Uluslararası Balkan Kongresi

advertisement
 Bu metin 28 – 29 Nisan 2014 tarihlerinde Kocaeli Üniversitesinde düzenlenen “Uluslararası Balkan Kongresi” başlıklı konferansta sunulan tebliğdir.
This paper was presented in International Balkan Congress that took place at
Kocaeli University, Turkey on April 28.29, 2011.
Balkanlarda Jeopolitik Bölünmeler ve Türkiye
Nadire Filiz Đrge*
Giriş
Balkanlar dünyanın dört büyük medeniyetinin örtüştüğü, Eski Yunan ve Roma,
Bizans, Osmanlı Türkiye'si ve Katolik Avrupa kültürlerinin buluştuğu, çatıştığı,
bazen kaynaştığı, ancak hiçbir kültürün tek başına egemen olamadığı, dinamik, kimi
zaman patlayıcı, çok katmanlı ve yerel bir uygarlık yarattığı bir coğrafya ve bir sınır
bölgesidir. Balkanlar'ın kültürel çeşitliliği sakinlerinin farkına varamayacakları kadar
sıradanlaşmıştır. Andrew Wachtel, Đvo Andriç'in Travnik Günlüğü adlı romanında,
Bosna'da en güzel örneğinin görüldüğü şekliyle, ortaya çıkan kültürel katmanlaşmayı
çok güzel yakalamıştır (Wachtel, 2009: 15).
Çarşıdan geçerken, yeni Cami'nin orada dur... Đçeride, dev ağaçların gölgesinde
birkaç mezar var. Kime ait olduklarını artık kimse bilmiyor. Đnsanlar bir zamanlar,
Türkler gelmeden önce, buranın Azize Katerina Kilisesi olduğunu bilirler... ve eğer
duvardaki taşa daha dikkatle bakarsan, eski Roma harabelerinden ve mezarlarından
getirildiğini görürsün. Ve caminin duvarına yerleştirilmiş bir taşın üzerinde, kırılmış
bir kitabenin Romen harflerini fark edersin... Ve bu taşın altında, derinlerde,
görülmeyen temellerde çok daha eski bir inancın, Tanrı Mitra'ya adanmış bir
tapınağın kalıntıları, kırmızı granitten büyük taşlar vardır...
20. yüzyıl başlarında Avrupa'nın sözlüğüne yeni bir sözcük eklendi. Yeni
türetilmiş olmakla birlikte bu kavram, yüzyıllardır kullanılmakta olanlardan daha
kalıcı olmuştur. "Balkanlaşma", yalnızca büyük siyasal birimlerin parçalanmasını
ifade etmekle kalmayıp, barbarlığa dönüşle aynı anlama geldi. Karşıtları tarafından
"Balkanlaştırıcı" diye tanımlanmayan tek bir grup gösterilebilir mi? Suçlananların
"Balkanizm" suçlamasını iade etmediği tek bir tartışma var mıdır? En son olarak da,
kavram bağlamından tümüyle çıkartılarak paradigmatik olarak farklı
bağlantılandırıldı. Balkanlar'ın Avrupa'nın "ötekisi" olarak tanımlandığını ispat için
özel bir kanıt gerekmez (Todorova, 2006: 17). Ne yazık ki, "uygar" Avrupa insanları
Azteklerin öd ağacı lifinden yapılmış uzun yapraklardan oluşan, akerdeon gibi
katlanmış, büyük bir ustalıkla süslenerek işlenen iki kap arasına kurdelelerle
yerleştirilmiş resimli ve fonotik yazılarıyla meydana getirdikleri kitapların küllerini
bırakacaklardı tarihe (Luraghi, 2000: 69-70).
2. Dünya Savaşı sonrasında Yalta Konferansı'nda (4-11 Şubat 1945) dağıtılan
roller (Sander, 1991: 149-154), 1989 yılında Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla
bitirilmesinden sonra dünya, uluslararası konjonktürde yaşanan hızlı değişimlere,
dönüşümlere tanık oldu. Wallerstein, simgesel olarak "dünyanın bölünmesini" temsil
eden Yalta Antlaşması konusundaki düşünceleri şöyle dile getirir: Winston
Churchill, Fulton (Missouri) de 1946'da Stentin'den Trieste'ye uzanan bir "demir
perde"nin olduğunu ilan ettiğinde, gerçekte Avrupa'da "komünist dünya (sosyalist
kamp) ile "hür dünya (kapitalist kamp)" arasındaki açık bir sınır çizgisine nihai
meşruiyet kazandırıyordu. Sovyetler dağılana kadar Avrupa'da iki kamp arasındaki
ilişki bir gerginlik, ayrılık ve diğerinin bölgesine askeri müdahaleden karşılıklı olarak
kaçınma ilişkisi oldu. Batı buna "caydırıcılık (containment) adını verdi. Aslında her
*
Dr.; Marmara Üniversitesi.
275
iki kamp arasında, sorunu yeniden başlatabilecek birçok kargaşa anları yaşanmasına
rağmen, Avrupa'daki politik statükoyu sürdürme konusunda örtülü ve ihlal
edilmeyen bir anlaşma vardı (Wallerstein, 1993: 41).
Tarihi boyunca etnik çoğulculuk, dil ve dinsel farklılıklar yüzünden
istikrarsızlıklar ve çatışmalar yaşamış olan Balkanlar, Soğuk Savaşın sona
ermesinden sonra, tarihin dehlizlerinde saklanan düşmanlıklar, yeniden açığa çıkarak
gerek bölge için devletler gerekse bölge dışı devletler tarafından da istismar edilerek
çatışmalara ve iç savaşlara yol açmıştır.
Soğuk Savaş'ın bitmesini izleyen yıllarda, bundan böyle yeryüzünün sınırlarını
paylaşan kapitalizmin dünyada yayılmasını dile getirmek, küreselleşme ile birlikte
tüm dünyada sermaye birikimlerine engel olan yönetmelikler ve fizik sınırların
parçalanması demektir. Bu anlamda dünya ekonomisi, ulusal pazarların devlet
tarafından geniş biçimde korunduğu sermaye birikimlerinin ekonominin temelini
oluşturduğu basit bur uluslararası ekonomiden daha fazla bir anlam taşıyor.
Dünyasallaştırma olayı bu süreçte, bir devamlılıktan daha çok bir değişimi ifade
etmektedir (Adda, 1996: 3-4).
Ulusçuluğun ve beynelmilelciliğin (uluslararasıcılık) tarihsel anlatımları
arasındaki çelişkili zorunluluklar dikkate değer bir kuvvetle işlemeye devam
ediyorlar (Wallerstein, 1993: 207). Yüzyıllardan beri imparatorlukların, devletlerin
ilgi odağı haline gelerek sayısız entrikaların, savaşların sahnesi olan Balkanlar, 21.
yüzyılın onca gelişme kateden uygarlığının ortasında, dünya yeniden savaşlara,
soykırıma ve milyonlarca insanı göçe zorlayan sahnelerin yeniden yaşanmasına tanık
olmaktadır.
Türkiye bu dönemde kitlesel göçlerin yol açtığı nüfus hareketlerinden hedef bir
göç ülkesi olarak önemli ölçüde etkilenmiştir. Türkiye'nin Osmanlı döneminden
gelen ortak tarih ve kültürden kaynaklanan yakın balarının bulunduğu ve Türkler
dışında, Arnavut, Boşnak, Çerkez olmak üzere önemli sayıda Müslüman nüfusun
yaşadığı Balkanlar'la olan ilişkisi özel bir önem taşımaktadır. Dolayısıyla
Balkanlar'daki istikrar, bu açıdan da Türkiye için son derece önemlidir.
Bu çalışmanın birinci kısmında jeopolitik ile siyasi coğrafi kavramlarının
benzeşen ve farklılık gösteren yönleri ile jeopolitik konum kısaca ele alınacak
özellikle günümüz dünyasının koşullarında jeostratejik analizlerin ülkelerin dış
politikaları açısından taşıdığı önem uygulanacaktır. Küreselleşme ile ifade edilen
dünya siyasal konjonktürünün yeniden yapılanma içine girdiği uluslararası ortamda
dünya egemenliği için rekabet eden küresel güçlerin enerji kaynaklarını ele geçirmek
ve enerji yolları ya da güzergahları üzerinde denetim ve kontrol sağlamaya
çalışmaktadırlar. "Enerjinin olduğu yerde siyaset vardır" kuralının her zaman geçerli
bir kural olduğuna günümüzde de tanık oluyoruz. Balkanlar enerji güzergahında yer
alan ve üç büyük denize açılan jeostratejik ve jeopolitik önemi ve rolü büyük bir
alandır. Bu nedenle Balkan coğrafyası daima bölgesel ve küresel güçlerin rekabet ve
mücadele alanı olmuştur. Bu kısımda üzerinde durulacak konular bu çerçevede
olacaktır. Türkiye'nin Osmanlı Đmparatorluğu döneminden gelen Balkanlarla çok
sıkı, tarihsel ve kültürel bağları vardır. Bu bağlar günümüzde de ilişikler bağlamında
ve politikalar aracılığıyla devam etmektedir. Türkiye tarihinden gelen özelliği ile
göçlere daima anayurt olmuş bir ülkedir. Bu çalışmanın ikinci kısmında Balkanlarda
Soğuk Savaş sonrası su yüzüne çıkan, tarihsel çekişmelerden kaynaklanan etnik
276
çatışmaların tarihsel arka planı iç savaşların nedenleri ve yarattığı sonuçlar üzerinde
durulacaktır. Milliyetçilik ile beslenen rekabetin küresel ve bölgesel oyuncuların
oyunlarıyla şiddetli çatışmalara ve iç savaşlara nasıl yol açabildiği ele alınacaktır.
Aynı bölüm alt başlığı olarak BM, AB ve NATO'nun Balkanlardaki iç savaşlar
(örneğin; Bosna ve Kosova) sırasında ve sonrasındaki politikaları analiz edilmeye
çalışılacaktır. Bu arada Batı ülkelerinin çifte standartları çeşitli örneklerle
gösterilmeye çalışılacaktır.
1. Balkanlar'ın Jeopolitik Gerçekliği ve Türkiye
1.1. Jeopolitik Kavramı, Jeopolitik Konum ve Jeostrateji
Bilim insanları tarafından jeopolitik terimi üzerine günümüze dek çeşitli
tanımlamalar yapılmıştır. Örneğin Đsveçli bir coğrafyacı olan R. Kjellen jeopolitiği
devletin bulunduğu coğrafya ve insanların davranışları açısından incelemiş,
Haushofer yeryüzü ilişkilerinin siyasi gelişmelerle bağlantısı açısından ele almış, bir
diğeri devletin bulunduğu coğrafya dolayısıyla sahip olduğu askeri, siyasi ve
ekonomik önemine vurgu yapmıştır.
Suat Đlhan jeopolitiği, "coğrafyanın bütün türleri ve verileri ile aktifleşmesi"
olarak tanımlandıktan sonra sürecin, bugünkü ve gelecekteki politik güç ve politik
amaç ilişkisinin coğrafi gücü esas alarak incelenmesini ileri sürmektedir.
http://www.totalwar_turkiye.com/twforum/index.php?topic (e.t. 2.4.2011) Coğrafya
üzerinde güç merkezlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmenin esas alındığı bu
tanımlamada politik düzeyde güç ve hedef ilişkisi kurulur. Devletlerin güvenlik,
gelişme ve kalkınma politikaları da bu zemine oturtulur.
Birçok unsur ya da bileşenin dikkate alındığı jeopolitik analizlerde, bölge veya
ülkelere yönelik jeopolitik değerlendirmelerin değişmeyen (bölgenin coğrafi yeri ve
coğrafi özellikleri, tarihsel geçmişi ve hakim kültürel kodlar) ve değişen (ekonomik,
sosyo-kültürel, teknolojik ve askeri kapasiteler) unsurlar olarak başlıca jeopolitik
unsurlar öne çıkarılabilir. Bu kapasitelerin sunduğu verilerden yola çıkarak, tek tek
ülkelerin veya bölgenin uluslararası bir güç olup olamayacağı konusunda
öngörülerde bulunabilir. Yine aynı yöntemle, analiz edilen coğrafyada etkili
olabilecek güçler konusunda ileriye yönelik değerlendirmeler yapılabilir ya da
tahminler ileri sürülebilir (Đlhan, 1999: 18; Arıbaş, 2007: 9).
