini beyan eder. O'nun "zorlaştırılmış", "kapalı", "şifrelerle dolu", "sadece bazı uzmanların çözüp anlayabileceği" bir
kitab olduğunu söylemek, bizzat Kur’an’a ve Allah'ın adaletine ters
düşer. Zira:
1-Allah, yüce Kitâbı'nda doğrudan "insanlara" ve "inananlara"
hitab eder; uzmanlara, aracılara veya din adamları sınıfına değil.
2-Allah âdildir ve asla kullarına zulmetmek istemez. Dolayısıyla,
Kur’ân'ın bizim anlayış seviyemizin üzerinde, ağır ve kavranılması güç
bir kitab olduğunu söylemek, hâşâ Allah'a zulüm izafe etmek olur.
Oysa, "Allah size kolaylık ister; zorluk istemez."(Bakara 2/185)
"Allah, kimseye
mez."(Bakara 2/285)
gücünü
aşan
bir
yük/sorumluluk
yükle-
"Allah, dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır." (Hac 22/78)
3-İnsanları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturmak, onlara
doğru ve eğriyi göstermek amacıyla gönderilen Kitab’ın herkesçe "anlaşılabilir" ve "kavranabilir" olması gerekir.
‘Çağa ve insana uygun davet kitabı nasıl olmalı’ sorusunun tatminkâr cevabını bulma bağlamında kolay anlaşılır olmak çok önemli
olduğundan konuyu biraz detaylandırmalıyız:
Şah Veliyyullah Dehlevî: "Bilinsin ki, Kur’ân'ın inmesinden
maksûd, Arab'dan-Arap olmayandan, şehirliden-köylüden bütün insan
tâifelerini arınmış ve hâlis kılmaktır. Bunun için ilâhî hikmet, Allah'ın
nimetlerini hatırlatıp öğüt vermekte, Âdemoğullarının bilmekte olduklarından daha fazlasıyla hitab etmemeyi ve bir şeyi eşeleme ve araştırmada fazla aşırı gitmemeyi gerektirdi. Allah'ın isimleri ve sıfatları
hakkındaki kelâm, ilâhî felsefeye dalmadan, kelâm ilmini elde etmek
için uğraşmadan, fıtratın aslında insan fertlerinin yaratılmış bulundukları idrak ve fetânetle anlaşılması ve kavranılması mümkün olacak bir
tarzda geldi.(...) Yüce Allah, kendisinin ihsanı olan nimetlerden ve
kudretinin âyetlerinden, şehirli-bedevi, Arap-gayrı Arap herkesin anlamakta eşit olacakları şeyleri seçmiştir." 19 der.
Şâtıbî de, Kur’ân'ın herkes tarafından kolayca anlaşılabileceğini
söyler:
“Kur’ân'ın ilk muhatapları ümmi olduğundan, kutlu İslâm Şeriatı
da ümmidir. Şeriat, herkesin anlayacağı bir lisan ve söylemle gelmek
zorundadır. Dini yükümlülükler, toplumdaki zayıf-güçlü, zeki-kalın kafalı, okumuş-ümmi, büyük-küçük herkes dikkate alınarak, hepsinin
19
Şah Veliyyullah Dehlevî, el-Fevzü'l-Kebîr, s. 25-26.
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
133
anlayıp kavramaya güç yetireceği bir müşterek seviye esas tutularak
insanlara sunulmuştur. Allah insanlara, onların bildikleri yol ve şekillerle hitab eder. Aksi halde insanların kendilerini düzeltmeleri mümkün
olmaz.”
Şâtıbî devamla: “Hem itikadî, hem de amelî olarak mükellefiyetlerin, ümmi bir insanın kavrayabileceği bir düzeyde olması gerekir ki,
mükellef onun hükmü altına girebilsin...
“Şeriat, Rabbanî konuları açıklarken anlaşılabilecek bir ifade ve
üslûp kullanmıştır... Amelî konulara gelince; bu konuda da ümmilik
prensibi gereği, yükümlülükler herkesçe belirgin ve açık olan şeylere
bağlanmıştır... Mesela, namaz vakitleri herkesçe gözlenebilen gölge
boyu, fecrin doğuşu, güneşin doğuş ve batışı, şafağın batışı gibi hissedilebilir olaylara bağlanmıştır. Aynı şekilde oruç hakkındaki "Beyaz iplik
siyah iplikten sizce ayırdedilinceye kadar yiyin, için..." (2/187)
âyetindeki "beyaz iplik" ve "siyah iplik" kelimelerini hakikat anlamında
anlayanlar olunca, "tan yerinde" kaydı getirilerek ilâhî maksadın herkes tarafından anlaşılması sağlanmıştır.” der. 20
Dahası; Kur’ân birçok sûrenin başında (11/1,2 12/1,2 15/1 26/2
27/1 28/2 42/2 43/2...) ve aralarda (2/99,195 5/15 6/59,98,114,126
16/103 22/16 24/46 36/69 57/9 65/11...) sürekli olarak âyetlerinin
"apaçık" ve "anlaşılır" olduğunu tekrarlar durur.
Yine Kur’ân (17/89 18/54 41/2-4...), âyetlerinin tafsilatlı biçimde
açıklanmış ve türlü misallerle basitleştirilmiş, anlaşılır kılınmış olduğunu ama yine de inkarcıların yüz çevirdiğini beyan eder.
"Andolsun, biz bu Kur’ân'da, belki öğüt alıp düşünürler de Allah'a
karşı sorumluluklarının bilincine ererler diye, insanlar için her tür misali verdik. Onun dili pürüzsüz Arapça'dır."(39/27-28)
"Belki öğüt alıp düşünürler diye, biz onu(Kur’ân'ı) senin dilinle
kolaylaştırdık."(Duhan 44/58)
Kur’ân, ümmi/bilgisiz bir toplumun bile rahatlıkla anlayıp uygulayabileceği gayet pratik ilkeler içerir. O, sadece uzmanların, bilim
adamlarının, akademisyenlerin anlayabileceği veya esrarını, şifrelerini
ancak onların çözebilecekleri türden girift, anlaşılmaz bir kitap değildir.
Eğer öyle olsaydı, Allahu Teâlâ bütün inananlara -hiçbir sınıf, zümre,
cinsiyet, düzey vs. ayırımı yapmadan- Kur’ân'ı okumayı emretmezdi(96/1-3). Kaldı ki, yeryüzünde "halifelik"le görevlendirilen(2/30),
kendisine "Kur’ân emaneti"(33/72) ve "sorumluluğu"(43/43-44) tevdî
edilen insan, onu okuyup anlamadan bu görevini nasıl yerine getirecek; neyi, niçin ve nasıl yapacağını nerden bilecektir?
Demek ki, bize düşen, insanlar sorumluluklarını hatırlasın ve
öğüt alsın diye, davet kitaplarında açık-seçik ve yalın bir dil kullanmaktır.
20
Şâtıbî, el-Muvâfakât, c.2, s. 65-66,82-83, 86-91.
134 * Abdullah YILDIZ
-Kur’ân’ın Dili Yalnız Uzmanların Değil, Herkesin Anlayabileceği Yalın Bir Dildir
Seyyid Abdüllatif, Kur’ân'ın herkes tarafından kolayca anlaşılabileceğini izah sadedinde şöyle der: "Kur’ân hiçbir teknik tabir kullanmamıştır. O, bir köle olarak gücü yettiğince koyun sürüsünü güden
cahil siyahi bir çocuğun bile anlayabileceği bir kitabdır." 21
Şâtıbî'nin şu yorumları, Seyyit Abdullatif’in görüşlerini temellendirir niteliktedir:
“Şeriat, muhataplarının belli bir ilim, tahsil ve ihtisasa ihtiyaç
duymadan anlayabilecekleri ve tatbik edebilecekleri şekilde gelmiştir.
Bunun tersini iddia etmek, Şeriat’ın özüne, kuruluş şekline aykırıdır.
İlk muhataplar olan Araplar ümmi idiler. Rasûlüllah(s.) "Ben ümmi bir
topluma gönderildim" (Tirmizî, Kur’ân, 9) buyurmuştur. O halde onlara
indirilen Şeriat da ümmi olacaktı. Aksi halde, "bu bizim seviyemizde
değil, bizim sözümüze benzemiyor, bizce bilinen türden değil, bilmediğimiz, anlamadığımız şeyler bunlar..."(Fussilet 41/44) gibi itirazlar
gelirdi.” 22
Mesela Kur’ân, yoksullara yardım etmeme konusunda birbirleriyle gizlice anlaşan "bahçe sahipleri"nin ibretlik kıssasını, Kalem
Sûresi'nde herkesin anlayacağı çok "basit" bir dille aktarır:
"Gerçekten biz, o bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi, bunları
da imtihana çektik. Hani o bahçe sahipleri yemin etmişlerdi; sabah
olunca bahçenin meyvelerini mutlaka devşireceklerdi.
Hiçbir istisnai kayıt da koymamışlar / inşallah dememişlerdi.
Fakat onlar uyurken Rabbinin katından bir âfet indi de, o bahçeyi
sarıp kuşatıverdi.
Ertesi gün, bahçe kökünden kuruyup kapkara kesildi.
Nihâyet sabah vakti birbirlerine seslendiler:
‘Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp çıkın.’
Derken, çıkıp gittiler; aralarında şöyle fısıldaşıyorlardı:
‘Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın.’
Ve amaçlarına ulaşmaya kararlı bir şekilde erkenden kalkıp gittiler.
Bahçeyi görünce: ‘Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız’ dediler.
Sonra da: ‘Yok yok, eli boş kaldık’ dediler.
İçlerinde en aklı başında olanı dedi ki: ‘Ben size, Allah'ın sınırsız
şânını yüceltmelisiniz demedim mi?’
21
22
Seyyid Abdüllatif, Kur’ân'ın Zihni İnşası, s. 23
Şâtıbî, el-Muvâfakât, c.2, s. 65-84
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
Onlar: ‘Ey Rabbimiz! Seni tenzih ederiz.
imişiz!’ dediler.
135
Doğrusu biz zalimler
Sonra ise birbirlerini kınamaya koyuldular:
‘Yazıklar olsun bizlere! Biz, gerçekten azgınlarmışız!
Ama belki Rabbimiz, yerine daha iyisini bize bağışlayacak; biz de
ümitle O'na yöneleceğiz.’ dediler.
İşte azap böyledir; âhiret azâbı ise daha büyük ve şiddetlidir;
keşke bilselerdi.
Muhakkak ki takvâ sahipleri için, Rableri katında Naim cennetleri
vardır.
Biz, hiç, Müslümanları mücrimlerle bir tutar mıyız?”(Kalem
68/17-35)
“Sözün özü” der Şatıbî; “yapılması gereken şey; Şeriat’ı anlamaya çalışırken… ona çoğunluğun anlamadığı anlamlar yüklenmeye çalışılmayacaktır.” 23
Bütün bu izahlardan, davet kitaplarında çoğunluğun yani vasat
insanın anlayacağı ortalama bir dil kullanılması mecburiyeti ortaya
çıkıyor.
Ancak, burada seviyeyi aşağı çekmemeye ve popülizme düşmemeye özen göstermek gerekir.
-Kur’ân’ın Yarıdan Fazlası Kıssalardır
Yukarıdaki Bahçe Sahiplerinin kıssasına ilaveten, Kur’ân’da peygamberlerin kıssalarına, olumlu ve olumsuz şahsiyetlerle helak olan
kavimlerin başlarından geçen ibretlik olaylara yer verilir. Kıssalarla
anlatım, Kur’ân’ın en etkili tebliğ yöntemlerinden biridir. İnkârcılar, bu
etkiyi zayıflatmak için “bunlar eskilerin masalları” demiş olsalar da, bu
kıssalarla verilen mesajlar, muhataplarının zihinlerinde müthiş değişimlere yol açmıştır. Kur’ân bu kıssalara dikkat çektiği gibi, onların “en
güzel”(12/3) ve “gerçek”(18/13) olduğunu da vurgular. Böylece bir
sözlü anlatım şekli olan kıssanın(öykü) ifade gücü ve güzelliğini öne
çıkarır.24
Dolayısıyla, çağımıza uygun davet kitapları da, bu kıssaları günümüze taşıma gayreti içinde olmalıdır. (Yusuf’un Üç Gömleği çalışmamız, böyle bir inancın ve gayretin ürünüdür.)
Ayrıca davet kitaplarında diğer kıssa ve öykülerin gücünden de
yararlanılmalıdır. Üstad Rasim Özdenören, iyi bir öykünün mesajının
ve etkisinin tükenmeyeceğini söyler.25
23
24
25
A.g.e., c.2, s. 65-84
T.Koç, a.g.e., s.130.
Rasim Özdenören, Yazı, İmge ve Gerçeklik, İz Y., 2002-İstanbul, s.144-152.
136 * Abdullah YILDIZ
Bu bağlamda, “hidayet romanları” olarak adlandırılan ve bizim
kuşaktan bugün yeni nesilleri ciddi biçimde etkileyen “Minyeli Abdullah”, “Huzur Sokağı” gibi romanların hâlâ işe yaradığını ama bugün dil,
üslûp ve teknik olarak yenilenmiş roman/hikayeye ihtiyaç olduğunu
vurgulayalım.
Özet: Davet Kitaplarının İçerik ve Üslûp Bakımından Taşıması Gereken Bazı Özellikler
-Tevhîdîlik: Davet kitapları “Allah’tan başka ilah olmadığı” ilkesini
merkeze alarak yazılmalıdır.
-Bütünlük: Bilgiler, bir bütünün parçaları halinde ve birbiriyle irtibatlı biçimde verilmelidir.
-Hayatîlik: Verilen bilgiler hayata uygun olmalı, insani gerçeklikten kopuk olmamalıdır.
-Yararlılık: ‘Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.’ hadisi bu kitapların ana ilkesi olmalıdır.
-İhtiyaca uygunluk: İnsan ve toplumun temel ihtiyaçlarına tekabül edilmeli, cevap verilmelidir.
-Yalınlık: Gereksiz detaylardan sakınılmalı, gerçekler net ve yalın
bir dille anlatılmalıdır.
-Tedrîcîlik: Bilgiler basitten zora ve muhitten merkeze doğru
aşama aşama ilerlemelidir.
-Tutarlılık: Bilgiler birbiriyle çelişmemeli, ters düşmemeli; kendi
içinde tutarlı olmalıdır.
-Aklîlik/kalbîlik: Hem akıl hem de gönül dünyasına (kalb-i selim/vicdan) hitab edilmelidir.
-Hikmetlilik: Gönülleri etkileyecek hikmetli anlatım ve güzel sözlere yer verilmelidir.(16/125)
-Pratiklik: Teorik çözümlemeler yerine çağın/insanın pratik sorunlarına çözüm önerilmelidir.
-Basitlik: Dolambaçlı, girift ifadeler yerine, anlatım kıssalar ve
misallerle basitleştirilmelidir.
-Vasatîlik: Dil ve üslûpta ifrat ve tefritten kaçınılmalı, ortalama
insan idrâki esas alınmalıdır.
-Denklik: Muhatabın yaş, zekâ, kapasite, altyapı, karakter, çevre... durumları gözetilmelidir.
-Tekrar: Kur’ân’da olduğu gibi, tevhîdî gerçeklik, bıktırmadan
tekrar tekrar hatırlatılmalıdır.
MERAKLISINA NOTLAR...
Okumaya ve Kitaba Dair Bazı Güzel Sözler
E.Gibbon: “Okumayı hiçbir servetime değişemem.”
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
137
İbn-i Sina: “Gecelerim hep okumakla geçerdi.”
Katip Çelebi: “Mumlar tükenir, güneş doğar, ve ben hala okurdum.”
Montesquie: “Okuma ile üzüntülerimi gideriyorum.”
Ovidus: “Gençliği kitapla beslemeyen ulusların sonu acıdır.”
Çağın Türkiye İnsanının Kitapla İlişki Düzeyine Dair Bazı
Veriler
Kültür bakanlığının Uluslararası Standart Kitap Numarası (ISBN)
sayısına göre 1992-2004 tarihleri arasında toplam 150.601, yılda ortalama 10.750 yeni yayın basılıyor. UNESCO verilerine göre 1999 yıllında, İngiltere’de 110.965, Almanya’da 78.042, ABD’de 68.175, diğer
ülkeler yanında Türkiye’de ise 2.920(http://www.uis.unesco.org).
Türkiye’de 2003 tarihi itibarı ile; 1 milli kütüphane ve toplam 1
141 281 kitap, 1. 350 halk kütüphanesi: 12 684 084 kitap ve 221
üniversite kütüphanesinde toplam 6 449 641 kitabın olduğu resmi
(http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=109)
olarak
istatistik kurumunca belirtilmiştir.
Türkiye’deki halk kütüphanelerinin sayısı 1.350 civarında ve kütüphaneye kayıtlı üye sayısı 427 bin (sanırım çoğunluğu öğrenci). Toplam okuyucu sayısı 20.706.526. Türkiye'de 50 bin kişiye bir kütüphane düşerken, Almanya’da 7 bin, İngiltere de 13 bin, Finlandiya da 4
bin, AB ortalaması 7 bin 558.
Tablo
1999
yılı
verileri
(http://www.uis.unesco.org/TEMPLATE/html/Exceltables/culture/Book.
xls ) den:
keler
Ül-
üfus
ilyon
giltere
manya
İnAl-
5
2
Romanya
ya
venya
turya
N
M
6
7
Kütüphane
Sayısı
9
4
1
9
SloAvus
5
2
2
1
21.84
12.13
7?
10,12
60
2.153
Ödünç
Kitap
.000
.424
3.246
2
İtal-
Alınan
460.010
325.555
36.841
.734
000
000
257.961
18.600.
17.260.
Kitap
(1999)
Basılan
sayısı
110.965
Sayısı
yon)
00
Kitap
(Mil121.0
78.042
7,874
32,365
3.450
9.854
7.800
0
12.32
138 * Abdullah YILDIZ
kiye
Tür-
6
7
1.292
68
4.052.8
2.920
0
12.00
-AB ülkelerinde 7.500 kişiye 1 kütüphane, bizde ise 51 bin kişiye
1 kütüphane düşüyor.
-Japonların bir karşılaştırmasına göre kişi başına yılda 4 kitaptan
az ise okunmuyor, 4-10 az okunuyor, 10-20 okunuyor, 20 kitabın üzerinde kitap okuyan bir kişi çok okuyor sınıfına alınır. Japonya’da bir
yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye’de ise 23 milyon
500 bin kitap basılıyor; nerdeyse Japonya'da bir günde basılan kitap
sayısı kadar kitap bizde bir yılda basılan kitap sayısına eşittir.
-Kalkınmış ülkelerde kişi başına 7-8 kitap düşüyor.
-Türkiye’de her yüz kişiden 4-5’i kitap okuyor.
-Japonya’da bir kişi yılda 25 kitap okurken, bizde 6 kişi yılda bir
kitap okuyormuş.
-Tınaz Titiz’in verdiği değerler: Toplumun düzenli kitap okuma
oranı %0.1, kitap toplum yaşamında 235.sırada, toplumun %75’i kitap
okumuyor, % 40 hiç kütüphaneye gitmemiş. Kütüphaneye gidenlerin
önemli bir kısmı da okul kitabı veya ders kitabı için gitmiş.
-İTO’nun araştırmasına göre ülkemizde halkın satın alma sıralamasında kitap satın alma 116.sırada geliyor.
-Türkiye’de evlerde misafire gösterilecek kitaplar var; raflarda
hiç açılmamış bir iki moda kitap, makam odalarında da bir iki ansiklopedi ve kitap bulundurmak son yılların modası.
-Fransa’da halk kütüphanelerinde 144 milyon, Türkiye’de ise 12
milyon derleme eser var.
-Türkiye’de 15 yaşının üzerinde okuma kapasitesine sahip yaklaşık 52 milyon insan var.
-Türkiye’de 1 milyon civarında gazete satılır; çoğunun spor ve
magazin kısmı okunur.
-Türk toplumunun TV izleme alışkanlığı, dünya birinciliği ile ortalama 4-5 saat arasında.
-GFK Panel Araştırma şirketince bir çok ilimizde yapılan bir araştırmada 15-24 yaş arsındaki gençlerle her altı ayda bir yapılan bir değerlendirmede, gençlerin %61’i son okuduğu dergiyi, %50’si son okuduğu kitabı hatırlamıyor.
-Prof. Dr. Çağatay Özdemir'in "Türkiye’de Öğretim Elemanları"
çalışmasında üniversitelerin %16'sı hiç kitap okumuyor, %72’si 1-2
kitap okuyor, %11’ 3-5 kitap, % 1.4’de beş kitaptan fazla okumaktadır. Dünya iyi kitap okuru sayılmak için yılda minimum 10-20 kitap
okumak gerekiyor. Bu durumda öğretim üyeleri çok az okuyor.
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı *
139
-Gazeteci yazar Özdemir İnce: “üniversite hocaları okuduklarını
papağan gibi tekrarlıyorlar. Her gün kullandıkları “Jakoben”in ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar.”
-Ankara Üniv. İletişim Fakültesi’nin verdiği bilgide: “1965 yılından bu yana yükseköğretim görenlerin oranı 14 kat artmış ancak yüksek öğretim görmüşlerin 1965 yılındaki mezunlardan daha az kitap
okuduğu belirlenmiş.
*21 Ekim tarihli Hürriyet Gazetesi: Kahramanmaraş ili Türkoğlu
ilçesinde lise öğrencilerini taciz eden bir gence okullar için önerilen 100
temel eserden üç tanesini polis gözetiminde zorunlu okuma cezası
getirmiştir. (Ceza alan genç bir süre sonra kitap okumak yerine cezaevinde kalmayı tercih etmiş.)
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi.
II. OTURUM MÜZAKERE
Enbiya Yıldırım
İmam Şâfiî ilmî meselelerde girdiği münazaraları tanımlarken
şöyle demişti :
"Her kimle münazara ettiysem hata etmesini hiç istemedim. Her
kimle konuştuysam, Allah'ın hakkı, benim veya onun lisanıyla ortaya
çıkarmasına hiç önem vermedim."1
Bizim müzakeremiz de bu minval üzere katkı sağlayıcı nitelikte
olacaktır.
Eksiklik, malum olduğu üzere, sadece yaratan için söz konusudur. İnsan her ne yapıyorsa, onun için mükemmellik asla söz konusu
değildir. Mükemmellik olmadığı içindir ki, insanoğlu her gün terakkî
içindedir. Nitekim İmâd İsfehânî insanların kaleme aldıkları eserlerin
her zaman eksiklikler içerecekleri bağlamında şöyle söylemişti:
“Kitap yazan bir insanın ertesi gün mutlaka şöyle dediğini gördüm: ‘Şurası değiştirilseydi daha güzel olurdu. Buraya bir ilave yapılsaydı tamamlanmış olacaktı. Şura öne alınsaydı, şu kısım da yazılmasaydı hoş olacaktı.’ Bu ibret alınması gereken önemli bir husustur.
Çünkü insanın eksikliklerle malul olduğunu göstermektedir.” 2
Bu noktada, klasik İslamî literatür okumalarında dikkat edilmesi
gereken bazı hususlar vardır. Söz konusu kitapların okunmasında bunların dikkate alınması, anlaşılmaları hem de günümüze taşınmaları
açısından önem arz etmektedir.
1-Rivayet tefsiri dediğimiz ve ayetlerin Hz. Peygamber ve İslam
bilgilerinden gelen açıklamalarla yorumlanmasına yönelik tefsirlerin
okunmasında öne çıkan husus şudur: Rasûlullah’ın bizzat kendisinden
her bir ayetin ne için nazil olduğu ve neyi hedeflediği hususunda rivayet gelmemiştir. Özellikle geçmiş peygamberlerin kıssaları ve kevnî
dediğimiz evrenin yapısıyla ilgili bilgiler veren veya ahiret hayatını anlatan ayetler hususunda Rasûlullah’tan nakledilen hadislerin sayısı
oldukça azdır. Ayetleri tefsir etme durumunda kalan müfessirler söz
konusu ayetlerde kastedilen maksadı açıklamak adına bir kısmı
sahabîlere dayanan ve İsrâîliyyat olarak adlandırdığımız rivayetlere
müracaat etmek durumunda kalmışlardır. Onların Kur’an’ı açıklamak
adına ortaya koydukları çaba bahsettiğimiz tefsirlerin dikkatli okunmasını gerekli kılmaktadır. Zira söz konusu eserlerde yer alan rivayetler
bazen Kur’an’ın anlaşılmasını zorlaştırıcı veya farklı yöne çekici bir
durum arz edebilmektedir.

