7 B.) MAX WEBER Sosyolojinin kurucu isimlerinden bir diğeri olan

advertisement
B.) MAX WEBER
Sosyolojinin kurucu isimlerinden bir diğeri olan Max Weber de, bir yönüyle yorumcu teori
kapsamında bir yaklaşıma sahip olmakla birlikte, bilhassa tabakalaşma konusundaki çıkarımları
nedeniyle, çatışma teorisinin temellerini atan diğer bir isim olarak bilinmektedir. Marx’ın toplumsal
çatışmanın belirleyicisi olarak iktisadi yapıyı temel almasını yetersiz gören Weber; toplumsal ilişkilerin
sadece ekonomik çıkarlar üzerinden değil, bunun yanı sıra siyasi ve toplumsal alanlardaki mücadeleyi
de içerdiğini iddia etmiştir. Ona göre, eşitsizlikler ve toplumsal çatışma, temel olarak üç ayrı kavram
üzerinden yürümektedir, statü (yani prestij mücadelesi), iktidar (yani başkalarını kontrol gücü
hususundaki mücadele), ve sınıf (yani zenginlik mücadelesi). Weber, bunlardan bilhassa, iktidar ve
toplumsal statü alanında verilen mücadelenin açıklanması üzerinde durmuştur.
Eğitimle ilgili görüşlerine baktığımızda, açıklamalarının özellikle Durkheim’ınkiler kadar sistematik ve
ayrıntılı olmadığını görürüz. Yine de, ondan eğitim alanıyla ilgili olarak öğrenebildiğimiz çeşitli şeyler
mevcuttur.
Weber’e göre, toplumdaki farklı çıkar grupları, toplumsal yaşamdaki farklı kaynaklara ulaşabilmek için
‘eğitim’den önde gelen bir araç olarak yararlanmaya çalışmaktadırlar. Ancak, Weber, herhangi bir
toplumdaki iktidar ilişkileri, ve bireyler ya da gruplar arasındaki çatışmaların, eğitim sistemlerinin
içeriğini o toplumdaki egemen gruplar lehine belirlediğini de hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, aslında
mevcut eğitim sistemi, toplum içerisindeki farklı statü gruplaşmalarının çoğu durumda
sürdürülmesine yol açmaktan öteye gitmez. Buna göre, bir yanda statü kültürleri okuldaki başarıları
ekseninde belirlenen ve mezuniyetleri sonrasında toplum içerisinde üyesi bulunacakları sosyal grup
itibarıyla bu pozisyonlarını sürdürecek olan ‘içeridekiler’ (insiders/ev sahipleri); diğer yanda ise,
okulda başarılı olabilmek konusunda çeşitli bariyerlere toslayan ve okul sonrası yaşamlarında da
genelde hep ‘ikincil bir pozisyon benimseyecek olan ‘dışarıda kalanlar/dışlanmışlar’
(outsiders/yabancılar/misafirler) ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, okulda başarılı olanlar muhtemelen
toplumsal olarak da ayrıcalıklı konumlarda olacak; başarısız olanlar ise, yine muhtemelen, toplum
içerisinde de dışlanacaklardır. Dolayısıyla, okullar, temel olarak, öğrencilere çeşitli sosyal statü
gruplarının kültürlerinin öğretilmesini sağlarlar. Yani güçlüler kendi gruplarının kültürlerini; güçsüzler
ise, yine kendi kültürlerini ve posizyonlarını okul içerisindeki pozisyonları itibarıyla iyice
belleyeceklerdir. Bugün, bilhassa herhangi bir toplumdaki yoksulları ve de azınlık gruplarının
durumunu anlayabilmek açısından bu yaklaşım hayli yararlı görünmektedir.
1. RANDALL COLLINS
Weber’in bürokrasi, toplumsal statü grupları ve eğitim konusundaki düşünceleri temelinde, yeni
iddialar ortaya koyan isimlerin önde gelenlerinden biri Randall Collins’tir. Weber, çalışmalarından
birinde, iş dünyasında bilhassa yüksek kademeli pozisyonlar için ortaya çıkan ‘diploma merakı ve
hatta tiranlığından’ bahsetmiştir. Collins, işte bu tespitten yola çıkarak, ‘diploma toplumları’ olarak
bilinen ve bugün eğitim ve iş dünyası arasındaki ilişkiyi açıklayabilmek konusunda önemli bir çerçeve
çizen yaklaşımını geliştirmiştir.