"Jeopolitik konum; bir bölgenin veya bir ülkenin siyasi coğrafya haritasına
göre, yerinin belirlenmesidir. Jeopolitik konum belirlemede, jeopolitik kriterler
alınır. Örneğin, bir ülkenin büyük bir siyasi birliğe yakınlığı veya uzaklığı, içinde
olması veya olmamasını belirlemek jeopolitik konum olarak nitelendirilir. Jeopolitik
konum, siyasi temeller üzerine oturduğundan, sürekli değişen olan siyasetin
özelliğine bağlı olarak değişkendir" (Özey, 2002: 5).
Suat Đlhan, "ülkelerin coğrafi konumları ile jeopolitik konumlarının faklı
durumları açıkladığın belirtir. Bir ülkenin coğrafi konumu değişmez; jeopolitik
konum ise bölgedeki, çevredeki ve dünyadaki güç odaklarında meydana gelebilecek
her değişikliğe göre faklı bir değer gösterir" (Özey, 2002: 5).
Jeopolitik, devletlerin ulusal güçlerini ve dış politika davranışlarını, ülkelerin
coğrafi konumu ve fiziksel çevre ile açıklamaya çalışan bir yaklaşımdır. Jeopolitik
277
kuramcıları doğal sınırlara ulaşma, önemli denizyollarından yararlanma ve stratejik
önem taşıyan kara parçalarını denetim altında tutma gibi kaygıların, ulusal
politikaların belirlenmesindeki önemini göstermeye çalışmışlardır. Jeopolitik terimini
birçok yazar siyasi coğrafya terimi ile eşanlamlı olarak kullanmaktadır (Sönmezoğlu,
1992: 180). Siyasi coğrafya,1 siyasi faaliyetlerin mekana bağlı olarak değişikliklerini
inceler. Her şeyden önce siyasi coğrafya, yeryüzünde siyasi bölgelerin dağılışı, siyasi
bakımdan neden önem kazandıklarını veya geri planda kaldıkları konusunda rol
oynayan coğrafi nedenler ile bunların mekan dahilinde karşılıklı ilişkilerini
incelemektedir. Dolayısıyla bir bütün olarak dünyadaki siyasi bölgelerin dağılışı,
siyasi coğrafya alanının esas unsurudur. Ayrıca, herhangi bir bölgede meydana gelen
bazı siyasi ve iktisadi değişiklikler, başka bölgelerde de değişikliklere yol
açabilmektedir. Sonuçta bütün bunlar siyasi coğrafyanın inceleme alanına
girmektedir (Göney, 1993: 2-3).
Jeopolitik ile siyasi coğrafya terimleri arasında bir ayrım yapmak gerektiğinde,
siyasal coğrafyanın kapsamının daha geniş olduğu söylenebilir. Jeopolitik teriminin
ise, daha çok ülkeler arasındaki ilişkileri açıklamaya ve uygulamaya yönelik bir
anlam taşıdığı görülmektedir. Günümüzde iletişim ve ulaşım olanaklarının artması ve
diğer teknik gelişmeler sonucunda devletler, coğrafi konumlarının sınırlarını aşabilir
duruma geldiler. Bu nedenlerden dolayı bazı görüşler jeopolitik etmenlerin ulusal
politikalar bakımından nispi önemlerinin azaldığını ileri sürmektedirler
(Sönmezoğlu, 1992: 180).
Eski çağlardan beri askeri ve politika teorisyenleri tarafından kullanılan "bir
savaşta orduların girişecekleri hareketlerin ve operasyonların tasarlanması ve
yönetilmesi"ni ifade eden strateji2 kavramı (Sönmezoğlu, 1992: 295) 20. yüzyılın ilk
yarısında sosyal bilimlerde de kullanılmaya başlanmıştır. Stratejiyi bir sanat olarak
ilk kez ortaya koyan Napolyon, bir teori olarak ortaya koyan ise, Carl von
Clausewitz'dir. Clausewitz'e göre strateji devletin kararlaştırdığı amaca kuvvet
yoluyla ulaşmaktır. Bu amaç derinlemesine hazırlanan planlardan oluşmaktadır.
Birinci ve Đkinci Dünya Savaşları stratejinin, savaş meydanları dışında taraflar
arasındaki mücadelenin bütün yönlerini kapsaması gereğini ortaya koymuştur.
Özellikle nükleer silahların ortaya çıkmasıyla strateji de global bir nitelik
kazanmıştır. Bununla birlikte strateji, günümüzün konvansiyonel savaşları açısından
klasik anlamını korumaktadır. G. Kona da stratejiyi,3 "hedef tespiti, mevcut güçlerin
1
Siyasi coğrafya konusunda yapılan çalışmalar dünyanın siyasal konjonktüründeki değişikliklere
bağlı olarak, günümüze kadar hayli şekil değiştirmiştir. 20. yüzyıl başlarında siyasi coğrafya'da
genellikle kara hakimiyetine dayanan fikirler önem kazanmıştı. Daha sonraları, özellikle 2. Dünya
Savaşı'ndan sonra, denizlerin siyasetteki önemi daha açık bir şekilde ortaya çıktı ve siyasi coğrafya
görüşlerinde deniz hakimiyeti ön plana geçti. Yakın zamanlarda ise, uçak teknolojisindeki gelişmeler,
siyasi coğrafya görüşlerinin hava hakimiyetine daha fazla önem vermesine zemin hazırlamıştır. bkz:
Süha Göney, Siyasi Coğrafya Cilt II, Đstanbul Üniversitesi Beşeri ve Đktisadi Coğrafya Fakültesi
Yayını, 1993, s.11.
2
Strateji kelimesi etimolojik olarak Yunanca stratos (ordu) ve ago (yön vermek, yönetmek)
sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve anlam itibariyle "sevk etme, yöneltme, gönderme,
götürme, gütme"yi ifade eder. Kelimenin eski Yunan generallerinden Strategos'un bilgi ve sanatına
atfen kullanıldığı düşünülmektedir.
3
Strateji modelleme - senaryo planlamanın amacının, Türkiye'nin güvenlik politikaları ve Türk dış
politikası kapsamında "senaryo" ve "senaryo planlama" kavramlarının ne denli önemli olduğunu
vurgulayan, "strateji geliştirme" ile aralarında ne tür bir ilişki olduğunu, Türkiye'nin karar alıcılarının
ve askeri bürokrasinin senaryo planlama koşusuna hangi nedenlerle önem vermeleri gerektiğini
inceleyen Gamze Güngörmüş Kona'nın "Uluslararası Đlişkiler Disiplininde Strateji Modelleme-
278
uyumlaştırılması, hedefe yönlendirilmesi ve bu üç aşamada meydana gelebilecek
olası tıkanıkların tespiti ve giderilmesi" demek olduğunu ifade eder.
Küresel üstünlük mücadelesi, jeopolitik çıkarların stratejik yönetimi olan
jeostratejiyi içine alır. Jeostratejik oyuncular, mevcut jeopolitik durumu değiştirmek
amacıyla sınırlarının ötesinde güç uygulama ya da etkide bulunma yeteneğine ve
ulusal iradesine sahip olan devletlerdir. Bunlar jeopolitik olarak değişken olma
potansiyeline ve/veya karakterine sahiptirler. Her ne sebeple olursa olsun bazı
devletler bölgesel egemenlik ya da küresel itibar peşinde koşmaktadırlar. Jeopolitik
oyuncularla, jeopolitik mihverlerin listesi ne sürekli ne de sabittir. Zaman zaman bazı
devletlerin eklenmesi ya da çıkarılması gerekebilir (Brzezinski, 1998: VII, 46).
Bir "ayaklanmalar yüzyılı" olarak adlandırılan 21. yüzyılda bölgesel savaşların,
etnik çatışmalar ve iç savaşların istikrarsızlıkların arttığı, kapitalist dünya
ekonomisinin yeniden yapılanma sürecine girdiği günümüzde teknolojide yaşanan
gelişmeler ve bunun iletişim alanındaki son derece önemli yansımaları ile birlikte,
sermayenin uluslararası alandaki dolaşımının hızlandığı, ulus devletlerin ekonomiye
müdahale araçlarının giderek azaldığı, "küreselleşen" bir dünyadan söz edilmektedir.
Böyle bir dünyada devletlerin dış politikalarını belirlemede jeostratejik
analizlerin ne denli önemli olduğu, aynı şekilde jeopolitik etmenlerin de ulusal
politik alan bakımından rolünün giderek arttığı daha fazla ortayı çıkmaktadır.
1.2. Balkanların Jeopolitik, Jeostratejik Önemi ve Türkiye
Balkanlar Avrupa'nın diğer bölgelerine geçit veren, Asya'nın bitişiğinde ve
Afrika'ya yakın olan coğrafi konumu nedeniyle asırlar boyunca imparatorlukların
buluştuğu ve mücadele ettiği çekici bir fetih alanı haline gelmiştir.
Balkan Yarımadası, Avrupa'nın kapısı ve önemli bir geçididir. Bu nedenle son
derece stratejik bir öneme sahiptir. Üç kıtanın sınır çizgisi üzerinde bulunduğundan,
her çeşit istila için doğal bir geçit ve yayılma yolu olmuştur (Karatay - Gökdağ,
2006).
Fiziki coğrafya açısından Balkanlar'ın sınırları kuzeyde Tuna Nehri ve Sava
Irmağı, güneyde Akdeniz, doğuda Karadeniz, güneydoğuda Ege Denizi, güneybatıda
Đon Denizi ve Akdeniz ile çevrilidir. Akdeniz'e uzanan üç yarımadadan en doğada
olanını ifade eden ve Avrupa'nın güneyinde yer alan balkan Yarımadası'nın kıyıları,
Akdeniz sistemine dahil olan altı denize açılmaktadır. Bu önemli özelliği
Balkanlar'ın Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini ortaya koymaktadır. Aynı
zamanda bu ayırdedici özellik Balkanlar'da yer alan ülkelerin denizcilik alanındaki
gelişmelerine de yansımıştır.
“Balkan” kelimesi, “üzeri sık ormanla kaplı dağ”4 anlamına gelen Türkçe bir
sözcük olup, bölgeye bu adın Osmanlı Türkleri tarafından verildiği kabul
Senaryo Planlama" adlı makalesi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz:
http://www.fikirfabrikam.com/aboutme1121.htm (e.t.5.4.2011)
4
Adriyatik Denizi'ne paralel olarak inen Dinarik Alpler, Pindos, Mora, Rodop, Balkan Dağları ve
Tuna'nın kuzeyinde sınır oluşturan Karpatlar iklimi belirledikleri gibi, insanların yaşam ve üretim
tarzlarına da damgalarını vurmuşlardır. Bu dağlar, örneğin Himalaya gibi aşılmaz engeller
oluşturmazlar. Ancak kolay işleyen, düzenli bir yol şebekesinin oluşmasına da olanak tanımazlar. Bu
279
edilmektedir. Đkinci bir görüş olarak, Osmanlılar'dan önce bölgeye gelmiş olan,
Kıpçaklar, Peçenekler ve diğer Türkmen boylarının, Hazar Denizi'nin doğusundaki
"Türkmen Stepi"nin güney sınırını çizen "Balkhan Dağları"na benzeterek bu dağlara
aynı adı verdikleri de belgelere geçmiştir. Özellikle son yıllarda Balkanlar için
"Güneydoğu Avrupa" başlığı da kullanılmaktadır (Gürkan, 1993: 260).
Siyasi coğrafya açısından balkan ülkeleri kavramı ise, Balkan Yarımadası'nda
yaşayan ve ona komşu coğrafyalarda yaşayan ülkeler için kullanılır: Arnavutluk,
Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, eski Yugoslavya Federasyonu topraklarında
bulunan ve bugün büyük kısmının bağımsızlık ilan etmiş olduğu Bosna-Hersek,
Kosova, Sırbistan, Karadağ, Sancak ile Makedonya, Hırvatistan ve Slovenya'yı içine
alır (Özbek, 2001: 2). Bu bakımdan Balkanlar'ın siyasi coğrafyası, fiziksel
coğrafyasından daha geniş ve nüfus olarak da daha yoğundur. Denizlerle çevrili
olmasına rağmen sarp dağları; tüm bölgeyi etkisi altına alabilecek siyasi
organizasyonlara izin vermezken, kuzeyden ve doğudan gelen istila ve göçler açık
bir coğrafi alan oluşturmuştur (Gürkan, 1993: 259-260). Buna karşılık ekonomik,
siyasal ve kültürel etkilerini bu coğrafi sınırın bir taraftan Tuna'nın kuzeyine, diğer
taraftan Ege Adalarına kadar yaymıştır. Roma, Bizans ve Osmanlı gibi büyük
imparatorlukların dönemlerinde Balkanlar'ın böyle geniş sınırlı bir hale geldiğini
görüyoruz (Koloğlu, 1993: 41). Dolayısıyla Yarımadası'nın coğrafi ve iklimsel
özellikleri, bölgenin toplumsal yaşamı üzerinde etkili olduğu gibi, siyasal
yapılanmasında da ne denli belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır (Sloane,
1987: 71-72).
