sözlü ve sözsüz iletişim

advertisement
T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2882
AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1839
SÖZLÜ VE SÖZSÜZ İLETİŞİM
Yazarlar
Yrd.Doç.Dr. Canan ULUYAĞCI, Arş.Gör. Özgür ÇALIŞKAN (Ünite 1)
Yrd.Doç.Dr. Fatma OKUMUŞ (Ünite 2, 3)
Doç.Dr. Aysun YÜKSEL (Ünite 4, 7)
Yrd.Doç.Dr. Canan ULUYAĞCI, Arş.Gör. Nergiz KARADAŞ (Ünite 5)
Yrd.Doç.Dr. Canan ULUYAĞCI (Ünite 6)
Yrd.Doç.Dr. Sevil BAYÇU (Ünite 8)
Editör
Yrd.Doç.Dr. Canan ULUYAĞCI
ANADOLU ÜNİVERSİTESİ
i
Bu kitabın basım, yayım ve satış hakları Anadolu Üniversitesine aittir.
“Uzaktan Öğretim” tekniğine uygun olarak hazırlanan bu kitabın bütün hakları saklıdır.
İlgili kuruluştan izin almadan kitabın tümü ya da bölümleri mekanik, elektronik, fotokopi, manyetik kayıt
veya başka şekillerde çoğaltılamaz, basılamaz ve dağıtılamaz.
Copyright © 2013 by Anadolu University
All rights reserved
No part of this book may be reproduced or stored in a retrieval system, or transmitted
in any form or by any means mechanical, electronic, photocopy, magnetic tape or otherwise, without
permission in writing from the University.
UZAKTAN ÖĞRETİM TASARIM BİRİMİ
Genel Koordinatör
Doç.Dr. Müjgan Bozkaya
Genel Koordinatör Yardımcısı
Doç.Dr. Hasan Çalışkan
Öğretim Tasarımcıları
Yrd.Doç.Dr. Seçil Banar
Öğr.Gör.Dr. Mediha Tezcan
Grafik Tasarım Yönetmenleri
Prof. Tevfik Fikret Uçar
Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız
Öğr.Gör. Nilgün Salur
Kitap Koordinasyon Birimi
Uzm. Nermin Özgür
Kapak Düzeni
Prof. Tevfik Fikret Uçar
Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız
Grafikerler
Gülşah Karabulut
Özlem Ceylan
Kenan Çetinkaya
Dizgi
Açıköğretim Fakültesi Dizgi Ekibi
Sözlü ve Sözsüz İletişim
ISBN
978-975-06-1545-0
1. Baskı
Bu kitap ANADOLU ÜNİVERSİTESİ Web-Ofset Tesislerinde 30.000 adet basılmıştır.
ESKİŞEHİR, Ocak 2013
ii
İçindekiler
Önsöz
....
1. Sözlü İletişim
iv
2
2. Sözlü İletişim ve Dil
22
3. Sözlü İletişim ve Konuşma
..
38
4. Kültür ve Sözlü İletişim
.
60
5. Sözsüz İletişim
82
6. Sözsüz İletişimde Göstergeler
104
7. Kültür ve Sözsüz İletişim
.. 126
8. Kişisel İmaj ve Halkla İlişkiler
. 150
iii
Önsöz
İnsan yaşamının her anında yer alan iletişim özellikle çağımızın vazgeçemeyeceği bir olgudur. Toplumsal
bir varlık olan insanın toplum içinde yaşamını sürdürebilmesi için diğer insanlarla ve kurumlarla iletişim
içine girmesi gerekir. Basit anlamda her gün mutlaka kullandığımız iletişimin gerçekleşmesi için bir
kaynağın bir de hedefin olması gerekir. Kaynak insan olabilir, televizyon olabilir, toplum olabilir, kitap
v.b. gibi olabilir. Kısaca kaynak iletiyi gönderen ögedir. Hedef ise bilgi aktarılmak istenen kişi, grup,
toplum v.b gibidir. Kaynaktan bir ileti çıkar ve karşıdaki kişiye ulaşır. Karşıdaki kişide kendi kültürel
birikimlerine göre hedefe bir yanıt verir. Buna geribildirim adı verilmektedir. Böylece basit anlamda
iletişim eylemi gerçekleşmiş olur. Bizler bu eylemi öylesine doğal bir şekilde, farkında olmadan günlük
yaşamın her anında gerçekleştirir ve kullanılırız. Böylece kendimiz ya da kimliğimiz hakkında
karşımızdaki kişilere farkında olmadan pek çok bilgi aktarırız. Bunların bir kısmı söz ile gerçekleşirken
bir kısmı da sözsüz olarak adlandırdığımız iletişim biçimleri ile gerçekleşir.
Kuşkusuz iletişim söz yani dil ile başlar.Toplum içinde yaşam alanlarımızın hemen hemen her anında
karşımızdaki insanlarla iletişim kurmak amacıyla art arda sözcükler sıralayarak tümceler oluştururuz.
Böylece sözcükler aracılığıyla duygu ve düşüncelerimizi karşımızdaki insanlara aktarırız. İletişim
çalışmaları içerisinde dil ile gerçekleştirdiğimiz bu iletişim biçimine sözlü iletişim adı verilmektedir.
İletişim dil ile başlar ancak dil ile bitmez. Bunun yanısıra el, yüz, göz gibi bedenimizle yaptığımız
eylemlerle gerçekleştirdiğimiz başka bir iletişim biçimi daha vardır.Vücut dilimizin dışında
giysilerimizden, evimizden, işyerimize dek kullandığımız renklerin, zamanı ve mekanı kullanma
biçimlerimizin de iletişim süreci içerisinde pek çok anlamı vardır. Bunların tümüne ise sözsüz iletişim adı
verilmektedir.
Sözlü ve sözsüz olarak ayrımladığımız her iki iletişim biçiminde de, duygu ve düşüncelerimizi aktarmaya
çalışırız. Kimi zaman duygu ve düşüncelerimizi doğru bir biçimde aktarırız ve iletişim sürecini başarıyla
tamamlamış oluruz. Ancak kimi zaman da bu süreci çok iyi işletemeyiz ve toplum içinde iletişimsizlik
olarak adlandırılan bir çıkmaza girebiliriz. Hem kendimiz hakkında doğru bilgiler verebilmek hem de
yaşadığımız dünya hakkında bir şeyler söyleyebilmek için bu süreci iyi kullanmayı bilmemiz ve
öğrenmemiz gerekir. Özellikle kitle iletişimi adını verdiğimiz ve pek çok araç tarafından günde yüzlerce
kez iletilere maruz kaldığımız çağımızda iletişim sürecini iyi yönetebilmek çok daha fazla önem
kazanmaktadır.
Sözlü ve Sözsüz İletişim adlı bu kitap günümüzde çok önemli bir yer tutan sözlü ve sözsüz iletişim
biçimlerini açıklamak ve bunları günlük yaşam içerisinde nasıl kullanacağımızı öğretmek amacıyla
yazılmıştır. Kitabınızın birinci ünitesinde sözlü iletişim süreci anlatılmış ve bu süreç içerisinde yeni bakış
açıları aktarılmaya çalışılmıştır. İkinci ve üçüncü üniteler sözlü iletişimin önemli bir bölümünü oluşturan
dil ve konuşma üzerine yoğunlaşmıştır. Sözlü iletişim ve dil ilişkisinin yanısıra sözlü iletişimde konuşma
süreci bu iki ünitenin ana konularını oluşturmuştur. Dördüncü ünite kültür ve sözlü iletişim konusunu
aktarırken sözlü iletişim sürecinde toplumsal cinsiyet farklılıkları üzerine odaklanmıştır. Beşinci ünite
sözsüz iletişim kavramını tanımlarken bir yandan da beden dilinin doğru kullanımı üzerine bilgiler
vermektedir. Altıncı ünite sözsüz iletişimin göstergeleri arasında yer alan giysiler, renkler, zaman ve
mekan gibi ögelerin kullanımının önemini vurgulamaktadır. Yedinci ünite kültür ve sözsüz iletişim
konularına ayrılmış ve sözsüz iletişimin cinsiyetler arasında nasıl farklı anlamlarda kullanıldığını
tartışmıştır. Sekizinci ünite de ise kişisel imaj ve halkla ilişkiler konuları ele alınarak kişisel imajın halkla
ilişkiler açısından önemi üzerine odaklanılmıştır.
Çalışmalarınıza katkı sağlamak amacıyla hazırlanan bu kitabın derslerinizde en önemli yardımcınız
olacağına inanıyoruz. Kitabınızı daha iyi anlayabilmek için her ünitenin başında yer alan “Amaçlarımız”,
“Anahtar Kavramlar” ve “İçindekiler” bölümlerini dikkatle incelerseniz üniteyi daha iyi anlayabilirsiniz.
Ünite içinde “Dikkat” ve “Sıra Sizde” uyarıları ise sizin üniteyi daha iyi kavramanızı sağlayacak
bölümlerdir. Ayrıca her ünitenin sonunda yer alan “Özet” ve “Değerlendirme Soruları” ise yaptığınız
çalışmalar sonucunda kendinizi ölçmenize yardımcı olacaktır. Ünitelerin en sonunda yer alan
“Yararlanılan Kaynaklar” bölümü ise yazarların üniteleri oluştururken yararlandıkları kaynakları
içermektedir. Sizde gerekiyorsa bu kaynaklara ulaşarak bilgi dağarcığınızı genişletebilirsiniz.
Bu kitabın hazırlanmasında kuşkusuz yazarların emeği çok büyüktür. Bu nedenle başta değerli yazarlara
ve bu kitabın hazırlanmasında katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. Sizlere de bu kaynağın yararlı
olmasını umarak başarılar diliyorum.
Editör
Yrd.Doç.Dr. Canan ULUYAĞCI
iv
1
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Sözlü iletişim kavramını tanımlayabilecek,
Sözlü iletişim süreci, bilinç ve söylem kavramları arasında ilişki kurabilecek,
Sözlü iletişimin oluştuğu ortamları açıklayabilecek,
Sözlü iletişim kurma amaçlarını tanımlayabilecek,
Anlam kavramını sözlü iletişimle ilişkilendirebilecek,
Sözlü iletişimi toplumsal bağlamda açıklayabilecek,
Dil, yazı ve sözlü iletişim arasındaki benzerlik ve farklılıkları belirleyebilecek,
Sözel dil ve sözlü iletişimin ilişkili olduğu konuları tanımlayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Sözlü İletişim Süreci
Toplumsal Bağlam
Bilinç
Dil
Söylem
Sözel İletişim Ortamları
Bireylerarası İletişim
Anlam
Kitle İletişimi
İçindekiler
Giriş
Dil, Yazı ve Sözlü İletişim İlişkisi
Sözlü İletişim Süreci
2
Sözlü İletişim
GİRİŞ
“İnsan yalnız sözle insandır ve sözle bağlanırız birbirimize.”
Michel de Montaigne
(Denemeler)
Yeryüzündeki tüm insanların kendilerini geliştirmek, yaşadığı ortama ve topluma adapte olabilmek için,
kısacası birey olabilmek için iletişim kurmaya ihtiyacı vardır. İletişim kurmak için ise bireyin, iletici olan
çeşitli araçları kullanması gerekmektedir. İnsanın iletişim kurmaya başladığı ilk zamandan günümüze
kadar geçen sürece baktığımızda da insanın iletişim kurma sırasında sürekli kullandığı araç olarak
bedenini görürüz. Bedenini farklı yollarla ileten bir araç olarak kullanan bireyin, gelişime en açık ve
bireyin yaşadığı zamana ve mekana uyum sağlayabilen fiziksel özelliği ise sesi olmuştur. İnsan, sesini
sürekli geliştirerek onu bir iletişim aracına dönüştürmüş, sesini daha kullanışlı bir hale getirebilmek için
onu dil yoluyla anlamlandırmıştır. Ses ve dilin birleşerek, bireyi hem diğer bireylerle hem de yaşadığı
toplumla birbirine bağlayan bir unsur haline gelmesi de, sözlü iletişim olarak adlandırdığımız iletişim
sürecini oluşturmuştur.
Sözlü iletişim, ses ve dil ile oluşan söylemler, kavramlar, anlamlar ve mesajlar bütünü olarak insanın
çevresini oluşturan tüm ögelerle iletişimini düzenlemede etkin bir rol oynamaktadır. Bireyin sözel olarak
kendini ifade biçimlerini konu edinen sözlü iletişim alanı, zamanla bireyin diğer bireylerle, dili kullanarak
edindiği konuşma ve dinleme eylemlerini kendi alanı içerisine katarak daha da önem kazanmıştır.
Yukarıda verilen sözde Montaigne’nin de anlatmaya çalıştığı aslında tam olarak budur. Sözlü iletişim,
insanların birbirine ve çevrelerine sözel yollarla nasıl, neden, nerede ve hangi şekilde bağlandığı
sorularına cevap bulmaya çalışmaktadır. Bu sorulara cevap ararken de sadece dile odaklanmaz. İletişim
bilimleri alanı ve dilbilimi arasında bir köprü niteliği görerek, dile ve insan iletişimine etki edebilecek,
kültür ve toplumsal bağlam gibi alanları da, birey ve bireyin oluşturduğu sözlü kültür ile ilişkilendirir. Bu
ilişkilendirmeyi yaparken, aynı zamanda sözel yolla iyi iletişim kurabilmenin gerekliliklerini ve
özelliklerini vurgular.
Sözlü iletişim, bireyin günlük hayatıyla çok yakından ilişkilidir. Birey, günlük hayatı içerisinde
bulunduğu her sözlü eylemle sözlü iletişimin inceleme alanına girer. Sözlü iletişim süreci, herhangi bir
şekilde var olan sözlü düşünceden başladığı ve yine başka sözlü düşüncede bittiği için bu sürecin objektif
ve detaylı bir biçimde incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle bireyin, sözlü iletişimi alan olarak
anlaması ya da en azından ana hatlarıyla sözlü iletişim özelliklerini bilmesi önemlidir.
DİL, YAZI VE SÖZLÜ İLETİŞİM İLİŞKİSİ
Modern dilin öncü dilbilimcilerinden Ferdinand de Saussure (1857 – 1913) her türlü sözel iletişimin
konuşmaya ve dile dayandığını sürekli vurgulamıştır. Sözlü iletişim ile ilgili araştırmalar daha çok yazı
öncesi döneme dayanmaktadır ama bununla beraber hem kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması sonrası
hem de son dönemde yeni medya gibi konularla bağlamsal olarak sözlü iletişim konusu tekrar gündeme
3
gelmiştir. Sözlü iletişim, özellikle konuşma, iletişim biçimleri arasında en temel biçim olarak yer alırken,
yazı sadece tamamlayıcı unsur olarak yer almıştır (Aktaran Ong, 1999: 18). Sözlü iletişimin temel öğesi
olan dilin, sese yerleşmesi ise tarihsel araştırmalar doğrultusunda günümüzde hala yeni bakış açılarıyla
birlikte yeniden ele alınmaktadır. Bununla birlikte, ses ve dil, yazıdan daha önce var olduğundan dolayı,
sözlü oluşan kültür ile yazının oluşturduğu kültür ayrı bir şekilde, kendilerine özgün bir alanda ele
alınmışlardır.
Sözlü anlatıma ve onun oluşturduğu kültür ile iletişim biçimine baktığımızda da aslında oluşan kültür
ve iletişimin, diğer kurduğumuz iletişim biçimleri ve edindiğimiz kültürel yapılar arasında birincil sırada
olduğunu da kolayca fark edebiliriz. Sözlü iletişim ve bunun temel ögesi olan dilin bu kadar ön planda
olması ise insanın, hayatının her kesiminde ses ve dil yoluyla en kolay biçimde iletişim kurmasından
kaynaklanmaktadır. Sesin ve dilin oluşturduğu bu iletişim biçiminde konuşan ve dinleyen olarak bireyler,
sürekli iletişim halindedirler. Sesin ve dilin birlikte iletişim için kullanımı fiziksel duyu organlarımız olan
ağız ve kulak dışında soyut olarak düşünce yapımızı da etkiler. Bunun sebebi ise, düşüncenin dil yoluyla
oluşmasıdır (Ong, 1999: 19). Örneğin, işitme engellilerin kullandığı işaret dili, sessiz olmasına karşın,
sözlü iletişimde anlamlaşan dil yapılarına uydurulmaya çalışılmıştır. Yazıyla oluşturulan kültür ve
iletişim bile dilde ve seste var oldukça canlanır ve insan hayatına dahil olur. Seslendirilmeyen yazı sadece
kağıt üzerinde kalır. Atasözleri, deyimler, fıkralar gibi bir çok kültürel ögeler söz yoluyla günümüze
kalmıştır, yazı ise bu kalıcılık sürecinde bir araç olmuş, sözün oluşturduğu bütünselliğe destek vermiştir.
Sözlü iletişimin sağladığı en önemli özellik bireyi hem düşünsel açıdan hem de iletişim açısından
daha özgür bırakmasıdır (Ong, 1999). Dili ve sesleri görsel bir çerçevede sunan yazının aksine, sözlü
iletişim yoluyla birey dili kendi düşüncesinin izin verdiği ölçüde özgürce ifade edebilir. Buna karşın, bir
düşüncenin yazıya aktarılmasında kişi ifadesini yazının kuralları içerisinde tutmak ve iletişimini bu
çerçeve içerisinde sağlamak zorundadır.
İnsanın dahil olduğu iletişim türleri içerisindeki araçlardan biri olan dil en eski ve aynı zamanda da en
güncel olandır. Bunun nedeni, insan yenilendikçe ve geliştikçe kullandığı dil de aynı doğrultuda yenilenir
ve gelişir. Dilin, iletişimle olan ilişkisinde aslında bildiğimiz dil kavramının dışında da söz konusu olan
bir durum vardır. Dil denince akla ilk gelen insanın konuşma dili, tabii ki sözlü iletişimle en doğrudan
alakalı olan dil kavramıdır. Bunun yanında her türlü iletişimin içerisinde var olması gereken ve sistemler
ile kurallar bütününden oluşan bir dil kavramı da akla gelmektedir. Felsefe ve iletişim alanında genel
olarak kabul görmüş olan dil kavramı, düşünceyi ifade etmenin her türlü yolu olarak belirtilmiştir (Lazar,
2009: 74-78). Sistemler bütününden oluşan bu dil iletişimin somutlaşmasını sağlamaktadır. Sözlü
iletişimde özellikle bu somutlaşma durumu açık bir şekilde belirgindir. Özellikle sözlü iletişim alanının
içerisinde dile baktığımız zaman dilin asıl var olma amacı iletişimdir.
Bu ünitede sözlü iletişim ve dil ilişkisi genel hatlarıyla ele alınmıştır.
Dil ile ilgili daha geniş bilgileri “Sözlü İletişim ve Dil” başlıklı 2. Ünitede bulabilirsiniz.
Dil ve Sözlü İletişimin Karakteri
Sözlü iletişim hayatımız süresince günlük yaşantıda elde edebildiğimiz başarıyı sağlayan ve aynı
zamanda bu başarının dil üzerinden iletilmesini sağlayan bir kavram haline gelmiştir. Buna karşılık, göz
ardı edilmemesi gereken durum ise sözlü iletişim içerisinde dilin kullanımı aşamasında, kullanım
özelliklerinden dolayı meydana gelen bazı zorluklardır. Bu zorlukların aşılması günlük özel ve genel
iletişimimizi başarılı kılma olanağı sağlar (Severin ve Tankard, 2001: 91). Bu nedenle dilin ve bize
sağladığı sözlü iletişimin, hayatımızın diğer önemli unsurlarıyla ilişkisine bakmak, bizim, sözlü
iletişimimizi daha sağlıklı kurmamızı sağlar. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için sözlü iletişimin
ortamında dilin bize sağladığı farklılıklara belli başlıklar altında bakmamız gerekir.
Sözel Dilin Kullanımı
Ünlü dilbilimci Ferdinand de Saussure (1857 – 1913), dili langue ve parole olarak iki form içerisinde
incelemiştir. İlk önce Fransızca da kullanılan bu iki kavram, zaman içerisinde tüm diller ve onların
iletişimi içerisinde kullanımına uygulanabilir hale gelmiştir. Langue kavramı daha çok dilin teknik ve
4
dilbilgisi yönlerini içerirken, herkesin biçimsel olarak dilin aynı sözel kullanımıyla ilgilidir. Parole ise
insanlar tarafından dilin sosyal hayatta ve sözel iletişimde kullanılması amacıyla yaratılmış kurallarını
içerir. Bu bağlamda langue’nin dil ile ilgili yapısal kuralları, parole’nin ise düzenleyici kuralları içerdiği
söylenebilir (Aktaran Fisher, 1987: 81). Sözel iletişimde ise asıl üzerinde durulması gereken ve bizi
ilgilendiren kısım parole’dir. Parole sabit kalmadığı ve kişilerin kullanımlarına göre genişlediği ve
geliştiği için iletişimin yapısını da dil üzerinden değiştirmektedir. Langue olarak adlandırılan, dilin
yapısal alanla olan ilişkisinin kullanımı, büyükten küçüğe tüm sosyal gruplar arasında aynı iletişim
şeklini oluştururken, parole yoluyla kurulan sözel iletişim, küçük sosyal gruplarda değişiklik gösterir ve
hatta bazı durumlarda kişiden kişiye göre farklılık gösteren durumlar da oluşur.
Bahsettiğimiz langue ve parole kavramlarını sosyal bağlam içerisinde inceleyen psiko-dilbilimci
Noam Chomsky ise dili, sözlü iletişimin ögesi olarak kullanarak iki biçimde incelemiştir. Dilbilgisi ve
uygun kurallar çerçevesinde konuşulan dile yetkin (competence) dil ve dilin soysal bağlamda iletişim
ögesi olarak kullanımına da performans (performance) dili şeklinde nitelendirmektedir (Aktaran Fisher,
1987: 82). Dilin sosyal yapı içerisinde uygun bir iletişim aracı olarak kullanılması, o dilin performans
kullanımıyla ilgiliyken; yetkin kullanım, kişinin, dili uygun yapısıyla beraber sosyal bir durum içerisine
yerleştirmesi durumudur. Örnek olarak, normal hayatında belirli bir aksan ile konuşan kişinin, çalışma
ortamında iş arkadaşları ve patronuyla dilbilgisi kurallarına uygun bir sözlü iletişim kurması bu kişinin
yetkin bir dil kullanımına sahip olduğunu gösterir. Başka bir deyişle, kişi kendi yakınları yanında
performans dilini kullanırken, profesyonel hayat içerisinde yetkin dili sözel iletişim aracı olarak
kullanmaktadır. Bununla birlikte, sosyal mekan ve zamana göre, kişinin yetkin dili veya performans dilini
doğru olarak kullanması yine yetkinlikle alakalıdır (Fisher, 1987: 83). Zamanına ve mekanına uygun
olarak yapısal ve teknik açıdan doğru dil ve konuşma şeklini seçen kişi, hem yetkin dili hem de
performans dili arasında mantıklı tercihi yapabiliyorsa yine bu durum o kişinin iletişimin sözel alanında
yetkinliğini göstermektedir. Burada önemli olan sosyal ortama uygun konuşma dilini seçebilecek yetide
ve bilgide olmaktır.
Günlük hayat içerisinde yetkin ve performans dil arasında uygun
geçiş yapabilme becerisinin, bireye sözlü iletişim kurarken ne gibi faydaları olabilir? Bu
konuyla ilgili düşününüz.
Artikülasyon ve Sözlü İletişim
Dilin en öz anlam içeren ögeleri olan kelimeler, bizim kişilere, nesnelere ve olaylara eklediğimiz birer
etikettir. Her birimizin dilin sınırları içerisinde birer ismi vardır ve bu bizim sosyal tanınırlığımızı sağlar
(Fisher, 1987: 79). Sözlü iletişimde aslında iletişimin içeriğini oluşturan bireyin kendisidir. Bunun nedeni
ise bireyin, konuştuğu dilin barındırdığı binlerce kelimeden yalnızca 1500 – 2000 kelimeyi seçerek
günlük hayatı içerisinde oluşturduğu sözlü iletişimdir. Kişinin seçtiği kelime sayısı ve türü, o kişinin
sözlü iletişim kurma biçiminin temelini oluşturmaktadır. Kişinin günlük hayatında diğer bireylerle sözlü
iletişim sırasında kullandığı kelimeleri kullanım şeklinin doğruluğuyla ilgili çeşitliliği ve zenginliği, o
kişinin iletişim zenginliği ile doğru orantılıdır (Fisher, 1987: 80). Kişinin, dil ve kelimeyle ilgili
bahsettiğimiz bu tür doğru kullanım çeşitliliği de artikülasyon olarak adlandırılmaktadır.
Sözlü iletişim içerisinde artikülasyonu etkileyen iki özellikten bahsedilebilir. İlk özellik, kelimeleri
birlikte nasıl ve hangi çeşitlilikte kullandığımız ve kullanılan kelimelerin birlikte ortaya çıkardığı anlam
zenginliğidir. İkinci özellik ise bizim asıl üzerinde durmamız gereken artikülasyonun iletişim sırasında
bulunulan sosyal durum ile uygunluğudur (Fisher, 1987: 80). Bir durum içerisinde artikülasyon açısından
uygun görülen bir sözlü iletişim biçimi, başka bir durum içerisinde komik ve uygunsuz görülebilir. Bu
durumun oluşmasının en önemli nedeni de, dil kullanımının bireylere göre farklılık göstermesidir.
Örneğin, Türkiye’de söz yoluyla iletişim kuran 75 milyona yakın kişi Türkçeyi aynı yapı ve durum
içerisinde farklı şekilde kullanabilir. Bu farklı kullanış biçimi, her bireyin, dili iletişim aracı olarak
kullanırken kendisine göre artiküle etmesinden kaynaklanmaktadır.
5
Dil Statiktir, Sözlü İletişim Dinamiktir
Kelimeler var olduktan sonra tamamen değişime uğramazlar fakat yaşadığımız toplum, ortam ve dünya
sürekli değişir. Bu duruma verebileceğimiz en basit örnek, sandalye kavramının ve kelimesinin karşılığı
değişmese de, bundan on yıl önce kullandığımız sandalye ile bugün kullandığımız sandalye farklılık
göstermektedir (Severin ve Tankard, 2001: 92). Diğer bir deyişle, insanın yaşadığı doğa ve ortam sürekli
değişirken, yaşamımızdaki ögeleri tanımlamak için kullandığımız sözlü dil aynı kalmaktadır. Bu durumda
dil, sözlü iletişimi mekan, zaman ve gerçeklikle bağlı kılmaktadır. Sözlü iletişimin oluştuğu zaman ve
mekan, kullanılan ve değişmeyen dil ile değişen ortamı birbirine bağlar. Bu da sözlü iletişimin, insanın
çevresiyle ve diğer bireylerle olan ilişkisinde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Dilin, kullanıldığı zamanın gerçekliği ile olan ilişkisi, sözlü iletişimin içerdiği ögeleri de
etkilemektedir. Bunun nedeni ise iletişimin oluştuğu gerçekliğin bir süreç, yapılan sözlü iletişimin ise
dinamik bir yapıya sahip olmasıdır (Severin ve Tankard, 2001: 92). Sözlü iletişimin temel ögesi olan dil
ise bu değişen gerçekliğin karşısında, insan-toplum ve insan-insan ilişkisinin sağlıklı bir şekilde devam
edebilmesi için kendisini statik açıdan yenilemek zorundadır. Sabit olan dil, sözlü iletişim içerisinde
kullanılarak iletişimin yarattığı gerçeklik içerisinde dinamik bir hal alır. Sabit olan dili değiştiren, iletişim
yoluyla zamanın ve mekanın gerçekliğine taşınmasıdır. Bu bağlamda doğada ve toplum hayatında
keşfedilen her yeni nesne ve kavram, dil içerisinde karşılığını bulmalıdır ki sözlü iletişim ortamında
kendisine yer edinebilsin ve gerçeklik karşılığında tanımlanabilsin.
Limitli Dil, Limitsiz Sözlü İletişim
Her insan mutlaka kendisiyle, çevresiyle ve çevresindeki bireylerle sözlü olarak iletişim kurar ve bu
iletişim kurma sırasında diğer insanlarla ortak olan duygu ve düşüncüleri, kendine özgü bir biçimde ifade
etmeye çalışır. Bu ifade sırasında önceden de belirttiğimiz gibi dil en önemli araçtır. Eğer Türk Dil
Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğündeki 110 bin civarındaki kelimeyi 75 milyona yakın Türkiye
nüfusunun sözlü iletişiminde aynı duyguları ve konuları anlatmak için kullandığı düşünülürse, aslında
dilin sözlü iletişimi bir açıdan kısıtlarken bir açıdan da kişinin söz yoluyla kurduğu iletişimin herkes
tarafından ortak bir aracı yoluyla anlaşılmasını da sağlamaktadır.
Dil, sözlü iletişim yoluyla, limitli ve soyutlaşmış kurallar bütününden çıkıp, sözlü iletişimin limitsiz
anlamlar bütününden oluşan ortamına girer. Dilin belirlediği sınırları, düşünce ve anlam yoluyla kaldıran
sözlü iletişim, dili özgür kılmak için, dilin barındırdığı anlamları soyutlayarak en aza indirger.
Kelimelerin somut olarak varolamaması, aynı zamanda sözlü iletişimin geçicilik unsurunu da etkiler.
Sözlü iletişimde, iletişimin temel ögesi olan kelime var olduğu anda yok olur. Sözlü iletişimde devamlılık
kelimelere bağlı olduğu için, sesin olmaması sözlü iletişimin de durmasına ve sessizliğe neden olur (Ong,
1999: 47).
Sözlü kültürün oluşturduğu iletişim, somut bir kanıta dayanmadığından dolayı, unutulmamak için
sürekli tekrarlanmak zorundadır. Bu durum da sözlü iletişimi, insan hayatının içerisinde daha yoğun
olarak kullanmasını gerektirir. Sözlü iletişimin, hafızaya ve düşünceye dayalı bir iletişim biçimi
olmasının nedeni budur.
Sözlü iletişimde dili limitli ortamından çıkarıp limitsizleştiren soyutlama eylemdir. Soyutlama belli
bir bütün içerisinden belirlenmiş bir detayı seçip geri kalanı bırakma süreci olarak adlandırılabilir ve
sözlü iletişim içerisinde bireyin aslında dili kullanırken dilin bütününe uyguladığı işlem de bu
soyutlamadan oluşur (Severin ve Tankard, 2001: 94). Dilin soyutlama olmadan kullanımı olanaksız
olduğu gibi, karşımızdakiyle olan sözlü iletişimimizde hem konuşan hem de dinleyen olarak, bizim
duyduklarımızı ve söylediklerimizi belli düşünsel kategoriler oluşturarak anlamlandırmamızı sağlar. Bu
durum, sözlü iletişimin karmaşıklaşmasını önlerken, daha anlaşılır ve sağlıklı bir sözel iletişime ortam
hazırlar.
Sözlü iletişim içerisinde dilin soyutlaşması diğer bir taraftan da az araçla çok mesaj vermemizi sağlar.
Konuşma sırasında gönderilen tek kelimelik bir mesaj, karşımızdakinin birden çok anlamı bir kelimeyle
anımsamasını ve anlamasını sağlayabilir. Bu konuyla ilgili S. I. Hayakawa’nın (1964:179)’da soyutlama
merdiveni isimli geliştirdiği diyagram, sözel iletişim içerisinde soyutlamanın seviyelerini açık bir şekilde
belirtmektedir (Aktaran Severin ve Tankard, 2009: 94).
6
Tablo 1.1: Soyutlama Merdiveni Örneği (Severin ve Tankard, 2001: 94)
Sözel Seviye
8
Ulaşım
7
Kara ulaşımı
6
Motorlu araç
5
Araba
4
X araba markası
3
Y kişisinin X Arabasının Z Modeli
Sözsüz Seviye
2
Görüp dokunabildiğimiz kestane rengi X arabası
1
Atomal süreç olarak araba
Bu görünen sözlü iletişim sırasında oluşabilecek soyutlama merdiveninde birinci kısım tamamen
kelimenin yani arabanın bilim insanları tarafından nasıl görüldüğünü gösterirken ikinci kısımda ise
arabayı duyularımızla nasıl algıladığımız görülmektedir. Bu iki kısımda sözlü iletişim oluşmaz ve kelime
dil içerisinde kavramlaşmamıştır. Üçüncü kısım, kelimenin kullanıldığı ve göndericiden mesaj olarak
çıktığı sözel iletişimin başlangıç anı, ilk kısmıdır. Genellikle bu kısımda mesaj belirlenmiş bir nesneyi
işaret eder. İşaret edilen tüm bilgiler verilmiştir; arabanın modeli, markası ve ait olduğu şahıs açıkça
iletilmiştir, kısacası bilgiler nettir. Bu kısımdan dördüncü kısıma kadar nesne ve mesaj belirginliğini
kaybeder ve dördüncü kısımda ise alıcının algıladığı kavramlar arasında bütün X marka arabalar
görülebilir. Dördüncü kısımdan sonra ise dinleyicinin algıladığı X arabası kavramı genişleyerek bütün
arabalara, daha sonra tüm motorlu taşıtlara, kara ulaşımına ve ulaşım olarak en genel kavrama kadar
genişleyebilir. Bu durumda soyutlanan kelime ulaşım olmuştur, çünkü, ulaşım Y kişisinin X arabasının Z
modeline kadar indirgenmiştir (Severin ve Tankard, 2001: 94). Dil üzerinde yapılan bu soyutlanma işlemi
tüm dillerde oluşan sözlü iletişimin içerisinde vardır. Hangi dil ve ortam olursa olsun, dilin de belirli bir
limiti vardır ve kelimelerin iletişim sırasında soyutlanarak kategorileştirilmesi, limitli çerçeve içerisinde
daha rahat ve anlaşılır bir iletişim ortamının sağlanması gerekmektedir. Bunun nedeni ise insanın
kategoriler halinde konuşması, algılaması ve düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Bu kategoriler de
doğadan değil dilimizin ve kafamızın içerisinde sözlü iletişimin tarihsel süreci içerisinde oluşmuştur. Bu
soyutlama aslında sözlü iletişimin bireye sözel iletiden somut anlamlar çıkarabilme ve dilin kısıtlı
olanaklarını genişletme olanağı tanır.
Siz de sözlü iletişim sırasında kullandığınız kelimelerden bir kaçını
seçip, soyutlama merdiveni şeklinde olduğu gibi seviyelere ayırıp, inceleyiniz.
SÖZLÜ İLETİŞİM SÜRECİ
İletişimin sürekli gönderici ve alıcı arasındaki neden sonuç ilişkileriyle bağdaştırılıp, genelde bu konu
altında incelenmesi, süreç olarak gerçekleşen iletişimin, bu süreç içerisinde ne olduğu, nasıl olduğu
konularının ihmal edilmesine neden olmuştur. Judith Lazar iletişim terimiyle ilgili şunları söylemektedir:
“İletişim terimi genellikle güç, denetim, nüfuz, ilişki, değişim, iletme v.b.’ni gelişigüzel belirtmek için her
yerde kullanılmaktadır.” İletişim bir süreçtir derken aynı zamanda iki birey arasındaki bir kanal olarak da
örneklendirilebilir (2009: 49). Bu kanalda mesajın nasıl, hangi şekilde, neden, ne zaman, kim tarafından
kime gönderildiği önemlidir. Bununla birlikte iletici olan kanal bir çok farklı şekilde kullanılabilmektedir
ve sözel iletişim dediğimiz iletişim türü bu kanalların arasında en yoğun kullanılan ve en çok ileti taşıyan
kanaldır.
7
Sözlü iletişim denildiği zaman, bu iletişim türünü birey olmadan düşünemeyiz. Sözlü iletişimde hem
gönderen hem de alıcı konumunda olan bireydir. Bireyin, merkezi bir konumda olduğu sözlü iletişim
alanında; sosyoloji, dilbilim, psikoloji, iletişim bilimleri gibi bir çok akademik disiplin incelemelerde
bulunmuştur. İlk başlarda bireyin iletişim alanındaki konumuna bakarak sözlü iletişimin yapılmasındaki
niyeti, başka bir deyişle sözlü iletişim kurmanın nedenlerini ve sonuçlarını ön plana alan bir çok disiplin,
zaman içerisinde niyet ile birlikte aslında sosyal ortamın, kültürün ve dilin sözlü iletişim içerisinde bireyi
etkileyen ögeler olduğunu belirterek, araştırma alanlarını ve konularını bu alanlara doğru
genişletmişlerdir. İncelemelerin bu bahsettiğimiz disiplinlerarası ortama doğru genişlemesi bir yandan
sözlü iletişimi daha derin bir biçimde inceleme olanağı veririken, diğer yandan sözlü iletişim alanını daha
ayrıntılı ve bağlamsal bir ortama taşır.
Günümüzde bir çok disiplin tarafından incelenen sözlü iletişimin, her disiplin içerisinde incelenmesini
zor kılan durum, sözlü iletişimin durağan olmamasıdır (Ong, 1999). Sözlü iletişim ve beslendiği kültür
sürekli akar ve değişir, kendisi değişirken hem bireyin kültürünü etkiler hem de ondan etkilenir. Bu
nedenle de düşünce yapısını zaman içerisinde değiştirecek güce sahiptir. Buna ek olarak, sözlü iletişim ve
oluşturduğu kültürün incelenmesinde engel olan etkenlerden bir diğeri de, sözlü kültürün yazı gibi fiziksel
bir kanıtı ve zemini olmamasıdır.
Sözlü İletişimin Yapısı
Lasswell’in İletişim Modeli
İletişim alanında ortaya konulmuş bir çok farklı model vardır ve bu modellerin kendi içerisinde
tutarlılıkları da bulunmaktadır. Amerikalı siyaset bilimci ve iletişim kuramcısı Harold Lasswell’e (1902 1978) ait olan Lasswell Modeli (1948) (Şekil 1.1) daha çok kitle iletişimini çözümlemek için ortaya
konmuş olsa da (Lazar, 2009: 95), bizim Laswell Modelini seçmemizin nedeni, sözlü iletişim ile daha
yakından ilgili olması ve sözlü iletişimin gerçekleşme biçimini daha net bir şekilde ortaya koymasıdır.
Şekil 1.1: Lasswell’in İletişim Modeli (Lazar, 2009: 96)
Bu iletişim modelinde gayet açık bir biçimde belirtildiği gibi sözlü iletişimin sürecine uygun bir
çözümlemede bulunulmuştur. İleten olarak kaynaktan çıkan mesaj, dili araç olarak kullanarak iletiyi
alıcıya ulaştırır ve dinleyici konumundaki alıcıda bu mesaj anlamlaştırılarak bir etki oluşur.
Sözlü İletişim Modeli
Bir önceki başlıkta belirtiğimiz model, kitle iletişiminden yola çıkarak, kitle iletişiminin de içinde var
olan sözlü iletişime uyarlanan ve 1940’lı yıllarda ortaya konmuş bir modeldir. 20. Yüzyılın sonlarıyla
beraber günümüze kadar geçen süreci düşünürsek, sözlü iletişimle ilgili daha belirgin bir model
belirlemek olanaklıdır. Hakkında sürekli çalışmalar yapılmış olan sözlü iletişim alanının ve oluştuğu
sürecin daha iyi kavranabilmesi için açıklayıcı bir modelin oluşturulması da kaçınılmazdır.
8
Şekil 1.2: Sözlü İletişim Modeli
Kaynak: Bu model belirtilen kaynaklar doğrultusunda hazırlanmıştır:
http://www.lclab.net/%EB%82%B4%EC%9A%A9.htm /
http://finntrack.co.uk/images/CommunicationModelOfSpeech_new.png
http://finntrack.co.uk/learners/cbe_syllabus.htm
Yukarıdaki Şekil 1.2’de gördüğümüz üzere sözlü iletişimin süreç olarak modeli diğer iletişim
modelleriyle benzerlik göstermektedir. Bunun dışında, bu modelin ortaya koymaya çalıştığı durum,
iletişimi dil, ses ve şifrelenen mesaj bağlamında incelemesidir. Bu incelemeyi yaparkende gönderen ve
alıcı arasındaki değişim sürecini de gözden kaçırmamıştır. Yollanmak istenen mesaj, ilk önce düşüncede
varolan dilbilgisi yardımıyla kelimelerle şifrelenirken, sonraki aşama, iletiyi gönderenin kelimeleri ses
yoluyla karşı tarafın duyabileceği, algılayabileceği bir hale getirmesidir. Mesaj kelime ve ses ile
şifrelendikten sonra karşı tarafa iletilir ve bu arada değişir. Değişim süreci sırasında mesaj değişkenlik
gösterir ve alıcının algılayabileceği bir biçim haline gelir. Bir sonraki başlıkta ve daha sonraki başlıklarda
bahsedeceğimiz bilinç, anlam ve söylem kavramları, sözlü iletişim süreci içerisindeki bu değişim süreci
ile ilgilidir. İleti değişim sürecinde anlamlanır ve söyleme dönüşür. Değişim sürecinden sonraki aşamada
ise alıcı iletiyi duyarak, öncelikle gönderenin sesini algılar. Bu algılama işleminden sonra artık alıcının
deşifre aşaması başlamaktadır. Alıcı, öncelikle işitsel olarak duyduğu sesleri, kendi düşüncesindeki
dilbilgisi ile kelimelere dönüştürür. Bu nedenle, gönderenin gönderdiği ses ile şifrelenmiş kelimelerle,
alıcının deşifre etmeye çalıştığı ses içerisinde kelimeler aynı dil içerisinde kavramlaşmış olmalıdır.
Alıcının ses olarak duyduğu kelimeleri ve dili bilmemesi, alıcının bir sonraki deşifre aşamasına geçmesini
engeller. Kelimeleri deşifre etmeyi başarabilen alıcı ise bir sonraki aşamada o kelimelere anlam
kazandırmaya çalışır. Kelimelerin başarılı bir biçimde anlama dönüştürülmesi, mesajın artık alıcıya
tamamen iletilmiş olduğunun kanıtıdır. Bu kanıt aynı zamanda da sözlü iletişimin gerçekleşmiş
olduğunun kanıtıdır.
Bilinç Etkisi
Bahsettiğimiz gibi sözlü iletişim bir çok alanın inceleme konusu olmaktadır. Psikoloji, iletişim bilimleri
ve sosyolojinin ilgilendiği sözlü iletişimde de bilincin bir öge olarak incelenmesinin önemli bir yeri
vardır. Bilinç, insanın sosyal olarak bulunduğu karşılıklı ilişkilerden kendi özeline kadar tüm hayatı
boyunca geliştirdiği ve bilgileri toplayıp, kendi içerisinde değerlendirip daha sonra da hayatının her
alanında kullandığı bir düşünceler ve birikimler topluluğudur. Bu nedenle, bireyin kurduğu her iletişim
biçimi muhakkak bilincin süzgecinden geçer. Kişinin aldığı ve gönderdiği her mesaj ilk önce bilincin
yönlendirmeleriyle şekillenir. Bilinç, göndereceği sözlü mesaja niyeti ve amacı olan bir mesaj yükler.
Bunun karşılığında alıcı olan birey de amaçlandırılmış mesajı yine bilincin süzgeciyle anlamlandırmaya
çalışır. Özellikle sözlü iletişimde anlam ve niyet kavramları bilincin algılayışıyla son şekillerini alırlar.
Niyet ve anlamın bilinç yoluyla şekillenmesi de hem bilişsel yolla hem de kavrayışsal yolla oluşmaktadır.
Bilincin iletişim sırasında kullandığı bilişsel yol hafızadan, seçimlerden, duyu organları yoluyla oluşmuş
olan deneyimlerden oluşurken, kavrayışsal kısım ise bilişsel yolla elde edilen tüm verilerin mantık
çerçevesi içerisinde düzene sokulup kullanılmasını sağlamaktadır (Lazar, 2009: 51). Birbiriyle bağlantılı
olan bu her iki bilinç öğesinin de doğru bir şekilde incelenmesi ve hem birey hem de toplumun içerisinde
bulunduğu iletişim alanlarındaki yerinin anlaşılması, bireyin bulunduğu her türlü iletişim biçimi açısından
önemlidir.
9
Sözel Dönüşlülük ve Toplumsal Bağlam
Sözel kültür ve iletişimin toplumla kurduğu bağ çok yakın ve özeldir. Sosyal yapı içerisinde kullanılan
sözlü iletişim ve onun ögeleri, kullanıldığı topluluğun özelliklerini de taşımaktadır. Bu duruma bakarak
aslında bir ülke de kullanılan dilin ve bu nedenle de sözel iletişimin iki farklı türü olduğu gözlemlenebilir.
İnsanın ses ve söz yoluyla kurduğu ve daha çok kurallara uygun olması gereken sözlük dili var iken, bir
de günlük normal yaşantısı içerisinde kullandığı sözel iletişim için kullandığı iletişim dili vardır. Günlük
hayat içerisinde iletişim amaçlı kullanılan sözel iletişim biçimi toplumsal yapıya daha yakın olarak
gelişir. Sosyal yapı ile sözlü iletişim arasında iki taraflı bir ilişki vardır. Bu ilişkinin dilbilim içerisindeki
terim karşılığı ise dönüşlülük (reflexivity)’tür (Fisher, 1987: 80).
Sözlü iletişimin temel öğesi olan dil kullanıldığı dönem ve jenerasyon içerisinde dönüşlülük gösterir.
Her genç jenerasyon kendi içerisinde belirli kalıplara uydurarak dili sözlü iletişim için şekillendirmektedir
(Fisher, 1987: 84). Bununla birlikte bir sonraki jenerasyon da bir önceki jenerasyonun dönüştürdüğü dili
ve onun yarattığı sözlü iletişim şeklini dönüştürerek etkilemektedir. Ayrıca oluşan bu jenerasyona özgü
iletişim şekli, kişileri sosyal yapı içerisinde sınıflandırmaktadır. Kişinin kullandığı dönüşmüş dil şekline
göre hangi kültürel ve sosyal gruba ait olduğu ve hangi jenerasyon içerisinde bulunduğu da ortaya
çıkmaktadır. Ama bu konuyla ilgili olarak unutulmaması gereken önemli etkenlerden biri artık kültürlerin
ve coğrafyaların birbirleriyle çok hızlı bir biçimde iletişim halinde olmalarıdır. Her ne kadar halen dilin
dönüşlülük unsurundan ve bu unsurun sözel iletişime yansımasından bahsetsek de, her bir sosyal grup,
kolay ulaşılabilen iletişim aygıtları sayesinde birbirlerinden hızla etkilenmektedir ve bu etkileşim
sonucunda da kişinin sözlü iletişim kurarken geliştirdiği dönüşlülük sadece yaşadığı ortamdan ve
kültürden değil, kullandığı iletişim araçlarından da etkilenmektedir.
Toplumsal bağlar sayesinde edinilmiş dil kullanımı, kişinin, bulunduğu her ortamda bu dil
kullanımıyla iletişim kurmasını gerektirmez. Kişi, sözlü iletişimde bulunduğu andaki sosyal durum
içerisine göre kullanabileceği dil biçimini şekillendirebilir. Tabii ki bu durum, bireyin sahip olduğu ve
daha önceden bahsettiğimiz iletişim zenginliğiyle ilgilidir. Buna karşılık, kişinin kullanabildiği her türlü
sözel iletişim biçimini, her zaman ve her yerde kullanması da olanaksızdır. Kişi, sözlü iletişim kurmak
istediği alıcının ve ortamın biçimine göre kendi dil yetkinliği doğrultusunda konuşma biçimini
değiştirebilir (Fisher, 1987: 87-89). Bu durumun aynısı dinleyici olarak da kişinin bulunduğu sosyal
durumla ilişkilidir. Örneğin, yüksek eğitim almış bir kişi, kırsal kesimde yaşamış ve kitle iletişim
araçlarıyla çok fazla ilişkisi olmamış aile büyükleriyle sözlü iletişim kurarken düşünce olarak daha farklı
bir dil biçimi kullanır. Özellikle dinleyici olurken, kırsal kesimdeki yerel bir aksan ve kelime haznesine
sahip aile büyüklerini dinleyen kişi, eğitim süresince edindiği dil yetkinliğini bir kenara bırakıp, eski yerel
diline dönüş yapmalıdır ki iletişim kurabilsin. Bu durum, daha önceden bahsettiğimiz, sözlü kültür ve
iletişimin hafızayla ne kadar doğru orantıda olduğunu kanıtlamaktadır. Zamanında Türkiye’den
Almanya’ya çalışmak için göçen bir çok aile çocuklarına Türkçeyi unutturmamak adına, eğitimlerinin
dışında çocuklarıyla Türkçe konuşmaya çalışmışlardır. Buna rağmen yine de, her ne kadar yeni
jenerasyon olsalar da, Almanya’da doğup büyümüş bir jenerasyon, Türkçeyi belirli bir aksanla
konuşurlar. Onların sözel iletişim yetileri, Türkiye’de doğup büyüyen birisinden çok daha farklıdır. Aynı
durum, çok kültürlü ülkeler için de geçerlidir. Eğer Türkiye’yi ele alacak olursak, coğrafi bölgelere göre
kişinin Türkçe telaffuzu değişiklik gösterir. Burada konunun anlaşılabilmesi için en belirgin ve açıklayıcı
örnekler kendi deneyimlerimizdir.
Sözel dönüşlülüğün ortaya çıkarabileceği olumlu veya olumsuz
sonuçları, bireyin toplumla olan bağını da düşünerek tartışınız.
Sözlü İletişimde Anlam Kavramı
Sözlü iletişim en önemli ve karmaşık olan kısımlarından biri anlam kavramıdır. Bunu sebebi ise iletişimin
oluştuğu ortama ve zamana göre anlam değişmektedir ve sözlü kurulan iletişim kalıcı olmadığından
anlamın an içerisinde doğru aktarılması çok daha önemlidir. Söz ile iletilen anlamı değiştirebilmek ve
geri alabilmek olanaksızdır. Özellikle kişilerarası sözlü iletişimde anlam en önemli unsurdur ve önemli
10
olduğu kadar da karmaşık bir yapısı vardır. Anlam, sözlü iletişimin hemen her alanında görülmektedir.
Hem dilin, hem sosyal iletişimin, hem kişisel iletişimin hem de iletişimsel davranışın içerisinde yer alır.
Bu nedenle anlamın tüm bu iletişim kavramlarının içerisinde incelenmesi, kişilerarası iletişimi genel
olarak anlamak için de önemlidir. Bundan dolayı iletişim, dolayısıyla sözlü iletişim de anlamsız
düşünülemez.
Dil yoluyla sözlü iletişimde anlam yaratımı da her kişinin zamanla bulundukları ve deneyimledikleri
sosyal ortam ve olaylar sonrasında kendi dil ve sözel anlamlarını değiştirerek, bireyin kendi anlam
bütünlüğünü yaratmasına neden olur (Fisher, 1987: 86-87). Kişinin kendi anlam bütünlüğünü
yaratmasının amacı da iletişim kurmaktır. Birey ancak anlamlandırdığı iletiye cevap verebilir. Bununla
birlikte birey eğer bir anlam ifadesinde bulunma amacındaysa sözlü bir ileti yollar. Kişinin, zaman
içerisinde oluşturduğu anlam ve tanımlamalar birer parola şeklinde karşı tarafa mesaj olarak
yollanmaktadır. Bu parolalar hem iletişimi şekillendirir hem de iletişimin içerdiği anlamı.
Her sözlü iletişim biçimi kendi içerisinde bir anlam içerir ve bu anlama göre iletişim şekillenir. Sözlü
iletişim içerisinde anlam konusuna baktığımızda da karşımıza doğrular ve yanlışlar pek çıkmaz, çünkü,
belirlenmiş bir doğru anlam ve yanlış anlam kalıbı yoktur. Bununla birlikte anlam dediğimiz şey de
tamamen tanımlanamaz (Fisher, 1987: 87). Sözel bir biçimde ifade edilen her şey bir anlam içerebilir ve
bu anlamı tanımlayabilen kesin bir ifade de yoktur. Buna ek olarak, sözlü iletişimde anlamın tam olarak
nerede ve nasıl oluştuğu da kesin olarak belirtilemez. Anlam bir andan çok bir süreçtir. Bu süreç
göndericinin oluşturduğu andan itibaren başlar ve alıcıda oluşan anlamın sonlanmasına kadar devam eder.
Bu süreç hem göndericiden hem alıcıdan hem de iletişimin oluştuğu ortamdan dolayı farklılık
gösterebilir.
Sözlü iletişimde anlam konusunu daha iyi kavramak adına iki türlü anlamdan bahsedebiliriz. İlk
olarak bahsedebileceğimiz anlam yine dil ve onun kullanımıyla ilgilidir. Bu anlam dilin kuralları
çerçevesinde değerlendirilir. İkinci anlam ise daha karmaşık olan bireylerarası sözel iletişimde oluşan
soyut anlamdır ki bu anlamın doğrusu yoktur (Fisher, 1987, 79-93). Başka bir deyişle her anlam doğru
olabilir. Bunun nedeni ise, hem söylenen mesajın birey tarafından anlamlandırılmaya çalışılması, hem de
söylenenin zaten kendi içerisinde bir anlamının olması durumdur. Bu iki farklı durumdan ilki iletinin
biçimi ve ikincisi iletinin niyeti olarak adlandırılabilir. Bununla birlikte, sözlü iletişimde daha çok önemli
olan aslında niyettir (Severin ve Tankard, 2001: 91-96). Ne söylediğimiz değil, söylediklerimizle ne
anlatmak, neyi anlamlandırmak istediğimizdir. Bu durum tabii ki alıcının algısıyla da ilgilidir ama alıcı
genellikle mesajı durum ve bağlama göre algılar. Alıcı için göndericinin niyeti ve ne anlatmak istediği
genellikle ikinci sırada gelir.
Görüldüğü üzere anlam, sözlü iletişim için önemli olduğu kadar karmaşık bir kavramdır. Söyleminde
bir bütünlük içerisinde bulunduğu anlam kavramını anlamak için bu kavramı iki başlık altında, biraz daha
kolaya indirgeyerek inceleyebiliriz.
Kalıplaşmış Anlam
Kalıplaşmış anlam, bireylerarası sözlü iletişim sayesinde sosyal anlam içerisinde oluşmuş anlam olarak
adlandırılmaktadır (Fisher, 1987: 88). Bu durum içerisinde sosyal bağlamla birlikte dilin kullanımının
kalıplaşmasıyla sözlü iletişim oluşmaktadır. Örneğin, Türkiye’nin Ege bölgesinde konuşulan dilde
kalıplaşmış deyim kullanımları, çeşitli nesnelere verilmiş genel sözlük Türkçesinden farklı kelimeler
kullanılmaktadır ve tüm bu sözel ifadeler o bölge içerisinde kalıplaşmıştır. Herhangi sosyal bir grubun ya
da coğrafi bir bölgenin kendi arasında kalıplaşan sözel iletişimde kullandığı ifadeler, o bölgenin bağlı
olduğu ülke ve sosyal grubun bağlı olduğu daha büyük sosyal gruplar tarafından anlaşılamayabilir.
Kalıplaşmış anlam bahsettiğimiz bu coğrafi ya da sosyal gruplar dışında yaş ve cinsiyetle alakalı
olabilir. Gençlerin kendi aralarında varolan, kadınların ve erkeklerin kendi aralarında kullandığı anlam
olarak dil içerisinde kalıplaşmış sözlü iletişim ögeleri bulunmaktadır.
11
Sözlü iletişimin sürecindeki cinsiyet farklılıklarının kültür ile ilişkisi
hakkındaki daha ayrıntılı bilgiyi “Kültür ve Sözlü İletişim” başlıklı 4. Ünitede bulabilirsiniz.
Stil Değiştiren Anlam
İletişim içerisinde eğer bireyin yolladığı mesajın bir mektup olduğunu ve her mektubunda gideceği tek bir
posta kodu olduğunu düşünürsek aslında iletişim daha anlaşılır bir hale gelebilir. Buna karşılık, sosyal
yapı içerisinde iletişime baktığımız zaman, özellikle sözlü iletişime, ne yollanan mesaj bir mektup niteliği
taşır ne de mesajın gittiği yön tek bir posta kodu ile belirtilmiştir (Fisher, 1987: 91). Bunun sebebi,
iletişim kuran her bir bireyin birden fazla toplumsal bağlam içerisinde bulunmasıdır. Bu nedenle kişiler
bulundukları her farklı sosyal durum ve toplumsal bağlam içerisinde farklı bir iletişim şekli kullanırlar ve
bu aradaki geçişler de stil değiştirme olarak adlandırılır. Arkadaş ortamı, aile ortamı, iş ortamı, coğrafi
ortam, politik ortam, sosyoekonomik ortam gibi bir çok farklı ortamda bulunan birey, her birinde aynı
yolla sözel iletişim kurmaz. Bununla birlikte, kişi, her bir ortamda kendine özgü bir iletişim biçimi de
geliştirmektedir. Sözlü iletişimde bahsettiğimiz stil ise bu farklı ortamlarda kişinin kendine özgü olarak
seçtiği sözel iletişim biçimini belirtmektedir. Örnek olarak, birey, sıcak, soğuk, resmi, resmi olmayan,
samimi, ilgisiz ve benzeri stillere sahip olabilmektedir. Bu durum bağlamında bazı bireyler daha çabuk ve
yakın ilişki kurulabilir durumda olurken, bazıları ise daha mesafeli ve yavaş bir şekilde iletişim kurarlar.
Stil, iletişim kurma biçimin yanında, kişinin karakteristik özelliklerini de belirleyen anlam ögeleri
bütünüdür. Kişinin, utangaç, açık sözlü, konuşkan ve benzeri gibi karakter özellikleri, kişinin sosyal
ortam içerisinde seçtiği stili doğrultusunda belirlenebilmektedir. Bununla beraber, bazı kişiler bu stil
değiştirme sırasında belirli problemler de yaşarlar. Bu duruma verilebilecek en açık örnek, yakın
çevresiyle çok kolay iletişim kuran birinin, bir topluluk önünde konuşma zorluğu çekmesi olabilir. Bu
birey, yakın çevresi ve topluluk önündeki sosyal ortamı arasında stil değişimini gerçekleştirememektedir.
Buna rağmen deneyimler doğrultusunda bu kişinin zamanla topluluk önünde konuşma korkusunu
yenmesi, aynı zamanda bu kişinin stil değiştirmeyi de öğrenmiş olduğu anlamına gelmektedir. Bu durum
aslında bir çok birey için alıştığından farklı ortamlarda bulunması durumunda geçerli olabilir. Bireyin
yeni girdiği sosyal ortamda rahat ve doğru bir şekilde sözlü iletişim kurmaya alışması için belirli bir
zamana ihtiyacı vardır. Bazı bireyler yeni ortamla iletişim kurabilmek için stil değiştirmeyi hızlıca
öğrenebilirken, bazılarının biraz daha zamana ihtiyaçları olur. Bu bağlamda stil değiştirme zaman
içerisinde öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir özelliktir (Fisher, 1987: 92). Önemli olan bir şekilde stil
değiştirmeyi öğrenebilmektir, çünkü ancak bu şekilde bulunulan sosyal ortamla sağlıklı bir sözel iletişim
kurulabilir. Stil değiştirmeden kurulan iletişimde ise hem mesaj gönderme, hem anlam çıkarma hem de
alıcının algılaması açısından problemler oluşabilmektedir. Aynı zamanda stil değiştirme durumu
göstermektedir ki bir kişi birden fazla stile doğal olarak sahiptir ve sahip olmalıdır da. Sözlü iletişim bu
durumu gerektirmektedir.
Kendi deneyimleriniz doğrultusunda, sözlü iletişim sırasında
kendinizde ya da diğer bireylerde gerçekleşen stil değiştirme durumlarını bu bilgiler
ışığında düşünüp değerlendiriniz.
Sözün Söyleme Dönüşümü
Sözlü iletişim ve onun yarattığı sözlü kültür paralel olarak gelişen ve birbirleriyle bağlantılı kavramlardır.
Bu kavramlar yazı sonrası dönemde ve halen günümüzde de yazılı iletişim ve kültürle sürekli
karşılaştırılmaktadır. Yazı sonrası sözlü kültür alanında geliştirilen en önemli kuramlardan biri sözeylem
(söylem) kuramıdır. J. L. Austin, John R. Searle ve H. P. Grice gibi bir araştırmacılar bu kuramla
uğraşmışlar ve sonraki dönemde Mary Louise Pratt ise bu kuramı farklı alanlara uygulamıştır. Söylem
kuramı, sözlü iletişimin temel hareketi olan konuşmada üç ayrı eylem türü saptar: 1. Bir sözce,
kelimelerden bir yapı üretme eylemi olan “düzsöz eylemi” (locutionary act); 2. Söz verme, selamlama,
ileri sürme, övünme vb. örneklerde konuşanla konuşulan kişi arasındaki etkileşimi dışa vuran “edimsöz
eylemi” (illocutionary act); 3. Dinleyende korku, inanma, yüreklenme gibi etkiler yaratan “etkisöz
eylemi” (perlocutionary act)’dir (Ong, 1999: 199).
12
Söylem, sözlü iletişim içerisinde mesajı taşıyan aygıtlar bütünüdür. Bireyin kişisel bilinci iletişim
nesnesini oluşturur ve söylem yoluyla karşı tarafa taşır. Söylem, içerisinde hem niyeti, hem bilincin
ortaya koyduğu ögeleri, hem de anlamı bir arada barındırmaktadır. Buna karşılık, anlamda da olduğu gibi,
söylemde bulunan kişiyle, söylemi algılayan kişi arasında, söylemin çözümlenmesinde farklılıklar
olabilir. Bunun nedeni ise söylemi hazır hale getiren kişi ile söylemi hazır halinden alıp tekrar parçalarına
ayıran kişinin farklı bilinç yapılarına sahip olmalarıdır.
Söylemin de kendi içerisinde özümleme (integration), çıkarsama (inference), depolama (stockage) ve
geri çağırma (faire-appel) olmak üzere dört farklı aşaması bulunmaktadır (Lazar, 2009: 52). Bu dört
aşama gönderenden daha çok alıcının söylemi algısıyla ilgilidir ve her birey hem gönderen hem de alıcı
konumunda olabileceğinden genel olarak herkes için kabul edilebilir aşamalardır. Söylemin özümlenmesi
ilk olarak bireyin kendi bilinciyle yapması gereken bir durumdur. Alınan ileti özümlenemezse alıcıda
anlamını yitirir ve bir sonraki aşama olan çıkarsama aşamasına geçilemez. Özümsenen iletinden çıkarım
yapılmasıyla birlikte söylem alıcı olan bireyde kalıcı hale gelir ve daha sonra tekrar kullanılmak üzere
bilinç içerisinde depolanır. Depolanan ileti ve içerdiği söylemde gerektiğinde geri çağrılarak tekrar
kullanılır ve alıcı, artık gönderen konumunda olduğundan, geri çağrılan ileti başka bir alıcıya gönderilir
ve tekrar aynı işlemlerden geçer (Lazar, 2009: 52). Bu şekilde söylem sürekli değişkenlik içerisinde
bireylerarasında sürekli gezinir ve yeni anlamlar ve yeni niyetler doğrultusunda kullanılır. Diğer bir
taraftan, bir iletinin sürekli farklı anlamlar kazanarak farklı söylemler için kullanılması ve bu bahsedilen
aşamaları başarılı bir biçimde geçebilmesi, hem o iletinin etki düzeyiyle hem de alıcının iletişimsel
becerisiyle doğru orantılıdır.
Söz ve Varsayım
Sözlü iletişimin doğası gereği, mesajı gönderen ve alan olarak, birey sürekli varsayımda bulunur. Kişi,
karşıdakinin kendisine söz yoluyla ilettiği mesajı kendi bilinci, kültürel geçmişi ve dil anlayışı
çerçevesinde varsayımlarda bulunarak deşifre eder. Dil kelimeleri dilimize yerleştirirken aynı zamanda
kelimelerin işaret ettiği kavramları da düşüncemize yerleştirir (Severin ve Tankard, 2001: 96). Bu durumu
en yaygın olarak farklı dillerin birbirleriyle olan iletişimine dayanmaktadır. Her dil kendi içinde farklı
ifade biçimleri kullanmasına rağmen, farklı kelimelerin işaret ettiği düşünsel kavramlar ortaktır. Buna
karşın, sözel iletişimde ayrı dilleri konuşan iki kişinin birbirleriyle sağlıklı ve anlaşılır sözel bir iletişim
kurmaları olanaksızdır. Kişinin bilmediği bir dilde ilk önce kelimeleri bilmesi gerekir ki evrensel olan
kavramlarla öğrendiği kelimeleri karşılıklı bağdaştırabilsin.
Varsayımın sözlü iletişimde ki önemi, anadili dışında yabancı dil bilen bir kişinin o dili yazma,
konuşma, okuma ve dinlemedeki düzey farklılıklarında çok açık şekilde görülebilir. Genelde herhangi bir
yabancı dili iyi konuşan kişinin okuma ve yazmada daha az zorluk çektiği görülürken, yazma ve okuması
iyi olan bir kişinin muhakkak o dili iyi konuşacağı ve anlayacağı söylenemez. Bunun nedeni, daha
önceden belirttiğimiz gibi sözel iletişimin önce düşünsel olarak yerleşmesi gerekir ve anadil dışında
yabancı dil öğrenen bir kişi anadilinin oluşturduğu düşünsel kavramlarla sonradan öğrendiği dilin
kelimeleri arasında bağlantı kuramadan konuşma ve dinlemede zorlanmasıdır. Bu durum göstermektedir
ki, varsayım yoluyla oluşan kelime ve düşünce ilişkisi her dil için tekrar kurulmalıdır.
Varsayımlar üzerinden oluşan sözlü iletişimin diğer bir özelliği de kelimeler ve onlara karşılık gelen
kavramların kalıcılığına dayanmasıdır. İletişim sırasında anlamını yitirmiş ve güncelliğini kaybetmiş
varsayımlara dayanan kelimelerin kullanılması, sözlü iletişimi problemli kılacaktır çünkü kelime var
oldukça onun yarattığı varsayım ve fikir varolur (Severin ve Tankard, 2001: 96). Her ne kadar iletilmeye
çalışılan kelime, cümle ve onun çağrıştırdığı fikir, gönderen tarafında bir varsayıma dayansa da, alıcı
kişinin o kelime ve fikirle daha önce bir ilişkisinin olmaması durumu, sözel yolla gönderilen mesajı
etkisiz kılar.
Sözlü İletişim Ortamları
Sözlü iletişimin bireye bağlı bir iletişim türü olduğunu belirtmiştik ve bu durumdan yola çıkarak, sözlü
iletişimin çeşitliliğini anlamak için, bireyin bulunduğu ortamların yapılarına genel bir bakış, sözlü
iletişimin içeriğini anlamakta yardımcı olacaktır. Kendi düşüncesinde bile iki kişili diyaloglar yaratan
bireyin, somut olarak da sözlü iletişime girebilmek için ikinci bir kişiye; gönderene ya da alıcıya
gereksinimi vardır.
13
Bireyin İletişim Ortamı
Birden fazla bireyin yaşadığı her ortamda iletişim olanaklıdır. Hatta bazı durumlarda, birey kendisiyle
bile, düşünce yoluyla iletişim kurmaktadır. Özellikle sözlü iletişimin dil ve düşünce ile olan bağlantısını
düşünürsek, birey kendi beyninde düşünürken ikili bir durumu yaratmalıdır ki verecek olduğu karara veya
düşüncesine bir dayanak oluşturabilsin. Bu nedenle bireyin bulunduğu iletişim biçiminde, bireyi ve onun
bilincini anlamadan iletişimin sürecini anlamak da olanaklı olmaz. Ayrıca birey sadece gönderen olarak
değil, alıcı olarak da iletişim içerisinde yer aldığından, iki yönlü bir birey yaklaşımı gerekmektedir. Bu iki
yönlü yaklaşımı anlayabilmek için de, insanı tüm biriktirdikleri ve anlamlandırdıklarıyla bireye
dönüştüren bilinç önemli bir unsur olmuştur.
İnsan iletişimin temeli olan bireylerarası iletişim (Lazar, 2009: 52), bireylerin fiziksel olanaklarını
kullanarak kendi aralarında kurduğu etkileşimler bütünüdür. Bireylerarası iletişim kendi başına çok geniş
bir alanda incelenebilecek bir konu olduğundan, çeşitli alt gruplara ayrılmak zorunda kalmıştır ve sözlü
iletişim bunların arasında en yaygın olanlardan biridir. Bireyler fiziksel olarak varoldukları her ortamda
diğer bireylerle fiziksel olanakları elverdiği derecede iletişim kurarlar. Bu amaçla insan bedeninin
uzuvlarını ve duyu organlarını iletişim aracı olarak kullanır. Sözlü iletişim ise insanın ağız, dil, ses ve
kulak gibi fiziksel olanaklarını kullanarak kurduğu iletişim biçimidir. Ayrıca teknolojinin olanakları
düşünüldüğünde de sözlü iletişim fiziksel sınırların dışarısına çıkmış, telefon, televizyon, radyo,
bilgisayar ve internet gibi iletişim araçları sayesinde, kişinin fiziksel olduğu ortamın dışarısına taşınma
olanağına sahip olmuştur. Tüm bu teknolojik araçları ve insanın düşünme, konuşma ve dinleme yetilerini
de gözönünde bulundurursak, sözlü iletişim, daha çok insana özgü bir iletişim şekli olarak incelenmiştir.
Burada sözlü iletişimden bahsederken, dilin ve sesin kullanılmadığı sözsüz iletişimden tamamen
bağıntısız olduğu düşünülmemelidir. Çünkü sözel iletişimde insan bedensel hareketlerini de
kullanmaktadır. Gönderilen mesaja, konuşulan konuya uygun olarak, birey muhakkak bedenini, verdiği
mesajı ve söylemini daha fazla güçlendirmek için kullanacaktır. İnsan iletişiminde inceleme konusu
olabilecek davranışlar, olaylar ve durumlar sınırsız sayıda olabileceği için, belirli sınıflandırmalara gerek
duyulduğundan dolayı sözlü ve sözsüz iletişim ayrı konular olarak ele alınsalar da, birebirleriyle çok
yakından ilgili oldukları, her bireyin kendi hayatında edindiği deneyimlerle zaten gayet açıktır.
Sözlü iletişimin öneminin bu kadar vurgulanmasının nedeni, bireyin günlük hayatı içerisinde bilgi
verme ve alma amaçlı bir çok etkileşimi sırasındaki kullanım yoğunluğudur. Bireyin davranışlarının
nedenlerini ve sonuçlarını anlamaya çalışırken, günlük hayat içerisindeki bu iletişim etkinlikleri çok
faydalı bir rehber olarak kullanılır. Bireylerin üretiminden, tüketimine, bilgi alışverişinden dili nasıl
kullandıklarına, sosyal ortamla ilişkilerinden kültürel yaşantılarına kadar sözlü iletişim alanı örnek
çeşitliliği ve inceleme malzemesi açısından çok da zengin bir alandır.
Grup Ortamı
İki bireyden fazla bireyin bulunduğu ortamlarda grupsal sözlü iletişim durumu oluşmaktadır (Lazar,
2009: 56). Aile ortamı, iş ortamı, arkadaş ortamı gibi ortamlarda grup içi sözlü iletişim söz konusudur.
Grup ortamları sosyal ortamlar olmakla beraber, bireyi birden fazla kişiyle sözlü iletişim kurma
durumuna sokar. Bu durumlarda, tek bir ileti, aynı anda birden fazla kişi tarafından algılanır ve
anlamlandırılır. Bundan dolayı da bir ileti, farklı zamanlarda değil, aynı zaman içerisinde farklı anlamlar
kazanır ve farklı biçimlerde yorumlanabilir. Burada grubun yapısı da önemlidir. Aile ve arkadaş gibi
genelde resmi olmayan grup ortamlarıyla birlikte, daha resmi bir sözel iletişimin kullanıldığı iş ortamı ya
da kamusal alanlar gibi sınırlı çerçevede iletişim kurulduğu ortamlarda bulunmaktadır (Lazar, 2009: 57 60). Bir bankada veya hastanede sıra beklerken bekleme odasında diğer bireylerle kurduğumuz iletişim,
evimizdeki bireylerle kurduğumuz iletişimden daha resmi ve sınırlı olacaktır. Resmi grup ortamlarında
yaşanan bu sınırlılık aslında kişilerin birbirleriyle olan sosyal ilişkilerinden de kaynaklanmaktadır.
Öğrenci öğretmen ilişkisi, patron çalışan ilişkisi, iş arkadaşı ilişkileri hatta bazı durumlarda ebeveyn evlat
ilişkileri bile grup ortamında oluşacak olan iletişim biçimini etkiler. Grup içerisindeki sözlü iletişimde,
söylenen söz, fiziksel yapısı sesten oluştuğu için, bireyin içinden gelir ve insanları birbirlerine bilinçli iç
yapılar ve kişiler olarak bağlar. Bu durum iletişimsel açıdan birbirine sımsıkı bağlı insan kümeleri
oluşturur (Ong, 1999: 93). Grup ortamında konuşmacı bir topluluğa seslenirken, dinleyiciler, hem kendi
aralarında hem de konuşmacıyla bir bütündür.
14
Kitle Ortamı
Grup içerisinde oluşan sözlü iletişimin sosyal ortama bağlı olarak kurulduğu en geniş biçimi de kitle
iletişimidir. Kitle iletişimi aslında bir çok küçük grubu ve neredeyse bütün bireyleri içine alarak sözlü
iletişimin her biçimde ve her anlamda görüldüğü bir iletişim kavramıdır. Sözlü iletişimin görüldüğü kitle
iletişiminde, gönderen ve alıcı ilişkisi, bireylerarası iletişimdeki gibi yakın ve hızlı olmaz. İletişimin bir
süreç olduğunu düşünürsek, kitle iletişimi süreç olarak gönderenin ve alıcının farklı zaman ve
mekanlardan kurduğu kapsayıcı bir alana sahiptir. Diğer bir deyişle, aslında kitle iletişimi, göndericinin
ve alıcının sürekli yer değiştirdiği, iletinin bir zamandan başka bir zamana, bir mekandan çok uzaktaki
başka bir mekana gönderildiği bir iletişim alanıdır. Sözlü iletişimi de, kitle iletişimin vazgeçilmez bir
ögesi olarak düşünürsek, söz yoluyla anlamlandırılıp bir söyleme dönüşen ileti kültürler, mekanlar,
zamanlar ve insanlar arasında dolaşır ve durmaksızın, sözel olarak anlam kazanmaya ve kullanılmaya
devam eder.
Resim 1.1: Kitle iletişimi bireyin sözlü ifade biçimini de etkilemektedir.
Kitle ortamında bir çok göndericiyle aynı anda ve hızlı bir biçimde iletişime geçer. Bu durum da, bireyin sözlü iletişim
hayatında bir çok uyaranı anlamlandırmak ve düşüncesinde kavramlaştırmasını gerektirir. Farklı kitle iletişim araçlarına
maruz kalan birey, kendi iletişim becerilerini ve düşünce yapıısını oluştuturken, diğer bireylerle ortak olarak dinleyici
olarak rol aldığı kitle ortamında ortak düşünceler, iletişim becerileri ve kavramlar geliştirir.