Doç. Dr. C.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
el-Beyhakî, el-Medhal ile's-Suneni'l-Kubrâ, thk. Muhammed Dıyâurrahman el-A'zamî,
Dâru'l-Hulefâ li'l-Kitâbi'l-İslâmî, Kuveyt-Tsz., s. 172.
2
et-Tuncî, Abdusselâm, Muessesetu’l-Mes’ûliyye, Trablus-1994, s. 5
1
II. Oturum Müzakere *
141
2-Elimizde bulunan hadis kitapları, Hz. Peygamber’den nakledilen sahih hadisleri toplama çabasıyla derlenmiş çalışmalardır. Söz
konusu eserlerin yazarları büyük sıkıntılara girerek ve uzun yolculuklara çıkarak Rasûlullah’ın hadislerini bizlere ulaştırabilmek amacıyla çabalamışlardır. Klasik kitaplarımızda onların katlandıkları sıkıntılar detaylı şekilde anlatılır. Bunlar okunduğunda insanın kalbinde onlara karşı bir sevgi oluşur. Bununla birlikte, unutulmaması gereken husus, söz
konusu eserleri hazırlayan müelliflerin birer fert olduklarıdır. Bunun
anlamı, insan elinden kaleme dökülen bu çalışmalarda, müelliflerinin
kendi kriterlerine göre sahih kabul ettikleri ancak yeni çalışmalarla
öyle olmadıkları anlaşılabilecek rivayetlerin bulunabileceğidir. Böyle bir
şeyin olabilme gerekçesi şöyle açıklanabilir: Birkaç bin hadis barındıran hadis kitaplarında geçen her bir rivayetin sıhhatini bugünün şartlarında tahlile tabi tutmak aylarca süren bir çalışmayı gerektirmektedir.
Hadis kitaplarını hazırlayan müelliflerin bu genişlikte zaman ayırabilmeleri imkan dahilinde değildi. Bunun yanında diğer önemli bir husus
da, söz konusu eserleri yazan müelliflerin, İslamî ilimler yanında sosyal ve fizik ilimleri alanında hadisleri kritize edecek yeterli birikime
sahip olmamalarıydı. Bu nedenle, bizler günümüzde sahip olduğumuz
sosyal ve fizik ilimleri alanındaki bilgilerle rivayetleri muhteva açısından değerlendirebilirken, bundan bin yıl önce yazılmış hadis kitaplarının müelliflerinden bu bilgiye sahip olmasını bekleyemeyiz.
Burada İslamî ilimlerde mütehassıs olmayan okuyucuya hatırlatılması gereken önemli bir husus vardır: Hadis kitaplarını yalın olarak
okumak, bazen anlaşılmaz olabilir. Bu nedenle günümüzde yapılan
ama hâlâ emekleme döneminde olan yeni çalışmalar ışığında hadisleri
okumak daha doğru olacaktır.
3-Gerek ilmihal türü ve gerekse daha geniş boyuttaki İslam hukuku alanındaki çalışmaları okurken zaman zaman mezhep taassubuna kapınıldığı söz konusu olabilmektedir. Bu nedenle bir mezhebin
kitabında isim verilerek “bu konuda falanca mezhebin görüşü şöyledir”
tarzındaki hüküm cümlelerinin ihtiyatla karşılanması gerekmektedir.
Çünkü bazen bu değerlendirmelerin yerinde olmadığı söz konusu olabilmektedir. Diğer mezhebin tali kitaplarından birine veya o mezhepteki bir şahsın kendi mezhebine aykırı düşen görüşüne bakılarak genelleme yapılabildiği olmaktadır.
4-İslam tarihi, tasavvuf ve Marifetnâme türü ansiklopedik çalışmalara gelince; bunları okurken dikkat edilmesi gereken en önemli
husus, söz konusu eserlerin yazarlarının ele aldıkları konularda ellerinde bulunan kıssa, rivayet ve hikaye türü dokumanı, bunların gerçekliğini fazla göz önünde bulundurmadan kullandıklarıdır. Örneğin bir tasavvuf kitabında, yazarının öncelikli hedefi okuyucuları güzel kul olmaya yöneltmektir. Bu nedenle ele aldığı konularla ilgili olarak gerek
geçmiş kavimlerden ve gerekse İslam sonrası konuya uygun malzemeyi, sıhhat durumunu göz önünde bulundurmadan rahatlıkla kullanmışlardır. Bunun yanında söz konusu eserlerin bir kısmında, Mevla-
142 * Enbiya Yıldırım
na’nın çalışmalarında olduğu gibi, bugün için ahlaken problemli görülebilecek hikayelere rastlamak mümkündür. Bu hikayeleri eserin geri
kalan kısımları düşünülerek mütalaa edildiğinde, öncelikli olarak bir
mesaj verilmeye çalışıldığı ve halkın dikkatini daha fazla çekecek örneklere yer verildiği görülecektir. Bu tür eserlerin bütünü göz önünde
bulundurulmadan, seçmeci yaklaşımla içlerinden birkaç hikaye almak
ve İslam medeniyeti binasının inşasında yapı taşı olan çalışmaların
değerini düşürmeye çalışmak, tarih boyunca gerçekleştirdikleri hizmeti
inkar etmek olur. Bunun yanında bu eserlerin bizlerin tarihi inşa etmesinde sağladıkları büyük katkıyı, kabul edilemeyecek hurafeler ve aslı
olmayan bilgiler içermelerine karşın o dönem insanlarının bilgi haznelerini aktardıklarını unutmamak gerekir.
Hem neden dikkatli okumamızı gerektirdiği, hem de o dönem insanlarının bilgi birikimlerini yansıttığını anlayabilmemiz için birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. Örneğin Marifetnâme’de güneş ve ay
tutulmalarıyla ilgili olarak şöyle söyler:
“Allahü teâlâ güneş ve ay tutulmaları için belli zamanlar takdir
etmiştir ki, yeryüzünde kulları güneş ve ay’ın değişmesini görerek mütenebbih olup kendisine tevbe edip yönelsinler. Güneş tutulması zamanı geldiğinde güneş, arabasından düşüp semâya doğru, yukarıda
adı geçen deryanın derinliklerine gider. Eğer tamamen düşerse tam
güneş tutulması olup, yıldızları örten ışığı kaybolarak büyük yıldızlar
görünür. Eğer yarısı deryaya düşerse düştüğü miktarı tutulur. Tutulma
anında güneşe ait melekler iki kısım olurlar. Bir kısmı tesbih ederek
güneşi arabasına doğru çekerler. Diğer kısmı da yine tesbih ederek,
arabasını güneşe doğru yaklaştırırlar. Bu esnada yine batıya doğru
hareket ettirirler. İki üç saat içinde güneşi arabasına koyarak ışık verir
halde batma yerinden batırırlar. Ay tutulması vakti gelince de aynı
şekilde ay, arabasından deryaya tamamen veya bir kısmı düşer. Düştüğü kadar yeri tutulur. Ay’a ait melekler de ikiye ayrılırlar. Bir kısmı
ay’ı arabaya diğer kısmı arabayı ay’a yaklaştırarak yerine yerleştirirler.”3
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın bu anlatımı, yukarıda değindiğimiz
üzere, insanlığın geçirdiği bilgi serüvenini ve o dönemlerde yaşayanların birikimlerini ve bunların düzeyini anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Toplumların gelişimini bu çalışmalar vasıtasıyla takip etmek mümkündür. Aynı durum Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde de söz konusudur. Örneğin Avusturya kralını tanıtırken şöyle der:
“O, orta boylu, fazla yakışıklı ve güzel olmayan bir yaratılışa sahipti. Ne fazla şişman ve ne de zayıftı. Suratı, ince ve uzun bir
yapıdaydı. Tilkinin suratına benzemekteydi. Her birine üç parmağın
birden
girebileceği
burun
deliklerinden
eşkıyaların
bıyıkları
uzunluğunda kıllar sarkmış, uzun bıyıkları ve saçları birbirine karışmış,
3
Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, İst.-1983, s. 41
II. Oturum Müzakere *
143
perişan bir manzara arz etmekteydi. Dudakları deve dudağına benziyor. Ağzı bir somun ekmeğini rahatlıkla bir lokma edebilecek kadar
büyük ve çirkin. Konuşurken ağzından o kadar tükürük çıkıyor ki, hizmetçiler hiç yanından ayrılmadan her an başucunda bekliyorlar ve
ellerindeki kocaman mendillerle sık sık ağzının kenarlarını silmek zorunda kalıyorlar. Sürekli karmaşık olan saçlarını taramaya çalışıyor.
Parmakları langa hıyarına benziyor. Yüce yaratıcının hikmeti, bu hanedana mensup olan kralların hepsi aynı kabalıkta, aynı yaratılışta çirkin
ve hoşa gitmeyen bir yapıya sahip insanlardır. Kiliselerde, ülkelerinin
değişik yerlerinde ve paralarının üzerinde basılı resimleri, aynı çirkinliklerini olduğu gibi yansıtmaktaydı. Eğer bir ressam bunların bu çirkin
ve kaba yapılı şahsiyetlerini olduğu gibi orijinal şekliyle değil de
gerçeğine aykırı olarak, güzelleştirerek çekici bir hale getirip
nakşederse onu hemen buldurup katlettirirlerdi. Çünkü bu güzel resimler, onların gerçek şahsiyetlerini göstermiyordu. Halbuki onlar, çirkinlikleri ve kabalıklarıyla övünüyor, gurur duyuyorlardı.˝ 4
Bir örnek de İslam tarihi kaynaklarından Mes’ûdî’den verelim.
Onun anlatımına göre, deniz hayvanları İskender'in İskenderiye'yi inşasına mani olduklarında, İskender ağaçtan bir tabut yaptırmış, tabutun içine de camdan bir sandık koymuş, kendisi de içine girerek denize
dalmıştı. Deniz altında gördüğü bu şeytani hayvanların suretlerini çizmiş, çıktıktan sonra bunların madenden heykellerini yaptırmıştı. Deniz
hayvanları denizden çıktıklarında karşılarında heykelleri görünce kaçmışlar, onlar da bunların şerrinden böylece kurtulmuşlardı. İskender
bundan sonra şehrin inşasını rahatça tamamlayabilmişti.5
Sözün özü, geçmişine sahip çıkmayanın geleceğinden bahsedilemez. Bu nedenle klasik çalışmaları kendimize dayanak yaparak, köklerimizden kopmadan geleceğe uzanmaya çalışmak durumundayız.
Köksüz ve geçmişinden koparak dünyaya güzellik katacak bir medeniyet inşa etmek imkansızdır. Burada belki sözü edilecek husus, geçmişi
tamamen tasdik edici bir gözle okumak yerine eleştirel bakış açısına
sahip olmak gerektiğidir. Zira eleştirinin olmadığı ve mutlak tasdikin
söz konusu olduğu yerde, zihinsel üretimden söz etmek mümkün değildir. Ebû Hanîfe ile öğrencilerinin tartışmalarıyla ve birbirlerine itirazlarıyla dolu olan Hanefî fıkıh kitapları bizim için en güzel örneklerdir.
4
5
Lewis, Bernard H., Müslümanların Avrupa’yı Keşfi, trc. Nimet Yıldırım, İst.-1997, s. 1512.
Rivayetin değerlendirmesi için bkz. İbn Haldûn, Mukaddimetu İbn Haldûn, thk. Ali
Abdulvâhid Vâfî, Dâru Nehdati Mısr, Kahire-Tsz., I/328-9.
HALK İRFANININ İNANÇ BOYUTU: POPÜLER DİNİ
KİTAPLAR VE BİR TARTIŞMA
Bilal Kemikli*
Halk İrfanından Ne Anlıyoruz?
Sosyologlar, halk irfanı tabirini kullanmıyorlar. Din sosyologları
halk Müslümanlığı, halk sufiliği ve halk inançları gibi kavramları kullanıyorlar. Ancak irfan kelimesine pek yer vermiyorlar. Belki bu tabiri
halkbilimciler ve antropologlar kullanır diye düşündüm, ama görebildiğim kadarıyla onlar da irfan kelimesine yabancı; buna yakın anlamlarda halk kültürü, halk şiiri, halk bilgeliği (public wisdom) veya halk filozofluğu gibi ifadeler kullanıyorlar. Bütün bu alanlarda halk kelimesi
tarif ediliyor, bir şekilde farklı kavram çerçeveleri içerisinde izah ediliyor, ama irfan kelimesiyle nedense yan yana getirilemiyor. Bu her
halde, irfanla, yüce bilgiyle avamı buluşturup bir kavrama dönüştürmenin zorluğundan kaynaklansa gerektir. Yahut da irfan kelimesinin
daha çok felsefenin kavramı olduğu düşünüldüğündendir. Diğer bir
ifadeyle, kelimeyi sadece bilgi eksenli değerlendirip, bireysel bir çaba
olarak da görmüş olabilirler. Oysa felsefeciler de artık bilgiyi obje-suje
ilişkisine hapsederek bu kelimenin içeriğinden uzaklaştılar. Velhasıl,
bazı muhafazakâr yazarlar kimi naif tahlillerinde, çoğumuz da gündelik
dilde ve siyasi söylemde halk irfanının kullanıyor olsak da, bilim dilinde
onu bir düşünce biçimini, bir hayat tarzını, bir zihniyeti ifade eden bir
kavrama dönüştürdüğümüz söylenemez.
İrfân kelimesini, görebildiğim kadarıyla, bizde en çok kullanan
Cemil Meriç’tir. Onun kelimeyi, Kültürden İrfana (1985) şeklinde bir
kitap ismine dönüştürmesi ve buradan yola çıkarak bir irfan anlayışı
ortaya koymasından başka Bu Ülke (İstanbul, 2003)’de “İrfânâ Kaçış”
ve “Asâletini Kaybeden İrfân” isimli denemeleri önemlidir. Diğer deneme ve yazılarında da kelimeyi çokça kullanır. Burada ne irfân kelimesinin Cemil Meriç’teki karşılığı, ne de halk irfânı tabirinin sosyal
bilimlerdeki kullanım problemini tartışma konusu edeceğiz. Bununla
birlikte, irfân kelimesinden ne denli koptuğumuzu, onu karşılamak için
kullandığımız her kelime ve tabirle ondan uzaklaştığımızı ifade edebiliriz. Oysa irfânî bakış, irfânî bilgi, irfânî muhit, Türk irfânı, ehl-i irfân ve
benim ilim dünyasına hediye etmek istediğim irfânî ölüm gibi kavram
ve tabirler, bir dünya görüşünün, bir sanat ve ilim anlayışının göstergeleridir. Çünkü tefekkür ederek kavramayı, tanımayı, anlamayı ve
idrak etmeyi ifade eden irfân kelimesi, sadece bilgiyi değil hikmeti de
içermektedir. Diğer bir ifadeyle, dünyevi konuları insanüstü bir perspektif ışığı altında yorumlamaktır. Dolayısıyla irfânî (gnostic) bilgi, en
önemli kaynağı ilham ve tefekkür olan bir tanıma sürecini ifade eder.
Mamafih bu bilginin ana çatısını, hads, sezgi ve tecrübe ile elde edilen
*
Doç. Dr. UÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Halk İrfanının İnanç Boyutu:Popüler Dini Kitaplar ve Bir Tartışma *
145
bilgi oluşturmaktadır. O yüzden sûfîler, irfân kelimesiyle, ilm-i ledün
ve ilm-i Rabbânî gibi isimlerle anılan tevhid ilmini kastetmektedirler.
Şu halde irfân kelimesiyle ifade edilen bilginin kaynağı kutsalla ilişkilidir. Mamafih kutsaldan uzaklaşmayı bilim olarak algılayan düşünce
biçimlerinin, “tefekkür” ve “tedebbürle” ulaşılan hakîkatleri unutma
çabasını anlamak zor olmasa gerektir. (google’de irfânı aradım, Tatlı
hayat dizisindeki irfân karakteri çıktı karşıma. İrfân artık, sadece bir
dizi kahramanıdır yahut da mahalle bakkalının çırağı.)
Halk kelimesi de, batı dillerindeki populus, people, vulgus ve
volk gibi kelimeleri karşılamaktadır. Halk, sosyolojinin temel kavramlarından biri olduğu gibi, halkbilimin de üzerinde geliştiği bir alanı ifade
eder. Sosyologlar, Gökalp’tan itibaren, naiton anlamında kullanılan
ümmet ve millet kavramlarından ayrı olarak Fransızca people karşılığında bir devletin teb’ası anlamında kullanırlar. Hatta bilhassa sınıfçı
yaklaşımla, kelimenin anlamını biraz daha daraltarak, bir milletin güzideler (seçkinler)1 dışındaki kısmı için bu kavramı kullanırlar 2.
Gökalp’in bu tanımı, seçkin ve halk ayrımına dayalı bir kısım kavramların
ilim dünyamıza kazandırılmasını sağladı; halk sufizmi, halk inançları,
halk edebiyatı, halk hekimliği gibi. Burada aydın yahut Gökalp’in ifadesiyle “güzideler” ile halk ayrımını tartışacak değiliz. Ancak onun, güzideler için gösterdiği “halka doğru gitme” ufkunun hala dillendirildiğine
tanık oluyoruz. Ne var ki, o günden bu güne ne halka doğru gidilmiş,
ne de halk içinden çıkıp da kendisini iğreti gören güzidelere râm olmuştur. Ancak halk, halkbilimciler için bir derleme alanı, “statik folklor
unsurları”na yönelen folklorcular için nesnel bir bilgi kaynağı olarak
varlığını korumuştur. Böylece “geleneksel törelerle birleşen güçlü bir
halk kültürü”nden3 söz edilir olmuştur. Zamanla modernleşme, göçler,
sınıf problemleri ve kültür değişmelerine paralel olarak halk kelimesi
de daralmış; Tahir Alangu’nun ifadesiyle, “halkın asıl yoğun özü, töresel ve geleneksel bir yaşantı ile birlikte tarihî folkloru koruyan ve sürdüren” köylüyü ifade eder olmuştur. Bugün her ne kadar Alangu’nun
sözünü ettiği “bir ucundan kapalı, öteki ucundan açık” kapalı bölgeleri
ifade eden köylünün kaldığını söylemek güç olsa da şehirlerin bir başka açıdan köyleştiği de bir gerçektir.
1
Burada güzide kelimesini özellikle kullanıyorum. Çünkü bu seçkinler zümresi, değişik
yazarlar tarafından, aydın, münevver, müstağrib, entelektüel gibi tabirlerle karşılanmaktadır. Esasen burada ilmi ve kültürel seviye farkı oluşturuyor gibi görünse de,
ekonomik açıdan dikey sınıf atlayan nice köyle, toplum içerisinde seçkin olarak nitelendirilmekte ve saygı duyulmaktadır. Keza sihirli kutu olan tv ve medya alanında gelişmeler de bir gecede şöhretin zirvesine çıkardığı okuduğunu anlama kabiliyeti olmayan nice isimlerle adına sanatçı, nodacı, tasarımcı yahut aydın denilen nevzuhur bir
tipin oluşmasına imkan verdi. Bu bakımdan güzide tabiri, halkın karşıtı olarak d aha
anlamlı bir duruşa sahiptir.
2
Örnek bir tanım için bkz: Mustafa E. Erkal, Sosyoloji (Toplumbilimi), İstanbul, 1995, 36.
3
Tahir Alangu, Türkiye Folkloru Elkitabı, İstanbul, 1983, 27.
146 * Bilal Kemikli
Esasen biz burada, sosyolojik bakışla söylemek gerekirse, “teşkilatı olmayan bir sosyal grup olarak” halk kelimesi etrafında tartışacak
değiliz4. Her disiplin kavramlara kendi gözlüğünden tanımlar getirdikçe, belki anlamda derinlik yahut zenginlik oluşuyorsa da sapmaların
olduğu da bir gerçektir. Şimdi halka doğru gitmesi öğütlenen güzide,
bir siyasimizin ifadesini hatırlayarak söyleyeyim, bu halkın çocuğu değil mi? Bu evin bir üyesi değil mi? Peki, kim kime gidecektir? Şunu
görüyoruz ki; “halka doğru gitmekten”5 söz etmek yerine “kendine
doğru gitmek” hedef olsaydı, her şeyden önce güzide ve halk ikilemi
olmazdı. Böylece “halktan gelme basit bir kadın”, “kafası çalışmaz köylü” gibi ifadelerle rencide edilen, dışlanan ve ötekisi olarak lanse edilen
bu toprağın insanı daha iyi anlaşılır, bu toprağın sesi daha iyi anlamlandırılırdı. Biz halk kavramından, bilhassa irfan kelimesiyle bir araya
getirdiğimiz halk kavramından, “bir ülkede yaşayan, aynı dili konuşan,
benzer gurup davranışları sergileyen ve ortak bir tarihe sahip olan
insanların oluşturdukları birlikteliği kastediyoruz.” İşte halk irfânı tabiri, bu halk tanımı içerisinde, ortak bir bilgi ve kavrayışı ifade eder 6.
Daha doğrusu, bu tabiri, hadis metinlerinde geçen “sevâd-ı a’zam”
ifadesiyle de ilişkili olarak, milletimizin hayat tecrübesini, dünya görüşünü ve zihniyetini ve bütün bunların hayata dair pratik ve hikmetli
cevapları anlamında kullanıyoruz.
Cemil Meriç, “gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bilgidir.” 7 der.
Halk irfanı denenmiş bilgilerin muhassalasıdır. İrfan, baldır; onun özünü oluşturan çiçekler, tarihin derinliklerinden süzülüp gelerek bu milletin ortak aklını inşa eden tecrübeler, değerler ve inanışlardır. Tecrübeler, tarihi metinler, destanlar, cenknameler ve menkabelerde kayda
4
Halk kavramının bu bakış açısıyla yapılan bir tanımı için bkz: Âmiran K. Bilgiseven,
Genel Sosyoloji, İstanbul, 1986, 226-229.
5
Bilidiği gibi “halka doğru” ifadesi, Gökalp sosyolojisi için önemli kavramlardan biri olmanın yanında bir vizyon ve bir projenin parçasıdır. Nitekim bu adla "Türk Yurdu" bünyesinde ve Celal Sahir (Erozan) “in yönetiminde haftalık bir dergi yayınlanmıştır. 24 Nisan 1913 - 20 Nisan 1914 tarihleri arasında toplam 52 sayı yayımlanan derginin yazarları arasında Gökalp’tan başka Akçuraoğlu Yusuf, Hüseyinzâde Ali (Turan), Ağaoğlu
Ahmet, Ziya Gökalp , Ali Canip (Yöntem), Aka Gündüz, Kazım Nami (Duru), Mehmet
Ali Tevfik (Yükselen), Köprülüzade Mehmet Fuat (Fuat Köprülü), Mehmet Emin (Yurdakul), Memduh Şevket (Esendal), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Muhittin (Birgen),
Mühendis Faik ve Halide Edip vardır. Derginin temel hedefi halka faydalı olmak, aydınlarla halk arasındaki kopukluğu gidermek, İstanbul'un halk ve Anadolu ile ilgilenmesini sağlamak, halka doğru gitmek olmuştur. Dergi, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin
yarı-resmî yayın organlarındandır. Halkı, Cemiyet’in politikaları konusunda bilinçlendirmeye, bu politikaları halka yaymaya çalışmıştır.
6
Krş. Erol Güngör, “Halkçılığın Sosyal Temelleri Üzerine”, Türk Kültürü ve Milliyetçilik,
23-34. Halk kültürü derken esasen sözlü kültürü kastetmiş oluyoruz. Bu kültürde bilgi, bireysel deneyimden çok toplumsala dönüştüğü için ortak bilinci ve ortak bilgiyi
oluşturur. Bu bakımdan halk irfanına sözel bellek de diyebiliriz. Krş. Barry Sanders,
Öküzün A’sı. Elektronik Çağda yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi,
(çev.Şehnaz Tahir), İstanbul, 1999, 22.
7
Cemil Meriç, Bu Ülke, 109.
Halk İrfanının İnanç Boyutu:Popüler Dini Kitaplar ve Bir Tartışma *
147
geçmiştir. Değerler ise, sadece ahlaki ilkeler manzumesi değildir; bir
âlem tasavvuru, insan, varlık, zaman ve güzellik anlayışıyla temayüz
eden manevi kültür manzumelerinin tümüdür. Gerek tecrübelerin anlamlandırılması gerekse değerlerin oluşmasında temel saik inançtır. Bu
bakımdan Erol Güngör, halk kültüründe ahlakın ve değerlerin kaynağının din olduğunu söyler8. Bir örnek üzerinden meseleyi ele almak gerekirse, burada hemen akla ilk gelen “Haydan gelen huya gider.” atasözünü hatırlayabiliriz. Bu söz, bir halk irfanının tezahürüdür. Ancak
halk, sıkça kullandığı bu sözün ihtiva ettiği anlamdan zaman içerisinde
uzaklaşmıştır. Bu sebepten irfani bir bakış açısıyla söylenmiş, içinde bir
dünya görüşü, derin ve nitelikli bir varlık anlayışı saklayan sözün çok
ötesinde bir anlam çıkartır. Bu sözü çoğu kimse, rasgele gelen, rasgele
gider; bedavadan elde edilen şey, bedavadan korunur şeklinde anlar.
Oysa Hay diri, hiç ölmeyecek, yok olmayacak varlık demektir; bu varlık Hay ismiyle varlığa hayat verendir. Hu’da o demektir; O yani mutlak yaratma fiilinin öznesi. Hay da Allah’tır, Hu da. Mamafih, halk
“Haydan gelen huya gider.” derken, “Allah’tan gelen Allaha gider.”
demiş oluyor. Esasen bu söz, Kur’an’daki, “Allah’tan geldik ve yine ona
döneceğiz” (
) ayetinin halk muhayyilesinde makes bulan tercümesidir. Dolayısıyla halk irfanının, atasözleri, deyim, darb-ı mesel,
türkü, ağıt, hikayeler, masallar, maniler, destan ve masal gibi tezahürlerinin bir inanç boyutu vardır.
Halk İrfanının Kökleri Üzerine
Halk irfanının inanç boyutunu, İslamlaşmayla birlikte içine girilen
yeni hayatın ilim, kültür ve edebiyatın etkilediğini söylemek mümkündür. Daha doğru İslamlaşmak, belirli bir dil ve düşünce seviyesine
sahip, gelişmesini tamamlamış ve geleneğini oluşturmuş ilmi ve akademik bakışın, zengin bir edebi birikim ve tecrübenin ve nihayet yazılı
kültür havzasının içine girmektir. Gökalp’in, güzideleri kültürel değerleri tanıyıp öğrenecekleri bir kaynak alan olarak gönderdiği halk, tarihin derinliklerinde getirdiği sözlü kültürü, bu yeni havzanın içerisinde
gelişen yazılı kültürle dönüştürmüş, takviye etmiş ve inanç merkezli
olarak yeniden düzenlemiştir. Bunun en bariz örneğini, Oğuznâme ve
Dede Korkut Hikayeleri’nde görmek mümkündür. Hatta Kutadgu-Bilig
gibi ilk yazılı edebi ürünlerimizde bu izi daha açık takip etme imkanına
sahibiz. Bu sebepten, İslamlaşmaya kültür değişimleri ve zihniyet açısından bakmak lazımdır. Çünkü İslamlaşmak, bir milleti tarih boyunca
taşıdığı değerlerle birlikte dönüştüren büyük bir hareketin adıdır.
8
Erol Güngör, “Halk Kültürü ve Münevver Kültürü”, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 33.
148 * Bilal Kemikli
Şinâsî’nin Durûb-i Emsâl-i Osmaniye’si9 ile birlikte başlayan halka dönüş hareketi, halkbilim ve budunbilimdeki gelişmeler ile antropolojinin imkânlarına paralel olarak büyük bir gelişme göstermiştir. Lakin
halktan derlenen bilgilerin kökenine pek gidilmiş sayılmaz. Bir örnekle
izah etmek gerekirse, âşıklara dair derlemeler yapılmış ve derlenen
şiirlerdeki bir kısım kavramlar analitik çerçevede izah edilmiştir. Bu
izahlarla şu sonuca varılmıştır: Üzerinde çalışılan âşık bir halk filozofudur. Bu çok doğrudur; pek çok aşığımız için halk filozofu yahut halk
bilgesi nitelemesi yapılabilir. Çünkü bunlar pratik felsefe açısından, o
dönemde insanların zihnini meşgul eden pek çok konuya, onların anlayacağı bir seviyede cevaplar vermiştir. Mesela Veysel bu türden bir
aşıktır ve hayata dair söylemek istediği önemli sözleri vardır. Fakat bu
türden çalışmalarda halk filozoflarının beslendiği kaynağa pek gidildiği
söylenemez. Bu masallar için de geçerlidir, fıkralar, maniler, atasözleri
ve diğer sözlü kültür ürünlerimiz için de. O hikmetli sözü söyleten, o
hüsnü ta’lil nazarıyla bakıp anlamayı sağlayan fikri zemin pek de dikkate alınmamıştır. Bu durum esasen halkbilimden ve diğer yeni bilimlerden çok önce de böyleydi. Mesela bizde bir irsal-ı mesel sanatı vardır ki şairin, halk kültüründen beslendiğinin işaretidir. İyi de sözlü kültür nasıl oluşmaktadır? Bu kültürün oluşumunda yazının katkısı yok
mudur? Bu gibi sorulara hiçbir cevap verilmemiş de değildir. Soruyu
teorik çerçevede ele almasa da merhum Abdulbaki Gölpınarlı’nın Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri (İstanbul, 1977)
isimli eseri, bu konuda önemli bir çalışmadır.
Bizde dini-sosyal antropoloji daha çok tasavvufla sınırlıdır. Bu
kısmen doğrudur; çünkü Türk Müslümanlığının kökeninde tasavvufi
renk daha ağırdır. Ancak tasavvufun dışında, halk tarafından da beğenilerek okunan yahut dinlenilerek öğrenilen manzum ve mensur dini
edebi eserlerimizin de dikkate alınması gerekir. Bu meyanda bir merhum hadisçimizi, Selman Başaran’ı zikretmek isterim. Kendisi farklı bir
disiplinden geliyor olmakla beraber, atasözleri üzerinde çalışmış ve
Hadislerin Türk Atasözlerine Tesiri (Bursa, 19994) isimli eseri kültür
hayatımıza kazandırmıştır. Bu demektir ki, benzeri çalışmalar, sözlü
kültürün farklı türlerine dönük de yapılabilir. Burada şu kadarını söylemek mümkündür; sözlü kültür, yazılı kültüre etki ederek ona bir
mahiyet kazandırdığı gibi, o da yazılı kültürden yaralanmıştır 10. Peki,
9
10
Şinâsî’nin bu eseri yeniden yayımlanarak günümüz okuyucusunun dikkatine sunulmuştur. Bkz: Şinâsî’nin Durûb-i Emsâl-i Osmaniye, (Haz. S. Beyzadeoğlu), İstanbul,
20003.
Genellikle sözlü kültür değerlerinin zamanla yazılı kültüre geçtiği bilinir. Krş: Walter J.
Ong, Yazılı ve Sözlü Kültür Sözün Teknolojileşmesi, (çev. Sema P. Banon), İstanbul,
1999, 29-33. Ong’un işaret eteği gibi “sözlü kültürün farkına varma” eğilimi bizim
edebi hayatımız açısından da doğru bir bilgidir. Bu sadece sözlü kültür türlerinin derlenmesinde görülen bir durum değildir. Aynı zaman da tema ve sembollerin de intikal
eteğini söylemek mümkündür. Bu meyanda yapılan önemli bir çalışma için bkz: Gonca Gökalp Alpaslan, XIX. Yüzyıl Yazılı Anlatılarında Sözlü Kültür Etkileri, Ankara, 2002.
İslamlaşmayla birlikte içine girilen yeni kültür havzasının yazılı metinleri, edebi ilmi
Halk İrfanının İnanç Boyutu:Popüler Dini Kitaplar ve Bir Tartışma *
149
bu nasıl olmuştur? Bu iki şekilde olmuştur: İlki ilim ve irfan meclislerinde ilim ehlini veya okunan kitabı dinlemek ve camilerde ders takibi.
Her ikisinde de temel unsur dinlemektir. O sebepten irfani bilgiye
ulaşmanın en önemli yolu olarak dinlemeye vurgu yapılmış ve denilmiştir ki: “Anlatandan dinleyen arif gerek.”
Osmanlı’da halk irfanının oluştuğu mekânlar; evler, odalar, konaklar, camiler, mesnevîhâneler (Dâru’l-Mesnevî), tekkeler, kitapçı
dükkânları, bazen bir attar dükkanı11, musiki fasıllarının yapıldığı muhitler12, edebi mahfiller, ahi ve fütüvvet teşkilatlarının lokalleri, hatta
kahvehaneler ve meyhaneler gibi çok çeşitlilik arz eder. Hatta tezkirelere bakılırsa, mürekkepçi dükkânları, Zati örneğinde olduğu gibi, remil
dükkânları da birer ilim ve irfan kazandıran mekânlardı. Keza saray ve
siyasetle halk irfanını buluşturan mekânlar olması itibariyle Huzur
Derslerini ve ramazan ve düğünler vesilesiyle düzenlenen saray eğlencelerini de anmakta yarar vardır. Bugün modern şehir hayatı irfan
intikaline imkân veren mekânları dönüştürdü; gelenek varlığını idame
ettirmek için yeni mekânlar ve şartlar aramaktadır. Ancak hikmet hiçbir zaman kaybolmaz. Mesela kitapçı dükkânları ve bazı kahvehaneler
hala ilim ve irfan talipleri için cazibe merkezleridir. Belki bizim nesil
Raif Yelkenci ve Muzaffer Ozak’a yetişemedi; ama mesela İstanbul’da
Kitabevi’nde hafta sonları çiğköfte fasıllarına şahit olabilir, Ankara’da
uğradığı sahaf dükkânlarını büyük bir coşkuyla tenvir eden üstat Ali
Birinci’nin sohbetinden istifade edebilir. Yolu Bursa’ya düşenler,
Ulucami’nin çınarlarının gölgesinde günbegün ululaşan Cahit Çollak’ın
Uludağ Yayınları’nda bir bardak çayla farklı derinliklere yolculuk yapabilir. Sivas’ta kısa bir süre sahaflık da etmiş olan Ali Şahin’in rahle-i
tedrisinden geçerek türkülerin esrarına vakıf olursunuz. Sahi, “Sultan
şehir” Sivas’ta böyle bir kitapçı kaldı mı?
hayatımızı etkilediği gibi, sözlü kültürümüzü de beslemiştir. Konuya bu zaviyeden bakan çalışmalar, ne yazık ki henüz yapılmış değildir. Bilhassa hadis ilminin metodundan
yararlanarak önemli, ufuk açıcı ve bu Türk insanının inanç kaynaklarını ortaya koyucu
çalışmaların yapılacağını düşünüyorum.
11
Ahmet Yüksel Özemre’nin daha yakın zamanlara kadar varlığını koruyan bir muhitten
haber veren kitabını burada hatırlamak lazım. Bkz: A.Y. Özemre, Üsküdar’da Bir Attar
Dükkanı, İstanbul, 1997. Özemre, Geçmiş Zaman Olur ki… (İstanbul, 1998) ve Üsküdar Ah Üsküdar (İstanbul, 2005) isimli hatıra türü eserlerinde de Üsküdar örneğinde
halk irfanının oluştuğu muhitlere sıkça vurgu yapar. Bu meyanda, son dönemlerde M.
Orhan Okay’ın Bir Başka İstanbul (İstanbul, 2002) isimli eseri ve geçtiğimiz aylarda
yayımlanan Kadir Üredi’nin Bir Şehrin Beş Hali (İstanbul, 2006) isimli şehir merkezli
hatıra türünde eserlerde bu muhitleri görmek ve tespit etmek mümkündür. Keza Reşat Ekrem, Ahmet Rasim ve Ahmet Haşim gibi yazarların farklı eserlerinde de şehirhalk kültürü ve bu kültürü besleyen muhitlere ilişkin malzemeler bulmak mümkündür.
12
Bu meyanda okunması gereken önemli bir eser olarak Kudsi Erguner’in Ayrılık Çeşmesi
(Haz. Arzu Açan Erguner, İstanbul, 2004) ve Ahmet Doğan Özeke’nin Neyzenler Kahvesi (İstanbul, 2000) isimli eserlerini zikretmek mümkündür.
150 * Bilal Kemikli
Pek çok kimse kahvehâneler, daha doğrusu kahve, sohbet ve
okuma ilişkisi üzerinde durdu13. Hatta Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin
açtığı çığırda Kahvehânenin Kıraathâne’ye dönüşü, Bayezit’ta Sarafim
Efendi’nin adeta bir kütüphane gibi hizmet gören Kıraathanesi, Küllük
ve diğer kahvehânelerin öyküsü anlatıldı14. Hakkında yazılanları, okunan şiirleri ve anlatılan hikâyeleri ile Sivas’ta Çerkezin Kahvesi de böyle bir hizmet ifa etmiştir. Bununla birlikte gençliğimin en önemli zamanları Ankara’da geçtiğinden oradaki günlerin hatırına sadece bir
buluşma ve sohbet mekânı olan Sakarya Çay ocağını, Nihat Genç’in
ateşli sohbetlerini ve derin tahlillerini burada hatırlamak isterim. Sakarya Çay ocağı da yazılara konu oldu. Belki orada halk irfanı yoktu,
entelektüel bir kısım çabalar, eleştiriler vardı… Ama bir dönemin en
azından kafası karışık erbâb-ı kâleminin, Ankara’nın boğucu bürokratik
ve siyasî havasından az da olsa âzâde olmasına, nefes almasına imkan
verdi.
Popüler Dini Kitaplar
İnsan ve toplum bilimleri, dini alanla ilişki kurdukça, beraberinde
bir kısım kavram karışıklıklarına da sebep olmaktadır. Bu karışıklığa
sebebiyet veren kavramlardan birisi, din sosyologları ve son dönemlerde kelamcıların da kullandıkları popüler dindarlık ve geleneksel İslam kavramlarıdır. Nedir popüler dindarlık? Yahut halk Müslümanlığı
tabiri neyi ifade ediyor? Nedir geleneksel İslam? Bunların karşıtı olarak
elit dindarlığı ve modern İslam mıdır? Bu gibi sorulara cevap aramayacağım; ancak bugünün zaviyesinden bakarak popüler ve geleneksel
gördüğümüz Müslümanlık tezahürlerinin, esasında tarihsel zemin içerisinde entelektüel, elit yönlerinin olduğunun da bilinmesi lazım. Bunu
şunun için söylüyorum, bu tabirlerle günümüz sosyologları veya kelamcılar, geniş halk kitlelerine tesir eden Müslümanlıktan söz ediyorlar15. Oysa bu geniş halk kitlelerinde görülen dini anlayış ve uygulamaların birçoğu tasavvufi düşünce ve hayat içerisinde varlık kazanmıştır.
Tasavvuf ise, sıradanlık değil, dini düşünce, yaşantı ve idrakin bir üst
seviyesine ulaşmayı amaçlayan seçkinlerin yoludur. Derin tecrübeyle
ve manevi bir silsileyle bilgiyi içselleştiren bu yolun salikleri, Yunus
Emre ve Mevlânâ örneğinde olduğu gibi, dil ve üslupta her hangi bir
tasannua girmeden eser vermişler ve bu eserler ister bir yolun takipçisi olsun isterse olmasın geniş halk kesimlerinde kabul görmüştür.
Mamafih, yüksek kültürel seviyenin, bir üst idrak düzeyinin geniş halk
13
Bu konuda güzel bir çalışma olarak Osman Cemal Kaygılı’nın İstanbul'da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri (İstanbul, 2007)’ni zikredebiliriz.
14
Kuşkusuz bu konuda çokça eser yazıldı, kahve kültürümüze ilişkin müstakil eserler
kaleme alındı. Ama size A. Adnan Adıvar’ın bu konu etrafında kaleme aldığı bir denemesini okumanızı önereceğim. Bkz. A. Adnan Adıvar, “Kahve ve Okuma”, Denemeler
Bilimin Sarp Yollarında Cüretkâr Adımlar, Der. Remzi Demir, Ankara, 2003, 57-60.
15
Popüler din kavramının mahiyetine dair bkz. Mustafa Arslan, Türk Popüler Dindarlığı,
İstanbul, 2004, 53-67.
Halk İrfanının İnanç Boyutu:Popüler Dini Kitaplar ve Bir Tartışma *
151
kitlelerince kabulü, o seviyeyi düşürmez ve o idraki basitleştirmez.
Dolayısıyla insan ve toplumbilimlerinin kavramlarını, dini düşünceyi
ifadelendirmek için kullanırken azami dikkat göstermek gerektir.
Popüler dini kitapların, yazarın veya şairin halkı dini konularda
aydınlatmayı amaçlamak için telif, tasnif, tanzim ve tercüme ettiği
kitaplar olmadığının bilinmesi gerekir. Bunu bilhassa Osmanlı için söylüyorum. Çünkü o dönemin “güzidesi” olan yazar ya da şairi, kendini
aydınlanmış olarak kabul edip kendini farklı bir yere koymamıştır. Bunu çoğu eserin sebeb-i telif kısmından anlıyoruz; müellif ya ihvanın bir
sorusuna cevap arar, ya içine doğan bir varidatla eserini telif eder yahut da ondan birisi bu eseri telif etmesini ister o da yazar, ya da kendisi bir şeyler öğrenmek isterken eseri telif eder. Kuşkusuz o da eserinin okunmasını arzular, ama hedef kitle olarak halkı görüp, ona göre
eserler yazmamışlardır. Lakin, mesela Süleyman Çelebi Vesîletü’nnecât’ı yazarken ne hedef kitle olarak halkı seçmiştir, ne de kitabının
bu denli yaygınlık kazanmasını ve geniş bir coğrafyada okunmasını
hayal etmiştir16. O bu konuda temel kaynaklara da müracaat eder,
ama bilgiyi içselleştirerek, daha doğrusu bu konuda inandıklarını, gönlünün derinliklerinde duyduklarını döneminin ilmî ve edebî anlayışıyla
söylemiştir. Bu söyleyişte kuru, yapmacık, gösteriş ve yukarıdan bakış
yoktur. Bu sebepten zaman içerisinde geniş halk kitlelerinin temel
kitaplarından birisi haline gelmiştir. Popüler dini edebiyatımızın diğer
kitapları, Muhammediyye, Envâru’lâşıkîn, Müzekki’n-nüfûs, Kara
Dâvûd, Ahmediyye, Tenbihü’l-gâfilîn, Şerhu şir’atü’l-İslâm, İmâdü’lİslâm, Mızraklı İlmihal, Şerhi Vasiyyeti’l-Muhammediyye, et-Tarîkatü’lMuhammediyye, Delâilü’l-hayrât ve Mârifet-nâme gibi eserler için de
durum aynıdır17. Bu eserlerin, geniş halk kitlelerince kabulü, bugün
sanıldığı gibi, onların ilmî seviyesine halel getirmez; aksine yazarının
dil ve üsluptaki maharetine işarettir.
Bu kitaplara, camilerde “ders-i âmm hocası” veya “ders-i âmm
efendi” denilen dinî ve kültürel alanda yetkin müderrislerin verdikleri
derslerde takip edilen temel İslamî kitapları da ilave etmek gerekir18.
16
Bu konuda bir değerlendirme için bkz: Bilal Kemikli, "Popüler Dini Kültürde Hz. Peygamber-Vesiletü'n-Necat Örneği", Diyanet İlmi Dergi, XIV (1), Ocak-Mart, 2005, 716.
17
Bu kitapların teolojik değerine dair bir bilgi almak isteyenler bkz. Hatice K. Arpaguş,
Osmanlı Halkının Geleneksel İslam Anlayışı ve Kaynakları, İstanbul, 2001. Bu kitapların kaynaklarına dair
De son dönemlerde bazı çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu çalışmalarda günümüzden bakarak eserleri anlama ve kaynak açısından değerlendirme yöntemi hakim olduğu için bir
kısım yanlışlıklara da düşülmektedir. Bkz. İ Hakkı Ünal, “Bir Tasavvuf Şairi Ahmedî’nin
Hadis Kültürü”, İslâmiyât, II (3), Temmuz-Eylül 1999, 197-207; İlhami Güler, “Osmanlı Popüler Dinî Edebiyatında Dünyaya Karşı Mesafe Bilinci”, İslâmiyât, II (4),
Ekim-Aralık 1999, 33-49.
18
Bkz. Yahya Akyüz, “Cami Dersleri”, DİA, VI, 3356; Necdet Sakaoğlu, “Cami Dersleri”,
Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, II, İstanbul, 1994, 374-375.
152 * Bilal Kemikli
Mesela buralarda Buhârî-i şerîf gibi temel kaynak eserlerin okunduğu
düşünülürse, popüler kitap ifadesinden ne anlaşılması gerektiği açıkça
görülür. Keza meclislerde okunan, cönkler, Yunus Emre’nin Divânı
başta olmak üzere divanlar, Zinetü’l-mecâlis gibi seçme beyit ve mısra’lardan oluşan eserler, aşk mesnevileri, dini-ahlaki mesneviler, evliya menkibeleri, cenknâmeler, gazavatnâmeler, Oğuznâme, Dede Korkut Hikayeleri, Hasbihalnâme türünde eserler ve Letâifnâme tarzında
eserleri de burada zikretmek gerekir. Bu eserlerin hemen hepsinde
ortak bir konu vardır; okuyucu ve dinleyiciye tasavvufun varlık düşüncesine müstenit bir inanç ve tevhit anlayışı vermek. Hatta bu inancın
geniş halk kitlelerine daha da sağlam bir zeminde kazandırılmasına
imkan veren doğrudan doğruya inancı ele alan manzum
akâidnâmelerin yazıldığını da söylemek gerekir. Bunlardan bilhassa
Hızır Bey b. Celaleddin b. Ahmed Paşa (ö. 1458) Kasîde-i Nûniyye’si ve
Mehmed Muhyiddin Gülşenî Edirnevî (ö. 1605)’nin Akâid-i Muhyî’si
önemlidir.
Bir Tartışma
Popüler dini kitapların, daha çok varlık, zaman, dünya gibi konulara atıfta bulunarak inanç konusu etrafında şekillenmesi, halk irfanının temelinde iman olmasına işarettir. Bu iman, halkımızın varlığı ve
zamanı idrak ederek, gerçek failin ve küllî irâdenin farkına varmasını
sağlamıştır. Bu imanın hayat verdiği irfan, “insanın kadrini insan bilir”
fehvasınca, insana insan olmanın kadrini ve kıymetini öğretmiş ve ona
“Kırdınsa yap, döktünse doldur.” cümlesinde olduğu gibi bir kısım yüce
değerler ve ahlakî ilkeler kazandıran tembihlerde bulunmuştur. İşte bu
inancı oluşturan yazılı kültürden söze intikal eden eserlerden birisi,
Hudâ-Rabbim Manzumesi’dir.
Bir nevi akâidnâme olarak nitelendirilmesi mümkün olan Hudâ
Rabbim Manzûmesi, daha evvelki çalışmalarımda konu edindiğim gibi,
XVII. Yüzyıl sufi şairlerinden olan Sun’ullâh-ı Gaybî’ye atfedildiği gibi,
XVIII. Yüzyılın meşhur simalarından olan Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın
Marifet-nâme’sinde bulunuyor olmakla, onun eserleri arasında da zikredilmiştir. Daha evvel yazma bir nüshada eserin XIX yüzyılın yenilikçi
sufi rehberlerinden olan ve üçüncü devre Melâmîliğinin pîri olarak kabul edilen Muhammed Nûr’a nisbet edildiğini de görmüş ve bir manzumenin üç ayrı dönemde üç ayrı şaire ait gösterilmesini bir makalede
tartışma konusu etmiştim19. Daha da önemlisi, bu makale üzerinde
çalışırken, masamın üzerinde metni gören bir ilim adamımız, bu metni
daha çocukluğunda okuma yazma bilmeyen annesinden duyarak ezberlediğini söylemiş ve baştan sona ezbere okumuştu. Yazılı bir metin
sözlü kültüre intikal etmiş ve geniş bir yayılma alanı bulmuştu. Ben
kronolojik verilere dayanarak, bu eserin Gaybî’ye ait olabileceğini söy19
Bkz: Bilal Kemikli, "Popüler Dinî Kültüre Dâir Bir Manzûme ve Üç Şâir: Hudâ Rabbim
Manzûmesi Etrafında Tartışmalar" İslâmî Araştırmalar (Journal of Islamic Research),
XIV (3-4), 2001, 492-500.
Halk İrfanının İnanç Boyutu:Popüler Dini Kitaplar ve Bir Tartışma *
153
lemiştim. Dahası benim bu kanaatimi destekleyen bir menkabe de
Kütahya’da anlatılmaktaydı.
Bu menkâbeye göre, vahdet-i vücutçu görüşleri dolayısıyla Kütahya uleması tarafından dışlanan Bayramî-Melâmî şair Gaybî, birer
Halvetî olan dedesi ve babasının hankâhında yalnızlığı ihtiyar ederek
ilim, irfan ve telifle vaktini geçirirken ölmüş ve geride bu eseri bırakmıştı. Gaybî’nin ölümünden sonra manzumeyi gören Kütahya uleması
haksız bühtanlarla taciz ettikleri şahsın aslında Ehl-i Sünnet inancına
bağlı yüce bir ruh olduğunu görmüşlerdi. Böylece Gaybî, geride bıraktığı bu güzide eser dolayısıyla, Hüda Rabbim olarak anılır olmuştu.
Kütahya’da yakın zamana kadar Gaybî hep bu isimle anılmış ve çocuklar İslam dinini bu eserle birlikte tanımışlardı. Bütün bu anlatılanlar, bu
eserin diğer eserlerinin muhtevaları da göz önünde bulundurulduğunda
gerçekten Gaybî’ye ait olduğuna işaret eder. Ancak, XVI yüzyılda yaşadığı sanılan Za’fî-i Gülşenî üzerine yapılan bir doktora tezinde, eserin
bu şaire atfedildiğine tanık olmaktayız20. Adı geçen tezi hazırlayan
meslektaşım, bazı kütüphanelerde eserin kimi nüshalarının Za’fî’ye
nispet edilmesinden yola çıkarak, benim kronolojik yaklaşımımı da
esas alıp eserin bu şaire ait olabileceğini söylemektedir. Böylece eser
üzerindeki tartışmaya yeni bir isim daha katılmıştır.
Tartışma bununla da bitmiyor. Nitekim hazırlamakta olduğumuz
Mevlit sempozyumu dolayısıyla yaptığımız araştırmalarda, Arnavutluk’ta hazırlanan Arnavutça Mevlit ve Mevlit kültürünü konu edinen bir
eserde bu manzumeye de yer verilmiştir 21. Demek ki, eser, şairi hakkında farklı rivayetler ve nispetler olsa da tıpkı Vesiletü’n-necât gibi
hem Anadolu’da hem de Rumeli’nde bilinmektedir. Hakkında bu kadar
konuştuğumuz eserden kısa bir bölümü sizinle paylaşmak isterim:
Sonuç
Kısaca ele alındığı gibi, bugün bazı disiplinler üzerinde durmasalar da bir halk irfanı karamı vardır. Bu kavram, tarihi süreç içerisinde
Türk milletinin hayat tecrübesini, dünya görüşünü, zihniyetini ve bütün
bunların hayata dair pratik ve hikmetli cevaplarını ifade etmektedir.
Keza bu tecrübenin, bu dünya görüşünün, bu zihniyetin ve hayatın
anlamına dair verilen cevapların temelinde inancın tesiri vardır. Halk
bu inancın mahiyetini, popüler dini eserlerden istifade ederek kavramaktadır.
20
Bkz: Abdurrahman Adak, Za’fî-i Gülşenî Hayatı, Eserleri, Edebî Şahsiyeti ve Dîvânı’nın
İncelenmesi, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Ankara, 20006, 105-107.
21
Bkz: Dr. Faik Luli-İslam Dizdari, Mevludet Në Gjuhën Shqipe, Shkodër, 2002, 180-183.
ÖZEL MECLİSLERDE OKUNAN KİTAPLAR -HALK
KİTAPLARIİsmet Çetin
Batı Türklüğünün edebî hareketliliği, özellikle Osmanlı Devleti’nin
kuruluşundan itibaren, devletin kurulup büyümesine paralel bir gelişme göstermektedir.
Başta, Agâh Sırrı Levend’in dediği gibi tamamen topluma İslamî
ahlâkı kazandırmak maksadıyla vücut bulan edebî eserler, “ahlâk kitabı” olarak değerlendirilmiş ve Agah Sırrı levent tarafından da “ümmet
çağı ahlâk kitapları” olarak tavsif edilmiştir. (LEVEND, 1963)
Türkistan’dan getirilen millî unsurlar, yanına Fars-Hint ve İslâmArap edebî unsurları da alarak, Türkiye ve çevre iklimlerde yeni bir
edebî yapıya bürünmüştür.(KÖPRÜLÜ, 1986,361-412 )
Yeni bir din, yeni coğrafya ve buna bağlı olarak gelişen yeni bir
medeniyet dairesi, İslâmiyet’ten önceki dönem edebî unsurları tecrit
etmiş, yerine, yeni medenî yapıya uygun bir edebiyat geleneği oluşturmuştur. Bu gelenek, başlangıçta toplumun üst kesimlerinde kabul
görmüş, işlenmiş ve teşekkül etmiştir. Zira, bir Arap masal külliyatı
olan “Kitâb-ı Bâde’ş-Şidde”, tercüme yoluyla Türkçe’ye kazandırıldığı
zaman genel bir kabul görmüş, bunun yanında ozanlar mârifetiyle aktarılan Oğuznâme ve benzeri epik karakterli anlatmalar görülmemeye
başlanmıştır. 13. Yüzyıldan itibaren, Arap ve Fars kaynaklarından tercüme ve adapte yoluyla kazandırılan birçok edebî eser, toplumda yavaş yavaş yaygınlık kazanırken, kendilerine mahsus bir edebî çevre de
kazanmıştır.
Başlangıçta, özellikle klasik edebiyat geleneği ve bu geleneğe
bağlı temsilciler, kendilerine mahsus bir edebî çevre oluşturdular. Merkezde, Pâdişah sarayları, devlet büyüklerinin konakları, taşrada
şehzâde sarayları; İstanbul, Bursa, Edirne gibi büyük kültür merkezi
olan şehirlerde şu’ara meclisleri, sahaf dükkanları, meyhaneler, bu
edebî çevreleri oluşturmaktaydı. (İpekten,1996)
Başlangıçta aydın kesim arasında teşekkül eden ve yine aydın
kesim arasında kabul gören edebî yaratılar, toplumun kabuller dünyasına uygunluğu nispetinde tabanda yaygınlık göstermeye başladı. 12.
ve 13. yüzyılda tercüme ve adapte yoluyla Türk edebiyatına kazandırılan eserler, edebî estetik taşımanın yanısıra, ilk etapta ahlâklandırma,
toplumu bir inanç çevresinde toplama, birleştirme endişesi taşımaktaydı. Bu tip eserler, başlangıçtan itibaren; dinî-ahlâkî, dinîkahramanlık, dinî-edebî karakterleriyle toplum tarafından kabul görmekteydi. Fars ve Arap edebî geleneğinden Türk edebiyatına intikal
eden “bedîi kıymeti “ haiz eserler, Divân Edebiyatı olarak adlandırdı
Doç. Dr. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Özel Meclislerde Okunan Kitaplar *
155
ğımız edebiyat anlayışı içinde formunu koruyarak 20. yüzyıla kadar
geldi. Ancak, ahlâklandırma iddiası taşıyan eserler, dinî bilgilerin de
toplum tarafından benimsenmesiyle birlikte, toplumun şuurunda varlığını sürdürdü ve zaman zaman değişikliklere uğrayarak varlığını devam ettirdi. Zaman zaman da mellif veya musannifleri, mütercimleri
unutuldu. Zira Vasfi Mahir Kocatürk; “on asırdan beri, yüzlerce binlerce kopye edildikten sonra, yazmaları günümüze kadar gelen bu yazmaların bir kısmı anonim durumdadır, yani elden ele yazıldıkça müellif
adları değiştirilmiş ve kaybolmuştur.“(Kocatürk,1970, 96) demektedir.
Türklerin Önasya’ya gelmelerinden itibaren toplumun hemen her kesiminde okunan veya dinlenen kitaplar; Kuran-ı Kerim başta olmak
üzere Kur’an tercümeleri, hadis, fıkıh, akaid kitapları ile dinî didaktik
ve dinî-kahramanlık konulu kitaplar ile yukarıda da zikredildiği gibi
Fars ve Arap yazılı ve sözlü edebiyat geleneğinden alınan hikâye/destan, masal, cenknâme, târih, kaside, mesnevî formunda olan
manzum ve mensur kitaplardır. (Kavruk,1991,8; Çelebioğlu, 1999,33)
Burada üzerinde duracağımız, aydın kesim tarafından tercüme
veya adapte yoluyla Türk kültürüne kazandırılan, olay çevresinde
meydana gelen ve zümre ayırımı olmaksızın okunan veya dinlenen
edebî verilerdir. Bu edebî verilerden bazıları kültür merkezleri olarak
kabul edilen şehir çevresinde, bazıları da daha yaygın bir alanda okunan veya okunuşundan dinlenen hikâyelerdir.
Başlangıçta daha çok dinî ve dinî-kahramanlık konularını işleyen
bu eserler, zaman içinde konularını gerçek hayattan almaya, yerli malzeme ile beslenmeye başladılar. Bu tip eserlerin hangisinin, hangi çevrede yaygınlık gösterdiği konusunda bir çalışma olmadığından, bu konuda bir fikir yürütmek doğru olmaz. Ancak, günümüze kadar gelen
yazılı ve basılı metinlere baktığımızda, dinî-kahramanlık konulu metinlerin daha geniş bir alanda yaygınlık gösterdiğini söyleyebiliriz.
Fuad Köprülü dinî-destânî eserlerin başlangıç dönemi olarak 13.
yüzyılı gösterir; "Bütün halk sınıfları arasında dağılmış olan bu destanî
edebiyatın görmüş olduğu rağbet şairleri ve ozanları mevzularını İslam
ve İran an'anelerinden alan birtakım kahramanlık hikâyeleri daha vücuda getirmeği mecbur etti ki, 13. yüzyılda kuvvetle başlayan bu cereyanın, müteakip asırda, muhtelif amillerin te'siriyle büsbütün inkişaf
ettiğini göreceğiz." (Köprülü, 1981,252-253 )
Dinî-destânî kahramanlık hikâyelerinin edebiyatımızda başlangıç
dönemini 13. yüzyıla bağlayan bir başka araştırmacı da Aldo
Galotta'dır. Galotta, gazavat-nâmelerin kaynağını verirken, dinîkahramanlık hikâyelerinin 13.-14. yüzyılda ortaya çıktığını söylemektedir.
(Galotta,
1981,473-500)
Bu
araştırmacıların
dışında,
Abdurrahman Güzel konusunu İslâmî kıssalardan alan manzum hikâyelerin 14.-15. yüzyıllarda kaleme alındıklarına söylemektedirler. Ahmet Yaşar Ocak, Kesik Baş Destânı'nın 13. yüzyıldan daha erken bir
zamanda teşekkül etmiş olabileceğini söyleyerek, destanın 14. yüzyıl-
156 * İsmet Çetin
dan itibaren kabul gördüğünü ifade eder. Cahit Öztelli, Hikâye-i İslam
-Yahudi, Hikâye-i Deve gibi dinî hikâyelerin, 14. yüzyıl imla özelliklerini
taşımasıyla birlikte en geç 15. yüzyılda yazıldıklarını söylemektedir.
Agah Sırrı Levend, dinî-kahramanlık hikâyeleri içinde telakki ettiği
Hâver-Nâme'yi yazarı bilinmeyen eserleri içinde değerlendirmiş,
T.D.K'nda bulunan bilgi fişlerinde ise Sultan Ahmed döneminde FerahDolayısıyla Ferah-nâme konusunda 14. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar bir
zaman sınırı çizen Levend'in bu tür kitapları 10.-14. yüzyıllarda, Aldo
Galotta, İran sahasında kaleme alınan Hâver-Nâme'nin 1427 yılında
kaleme alındığını, ancak bunun 13. ve 14. yüzyıllarda oluşan geleneğe
dayandığını ifade etmektedir. Agah Sırrı Levend, Hüssam Katib'in
Cümcüme Sultan Hikâyesi'nin 14. yüzyılda kaleme alındığını söylerken
Fuad Köprülü, Zeynep Korkmaz ve Saadettin Nüzhet Ergun da aynı
görüşleri paylaşmaktadır. (Çetin,1997,44-45)
Türkiye sahası Türk edebiyatının teşekkül döneminin örnekleri
olan bu eserler, dinî-ahlâkî bilgi vermek, tarih bilgisi ve şuuru kazandırmak ile topluma moral kaynaklığı yapmaları bakımından önemlidir.
Türklerin Türkiye topraklarına gelmeleri, burada yerleşme idealleri ve çabaları, bir taraftan dış mücâdeleler, bir taraftan iç karışıklıklar, Anadolu sahasında yaşayan Türk insanının sürekli hareket halinde
olmasını gerektiriyordu. Bu hareket, hem fikrî, hem fizikî hareketliliktir. Yeni kabul edilen İslâmiyet, aydın kesim tarafından yayılmaya çalışılırken onun esasları çeşitli vesileler ile anlatılmakta idi. Kimi zaman
Yesevî'nin hikmetleri tarzında şiirli anlatım, kimi zaman Yusuf Has
Hacib'in Kutadgu Bilig'i gibi siyasî öğütler veren şaheserler, bazan Hacı
Bektaş'ın Makalat'ı gibi tefsir kitapları, siyerler ve çeşitli dinî eserler,
toplumu beslemekteydi. Ulema ve velîler bu fikrî beslenme ve hareketliliği te'min ederken, velî ve ulemânın verdiği bilgiler ile yeni bir insan
tipi teşekkül etmekte idi. İslâmiyet’ten önce var olan "alp tipi", yerini
İslâmî bilgiler ile donatılmış ve onun adına savaşmayı gaye edinen
'gazi tipi'ne bırakıyordu. İslâmî idealler için savaşan, cihan hâkimiyetini, hâkimiyet idealindeki adalet duygusunu din ile birleştiren gazi, içinde yaşadığı şartlardan dolayı savaşı yaşayış tarzı olarak kabullenmiştir.
Bir taraftan dinî idealler uğruna savaşan gazi, bir taraftan da dünyevî
nimetleri yakalamak için gayret eder (Kaplan, 1985, 121-131) Yeni
vatan üzerinde yaşayan insanlar, fikrî ve fizikî yönden iş birliği yapmak
zorundadırlar.
Dinî –ahlâkî-kahramanlık kitapları olarak tavsif edebileceğimiz
bu tür eserler, ister tercüme, ister telif olsun Anadolu Sahası Türk
edebiyatında 13. yüzyıldan itibaren görülür. Şeyyad İsa tarafından
kaleme alınan Salsal-Nâme ise bunun ilk örneği olarak tahmin edilir.(Köprülü,1981, 253) Tursun Fakih tarafından kaleme alınan bazı
mesnevilerin varlığı Köprülü'nün, bu tür eserlerin 13. yüzyıla bağlanması" fikrini destekler mahiyettedir. Dolayısıyla, 13. yüzyıldan itibaren
görülmeye başlayan bu eserler, 16. yüzyılda Havernâme ile devam
eder ve bu tür eserlerin tamamı, Eski Anadolu Türkçesi'nin dil özellik-
Özel Meclislerde Okunan Kitaplar *
157
lerini taşımaktadır. Cahit Öztelli, başta cenknâmeler olmak üzere, bu
eserlerin 14.-15. yüzyıl Anadolu Türkçesi'nin hâkim olduğunu ve divân
edebiyatı te'sirinin az olduğunu da söyler. (Öztelli,1976,349-350) Zira
Hasan Kavruk da, divân edebiyatı geleneği içinde değerlendirdiği mensur hikâyelerin dilinden bahsederken, Hikâyelerin ekseriyeti sade bir
dille, herkesin anlayabileceği tarzda kaleme alınmıştır. Süslü nesirle,
ağdalı bir dille yazılmış hikâye sayısı pek fazla değildir. Gaye, bir olayı
hikâye etmek, veya okuyucuya faydalı olabilmektir. Bunun için okuyanın okuduğunu anlayabilmesi esas alınmış, bundan dolayı da süslü
nesir pek fazla kullanılmamıştır. (Kavruk, 1998, 9)
Yukarıda görüşlerini kısaca verdiğimiz araştırmacıların düşünceleri, bu tip eserlerin 13. ile 15. yüzyıl dil özelliklerini yansıttığı yönündedir. Eski Anadolu Türkçesi'nin özelliklerini taşıyan eserlerde kullanılan; Tanlamak, Çalab, tama, tapu, varıser, kancaru, silah giymek,
turavuz, yok durur gibi ifadeler de buna işaret etmektedir.(Çetin,
1997,129-130)
Bu dönemde Türk edebiyatına kazandırılan bu tip eserlerin konuları oldukça zengindir. Din, tasavvuf, ahlâk, aşk ve kahramanlık en
fazla üzerinde durulan, işlenen konulardır. Bu konuların ayrı ayrı işlendiği hikâyeler olduğu gibi, birden fazla konunun ele alındığı hikâyeler de az değildir.
Bu hikâyelerin kahramanları, başta dinî karakterler olmakla birlikte genellikle idealize edilmiş tiplerdir. İyi-kötü, Müslümân-kâfir,
olumlu-olumsuz çatışması üzerine kurulan bu eserlerde, olumlu ve iyi
tipler, toplumun idealize ettiği, kendisine örnek aldığı tiplerdir. Üzerinde durulan eserlerde sıfatı veya temsil ettiği tip ne olursa olsun Müslüman olanlar, âdil, cesur, imanlı, bilgili, emin ve ahlâklı olmalıdırlar.
Bu sıfatlar, Müslümân-gâzi tipi kimliğinin belirleyici ölçüleridir. Zaman
zaman bu ölçülerin dışına çıkan şahsiyetler görülmektedirler ki, bunlar
"münafıklar" olarak anılıp, ayrıca isimleri söylenmez.
Bu bilgilerden sonra, 13. yüzyıldan itibaren edebiyatımızda yer
alan ve teşekkül döneminden sonra “halk edebiyatı” alanında kabul
gören eserlerden bazıları, yazılı kaynaklar vasıtasıyla devam ettiği için,
özellikle Arap harfli baskılara kadar, Eski Anadolu Türkçesi özelliklerinin de korunmasını sağlamışlardır.
Burada kısa bilgi verdiğimiz kitaplar, zaman dilimi olarak dört
dönemde inceleyebiliriz. 1.Yazmalar dönemi, 2. Arap harfli Türkçe
matbu metin dönemi, 3. Latin harfli Türkçe matbu dönemi (1928 sonrası) ve 4. 1937 sonrası.
Türklerin Türkiye sahasına gelmesinden, 11. ve 12. yüzyıldan
itibaren “Şartların olgunlaşmasıyla 13. yüzyıldan itibaren Oğuzcaya
dayalı yeni bir yazı dili meydana gelmiş ve bu dille eserler yazılmaya
başlanmıştır. Bazı araştırıcılar ise telif tarihleri ve yerleri bilinmeyen ve
“karışık dilli” tabir edilen birtakım eserlerden hareketle, Oğuzların 12.
yüzyıl ortalarına kadar Karahanlı yazı diline bağlı, ancak kendi lehçe
158 * İsmet Çetin
özelliklerinin ağır bastığı bir yazı dillerinin olduğu ve 13. yüzyıldan
itibaren bu yazı dilinin tamamen Oğuzcalaştığı görüşündedir. Eski
Anadolu Türkçesinin -nerede ve ne zaman teşekkül ederse etsin- bir
imtiyazlı ağız temelinde kurulduğu ve başka ağız, lehçe ve dillerin etkisiyle geliştiği muhakkaktır. Doğu Türkçesi ile Arapça ve Farsça, Eski
Anadolu Türkçesini etkilemiştir.” Eski Anadolu Türkçesi ile kaleme alınan söz konusu ettiğimiz eserlerin sınırlarını “Konya, Kırşehir, Amasya,
Tokat, Sivas ve çevresi (Sinop, Kayseri, Yozgat, Çankırı, Kastamonu,
Çorum, Malatya) 12. yüzyılda Selçuklu sarayına bağlandıktan sonra da
kültürel canlılıklarını devam ettirmişlerdir.” (Karahan;2000)
Buradan anlaşılması gereken, başta dinî-kahramanlık kitapları
olmak üzere, diğer ahlâk kitapları ve tahkiyeli eserler, Eski Anadolu
Türkçesi özellikleri gösterir ve bu özelliğinden dolayı da yer yer mahallî
söyleyişler görülür. Alâimü’s-semâ’nın “eleğim sağma” veya “ineğim
sağma” biçiminde görülmesi buna örnektir.
Yazma nüshalar, ya müstakil kitaplar olarak, ya da bir mecmuanın veya cöngün içinde bulunmaktadır. Bunlar, müstakil eserler ise,
meraklısı tarafından istinsah edilen veya yeniden nazma çekilen eserlerdir. Bu eserler, yazılı gelenekte varlığını sürdürmüş ve Mustafa Nihat Özön’ün ifadesiyle “Yazılısından Okunan Kitaplar” kategorisine
girmektedir. Bunlara örnek olarak, Ankara Milli Kütüphane kayıtlı olan
Gazavât-ı Hazret-i 'Alî adlı eser gösterilebilir. 52 varak olan mecmua
İbn Hafız ve 1250 tarih kayıtları bulunup, cenknâme'nin Tursun Fakih
tarafından kaleme alındığı zikredilmektedir. Yazıldığı yer olarak "İpsile"
kaydının düşüldüğü mecmu'anın önemi, "Tursun Fakı" ve 897 tarihinin
zikredilmesidir. Mecmua bir hikayeden meydana gelip toplam 1225
beyittir. (06 Mil.Yz. 2266)
Bir başka örnek, Makedonya kütüphanelerinde bulunan
Hamzanâme’dir. Toplam 72 ciltte toplanmıştır. (Aydemir-Hayber:
2007)
Yine benzer eserler, aynı fikrî yapı üzerine kurgulanmış başka
eserler ile mecmua külliyeti içinde bir arada bulunmaktadır. Kıssa-ı
Hayber 'Alî Murtazâ adlı yazma, Kıssa-ı Yusuf, Kıssa-ı Hayber, Kıssa-i
Mikdâd ibn Esved adlı manzum hikâyeleri bir arada toplamıştır. (06
Mil. A. 2886/2)
Hazret-i Ali çevresinde anlatılan cenknamelerin bir mecmua içinde toplandığı da görülmektedir.
Ankara Milli Kütüphane kayıtlı bir mecmuada Kıssa-ı Mevlüd
Emrü'l-Mü'minin, Zikr-i Gaza-ı Mukaffa', Muhammed Murtaza ve Cehar
Yâr-ı Güzin, Zikr-i Gaza-i 'Aremrem bin Musallat, Kan Kal'ası Cengi ve
Zikr-i Gaza-ı Hayber Kal'ası bulunmaktadır. Hafız Hasan bin
Abdurrahmân ile 1181 tarih kaydı bulunmaktadır. (06.Mil.Yz.B.37)
Bir başka mecmua da, Makedonya Kütüphanelerinde bulunmaktadır ve içinde ; Tercüme-i Hâl-i İbni Arabî, Envâr-ı Fakr Hakkında
Özel Meclislerde Okunan Kitaplar *
159
Risâle, Bursalı Mehmed Tâhir bin Rif’at; Terkîb-i Bend, Veysî Üveys
bin Muhammed; Tercüme-i Hâl-i İsmâil Hakkı Celvetî, Muhammed
Tâhir bin Rif’at; Tercüme-i Risâle-i Emr-i Muhkem el-Merbûd,
Harîrîzâde Muhammed Kemâleddin; Tercüme-i Hadikatü’l-Hakika,
Harîrîzâde Kemâleddin; Risâle-i Tasvvuf, Risâle-i Zübdetü’l-Halâik,
Mecmua-i Ehâdis, Bursalı Mehmed Tâhir bin Rif’at; Mecmua-i Ehâdis
der Fezâil-i Aliyyü’l-Murtazâ, Muhammed Tâhir bin Rif’at; Na’t-ı Nebevî, Nâmık Kemal; Hayâl-Karagöz, Bursalı Mehmed Rif’at; Eş’âr-ı
Müntehaba, Rif’at, Abdurrahîm, Üskübî, Selâmî, Câmî, Gâlib Dede,
Azîmî, Huzûf ve benzeri şairlerin şiirleri vardır. (Aydemir-Hayber:
2007)
Arap harfli Türkçe metinlerin, eserlerin teşekkül ettiği dönemdeki
dil ve imla özelliklerini koruması bakımından önemli olduğunu söylemek gerek. Bu tür kitaplar, müstakil olarak bir hikâyeyi kapsadığı
gibi, genel olarak birden çok hikâye veya edebî türün bir arada bulunduğu eserler olarak görülür. Mevlîd-i şerîf adlı bir kitap içinde; Hikâye-i
mevlîd, Kaside-i tevhid, İlâhi-i İbrahim Hakkı, Kaside-i Arabî, Mirâc-ı
nebî, Vefat-ı nebi, Vefât-ı Fatıma, Hikâye-i geyik, Hikâye-i güvercin,
Hikâye-i İbrahim, Hikâye-i kesik Baş, Hikâye-i İslâm-Yahidî, Hikâye-i
dev, Nat-ı şerif, İlahi ve dua bulunmaktadır.1
Eski Anadolu Türkçesi ile kaleme alınan manzum hikâyelerde yer
alan başlangıç ifadelerinden birine, Kesik Baş hikâyesinden örnek verebiliriz:
Eski Anadolu Türkçesi 15.YY.
"Başlayalum söze bismillâh ile
Duruşalum dün ü gün Allah ile
Bir hikâyet geldi dilime ari
İdem eger Hak kılursa yâri"
Matbu metinlerden Latin esaslı Türkçe metinleri kendi içinde iki
kategoride değerlendirmek mümkündür. Bunlardan birincisi, Türk hikâyecilik geleneğine bağlı olarak yazılıp, sadeleştirmenin kelimelerle
sınırlı kaldığı eserlerdir. Bunlardan ilkler arasında sayılabilecek bir
kitap olan “Muharrem Zeki Korgunal tarafından kaleme alınan ve
Havernâme’den alınan “Korkunç Bir Rüya: Hazret-i Ali Devler Peşinde
(KORGUNAL:1933) adlı hikâyedir. Aslı manzum olan Havername, İbni
Hüssam tarafından manzum olarak kaleme alınmış ve Türkçe’ye Ferah-Nâme adıyla tercüme edilmiştir. Bu hikâye ve hikâyeden parçalar,
Latin esaslı Türkçe ile oldukça fazla yayınlanmış ve okuyucu bulmuştur. Bu ve benzer kitaplarda; “Raviyani
ahbar
nakilan-ı
asar,
muhaddîsan-ı rüzgâr şöyle rivayet eder ki: Bir gün iki cihan Serveri,
Peygamberimiz Efendimiz mescitte otururken aklına Hz Ali gel1
Hikâye-i mevlid-i Nebî sallahu Aleyhi ve’s-sellem, İstanbul 1341
160 * İsmet Çetin
di.”(NB:1981,3) gibi giriş ifadeleri, yazılı edebiyat geleneğinin devamı
olarak kendisini korumaktadır.
Latin esaslı Türkçe eserlerden bir kısmı ise, 1937 yılında Dahiliye
Vekâleti’nin yayıncı ve yazarla gönderdiği, bu ve benzeri eserlerin
sadeleşterilmesi ve/ veya adapte edilmesiyle ilgili bir tamimden (Elçin,
1977) sonra yayınlanmıştır.
“İmdat Ya Ali” adlı kitap “Tarihî Roman” düşüncesi ile kaleme
alınmış örneklerden birisini teşkil etmektedir.
“(Hira) çölünün ortasında, eski volkanların parladığı dağ kümeleri arasında (Medine), karalat giyinmiş bir öksüzü andırıyordu.
Çorak, yangın harabeleri içinde, küçük sular, otluk ova, yeşilliklere bürünmüş olmasına rağmen, ruh sıkıcı vaziyetini bir türiü
terkedemiyordu, gözleri alabildiğine uzanan siyah lâv sahralarından,
fırlamış yanık kayalardan, cevirtemiyordu.
O zaman (Yeserp) denen bir nehir boynu bükük hasta gibi dirilmek, kalkınmak istiyordu, Fakat bunu, kucağında büyüttüğü, beslediği
(Evsler), (Hazreçler), (Yahudiler) veremiyordu.”(Çavdarlı:1970)
Cumhuriyetin kurulmasından itibaren başlayan kültürel değişimler, bunun içinde harf değişikliği, kitapların yeniden yazılması, adapte
ve sadeleştirme çalışmaları, toplumun, dolayısıyla okuyucunun bu gelişmelere intibakta güçlük çekmesi, şüphesiz tereddütleri de beraberinde getirecektir. Bu tereddütlerden biri de, piyasaya sürülen kitapların güvenirliliğidir. Yayıncılar veya yazarlar, toplumun güvenini sağlamak için, daha önceki dönemlerde bu tür kitaplarda bulunmayan “önsöz” yazmaya başladılar. Yine Haverân adlı eserden tercüme yoluyla
edebiyatımıza kazandırılan “Haverzemin Cengi” adlı kitabın önsözü bu
düşüncemizi destekler mahiyettedir. “İslâm tarihinin şeref sayfalarını
teşkil eden gazavatı Nebeviyye bütün İslâm memleketlerinde asırlardan beri yazılıp basılan ve seve seve okunan başlıca kitapları teşkil
eder.
“Memleketimizde de bu çığırda yazılmış çeşitli eserler mevcuttur.
Her biri başlı başına bir hamaset ve fedakârlık âbidesi olan bu
gazavatın arasında, Eshabı Kiram hazeratının tamamen sahabei güzin
hazaratının yalnız başına veya diğer birkaç arkadaşı ile başardıkları
gazalarda mevcuttur.
İste, Billur Âzam adı verilen bir kitapta da bu kabil gazvelerden,
Resulü Ekrem Efendimizin Amca Zadeleri aynı zamanda damatları olan
ve hülefai Raşidinin dördüncüsü bulunan Hayber Fâtihi Hazreti Ali îbni
Ebu Talip Kerremallahü veçhe izafet edilen cenkleri okuyacaksınız.
Şimdiye kadar yalnız istismar edilen isminden başka eski Türkçe
basılmış olan aslile hiçbir münasebeti bulunmayan Billur Âzam cenkleri
bu kitapta aslına tamamiyle sadık kalınarak Türk harfleriyle size sunulmuş bulunuyor.” (N.B., 1981)
Özel Meclislerde Okunan Kitaplar *
161
Yazma metinlerde bulunmayan ve Arap harfli Türkçe basılı kitaplarda da nadiren bulunan resim, Latin esaslı Türkçe metinlerde bolca
görülmektedir. Okuma oranının oldukça düşük olduğu Türk toplumu
tarafından, okunan metnin daha kolay ve iyi anlaşılması maksadıyla
resmedilen bu kitaplarda, kahraman veya kahramanlar ile bunların
maceralarını anlatan manzaralar bol miktarda yer almaktadır.
Taş baskı ve daha sonraki dönemde matbu metinler için Gül
Derman’ın söylediklerini burada vurgulamak gerek. Köklü bir masal
dinleme alışkanlığı olan Türk kültür hayatında, hikâyeler sözlü anlatımdan yazılı ve basılı metinlere geçtikçe, anlatıcının dinleyici ile ilişkisi de
zayıflamış ve kopmuştur, ilişkiyi tekrar kurmak üzere resimlendirilen
nüshalarda ise, yalnız hikâyenin belirli yerlerinin vurgulanmasına gidilmiş, resimlerin estetik amaçtan çok anlatıcı veya açıklayıcı amaç
gütmesine dikkat edilmiştir. Böyle olunca, mekândan çoğunlukla soyutlanan figürler, bir boşluk içinde ve hareketten yoksun, hikâyede
belirli bir noktayı açıklamak için adeta Karagöz göstermeliklerindeki
figürler gibi sahnelerin içinde ve kitabın orasına burasına serpiştirilmiş
olarak yer almışlardır (Derman:1989;12)
Latin esaslı Türkçe metinlere geçildiğinde, kitapların resmedilme
düşünceleri değişmemiş, sadece resmin tarzı değişmiştir. Daha önceki
dönemde estetik amaç taşımaktan uzak olan resimler, daha estetik bir
yapıda karşımıza çıkar olmuştur.
Matbuat ve maddî imkanların da belirlediğini tahmin ettiğimiz kitapların resimlenmesi, zaman zaman Arap harfli taş baskı veya matbu
Türkçe metinlerde olduğu gibi acemiyâne denilebilecek bir tarzda görülür:
Kitapların resmedilmesinde, kutsal değerler ve dolayısıyla şahısların resmedilmemesine zaman zaman dikkat edilmişse de, çoğu zaman, Hz. Muhammed’in haricindeki şahsiyetlerin resmedilmesinden
kaçınılmamıştır.
Kitaplarda, hikâyenin kahramanı veya kahramana yardımcı unsurlar ön plana çıkarılmaktadır. Hz. Ali Cenknamelerinde, Hz. Ali, Düldül ve Zülfikâr, belirgin olarak resmedilmiştir:
Başta dinî-kahramanlık kitapları olmak üzere halkın okuma ve
bilgilenme ihtiyacını karşılayan kitaplar, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu
Türk sahasında, devrin toplum yapısı, hayat tarzı ve dünya görüşüne
uygun olarak, Anadolu'nun en hareketli dönemlerinden birinde, devrin
aydınlarınca tercüme, adapte ve te'lif yoluyla edebiyatımıza kazandırılmaya başlamıştır.
Türkistan’dan getirilen millî malzemenin yanına alınan Türkiye
sahasındaki yerli malzeme, Fars ve dolayısıyla Hint kaynaklı kültürel
unsurlar, İslâm ve Arap kaynağından alınan unsurlar, maruz kalınan
medeniyet ve kültür değişmeleri, edebiyatımıza yeni konuların girmesine, yeni bir edebiyat tarzının oluşumuna zemin hazırlamıştır.
162 * İsmet Çetin
Üzerinde durulan dinî- kahramanlık konulu eserler, İslâmiyetten
önceki Türk destan geleneğinin bir devamı olmakla birlikte, kaynaklarını başta Kur'an-ı Kerim ve hadisler olmak üzere İslâm târihi ve Arap
-Fars edebiyatlarından almaktadırlar. Arap, Fars ve Türk sözlü geleneğinden de unsurları bünyesinde toplayan bu kitaplar, hangi kültür kaynağından gelirse gelsin, Türk insanının kabuller dünyasına uygunluğundan dolayı edebiyat geleneğimizde yerini almıştır.
Hiç bir millet, mezhep ve grup ayrımı gözetmeksizin, müslim,
gayri -müslim çatışması temeli üzerine kurulan bu eserler, bir taraftan
dinî bilgileri öğretmek maksadı taşırken, bir taraftan sürekli dış mücadeleler yaşayan Türk insanına moral kaynağı olmakta, örnek ideal insan tipini işaret etmektedir. Ahlâklandırma düşüncesi ön planda olan
bu tip eserler, Türkiye sahasında bir edebiyat geleneğinin oluşumu ve
gelişimini sağlarken, bir yandan da –başlangıçta-toplumu ümmetleştirme düşüncesi taşımaktadır.
Dinî-kahramanlık konulu eserler, İslâmiyetin ilk dönemlerindeki
mücadeleyi konu edindiği için, bütün savaşlar din adına yapılır. Dolayısıyla dinî motifler çok yer tutar. İtikad ve ibâdete dair unsurların yanında, İslâm düşüncesinin temelini Kur'an-ı Kerim'in teşkil etmesinden
dolayı, sık sık âyetlerden örnekler verilir. Gündelik hayatı da tanzim
etmede esas alınan Kur'an hükümleri, bu tür eserlerde aydınlatıcı ve
yol gösterici bir fonksiyon üstlenmişlerdir.
Mücerred veya muhayyel varlıklar, motifler, bu eserlerde sürekli
sahnededirler. Bu varlık ve motifler, Türk destan ve masallarında da
rastlanan, çevresinde inançların teşekkül ettiği unsurlardır.
Sonuç olarak Türkiye sahasında yerli ve millî kaynaktan intişar
eden, Fars-Hint, Arap-İslam kaynağından beslenen, yazılı ve sözlü
gelenekte yaşayan, bu eserler iki temel düşünce üzerine bina edilmiştir. Bunlar da İslâm dini ve Türk kültürüdür. Arap ve Fars kaynaklı
anlatmaların olmasına mukabil, İslâmî çerçevede değerlendirilip kabul
gördükleri için, bunları İslâmî unsurlar olarak müteala etmek doğru
olur kanaatindeyiz.
Bu eserler, hangi kültür kaynağından bizim edebiyatımıza gelmiş
olursa olsun, genel kabullerimize, inanç dünyamıza ve edebî zevkimize
uyduğu için Türk edebiyatının bir unsuru olarak kültür ve edebî hayatımızda yerini almıştır.
Kaynakça
AYDEMİR, Y.-HAYBER, A., (2007), Makedonya Kütüphanelerinde Bulunan Türkçe Yazmalar Kataloğu, Ankara.
ÇAVDARLI, r. (1970), İmdat Ya Ali _Tarihi Roman-, İstanbul.
ÇELEBİOĞLU, A., (1999),
(15.YY’a Kadar), İstanbul.
Türk
Edebiyatında
Mesnevî
ÇETİN,
İ.,
(1997),Türk
Cenknameleri, Ankara.
Özel Meclislerde Okunan Kitaplar *
163
Edebiyatında
Ali
Hazreti
DERMAN, G., (1989), Resimli Taş baskısı Halk Hikayeleri, İstanbul.
ELÇİN, Ş. (1977), Halk Edebiyatı Araştırmaları, Ankara.
ERGUN, S.N., (1970), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul.
GALOTTA, A., (1981), Salsal-Nâme, Turcica Revue D’edutes
Turques, XXI-XXIII,
GÜZEL, A.- TATÇI, M. (1990) , Hazret-i Ali ile İlgili Bir Manzum
Hikaye: Destan-ı Ejderha ve Hazret-i Ali'ye Atfedilen Bir Eser: Emsâl-i
Hazrei-i Ali, G. Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 6, 1 , 67-89
İPEKTEN, H., (1996), Divan Edebiyatında Edebiyatında Edebî Muhitler, Ankara.
KARAHAN, L ,(2007), Eski Anadolu Türkçesinin Kuruluşunda Yazı
Dili- Ağız İlişkisi, Dördüncü Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı, 2529 Eylül 2000, Ankara
KAVRUK, H., (1998), Eski Türk Edebiyatında Mensur Hikâyeler, Ankara.
KOCATÜRK, V.M., (1970), Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara.
KORGUNAL, M.Z., (1933) Korkunç Bir Rüya: Hazret-i Ali
Devler Peşinde, İstanbul.
KÖPRÜLÜ, F.,(1981), Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul.
KÖPRÜLÜ, F.,(1986), Edebiyat Araştırmaları, İstanbul.
LEVEND, A.S., ( 1973), Türk Edebiyatı Tarihi I, Ankara .
LEVEND, A.S., Ümmet Çağında Ahlâk Kitaplarımız, TDAY Belleten 1963, 95-115,Ankara
N.B. (1981), Billuru Âzam -Billur Dağı Cengi, 1981.
N.B. (1981), Billuru Azam Haverzemin Cengi, İstanbul.
OCAK, A. Y., ( 1989) Türk Folklorunda Kesik Baş, Ankara.
ÖZTELLİ, C. (1976), İslamdan Sonra İlk Halk Edebiyatı ve Anadolu’da Meydana Gelen Eserler, Uluslar arası Folklor ve halk Edebiyatı Semineri Bildirileri, Ankara.
ÖZTELLİ, C., (1961) , Anadolu Dinî Edebiyatında Geyik Destanı,
T. F. A., 7, s. 2492-2494.
OSMANLI MEDRESELERİNDE OKUTULAN ESERLER
Mefail Hızlı*
İslam tarihinin en dikkat çeken eğitim-öğretim kurumu medreselerdir. Bu müesseseler, başlangıçta genelde Türk-İslam kültür çevrelerinde ortaya çıkıp gelişmesine karşın, zaman içinde her tarafa yayılmış
ve ilköğretim üstündeki değişik eğitim kademelerini temsil etmiştir.
Osmanlı dünyasında 731/1330-31’de İznik’te kurulan ilk medreseden
sonra, daha çok sultanlar tarafından kurularak Bursa ve Edirne gibi
başkentlik eden büyük şehirler donatılmaya başlamış, İstanbul’un fethinden sonra da bu faaliyetler en üst düzeyine ulaşmıştı. Bu ilk dönem
Osmanlı medreselerinde, dışarından gelen ilim adamlarının zihniyetleri
ve eğitim-öğretim gelenekleri tesirini göstermişti.
İslâm dünyasının büyük bir bölümünde benimsenen eğitimöğretim düzeni Sünnî gelenek üzerine bina edilmişti. Osmanlı âlimlerinin hemen tamamı Mâverâünnehir, Horasan, Mısır, Irak ve Suriye gibi
ilim merkezlerinde tahsil görmüştü1.
Osmanlı Devleti sınırları içindeki medreselerin hiyerarşisi, Fatih
Sultan Mehmed tarafından kurulan Sahn-ı Semân ile birlikte yeniden
düzenlendi. Buna göre, aşağıdan yukarıya medreseler ve okutulan
temel eserler şöyle idi:
Hâşiye-i Tecrid medreseleri: Günlük ödenen ücretin 20-25 akçe
arasında değiştiği bu medreselerde müderrislerin okuttukları ana kitap
“Hâşiye-i Tecrid” olduğu için bu adı almıştı. Bu eserin dışında Emsile,
Bina, Maksûd, Avâmil, İzhâr, Kâfiye, Şerh-i Tevalî, Şerh-i Ferâiz,
Mutavvel gibi kitaplar öğretiliyordu.
Miftah medreseleri: Bu medresede görev alan müderrislerin
yevmiyesi 30-35 akçe idi. Adını, okutulan temel kitap olan “Şerh-i Miftah”dan alan bu medreselerde ayrıca Hâşiye-i Tecrid, Tenkih ve Tavzih, Mesâbih gibi kitaplar okutuluyordu.
Kırklı ve Hariç Elli medreseleri: Müderrislerine 40 akçe günlük
ücret verilen bu medreselerin ilk sınıflarında Şerh-i Miftâh, orta sınıflarında Şerh-i Mevâkıf (Kelâm) ve yüksek sınıflarında da Hidâye (Fıkıh)
okutuluyordu.
Dâhil Elli medreseleri: Yevmiyesi 50 akçe olan müderrislerin görev yaptığı medresede Hidâye, Telvih (Fıkıh Usulü) ve Keşşâf veya
Kadı Beydavî tefsirlerinden biri okutuluyordu.
*
1
Prof. Dr. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Bkz. Bilge, Mustafa, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 29-30; Hızlı, Mefail,
Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Dönemi Bursa Medreselerinde EğitimÖğretim, Bursa 1997, s.88-93; Unan, Fahri, “Osmanlılarda Medrese Eğitimi”, Yeni
Türkiye, 5. cilt (Ankara, 1999, Yeni Türkiye Yayınları), s. 150-151.
Osmanlı Medreselerinde Okutulan Ders Kitapları *
165
Musıla-ı Sahn medreseleri: Okutulan dersler büyük ölçüde Dâhil
Elli medreselerdeki gibi idi.
Sahn-ı Semân medreseleri: Fatih Külliyesi içinde statüsü en yüksek medreseler idi.
Bu medrese düzeni, XVI. yüzyılın ikinci yarısında Süleymaniye
medreselerinin yapılışıyla büyük ölçüde değişmiş ve genişletilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), ordunun tabip, cerrah ve mühendis ihtiyacını karşılamak üzere bir tıp medresesi ve darüşşifa, riyaziyat öğretimine mahsus dört tane medrese, ayrıca hadis alanında üst
düzeyde öğretim yapan bir de ihtisas medresesi (dârülhadis) kurmuştur.
Ahmed Cevdet Paşa, XIX. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdürecek olan bu medrese düzenini şu sıralamayla verir: 1. İbtidâ-i
Hâriç / 2. Hareket-i Hâriç / 3. İbtidâ-i Dâhil / 4. Hareket-i Dâhil / 5.
Mûsıla-i Sahn / 6. Sahn-ı Semân / 7. İbtidâ-i Altmışlı / 8. Hareket-i
Altmışlı / 9. Mûsıla-ı Süleymâniye / 10. Süleymaniye / 11. Hâmis-i
Süleymaniye / 12. Dârülhadis2
İslâm coğrafyasında olduğu gibi o dönemde medreselerde tahsil
olunan bütün ilimler, aklî ve naklî olmak üzere iki gruba ayrılıyordu.
Osmanlı medreselerinde okunan ilimler farklı bir tasnifle “ulûm-ı âliye
(
)” ve “ulûm-ı ‘âliye (
)” olarak da isimlendirilmişti. Sözgelimi
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, genel olarak medreselerde okunan ve okutulan kelâm, mantık, belâgat, lügat, nahiv, hendese, hesap, hey’et, felsefe, tarih ve coğrafya ile ilgili dersleri “ulûm-ı âliye”; aralarında
Kur’ân, hadis ve fıkıh konuları bulunan dersleri de “ulûm-ı ‘âliye” (yüksek ilimler) olarak iki ana başlık altında değerlendirir3.
Osmanlı medreselerinde XV. ve XVI. yüzyıllar gibi erken dönemlerde medreselerde okunan ve okutulan ders ve eserlerin dışında müderrislerin tercihine bırakılan pek çok eser de vardı. Fatih döneminde
hazırlanmış olduğu ileri sürülen “Kânûnnâme-i Talebe-i Ulûm” veya
“Kânûn-ı Örfiye-i Osmâniye”de yer alan “Şüyûh-ı müderrisîn kütüb-i
mu‘teberâtdan… ihtiyâr etdikleri kitâbları ayıdalar”4 ifadesi de, medreselerde okutulan ders kitaplarının kesin bir temel üzerine oturmadığını,
müderris tercihlerinin kitap seçiminde önemli rol oynadığını, belirli
dersler ve eserlerin yanında bu dersleri anlamayı kolaylaştıracak başka
ders ve kitapların da okutulduğunu göstermektedir.
XVI. yüzyıl esas alındığında, medreselerde ne tür derslerin ve kitapların okunduğuna dair en geniş bilgiyi Taşköprülüzade İsâmüddin
2
3
4
Cevdet Paşa, Târîh, I, İstanbul 1309, s. 111.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988 s. 20.
Bkz. Baltacı, Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 36 (Dipnot
no: 88). Ayrıca bkz. Yaltkaya, M. Şerafettin, “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler”, Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 464-465; Atay, Hüseyin, Osmanlılarda Yüksek Din
Eğitimi, İstanbul 1983, s. 80.
166 * Mefail Hızlı
Ahmed Efendinin biyografisinden öğreniyoruz5. Osmanlı âlimlerinin
hayat hikâyelerine yer verdiği “eş-Şakâiku’n-Numâniye fî Ulemâi’dDevleti’l-Osmâniye” adlı ünlü eseriyle tanınan Taşköprülüzâde’nin,
aldığı tahsilden sonra müderrisliğinin ilk durağı 20 akçeli Dimetoka
medresesi idi. Burada iki yıl kalan müderris, belâgatla ilgili olarak
Mutavvel’i (“beyân” kısmından “istiâre”ye kadar), kelâmdan Hâşiye-i
Tecrîd’i (umûr-ı âmmeye kadar) ve fıkıhla ilgili olarak ise Seyyid Şerîf
Cürcânî’nin Ferâiz şerhini okutmuştur. Daha sonra 30 akçeli medresedeki görevi sırasında fıkıhla ilgili olarak Sadruşşerîa’yı (baştan kitâb-ı
bey’a kadar), belâgatla ilgili Şerh-i Miftâh’ı (baştan “îcâz u ıtnâb” bahsine kadar), kelâmla ilgili Hâşiye-i Tecrîd’i (umûr-ı âmmeden vücûb ve
imkâna kadar) ve hadisle ilgili olarak ise Mesâbîh’i (tamamı) ders olarak okutmuştur.
Taşköprülüzâde, altı yıl boyunca görev yaptığı 40 akçeli Üsküp’teki İshak Paşa medresesinde, hadisten Mesâbih ve Meşârık (tamamı), fıkıh usulünden Tavzîh (tamamı), fıkıhtan Sadruşşerîa (kitâb-ı
bey’den sona kadar) ve Seyyid Şerîf’in Ferâiz şerhi ve belâgattan ise
Miftâh (fenn-i beyândan sona kadar) kitaplarını okutmuştur. Yine kırklı
bir medresedeki görevi sırasında da hadisten Mesâbîh (başından büyû’
bölümüne kadar), kelâmdan Şerh-i Mevâkıf (vücûb ve imkân kısmından a‘râz bahsine kadar), fıkıhtan Sadruşşerîa (bazı kısımlar) ve
belâgattan da Şerh-i Miftâh (bazı bölümler) adlı eserlerden dersler
vermiştir.
Hâriç ellili bir medrese olan Koca Mustafa Paşa medresesinde
hadisten Mesâbih (büyû’ bölümünden sonuna kadar), fıkıhtan Hidâye
(başından zekât bölümüne kadar) ve kelâmdan Şerh-i Mevâkıf
(ilâhiyât kısmı)’ı okutan Taşköprülüzâde, dâhil Üç Şerefeli medresesinde şu dersleri vermiştir: Hadisten Sahîh-i Buhârî’nin birinci cildi, fıkıhtan Hidâye (zekât kısmından hac kısmına kadar), fıkıh usulünden ise
Telvîh (başından taksîm-i evvele kadar).
Sahn medreselerinde hadisten Sahîh-i Buhârî (iki kez), tefsirden
Tefsir-i Kâdî (Bakara sûresini), fıkıhtan Hidâye (nikâh bölümünden
büyû’a kadar) ve fıkıh usulünden Telvîh (“taksîm-i evvel”den “ahkâm”
konusuna kadar) dersleri okutan Taşköprülüzâde, nakledildiği Edirne’deki altmışlı Sultan Bâyezid medresesinde şu dersleri ve kitapları
öğremişti: Hadisten Sahîh-i Buhârî (1/3’lük bölümü), fıkıhtan Hidâye
(büyû’ kısmından şüf‘a’ya kadar), Şerh-i Ferâiz (“tashîh” konusuna
kadar), fıkıh usulünden Telvîh (“ahkâm” bölümünün sonuna kadar) ve
kelâmdan da Şerh-i Mevâkıf.
Bir süre yaptığı kadılıktan tekrar Sahn müderrisliğine getirilince
hadisten Sahîh-i Buhârî (tamamı), fıkıhtan Hidâye (şüf’a bölümünün
sonuna kadar), fıkıh usulünden Telvîh (ilk üç bölümün sonuna kadar)
5
Taşköprülüzâde, eş-Şakâiku’n- Nu‘mâniye fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniye, (nşr. A. Subhi
Furat), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1985, s. 552-560.
Osmanlı Medreselerinde Okutulan Ders Kitapları *
167
ve tefsirden Seyyid Şerîf’in Keşşâf’a yazmış olduğu haşiyeyi okutmuştu6.
Osmanlı medreselerinde okunan ve okutulan dersler, XIX. yüzyılın sonlarına kadar büyük ölçüde önemli bir değişikliğe uğramadı. Bununla birlikte XVI. yüzyıl ve sonrasında çıkarılan bazı fermanlarda,
medrese
düzeninin
genelde
bir
bozulma
yaşadığına,
bazı
ders/kitapların tam olarak okutulmadığına, derslerin yüzeysel bir biçimde öğretildiğine ve bundan dolayı mezunların kalifiye elemanlar
olarak istihdam edilemediğine, sonuçta devletin ve halkın bundan zarar gördüğüne işaret edilmekteydi.
Bütün bu değerlendirmelerden sonra ilk dönemlerden itibaren
Osmanlı medreselerinde genellikle okutulan dersler ve kitaplar hakkında biraz daha genişçe durmamız gerekmektedir 7. Öncelikle medreselerde görülen dersler anahatlarıyla şunlardan oluşuyordu: Arapça
(sarf, nahiv, belâgat, vs.) / Tefsir / Hadis / Fıkıh (İslâm Hukuku) /
Kelâm ve Akaid / Mantık
1. ARAPÇA VE YARDIMCI BİLİMLER
İslâmî bilimlerin temel derslerine hazırlayıcı veya yardımcı olan
Sarf, Nahiv, Belâgat, Hesap, Hendese gibi dersler temel eğitimi oluşturuyor ve bunlar alındıktan sonra diğer derslerin eğitimi daha kolay
hale geliyordu.
Sarf (Etimoloji): Kelime türemeleri ve fiil çekimleri konularının
işlendiği bu derste okutulan kitaplardan en meşhur olanları “Emsile”,
“Binâ”, “Maksûd”, “İzzî” ve “Merah”dır.
“Emsile”: Yazarı bilinmeyen, ama medreselerde yüzlerce yıldır
ezberletilen, üzerinde pek çok şerh yapılmış temel gramer kitabıdır.
“Binâ”: Yazarı bilinmeyen ve kelimeden kelime türetmeyi (tasrîf) anlatan bu eseri medrese öğrencileri yıllarca ezberlemeye çalışmıştır.
“Maksûd”: Yazarı bilinmeyen ve Arapça fiil çekim kurallarını anlatan
bu kitabın İmam Birgivî’nin şerhi meşhurdu. “İzzî”: İbrahim b.
Abdülvehhab ez-Zincânî’nin (ö.1257) bu meşhur eserine Dede Cengî
Efendi (ö.1567) tarafından hazırlanan şerh medrese talebeleri arasında
çok tutulurdu. “Merâh”: Ahmed b. Ali b. Mesud’un bu eserine
Kemalpaşazâde’nin yaptığı şerh “Felâh” adını taşıyordu. Bursalı Ahmed
Efendi’nin Merah Şerhi de talebeler arasında gözde idi.
6
7
Osmanlı medreselerindeki ders programları ve okutulan derslerle ilgili olarak muhtelif
kaynaklar, ilim adamlarının otobiyografilerine göre değerlendirmeler ve okunan derslerle ilgili sistematik tasnifler için bkz. İzgi, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, I-II,
İstanbul 1997, I,67-127, I,161-183.
Medreselerde okutulan kitaplar hakkında bilgi için bkz. Uzunçarşılı, age, s.23-31; Bilge,
age, s.43-63; Baltacı, age, s.35-43; Hızlı, age, s.142-151; Ergün, Mustafa, “Ders
Programları ve Ders Kitapları Tarihi-I Medreselerde Okutulan Dersler ve Ders Kitapları”, A.K.Ü. Anadolu Dil-Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi (Afyon 1996),
(http://hocam.tripod.com/g_yazilar_medrese_dersleri.htm)
168 * Mefail Hızlı
Nahiv (Formoloji): Arapçanın cümle yapısı ve kuruluşu konularının anlatıldığı bu derste en yaygın olarak okutulan kitaplar “Avâmil”,
“İzhar”, “Kâfiye” dir. Ayrıca İbn Hişâm’ın “Mugni’l-Lebib” ve “Kavaidü’lİ’rab”, İbni Mu‘tî’nin “ed-Dürretü’l-Elfiyye” adlı eserleriyle “Molla Câmi”
adıyla ünlenen “Kâfiye” şerhi de bulunuyordu.
“Avâmil”: Birgivî Muhammed Efendi’nin (ö.1573), Arapça kelimelerin sonlarındaki değişmeler (i‘rab) üzerinde duran bu ünlü eserin
birçok şerhi yapılmıştır. “İzhâr”: Asıl adı “İzhâru’l-Esrâr fi’n-Nahv”
olan bu kitap da aynı kişiye aittir. Avâmil kitabındaki konuların derinlemesine işlendiği bu kitap da kelime sonlarındaki değişiklikleri inceler.
“Kâfiye”: “İbn Hâcib” adıyla tanınan Osman b. Ömer (ö.1248) tarafından yazılan bu eserin Molla Câmî (ö.1492) tarafından hazırlanan
şerhi “Molla Câmî” adıyla ünlenmiştir. “Mugni’l-Lebîb”: “İbn Hişam”
adıyla bilinen Abdullah b. Yusuf’un (ö.1360) Arapçadaki edatlar ve
harflerle ilgili kitabına İznikli Vahyizâde Muhammed Efendi tarafından
yapılan şerh çok meşhur idi. Aynı kişiye ait “Kavâidü’l-İ‘rab” adlı
eser de pek çok Osmanlı medresesinde okutuluyordu. “Elfiye”: İbn
Mâlik diye bilinen Muhammed b. Abdullah’ın (ö.1273) bin beyitlik bu
ünlü eseri, nahiv kurallarını Kur’ân, hadisler ve meşhur Arap şiirlerinden örneklerle anlatmaktadır.
Belâgat: Düzgün ve yerinde konuşma sanatının inceliklerini ele
alan belâgat, kendi içinde “Meânî”, “Beyân” ve “Bediî” olarak üçe ayrılır.
Medreselerde Seyyid Şerif, Sadeddin Taftazânî veya Şeyhulislâm
İbn Kemal’e ait olup aynı adı taşıyan “Şerh-i Miftâh” adlı eserlerden
biri okunuyordu. Fatih zamanında 30-35 akçe yevmiyeli medreselere,
bu kitabın adına izafeten “Miftah medreseleri” denilmişti. “Mısbâh”:
Seyyid Şerif Cürcânî’nin, Sekkâkî’nin “Miftâhu’l-Ulûm” adlı eserine yaptığı şerh, Osmanlı müderrisleri tarafından birçok şerh ve haşiyelerle
zenginleştirilmiş ve medreselerde en çok okunan kitaplardan biri olmuştur. “Mutavvel”: Sadeddin Taftazânî’nin (ö.1390), Hatib Dımışkî’nin “Telhîsü’l-Miftâh” kitabına yazdığı “el-Mutavvel ale’t-Telhîs” adlı
bu şerh, Kur’ân’daki ifadelerin eşsizliğini anlatan önemli bir eserdir.
Yine Taftazânî’nin “Muhtasar” ve “Telhîs” (Telhîs fi’l-Belâga) eserleri
Anadolu medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.
2. TEFSİR VE TEFSİR USÛLÜ
Tefsir: Osmanlı medreselerinde bu alanda en çok okunan eserler şunlardı: “Kadı Beydâvî”: Nasıruddin Abdullah b. Ömer
Beydâvî’nin (ö.1286) “Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vil” adlı tefsiri,
“Kadı Beydâvî” veya “Kadı Tefsiri” adıyla biliniyordu. Şafiî bir âlim
yazmış olmasına rağmen bu eser sünnîler arasında da çok meşhurdu.
Râgıb’ın “Müfredât” ve Zemahşerî’nin “Keşşâf” adlı tefsirlerinden yararlanılarak hazırlanmış bu tefsir, akıcılığı ve sadeliği ile medreselerde
şöhret bulmuştu. “Keşşâf”: Türk müfessir Cârullah Ebu’l-Kâsım Muhammed ez-Zemahşerî’nin (ö.1143) “el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl”
Osmanlı Medreselerinde Okutulan Ders Kitapları *
169
adlı eserinin kısa adıdır. Zemahşerî’nin bu dirayet tefsirine yapılan
yüzlerce şerh ve haşiye arasında Seyyid Şerif’in haşiyesi ünlenmişti.
“Celâleyn Tefsiri”: Celâleddin Mahallî tarafından başlatılan ve
Celâleddin es-Suyûtî tarafından tamamlandığı için “İki Celâl” anlamında “Tefsir-i Celâleyn” adını alan bu eser de müderrislerin beğenisini
kazanmıştı.
Tefsir Usulü: Bu alanda Bedreddin Muhammed ez-Zerkeşî
(ö.1392) tarafından yazılan “el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’ân” adlı eserin
tanınan adı “Burhan-ı Zerkeşî” idi. Celâleddin Suyûtî’nin (ö.1505), bu
kitabı esas alarak hazırladığı “el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân” adlı eser de
“İtkân” veya “Suyûtî” adıyla şöhret bulmuştu.
Kıraat ve Tecvid: Bu derslerde okutulan en önemli eserler arasında şunlar zikredilebilir. “Cezeriyye”: En büyük kıraat ustası kabul
edilen İbn Cezerî’nin (ö.1429) meşhur eseri “Kitabü’n-Neşr fî’lKırâati’l-Aşr” ve “Tayyibe” idi. “Şâtıbiyye”: Endülüslü Kasım-ı Şâtıbî
(ö.1194)’nin “Kaside-i Lâmiyye”, “Hırzü’l-Emânî ve Vechü’t-Tehânî”
adlı manzum eserleri pek çok öğrenci tarafından ezberleniyordu. “Karabaş Tecvidi”: Halveti şeyhi Ali Efendi’ye ait olmakla birlikte Şeyh
Abdurrahim Karabaşî’nin (ö.1498) olduğu da rivayet edilir.
3. HADİS VE HADİS USULÜ
Hadis: Bu alanda okutulan kitaplar arasında en önemlisi şüphesiz “Buhârî” idi. Daha çok üst düzey medreselerde okutulan bu eser
Ebu Abdullah Muhammed Buhârî’nin (ö.870) “el-Câmiu’s-Sahîh” adını
taşımakta olup Kur’ân’dan sonra İslâm’ın en önemli kaynaklarından
biri kabul edilmiştir. Kütüb-i Sitte’nin bu ilk eserinin dışında diğer beş
hadis kaynağı da -özellikle Müslim’in Sahîh’i- medreselerde okutulmuştu. Üzerinde ders görülen diğer önemli kitaplar arasında şunları da
zikretmek gerekir. “Mesâbîh”: İmam Hüseyin b. Mesud Begavî’nin
(ö.1126) “Mesâbihu’s-Sünne” veya “Mişkât” da denen “Mişkâtü’lMesâbih” adlı eseridir. Hadis alanındaki bu temel öğretim kitabı,
Buhârî ve Müslim’den alınmış 4719 hadisi anlatıyordu. “Meşârık”:
İmam Radıyüddin Hasan Sagânî’nin (ö.1253) yazdığı “Meşârıku’lEnvâri’n-Nebeviyye min Sıhâhi’l-Ahbâri’l-Mustafaviyye” adlı eser orta
düzeydeki medreselerde okutulmakta idi. Bu eserin birçok şerhlerinin
yanında en ünlüsü, “İbn Melek” adıyla meşhur olan İzzeddin
Abdüllatif er-Rûmî’nin (ö.1398) “Mebâriku’l-Ezhâr fî Şerhi Meşâriki’lEnvâr” adlı eseri olup medreselerde “İbn Melek” diye okutuluyordu.
Medreselerde bu konuda ders verilen diğer bir kitap Kadı İyâz’ın
(ö.1150) “Kitabu’ş-Şifa”sı olup “Kadı İyâz” veya “Şifâ-i Şerîf” adlarıyla tanınmıştı.
Hadis Usulü: Bu derste, İbn Salâh Şehrizûrî’nin (ö.1245) “Ulûmu Hadis”i (İbn Salâh Elfiyesi), İbn Hâcer Askalânî’nin “Nuhbetü’lFiker”i (Nuhbe) ile İbnü’l-Esîr’in (ö.1209) “Câmiu’l-Usûl” adlı eserleri
okutulanlar arasındaydı. Ayrıca İmam Nevevî’nin (ö.1277) “Kitâbu’lErbaîn”i, “sîret” konusunda Şeyh Halebî’nin “Sîretü’n-Nebeviyye”si
170 * Mefail Hızlı
ve “şemâîl” alanında da İmam Muhammed Tirmizî’nin “Şemâil-i Şerif”
adlı eserleri okutuluyordu. Şeyh Ali Halebî’nin (ö.1634) “İnsânü’l-Uyûn
fî Sîreti’l-Emîni’l-Me’mûn” adlı eseri “Siyer-i Halebî” veya sadece
“Halebî” adıyla meşhur olmuştu.
4. FIKIH VE FIKIH USULÜ
Bu başlık altında Fıkıh, Fıkıh Usulü ve Ferâiz adlarıyla dersler
okutuluyordu.
Fıkıh: Bu alanda Osmanlı medreselerinde okutulan temel kitaplar şunlardı: “Hidâye”: Burhaneddin Merginânî (ö.1197), Hanefi fıkhı
üzerine yazdığı “Bidâyetü’l-Mübtedî” adlı eserine, bir de “Hidâye” adıyla bir haşiye hazırlamıştı. Bu kitap ve şerhleri yüzyıllarca Osmanlı
medreselerinde ileri düzeyde temel ders kitabı olarak okutuldu. Muhammed Ekmeleddin el-Babertî’nin (ö.1348) bu Hidaye’ye şerhi olan
“el-İnâye”si
de
medreselerde
“Ekmel”
adıyla
okutulmuştu.
“Sadrüşşerîa”: Burhânü’ş-şerîa Mahmud (ö.1274), kızının oğlu olan
ikinci Sadrüşşerîa Ubeydullah için, “Hidaye” kitabının bazı önemli bölümlerini bir araya getirdiği “Vikâye” (Vikâye er-Rivâye fî Mesâili’lHidâye) adlı bir eser hazırlamıştı. Torun da bu kitabı “Muhtasar-ı
Vikâye” veya “Nikâye” adıyla şerhetti ve bu şerh, “Sadrüşşerîa Şerhi”
adıyla yüzyıllarca orta düzeydeki medreselerde ders kitabı olarak okutuldu. “Dürrü’l-Muhtar”: Hanefi fıkıh kitabı olan Tenvîru’l-Ebsar kitabına Alâüddin-i Haskefî (ö.1676) tarafından “ed-Dürrü’l-Muhtâr fî Şerhi
Tenvîri’l-Ebsâr” adıyla yapılan şerhi bu adla tanınmıştı. Bu şerhe İbn
Abidin “Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr” adıyla bir haşiye yazmış
ve bu eser “İbn Abidin” adıyla uzun süre okutulmuştu. “Dürer”: Molla Husrev’in (ö.1480) Hanefi fıkhına dair “Dürerü’l-Hukkâm fî Şerhi
Gureri’l-Ahkâm” adlı eseri, kendisine ait “Gurer” adlı kitabının şerhidir.
Bu kitap, uzun süre şerhleriyle beraber medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. “Mültekâ” / “Halebî”: İbrahim b. Muhammed Halebî (ö.1549) tarafından “Mültekâ’l-Ebhûr” adıyla yazılan bu kitap ile
bunun şerhi olan “Mevkûfât” da fıkıh kitabı olarak okutulanlar arasındaydı. “Kudûrî”: İmam Ebu’l-Hüseyn Ahmed el-Kudûrî (ö.1036)
“Muhtasaru’l-Kudûrî” adıyla bilinen bu kitabına birçok şerh yapılmış ve
ilk dönem medreselerde okutulmuştur.
Fıkıh Usulü: Bu konudaki eserlerin en önemlileri arasında şunlar zikredilebilir: Sadruşşerîa diye şöhret bulan Ubeydullah b. İshak elBuharî’nin “Tenkîhu’l-Usûl ve Tavzîhu’t-Tenkîh” adlı eseri “Tenkîh ve
Tavzih” adıyla ünlenmiştir. Tenkih’in şerhi olan Tavzih, medreselerdeki temel fıkıh usulü kitabı idi. Ayrıca Ebu’l-Berekât Hafizüddin enNesefî’nin (ö.1310) yazdığı “Menârü’l-Envâr” adlı kitabı “Menâr”, İbn
Melek’in (ö.1480) bu esere yaptığı “Şerhu Menâri’l-Envâr” adlı eseri de
“İbn Melek” isimleriyle medreselerde asırlarca takip edilen ders kitabı
olmuştu. Molla Husrev’in (ö.1480) Hanefî ve Şafiî fıkıh usullerini birleştirerek hazırladığı ve Osmanlı medreselerinde uzun yıllar ders kitabı
olarak kabul gören “Mir’ât”, üzerinde şerh ve haşiyeler yapılan bir
Osmanlı Medreselerinde Okutulan Ders Kitapları *
171
eserdir. Şerafeddin Ahmed (ö.1369) tarafından yazılan “Tenkîhu’lAhdâs fî Ref‘i’t-Teyemmümi’l-Ahdâs” adlı kitaba Taftazânî’nin (ö.1389)
yaptığı “et-Telvîh fî Keşfi Hakâiki’t-Tenkîh” adlı şerhtir. Medreselerde
Fıkıh usûlü dersinde okutulan bu çok önemli kitap, kısaca “Telvîh”
adıyla şöhret bulmuştu. Ayrıca Celâleddin Ömer el-Habbâzî’nin
(ö.1272) “el-Mugnî” adlı eseri de bu alanda okutulmaktaydı.
Ferâiz: Miras hukuku ile ilgili konulardan bahseden eserler arasında, Sirâcüddin Muhammed es-Secâvendî’nin (ö.1200) yazdığı
“Ferâizü’s-Secâvendî” (Ferâiz-i Sirâciye) adlı eser ve şerhleri meşhur idi. “Şerh-i Feraiz” diye bilinen Seyyid Şerif Cürcânî’nin şerhi
“Şerhu’s-Sirâciyye” adını taşıyordu ve yaygın olarak okutuluyordu.
5. KELAM VE AKÂİD
Okutulan kitaplar arasında şunlar en yaygınlarıydı: “Tecrîdü’lKelâm”: Nasîruddin-i Tûsî (ö.1273) tarafından yazılan bu esere
Şemseddin Mahmud İsfehânî’nin (ö.1345) yaptığı “Şerhu’t-Tecrîd” adlı
eser itibar kazanmıştı. İşte bu esere Seyyid Şerif Cürcânî “Hâşiye-i
Tecrîd” adıyla yazdığı bu eserin okutulduğu medreseler “Hâşiye-i
Tecrîd” adıyla anılır oldu. Kelâm alanında temel ders kitabı niteliğini
kazandı. “Şerh-i Mevâkıf”: Kadı Adudiddin-i İcî’nin (ö.1355) telif ettiği “el-Mevâkıf fî İlmi’l-Kelâm” adlı esere -ki Akâid-i Adudiyye de denilmekteydi- Seyyid Şerif Cürcânî tarafından yazılan “Şerhu’l-Adudiye”
adlı eser üst düzey medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur.
“Akâid-i Nesefî”: İmam Maturidî’nin öğrencisi Ömer Nesefî’nin
(ö.1142) yazdığı bu Hanefî akaid kitabı ve daha çok Sadeddin
Taftazânî tarafından bu esere yapılan şerh, medreselerde yaygın olarak okutuluyordu. “Hayâlî”: “Şerh-i Hayalî” olarak da bilinen bu eser,
“Akaid-i Nesefî” şerhine, Fâtih devri âlimlerinden olup “Hayâlî” adıyla
ünlenen Şemseddin Ahmed b. Mûsâ İznikî’nin (ö.1481) yaptığı haşiye,
önemli müderrislerin ve öğrencilerin beğenisini kazandı. “Tevâli‘u’lEnvâr”: Kadı Beydâvî (ö.1286) tarafından yazılan bu eser, önce
Şemseddin Mahmud İsfehânî tarafından şerh edilmiş, daha sonra bu
şerhe Cürcânî’nin yaptığı haşiye medreselerde çok tutulmuştu.
6. MANTIK
Bu alanda medreselerde okutulan ders kitapları şunlardı:
“İsagoci”: el-Ebherî’nin (ö.1266) bu alanda muhtasar yazdığı “erRisâletü’l-Esiriyye fi’l-Mantık” adlı kitabın birçok şerh ve haşiyesi vardır. Molla Fenarî’nin (ö.1431) İsagoci üzerine bir günde yazdığı belirtilen ve kendi adıyla ünlenen “Fenârî” şerhinin de birçok şerhi ve haşiyesi yapılmış ve uzun süre ders kitabı olarak da okutulmuştur. “Şerh-i
Metâli‘”: Kadı Siraceddin Mahmud Urmevî’nin (ö.1283) “Metâli‘u’lEnvâr” adlı bu eserine pek çok şerh ve haşiye yapılmıştır. Osmanlı
medreselerinde okutulan ise Seyyid Şerif’in şerhi ve Kara Davud’un
haşiyesi idi. “Şerhu’ş-Şemsiyye”: Kazvinî (ö.1293) tarafından mantığa dair Hoca Şemseddin Muhammed için yazıldığından dolayı “Şemsi-
172 * Mefail Hızlı
ye” adıyla ünlenen bu kitaba yazılan şerhler arasında Seyyid Şerif
Cürcânî ve Taftazânî şerhleri en çok okunanlar arasındaydı.
Bütün bu ders ve kitapların yanı sıra medreselerde, özellikle
yükseliş dönemlerinden itibaren Hey’et (Astronomi), Hikmet (Fizik), Hesap ve Hendese, Tıp vb. alanlara dair değişik kitaplar da
okutulmaktaydı.
Öte yandan, medreselerde okunan kitaplardan bir bölümünün
ezberlenmesi istendiği için İslâm dünyasında okutulan ders kitaplarının
birçoğu nazım haline getirilmişti. Bu tür manzum eserlerden birkaç
örnek verelim. Balıkesirli Devletoğlu Yusuf (ö.1250), “Vikaye”yi manzum olarak Türkçeye tercüme etti. Divriğili Fahreddin Muhammed
Efendi’nin (ö.1323) bir nahiv manzumesi vardı. İbrahim b. Süleyman
Radıyüddin (ö.1380), fıkıh üzerine bir manzume yazdı. Özellikle nahiv
alanında “Kâfiye” ve “Elfiye” kitaplarının manzum olarak birçok şerh ve
haşiyesi görülmektedir. Bu konularda öylesine ileri gidildi ki, Arapça ve
Farsça lügatler bile manzum olarak yazılmaya başlandı.
SONUÇ
Osmanlı medreselerinde takip edilen ders ve eserler, aslında
devralınan bir gelenekle yakından alâkalıdır. Medreseler mahiyet itibarıyla Selçuklu döneminin birikimini büyük ölçüde devam ettirmişlerdir.
Zaten Kânûn-ı Örfiye-i Osmaniye’de de, Osmanlı medreselerindeki
“tullâb-ı ilm(in)… âdet-i kadîme üzre kütüb-i mu‘tebere ne vechile
okuna geldiyse girü ol vech üzre”8 takip etmelerinin istenmesi bu hususu doğrulamaktadır.
Fatih dönemine kadar Osmanlı medreselerinin artık bir geleneğe
sahip olduğu söylenebilir. Müderrislerin tercih ettiği eserlerin birçoğu,
genellikle Osmanlı toprakları dışında ve daha önce yaşamış bulunan
âlimler tarafından kaleme alınmıştı9. Ancak zamanla medreselerde
okutulan dersler ve kitaplar tekrarlanmaya başlanmış, bunun de medreselerin gerilemesi sürecine tesir eden faktörlerden biri olduğu savunulmuştur.
Sonuç olarak, ilk dönem Osmanlı medreselerinde okutulan ders
ve kitaplar Selçuklu geleneğinin izlerini taşıyordu. Fatih ve özellikle
Kanuni sonrası Osmanlı medreseleri yeni bir yapılanma yaşadı ve bu
durum Osmanlı Devletinin sonuna kadar devam etti. Medrese müderrisleri okutacakları dersler ile ilgili eserlerin seçimi konusunda büyük
ölçüde muhayyer idiler. Medreselerde yüzyıllar boyu temel derslerin
yanında, öğrencilerin derslerini kolaylıkla takip etmelerini sağlamak
amacıyla “hazırlık sınıfı”na benzer bir programda dersler ve kitaplar da
okutulmuştu. Okutulan derslerde, dönemleri için azımsanmayacak
8
9
Baltacı, age, s. 44 (Dipnot no:160).
Bursa mahkeme sicillerindeki terekeler üzerinde yapılan bir araştırma, medreselerde
okutulduğunu belirttiğimiz kitapların yaygın olarak kullanıldığını göstermektedir. Geniş bilgi için bkz. Karataş, Ali İhsan, “XVI. Yüzyılda Bursa’da Tedavüldeki Kitaplar”,
U.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, c.10, sy.1 (Bursa 2001), s.209-230.
Osmanlı Medreselerinde Okutulan Ders Kitapları *
173
sayıda kitap, şerh ve haşiyelerin varlığı, Osmanlılarda ciddi bir medrese geleneğinin oluştuğunu göstermektedir. İlk dönem medreselerde
Seyyid Şerif Cürcânî, Taftazânî ve İbn Hâcib gibi ilim adamlarının kitapları ve bunlara yazılan şerh ve haşiyeler ise en çok okunanlar arasındaydı.
KAYNAKLAR
ATAY, Hüseyin, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983.
BALTACI, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976.
BİLGE, Mustafa, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984.
CEVDET Paşa, Tarih, I, İstanbul 1309.
ERGÜN, Mustafa, “Ders Programları ve Ders Kitapları Tarihi - I
Medreselerde Okutulan Dersler ve Ders Kitapları”, A.K.Ü. Anadolu DilTarih
ve
Kültür
Araştırmaları
Dergisi,
Afyon
1996.
(http://hocam.tripod.com/g_yazilar_medrese_dersleri.htm)
HIZLI, Mefail, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Dönemi
Bursa Medreselerinde Eğitim-Öğretim, Bursa 1997.
İZGİ, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, I-II, İstanbul 1997.
KARATAŞ, Ali İhsan, “XVI. Yüzyılda Bursa’da Tedavüldeki Kitaplar”, U.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, c.10, sy.1 (Bursa 2001), s.209230.
TAŞKÖPRÜLÜZÂDE, İsâmüddin Ahmed, eş-Şakâiku’n-Nu‘mâniye
fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniye, (nşr. A. Subhi Furat), İ.Ü. Edebiyat
Fakültesi Yay., İstanbul 1985.
UNAN, Fahri, “Osmanlılarda Medrese Eğitimi”, Yeni Türkiye, c.5
(Ankara, 1999), s.149-160.
UZUNÇARŞILI, İsmail H., Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı,
Ankara 1988.
YALTKAYA, M. Şerafettin, “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler”, Tanzimat I, İstanbul 1940.
TEKKELERDE OKUTULAN KİTAPLAR
Hasan Basri Öcalan
Medeniyetlerin doğuşunda ve yükselmesinde bazı müesseseler
önemlidir. İslâm Medeniyetinin yükselmesinde ve yeryüzüne yayılmasında da üç sacayağı vardır. Cami, medrese ve tekke. Bu müesseselerde talim edilen ilim, irfan ve sanat faaliyetleri medeniyetimizi evrensel bir duruma getirdiği gibi, günümüze kadar aktarılmasında da
önemli rolü vardır.
Tekkeler; tarih içinde, özellikle kurumsallaşmaya başladıkları
Selçuklular devrinden itibaren, üç faaliyetin yerine gerilmesinde, yani
ilim, irfan ve sanat eğitiminde, mühim merkezler olmuştur.
İlk kuruluş zamanlarında basit birer inziva merkezi durumunda
olan zâviyeler, zamanla yerini birer külliye durumundaki dergâh ve
tekkelere bırakmıştır. Bu zamandan itibaren müdavimleri için irfan
yuvası, gönül eğitim merkezi olan tekkeler, aynı zamanda birer ilim
öğrenme ve güzel sanatlar eğitim merkezi olarak da hizmet etmişlerdir.
Sûfilerin ilim öğrenmeye verdikleri öneme, ilk dönemden itibaren
yazılan klasik eserlerde vurgu yapılmıştır. “Sûfîlerin âlimleri, Allah’ın
yarattıklarının en aziz ve en değerlileri oldukları gibi, câhilleri de Allah’ın yaratmış olduğu varlıkların en zelilleridir.” Bu satırlar tasavvufun
temel kaynaklarından sayılan ve Hucvirî tarafından yazılan Keşfu’lMahcûb adlı eserden alınmıştır1.
Tasavvufun bir ilim olarak doğuşundan itibaren bu ilmin esaslarını belirleyen sûfiler, gerek zahirî, gerekse batınî ilimleri okumaya,
öğrenmeye teşvik etmişlerdir. Özellikle ilk devir sufîlerinin yazmış oldukları eserler, daha sonraki dönemde yaşayan mutasavvıflar tarafından temel eserler olarak kabul edilmiş ve bundan sonra yazılan diğer
eserlere de kaynaklık etmiştir.
Herhangi bir tarikata intisap etmeden önce, dinî ilimlerin tahsil
edilmesi genel bir kuraldır. Zira şeriatın zahirîni bilmeden batınını bilmek hemen hemen imkânsızdır.
İslâm dininin Kuran’dan sonraki ikinci önemli kaynağı Hadis’tir.
Kelâbâzî’ye göre bu ilimle en çok uğraşan ve hadislere uymak konusunda titiz davranan kimseler mutasavvıflardır2. Bunun en açık delili