Balkan tarihi, bölgeyi fethetmiş uygarlıklar silsilesinde gizlidir. Dünyanın bir
çok yerinde, birbirini izleyen uygarlıklar izlerini bırakmıştır. Ama bu izler, en
azından çıplak göze, Balkanlar'da olduğu kadar belirgin görünmez. Böyle bir
çeşitlilik 20. yüzyıla kadar, Balkan yaşamının ayırt edici özelliği olarak kaldı. Az çok
kalıcı sınır bölgesi olma durumu, büyük uygarlıkların dışarıdan Balkan bölgesini
hiçbir zaman tam olarak denetleyemeyeceği, hatta nüfus çoğunluğuna da
ulaşamayacağı, ama etkileyeceği anlamına geldi. Bu uygarlıklar, kurabildikleri dış
sınırlarda bölgeyi denetleme eğiliminde olsalar da, bu sınırların içindeki yerli halk
genellikle kendi halinde bırakıldı. Zamanla nüfuslar birbirlerine karıştı ve dışarıdan
gelenlerin getirdikleri yerel yaşamı kalıcı bir biçimde değiştirdi. Bu değişimler,
yaşamın neredeyse her düzeyinde -gündelik hayat görenekleri, dil, edebi ve sanatsal
gelenekler, ticaret ve ekonomi örüntüleri, siyaset ve din- kalıcı izler bıraktı (Wachtel,
2009: 16-17).
Balkanlar, Đslam ve Hıristiyan dünyalarının birleştiği Avrupa ve Asya kıtalarını
birbirine bağlayan bir coğrafya olduğu gibi, Soğuk Savaş ortamının bittiği, dünya
siyasal konjonktürünün yeniden yapılanma sürecine girdiği günümüzde, Hazar
bölgesi enerji kaynaklarının uluslararası pazarlara taşınması bakımından da etkili
olma olanağına sahiptir. "Enerjinin olduğu yerde mutlaka siyaset vardır" kuralının,
daima geçerli bir kural olduğunu bugün de görmekteyiz. Batı Avrupa ülkelerinin
sanayi ülkeleri olmaları nedeniyle enerjiye olan zorunlu gereksinimleri giderek
dağların izin verdikleri geçitler eski çağlardan 20.yüzyıla kadar, belli ana yollar (Belgrad-Selanik,
Draç-Selanik, Niş-Edirne-Đstanbul) dışında gelişme göstermemiştir. Tuna dışındaki nehirler üzerinde
nakliyatın olanaksızlığı da Balkanların kendi içlerinde ulaşımının gelişmesini engellemiştir. Bkz;
Orhan Koloğlu, "Osmanlı Döneminde Balkanlar", Balkanlar, OBĐV (Ortadoğu ve Balkan Đncelemeleri
Vakfı) Yayınları, Đstanbul 1993, s.41.
280
artmaktadır. Balkanlar'ın bir enerji güzergahı olması, bu yönüyle de jeostratejik ve
jeopolitik önemini ortaya koymaktadır.
Birinci Dünya Savaşı ile çokuluslu imparatorluklar, Đkinci Dünya Savaşı ile de
sömürge imparatorlukları yıkılmış ve daha önce birçok etnik / dinsel grup bağımsız
bir devlet oluşturma imkanına kavuşmuştur. Bununla birlikte, en az bir o kadarı da,
kendilerinden farklı bir ulusun ya da etnik / dinsel grupların hakim olduğu bir veya
bir kaç devletin sınırları içerisinde yaşamak durumunda kalmışlardır. Uluslararası
göç hareketleri de benzer durumların ortaya çıkışına katkıda bulunmuştur. Sonuçta,
ulus ve etnik / dinsel azınlık ögelerine ait ilişkilerin, devletlerin iç yapıları ve dış
politikaları açısından önemli sonuçlar yarattığı, hatta çoğu zaman bu birimler için bir
varolma sorunu haline geldiği görülmektedir. Bütün bu sorunlar, çeşitli açılardan
uluslararası politikayı, devletlerin dış politikalarını etkileyen sonuçlar ortaya
çıkarmaktadır (Sönmezoğlu, 1995: 458-459).
Ağustos 1991'de SSCB dağılırken Almanyalar birleşmiş, Balkanlar ve
Kafkasya ise kaynamaya başlamıştı. Bu yıllar dünyada inanılmaz boyutlarda hızlı ve
büyük değişimlerin olduğu, siyasi dengelerin bozularak istikrarsızlık ve belirsizlik
döneminin başladığı, ABD ve Sovyetlere atfedilmiş bir tanım olan iki "süper güç"ten
oluşan iki kutuplu dünyanın (NATO / Varşova Paktı) sona erdiği yıllar olarak, dünya
siyasi tarihine geçecekti.
Fukuyama Tarihin Sonu adlı kitabında, bundan böyle bütün ideolojik
çatışmaların sona erdiğini, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin dünyaya hakim
olacağını iddia etmiştir. Fukuyama ile benzer düşüncede olanlar dünyanın artık
demokratik bir "küreselleşme" sürecine gireceğini dile getirmişlerdir. Ancak
Yugoslavya'da başlayan etnik çatışmaların iç savaşa dönüşmesi, bu iddiaları
çürüterek, etnik kökenli milliyetçilik ve ulusçuluk akımlarının çok güçlü bir şekilde
gündeme geldiğini göstermiştir.
Wallerstein "1989 gibi büyük olayları en yakın bağlamları içinde tahlil
ettiğimizde makul bir tarzda anlaşılamayacağını, 1989'un olaylarından acele ve
oldukça tahrif edilmiş sonuçlar çıkarılan bir dönemden geçmekteyiz. Soğuk Savaş
Pax-Americana idi. Soğuk Savaş'ın sona ermesi, hiç de paradoksal olmayan bir
biçimde, dünya-sistem içindeki Pax-Americana şimdi son buldu" demiştir
(Wallerstein, 1993: 11).
Brzezinski Soğuk Savaş'ın bitişini izleyen yıllardaki değişimin hızına ilişkin şu
benzetmeyi yapar: "Dünya sanki otomatik pilota bağlanmış ve hızı gittikçe artan ama
hangi yöne gideceği belli olmayan bir uçağa benziyor" (Brzezinski, 1994: XIII).
Günümüzde yaşanmakta olan olayların başdöndürücü hızına baktığımızda, dünyanın
henüz nereye gittiği tam kestirilemeyen yolculuğunu bitirmediğini söylemek
mümkündür.
Balkanların tarihine bakıldığında, Avrupa üstünlüğünü elde etme
mücadelesinde potansiyel bir coğrafi ödülü temsil etmiştir. Balkan sözcüğü etnik
çatışmaları ve büyük güçlerin bölgesel rekabetlerini çağrıştırır. Dinsel, kültürel ve
nüfus özellikleriyle, küresel istikrarsızlığın merkezi alanını oluşturan büyük bir
coğrafi dikdörtgenin içine yerleşmişlerdir. Bu dikdörtgenin diğer alanları Ota Asya,
Güneydoğu Asya'nın belli kısımları, Basra Körfezi çevresi ve Ortadoğu'dur
(Brzezinski, 1998: 112). Giddens'a göre, "devletlerin jeopolitik kategorileştirilmesi
281
bunların "dünya politikasına" olan katılımlarına ve etkilerine, yani sonuçları
bakımından küresel politika oluşturma ve eylem süreçlerine bağlı olmalıdır. Savaşın
doğası hakkındaki sözlerin en ünlüsü "savaş yalnızca politik bir eylem değil, gerçek
bir araç, politik alış-verişin devamı, aynı şeyin başka yollarla sürdürülmesidir"
ifadesinin aslında savaşçı bir felsefenin ifadesi olmadığını, Avrupa devlet sistemi
içerisindeki devletler hakkındaki bir gözlemi yansıtır" (Giddens, 2008: 350, 425).
Avrasya'nın derinliklerinden gelen özgürlük, yayılma ve iktidar enerjisinin
Türkiye jeopolitiğinin bir düzlemini oluşturduğunu dile getiren Aleksandr Dugin,
ikinci düzlemi de Osmanlı jeopolitiğinin oluşturduğunu, Đslam faktörü ve Türkler
tarafından fethedilen toprakların grift etnik ve kültürel yapısının devreye girdiğini
belirtir. Osmanlı Đmparatorluğu, imparatorluk kuran enerjileri ve sade fakat sert
askeri etikleri sayesinde, çok çeşitli kitleyi tek bir jeopolitik sistemde eritip
kaynatmayı başarmışlardı. Magrip'ten Balkanlara ve Kafkaslara kadar büyük
mekanlar üzerinde denetim kuran Türklerin kendileri de, fethettikleri medeniyetlere
özgü jeopolitik eğilimleri tedricen benimsemişlerdir (Dugin, 2004: XIV-XV).
Dolayısıyla Balkanlar'ın Osmanlı'nın siyaset yaşamında önemli etkileri olduğunu
söyleyebiliriz. Milliyetçilik, cumhuriyetçilik, laiklik, parlamentarizm, liberalizm gibi
Batı'da gelişen siyasi fikirler ve hareketler Balkanlar yoluyla Osmanlı siyaset
yaşamına girmiş ve güçlenmiştir. Ayrıca Balkan coğrafyası askeri, iktisadi, ticari ve
teknik açılardan Osmanlı Devleti'ni besleyen bir bölgeydi. Bu alanlarda meydana
gelen gelişmeler ve ortaya çıkan yeni teknikler Balkanlar üzerinden Osmanlı
topraklarına girmiştir. http://www.stratejikongoru.org/pdf/ (e.t.1.4.2011) Caner
Sancaktar; "Türkiye'nin Balkanlar'la Đlişkileri"
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu andan itibaren yüzünü Batı'ya dönmüş olması,
Ortadoğululuk veya Asyalılık kimliğinden çok Balkanlı, Avrupalı kimliğine vurgu
yapması (Şimşek, 2002: 221), Türkiye'nin askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan batı
sisteminin bir parçası olması, Batı'ya açılma yolları üzerinde bir köprü olan
balkanların Türkiye açısından stratejik önemini arttırmaktadır.
Türkiye'nin Balkanlar'da etkili bir aktör olması için izlemesi gereken dış
politikanın Yeni Osmanlılık anlayışı ile, Osmanlı'nın varisi gibi değil, ortak bir
Balkanlılık kültürüne vurgu yapan demokratik değerleri, insan hakları ve
özgürlükleri çerçevesinde, barışçı bir politika yürütmesi gerekmektedir (Sancaktar,
2006: 51-69). Batı'nın günümüz koşullarında iki kanatlı ve kanatlardan birinin de
Avrupa olduğu düşünülürse, Avrupa'nın (AB) geleceği konusundaki tahmin ve
değerlendirmeler, Türkiye'nin Balkanlar politikası açısından önemlidir. Batı'nın diğer
kanadının ABD olduğu, ABD ile Avrupa - Almanya arasında bir nüfuz
mücadelesinin yaşandığı ve Türk-Amerikan ilişkilerinin yoğunluğu dikkate
alındığında, Türkiye'nin Balkanlar Politikası, Almanya'nın dengelenmesi, Alman
nüfusunun yayılmasının önlenmesi amacına yönelik olabilir. Rusya Federasyonu'nun
(RF) Balkanlar'a yönelik ilgisi gözönüne alındığında, bu ülkelerinde Almanya gibi
değerlendirilebileceği ve bunun, Balkanlar'da Türkiye ile ABD'yi birbirine daha çok
yaklaştırabileceği düşünülebilir. Ancak bu durumda, Almanya ile RF'nun,
Balkanlar'da birlikte hareket etmesini de beklemek gerekecektir (Öztürk, 2001: 30).