Kaynak: http://us.123rf.com/400wm/400/400/cienpies/cienpies1206/cienpies120600012/13903218-social-media-iconset-in-two-speech-bubbles-communication.jpg
Sözlü iletişimin kitle iletişimi ile ilişkisine birey odaklı baktığımızda, kitle iletişimi içerisinde birey
genellikle dinleyici ve izleyici olarak konumlandırılmıştır. Bu açıdan ele alındığında, radyo ve televizyon
başta olmak üzere, tüm kitle iletişim araçları birer gönderen ve birey de alıcı rolüne bürünmüştür (Lazar,
2009: 61). Bu durumda sözlü iletişimi ilgilendiren kısım ise bireyin dinleyici olarak, kitle iletişim
araçlarından sözel yolla sürekli ileti toplamasıdır. Kitle iletişim aracının ürettiği tek bir söylem, bir çok
bireyde farklı bir şekilde bilinç süzgecinden geçip depolanmaktadır. Bireyin kitle iletişimiyle kurduğu bu
sözlü iletişim biçimi, anlamlandırdığı söylemin geri bildirimini karşı tarafa anında vermesine engeldir.
Dinleyici olan birey, sözlü mesajı anlamlandırır, bilinçte depolar fakat geri bildirimini bireylerarası
iletişimde olduğu gibi göndericiye değil yine başka bir dinleyiciye, başka bir bireye iletecektir.
Kitle iletişimi içerisinde sözlü iletişimi etkileyen etmenlerden biri de, mesajın alındığı ortamdır.
Dinleyici konumunda olan birey, kitle iletişim aracından aldığı iletiyi tek başına olduğu bir ortamda ya da
başka kişilerle ortak paylaştığı bir ortamda da alabilir. Bu durumda, bireyin iletiyi aldığı ortamda bulunan
diğer bireylerin oluşturduğu grup biçimi de önemlidir. Aile gibi resmi olmayan bir ortamda kitle iletişim
aracından alınan iletinin algılanışıyla, resmi ortamdaki bireylerle birlikte aynı araçtan alınan aynı ileti,
bireyin iletiden farklı anlamlar edinmesine neden olabilmektedir. Bununla birlikte, ortamdaki diğer
bireylerin iletiyle ilgili yaptığı sözel yorumlar, bireyin iletiyi anlamlandırmasını yine etkileyecektir. Kitle
iletişimin sözlü iletişimle birlikte beraber işlediği bu gibi ortamlarda dinleyici davranışı denilen bir
kavramda oluşmaktadır ve bu kavram iletişimle birlikte sosyolojinin inceleme alanına da girer (Lazar,
2009: 66). Dinleyici olan birey, iletinin kendisinde yarattığı anlamlandırmayı direkt olarak tekrar kitle
iletişim aracının diğer tarafındaki göndericiye iletemese de, kendi bulunduğu ortamda iletiye tepki olarak
15
sözel veya sözsüz davranışlarda bulunur. Bu davranışlar yine bilincin tepkisi sonucunda oluşmaktadır.
Dinleyici davranışı denilen kavram ise zaman içerisinde şekillenir. Dinleyici, zamanla kendi bilinç
düzeyinin ilgi duyduğu sözel mesajlara tepki gösterir ve onları depolar ya da kendi bilinciyle oluşturduğu
ilgi alanları çerçevesinde kitle iletişim arasından kendisine sözel ve görsel olarak en yakın iletileri
gönderen iletişim aygıtlarını seçer.
Sözlü İletişim Kurma Amaçları
Günlük hayatı içerisinde görerek, göstererek, konuşarak ve dinleyerek iletişim kuran insan, bu eylemleri,
bilinçli ya da bilinçsiz, belirli bir amaç için yapmaktadır. Bu amaçlar da ana başlık olarak iletişim kurma
amaçlarıyla örtüşmektedir. Bu amaçları sosyalleşme, ikna ve bilgi paylaşımı olarak üç ana grupta
inceleyebiliriz (Lazar, 2009: 68).
Sosyalleşme
Bireyin diğer bireyleri tanımak ve kendisini tanıtmak için sadece görmesi, göstermesi ve aynı ortamda
bulunması yeterli değildir. Kişinin, diğer bireyleri anlaması ve tanıması için sözlü iletişim kurması
kaçınılmazdır. Kendi topladığı bilgileri paylaşmak ve yeni bilgiler edinebilmek için, kişi sözel yoldan
iletişime geçmeli, konuşmalı ve dinlemelidir. Ayrıca, bulunduğu sosyal ortamlarda kendine bir konum
edinmek için birey en hızlı şekilde kendisini ifade etmelidir ve bu da ancak sözel iletişimin yardımıyla
gerçekleşir. Toplumun en küçük yapısı sayılan aile ortamında bile aile bireyleri zamanla birbirleriyle
sosyal bağ kurarlar ve sözel iletişim bu bağın kurulmasında önemli bir rol oynamaktadır. Özellikle sosyal
bağların iyi veya kötü oluşu sözel yolla kurulan ve sonrasında geliştirilen iletişimin etkisiyle de
şekillenmektedir.
İkna
İkna amaçlı sözel iletişim genellikle alıcının daha önceden oluşmuş davranış ve bilincinde değişiklik
yaratma nedeniyle yapılmaktadır. Bir önceki başlıkta bahsettiğimiz gibi burada alıcıda değişiklik
yaratacak bir bilgiye gereksinim vardır ve bu bilginin alıcı tarafından değerlendirilip kabul edilmesi
beklenmektedir (Lazar, 2009: 69). İkna amacıyla gönderilen sözlü ileti, alıcının bilinci doğrultusunda
yargılayabileceği ve sonunda olumlu ya da olumsuz karar vererek gönderilen bilgiyi anlamlandıracağı bir
süreç içerir. Burada kuşkusuz gönderen ile alıcı arasındaki sosyal ilişkinin önemi büyüktür. Alıcının,
dinleyici olarak algıladığı ileti, kendi bilinci doğrultusunda güvenilir bir gönderici ise, alıcı konumundaki
bireyin iletinin içerdiği bilgiye ikna olarak anlamlandırması olanaklıdır. Bahsedilen sosyal ilişkiye dayalı
güven durumu ise, kitle iletişim araçları kaynaklı sözlü ileti de aynı doğrultuda işlemektedir. Kişi
dinleyici olarak, güvenilir bulduğu sözel kitle iletişim kaynağına yöneldiği için ikna süreci daha kolay
gelişir.
Bilgi Paylaşımı
İletişimin temel olarak en belirgin amacı bilgiyi almak ve bilgiyi yaymaktır. İnsan en sade ve kolay
biçimde, sözel olarak bilgiyi verir ve alır. Günlük konuşmaların başlangıcının altında yatan neden bile
bilgi alma ve verme istediğidir. Gün içerisinde ilk defa gördüğümüz bir tanıdığımıza sorduğumuz
“Nasılsınız?”, “Ne yapıyorsunuz?” gibi sorular ve karşılığında bize sorulan benzer sorulara verdiğimiz
cevaplar sözel bir bilgi alışverişi biçimidir. Örneğin, öğrenci ya da öğretmen olarak girdiğimiz derslerde
amaç, öğrenmek istediğimiz akademik bilgiyi sözel iletişimi kullanarak almaktır. Sözel iletişim olarak
bahsettiğimiz süreçler bütünü, genel olarak sözel bilginin hızlı bir şekilde paylaşımı için kullanılmaktadır.
Bununla birlikte, daha önce bahsettiğimiz üzere, kitle iletişim araçlarında dinleyici olarak
konumlandırılan bireyin dinleyici olarak en yaygın amaçlarından biri bilgiyi almaktır. Buna ek olarak, üç
grup olarak bahsettiğimiz iletişim kurma amaçlarının en kapsayıcı olanı da bilgi paylaşımıdır. Hem
sosyalleşme amacıyla hem de ikna amacıyla kurulan sözel iletişim, içerisinde karşı tarafa gönderilmek
istenilen bilgiyi de içerir.
Günlük hayat içerisinde kurduğunuz sözel ilişkiler bağlamında,
kurduğunuz ilişkileri amaçlarına göre sınıflandırmaya çalışınız.
16
Özet
aktığından dinamiktir. Dilde her kelimenin bir
sözlük karşılığı var iken, sözlü iletişimde
kullanılan kelime de bir niyet olduğu için, kelime
alıcı tarafından tek bir anlamda algılanmaz. Bu
durumda sözlü iletişim sürecinde bireyin dili
soyutlayarak kullanmasını gerektirir.
İnsan, iletişim kurmadan yaşayamaz. İletişim
kurma süresince de bedeni insana ilk varolduğu
zamandan beri araç olmuştur. Bedeninin ses
özelliğini kullanan insan, ses yoluyla iletişim
kurma konusunda sürekli gelişmiştir. Sesi iletişim
ortamında daha etkin kılmak için, onu dil yoluyla
anlamlandırmıştır. Ses ve dilin birleşerek, bireyi
hem diğer bireylerle hem de yaşadığı toplumla
birbirine bağlayan bir unsur haline gelmesi de,
sözlü iletişim olarak adlandırdığımız iletişim
sürecini oluşturmuştur.
Sözlü iletişim bir süreçtir. Her ne kadar hızlı
gerçekleşse de, mesajın gönderen tarafından
hazırlanıp yollanması ve alıcının bu iletiyi alarak
anlamlandırması belirli bir zaman alır. Bununla
birlikte sözlü iletişimin eylemsel olarak oluştuğu
an dışında öncesi ve sonrası da bulunur.
Gönderenin önce gönderiyi hazırlama süreci
vardır ki bu çok önceden oluşmaya başlayabilir.
Alıcının da mesajı aldıktan sonar onu anlamlandırıp depolaması ve sonra tekrar kullanılabilecek halde hazır tutması, sürecin devamlılığını gösterir.
Sesin düzenli ve anlamlı bir biçimde iletişim
amaçlı kullanılmasını sağlayan dil olmuştur. Dil,
bireylerin farklı seslerini ortak bir paydada
buluşturarak, konuşan ve dinleyen birey arasında
bir köprü haline gelmiştir. Bu nedenle dilin ilk
kullanım amacı iletişim olmuştur.
Dilin teknik olarak özellikleri aynı olsa da aynı
dili konuşan bireyler, sözlü iletişim kurarken, dili
kendilerine göre yorumlayıp o şekilde
kullanmaktadır. Bu nedenle bireyin dili iletişim
amaçlı kullanımı sırasında, bireyden bireye hem
benzerlikler hem de farklılıklar göstermiştir. Bu
farklılıklar aynı zamanda dil ve sözlü iletişim
ilişkisi arasında da gerçekleşmektedir. Sözlü
iletişim, dilin yapısal sınırlarını kaldırmak ve
bireyin çevresiyle olan ilişkisini daha özgür
kılmak için bir araç rolündedir.
Sözel kültür ve iletişimin toplumla kurduğu bağ
çok yakın ve özeldir. Sosyal yapı içerisinde
kullanılan sözlü iletişim ve onun ögeleri,
kullanıldığı
topluluğun
özelliklerini
de
taşımaktadır. Bu duruma bakarak aslında bir ülke
de kullanılan dilin ve bu nedenle de sözel
iletişimin iki farklı türü olduğu gözlemlenebilir.
İnsanın ses ve söz yoluyla kurduğu ve daha çok
kurallara uygun olması gereken sözlük dili var
iken, bir de günlük normal yaşantısı içerisinde
sözel iletişim için kullandığı iletişim dili vardır.
Günlük hayat içerisinde iletişim amaçlı kullanılan
sözel iletişim biçimi toplumsal yapıya daha yakın
olarak gelişir. Sosyal yapı ile sözlü iletişim
arasında iki taraflı bir ilişki vardır.
Sözlü iletişim dilin kullanım biçimleriyle
ilgilenmektedir. Bunu yaparken de dilbilimden
destek alır. Dilin kullanımı langue ve parole
olarak iki form içerisinde incelemiştir. Langue
kavramı daha çok dilin teknik ve dilbilgisi
yönlerini içerirken, herkes için biçimsel olarak
dilin aynı sözel kullanımıyla ilgilidir. Parole ise
insanlar tarafından dilin sosyal hayatta ve sözel
iletişimde kullanılması amacıyla yaratılmış
kurallarını içerir. Bu iki grupla ilişkili olarak,
dilbilgisi ve uygun kurallar çerçevesinde
konuşulan dile yetkin (competence) dil ve dilin
soysal
bağlamda
iletişim
ögesi
olarak
kullanımına da performans (performance) dili
denmektedir.
Sözlü iletişimdeki önemli unsurlardan biri de
anlam kavramıdır. Her birey, sözlü iletiyi kendi
bilinci doğrultusunda anlamlandırır ve bu
anlamlandırmaya göre mesajı gönderir ve alır.
Sözlü iletişimde anlam konusunu daha iyi
kavramak adına iki türlü anlamdan bahsedebiliriz. İlk olarak bahsedebileceğimiz anlam yine
dil ve onun kullanımıyla ilgilidir. Bu anlam dilin
kuralları çerçevesinde değerlendirilir. İkinci
anlam ise daha karmaşık olan bireylerarası sözel
iletişimde oluşan soyut anlamdır ki bu anlamın
doğrusu yoktur. Buna ek olarak, anlam kavramını
kalıplaşmış ve stil değiştiren anlam olarak iki
belirgin gruba ayırabiliriz. Kalıplaşmış anlam,
bireylerarası sözlü iletişim sayesinde sosyal
anlam içerisinde oluşmuş anlam olarak
adlandırılmaktadır. Bu durum içerisinde sosyal
bağlamla birlikte dilin kullanımının kalıp-
Dili sözlü iletişimle karşılaştırdığımız zaman ise
karşımıza iki özellik çıkmaktadır. Dilin kuralları
ve sınırları belirli iken, sözlü iletişim bu sınırları
kaldırmaya ve kuralları günlük hayat içerisine
adapte ederek özgürleştirmeye çalışır. Bununla
birlikte, dil statik bir durumda iken, sözlü iletişim
onu hareketlendirir. Sözlü iletişim sürekli
17
Günlük hayatı içerisinde görerek, göstererek,
konuşarak ve dinleyerek iletişim kuran insan, bu
eylemleri, bilinçli ya da bilinçsiz, belirli bir amaç
için yapmaktadır. Bu amaçlar da ana başlık
olarak iletişim kurma amaçlarıyla örtüşmektedir.
Bu amaçlardan biri sosyalleşmedir. Bireyin diğer
bireyleri tanımak ve kendisini tanıtmak için
sadece görmesi, göstermesi ve aynı ortamda
bulunması yeterli değildir. Kişinin, diğer bireyleri
anlaması ve tanıması için sözlü iletişim kurması
kaçınılmazdır. Kendi topladığı bilgileri paylaşmak ve yeni bilgiler edinebilmek için, kişi sözel
yoldan iletişime geçmeli, konuşmalı ve
dinlemelidir. Bu durum içerisinde sözlü iletişim
bir araç iken, sosyalleşme bir amaçtır. Sözlü
iletişim kurma amaçlarından bir diğeri iknadır.
İkna amaçlı sözel iletişim genellikle alıcının daha
önceden oluşmuş davranış ve bilincinde değişiklik yaratma nedeniyle yapılmaktadır. Bu
amaçla yapılmak istenen, alıcıda değişiklik
yaratacak bir bilgiyi kullanarak, bu bilginin alıcı
tarafından değerlendirilip kabul etmesini sağlamaktır. Sözlü iletişim en genel amacı aslında
bilgi paylaşımıdır. İnsan en sade ve kolay
biçimde, sözel olarak bilgiyi verir ve alır. Sözel
iletişim olarak bahsettiğimiz süreçler bütünü,
genel olarak sözel bilginin hızlı bir şekilde
paylaşımı için kullanılmaktadır. Bununla beraber,
üç grup olarak bahsettiğimiz iletişim kurma
amaçlarının en kapsayıcı olanı da bilgi paylaşımıdır. Hem sosyalleşme amacıyla hem de
ikna amacıyla kurulan sözel iletişim, içerisinde
karşı tarafa gönderilmek istenilen bilgiyi de
içerir.
laşmasıyla sözlü iletişim oluşmaktadır. Stil
değiştiren anlamda ise kişi bulunduğu ortama
göre aldığı ve gönderdiği mesajı anlamlandırır.
Söylem, sözlü iletişim içerisinde mesajı taşıyan
aygıtlar bütünüdür. Bireyin kişisel bilinci iletişim
nesnesini oluşturur ve söylem yoluyla karşı tarafa
taşır. Söylem, içerisinde hem niyeti, hem bilincin
ortaya koyduğu ögeleri, hem de anlamı bir arada
barındırmaktadır. Buna karşılık, anlamda da
olduğu gibi, söylemde bulunan kişiyle, söylemi
algılayan kişi arasında, söylemin çözümlenmesinde farklılıklar olabilir.
İnsan iletişimin temeli olan bireylerarası iletişim,
bireylerin fiziksel olanaklarını kullanarak kendi
aralarında kurduğu etkileşimler bütünüdür ve bu
kişiler günlük hayat içerisinde belirli ortamlarda
bulunarak sözlü iletişim kurarlar. İki bireyden
fazla bireyin bulunduğu ortamlarda grupsal sözlü
iletişim durumu oluşmaktadır. Aile ortamı, iş
ortamı, arkadaş ortamı gibi ortamlarda grup içi
sözlü iletişim söz konusudur. Grup ortamları
sosyal ortamlar olmakla beraber, bireyi birden
fazla kişiyle sözlü iletişim kurma durumuna
sokar. Grup içerisinde oluşan sözlü iletişimin
sosyal ortama bağlı olarak kurulduğu en geniş
biçimi de kitle iletişimidir. Kitle iletişimi aslında
bir çok küçük grubu ve neredeyse bütün bireyleri
içine alarak sözlü iletişimin her biçimde ve her
anlamda görüldüğü bir iletişim kavramıdır. Sözlü
iletişimin görüldüğü kitle iletişiminde, gönderen
ve alıcı ilişkisi, bireylerarası iletişimdeki gibi
yakın ve hızlı olmaz. İletişimin bir süreç
olduğunu düşünürsek, kitle iletişimi süreç olarak
gönderenin ve alıcının farklı zaman ve
mekanlardan kurduğu kapsayıcı bir alana sahiptir.
18
Kendimizi Sınayalım
1. Aşağıdakilerden hangisi yetkin dil kullanımı
gerektiren bir durum değildir?
6. Sözlü İletişim Modelindeki değişim süreci
aşamasında aşağıdakilerden hangisi gerçekleşir?
a. Basın toplantısı
a. Mesajın kelimelerle şifrelenmesi.
b. İki yakın arkadaşın sohbeti
b. İletinin anlamlanarak söyleme dönüşmesi.
c. Ana Haber bültenindeki sunum
c. Kelimelerin anlama deşifrelenmesi.
d. Patron ve çalışanın yaptığı iş konuşması
d. Kelimelerin ses ile şifrelenmesi.
e. Öğretmenin dersteki konuşması
e. Seslerin kelimelerle deşifrelenmesi.
2.
7. Sözel dönüşlülük aşağıdakilerden hangisiyle
yakından ilişkilidir?
Artikülasyonun tanımı nedir?
a. Dilin içerisindeki kültürel ögelerdir.
a. Bireyin fiziki özellikleri.
b. Kişinin sosyal ortama göre sözel iletişim
biçimini değiştirmesidir.
b. Bireyin artikülasyonu.
c. Bireyin bulunduğu toplumsal yapı.
c. Kelimelerin ve dilin doğru kullanım çeşitliliği
ve zenginliğidir.
d. Bireyin kelimeleri doğru kullanımı.
d. Konuşanı doğru dinleme biçimidir
e. Bireyin sözel dilini yazıya dönüştürmesi.
e. Hızlı bir biçimde sözlü iletişim kurma
şeklidir.
8. Sözlü iletişim sürecinde aşağıdakilerden hangisi anlam türü olarak belirtilmiştir?
3. Aşağıdakilerden hangisi sözlü iletişimin
özelliklerinden biri değildir?
a. Kalıplaşmış anlam.
b. Ters anlam.
a. Dinamiktir (Akıcıdır)
c. Kalıpdışı anlam.
b. Limitsizdir
d. Geniş anlam.
c. Bireylerarasında bağlayıcıdır
e. Yan anlam.
d. Statiktir (Durağandır)
e. Konuşma ve dinleme eylemleri içerir.
9. Aşağıdakilerden hangisi söylemin aşamalarından biri değildir?
4. Aşağıdakilerden hangisi iletişim kelimesinin
soyutlanmış haline örnek olabilir?
a. Özümseme
b. Çıkarsama
a. Ayşe’nin kırmızı masa lambası
c. Depolama
b. Ahmet’in yan sokaktaki evi
d. Vurgulama
c. Ozan’ın yeni cep telefonu
e. Geri çağırma
d. Kaan’ın X marka kalemi
e. Kübra’nın yazlık elbisesi
10. Aşağıdakilerden hangisi sözlü kitle iletişim
ortamına örnek olamaz?
5. Lasswell’in iletişim modeli aşağıdakilerden
hangi aşamayı içermez?
a. Televizyon izlemek
b. Kitap okumak
a. Kim (İleten)
c. Radyo dinlemek
b. Kime (Alıcı)
d. İnternette video izlemek
c. Nerede (Araç)
e. Telefonda konuşmak
d. Ne dedi (İleti)
e. Hangi etkiyle (Etki)
19
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
sınayalım kısmında sorduğumuz 4. Soruyu
düşünürsek belki soyutlama merdivenini ve
amacını daha iyi kavrayabiliriz. İletişim
kelimesin en doğru biçimde c şıkkında soyutlanmıştır. Diğer şıklar bize iletişim kelimesini
çağrıştırmaz. C şıkkında ise Ozan’ın yeni cep
telefonundan, cep telefonu kavramına, cep
telefonundan
telefon
kavramına,
telefon
kavramından kitle iletişim araçları kavramına ve
en sonolarak da iletişim kavramına varabiliriz. C
şıkkındaki cümle bize iletişim kelimesinin
soyutlanmış halini verir.
1. b Yanıtınız yanlış ise “Sözel Dilin Kullanımı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. c Yanıtınız yanlış ise “Artikülasyon ve Sözlü
İletişim” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
3. d Yanıtınız yanlış ise “Dil ve Sözlü İletişimin
Karakteri” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
4. c Yanıtınız yanlış ise “Limitli Dil, Limitsiz
Sözlü İletişim” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Sıra Sizde 3
5. c Yanıtınız yanlış ise “Sözlü İletişimin Yapısı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sözel dönüşlülük, sözlü iletişim ortamında
olumsuz bir sonuca neden olamaz. Değişen
zaman ve mekan içerisinde, bireyin yaşadığı
zamandan, mekandan ve toplumdan etkilenerek,
kendi yaşadığı ortama uyum sağlayabilmek için
dilin sözlü iletişim içerisindeki kullanımını
dönüştürmek zorundadır. Sosyal yapı dediğimiz
kavram bireysiz, birey de onsuz düşünülemez ve
sözel dönüşlülük bu ikisi arasındaki bağın
kopmamasını ve sürekli güncel kalmasını sağlar.
6. b Yanıtınız yanlış ise “Sözlü İletişimin Yapısı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlış ise “Sözel Dönüşlülük ve
Toplumsal Bağlam” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Sözlü İletişimde Anlam
Kavramı” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
9. d Yanıtınız yanlış ise “Sözün Söyleme
Dönüşümü” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Sıra Sizde 4
Birey, sözlü iletişim kurduğu ortama göre doğru
stili seçtikçe, sağlıklı bir iletişim kurabilir.
Günlük hayatı içerisinde birey, mutlaka farklı
ortamlarda bulunacağından stil değiştirmeyi
öğrenmesi gerekmektedir ve bu da ancak
deneyimlerle ve dili sözel iletişim sırasında
yetkin kullanabilmekle ilgilidir. Sabah evde
uyandığımızda aile bireylerimizle söylediğimiz
“Günaydın” kelimesinin stiliyle, evden çıkıp
okula veya işe gittikten sonra, okulda
öğretmenlerimize
ve
iş
yerindeki
iş
arkadaşlarımıza söyleyeceğimiz “Günaydın” ın
bile arasında bir fark vardır. Yakın tanıdığımız
bir çevreyle sözlü iletişim kurarken, kelime
seçimlerimize, telaffuzumuza, artikülasyonumuza
çok dikkat etmeyebiliriz fakat daha resmi bir
ortamda, yapacağımız sözlü iletişim daha
kontrollü ve doğru bir kullanım gerektirecektir.
10. b Yanıtınız yanlış ise “Sözlü İletişim
Ortamları” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Günlük hayat içerisinde eğer birey yetkin dil ve
performans dili arasında gerektiğinde uygun
geçişler yapabilirse, bulunduğu farklı sosyal
ortamlara daha hızlı adapte olabilir ve girdiği
ortamdaki diğer bireyler daha doğru ve akıcı bir
biçimde sözlü iletişim kurabilecektir.
Sıra Sizde 2
Sıra Sizde 5
Soyutlama merdiveni, bireyin sözlü iletişim
kurarken karşısındaki alıcıya anlatmak istediği
şeyi, doğru bir biçimde iletmesine yardımcı olur
ve dilin sınırlı yapısını da genişletir. Bu konuyla
ilgili sayısız örnek verilebilir. Örneğin, kendimizi
Her iletişim biçiminin bir amacı vardır ve bu
amaç doğrultusunda birey diğer bireyler ve
çevresiyle iletişim kurar. İletişim kurma eylemi
genellikle içerisinde sosyalleşmeyi ve bilgi
paylaşımını barındırırken, ikna da iletişimin
20
Yararlanılan İnternet Kaynakları
yapıldığı biçime göre bir amaç olabilmektedir.
Aileyi, zaten bireyin doğduğu andan itibaren
içerisinde bulunduğu sosyal grup olarak sayarsak,
aile dışında birey bütün sosyal ilişkilerinde sözlü
iletişimi kullanmak zorundadır. Sosyalleşmek
için birey, hem konuşan hem de dinleyen olarak
sözlü
iletişim
kurar.
Bununla
birlikte,
sosyalleşme
sırasında
bilgi
paylaşımı
kaçınılmazdır. Bireyin karşısındakini tanıması,
onun bilgilerinden faydalanması için ona sorular
sorması, aldığı cevapları dinlemesi sonra da geri
bildirimde bulunmalıdır. Tanıdığımız bir kişiyi
ilk gördüğümüzde selamlaşmadan sonraki ikinci
adım bilgi amaçlı sorular sormak olur;
“Nasılsın?”. Sözlü iletişimi ikna amaçlı kullanmak ise her sözlü iletişim ortamında oluşmaz.
İkna amacında, gönderenin (konuşmacı), alıcıyı
(dinleyici) belirli bir bilgi veya konuyla ilgili
söylediklerine inandırma isteği vardır. Bu duruma
en belirgin örnek siyasi tartışmalar, bir futbol
maçı sonrasında ki iki takım hakkındaki
görüşlerin savunulması veya bir dizi karakterinin
iyi ya da kötü olduğuyla ilgili konuşmalar
gösterilebilir.
http://www.lclab.net/%EB%82%B4%EC%9A%
A9.htm /
http://finntrack.co.uk/images/CommunicationMo
delOfSpeech_new.png
http://finntrack.co.uk/learners/cbe_syllabus.htm
http://us.123rf.com/400wm/400/400/cienpies/cie
npies1206/cienpies120600012/13903218-socialmedia-icon-set-in-two-speech-bubblescommunication.jpg
Yararlanılan Kaynaklar
Fisher,
B.
A.
(1987).
Interpersonal
Communication: Pragmatics of Human
Relationships, New York: Random House, Inc.
Lazar, J. (2009). İletişim Bilimi, Çev. C. Anık,
Ankara: Vadi Yayınları.
Montaigne, M. (2006). Denemeler: Montaigne,
Çev: S.Eyüboğlu, İstanbul: İş Bankası Yayınları.
Ong, W. J. (1999). Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev.
S. Postacıoğlu Banon, İstanbul: Metis Yayınları.
Saussure, F. (1959). Course in General
Lingustic, Çev. Wade Baskin, Der. C. Bally, A.
Sechehaye ve A. Reidlinger, New York:
Philosophical Library.
Severin, W. J. ve Tankard, J. W. (2001).
Communication Theories: Origins, Methods,
and Uses in the Mass Media, New York:
Addison Wesley Longman, Inc.
21
2
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Dilin değişmez, tek bir tanımının olmadığını tartışabilecek,
Dilin kökeniyle ilgili çalışmaların çeşitliliğine ilişkin bilgi edinebilecek,
Dilbilim adlı, görece yeni bir bilim dalını tanımlayabilecek,
Dil ailelerinin belirlenebilme sürecinin zorluğunu açıklayabilecek,
Dilin türlerini tanıyabilecek,
Dilin geleceğine ilişkin yorumları ifade edebilecek,
Sözlü iletişim ve dil arasındaki etkileşimi açıklayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Dil
Dil Aileleri
Dilbilim
Dilin Türleri
İçindekiler
Giriş
Dil Nedir?
Dilin Kökeni
Yakın Dönemde Dile Bakış
Diller ve Dünya
Dillerin Geleceği
Sözlü İletişim Aracı Olarak Dil
22
Sözlü İletişim ve Dil
GİRİŞ
Scripta manent, verba volant. / Yazı kalır, söz uçar.
Hemen herkesin bildiği bu deyişi, A. Manguel şöyle açıklıyor:
“(Bu söz) aslında yazıya değil söze övgü düzmek için kullanılırdı. Sayfadaki sesler kanatlanıp
uçabiliyorlardı sayfadaki sessiz sözcük ise hareketsiz ve ölüydü. Yazılı bir metin yani SCRİPTA ile
karşılaşan okur sessiz harflere ses vermekle, konuşulan söz, yani VERBA yapmakla yükümlüydü. Ruh
vermeliydi” (Manguel, 2004:64).
Porzig de “bütün Eski ve Orta Çağ boyunca insanlar, yalnız başlarına oldukları zaman bile yüksek
sesle okurlardı.” (1985:105) demektedir. Yalnızca Manguel’den ve Porzig’den edindiğimiz bilgiler bile
söz, dil ve yazı hakkındaki anlayışın ve alışkanlıkların ne kadar değiştiğini göstermektedir. ‘Söz uçar,
yazı kalır.’ deyişi bugün, başlangıçtaki söyleniş nedeni unutularak, ilk zamanlardakinin aksine yazıya
övgü düzmek için kullanılmaktadır. Yine bugün, çok az kişi, yüksek sesle okumaktadır.
Çağlar boyunca, iletişim kurma yollarının
artmasıyla kullanılan araçlar da çeşitlenmiştir. Söz
sese, yazıya, resme, elektronik görüntüye vd.
birçok dizgeye dönüşmüştür. Örneğin, trafik
işaretleri, Kızılderililer’in duman işaretleri,
Afrika’daki kabilelerin tamtamları da birer
iletişim biçimidir ve kendilerine özgü bir dizge
oluşturmuşlardır. Sözlü iletişimin de en temel
aracı, ‘konuşulan dil’dir ve onun da kendine özgü
bir dizgesi vardır. Sözlü iletişimde insanlar, dış
dünyayı seslerden oluşmuş sözcüklerle yorumlar
ve anlamlandırırlar. Böylece, yeni anlamlar
üretilir ve başkalarıyla paylaşılır. İnsana özgü
Resim 2.1: Pieter Bruegel, Babil Kulesi (1563)
Kunsthistoriches Müzesi, Viyana, http://www.khm.at
yaratıcı bir yetenek olan konuşma sırasında
kullanılan ‘dil’in ne olduğu, nasıl doğduğu, tanımı, özellikleri ve işlevi üzerine her zaman, çeşitli görüşler
ileri sürülmüştür. Her ne kadar yakın döneme kadar gelen görüşlere artık, daha eleştirel ve farklı açılardan
bakılıyorsa da dillerin doğuşuyla ilgili söylenceler de geçmişe ilişkin bir ilgiyle anımsanabilir. Bu
söylenceler içinde en çok tekrarlanageleni Babil Kulesi ile ilgilidir: Herkesin aynı dili konuştuğu
zamanlarda insanlar, Tanrı’ya ulaşmak için göğe yükselen bir kule inşa etmeye başlarlar. Buna kızan
Tanrı, ceza olarak her insana ayrı bir dil verir. İnsanlar birbirleriyle anlaşamadıkları için kulenin yapımı
durur ve dünya üzerinde çok sayıda dil türer.
20. yüzyılda, dile ilişkin bilimsel çalışmaların arttığı görülmektedir. Dilin nasıl bir araç olduğu
hakkındaki kalıplaşmış kuramlar, giderek yıkılmaya başlamıştır. Dille etkileşimleri bağlamında insanı ve
toplumu inceleyen yeni bilim dalları ya da yeni bilim alt alanları oluşmuştur. Artık, dile, bu yeni alanların
açtığı pencerelerden bakmak daha anlamlı görünmektedir.
23
Dilin doğuşuyla ilgili diğer söylenceleri araştırınız.
DİL NEDİR?
Dile ait özgül bir bilim dalı ortaya çıkana kadar dilin ne olduğu, tanımı ve diğer alanlarla olan ilişkisi,
felsefeciler tarafından yorumlanmış ve değerlendirilmiştir. Antik dönemlerde, felsefecilerin görüşleri,
dille ilgili ilk kuramları da oluşturmuştur. Sonraları, dille ilgili bilim dallarının oluşması ve bu dalların
diğer disiplinlerle işbirliği kurarak alt başlıklara ayrılması, dille ilgilenen uzmanların dönemlere göre
birbirinden farklı tanımlar ortaya koymalarına neden olmuştur.
Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’nde madde başı olarak ‘dil’ sözcüğünün, birbirinden farklı
anlamları sıralanmıştır:
“(I) Ağız boşluğunda, tatmaya yutkunmaya, sesleri boğumlamaya yarayan etli, uzun,
hareketli organ: Tat alma organı. 2. İnsanın düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek
için sözcüklerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma, lisan. 3. Bir çağa, bir gruba, bir
yazara özgü söz dağarcığı ve söz dizimi. 4. Belli durumlara, mesleklere özgü dil. 5.
Düşünce veya duyguları bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracı. 6. Bazı üflemeli
çalgılarda titreşerek ses çıkaran ince metal yaprak. 7. Birçok aletin uzun, yassı ve çoğu
hareketli bölümleri. 8. Makaraların ve bastikaların icine yerleştirilmiş olan, üzerinden
geçen halatı istenilen yöne çevirmeye yarayan, çevresi oluklu, küçük döner tekerlek. 9.
hlk. Anahtar. 10. coğr. Denize uzanan dar ve alcak kara parçası, berzah. 11. tar. Sorguya
çekilmek için yakalanan tutsak. 12. Büyükbaş hayvanların yakalanıp, haşlanıp
pişirildikten sonra yenebilen dili. 13. Ayakkabı bağlarının ayağı rahatsız etmemesini
sağlayan ve bağ altına rastlayan saya parcası” (TDK, 1998:586-587).
Bu kadar farklı anlamı bulunan dil, doğrudan dilin iletişim kurma işleviyle ilgilenen uzmanlarca da
çok çeşitli tanımlarla ortaya konmuştur.
Vendrys, “Dil, insanın gereksinimlerine göre kurduğu ve geliştirdiği toplumsal bir kurumdur”
(2001:14). demektedir. Ayrıca Vendrys’e göre “İnsanlığa hemen hemen sonsuz bir ilerlemenin yollarını
açan dil, sözlü dildi”(2001: 21).
İşlevsel Genel Dilbilim’in kurucusu sayılan Martinet ise dili, “İnsanın kendi bilgi ve deneylerini bir
anlamsal kapsamı ve ses karşılığı olan birlikler, ‘moneme’lerle, her toplumda bir başka biçimde
açıkladığı bir bildirişme aracı” (1998:28) olarak görmektedir.
Dilbilimin önemli isimlerinden Edward Sapir, “Dil istemli olarak üretilen bir simgeler düzeni
aracılığıyla düşünce, duygu ve isteklerin bildirişiminde kullanılan, içgüdüsel olmayan, yalnızca insana
özgü bir yöntemdir.” (1983:46) der.
Çağdaş dilbilimin kurucusu Saussure’e göre, “Dil kendi başına bir bütündür, bir sınıflandırma
ilkesidir” (1985:12).
Kuşkusuz, dile ilişkin başka birçok tanımla karşılaşılabilir. Dil üzerine gerçekleştirilen çalışmaların
alanı çok çeşitlidir. Bir konunun yayıldığı ve kapsadığı alanın genişliği o konunun karmaşıklığını da
beraberinde getirmektedir. Dil konusunun yayıldığı alanın genişliği göz önünde bulundurulduğunda, dilin
değişmez tek bir tanımını ortaya koymak olanaksızlaşmaktadır.
DİLİN KÖKENİ
Çok eski çağlardan bugüne, dilin doğuşu ve özellikleri konusunda çeşitli çalışmalar yapılmıştır.
Başlangıçta filozoflar, dili alt başlıklara ayırmadan, genel olarak inceleyip görüşlerini ortaya
koymuşlardır. Sonraları, sosyoloji, psikoloji, nöroloji gibi farklı bilim dallarından uzmanlar, dilin
psikolojik, toplumsal, beyinle ilgili işlevleri üzerine yoğunlaşmışlardır. Böylece dil, alt başlıklara
ayrılarak, özel bakış açılarıyla incelenmeye başlanmıştır. Son dönemde ise, dilbilim adında doğrudan dili
ele alan özel bir bilim dalı ortaya çıkmıştır.
24
Diller nasıl ortaya çıkmıştır, dilin kaynağı nedir? İlk konuşmalar nasıl olmuştur? Diller tek bir
kaynaktan mı çıkmıştır yoksa farklı farklı kaynaklardan mı çıkmıştır? vb. sorulara hep yanıt aranmıştır.
Konuyla ilgili çeşitli kuramlar ortaya atılmasına karşın, hâlâ dilin nasıl ortaya çıktığı, dünyada niçin bu
kadar farklı dil olduğu konusunda kesin, net bir bilgi yoktur. Bugünün sorusu, dilin nasıl doğduğundan
çok, insan denen türün, dili kullanma yeteneğini nasıl kazandığıyla ilişkilidir.
İnsan dili, sınırsız sayıda konu üzerinde düşünce geliştirip anlatabilir. Sınırlı sayıda konuşma sesinden
oluşan dil, binlerce söz varlığına sahiptir. Kişiler, küçük bir sonek/önek toplamından hareket ederek
sınırsız sayıda sözcük, bu sözcüklerden oluşan sınırsız sayıda cümle ve anlamlı sözcük öbeği türetebilir.
Müstakil anlamları olan sözcüklerden sınırsız sayıda anlamlı cümle kurulabilir. İnsan diliyle ilgili bir
diğer olağanüstü ve dilbilimcileri şaşırtan nokta ise her normal çocuğun, dil gibi şaşırtıcı ve karmaşık bir
dizgeyi, diğer insanların dil kullanımlarını, duyarak öğrenebilmesidir.
Yararlanılan kaynak ve ayrıntılı bilgi için bknz:
http://www.lsadc.org/info/ling-faqs-lang-begin.cfm)
Doğan Aksan’ın belirttiğine göre, dil çalışmalarının ilk defa Eski Hint’te ve Eski Yunan’da yapıldığı
görülmektedir. M.Ö. V. yüzyılda Hint dil bilgini Panini, Sanskritçeyle ilgili 4000 kadar kuralı sıralayan
ve söz varlığına ilişkin bilgi veren bir dilbilgisi kitabı bırakmıştır (1995:16).
Eski Yunan’da ise Aristo, dil okulunda dilin doğuşu konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüştür. Ayrıca
yine ilk çağ filozoflarından Epikür, Herakleitos, Demokritos, Eflatun da dil konusunda çalışmıştır.
Sonraları, farklı alanlardan ve bilim dallarından Jean Jacques Rousseu, Adam Smith, Wilhelm Von
Humboldt, Herder, Vico, Descartes, Locke gibi düşünürler ve uzmanlar, dilin doğuşu konusunda
çalışmışlar, bu konuda görüşlerini açıklamışlardır.
1800’li yılların başında Wilhelm von Humboldt’un (1737–1835) çalışmalarına kadar dil, şu görüşler
doğrultusunda ele alınmıştır.
Rasyonelistler: Dil, insan aklının bir ürünüdür.
Pozitivistler: Dil, doğanın seslerini öykünmeden doğmuştur.
Ampiristler: Dil, duyuların kendini açmasıdır.
Teolojik Görüş: Dil, Tanrı tarafından hazır olarak verilmiştir
(Akarsu, 1984; 19).
Humboldt ise dili, kültür bağlantısı içinde ele alan ilk
düşünürdür. Ona göre dil, “bir ulusun kültür düzeyini gösteren en
iyi araçtır. Ancak kendi diline dayanan, kendi dilinde ilerlemeler
yapan bir ulus gerçek bir kültürün de yaratıcısı olabilir. (…) Dil,
insanın gelişmesinin her basamağı ile birlikte değişip gelişen bir
tarihsel süreçtir” (Aktaran Akarsu, 1984:7).
Resim 2.2: Wilhelm von Humboldt
(1737–1835)
Kaynak:
http://schillerinstitute.org/strategic/
2011/bueso_0129_keynote.html
Humboldt hakkında bknz.: http://plato.stanford.edu/entries/wilhelm
humboldt/
Dilin doğuşu konusunda öne sürülen görüşler ve üretilen kuramlar, 1800’lü yıllara gelindiğinde, sonu
gelmeyen tartışmalara neden olduğundan, 1866 yılında Britanya Akademisi (British Academy) ve Paris
Dilbilim Derneği (Société de Linguistique de Paris), üyelerine dilin kökeni konusunda tartışmaktan
kaçınmaları yönünde uyarmıştır.
25
İngiliz Ulusal Sosyal Bilimler Akademisi www.britac.ac.uk Paris
Dilbilim Derneği www.slp-paris.com
1900’lü yıllara gelindiğinde, dile ve dilin özelliklerine farklı açılardan bakılmaya başlanmıştır. ‘Dil
nasıl doğdu?’ sorusuna verilen yanıtların çelişkilerle dolu ve yoruma açık olması, çalışmaların yönünü
değiştirmiştir. Konuyla ilgili olarak Berkeley, California Üniversitesi, Antropoloji Bölümü’nden biyolojik
antropoloji uzmanı Prof. Terrence W. Deacon’ın şu sözleri uzun süre geçerli kalacak görünmektedir:
“Elimizde konuşma fosilleri olmadığına göre, kendisine işaret edebilecek bütün parmak izleri silinmiş
olan dilin kökeninin, daha bir süre esrarını koruyacağı kesin.”
Prof. Terrence W. Deacon bknz:
http://anthropology.berkeley.edu/users/terrence-w-deacon
YAKIN DÖNEMDE DİLE BAKIŞ
1900’lü yıllarda, dille ilgili çalışmaların arttığı görülmektedir. Özellikle son yıllarda birçok disiplinden
araştırmacı, dile farklı açılardan yaklaşırken, yeni tekniklerden olduğu kadar yeni düşünce biçimlerinden
de yararlanmaktadır. Beyin görüntüleme tekniklerinde, sinirbilimde ve genetikte gerçekleşen gelişmelerin
de dil çalışmalarını etkilediği görülmektedir. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki bilimsel yöntemlerden
yararlanılarak dillerin incelenmesi, 20. yüzyıl başlarına denk gelmektedir. Böylece, yeni bir bilim dalı ve
yeni alt alanlar meydana çıkmıştır. Söz konusu alanlar, şöyle özetlenebilir:
Dilbilim
Batı dillerindeki linguistics teriminin karşılığı olarak Türkçe, dilbilim sözcüğü üretilmistir. “Dilbilim,
genel olarak dil olayını ele alan, özel olarak da dilin çeşitli gerçekleşmeleri sayılan doğal dillerin hem
belli bir evredeki işleyiş düzenlerini hem de çeşitli evreler arasındaki değişimlerini inceleyen bir insan
bilimidir” (Vardar, 1998:21). Böylece, insan dilinin bütün yönleriyle araştırılması amaç edinilmiştir. Dilin
işlevinin yanı sıra toplumdaki yeri de incelenmektedir.
Çağcıl dilbilimin, 20. yüzyılın ilk yarısında İsviçreli dilbilimci Ferdinand de
Saussure’ün (1857-1913) çalışmalarıyla başladığı kabul edilir. Cenevre
Üniversitesi’nde 1906-1911 yılları arasında Saussure’ün verdiği genel dilbilim
dersleri, ölümünden sonra öğrencilerinin ders notlarından derlenerek, Genel
Dilbilim Dersleri (cours de linguistique générale) adıyla yayımlanmıştır. Bu
çalışma, dilbilimin temel taşlarındandır. Saussure’e göre dil, bir dizgedir.
Saussure özellikle, dil (langue), ve söz (parole) ayrımına dikkat çeker. Karmaşık
bir olgu olarak gördüğü dil yetisi (Fr. langage) içinde toplumsal nitelikli dil (Fr.
langue) ile bireysel nitelikli söz'ü (Fr. parole) ayırmaktadır. Saussure’e göre
“Dil, varlığını yalnızca toplum üyeleri arasındaki bir tür sözleşmeye borçludur.
Öte yandan işleyişini bilebilmek için bireyin dili öğrenmesi gerekir” (Saussure, Resim 2.3: Ferdinand de
1975:35). Söz'den ayrı olan dil'in ondan bağımsız bir biçimde incelenebileceğini Saussure (1857-1913)
Kaynak:
belirten Saussure, kuramsal olarak bu kavramların tüm niteliklerini
www.britannica.com
açıklamaktadır. Dil ve söz ayrımı, çağcıl dilbilimin temelidir.
Saussure’ göre, dil dizgesinde bir kavramla işitim imgesi birleşir ve bunlar, gösterge sistemine ilişkin
kavramlarla açıklanabilir. Saussure’ün dil göstergesi, gösteren ve gösterilenden oluşmaktadır.
Şekil 2.1: Dil göstergesi gösteren ve gösterilenden oluşur.
26
Bütünü belirtmek için gösterge sözcüğü kullanılır, kavram yerine gösterilen ve işitim imgesi yerini de
gösteren terimleri alır. Gösterge, kendisi ‘burada’ olmadığı halde onun yerine kullanılan herhangi bir
şeydir. Dilsel bir gösterenle bir gösterilenin birleşmesinden doğan dizge, göstergedir. Göstergede
gösteren, ses; gösterilen ise kavramdır.
Eski çağlarda dil incelemeleri diğer bilimlerin bir yan dalı olarak görülürken, 20. yüzyılda dilbilim,
dilin doğrudan kendisini araştırma konusu yapan bağımsız bir bilim dalı olmuştur. Çağdaş dilbilimin
getirdiği en büyük yenilik, inceleme konusunun ve alanının belirlenmesidir. Yanı sıra felsefe, etnoloji,
sosyoloji, coğrafya, fizik, fizyoloji, nöroloji, iletişim gibi pek çok disiplinle işbirliği içindedir. Kurulan
işbirliği, yeni alt başlıkların açılmasına neden olmuştur. Bu çalışma alanlarının öne çıkanları şunlardır:
Ses Bilimi / Phonology: Dilin en küçük birimi olan sesleri (fonemleri) inceler.
Yapı Bilimi / Morphology: Seslerden (fonemlerden) sonraki en büyük birlikler, eklerdir
(morfemlerdir). Kök, yapım eki ve çekim eki olarak ekleri (morfemleri) araştırır.
Söz Dizimi / Syntax: Sınırlı sayıda sesle, sınırsız sayıda birliğin veya cümlenin oluşturulmasını
inceler.
Ses bilimi, yapı bilimi ve söz dizimi (fonoloji, morfoloji ve sentaks) dilbilgisinin temel bölümleridir.
Kökenbilim / Etimoloji: Sözcüklerin kaynağını, ne zaman ortaya çıktığını, nereden geldiğini, hangi
aşamalardan geçtiğini bulmaya çalışır.
Anlambilim / Semantics: Sözcüklerle temsil ettikleri arasındaki ilişkiyi inceler.
Göstergebilim / Semiology, Semiotics: Göstergeleri ve gösterge dizgelerini inceler. Semiology ve
semiotics terimleri aynı alanı kapsamaktadır ancak Avrupalılar daha çok semiology’yi, Anglosaksonlar ise
semiotics’i tercih etmektedir. 1970’li yıllardan beri Avrupalıların da semiotics terimini kullanmaya
başladığı görülmektedir.
Ayrıntılı bilgi için bknz: Guiraud, Pierre (1994). Göstergebilim.
Ankara: İmge Yay.
Metindilbilim: Her sözcük yığını bir metin değildir. Bir metni, metin yapan yapıları inceler.
Sosyolenguistik: Sosyoloji ile dilbilimin işbirliğinden ortaya çıkan sosyolenguistik, kişinin konuşma
biçimi, doğup büyüdüğü yer, ait olduğu sosyal tabaka, öğrenim düzeyi, konuşmanın geçtiği bağlam gibi
konuları inceler.
Etnolenguistik: Dil ile kültür, dil ile toplum arasındaki ilişkileri inceler.
Bilişsel Dilbilim: Nöroloji ile dilbilimin işbirliğiyle dili kullanırken, edinirken beyinde oluşan
süreçleri inceler.
Uygulamalı Dilbilim: Dil öğretiminden bilgisayar çevirisine, çesitli alanların sorunlarına çözüm
bulmayı amaçlar.
Dil Felsefesi: Felsefe konularının ifadesinde dilin işlevine ve dilbilimsel teorilerin, yöntemlerin ve
gözlemlerin felsefi durumunu inceler.
Dil Psikolojisi: Dil edinim süreçleri, dili kullanma ve anlama, dil bozukluklarında rol oynayan
konuları araştırır.
Sıralanan tüm konular, birden çok dille karşılaştırmalı olarak da çalışılabilir. Buna karşılaştırmalı
dilbilim denir. Dilbilimin yukarıda sıralanan alanlarından başka alt kollarından da söz edilebilir.
Dilbilim ve filoloji birbirinden farklı alanlardır. Filoloji, sadece yazılı
dille ilgilenen ve amacı, eski yazınsal yapıtları açıklamak olan, başlangıcı Rönesans
dönemine kadar giden bir bilimdir. Buna karşın dilbilim, 19. yy. sonlarında ortaya
çıkmaya başlayan, dili anlamayı amaç edinen ve dili, tıpkı somut bir nesne gibi inceleyen
yeni bir bilimdir.
27
Çağdaş dilbilimin F. de Saussure’den sonraki en önemli ismi, Noam Chomsky’dir (1928- ). 1957
yılında, Syntactic Structures adlı eserini yayımlayan Chomsky’nin dilbilgisine
yaklaşımı farklıdır. Dilin kurulabilecek bütün cümlelerini betimleme
amacındadır. Böylece her konuşucu, bilmediği, daha önce işitmediği ya da
söylemediği cümleleri üretebilme ve anlayabilme yeteneğini ortaya
koyulabilecektir. Chomsky de dili iki bölümde inceler: Edinç (İng.
competence); konuşanın ve dinleyenin sonsuz sayıda cümle üretip anlamasını
sağlayan kurallar dizgesidir. Edim (Ing. performance) ise, edinç denilen dilsel
yeteneğin somut nitelikli konuşma eyleminde gerçekleştirilmesidir (Vardar,
1980; 71).
Chomsky’nin edinç ve edim kavramlarıyla Saussure'ün dil ve söz kavramları
arasında yakınlık bulunmasına karşın Saussure’e göre dil bir göstergeler
dizgesidir; edinç ise bir kurallar dizgesidir. Dil ürün; edinç üretim sürecidir.
Cümle Saussure'de söze bağlanır, özgür bir yaratım eyleminin sonucudur;
Chomsky'de ise kurallar uygulanmalıdır. 1950’li yıllardan bu yana, dünyanın
dört bir tarafında, Chomsky’nin görüşlerinden hareketle, sayısız çalışma üretilmeye devam edilmektedir.
Resim 2.4: Noam
Chomsky (1928-)
Kaynak:
www.bigglook.com
DİLLER VE DÜNYA
Dünyanın dört bir yanında, dille ilgili sayısız araştırma sürdürülmesine karşın, dünya dillerinin sayısı
hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bunda;
a.
dünyanın bazı bölgelerinde sistemli dil sayımının ve araştırmasının yürütülememesi,
b.
bölgelerdeki insan dağılımının ayrıntılarının belirlenememesi,
c.
dillerle lehçeler arasındaki dilbilimsel uzaklığın ölçütlerinin netleşmemesi
etkilidir. Örneğin, Britannica Ansiklopedisi’nin 1911 baskısında, dünyadaki dillerin 1000 olduğu
belirtilmiş; yıllar geçtikçe bu sayı, daha yüksek verilmiştir. Bu, dünyadaki dil sayısının zamanla arttığı
sanısı yaratabilirse de daha önce incelenemeyen bölgelerdeki dillere ulaşılmış olabileceği de göz ardı
edilmemelidir. Dolayısıyla dil sayısının artmadığı, dünyadaki dil sayısına ilişkin daha çok bilgiye
ulaşıldığı düşünülebilir.
Dünyadaki ülke sayısına bakılarak, dünya dillerinin sayısı belirlenebilirse de etnik, siyasal, ekonomik,
dini vb. ölçütlere dayalı bakış açıları nesnel olmayan sonuçların ortaya çıkmasına yol açacaktır. Dil
sayısını hesaplama, nüfus sayımına benzetilirse yanlış bilgiler elde edilebilir. Örneğin, bazı diller kendi
topraklarında konuşulmuyor olabilir ya da çeşitli nedenlerle bazı diller, diğer bir dil adı içerisinde
düşünülebilir. Çince’nin diyalektleri gibi, Latince kökenli Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ve Rumence,
aynı millete ve aynı yazı dizgesine bağlansalar da bu dillerin, konuşucuları birbirlerini karşılıklı olarak
anlamayacak kadar birbirlerinden farklı dizgeleri vardır. Tam tersine, Hindu ve Urdu dili, temelde aynı
dizgeye sahip olduğu halde farklı ülkelerde (Hindistan ve Pakistan) konuşulmaktadır ve farklı yazı
sistemlerine bağlıdırlar. Oysaki, Hindistanlıların ve Pakistanlıların birbirlerini anlamaları, Çince’nin farklı
diyalektlerini konuşanların birbirlerini anlamalarından çok daha kolaydır. Örneğin, Yugoslavya’nın
dağılmasından sonra üç dil ortaya çıkmıştır: Sırpça, Hırvatça ve Boşnakça. Oysa bu diller, birbirlerinden
çok az farklılık göstermektedir. Dillerin farklılığı değerlendirilirken kullanılan ölçütlerden biri, karşılıklı
anlaşılabilirliktir. Örneğin, A konuşucusu, B dilinin konuşucusunu rahatlıkla anlayabiliyorsa, A ve B
dilinin aynı dil olduğu düşünülebilir. Ancak bu ölçüt, teoride tutarlı gibi görünse de pratikte her zaman
için doğru sonuçlar vermemektedir. Örneğin, A konuşucusu, B konuşucusunu anlayabilirken B
konuşucusunun A konuşucusunu anlayamaması olasılığı da vardır. Yanı sıra B konuşucusu A
konuşucusunu anlamamakta ısrarcı olabilir. Örneğin Bulgarlar, Makedonca’yı Bulgarca’nın bir diyalekti
olarak ele almaktadırlar; ancak Makedonlar, Makedonca’nn farklı bir dil olduğunda ısrarcıdırlar.
Dilsel çeşitliliği doğru belirleyebilmek için ülkelerin siyasal etkinlikleri de doğru gözlemlenmelidir.
Örneğin, Fransa’da Bask, Keltik dilleri konuşuluyor, hatta bu dillerde yazılan edebi eserler, birçok dile
çevriliyor olsa da Fransa’nın yalnızca Fransızca konuşulan yer olarak değerlendirilmesi tartışılabilir.
Yararlanılan kaynak ve ayrıntılı bilgi için bknz:
http://www.lsadc.org/info/ling-faqs-howmany.cfm
28
Diller arasındaki etkileşimi tüm netliğiyle ortaya koymak ve dünya dillerinin sayısını bulabilmek,
oldukça güçtür. Bununla birlikte, birbiriyle köken olarak ilişkili olan diller belirlenerek dil gruplarının
bulunduğu dil aileleri oluşturulmuştur.
Dil Aileleri
Binlerce dünya dilinin ortak atalarının izini sürerek, ardıllarıyla aralarında bağlantılarla örülmüş bir
sınıflandırma tablosu oluşturmanın sonucunda dil aileleri meydana gelmiştir. Uzak geçmişe gitmek,
dillerdeki değişim oranı farklı olduğundan çok zordur. Örneğin, İzlanda’daki çocuklar yüzyıllar önce
yazılmış bir metni rahatlıkla okuyabilirken, İngiliz çocuklar için ayn şey söz konusu değildir. Bu
nedenlerle, birçok tarihsel dilbilimci, M.Ö. 5000’den önceki dil değişilikleri verilerini kabul etmezler;
yazılı olmayan diller için de çok fazla geri gitmek konusunda emin değillerdir.
Tarih içinde geriye doğru iz sürerek bu dil ailelerinin atası olan ilk dillere erişme çabası, dilbilimsel
verilerin sınırları konusunda dikkatli olunmasını gerektirmektedir. Bazı dilbilimciler, 10.000 yıldan daha
geriye gidilebileceğini kabul etmemektedirler. Birçok dilbilimci, yalnızca bir dilin ikiye ayrıldığı tarihten
sonraki sözcük ve dilbilgisi çalışmalarına güvenmektedir, ancak sonuç, her zaman açık olmaktan uzaktır
ve genetik ipuçları ya da göç gibi diğer verilerin eklenmesiyse netlikten çok karmaşıklığın artmasına
neden olmuştur.
1700’lerin sonunda, coğrafi olarak birbirlerinden uzak dillerin bile birbirleriyle ilgili olabileceği
düşüncesi doğmuştur. Bir yüzyıl sonra dilbilimciler, karşılaştırmalı yöntemle, diller arasındaki
bağlantıları sistematik değişim örneklerine bakarak aynı sözcüğü birçok dilde aramışlardır. Dillerin
birbirlerinden ödünç aldığı ve paralel olarak evrimleşmiş sözcükleri tanımak, dil ailelerini oluşturmakta
etkili olmuştur. Dillerin coğrafi dağılımı ve tarihsel yayılımı da göz önünde bulundurularak akraba diller
bulunmuştur. Tarihsel bakımdan başlıca dil aileleri şu adlarla anılmaktadır: Ural-Altay, Hint-Avrupa,
Hami-Sami (Afrika-Asya), Dravid (üç Afrika), Çin-Tibet, Avustrik, Hint-Pasifik, Eskimo-Aleut, PaleoSibirya dil aileleri.
Dil ailelerinin sayısına ilişkin saptamalar çeşitlidir. Kimi dilbilimcilere göre bu sayı 30-40
dolayındadır. Kimilerine göre 100’ün üstünde dil ailesi vardır. Bunlardan en iyi bilinenlerden biri,
İngilizce’nin de içerisinde yer aldığı Hint-Avrupa dil ailesidir. Hint-Avrupa dilleri coğrafi açıdan da
oldukça geniştir ve bu dil ailesi içerisinde yer alan diller de oldukça bilindiktir. Hint-Avrupa dil ailesinde
yer alan dillerin sayısı yaklaşık iki yüzdür.
Türkçe, tarihsel bakımından UralAltay dil ailesinin Altay kolundandır.
Tarihsel ölçütlerin yanı sıra diller, yapı bakımından da incelenmektedir:
I.
Ayrışkan ya da Çözümleyici Diller: Söz yapılarının, cümledeki konumlarına göre anlam
kazandığı çekimsiz dillerdir. En tipik örneği Çince’dir.
II.
Bitişimli ya da Bağlantılı Diller: Sözcük kökleri bir ya da birden çok hecelidir ve kök
genellikle sözcük başındadır. Kökler değişime uğramaz. Sözcük türetme ve çekim, eklerle
yapılır. İç ek yoktur. Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi sözcüklerde cinsiyet (dişil eril) farkı
yoktur.
Türkçe de bu yapı grubunda, sondan eklemeli bir dildir. UralAltay dilleri bu gruptandır.
Eklemeli diller “önden eklemeli diller” (Macarca, Fince…) ve “sondan eklemeli diller” (Türkçe,
Moğolca, Japonca, Korece, Mançu ve Tunguzca) olmak üzere iki gruba ayrılır.
III.
Bükünlü ya da Bireşimli Diller: Sözcükler çekime girerken sözcüğün kökü de değişir. Örneğin
bu grupta yer alan dillerden Arapça’da “ktb” kökünden, kitab, mekteb, kâtib... sözcükleri
türetilmektedir.
HintAvrupa dilleri ve HamiSami dilleri “çekimli” dillerdendir.
IV.
Çokbireşimli Diller: Eskimo dilleri gibi, temel bir sözlüksel ögeye getirilen eklerle cümlelerin
oluşturulduğu dillerdir.
Dil aileleri konusunda yararlanılan kaynak ve ayrıntılı bilgi için bknz.:
Vardar, Berke (1998). Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, İstanbul: Multilingual.
29
Dilin Türleri
Ben çalışıyorum.
Ben çalışıyom.
Ben çalışıvırıyom.
Yukarıdaki üç cümle de iletişim değeri açısından aynıdır. Cümlelerden ilki, kurallı yazı diline;
ikincisi, konuşma diline; üçüncüsü ise bir yerel ağza aittir. Yazı dili Türkçesi kurallarına uyduğundan
ilkinin “en” doğru biçim, sonrakilerin ise belli durumlar için kabul edilebilir cümleler olduğu
düşünülmektedir.
Çevrenizde, farklı söyleyişle konuşan kişilerle karşılaşıyor musunuz?
Bölge, toplumsal çevre, dilin tarihsel gelişme süreci, dil ilişkileri, etnik köken, meslek, öğrenim
düzeyi, gelir durumu, inanç vb. etkenler, dil türlerinin ortaya çıkma nedenlerindendir. İster bir ya da
birçok ülkede tüm bir halk tarafından konuşulan bir dil olsun; ister dilin o halkın bir bölümünün
kullandığı bir çeşidi olsun, her konuşma şekli ya da her bölgesel dil, lekt olarak adlandırılmaktadır.
Lektler,bir bölgeye ait olduğunda diyalekt (lehçe); toplumsal bir sınıf söz konusu olduğunda sosyolekt;
cinsiyet söz konusu ise genderlekt; bireyselse idiolekt adını alır (Breton, 2007:15).
Dil türlerini birbirinden ayırmanın zorluğu nedeniyle varyant veya lekt terimlerini dilin bütün
görünümlerini kapsayacak şekilde kullanma eğilimi vardır. Türkçe’de bilimsel olarak sınırları
çizilemeyen ağız, lehçe, şive terimleri yerine varyant veya lekt şeklinde bir adlandırmanın bu konuda bir
çözüm yolu olabileceği ileri sürülmektedir (Solmaz, 2012:1885).
Dil türleri konusunda dikkat edilmesi gereken bir nokta da ana dil ve ana dili terimleriyle ilgilidir:
Türk Dil Kurumu’na göre ana dil, “kendisinden başka diller veya lehçeler türemiş olan dil”; ana dili
ise, “çocuğun ailesinden ve içinde yaşadığı topluluktan edindiği dil”dir.
Birçok kaynakta, Türkçe’nin yazı dili, (ortak dili, edebî dili) olarak “İstanbul Türkçesi”
gösterilmektedir. Bu da tartışılabilir bir kuraldır; çünkü akla ‘Hangi İstanbul Türkçesi?’ sorusu gelebilir.
Varolan sözlü iletişim türleri dışında işitme engellilerin kullandığı dil gösterge dili; doğal olmayan,
yapma diller ise planlı diller olarak adlandırılmaktadır. Planlı dillerden 1887’de Zamenhof tarafından
yaratılan Esperento dilini, yaklaşık 8.000.000 ilgili kişiden 500.000 kişi konuşmakta ve her yıl, 100 süreli
yayın ve 200 kitap yayımlanmaktadır (Breton, 2007:21).
DİLLERİN GELECEĞİ
Yüzyıllar boyunca çeşitli değişimlerle günümüze gelen dil sistemi bugün, eskiye oranla daha hızlı bir
değişim geçirmektedir. Teknolojik gelişmeler, uluslararası iletişimin artması, nüfus hareketliliği birçok
toplumsal olguyu etkilediği gibi dilleri de etkilemektedir.
20. yüzyıldan beri İngilizce, tüm anakaralara yayılan yani, uluslararası nitelik kazanmış diller arasında
birinci sıradadır. Öyle ki İtalya’da 2001 seçimlerinde Silvio Berlusconi’nin seçim sloganı üç ‘i’, ‘Inglese!
Internet! Impresa’ (İngilizce! İnternet! İş!) olmuştur. Berlusconi, sloganında, İngilizce’nin İtalya için ne
yabancı ne de yeni olduğunu, ticari ve uluslarası bir dil olduğunun bilinciyle konuşmaktadır
(Breton,2007:169).
Uluslararası diller arasında ikinci sırayı Fransızca almaktadır. Bu iki dilden başka dört dil, İspanyolca,
Portekizce, Arapça ve Hollandaca, anakaralar arası yayılıma sahiptir; başka beş dil, Almanca, Rusça,
Farsça, Endonezya dili ve Svahili de birbirine yakın birçok devlete yayılmıştır (Breton, 2007:28).
Bazı görüşlere göre, “Gelecekte baskın dil, belki de İngilizce olmayacak. 20. yüzyılın ortalarında
küresel nüfusun neredeyse % 9’u anadili olarak İngilizce’yi öğrenip konuşurken, bu oranın 2050 yılına
gelindiğinde % 5’e düşmesi bekleniyor. Çince’nin ise, anadili olarak ele alındığında, dünyada en çok
konuşulan dil olma konumunu sürdüreceğe benziyor” (Graddol, 2004).
30
Graddol’ün makalesi:
http://www.sciencemag.org/content/303/5662/1329)
Amerika’da da İngilizce’nin yerini Çince’nin alacağına ilişkin görüşler bulunmaktadır.
bknz.: USA Today gazetesinin haberi:
http://www.usatoday.com/news/bythenumbers/2004-02-26-future-language_x.htm
Çok dil bilme gerekliliği de büyük olasılıkla artacak. Örneğin, UNESCO’nun, Linguapax çalışmasının
amacı, tek dil konuşan liselileri en azından iki dilli liselilere dönüştürmektir.
http://www.linguapax.org
21 Şubat 1952’de o zaman Pakistan sınırları içindeki Bangladeş’in başkenti Daka’da, kendi dilleri
Bangla’nın resmen tanınması için gösteri yapan öğrenciler öldürüldü. 1999 yılında Birleşmiş Milletler
Eğitim ve Kültür Örgütü (UNESCO) yeryüzündeki dil ve kültür çeşitliliğine dikkat çekmek için, 21 Şubat
gününü Dünya Anadili Günü ilan etti. 2012 yılında UNESCO, ‘Tehlike Altındaki Diller Atlası’nı
yayınlamış ve yeryüzündeki diller hakkında rakamlar vermiştir. Özellikle, yok olmaktaki dillere dikkat
çeken UNESCO, dilleri yok olma düzeylerine göre güvenli, zayıf, kesinlikle tehlikede, ciddi tehlike
altında, kritik tehlike altında ve ölü sıralamasıyla altı tehlike derecesine ayırmaktadır.
UNESCO’nun konuyla ilgili sayfası için bknz.:
http://www.unesco.org/new/en/culture/themes/endangered-languages/atlas-oflanguages-in-danger/
Vendryes, bir dilin alanını daraltan ya da genişleten nedenlerin dilbilimle ilgisi olmadığını fetihler,
göçler gibi siyasal olaylarla ilgili olduğunu vurgular. Vendryes’e göre, dilleri ne olursa olsun yaşatma
kararı da siyasal amaçlardan doğmaktadır. Bir dilin varlığı, o dilin yaygınlığına, zengin bir edebiyatının
olmasına bağlıdır (2001:144-145 ).
SÖZLÜ İLETİŞİM ARACI OLARAK DİL
“…………………………………………..
Çünkü anlamak bir ortak dili gerektirir.
Ortak dil ise,
ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde de ortak düşüş demektir.
Ortak değilse bile, yakın / benzer / gibi.
……………………………………………….” (Edgü , 1977:13)
Hem sesli hem de görsel bir iletişim türü olan sözlü iletişimde, en temel araç olarak dil
kullanılmaktadır. Sözlü iletişimin kurulabilmesi için, öncelikle, Ferit Edgü’nün “O” romanında belirttiği
gibi “Ortak değilse bile, yakın / benzer / gibi.” bir dil olmalıdır.
Sözlü iletişim aracı olarak dil, bireysel ve toplumsal açıdan ele alınabilir. Bireysel açıdan ele
alındığında, dilin düşünce ile olan ilişkisi öne çıkar. Bu noktada, “Dil mi düşüncenin yoksa düşünce mi
dilin ürünüdür?” sorusu uzun süre tartışılmıştır. Kimi uzmanlar düşünceyi, kimileri de dili kaynak kabul
etmiştir. Yine de kesin, değişmez bir yanıt bulunamamıştır. 1934 yılında basılan kitabı Düşünce ve Dil ile
Vygotsky, konuya yeni ve farklı açılımlar kazandırmıştır.
Lev Semenovich Vygotsky (1896-1934), Moskova Üniversitesi’nde dilbilim, toplumbilim, psikoloji
felsefe ve sanat alanlarında yoğun bir çalışma döneminden sonra 1924 yılında psikoloji alanında sistemli
31
olarak çalışmaya başlamıştır. Ne yazık ki bundan on yıl sonra, 38 yaşında tüberkülozdan ölür. Ünlü eseri
Düşünce ve Dil, ölümünden birkaç ay sonra 1934 yılında yayımlanmıştır.
Vygotsky, düşünce ve dil teorisini kurarken çocukların gelişimini incelemiş ve öne sürdüğü görüşler,
aynı konuda çalışmaları olan Piaget’nin görüşleriyle karşılaştırılmıştır. Vygotsky, Piaget’nin aksine, önce
dıştan iletişimin kurulduğunu; ardından içinden konuşmanın geliştirildiğini savunur. Düşüncenin ve
konuşmanın gelişmesi bireyselden toplumsala doğru değil, toplumsaldan bireysele doğru olur.
Vygotsky’nin araştırması sonucunda vardığı sonuçlar şunlardır:
i.
Düşünce ve konuşma, özoluşum bakımından farklı köklere sahiptir.
ii.
Çocukta konuşmanın gelişmesinde anlık öncesi bir aşamanın; düşüncenin gelişmesinde ise dil
öncesi bir aşamanın varlığını kesinlikle saptayabiliriz.
iii.
Bu ikisi, belirli bir ana kadar birbirlerinden bağımsız biçimde farklı doğrultular izler.
iv.
Belirli bir noktada bu doğrultular kesişir ve bunun üzerine düşünce sözlü, konuşma da ussal hale
gelir (Vygotsky, 1985:71).
Vygotsky, içinden konuşma üstünde, kapsamlı olarak durmaktadır ve sonuç olarak içinden
konuşmanın gelişmesi dış etkenlere bağlıdır. İçinden konuşma, dışından konuşmanın ne bir öncüsüdür ne
de onun bellekte yeniden üretilmesidir. “Dışından konuşma, düşüncenin sözcüklere dönüştürülmesi,
maddeleştirilmesi ve nesneleştirilmesidir. İçinden konuşmada ise süreç tersine döner: konuşma içsel
düşünceye dönüşür” (1985:180).
Vygotsky, Lev Semanoviç (1985). Düşünce ve Dil (çev. S. Koray).
İstanbul: Sistem yay.
Sözlü iletişim aracı olarak dil, toplumsal açıdan ele alındığında dilin kültürle olan ilişkisi önem
kazanır. Vygotsky de düşüncenin dil tarafından geliştiğini söylerken, çocuğun toplumsal kültürel
deneyiminin bu aşamadaki belirleyiciliğine dikkat çeker. Dolayısıyla dil, insanın toplumsallaşmasıyla
oluşturduğu kültürün önemli parçalarından biridir. Toplumun ortak özelliklerini öğrenmeye yardımcı olan
dil, konuşulduğu toplum hakkında bilgi de verir; çünkü toplumun ürettikleri diline yansır. Örneğin,
teknolojiyle yakından ilişkili bir yaşam süren toplumların dilinde, çokça teknolojik terim ve teknolojiyle
ilgili sözcük bulunur; çünkü her toplum, yaşam koşullarına uygun sözcükler üretir ve kullanır. Tıpkı
düşünceyle olduğu gibi dilin, kültürle de arasında sıkı bir bağı vardır. Sözlü iletişimin temel aracı dil,
kültürü hem kurar hem geliştirir ve kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasına yardımcı olur. Toplumda,
sürekli bir kültür aktarımı söz konusudur. Sözlü iletişim, bu sürekli akışın önemli kaynaklarından biridir
ve bu süreçte dil, ait olduğu toplumun kültürel özelliklerini yansıtan en önemli ögedir.
Dilin ve kültürün karşılıklı değişimi, tarihsel dönemler incelendiğinde çok net görülebilir. Sözcüklerin
çağdan çağa, toplumdan topluma değişen, farklı ve geçici anlamları vardır. Her dönemde, sıkça kullanılan
sözcükler değişir. Bu değişim, dönemin kültürel özelliklerine göre gerçekleşir. Toplumsal değişimlerin,
dönemlerin anlaşılmasında, dilin farklı kullanım şekillerinin belirlenmesi açımlayıcı olacaktır. Bu süreçte,
toplumun kültür yaşamının temsilcileri olan şairler, yazarlar, sanatçılar, bilim adamları tarafından ortaya
konan ürünler, o toplumun dilini ve kültürünü algılamanın en doğru araçlarıdır. Çeşitli anlatı biçimleri
olan masallar, halk hikâyeleri, mitolojiler, hem sözlü edebiyat ürünleri hem de toplumsal kültür
değerleridir ve doğdukları dönemin dilini yansıtır. Günün koşulları, toplumun ve kişilerin acıları,
sevinçleri, vb. deneyimleri bu sözlü anlatım biçimleriyle sonraki kuşaklara ulaşır.
Toplumlar arasındaki kültürel ayrımların dile yansımasındaki en belirgin örnekleri, bir dilin diğer dile
çevrilmesinde görülür. Örneğin, Türkçe’de “Yağıyor.” denilince, neyin yağdığı bilinemez. Bu nedenle,
“Yağmur yağıyor.” cümlesinde “yağmur” sözcüğünü, ve “Kar yağıyor.” cümlesinde “kar” sözcüğünü
kullanmak zorunludur. Diğer taraftan, Türkçe’ye sözcük sözcük yapılacak çevirisi “O yağıyor.” demek
olan, İngilizce’deki “It is raining.” denildiğinde yağan, yalnızca yağmurdur. İngilizce’de “Kar yağıyor.”
denilecekse, cümlenin fiili değişerek “It is snowing.’ cümlesi kullanılmaktadır. Dolayısıyla, toplumlar
arasındaki ayrımlar, üretilen kültürel deneyimlerin dildeki yansımalarında kendini çok net ortaya
koymaktadır.
Özetle, sözlü iletişim aracı olarak dilin, bireysel açıdan düşünceyle; toplumsal açıdan kültürle yakın
ilişkisi bulunmaktadır.