Dr. Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.
Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb (Hakikat Bilgisi), Haz. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982, s. 251.
2
Kelâbâzî, Taarruf (Doğuş Devrinde Tasavvuf), Haz. Süleyman Uludağ, İstanbul 1979, s.
90.
1
Tekkelerde Okutulan Kitaplar*
175
eser yazan mutasavvıfların, yazmış oldukları eserlerde atıflarda bulundukları hadisler ve kullandıkları diğer eserlerdir 3.
Tekkelerde kitaba verilen önemi, arşiv belgelerinden hareketle,
bu müesseseler bünyesinde kurulan kütüphanelerden anlamak mümkündür. Bu çalışmada kimi arşiv kayıtlardan hareketle dergâh kütüphanelerine değinildikten sonra, sûfilerin kütüphanelerinde bulunan
kitaplar ile dergâhlarda toplu olarak okunan kitaplardan bazı örnekler
verilecektir.
Tekke Kütüphaneleri
Dergâh kütüphanelerinin en büyüğü ve belki de kitap bakımından en zengini Konya Mevlevîhanesi’dir. Söz konusu dergâhın kütüphanesinde bulunan kitapların dört cilt olarak yapılan katalog çalışmasında; Tefsir, Hadis ve bir çok tasavvuf kitabı bulunmaktadır4.
Osmanlılar döneminde de dergâhlar, kitaplara ilgisi olan insanlara yazılı kültürü ulaştırmak konusunda önemli bir görev ifa etmişlerdir.
Özellikle “merkez dergâh” olarak nitelendirilen büyük tekkelerin birer
kütüphanesi bulunmaktaydı.
Osmanlı Devleti’nde Orhan Gazi döneminde, dergâhlar bir tarafa,
medreselerin de birer kütüphaneye sahip olduğu konusunda bilgi bulunmamaktadır. Ancak bu devirden itibaren Osmanlı coğrafyasına yoğun bir alim akınının başladığını ve Molla Fenarî gibi şahsıların kendi
imkanları ile elde ettiği kitaplıklarından bahsedilmektedir 5. Molla
Fenarî’nin, tasavvuf, özellikle vahdet-i vücûd konusundaki görüşleri
oldukça önemlidir.
Fatih Sultan Mehmed döneminde müderris ve şeyh olan Mesud
Halife (öl. 885/1480) tarafından kurulan zaviyenin kütüphanesindeki
kitapların üç tanesi tasavvufla ilgili iken, kalan 16 tanesi ise diğer İslamî ilimlerle ilgilidir 6. Aynı şekilde Fatih devrinin önemli alim ve mutasavvıfı, asıl adı Muslihuddin Mustafa olan Şeyh Vefa adına da zaviyesinde, dini ilimlerin yanı sıra, tıp, felsefe ve edebiyat dalındaki kitaplardan oluşan ve iki yüz kadar kitaptan oluşan bir kütüphane kurulduğu bilinmektedir7. Konya’da Şeyh Sadreddin Konevî Dergâhı kütüphanesi de bu dönemde kurulmuş olmalıdır 8.
Günümüzde dünyanın sayılı yazma eserler kütüphanesi olarak
sayılan, muhtemelen birincisi, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazma
eserlerin bir kısmının dergâhlardan buraya intikal ettiği bilinmektedir.
3
4
5
6
7
8
Bu konuyla ilgili olarak yapılan bir çalışma için bk.: Türk, Gönül Gülşen, Tasavvuf Kültüründe Derviş-Kitap Münasebeti ve Tekke Kütüphaneleri, Uludağ Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü (UÜSBE), basılmamış yüksek lisans tezi, Bursa 1995.
Gölpınarlı, Abdülbaki, Konya Mevlânâ Müzesi Katalogu¸ Ankara 1967-1994, 4 cilt.
Erünsal, E. İsmail, Türk Kütüphaneleri Tarihi; II, Ankara, 1991, s. 5.
Erünsal, age.,II s. 22.
Barkan, Ö. Lütfi- Ekrem Hakkı Ayverdi; İstanbul vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546)
Tarihli, İstanbul 1970, s. 159; Erünsal, age.,II s. 202.
Erünsal, age.,II s. 30.
176 *Hasan Basri Öcalan
Bunların adları ve bazılarından intikal eden yazma-matbu eser sayıları
aşağıda verilmiştir:
Dergâhı Adı
Yazma
Matbu
Darü'l-Mesnevi
472
104
Hz. Nasuhi Dergahı
300
1228
Murad Buhari Tekkesi
333
15
Sütlüce Dergahı Elif Ef
135
316
Şazeli Tekkesi
117
43
Tahir Ağa Tekkesi
143
750
Uşşaki, Hasib Efendi, Düğümlü Baba, Haşim Paşa, H. Hayri Abdullah Efendi, Gelibolulu Tahir, M.Arif -M. Murad, Halet Efendi, Efgani
Şeyhi Ali Haydar, Nafiz Paşa, Tahir Ağa Tekkesi ve Hacı Mahmud Ef.
(Yahya Efendi Dergahı).
Osmanlı sahasında, özellikle İstanbul’da XIX. asrın başlarından
itibaren kurulan Halet Efendi, Pertev Paşa, Elmalı Abdal Musa, Eyüp
Selami Efendi, Unkapanı Şazeli ve Tophane’de Kadiriler gibi dergâhlarda bulunan kitapların büyük çoğunluğu tasavvufî eserlerden oluşmakta
ve Türkçe eserler büyük bir yekün teşkil etmektedir9.
Osmanlı’yı kuran ve İstanbul’un fethini hazırlayan bir şehir olması hasebiyle Bursa’nın Osmanlı kültür ve medeniyet tarihinde önemli
yeri vardır. Fethedildiği tarihten itibaren hem ticaret, hem de ilim
adamlarından birçok insanın Bursa’ya geldiği bilinmektedir. Bunlar
arasında dervişler de vardır ve Bursa’da dergâhlar kurmuşlar, kitap
yazmış ve okutmuşlardır.
Bursa’da
Pınarbaşı
mahallesinde
bulunan
Hindiler
Kalenderhanesi’nde bir kütüphanenin bulunduğuna dair BOA’da (
928/1522 tarihli Tahrir Defteri) bulunan bir kayıt ise şöyledir:
“Pınabaşı kurbinde vâki’ olan makbereler içinde merhûm Dervîş
Baba Şemseddîn b. Pîr Gayb el-Kalenderî bir Kalenderhâne bina etmiş
ki, emr-i pâdişâhîyle şeyh olanlara merhûm Sultân Murâd Hân –
eskenellâu fî ğurefi’l-cinân- imâreti evkâfı zevâyidinden yevmî dört
akçe ta’yin olunmuş ve mezkûr Baba Şemseddîn dahi mezkûr
Kalenderhâne’ye mahsûs bazı kitablar ve esbâblar vakf eylemiş, zikrolunan esbâba ve kitâblara oğlu Mehmed hasbî nâzır...”10
Burada adı geçen dergâh bünyesinde bazı kitapların olduğunu
öğreniyor, ancak kitapların isimleri ve konuları hakkında bilgi sahibi
değiliz.
Bursa’da Şeyh Mehmed Çelebi b. Şeyh Yakup tarafından
980/1572 tarihli bir vakfiyeyle Şeyh İlâhî Zaviyesi’nde (Yoğurtlu Baba
9
Erünsal, age.,II s. 203.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrir Defteri, nu. 113, s. 274.
10
Tekkelerde Okutulan Kitaplar*
177
Dergâhı) bir kütüphane kurulmuştur. Şeyh İlâhî vakfettiği 16 kitapla
beraber, evini de vakfetmiştir 11.
Hüsameddin Bursevî, Bursa’da Temenye Dergâhı’nı kurarken
odanın birisini de kütüphane olarak ayırmış ve buraya bazı kitaplar
vakfetmiştir. Düzenlemiş olduğu vakfiyede bulunan kitap listesi, dergâhlarda okunan kitaplar hakkında bilgi vermesi amacıyla- aşağıya
alınmıştır. Bursevî kitapların nasıl korunması gerektiğini ve mahalle
halkının da kitaplardan istifade etmesini vakfiyede belirtmiştir. Buna
göre bir “hâfız-ı kütüb” bulunacak, isteyene kitaplardan verecek ve
adlarını deftere kaydedecek, kitap alanları sık sık kontrol edecek ve
okumayanlardan kitapları geri toplayacaktır. Görevli, ayrıca kitapların
tozlanmasını ve yıpranmasını da önleyecektir12. Bursevî’nin vakfettiği
kitapların listesi şöyledir:
1-Tefsir-i Kadı (1 cilt), 2-Tefsir-i Şeyh Ali Semerkandi (3 cilt), 3Tefsir-i Meâlim-i Tenzil (2 cilt), 4-Tefâsir-i Müteferrika, 5- Tefsir-i Müteferrika âhar, 6-Tefsir-i Sûre-i Yasin-i Şerif (Türkî), 7-Usulu’d-din ve
Nisâbu’l-Ahbâr, 8-Minhâcu’l-Âbidin, 9-Müzekki’n-Nüfus, 10-Kaside-i
Bürde ve Ba’z-ı Ehâdis-i Şerife ve Hikâyât-ı Latife, 11-Şakâik-i
Nu’maniyye (Türkçe), 12- Şakâik-i Nu’maniyye (Arabî), 13Hikâyetnâme-i Seyyid Battâl Gazi, 13-Hikâyetnâme-i Hazret-i Hamza
(2 adet), 14-Fusûs-ı Şeyh Muhyiddin Arabî, (1 adet), 15-Maksadu’sSâlikin, 16-Şerh-i Umdeti’l-Usul ve Resâil-i Müteferrika fit-tasavvuf,
17-Lügat-ı Müntehab, 18-Tuhfetu’l-Kibâr ve Acâibu’l-Mahlukât, 19Tezkiretü’l-Evliya (Türkî), 20-Menâkıbu’l-Ebrâr (Arabî), 21-Divan-ı İbn
Ganem Makdisî, 23-İmâdü’l-İslâm (Türkî), 24-Ravzatü’l-Ulema ve Bazı
Tefasir ve Bazı Ehâdis-i Şerife, 25-Menakıb-ı Hazret-i Mevlânâ, 26Menakıb-ı Baba Sultan, 27-Menakıb-ı Hazret-i Emir, 28-Diğer Menakıbı Hazret-i Emir, 29-Müniru’l-Ebrar ve Ba’z-ı Kitab, 30-İlahiyât, 31Divan, 32- Divan-ı, 33-Cemiyyet-i Hadis-i Şerife, 34-İlahiyÂt-ı diğer,
35-Mecmua fi ilm-i Kelâm, 36-Tabirname fi hob, 37-Şerh-i Ehadis-i
Erbain fi’t-Tasavvuf, 38-Tabakat-ı Evliya (Arabi)13.
İsmail Hakkı Bursevî, Bursa’da en çok kitap yazan bir sûfi olmakla beraber, kurduğu dergâha bir de kütüphane eklemiş ve kitaplarını buraya vakfetmiştir. Bu kitaplar da günümüzde Bursa Yazma ve
Eski Basma Eserler Kütüphanesi’nde (BYEBEK) bulunmaktadır. Bir
kısmı da İsmail Hakkı Bursevî Kur’an Kursu bünyesinde bulunmaktadır.
BYEBEK’in bir bölümünü de, yaklaşık 500 adet, XVII. asırda
Cünûnî Ahmed Dede tarafından kurulan Bursa Mevlevihanesi kütüphanesinden gelen kitaplar oluşturmaktadır.
11
12
13
Bursa Şer’iye Sicilleri (BŞS), Ankara Milli Kütüphane; Yazmalar Bölümü, A 1077126, s.
174’ten aktaran Erünsal, age., 51, 251; Çavdar; R. Tûba,”Bursa Kütüphaneleri”, Kütüphanecilik Dergisi, Sayı: 12, İstanbul 1989, s. 108.
BŞS, B 41, 160a.
BŞS, B 41, 160a.
178 *Hasan Basri Öcalan
Bursa’da kütüphanesi olan dergâhlardan birisi de; XVII. yüzyılın
sonlarına doğru kurulan Ahmed Gazzî Dergâhı olduğu yukarıda belirtilmişti. Yapılan araştırmalarda, Ahmed Gazzî Dergâhı’nın şu bölümlerden oluştuğu tespit edilmiştir: a) Kütüphane, b) Mektep, c) Mescit, d)
Harem, e) Terzi ve Berber, f) Kadınlar bölümü, g) Bahçe 14. Burada
açıkça görüldüğü gibi dergâhın bir bölümü de kütüphane olarak kullanılmak üzere ayrılmıştır. Gazzî, dergâhın kütüphanesi için kendi yazmış olduğu eserler ile şeyhi Niyazî-i Mısrî’nin vakfettiği 70 civarında
kitabı bağışlamıştır. Ancak daha sonraları gerek satın alma, gerekse
bağış yoluyla bu sayı 700 cilde ulaşmıştır 15. Bu dergâhın kütüphanesi
daha sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Bursa Yazma
ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi’ne devredilmiştir.
Bursa’da bir Nakşibendî dergâhı kuran Abdullah Münzevî, dergâh
bünyesinde toplamış olduğu kitapları, bilahare Ulu Cami hünkâr mahfili
altında bir kütüphane kurarak buraya vakfetmiş ve bir de vakfiye düzenlenmiştir. Bu kitaplar da daha sonra diğer kitaplarla birlikte
BYEBEK’ine intikal ettirilmiştir. Buradaki kitapların sayısının 4500 civarında olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır 16.
Bursa’da kurulan dergâh kütüphaneleri arasında en zengin olanlardan birisi de Cizyedârzâde Zâviyesi’dir 17. Zâviyenin 1174/1760 tarihli vakfiyesinde yirmi bilim dalında, bin altı yüzden fazla eser bulunmaktadır. Bu eserlerin bilim dalları ve kitap sayıları şöyledir:
14
15
16
17
Tefsir
159
Kur’ân
37
Hadis
172
Zevâcir (?
181
Fıkıh
254
Ferâiz
24
Fıkıh Usûlü
59
Lügat
51
Sarf
46
Nahiv
132
Me’ânî
57
Mantık
35
Âdâb
19
Tekeli, Hamdi, Ahmed Gazzî ve Tasavvufî Görüşleri, UÜSBE, basılmamış yüksek lisans
tezi, Bursa 1991., s.41; Erünsal, Türk Kütüphaneleri Tarihi II, 125.
Tekeli; agt., s.41.
Dilken, Şûle, Abdullah Münzevî ve Ulucami Kütüphanesi, UÜSBE, basılmamış yüksek
lisans tezi, Bursa 1999.
Zâviye ve şeyhleri ile ilgili geniş bilgi için bk. Mehmed Şemseddin ; Bursa Dergâhları
Yâdigâr-ı Şemsî I-II, haz. Mustafa Kara-Kadir Atlansoy, Bursa 1997, s. 307 vd.
Tekkelerde Okutulan Kitaplar*
Kelâm
71
Hikmet
26
Cüziyyât
40
Muhâdarât
59
Tarih
44
Farisî
102
Tıp
41
179
Bu eserler dergâhların kapanmasından sonra BYEBEK’ine intikal
etmiş ve “Haraççıoğlu Bölümü” adıyla kayda geçirilmiştir 18.
Aynı vakfiyede yer alan bir başka husus da dergâhta sâkin olan
dervişlerin belli vakitlerde Muhammed Cezulî’nin (öl. 870/1465) yazmış olduğu Delâilu’l-Hayrât adlı eserin okunmasıdır. Bununla ilgili aşağıda bilgi verilecektir.
Bursa Kütüğü’ne göre kütüphanesi olan bazı dergâhlar ve kitap
sayıları ise şöyledir:
a. Ulucami’de bulunan Abdullah Münzevî Kütüphanesi: 4525
adet kitap bulunmaktadır19.
b. Ahmet Gazzî Dergâhı Kütüphanesi: 1797 adet.20
c. İsmail Hakkı Dergâhı.
d. İncirli Tekkesi.
e. Baba Efendi Dergâhı.
f. Hüsamettin Dergâhı.
g. Eminiyye Dergâhı.
h. Moralı Dergâhı.
i. Emir Sultan Dergâhı.
j. Mevlevîhhane.
k. Haraççızade21.
1928 yılı Bursa Salnâmesi’ne göre Bursa’da kütüphanesi olan
dergâhlar ile buralardaki kitapların miktarları şöyledir 22:
18
19
20
21
22
Kara, Mustafa, “Buhara-Bombay-Bursa Hattında Dervişlerin Seyr u Seferi”, Osman Gazi
ve Bursa Sempozyumu, ed. Cafer Çiftçi, İstanbul 2005, s. 73.
Geniş bilgi için bk. Dilken, agt.
Bu dergâh ile ilgili geniş bilgi için bk. Tekeli, agt.
Kepecioğlu, Kâmil, Bursa Kütüğü (BK), Bursa Yazma ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi (BYEBEK), Genel nu: 4520, III, 142.
Bursa Vilayeti Salnâmesi, Bursa Vilayet Matbaası 1928, s. 313-314; Bursa Kütüphaneleri ile ilgili olarak ayrıca bk. Çavdar, R. Tûba, “Bursa Kütüphaneler”, Kütüphanecilik
Dergisi, Sayı:2, (İstanbul 1989), s. 101-117.
180 *Hasan Basri Öcalan
Dergâhın adı :
Matbu Eser Adedi:
1.Moralı Dergâhı
93
KurulduğuYüzyıl
(XIX. Yy.)
363
2. Emir Buharî Dergâhı (XV. Yy.)
244
3. Eşrefzâde Dergâhı
4. Eminiye Dergâhı
261
(XVII. Yy.) 391
21
(XVIII. Yy.) 191
65
5. Baba Efendi Dergâhı (XIX. Yy.)
286
6. Mevlevîhâne
(XVII. Yy.)
7. Hüsameddin Dergâhı (XVII. Yy.)
8. İsmail Hakkı Dergâh
YazmaEser Adedi:
(XVII. Yy.)
204
49
114
46
10
101
71
Tekkelerde Okutulan Kitaplar
Dergâhlarda okunan kitaplarla ilgili kayıtları ağırlıklı olarak vakfiyelerden ve şer’iye sicillerinde bulunan kayıtlardan hareketle izleyebiliyoruz. Bu konuda özellikle Bursa Şer’iye Sicilleri’ndeki birtakım belgelerden hareketle söylenecekler, diğer şehirlerde de üç aşağı beş yukarı
durumun aynı olduğunu söylemek mümkündür.
Delâilu’l-Hayrât: Muhammed Cezulî (öl. 870/1465) tarafından
yazılan eser, Türkler arasında saygınlığından dolayı Delâil-i Şerîf olarak
da bilinir. Yazarı Şazelîye tarikatı mensubu olmakla beraber, eseri diğer tarikat mensupları, hatta bir tarikata bağlı olmayan Müslümanlar
tarafından dahi faziletine inanılarak düzenli bir şekilde okunmuştur.
Eser her gün, gün aşırı, dört günde veya haftada bir defa olmak üzere
beş tertip üzere okunur23. Adı geçen eserin okunmasıyla ilgili olarak
Cizyedârzâde Zâviyesi’nin 1174/1760 tarihli vakfiyesinde şu kayıtlara
rastlanılmaktadır:
“... ve zâviye-i mezkûre sükkânı beş vakti cemaât ile edâ ve
ba’de’s-salâti’s-subh yedi kıt’a mevkûfe Delâilu’l-Hayrât –tabbâhdan
mâ ‘adâ- yedi hücre sâkinleri külle yevmin birer hizb-i şerîf kıraat ve
yevm-i cum’ada yedi hatm-i delâil...” denilerek düzenli olarak adı
geçen kitabın okunması vakfiyeye kaydedilmiştir 24.
Hadikatü’s-Sueda: Osmanlı sahasında çok okunan eserlerden birisi de Fuzûlî’nin (öl. 973/1556) yazmış olduğu ve Hz. Peygamber’in
torunu Hz. Hüseyin ile beraberindekilerin 10 Muharrem 61 (10 Ekim
680) tarihinde Kerbelâ denilen yerde şehit edilmesi olayını anlatan
Hadikatü’s-Sueda adlı eserdir. Fuzûlî’nin bu eseri Şiîler arasında olduğu kadar, Sünnî tarikatlarda da bilhassa Muharrem ayında tekkelerde
23
24
Uludağ, Süleyman, “Delâilü’l-Hayrât”,Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA),
İstanbul 1994, c. IX, s. 113.
Kara, agm., s. 72.
Tekkelerde Okutulan Kitaplar*
181
ve evlerde okunmuş, ayrıca manzum kısımlar “Muharremiyye”, “Mersiye-i Kerbelâ” veya “Mersiye-i Âl-i abâ” adıyla bestelenmiştir25.
Bahsedilen eserin Muharrem ayında okunduğu dergâhlardan birisi de Bursa’daki Ramazan Baba Dergâhı’dır. Dergâhın şeyhi Süleyman
Bey Baba’nın (öl. 1313/1895) vefatına kadar, her sene Muharrem
ayında 60 civarında sofranın kurulduğu ve Hadikatü’s-Sueda adlı eserin okunduğu bilinmektedir26.
Muhammediye: Dergâhlarda da en çok okunan eserlerin başında
geldiği söylenebilir27. Gelibolulu Muhammed Efendi’nin XV. yüzyılda
manzum olarak kaleme aldığı serin temel konusu Hz. Peygamber’in
hayatı olmakla birlikte, diğer Peygamberler ve Peygamber’in ashabı
hakkında da bilgi verilmektedir. Bu eser, XVIII. asrın başlarında İsmail
Hakkı Bursevî tarafından Ferahu’r-Ruh adıyla şerh edilmiştir28. Eser,
Osmanlı
toplumunda
çok
sevilmiş,
yaygınlık
kazanmış
ve
“Muhammediyehân” adı verilen kişiler tarafında da makamla okunmuştur29. Eserin halk arasında çok sevildiğinin ve okunduğunun delili
olarak, Muhammediyye okutmak amacıyla çok sayıda vakfın kurulması
ve kitap terekelerinin bir çoğunun arasında bu kitabın bulunmasıdır.
Söz konusu eserin özellikle “Vefâtü’l-Hasan ve’l-Hüseyin” başlıklı elli
dört beyitlik Muharremiyye bölümünün baş kısımları, ki burada Hz.
Peygamber’in Kerbelâ Olayı’nı mucizevî olarak önceden haber vermesi
vardır, Muahmmediyân adlı okuyucular tarafından mûsiki eşliğinde
okunmuştur30.
Karaca Dede b. Hüseyin, Bursa’da Simitçi Mahallesi’nde bulunan
evini, satıldıktan sonra bedeli Eşrefzade Dergâhı’nda ikindi namazını
müteakip “savt-ı hasene ve nağamât-ı celile” ile Muhammediyye
okunması için vakfetmiştir31. Burada eserin okunması için Kadirî-Eşrefî
dergâhının seçilmiş olması bu ve benzeri eserlerin “tarikatlar üstü kitaplar” olduğu sonucunu doğurmaktadır.
Tayyib Hoca Mahallesi’nde oturan Lokman kızı Ümmühan Hatun’un ise aynı mahallede bulunan Yeni Camii’ne bağışladığı kitaplar
arasında bir cilt Muhammediyye bulunmaktadır. Diğer eserler ise şunlardır: Mushaf-i Şerif, bir cilt Türkçe Vaaz kitabı, Mukaddime-i
25
26
27
28
29
30
31
Güngör, Şeyma, “Hadîkatü’s-Suadâ”, DİA, İstanbul 1997, c. XV, 20-22. Bu eser defalarca basılmış, en son olarak da Şeyma Güngör tarafından baş tarafına geniş bir inceleme kısmı ilave edilerek hazırlanmıştır. Fuzûlî, Hadîkatü’s-Suadâ, Ankara 1987.
Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları, s. 361.
Kara, Mustafa, “XIV. ve XV. Yüzyıllarda Osmanlı Toplumunu Besleyen Türkçe Kitaplar”,
İslâmî Araştırmalar, Cilt: 12, Sayı: 2, (1999), s. 140.
İsmail Hakkı Bursevî, Ferahu’r-Ruh fî Şerh’l-Muhammediye, 2 cilt, Bulak 1252/1836;
İstanbul 3 cilt 1294/1877.
Kara, Mustafa, “Osmanlı’da Dinî-Tasavvufî Hayat”, İlim ve Sanat, Sayı: 44-45, (1997),
s. 42. Defalarca basılan bu eser en son Amil Çelebioğlu tarafından 2 cilt olarak neşredilmiştir. İstanbul 1995.
Uzun, Mustafa, “Muhammediyye”, DİA, İstanbul 2006, XXXI, s. 8.
BŞS, A 162, 111a.
182 *Hasan Basri Öcalan
Kutbeddin İznikî32. Bu belgede ise eserin bağışlandığı yer bir mahalle
camiidir. Bu durum, adı geçen eserin tekke dışında da okunduğunu
göstermektedir.
Mesnevi: Mevlânâ Celaladdin-i Rûmî’nin (ö. 672/1273) tasavvuf
anlayışını içeren ve İslâm kültürünün en önemli eseri olan Mesnevî;
Osmanlı toplumunda Mevlevîliğin, özellikle entelektüel ve bürokrat
sınıfı arasında yaygınlık kazanmasıyla tanınmıştır. Mesnevî özellikle
Mevlevî dergâhlarında okunan temel bir eser olmuştur. Bu amaçla
“Dârülmesnevî” adıyla müesseseler kurulmuş ve buralarda ders veren
“Mesnevîhân” adıyla bir özel öğretici sınıfı ortaya çıkmıştır. Mesnevî
okutma geleneğini başlatan kişi ise Mevlânâ’nın müridi Hüsameddin
Çelebi’dir. Bu öğreticiler Mesnevî’yi anlayıp/anlatabilecek derecede
Farsçaya ve yetkili bir Mesnevîhândan icazetnâmeye sahip olmalıdırlar.
Sadece Mevlevî dergâhlarında değil, XIX. asırda İstanbul’da yaşayan
önemli sayıda Nakşî şeyhlerinin de Mesnevihân oldukları görülmektedir33.
Mesnevîhanlığın icra edildiği yerler başta Mevlevî tekkeleri olmak
üzere selâtin camileri, dârülmesnevîler ve padişah sarayıdır. Damad
İbrahim Paşa, yaptırdığı medresede tasavvuf ilminin ve Mesnevî’nin
okunmasını da vakıf şartları arasında zikretmiş, böylece Mesnevî tekke
ve camilerden sonra medreseye de girmiştir 34.
Evrâd ve Ezkâr Kitapları: Allah’a yakınlaşmak için belli zamanda
ve belli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikir anlamalarına gelen iki
tasavvuf terimidir. Tarikatların oluşumundan sonra evrâd ve ezkâr
farklı bir boyut kazanmış ve tarikatlara mahsus evrâd ve ezkâr kitapları yazılmaya başlanmıştır. Konuyla ilgili olarak en eski bilgiyi
Abdülkadir-i Geylânî el-Ğunye adlı kitabında vermiştir.
Her tarikatın kendine has evrâdı vardır ve tekkelerinde bu evrâd
okunur.
Nakşibendî
dervişlerinin
okuduğu
el-Ed’iyetü’l-vâride,
Şazelîlerin okuduğu Virdü’s-settâr, Seyyid Ali Hemedânî’nin Evrâd-ı
Fethiye ve en hacimli olarak da Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin
Mecmûatu’l-Ahzâb adlı eserleri örnek olarak verilebilir35.
Fusûsu’l-Hikem: Muhyiddin İbn Arabî (öl. 638/1240) tarafında
yazılan ve onun bütün fikirlerini özetleyen eser, İslâm dünyasında bütün tarikatları, hatta Müslümanların düşünce dünyasını etkilemiş, tasavvuf düşüncesinin temel eserlerinden birisidir. Fusûs özerine ders
yapma geleneği bizzat yazarı tarafından başlatılmış, daha sonra
Sadreddin Konevî, Cendî, Dâvûd-ı Kayserî ve Nablusî gibi kişiler de bu
geleneği devam ettirmişlerdir. Mesnevî gibi bu eserin okutulduğu
32
33
34
35
BŞS, B 33, 40a. Bu eserin nüshası için bk. BYEBEK, Genel Kit., nu. 217.
Bir Nakşî Mesnevîhân örneği için bk.: Öcalan, Hasan Basri, “Bursa’da Bir Mesnevîhan:
Mehmed Emin Kerkükî”, Birinci Uluslararası Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîhâneler
Sempozyumu Bildirileri, Yay. Haz. Emrehan KÜEY, Manisa 2002. s. 147-160.
Ceyhan, Semih, “Mesnevî”, DİA, İstanbul 2004, c. XXIX, s. 332.
Kara, Mustafa, “Evrâd”, DİA, İstanbul 1995, c. XI, s. 533-534.
Tekkelerde Okutulan Kitaplar*
183
Fusûshâneler teşekkül etmemişse de; Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi
Osman Selahaddin Dede, Mevlevî Esad Dede medresesindeki odasında
bazı özel kişilere Fusûs okutmuşlardır. Ayrıca Mahmud Bedreddin Dergâhı’nda, İnâdiye Sâdî Dergâhı’nda, Kelâmî Dergâhı’nda –ki bir Nakşî
dergâhıdır- bu eserin okunduğu bilinmektedir36.
Niyazî-i Mısrî, zaman zaman halifelerine okunması gereken kitaplardan bahsetmiştir, halifesi Sukunî Mehmed ile karşılaştığında
“Sana İbn Arabî’nin Fusûs’nu okutalım” dediğinde Mehmed Efendi şöyle cevap verir:
Sülûkunda olan kemâl-ı hülûsını i’lân etmiştir37.
Mısrî, kendisini derinden etkileyen İbn Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem
ve Şeyh Bedreddin’in Vâridât adlı eserleriyle ilgili olarak da şu meşhur
beyti söylemiştir:
Muhyiddin’le Bedreddin etdiler ihyâ-yı dîn
Deryâ Niyâzî Fusûs enharıdır Vâridât
Mısrî’nin kitap okumakla ilgili bir beyti de şöyledir:
Mantıku’t-Tayr’ın lügât-ı muğlakından söylerüz
Herkes anlamaz bizi bizler mu’amma olmuşuz 38.
Mevlid: Süleyman Çelebi’nin (ö.825/1422) Vesiletü’n-Necât adlı
eserin şöhret bulmuş adıdır. Eser yazıldığı dönemden itibaren Osmanlı
coğrafyasının hemen her yerinde özellikle Hz. Peygamber’in doğum
günlerinde okunmuş, bestelenmiş; birçok yerde de ibadet anlayışı
içinde mübarek gün ve gecelerde okutulmuştur 39. Dergâhlarda da durum aynıdır. Mevlid okutulması amacıyla çeşitli vakıflar kurulmuştur.
XVIII.yüzyılda Bursa para vakıflar üzerine yapılan bir araştırmada Çarşamba, Debbağlar, Eşrefzâde, Nakişibend-i Atik, Nasuhzâde, Üçkozlar,
Üftade, İsmail Hakkı ve Zeyniler gibi zâviyelerde Mevlid okutulması ile
ilgili vakıflar kurulduğunu ve bunun için ne kadar para harcandığı ile
ilgili belgeler bulmak mümkündür. Mesela Nasuhzâde Zaviyesi’nde bir
yılda 10 defa okunmak üzere Mevlid için 115 kuruş vakfedilmiştir 40.
Minhacu’l-Âbidin: Emir Sultan Dergâhı şeyhi Lütfullah Efendi’nin
(öl. 894/1489) müritlerinden Mansur Halife’nin, zaman zaman İmam
Gazalî’nin (öl. 505/1111) bu eserini okuduğunu ve buradaki konularla
ilgili olarak şeyhiyle tartışmalar yaptığını kayıtlardan anlamaktayız41.
Miraciye: Hz. Peygamber’in hayatındaki en anlamlı olaylardan
olan “Mirâc” hadisesi İslâm literatürünün ortak konularından birisidir.
36
37
38
39
40
41
Kılıç, Mahmud Erol, “Fusûsü’l-Hikem”, DİA, İstanbul 1996, c. XIII, s. 236-237.
İsmail Beliğ, Güldeste-i Riyâz-ı İrfân ve Vefeyât-ı Dânişverân-ı Nâdiredân, Bursa
Hüdavendigâr Matbaası, 1302, s. 396.
Erdoğan, Kenan, Niyazî-i Mısrî Divanı, Ankara 1998, s. 211.
Pekolcay, A. Necla, “Mevlid”, DİA, İstanbul 2004, c. XXIX, s. 486.
Çiftçi, Cafer, “”18. Yüzyılda Bursa’da Zaviyeler Ait Para Vakıfları”, Uluslar arası Bursa
Tasavvuf Kültürü Sempozyumu 4”, Haz. Mehmet Temelli, Bursa 2005, s. 418, 420.
Baldırzade Selisî Şeyh Mehmed, Ravza-i Evliya, BYEBEK, Orhan Kit., nu.1018/1, 62b.
184 *Hasan Basri Öcalan
Derviş ve diğer edebiyatçılar gerek mensur, gerekse manzum olarak
bu olayı anlatmışlar ve onu tekrar yaşamış ve paylaşmışlardır. Bu olay,
Türk edebiyatında “Mirâciye” adı verilen bir şiir türünün ortaya çıkmasını sağlamıştır42. Bu türün en eski temsilcisi de Ahmed Yesevî’nin
meşhur halifesi olan Hakim Süleyman Ata’dır (öl. 582/1186) 43. Edebiyatımızda yazılan na’t ve kasidelerde de miraç konusu işlenmekler
beraber, konuyla ilgili olarak müstakil mirâciyeler yazılmıştır 44. Bu
eserlerden birisini İsmail Hakkı Bursevî yazmıştır. İsmail Hakkı’nın,
Divan’ından sonra yazmış ve nazımda ustalığına tanıklık eden edebî
eserlerin en mükemmeli olan ve Manzume-i Mirâcu’n-Nebi veya
Mirâciye adı verilen eser 477 beyit olup45, müellif hattı Bursa Yazma ve
Eski Basma Eserler Kütüphanesi’ndedir46.
Mirâciye yazanlardan birisi de Mısrî Dergâhı şeyhi Mehmed
Sahfî’dir (öl. 1146/1733). “Sahfî” mahlâsıyla şiirler yazan Mehmed
Efendi’nin yazmış olduğu Mirâciye her yıl Mirac Kandili’nde Mısrî Zaviyesi’nde makamla okunmuştur47.
Bursa’da Mirâciye okunması geleneği ile ilgili olarak belirtilmesi
gereken bir husus da; bu geleneğin hâlen devam ettiğidir. 1888 tarihinde bir vakfiye düzenleyerek, Mirâciye okunmasını sağlayan Safiye
Hatun adlı bir kadının, vakfiye şartları gereği her yıl Mirâc Kandili’nde
ikindi namazından sonra Mahkeme Camii’nde, yatsıdan sonra da
Numaniyye Dergâhı’nda Nâyi Osman Dede’nin Mirâciyesi okunmaya
devam edilmektedir48.
Dergâhlarda sadece tasavvufla ilgili eserlerin okunduğunu söylemek mümkün değildir. Tasavvufta genelde kabul edilen görüşe göre,
bu yola girmek isteyen kimsenin öncelikle zahirî ilimleri tahsil etmesi
gerekir. Bundan dolayı tekke erbabı kendi müntesiplerine gerekli olan
zahirî ilimleri de okutmaya çalışmışlardır. Bursa’da XVII. yüzyılın sonlarına doğru Ahmed Gazzî tarafından kurulan dergâhta da bu hususa
dikkat edilmiştir. Dergâhın şeyhi Ahmed Gazzî, talebelerine her sabah
Beyzavî Tefsiri’ni okuturdu49. Bu tefsirin bir tasavvufî tefsir olmadığı
bilinmektedir. Derslere sadece adı geçen dergâha bağlı olanların işti42
43
44
45
46
47
48
49
Kara, Mustafa, “Mîrâc Mîrâciye ve Bursalı Safiye Hâtun’un Vakfiyesi”, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: VII, C. VII, Yıl:7, (1998), s. 27.
Eraslan, Kemal, “Hakim Ata ve Miracnamesi”, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Araştırma Dergisi, (Ahmet Caferoğlu Özel Sayısı), Sayı: X, (1979), s. 243-304.
Geniş bilgi için bk.: Akar, Metin, Türk Edebiyatında Manzum Miracnameler, Ankara
1987.
İsmail Hakkî Bursevî, Divân, haz. Murat Yurtsever, Bursa 2000, s. 47. Bu eserin bir
yazma nüshası Yapı ve Kredi Bankası Ktp. Nu. 281’de bulunmaktadır.
BYEBEK, Genel Kit., Nu. 124. Eserin diğer nüshaları için bk. İsmâil Hakkı Bursevî,
Divân s. 47. Bu eser basılmıştır, İstanbul 1267.
Eşrefzade Ahmed Ziyaeddin,Gülzar-ı Suleha, BYEBEK. Orhan Kit., nu. 1018/2, 103a;
Süleyman Halis, Vefeyatname, Mustafa Kara özel kütüphanesindeki fotokopi nüsha,
23b.
Vakfiye ile ilgili olarak bk.: Kara, Mustafa, “Mîrâc Mîrâciye ve Bursalı Safiye Hâtun’un
Vakfiyesi”.
Süleyman Halis, Vefeyatname, 9a.
Tekkelerde Okutulan Kitaplar*
185
rak etmedikleri de anlaşılmaktadır. Zeyniler Zaviyesi şeyhi olan Şeyh
Mehmed Efendi (öl. 1130/1718) her sabah bu dergâha gelerek Ahmed
Gazzî’nin Tefsir-i Beyzavî derslerini dinlemiş ve istifade etmiştir 50. Bu
durum aynı zamanda bize tekkeler arası ilişkilerin seyri hakkında da
bilgi vermektedir.
Dergâhlarda tefsir okunduğu gibi tasavvufun temel kaynaklarından birisi olan Hz. Peygamber’in hadisleri de okunmuştur. Hatta hadis
okunması için beratla görevliler bile tayin edilmiştir. Kasım Subaşı
Dergâhı’nda şeyh olan kimse görevden alınınca, Hadis-i Şerif okutmak
için 1073/1662 tarihli beratla başka bir şeyh efendi tayin edilmiştir51.
Mısrî’yi derinden etkileyen mutasavvıflardan birisi, belki de en
önemlisi İbn Arabî’dir. Sadece Mısrî üzerinde değil, görüşleriyle tasavvuf tarihi boyunca gündemden düşmeyen İbn Arabî’nin, özellikle “vahdet-i vücud” konusundaki fikirleri sürekli şimşekleri üzerine çekmiştir.
Bu görüşler sadece Müslüman düşünürleri değil, başka dinden olanları
da etkilemiştir. Dolayısıyla İbn Arabî’nin görüşleri tarikatlar üstü hatta
dinler üstü telakki edilmiştir. Mısrî, yazmış olduğu eserlerinde sık sık
İbn Arabî’nin teliflerine atıfta bulunmuş, etrafındakilere kitaplarının
okunmasını tavsiye ettiği konusunda yukarıda değinilmişti.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. İslâm medeniyetinin
önemli müesseselerinden olan dergâhların ilim ve kültür hayatına büyük katkıları olmuştur. Gerek burada yaşayanlar, gerekse dışardan bu
kurumlara gelenler, kitap okumak, okutmak suretiyle ilim hayatına
katkıda bulunmuşlardır.
50
51
Eşrefzade Şeyh Ahmed Ziyaeddin, Gülzar-ı Süleha ve Vefeyat-ı Urefa, 94a.
BŞS, B 186, 132a.
III. OTURUM MÜZAKERE
Alim Yıldız
Birbirinden önemli dört tane tebliğ dinledik. Hocalarımız sağ olsunlar. Türkiye’nin dört bir tarafından Bursa’dan, İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den gelen hocalarımız var. Biz güne 09’da başladık ama
güne 05’te başlayanlar var ve saat 18 oldu. Ben bu yüzden sözü fazla
uzatmak istemiyorum.
Bilal Bey konuşmasında Sivas’taki kitapevlerinin kırtasiye dükkanlarına dönüştüğünden bahsetti. Gerçekten de söylediklerinde çok
haklı. 2002 yılında Sivas’a geldim ve Sivas’ta hep şu eksikliği gördüm.
Bir kitapçıya gittiğinizde aradığınız bir kitabı bulamıyorsunuz. Yani Sivas’ta her türlü kitabı kolaylıkla bulabileceğiniz bir kitapçı yok. Bu durumu kitap işiyle uğraşan ağabeylerimize veya bir tanıdığımıza söylediğimizde hepsinin verdiği cevap aynı: “Ben yıllardır bu işle meşgulüm
ve kitap okumasını da seviyorum ama Sivas’ta kitap okunmuyor”.
Şimdi şöyle bir düşünün, Sivaslılar için söylüyorum, Paşa Cami altında
bulunan kitapçılara girdiğinizde ki bu dükkanlar zaten çok küçük, rafların önünde bir tezgah ve arkasında dükkan sahibi, içeride bir kişi daha
varsa rafları bile göremiyorsunuz. Yani göremediğiniz kitapları nasıl
alırsınız? Kitap bulamıyorsunuz. Burada yüksek lisans yapan öğrencilerimiz var. Öğrencilere bir kitabı haftaya kadar alıp okumasını söylüyorsunuz. Aradan iki hafta geçiyor, ne yaptığını sorduğunuzda kitabı sipariş ettiğini ama henüz gelmediğini söylüyor. Sizin bir haftada okumasını söylediğiniz kitap aradan iki hafta geçmiş hala gelmemiş. Kitapçıya
tek bir kitap sipariş verdiğinizde onu getirmesi de mümkün olmuyor ne
yazık ki.
Bildiğiniz gibi Cumhuriyet Üniversitesi’nin otuz bin küsur öğrencisi var. Bu kadar çok öğrencinin olduğu bir üniversite şehrinde bu
öğrencilerin kitap ihtiyacını karşılayacak bir kitapçı yok maalesef.
Konuşmacılar bahsettiler yine, Sivas’ta Türkiye Diyanet Vakfı’nın
açmış olduğu bir kitapevi vardı. Aradığınız birçok kitabı burada bulabiliyordunuz. Burası İstasyon Caddesi’nde bulunması nedeniyle daha
fazla kira geliri elde etmek isteyenlerce önce ikiye sonra dörde ve sonra sekize bölündü.
Kitap okunmuyor denildiği zaman şöyle bir yanlış anlama içerisine giriyoruz. Sanki Osmanlıda çok kitap okunuyordu ama bugün
okunmuyor. Bu yargıdan bunu mu anlamalıyız yoksa batıda okunuyor
da burada okunmuyoru mu anlamalıyız. Neye göre kıyaslıyoruz. Ortaokul ve lise döneminde aldığım kitaplar var. Bu kitapları yeğenlerim
okudu, dönem arkadaşlarım okudu şu anda çocuklarım okuyor. Yani
kitap okuyoruz okumuyor değiliz. Ve yine hocalarım bahsettiler Altıncı

Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
III: Oturum Müzakere Metni *
187
Şehir’in yazıldığı Bir Şehrin Beş Hali’nin yazıldığı, Hayat Ağacı, Sultan
Şehir ve Sühan gibi dergilerin çıktığı bir şehirde kitap okunuyor. Fakat
kitap bulabileceğiniz yer yok.
Biliyorsunuz yarınki oturumlarda da konuşulacak; Sivas’ta bin
temel eser projesi başlatıldı. Şu an sekiz tane kitap çıktı. Bunlar üç bin
basıyor. Bu tip kitabı İstanbul’da bir yayıncı bin basıyor veya beş yüz
basıyor. Ve yine şehrimizde çıkan Hayat Ağacı ve Sultan Şehir dergiler
iki bin basıyor. Bu az bir sayı değil. Bunlar okunuyor ve baskıları bulunamıyor. Yani bunlar kısa sürede bitiyor. Yeter ki siz kitapla okuyucuyu bir araya getirin buluşturun. Bunun için de ben kitap okunmuyor
yargısına pek katılmıyorum. Ve bu istatistiklerin gerçeği yansıttığına
inanmıyorum. Osmanlıda çok okunuyordu da şimdi az okunuyor deniliyorsa bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Ama bir batı ülkesiyle
kıyaslanıyorsa belki istatistikler bunu verir. Buna katılırım. Bunun için
ben eğer kitap okuyucuya ulaşırsa okunur diye düşünüyorum.
Bilal Bey “Halk irfanı”ndan bahsetti gerçekten güzel bir tabir. Biz
halk kültüründen bahsediyoruz yüksek zümre kültüründen bahseden
var mı? Yani bu seçkinler kültürü demiyoruz. Sabahtan bu yana ve
yapılan tüm tebliğlerde kitap üzerine vurgu yaptık. Tabi sempozyumun
bir ayağı da kültürdü. Bilal Bey o yöne vurgu yaptığı için kendilerine
teşekkür ediyorum. Güzel şeyler dinledik kendilerinden ve diğer arkadaşlardan da. İsmet Bey az okumama meselesi üzerinde durdu.
Mefail ve Hasan Basri beylerden da çok güzel tebliğler dinledik.
Çünkü o dönemlerde kültürümüzü şekillendiren medreseler var, tekkeler var ve özel meclisler var. Cenk kitapları da özel meclislerde çok
okunan kitaplardan bazıları. Hasan Basri Bey bahsetti, Fuzuli’nin
Hadîkatü’s-Süedâ’sı da Anadolu’da çok okunmuştur. Bu kitap, Hz.
Peygamberin torunlarının başına gelen Kerbela hadisesi sonucunda
Anadolu halkında Ehl-i Beyt sevgisini oluşturan önemli bir kitap olmuştur. Anadolu topraklarında Ehl-i Beyt sevgisi bir başka sevgidir. Bu
sevginin oluşumu ve her dem canlılığını korumasının en büyük amillerinden biri şüphesiz bu kitaptır. Çünkü Anadolu’nun birçok yerinde her
yıl Kerbela hadisesinin meydana geldiği muharrem aylarında sürekli bu
kitap okunmuştur.
Özellikle bir konuya vurgu yaparak bitireceğim Sivas’ta yapılanlardan bahsettik. Dışardan gelenlerden bir Sivaslı olarak şunu bekliyoruz. Üç dört yıl içerisinde kültürel anlamda Sivas’ta yapılanları gören
birilerinin çıkıp da basında Sivas’ta neler oluyor demesini bekliyoruz.
Yani kitap açısından dergi açısından okuyan açısından gerçekten Sivas
kültürel anlamda büyük potansiyele sahip bir şehir. Bunu kuru bir övgü manasında söylemiyorum. Hem üniversitede hem dışarıda böyle bir
potansiyelimiz var. Biz de belki bunlardan dolayı bir şeyler yapmanın
gayreti içindeyiz. Bizleri yetiştirenlere bu anlamda teşekkür ediyorum.
Katkılarınızdan, katılımızdan ve bu geç saatte beni dinleme nezaketinizden dolayı hepinize teşekkür ediyorum.
1960 SONRASINDA GENÇLİĞİ ETKİLEYEN KİTAPLAR
Mustafa Özel
Her zamana, her mekâna ait onu biçimlendiren, onu anlamlandıran, ona ruh veren eserler vardır. Bunun çeşitli sosyal, siyasal, kültürel, tarihsel vb. nedenleri bulunabilir. Tarihin her döneminde, insanlığın en enerjik kesimini gençlik oluşturmuştur. Her yeni hareket, muhakkak kendini gençliğe yaslamaya çalışmıştır. Bu bakımdan, çocuk ve
bunun bir üst grubunu oluşturan gençliğe ve gençlere herkes sahip
çıkmaya, kendince biçimlendirmeye çaba sarf etmiştir. Ulus devletlerin
ortaya çıkışı, bunu daha da hızlandırmış ve buna önem kazandırmıştır.
Bu bildiride resmi eğitim ve öğretim hayatının dışında, genç insanların hayata bakışlarını, dünyayı algılayış ve kavrayışlarını, neticede
kişiliklerini etkileyip oluşturan kitaplar üzerinde durmaya çalışacağız.
Bunu Cumhuriyet öncesinde yazılanlardan başlayıp 1980’e kadar getireceğiz.
Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç gibi yazarlar, söz konusu dönemde yazılan romanlar ve tercüme edilen kitaplar diğer bildiri
sahipleri tarafından ele alınacağından, biz burada gençliği etkileyen
düşünce, edebiyat (şiir) ve araştırma eserlerini değerlendirmeye çalışacağız.
Bildirimizi daha çok 1960–1980 yılları arasında neşredilen eserlerle sınırlandırdık. Bunun arka planında bu dönemde gençlik hareketlerinin kendini çok başat bir şekilde göstermiş olmasındandır. 12 Eylül
darbesiyle konuyu sonlandırmamızın nedeni ise, artık bu dönemden
sonra gençler arasında önemli bir şekilde idealizmin zayıflamasıdır. Bu
dönem artık, depolitizasyon, hayatın her alanına ilgisizlik sürecidir.
Burada milliyetçi ve sol gençliğin beslendiği kitaplara yer vermekle
birlikte, daha çok İslami gençlik merkezde olacaktır. Bu dönemde yazılan kitapları, yazarlarına göre sıraladık. Mümkün olduğunca kitapların
yayın tarihlerini vermeye çalıştık. İlk baskısını bulamadıklarımız oldu,
bunların bulduğumuz baskı tarihini verdik. Yazarları da kronolojik olarak sıraladık. Örnek olarak dört kitap hakkında kısa bilgi sunduk.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle tek parti döneminde belli bir
genç tipinin yaratılmaya çalışıldığı bir gerçektir. Bunun yanında yeni
kurulan rejime karşı olması muhtemel her türlü anlayış, görüş ve düşüncenin kontrol, gözetim ve denetim altında bulundurulması da, göz
önüne alınması gereken başka bir önemli konudur. Ülkede gerçekleştirilen yeni düzenlemelerle birlikte, toplumun geleneksel dini olan İslam,
toplum hayatının dışına itilmeye çalışılmıştır.
İşte bu şartlar altında, resmi anlayışın dışında toplumun diğer
katmanları olduğu gibi gençlik kesimi de kendisini zenginleştirecek

Doç. Dr. D.E.Ü. İlahiyat Fak Öğretim Üyesi.
1960 Sonrasında Gençliği Etkileyen Kitaplar *
189
kaynaklardan, eserlerden mahrum kalmıştır. Demokrat Parti ile birlikte
ülkede esen özgürlük rüzgârları neticesinde çeşitli düşünce ve anlayışlara mensup yazar ve araştırmacılara ait ürünler ortaya çıkma imkânı
bulabilmiştir.
Sol:
Nazım Hikmet (1902-3 Haziran 1963): Simavna Kadısı Oğlu
Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş Savaşı Destanı (1965), Memleketimden İnsan Manzaraları ().
Hikmet Kıvılcımlı (1902-11 Ekim 1971): Tarih Tezi (1965).
Behice Boran (1 Mayıs 1910-7 Ekim 1987): Türkiye ve Sosyalizm Sorunları (1968).
Mihri Belli (1915-): Milli Demokratik Devrim (1968).
Aziz Nesin (20 Aralık 1915-5 Temmuz 1995): Sosyalizm Geliyor
Savulun (1965), Zübük (1961), Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1977).
Doğan Avcıoğlu (1926-4 Kasım 1983): Türkiye'nin Düzeni
(1968), Milli Kurtuluş Tarihi (1974-1975), Türkiye’nin Tarihi (1978).
Türkçü-Milliyetçi
Ziya Gökalp (23 Mart 1876-25 Ekim 1925): Kızıl Elma (1915),
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918), Türkçülüğün Esasları
(1923).
Yahya Kemal Beyatlı (2 Aralık 1884-1 Kasım 1958): Kendi
Gökkubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgarıyle (1962), Aziz İstanbul
(1964).
Peyami Safa (1899-15 Haziran 1961): Nasyonalizm 2. Baskı
(1961), Sosyalizm Marksizm Komünizm (1971), Dokuzuncu Hariciye
Koğuşu 7. Baskı (1958).
Ahmet Hamdi Tanpınar (23 Haziran 1901-24 Ocak 1962): Beş
Şehir (1946).
Arif Nihat Asya (7 Şubat 1904-5 Ocak 1975): Bir Bayrak Rüzgar
Bekliyor (1946), Dualar ve Aminler (1967).
Nihal Atsız (12 Ocak 1905-10 Aralık 1975): Bozkurtlar 10 Baskı
(1974),Türk Ülküsü (1956).
Samiha Ayverdi (25 Kasım 1905-22 Mart 1993): Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih (1953), Boğaziçi’nde Tarih (1966), Milli Kültür
Meseleleri ve Maarif Davamız (1976).
Mümtaz Turhan (1908-): Garplılaşmanın Neresindeyiz (1958),
Kültür Değişmeleri (1959).
Osman Turan (1914-17 Ocak 1978): Türkiye'de Komünizmin
Kaynakları (1964), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti (1965),
Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi (1969), Selçuklular ve İslamiyet (1971).
190 * Mustafa Özel
Mehmet Kaplan (1915-1986): Nesillerin Ruhu (1967).
Osman Yüksel Serdengeçti (1917-10 Kasım 1983): Mabetsiz Şehir (1949), Bu Millet Neden Ağlar 2. Baskı (1952), Bir Nesli Nasıl Mahvettiler (ts.).
Alparslan Türkeş (25 Kasım 1917-4 Nisan 1997): Dokuz Işık 4.
Baskı (1967).
İlhan E. Darendelioğlu (1921-19 Kasım 1979): Türkiye'de Komünist Hareketleri (1961), Türkiye'de Milliyetçilik Hareketleri (1968),
Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga (1976).
Galip Erdem (10 Mart 1930-12 Mart 1997): Ülkücünün Çilesi 2.
Baskı (1976).
Seyyid Ahmed Arvasi (15 Şubat 1932-31 Aralık 1988): İleri Türk
Milliyetçiliğinin İlkeleri (1965), Türk İslam Ülküsü (1979).
Erol Güngör (1938-24 Nisan 1983): Türk Kültürü ve Milliyetçilik
(1975).
Muhafazakar-İslamcı
Mehmed Akif (1873-27 Aralık 1936): Safahât.
İstiklal Marşı şairinin bu muhalled eseri Latin harfleriyle ilk kez
1944 yılı başlarında basılmıştır. Bunun üzerinde dikkatle düşünülmesi
gerekir.1
Said Nursi (1876-23 Mart 1960): Sözler, Mektûbât, Lemalar,
Şualar, Asa-yı Musa, Gençlik Risâlesi.
Eşref Edip Fergan (1882-1971): Kara Kitap 2. Baskı (1967).
Cevat Rıfat Atilhan (1892-4 Şubat 1967): İğneli Fıçı 2. Bs.
(1937), Türk Oğlu Düşmanını Tanı (1951), Tarih Boyunca İslam Hakimiyeti ve Uğradığı Suikasdler (1960), Tarih Boyunca Yahudi Mezalimi
().
Ali Fuad Başgil (1893-17 Nisan 1967): Gençlerle Başbaşa
(1949), Din ve Laiklik (1955).
Kadir Mısıroğlu (1933-): Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahitler
(1967), Lozan Zafer mi Hezimet mi (1964), Moskof Mezalimi (1970),
Yunan Mezalimi (1972).
Sami Arslan (1934-): Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı 5. Baskı
(1962).
Nuri Pakdil (1934): Batı Notları (1972), Biat (I) (1973), Biat (II)
(1977).
M. Said Çekmegil (1937-21 Temmuz 2004): Milliyet Anlayışımız
(1959)
İbadet Anlayışımız (1970), Sünnet-i Sen’iyye (1974).
1
Ersoy, Mehmed Âkif, Safahat, (Haz.: M. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1991, (Giriş), s.
LXXVI.
1960 Sonrasında Gençliği Etkileyen Kitaplar *
191
Şule Yüksel Şenler (1938-): Bize Ne Oldu (1969), Gençliğin
Izdırabı (1969).
Rasim Özdenören (20 Mayıs 1940-): İki Dünya (1977).
Sadık Albayrak (15 Şubat 1942-): Türkiye’de Din Kavgası
(1973), Devrimin Çakıl Taşları (1979), Yürüyenler ve Sürünenler
(1979).
İsmet Özel (1944-): Üç Mesele (1978).
D. Mehmet Doğan (1947-): Batılılaşma İhaneti (1975).
Ali Bulaç (1951-): Çağdaş Kavramlar ve Düzenler (1977).
Ahmet Gürkan (): İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi
(1969).
Tasnif dışı:
Cemil Meriç (12 Aralık 1916-13 Haziran 1987): Bu Ülke (1974),
Umrandan Uygarlığa (1974).
Aykut Edibali (13 Nisan 1942-): Milli Mücadelede Kadroların Vazifeleri (1970), Komünist İhtilale Karşı Tedbirler 2. Baskı (1972).
Zorluk
Bu bildiriyi hazırlarken karşılaştığımız en büyük zorluk, herhangi
bir kitabın gençliği nasıl etkilediğinin belirlenmesi olmuştur. Kitapların
baskı tarihlerinin bazen bulunmaması da ayrı bir sıkıntı olarak karşımıza çıkmıştır. Gençliği etkileyen kitapları belirlerken ölçümüz, söz konusu kitabın baskıları ve yaptığımız ikili, çoklu görüşmeler olmuştur. Bazı
eserlerin hem Türkçü-milliyetçi, hem de muhafazakâr-İslamcı kesimi
beslemiş olması, mezkûr kitapların tasnifinde güçlüğe yol açmıştır. Her
tasnif ve tarifte olduğu gibi buradaki gruplandırma da, kimi zorluk ve
sıkıntıları beraberinde getirmiştir. Bunun hoş görülmesini umarım.
Sempozyumun içeriğine bakıldığında, sanki dini-İslami muhtevalı
bir kitap sempozyumu yapılacağını çağrıştırmaktadır. Bu konu, açık ve
net olmadığından, her şeye karşın konunun daha bütüncül olarak ele
alınmasını sağlamak için sol kesimi etkileyen önemli birkaç isme yer
verdik. Türkçü-milliyetçi gençliği etkileyen kitapları, yukarıda belirtmiş
olduğumuz nedenden dolayı, biraz daha geniş tuttuk. Gruplandırdığımız kitapları başka başlıklar altında veya başlıkları biraz daha çoğaltarak toplamak mümkün olabilirdi. Ancak biz bunu bu şekilde yeterli
gördük. İki yazarı ve eserlerini, yaptığımız tasnifin dışında tuttuk, bunları bir başlık altına koymadık.
Gençliği Etkileyen Kitapların Ortak Özellikleri
Burada muhafazakâr-İslamcı gençliği etkileyen eserlerin ortak
özelliklerinden söz etmeye çalışacağız. Böylelikle bunları okuyan genç
insanların bu kitaplardan etkilenme sonucu hangi özellikleri kazandıklarını tespit etmiş olacağız.
192 * Mustafa Özel
1- İslam:
1923 sonrasında din-devlet, din-toplum ilişkilerinin yeni bir görünüm ve boyut kazandığı bilinen bir gerçektir. Neticede din, bütün
tezahürleriyle hayatın dışında tutulmaya çalışılmıştır. Yaşanan baskıcı
dönemlerden sonra çok partili hayata geçişle birlikte, İslam muhtevalı
eserler yavaş yavaş neşredilme imkânı bulmuştur. Arapçadan yapılan
tercümelerle birlikte, sadece ibadete değil, İslam’ın hayatın tüm alanlarına olan ilgisi vurgulanmıştır. Dinle ilgili kısıtlamalardan dolayı, din
vurgusu zaman zaman milliyetçilik üzerinden yapılmaya gayret edilmiştir. Millet kelimesinin buna imkân sağlayan anlam genişliğine sahip
olması, bunu bir ölçüde kolaylaştırmıştır.
2- Osmanlı ve tarih vurgusu:
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yeni yapı, anlayış ve kurumların
oluşturulmaya çalışılması, Osmanlıyla ilgili her şeye mesafeli durulması
ve yaklaşılmasını beraberinde getirmiştir. Bunun merkezinde Osmanlı
tarih ve kültürüne karşı geliştirilen olumsuz, eleştirel bakış açısı vardır.
Böyle bir tavır, İslam diniyle derinden ilişkileri olan kesim ve kişileri
reaksiyoner bir tavra itmiştir. Hatta bu tutum, tarihi kutsallaştırıcı bir
tutum takınılmasına yol açmıştır. İşte yeni dönemle birlikte yeni yönetim mensuplarına yönelik eleştiriler, tarih üzerinden gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. Yazılan kitaplarda, tarihte Osmanlı devletinin gerçekleştirdiği başarılardan övgüyle söz edilmiş, sürekli olarak tarih bağından
bahsedilmiştir.
3- Milliyetçilik:
Cumhuriyet’i kuran kadroların batıya bakışı, yaklaşım tarzı, toplumun dindar kesimlerinde bazen ülkenin yabancılaşacağı, yurdun yabancı güçlerin egemenliğine geçeceği endişesine yol açmış, bu durum
yönetimle paralel düşünmeyen dindar çevrelerde milliyetçilik duygusunun güçlenmesine, bu duygu, düşünce ve anlayışın çeşitli biçimlerde
kendini göstermesine yol açmıştır. Milliyetçiler Derneğinin kurulması,
bunun toplumsal ve siyasal hayata yansımasının önemli bir göstergesi
olarak değerlendirilmelidir.
4- Tek Parti/milli şef yönetim ve dönemine yönelik eleştiriler:
Çok partili hayat öncesinde devletin CHP demek, tek parti dönemi de baskı dönemi demek olduğundan söz konusu kitapların önemli
ortak noktalarından biri de milli şef ve dönemine yöneltilen eleştirilerdir. Çünkü dindar kesim, bu zaman zarfında dinini öğrenme ve yaşama
konusunda büyük güçlüklerle karşılaşmış, uygun ortam bulunca da
kendilerine bu sıkıntıları yaşatan ilgililere sert tenkitler yöneltmiştir.
Söz konusu zaman diliminde neşredilen süreli ve diğer yayınlarda bu
konuda bir hayli malzeme bulunmaktadır.
5- Komünizme yönelik eleştirel tavır:
1960 Sonrasında Gençliği Etkileyen Kitaplar *
193
Bu bağlamda dile getirilmesi gereken diğer önemli bir nokta da,
ülkede komünizm düşüncesinin kendine rahat bir yer bulabilmesidir.
Ülke içinde insanların dinle ilişkilerinin her geçen gün zayıfladığını gören ve bu durum karşısında çare üretmeye çalışan dindar ve vatanperver kesimler, dinsizlikle eşdeğer gördüğü komünizme fikri temelde
karşı çıkmışlardır. Bu yaklaşım ve değerlendirmelerini, çeşitli eserlerde
dile getirmişlerdir. Komünizmle Mücadele Derneği (7 Aralık 1956),
Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği (1963) gibi cemiyetlerin kurulması, basın ve düşünce hayatındaki bu tavrın sosyo-politik hayata
aksetmesinin bir tezahürüdür.
6- Yahudilik ve masonluk karşıtlığı:
Konumuzu oluşturan eserlerde, yerel, geleneksel ve tarihsel değerlere önemli vurgular yapılırken, komünizm gibi ülke gerçeklerine
aykırı ve tehlikeli görülen Yahudiliğe ve masonluğa karşı belirli bir bilinç ve direncin oluşturulmasına da özen gösterildiğini söylemek mümkündür. Yahudiliğin arz-ı mevud (vaad edilmiş ülke/toprak) anlayışı,
İsrail’in kurulması ve yayılmacı politikası, Yahudilerin son dönemde
Osmanlıya karşı takındıkları tavır, masonluğun gizli ve derin bir güç
oluşu bu tavrın arka planında yatan önemli nedenlerden bazılarıdır.
Burada yazarlarla ilgili belirtmemiz gereken bir iki nokta vardır.
Bunların ilki, yukarıda eserlerini zikrettiğimiz yazarların önemli bir
kısmının edebiyatçı, özellikle de şair olmalarıdır. Bu durum, hem her
üç grup, hem de bütün zamanlar için geçerlidir. Bu husus, toplumumuzda, edebiyatın, özellikle de şiirin gücünü ve etkisini göstermesi
bakımından önemlidir. Düşünce, anlayış ve yaklaşımların düz yazıdan
ziyade şiirle dile getirilmesinin Türk düşünce hayatı ve tarihi açısından
ele alınmasında fayda mülahaza ediyoruz.
Diğer bir konu ise, her üç kesime mensup yazarların önemli bir
kısmının savundukları görüş ve düşüncelerden dolayı yargılanmaları,
hapsedilmeleridir. Bu durum, düşünce üretmenin, düşünceyi savunmanın maliyetini göstermesi bakımından üzerinde durulması gereken
bir başka olaydır. Bugün geçmişe nazaran daha iyi şartlarda yaşamaktayız. Bunu, büyük ölçüde, yakın tarihimizde hangi kesimden olursa
olsun sahip olduğu görüşün ardında duran, bunun bedelini ödeyen bu
insanlara borçlu olduğumuz, onlara medyun-ı şükran olduğumuz unutulmamalıdır. Onların bu içtenlik, azim ve mücadeleleri, yazdıklarının
etkin ve kalıcı olmasını sağlamıştır.
Örnekler:
Gençlerle Başbaşa (Ali Fuad Başgil): Eser, 1943-1944 ders yılında Eminönü Halkevi’nde verdiği ‘Gençliğe Öğütlerim’ başlıklı konferans
ile 1947’de Üsküdar Halkevi’nde ‘Terbiyenin Karekter Üzerindeki Tesiri’ konferanslardan oluşmaktadır. İlk konferans metni biraz genişletilerek Cumhuriyet gazetesinde, diğeri ise Tasvir’de neşredilmiştir. Yazar
daha sonra bu iki metin üzerinde biraz daha çalışarak söz konusu kitabı ortaya çıkarmıştır. Kitabın ana konusunun irade eğitimi olduğu söy-
194 * Mustafa Özel
lenebilir. Başgil, eserinde muvaffak olma yolunun tehlikeleri ve düşmanları, muvaffak olmanın şartları, terbiyenin ruh ve karakter üzerindeki tesiri, muvaffakıyet ve verimli çalışma, çalışma hayatının ve muvaffak olmanın kanunlarını ele almaktadır. Yazar ikinci baskıya (1959)
yazdığı önsözde, birinci baskının 1949 yılında yapıldığı, ancak o zaman
ilgi görmediğini, iki binden fazla kitabın raflarda kaldığını, son zamanlarda ise büyük rağbet gördüğünü söylemektedir.
İktibas: Başarılı olmanın ilk şartının iradeli olmak olduğunu ileri
süren yazar bu bağlamda şöyle demektedir: “Tekrar edeyim ki, insan
zekâsı ve bilgisiyle değil, ancak iradesi ile insandır. Zekâ ve bilgi az
çok hayvanda da vardır. Fakat, hususiyle, ahlâkî mânada irade canlı
uzviyetler zincirinin son halkasını teşkil eden insana mahsus bir kudret
ve imtiyazdır. İrade yalnız insanı hayvandan değil, hem de insanları bir
birinden ayıran ve aralarında üstünlük ve aşağılık farkları yaratan yegâne ruhî kuvvettir.” (s. 16-17)
Mabetsiz Şehir (Osman Yüksel Serdengeçti): Eser yazarın, Serdengeçti dergisindeki seçilmiş yazılarından meydana gelmektedir. Kitapta genel olarak CHP, sert ve iğneli bir şekilde tenkit edilmektedir.
Bununla birlikte, dini, milli, ictimai konular da bulunmaktadır. Roman
boy, 174 sayfa olan kitaptan birkaç başlık şöyledir: Mâbetsiz Şehir (s.
9), Kültür Emperyalizmi (s. 23, yazar bu tabirin kendisine ait olduğunu
ifade etmektedir), Konya ve İnkilaplar (s. 49), Maddeden Ruha Geçiş
(s. 101), İmansızlar Saltanatı (s. 155).
İktibas: Yazar, kendisine sabrı ve sükuneti tavsiye edenlere şöyle demektedir: “Sizi bilmem, benim sabrım tükendi. Müsaade edin de
ben de birkaç şey söyleyeyim: “Behey çok görmüş, çok bilmiş, fakat
aslâ inandıklarını, söylediklerini yapmamış, âtıl ve bâtıl adam! Bana
nasihat veriyorsun. Çok güzel, âmennâ!... Fakat sen şu yaşa gelmişsin. Yirmileri, otuzları, kırkları, hattâ ellileri tüketmişsin. Altmışlardasın. Şu dünyaya geldin geleli ne gibi hayırlı işler yaptın? Yedin, içtin,
korktun, çekindin, geldin, geçtin… Senin kazancın ne? Ne kazandın?
Yemeği, içmeği, çiftleşmeyi 4 ayaklılar senden iyi yapar. Sen insan olarak ne yaptın?” (s. 129)
Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı (Sami Arslan): Bu kitap, ayet ve
hadislerin ışığında, İslami hassasiyet oluşturmaya çalışmaktadır. Yer
yer bazı menkıbe ve günlük olaylar anlatılmaktadır. İslam’ı öğrenmeye, ona duyarsız kalmamaya vurgu yapmaktadır. Cep boy, 87 sayfa
olan eserin sonunda bilirkişi raporu ve Isparta Ağır Ceza Mahkemesinin
beraat kararı yer almaktadır.
İktibas: “Bir papaz, bir şehre gelir, kilisenin olduğu yeri bilemez.
Bir çocuğa sorar:
—Evladım, kilise nerededir? Ben, buranın yabancısıyım, biliyorsanız yolu gösteriniz.
Giderler, kilisenin yanına varırlar. Papaz:
1960 Sonrasında Gençliği Etkileyen Kitaplar *
195
—Yavrum, seni çok sevdim. Şu para ve şekerleri al. Yarın da kiliseye gel. Sana cennetin yollarını göstereceğim.
—Peki ama, sen kilisenin yolunu bilemedin. Güneş altında kendin
bulamadın. Bulamadın da ben gösteriverdim. Kilise yolu bulamıyan,
nasıl cennet yollarını gösterebilir?
Kardeşim kulak ver! Semaya yükselen minarelerde ilâhî emir
söylenirken, müezzin; “Ey cami yolunu bulamayanlar, cami yerine
meyhaneye gitmeyin, cami burada” diye haykırırken, camiye
gelemiyenler, gözleri varken göremiyenler, düşünmezler mi? Halini
bilemediği, hiç görmediği o dehşetli günde cennetin yollarını nasıl görecekler?....” (s. 30-31)
Kara Kitap (Eşref Edip): Kitap genel olarak CHP politikalarını,
(son sayfalarda Demokrat Partiyi de) eleştirmektedir. Kitaptan bazı
başlık şöyledir: CHP alelade bir parti değil, zararlı bir komitedir (s. 15),
Camileri halkevleri şekline koymayı tasarladılar (S. 31), Halkçılar,
CHP’yi vatan ve millet yerine koydular; partiyi tenkidi, devleti tenkid
gibi suç saydılar (s. 41), halkçılar, inkılab diye maziyi ateşe verdiler (s.
62), 163.cü madde hakkında Halkçılarla Demokratların gizli anlaşmaları (s. 82). Roman boy 111 sayfa olan eserin sonunda yazarın Süleyman Demirel’e Mektup’u yer almaktadır. Arka kapakta İstanbul 4. Ağır
Ceza Mahkemesi’nin kitap hakkında açılan davayla ilgili beraat kararı
bulunmaktadır.
İktibas: “Okullardan din derslerini kaldıran, din müesseselerini
kapatıp 40 bin din talebesini sokağa döken halkçılar, müslüman halkın
mukaddesâtını, ahlâk ve âdâbını yıkıp kendi akidelerini, kendi sapık
zihniyet ve ideolojilerini yerleştirmek için Köy Enstitülerini açtılar, devlet hazinesinden oluk oluk milyonları bu ahlâk ve iffet mezbahası olan
batakhânelere döktüler.” (s. 33)
Burada ayrıca birkaç yıldır dikkatimi çeken bir hususu da sizlerle
paylaşmak istiyorum. Yukarıda bahsettiğimiz belirli bir dönem gençliği
etkileyen kitaplara günümüzün gençliği tarafından ilgi gösterilmemektedir. Bu ilgisizlik, sınırlı bir sayıdaki yazar ve kitapla kalsa, bunu anlamak mümkün olabilecektir. Çünkü değişen şartlar, yeni yazarları,
yeni kitapları beraberinde getirmektedir. Ama bugün artık birer klasik
haline gelmiş olan Akif’in Safahat’ını, Necip Fazıl’ın bazı eserlerini
okumamayı, bunlardan maddi ve manevi olarak uzaklaşmayı anlamakta insan zorlanmaktadır.
Son olarak bir teklifte bulunmak istiyorum. Bu sempozyumu tasarlayan, hazırlayan, katkıda bulunan herkese saygı ve teşekkürlerimi
sunarım. Ancak bu etkinliğin tamama erdirilmesi için, bunun mütemmimi olan ikinci bir sempozyumun gerekli olduğuna inanıyorum: Kültürümüz ve Dergi Sempozyumu. Kendi bildirim açısından baktığımda,
kişisel olarak gençliği etkileyen yayınların, kitaplardan çok dergiler
olduğunu düşünüyorum. Saygılar sunar, teşekkür ederim.
60 SONRASININ ÇOK OKUNAN ROMANLARI: İSLAMİ
EDEBİYAT ve İSLAMİ ROMANLAR HAKKINDA BAZI
TESPİTLER
Yunus Ayata
Giriş
İslami romanları değerlendirmeye başlamadan önce “İslami
Edebiyat nedir, nasıl bir edebiyattır, İslami Edebiyatın kaynakları nelerdir?” sorusuna cevap vermek gerekir.
Sosyal bilimlerde tanım yapmak başlı başına bir tartışma konusudur. Çünkü sayısal bilimlerde olduğu gibi nesnel, kolayca ispatlanabilecek bir tanım yapmak mümkün değildir. Konusu, malzemesi temelde insan olan bir alan için bu doğal bir sonuçtur. Bu nedenle de
İslami Edebiyat hakkında herkesi kapsayan bir tanım yapmak çok zordur.
İslami Edebiyat kavramı ilk olarak M. Fuad Köprülü tarafından
kullanılmıştır. Köprülü, Türklerin Müslüman olduktan sonra verdikleri
edebî ürünler için İslami Edebiyat isimlendirmesini uygun görmüştür
(Köprülü 1986:99). Ancak burada Köprülü’nün kastettiği İslami Edebiyat isimlendirmesi ile bugün anlaşılan İslami Edebiyat kavramı örtüşmemektedir. Bugün İslami Edebiyat kavramı ile 1960’lı yıllardan itibaren İslami duyarlılığı ön plana alan yazarlar tarafından ilk ürünleri verilmeye başlanan ve bilhassa kendini roman sahasında gösteren popüler roman sınıfında değerlendirilmesi gereken “Müslüman Edebiyat”,
“Davet Edebiyatı”, “Diriliş Edebiyatı” ve “Hidayet Edebiyatı” ifade edilmektedir. Ancak Tanzimat sonrası edebiyatımızın isimlendirmesinin ve
dört başı mamur tasnifinin yapılamadığı düşünülecek olursa, yakın
dönemimize ait bu isimlendirmelerin doğruluğu ve yerindeliği de tartışılması gereken bir husustur.
Bu yazı çerçevesinde İslami Edebiyatın var olup olmadığı ya da
bu isimlendirmenin doğru olup olmadığı veyahut da böyle bir bölümlemeye/isimlendirmeye gerek olup olmadığı üzerinde durulmayacaktır.
Sadece durum tespiti yapılacaktır. Tartışılmaya gerek olmayan şudur
ki, estetik değeri zayıf ya da tartışmalı olan bu ürünlerin popüler edebiyat içinde değerlendirilmesi gerektiğidir. Bu sebeple bu eserlerin
edebiyat çevrelerince estetik bir değer taşımadığı konusunda eleştirilere maruz kalması ve Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkant gibi aşk
romanı yazarlarının eserleriyle aynı kategoride değerlendirilmesi kaçınılmazdır.
İslami Edebiyat kavramı, bu isimlendirmeleri yapanlar tarafından
farklı şekilde tarif ve tasnif edilmektedir.

Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bl. Öğretim Üyesi
1960 Sonrasının Çok Okunan Romanları *
197
Ebubekir Eroğlu, İslami Edebiyat kavramını “Müslüman muhayyileden doğmuş edebiyat”1 olarak nitelerken Rasim Özdenören bu edebiyatı ikiye ayırarak iki tanımlama yapmaktadır:
“1. İslami Edebiyat; konusunu Müslüman insanların oluşturduğu,
onların tavır ve davranışlarını, düşüncelerini, ruhsal eylemlerini yansıtan ürünlerin adıdır.
2. İslami Edebiyat, konusu ne olursa olsun yazarın İslami bilincini yansıtan, konusuna İslami optikle yaklaşan ürünlerdir.” (Özdeneren
1986:37).
Ahmet Kabaklı için ise “İslami Edebiyat” dinimize dönüş özlemidir.
“İslami Edebiyat veya İslami akım burada bir grup sanat ve edebiyat adamının gerçeğe, benliğimize, dinimizin fazilet ve şiiriyetine bir
dönüş özlemidir. Bu zümre, milletin bu yoldaki ihtiyaç ve isteklerini
dile getirmiştir.” (Kabaklı 1994:704)
Mustafa Miyasoğlu için bu edebiyat her yaratılanda yaratanı
görmeyi sağlayan bir anlayışın ürünüdür.
“İslami Edebiyat, bütün görünen ve görünmeyenlere bağlı olarak
Mutlak’ı idrak edebilecek bir şuuru geliştirebilen edebiyattır. İslami
Edebiyat, hayatımızın anlamını, Yunus’a göre yaşadığımız dünyanın
alını yeşilini giymiş yeni geline benzeyen, bakmaya doyamadığımız bu
dünyanın yaratıcısının, halıkının her varlıktaki görünmeyen gücünü
idrak edebilen bir edebiyat… Eğer bir beşeri vakıa varsa Müslüman
bundan uzak kalamıyorsa, İslami Edebiyat da uzak kalamaz. Dolayısıyla edebiyatın kendi iç mantığında var olan somuttan soyuta yönelme,
somut olguları, insanın tabii ve beşeri yaşayışını bir espriyle vurgular
tarzda ortaya koyma çabasında İslami Edebiyat.” (Miyasoğlu
1999:51).
Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere İslami Edebiyat ürünleri estetik kaygıdan uzak, amaçları edebiyata hizmet etmek olmayan
içinde İslam’a ait çeşitli unsurların olduğu tezli eserlerdir.
İslami Edebiyat hakkında çeşitli tanımların yapılıyor olması, insanların konuya farklı açılardan yaklaşmasından kaynaklanmaktadır.
Tabii ki bundan doğal bir şey olamaz. Rasim Özdenören “Söz konusu
çeşitlilikte görüş sahiplerinin genel edebiyat anlayışlarının farklı oluşu
kadar onların doğrudan doğruya İslami Edebiyat denince bu edebiyatın
içeriği olarak düşünüp benimsedikleri hususların da payı vardır. Aynı
biçimde geçmişteki İslami Edebiyat ürünleri üzerinde bazı kalıplaşmış
düşüncelerin ‘İşte İslami Edebiyat budur.’ diye belletilmiş olması da bu
kalıpların dışına çıkamayan görüş sahiplerini günümüzün Müslüman
yazarlarının ürünlerini irdelerken onların bazı dar açılar içinde bocalamalarına, dahası birtakım yanlış değerlendirmelere sapmalarına yol
1
http//www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/050805/02.html
198 * Yunus Ayata
açmaktadır.” (Özdenören 1986:36) demektedir. Özdenören’in bu sözleri aynı zamanda “Günümüz Türkiye’sinde İslami Edebiyat var mı?”
sorusuna da bir cevap niteliğindedir.
Günümüz Türkiye’sinde İslami Edebiyat
İslami Edebiyatın var olduğunu iddia edenler de böyle bir edebiyatın olmadığını ve olamayacağını savunanlar da kendilerince haklı
sebepler öne sürmektedirler.
Her iki cepheye de bir örnek vermek gerekirse konuyla ilgili olarak Mustafa Miyasoğlu ile İsmet Özel’in görüşlerini ele almakta fayda
vardır.
İsmet Özel, 1977’de yayımladığı bir yazısında Türkiye’de İslami
bir edebiyatın olmadığını söyler. Sebep olarak ise İslami Edebiyat olarak adlandırılan bu durumun beslenebileceği bir ideolojisinin veya sistemli bir düşünce yapısının olmadığını gösterir.
“Yaşayan edebiyatımız içinde Müslüman yazarlar, sanatçılar, şairler yok mu? Var, ama bu yürütülen sanat faaliyetlerinin İslam kaynakları açısından bir değerlendirilmesi yapılmamış henüz. Her yönden
esen etki rüzgarlarının ortasında, bütün tutamağı sanatçının yeteneği
ve görüş derinliğinden ibaret bir İslami Edebiyat gerçekten bir İslami
Edebiyat mıdır, yoksa doğru yolda türetilmiş bazı bireysel sanat ürünleri midir?
Türkiye’de İslami Edebiyatın naslar açısından değerlendirmesinin
yapılmayışının yanı sıra bir nokta daha var dikkati çeken. Müslüman
sanatçıların eserleri büyük ölçüde bir Müslüman’ın siyasi, kültürel, fikrî
seviyesini izler durumda. Edebiyat ve sanat eserlerinden kalkılarak
bazı itikadi hususların derinliğine varmak yerine belli ve ortaklığı tartışılmaz akaidin bir çeşitlemesiyle karşılaşıyoruz daha çok.
Bakalım bu durum ne kadar sürecek?” (Özel 1977).
Mustafa Miyasoğlu ise Türkiye’de İslami bir edebiyatın olduğunu
düşünmektedir.
“Bu edebiyat var. Varlığı da zannediyorum bizim edebiyatı idrakimizle başlıyor. Yani bir akım olarak varlığı, yeni bir edebiyat anlayışı
olarak ortaya çıkışı benim anladığım kadarıyla Büyük Doğu’nun 1964
döneminde çıkan sekiz veya dokuz sayıda teorik yazılarla ve örnek
eserlerle algılanmaya başlandı.” (Miyasoğlu 1999:50).
Bu konudaki tartışmaların en önemli sebeplerinden biri, bu edebiyata verilen ad olabilir. İnsanların “İslam”, daha özelde “İslami Edebiyat” sözünden ne anladığı ne beklediği ile ilgili bir durum konuyu
karmaşık bir hâle getirmektedir. Ancak şu unutulmamalıdır ki İslami
Edebiyat ister var olarak kabul edilsin isterse yok olarak, Türkiye’de şu
an kendini bu şekilde İslami Edebiyata mensup olarak nitelendiren
böyle bir grubun vardır.
İslami Roman Ne Zaman Ortaya Çıkmıştır?
1960 Sonrasının Çok Okunan Romanları *
199
Türkiye’de 1960’lı ve 1970’li yıllarda bilhassa Müslüman Kardeşler’e mensup Mısırlı yazarlardan dini mahiyetli kitaplar tercüme edilmiştir.2 Türkiye gerçekleri ile örtüşüp örtüşmediği tartışılabilecek bu
kitaplar ciddi bir okur kitlesi tarafından rağbet görmüş ve bu kitap
yazarları ve yazarlarının verdiği mücadele idealize edilerek benimsenmiştir. Bu kitapları okuyan insanlar bir benzerini yazmaya gayret etmiştir. Doğrudan fikir kitabı yazmaya cesaret edemeyen ya da fikrini
edebi bir tür olan roman veya hikâye ile daha iyi anlatabileceğini düşünen İslamcı yazarlar, kendi yandaşlarının karşı çıkmasına rağmen3,
bu türlere ilgi duymuşlardır. Bu ilginin bir neticesi olarak önce
Hekimoğlu İsmail’in (Ömer Okçu) Minyeli Abdullah’ı (1967), ardından
da Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı (tefrika:1969-1970; kitap:
1970-1973) yayımlanmıştır.
1960’lı yıllarda Minyeli Abdullah ve Huzur Sokağı ile başlayan bu
roman anlayışı, özellikle 1980’lerden sonra yaygınlaşmaya başlamıştır.
Dolayısıyla 80’lerin siyasi ve sosyal havası bu romanın şekillenmesinde
etkili olmuştur. Tabiî ki sadece 80 sonrası değil, 80 öncesi de bu romanı etkilemiştir. Şaban Sağlık “Kitle Kültürü ve Popüler İslami Romanlar” (Sağlık 1999a:19-21) başlıklı yazısında bu romanların ortaya
çıkmasında ve hatta belli bir kitle tarafından benimsenmesinde Türkiye’nin alt tabakasında devam eden ‘gaza’ ideolojisinin tesirli olduğunu
söyler ve halkın yıllardır severek okuduğu, dinlediği Hamzanameler,
Seyyid Battal Gazi Hikayeleri, Hazreti Ali Hikayeleri gibi eserleri bugünkü İslami Edebiyatın temeli sayar. Ancak, Sağlık, bu romanların
asıl kahramanlarının bu kaynaklardan değil, “Hasan El-Benna, Malcolm
X ve Seyyit Kutup gibi o devirde verdikleri İslâmî mücadele ile popülerleşen kişiler”den etkilenerek oluşturulduğunu belirtir (Sağlık
1999a:19).
İslami Roman Neyi Anlatır?
İslami Edebiyat, vermek istediği mesajı ayrıntılı bir şekilde ele
alabilmek için daha ziyade roman türünü kullanmıştır. İslâmi Edebiyata mensup roman yazarlarını estetik tercihleri bakımından iki kategoride incelemek mümkündür:
İslami Edebiyatın oluşum safhasında eserler kaleme alan, düşüncelerinde katı olan ve bu durumu eserlerine zaman zaman sert bir
üslupla yansıtan birinci grupta yer alan yazarlar sayı bakımından ikinci
gruptan fazladır. Bunlar aynı zamanda ikinci gruba göre daha fazla
2
3
Bu konu ile ilgili olarak İsmail Kara’nın “Müslüman Kardeşler Türkçe’ye Çevrildi mi?”
yazısına bakılabir (Kara 1991:14-15).
Hekimoğlu İsmail, “Nurcu ağabeyler”in “İslam’da roman yoktur.” Karşı çıkışlarını
Nuriye Akman’a şöyle anlatmaktadır:
“’Ya sen ne yapıyorsun, roman gavur işidir.’ Dediler bana bazı nurcular. ‘Sen Müslüman adamsın ya, ne kadar bozuldun.’ Dediler ya. ‘peki’ dedim, ‘tamam yazmıyorum.”
Allah affetsin yalan söyledim. Gittim, gizliden gizliden Minyeli Abdullah’ı yazdım. Kitap
çıktı. Bayram abi, ‘Ne güzel yazmışsın kardeş. Aferin devam et dedi.”
http://arsiv.zaman.com.tr/2002/08/04/roportaj/default.htm
200 * Yunus Ayata
eser vermiştir. Bu grup, Hekimoğlu İsmail, Şule Yüksel Şenler, Raif
Cilasun, Şerif Benekçi Edip Gönenç, Ahmet Günbay Yıldız, Ali Nar,
Mehmet Zeren, Üstün İnanç, A. Lütfü Kazancı, Nurullah Genç, Yavuz
Bahadıroğlu, Ali Erkan Kavaklı, İbrahim Ulvi Yavuz, Remzi Çayır, Halit
Ertuğrul ve Emine Şenlikoğlu gibi isimlerden oluşmaktadır. Bunların en
önemli amacı İslam’a hizmet etmek, İslam dinini yaymak ve sevdirmektir. Bu gruptaki yazarlar için “Sosyalist ve köycü romanların yaptıklarını, yüzde yüz zıttı ile İslâm duygu ve düşüncesine uygulamışlardır, denilebilir. İslâmî değerlere bağlı bir dünya kurmak, dünyayı ‘İslâm ilkeleri’ne göre onarmak, kurtarmak, düzeltmek isteyen roman ve
hikâyelerdir.” (Kabaklı 1994:704). Bundan dolayı özellikle bu grupta
yer alan yazarların kaleme aldığı romanlara “Hidayet Romanı” nitelemesi yapılmaktadır. Hekimoğlu İsmail’in kendisine sorulan bir soruya
verdiği cevap bu isimlendirmeyi pekiştirici ve grubun edebiyat anlayışını da özetleyici mahiyettedir:
“Sanat, sanat içindir; yok cemiyet içindir tartışmalarına hiç katılmam. Ben Müslüman’ım, her şey İslamiyet içindir. Erişilmez edebi
örnek Kur’an-ı Kerim’dir, sonra hadisler gelir. Yani edebiyat ismiyle,
cismiyle İslam’ın malıdır.” (Kabaklı 1994:705; 711)
Yine bu tarz romanların edebî değeri olup olmadığı konusunda
Hekimoğlu İsmail’in verdiği cevap birinci grubun anlayışını yansıtması
bakımından önemlidir. Hekimoğlu İsmail, bu tarz romanların “edebî
değeri”ni “okuyucu” ya da “edebiyat dünyası” olmak üzere iki kaynağın tespit edebileceğini belirttikten sonra şunları söyler:
“Avrupa’da öyle kitaplar vardır ki, edebî yönü hiç zikredilmez.
Ama çok satılır. Alexandre Dumas’nın kitapları, Monte Kristo falan kıyamet gibi satılıyor. Ben roman yazmadım. Dertlerimi yazdım, ister
beğensinler, ister beğenmesinler. Halet-i ruhiyemi anlatıyorum ben.
Biz Müslüman’ız, kendimizi ona beğendirmeyiz, biz kendimizi Allah’a
beğendirmeye çalışırız.”4
Birinci gruptakiler ile okur arasındaki ilişki öğretmen-öğrenci ilişkisine benzemektedir. Her hangi bir edebî kaygı taşımayan bu grubun
yazarları, ikinci gruptakilerden farklı olarak, akıllarına gelen Kur’an-ı
Kerim’den ayetleri, Hadis-i Şerifleri, sahabe ve evliya kıssalarını edebî
kaygı gütmeden rasgele, sistemsiz bir şekilde romanın içine, adeta bir
çuvala çeşitli tahılları doldurur gibi, yerleştirmektedirler.
Bu romanlarda dikkat çeken bir diğer husus da okur kitlesidir.
Bu romanlar aslında dini bilmeyenlere dini öğretmek maksadıyla yazılmaktadır. Yazarların amaçlarından en önemlisi budur. Ancak bu romanları dini bilmeyenlerden ziyade dini bilen ve sempati ile yaklaşan
bir grubun okuduğu görülmektedir ki bu da dikkat çekicidir.
Bu romancılar sol ve sağ edebiyat çevrelerince çok ağır bir dille
eleştirilmiş, hatta eleştiri sınırları aşılarak hakaret bile edilmiştir. Hatta
4
http://arsiv.zaman.com.tr/2002/08/04/roportaj/default.htm
1960 Sonrasının Çok Okunan Romanları *
201
edebiyatçı sayılmadıkları için haklarında araştırma bile yapılmamış;
“güdümlü” ya da “angaje bir edebiyat” (Bahar Eylül 1994: 46) olarak
görülmüştür.
Örneğin Fethi Naci “Müslüman Bir Romancı’dan İki Roman” başlıklı yazısında günümüzde de çok okunan Ahmet Günbay Yıldız’ın Sitem ve Yanık Buğdaylar isimli iki eserini değerlendirdikten sonra yazısını şöyle bitirmektedir:
“Bir daha Ahmet Günbay’dan roman okumak! Tövbe!”
Ömer Lekesiz ise, Şule Yüksel Şenler ve Hekimoğlu İsmail ile
başlayıp Ahmet Günbay Yıldız ile devam eden ve Emine Şenlikoğlu’na
teslim edilen İslami romanı sanat ve edebiyat kriterlerine uymadığı
için “ebleh eğilim” (Lekesiz 1995) olarak nitelemektedir (Sağlık
1999c:21).
Bu grubun kaleme aldığı İslami romanlar sadece Fethi Naci ve
Ömer Lekesiz tarafından değil 1980’lerin sonlarından itibaren Mehmet
Emin Ağar tarafından da eleştirilir. Ağar bu tarz romanlara “yeşil dizi”
adını vermekte ve bu tarz roman yazmakla ne dinin ne de romanın
gelişebileceğini söylemektedir.5 Günümüzde Ağar’ın 80’li yılların sonlarından itibaren dillendirmeye çalıştığı tarzda tenkitlerin yeni nesil tarafından dikkate alındığını ve daha nitelikli edebî vasfı da olan eserler
yazılmaya başlandığını görmekteyiz.
İkinci grupta yer alan İslami roman yazarları ise içerik olarak İslam’a ait motifler kullanır, olaylara İslami bir duyarlıkla bakar, ancak
teknik anlamda modern romanı örnek alırlar ve estetik kaygısı da taşırlar. Bu grubun düşüncelerinin daha esnek olduğu ve eserleri estetik
kaygıyla kaleme aldıkları söylenebilir. Bu grubun temsilcileri arasında
Rasim Özdenören, Mustafa Miyasoğlu, Yaşar Kaplan, Ömer Lütfü Mete,
Halime Toros, Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş, Sadık Yalsızuçanlar, Ali
Haydar Haksal, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu vb. isimleri saymak
mümkündür.
İkinci grubun öncüsü Gül Yetiştiren Adam romanıyla Rasim
Özdenören’dir. Özdenören, “İslami kavramların, İslami motiflerin eserde bir malzeme ve araç olarak kullanılması”nın önemli olmadığını, esas
olanın “İslami motifleri, sanatçının müslümanca tavrının içinde” aramak gerektiğini vurgulamakta ve öncelikli amaçlarının “kurallarına
uygun bir sanat eseri” olduğunu ifade etmektedir (Özdenören
1986:46). Ona göre, İslami motiflerin ve kavramların kullanılmış olmasının “eseri zorunlu olarak İslami” saymaya yetmeyecektir. Ayrıca,
Özdenören bu motif ve kavramların kullanılmamış olmasının onu İslami saymaya engel teşkil etmeyeceğini de ifade eder (Özdenören
1986:47).
5
http//www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/050805/02.htm
202 * Yunus Ayata
İslami Romanın Özelikleri6
“İslami romanlarda belli şablonlara uyan, klişeleşmiş bir yapı”nın
varlığı hemen göze çarpar ve eleştirmenler tarafından tenkit edilir.
“Sanat kaygısıyla yazılan romanlarda önemli olan konu değil, bu konunun işlenişidir. Konu İslam da olsa onun sanat-estetik açıdan güzel
işlenmesi roman olması için şarttır. Oysa İslami romanlarda konu ve
bu konu aracılığıyla iletilmek istenen mesaj ön plandadır. Sanat-estetik
kuralları popüler İslami romanlarda pek önemsenmez. Sanat-estetik
kuralları ifade eden ‘romanda yapı’ yönünden bu romanların durumu
son derece zayıftır.” (Sağlık 1999a:19)
Romanda yapı konusu 1. Biçimsel Yapı, 2. Kurgu ve Anlatım
Teknikleri, 3. Dil ve Üslup ve 4. Tematik Yapı olmak üzere dört başlık
altında incelenir.
1. Biçimsel Yapı
a. Olay Örgüsü
İslami romanlarda genellikle güncel olaylar sosyal tabularla
harmanlanarak anlatılır. Bütün popüler romanlarda olduğu gibi olayın
başı, ortası ve sonu bellidir. Olayların gelişimi ve sonu önceden tahmin
edilebilir. Olaylarda tesadüfler de etkili olabilmektedir. Mesaj vermek
kaygısıyla olayların kapsamı oldukça geniş tutulur. Bazen birden çok
kişinin hikâyesi anlatılır. Örneğin Huzur Sokağı romanında Bilal’in hayatı çocukluğundan yaşlılık dönemine kadar devam eder. Aynı romanda Bilal’in oğlunun hayatına da uzunca yer verilir. Bu uzunluk roman
kahramanlarının psikolojisini vermeye engel olduğu için sanat değerini
düşüren bir durum olarak karşımıza çıkar. (bkz. Sağlık 1999a:20)
b. Anlatıcı ve Bakış Açısı:
Romanlardaki anlatıcı taraf tutan üçüncü şahıstır ve tekdüze bir
anlatıma sahiptir. Romanın bazı yerlerinde bu anlatıcı tarih, coğrafya,
felsefe, dini bilgiler gibi ilmi konularda da okuru, aynı Ahmet Mithat
Efendi’nin romanlarında olduğu gibi, bilgilendirir. Bu durum da sanat
kaygısı olan metinlerde görülmemesi gereken bir tutumdur.
c. Kişiler:
Bu romanlarda esas ve karşıt kahramanlar vardır. Bunların dışındakiler ise silik tiplerdir. Esas kahramanlar hep idealize edilir. Bunlar İslam’a uygun bir hayatı idame ettirmeye çalışan, kendini İslam’a
adamış insanlardır. Ahlaki ve ilmi anlamda kendilerini geliştirmiş, çevrelerine iyi birer örnektirler ve zaten romanda bazı kişilerin hidayete
ermesinde etkilidirler.
Asıl kahramanlar genellikle erkektir. Bununla birlikte Huzur Sokağı ve Sibel romanlarında olduğu gibi, kadınların baş kişi olduğu ro6
Burada ikinci gruptan çok popüler mahiyette kaleme alınmış ilk grubun ürünleri değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
1960 Sonrasının Çok Okunan Romanları *
203
manlar da mevcuttur. Ancak bu romanlarda da kadın karakterler üzerinde uzun uzadıya durulmadığını söyleyebiliriz. (bkz. Akçay 2004 7)
Bu romanlarda iyi-kötü mücadelesi vardır. Dolayısıyla romanlarda birbirine zıt karakterler bulunur. İmanlı-imansız, zengin-fakir, güçlü-zayıf gibi. İyiler de kötüler de abartılı bir şekilde sunulur. İyiler hepten iyi, kötüler hepten kötüdür. Sanat değeri taşıyan romanlarda kişilerin iyi ya da kötü olması değil, neden iyi, neden kötü olduğu önemlidir. Oysa İslami romanlarda bu durum hep ihmal edilir. (bkz. Sağlık
1999a:20-21)
d. Zaman:
“Roman, bir zaman sanatıdır.” (Çetin 2006:128). Modern romanda zamanın nasıl geçtiği önemlidir. Yani zamanın içini bu romanlarda olduğu gibi boşaltamazsınız. Bu anlamda İslami romanın zaman
konusunda ciddi kusurları vardır.
İslami romanlarda uzun bir zaman dilimi vardır. Bu uzun zaman
dilimleri ‘zaman atlama ve zaman özetleme’ teknikleriyle verilir. Mesela Minyeli Abdullah’ta on yıl birden atlanarak “Abdullah Minye’den geleli on sene olmuş”tu (Hekimoğlu İsmail 2005:17) denir. Huzur Sokağı’nda ise zaman “Aradan üç ay geçmişti.” (Şenler 2005:118), “İki
sene sonra…” (Şenler 2005:131)“Zaman su gibi akmakta, seneler birbiri ardınca geçmekteydi. Hilal beş yaşını doldurmuştu.” (Şenler
2005:175) şeklinde özetlenir.
e. Mekân:
Roman kişilerinin kişilik ve kimliklerinin, sosyal, kültürel, ekonomik konumlarının sunuluşlarında ve sosyal yaşantılarının hissettirilmesinde mekân işlevsel olarak kullanılmalıdır (Çetin 2006:135). Mekân unsuru kahramanların çiziminde önemli bir role sahiptir (Tekin
2001:130). Modern romanlarda mekân kişinin karakterini belirleyen
çevre anlamını taşır ve işlevseldir. Ancak İslami romanlarda mekânın
bu anlamda kullanıldığı ve işlenildiği söylenemez.
Bu romanlarda çok fazla mekân ismi geçer ve genellikle de kişiler arasındaki zıtlığı vurgular. İslami kesim kenar mahallelerde, fakir
evlerde otururken İslâm’dan uzak yaşayan Batıcı ve zengin kesim yalılarda, konaklarda, lüks evlerde oturur. Olay çoğunlukla kent merkezinde geçer. Nadiren köyler ve kasabalar kullanılır. Bazen de Minyeli
Abdullah’ta olduğu gibi (Mısır) yabancı ülkelerde geçer. Zaman zaman
Şule Yüksel’in Huzur Sokağı ve Remzi Çayır’ın Kelepçemin Türküsü’nde
olduğu gibi ütopik sayılabilecek mekânların da kullanıldığı olur. Sonuç
7
Akçay, popüler İslami romanlarda asıl kahramanın erkek olduğunu, kadının ise hidayete
erdirilen olduğunu vurgulamak amacıyla “bellekteki huriler” ibaresini kullanmaktadır.
Popüler İslami romanlarda kadının durumu ve erkek karşısındaki pozisyonu hakkında
Akçay’ın belirttiği fikirlerde doğruluk payı bulunmaktadır. Ancak kapsayıcı bir çalışma
yapıldığı takdirde durumun Akçay’ın belirttiği tarzda olmadığı da görülebilecektir.
204 * Yunus Ayata
olarak, İslami romanların kent merkezli mekânları kullandığı rahatlıkla
söylenebilir.
2. Kurgu ve Anlatım Teknikleri
a. Kurgu ve Anlatı Seviyesi:
İslami romanlarda kurgusal bir yapı esastır. Ancak bütün kurguların birbirinin tekrarı olduğu ve hidayete ermeden önceki dönem, hidayete erme sebebi, hidayet dönemi, hidayet döneminde çekilen sıkıntılar ve mutlu son (ya da ölüm) şablonuna uyduğu görülmektedir.
Bir romandaki öykülerin birbirlerine göre yerleştiriliş durumu
demek olan anlatı seviyesi de İslami romanlarda az çok bulunur. Anlatıcı olayları aktarırken kronolojik bir sıra takip etmeyebilir. Kimi olayları önce kimi olayları sonra aktarabilir. Genel olarak bütün romanlarda
görülen bu durum İslami romanlar için bir kusur sayılmaz. (bkz. Sağlık
1999b:17-18)
b. Anlatım Teknikleri:
İslami romanlar anlatım teknikleri açısından çok zengindir. Bu
zengin teknikler okura cazip geldiğinden bu romanlar en çok okunan
romanlar arasında yer alır. Bu kitapların çok okunmasına bu türün
lokomotif kitabı Minyeli Abdullah’ın 77 baskı8 Huzur Sokağı’nın ise 879
baskı yapmasını örnek gösterebiliriz.
İslami romanlarda ilmî ve dinî eserlerden alıntılar yapılır. Bazen
ayetlerden, hadislerden ve dini kitaplardan ya alıntılar yapılır ya da
göndermede bulunulur; bazen de İslami kıssalardan örnekler verilir. 10
İslami romanlarda anlatım teknikleri bir yama gibi eserin bünyesinde
hemen göze çarpar. Sıradan okurlara cazip gelen bu durum sanatestetik açısından son derece yanlış bir tutumdur. (bkz. Sağlık
1999b:18).
8
9
10
Şu an Timaş Yayınları tarafından Minyeli Abdullah’ın 77. baskısı yapılmıştır. Kitabın
daha önce de başka yayınevleri tarafından basıldığı düşünülecek olursa bu baskı sayısının daha fazla olduğunu tahmin etmek mümkündür. Ayrıca Minyeli Abdullah’ın diğer
benzerlerinden farklı olarak Huzur Sokağı ile birlikte Hidayet Romanları arasında hâlâ
çok satanlar arasında yer aldığını görmekteyiz.. Hidayet Romanlarının öncülüğünü yapan bu romanın bugüne kadar en az 350.000-400.000 adet basıldığı tahmin edilmektedir.
Huzur Sokağı’nın da Minyeli Abdullah’a benzer bir serüveni yaşadığı söylenebilir. Bu
romanın günümüze kadar kaç baskı yaptığı ve kaç adet sattığı tam olarak bilinmemektedir. Yayınevinden aldığımız rakamlara göre bu roman, Ocak-Nisan döneminde
5.000 adet satmıştır. Bu rakam günümüz Türkiye’sinde ciddi bir rakamdır ve bu tarz
romanların okur kitlesini göstermesi bakımından önemlidir. Ancak Huzur Sokağı,
Minyeli Abdullah ve Ahmet Günbay Yıldız’ın romanları dışındakilerde genel bir okuyucu
azalmasının olduğunu da hemen belirtmek gerekir.
Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah, Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı ve Emine
Şenlikoğlu’nun Bize Nasıl Kıydınız romanlarında bol bol montaj tekniğinin kullanıldığını
görmekteyiz. Montaj tekniği pek çok edip tarafından başarıyla kullanılan bir tekniktir.
Ancak popüler İslami roman yazarları yerli yersiz sırf mesaj vermek kaygısıyla bu anlatım tekniğini kullanırlar. Özellikle Emine Şenlikoğlu’nun Bize Nasıl Kıydınız? romanında bu tekniğin amacının çok dışında kullanıldığını söylemek mümkündür.
1960 Sonrasının Çok Okunan Romanları *
205
3. Dil ve Üslup
İslami romanlar tebliğ etme ve mesaj verme kaygısıyla yazıldıkları için bu romanların dili son derece sadedir. Cümleler kısa ve açık
anlam taşıyan bir yapıdadır. Bu romanlarda soyut ve anlaşılması güç
olan ifade ve cümlelere pek rastlanmaz. İslami roman yazarlarının
temel gayesi roman yazmak değil, romanı bir araç olarak kullanarak
bu araçla başka bir amaca varmaktır.
Özetle İslami roman mesaj kaygısıyla estetik yönü ihmal edilen
bir anlayışın ürünüdür. Ancak zamanla bu durum yeni nesil romancılar
tarafından estetiğin de önemsendiği bir yapı olma lehine değiştirilmiştir.
4. Tematik Yapı
Bu romanlardaki temel tema İslâm dininin üstünlüğüdür. Kişiler
ve olaylar hep bu temaya hizmet ederler. Romanlardaki bu temayı
kuvvetlendiren diğer fikir unsurlarını 26 maddede11 özetlemek mümkündür:
1. İdeal kişiler demokrasi, laiklik, insan hakları gibi evrensel konuları benimsediklerini belirtirler. Ancak bunların herkese eşit uygulanmadığını ima ederler.
2. Roman kahramanlarının günlük hayatındaki pek çok unsurun
dinle ilgili olduğu vurgulanır. Örneğin roman kahramanı namaz kılar,
camiye gider, türbe ziyareti yapar, her sözünün sonunu dua ile bitirir.
3. Erkekler namazlarını genelde camide kılarlar.
4. İslamcılık dışındaki fikir akımları hep eleştirilir.
5. Millet ve milliyet kavramları üzerinde durulmaz; hatta eleştirilir.
6. Hıristiyan Batı’nın dinine bağlılığı sıklıkla vurgulanır.
7. Masonluğa, Yahudiliğe ve Yahudilere karşı tavır konulması gerektiği belirtilir.
8. Bu romanlar zaman zaman İslam’ın özüne aykırı mesaj(lar)
taşıyabilir.
9. Toplumsal çöküntü (kumar, içki, lüks eğlence…) abartılarak
gözler önüne serilir.
10. Kadına ayrı bir yer verilerek, aile kurumunun sağlam kalabilmesi için kadının önemine vurgu yapılır.
11. Müslüman kadının tesettürlü olması gerektiği vurgulanır.
12. Yönetimin İslâm’a zıt uygulamaları ve medeniyet konusundaki yanlış anlamaları eleştirilir.
11
Bu sayı istenildiği taktirde daha da artırılabilir. Ancak biz burada ilk göze çarpanları
belirtmekle yetindik.
206 * Yunus Ayata
13. Varlıklı ya da şöhret olmuş kişiler İslami romanlarda bir şekilde kendilerine yer bulur.
14. İslami bir hayat yaşayan insanların hoşgörü, fedakârlık ve
sevgi esasına dayanması gerektiği belirtilir.
15. Esas kahramanları “iyi” ve “kötü” şeklinde sınıflamak mümkündür.
16. “Biz” ve “onlar” ayrımına özellikle vurgu yapılır.
17. Onlara göre asıl kurtulması gereken birey değil, toplumdur.
18. Bu romanlarda İslamı bilerek yaşayanlar övülürken, bilmeden yaşayanlar eleştirilirler.
19. Kahramanlar, bilinçli Müslüman olmadan önceki hallerine
“devr-i cahiliye” ya da “devr-i gaflet” derler.
20. “Güzellik”ten çok “fayda”ya önem verilir.
21. İdeal yaşama biçiminden uzak olanlar mutsuz ve gayr-ı meşru hal içinde gösterilirler.
22. İbretli hikâyelere yer verilerek okur ikna edilmeye çalışılır.
23. Zaman zaman okunması için kitap listesi verilir.
24. Sosyal dönüşümün kutsal değerlerden uzaklaşarak gerçekleştiğini; kutsal değerlerini kaybeden gençliğin bu sebeple manevi boşluğa düştüğünü vurgularlar.
25. Devletin yeni yetişen nesle sahip çıkmadığı vurgulanarak, ailenin çocuklarına sahip çıkması istenir.
26. Sergilenen her şey orta malıdır yahut satılıktır. (bkz. Sağlık
1999b: 17; Sağlık 1999c:21; Çalışkan Kasım 1996:91-95; Narlı
2007:208; Yalçın 2003:594-605).
Ahmet Kabaklı’ya göre bu eserlerde her olaya sanat endişesi
göstermeden “İslam’ın güzellik, yücelik ve sağlamlıklarını anlatarak
gençliğin ve genellikle milletin o yolda yükselmesini, olgunlaşmasını
hedef” alan ancak “sadece din, ahlak ve fazilet telkini ile kal(mayan)
zamanımızın ‘Doğu-Batı, İslami terbiye, serbest aşk, evlilik, çocuk, çok
çocukluluk, kadın, kadının çalışması, memleket, sanat, hac, dindarların
samimiyeti, kudsi aşk, platonik aşk, sevgi, sevda, ilim, toplumun ıslahı, rüya yorumu, yolculuk gibi daha sayılamayacak kadar çok, İslam
dışı, tarihi, geleceğe dönük, felsefi meselelerini” canlandıran, tartışan
ve değerlendiren İslami açılardan yaklaşan bir yazar görmekteyiz (Kabaklı 1994:705).
Sonuç
Günümüzde eskisi kadar okunmasalar da İslami romanlar, 1960
sonrasında bir grup insanı okumaya alıştırmışlardır. Bu romanları okuyanların aslında hiç roman okumayan şahıslar olduğu düşünülünce bu
romanların kendi okur kitlesini kendisinin oluşturduğunu söylemek
1960 Sonrasının Çok Okunan Romanları *
207
gerekir. Minyeli Abdullah ve Huzur Sokağı gibi bu türün ilk örneklerinin
hâlâ çok okunması Türk halkının İslami romana olan açlığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu romanlara verilen adların tutup tutmayacağını veya varlıklarını sürdürüp sürdürmeyeceğine ise zaman karar
verecektir. Ancak bu, bugün adı ne olursa olsun, eleştirmenler tarafından sert bir şekilde eleştirilip yok sayılan, içeriğinde İslam’a ait unsurlar bulunan, ortak bir dünya görüşüne sahip edebiyatçılar tarafından
oluşturulan eserler vardır. Bunun için zamanla bu toplaşma, edebiyat
tarihi içinde, belki dört başı mamur Türk Dünyası Edebiyat Tarihi yazıldığında kendisine yer bulacaktır. Ancak öncelikle İslami romanların
edebiyat sosyolojisi bağlamında değerlendirilmesi faydalı olacaktır.
Kaynaklar
AKÇAY, Ahmet Sait. “Hidayet Romanları.”, Milliyet, 4 Şubat
2004
BAHAR, Mahmut. “İslâmî Söylem Üzerine.”, Türk Edebiyatı, sayı: 251, 1994:46.
ÇALIŞKAN, Koray. “Özenilesi Yaşamlar/İslâmî Romanlar Üzerine
Bir İnceleme.”, Birikim der., sayı: 92, 1996:91-95.
ÇETİN, Nurullah. Roman Çözümleme Yöntemi, Edebiyat Otağı
Yay., Ankara, 2006
Hekimoğlu İsmail. Minyeli Abdullah, Timaş Yay., İstanbul,
2005
http//www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/05080502
http://arsiv.zaman.com.tr/2002/08/04/roportaj/default.htm
KABAKLI, Ahmet. Türk Edebiyatı, V, Türk Edebiyat Vakfı Yay.,
İstanbul, 1994
KARA, İsmail. “Müslüman Kardeşler Türkçe’ye Tercüme Edildi
mi?.”, Dergâh, sayı: 21, 1991:14-15.
KÖPRÜLÜ, M. Fuad. Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken Yay., İstanbul, 1986
LEKESİZ, Ömer. “Dünden Bugüne Yığın Romanı.”, Yeni Şafak,
17 Temmuz 1995
MİYASOĞLU, Mustafa. Sanat ve Edebiyat Konuşmaları, Akçağ
Yay., Ankara, 1999
NARLI, Mehmet. Roman Ne Anlatır -Cumhuriyet Dönemi
(1920-2000)-, Akçağ Yay., Ankara, 2007
ÖZDENÖREN, Rasim. “İslami Edebiyat Tartışmaları.”, Ruhun
Malzemeleri, Risale Yay., Ankara, 1986:36-38.
ÖZEL, İsmet. “Türkiye’de İslami Edebiyat Var mıdır?.”, Yeni Devir, 15 Aralık 1977
208 * Yunus Ayata
SAĞLIK, Şaban. “Kitle Kültürü ve Popüler İslâmî Romanlar-I.”,
Dergâh, sayı: 106, 1998:17-19.
SAĞLIK, Şaban. “Kitle Kültürü ve Popüler İslâmî Romanlar-II.”,
Dergâh, sayı: 107, 1999a:20-21.
SAĞLIK, Şaban. “Kitle Kültürü ve Popüler İslâmî Romanlar-III.”,
Dergâh, sayı: 108, 1999b:17-19.
SAĞLIK, Şaban. “Kitle Kültürü ve Popüler İslâmî Romanlar-IV.”,
Dergâh, sayı: 109, 1999c:20-21.
ŞENLER, Şule Yüksel. Huzur Sokağı, Timaş Yay., İstanbul,
2005
YALÇIN, Alemdar. Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından
Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı (1946-2000), Akçağ Yay., Ankara, 2003.
GELENEĞİN DÜNYASI GELECEĞİN UFUKLARI
ARAYIŞI ÇİZGİSİNDE 1960 SONRASI TOPLUMSAL
VE KÜLTÜREL HAYATIMIZDA ETKİLİ OLMUŞ BEŞ
İSİM
Cafer Gariper*
“Geleneğin Dünyası Geleceğin Ufukları Arayışı Çizgisinde 1960
Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatımızda Etkili Olmuş Beş İsim” başlıklı bu konuşmamızda Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu, Cemil
Meriç, Erol Güngör ve Sezai Karakoç’un gelenek-yenilik bağlamında
daha çok dergicilik ve dergi yazarlığı çerçevesinde yürüttükleri zihin ve
kalem faaliyetini konu edinmek istiyoruz. Söz konusu fikir ve sanat
adamlarının 1960 sonrası toplumsal ve kültürel hayatımızdaki yeri ve
etkileri üzerinde bazı tespitlere gitmek arzusundayız. Yukarıda adı geçen düşünce, bilim ve sanat adamlarının dergi etrafında yürüttükleri
faaliyetin geniş bir çözümlemesini yapmak, tahlil ve tespitlere gitmek
böyle bir konuşmanın sınırlarını aşar. Bu sebeple Tanzimat’tan itibaren
aydınlarımızın gelenek-yenilik problemi karşısında aldıkları tavrı kısaca
belirledikten sonra Cumhuriyet döneminde öne çıkan isimlerden Necip
Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör ve Sezai Karakoç’un
gelenek-yenilik zemininde geliştirdikleri tutumun üzerinde kalın çizgileriyle ve karakteristik yanlarıyla düşünmek istiyoruz.
Bilindiği gibi, bugün de çeşitli çevrelerin üzerinde tartışma yürüttüğü 1839 Tanzimat hareketi, medeniyetimizin ve hayatımızın önemli
kırılma noktalarından birini oluşturmaktadır. Her ne kadar bazı kurum
ve kuruluşlarda yenileşme-batılaşma hareketi daha önce başlamış olsa
da Türk insanının, Türk aydınının hayat ve dünya algısı ciddi anlamda
değişime bu dönüm noktası olan tarihten itibaren uğrayama başlamıştır. Uzun süren çöküş sürecinden sonra batı medeniyetinin bilim ve
teknik alanındaki gelişmişliğiyle karşı karşıya kalan Türk aydının, daha
sonra geniş halk kitlesinin sığınabileceği ve korunabileceği bir alan
kalmıyordu artık. Gelenek-yenilik çizgisinde öncelikle aydının tavır
belirlemesi gerekiyordu.
Batının doğu karşısında öne geçmesi, dünya üzerinde üstün güç
olması İmparatorluk bakiyesi olarak Türk aydınının üzerinde ezilmişlik
psikolojisini derinleştirmesi kaçınılmazdı. Biraz da zeminini bu psikolojinin
kurduğu düzlemde Türk aydınları ideal bir dünya tasarısı arayışına girer.
Necip Fazıl’da da görüldüğü gibi aydınlar, önemli bir kısmı ile ideal, hatta
ütopik bir dünya arayışı içinde görünürler. Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgü-
*
Yard. Doç. Dr., SDÜ Fen–Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, email:
[email protected]
1960 Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim *
211
sü’nde kurduğu toplum düzeni bir ütopyadır.”1 Bu çerçevede probleme
yaklaştığımızda Necip Fazıl’ın yanında Sezai Karakoç da olmak üzere diğer düşünce, bilim ve sanat adamlarının da ideal bir dünya kurma arayışıyla karşılaşılır. Hayatı her yanıyla kuşatmak isteyen bu ideal dünya tasarısı, kendi toplumumuza ideal hedefi göstermenin yanında ezilmişlik
psikolojisini aşmaya yönelik anlam dünyasına sahiptir.
Bu noktada teorik düzlemde Türk aydınının önünde üç temel hareket alanının belirdiğini söylemek doğru olacaktır. Bunlardan biri batıya karşı kapıları sıkı sıkıya kapalı tutmak, diğeri bütünüyle, ileride medeniyet tasfiyesine varacak ölçüde yeniliğe açık olmak, üçüncüsü ise
gelenekle yeniliği dengeleyen bir yol bularak yaşama şansını yakalamaktır. Bu, Tanzimat senelerinin bazı aydınlarınca medeniyetimizin
eskiyen yanlarını restorasyona tâbi tutmak anlamına da gelir. Tanzimat yıllarından itibaren Türk aydınlarında gelenekle yeniliği dengeleyen yol arayışının ağırlık kazandığına şahit oluruz. Edebî yeniliğimizin
başlangıcında yer alan Şinasî’nin “Garb’ın bikr-i fikri ile Şark’ın akl-ı
pîrânesi”ni birleştirmek isteyen sentezci ve eklektik düşüncesi, aslında
Tanzimat sonrası aydınımızın karakteristiğini verir.
Türk aydınının Tanzimat senelerinden itibaren vazgeçemediği,
belki de köklerini ulema sınıfında aramamız gerekecek olan karakteristik yanlarından biri kendi merkezli oluşu, kendi merkezli bilişi ve bununla ilişkilendirebileceğimiz düzlemde toplumu değiştirme projesi
taşıyışıdır. Bu, bir tarafıyla, bugün de içinde yaşadığımız jakoben tavır,
demokrat görünmeyi, fakat demokrasiye inanmamayı, halkçı olmayı,
fakat halka güvenmemeyi, başkasına saygı duyuyormuş gibi yapmayı,
fakat başkasını dinlememeyi getirecek arızalı bir görünüm taşır. Çünkü
o, bilendir, görendir ve duyandır. Bu durum bizde aydın sınıfının toplumu adına düşünen, karar veren ve yapan kimliğe bürünmesini hazırlar. Sonunda bu da aydın taassubuyla birleşen bir özgüveni/güvensizliği içerir.
Batılılaşma hareketine bağlı olarak yeni fikirler çerçevesinde yenileşmenin hangi prensipler etrafında olması gerektiği konusundaki farklı
yaklaşımlar, değişik ideolojilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Bu yeni
dönemde medeniyet ve medeniyetçilik, terakki, meşrutî yönetim fikirleri
ile birlikte Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük gibi ideolojiler de belirir.
Yenileşme döneminde aydınların düşüncelerini ifade edebileceği, bu
düşünceleri toplum fertlerine yayabileceği bir platforma ihtiyaç vardı.
İşte matbaanın ülkeye girmesinden uzunca bir süre sonra başlayan
gazete ve dergicilik aydınlar için söz konusu ihtiyacı karşılayacak geniş
bir imkân alanı açar. Gazete ve dergicilik haber kaynağı olmanın yanında, yeni ideolojilerin, hayat anlayışlarının yayılmasında taşıyıcı-yayıcı olma görevini yüklenen organ durumundadır.
1
M. Orhan Okay, “İnsan, Sanatçı/Şair ve Düşünür Olarak Bir Necip Fazıl Kısakürek Portresi”, Düşünce, Tarih ve Coğrafya Tasarımı Olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl Kısakürek, Hece, Sayı: 97, Ocak 2005, s. 13.
212 * Cafer Gariper
19. yüzyılın ortalarına doğru devlet eliyle çıkarılan süreli yayınları
yüzyılın ikinci yarısında özel yayınlar takip etmeye başlar. Bilim, sanat,
düşünce alanında gittikçe genişleyen faaliyetler çok sayıda gazete ve derginin hayat kazanmasına zemin hazırlar. II. Meşrutiyet yıllarında da gazete ve dergicilik canlı bir dönem geçirir. “23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle basında da bir patlama olur. Sansür resmen
değilse bile fiilen kalkmıştır. Türkiye, tarihinin en serbest ve basını da
en hür dönemini yaşamaya başlamıştır. Üç dört yıl içinde, birkaç sayı
çıkıp kaybolanları da dahil olmak üzere yayın hayatında görülen dergi
ve gazetelerin sayısı 200’den fazladır.”2 Hürriyet havasının yarattığı
serbestlik içerisinde insanlar duygu ve düşüncelerini yansıtabilecekleri
geniş alanı gazete ve dergi sayfalarında, edebiyat eserlerinde bulurlar.
Böylece basın ve edebiyat hayatı politik bir devreye girer. Şüphesiz
bunda İmparatorluğun dağılış sürecine girmiş olması da etkili olur. Zira,
çökmekte olan İmparatorluğun hemen her alanda yürütülen faaliyetle bu
kötü gidişten kurtarılması gayretleri yayın organlarına da görev yüklemekteydi. Aydınlar bilimden sanata, ekonomiden düşünce hayatına kadar
değişik sahalarda eserlerini ve fikirlerini halka yayma ihtiyacı duyarlar.
Tanzimat yıllarından itibaren gelişen çok sayıda ideoloji bu dönemde geniş bir açılım kazanır. Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük anlayışının
yanında yenileşmenin başlangıcından itibaren beliren Batıcılık, pozitivizm
ve gittikçe hümanist düşünce ağırlık kazanmaya başlar. İslâm medeniyeti
dairesi içerisinde hep bir olanda bütünleşmeyi arayan insanımız, İslâmlaşma sürecinde çeşitli mezhep ve felsefe hareketlerinin etkisinde yaşadığımız yapıya benzer şekilde, gittikçe genişleyen zihin ve bilinç parçalanmasına uğrar. Buna yeni bir medeniyet dairesine geçiş sürecinin problemleri olarak bakmak gerekir.
Cumhuriyet dönemine II. Meşrutiyet’in hazırladığı zeminde girilir.
Yeni rejimin devleti ve toplumu dönüştürme ve yeniden yapılandırma
çabalarının içinde farklı düşünce akımları da yerini alır. II. Meşrutiyet’ten,
hatta Tanzimat yıllarından itibaren gelen aşırı batılılaşma gayretlerinin
yanında yenilikle geleneği bir yerde buluşturarak yeni bir yaşama alanı
açmak isteyen düşünce hareketleri varlığını sürdürür. Kaynağını Nâmık
Kemal’e, Ali Suavi’ye hatta Şinasî’ye kadar çıkarabileceğimiz bu düşünce
hareketleri birbirinden fazla ayrılmayan zeminde inanç sistemiyle millet
varlığının gerçekliği etrafında toplanır. İşte Cumhuriyet döneminin kendi
kimliğini önceleyen, onu bulup ön plana çıkarmak isteyen, yeni gelişen
hayat ve değişen dünya şartlarına göre yeni bir yaşama alanı inşa etmek
isteyen idealist aydınlar belirir. Bu aydınlar, batıyla doğuyu, gelenekle
yeniliği dengelemeye çalışan bir sentezin peşinde koşan kişilikler olarak
kimlik kazanır. Batının bilim ve teknik alanındaki gelişmişliği ve dünya
şartları aydınlarımıza Şinasî’nin altmış yıl kadar önce öngördüğü sentezci
anlayışı dayatır. Ancak bunun yanında yükselen yeni dünyanın kurduğu
2
Orhan Okay, “Fecr-i Ati”, DİA, C. 12, İstanbul 1995, s. 288.
1960 Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim *
213
hegemonya karşısında Türk aydını Tanzimat yıllarından itibaren daima
savunma refleksi geliştirmek zorunda kalır.
Basın yayın organları haber kaynağı olmanın yanında eğitim, bilgilendirme ve hatta düşünceleri yayma, propaganda etme aracı olarak da
kullanılagelmiştir. Probleme bu çerçevede yaklaştığımızda Cumhuriyet
dönemi aydınlarının da gazete ve derginin düşünce yayıcılığı ve propaganda gücünden geniş olarak yararlanma yoluna gittiğini görürüz. Topluma, yeni yetişen nesillere aydınların söyleyeceği daima bir şeyler olagelmiştir. Pozitivist düşünce de, materyalist düşünce de, idealist düşünce
de yayın organları yoluyla kendine yer açmaya çalışır. İşte bu noktada
geleneği yenileyerek yeni bir hayat inşa etmek isteyen düşünce adamları
da basın yayın organlarından, gazete ve dergilerden geniş olarak yararlanma yoluna giderler. Cemil Meriç, “hür tefekkürün kalesi” olarak nitelendirdiği dergiler hakkında kitap ve gazete ile karşılaştırmalı olarak şu
belirlemelerde bulunur:
“Genç düşünce, dergilerde kanat çırpar. Yasak bölge tanımayan bir
tecessüs; tanımayan, daha doğrusu tanımak istemeyen. En çatık kaşlılarında bile insanı gülümseten bir ‘itimât-ı nefs’, dünyanın kendisiyle başladığını vehmeden bir saffet var. Tomurcukların vaitkâr gururu.
Bir şehrin iç sokakları gibi mahrem ve samimidirler. Devrin çehresini makyajsız olarak onlarda bulursunuz. Müzeden çok antikacı dükkânı,
mühmel ve derbeder.
Kitap, istikbâle yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… Biri zamanın dışındadır, öteki ‘an’ın
kendisi. Kitap, beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca
biter.
Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan
her dergi kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.
Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan
bir mezarlık. Anahtarı kaybolmuş bir çekmece. Sayfalarına hangi hatıralar
sinmiş, hangi ümitler, hangi heyecanlar gizlenmiş, merak eden yok.”3
Günlük olaylar ve gelişmelerden okuyucularını haberdar etmek isteyen gazeteye göre daha üst seviyedeki bir okuyucu kitlesine hitap
eden, bilgilendirme ve fikir yayıcılığı özellikleriyle öne çıkan derginin fonksiyonlarını,
- Haber kaynağı olması,
- Sanatın faaliyet alanı olması,
3
Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul 1996, s. 100-101.
214 * Cafer Gariper
- İlmî bilginin yayılmasında aracı olması,
- Sosyal, siyâsî ve ideolojik plânda fikirlerin geliştiği saha olması,
- Yeni yetişen gençler için okul görevi üstlenmiş olması,
gibi maddeler altında toplamak mümkündür.
Sanat ve düşünce dünyasına daha çok dergi yoluyla girilir, ilk kalem tecrübelerinin yansıma alanı dergilerdir, dergilerde hata yapılır, duygu ve düşünceler dergilerde gelişir, kalem dergilerde olgunlaşır. Kişinin
yazma kabiliyeti ve özgüveni dergi çevresindeki faaliyetiyle gerçekleşir.
Genç insan için dergi aynı zamanda onun ilk faaliyetlerini denetleyen,
onaylayan veya onaylamayan, beğenen yahut beğenmeyen samimi ortamı hazırlar. Ayrıca dergi, kitaba giden yolu aralayan yazı topluluğunun
oluşmasında da rol oynar.
19. yüzyıldan itibaren geniş çerçevede hayatın her yanında yaşanan batılılaşma sürecinin gelenekli yaşama tarzını aşındırdığını düşünen
aydınlar her zaman olagelmiştir. Cumhuriyet yıllarında da yeni yetişen
nesillerin içerisinden bu tür aydınlar çıkacak, değişen ve gelişen dünyada
Türk insanının yerini sanattan, ekonomiye, coğrafyadan bilim ve tekniğe
kadar belirleme çabası içerisinde olacaktır. Aydınların düşüncelerini yayma organı yine gazete ve bilhassa dergiler olacaktır. Aynı zamanda muhafazakâr çizgisi bulunan bu aydınların her şeyden önce korunmasının
gerekliliğini düşündüğü geleneğin her alanda üretmiş olduğu birikim vardır. Ancak, bu birikim dondurulmuş, tabu hâline getirilmiş bir yapı olmak
görüntüsünden uzaktır. Uzak olduğu gibi Yeniliğe kapılarını daima aralayan, fakat, kimlik yitimini de olumsuzlayan yapıda karşımıza çıkar. Bu
noktada ikisi daha önce kültür, sanat ve fikir hayatına girmiş olmakla
birlikte 1960 sonrası fikir hayatımızda etkili olmuş Necip Fazıl, Nurettin
Topçu, Cemil Meriç, Sezai Karakoç ve Erol Güngör olmak üzere beş
isim dikkatimizi çeker. Şüphesiz bu isimlere 1960 sonrası fikir hayatımızda gelenekle yeniliği buluşturup yeni bir hayat kurmak isteyen başka
aydınlar da eklenebilir.
İkisinin sanatkârlığının daha öne çıktığı, ikisinin fikir adamlığının belirleyici olduğu, birinin de bilim adamlığının belirginlik kazandığı bu beş
ismin ortaklaşan özellikleri kendi toplumlarının bağlı olduğu medeniyet
dairesi içerisinde kimlik arayışına girişmeleri, gelenekle yeniliği birleştirme
çabaları, sosyal, siyasî, felsefî planda düşünce üretmeleri ve dergiciliğin
yazı hayatlarında önemli yer tutmasıdır. Necip Fazıl’ın ve Sezai Karakoç’un şairliği, Nurettin Topçu ile Cemil Meriç’in düşünce adamlığı yanında
Erol Güngör bilim adamlığıyla belirir. Burada dikkat edilmesi gereken,
aynı zamanda Türk aydınının karakteristik yanını veren bir özelliğe de
işaret etmek gerekir. O da çok sayıda aydınımızın bilim adamı ve sanatkâr kimliğinin yanında fikir adamlığı vasfını da taşımasıdır. Bu çoğulcu
durum, medeniyet değişiminin getirdiği bunalımlı geçiş döneminin ürünü
olarak değerlendirilmeye müsaittir.
1960 Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim *
215
Burada söz konusu etmeye çalıştığımız beş isimden üçü, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç, bizzat kendi çıkardıkları dergi faaliyetini uzun yıllar yürütür. Diğer ikisi Cemil Meriç ve Erol Güngör ise kendi
adlarına dergi çıkarmamış olsalar bile yazı hayatlarında dergiciliğin önemli
ve belirleyici yeri vardır. Necip Fazıl, önce 1936’da Ağaç’ı, 1943’ten itibaren Büyük Doğu’yu yayımlar. Nurettin Topçu’nun çıkardığı Hareket
1939’da basın hayatına girer. Sezai Karakoç ise Diriliş’i 1960’da kültür,
sanat ve fikir hayatına sokar. Söz konusu dergilerin isimlerine bakıldığında bile bir fikir verir. Nurettin Topçu’nun Hareket’i aksiyonu ifade eder.
Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinin ismi, batı medeniyeti karşısında gerileyen doğunun yeniden güçlenmesini öngören çağrışıma sahiptir. Sezai
Karakoç’un Diriliş’i yine eskiyen, köhneyen hayatımızın canlanmasını öngören bir eylemi ifade eder. O da Necip Fazıl ve Nurettin Topçu gibi doğunun, İslâm medeniyeti dairesindeki insanların ruhundan başlayacak ve
bütün hayatı kaplayacak bir hareketin başlatılmasını öngörür.
Üzerinde iyi durulması ve tartışılması gereken bir problem alanı bulunmaktadır. O da batılılaşma sürecinin aşındırdığı geleneğin, yenilenerek
diriltilmesi ve geleneğe dayanan bir kimlik kazanılması gerektiği tezi ile
ortaya çıkan aydınların batı tecrübesinden ve birikiminden geniş olarak
yararlanma çabası içerisinde olmasıdır. Çünkü gelişen ve değişen dünyada medeniyet, kültür, sanat ve bilim hayatında kapalı bilinç yapılanmasıyla var olabilme şansı artık kalmamıştır. Batı medeniyetinin ezici ve kuşatıcı hegemonyasına karşı çıkan aydınlarımızın önemli bir kısmı bile batı
mektebinin öğrencisidir. Bu durum, her zaman için olumsuzluk olarak
algılanmamalıdır. Gelişmiş bir bilinçlenmeyle birleştirilebildiğinde olumluluk yüklenerek yüksek enerji kaynağı yaratma şansına sahiptir. Bu da
dünyaya kendi kimliğini ve varlık şartlarını kaybetmeden geniş ve gelişmiş açıdan bakabilmekten, olayları ve olguları yorumlayabilmekten geçer.
İşte bunun için de gelişmiş bir bakış açısına ve açık zihin yapılanmasına
ihtiyaç vardır.
Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı eserinde Hilmi Ziya Ülken, büyük medeniyetlerin ortaya çıkışını sürekli tesir ile bu tesir sonunda doğan çarpışma ve etkileşme neticesinde çıkan reaksiyona bağlar. Hilmi Ziya’ya göre Çin, Hint, Yunan, İslâm gibi büyük medeniyetlerin temelinde, medeniyetler arası karşılıklı etkileşme yatmaktadır. Etkileşmeyi sağlayan temel unsur ise tercümedir. Bu düşünceden hareketle, “medenî açılışta birer dönüm noktası teşkil eden uyanış devirlerinde, yeni fikir ve sanat mahsullerinin büyüklüğünü, açmış oldukları
tesir kapılarının genişliğiyle mütenasip” gören yazar,4 kendi içine kapanarak her şeyi kendi içerisinde arayan cemiyetlerin ve medeniyetlerin yeni bir şey yaratmasına, büyük medeniyet hamlesine girmesine
imkân olmadığı sonucuna varır. Çin, Hint ve Osmanlı medeniyetlerinin
bir süre sonra zayıflayarak çökmesini, tesir kapılarını kapamalarında
ve kendi içlerine kapanıp kalmalarında; batı medeniyetinin yükselişini
4
İstanbul 1935, s. 17-20.
216 * Cafer Gariper
ise tarih kültürü üzerine kurulmuş olmasında ve kendinden önce gelişen bütün medeniyetlere kapısını açık tutmasında arar.5
Osmanlının çöküş sürecinde dışarıya yönelen dikkatimiz ve dışarıdan gelecek etkilere açık zihin yapısına yönelmemiz modern bilim ve
tekniğin ülkemize girmesine imkân tanımasının yanında pozitivist, hümanist ve materyalist anlayışların da hayatımıza karışmasına zemin
hazırlar. Hemen her düşünce kendisine taraftar toplama ve kök arayışı
içinde olmuştur. Daha çok dergi yayıncılığı üzerinden yayılan bu düşüncelerin önemli bir kısmı geniş halk kitlesine mal olarak tutunma
şansı bulamamıştır. Tanzimat’tan itibaren gelen pozitivist ve materyalist düşüncelerin zeminini kurduğu sol düşünce, Türkiye’de yeni bir kök
arayışı ve gelenek inşa etme çabası içinde olmuş, bunu yaparken de
marksist ve pozitivist düşünceyle organik bağını kurmaya çalışmış,
Fransız aydınlanmacılığına ve hümanist düşünceye kadar genişleyen
çizgi oluşturmak istemiştir. Sol düşüncenin Türk düşüncesini geleneksizleştirme anlamına gelen bu tavrı, Türkiye’de bir tarafıyla bilinç parçalanmasını derinleştirecek, farklı dillerin, farklı göndergelerin ve referansların oluşmasına yol açacaktır. Bugün de içinde bulunduğumuz
gelinen nokta bundan başka bir şey değildir. Ancak, Türk aydının zihin
tembelliği solda da sürer. Günlüklerinin birinde Nurullah Ataç, “Solcu
yazar, çoğu inanmakla yetinip, düşünmeyen kişidir. Doğrular, bütün
doğrular öğretilmiş kendisine, neden düşünsün artık, neden düşünüp
de yorsun kendini?”6 deme ihtiyacı duyar. Nurullah Ataç’ın sol düşünce
için getirdiği eleştirel bakış aslında bütün Türk düşüncesini kapsayacak
mahiyettedir. Bununla birlikte sol düşünce, şüphesiz gelenekle bağların aşınmasında dikkate değer bir olumsuzluğu taşımasına rağmen
ülkenin düşünce ve sanat hayatında alternatif düşünüşü, çeşitliliği ve
farklı olanı getirmesiyle, dahası zihin tembelliğine uğramış, çözülmüş
bir medeniyetin içerisinde ödünçlenmiş alternatiflere dikkatleri yönlendirmesiyle önemsenecek yapıda gelişim çizgisini de bünyesinde taşır.
Artık modern dünya hayatı tekilleyen yapıdan uzaklaşarak çoğulculuğu
ön plana çıkarmıştır. Açık toplum modellemesi de çoğulcu yapılanmayı
önceleyen, hatta zorunlu kılan karakteristik yapıya sahiptir.
Yenileşme dönemi hayatımızda dünyaya gerekli açılımı sağlama çabaları içerisinde yayın organlarının önemli görev üstlendiğini daha önce
belirttik. Kitap ve gazete gibi yayın organlarının arasında derginin dikkate
değer bir yeri bulunmaktadır. Dergi, kitabın bir defalık olmasına karşılık
belirli periyotlarda sürekli çıkışıyla devamlılığı ifade etmesiyle, gazeteye
göre daha derin araştırma, inceleme ve düşünce ürünlerine sayfalarını
açmasıyla kendisine ayrıcalıklı yer edinir. Bunun yanında okul görevi üstlenen dergi bilimin, düşünce akımlarının gelişip dal budak saldığı bir yayın
organı durumundadır. Kitaba göre kendisini fazla kayıt altında görmeyen
dergi, insan düşünüşünün ufuklarını yoklayan açılıma sahiptir. Bu sebeple
5
Age, s. 15-16.
6
Nurullah Ataç, Günce 1956-1957, YKY, İstanbul 2000, s. 111.
1960 Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim *
217
Cemil Meriç, dergi için “hür tefekkürün kalesi” derken onun önemli bir
yanına dikkat çekmiş olur.
Tanzimat yıllarından itibaren Türk aydını hep yeni yetişecek ideal
genç nesilleri beklemiş, bu nesillerin kendisini gerçekleştirebileceği
ortamı hazırlamak istemiştir. Şinasî’den Nâmık Kemal’e, Nâmık Kemal’den Recaizâde Mahmut Ekrem’e, Ahmet Midhat Efendi’ye, Tevfik
Fikret’e ve Mehmet Âkif’e kadar bu karakteristik özelliği buluruz. Cumhuriyet yıllarında da Türk aydını aynı özelliğini sürdürür. Kendisini belirli bir yetkinlik içerisinde gören aydın, yeni idealist nesillerin yetişeği
ortamı hazırlama çabası içinde olur. Çünkü kendisini öncü olarak kodlayan aydının yeni nesillere söyleyeceği çok şey vardır. Bu ortamı da
çoğu kez dergi hazırlar. Dergi, bir taraftan fizikî mekân olarak çatısı
altında gençlerin toplanmasını sağlarken diğer yandan sayfalarıyla
uzaktaki insana ulaşma, onun duygu ve düşünce dünyası üzerinde etki
alanı yaratma şansına sahiptir. Bu sebeple yeniler üzerinde etkili olmak isteyen sanat ve düşünce adamalarının vazgeçemediği faaliyet
alanı dergicilik olarak belirir. Necip Fazıl’ı da, Nurettin Topçu’yu da,
Sezai Karakoç’u da, hatta Cemil Meriç ve Erol Güngör’ü de bu çerçevede düşünmek gerekecektir.
1940’lı yılların başından itibaren Türk düşünce hayatında dikkate
değer yer edinmeye başlayan Necip Fazıl, her şeyden önce sanatkâr,
şair kimliğine sahiptir. Bunun yanında, aydın kimliği, fikir adamlığı,
toplumu değiştirme ve dönüştürme projesi olan adamdır. Onun sanat
ağırlıklı Ağaç ve siyasî mizah dergisi olan Borazan’ın yanında düşüncelerini yaydığı asıl dergi Büyük Doğu olacaktır. 1943’den 1978’e kadar
aylık, haftalık ve günlük olarak aralıklarla çıkan bu dergi Necip Fazıl’ın
fikir ve siyaset alanındaki görüşlerini yansıtır. “Büyük Doğu kavramı;
bir yandan imaj değeri yüksek mistifikasyonlara yol açarken, öbür
yandan da Necip Fazıl’a mahsus bir tefekkürün merkez üssü konumuna yükselmiştir. (…) Nitekim muhtelif yazılarında, Büyük Doğu kavramını izaha çalışırken “mefkûre senfonyası” tabirini” kullanır.7
Büyük Doğu, 1940’lı ve 1950’li yıllarda olduğu gibi, 1960 sonrası
düşünce hayatımızda da önemli etki alanına sahip olmuş, gelenekyenilik bağlamında yeni yetişen nesillerin zihin faaliyetinde bulunacağı
alanlardan birini açmış, bir okuyucu kitlesi oluşturarak getirdiği tezler
çerçevesinde doğu-batı arasındaki yerimizi belirlemeye çalışmıştır.
Necip Fazıl, biraz da şair kimliğinin işe karıştığı bakış açısıyla yeni yetişen nesillerin zihin dünyasında gelecek dünya tasarısını temellendirmeye çalışır. Onun şair kimliği yanında keskin zekâ dönüşlerinden beslenen retorik söylemleri üzerine oturan yazıları ezilmiş doğunun mustarip çocuklarına geleceğe dönük yeni bir yaşama alanının algısını
vermeye yöneliktir. Samimiyetine, çaba ve çalışmalarına rağmen burada eleştirel bakışla yaklaşılması gereken yan, bilimin ve teknolojinin
7
Necmettin Turinay, “Büyük Doğu: Bir Kavramın Doğuşu”, Doğumunun Yüzüncü Yılında
Necip Fazıl Kısakürek, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 2004, s. 210.
218 * Cafer Gariper
geliştiği bir çağda, ekonomi teorilerinin üretildiği gelişmiş dünya şartları içerisinde Necip Fazıl’ın şair kimliğiyle bütün bir dünya tasarısına
gidişindeki kaplayıcılığı/kaplayıcısızlığı ve gecikmiş bir çabanın içerisinde oluşudur. Ancak, onun çabası dönemi içerisinde değerlendirildiğinde
yeni yetişen nesiller için bilhassa moral değerler bakımından önemli bir
açılım sağlayacak anlamı da bünyesinde barındırır. Gelenek-yenilik
çizgisinde kendi inanç temellerimize, millet varlığımıza dayanan yenileşmenin arayışı içinde olan Necip Fazıl, Büyük Doğu dergisiyle bir
düşünce okulu kurmaya çalışmış, çok sayıda okuyucuya seslenmenin
yanında derginin etrafında dikkate değer düşünce ve sanat adamının
oluşmasına da zemin hazırlamıştır.
Nurettin Topçu’nun 1939’da İstanbul’da yayımlamaya başladığı,
bazı sayıları İzmir’de çıkan Hareket dergisi, 1966 yılında yeniden çıkarken Fikir ve Sanatta Hareket adıyla, zaman zaman uzun aralar vererek faaliyetini 1982’ye kadar sürdürür. Bir düşünce adamı olarak
Topçu, bu dergide hareket felsefesini ve Anadolucu fikirlerini işlemiştir.
Yazar, genç bir kadro ile dergi etrafında bir mahfil oluşturma ve entelektüel yapılanmaya gitmesini bilmiştir. Milliyetçi düşünceyle İslâmî
duyarlığı aynı potada birleştirerek hareket felsefesi etrafında Anadolucu ruhu yüceltmeye çalışan Topçu, Türk insanının hayatına enerji verecek kaynakları ortaya koymaya çalışır. Doktorasını batıda yapan,
batı felsefesini, sanatını ve hayatını yerinde gören yazar, batı karşısında ezik düşen kendi toplumunun yaşama şartlarını ve imkânlarını entelektüel planda değerlendirme yoluna gider.
Nurettin Topçu, hareket dergisiyle “İslâmî ve millî tezleri fikir
planında müdafaa etmekle kalmamış, tarihî temellerini inceleme ve
araştırmaya da yönelmiştir. (…) Türkiye’de gelişen ve istismara yönelen sol ve komünist akımlara karşı, İslâmın içtimaî yönünü vurgulayarak, İslâmda bir kul hakkı davası olarak ele alınan insan-iktisat ilişkilerini ortaya koymuştur.”8 Hareket, fikir yazılarının yanında edebiyat ve
sanat yazılarına da yer vermiş, özellikle 1966’dan itibaren fikir ve
sanat alanlarında bir okul kimliği kazanmış, çok sayıda yazar, sanat ve
bilim adamının yetişmesine zemin hazırlamıştır. Burada Orhan Okay,
Ahmet Debbağoğlu, Mustafa Kara, Mustafa Kutlu, Ezel Erverdi, D.
Mehmet Doğan gibi isimler hemen hatırlanmalıdır.
1960 yılında Sezai Karakoç, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisi
çevresinde yürüttüğü faaliyetle irtibatlandırabileceğimiz Diriliş dergisini
çıkarmaya başlar. Onun İslâmî temeller üzerine oturan medeniyet projesi olarak takdim etmek istediği Diriliş hareketi, hâlihazırda çözülmüş
bir medeniyetin geçmiş yüzyılların birikimine dayanarak kendi kökleri
üzerinde yeniden inşasını öngörür. 1960 yılından başlayarak aralarla
1992 yılına kadar yayın hayatında kalan Diriliş, geliştirdiği düşünce
8
D. Mehmet Doğan, “Nureddin Topçu’nun Hareketi”, Bir Düşünce ve Yarınki Türkiye
Tasarımı Olarak Fikir ve Sanatta Hareket ve Nurettin Topçu, Hece, Ocak 2006, Sayı:.
109, s. 363.
1960 Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim *
219
anlayışı çevresinde okuyucu kitlesi yaratmanın yanında genç bir şair
ve yazar kadrosunun da oluşmasına zemin hazırlar.
Gelenek-yenilik çizgisinde Sezai Karakoç’un gelenek temeline
oturan bir yeni yapılanmanın peşinde olduğunu söylemek doğru olacaktır. O, gelenekçi, aynı zamanda gelecekçi9 bir dünya tasarı kurma
peşinde olmuştur. Sanatının kaynağını önemli bir tarafıyla modernist
batı şiirinde bulan Sezai Karakoç’un gelişen ve değişen dünya şartları
içerisinde içe kapalı bir dünya algısı geliştirmesini beklemek doğru
olmazdı. İşte bu mantık düzleminde probleme yaklaşıldığında batı tecrübesinin aydınlarımız için yeni yaklaşımlar sağlayacak genişliğe sahip
olduğu görülür. Geleneğe bağlı üretim de bu tecrübenin imkânlarından
yararlanmak durumundadır. Onun batıyı öteleyen bir sistem arayışının
izlerini taşıyan bütün hayatı kuşatmaya yönelik bakışında bile yeniliğin
dikkate değer etkilerini bulmak mümkündür. Nitekim kendisi de kendimizi, doğuyu ve batıyı bilmeyi bir ödev olarak gören bakışa sahiptir.10 Bedri Mermutlu’nun tespitiyle ona göre “[a]ydın kadro yetiştirilmeden İslâm medeniyetinin yeniden canlanacağını ummak serap peşinde koşmaktır. Canlı bir İslâm düşünce, sanat ve aksiyon hayatı kurabilmenin tek yolu aydın bir kadronun doğurulmasına bağlıdır; kitleler
içindeki geçici ve aldatıcı başarılar bizi bu hedeften alıkoymamalıdır.”11
Bu düşünceyle birçok Türk aydını gibi yeni bir aydın neslin yetişmesini
isteyen ve bekleyen Sezai Karakoç’un zihin faaliyetinden geniş olarak
yararlanan Ebubekir Eroğlu, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, İsmail
Kıllıoğlu, Kâmil Eşfak Berki gibi düşünce ve sanat adamları bu halkanın
dışında düşünülemez.
Bütün tezatları, tereddütleri, buhranlarıyla, aşkı ve nefretiyle düşünür kimliğine sahip olan Cemil Meriç için de dergi entelektüel açılımda önemli bir organdır. Hareket, Hisar, Türk Edebiyatı gibi çok sayıda
dergide kalem faaliyetini yürüten Cemil Meriç, düşünceyi kayıtlardan
sıyırarak hakikatin arayışına çevirişiyle, bulduğunu arayan değil bulmak için arayan adam kimliğiyle gelenek-yenilik arasında devamlılığın
yollarını araştırır. Onun “[m]uhteşem bir maziyi, muhteşem bir
istikbâle bağlayan köprü olmak isterdim: Kelimeden ve sevgiden bir
köprü…” sözü, aslında bu arayışın ifadesidir. Çok sayıda aydınımız gibi
kendi ülkesine batıdan gelen Cemil Meriç, durmadan bilgi ve gerçeklik
arayışının yanında geniş ve hür düşüncenin de öne çıkan ismi olmuştur.
9
Bedri Mermutlu, “Sistematik Düşünceden Düşünce Sistemine, Gelenekçi Düşünceden
Gelecekçi Düşünceye ”, Kendisi Olabilen ve Kendisi Kalabilen Bir Düşünür Şair: Sezai
Karakoç, Kitap Dergisi, Sayı: 93, Aralık 1998, s. 49.
10
Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1998,
s. 126.
11
Bedri Mermutlu, “Sistematik Düşünceden Düşünce Sistemine, Gelenekçi Düşünceden
Gelecekçi Düşünceye ”, Kendisi Olabilen ve Kendisi Kalabilen Bir Düşünür Şair: Sezai
Karakoç, Kitap Dergisi, Sayı: 93, Aralık 1998, s. 49.
220 * Cafer Gariper
Cemil Meriç, kendinden önce yaşayan ve zihin faaliyeti yürüten
çok sayıda Türk aydını gibi doğup büyüdüğü ülkesine batıdan gelir.
Tanzimat'tan itibaren Türk aydını için batı mekteptir. Aydın bu mektepte tahsilini görür. Disiplinini, bakış açısını burada kazanır. Daha
sonra bakışlarını kendi ülkesine ve meselelerine çevirir. Ancak şunu
itiraf etmek gerekir ki, çoğu aydınımız "mektepten memlekete" geçemez. "Araf"ta kalır. İçinden çıktığı topluma yabancılaşır ve sonunda
kendi kültürüne, tarihine, değerler yargısına ve insanına bir "müsteşrik" gözüyle bakar. Cemil Meriç de uzun bir batı tecrübesinden, yani
mektep tecrübesinden sonra "memlekete" dönenlerdendir.
Cemil Meriç, okuyucuları için dünyaya açılan geniş bir pencere
olur. Düşünceden, ilimden, irfandan bir pencere. Hayata uyanmak
isteyen, dünya üzerindeki yerimizi tayin etmek isteyen yeni nesiller
onun eserlerine saf, berrak pınarlara koşarcasına koşarlar. Ayrıca onun
düşüncesi genç insanın zihin dünyasının gittikçe kendi üzerine kapanarak donmasının önünde önemli bir engel olur ve olacaktır. Belki bunların hepsinden önemlisi onun düşünüş sisteminin işleyişinden öğreneceğimiz bir şey daha bulunmaktadır. O da düşünmeyi öğrenmek.
Erol Güngör, bilim ve düşünce adamı kimliğiyle Türk Yurdu, Hisar, Türk Birliği Dergisi, Töre, Türk Edebiyatı, Millî Kültür, Millî Eğitim
ve Kültür, Yeni Düşünce, Hamle, Konevî, Yol, Yeni Sözcü gibi dergilerde gençlik yıllarından itibaren çok sayıda yazı yayımlar. Bu beş düşünce ve sanat adamı arasında en genci olan Erol Güngör’ün de üzerinde
durduğu temel problemlerden biri doğu-batı arasındaki yerimizin belirlenmesi ve yeni bir kimlik inşası problemidir. O da çok sayıda düşünce,
sanat ve bilim adamı gibi, geçmiş yüzyılların birikimi üzerine kurulabilecek yeni bir hayat sahasının arayışı içerisinde olmuştur. Tarih ve
kültür köklerine dayanan bu arayış, zamanla medeniyet problemi çerçevesinde gittikçe kitap hacmindeki çalışmalara doğru genişleyen yer
yer otokritiğe dönüşür. Erol Güngör de, millet varlığıyla inanç sistemini
dengeleyen gelenek kodlamasının üzerine batı tecrübesinin ve birikiminin içerisinden geçmiş yeniliği ekleme çabası içinde görünür.
Cemil Meriç ve Erol Güngör belki arkalarında Necip Fazıl’ın ve
Nurettin Topçu’nun yaptığı gibi bir öğrenci-takipçi grubu bırakmadılar.
Ancak, dergi yazıları ve kitaplarıyla sayısını kestiremeyeceğimiz okuyucu kitlesi oluşturdular. Bu da entelektüel kimliğe sahip olmanın gereğidir. Belki de günümüzde artık öğrenci-takipçi grubu oluşturmaktan
çok, eleştirel bakış açısını öne çıkaran, olaylar ve olgular üzerinde çoğulcu görüşü önceleyen yeni insan tipine ihtiyaç vardır. Bunalım ve
geçiş dönemlerinin yarattığı her şeyi bilen doktriner insan tipinin yerine çalışma alanında derinleşen, hayata oradan açılan bu insan tipi
uzmanlığı ve gerçekçi oluşuyla topluma daha fazla yararlı olacaktır.
Bu, düşünce sistemi kurmak, toplumunun ufkunu genişletmek isteyen
insanların artık döneminin kapandığı ve önemsizleştiği anlamına gelmez. Kişinin kendi çalışma alanını temellendirerek, oradan açılarak
entelektüel birikime ulaşması anlamına gelir. Aksi takdirde meydanlar
1960 Sonrası Toplumsal ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim *
221
çalışma alanına uzak ideolog parçalarıyla dolar. Türkiye bu tecrübeyi
şu veya bu seviyede yaşadı. Artık bu ülkenin devlet parasıyla batıya
ekonomi yahut mühendislik okumaya gidip kötü şair olarak dönen
insanlara değil, işini iyi öğrenen, bunun yanında şiirden yahut musikiden de anlayan insanlara ihtiyacı var.
Düşünür, bu, modern çağın peygamberi, bütün hayatı değiştirme
ve dönüştürme çabası içerisinde olan insan, hayatı ne kadar değiştirmek istese de hayat kendi mantığı çerçevesinde varlığını sürdürür.
Ancak, düşünce, bilim ve sanat adamlarının hayat üzerinde daima bir
etki alanına sahip olageldiği de gözden kaçırılmamalıdır. Sanırım bu
noktada yapılması gereken işlerden biri de artık yüceltilmiş kişilikler
inşasından vazgeçerek, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol
Güngör ve Sezai Karakoç gibi sanat ve düşünce adamları başta olmak
üzere, sol-sağ kavramları çevresindeki zihin parçalanmasını da aşarak
entelektüel birikimimizi yeni baştan eleştirel gözle değerlendirmek
olacaktır. Entelektüel birikimimizle hesaplaşmadan hayatımızı yenilememiz ve düzenlememiz pek mümkün görünmemektedir.
Bugün okullaşmanın, üniversitelileşmenin hızla büyüdüğü ülkemizde okuma ve düşünme tembelliğinin ters orantıda arttığı gözden
kaçmamaktadır. Oysa, önceki dönemlerin sanatkâr ve aydınlarının
düşünce ve sanat alanında ürettiklerinin değeri ortadan kalkmamakla
birlikte, her nesil kendi sanatını ve düşünce dünyasını kurmak durumundadır. Türkiye’de eksik kalan yanlardan biri bu olsa gerektir. İçlerinde Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör ve Sezai
Karakoç da olmak üzere çok sayıda sanat ve düşünce adamı sanat
eseri ve düşünce alanında dikkate değer bir çabanın içinde olmuştur.
Ancak, hayat devam etmektedir ve devamlılığı ister. Önceki nesillerin
ortaya koyduğu fikirlere ve sanat eserlerine eklenen yeni fikirler ve
sanat eserleri çıktıkça, onlara eleştirel bakışla yaklaşarak eskiyen yanları giderildikçe, düşülen hataları düzeltildikçe bir gelenek inşa etmek
ve yeni bir hayat kurmak mümkün görünmektedir.
Buraya kadar kalın çizgileriyle ele alma gayreti içinde olduğumuz
1960 sonrası kültür ve sosyal hayatımızda etkili olmuş bu beş aydın,
sanatkâr, bilim adamının ortak paydası geçmişle gelecek arasında bir
köprü kurmaya çalışması, üçünün bizzat dergi çıkarması, hepsinin de
dergiciliği hayatının önemli faaliyet alanlarından biri yapması noktasında birleşir. Söz konusu isimler, yetişen genç nesillere kurulacak yeni
hayatın ufuklarını gösterme çabası içinde olmuşlardır. Kurulacak yeni
hayat, köklerini kültürel birikimimizden alan dünyadaki yeni gelişmelere açık zihin yapısıyla mümkün olacaktır.
1960-80 ARASI TERCÜME KİTAPLAR VE TERCÜME-İ
HALİMİZE ETKİSİ
Serdar Özdemir
Düşünce tarihi bize şunu göstermektedir ki; bir düşüncenin bir
toplumda oluşması, taraftar bulması, yaygınlaşması ve başka toplumları etkiler bir hale gelebilmesinde kitap, şüphesiz en önemli araç olmuştur. Kitap söz konusu olunca, elbette ilk akla gelen telif çalışmalardır. Ancak telifin yanında tercüme faaliyetleri de düşünce hayatında
etkin olmuş, özellikle yeni oluşmaya başlayan medeniyetler de, zaman zaman telif çalışmaların önüne geçmişlerdir. Bir başka deyişle,
tercümeler, kültür değişiminde ve yeni medeniyetlerin ortaya çıkmasında önemli rol oynamışlardır. Eski Yunan Medeniyeti; Anadolu, Fenike ve Mısır’dan yapılan tercümelerle; Türk-Uygur Medeniyeti, Hint ve
İran’dan yapılan tercümelerle; Avrupa Medeniyeti Türk, Arap ve Acem
ülkelerinden ve eski Yunan’dan yapılan tercümelerle mümkün olmuştur.1
Bu yazı, üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçen mezkur
dönemi, ilgili başlık altında nesnel olarak bir değerlendirme denemesidir. Konu iki bölüm halinde takdim edilmiştir. Birinci bölümde, konuyu
temellendirme ve tercümelerin İslam dünyasındaki tarihi arka-planını
vermek için bir özet bilgi verilmesi yoluna gidilmiş; ikinci bölümde ise
mezkur dönemde yapılan tercüme faaliyetlerinin muhteva ve değerlendirmesi yapılmıştır. Tercümelerden kastettiğimiz de daha çok muasır müelliflerin yaptığı tercümeler olup, kadim İslam geleneğinden yapılan tercümeleri değerlendirmeye almadık. Zaten İmam Gazali ve
İmam Rabbani sayılı birkaç isim dışında bu bağlamda tercüme yayına
rastlanamamaktadır.
1. İslam dünyasındaki tercüme faaliyetlerinin geçmişi:
İslam dünyasında tercüme faaliyetlerinin başlaması, Emevilerin
ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde Halid b. Yezid b.
Muaviye (v.704) ile başlayan tercüme faaliyetleri, genellikle ferdi olmuş ve düzensiz bir şekilde yapılmıştır.2 Sistemli ve yoğun tercüme
hareketi ise Abbasiler zamanında, II. Halife Mansur’dan itibaren başlamış ve kurulan Beytü’l-Hikme’de, kadim zamanlardan Eflatun, Aristo,

Dr. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Ertürk, Ahmet Çetin, “Türkiye’de Tercüme Faaliyetleri”, Yabancı Kültür ve Edebiyatların
Türkiye’de Öğretimi ve Türk Kültürü Sempozyum Bildirileri, Ankara 1997.
2
Şeşen, Ramazan, “Tercüme Faaliyetleri” Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, İstanbul 1986, III, 457.
1
1960-80 Arası Tercüme Kitaplar ve Tercüme-i Halimize Etkisi *
223
Hipokrat vb. filozofların eserleri tercüme suretiyle İslam kültür dünyasına kazandırılmıştır.3
Osmanlı Devleti döneminde sistemli ve heyetler halinde tercüme
faaliyetlerinin ise, Sultan III. Ahmed’in saltanatı döneminde (17031730), meşhur adlandırma ile, Lale Devri’nde, Sadrazam Damad İbrahim Paşa’nın talebi ve takibi ile yapıldığını görmekteyiz. Bu dönemde
daimi bir tercüme müessesesi kurmak yerine her eser için ayrı bir tercüme heyeti kurma yoluna gidilmiştir. Tercümesi yapılan ilk eser de,
Müneccimbaşı Şeyh Ahmed b. Lutfullah el-Mevlevi’nin, Camiu’d-Düvel
(Sahaifu’l-Ahbar fi Vakayii’l-Esrar) adlı, Hz. Adem’den başlayarak 1673
yılına kadar olan hadiseleri naklettiği, iki cilt halindeki Arapça eseridir. 4
Bu dönemde yapılan ikinci ve ilginç bir eser de Aristoteles’in Fizik kitabıdır.5 Daha sonraları, II. Mahmud döneminde kurulan Encümen-i
Daniş tercüme görevini üstlenen müessese olmuştur. Encümen-i Daniş
Nizamnamesi’nde zikredildiği şekliyle, müessese şu gayeleri gerçekleştirmek üzere kurulmuştur: 1. Devamlı gelişmekte olan ilim ve fikir
cereyanlarını takip etmek suretiyle, ileride kurulacak Daru’l-fünun’da
okutulmak üzere telif; ve Arapça, Farsça ve batı dillerinde yazılmış
mühim eserleri tercüme etmek. 2. Fenler ve sanayie dair yazılacak
kitapların herkesin anlayabileceği bir dille telif ve tercümelerini gerçekleştirmek. 3. Türkçede çeşitli fenlere dair ihtiyaç duyulan eserlerin
çoğalmasını sağlamak. 4. “Lisan-ı Türki”nin ilerlemesine hizmet etmek.
Encümen-i Daniş üyeleri, Osmanlı Devleti sınırları dahilinde ve haricinde, kedi sahalarında söz sahibi kimselerden seçilmiştir. Arif Hikmet
Bey, Rüşdi Molla Efendi, Hayrullah Efendi ve Cevdet Paşa gibi dahili
üyeler ile Bianchi, Hammer, Redhouse gibi meşhur kimseler de harici
üyeler arasında yer almıştır.6 Mukaddime,7 Tarih-i Umumi,8 Avrupa
Tarihi9, Beyanu’l-Esfar İlm-i Tedbir-i Menzil, Vücud-u Beşerin Suret-i
Terkibi bu müessesenin tercüme ettiği/ettirdiği eserler arasında
başlıcalarıdır.
Encümen-i Daniş’in 1862 yılında, fonksiyonunu kaybettiğine
hükmedilerek, Maarif-i Umumiye Nezareti’ne bağlı Tercüme Cemiyeti
3
4
5
6
7
8
9
Kayaoğlu, Taceddin, “Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Tercüme Müesseseleri”, Türkler,
XV, 248. Beytü’l-Hikme hakkında geniş bilgi için bkz: Mustafa Demirci, Beytü’lHikme, İstanbul 1996; Mahmut Kaya, “Daru’l-Hikme”, DİA, VIII, 537.
Ahmet Ağırakça, Müneccimbaşı Ahmed b. Lutfullah, Camiü’d-Düvel, Osmanlı Tarihi,
İstanbul 1995, 31.
Kayaoğlu, a.g.m., 249.
Kayaoğlu, a.g.m., 250. Encümen üyeleri, dahili ve harici olmak üzere iki kısımdan teşekkül etmiştir. Dahili üyelerin sayısı 40 kişi ile sınırlandırılırken, harici üyelerin sayısı
ise sınırlandırılmamıştır. Dahili üyelerden her birinin bir bilim dalında söz sahibi olması, Türkçe bir kitap yazacak kadar Türkçeye vakıf olması ve Arapça, Farsça veya diğer
Avrupa dillerinden herhangi birinden Türkçeye eser tercüme edecek kadar bir yabancı
dil bilmesi mutlak şart olarak öngörülmüştür.
İbn Haldun’un ünlü eseri. Cevdet Paşa tercümenin bir kısmını bizzat yapmıştır.
Paris’te tarih hocası olan Mösyö Souvanie’ye ait eserin, Encümen’nin harici üyelerinden
Sahak Ebru tarafından tercüme edilmiş kısmıdır.
Louis-Philippe Comte de Segur’a ait olan bu eseri, Fransızcadan Todoraki Efendi tercüme etmiştir. 1786-1796 arasında Avrupa’da cereyan eden hadiseleri anlatmaktadır.
224 * Serdar Özdemir
kurulmuş, ancak bu da kısa bir hizmet süresinden sonra fesh edilmiştir. II. Abdulhamit döneminde ise, yine Maarif Nezareti’ne bağlı
nisbeten daha küçük bir birim, Telif ve Tercüme Dairesi adı ile tesis
edilmiştir.10
2. 1960-80 Arası Yapılan Tercüme Kitapların Değerlendirilmesi:
Bu dönemin değerlendirirken yapılacak tesbitlerin objektifliği
şüphesiz tartışılabilir bir olgudur. Bunun başlıca iki sebebinden söz
edilebilir. Birincisi, bu dönemde yapılmış olan tercüme kitapların, 1980
sonrasında da yeniden yayınlanmaya devam etmiş olması, öncesinde
ve sonrasında bizlerin de içinde yetiştiği, okuduğu ve bir şekilde etkilendiği bu sürecin henüz canlılığını devam ettiriyor olması ve taraflarının mevcudiyetidir. İkincisi, bu dönemde yapılmış olan tercüme kitaplar ve bunların etkisinin değerlendirildiği çalışmaların, birkaç istisna
dışında henüz yapılmamış olmasıdır. Bir başka ifade ile, konu henüz
bakirdir ve bu konuda son sözün söylenmesi şimdilik mümkün gözükmemektedir. Özellikle, tabir yerinde ise “teknik çalışma” diyebileceğimiz “bibliyografik” çalışmalar yapılmış değildir. Bu nedenle zikredeceğimiz şu soruların cevabı halihazırda verilmiş değildir. Bu dönemde kaç
kitap çevrilmiştir? Bu kitapların çevirisinde hangi esaslar dikkate alınmıştır? Hangi müelliflerin kaç eseri, hangi yıllarda çevrilmiştir? Bu kitapları, hangi yayınevleri, hangi saiklerle tercüme etme ihtiyacı hissetmişlerdir? Mütercimler kimlerdir ve yine hangi saiklerle tercüme
etmişlerdir? Bir ilmi faaliyet olarak mı, bir hizmet veya “dava endişesiyle” mi, ticari bir kaygıyla mı? Bu eserlerin okuyucu kitlesi, toplumun
hangi kesimidir? Kaç baskı yapmış, kaç adet satılmış ve tabii ki etkisi
ve yaygınlığı ne oranda olmuştur? Bu soruların sayısını artırmak mümkündür. Bu deneme içinde, bu soruların bir kısmı ile ilgili tesbitlere yer
verilmeye çalışılmıştır.
Konu ile ilgili ulaşabildiğimiz, dikkate değer olduğunu düşündüğümüz ve istifade ettiğimiz sınırlı sayıdaki çalışmalar şunlardır:
a) İsmail Kara’nın11 1985’de yayınlanan, Cumhuriyet dönemi
Türkiyesi’nde yapılan dini yayınları değerlendirdiği, bu konuda ilk kez
yazılmış olan çalışmanın giriş kısmında yaptığı değerlendirmelerdir.
İlgili dönemi bizzat yayın dünyasının içinden biri olarak yaşayan sayın
Kara’nın tesbitleri önemli ve dikkate alınması gereken, bizim de iştirak
ettiğimiz tesbitlerdir.
b) Yücel Bulut’un12 2004’de İletişim Yayınlarının yayınlamış olduğu, “İslamcılık” kitabı içinde yer alan, konunun siyasi ve sosyal bağ-
10
11
12
Kayaoğlu, a.g.m., 252-253.
Kara, İsmail, “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Dini Yayıncılığın Gelişimi Üzerine Birkaç Not”
Toplum ve Bilim, 29/30, 1985, 153-177.
Bulut, Yücel, “İslamcılık, Tercüme Faaliyetleri ve Yerlilik”, Modern Türkiye’de Siyasi
Düşünce: İslamcılık, İletişim Yayınları, İstanbul 2004, VI, 903-927
1960-80 Arası Tercüme Kitaplar ve Tercüme-i Halimize Etkisi *
225
lantıları ile ilişkilendirerek değerlendirdiği, sosyolojik bir bakış açısıyla
yorumladığı önemli çalışmasıdır.
c) Necdet Subaşı’nın13, yine “İslamcılık” adlı kapsamlı çalışmada
yer alan, 1960 öncesi İslami yayıncılığı ve İslami faaliyetleri yorumladığı yazısında, yer yer 1960 sonrasına da göndermeler yaptığı bölümler, konu ile ilgili değerlendirmeler ihtiva etmektedir.
Belki her dönemde, devletin ve siyasi otoritenin yaklaşımı, düşünce faaliyetlerini ve bunun bir yansıması olan neşriyatı doğrudan
etkileyen temel unsurlardan biri olduğu için, söz konusu dönemi ve
öncesini değerlendirirken, siyasi atmosferi dikkate almak mecburiyeti
vardır. Bu nedenle ilgili dönemlerin siyasi etkenlerine işaret etmek
yerinde olacaktır.
1945’den sonra Türkiye’de siyasi hayatın değişimi, çok partili
dönemin başlaması ile birlikte devlet-din ilişkisi ekseninde bir takım
değişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu tarihten önce çeşitli ve bilinen sebeplerle uygulanan katı uygulamalar gevşemeye başlamış, özellikle 1950 sonrası önceki döneme göre çok farklı bir siyasi ortam zuhur
etmiştir. 1950 öncesi bu katı tutum dolayısı ile, İsmail Kara’nın da
işaret ettiği gibi 1950 yılına kadar bir dini yayıncılıktan vakıa olarak
bahsetmek mümkün değildir (Kara, 1985, 154). Zira o dönemde hakim olan otoritenin yaklaşımı engelleyici bir hal arz etmekte, mesela,
1943 tarihli Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü’nün bir yazısında şu ifadeler yer almaktadır: “Bizler ne şekilde ve ne surette olursa olsun, memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer
yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”14
Siyasi atmosferdeki bu değişimin işaretleri 1947 CHP kurultayında alınmaya başlamıştır. Ve sırasıyla, Başbakanlık önde gelen İslamcılardan Şemseddin Günaltay’a verilmiş; 1949’da İlkokulların 4, ve 5.
sınıflarına din dersleri seçmeli olarak konulmuş; yine aynı yıl Ankara
İlahiyat Fakültesi açılmıştır. 1950 seçimleri sonucunda siyasi iktidarın
el değiştirmesi ile birlikte değişimler artarak devam etmiş, ezanın
Arapçaya dönüşmesi, 1951’de İmam Hatip Okulları, 1959’da ise Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştır. 15
Özellikle İmam Hatip, İlahiyat ve Yüksek İslam Enstitülerinin
açılması, 1960 sonrası konumuzla alakalı önemli sonuçlar doğurmuştur. Şöyle ki; buralarda yetişen nesil, tercüme kitapların, mütercimi,
yayıncısı, en azından okuyucusu (belki müşterisi demek de mümkün,
13
14
15
Subaşı, Necdet, “1960 Öncesi İslami Neşriyat: Sindirilme, Tahayyül ve Tefekkür”,
Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık, İletişim Yayınları, İstanbul 2004, VI,
217-235.
Eşref Edip, Kara Kitap, 1977, 13; Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik, 1985, 6; Kara, a.g.m.,
154.
Subaşı, a.g.m., 225-226; Kara, a.g.m., 156
226 * Serdar Özdemir
zira müşterisiz meta zayi’dir) olarak kitapların yaygınlaşmasında etkin
rol almışlardır.
1960’de kısa bir süre bu gelişme kesintiye uğramış olsa da, özellikle 1965 sonrası siyasi ortamın müsait hale gelmesi ile birlikte, tercüme hareketlerinde ciddi bir yoğunlaşmanın başladığını müşahede
etmekteyiz. Yapılan tercümelerin yayın tarihlerine bakıldığı zaman bu
durum çok net biçimde gözükmektedir.
1960-80 Arasında yapılan tercümelerin neler olduğu sorusuna
cevap ararken, yapılmış olan herhangi bir bibliyografik çalışma olmadığı için, kütüphanelerimizde mevcut olanların tesbiti ile bir değerlendirme yapmak mümkün olabilmiştir.
1960-80 Arasında yapılan tercümeleri, iki kısımda değerlendirilebilir. Birincisi, İslam dünyasından yapılan tercümeler; ikincisi; batıdan yapılan tercümeler. İslam dünyasından yapılan tercümelerde genel olarak dört bölge, ya da ülke söz konusu olmuştur. Mısır, Pakistan,
Ortadoğu (Suriye ve Irak) ve İran.
Tercümesi Yapılan Eserler, Müellifler ve Yayınevleri
Abdulkadir Udeh; Hak Yolu İslam (1977) 16; İslam Şeriatı
(1969)17; İslam ve Yürürlükteki Kanunlar (1980);
Abdulkerim Zeydan; İslam Hukukunda Fert ve Devlet (1969) 18;
İslam’da Davet ve Tebliğ Esasları (1979)19
Abdurrahman Azzam; Allah’ın Peygamberlerine Emanet Ettiği
Ebedi Risalet (1962)20; Resul-i Ekrem’in Örnek Ahlakı (1968)21;
Ahmed Emin; Fecrü’l-İslam- İslam’ın Doğuşu (1976)22; Yevmü’lİslam – İslam’ın Bugünü (1977)23
Ali Şeraiti; İslam Sosyolojisi Üzerine (1980) 24; Medeniyet ve
Modernizm (1980).
Ayetullah Humeyni; İslam Fıkhında Devlet (1979)25
Ayetullah Ruhani; İslam Anayasa Hukuku (1974)26
Ebu’l-Hasan Ali Nedevi; Hz. Peygamber’in Yolu (1971) 27; İslam’da Tebliğ ve Tebliğciler (1978) 28; İslam Düşünce Hayatı (1977)29;
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
Hisar Yayınevi, İstanbul; terc. Ali Arslan.
Nur Yayınları, Ankara; terc. Akif Nuri.
Kalem Kitabevi, İstanbul; terc. Cemal Arzu.
Hisar Yayınevi, İstanbul; terc. Ruhi Özcan.
Sönmez Neşriyat, İstanbul; terc. Erdem Hasan Hüsnü
Yağmur Yayınevi, İstanbul; terc. Hayreddin Karaman.
Kılıç Kitabevi, Ankara; terc.Ahmet Serdaroğlu.
İslam Kitabevi, Ankara, terc. A. Öztürk.
Düşünce Yayınları, İstanbul; terc. A. Arslan, F. Selim.
Düşünce Yayınları, İstanbul; terc. Hüseyin Hatemi.
Hicret Yayınları, İstanbul; terc. Abbas Efali.
Yağmur Yayınları, İstanbul; terc. İ. Hakkı Akın.
Çığır Yayınları, İstanbul; terc. Akif Nuri.
1960-80 Arası Tercüme Kitaplar ve Tercüme-i Halimize Etkisi *
227
Yeniden İslam’a (1967)30; Din ve Medeniyet Üzerine (1976); Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti (1966)31; İslam’ın Işığında Doğu ve Batı (1971); Batı İle Hesaplaşma (1978);
Fethi Yeken; Çağdaş Davetin Problemler (1979) 32; İslam Davetçilerine Notlar (1979); İslam’a Nasıl Davet Edelim (1980) 33
Hasan el-Benna; Nura Doğru (1967)34; Cihada Davet (1969)35;
Risaleler (1980)36.
Mahmud el-Akkad; Hz. Muhammed’in Eşsiz Deha ve Şahsiyeti
(1979)37; Kur’an’da Kadın Hakları (1977)38
Malik b. Nebi; İslam Davası (1967) 39; İslam ve Demokrasi
(1968)40; Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş (1973) 41; İdeolojik Savaş
Ajanları ve İslam Dünyası (1975)42; Ekonomi Dünyasında Müslüman
(1976)43
Mevdudi; Kelime-i Şehadet (1961)44; İslam’da Hayat Nizamı
(1965)45; İslam’da İktisat Nizamı (1966) 46; İslam’da Ahlak Nizamı
(1966)47; İslami Hareketin Ahlaki Temelleri (1967)48; İslam’da Hükümet (1967)49; İslam’da Devlet Nizamı (1967)50; İslam’ın Anlaşılmasına Doğru (1967)51; İslam’da İhya Hareketleri (1967)52; Modern Devrin Hasta Milletleri (1967)53; İslam Medeniyeti: Esasları ve Menşei
(1968)54; Müceddid İmam Rabbani ve İslam (1968)55; İslam İnkılabının Programı (1969)56; İslam Anayasası Tedvini Esasları (1969) 57;
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
41
42
43
44
45
46
47
48
49
50
51
52
53
54
55
56
57
Dergah Yayınları, İstanbul; terc. Sait Şimşek.
İslami Neşriyat, Konya; terc. Tevhid Yayınları, İstanbul; terc. İ. Düzen- M. Topuz.
Hayra Hizmet Vakfı Y., Konya; terc. Sait Şimşek.
Hayra Hizmet Vakfı Y., Konya; terc. Dava Yayınları, Kahramanmaraş.
Sinan Yayınevi, İstanbul, terc. Ali Arslan.
İstanbul, terc. Hasan Karakaya.
Hayra Hizmet Vakfı Yay.,.Konya; terc. M. Sait Şimşek
Çığır Yayınları, İstanbul; terc. Ahmed Demirci.
Yağmur Yayınları, İstanbul; terc. Ergun Göze.
Ötüken Yayınevi, İstanbul; terc. Ergun Göze
Yağmur Yayınları, İstanbul; terc. Ergun Göze.
İstanbul, terc. Cemal Karaağaçlı.
Hicret Yayınları, İstanbul; terc. Mehmed Keskin.
Hilal Yayınları, İstanbul; terc. Hüseyin Atay.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. İ. Düzen, M. Topuz.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Tüzün Demirer.
Ankara, terc. Abdulkadir Şener.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Ali Arslan.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Ali Genceli.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Rasim Özdenören.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Halil Zafir.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Halil Zafir.
Yükseliş Yayınları, Ankara, terc. İlhan Akçay.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Mehmed Aydın.
Yağmur Yayınları, İstanbul; terc. Hayreddin Karaman.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Bayram Mikail.
Nida Yayınevi, İstanbul; terc. İhsan Toksarı.
228 * Serdar Özdemir
Hicab (1972); Hilafet ve Saltanat (1972),(1980) 58; İslam Nazarında
Doğum Kontrolü (1967); Müslümanların Kurtuluş Yolu (1973) 59;
Kadıyanilik Nedir (1975)60; Modern Çağda İslami Müesseseler (1980);
Kur’an’a Göre Dört Terim (1980)61;
Muhammed Bakır es-Sadr; İslam Ekonomisi Doktrini (1979) 62;
İslam ve Filozofi (1980)63
Muhammed Ebu Zehra; Ebu Hanife (1962) 64; İslam’da Fıkhi
Mezhepler Tarihi (1968)65; Kur’an Nizamı (1969)66; İslam’da Sosyal
Dayanışma (1969)67; İslam’ın Gölgesinde İnsanlık (1970)68; Kur’an
Niçin Mucizedir (1969); İslam Hukuku Metodolojisi (1979) 69
Muhammed Hamidullah; 1960-80 arası tercüme edilen, pek çok
farklı mütercim, yayınevi tarafından farklı tarihlerde basılan ve baktığımız bütün kütüphanelerde nüshaları olduğundan yaygın biçimde
kabul gördüğü anlaşılan bir müelliftir. İslam’da Devlet İdaresi
(1963)70; Modern İktisat ve İslam (1963)71; İslam Peygamberi
(1966)72 ; Hz. Peygamber’in Savaşları ve Savaş Meydanları (1972)73 ;
Rasulullah Muhammed (1973)74; İslam Tarihi Dersleri (1976)75 ; İslam’a Giriş (1961)76, (1976)77 İslami İlimlerde İsrailiyat yahut Gayr-i
İslami Rivayetler (1977)78; İslam Müesseseleri Tarihi (1975)79
Muhammed İkbal; İslam’ın Ruhu (1963)80; İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü (1964)81; Yolcu (1976);
Muhammed Kutub; İslam’ın Etrafındaki Şüpheler (1965),
(1969), (1973);82 Yirminci Asrın Cahiliyeti (1967);83 (1971)84; Taklit58
59
60
61
62
63
64
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
Hilal Yayınları, İstanbul; terc. Ali Genceli.
Hisar Yayınevi, İstanbul; terc. Hüseyin Erdoğan.
İhya Yayınları, İstanbul; terc. Düşünce Yayınları, İstanbul; terc. Osman Cilacı- İsmail Kaya.
Hicret Yayınları, İstanbul; terc. Hicret Yayınları, İstanbul; terc. Abdurrahman Sarıoğlu.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, terc. Ankara, terc. Abdulkadir Şener, y.y.
Kazdal Yayınları, İstanbul; terc. Ali Arslan.
Yağmur yayınları, İstanbul; terc. E. Ruhi Fığlalı.
Sinan Yayınevi, İstanbul; terc. Osman Şekerci.
Ankara, terc. A.Şener.
İstanbul, terc. Kemal Kuşçu, y.y.
Yağmur Yayınları, İstanbul; terc. Salih Tuğ.
Terc. Said Mutlu, yayınevi yok (y.y.). İstanbul.
Terc. Salih Tuğ, İstanbul y.y.
İrfan Yayınevi, İstanbul; terc. Salih Tuğ.
terc. Ruhi Özcan, y.y. Erzurum
Sönmez Neşriyat, İstanbul; terc. Kemal Kuşçu.
İrfan Yayınevi, İstanbul; terc. Kemal Kuşçu.
Ankara, terc. İbrahim Canan, y.y.
A. Ü. İslami İlimler Fak., Erzurum; terc. İhsan Süreyya Sırma.
Doğan Güneş Yayınları, İstanbul.
İstanbul, terc. Ali Nihad Tarlan, y.y.
Cağaloğlu Yayınevi, İstanbul; terc. Ali Özek.
Hilal Yayınları, Ankara; terc. M. Hasan Beşer.
Cağaloğlu Yayınevi, İstanbul; terc. O. Öztür, A.Y. Cenkçiler.
1960-80 Arası Tercüme Kitaplar ve Tercüme-i Halimize Etkisi *
229
lerin Çarpışması (1967);85 Tekamül mü, Soysuzlaşma mı (1971) 86;
İslam’a Göre İnsan Psikolojisi (1977) 87; İslam Düşüncesinde Sanat
(1979)88;
Muhammed Yusuf Kandehlevi; Hayatü’s-Sahabe – Hadislerle
Müslümanlık (1977)89
Mustafa Sibai; İslam’da Din ve Devlet (1966) 90; İslam Sosyalizmi (1975)91; İslam Medeniyetinden Altın Tablolar (1979); İslam’a ve
Garblılara Göre Kadın (1969)92; Müsteşrikler ve Hedefleri (1971).
Said Havva; Allah Erinin Ahlak ve Kültürü (1980) 93; Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Teşkilatı (1980)94.
Seyyid Kutub; İlk tercümesi Yaşar Tunagür tarafından yapıldı ve
Cağaloğlu yayınevi tarafından yayınlandı. İslam’da Sosyal Adalet
(1962)95; Din Dediğin Budur (1964)96; Yegane Dünya Nizamı İslam
(1966)97; İslam ve Kapitalizm Çatışması (1967) 98;İslam Düşüncesi,
Esasları, Hususiyetleri (1973)99; İslam Cemiyetine Doğru (1971)100;
İslami Etütler (1967)101; İslam ve Medeniyetin Problemleri (1967)102;
İstikbal İslamındır (1967)103İslamın Dünya Görüşü (1970)104; İslam
Cemiyetine Doğru (1971)105; İslam Kapitalizm Uyuşmazlığı (1972)106;
Tarihte Düşünce ve Metod (1980)107;
Şibli Numani; İslam’ın Fikir Kılıcı Gazali’nin Bütün Cepheleriyle
Hayatı (1972); Asr-ı Saadet: İslam Tarihi (1973)108; Bütün Yönleriyle
Hz. Ömer ve Devlet İdaresi (1980).
85
İrfan Yayınevi, İstanbul; terc. Erol Ayyıldız.
Bahar Yayınevi, İstanbul; terc. Salih Uçan.
Çığır Yayınları, İstanbul; terc. 88
Fikir Yayınları, İstanbul; terc. Akif Nuri.
89
Kalem Yayınevi, İstanbul; terc. A. Muhtar Büyükçınar.
90
Yağmur Yayınları, İstanbul; terc. İhsan Toksarı.
91
Dergah Yayınları, İstanbul; terc. A. Niyazoğlu (Y.Nuri Öztürk’ün müstear adı.)
92
Nida Yayınevi, İstanbul; terc. İhsan Toksarı.
93
Hilal Yayınları, İstanbul; terc. Ramazan Nazlı.
94
Hilal Yayınları, İstanbul; terc. Ramazan Nazlı . Bu eser Sait Şimşek tercümesi ile Konya
Uysal kitabevinde aynı farkı bir baskı olarak yayınlanmıştır.
95
Cağaloğlu Yayınevi, İstanbul; terc. Yaşar Tunagür, M. Adnan Mansur.
96
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Mehmed Hasan Beşer.
97
Nur Yayınları, Ankara; terc. Mustafa Varlı.
98
Dini Neşriyat, Konya; terc. Mustafa Uysal.
99
Çığır Yayınları, İstanbul; terc. Akif Nuri.
100
Şamil Yayınevi İstanbul, terc. Kemal Sandıker.
101
Hilal Yayınları; terc. Hasan Beşer.
102
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Mustafa Varlı.
103
Hilal Yayınları, Ankara; terc. Abdulkadir Şener.
104
Arslan Yayınları, İstanbul; terc. Ali Arslan.
105
Şamil Yayınevi, İstanbul; terc. Kemal Sandıker.
106
Hareket Yayınları, İstanbul; terc. Abdurrahman Niyazoğlu.
107
Düşünce Yayınları, İstanbul; terc.
108
İstanbul, terc. Ömer Rıza Doğrul, y.y.
86
87
230 * Serdar Özdemir
Yusuf Kardavi; İnsan ve Hak Mefhumu (1968) 109; İslam ve Sapıkların İtirafları (1969)110; İslam’da İbadet (1974)111; İman ve Hayat
(1979)
Yayınevleri: (Yayınevlerinin isimleri bile, konuyu değerlendirmede bir ipucu vermektedir.
Bahar, Bedir, Cağaloğlu, Çağrı, Çığır, Dergah, Fikir, Hareket,
Hicret, Hikmet, Hilal, Hisar, İhya, İrfan, Kazdal, Nida, Nur, Ötüken,
Pınar, Sinan, Sönmez, Şamil, Tevhid, Yağmur,
Batıdan Yapılan Tercümeler:
Arnold, T.W., İntişar-ı İslam Tarihi, terc. Hasan Gündüzler,
Akçağ yay., Ankara 1971.
Austruy, Jacques, Kapitalizm Marksizm ve İslam, terc. Agah Oktay Güner, Ankara 1975
Barthold, W., İslam Medeniyeti Tarihi, terc. M. Fuat Köprülü,
TTK, Ankara 1963.
Muhammed Esed, Yolların Ayrılış
Hayreddin Karaman, İstanbul, 1965.
Noktasında
İslam,
terc.
Mekke’ye Giden Yol, terc. İ. Babulluoğlu, Yağmur yay., İst.
1967.
Roger Garoudy, Sosyalizm ve İslamiyet, terc. Doğan Avcıoğlu,
Yön Yay., İstanbul 1965.
Hitti, K. Philip, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, terc. Salih Tuğ,
Boğaziçi yay., İstanbul 1980.
Lewis, Bernard, İslam Devlet Müessese ve Telakkileri Üzerine
Bozkır Ahalisi, İst. 1960.
Tarihte Araplar, terc. H. Dursun Yıldız, İstanbul 1979.
İstanbul ve Osmanlı Uygarlığı, İstanbul 1975.
Osmanlı İmparatorluğ’nun İnhitatı Üzerine Düşünceler, İstanbul
1960.
Welhausen, Julius, İslam’ın En Eski Tarihine Giriş, terc. F.
Işıltan, Ankara 1960.
Arap Devleti ve Sükutu, terc. F. Işıltan, Ankara 1963.
109
110
111
İrfan Yayınevi, İstanbul; terc. Mustafa Ateş.
Din Bilimleri Yayınları, Konya; terc. İbrahim Ural.
Çığır Yayınları, terc. Cemal Hüsameddin.
IV. OTURUM MÜZAKERE
Talip Özdeş
Sempozyumla ve bu oturumda sunulan tebliğlerle ilgili olarak
benim yapacağım değerlendirmeler eleştiriye değil katkı yapmaya yönelik olacaktır. Dünyada ve ülkede meydana gelen olaylar, siyasi, ekonomik, bilimsel ve sosyal gelişmeler, toplumların iç dinamikleri, fikir,
sanat ve entelektüel faaliyetleri doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Özellikle haberleşme araçlarında; televizyon, Internet ve
telekomünikasyon alanlarındaki hızlı gelişmelerin, dünyamızı küçülterek ülkeler arasındaki her türlü ilişki ve alış-verişlerin gelişmesine ve
bu bağlamda tercüme ve telif eserlerin artmasına yol açtığı bir vakıadır. Bir toplumda bilim, sanat ve düşünceye yönelik faaliyetlerin yoğunlaşması, bu faaliyetlerin gerek devlet politikaları tarafından, gerekse kamuoyu tarafından desteklenmesini gerekli kılar. Bu destekler,
toplumun okumaya yönlendirilmesinde, entelektüel seviyenin yükselmesinde son derece önemli bir motivasyon unsurudur. Yine devlet
politikaları ile kamuoyu desteği arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunun, söz konusu desteğin halkın ekonomik gücü ile de yakından ilgili
olduğunun altını çizmeliyiz.
Özellikle darbe dönemleri, ne yazık ki ülkenin ekonomi, politika,
hukuk, kültür, düşünce ve bilim alanlarında büyük gerilemelere neden
olmaktadır. Ülkemizin her alanda gelişmesi ve aydın şahsiyetinin oluşumunda militarist zihniyet ve uygulamalar büyük bir handikap oluşturmaktadır. Örneğin 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte, gençliğin
önemli bir kesiminde büyük bir başıboşluk, idealsizlik, gelecekten
ümit kesme, hayata küsme, zevk ve eğlenceye dalma durumları ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde 28 Şubat darbesiyle birlikte entelektüel faaliyetlerde ve toplumun İslâmî-millî yayınlara olan teveccühünde büyük
bir düşme meydana gelmiş, kitap piyasası önemli bir kriz yaşamıştır.
Bunu değişik vesilelerle kendileriyle görüşmekte olduğumuz yayınevi
sahipleri ve kitap sektöründe çalışmakta olan insanlarımız itiraf etmektedir. Dolayısı ile her alanda olduğu gibi kitap ve yayın konusunda da
ileri toplumlarla rekabet edebilmemiz için ülkemizdeki militarist zihniyet ve uygulamaların aşılması, demokrasi ve hürriyetlerin geliştirilmesi, hukuk zemininin oturtulması ve halkın alım gücünün artırılması
gerekmektedir.
Saygıdeğer tebliğcilerin sunumlarından çok şey istifade ettiğimizi
söyleyebilirim. Kendilerine bu değerli sunumlarından dolayı teşekkür
ederim. Sunumlarda kitapların Batıcı, solcu, milliyetçi ve İslâmcı olarak
sınıflandırılması dikkat çekmektedir. Aslında bu sınıflama, Osmanlı
Devleti’nin son döneminden itibaren günümüze kadar uzanan zaman
diliminde yaşamakta olduğumuz problemlerimizle, fikrî ve felsefî yöne
Prof. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Kültürümüz ve Kitap Sempozyumu IV. Oturum Müzakere Metni *
233
limlerimizle yakından ilgilidir. Malum olduğu gibi o imparatorluğu çöküşten kurtarmak için fikir ve projeler ortaya konulmaya çalışılmış, bu
bağlamda Batıcılık, Milliyetçilik ve İslamcılık eğilimleri öne çıkmıştır.
Aydınlarımızın bu eğilimleri kendi kültür ve medeniyet havzalarında
kalarak birbiriyle bütünleştirmesi, yerli kültür ve değerleri muhafaza
ederken evrensel bir açılım gerçekleştirme noktasında bu eğilimleri
birbiriyle çatıştırmadan özümseyip gerçekçi projeler oluşturmaları çözüm olabilirdi. Ancak ne yazık ki bu yapılamamış, ideolojik söylemler
ve slogan kültürü öne çıkmış, söz konusu eğilimler her dönemde bir
çatışma zemini oluşturacak şekilde karşı karşıya getirilerek toplumsal
krizler yaratılmıştır. Çünkü Jön Türkler’den ve İttihat Terakkî’den beri
bu krizlerden geçinen, onlar üzerinden politika yaparak saltanat peşinde koşan zümrelerin varlığı bir vakıadır. Bugün geldiğimiz noktada da
benzer krizler yaşanmaktadır.
Cumhuriyetin ilanından sonra ve özellikle tek parti döneminde
devrimlerin ruhuna sahip bir gençlik yaratılmaya çalışılmış, gerek tercüme eserlerin ve gerekse telif eserlerin basımında devletin resmi yayın politikası bu doğrultuda olmuştur. 1960 ve sonrasında ise solculuk
ve sosyalizm etrafında hatırı sayılır bir literatürün oluştuğuna şahit
olmuşuzdur. Türkiye’de İmam-Hatip okullarının, İslam Enstitülerinin ve
İlahiyat fakültelerinin açılması, okuma amacıyla İslâm ülkelerine gidilmesi, milli-İslâmî yayın faaliyetlerini teşvik etmiş, zaman içerisinde bu
alanda önemli bir sektör oluşmuştur. Gençliği, kaybedilen kimlik bilincinin yeniden kazanılması; millî, manevi, tarihî ve kültürel değerlerle
buluşulması yönünde kanalize eden, fikrî olarak motive eden Said
Nursi, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol
Güngör, Osman Yüksel Serdengeçti gibi şahsiyetler öne çıkarılıp örnek
gösterilmiştir. Bu kimselerin düşünür, edebiyatçı, felsefeci ve yazar
kimliklerinin yanında, hepsinin aksiyon insanı olması ortak yönleridir.
Yine İslâmî roman sahasında Şule Yüksel’in eserlerini ve Minyeli Abdullah’ı zikretmeden geçemeyeceğiz. Aslında bugün bu sempozyumda bu
şahsiyetler üzerinde daha fazla durulması, onların değişik yönlerinin
tanıtılması faydalı olabilirdi ama bunun yeterince yapıldığı söylenemez.
1979’dan sonra ülkemizde tercüme faaliyetlerinin ivme kazandığına şahit oluyoruz. Özellikle Seyyid Kutup, Muhammed Kutub,
Mevdudi, Hasan el-Bennâ, Muhammed Gazâlî, Malcolm X gibi İslâm
dünyasında popüler hale gelen şahsiyetlerin eserleri Türkçe’ye kazandırılmıştır. Daha sonraları İran devrimi de tercüme faaliyetlerini motive
eden faktörlerden olmuştur. Tercüme faaliyetleriyle fikir dünyamıza
intikal eden şeyler süzgeçten geçirilmeden alınmış, üzerlerinde yeterli
analiz ve değerlendirmeler yapılmamıştır. Bu tercümeler İslam dünyasının çıkışlarını, tepkilerini, problemlerini, kavram ve düşünce tarzlarını
ülkemize taşıyarak sonuçta toplumda farklı İslâmî anlayış ve akımların
oluşumuna yol açmıştır. Çoğu defa sistemsiz, uzun vadeli plan ve projelerden yoksun olan bütün bu yayın faaliyetlerini, devletin resmi yayın politikaları karşısında mevcut şartlar içerisinde oluşan sivil bir çıkış
234 * Talip Özdeş
ve yönelim olarak da değerlendirmek mümkündür. Bugün ülkemizde
İslam dünyasından yapılan tercüme faaliyetlerinin oranında önemli bir
düşüş görülmektedir. Özellikle ilahiyatçıların ve akademisyenlerin,
dünyanın şartlarını dikkate aldığı kadar ülkemizin ve insanımızın şartlarını da dikkate alan telife yönelik özgün çalışmaları dikkat çekmekte
ve bunlar gelecek için ümit vaat etmektedir.
Özellikle 1997’den günümüze uzanan dönemde idealizm konusunda büyük bir erozyon yaşanmakta olduğu söylenebilir. Bugün geldiğimiz noktada, yaşanmakta olan fikrî ve ahlâkî dejenerasyonun sonucunda alkol ve uyuşturucu yaşı ilköğretim seviyesine kadar inerken,
gençliğin önemli bir kesiminin bir dönemlerin fikrî ve felsefi altyapısının
kurulmasında rol alan Necip Fazıl, Cemil Meriç vb. gibi önemli şahsiyetlerin eserlerinden haberdar olmadığı bir gerçektir. İnternet ve uydu
dünyasının da kitap okuma eğiliminin azalmasında önemli bir faktör
olduğunu söylemeliyiz. Bu trendin tersine döndürülmesinin önemine
inanıyoruz. Yapılacak faaliyetler bu yönde olmalı, projeler geliştirilmeli,
pratik çözümler önerilmelidir. Ancak verimli olmakla beraber bu sempozyumda söz konusu problemin nasıl çözülebileceği konusunda yoğunlaşma olmamıştır. İnşallah bunu takip edecek sempozyumlarda bu
noktaya ağırlık verilir. Bu sempozyumun hayırlara vesile olması dileği
ile tebliğlerini sunan arkadaşlara tekrar teşekkür eder, hepinizi saygıyla selamlarım.
KLASİK TÜRK EDEBİYATINDA NASİHAT KİTAPLARI
Mahmut Kaplan
NASİHAT-NAME NEDİR?
Önce nasihat kelimesinin an lamı üzerinde duralım: Nasihat,
nush nedir? hadislerde yer verilen dinî bir tabir olarak nasihatin hayırhahlık yani hayrını ve iyiliğini istemek, bu sebeple hayrı ve iyiyi duyurup, hatırlatmak olduğunu anlayabiliriz ki, bu manayı dilimizde ifade eden en yakın kelimemiz öğüttür.
Klasik Türk edebiyatında insanları iyiye, güzele ve doğruya yönlendirmek, topluma ve devlete yararlı; İslâmiyet’in erdemlerini şahsında yaşayan ve yaşatan iyi ahlaklı örnek insanlar yetiştirmek amacıyla
tercüme ya da telif olarak yazılan manzum- mensur eserlere genel
olarak nasihat-nâme, pend-nâme ya da öğüt-nâme adı verilmiştir. Bu
adlandırma esas itibariyle bir öğüt dini olan İslâmiyet’in mesajıyla doğrudan ilişkilidir. Sözlük anlamı ,”öğüt, pend, va’z” olan nasihat kelimesi hadis kitaplarında “hayır-hâhlık” biçiminde tercüme edilmiştir.1
Bu noktadan hareketle, insanlara öğüt vererek doğru yolu göstermek
ve böylece iyilikte bulunmak için yazılan eserlere nasihat-nâme diyebiliriz.
Nasihat-nâmeler, genel ahlâk konusunda öğüt vermek amacıyla
yazılabildiği gibi, dar anlamda, çeşitli meslek mensuplarını uyarmak,
görgü kurallarını hatırlatmak için de yazılabilir. Çünkü bu türde eser
yazmanın asıl amacı dinin,”iyiliği emretme, kötülükten sakındırma “
ilkesine uymaktır. Bu bakımdan nasihat-nâme türünün doğrudan
Kur’ân ve Hadîs’ten kaynaklandığını söylemek mümkündür. Çünkü
esas itibariyle İslâm bir öğüt dini; Hz. Muhammed ise söylediklerini
önce kendisi yaşayan bir öğütçüdür. Kur’an-ı Kerîm’de, Al-i. İşte bu
nâs için bir beyandır ve muttakîler için de bir hidâyettir, bir nasihattır. 2
“İmdi, onlardan döndü de dedi ki: "Ey kavmim! Ben Rabbimin
risâletlerini muhakkak ki size ulaştırdım ve sizin için nasihatta bulundum. Artık kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca mahzun olurum?"3,“Onlara kafi gelmedi mi ki, şüphesiz Biz senin üzerine kitabı
indirdik, onlara karşı tilâvet olunmaktadır. Muhakkak ki, onda imân
eden bir kavim için elbette bir rahmet ve bir nasihat vardır” 4, “Ve yâd
et o vakti ki, Lokman, oğluna nasihat ederek ona demişti ki: "Allah'a
şerik koşma, şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür."5,