Dünyada enerji ihtiyacı giderek artmaktadır. Küresel ve bölgesel güçler gerek
devletler arasındaki anlaşmazlıklardan gerekse etnik çatışmalardan yararlanarak veya
bu çatışmaları çıkartarak / destekleyerek, enerjinin üretim ve dağıtım alanında yer
alan bölgelerdeki etkinliklerini artırmaya çalışmaktadırlar. Örneğin Hazar Havzası da
282
Orta Asya ile Karadeniz arasında uzanan ve Kafkasya'nın merkezi bir parçasını
oluşturan hegemonik güçlerin enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik kontrol ve
denetimini ellerinde tutmayı hedefledikleri son derecede stratejik bir bölgedir.
Balkanların enerji güzergahında yer alan bir köprü ve geçiş yolu olması, büyük
güçlerin ekonomik, siyasal, kültürel alanlarda da rekabet içinde oldukları bir bölge
olması Balkanlar'ın stratejik önemini ortaya koymaktadır.
Türkiye, jeopolitik ve jeokültür levhalar üzerinde bulunan bir sınır ülkesidir.
Şöyle ki; Batı'dan Avrupa kültürü, kuzeyden Rus kültürü, doğrudan Asya kültürü ve
güneyden Arap ve Afrika kültürü ile sınırlıdır. Dolayısıyla Türkiye, aynı zamanda
dünya kültürlerinin kesişme noktasında bulunur (Özey, 2002: 6). Dolayısıyla
Türkiye, coğrafyasının sağladığı jeopolitik avantajları iyi kullanabilmelidir.
Dünyadaki güç odaklarının merkezinde yer alan bir ülke olarak bugün dünyada
yaşanmakta olan gelişmeler bağlamında Türkiye'nin önüne dış politikada riskler
çıkarmakla birlikte farklı seçenekler de sunmaktadır. Gelecekte dünyanın jeopolitik
haritasında değişiklikler olabileceği ihtimalleri gözönünde bulundurulduğunda,
Türkiye'nin bugün karşısına çıkan geleceğe yönelik avantajlardan iyi
yararlanabilmesini gerekli kılmaktadır.
Türkiye Balkanlar'a yönelik politikasında savunma ve güvenlik ihtiyacını
dikkate alarak, stratejik değeri artan Balkanlar'daki nüfusunu iyi kullanmak
durumundadır. Balkanlar'daki Türk varlığını, bulundukları yerde politik, ekonomik
ve sosyal açılardan güçlü olarak tutmak durumundadır. Türkiye Balkan ülkelerini,
kendisi taşıdığı stratejik değeri gözönüne alarak, ilgi ve kaynak tahsisini, bu ülkeler
arasında çıkaracağı öncelik ve önem sıralamasına göre yapmalıdır (Öztürk, 2001:
32).
Balkanlar'da kalıcı bir barışın ve istikrarın sağlanması, Türkiye'nin Balkanlar'a
yönelik politikasının temel hedefi olmalıdır. Atatürk'ün dış politika anlayışının barış
ve istikrar üzerine kurulu olması, dış politikada gerçekçi, dengeli ve aynı zamanda
uluslararası kamuoyunu dikkate alan bir anlayış ve uygulamanın önemini ortaya
koymaktadır.
"Türkiye, Balkanlar'da oluşturulmaya çalışılan "Slav-Ortodoks" mihverini
dengelemek ve kırmak için, Arnavutluk-Makedonya-Bulgaristan hattına önem
vermeli ve bu hattı sağlam tutmalıdır." (Öztürk, 2001: 32). "Makedonya'nın5 kuruluş
aşamasında dünyayı ayağa kaldıran ve jeostratejik özellikleri taşıyan Yunanistan
Balkanlar'da siyasi açıdan önemli roller oynamak istemektedir; bunda da, diğer belli
başlı uluslararası kuruluşların ötesinde, bölgede aynı anda hem NATO hem Batı
Avrupa Birliği (BAB) hem de AB üyesi olan tek ülke olmanın avantajlarını kullanma
dürtüsünü görmek mümkündür" (Hatipoğlu, 2001: 37). Türkiye'nin Kıbrıs konusu
başta olmak üzere, Ege Denizi'ne ilişkin sorunlar, Batı Trakya Türkleri'nin kimlik
meselesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Bozcaada ve Gökçeadaya Özerklik verilmesi
konusunda taleplerinin olduğu Yunanistan ile arasında bir dizi sorun bulunmaktadır.
Üyesi bulunduğu uluslararası kuruluşlarda ve çeşitli uluslararası platformlara da
taşıyarak bu sorunları Türkiye aleyhine kullanabilmektedir. Dolayısıyla,
Yunanistan'ın elinde bulunan kartları kullanmasına, engel olabilmenin önemli bir
5
Makedonya'nın durumunu tarihsel açıdan değerlendiren, diğer ülkelerdeki Makedon azınlığın
durumunu inceleyen ve Makedonya sorunu üzere makalelerin yer aldığı bir kaynak olarak bkz:
Makedonya Sorunu Dünden Bugüne, Derleyen: Murat Hatipoğlu, ASAM Yayınları, Ankara 2007.
283
yolu da Türkiye'nin doğru stratejik planlamalarla yürüteceği Balkanlar politikasına
bağlıdır.
Türkiye, "Yunanistan'ın dengelenmesine yönelik olarak Bulgaristan,
Arnavutluk ve Makedonya ile; Bulgaristan'ın dengelenmesine yönelik olarak da
Yunanistan, Makedonya ve eski Yugoslavya ülkeleri ve Romanya ile ilişkilerini
geliştirmek durumunda olduğunu dikkate almak durumundadır. Her iki ülkenin aynı
anda dengelenmesinde ve Türkiye'nin Batı'ya açılma yollarının açık tutulmasında
Makedonya'nın kilit ülke olduğu daima dikkate alınmak" (Öztürk, 2001: 32)
durumundadır.
Günümüzde devletler açısından en önemli sorunların başında enerji konusu
gelmektedir. Sanayi devlerinin enerjiye olan ihtiyaçları nedeniyle politikalarını
enerjinin olduğu alanlara yönlendirdikleri ortadadır. Enerji kaynaklarına sahip olmak
ya da enerji güzergahı üzerinde bir coğrafi alanda yer alan bir ülke olmak, jeopolitik
açıdan ve jeostratejik açıdan son derece önem taşımaktadır.
Kocaeli Üniversitesi'nin Şubat 2008 tarihinde "Enerji Arzında Türkiye'nin
Yeri" konulu etkinlikte dünyanın öncelikli gündem konusunun günümüzde, enerji
arzında köprü rolü üstlenen Türkiye'nin enerji arzı ihtiyacı ve enerji politikaları
mercek altına alınmıştır.
6
Hasret Çomak konuya ilişkin vermiş olduğu konferansta konuyu şöyle dile
getirmiştir: Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'nun çevrelediği Türkiye'nin hem
stratejik anlamda, hem de bir çok uluslararası örgüte üye olması sebebiyle çok
önemli bir ülkedir. Avrupa enerjisiz bir bölge ve enerji tüketen bir bölgedir. Türkiye
Ortadoğu ve Hazar havzalarına yakın olması sebebiyle, bu enerjinin Akdeniz ve
Avrupa'ya taşınmasında önemli rol oynamaktadır. 21. yüzyıl küreselleşmeyle
birlikte, enerjinin, gelişmenin ve gelişmişliğin bir göstergesi olarak kabul
edilmektedir. Türkiye enerji köprüsü olarak enerji arzının transferini güvenli bir
şekilde yapacak kilit ülkedir. Rusya Federasyonu Türkiye'yi devre dışı bırakarak
Hazar petrol ve doğalgaz akışını denetim altında tutmak Bağımsız Devletler
Topluluğu ülkelerindeki etkinliğini korumak istemektedir. Diğer taraftan ABD'de
aynı şekilde Rusya Federasyonunu saf dışı etmek istemektedir. Dünya rezervlerinin
2050, Doğalgaz rezervlerinin 2080 yılına kadar tükeneceğini, talebin ise giderek
artacağını yapılan araştırmalar göstermektedir. Hasret Çomak bu durumda yapılması
gerekenleri 15 maddede sıralayarak Türkiye'nin coğrafi konumunun en iyi şekilde
değerlendirecek bir enerji üretim planı oluşturması ve enerji üretiminde milli
kaynaklara
yönelmenin
gereği
üzerinde
durmuştur.
http://bhi.kocaeli.edu.tr/subat08.htm (e.t. 9.11.2008)
6
Kocaeli Üniversitesinde 15 Şubat 2008'de Tıp Fakültesi Morfoloji Binası Konferans Salonunda
yapılmış olan etkinlikte verdiği konferansta Hasret Çomak'ın üzerinde durduğu 15 maddeden bazıları
ise şunlardır; "enerji planlarının ekonomik ve askeri gücü sürekli olarak desteklemesi", "Türkiye'nin
bir enerji koridoru olmasının yarattığı konumun Türkiye'yi bir enerji köprüsü durumuna getirmeyi
sağlamak".
284
2. Balkanlar'da Çatışmalar ve Bölünmeler
2.1. Balkanlar'da Milliyetçiliğin Tarihsel Arka Planı
2. Dünya Savaşı'ndan sonra etnik kökenden kaynaklanan savaşlara bundan
böyle Avrupa'da yer olmayacağı düşünülüyordu. Oysa 1990'lı yılların başından
itibaren etnik çatışmalar ve iç savaşlar "uygar dünya" Avrupa'ya geri dönecekti.
Balkanlar'da sonuçta iç savaşa yol açan etnik ve siyasi çatışmalar, birdenbire
başlamamış olup, tarihi bir süreci izleyerek gelişmiştir. Dağılmanın ilk işaretleri
Balkanlar'ın çekirdeği olan Yugoslavya'da 1989 yılında kendini göstermiştir. Aslında
hoşnutsuzlukların yarattığı gerginliklerden kaynaklanarak belirginleşen ilk işaretler,
çok daha önceki yıllarda yapılan uygulamalardan kaynaklanmaktadır.
Đnsan ve kültür karmaşıklığı yüzyıllar boyunca Balkan yaşamının başlıca
özelliği olmuştur. Ancak bu, gerilimlerin, hatta şiddetli anlaşmazlıkların olmadığı
anlamına gelmemelidir. 20. yüzyılda, aydınlar ve milliyetçi siyasetçiler bölgelerine
ulus-devlet düşüncesini ithal etmeye çalışınca, bu çok katmanlı toplum da büyük
güçlerin etkisi altına girdi. Büyük güçler kendi aralarında, bölgeyi yeniden
yapılandırmanın, Doğu Akdeniz ile ciddi biçimde bağlantılı olan kendi
imparatorluklarına kazandırabileceği avantajları düşünerek, Balkanlar'ın konularına
karışmaktan memnundular (Watchetel, 2009: 9).
Aslında bugün patlayıcı nitelikli milli ve etnik sorunların kaynağında
Versailles, Saint Germain, Trianon, Sevr ve Brest-Litovsk anlaşmalarının, Birinci
Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'daki yerleşimde yarım kalan işleri yatmaktadır.
Birinci Büyük Savaş'tan sonra çok etnisiteli imparatorluklar olan Habsburg
(Avusturya-Macaristan) Đmparatorluğu ve Osmanlı Đmparatorluğu dağılmıştı. Çarlık
Rusya'sı ise Ekim Devrimi ile yıkılacaktı. Milli-etnik sorunlar 1914'ten önce büyük
önem taşımıyordu. Çeklerle Slovakların, Sırplar, Hırvatlar ve Slovenlerin tek bir
devlette birleşmesine kadar, kimse onların potansiyel bir çatışma unsuru
olduklarından kaygılanmıyordu. Romenlerle Macarların Transilvanya konusunda,
Romenlerle Rusların Moldavya konusunda çatışması, kimsenin uykusunu
kaçırmıyordu. Urayna ve Makedonya'daki gibi politik bakımdan ciddi sayılan "milli"
problemler 1991 yılına kadar Yugoslavya'nın istikrarsızlığa sürüklenmesinde rol
oynamamıştı (Hobsbawm, 1993: 8-9).