32
Özet
Dile ait özgül bir bilim dalı ortaya çıkana kadar
dilin ne olduğu, tanımı ve diğer alanlarla olan
ilişkisi, felsefeciler tarafından yorumlanmış ve
değerlendirilmiştir. Antik dönemlerde, felsefecilerin görüşleri, ilk kuramları da oluşturmuştur. Sonraları, dille ilgili bilim dallarının
oluşması ve bu dalların diğer disiplinlerle işbirliği
kurarak alt başlıklara ayrılması, dille ilgilenen
uzmanların dönemlere göre birbirinden farklı
tanımlar ortaya koymalarına neden olmuştur.
yetenegini ortaya koyulabilecektir. Chomsky de
dili iki bölümde inceler: Edinç (İng.
competence); konuşanın ve dinleyenin sonsuz
sayıda cümle üretip anlamasını kurallar
dizgesidir. Edim (Ing. performance) ise, edinç
denilen dilsel yeteneğin somut nitelikli konuşma
eyleminde gerçekleştirilmesidir.
Dünyanın dört bir yanında, dille ilgili sayısız
araştırma sürdürülmesine karşın, dünya dillerinin
sayısı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bunda;
Diller nasıl ortaya çıkmıştır, dilin kaynağı nedir?
İlk konuşmalar nasıl olmuştur? Diller tek bir
kaynaktan mı çıkmıştır, yoksa farklı farklı
kaynaklardan mı çıkmıştır? …gibi sorulara hep
yanıt aranmıştır. Konuyla ilgili çeşitli kuramlar
ortaya atılmasına karşın, hâlâ dilin nasıl ortaya
çıktığı, dünyada niçin bu kadar farklı dil olduğu
konusunda kesin, net bir bilgi yoktur. Bugünün
sorusu, dilin nasıl doğduğundan çok, insan denen
türün dili kullanma yeteneğini nasıl kazandığıyla
ilişkilidir.
b.
bölgelerdeki insan dağılımının ayrıntılarının
belirlenememesi,
c.
dillerle lehçeler arasındaki dilbilimsel
uzaklığın ölçütlerinin netleşmemesi etkilidir.
Türkçe, köken bakımından UralAltay dil
ailesinin Altay kolundan, sondan eklemeli bir
dildir.
Modern dilbilimin, 20. yüzyılın ilk yarısında
İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure (18571913) ile başladığı kabul edilir.
İster bir ya da birçok ülkede tüm bir halk
tarafından konuşulan bir dil olsun; ister dilin o
halkın bir bölümünün kullandığı bir çeşidi olsun,
her konuşma şekli ya da her bölgesel dil, lekt
olarak adlandırılmaktadır. Bir bölgeye ait
olduğunda diyalekt (lehçe); toplumsal bir sınıf
söz konusu olduğunda sosyolekt; cinsiyet söz
konusu ise genderlekt; bireyselse idiolekt adını
alır. Türk Dil Kurumu’na göre ana dil,
‘kendisinden başka diller veya lehçeler türemiş
olan dil’; ana dili ise, ‘çocuğun ailesinden ve
içinde yaşadığı topluluktan edindiği dil’dir.
Varolan sözlü iletişim türleri dışında işitme
engellilerin kullandığı dil gösterge dili; doğal
olmayan, yapma diller ise planlı diller olarak
adlandırılmaktadır.
Saussure’e göre dil, bir dizgedir ve dil (langue),
ve söz (parole) ayrımına dikkat çeker. Saussure
karmaşık bir olgu olarak gördüğü dilyetisi (Fr.
langage) içinde toplumsal nitelikli dil (Fr.
langue) ile bireysel nitelikli söz'ü (Fr. parole)
ayırmaktadır. Dil dizgesinde bir kavramla işitim
imgesi birleşir ve bunlar, gösterge sistemine
ilişkin kavramlarla açıklanabilir. Saussure’ün dil
göstergesi, gösteren ve gösterilenden oluşmaktadır.
Bütünü belirtmek için gösterge sözcüğü
kullanılır, kavram yerine gösterilen ve işitim
imgesi yerine de gösteren terimleri alır. Gösterge,
kendisi ‘burada’ olmadığı halde onun yerine
kullanılan herhangi bir şeydir. Dilsel bir
gösterenle bir gösterilenin birleşmesinden doğan
dizge, göstergedir. Göstergede gösteren, ses;
gösterilen ise kavramdır.
Yüzyıllar boyunca çeşitli değişimlere günümüze
gelen dil sistemi bugün, eskiye oranla daha hızlı
bir değişim geçirmektedir. Teknolojik gelişmeler,
uluslararası iletişimin artması, nüfus hareketliliği
birçok toplumsal olguyu etkilediği gibi dilleri de
etkilemektedir.
Çağdaş dilbilimin F. de Saussure’den sonraki en
önemli ismi, Noam Chomsky’dir (1928- ).
Chomsky, dilin kurulabilecek bütün cümlelerini
betimleme amacındadır. Böylece her konuşucu,
bilmediği, daha önce işitmediği ya da söylemediği cümleleri üretebilme ve anlayabilme
20. yüzyıldan beri İngilizce, tüm anakaralara
yayılan yani, uluslararası nitelik kazanmış diller
arasında birincisıradadır. Uluslararası diller
33
dünyanın bazı bölgelerinde sistemli dil
sayımının ve araştırmasının yürütülememesi,
Binlerce dünya dilini kapsayan, onların ortak
atalarının izini sürerek, ardıllarıyla aralarında
bağlantılarla örülmüş bir sınıflandırma tablosu
oluşturmanın sonucunda dil aileleri meydana
gelmiştir.
Batı dillerindeki linguistics teriminin karşılığı
olarak Türkçe dilbilim sözcüğü üretilmistir.
a.
arasında ikinci sırayı Fransızca almaktadır. Bu iki
dilden başka dört dil, İspanyolca, Portekizce,
Arapça ve Hollandaca, anakaralar arası yayılıma
sahiptir; başka beş dil, Almanca, Rusça, Farsça,
Endonezya dili ve Svahili de birbirine yakın
birçok devlete yayılmıştır. 1999 yılında Birleşmiş
Milletler Eğitim ve Kültür Örgütü (UNESCO)
yeryüzündeki dil ve kültür çeşitliliğine dikkat
çekmek için, 21 Şubat gününü Dünya Ana dili
Günü ilan etmiştir.
Sözlü iletişim aracı olarak dilin, bireysel açıdan
düşünceyle; toplumsal açıdan kültürle yakın
ilişkisi bulunmaktadır. Dilin düşünceyle ilişkisi
açısından Vygotsky’nin görüşleri önemlidir.
34
Kendimizi Sınayalım
1. Aşağıdakilerden
hangisi
dili,
bağlantısı içinde ele alan ilk düşünürdür?
kültür
6. UNESCO, hangi günü Dünya Anadili Günü
ilan etmiştir?
a. Wilhelm von Humboldt
a. 1 Ocak
b. Noam Chomsky
b. 21 Şubat
c. Ferdinand de Sassure
c. 13 Mayıs
d. Epikür
d. 21 Nisan
e. Aristo
e. 15 Mart
a. Dil, söz
7. Aşağıdakilerden hangisi ‘ister bir ya da
birçok ülkede tüm bir halk tarafından konuşulan
bir dil olsun; ister dilin o halkın bir bölümünün
kullandığı bir çeşidi olsun, her konuşma şekli ya
da her bölgesel dil’e verilen addır?
b. Gösteren, gösterilen
a. Söz
c. Gösterge, dil yetisi
b. Diyalekt
d. Edim,edinç
c. Varyant
e. Kavram, işitim imgesi
d. Şive
2. Aşağıdakilerden hangisi, Ferdinand de
Saussure’ün,
dili
incelerken
kullandığı
kavramlardan değildir?
e. Lekt
3. Aşağıdakilerden
hangisi,
sözcüklerin
kaynağını, ne zaman ortaya çıktığını, nereden
geldiğini, hangi aşamalardan geçtiğini bulmaya
çalısır?
8. Aşağıdakilerden hangisi, ‘sınırlı sayıda sesle,
sınırsız
sayıda
birliğin
veya
cümlenin
oluşturulmasını inceler?
a. Anlambilim/ Semantics
a. Söz Dizimi / Syntax
b. Göstergebilim / Semiology
b. Ses Bilimi / Phonology
c. Kökenbilim / Etimoloji
c. Yapı Bilimi / Morphology
d. Yapı Bilimi / Morphology
d. Kökenbilim / Etimoloji
e. Ses Bilimi / Phonology
e. Göstergebilim / Semiology
9. Aşağıdakilerden hangisi, Chomsky’nin dil
kavramlarındandır?
4. Aşağıdakilerin hangisi, Türkçe’nin de içinde
bulunduğu dil ailesidir?
a. Gösteren / Gösterilen
a. Ural-Altay dil ailesi
b. Kavram / İşitim imgesi
b. Hami-Sami dil ailesi
c. Edim / Edinç
c. Hint-Avrupa dil ailesi
d. Dil / Söz
d. Çin-Tibet dil ailesi
e. Gösterge / Dil Yetisi
e. Hint-Pasifik dil ailesi
5. Aşağıdakilerden hangis, UNESCO’nun,
Linguapax çalışmasının amacıdır?
10. Aşağıdakilerden hangisi, dil ve düşünce
arasındaki ilişkiyi incelerken, içiden konuşma
üzerine kapsamlı incelemeler yapmıştır?
a. En azından iki dilli konuşmayı yaymak.
a. Lev Semanoviç Vygotsky
b. İngilizceyi uluslarası dil düzeyine çıkarmak.
b. Noam Chomsky
c. Dillerin kökenini incelemek.
c. Ferdinand de Saussure
d. Dil ailelerini yeniden düzenlemek.
d. Wilhelm von Humboldt
e. Dillerin ses yapısını incelemek.
e. Aristoteles
35
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
Yararlanılan Kaynaklar
Akarsu, B. (1984). Dil-Kültür
İstanbul: Remzi Kitabevi.
1. a Yanıtınız yanlış ise “Dilin Kökeni” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Bağlantısı.
2. d Yanıtınız yanlış ise “Dilbilim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Aksan, D. (2000). Her Yönüyle Dil Ana
Çizgileriyle Dil Bilim. Ankara: Türk Dil
Kurumu Yayınları.
3. c Yanıtınız yanlış ise “Dilbilim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Breton, R. (2007). Dünya Dilleri Atlası.
İstanbul: NTV Yayınları.
4. a Yanıtınız yanlış ise “Dil Aileleri” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Chomsky, N. (2002). Dil ve Sorumluluk. ( Çev:
Hüsnü Özasya). İstanbul: Ekin Yayınları.
5. a Yanıtınız yanlış ise “Dillerin Geleceği”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Condon, John C. (2000). Kelimelerin Büyülü
Dünyası-Anlambilim ve İletişim. ( Çev: Murat
Çiftkaya). İstanbul: İnsan Yayınları.
6. b Yanıtınız yanlış ise “Dillerin Geleceği”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Corballis, Michael C. (2003). İşaretten
Konuşmaya-Diin Kökeni ve Gelişimi. (Çev:
Aybek Görey). İstanbul: Kitap Yayınları.
7. e Yanıtınız yanlış ise “Dil Türleri” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Cummins, J. Davison C. (2007). International
Handbook of English Language Teaching,
New York: Springer.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Dilbilim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanlış ise “Dilbilim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Demir, N. (2010). Türkçede Varyasyon Üzerine,
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi Türkoloji Dergisi,17:2, ss. 93-106.
10. a Yanıtınız yanlış ise “Sözlü İletişim Aracı
Olarak Dil” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Edgü,F. (1977). O. İstanbul: Ada Yayınları
Gökberk, M. (1997). Değişen Dünya Değişen
Dil. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Guiraud, P. (1994). Göstergebilim. Ankara:
İmge Yayınevi.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Manguel, A. (2004). Okumanın Tarihi.İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları.
Sıra Sizde 1
Martinet, A. İşlevsel Genel Dilbilim. (Çev:
Berke Vardar). İstanbul: Multilingual Yayınları.
İstanbul, 1998.
Çin
mitolojisi
insanların
dili
bir
su
kaplumbağasının üstündeki şekilleri imparatora
öğretmesiyle kullanmaya başladıklarını anlatır.
Porzig, W. (1995). Dil Denen Mucize. (Çev.
Vural Ülkü). Ankara: Türk Dil Kurumu
Yayınları.
Hint mitolojisine göre, baş Tanrı Brahma, kendi
görünüşlerinden bir tanesi olan Vac aracılığıyla
hem dünyayı hem de içindeki varlıkları
yaratmıştır. Yıldırımın sesi Vac’ın sesidir. Vac
aynı zamanda insan dilinin de tanrısıdır.Bu
bakımdan söz yani ses ebedidir.
Sapir, E. (1983). XX. Yüzyıl Dilbilimi, Ankara:
Türk Dil Kurumu Yayınları.
Saussure de F. (1985). Genel Dilbilim Dersleri,
(Çev: Berke Vardar). Ankara: Birey ve Toplum
Yayınları.
Sıra Sizde 2
Eskişehir’de yaşayan biri şöyle bir konuşmayla
karşılaşabilir: -Biraz para getiydi. Sen buyda dur,
dedi. O iyilikler unuyulmiy. Bu tür konuşma,
Eskişehire Bulgaristan’dan göçenler arasındaki
bir konuşmadır.
Solmaz, M. (2012). Ortaöğretimde Dil Bilgisi
Kitaplarında
Dl
Olgusu,
International
Periodical For The Languages, Literature and
History of Turkish or Turkic, 7:1, p.1875-1890.
Türkçe Sözlük (1998). Ankara: Türk Dil Kurumu
Yayınları.
36
Vardar, B. ve öt. (1980). Dilbilim ve Dilbilgisi
Terimleri Sözlüğü, Ankara.
Vendryes, J. V. (2001). Dil Düşünce. (Çev:
Berke Vardar). İstanbul: Multilingual Yayınları.
Vygotsky, L. S. (1985). Düşünce ve Dil. (Çev. S.
Koray). İstanbul: Sistem yay.
Yararlanılan İnternet Kaynakları
Graddol, D. (2004). The Future of Language.
Science.
http://www.sciencemag.org/content/303/5662/13
29.
İngiliz Ulusal Sosyal
www.britac.ac.uk
Bilimler
Akademisi
USA Today. (26/2/2004). Analysis: English won't
be
sole
language
of
the
future,
http://www.usatoday.com/news/bythenumbers/20
04-02-26-future-language_x.htm
LSA. http://www.lsadc.org/info/ling-faqs-langbegin.cfm)
Paris Dilbilim Derneği www.slp-paris.com
Schiller Institute
http://schillerinstitute.org/strategic/2011/bueso_0
129_keynote.html
Terrence W. Deacon
http://anthropology.berkeley.edu/users/terrencew-deacon
UNESCO.http://www.unesco.org/new/en/culture/
themes/endangered-languages/atlas-of-languagesin-danger/
http://www.ibe.unesco.org/fileadmin/user_upload
/archive/publications/ThinkersPdf/humbolde.PDF
37
3
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Sözlü iletişimde, konuşma sürecini açıklayabilecek,
Konuşmayı tanımlayarak kapsamını belirleyebilecek,
Konuşmanın, yaşamdaki önemini ifade edebilecek,
Konuşmanın ögelerini tanımlayabilecek,
Etkili ve doğru bir konuşmanın özelliklerini tanıyabilecek,
Konuşma yanlışlarını belirleyebilecek,
Konuşma türlerini tanıyabilecek
bilgi ve becerilerine sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Konuşma
Konuşma Yanlışları
Etkili ve Doğru Konuşma
Konuşma Türleri
İçindekiler
Giriş
Sözlü İletişim ve Konuşma
Konuşmanın Ögeleri
Etkili ve Doğru Konuşma
Konuşma Türleri
38
Sözlü İletişim ve Konuşma
GİRİŞ
DENEME*
Ne düşündüğümle,
Ne söylemek istediğim arasında,
Ne söylediğimi sandığımla,
Ne söylediğim arasında,
Ne duymak istediğinle,
Ne duyduğunu sandığınla,
Ne duyduğun arasında,
Ne anlamak istediğinle,
Ne anladığını sandığın
Ve ne anladığın arasında,
Birbirimize ulaşmamızı zorlaştıracak on olasılık var
Ama yine de denemeliyiz...
Bernard Werber
Göreli ve Kesin Bilginin Ansiklopedisi
"
!
!! 39
SÖZLÜ İLETİŞİM VE KONUŞMA
Fransız bilim-kurgu yazarı Bernard Werber’ın yazdığı, ünitenin girişinde okuduğunuz alıntı, iki kişilik
iletişimde bile, anlaşılamayan, aktarılamayan düşüncelerin, düşlerin kalabileceğini vurgulamaktadır.
İletişim, çoğu zaman göründüğünden daha karmaşık bir süreçtir. Günlük yaşamda kurulan ilişkilerde,
insanlar arasındaki iletişimin kopukluğundan kaynaklanan iletişim kazaları yaşanır. Bu kazalar bazen,
anlatıcının ele aldığı konuyu ayrıntılarıyla bilmemesinden ya da açıklayamamasından; bazen de alıcının
anlamak için çaba harcamamasından ya da anlamak istememesinden kaynaklanabilir. İnsanın en önemli
özelliklerinden konuşma, sözlü iletişimin temelidir. Dolayısıyla, sözlü iletişim sürecinde yaşanabilecek
iletişim kazalarına neden olmamak, hiç değilse bu kazaları en aza indirebilmek için, ‘konuşma’nın
kapsamı ve özellikleri hakkında bilgi edinmek yararlı olacaktır. Daha önemlisi, edinilen bilgileri, günlük
yaşamda işlevsel kılabilmektir. Bu amaca ulaşabilmek için, konuşmayı tanımlamak ve konuşmanın
yaşamdaki önemini belirlemek, iyi bir başlangıçtır.
Konuşmanın Tanımı
Sözlü iletişimde, en temel araç “söz”dür ve konuşularak aktarılır. Konuşma, düzenli devinimlerle
konuşma organları tarafından sesin söze dönüştürülerek iletilerin aktarıldığı, insana özgü yaratıcı bir
yetenektir. Tüm yetenekler gibi konuşma da birçok öğeden oluşur. Konuşmada sözcükler ve ses, akla ilk
gelen öğelerse de konuşmanın amacına, bulunulan ortama, duruma, zamana, karşımızdaki kişiye ya da
kişilere göre uygun, yerinde, etkili bir konuşma için, bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken birçok ayrıntı
vardır. Konuşmada kaynaktan (sözlü iletişimde anlatıcıdan) çıkan söz, alıcıya (sözlü iletişimde
dinleyiciye) yönelir ve algılanıp yorumlanarak alıcı tarafından geri bildirimde bulunulur. Sözler, kaynak
ve alıcı arasında sürekli gider gelir. Böylece, karşılıklı konuşma yani, iki yönlü konuşma oluşur. Kaynak
ve alıcı, sürekli yer değiştirir. Yüz yüze görüşmeler, telefon konuşmaları, iki yönlü konuşmalardır. İki
yönlü konuşmada, anında geri bildirimde bulunulabileceğinden, anlaşılmayan konulara en kısa sürede
açıklık getirilebilir.
TANIM: Konuşma, düzenli devinimlerle konuşma organları tarafından
sesin söze dönüştürülerek iletilerin aktarıldığı, insana özgü yaratıcı bir yetenektir. Tüm
yetenekler gibi konuşma da birçok öğeden oluşur.
Görsel, işitsel kitle iletişim araçlarında dinlediğimiz konuşmalar ise geri bildirimler anında
ulaşamadığı için tek yönlü konuşmadır. Televizyonda ya da radyoda dinlediğimiz konuşmalar, tek yönlü
konuşmalardır.
Konuşmanın Yaşamdaki Önemi
Konuşma, günlük yaşamın temelidir ve insanlar her gün, çok farklı ortamlarda ve çok farklı kişilerle
konuşurlar. Bu konuşmalar, çeşitli adlar alabilir. Örneğin;
Sosyal konuşmalar: Tanıdığımız kişilerle karşılaştığımızda, dostça ya da arkadaşça bir havada
gerçekleştirdiğimiz konuşmalardır. Bu gibi durumlarda ‘merhaba’, ‘nasılsın’, ‘hoşçakal’ gibi sözcükler
sıkça kullanılır.
İşyeri konuşmaları: Uzmanlık alanına özgü teknik sözcüklerin sıkça kullanıldığı konuşmalardır.
Mesleğe ait özel bir dil veya söz dağarcığı oluşmuşsa buna jargon adı verilir. Örneğin, tıp jargonu.
Akademik konuşmalar: Öğretmenlerin, öğretim üyelerinin derslerde ya da uzmanlık bilgisi
gerektiren toplantılarda ve görüşmelerde gerçekleştirdiği konuşmalardır.
Hoş zaman konuşmaları: Eğlence ya da rahatlama amacıyla gerçekleştirilen toplantılarda, sinema,
tiyatro, konser vb. salonlarında hoş zaman geçirilen konuşmalardır.
Bu konuşmalar, günlük yaşamda birbirini izleyebileceği gibi iç içe de girebilir. Örneğin, sabah işe
gitmek için evden çıktıktan sonra yol boyunca tanıdık kişilerle karşılaşıldığında, çeşitli sosyal konuşmalar
40
gerçekleşebilir. İşyerine gelindiğinde işyeri konuşmalarının yanında yine sosyal konuşmalar da
gerçekleştirilebilir. Ders saatinde ya da herhangi bir akademik toplantıda akademik konuşmaların yanı
sıra yine sosyal konuşmalar, belki de jargon kullanmayı gerektiren konuşmalar gerçekleşebilir. Eğlence
ve rahatlama amacıyla gidilen yerlerde, karşılaşılan kişilerle gerçekleştirilen hoş zaman konuşmaları da
genelde sosyal konuşmalar gibi başlayabilir.
JARGON: Fransızca’dan gelen jargon, aynı meslek veya topluluktaki
insanların ortak dilden ayrı olarak kullandıkları özel dil veya söz dağarcığıdır.
Günlük yaşamdaki konuşmaların yanında özel bir durumda ya da zamanda, çok özel bir düzenlemeyle
söylenen cümlelerle unutulmaz bir konuşma gerçekleştirilebilir. Böylesi konuşmalar, tarihin unutulmaz
konuşmaları arasına girer.
Günlük konuşmalar, yaşamdaki işleri yönlendirmede birincil işlev üstlenir. Etkili, en azından doğru
bir konuşma, iletişim kazalarını önleyerek ilişkilerin güzel ve işlerin düzenli seyretmesini sağlar. Diğer
taraftan, özel amaçlarla gerçekleştirilen toplantılarda, özenle hazırlanmış konuşmalar da tarihin
unutulmaz konuşmaları arasında yer alarak, yol gösterici özelliklerini kazanır.
KONUŞMANIN ÖGELERİ
Etkili ve doğru konuşma becerisi edinebilmek için, konuşmayı oluşturan ögeleri tanıyarak iyi kullanmak
gereklidir. Söz konusu ögeleri, konuşmanın fiziksel ve zihinsel ögeleri olmak üzere iki ayrı başlık altında
ele alabiliriz.
Konuşmanın Fiziksel Ögeleri
Konuşmanın fiziksel ögelerinin başında, solunum ve ses gelmektedir:
Solunum: Yaşam için gerekli oksijenin alınması ve akciğerlerde kanın temizlenmesinden sonra
oluşan karbondioksitin dışarı atılmasıyla solunum gerçekleşir.
Soluk alırken, sırayla şu olaylar gerçekleşir:
1.
Kaburgalar arasındaki kaslar kasılır.
2.
Diyafram kası kasılır.
3.
Göğüs boşluğu genişler.
4.
Akciğerler genişler.
5.
Akciğerlerdeki hava basıncı düşer.
6.
Oksijen alveollere kadar gelir.
Soluk verirken de sırayla şu olaylar gerçekleşir:
1.
Kaburgalar arası kaslar gevşer.
2.
Diyafram kası gevşer.
3.
Göğüs boşluğu daralır.
4.
Akciğerler daralır.
5.
Alveollerdeki karbondioksit dışarı atılır.
Ses: Ses, diyaframdan başlayarak akciğerlerden gelen havanın, ağız bölgesinden çıkarken ses
tellerinin titreşmesidir. Kuşkusuz, çıkarılan her ses, konuşma değildir.
41
Sesin ve solunumun yanında, akciğer, burun, gırtlak, soluk borusu,
bronş, bronşçuk vb. birçok organ da konuşmanın fiziksel ögeleri arasında yer alır.
Konuşmanın Zihinsel Ögeleri
Konuşmanın zihinsel ögelerinin başında, beyin ve hafıza gelmektedir:
Beyin: Beyin, fiziksel bir öge olarak da değerlendirilebilir, çünkü beyin, konuşma organlarını da
yönetir. Konuşma açısından beynin en önemli işlevi, dilin düşünceye dönüştürülmesidir. İki yönlü bir
etkinlik olan sözlü iletişimde, konuşulanın dinlenip anlaşılması da beyinle ilgilidir.
Hafıza: Düşüncenin konuşmayla aktarılmasında, bilgilerin hafızada düzenlenmesi ve gerektiğinde
kullanılabilmesi önemlidir. Hafıza, bilgiler arasında ilişki kurulup sınıflandırılmasını ve anlamlı bir
konuşma gerçekleştirilmesini sağlar.
DOĞRU VE ETKİLİ KONUŞMA
Doğru ve etkili konuşmanın değişmez kurallarını belirlemek olanaksızdır. Bulunulan ortama, kişiye,
konuya göre konuşmanın özellikleri her zaman değişkenlik gösterebilir. Yine de ilk amaç, iletilmek
isteneni, net ve doğru bir şekilde anlatmaktır. Doğru bir konuşma, iletişim kazasına neden olmayacak net
bir sözlü iletişim kurulmasını sağlarken; etkili bir konuşma, dinleyiciler üzerinde ilgi çekici, çarpıcı,
unutulmaz izler bırakır.
Her konuşmaya özgü farklı kurallar getirilebilirse de etkili ve doğru konuşmanın özellikleri şu
başlıklar altında sıralanabilir:
Ses Tonu: Her insanın ses tonu farklıdır. Cinsiyetle ve yaşla ilgili değişkenlik gösteren ses tonu,
kişinin konuşma sırasındaki psikolojik durumuna göre de değişir. Etkili ve doğru bir konuşmanın
unutulmaması gereken en temel özelliği, sesin işitilebilmesidir.
Sesletim ve Diksiyon: Sözcüklerin ses, hece, ton ve vurgu bakımından söylenme biçimidir. Sesletim,
bireyin yaşadığı bölgenin, eğitim düzeyinin ve üyesi olduğu etnik grubun etkisindedir. Yöresel özellikler
gösteren konuşmalar, zaman zaman olumsuz sonuçlar doğurabilirse de iletişimi engelleyecek kadar
etkilememesi sağlanabilir. Etkili bir konuşma için ise sesletim yanlışlarının olabildiğince önüne
geçilmelidir. Özellikle televizyon ya da radyo gibi kitle iletişim araçlarında, konuşmayı uzmanlık
düzeyinde kullanan kişiler için sesletimin yanı sıra diksiyonun kusursuzluğu da önemlidir. ‘Düzgün söz
söyleme’ anlamındaki diksiyon; seslerin, sözcüklerin, vurguların, anlam ve heyecan duraklarını
kurallarına uygun olarak söyleme biçimidir. Sözcüklerin seçimi ve düzeni anlamında her konuşmanın
temel diksiyon kurallarına uyması beklenebilir. Diğer taraftan, sesi ve söyleyiş tarzını uzmanlık
düzeyinde kullanmayı gerektiren diksiyon öğrenimi, özel bir çalışmayı gerektirir. Düzgün bir diksiyonun,
doğru ve etkili bir konuşma için katkısı tartışılamaz ancak; her konuşmacının özel bir diksiyon
eğitiminden geçmesi beklenemez. Yine de konuşulan dilin vurgu, tonlama, sözcük dizimi gibi diksiyon
kurallarını, kulaktan dolma bilgilerle kullanmak yerine, doğru kaynaklara ulaşarak doğrusunu öğrenmek
gerekmektedir.
Sözcük Birikimi: Ne kadar çok sözcük biliniyor ve bunlar doğru bir şekilde kullanılabiliyorsa, duygu
ve düşünceler o kadar iyi anlatılabilir. Bu nedenle, sözcük birikimi, sürekli genişletilmelidir.
Amaç: Konuşmanın neyi anlatacağı bilinmeli ve cümleler, yukarıda sıralanan özellikler göz önünde
bulundurularak kurulmalıdır. Kısaca, işitilebilir bir ses tonuyla uygun sözcüklerin kullanıldığı, vurgu ve
tonlamanın yerinde kullanıldığı bir konuşma gerçekleştirilmelidir.
İçerik: Konuşmanın içeriğini, anlatılmak istenenin ne olduğu belirler. Konuşmada belli bir düzen
izlemek, bağlantılar kurarak anlatmak konuşmanın amacına ulaşmasını sağlar. Konuşmanın içeriği, şu
söyleyiş özellikleriyle desteklenmelidir:
Yapıcılık: Yapıcı bir konuşma kullanılmalı. Olumsuzluklara dikkat çekerken bile, dinleyicilere karşı
saygılı olmalıdır.
42
İnandırıcılık: Konuşmacının ses tonu ve beden dili, dinleyicide güven uyandırmalıdır.
Netlik: Konuşmacı, söz ettiği konuyu ayrıntılarıyla bilmeli, gerektiğinde sunduğu bilgileri, güvenilir
kaynaklara dayandırabilmelidir.
İlgi Çekicilik: Özellikle uzun süreli konuşmalarda, dinleyicilerin ilgisi çekilebilmelidir.
Akıcılık: Konuşurken gereksiz duraksamalardan kaçınılmalıdır, eee, ııııı, şey, mmm gibi kullanımlar,
konuşmanın akıcılığını engeller.
Dinleyiciye uygunluk: Konuşmanın içeriği, dinleyicinin ya da dinleyicilerin özelliklerine uygun
olmalıdır. Dinleyicinin cinsiyeti, yaşı, eğitim düzeyi gibi birçok özellik göz önünde bulundurulmalıdır.
Bir konuşma, bir tek dinleyici için gerçekleştirilebileceği gibi onlarca, binlerce hatta kitle iletişim
araçlarıyla milyonlarca dinleyici için de gerçekleştirilebilir. Konuşmanın konusu, anlamı iki taraf için de
ortak bir temele oturtulamazsa anlaşma sağlanamaz.
Etkili ve doğru konuşabilmek için, yukarıda sıralanan özelliklere dikkat etmenin yanında, aşağıdaki
ayrıntıları da göz önünde bulundurmakta yarar vardır:
1.
Konuşma, insanlar arasındaki iletişimi yönlendiren etkili bir araçtır.
2.
Söylenen her söz, konuşmacının sorumluluğundadır.
3.
Yüz, beden hareketleri, mimikler ve bakışlar, doğru kullanılmalıdır.
4.
Tanımadığımız kişilere “sen” yerine, “siz” diye seslenilmelidir.
5.
İstekte bulunurken, “lütfen” sözcüğü kullanılmalıdır.
6.
İstekler yerine getirildiğinde, karşılığında mutlaka teşekkür edilmelidir.
7.
Ağız doluyken konuşulmamalıdır.
8.
Küfürlü konuşulmamalıdır.
9.
Argo sözler kullanılmamalıdır.
10. Konuşurken tükürük saçılmamalıdır.
Çevrenizdeki konuşmaları, sıralanan özelliklere göre değerlendirirse
niz nasıl örneklerle karşılaşırsınız?
Konuşma Yanlışları
Konuşma yanlışları, dilin kurallarını bilme düzeyine göre daha çok farkına varılan kullanımlardır.
Konuşma yanlışları, ait olunan toplumsal çevreye, eğitim düzeyine hatta, zamana göre değişkenlik
gösterir. Bazı söyleyiş özellikleri, yanlış olsalar bile çok yaygınlaşabilir ve bulaşıcı hastalık gibi bir kere
duyulduktan sonra, herkes tarafından kullanılmaya başlanabilir. Etkili ve doğru bir konuşma
gerçekleştirilmesini engelleyeceğinden, bu tür kullanımlardan kaçınılmalıdır. Son dönemde, en çok
rastlanılan konuşma yanlışları, örnekleriyle birlikte şu başlıklar altında sıralanabilir:
1.
Sözcükleri tekrarlamak: Son dönemde, konuşma içerisinde hani sözcüğü, hiçbir gereği yokken
defalarca kullanılmaktadır. Benzer şekilde, şey, işte, yani, aslında gibi sözcükler de sıkça
tekrarlanabilmektedir. Konuşurken, sözcük tekrarlarından kaçınılmalıdır.
Dönem dönem, çevrenizde sıkça tekrarlanan sözlere örnek verebilir
misiniz?
2.
Gereksiz yardımcı eylem kullanmak: Türkçe’de yardımcı eylemler, adların yanına gelerek
yeni anlatımlar oluşturur. Ancak son yıllarda görülen bir yanlış da yabancı sözcüklerin
Türkçeleştirilmesi sırasında etmek, olmak, yapmak ek eylemlerinin gereksiz bir biçimde
kullanılmasıdır. Aşağıda hem yazılı hem de sözlü anlatımlarda yapılan bu yanlışa örnekler
göreceksiniz:
43
giriş yapmak – girmek
kamufle etmek – gizlemek
iniş yapmak – inmek
stop etmek – durmak
kalkış yapmak – kalkmak
kuşku etmek – kuşkulanmak
start almak – başlamak
umut etmek – ummak
istek almak – istenmek
stres olmak – gerilmek, sıkılmak, strese girmek
sahne almak – sahneye çıkmak
panik olmak – endişelenmek, paniğe kapılmak
banyo almak – yıkanmak
şok olmak – çok şaşırmak, şoke olmak
çay almak – çay içmek
etki yapmak – etkilemek
içki almak – içki içmek
katkı yapmak – katkıda bulunmak
alkış almak – alkışlanmak
konuşma yapmak – konuşmak
yenilgi almak – yenilmek
açıklama yapmak – açıklamak
beğeni almak – beğenilmek
hatırlatma yapmak – hatırlatmak
çek etmek – denetlemek
panik yapmak – paniğe kapılmak, endişelenmek
konfirme etmek – doğrulamak
şov yapmak – gösteri yapmak
elimine etmek – elemek
bekleme yapmak – beklemek
ekarte etmek – elemek, saf dışı bırakmak
başvuruda bulunmak – başvurmak
empoze etmek – dayatmak
start vermek – başlatmak
dizayn etmek – tasarlamak
beğeni kazanmak – beğenilmek
test etmek – denemek
Yukarıda verilen örneklerin yanlışlarının kullanımı o kadar yaygındır ki artık yanlış olduklarının bile
çok az kişi farkına varmaktadır. Daha önce vurgulandığı üzere konuşma yanlışları, dilin kurallarını bilme
düzeyine göre daha çok farkına varılan kullanımlardır. Konuşurken, gereksiz yardımcı eylem
kullanılmamalıdır.
3.
Sözcüklerin anlamını bilmemek: Çoğunlukla bilgi eksikliğinden bazen de özentiden
kaynaklanan yanlış sözcük kullanımı, yanlışlığın farkına varıldığında olumsuz sonuçlar
doğurabilmektedir. Yanlış anlamda kullanılan sözcüklerin bir bölümünü Türkçe’nin eski sözcük
varlığını oluşturan Osmanlıca kaynaklı sözcükler oluşturmaktadır:
YANLIŞ – DOĞRU
-e teşrif ekmek – -i teşrif etmek (-i şereflendirmek)
birfiil – bilfiil
beynamaz – binamaz
resmî geçit – resmigeçit (=geçiş töreni)
muhalefet olmak – muhalif olmak, muhalefet etmek
evraklar – evrak (evrak sözcüğü Arapça yaprak anlamındaki varak sözcüğünün çoğuludur ve
Türkçe’de belgeler anlamında kullanılmaktadır. Zaten çoğul anlamdaki evrak sözcüğüne –lar çoğul eki
getirerek ikinci bir çoğulluk katmak yanlıştır.)
evlatlar – evlat (evlat sözcüğü Arapça çocuk anlamındaki velet sözcüğünün çoğuludur ve çocuklar
demektir. Zaten çoğul anlamdaki evlat sözcüğüne –lar çoğul eki getirerek ikinci bir çoğulluk katmak
yanlıştır.)
44
Aşağıda, evrak, evlat örneğinde olduğu gibi çoğul anlamları nedeniyle yanlış anlamda kullanılan
sözcükler sıralanmıştır:
YANLIŞ - DOĞRU
mürettebatlar - mürettebat (=gemi çalışanları)
tadilatlar - tadilat (=değişiklikler, yenilemeler)
akrabalar - akraba [=yakınlar]
garibanlar – gariban (=garipler)
ebeveynler – ebeveyn (=anne baba)
istihbaratlar – istihbarat (=alınan haberler)
gidişat – gidiş
4.
Yabancı sözcük kullanmak: Yazılı, sesli ve görüntülü iletişim araçlarında da sıkça
karşılaştığımız kullanımlardır. Oysa, bu sözcüklerin çoğunun Türkçe karşılığı bulunmaktadır.
absürd: saçma
defans: savunma
adisyon: hesap
dejenere: bozulmuş
aircondition: havalandırma aracı
dejenerasyon: bozulma
agresif: sinirli
deklarasyon: bildiri
aktif: etkin
departman: bölüm
aktivite: etkinlik
depresyon: bunalım, çöküntü
bestseller: çok satılan
dizayn: tasarım
bilboard: duyuru tahtası
dizaynır: tasarımcı
brifing: bilgilendirme
doküman: belge
ambulans: cankurtaran
efor: çaba
anons: duyuru
ekarte etmek: elemek
angaje: dolu
ekipman: donanım
asiste etmek: yardım etmek
kriter: ölçüt
background: alt yapı, arka plan
lanse etmek: öne sürmek, sunmak
badygard (bodyguard): koruma
legal: yasal
damping: indirim
life style: yaşam biçimi
deadline: son tarih, süre sonu
likit: akışkan, sıvı
deepfriz: derin dondurucu
literatür: yazın, edebiyat
eksper: uzman
makro: geniş
ekstre: hesap özeti
maksimum: en çok
enformasyon: danışma
marj: pay
enterasan: ilginç
marjinal: sıra dışı
entegrasyon: uyum
mega: büyük, muazzam
faul: yanlış, hata
metot: yöntem
filtre: süzgeç
motivasyon: güdüleme
final: sonuç
minimum: en az
45
finiş: bitiş, varış
network: bilişim ağı
first klas: birinci sınıf
no-frost: karlanmaz
fitness: sağlıklı yaşam
non-stop: durmaksızın
flaş: çarpıcı
objektif: nesnel
format: biçim
paradoks: çelişki
full: dolu, tam
parametre: değişken
full time: tam zamanlı
partner: eş
global: küresel
part time: yarı zamanlı
hit: gözde
pasif: edilgen
illegal: yasadışı
patent: buluş
imaj: görüntü
periyot: dönem
indeks: dizin
perspektif: bakış açısı, görüş açısı
inisiyatif: üstünlük, öncelik
platform: alan
izolasyon: yalıtım
polemik: tartışma
jenerasyon: kuşak, nesil
popüler: sevilen, tutulan, beğenilen
jogging: koşu
pozisyon: durum
kaos: karışıklık
pres: baskı
karambol: karmaşa
prezantabl: hoş görünüşlü, gösterişli, seçkin
komünikasyon: iletişim
prezantasyon: sunuş
komisyon: kurul
prodüksiyon: yapım
kontekst: bağlam
prodüktör: yapımcı
korner: köşe
profil: yan görünüş
promosyon: tanıtım
rölanti: yavaşlatma
proses: süreç
seksiyon: bölüm
protokol: 1. Tören düzeni, 2. Sözleşme
sempatik: cana yakın
prototip: ilk örnek
shop: dükkân
provakasyon: kışkırtma
shopping center: alış veriş merkezi
provakatör: kışkırtıcı
show: gösteri
prömiyer: ilk gösteri
show room: gösteri yeri, sergi, gösteri merkezi
radikal: kökten
spiker: sunucu
reel: gerçek
spesiyal: özel
realite: gerçeklik
sponsor: destekçi, destekleyici
refüj: orta kaldırım
spontane: doğaçlama
resepsiyon: kabul töreni
subjektif: öznel
restorasyon: onarım
trend: eğilim
revizyon: düzeltme, yenileme
vizyon: 1. gösterim, 2. geniş görüşlülük
rehabilitasyon: iyileştirme
46
5.
Sözcükleri yanlış seslendirmek: Türkçede konuşma dilinde en fazla karşılaşılan yanlış
söyleyişler, doğrularıyla aşağıda sıralanmıştır. Uzun okunan ünlüler, büyük harfle gösterilmiştir:
YANLIŞ – DOĞRU
YANLIŞ - DOĞRU
ağız(ı) – ağz(ı)
hAyır – hayır
ahİze – Ahize
herkez – herkes
allerji – alerji
hİbe – hibe:
aliminyum – alüminyum
hikaye – hikâye
ambülans – ambulans
ikâmet – ikamet
antreman – antrenman
inkilâp – inkılap
arabeks – arabesk
ızdırap – ıstırap
Atıf – atıf
cimnastik – jimnastik
Ayar – ayar
kelİme – kelime
devlet erkanı – devlet erkânı
lİse – lise
döküman – doküman
mahsur – mahzur
dükkan – dükkân
mütevazi – mütevAzı
eğemenlik – egemenlik
orjinal – orijinal
eksos – egzoz
parlemento – parlamento
entellektüel – entelektüel
reklâm – reklam
eşkal – eşkâl, eşgâl
sandöviç – sandviç
filim – film
tasviye – tasfiye
gardolap – gardırop
ünüversite – üniversite
gaste – gazete
veleybol – voleybol
Hakkari – Hakkâri
zArif – zarif
Çevrenizde, sözcüklerin yanlış seslendirilmesinden kaynaklanan
konuşmalara örnek verebilir misiniz?
6.
Düzeltme işareti " ^ " ile yazılan sözcükleri karıştırmak: Düzeltme işareti " ^ ", Türkçe’ye
Arapça ve Farsça kökenli sözcükler aracılığıyla girmiştir. Bu işaretin, ünlüleri hem uzatma hem
de inceltme görevi vardır ve yabancı kökenli sözcüklerde g, k, l seslerinin ince okunması
gerektiğinde kullanılmaktadır. Ancak ünlüleri uzatma görevinde kullanılması bir kurala bağlı
değildir. Türkçe’yi kullanan herkes, Arapça’nın ve Farsça’nın bu özelliklerini bilemediği için
düzeltme işaretinin, yazıda ve söyleyişte kullanımı konusunda bir karışıklık yaşanmaktadır. Bu
işaretin söz konusu olduğu sözcüklerin kullanımında bir yazım kılavuzundan yararlanmak doğru
olacaktır. Aşağıda yazımı aynı ancak düzltme işaretinin etkisiyle yazımda ve söyleyişte anlamı
değişen sözcüklerden bazılarını göreceksiniz:
adem (yokluk) – âdem (insan)
adet (sayı) – âdet (gelenek, alışkanlık)
akit (sözleşme) – âkit (sözleşme yapan)
ala (karışık renkli) – âlâ (pekiyi)
47
alem (bayrak) – âlem (dünya, evren)
ama (fakat) – âma (görmez, kör)
amin (kimya terimi) – âmin (dua sözü)
aşık (ayak bileğindeki kemik) – âşık (vurgun, tutkun)
dahi ( bile) – dâhi (yaratıcı gücü olan kimse)
dahil (karışma) – dâhil (iç, içeri)
hak (doğruluk) – hâk (toprak)
hakim (hikmet sahibi) – hâkim (yargıç)
hal (pazar yeri) – hâl (durum, vaziyet)
hala (babanın kız kardeşi) – hâlâ (henüz)
hasıl (ekin) – hâsıl (ortaya çıkan)
kar (donarak yağan su buharı) – kâr (kazanç)
nazım (manzume) – nâzım (düzenleyen)
şura (şu yer) – şûra (danışma kurulu)
tabi (elbette) – tâbi ( bağımlı, basıcı)
vakıf (para, mülk) – vâkıf (bilen, vakfeden)
varis (damar genişlemesi) – vâris (mirasçı)
vasi (mirası yöneten) – vâsi (geniş, engin)
yar (uçurum) – yâr (sevgili)
7.
Sözcüklere gereksiz ses eklemek: Sözcüğe hiçbir anlam katmayan eklerin sözcüklerin sonuna
getirildiği yanlış bir kullanımdır:
DOĞRU
8.
YANLIŞ
artık
yerine
artıkın
şimdi
yerine
şimdik
gelirken
yerine
gelirkene
diyerek
yerine
diyerekten
teyzemler
yerine
teyzemgiller
tekrar
yerine
tekrardan
Sözcük içindeki sesleri eksik çıkarmak: Sözcükleri oluşturan seslerin tam olarak
seslendirilmemesidir.
DOĞRU
YANLIŞ
geliyor
yerine
geliyo
daha
yerine
daa
saat
yerine
sat
havlu
yerine
avlu
kahvaltı
yerine
kavaltı
48
9.
Sözcük içindeki sesleri değiştirmek: Sözcükleri oluşturan seslerin sırasının karıştırılmasından
kaynaklanır:
DOĞRU
YANLIŞ
yalnız
yerine
yanlız
yanlış
yerine
yanlış
toprak
yerine
torpak
10. Sözcüklerdeki ' ğ ' sesini yanlış seslendirmek: Türkçe’de yazarken gösterilen ancak söylerken
tam olarak seslendirilemeyen ' ğ ' sesinin, önünde ve ardında bulunan /a/ ve /ı/ sesleri; söyleyişte
' ğ ' nin yitirilmesiyle yan yana kalarak önce ünlü kayması oluştururlar sonra /a/ sesi daha zayıf
olan /ı/ sesini kendisine benzeterek uzun bir A sesine dönüşür:
ağız
yerine
Az
ağır
yerine
Ar
bağırmak
yerine
bArmak
çağırmak
yerine
çArmak
dağıtmak
yerine
dAtmak
11. Sözcüklerdeki ' y ' sesinin etkisini göz ardı etmek: Türkçe’de- y ünsüzü, daraltıcı bir sestir.
Bu nedenle, kendisinden önceki düz-geniş (a, e) ; yuvarlak-dar (u, ü) ünlüleri, düz-dar (ı, i)
ünlülere dönüştürür. Bu değişim, di-y-en ve yi-y-en gibi birkaç sözcük dışında yazıda
gösterilmez:
(yazıda) başlayan (söyleyişte) başlıyan
(yazıda) taşlayan (söyleyişte) taşlıyan
Eylem kökü ünlüyle bittiği zaman araya y sesi getirilir. Bu durumda, y sesinin daraltıcı özelliğinden
dolayı, kendisinden önceki ünlü daralır, kendisinden sonraki ünlü düşer:
(yazıda) söyleyecek (söyleyişte) söyli-y-cek
(yazıda) yürüyecek (söyleyişte) yürü-y-cek
Sözcüklerdeki '-ecek, -acak' ekinin etkisini göz ardı etmek: Türkçe’de, -acak, -ecek gelecek zaman
ekleri, söyleyişte -(ı)cak, -(i)cek, -(u)cak, -ü(cek) biçimlerine dönüşür. Ancak bu durum yazıya
geçirilmez:
(yazıda) gelecek (söyleyişte) gelicek
(yazıda) soracak (söyleyişte) sorucak
(yazıda) çağıracağım (söyleyişte) çArıcam
(yazıda) seyredeceğim (söyleyişte) seyredicem
Türkçe’de, “Kısaltmalardaki ünsüzler, ‘e’ sesinin yardımıyla
söylenir.” kuralı vardır; ancak, kurala uymayan kısaltma söyleyişleri de yaygındır.
Örneğin, SGK kısaltması, SeGeKe yerine SeGeKa biçiminde seslendirilebilmektedir.
Benzer durumlar için izlenecek yol, yaygın söylenişi seçmek olabilir.
12. Yöresel konuşma özelliklerini kullanmak: Bölgeler, hatta birbirine yakın olan köyler arasında
bile seslerin çıkarılışında, sözcüklerin söylenmesinde, seslerin kullanımında, cümle
kuruluşlarında görülebilen söyleyiş özelliklerini kullanmaktan kaçınılmalıdır.
49
kalın
yerine
galın
gidiyorum
yerine
gidiyom ya da gidim
yüzmek
yerine
çimmek
alıverdim
yerine
alıvırdım
Bu ayrılıklar daha çok sözcüklerde görülmekle birlikte; bazı bölgelerimizde cümle kuruluşunda da
olabilmektedir. Örneğin, “Bu işi yapmanı sana söyledim.” cümlesi, Rumeli ağızlarında “Süledim sana,
yapasın bu işi.” biçimindedir. Bu tür ayrılıkların konuşmaya taşınmaması, bir kültür zenginliği gözüyle
bakılması gerekmektedir.
KONUŞMA TÜRLERİ
Konuşma türleri, konuşmayı gerektiren durumlara göre adlandırılır ve bu durumlar çok olduğu için,
konuşma türleri de çoktur. Konuşma türleri, önceden konuşmaya hazırlanılıp hazırlanılmamasına gore:
diğer konuşma türleri de konuşmanın amacına göre sınıflandırılabilir. Belirlenen türleri kesin çizgilerle
birbirinden ayırmak olası değildir. Bir konuşma türünün özellikleri, diğerinin özelliklerini de
kapsayabilir.
Günlük yaşamda sıkça karşılaşılabilecek konuşma türleri öncelikle 1. Hazırlıksız konuşmalar 2.
Hazırlıklı konuşmalar olmak üzere iki grupta incelenebilir.
Hazırlıksız Konuşmalar
Söylenecek sözleri tasarlamak için çok az zamanın bulunduğu ya da ansızın gerçekleştirilen, yazılı
metinlerden bağımsız bir şekilde ilerleyen konuşmalardır. Günlük yaşamda hemen herkes, hazırlıksız
konuşma türlerinden birçoğunun içinde yer alır. İçinde bulunulan durum, seslenilen kişi, amaç vb.
değişkenler, konuşmaların türünü belirler. Karşılaşılan durumların çokluğu, konuşma türlerinin de
çoğalmasına yol açar. Bir gün içinde, hazırlıksız konuşmaların birkaçını veya hepsini birden, aynı anda ya
da değişik zaman dilimlerinde kulanma zorunluluğu doğabilir. Hazırlıksız konuşmalar, genelde, sözlerin
enaz iki kişi arasında gidip geldiği iki yönlü konuşmalardır. Günlük yaşamda sıkça karşılaşılan hazırlıksız
konuşmalar ve kullanılan kalıp cümleler, aşağıda örneklendirilmiştir:
Karşılaşma
Gün içerisinde bazen açık havada, bazen de kapalı ortamlarda, beklenmedik bir anda tanıdık kişilerle
karşılaşılabilir. Konuşma, aradaki ilişkinin düzeyine göre gelişir. Örneğin:
Resmî
Samimî
-Merhaba!
-Merhaba!
-Merhaba!
-Merhaba!
-Sizi görmek ne güzel, nasılsınız?
-N’aber?
-Teşekkür ederim, iyiyim. Siz nasılsınız?
-İyilik, senden n’aber?
-Teşekkür ederim, ben de iyiyim.
-Benden de iyilik.
-…
-…
-…
-…
-Karşılaştığımıza çok sevindim, hoşçakalın.
-Görüşmek üzere, hoşçakal.
-Ben de çok sevindim, hoşçakalın.
-Görüşürüz, hoşçakal.
Tanışma – Tanıştırma
Tanışma, birebir yapılan bir eylemken; tanıştırma, üçüncü bir kişinin aracılığıyla gerçekleşen bir
eylemdir. Tanışmada, tanışacak kişilerden, sonra gelen kendini tanıtmalıdır:
50
-Merhaba, ben Fatma Okumuş.
-Memnun oldum, ben de Canan Uluyağcı.
-Ben de memnun oldum. Nasılsınız?
-Teşekkür ederim, iyiyim. Siz nasılsınız?
-Ben de iyiyim, teşekkürler.
-…
-…
-Tanıştığımıza çok sevindim. Yeniden görüşmek üzere, hoşçakalın.
-Ben de çok sevindim. Görüşmek üzere, hoşçakalın.
Kişiler tanıştırıldıklarından dolayı memnun olduklarını belirtirken el sıkışırlar. Uzatılan elin sıkılması
bir görgü ve saygı kuralıdır. Elin sıkılmaması, havada bırakılması karşı tarafa saygısızlıktır. Öncelikle
büyüklerin ya da kadınların el uzatması gerekir.
Tanıştırmada ise tanışmadan değişik olarak kişilerin adları ve gerekirse meslekleri, tanıştıran kişi
tarafından söylenmelidir. Tanıştırma görevini üstlenen kişi küçükleri büyüklere, erkekleri kadınlara, sonra
gelenleri önce gelenlere tanıtmaya özen göstermelidir. Toplu tanıştırmalarda ise isimler tek tek söylenir.
El sıkışmada büyükler küçüklere, kadınlar da erkeklere ellerini önce uzatırlar.
Tanıştırma sırasında “Sizi arkadaşıma tanıtayım.” demek yanlıştır.
Doğrusu, “Sizi arkadaşımla tanıştırayım.”dır.
Soru Yöneltme ve Soruya Karşılık Verme
Soru yöneltilmesinin beklenmediği durumlarda soru için, önce izin istenmelidir. İzin verilirse soru,
anlaşılır ve kısa olmalıdır. Soruya karşılık verecek kişi de soruyu anlaşılır ve kısaca yanıtlamalıdır.
Sorunun yanıtı bilinmiyorsa açık yüreklilikle, özür dileyerek yanıtın bilinmediği belirtilmelidir. Yanlış
yanıtlar vererek karşı tarafı aldatmak doğru değildir. Gerektiğinde, doğru yanıt alınabilecek kişiye
yönlendirilmelidir.
Sorunun karşılığını alınınca -bilinsin ya da bilinmesin- teşekkür edilmelidir. Karşılık veren kişi de
“Bir şey değil” gibi sözlerle, yardımcı olmaktan mutlu olduğunu belirtebilir. Örneğin:
-Bilgisayarımla ilgili bir sorum var. Yardım edebilir misiniz?
-Bu konuda uzman Hülya Hanım’a danışmanızda yarar var. Ben yanlış bilgi verebilirim.
-Teşekkür ederim.
-Bir şey değil.
Teşekkür Etme
Çok önemsiz gibi görünen davranışlardan sonra bile, teşekkür edilmelidir. Teşekkür etmek için mutlaka
çok önemli bir iyiliğin, yardımın yapılması şart değildir. Örneğin, otobüste, oturmak için yer verildiğinde,
alış veriş çantalarını taşımaya yardım eden birine vb. durumlarda da teşekkür edilmelidir. Aşağıda, örnek
teşekkür cümleleri verilmiştir:
-Yardımınız için teşekkür ederim.
-Sağ olun.
-Yemek çok güzel olmuş, ellerinize sağlık.
51
Kutlama
Kişilerin mutluluk verici bir sonuç alması, bir konuda ya da yarışmada başarı elde etmesi gibi nedenlerle
duyulan sevinç, yapmacıklığa düşmeden, abartıya kaçmadan belirtilmeli, kutlama sırasında iyi dileklerde
bulunulmalıdır. Kutlanılan kişi de alçakgönüllü davranmalı ve karşı tarafa teşekkür etmelidir. Örneğin:
-Filminizle aldığınız ödülden dolayı tebrik eder, başarılarınızın devamını dilerim.
-Teşekkür ederim.
-Bayramınız/doğum gününüz kutlu olsun.
-Teşekkür ederim.
Böylece, doğru bir konuşma gerçekleştirilir.
Özür Dileme
Bir konuda yanlış davranıldığı fark edildikten sonra bu olumsuz durumu düzeltmek, dostluk ve arkadaşlık
ilişkilerinin devamını sağlamak için özür dilenmelidir. Yine de özür dilenerek her şeyin düzeleceği, eskisi
gibi olacağı umulmamalıdır. Özür dilenecek durumların yaratılmaması daha doğrudur. Fakat bazı
durumlar vardır ki; yapılmak istenmeyen davranışlarda bulunulur, söylenilmek istenmeyen amacını aşan
sözler çıkıverir ağızdan. Bu gibi durumlarda, en kısa zamanda özür dilemek bir gerekliliktir. Özür
dilemenin küçük düşürücü olduğu sanılmamalı, özür dilemekten çekinmemelidir.
Özür içten dilenmeli, göstermelik özür dilenmemelidir. Kusurlu olunduğu kabul edilip bağışlanmak
istenmelidir. “Özür dilerim olur biter” diye düşünülmemeli, duygular incitilmemelidir. Özür dilendikten
sonra bir daha özre neden olan davranışta bulunmamaya, sözü söylememeye özen gösterilmelidir.
Kısa, açık konuşmak, sözleri yinelememek; karşıdaki kişinin sinirli olabileceği varsayılarak yeni bir
özüre ortam oluşturmamak için sakin olmak gerekir.
Özür dilenen kişi de sakin olmalı; karşı tarafın sözünü kesmemeli; özrün içten dilendiğini, aslında
yapılmak istenmeyen davranışlarda bulunulduğunu, istenmeyen sözler söylendiğini, özür dileyen kişinin
o anda kendini kontrol edemediğini kabul etmelidir. Örneğin:
-Dün, paniğe kapıldığım için size bağırdım. Özür dilerim.
-Anlıyorum.
-Sizi yanlış anladığım için, müdüre sözlerinizi yanlış aktardım. Affedin lütfen.
-Kusura / Kusuruma bakmayın, trafik sıkışıklığı nedeniyle toplantıyı 15 dakika geç başlatmak zorunda
kaldım.
Özür dilenerek, gergin bir ortamdan kurtulunabilir ya da istenilmeyen rahatsız edici durumlar, tersine
çevrilebilir.
Başsağlığı Dileme (Taziyede Bulunma)
Ölen kimsenin yakınlarının üzüntülerini paylaşmanın akla gelen ilk yolu, onlara başsağlığı dilemektir.
Bazen, ‘başsağlığı dilemek’ yerine Arapça ‘taziyede bulunmak’ deyiminin kullandığına da rastlanabilir.
Üzüntülerin yoğun biçimde yaşandığı başsağlığı ziyaretlerinde, yakınlık derecesiyle uyum
gözetilmelidir. Çok yakın ilişkide bulunulan kişilere destek olmak amacıyla, en kısa sürede yanlarında
olunmalıdır. Konuşmalar; insanları yatıştıracak nitelikte, kısa, içten ve abartısız olmalıdır. Örneğin:
-Kaybınız için çok üzgünüm. Başınız sağ olsun.
-Acınızı paylaşıyorum. Allah sabır versin.
-Allah taksiratını affetsin.
-Allah rahmet eylesin.
-Nur / huzur içinde yatsın.
-Allah başka acı göstermesin.
52
Benzeri söz kalıpları yanında, halk arasında, içten duyguları dile
getiren başka kalıp sözler de kullanılmaktadır. Örneğin, kişilerin bu acılarını unutturacak
başka büyük acılar görmemeleri dileğini güçlü biçimde anlatan “Allah bu acınızı
unutturmasın.” bunlardan biridir.
Telefonla Konuşma
Telefonla konuşmak, yüz yüze konuşmaktan çok farklı değildir. Özellikle, yakın ilişkilerde bulunulmayan
birine telefon edilmesi gerektiğinde dikkat edilmesi gereken noktalar bulunmaktadır. Bunlar şöyle
sıralanabilir:
•
Günün çok erken ve geç saatleriyle yemek saatleri telefon etmek için uygun zamanlar değildir.
Telefon etmeyi gerektirecek acil bir durum olması hâlinde vakit gözetilmez.
•
Telefon eden kişi selâm verdikten sonra hemen kendisini tanıtmalıdır. Telefonla konuşan kişiler
birbirlerini seslerinden ya da görüntülerinden hemen tanıyorlarsa kendilerini tanıtmaya gerek
yoktur. Telefon eden kendisini tanıtmamışsa kiminle konuşulduğu kibarca sorulmalıdır.
•
Doğru telefon numarasının arandığından emin olunmalıdır. Yanlış numaranın arandığı
düşünülüyorsa, “Orası neresi?”, “Sen kimsin?” demek yanlıştır. Yerine, “Ben, 12345678’i
aramıştım. Doğru numaraya ulaştım mı acaba?” ya da kurum, kuruluş, kişi adı söylenerek “ İyi
günler Anadolu Üniversitesi mi?” benzeri sorular yöneltilebilir.
•
Neden telefon edilmişse, zaman yitirmeden konuya geçilmelidir. Varsa sorular açık, anlaşılır
biçimde sorulmalıdır. Karşılık verecek olan da sorulara açık, anlaşılır ve kısa biçimde yanıt
vermelidir.
•
Konuşma tamamlandıktan sonra günün saatine göre karşılıklı iyi gün dilekleri söylenerek telefon
kapatılmalıdır. Telefonla arayan telefonu önce kapatmalıdır. Arananın telefonu kapatması doğru
değildir.
Cep telefonlarının kullanılmasıyla ilgili bazı farklı uygulamalara dikkat etmek gerekmektedir:
•
Cep telefonlarının kapatılması istenen yerlerde bu uyarıya mutlaka uyulmalıdır. (Cep
telefonlarından yayılan dalgalardan zarar görebilecek elektronik cihazların bulunduğu yerlerde
bu yasağa uymak daha da önemlidir.)
•
Uyarılar olmasa bile, topluluk içinde çok gerekli değilse cep telefonuyla konuşulmamalıdır.
Gerekliyse, ses yüksekliği kontrol edilmeli, çevredeki kişiler rahatsız edilmemelidir.
•
Araba kullanırken telefon kullanılması gerekliyse mutlaka, kulaklık ya da araba sürerken dikkati
dağıtmayacak sistemler kullanılmalıdır. Bunun dışında araba kullanırken telefonla
konuşulmamalıdır. Bu, trafik kurallarınca da yasaklanmıştır. Telefonla konuşmanın dikkat
dağıtarak, kazaya neden olabileceği unutulmamalıdır. Uygun bir yerde durulup konuştuktan
sonra yola devam edilmelidir. Buna, yayayken de dikkat edilmelidir.
•
Konser, tiyatro, sinema vb. sanatsal etkinliklerin topluca izlendiği / dinlendiği yerlerde, herhangi
bir uyarı yapılmasa bile, cep telefonları kapatılmalıdır.
Yukarıda sıralanan konuşmalar, herkes tarafından bilinen başlangıç ve bitiş cümlelerinin tekrarlandığı,
süresi dakikalarla ölçülebilen, hazırlıksız günlük konuşmalardır. İki yönlü konuşmalardır; çünkü, hemen
cevap ya da karşılık vermeyi gerektirir. Bu konuşmaların içinde beklenmedik, sıradışı konulardan söz
etmek gerekebilir. Kalıp cümlelerin bulunmadığı bu durumlar için konuşmacı, kendine ve duruma göre
konuşmanın akışını yönlendirir. Bu anlarda, konuşmanın ilerlemesini sağlayan türe, doğaçlama konuşma
denir.
Söyleşi (Sohbet)
Doğaçlama konuşmalar uzayıp ilerledikçe, en az iki kişi arasında sürdürülen bu konuşma türü, söyleşi
adını alır. Diğer hazırlıksız konuşma türleri, kısa sürede bitebilirken; yukarıda örneklendirilen söz
kalıplarıyla başlayan konuşmalar uzayarak söyleşiye dönüşebilir. Söyleşilerde duygular, bilgiler,
deneyimler vb. konular paylaşılır. Arkadaşlıklar, dostluklar, söyleşilerle başlar ve pekişir. Karşılıklı
saygının, kibarlığın, anlayışın, içtenliğin, dürüstlüğün olduğu; dedikodunun, yalanın, kabalığın ve kaba
53
sözlerin bulunmadığı söyleşiler, kalıcı dostluklar için zemin hazırlayacaktır. Bu özelliklerin diğer
konuşma türlerinde de bulunması gerektiği unutulmamalıdır.
HAZIRLIKLI KONUŞMALAR
Belirlenmiş bir amaç ve düzen doğrultusunda gerçekleştirilen, en az birkaç saat öncesinden tasarlanılarak,
zaman varsa genelde yazılı bir konuşma metninin hazırlandığı, süresi saatlerle ölçülebilen konuşmalardır.
Bilgi ve belge toplama, yapılacak konuşmayı yazıya geçirme, yöneltilebilecek sorulara karşı hazırlanılma
gibi birçok ön çalışmayı gerektirir. Birden çok konuşmacı bulunabileceği gibi dinleyici sayısı da
değişkenlik gösterir. Hazırlıklı konuşmalar, 1. Amaçlarına Göre 2. Düzenlenme Biçimlerine Göre ikiye
ayrılabilir:
Amaçlarına Göre Hazırlıklı Konuşmalar
Amaç, konuşmanın içeriğini belirleyen birincil ögedir. Buna göre konuşmalar beş türe ayrılabilir:
Bilgilendirici Konuşmalar
Dinleyicilere ilginç ve yararlı bilgiler vermenin amaçlandığı öğretici konuşmalardır. Örneğin;
bir öğretmenin, öğrencilerine yeryüzü şekillerini anlatması,
bir öğrencinin, sınıftaki arkadaşlarına ve öğretmenine ödevini anlatması,
bir rehberin, turistlere Peri Bacaları’nı anlatması,
herhangi birinin, köyündeki günlük yaşamı anlatması.
Sergileyici Konuşmalar
Bilgilendirici konuşmalar gibi, dinleyicilere bilgi vermenin amaçlandığı öğretici konuşmalardır. Farkı,
öğrettiği konunun işlevsel yanını da görsel araçlar ya da sözcükler aracılığıyla sergiliyor olmasıdır.
Örneğin;
bir dansçının, nasıl vals yapılacağını anlatması,
bir uzmanın, yeni bir bilgisayar yazılımının nasıl kullanılacağını anlatması,
bir aşçının, pilavın nasıl pişirileceğini anlatması,
bir Fransız’ın, kendi dilinin özelliklerini anlatması.
İkna Edici Konuşmalar
Dinleyicilerin, bir konuyla ilgili düşüncelerini değiştirmeyi ya da onlara yeni bakış açıları kazandırmayı
amaç edinen konuşmalardır. Örneğin;
bir avukatın, müvekkilinin suçsuzluğuna ilişkin konuşması,
bir doktorun, sigara içmenin bırakılması için konuşması,
bir parti liderinin oy toplamak için konuşması,
bir reklamcının, ürünü satmak için konuşması.
Hoş Zaman Geçirten Konuşmalar
İş yaşamı ya da zorunluluklar dışındaki zamanlarda hoş zaman geçirmeyi amaçlayan konuşmalardır.
Örneğin;
bir sunucunun, televizyon programında konuşması,
bir arkadaş grubunda, eski günlerin anlatılması,
bir ünlünün, yaşam öyküsünü anlatması,
bir annenin, küçük çocuklarına öyküler anlatması.
54
Yönlendirici Konuşmalar
Yol gösterici örneklerin verildiği, davranışlarını değiştirerek kişileri harekete geçirmeyi amaçlayan, ilham
verici konuşmalardır. Örneğin;
bir bedensel engellinin, yaşamındaki zorlukların üstesinden gelişini anlatması,
bir kanser hastasının, iyileşme sürecindeki çabasını anlatması,
bir öğrencinin, sınavı kazanırken uyguladığı çalışma yöntemini anlatması,
bir iş sahibinin, sıfırdan zirveye çıkışını anlatması.
Düzenlenme Biçimlerine Göre Hazırlıklı Konuşmalar
Birden çok konuşmacının da bulunabileceği, dinleyici sayısının da değişkenlik gösterdiği, en az bir iki
saat, bazen birkaç gün aralıklarla süren oturumlar hâlinde düzenlenen toplantılarda, belli bir akış içinde
gerçekleştirilen konuşmalardır. En sık rastlanan türleri şunlardır:
Konferans
Bir konu hakkında derin bilgisi, görüşleri olan bilim insanının, sanatçının özel toplantılarda, radyoda,
televizyonda vb. ortamlarda dinleyicilerine karşı düşüncelerini, bilgilerini açıklandığı konuşmalardır.
Konuyla yakından ilgili dinleyicilerin konferanslara katılması beklenir. Konferansı veren kişi,
konuşmasının sonunda dinleyicilerden gelen soruları yanıtlar. Yaklaşık 1.5-2 saat süren toplantılardır.
Panel
Konuyla yakından ilgili, genelde en az üç en çok altı kişinin, dinleyiciler önünde, söyleşi havası içerisinde
konuştuğu toplantılardır. Konuyla ilgili kesin bir sonuca varmak yerine konu, çeşitli yönleriyle
aydınlatılır. Panel tartışmalarında, toplantıyı yöneten bir başkan bulunur. Konuşmacılar, ortada başkan
olmak üzere bir masanın çevresinde hem birbirlerini, hem de dinleyicileri görebilecek biçimde
oturmalıdır. Panelin sonunda, dinleyiciler, panel üyelerine soru yöneltip ileri sürülen görüşler üzerine
kısaca yorumlar getirebilirler. Tartışma dinleyicilere de geçerse, o zaman tartışma forum adını alır.
Sempozyum
Bir konunun çeşitli yönleriyle, aynı oturumda, farklı kişiler tarafından gerçekleştirilen sıralı konuşmalarla
ele alındığı toplantılardır. Sempozyumlarda da toplantıyı yöneten bir başkan bulunur ve konuşmacılar
yine, ortada başkan olmak üzere bir masanın çevresinde hem birbirlerini hem de dinleyicileri görebilecek
biçimde oturmalıdır. Genelde en az üç, en çok da altı konuşmacı katılır ve her birine, 5 – 20 dakika
ayrılır. Sempozyum sonunda forum olacaksa, konuşmaların toplamının bir saati geçmemesine dikkat
edilmelidir.
Seminer
Eğitim ve öğretim amaçlı toplantılardır. Seminer veren kişi, konunun uzmanıdır. Seminerde genellikle,
bir soruna çözüm getirilir veya çözüm yolları gösterilerek son karar dinleyicilere bırakılır.
Kongre
Birçok konuşmacının dinleyicilere bildiriler sunduğu toplantılar dizisidir. Kongreler konularına göre
çeşitli sponsorlar tarafından desteklenmektedir. Kongreler genellikle birkaç gün sürer. Bildiri
sunumlarında, konuyu açımlayıcı görsel ve işitsel gösterimlerden yararlanılabilir.
Genel Kurul
Dernek, şirket ya da siyasal partiler gibi kurumların, üyelerinin katılımıyla yasal olarak belirli aralıklarla
düzenledikleri toplantılardır. Yasal zorunluluk bulunması ve toplantılarda komiser adı verilen bir devlet
yetkilisinin bulunma zorunluluğunu vardır. Üye olan herkes katılabilir. Genel kurulların sonunda
genellikle gündemde olan maddeler konusunda üyelerin oyları ile kararlar alınır.
Kuşkusuz, daha birçok konuşma türü sıralanabilir. Yukarıda söz edilen hazırlıklı konuşma türleri, en
sık karşılaşılanlardır.
55
Özet
İletişim, çoğu zaman göründüğünden daha
karmaşık bir süreçtir. Günlük yaşamda kurulan
ilişkilerde,
insanlar
arasındaki
iletişimin
kopukluğundan kaynaklanan iletişim kazaları
yaşanır. Bu kazalar bazen, anlatıcının ele aldığı
konuyu ayrıntılarıyla bilmemesinden ya da
açıklayamamasından; bazen de alıcının anlamak
için çaba harcamamasından ya da anlamak
istememesinden kaynaklanabilir. İnsanın en
önemli özelliklerinden konuşma, sözlü iletişimin
temelidir. Dolayısıyla, sözlü iletişim sürecinde
yaşanabilecek
iletişim
kazalarına
neden
olmamak, hiç değilse bu kazaları en aza
indirebilmek için, ‘konuşma’nın kapsamı ve
özellikleri hakkında bilgi edinmek yararlı
olacaktır. Daha önemlisi, edinilen bilgileri,
günlük yaşamda işlevsel kılabilmektir.
Konuşmanın fiziksel ögelerinin başında, solunum
ve ses; zihinsel ögelerinin başında, beyin ve
hafıza gelmektedir:
Etkili ve Doğru Konuşma
Etkili ve doğru bir konuşmanın özellikleri
arasında;
•
etkileyici ses tonu,
•
düzgün sesletim ve diksiyon,
•
geniş sözcük birikimi,
•
net amaç,
•
doğru içerik,
•
dinleyiciye uygunluk
bulunmaktadır.
Konuşma, düzenli devinimlerle konuşma
organları tarafından sesin söze dönüştürülerek
iletilerin aktarıldığı, insana özgü yaratıcı bir
yetenektir. Tüm yetenekler gibi konuşma da
birçok öğeden oluşur. Konuşmada kaynaktan
(sözlü iletişimde anlatıcıdan) çıkan söz, alıcıya
(sözlü iletişimde dinleyiciye) yönelir ve algılanıp
yorumlanarak alıcı tarafından geri bildirimde
bulunulur. Sözler, kaynak ve alıcı arasında
sürekli gider gelir. Böylece, karşılıklı konuşma
yani, iki yönlü konuşma oluşur. Kaynak ve alıcı,
sürekli yer değiştirir. Görsel, işitsel kitle iletişim
araçlarında dinlediğimiz konuşmalar ise geri
bildirimler anında ulaşamadığı için tek yönlü
konuşmadır. Televizyonda ya da radyoda dinlediğimiz konuşmalar, tek yönlü konuşmalardır.
Konuşma
maktadır:
Konuşma, günlük yaşamın temelidir ve insanlar
her gün, çok farklı ortamlarda ve çok farklı
kişilerle konuşurlar. Bu konuşmalar;
yanlışları
arasında
şunlar
bulun-
1.
Sözcükleri tekrarlamak
2.
Gereksiz yardımcı eylem kullanmak
3.
Sözcüklerin anlamını bilmemek
4.
Yabancı sözcük kullanmak
5.
Sözcükleri yanlış seslendirmek,
6.
Düzeltme işareti " ^ " ile yazılan sözcükleri
karıştırmak
7.
Sözcüklere gereksiz ses eklemek
8.
Sözcük içindeki sesleri eksik çıkarmak,
9.
Sözcük içindeki sesleri değiştirmek
10. Sözcüklerdeki 'ğ ' sesini yanlış seslendirmek
•
sosyal konuşmalar,
11. Sözcüklerdeki '-ecek, -acak' ekinin etkisini
göz ardı etmek
•
işyeri konuşmaları,
12. Yöresel konuşma özelliklerini kullanmak
•
akademik konuşmalar,
En sık karşılaşılan konuşma türleri şunlardır:
•
hoş zaman konuşmaları
1.
Hazırlıksız Konuşmalar
Karşılaşma
olarak adlandırılabilir. Günlük yaşamdaki
konuşmaların yanında özel bir durumda ya da
zamanda, çok özel bir düzenlemeyle söylenen
cümlelerle unutulmaz bir konuşma gerçekleştirilebilir. Böylesi konuşmalar, tarihi nunutulmaz konuşmaları arasına girer.