Prof. Dr. Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bl. Öğretim Üyesi
Riazü’s-Sâlihîn, C.II, Ankara 1976,s.23.
2
İmran Suresi:/138
3
A’raf Suresi:93
4
Ankebut:51.
5
Lokman suresi:13
1
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
237
“Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum.”6, “Ben sizin için
güvenilir bir öğütçüyüm.”7 gibi âyetlerle, "Eğer seni davet ederse
icâbet et, senden nasihat taleb ederse ona nasihat et.”, Ebû Hüreyre
(Radıyallâhu anh) den nakille:"Resulullah buyurdular ki: "Din nasihatten (hayırhahlıktan) ibarettir!" “Din nasihattir.”8 gibi hadisler medrese
ya da tekke eğitimi görmüş şairler için yönlendirici bir amil olmuş,
Arap ve İran edebiyatında yazılan eserlerin de öncülüğünde bu türde
eserler kaleme alınmıştır.
Klasik Türk Edebiyatında, önemli bir yer işgal eden mesnevilerde az veya çok öğütlere rastlamak mümkündür. Özellikle dinîtasavvufî muhtevalı mesnevilerde yer alan hikâyelerin vermek istediği
dersler, öğütler halinde ifade edilir. Hatta bazı maceraların anlatıldığı
mesnevilerle, tarihî kişilerin hayatim konu alan eserlerde de münasebet
düşürülerek öğütlere yer verilir.
Klasik Türk edebiyatında başlangıçtan itibaren manzum ya da
mensur öğüt kitaplarının yazıldığı bilinmektedir. Mensur eserler birkaç
yapraktan başlayarak büyük hacimlere ulaşabilmektedir. Manzum
nasihat-namelere ise beş beyitli bir gazelden başlayarak binlerce
beyitli mesnevilere ulaşabilmektedir.
Nazmın kolay ezberlenebilmesi, kafiyeli sözlerin daha etkili
olması sebebiyle şairler çocuklarına verecekleri öğütleri manzum
olarak vermeyi tercih etmişlerdir. Nasihat-nameler hedef kitleye
göre farklılık gösterir.
Babalar çocuklarını eğitmek için bu türden eserler kaleme
alırken tarikat şeyhleri müritlerini eğitmek için bu türe başvurmu şlardır. Yine medrese ehli de öğrencilerini eğitmek için nasihat kita pları yazmışlardır. Nasihat kitaplarının bir başka yazılış sebebi de
halkı eğitmektir. Bu açıdan bakınca nasihat kitaplarının yaygın eğ itim aracı olarak uzun yüzyıllar hizmet verdiği söylenebilir.
AYETLER:
Ayetler, bu tür eserlerde öğütlere kaynaklık etmek, öğütlerin etkisini artırmak için referans olarak kullanılmıştır. Ayetler ya Arapça, ya
meal, ya da telmih yoluyla bu eserlerde yer almıştır. İşte bazı örnekler:
“Biz insanı en güzel şekilde yarattık.”9, “Andolsun ki biz insanoğullarını şerefli kıldık.”10, aytlerine Adnî’nin aşağıdaki beytinde telmih
yapılmıştır:
Seni fî ahseni takvîm ile tazîm itdi
Geldi hakkuñda kelâm-ı ve le kad kerremnâ11
6
Kur’an-ı Kerîm,7/62.
Kur’an-ı Kerim,7/68.
8
Riyâzü’s-Sâlihîn, C.II,s.224.
9
Kur’an, 95/4.
10
Kur’an, 18/70.
7
238 * Mahmut Kaplan
Şu beyitte ise, “ Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.”12
Ayetine telmih vardır:
Seyyiâtuñ hasenâta kıla tebdîl ol an
Tevbe-i abd ile lerzân olur arş-ı a’lâ13
“Namazı kıldıktan başka, Allah’ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın.”14 Âyetinin bir bölümü şu beyitte iktibas edilmiştir:
Fe’zkuru’llâhe kıyâmen ve kuûd emri
Zikr vâcib oldugın her nefes eyler îmâ15
“Her insan ölümü tadacaktır.”16 Âyeti
miştir:
şu beyitte mealen veril-
Kamu nefse iricek âkıbet mevt
Revâ mı böyle gaflet olmadın fevt17
“Ey Muhammed! De ki : “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”18
âyeti de aşağıdaki beyitte mealen verilmiştir.
Bilenle bilmeyenler bir olur mı
Bilürüz hîç işe tedbîr olur mı19
HADİSLER:
Ayetlerde olduğu gibi bir çok hadis-i şerif de nasihat-nâmelerde
aynen, mealen ya da telmihen karşımıza çıkmaktadır. Yine aynı şekilde
amaç, öğütlerin etkili olmasıdır. Aşağıda bu hususla ilgili bazı örnekler
verilecektir:
“Alimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır.” hadisi:
Nevm-i âlim yig ola câhilüñ ahyâsından
Ne revâdur aña sa’y itmeyesin subh u mesâ20
şeklinde ifade edilmiştir.
“Beşikten mezara kadar ilmi isteyin.”:
Utlubu’l-ilmi mine’l-mehdi ile’l-lahd dahı
Taleb-i ilmüñ ider saña vücûbın inhâ21
“Vatan sevgisi imandandır.”:
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
Adnî Receb Dede, Pend-nâme, 5b.
Kur’an, 25/70.
Adnî,a.g.e.5b.
Kur’an,4/103.
Adnî,a.g.e.5b.
Kur’an, 3/185.
Güvahî,a.g.e.s.202.
Kur’an,39/9.
Ahmed-i Daî, Vasiyyet-i Nûşirevân-ı Adil, s.300.
Adnî,a.g.e.syk.2a.
A.g.e.s.2a.
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
239
Vatan sevgüsi şeksüz cândan olur
Muhakkakdur ki hem îmândan olur22
“Olgun bir Müslüman elinden ve dilinden Müslümanların sâlim
kaldığı kimsedir.”:
Müslümân odur kim olup halîm
Tura ‘halk elinden dilinden selîm23
“İlim Çin’de de olsa arayınız.”:
Şu kim istedi buldı ilmi Çînde
Bu gün oldur muhakkak ‘ilm içinde24
3. ATASÖZLERİ:
Ayet ve hadîslerden sonra öğütlere atasözlerinin kaynaklık ettiği
görülür. Toplumun tüzyıllar süren hayat tecrübelerinin ürünü olan atasözleri bu tür eserlerin en yaygın kaynaklarıdır.Bazı nasihat-nâmeler
baştan sona atasözleri ile yazılmıştır. Buna Cemâlî’nin ve Güvâhî’nin
eserlerini en çarpıcı örnekler olarak verebiliriz. Atasözleriyle yapılmış
öğütlere birkaç örnek:
“Çağrıldığın yere erinme, çağrılmadığın yere görünme”:
Varup okunmaduguñ yire yendek
Dimesinler sakın güç ile gökçek25
“Çalma elin kapısını, çalarlar kapını.”:
Kapusın kakma ilüñtâ ki âhir
Kakılmaya senüñ kapuñ da vâfir26
“Dost kara günde belli olur.”:
Dimegil dost añakim safâda
Yakın olup ırağ ola belâda27
“El için kuyu kazan , evvela kendi düşer.”:
Büyükçe kaz kazarsan kimseye çâh
Ki şâyed sen düşersin anda nâ-gâh28
22
23
24
25
26
27
28
Güvâhî,a.g.e.s.157.
Cinânî, Cilâu’l-Kulûb, Adnan Ötüken İl Halk Ktp.(Cebeci), T.Y.61,yk.51.
Ahmed-i Dâî,a.g.e.s.300.
Güvâhî,a.g.e.s.196.
A.g.e.s.204.
A.g.e.s.198.
A.g.e.s.204.
240 * Mahmut Kaplan
NİÇİN NASİHAT-NAME YAZILIR?
Bu soruya, Hayriiye’den aldığımız beyitler bütün nasihat-nâme
şairleri adına cevap sayılabilir:
Genellikle babanın nefesi evladına tesir eder:
Lik o ma'naya ki enfas-ı peder
Eyler evladına te'sîr-i diğer
Kulağına küpe, aklına sermaye olsun diye gönül madeninden nice taze inciler çıkarıp nazım ipliğine dizdim ki kıyamete kadar feyzi,
bereketi devam etsin:
İtmek içün sana avîze-i güş
Olmağ içün sana sermaye-i huş
Çıkarup ma'den-i dilden yek-ser
Rişte-i nazma çeküp taze güher
Ta-be-mahşer ola feyzi carî
Hem sana hem ola gayre sarî
Sen de bu nimetlerden, babamın yadigarıdır diye yiyip beni bir
hayır dua ile anıp ruhumu şad edesin:
Sen dahi ta bu ni'amdan yiyesin
Yadigar-ı pederümdür diyesin
Ruhumı nutkun ile şad idesin
Bir du’a ile beni yad idesin
MANZUM NASİHAT-NÂMELERDE YER ALAN KONULAR
Başlangıçtan itibaren edebiyatımızda önemli bir tür olarak ortaya
çıkıp varlığını sürdüren nasihat-nâmelerde, yazıldıkları dönemin ihtiyaçları, sorunları ve amaçları doğrultusunda, hemen her türlü konuya
yer verilmiştir. Genel anlamda birer ahlâk kitabı olan nasihatnâmelerde ahlâkın felsefesini yapmak yerine doğrudan yapılması istenen davranışlar övülmüş, tavsiye edilmiş; kaçınılması gereken, birey


Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
241
veya toplum açısından zararlı görülen davranışlar ise yerilmiş ve sakındırma yolunda öğütlere yer verilmiştir. Türk düşünce tarihi açısından da önemli birer belge durumundaki bu tür eserler incelendiğinde
asırlara göre değişen anlayışlar, yaşama biçimleri daha rahat izlenebilecektir. İşledikleri konuları şu ana başlıklar altında tasnif etmek mümkündür:
a. Görgü kuralları: Azmi’nin başka şairlere de isnad edilen
manzumesi.
b. Dinî tasavvufî hususlarla ilgili öğütler, ibadet, zikir, haram ve
helal konusundaki tavsiyeler: Dede Ömer Rûşenî, İbrahim Gülşenî,
Refiî, Zarifî Pend-nâme vd…
c.
Meslek zümrelerine yönelik nasihatler: Safî’nin Gülşen-i
Pend.
d. İlimlerle ilgili nasihatler, din ve fen ilimleri ile batıl ilimler:
İshak Tokadî, nazmu’l-İlim, Nidaî: Menafiu’n-Nâs, Muhyî Tıbla ilgili
nasihat-nâmesi.
e. Devrin yöneticilerine eleştiri ve ikaz hususunda öğütler:
Konyalı Üveysî, Kadı-zâde Mustafa İlmî, Said Efendi…
f. Sosyal muhtevalı nasihatler: Geyveli Güvahî Pend-âme,
Nâbî, Hayriyye, Sünbül-zâde Vehbî Lutfiyye.
g. Çocuk eğitimi konusunda öğütler:Vasiyyet-i Nûşirevan-ı Âdil,
Hayriyye, Lutfiyye, Emirî Çelebi’nin nasihat-namesi…
Nasihat-namelerin çoğunlukla bir kişinin sesi, düşüncesi ve siyasi
görüşünü yansıttığı söylenebilir. Nasihat-nameler, birer polemik hatta
kimi zaman da protesto manzumesi olarak karşımıza çıkabilir. İlmî ve
Veysî’nin manzumeleri böyledir. Her iki manzume de ağır eleştiri dozuyla dikkat çeker.
Nasihat-nâmeleri Mensur ve manzum olarak ikiye ayırmak
mümkündür. Mensur nasihat kitaplarına şu örnekleri verebiliriz:
Hicri 9. yy.da yetişen Şeyh Abdülmecid bin Nasûh Halevetî’nin
Riyâzu’n-nâsihîn’i, Tarihçi Ali‘nin Bahr-ı nesâyih’i, Mehmed bin
Necib Karahisarî’nin Cevâhirü’l-Mevâiz ve’l-Âsâr ve Zevâhirü’nNesâyih ve’l-Âsâr’ı, İstanbulî Kâtib Ahmed Efendi-zâde Ali Efendi’nin
Hulâsayu’n-nesâyih li-Erbâbi’l-Mesâlih’i, Cafer Efendi tarafından
1005 hicri yılında Sana valisi Hasan Paşa adına yazılan Zübdetü’n nesâyih Li-Erbâbi’l-Mesâlih’i, örnek olarak zikredebiliriz. Bu saydıklarımız doğrudan nasihat adı ile yazılan eserlerdir. Ancak ahlak ve
vaaz konusunda yazılan bütün dinî kitaplar bu türe girer. Bu türde
yazılmış pek çok eser vardır. Bunlara Gazzali’nin Kimya ve İhyasını,
Eyyühel Veledini, Kabus-name, Sadi’nin Bostan ve Gülistanını, Cami’nin Baharistan ve diğer eserlerinin tercüme ve şerhlerini de ilave
edebiliriz. Ancak biz manzum nasihat-nameler üzerinde çalıştığımızdan bu tür eserlerle ilgili konuşmak istiyoruz.
242 * Mahmut Kaplan
Manzum nasihat-nâme türü edebiyatımızda başlıca telif ve tercüme olmak üzere iki kol halinde gelişmiştir. Tercüme yoluyla yazılan
eserlerin başında İran şairi Feridüddin Attar'm Pend-nâme'sinin çevirileri
gelmektedir. Bu eser XV. yüz yıldan itibaren tercüme edilmeye
başlanmıştır. Edebiyatımızda, Pend-nâme çevirilerinden tespit edebildiklerimizi şöyle sıralayabiliriz:
Abdurrahîm adlı bir şairin 865 (1447) de yapüğı manzum çeviri.
Terceme-i Pend-i Attar adını taşıyan bu eser oldukça genişletilmiş bir
Pend-i Attar çevirisidir. Mesnevi şekliyle yazılan bu eserin bazı kısımları suya maruz kaldığından okunamayacak durumdadır.
XVI. yüzyılda Pend-i Attar çevirilerinin birdenbire çoğalmasına
dikkat çeken Prof Dr. Hasibe Mazıoğlu, Nizamî, Emre, Za'ifî, Şemsi ve
Sabayî gibi şairlerin tercümeleri bulunduğunu ifade etmektedir. Bu çeviriler arasında bilhassa Emre'ye ait olan mesnevinin çok tanındığını belirten Mazioğlu, bu eserin yanlışlıkla, Emrî, Said, Cevrî ve Makâlî gibi şairlere mal edildiğini tesbit etmiştir. Ayrıca Süleymaniye Kütüphanesinde
Şemseddin-i Sivasî'ye ait gösterilen bir Pend-nâme çevirisinin de
Emere'ye ait olduğu anlaşılmaktadır.
Madem oturumumuz çocuk edebiyatına dair bildirilerin sunulmasına ayrıldı, biz de çocuk muhatap alınarak yazılan nasihat-nâmeler
hakkında konuşalım. Edebiyatımızda çocuk muhatap alınarak yazılan
ilk manzume Ahmed-i Daî’nin Vasiyyet-i Nûşirevân-ı Adil Bepüsereş’tir. 115 beyit olan bu manzume her ne kadar tercüme olarak
ifade ediliyorsa da manzumenin ne kadarının tercüme olduğu açık değildir. Şair, baştan sona cinaslarla kurduğu manzumesinde yetişmekte
olan genç Hürmüz’e üstleneceği padişahlık görevinde başarılı olabilmesi için Nuşirevan’ın ağzından öğütler verir. Adaletle dünyayı bir güvenli
yer haline getirmesini söyler.
Bu mesneviden bazı beyitler sunmak istiyorum:
Gel iy hikmet nasîhat işidenler
Nasîhat hikmetiyle iş idenler
(b.1)
Eyü ad iste sen olma bilüsüz
Cihânda olmasun aduñ belüsüz (b.9)
Sana benden baña hak’dan emânet
Cihânı adl ile dârü’l-emân et
(b.19)
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
243
İkinci bir eser 15. yüzyılda Farsça’dan Türkçeye manzum olarak
yapılan Kabus-nâme tercümesi Bedr-i Dilşâd’ın Murad-nâme29 adlı
mesnevisidir. Oldukça hacimli olan bu eserde çocuk eğitimine ayrılan
bölümden bazı örnekler sunmak istiyorum. Çünkü bu gün de geçerli
olabilecek öğütleri içermektedir:
Bedr-i Dilşâd anne babaları, doğan çocuğun cinsiyeti konusunda
yararak söze başlar: Allah ne verirse şükredin, günaha girmeyin, hemen ona güzel bir isim verin, çünkü o isminin etkisinde kalabilir der:
Ogul kız ne kim vire ol Pâdişâh
Yirinme kazanmagıl ulu günah
Aña evvelâ bir eyü ad ko
Ki ol ismüñ ola mesemmâsı o (Murad-nâme, s.863)
Pes añla ki vâcib buyımış ki er
Ogula kıza ad koya mu’teber
(s.865)
Çocuğa uygun bir isim verildikten sonra onun sütanneye verilmesi ve eğitimi süreci başlar. Bedr-i Dilşâd eğitimin üç yaşında başlamasını tavsiye eder:
Eger ercügez toga üç yaşına
Girincek ki aklı gele başına
Anı mektebe vir okısun kitâb
Ki andan bula cennete feth-i bâb
(s.865)
Belli bir yaşa gelen çocuğun aile tarafından bir meslek edilmesi
gereğini ise şu beyitle ifade eder:
Büyüyinceğez pîşever eyleseñ
Olur kim tola akçasıyla keseñ (s.865)
Gerekdür ki ilm ü edeb örgene
Yazup okımaga taleb örgene
29
(s.866)
Bedr-i Dilşad’ın Murad-nâmesi, haz. Adem Ceyhan, İst.1997(iki cilt)
244 * Mahmut Kaplan
Eğitimin önemini şu rubai ile dile getirir:
Âdem ki terbiyetsüz ola gey pelîd olur
Her kim ki terbiyet bula ol Bu Saîd olur
Kadr ü berât gicesi günleri ‘id olur
Zîreklerüñ işinde belâdan ba’îd olur. (s.867)
İlim öğrenmek kadın erkek her Müslüman’a farzdır, hadisi şairin
dilinden şöyle ifade edilir:
Ki ilm istemek anlar iseñ ‘azîz
Dahı sözi sözden iderseñ temîz
Hem irkege hem dişiye farzdur
Resûlüñ sözi uş saña ‘arzdur
(s.873)
17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başlarında yaşayan Urfalı Nâbî,
oğlu Ebulhayr Mehmed Çelebi için Hayri-nâme adlı nasihat kitabını
kaleme alır. Nâbî olgun denebilecek yaşta yazdığı bu mesnevide tecrübesinin bütün bilgeliğiyle Osmanlı devleti kurumlarını eleştiriden
geçirir. Görünüşte Ebulhayr’a seslenirken aslında çağının gençlerine
ve yöneticilerine hitap etmektedir. Kurumlar çürümüş, makamlar rüşvetle alınır verilir olmuş, paşalar, kadılar rüşvete dalmış, vatandaşın
vergi yükünden beli bükülmüştür. İstanbul ilim-irfan yeridir. Nâbî
Ebulhayr’a ibadetlerini eda etmesini telkin ettikten sonra ilim öğrenmesinin önemini anlatır:
Sa’y kıl ilm-i şerîfe şeb ü rûz
Kalma hayvan-sıfat ol ilm-âmûz (b.285)
Kapısı, Allah resulünün damadı olan şehre ulaşmaya çalış der.
Bu da şairin nasıl bir ilim tavsiye ettiğinin ifadesidir.
Bulagör eyle medineye vüsûl
Ki kapusı ola dâmâd-ı Resûl
(b.293)
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
245
Nâbî, halka satılacak ilme heves etmenin doğru olmadığını, Allah katında işe yarayacak ilme çalışmasını söyler:
İtme halka satacak ilme heves
Eyleme bî-hûde tazyi’-i nefes (b.329)
Şair, oğlunu batıl bilgilerle uğraşmaktan sakındırırken tıp ilminin
önemi konusunda uyarır:
Mü’mine farzdur eyâ rûh-ı revân
İlm-i ebdân ile ilm-i edyân
(b.1548)
Nâbî, gerçekçi bir anlatımla paşalık kurumunun yozlaşmasını anlatır. Paşalar iyi niyyetli olsalar bile kurulu çark içinde öğütülüp gitmektedirler.
Bulundukları makamlar istikrarsızdır, massrafları çok
ancak gelirleri bunu karşılamaktan uzaktır. Paşalık gereği birçok hizmetkâr ve işçi çalıştırmaları gerekmektedir. Bunların geçimlerini o sağlamakla yükümlüdür. Masrafı çıkarmak için ya vergi salacak ya da rüşvete başvuracaktır. Zaten makamı elde etmek için bir hayli bedel
ödemiştir. Olan yönetici vali olarak atandıkları ilin halkına olur.
Nâbî, gözlem ve tecrübelerine dayanarak kadıların ve mahkemenin içine düştüğü yozlaşmayı içi sızlayarak anlatır. Kadıların şeriat
mahkemesini dükkana çevirdiklerinden yakınır. Kadılar hak etmeden
atandıklarından her türlü yolsuzluğa kapı aralamaktan çekinmemektedirler. Kadıları karikatürize etmekten çekinmez Nâbî.
Nâbî nasıl bir genç istiyordu sorusunun cevabı şöyle verilebilir:
İyi eğitilmiş, Arapça Farsça bilen, dinî ilimleri ibadetleri yapacak kadar
bilen, batıl bilgilerden sakınan, elinden geldiğince resmi görevler almak istemeyen ancak memuriyete niyet ederse divan katipliği ile yetinen, şiirden, musikîden anlayan, ancak musikî zevkini evinin dışında
tatmin eden, komşularına saygılı, başkalarını incitmeyen, hiciv ve mizahtan sakınan, dervişlere sevgiyle yaklaşan ancak şarlatanlara karşı
uyanık duran, mürşid olarak kitabı tercih eden, özellikle Füsusu’lHikem ve Futuhat-ı Mekiyye kitaplarını okuyan bir tiptir.
Sünbül-zâde Vehbî ve Lutfiyye’si: 18. yüzyıl şairlerinden olan
sünbül-zâde Vehbî, Nâbî’nin hayriyye adlı mesnevisine nazire olarak
oğlu Lutfullah için 1205/1791 yılında Lutfiyyeyi bir haftada yazarak
oğluna hediye etmiştir. Bu sırada Lutfullah 24 yaşındadır. Ancak Nabî,
Hayriyyeyi yazdığı sırada Ebulhayr henüz yedi yaşındadır. Bu mesnevide, “devrin yaşayışının getirdiği sıkıntıları aksettiren beyitlere sıkça
246 * Mahmut Kaplan
rastlanır. Vehbî, eserin bütününde oğlunun rahatını düşünmüş, sıkıntıya girmemesini tavsiye etmiştir.”30
Sünbül-zâde Vehbî de ilim konusunda nabî ile hemfikirdi. Oğlunun ilim öğrenmesini ister. Tavsiye ettiği ilim şerefli sıfatı ile nitelediği
dinî ilimlerdir. Örnek olarak Hz. Adem’in isimleri bilip meleklerin önüne
geçmesi hadisesini sunar, alimlerin peygamberlerin varisi olduğuna
dair hadisi hatırlatır:
İlm ü irfân sebeb-i rif’atdür
Âlim olmak ne büyük devletdür
İlmin izhâr idince Âdem
Oldı bi’l-cümle melâ’ik mülzem
Enbiyâ vârisi olmış ulemâ
Añla kim bu ne verâset ne gınâ (b.44-46)
Sanma kim râh-ı şerî’at başka
Meslek-i ehl-i tarîkat başka
(b.208)
En salim yol, kitap ve sünnet yoludur. Şair, Lutfullah’ı bu yoldan
ayrılmaması hususunda uyarır.
Var iken râh-ı kitâb ü sünnet
Eyleme gayrı tarîka bey’at
(b.242)
Sünbül-zâde de Nâbî gibi oğlunu bestekarlıktan, musiki ile uğraşmaktan alıkoymaya çalışır. Başka yerde dinle ama sazende ve hanendeleri evine getirme der:
Gayrı yerde bulıcak gûş eyle
Gam-ı ferdâyı ferâmûş eyle
(b.268)
Edebiyât ile târîh ü siyer
Sîret-i ehl-i edebdür yek-ser
30
Beyzadeoğlu, Lutfiyye, s.34.
(b.275)
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
247
Sözü önce iyice düşün sonra söyle:
Eyle evvel sözüñi endîşe
Soñradan düşmeyesin teşvîşe (b.389)
Bilinmedik kelime ve terimlerle konuşmayı alaya alır Vehbî. Böylelerin kaş eğerek, göz süzerek yüzlerine çeşitli biçimler verip konuşanları, söz arasına bolca Arapça, Farsça terkipler katanları alaya alır:
Gözini kaşını bir hoş süzerek
Oynadup başını ağzın büzerek
Istılah üzre tekellüm eyler
Bakup etrafa tebessüm eyler
(b.398-399)
…
Cûş ider sanki yem-i irfânı
Istılâhata boğar yârânı
Gösterür kendüyi kâmûs-ı lugat
Söyleyüp nice Arabca kelimât (b.402-403)
İder elfâz-ı garîbe âheng
Sanasın Vankulıdur yâ Ferheng (b.406)
İpekli kumaş giyinmek marifet değil, kabiliyetin varsa Makamat-ı
Harîrî gibi bir eser yaz:
Mâye-i fahr olamaz sevb-i harîr
Yaz belâgatle Harîrîye nazîr
(b.489)
Asıl elbise edeb, haya elbisesidir ki insanın kusurlarını örter:
Setri der aybını insânuñ hep
Ne güzel câme imiş sevb-i edeb (b.493)
248 * Mahmut Kaplan
Anne babaya Kur’anî saygıyı salık verir:
Öf deme başuña ursa farazâ
Da’imâ eyleyegör celb-i rızâ
Var imiş cennet-i a’lâ yirde
Ya’nî taht-ı kadem-i mâderde
Bilesin ed’iye-i ümm ü ebi
Oldı mânende-i da’vât-ı Nebî
(b.542-544)
Vakıf malı yememek ve bu teşkilata görev almamak konusunda
oğlunu ciddiyetle uyarır, onların yeri cehennemdir der:
Anlaruñ ekseridür hâne-harâb
Mülk-i ukbâda olur vakf-ı azâb (b.720)
Ev idaresinde gelir giderin denkliğine dikkati çeker Nabî gibi. Ev
idare edecek büyüklükte olmalı. Çok geniş daireler sıkıntı sebebi olur:
Dâ’iren olsa büyük haddüñden
Bil ihâta idemezsin anı sen
(b.962)
Masrafuñ uyduragör îrâde
Tâ ki gamdan olasın âzâde
(b.966)
Tütün içmek ve kahvehanelere gitmek hiç de iyi karşılanmaz,
şöyle der şair:
İtme kalyan gibi dâ’im galeyân
İşini eyleme âlemde dumân
Kahvehâne bucağında kokma
Öyle süfli yere başın sokma
Kahvelere gidenlerin tasviri:
(b.b.1114-1115)
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları *
249
Anlaruñ ekseri âvâre olur
Sakalı sarı dişi kare olur (b.1120)
Vehbi, oğluna İhya-yı Ulumüddin ile ahlak-ı alaî kitaplarını tavsiye eder.
SONUÇ:
Nasihat kitapları bir devrin yaygın eğitim ihtiyacını karşılamış,
çeşitli zümrelerin bir nevi hizmet içi eğitim malzemesi olmuştur. Bunun
yanında yazıldıkları dönemin sosyal ve kültürel hayatına ayna tutmuş,
ülke yönetiminin içine düştüğü sıkıntı ve buhranları günümüze birer
belge olarak taşımış eserlerdir. Bu eserlerden devrin düşünce yapısını
alışkanlıklarını, toplumu içten içe kemiren hastalıkları görmek imkânını
elde edebiliyoruz. Aslında öğütler ihtiyaç duyulan hususları, toplumsal
yaraları ele veren şifreler görünümündedir. Başlangıçtan 20. yüzyıla
kadar pek çok nasihat kitabı yazılmıştır. Elbette amaç marufu emretmek münkeri nehy etmektir. Bunu yaparken de bize maziyi gösteren
bir ayna sunmaktadır. Bu eserlerin incelenip gün ışığına çıkarılması
geçmişimiz daha sağlıklı değerlendirmemizi sağlayacak, gelecekte aynı
yanlışları tekrarlama riskinden bizi kurtaracaktır. Özellikle İktisatçıların, sosyologların ve düşünce ve siyaset tarihi ile uğraşan bilim adamlarının nasihat kitaplarından öğrenecekleri çok şey olduğu söylenebilir.
Çünkü tekrar ediyorum bu eserler yaşadıkları çağın zihniyet dünyalarına tutulan aynalardır.
Sözü daha fazla uzatmadan Ahmed-i Daî’nin 15. yüzyıldan günümüze ulaşan mısralarına kulak verelim:
Za’îf olanlaruñ göñli kavîdür
Sakın yıkma göñül Tanrı evidür
Bağışla suçları afvet günâhı
Ki tâ bağışlaya senden İlahı
(b.110-111)
Bir de Sivaslı Ahmed Sûzî’nin dua beyti ile hatm-ı kelam edelim:
Du’âyile bizi bir kez eden yâd
Hudâ eyleye dâreynde anı şâd
250 * Mahmut Kaplan
MUALLİM FEYZİ’den
HİTAB-I MÜELLİF BE-FERZEND-İ HİŞ
Ey gül-bün-i gül-şen-i cevânî
Nev-bâve-i bâġ-ı zindegânî
Ey dîde-i cânımın ziyâsı
Ey kalb-i hazînimin safâsı
Sinnin sekizi tecâvüz etti
Lehv ü lu’bun zamânı gitti
Şimden geri ey vâlid-i erşed
Eglence sana kalemle kâğad
Etfâl ile seyrgâha gitme
Artık büyüydün çocukluk etme
Sen ilm ile ser-bülend olursun
Dâreyni de ilm ile bulursun
ÇOCUK EDEBİYATININ SOSYOLOJİK BAĞLAMI
Mustafa Aldı
Eğitimle, çocukla, çocuklukla ya da genel olarak insanlık durumuyla ilgili yeni tanımlar, kategoriler; nesnelere, süreçlere yeni adlar
(göstergeler) bulma zorunluluğu yirminci yüzyılda pek çok yeni göstergenin düşün dünyasına, yazın dünyasına girerek yerleşip kökleşmesini sağlamıştır. Edebiyat kavramı da açılıma uğrayarak/uğratılarak
çocuklarla ilgili yazın türünü de içermeye başlamıştır
1- Çocuk Kavramında Yaşanan Değişmeler
Çocuk edebiyatı kavramı genellikle çocuklar için yazılan metinlerin oluşturduğu bütünün adı olarak kullanılır. Kimi durumlarda ise
çocuklarında okuyabildiği eserler için de kullanılır. Hatta kimi durumlarda en iyi ihtimalle pejoratif imlemeler taşıyan bir deyim olarak kullanıldığı zamanlarda olmuştur. Bunun kuşkusuz bir yanıyla, edebiyat
niteliğini yitiren pratiğini kalitesine yönelik eleştirel bir yaklaşıma eşlik
etmesi kadar, çocuk edebiyatı pratiği ortaya koymanın zorluklarına
işaret eden bir ortaya koyuş zorluğuna eşlik ettiğini, daha kötü bağlamlarda ise hiçbir şekilde çocuklar için edebiyatın olamayacağına dair
önyargılı bir aşağılamaya eşlik ettiğini söyleyebiliriz. Kavramın kullanımındaki bütün bu bağlamsal çeşitliliğe rağmen, çocuklar için edebiyatın durumuna dair, bir edebiyat sosyolojisinin yeterince yapılmamış
olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa çocuk edebiyatı günümüzde
yayın dünyasının neredeyse bütün etkinlik kollarını kapsayan bir gerçek haline gelmiştir. Sadece okulların değil alternatif eğitim faaliyetlerinin de en azından belli bir edebiyat belleği üstüne konumlanışını da
göz önünde bulundurduğumuzda, bugün Türkiye’de çocuk kitaplarının
ulaşmadığı hiçbir eğitsel ortam kalmamış olduğunu söyleyebiliriz. Bu
düzeyde bir ilgi ve algı ağının kendisinin ekonomik, sosyal, siyasi ve
kültürel etkileri önemli bir sosyolojik ilgiyi hak etmektedir. Bununla
birlikte başta edebiyat sosyolojisi ve eğitim sosyolojisi olmak üzere,
din sosyolojisi, modernleşme ve küreselleşme, ideolojik göndermeleri
analiz boyutları itibariyle hiçbir sosyolojik değerlendirmenin göz ardı
edemeyeceği kadar çeşitlilik arz eden çocuk edebiyatı, Türkiye’de şu
ana kadar hak ettiği sosyolojik ilgiyi görmüş değildir. Bu yazının sınırları içinde bu hakkı yeterince verebileceğimizi iddia etmiyoruz, ancak
çocuklar için edebiyatın bütün bu alanlardaki sosyolojik bağlamını ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yaparken, özne çocukluk ideali ile
nesne çocukluk kavramının çatışma koşullarını da irdelemek gerekiyor.
Bu bağlamda da bir yandan özne çocuk idealinin biçimlendirdiği idealinin içerdiği evrensellik ve bütünsellik iddiasıyla mevcut halin omurgasını teşkil eden araçsal ve nesne çocuk kavramının bazı kullanımları
arasındaki doğal uyuşmazlık söz konusuyken, bir yanda da evrenselli
Eğitimci Yazar
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı *
253
ğin günümüzdeki genel geçer pratiği içerisinde batılılaşmadan küreselleşmeye uzanan bir çizgide, nesneleşme sorununun gerçekliği söz konusudur. Dolayısıyla evrensellik sorunu çocuk edebiyatı alanının da
diğer alanlar gibi iktidar alanları üretmeye meyyal doğasıyla yakından
ilgilidir.
Bu yüzyılda çocukların toplumsal hayatta ayrı bir yer edinmesinde
bireye tanınan önemle birlikte kişiliğe ve kişiliğin farklı süreçlerine yönelik
psikolojik gelişmelerin de etkisi olmuştur. Bu konuda özellikle
Montessori,Pestolozzi gibi eğitimcilerle Freud gibi psikiyatristlerin ve özellikle de Piaget’in çalışmaları çocuğun kendine özgü bir dünyasının olduğunu ,çocuğun çevresini ve gerçeği algılama ve değerlendirmekte yetişkinlerden farklı duygusal ve bilişsel yaklaşımlar kullandığını göstermiştir.Çocuk ve yetişkinin dünyayı farklı algıladığı hatta çocukların kendilerini
ve çevrelerini algılama biçimlerinin çocukluk çağının kendi içinde dönem
dönem farklılaştığı görülmektedir.Örneğin çocuk edebiyatında hayvanların
doğal ortamın ,gök cisimlerinin çok fazla yer tutması çocukluğun bu kendine özgü yapısından kaynaklanmaktadır.Çocukların gerçeği algılamalarında canlılık özelliğini yitiren en son nesne Ay’dır.Bundan dolayı dünya
çocuk edebiyatında Ay dede imgesi yaygındır.
Çocukların kendine has bu yapıları çocuklara yönelik etkinliklerin
çocuklarca da anlaşılması bakımından önemlidir. Bundan dolayı çeşitli
dönemlerde Anton Çehov’dan Yaşar Kemal’e kimi sanatçıların ileri sürdüğü “çocuk edebiyatı yoktur. Edebiyat vardır.O da herkes içindir” yargısı
yanlış en azından eksik bir görüştür.Bir sanat yapıtının farklı anlaşılabilmesi özellikle postmodern edebiyat kuramının ,yorumlama odaklı alılmama estetiğinin üzerinde çok fazla durduğu bir konudur.Ancak bireylerin
bir sanat yapıtını farklı yorumlamasıyla çocukların yaşları gereği ,gerçeği
algılamadaki özellikleri birbirinden farklı şeylerdir.Dolayısıyla bir sanat
yapıtını tam anlamıyla , yani bilişsel ve duyuşsal boyutları ile birlikte çocuklara ulaştırabilmek için , onun dünyasını bilmek gerekir.İşte bu farklılıklar temelinde edebiyat anlayışları arasında özellikle çocukların özelliklerinin gözetip onlara yönelen çocuk edebiyatı genel olarak çocukların yarattığı sanatsal ürünler dışında bir alan olarak belirginleşmiştir
Türkiye’de edebiyat sosyolojisi çalışmaları kısmi bir ilerleme kaydetmiştir.Bu çalışmalar içinde çocuk edebiyatının sosyolojik bir bakış açısı
ile inceleyen çalışmalar ise yok denecek kadar azdır.(Coşkun;2006, 405414,Alver, 2004a-2004b)Bu durumun nedenleri arasında çocuklar için
edebiyat düşüncesinin uzun yıllar edebiyat alanının dışında değerlendirilmiş olmasının tesiri büyüktür.Batı dünyasında genel sosyolojinin krizinden
bahsedildiği ,meşruiyetinin sorgulandığı ciddi var oluşsal problemlerle yüz
yüze geldiği, hatta sosyologlar cephesinde “What Happened to
Sociology?”(Sosyolojiye Ne Oldu?) dedirtecek gelişmelerin yaşandığı bir
zamanda çocuk edebiyatının sosyolojik bağlamına eğilmek bizatihi önem
arz etmektedir.Çocuğun yetişkinden farklı bir özne olarak ele alınması
uygarlık tarihinde çok yakın bir geçmişe dayanır.Ama bu çocuk kavramının geçmiş uygarlıklarda olmadığı anlamına gelmez.Toplumsal hayatta
254 * Mustafa Aldı
çocuğun yeri incelenirken eski yüzyıllarda çocuklara genel olarak büyümemiş yetişkin olarak bakıldığı hatırlandığında ayrı bir çocuk giysisi ,ayrı
bir çocuk sanatı gibi kavramsallaştırmaların olmadığı hatırlanabilir. (Tanpınar, 2004,100) Çocuğun ayrı bir kişiliğinin olmadığı sanayi kapitalizminin ilk geliştiği ülkelerde çocuk işçiliği ve çocuk sömürüsünün artık değerin üretiminde çok önemli bir rol oynamış olmasını hatırlamak bile yeter.Kapitalist sömürü düzenekleri dışında diğer faktörlerin güçlenmesi ile
birlikte çocuk duyarlılığı güçlenmiş ve yirminci yüzyılda çocuklar için sanat
kapsamında çocuklar için edebiyat anlayışının da alt kültür unsuru olmaktan çıkarak yaygınlık kazandığı görülür.
2-Çocuk Edebiyatının Sosyolojik İmkânı
Çocuk edebiyatının sosyolojik bağlamda gelişim sürecini doğru
olarak anlayabilmek ,bu edebiyatın oluştuğu toplumsal ihtiyaçlar evreninin anlamakla mümkün olur.Bu ihtiyaçlar evreninin kavranması sürecinde gerek yazarların bu alana yönelişlerinin gerekse kaleme aldıkları eserlerin sadece iç okumalarının yapılması ile elde edilebilecek bir
sonuç değildir. Dolayısı ile Saussure’un Genel Dilbilim Dersleri’nde
yaptığı dış dilbilim, iç dilbilim olarak yaptığı ayrımdan hareket etmek
yolumuzun nerelere uğraması gerektiği hususunda bizi donanımlı kılacaktır.Saussure, konu olarak dili ele alıp, her biri başka dallarca incelenebilen coğrafi,tarihsel,kültürel koşullardan bağımsız bir biçimde
gelişebilen bir iç dilbilim olabileceğinden hareket ederek kendi kuramını temellendirmişti. 60’lı yıllardan itibaren Fransa’da geçerli olan göstergebilim çalışmaları yapıtları tarihsel bağlam odaklı olarak okumanın
indirgemecilik olduğu yaklaşımından hareket etmektedirler.Yapıtları
salt kendi içinde ele alan bütün çalışmalar iç inceleme olarak anılabilir.Dış inceleme ise yapıtlarla birlikte bunları üretenlerin ortaya çıktığı
ekonomik ve toplumsal değişmelerden hareket eder.Bu yaklaşım günümüz eleştiri dünyasında hor görülen bir yaklaşım olsa da çocuk edebiyatının toplumsal uzam içinde bir alt uzam olduğu hatırlandığında
hem edebi gerçeklik hem de toplumsal gerçeklik hakkında önemli açılımlar sunar. Toplumsal bağlam, yazınsal gerçeklik, yapıtlar uzamı,
yapıtlar arasındaki ilişkiler,türlerin hiyerarşisini sunar. Yazınsal alanla
toplumsal gerçekliğin iç içe geçmesi bu alanın sosyal bağlamının da
göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılar. (Bourdieu,2006;99)
Çocuk edebiyatı esasen, büyük ölçüde Tanzimat sonrasında yaşanan Batılılaşma programının uygulanmaya başlandığı 1839 yılından ve
bilhassa Meşrutiyet yıllarından itibaren Batılılaşmanın uygulamaya
konulmasıyla günümüzdeki karşılığını bulan bir deyim haline gelmiştir.
(Erdoğan, 2006,79) Çocuklar için süreli yayınlarla başlayan bu alandan
beklentilerini önceliği, eğitim-öğretim faaliyetlerinde yeni değerlerin
kazandırılmasıydı. Yapılaşma ve çocuğa bakışları itibariyle yetersiz
donanımlarla, el yordamıyla ortaya konulan bu eserlerin “çocuklar
için edebiyat” kavramına hiçbir katkıda bulunmadığı söylenemez
(Oğuzkan, 2001, Güleç-Geçgel, 2005) Edebiyatımızda çocukla ilgili ilk
eserler arasında Nabi (1642-1712)’nin oğluna öğütler vermek amacıy-
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı *
255
la kaleme aldığı “Hayriyye” ve yine Divan şairlerinden Sümbülzâde
Vehbi (1718-1809)’nin oğluna ahlâk ve görgü dersleri vermek için
yazdığı “Lûtfiye-i Vehbî” adlı mesneviler; dil, konu ve psikoloji bakımından çocuklara hitap etmediklerinden, çocuk edebiyatıyla ilişkilendirilmeleri doğru değildir Edebiyat"a yaklaşan tarafları olmaması yüzünden bu eserler çocuk edebiyatına dâhil edilemezler. Bizdeki bu, sınırlı,
plansız "kendiliğinden" varlığının yanı sıra, Batı'dan ilhamla oluşan
modern anlamda çocuk edebiyatı, Tanzimat'la birlikte gündeme gelmiş, II. Meşrutiyet'le yetkin ürünler verilmeye başlamıştır. Modern
edebiyatımızda olduğu gibi, çocuk edebiyatı da dergi ve gazetelerde
doğmuştur. İlk çocuk dergisi, 1869'da aynı adlı siyasî gazetenin haftalık çocuk eki olarak verilen "Mümeyyiz"dir. 49 sayı sürmüştür. Bu tarihten harf inkılâbına kadar elliden fazla çocuk dergisi çıkmıştır. Çoğu
uzun süreli olamamıştır. (Kür,2001)
Kitap olarak basılan ilk çocuk edebiyatı ürünü ise, 1859 tarihli,
Kayserili Doktor Rüştü'ye ait Nuhbetü'l- Etfal'dir. Bu kitap alfabe kitabıdır ve içinde fabllar ve kısa hikâyeler bulunmaktadır. Çocuk edebiyatının yazılı ürünlerini bu eserden önceye taşıyanların yanıldıkları nokta,
oldukça genel bir yaklaşımla, çocuktan bahseden her kitabı çocuk edebiyatına dahil etmeleridir. Bundan önce Tanzimat döneminde Şinasi,
Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem gibi edebiyatçıların çevirdikleri
ve kendi yazdıkları fabllar yanında Robinson Crusoe, Gulliver'in Seyahatleri ile Jules Verne'in gezi nitelikli romanları ilk çeviriler olarak
önemlidir.
3-Bilinç Teknolojisi Olarak Çocuk Kitapları
Türkiye’de çocuk edebiyatı kavramından ne beklenebileceği ya
da bu alandan bir şey beklenip beklenemeyeceği konusunda ne eleştirenlerin ne de bu siyaseti güdenlerin tekil bir anlayış içinde olaya
bakmadıkları aradan geçen yüzyılı aşkın bir zamanda ortaya konulmuştur. Aradan geçen süre içerisinde çocuklar için edebiyatın hedeflenen veya hedeflenmeyen çok önemli sonuçları olmuştur. Bu sonuçlar
salt çocuk kitaplarının kalitesiyle değerlendirilemeyecek bir dizi toplumsal işlevle ilişkili olmuştur. Bu işlevlerin bir dökümüne geçmeden
önce Türkiye’de bu eserlere ilk etapta aydınlatmacı, modernleştirmeci
ve batılılaştırmacı bir açılımın araçsal unsurları olarak bakılmıştır. Türkiye’de çocuk kitaplarının bütün yurt sathına yayılacak bir biçimde
çoğal(tıl)masının, başlarda eğitimin modernleşmeyle ve ulus-devlet
eliyle eşitlikçi yayılımı, sonraları ise kültürel cemaatleşme gibi çok daha karmaşık bağlamlar içindeki çoğalmasıyla ilişkisi olmuştur. Modernleşmenin önemli saç ayaklarından birisinin sanayi, ikincisinin siyasal
üçüncüsününse eğitim devrimi olduğu iyi bilinen bir gerçektir. Eğitim
devriminin anlamı ise sadece okuma yazma oranlarındaki yüzde yüze
doğru tırmanan artışta değil, ama aynı şekilde bir bilinç teknolojisi
olduğu hatırda tutulmalıdır. Diğer yandan eğitimin bu yaygınlaşmasıyla
birlikte toplumun tabiatında, çocuklar için kitapların tabiatında, işlevinde ve kullanımında da eskisine nazaran son derece önemli değişim-
256 * Mustafa Aldı
ler görülmüştür. Bu değişimler, irdelenmesi bütün bir modernleşme
tarihini yeni baştan ele almayı gerektirecek kadar kapsamlı bir çalışmayı gerekli kılmaktadır. Modern toplumda bilginin üretimi, yayılması,
bu bilgilerin üretim ve tüketim sürecinde yeniden belirlenen tabakalaşma örüntüleri, kendine özgü modeller ortaya koymuştur. Modernöncesi dönemde bir evrensel bilgi ve hakikat arayışının somutlaştığı ve
ancak çok az sayıda, “talip” olanların rağbet ettiği veya ulaşabildiği bir
bilgi aracı olarak kitap, bu süreç içinde giderek her çeşit bilginin taşınmasında yetkili tek organ haline gelmiştir. Artık kitap denildiğinde,
kast edilen sözlü kültürün egemen olduğu zamanlarda kutsanan bir
öğe olmaktan çıkmıştır. Masallardan hikâyelere, şiirden romanlara
uzanan türsel çeşitlik toplumsal düşüncelere ve gerçekliklere doğrudan
bağımlıdır. Bu alanın sosyal psikolojik, politik ve edebi kaynakları farklılıklar arz eder. Kitap elektronik okuryazarlık oranına rağmen önemini
hala korumakta olan bir kültürel aktarım aracıdır. Kültürel mirasın aktarımında kulak ve dilin etkili olması kitabın yaygınlık kazanmasını ve kitabın getirdiği yalnızlık deneyiminin sınırlı bir görünüm arz etmesini sağlamıştır. Kitabın sağladığı bu imkanlar insan toplumlarının hayatında hala
yeni ve çoğu insan için bir lükstür. Çocuk kitaplarından, çocuk edebiyatında kendi zamanının egemeni, bir flaneur gibi dolaşarak, kendi ilgileri
doğrultusunda bir tür gerçeği arayan çocuk öznesini bulmaya adayan
yazarların sayısı çok azdır. Bu yazarlar çocuk edebiyatının dahi yazarlarıdır. Bunlar genellikle eğitimci değillerdir. Onların çocukların rüya
dalga boyları ile aynı frekansı yakalama yeteneği olan şair tabiatlı yazarlar olduğu rahatlıkla görülür. Bu yapıtların yetişkinlerce de sevilmesi onların güvenilirliklerinin kanıtı olmaktadır. Aynı şekilde çocuklar için
çalışan yazarlar evrensellik niteliğine ulaşmaktadırlar. (Bazin,
1993,36) Saint de Exupery, Mustafa Ruhi Şirin, Mevlana İdris, Gökhan
Özcan bu tür yazarlar arasında ilk akla gelenlerdir.
4-Batılılaşma Sürecinde Çocuk Kitaplarına Farklı Yaklaşımlar
Türkiye’de çocuk edebiyatı modernleşme yıllarının başlarında ortaya çıkmış yeni gelişmeleri takip ederek dönemsel etkilenmelerle kendine
özgü bir gelenek oluşturmayı başarmıştır. Osmanlı modernleşmesinin
eğitimi branşlara, kademelere ayırması ile gündeme gelen bir olgudur
çocuk edebiyatı. Eğitimin halka indirilmesi, yaygınlaştırılması sürecinin
önemli bir aracıdır. Bu araçsallık içinde çeviri ve telif eserler eş-süremli
gelişmiş zaman zaman kendimize özgü bir çocuk edebiyatımız olması
gerektiği savunulmuştur. Bu tartışmalar Türkiye’de çocuk edebiyatının
gelişmesi bakımından büyük önem arz etmektedir. Bilindiği gibi çocuk
edebiyatı Batı toplumlarının kendi şartları içinde yaşadığı şehirleşme, modernleşme, sanayileşme gibi süreçlere paralel olarak ortaya çıkan bir
alandır. Denilebilir ki çocuk edebiyatı büyük değişim süreçlerinin nesnelliği
içinde çocuğun hayatından çekilip giden sözlü kültürün ve onun yerine
geçecek olan şeyi, yeni anlatıları ele alan bir disiplindir. Batıda gelişen bu
sürecin birtakım hazır kalıpları, tanımları da oluşturulmuştur.
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı *
257
Batının kendine özgü gelişmelerinin, muhayyilesinin bir parçası
olan çocuk edebiyatı Batı dışı toplumlarda genelde Batı’da yapılanların
yerel boyutlarla ilişkilendirilmesinden ibaret olmuştur. 1950'li yıllarda
çocuk edebiyatı literatürde hala Cemil Meriç'in deyişiyle "marjinal bir
edebiyat" olarak anılır. Bu hususla bağlantılı olarak çocuk edebiyatının
kendi tarihi göz ardı edilerek onu büsbütün olumsuzlama durumu geçersizdir.Örneğin Cahit Uçuk’un Türk İkizleri ve İran İkizleri isimli eserleri tamamen siyasal kaygılarla kaleme alınmış eserlerdir Cumhuriyet
döneminin ilk çocuk kitabı yazarlarından olan ve 2004 Kasım'ında ölen
Cahit Uçuk'un iki eseri "edebiyatla o edebiyatın meydana getirildiği
kültürel ortam arasındaki ilişkilerin” var kılınışını ve çocuk kitaplarındaki "edebi kimliğin" inşa ediliş biçimini eserlerin yayımlandığı kültürel/politik ortamı da göz önünde bulundurarak irdelemesini zorunlu
kılmaktadır.
Çocuk edebiyatıyla araçsal olarak ilgilenen ve İran ikizlerini yazdıran Farah Pehlevi bu hususta şunları dile getirir: "Eğer çocuklara
kitap okuma alışkanlığını verebilirsek, onların çağdaş fikirleri daha
kolay anlamalarına, sorumluluk duygusu ve etik değerler kazanmalarına yardımcı olabilirdik." Çocukların kazanacağı etik davranışlar, anlayacağı çağdaş fikirler ise ağırlıklı olarak ulus-devlet etiğini, onun çalışma ahlakını, kültürünü içselleştirmelerini sağlayacak fikirlerdir. Çocuklara bu ulus-devletin modernleştirirken dünyevileştiren değerler
dizgesini kahramanları çocuk olan romanlarla sunmayı amaçlayan Cahit Uçuk Türk ikizleri ve İran İkizleri. Dünya çocuk klasiklerinin önemli
bir ayağını oluşturan ikizler serisi, ağırlıklı olarak köyde yaşayan ikiz
kardeşlerin ailelerine yardım etmeleri zaman zamansa kuşak/değer
çatışmalarının görüldüğü yapıtlardır. Türk ikizleri'nde Cahit Uçuk'un
Anadolu'da geçirdiği çocukluk yıllarının izlerine rastlanır. Durak ve Parlak adlı ikizlerin öyküleridir. İlk defa 1937 yılında İstanbul'da Gelincik
dergisinde yayımlanır. Cahit Uçuk'un ilk çocuk kitabı olmasının yanında, 1958'de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği'nin Hans Christian yarışmasında şeref listesine girmeyi başararak liyakat diploması kazanmış, 1956 yılında ise Londra'da Jonathan Cape Londan Kitabevi tarafından yayımlanarak ikizler serisine girmiştir. Ayrıca ileride yazacağı
İran ikizleri'nin de oluşumuna katkı yapacak bir gelişme yaşanır. Eser
İran Şahbanusu Farah Pehlevi'nin beğenileriyle Farsça'ya çevrilir.
Türk İkizleri göç eden bir ailenin köydeki yaşamını fedakâr ve
çalışkan ikizler Parlak ve Durak'ın penceresinden anlatır. 1930'lu yıllar
Anadolu'su, eğitim çalışmaları, okuma yazmanın kitleselleştirilmesi,
fedakâr anne, folklorik malzemeler yoğun olarak yer alır. Görsel imgeler açısından başörtülü resimler kullanılır, ancak küçük kız Parlak yetişkin bir kadın gibi çizilmiştir. Eser kalkınma, modernleşme gibi büyük
dönüşüm süreçlerinin çocuk edebiyatında temsiliyetinin ilk örneklerinden biri olması nedeniyle önemlidir. Köydeki dere üzerine kurulan bent
dolayısıyla erkek ikiz Durak, Parlak'a şunları söyler: "Köyümüzün ilerlemesi için bizim ilerlememiz gerek. Biz de okumakla ilerleriz. Büyüdü-
258 * Mustafa Aldı
ğüm zaman İstanbul'a okumaya gitmek istiyorum." ( UÇUK,1973:
147-148) "Köyümüz yalnız okumuş erkek değil, okumuş kız da istiyor"
diyen Durak'a Parlak, Köy Enstitülü bir öğretmen gibi yanıt verir: "Ben
okumuş kız olarak, köyüme iş görmekten keyif duyacağımı sanıyorum." (145) Türk ikizler inde Durak ve Parlak'ın coğrafya ve tarih kitaplarını okuduklarını vurgulamaları hayali bir cemaat olarak ulusdevlet nosyonunun anlaşılmasını mümkün kılar. Çünkü bu derslerin
ulusal eğitim programlarında, ulus devletin mekansal örgütlenişini ve
zihinsel inşasını öğrencilere sunması açısından ayrıcalıklı bir konuma
sahiptir. Durak Osmanlı hayalini canlı tutarken anne Fatma Bibi İnkılap
Tarihi derslerindeki öğretmen imgesini hatırlatır: "Dünya değişiyor!
Milletlerin kaderleri de değişiyor. Osmanlı İmparatorluğu tarihteki en
yüksek ve parlak devrimini yaşamış bitirmişti. Türkler kendilerine yeni
bir yol açmak zorunda idiler. Allah bize, Atatürk'ü verdi. Atatürk Türk
milleti ile el ele büyük Türk devrimini yaptı. (...) Din ile devlet işlerini
ayırdı. Arap harfleri ile olan yazımızı okumak yazmak zordu. Latin
harfleri ile okumak, yazmak kolay(...) köylerde değil amma şehir kadınları çarşaf giyer, yüzlerine peçe örterlerdi. Erkekler fes giyerlerdi.
Kıyafet kanunu ile bunları kaldırdı." Ayrıca kadınlara seçme ve seçilme
hakkı verilmesi ve Atatürk devrimlerinin diğer boyutları eser içerisinde
yer alır. Eserde o yıllardaki Cumhuriyet ritüellerinin coşkulu tasvirlerine dair de ilginç örnekler mevcut. Yarışmalarda özellikle çalışkan, ailesine yardım eden çocukluk paradigmasının ödüle layık görülmede
önemli bir unsur olduğu görülüyor.
Cahit Uçuk'un diğer ikizleri, İran ikizleri yapıtı ise 15 Ağustos
1973 tarihinde tamamlanır. Kocası Azeri Türklerinden olan Cahit Uçuk'un bu çalışmasından önce, 1960'lardan sonra İran'da modernleşme ve
çocuk edebiyatı ilişkisine odaklanmak ve eserin oluştuğu tarihsel bağlamı hatırlamak gerekiyor. İran'da çocuk edebiyatı bütün ülkelerde
olduğu gibi sözlü anlatım geleneğinden ibaret masallarla başlamış ve
bu masalların çoğu da yazılı hale getirilmemişti. Değişen toplumsal
yapı, dağılan geniş aile, dedesiz büyüyen çocuklar gibi bir dizi değişme
yazılı ve resimli çocuk kitaplarına duyulan gereksinimi arttırmıştır. Modernleşmeci elitler ise bu alanı siyasi ve ekonomik imkanlarını kullanarak popülerleştirmişlerdir. Çocukların gündelik hayatına sokulan kitaplar sayesinde; çocukluğun dünyasında başlayan bir kültürel değişme
siyaseti işlevsel kılınmıştır. Farah Pehlevi saraya girdikten sonra bu
alanla ilgili önce Tahran'ın güneyinde öğrencilerin kitaplara ilgilerini
ölçmek için yoksul mahallelere resimli çocuk kitapları dağıtmış, çocukların kitapları şeker gibi kapışmalarını gördüğünde bu alanla ilgili örgütlenme çalışmalarına hız vermiştir. Bu amaçla Çocukların ve Gençlerin Zihinsel Gelişimlerine Yardım Örgütü kurulur. Paralar toplanır, Kültür ve Eğitim Bakanlıklarıyla ilişkiye geçilir. İran Petrolleri Ulusal Şirketi finansal olarak bu projeyi destekler. "Artık bize sadece, projemizi
büyük bir heyecanla karşılayan yayıncıların, sanatçıların, üniversite
mensuplarının ve maddi yada düşünsel planda destek olabilecek özel
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı *
259
şahısların yardımlarını sağlamak kalmıştı. Kavramsal planda yardım
etmek için, kitap konusunda ustalaşmış iki Amerikalı gelip uzmanlıklarını bizimle paylaştılar"
Bu amaçla Tahran Çocuk Kütüphanesi kurulur. Bu kütüphaneden
on altı yaşına kadar bütün çocukların ücretsiz yararlanmalarına olanak
tanınır. Oyun ve okuma eyleminin birleştirilmesi için kütüphane bir
parkın ortasına inşa edilir. Çocuk kitapları yazımına ve çevirisine büyük
önem verilir. Farah Pehlevi çorbada kendisinin de tuzu olsun düşüncesiyle, Andersen'in Küçük Deniz Kızı adlı kitabını kendisi tercüme eder
ve resimleyerek yayımlar. Kitap çok büyük ilgi görür. Çocuk kitaplarını
teşvik edici etkinlikler düzenlenir. Çocuk kitaplarının, politikanın özsel
değerlerini biçim siyaseti ile ortaya koyuşunun tipik bir örneği konumundaki İran ikizlerini yazma önerisi Cahit Uçuk'un kendisinden gelir.
Türk İkizleri vesilesiyle aldığı onur ödülünden bahisle "Sevgili Şahbanu
Farah Diba" hitabıyla yazdığı mektubunda ,İran İkizleri’ni yazmak istediğini belirtir. İran İkizleri Mina ve Bina kardeşlerin öyküsüdür. Gezi
kalkınma sorununun ideolojik boyutlarını oluşturan gelenek karşıtlığının/İslam karşıtlığının da görüldüğü bir eserdir. Çocuklardan Mina ailesini geçindirmek için tavuk yumurtaları satacaktır. Tavuklarla ilgili kitapları ise köyün çocuk kütüphanesinden bulur. Eğitim, televizyon, Aya
seyahat gibi dönemin yaygın gündemi de eserde temsil edilir. Mina
babaannesini razı etmek için başörtüsü taktığını belirtir. Çador giyen
kadınları horgörür. Onlar hakkındaki olumsuz kanaatlerini içten içe
dillendirir. Kütüphaneden kart alarak kütüphaneye üye olurlar Mina ile
Bina. Kütüphane etkinlikleri Farah Pehlevi'nin modernleşme politikalarını anlattığı anılarıyla paralellik gösterir. Kentten kıra doğru kuş uçmaz kervan geçmez köylere kurulan kütüphane çadırları öğrencilerin
öğrenme susuzluklarından faydalanarak onları modernleştirir. Behrengi
ise, Maocu ilkeleri yönünde bir karşı siyaset ufkunun gündeme taşınmasında bu susuzluktan ve politik çocuk edebiyatının imkânlarından
yararlanır. Dönemin yabancı dille eğitim özentisi, Nevruz gösterileri
gibi hususlar da tali unsurlar olarak yer alır. Dinin biçimle ilgili uygulamaları ötekileştirilir, din bir tür Hristiyani içsellikle tanımlanır. "Düğünlerine çağırıldıkları akrabalar koyu geleneksel tutumuydular. İstemeyerek (...) başına naylon bir eşarp dolamıştı ama tek örgülü uzun
saçını saklamamıştı. Zaten bu suç; baş örtünmesiyle günahın ne ilgisi
olacak, bir türlü akıl erdiremezdi. (...) omuzlarını silkti içinden. İleriye
gidebilmek için insanı geriye bağlayan köksüz inanışlardan kurtulmak
gerek diye düşündü."15 Mollaların kötücül temsiliyeti ve hep yinelenen
böşörtüsünü gericilikle özdeş gören bir çocuk kitabı olması hasebiyle
önemli bir eser İran ikizleri. Ayrıca İran toplumsallığının yetmişli yıllarda bir komşu tarafından nasıl betimlendiğini anlamamıza da olanak
sağlıyor (Uçuk,1978).
Türkiye özelinde tarihi temellendirme, toplumsal talepler, kendini
yeniden inşa etme, kimlik bağlantıları gibi unsurlardan arındırılarak ele
alınamaz çocuk kitapları. Örneğin Eşref Edib’in 1945 yılında yazdığı ve
260 * Mustafa Aldı
dönemin Maarif Vekâleti tarafından toplatılan Çocuklarımıza Din Kitabı da
din eğitiminin yetersizliği sebebi ile kaleme alınmış eserler olması bu konunun toplumsal taleplerle ilişkilendirilebileceğini ortaya koymaktadır.
Belirtilmelidir ki söz konusu çabanın içinde bulunanların farklı epistemolojik ve siyasal kaygılardan beslenerek çocuk ve edebiyat alanında çalışmalar yapmaları ortaya koydukları her çalışmanın çocuk edebiyatı ölçütlerine
tamamen uygun olduğu anlamına gelmemektedir.
Bugün tarihsel tartışmaları, köken kaygısını aşan çocuk edebiyatının kendi yolunu çizebildiğini görmekteyiz. Türkiye’de çocuk edebiyatının
durumu batılılaşan bir ülkenin genel özelliklerinin rengini taşımaktadır.
Salt edebiyat anlayışı ile sınırlı olmaksızın verili edebiyat ve toplumsal
ilişkiler de çocuk edebiyatı sahasına ağırlıklı olarak yön vermektedir. Türkiye’nin modernleşme yönünde gelenekselleşen coşkusu onun Batılı olanı
içselleştirme konusundaki iradesini de kapsamlı bir şekilde yönlendirmiştir. Böylece Türkiye modernleşme sürecinde Batılı değer ve noktalara
kendisi için bir buluşma noktası ararken, mevcut gerçekliğin dönüştürülmesini hedeflemiştir. İşte hedefleyiş içinde edebiyat gerçekliği kültürel
aktarım aracı olarak önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla toplumumuzdaki değişen gerçeklikler tam anlamı ile kavrayabilmek için bu alnın sosyolojik perspektiften derinliğine ve sistematik olarak incelenip araştırılması gerekmektedir.
Türkiye’de çocuk kitaplarının erken dönemdeki örneklerine bakıldığında bu çabaların daha çok araçsal bir yönelimle kaleme alındığı gözlemlenmektedir. Osmanlı son döneminde adabı muaşeret kurallarının yeni
içeriğinin içselleştirilmesinin yanında kalkınmacı bir retorikte etkili olmaktadır. Başka birçok öge gibi, çocuk edebiyatı da toplumsal yapıyı oluşturan kültür ögelerinden biridir. Hem toplumdan etkilenir, hem de toplumu etkiler. Sosyal yapının gelişmesine katkıda bulunur. Toplumsal
ve kültürel değerler, gelecek kuşaklara edebiyat aracılığı ile aktarılır.
Çocuk edebiyatının ciddi olarak konuşulmaya başlandığı tarih, 1970'li
yıllardır. 1979'un UNESCO tarafından Dünya Çocuk Yılı ilan edilmesi bu
alanla ilgili yazınsal etkinliklerin örgütsel çalışmaların, kurumsal yapıların oluşumunun küre ölçeğinde yaygınlaşması için önemli bir aşama
olmuştur. Cumhuriyet dönemi dini yayıncılığın 1970' li yıllardan itibaren çocuk özneye yönelik kitaplar yayınlanmaya başladığı görülür.
Çocuklara yönelik hazırlanan resimli/resimsiz bu kitapların çocukların
dine yönelik olumlu tutumlar geliştirmesinde önemli katkıları olmuştur.
Bu yıllardan itibaren basılı dini yayınların artış göstermesinden modernleşmenin vitrini olan medyaların dine kayıtsız kalmaları da etkili
olmuştur. (Şirin; 2004:86) Çocuk kitaplarının toplumsal değişmelerin,
gelişmelerin, dönüşümlerin hiç de dışında olmadığını gösteren boyutlarını Yaşar Kandemir'in dilinden okumak gerekiyor: ''1970 lerin ikinci
yarısıydı. Bir gazetede Kapıkule'den yurda giren gurbetçilerin çocuklarıyla yapılan bir röportaj okudum. Çocuklara Allah, peygamber, ahiret
gibi önemli konularda önemli sorular soruluyor, onlarda bu sorulara
son derece sığ cevaplar veriyordu. Hele birkaçının '' Peygamberin
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı *
261
kim?'' sorusuna Atatürk diye cevap vermesi din konusunda hiçbir bilgilerinin olmadığını gösteriyordu. Bazı arkadaşlarımla meseleyi istişare
edip çocuk kitapları yazmayı düşünüyorum'' dediğimde ilmi çalışmalarımın daha da önemli olduğunu söylediler. Fakat ben bu ciddi boşluğu
önemsedim ve çocuk kitapları yazmaya başladım. O sırada Dame de
Sion Fransız Özel Kız Lisesi' inde Din bilgisi dersi okutuyordum. Oradaki rahibeler vasıtasıyla Fransa' dan Hz. İsa ile ilgili bazı çocuk kitapları
getirtip inceledim. Bizim hazırlayacağımız kitaplar onlardan geri kalmamalıydı. İlk olarak on kitaplık "Dinim Serisi'' nin ilk kitabı olan "Dine
Doğru' yu yazdım. 32 sayfalık kitabın resimleri iki yılda tamamlandı.
Bir defasında ressamdan dua eden bir çocuk çizmesini istedim. Tıpkı
bir Hıristiyan gibi, iki avucunu birbirine yapıştırarak dua eden bir çocuk
resmi geldi önüme. Hem çizim açısından hem de basım açısından çok
sorun yaşadım." (Kandemir: 2006.18)
Dini içerikli çocuk edebiyatı incelenirken bu alanda geçmiş yıllarda meydana gelen gelişmeler, atılımlar ve öncüler üzerinde durulması
bir zorunluluktur. Bugünden bakıldığında günümüzün estetik değerleri
ve zevkinden hareketle yapılacak değerlendirmelerde kimi kusurlar
görülse bile, bu eserlerin meydana geldiği devrin, hitap ettiği ortamın
şartları içinde, doğduğu toplumsal ve tarihi zemine göre düşünülmesi
yükümlülüğü vardır. 1970' li yıllarda ortaya konan eserler edebiyat
eleştirisi yöntemiyle irdelendiğinde , estetik forma bağlılık çoğu zaman
tarihi gerçekleri ihmal edecektir. Bu bakımdan bu yılların değerlendirilmesi edebiyat eleştirisinden ziyade tarihinin konusu olmalıdır Edebiyatın, kendine özgü değerlere ve yapıya sahip bir toplumda var olması, edebiyat araştırmalarında yeni bir bakış açısının ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Bu, edebiyat hayatı ve ürünlerini sosyolojinin verilerine
göre değerlendirmeyi amaçlayan sosyolojik yaklaşımdır. Bu anlayışa
göre bir edebiyat eseri, toplumsal koşulların ürünü olan bir belgedir.
Öyleyse edebî şahsiyetin, edebî eserin kendisinin ve edebiyat ortamının toplumsal yapı açısından dikkate alınması gerekir. Ancak bu sayede, edebiyat toplum ilişkileri sağlıklı olarak kavranabilir.(Alver,2006)
Bu bağlamda çocuk edebiyatının daha kuruluş sürecinde yeni nesillere hatta toplumun bütününe yeni bir kimlik kazandırma görevi üstlendiği görülmektedir. Toplumun yeniden inşası ve kuruluşuna ilişkin beklentiler tabiatıyla çocuğun da yeniden kurulmasını zorunlu kılmıştır.
Paradigmatik dönüşüm süreci içinde çocuğun da yeniden kurulmasına
duyulan ihtiyaç çocuğun politk bir özne olarak kodlanmasını beraberinde
getirmiştir. Radikal bir laikleşme stratejisi ilk dönem kıraat kitaplarında da
görülmektedir. Bizdeki gelişime baktığımızda, 60'lı yıllara kadar çocuk
ve gençlik edebiyatında modernleşme ve modern yurttaş yetiştirme
yerli edebiyatımızın temel anlayışını oluşturmuştur. 60'lı yıllarda sol
çocuk edebiyatı gelişme göstermiş, ancak bu edebiyat anlayışında didaktik yönelim ağır basmıştır. 70'li yıllardaki bu ideolojik didaktizm,
çocuk edebiyatının sağlıklı gelişimini engellemiş ve 80 sonrasında çocuk edebiyatı yeniden ve yeniden klasiklere dönüş yapmıştır. Örneğin
262 * Mustafa Aldı
İtalyan yazar Edmondo de Amicis'in ülkemizde sayısız baskı yapan ve
tebliğler dergisi ile okullara önerilerek okul kitaplarından çıkmayan
ünlü kitabı "Çocuk Kalbi"nin İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde çoktan
unutulmuş olmasına karşın, bizde hâlâ best seller özelliğini koruması
çocuk klasiklerinin etkisini göstermesi bakımından önemlidir. 80'li yıllardan sonra dinî çocuk kitapları kamusal alana çıkmış ve okul kitaplıklarında yerini geniş biçimde almıştır. 90'lı yıllar çocuk edebiyatı için bir
yeniden doğuş anlamını taşır. Son on beş yıllık sürece baktığımızda
çocuk ve gençlik kitapları hem nicelik, hem de nitelik açısından çoğalmış ve bu edebiyat alanına yeni ve gelecek vaat eden yazarlar katılmıştır. Toplumsal gerçekçi akımın yazarları daha geri plana çekilmiş
fantastik edebi türler, bilim kurgu gibi türler ön plana geçmiştir. Çok
kültürlülük, küreselleşme gibi dünyanın yükselen değerleri çocuk edebiyatında da işlenmeye başlanmıştır. Çok kültürlü bir toplumsal tahayyülü mümkün kılabilmenin, kültürel çeşitliliğin yapısına uygun olarak
bütün farklı kültürlerin siyasal veya kamusal alana yansıtabilecekleri
talepleri işleyen eserler kaleme alınmaktadır. Yayıncılar bu alana daha
fazla ilgi göstermekte; çocuk, edebiyatın nesnesi olmaktan daha fazla
öznesi konumuna taşınmaktadır.
5-Sonuç Yerine
Çocukla iletişim kuran, onun dil bilincini, estetik duyarlığını, yaşam tanıklığını artıran kitaplar artık vardır ve artmaktadır. Yetişkin
edebiyat alanında var olan her türden kitap artık çocuk edebiyatında
da vardır. Çocuk edebiyatının bir köprü edebiyat olduğunu, çocuğun
dil, estetik, eleştirel bilincini geliştirdiğini ve yetişkin edebiyatına geçtiğinde çok daha kaliteli bir okur olmasını sağladığını söyleyebiliriz.(Sever,2004) Bu nedenle çocukluk döneminde bu edebiyat ürünleriyle daha fazla buluşması gerektiği karşı konulamaz bir gerçektir.
Çocuk edebiyatı, onun kendisiyle karşılaşmasını sağlayacak, yaşamla
iletişim kurmasını kolaylaştıracaktır.
Günümüz Türkiye’sinde çocuk edebiyatına bakılırken gelenekler ve
süreçler perspektifinde bir bakış açısı oluşturulmalıdır. Çocuk edebiyatı
araştırmaları modernleşme sürecinde bu alanın nasıl bir görev ifa ettiğinin
tasviri bir görünümünü sunabilmelidir. Bu alan incelenirken psikoloji, iktisat, tarih felsefe, din gibi disiplinlerden de imkân dâhilinde yararlanılması
gerekir. Kapsamlı bir belirleme tüm görünümleri ile ve oldukça geniş bir
çerçevede ele almayı amaçlamalıdır.
KAYNAKÇA
COŞKUN, Sezai (2006) “Türkiye’de Edebiyat Sosyolojisi Çalışmaları” Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi Cilt 4, Sayı 8
ALVER
rı,Ankara
Köksal(2004a)
Edebiyat
Sosyolojisi,
Hece
Yayınla-
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı *
ALVER Köksal(2004b)
Yayınları, Ankara
263
Edebiyat Sosyolojisi İncelemeleri, Hece
TANPINAR, Ahmet Hamdi(2004) Mücevherlerin Sırrı,YKY,İstanbul
BOURDİEU, Pierre (2006) Sanatın Kuralları Çeviren, Necmettin
Kâmil Servil,YKY,İstanbul
ERDOĞAN, Fatih(2006) “Toplumsal Tarihimizde Çocuk Edebiyatının Yeri” Toplumsal Tarihte Çocuk,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul
BAZİN, Andre (1993) Sinema Nedir? çev İbrahim Şener Sistem
UÇUK Cahit(1978.) Türk İkizleri, Uçuk yay. İst.
UÇUK Cahit (1973) İran İkizleri, Uçuk yay. İst.
KANDEMİR, Yaşar (2006) "Çok Sorun Yaşadım "Aksiyon s.607
ŞİRİN, Mustafa Ruhi (2204) "Çocuk ve Gençlere Yönelik Dini Yayınların Mevcut Durumu ve Geleceğe Yönelik Öneriler " Türkiye I. Dini
yayınlar kongresi, Diyanet İşleri Başkanlığı yay. Ank.
KÜR,İsmet(2001) Türkiye’de Süreli Çocuk Yayınları,Atatürk Kültür Merkezi Yayınları,Ankara
ALVER, Köksal (2006) "Edebiyat ve Sosyoloji, Hikayelerle İnsan
Hayatını Anlamaya Çalışır" Hazırlayan Türkan Erdoğan, Dergah s.202
OĞUZKAN, A.Ferhan (2001) Çocuk Edebiyatı, Anı Yayıncılık,Ankara
GÜLEÇ-GEÇGEL, Havise Çakmak-Hulusi (2005)Çocuk Edebiyatı,Kök Yayıncılık,Ankara
SEVER,Sedat(2004) Çocuk ve Edebiyat, Kök Yayıncılık, Ankara
ÇOCUKLARA YÖNELİK DİN EĞİTİMİ VE KÜLTÜRÜ
YAYIN VE ARAÇ-GEREÇLERİ ÜRETMEK: SORUNLAR
ÜZERİNE BİR PAYLAŞIM
Alpaslan Durmuş
Tebliğimde hem dinin bilgi içeriğinin hem de onun hayata aktarılması ve kökleşmesinde etkili olan kültürleşme sürecinin üzerinden
aktarıldığı bir mecra olarak yayın üretmenin sorunlarını aktarmaya
çalışacağım. Bu noktada tebliğimin başlığındaki “Sorunlar Üzerine Bir
Paylaşım” ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü sorunlar üzerine
saptamalar yapmak kimi zaman bir yazıklanma görevi görerek moral
bozukluğuna ve mecalsizliğe, kimi zaman da bir şeyler yapmamanın
bahanesine dönüşüveriyor. Oysa ben sorunların çözümü için bir şeyler
yapmak imkân ve ihtimali olanları göreve çağırmak üzere kendi deneyimlerimden ve gözlemlerimden edindiklerimi paylaşmak istiyorum.
Bir ürünü vücuda getirmek ve ilgilisine ulaştırmak için bir ekip
çalışmasına ihtiyaç vardır. Ekibin her üyesine bir iş düşer. Ülkenin
ekonomik düzeyi ve üretilecek ürün ne olursa olsun dört temel unsurun bulunması gerekir: aslî üretici, imalâtçı, tüketiciye ulaştıracak perakendeci, bunu organize eden üretici ve tüketici. Bu biraz müphem
duran beş unsuru “kitap” örneğinden ifade edecek olursak; yazar,
matbaa, kitapçı, yayıncı ve okur’dan bahsediyoruz demektir. Bu beş
unsur her zaman gereklidir. Bazen bu rollerden bir kaçı, ekibin üyelerinden biri üzerinde birleşebilir. Ancak son tahlilde bu beş unsur mutlaka söz konusudur.
Yazar: Yazar, bir kitap aracılığıyla dünyaya sunulacak fikirlerin
mucidi ya da düzenleyicisi, bu fikirleri aktaracak kelimelerin, resimlerin, şekillerin, tabloların yerleştiricisidir. Vücuda getirilen eserin yayınlanma hakkının ilk sahibidir ve bu hakkını satmaya ya da kiralamaya
çalışacak veya bir yayıncıyı buna ikna etmeye çalışacaktır.
Matbaacı: Matbaacı bir imalâtçıdır. Metin matbaacıya düzenlenmiş olarak gelir, o da bunu basar, ciltler ve yayıncıya geri gönderir.
Görevi baskı kalitesini sağlamak, uygun malzemeyi seçmek, üretim
programına uymak ve yayıncıyla bu konularda koordineli bir şekilde
çalışmaktır.
Kitapçı: Kitapları doğrudan ya da dolaylı olarak yayıncıdan alıp
dükkânında ya da başka yollarla, alıcılara belirli bir kârla satar. Yazarla
başlayan zincirde, nihâî alıcıdan önceki son unsur olan kitapçı, iyi yer
Eğitimci, yazar.
Çocuklara Yönelik Din Eğitimi ve kültür Yayın ve Araç Gereçleri Üretmek *
265
de ve kolay ulaşılabilir bir dükkân, vitrin, işlevsel ve güzel kitap rafları,
stok, okurun ve elemanların aradıklarını kolay bulabilecekleri bir şekilde düzenlemiş bir raflama vs. sağlamalıdır.
Okur: İlgisine ve ihtiyaçlarına uygun bir kitabı alıp yazarın mesajlarına kulak veren, bunları kendisinde varolan bilgilerle ilişkilendirerek hayatını zenginleştiren ve ihtiyacını gideren kişidir.
Yayıncı: Kitap yayıncılığı işinin genel yöneticisidir. Kitap endüstrisi tablosundan görüleceği gibi yayıncı, bu genel tablonun tam ortasındadır ve diğer unsurların her biriyle mutlaka bir şekilde ilişkisi vardır. Yazardan metni alan, sermayeyi koyan, ressamların, çevirmenlerin
ve diğer editörlük uzmanlarının hizmetlerini satın alan, matbaacılara iş
verip yapılmasını denetleyen, sonra da bu üretilen kitapların potansiyel
piyasaya dağıtımını yöneten yayıncıdır. Kitap yayınlanmasıyla ilgili tüm
bu mekanizmayı harekete geçirecek düğmeye basan, yayıncıdır.
Şimdi bu süreçte yer alan unsurların her biriyle ilgili problemlere
dair tespitleri paylaşalım.
1.
Çocuk yayınlarının hedef kitlesi çocuk ve ailesidir. Dolayısıyla üretenlerin bu iki hedef grubun da beklentilerini tatmin etmesi
gerekiyor. Çünkü çocuk yayınını “tüketen” her ne kadar çocuk ise de
satın alma kararını veren, dergiyi çocuğa ulaştıran çoğunlukla ailedir.
Bu noktada yazar ve yayıncı bu iki muhatap kitlesini dikkate almak
zorunda olduğu gibi, okur tarafında yer alan ve satın alma kararını
veren anne-baba da sadece fiyat çerçevesinde değil, satın alacağı yayınla ilgili çok yönlü bir değerlendirme yapmalıdır. Böylelikle iyi ürün
kötü ürünün önüne geçebilecektir.
2.
Velilerin ve toplumun alışkanlıkları ve kalıp yargıları çocuklara yönelik dinî yayınların önünde çözmek üzere bekleyen bir
problemdir. Toplumun asker millet özelliği çocuklara özel üretilen dinî
yayınlarda yazarın zihnini belirler ve örneğin siyerde Hz. Peygamber’in
hayatını savaşlardan ibaret bir anlatıma sokar. Veya dilde iki de bir
kültür ordusu, eğitim ordusu gibi terkipler şeklinde tezahür eder.
3.
Ortalama insan ihtiyacı peşinde koşar, hazza meyledip
elemden kaçınır. Çocuk da okuma yapmayı ancak isteğine uygun, ihtiyaçlarını gideren, ilgilerini kuşatan, hoşuna giden, kendisiyle aynı hizadan konuşan metinler ile rahat ve içten gelen bir istekle yapar. Bilgisayar dünyasının caht, oyun gibi imkânlarına çocukların meyli, çizgi
filmlerin ürettikleri hayâl ve gerçekliğe uygun düşünmeleri bunun örneğidir.
4.
Çocukların dil ve düşünce dünyasının henüz yetişkin
kavramlarına aşina olmaması sebebiyle “özel bir dil ve anlatım” çocuk
yayınlarının olmazsa olmaz şartıdır. Nitekim bir yetişkin de her şeyi
anlamaz, anlayamaz. Bu sebeple yayıncı ve yazarlar özel bir dil ve
anlatım geliştirme çabalarını sürekli ve diri tutmalıdırlar. Çocuklarda
dinî duygunun sağlıklı gelişimi açısından dinî kavramların çocuk diline
266 * Alpaslan Durmuş
aktarılmasında ilahiyatçılar, din eğitimcileri, çocuk psikolog ve edebiyatçıları ortak çalışmalar yapmalıdır.
5.
Dinî yayıncılıkta dil sorununun çeşitli boyutları vardır.
Basılı ve görsel dinî yayıncılıkta kullanılan dilin doğru ve güvenilir bir
dil olması gerekir. Din dilinin inşası bir yana, Türkçenin kullanımı, yazımı ve üslûba dönük temel sorunlar, dinî mesajın etkisini zayıflatmaktadır. Bu konuda bir sözlük ve imlâ kılavuzu olmadığını da belirtmek
gerekir.
6.
Çocuk yayınlarında “tür”, önem verilmesi gereken bir
özelliktir. Çocukların yetişkinlere göre daha bir fantastik duruşları olması başta masal olmak üzere rasyonel olanın dışında ve/veya üstünde olan türleri daha sık ve sıkı bir şekilde gündeme getirmiştir (Cemil
Meriç’in harika ifadesiyle “akıl-dışı başkadır, abes başka”). Dolayısıyla
yazar ve yayıncılar bu özelliği de göz önünde bulunduran ürünleri dini
yayınlar alanında da dikkate almak durumundadırlar.
7.
Çocuklara yönelik yayınlarda yeni bir anlayış ve söylem
geliştirilmeli; onları güçsüz, öz güvensiz, soru sormaktan yoksun gören ve gösteren üslûptan vazgeçilmeli; dini tarihi dönemlerde yaşanmış bir tecrübe olarak gösteren ürünlerden kaçınılmalıdır.
8.
Çocuklar için üretilen ürünlerin önemli ayırt edici bir
özelliği de maliyetlerdir. Zira editoryal hizmetler, çizgi ve tasarım gibi
artı faktörler çocuk ürünlerinin hem zaman açısından hem de maddî
giderler açısından daha fazla bir maliyetle üretilmesini beraberinde
getirmektedir. Bu noktada maliyet düşürücü rasyonel tedbirlere ilaveten yurt dışı satımların da yapılmaya çalışılması bir açılım getirecektir.
9.
Ülkemizde çocuklara yönelik din eğitimi ve kültürü verme amacındaki ürünler, özellikle Tanzimat döneminden itibaren belli
bir ivme kazanmış ve gelişerek artmaya devam etmiştir. Bunda “çocuk” diye ayrı bir kategorinin keşfedilmesi önemli olmuştur. Ancak
“çocuk” kategorisinin keşfedilmesinde etkili olan batı ile kıyaslandığında ülkemizdeki çocuk ürünlerinin düzeyini karşılaştırmak mümkün
değildir. Ülkemizdeki çocuk ürünleri, başta estetik yön olmak üzere
niteliği ve etkisiyle diğer alanlardaki ürünlerin de gerisindedir. Bu seviyenin geliştirilmesi amacıyla resmî kurumlarla özel kuruluşlar bilgi
alışverişi ve dayanışma içinde olmalı, periyodik olarak istişare ve çalışma toplantıları düzenlemelidir.
10.
Çocuklara yönelik dini yayınlar alanında gerek içerik gerekse biçimsel özellikleri itibarıyla niteliksiz ve özensiz kötü ürünlere
sıklıkla rastlanmaktadır. Çeşitli yönleriyle sorunlu birtakım ürünler,
ailelerin tüm dini yayınlara mesafe koymasına neden olabilmektedir.
Dolayısıyla sıklıkla “Çocukların okuma alışkanlığı yok.” diye bir sorundan bahseder de yazanların Türkçe bilmediklerinden, en basit edebi
ilkelerden haberdar olmadıklarından, çocuğu cezbeden diğer mecralar
kadar kendilerini cazip kılmadıklarından, hatta çocuğu bazen hafife
aldıklarından bahsetmezsek hata ederiz.
Çocuklara Yönelik Din Eğitimi ve kültür Yayın ve Araç Gereçleri Üretmek *
267
11.
Akademik çocuk yayıncılığı ve dergicilik alanının en temel sorunu, yeterli yayın olmaması ve varolanların da ilmî yeterlilikten
yoksunluğu problemidir. Bu sorunu aşmak üzere, akademik camia
kendi iç eleştiri mekanizmalarını harekete geçirmelidir.
12.
Bu tespitlerin ardından ailelerin çocuklarının okuma
alışkanlığı edinmelerindeki rolünü vurgulamak gerekir. Özellikle çocuklarına dair yaptıkları harcama planlarına ve bütçelerine mutlaka çocuk
dergilerini ve kitaplarını da eklemeleri gerektiğini hatırlatmak gerekir.
Çocuğunun okumadığını söyleyen bir ebeveyn, öğrencilerinin okumadığından yakınan bir öğretmen öncelikle okunacak nesne olarak dergiye/kitaba nasıl baktıklarını sorgulamalıdırlar. Okunacak nesne bir temel ihtiyaç maddesi midir, değil midir? Bu, cevabı verilmesi gereken
önemli bir sorudur.
13.
Son yıllarda ülkemizde, çocuklara yönelik nitelikli dinî
ürünlerin/yayınların sayısında artış olmakla birlikte; çocuk yayıncılığında dinî konulara çağdaş dünya örneğinde olduğu gibi bir yaklaşım sergilendiğini söylemek mümkün değildir. Bu yayınlarda dinî konulardan
adeta özellikle uzak durulmakta, dinî değerler yüzeysel bir bakışla ele
alınmaktadır. Bu çerçevede iki temel yaklaşım biçimi gözlenmektedir:
Bu konulardan ısrarla uzak duran, doğallığı içinde kavramaktan kaçınan bir yaklaşım ile dinî konuları ele alan ürünler. Ancak bu tür ürünlerde de onların algı düzeyi ve psikolojisine uygunluk bakımından birtakım sorunlar vardır. Bunların giderilmesi amacıyla yazar, eğitimci,
yayıncı, İlâhiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı iş birliği içinde
olmalıdır. Birinci grupta zikredilen mesafeli yaklaşım sahipleri de olayın
doğallığının ve bu dünya ile barışmak zorunda olduklarının farkına
varmalıdırlar. Bu da toplumumuzun tüm fertlerinin diyalogu zorlamalarını gerektirmektedir.
14.
Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın ve farklı ülkelerde yaşayan dindaşlarımızın çocuklarının eğitim ihtiyaç ve beklentilerini karşılamak için yeterli çaba görülmemektedir. Bu noktada yapılanlar genellikle ülke içinde üretilenlerin ülke içinde tüketiminden ibaret
bir görüntü vardır. Bunu aşmak üzere dışa açılmak için özel bir çaba
içine girmek gerekmektedir. Ayrıca, toplumlar ve kültürler arası diyalogun sağlıklı işlemesi bakımından çocuklara yönelik basılı, sesli ve
görüntülü yayınlarla ilgili dünyadaki gelişmelerin yakından izlenmesi
gerektiği; bu sebeple ülkemizdeki resmî ve özel bütün yayıncıların,
yurt dışına yönelik çocuk yayınlarını da değerlendirmek üzere iş birliği
içinde olmalarının zorunluluğu kavranmalı ve buna uygun çabalar konulmalıdır.
15.
Nitelikli ürünlerin çoğalması için kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları, çocuklara yönelik dini yayınlar hazırlamayı teşvik edici ödüllü yarışmalar düzenlemeli veya yapılan çabaları
ödüllendirmelidir.
268 * Alpaslan Durmuş
16.
Devlet, halk kütüphanelerinin satın alacağı kitaplar için
komik bütçeler yerine ciddi bütçeler ayırarak yayıncılardan kitap satın
almalıdır.
yıl
19
1997
96
Abone
olunan
süreli yayın sayısı
63
Satın alınan kitap sayısı
9.450
19
98
79
199
9
11
100
4
12
238.9
73
1
18
24
9.505
2
000
201.
263
1
03.194
17.
Devlet İstatistik Enstitüsü ve Kültür Bakanlığının web sitelerinde kitap istatistikleri güncelleştirilerek işlevsel hâle getirilmeli,
böylece gerek yayıncıların gerekse okurların bilgilenmeleri ve iletişim
içinde olmaları sağlanmalıdır.
18.
Her türlü çocuk yayınında çocukların beden, zihin, hayal
ve dil gelişimlerini gözeten bir tutum izlenmelidir. Yayınlarda yaş gruplarının ihtiyaç ve beklentilerine uygun ürün zenginliği ve çeşitliliği sağlanmalıdır.
2003 Yılında Yayımlanan Kitapların Konularına Göre Dağılımı
Genel Konular
403
Felsefe,parapsikoloji ve okültizm, psiko-
649
Din
1.590
Toplum bilimleri – Davranış Bilimleri
5.353
Dil
632
Doğa Bilimleri ve Matematik
528
Teknoloji (Uygulamalı Bilimler)
1.860
Sanatlar Güzel Sanatlar
731
Edebiyat
5.989
Coğrafya ve Tarih
1.472
Sınıflandırılan Materyal Sayısı
19.207
Sınıflandırılamayan Materyal
344
Toplam Kitap Sayısı
19.551
loji
Çocuklara Yönelik Din Eğitimi ve kültür Yayın ve Araç Gereçleri Üretmek *
269
19.
Kitap, üretimi son yıllarda artmıştır. Ancak hâlâ daha
fazla üretilmeli, okurun seçenekleri artmalıdır.
YI
Yayın Sayıları
L
Türkiye
20
03
19.1
87
20
04
21.7
20
İngiltere
55.
80.972
60.
86.543
972
26.0
00
20
06
Almanya
302
14
05
Fra
nsa
125.
390
61.
761
23.8
71
20.
Üreticilerin ortaya koydukları çabaların gerek üreticiler
gerekse tüketiciler tarafından ulaşılabilir kayıtları olmalıdır. Oysa bununla ilgili veriler hem yetersiz hem de güncel değildir. Bu konuda
öncelikle Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel
Müdürlüğü Türkiye ISBN Ajansı bu bilgileri derlemeli ve güncelliğini
sağlamalıdır. Bu konuda yayıncılar da gerekli verilerin oluşması için
işbirliği içinde olmalıdır. Örneğin ISBN sistemine kayıtlı yayıncıların
verileri en son 2004 itibariyle alınabilmektedir ki 11.000 civarında olup
faaliyetine devam eden yayıncı sayısı 1.800- 1.900 arasında olduğu
tahmin edilmektedir. Almanya’da bu sayı 20.000, İngiltere’de 50.000’i
aşmaktadır.
21.
Yayıncı sayısına bakıldığında ISBN Ajansı yaklaşık
11.000 kişi ve kurumun ISBN aldığını belirtirken,. Dolayısıyla alana
yeni oyuncular girmelidir.
22.
Ülkemizdeki kitapevi sayılarına bakıldığında 10.000 civarında kitapçı olduğu söylenmekle birlikte yayıncılık sektörünün ulaştığı ağırlıklı olarak kitap satılan yerlerin 1300’ler civarında olduğu sanılmaktadır. Bu sayının artması gerekmektedir. Bu noktada gerek zincir kitapevlerinin doğmaya başlaması, gerekse zincir marketlerde kitap
reyonlarına yer verilmesi önemli gelişmelerdir.
23.
Kitap dağıtımcılığı işiyle uğraşan kurum sayısının da
70’ler civarında olduğu Akademik Yayıncılar Birliğince tespit edilmektedir. Bu da kitapçı sayısında olduğu gibi artması gereken bir rakamdır.
24.
Dinî yayıncılıkta tercümeyi bir imkân ve zorunluluk kabul etmekle birlikte, yapılacak tercüme faaliyetlerinde doğrudan ter-
270 * Alpaslan Durmuş
cüme yerine telifle sentezlenmiş (adapte edilmiş) çevirilere yönelmeli,
bu konuda yabancı yayıncılarla da işbirliği geliştirilmelidir.
ÇOCUKLUKTAN İLK GENÇLİĞE, MASALDAN BİLİM
KURGU’YA KİTAP
Yusuf Çağlar
Çocukluk hiç eskimiyor. Her yeni doğan çocuk, bizim için yeniden kendini okutturan, harf harf satır satır okutturan muhteşem bir
kitap gibi açılıyor önümüze. Bu kitabın sayfalarından her kelime, anlamını hiç yitirmeden, eskitmeden sezdiriyor bizlere. İlk insan ve ilk
baba Hazreti Âdem’in çocukları nasıl terennüm etmişlerse kelimeleri,
yeni doğan çocuklar da müjdeli haberlerle geliyorlar dünyamıza.
Çocukluk bir masal evrenidir aynı zamanda. Orada her şey olağanüstü güzel ve mutlu sona doğru hazırlar kendini. Orada, kötülerin
sonunda hak ettikleri cezayı buldukları bir zaman gelir. Bulutlardan
geçip, okyanusların üzerinde dolaşan, bir ayağı yerle gök arasında
giden devler vardır orada. Her bahar kokuları hiç değişmeden beyazlayan sayısız papatyalar. Orada babalar çocuklarını alınlarından öperler.
Bitmeyen ve eksilmeyen söz kitabından masal içinde masal anlatırlar
geceleri çocuklarına…
Çocukluktan ilk gençliğe doğru gidildikçe, kıssaların, mucizelerin,
gerçek hikâyelerin peşine düşer çocuklar. Üzerlerindeki çocukluk kaftanını bir an önce çıkarmak ve kutuplara doğru 80 bin fersah derinliklerde dolaşmak isterler. Soruların çoğaldığı, cevapların siyah ve beyaz
hale geldiği bu zamanlarda, bitmeyen öyküler ve kahramanca süren
maceralar ister çocuklar.
Hiçbir şeyi beğenmeme zamanadır da bu zamanlar. Kaf Dağı’na
zaman makinesiyle gidip gelme zamanı. Kelimelerin ve renklerin kendince anlamlara ve açılımlara kavuştuğu bu verimli zamanların, delice
savrulup gitmemesi için bentler kurmak ve çocuklarla akıl almaz projelere girişmek gerekir. Yapılacak ilk şey de; onlara “çocuk” demekten
vazgeçip bir ad vermekle başlar. Bamsı Beyrek, Pembe İncilli Kaftan,
Başını Vermeyen Yiğit, Yedi Kat Göklerden Gelen Kahraman, Denizler
Aslanı, Kutuplar Kâşifi, Uzay Gezgini…
Çocuk için ve genç bir adam için daima açık duran ve kendini
okutan iki kitap vardır aslında. Kur’an kitabı ve Kâinat kitabı. Bu iki
olağanüstü güzel ve bitimsiz kaynak dururken, modern zamanlarda
üretilen kitapların her zaman bir yanı eksik kalacaktır. Kaf Dağı’na
ulaşan çocuk, ötesini de anlamak ve görmek isteyecektir. Hayal denizlerinde sonsuz güzellikte yolculuklar arayacaktır kendine. Uzay’ın derinliklerinde kaybolmaktan korkan genç, evrene açılan pencereleri birer birer aralayıp hayret kuşağında geçip gitmek isteyecektir.
Beşik’te sallanırken dünyanın beşik gibi sallandığını fark eden
genç adamın, “ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken” tekerle
Yazar
Çocukluktan İlk Gençliğe, Masaldan Bilim Kurgu’ya Kitap *
273
mesinde, zaman ve mekân kavramlarındaki izafiliği sezmesi uzak bir
ihtimal değildir. Masal, bize olağanüstü güzellikler sunar çoğu zaman.
Çin’den ülkemize doğru koşarak gelen, ağzından ateşler püskürten
ejderhayı alt etmek de yine delikanlılara düşecektir.
Bugün masal kitaplarını masalın yerine koyma çabası anlamsız
ve yetersiz bir çabadır. Çocuk, daha çok babasının ağzından dökülen
kahramanlık öykülerine, olağanüstü güzel masallara bakar. Annesinin
gözlerinde seyrettiği dünya hiçbir şeye benzemez onun için. Hayalen
söz kapısından çocukla anne çıkıp giderler dünyadan başka bir dünyaya. İşte masalı da olağanüstü güzel yapan şey budur. Masalı çocuklar
masalcıdan dinlemeyi sever… Nasıl da takip ederler el kol hareketlerini, jestleri, mimikleri… Az daha yaklaşıverseler, derin bir kuyuya düşecekmiş gibi olurlar... Ansızın uyanacakları harika bir hayaldir bu anlatılanlar. Her anlatılışta yeniden yazılan bir masal kadar daha heyecan
verici ne olabilir ki?
Elbette masal kitaplarının da çocuk için yeri büyüktür. Kitapların
arkadaşlığı önemlidir. Ama hiçbir zaman kitap, masalını olağanüstü
hale getiremez. Belki bunu bir parça ressamların yaptığını söyleyebiliriz. Yine de ressamların da çizdikleri ve renklendirdikleri dünya hayal
perdesi kadar olağanüstü ve sonsuz renklerle bezenmemiştir.
Çocukluktan hızla kaçan ve gençliğe doğru yaklaşan çocuk için
de durum pek farksızdır. Bu genç adamın da ‘yaşamak’ kelimesiyle
derdi vardır. Bu kelimenin anlamını arar durur... Kitaplara şaşkın ve
dikkatli bakışlar atarken ‘öte’de ne olduğunu merak etmesi de bundandır. Çocukken evrenin kendi etrafında döndüğünü düşünen bu
adamın, akıl yoluyla fark ettiği bu gerçek, acı bir yara açar kalbinde.
Aciz ve yalnız bir varlık olduğunu da fark ettiği bir zamandır bu anlar.
Elbette bu zaman içinde kitaplarla verebileceğimiz çok şey vardır genç
okurlara. Onlara tecrübelerimizi aktarabilir ve evrendeki yalnızlığını
anlamlandırmasına yardımcı olabiliriz. Bilim kurgu maceralarla aklını
çelmeye, “boş ver bu da geçer, büyüyünce nasılsa anlarsın!” demeye
getiririz cümlelerimizi. Asi ve delikanlı olma hali içinde bakışlarıyla
evrenin uzak köşelerine çık gitmeyi sınayan genç adamı, yeni doğmuş
bir bebek gibi avutmaya çalışırız. Her yeni günde bir başka filozofun
düşüncesiyle uyanan bu büyük çocuklar, yatağına sığmayan ırmaklar
gibi çevrelerine taşa taşa akıp giderler gelecek zamanlara.
Ülkemizde, çocuk edebiyatı yazarlarından çok, annelerin çocuklarına kendi söz kitaplarından yazdıkları benzersiz ve olağanüstü masalları yeniden anlatmalarına ihtiyacımız var. Bu masallarla büyüyecek
çocuklar ve yalnızca bu söz kitabını okudukça sükûn bulacak gençlik
coşkusu.
Oysa “modern zamanlar” diyerek tanımladığımız bu yüzyıl içinde, annelerin evi terk ettiklerini üzülerek seyrediyoruz. Çocuklar, güzel
hayaller yerine derin ve kalbe onulmaz yaralar açan kâbuslarla yüz
yüze kalıyorlar geceleri. “Anne sütü gibi tertemiz” cümlesi yerine hazır
274 * Yusuf Çağlar
mamalardan konuşuyoruz. Işıklarını usulca kapatıp evlerin, yedi başlı
ejderi beklediğimiz o heyecan dolu günler çoktan gitmiş. Evlerimizi
Tepegözler’in hiç kapanmayan göz alıcı ışıkları kaplamış. Akşam yemeklerin de bile hayattan-evrenin gizemlerinden konuşacağımıza, havadan sudan şeyler sıralıyoruz peş peşe…
Masalı satın almak, kurmaktan-anlatmaktan daha kolay. Uzaya
gidip gelmektense, bir kurgu uzaklıktaki oyunlara dalıp gitmek daha
kolay. Varsın kaybolup gitsin çocukluğun güzel masalları ve gençliğin
bin bir renkle evreni.
Son söz yerine; çocuklarımızı masal ve bilim kurgu macera kitaplarıyla okur olmaya hazırladığımız bu dünya’da bir kez de kadim
olanı sınayıp onları birer şehzade-sultan, cengaver-kahraman, mucidâlim yapmayı sınayabiliriz. Nasıl mı? Tabii ki, söz kitabını açıp kalbî
sevinçler ve aklî kabuller içinde okumalara başlayarak. Hem de masal’dan ve bilim kurgu’dan asla uzak olmadan.
Çocuk Kitapları, Çocuk Yayınları Hakkında Notlar:
 Çocuk okurlar için yayın yapan yayınevleri dizilerini birer kitapevlerine dönüştürdüler. Bu yayın düzlemlerinde editörler, redaktörler,
çizerler, tasarımlar çalıştırılıyor…
 Çocuklar için yazmayı sınayan yazarlar var. Hatta bu konuda,
yazı çabasını çocuklara eser vererek başlamak isteyen isimlere rastlıyoruz…
 Çocuk kitapları resimleyen, çizgi romanlar kurgulayan, çizgi
film yapma hayali kuran çizerler var artık ülkemizde.
 Milli Eğitim’in “kitap okuma” saatleri “kitap tavsiye”leri de bu
üretimi ve tüketimi kışkırtıyor.
Dünya’nın her dilinden “çocuklar için yayımlanan” bilim-sağlıkedebiyat-eğitim-mizah vd. alanlardaki kitaplar ülkemizdeki
büyük yayınevlerinin neredeyse tamamının kitap listelerinde yer
alıyor.
 Artık “mümeyyiz” dergisinin basıldığı matbaanın yerine, 6-7
renkli ve birbirinden özel kâğıtlara baskı yapan makineler geçmiştir.
 Bir zamanlar Doğan Kardeş’in okur sayısı ve okunurluluğu açısından ulaştığı zirveyi Arkadaşım Dergisi kendine özgü içerik ve görsellikle aşmış ve okuru için de yazarı için de bir mektep olmuştur. Ayrıca Arkadaşım Dergisi birkaç aydır Avrupa’nın 10 ülkesinde 40 bin
Türkçe bilen çocuk okura ulaşmayı başarmıştır.
 Ülkemizde yayımlanan ilk çocuk dergisinden bugüne çeviri çocuk edebiyatı verimleri yerine, yabancı dillere çevirdiğimiz çocuk kitaplarına bırakmıştır. Ayrıca, farklı ülkelerde yayımlanan çocuk dergileri
Çocukluktan İlk Gençliğe, Masaldan Bilim Kurgu’ya Kitap *
275
popüler bir içerik ve promosyonla ülkemizde on binlerce okura ulaşabiliyor.
 Çocuk eğitimi, çocuk sağlığı, çocuk edebiyatı, çocuk hakları vd.
alanlarda 1800’lü yıllardan bugüne çok mesafeler aldığımız açık bir
gerçektir.
 Bizim ülkemizde çocuklar yazılı, sözlü, sesli ve görsel iletişimler
sayesinde; Grimm Masalları’nı, Binbir Gece’yi, Çin Masallarını,
Pinokyo’yu, Alice Harikalar Diyarı’ndayı, Denizler Altında 40 Bin Fersah’ı, Tutiname’yi, Kelile ve Dimne’yi, Nasreddin Hoca’yı, Karagöz’ü,
Keloğlan’ı, Billur Köşk’ü, La Fontaine’i, Ezop’u, Mevlâna’yı.. Hepsini bir
arada okuyor. Yani, bir anlamda dünyanın dört bucağından okumalar
yapılıyor çocuk edebiyatı aracılığıyla. Bu okumaların, bu hafızanın üzerine yeni ve alabildiğince çocukların heyecanla okuyabileceği eserlere
imza atmamız mümkündür.
 Evlerde, çocukken iyi kitaplar okuyamamış annelerin çocuklarını nitelikli kitaplarla buluşturma çabası içinde olduğunu biliyoruz.
 Okullarımızda her sınıfa bir kütüphane yapmak ve kitapları birbiri ardınca oraya sıralamak, haftanın her günü o kitapları satır satır
okumak isteyen çocuklar da var.
Şimdi bunca gelişme varken, çocuklarımız neden yeterince okumuyor, neden ülkemizde çocuk okur oranı düşüyor, sorularıyla karşı
karşıya kalıyoruz.
Çünkü; anlatmaya başlayınca anlatabilecek ve çocuk yayınları
açısından söyleyebilecek çok şeyimiz var. Ömrünü çocukları için adamış masalcı annelerimiz ve yazarlarımız olduğunu da biliyoruz. Dünya’da ödül almış, farklı dillere çevrilmiş eserlerimiz var. Bunların hepsi
güzel de, sayıları çok az. Çocuklarsa ülkemizin her bir köşesinde, yaşları, sevinçleri, üzüntüleri, ilgileri, istekleri, okumaları, elbiseleri, sesleri, bakışları o kadar çok ve o kadar farklı ki… Yapılan onca şey kaybolup gitmiş bu çocukların çokluğu ve çocukluğun değişkenliği, heyecanı
karşısında. Çok gibi görünen şeyler azıcık kalmış…
Onun için ısrarla ve bıkmadan usanmadan çalışmalı ve;
Bu azları çok hale getirmeliyiz.
Devlet’in, özel sektörün, yayıncıların, yazarların, anne-babaların,
kütüphanelerin, şehirlerin, araştırmacıların, fakültelerin, çocuk okurların, ülkedeki bütün çocuk kuruluşlarının, bir araya gelmesine ve sahih
bir “çocuk gündemi” oluşturmasına çalışmalıyız. Bu gündemin çocuk
edebiyatı ya da çocuklara kitap okutturmak için yapılması gerekenlerle
de sınırlı kalmaması gerekir. Yoksa her şey çocukların çokluğu ve heyecanları, değişken talepleri karşısında eriyip gidecektir.
V. OTURUM MÜZAKERE
M. Doğan Karacoşkun*
Sayın başkan, değerli misafirler, hepinize saygılar sunarak sözlerime başlıyorum.
Sempozyumu başından beri ilgiyle takip ediyorum. Yapılan tespitler ve kitap okumaya dönük önerilerin hepsi hiç şüphesiz kayda
değer. Özellikle bu oturumda konuşan kıymetli hocalarım ve arkadaşlarıma zengin sunumları için teşekkür ediyorum. Ancak bütün söylenenleri dikkate almakla birlikte, ben hepsinin üzerine inşa edileceği bir
temel dayanak sorunumuzdan söz etmek istiyorum. Efendim, hiç şüphesiz okumak ve kitaplar çok önemlidir. Kitaplarla dost olmak ve okumak gerekir. Ama insanların bir işi, hele de gönüllü bir işi yapabilmeleri için gerekli olan en temel şey, o işi yapmaya hazıroluşluluk durumu
ve bu anlamdaki motivasyondur. Peki bugün bu motivasyon ne kadar
vardır? Çocuklarımızı okumaya ve kitapları sevmeye ne kadar
güdüleyebiliyoruz? Arkadaşlarımız sürekli bahsettiler. Mustafa Aldı Bey
çeşitli rakamlarla anlattı. Günümüzde hakikaten o kadar çok sayıda
yayın ve kütüphane var ki, okuyacak bir şey bulamadığımızı söyleyebilmek, “yerim dar” demek mantığıyla aynı şeyden başkası değil. O
halde neden sürekli olarak, özellikle çocuklarımızın okuma ve kitapla
haşir-neşir olma konusunda çok da istekli olmadıklarından yakınıp
duruyoruz.
Ben bu soruyu cevaplamadan önce, başta belirttiğim gibi, daha
temel bir soruya cevap arama ve öncelikle o probleme çözüm getirme
yolları üzerinde durmanın doğru olacağı kanaatindeyim. Türk toplumu,
özellikle son yıllarda çeşitli nedenlerle gittikçe artan sosyal değişim ve
farklılaşma sayesinde, birçok konuda olduğu gibi, aile konusunda da
çok ciddi çözülmeler yaşamaktadır. Yusuf Çağlar Bey, yeniden eve
dönelim dedi. Bu mümkün mü? Bir kere, çocuklarımızın, sözlü kültürümüzün temel direkleri olan ve hikâyeyi, masalı, şiiri vb. yani edebiyatı onlara sevdiren büyükbaba ve büyükannelerine ailelerde artık yer
yoktur. Yine baba ve anneler, günün önemli bir kısmını işyerlerinde
geçirmekteler ve çalışma hayatı onları ev ortamından ve çocuklardan
uzak kalmaya mecbur ediyor. Diyelim ki dönüldü, peki çocuklar evde
mi? Kreş, anaokulu bugün vazgeçilmezlerimiz arasında sanki. Çalışmayan anneler de oralara gönderiyor şehirlerde. Diğer yandan, henüz
ilkokul 3. , 4. sınıflardan itibaren çocuklarımızın, bugünkü adıyla OKS
(Ortaöğretim Kurumları Sınavı), yani test sistemi merkezli olarak zihinleri kuşatılmaktadır. Kaçamak yapabileceği yegâne adresler televizyon ve bilgisayarlardır. Bütün bunları bir yana bırakıp çok iyimser düşünsek, çocukların anne-babalarıyla daha çok zaman geçirdikleri ve
onların da çocuklarıyla daha fazla ilgilenebildiklerini kabul etsek bile,
*
Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi.
Kitap-Toplum İlişkisine Dair Ontolojik Bir Değerlendirme *
277
“anne-babalar kitap okuyor mu ki?” diye sormamız yanlış mı olur? En
kötüsü ailemizin önemli bir kısmında bile, varsa işiyle ilgili okunacak
şeyler ve gazetelerin bulmacalarını çözmek dışında okumak adına nelerden söz edebiliriz? Yani “taşıma suyla değirmen dönmez”. Önce
bunu idrak ederek çocuklarımızı değerlendirmeli, iğneyi onlara batırıyorsak, çuvaldızı kendimize batırmalıyız.
Diğer bir konu da, en az bunun kadar önemlidir diye düşünüyorum. Gençlerimiz kitap okumalı ama neyi, nasıl okumalı? Alparslan
Durmuş bey, oldukça güzel önerileri ile bize yol gösterdi. Ama maalesef onun söylemesinden daha etkili olan kanallar farklı yönlendirmeler
yapıyor. Nitekim biz kitap ve okumakla, kültürel birikimimizi yaşatmayı da kastediyoruz öyle değil mi? TV’ler, okullar v.b. çocukları nereye
yönlendiriyor dersiniz? Çocuklarda edebiyat, musiki zevki oluşuyor
mu? Allah aşkına şu şiir sitelerine, deneme sitelerine bir girin bakın
okuyanlar neler okuyorlar? Bırakın onu, daha vahimi, bugün gençler
müzik diye neler dinliyorlar, bir bakın! Itrî, Dede Efendi, Hacı Arif Bey
deyince alayvari gülümseyen bir gençlik var karşımızda. Yani kesinlikle
arkadaşlarımızın söylediği gibi okumalıyız ama aynı zamanda doğru
okumalıyız. Bir Bethoven’i, Mozhart’ı da dinlemeli ama Dede Efendi’den habersiz olmamalıyız. Gitarı da tanımalı ama tanburu da tanımalıyız. Bugün piyasalarda müzik diye dinlenenler, ne kadar ucûbe.
Kültür diye insanların bildikleri şeyler, bize ne kadar yabancı öğle değil
mi? Şair Yavuz Bülent Bakiler, bu tarz kendi kültürüne yabancılaşmış
insanlarımıza, aydınlarımıza şöyle sitem eder:
“Söylediğin türküler bizim türkümüz değil
Başka çeşmelerden doldurmuşsun tasını
Yüreğinde nakış yok, acı yok bizden.”
Şimdiki halde ise bunun da gerisindeyiz diye düşünüyorum. Bırakın Batı kültürünü olsun okumayı, neredeyse test kitapları dışında
hiç okumayan bir kuşak çoğalıyor maalesef. Ama ne demiş atalarımız
“Marifet, iltifata tabidir.” Test kitapları çocuklarımıza gelecek getiriyor.
Aileler, öğretmenler, devlet bu testlerde başarılı olanlara iltifat ediyor.
Bu durumda klasikleri okumanın getirisi ne? Elbette, onları okumak bir
başına insanı geliştirecek ve ona haz verecek güzellikte. Ama onlarla
tanışmanın da bir motivasyonu lazım.
Sonuç olarak, zemini sarsılmış bir toplumda yaşıyoruz. Toplum
ve özellikle gençler okumalı! İlla da kendi kültür kaynaklarını okumalı.
Okumalı ki, toplumumuz yitirilen zeminini yeniden kazanabilsin. Sağlıklı ve yeniden dünyanın saygın toplumları ve devletlerinden biri olabilmenin de temel yolu ancak bu olsa gerek.
Yeniden herkese saygılar sunuyor, beni sabırla dinlediğiniz için
herkese teşekkür ediyorum.
KİTAP-TOPLUM İLİŞKİSİNE DAİR ONTOLOJİK BİR
DEĞERLENDİRME
Berat Demirci
“Kitap sahibi olmak!” ilk ontolojik bir esas olarak, insanın dünya
üzerinde topluluk halinde yaşamaya başlamasından bu yana bütün
medeniyetlerin anahatlarını oluşturur. Medeniyetler süreklilik gösteren
varlıklardır, kitapla bağ kuramayan, yahut bağını kaybeden toplumlar
kalıcı medeniyetler sergileyemez. İlk aile, ilk medeniyettir; sözden
yazıya geçiş, buradan başlayarak insan tecrübesinin geleneğe dönüşmesini sağlamıştır. İnsan; artık hem konuşan, hem okuyan, hem yazandır; kitap-ehl-i satır (yani yazar)-konuşarak iletişim kuran
halk medeniyetin temelini oluşturur. Toplum hayatı, insan-kitap-söz
birliğinin, insan-insan, insan-tabiat ilişkilerine yansıması ve paylaşılmasıdır. Sözlü kültürle, kitabî olan arasında birbirini besleyen ve bütünleyen akış; medeni hayatın tazelenmesinin ve devamının biricik
şartıdır.
İnsanın kitapla ve sözlü kültürle bütünleşmesinin ölçüsünü veren
ikinci ontolojik esasımız: İnsanın varabileceği kemal noktası’nı tarif ve
tasvir eden “O, yürüyen bir kitaptır!” ifadesidir. “Yürüyen kitap olmak”
hayatla kitap arasındaki bağı sağlam kurmak, tabiat ve insanlar ile
geliştirdiği her türlü ilişkide -okuduğuyla, yazdığıyla, söylediğiyle, eylediğiyle- bu özelliği sergilemek demektir. Bu “ontolojik anlamı olan
kitabî insan”ın halk dilindeki karşılığı ise, bugün nadiren ve nadir bulunan insanlar için kullanılan “Kitap gibi adam!” tabiridir. Kitap gibi
adam, kitaptan aldığına kendi şahsiyetini de katarak, sözün güzelini
muhatabının seviyesine göre aktaran insandır. Bu insan, iyiyi, güzeli,
doğruyu irfan haline dönüştürerek özü, sözü, eylediği bir olan arif kişidir. İrfan sahibi kişi kitap yazmış olsun olmasın bilen kişidir; ancak her
yazan, yahut bilen kişi irfan sahibi olmayabilir. Yazarın, yahut yazılanları bilen kişinin, yazdıklarıyla bildikleriyle eylediği arasında birlik
varolsa bile; bu, okuyan kişilerden tamamen bağımsız gelişen bir durumdur. Çünkü artık yazar değil, kitap ile karşı karşıyayızdır.
Eskiden de böyledir, ama özellikle matbaanın icadıyla başlayan
süreçte, “yazar”ın muhatabıyla hiç karşılaşmadan ulaşması imkanı
sürat kazanmıştır. Yazar olarak adlandırılan insanların yazdıkları gibi
davranmak mükellefiyetleri olmadığı gibi, pekçoğu günümüzde neredeyse hayattan ve halktan kopuk olmakla o sıfatı kazanırlar. Kitap,
yazılıp yayınlandıktan sonra yazarından bağımsızlaşır ve sayısız muhatabına ulaşır. Yazarın kim olduğuna değil, ne yazdığına;eylediğine değil, satırlarda söylediğine bakmak kaçınılamaz bir zorunluluktur. Kita
Dr. Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bl. Öğretim Üyesi
Kitap-Toplum İlişkisine Dair Ontolojik Bir Değerlendirme *
279
bından hareketle hayran olunan pekçok yazar, hasbelkader karşılaştığı
okuyucusunu hayal kırıklığına uğratabilir. Okuyucu, yani okuduğunu
anlayan kişi; yazarların dünyasında değil, kitapların dünyasında yaşar.
Kitap; yazarı uykusunda, hatta dünyasını değiştirmişken bile iş yapan
canlı bir varlıktır; varlığı, bugünün “cehl-i mürekkep” ile malûl vasatında, aritmetiğin anlatmaya kifayet edemeyeceği kadar hayatîdir.
Okuyan bir toplum olmadığımız doğrudur. Genellikle bu konuda
halk kabahatli bulunur; ancak, “Okuma oranının neden düşük olduğu”
kadar; kitapların neyi yazdığı sorusu da önemlidir. Kitaplar, toplumun
hem mukayyet, hem şifahi akışıyla bir kesişme noktası yakalayamıyorsa orada hitap edenle (kitapla) muhatap (halk) arasında bağ kurulması
imkansızlaşır. Bir de işin “bilimsel yayın” künyesini taşıyan ve özellikle
sosyal bilimlerde kendisini gösteren “akademik dil” kudümsüzlüğüne
dikkat etmemiz gerekir. Sosyal bilimlerin araştırma nesnesi toplumdur; araştırma nesnesiyle irtibatsız yayınlar, bırakınız sıradan bir okuyucuyu, çok iyi bir okuyucuyu bile kendinden uzaklaştıran, ciddi bir
anlamama ve anlatamama problemi taşımaktadır. “Kitap gibi adam”
olmak için yazar olmak gerekmediğini vurgulamış, bunun davranış
düzeyinde örnek teşkil eden “irfan” sahibi adam anlamını taşıdığını
söylemiştik. Bu insan halkı bilen, tanıyan; aynı zamanda kitapla beslenen insandır. Kitap ile hayatın, kitabî olanla şifahî olanın aynı anda
kavranamayışı, bir toplumun temel dinamiği olan “Kitap gibi adamların” yetişmemesi sonucunu doğurur; ki bu, medeni hayatın kriz içine
girmesi demektir. Velûd ve üretkenliğini, market ihtiyacı dışında şehre
gitmediğine borçlu olduğunu söyleyen pek çok sosyolog tanıdım. “Kitap gibi adam”ların yetişmesi için, zamanın getirdiklerine şahsiyetli
cevaplar veren, muhkem bilgiler ve çözümler sunan “Kitap gibi kitap”lara ihtiyaç vardır. Her ikisi arasında sebep-sonuç değil, karşılıklı
ve fonksiyonel bir ilişki vardır.
“Nasıl Okumalı?”nın cevabını da veren üçüncü ontolojik esasımız; kitap kainat ilişkisine dairdir. Okumak; hem kitap, hem de kainatı/tabiatı okumak/anlamak demektir. Tabiatı bir kitap gibi okumak,
eşyanın dilini anlamak çabasıdır; okumakla anlamak eş anlamlıdır. Bu
ontolojik esas; toplum katında, yani kitabın hayatla kesiştiği hatta bize
okuduğumuzu “anlamak”, hatta yazandan daha iyi anlamak görevi
yüklemektedir. Dünyada olup biteni anlamak istiyorsak, dünyayı anlatan bütün kitaplarla sağlam ve aynı zamanda şahsiyetli bir bağ kurmalıyız. Şahsiyetli; çünkü “anlamak”, insanın kendi varlığını okuduğunun
içine katmasıyla mümkündür. Eşya, insanın nefesiyle soluk alıp verir,
bu yüzden okumak kitabın dili ile eşyanın dilini aynı anda kavramaktır.
O zaman ancak herdem yeni, herdem çağdaş olma sıfatına hak kazanılır. Ontolojik esasa dayanmayan bir okumanın dilimizdeki muzip karşılığı “burnuyla okumak” tır; burun da önemli bir uzvumuzdur, ama
imkanlar varlığı insandan, mümkünleri gerçekleştiren insana geçişi
gerçekleştirmek için kifayetsizdir.
280 * Berat Demirci
“Düşünüyorum o halde varım!” diyerek, kendini mutlaklaştıran,
kendi dışındakine hayat hakkı tanımayan zorbalardan, “Düşünüyorum
o halde Descartes var!” diyen mukallitlerden kurtulmanın ve gezegenimizi kurtarmanın yolu; kitap ile dünyayı aynı anda okuyan, eşyaya
ve insana temiz soluğuyla can katan “Kitap gibi adamlara” sahip olmaktır. Bu insanları yetiştirmek, hem millî, hem de insanî görevimizdir.
TÜRKİYE’DE KİTAP YAYINCILIĞININ DURUMU
Mehmet Varış
Değerli hemşerilerim sizlerle bir arada olmaktan dolayı çok mutlu olduğumu belirterek sözlerime başlamak istiyorum.
Kemal İbn-i Hümam Vakfı’nın değerli yöneticilerine ve emeği geçen herkese böyle bir toplantı tertip ettikleri için teşekkür ediyorum.
Bu toplantıda Türk kültürüyle ilgili 300’ü aşkın kitap yayınlayan
bir yayınevi sahibi ve yöneticisi olarak Türkiye’de yayıncılığın ve buna
bağlı olarak kitapçılığın meseleleri üzerinde kendi görüşlerimi sizlerle
paylaşmak istiyorum.
Her şeyden önce kar amacının ikinci planda kalması, asıl gayenin
okura sunulan bilgi araçları yani kitaplar sayesinde toplumdaki zihinsel
gelişimin gözetilmesi gerektiği bir sektörün temsilcisi olarak zor bir
misyon yüklendiğimizin farkındayım. Ancak bunun gönüllü bir zorunluluk olduğunu da söylemek durumundayım. Çünkü kitaba, bilgiye, ilme,
âlime büyük saygı duyan, bütün bu unsurları var oluşun merkezine
koyan bir medeniyet anlayışından geliyor ve bu anlayış sayesinde geleceğe umutla bakıyoruz.
Ancak aşağıda sıralayacağım sebepler yüzünden maalesef Türk
yayın dünyasına bütünüyle bu anlayışın hâkim olduğunu söylemek
zordur. Bununla birlikte gerçek, kalıcı ve yüceltici bilgiyi arayan, bu
bilgiyle düşüncesini ve hayatını şekillendiren kitap okurunun bilgi ihtiyacını gidermeye çalışan yayınevleri sayıları azda olsa Türkiye’nin yüzünü ağartacak faaliyetler içindedir. Türkiye’nin kültür hayatını zenginleştirmek ve ilerletmek adına sayılarının çoğalmasını arzu ettiğimiz
bu tür yayınevlerinin karşılaştıkları başlıca sorunlar ve bu sorunlara
getirilecek çözüm yolları şunlardır.
1.
Günümüzde intibak etmeye çalışan serbest piyasa ekonomisi sayesinde herkes her işi yapa bilme hürriyetini ve hakkını kendinde göre bilmektedir. İlerleyen teknoloji sayesinde kitap baskı tekniklerinin kolaylaşması, bu teknolojinin kolay elde edilebilmesi ve bir
miktar da sermaye birikimi sayesinde özellikle başka alanlarda başarılı
olmayan herkes şansını yayıncılık sektöründe denemektedir. Yani yukarda sözünü ettiğim anlayıştan uzak bir şekilde işin ruhunu kavramadan yayıncılığı alelade bir meslek olarak kabul edip bu işe girişen pek
çok kişi ve firma “ne olacak, bende yaparım bu işi” demek suretiyle
yayıncılık yapmaktadır. Yayıncılık mesleği diğer mesleklerden farklı
olarak yapılan işin sonuna kadar arkasında durmayı gerektiren bir
meslektir. Nasıl yazıldığı, çevrildiği ya da oluşturulduğu belli olmayan
bir kitabı bastıktan sonra “nasıl olsa ben bunu satmanın bir yolunu
bulurum; sattıktan, elimden çıkardıktan, para kazanıp kar elde ettikten