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, Balkan siyasetçileri bölgelerini birbirinden
farklı ulus-devletlere ayırmayı başardılar. Bu ulus-devletlerden birisi de
Yugoslavya'dır. Bütün bu devletler, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki etnik temelli
ulus-devletler ve büyük güç nüfuzu çağında 1990'lı yıllara kadar süren komünist
egemenlik sırasında ve hatta Soğuk Savaş sonrası dönemde bile, çoklu etnisite
sorunlarıyla uğraştılar. Balkanlar'ın tarihi böylesine karmaşık aynı zamanda trajik bir
tarihin de sahnesidir (Wachtel, 2009: 10). Carr'a göre, "Herhangi bir uluslararası
düzenin bir uluslar birliği biçimini almak zorunda olduğu meselesi, milliyetçiliğin
temel bir ilkesidir. Tıpkı ulusal topluluğun tek tek bireylerden meydana gelmesi gibi,
uluslararası topluluk da, ulus üyelerden meydana gelmelidir. Ulusların da tek tek
insanlar gibi, bağımsız ve kendi kaderini belirleyen varlıklar olduğu ilan edilince, şu
soru kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyordu: Hangi uluslar? Bu soruya verilen kesin bir
yanıt yoktu" (Carr, 1993: 60-61).
285
Milliyetçilik örneğinde sık sık gözlendiği üzere, geçmiş icat edilir ya da
yeniden icat edilir. Yeni devletlerin hepsi etnik, dilsel ve kültürel homojenlik
iddiasında bulunduğu sürece, ne istikrarlı ne de kalıcı bir politik düzen yaratılabilir.
1918'den sonraki Avrupa haritasını etnik-dinsel milliyetçilik temelinde yeniden
çizme denemesi, bu girişimin halkların kovulması / veya katliam ve soykırım
pahasına başarıya ulaşabileceğini kanıtlamıştı. Bu durum günümüzde de
görülmektedir. Şimdi yeni bir istikrarsızlık, insanlık dışılık ve savaş çağıyla yüz
yüzeyiz (Hobsbawm, 1993: 10). "Balkanlar'da 19. yüzyıldan başlayarak ulus
duygusunu geliştirmenin kazandığı aciliyet, beraberinde, iyimser bir bakışla türdeş
bir ulus-devlet oluşturma sürecinin önünde bir engel, kötümser bir bakışla düşman
komşunun beşinci kolu gibi görülen azınlıklardan kurtulma isteğini getirdi. 1945'te
federal ve çok-uluslu bir temelde yeniden kurulması gereken Yugoslavya bu
deneyimi çok pahalı ödeyecekti" (Yerasimos, 1995: 35).
4 Aralık 1918'de kurulan Sırp-Hırvat-Sloven krallığının egemen olduğu
coğrafya Voyvodina, Bosna-Hersek, Dalmaçya ve Karadağ topraklarını da içine
alıyordu. Ancak ülke sınırların genişliğine rağmen "yönetime ilişkin anlaşmazlık" iç
çekişmeleri de beraberinde taşıdı. Hırvatların "tam özerklik" talebine karşın. Sırplar
Güney-Slav birliğinin kendi etrafında oluşmasını istiyordu. Anlaşmazlık ülke
yarısına sahip Ortodoks Slavlar ile üçte birine sahip Katolik Hırvatlar arasında, 2.
Dünya Savaşı'na dek sürekli artan bir "gerginliğin başlangıcını" oluşturdu. Hırvat
liderin Karadağlılar tarafından öldürülmesinden sonra Hırvatların "federal sistem
kurulması" talebiyle karşılaşan ve meclisten çekilmelerinden sonra, Kral Aleksandr
1929'da Meclisi feshetti. Aynı yıl ülkenin adı Yugoslavya olarak değiştirildi ve
yönetimde Sırpların ağızlıkta olduğu "sert" bir rejim uygulamaya başlandı (Poulton,
1993: 16).
Sırp-Hırvat çekişmesi giderek tırmandı. Yugoslavya 1935-1939 dönemini
Sırplar, Slovenler ve Bosnalı Müslümanlar tarafından desteklenen "Yugoslav
Radikal Birliği"nin sert rejimi altında geçirdi. Bu arada 1921'de yasaklanan fakat
faaliyetlerini gizlice yürüten Komünist Parti'nin Genel Sekreterliğine 1937'de J.B.
Tito getirilmişti. Diğer taraftan Hırvat muhalifi giderek güçlenmiş, "kültürel ve
ekonomik alanda geniş bir iç özerklik" kazanmıştı. Dış politika açısından ele
alındığında dikkati çeken durumları şöyle özetlemek mümkündür: Kral Aleksandr
zamanında Fransa ile yakın ilişkiler kurulmuş ve Yugoslavya "Küçük Antan"ın üyesi
olmuştu. Türkiye Yunanistan ve Romanya ile, Bulgaristan ve Đtalya'ya karşı "Balkan
Antantı"nı imzalamıştı. Fakat Nazi Almanya'sı ve Mussolini Đtalya'sı ile ilişkilerini
sıklaştırmış, hatta 1937'de Bulgaristan'la imzaladığı "Daimi dostluk anlaşması"ndan
sonra Balkan Antantı anlamını ve amacını yitirmiştir (Armaoğlu; Sander; Gönlübol,
1983; 1991; 1977: 182, 72, 103).
Küresel ve bölgesel güçlerin dünya politikasını nasıl yönlendirmeye
çalıştıklarını göstermesi bakımından, Türkiye açısından da önemli bir örnek
oluşturan ABD'nin Yugoslavya üzerinden Balkanlar'a yönelik politik stratejisi
üzerinde durmak gerekmektedir. Gerçi ABD o dönemde bugünkü anlamda "küresel"
bir güç değildi. Ancak Đkinci Dünya Savaşı öncesi giderek tırmanan ve Soğuk Savaş
döneminde keskinleşerek dünyanın ideolojik kutuplaşma ortamına girdiği bir
dönemde uluslararası politikada "süper güç" olarak tanımlanan ABD'nin ve tabiki
Sovyet Rusya'nın da dış politika stratejileri bakımından bu örnek önem taşır.
286
Çünkü devletler, ister belirgin bazı dış politika amaçlarını gerçekleştirmeye
yönelik faaliyet gösteriyor olsunlar, isterse daha çok dışarıdan gelen etkilere tepki
niteliğinde bir dış politika izliyor olsunlar, bu tutum ve davranışlarını belirli bazı dış
politika stratejileri çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışırlar (Sönmezoğlu, 1989:
149). Sonuçta bu stratejilerin bazıları ittifaklar şeklinde ortaya çıkar.
Yugoslav nüfuslarının 19. Yüzyıl başlarında Osmanlı Đmparatorluğu'na karşı
isyan niteliğindeki hareketleri zamanla güçlenerek Birinci Dünya Savaşı'ndan (19141918)sonra Yugo-Slav (Güney-Slavları) devletinin kurulmasıyla neticelenmişti.
Karadağ'ında Sırbistan'a katılmasıyla oluşan bu "ilk" birliğe Avusturya-Macaristan
egemenliğinden kurtulan Hırvatistan, Slovenya ve Bosna-Hersek de eklenecekti.
1945'te yapılan seçimlerde, federal bir Anayasa ile 6 federe devletten oluşan
(Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ)
Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti kuruldu.
Yugoslavya, mezhep ve kültür olarak Avrupa'nın ikiye bölündüğü ve iki farklı
dünyanın kesiştiği ilginç bir coğrafya'da yer almaktadır. Bu farklı kültürler
mozaiğinde, ülkenin batısında yer alan Slovenler ve Hırvatlar, Katolik Batı
kültürünün etkisinde yaşama biçimini oluşturuyordu. Kuzeyinde ve doğusunda kalan
Sırplar ve Karadağlılar ise, Ortodoks doğu kültürünün nüfuzundaydı. Bu yapıyı daha
da karmaşık kılan, Bosna-Hersek'in ve Müslüman Boşnaklar'ın bu iki farklı
mezhebin, kültürün tam ortasında yer almasıydı. Aslında Bosna-Hersek'in kendisi
ufak bir Yugoslavya'dır. Çünkü bu ülkenin nüfusunu oluşturan üç ayrı halkı, üç ayrı
din ve kültürden meydana geliyordu (Alkan, 1995: 40).
Sovyetler ve Doğu Bloku ülkelerinin baskısı altında bulunan Yugoslavya,
Türkiye ve Yunanistan ile işbirliğine ilgi göstermeye başlamıştı. Aslında Yunanistan
ile iç savaştaki desteği yüzünden ilişkileri iyi değildi. Ayrıca Đtalya ile de Trieste
bölgesi yüzünden anlaşmazlık yaşanıyordu ve ilişkileri kötüydü. ABD
Yugoslavya'yı, NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan aracılığıyla Batı'ya
yakınlaştırma çabasına girdi. Yugoslavya'nın güvenliğini sağlamak gerekçesiyle
Türkiye-Yunanistan-Yugoslavya arasında bir Balkan Paktı kurulmasını çözüm olarak
gördü. Yugoslavya'ya Batılı devletlerle birlikte askeri kredi açtı. Ayrıca Üç ülke
arasında Şubat 1953'te Dostluk ve Đşbirliği Andlaşması imzalandı. Bunu Ağustos
1954'te Bled Andlaşması izledi. ABD'nin bütün planlarına rağmen ilişkiler beklediği
çizgiye ulaşamadı. Çünkü 1953'te Stalin'in ölümünden sonra "yumuşayan"
Sovyetlerle Yugoslavya'nın daha doğrusu Tito'nun ilişkileri düzelmeye başlamıştı.
Bu arada Tito 1956'da Bağlantısızlar Bloğu'na katılmıştı. ABD açısından yolunda
gitmeyen bu gelişmeler karşısında 2. Balkan Paktı 1960'ta sona erdi ve işlevini
göremeyen ölü bir belge olarak kaldı (Avcıoğlu, 1994: 1621; Gönlübol; Ülman,
1977: 248-260).
1963 ve onu izleyen Anayasa'larda "cumhuriyet"i kuran 6 etnik (Sırplar,
Hırvatlar, Slovenler, Müslümanlar, Boşnaklar, Makedonlar, Karadağlı7lar) grup için
"ulus", sayıları 20 civarındaki etnik gruptan (Arnavutlar, Türkler, Macarlar, Romlar,
Bulgarlar, Çekler, Romenler, Rutenler, Slovaklar, Ulaklar, Đtalyanlar, Ukraynalılar,
Lekler, Yahudiler, Almanlar, Grekler, Avusturyalılar v.d.) "ulusallıklar" ifadesi
kullanılmıştır (Poulton, 1993: 15).
7
Esasında 6 etnik gruptur. Ancak Karadağlılar'da en son olarak 6 gruba eklenmiştir.
287
1963 yılında "Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti" olarak adı
değiştirilen Anayasa'sında ve yine 1974 Anayasa'sında da "ayrılma hakkı da dahil
olmak üzere kendi kaderini tayin hakkı"ndan söz edilmiş ve bu ulusların 2. Dünya
Savaşı sırasında "özgürce iade edilmiş iradeleri teminde" birleşmiş oldukları
vurgulanmıştır (Poulton, 1993: 16).
Ulusal birliğini kuramayan Arnavutlar, Osmanlı'nın geri çekilmesinden sonra
toprak bütünlüğünü koruyamamışlar ve 1913'te Kosova Sırp krallığına dahil
edilmişlerdir. 1918'de ise Sırp-Hırvat-Sloven krallığının kurulmasıyla, Kosova bu
yeni devlet içinde yer aldı. Bundan böyle Arnavutlar Sırplar ile sürekli toprak
mücadelesine gireceklerdir. 2. Dünya Savaşı boyunca Kosova, Makedonya ve
Arnavutluk, Đtalyanların, Almanların ve Bulgarların denetimindeydi. Sırbistan 1951'e
kadar tanımadığı Kosova Türklerini, Arnavutlara karşı desteklemeye başladı. Bunda
bölgedeki nüfusun yaklaşık %90'ının Müslüman olmasından kaygı duyan
Yugoslavya yönetimi, bu gücü parçalamak istemişti. Arnavut aydınların bağımsız
mücadelesinden de rahatsızlık duyuyordu. Bu nedenle Arnavutlara baskı yapmaya
başladı. Böylece Kosova Türkleri ile Arnavutlar arasındaki geleneksel bağlara ilk
darbe vurulmuş oldu (Türkoğlu, 2001: 105-111).