Tanışma – Tanıştırma
Soru Yöneltme ve Soruya Karşılık Verme
Teşekkür Etme
Kutlama
Özür Dileme
56
Başsağlığı Dileme (Taziyede Bulunma)
Telefonla Konuşma
Söyleşi (Sohbet)
2.
Hazırlıklı Konuşmalar
A. Amaçlarına Göre Hazırlıklı Konuşmalar
i.
Bilgilendirici Konuşmalar
ii.
Sergileyici Konuşmalar
iii.
İkna Edici Konuşmalar
iv.
Hoş Zaman Geçirten Konuşmalar
v.
Yönlendirici Konuşmalar
B. Düzenlenme Biçimlerine Göre Hazırlıklı
Konuşmalar
Konferans
Panel
Sempozyum
Seminer
Kongre
Genel Kurul
57
Kendimizi Sınayalım
1. Aşağıdakilerden hangisi, iki yönlü konuşma
değildir?
6. Aşağıdakilerden hangisi, konuşma yanlışıdır?
a. Sözcükleri doğru seslendirmemek
a. Özür dileme
b. Gereksiz yardımcı eylem kullanmamak
b. Teşekkür etme
c. Sözcüklere gereksiz ses eklememek
c. Başsağlığı dileme
d. Sözcük içindeki sesleri eksik çıkarmamak
d. Soru yöneltme
e. Sözcük içindeki sesleri değiştirmemek
e. Haber sunma
7. Aşağıdakilerden hangisi, hazırlıksız konuşmalardandır?
2. Aşağıdakilerden hangisi, aynı meslek veya
topluluktaki insanların ortak dilden ayrı olarak
kullandıkları özel dil veya söz dağarcığına verilen
addır?
a. Kongre
a. Konuşma
c. Panel
b. Söz birikimi
d. Seminer
c. Jargon
e. Söyleşi
d. Diksiyon
e. Sesletim
8. Aşağıdakilerden hangisi, birçok konuşmacının
dinleyicilere bildiriler sunduğu toplantılar
dizisidir?
3. Aşağıdakilerden hangisi, konuşmanın fiziksel
ögelerinden değildir?
a. Kongre
a. Ses
b. Genel Kurul
b. Hafıza
c. Konferans
c. Burun
d. Sempozyum
d. Solunum
e. Panel
e. Akciğer
4. Aşağıdakilerden hangisi, doğru ve etkili
konuşmanın özelliklerinden değildir?
9. Aşağıdakilerden hangisi, belli bir konuyla
yakından ilgili, genelde en az üç en çok altı
kişinin, dinleyiciler önünde, söyleşi havası
içerisinde konuştuğu toplantılardır?
a. Sözcük tekrarı
a. Panel
b. Düzgün sesletim
b. Konferans
c. Doğru diksiyon
c. Kongre
d. Doğru içerik
d. Sempozyum
e. Dinleyiciye uygunluk
e. Seminer
5.
Aşağıdakilerden
içeriğinde bulunması
değildir?
hangisi,
gereken
b. Sempozyum
konuşmanın
özelliklerden
10. Aşağıdakilerden hangisi, dernek, şirket ya da
siyasal partiler gibi kurumların, yasal olarak
belirli aralıklarla düzenledikleri toplantılardır?
a. İnandırıcılık
a. Seminer
b. Netlik
b. Kongre
c. Yapıcılık
c. Genel Kurul
d. Yanıltıcılık
d. Sempozyum
e. Akıcılık
e. Panel
58
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
Sıra Sizde 3
Sıkça yanlış seslendirilen sözcükler hayır ve
yarın sözcükleridir. Bu sözcüklerin ilk hecelerinin uzun söylenmesi yanlıştır. Sözcüklerin her
iki ünlüsü de kısadır.
1. e Yanıtınız yanlış ise “Konuşmanın Tanımı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. c Yanıtınız
yanlış
ise
“Konuşmanın
Yaşamdaki Önemi” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
Yararlanılan Kaynaklar
3. b Yanıtınız yanlış ise “Konuşmanın Ögeleri”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Özdemir, Emin. (1996) Güzel ve Etkili
Konuşma Sanatı. İstanbul: Remzi Kitabevi.
4. a Yanıtınız yanlış ise “Doğru ve Etkili
Konuşma” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Yararlanılan İnternet Kaynakları
5. d Yanıtınız yanlış ise “Doğru ve Etkili
Konuşma” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Güncel Türkçe Sözlük www.tdk.gov.tr
Türkçe Yazım Kılavuzu www.tdk.gov.tr
6. a Yanıtınız yanlış ise “Konuşma Yanlışları”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
http://www.bernardwerber.com/unpeuplus/ESRA/tenta
tive.html
7. e Yanıtınız
yanlış
ise
“Hazırlıksız
Konuşmalar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Hazırlıklı Konuşmalar”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. a Yanıtınız yanlış ise “Hazırlıklı Konuşmalar”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
10. c Yanıtınız yanlış ise “Hazırlıklı Konuşmalar”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Televizyonda, olay yerinden haber veren
muhabirlerin, aşırı heyecanlı ve gereksiz yüksek
sesle konuşmaları, verdikleri habere ilişkin
inandırıcılığı azaltmaktadır.
Sıra Sizde 2
Bir TV dizisindeki konuşmalarda geçen ‘oha
filan oldum’, ‘seni çok … gördüm’ gibi
cümlelerin,
günlük
konuşmalarda
sıkça
kullanıldığı bir dönem yaşanmıştır. Tıpkı, bir
dönem, her cümleden sonra ‘dermişiiiim’
sözünün kullanılması gibi. Son dönemde gereksiz
yere en çok tekrarlanan sözcük ise HANİdir.
59
4
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Kültür kavramını tanımlayabilecek,
Kültür aktarıcılarını açıklayabilecek,
İletişimin insan hayatında ağırlıklı yeri olan konuşmanın ne olduğunu açıklayabilecek,
Sözlü iletişim kavramını tanımlayabilecek,
Toplumsal cinsiyet, ve konuşmada toplumsal cinsiyet farklılıklarını açıklayabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Kültür
Konuşma
Kültür Aktarıcıları
Ses
Toplumsal Cinsiyet
Erkek ve Kadın Konuşma Farkları
Dil
İçindekiler
Giriş
Kültür Kavramı
Sözlü İletişim ve Toplumsal Cinsiyet
60
Kültür ve Sözlü İletişim
GİRİŞ
İletişim hemen her canlının yaşamsal eylemlerinden biridir. Ancak iletişimin insanoğlunun varlığını
sürdürebilmesi için çok daha önemli bir yere sahip olduğu söylenebilir. Bütün canlılar gibi insan da doğa
ile etkileşimde bulunarak varlığını sürdürür. Diğer canlı türlerinden farklı olarak yalnızca insan, doğa ile
etkileşimde araya kültürünü koyar. Bu biraz da insanın zaaflarından kaynaklanan bir sonuçtur. Çünkü,
doğuştan getirdiği nitelikleri nedeniyle doğal koşullar ve düşmanları ile baş etmede güçsüz ve korumasız
olan insan ancak yarattığı kültür ile hayatta kalıp var olabilir. Toplumsal, öğrenilen ve öğretilen, tarihi,
sürekliliği olan ama aynı zamanda değişip, evrilen; teknoloji gibi elle tutulur, gözle görülür maddi ögeler
kadar, değerler, inançlar gibi manevi ögeleri de içinde barındıran kültürün devingenliğinin ve
sürekliliğinin temelinde iletişim yatmaktadır.
Birey açısından iletişim, biyolojik varlığının toplumsal/kültürel varlığa dönüşmesini, yaşam boyu
toplumsallaşmasını sağlayan en temel süreçtir. İnsan yavrusu toplumsal ve kültürel anlamda hazır bir
ortama doğar. Hazır bulduğu bu ortamda isteklerini, duygu ve düşüncelerini dile getirmeyi
başkalarınınkini anlamayı iletişim yoluyla öğrenir ve geliştirir. İnsanlar, belli bir takım anlamlara sahip
olmadan ya da bilmeden geldikleri dünyada çok çabuk olarak, belli bir sıra ve önemle anlamları
keşfederler. Bu yolla yaşam insanlar için akılcı bir hale gelir ki, var olan bir takım güzellikler ya da
çirkinlikler, ümitler ya da hayal kırıklıkları, deneyerek kazanılır. Yaşamda insanın bütün çevresi hep bir
takım anlamlarla yüklüdür. Bu anlamlar da insanın çevreyle olan etkileşimi ve kurduğu iletişimle
kazanılır. Burada işlev gören, kültürel değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılması ve bazı kültürlerden
diğerlerine kültürel değerlerin aktarılması ve alınmasını sağlayan süreç “kültürel iletişim” dir. Ayrıca
kültürel iletişim diğer bütün iletişim tür ve yöntemlerinin de belirleyicisidir. Çünkü iletişim olgusu kültür
içinde ve kültürle vardır.
İnsan iletişim yoluyla toplumsal bir varlık olma özelliğini korur ve geliştirir. Diğer canlılar, içine
doğdukları doğaya uyumlanırken insan iletişim ve yarattığı kültür yoluyla doğayı aşan, zorlayan ve hatta
bazen doğaya zarar veren gelişim ve değişime neden olmuştur. İnsan geliştirdiği dil sayesinde
duygularını, düşüncelerini, inançlarını diğer insanlarla paylaşmanın yolunu yaratmıştır. Bunun yanı sıra
kimi bedensel hareketlerle, mimiklerle de duygu ve düşüncelerini aktarma yollarını bulmuştur. İletişim,
insanın geliştirdiği dili, beden dilini ve diğer kültürel öğeleri diğer nesillere aktarmanın en temel yolu
olmuştur.
Yaşamda insanın bütün çevresi hep bir takım anlamlarla yüklüdür.
Bu anlamlar da insanın çevreyle olan etkileşim ve kurduğu iletişimle kazanılır. Burada
işlev gören, kültürel değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılması ve bazı kültürlerden
diğerlerine kültürel değerlerin aktarılması ve alınmasını sağlayan süreç “kültürel iletişim”
dir.
KÜLTÜR KAVRAMI
Diğer canlılarla karşılaştırıldığında doğa koşulları içinde en güçsüz canlı insandır. Bu bağlamda insanın
eksik bir varlık olduğu söylenebilir. İnsanın belli bir doğal çevrede yaşamak için özelleştirilmiş organları
olmadığı gibi, içgüdüleri de körlenmiştir ve güvenilir değildir. Ancak insan bu eksikliğini, en dar, en
yoksul yapıya da sahip olsa zekası ve iletişim yardımıyla yarattığı canlı üstü bir olguyla, kültürüyle
gidermektedir.
61
Kültürle ilgilenen herkesi tam olarak tatmin edecek bir şekilde yapılmış bir kültür tanımı bulmak
zordur. Aslında, tanım yapma güçlüğüne yol açan neden bilgi ya da malzeme eksikliğinden öte, tanımı
yapanların konularının ve ilgi alanlarının farklı olmasıdır. Bilimsel çalışmaların yanısıra, gündelik
konuşmalarda da, kültür kavramının birçok değişik bağlam ve anlamda kullanıldığı görülebilir. Her
günkü konuşmalarda kültür ve bağlı olarak kültürlü olmak; belli kalıplara ve davranışlara, ya da başka
deyişe, görgü kurallarına uygun davranma olarak yer almaktadır. Bu anlamda, kültürlü insan; toplumsal
yaşantı içerisinde nerede, nasıl, ne türlü davranacağını bilen insan olarak ortaya çıkmaktadır.
Yine kültür kavramının, gündelik kullanımından farklı olarak; edebiyat, müzik, resim vb. alanların da
sanatla bir tutulduğu ya da eşanlamlı olarak kullanıldığı da olur. Bazı yazarların eserleri, ünlü bestecilerin
besteleri ya da ressamların resimleri gibi, yetkin eserleri ve bunlara ilişkin birtakım bilgilerin dile
getirilmesinde de, kültür kavramı yaygın olarak kullanılmaktadır.
Kültür kavramının bugüne dek pek çok tanımı yapılmıştır. Tylor kültür için, bir toplumun üyesi
olarak, insanoğlunun öğrendiği, kazandığı, bilgi, sanat, gelenek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve
alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür, der (Aktaran Güvenç, 1991:101). R. Williams ise kültürü,
kısaca değerler, gelenekler, inançlar, maddi objeler ve yaşanılan çevre tarafından biçimlendirilen “özel
yaşam biçimi” olarak tanımlamıştır. Kültür, insanların, temelde kalıcı, ama aynı zamanda rutin iletişim ve
sosyal etkileşim içinde değişebilirlik özelliğine de sahip etkinliklerini, dünya görüşlerini, şeyleri, inançları
ve karmaşık çevresini ifade eder (Aktaran Lull, 2001:95). Bir genelleme yapacak olunursa, kültür sahip
olduğumuz her şeydir; yeme alışkanlıklarımız, giyinme biçimimiz, tapınma yollarımız, çocuklarımızı
yetiştirme biçimimiz, evlilik ve ölüm törenlerimiz, zaman algımız, ekonomik, sosyal vb. sahip
olduğumuz, uyguladığımız, paylaşıp devam ettirdiğimiz ve zaman içinde değişime uğrayan her tür maddi
ve manevi varlığımızdır. Bu düşünceden hareketle hiçbir kültürün bir diğerinden daha üstün ya da daha
değersiz olduğunu söyleyemeyiz. O toplumun gereksinimlerini sağladığı sürece her kültür yeterli ve
değerlidir. Örneğin, gelişmiş toplumların temel gereksinimlerinden biri trafik ışıklarıdır. Bu toplumların
sahip oldukları otomobilleri, yaya ve sürücü davranışlarını düzenlemek için gerekli olan kültürel
ögelerden biri de trafik ışıklarıdır. Eksikliği o kültürel yapıda soruna yol açar. Ancak, örneğin,
Avustralya’da yaşayan Aborjinler trafik ışıklarına sahip değillerdir. Bunun nedeni Aborjinlerin
yaşamlarının otomobil, trafik gibi ögeleri içermemesidir. Buna rağmen Aborjinlerin kültürünün eksik ve
yetersiz olduğu söylenemez. Sahip oldukları bilgiler kendi yaşam standartları için yeterlidir. Kaldı ki,
Aborjinler de gelişmiş Batı toplumlarının bireylerinin bilmediği, doğaya dair geniş bir bilgiye sahiplerdir.
Bu koşullarda Batı toplumlarının kültürlerinin eksik ve yetersiz olduğu da söylenemez. Çünkü, doğal
yaşama ilişkin bu denli yoğun bilgi modern toplumlar için o denli gerekli değildir. Dolayısıyla, kültür
içine doğduğu toplumun gereksinimlerini karşıladığı sürece yeterlidir ve iki farklı kültürü yeterlilik ve
üstünlük kavramları üzerinden karşılaştırmak çoğunlukla anlamsız sonuçlara yol açacaktır.
Kültür kavramının çeşitli boyutları vardır. Bu boyutlar bireysel, grupsal veya bireyin ya da grubun
üyesi olduğu toplum bağlamında ele alınabilir. Ancak, yine de bireyin kültürü, ait olduğu grubun
kültürüne ve grubun kültürü de içinde bulunulan toplumun, genelde varolan başat kültürüne doğrudan
bağımlıdır. Bunun sonucu olarak, toplumun kültürü belirleyici ve temeldir. Kültür kavramının anlamı,
asıl olarak toplumun bütünü ve bu bütünün kültürü ölçüt alınarak incelenmelidir.
Daha önce de değinildiği üzere, kültür toplumsal yapı içinde varlık gösteren bir olgu olduğundan
içgüdüsel değildir; doğuştan getirilmez, sonradan öğrenilir. Birey kültürel öğretileri, toplumun onayladığı
değer, tutum ve davranışları öğrenir, benimser ve kendinden sonra gelen kuşaklara yaratıp geliştirdiği
iletişim sistemleriyle taşır. Bu aktarım toplumsal yapı içinde kültürün aktarılması için oluşturulmuş
kurumlarca gerçekleştirilir. En genel anlamıyla, toplumda eğitim öğretim işlevini üstlenmiş olan tüm
kurumlar, temelde kültür aktarıcısı rolünü oynarlar. Bunun yanısıra, çocukluk çağında öncelikle ana baba
olmak üzere aile, arkadaş grupları, daha sonraları insanların dahil oldukları iş çevreleri ve çağımızda kitle
iletişim araçları ve yeni iletişim teknolojileri bu işlevi üstlenirler. Buna bağlı olarak, insanın
toplumsallaşmasının yolunun kültürü öğrenmesinden geçtiği söylenebilir.
Toplum kendince önceki kuşaklardan miras aldığı kültürü, değişen koşullar, gereksinimleri ve
idealleri doğrultusunda yenileyerek sonraki kuşaklara aktarır. Bu değişim toplumun kendi yapısından
kaynaklandığı gibi, başka toplumların kültürlerine olan öykünmeden ya da ödünç almalardan oluşabilir.
62
Toplumsal, öğrenilen ve aktarılan bir olgu olan kültür aynı zamanda tarihi ve süreklidir. Kültür bir
kuşaktan diğerine yaratılmış iletişim sistemleriyle ama öncelikle dille aktarılmakta, daha sonraki
kuşaklara da bazı değişikliklere uğrayarak da olsa yansımaktadır. Bu da kültürün sürekli ve tarihi olması
sonucunu doğurmaktadır.
Özetle ifade edilecek olursa kültürün toplumsal, öğrenilen ve öğretilen, tarihi, sürekliliği olan ama
aynı zamanda değişen; teknoloji gibi elle tutulur, gözle görülür maddi ögeler kadar değerler, inançlar gibi
manevi ögelerden oluşan bir olgu olduğu söylenebilir.
Size göre kültür yaşamımızda nasıl bir işleve sahiptir? Açıklamaya
çalışın.
Kültür Aktarıcısı Kurumlar
Kültür bir sistemdir. Bu sistem onu oluşturan maddi ve manevi ögeler ve bunların karşılıklı ilişkilerinden
oluşur. Kültürü oluşturan bu somut ilişki ve ögeler, tarih ve kaynaklar, aile ve akrabalık, sağlık ve
beslenme, eğitim süreci, yerleşmeler, ekonomi ve teknoloji, bilimler ve sanatlar, din ve devlet, kişilik
sistemi ve dil, kültürel çevre ve tarih çevresi şeklinde sıralanabilir.
Kültür Aktarıcısı Olarak Aile
Kültürel değerlerin yeni kuşaklara aktarılmasında, aşılanmasında çok önemli bir sorumluluk taşıyan aile
kurumunun her sosyal/kültürel sistemde yer aldığı söylenebilir. Ekonomik, sosyal ve psikolojik bir birlik
olan aile, kadın erkek ilişkilerini düzenleyen, doğan çocuğun bakımından, beslenmesinden, sağlık ve
eğitiminden sorumlu olan bir kurumdur. Kuşkusuz aile kurumu kültürün diğer kurumlarıyla etkileşim
içindedir. Aile yasaların öngördüğü biçimde kurulur ve düzenlenir. Gelenek ve görenekler ailenin yapısını
etkiler, kadın ve erkekten beklenen rolleri belirler. Geçmişten, toplumun yaşamakta olduğu dönüşümden
ve diğer kültürlerden etkilenerek devamlılığını sağlar.
Kültür Aktarıcısı Olarak Eğitim
Aileden başka çocuğun kültürel ortama uyum sağlamasını ve sosyalleşmesini sağlayan bir diğer kurum
ise eğitimdir. Ailenin başlattığı eğitim daha sonra çocuğun okulla buluşmasıyla birlikte aşama aşama
ileriye götürülür. Eğitim kurumunun işlevini yerine getirebilmesi için uygun fiziki koşulların tasarlanıp,
uygulanması, çağa uygun, güncel programların geliştirilmesi ve tüm bunları gerçekleştirecek insan
gücünün de ayrıca yetiştirilmesi gerekmektedir. Öte yandan, bu hizmetlerin yerine getirilmesi için maddi
koşulların da uygun olması, belli kaynakların sağlanması zorunludur. Bu kurum ve hizmetlerin
değerlendirilmesi, çalışması ve geliştirilmesi de yine eğitim bilimlerinin sınırları içindedir ve kültürle
doğrudan bağıntılıdır.
Kültür Aktarıcısı Olarak Devlet ve Din
Sosyal / kültürel sistemlerin genel işleyişinden sorumlu ve yükümlü olan devlet, siyasal ve hukuki bir güç
olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet bir sosyal/kültürel denetim kurumu olarak topluma ve toplumsal
kurumlara, bunların işleyişine, değerlendirilmesine, denetim ve gözetimine yönelik bir örgütlenmedir.
Bir diğer denetim kurumu ise dindir. Varoluşundan bu yana çevresini kuşatmış, karşı koyamadığı ve
anlamlandıramadığı güçler karşısında çaresiz kalan insanoğlu, bu güçlerle uzlaşma yoluna gitmiştir.
Böylece inanç sistemleri gelişmiştir. Devlet ile karşılaştırıldığında daha çok bireye yönelik bir kurum olan
din, en ilkelinden en gelişmişine kadar hemen hemen tüm sistemlerde yer almaktadır.
Tüm bunlara ek olarak, toplumun bireylerince uyulması gereken kimi zaman katı, kimi zaman daha
esnek yaptırımlarla işleyen, kültürel bütünlüğü ve sürekliliği olduğu kadar kültürün denetimini de
sağlayan sosyal/kültürel kurumlar da bulunmaktadır. Bunlar tutumlar, gelenek; töre, görenek ve görgü
kuralları olarak sıralanabilir.
63
Buraya kadar anlatılanlar özetlendiğinde insanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliğin zekası
yardımıyla yarattığı kültürünün olduğu sonucuna varılabilir. Kültürün en önemli özelliklerinin ise
toplumsal, devingen, sürekli, öğrenilir, paylaşılır, taşınır ve değişir olduğu söylenebilir. Tüm bu
özelliklerin gerçekleşmesi de iletişimle olanaklıdır.
Kültür Aktarıcısı Olarak İletişim
Kültürün temel ögesi olarak işlev gören iletişim, toplumun üyelerinin, toplumun yaşa, cinsiyete,
toplumsal statüye, sınıfsal konuma göre değişik gruplardan oluştuğunun ve gruplar içinde yer alan
bireylerin kendilerininkine benzeyen ve benzemeyen rolleri inançları, değerleri, tutum ve davranışları
paylaşabileceğini öğrenmesini sağlar. Hem insanlar, hem toplumlar arası ilişkilerin temel ögesi olan
iletişim, davranışları geliştirmeye ve etkilemeye, belli davranış modellerinin yayılmasına ve bunlara
özendirmeye, toplumsal bütünleşmeyi sağlamaya hizmet eden ve toplumun kültürel kalıplarını biçimleme
yetisine sahip bir araçtır.
İletişim, kültürel bir varlık olan insanın bağlı olduğu toplumsal ve kültürel çevreyi anlamlandırma ve
kendisini bu çevre içinde konumlandırma olanağını yaratırken onu da “kültürel” bir varlık yapar. Başka
deyişle, iletişim insanoğlunun toplumun bir bireyi olmasını sağlar. İletişimin yardımıyla birey hem
toplumun ve bağlı olarak o toplumun kültürünün geçmişteki başarılarını ve değerlerini öğrenir ve canlı
tutar, gelenekleri ve kültürel kimliği korur, hem de yeni gelişmeleri, düşünceleri, değerleri
yaygınlaştırarak sosyal / kültürel sistemlerin değişim sürecinde yeniden üretimini sağlar.
İletişim bireyler arasında düşüncelerde, davranışlarda, değerlerde ve amaçlarda benzerlik ve uzlaşma
olanağını beraberinde getirir. Böylece toplumun üyeleri arasında göreli bir bütünleşme söz konusu olur.
İletişim yardımıyla tüm bu kültürel donanımlara ulaşan, uygulayan ve kimi zaman değiştiren insan, yine
iletişim yoluyla kültürel mirasını aktarır. Bu mirasın kapsamında, siyasal sistemde yasaların ve
geleneklerin aktarımı, eğitim ve öğretimin örgütlenmesi; ekonomik sistemde üretim ve tüketim, dağıtım
ve paylaşım ilişkilerinin açıklanması ve öğretilmesi, ekonomik davranışın kazandırılması da yer alır.
Kültür Aktarıcısı Olarak Kitle İletişim Araçları
Sanayi Devrimi ve ardından gelen ve hızla yayılan kitle iletişim araçları kültürün aktarılıp
yaygınlaştırılmasında etkili olmuştur. Gazete, dergi, sinema, radyo ve televizyon aracılığıyla hem
popüler kültür ürünleri ortaya çıkmış ve toplum tarafından paylaşılmaya başlanmış hem de zaten var olan
kültür ögeleri bu araçlar yardımıyla daha da kolay ve yaygın biçimde kuşaklara aktarılmaya başlanmıştır.
2000’li yıllarla birlikte gelişen yeni iletişim teknolojileriyle birlikte bu yaygınlaştırmanın hızı ve boyutu
daha da artmıştır. Bu gelişmelerin yanı sıra küreselleşmeyle birlikte sözü edilen bu etkileşim yalnızca
kültürü yaratan toplum içinde değil aynı zamanda başka toplumların kültürleri arasında da etkileşimi
hızlandırmış ve yoğunlaştırmıştır.
Kültür Aktarıcısı Olarak Dil
İletişim kavramının pek çok tanımı yapılabilir. Ünsal Oskay iletişimi, birbirlerine ortamlardaki nesneler,
olaylar, olgularla ilgili değişmeleri haber veren, bunlara ilişkin bilgilerini birbirine aktaran, aynı olgular,
nesneler, sorunlar karşısında benzer yaşam deneyimlerinden kaynaklanan, benzer duygular taşıyıp bunları
birbirine ifade eden insanların oluşturduğu topluluk ya da toplum yaşamı içinde gerçekleştirilen tutum,
yargı, düşünce, duygu bildirişimleri biçiminde tanımlamıştır (1992:15). Bu tanımdan yola çıkıldığında
iletişimin var olabilmesi için kuşku yok ki öncelikle bir insan topluluğundan ya da bir kitlenin varlığından
söz etmek gerekmektedir. Daha sonra bu insanlar arasında haberleşme, bilgi aktarımı ve bildirişim olması
da kaçınılmazdır. Aslında ileti alışverişi bağlamında tüm canlılar iletişim içindedirler ve bazıları gruplar
halinde yaşarlar. Ancak insan değişik iletişim sistemleri geliştirerek belli bir toplum yaşamına sahip diğer
hayvanlarda bulunmayan kültürel bir yaşamı gerçekleştirmiştir. İnsan dışında tüm canlılar kalıtımsal
olarak sahip oldukları iletişim sistemlerini kullanırken, insan kalıtımsal olarak getirdiği yetenek ve
becerilerinin yanı sıra doğal olarak var olmayan bir simge sistemini geliştirmiş ve kendinden sonraki
kuşaklara öğreterek devamını sağlayabilmiştir. Bunu yapabilmek için de dilini (lisanı) kullanmıştır.
Dolayısıyla, insan için en temel iletişim aracının dil (lisan) olduğu söylenebilir.
64
Daha önce anılan toplumsal kurumlar, kurallar ve öğretilerin hepsi belli deneyim ve bilgi birikimlerini
taşıyan sistemler oluşturarak kültürü meydana getirirler. Bu bilgi ve deneyimlerin değer ve işlevsellik
kazanması bunların insanlığa, insanlığın bilgi dağarcığına katkıları ve aktarabildikleri ile sağlanmaktadır.
Ne kadar değerli bir içeriğe sahip olursa olsun aktarılamayan bilgi dolaşım pazarına çıkamaz. Aktarımın
mutlaka konuşma diliyle yapılmasını gerekli değilmiş, başka yollarla da aktarım sağlanabilirmiş gibi
gözükse de toplumu oluşturan bireylerin uzlaşımlara varabilmesi bir konuşma dilinin varlığına ve
desteğine, başka deyişle dile bağlıdır.
İnsana türlü etkinlik süreçleri içinde düşünce ve duygularını anlatma olanağı vererek bilme ve iletişme
işlevlerini yerine getiren, toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkıp gelişen söz düzeni olarak
tanımlanabilecek olan dil, insanın kültürel ve toplumsal yönüne hizmet eden en temel kurumlardan
biridir.
Dil, insana türlü etkinlik süreçleri içinde düşünce ve duygularını
anlatma olanağı vererek bilme ve iletişme işlevlerini yerine getiren, toplumsal üretimin
gelişmesiyle birlikte ortaya çıkıp gelişen söz düzenidir.
Kültür aktarıcısı olan kurumları önem sırasına göre siz nasıl
sıralarsınız?
Sosyal/kültürel sistemin gerçekten var olabilmesi için iki değişkenin olması gerekmektedir. Bunlar
kişilik ve kişilerin birbirleriyle anlaşmak için kullandıkları sembolik sistem, diğer deyişle dildir(Güvenç,
1976:112). Bir çocuğun kişiliğinin gelişmesi ve toplumsallaşma sürecinde en önemli etken olan dili
öğrenmesi belli aşamalarda gerçekleşir. Önceleri ağlayarak, gülerek, çeşitli sesler çıkararak ve beden
diliyle duygularını aktarmaya, istek ve gereksinimlerini anlatmaya çalışan bebek, ikinci yılın ilk yarısında
tek sözcükle bir cümleyi anlatmaya çabalar. Bunu iki sözcük dönemi onun ardından da daha karmaşık dil
kullanma dönemi takip eder (Ülgen ve Fidan, 1984:144-155). Tüm bunlar çocuğun dili kullanmasında
önemli basamaklar oluşturur. Zaman içinde çocuk, düşünceleri örgütlemeye, simgesel aşamaya geçmeye
başlar. Başka insanlarla etkileşim içinde oldukça evreni genişler, düşünceleri benmerkezli olmaktan çıkıp
toplumsallaşmaya başlar (Zıllıoğlu, 1993:40-41).
Bireyler arasında gelişkin bir iletişimin doğmasına yol açan dil, her kuşağın sınama yanılma yoluyla
edindiği bilgi ve deneyimlerini bir sonraki kuşağa aktarmasını sağlamaktadır. Böylece bireylerin
yaşamları boyunca edindikleri bilgi, beceri, duygu ve deneyler hem kendi kuşaklarındaki bireyler
arasında hem de kendilerinden sonra gelecek kuşakların bireyleri arasında paylaşılır. Yaşamımızın ilk
yıllarında tek tek sözcüklerle, bir süre sonra da cümleler aracılığıyla duygu ve düşüncelerimizi
aktarmamızı sağlayan dil aynı zamanda ulusal kimliğimizin, yaşadığımız coğrafyanın, yaşam
standartlarımızın kısaca kültürümüzün bir izdüşümüdür.
Aynı toplumun hatta grubun üyeleri nasıl tıpatıp benzemeyip birbirlerinden kimi özellikleriyle
ayrılıyorlarsa, bir ulus da diğer uluslardan pek çok özelliğiyle farklılıklar göstererek ayrılır. Bu bağlamda
bir ulusu diğer uluslardan ayıran kimi ilke ve özelliklerin olduğunu söyleyebiliriz. Her kültürün, o kültüre
sahip olan ulusun kendine has bir karakteri bulunmaktadır. Bu karakter o ulusun yazınında, sanat
eserlerinde törelerinde kendini belli eder. Dil de bu özelliklerin başında gelmektedir. Dil bireye, bir
ulusun parçası olduğunu duyumsatan, birlik içinde olduğunu hissetme, yaşama, bunu ortaya koyup
olanaklarını gerçekleştirme şansını belkide en yalın ve en etkili biçimde sağlayan en temel kültürel
ögedir. Başka bir deyişle, bir dilde o ulusun yansımasını görmek olanaklıdır. Her yeni kuşak hayatını
yorumlayışını, düşünce ve duygularını, değer ve anlam vermelerini söz ve yazı ile dilde somutlaştırmakta,
toplumun diğer bireyleriyle paylaşmakta ve aktarmaktadır. Dil, kültür ve düşünce sistemi arasındaki
güçlü bağı görmek açısından şu örnek betimleyici olacaktır:
Konfüçyüs’e kendisine bir ülkeyi yönetme görevi verilseydi ilk önce hangi konuya odaklanacağı
sorulduğunda, işe dili ele almakla başlayacağı yanıtını verir. Bu yanıt soruyu soranları şaşırtır ve nedenini
sorarlar. Ünlü filozof şu yanıtı verir: “ Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi
65
anlatılamazsa yapılması gereken işler doğru yapılamaz. Görevler, ödevler gerektiği gibi gerçekleştirilemezse töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yöne gider. Adalet yoldan
sapınca şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, olayların, gidişatın ne yöne doğru evrileceğini
kestiremez. İşte bu nedenle, hiç bir şey dilden daha önemli değildir.” (Gökşen, 1972:191).
Sosyal/kültürel yapı içinde bu denli önemli bir yere sahip olan dil, ait olduğu kültürde meydana gelen
değişikliklerden etkilenir ve değişir. Kültürün kendi içinde ortaya çıkan yeni oluşumlardan; başka
kültürlerle ilişkilerinden kaynaklanan değişme ve gelişmeler dile de yansır.
Daha önce de değinildiği üzere kitle iletişim araçları ve yeni iletişim teknolojileri kültürlerarası
etkileşimin de artmasını kolaylaştırmıştır. Bu durumun dil üzerinde de etkisi büyüktür. Teknolojide,
bilimde, güzel sanatlarda ulaşılan gelişme düzeyi ile sözcüklerin çeşitlenmesi arasında ilişki vardır. Belli
alanlarda gelişmiş olan ülkeler ve kültürler yarattıkları ürün ve eserlere kendi dillerinden isimler vermekte
somut ve soyut kavramlar geliştirmektedirler. Küreselleşmenin hızlandırıp yoğunlaştırdığı kültürler arası
etkileşim yoluyla bu kavramlar yalnızca o kültürle sınırlı kalmamakta, diğer ülkelerin ve kültürlerin de
yaşantısına bazen doğrudan bazen de uyarlanarak eklemlenmektedir. İnternet, chat, computer, haute
couture, supangle, postmodern, expresyonizm gibi yaşamımızın pek çok alanına nüfuz etmiş olan ve
içselleştirdiğimiz sözcük ve kavramlar bulunmaktadır. Zaman içinde yalnızca başka dillerden etkilenerek
değil, kültürün kendi içinde gereksinimleri değiştikçe, örneğin mektep sözcüğünün yerine okul
sözcüğünün tercih edilmesi gibi, dil de değişebilmektedir. Özce, kültürel yapılanmalar değiştikçe dilde de
değişme gözlenir.
Siz de Türkçeye başka kültürler yoluyla girmiş olan ve kullanmakta
olduğumuz sözcükleri bulmaya çalışın.
SÖZLÜ İLETİŞİM VE TOPLUMSAL CİNSİYET
Sözlü iletişim, iletişim sürecine katılanların (kaynak ve alıcının) anlamların paylaşımını sözcükleri
kullanarak gerçekleştirmesidir. Dolayısıyla, dil, konuşma, dinleme, yazma ve okuma sözlü iletişimin
farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu başlıklar kitabınızın ilk ünitelerinde tek tek detaylı
bir biçimde ele alınmıştır.
Sözlü iletişimde iletişim hangi yolla (konuşma, yazma, okuma) gerçekleştiğini bilmek iletişim
sürecinin tasarlanmasına yardımcı olur. Ancak sözlü iletişimde kaynak ve alıcı konumundaki kişilerin
kimler oldukları da önemlidir. Hiç kuşku yok ki hepimiz günlük yaşamımız içinde farklı rollere
bürünüyor, içinde bulunduğumuz koşullara göre uygun biçimde davranmaya çalışıyoruz. Carl Gustav
Jung bu durumu persona (maske) kavramıyla açıklamaktadır. Persona bireyin yaşamdaki ihtiyaçlarıyla
ilgili bir tavırdır (1997:407). Toplumsal olarak var olan beklentiler doğduğumuz andan itibaren
üzerimize yüklenmeye başlanır. Bizim toplumsal norm ve kurallara uygun olarak davranmamız beklenir
ve istenir. Bir mağazada gördüğümüz bir şeyi parasını vererek elde etmemiz toplumsal ve ahlaki bir
kuraldır. Toplum her bireyinin buna uygun davranmasını bekler. Bir yakınınız size bir şey armağan
ettiğinde teşekkür etmeniz beklenir. Bu umulan davranışların dışında davrananlar toplumu oluşturan ve
beklentilere uygun davranan diğer bireyler tarafından eleştirilir, bazen uzaklaştırılır ve duruma göre yasal
yollarla cezalandırılır. İşte bu yaptırımın da farkında olarak toplumsal beklentileri karşılayacak biçimde
davranmaya özen göstermemizi, toplumun istediği bir birey gibi davranabilmek için belli rollere
bürünmemizi persona kavramı açıklamaktadır. Toplumsal olarak en çok beklentinin oluşturulduğu
kimliğimiz ise kadınlık ve erkekliktir. İnsan yavrusu dünyaya dişi ve erkek olarak gelir. Toplumsal
beklentiler doğrultusunda da kadın ve erkek olmayı öğrenir. Başka deyişle, biyolojik cinsiyetlerimize
içine doğduğumuz kültür anlam yükler. İşte kültürel olarak kurulan kadınlık ve erkeklik fenomenine
toplumsal cinsiyet adını veriyoruz.
Her toplum, toplumu oluşturan bireylerin kendi kültürel değerlerine göre yetişmesini bekler ve bunun
için çaba sarf eder. Birey de içine doğduğu topluma, toplumsal bir varlık olması nedeniyle, uyum
sağlamaya çalışır yukarıda belirttiğimiz gibi toplumla uyumlu personalar geliştirir. Bu duruma toplumun
ve kültürün beklentileriyle uyumlu kadın ve erkek davranışları da dahildir. İstisnasız her toplumun
66
kendine özgü, kadın ve erkeği birbirinden ayıran bir dizi toplumsal ve kültürel değerleri bulunur. Başka
deyişle, arada ortak ve değişmez kimi noktalar olsa da her toplumun kadın ve erkekten beklentisi
farklılıklar gösterir. Toplumsal cinsiyetin algılanışı kültürel bir olgudur ve kültürden kültüre farklılık
gösterir. Buna karşın her kültürde kadın ve erkek olmaya dair beklentiler ve değerler bulunmaktadır. Bu
değerler bir erkek ve kadın modelinin oluşmasını sağlar. Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar derin bir
ayrışmaya dayanmaktadır. Çoğunlukla iki cins toplumsal yapılanma içinde birbirinin karşıtı olarak
sınıflandırılır. Toplumsal olarak kadınların genellikle, sıcak, müşfik, nazik, sezgileri güçlü, bakıp
büyüten, esnek ve yumuşak erkeklerin ise iddiacı, dayanıklı, girişken, üretken, risk alan ve kendine
güvenen kişiler olması beklenir.
Toplumsal cinsiyet kavramı, insanı dişi ve erkek olarak ayıran cinsiyet kavramından daha farklı ve
kapsamlı olarak, kadın ve erkek arasındaki toplumsal, kültürel, ekonomik, politik ve davranışsal tüm
farklılıkları içermektedir. Bu farklılıklar doğumdan itibaren egemen ideoloji tarafından güçlendirilmekte
ve bu yolla etkili bir toplumsal denetim sağlanmaktadır.
Toplumsal cinsiyet, toplumun görmek istediği kadın ve erkek kalıplarını içermektedir. Bu normlar
arasında, kadın ve erkek rolleri, kadın ve erkeğin kendini sunum biçimi; konuşması, davranış kalıpları ve
giyim kuşam kodları bulunmaktadır. Daha önce de değinildiği gibi bu kalıp ve kodlamalar toplumdan
topluma farklılık göstermektedir. Belki de tüm toplumlarda var olan ortak nokta ise kadın ve erkek
arasında bir eşitliğin olmamasıdır.
Toplumsal cinsiyet, toplumun kültür ideolojisini yansıtır. Ritüeller, edebi eserler, mitler, efsaneler,
söylenceler ve tüm simgesel anlatımlar pek çok şeyin yanı sıra toplumsal cinsiyetle ilgili değerleri de
aktarır. Başka deyişle kültür toplumsal cinsiyeti etkileyen kurumlardan biri olarak etkin rol oynamaktadır.
Kültür başta olmak üzere toplumsal tüm kurumlarla bağıntılı olan toplumsal cinsiyet kavramı durağan
bir yapı göstermez. Toplumsal değişmelerle birlikte toplumsal cinsiyet kavramı da büyük ölçüde
değişkenlik gösterir, bir başka deyişle, evrim geçirir, dönüşüme uğrar. Türkiye’de toplumsal cinsiyet
değerlerine bakıldığında da kadın ve erkekten çok farklı beklentilerin var olduğu gözlemlenebilir. Türkiye
geleneksel yapısını koruma eğilimi gösteren bir toplumsal yapıya sahiptir. Dolayısıyla, geleneksel alt yapı
yavaş değişmekte, hatta bazı konularda geriye doğru evrilmektedir. Kadınların büyük çoğunluğu ailede,
toplumda ve ekonomide erkek egemen kurumların dayattığı koşullara göre hareket etmek ve pek çok
geleneksel, hukuki zorlukla ve ayrımcılıkla mücadele etmek zorundadır. Fişek’in belirttiği gibi Türk
toplumu geleneksel, otoriter ve ataerkildir. Türkiye’de nesiller arası hiyerarşinin yanı sıra toplum, ataerkil
düzen ya da cinsel rol hiyerarşisi üzerine kuruludur. Cinsler arası ilişkiler erkeğin üstünlüğü; kadının ise
değer, itibar ve güç bakımından düşük konumu üzerine kuruludur (Aktaran Navaro, 1996:27).
Tablo 4.1: Onaylanan kadın ve erkek değerlerine ilişkin sınıflandırma
KADINLAR İÇİN
Şöyle ol
ERKEKLER İÇİN
Böyle olma
Şöyle ol
Böyle olma
Yumuşak
Sert
Sert
Yumuşak
Uyum gösteren
Hükmeden
Hükmeden
Uyum gösteren
Güçsüz
Güçlü
Güçlü
Güçsüz
Kabullenici
Yargılayıcı
Yargılayıcı
Kabullenici
Kararsız
Kararlı
Kararlı
Kararsız
Başarı peşinde
koşmayan
Başarılı
Başarılı
Başarısız
Bağımlı
Bağımsız
Bağımsız
Bağımlı
Hırslı
Hırslı
Çaresiz
Çözüm getiren
Çözüm getiren
Çaresiz
Edilgen
Etkin
Etkin
Edilgen
Kaynak: (Fişek aktaran Navaro, 1996:29)
Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkek olarak var olan biyolojik ayrımlara
bir kültürün anlam yüklemesidir.
67
Kadın ve erkek olarak içine doğduğumuz kültürün beklentileri her alanda olduğu gibi iletişimde, daha
da daraltacak olursak, sözlü iletişimde de kendini gösterir. Toplumsal cinsiyete bağlı beklentiler sözlü
iletişimin temel biçimleri olan dilde ve konuşmada da kendini belli etmektedir.
Dilde Toplumsal Cinsiyete Dayalı Farklılıklar
Daha önce de vurgulandığı gibi, dil, insanın kalıtımsal olarak taşımadığı, daha sonra yapay yollarla
geliştirdiği ve öğrendiği bir simgeler sistemidir. Bu simge sistemi oluşturulurken kültürün ve o kültürü
oluşturan toplumun gereksinimleri ve beklentileri belirleyici olur. Dil, insana türlü etkinlik süreçleri
içinde düşünce ve duygularını anlatma olanağı vererek bilme ve iletişme işlevlerini yerine getiren,
toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkıp gelişen söz düzenidir. Her toplum kendi düzeninin
koşullarına göre gerekli sözcükleri türetir ve kullanır. Her toplumda var olan sözcük dağarcığı toplumun
kültürel yaşamı ile ilgilidir. Örneğin, “avcı-toplayıcı bir kültürde tarım kültürüne özgü sözcükleri, tarım
kültüründe ise sanayi kültürünün gerekli kıldığı sözcük çeşidini bulamayız. Nitekim Türkçemizde kar ile
ilgili tek sözcüğümüz (donmuş haline verdiğimiz buz adını da sayarsak iki sözcüğümüz) varken,
Eskimolar her biri “kar”ın özel bir biçimiyle, rengiyle ilgili 18 sözcüğü kullanırlar. Filipinler’de yaşayan
yerliler 450 bitkinin, 75 kuşun, hemen hemen tüm yılan, balık, böcek ve memelilerin, 20 karınca türünün
özgül ve betimsel adlarını bilirler (Zıllıoğlu, 1993: 127). Teknolojide, bilimde, güzel sanatlarda ulaşılan
gelişme düzeyi ile sözcüklerin çeşitlenmesi arasında ilişki vardır. Belli alanlarda gelişmiş olan ülkeler ve
kültürler yarattıkları ürün ve eserlere kendi dillerinden isimler vermekte somut ve soyut kavramlar
geliştirmektedirler. Daha öncede değindiğimiz gibi küreselleşmenin hızlandırıp yoğunlaştırdığı kültürler
arası etkileşim yoluyla bu kavramlar yalnızca o kültürle sınırlı kalmamakta, diğer ülkelerin ve kültürlerin
de yaşantısına bazen doğrudan bazen de uyarlanarak eklemlenmektedir.
Her toplumun ya da kültürün kendi yaşam çevresine ve gereksinimlerine, bunları karşılamak için
gerçekleştirilen etkinliklerine uygun sözcükleri vardır. Dolayısıyla, dilin yetkinliği tartışılırken sözcük
sayısı değil, toplumun gereksinimlerini ne denli karşıladığı belirleyici olmaktadır. Başka deyişle,
toplumun bilgi, duygu ve estetik gereklerine yanıt veren her dil yetkindir. Dil yalnızca kültürün maddi
donanımları hakkında değil, manevi donanımları ile ilgili de bilgi içerir. Kimi sözcükler ve kavramlar o
toplumun manevi değerlerini yansıtır. Dil, bireyin ait olduğu toplumsal sınıf, dünya görüşü, sosyoekonomik düzeyini de açığa çıkarır. Seçilen sözcükler, yapılan vurgular bu tür saptamalara olanak tanır.
İşte bu noktada dillerin toplumsal cinsiyet açısından yargı içerdiğini gerek dil yoluyla öğretilenlerle
gerekse dildeki kimi kullanımlarla kadın ve erkek olmaya dair kültürel değerlerin aktarımı, devamlılığı,
değişip gelişmesi sağlandığını vurgulamak gerekmektedir.
Dilde Kadın ve Erkeğe Yönelik Yargılar
Dil yalnızca iletişim kurma aracı değildir. Aynı zamanda içinde toplumsal kültürel değerlere ilişkin
yargılar içerir. Bunların arasında toplumsal cinsiyete ilişkin yargılar da yer alır. Bu başlık altında genel
olarak dil kavramından söz edilse ve farklı dillerden örnekler verilse de öz olarak ana kaynağımızı Türk
dili oluşturacaktır.
Türk kültürü için yeni doğanlara verilen isimler son derece önemlidir. “İsmiyle müsemma olmak”
daha anlaşılır bir Türkçeyle “İsmi gibi olmak” haline toplumsal olarak inanılır ve insanların taşıdıkları
isimle uyumlu karakter ve fizik özelliklerine sahip olacaklarına inanılır. Bu konuda Dede Korkut
Hikayeleri arasında yer alan Boğaç Han’ın öyküsü oldukça betimleyicidir. Adaklar sonrası dünyaya gelen
Dirse Han’ın oğlu bir gün arkadaşlarıyla oynarken Bayındır Han her sene yaptığı gibi beyleriyle
eğlenmek için boğasını erkek deveyle güreşsin diye meydana getirtir. Dirse Han’ın oğlunun arkadaşları
boğadan korkar ve kaçarlar. Dirse Han’ın oğlu ise boğa ile güreşe tutuşur. Uzun bir mücadeleden sonra
hem gücünü hem de aklını kullanan on beş yaşındaki delikanlı boğayı öldürür. Bu kahramanlığından
sonra delikanlı Boğaç Han adını hak eder (Gökyay, 2006:32-48). Dede Korkut öykülerinin en
bilinenlerinden biri olan Boğaç Han Destanının isim almayla ilgili bu bölümü toplumsal cinsiyet
açısından da ayrıca önemlidir. Bir erkeğin yiğit, dayanıklı, kahraman olmasını beklemek pek çok toplum
gibi bizim toplumumuzun da beklentileri arasındadır. Dolayısıyla bu konudaki beklenti ilk önce isimlere
yansır. Önemli dil zenginliklerden biri olan isimler Türk kültüründe kadından ve erkekten beklenen
68
niteliklerle örtüşür. Doğa bu konuda önemli ilham kaynaklarından biridir. Kızlara Damla, Nehir, Yağmur,
İnci gibi daha ılımlı, uysal isimler seçilirken erkek çocukları için Tufan, Tayfun, Yıldırım, Kaya gibi daha
çok doğanın yıkıcı yanıyla ilişkilendirilebilecek isimler verilir. Çünkü içinde yaşadığımız toplumda
kadınların daha uysal, uyumlu, narin, kırılgan olması beklenirken, erkeklerin hırçın, güçlü ve yıkıcı
olmaları makul karşılanır; hatta beklenir. Kız çocuklarına daha çok narinliği anımsatan Gül, Filiz, Gonca
gibi isimler seçilirken erkek çocukları için, Yiğit, Yağız, Güçlü, Cesur gibi isimler verilir. Dolayısıyla
sözlü iletişimin en temel kaynağı olan dildeki toplumsal cinsiyet değerleri isimler aracılığıyla yeniden ve
yeniden üretilir.
Siz de çevrenizdeki kişilerin hangi isimlere sahip olduklarını,
isimlerinin toplumsal cinsiyet değerleriyle ne kadar uyumlu olduğunu inceleyiniz.
Kuşkusuz toplumsal cinsiyetle ilgili değerler dilde yalnızca isimler yoluyla ifade edilmez. Kız ve
erkek çocuklarına seslenme biçimimiz de çoğunluk kültürümüzün ve toplumun kadın ve erkekten
beklentileriyle uyumludur. Kız çocuklarına seslenirken güzelliğine, narinliğine, şirinliğine göndermede
bulunulurken, erkek çocuğun afacanlığı, hareketliliği öne çıkar: Güzel kızım, şirin kızım, aslan oğlum,
koçum gibi...
Bunun dışında hemen her toplum için yine önemli dil zenginliklerinden biri de atasözleridir.
Atasözleri önemli sözlü kültür miraslarıdır. Nesilden nesile aktarılan bu sözler yeni nesillere yol gösterici
nitelikte oldukları gibi aynı zamanda bir toplumun değer yargıları hakkında da ipucu verirler. Friederike
Braun tarafından yapılan bir çalışma Türkçedeki atasözlerinin toplumsal cinsiyet açısından içerdiği
yargılar açısından önemli bulgular içermektedir. Araştırmacı ulaştığı Türk atasözleri içinde kadınla ilgili
80 atasözü bulduğu halde erkekle ilgili 30 atasözü bulmuştur (2001:299). Atasözlerinin yön vermek, yol
göstermek amaçlı olduğu yeniden hatırlanırsa bu elde edilen bulgularla ilgili de çıkarsamada bulunmak
olanaklı olacaktır. Türkçedeki atasözlerinin büyük çoğunluğu kadınlara yol gösterme ihtiyacından
kaynaklanmaktadır. Kadınlar himaye edilmesi ya da onlara ilişkin gerekli uyarıların yapılması gereken
varlıklar olarak belirmektedir. Araştırmacı Braun genel kadın ve erkeklere ilişkin ata sözlerini dört ana
başlıkta toplamıştır. Bunlar; görev paylaşımlarına vurgu yapan atasözleri, kız ve erkek çocuk ayrımına
vurgu yapan atasözleri, güç/iktidar ilişkilerini betimleyen atasözleri, eşitsizlikleri dışa vuran atasözleri
olarak sıralanabilir.
Görev paylaşımına yönelik atasözleri:
Yuvayı dişi kuş yapar.
Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet.
Er olan ekmeğini taştan çıkarır.
Erkek aslan dişisinden kuvvet alır.
Kız ve erkek çocuk ayrımına vurgu yapan atasözleri:
Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün.
Oğlan büyür koç olur, kız büyür hiç olur.
Güç/iktidar ilişkilerini betimleyen atasözleri:
Kadının sözüne uyan adam değildir.
Kadının sırtından sopa, karnından sıpa eksik edilmez.
Kadını aldın mı yanına yakışmalı, çarptın mı duvara yapışmalı
Kadının malı, kapı mandalı.
Zemheriden sonra ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez.
69
Eşitsizlikleri dışa vuran atasözleri:
Kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası.
Hırsızlık bir ekmekten, kahpelik bir öpmekten.
Avradı er zapt etmez, ar zapt eder.
Sözlü kültürün ve iletişimin önemli araçlarından biri olan bu atasözleri daha önce üzerinde
durduğumuz toplumsal cinsiyete dayalı toplumumuzun ve kültürümüzün beklentilerini yansıtmaktadır.
Kadının ikincil, emeğinin, kazancının değersiz olduğu, erkek kadar güçlü olamayacağı ama her zaman
erkeğin destekçisi olması gerektiği, namusunun her şeyin önünde olduğu sonuçlarını çıkarmak
olanaklıdır. Örneğin, çok sık duyduğumuz, sarf ettiğimiz “Cennet anaların ayakları altındadır” sözü
kadınları yücelten bir söz gibi gözükmekle birlikte, alt metin olarak kadının yalnız anne olarak makbul
olduğunu, kutsallığı annelik sıfatıyla yakalayabileceği iması yatar. Oysa, çağımızda evlenmemeyi seçen
ya da evlenmesine karşın çocuk sahibi olmamayı tercih eden ya da biyolojik nedenlerle çocuk sahibi
olamayan pek çok kadın bulunmaktadır. Kadını yalnızca anne kimliği içinde kıymetli görmek geleneksel
ve ataerkil yapımızın bir yansımasıdır. Yukarıda ele alınan atasözlerindeyse erkeğin, güç, iktidar içeren
konumu rahatlıkla çıkarsanabilmektedir.
Siz de bildiğiniz kadın ve erkekle ilgili olan atasözleri ve neyi öne
çıkardıkları konusunda düşününüz.
Atasözlerinin yanı sıra diğer bazı dilsel ögelerle de toplumsal cinsiyete ilişkin farklılıkların izi
sürülebilir. Türkçe, mesela İngilizcede olduğu gibi dişi ve erkek ögelerin vurgulandığı bir dil değildir.
Örneğin, İngilizcede kardeş kavramını açıklamak için sister (kız kardeş) ve brother (erkek kardeş)
sözcükleri seçilmekte genel olarak kardeşlik kavramını açıklamak için de sibling sözcüğü
kullanılmaktadır. Türkçede “Bugün kardeşim geldi” cümlesi cinsiyete gönderme yapmazken, bu cümle
İngilizceye çevrildiğinde kardeş sözcüğü sister ya da brother sözcüklerinden birini kullanmayı zorunlu
kılmaktadır. Bu ve benzeri örnekler artırılabilir. Ne var ki Türkçede de toplumsal cinsiyete dayalı
farklılıklar örtülü olarak varlıklarını sürdürmektedir. Araştırmacı Friederike Braun, Türkçede kimi meslek
isimlerinin toplumsal önyargılar nedeniyle örtülü olarak cinsiyetlere gönderme yaptığını bulgulamıştır.
130 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmada, deneklere meslek grupları ve terimlerin kendilerine hangi
cinsiyeti çağrıştırdığını sormuştur. Hemşire, sekreter ya da taksi şoförü gibi çok bilinen örneklerde olduğu
gibi cinsiyetler örtülü olarak sunulur. Hemşire ve sekreter kadınlıkla, taksi şoförlüğü ise erkeklikle
ilişkilendirilir. Bu meslekler ilk kez söylendiğinde gözümüzün önünde sözü edilen cinsiyetler belirir. Bu
meslekler hem kadın hem de erkek tarafından yapılabilmesine karşın toplumsal ve kültürel önyargılar
nedeniyle belli cinsiyetlerle ilişkilendirilir. Benzer biçimde yine hem kadın hem de erkek tarafından
yapılabilecek meslek gruplarında da bu tür önyargılardan kaynaklanan kadın ve erkek temsilleri söz
konusudur. Polis, kuyumcu, futbolcu, postacı gibi meslek gruplarının yanı sıra örneğin köylü, kişi, birisi,
yolcu gibi sözcüklerin daha çok erkekleri çağrıştırdığı bulgulanmıştır. Dolayısıyla, Türkçede örtülü
olarak cinsiyete yönelik göndermelerin var olduğu ve erkeklerin daha çok temsil edildiği söylenebilir.
Tablo 4.2: Nötr ilgi alanlarına ilişkin terimlerin toplumsal cinsiyet algıları ( Braun, 2001:289)
Terim
Erkekliğe
gönderme
olduğunu
düşünenlerin
oranı
Kadınlığa
gönderme
olduğunu
düşünenlerin
oranı
Kadın ve
erkekliğe ortak
gönderme
yapıldığını
düşünenlerin
oranı
Toplumsal
cinsiyete
gönderme
olmadığını
düşünenlerin
oranı
Köylü
% 72
%5
% 20
%3
Kişi
% 68
%8
% 21
%3
Birisi
% 68
%5
% 28
%0
Yolcu
% 66
%6
% 24
%4
70
Erkeklerin temsilinin öne çıktığı başka bir durum ise genç ve çocuk sözcükleriyle ilişkilidir. Genç ve
çocuk sözcükleri tıpkı kardeş gibi cinsiyetsizdir; belli yaş dönemlerini işaret ederler. Buna rağmen
Türkçedeki kullanımları bu sözcüklerin asıl anlamlarının ötesinde erkekleri temsil etmek için de
kullanıldıklarını göstermektedir. “Çok yakışıklı bir çocukmuş” ya da “Ne efendi bir genç” gibi
kullanımlar sözcüklerin asıl anlamlarının çok ötesinde erkekliğe gönderme yapmaktadır (2001 284-306).
Yine erkeklikle ilişkilendirebileceğimiz bir başka dil kullanımı ise diğer dillerle benzerlik
göstermektedir. İngilizcedeki businessman (işadamı) sözcüğünde yer alan –man sözcüğü doğrudan
erkekliğe gönderme yapar. Türkçede de işadamı sözcüğündeki –adamı aynı biçimde doğrudan erkeklikle
ilşkilidir. Örneğin, “Adamı çileden çıkarma” dendiğinde çileden çıkan kişi kadın da olabileceği ve adam
sözcüğünün yerine insan sözcüğü konulabileceği halde adam sözcüğü kullanılarak erkek temsili
pekiştirilmiş olur. Yine İngilizcedeki humanbeing (insanoğlu) sözcüğünün –man sözcüğünü içerip
erkekliğe işaret etmesi gibi Türkçede de insanoğlu sözcüğündeki –oğlu eki erkek temsilini sağlamaktadır.
Bu örnekleri çoğaltmak olanaklıdır.
Bunun yanı sıra erkeklikle ilgili değerlerin yüceltilmesi, kadınlık yoluyla kadınların aşağılanması da
Türkçede ratladığımız durumlardır. Düzgün, doğru anlama ve davranmayla ilgili “Adam gibi anlat”,
“Adam gibi davran” gibi kalıplar kullanılırken, onaylanmayan davranışlar için “Karı gibi dönek”, “Karı
gibi gülme!” vb. deyişler öne çıkar. Dolayısıyla toplumsal ve kültürel düzlemde toplumsal cinsiyet
kalıplarının dile, bağlı olarak sözlü iletişime nasıl yansıdığı görülebilir.
Konuşmada Toplumsal Cinsiyet Farklılıkları
Kültürün en önemli aktarıcısı olan dilin toplumu oluşturan bireyler arasında paylaşımının en temel ve
basit yolu konuşmadır. Modern dilbilimin öncüsü Ferdinand de Saussure, her türlü sözel iletişimin
temelinin öncelikle konuşmaya dayandığını ortaya koymuştur. Doğan herkes, fiziksel ve zihinsel bir
engeli olmadığı sürece, konuşmayı öğrenir (Ong, 1995:17). Konuşma toplumsal bir varlık olan insanın
doğal yeteneğidir ve insanı tüm diğer canlılardan ayıran temel özelliklerinden biridir. Konuşma
kendiliğinden, çok fazla bilincine varılmadan gelişen bir süreçtir. Ancak sözlü iletişimin en temel yolu
olan konuşma yalnızca bu boyutla sınırlı kalmaz. Zaman zaman çevremizdeki kimi insanların daha etkili,
daha ikna edici, daha akıcı konuştuklarını görür bunun tanrı vergisi bir yetenek olduğunu düşünürüz.
Oysa güzel ve etkili konuşma yalnızca kimi insanlara bahşedilmiş bir yetenek değil, çalışılarak
geliştirilecek bir beceridir.
Güzel ve etkili konuşma yalnızca kimi insanlara bahşedilmiş bir
yetenek değil, çalışılarak geliştirilebilecek bir beceridir.
Konuşmanın Tanımı
Basit olarak ele alınacak olursa konuşma, duygu ve düşüncelerimizi, görüp yaşadıklarımızı
karşımızdakilere sözcükleri seslendirerek gönderme, iletme işidir biçiminde tanımlanabilir. Konuşma,
günlük yaşam içinde olağan olarak gerçekleştirdiğimiz pek çok etkinlik gibi kendiliğinden, doğal olarak
yaptığımız bir etkinlik, yaşamımızın bir parçasıdır. Konuşma, aynı zamanda en temel
gereksinimlerimizden biridir. Konuşma yoluyla başkalarıyla duygularımızı, düşüncelerimizi ifade eder,
etkileşime gireriz. Kişiliğimizi de, düşünsel gelişimimizi de belirleyen ana ölçüt konuşmamızdaki
yetkinliğimizdir. Konuşma başkalarını etkileyebileceğimiz bir eylemdir. İyi konuşarak insanlar arasındaki
bağı oluşturmak kadar kötü konuşarak köprüleri yıkmak da bir olasılıktır. Konuşmayla insan arasındaki
bağ karşılıklıdır. İnsan başkalarıyla konuşarak kendini geliştirir. Ama konuşma eylemi de insanla birlikte
gelişir ve ilerler. İnsan konuşma yoluyla yaşamı kavrar, algılar. Yaşam konuşma yoluyla insan için daha
anlaşılır bir hale bürünür. Konuşma dinamik, süregiden bir eylemdir. Sürekli gelişme halindedir. Ancak
konuşmanın gerçekleşebilmesi için bir diyalog ortamının, başka deyişle, birden fazla kişinin var olması
gerekir. Dolayısıyla konuşma eylemi kadar bu ünitede daha sonra da üzerinde durulacağı üzere dinleme
eylemi de konuşmanın önemli bir parçasıdır. Karşımızdakini dinlemeden bir konuşmayı sağlıklı bir
biçimde ilerletmek olanaklı değildir.
71
Konuşma, duygu ve düşüncelerimizi, görüp
karşımızdakilere sözcükleri seslendirerek gönderme, iletme işidir.
yaşadıklarımızı
Konuşmada Kadın ve Erkeğe İlişkin Farklılıklar
Daha önce de üzerinde durulduğu üzere, fiziksel bir engeli olmayan herkes konuşur, dil ve konuşma sözlü
iletişimin en temel malzemesidir. Toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ve erkeğin toplumsal ve kültürel
olarak belli roller, davranışları tekrar etmelerini öngörür. Kadın ve erkekten beklentiler kuşaktan kuşağa
aktarılır. Bu aktarım sırasında içinde yaşanılan dönemin koşullarına göre kimi değişimler de yaşanabilir.
Daha önce de vurgulandığı gibi kadından beklenen yumuşak, uysal, uyumlu, şefkatli vb. olmasıyken
erkekten beklenen sert, rekabetçi, otoriter, koruyucu, karar verici vb. olmasıdır. Yine kadın ve erkek
arasındaki önemli ayrışmalardan biri yaşam alanlarıyla ilgilidir. Pek çok kültürde ve toplumda olduğu
gibi Türk toplumunda da kadının çocukların bakımından, evin idaresinden sorumlu olması beklenir.
Dolayısıyla, kadının yaşam alanının ev, başka deyişle özel alan olduğu yargısı yaygındır. Bu yargının
izleri, kamusal alanda kadınlar için uygun görülen meslek gruplarında ve kadınların istihdam oranlarında
da sürülebilir. Kadınlar daha çok evde yaptıkları işlerle uyumlu ya da evdeki sorumluluklarını
aksatmayacak işlere (hemşirelik, hasta bakıcılık, ev temizliği ya da öğretmenlik gibi) yönlendirilir.
Erkekler ise evin dışındaki alanla, diğer bir deyişle, kamusal alanla ilişkilendirilir. Ancak şunu da
belirtmek gerekir. Kuşkusuz, kadın kamusal alanda varlığını sürdürüken, erkek de özel alanda yer alır.
Burada önemli olan bu alanlarda kadın ve erkeğin neler yapıp yapmadıklarıdır. Örneğin, akşam eve gelen
erkek artık özel alandadır. Ama kültüre, toplumsal değerlere göre bir erkeğin kadın gibi ev işlerinden
sorumlu olması beklenmez. Eve gelip yemeğini yiyen, televizyonun kaşısına geçip, akşamını dinlenerek
geçiren erkek de aslında özel alandadır. Benzer biçimde kadın da çalışma yaşamında ya da farklı
nedenlerle kamusal alanda var olur. Ancak örneğin, kamyon şoförlüğü yapmak toplumsal ve kültürel
olarak çoğu zaman bir kadında görülmek istenmeyen bir eylemdir. Eğer bir benzetme üzerinden
açıklayacak olursak, pek çok toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da kadın da erkek de hem özel
alanda hem de kamusal alanda varlık göstermelerine karşın, kadın kamusal alanın, erkek de özel alanın
adeta misafiridir. İşte bu durum kadın ve erkeğin konuşma gereksinimlerini ve konuşma alışkanlıklarını
da belirler.
Kamusal alan birincil mekanları olduğu için erkekler çoğunlukla topluluk içinde, profesyonel
ortamlarda konuşma konusunda istekli ve beceriklidir. Kendilerini rahat hissederler. Kadınlar ise yakınlık
gerektiren, özel konuşmalar yapma konusunda erkeklerden daha becerikli ve yeteneklidirler. Şüphesiz,
topluluk önünde konuşma konusunda istekli ve yetenekli kadınlar ve özel konuşmalarda nispeten rahat
olan erkekler de vardır. Ancak genel eğilimler bunların aksi yönündedir. Burada evin erkek için ve kadın
için ne ifade ettiği üzerinde durmak erkek ve kadınların özel ve kamusal alanda konuşma eğilimlerini
anlamak adına yardımcı olacaktır. Ev çoğunlukla bir erkek için, kendini kanıtlamaktan kurtulduğu, sözlü
gösterilerle başkalarını etkilemek zorunda kalmadığı güvenli bir limandır. Çoğu erkek için ev,
konuşmanın gerekmediği, daha doğru bir söyleyişle uzun ve derinlikli konuşmanın gereksiz olduğu bir
ortamdır. Bu güvenli limanda erkek, halk deyişiyle, kafasını dinlemek ister. Çoğu kadın için ise ev,
yetiştirilme tarzları nedeniyle yabancısı oldukları, kendilerini çok rahat hissetmedikleri, kamusal alanın
rekabetçi ortamından uzaklaştıkları ve konuşmaya en çok gereksinim duydukları mekandır. Evin
rahatlığı, sözlerinin nasıl karşılanacağını düşünmeden, yargılanmadan, eleştirilmeden rahatça
konuşacakları ve kendilerine en yakın olan insanlarla, başka deyişle, aile fertleriyle dertleşip paylaşım
içinde olacakları bir ortamdır. Evin algılanışına ilişkin bu farklılık erkeklerin suskunluğunun kadınlar
tarafından yadırganıp eleştirilmesinin, kadınların konuşkanlığının da erkekler tarafından lüzumsuz
görülüp eleştirilmesinin kaynağını oluşturur. Dale Spender’a göre pek çok insan bilinçli olmasa bile
içgüdüsel olarak kadınların da tıpkı çocuklar gibi yalnızca gözle görülecek, kulakla işitilmeyecek
varlıklar olması gerektiğini hissine sahiptir, dolayısıyla kadından gelen her tür konuşma gereğinden
fazlaymış gibi gözükür (Aktaran Tannen, 1997:61).
Rekabet erkeklik için en önemli vurgu noktalarından biridir. Küçük yaştan itibaren bir erkek kendini
sürekli ispat etmek zorundadır. Küçük bir erkek çocuğu yetişkin erkeklerin dünyasına geçene kadar
beklemek ve kendini, olgunluğunu ispat etmek zorundadır. Erişkinliğe ulaştıktan sonra da bir erkeğin
72
mücadelesi bitmez. İyi bir iş sahibi olmak, iyi bir eş sahibi olmak, iyi bir ev, iyi bir araba… Her konuda
güçlü olması beklenen erkek, kamusal alanda da gücünü kanıtlamak, dolayısıyla rekabet içinde olmak
zorunda hisseder. Erkekler çoğunluk, hiyerarşik sosyal bir düzen içindeki bir birey olarak konuşma
eylemini gerçekleştiriler. Başka bir deyişle, böyle hiyerarşik bir sistem içinde birey hiyerarşik yapının ya
üst ya da alt kademesinde yer alır.
Konuşma bir anlamda bir pazarlık aracıdır. Birey elinden geldiğince üstte kalmaya çalışır, kendini
diğerlerinden gelebilecek olası saldırılara karşı korur. Bunu yapmak için de diğerlerinin daha alt statüde
kalmaları için çaba sarfeder. Bu bir çeşit yarışmadır, rekabet içerir, bağımsızlığı sürdürme ve
başarısızlıktan kaçınma savaşımıdır. Kuşkusuz, başarı elde etme, başarı için mücadele etme ve rekabet
kadınların da dünyasında var olan durumlardır. Ancak, pek çok kültürde olduğu gibi Türk toplumunda ve
kültüründe de kadınlar için öngörülen yaşam tarzı, değerler açısından rekabet ve rekabete eşlik eden yarış,
acımasızlık kadının dünyasında birinci sırada değildir. Birinci sırada olduğunda da çoğunluk hoş
karşılanmaz. Erkeksi olmakla suçlanır. Kadınlar rekabetten çok yakınlık kurmak, bağlantı içinde olmak
ister. Yetiştirilme biçimleri onları bu yöne doğru yöneltir. Yapılan konuşmalar, yakın olmak için bir
pazarlıktır; birbirlerini onaylamak, desteklemek, fikir birliği elde etmeye yöneliktir. Başkaları tarafından
yalıtılmaktan sakınırlar. Kadınların gözünde çoğunluk hayat bir topluluktur, yakınlığı koruma ve
yalnızlıktan kaçınma savaşımıdır. Sözü edilen bu dünyada da hiyerarşi vardır. Ancak bunlar erk ve başarı
hiyerarşilerinden çok dostluk hiyerarşileridir. Kuşkusuz erkekler de katılım sağlamak isterler. Yalnız
kalmak bir erkeğin de ideali olamaz. Ancak, bağlantı içinde olmak, yandaşlık duygusu kadınların aksine
erkeklerin birincil hedefi, odaklandıkları bir mesele değildir. “Yakınlık, bireyin karmaşık dostluk ağlarının
pazarlığını yaptığı, farklılıkları en aza indirgemeye çalıştığı, fikir birliği elde etmeye uğraştığı,
farklılıkları vurgulayacak üstünlük görünümlerinden kaçındığı, bağlantılardan oluşan bir dünyanın
anahtarıdır. Bağımsızlık ise mevki dünyasının anahtarıdır, çünkü mevki sahibi olmanın başlıca
yollarından biri, diğer insanlara ne yapacaklarını söylemektir, emir almak ise düşük mevkinin bir
göstergesidir. Gerçi her insanın yakınlığa da, bağımsızlığa da ihtiyacı vardır, ama kadınlar daha çok
birincisine, erkekler ise ikincisine odaklanma eğilimindedirler.” (Tannen, 1997: 14). Dolayısıyla, bir
erkek için konuşma rekabetin, kendini ispat etmenin bir yoludur. Bir erkek kendisine ne yapmasının
gerektiğinin söylenmesinden hoşlanmazken bir kadın uyum adına kendinden istenen şeyi yapma eğilimi
gösterir.
Kamusal alanda kadın ve erkek konuşmaları arasındaki temel farklar
ve nedenleri konusunu siz nasıl değerlendirirsiniz?
Bir kadın hemen her önemli dönemeçte eşine danışma ihtiyacı duyar, erkekse bunu yapmanın kendi
bağımsızlığını zedeleyecek bir tutum olarak algılar. Örneğin, bir kadın evde erkeğin yapması gereken bir
işi sık sık hatırlattığında bu, erkek tarafından dır dır olarak algılanır. Çünkü kendisine ne yapması
gerektiği söylenmekte ve bu konu üstelenmektedir. Erkek bir şeyi kendi iradesiyle yapmak ister; ona
söylendiği için değil. Bazı erkekler başkalarından bilgi almaya karşı direnç gösterirler. Özellikle de bu
kişi bir kadınsa özellikle uzak dururlar. Bazı kadınlar da, erkeğin baskınlığını onaylayan, rıza gösteren
hegemonik bir ilişkiyi desteklerler ve sahip oldukları bilgiyi, erkekten daha üstün gözükmemek adına
kendilerine saklamayı, paylaşmamayı tercih ederler. Burada bilginin ne ifade ettiği açıklayıcı olacaktır.
Bir kişi bir diğerine bilgi verdiği zaman, bu asimetrik bir duruma yol açar. Taraflardan biri o bilgiye sahip
değilken diğeri o bilginin sahibidir. Bu da dolaylı yoldan üstünlük metamesajını verir. Başka deyişle
hiyerarşik olarak taraflardan birinin altta diğerinin üstte olmasını gerektirir. Yol kaybetmek üzerinden
verebileceğimiz bir örnek daha açıklayıcı olacaktır. Bir erkek yeni gittiği bir güzergahta eğer ulaşması
gereken adresi bulamıyorsa buluncaya kadar kendi başına çabalamayı tercih eder çoğunluk. Bilgi sahibi
olmak ve bilgiyi başkasından almak üzerine kurulu yukarıda sözü geçen asimetrik, hiyerarşik durum göz
önünde bulundurulduğunda, erkeklerin özsaygısının temelini oluşturan bağımsızlığı sürdürmeleri için
yolu kendi başlarına arayıp bulmaları esastır. Çoğu erkek bunu böylesi bir açık bilinçle yapmaz kuşkusuz.
Ancak, yetiştirilme tarzlarının neredeyse otomatik bir uzantısı olarak böyle davranma eğilimi gösterirler.
Benzer durumda bir kadının tutumu ise bir yerde durup başkasından yardım almaktır. Çünkü bir erkek
olabildiğince başkasından yardım almadan, üstün konumunu zayıflatmadan meseleleri halletmekten
73
yanadır. Kadın ise bir başkasından yardım almakta sıkıntı çekmez. Çünkü yaşama bakışı bir erkekteki
gibi öncelikli olarak güç ve rekabet üzerine kurulu değildir.