Yayıncı
Türkiyede Okuma oranları ve Kitap Yayıncılığının Durumu *
283
sonra gerisi beni ilgilendirmez” anlayışı bu mesleğin kabul etmeyeceği
ve sahip olduğu hassasiyetler bakımından kaldıramayacağı bir anlayıştır. Ancak günümüzde yayıncılığın bir meslek olarak değil de sadece
bir kazanç kapısı olarak anlaşılması neticesinde bu anlayışın yayın piyasasında büyük yer edindiğini görüyoruz.
2.
Kitap tek bir kalemden çıkmakla ya da farklı kalemleri
bir araya getiren ortak bir anlayışın ürünü olmakla beraber muhatabı
tek bir kişi değil toplumun kendisidir. Dolayısıyla sağlayacağı yarar ve
zararı geniş boyutuyla düşünmek lazımdır.
3.
Yayın sektörünün başta gelen eksikliklerinden birisi basılan kitap ile yazar arasındaki ilgisizliktir. Daha önce var olan herkesin
kendi bildiği konuda kitap yazma keyfiyeti, bugün maalesef herkesin
her konuda kitap yazma serbestliğine dönüşmüş durumdadır. Bu durum okuyucuyu, yanlış, eksik, yetersiz, indi bilgilere ve değerlendirmelere yönlendirmektedir. Bilginin kolay elde edilebilir, adeta sıradan bir
meta haline dönüştürülmesi onun saygınlığına indirilmiş büyük bir darbedir.
4.
Yukarıda işaret ettiğimiz serbestlik ve kolaycılık yüzünden ortaya çıkan yayınevlerinin çoğunda kitaplar ciddi bir denetimden
geçmeden basılmaktadır. Oysa kitap basmak bir ekip işidir. İyi bir kitap yazarla beraber editörlerin, redaktörlerin ve musahhihlerin elinden
ve denetiminden çıkmış kitaptır. Maalesef bir kaçı dışında bu meselelere ciddi ilgi gösteren ve çözüm yolları arayan yayınevi bulmak zordur.
Öyle ki bazı kitaplar, bırakın okunmadan basılmayı, yazarın dizgisi,
sayfa düzeni hatta aydınger çıkışıyla doğrudan matbaaya gönderiliyor.
Bu durum içinde bulunduğumuz ortamı anlatması açısından önemlidir
bence.
5.
Türkiye’de kültürel yayıncılık yapan müesseselerin bizce
öncelikli problemler dağıtım, pazarlama ve reklâmdır. Maalesef kitap
piyasasında büyük dağıtım şirketleri yoktur. Olanlar da popüler yayınları dağıtmayı tercih ediyor. Kültürel kitapların satışı sınırlı olduğu ve
dağıtım şirketlerine cazip gelmediği için itibar görmüyor. Ayrıca reklâm
imkânlarının maliyet yüzünden sınırlı olması bu alanda yayın evlerinin
elini kolunu bağlamaktadır. Zaten satış rakamı düşük olan kültürel
kitaplara reklâm harcaması yapmak ister istemez fiyatlarını yükseltecek, bu ise tersine olarak kitap satışlarını iyice azaltacaktır. Ancak belli
grupların uzantısı olarak yayıncılık yapanların bu tür problemi yoktur.
Bu grupların görsel ve yazılı medya organlarına sahip olması reklâm
giderlerini bedelsiz olarak yapmalarını sağlamaktadır. Bir kitabın maliyet bedeli kadar reklâm verebilmekte ve tanıtım yapmaktadırlar.
6.
Kültürel yayıncılık yapan bizlerin başka bir problemi ise
vergi oranlarının yüksekliğidir. Devletin kültürel yayınlardan gelir vergisi almaması, en azından bu vergiyi en alt seviyede tutması gerektiğini düşünüyoruz.
284 * Mehmet Varış
7.
Gelir vergisine ilaveten yazar teliflerinin stopaj oranının
yüksek oluşu, bu tür kesintileri yazar ve çevirmenlerine yüklemeyip
kendisi ödeyen yayıncıların bir başka problemlerinden birisidir.
8.
Yayıncıların bir diğer sorunu olarak kitaptaki KDV ve
yazar telifine ödenen katma değer vergisidir. Yine bunu çözmek, yani
hem kitapta hem de yazar telifinde KDV’nin kaldırılması devletimizce
mutlaka göz önünde tutulmalıdır.
9.
Türkiye’de yayıncılığın problemlerinden en önemlilerinden birisi de yayınlanan her şeyi taklit eden benzerlerinin korsan veya
yasal-legal korsanını( kapağına ismini varana kadar ) taklitçi, ucuzcu,
yayıncılık anlayışıdır. Bu tür yayıncılık maalesef ihtiraslı yayıncılar ve
belli gruplara yönelik yayın yapanlar tarafından da gerçekleştirilmektedir. Bu gurupların diğer bir özelliği de yeni bir şey ortaya koymak
yerine başkalarının yaptığı işleri taklit etmeleri, bazen ustaca gizlenmiş
intihal yoluna gitmeleridir. Rezervlerinde bulundurdukları hazır okuyucu sayesinde kitaplarını pazarlama noktasında sıkıntı çekmemektedirler. Zaten okuyucu kitlelerinin de kendilerine sunulan kitapları seçme,
beğenmeme, hatta maalesef sorgulama hakları yoktur. Bu kesimlerde
yapılan yayıncılık konusunda eleştirel ortamın olmaması yapılan işin ne
kadar sağlık olduğunun bir başka göstergesidir.
10.
sermaye guruplarının yayıncılık anlayışı felaketlerin
beklide en büyüklerinden birisidir. Bu tür yayın evleri bazı yazarlara
%20’lere varan telifler vermekte ve teklif etmektedirler. Sermayeleri
yazılı ve görsel medyaları hizmetlerinde olduğu için onlarda cemaat
yayıncılığı yapanlar gibi insafı biryana bırakmışlardır. Ve maalesef yazarlarda….. Holding yayıncılığı / dar guruplara seslenen yayıncılık, bu
sektörde son yirmi yıl içinde ağırlığını ve yayılmacılığını olanca gücüyle
hissettirmekte ve gelişmektedir. İkisinin de hedefi özgür düşüncenin
kalesi olan özel yayın evlerini boğmaktır. Ayrıca vakıf, belediye, kültür
müdürlüğü gibi resmi ve yarı resmi müesseselerde yayın işine soyunup
en ucuz telifi veren matbaalara işler yaptırarak özel yayın evlerine
rakip olmaktadırlar.
11.
Her türlü ideolojik bağnazlığın devam etmesi sebebiyle
kültürel yayıncılık yapan yayınevlerinin kitapları kitapevlerinde yer ve
raf bulamamaktadır.
12.
2000’li yılların başlarından itibaren birkaç yayınevi hariç
pek çok yayın evinin başlattığı 1.90, 2.90, 3.90, şimdi 4.90 YTL’lik
kitap üretimleri okuyucu kalitesinin düşmesine yol açmış ve ciddi okuyucu kitaptan ve kitapçıdan soğumuştur. Elli yıl önce yayınlanmış kitapları sadeleştiren kimi yayınevleri de bu sürece katkıda bulunmuşlardır. Elbette okuyucunun ucuz kitap alması herkesin isteğidir. Bir
kitabı ucuza mal etmek, bundan çok sayıda basmak ve bunu okuyucuya sunmak herkesin arzusudur. Ancak her işte olduğu gibi kalitenin de
bir maliyetinin olduğu unutulmamalıdır. Ucuza satılan kitaplara baktığımızda çoğunun ciddi bir süreçten geçmeden yazıldıklarını, toplumsal
Türkiyede Okuma oranları ve Kitap Yayıncılığının Durumu *
285
faydaya hizmet etmediklerini, kalıcı olmaktan ziyade kullan at mantığından hareket edildiğini görüyoruz. Okuduktan sonra bir tarafa atılan,
bir daha hiç başvurulmayan nesne olmak kitaba reva görülmesi kabul
edilmesi kolay bir tutum değildir. Bu konuda ayrıca hassas davranmak
gerekir. Yani kitabı çikletle bir görmemek lazımdır.
13.
Devlet - yayınevi ilişkilerinin iyi olmaması da kültürel
yayıncıların önemli bir meselesidir. 1400’e yakın kütüphanesi bulunan
devletin onlara dağıtılmak üzere, çoğu zaman 80 er adet kitap alması,
kütüphanelere yeterli eleman ve kitap alınmaması ayrı bir derttir. Bu
arada Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2006 yılında hem Bakan Atilla
KOÇ’un hem de bakanlık yetkililerinin açıklaması ile 574.000 kitap
alımı yaptığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bunların büyük çoğunluğu da
resmi ve yarı resmi yayınlar ve kitapçılık piyasasında içerikleri ve hazırlanışları güven telkin etmeyen yayınlardır.
14.
Son olarak Demoklesin kılıcı gibi başımızda sallanan
bandrol zorunluluğu, yayıncılığı son hızla yeni bir sansür mekanizmasına sürüklemektedir. Mesela bir kitabın bandrol pulu için görevliler en
erken üç gün süre vermektedirler. Bu işin çözümü kitap seven kitabı
sayan yeni bir kitap gördüğünde heyecanlanan, sevinen insanların
göreve gelmesiyle gerçekleşe bilecektir. Ayrıca şu da ortaya çıktı ki ne
ağır ceza müeyyideler ne de bandrol mecburiyeti korsan yayıncılığı
ortadan kaldırmaya yetmemiş bu tür işlere soyunanların matbaaları da
dahil olmak üzere daha organize bir biçimde bu sektöre yerleşmelerine
ve kendilerine yasal bir görüntü vermelerine sebep olmuştur. Kaldı ki
İstanbul’un bazı semtlerinde kaldırımlar korsan kitaplarla doludur ve
korsan yayınlar Anadolu şehirlerinde de sergiler yoluyla dar gelirli
okuyucuların ayağına götürülmektedir.
Türkiye’de Kitap Okuma Oranları
Türkiye’de okuma oranı Kültür Bakanlığı’nın internet sitesinden
aldığımız verilere göre oldukça düşüktür. Toplumumuzda okuma oranı
%4 seviyesindedir. Okuma oranının düşüklüğü aynı zamanda düşük
kitap satışları demektir.
NİÇİN OKUYORUZ, NASIL OKUMALIYIZ?
İbrahim Ünal
GİRİŞ
Memleketimizdeki en kolay işlerden birisi kütüphane memurluğudur. Hani derler ya; in-cin top atar; böyle bir kütüphaneden okumak
için kitap almıştım. Memur, “Hocam, bu kitabı ilk defa siz okuyorsunuz.” deyince ben de şöyle cevap verdim: “Belli; yapraklarını ben açıyorum. Ama olsun. Bu kitap yalnız benim için yazılmış olsa değer. Bir
kitabın, bazen bir kişiyi bile etkilemiş olması yeterlidir. Milletlere tek
kişinin yön verdiği, tarihte çok görülmüştür.”
Yazılmış olan sözler uçmuyor, belki de uçuruyor. Medeniyet ve
teknikte bugünkü seviyeye hemen gelinmedi. Yüzyılların birikiminin
fasiküller halinde destelenmesi, araştırmacıların ve okuma meraklılarının dikkatini celbetmiştir. Dünyevi ve uhrevi açıdan yaşanılan kolaylıklar, ilimle ilgili harcanan emekle doğru orantılıdır. Cehaleti; en büyük
düşmanlarından daha tehlikeli görerek tedbirini alan milletler, kısa
sürede kalkınmışlardır. Kendi bünyesindeki mikropların yayılmasını
engelleyen toplumlar, dış düşmanların saldırılarını çok kolay etkisiz
hâle getirirler. Bunun en kestirme yolu da ilimle aydınlanmaktır. Bu
durumda önümüzde duran şu soruları cevaplandırmalıyız: Niçin okumalıyız, nasıl okumalıyız?
NİÇİN OKUMALIYIZ?
Hiç düşündük mü; Rabbimiz, bizlere ilk emir olarak “İman et!”
veya “İbadet et” demiyor da “Oku!” diye hitap ediyor? Hâlbuki kulluk,
insanların yaratılış sebebidir. Demek ki okumadan doğru bir kulluk
mümkün olmayacaktır. İlk insan Hz. Âdem peygamber olarak da görevlendirilerek kendisine sayfalar verilmiştir. Peygamber Efendimize ve
bütün insanlığa Kur'an-ı Kerim’de ilk emir “Oku!” olduğu gibi ilk insana
verilen emir de “Oku!” dur.
Hemen soralım; okuyor muyuz? Türkiye’mize bakalım:
“Birleşmiş İnsani Gelişim Raporuna göre okuma oranı itibariyle
173 ülke arasında 86. sırada duruyoruz.”1
Bin kişiye düşen miktarı itibariyle ülkemizi kıyaslayacak olursak
“İspanya’da 170, Almanya’da 2 bin 700, Japonya’da bin, ABD’de 12
bin, Rusya’da 18 bin. Türkiye’mizde ise bin kişiye, sadece 7 kitap
düşmektedir!”22

Yazar, Programcı
Refik Akten, Hızlı Okuma ile Öğrenme. İstanbul: Nesil Yayınları, 2006, s.11.
2
Yavuz Bülent Bakiler. Mehmet Akif’in Türkiye İdeali. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları, s.11.
1
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız *
287
“İngiltere’nin önde gelen araştırma kuruluşlarından Bridge
Stone, birkaç yıl önce, 40 ülkede bir anket yapmıştı. Bu anketle, bir
insanın yıl boyunca kitaba ne kadar para ayırdığı tesbit ediliyordu. İşte
birkaç ülkeye ait rakamlar:
“Almanya 60, İsveç 55, Fransa 51, ABD 50, Japonya 48 ve İngiltere 45 sterlin. Bu sıralamayı Hollanda, Avustralya, Kanada, İsviçre,
İtalya gibi ülkeler takip ediyor. Türkiye’miz ise 2 sterlinle 40. sırayı
almıştır.”3
Hâlimiz ve diğer İslam ülkelerinin durumu ortada. Acaba bazı
gizli servislerin amacına uygun mu hareket ediyoruz? İşte bir belge:
“Alman televizyonunda CIA ile ilgili bir program yayınlanıyor.
CIA anlatılırken “Bir toplum nasıl çökertilir?” sorusu şöyle cevabını
buluyordu:
1. Eğer bir toplumu çökertmek istiyorsan, önce onun “parasına
olan güvenini” sarsacaksın.
2. O toplumun “kendi öz değerlerini” yıkacaksın.
3. Toplumu “tüketim toplumu” hâline getireceksin.
4. Toplumu bilgisizleştireceksin. Bilgi toplumu olmaktan uzaklaştıracaksın.”4
“Kur’an kelimesinin de ‘Oku!’ manasındaki ‘İkra!’ emriyle aynı
kökten olması ve ‘okumak’ manasına gelmesi sebebiyle Kitabımızı her
aklımıza getirmede ‘okumak’ dersi almamızın sağlanması, Rabbimizin,
ilim talebinde yatan ehemmiyeti bizlere hissettirmedeki bir başka
rahmeti olmaktadır.
“Mesele bu kadarla kalmıyor. Kur’an-ı Kerim’de ‘oku’ kökünden
türemiş 87 kelime mevcuttur. Üç ayrı ayette ‘Oku!’ diye emredilirken
üç ayrı ayette de ‘Okuyunuz.’ diye çoğul şeklinde emir gelmiştir. 68
yerde de ‘okumak’ manasını da telkin eden ‘Kur’an’ kelimesi geçer.
“’Bilmek’ manasına gelen ‘ilim’ kökünden Kur’an’da 780 kelime
gelmiştir. Bunlardan 426’sı fiil, 354’ü isimdir. Kur’an-ı Kerim’de aynı
kökten bu kadar çok tekrarına rastlanan kelime grubu azdır.”5
İlimden başka üstünlüklere dayanan başarılar geçicidir. Yeryüzünde kurdukları maddi ve manevi saltanatlarının büyüklüğüyle tanınan Hz. Süleyman (a.s.) ve Hz. Davud’un (a.s.) üstünlükleri, Kur’an-ı
Kerim’de ilimleriyle izah edilir: “And olsun ki Davud’a ve Süleyman’a
ilim verdik. İkisi, ‘Bizi, mümin kulların çoğundan üstün kılan Allah’a
hamd olsun.’ dediler.”6“Onun (Davud’un) hükümranlığını kuvvetlendirmiştik, ona hikmet ve kesin hüküm verme salâhiyeti vermiştik.”7
3
4
5
6
7
O.Suat Çelebi ve N. Seler Cebecioğlu. Okuma Alışkanlığı ve Türkiye, s.65
Yavuz Donat, Milliyet, 2.1.1998.
İbrahim Canan, Okuma Yazma Seferberliği. İstanbul: Cihan Yayınları, 1984, s.35.
Neml 27/15.
Sad 38/20.
288 * İbrahim Ünal
Sabâ Melikesi Belkıs’ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar Hz.
Süleyman’ın huzuruna getiren kişinin gücünün kaynağı “bilgi” idi.
Bilgisizlik, Kur’an-ı Kerim’de şiddetle kınanır. Çeşitli sebeplerden
dolayı kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürenler için şu ifade
kullanılır: “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler...”8
“Ehl-i kitap” dediğimiz Museviler ve Hristiyanlar, Hz. İbrahim’le
(a.s.) ilgili tartışmışlardı. İki dinin mensupları Hz. İbrahim’in, kendi
dinlerinden olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara şu ikaz gelmişti: “...
Hadi, hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız. Fakat, bilgi
sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz?”9
Hâlbuki mesele gayet basitti; çünkü her iki din, Hz. İbrahim’den
sonra gelmişti! Bir kimsenin, kendisinden sonra gönderilen dinin mensubu olması mümkün mü? İnsanlar, birçok konuda işte böyle bilgisizlikleri yüzünden tartışıyorlar.
Müminlerin, mutlaka yerine getirmeleri gereken bir emir var: Cihat. Birçok ayet ve hadis cihadın öneminden bahsederken Müslüman
kahramanlar, canlarını tereddütsüz vererek en güzel şekilde örnek
olmuşlardır. Her hâlde ayet ve hadislerde cihattan daha önemli bir
direktiften bahsedilmemiştir. Ama bu üstün görev, ilmî meşguliyeti
sekteye uğratmayacaktır, bu da Allah’ın emridir: “Müminlerin hepsinin,
toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup,
dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan)
döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.”10
“O hâlde sakın, cahillerden olma!”11 kesin emrini alan Sevgili
Peygamberimiz (a.s.m.), sahabilerden bir grubu savaşa göndermeyerek onların ilimle meşgul olmalarını sağlamıştır.
Okuma konu edilince hemen akla kitap gelmektedir. Dünyayı insansız düşünemediğimiz gibi, insanı da kitapsız düşünemeyiz. Şu dünyadan kitap kayboluverse, yaşamak ne kadar çekilmez bir ağırlık olurdu!
Kitap, tarih boyunca hâkimiyetini kaybetmemiştir; ama bundan
böyle okuyanla okumayan arasındaki fark, kendisini daha çabuk gösterecektir. Sınırlarda artık silâhla değil, bilgilerle savaşılmaktadır.
Kitap, bir medeniyetin devamlılığında son derece önemli bir rol
oynuyor. İnsanlığın geçmişle bağlantısı, zihnî seviyede yazılı kültürle
sürdürülebilir. Kitap, geçmişin iyi ve kötülerini sinema şeridi gibi gözler
önüne sererek, geleceğimize ışık tutar.
8
Enam 6/140.
Âl-i İmran 3/66.
Tevbe 9/122.
11
Enam 6/35.
9
10
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız *
289
Adam Smith, “Milletlerin Serveti” isimli eserini yazarak, bütün
İngilizlere ticaretin esasını öğretmiştir. Pitt, yirmi yaşında iken bu eseri
okumuş, bu sayede bir meslek sahibi olmuş, günün birinde de İngiltere’nin başbakanlığına kadar yükselmiş ve bütün İngiliz başbakanlarının
en büyüğü olarak ün kazanmıştı. Onun bu kitaptan öğrendiği şey, “iş
hayatının serbest olması gereği” idi. Hâlbuki başkaları, bunu anlamıyorlardı. Hele son senelerde bunu anlamayanlar büsbütün çoğaldılar. Pitt, bütün siyasetini bu kitaba göre hazırlamış ve “devlet idaresi
masraflarında kısıntı, iş hayatında hürriyet” prensipleri ortaya atılmıştı.
Kitap, tarihi getirip önümüze kor; öncekilerin bilgi ve tecrübeleriyle geleceğe emin adımlarla yürümemizi sağlar. Geçmişini bilmeyen bir millet, geleceğini nasıl düzenleyecektir?
Okudukça sisler dağılmaya, karanlıklar azalmaya başlar; ışık
huzmelerinin dalmadığı köşe bucak kalmaz. İnsan okudukça hayatındaki monotonluklar, sıkıntılar, duygusuzluklar kaybolur gider.
İnsan, yapacak ve yıkacak bir şeyle meşgul olmazsa can sıkıntısından patlayacak hâle gelir. Asrımızın insanı, nimetler içinde çilekeştir; varlık içinde yokluk çekmekte, ağlamak için bahane aramaktadır;
avunmaya muhtaçtır. Avunmanın en bilinen şekli ise “okumak”tır.
Montesquieu, “Çeyrek saatlik bir okumanın gideremediği üzüntüm
olmamıştır.” der.
Haftanın beş veya altı gününde iş başında duyduğumuz yorgunluğu gidermek ve işimizde önümüze çıkan güçlükleri unutmak için,
okumaktan daha zevkli bir çare yoktur. “İşten yorulmuş olan zihnimizi,
okumak daha fazla yorar.” zannetmeyelim; çünkü zihin yorgunluğu,
çok işlemesinden değil, zihnin aynı işle meşgul olmasından ileri gelir.
Zaten okumak, kitapları yazmak gibi insanın zihnini yormaz, bilakis
dinlendirir.
Demek ki kitap, insanın acılı günlerinde teselli veren, eşi bulunmaz bir destek, atılımlarında mükemmel bir kılavuz ve sıkıntılarını gidermekte zengin ve cömert bir kaynaktır. Dünyada hiçbir dost, insana
kitaptan daha yakın değildir. Sıkıntımızı unutmak, donuk hayatımıza
biraz renk katmak kitapla olur.
Henry Ford’un şöyle bir tespiti var:
“Öğrenmeyi terk eden kimse—ister yirmi yaşında olsun, ister
seksen—ihtiyar demektir; öğrenmeye devam eden—kim olursa olsun—
genç kalır! Dünyada en güzel şey, zihninizi genç tutmaktır.”
Şu görüşler de uzmanların:
“Beyninizin genç kalması için, beyin hücrelerinizi sürekli çalıştırmanız gerekir; bu da pek çok şey okuyup araştırmak, zihin analizleri
yapmakla mümkündür.
“Son zamanlarda, bütün dünyada öldürücü ‘alzheimer’ hastalığı
artmakta. ‘Zihin yeteneklerinin azalması’ demek olan bu hastalık,
290 * İbrahim Ünal
arteryoskleroz ve kanserden sonra üçüncü ölüm sebebi olmak üzere,
65 yaşın üstündeki her 100 kişiden 7’sini etkilemekte. Araştırmalar, bu
hastalığın yaşlılar arasında yayılmasının gerçek sebebinin, zihin egzersizleri eksikliği olduğunu göstermektedir. Gereğince çalıştırılmayan
beyin hücreleri köreliyor. Kültürel ilgi azaldığı, yok olduğu zaman hafıza merkezindeki ve asetilkolinin oluşturduğu beyin bazındaki hücreler,
iyice körleşip gidiyor, ölüyorlar.” 12
İşte, bu yüzden kendinizi kültüre vermek, bol bol kitap okumak
ve tartışmak zihnen dinç kalmanın önde gelen şartıdır. Aksi hâlde bunama hastalığının kurbanı olma ihtimali çok fazla.
Okuma, insanı sadece bilgi sahibi yapmaz, beynin çalışmasını
sağlar. İnsan, okuduğunu beyninde canlandırır ve algılar. Bu sayede
beyin hücreleri çalışmaya başlar. Ayrıştırma, birleştirme, yorumlama
ve akıl yürütme gerçekleşir. Böylece düşünce ortaya çıkar.
Diktatörler düşünen insanlardan korkarlar. Onlar, vatandaşlarının okumamalarından çok memnun olurlar. Hitler, “İktidar sahipleri
için düşünemeyen bir halka sahip olmak ne güzel şanstır!” diye onun
için söylüyor herhâlde.
Okumayan toplumlarda esen rüzgâra göre fikir değiştiren insanlar çoğalır. Bu tarz insanların bulunduğu toplumlar başkaları tarafından
âdeta güdülen sürüler hâline gelir. Bugün dünyaya göz gezdirelim;
okuyan milletler, okumayan ülkeleri içerden ve dışardan kuşatmışlardır. Tarihte de böyle olmamış mıdır? Çiçero, Roma İmparatorluğu’nun
yıkılış sebebi için şöyle der: “Bilgisizdik ve çok konuşuyorduk.” İslam
tarihine de bakalım; okumuşsak yükselmişiz, okumamışsak gerilemişiz
ve yıkılmışız.
Cehalet ağa, oğlu zaruret efendi, torunu husumet bey
Hemen şimdiki hâlimizi seyredelim: Yapılan ibadetler eksik; gelenek ve hurafeler yer yer sünnetin ilerisinde. Şekilcilik, muhtevanın
üstüne çıkmış. Bazen de müstehap uğruna farz feda edilebiliyor, mekruhun işlenmemesi için harama girilebiliyor. Doğru bilgi ve dürüst davranışı âdeta özler olduk. Hâlbuki bilmemek mazeret değil. Çünkü “ Ey
Muhammed! De ki: ‘ Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 13
buyuruluyor.
Peygamber efendimizin şu hadislerine kulak verip uygulasaydık
şüphesiz çok daha farklı durumda olurduk:
“Fıkıh bilen bir kişi, şeytan’a karşı, nafile ibadet eden bin kişiden
daha üstündür.”14
“Hikmetli söz, müminin yitiğidir; onu nerede bulursa hemen almalıdır.”15
12
13
14
İbrahim Ünal, Kitap Tiryakiliği. İstanbul: Nesil Yayınları,2005, s.18
Zümer 39/9.
Tirmizi, İlim 19.
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız *
291
“Öğrenen, bildiğini uygulayan ve başkalarına öğreten kimse,
yükseklerdeki melekler tarafından ‘büyük’ diye anılır.”16
“Sadakanın en değerlisi, Müslüman kişinin ilim öğrenip Müslüman kardeşine öğretmesidir.”17
Müslümanlarca pek bilinmeyen ve fazla uygulanmayan bir hadis
var; komşulara ilim öğretmekle ilgili:
“Hz. Peygamber (a.s.m.), bir gün ayakta halka hitap etti. Allah’a
hamd ve senada bulunduktan, Müslümanlardan bazı grupları hayırla
andıktan sonra şöyle dedi:
“Bir kısım insanlara ne oluyor ki komşularıyla ilgilenip onlara ilim
ve fıkıh öğretmezler, dini idrak ettirmezler; onlara iyiliği emredip, kötülükten sakındırmazlar?”18
Hz. Ali “İlim sahibinin dostu çok olur. Mal sahibinin ise düşmanı.”
dediğine göre dostlarımızın artması için okumalıyız.
Okyanusların derinliklerine dalabilmek, yıldızlarda gezinebilmek
için okumalıyız.
İnsanın ve kâinatın şifrelerini çözebilmek için okumalıyız.
Yüce yaratıcı, aramıza gönderdiği elçisine “Rabbim, ilmimi artır.”19 duasını öğrettiği için, o Efendimiz gibi yaşayabilmek için okumalıyız.
NASIL OKUMALIYIZ?
“İnsan, taallümle tekemmül eder.” diye bir söz vardır. Yani öğrene öğrene mükemmelliğe doğru yol alınır. Dünyadaki ilmî ve teknik
gelişmeler, âdeta hızlı yaşamayı gerektirmektedir. Bu tempoya ayak
uydurmayanlar, “ayaklar altında” kalabileceklerdir.
“Nasıl okumalı?” sorusunun cevabı şimdilerde daha fazla aranmalıdır. Çünkü telafi edilecek zararlar pek fazladır. Goethe, ömrünün
son yıllarında(1830) “Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe verdim. Yine de kendimden memnun olduğumu söyleyemem.” demiştir. Biz, yazarlarımız ve ilim adamlarımızın
tecrübeleri ve yeni gelişmelerinden faydalanarak okumanın “Nasıl?”
ına cevap bulmaya çalışacağız.
Bugün, en büyük problemlerden birisi, insanın kendisiyle baş başa kalamamasıdır. Dünyadaki hızlı gelişmeler ve medya, insanların
başını döndürmektedir. Sürekli tüketime teşvikler de insan zihnini çok
meşgul etmektedir. Hep biyolojik ihtiyaçların peşinde koşan insanlardan ise kültür alanında alaka beklenemez. Onun için insanların gözü,
15
16
17
18
19
Tirmizi, İlim 19.
Tirmizi, İlim 19.
Tirmizi, İlim 7; Ebu Davud, İlim 10.
Ebu Davud, İlim 9.
Taha 20/114.
292 * İbrahim Ünal
gönlü, aklı, fikri kitaba yönelmelidir. Kitapla baş başa kalabilenler,
ancak kendilerine gelebileceklerdir. Kitap okuyanların, kendilerini keşfetmeleri, cevherlerini yakalayabilmeleri mümkün olacaktır. İnsan,
kitaplara daldığı ölçüde “kendisini” de en iyi şekilde okuma fırsatı bulacaktır.
Okumak, bir gıdadır. Öyleyse o gıdadan az da olsa her zaman
almak gerekir. Bir gün yemek yiyip günlerce onunla yetinmek doğru
olur mu? Okumak için zaman ve yer arayıp durmaya da gerek yok;
okulda, evde, vasıtada, gece gündüz her zaman okumak mümkün.
“Denilebilir ki herkesten, her şeyden, hatta ekmek ve sudan fazla okumaya ihtiyaç vardır. Alelade okuma biçimi, bilgi açlığımızı gidermez. Bunun için, hayatın her kademesinde olduğu gibi, okumaanlamada da bir plan ve program gerekir. Okumayı sürekli bir davranış biçimine dönüştürmek ve okunanlardan en üst düzeyde istifade
edebilmek için, birtakım prensipleri bilmek ve uygulamak artık kaçınılmaz olmuştur.
“Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız tecrübeyi, okuma da bilgiyi kazandırır. Başarının ilk sırrı, tecrübeleri bilgiyle desteklemek, yahut bilgiyi tecrübelerle pekiştirmektir. İşte bunun için, her insanın bol bol
okumaya ihtiyacı vardır. Ancak, zihnin istenilen olgunluğa erişmesi,
okunanların anlaşılmasına bağlıdır. Bir yazıyı tam manasıyla anlamak,
başlı başına bir sanattır. Biz, bu sanatın adına ‘okuma-anlama’ diyoruz. Okunan bilginin özümlenmesi ve kültüre dönüşmesi, anlamakla
mümkündür. Bu bakımdan, okuma ve anlama, kurallara uygun bir
davranış biçimi olmalıdır.”20
“Sağlam vücutlu olan kimseler, çok yiyenler değil, iyi hazmedenlerdir.” Bu sebeple güzel bir kitabı birkaç defa okumak, gerekli notları
almak, beğendiğimiz cümleler üzerinde başımızı kaldırarak düşünmek,
ondan daha iyi faydalanmayı sağlar.
Şüphesiz, okuduklarımızdan ibret almaya bakarız. Hayat hikâyelerini okuduğumuz insanların faydalı fikirlerinden hisseler kapıp kötü
örneklerden dersler çıkarmazsak boşuna zaman ve emek harcamış
oluruz. Gerçi, verimsiz okumak bile boşluktan iyidir; ama madem okuyoruz, en ideal olanı yapalım.
Bir kitabı, bir defa okumakla kenara atmamalı, zaman zaman
tekrar okumalıyız. Öğrenmenin, bellemenin ilk şartı tekrardır. Her
okuduğumuzu ve gördüğümüzü aklımızda tutamayışımız, psikolojik ve
fizyolojik bir gerçektir. Bir kitap şehir gibidir; yalnız bir kere gezmek
yeterli olmayabilir; mümkünse şehirde biraz kalmak, bazı mühim yerleri dikkatle ve tekrar gezmek faydalı olur.
Bazı insanları tanımak için tek görüşme yetmez. Muhatap hakkında sıhhatli ve derin bilgi edinmenin yolu, onunla sık sık görüşmek20
İskender Pala, Milli Eğitim Dergisi, Ekim 1990, s.29.
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız *
293
tir. Kitaplar da insanlar gibi ilk okuyuşta az şey verirler. Bu sebeple,
bir kitabı muhtelif zamanlarda tekrar okumak faydalıdır.
Bir eseri düşüne düşüne ve tenkitçi gözüyle okumalıyız. Okumak
aynı zamanda düşünmek ve gözlem yapmak demektir. Gözlem ise
ancak aktif ve diri bir varlıkla faydalı ve mümkün olabilir. “Düşünmeden okumak körletir, okumadan düşünmek yanıltır.” Yazarı sorguya
çekebilmeli, eserin derinliklerine dalmalıyız. Aktif okuyucu, yazarın her
söylediğini kabul etmez. Onunla tartışır. Doğruları alır, yanlışları atar;
âdeta okuduğu kitaba kendi doğrularını katar. Macoulay “Dikkatlice
okunmuş bir sayfa, hızlıca okunmuş bir ciltten iyidir.” derken Oscar
Wild şunu ifade eder: “Eğer insan bir kitabı okuduktan sonra onu tekrar tekrar okumaktan zevk almıyorsa, o kitabı okumuş olmasının bile
hiçbir değeri yoktur.”
Önce bizim olanları anlayalım, bilelim. Okumanın gayesi bir şeyi
halletmek ve düşünerek zekâyı kibarlaştırmak olduğuna göre, yük
olacak ve sindirilemeyecek bilgiler hiç öğrenilmese daha iyi olur. Beyne yığınla bilgi ve olay doldurmanın ne yararı olur? Kafalar bilgiyle
şişmemeli, fakat beslenmelidir; dolmamalı, fakat sağlamlaşmalıdır.
Okunan bilgiler hayata ve kana karışmazsa veya tam öğütülmezse,
ambarda bekleyen tohumdan farksız olur.
Okuma işlemi, anlayarak ve zevk duyarak tamamlandıktan sonra
metnin ne demek istediğini ve yazarın fikirlerini yorumlamak, bu konudaki başka bilgilerle karşılaştırmak, ileri sürülen fikirleri eleştirmek
gerekir. Aynı konudaki değişik görüşleri inceleyerek kendi fikrimizi
sağlamlaştırmak, o konuyu asla unutmamak demektir.
Konuşurken muhatabımızı dikkatle dinlediğimiz, ona doğru dönmemiz ve göz göze gelmemizden belli olur. Âdeta kendimizi veririz.
Kitaplar da öyle; kendimizi vermeliyiz. Hangi türden yazı olursa olsun;
her şeyden önce, okuduğumuzu anlamamız gerekir. Sezai Karakoç
“Her evde kutsal kitaplar asılıydı diyor. “Okuyanı görmedim/Okusa da
anlayanı görmedim.”
“Anlamanın ilk şartı, dikkat etmektir. Dikkat edilmeden okunan
bir yazının gözlerimizi yormaktan başka bir yararı yoktur. Zihnimizi,
yazıya toplamamız gerekir. Okuma işlemi, ağır ağır yapılır ve her cümlenin üzerinde durularak sürer. Anlaşılmayan cümle, yeniden okunmalıdır; anlamı bilinmeyen kelime ve deyimler ile kullanıldıkları yerler,
incelenmeli ve öğrenilmelidir.”
Özetlenebilecek şekilde olan eserleri okuduktan sonra ana hatlarını yani şahısları, yeri, zamanı, olayı, fikirleri not almak, zaman kaybını önler. Kitabın okunduğu belli olmalı, başka zaman da göz izleri
takip edilebilmelidir.
Kitapların akıttığı “hayat suyu” yudum yudum içilerek tadına varılabilmeli. İyi bir kitabı çabuk çabuk okumak, meşhur bir müzeyi koşar adım gezmeye benzer. Acele okumak, ancak bulanık ve gelip geçici
294 * İbrahim Ünal
bir intiba bırakır. Yalnız, acele okumakla hızlı okumayı birbirine karıştırmamak gerekir.
Hızlı okumak bir tekniktir. Bu teknikten insanlar faydalanmalıdır.
Ama mutlaka “Hızlı okunmalı.” diye bir kural koymaya gerek yoktur.
Önemli olan zamanın iyi değerlendirilmesidir.
İmani ve fikrî eserleri, konulara aşinalık kazanmak için ilk önce
sürekli okumak, sonrakilerde dikkatle ve inceleyerek okumak uygun
olur. Okumanın başarılı olabilmesi için sesli, hatta sessiz okumalarda
bile noktalama işaretlerine dikkat etmek gerekir. Noktalama işaretleri,
okuma sırasında sese, vurguya, jest ve mimiklere dönüşür.
Yazar ve şairlerin okuma tarzları farklıdır. Onun için, her yerde
ve her zaman kullanılabilecek kalıplaşmış metot aramamalı. Mesela
Mustafa Özçelik, Yedi İklim dergisinde Mehmet Akif’in okuyuş tarzının
özelliklerini şöyle anlatır:
“Damadı Ö. Rıza Doğrul bu durumu ‘didikleye didikleye tetkik
etmek’ şeklinde ifade ederken, yakın dostu Mithat Cemal de ‘Kitabı
önce toptan, sonra tenkit ederek okur, dördüncü okuyuşta intihaplarını
yapardı. Az eseri çok okurdu.’ şeklinde açıklamaktadır.
“Yine, okumak için özel bir zaman ve mekân aramayan Akif, sürekli olarak yanında kitaplar taşır ve onları okur, okuturdu. Kaynaklar,
onun dost ve arkadaş meclislerini hemen bir mektebe çevirdiğini kaydetmektedirler.”
Staiger, Roads to Reading isimli eserinde, olgun bir okuyucu
için şu özelliklerin olmasını istemektedir:
“Okumak için gerçek bir arzu,
Kelimeleri anlamlarına çevirebilme,
Belirtilmek
layabilme,
istenen
havayı,
duyguları
duyabilme,
yorum-
Okunan malzemedeki güçlü ve zayıf kısımları algılayabilme,
Geçmiş tecrübelerle karşılaştırabilme.”2121
“Okumanın ilk aşaması, okumaya hazırlıktır. Okunacak yazı kısa
ise dikkati yazıya vermek yeterlidir. Ancak okuma işlemi sürekli ve
önemli ise öncelikle plan yapmak gerekir. Bir sisteme girmeyen plansız
okumadan iyi sonuç almak zordur. Özellikle ders çalışma amacıyla
okumak, mutlaka planlı olmalıdır. Söz gelimi, okuma işlemi her gün
aynı saatte başlamalı, kararlı ve sabırlı çalışma temposu uygulanmalıdır. Yani ne okuyacağımızı ne amaçla okuyacağımızı iyi bilmemiz gerekir. Okuma işlemi bir ders çalışma biçimi ise ve sürekli olacaksa, mekânın önemi büyüktür. Oturduğumuz iskemleden duvardaki resimlere
kadar her şey, bizi etkileyecektir.
21
Özçelebi, a.g.e.,s. 26.
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız *
295
“Genellikle pencere kenarına oturmamak gerekir. Gürültüden
uzak ve boş duvara çevrili bir masada çalışmak daha verimlidir. Ancak
her 15-20 dakikada bir periyodik olarak pencereden bakmak, iskemleden kalkmak, mutfağa gitmek gibi, zihni yeniden canlandırmaya yarayan bir davranış tarzı seçmek gerekir.”
“Okurken herhangi bir şey yemek veya içmek, dikkati dağıtır.
Özellikle kuruyemiş yemek, çok sakıncalı bir yoldur.”2222
Dikkatleri toplamadan, göz kitapta, kulak başka şeyle meşgulken
okumak da zihinde yalnız gölge fikirler bırakır.
Orta eğitimle birlikte gerçek bilgi dönemi başlar. Bu çağda başarılı olmak için her şeyden önce kitabı tanımak, kitabı kullanmak ve
anlamak gerekir. Bunun da birtakım kuralları vardır:
* Yeni alınan kitap sanat eseriyse (roman, şiir vs.) okunmadan
kütüphaneye konulmaz.
* Bilimsel bir eser alındıysa sırasıyla arka kapak, ön söz ve giriş
okunur; sonra içindekiler bölümü taranır. Bizi en çok ilgilendiren konular işaretlenip zaman buldukça önem sırasına göre okuma başlar.
* Ansiklopedi türü başvuru kitaplarında yalnızca ilgi alanımıza giren yahut ihtiyaç duyduğumuz konular okunur.
* Kitap, okumak içindir; asla orasına burasına yazı yazılmaz; ancak önemli kısımların altı çizilebilir.
* Okuma işlemi, dik oturulan bir iskemlede daha yararlı olur.
* Kitabın sayfaları, orta parmakla ve sayfanın sağ üstünden açılır. Parmak ıslatılarak, alttan sayfa açılmaz.
* Sayfa kenarları kıvrılıp yıpratılmaz. Okuma işlemine devam
edilecekse kaldığımız sayfaya küçük bir kâğıt konulur. Bazı ciltli kitaplarda bu amaçla bir şiraze ip bulundurulur.
* Ödünç alınan kitaplar, daha büyük bir özenle kullanılır.
* Kütüphane kitapları, zamanında iade edilir.
* Evde okurken el altında bir sözlük bulundurulur.
* En iyi yolculuk arkadaşı kitaptır; kitapsız (uzun) yola çıkılmaz.
* Kitap en iyi dosttur; korunması gerekir. 23
Kitap okurken elde kurşun kalem bulunmalıdır. Kütüphaneden
veya birisinden ödünç alınan kitap gerekli notlar alındıktan sonra yıpratılmadan iade edilebilir. İşaretlenen kitap kendimizinse üzerinde işaretlerin ve çizilmelerin bir mahzuru olmaz. Tekrar okumalarda faydasını görürüz.
22
23
Pala, a.g.d., s.29.
A.g.d., s. 21.
296 * İbrahim Ünal
Kitaplardaki dikkat çekici söz ve bilgiler fişlenebilir. Böylece kendiliğinden özel bir arşivin altyapısı hazırlanmış olur. Kitap içinde karşılaşılan her yeni kelimenin anlamı öğrenilmeli, gerektikçe lügata bakılmalıdır. Ayrıca kelimenin telaffuz, imla ve cümle içinde kullanılışına
dikkat edilmelidir.
Kitap okuyan her kişi, kendisine ait işaretleme sistemi geliştirebilir. Örnek olması bakımından bir yazarımızın teklifini buraya alıyorum:
“ Paragrafların yan taraflarına hatırlatıcılar yazın ya da semboller
kullanın: Öyle bir kelime yazın ki o kelime o paragrafı ifade etsin. O
kelimeyi görür görmez o paragrafta neden bahsediyor hemen aklınıza
gelsin… Yani paragraflara hatırlatıcılar koyun. Kendinize has bir işaret
dili de geliştirmeyi unutmayın. Geliştirdiğiniz bu dili kullanın. Bu sizi
okuma esnasında zinde tutacak, kontrolsüz hayal kurmanızı engelleyecektir.
X =Katılmıyorum.
! =Dikkate değer.
 =Bu sayfada dikkate değer hiçbir şey yok.
M
= Makalede kullan.
ÖSS
=ÖSS’de çıkabilir.
P =Mükemmel bir fikir.
? =Bu konuda şüphe duyuyorum.