1974'te Kosova'ya özerklik verilince, Arnavutların statüsünün yükselmesi,
baskıların yönünü değiştirdi. Arnavutlar Kosova'daki Sırplara baskı yapmaya
başladılar. Bu arada Kosova'nın bağımsızlığı için mücadelede sürüyordu. 1981'de
Arnavut üniversite öğrencilerinin aslında rejime karşı olan protestolarında olaylar
zirveye ulaştı. 1981-1989 arasında çoğu Arnavut olan aydınlar tutuklandı. 1990'da
özerkliğin kaldırılmasıyla, Kosova'nın yönetimi doğrudan Sırbistan'a bağlandı
(Türkoğlu, 2001: 112-116). Eski Yugoslavya'nın dağılmasıyla 27 Nisan 1992'de
Sırbistan ve Karadağ arasında Yeni Yugoslavya'nın (Yugoslavya Federal
Cumhuriyeti) kuruluşunun ilan edilmesinden sonra, Uluslararası Komisyon'un
hazırladığı bir raporda, Kosova Demokratik Birliği (LDK) lideri Đbrahim Rugova'nın
şu sözleri yer alacaktı": Yugoslavya yok oldu, bizim de bir arada kalma yeteneğimiz
yok oldu" (Tindermans (Hazırlayan), 1998: 146).
Sırbistan'ın zorlamasıyla 1974'te Anayasa'ya Kosova ile ilgili yeni bir
düzenleme getirilmişti. Kosova Arnavutları yıllardır cumhuriyet olma talebinde
bulunuyorlardı. Sırbistan ise bu talepler karşısında, Kosova ve Voyvodina özerk
bölgelerinin özerkliklerini sınırlandırdı. Sırpların egemenliğinin çok fazla öne
çıkması ülkede tepki yaratmakta gecikmedi. Hırvatistan ve Slovenya'da milliyetçilik
harekete geçerek, birlikten ayrılma taleplerini kışkırtı. Bağımsız olma istekleri,
milliyetçiliği daha çok kamçıladı. Birbirini besleyen bu etkiler bağımsızlık
isteklerinin daha fazla gündeme gelmesine yol açtı. Nitekim Slovenler 2 Temmuz
1990'da bağımsızlık ilan eden ilk cumhuriyet oldu (Poulton, 1993: 16-17).
Bu durum, ardından diğer cumhuriyetlerdeki bağımsızlık taleplerini etkileyerek
güçlendirdi. Diğer cumhuriyetler de Slovenya'yı izleyerek, uluslararası sahnede
bağımsız devletler olarak yer alacaklardı. Sonuçta Yugo-Slavya (Güney Slavya)
Birliği ortadan kalkacaktı.
Yüzyıllarca Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde bulunan ve "Üç Vilayet"
olarak anılan stratejik coğrafyanın Ege Makedonyası olarak bilinen bölümü, 8-9
Kasım 1912'de Yunanistan'ın işgaline uğradığında, Atina yönetimleri, bölgedeki
konumlarını katliam, etnik temizlik ve asimilasyon yöntemleriyle pekiştirmeye
288
çalışmışlardır. O tarihten itibaren Slav Ege Makedonlarını dışlayan, planlı olarak
kültürel haklarını, Makedonca konuşulmasını dahi şiddetle yasaklayan Yunan
yönetimleri, bu etnik / milli azınlığa karşı yoğun ve sistemli bir baskı uygulamıştır.
Günümüzde de varlıklarını inkar ederek, onları "Slavofon Helenler" olarak
adlandırmakta ve dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışmaktadır (Hatipoğlu, 2002:
110).
Ortaylı, "Osmanlı'nın Bulgaristan ve Makedonya'daki hakimiyetinin
Erzurum'daki Osmanlı egemenliğinden çok daha uzun olduğunu belirterek şu örneği
verir: "Biz Osmanlı idaresinin tipik kesitini öğrenmek istediğimiz zaman; Suriye ve
Bağdat gibi doğu vilayetlerinin defterlerini tetkikten çok, Anadolu ve özellikle
Bulgaristan, Trakya, Makedonya'nınkileri inceleriz; çünkü Osmanlı bürokrasisinin
işleyişi orada daha iyi görülür. Bu çok önemlidir" (Ortaylı, 2008: 7).
Balkanlar tarihsel olarak Osmanlı Đmparatorluğu'nun yayılma alanıydı.
Osmanlı Đmparatorluğu bir Asya veya Ortadoğu Đmparatorluğu'ndan çok, bir Balkan
Đmparatorluğu görünümündeydi. Çünkü beşeri kaynakları ve iktisadi gelirleri büyük
ölçüde Balkanlar'dan sağlanıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti yöneticileri en çok
Balkanlar'a önem veriyorlar ve en önemli yatırımlar ve politikalar bu bölgeye
yönelik gerçekleştiriliyordu. Yaklaşık 550 yıl süren Osmanlı egemenli bölgenin
etnik, iktisadi ve kültürel yapısını derin biçimde etkileyerek, günümüze dek ulaşan
gelişmeler
üzerinde
belirleyici
olmuştur.
http://www.stratejikongoru.org/pdf/turkiyeninbalkanlarlailiskileri (e.t. 9.4.2011).
Günümüzde dahi, topraklarındaki diğer azınlıklar gibi Ege Makedonlarının8
etnik-azınlık haklarını tanımayan, varlıklarını inkar eden ve onları "Slavafon
Helenler" olarak adlandırıp dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışan AB üyesi
Yunanistan, 1919 Neuilly Barış Antlaşması'nın ilgili maddelerine, 1925'te Milletler
Cemiyeti'nde imzalayıp kabul ettiği şartlara ve Kasım 1990'da Paris Şartı'nın ilgili
hükümetlerine de imza atan bir AB üyesi olarak, hiçbir belgeye uymaksızın,
Makedon etnik azınlığını baskı altında tutmaya devam etmiştir (Hatipoğlu, 2002:
110).
Makedonya Cumhuriyeti, 1991'de bağımsızlığını ilan etmiş ve Yugoslavya
Federasyonu'ndan savaşmadan ayrılan tek federe cumhuriyet olmuştur. Karşılaştığı
problemlere rağmen, Avrupa ve Transatlantik kuruluşlarına üyeliği öncelikli dış
politika hedefi haline getirmiş ve ülke nüfusunu oluşturan etnik gruplar arasında
kırılgan da olsa barış ortamı sağlayabilmiştir (Coşkun - Demirtaş, 2002: 119).
Makedonya9 yüzyıllar boyunca dillerin, dinlerin, ırkların ve kültürlerin içiçe olduğu
Balkanlar'ın en karmaşık bölgelerinden biridir. Herbiri ayrı bir Ortodoks Kilisesi'ne
bağlı olan Makedonlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar ve Ulahlar, Türkler,
8
Yunanistan'ın yıldırma politikaları, Balkan Savaşları'ndan 1950'li yılların sonuna kadar aralıksız
sürmüş. Katliamlardan kaçan ya da sürgün edilen Makedonlar "Makedon Diasporası" diye anılan ve
bazı Avrupa ülkelerinde, Kanada, Avustralya, ABD gibi ülkelerde kendi azınlık sorunlarını dile
getirerek, sosyo-etno-kültürel bir "diaspora" olgusu yaratmışlardır. Makedon Diasporası'nın örgütleri
ve faaliyetleri ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz; Murat Hatipoğlu; "Makedon Diasporası: Ege
Makedonlarının Diasporasına Tarihsel ve Güncel Bir Bakış", Makedon Sorunu Dünden Bugüne,
ASAM Yayınları, Ankara 2002, s.109-118
9
Makedonya'nın tarihine ve kompleks yapısına ilişkin ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: Osman Karatay,
"Orta Çağ'da Makedonya: Bir Siyasi Coğrafyanın Süreklilik Öyküsü", Makedonya Sorunu Dünden
Bugüne, ASAM Yayınları, Ankara 2002, s.1-26.
289
Arnavutlar, Torbeşler, Boşnaklar ve Çingeneler bu coğrafyada yaşayan belli başlı
topluluklardır (Turan, 2002: 167).
2.2. Balkanlar'da Đç Savaş ve Sonrası BM, AB ve NATO'nun Politikaları
Slovenya'nın 25.5.1991'de Yugoslavya'dan ayrılma kararını resmen almasından
sonra, onu Hırvatistan izlenmiştir (Alkan, 1995: 33). 1992'de düzenlenen halk
oylamasında halkın 2/3 oy çokluğu ile bağımsızlık kararını alan Bosna-Hersek
olacaktı. Bu karar, Bosna devletinin ve dış politika stratejisinin oluşma sürecine hız
kazandırmıştır. O sıralarda ülkeyi savunmaya hazırlamak gibi hayati bir işin yanında
kamu kuruluşlarını ve dış politikayı oluşturmak çok zordu. Ancak, Bosna'nın
uluslararası alanda bağımsız bir kimlikle oluşturulacak dış politikanın başarılı
olmasına sıkı sıkıya bağlıydı (Kapetanoviç, 2001: 186).
29 Şubat - 1 Mart 1992'de yapılan halk oylamasının ardından, Sırpların
Saraybosna'da ilk kurşunu sıkmasıyla başlayan iç savaşta Sırp birlikleri ağır
silahlarla yerleşim birimlerini işgal ettiler (Alkan, 1995: 81). 1992-1995 yılları
arasında yaşanan Bosna-Hersek savaşı Sırplar, Boşnaklar ve Hırvatlar arasına geçen
bir savaştır. "Büyük Sırbistan" hayalindeki Sırplar tarafından Bosna-Hersek saldırıya
uğramıştır. Bu iç savaş olarak gelişmiş ve çatışmalar daha sonra "etnik temizlik"
denilen soykırıma dönüşmüş, Müslüman sivil halk katledilmiştir. Bu durumu
başlangıçta, Yugoslavya'nın iç sorunu olarak gören Batı Avrupa ülkeleri, üç ABD
vatandaşının öldürülmesinden sonra 1995 yılına kadar kayıtsız kaldığı savaşa,
kapsamlı bir NATO hava saldırısı ile müdahaleye destek vermiştir. 22 Ocak 2002'de
Avrupa Konseyi Genel Kurulu, Bosna Hersek'i Avrupa Konseyi üyeliğine kabul etti.
Böylece Bosna-Hersek, Avrupa Konseyi'nin 44 üyesi oldu. Bu durumda, Avrupa
kıtasında bulunan hemen hemen bütün devletler Avrupa Konseyi üyeliğini kazanmış
bulunmaktadır. Türkiye açısından da Bosna-Hersek'in Avrupa Konseyi üyesi olması
büyük önem taşımaktadır. Bu olay bir bakıma, Türklerin tekrar Balkanlar'a dönüşü
olarak düşünülebilir (Akçalı, 2008: 49).
Avrupa'da her ülkede Kosova sorununun farklı algılanması, ABD ve AB'nin
önceliklerinin o yıllarda başka konular olması, her ülkenin Balkanlar'da farklı çıkar
ve ilişkilerinin olması Kosova'ya müdahaleyi geciktirmiştir. Miloseviç, Rusya ve
Çin'i arkasına alarak saldırılarına devam etmiştir. Ancak bundan sonra uluslararası
toplumda müdahale fikri kabul görmüştür. NATO'nun 1999'daki Kosova müdahalesi,
bir bakıma bölgenin uluslararası konjonktür içindeki statüsünün belirlenmesine
yöneliktir. http://tuicakademi.org/index.php/... (e.t. 5.4.2011)
Diğer taraftan NATO'nun Kosova'ya müdahalesi ile başlayan bağımsızlık
süreci, uluslararası ilişkilerde çıkar ve güç mücadelesinin olduğunu göstermektedir.
Rusya'nın Kosova'nın bağımsızlığını tanıması durumunda Abhazya, Güney Osetya,
Dağlık Karabağ gibi ayrılıkçı bölgeleri tanıma tehdidi aslında, Rusya'nın Güney
Kafkasya'da Batı'nın ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarını önleme amacıdır.
Kosova'nın bağımsızlığının tanınmasında, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Güney
Kafkasya'da etnik temele dayalı yeni güvenlik endişelerinin ortaya çıkmasında rol
oynayacağı düşünülebilir. http://www.tuicakademi.org/index.php/... (e.t. 5.4.2011)
1990'lı yıllarda Bosna-Hersek yaptığı referandumla bağımsızlığını ilan ettiği
zaman, başta Sırplar olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinin de tepkisini çekmişti.