Kadın ve erkek konuşmaları açısından bir başka bariz ayrım noktası bir sorun karşısında yaşanır.
Günlük yaşam içinde pek çok sorunla karşılaşır ve üstesinden gelmeye çalışırız. Bu süreçte kadın ve
erkek arasında kimi belirgin farklılıklar söz konusudur. Bir erkek için, yetiştirilme tarzı ve ondan
beklenen davranışlar doğrultusunda bir sorun sadece ivedilikle çözülmesi gereken bir meseledir. Bir
erkek çoğunluk sorunun ne olduğunu net biçimde ortaya koymaya ve çözümüne odaklanır. Çünkü bir
sorun erkeğin rekabet içinde olduğu hiyerarşik yaşamda onun bulunduğu konumu zayıflatacak bir
durumdur. Dolayısıyla bir çok erkek çok zor durumda kalmadıkça sorunu hakkında konuşmamayı, sorunu
hakkında konuşacaksa da bütün detayları başkalarına yansıtmamayı tercih eder.
Bir kadın söz konusu olduğunda ise çoğunlukla sorunu hakkında konuşmak onu zorlayan bir durum
değildir. Başkalarıyla sorunları hakkında konuşmak, kendileri hakkında bilgi vermek yakınlık kurmanın
yollarından biridir. Özellikle dostlar arasında yapılan dertleşme toplantılarının alt metni “Yalnız değilsin.
Benzer şeyleri biz de yaşıyoruz”dur. Kadınlar dertleşirken hassas bir sistemi dengede tutmaya çaba
sarfederler. Bu sistemde dertleşme, duyguları onaylamak ve bir topluluk olunduğu duygusunun yaratmak
adına kullanılır. Genelde kadın ve erkek hemcinsleriyle birlikteyken sorunlarla başa çıkma konusunda
çatışma yaşamazlar. Ancak bir kadın ve bir erkek bir sorun hakkında konuşmayı seçtiklerinde çatışma
yaşanması olasıdır. Örneğin, diyelim ki çalışan bir kadın eve geldiğinde eşine, iş yerinde bir arkadaşıyla
yaşadığı işe dair bir sorunu anlatmaya başladı. Çoğunluk erkeğin tutumu sorunun çözümüne odaklı
olacaktır ve muhtemelen “O zaman müdüre anlatsaydın durumu” diyecektir. Bu, bir erkek için olağan bir
tepkidir. Eşine işiyle ilgili bir sorunda yardımcı olmaktadır. Oysa kadın kendi sorunundan söz ederken
yakınlık ilişkisi kurmaya çalışmak ister. İçinde bulunduğu durumun anlaşılmasını ve kendisiyle yandaşlık
kurulmasını umut eder. Ona sorunuyla ilgili ne yapması gerektiği söylendiğinde kendisini yalnız
hissetmesinin yanı sıra bir de zaten kendisinin de akıl edebileceği bir çözüm önüne konduğu için ikincil
duruma düşürüldüğü duygusunu yaşar. Kadın yakınlık kurmak ve anlaşılmak isterken erkek bir anlamda
“Senin sorunların var. Benimse çözümlerim” demektedir. Karşılıklı anlayış simetrik bir yapı iken, öğüt
vermek asimetrik bir yapıdır. Öğüt vereni daha bilgili, daha mantıklı, daha denetleyici durumda gösterir.
Başka deyişle hiyerarşide üst konuma taşır. Bu da kaşısındaki kişide, özellikle de bir kadında
uzaklaştırılma duygusuna neden olur. Erkeklerin yaklaşımı, duyguların nedenlerine saldırarak o duyguları
yatıştırmak iken, kadınlar duygularının desteklenmesini bekler ve erkeklerin söz konusu yaklaşımı
kendilerini saldırıya uğramış gibi hissetmelerine yol açar.
Toplumsal cinsiyet açısından konuşma eyleminin nasıl farklılaştığını
daha ayrıntılı biçimde ve örnekler eşliğinde incelemek için Deborah Tannen’ın Varlık
Yayınları tarafından basılmış “Hiç Anlamıyorsun-Kadın Erkek Konuşmaları” isimli kitabını
okuyabilirsiniz.
Kadın ve erkek konuşmalarında bir sorun karşısında ortaya çıkan
bariz ayrım nedir ve siz nasıl değerlendirirsiniz?
Olaylara yaklaşım açısından kadın ve erkeklerin konuşmaları, kültüre, içinde yaşadıkları toplumsal
yapıya bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bunun yanı sıra kadın ve erkeklerin içeriğin ötesinde
biçimsel olarak da konuşma biçimlerinde kimi farklılıklar bulunmaktadır. Bunları maddeler halinde
sıralamak olanaklıdır.
74
Tablo 4.3: Biçimsel olarak kadın erkek konuşma farklılıkları (Glass 1992)
ERKEKLER
Erkekler konuşurlarken
konuşur.
KADINLAR
yüksek
ses
tonuyla
Kadınlar
konuşur.
yumuşak
ses
tonuyla
Erkekler konuşurken vurgu yapmak için seslerini
yükseltir.
Kadınlar konuşurken vurgu yapmak için ses
perdesini ve ses değiştirmeyi kullanır.
Erkeklerin konuşması daha monotondur. Üç ses
tonu kullanırlar.
Kadınlar daha duygusal vurgular yaparlar. Beş ses
tonu kullanırlar.
Erkekler konuşma sırasında başkalarının sözünü
kesme eğilimi gösterir.
Kadınlar konuşma sırasında erkeklere göre çok
daha az söz kesme eğilimi gösterir.
Erkekler sözlerinin kesilmesine daha az izin
verirler.
Kadınlar sözlerinin kesilmesine daha fazla izin
verirler.
Konuşma sırasında erkekler kendileri hakkında
daha az kişisel bilgi verirler.
Kadınlar konuşma yaparlarken kendileri hakkında
daha çok bilgi verme eğilimi gösterir.
Erkekler doğrudan suçlayıcı konuşur. Örneğin,
“Aramadın!”
Kadınlar dolaylı yoldan suçlayıcı konuşur. Ses
tonuyla suçlamayı vurgular. Örneğin, “Aramadın?”
Bir konu hakkında doğrudan ifadeler kullanırlar.
Bir konu hakkında dolaylı ifadeler kullanırlar.
Konuşmaları sırasında daha az kuvvetlendirici
sözcüklere başvururlar.
Konuşmaları sırasında daha çok kuvvetlendirici
sözcüklere başvururlar. Örneğin, çok iyi, gerçekten
güzel, en çok bu şekilde gibi.
Deklare edici cümle kuruluşlarını
Örneğin, “Güzel bir gün!”
Denemeli, onay bekleyen cümle kuruluşlarını
tercih ederler. Örneğin, “Güzel bir gün değil mi?”
yeğlerler.
Konu değiştirirken daha çok ünlem,
kullanırlar. Örneğin, Aaa bak! Hey!
nida
Konu değiştirirken daha çok bağlaç kullanırlar.
Örneğin, bu arada, öte yandan gibi.
Erkekler bir görüşmeyi canlandırmak için daha az
soru sorma eğilimi gösterirler.
Görüşmeyi canlandırmak için daha çok soru
sorarlar.
75
konuşurken
Özet
İnsan iletişim yoluyla toplumsal bir varlık olma
özelliğini korur ve geliştirir. Diğer canlılar, içine
doğdukları doğaya uyumlanırken insan iletişim
ve yarattığı kültür yoluyla doğayı aşan, zorlayan
ve hatta bazen doğaya zarar veren gelişim ve
değişime neden olmuştur. İnsan geliştirdiği dil
sayesinde duygularını, düşüncelerini, inançlarını
diğer insanlarla paylaşmanın yolunu yaratmıştır.
Bunun yanı sıra kimi bedensel hareketlerle,
mimiklerle de duygu ve düşüncelerini aktarma
yollarını bulmuştur. İletişim, insanın geliştirdiği
dili, beden dilini ve diğer kültürel öğeleri diğer
nesillere aktarmanın en temel yolu olmuştur.
erkekliktir. İnsan yavrusu dünyaya dişi ve erkek
olarak gelir. Toplumsal beklentiler doğrultusunda
da kadın ve erkek olmayı öğrenir. Başka deyişle,
biyolojik cinsiyetlerimize içine doğduğumuz
kültür anlam yükler. İşte kültürel olarak kurulan
kadınlık ve erkeklik fenomenine toplumsal
cinsiyet adını veriyoruz.
Dil yalnızca kültürün maddi donanımları
hakkında değil, manevi donanımları ile ilgili de
bilgi içerir. Kimi sözcükler ve kavramlar o
toplumun manevi değerlerini yansıtır. Dil, bireyin
ait olduğu toplumsal sınıf, dünya görüşü, sosyoekonomik düzeyini de açığa çıkarır. Seçilen
sözcükler, yapılan vurgular bu tür saptamalara
olanak tanır. İşte bu noktada dillerin toplumsal
cinsiyet açısından yargı içerdiğini gerek dil
yoluyla öğretilenlerle gerekse dildeki kimi
kullanımlarla kadın ve erkek olmaya dair kültürel
değerlerin aktarımı, devamlılığı, değişip gelişmesi sağlandığını vurgulamak gerekmektedir.
Kültür bir sistemdir. Bu sistem onu oluşturan
maddi ve manevi ögeler ve bunların karşılıklı
ilişkilerinden oluşur. Kültürü oluşturan bu somut
ilişki ve ögeler, tarih ve kaynaklar, aile ve
akrabalık, sağlık ve beslenme, eğitim süreci,
yerleşmeler, ekonomi ve teknoloji, bilimler ve
sanatlar, din ve devlet, kişilik sistemi ve dil,
kültürel çevre ve tarih çevresi şeklinde
sıralanabilir.
Toplumsal cinsiyetle ilgili değerler dilde yalnızca
isimler yoluyla ifade edilmez. Kız ve erkek
çocuklarına seslenme biçimimiz de çoğunluk
kültürümüzün ve toplumun kadın ve erkekten
beklentileriyle uyumludur. Kız çocuklarına
seslenirken güzelliğine, narinliğine, şirinliğine
göndermede bulunulurken, erkek çocuğun
afacanlığı, hareketliliği öne çıkar: Güzel kızım,
şirin kızım, aslan oğlum, koçum gibi...
Basit bir tanımla konuşma, duygu ve düşüncelerimizi, görüp yaşadıklarımızı karşımızdakilere sözcükleri seslendirerek gönderme,
iletme işidir. Konuşma, günlük yaşam içinde
olağan olarak gerçekleştirdiğimiz pek çok
etkinlik gibi kendiliğinden, doğal olarak
yaptığımız bir etkinlik, yaşamımızın bir
parçasıdır. Konuşma, aynı zamanda en temel
gereksinimlerimizden biridir. Konuşma yoluyla
başkalarıyla duygularımızı, düşüncelerimizi ifade
eder, etkileşime gireriz. Kişiliğimizi de, düşünsel
gelişimimizi
de
belirleyen
ana
ölçüt
konuşmamızdaki yetkinliğimizdir. Konuşma
başkalarını etkileyebileceğimiz bir eylemdir. İyi
konuşarak insanlar arasındaki bağı oluşturmak
kadar kötü konuşarak köprüleri yıkmak da bir
olasılıktır. Konuşmayla insan arasındaki bağ
karşılıklıdır. İnsan başkalarıyla konuşarak
kendini geliştirir. Ama konuşma eylemi de
insanla birlikte gelişir ve ilerler. İnsan konuşma
yoluyla yaşamı kavrar, algılar. Yaşam konuşma
yoluyla insan için daha anlaşılır bir hale bürünür.
Konuşma dinamik, süregiden bir eylemdir.
Sürekli gelişme halindedir. Ancak konuşmanın
gerçekleşebilmesi için bir diyalog ortamının,
başka deyişle, birden fazla kişinin var olması
gerekir.
Toplumsal
olarak
en
oluşturulduğu kimliğimiz
Kültürün en önemli aktarıcısı olan dilin toplumu
oluşturan bireyler arasında paylaşımının en temel
ve basit yolu konuşmadır. Modern dilbilimin
öncüsü Ferdinand de Saussure, her türlü sözel
iletişimin temelinin öncelikle konuşmaya
dayandığını ortaya koymuştur. Doğan herkes,
fiziksel ve zihinsel bir engeli olmadığı sürece,
konuşmayı öğrenir. Konuşma toplumsal bir varlık
olan insanın doğal yeteneğidir ve insanı tüm
diğer canlılardan ayıran temel özelliklerinden
biridir. Konuşma kendiliğinden, çok fazla
bilincine varılmadan gelişen bir süreçtir. Ancak
sözlü iletişimin en temel yolu olan konuşma
yalnızca bu boyutla sınırlı kalmaz. Zaman zaman
çevremizdeki kimi insanların daha etkili, daha
ikna edici, daha akıcı konuştuklarını görür bunun
tanrı vergisi bir yetenek olduğunu düşünürüz.
Oysa güzel ve etkili konuşma yalnızca kimi
insanlara bahşedilmiş bir yetenek değil,
çalışılarak geliştirilecek bir beceridir.
çok
beklentinin
ise kadınlık ve
76
Çoğu kadın için ise ev, yetiştirilme tarzları
nedeniyle yabancısı oldukları, kendilerini çok
rahat hissetmedikleri, kamusal alanın rekabetçi
ortamından uzaklaştıkları ve konuşmaya en çok
gereksinim duydukları mekandır.
Fiziksel bir engeli olmayan herkes konuşur ve
dil, konuşma sözlü iletişimin en temel
malzemesidir. Toplumsal cinsiyet kavramı, kadın
ve erkeğin toplumsal ve kültürel olarak belli
roller, davranışları tekrar etmelerini öngörür.
Kadın ve erkekten beklentiler kuşaktan kuşağa
aktarılır. Bu aktarım sırasında içinde yaşanılan
dönemin koşullarına göre kimi değişimler de
yaşanabilir. Daha önce de vurgulandığı gibi
kadından beklenen yumuşak, uysal, uyumlu,
şefkatli vb. olmasıyken erkekten beklenen sert,
rekabetçi, otoriter, koruyucu, karar verici vb.
olmasıdır. Yine kadın ve erkek arasındaki önemli
ayrışmalardan biri yaşam alanlarıyla ilgilidir.
Evin rahatlığı, sözlerinin nasıl karşılanacağını
düşünmeden, yargılanmadan, eleştirilmeden
rahatça konuşacakları ve kendilerine en yakın
olan insanlarla, başka deyişle, aile fertleriyle
dertleşip paylaşım içinde olacakları bir ortamdır.
Evin algılanışına ilişkin bu farklılık erkeklerin
suskunluğunun kadınlar tarafından yadırganıp
eleştirilmesinin, kadınların konuşkanlığının da
erkekler tarafından lüzumsuz görülüp eleştirilmesinin kaynağını oluşturur.
Kamusal alan birincil mekanları olduğu için
erkekler çoğunlukla topluluk içinde, profesyonel
ortamlarda konuşma konusunda istekli ve
beceriklidir. Kendilerini rahat hissederler.
Kadınlar ise yakınlık gerektiren, özel konuşmalar
yapma konusunda erkeklerden daha becerikli ve
yeteneklidirler. Şüphesiz, topluluk önünde
konuşma konusunda istekli ve yetenekli kadınlar
ve özel konuşmalarda nispeten rahat olan
erkekler de vardır. Ancak genel eğilimler
bunların aksi yönündedir. Burada evin erkek için
ve kadın için ne ifade ettiği üzerinde durmak
erkek ve kadınların özel ve kamusal alanda
konuşma eğilimlerini anlamak adına yardımcı
olacaktır. Ev çoğunlukla bir erkek için, kendini
kanıtlamaktan kurtulduğu, sözlü gösterilerle
başkalarını etkilemek zorunda kalmadığı güvenli
bir limandır. Çoğu erkek için ev, konuşmanın
gerekmediği, daha doğru bir söyleyişle uzun ve
derinlikli konuşmanın gereksiz olduğu bir
ortamdır. Bu güvenli limanda erkek, halk
deyişiyle, kafasını dinlemek ister.
Kadın ve erkek konuşmaları açısından bir başka
bariz ayrım noktası bir sorun karşısında yaşanır.
Günlük yaşam içinde pek çok sorunla karşılaşır
ve üstesinden gelmeye çalışırız. Bu süreçte kadın
ve erkek arasında kimi belirgin farklılıklar söz
konusudur. Bir erkek için, yetiştirilme tarzı ve
ondan beklenen davranışlar doğrultusunda bir
sorun sadece ivedilikle çözülmesi gereken bir
meseledir. Bir erkek çoğunluk sorunun ne
olduğunu net biçimde ortaya koymaya ve
çözümüne odaklanır. Çünkü bir sorun erkeğin
rekabet içinde olduğu hiyerarşik yaşamda onun
bulunduğu konumu zayıflatacak bir durumdur.
Dolayısıyla bir çok erkek çok zor durumda
kalmadıkça sorunu hakkında konuşmamayı,
sorunu hakkında konuşacaksa da bütün detayları
başkalarına yansıtmamayı tercih eder. Bir kadın
ise çoğunlukla sorunu hakkında konuşmak onu
zorlayan bir durum değildir. Başkalarıyla
sorunları hakkında konuşmak, kendileri hakkında
bilgi vermek yakınlık kurmanın yollarından
biridir.
77
Kendimizi Sınayalım
5. Kültürün temel ögesi olarak işlev gören ve
toplumun üyelerinin yaşa, cinsiyete, toplumsal
statüye, sınıfsal konuma göre değişik gruplardan
oluştuğunun ve gruplar içinde yer alan bireylerin
kendilerinkine benzeyen ve benzemeyen rolleri,
inançları, değerleri, tutum ve davranışları
paylaşabileceğini öğrenmesini sağlayan kurum
aşağıdakilerden hangisidir?
1. Kültürel
değerlerin
kuşaktan
kuşağa
aktarılmasını ve bazı kültürlerden diğerlerine
kültürel değerlerin aktarılması ve alınmasını
sağlama
konusunda
işlev
gören
süreç
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Kültürel iletişim
b. Kültürel yozlaşma
a. İletişim
c. Kültürel farklılaşma
b. Radyo
d. Kültürel unutkanlık
c. Sinema
e. Kültürel değişim
d. Gazete
2. Toplumsal, öğrenilen ve öğretilen, tarihi,
sürekliliği olan ama aynı zamanda değişen;
teknoloji gibi gözle görülür, elle tutulur maddi
ögeler kadar değerler inançlar gibi manevi
ögelerden
oluşan
olgu
aşağıdakilerden
hangisidir?
e. İnternet
6. Sözlü iletişimin hangi yolla (konuşma,
yazma, okuma vb.) gerçekleştiğini bilmek hangi
sürecin tasarlanmasına yardımcı olur?
a. İş arkadaşlığının
b. Arkadaşlık ilişkilerinin
a. Dil
c. Komşuluk ilişkilerinin
b. Kültür
d. İletişim Sürecinin
c. Aile
e. Akrabalık ilişkilerinin
d. Eğitim
7. Dilin yetkinliği tartışılırken aşağıdakilerden
hangisi belirleyici olmaktadır?
e. İletişim
a. Toplumun
karşıladığı
gereksinmelerini
3. Aileden başka çocuğun kültürel ortama
uyum sağlamasını ve sosyalleşmesini sağlayan
diğer bir kurum aşağıdakilerden hangisidir?
b. Dildeki sözcük sayısı
a. İnternet
d. Sözcüklerin fonetiği
b. İletişim
e. Sözcüklerin belli
yoğunlaşması
ne
denli
alandaki
anlam
c. Sözcüklerin anlamları
c. İnternet kafeler
bir
8. Dilin yalnızca iletişim kurma aracı
olmasının ötesinde dil hangi değerlere ilişkin
yargılar içerir?
d. Eğitim
e. Sosyal medya
a. Bakış açısı değerleri
4. Aşağıdakilerden hangisi bir sosyal/kültürel
denetim kurumu olarak topluma ve toplumsal
kurumlara, bunların işleyişine, değerlendirilmesine, denetim ve gözetlenmesine yönelik
örgütlenme ve kültür aktarıcısı kurumdur?
b. Giyim tarzı değerleri
c. Barınma tarzı değerleri
d. Dinlenme tarzı değerleri
e. Kültürel değerler
a. İnternet
c. Devlet
9. Toplumsal bir varlık olan insanın doğal
yeteneği olan ve insanı diğer canlılardan ayıran
temel özelliklerden birisi aşağıdakilerden
hangisidir?
d. Nüfus müdürlükleri
a. Görme
e. Okullar
b. Konuşmama
b. Televizyon
c. Konuşma
d. Bakma
e. Fırsatçılık
78
10. Kadın ve erkek konuşmaları açısından bir
bariz ayrım noktası aşağıdakilerden hangisi
karşısında yaşanır?
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
a. Bir sorun karşısında
Kültür, el değmemiş (bakir) doğaya karşı, insan
varlığının ve etkinliğinin vazgeçilmez ve ayrılmaz bir parçası ve ürünüdür. Kısacası kültür
insanın ortaya koyduğu ve içinde insanın
varolduğu tüm gerçeklik biçimidir. Toplumsal
varlık olarak insanlar, birer kültür varlığı olarak
kabul edilebilir. Bir başka deyişle, toplumsal
yaşam içindeki insanları diğer canlı varlıklardan
ayıran temel özellik, düşünme yetenekleri
sonucunda meydana getirdikleri kültür ve
kültürel ortamdır.
Sıra Sizde 1
b. Bir bakış karşısında
c. Sorun olmadığı durumlarda
d. Bir şey isterken karşılaşılan durum karşısında
e. Kaderine razı olma durumu karşısında.
Sıra Sizde 2
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
Kültür bir sistemdir. Bu sistem onu oluşturan
maddi ve manevi ögeler ve bunların karşılıklı
ilişkilerinden oluşur. Kültürü oluşturan bu somut
ilişki ve ögeler, tarih ve kaynaklar, aile ve
akrabalık, sağlık ve beslenme, eğitim süreci,
yerleşmeler, ekonomi ve teknoloji, bilimler ve
sanatlar, din ve devlet, kişilik sistemi ve dil,
kültürel çevre ve tarih çevresi şeklinde
sıralanabilir.
1. a Yanıtınız yanlış ise “Giriş” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
2. b Yanıtınız yanlış ise “Kültür Kavramı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. d Yanıtınız yanlış ise “Kültür Aktarıcısı
Kurumlar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Sıra Sizde 3
4. c Yanıtınız yanlış ise “Kültür Aktarıcısı
Kurumlar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Türkçemizde internet, chat, computer, haute
couture, supangle, postmodern, expresyonizm
gibi yaşamımızın pek çok alanına nüfuz etmiş
olan ve içselleştirdiğimiz sözcük ve kavramlar
bulunmaktadır.
5. a Yanıtınız yanlış ise “Kültür Aktarıcısı Olarak
İletişim” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Sıra Sizde 4
6. d Yanıtınız yanlış ise “Sözlü İletişim ve
Toplumsal Cinsiyet” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
Önemli dil zenginliklerden biri olan isimler Türk
kültüründe kadından ve erkekten beklenen
niteliklerle örtüşür. Doğa bu konuda önemli
ilham kaynaklarından biridir. Kızlara Damla,
Nehir, Yağmur, İnci gibi daha ılımlı, uysal
isimler seçilirken erkek çocukları için Tufan,
Tayfun, Yıldırım, Kaya gibi daha çok doğanın
yıkıcı yanıyla ilişkilendirilebilecek isimler verilir.
Çünkü içinde yaşadığımız toplumda kadınların
daha uysal, uyumlu, narin, kırılgan olması
beklenirken, erkeklerin hırçın, güçlü ve yıkıcı
olmaları makul karşılanır; hatta beklenir. Kız
çocuklarına daha çok narinliği anımsatan Gül,
Filiz, Gonca gibi isimler seçilirken erkek
çocukları için, Yiğit, Yağız, Güçlü, Cesur gibi
isimler verilir. Dolayısıyla sözlü iletişimin en
temel kaynağı olan dildeki toplumsal cinsiyet
değerleri isimler aracılığıyla yeniden ve yeniden
üretilir.
7. a Yanıtınız yanlış ise “Dilde Toplumsal
Cinsiyete Dayalı Farklılıklar” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
8. e Yanıtınız yanlış ise “Dilde Kadın ve Erkeğe
Yönelik Yargılar” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
9.c Yanıtınız yanlış ise “Konuşmada Toplumsal
Cinsiyet Farklılıkları” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
10. a Yanıtınız yanlış ise “Konuşmada Kadın ve
Erkeğe İlişkin Farklılıklar” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
79
Sıra Sizde 5
kültüründe de kadınlar için öngörülen yaşam
tarzı, değerler açısından rekabet ve rekabete eşlik
eden yarış, acımasızlık kadının dünyasında
birinci sırada değildir. Birinci sırada olduğunda
da çoğunluk hoş karşılanmaz. Erkeksi olmakla
suçlanır. Kadınlar rekabetten çok yakınlık
kurmak, bağlantı içinde olmak ister. Yetiştirilme
biçimleri onları bu yöne doğru yöneltir. Yapılan
konuşmalar, yakın olmak için bir pazarlıktır;
birbirlerini onaylamak, desteklemek, fikir birliği
elde etmeye yöneliktir. Başkaları tarafından
yalıtılmaktan sakınırlar.
Sözlü kültürün ve iletişimin önemli araçlarından
biri olan bu atasözleri daha önce üzerinde
durduğumuz toplumsal cinsiyete dayalı toplumumuzun ve kültürümüzün beklentilerini yansıtmaktadır. Kadının ikincil, emeğinin, kazancının
değersiz olduğu, erkek kadar güçlü olamayacağı
ama her zaman erkeğin destekçisi olması
gerektiği, namusunun her şeyin önünde olduğu
sonuçlarını çıkarmak olanaklıdır. Örneğin, çok
sık duyduğumuz, sarf ettiğimiz “Cennet anaların
ayakları altındadır” sözü kadınları yücelten bir
söz gibi gözükmekle birlikte, alt metin olarak
kadının yalnız anne olarak makbul olduğunu,
kutsallığı annelik sıfatıyla yakalayabileceği iması
yatar. Oysa, çağımızda evlenmemeyi seçen ya da
evlenmesine karşın çocuk sahibi olmamayı tercih
eden ya da biyolojik nedenlerle çocuk sahibi
olamayan pek çok kadın bulunmaktadır. Kadını
yalnızca anne kimliği içinde kıymetli görmek
geleneksel ve ataerkil yapımızın bir yansımasıdır.
Çoğu atasözlerindeyse erkeğin, güç, iktidar
içeren konumu rahatlıkla çıkarsanabilmektedir.
Sıra Sizde 7
Kadın ve erkek konuşmaları açısından bir başka
bariz ayrım noktası bir sorun karşısında yaşanır.
Günlük yaşam içinde pek çok sorunla karşılaşır
ve üstesinden gelmeye çalışırız. Bu süreçte kadın
ve erkek arasında kimi belirgin farklılıklar söz
konusudur. Bir erkek için, yetiştirilme tarzı ve
ondan beklenen davranışlar doğrultusunda bir
sorun sadece ivedilikle çözülmesi gereken bir
meseledir. Bir erkek çoğunluk sorunun ne
olduğunu net biçimde ortaya koymaya ve
çözümüne odaklanır. Çünkü bir sorun erkeğin
rekabet içinde olduğu hiyerarşik yaşamda onun
bulunduğu konumu zayıflatacak bir durumdur.
Dolayısıyla bir çok erkek çok zor durumda
kalmadıkça sorunu hakkında konuşmamayı,
sorunu hakkında konuşacaksa da bütün detayları
başkalarına yansıtmamayı tercih eder. Bir kadın
ise çoğunlukla sorunu hakkında konuşmak onu
zorlayan bir durum değildir. Başkalarıyla
sorunları hakkında konuşmak, kendileri hakkında
bilgi vermek yakınlık kurmanın yollarından
biridir. Özellikle dostlar arasında yapılan dertleşme toplantılarının alt metni “Yalnız değilsin.
Benzer şeyleri biz de yaşıyoruz”dur. Kadınlar
dertleşirken hassas bir sistemi dengede tutmaya
çaba sarfederler. Bu sistemde dertleşme,
duyguları onaylamak ve bir topluluk olunduğu
duygusunun yaratmak adına kullanılır. Genelde
kadın ve erkek hemcinsleriyle birlikteyken
sorunlarla başa çıkma konusunda çatışma
yaşamazlar. Ancak bir kadın ve bir erkek bir
sorun hakkında konuşmayı seçtiklerinde çatışma
yaşanması olasıdır.
Sıra Sizde 6
Rekabet erkeklik için en önemli vurgu noktalarından biridir. Küçük yaştan itibaren bir erkek
kendini sürekli ispat etmek zorundadır. Küçük bir
erkek çocuğu yetişkin erkeklerin dünyasına
geçene kadar beklemek ve kendini, olgunluğunu
ispat etmek zorundadır. Erişkinliğe ulaştıktan
sonra da bir erkeğin mücadelesi bitmez. İyi bir iş
sahibi olmak, iyi bir eş sahibi olmak, iyi bir ev,
iyi bir araba… Her konuda güçlü olması
beklenen erkek, kamusal alanda da gücünü
kanıtlamak, dolayısıyla rekabet içinde olmak
zorunda hisseder. Erkekler çoğunluk, hiyerarşik
sosyal bir düzen içindeki bir birey olarak
konuşma eylemini gerçekleştiriler. Başka bir
deyişle, böyle hiyerarşik bir sistem içinde birey
hiyerarşik yapının ya üst yada alt kademesinde
yer alır. Konuşma bir anlamda bir pazarlık
aracıdır. Birey elinden geldiğince üstte kalmaya
çalışır, kendini diğerlerinden gelebilecek olası
saldırılara karşı korur. Bunu yapmak için de
diğerlerinin daha alt statüde kalmaları için çaba
sarfeder. Bu bir çeşit yarışmadır, rekabet içerir,
bağımsızlığı sürdürme ve başarısızlıktan kaçınma
savaşımıdır. Kuşkusuz, başarı elde, etme, başarı
için mücadele etme ve rekabet kadınların da
dünyasında var olan durumlardır. Ancak, pek çok
kültürde olduğu gibi Türk toplumunda ve
80
Yararlanılan Kaynaklar
Braun F. (2001). “The communication of gender
in Turkish”, Gender Across Languages- The
Linguistic Representation of Women and Men,
Volume I, ed. M. Hellinger, Amsterdam: John
Benjamin Publishing.
Özdemir, E. (1969). Erdemin Başı Dil, Ankara:
TDK Yayınları.
MacBride S. ve diğerleri (1993). Birçok Ses-Tek
Bir Dünya, Ankara: Unesco Türkiye Milli
Komisyonu Yayınları.
Erkman F. (1987). Göstergebilim, İstanbul: Alan
Yayıncılık.
Navaro L. (1996) Tapınağın Öbür YüzüKadınlar ve Erkekler Üzerine, İstanbul:Varlık
Yayınları.
Georges J. (2002) Yazı İnsanlığın Belleği,
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
OngW.J. (1995). Sözlü ve Yazılı Kültür, Çev. S.
Postacıoğlu Banon, İstanbul: Metis Yayınları.
Glass L (1992). He Says, She Says: Closing the
Communication Gap Between Sexes, Newyork:
Putman.
Oskay, Ü. (1992). İletişimin ABC’si, İstanbul:
İletişim Yayınları.
Gökşen E. N. (1974). “Dilde Devrim mi, Evrim
mi?” Dil Yazıları II, Ankara: Türk Dil Kurumu
Yayınları.
Özdemir E. (1999) Güzel ve Etkili Konuşma
Sanatı, Ankara: Remzi Kitabevi.
Gökyay O.Ş. (2006). Dede Korkut Hikayeleri
Paksoy M. vd. Örgütsel İletişim, T.C. Anadolu
Üni. AÖF Yayınları No: 533, Eskişehir, 2001
Güvenç B. (1976). Sosyal ve Kültürel Değişme,
Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları.
Paz O. (1991) Yay ve Lir / Şiir Nedir? İstanbul:
Armoni Yayınları.
Güvenç B. (1991). İnsan ve Kültür, İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Tannen D. (1997). Hiç Anlamıyorsun-Kadın
Erkek Konuşmaları, İstanbul: Varlık Yayınları.
(2009) İletişim Bilgisi, Ed. Doç. Dr. N.
Aysun Yüksel, Eskişehir: AÖF Yayınları.
Ülgen G. ve Fidan E. (1984). Çocuk Gelişimi,
Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
Jung K.G. (1997). Analitik Psikoloji, Çev. E.
Gürol, İstanbul: Payel Yayıncılık.
Kirchner B. (1995). Etkileyici Konuşma Sanatı,
Çev.İstanbul: Altın Kitaplar.
Yüksel, A.H. (1987). Atatürkçü Düşünce
Sisteminde Kültürel İletişimin Modele Dayalı
Boyutları, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi
Yayınları.
Lull, J. (2001). Medya İletişim Kültür, Çev. N.
Güngör, Ankara: Vadi Yayınları.
Zıllıoğlu, M. (1993). İletişim Nedir? İstanbul:
Cem Yayınevi.
Myeres, G. E. (1975). Communicating When
We Speak, New York: McGraw Hill.
81
5
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
İletişim ve sözsüz iletişim kavramlarını tanımlayabilecek,
Sözsüz iletişimin, iletişim sürecindeki önem ve işlevini açıklayabilecek,
Sözsüz iletişimde sesin kullanımı ve sessizliği tanımlayabilecek,
Sözsüz iletişimde beden dilini anlamlandırabilecek ve etkili olarak kullanabilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
İletişim
Sessizlik
Sözsüz İletişim
Yüz İletişimi
Beden Dili
Göz İletişimi
İçindekiler
Giriş
Sözsüz İletişim
Sözsüz İletişim ve Beden Dili
Sözsüz İletişimde Sesin Kullanımı ve Sessizlik
Sözsüz İletişimde Başarılı Olmak İçin Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
82
Sözsüz İletişim
GİRİŞ
Bireyin henüz anne karnındayken önce annesi, ardından dış dünyayla kurduğu iletişim hayatı boyunca
yaşamak, öğrenmek, anlamak, anlatmak, kazanmak, değişmek, değiştirmek sürecinde devam etmektedir.
Hem bireysel, hem de toplumsal işleve ve bireylerin yaşamında merkezi öneme sahip olan iletişimin,
yapılan çok sayıda tanımından biri iletişimin, bir mesajın (bilgi, duygu, düşünce, anlam, tutum, davranış,
ideoloji, vb.) göndericiden alıcıya iletilme süreci olduğudur.
Şekil 5.1: İletişimin temel öğeleri
Kaynak-mesaj-araç-hedef olmak üzere dört temel öğeden oluşan iletişim, sözlü ve sözsüz iletişim
olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İnsanların söylediklerinin ön planda olduğu sözlü iletişimin aksine,
davranışların öne çıktığı sözsüz iletişim, kimi zaman sözlü iletişimi desteklemek için kullanılırken, kimi
zamanda sözlü iletişimin yerini tutmaktadır. Bir annenin misafirliğe gittikleri evde yaramazlık yapan
çocuğuna “sinirli bir bakış” ile bakması ve annenin hiç konuşmadan çocuğa yaramazlık yapmaması
gerektiği konusunda gönderdiği uyarı karşısında çocuğun sakince oturmaya başlaması sözsüz iletişime
örnektir.
Doğa karşısındaki yaşadıklarını ve hissettiklerini Aristoteles’in oyunculuğun temeli olarak kabul ettiği
taklit yoluyla ifadelendiren ilk insandan günümüze kadar bireylerin birbirleriyle ve hatta diğer canlılarla
kurduğu en eski iletişim türü sözsüz iletişimdir. Sözsüz iletişimin önemini ünlü İngiliz yönetmen ve
oyuncu Charlie Chaplin (Şarlo), “Konuşursam beni sadece İngilizce bilenler anlayacak, ama sessiz bir
filmi herkes anlayabilir ve dünya Amerika’dan ibaret değildir” (Aktaran Wikiquote, 2012) sözleri ile
vurgular. Burada oyuncu, sözlü iletişimin ancak ortak bir dil çerçevesinde mümkün olacağına, ancak
sözsüz iletişimin, farklı coğrafyalarda yaşayan ve aynı dili konuşmayan insanlar arasında da
gerçekleşebileceğine dikkat çekmektedir. Yaptığı sessiz filmlerle dünyanın birçok ülkesinde tanınan
Chaplin, sahip olduğu ünü beden dilini etkin kullanımı, diğer bir değişle sözsüz iletişimdeki başarısı
sonucunda elde etmiştir. Bunun nedeni, oyuncunun başarısının bedeninin kontrolünü başka zaman,
mekân ve hayatlara ilişkin farklı karakterlerin inşasında etkili bir biçimde kullanmasıyla yakından ilişkili
olmasıdır. Kıyafetleri, şapkası ve bastonu ile izleyicilerin hafızalarında yer edinen Charlie Chaplin, aynı
dili konuşamayan binlerce insanı aynı anda güldürmeyi başarmıştır.
83
Resim 5.1: Charlie Chaplin sahip olduğu ünü beden dilini etkin kullanımı, diğer bir değişle sözsüz iletişimdeki başarısı
sonucunda elde etmiştir.
Kaynak: http://happyworldforall.blogspot.com/ (Erişim Tarihi: 30.08.2012)
SÖZSÜZ İLETİŞİM
Sözsüz iletişim bireyler arasında konuşma dışındaki araçlarla gerçekleşen iletişimdir (Mutlu, 2004: 268 ).
Sesin rengi, ses tonu, susma/sessizlik, beden dili, jest-mimikler, mekân ve zaman, kılık-kıyafet, sözsüz
iletişim sürecine etki eden faktörlerdir. Sözsüz iletişimin yerini vurgulamak için sözlü iletişimden
farklarına değinmek yararlı olacaktır.
•
İlk olarak sözlü iletişim sırasında gönderilen mesajlar dile dayanır. Dilin anlam kodlamaları
keyfi olduğundan mesajın içeriğini ancak aynı dili konuşan bireylerin anlaması olanaklıdır. Buna
karşın, sözsüz iletişimde kodlanan mesajlar için herhangi bir dile gereksinim duyulmaz. Her ne
kadar sözsüz iletişim sırasında kullanılan beden dili, jest-mimikler, kılık kıyafetler kültürlere
göre farklılık göstersede sözlü iletişim, sözsüz iletişimden daha az risk taşır.
•
Sözlü ve sözsüz iletişim arasındaki bir diğer fark devamlılık ayrımıdır. Sözlü mesajlar
süreksizdir. Kişi bir kelime söyler, sonra durur, ardından başka bir tane daha söyler. Buna karşın
sözsüz iletişimin içerdiği mesajlar süreklidir. Kişi uyuduğu anlarda bile beden diliyle mesaj
iletmeye devam eder.
•
Sözlü ve sözsüz iletişim süreci insan beyni tarafından da farklı algılanır. Amerika’da yapılan
araştırmalar sözlü iletişime ilişkin uyaranların beynin sol tarafıyla işlendiği, sözsüz iletişime
ilişkin mesajların ise sağ tarafla işlendiğine ilişkin güçlü kanıtlar sağlamıştır.
•
Sözlü ve sözsüz mesajlara ilişkin çıktılarda birbirinden farklıdır. Sözlü mesajlar bilişsel
fonksiyonlara ve içeriğe hizmet ederken, sözsüz mesajların etkilemeye, ilişkiselliğe ve
duygusallığa ilişkin işlevleri vardır. Sözlü ve sözsüz mesajların bu işlevleri dikkate alındığında
iletişim sırasında mesajların gönderilmesi ve anlamlandırılması sürecinde her ikisininde dikkate
alınması iletişimin başarısını arttırır.
•
Sözlü ve sözsüz mesajlar arasındaki bir diğer fark sözlü mesajların genellikle açık niyet ya da
anlamları varken sözsüz iletişimde gönderilen mesajlar çoğunlukla üstü kapalı ya da kesin
olmayan anlamlar içerebilir.
Sözlü ve sözsüz iletişimin farkları konusunda ayrıntılı bilgiye Alim
Kaya’nın editörlüğünü yaptığı Kişilerarası İlişkiler ve Etkili İletişim kitabında yer alan
Hikmet Yazıcı’nın Kişilerarası İlişkilerde Sözsüz İletişim adlı bölümünden ulaşabilirsiniz.
84
Gün içerisinde bireyler genç-yaşlı, çocuk-yetişkin çok sayıda insanla
iletişim kurarlar. Bu iletişimin bir kısmı arkadaşlarımızla ya da mahalle bakkalıyla
kurduğumuz iletişim gibi bilinçli/istekli iken bir kısmı da otobüste, asansörde ya da yolda
hiç tanımadığımız insanlarla kurduğumuz bilinçsiz ya da zorunlu iletişimdir. Bizi biz
yapan diğer insanlardan farklı kılan özelliklerimiz olduğu gibi bu iletişim sürecine dahil
olan insanlarında birbirinden farklı olduğunu görürüz. Bu bireylerin kişisel özellikleri
kalıtımsal, diğer bir deyişle genlerle ilişkili olmakla birlikte, kültür gibi çevresel faktörlerin
etkisiyle de şekillenmekte ve iletişim sürecini, özellikle de sözsüz iletişimi etkilemektedir.
Sözsüz iletişimin bireyler ve kültürler arasındaki farklılıklarına ilişkin ayrıntılı bilgiye
kitabımızda yer alan “Kültür ve Sözsüz İletişim” adlı üniteden ulaşabilirsiniz.
Daha öncede değinildiği gibi sözsüz iletişim, iletişim sürecinde hayati öneme sahiptir. Sözsüz
iletişimin iletişim sürecindeki işlevlerini şu şekilde sıralamak olanaklıdır:
a.
Kimlik Tanımlama İşlevi: Kişilerin giyindikleri kıyafetler, kullandıkları araç-gereç ve
aksesuarlar, yedikleri yemekler, içtikleri içecekler kişilerin kimliklerine ilişkin bilgi verir.
Örneğin, sokakta yaşadığımız herhangi bir sıkıntıya ilişkin şikayetimizi yolun karşısında duran
iki kişiden sivil kıyafetli olana değilde, polis üniforması olan kişiye yöneltmemiz buna örnektir.
b. Duygusal İşlev: Sözsüz iletişim sürecinde bedensel hareketler, jest-mimikler ve ses tonu hem
kişinin içerisinde bulunduğu heyecan, korku, öfke, neşe, şaşkınlık gibi duygu durumunu yansıtır,
hem de kişinin, iletişime geçtiği kişi ya da kişilerin duyguları üzerinde etki yaratır. Gözleri şiş ve
kızarmış olan birinin ağlamış, dolayısıyla üzgün olduğunu anlamamız ve ona bu duygu
durumunu göz önünde bulundurarak yaklaşmamız buna örnektir.
c.
Güç ve Statü Göstergesi Olma İşlevi: Kişilerarası iletişimde güç göstergeleri sözlü ve sözssüz
iletişimde farklılık göstermektedir. Yüz ifadesi, el-kol hareketleri, jest-mimikler ile beden duruşu
ve hareketleri, görsel göstergelerle gerçekleşen sözssüz iletişimde güç göstergeleridir. İlk
izlenim olarak kişinin fiziksel özellikleri, kılık-kıyafeti, ses tonu, sahip olduğu arabanın markası,
kullandığı araç-gereç ve aksesuarlar (rozet, saat, takı, çanta) bireyin sahip olduğu güç
türünün/türlerinin ifadesi olabilmektedir. Örneğin, polis üniformaları ya da hâkimlerin cübbesi
bu bireylerin sahip olduğu yasal gücün göstergesidir. Bu nedenle bireyler polislerin uymalarını
istedikleri kurallara uyma eğilimindedirler. Kişiler, üniformaları olmadan sivil kıyafetleriyle
aynı istekte bulunan polisin en azından kimliğini göstermesini isteyebilirler. Sözsüz iletişimde
güç ifadesine bir diğer örnek ise iri yapılı ve kendinden emin duruşlu bir birey ile zayıf ve
minyon birey arasındaki fiziksel güç ilişkisidir. İri yapılı olan bireyin zayıf ve minyon olan
bireyden daha güçlü olacağına ilişkin yaygın bir görüş vardır. Bu nedenle çoğunlukla zayıf olan
birey, güçlü karşısında uyma eylemi içerisindedir. Buna ek olarak bireyin, bir iş makinesini veya
bir röntgen cihazını kullanması sözsüz iletişim bağlamında onun sahip olduğu bilgi ve uzmanlık
gücünün belirtisi iken pahalı bir arabaya biniyor olması sosyo-ekonomik gücünün, bir partinin
rozetini ve kimliğini taşıyor olması ise siyasi gücünün göstergesidir.
d.
Düzenleme İşlevi: Karşılıklı konuşma sırasında onaylama ya da red etme, durdurma ya da
devam etme anlamlarına gelen baş, el ve göz hareketleri konuşmanın düzenlenmesine yardım
eder. Örneğin, Burcu, Özlem ve Özgür adlarında üç arkadaşın sohbeti sırasında Özlem’in
Özgür’e söylememesi gereken bir şeyi anlatmaya başladığı anda Burcu’nun yaptığı bir kaş
hareketi Özlem’e bu konuda konuşmaması gerektiğini hatırlatacağından, Özlem konuşmanın
seyrini değiştirebilir. Buna benzer olarak aralarında mesafe bulunan iki kişiden birinin
karşısındakini duymadığının göstergesi olan bir işaret yapması, konuşan kişinin ses tonunu
yükseltmesine bu sayede de iletişimin daha başarılı olmasına neden olur.
e.
Resmetme İşlevi: Sözlü iletişimi desteklemek için, sözsüz iletişim aracılığıyla anlatılmak istenen
vurgulanır, pekiştirilir. Çocuğun, babasına arkadaşına alınan oyuncağı anlatırken büyüklüğünü
elle göstermesi buna örnektir. Çocuğun bu anlatım sürecinde kullandığı sözsüz iletişim dili, o
oyuncağı ne kadar beğendiğinin de pekiştiricisidir.
f.
Karşıtlık/ Yadsıma işlevi: Sözsüz iletişim, sözlü iletişim aracılığıyla anlatılanları kasıtlı olarak
yadsıma işlevi görür. Örneğin, anne, yaramazlık yaptığı için çocuğuna çok kızdığını
gülümseyen bir ifade ile söylediği anda sözel olmayan davranış, sözel olanın dikkate
alınmamasına neden olur.
85
g.
Dikkat Çekme İşlevi: Sözsüz iletişim, dikkat çekme ve etki sağlamaya yardımcı olur. Dersi
dinlemeyen öğrencileri susturmak için hocanın kızgın bakması, sesini yükseltmesi ya da
arkadaşına sinirlenmiş birinin kapıyı hızla çarpıp çıkması buna örnektir.
h.
Uyarma İşlevi: İletişim sırasında sözsüz iletişim aracılığıyla karşıdakine ilişkin bilgi edinmemiz
olanaklıdır. Bu uyarıcı bazen esneme, baş kaşıma, saçlarla ya da kalemle oynama olabilir ve
sıkılmanın ipuçlarını verir. Bu noktada konunun değiştirilmesi yoluyla iletişim kopukluğu ya da
kimi zaman çatışmalar ortadan kaldırılabilir. Üç kişinin dahil olduğu bir sohbet ortamında , iki
kişinin üniversite yıllarına ilişkin ortak anılarından bahsettiği anda, üçüncü kişinin sürekli
telefonla ya da saçlarıyla oynaması onun sohbetten sıkıldığının uyarıcısıdır. Kişiler bu durumun
farkına varıp üçüncü kişinin de dahil olabileceği bir konu açmadıkları taktirde kopukluk
yaşanması kaçınılmazdır.
i.
Seremoni ve Ritüelleri Yerine Getirme İşlevi: Selamlaşma, tokalaşma gibi ritüellerin yerine
getirilmesinde sözsüz iletişim kullanılır. Bayramlarda büyüklerin elinin öpülmesi kültürel
değerlerin önemsendiğinin ve nesilden nesile aktarıldığının göstergesi olarak buna örnektir.
j.
Kültürel İşlev: Sözsüz iletişime ilişkin kodlamalar kültürden kültüre farklılık gösterir. Bu
nedenle kültüre özgü ortak bir dil aracılığıyla iletişim söz konusudur. Bir Türkün, Avrupa’da
gördüğü kişinin selamlaşmasından Türk olduğunu anlaması buna örnektir.
Sözsüz iletişim sırasında mesajı oluşturan beden dilinin kullanımının
kimi zaman bilinçli, kimi zamansa bilinçsiz olabileceği unutulmamalıdır. Kaçak olarak
ülkeye bir şey sokmaya çalışan birinin gümrük memuru karşısında ki gergin duruşu,
gözlerini kaçırması kaynak için bilinçsiz yapılmış bir hareket iken alıcı/memur için ip uçu
oluşturur.
Sözsüz iletişimle ilgili ayrıntılı bilgiye Virginia Peck Richmond, James
C. McCroskey ve Mark L. Hickson’un Nonverbal Behavior in Interpersonal Relations adlı
kitabından ve İrfan Erdoğan’ın İletişimi Anlamak adlı kitabından erişebilirsiniz.
Sizde sözsüz iletişimin işlevlerini kendi hayatınızdan örnekler
düşünerek sıralayınız.
SÖZSÜZ İLETİŞİM VE BEDEN DİLİ
Sözsüz iletişim türlerinden beden dili, etkili iletişim sürecinde önemli yere sahiptir. Vücudun, bütün
parçalarını bir enstrüman gibi kullanmayı ifade ettiğinden beden dilini belirleyen birçok faktör
bulunmaktadır. Bunların arasında jest-mimikler, oturma ya da yürüme tarzımız gibi değiştirebileceğimiz
özelliklerimizin yanı sıra vücut şeklimiz gibi değiştiremeyeceğimiz fiziksel özelliklerimiz de
bulunmaktadır.
Kişiler arası iletişimde oldukça önemli olan ilk izlenimde, iletişimin başlamasında ve sürdürülmesinde
belirleyici olan çoğunlukla vücut tipimiz, diğer bir ifade ile fiziksel görünüşümüzdür. Boy uzunluğundan,
göz ve saç rengine ya da kilomuzdan, kıyafetlerimize kadar birçok özelliğin birleşimiyle oluşan fiziksel
görünüm kişilerarası sözsüz iletişimde belirleyicidir. Kültürün etkisinden bağımsız düşünülemeyecek olan
fiziksel görünüme ilişkin değerlendirme, karşı taraf hakkındaki yargıların oluşmasında ya da ön yargıların
ortadan kalkmasında etkilidir. Örneğin, çekici bir kadının başarılı olacağına, masum yüzlü birinin suçlu
olamayacağına ya da zayıf birinin fiziksel güce sahip olamayacağına ilişkin değerlendirmeler ile aşırı
kilolu bir kişiyle yapılan iş mülakatında o kişinin karşı tarafta hantal, üşengeç biri olarak kodlanma
olasılığının yüksek oluşu fiziksel görünüşe atfedilen ön yargılarla ilişkilidir.
Bireylerin beden yapılarının, diğer bir değişle fiziksel görünüşlerinin karakterleri, davranışları ve
diğer insanlarla ilişkileri üzerinde etkili olduğuna vurgu yapan Amerikan psikolog William Sheldon,
beden yapısı ile bireylerin davranışları arasındaki ilişkiyi araştırmış ve insanları beden yapısına göre;
ektomorfik, endomorfik ve mezomorfik olmak üzere üçe ayırmıştır. Sheldon’a göre, ektomorfik beden
86
yapısına sahip kişiler; sıska, narin, zayıf kas yapısına sahip olan sakin, ölçülü, hassas ve sanatçı ruhlu
kişilerdir. Endomorfik beden yapısına sahip kişiler ise; tombul ya da balık etli ve gelişmiş iç organlara
sahip kişilerdir. Bu kişiler, rahatına düşkün, sempatik, güleryüzlü, uysal, gevşek ve ilgi meraklısıdır. Son
olarak mezomorfik beden yapısına sahip kişiler; dik duruşlu, adaleli ve kalın derili kişilerdir. Bu kişilerin
en belirgin karakteristik özellikleri; güçlü, dominant, hırslı, hareketli ve maceraperest oluşlarıdır.
Beden Tipi
Karakter
Ektomorf
Sakin
Ölçülü
İddiasız
Hassas
İçine kapanık
Sanatçı ruhlu
Öz bilinçli
Endomorf
Mezomorf
Biçim
Görünüm
Sıska
Narin
Zayıf kaslı
Kambur omuzlu
Gevşek
Sempatik
Hoşgörülü
Rahatına düşkün
Uysal
Güler yüzlü
İlgi meraklısı
Tombul
Gelişmiş iç
organlara sahip
Balık etli
Hareketli
İddialı
Güçlü
Maceraperest
Dominant
Hırslı
Adaleli
Kalın derili
Dik duruşlu
Şekil 5.2: William Sheldon, bireylerin beden yapılarının karakterleri, davranışları ve diğer insanlarla ilişkileri üzerinde
etkili olduğunu ileri sürmüştür.
Kaynak: http://wilderdom.com/personality/L6-1PersonalityTypes.html (Erişim Tarihi: 02.09.2012)
William Sheldon’un beden türlerine ilişkin tahlilleri yaygın kabul
görmekle birlikte kesinlik içermeyeceğinden genelleme yapılmaması yerinde olacaktır.
Beden tiplerinden elde edilecek ipuçlarının yanı sıra, yüz bilimi anlamına gelen “Fizyonomi” de
karakter tahlillerinde oldukça belirleyicidir. Reca (2011:57/64-65) bireylerin göz, burun, kulak ve parmak
şekillerinin karakterlerine ilişkin bilgi vereceğine değinmektedir. Buna göre:
Göz Çeşitleri
Yakın Mesafeli Gözler: İletişim esnasında, çatışmadan çok idare etmeyi tercih eden bu bireyler
ayrıntılara önem verirler.
Kurbağa Gözlüler: Bu tip göz yapısına sahip olan bireyler, çoğunlukla güvenilmez ve dengesiz olarak
nitelendirilirler. Herşeyin ve herkesin kendi istedikleri gibi olmasını isteyen bu kişiler, istediklerinin
olmaması halinde şiddetli tepki gösterirler.
Sivri Gözler: Dert dinlemeyi ve insanlara yardım etmeyi seven bu kişilerin davranışlarına ilişkin
tahminde bulunmak olanaklıdır.
87
Kulak Çeşitleri
Büyük Kulaklar: Büyük kulaklara sahip bireyler, iyi dinleyici, araştırmacı ve duygusal olan karakter
yapısına sahiptir.
Küçük Kulaklılar: Küçük kulaklı bireyler, son derece bencil olmakla birlikte, kendilerinin olmayan
şeylere ilgi duyar, sahip olmak isterler.
Başa Yakın Kulaklılar: İletişim sürecinde çoğunlukla uyumlu ve dengeli olan bu bireylerin, altıncı
hisleri kuvvetlidir.
Burun Çeşitleri
Büyük Burun: Büyük burun, hem idari görevlerde hem de ticarette başarılı olabilecek kişileri temsil
eder.
Kalkık Burun: Konuşmayı seven ve sır saklayamayan insan karakterini işaret eder. Bu bireyler, iletişim
sırasında dinlemenin yanı sıra kendi düşüncelerini belirtmeyi sevdiklerinden, etkileşimli bir iletişim
kurarlar.
Yuvarlak Burun: Yuvarlak burun yapısına sahip kişiler, dinlemeyi ve paylaşmayı seven duygusal
karakterde bireylerdir.
Parmak Çeşitleri
Başparmak: Onaylama, tasdik etme ve başarı bildiren bu parmak hedef parmağıdır. Başparmağın ince ve
uzun olması girişimci ruhun işareti iken, kısa ve bodur olması irade zayıflığının göstergesidir.
İşaret Parmağı: İşaret parmağının kısa olması sorumuluk sahibi olmanın ifadesi iken, iri kemikli ve uzun
olması sosyal olmanın, uzun ve ince olması ise sosyallik yanında iyi bir hatip olma yeteneğinin
göstergesidir. İşaret parmağının orta parmaktan uzun olması bencil, negatif ve otoriter kişiliğin ipuçlarını
vermektedir.
Orta Parmak: Bu parmak kudretin ve ruhsal gücün ifadesidir. Buna ek olarak orta parmağın uzun olması
irade gücü ve yeteneğe sahip olmayı belirtir.
Yüzük Parmağı: Zerafet, heyecan ve coşkunluğun ifadesi olan bu parmağın uzun olması kişinin sanatçı
ruhlu olduğunu göstermektedir.
Serçe Parmak: Serçe parmağın gelişkin olması liderlik ve hitabet yeteneğinin göstergesidir.
Dudak Çeşitleri
Dolgun Dudaklar: Dolgun dudaklar kadını da erkeği de yumuşak, sıcak ve duyarlı gösterir.
İnce Dudaklar: İnce dudaklar daha fazla güçlülük, kararlılık ve soğukkanlılık göstergesidir. İnce dudaklı
kişilerin daha az duygusal göründükleri düşüncesi yaygındır. Buna ek olarak dudak hareketleri de
kişilerle ilgili bilgi edinmemizi sağlar. Örneğin, çocuklar öfkeyle direnç gösterdiklerinde alt dudaklarını
öne çıkartırlar, büyükler ise dudaklarını kıvırarak somurtur, dudaklarını bükerek üstünlük taslarlar.
Dudaklar, sinirlenince ısırılır, endişeyle yalanır.
Dudak çeşitleriyle ilgili bilgiye şu adresten ulaşabilirsiniz:
http://notoku.com/sozsuz-iletisim/#ixzz25gHUpZou (Erişim Tarihi: 02.09.2012)
El-Kol Hareketleri
Sözlü iletişime eşlik eden ve sözsüz iletişimin belirleyici unsurlarından biri olan el-kol hareketleri kültüre,
cinsiyete, iletişim ortamına ve mesajın içeriğine göre farklı anlamlar taşır. Bununla birlikte yaygın
kullanımlarda vardır. Bu kullanımlardan ilki avucun açık oluşudur. Yaygın olarak dürüstlük, teslimiyet ve
sadakat ile bağdaştırılan bu duruşa örnek mahkemelerde tanıklığın avuç havada yapılması, suçluların
avuçları açık teslim olmaları, edilen yeminlerin el kalbin üzerindeyken söylenmesi ve siyasetçilerin halka
hitap ederken çoğunlukla avuçlarının açık oluşu verilebilir. Buna karşılık kişilerin ellerini koyacak yer
bulamamaları, arkalarına saklamaları veya ceplerine koymaları açık olmadıklarının ya da bir konuda
yalan söylediklerinin işaretidir.
88
Resim 5.2: Avuç açık
Resim 5.3: Avuç açık
Resim 5.4: Avuç yukarıya dönük
Resim 5.5: Avuç aşağıya dönük
Resim 5.6: Avuç kapalı
Yaygın olarak kullanılan üç tür avuç hareketinden bahsetmek olanaklıdır. Bunlardan ilkinde avuç
yukarı dönüktür ve dilenen dilencilerin kullandığı bu hareket tehdit içermemektedir. Bu nedenle avuç
yukarıya dönükken istenilen şeyler karşı taraf üzerinde baskıdan çok rica duygusu yaratır. Avucun
aşağıya dönük olduğu ikinci harekette ise baskı ve otorite duygusu oluşmaktadır. Bu nedenle avuç
aşağıya dönük istenilen istekler emir duygusu yarattığından kişinin üzerinede baskı kurar. Avuç kapalı,
işaret parmağının ileriye uzatıldığı üçüncü hareket ise, özellikle konuşmanın temposuna göre el ya da
parmak hareket halinde ise dinleyicide tehdit hissi yaratmaktadır.
Resim 5.7: Avuç aşağıya
Resim 5.8: Avuç yukarıya
Resim 5.9: Avuçlar dikey
Resim 5.10: Eldiven
Kaynak: Pease, A. (2003). Beden Dili
Tanışmada, anlaşmada, pazarlık etmede, bayramlaşmada ve gündelik hayat içerisinde iletişimin daha
birçok anında gerçekleşen el sıkışmanın ise, amaca uygun farklı tavırlar içerisinde gerçekleştiğini
söylemek olanaklıdır. Avuç hareketleriyle de ilişkilendirilebilecek bu tavırlardan ilki avucun aşağıya
bakacak şekilde tutulduğu hâkimiyettir ve karşı taraf üzerinde baskı kurmak amacıyla kullanılır. Bu el
sıkışma türünde karşı taraf zorunlu olarak avuç yukarıya doğru karşılık verir ve edilgen konuma gelir.
Avucun hafif yukarıya baktığı el sıkışma şeklinde ise daha çekimser, edilgen bir tavır söz konusudur. El
sıkışan her iki avucun da dikey olduğu el sıkışma türü ise bireylerin eşit konumda olduğunun
göstergesidir. El sıkışmaya ilişkin bir diğer tür eldiven ya da politikacı el sıkışı olarak adlandırılan ve
karşı tarafta güven hissi yaratan el sıkışmadır.
Resim 5.11 de görülen el sıkışma türü, karşı taraf üzerinde fiziksel güç uygulama, dolayısıyla şiddet
göstergesidir. Parmak ucunu tutma (Resim:5.12) şeklindeki tokalaşma ise iki farklı şekilde
yorumlanabilir. Bunlardan ilki, karşı tarafı kendisini rahat hissettirecek bir mesafede tutmadır. Diğeri ise,
89
tokalaşma konusundaki isteksizliğin ya da kişinin kendisine olan güvensizliğinin göstergesidir.
Resim:5.13 de görülen gergin kol uzatma şeklindeki tokalaşma saldırgan bir tavır içermekle birlikte karşı
tarafı kendi mahrem alanında uzak tutma amacıyla da yapılmaktadır. Bunun aksine Resim:5.14 de
görülen tokalaşma, kişinin karşı tarafı kendi mahrem bölgesine çektiğinin göstergesidir.
Resim 5.11
Resim 5.12
Resim 5.13
Resim 5.14
Kaynak: Pease, A. (2003). Beden Dili
Sözsüz iletişim sırasında tokalaşmayla birlikte omuz ve dirsek tutuşu hem kişiler arasındaki ilişkinin
boyutuna, hem de tutan kişinin niyetine ilişkin ipuçları verir. Örneğin, yakın ilişkide olan insanlar,
birbirlerinin mahrem alanına girecek şekilde omuz ve üst kol kavrayarak ya da bilek ve dirsek tutarak
vücut teması içerisine girerler. Buna karşın, eğer kişiler arasında yakın bir ilişki yoksa bir tarafın bu
şekilde davranması karşı taraf üzerinde rahatsızlık hissi yaratabilir ve bunun sonucunda iletişim başarısız
olur.
Resim 5.15
Resim 5.16
Resim 5.17
Resim 5.18
Sözsüz iletişim sırasında bireyin kişiliğine ilişkin bir diğer gösterge ise, bireyin el ve kollarını
kullanım şeklidir. Bu kullanımlardan bir tanesi olan elleri ovuşturmak (Resim: 5.19), işlerin yolunda
gittiğinin, heyecanlı bekleyişin ya da çıkarlara ilişkin beklentilerin göstergesidir. Örneğin, yemek
masasında sofraya gelen yemeği gördüğü anda ellerini ovuşturan kişinin bu hareketi, ya çok acıktığının
ya da ikram edilecek yemeği çok sevdiğinin göstergesi iken, bir araba galerisindeki satış görevlisinin
“elimde tam size göre bir araba var” sözlerini ellerini ovuşturarak söylemesi satıcının, satıştan edeceği
kara ilişkin beklentilerinin ipuçlarını vermektedir. Ellerin kullanımıyla yapılan bir diğer hareket, ellerin
kenetlenmesidir. Bu hareketin üç temel şekli vardır: Eller omuz hizasında ya da yüz hizasında, diğer bir
değişle yukarıda kenetli (Resim: 5.20), eller orta konumda masa üzerinde ya da göğüs hizasında kenetli
(Resim: 5.21) ve ayakta, eller bel hizasında, aşağıda kenetli (Resim: 5.22). Bu harekete ilişkin yaygın
olarak olumsuz bir tavır beklentisi olmamakla birlikte aslında kenetlenmiş eller saldırgan bir tavrı,
savunma ya da korku halini gizlemek amacıyla yapılır. Kenetlenmiş ellerin bu işlevlerini bilen bir
konuşmacı karşı taraf üzerinde etki yaratabilir.
90
Resim 5.19
Resim 5.20
Resim 5.21
Resim 5.22
Ellerin çatı şeklinde bir araya getirilmesi, bireyin kendine olan güveninin göstergesidir. Çoğunlukla
yönetici konumunda ve/veya belli bir bilgi- uzmanlık gücüne sahip olan, kişilerin kullandığı bu
hareketten resim:5.23 de görülen yüksek çatı hareketi çoğunlukla konuşmacı tarafından yapılmakta,
alçak çatı hareketi (Resim: 5.24) ise dinleyici konumda olan kişi tarafından yapılmaktadır. Çatı hareketi
için dikkat edilmesi gereken nokta bu hareketin, aynı zamanda başka hangi beden dili hareketiyle birlikte
yapıldığıdır. Dinleyici çatı hareketini gözlerini kaçırarak yapıyorsa, bu onun konuşmaya ilgisinin
azaldığını gösterirken başıyla onaylıyorsa olumlu olarak etkilendiğini göstermektedir.
Resim 5.23
Resim 5.24
Ellerin arkada kavuşturulması kendini kontrol etme göstergesidir ve hayal kırıklığını işaret eder.
Arkada el bileğini tutma hareketi ise, kızgınlık ve kendini kontrol etme amacı taşımaktadır. El arkada
daha yukarıyı, bileğin üstünü ya da kolun üst kısmını tutuyorsa, bu o kişinin daha fazla kızgın olduğunu
göstermektedir.
Resim 5.25
Resim 5.26
Resim 5.27
Beden dilinde başparmak gösterme kendine güven, güç, kimi zamanda saldırganlık göstergesidir. Bu
nedenle başparmağın beden dilinde kullanımına ilişkin değerlendirmeler, beden diline ilişkin diğer
hareketler dikkate alınarak yapılmalıdır. Örneğin, bir yöneticinin odasına gelen astıyla baskın
91
tokalaşmasının ardından başparmaklarını gösterecek şekilde kollarını kavuşturması güç ve statü
gösterisidir. Başparmakların gösterilmesine ilişkin değişik kullanımlar mevcuttur. Bunlardan birtanesi
ellerin cepte, başparmakların dışarıda olduğu (Resim: 5.28) kullanımdır. Bu hareket, babanın kendisinden
izin isteyen çocuğu karşısındaki duruşunda olduğu gibi otorite göstergesidir. Başparmağın gösterilmesine
ilişkin yaygın bir diğer kullanım, kollar kavuşturulmuş durumdayken başparmakların yukarıya (Resim:
5.29) bakmasıdır. Bu hareket kimi zaman haber spikerlerinde görüldüğü üzere kendine güven
göstergesiyken, kimi zaman da olumsuz bir tavrın göstergesidir ve yukarıya bakan başparmaklar
olumsuzluğa neden olan durum karşısında üstünlük kurmak amacıyla yapılır. Bunlara ek olarak,
başparmak, başka bir kişiyi ya da durumu işaret etmek (Resim: 5.30) amacıyla kimi zamanda alaycı bir
ifadeyle kullanılmaktadır. Bu kullanım duruma ya da kültüre bağlı olarak hoş karşılanmayabilir.
Resim 5.28
Resim 5.29
Resim 5.30
Elin yüze götürülmesiyle yapılan bedensel hareketler kişilerin içerisinde bulundukları bilişsel ve
duygusal duruma ilişkin bilgi veren, diğer beden dili göstergeleridir. Bu hareketlerden ilki elin ağıza
götürülmesidir. Çoğunlukla bilinçsiz yapılan bu hareket Resim 5.31’de görüldüğü gibi ağzın üzerinin
kapatılması yolu ile bireyin söylediği yalanları gizlemek için kullanılmaktadır. Bu hareketi hem konuşan,
hem de dinleyen birey (Resim: 5.32) yapabilir. Aradaki fark dinleyen bireyin bu hareketi yapması
konuşan kişinin yalan söylediğini düşündüğününün göstergesi olmasıdır. Burada önemli olan bu
hareketin parmakları ağza götürme (Resim: 5.33) hareketiyle karıştırılmaması gerektiğidir. Parmakların
ağza götürülmesi baskı altında yapılan bir hareketdir. Kişiyi baskı altına alan durum yalan söylüyor
olmasıda olabilir ama çoğunlukla güven ihtiyacının göstergesidir. Birçok filmde korku anı ağza
götürülmüş titreyen parmaklarla görselleştirilir.
Resim 5.31
Resim 5.32
Resim 5.33
Ellerle ya da parmak uçlarıyla burna dokunma (Resim: 5.34) da yine yalan söylemenin ya da olumsuz
düşüncelerin işaretidir. Bunlara ek olarak, göz ovuşturmak (Resim: 5.35) da söylenilen yalanları
kapatmak ve dinleyiciyle göz göze gelmemek için yapılan bir harekettir. Konuşmacının yalan söylediğine
ilişkin bir diğer hareket ise, yaka çekiştirme ya da boyun kaşımadır. Yaka çekiştirme, enseyi ovuşturma
ya da tokatlama (Resim: 5.36) aynı zamanda kızgınlık belirten hareketlerdir. Ense ya da alın tokatlama
ise (Resim: 5.37), herhangi bir konuda unutkanlık yapmış olmanın yarattığı sıkıntı ve kızgınlığın
92
belirtisidir. Bu kızgınlık kişinin kendisine olduğu kadar unutkanlığını hatırlatan kişiyede kızdığını ifade
etmektedir. Bu iki hareket arasındaki fark enselerini ovuşturma alışkanlığına sahip kişiler daha olumsuz
tavra sahip kişilerken, alınlarını ovuşturan ya da tokatlayanlar daha olumlu kişilerdir.
Resim 5.34
Resim 5.35
Resim 5.36
Resim 5.37
Kişilerarası iletişim sırasında ya da bir gruba hitaben yapılan konuşmalarda dinleyicilerden biri ya da
bir kaçının başını desteklemek için elini kullanması konudan uzaklaştığının ve sıkıldığının göstergesidir.
Can sıkıntısının derecesini dinleyicinin el ve baş konumundan anlamak olanaklıdır. Resim: 5.38’de aşırı
can sıkıntısı ve ilgisizlik söz konusuyken Resim: 5.39’da sıkılma oranı daha düşüktür. Buna ek olarak,
parmakların masaya vurması, ayakların sallanması ya da yere vurulmasıda dinleyicilerin sıkılmasına
işarettir. Bu durumda konuşmacı dinleyiciyle göz teması kurarak, konuyu toparlayarak veya değiştirerek
ya da dinleyiciye sorular sorarak ilgisini tekrar kazanabilir.
Resim 5.38
Resim 5.39
Resim 5.40
Resim 5.41
Elin yüze götürülmesine ilişkin bir diğer bedensel hareket ise, elin kapalı yanağa dayalı durduğu anda
işaret parmağının yukarıya doğru bakmasıdır. Resim: 5.39’da görüldüğü üzere bu harekette sıkılmanın ve
ilgisizliğin göstergesi olarak elin başı desteklemesinin bir diğer yoludur, ancak burada genç bir kişinin
kendisinden yaşça büyük birisini ya da astın yöneticiyi dinlerken sıkıldığı anlarda olduğu gibi zorunlu bir
saygı ya da nezaket gösterilmesi söz konusudur. Bunlardan farklı olarak, elin kafa desteği olarak
kullanılmayıp, yanakta (Resim: 5.40) durduğu durumlar gerçek ilgi göstergesidir. Bu durumda, işaret
parmağının dik olarak yanaktan yukarıya bakması ve başparmağın çeneyi desteklemesi dinleyicinin
konuyla ilgili olduğunun ancak konuşmacı veya konuyla ilgili olumsuz ya da eleştirel düşüncelerinin
olduğunun işaretidir.
Elin yüze götürülüp, çene okşama hereketinin gerçekleştirilmesi (Resim: 5.41) ise bir tür karar verme
sürecini göstermektedir. Bu noktada iletişim eyleminin içeriği ve bu hareket sonrasında gelen bedensel
hareketler kararı bekleyen kişi açısından ipucu oluşturur. Örneğin, herhangi bir konuda karar vermesi
beklenen bir kişi çene okşama hareketinin ardından bedensel olarak hazır olduğuna işaret eden
davranışlar sergiliyorsa bu o kişinin karşı tarafın istediği yönde olumlu karar verdiğini gösterir. Ancak
kişi kalemle oynama, kalemi ya da gözlüğü ağza götürme gibi bir harekette bulunuyorsa bu onun hala
karar veremediğinin, çekimser olduğu için de zaman kazanmaya çalıştığının göstergesidir. Bu hareketler
sonucunda olumsuz bir karar verme ihtimali daha yüksektir. Bu durumun farkına varan konuşmacı
karşısındakini ikna etmek için başka yollar deneyebilir.
93
Beden dilinde el ve kollarla yapılan bir diğer hareket ise kolların kavuşturulmasıdır. Çoğunlukla
iletişim sürecinde engel olarak nitelendirilen ve bireylerin çocukluğundan başlayarak kendilerini koruma
isteğiyle yaptığı bu hareketin farklı kullanımları ve dolayısıyla farklı anlamları söz konusudur. Resim:
5.42’de görülen standart kol kavuşturma hareketi, bir ya da iki kolun göğüs üzerinde kavuşturulması ile
istenmeyen bir durum, tedirginlik, güvensizlik ya da tehdit karşısında kişilerin kendilerini koruma amaçlı
yaptığı bir harekettir. Kol kavuşturma hareketi, kişinin kendisini iletişime kapatmasının yaygın olarak
bilinen işareti olduğundan bireyler, kimi zaman içerisinde bulundukları tedirginliği çok açığa
çıkartmamak için Resim: 5.43’de görülen kısmi kol kavuşturma hareketi ile kendilerini korumaya alırlar.
Çoğunlukla ilk kez bulunulan, yabancılık ve güvensizlik hissedilen ortamlarda kullanılan bu hareket
kişinin kendisini daha rahat hissetmesine neden olur. Bunlara ek olarak, kişi bazen içinde bulunduğu
gergin ve tedirgin ruh durumunu tamamen gizlemek isteyebilir. Kişinin kol düğmesi, bileklik, saat
(Resim: 5.45) gibi aksesuarlarla oynaması ya da çanta (Resim: 5.44) veya dosya gibi kol kavuşturma
hareketini gizleyecek eşyalar taşıması gizlenen kol kavuşturma hareketine örnektir.
Resim 5.42
Resim 5.43
Resim 5.44
Resim 5.45
Resim: 5.46’da görülen güçlendirilmiş kol hareketinde ise kollarını kavuşturmuş olan kişi aynı
zamanda yumruklarınıda sıkmaktadır. Bu hareket, kişinin savunmaya geçmekle birlikte, saldırgan bir
tavır içerisinde olduğunun göstergesidir. Bu hareketi yapan kişilerde ki gerginlik buna ek olarak
çoğunlukla beden diline ilişkin diğer ipuçlarından (sinirle bakan gözler, sıkılan dişler) da anlaşılır.