=Bu kadar atılmaz ki!”24
BERABER OKUMALAR
Eskiden kıraathaneler varmış. Atalarımız bir araya gelerek kitap
okurlarmış. Sonradan kıraathaneler, kahvehanelere dönüşmüş.
1989’da Devlet Bakanlığı kısmen kahvehanelerde kitap okunan mekânlar haline getirmek için çalışmalar başlatmıştı. Ne sonuçlar alındı
bilemiyorum. Bu teşebbüsü takdir etmekle beraber, gönüllü kuruluşların daha etkili olacağına inanıyorum. Onların yapacağı en etkili yol,
beraber okuma sohbetleridir. Zikir ve dua için bir araya gelen hanımların beraberce ilmihal ve diğer konularda kitaplar okumaları faydalı
olmaktadır. Maneviyat büyüklerinden bazıları, kendi mensuplarına, bir
araya gelerek kitap okumalarını tavsiye etmişlerdir. Bu büyükler, kendi
şahsiyetlerine fazla değer verilmesinden rahatsız olurlar. Dikkati kendilerine değil, kitaplara çekerler. Bu tutumun giderek yaygınlaşması
memleketimiz açısından memnuniyet verici bir durumdur. Cemil Meriç’in ifadesiyle “uzun doğum sancılarının mahsülü” olan büyük eserle-
24
Akten, A.g.e., s. 153.
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız *
297
rin gruplar hâlinde ve müzakereli olarak okunması, geleceğimiz açısından ümit verici gelişmelerdir.
Başarı, daima verilen emek sonucunda gelmektedir. İnsan hangi
iş; yapıyorsa ona ciddi olarak yoğunlaşmalıdır. Namaz mı kılıyoruz?
Zihnimizden başka düşünceleri uzaklaştırırsak hem ibadetimiz daha
makbul olur hem de manevi hazzımız artar. Öğretmen olarak sınıfta
ders mi işliyoruz? Anlattığımız konuya ve öğrencilerimize kendimizi
vermeliyiz. Gözlerimiz satırlarda gezinirken sadece okumalıyız. Baş
başa, yalnızca kitapla olmalıyız.
SONUÇ
Bugünkü medyatik dünyada insan artık başkalarının kontrolünde
yaşıyor gibi… Kuşatılmış durumda insan… Posası çıkmış, kendine ait
düşünceleri olmadan kafası karışık şekilde yaşamak ne kadar acı! Bu
çemberi yararak günübirlik yaşamaktan kurtaracak olan, “nasıl”ını ve
“niçin”ini bilerek okumaktır.
Merhum Cemil Meriç, “Nasıl bir gençlik özlüyorsunuz?” sorusuna
’ikra!’ celilesiyle yatıp ‘ikra’ celilesiyle kalkan bir gençlik özlemi içerisindeyim.” demiştir. Allah Teala, insan için “ Doğrusu o çok zalim, çok
cahildir.”25 buyurmuştur. Ayette “çok zalim”le “çok cahil”in peşpeşe
gelişi dikkat çekicidir.
Cahil insanları ezmek çok kolaydır, ama çoğu zaman cehaletleri,
onları perişan etmiştir. “Bilgi güç” olduğuna göre yarı cahiller, tam
cahilleri her zaman süründüreceklerdir. Hem tarihte hem de şimdi
örnekler boldur.
En iyisi, “adam gibi” okuyalım. “Ne iş yaparsınız?” sorusuna
“Okuyorum.” diyecek durumda olursak insanlığımız hedefini ancak
bulacaktır.
KAYNAKLAR
Akten, Refik. Hızlı Okuma ile Öğrenme. İstanbul: Nesil Yayınları,
2006.
Bakiler, Yavuz Bülent. Mehmet Akif’in Türkiye İdeali. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
Canan, İbrahim. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. Ankara: Cihan Yayınları, 1994.
Okuma Yazma Seferberliği. İstanbul: Cihan Yayınları, 1984.
Çocuk Yayınları Sempozyumu (11–13 Kasım 1981). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları,1987.
Çoraklı, Selim. Kitap Okuma Şuuru. İstanbul: Marifet Yayınları,2000.
25
Ahzab 33/72.
298 * İbrahim Ünal
Özçelebi, O.Suat ve N. Seler Cebecioğlu. Okuma Alışkanlığı ve
Türkiye. İstanbul: Milliyet Yayınları,1990.
Özcan, Ferhat. Türkiye’de Okuma Alışkanlığı. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları,2001.
Sevinçgül, Ömer. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı. İstanbul:
Timaş Yayınları, 2001.
Ünal, İbrahim. Kitap Tiryakiliği. İstanbul: Nesil Yayınları, 2005.
VI. OTURUM MÜZAKERE
İsmail Çalışkan
İki gündür kültür ordumuzun birikimlerini paylaşıyoruz. Dünkü
açılış konuşmasında Yavuz Bülent Bakiler beyefendi, Atatürk’ten naklen asker ve kültür olmak üzere iki ordumuzun olduğunu söyledi. İşte
kültür ordusunun emeklerine iki gündür şahit oluyoruz. Ben kültürün
en önemli dayanağının ve onun yaşatıcısının, devam ettiricisinin kitap
olduğuna inanıyorum, bu yüzden de kitabı ve kitap sempozyumunu
önemsiyorum.
Gerek şu ana kadarki oturumlarda ve gerekse bu oturumda en
büyük yaralarımızdan birisi deşildi. Bu yara toplumumuzdaki okuma
oranının düşüklüğüdür. Mehmet Varış Bey, bu oranın ülkemizde %4
olduğunu söyledi. Bu bizim daha önceleri de üzerinde durduğumuz ve
şikayet ettiğimiz bir durumdur. Ancak bir hususa işaret etmek istiyorum. Kanaatimce bu konu yeterince araştırılmamıştır. Bir takım istatistiklerden hareketle sayısal olarak dünya ülkeleri arasındaki oranımızı
dile getiriliyor. Fakat Türkiye’nin özel şartları acaba göz önünde bulunduruluyor mu? Biz geleneksel yapıyı büyük oranda muhafaza eden bir
toplumuz. Bir evde 5, 10 kişinin yaşadığı yerler çoktur, şehirlerde de
böyle. Bir eve giren kitap üç beş kişi tarafından okunmaktadır. Bu, kişi
başına bir kitabın alındığını gösterir mi? Ayrıca kitap almak ekonomik
bir güce dayanır. Ülkemizin durumu da malumdur. Yine çok ciltli kitaplar özellikle 1980 sonrasında yaygın olarak basılıp satılmıştır. Bunlar
tek kitap mıdır?
Söz çok ciltli kitaplardan açılmışken benim bir gözlemimi ve kanaatimi aktarmak istiyorum. Günümüzde uğraş alanları çok çeşitlenmiş buna göre de vaktin planlanması eskiye oranla çok değişmiştir.
Zaman iş, okul, eğlence, dinlenme, spor, tv. izleme, alışveriş yapma,
internet, ders çalışma vs. arasında paylaştırılmaktadır. Bu arada okuma eylemi için sınırlı zaman kalmaktadır. Dolayısıyla yazar ve yayıncılara düşen, hacmi küçük, daha az sayfalı, ama daha zengin ve doyurucu içerikli kitaplar hazırlamaktır.
Oturumumuzdaki tebliğlere gelince sayın Berat Demirci hocamın
insanın varoluş süreci, daha doğrusu insanın kitapla birlikte varoluş
sürecine ilişkin tebliğini oldukça ilginç buldum. Gerek bu tebliğde ve
gerekse diğerlerinde kullanılan şu ifadelere bakalım: kitap almak, kitaplı olmak, kitap sahibi olmak, kitap okumak, kitap gibi adam olmak.
Acaba bu varoluş sürecinin nihai aşamasına kitap olmak dersek nasıl
olur? Kitap olmak tabiri ile insanın kitapla varoluşunun en üst kademesini, yani kitap okuyan kişinin aldıkları ve öğrendikleri ile belli bir süreç
sonunda artık kendisinin okunan bir kitap olmasını kastediyoruz. Öyle
ki, başkaları ondan bilgiler öğrenirler, davranış modelleri alırlar, kişilik

Doç. Dr. Cumhuriyet Ü. İlahiyat Fak. Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Müzakere *
301
örneğini görürler. Bunlar da bir kitap okumak gibidir. Kitap-insan ilişkisinin hedefi bu olmalıdır. Doğal olarak herkes bu konuma ulaşamayabilir, olsun, ama bunu bir hedef olarak koymak güzeldir. Hz. Peygamber’in en iyi örnek olduğunu söylüyoruz, onu anlamak ve anlatmak için sayısız kitaplar yazıyoruz, konuşmalar yapıyoruz, onu adeta
bir kitap gibi okuyup duruyoruz. Hatırlatmalıyım ki, onu ‘daima okunan
bir kitap’ yapan kaynak, Kur’an gibi bir kitaptır.
Mehmet Varış bey, kitap yayıncılığının sorunlarına eğildi. Bir konuya işaret etti ki, bunu ben çok önemsiyorum. O da yayınlanacak
kitapların editör aşamasındaki denetimdir. Bu özellikle dini yayınlar
alanında maalesef büyük bir problemdir. Bazen öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki, din adına nasıl yapılabildiğine şaşırıp kalıyoruz. Yayıncıların
bu konuda çok titiz olması gerektiğine işaret etmekle yetineyim. Sayın
İbrahim Ünal’ın gündeme getirdiği beraber kitap okuma işi, önemli bir
okuma faaliyetidir. Az kitap okunduğuna dair şikayette bu noktayı da
dikkate almakta fayda var. Bir kişinin okuyup birçok kişinin dinlediği
bir faaliyeti düşünün, bir anda on kişi, belki yüz kişi bir kitabı okuyor.
Sempozyumun geneline ilişkini bir iki noktaya temas ederek bitirmek istiyorum. Kitap okumak denildiğinde biraz hürriyetçi olmak
gerekir. Kitapları okunacak-okunmayacak diye ayırmamalıyız. Ben
sağlam bir temeli olan bireyin, ne okursa okusun ondan zarar değil,
alabileceği bir şey varsa ondan istifade edeceğine inanıyorum. Biliyoruz ki, atılım zamanları, bilimsel ve kültürel kalkınmalar kitaplara özgürlüğün tanındığı zamanlarda olmuştur.
Bu toplantı boyunca kitap-kültürümüz ilişkisinin daha çok tarihi
yönüne ağırlık verilmiş, kitapların içeriğine az değinildi. Yine popüler
kitaplar denilen kısma yer veilseydi iyi olurdu. Mesela günümüzde çok
yaygın hale gelen kişisel gelişim kitapları neden bu kadar ilgi görüyor.
Ömür Boyu Aşk türü kitaplara ihtiyaç nereden doğuyor? Bu konulara
eğilmek, toplumun gidişatı, kültürel eğilimlerini anlamada yararlı olacaktır. Ayrıca felsefi düşünceye dair kitaplara yer verilmemesi bir eksiklik olarak görülebilir. Madem hemen her alana eğildik, bütünlüğün
sağlanması açısından iyi olurdu. Son olarak kadın fenomenine değineyim. Sempozyumda izleyicilerin büyük kısmı bayanlardan oluştu. Yirmi
yılı aşkın bir süreden beri kadın yazarlar ve kadın kitapları bir hayli
çoğaldı. Bence toplumuzun aldığı şekil bakımından önemli bir gelişmedir. Burada konuşulmadı ama, en azından düşünülmesini öneriyorum.
Bir sonraki sempozyumun eğitim ve kitap konusuna ayrılabileceğini öneriyor, kitaba gösterilen bu mütevazı ve dostane katkıdan dolayı bütün emeği geçenlere -tertipleyenlere, vakfa, katılımcılara ve özellikle dinleyicilere- teşekkür ediyorum.
KÜLTÜRÜMÜZDE CÖNKLERİN ÖNEMİ VE SİVAS
KAYNAKLI CÖNKLER
Doğan Kaya
Başta halk şairlerinin şiiri olmak üzere çeşitli folklorik bilgilerin
kaydedildiği ve uzunlamasına açılan, sırtı dar, ensiz, deri kaplı deftere
cönk denilir. Benzerliğinden ve şeklinden dolayı bu defterlere sığırdili
yahut danadili de denilmiştir. Bazı kayıtlarda cönk yerine beyaz-ı
büzürg ifadesi kullanılmıştır. Aydınlar da bu defterlere sefine-kâri demişlerdir.
Kelimenin milliyeti hakkında iki görüş vardır. Birinci görüş kelimenin Cava ve malaya dillerindeki “conk” sözü ili ilgilidir. İkincisi de
Aka Seyyid Muhammed Ali’ye göre kelimenin aslı Türkçedir ve “türlü
konuların özellikle
çeşitli şairlerden seçilmiş şiirlerin yazılı olduğu
kitap veya defter” anlamına gelir. Muhammed Ali, bunun yanında cönke “büyük gemi, fakirlerin kullandığı satrançlı çul ve kilim, büyük nesne” anlamlarını da verir. Şeyh Süleyman Efendi’nin Lugat-i Çağatay ve
Türkî-i Osmanî eseri, Hüseyin Kâzım Kadri’nin Büyük Türk Lügati’nde
ve Ziya Şükün’ün Farsça-Türkçe Lügat’inde de aşağı cönke yukarı aynı
anlamlar verilmiştir. Veled Çelebi (İzbudak) da bu kelimenin “Tespit
etmek, derlemek, ciltlemek” anlamına gelen “cönemek, cönlemek,
cünlemek” fiilinden türemiş olduğunu ileri sürmüştür. Cönk kelimesi,
Türkçede XV. yüzyıldan itibaren kullanılmıştır.
Cönkler, âşık edebiyatının ve önceki devirlerin sözlü folklor ürünlerinin yazıya dönüşmüş örneklerini içine aldıkları için en değerli başvuru kaynaklarıdır. Daha ziyade şiirleri ihtiva etmekle beraber, tamamının böyle olduğu söylenemez. İçinde bazı dini bilgilerin, hutbe ve
vaaz notları gibi mensur metinlerin bulunduğu cönkler de yok değildir.
Cönklerin genel özellikleri şöyle özetlenebilir:
1. Genellikle “Besmele” ile başlanılır.
2. Belli bir ebadı yoktur ve her cönkün ebadı farklıdır. Sözgelişi;
5 X 10, 15 X 23 cm. boyutunda olabilirler.
3. Birden fazla kişi tarafından yazılmış olabilir.
4. Yaprak sayıları ise 10 ilâ 300 arasında değişir.
5. Çoğunda sayfa rakamı yoktur.
6. Aralarında koparılmış sayfalara yahut cönkü okuyanlarca boş
kısımlarına yazılmış özel notlara rastlanılır.
7. Önceki yüzyıllara ait cönklerin kâğıtları daha temiz ve iyi terbiye edilmiştir. Sonraki yüzyıllarda tutulmuş cönklerin kâğıtları ise kirli,

Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bl.
Öğretim Üyesi
Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler *
303
kalın ve kaba filigranlıdır. XIX. ve XX. yüzyıla ait cönklerinin kâğıtları
ise, pembe, krem, sarı, turuncu, mavi, mor renkte olup aharlıdır. Önceki yıllara ait cönklerde ise aharlı kâğıda sahip cönklere pek rastlanılmaz. Genellikle “Alikurna” yahut “Abadî”adı verilen kâğıt kullanılır.
8. Cönklerde, halk şiirinin dışında divan şairlerinin şiirleri, ilaç tarifleri, gelecek ve nazarla ilgili bilgiler, bilmeceler ve çözümleri, yemek
tarifleri, kişilerin doğum ölüm tarihleri, alacak-verecek hesapları, halk
hikâyeleri, Karagöz metinleri, rüya tabirleri, hutbeler, mev'izeler, dualar ve salâvatlar, seyirname, fal, büyü, tılısım ve muskalar, ay tutulması, büyük yangınlar ve sel felaketleri, vefkler, mektuplar, tarihi
olayları açıklayan kayıt ve tarihler, tekerlemeler görülür. Bu bakımdan
cönkler, içinde her türlü mal bulunan gemilere benzetilmiştir.
9. Şiirler, yazan kişinin bilgi eksikliğinden, unutkanlığından yahut
özel tavrından dolayı kimi zaman ölçüsüz olabilmektedir.
10. Şiirlerin çoğunun sonunda temmet yazılıdır. Başlarına da çoğu zaman türkü, ilâhî, koşma, şarkı, gazel gibi şiirin türünü belirten
başlık yazılır. Ancak bilgisizlikten kaynaklanan yanlış isimlendirmeler
de görülür.
11. Genellikle şairin adının geçtiği kelimenin üstü çizilidir.
12. Bazılarında parçanın altında henüz ne anlama geldi bilinmeyen (kâf ve yâ) ibaresi vardır.
13. Çoğunlukla siyah, kahverengi çeşitli tonlarda ve nadiren
kırmızı deriyle kaplıdır. Hatta cilt kapağı deri olmayanları dahi vardır ki
bunlar genellikle köylerde tutulmuştur.
14. Genellikle tezhipsizdir, ancak bazılarında eğri büğrü cetvel ve
satır çizgileri, kaba nakışlar, görülmektedir. Az da olsa bazı cönklerde
halk tarzı resim, şekil ve motifler görülür.
15. Büyük şehirlerde yazılmış olan cönklerdeki yazıların çoğu
okunaklı ve güzel hat ile yazılmıştır. Anadolu köylerde tutulan cönklerin yazı ve imlâsı bozuktur. Cönklerin imlâsı hususu başlı başına incelenmesi gereken konudur ve imlâ özellikleri onlarca madde altında
toplanabilir. Ancak dikkat çekici olanlar şöyle sıralanabilir:
*Ağız özellikleri etkisiyle ünsüzlerin yer değiştirilerek yazıldığı
görülür. Örnek: kalbimiz yerine kablimiz gibi…
*Asıl harf yerine başka harfler kullanılmıştır. Örnek: gurur yerine
kurur, gurbet yerine kurbet, sorgu yerine sorku, gürbüz yerine gülbüz,
nefs yerine nevs gibi…gibi…
*Asıl imlâda (dal, re) ve (zel) vs gibi harfler kendisinden sonra
gelen harflerle bitiştirilmezken, cönklerde bitiştirildiği görülür.
*Tamlamalarda ilk kelimeden sonra fazladan (ye) harfi yazılmıştır.
304 * Kadir Pürlü
*Kimi zaman kelimenin bünyesindeki harfler yazılmamıştır. Örnek: doğruluk yerine toruluk gibi…
*Bazı kelimeler konuşulduğu gibi yazılmıştır. Örnek: ark yerine
hark, rahat yerine ırahat, rağbet yerine ırağbet gibi…
Biz bu bildirimizde yıllarca toplayarak arşivlediğimiz cönklerden
Sivas’la ilgili olanları burada tanıtmaya çalışacağız. Özel Arşivimizde
bulunan cönklerin toplam sayısı 41’dir. Bunlardan 36’sı Cumhuriyet
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde öğrencilerimize Yüksek Lisans
tezi olarak hazırlatılmıştır. Danışmanlığını yaptığım bu tezlerin dökümü
ve hazırlayanlar şunlardır: Bülent Şahin (1, 2, 3, 4), M. Necati
Demircan (5, 6, 7, 8), Nuran Baygül (10, 11, 12), Emine Çongar (13,
14, 20), Solmaz Bakay (16, 17, 18), Murat Türkyılmaz (26, 27, 28,
29), Zühal Yuvacı (33, 34), Dilara Akbulut (36).
Cönkler üzerinde bugüne kadar İbrahim, Aslanoğlu 1, Müjgân
Cumbur2, Hikmet, Dizdaroğlu3, Orhan Şaik Gökyay4, Sabri Koz5, Kutlu
Özen6, Burhan Paçacıoğlu7, Mehmet Zeki Pakalın8 ve M.
Şakir,Ülkütaşır9 gibi araştırmacılar tarafından önemli bilgiler verilmiştir.
Cönklerin çoğu Alevî köylerinde yazılmıştır ve özellikleri şu şekildedir:
1 numaralı cönk:
11 X 17 cm. boyutundadır. Son sayfadaki “İmam Musa-yı Kâzım
sultan-ı zîşan evladlarından lakabı Küçük Gariboğlu demekle meşhur
kaza-yı Divriği 1296 (M. 1880)” ifadesinden anladığımıza göre cönkü,
Divriğili Küçük Gariboğlu yazmıştır. Tamamında aynı yazı karakteri
vardır. Yandan dikişli olup defter şeklinde açılmaktadır. Cönk toplam
68 yapraktır. Her şiirin sonuna alt alta üçgen oluşturan çizgiler çekilmiştir. Cönkün aslı Divriği’nin Karakale köyündeki Hüseyin Demirtaş’ta
bulunmaktadır. Cönkte şu şairlerin 78 şiiri yer almaktadır: Aşıkî, Bende, Dedemoğlu, Dertli, Derviş Ali, Er Mustafa, Fedayî, Gevheri, Hayri,
1
2
3
4
5
6
7
8
9
İbrahim Aslanoğlu, “Geçen yüzyıllarda Folklorumuza Işık Tutan Kaynaklar”, I.Uluslar
arası TürkFolklor Kongresi Bildirileri, C. I, Ankara, 1976.
Müjgân Cumbur, “Folklor Araştırmalarında Cönklerin yeri”, I. Uluslararası Türk Folkloru
Semineri Bildirileri, Ankara, 1974.
Hikmet Dizdaroğlu, “Cönklerde Güvenirlilik Derecesi”, Türk Folklor Araştırmaları, XVII
(341).Aralık 1977.
Orhan Şaik Gökyay, “Cönk” Md., İslâm Ansiklopedisi, T.D.V., İstanbul, 1993.
Sabri, Koz “Cönk” Mad., Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. 2, Dergâh Yayınları,
İstanbul, 1977.
Kutlu Özen, “Cönk ve Mecmuaların Halk edebiyatı Araştırmalarındaki Yeri, Sivas Yöresinde tutulmuş olan Cönklerin Bazı Özellikleri”, Kızılırmak, S. 1.
Burhan Paçacıoğlu, “Bir Cönk İncelemesi”, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 2, Sivas,
1996.
Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. I, M. E. B Yay.
İstanbul, 1993, s. 303.
M. Şakir Ülkütaşır, “Halk Edebiyatı Araştırmalarında Cönklerin Değeri”, Türk Kültürü,
Sayı 60, Ankara, 1967.
Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler *
305
Hüseyin, İsmail, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Niyazî, Pir Sultan
Abdal, Sadık, Sefilî, Sıtkı, Sultan Hatayî, Şah Hatayî,Veli, Viranî, Viranî
Abdal.
2 numaralı cönk:
Boyutu 12 X 18 cm.’dir. Toplam 62 yapraktan oluşmaktadır.
Bazı mısraların üstü kırmızı renkli kalemle çizilmiştir. Yazıların mürekkebi aynı tonda değildir. Son yaprağında şöyle bir ibare vardır:
“Üçpınar karyesinde Mansur oğlu veli Efendi’nin mecmuasıdır. Sene
1335 (M. 1919)” Oldukça yıpranmış olup cilt kapakları yoktur. İçinde
şu şairlerin 78 şiiri yer almaktadır: Abdal Pir Sultan, Âşıkî, Bâki, Bende, Cafer Oğlu, Celalî, Cemalî, Dedemoğlu, Dertli, Derviş Ali, Derviş
Süleyman, Fevzi, Gulâm, Gulam Kul, Halil, Hasretî, Hatâyî, Hilmî, Hüseyin, İsmail, Kalender, Kanberî, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım,
Kul Mustafa, Nesimî, Niyazî, Noksanî, Sadık, Şah Hatâyî, Sefil Ali, Sefil
Mehmet, Sırrı, Sofi Oğlu, Sultan Hatâyî, Teslim Abdal, Ülfetî, Veli, Viran Abdal, Virânî.
3 numaralı cönk:
11 x 23,5 cm. boyutundadır. 29 yapraktır. Sayfaları lekelidir. XX.
yüzyılın başlarında Divriği’de yazıldığı tahmin edilmektedir. Düzenleyen kişi ve düzenlendiği tarih hakkında herhangi bir bilgi yok. Şiirlerin
hepsi nefes nazım türüyle yazılmıştır. İçinde 63 şiir vardır. Bazılarının
şairi belli değildir. Alevî- Bektaşî şairleri çoğunluktadır. Şu şairlerin
şiirleri bulunmaktadır: Başından sonuna kadar aynı yazı ile yazılmıştır.
İçinde 26 âşığın 64 şiiri bulunmaktadır. Şiirlerine yer verilen başlıca
âşıklar şunlardır. Abdal Musa, Abdal Pir Sultan, Ahi, Ali Dede, Baba
İbrahim, Balım Sultan, Budala, Cafer Abdal, Deli Şükrü, Dertli Kemter,
Derviş, Derviş Ali, Derviş Hüseyin, Geda Müslî, Hacı Recep, Hatayi,
Herdemi, Hüseyni, Kaygusuz, Kemter, Kul Himmet, Meczub Abdal,
Musa Dede, Pir Sultan, Pir Sultan Abdal, Rahmi, Sefil, Sefil Sersem,
Seyyid, Seyyid Dede, Şah Hatayi, Teslim Abdal, Veli Dede.
4 numaralı cönk:
Cönkün aslı Kangal’ın Karanlık köyündeki Ali Ekber Öztürk’tedir.
16 X 20 cm. boyutunda olup 29 yapraktır. 1331 (M. 1915) yılında
Kangal’ın Karanlık köyünde yazılmıştır. Cönkte 26 şaire ait 58 şiir bulunmaktadır. Şiirlerine yer verilen başlıca şairler şunlardır. Budala, Deli
Boran, Fedaî, Feyzî, Fuzulî, Hasretî, Hatayî,Hulkî, İrfanî, Kemterî, Kul
Himmet, Muradî, Mehemmed, Nesimî, Noksanî, Pehlül Divane, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Kul Himmet, Sefil Mehmet, Şi’rî, Veli, Viranî,
Visalî.
5 numaralı cönk:
Cönkün aslı Divriği’nin Höbek köyündeki Veli Gökçe’dedir. 29
yaprak ve 10 X 20 cm. boyutundadır. 1290 (M. 1874) yılında Divriği
yöresinde yazılmıştır. İçinde; Âşıkî, Dedemoglu, Dertli, Derviş Ali, Gani
306 * Kadir Pürlü
Baba, Gevherî, Hatayî, İsmail, Kemter Himmet, Kemter, Kul Himmet,
Kul Sevindik, Nesimî, Niyazî, Öksüz, Seyyid Nesimî, Seyyid Seyfi,
Türabî, Viranî gibi şairlerin 38 şiiri yer almaktadır.
6 numaralı cönk:
Divriği’nin Höbek köyünde tutulduğu sanılmaktadır. Aslı Derviş
Aslandoğan’dadır. 18 yaprak ve 16 X 22 cm. boyutundadır. XIX. Yüzyılın sonlarında yazıldığını tahmin edebiliriz. İçinde on dokuz şairin 31
şiiri bulunmaktadır. Sözkonusu şairler şunlardır: Abdal Pir Sultan, Budala, Dedemoğlu, Derviş Ali, Hatayî, Hilmi Dede, Hüseyin, İsmail,
Kemter, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım Behlül Divane, Rıza Tevfik,
Sadık, Senem, Nesimî, Teslim Abdal.
7 numaralı cönk:
İlk ve son sayfaları eksik olan bu cönk tahminimize göre XIX.
Yüzyılın ortalarında tutulmuştur. Aslı, Divriği’nin Karakale köyündeki
Hüseyin Demirtaş’tadır. Cönk, 14,5 X 21,5 cm. boyutundadır. Toplam
123 yapraktır. İçinde 40 şairin 140 şiirine yer verilmiştir. Bu şairlerin
başlıcası alfabetik sıra ile şöyledir: Asrî, Arif, Âşık Umman, Budala,
Cafer, Cefaî, Derviş Ali, Dertli, Dedemoğlu, Deli Boran, Fedaî, Feryadî,
Gedaî, Gevherî, Gulamî, Hasretî, Hatayî, Hüseyin, İsmail, Kul Himmet,
Kul Himmet Üstadım, Kul İsmail, Kul Sevindik, Miratî, Nesimî, Noksanî,
Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Ahmet, Sefil Ali, Sefil Edna, Sıtkı, Sırrı,
Şem’î, Şi’rî, Teslim Abdal, Veli, Viranî,. Visalî.
8 numaralı cönk:
79 sayfadan ibaret ve yandan dikişli olup boyutu 12 X 17
cm.'dir. İki farklı yazı vardır. Yazıldığı yıllara ait her hangi bir kayıt
yoktur. Ancak içinde yer alan şairlerden ve kâğıdın özelliğinden dolayı
XX. yüzyılın başlarında tutulduğunu tahmin edebiliriz. Cönkte yer alan
şairlerin başlıcası alfabetik sıra ile şöyledir: Âşık Muhammed, Dertli,
Fakir Edna, Fedayî, Hüseyin, İbrahim, İsmail, Kemterî, Kul Fakir, Kul
Himmet, Kul Pervane, Mahzunî, Muhammet Mehdî, Muhlisî, Nesimî,
Noksanî, Sadık Musa, Sefil Ali, Sefil Sadık, Selmanî, Şah Hatayî, Veli,
Viranî.
10. numaralı cönk:
Adı geçen cönk 13 X 16 cm. boyutunda olup 54 yapraktır. Divriği yöresinde tutulmuştur ve cönkün orijinali Divriği Anzağar köylü Garip Tuncer’de bulunmaktadır. Cönkte 42 âşığa ait 87, söyleyeni bilinmeyen 10, toplan 97 şiir mevcuttur. Genellikle XIX. ve daha önceki
yüzyılda yaşamış şairlerin şiirlerine yer verildiği göz önünde tutulursa,
cönkün en geç XIX. yüzyılda tutulduğunu söyleyebiliriz. Cönkte şiiri
yer alan âşıklar şunlardır: Âşıkı, Ârifoğlu, Abdal, Budala İsmail, Derviş
Süleyman, Dertli, Dedemoğlu, Esirî, Eşrefoğlu, Fedayî, Gevherî,
Hasretî, Hatayî, Hüseynî, Kusurî, Kul Sıtkı, Kul Mustafa, Kul Himmet
Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler *
307
Üstâd, Kul Fakir, Kemter, Noksanî, Pir Sultan Abdal, Sultan Muhammed, Sofioğlu, Sefil Öksüz, Sefilî, Sadıkî, Şîr’î, Türabî, Teslimoğlu, Teslim Abdal, Velî, Viran Abdal.
11 numaralı cönk:
11 X 17 cm. boyutunda ve 11 yapraktır. Divriği yöresinde tutulmuştur. Aslı, Divriği Anzağar köyündeki Garip Tuncer’de bulunmaktadır. Cönkte, 8 âşığın 19 şiiri yer almaktadır. Bu âşıklar; Dertli, Derviş
Ali, Feyzî, Hatayî, Kul Himmet, Kuddusî, Kul Hüseyin, Teslim Abdal’dır.
12 numaralı cönk:
R. 1316 (M. 1900) yılında Divriği’nin Venk köyünde tutulmuş
olan bu cönk, 9 X 23 cm. boyutundadır. Orijinali Divriği’nin Mursal
köyündeki Kalaycı Kamber’dedir. 55 yaprak olan cönkte, 30 şairin 99
şiir bulunmaktadır. Adı geçen şairler şunlardır. Ali, Dertli, Dertli
Kemter, Deli Boran, Esirî Baba, Feyzî, Gevherî, Hasan Dede, Hasan
Paşa, Hatayî, Hüseyin, İsmail, Kabulî Baba, Kalender Baba, Karacaoğlan, Kemter, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul Safi, Kusurî,
Nesimî, Noksanî, Pir Mehmet, Pir Sultan Abdal, Sadık Baba, Şem’î,
Teslim Abdal, Veli, Viranî, Zekayî.
13 numaralı cönk:
R. 1325 (M. 1909) tarihinde Divriği’de tutulmuştur. 11.5 X 19
cm. boyutundadır. 37 varak olan bu cönkün aslı Kutlu Özen’de bulunmaktadır. İçinde 18 şairin 34 şiiri bulunmaktadır. Şairin adları şöyledir.
Askerî, Can Hatayî, Fakirî, Gevherî, Hüseyin, Kul Himmet, Kul Himmet
Üstadım, Noksanî, Nesimî, Pirî, Seyyit Süleyman, Sırrı, Viranî / Viranî
Adal, Zuhurî.
14 numaralı cönk:
Divriği yöresinde tutulmuştur 8 X 12 cm. boyutunda olup 59
sayfadan ibarettir. XIX. yüzyıl sonlarında yazıldığını tahmin etmekteyiz. İçerisinde yer alan şairler şunlardır. Dedemoğlu, Derviş Ali, Derviş
Süleyman, Hatayi, Hüseyin Kul Himmet, Muhammed, Şah Hatayi, Yemini, Zuldan Hatayî. Şiirlerinin çoğunun altında Arapça “temmet” kelimesi bulunmaktadır
15 numaralı cönk:
İçinde 13 şiir vardır. 15 yaprak ve 12,5 X 28 cm. boyutundadır.
Üç şiirin sahibi belli değildir. Cönkte şu şairlerin şiirleri bulunmaktadır:
Abdi, Abdülkadir, Hafızî, Hüseynî, Hüsnî, Hüsnî Efendi, Kâzım, Rıza,
Seyranî, Seyyitoğlu, Türabi. Ayrıca bir mani ve bir çok müfret bulunmaktadır.
16 numaralı cönk:
Toplam 28 yapraktır. 11,5 X 22,5 cm. boyutunda olup kim tarafından ne zaman yazıldığı hususunda herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Ele alınan şairler göz önünde tutulursa, XIX. yüzyılda yazıldığı
308 * Kadir Pürlü
düşünülebilir. Cilt kapakları yoktur. Şiirler “tamam” ibaresi ile bitirilmiştir. Cönkün orijinali özel kitaplığımızda bulunmaktadır. Cönkte şiirleri bulunan şairler şunlardır: Azbî, Garîbî, Harâbî, Hasretî, Kalender
Abdal, Kamberî, Pir Sultan Abdal, Selîmî, Seyfî, Şehîdî, Türâbî, Zâhir,
Virânî gibi şairlerin şiirleri yer almaktadır.
17 numaralı Cönk:
R. 1354 (M. 1938) yılında düzenlenmiştir. 40 yaprak 10 X 15
cm. boyutundadır. Birkaç kişi tarafından kaleme alınmıştır ve bu kişilerin kim olduğu belli değildir. Şiirlerin sonunda “temmet” bulunmaktadır. Cönkte şu şairlerin şiir vardır: Âşık Ömer, Eşrefoğlu Rûmî, Zâifî,
Yunus Emre, Tevruzî, Nûrî, Sûzî, Şemsî, Fazlî, Hâfızî, Muhibbî,
Muhiddin, Nakşî, Nesîmî, Niyazî. Bu arada pek çok şiirin sahibi belli
değildir ve çok sayıda da mani vardır.
18 numaralı cönk:
Yazıldığı tarih bili değildir. 89 sayfadan ibaret olup 10,5 X 21 cm.
boyutundadır. Düzenleyen şahsiyet hakkında da bilgi içermemektedir.
Birden fazla yazı tipi bulunması şiirlerin farklı kişiler tarafından kaleme
alındığını göstermektedir. İçinde şiirleri bulunan şairler şunlardır: Âşık
Ömer, Gevherî, Hüseyin, Kuddûsî, Ali, Mehmet, Derunî, Sürurî, Halil,
Yunus, Kâtibî. Bunların yanında çok sayıda mahlassız şiir ile mâni
semâî, gazel, münacaat, şarkı ve müfretler de bulunmaktadır. 13, 14,
32, 33, 36, 47, 63. Cönkün bazı sayfaları da boştur.
20 numaralı cönk:
Gürün’ün Külahlı köyünden Cafer Kaplan’da bulunmakta olup
117 yapraktır. XIX. yüzyılda tutulmuştur. Yazısı okunaklı ve düzenlidir.
Cönkte iki ayrı yazı karakteri vardır. Şiirlerin dışında münacat, Hz.
Muhammed’den şefaat dileme, Kur’an-ı Kerim’den ayetler, Kerbelâ
olayı, Miraç hadisesi ve öğütler yer almaktadır. Cönkte yer alan şairler
ise şunlardır: Abdal Pir Sultan, Aşıkî, Aşık Muhammed, Aşık Hüseyin,
Biçare Kalender, Can Hatayî, Dedemoğlu, Dertli, Derviş Ali, Fevziya,
Fuzuli, Hakkı, Hatayî, Hatice Mihrap, Hulki Hüseyin, Hüseyin, İsmail,
Kalender, Kemter, Kul Hasan, Kul Himmet, Kuddusî, Kusurîi, Muhammed, Nesimî, Noksanî, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Abdal, Sefil Ali,
Seyyid Budalam, Seyyid Nesimi, Seyyid Nizamoğlu, Sultan Hatayi, Şah
Hatayı, Şekür, Nizamoğlu, Teslim Abdal, Veli, Viranî-Viranî AbdalViranî Derviş, Yeminî.
21 numaralı cönk:
Düzenlendiği tarih ve yazan kişi hakkında herhangi bir bilgi yoktur. 23 yaprak ve 12 x 24 cm. boyutundadır. İçinde 29 şiir kayıtlıdır ve
bunların sekizi mahlassızdır. Ayrıca müfret, mani ve türküler de bulunmaktadır. Yazı farklılıklarından birkaç kişinin kaleme aldığı anlaşılmaktadır. Cönkte şiirleri bulunan şairler şunlardır: Abdi, Âşık Mustafa,
Âşık Ömer, Derviş Dede, Gevherî, Hilmi, Kul Mustafa, Mustafa, Ömer,
Yunus, Yunus Emre.
Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler *
309
22 numaralı cönk:
Hangi tarihte yazıldığı bilinmemektedir. 35 yapraktır. 11,5 X 19
cm boyutundadır. Kim tarafından yazıldığı belli değildir. Yazı karakterlerinin farklılıkları birkaç kişi tarafından yazıldığını göstermektedir.
Daha çok Alevî-Bektaşî inancıyla söylenmiş şiirler yer almaktadır. İçinde 47 şiir yer almaktadır. Bunlardan altı tanesinin sahibi belli değildir.
Bu cönkte şiirleri bulunan şairler şunlardır: Askerî, Can Hatayî, Fakiri,
Gulam, Hatayî, Hüseynî, Kul Himmet, Nesimî, Noksanî, Pir Sultan Abdal, Selman, Seyyid, Seyyid Nesimî, Sırrı, Şah Hatayî, Şem’î, Turâbî,
Viranî, Virani Abdal.
24 numaralı cönk:
Düzenlenen tarih ve düzenleyen kişi hakkında herhangi bir bilgi
yoktur. 65 yaprak ve 10,5 x 18 cm. boyutundadır. Bazı sayfalarda
boşluk vardır. Cönkte 37 şiir mevcuttur. Bunların dördünün sahibi
bilinmemektedir. Farklı karakterleri kullanılmıştır. Yazıları okunaklıdır.
Üveys ve İmam’ın “İki Şairin Demeleri” başlığında verilmiş şiir dikkat
çekicidir. Cönkte yer alan şiirlerin şairleri şunlardır: Arif, Âşık Ömer,
Âşık Şenlik, Âşık Yunus, Bekir, Cihani, Ruhsatî, Derviş, Derviş Yunus,
Eşref, Refik, Sümmanî, Tabib, Vuslatî.
26 numaralı cönk:
R. 1326 (M. 1910) yılında Şarkışla’da tutulmuş olan bu cönkün
aslı Âşık Alimî (Süleyman Erdinç)’dedir. Cönk 12 X 18 cm. boyutunda
ve 32 yapraktır. Sivas-Şarkışla kaynaklı olan bu cönkte; Zekaî, Viranî,
Turabî, Hulusî, Hatayî, Yusuf, Veli, Necmî, Hüseyin, Hilmi Dede Haydarî, Halimî, Halî, Fedayî, Damenî ve Budala İsmail'in birer şiiri bulunmaktadır. Sonunda; “Muhariri Emlek nahiyesine tabi' Orta Karyeli
Kahvecizade Başçavuş Mehmed Efendi tarafından yadigâr olmak üzere
Mehmed Ağa'ya yazılmıştır. 1326" sözleriyle cönkün kime kim tarafından yazıldığı kaydedilmiştir. Buna göre 1910 yılında yazıldığı anlaşılmaktadır. Cönkte rik'a ve ta'lik olmak üzere iki yazı karakteri vardır.
Mahlassız şiir yoktur. Mısra sayıları her sayfada farklıdır. Alevi-Bektaşi
edebiyatına ait örneklerin bulunduğu cönkte; Kerbela olayı Hz. Ali ve
Oniki İmam’a sevgi, vb. konular işlenmektedir.
28 numaralı cönk:
Aslı
Sivas-Yıldızeli-Yukarı
Çakmak
Köyü’nden
Mehmet
Korkmaz'da olan cönk, 11 X 23 cm. boyutunda ve 63 yapraktır. Cönkte; Yunus Emre, Talibî, Niyazî, Kevserî, Karacaoğlan, Hicabî Pervane,
Gevherî, Âşık Ömer, Zikrî, Zarurî, Şemsî, Suzî, Salih Efendi, Sailoğlu,
Nurî, Anî, Mevzunî, Masumî, Kaddî, İrfanî, Hilmî, Derunî, Âşık İbrahim,
Âşık Garip, Âşık Abdî ve Ahmedî'nin şiirleri bulunmaktadır. Ayrıca yirmi
tane de mahlassız şiir, ilaç tarifi, büyü, Gurrename, Fıkhi konular,
Dualar ve cönk sahibini ilgilendiren doğum tarihleri mani ve müfretler
de vardır. Bazı sayfalarında kaydedilmiş olan 1244 (l828), 1264
(l847), 1274 (l857) tarihlerinden hareketle cönkün l828-1857 yılları
310 * Kadir Pürlü
arasında tutulduğu söylenebilir. Nesih ve rik'a yazı karakterleri kullanılmıştır.
29 numaralı cönk:
Sivas - Suşehri kaynaklı olup aslı Murat Bozkurt’tadır. 11, 5 X
18 cm. boyutunda ve 31 yapraktır. Yunus Emre, Hamdî, Şems-i
Tebrizî, Necatî, İsmail Hakkı, İbrahim Efendi, Hafız ve Gevherî'nin şiiri
bulunmaktadır. Bir kişi tarafından rik'a yazı karakteriyle okunaklı bir
şekilde yazılmıştır. Sayfalarda mısra sayıları farklı ve oldukça aralıklıdır. Yedinci yaprakta yer alan R. 1320 tarihi cönkün 1904 yılında yazıldığını göstermektedir.
33 numaralı cönk:
Toplam 62 yapraktır. Sonunda Hz. Muhammed Mustafa’ya salâvat verilip okuyana, yazana ve dinleyene dua edilmesi kaydı ve Ali
Efendi’den Bektaş Efendiye yadigâr olarak tahrir edildiği kaydı düşülmüştür. Tek ayaklı şiirlerde sık sık “eyzan” kullanılmış ve çoğunun
“temam, tamam olundu, hıtam, yadigârdır canlarım” gibi ibareler konulmuştur. İçinde; Pir Sultan Abdal, İsmail, Veli, Kul Mustafa, Sadık,
Nesimî, Noksanî, Derviş Ali, Şah Hatayî, Viranî, Kul Himmet Üstadım,
Feyzî, Pir Sultan, Mehemmed, Kul Sevindik, Hasreti, Derviş Süleyman,
Âşıkî, Derviş Ali, Kul Himmet, Teslim Abdal, Süleyman, Derviş Mehmet, Kul Mehmet, Karacaoğlan, Sürurî’nin şiirleri; “Yılan Duası”, “Saki
Duası”, “Salâvat name-i İmameyn”, “Sülâle-i Nebi Aleyhim ecmain”
yer almaktadır. Ayrıca bazı sayfalarda basur, sarılık, baş ağrısı, öksürük, kulak ağrısı, kuduz, kuru yara gibi hastalıklarla ilgili olarak birtakım şifa bilgileri verilmiştir.
34 numaralı cönk:
Divriği kaynaklıdır. 1906’da yazılmıştır. Sonunda Latin harfleriyle “Hasan Yalıncaklı Divriği Aydoğan Köyü 1928” notu düşülmüştür. 62
yaprak ve 12 X 19 cm. boyutundadır. İlk sayfasına bir insan yüzü figürü çizilmiştir. Cönk kelime-i tevhidle başlamış, Hz Ali’ye, Hz. Hasan’a
ve Hz. Hüseyin’e övgüler yapılmıştır. İçinde Delikanlı, Nazmî, Sadık,
Noksanî, Kusurî, Kelamî, Kul Edna, Şah Hatayî, Derviş Ali, Hatayi, Sefil
Ali, Ragıbî, Pir Sultan, Sıdkî, Viranî, Feyzî, Cemaleddin, İsmail, Cefalı,
Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal, Abdal Pir Sultan, Fakir Edna, Nesimî,
Dertli, Veli, Budala, Kul Budala, Dedemoğlu, Kul Himmet Üstadım,
Derviş Ali, Âşık Hüseyin, Kul, Duran Abdal, Kemterî, Kul Âşık, Arif,
Sefil, Feryadî, Hasreti, İradî, Viranî Abdal, Hüsnî, Ziya, Kaygusuz, Deli
Şükrü, Kul Mustafa, Pir Sultanın Kızı (Senem), İrşadî, Yunus Emre, Er
Mustafa, Öksüz Hızır, Rahmi, Öksüz Abdal, Kul Hatayi, Turabî,
Niyazî‘nin şiirleri bulunmaktadır. Ayrıca cönkte “Saki Duası”, “Salâvat
ü Name-i İmameyn”, “Sülâle-i Nebi Aleyhim Ecmain”, “Salavatullahi
Teala Aleyhim Ecmain”, “Mualecat-ı Hükame” başlıklı metinler yer almaktadır.
35 numaralı cönk:
Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler *
311
Divriği’nin Aydoğan köyünde tutulmuştur. 15 X 32 cm. boyutunda ve 98 yapraktır. Rik’a yazı çeşidi ile yazılmıştır. Yazılar siyah mürekkeplidir, ancak ayetlerin yer aldığı kısımlar kırmızı renkli mürekkeple yazılmıştır. Muhteva itibarı ile çeşitlilik gösterir. Cönk içerisinde
Alevî-Bektâşî şairlerinden; Abdâl Musa, Âhu Baba, Âşık-ı Gedâ, Âşık
Veli, Âşık Yunus, Biçâre, Derviş Ali, Derviş İbrahim, Derviş Muhammed, Er Mustafa, Fuzulî, Hatayî, Hüseyin, İrşâdî, Kaygusuz Abdal, Kul
Himmet, Kul Veli, Muhammed, Muhyî, Nakşî, Nesimî Sultan, Niyazî,
Noksanî, Pîr Sultan Abdal, Sefil Ali, Ulvî, Veli, Virânî Sultan’ın şiirleri
kayıtlıdır. Üç tane de mahlassız şiir bulunmaktadır. Ayrıca Oniki
İmam’ın isimleri, on dört masum-ı pâk ve şehit edilişleri, tarikât ve
şeriât makamları,“Tarik-ı İmam Caferü’s Sâdık” başlıklı bir bölüm,
Kaygusuz Abdâl’ın “Vücûdnâme” “Budalanâme” ve “Kitâb-ı Miglâte”
adlı mensur eserlerinden bölümler Hacı Bektaş Veli’nin manzum
vasiyetnâmesi de yer almaktadır. “Budalanâme” ve “Kitâb-ı Miglâte”
adlı eserler cönkte “Hezâ Kitâb-ı Pendnâme Evliyâ-yı Bektâşî Gaygusuz
Baba” başlığı altında verilmiştir. Cönk içerisinde Lâtin harfleriyle yazılmış iki sayfa bulunmaktadır. Bu sayfalarda eserin değerine dikkat çekilmesinin yanında yazının bozukluğu ve silindiği, yapraklarının yırtıldığı, bu sebeple iyi okunamadığı vurgulamıştır. Bu ifadelerin sonunda
yer alan Cönkteki; “Yozgat, Akdağmadeni, Çerçialan Köyünden Ahmet
Bozdan” ve “Sivas, Divriği, Diktaş Köyü, Kadıoğullarından Kâmil oğlu
Hasan” ibarelerinden anlaşıldığına göre muhtelif zamanlarda el değiştirmiştir. En son Aydoğan köyünden Hasan Yalıncaklı’da bulunmaktadır.
Elimizdeki cönklerin genel özelliklerini şu şekilde niteleyebiliriz:
*Cönklerin hemen hemen yarısı XIX. yüzyılda, kalanı da XX.
yüzyılın başlarında tutulmuştur.
Cönkün yaprak sayıları 18-123 arasında değişmektedir.
*Tamamı sığırdili şeklindedir. Boyutları Eni 8 cm. ve 23 cm. arasında değişmektedir.
*Çoğu ciltlidir. Ciltli olanların bir kısmı deri, bir kısmı mukavva
ile ciltlenmiştir.
*Yazı karakteri olarak daha çok rik'a ve ta'liktir.
“Şiirlerin sonunda genellikle bittiğine işaret eden “temmet” lafzı
yahut “mim” harfi yazılmıştır.
* Çok sayıda ağız özelliğini ihtiva eden kelime vardır. Sözgelişi;
bahçe-bakçe, gonca-konca, fincan-filcan bunlardan bazılarıdır.
*Şiirlerin büyük çoğunluğunun sahibi bellidir. Ancak az da olsa
mahlassız şiirlere rastlanmaktadır.
*Tek ayak olan şiirlerin dördüncü mısralarına genellikle, “Bu da
onun gibi, bu da öyle” anlamına gelen “Eyzan” sözü getirilmiştir.
312 * Kadir Pürlü
*Cönklerde yazılı bulunan yüzlerce şiirler içinde nefes, nutuk,
ilahî, devriye, koşma, şarkı, semaî, münacat, mersiye, gazel, kıta,
müfret, mani gibi şekil ve türler karşımıza çıkmaktadır.
*Tanıtmaya çalıştığımız cönklerde, şiirlerin dışında bazı notlar ve
özel bilgiler de kayıtlıdır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Hz.
Muhammed’den şefaat dileme, Kur’an-ı Kerim’den ayetler, Kerbelâ
olayı, Miraç hadisesi, salâvat name-i İmameyn, Sülâle-i Nebi Aleyhim
ecmain, fıkhî konular, öğütler, yılan duası, saki duası, hasatalıklar (basur, sarılık, baş ağrısı, öksürük, kulak ağrısı, kuduz, kuru yara) ve ilaç
tarifleri, büyü.
*Çoğu cönklerde yazıldığı tarihe ait herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Ancak bazılarında “Üçpınar karyesinde Mansur oğlu veli
Efendi’nin mecmuasıdır. Sene 1335 (M. 1919)” şeklinde kayıtlara rastlanılmaktadır.
*Âşık Edebiyatında ve Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında kendisine yer bulmuş pek çok ünlü şairlerin yanı sıra yeni isimlere de rastlamaktayız. Sözgelişi Bâki, Biçare Kalender, Caferoğlu, Cefalı, Cihanî,
Deli Şükrü, Duran Abdal, Gani Baba, Hacı Recep, Hakkı, Halî, Halimî,
Hayri, İradi, Kul Gulam, Kul Safi, Kul Sıtkı, Musa Dede, Necmî, Ragıbî,
Sefil Abdal, Selîmî, Selmanî, Seyyitoğlu, Sofuoğlu, Teslimoğlu,
Tevruzî, Ülfetî, Vuslatî, Zâhir, Zarurî, Zekayî, Ziya, Zuhurî edebiyatımızda yer alması gereken yeni isimlerdir. Bu durum Âşık Edebiyatında
araştırma yapacak olanlar için oldukça sevindiricidir.
SİVAS KİTAPLIĞI PROJESİ
M. Sabri Koz
Son yıllarda yerel tarih ve kültür yayınlarında “gerçekten” bir
patlama yaşanıyor. Köylere varıncaya kadar büyük şehirlerde dernek,
vakıf ve benzer biçimlerde örgütlenen gurbetçiler, gurbeti memleket
seçenler köyleri, kasabaları ve şehirleri üstüne yayınlar yapıyorlar;
kitaplar, dergiler yayımlıyorlar.
Pek çok il merkezimizde açılmış olan üniversiteler, herbirine geleceğin üniversitesi gözüyle bakılan meslek yüksek okulları da gerek
öğrenci çalışmalarında, gerek yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük çalışmalarında yerel konulara da yer veriyor. Bunlardan kitaplaşarak yaygınlık kazananlar da az değil.
Kültür Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, araştırma
merkezleri, vakıflar, belediyeler, valilikler, yerel konularda tarih ve
kültür ağırlıklı bilimsel toplantılar yapıyor, bu toplantılarda sunulan
bildiriler kitaplar hâlinde yayımlanıyor. Bu toplantılar ve yayınlar içinde
bir süreklilik kazanarak üçüncü, beşinci gibi sayılara ulaşmış olanlar da
bulunuyor. Bu yayınların, herhangi bir bilimsel toplantıya bağlı olmadan “kültür yayını” adı altında bir dizi oluşturduğu ve sayılarının da
giderek arttığı örneklerin bulunduğunu da belirtmekte fayda var.
Bunlara kişilerin yaptığı yayınları da eklersek patlamanın boyutları hakkında belli bir fikir elde edebiliriz.
Bu girişi bu tür yerel yayın yoğunlaşmalarının yaşandığı 1920’li
1930’lu ve 1940’lı yılların resmî ve özel şehir tarihleri ile Türk Ocakları
ve Halkevleri’nin kitap ve süreli yayın faaliyetlerinden önce yapmamın
sebebi dünden bugüne değil bugünden düne bir bakış açışı kurmak
içindi.
1920’ler savaş yılları da dahil olmak üzere yerel yayınlar bakımından dikkate değer çıkışların yaşandığı yıllardır. Sağlık ve Sosyal
Yardım Bakanlığı’nın “Sıhhî ve İctimâî Coğrafya” dizisidir. Vilâyet ve
sancakların merkezden gönderilen bir plan dahilinde tarih, coğrafya,
nüfus, kültür, sağlık ve eğitim gibi başlıklar altında incelendiği bu dizide içinde Sivas’ın da yer aldığı 19 kitap yayımlanabilmiştir. Millî Eğitim
Bakanlığı’nın, kitabelere de önem veren şehir tarihleri, İstanbul
Kdnservatuvarı’nın, Türk Ocakları’nın ve sonraki yıllarda Halkevleri’nin
kendini tanıma ve tanıtmaya yönelik araştırmalara sıcak bakması, kitaplar yayımlaması, dergiler çıkarması büyük bir kültür hareketinin
doğmasına sebep oldu.

Araştırmacı, Yazar
Sivas 1000 Temel Eser Projesi *
315
Özellikle Halkevleri’nin yayımladığı kitap ve dergiler, 30’lu ve
40’lı yılların pek çoğu için iyi ki yapılmış, yazılmış ve yayımlanmış dediğimiz araştırmalarının önemini tekrar tekrar vurgulamaya gerek yok.
Ama bugün başta bulunduğumuz yer gereği Sivas, Konya, Gaziantep,
Diyarbakır, Adana, Balıkesir, Manisa, Ankara, Eminönü halkevinin yayınları yerel tarih ve kültür araştırmaları bakımından görmezlikten
gelinebilir mi? Bu yayınlar için büyükçe bir bibliyografya yayımlanmış
bulunuyor.
Türk halk kültürü, âşık edebiyatı ve yerel tarih konuları bugünkü
durumunu 1920’lerde başlayan ve 30 yıl boyunca devam eden bu çalışmalara borçludur.
1960’tan sonra yeniden görülmeye başlayan yerel yayınlar
70’lerden itibaren Anadolu şehirlerindeki üniversitelerin (Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin biraz daha öncesinin bulunduğunu belirtmeliyim)
devreye girmesiyle ivme ve yükselme kazandı. Öğretmenlerin
20’lerden başlayarak öncülük ettiği yerel araştırmalar, son temsilcileri
bugüne kadar gelse bile, üniversitelerde yapılan çalışmalar artık nöbeti devralmış bulunuyor.
Sivas Kitaplığı Projesi de iki memleket sevdalısının gerek üniversitelerde yapılan çalışmaları değerlendirmek gerekse üniversite dışında
gerçekleştirilmiş, ama nerede hazırlanmış olursa olsun yayımlanmaya
değer Sivas araştırmalarını okurla buluşturmak arzusuyla başlatıldı.
Önceleri bir heves, belki de her zaman heves, mahsulü olan bu girişim
Kitabevi Yayınları sahibi Mehmet Varış’ın güçlü desteği olmasa başlamaz, benim de gönlümde bir heves olarak kalırdı.
Dergâh Yayınları’nın “Anadolu Kitaplığı” ve “Erzurum Kitaplığı”
dizileri bu hevesin eyleme dönüşmesinde etkili oldu, bunu hiç unutmadık, unutmayacağız. Ezel Elverdi Bey’in bir Anadolu sevdalısı, bir Erzurum sevdalısı olması bu dizilerin yaşamasında etkili olmuştur şüphesiz.
Kardeşimiz İsmail Kara’yı da unutmamak icap eder. Anadolu Kitaplığı’nda 14, Erzurum Kitaplığı’nda 22 kitap yayımlandığı düşünülürse
“Sivas Kitaplığı”nın gün ışığı görmüş 4 kitabıyla henüz emeklemeye
başlamış bir çocuk sayılması tabiidir. Bu emeklemenin, sağlam atılmış
adımlara dönüşmesi onu başlatanların yayıncılık deneyimi ve bu işi
ciddiye almasının izlerini her zaman taşıyacaktır. İlk dört kitabımız
türküleri, masalları, inanç coğrafyasını ve mutfak kültürünü baskı
aşamasında olan beşinci kitabımız ise Sivas ve çevresinin el sanatlarını
konu edinmektedir:
1Salahaddin Bekki, Baş Yastıkta Göz Yolda. Sivas Türküleri,
Kitabevi Yayınları: 222, Sivas Kitaplığı: 1, İstanbul, 2004, 445 s.
2Ayşe Benek Kaya, Has Bahçenin Gülleri. Sivas Masalları,
Kitabevi Yayınları: 226, Sivas Kitaplığı: 2, İstanbul, 2004, 606 s.
3Ahmet Gökbel, İnanç tarihi Açısından Sivas, Kitabevi Yayınları: 243, Sivas Kitaplığı: 3, İstanbul, 2004, 336 s.
316 * Kadir Pürlü
4Müjgân Üçer, Anamın Aşı Tandırın başı. Sivas Mutfağı. İl
Merkezi ve İlçe Yemekleri. Gelenek, Görenek, İnançlar ve Sözlü Kültür,
Kitabevi Yayınları: 298, Sivas Kitaplığı: 4, İstanbul, 2006, XLII, 770,
LII s. (resimli).
5Kutlu Özen, Sivas Yöresi Geleneksel El Sanatları [Basım
hazırlıkları sürüyor, yaklaşık 300 s., resimli].
Bu kitaplarda dikkat edilen husus şudur: Yayımlanacak kitap Sivas söz konusu olduğunda bir boşluğu doldurmalı, yerellik çerçevesi
içinde boğulup kalmamalı ve memleket kültürüne açılabilecek özellikler
taşımalı, sonradan yapılacak çalışmalar için kaynak özelliği taşımaldır.
Hiçbir kitap, yazarı kim ve ne kadar önemli, bilgili, tanınmış
olursa olsun yayıncı ya da onun editörü tarafından okunmadan basılmamalıdır. Bu durum, yerel yayınlarda çok dikkati çeken bir eksiklik
olarak karşımıza çıkıyor. Bir köyün, bir ilçenin, bir ilin, bir bölgenin
halk kültürü ile ile ilgili bir derleme dosyası gelir. Konu ilginç, derlenen
veriler maksada uygundur. Ama eserin başına yazılan uzunlu kısalı
tarih ve coğrafya bilgileri içeren bölümler her kitapta farklı bakış açılarıyla ama aynı bilgileri tekrar eder durur. Tarihsiz, coğrafyasız bu iş
olmaz ama bunların yer alacağı kitaplar ve sunuluş biçimleri farklıdır.
Bunu eğer editör ya da yayıncı yazara anlatabilirse kontrol altına alabilir, yoksa her kitapta birbirinin benzeri bölümler yer almaya başlar.
Buna gerek yoktur, tarih tarihçilere, coğrafya coğrafyacılara, halk kültürü halk kültürü araştırmacılarına, edebiyat edebiyat tarihçilerine bırakılmalıdır.
Bir genel monografi ise sözkonusu olan, o zaman durum değişir.
Yazarımızın o yerle ilgili en son çalışmaları görüp görmediğini denetlemek, bunları bilmek zorunda olan yayıncının ya da görevlendireceği
editörün aslî işidir. Önüne gelen dosyaya öncelikle bu gözle bakmalı,
bunu görev bilmelidir.
Bibliyografya denetlemesi yanında, notların usulüne uygun olup
olmadığına bakmak, kaynakların yeteri kadar kullanılıp kullanılmadığını
irdelemek, okunmadan, görülmeden yazılmış kaynakları cımbızla ve
tabiî yılların tecrübesine dayanarak teker teker çıkarmak, gerekiyorsa
sözlük ve dizin hazırlanmasını istemek, olmuyorsa oturup kendisi
yapmak, satır satır ve kelime kelime her sözün hesabını kitabı kendi
yazmışçasına verme sorumluluğunu taşımak Sivas Kitaplığı’nda uyguladığımız ilkelerden birkaçı.
Sivas Kitaplığı, yayıncılığı meslek edinmiş bir kuruluşun markalaştırdığı bir dizidir. Yazanın, baskıya hazırlayanın ve yayınlayanın
bunca özeni herhalde küçük bir iltifatı da hak eder. Nedir bu iltifat,
öncelikle kitapların okuruna ulaşması mı; bedava dağıtılması imkânsız
olduğuna göre belli bir sayıda satılarak yayıncısını yeni kitaplar yayımlama hususunda özendirmesi mi; görevleri arasında bu tür yayınları
desteklemek de bulunan makamların ilgi göstermesi; ulusal ve yerel
yayın organlarında tanıtım etkinliklerinin gereği kadar yapılması mı?
Sivas 1000 Temel Eser Projesi *
317
Tek gücü, satıştan gelen bir yayın dizisinin, ödenekli ve ücretsiz dağıtılan ya da çok çok ucuza satılan resmî ya da yarı resmî yayınlarla rekabet etmesi mümkün müdür? Değildir ama, “heves”le çizilen bir dünyanın, para ile yıkılması da mümkün olmaz, yılda bir iki kitapla ve hayalleri ile başbaşa kalarak ve büyük boyutlu projelere, arzu etse bile yeşil
ışık yakamayarak yoluna devam eder. Ağır aksak, düşe kalka ve başı
dik...
Bu arada “Sivas Kitaplığı”nın bir kardeşi de var: “Sivas 1000
Temel Eser”. 2006 yılında Sivas Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün başlattığı, bir yayın kurulunun gözetim ve denetiminde ilk 10
kitabı çıkmış bulunan “Sivas 1000 Temel Eser”, “Sivas Kitaplığı” ile
içerik ve amaç bütünlüğüne sahiptir. Bu diziye sevinçle karşılıyor; Sivas’ın kültürel kalkınması için vereceğimiz uğraşta el ele, omuz omuza
olacağımız günlerin özlemini çekiyoruz.
Sivas Kitaplığı’nı başlatan/lar, onun nerede neye kâdir olabileceğini de hesap etmekle birlikte etrafta olup bitenlere duyarsız değillerdir. Yanlışı az, sunumu özenli ve belli bir düzeyin üstüne çıkmış eserler
yayımlamak, yayımlayacağı eserleri buna göre seçmek, önüne her
geleni basmak gibi bir zorunluğu olmadan yoluna devam etmek de
donanımlı olmanın, işini bilmenin, bitmeyecek bir öğrencilik hâlet-i
ruhiyesiyle dolup taşmanın ve bozkır havasını solumuş olmanın verdiği
bir güç olsa gerek.
Daha yolun başındayız ve ilk günkü heyecanımızı koruyoruz. Bir
gün kitaplıklarda bir raf dolduracak duruma geldiğimiz zaman Sivas
Kitaplığı’nın hayallere sığmayacak kadar büyük bir özlemin ürünü olduğunu herkes görecek ve şu satırların yazarı da memleket borcu ile
herhangi bir hak sahibi olmadan kitapların başına “editör yazısı” yazmanın vebalini ödemiş olacaktır.
Aşk nelere kâdir değil...
Ve
edelim:
büyük Türk şairi Fuzûlî’yi de rahmetle anarak şiarımızı arz
“Aşk imiş her ne var âlemde...”
Ne diyelim, aşk olsun!
SİVAS 1000 TEMEL ESER PROJESİ
Kadir Pürlü
Niçin Kitap?
Dünyanın kurulduğu günden bu güne kadar birçok medeniyetler
doğmuş; muhteşem tapınaklar, şehirler inşa edilmiş; bütün bu yapıların, tarihin akışı içerisinde toz ve toprağa karışarak yok olmasına rağmen, o medeniyetlerin birçok önemli kitabı günümüze kadar ulaşmayı
başarmıştır. Yani, fikir ve kitap zamanla yaptığı yarışı kazanarak etki
ve gücünü ispat etmiştir. Bu yüzden kitaplar üzerine yeniden düşünmeli, kültür olarak tanımlanan tüm maddi manevi değerlerimizi kitaplara taşıyarak hem kaydetmeli hem de onları geleceğe aktarmalıyız.
Zengin bir kültür geçmişi olan bir şehirde yaşıyoruz. Sivas, bin
yıllık şehir kültürüne sahip bir kent. Selçuklular bu şehirde 13 tane
medrese açmış. Düşüncenin ve bilimin büyük birikimleri var. Sivas
asla, sıradan bir şehir değil. “Dâr-ül âlâ”, “Dâr-ül ulema” (Yücelikler
Beldesi, Âlimler Beldesi) unvanını boş yere almamıştır. Bilginin ve bilgeliğin yeşerdiği önemli bir şehirdir.
Atalarımız bu şehre hizmet etmiş ve geride kendilerini ve bizleri
yücelten muhteşem eserler bırakmışlardır. Öyleyse şimdi sıra bizdedir.
Bizim de bizden sonraki nesillere bir şeyler bırakmamız gerekmektedir.
Onlar gibi büyük eserler ortaya çıkaramasak da, hiç olmazsa kültürümüzü yaşatacak kitaplar yayınlayarak karınca kararınca hizmette bulunabiliriz. İşte bu yüzden kitap dedik.
Sivas 1000 Temel Eser Projesi Nasıl Doğdu?
Tarafımızca 2004 yılında, “Sivas İçin 100 Kitap” başlıklı bir liste
hazırlanmıştı. Bu listede daha çok Tarih ve Edebiyatla ilgili öneri kitaplar yer alıyordu. Sivas Tapu Tahrir Defterleri, Şeriye Sicilleri, Sivas
Salnameleri, Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet Döneminde Sivas, Sivas’ın
ilçeleri, Sivas Halk Şairleri, Sivas Coğrafyası,… v.s. Bu liste, Sivas’ta
yeni kurulan “Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezi”ne bir öneri olarak
sunulacaktı. Ancak, aynı yılın Mart ayında İl Kültür ve Turizm Müdürü
olarak atandığımızda bu kitapların yayınlanması fikrini o zamanki valimiz Dr. Hasan Canpolat’a aktardık ve yakın ilgi bulduk. Valimiz büyük
bir memnuniyetle: “Kadir Bey, hayallerinizi böyle sınırlamayın, daha
çok kitap yayınlayalım.” Dediler. Biz daha da cesaretlenerek: “Sayın
Valim, öyleyse 1000 Temel Eser Olsun” deyince, büyük bir memnuniyet içerisinde “Neden olmasın?” diyerek bu projeye şifahi onay verdiler. Böylece “Sivas 1000 Temel Eser” Projesi’nin adı konulmuş oldu.
Bundan sonraki safhada Sivas Çevre Kültür ve Sanat Evinde faaliyet gösteren “Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezi” Danışma Kurulu

İl Kültür ve Turizm Müdürü
Sivas 1000 Temel Eser Projesi *
319
üyelerinin büyük katkıları oldu. Şehrimizde yaşayan ve seçkin şahsiyetlerden oluşan bu kurul, hangi kitapların yayınlanması gerektiği konusunda bize yol gösterdi. Hatta “Yayın Kurulu” adıyla yeni bir yürütme kurulu oluşturuldu. Bu kurulda: Doç. Dr. Alim Yıldız, Yard. Doç. Dr.
A. Turan Alkan, Yard. Doç. Dr. Fatih Dervişoğlu, Dr. Berat Demirci, Av.
Haluk Çağdaş, Müjgan Üçer, İbrahim Yasak, Hüseyin Kaya ve Tekin
Şener yer aldı.
Özellikle 2004 yılı Şubat- Mart-Nisan aylarında yapılan toplantılar çok verimli oldu. Valimiz Hasan Canpolat başkanlığında yapılan
toplantılara zaman zaman ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen
ile hemşehrimiz yazar Necdet Sakaoğlu da katıldılar. Katılımcıların
heyecanlı konuşmalarına sahne olan toplantılardan Sivas’la ilgili önemli
fikirler ortaya çıktı. Bu toplantıların düzenlemesinde Araştırmacı Yazar
Mehmet Ali Öz’ün de büyük katkıları oldu. Gerek Sivas 1000 Temel
Eser, gerekse Sivas’ta yürütülen diğer kültür çalışmaları işte böyle bir
ortamda mayalandı.
Sivas 1000 Temel Eser Projesi Kapsamında Yayınlanan Kitaplar:
Sıra düşünüleni icraata dönüştürmeye gelmişti. Yayınlanacak kitapların hangi formaliteyle ve nasıl seçileceğinin belirlenmesi gerekiyordu. Kitap yayınlayacak kişinin valilik makamına bir dilekçeyle başvurması; dilekçe ekindeki eser metninin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
tarafından yayın kuruluna sevk edilmesi ve kurulun olumlu kararını
takiben eserin yayınlanması, şeklinde bir resmi yol izlenmesi, danışma
kurulu üyelerimizin önerisiyle belirlendi. Bu yolla valiliğimize ulaşan
kitap metinleri yayın kuruluna gönderildi ve yayın kurulumuzun yayınlamasını uygun gördüğü şu kitaplar Sivas İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından yayına hazırlanarak, İl Özel İdaresi Genel Sekreterliğinden sağlanan ödenekle yayınlandı.
1. Selçuklular Döneminde Sivas, Sempozyum Bildirileri 29
Eylül-01 Ekim 2005, Sivas 2006, Sivas 1000 Temel Eser No: 1
Bu kitap 29 Eylül-1 Ekim 2005 tarihleri arasında Sivas’ta yapılan
“Selçuklular Döneminde Sivas Sempozyumu” bildirilerinden oluşmaktadır. Kitabın tamamı 558 sayfa olup, katılımcı ve sempozyum fotoğraflarından meydana gelen son 24 sayfası renkli olarak basılmıştır.
Ebadı 16x24 cm.dir.
İçinde 41 adet bildirinin yer aldığı kitap, şimdilik Selçuklular Dönemi Sivas’ını anlatan en önemli eserlerden biridir. Birbirinden değerli
bildirilerle bu kitapta, Sivas’ın Selçuklular Dönemindeki Siyasi Tarihine,
Kültürüne, Coğrafyasına, Mimari ve Sanatına ışık tutulmuştur.
2. Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Prof, Dr. Ömer Demirel,
Sivas 2006, Sivas 1000 Temel Eser No: 2
Bu kitap, Prof Dr. Ömer Demirel hocamızın bazı dergilerde yayınladığı Sivas’la ilgili makaleleriyle, çeşitli bilimsel toplantılarda sun-
320 * Kadir Pürlü
duğu bildirilerinin bir araya getirilmesinden meydana gelmiştir. Tamamı 206 sayfa olup, son sekiz sayfasında siyah beyaz fotoğraflara
yer verilmiştir. Ebadı 16x24 cm olan kitap siyah beyaz baskı tekniğiyle
basılmıştır.
Yayınlandığı kaynakların mevcudunun kalmaması nedeniyle geniş okuyucu kitlesiyle buluşması mümkün olmayan bu kıymetli bilgiler,
bizce “Osmanlı Dönemi Sivas Şehri”yle birlikte bir kat daha değer kazanmıştır. Sivas’ın belirtilen dönemdeki, kültürü, tarihi, sanatı, eğitimi,
ekonomisi, nüfus verileri, sosyal yapısı ve kurumları, gibi önemli konuları arşiv belgeleri ışığında incelenerek gün yüzüne çıkarılmıştır. Mahalleleri, tarihi eserleri, zaviyeleri, vakıfları ve şehrimizin sosyal yaşantısını işleyen benzer önemli başlıklarıyla bu kitap gelecekte çocuklarımızın yararlanacağı önemli kaynaklardan birisi olmuştur.
3. Sivas Folkloru I, II, Vehbi Cem Aşkun, Sivas 2006, Sivas 1000 Temel Eser No: 3
Sivas Folklorunun büyük emektarı Vehbi Cem Aşkun tarafından
yazılan, 1. Cildi 1940; 2. Cildi ise 1943 yılında Sivas Kâmil Matbaasında basılan ve Sivas şehir merkezinin halk kültürüyle ilgili önemli ilk
kaynaklardan olan bu iki kitabın piyasada mevcudu kalmamıştı ve
metni fotokopi yoluyla elden ele dolaşmaktaydı. Belirtilen tarihten günümüze kadar ikinci baskıları yapılmamış olduğu için, kültür dünyamız
bu bilgi hazinesinden uzak kalmıştı. İki cildi bir araya getirilerek ve asıl
metni korunarak tıpkıbasım yoluyla yayınlan bu kitap son haliyle 430
sayfa olmuştur. Son 22 sayfasında fotoğrafların yer aldığı kitap 16x24
cm ebadında olup tamamı siyah beyaz baskı tekniğiyle basılmıştır.
Bu kitaplar araştırma metodu yönünden günümüz yazarları tarafından eleştirilmiş olsalar da, yukarda belirtildiği gibi, Sivas şehir kültürüne ait elimizdeki derli toplu iki önemli eser oldukları da bir gerçektir. Teknolojik gelişmenin bu kadar etkili olmadığı ve geleneklerin sağlıklı olarak yaşadığı bir dönemde kaleme alındığı için, Sivas Folkloru
kitabı şehrimizin kültürü için ayrı bir şans olmuştur. Çocuklarımız,
bundan sonra, “Sel Seyri”, “Karın Cenazesi”, “Baca Pilavı”, gibi birçok
kaybolan geleneği bu kitaptan okuyacaklardır.
4. Sıvas Meşhurları Cilt:1, İbrahim Aslanoğlu, Sivas 2006,
Sivas 1000 Temel Eser No: 4
Büyük Folklorcu, Sivas ve Türk Folklorunun büyük emektarı İbrahim Aslanoğlu tarafından kaleme alınan eser 560 sayfadır. Tamamı
siyah beyaz baskı tekniğiyle basılmış olup, ebadı 16x24 cm.dir.
Büyük emekler sonucu hazırlanan kitabın bu cildinde Sivas’ın
250 meşhur kişisi yer almıştır. Bazı isimlerin yer almamış olması nedeniyle eleştirilen bu kitap günümüz şartlarında yazılmaya başlansaydı, bırakınız haklarında bilgi almayı çoğu kişilerin isimlerini dahi bilmemiz mümkün olmayacaktı. Merhum Aslanoğlu’nun yarım asra yakın
araştırmaları neticesinde ortaya çıkan bu eser Sivas ve yeni nesiller
Sivas 1000 Temel Eser Projesi *
321
için büyük bir şans olmuştur. Bu önemli temelin üzerine yeni taşlar
koymak artık daha kolay olacaktır. Belki de bu eser isimler boyutuyla
Sivas Ansiklopedisi için önemli bir kılavuz olacaktır.
Sivas’ın kıymetli evlatlarının hayatlarını, hizmet ve eserlerini
yansıtan bu kitap kültürümüz için son derecede faydalı olmuştur. Birkaç isim eksikliğinden dolayı onu eleştirenler bunu gelecekte çok daha
iyi anlayacaklardır.
5. Sıvas Meşhurları Cilt: 2, İbrahim Aslanoğlu, Sivas 2006,
Sivas 1000 Temel Eser No: 4
Ünlü Folklorcu İbrahim Aslanoğlu tarafından yazılan kitap 606
sayfadan meydana gelmiş olup, siyah beyaz baskı tekniğiyle basılmıştır. Ebadı 16x24 cm.dir.
Sivas’ın 291 meşhur kişisine yer veren ve onların hayatları,
eserleri hakkında okuyucuları bilgilendiren bu kitap gerçek bir kültür
hazinesidir.
Her iki ciltte yer almayan isimlere ayrı bir kitap olarak üçüncü
ciltte yer verilirse, bu kitap daha da önem kazanacak ve Sivas Kültür
tarihindeki yerini alacaktır.
6. Âşıkların Diliyle Sivas, Dr. Doğan Kaya, Sivas 2006, Sivas 1000 Temel Eser No: 5
Kıymetli Halkbilim uzmanı Dr. Doğan Kaya tarafından yazılan kitap 317 sayfadır. Tamamı siyah beyaz baskı tekniğiyle basılmış olup,
ebadı 16x24 cm.dir.
Sivas Âşıklar diyarıdır. Sazını eline alıp kendi duygu ve düşüncelerini dile getirmesinin yanı sıra toplumun dertlerine dikkat çeken âşık
bir anlamda halkın gören gözü, işiten kulağıdır. Bu yüzden âşıkların ne
söyledikleri bizim için çok önemlidir.
Bu kitapta Sivaslı âşıkların penceresinden görünen Sivas’ı seyredeceksiniz. Birbirinden güzel 185 şiirin yer aldığı kitapta 100’e yakın
âşık ismi geçmektedir. Sivas’ı konu edinen şiirlerle İlçe, belde ve köylerini konu edinen şiirlerin iki ayrı başlık halinde sunulmuş olması da
kitabı daha kolay yararlanılabilir hale getirmiştir. Sivas böylece âşıklık
kültürüyle ilgili önemli bir kaynağa daha sahip olmuştur. Darısı öteki
kitapların başına…
7. Anadolu Türk Konut Mimarisinde Divriği Evleri, Seda
Şenol, Sivas 2007, Sivas 1000 Temel Eser No: 6
Seda Şenol tarafından yazılan kitap 158 sayfa olup renkli baskı
tekniğiyle basılmıştır. Ebadı 16x24 cm.dir.
Bilindiği gibi, Divriği evleriyle ilgili ilk çalışmayı Sayın Necdet
Sakaoğlu yapmıştı. Onun 1978 yılında yayınlanan ve şimdi mevcudu
kalmayan “Divriği’de Ev Mimarisi” adlı eseri büyük ilgi görmüş ve eser
son derecede yararlı olmuştu.
322 * Kadir Pürlü
Genç araştırmacımız Seda Şenol ise, belirtilen eser başta olmak
üzere daha bir çok kaynaktan yararlanarak hazırlamış olduğu yüksek
lisans tezini “Anadolu Türk Konut Mimarisinde Divriği Evleri” adıyla
kitap haline getirdi. Bu kitaptan da Divriği’nin kentsel gelişim ve yerleşim düzenini, Divriği evlerinin genel özelliklerini, süsleme özelliklerini
ve plan tiplerini öğreniyoruz. Konuların renkli fotoğraflarla desteklenmiş olması kitaba bir başka güzellik daha katmış.
Türk İslâm Medeniyetinin önemli mimari ürünlerini sergileyen
Divriği’deki sivil mimari örnekleri elbette ki önemlidir. Özellikle Divriği
konakları Anadolu’da bir benzeri daha bulunmayan önemli yapılardır.
Ata yadigârı bu eserlerle ilgili böyle bir kitap yayınlanmış olması kültürümüz için son derecede önemli bir kazanımdır. Umarız bu tür güzel
kitaplar toplum nezdinde ilgi görür ve sayıları gittikçe artar.
8. Divriği Yöresinin Kıyafetleri, Takı ve Aksesuarları, Saliha Çulcuoğlu, Sivas 2007, Sivas 1000 Temel Eser No: 7
Saliha Çulcuoğlu tarafından yazılan kitap 270 sayfa olup renkli
baskı tekniğiyle basılmıştır. Ebadı 16x24 cm.dir.
Genç araştırmacı Saliha Çulcuoğlu tarafından kaleme alınan kitap altı bölümden meydana gelmiştir. Divriği’nin coğrafi özelikleri, kısa
tarihçesi ve gelenekleri hakkında bilgi vererek başlayan kitap daha
sonra geniş olarak kıyafetler konusunu işlemektedir. Geleneksel kadın
ziynet eşyaları, takı ve süsleri hakkında da geniş bilgi verildikten sonra
kitap, ilçenin köşker esnafı ve geleneksel ayakkabı üretimi konusuyla
sona ermektedir.
Çok sayıda kaynak kişiyle görüşülerek, alanın uzmanlarına danışılarak, örnekler bizzat görülüp fotoğraflanarak ve çok sayıda arşivden
yararlanılarak büyük bir emek sonucu ortaya çıkarılan bu eserle Anadolu Türk kıyafet hazinesinin bir bölümü daha ortaya çıkarılmış oldu.
Bu kitabın da gelecek nesiller tarafından önemli bir kaynak olarak değerlendirileceğine inancımız sonsuzdur.
9. Sivas Mebusu Mustafa Takî Efendi, Doç. Dr. Cemal
Ağırman, Sivas 2006, Sivas 1000 Temel Eser No: 8
Doç. Dr. Cemal Ağırman tarafından kaleme alınan kitap 140 sayfa olup siyah beyaz baskı tekniğiyle basılmıştır. Ebadı 16x24 cm.dir.
Mustafa Takî Efendi, ilmi, irfanı, örnek yaşantısı ve eserleriyle
Sivas’ta iz bırakmış önemli şahsiyetlerden biridir. Her şeyden önce,
yaşadığı dönemde ülkesinin ve milletinin geleceği üzerine kafa yormuş
ve bu konularda kitaplar yazmış bir düşünürdür. Onun hayatı, kişiliği,
fikirleri ve eserleri hakkında bilgi veren bu kitapla Sivas kültürü önemli
bir eser daha kazanmıştır.
Sivas 1000 Temel Eser Projesi *
323
Doç. Dr. Cemal Ağırman hocamızın büyük bir emek ve titizlikle
hazırladığı bu kitabın da büyük ilgiyle okunacağına inanmaktayız.
Yayınlanan Kitaplar Nerelere Dağıtıldı?
Her biri 3000 adet basılan kitaplar öncelikle 80 ilin İl Halk Kütüphanelerine, tüm üniversitelerimizin merkezi kütüphanelerine, tüm
müzelere, valiliklere, bakanlıklara, yurt genelindeki tarih ve kültürle
ilgili kurumlara, ilimiz merkezindeki tüm okul kütüphanelerine ve ilçelerimizdeki tüm okullara, Sivas Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezi
danışma kurulu üyelerine, ilimiz protokolüne, ilimiz sivil toplum kuruluşlarına ve bizzat müdürlüğümüze gelerek talepte bulunan kişilere
dağıtılmıştır.
Bundan Sonra Hangi Kitaplar Yayınlanacaktır?
Kitap yayınlatmak isteyen yazarlarımızın valiliğimize başvuruları
devam etmektedir. Yayın kuruluna sevk edilip “yayınlanması uygun
görülen eserler” şunlardır:
1. Sivas Vilâyet Meclisi Kararları 1911-1912, Prof. Dr. Ömer Demirel.
2. Sivas Halk Şairleri Cilt: 1, Dr. Doğan Kaya.
3. Sivas Halk Şairleri Cilt: 2, Dr. Doğan Kaya.
4. Sivas Halk Şairleri Cilt: 3, Dr. Doğan Kaya.
5. Sivas Halk Şairleri Cilt: 4, Dr. Doğan Kaya.
6. Sivas Halk Şairleri Cilt: 5, Dr. Doğan Kaya.
7. Sivas Yöresinde Geleneksel Bayramlar ve Toplu Törenler, Kutlu Özen.
8. Sivas Bilmeceleri, Murat Türkyılmaz.
9. Divriği’deki Osmanlı Camii ve Çeşmeleri, Prof. Dr. Mustafa
Denktaş.
10. Koyulhisar, Dursun Karaca.
11. İmranlı, Recep Demir.
12. Bal Şelalesi, Şükrü Toprak.
13. Divriği’de Mutfak Kültürü, Müjgan Üçer, Fatma Peşken.
Bu kitaplar İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği tarafından sağlanan
ödenek imkânları dâhilinde ve acil olanlara öncelik tanınmak suretiyle
önümüzdeki aylarda yayınlanacaktır.
Sonuç
Sivas kültürünü tespit etmek, korumak, tanıtmak ve gelecek nesillere taşımak amacıyla başlatılan “Sivas 1000 Temel Eser” Projesi
gerçekleşme boyutu itibariyle küçük bir mesafe almış gibi görünse de,
324 * Kadir Pürlü
gerçekte büyük bir mesafe kat etmiştir. Şehrimizle ilgili on adet kitabın
yayınlanmış olması önemli bir kazanımdır. Yazarlarımızın bu proje
kapsamında yayınlanmak üzere valiliğimize başvurularının devam etmesi ve bu başvuruların sayılarının gittikçe artması önemli bir gelişmedir. Bu proje yurt genelinde büyük takdir toplamıştır. Kurumumuza
gelen teşekkür mektupları ve şifahi tebrikler ümidimizi gittikçe artırmaktadır.
Sivas halkı ve tüm kültür dostları bu projeye sahip çıkar ve destek olurlarsa, bir gün çocuklarımız raflarında “Sivas 1000 Temel Eser”i
göreceklerdir. İşte o zaman milleti ve kültürleriyle onur duyacak, üzerlerindeki taklit ve küçüklük duygusunu atacaklardır.
SİVAS’TA KİTAP YAYINCILIĞI
İbrahim Yasak
“Kitap ve gazete… Biri zaman’ın dışındadır, öteki “an”ın kendisi.
Kitap, beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete okununca biter.
Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün
kalesi. Belki serseri ama, taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa
tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekalar topluluğunun.
Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En tali’lileri bir nesle seslenir.”
Cemil Meriç / Bu Ülke
Dünya var olduğundan ve insan kalemle tanıştığından beridir,
yazılmaktadır. Yazılan düşüncelerin insanlara ulaştırılmasındaki en
etkin ve kalıcı araç, basılı medya dediğimiz gazete, dergi ve kitaplardır. İlk önceleri, hattatların yazarak çoğalttığı eserler, sınırlı sayıda
insana ulaşırken, matbaanın icadıyla birlikte seri biçimde ve çok sayıda
tab edilerek daha fazla insana ulaştırılmaktadır.
Yaklaşık 130 yıllık matbaa geçmişi olan Sivas’ta, bu süreç içerisinde çok sayıda gazete, dergi ve kitap gibi basılı eserler yayınlanmıştır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bunların ciddi bir arşivinin ve
envanterinin yapılmadığını görmekteyiz. Her ne kadar, ülke genelinde
yayınlanan tüm basılı meteryaller Milli Kütüphane ve diğer kütüphanelerde arşivlense de, basılı eserlerin tamamının buralara ulaştırılmadığını, ulaştırılanların da bir kısmının kayıt altına alınmadığını ya da bazı
nüshalarını kaybolduğunu da görmekteyiz. Yine, matbaalar ya da yayınevleri, baskılarını yaptıkları eserlere ait ne yazık ki, ciddi bir arşivleme yapmamışlardır. Yapılanlardan bir kısmının da, yangın ve taşınma gibi nedenlerle yıprandıklarını ve yok olduklarını görmekteyiz.
Bunlarla beraber, Sivas’ta tabedilen gazete, dergi ve kitaplarla
ilgili derinlikli ve geniş çaplı bir araştırma ne yazık ki bugüne kadar
yapılmamıştır. Görebildiğimiz kadarıyla, sadece İrade-i Milliye gazetesi
başta olmak üzere bazı gazeteler üzerine çeşitli çalışmalar ve tezler
yapılmış ve bazı dergiler üzerine inceleme yazıları yayınlanmış ama
Sivas’ta yayınlanan kitaplar üzerine her nedense bugüne kadar hiçbir
çalışma yapılmamıştır.
Şimdi, arşivlemenin sağlıksız ve çok dağınık olduğu bir alanda,
tespit edebildiğim Sivas’ta baskısı yapılmış kitaplar üzerine bazı bilgiler
vermeye çalışacağım.