Đngiliz Dışişleri Bakanı "Biz Avrupa'nın göbeğinde Müslüman bir devletin
290
kurulmasına tahammül edemeyiz" diyerek karşı çıkmıştı. Bunun tepkisi olarak,
Sırplar, Kosova'da Müslüman Boşnaklara karşı "etnik temizlik" yapmaya başladılar
ve büyük bir soykırım yaşandı (Akçalı, 2008: 48). 21 Kasım 1995'te imzalanan
Dayton Barış Anlaşması Bosna'da barışı sağlamakla birlikte dünyanın en karmaşık
hukuki ve siyasi sistemini birlikte getirmiştir. Her şeyden önce, dünyada Anayasası,
bir anlaşmanın eki olan biricik devlet Bosna-Hersek'tir. Karar alma sürecinde her üç
milletin temsilcilerinin bulunması sorun teşkil etmemektedir. Asıl sorun, bu
temsilcilerin Bosna Savaşı'nı başlatanlar olmasıdır (Kapetanoviç, 2001: 193-194).
Bütün dünya ülkeleri, Rusya, Çin ve Libya ile Irak hariç, Kosova'daki
soykırımı kınayıp NATO müdahalesini desteklerken, Bosna-Hersek aynı senaryolu
soykırımı yaşamasına rağmen, NATO müdahalesi konusunda Dayton Anlaşması'nı
yapan temsilcilerin fikri ortada kalmıştı. Çünkü Bosna-Hersek hükümeti içinde yer
alan diğer Sırplar, Kosova'daki katliamı kınayan herhangi bir resmi kararın
alınmasını engellemişlerdir (Kapetanovic, 2002: 193-194).
Bu arada Fransa ve Almanya arasındaki sorunlar, Balkanlar'daki çatışmalara da
yansımıştır. Almanya'nın 23 Aralık 1991'de bağımsızlık ilan eden Slovenya ve
Hırvatistan'ın bağımsızlığını tanıyacağını belirtmesi, Yugoslavya'nın dağılma
yolunda olduğunu ortaya koyduğu gibi, AB'nde ortak dış politika zayıflığını da
göstermiştir. Almanya'nın tanıma kararında, savaşın yarattığı göçmen dalgasından
kurtulmak düşüncesinin de rol oynaması mümkündür. Bosna'da 1992-1995 yılları
arasında yaşanan savaş, BM nezdinde alınan kararların işlevsellikten uzak kaldığını
göstermiş, NATO'nun Kosova'ya müdahalesinde açık bir egemenlik ihlali söz konusu
olmuş, BM'nin Kurucu Antlaşması ihlal edilmiştir. Uluslararası toplumun bir taraftan
toprak bütünlüğüne saygıdan söz eden, diğer yandan bağımsızlık kazanan
cumhuriyetleri tanıma formülleri arayan çelişkili tutumları ve kararlarının
işlevsellikten uzak olduğu ortaya çıkmıştır. BM'in ve AB'nin bu tür olaylarda, savaş
öncesi ve sonrasında, devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmemek kaydıyla daha
fazla
sorumluluk
almaları
gerektiğini
ortaya
koymuştur.
http://www.akademikozgurluk.com/bm-ve-eski-yugoslavya-ic-savasi.html
(e.t.30.3.2011)
AB'nin çiftte standart anlayışına bir örnek teşkil etmesi bakımından AB'nin
Polonya'nın tam üyeliği konusundaki tavrını gözden geçirmek gerekir.
Yugoslavya'nın parçalanmasında Almanya'nın ve Avusturya'nın oynadığı roller
incelenecek olduğunda AB'nin Kıbrıs politikasında da aynı şeyleri görmek
mümkündür. Şöyle ki: AB, Polonya'yı üye olarak kabul ederken Kıbrıs konusunda
olduğu gibi, Polonya'ya, Baltık denizi sahilindeki toprak parçası olan Kalinin
meselesini10 "çöz de gel" dememiştir. Đhtilaf şimdilik uyutulmuştur. BM ve AB,
Güney Kıbrıs Rum idaresini adanın temsilcisi kabul etmektedir. Batı dünyası bu
kararın uygulanabilmesi için kuvvet kullanarak Türk ordusunu oradan çıkarmak
zorundadır. Ancak dünya konjonktürü böyle bir güç kullanımına uygun değildir.
10
Polonya'nın AB'ye taşıdığı önemli bir sorundur. Ancak bu konuyu Batı dünyası tartışma konusu
yapmıyor. Baltık ülkeleri bağımsızlıklarını kazandıkları zaman Kalinin Rusya'nın elinde kaldı. Burası
Rusya'ya ait olmakla birlikte, Rusya ile ortak hududu yoktur. Bir Rus vatandaşı buraya seyahat etmek
isterse, Belarusya, Polonya ve Litvanya topraklarından geçmesi gerekecektir. Polonya ve Litvanya AB
üyesi olduktan sonra hiçbir Rus Şengen vizesi almaksızın buraya geçemeyecektir. Polonya diğer 9
ülke ile birlikte Avrupa Konseyi üyesi olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz: Cevdet Akçalı: Avrupa'da
Türkiye'yi Savunmak, Yeni Đnsan Yayınları, Đstanbul Mart 2008, s.30-32.
291
Fakat AB vasıtasıyla Güney Kıbrıs Rum kesiminin adaya hakimiyeti sağlanabilir.
Đşte AB'nin Kıbrıs için düşündüğü, kaybettiği eski yerleri geri alabilmek politikası
budur (Akçalı, 2008: 32).
Nitekim, eski Yunan Başbakanı Simitis yapmak istediklerini ve niyetini
söylemekten çekinmemiştir. Açıkça demiştir ki; "Biz Helenizmin Kıbrıs adası
üzerindeki emellerini AB müktesebatını kullanarak tahakkuk ettireceğiz" (Akçalı,
2008: 32).
Yukarıda Kıbrıs konusuna ilişkin yapılan açıklama AB'nin çifte standardını
ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Polonya'nın üyeliği konusunda, istediğinde
sorunları uyutabilmektedir. Dolayısıyla AB'nin Türkiye'nin tam üyeliği konusunda,
Türkiye aleyhine ayırım yaptığı kanaati boş değildir. AB gibi Avrupa konseyi de
Batılı devletlerin kurduğu aynı felsefenin ürünü olup, temelinde vatandaşlar veya
üyeler arasında ayırım yapılmamasına dayanan demokrasi anlayışının olduğu
kuruluşlardır. Oysa ilkeleri ile uygulamaları arasında çelişkiler olduğu da gün gibi
ortadadır. Üye devletler arasında "imtiyazlı üye" uygulamaları bunun çok açık
delilidir.
Sonuç
Balkanlar stratejik öneminden dolayı Romalılar döneminde "Divide et Đmpera",
"Böl ve Yönet" ilkesiyle, Bizanslar döneminde de Slavlaşma sürecini yaşamıştır.
Osmanlı Devleti'nin 550 yıl hüküm süren döneminde ise Balkanlar, hoşgörü içinde
yöneltilmiştir.
Avrupa'nın kapısı ve önemli bir geçidi olan üç kıtanın sınır çizgisinde
bulunduğu için, istilalara doğal bir geçit ve yayılma yolu olarak son derecede
stratejik bir önem taşıdığı gibi, yüzyıllar boyunca imparatorlukların buluştuğu ve
mücadele ettiği bir alan olmuştur. Balkanlar coğrafyası dinsel, kültürel ve nüfus
özellikleriyle, küresel istikrarsızlığın merkezi alanı olduğu gibi, Balkan sözcüğü de
etnik çatışmaları ve büyük güçlerin bölgesel rekabetini ifade eder.
Balkanlar, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra en kanlı ve en yaygın
çatışmaların alanı haline geldi. Milliyetçilik üzerinden beslenen rekabet bugünde
Balkanlar'ı etkisi altına almıştır. Tarihte saklı kalan anlaşmazlıklar ve gerginlikler, su
yüzüne çıkarak iç savaşlara kadar varmıştır. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra artık
Avrupa'da yeni olmadığına inanılan etnik çatışmalar ve savaş, 1990'ların başında
Avrupa'ya yeniden dönmüştür.
Dünya siyasal konjonktürünün küreselleşme ile yeniden yapılanma sürecine
girdiği günümüzde, sanayi devleri enerjiye olan ihtiyaçları nedeniyle yeryüzündeki
bütün enerji kaynaklarını ele geçirerek dünyayı yönetmek istemektedirler. Bir dünya
imparatorluğu kurmanın başlıca yolu, enerji kaynaklarını ve enerji yollarının denetim
ve kontrolünü ele geçirmekle mümkündür.
Hazar Havzası, Orta Asya ile Karadeniz arasında uzanan Kafkasya'nın merkezi
bir parçasını oluşturmakta olup, dünyanın en önemli enerji üretim ve dağıtım
alanlarından biridir. Batı ülkeleri enerji ihtiyaçlarını daha çok Avrasya
kaynaklarından karşılamaya yönelmişlerdir. Dolayısıyla bu bölgeler enerjide birincil
derecede önemli bölgelerdir. Balkanlar Hazar Havzası petrol ve doğalgazının Batı'ya
292
aktarılmasında bir enerji koridoru ya da enerji güzergahıdır. "Enerjinin olduğu yerde
daima siyaset vardır" kuralı, dünyanın her yerinde ve her zaman geçerli bir kural
olmuştur.
Balkan coğrafyasında yaşanan en önemli gelişme Yugoslavya'nın
parçalanmasıdır. Balkanlar bölgede barış ve istikrarın kurulması amacıyla, birçok
inisiyatifin odak noktası haline gelmiştir. Balkanlar'ın istikrara kavuşması Avrupa'nın
güvenliği için giderek daha da önemli olmuştur. AB'nin Bosna-Hersek'teki Sırp
katliamına karşı müdahalede başarılı olamayışı (başlangıçta seyirci kalmıştı),
önceleri uzak durmasına rağmen ABD'nin müdahalesini gerektirmiştir. BM'inde
Yugoslavya krizinde çoğu zaman etkisiz, hatta hareketsiz kaldığı görülmüştür.
Kosova'da Sırpların giriştiği geniş çaplı etnik soykırıma karşı uluslararası
toplumda oluşan tepkinin sonucu NATO hava harekatını başlatmış ve Sırplar geri
çekilmek zorunda kalmıştır. Makedonya'daki son derecede hassas dengeler
Balkanlar'daki yeni siyasi oluşumların tehdidi altındadır. Bu arada başta Bosna
olmak üzere Voyvodina, Kosova, Sancak ve Karadağ sorunlarının henüz tümüyle
halledildiğini düşünmek mümkün değildir. Balkanlar'daki durum, sıcak gelişmelerin
beklenebileceği endişesini de yaratmaktadır.
ABD'nin Kosova'daki operasyona müdahalesinin esas amacı, Varşova Paktı'nın
dağılması ile uluslararası toplumda NATO'nun artık misyonunu tamamladığı ve
dağılacağı yönündeki görüşler, "yeni konsept" arayışını hızlandırmıştır. Roma
Zirvesi'nden sonra 1991'de kabul edilen "genişleme ve konsept arayışları" ile eski
Doğu Avrupa ülkeleri NATO'ya üye alınmaya başlamıştır. Kosova'ya hava harekatı
ile müdahale NATO'nun "yeni konsept" arayışı için bir fırsat oluşturmuştur. Bugün
Balkanlar uluslaşma sürecini yaşamaktadır. Ve bu durum aynı zamanda Avrupa'nın
güvenliği içinde tehlike oluşturmaktadır. Diğer taraftan ABD ve AB, Kosova'nın
bağımsızlığını tanıdıkları halde, KKTC'ni tek taraflı bir devlet olarak tanımamaları
işin bir başka boyutunu da ortaya koymakta, çifte standartlı anlayışlarını
göstermektedir. ABD Balkanlar'daki düzeni kendi çıkarlarına uygun olarak
şekillendirmeye çalışmaktadır. Asıl amacı NATO'nun varlığını sürdürmek ve
ABD'nin etki alanını genişletmektir: "Yeni konsep"in amacı da zaten budur.