7
Collins’e göre, okullar ile statüler arasındaki ilişkiler, Weber’in dikkat çektiği gibi hayli belirleyicidir.
Eğitsel gerekliliklerin sağlanmasında güç ve iktidarın çok önemli bir değişken olduğunu belirten
Collins’e göre, okulların asıl etkinliği ya da yaptığı şey, Weber’in de dediği gibi, öğrencilere belirli statü
kültürlerinin öğretilmesidir. Ona göre, daha önce de bahsedildiği gibi, eğitim ‘içerdekileri’
tanımlayarak, ve ‘dışarıdakiler’e engeller oluşturarak, mevcut statü kültürlerini ve farklılıklarını
desteklemeye ve pekiştirmeye hizmet eder.
Eğitimde çatışma üzerine temellendirilen bu statünün merkezi, iş/sermaye örgütlerinin insanları
değişen ödüllerle işlere yerleştirmek için eğitsel gereklilikler kullandığı emek piyasasında yatar. Eğitsel
gereklilikler üzerine yapılan mücadeleler, kendi ayrıcalıklı konumlarını tekelleştirmeye çalışan üst
statülü gruplarla bu ayrıcalıklı konumlara ulaşmaya çalışan alt statülü gruplar arasındaki çatışmalardır.
Üst statülü gruplar, kendi ayrıcalıklı konumlarını pekiştirecek daha üst düzeydeki eğitsel
gerekliliklerin/niteliklerin düzeyini sürekli yükseltirken (diplomalar, sertifikalar, yabancı dil
gereklilikleri, stajlar, kurslar, vs.) ve böylece toplumsal-ekonomik üstünlük taşıyan konumlara aday
arzını kısıtlamaya çalışırken, alt toplumsal statülü gruplar ise daha fazla bu gereklilikleri karşılamak ve
onların arasına katılabilmek üzere çaba sarf ederler.
Collins, bu bağlamda, çağdaş Amerikan toplumundan örnek vererek, meslek grupları yüksek gelir ve
saygınlık getiren mesleklere girişi kısıtlamak üzere yararlanılan araçlar haline gelen diploma, sertifika,
vb. belgelere verilen aşırı önem dolayısıyla, bu alanda büyük bir enflasyon ortaya çıktığını, ve artık
toplumların bu diplomalar çevresinde geliştiği bir noktaya geldiğimizi belirtir.
Ancak, ona göre, bu diplomalar, gerçekte, herkesin sandığı gibi bir iş elde etmek için gerekli bir nitelik
olmayabilir. Çünkü bir yandan, giderek daha fazla insan, pekala yapabilecekleri işlere girmekten sırf
gerekli eğitsel belgelere sahip olmadıkları için yoksun kalırken; diğer yandan ise, bir çok insan da
aslında fazla karmaşık olmayan az sayıdaki işlere girebilme umuduyla eğitim kurumlarında gereksizce
dirsek çürütmektedirler.
Collins’e göre, diplomaya dayalı bu sistemin varlığının sürmesini sağlayan öğe, ‘Teknokrasi Miti’dir. Bu
mitsel anlayışa göre, ‘modern toplumlarda işler giderek karmaşıklaştığı için, bu işleri ancak bilişsel
beceri düzeyi yüksek insanlar yapabilirler.’ Dolayısıyla, bu inanışa bağlı olarak, bilişsel beceri düzeyi de
diplomalarla ölçülmektedir.
Ancak, ona göre bu mit, dört nedenden dolayı geçersizdir:
Öncelikle, eğitimin büyüyüp gelişmesi ile üst düzeyde beceri gerektiren mesleklerin artışı arasında bir
koşutluk görülmemiştir. İkinci olarak, günümüzdeki işler, geçmiştekilere göre daha fazla beceri
gerektirmemektedir. Yani günümüzdeki mesleklerin çoğu, iddia edildiği kadar karmaşık değildir. Bu
işler, diploma olmaksızın işbaşında da öğrenilebilir. Üçüncü olarak, mesleğin okulda öğrenilmesinin,
işbaşında öğrenmeye göre daha verimli olduğuna dair çok az kanıt/bulgu vardır. Son olarak,
günümüzdeki okullar, bilişsel becerilerin öğretimi konusunda çok az etkili olabilmekte ve asıl olarak
geleneksel toplumsallaştırma işlevine yönelmektedirler.
Sonuç olarak, Collins’e göre, akılcı olmayan bu sistemin fazla yaşaması da olası değildir.
8
Download