Araştırmacı Yazar
Sivas’ta Kitapçılık
327
SİVAS MATBAALARI
Bir şehirde kitap yayınlanabilmesi için yazar ve yayıncının bulunması kadar, kitabı tabedecek matbaanın bulunması gerekli olduğundan, çok kısa olarak Sivas’ta faaliyet gösteren matbaalara değinmek istiyorum.
Sivas’a matbaanın gelişi Meşrutiyet dönemine rastlar. Bilindiği
gibi “Tanzimat sonrası reformlar çerçevesinde çıkarılan 1864 tarihli
Vilayet Nizamnamesiyle ‘eyalet’ sisteminden ‘vilayet’ sistemine geçilmiş ve vilayetler kurulurken de her vilayet merkezine bir matbaanın
açılması karara bağlanmıştır.”1
Bu Nizamname’ye istinaden Sivas’ta ilk matbaa Vali Elhac Ahmet
İzzet Paşa tarafından 1878 yılında “Vilayet Matbaası” olarak kurulmuştur. Çoğu kaynakta böyle belirtilmesine rağmen, Pars Tuğlacı, bu matbaadan önce Sivas’ta daha önceden kurulmuş olan Ermeniler ait iki
ayrı matbaadan daha bahsetmektedir. Bu matbaalarda 12 tane gazete
ve 2 tane de kitabın baskısı yapıldığını söylemektedir.2
Sivas’ın ilk ve tek resmi matbaası olan Vilayet Matbaası’ndan
sonra 1930 yılında Kitapçı Kamil namıyla maruf Kamil Yalçıner tarafından Sivas’ın ilk özel matbaası olan Kamil Matbaası kurulmuştur.
Vilayet Matbaası, kuruluşundan 95 yıl sonra 1993 yılında verimsizliği nedeniyle kapatılmıştır. Matbaada, İrade-i Milliye gazetesi ve
Salnameler ile birlikte benim tespit edebildiğim ama sayılarının çok
daha fazla olduğunu sandığım 19 kitap yayınlanmıştır. Kamil Matbaasında ise Halkevi Yayınları başta olmak üzere 53 kitabın baskısı yapılmıştır.
Bugün, Sivas’ta kitap yayıncılığına hizmet etmiş matbaalar arasında kapanmış olanlardan, Doğuş, Bozkurt, Sebat, Güven, ve Elif
Matbaalarını ve hala gelişen teknoloji ile yenilen ve hizmete devam
eden Es Form Ofset, Doğan Ofset, Dilek, Önder, Vizyon, Emek ve Madımak matbaalarını saymak mümkündür.
SİVAS’TA KİTAP YAYINCILIĞI
Tarih boyunca bir eğitim, kültür ve medeniyet şehri olan Sivas,
kültürel canlılığını, her dönemde sürekli devam ettiren bir şehirdir.
Matbaanın Sivas’a gelmesi ve hayatımıza girmesiyle birlikte, gazete ve
dergi yayıncılığına paralel olarak kitap yayıncılığı da, diğer Anadolu
kentlerine oranla, daha yoğun bir şekilde Sivas’ta yayınlanmaya başlamıştır.
1
2
Burhan Paçacıoğlu, Cumhuriyet’e Kadar
Kongresi, I.Uluslararası Sempozyumu
2002
Burhan Paçacıoğlu, Cumhuriyet’e Kadar
Kongresi, I.Uluslararası Sempozyumu
2002
Sivas Basını ve “İrade-i Milliye’nin Yeri, Sivas
2-4 Eylül 2002 Sivas, Siskav Yayınları, Sivas
Sivas Basını ve “İrade-i Milliye’nin Yeri, Sivas
2-4 Eylül 2002 Sivas, Siskav Yayınları, Sivas
328*İbrahim Yasak
Bütün bunlarla birlikte başta Milli Kütüphane olmak üzere ulaşabildiğim 50’yi aşkın kütüphanenin katalogları, Sivas’taki matbaalar ve
yayınevleri ile diğer kaynaklar üzerinde yaptığım araştırmalarda, derleyebildiğim kadarıyla Sivas’ta basımı yapılmış tüm kitapları tespit
etmeye çalıştım. Bu tespitlerimde, çok fazla sayıda olmasa da bazı
kitapların birkaç baskı yaptığını ya da ikinci üçüncü baskılarının Sivas’ta yapıldığını gördüm. Tüm bu çalışmaların sonucunda matbaanın
Sivas’a geldiği günden 2006 yılı sonuna kadar geçen yaklaşık 130 yıllık
süre içerisinde şehrimizde 740 adet kitabın yayınlanmış olduğunu tespit edebildim.
Tespit edebildiğim bu kitaplardan hareketle, kitapların yayınlanış
yılları, içeriği ve Sivas’ta yayıncılık sektörü hakkında bazı özet bilgiler
vermek istiyorum.
Baskı tarihlerine göre kitapların yıllara dağılımı:
Yayınlanış yıllarına göre kitapları değerlendirdiğimizde, doğal
olarak matbaanın ilk geldiği yıllardaki yayınlanan kitap sayısı ile sonraki yıllarda yayınlanan kitap sayısında ciddi bir artış gözükmektedir.
1970 li yıllara kadar toplam basılan kitap sayısı 174 dür. 1980
yılından sonra ise ciddi bir artış göstererek 1980’li yıllarda 135,
1990’lı yıllarda ise 231 olmuştur. 2000’li yılların ilk altı senesinde ise
181 kitap yayınlanmıştır.
YILLA
R
BASILAN
SAYISI
1800
13
1900
3
1920
3
1930
23
1940
32
1950
10
1960
58
1970
32
1980
135
1990
231
2000
181
KİTAP
Sivas’ta Kitapçılık
329
Tarih
yok
19
740
Daha değişik bir ifade ile, son 25 yılda yayınlanan kitap sayısı
550 civarındadır. Ortalama yıla düşen kitap sayısı ise 21 kitap civarındadır. Ondan önceki yaklaşık yüzyıllık sürede ise yayınlanan kitap sayısı 174 dür ve yıla düşen ortama kitap sayısı 2 yi tekabül etmektedir.
1980 den sonraki yıllarda ise, başta üniversite olmak üzere kamu kuruluşlarının yayınları % 40’lara ulaşmaktadır. Diğer yayınlar ise
şehir tarihi, folkloru ve halk âşıklarının kitapları ve genç istidatların
yeni heves yayınladıkları kitaplardan oluşmaktadır.
Sivas’ta yayınlanan kitaplar:
Yayıncılık her ne kadar asıl amacı itibariyle kültürel bir özelliği
taşısa da bugün ekonomik anlamda kazanç elde etmeye yönelik bir
sektör olarak çalışmamaktadır. 130 yılı aşkın bir süredir matbaa ile
tanışık olan ve bu süreç içerisinde tespit edebildiğimiz kadarıyla 740
tane kitabın basımının yapıldığı şehrimizde, yayıncılığın kazanç elde
etmeye yönelik bir sektör olmadığını göstermektedir. Hatta bu açıdan
bakıldığında Sivas’ta bir yayıncılık sektöründen söz etmekte söz konusu bile değildir.
Sivas’ta yayınlanan kitapları genel ve yüzeysel bir şekilde sınıflandırdığımızda, 740 kitabın gruplara paylaşımı şöyle gerçekleşmektedir:
KİTAP
SAYISI
GRUBU
Edebiyat
175
Şehir
112
Halk Aşıkları
98
Genel Kültür
96
Tıp(Bilimsel)
Zıraat-
Dini
Ekonomi/toplumsal
Fen
81
54
49
330*İbrahim Yasak
Eğitim
40
Sempozyum
20
Lisan
15
740
Edebiyat: Sivas’ta yayınlanan kitapların 175 tanesi edebiyat
ağırlıklı kitaplardır. Bunların yaklaşık yarısı ise, genç yeteneklerin yazdıkları şiirleri bir araya getirerek oluşturdukları kitaplardır. Bunların
dışında 25 civarında kitapta tanzimat ve daha öncesi dönemlere ait
divan ağırlıklı olmak üzere çeşitli edebi eserlerin yeni harflerle yayınlanmasıdır. Bunların arasında Şemşeddin Sivasi, Abdülmecid Sivasi,
Şeyh Halid ve Zati Süleyman Efendi’nin Divan’ları, Sabit’in
Zafernamesi, Haşmet Külliyatı, Abidin Paşa’nın Mesnevi Şerhi ile Pendname-i Zarifi’yi saymak mümkündür.
Yine bu grup içerisinde, Kıpçak Türkçesi, Harezm Türkçesi, Orta
Türkçe ile Türk dili ve kompozisyon kitapları belirli bir yer tutmaktadır.
Şehir: Yayınlanan kitaplar arasında 112 tanelik bir rakamla
önemli bir yer tutan gurup da “Sivas” üzerine yazılmış kitaplardır. Şehre ve şehrin tarih, folklor, sanayi ve kültürüne ait olan bu kitaplar arasında, Vilayet matbaasında basılan 17 adet salname ile Sivas ve ilçelerine ait tarihi ve kültürel değerlerini inceleyen kitaplar yer almaktadır.
1935 yılında Kamil matbaasında basılan Sivas Bülteni, Vehbi Cem
Aşkun’un Sivas Folkloru ve Sivas Şairleri, Sivas İli kitapları, Sivas Efsaneleri, anıt ve eserlerini konu edinen kitaplar bulunmaktadır.
Halk Aşıkları: Yine yayınlanan kitaplar arasında önemli bir bölümü Sivaslı Halk aşıklarının gerek kendilerinin gerekse başka birileri
tarafından yazılan hayat hikayeleri ve şiirlerinden oluşan kitaplar oluşturmaktadır. Âşık Veysel’den Talibi Coşkun’a, Sefil Selimi’den Mesleki’ye halk âşıklarının şiirlerden oluşan kitapların sayısı 81 tanedir.
Akademik ve Mesleki kitaplar: Cumhuriyet Üniversitesi’nin
1980’li yıllarda Sivas’ta öğretime başlamasıyla birlikte öğretim üyelerinin yazdıkları bilimsel nitelikli kitaplar yayınlanmaya başlamıştır. Tıp,
kimya, fizik, madencilik konularında 81, sosyoloji, ekonomi ve siyasal
içerikli olarak da 48 kitap yayınlanmıştır.
Ayrıca, Sivas’ta yapılan sempozyumlarda sunulan tebliğlerden
oluşan 20 kitabın baskısı yapılmıştır. İlköğrenim, lise ve üniversite
öğrenimine yönelik 40 adet, dini içerikli olarak ta 54 adet kitap yayınlanmıştır.
Kitap yayınlayan kurum ve kuruşlar:
Sivas’ta Kitapçılık
331
Yayıncılık, her ne kadar asıl amacı itibariyle özünde bir kültürel
hizmeti yerine getirme özelliğini taşısa da, varlığını sürdürebilmesi için
ticari anlamda kazanmak zorundadır. 130 yılı aşkın bir süredir matbaa
ile tanışık olan ve bu süreç içerisinde şehrimizde basılan kitapların
gösterdiği sonuç bu işin, ekonomik anlamda kazançlı bir sektör olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle de, kitap basım ve yayım işi
genellikle kişilerin kendi çaba ve gayretleriyle yapılmaktadır. Haliyle,
baskısı bir defaya mahsus ve tirajları sınırlı olan kitaplar çoğunluğu
oluşturmaktadır. Bununla beraber, iki, üç hatta beş altı baskı yapan
kitaplara rastlamakta mümkündür.
Sivas’ta yayınlanan 740 kitabın yaklaşık 2/3 sini oluşturan 520
tanesi kişilerin kendi gayretleriyle yaptıkları yayınlardır. Kalan 220
tanesinin 165 tanesi kamu kurumları ve vakıflarca, 55 tanesi ise Sivas’ta kurulan özel yayınevleri tarafından yayınlanmıştır.
Sivas’ta kamu kurumları arasında Cumhuriyet Üniversitesi 110
kitapla ilk sırayı almaktadır. Bu süreç içersinde, Sivas Valiliği 27 adet,
Sivas Belediyesi 9 adet, Sivas Ticaret Odası ise 4 adet kitap yayınlamıştır.
Özel sektör kitap yayıncılığına gelince, Sivas’ta yayın yapan özel
yayınevleri arasında Halkevi Yayınları’nın önemli bir yeri vardır. Sivas’ta bir ilk olması nedeniyle Sivas Halkevi Teşkilatı, Sivas folklor,
tarih ve kültürüne yönelik olmak üzere 13 kitap yayınlamıştır.
Sivas kitap yayıncılığına 22 kitap yayınlamakla ilk sırayı alan bir
diğer kuruluşta Seyran Yayınları’dır. Diğer özel sektör yayınevlerinin
yayınladıkları kitap sayıları yüksek değildir.
Kamu kurumlarının yayınladığı kitaplar şöyledir:
KAMU
YAYINLARI
Cumhuriyet
Yayınları
ÖZEL YAYINEVLERİ
Ün.
110
Seyran Yayınları
22
Sivas Valiliği
27
Halkevi Yayınları
13
Sivas Belediyesi
9
Dört Eylül Yayınları
4
Siskav Yayınları
6
Gurbet Yayınları
4
Sivas Hizmet Vakfı
4
vakfı
4
Özbelsan
Yayınları
Kemal İbn Hümam
Sivas Ticaret Odası
4
Kültür
2
332*İbrahim Yasak
Özbelsan
Yayınları
Kültür
2
Öznur yayınları
2
2
Ata yayınları
1
1
Buruciye Yayınları
1
165
Su Yayınları
1
Zuhal Yayınları
1
Sivas halk Kültürü
Araş
Ulaş kaymakamlığı
55
Matbaalara Göre Yayınlanan Kitaplar:
Matbaalara göre yayınlanan kitaplar:
Sivas’ta kitap baskısı yapan matbaalara baktığımızda ise, ilk kitap basımın yapıldığı tesis, Sivas Vilayet matbaasıdır. Daha sonraki
yıllarda 1930’da kurulan ve 50 yıla yakın Sivas kültürüne hizmet eden
Kamil Matbaası Sivas’ta yayıncılık anlamında özel sektör olarak ilk
kitap baskısı yapan matbaa olarak bilinmektedir. Her iki matbaada da
basılan kitap sayısını ve nüshalarını tespit edebilmek, arşiv yetersizliği
nedeniyle ne yazık ki pek mümkün olmamaktadır. Bunlara rağmen
tespitlerimize göre Vilayet Matbaası’nda 19 adet, Kamil Matbaası’nda
ise 53 adet kitap basılmıştır.
Tespitlerimize göre Sivas’ta tabedilen 740 kitabın yaklaşık 1/3
ine tekabül eden 227 adet kitap rahmetli Ahmet Tok’un sahipliğini
yaptığını Dilek Matbaası’nda basılmıştır. Bunun dışında Es-Form Ofset’te 53 ve Özemek matbaalarında ise 63 kitap basılmıştır.
Her iki matbaada da basılan kitap sayısını ve nüshalarını tespit
edebilmek, arşiv yetersizliği nedeniyle ne yazık ki pek mümkün olmamaktadır. Bunlarla birlikte tespitlerimize göre Vilayet Matbaasında 19,
Kamil matbaasında ise 53 kitap basılmıştır.
Tespitlerimize göre Sivas’ta tabedilen 740 kitabın yaklaşık 1/3
ine tekabül eden 227 kitap rahmetli Ahmet Tok’un sahipliğini yaptığını
Dilek Matbaasında basılmıştır. Bunun dışında Es-Form’da 53 ve Özemek matbaalarında ise 63 kitap basılmıştır.
Teknik donanım anlamında bakıldığında bugün Sivas’ta Türkiye
şartlarında baskı yapılacak donanıma sahip matbaalar mevcuttur. Bu
tesislerde, gerek tasarım ve gerekse baskı tekniği açısından hiçbir taşra belirtisi taşımayan kitap ve dergiler yayınlayabilmek mümkündür.
SONUÇ
Sivas’ta Kitapçılık
333
Kitap yazmanın yoğun bir bilgi gerektirdiği, baskı yapmanın teknolojik bir gelişim istediği, dağıtım ve pazarlama için İstanbul gibi bir
pazarlama merkezinden uzak olan bir noktada, kısacası kitap yayınlamanın zor olduğu bir anadolu şehrinde, diğer Anadolu kentleri de dikkate alındığında 740 kitabın yayınlanmış olması aslında azımsanacak
bir rakam da değildir. Matbaanın geldiği ilk yıllardan itibaren giderek
sayıca ve kalitece artan kitap yayıncılığın Sivas için sevindirici bir gelişme olduğunu belirtmek istiyorum.
Bu arada bir temennimi de belirterek, konuşmamı tamamlamak
istiyorum.
Daha fazla zaman geçmeden ve eldeki nüshalarda kaybolmadan,
bugüne kadar Sivas’ta yapılmış yayınların arşivlemelerinin yapılması
zarureti vardır. Sivas matbaalarında tabedilen tüm basılı eserlerin,
mevcutsa asıllarının, yoksa suretlerinin hem basılı, hem de dijital olarak bir araya getirildiği bir merkezin oluşturulması, Sivas’ın geçmiş
döneme ait, siyasal, sosyal ve kültürel tarihinin muhafaza edilmesi ve
incelenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu doğrultuda, geçen yıllarda Ziyabey Kütüphanesi alt katında
kurulması düşünülen ve bir türlü başlatılamayan “Sivas Bilgi, Belge ve
Dokümantasyon Merkezi’nin bir an önce kurularak faaliyete geçmesi
ve işlerliğinin kazandırılması gerekmektedir.
VII. OTURUM MÜZAKERE
Müjgân Üçer
Sayın Başkan, Aziz Misafirler ve Çok Değerli Hemşehrilerim,
Oturum başkanımız ve değerli hemşehrimiz Sn.Yavuz Bülend
Bakiler Bey’in şahsım için lütfettiği sözlerden çok mütehassis oldum,
ayrıca mahcub da oldum. Bu el Sivaslı hanımların elidir. Ben onlardan
aldım bu eli. Bana “el verdiler” ve onunla yazıyorum.
Anne annem derdi ki “âlim unutmuş kalem unutmamış”. Sivas’ta
derlediğim bu atasözü, yazmanın önemini ne kadar güzel belirtir. Evet
kalem kitaptan önce vardı.Yazılanlar satırları, sayfaları ve kitapları
oluşturdular. Yine atalarımız, “hatırda kalmaz, satırda kalır” sözleriyle
ne doğru bir tesbitte bulunmuşlardır. Yazmak evrensel bir olgudur ve
aynı zamanda da insanın en önemli macerasıdır.Kitabın kültürümüzdeki önemi, ona verdiğimiz değer, kütüphanelerimizde cildi, hattı yani
yazısı ve tezhibleri ile birer sanat şaheseri olan müstesna eserlerle de
anlaşılıyor. Sözlü kültürümüzde kitap; çok düzgün ve güzel anlamına
gelir. “Kitap gibi” demez miyiz? “Kitap” kutsalımızdır ve kitabı baş tâcı
eden bir toplum idik. “Kitapsız”, dört kutsal kitaptan hiç birine inanmayan, dinsiz kimseler için kullanılırsa da, mecazî olarak zâlim, acımasız ve merhametsiz kimse anlamına da gelir. “Kitabın orta yerinden
konuşmak” denilince, doğru ve haklı konuşulduğunu anlarız. Kitapla
ilgili daha pek çok deyim ve atasözümüz vardır.
Kültürümüz ve Kitap sempozyumunun bu oturumunda dört konuşmacıyı dinleyerek, yeni ve güzel bilgiler edindik.
İlk konuşmacı olarak, Sn. Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya, “Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler” üzerine yaptığı
konuşmasında, halk kültürümüzün can sularının gözeleri olan cönklerimiz ve Sivas kaynaklı cönkler hakkında bilgiler verdi. Dr. Kaya; cönk
kelimesinin etimolojisi üzerinde durarak, bu kelimenin XV. yüzyıldan
beri kullanıldığını, âşık edebiyatının ve önceki devirlerin sözlü folklor
ürünlerinin yazıya dönüşmüş örneklerini içine aldığı için en değerli
başvuru kaynağı olduğunu, daha ziyade şiir ihtiva etmekle beraber,
cönklerin içinde dinî bilgiler, duâlar, mensur metinler, ilâç tarifleri,
büyüler, fal, mâniler ve halk inançlarına ait her türlü bilgiyi de bulundurduğu belirtti.
Dr. Doğan Kaya, yıllarca
toplayarak arşivlediği 41 cönkün
36’sını Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde, öğrencilerine yüksek lisans tezi olarak hazırlatmış ve bizzat danışmanlığını
yapmıştır. Konuşmasında bu 36 cönkü tanıtmış, şiirleri yer alan şairlerin adları ile cönkler hakkında özet bilgiler vermiştir.

Araştırmacı Yazar
Değerlendirme
335
Arşivinde bulunan cönklerin yarısının XIX, kalanın da XX. yüzyılın başlarında tutulduğunu, yaprak sayılarının 18-123 arasında değiştiğini, çoğunun deri veya mukavva ile ciltlendiğini, çok sayıda ağız özelliği olan kelimeler ihtiva ettiğini, şiirlerin çoğunun sahibi belli olmakla
beraber, mahlassız şiirlerin de bulunduğunu, yüzlerce şiirin dışında
nefes, nutuk, ilâhi, devriye, koşma, şarkı, semaî, münâcaat, mersiye,
gazel, kıta, müfred ve mâni gibi şekil ve türlerin bulunduğunu, bazı
notlar ve bilgiler içinde, Hz. Muhammed’den şefaat dileme, Kur’an-ı
Kerim’den ayetler, Kerbelâ olayı, Mirâc hadisesi, fıkhî konular, öğütler,
hastalıklara karşı ilâç tariflerinin de yer almış olduğunu ifade etmiş
bulunuyor.
Dr. D. Kaya sonuç olarak, cönklerde, Âşık Edebiyatında ve DinîTasavvufî Türk Edebiyatı’nın pek çok ünlü şairinden başka, edebiyatımızda yer alması gereken yeni isimlerin de bulunduğunu, bu durumun
âşık edebiyatı üzerinde araştırma yapacak olanlar için önemli olduğunu belirtmiştir.
Gerçekten de bu yeni isimler, yerin altındaki suyun macerası gibi, zamanı gelince gün ışığına çıkacak olmalıdır. Cönkün benzerliğinden dolayı, halk tarafından sığırdili, aydınlar tarafından da sefine yani
gemi olarak adlandırılması ne kadar güzel bir benzetmedir. Bu sefineler artık kimselerin uğramadığı limanlardan, unutulmaz denizlerden
bize haberleri, bilgileri, belgeleri âdetâ bir kırkambar zenginliğinde
ulaştırıyorlar. Sivas yetiştirdiği çok sayıdaki şairleriyle de zaten bir
âşıklar ummanı değil midir? Zamanın öğüten, yok eden dalgalarından
kurtulan erişilmez bilgiler bu sefineler ile günümüzün bilgi limanına
ulaşmış oluyor. Cönkler de kitaplar gibi değerli kaynaklardır ve edebiyatımızın temel taşı ve âşık edebiyatımızın, kültürümüzün en önemli
belgelerindendir. Tanınan ünlü şairlerden başka, edebiyatımızda yer
alması gereken henüz bilinmeyen şairlerin şiirlerini ihtiva eden cönklerin, âşık edebiyatı üzerinde araştırma yapacak olanlar için de önemli
kaynaklar olduğunu görüyoruz.
İkinci konuşmacımız Sn. M. Sabri Koz arkadaşımız, Sivas Kitaplığı Projesi’ni anlattılar. Kendileri aynı zamanda bu projenin editörüdür. Çok dikkatli, bilgili, ilgili ve de titiz bir editördür. Keşke bütün
kitapların böyle editörleri olsa. Böylece kitaplar bilgi ve de imlâ açısından da yanlışsız çıkardı.
Halkbilim uzmanı ve yazar M. Sabri Koz ve Kitabevi’nin sahibi
Mehmet Varış, “Sivas Kitaplığı” özlemini, iki Sivaslı olarak bağrından
kopup geldikleri yere bu gözle bakarak, sevgilerini, bağlılıklarını kitaplara nakşediyorlar. M. Sabri Koz’un da yazdığı gibi, “Anadolu ikliminin
kalelerinden, hâzır ve gâib erenler yurdu, şairler yatağı, içli ve yanık
türküler diyarı Sivas”, hayal olmaktan çıkıp, kitap libasına bürünerek
gerçek hayatımızda yer almaya başladı. Mehmet Varış da şöyle diyor:
“Orası bizim doğduğumuz topraklar, orada yaşamıyor olsak da bizim
şehrimiz. Ciddî yayınlarla, yeni bir değer üretip yeni bir söz söyleye-
336*Müjgan Üçer
rek, herkes kendi doğduğu yere bağlılığını gösterse memleket âbad
olur.” İki Sivas sevdalısı hemşehrimiz, derin duyguların kaynağıyla
beslenen azimleriyle çalışıyor, yeni ve kalıcı değerler üretiyorlar. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kitabevi’inin, M. Sabri Koz tarafından edite edilen bu kitaplarının
künyelerine bir bakalım:
1-Salahaddin Bekki, Baş Yastıkta Göz Yolda, Sivas Türküleri, İstanbul, 2002, 445 Sayfa
2- Ayşe Benek Kaya, Has Bahçenin Gülleri, Sivas Masalları, İstanbul, 2004, 606 Sayfa
3-Ahmet Gökbel, İnanç Tarihi Açısından Sivas, İstanbul, Kasım
2004, 336 Sayfa
4-Müjgân Üçer, Anamın Aşı Tandırın Başı, Sivas Mutfağı, İstanbul, Ağustos 2006,
770 Sayfa + 89 Fotoğraf.
Sırada Sn. Kutlu Özen kardeşimizin, Sivas El Sanatları kitabı
baskı aşamasındadır. “Sivas Mâniler Hazinesi”ni Fatma Peşken ve
Murat Türkyılmaz ile birlikte hazırlamış bulunuyoruz. Bunu diğer kitaplar takip edecektir.
Kitapların yayın tarihlerine baktığımızda bu projenin biraz yavaş
yürüdüğünü görüyoruz.. Bunun sebebini biraz da kendimizde ve
hemşehrilerimizde aramalıyız. Sivaslılar olarak bu kitapları desteklememiz hepimize düşen bir borçtur. Bu kitaplar halkımıza yeterince
duyurulmuş değil. “Sivas Kitaplığı” projesinin kitaplarını Sivas’taki
kitapçılara soruyorum. Çok az sayıda getirtmişler. Türkülerimiz ve
masallarımızın bu kadar az satın alınmış olması ne kadar üzücüdür.
Sivas türküsü bilmeyen Sivaslı olur mu? Bu kitaplar herkesin evinde
olmalıdır diye düşünüyorum. Evlenen gençlerimize, kitaplardan hediye
edelim. Bu kitaplarda bulunan yerel malzemeler, halk kültürümüzü
beslemekte ve millî kültürümüzü güçlendirmektedir.Bu eserlerde Sivas’ımıza dair ne kadar güzel, doğru ve yararlanacağımız bilgiler bulunuyor. Kitaplar çok pahalı olmayıp, hizmet olarak sunulan eserlerdir.Sivas’taki kütüphanelerin çoğunda bu kitaplar ne yazık ki yok.
Sivas Kitaplığı projesine, Sivas’taki resmî, yerel yönetimler ve sivil
toplum kuruluşlarının da yeterli ilgiyi ve desteği göstermelerini bekliyoruz. Sivas’taki kütüphanelerde de bu eserler bulunmalıdır, maalesef
çoğunda yoktur. Belediyemizin, diğer kuruluşların bu seriyi satın alarak Sivas’a gelen konuklarına armağan olarak vermesi ne kadar
önemli bir tanıtım ve kültür hizmetidir. Bütün Sivaslı’lar bu eserlere
sahip çıkmalılar. Sivas sevgisi Sivas’a, kültürüne sahip çıkma değil
midir?
Üçüncü konuşmacımız İl Kültür Müdürü Sn Kadir Pürlü, Sivas
1000 Temel Eser Projesi’nden bahsettiler. Sivas Valiliği’nin kültür kitapları yayıncılığının başlatılmasıyla, Sivas ile ilgili eser vererek kültür
Değerlendirme
337
dünyamıza sunan bilim adamları, hocalarımız, yazarlarımız, araştırmacılarımızın değerli çalışmaları kütüphanelerimizdeki yerlerini almış
bulunuyor. Bu proje Sivas Valiliği’nin, İl Özel İdaresi’nin, Sivas Valiliği
Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezi Yayın Kurulu’nun bir ekip çalışmasıdır.
Sivas geçmişteki tarihî ve kültürel potansiyeli ile nice kitaplara
konu olacak zenginliktedir. Bu bakımdan 1000 kitap hayal gibi düşünülmemelidir. Hayal ilimden önceki safhadır. Bir şeyi gerçekleştirmek
için önce tasarlanması gerekmektedir. Çalışmanın, azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz.Sivas 1000 Temel Eser’leri yola çıkmıştır. Şimdi bu
proje kapsamında yayımlanan kitapların künyelerine bir bakalım:
1-Selçuklular Döneminde Sivas, Sempozyum Bildirileri, Sivas
2006, 558 Sayfa.
2-Prof. Dr. Ömer Demirel, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Makaleler-, Sivas, 2006, s. 206 Sayfa.
3-Vehbi Cem Aşkun, Sivas Folkloru, I-II, Sivas, 2006, 430 Sayfa.
4-İbrahim Aslanoğlu, Sivas Meşhurları, I- II Cilt. Sivas, 2006, I.
Cilt: 557 Sayfa, II. Cilt: 604 Sayfa
5-Dr. Doğan Kaya, Âşıkların Dili İle Sivas, 2006, 317 Sayfa
6-Seda Şenol, Anadolu Türk Konut Mimarisinde Divriği Evleri, Sivas, 2007, 158 Sayfa + Fotoğraflar.
7-Saliha Çulcuoğlu, Divriği Yöresinin Kıyafetleri, Takı ve Aksesuarları, Sivas, 2007, 270 Sayfa +Fotograflar ve Minyatürler.
8-Doç. Dr. Cemal Ağırman, Sivas Mebusu Mustafa Takî Efendi,
Sivas, 2006, 140 Sayfa.
Bu projenin birinci kitabı Selçuklular Döneminde Sivas Sempozyum Bildirileri’dir.29 Eylül-1 Ekim 2005 tarihinde Sivas’ta yapılan
sempozyumda; Siyasî Tarih, Kültür Tarihi, Tarihi Coğrafya ve Şehir
Mimarisi ve Sanat Tarihi Seksiyonu’nda Sivas ile ilgili olarak sunulan
birbirinden değerli bildiriler bu kitapta yer alıyor. Bu sempozyum kitabı
Sivas’ın tarihi zenginliği hakkındaki bilgilerimiz açısından çok önem
taşıyor.
Yayımlanmış olan bu kitapların akademisyenler tarafından hazırlananları kendi alanlarındaki önemli çalışmalar olarak büyük değer
taşıyor. İbrahim Aslanoğlu hocamız tarafından yıllarca büyük emeklerle hazırlanan ve sağlığında yayımlanamayan, “Sivas Meşhurları” kitabı
bu topraklarda yetişen, ilim ve devlet adamları, şairler, yazarlar ve
sanatçıların biyografi ve şiirlerini ihtiva eden son derece zor, emek
isteyen ve titiz bir çalışmadır. Merhum hocamızın Sivas’ta 1970 li yıllarda başlattığı halk kültürü hareketinin içinde bulunan bahtiyarlardan
338*Müjgan Üçer
biri olarak, bu vesile ile minnet ve rahmet dileklerimi bir kez daha ifade etmek istiyorum. Ruhu şâd olsun.
Sivas Meşhurları kitabına, hocamızın vefatı dolayısı ile sonradan ilave edilen isimlerin bulunması iyi olmakla beraber, yazılması
gereken ve yazılmayan Sivaslılar da vardır. Eserin üçüncü cildi olarak
bu hemşehrilerimize de kitapta yer verilmelidir. Merhum hocamızın
oğlu Erman Aslanoğlu başkanlığındaki bir ekipten, İl Kültür Müdürlüğü’müzün de yardımı ile ilerleyen zamanlarda Sivas Meşhurları’nın
üçüncü cildini bekliyoruz.
Sivas 1000 Temel Eser projesinde gereksiz aceleler yüzünden kitaplarda hatalar görmek bizleri üzüyor. Özellikle gençlerin hazırladığı
eserlerde sorumlu bir editörün ilgilenmesi gerekmektedir. Yayın Kurulu, kitabın yayınlanması için tavsiye kararı vermekte, editör, yazar ve
matbaaya sorumluluk ve önemli görevler düşmektedir. Özellikle de
genç araştırmacıların yetişmesinde de katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu husus kitabın bilgi ve yazım yanlışlarını da önleyecektir.
Sivas Folkloru kitabında, Vehbi Cem Aşkun’un doğum yerinin Eskişehir olarak yazılmasının, Divriği Yöresinin Kıyafetleri kitabında minyatürlerin alt yazılarının yanlış, birinde hiç alt yazı olmamasının, ayrıca
kitabın kaynakçasının konulmamasının ve imla hatalarının bulunmasının mes’ulü kimdir? Lütfen bu önemli çalışmalar aceleye getirilmemelidir. Ufak yanlışlar, ilerde çok büyümektedir, emeklere yazık olmaktadır. (Divriği Kıyafetleri kitabına özür beyanı ile minyatür alt yazıları ve
kitabın kaynakçasının konması hususundaki tavsiyemizin nazar-ı
itibâre alınmasını da memnuniyet verici bir husus olarak kaydetmeliyim.)
Bu oturumun son konuşmacısı olarak Sn. İbrahim Yasak’ı “Sivas’ta Kitap Yayıncılığı” başlıklı tebliği ile dinleyerek, Sivas’ta matbaanın kuruluş tarihini, Sivas’ta yayımlanan kitapları tarih ve sayıları itibariyle öğrendik. Kaynaklar, Sivas Vilayet Matbaası’nın ünlü valilerden
Hacı Ahmed İzzet Paşa (1812-1892) zamanında kurulduğunu kaydediyor. (Erzincanlı Hacı Ahmed İzzet Paşa 1283/1866-1288/1871 ve
1291/1874-1295/1878 tarihleri arasında olmak üzere iki defa Sivas
valiliği görevinde bulunmuştur. Bu vesile ile 21-25 Mayıs 2007 tarihinde yapılacak olan Osmanlılar Döneminde Sivas Sempozyumu’nda
memleketimize hizmet etmiş olan Hacı Ahmed İzzet Paşa konusunda
bir tebliğ hazırladığımı da belirtmek istiyorum.)
Sivas Vilayet Matbaası’nın kuruluşundan 95. yıl sonra, 1993 yılında kapatılmış olduğunu, bu matbaada İrade-i Milliye gazetesi ve
Sivas Salnameleri ile birlikte 19 adet kitap yayımlanmış olduğunu,
fakat Sn. Yasak’ın da belirttiği üzere bu yayının daha fazla olduğunu
tahmin ettiğini, Sivas’ın ilk özel matbaasının da 1930 yılında Kitapçı
Kâmil nâmı ile mâruf Kâmil Yalçıner tarafından kurulmuş olduğunu, bu
matbaada da Halkevi Yayınları olmak üzere 53 kitabın baskısı yapılmış
olduğunu öğreniyoruz.
Değerlendirme
339
Bu çalışma ile 130 yıl boyunca Sivas’ta baskısı yapılmış olan kitap sayısının 740 olduğunu, son yirmi beş yılda yayımlanan kitap sayısının 550 civarında bulunduğunu, bunların da şahısların kendi gayretleri ile yayımlandığını, kamu kurumları arasında Cumhuriyet Üniversitesi’nin 110 kitapla ilk sırayı aldığını, Sivas Valiliği’nin 27, Sivas Belediyesi’nin 9, Sivas Ticaret ve Sanayi Odası’nın 4 kitap yayımladığını
görüyoruz.
Sivas’ta, günümüzde özel yayıncılık olarak Seyran Yayınları’nın
22 kitap yayınlayarak ilk sırayı aldığını, 740 kitabın yaklaşık üçte birine
tekabül eden 227 kitabın Dilek Matbaası’nda tabedildiğini, bunu 63
kitapla Özemek ve 53 kitapla da Es-Form’un takip ettiğini de öğreniyoruz.
Sivas’ta diğer Anadolu şehirleri dikkate alındığında, 740 gibi sayıda kitap tabedilmiş olması, bunların yıllar itibari ile sayıca ve kalite
olarak da artması şehrimiz açısından memnuniyet verici bir gelişmedir.
Bizler de Sivas’ta yapılmış yayınların eldeki nüshaları kaybolmadan arşivlenmesini, Ziyabey Kütüphanesi’nde kurulması düşünülen
Sivas Bilgi, Belge ve Dokümantasyon Merkezi’nin kurularak faaliyete
geçmesini bekliyor, Sn. Yasak’a teşekkür ediyor ve bu önemli çalışmasını kitap boyutuna taşımasını temenni ediyoruz.
Bu kültür ziyafetinden sonra, sonuç olarak böyle bir şehirde doğup büyümenin, okumanın, yaşamanın, başka şehirlerde kalmak zorunluluğu olsa bile Sivas hasretinin çekilmesinin ne kadar güzel bir
duygu olduğunu söyleyerek, Sivas okunacak bir kitaptır diyorum.
Sivas tarihte medreselerin çokluğuyla ünlenen bir şehir ve Ortaçağ’ın aydınlık yüzüdür. Sivas’ta Selçuklu döneminde on üç medrese
olduğunu vakıf senetlerinden öğreniyoruz. Bugünkü anlamda birer
üniversite olan bu medresenin dördü bütün ihtişamıyla ayaktadır. Sivas; tarihte medreselerin çokluğu ile dâru’l-Ulemâ (alimler beldesi),
dâru’l Âlâ (yücelik beldesi) adlarını bu sebeple hak etmiştir. Sivas,
Osmanlı döneminin önemli bir eyalet merkezi ve millî mücadelede de
bir köşe taşıdır. 4 Eylül 1919 da toplanan Sivas Kongre'si ile Sivas,
tarihteki yüceliğine tekrar kavuşmuştur. Yakın tarihimizde bu seçkin
yeri ile Sivas, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulma fikrinin bütün
vatan sathına yayılması gibi bir kararın şerefini de taşımaktadır.
Sivas engin ve zengin bir kitaptır ve iyi okunmalıdır. Onu okumak, tanımak demektir. Nereye baksak okunacak bir şey görürüz.
Eğer bilirsek, tanırsak, seversek görürüz. Çifte minarelerin üzerinde
“Muhammed” yazılı olduğunu görüyorum.Hiç bir yayında bundan söz
edildiğini görmedim ve kimseden de şimdiye kadar duymadım, sizlere
söylüyorum. İki renkli tuğlalar ve çinilerle renk ve örgü sistemindeki
dekorasyonla bu mübarek isim defalarca gök yüzüne yazılmış.Sivas
kendi semalarına sığmayan, her yönü ile okunacak bir kitaptır. (Eski
büyüklerimiz “okumak devâ, anlamak şifâ” demişler.)
340*Müjgan Üçer
Sivas'ta, taşa vurulsa ses gelir. Şehrin tarihî eserlerinde, coğrafyasını oluşturan yer adlarında bir tarih kitabı okunur, Selçuklu mührünün bin bir nakışında, bir medresenin revakında şaheserler, nice
efsaneler dile gelir.Sivas’ımızın cömertlik ve bilgelik kapıları gibi kitaplarınız açık, yolunuz aydınlık olsun. Bu sempozyumun yapılmasını sağlayan, tebliğleri ile katılanlar ve katkı sağlayanlara, hepinize çok teşekkür ediyor ve saygılar sunuyorum.
DEĞERLENDİRME
Hasan Aksoy
Değerli başkanımız, saygıdeğer bilim adamları, hocalarımız ve
sevgili Sivaslılar.
Sizleri en derin saygılarımla selamlıyorum.
Bu iki gün içinde çok yoğun bir biçimde, çok güzel bir sempozyum idrak ettik. Bir kültür ve medeniyet şehri Sivas’a yakışır bir sempozyum oldu. Sempozyumu tertip edenleri canı gönülden tebrik ediyorum. Dikkat ederseniz ben çok içten gelen bir tavırla sevgili Sivaslılar
dedim. Burada sizlerle bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Bendeniz
Sivas ulularından Şemsedin-i Sivâsî hazretlerinin hayatı, eserleri ve
Mevlid’i üzerine doktora çalışması yaptım. Ayrıca onun bazı eserlerini
neşrettim. İki sene önce 2005’te Isparta’da Gül Sempozyumu yapıldı.
Bu sempozyuma davet üzerine gittim. Bu sempozyumu sevgili Sivaslı
araştırmacı genç arkadaşımız organize etmişti. Gülşenâbâd’ı hazırlamıştım. Hocam buyurun gelin dediler. Bir güller kitabı, çiçekler kitabı
Gülşenâbâd. Biz orada o kadar Sivas’la ve Sivaslılıkla hem-hal olmuşuz
ki sempozyumda dostumuz Beşir Ayvazoğlu, Bilal Kemikli bey var;
ayrıca iki Sivaslı dostumuz daha var. Ben Isparta’da sevgili Ispartalılar
yerine sevgili Sivaslılar diye söze başladım. Belki hatanın veya sevabın
bir başka tarafı da bunun yüzü suyu hürmetine bugün buraya geldik.
Yanılmıyorsam 1992 yılında yapılan Şemseddin Sivâsî Sempozyumu’na
da katılmıştım.
Sayın dinleyiciler maalesef okumayan bir milletiz. Yapılan sempozyum tebliğlerinde bazı arkadaşlar okumuyoruz dediler. Maalesef
gerçek bu, okumuyoruz. Tabiî okumuyoruz demekle kalmamak lazım.
Bunun sebeplerini araştırmak ve sebeplerini bulduktan sonra da bu
hastalığı tedavi etmek lazım. Tabiî iyi bir tedavi uygulamak için bir
teşhis yapmak gerekmektedir. Bendeniz âcizâne derslerimde olsun,
çeşitli toplantılarda olsun, okumakla ilgili çeşitli platformlarda bu hususla alâkalı çeşitli konulara değiniyorum. Okumamakla alâkalı pek çok
sebep var. Bir kere tarihî seyri iyi ele almak lazım. Tabiî matbaanın
bize çok geç gelmesi, hemen hemen en önemli bir sebeplerden bir
tanesidir. Daha sonraki dönemlerde de biliyorsunuz bir harf inkılabı
gerçekleşti. Tebliğcilerden bir arkadaş bunun da az da olsa bir etkisi
olduğunu bildirmişti. Bizlerin okumayı tabiî öncelikli bir noktaya getirmemiz gerekiyor.Yani okumak, öncelikli işlerimizin arasında olmalıdır.
Aynı zamanda bizler büyükler olarak, ebeveyn olarak bizlerden sonrakilere birer iyi örnek teşkil etmeliyiz. Çocuk sizi televizyon seyrederken
görecekse televizyon seyredecektir otomatik olarak. Bunun gibi birçok
örnek vermemiz mümkündür. Bu son derece önemle üzerinde durulması gereken bir konu tabiî.

Prof. Dr. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Değerlendirme
343
Bu konuda bir başka önemli nokta da maddî olarak alım gücünün olmamasıdır denildi. Aslında böyle bir durum bana pek de inandırıcı gelmiyor. Size başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Ben
ve yanımda, sağımda ve solumda oturan Mehmet Akkuş ve Hüsrev
Subaşı arkadaşlarımızla Kahire’de bulunmuştuk. Kahire’de her yıl dünyaca ünlü çok önemli bir kitap fuarı açılıyor. Bu fuara bizde gittik. Burada çok enteresan manzaralarla karşılaştık. Mısırlı bir adam, ayağında
ayağına giyecek bir ayakkabısı olmayan bir adam, deyimi yerindeyse
iki koltuğunun arasına sığacak kadar kitap almış iki kolları kitapla dolu
şekilde fuardan çıkıyor. Bu derecede bizden çok fazla kitap okuyor bu
insanlar. Ayrıca Türk Cumhuriyetlerine bakacak olursak; onların da
alım güçleri bizlerden çok düşük olmasına rağmen oralarda da yaptığımız araştırmalar ve müşahedelere baktığımızda gerçekten o maddî
imkansızlıklarına rağmen bizden çok daha fazla kitap okuduklarını görürüz.. Burada istatistiklere girecek nokta, yani referans noktası kitapların satılması meselesidir. Tabiî biz okumayı doğal olarak sübjektif
hadise olduğu için yani kişinin kendisiyle alakalı bir durum olduğu için
yani doğrudan %100 tespit etmek durumunda değiliz. Dolayısıyla burada kitap satışı bize önemli bilgiler vermektedir.
Bendeniz burada biraz daha hatıralarıma gireceğim müsaadenizle. Çocukluğumda hiç unutmuyorum. Kitap bulamıyoruz okumaya;
o günün şartları maddî açıdan çok geriydi. Arkadaşlarımdan Tommix,
Teksas alıyorum; bizim ilkokul zamanımızda çok meşhurdular. Ben
bunları babamdan gizli gizli okurdum. Meselâ unutamadığım bir anı
daha var. Babam ablamı Çalıkuşu romanını okuduğu için nerdeyse
dövüyordu. Babamı aramızda bulunan arkadaşlarımızdan bazıları tanırlar. Babam öyle geri kafalı biri filan değildi. Aksine çok okuyan birisi
idi. Buradan meseleyi şuraya getirmek istiyorum. Belli bir dönemde
halk aydın zıtlaşması olmuştu. Üstat Beşir Ayvazoğlu kütüphaneye
gider, bütün kitapları okurdum diyor. Ben kitap okumak için kütüphaneye gidemezdim; çünkü babam göndermezdi. Neden? Oraya giderek
okuduklarımdan farklı düşüncelere kapılacağımdan korkmaktaydı. Yani
bu da önemli bir nokta olsa gerektir. Yani halk aydın zıtlaşması. Böyle
bir durum bu dönemde büyük ölçüde ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Yani bundan sonra çok daha fazla kitap satılacak ve inşallah da
okunacaktır.
Sempozyum çok güzeldi. Kıymetli tebliğler takdim edildi. Ancak
mevlidlerden neden bahsedilmedi? Konu başlıklarına baktığımda
mevlidler kısmını görmedim. Bunu Alim kardeşimize sorduğumda Ekim
ayı içerisinde Bursa’da mevlitle ilgili bir sempozyum olduğunu bunun
için yer vermediklerini söylediler kendileri bana. Benim mevlidler üzerine çalışmalarım var. Bana kalırsa sempozyumda yer alması gerekirdi.
Böyle bir kültür ve kitap sempozyumunda yine de mevlitlerden bahsedilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Mevlitlerimiz aşağı yukarı 70 şairimizin kaleminden çıkmış, şairi tespit edilemeyen çok sayıda mevlit
olduğu tespit edilmiştir. O yüzden mevlidlerin de burada ele alınması
344*Hasan AKSOY
gerekirdi. Tabi bu mevlidler sadece Türkiye’miz de değil Türk cumhuriyetlerinde, Balkanlar’da bu eserler hala okunmakta. Bir aralık Arnavutluk’a gitmiştim. Orada da mevlitleri manasını anlasınlar, anlamasınlar
gözyaşı içinde dinlediklerini gördüm. Oralarda Türkçe mevlidler okunuyor. Manasını anlamadıkları halde gözyaşları içerisinde dinliyorlar. Bu
yüzden Türk tarihinde mevlidler çok önemlidir.
Ayrıca Mahmut Kaplan kardeşimiz nasihatnamelerden bahsettiler. Tabiî burada vaktin darlığından dolayı bütün nasihatnamelere değinmek mümkün değildi; ama en azından Gülşenâbâd’ın ve Deh
Murg’un adının zikredilmesi gerekirdi onların adını da burada zikretmek istiyorum. Çünkü Gülşenâbâd Şemseddin Sivâsî’nin bir eseri. On
civarında çiçeği remiz olarak kullanmak suretiyle mürîdîne nasihatte
bulunuyor. Son derece güzel okunaklı, akıcı bir uslupla yazılmış bir
eserdir. Deh Murg da Yavuz Sultan Selime sunulmuş bir eser. İlginçtir
ama bunun şairinin adı da Şemseddin. Ancak Şemseddin Sivâsî’den
çok daha önce yaşamış derviş Şemseddin diye meşhur bir şairdir. Enteresandır, burada şair 10 kuşu remiz alıyor ve okuyanlarına nasihatlerde bulunuyor. Buradaki on kuş birer remiz her biri birer sanat erbabını temsil ediyor. Bir tanesinde astronomi konusuna temas ediyor.
Gerçekten mesnevinin bu bölümünde verilen bilgiler bugünün ayın
dönüşü, dünyanın dönüşü bilgilerine çok yakın bilgilerdir. Hani derler
ya Osmanlı’da ilim yoktur, dünya ineğin boynuzunda olduğu söylenir
gibi bilgilere en güzel verilecek cevap. Bakınız 1519 da yavuz Sultan
Selim’e sunulan bir nasihatnamede bugünkü bilgilere çok yakın bilgiler
anlatılıyor.
Bir oturumda bir müzakereci kardeşimiz Marifetname’deki bazı
şeylerden bahsettiler. Yani 1519 da bu kadar geniş bir bilgiye sahip bir
toplumun Marifetname sahiplerine böyle birtakım basit ve ilme yakışmayacak ifadelerde bulunmasını ben şahsen anlayamadım. Büyük bir
ihtimalle bu, o eseri hazırlayanın bir yanlışı olmalıdır. Ayrıca orada bir
takım çizimler de var. Bunu da burada söylemiş olayım. Söyleyecek
çok şey var, ama sözü daha fazla uzatmadan arkadaşımıza bırakıyorum.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.
DEĞERLENDİRME
Hüsrev Subaşı
Hepinizi en içten saygılarımla selamlıyorum.
İki günden beri sürekli dinliyorsunuz. Özellikle dinleyiciler. Tabi
konuşmacılar da konuşmadıkları zamanlarda dinleyici oluyorlar.
Günümüzde global kültürün içinde eriyip kaybolmamak istiyorsak öz değerlerimizi, bizi biz yapan değerlerimizi korumak, geliştirmek
ve yarınlara taşımak zorundayız. İki kere iki dört eder derecesinde bir
gerçek bu. Bu aşamada geleneksel kültür ve bilgi birikimini tanıma,
anlama ve yarınlara taşımada kitap tek vasıta değilse de çok önemli
bir vasıtadır. Ancak günümüzde bu önemli vasıtanın mutfak safhasında, servis safhasında, sofra safhasında ve hazım safhasında bir takım
problemler vardır. İki gündür süren sempozyum sırasında küçük notlar
aldım. Müsaade ederseniz sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kitabın nasıl yazılacağı, telifte kullanılacak dil ve üslup, muhtevanın sağlam temellere dayandırılmış olması, telifte gerekli kaynaklara
yeterince ulaşılmış olma, yayının grafik sanatının imkanlarından olabildiğince yararlandırılmış olması, yayında editör desteği veya editör ihtiyacı, yayıncılıkta kârın tek ve ilk amaç olmaması, yayının muhatap
kitleye ulaştırılabilmesi hususunda gerekli donanımların, imkanların
oluşturulmuş olması konusu, kitapta bandrol ve KDV meselesi, pek
fazla değinilmedi ama telif hakkı konusu, bunun dışında okumak nedir? Anlamadan tekrarlamak okumak mıdır? Kim neyi ve ne kadar
okumalıdır? Gibi sunulan bildiriler ışığında birçok konu çıktı iki gündür.
Bu konular genel manada bizim problemimizi oluşturuyor. Tebliğciler bu konulara bazen işaret ettiler, tespit ettiler, bazen öneriler
sundular. Bir il kitabını ilk basılışta üç bin adet basabilen bir il, şehir
merkezinde çocuk kütüphanesi bulunabilen bir il, Hayat Ağacı ve Sultan Şehir gibi yayınlara imza atabilen bir Sivas için onca güzel köklü
medresenin varlığının yer aldığı bir güzel şehir için bu verdiğim örnekler geleceğe dair bize güzel ümitler vaat ediyor. Ama kitap meselesi,
okuma alışkanlığı gibi konularda Türkiye’nin geneli için aynı şekilde
ümitli konuşamayız. Bu tebliğler boyunca bazı kalıp kelimeler not aldım. Bunları size sunmak istiyorum. İşte halk irfanı gibi; Adem ve
Havva’nın göz yaşından ıspanak ziraatı gibi, biraz sert ama üzerinde
düşünülmesi gereken bir konu, bunların benzeri yayın diye binlercesi
dolaşıyor ülkemizde. Bir pazar var ne basarsan alırlar; zemini sarsılmış bir toplumda hizmet; her şey var imkan var teknik var motivasyon
yok; söz kitabı-yazılı kitap; düşünce siyasetin önünde olmalı; başka
medeniyetlere açılmayan medeniyetler yok olur; popüler yayınlar ko
Prof. Dr. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Değerlendirme
347
nusu; kitapta kullan at mantığı; burnuyla okumak; tabiatı kitap gibi
okumak; yazardan daha iyi okumak; Sivas okunacak bir kitaptır; kitap
gibi kitap; kitap gibi adam… Bunların altlarını özellikle çizmişim, bunları hiç unutmayacağım. Bana çok güzel ufuklar açtılar.
Çok önemli bir konu var aslında bunlardan bir tanesi motivasyon
yok dedik önemli bir şeye işaret ettik. Aslında sırf bunun üzerine bir
sempozyum yapmak lazım yani; insanlar niçin okumuyorlar? Bunun
yeterince araştırıldığını şahsen düşünmüyorum. İnsanlar niçin
okumuyoru psikologların, yazarların, mütefekkirlerin hepsinin fikirlerini
belirtebileceği bir zemine ihtiyaç var. Bir defa teşhis olmadan tedavi
olmaz. Üsküdar’da bir üniversitenin senatosundayım. Dört yıllık bir
üniversitenin üçüncü sınıfında olduğumu düşünün ben soruyorum:
Arkadaşlar Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin türbesini ziyaret eden
var mı? Parmakları bir göreyim. Aşağı yukarı öğrencilerin hepsinin
parmakları havada. Aziz Mahmut Hüdayi’nin, o büyük şahsın şahsi
kütüphanesini içinde barındıran güzel bir kütüphane var yine Üsküdar’da. Üç yıldır buradasınız gören var mı? Yok. Şimdi bakıyorsunuz
birbirlerine çok yakın yerlerde bir fakülte bir üniversite bir aydın yetiştiren zemin, talebeler evlerinden okullarına gidiyorlar ve derslerini alıp
evlerine dönüyorlar. Farazi olarak bunların arasında üçüncü bir yer bir
üçgenin üç noktasından bir tanesinde de bir kültür merkezi var. Orada
her gün konserler, sergiler, konferanslar var bunların kaçı buralara
gidiyor? Çocuk hayatında kanunu tanımamış, Itrî’yi tanımammış, Dede
Efendi’yi bilmiyor, Fuzuli’den bir beyit dahi ezberinde yok, Su Kasidesi’ni sorunca “Lisede öğretmen bize bir şeyler anlatmıştı, anlattığını
kendisi dahi anlamadı” diyorsa siz bu çocuğu nasıl okutacaksınız? Bir
defa niçin okuması gerektiği için ikna faaliyeti yapılmalıdır ve maalesef
bu yoktur. Çocuğa oku diyoruz oku! Niçin okuyayım ya? İknacı bir dil
kullanılmalı. Evvela ben okumalıyım. Elinde sigarayla bir babanın oğluna sigara içme nasihatini düşünün, pozisyonumuz ona benziyor. Ben
otuz yıllık bir eğitimciyim. 70’li yıllarda bir sınıfa girdiğimde çocukların
gözlerine baktığım zaman, 6. saat dersimi yapıyorsam dahi onların
gözlerindeki o ışıltıdan ben dersimi daha dinç ve heyecanlı anlatıyordum. Aradan yirmi yıl geçti, bakıyorum çocukların gözlerine 60 yaşındaki bir adamın gözleri gibi. Efendiler bu iki tabloyu, iki fotoğrafı çok
iyi incelemek zorundasınız. O bakışların niçin ışığını kaybettiğini çözmeden hiç kimseye kitap okutamazsınız. Hedef yok, maksat yok, ideal
yok, niye okusun ki? Yazmanın ve okumanın mankenlik kadar bile teşvik edilmediği, gazete sayfalarının neredeyse yarısının fanatik futbola
ayrıldığı, okumadan ziyade seyretmeye yönelik yayıncılık faaliyetinin
hakim olduğu bir toplumda, niye okusun insanlar? Niye kitap gibi
adam olsun ki? Hele mütefekkir, felsefe adamı, düşünen adamı düşünen adam… Dili bili kalmamış 300 kelimeyle konuşan adamın felsefesi
olur mu? Düşüncesi olur mu?
Kaleminden akan kanı, şehidin aziz kanından daha muazzez tutan, bilenle bilmeyeni asla aynı kefeye koymayan bir kültür yapısın-
348*Hüsrev SUBAŞI
dan, hiçbir şey olmayacaksa öğretmen olsun, ne basarsam alırlar, halk
böyle istiyor, beğenmezsen seyretmezsin terbiyesine düşmüş bir toplumda niye okuyamıyoruz? Şikâyeti olamaz efendim.
Bir defa zemin sarsılmıştır. Bu ifade bana ait değil, bir tebliğcinin
ifadesi, çizdim altını. Zemin sarsılmıştır. Sağ ve sol demeden veya
şunu da ekleyelim niye okumuyoruza küçük bir tespit. Buruciye Medresesi’nin o muhteşem kapısının önüne sabah ezanından sonra bir
kamera koyalım. Ve o kamera akşama kadar kalsın ve orada kayıt
yapsın. Ve o güzel medresenin içindeki çay ortamına en tepeden, en
aşağı makamlara kadar şehrin çeşitli kesimlerinden insanlar içerde
çaylarını içsinler ve çıksınlar. Sabahtan akşama kadar bu kamera nasıl
bir şeyler kayıt etti acaba? Bakıyoruz arkadaşlar. Herkes eliyor elini
kolunu sallayarak içeri giriyor. Eğer bunlar içerisinde hiçbir tanesi o
kapıdan girerken, yabancı olması şart değil Sivaslılar içinde aynı şey
söz konusudur, veya çıkışta o muhteşem kapıya bakmıyorsa, ecdadın
ruhunu o kabartma motifler arsında aramıyorsa, o güzel cepheyle konuşmayı denemiyorsa, tanımayı denemiyorsa, buna ihtiyaç hissetmiyorsa bir yerlerde sıkıntı var demektir. O insanlar da okumaz o insanların çocukları da okumaz. Sözler slogan düzeyinde kalır. Buna bizim
konuştuklarımızda dahil. O zaman evvela ecdadın ruhuyla tanıştırmak
lazım nesilleri ve sen tanımıyorsan, çocuğuna tanıtamazsın. Sen güzel
bir kanun taksiminden zevk almıyorsan çocuk Türk musikisini sevmez.
Bu çok açık bir şey. Ve biz bir türlü yarı aydınlık halimizi kıramamışız.
Tam aydın asıl güzel kelimesiyle münevver olamamışızdır. Sıkıntı hastada değil doktordadır. Doktorun mutlaka muayeneyi sağlıklı yapması
lazımdır. Ben biraz arkadaşlarımdan farklı alanlara değindim. Belki
biraz karamsar gitti her şey için teşekkür ediyorum.
DEĞERLENDİRME
Mehmet Akkuş
Muhterem başkanım!
Değerli meslektaşlarım!
Oldukça misafirperver aziz Sivaslılar! Hepinizi hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum.
İki gündür sabırla, dikkatle konuşmacılarımızı takip ettiniz. Bu iki
gün içerisinde tebliğ, müzakere, oturum başkanı, olmak üzere 41 hocamız söz almışlardır. 41 kere maşallah. Daha önceki bir sempozyumda da bir 41 sayısı geçmişti herhalde bunun bir bereketi var, artarak
devam etsin inşallah.
İkinci bir husus ben Sivas’ı ilk defa Temel Karamollaoğlu Bey’in
belediye başkanlığını döneminde yapılan bir sempozyum sırasında
görmüştüm. Yine güzel bir vesile ile görmüş olduk. En sondan geriye
başlayarak dönmek istersek, bizleri güzel şiirleriyle mest eden muhterem üstadımız Yavuz Bülent Bakiler Bey tabi uygun görürlerse, birkaç
sene önce vefat eden bir Türkolog’un beyitlerini kendilerine ithaf ederek sözlerime başlamak istiyorum. Bunun aynısı vaki oldu. Bakın mısırlı bir Arap Türkçe yazıyor. Ve şunu söylüyor
Güzel şiir çıkar candan
Güzel koku gibi gülden
Hakikaten gül kokusu serpti bize üstadımız çok teşekkür ediyorum. Kendilerine.
Bir başka husus da hem sempozyumu değerlendiriyoruz hem de
Sivas’a gelişimizi. Dün medreseleri gezerken kabrin üzerinde bir kitabe
gördüm. Devamını okuyamadım ama orada ‘Biz bu geniş geniş saraylardan kabrin dar mekanına çıkarıldık” yazılıydı. Evet, o dar mekana
gitti ama gerisinde hakikaten gönüllerde ilim müesseseleri bırakmış
yıkılmayan eserlerle Sivas’ı abat etmiş. O burada dikkatimi çekti keşke
vakit olsaydı da devamını da okusaydık.
Bir başka husus Kuran-ı Kerim’de Kalem Suresi’nde “kaleme ve
kitaba” yemin ediyor, kalemin yazıya döktüğüne. Kaleme ve kitaba
yemin var kitapta. O bakımdan kitap için sarf edilen çalışmalar Cenabı
Kak Kuran’da bu şekilde buyurduğuna göre önemlidir. Ben şahsım
adına Kemal İbn-i Hümam Vakfı’na bu kadar güzel bir konuyu tespit
ettiği için teşekkür ediyorum.
Bunun dışında sempozyum süresi boyunca birtakım sarf edilen
sözler var. Bir defa biz dinimiz açısından kitapla muhatabız. Kültürümüz açısından ise ilk defa Kutadgu Bilig’le muhatabız. Kutadgu Bilig

Prof. Dr. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Değerlendirme
351
XI. asırda yazıldı, Kuran-ı Kerim ise VII. asırda nazil oldu. Yani o kadar
asırlardan beri hem kitap, hem kitap yazan müellifler insanları irşat
etmek için, hakkı ve hakikati duyurmak için, gönülleri fethetmek için,
ülkeleri fethetmek için bu uğurda gayret sarf etmişler.
Ancak bir konuşmacımız demişti ki sözlü bir kültür var. Hakikaten Kuran-ı Kerim nazil olduğu zamanlarda mushaf yoktu söz vardı.
Söz ile insanlar irşat ediliyordu. Peygamber Efendimiz izah ediyor.
Medine-i Münevvere’de sahabe-i kiramın şöyle dediği rivayet olunur.
Tabi Medine’de daha çok ziraat yapıldığı için akşamüzeri ziraattan dönen, tarladan, bağdan, bahçeden dönenler derlermiş ki “Gelin şöyle bir
tefekkür edelim, düşünelim”. Ne düşünecekler? Kitap mı okuyacaklar?
Var mı ki? Yok ki!. Peygamber Efendimize yeni bir ayet mi nazil oldu?
Peygamber Efendimiz yeni bir hadis mi söyledi? Gelin toplanalım, kaybetmeyelim aradaki mesafe açılmasın diye gelin düşünelim derlermiş.
Dolayısıyla ister kitapla olsun ister söz ile olsun bizim mutlaka zaman
zaman tefekkür faaliyetinde kitap dinleyerek bunu mutlaka sağlamamız gerektiğine işaret edildi çeşitli vesilelerle. Ben de bunu bir cümle
ile ifade etmek istedim.
Bir başka husus daha var. Hangi kitapları nasıl okumalı? İşte
XIII. asırdan itibaren bizim Türkçe kitaplarımız artarak devam etti.
Zaman zaman Arapça ve Farsçası ile biraz daha ağırlaştı ama her halükarda o kitaplar o zamanın insanlarını irşat ettiler. Ama dikkatimi
çeken bir husus var. Bazı kitaplar halk unsuru olmuş, köy odalarının
vazgeçilmez unsurları olmuşlar. O zaman dinlemek de okumak gibidir
diyorum ben. Bir kişi okuyor ama dinleyenler de okumuş oluyor. Bu
şekilde yapılır mı yapılmaz mı tartışılır ama bugünkü ev hanımlarımızın
hepimiz biliyoruz ki sabah ev işleri yaparken kitap okuyacak zaman
bulamadıkları için mahalli radyolardan sürekli okunan kitapları, hadisleri, menkıbeleri veya arkası yarın gibi roman tarzı şeyleri dinleyerek
de kitap okumuş oluyorlar bana göre. Bu güzel bir şey aslında.
Buna paralel olarak birkaç hususu teklif olarak konuşmamın sonunda arz etmek istiyorum. Böyle toplantılar sonunda, bazı pratik bilgilerin çıkması lazım. Çünkü geçmişte şöyle okumuş, şöyle kitaplar
okumuş, dememiz kitap kültürümüzü anlamamız bakımından önemli.
Şöyle yapılabilir mi? Kültür müdürümüz, Sivas’la ilgili bin temel
eser faaliyeti başlattıklarını ifade ettiler. Okul müdürlerimiz de kitap
okumaya teşvik faaliyetinde bulunsunlar. Şöyle ki: Ankara’da
Pursaklar belediyesi var. Oradaki belediye başkanı eğitimci bir arkadaşımız. Başka yerlerde olduğunu da duydum bu uygulamanın. Uygulama şöyle: okullara ilan gönderiyor diyor ki “bir kitap okuyup kendi el
yazısıyla özet yazana bir kitap hediye edilecektir.” Bu özetleri de bir
salon yaptılar oraya falan kişi tarafından falan kitabın özeti diyerek
asıyorlar ve özeti yazan kişiye kitap hediye ediyorlar. Hediye ettiği
kitaplardan ben iki tanesini gördüm. Bir tanesi Nihat Sami Banarlı’nın
352*Mehmet Akkuş
Türkçenin Sırları adlı kitabı diğeri ise Ali Fuat Başgil’in Gençlerle
Başbaşa adlı kitabı. Böyle bir faaliyete burada başlanabilir mi?
İkincisi. Birçok vakıflarımız, derneklerimiz var. Buralarda Mesnevi’den parçalar okutulabilir mi. Mesela Ankara’da Yazarlar Birliği böyle
bir faaliyette bulunuyor. Haftada bir gün Mesnevi okumaları yapıyorlar.
Daha önce Safahat okumaları yaptılar. Buna benzer dernekler ve vakıflarda bu tür okumalar yapılabilir mi?
Üçüncüsü. Müftülük ve Diyanet Vakfı, Kuran ve Hadis okumaları
başlatmalı. Camilerin kendilerine ait yerleri var zaten. Ama maalesef
bizim köylerimizdeki, şehirlerimizdeki cemaatimiz dahil olmak üzere
ezan vaktinden yarim saat önce gelirler. Caminin önünde dünyalık işler
hakkında sohbet ederler. Oralarda da böyle bir faaliyet başlatılamaz
mı?
Bir başka teklif. Bin temel esere konu olur mu olmaz mı bilmem
ama mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Sivas açısından iyi olur. Veliyyüddin Yeken adlı bir şahıs var. Bu şahıs 1900’lü
yıllarda İstanbul’dan Sivas’a sürgüne gönderilmiş ve burada üç ay
kalmış. Ulu Camii civarında gözetimde tutularak bir sürgün hayatı yaşamış. İki ciltlik bir kitabında burada yaşadığı sürgün hayatını anlatıyor. Bu da tercüme edilerek bin temel eserin içine katılamaz mı?
Sözlerimi bitirmeden önce şu kelimeler belki bir kısmımız tarafından anlaşılmaz ama yine de orijinallerini okumak istiyorum. İki gün
zarfında kitaptan bahsettik. Kitabı yazan hazırlayan kitap için emeği
geçenlerin isimlerini saymamız ve bu isimleri rahmetle yad etmemiz
gerekir. Kimler bunlar? Müellifleri, muharrirleri, musannifleri, şairleri,
nasirleri, şarihleri, mütercimleri, mücellitleri, müseyyibleri, muaşileri,
hattatları, muhakkıkları, müsennitleri, hafızı kütüpleri, bunlar bir kitabın yazardan itibaren okuyucunun eline ulaşana kadar sanki bir ordu
bunların hepsini rahmetle anıyoruz. Bundan sonra bu kitabı alıp okuyan karileri, okutan müderrisleri, ders takrir eden mukarrirleri onları
dinleyen talipleri bütün bunlardan rahmetli olanlara Allah’tan rahmet
diliyoruz. Hepinizden Allah razı olsun, teşekkür ediyorum.
PROGRAM AKIŞI
4 MAYIS 2007 CUMA
SİVAS TİCARET VE SANAYİ ODASI
KONFERANS SALONU
I.OTURUM
Saat 10.30-12.00
Prof. Dr. Osman ÖZTÜRK
Oturum Başkanı
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Ookunan Bir Ktap olarak Kur’an
Doç. Dr. Cemal AĞIRMAN
Temel Hadis Kitapları ve Muhteva Tahlilleri
Doç. Dr. Murteza BEDİR
El-Kitap ve Fıkıh: Fıkhın Kitaplaşma Serüveni
Doç. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
İslam İnancının Temel Klasikleri: Akaid Risaleleri
Yrd. Doç. Dr. Galip YAVUZ
Müzakere
II.OTURUM
Saat: 14.00-15.00
Prof. Dr. Hüseyin AKKAYA
Oturum Başkanı
Doç. Dr. Ünal KILIÇ
Hz. Peygamberi Anlamada Ve Anlatmada Kitap
Doç. Dr. Ali AKSU
İslam’a Davet Kitapları
Doç. Dr. Kadir ÖZKÖSE
Kültürümüzde Yaşayan Kitaplar
Füsusü’l-Hikem ve Mesnevi Örneği
Abdullah YILDIZ
Çağa ve İnsana Uygun Davet Kitapları Nasıl Olmalı
Doç. Dr. Enbiya YILDIRIM
Müzakere
III.OTURUM
Saat 16.00-17.30
Prof. Dr. Ali YILMAZ
Oturum Başkanı
Doç. Dr. Bilal KEMİKLİ
Halk İrfanının İnanç Boyutu: Popüler Dini Kitaplar ve Bir Tartışma
Doç. Dr. İset ÇETİN
Özel Meclislerde Okunan Kitaplar
354*PROGRAM AKIŞI
Prof. Dr. Mefail HIZLI
Osmanlı Medreselerinde Okutulan Ders Kitapları
Dr. Hasan Basri ÖCALAN
Tekkelerde Okutulan Kitaplar
Doç. Dr. Alim YILDIZ
Müzakere
5 MAYIS 2007 CUMARTESİ
SİVAS TİCARET VE SANAYİ ODASI
KONFERANS SALONU
IV. OTURUM
Saat: 09.00-10.30
Prof. Dr. İsmail KARA
Oturum Başkanı
Doç. Dr. Mustafa ÖZEL
Gençliği Etkileyen Kitaplar
Yrd. Do. Dr. Yunus AYATA
60 Sonrasının Çok Okunan Romanları
Yrd. Doç. Dr. Cafer GARİPER
Geleneğin Dünyası Geleceğin Ufukları Arayışı Çizgisinde 1960
Sonrası Toplumsal Ve Kültürel Hayatta Etkili Olmuş Beş İsim
Dr. Serdar ÖZTÜRK
1960-80 Arası Tercüme Kitaplar Ve Tercüme-İ Halimize Etkisi
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
Müzakere
V. OTURUM
Saat: 11.00-12.30
Beşir AYVAZOĞLU
Oturum Başkanı
Prof. Dr. Mahmut KAPLAN
Klasik Türk Edebiyatında Nasihat Kitapları
Mustafa ALDI
Çocuk Kitaplarının Sosyolojik Bağlamı
Yusuf ÇAĞLAR
Çocukluktan İlk Gençliğe, Masaldan Bilim Kurguya Kitap
Alparslan DURMUŞ
Çocuklara Yönelik Din Eğitimi Ve Kültürü Malzeme Ve AraçGereçleri Üretmek: Sorular Üzerine Bir Paylaşım
Yrd. Doç. Dr. M. Doğan KARA COŞKUN
Müzakere
VI. OTURUM
Saat: 14.00-15.30
Prof. Dr. İbrahim EMİROĞLU
Oturum Başkanı
PROGRAM AKIŞI
Dr. Berat DEMİRCİ
Sözlü Kültür ve Kitap
Dr. Yusuf KAPLAN
Okuma Alışkanlığının Değişimi, Görsel Medya, e-Kitap
Mehmet VARIŞ
Türkiye’de Okuma Oranları ve Kitap Yayıncılığının Durumu
İbrahim ÜNAL
Niçin Okumalıyız? Nasıl Okumalıyız
Doç dr. İsmail ÇALIŞKAN
Müzakere
VII. OTURUM
Saat: 16.00-17.30
Yavuz Bülent BAKİLER
Oturum Başkanı
Yrd. Doç. Dr. Doğan KAYA
Kültürümüzde Cönklerin Önemi ve Sivas Kaynaklı Cönkler
M. Sabri KOZ
Sivas Kitaplığı Projesi
Kadir PÜRLÜ
Sivas 1000 Temel Eser Projesi
İbrahim YASAK
Sivas’ta Kitap Yayıncılığı
Müjgan ÜÇER
Müzakere
DEĞERLENDİRME ve KAPANŞ OTURUMU
Saat: 17.45-18.30
Prof. Dr. Hüsrev SUBAŞI
Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ
Prof. Dr. Hasan AKSOY
Yrd. Doç. Dr. İsmail KILLIOĞLU
355
KATILIMCILAR LİSTESİ
Abdullah YILDIZ, Araştırmacı Yazar
Ali AKPINAR, Prof. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Ali AKSU, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Ali YILMAZ, Prof. Dr. Ankara Üniversitesi
Alim YILDIZ, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Alparslan DURMUŞ, Eğitim Danışmanı
Berat DEMİRCİ, Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Beşir AYVAZOĞLU, Araştırmacı Yazar
Bilal KEMİKLİ, Doç. Dr. Uludağ Üniversitesi
Cafer GARİPER, Yrd. Doç. Dr. Süleyman Demirel Üniversitesi
Cemal AĞIRMAN, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Doğan KAYA, Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Enbiya YILDIRIM, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Galip YAVUZ, Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Hasan AKSOY, Prof. Dr. Marmara Üniversitesi
Hasan Basri ÖCALAN, Dr. Uludağ Üniversitesi
Hüseyin AKKAYA, Prof. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Hüsrev SUBAŞI, Prof. Dr. Marmara Üniversitesi
İbrahim EMİROĞLU, Prof. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi
İbrahim ÜNAL, Yazar Programcı
İbrahim YASAK, Araştırmacı Yazar
İsmail ÇALIŞKAN, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
İsmail KARA, Prof. Dr. Marmara Üniversitesi
İsmet ÇETİN, Doç. Dr. Gazi Üniversitesi
Kadir ÖZKÖSE, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Kadir PÜRLÜ, Araştırmacı Yazar
M. Doğan KARACOŞKUN, Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
M. Sabri KOZ, Araştırmacı Yazar
Mahmut KAPLAN, Prof. Dr. Celal Bayar Üniversitesi
Mefail HIZLI, Prof. Dr. Uludağ Üniversitesi
Mehmet AKKUŞ, Prof. Dr. Ankara Üniversitesi
Mehmet VARIŞ, Yayıncı
Murteza BEDİR, Doç. Dr. Sakarya Üniversitesi
Mustafa ALDI, Eğitimci Yazar
Mustafa ÖZEL, Doç. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi
Müjgan ÜÇER, Araştırmacı Yazar
Osman ÖZTÜRK, Prof. Dr. Emekli Öğretim Üyesi
Ramazan ALTINTAŞ, Prof. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Serdar ÖZDEMİR, Dr. Sakarya Üniversitesi
Talip ÖZDEŞ, Prof. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Ünal KILIÇ, Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Yavuz Bülent BAKİLER, Şair ve Yazar
Yunus AYATA, Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi
Yusuf ÇAĞLAR, Gazeteci Yazar
KEMAL İBN-İ HÜMAM VAKFI’NIN
FAALİYET ve HİZMETLERİ
Kemal İbn-i Hümam Vakfı, 3 Haziran 1990 tarihinde 23 kişilik kurucu heyet tarafından; Sivas'taki Sosyal dayanışmayı sağlamak, Sivas'ın eğitim ve kültürel yapısına katkıda bulunmak amacıyla kurulmuş
olup, bu gaye ile hizmet vermektedir.
Vakfımız kurulduğu günden bugüne kadar birçok hayırlı hizmetler yapmıştır. Bunlar:
A - EĞİTİM HİZMETLERİ
1- YURTLAR :
a) Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu :
Vakfımız`ın en büyük müesseselerinden biri 7 Eylül 1990 tarihinde temeli atılan ve 1994–1995 öğretim yılı başında hizmete açılmıştır.
Sivas`ta ki en lüks yurt olarak hizmetlerine devam etmektedir.
b ) Yüksek Öğrenin Kız Öğrenci Yurdu:
Üniversitede okuyan hanım kardeşlerimizin Sivas'taki yurt
sıkıntılarına çözüm bulmak için yola çıkan Vakfımız, İlim Yayma
Vakfı ile işbirliği içerisine girmiş olup, Yüksek Öğrenim Kız Öğrenci Yurdu yapmayı planlamış olup 1995–1996 öğretim yılı başında
hizmete açılmıştır.
c) Orta Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu:
Vakfımız, yine kardeş bir Vakıfla beraber Sivas'ta büyük ihtiyaç duyulan Orta Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu yapmıştır. 200
kişinin barındığı Salih Aşık Orta Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu Ethembey Parkı karşısında 350 m alan üzerine 5 katlı olarak
yapılmış olup, toplam kullanım alanı 1750 m dir.
2 - KURSLAR:
Vakfımız’ın kültür sitelerinde eğitim amaçlı bir çok programın
yanında hanımlara yönelik biçki-dikiş, kumaş boyama ve nakış kursları
gibi beceri kursları ile; Kur`an-ı Kerim ve dil kursları; Uzakdoğu sporları kursu halen devam etmektedir.
358*KEMAL İBN-İ HÜMAM VAKFININ FAALİYETLERİ
B - KÜLTÜREL FAALİYETLER
1 - KÜLTÜR SİTELERİ :
a) Selimiye Kültür Sitesi:
Kültürlü, aydın ve pırıl pırıl bir gençlik yetiştirmeyi temel hedefleri arasında bulunduran Vakfımız bu gaye ile Şehrimizin
Yenidoğan Mahalesi'nde 10.000 m alan üzerine 800 m kullanım
alanına sahip Selimiye Kültür Sitesi'ni inşa etmiş ve burada
hizmetleri devam etmektedir.
b) Recep Ayan Kültür Sitesi:
Vakfımız
Şehrimiz'in 4 Eylül Mahallesinde, faaliyetlerini sistemli bir şekilde yürütülmektedir.
c) Özürlüler Kültür Sitesi:
Türkiye'de ilk defa gerçekleştirilen Özürlüler Kültür Sitesi Sivas Belediyesi ile Vakfımız tarafından ortaklaşa yapılmıştır.İçerisinde iş
atölyeleri, konferans salonu ve gerekli görülen diğer müştemilat bulunmakta olup, özürlü vatandaşlarımıza hizmet verilmektedir.
d) Etüt Eğitim Merkezi:
Şehrimizin Yenişehir mahallesinde Ticaret Merkezi üzerinde bulunan ilköğretim öğrencilerine yönelik eğitim faaliyetlerini
2006-2007 yılında başlatmıştır.
3 – SEMPOZYUMLAR
Kamuoyunu bilgilendirmek ve aydınlatmak amacıyla Ülkemizde
hatırı sayılan ilim erbabını Sivas'ımıza davet ederek her sene sempozyumlar düzenlemekteyiz: Bunlar:
a) Kemal İbn-i Hümam Sempozyunu :
İlk sempozyumumuz adına vakıf kurduğumuz büyük alim Kemal İbn-i Hümam 'ı bütün yönleriyle Sivas'a ve ülke kamuoyuna tanıtmaktı. Zira Kemal İbn-i Hümam Türkiye dışındaki İslam ülkelerinde
çok iyi tanınıyor eserleri üniversitelerde ders kitabı olarak okutuluyor
olmasına rağmen, değil Türkiye'de, Sivaslı olduğu halde Sivas' ta bile
tanınmıyordu. Kemal İbn-i Hümam 'ı kamuoyuna tanıtmak amacıyla
25-26 Mayıs 1991 tarihinde "Kemal İbn-i Hümam'ın Hayatı Eserleri ve İlmi Kişiliği" konulu Sempoz-yum'u düzenledik.
KEMAL İBN-İ HÜMAM VAKFININ FAALİYETLERİ
359
b) Eğitim ve Verimlilik Sempozyumu :
İkinci sempozyumumuz "Eğitim ve Verimlilik" hakkında
idi. 15-17 Mayıs 1992 tarihlerinde düzenlenen bu sempozyumda
birbirinden güzel tebliğlerle eğitimden ve eğitilmiş insan gücünden nasıl faydalanılacağı ortaya konuldu.
c)Şems-i Sivasi Sempozyumu :
Üçüncü sempozyumumuz ise şehrimizde yaşamış alim, şair ve
büyük bir mutasavvıf olan Şemseddin Sivasi'yi bütün yönleriyle Sivas'a
tanıtmak ve bu vesileyle de kamuoyuna iyi bir mesaj vermek idi. Bu
amaçla "Şemseddin Sivasi'nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Yönü" konulu Sempozyumu 23 Mayıs 1993 tarihinde düzenledik. Büyük
ilgi gören bu sempozyum amacına ulaştı ve çok kıymetli tebliğlerle
gönüller şad oldu.
d)
XXI. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslâm Sempozyumu:
19-21 Mayıs 1995 tarihleri arasında düzenlenen bu sempozyumumuzda İslam'ın Dünya ve Türkiye Gündemindeki Yeri vurgulandı.
Kıymetli ilim adamlarımız fikirleriyle kamuoyunu aydınlattılar. Sempozyumumuz 3 gün boyunca yerel televizyonlardan canlı olarak yayınlanmasına rağmen büyük ilgi ve izdihamla takip edildi.
e) Kültürümüz ve Kitap Sempozyumu :
Dördüncü sempozyumumuzu ise 4-6 Mayıs 2007 tarihinde düzenlenmiştir. Elinizde olan
C- SOSYAL HİZMETLER
1- HUZUR EVİ :
Vakfımız tarafından gerçekleştirilen diğer bir sosyal hizmet te
Sivas Belediyesi'yle ortaklaşa yapılan ve şehrimizin merkezi yerinde
bulunan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Huzurevi'dir.
2- BURSLAR :
Başarılı öğrencileri teşvik etmek fakir öğrencilere de destek sağlamak amacıyla her sene orta öğretim ve Yüksek öğrenim öğrencilerine burs vermekteyiz.
360*KEMAL İBN-İ HÜMAM VAKFININ FAALİYETLERİ
3-TOPLU SÜNNET ve DÜĞÜN MERASİMLERİ :
Bir çok fakir çocuk sünnet ettirilmekte olup, evlenen çiftlerin bütün ev ihtiyaçları da Vakfımız tarafından karşılanmaktadır.
4-YARDIMLAR:
Vakfımıza bağış olarak gelen yiyecek ve giyecek yardımları halkımızın fakirlerine sürekli yapılmakta ve yardımlarımız her zaman devam etmektedir.
5 – YEMEKLİ TOPLANTILAR:
Vakfımız, faaliyetlerini Sivas dışındaki hemşehrilerimize de tanıtmak amacıyla zaman zaman yemekli toplantılar tertiplemekte ve
faaliyetlerini Sivas dışındaki hemşehrilerimize de tanıtma imkanı bulmaktadır.
6- EL İŞİ SERGİLERİ VE KERMESLER
Vakfımızın hanım kolları tarafından zaman zaman kültür sitelerimizde, zaman zaman da şehrimizin merkezi yerlerinde el işi ürünleri
sergisi ve kermesler düzenlenmektedir. Buradan elde edilen gelirlerle
yoksul ailelere ve fakir kız öğrencilere yardımlar yapılmakta; hastası
ve cenazesi olan aileler ziyaret edilerek gönülleri alınmaktadır. Bununla beraber unutulmaya yüz tutmuş bir sünnet-i seniyye de ihya edilmeye çalışılmaktadır.
KEMAL İBN-İ HÜMAM VAKFININ FAALİYETLERİ
361
Download