Yugoslavya'daki çatışmalar ABD'nin bu amacını yerine getirmesi için, bir fırsat
yaratmıştır. Bu fırsatı BM'de devre dışı bırakarak değerlendirmiştir.
Türkiye'nin Balkanlar'la uzun bir tarihten gelen derin bağları vardır. Türkiye
aynı zamanda bir Balkan ülkesidir. Balkan coğrafyasında Türkler dışında Arnavut,
Boşnak, Çerke, Pomak olmak üzere rakamların bildirdiğine göre 8.500.000
Müslüman nüfus yaşamaktadır. Türkiye'nin bu önemli sayıdaki nüfus ile tarihi ve
kültürel, dini bağlardan kaynaklanan ortak noktaları vardır. Türkiye Sovyetler
dağıldıktan sonra Kafkasya ve Orta Asya'dan gelen tarih kültürel bağlarının olduğu
insanlara kucak açtığı gibi, Balkanlardan gelenler içinde daima anavatan olmuştur.
Bu dönemlerde yaşanan yoğun, çok boyutlu kitlesel güçlerin hedef ülkesi haline
gelmiştir.
Yunanistan'ın Makedonya üzerinden oynadığı politik oyunlar Türkiye için son
derecede önemlidir. Yunanistan Kıbrıs konusunda Türkiye'ye zorluklar çıkardığı
gibi, Batı Trakya'daki Türk azınlığın kimlik sorunları konusunda da insan haklarını
ve özgürlükleri ihlal etmekte, demokratik ilkeleri çiğnemektedir. AB konusunda veto
hakkını kullanarak Türkiye'nin işini zorlaştırmakta, sorunları uluslararası
293
platformlara taşıyabilmektedir: bugün Türkiye'nin önüne sunulan dosyalar Osmanlı
Devleti'nin önüne sunulanlardan pek farklı değildir: bugün Kürt dosyası, Ermeni
dosyası, Kıbrıs, Batı Trakya Türkleri, Bulgar Türkleri, Adalar (Ege Adaları) ve
Bozcaada ve Gökçeadanın statüleri vb. sorunlarla Türkiye karşı karşıyadır.
Türkiye'nin jeostratejik önemi Soğuk Savaş'ın bitmesiyle azalmış değildir.
Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkın konjonktürde, Orta Asya ve Kafkaslarda
Türkiye'nin ortak tarih ve kültürden gelen bağları vardır. Türkiye'nin önünde,
dünyanın yeniden yapılanmasının getirdiği özellikle güvenlik konusuyla ilgili riskler
olduğu gibi, yeni durum yeni seçenekleri de beraberinde taşımaktadır. Yeni
seçenekler doğru stratejiler ve planlamalarla yeni fırsatlar yaratmakta. Yeni
projelerle biçimlendirilebilecek seçenekler de sunmaktadır. Türkiye'nin gerek
Kafkaslar ve Orta Asya bölgesindeki ülkelerle gerek Balkanlar'daki ülkelerle
ekonomik ve ticari ilişkileri vardır. Yeni yapılanmalar bu ilişkilerin daha fazla
geliştirilebileceğinin de işaretlerini vermektedir.
Kaynakça
Adda Jaques; La Mondialisation de L'Economie, 1. Génese, La Decouvert Paris
1996.
Akçalı Cevdet, Avrupa'da Türkiye'yi Savunmak, Yeni Đnsan Yayınevi, Đstanbul Mart
2008.
Alkan Necmettin, Dağılan Yugoslavya Mozaiğinde Bosna, Beyan Yayınları, Đstanbul
Nisan 1995.
Armaoğlu Fahir, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1980, T. Đş Bankası Kültür Yayınları,
Ankara 1983.
Brezezinski Zbigniev, Kontrolden Çıkmış Dünya, T. Đş Bankası Kültür Yayınları,
Çev. Haluk Menemencioğlu, Aralık 1994.
Brzezingski Zbigniew, Büyük Satranç Tahtası, Amerika'nın Önceliği ve Bunun
Jeostratejik Gerekleri, Sabah Kitapları 2. Baskı, Çev. E. Dikbaş-E. Kocabıyık,
Đstanbul 1998.
Carr Hallett Edward; Milliyetçilik ve Sonrası, Đletişim Yayınları, 4.Basım, Đstanbul
2007.
Demirtaş - Coşkun, Birgül, "Makedonya Bıçak Sırtında: Balkanlar'ın Eski "Model
Ülkesi", Yeni Đstikrarsızlık Unsuru mu?", Derleyen: Murat Hatipoğlu
Makedonya Sorunu Dünden Bugüne, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi
(ASAM) Yayınları, Ankara 2002.
Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi: 1838'den 1995'e (Dördüncü Kitap), Tekin
Yayınevi, Đstanbul 1994, s.1621.
Dugin, Aleksandr, Rus Jeopolotiği Avrasyacı Yaklaşım; Küre Yayınları, Đstanbul
Mayıs 20204, 3. Baskı Çev. Vügar Đmanov.
294
Erol Hikmet, "Soğuk Savaş Sonrası Nato'nun Yeni Konsepti Arayışı ve NATO
Müdahalesi", http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/balkanlar/234soguk-savaş-sonrası-natonun-yeni-konsepti. (e.t.
Fukuyama Francis, Tarihin Sonu ve Son Đnsan, Simavi Yayınları, Çev. Zülfü Dicleli.
Göney Süha - Siyasi Coğrafya Cilt II, Đstanbul Üniversitesi Beşeri ve Đktisadi
Coğrafya Fak. Yayını, 1993.
Gönlübol Mehmet - Ülman Haluk, "Đkinci Dünya Savaşından Sonra Türk Dış
Politikası (1945-1965)" Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1973) Cilt I, Ankara
Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1977, s.247-260.
Gürkan Đhsan, "Jeopolotik ve Stratejik Yönleriyle Balkanlar ve Türkiye",
Balkanlar,OBĐV Yayınları, Đstanbul 1993.
Gürkan Đhsan. "Đkinci Dünya Savaşı'ndan Günümüze Değin Balkanlar (1945-1989)",
Balkanlar OBĐV Yayınları, Đstanbul 1993.
Gürün Kamuran, Dış Đlişkiler ve Türk Politikası (1939'dan günümüze kadar), Ankara
Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1983, s.223-334.
Hatipoğlu Murat, "Kuruluşundan Günümüze Makedonya Cumhuriyeti'nin Dış
Politikası ve Balkan Ülkeleriyle Đlişkileri (1991-2000), ASAM Yayınları,
Ankara 2001.
Hatipoğlu Murat, "Makedon Diasporası: Ege Makedonlarının Diasporasına Tarihsel
ve Güncel Bir Bakış", Derleyen: Murat Hatipoğlu Makedonya Sorunu Dünden
Bugüne, ASAM Yayınları, Ankara 2002.
Hobsbawm J. E., 1780'den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik "Program; Mit,
Gerçeklik", Ayrıntı Yayınları, Çev. Osman Akınhay, Đstanbul 1993.
Huntington P. Samuel, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden
Kurulması, Okuyan US Yayınları, Çev. M. Turhan - C. Soydemir, Đstanbul
Kasım 2005.
Kapetanoviç Amer, "Bosna-Hersek'in On Yıllık Dış politika Tecrübesi", Balkan
Diplomasisi, Derleyen: Ömer E. Lütem - Birgül D. Coşkun, ASAM Yayınları,
Ankara 2001.
Karatay Osman - Gökdağ A. Bilgehan (Derleyenler), Balkanlar El Kitabı, Karam
Vadi 2006.
Karatay Osman, "Miloseviç Dönemi Yugoslav Dış Siyaseti": Başarısız Bir
Mirasyedilik Olayı", Balkan Diplomasisi, Derleyen: Ömer E. Lütem - Birgül D.
Coşkun, ASAM Yayınları, Ankara 2001.
Kohn Childs George, Savaş Sözlüğü, Doruk Yayınları, Çe.v Berna Kara, Ankara
2006.
295
Koloğlu Orhan, "Osmanlı Döneminde Balkanlar", Balkanlar OBĐV Yayınları,
Đstanbul 1993.
Leo Tindermans (Haz.); Barışa Çağrı: Uluslararası Komisyonun Balkanlar Hakkında
Raporu, Đstanbul, Sabah Kitabevi, 1998.
Luraghi Raimondo, Sömürgecilik Tarihi, e yayınları, Çev.: Halim Đnal, Đstanbul
Aralık 2000.
Ortaylı Đlber, Avrupa ve Biz Seçme Eserler I, T. Đş Bankası Kültür Yayınları,
Đstanbul Mart 2008.
Ortaylı Đlber, Tarihimiz ve Biz, Timaş Yayınları, 2. Baskı, Đstanbul 2008.
Özbek O. Metin, "Türk Dış Politikasında Balkanlar", Balkan Diplomasisi, Avrasya
Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Yayınları, Balkan Araştırmaları Dizisi:
3, Derleyenler: Ömer E. Lütem - Birgül Demirtaş Ceyhun, Ankara 2001.
Özey Ramazan, Türkiye Coğrafyası ve Jeopolitiği, Aktif Yayınevi, Đstanbul 2002.
Poulton Hugh, Balkanlar: Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler, Çev. Yavuz Alagon,
Sarmal Yayınevi, Đstanbul 1993.
Sancaktar Caner, "Sosyalizmin Yıkılış Sürecinde Türkiye'nin Balkan Ülkeleri ile
Đlişkileri", TASAM, Stratejik Öngörü Sayı: 9, 2006.
Sancaktar
Caner,
"Türkiye'nin
Balkanlar
Dış
Politikası"
http://www.stratejikongoru.org/pdf/turkiyeninbalkanlarlailiskileri (e.t. 9.4.2011)
Sander Oral, Siyasi Tarih 1918-1990, Đmge Kitabevi, Ankara Şubat 1991, 2. Baskı.
Sloane M. William, Bir Tarih Laboratuarı Balkanlar, Çev. Sibel Özbudun, Đstanbul
Süreç Yayınları, 1987.
Sönmezoğlu Farik, Uluslararası Politika ve Dış politika Analizi, Filiz Kitabevi,
Đstanbul 1989.
Sönmezoğlu Faruk vd., Uluslararası Đlişkiler Sözlüğü, Cem Yayınevi, Đstanbul 1992.
Sönmezoğlu Faruk, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, Filiz Kitabevi,
Gözden Geçirilmiş Đkinci Baskı, Đstanbul 1995.
Şafak
Özşimşir,
"BM
ve
Eski
Yugoslavya
Đç
Savaşı",
http://www.akademikozgurluk.com/bm-ve-eski-yugoslavya-ic-savasi.html (e.t.
30.3.2011)
Şimşek Halil, Türkiye'nin Ulusal Güvenlik Stratejisi, IQ Kültür ve Sanat Yayınları,
Đstanbul 2002.
Todorova Maria, Balkanları Tahayyül Etmek, Đletişim Yayınları, 2. Baskı, Çev.
Dilek Şendil, Đstanbul 2006.
296
Turan Ömer, Makedonya'da Türkler, Makedonya Sorunu Dünden Bugüne, Derleyen:
Murat Hatipoğlu, ASAM Yayınları, Ankara 2002.
Türkoğlu Emir, "Kosova Arnavutlarının Milliyetçiliği", Balkan Diplomasisi,
Derleyen: Ömer Lütem - Brgül D. Coşkun, ASAM Yayınları, Ankara 2001.
Wachtel B. Andrew, Dünya Tarihinde Balkanlar, Doğan Kitap, Çev. A. Cevat
Akkoyunlu, Đstanbul Ekim 2009.
Wallerstein, Immanuel, Jeopolitik ve Jeokültür, Đz Yayıncılık, Çev. Mustafa Özel,
Đstanbul 1993.
Yerasimos, Stefanos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Orta - Doğu,
Đletişim Yayınları, 2. Baskı, Çev. Şirin Tekeli, Đstanbul 1995.
http://www.tasam.org/tr/icerik/1581/1990-sonrasi.turkiyenin-balkanlarpolitikasi.html (e.t.
http://www.tuicakademi.org/indx.php/kategoriler/balkanlar/234-soguk-savaş-sonrasinatonun-yeni-konsepti (e.t.
http://www.akademikozgurluk.com/bm-ve-eski-yugoslavya-ic-savasi.html
303.2001)
http://www.usak.org.tr/
297
(e.t.
Download