Kolların kavuşturulmasına ilişkin en çok rastlanılan hareketlerden bir diğeri ise, kol kavrama hareketidir
(Resim: 5.47). Bu hareket gerginliğin, dizginlenen, istenmeyen bir davranışın göstergesidir ve eller üst
kolları sıkıca kavrar. Kol kavrama hareketi, bir iş mülakatı ya da sözlü bir sınav öncesinde kapıda
bekleme anında sıklıkla görülebilecek bir harekettir.
Resim 5.46
Resim 5.47
Baş Hareketleri
Kişi ya da kişilerin, iletişim sürecindeki duygu ve düşüncelerine ilişkin göstergelerden bir diğeri baş
hareketleridir. Bu hareketlerden en yaygın olarak kullanılan ve anlamı evrensel olan iki tanesi, onay için
baş sallama ve reddetmek için başı yana sallamadır. Bu hareketlerin aynı anlamları içerecek şekilde
94
bebeklerde bile görülmesi, doğuştan geldiklerinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu iki harekete ek
olarak karşısındaki konuşmacıyı başı yukarıya doğru dik, hareketsiz ya da hafif hareketler yaparak
dinleyen bir kişinin hareketi nötr baş pozisyonu (Resim: 5.48) olarak adlandırılmaktadır. Başı bu
pozisyonda olan bir kişinin, dinlediklerine ilişkin tepkilerini tam olarak anlamlandırmak için diğer beden
dili hareketlerine de dikkat etmek yerinde olacaktır. Konuşma sırasında başın nötr durumdan hafif yana
doğru eğilmesi (Resim: 5.49), dinleyicinin konuya ilişkin ilgisinin arttığını göstermektedir. Başın aşağıya
doğru eğilmesi (Resim: 5.50) ise konuya ilişkin yaklaşımın olumsuz olduğunun belirtisidir. Başın dik, iki
elin baş arkasında ve bir ayağın diğer dizde olduğu (Resim: 5.51) hareket ise, kişinin egosunu gösteren,
meydan okuyan bir harekettir.
Resim 5.48
Resim 5.49
Resim 5.50
Resim 5.51
Göz Hareketleri
Gözler insan davranışını anlamlandırmanın en etkili yollarından bir tanesidir. Daha öncede bahsedildiği
üzere farklı göz şekilleri, farklı kişiliklerin ipuçlarını vermektedir. Bunun yanında farklı göz hareketleri
de yine kişilerin ruh ve bilişsel durumunu ifade etmektedir. Belli ışık karşısında ve/veya kişilerin ruh
durumlarına paralel olarak göz bebekleri büyür ya da küçülür. Gözbebeklerinin büyümesi ilgi, istek,
heyecan göstergesiyken, küçülmesi kızgınlık, tahammülsüzlük ve hatta nefret işaretidir. Gülen gözler iyi
niyet ya da mutluluğun; gözlerin kızarması ya da sulanması ise kişinin duygusal durumunun ipuçlarını
vermektedir. Göz kontağının kurulması kişiler arasında güven, ilgi göstergesi olarak ilişkinin olumlu
gelişimin yolu iken, göz kontağından kaçınma, tedirginlik, ilgisizlik ve korku belirtisidir. Gözlerin yere
bakması ise, suçluluk ve pişmanlığın göstergesidir. Bu noktada unutulmaması gereken göz kontağı
kurmanın kültürlere göre farklılık göstereceği ve göz kontağını çok uzun süre sürdürmenin de kimi zaman
rahatsızlığa neden olabileceğidir. Bakış çeşitlerini kendi içerisinde sınıflandırmak olanaklıdır:
İş Bakışı: Resim: 5:52’de görüldüğü gibi özellikle iş görüşmeleri ve tartışmalarında kullanılan bu
bakış; karşıdaki kişinin alnında bir üçgen olduğu varsayılarak bu bölgeye odaklanan bakıştır.
Konuşmanın ciddiyetinin vurgulandığı bu bakış türünde bakışların karşıdakinin göz seviyesinde kalması
gerekmektedir.
Sosyal Bakış: İş bakışının tersine genellikle daha sosyal ortamlarda kullanılan sosyal bakış, bakışların
resim:5.53’de görüldüğü gibi gözler ve ağız arasında var olduğu düşünülen üçgen bölgeye
yönlendirilmesiyle gerçekleşir.
Mahrem Bakış: Çoğunlukla karşı cinste bireylerin birbirlerine ilgilerinin göstergesi olan bu bakış
(Resim: 5.54) gözler ve çenenin altından vücudun diğer bölgelerine doğrudur.
Yan Bakış: İlgi veya saldırganlık göstergesi olan bu bakışla birlikte hafif kalkmış kaşlar ve
gülümseme ilgi ve hatta flört işaretidir. Yan bakışın aşağıya dönük kaşlar, çatık alın veya aşağıya dönük
ağız köşeleriyle birlikte yapılması şüpheli, saldırgan veya eleştirel bir tavrın göstergesidir.
Gözle Dışarda Bırakma: Çoğunlukla kafanın hafif geriye atılmasıyla yapılan bu hareket (Resim:
5.55) kişinin karşısındaki kişi ya da konuşulan konuya ilişkin ilgisizliğini, sıkılmışlığını ya da kendisini
üstün gördüğünü göstermektedir.
95
Resim 5.52
Resim 5.53
Resim 5.54
Resim 5.55
Kaynak: http://www.egitimkutuphanesi.com/genel-hareketler- (Erişim Tarihi: 01.09.2012)
Göz hareketlerine ek olarak kaş ve göz kapaklarının şekilleri de beden diline ilişkin ipuçları
içermektedir. Örneğin, konuşma anında kaşların yukarı kalkması ilgi, şaşkınlık, farkındalık ya da korku
ifadesiyken, kaşların aşağıya inmesi kızgınlık ve endişe göstergesidir. Buna ek olarak, kalın göz
kapakları soğukkanlı, yavaş hareket eden, kontrollü insanları işaret ederken, gözleri tamamen açık
insanlarda masumiyet ve merak duygusu uyandırmaktadır.
Kaş ve göz kapaklarının şeklinin ifade ettiği anlamlarla ilgili ayrıntılı
bilgiye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://notoku.com/sozsuz-iletisim/#ixzz25gHgsOF7
Bacak Engelleri
Kol kavuşturma hareketine benzer olarak bacak bacak üstüne atma hareketleride çoğunlukla olumsuz bir
tavrın göstergesidir. Kadınlarda, erkeklerde ve farklı kültürlerde farklı kullanım ve anlamlar içeren bacak
hareketlerinden standart bacak bacak üstüne atma hareketi(Resim: 5.56), genellikle sol bacağın üzerine
sağ bacağın atılması şeklinde olur ve diğer bedensel hareketlerle birlikte kızgınlık, çekingenlik ya da
savunma güdüsünü ifade eder. Resim: 5.57’de görülen (dört şekli) bacak bacak üstüne atma hareketi ise,
bacak kitleme pozisyonudur ve tartışmalı ve rekabet içeren bir durumun göstergesidir. Bacakların dört
şeklinde kenetlenmesine ek olarak, ellerinde kenetlenmesi (Resim: 5.58) kişinin konuyla ilgili katı,
olumsuz ve/veya inatçı tavrını göstermektedir. Bu hareket aynı zamanda yeni girilen bir ortama adapte
olunamadığı anlarda yapılan bir harekettir. Bu haraket dinleyicinin konuya bakışı hakkında bilgi
vereceğinden konuşmacı konunun akışını değiştirmek yoluyla karşısındakinin ilgisini tekrar çekebilir.
Kol kavuşturma hareketini engellemenin yollarından bir diğeri karşıdakine kalem, konuyla ilgili broşür ya
da kitap uzatmak olabilir. Kişilerin kol ve bacaklarındaki açılma, onların ortama alıştıklarının ve
rahatladıklarının göstergesidir. Ayakları ve kolları kavuşturma hareketine ek olarak, bilek kitleme
hareketi de gerginlik, sinir, endişe, heyecan gibi duyguların göstergesidir. Resim: 5.59 ve Resim: 5.60’da
görüldüğü gibi kadın ve erkeklerin bilek kitleme biçimleri birbirinden farklıdır.
Resim 5.56
Resim 5.57
Resim 5.58
96
Resim 5.59
Resim 5.60
Beden dili kullanımının iletişimin içeriğine ve bağlamına göre farklılık
gösterileceği unutulmamalıdır. Kişi yakın bir arkadaşına kendini ispat etmek için
kullandığı beden dilini patronunun ya da hocasının karşısında kendisini ispatlamak için
kullanmaz.
Sözsüz İletişim’de Beden Dili ile ilgili ayrıntılı bilgiye Allan Pease’in
Beden Dili adlı kitabından ulaşabilirsiniz.
Sözsüz iletişimin başarılı olmasında kişilerin bedensel duruşları kadar oturma düzeninin önemli
olduğuna dikkat çeken Hogan ve Stubbs (2012:158-159) oturma yerinin şeçilmesinde dikkat edilmesi
gereken noktaları şu şekilde sıralamaktadırlar:
a.
Bir arkadaş ya da müşteriyle yapılan görüşmelerde iletişim kurulacak kişinin hangi elini
kullandığına dikkat ederek oturmak önemlidir. Kişi sol elini kullanıyorsa soluna, sağ elini
kullanıyorsa sağına oturmaya çalışılmalıdır.
b.
Bir kadınsanız ve iletişim kurmaya çalıştığınız kişi de kadınsa her hangi bir yöne açılı oturmak
yerine iletişim kurulacak kişinin tam karşısına oturmak daha doğrudur. Buna karşılık iletişim
kurulacak kişi erkekse, erkeğin kendisini daha rahat hissetmesi için sağ tarafına doğru açılı
oturulmalıdır.
c.
Bir erkekseniz ve iletişim kurmaya çalıştığınız kişi bir kadınsa, iletişim nedeniniz çerçevesinde
küçük bir masada onun tam karşısına oturmanız daha doğrudur. Eğer iletişim kurmak istediğiniz
kişi erkekse karşılıklı veya sağ tarafa hafif açılı oturmak mümkündür.
d.
Oturduktan sonra özellikle yapılan iş görüşmesiyse ellerin saç ve yüzden uzak tutulması
gerekmektedir. Buna ek olarak bir elin, diğer elin parmak uçlarına vurması rahatsızlık, endişe,
korku, heyecan göstergesi olduğundan karşı taraf karşısında etkinin azalmasına neden olacaktır.
İletişim kurulan kişi yeni tanışılmış ya da iş görüşmesi yapılan biriyse ayakların yerde olması,
vücut duruşunun kontrolünü kolaylaştıracaktır.
Beden dilinin etkin kullanımı neden önemlidir? Yaşamınızdaki
örnekler çerçevesinde düşününüz.
SÖZSÜZ İLETİŞİMDE SESİN KULLANIMI VE SUSMA
Sesin kullanımı ve sessizlik beden dilinde önemli bir yere sahiptir. Bireylerin ne söyledikleri kadar, nasıl
söyledikleri de onlar hakkında fikir sahibi olmamızı sağlar. Bu nedenle sözsüz iletişim sırasında
kullanılan ses tonu, sesin hızı, şiddeti, hangi sözcüklerin vurgulandığı, duraklamalar ve benzeri özellikler
bir yandan karşı tarafın cinsiyeti, yaşı, kişilik özellikleri ve duygu durumu ile ilgili bilgi edinmemize
olanak tanırken, diğer yandan da söylenen sözün anlamını büyük ölçü de etkilemektedir. Örneğin, bir
ölüm haberini soğuk-kayıtsız bir ses tonuyla veren birisinin duygusuz, duyarsız bir insan olduğunu
düşünme ihtimalimiz yüksektir. Buna benzer olarak bizden kızgın-sert bir ses tonuyla bir istekte bulunan
insanla sıcak-sempatik bir ses tonu kullanarak ricada bulunan insanın karşısında takınacağımız tavır
farklılık gösterecektir. Konuşmanın sözel olmayan öğelerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
Sesin Perdesi: İnce ve kalın sesleri birbirinden ayıran özelliğe sesin perdesi adı verilmekte, ses telleri
daraldıkça sesin perdesi yükselmektedir. Kişilerin duygu ve bilinç durumuna bağlı olarak, mutluluk,
kızgınlık ve korku hisleri sesin yükselmesine neden olurken, moral bozukluğu, yorgunluk ve dinginlik ses
perdesinin açılmasına neden olmaktadır.
Sesin Tınlaması: Tınlama, sesin güçlü ya da zayıf olması anlamına gelmekte ve kişilerin ses
tellerinin ve göğsünün şekli tınlamada belirleyici olmaktadır. Örneğin, ince ses telleri ve dar bir göğüs,
ince ve yukarıdan gelen bir sese neden olmakla birlikte bu zayıf ses güvensizliği, kararsızlığı ve zayıflığı
işaret etmektedir. Buna karşılık, kalın ses telleri ve geniş göğüs kafesi sayesinde derinden ve gür gelen bir
ses özgüveni ve gücü göstermektedir.
97
Boğumlama: Boğumlama, telaffuz esnasında hecelere doğru ses değerlerini vererek konuşmakla
ilişkilidir. Kimi heceleri atlamak, yuvarlamak, değiştirmek ve/veya gereksiz vurgulamak doğru ve iyi
anlaşılmayı zorlaştıracağından iletişimin de başarısız olmasına neden olur.
Tempo: Sözcüklerin söylenme temposu kişilerin duygu durumlarının göstergesidir. Kişilerin çok hızlı
konuşması heyecanı, güvensizliği işaret ederken; yavaş ve tereddütlü bir tempoyla konuşmak tembellik
ya da duyarsızlıkla ilişkilendirilebilmektedir. Ancak burada unutulmaması gereken nokta temponun tek
başına, kişilerle ilgili yargıya varmada yeterli olamayacağıdır. Kişilerin kültürleri başta olmak üzere
birçok etmen düşük ya da yüksek tempolu konuşmalarına neden olacağından genelleme yapmamak
yerinde olacaktır.
Yükseklik: Sesin yüksek ya da alçak olmasının hem olumlu, hem de olumsuz yanları bulunmaktadır.
Olumlu olarak yüksek ses isteklilik, hâkimiyet, otorite ve güven belirtirken; olumsuz olarak abartmanın,
kendine aşırı güvenin ve saldırganlığında ipuçlarını taşımaktadır. Buna benzer olarak yumuşak bir ses, bir
yandan anlayış, incelik, ilgi ve güvenin işareti iken, diğer yandan güven eksikliği ve aşağılık duygusunun
işareti olabilmektedir. Bu nedenle kişiler hakkında yorum yaparken ya da kişilerin iletileri
anlamlandırılırken sesin temposu, diğer bedensel hareketlerle birlikte değerlendirilmelidir.
Ritim: Ritim bir cümlede hangi sözcüklerin vurgulanacağını belirlemektedir. Ritim değiştikçe
cümlenin anlamıda değişeceğinden kişiler mesajlarını doğru vurgulama ile açık ya da üstü kapalı olarak
etkili bir biçimde iletebilirler (McKay, 2012: 70-71).
İletişim sürecinde merkezi öneme sahip olan susma/sessizlik kimi zaman sözlü iletişimin yerine
geçerken, kimi zaman da başlı başına bir iletişim eylemi olarak daha büyük etki yatır. Sözlü iletişimin
gerçekleşme anında bireylerin susup karşıdaki kişiyi dinlemeleri iletişim eylemin gerçekleşmesi için
önemli hatta gereklidir. Sözsüz iletişimde ise susmayla ortaya çıkan sessizlik iletişim sırasında bilinçli
bir yönlendirici olabilmekte, susmak kimi zaman sosyalleşememenin ya da çekingenliğin göstergesi iken,
kimi zamanda etkin dinleme, sorgulama, kaydetme, sinirlenme, tepki gösterme ve daha önceden yaşanmış
bir tartışmanın gerginliğini vurgulama işlevi taşımaktadır. İletişim sırasında susmanın çeşitlerini Yüksel
(2006: 38-39), şu üç başlıklar altında sıralamaktadır.
Psikolinguistik Susma: Konuşma sürecinde konuşmanın amaca uygun olarak istenilen yerlerde
durdurulmasıdır. Kısa süreli ya da uzun süreli olabilen psikolinguistik susmada amaç kaynak ve hedefe
düşünme fırsatı vermektir. Bu susma türünde kısa süreli susmalar dilin gramatik yapısından
kaynaklanırken, uzun süreli susmalar ise zihinsel süreçlerle ilgilidir. Bu nedenle konunun içeriğine,
yaşanmışlıklara ve zihinsel karmaşıklığa bağlı olarak susma süresi uzayabilir.
Etkileşimsel Susma: Etkileşimsel susma kaynak ve hedef arasındaki etkileşimle üç şekilde ortaya
çıkar: Karar verme ile ilgili susma; çoğunlukla birbirini tanımayan ya da aralarında statü farkı olan kişiler
arasında konuşmaya kimin başlayacağının ya da ne tür tepkiler verileceğinin belirsiz olduğu durumlarda
ortaya çıkan etkileşimsel susma türüdür. Akıl yürütme ile ilgili susma; Kaynağın söylediklerini kendi
zihinsel sürecinden geçirip anlamlandırmaya ve yorumlamaya çalışan alıcının sessizliğidir. Denetim
kurma amacıyla susma; Susmanın ardından gelecek iletinin önemini vurgulamak için kullanılan bu tip
susma, konuya dikkat çekmek ve/veya karşı taraf üzerinde otorite sağlamak amacıyla kullanılmaktadır.
Sosyo-Kültürel Susma: Bu tür susma iletişimin gerçekleştiği toplum ve kültürün özellikleriyle
ilgilidir. Geleneksel toplumlarda gençlere büyüklerinin yanında susmaları gerektiğinin öğretilmesi buna
örnektir.
Sözsüz iletişimde susmanın önemini açıklayarak, susma türlerini
sıralayınız.
98
Bu ünitede ele alınan başlıkların dışında; dokunma, kişilerarası
mesafe, giyim-kuşam, aksesuar kullanımı, renkler, mekan ve zaman sözsüz iletişimin
önemli göstergeleridir. Bu konularla ilgili ayrıntılı bilgiyi kitabın “Kişisel İmaj ve Halkla
İlişkiler”, “Kültür ve Sözsüz İletişim” ve “Sözsüz İletişimde Göstergeler” başlıklı
ünitelerinden edinebilirsiniz.
SÖZSÜZ İLETİŞİMDE BAŞARILI OLMAK İÇİN DİKKAT EDİLMESİ
GEREKEN NOKTALAR
Bireylerin sözsüz iletişimde başarılı olmalarını sağlayan birçok etmen vardır. Bunların en önemlilerinden
bir tanesi; bireyin kendisini ve bedenini tanımasıdır. Bu nedenle, kişinin fiziksel özelliklerinin,
cinsiyetinin, duygularının, düşüncelerinin, eğitiminin ve içerisinde yetiştiği kültürün şemsiyesi altında
şekillenen karakteri çerçevesinde gelişen sözsüz iletişimde başarı, bireyin kendisini tanıması ve kontrol
edebilmesiyle olanaklı olmaktadır. Birey bu sayede heyecanını ya da sinirlerini kontrol etmeyi
öğrenmekle kalmayıp karşı tarafı daha kolay etkileyebilecektir. Bireyin iletişim esnasında dik kendine
güvenen bir duruş sergilemesi, gülümsemesi, göz kontağı kurmaya özen göstermesi, fiziksel özelliklerine
ve görüşmenin niteliğine uygun giysiler giymesi karşı taraf üzerinde olumlu etki yaratacak ayrıntılardır.
Özellikle içinde yaşadığımız kültürün özelliklerinin kurduğumuz ilişkilerde etkili olduğu gerçeğinden
hareketle sözsüz iletişimde, başarılı olmanın bir diğer yolu çevremizi gözlemlemekten geçmektedir.
Alışveriş merkezlerinde, lokantalarda, sınıf ya da çalışma ortamlarında yapılan gözlemler doğru ya da
yanlış davranışlara ilişkin örnekler içereceğinden bireyin birçok hareketi anlamlandırmasını
kolaylaştıracaktır.
Sözsüz iletişimde başarılı olmak için neler yapmalıyız düşününüz.
99
Özet
özelliklerimiz de mevcuttur. Fiziksel özellikler ve
beden dili kullanımına ilişkin yaygın anlamlandırmalar bulunmakla birlikte bu anlamlandırmalar kimi zaman kişiden kişiye, kültürden
kültüre farklılık gösterebilmektedir.
Bireyin henüz anne karnındayken önce annesi,
ardından dış dünyayla kurduğu iletişim hayatı
boyunca yaşamak, öğrenmek, anlamak, anlatmak,
kazanmak, değişmek, değiştirmek sürecinde
devam etmektedir. Hem bireysel, hem de
toplumsal işleve sahip olan ve bireylerin
yaşamında merkezi öneme sahip olan iletişimin,
yapılan çok sayıda tanımından biri iletişimin, bir
mesajın (bilgi, duygu, düşünce, anlam, tutum,
davranış, ideoloji, vb.) göndericiden alıcıya
iletilme süreci olduğudur. Kaynak-mesaj-araçhedef olmak üzere dört temel öğeden oluşan
iletişim, sözlü ve sözsüz iletişim olmak üzere
ikiye ayrılmaktadır. İnsanların söylediklerinin ön
planda olduğu sözlü iletişimin aksine,
davranışların öne çıktığı sözsüz iletişim, kimi
zaman sözlü iletişimi desteklemek için
kullanılırken, kimi zamanda sözlü iletişimin
yerini tutmaktadır.
İletişim sürecinde merkezi öneme sahip olan
susma/sessizlik kimi zaman sözlü iletişimin
yerine geçerken, kimi zamanda başlı başına bir
iletişim eylemi olarak daha büyük etki yatır.
Sözsüz iletişimde susmayla ortaya çıkan sessizlik
iletişim esnasında bilinçli bir yönlendirici
olabilmekte, susmak kimi zaman sosyalleşememenin ya da çekingenliğin göstergesi iken,
kimi zamanda etkin dinleme, sorgulama,
kaydetme, sinirlenme, tepki gösterme ve daha
önceden yaşanmış bir tartışmanın gerginliğini
vurgulama işlevi taşımaktadır. İletişim sırasında
susmanın çeşitleri: Psikolinguistik Susma,
Etkileşimsel Susma ve Sosyo -Kültürel Susmadır.
Sözsüz iletişim bireyler arasında konuşma
dışındaki araçlarla gerçekleşen iletişimdir. Sesin
rengi, ses tonu, susma/sessizlik, beden dili, jestmimikler, mekân ve zaman, kılık-kıyafet, sözsüz
iletişim sürecine etki eden faktörlerdir. Daha
öncede değinildiği gibi sözsüz iletişim, iletişim
sürecinde hayati öneme sahiptir. Sözsüz
iletişimin iletişim sürecindeki işlevlerini şu
şekilde sıralamak mümkündür:
a.
Kimlik Tanımlama İşlevi
b.
Duygusal İşlev
c.
Güç ve Statü Göstergesi Olma İşlevi
d.
Düzenleme İşlevi
e.
Resmetme İşlevi
f.
Karşıtlık/ Yadsıma işlevi
g.
Dikkat Çekme İşlevi
h.
Uyarma İşlevi
i.
Seremoni ve Ritüelleri Yerine Getirme İşlevi
j.
Kültürel İşlev
Bireylerin sözsüz iletişimde başarılı olmaları
bireyin kendisini ve bedenini tanıması ve kontrol
edebilmesiyle olanaklı olmaktadır. Birey bu
sayede heyecanını ya da sinirlerini kontrol
etmekle birlikte, karşı tarafı daha kolay
etkileyebilmektedir. Buna ek olarak özellikle
içinde yaşadığımız kültürün özelliklerinin
kurduğumuz ilişkilerde etkili olduğu gerçeğinden
hareketle sözsüz iletişimde, başarılı olmanın bir
diğer yolu çevremizi gözlemlemekten geçmektedir. Alışveriş merkezlerinde, lokantalarda, sınıf
ya da çalışma ortamlarında yapılan gözlemler
doğru ya da yanlış davranışlara ilişkin örnekler
içereceğinden bireyin birçok hareketi anlamlandırmasını kolaylaştıracaktır. Bireyin karşı tarafla
iletişim kurma sürecinde gülümsemesi, göz
kontağı kurması, ilişkinin ve görüşmenin türüne
göre doğru duruş ve oturuş biçimini seçmesi ve
beden dilini doğru kullanması sözsüz iletişimde
başarılı olmasını sağlayacaktır.
Sözsüz iletişim türlerinden beden dili, etkili
iletişim sürecinde önemli yere sahiptir. Vücudun
bütün parçalarını bir enstrüman gibi kullanmayı
ifade ettiğinden beden dilini belirleyen birçok
faktör bulunmaktadır. Bunların arasında jestmimikler, oturma ya da yürüme tarzımız gibi
değiştirebileceğimiz özelliklerimizin yanı sıra
vücut şeklimiz gibi değiştiremeyeceğimiz fiziksel
100
Kendimizi Sınayalım
1. Aşşağıdakilerden
değildir?
hangisi
sözsüz
mesaj
6. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişimin
özellikleri arasında yer almaz?
a. E-mail
a. Sözsüz iletişimin içerdiği mesajlar süreklidir
b. Susma
c. Elleri kenetleme
b. Sözsüz mesajların etkilemeye, ilişkiselliğe ve
duygusallığa ilişkin işlevleri vardır
d. Ses tonu
c. Sözsüz iletişimde mesajlar örtük olabilir
e. Jestler
d. Sözsüz iletişim kimi zaman bilinçli ya da
isteksiz gerçekleşebilir
2. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişimin
özellikleri arasında yer almaz?
e. Kültürel özellikler sözsüz iletişim sürecinde
etkili değildir
a. İletişimin bir türüdür
b. Sözlü iletişimi destekler
7. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişimin
işlevleri arasında yer almaz?
c. Sözlü iletişimin yerini tutabilir
d. Yalnızca tanıdığımız insanlarla kurulabilen
bir iletişim türüdür
a. Uyarma İşlevi
e. Sözsüz iletişimde davranışlar ön plandadır
c. Duygusal İşlev
3. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişimin
özellikleri arasında yer alır?
d. Güç ve Statü Göstergesi Olma İşlevi
a. Sözsüz iletişimde bireylerin
konuşmaları gerekmez
aynı
b. Dağıtma İşlevi
e. Resmetme İşlevi
dili
8. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişimin
kimlik tanımlama işleviyle ilişkili değildir?
b. Sözsüz iletişim duyguları iletmez
a. Kişilerin Kıyafetleri
c. Sözsüz iletişim düşünceleri ifade etmez
b. Kişilerin Yedikleri Yemekler
d. Sözsüz iletişimde göz teması önemli değildir
c. Kişilerin Kullandıkları Aksesuarlar
e. Sözsüz iletişim sadece bireyin kendisiyle
kurduğu iletişimdir
d. Kişilerin Gözlerinin Kızarık Olması
4. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişim
sürecine etki eden faktörler arasında yer almaz?
e. Kişilerin İçtikleri İçecekler
a. Sessizlik
9. Aşağıdakilerden hangisi bir susma çeşidi
değildir?
b. Ses tonu
a. Psikolinguistik Susma,
c. Beden dili
b. Etkileşimsel Susma,
d. Jest-mimikler
c. Sosyo -Kültürel Susma
e. Dil
d. Ekonomik Susma
5. Aşağıdakilerden hangisi sözsüz iletişimin,
sözlü iletişimden farkları arasında yer alır?
e. Denetim Kurma Amacıyla Susma
a. Sözsüz iletişim mesajları dile dayanır
10. Aşağıdakilerden hangisi konuşmanın sözel
olmayan öğeleri arasında yer almaz?
b. Duygular
aktarılır
sadece
sözlü
iletişim
yoluyla
a. Sesin Perdesi
b. Sesin Tınlaması
c. Sözlü iletişimin başarılı olması için bireylerin
aynı dili konuşmaları gerekmez
c. Sesin Ritmi
d. Sözsüz iletişim esnasında kullanılan beden
dili kültüre göre farklılık gösterir
d. Sesin Temposu
e. Şarkı
e. Sözlü mesajlar süreklidir
101
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
2. d Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
yönlendirmenin en etkili yollarından birisidir. Bu
nedenle beden dilinin etkin kullanımı iletişim
sürecinde başarılı olmamıza katkı sağlar. Bu
noktada bireylerin unutmaması gereken şey
beden dilinin sadece doğuştan kazanılmış
davranış kalıplarını içermediği ve kullanımını
geliştirmenin mümkün olduğudur.
3. a Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde 3
1. a Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
İletişim sürecinde merkezi öneme sahip olan
susma/sessizlik kimi zaman sözlü iletişimin
yerine geçerken, kimi zamanda başlı başına bir
iletişim eylemi olarak daha büyük etki yatır.
Sözsüz iletişimde susmayla ortaya çıkan sessizlik
iletişim esnasında bilinçli bir yönlendirici
olabilmekte, susmak kimi zaman sosyalleşememenin ya da çekingenliğin göstergesi iken,
kimi zamanda etkin dinleme, sorgulama,
kaydetme, sinirlenme, tepki gösterme ve daha
önceden yaşanmış bir tartışmanın gerginliğini
vurgulama işlevi taşımaktadır. İletişim sırasında
susmanın çeşitleri: Psikolinguistik Susma,
Etkileşimsel Susma ve Sosyo -Kültürel Susmadır.
4. e Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. d Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
6. e Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. b Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. d Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. d Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişimde Sesin
Kullanımı ve Susma” başlıklı konuyu yeniden
gözden geçiriniz.
10. e Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişimde
Sesin Kullanımı ve Susma” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde 4
Bireylerin sözsüz iletişimde başarılı olmalarını
sağlayan birçok etmen vardır. Bunların en
önemlilerinden bir tanesi; bireyin kendisini ve
bedenini tanımasıdır. Bu nedenle, kişinin fiziksel
özelliklerinin,
cinsiyetinin,
duygularının,
düşüncelerinin, eğitiminin ve içerisinde yetiştiği
kültürün şemsiyesi altında şekillenen karakteri
çerçevesinde gelişen sözsüz iletişimde başarı,
bireyin
kendisini
tanıması
ve
kontrol
edebilmesiyle mümkün olmaktadır. Birey bu
sayede heyecanını ya da sinirlerini kontrol etmeyi
öğrenmekle kalmayıp karşı tarafı daha kolay
etkileyebilecektir. Buna ek olarak özellikle içinde
yaşadığımız kültürün özelliklerinin kurduğumuz
ilişkilerde etkili olduğu gerçeğinden hareketle
sözsüz iletişimde, başarılı olmanın bir diğer yolu
çevremizi
gözlemlemekten
geçmektedir.
Alışveriş merkezlerinde, lokantalarda, sınıf ya da
çalışma ortamlarında yapılan gözlemler doğru ya
da
yanlış
davranışlara
ilişkin
örnekler
içereceğinden
bireyin
birçok
hareketi
anlamlandırmasını kolaylaştıracaktır. Bireyin
karşı
tarafla
iletişim
kurma
sürecinde
gülümsemesi, göz kontağı kurması, ilişkinin ve
görüşmenin türüne göre doğru duruş ve oturuş
biçimini seçmesi ve beden dilini doğru
kullanması sözsüz iletişimde başarılı olmasını
sağlayacaktır.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
İletişimde sözsüz iletişimin işlevleri:
1.
Kimlik Tanımlama
2.
Duygusal İşlev
3.
Güç ve Statü Göstergesi
4.
Düzenleme İşlevi
5.
Resmetme İşlevi
6.
Karşıtlık/ Yadsıma işlevi
7.
Dikkat Çekme İşlevi
8.
Uyarma İşlevi
9.
Seremoni ve Ritüelleri Yerine Getirme İşlevi
10. Kültürel İşlev
Sıra Sizde 2
Beden dili diğer insanlarla kurduğumuz sözlü ve
sözsüz iletişimde kendimizi ifade etmenin,
insanlar üzerinde etki yaratmanın, kendimizi
kontrol etmenin ya da karşımızdaki kişilerin
davranışlarını anlamlandırmanın ve hatta
102
Yararlanılan Kaynaklar
Yararlanılan İnternet Kaynakları
Cüceloğlu, D. (2007). Yeniden İnsan İnsana.
İstanbul:Remzi Kitabevi.
http://happyworldforall.blogspot.com/
Tarihi: 30.08.2012)
Erdoğan, İ. (2005). İletişimi Anlamak. Ankara:
Erk Yayınları.
http://www.egitimkutuphanesi.com/genelhareketler- (Erişim Tarihi: 01.09.2012)
Gökçe, Orhan. (2006). İnsan Bilimi İnsan
İlişkilerinin Anatomisi. Ankara: Siyasal
Kitabevi.
http://wilderdom.com/personality/L61PersonalityTypes.html
(Erişim
02.09.2012)
Tarihi:
Hogan, K ve Stubbs, B. (2012). Etkili İletişimin
Önündeki 8 Engel. İstanbul: Yakamoz Kitap.
http://notoku.com/sozsuziletisim/#ixzz25gHgsOF7
02.09.2012)
(Erişim
Tarihi:
http://notoku.com/sozsuziletisim/#ixzz25gHUpZou
02.09.2012)
(Erişim
Tarihi:
Kaypakoğlu, S. (2008). Kişilerarası İletişim
Cinsiyet Farklılıkları Güç ve Çatışma.
İstanbul: Derin Yayınları.
McKay, M. ve diğerleri (2012) . İletişim
Becerileri (çev: Özgür Gelbal). Ankara:HYB
Yayıncılık.
http://tr.wikiquote.org/wiki/Charlie_Chaplin
(Erişim Tarihi: 02.09.2012)
Mutlu, E. (2004). İletişim Sözlüğü. Ankara:
Bilim ve Sanat Yayınları.
Oskay, Ü. (1992). İletişimin ABC’si. İstanbul:
İletişim Yayınları.
Pease, A. (2003). Beden Dili (Çev: Yeşim
Özben). İstanbul: Rota Yayınları.
Pearson, J.C. ve diğerleri (2008). Human
Communication. New York: McGraw-Hill
Press.
Reca, Ö.F. (2011). Başarılı ve Güzel Beden Dili
ve Konuşma Sanatı. Ankara: Tutku Yayınevi.
Richmond, V.P. ve diğerleri (2008). Nonverbal
Behavior in Interpersonal Relations.New
York: Pearson Education.
Stubbs, R. & Hogan, K. (2003). Etkili İletişimin
Önündeki 8 Engel (Çev: Özge Meliha Düzgün).
İstanbul: Yakamoz Yayınları.
Yazıcı, H. ( 2010). Kişilerarası İlişkilerde Sözsüz
İletişim (ed. Âlim Kaya) Kişilerarası İlişkiler ve
Etkili İletişim.
Ankara: Pegem Akademi
Yayınları.
Yüksel, H. (2006). Sözsüz İletişim (edt. Uğur
Demiray) Etkili İletişim. Ankara: Pegem
Yayıncılık.
103
(Erişim
6
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Göstergenin ne olduğunu tanımlayabilecek,
Göstergelerin sözsüz iletişim açısından önemini açıklayabilecek,
Sözsüz iletişim içinde yer alan göstergelerin ne anlama geldiğini açıklayabilecek,
Sözsüz iletişimde kulanılan göstergeleri günlük yaşam içinde kullanabilecek
bilgi ve becerilerine sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Gösterge
Mekan
Anlam
Renkler
Sözsüz İletişim
Zaman
Giyim
İçindekiler
Giriş
Gösterge Nedir?
Sözsüz İletişim ve Göstergeler
104
Sözsüz İletişimde
Göstergeler
GİRİŞ
Günlük yaşam içerisinde kendimiz ya da kimliğimiz hakkında karşımızdaki kişilere belki de çok farkında
olmadan bilgiler aktarırız. Bunların bir kısmı söz ile gerçekleşirken büyük bir kısmı ise sözsüz olarak
adlandırılan iletişim biçimleri ile gerçekleşir. Yapılan araştırmalar sözsüz olarak adlandırılan iletişim
biçiminin çok daha önemli olduğunu göstermiştir.Toplum içinde yaşam alanlarımızın hemen hemen her
anında karşımızdaki insanlarla iletişim kurmak amacıyla art arda sözcükler sıralayarak tümceler
oluştururuz. Böylece sözcükler aracılığı ile düşüncelerimizi karşımızdaki insanlara aktarırız. İletişim
çalışmaları içinde buna sözlü iletişim adı verilmektedir. Sözlü iletişimin yanısıra bir de el, yüz, göz gibi
kısaca bedenimiz ile yaptığımız eylemlerle gerçekleştirdiğimiz başka bir iletişim biçimi daha vardır:
Sözsüz iletişim. Böylece, yaşadığımız dünya üzerine birşeyler söyler ve sözlü iletişimde olduğu gibi
duygu ve düşüncelerimizi bu yolla aktarmaya çalışırız. Kuşkusuz her iki iletişim biçiminde de
karşımızdaki kişilerin referans çerçevesini göz önüne alarak söylemek istediklerimizi aktarmaya çalışırız.
Böylece karşımızdaki insanlar bizim davranışlarımızı anlarlar ve iletişim gerçekleşmiş olur. İzgören
(2006:5 )’e göre karşımızdaki insanla iletişim kurarken, bir mesajı iletirken üç kanalı kullanırız. Bunlar,
söz, ses ve beden dilidir. Giyimimiz, duruşumuz, kullandığımız aksesuarlar ile konuşmaya başlamadan
karşımızdakine kendimiz hakkında bilgi vermiş oluruz ya da benzer bir biçimde aynı yöntemle
karşımızdaki kişi hakkında fikir yürütebiliriz.
Sözsüz iletişim beden hareketleri, iki kişi arasındaki mesafe, yönelme, görünüş ,baş hareketleri,yüz
ifadeleri, jestler,duruş,göz hareketleri, ses gibi ögeleri içine alır. Kısaca sözsüz iletişim jestler, göz
hareketleri ya da ses biçimleri gibi kodlar aracılığı ile gerçekleştirilir. Bu kodlar sadece o ana ve o ortama
ilişkin iletiler verebilirler. Örneğin, sesin tonu konuya ve dinleyicilere karşı o andaki tutumumuzu
gösterir. Daha önceki duygularımız hakkında bilgi vermez ya da bir iletide bulunmaz (Fiske, 1996: 9496). Böylece konuşmacının karşısında yer alan dinleyici onun ses tonundan heyecanlı ya da sakin
olduğunu anlayabilir. Ancak sözsüz iletişimin beden dilimizin yanısıra pek çok başka göstergesi vardır.
Biz bu göstergeler aracılığı ile karşımızdaki insanlara hem kendimiz hakkında bilgi verirken hem de
karşımızdaki insanlar hakkında bilgi ediniriz. Pease (2003: 17)’nin belirttiği gibi tüm diğer diller gibi
beden dili de sözcükler, cümleler ve noktalama işaretlerinden oluşur. Her bir hareket tek bir sözcük
gibidir ve bir sözcüğün birden fazla anlamı olabilir. Bir sözcüğün tam anlamını ancak onu diğer
sözcüklerle birlikte bir cümlede kullandığınızda anlayabilirsiniz. Hareketler de “cümleler” halindedirler
ve bu şekilde kaçınılmaz olarak bir kişinin davranış ve duyguları hakkında doğruyu söylerler. Bunlara
göstergeler adı da verilmektedir. Bu göstergeler sözsüz iletişimin temel taşlarını oluşturmaktadır.
Giysiler, mekan, renkler, zaman gibi kavramlar sözsüz iletişimin göstergeleridir.
GÖSTERGE NEDİR?
Gösterge denildiği zaman aklımıza Türkçe’de ilk gelen şey araçtır. Sözlükteki karşılığı “Bir aygıtın
işlemesiyle ilgili kimi ölçümlerin sonucunu kendiliğinden gösteren “araç”tır. Otomobildeki benzin
göstergesi, kumanda tablosuna yerleştirilmiş küçük bir araçtır. Otomobil sürücüsü buna bakarak depoda
ne kadar benzin olduğunu anlar. Böylece ikide bir arabayı durdurup, benzin deposuna bakmak yerine
benzin göstergesinin ibresine bakılarak durum görülür. O küçük araç, sürücünün iki de bir benzin
deposuna bakıp durumunu saptaması gibi zahmetli ve zaman alıcı bir işlemin yerine geçer, sürücüye
105
benzin hakkında gerekli bilgiyi verir. Aynı şekilde ısıölçer de bir göstergedir. Bize ısı hakkında bilgi
verir. Bir ısıölçerin ilettiği bilgiyi doğru anlamak için, hangi ısı birimine göre yapılmış olduğunu
bilmemiz ve en azından sayıları okumayı öğrenmiş olmamız gerekir. Suyun sıcaklığını ölçmek için bir
ısıölçer kullanmak, elimizi kaynar suya sokmaktan daha sağlıklı ve güvenli bir yoldur. Bu durumda
gösterge, bizi bir ölçümü doğrudan doğruya yapmaktan kurtaran, bizim ölçme eylemimizin yerine geçen
bir araç olarak tanımlanabilir. Burada unutulmaması gereken bir göstergeyi okuyabilmek için, nasıl
okunacağını önceden öğrenmiş olmamız gerekir. Kuşkusuz sadece bize bilgi aktaran aracılar, okumayı
bildiğimiz küçük araçlar değildir. Başka bir şeyin yerine geçip, kendisi o şey olmadığı halde o şeymiş gibi
bize bilgi üreten başka türden aracılar da vardır. Örneğin, trafik işaretleri ya da bir film afişi gibi. Ancak
bu bildirileri de anlayabilmek için trafik işaretlerinin dilini öğrenmiş olmak gerekmektedir. Kendisi o şey
olmadığı halde, o şeyi çağrıştırarak iletişim sağlayan her aracı bir göstergedir (Erkman,1987:8-11).
Göstergede yerine geçme önemlidir. Gösterge kendisi o şey olmadığı
halde o şeyin yerine geçip o şeymiş gibi bilgi veren ya da üreten araçtır.
Kısaca insanların birbirleriyle anlaşmak için kullandıkları doğal diller, davranışlar, görüntüler, trafik
belirtkeleri, bir kentin düzenlenişi, bir müzik yapıtı, bir resim, bir tiyatro, bir film, reklam afişleri, moda,
yazınsal yapıtlar,bir mimarlık düzenlemesi, yani bildirişim amacı taşısın taşımasın her anlamlı bütün
çeşitli birimlerden oluşan bir dizgedir. Gerçekleşme düzlemleri değişik olan bu dizgelerin birimleri de
genelde gösterge olarak adlandırılır (Rifat,1990: 83 ).
Gösterge Türleri
Göstergenin gösteren ve gösterilen olmak üzere iki yanı vardır. Daha önce Sözlü İletişim ve Dil Ünitesi’n
de gördüğünüz gibi bu ayrımı Ferdinand de Saussure gerçekleştirmiştir.
Gösteren göstergenin algıladığımız imgesidir. Kağıt üzerindeki işaretler, havadaki sesler gibi.
Göstergeler algı açısından (yani gösterge açısından ) beş gruba ayrılabilir( Erkman, 1987: 47-48 ):
Kulağa yönelik göstergeler: Konuşma dili, müzik, araba sesleri, ıslıkla haberleşme, radyo yayınları
gibi kulağa hitap eden her şeydir. Müzik dışında hemen hemen her tüm sesli göstergeler konuşma diliyle
önceden uzlaşıma varılan göstergelerdir.
Göze yönelik göstergeler: Yazı, resim, trafik işaretleri gibi gözümüzle algıladığımız her şey bu
kümeye girer. Ancak, sinema, tiyatro, televizyon gibi iletişim araçlarından aldığımız iletiler hem göze
hem de kulağa yöneliktir.
Koku göstergeleri: Bir taksiye ya da odaya güzel koku yayan bir nesne asılmışsa, görmesek bile
burnumuzla algılarız. Aynı şekilde traş losyonu, parfüm kullanan kişiler hakkında da kokular aracılığı ile
fikir edinebiliriz.
Tad göstergeleri: Yediğimiz yemeğin tadı, bazen kokusuyla birlikte yemeğin bayat ya da taze olduğu
hakkında bilgi verir. Ancak bu yorumlarında kültüre bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Toplumsal
alışkanlıklara bağlı olarak gelişmiştir.
Dokunmayla iletilen göstergeler: Bir nesneye dokunmak bizde çeşitli olumlu olumsuz çağrışımlar
oluşturabilir. O nesne hakkında dokunarak bilgi edinebiliriz. Başka birisinin bize dokunması da çeşitli
uyarılar taşır. Örneğin, birisi hırsla yakamıza yapışmışsa onun bize saldıracağını ya da omuzumuza
dokunmuşsa onun dostça yaklaştığını düşünebiliriz. Dokunma biçimine göre, hoşlanma, dostluk,
düşmanlık gibi içerikler taşıyabilir.
Ancak bu sınıflama yeterli değildir. Örneğin, akrabalık ilişkilerini, mimariyi bu ayrıma göre
sınıflandırmak oldukça güçtür.
Gösterilen ise göstergenin göndermede bulunduğu zihinsel kavramdır. Bu zihinsel kavram aynı dili
paylaşan aynı kültürün insanları için ortaktır. Gösterilen kavramın gerçek dünya ile ilişkisini vurgular.
Ancak gösterilen hiçbir zaman gerçek dünyadaki nesnelerin birebir benzeri ya da kopyası değildir. Dünya
106
hakkındaki duyumlarımızın, algılarımızın bir soyutlamasıdır. Örneğin, insanlar somut olarak hiç
karşılaşmadıkları durum ve nesneleri hayalgücüyle üretip, bunlara adlar yakıştırabilirler. Masallardaki
olağanüstü varlıklar, periler, yedi başlı devler gibi. Bu varlıkların somut karşılıkları olmayabilir, ama
bunlar insanların bazı somut isteklerini, özlemlerini dışavurma çabalarıdır (Erkman,1987:45). Göstergeler
yukarıdaki örnekte olduğu gibi yalnızca dile ait değildir. Değişik alanlarda sınıflandırılabilir.
Charles Sanders Pierce, göstergeleri görüntüsel gösterge (ikon), belirti (index) ve simge olmak üzere
üçe ayırmıştır.
Görüntüsel gösterge (ikon): Görüntüsel gösterge nesnesiyle benzerlik taşıyan göstergedir. İletişim
amaçlı üretilmiş bir gösterge türüdür. Fotoğraf görüntüsel göstergenin en belirgin örneğidir. Ayrıca harita
ya da planlarda görüntüsel gösterge içinde yer alır.
Belirtisel gösterge: Belirtisel gösterge nesnesiyle arasında nedenli bir ilişkisi olan göstergedir.
Örneğin, duman ateşin, kara bulutlar yağmurun göstergesidir. Aynı şekilde tanımadığınız bir insana
kendinizin fiziksel özelliklerini anlatırken ( bıyıklı, uzun saçlı, esmer v.b. gibi) kullandığınız kavramlar
sizin belirtisel göstergelerinizdir. Belirtisel göstergeler iletişim amaçlıdır ve daha önce öğrenilmiş olması
gerekir.
Simge: Simge, nesnesiyle bağlantısı uzlaşıma ve anlaşmaya dayalı olan göstergedir. Nesnesiyle
arasındaki ilişki nedensizdir. Simgelerde iletişim amaçlıdır ve dil simgenin en iyi örneklerinden biridir.
Nişan yüzüğü, rakamlar, nazar boncuğu v.b. gibi şeyler de simge örnekleridir. Ancak simgelerin de
uzlaşıma dayalı ve kültürel olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin, nazar boncuğu doğu kültürlerinde
kötülüklerden korunmanın bir simgesidir. Anlamını bilmeyenler için bir şey ifade etmez.
Göstergeler ve Anlamlama
İletişimin her türü anlam içermektedir. Yaşamımızın hemen hemen her alanında kullandığımız dil anlamı
oluşturmada en etkili araçlardan biridir. Ancak iletişimin gerçekleşmesinde anlamın oluşmasını sağlayan
tek araç dil değildir. Dil dışında da pek çok gösterge ya da araç ile iletişim süreci gerçekleştirilmiş olur.
Göstergebilim iletişim sürecini bir anlam üretme eylemi olarak görür. Dolayısıyla göstergebilim,
Sözlü İletişim ve Dil Ünitesi’nde söz edildiği gibi iletişim amaçlı bütün aracıları, göstergeleri inceleyen,
birbirleriyle olan ilişkilerini araştıran, türlerini saptamaya çalışan bilimdir. Modadan, yazıdan, matematik
formullerinden mimariye, resimden filme dek tüm kültür olgularını kapsayan geniş bir alana sahiptir.
Göstergebilim kültür olgularını kapsayan bir bilim dalı olduğuna göre kültür ile yakından ilişkisi
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü göstergeler kültürel uzlaşımlara dayalıdır. Dil bunun en
iyi örneklerinden biridir. Aynı kültürü ve dili paylaşan insanlar nesnelere kendi aralarında uzlaştıkları
isimleri yakıştırmışlardır. Toplum içinde uzlaşım bir kez sağlandıktan sonra bunu kırmak oldukça güçtür.
Gösterge ve göstergebilim konusunda ayrıntılı bilgi edinmek
isterseniz Fatma Erkman’ın Göstergebilime Giriş adlı kitabına bakabilirsiniz.
Anlaşmaya varmanın ilk ve en önemli yolu uzlaşım ve kullanımdır. Bununla yazılı olmayan, ifade
edilmeyen , bir kültürün üyelerinin paylaştığı deneyimden türetilen beklentiler anlatılmaktadır. Uzlaşım
insanların belirli sınırlar içerisinde giyinmelerine ya da davranmalarına, televizyon programlarına, ev
düzenlemelerine, yeme içme kültürüne dek yaşam içerisinde yer alan pek çok şeyi içermektedir. Sözsüz
iletişimde kullanılan temel davranışların çoğunun dünya üzerinde aynı anlama gelmesine karşın örneğin,
insanların mutlu olduklarında gülmeleri ya da üzgün olduklarında ağlamaları gibi bazı davranışlar
kültürden kültüre farklılık gösterebilir. Örneğin, İskoçya’da erkeklerin etek giymesi normal karşılanırken
bizim kültürümüzde etek giymiş bir erkek tuhaf karşılanabilir. Aynı şekilde Türk kültürü açısından
bakıldığından yemek sunumunun bir düzeni vardır. Bir misafir ağırlayacağımız zaman Türk mutfağına
göre misafire önce çorba, arkasından etli bir yemek ve pilav, ardından zeytinyağlı, tatlı ya da meyva
ikram ederiz. Bu Türk kültürü açısından başarılı bir sunumdur. Çünkü toplum bu konuda uzlaşmıştır.
Ancak iki farklı çorbayı ard arda sunmak konuklar tarafından tuhaf karşılanabilecek bir durumdur.
107
Çünkü bu sunum toplumsal uzlaşımlara ters düşmektedir ve iletişim süreci içinde anlamın oluşmasını
engelleyecektir. Aynı şekilde yine Türk kültürü açısından bakıldığında yaşlıların elini öpmek bir saygı
göstergesidir. Ancak başka bir toplumda yaşlı bir insanın elini öpmek yanlış anlaşmalara neden olabilir.
Bu örnekler sözsüz iletişim göstergelerinin de tıpkı sözlü iletişim de olduğu gibi kültürel uzlaşımlara
dayalı olduğunu göstermektedir.
Sizde Türk Kültürü açısından kültürel uzlaşımlara dayalı göstergeleri
araştırınız.
Kodlar ve uzlaşımlar herhangi bir kültürün deneyiminin ortaklaşa paylaşılan merkezini
oluşturmaktadırlar. Bunlar, toplumsal varoluşumuzu anlamamızı ve kendimizi kültürümüz içinde
konumlandırmamızı olanaklı kılarlar. Kültürümüze üyeliğimizi sadece ortak kodlar aracılığıyla
hissedebilir ve ifade edebiliriz. İster izleyici, ister kaynak olalım kodları kullanarak kendimizi
kültürümüze dahil ederiz ve kültürün canlılığını ve varoluşunu sürdürürüz. Kültürün etkin, dinamik, canlı
bir organizma olmasının nedeni, üyelerinin bu kültürün iletişim kodlarını etkin bir biçimde
kullanmalarıdır (Fiske, 1996:112). Bunun yanısıra bu kodları etkin bir biçimde kullanabilmek için
anlamlama adı verilen süreci de gözardı etmemek gerekir. Anlamlama süreci iki boyutta gerçekleşir.
Düzanlam ve yananlam.
Düzanlam
Anlamlama sürecinin ilk boyutu düzanlam adı verilen boyuttur. Düzanlam nesneleri ya da görüntüleri
gördüğümüzde aklımıza ilk gelen anlamdır. Örneğin, bir televizyon reklamında “kadın” gördüğümüz
zaman, bu görüntüsel imge bizde kadın kavramını oluşturur. Eşdeyişle kadın görüntüsü ile kadın kavramı
arasında bir bağ kurulur ve görüntüyle kavram eşleştirilir. Böylece anlamlama süreci gerçekleşmiş olur.
Önce gerçek dünya vardır. İnsanlar gerçek dünyadaki olguları ve nesneleri şu ya da bu biçimde
(içinde yaşadıkları kültüre göre de değişen biçimde) algılarlar, sınflandırırlar ve aralarında ilişkiler
kurarlar. Bu sınıflandırmanın bir sonucu olarak (gerçek dünyanın, çevrenin bu sınıflandırmayı
yönlendirmesi, kültürle çevre arasındaki bir etki-tepki mekanizmasının varlığı saklı kalmak koşuluyla)
zihnimizdeki kavramlar ortaya çıkar (Erkman, 1987: 62). Kısaca kavramlar birinci aşamada gerçek
dünyanın zihnimizdeki soyutlanmış karşılıklarıdır. Yukarıda da değinildiği gibi kavramların kültür
olgusundan ayrı ya da kopuk olmadıklarını unutmamak gerekir. Bu nedenle, ortak kavramlara gönderme
yapan göstergeler (masa, ev, kadın, erkek, koltuk v.b gibi) ilk çözümlemelerinde yani düzanlam
boyutunda yanlış anlaşılma tehlikesine uğramazlar. Düzanlam keskinliğini yitirdikçe, aynı gösterene bağlı
anlamların sayısı artabilir. Bu aşamada ortaya çıkan ve anlamlamanın ikinci boyutunu oluşturan
yananlamlar ortaya çıkar.
Yananlam
Yananlam, göstergenin, kullanıcıların duygularıyla ya da heyecanlarıyla ve kültürel değerleriyle
buluştuğunda ortaya çıkan etkileşimdir (Fiske, 1996: 116). Eşdeyişle anlamlama sürecinin ikinci
boyutunu oluşturur ve yananlam boyutunda yorum ve yorumcu önem kazanır. Düzanlamın dışında oluşan
yananlamlar da kültürel uzlaşımlardan ayrı düşünülemez. Çünkü nesneleri tanımıyorsak ya da anlamlarını
bilmiyorsak yananlamları yorumlamamız olanaksızlaşır.
Yananlama yine kadın kavramından örnek verebiliriz. Düzanlam boyutunda bir kadın görüntüsü
gördüğümüzde kadın kavramını bildiğimiz için onu algılarız. Ancak bu kadının örneğin, giysileri ve
takıları aracılığı ile kadın hakkında başka anlamlar üretmeye başlarız. Kadın etek ceket bir takım
giyinmişse onun resmi dairede çalışan bir kadın olduğunu düşünebiliriz. Ya da tişört ve kot pantolon
giyinmişse onun öğrenci olduğunu düşünebiliriz. Böylece giysiler aracılığı ile kadın hakkında bir fikir
oluşturur ve yananlamları üretmeye başlamış oluruz.
Yananlamlar kültüre özgü olarak üretilir. Bu nedenle yukarıdaki ünitelerde gördüğünüz gibi anlamın
oluşmasında ve algılanmasında kültürel göstergeler büyük önem taşımaktadır.
108
SÖZSÜZ İLETİŞİM VE GÖSTERGELER
Yukarıda da belirtildiği gibi sözsüz iletişim yalnızca beden dili ile sınırlanmamaktadır. Sözsüz iletişimde
beden dilinin dışında pek çok gösterge yer almaktadır. Bu göstergeler bizim karşımızda bulunan kişiye ya
da kişilere toplumsal konumumuz, yaşama bakış açımız gibi kişiliğimiz hakkında bilgi verici
göstergelerdir. Örneğin, kullandığımız araba bir yandan ekonomik durumumuz hakkında bilgi verirken
bir yandan da yaşama bakış açımızı gösterir. Aynı şekilde oturduğumuz semt, evimiz ve evimizin
dekorasyonu toplumsal konumumuzu gösteren göstergelerdir. Bu örnekleri çoğaltmak olanaklıdır.
Giysilerimiz, seçtiğimiz renkler, kullandığımız saat, kolye, yüzük gibi takılar, kravat, fular gibi
aksesuarlar hep bizim hakkımızda bilgi veren göstergelerdir. Hatta yediğimiz yemekler bile kişiliğimizin
ya da yaşam biçimimizin bir göstergesidir.
Kısaca, beden dili de içinde olmak üzere sözsüz iletişimin bu göstergeleri bize ilişkin karşımızdaki
kişi ya da kişilere şunların bilgisini verir.
a.
Öncelikle imajımızı oluşturan, imajımıza destek veren ya da imajımızı olumsuz olarak yansıtan
şeylerdir.
b.
Ekonomik durumumuz hakkında bilgi verir.
c.
Kültür yapımız hakkında bilgi verir.
d.
Sosyal çevremiz ve sosyal yaşantımız hakkında bilgi verir.
e.
Duygu dünyamızla ilgili bilgi verir.
f.
Kendimize güven duyup duymadığımıza ilişkin bilgi verir.
g.
Yaşam kalitemizle ilgili bilgi verir (Kaşıkçı,2006 :81).
Aşağıda bu göstergeler ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Giysiler
Sözsüz iletişimin en önemli göstergelerinden biri giysilerdir. İnsanlar giysileri aracılığı ile karşısındaki
kişilere kendisi hakkında pek çok bilgi aktarma olanağına sahip olmaktadırlar. Özellikle insanların
durmadan kendileriyle ilgilendikleri bir çağda görünüm oldukça fazla önem kazanmıştır. Dolayısıyla
kişiler giydikleri giysiler ve taktıkları aksesuarlar ile pek çok şey anlatırlar. Kısaca giysilerin kendine
özgü bir dili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bunların yanısıra Davis (1997: 27)’e göre giyim
tarzları da aslında hangi grup içinde ne rol taşıdıklarını gösterir. Kişiler içinde bulunulan toplumun giyim
tarzınabağlıkalarak bir yandan da kendilerine ait bir tarz geliştirirler. Eş deyişle kişisel giyim biçimleri
toplum tarafından da onaylanmak zorundadır.
Giysiler insanın ruh halini de yansıtan göstergeler arasında sayılabilir. İnsanın keyfi yerinde değilse,
dış görünüşlere artık özen gösterilmez, biçimler artık vurgulanmaz ve giysiler de renklerini yitirir.
Yaşama sevincinin ağır bastığı zamanlar ve yaşama sevinciyle dolu insanlar hep çarpıcı renkleri
yeğlemişlerdir. Özene bezene hazırlanmış, ağırbaşlı biçimler, tek renkliliğin ağır bastığı bedene sımsıkı
oturtulmuş kesimler ciddiyeti, bir ölçüde de yaşama sırt çevirmeyi ifade eder. Giyimle kişi ne olduğunu
değil de, ne olmak istediğini dışa vurmak ister (Zielke, 1993: 70- 72). Dolayısıyla insan gövdesi giysiyle
bir şeyler anlatır. Bu gövde kendine özgü göstergeler taşıyarak hem toplumsal statü hem de erkek ya da
kadın kimliğinin oluşumunda önemli bir yer tutar. Böylece giysiler aracılığıyla kimlik bedende
sergilenmiş olur. Giyimimiz, duruşumuz, kullandığımız aksesuarlar ile konuşmaya başlamadan
karşımızdakine kendimiz hakkında bilgi vermiş oluruz ya da benzer bir biçimde aynı yöntemle
karşımızdaki kişi hakkında fikir yürütebiliriz. İletişimin gerçekleşebilmesinin koşullarından biri anlamın
oluşturulmasıdır. Anlamın oluşturulması süreci bireyler arası iletişim açısından bakıldığında cinsel
kimliğin tanımlanmasında da önemli bir yer tutmaktadır. Buna göre cinsel kimliğin en önemli
göstergelerinden biri olan giysilerin oynadığı rol yadsınamaz.
Giysiler statü göstergesi olarak da önemli bir yer tutmaktadır. Kişilerin giyindikleri giysinin kalitesi
ya da markası, kullandığı aksesuarlar o kişinin toplumsal konumu hakkında bilgi verirken diğer yandan
109
kişi bu göstergeler aracılığı ile toplumda bir yer edinmeye çalışmaktadır. Örneğin, ayakkabı iyi bir statü
göstergesidir. Yeni ve kaliteli ayakkabı giyenlerin üst konumda olduğunu, spor ayakkabıları seçenlerin
spor giyinmeyi sevenler olduğunu, yüksek topuklu ayakkabıları seçenlerin ise dikkat çekmekten
hoşlananlar olduğu düşünülebilir.
Bir yandan statü kazanmak için giyilen giysiler diğer taraftan toplumsal değişmenin de kuşkusuz en
önemli göstergelerinden biridirler. Örneğin, Atatürk Devrimleri arasında önemli bir yer tutan “Şapka
Kanunu” modernleşmenin bir simgesi olarak toplumsal dönüşüm içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Böylece giysiler bir yandan da içinde bulunulan toplumsal yapının bir taşıyıcısı haline dönüşmektedir.
Bunun yanısıra giysilerin değişen toplumsal yapı ve içinde bulunulan toplumun değerlerini de yansıttığını
söylemek yanlış olmayacaktır. Giysiler içinde bulunulan toplumun kültürünü yansıtmaktadır. Ancak
günümüzde küreselleşme olgusu ile birlikte hemen hemen dünyanın pek çok ülkesinde tek tip giysi
biçimi yaygınlaşmaktadır. Örneğin, pek çok ülkede kot pantolan hem erkekler hem de kadınlar için spor
giyimin simgesi haline dönüşmüştür. Bu tek tip giyimin oluşmasında kuşkusuz kitle iletişim araçları
önemli bir yer oynamaktadır.
Giysilerin de bir dili olduğu unutulmamalıdır. Özellikle bireylerarası
iletişim de giysilerin önemi çok büyüktür.
Bu kadar çok göstergeyi içinde barındıran giysilerin kültürel ve toplumsal özelliklerini Gordon,
Tengler ve Infante (1982) şöyle özetlemektedirler:
1.
Giysiler gelenekleri ve dinsel inanışları sürdürmenin bir aracıdırlar.
2.
Giysiler kişinin kendisini güzelleştirerek bir imaj edinmelerini sağlar.
3.
Kültürel değerler ve cinsel kimlikler hakkında bilgi vermeye yararlar.
4.
Giysiler aracılığı ile otorite ve roller ayırt edilebilir.
5.
Sonuç olarak giysiler statü kazanmanın bir göstergesidirler (Aktaran Malandro, Barker and
Barker, 1989 : 67).
Öte yandan ilk kez karşılaşılan bir insanın öncelikle giysileri dikkat çeker. Üzerindeki giysilere göre o
kişinin toplumsal konumu belirlenebilir. Böylece o kişiyle nasıl bir iletişim kurulacağı da belirlenmiş
olur. Bu nedenle giysi seçimi karşımızdaki kişilerle iletişim kurmada önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin,
bir öğretmenin sınıfa çamurlu ayakkabılarla gelmesi öğrencilerin onu dinlemelerine engel olabilecek bir
göstergedir . Aynı şekilde takım elbise ve kravat saygınlığın göstergesidir. Renkler va anlam bölümünde
ayrıntılı olarak göreceğiniz gibi giysilerin oluşturduğu anlamda renk seçimininde büyük önemi vardır.
Örneğin, bir iş görüşmesine siyah bir elbise ile gitmek güvenilir ve klasikliğin göstergesi iken kırmızı bir
elbise giyinerek gitmek dikkat çekmeyi seven bir kişilik izlenimi yaratabilir. Kuşkusuz giysi ve renk
seçiminin de kültürel değer ve normlara bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla etkili bir
iletişimin gerçekleştirilebilmesi için özellikle iş ortamında, iş görüşmelerinde, görüşmeye uygun
giyinmek önem kazanmaktadır.
Aksesuarlar
Giysilerin yanısıra aksesuarlarla da çevreye bir çok ileti verilebilir. Aksesuarlarda giysilerde olduğu gibi
toplumsal statünün bir göstergesidirler. Ayrıca aksesuarlar kişisel imaj yaratmada önemli bir yer
tutmaktadır. Örneğin, gözü bozuk olmadığı halde numarasız gözlük takanlar, etraflarına bilgili ve
entelektüel bir hava verebilirler (İzgören, 2006: 122). Özellikle pek çok politikacı gözlüğü etkin bir
iletişim aracı olarak kullanmaktadır. Karşısındaki konuşuyorsa gözlüklerini takar ve koyu gözlükleri
sayesinde konuşmacının onun gerçek duygularını öğrenmesini engellemiş olur. Ancak kendisi konuşmaya
başladığında gözlüğünü çıkarır ve karşısındakine düşüncelerini etkili bir biçimde anlatır. Yukarıda da
değinildiği gibi beden dili aksesuarlar aracılığı ile pekiştirilmektedir. Yine pek çok politikacının ya da
televizyon programcılarının konuşurken ellerine bir kalem aldıkları ve program boyunca bunu ellerinde
taşıdıkları görülmektedir. Bu eylem entelektüel bir imajı güçlendirmektedir (Salmış,2011: 272). Aynı
110
şekilde sigara, pipo ve puro da ayrı mesajlar verir. Sigara daha günlük ve sıradandır. Pipo içmek ise bir
törendir, uzun zaman ister. Pipo entellektüelliği, biraz karamsarlığı, daha çok düşünceyi ve edebiyatı, ince
bir müzik zevkini anlatır (İzgören, 2006 :122-123). Bunun yanısıra sigara içme günümüz insanının
yüksek stres içeren toplum yaşamı ile ilgilidir. İnsanlar genellikle rahatlamak amacı ile sigara içerler.
Ancak sigarada toplumsal statünün bir simgesidir. İçilen sigaranın markası ve dolayısıyla ücreti yaşam
düzeyini gösterir. Ancak günümüzde sigara içmek ikinci sınıf vatandaş olmakla yakından ilgilidir.
Kuşkusuz bunda sigaraya karşı yürütülen kampanyalarda önemli bir rol oynamaktadır. Tüm göstergelerde
olduğu gibi sigara ve toplumsal dönüşüm arasında bir bağ vardır.Örneğin, bir dönem sigara modern
olmanın bir göstergesidir.Özellikle kadınların sigara içmesi ve bu sigaraların ince ve kokulu olması gibi.
Bunun yanısıra pipo ya da puro içmek erkekliğin bir göstergesidir. Purolar pahalılıkları ve büyüklükleri
nedeniyle her zaman bir üstünlük işareti olarak algılanmaktadır (Pease,2003:140).Örneğin, filmlerde
olduğu gibi patronlar puro içerler.
Puro, sigara, gözlük gibi aksesuarların kullanımı bir yandan da kişinin o andaki ruhsal durumununda
bir göstergesidir.Pease (2003 :141)’e göre sigara ve puronun ucunun sürekli kül tablasına vurulması bir iç
çelişkinin söz konusu olduğunu ve sigara içeni rahatlatmanız gerektiğini gösterir. Örneğin, çoğu tiryaki
sigaralarını kül tablasında söndürmeden önce belli bir noktaya kadar içerler. Tiryaki bir sigara yakar ve
aniden normalde söndüreceğinden daha erken söndürürse konuşmayı bitirmeye karar verdiğini gösterir.
Bu sonlandırma işareti için tetikte olursanız kontrolü elinize alabilir veya sizin fikrinizmişçesine
konuşmayı bitirebilirsiniz. Aynı şekilde sürekli olarak gözlükleri çıkarıp camlarını temizlemek de gözlük
takanların karar verirken zaman kazanmak için uyguladıkları başka bir yöntemdir. Birisinden karar
vermesi istendikten sonra bu hareketle karşılaşılırsa genellikle sessizlik en iyi taktiktir.
Aksesuarlar, kişinin sahip olduğu özellikleri vurgulama ve dikkat çekmek için kullanılabilir. Ancak
kullanılacak aksesuarların görünüş ve giysiler ile uyumlu olması gerekmektedir. Örneğin, Sampson’a
göre kişisel imaja katkıda bulunan mücevherler özensiz kullanıldığında olumsuz bir izlenim yaratılmasına
neden olabilir. Üstünde ad yazılı bilezikler, ince altın zincirler, kalpli kolyeler fazla kişisel olmaları
nedeniyle iyi bir imaj yaratmada özellikle iş yaşamında kullanılmamalıdır. Çünkü böyle bir imaj kişinin iş
yaşamındaki görünümünde gereksiz yere karışıklık yaratacaktır (Aktaran Gürel, 1998: 435). Bu
karışıklığın en iyi örneklerinden biri haber spikerlerinin zincir, bilezik gibi aksesuarlar kullanmasıdır.
Haberin sunumu sırasında bu aksesuarların masaya çarpıp ses çıkarması olumsuzluklara neden
olabilmektedir (Gürel,1998:435).
Sizde çevrenizde olumsuzluklara neden olan aksesuarları araştırınız.
Giysilerde olduğu gibi aksesurlar da bir statü göstergesi olarak kullanılmaktadır. Örneğin, güneş
gözlüğü, kol düğmesi, baston, şemsiye, yüzük gibi aksesuarlar toplumsal sınıfları en iyi yansıtan
göstergelerdir. Böylece kişi kullandığı aksesuarlar aracılığı ile karşısındakilere pek çok şey anlatır.
Örneğin, kravatlı, gömleğinin kollarında düğmesi olan, ceketinde bir kurum ya da kuruluşun rozetini
taşıyan birisinin hemen bir iş adamı ya da bürokrat olduğu düşünülebilir.
Aksesuarlar ayrıca cinsel kimliğin bir göstergesidir. Örneğin, erkeklik iktidarının sembolü hiç
kuşkusuz madalyalar ve nişanlardır. Hatta daha dar ölçüde rütbe ve görev işaretleri de bu gruba girer.
Kendisinde yeterince kudret bulunmayan kimse böylesi bir işaretle falan partinin ya da filan kuruluşun
tüm gücünün ardında bulunduğunu gösterir (Zielke, 1993: 67). Ancak dönemden döneme bu göstergeler
değişebilir. Bunların yanısıra göstergelerin de kültürel olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin,
günümüzden 10 yıl önce küpe yalnızca kadınların kullandığı bir aksesuarken günümüzde erkeklerin de
kullandığı bir aksesuar haline dönüşmüştür. Aynı şekilde bıyık ve sakallar da erkeklik göstergeleri
arasında yerlerini alırlar. Kol düğmesi, kravat iğnesi, saat, yüzük, bileklik, kolye gibi aksesuarlar dönem
dönem erkekler için vazgeçilmez olmuşlardır. Ancak Türk erkeğinin vazgeçemediği belki de yüzyıllardır
kullandığı aksesuar olan tesbih önemli bir erkeklik göstergesi olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu göstergeler aracılığı ile karşımızdaki insanlara kendimiz hakkında bilgi verirken diğer yandan da
karşımızdaki kişi hakkında bilgi edinmiş oluruz. Böylece sözsüz iletişim sürecinin bir bölümü
gerçekleşmiş olur.
111
Yaşam Alanlarımız Mekanlar
Yaşam içinde mekanlar da giysiler, aksesuarlar gibi pek çok şey söylerler. Yaşadığımız mekanlar aracılığı
ile aslında kendimiz hakkında farkında olmadan pek çok bilgi aktarırız. Kuşkusuz bu süreç iletişimin bir
parçasıdır. Sözsüz iletişimin gerçekleşme sürecine mekanlar aracılığı ile bakıldığında mekanların
toplumsal değerler, cinsiyet rolleri, kimlik gibi kavramlar hakkında da bilgiler aktardığını görmek
olanaklıdır. Örneğin, bir Türk evi ile İngiliz evi arasında pek çok farklılık vardır. Çünkü her iki evde
yaşayan insanlar kendi kültürlerini mutlaka yaşam alanlarına aktarmışlardır. Aynı şekilde bir kadının
yaşadığı ev ile bir erkeğin yaşadığı ev arasında da farklılıklar görülebilir.
Bir mekana girdiğimizde o mekan içinde yaşayan insanların toplumsal sınıflarını, kimliklerini,
cinsiyetlerini anlayabiliriz. Mekanın iç döşemesi, yapıldığı malzemenin kalitesi, bulunduğu semt,
apartman ya da tek katlı oluşu, içindeki mobilyalar, dekorasyon biçimi gibi özellikler o evde yaşayan
insanlar hakkında bilgi verici niteliktedir. Dahası toplumsal statü ve toplumsal değişim ile de yakından
ilgilidir. Dolayısıyla mekan kavramı ve kültürel değerler birbiri ile yakından ilişkilendirilebilir. Örneğin
1950’li li yıllardan önce tek katlı evler kentlerde yaygın olarak varlığını sürdürürken, 1950’li yıllarda
köyden kente göçün artması, tarımın sanayileşmesi ile birlikte toplumsal bir dönüşüm yaşanmış ve
kentlerde gecekondu adı verilen yaşam alanları oluşmaya başlamıştır. Gecekondulaşmanın yanısıra yine
aynı yıllarda apartmanların şehirlerde yoğunlaşması ve insanların apartmanda yaşamak istemeleri
toplumsal statünün bir göstergesi olmuştur. Mekanların böylesine değişimi insan ilişkilerinin de
farklılaşmasına yol açmış, Türk kültürü açısından çok önemli olan komşuluk ilişkilerinin bu yeni
mekanlarda yok olması mekan ve toplumsal değer ilişkisinin bir örneği olarak verilebilir.
Mekanlar yukarıda sözü edilenlerin yanısıra özel alanın dışında kamusal alanda da sözsüz iletişimin
bir göstergesidir. Kamusal alanda bir odaya girildiği zaman o odanın bir memura mı ya da üst düzey bir
yönetciye mi ait olduğu hemen anlaşılır. Örneğin, üst düzey bir yöneticinin odasına girildiğinde
masasının ve koltuğunun büyük olduğu görülür. Bu yöneticinin diğer insanlar üzerindeki egemenliğinin
bir göstergesidir. Aynı şekilde mekanın geniş olması da gücü göstermektedir. Yapılan araştırmalar geniş
mekanlarda insanların algılarının daha açık olduğunu ve iletişimin daha verimli gerçekleştiğini
saptamıştır. İnsanlar dar alanlarda daha dar kalıplara sıkışmaktadır. Eğer bir toplantının kısa sürede sona
ermesi isteniyorsa dar bir mekan seçilmelidir. İnsanlar böylece egemenlik ve sahiplik duygularını mekan
kullanımıyla ortaya koymaktadırlar (Kaşıkçı, 2006: 170- 171).
Sözsüz iletişimde mekan kullanımında insanların kişisel olarak koydukları sınırlarda önemli bir yer
tutmaktadır. Buna proksemik ( proxemics ) adı verilmektedir.
Proksemik (proxemics) İletişim kurarken karşımızdaki insanlarla
aramıza koyduğumuz mesafe kullanımını inceleyen bilim dalıdır.
Kişilerin mekan kullanımında diğer insanlarla aralarına koydukları bu mesafeyi Hall bu mesafeyi dört
ana grupta toplamıştır.
1.
Mahrem alan: Kişinin kendine en yakın olan birkaç kişi için ayırdığı fiziksel uzaklık bakımından
en yakın alandır. Bu alanda dostluk ve sevgiler paylaşılır.
2.
Kişisel alan: Kişilerin yakın arkadaşlarıyla, yakınlarıyla ilişkide bulunduğu alandır.
3.
Sosyal alan: Bu insanların sosyal ilişkilerde diğer kişilerle tuttuğu mesafedir.
4.
Genel alan: Örneğin, parkta insanlarla tutulan mesafedir (Aktaran Baltaş ve Baltaş: 1992:114116).
Mahrem alan samimi kişisel mesafe olarak da adlandırılır. En yakın uzaklık biçimidir. 30-35 cm’lik
bir mesafeyi kapsar. Bu alan en çok güvenilen ya da duygusal bakımdan çok yakın hissedilen kişilerin
girmesine izin verilen alandır. Örneğin, sevgililerin, anne babanın ve çocuğun girdiği alandır. Ayrıca
güreş, basketbol gibi sporlarda da bu alana girilmektedir. Bu alana zorla girmek saldırganlık ve
saygısızlık olarak algılanır.
112
Kişisel alan ise yarım metre ile bir metre arasında bulunmaktadır. Birbirini tanıyan insanlar bu
mesafede iletişim kurarlar. İyi arkadaşların kullandıkları alandır.
Sosyal ilişki mesafesi genellikle seksen santimle iki metre arasında değişmektedir. İşlerin rahatça
konuşulduğu, resmi ilişkilerin sürdürüldüğü alan olarak tanımlanabilir. Satıcı ve müşteri arasındaki ya da
meslektaşlar arasındaki alan örnek olarak verilebilir.
Kamusal mesafe iki metreden başlayarak uzayan, genel topluma açık uzaklıkta, tanımadığımız kişiler
için belirlediğimiz alandır (Bilbil, 1993: 400-401).
Ancak bu alanlarında mekanların özelliklerine ya da kültürel değerlere göre değişebileceğini
unutmamak gerekir. Örneğin, bir asansördeki otuz santimlik uzaklık kişisel yakınlık mesafesine
girmektedir. Oysa asansörde tanımadığımız insanlarla birlikte olabiliriz. Dolayısıyla bu mesafe kamusal
mesafe olarak tanımlanan mesafenin içinde yer alabilir. Aynı şekilde kültürel değerler çerçevesinde iki
sevgili evde kucak kucağa oturabilir ama ev dışı pek çok mekanda bunu yapamaz (Erdoğan, 2012: 6).
Tüm bunların yanısıra mekanları yansıtan mobilyalarında anlamı vardır. Örneğin, geleneksel Türk
ailesinde yemek masası büyük bir önem taşır. Yemek masaları genellikle salonda yer alır ve akşam
yemekleri için kullanılır. Çünkü tüm ailenin birlikte olduğu saatler genellikle akşam yemekleridir ve aile
masa etrafında toplanıp bir yandan yemek yerken bir yandan da günün sorunlarını paylaşır.
Günlük yaşam içerisinde mekan açısından önemli bir işleve sahip olan masa kamusal alanda da pek
çok şeyin göstergesidir. Örneğin, yuvarlak masa rahat ve teklifsiz bir ortam yaratır. Eşit statüdeki
insanların toplantılarında önemli bir yer tutar. Masayı kaldırarak daire şeklinde oturmak da aynı sonucu
verir. Dikdörtgen masa da ise masanın başında oturan kişinin gücünün bir göstergesidir. Normal olarak
çalışma masaları kare şeklindedir. Masa örneğinde olduğu gibi mekan içerisinde koltuklar da önemli bir
yer tutmaktadır. Koltukları kullanarak statü ve güç arttırmakla birlikte, koltuğun büyüklüğü ve
aksesuarları, koltuğun yerden yüksekliği önemli göstergelerdir. Koltuğun arkalığı ne kadar yüksek olursa
oturan kişinin güç ve statüsü de o kadar yüksek olur. Krallar, kraliçeler ve diğer yüksek rütbeli kişilerin
taht veya resmi koltuklarını arkalığı oldukça yüksektir. Aynı şekilde üst düzey yöneticiler de genellikle
yüksek arkalıklı deri koltukta otururlar. Buna karşın misafir koltuğunun arkalığı alçaktır. Böylece
mobilyalar aracılığı ile kişinin gücü ve toplumsal statüsü bir kez daha karşıdaki insana gösterilmiş olur
(Pease,2003:178- 183). Böylece mobiyalarında toplumsal ilişkilerin ve iletişim anlaşılmasında önemli bir
gösterge olduğu görülmektedir.
Yukarıda sözü edilenler işığında mekanların toplumsal yaşam içinde önemli bir yere sahip olduğunu
ve sözsüz iletişimin gerçekleşmesinde bir gösterge olduğunu söylemek olanaklıdır.
Renkler ve Anlam
Bir yaz günü kırda olduğunuzu düşünün. Toprak ıslak; yağmur yeni yağmış ve güneş batı yönünde ufka
inerken hala pırıl pırıl. Gökyüzünün açık, berrak, masmavi bir bölümünde olağanüstü güzel bir renk
kuşağı –gökkuşağı – görülüyor. Uzaklarda hala yağmur yağıyor. Bildiğiniz gibi yağmur damlalarına
güneş geldiği zaman, damlalar milyonlarca cam prizma gibi ışığı gökkuşağının altı rengine ayırır. Renk
kuramcısı ve ressam Jose M. Parroman renkleri böyle tanımlıyor (1991:12). Güneş tayfını ( Spektrum)
renklere ayırdığımızda kırmızı, sarı, yeşil,mavi,siyah ve beyaz olmak üzere altı renk ile karşılaşmak
olanaklıdır.
Renkler üç temel gruba ayrılmaktadır.
1.
Ana renkler: Kırmızı, sarı ve mavi.
2.
Ara renkler: Yeşil, turuncu ve mor.
3.
Ana ve ara renklerin karışımından oluşan renkler.
Renkler soğuk renkler , sıcak renkler ve nötr renkler olmak üzere de sınıflandırılabilirler.
Soğuk renkler: Mavi, beyaz, gümüş, pembe, lila, koyu kırmızı, bordo,vişne,gri gibi renklerdir. Soğuk
ve açık renkler yapılan işe temizlik ve ferahlık duygusu katar. Soğuk ve koyu renkler ise genellikle
113
şirketlerin tercih ettikleri renklerdir. Çünkü bu renkler süreklilik ve kalite duygusu yaratmaktadırlar ve
fazla dikkat çekmezler. Genellikle halkla ilişkilerciler ya da power point sunum yapacak olan kişiler, arka
planda bu renkleri kullanırlar. Soğukluk ve koyuluk, metni ön plana çıkarır. Sunum sırasında bu renkler
dikkat çekmediği için izleyiciler sunumun içeriğine yoğunlaşırlar (Çağan, 2005: 47).
Sıcak renkler: Toprak ve güneş tonları, kiremit kırmızısı, sütlü kahve, zeytin yeşili, haki yeşil, bej,
sarı, gül kurusu gibi renklerdir. Sıcak ve açık renkler sevimli, canlı ve genç bir görünüm sağlarlar. Bu
renkler hemen göze çarpar ve dikkat çeker. Sıcak ve koyu renkler ise klasik ve geleneksel bir etki yaratır.
Bu renkler aracılığı ile yapılan işe klasik bir hava verilebilir. Güç, otorite ve egemenlik duygusunu en iyi
yaratan renklerdir (Çağan, 2005: 47-48).
Nötr renkler: Yumuşatmada ve hafifletmede yardımcı olan renklerdir. Kendi başlarına güçlü bir
anlamları olmamasından dolayı bu renklere nötr renkler denmektedir (Çağan, 2005: 48).
Yaşamımızın heranında karşılaştığımız renkler anlamın oluşmasında önemli bir yer tutan ögeler
arasında yer almaktadır. Renkler insanın kendini ifade etmesinin göstergelerinden biridir. Giysi seçiminde
olduğu gibi renklerin seçimi ile de karşıdaki kişiye iletiler sunmak olanaklıdır. Renkler de anlamı taşıyan
birer göstergedir ve iletişim kurmaya ve imaj yaratmaya yardımcı olurlar.
Bunların yanısıra renk bağlamdan bağlama, kültürden kültüre değişik anlamlar içerebilir. Rengin
anlamı kuşkusuz kültürel uzlaşımlara dayalıdır ve kültürden ayrı düşünmek olanaklı değildir. Aynı
toplumda yaşayan ve aynı kültürü paylaşan insanlar renk konusunda aynı düşüncelere sahiptirler.
Örneğin, pek çok toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da siyah matemin, korkunun, karanlığın rengi
olarak algılanırken beyaz saflığın, temizliğin, masumiyetin rengi olarak algılanır. Ancak başka bir
toplumda bu renklerin anlamları değişebilir.
Tarih boyunca insanlar renklere hep bir anlam yüklemişlerdir. Özel günlerde giydikleri giysilerin
gücüne inanmışlar, renklere yükledikleri anlamlara göre giyinmişlerdir. Tapınaklarını, inançları
doğrultusunda, kutsal olarak gördükleri renklere göre boyamışlardır. Örneğin, eski Mısırlılar
tapınaklarının tavanlarını cenneti çağrıştırdığı için maviye, zemini Nil Nehri’nin bereketini simgelediği
için yeşile boyarlarmış. Buddha’nın ise ruhsal bilgeliği yüceltici konuşmalar yaparken sarı, insanoğlunun
değişken kaderini düşünürken ise kırmızı kıyafetler giydiği söylenmektedir (Sungur, 2011: 2).
Sizde farklı kültürlerde renklerin değişen anlamlarını araştırınız.
Rengin anlamını kültürler belirler ama bir rengin kültürce belirlenmiş
değişik anlamları olabilir.
Özellikle çağımızda imaj yaratma önemli bir kavram haline dönüşmüştür. İmaj kimlik oluşumunun ve
görünür olmanın yollarından biridir.Kuşkusuz görünürlüğü sağlayan en önemli sözsüz iletişim
göstergelerinden biri de renklerdir. Bu nedenle renklerin anlamlarını çok iyi bilmek gerekir. Çünkü
evimizde, işyerimizde, giysilerimizde seçtiğimiz renkler ile karşımızdakilere kendinimizi anlatırız.Yanlış
bir renk seçimi yanlış anlaşılmamıza neden olabilir.
Renklerin anlamlarına bakıldığında ise bu anlamların yaşamımızı nasıl etkilediğini görmek olanaklı
olacaktır.
Siyah
Gücü, tutkuyu ve gizemi simgelemektedir. Karamsarlığı anımsatmasına karşın soyluluğun rengi olarak
da kullanılmaktadır. Yukarı da da değinildiği gibi renkler kültürden kültüre farklı algılanabilir. Örneğin
Japonya’ da siyah mutluluğun rengi olarak kullanılmaktadır. Konsantrasyonu en çok arttıran renk olarak
da bilinmektedir (Sarıhan, 2007:2 ). Renklerin diline baktığımızda siyah sonsuz bir karanlığın simgesidir.
İnsanlar üzerinde bilinmezliğin verdiği korkuyu yaratır. Aynı zamanda hem bilinmezliğin hem de
gizemin simgesi durumundadır. Tüm bu olumsuzluklara karşın siyah bir tepki rengidir. Çünkü, insan
sonsuz karanlıkları dağıtarak bir galibiyete ulaşmak ister. Siyah renk ayrıca kişiliği daha belirli bir
114
kimliğe de sokar (Yılmaz, 1991: 37-38). Bunun yanısıra siyah erkeğe atfedilen bir renktir. Erkek takım
elbiselerinin siyah olarak tercih edilmesi bunun bir göstergesidir. Çünkü toplumda tıpkı siyah renge
atfedilen anlamlar gibi erkek güç ve kararlılık gibi değerlerle özdeşleştirilmiştir.
Beyaz
Beyaz renk dengeyi simgeler. Bu bir “susuştur”. Ancak ‘yaşamı canlılığı’ içinde taşıyan, asla ‘ölüm’ gibi
olmayan bir susuştur (Atalayer, 1994: 172). Beyaz da daima neşe ve sevinç öncesinin bir sessizliği vardır.
Bundan dolayı da insan psikolojisinde beyaz, ferahlık, soğukkanlılık, samimiyet ve aydınlık duyguları
uyandırır. Toplumsal değerlerde ise beyaz, “masumiyeti, temizliği ve asaleti” simgeler. Beyaz huzur ve
güven verici bir etkiye sahiptir (Yılmaz, 1991: 43-44). Örneğin, gelinliklerin beyaz renk olması
masumiyetin bir simgesi haline dönüşmesinin göstergesidir. Toplumsal değerlere açısından bakıldığında
ise kadın masumiyeti, temizliği, asaleti, duruluğu ve bakireliği simgeler ve dolayısıyla beyaz kadın ile
özdeşleştirilen bir renk olarak karşımıza çıkar. Beyaz siyahın tersine dışa dönüklüğü ifade eder.
Ayrıca süt, yoğurt, peynir gibi gıda maddelerinin ve temizlik malzemelerinin ambalajlarının beyaz
olması da sağlık ve hijyeni çağrıştırmaktadır (Sarıhan, 2007:2). Böylece tüketicilerde bu renk aracılığı ile
ürünlerin satın alınma algısı oluşturulmaktadır.
Gri
Kuşkulu, kararsız ve tarafsız bir ruh halinin göstergesidir. Enerji yoksunluğu ve kararsızlığı
çağrıştırmaktadır. Diplomatik ve ağır bir renk olmasına karşın hareketsizliği de beraberinde getirmektedir
(Sarıhan, 2007:2). Gri, beyaz ve siyahın birleşiminden oluşan bir renktir. Tutucu, hüzünlü, sıkıntılı
duyguların göstergesidir. Genellikle siyah da olduğu gibi cenazelerde görülen bir renktir (Çağan, 2005:
54).
Kırmızı
Gücü, yaşam sevincini, iktidarı, erkekliği ve dinamizmi simgelemektedir. Kırmızı heyecan verici bir
renktir (Kanat, 2001: 98). Ayrıca renk tayfının ilk rengidir . Motivasyon, teşvik, hareketlilik ve arzuyu
anlatır. Yeni bir yaşam, yeni bir başlangıç vaat eder (Sun and Sun, 1998 :50). Kırmızı soğudukça
kendini mavinin dinlendirici etkisine bırakır ve aktifliğini kaybeder (Yılmaz, 1991: 20-22). Açık
tonları güç, atılganlık, enerji ve neşeyi simgeler. Orta tonda kırmızı etkinliği , gücü ve hareketi çağrıştırır.
Koyu kırmızı ise iktidarı simgeler. Kırmızı iştah açıcı bir renk olarak bilinmektedir. Bu yüzden genellikle
gıda sektöründe yer alan firmaların logoları kırmızı renktedir (Sarıhan, 2007:3). Ayrıca “dikkat elektrik
kaçağı olabilir” ya da “tehlikeli bölge” gibi yasak bölgelerin levhalarındaki işaretler kırmızıdır. Çünkü
kırmızı dikkat çekici bir renktir ve bu renge bakan kişiyi uyarır (Çağan, 2005:31).
Pembe
Pembe romantik bir renk olarak algılanmaktadır. Ayrıca şefkat, saflık ve aşk duygularını
çağrıştırmaktadır. Pembe olumlu değerlerle yüklenmiştir. Örneğin, “Çok genç, dünya onun için toz
pembe” tümcesi ya da mutlu olunduğunda “Hayat çok güzel her şey toz pembe” denilmesi toplumun
pembeye yüklediği olumlu değerleri göstermektedir.
Toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında bakıldığında pembeye yüklenen anlamlar toplumda kadına
yüklenen anlamlarla eş değerdir. Dolayısıyla pembe kadınlığın rengi olarak anılmaktadır. Kültürel açıdan
bakıldığından pembe takım elbise giyinen bir erkek toplum tarafından yadırganabilir. Aynı şekilde kız
bebeklere pembe, erkek bebeklere mavi takımların hazırlanması renk kültür ve cinsiyet açısından önemli
göstergeler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kahverengi
Renkler içinde en realist olanıdır. Sağlıklı yaşam ve gündelik işi simgelemektedir. Koyu tonlara
yaklaştıkça siyahın özelliklerini üstlenmektedir. Yapılan araştırmalar kahverenginin hareketi
hızlandırdığını göstermektedir. Bu nedenle özellikle fast food restoranlarda kahverengi sandalyeler
kullanılmaktadır. Böylece müşterilerin biran önce yemeklerini yiyip kalkmaları sağlanmaktadır (Sarıhan,
2007:3).
115
Bürolarda kahverengi kullanılmamalıdır. Profesyonel toplantılarda, özellikle iş görüşmelerinde
kahverengi takım elbise giyilmesi olumsuz bir etki yaratabilir. Çünkü kahverengi toprağın rengidir ve
insanın içinde kaybolmasına neden olabilir. Kahverengi aynı zamanda teklifsiz, rahat bir renk olarak
kabul edilmektedir. Karşınızdaki kişinin kendini resmiyetten uzak, daha rahat hissetmesini ve açılmasını
sağlar (Sarıhan, 2007: 3). Örneğin, pek çok televizyon programcısı karşısındaki konuğunu daha rahat
konuşturabilmek için kahverengi kıyafetleri tercih etmektedir.
Turuncu
En dikkat çekici renktir. Büyük bir enerjiye sahiptir. Eğer bir ürün ya da markada kullanılmış ise “herkes
içindir” mesajını yollar. İnsanlar turuncu bir kapıdan rahatlıkla girebileceklerine inanırlar (Sarıhan, 2007:
3). Örneğin, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’n de dersliklerde turuncu renk ağırlıklı
olarak kullanılmıştır. Özellikle öğrencilerin oturacakları sandalyeler turuncu renktedir. Böylece hem
enerji yüksek tutulmuş hem de dikkat dağılması önlenmeye çalışılmıştır.
Bunların yanısıra turuncu giysiler de etrafa enerji veren giysilerdir.
Yeşil
Varolan renklerin en sakinidir. Yeşil güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih edilen
renklerden biridir. Yaratıcılığı arttıran bir renktir. Bazı büyük oteller aşçıların yaratıcılığının artması için
özellikle mutfaklarını yeşile boyamaktadırlar (Sarıhan,2007:3). Yeşilin enerjisi paylaşım, uyum, vericilik
ve yardımseverliği yansıtmaktadır. Bir anlamda koruma ve güvenin simgesidir (Sun and Sun,1992:
55). Yeşilin rahatlatıcı gücünden dolayı hastanelerin iç mekanlarında da yeşil yoğun olarak
kullanılmaktadır. Doğayı en çok çağrıştıran renktir. Bu nedenle marketlerin sebze reyonların da da yeşil
ağırlıklı olarak kullanılmaktadır (Sarıhan,2007:4). Bunların yanısıra yangın çıkışı ve kaçış yerlerinin
rengi yeşildir. Çünkü kafası karışık, stres ve gerilimi yükselmiş olan insanların saniyeyle sakin karar
vermesi gerekmektedir. Bu nedenle yeşilin sakinleştirici ve gerilimi azaltan etkisinden buralarda
yararlanılmaktadır (Çağan,2005: 31).
Mavi
Mavi renk tayfının soğuk kısmında yer alır. Sorumluluk, güzellik ve incelik ile bağdaştırılmaktadır
(Sun and Sun,1992: 58). Yetişkin insanların tercih ettiği bir renktir. Bir yandan olgunluğu simgelerken
bir yandan da çocukluk anılarını çağrıştırmaktadır. Arap kültüründe ise mavi taşların kanın akışını
yavaşlattığına inanılmaktadır. Bu nedenle nazar boncukları mavi taştan yapılmaktadır. Bunun yanısıra
mavi özellikle koyu mavi sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. Devlet başkanlarının lacivert
takım elbise seçmelerinin nedeni buna bağlanabilir. Bankaların logolarında ve imaj oluşturma çabalarında
en çok kullandıkları iki renk mavi ve yeşildir. Maviyle büyüklüklerini, yeşille güvenilirliklerini
vurgularlar (Sarıhan,2007:4).
İş yaşamında yapılan düzenleme ve kurallar mavi ile yazılmaktadır. Çünkü mavi renk okuyanı (kural
onun istemediği gibiyse) sakinleştirir (Çağan,2005: 32).
Sarı
Renklerin en ışıklısı ve en göze çarpanıdır. Yaşamı, dışavurumu ve coşkuyu simgeler. Altının ve güneşin
rengi olmasından dolayı bereketin simgesi olarak da kullanılır. Sarı olumlu değerler yüklenmiş bir renktir
ve dikkat çekicidir. Türk kültüründe yeni doğan bebeklerin yüzlerinin sarı örtü ile örtülmesi sarının
iyileştirici özelleğine dayanmaktadır.
Sarı dikkat çekiciliğin yanında geçiciliğin rengi olarak da bilinir. Bu nedenle dünyadaki pek çok
ülkede dikkat çeksin ve geçici olduğu bilinsin anlamında taksiler sarı renktedir. Geçici olduğu
düşünüldüğü için bankaların logolarında çok fazla kullanılmaz. Sarı, bebek gözünün gördüğü ilk renk
olmasından dolayı en dikkat çeken renk olarak bilinir. O nedenle karayolları çizgileri, tabelaları ve bir
çok alanda kullanılan uyarı işaretlerinin rengi sarıdır (Sarıhan, 2007:4). Ancak bazı kültürlerde sarı
ihanetin rengi olarak da anılmaktadır.
116
Mor
Mor kendine saygıyı, asaleti itibarı simgeler. Sanatçılık, tolerans ve anlayış bu renk ile
özdeşleştirilmiştir. Ancak morun geriletici özellikleri arasında sorumsuzluk, saygısızlık ve
tartışmacı yaklaşımlar vardır (Sun and Sun, 1998: 60). Bunun yanısıra mor gizemin rengidir. Bir
yandan melankoli ve onuru simgelerken diğer yandan aklın simgesi olarak bilinmektedir. Mor kadınların
rengidir. Bu yüzden pek çok kadın derneği ve kuruluşu logolarında ya da isimlerinde moru
kullanmaktadır.
Kişisel imaj oluşturulurken öncelikle renklerin anlamının bilinmesi gerekmektedir. Giysilerimizde,
evimizde ya da işyerimizde seçtiğimiz renkler karşımızdaki insanlara vermek istediğimiz mesajlara uygun
olmalıdır. Ayrıca giysilerimizde seçeceğimiz renkler gideceğimiz ortama uygun olarak seçilmelidir.
Örneğin, bir cenaze törenine pembe bir kıyafetle gitmek yanlış anlaşılmalara neden olabilir.
Kişisel imajın oluşmasının yanısıra kurumsal imajın oluşmasın da da renklerin büyük önemi vardır.
Renklerin insan üzerinde etkisinin ne denli önemli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle pazarlama ve
marka çalışmalarında rengin önemli bir öge olduğu unutulmamalıdır. Kurumun imajı açısından büyük
önem taşıyan renklerin bütünlüğü, oluşturduğu anlam, kurumun hedef kitlesi, kurumun içinde
bulunduğu kültürel ortam açısından önem taşımaktadır. Örneğin, renklerin toplumsal anlamları göz
önüne alındığında erkeklere pembe renkli bir araba pazarlamak doğru bir seçim olmayacaktır. Aynı
şekilde restoranlarda yoğun pembe kullanmak yine yanlış bir seçim olacaktır. Çünkü pembe iştah
kapatan bir renktir. Kısaca içinde bulunulan mekanlarda canlı renkler mutluluk ve huzur, donuk renkler
ise huzursuzluk ve sıkıntı yaratır.
Sizde çevrenizde doğru ya da yanlış renk seçen kurum ve kuruluşları
araştırınız.
Zaman
Sözsüz iletişimin göstergelerinden biri de zaman kavramıdır. Çağdaş yaşam içerisinde zaman kavramının
önemi ve değeri daha fazla artmıştır. Zamanı iyi değerlendirmek, zamansızlık, boş zaman, zamanı
harcamak gibi deyişler artık günlük konuşma dilinin bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle günümüzde
zaman kavramı ve zamanı planlama üzerine pek çok bilimsel çalışma ve araştırma yapılmaktadır.
Zaman kavramı üzerine şimdiye dek pek çok şair, filozof ve bilim insanları çalışmışlar ve zamanı
tanımlamaya çalışmışlardır. Zamanı tanımlamak oldukça güçtür. Çünkü zaman göreceli bir kavramdır ve
kişiye göre değişebilen bir şeydir. Örneğin, sıkıcı bir mekanda, çok hoşlanmadığınız insanlarla
birlikteyseniz zaman geçmeye bilir. Aynı şekilde çok sevdiğiniz bir işi yaparken ya da, sevdiğiniz
insanlarla birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilirsiniz.
Zaman kişisel olarak algılanan bir olgu olduğuna göre kimi insanlar zamanı düz ve daima ileriye
doğru giden bir çizgi olarak görebilirler. Kimileri ise pürüzlü, dalgalı bir çizgi olarak tanımlayabilir.
Kimileri bir dizi noktadan ve kesintili çizgilerden oluştuğunu düşünebilir. Kimileri değişik hızlarda
hareket eden bir dizi nokta ya da çizgi olarak algılar zamanı. Ya da herşeyi yutup hiçbir şeyi geri
vermeyen bir kara delik olarak düşünülebilir (Atkinson, 1997: 31).
“Zaman harcamak”, “zaman kazanmak”, zaman kaybetmek” , “zaman öldürmek”, “uçup giden
zaman”, ya da “uzayıp giden zaman”, tümceleri günümüzde sıklıkla kulanılan tümcelerdir. Kişi
bunaldığında ya da çok işi olduğunda zamanı kendisine bir düşman olarak görebilir. Bu duygularını da
bedenine yansıtarak karşısındaki insana duygularını aktarabilir. Örneğin, karşısındaki kişiye kızgın bir
ifadeyle bakabilir ya da karşısındakini dinlemeyerek bu duygusunu göstermiş olur.
Sözsüz iletişim açısından zaman kavramına bakıldığında ise zamanı iyi değerlediren ve zamanı iyi
değerlendiremeyen insanlar davranışları ile bunu dile getirirlerken kendi kişilik tiplerini de ortaya
koyarlar. Örneğin, aceleci bir kişiliğe sahip olanlar, zamanın denetimden çıktığı duygusuna kapılırlar ve
bunları tüm davranışlarına yansıtırlar. Aceleci kişiliğe sahip olanlar kendilerini devamlı bir faaliyete
bulunma zorunda hissederler ve zaman konusunda işleri daha çok çıkmaza sokabilirler (Atkinson, 1997:
117
25). Bunun yanısıra bazı kişilik tipleri ise hiçbir şey dert etmeyen, ağır çalışan, sosyal yaşama önem veren
kişilerdir. Bu tür kişiler çevreleri tarafından zamanında hiçbir işi yetiştiremedikleri için zamanı iyi
değerlendiremeyen ya da verdiği sözü tutmayan kişiler olarak algılanabilirler.
Öte yandan zaman kavramı kişisel özelliklerin yanısıra kültürel özelliklere göre de değişebilen ve
algılanabilen bir kavramdır. Örneğin, Akdeniz ülkelerinde zaman çok daha esnek bir kavram olarak
algılanırken, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda zaman iyi değerlendirilmesi ve boşa harcanmaması gereken
bir kavram olarak algılanmaktadır.
Bu nedenle özellikle çağımızda hem kişisel hem de kurumsal olarak zaman yönetimi önem
kazanmaktadır. Zaman yönetimi, analizlerden ve planlamadan yararlanmayı gerektirir. Zamanı
kullanırken ne gibi problemlerle karşılaşılacağının ve bunların nedenlerinin bilinmesi gerekir
(Sabuncuoğlu, 2010: 7). Zamanı etkin kullanmaya yönelik olarak yapılan çalışmalar hem yöneticiler hem
de çalışanlar açısından sayısız yararlar sağlamak tadır. Ancak yöneticilere zaman kaybettiren, belli başlı
zaman tuzakları bulunmaktadır. Bunlar, öz disiplin yokluğu, bireysel hedeflerin belirsizliği, erteleme
oyalama, plansızlık, öncelikleri belirleyememe, yetki vermeme, erteleme ve ziyaretçilere hayır
diyememe, verimsiz toplantılar, dağınık büro ve masa gibi etkenlerdir (Sabuncuoğlu, 2010: 45- 83).
Özellikle işletmelerdeki olumsuzlukların pek çoğu iletişimsizlikten kaynaklanabilir. Çalışanlar
arasında doğru bir iletişim kurulamaması zaman kaybına neden olabilir. Ya da verimsiz kurulan bir
iletişim zaman alabilir. Bu noktada sözsüz iletişim göstergelerinin önemli bir yeri vardır. Örneğin,
dağınık bir masa görüntüsü karşıdaki insana düzensizlik ve zamanı iyi kullanamama gibi iletiler iletebilir.
Sözsüz iletişimin doğru gerçekleşebilmesi için zaman kullanımına dikkat edilmesi gerekir.
118
Özet
iletişimin gerçekleşmesinde anlamın oluşmasının
önemi büyüktür.
Günlük yaşam içerisinde kendimiz ya da
kimliğimiz hakkında karşımızdaki kişilere belki
de çok farkında olmadan bilgiler aktarırız.
Bunların bir kısmı söz ile gerçekleşirken büyük
bir kısmı ise sözsüz olarak adlandırılan iletişim
biçimleri ile gerçekleşir. Bu nedenle sözsüz
olarak adlandırılan iletişim biçiminin çok daha
önemli olduğu saptanmıştır.
İletişim aslında anlam üretme ile gerçekleşen bir
süreçtir. Anlamın oluşturulmasında kuşkusuz en
etkili araç dildir. Ancak dilin dışında başka pek
çok gösterge aracılığı ile anlam üretilir ve iletişim
sağlanmış olur.
Bu göstergeler sözsüz iletişim olarak adlandırılan
ve günlük yaşam içerisinde farkında olmadan
kullanılan en etkin iletişim biçiminin içinde yer
almaktadır. Eş deyişle sözsüz iletişimi sadece
beden ile sınırlamak doğru değildir. Beden
dilinin dışında pek çok gösterge sözsüz iletişim
içinde yer almaktadır. Bu göstergeler bizim
karşımızda bulunan kişiye ya da kişilere
toplumsal konumumuz, kişiliğimiz, yaşama bakış
açımız gibi kendimiz hakkında bilgi verici
göstergelerdir. Örneğin, kullandığımız araba bir
yandan ekonomik durumumuz hakkında bilgi
verirken bir yandan da yaşama bakış açımızı
gösterir. Aynı şekilde oturduğumuz semt, evimiz
ve evimizin dekorasyonu toplumsal konumumuzu
gösteren göstergelerdir. Bu örnekleri çoğaltmak
olanaklıdır. Giysilerimiz, seçtiğimiz renkler,
kullandığımız saat, kolye, yüzük gibi takılar,
kravat, fular gibi aksesuarlar hep bizim
hakkımızda bilgi veren göstergelerdir. Hatta
yediğimiz yemekler bile kişiliğimizin ya da
yaşam biçimimizin bir göstergesidir.
Sözsüz iletişim genel olarak insan bedeninin
hareketleri olarak algılanmaktadır. Beden
hareketlerinin yanısıra, kişiler arasındaki mesafe,
görünüş, yüz ifadeleri yani jestler ve mimikler,
göz ve baş hareketleri, ses gibi ögelerde sözsüz
iletişimin içinde yer almaktadır. Sözsüz iletişim
jestler, göz hareketleri ya da ses biçimleri gibi
kodlar aracılığı ile gerçekleştirilir. Bu kodların
oluşmasında göstergeler önemli bir yer tutmaktadır. Giysiler, mekan, renkler, zaman gibi
kavramlar sözsüz iletişimin göstergeleridir. Bu
göstergeler aracılığı ile karşımızdaki insanlarla
iletişim kurar ve kimliğimiz hakkında iletiler
sunmuş oluruz.
Gösterge bizi bir ölçümü doğrudan doğruya
yapmaktan kurtaran, bizim ölçme eylemimizin
yerine geçen bir araç olarak tanımlanabilir.
Ancak bir göstergeyi okuyabilmek için, nasıl
okunacağını önceden öğrenmiş olmamız gerekir.
Kuşkusuz sadece bize bilgi aktaran aracılar,
okumayı bildiğimiz küçük araçlar değildir. Başka
bir şeyin yerine geçip, kendisi o şey olmadığı
halde o şeymiş gibi bize bilgi üreten başka türden
aracılar da vardır. Örneğin, trafik işaretleri ya da
giydiğimiz giysiler gibi. Ancak bu bildirileri de
anlayabilmek için giysilerin ya da trafik
işaretlerinin dilini öğrenmiş olmak gerekmektedir. Kısaca kendisi o şey olmadığı halde, o
şeyi çağrıştırarak iletişim sağlayan her aracı bir
göstergedir.
Bu göstergeler öncelikle bizim kişisel imajımızı
oluştururlar. Bunun yanısıra ekonomik durumumuz, kültür yapımız, sosyal çevremiz ve sosyal
yaşantımız, duygularımız, kendimize duyduğumuz güven ve yaşam biçimimiz ile ilgili
bilgileri verirler.
Bu bilgileri aktardığımız en önemli sözsüz
iletişim göstergeleri giysiler, aksesuarlar, renkler,
mekanlar ve zamandır.
Göstergenin gösteren ve gösterilen ve olmak
üzere iki yanı vardır. Gösteren, göstergenin
algıladığımız yanıdır. Gösterilen ise gösterenin
göndermede bulunduğu zihinsel kavramıdır.Bu
zihinsel kavram aynı dili, aynı kültürü paylaşan
insanlar için ortaktır. Dolayısıyla göstergeler
toplum tarafından onaylanan uzlaşımlara
dayanmaktadır. O yüzden göstergeleri anlayıp,
yorumlayabilmek için o toplumun kültürel
özelliklerini de bilmek gerekir. Herhangi bir
toplum için anlamlı olan bir davranış başka bir
toplum için anlamsız olabilir ve yadırganabilir.
Bu nedenle göstergelerin anlaşılmasında ve
Sözsüz iletişimin en önemli göstergelerinden biri
giysilerdir. İnsanlar giysileri aracılığı ile
karşısındaki kişilere kendisi hakkında pek çok
bilgi aktarma olanağına sahip olmaktadırlar.
Kişiler giydikleri giysiler ve taktıkları aksesuarlar
ile pek çok şey anlatırlar. Giysilerin kendine özgü
bir dili vardır ve bu dil aracılığı ile toplumsal
statü ya da cinsiyet hakkında bilgi verilmiş olur.
Giysiler bir yandan da toplumsal dönüşümü
yansıtır ve moda kavramından ayrı düşünülemez.
119
Giysilerin yanısıra aksesuarlarla da etrafa bir çok
ileti verilebilir ve sözsüz iletişimin önemli bir
göstergesi olarak karşımıza çıkar. Aksesuarlar da
giysilerde olduğu gibi toplumsal statünün bir
göstergesidirler. Ayrıca aksesuarlar kişisel imaj
yaratmada önemli bir yer tutmaktadır.
Yaşamımızın her anında karşılaştığımız renkler
de anlamın oluşmasında önemli bir yer tutan
göstergeler arasında yer almaktadır. Renkler,
insanların algıları içinde yer alır ve farkında
olmadan insanlar renklerden etkilenirler ya da
karşılarındaki kişileri renkler aracılığıyla
etkilerler. Renkler simgesel anlatımın ya da
sözsüz iletişimin önemli bir göstergesi olarak
tarih boyunca kullanılmıştır.
Yaşam içinde mekanlar da giysiler, aksesuarlar
gibi pek çok şey söylerler. Yaşadığımız mekanlar
aracılığı ile aslında kendimiz hakkında farkında
olmadan pek çok bilgi aktarırız. Kuşkusuz bu
süreç iletişimin bir parçasıdır. Sözsüz iletişimin
gerçekleşme sürecine mekanlar aracılığı ile
bakıldığında mekanların toplumsal değerler,
cinsiyet rolleri, kimlik gibi kavramlar hakkında
da bilgiler aktardığını görmek olanaklıdır.
Örneğin, bir Türk evi ile İngiliz evi arasında pek
çok farklılık vardır. Çünkü her iki evde yaşayan
insanlar kendi kültürlerini mutlaka yaşam
alanlarına aktarmışlardır. Aynı şekilde bir kadının
yaşadığı ev ile bir erkeğin yaşadığı ev arasında da
farklılıklar görülebilir.
Renkler insanın
kendini ifade etmesinin
göstergelerinden biridir. Giysi seçiminde olduğu
gibi renklerin seçimi ile de karşıdaki kişiye
iletiler sunmak olanaklıdır. Renkler de anlamı
taşıyan birer göstergedir ve iletişim kurmada ve
imaj yaratmada yardımcı olurlar. Özellikle
çağımızda imaj yaratma önemli bir kavram haline
dönüşmüştür. İmaj kimlik oluşumunun ve
görünür olmanın yollarından biridir. Kuşkusuz
görünürlüğü sağlayan en önemli sözsüz iletişim
göstergelerinden biri de renklerdir.Bu nedenle
renklerin anlamlarını çok iyi bilmek gerekir.
Çünkü evimizde, işyerimizde, giysilerimizde
seçtiğimiz renkler ile karşımızdakilere kendinimizi anlatırız.Yanlış bir renk seçimi yanlış
anlaşılmamıza neden olabilir.
Yaşam içinde mekanlar da giysiler, aksesuarlar
gibi pek çok şey söylerler. Yaşadığımız mekanlar
aracılığı ile aslında kendimiz hakkında farkında
olmadan pek çok bilgi aktarırız. Kuşkusuz bu
süreç iletişimin bir parçasıdır. Sözsüz iletişimin
gerçekleşme sürecine mekanlar aracılığı ile
bakıldığında mekanların toplumsal değerler,
cinsiyet rolleri, kimlik gibi kavramlar hakkında
da bilgiler aktardığını görmek olanaklıdır.
Renkler kültürden kültüre değişik anlamlar
içerebilir. Rengin anlamı kuşkusuz kültürel
uzlaşımlara dayalıdır ve kültürden ayrı düşünmek
olanaklı değildir. Aynı toplumda yaşayan ve aynı
kültürü paylaşan insanlar renk konusunda aynı
düşüncelere sahiptirler. Örneğin, pek çok
toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da siyah
matemin, korkunun, karanlığın rengi olarak
algılanırken beyaz saflığın, temizliğin, masumiyetin rengi olarak algılanır. Ancak başka bir
toplumda bu renklerin anlamları değişebilir.
Bir mekana girdiğimizde o mekan içinde yaşayan
insanların toplumsal sınıflarını, kimliklerini,
cinsiyetlerini anlayabiliriz. Mekanın iç döşemesi,
yapıldığı malzemenin kalitesi, bulunduğu semt,
apartman ya da tek katlı oluşu, içindeki
mobilyalar, dekorasyon biçimi gibi özellikler o
evde yaşayan insanlar hakkında bilgi verici
niteliktedir. Özel alanda olduğu gibi kamusal
alanda da mekanlar pek çok şeyin göstergesidir.
Mekanlar aracılığı ile kişinin konumu ve statüsü
anlaşılır. İnsanlar egemenlik ve sahiplik
duygularını mekan kullanımıyla ortaya koyarlar
ve kendi konumları hakkında bilgi verirler.
Sözsüz iletişimin göstergelerinden biri de zaman
kavramıdır. Çağdaş yaşam içerisnde zaman
kavramının önemi ve değeri daha fazla artmıştır.
Zamanı iyi değerlendirmek, zamansızlık, boş
zaman, zamanı harcamak gibi deyişler artık
günlük konuşma dilinin bir parçası haline
gelmiştir. Zaman kavramı üzerine şimdiye dek
pek çok şair, filozof ve bilim insanları çalışmışlar
ve zamanı tanımlamaya çalışmışlardır. Zamanı
tanımlamak oldukça güçtür. Çünkü zaman
göreceli bir kavramdır ve kişiye göre değişebilen
bir şeydir. Sözsüz iletişim açısından zaman
kavramına bakıldığında ise zamanı iyi
değerlediren ve zamanı iyi değerlendiremeyen
insanlar davranışları ile bunu dile getirirlerken
kendi kişilik tiplerini de ortaya koyarlar. Bu
Sözsüz iletişimde mekan kullanımında insanların
kişisel olarak koydukları sınırlarda önemli bir yer
tutmaktadır. Buna proksemik ( proxemics ) adı
verilmektedir. Böylece kişiler karşısındakilerin
kendilerine yakınlıklarına göre mesafe koyarak
mekanlar aracılığı ile iletişimi gerçekleştirmiş
olurlar.
120
nedenle özellikle çağımızda hem kişisel hem de
kurumsal olarak zaman yönetimi önem
kazanmaktadır. Zaman yönetimi, analizlereden ve
planlamadan yararlanmayı gerektirir. Zamanı
kullanırken ne gibi problemlerle karşılaşılacağının ve bunların nedenlerinin bilinmesi
gerekir.
121
Kendimizi Sınayalım
1. Türkçe’de gösterge denildiğinde akla ilk gelen
kavram aşağıdakilereden hangisidir?
6. Kişinin kendine en yakın olan bir kaç kişi
için ayırdığı fiziksel uzaklığa ne ad
verilmektedir?
a. Araç
a. Kamusal alan
b. Gösterilen
b. Sosyal ilişki mesafesi
c. Gösteren
c. Mesafe
d. Simge
d. Resmi olmayan kişisel mesafe
e. İkon
2. Göstergenin
verilmektedir?
algılanan
imgesine
ne
e. Samimi kişisel mesafe
ad
7. Eşit statüdeki insanların toplantılarında
genellikle hangi tip masa kullanılır?
a. Gösterge
a. Yuvarlak masa
b. Belirti
b. Kare masa
c. Gösterilen
c. Dikdörtgen masa
d. İşaret
d. Oval masa
e. Gösteren
e. Masa kullanılmaz
3. Anlamlama sürecinin ilk boyutuna ne ad
verilmektedir?
8. Soğuk ve açık renkler hangi duygunun
göstergesidir?
a. Yananlam
a. Süreklilik
b. Anlam
b. Kalite
c. Düzanlam
c. Ferahlık
d. Gerçek
d. Karamsarlık
e. Gösterge
e. Canlılık
4. Bir politikacının elinde kalemle bir
televizyon programına katılması hangi davranışın
göstergesidir?
9. Gücü, tutkuyu ve gizemi simgeleyen renk
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Karamsarlık
a. Mavi
b. İyimserlik
b. Sarı
c. Cimrilik
c. Beyaz
d. Entellektüellik
d. Pembe
e. Görgüsüzlük
e. Siyah
5. Mekanlarda büyük masa hangi makamın
göstergesidir?
10. Zaman konusunda işleri çıkmaza sokan
kişilik tipi aşağıdakilerden hangisidir?
a. Sekreter
a. Aceleci kişilik
b. Memur
b. Ağırkanlı kişilik
c. Yönetici
c. Sosyal kişilik
d. İşçi
d. Çalışkan kişilik
e. Hizmetli
e. Tembel kişilik
122
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
uyumlu olması gerekmektedir. Kişisel imaja
katkıda bulunan aksesuarlar özensiz kullanıldığında olumsuz bir izlenim yaratılmasına neden
olabilmektedirler. Bunun yanısıra özensiz
kullanıldıklarında dikkat dağıtıcı da olabilirler.
Örneğin, bir öğretmenin çok büyük takılar
takarak sınıfa girmesi öğrencilerin dikkatinin
dağılmasına neden olabilir. Aksesuarların yapılan
işe, giyilen giysiye ve girilen ortama uygun
olarak seçilmesi unutulmaması gereken bir
konudur.
1. a Yanıtınız yanlış ise “Gösterge Nedir?”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. e Yanıtınız yanlış ise “Gösterge Türleri”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. c Yanıtınız
yanlış
ise
“Gösterge
ve
Anlamlama” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
4. d Yanıtınız yanlış ise “Aksesuarlar” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde 3
Tarih boyunca insanlar renklere farklı anlamlar
yüklemişlerdir. Giysilerini, yaşadıkları mekanları
bu renklerin simgesel anlamlarına göre seçme ve
boyama işlemini gerçekleştirmişlerdir.
5. c Yanıtınız yanlış ise “Yaşam Alanlarımız
Mekanlar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
6. e Yanıtınız yanlış ise “Yaşam Alanlarımız
Mekanlar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
Renkler kültürden kültüre değişik anlamlar
içerebilir. Rengin anlamı kültürel uzlaşımlara
dayalıdır ve kültürden ayrı düşünülemez. Aynı
toplumda yaşayan ve aynı kültürü paylaşan
insanlar renk konusunda aynı düşüncelere
sahiptirler. Bir toplumda siyah rengin anlamı
matem ise, başka bir toplumda siyah
masumiyetin rengi olabilir.
7. a Yanıtınız yanlış ise “Yaşam Alanlarımız
Mekanlar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
8. c Yanıtınız yanlış ise “Renkler”
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
başlıklı
9. e Yanıtınız yanlış ise “Renkler”
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
başlıklı
Sıra Sizde 4
Kişisel imajın oluşmasının yanısıra kurumsal
imajın oluşmasın da da renklerin büyük önemi
vardır. Renklerin insan üzerinde etkisinin ne
denli önemli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle
pazarlama ve marka çalışmalarında rengin önemli
bir öge olduğu unutulmamalıdır. Kurumun imajı
açısından büyük önem taşıyan renklerin bütünlüğü, oluşturduğu anlam, kurumun hedef kitlesi,
kurumun içinde bulunduğu kültürel ortam
açısından önem taşımaktadır.
10. a Yanıtınız yanlış ise “Zaman” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Göstergeler kültür ile yakından ilişkilidir ve
kültürel uzlaşımlara dayalıdır. Aynı kültürü
paylaşan insanlar nesnelere ya da yazılı olmayan,
ifade edilmeyen toplumsal değerler konusunda da
kendi aralarında ortak deneyimleri sonucunda
uzlaşmaya varmışlardır. Örneğin, Türk toplumunda yaşlıların elini öpmek bir saygı
göstergesidir. Sizde çevrenizdeki insanları ve
olayları gözlemleyerek Türk Kültürü açısından
kültürel uzlaşımlara dayalı göstergeleri sıralayabilirsiniz.
Kurum kimliği açısından yanlış seçilen bir renk o
kurumun hedef kitlesi tarafından yanlış bir
biçimde algılanmasına neden olabilir. Örneğin,
pembe rengin iştah kapatan bir özelliği olduğu
bilinmektedir. Bu nedenle yiyecek işiyle uğraşan
kurumlarda bu rengin kullanılması doğru
değildir.
Sıra Sizde 2
Aksesuarlar, kişinin sahip olduğu özellikleri
vurgulama ve dikkat çekmek için kullanılan
sözsüz iletişim göstergelerinden biridir. Giysi ve
diğer göstergelerde olduğu gibi aksesuarlar
kişisel imaj yaratmada da önemli bir yer
tutmaktadır. Bu nedenle giysi ve aksesuarların
123
Yararlanılan Kaynaklar
Atalayer, F. (1994). Temel Sanat Öğeleri,
Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar
Fakültesi Yayınları No:5.
Pease, A. (2003 ). Beden Dili, İstanbul: Rota
Yayınları.
Rifat, M. (1990). Dilbilim ve Göstergebilimin
Çağdaş Kuramları, İstanbul: Düzlem Yayınları.
Atkinson, Y. (1997). Zamanı Yönetme Sanatı,
İstanbul: Nehir Yayınları.
Sabuncuoğlu Z. ve Paşa, M ve Kaymaz, K (2010)
Zaman Yönetimi, İstanbul: Beta Yayıncılık
Bilbil,E.K.(2003)
“Etkili
İletişimi
Gerçekleştirmede Sözsüz İletişimin Gücü”,
İletişim Fakültesi Dergisi. İstanbul: İstanbul
Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları,sayı:16.
Salmış, F. (2011). Söz, Renk,Mekan ve İmaj
Uyumunda Beden Dili, İstanbul: Türdav.
Sun,H. ve Sun, D. (1992 ). Hayatınızı
Renklendirin, A.E. Songür- M.Demirci ( çev ),
A.Suer (ed), İstanbul: Beyaz Yayınları.
Çağan, M . (2005). Sizin Renkleriniz, İstanbul:
Birharf Yayıncılık.
Davis, F. (1997). Moda Kültür Kimlik, Özden
Arıkan.(çev), İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat
Yayınları.
Yılmaz, Ü. (1991). Renk Psikolojisi, Eskişehir:
Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
Erkman, F. ( 1987 ). Göstergebilime Giriş,
İstanbul: Alan Yayıncılık.
Zielke,W. (1993) . Sözsüz Konuşma,
E.Nermi.(çev), İstanbul: Say Yayınları.
Fiske, J. ( 1990 ). İletişim Çalışmalarına Giriş,
Ankara: Ark Yayınevi.
Gürel, E.Ş. (1998 ). “Sözsüz İletişim Ögeleri
Açısından Türk haber Spikerlerinin Analizi”,
İletişim Fakültesi Dergisi. İstanbul: İstanbul
Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları,sayı:8
Yararlanılan İnternet Kaynakları
Erdoğan, İ. ( 2012 ). “İlişkide Sözsüz İletişim”,
http://www.irfanedrdogan.com/intro2com/sozsuz.
htm , indirilme tarihi (06.06.2012)
İzgören, A.Ş. ( 2006 ). Dikkat Vücudunuz
Konuşuyor, İstanbul: Elma Yayınları.
Kanat, A. ( 2001 ). Renk ve Duyu Psikolojisi,
İzmir:İlya Matbaası .
Sarıhan, H. (2007 ). “Renk ve İletişim”,
http://hakansarihanepi2.blogspot.com/2007/02/re
nk-ve-iletiim.html ,indirilme tarihi (19.03.2012).
Kaşıkçı, E. ( 2006 ). İmaj, İletişim & Beden
Dili, İstanbul: Hayat Yayınları.
Sungur, Y. ( 2011). “Renk Bir Enerjidir”,
http://www.gennaration.com.tr/manset1/iletişimve-marka-danismani-,
indirilme
tarihi
(19.03.2012).
Malandro A.L,Barker L,Barker D.A .( 1989 ).
Nonverbal Communication , U.S.A: Mc Graw
Hill.
Parroman, J.M. (1991 ). Resimde Renk ve
Uygulanışı, İstanbul: Remzi Kitabevi.
124
7
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
Kültür olgusunun ne olduğu ve birey ve toplum açısından taşıdığı anlamın ne olduğu
tanımlayabilecek,
Sözsüz iletişimin insan hayatının her alanında ama özellikle iletişim olgusunda taşıdığı önemi
açıklayabilecek,
Jestler, mimikler ve bakışlardaki kültürel farklılıkların neler olduğunu tartışabilecek,
Kişilerarası mesafede ve dokunmadaki kültürel farklılıkların neler olduğunu ifade edebilecek,
Selamlaşmada kültürel farklılıkların neler olduğunu ayırt edebilecek,
Beden hareketlerinde ve kişisel alan kullanımında toplumsal cinsiyete dayalı farklılıkların neler
olduğunu ayırt edebilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
Sözsüz İletişim
Dokunma
Kültür ve Kültürel Farklılıklar
Selamlaşma
Jest
Beden Hareketleri
Mimik
Kişisel Alan
Bakışlar
Toplumsal Cinsiyet
Kişilerarası Mesafe
İçindekiler
Giriş
Sözsüz İletişim
Sözsüz İletişimde Kültürel Farklılıklar
Sözsüz İletişimde Toplumsal Cinsiyete Bağlı Farklılıklar
126
Kültür ve Sözsüz İletişim
GİRİŞ
Bütün canlılar gibi insan da doğa ile etkileşimde bulunarak varlığını sürdürür. Diğer canlı türlerinden
farklı olarak yalnızca insan, doğa ile etkileşimde araya kültürünü koyar. Bu biraz da insanın zaaflarından
kaynaklanan bir sonuçtur. Çünkü doğuştan getirdiği nitelikleri nedeniyle doğal koşullar ve düşmanları ile
baş etmede güçsüz ve korumasız olan insan ancak yarattığı kültür ile hayatta kalıp, var olabilir.
İnsanoğlunun doğal ve toplumsal çevresi ile etkileşim içinde yarattığı “araç, gereçlerden, bu araç ve
gereçleri kutsayan değerlerden, bu araç ve gereçlerle iş yaparken başvurulan örgütlenme biçimlerinden, iş
görmeden, iş bölümünün yarattığı insanlar arasındaki farklılaşmaları geçerli hale getirmeyi ve
kurumsallaştırmayı amaçlayan açıklama ve inançlardan oluşan bu sistemin (kültürün) temelinde ise
iletişim yatmaktadır (Oskay, 1992:7).
Birey açısından iletişim, biyolojik varlığının toplumsal/kültürel varlığa dönüşmesini, yaşam boyu
toplumsallaşmasını sağlayan en temel süreçtir. İnsan yavrusu toplumsal ve kültürel anlamda hazır bir
ortama doğar. Hazır bulduğu bu ortamda isteklerini, duygu ve düşüncelerini dile getirmeyi
başkalarınınkini anlamayı iletişim yoluyla öğrenir ve geliştirir.
İletişimimizin temel bir yönünü sözsüz iletişim oluşturur. Başka deyişle, günlük yaşamda
gerçekleştirilen ilişkilerde başvurulan simgesel kodlar içinde sözsüz olanlar, anlam yaratmada ve
paylaşmada çoğu kez bilincinde olmaksızın ama kaçınılmaz olarak sürekli kullanılırlar. Bununla birlikte,
sözsüz iletişimin bilimsel bir ilginin ve araştırmaların odağı haline gelmesi yeni sayılır. Sözel ve yazılı
dillerin iletişimin temel türleri sayıldığı, söz ve yazı sanatının yüceltildiği toplumlarda bu gecikme
doğaldır. Bunda, bireylerarası yüz yüze iletişimin konuşma ile başlayan bir olgu olduğu gibi yanlış bir
varsayım da etkili olmuştur. Kısaca, iletişimin doğası ile ilgili bu yanılgı, insanın işitme ile birlikte en çok
gelişmiş olan görsel kanalları aracılığıyla açımladığı sözsüz iletişim kodlarına uzun süre gerektiği kadar
önem verilmemesine yol açmıştır. Oysa, sözsüz iletişimin en önemli bir bölümünü oluşturan görsel
kodların kullanımı insanın iletişim tarihi kadar eskidir. Tarih boyunca insanlar, günlük uygulamalar için
olduğu kadar, din kökenli törenler ve geleneklere bağlı ritüeller için de son derece yetkin kodlar
geliştirmiştir. Kuşkusuz, bu sözünü ettiğimiz törenler, ritüeller her kültürde aynı biçimde gerçekleşemez.
Doğal olarak o kültürün doğduğu toplumun, coğrafyanın niteliklerine göre farklılaşmalar söz konusu olur.
Bu farklılaşmalar ise farklı kültürlerden gelen bireylerin zaman zaman iletişim sorunu yaşamalarına yol
açabilir. “Eğer kültür bizim iletişimimizi etkiliyorsa, bizim ilişkide bulunduğumuz diğer insanların da
kültürlerinin onların iletişimini etkilemesi kaçınılmazdır. Değişik kültürlerin üyeleri arasında yanlış
anlama olasılığı bu önemli bağlantı unutulduğu zaman olur ve artar” (Yaktıl Oğuz, 2002: 25).
Ayrıca, bireylerarası yüz yüze iletişimde doğal olarak yer alan ses tonlaması, mimikler, beden
hareketleri, jestler sözlü iletişimin çevresini ve anlamını belirlemede her zaman etkili olagelmiştir. Öte
yandan, başkaları hakkındaki izlenimlerin ve kararların oluşmasında görsel kodlar sezgisel değerlendirme
aracı olarak önemli bir işlev üstlenirler. Oscar Wilde’ın “Dış görünüme göre karar vermeyenler, olsa olsa
sığ insanlardır. Dünyanın gerçek gizemi, görünmeyende değil, görünür olandadır”(Aktaran Beyhan, 2010:
14) şeklindeki saptaması iddialı olmakla birlikte doğruluk payına sahiptir. Zamana karşı yarışın egemen
olduğu günümüz toplumlarında atomlaşmış bireyin her zaman bir başkasını tanıma şansı olmamaktadır.
Sözcüklere ayrılacak zamanın olmaması kadar yaygınlaşan ilişki kalıpları da buna izin vermemektedir.
Oysa sözsüz iletişim, sözcük zenginliğine sahip konuşma dilini aratmayacak bir anlatım gücüne sahiptir.
Gerekli olan bu anlatım olanağının ayırdına varmaktır.
127
SÖZSÜZ İLETİŞİM
Sözsüz iletişimle ilgili kitabınızda yer alan bölümde konuyu geniş bir biçimde incelediniz. Burada kısaca
sözsüz iletişimle ilgili bilgileri anımsayacağız. Sözsüz davranışlar, deneyimler, başka deyişle sözsüz
iletişim tüm bir gün boyunca, TV, sinema, radyo, gazete, dergi, topluluk önünde konuşma, özel görüşme,
sınıf içinde kısacası hayatın her anında ve alanında vardır ve etkilidir. Belirli sözsüz iletişim davranış ya
da kodlarını (iyi kullanıldığı ya da kötü kullanıldığında) tanımlayabilmek insanların iletişim yeteneklerini
geliştirmekte yardımcı olur.
Kısaca kelime kullanmadan bilgi aktarımı olarak tanımlanabilecek sözsüz iletişim genel iletişimin
yaklaşık %93’ünü oluşturur. Bu oranın içinde genel iletişime oranla % 55’in yüz ifadeleri, vücut
hareketleri, takılar, mesafe algısı olduğu kabul edilirken, %38’in ise ses tonu yoluyla gerçekleştirildiği
ileri sürülmektedir. Dolayısıyla sözsüz iletişim, iletişim süreci içinde ağırlıklı bir etkiye sahiptir.
Şekil 7.1: Sözsüz iletişim iletişim sürecinde önemli bir yere sahiptir
Sözsüz iletişimde gerçekleştirilen kodlamaların bir kısmı evrensel olarak hemen her insanın verdiği
tepkilerdir. Yapılan kimi araştırmalar sonucunda farklı kültürlerden gelseler bile insanların mutluluk,
korku, öfke, şaşkınlık, üzüntü ve tiksinme duygularını neredeyse aynı mimiklerle ifade ettikleri
saptanmıştır. Bunların yanı sıra içgüdülerimizden hareketle gerçekleştirdiğimiz kimi sözsüz iletişim
kodlamaları da bulunmaktadır. Korunma, kendini güvende hissetme gereksinimi insanın en temel
gereksinimlerinden biridir. Çağlar önce ilkel toplumlarda insanlar belki de hissettikleri tehditlerden
korunmak için mağaraya saklanmaktaydılar. Çevrelerindeki vahşi hayvanlardan, doğa felaketlerinden bu
şekilde sakınabileceklerini düşünmekteydiler. Bu içgüdünün uzantısını henüz sosyalleşme sürecinin
başında olan küçük çocuklarda görmek olanaklıdır. Bir şeyden korktuklarında masanın altı, koltuğun,
kapının arkasına saklanma ya da bir yetişkinin bacaklarının arkasına gizlenme en yaygın davranıştır. Ama
modern dünyada artık insan pek de bu tarz tehditlerle karşılaşmıyor. Fiziksel olarak kendimizi doğaya
karşı çağlar öncesinde yaşamış olan insanlardan daha iyi koruyabiliyoruz. Ancak modern dünyada da ast
üst ilişkileri, sosyal yaşamın dayattığı kurallar zaman zaman bizi tedirgin edebiliyor. Saklanacak bir
mağaramız yok ama kendimizi güvende duyma gereksinimimiz kalıcı. İşte bu gereksinimi bedenimizde
kapanma hareketi yaparak karşılıyoruz çoğunluk. Pek çok kültürde kendini içinde bulunduğu ortamda
huzursuz hisseden kişi kollarını, ellerini önünde kavuşturarak kapanma hareketi sergiler. Bazen buna
bacaklar da eşlik eder (Bkz. Fotoğraf 4.1). Kimi zaman ise kolların, ellerin yerini nesneler alır. Bedenin
önünde tutulan çanta, iki elle, bedenin önünde tutulan bir kadeh, kucakta taşınan kitaplar kapanma
hareketi olarak algılanabilir (Bkz. Fotoğraf 4.2). Bunlar içgüdüsel olarak geliştirdiğimiz sözsüz
iletilerdir.
128
Fotoğraf 4.1
Fotoğraf 4.2
Yukarıda anlatılanlara benzer biçimde, yine içgüdüsel olarak neredeyse evrensel anlamda yaptığımız
hareketlerden biri de yaklaşma ve uzaklaşma hareketleridir. Küçük çocukları bebekleri gözlemlediğimizde bu içgüdüyü net biçimde görebiliriz. Küçük çocuklar hoşlandıkları bir şey gördüklerinde
çoğu zaman kontrolsüzce o şeye yaklaşmak, kavramak, incelemek isterler. Onları rahatsız eden bir şey
olduğundaysa o nesneden, kişiden uzaklaşmak isterler. Biz yetişkinler de benzer davranışı gösteririz.
Örneğin, bir mağazanın vitrininde gördüğünüz sevdiğimiz renkteki ya da modeldeki bir giysiyi yakından
görmek, incelemek isteriz. Bir sohbet sırasında ilgimizi çeken bir konuda konuşan kişiye doğru yöneliriz
(Bkz. Fotoğraf 4.3). Oturuyorsak oturuş yönümüz o kişiye yönelir. Ayakta sohbet ediyorsak o kişiyle
mesafemizi yakınlaştırırız.
129
Fotoğraf 4.3
Fotoğraf 4.4
Hoşlanmadığımız bir şeyle karşılaştığımızda ise o nesneden ya da kişiden uzaklaşmak isteriz.
Örneğin, toplu taşımada kişisel bakımına önem vermeyen ve kötü kokan birinin yanında durmak ya da
oturmak zorunda kaldığımızda, gidecek alanımız olmasa bile bedenimizi aksi yöne döndürürüz. Onu da
yapamıyorsak başımızı olabildiğince aksi yöne doğru çevirmeye çabalarız. Fotoğraf 4.4’te yer alan erkek
tüm bedeniyle olmasa da üste attığı bacağının yönüyle yakınlaşma hareketi gösterir. Fotoğraftaki kadın
ise gerek bedeniyle, gerek üste attığı bacağının yönüyle ve gerekse başının duruşuyla tam bir uzaklaşma
hareketi sergilemekte ve iletişime izin vermemektedir. Kuşkusuz içinde yaşadığımız sosyal yaşam içinde
çocuklar gibi kontrolsüz davranmamız söz konusu olamaz. Bize öğretilmiş olan nezaket kuralları
çerçevesinde ve belirlenmiş olan sosyal ilişki ağlarına uygun olacak biçimde davranmaya çabalarız.
Birisinden çok hoşlansak bile yaklaşma davranışımızı denetimli olarak gerçekleştiririz. Aksi halde
karşımızdaki kişiyi rahatsız etmemiz kaçınılmazdır. Burada sözünü ettiğimiz bu yakınlaşma ve uzaklaşma
hareketleri de içgüdüsel olduğu için evrensel olduğunu söyleyebileceğimiz hareketlerdir. Ama her birey
bu yakınlaşma ve uzaklaşma davranışını kendi kültürünün normlarıyla uyumlu olarak gerçekleştirir. Bu
da göstermektedir ki, kimi evrensel tepkilerimize rağmen sözsüz iletişim içinde yaşadığımız toplumla,
kültürle doğrudan ilişkilidir.
Siz de günlük yaşam içinde hangi durumlarda kapanma hareketleri
yaptığınızı, yaklaşma ve uzaklaşma hareketlerini hangi koşullarda yinelediğinizi düşünün.
130
SÖZSÜZ İLETİŞİMDE KÜLTÜREL FARKLILIKLAR
Sözsüz iletişimde bireyin içgüdüleri ve gereksinimleri davranışlarını, sözsüz iletişim yoluyla çevresine
gönderdiği sözsüz iletileri belirlese de sözsüz iletişim yalnızca bununla sınırlı değildir. Kaçınılmaz olarak
içinde yaşadığımız toplumla ve kültürle uyumlu olarak sözsüz iletileri öğrenip tekrar ederiz. Böylece
sözsüz iletişimde de toplumsal uzlaşım gerçekleşmiş olur. Bu konudaki farklılıkları örnekler üzerinden
anlatmak çok daha betimleyici olacaktır. Ancak, şu önemli noktayı da gözden kaçırmamak gerekir;
sözsüz iletişimle ilgili verilen örnekler bir toplumun ve kültürün tüm üyelerinin değişmez biçimde yaptığı
davranışlar değildir. Kuşkusuz her toplumda istisnalar ve/veya çeşitlilikler söz konusudur. Biz burada
genel olarak toplumların ve kültürlerin uygulamakta ve başvurmakta oldukları sözsüz iletişim yollarına
değineceğiz.
Jestler, Mimikler ve Bakışlarda Kültürel Farklılıklar
Günlük yaşam içinde sözlü iletilere eşlik ederlerken tüm sözsüz iletileri algılamak çok da mümkün
olmayabilir. Sözsüz iletişimin varlığının tam olarak farkına varmak ve çevremizdeki kişilerin aslında ne
düşündüklerini, ne hissettiklerini sözlü iletilerinden yalıtarak algılayabilmek için kulaklarımızı seslere
kapatarak çevremizi gözlemlemek ilginç ama verimli bir deneyim olacaktır. Bu deneyim tıpkı sessiz bir
film izlemek gibidir. Bu gerçekten yapılabildiğinde çevremizde ne kadar yoğun bir sessiz ve sözsüz ileti
bombardımanıyla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz (Özer, 1995:121).
Jestler, mimikler ve bakışlarda kişisel farklılıklar kadar kültürel farklılıklar da belirleyicidir. Örneğin,
en basit ve en sık başvurulan jestlerden biri başla yapılan “evet-hayır” işaretidir. Küçük bir bebeğe
sevmediği bir yiyecek uzatıldığında uzaklaşma davranışı gösterir ve başını sağa ve sola olmak üzere iki
tarafa sallar. Bebek henüz içinde bulunduğu kültürün üzerinde uzlaştığı sözsüz iletileri öğrenmemiştir ve
içgüdüsel olarak tepki vermektedir. Ahmet Şerif İzgören, “hayır” hareketini sağa ve sola baş sallayarak
değil de başı geriye doğru atarak ve bu harekete kaşları da kaldırarak eşlik eden “hayır” anlamındaki jest
ve mimiği üç milletin yaptığını vurgulamaktadır: Türkler, Yunanlılar ve Suriyeliler. Bu üç millet dışında,
diğer ülkelerde insanlar “hayır” demek için başlarını sağa ve sola sallanmaktadır (2000:11). Hindistan’da
ise eli iki yana sallamak “hayır” ve/veya “git başımdan” anlamına gelmektedir. Buna karşın “evet” işareti
dünyanın her yerinde aynıdır: Baş yukarıdan aşağı doğru sallanarak “evet” anlamı yaratılır.
Bunun yanısıra kimi el hareketleri de ülkeden ülkeye farklı anlamlar taşıyabilmektedirler. Örneğin,
birini göstermek için işaret parmağını kullanmak Türkiye’de kimi zaman kaba karşılansa da yaygındır.
Hindistan, Çin ve Japonya’da işaret parmağıyla birini ya da bir şeyi işaret parmağıyla göstermek büyük
kabalık olarak algılanır (Bkz. Fotoğraf 4.5). Bunun yerine bir şeyi ya da kimseyi göstermek için bütün
ellerini kullanırlar (Hürriyet İK 4 Eylül 2011: 10).
Fotoğraf 4.5
131
El işaretleriyle ilgili bir başka farklı uygulama işaret ve baş parmakların bir araya getirilmesiyle
yapılandır (Bkz. Fotoğraf 4.6). Dalgıçlıkta bu hareket “her şey yolunda” anlamına gelir. Japonya’da ise
para işaretidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde işlerin yolunda gittiğini gösteren “OK/Tamam”
anlamındadır. Ancak Türkiye’de bu işareti yaptığınızda karşınızdaki kişi kendisine hakaret ettiğinizi
düşünebilir (İzgören, 2000:15-16). Restoranlarda garsonu çağırma hareketi de farklı kültürlerde farklı
biçimde yapılabilir. Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tıpkı Türkiye’de olduğu gibi işaret
parmağı havaya kaldırılarak çağırma hareketi yapılır. Ama örneğin, Latin Amerika’da bizim otostop
hareketi olarak bildiğimiz baş parmağın yere paralel olacak biçimde arkaya doğru sallanmasıyla garsonlar
çağrılmaktadır (Bkz. Fotoğraf 4.7). Güneydoğu Asya’da yer alan Burma’da çağırma hareketi avuç içi
yere bakacak şekilde elin tutulması ve parmakların piyano çalıyormuşçasına hareket ettirilmesiyle
yapılmaktadır (Malandro vd. 1989:305).
Fotoğraf 4.6
Fotoğraf 4.7
Bakışlarda ise neredeyse hemen her ülkede benzer yaklaşımlar söz konusudur. Bir kişiye uzun süre,
kilitlenerek bakmak bakılan kişiyi rahatsız eder. Ancak, kimi kültürlerde bunun yapılmamasına özellikle
dikkat edilir. Japon kültüründe sözünü ettiğimiz biçimde kilitlenerek olmasa bile göz teması kurmak
saldırganlık ve kabalık olarak algılanır. Aksine göz temasından kaçınmak saygı belirtisidir (Bkz. Fotoğraf
4.8). Çin’de de yürürken doğrudan göz teması kurmak, göz dikmek uygunsuz bir davranıştır Yine Çin’de
göz kırpmak saygısızlık olarak değerlendirilir. Örneğin, Türkiye’de de zaman zaman sözel içeriğe eşlik
eden göz kırpma eylemiyle karşılaşabiliriz. “Anladın mı?” sorusuna eşlik eden göz kırpma işareti ya da
“Olmuş bil!” sözüne eşlik eden göz kırpma hareketi Çin’den gelen iş ortaklarıyla yapılan bir görüşmede
son derece uygunsuz kaçacaktır (Hürriyet İK 4 Eylül 2011: 10). Birleşik Arap Emirlikleri’nde elleri
göğüste birleştirmek saygı ve alçakgönüllük göstergesidir. Ayak tabanını göstermek ise saygısızlıktır.
Dolayısıyla özellikle otururken ayakların duruşuna dikkat etmek gerekir (Bkz. Fotoğraf 4.9).
Fotoğraf 4.8
132
Fotoğraf 4.9
Fotoğraf 4.10
Meksika’da ise eller cepte ya da belde durmak büyük kabalıktır, hoş karşılanmaz (Bkz. Fotoğraf 4.10).
Görüldüğü üzere her toplum kültürüne ve değerlerine göre farklı sözsüz iletiler geliştirmiş ve
geliştirmektedir. Ama daha önce de vurguladığımız gibi bunlar değişmez kurallar değildir. Kişiden kişiye
zaman zaman farklılıklar gösterebilir. Bunu bir örnek üzerinde açıklamak yerinde olacaktır. Örneğin,
Türkiye’de gençlerin ebeveynlerinin yanında sigara içmeleri, hatta bazı ailelerde yaşça büyüklerin
yanında bacak bacak üstüne atmaları saygısızlık olarak algılanır. Ama kimi aileler çocuklarına daha esnek
bir ortam sunmak istedikleri için bu genel eğilimin dışına çıkarlar. Sonuçta bu o ailelerin kendi
eğilimleridir. Ama hala Türkiye’de yaşça büyüklerin yanında sigara içmek çok hoş karşılanmamaktadır.
Bu ünitede kimi milletlerin sözsüz iletişimdeki kimi genel eğilimlerinden söz edilmektedir. Ancak elbette
bunlar, o toplumun tüm bireyleri için değişmez kurallar olamaz. Bunu da göz önünde bulundurmak
gerekir.
Kişilerarası Mesafede ve Dokunmada Kültürel Farklılıklar
Sözsüz iletişimde fiziksel mesafe ve dokunma önemli yer tutar. Kişiler arasındaki ilişkilerin
anlaşılmasında, tanımlanmasında mesafe ve dokunma önemli ipuçları verir. Üstelik özellikle özel alana
girmek ve dokunmak kişiler arasında ilişkinin tanımlanmasına yardımcı olan bir konu olduğu için
oldukça da hassastır. İstemediğimiz ya da ummadığımız bir insanın bize dokunması rahatsız
hissetmemize yol açar. Buna karşın sosyal yaşam içinde pek çok kişiyle bir arada olmak zorunda kalırız.
İş yaşamı içinde ya da durakta otobüs beklerken, bir kafeteryada otururken, kalabalık sokaklarda
yürürken hiç tanımadığımız insanlarla kuşatılırız. Modern dünyada bu ve benzeri ortamlardan kendimizi
yalıtmamız neredeyse imkansızdır. Ancak karşılaştığımız kişilerle samimiyetimizle uyumlu olacak
biçimde fiziksel mesafemizi oluşturur ve buna eşlik edecek temas biçimlerinin neler olabileceğini
kültürümüzden öğrendiklerimize göre uygularız. Bir önceki ünitede de söz edildiği gibi genel olarak 50
cm özel alan, 1.20 m kişisel alan, 3.60 m sosyal alan ve bundan ötesi de ortak bölge olarak tanımlanır ve
kabul görür (İzgören, 2000: 29). Tahmin edilebileceği gibi yine farklı kültürlerde farklı yaklaşımlar söz
konusudur.
Sözsüz iletişimde fiziksel mesafe ve dokunma önemli yer tutar. Genel
olarak 50 cm özel alan, 1.20 m kişisel alan, 3.60 m sosyal alan ve bundan ötesi de ortak
bölge olarak tanımlanır ve kabul görür.
Genellikle batı toplumlarında özel alan ihlali pek görülmez. Örneğin, Almanlar özel alanlarına
girilmesinden hiç hoşlanmazlar. O nedenle ne kendileri böyle bir girişimde bulunurlar ne de başkalarının
kendilerine bu denli yaklaşmalarına izin verirler. Almanların özel alan mesafesini korumak konusundaki
hassasiyetlerinin aksine örneğin, Meksika’da konuşma sırasında birbirine yakın durmak yaygındır.
Bundan rahatsız olmuş gibi durmak büyük kabalıktır. Çin’de fiziksel temas rahatsızlık veren bir
durumdur. Özellikle yabancıların kendilerine dokunmasından hoşlanmazlar. Buna rağmen Ruslar’ın
konuşmalarına fiziksel temas eşlik eder. Konuşurken de yakın durmayı tercih ederler. İngiltere’de ise özel
133
alana girmeyi gerektirecek davranışlar (kucaklaşma, dokunma, öpme) aile fertleriyle gerçekleştirilir. Özel
alanın mahremiyetine çok dikkat ederler. Birine çok yakın durmak, eli omzuna atmak uygun değildir.
(Hürriyet İK 4 Eylül 2011: 10).
Özel alan yalnızca değişik kültürler arasında farklılıklar göstermemekte, aynı toplumda yaşayan
kişilerin geldikleri kesimlere bağlı olarak da farklılaşabilmektedir. Ayşegül Horozoğlu, az nüfuslu
yerlerde yetişenlerin, büyük kentlerde yetişenlere göre özel alana daha fazla gereksinim duyduklarını ileri
sürmektedir. Çünkü özel alan az nüfuslu yerlerde kontrol dışı olarak daha az ihlal edilmekte, dolayısıyla
bu konuda bir alışkanlık oluşmamaktadır. Bu veriden yola çıkarak insanların el sıkışırken kollarını
uzattıkları mesafeye bağlı olarak kasabada mı büyük kentte mi yetiştikleri anlaşılabilmektedir. Köy,
kasabada yaşayanlar el sıkışırken geride durup öne doğru eğilerek mümkün oldukça uzakta el sıkışırken,
şehirde yaşayanlar bir adım öne gelerek el sıkışırlar (Bkz. Fotoğraf 4.11). Büyük şehirlerde bilekten
bedene kadar olan el sıkışma mesafesi yaklaşık 46 cm iken kasabada büyüyenlerde bu mesafe 100 cm’ ye
kadar çıkabilmektedir (Hürriyet İK 4 Eylül 2011: 10).
Fotoğraf 4.11
Türkiye’de Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi sıcak samimi ilişkiler yaygındır. Özellikle kadınlar diğer
kadınlarla, erkekler diğer erkeklerle yakın ve temas konusunda fazla sakınmadan iletişim kurabilirler.
Ancak profesyonel ilişkilerde ve karşı cinsle kurulan iletişimde daha az girişken olunduğu
gözlemlenmektedir. Türkiye’de tanımadığımız bir çocuğu bile sevmek çok yaygındır. Batı toplumlarında
çocuk istismarı çok hassas bir konu olduğundan dolayı örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde ya da
Kuzey Avrupa ülkelerinde tanımadığınız bir çocuğu sevimli bulduğunuz için sevmeye kalkmanız
ebeveynleri tarafından yanlış algılanabilir. Sri Lanka, Hindistan ya da Tayland’da ise farklı gerekçelerle
dikkatli olmak gerekir. Türkiye’den çok farklı bir yaklaşımın olduğu görülmektedir. Türkiye’de takdir
etmek için bir çocuğun başını okşamak çok olağan bir davranıştır. Oysa adı geçen Sri Lanka, Hindistan ve
Tayland’da bir çocuğun başını okşamak kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü ruhun başın
üstünde olduğuna inanılır ve çocuğun başını okşayarak elinizle o ruhu kirlettiğiniz, zarar verdiğiniz
düşünülür (İzgören, 2000:19).
Diğer kültürlerde sözsüz iletilerin nasıl farklılıklar gösterdiğini
gözlemlemenin en kolay yollarından biri de yabancı dizi ve filmleri izlemektir. Siz de
yabancı dizi ve filmlerdeki sözsüz ileti farklılıklarını ayırt etmeye çalışın.
Selamlaşma ve Kültürel Farklılıklar
Selamlaşma sosyal yaşam içinde en çok gerçekleştirdiğimiz eylemlerden biridir. Özellikle yeni
tanıştığımız kişiler üzerinde bırakacağımız izlenim açısından selamlaşma en önemli aşamalardan biridir.
Zaten tanımakta ve düzenli olarak görüşmekte olduğumuz kişilerle de iletişimimizi sağlıklı bir biçimde
sürdürebilmek açısından selamlaşmak büyük önem taşır. Her kültür selamlaşmada kendi diline göre sözel
içeriği oluşturduğu gibi sözsüz iletileri de yaratır. Türkiye’de resmi tanışmalarda el sıkışmak yaygındır.
134
Yakın dostlar tokalaşırken birbirlerini öpebilirler. Hatta bu yanaklardan öpmekten çok yanakları birbirine
değdirmek biçimindedir. Yakın arkadaşlar, akrabalar arasında tokalaşmadan hemen sarılmak ya da elle
hafifçe karşıdakinin omzu tutulurken yanakları birbirine değdirmek hem kadınlar, hem erkekler ve hem
de kadın ve erkekler arasında sık görülen selamlaşma biçimidir (Bkz. Fotoğraf 4.12). Kuşkusuz bunda da
sosyal sınıfa, yöreye, o yörenin kendi örf ve adetlerine, kişinin dünya görüşüne uygun olarak
farklılaşmalar görülebilmektedir. Türkiye’de bir başka yaygın selamlaşma biçimi ise el öpmektir.
Yaşlıların, çok yaşlı olmasa da saygı duyulan kişilerin elleri eğilerek öpülür ve alına koyulur. Türkiye’de
en yaygın saygı içeren selamlaşma biçimi budur.
Fotoğraf 4.12
Modern, batılı toplumlarda karşılaşmalarda tokalaşmak esastır. Ne var ki tokalaşmada bile kültürden
kültüre farklılıklar göze çarpmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde el sıkışarak,
gülümseyerek veya ‘merhaba’ denilerek selamlaşılır. El sıkışma kısa ve özdür. Bilindiği üzere el sıkışma
sırasında çok bastırarak el sıkmak kadar neredeyse sadece dokunuyormuşçasına el sıkmak da karşı tarafa
rahatsızlık veren bir tokalaşma biçimidir. İşte sözü edilen o hafif el sıkışma Amerika Birleşik
Devletleri’nde hoşnutsuzluk olarak nitelendirilir. El sıkışırken aşırı baskı uygulamadan, sıkıca tutmak ve
göz teması kurmak o kültür için en geçerli olan selamlaşma biçimidir. Fransızlar ise ilk kez tanıştıkları
biriyle selamlaşıp el sıkışırlar. Samimi oldukları kişileri ise öperek selamlarlar. Fakat karşı cinsler ve
kadınlar birbirlerini öper. Eğer bir erkekle kadın selamlaşma sırasında birbirlerini öpecek kadar
yakınlarsa erkekler kadınları öper. Erkekler arası öpüşme yaygın değildir. Bu samimi iletişim biçimi diğer
milletlerle karşılaştırıldığında Almanya’da selamlaşmanın daha resmi boyutlarda gerçekleştiği görülür.
Özellikle ilk kez karşılaştıkları kişilerle ya da iş toplantılarında sadece tokalaşırlar. Özel alan konusundaki
duyarlılıkları hatırlandığında Almanların selamlaşmalarda neden yalnızca tokalaşmayı tercih ettikleri
daha anlaşılır bir hal almaktadır. Tokalaşmaya arkadaşların birbirini öpmesi eşlik ettiğinde aslında 50 cm
lik özel alana başkalarının girmesine izin verilmiş olmaktadır. Dolayısıyla, Almanların yaşam biçimiyle
uyumlu bir durum söz konusudur. Kuşkusuz bu konuda istisnalar da vardır. İngiltere’de de özellikle
formal karşılaşmalarda sadece tokalaşmak yeterlidir. Hindistan’da ise “nameste” başka deyişle iki eli
birleştirip hafifçe öne eğilerek selamlamak, oldukça yaygındır. Ayrıca el sıkışarak da selamlaşılabilir.
Hemcinsler (aynı cinsiyetten kişiler) el sıkışır ama karşı cinsler dini inanıştan dolayı el sıkışmaz. Eğer
ortada bir belirsizlik varsa ilk hamleyi karşıdan beklemek en iyisidir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise
selamlaşma ritüelleri biraz karmaşıktır. Arkadaşlar birbirini öperek selamlar. Erkekler arasında yaygındır.
Erkekler arasında selamlaşma biçimi el sıkışmadır. Kadınlar da el sıkışır kimi zaman da öpüşür. Erkekler
kadın elini uzatmadığı sürece el sıkışmak için hamlede bulunmaz. El sıkışmadan sonra elleri uzun süre
tutmak arkadaşlık göstergesidir. İspanya’da selamlaşmak bizim kültürümüzdekine yakınlık gösterir. El
sıkışmak ve iki yanaktan birden öpmek yaygındır. Eğer iş görüşmesi sırasında el sıkıştıktan sonra
karşıdaki kişi yanağını diğerine uzatıyorsa iki yanağından birden öpmek gerekir. Japonya’da selamlaşma
135
baş eğilerek gerçekleştirilir. Çin’de ise fiziksel temas çok hoş karşılanmaz. O nedenle başla selamlaşmak
tercih edilir. Meksika’da tokalaşmak veya hafifçe başla selamlaşmak yaygındır. Rusya’da da selamlaşma
ve vedalaşma sırasında el sıkışılır (Hürriyet İK 4 Eylül 2011: 10). Görüldüğü üzere küresel dünyada
birbiriyle daha çok etkileşim içinde olan ülkelerin kültürlerinde pek çok benzerlik bulunmaktadır. Ne var
ki bu küresel ağın dışında kalan kültürlerde çok farklı sözsüz iletilerle karşılaşmak olanaklıdır. Örneğin,
Hindistan’ın Andaman Adaları’nda yaşayan Andamanlar arasındaki selamlaşma oldukça ilginçtir. Bu
kültürde selamlaşmak için herkes bir diğerinin kucağına oturur ve her iki kişi de diğerinin boynuna
kollarını dolayarak sarılır ve kısa bir süre karşılıklı sızlanırlar. İki kardeş, baba oğul, anne kız, eşler ve
bazen arkadaşlar bu şekilde selamlaşırlar. Eşler arasında erkek karısının kucağına oturarak sarılabilir ve
selamlaşma bu şekilde gerçekleşebilir (Malandro vd. 1989:305).
Yaşadığınız yöreye, bulunduğunuz çevreye, dünya görüşünüze bağlı
olarak siz de selamlaşmalarınızda başkalarıyla farklılıklar olup olmadığını, başkalarıyla
karşılaştığınızda nasıl selamlaştığınızı gözden geçirin.
Diğer Sözsüz İletişim Ögeleri ve Kültürel Farklılıklar
Kuşku yok ki sözsüz iletişim yolları yalnızca duruş, bakış, jest ve mimiklerden ibaret değildir. Daha
önceki ünitelerde de söz edildiği gibi sözsüz iletişim aynı zamanda sesimizi kullanış biçimimiz, giyim
kuşam kodlarımız, bir mekanı nasıl değerlendirdiğimiz, bir mekanda kendimizi nasıl konumlandırdığımız,
zamanı kullanış biçimimiz gibi konuları da içerir.
Giyim kuşam kodları bizim sosyal sınıfımız, dünya görüşümüz ve zaman zaman da hangi ülkeden
geldiğimize dair ipuçları verir. Batı toplumlarının büyük çoğunluğu benzer giyim kuşam kodlarına
sahiptir. Ancak o toplumların içinde de alt kültür gruplarının kendilerine göre giyim kuşam kodları
bulunmaktadır. Bunun dışında Hindistan gibi kimi ülkelerde hala geleneksel giysiler yaygın olarak
kullanılmaktadır. Dolayısıyla farklı bir ülkeye gitmeden önce ya da farklı kültürden gelen biriyle
tanıştığımızda o kültür hakkında önceden bilgi sahibi olmak iletişim sürecini kolaylaştıracaktır. Bunun
dışında aynı toplum içinde bile paylaşılan ortama göre giyinmek kültürün bize öğrettiği bir şeydir. Bir
cenazeye ya da bir davete giderken ne giymemiz gerektiğini bize öğreten içinde yaşadığımız kültürdür. İş
yaşamında da yapılan işe göre farklı kültürel kodlara başvurulabilir. Örneğin, bir film setinde çalışan
kameramanın işini takım elbise ve kravatla yapması beklenemez. Benzer biçimde herhangi bir bakanlıkta
ya da herhangi bir devlet dairesinde çalışan bir memurun da kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı giyinmesi
hoş karşılanamaz. Dolayısıyla, giyim kuşam kodlarıyla ilgili olarak tek ve değişmez bir doğru yoktur.
Önemli olan içinde yaşadığımız kültürün değerleri doğrultusunda, ortamına uygun giyinmektir.
Giyim kuşam kodlarıyla ilgili olarak tek ve değişmez bir doğru yoktur.
Önemli olan içinde yaşadığımız kültürün değerleri doğrultusunda, ortamına uygun
giyinmektir.
İçinde yaşanılan, çalışılan mekanların tasarımı konusunda da kültürler arasında farklılıklar
olabilmektedir. Örneğin, son derece modern ve gelişmiş bir ülke olmasına karşın hala pek çok Japon
minimalist anlayışla evini döşemeyi tercih etmektedir. Misafirin çok önemli olduğu Türk toplumunda ise
hala pek çok evde misafirlerin ağırlanması için özel bir oda ayrı tutulur ve evin en büyük ve konforlu
odası olmasına karşın günlük kullanıma açılmaz.
Zamanın nasıl kullanılacağı da kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Pek çok batı toplumunda
dakiklik önemli bir konudur. Amerika Birleşik Devletleri, Almanya’da bu konu çok önemliyken, İtalya,
İspanya, Türkiye ya da Meksika gibi ülkelerde zaman çok daha esnek yaklaşılan bir olgudur. Örneğin,
katılacağınız bir toplantıda bir Meksikalı varsa ve üstelik bu toplantı çok da resmi bir toplantı değilse
onun katılıma geç kalması sizi şaşırtmamalıdır.
136
İş yerinde giyim kuşamla ilgili şu ilgi çekici yazı okunabilir:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=19695340
SÖZSÜZ İLETİŞİMDE TOPLUMSAL CİNSİYETE BAĞLI
FARKLILIKLAR
Farklı sözsüz iletişim kodlarının oluşmasında belirleyici olan unsurlardan biri de toplumsal cinsiyet
kavramıdır. Dördüncü ünitede toplumsal cinsiyet kavramı üzerinde durmuştuk. Ancak kavramın tanımını
bir kez daha yapmak yararlı olacaktır. Toplumsal cinsiyet kısaca, kültürel olarak kurulan kadınlık ve
erkeklik olgusudur. Başka deyişle, doğuştan getirdiğimiz cinsiyetlerimize içinde yaşadığımız toplum ve
kültür belli değerler yükler. Önceki ünitede daha önce değinildiği üzere, toplumsal cinsiyet toplumun
görmek istediği kadınlık ve erkeklik kalıplarını içermektedir. Bu normlar arasında, kadın ve erkeğin
kendini sunum şekli; davranış kalıpları, beden hareketleri, jestleri, mimikleri, konuşma biçimleri, giyim
kuşam kodları da yer almaktadır. Giyim kuşam kodlarında toplumsal cinsiyete dayalı ayrışma üzerine
verilecek bir örnek konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Ortalama biçim ve görüntü olarak aslında bedensel
farklılıkları çok fazla olmayan kadın ve erkek, giysilerle farklılaştırılır. Kadınlar etekle, erkekler
pantolonla sınıflandırılır (Connell, 1998:109). Giysi, bireyin kişisel tercihlerini hemen dışa vuran en
temel toplumsal cinsiyet göstergesidir. Kadınlığın etekle, erkekliğin pantolonla kodlanmasının yanı sıra,
bireyin tarzı (seçtiği renkler, modeller, takip ettiği moda akımları), cinsel eğilimi (erkeğin hangi kulağına
küpe taktığı), meslek ve uğraşıya özgü kostümler (hemşire üniforması, mutfak önlüğü, iş tulumu gibi)ile
yapılan kodlamalar da toplumsal cinsiyete uygunluk konusunda ip ucu verir (Bullough-Bullough,
1993:312). Yakın dönemden bu yana erkekler de renkli giyinmeye başlamış olsalar da hala çingene
pembesi kadınlarda görülmeye daha alışkın olunduğu için pek çok erkeğin gözünde iddialı bir seçimdir.
Yine erkeklerde simli, payetli giysileri günlük yaşam içinde görmek neredeyse olanaksızdır. Hemşire
üniforması ya da asker üniforması dediğimizde aklımıza belli cinsiyetler gelmektedir. Dolayısıyla
yalnızca pantolon ve etekle değil, tarz, meslek ve uğraşıya uygun giysiler de içinde yaşadığımız topluma
ve kültüre göre toplumsal cinsiyetteki ayrışmayı pekiştirmektedir.
Beden Hareketlerinde, Kişisel Alan Kullanımında Toplumsal Cinsiyete
Dayalı Farklılıklar
Kadın ve erkekler toplumun kendilerinden beklediği kadınlık ve erkeklik değerleriyle uyumlu olan sözsüz
iletişim biçimlerini öğrenir ve uygularlar. Elbette her kadın ve her erkek aynı biçimde davranamaz.
Burada değinilecek olan sözsüz iletişim biçimleri genellemeler içermektedir.
Toplumsal Cinsiyete Dayalı Beden Hareketleri
Araştırmalar küçük çocukların okul öncesi dönemde kendi biyolojik cinsiyetlerine uygun, toplumun ve
kültürün arzu ettiği toplumsal cinsiyete dayalı beden hareketlerini ve jestleri öğrenip uyguladıklarını
kanıtlamaktadır. Örneğin, okul öncesi dönemde kız çocuklarının diğer kız çocuklarıyla birlikteyken rahat
ve dışa dönük olmalarına karşın, kendi akranları olan erkek çocuklarla bir araya geldiklerinde utangaç
davrandıkları ve daha içe dönük hareketler sergilemedikleri bulgulanmıştır (Richmond ve McCroskey,
2000:242). Kuşkusuz bu durum rastlantısal değildir. Kadınlık ve erkeklik kalıpları çocukların
çevrelerindeki yetişkinleri model almalarıyla, kendilerine aktarılan değerlerle kısa zamanda çocuklar
tarafından kavranmaktadır. Yetişkin erkekler kadınlarla iletişim halindeyken daha dominant (baskın) ve
daha buyurgan jestlere başvurmaktadır. Kadınlar ise erkeklerle iletişim içindeyken aksi bir yol
izlemektedirler. Pek çok araştırma göstermektedir ki, kadınlar erkeklerle iletişime girdiklerinde daha az
alan kaplama, bedenlerini olabildiğinde küçültme, dinlerken ya da konuşurken daha fazla baş sallama,
saçlarıyla erkeklere nazaran daha fazla oynama ya da düzeltme, ellerini kucaklarında tutma, bacaklar ve
dirsekler yoluyla kapanma hareketleri yapma, otururken bacakları ve ayakları birbirine bitişik tutma, daha
fazla göz kırpma ve daha fazla aşağıya yönelik bakışlara sahip olma eğilimi gösterdikleri saptanmıştır.
Erkeklerin ise daha fazla ve doğrudan baktıkları, daha fazla alan kapladıkları, başlarını dik tuttukları,
ayaktayken, otururken bacaklarını açtıkları, çenelerini daha çok sıvazladıkları, daha büyük ve geniş jestler
137
yaptıkları, bacak ve ayaklarını daha fazla hareket ettirdikleri ve kollarını bedenlerinden daha uzakta
hareket ettirdikleri bulgulanmıştır (Bkz. Fotoğraf 4.13) (a.g.k., 2000:242-243).
Fotoğraf 4.13
Kadınlık ve erkeklik kalıpları çocukların çevrelerindeki yetişkinleri
model almalarıyla, kendilerine aktarılan değerlerle kısa zamanda çocuklar tarafından
kavranmaktadır.
Leathers, kadınlık ve erkekliğe ilişkin oluşturulmuş olan kalıp yargıların kadın ve erkeklerin beden
dillerine, sözsüz iletişim kodlarına da yansıdığını ileri sürer. Bu kalıp yargılara göre kadınlar, uysal,
itaatkar, bağımlı, alıngan/aşırı hassas, kaprisli, çabuk parlayan, çabuk telaşlanan, havai, çenesi düşük,
çekingen, sevecen, düşünceli, saygılı, işbirliğini seven, destekleyici ve duyarlıdır. Genel olarak erkeklere
ilişkin var olan kalıp yargılarda ise erkekler, görev bilinci olan, rasyonel, aktif, mantıklı, gayretli, keskin
zekalı, kurnaz, kendinden emin, güçlü, baskın, palavracı, inatçı, kibirli, söz dinlemez ve fırsatçı olarak
öne çıkar (1997: 308). Bu kalıp yargılardan yola çıkılarak, örneğin, kız çocuklarına çoğunluk hanım
hanımcık olması, oyun oynarken dikkatli olması, bir yerini incitmemesi öğütlenirken, erkek çocuklarına
ürkek olmamaları, kafalarına koydukları şey için uğraşmaları ya da ağlamamaları öğütlenir. Dolayısıyla,
sürekli dikkatli olması gerektiği konusunda uyarı alan bir kız çocuğu kendini korumak adına daha
kararsız, daha kapalı beden hareketleri geliştirir. Dışa dönük olmak konusunda yüreklendirilen erkek
çocuk ise daha açık beden hareketleri geliştirir. Benzer biçimde gerek yetiştiğimiz toplumda gerekse
televizyonda, sinemada izlediğimiz diziler ve filmler aracılığıyla kadının hep tehdit altında olduğu, evinin
dışındaki dünyada onu pek çok tehlikenin beklediği mesajları yinelenir. Toplumumuzda “Sana
güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum sözü” pek çok kadının yetişme çağında işittiği bir sözdür. Bu
ve benzer iletilerle dünyayı algılayan kadının toplum içinde kendine çok güvenen, dışa açık tavırlar
sergilemesi sık karşılaşılacak bir durum değildir. Bunun dışında uyumlu, destekleyici, aşırı hassas,
duygusal, müşfik olduğu düşünülen kadın özellikleri, saldırgan tavırlarla örtüşmez. Bir kadın, örneğin iş
yaşamında beklenilenden daha fazla açık beden dili kullanıyorsa, beden dili keskin kodlamalar içeriyorsa
erkeksi olduğu düşünülür. Çünkü bu dışa dönük, hatta kimi noktalarda agresif olabilen beden dili
kadınlara ilişkin kalıp yargılarla uyumlu değildir. Benzer durum erkekler için de geçerlidir.
Beklenildiğinin aksine dışa dönük tavırlar sergilemeyen, beden dili yeterince keskin ve net olmayan bir
erkeğin çevresi tarafından kendine güvensiz olduğu hatta pısırık olduğu düşünülebilir. Ancak burada
toplumsal değerler açısından adaletsiz bir durum vardır. Erkeksi beden diline sahip bir kadın, erkeksi
138
bulunsa bile, erkeksi referanslara sahip olduğu için karşısındaki kişilere güven verebilir. Ama bir erkeğin
yeterince erkeksi beden diline sahip olmaması çoğu zaman güvensizliğe yol açar, o erkek özgüvensiz
algılanır ve hatta cinsel yönelimiyle ilgili şüpheler bile söz konusu olabilir. Bu da ataerkil toplumlarda
erkek olmanın ve erkek değerlerinin, kadın olmaktan ve kadın değerlerinden daha üstün görülmesinden
kaynaklanmaktadır. Kadınsı beden diline sahip olmak bir erkek için sorun oluştururken, kadının erkeksi
beden diline sahip olması o kadının “mert bir kadın” olarak kabul görmesine yol açar.
Kişisel Alan Kullanımında ve Dokunmada Toplumsal Cinsiyete Dayalı
Farklılıklar
Beden hareketlerinde toplumsal cinsiyet farklılıklarının öğrenilmesinde olduğu gibi kişisel alanın nasıl
kullanılacağı da yine kültürle ve o kültürün kadından ve erkekten beklentileriyle uyumlu olarak erken
yaşta çocuklara aktarılır. Araştırmalar sonucunda küçük oğlanların küçük kızlara göre daha fazla yer
kapladıkları gözlemlenmiştir. Bunda erkek çocuklarının daha hızlı büyümeleri bir neden olarak
gösterilebilir. Ancak bu tek başına yeterli bir gerekçe değildir. Yetişkinlerin kız ve erkek çocukları
oynamaları için özendirdiği oyuncaklar da bu alan kaplama, kişisel mekanı oluşturma konusunda etkili
olmaktadır. Örneğin, toplumsal cinsiyet kalıplarıyla uyumlu olarak kız çocuklarına bebekle, oyuncak
mutfak setleriyle oynamaları özendirilirken, erkek çocukları otomobil, kamyon, tren, kılıç vb.
oyuncaklarla oynamaya heveslendirilir. Daha bu aşamada bile erkek çocuğunun kullandığı kişisel alanla
kız çocuğunun kullandığı kişisel alan farklılıkları, yetişkin kadın ve erkeklerin kişisel alan
kullanımlarındaki farklılıklarla uyum gösterir. Kız çocuğu daha dar bir alanda anne rolüne bürünüp
bebeğini besleyip büyütürken, erkek çocuğu kılıcını savururken ya da kamyonunu hareket ettirmek için
çok daha geniş bir alana gereksinim duyar. Çocuklukta öğrenilen, alışkanlık haline getirilen bu farklılıklar
yetişkinlik çağında da pekişir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, örneğin, erkekler gerek otururken gerekse
ayaktayken bacakları açık durmaya, eş deyişle, daha geniş yer kaplamaya eğilimlidirler. Yine otururken
çoğunluk kollarını sandalye, koltuk arkasına dayayarak, bacak bacak üstüne atarken bileği diğer bacağın
üstüne koyacak biçimde oturarak daha fazla alanı baskın biçimde kaplamaktadırlar. Kadınlar ise çoğunluk
kapanma hareketleri göstermekte, otururken de çoğunlukla elleri kucaklarında, bacaklar ve ayaklar
birbirine bitişik duracak biçimde bir duruş sergilemektedirler. Dirsekleri bedenlerine yakın dururlar. Bu
şekilde durarak erkeklerin aksine, herhangi bir alanı kendi bölgesi olarak belirleme, o bölgeyi bir nevi
işaretleme eğiliminden kaçınmış olurlar (Bkz. Fotoğraf 4.14). Karşı cinse dokunma konusunda ise
erkeklerden çok daha az girişkendirler. Özetle, kadınlar kişisel alanlarını erkeklere nazaran daha dar
tutmaktadırlar (Richmond ve McCroskey, 2000:248-249). Buna karşın, yapılan bir araştırmaya göre
kadınların %56’sı erkeklere göre daha fazla yer kapladıklarına ilişkin bir algıya sahiptirler. Oysa konunun
uzmanları erkeklerin kadınlardan daha fazla yer kapladıkları konusunda hemfikirdirler. Benzer biçimde
kadınlar özellikle erkeklerle birlikteyken daha az jest kullanıyor olmalarına karşın, kendilerine yönelik
algıları aksi doğrultuda çıkmıştır. Kadınların %74.5’i erkeklerden daha fazla jest yaptığını belirtmiştir
(Griffin ve diğerleri 2003). Kadınların algılarıyla, gerçekteki durum arasındaki bu ayrımın, erkek
egemenliği karşısında ikincilleştirilmesinden ve buna bağlı olarak da kadınların kapladıkları alanın
hakları olmadığını hissetmelerinden kaynaklandığı söylenebilir.
139
Fotoğraf 4.14
Dokunmak ise kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Pek çok batı toplumunda erkeklerin
birbirlerine sarılması, kucaklaşması hoş karşılanmaz. Latin, Akdeniz ve Arap ülkelerinde ise erkekler
hemcinslerine batı toplumlarına göre daha rahat dokunabilmektedirler. Kadınların hemcinslerine
dokunmaları ise neredeyse hemen her toplumda daha hoşgörüyle karşılanır. Bu tür kültürel farklılıklara
karşın söz konusu kadınlar ve erkekler olduğunda durumun çok fazla değişmediği görülmektedir.
Araştırmalar kız bebeklerin erkek bebeklere göre daha fazla temasla karşılaştıklarını göstermektedir.
Kuşkusuz bu erkek bebeklerin sevilmemesinden değil, erkek olmanın daha az teması neredeyse zorunlu
kıldığına ilişkin genel yargıdan kaynaklanmaktadır. Söz konusu kadınlar ve erkekler olduğunda
erkeklerin kadınlara dokunma eğilimi kadınların erkeklere dokunma eğiliminden daha fazladır. Özellikle
kadınların erkeklere yönlendirici temaslarda bulunmaması gerektiği erken yaşlardan itibaren öğretilir.
Örneğin bir kapıdan geçerken, erkeğin birlikte yürüdüğü kadının geçmesine izin verip arkadan onu takip
ederken sırtına dokunması ve gidilecek yöne doğru gitmesini sağlaması yönlendirici bir dokunmadır.
Aynı davranışın bir çiftte kadın tarafından erkeğe yapılması çoğu toplumda kabul edilebilir bir dokunma
biçimi değildir (Richmond ve McCroskey, 2000:250-251). Buna karşın yapılan bir çalışmada katılımcı
kadınların %57.8’i erkeklerden daha fazla dokunduklarını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Oysa ikili
ilişkilerde erkeklerin kadınlara dokunma eğilimlerinin daha fazla olduğu pek çok çalışmayla
kanıtlanmıştır (Griffin ve diğerleri 2003). Ancak, özellikle evlilik sonrası kadınların eşlerine dokunma
sıklıklarının arttığı saptanmıştır. Örneğin, toplum içinde bir kadının eşinin yakasında sanki toz varmış
gibi silkelemesi, kravatını düzeltmesi vb. davranışlar sahiplenme hareketleri olarak tanımlanabilir.
Bakışlar ve Mimiklerde Toplumsal Cinsiyete Dayalı Farklılıklar
Üzerinde durduğumuz diğer sözsüz iletişim biçimlerinde olduğu gibi bakışlar ve mimiklerde de toplumsal
cinsiyet açısından farklılıklar bulunmaktadır. Aslında iletişim halindeyken gerek kadınlar gerekse
erkekler göz temasını gerçekleştirirler. Ne var ki bakışlarının nitelikleri birbirinden oldukça farklıdır.
Kadınlar bir erkekle birlikteyken konuşma sırasında dikkatle dinlediklerini belli etmek için göz temasına
dikkat ederler. Ancak bunu karşıdakine kilitlenerek değil, belli aralıklarla bakışı kesintiye uğratarak
devam ettirirler. Oysa, erkeklerin bakışları çoğunlukla egemenlik kurma eğilimleriyle uyumlu olarak dik
dik ve/veya kilitlenerek gerçekleşir. Özellikle kadınla erkek arasındaki iletişim flörtif bir boyuttaysa
erkek kilitlenerek bakmayı çoğunluk kendine verilmiş bir hak olarak görür. Buna karşın erkekler, bir
kadınla iletişim halindeyken, bazı koşullarda ast üst ilişkilerini anımsatacak biçimde tam aksi bir eğilim
de gösterebilirler. Kadının statüsünü ikincil gören egemen erkek bakış açısıyla uyumlu olarak, kadın
konuşurken onu önemsemiyormuş gibi göz temasını en aza indirgerler. Kadınlarsa daha fazla
gözlemcidirler. Çevrelerine inceleyerek bakar, gözlem yaparlar. Kuşkusuz bunda toplumsal düzenin ve
kültürün önemli etkisi vardır. Türkiye gibi geleneksel özelliklerini büyük oranda korumakta olan ve
140
ataerkil nitelikler barındıran toplumlarda erkeğin öfkesinden kaçınmak için kadının daha fazla gözlemci
olması olağandır. Toplumumuzda “Onun nefes alışından ne düşündüğünü bilirim” sözü çoğunluk kadın
becerisiyle ilişkilidir. Örneğin, akşam için hazırlanan yemeği beğenmeyen bir erkeğin hoşnutsuzluğunu
kadın, daha o dillendirmeden, gözlemciliği sayesinde fark eder ve olası bir sözel, psikolojik ve belki
fiziksel bir şiddete uğramadan durumu düzeltmeye çaba gösterir. Bu örnekte, kadının kendini olası bir
şiddetten koruyabilmesi için gözlem yeteneğini geliştirmiş olması yardımcı olur. Kuşkusuz
toplumumuzda tüm kadın ve erkek ilişkilerinin bu seviyede olduğu söylenemez. Fakat ne yazık ki
medyada sık sık gündeme gelen haberler verilmiş olan örneğin sıra dışı olmadığını da kanıtlamaktadır.
Özetle, yoğunluk açısından bakıldığında kadınların erkeklerden daha fazla baktıkları, göz teması
kurdukları saptanmıştır. Ancak nitelik olarak değerlendirildiğinde erkekler kadınlardan çok daha fazla dik
dik bakma ve kilitlenerek bakma eğilimi göstermektedirler. Kadın ve erkeklerin bakma eğilimleri ise
farklı amaçlara dayanmaktadır. Erkekler çoğunluk egemenlik kurmalarına yardımcı olacak göz temasına
eğilim gösterirken, kadınlar gözlem yapma ve gerekli koşullarda kendi stratejisini geliştirme amaçlı
bakma eylemini gerçekleştirir (Bkz. Fotoğraf 4.15).
Fotoğraf 4.15
Mimiklerde de yine kadınlar ve erkekler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara göre
erkekler duygularını gizlemek adına kadınlardan daha az mimik yapmaktadır. Bir deney sonunda elde
edilen veri oldukça ilgi çekicidir. Kadın ve erkeklerden oluşan bir gruba farklı duygusal ifadeler içeren
kimi fotoğraflar gösterilmiştir. Katılımcılardan fotoğraflara baktıktan sonra fotoğraftaki kişinin
duygusunu söylemeleri istenmiştir. Sonuçta ise kadınlarla ilişkili fotoğraflarda duygular hem erkek
katılımcılar hem de kadın katılımcılar tarafından daha rahat ve doğru tespit edilmiştir. Çalışmanın
sonunda yapılan değerlendirmede kadınların duygularını dışa vurmada mimiklerini kullanma
özgürlüklerinin erkeklere göre daha fazla olduğu öne sürülmüştür (Richmond ve McCroskey, 2000:243).
Bunun yanı sıra kadınların erkeklerden daha fazla gülümseyip kahkaha attıkları pek çok araştırmayla
saptanmıştır. Kültürümüzde bir erkeği aşağılayarak “Kadın gibi gülme!” denmesi tesadüfi değildir.
Benzer biçimde “Erkekler ağlamaz!” yargısının pek çok toplumda yaygın olması da erkeklerin
duygularını dışa vurma konusunda daha kontrollü olmaları gerektiğinin bir göstergesidir. Ancak burada
ilgi çekici bir nokta bulunmaktadır. Erkekler duygularını gizlemek için mimik yapmamayı, donuk bir
ifade takınmayı tercih ederken, kadınlar da duygularını gizlemek için gülümsemeyi kullanmaktadırlar.
Dolayısıyla, bir kadınla iletişim halindeyken güler yüzlü olması, söylediklerinizi gülümseyerek
karşılaması her zaman halinden memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Pek çok toplumda ve kültürde
kadınlara ilişkin beklentilerle uyumlu olarak, kadının hoş görülü, yumuşak başlı ve uyumlu olması
beklenmektedir. Kadınların büyük çoğunluğu da bu beklentiyi karşılamak adına gülümsemeyi bir araç ve
bazen de maske olarak kullanmaktadırlar. Kabul etmeli ki pek çok toplumda yüzü çok fazla gülmeyen bir
kadın, haksız bir biçimde sevimsiz ve/veya suratsız olarak nitelendirilir. Oysa bir erkeğin sık gülümsüyor
141
olmaması çoğunluk onun gizemli, karizmatik kişiliğinin bir yansıması olarak algılanır. Kuşkusuz tüm
bunlar toplumun kadından ve erkekten beklentileriyle uyumlu olarak öğrenilmiş ve geliştirilmiş sözsüz
iletişim biçimleridir.
Tablo 7.1: Kadın-erkek iletişiminde sözsüz iletişim davranışları (Richmond ve McCroskey, 2000:251)
KADINLARIN SÖZSÜZ İLETİŞİM
PERFORMANSLARI
ERKEKLERİN SÖZSÜZ İLETİŞİM
PERFORMANSLARI
Karşı cinsle iletişim halindeyken aşağı doğru
bakışlara eğilimlidir.
Karşı cinsle iletişim halindeyken gözlerini dikerek
bakma eğilimindedir.
Daha fazla gülümser.
Genellikle sert bakışlara sahiptir.
Karşı cinsle iletişim halindeyken baş eğik durur.
Karşı cinsle iletişim halindeyken başı çoğunluk dik
tutar.
Yönlendirici değildir.
Yönlendiricidir.
Daha olumlu jestlere sahiptir.
Daha az olumlu jestlere sahiptir.
Daha az alan kaplar.
Daha geniş alan kaplar.
Erkeğin alanının dışında durur.
Kadının alanının içine girer.
Teması kabullenir.
Temastan kaçınır.
Bedeni küçültme eğilimi gösterir.
Bedeni dikleştirme, olduğundan büyük gösterme
eğilimi gösterir.
Bacaklar bitişik oturur ve durur.
Bacaklar ayrık oturur ve durur.
Elleri yanda ya da kucakta tutar.
Elleri kalçalarda tutma eğilimi gösterir.
Daha yumuşak konuşur.
Daha gürültüyle konuşur.
Daha az söz keser.
Daha çok söz keser.
142
Özet
tam olarak farkına varmak ve çevremizdeki
kişilerin aslında ne düşündüklerini, ne
hissettiklerini sözlü iletilerinden yalıtarak
algılayabilmek
için
kulaklarımızı
seslere
kapatarak çevremizi gözlemlemek ilginç ama
verimli bir deneyim olacaktır. Bu deneyim tıpkı
sessiz bir film izlemek gibidir. Bu gerçekten
yapılabildiğinde çevremizde ne kadar yoğun bir
sessiz ve sözsüz ileti bombardımanıyla karşı
karşıya olduğumuzu anlayabiliriz .
İletişimimizin temel bir yönünü sözsüz iletişim
oluşturur. Başka deyişle, günlük yaşamda
gerçekleştirilen ilişkilerde başvurulan simgesel
kodlar içinde sözsüz olanlar, anlam yaratmada ve
paylaşmada çoğu kez bilincinde olmaksızın ama
kaçınılmaz olarak sürekli kullanılırlar. Bununla
birlikte, sözsüz iletişimin bilimsel bir ilginin ve
araştırmaların odağı haline gelmesi yeni sayılır.
Bireylerarası yüz yüze iletişimde doğal olarak yer
alan ses tonlaması, mimikler, beden hareketleri,
jestler sözlü iletişimin çevresini ve anlamını
belirlemede her zaman etkili olagelmiştir. Öte
yandan, başkaları hakkındaki izlenimlerin ve
kararların oluşmasında görsel kodlar sezgisel
değerlendirme aracı olarak önemli bir işlev
üstlenirler.
Jestler, mimikler ve bakışlarda kişisel farklılıklar
kadar
kültürel farklılıklar da belirleyicidir.
Bunun yanısıra kimi el hareketleri de ülkeden
ülkeye farklı anlamlar taşıyabilmektedirler.
Bakışlarda ise neredeyse hemen her ülkede
benzer yaklaşımlar söz konusudur. Bir kişiye
uzun süre, kilitlenerek bakmak bakılan kişiyi
rahatsız eder. Ancak, kimi kültürlerde bunun
yapılmamasına özellikle dikkat edilir.
Sözsüz iletişimle ilgili kitabınızda yer alan
bölümde konuyu geniş bir biçimde incelediniz.
Burada kısaca sözsüz iletişimle ilgili bilgileri
anımsayacağız. Sözsüz davranışlar, deneyimler,
başka deyişle sözsüz iletişim tüm bir gün
boyunca, TV, sinema, radyo, gazete, dergi,
topluluk önünde konuşma, özel görüşme, sınıf
içinde kısacası hayatın her anında ve alanında
vardır ve etkilidir. Belirli sözsüz iletişim davranış
ya da kodlarını (iyi kullanıldığı ya da kötü
kullanıldığında)
tanımlayabilmek
insanların
iletişim yeteneklerini geliştirmekte yardımcı olur.
Sözsüz iletişimde fiziksel mesafe ve dokunma
önemli yer tutar. Kişiler arasındaki ilişkilerin
anlaşılmasında, tanımlanmasında mesafe ve
dokunma önemli ipuçları verir. Üstelik özellikle
özel alana girmek ve dokunmak kişiler arasında
ilişkinin tanımlanmasına yardımcı olan bir konu
olduğu için oldukça da hassastır. İstemediğimiz
ya da ummadığımız bir insanın bize dokunması
rahatsız hissetmemize yol açar. Buna karşın
sosyal yaşam içinde pek çok kişiyle bir arada
olmak zorunda kalırız. İş yaşamı içinde ya da
durakta otobüs beklerken, bir kafeteryada
otururken, kalabalık sokaklarda yürürken hiç
tanımadığımız insanlarla kuşatılırız. Modern
dünyada bu ve benzeri ortamlardan kendimizi
yalıtmamız neredeyse imkansızdır. Ancak
karşılaştığımız kişilerle samimiyetimizle uyumlu
olacak biçimde fiziksel mesafemizi oluşturur ve
buna eşlik edecek temas biçimlerinin neler
olabileceğini kültürümüzden öğrendiklerimize
göre uygularız. Genel olarak 50 cm özel alan,
1.20 m kişisel alan, 3.60 m sosyal alan ve bundan
ötesi de ortak bölge olarak tanımlanır ve kabul
görür . Tahmin edilebileceği gibi yine farklı
kültürlerde farklı yaklaşımlar söz konusudur.
Sözsüz iletişimde bireyin içgüdüleri ve
gereksinimleri davranışlarını, sözsüz iletişim
yoluyla çevresine gönderdiği sözsüz iletileri
belirlese de sözsüz iletişim yalnızca bununla
sınırlı değildir. Kaçınılmaz olarak içinde
yaşadığımız toplumla ve kültürle uyumlu olarak
sözsüz iletileri öğrenip tekrar ederiz. Böylece
sözsüz iletişimde de toplumsal uzlaşım
gerçekleşmiş olur. Bu konudaki farklılıkları
örnekler üzerinden anlatmak çok daha
betimleyici olacaktır. Ancak, şu önemli noktayı
da gözden kaçırmamak gerekir; sözsüz iletişimle
ilgili verilen örnekler bir toplumun ve kültürün
tüm üyelerinin değişmez biçimde yaptığı
davranışlar değildir. Kuşkusuz her toplumda
istisnalar ve/veya çeşitlilikler söz konusudur. Biz
burada genel olarak toplumların ve kültürlerin
uygulamakta ve başvurmakta oldukları sözsüz
iletişim yollarına değinilmektedir.
Özel alan yalnızca değişik kültürler arasında
farklılıklar göstermemekte, aynı toplumda
yaşayan kişilerin geldikleri kesimlere bağlı olarak
da farklılaşabilmektedir.
Günlük yaşam içinde sözlü iletilere eşlik
ederlerken tüm sözsüz iletileri algılamak çok da
mümkün olmayabilir. Sözsüz iletişimin varlığının
Selamlaşma sosyal yaşam içinde en çok
gerçekleştirdiğimiz eylemlerden biridir. Özellikle
143
yeni tanıştığımız kişiler üzerinde bırakacağımız
izlenim açısından selamlaşma en önemli
aşamalardan biridir. Zaten tanımakta ve düzenli
olarak görüşmekte olduğumuz kişilerle de
iletişimimizi sağlıklı bir biçimde sürdürebilmek
açısından selamlaşmak büyük önem taşır. Her
kültür selamlaşmada kendi diline göre sözel
içeriği oluşturduğu gibi sözsüz iletileri de yaratır.
konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Ortalama biçim
ve görüntü olarak aslında bedensel farklılıkları
çok fazla olmayan kadın ve erkek, giysilerle
farklılaştırılır.
Kadın ve erkekler toplumun kendilerinden
beklediği kadınlık ve erkeklik değerleriyle
uyumlu olan sözsüz iletişim biçimlerini öğrenir
ve uygularlar. Elbette her kadın ve her erkek aynı
biçimde davranamaz. Burada değinilecek olan
sözsüz iletişim biçimleri genellemeler içermektedir.
Kuşku yok ki sözsüz iletişim yolları yalnızca
duruş, bakış, jest ve mimiklerden ibaret değildir.
Sözsüz iletişim aynı zamanda sesimizi kullanış
biçimimiz, giyim kuşa kodlarımız, bir mekanı
nasıl değerlendirdiğimiz, bir mekanda kendimizi
nasıl konumlandırdığımız, zamanı kullanış
biçimimiz gibi konuları da içerir.
Araştırmalar küçük çocukların okul öncesi
dönemde kendi biyolojik cinsiyetlerine uygun,
toplumun ve kültürün arzu ettiği toplumsal
cinsiyete dayalı beden hareketlerini ve jestleri
öğrenip uyguladıklarını kanıtlamaktadır. Örneğin
okul öncesi dönemde kız çocuklarının diğer kız
çocuklarıyla birlikteyken rahat ve dışa dönük
olmalarına karşın, kendi akranları olan erkek
çocuklarla bir araya geldiklerinde utangaç
davrandıkları ve daha içe dönük hareketler
sergilemedikleri bulgulanmıştır. Kuşkusuz bu
durum rastlantısal değildir. Kadınlık ve erkeklik
kalıpları çocukların çevrelerindeki yetişkinleri
model
almalarıyla,
kendilerine
aktarılan
değerlerle kısa zamanda çocuklar tarafından
kavranmaktadır. Yetişkin erkekler kadınlarla
iletişim halindeyken daha dominant (baskın) ve
daha buyurgan jestlere başvurmaktadır. Kadınlar
ise erkeklerle iletişim içindeyken aksi bir yol
izlemektedirler. Pek çok araştırma göstermektedir
ki, kadınlar erkeklerle iletişime girdiklerinde
daha az alan kaplama, bedenlerini olabildiğinde
küçültme, dinlerken ya da konuşurken daha fazla
baş sallama, saçlarıyla erkeklere nazaran daha
fazla oynama ya da düzeltme, ellerini
kucaklarında tutma, bacaklar ve dirsekler yoluyla
kapanma hareketleri yapma, otururken bacakları
ve ayakları birbirine bitişik tutma, daha fazla göz
kırpma ve daha fazla aşağıya yönelik bakışlara
sahip olma eğilimi gösterdikleri saptanmıştır.
Erkeklerin ise daha fazla ve doğrudan baktıkları,
daha fazla alan kapladıkları, başlarını dik
tuttukları, ayaktayken, otururken bacaklarını
açtıkları, çenelerini daha çok sıvazladıkları, daha
büyük ve geniş jestler yaptıkları, bacak ve
ayaklarını daha fazla hareket ettirdikleri ve
kollarını bedenlerinden daha uzakta hareket
ettirdikleri bulgulanmıştır.
Giyim kuşam kodları bizim sosyal sınıfımız,
dünya görüşümüz ve zaman zaman da hangi
ülkeden geldiğimize dair ipuçları verir. Batı
toplumlarının büyük çoğunluğu benzer giyim
kuşam kodlarına sahiptir. Ancak o toplumların
içinde de alt kültür gruplarının kendilerine göre
giyim kuşam kodları bulunmaktadır. Bunun
dışında Hindistan gibi kimi ülkelerde hala
geleneksel giysiler yaygın olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla farklı bir ülkeye gitmeden
önce ya da farklı kültürden gelen biriyle
tanıştığımızda o kültür hakkında önceden bilgi
sahibi olmak iletişim sürecini kolaylaştıracaktır.
Bunun dışında aynı toplum içinde bile paylaşılan
ortama göre giyinmek kültürün bize öğrettiği bir
şeydir. Bir cenazeye ya da bir davete giderken ne
giymemiz gerektiğini bize öğreten içinde
yaşadığımız kültürdür. İş yaşamında da yapılan
işe göre farklı kültürel kodlara başvurulabilir.
Farklı sözsüz iletişim kodlarının oluşmasında
belirleyici olan unsurlardan biri de toplumsal
cinsiyet kavramıdır. Dördüncü ünitede toplumsal
cinsiyet kavramı üzerinde durmuştuk. Ancak
kavramın tanımını bir kez daha yapmak yararlı
olacaktır. Toplumsal cinsiyet kısaca, kültürel
olarak kurulan kadınlık ve erkeklik olgusudur.
Başka deyişle, doğuştan getirdiğimiz cinsiyetlerimize içinde yaşadığımız toplum ve kültür belli
değerler yükler. Önceki ünitede daha önce
değinildiği üzere, toplumsal cinsiyet toplumun
görmek istediği kadınlık ve erkeklik kalıplarını
içermektedir. Bu normlar arasında, kadın ve
erkeğin kendini sunum şekli; davranış kalıpları,
beden hareketleri, jestleri, mimikleri, konuşma
biçimleri, giyim kuşam kodları da yer almaktadır.
Giyim kuşam kodlarında toplumsal cinsiyete
dayalı ayrışma üzerine verilecek bir örnek
Üzerinde durduğumuz
biçimlerinde olduğu gibi
de toplumsal cinsiyet
bulunmaktadır. Aslında
144
diğer sözsüz iletişim
bakışlar ve mimiklerde
açısından farklılıklar
iletişim halindeyken
gerek kadınlar gerekse erkekler göz temasını
gerçekleştirirler. Ne var ki bakışlarının nitelikleri
birbirinden oldukça farklıdır. Kadınlar bir erkekle
birlikteyken
konuşma
sırasında
dikkatle
dinlediklerini belli etmek için göz temasına
dikkat ederler. Ancak bunu karşıdakine
kilitlenerek değil, belli aralıklarla bakışı kesintiye
uğratarak devam ettirirler. Oysa, erkeklerin
bakışları
çoğunlukla
egemenlik
kurma
eğilimleriyle uyumlu olarak dik dik ve/veya
kilitlenerek gerçekleşir.
145
Kendimizi Sınayalım
1. İletişim aşağıdakilerden hangisini sağlayan
en temel süreçtir?
6. Jestler, mimikler ve bakışlarda
farklılıklar kadar belirleyici olan
aşağıdakilerden hangisidir?
a. Toplumsallaşma
kişisel
unsur
a. Dil farkları
b. Büyüme
b. Giysi farkları
c. Yaşlanma
c. İdeolojik farklar
d. Ergenliğe ulaşma
d. Mimari farklar
e. Ölüm
e. Kültürel farklar
2. Günlük yaşamda çoğu kez bilincinde
olmaksızın ama kaçınılmaz olarak kullanılan
simgesel kodlar aşağıdakilerden hangisidir?
7. Sözsüz iletişimin hangi türünde neredeyse
hemen her ülkede benzer yaklaşımlar söz
konusudur?
a. Yazı
a. Giysilerde
b. Grafik
b. Bakışlarda
c. Sözsüz iletisim
c. Mimiklerde
d. Notalar
d. Jestlerde
e. Mimari
e. Dilde
3. Sözsüz iletişimin insanın iletisim tarihi
kadar eski olan en önemli boyutunu aşağıdakilerden hangisi oluşturur?
8. Yalnızca
değişik
kültürler
arasında
farklılıklar göstermeyen, aynı toplumda yaşayan
kişilerin geldikleri kesimlere bağlı olarak da
farklılaşabilen sözsüz iletişim türü aşağıdakilerden hangisidir?
a. Konuşma
b. Görsel kodlar
a. Genel alan
c. Dinleme
b. Yazı
d. Okuma
c. Resim
e. Matbaa
d. Grafik
4. Sözsüz iletişimin bir kısmı her insanın
verdiği ne tür tepkilerdir?
e. Özel alan
a. Evrensel
9. Birleşik Arap Emirliklerinde el sıkışmadan
elleri uzun süre tutmak neyin göstergesidir?
b. Kişisel
a. Soğukluğun
c. Kırsal
b. Düşmanlığın
d. Kentsel
c. Arkadaşlığın
e. Mahalli
d. İlgisizliğin
5. Hoşlanmadığımız bir şeyle karşılaştığımızda
o nesne ya da kişiye karşı ne tür bir tepki veririz?
e. Kızgınlığın
10. Giyim-kuşam kodları bizim sosyal sınıfımız,
dünya görüşümüz ve zaman zaman aşağıdakilerden hangisi konusunda ipuçları verir?
a. Yakınlaşırız
b. Kucaklarız
a. Hangi ülkeye gittiğimiz
c. Konuşuruz
b. Hangi ülkeye gitmediğimiz
d. Uzaklaşırız
c. Hangi ülkeye gitmeyi planladığımız
e. Kavga ederiz
d. Hangi ülkeden geldiğimiz
e. Hangi ülkede bulunmadığımız
146
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
uzantısını henüz sosyalleşme sürecinin başında
olan küçük çocuklarda görmek olanaklıdır. Bir
şeyden korktuklarında masanın altı, koltuğun,
kapının arkasına saklanma ya da bir yetişkinin
bacaklarının arkasına gizlenme en yaygın
davranıştır. Ama modern dünyada artık insan pek
de bu tarz tehditlerle karşılaşmıyor. Fiziksel
olarak kendimizi doğaya karşı çağlar öncesinde
yaşamış
olan
insanlardan
daha
iyi
koruyabiliyoruz. Ancak modern dünyada da ast
üst ilişkileri, sosyal yaşamın dayattığı kurallar
zaman zaman bizi tedirgin edebiliyor. Saklanacak
bir mağaramız yok ama kendimizi güvende
duyma ihtiyacımız kalıcı. İşte bu ihtiyacı
bedenimizde
kapanma
hareketi
yaparak
karşılıyoruz çoğunluk. Pek çok kültürde kendini
içinde bulunduğu ortamda huzursuz hisseden kişi
kollarını, ellerini önünde kavuşturarak kapanma
hareketi sergiler.
1. a Yanıtınız yanlış ise “Giriş” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
2. c Yanıtınız yanlış ise “Giriş” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
3. b Yanıtınız yanlış ise “Giriş” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
4. a Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
5. d Yanıtınız yanlış ise “Sözsüz İletişim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
6. e Yanıtınız yanlış ise “Jestler, Mimikler ve
Bakışlarda Kültürel Farklılıklar” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
7. b Yanıtınız yanlış ise “Jestler, Mimikler ve
Bakışlarda Kültürel Farklılıklar” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde 2
Sözsüz iletişimde fiziksel mesafe ve dokunma
önemli yer tutar. Kişiler arasındaki ilişkilerin
anlaşılmasında, tanımlanmasında mesafe ve
dokunma önemli ipuçları verir. Üstelik özellikle
özel alana girmek ve dokunmak kişiler arasında
ilişkinin tanımlanmasına yardımcı olan bir konu
olduğu için oldukça da hassastır. İstemediğimiz
ya da ummadığımız bir insanın bize dokunması
rahatsız hissetmemize yol açar. Buna karşın
sosyal yaşam içinde pek çok kişiyle bir arada
olmak zorunda kalırız. İş yaşamı içinde ya da
durakta otobüs beklerken, bir kafeteryada
otururken, kalabalık sokaklarda yürürken hiç
tanımadığımız insanlarla kuşatılırız. Modern
dünyada bu ve benzeri ortamlardan kendimizi
yalıtmamız neredeyse imkansızdır. Ancak
karşılaştığımız kişilerle samimiyetimizle uyumlu
olacak biçimde fiziksel mesafemizi oluşturur ve
buna eşlik edecek temas biçimlerinin neler
olabileceğini kültürümüzden öğrendiklerimize
göre uygularız. Genel olarak 50 cm özel alan,
1.20 m kişisel alan, 3.60 m sosyal alan ve bundan
ötesi de ortak bölge olarak tanımlanır ve kabul
görür (İzgören, 2000: 29). Tahmin edilebileceği
gibi yine farklı kültürlerde farklı yaklaşımlar söz
konusudur.
8. e Yanıtınız yanlış ise “Kişilerarası Mesafede
ve Dokunmada Kültürel Farklılıklar” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanlış ise “Selamlaşma ve Kültürel
Farklılıklar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
10. d Yanıtınız yanlış ise “Diğer Sözsüz İletişim
Ögeleri ve Kültürel Farklılıklar” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Sözsüz iletişimde gerçekleştirilen kodlamaların
bir kısmı evrensel olarak hemen her insanın
verdiği tepkilerdir. Yapılan kimi araştırmalar
sonucunda farklı kültürlerden gelseler bile
insanların mutluluk, korku, öfke, şaşkınlık,
üzüntü ve tiksinme duygularını neredeyse aynı
mimiklerle ifade ettikleri saptanmıştır. Bunların
yanı
sıra
içgüdülerimizden
hareketle
gerçekleştirdiğimiz
kimi
sözsüz
iletişim
kodlamaları da bulunmaktadır. Korunma, kendini
güvende hissetme gereksinimi insanın en temel
gereksinimlerinden biridir. Çağlar önce ilkel
toplumlarda insanlar belki de hissettikleri
tehditlerden korunmak için belki de mağaraya
saklanmaktaydı. Çevrelerindeki vahşi hayvanlardan, doğa felaketlerinden bu şekilde sakınabileceklerini düşünmekteydiler. Bu içgüdünün
Genellikle batı toplumlarında özel alan ihlali pek
görülmez. Örneğin, Almanlar özel alanlarına
girilmesinden hiç hoşlanmazlar. O nedenle ne
kendileri böyle bir girişimde bulunurlar ne de
başkalarının kendilerine bu denli yaklaşmalarına
izin verirler. Almanların özel alan mesafesini
147
korumak konusundaki hassasiyetlerinin aksine
örneğin Meksika’da konuşma sırasında birbirine
yakın durmak yaygındır. Bundan rahatsız olmuş
gibi durmak büyük kabalıktır. Çin’de fiziksel
temas rahatsızlık veren bir durumdur. Özellikle
yabancıların kendilerine dokunmasından hoşlanmazlar. Buna rağmen Ruslar’ın konuşmalarına
fiziksel temas eşlik eder. Konuşurken de yakın
durmayı tercih ederler. İngiltere’de ise özel alana
girmeyi gerektirecek davranışlar (kucaklaşma,
dokunma, öpme) aile fertleriyle gerçekleştirilir.
Özel alanın mahremiyetine çok dikkat ederler.
Birine çok yakın durmak, eli omzuna atmak
uygun değildir.
el
sıkmak
kadar
neredeyse
sadece
dokunuyormuşçasına el sıkmak da karşı tarafa
rahatsızlık veren bir tokalaşma biçimidir. İşte
sözü edilen o hafif el sıkışma Amerika Birleşik
Devletleri’nde hoşnutsuzluk olarak nitelendirilir.
El sıkışırken aşırı baskı uygulamadan, sıkıca
tutmak ve göz teması kurmak o kültür için en
geçerli olan selamlaşma biçimidir. Fransızlar ise
ilk kez tanıştıkları biriyle selamlaşıp el sıkışırlar.
Samimi oldukları kişileri ise öperek selamlarlar.
Fakat karşı cinsler ve kadınlar birbirlerini öper.
Eğer bir erkekle kadın selamlaşma sırasında
birbirlerini öpecek kadar yakınlarsa erkekler
kadınları öper. Erkekler arası öpüşme yaygın
değildir. Bu samimi iletişime karşılaştırıldığında
Almanya’da
selamlaşmanın
daha
resmi
boyutlarda gerçekleştiği görülür. Özellikle ilk kez
karşılaştıkları kişilerle ya da iş toplantılarında
sadece tokalaşırlar. Özel alan konusundaki
duyarlılıkları
hatırlandığında
Almanların
selamlaşmalarda neden yalnızca tokalaşmayı
tercih ettikleri daha anlaşılır bir hal almaktadır.
Tokalaşmaya arkadaşların birbirini öpmesi eşlik
ettiğinde aslında 50 cm lik özel alana
başkalarının girmesine izin verilmiş olmaktadır.
Dolayısıyla, Almanların yaşam biçimiyle uyumlu
bir durum söz konusudur. Kuşkusuz bu konuda
istisnalar da vardır. İngiltere’de de özellikle
formal karşılaşmalarda sadece tokalaşmak
yeterlidir. Hindistan’da ise “nameste” başka
deyişle iki eli birleştirip hafifçe öne eğilerek
selamlamak, oldukça yaygındır. Ayrıca el
sıkışarak da selamlaşılabilir. Hemcinsler (aynı
cinsiyetten kişiler) el sıkışır ama karşı cinsler dini
inanıştan dolayı el sıkışmaz. Eğer ortada bir
belirsizlik varsa ilk hamleyi karşıdan beklemek
en iyisidir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise
selamlaşma
ritüelleri
biraz
karmaşıktır.
Arkadaşlar birbirini öperek selamlar. Erkekler
arasında yaygındır. Erkekler arasında selamlaşma
biçimi el sıkışmadır. Kadınlar da el sıkışır kimi
zaman da öpüşür. Erkekler kadın elini uzatmadığı
sürece el sıkışmak için hamlede bulunmaz. El
sıkışmadan sonra elleri uzun süre tutmak
arkadaşlık göstergesidir. İspanya’da selamlaşmak
bizim kültürümüzdekine yakınlık gösterir. El
sıkışmak ve iki yanaktan birden öpmek yaygındır.
Eğer iş görüşmesi sırasında el sıkıştıktan sonra
karşıdaki kişi yanağını diğerine uzatıyorsa iki
yanağından birden öpmek gerekir. Japonya’da
selamlaşma baş eğilerek gerçekleştirilir. Çin’de
ise fiziksel temas çok hoş karşılanmaz. O nedenle
başka selamlaşmak tercih edilir. Meksika’da
Sıra Sizde 3
Selamlaşma sosyal yaşam içinde en çok
gerçekleştirdiğimiz eylemlerden biridir. Özellikle
yeni tanıştığımız kişiler üzerinde bırakacağımız
izlenim açısından selamlaşma en önemli
aşamalardan biridir. Zaten tanımakta ve düzenli
olarak görüşmekte olduğumuz kişilerle de
iletişimimizi sağlıklı bir biçimde sürdürebilmek
açısından selamlaşmak büyük önem taşır. Her
kültür selamlaşmada kendi diline göre sözel
içeriği oluşturduğu gibi sözsüz iletileri de yaratır.
Türkiye’de resmi tanışmalarda el sıkışmak
yaygındır. Yakın dostlar tokalaşırken birbirlerini
öpebilirler. Hatta bu yanaklardan öpmekten çok
yanakları birbirine değdirmek biçimindedir.
Yakın arkadaşlar, akrabalar arasında tokalaşmadan hemen sarılmak ya da elle hafifçe
karşıdakinin omzu tutulurken yanakları birbirine
değdirmek hem kadınlar, hem erkekler ve hem de
kadın ve erkekler arasında sık görülen
selamlaşma biçimidir (Bkz. Fotoğraf 4.12).
Kuşkusuz bunda da sosyal sınıfa, yöreye, o
yörenin kendi örf ve adetlerine, kişinin dünya
görüşüne
uygun
olarak
farklılaşmalar
görülebilmektedir. Türkiye’de bir başka yaygın
selamlaşma biçimi ise el öpmektir. Yaşlıların,
çok yaşlı olmasa da saygı duyulan kişilerin elleri
eğilerek öpülür ve alına koyulur. Türkiye’de en
yaygın saygı içeren selamlaşma biçimi budur.
Modern, batılı toplumlarda karşılaşmalarda
tokalaşmak esastır. Ne var ki tokalaşmada bile
kültürden kültüre farklılıklar göze çarpmaktadır.
Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde el
sıkışarak, gülümseyerek veya ‘merhaba’ denilerek selamlaşılır. El sıkışma kısa ve özdür.
Bilindiği üzere el sıkışma sırasında çok bastırarak
148
Yararlanılan İnternet Kaynakları
tokalaşmak veya hafifçe başla selamlaşmak
yaygındır. Rusya’da da selamlaşma ve vedalaşma
sırasında el sıkışılır (Hürriyet İK 4 Eylül 2011:
10). Görüldüğü üzere küresel dünyada birbiriyle
daha çok etkileşim içinde olan ülkelerin
kültürlerinde pek çok benzerlik bulunmaktadır.
Ne var ki bu küresel ağın dışında kalan
kültürlerde çok farklı sözsüz iletilerle karşılaşmak olanaklıdır. Örneğin, Hindistan’ın Andaman
Adaları’nda yaşayan Andamanlar arasındaki
selamlaşma oldukça ilginçtir. Bu kültürde
selamlaşmak için herkes bir diğerinin kucağına
oturur ve her iki kişi de diğerinin boynuna
kollarını dolayarak sarılır ve kısa bir süre
karşılıklı sızlanırlar. İki kardeş, baba oğul, anne
kız, eşler ve bazen arkadaşlar bu şekilde
selamlaşırlar. Eşler arasında erkek karısının
kucağına oturarak sarılabilir ve selamlaşma bu
şekilde gerçekleşebilir.
Griffin A.M., McGahee, D., Slate, J. (2003).
http://www.bvte.ecu.edu./ACBMEC/p1999/Griffi
n.htm
Yararlanılan Kaynaklar
Beyhan, E. ( 2010). İnsan, Moda ve Kentsel
Mekan İlişkilerinin İncelenmesi, Basılmamış
Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi
Fen Bilimleri Enstitüsü.
Bullough V.L.-Bullough B. (1993). Cross
Dressing, Sex and Gender, Pennsylvania:
University of Pennsylvania Press.
Connell, R.W. (1998). Toplumsal Cinsiyet ve
İktidar, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
İzgören, A.Ş. (2000). Dikkat Vücudunuz
Konuşuyor, Ankara: Academyplus Yayınları.
Leathers, D. (1997). Successful Nonverbal
Communication-Principles and Applications,
New York: Allyn and Bacon Press.
Malandro L.A. ve diğerleri (1989). Nonverbal
Communication, New York: McGraw-Hill Press.
Oskay, Ü. (1992). İletişimin ABC’si, İstanbul:
İletişim Yayınları.
Özer, A.K. (1995). İletişimsizlik Becerisi,
İstanbul: Varlık Yayınları.
Richmond V.P.-McCroskey, J.C. (2000).
Nonverbal
Behavior
in
Interpersonal
Relations, New York:Allyn and Bacon Press.
Yaktıl Oğuz, G. (2002) “Kültürlerarası iletişimde
Engeller-Bir Örnek Çözümleme: Savulun Battal
Gazi Geliyor”, Kurgu, Sayı 19, s. 25-34,
Eskişehir: Anadolu Üniversitesi İBF Yayınları.
“Yabancılarla İş Yaparken Bunlara Dikkat Edin”
Hürriyet İK, 4 Eylül 2011, s.10.
149
8
Amaçlarımız
Bu üniteyi tamamladıktan sonra;
İmaj kavramını ve imajın çeşitlerin tanımlayabilecek,
İkna kavramını ve iknanın unsurlarını açıklayabilecek,
Kişisel imaj yönetiminin aşamalarını ayırd edebilecek,
Kişisel imajın halkla ilişkiler açısından önemini değerlendirebilecek
bilgi ve becerilere sahip olabilirsiniz.
Anahtar Kavramlar
İmaj
İlk İzlenim
İmaj Çeşitleri
Kişisel İmaj Yönetimi
İkna
Görüntü Yönetimi
Kişisel İmaj
Giyim
İçindekiler
Giriş
İmaj
İkna
Kişisel İmaj
Kişisel İmaj Yönetimi
Kişisel İmajın Halkla İlişkiler Açısından Önemi
150
Kişisel İmaj ve Halkla
İlişkiler
GİRİŞ
Günlük özel veya iş yaşantımızda sürekli iletişim halindeyiz. Bu iletişim süreci içerisinde yazılı, sözlü,
sözsüz iletişim ile insanları belirli konular üzerinde ikna etmeye çalışıyoruz ya da başkaları tarafından
ikna ediliyoruz. Bu süreç içerisinde kurduğumuz iletişimlerde başkaları üzerinde bir takım etkiler
bırakıyoruz. İnsanlar üzerinde yarattığımız bu etkiler sonucunda imajımıza ilişkin olumlu ya da olumsuz
algılar oluşuyor. İmaj, elle tutulup gözle görülmediği için değerlendirmesi, açıklaması zor bir kavram.
Ancak kişisel imaja ilişkin algıyı yönetebiliriz.
Halkla ilişkiler uzmanlarının sahip olması gereken birçok özellik var. Bu özelliklerin içerisinde kişisel
imaja ilişkin olan durum ön plandadır. Çünkü imaj görünümü ve izlenimi kapsayan bir kavramdır. Halkla
ilişkiler uzmanları da görünürlüğü, insan ilişkileri oldukça fazla olan alanlardan birisidir. Bu nedenle
ünitede imajın yanısıra ikna kavramıda incelenecektir. Ardından kişisel imajın önemi ve kişisel imajın
ögeleri ayrıntılarıyla ele alınacaktır. Kişisel imajda sözlü ve sözsüz iletişim son derece önemli bir rol
oynamaktadır. Ancak bu ünitede sözlü, sözsüz iletişim konularına daha önceki ünitelerde söz edildiği için
değinilmeyecektir. Her bireyin bir kimliği, kişiliği, kültürü, imajı, itibarı vardır. Bireylerin sahip olduğu
bu kavramlar kurumlar ve markalar için de geçerlidir. Biz bu ünitede, literatürde yer alan kurum imajı,
kimliği kavramlarını bireylerle ilişkilendirecek şekilde açıklamaya çalışacağız.
İMAJ
İmaj, reklam ve halkla ilişkilerin etkili bir jargonu olarak tanımlanır. İmaj, gerçeğin ‘yaklaşık’ olarak
görsel sunumudur. Bu sunum, fotoğraf ve resimdeki gibi fiziksel ya da edebiyat ve müzikteki gibi
imgesel de olabilir. Bu tanımları biraz daha netleştirirsek, çeşitli kanallardan, reklamlardan doğal
ilişkilere, içinde yaşanılan kültürel iklimden, sahip bulunulan önyargılara kadar elde edilen bilgi ve
verilerin bir değerlendirmesi diyebiliriz. Günümüzde iletişim teknolojisinin ilerlemesi sonucunda
karşılaştığımız pek çok mesajın her biri bilgilenme sürecimizin yalnızca küçük bir parçasını oluşturur. Bu
açıdan imaj, bir kez sahip olunan ve ömür boyu sürdürülen kavram olarak tanımlanamaz. Bireylerin
zihinlerinde yavaş yavaş oluşan imgelerin bütünüdür denebilir. Kuşkusuz, başarılı bir imaj, hem tutarlı
hem de belirgin olmalı ve özellikler uyumlu hale getirilmelidir.
Bireyler ve kurumlar kimlikleri doğrultusunda kişiliklerini yansıtır. Kurum imajı, kuruluş hakkındaki
görüş ve düşünceleri, diğer bir anlatımla, kurumun algılanış biçimini yansıtır. İmaj, insanlar üzerinde
inandırıcılık ve güven yaratmak ile sürdürmek gibi önemli bir işlevi yerine getirir. Bireyler ve kurumlar
açısından oluşturulacak imajın tek ve inandırıcı olabilmesi, gerçekle uyum içinde olmasına bağlıdır.
Kurum imajı, kurum kimliği sunumlarının ilgili gruplar üzerinde bıraktığı bütünsel algı olarak
tanımlanabilir. Kurum imajı alıcının gözündedir. Şüphesiz bireysel imaj da alıcının gözündedir. Bireyler
çevrelerinde karşılaştıkları insanlara (arkadaşlarına, yöneticilerine veya çalışanlarına, müşterilerine,
izleyicilerine vb) diğer bir deyişle alıcılarına gönderdiği iletilerle kendi lehinde bir imaj uyandırmak ister.
Burada önemli olan işlev, iletinin alınışıdır. Kısaca kişisel veya kurum imajı, alınan tüm iletiler
doğrultusunda, kişi veya kurum hakkında alıcıda oluşan resimdir. Doğru imajı yaratmak hiç bitmeyen bir
görevdir.
151
Bireyler gibi kurumların da bir kişiliği vardır. Bu kişilik, kamuoyunda iyi-kötü, olumlu-olumsuz
olarak değerlendirilebilir. İmaj, çalışanların, tüketicilerin ve diğer hedef kitleler tarafından kuruluşun
farklı yönlerinin algılanması sonucunda benimsenen görüşlerin toplamından oluşur. Kimlikler, kurum ve
marka imajı yaratır. Günümüzde medyada, çevremizde sürekli imaj ile ilgili birşeyler duyuyoruz. Acaba
hangi imajlar var? Gelin şimdi bu imajları görelim:
İmaj Çeşitleri
Kişi ya da kurum ile ilgili istendik görüş ve düşüncelerin oluşturulması çabası imaj yaratmadır. Medya
kurallarına uygun görüntü oluşturulması ile başlayan bu süreç, davranış ve düşünce biçimi ile tamamlanır.
Kurum imajı dışında başka imajlar da vardır. Bristol bu imajları şöyle ifade etmektedir (Aktaran
Peltekoğlu, 2001: 361-362).
Ürün İmajı; Tüketicilerin belli bir ürün türüne yönelik algılamalarıdır. Ürün imajı, özellikle pazara
yeni bir ürünün tanıtılmasında etkilidir. Ülkemiz pazarına ilk kez sunulduğunda buzlu çay ürünlerine nasıl
yaklaştığımızı, onları nasıl algıladığımızı bir düşünün. Kamuoyu tarafından pek tanınmayan bir kurumun
yeni ürettiği ürün kurumun kendi faaliyet alanında oldukça iyi bir imaj edinmesine katkı sağlar.
Marka İmajı; En yaygın imaj türlerinden birisi olan marka imajı, markanın kişiye çağrıştırdığı duygu
ve düşüncelerin bütünüdür. Her markanın iyi ya da kötü bir imajı vardır ve bu imaj tüketici tercihlerinde
de önemli bir belirleyici olur. Marka imajı, doyuma ulaşmış bir pazarda, ürün veya hizmetin diğerlerinden
ayrılarak ön plana çıkmasında oldukça önem taşır.
Kurum imajı ile marka imajı arasındaki ilişkiyi tartışınız.
Kuruluşun Kendi Algıladığı İmaj; Bu imaj türü, kurumların kendilerini nasıl gördüğüyle ve
değerlendirdiğiyle ilgilidir. Bu imaj, bir tasarımcının kendi yaptıklarına bakışı veya bir anne-babanın
kendi çocuklarını değerlendirmesi ile benzeşir.
Yabancı İmaj; Kuruluşun kendi algıladığı imajın tersidir. Diğer kişilerin zihnindeki görüş ve
düşüncelerdir. Ürün ve hizmetlerin gerçekleştirilmesiyle doğrudan ilişkisi bulunmayanların sahip olduğu
bir imaj türüdür. Güçlü ve başarılı markalarda kuruluşun kendini algılayış biçimiyle yabancı imaj büyük
ölçüde örtüşmektedir.
Transfer İmaj; Transfer imaj, genellikle lüks tüketim ürünlerinde bilinen bir ürün markasının ve
dolayısıyla imajının başka bir ürün kategorisine transferidir. Örneğin, Bir araba markasının ve imajının
güneş gözlüklerine ya da bir tekstil markasının saat kategorisine transferidir.
Mevcut İmaj; Bu imaj bugünkü görüntüyü oluşturur. İmajların dinamik ve değişken olduğu, aynı
zamanda zamana uyma zorunluluğu gözönünde bulundurularak yapılacak bilimsel araştırmalarla mevcut
imajın ortaya çıkartılması gerekir.
İstenen İmaj; Araştırma sonuçlarına göre, kurumun ulaşmayı hedeflediği imajdır. Kurumların ilgili
kitlelerce nasıl algılanmak istediğine karşılık gelir.
Pozitif (Olumlu) İmaj; Pozitif imaj, iyi ve güçlü özelliklere sahip markaların, çevreye yansıyan ve
sempati uyandıran imajıdır. Doğal olarak tüm markalar ve kurumlar pozitif yani olumlu bir imaj
oluşturmak isterler.
Negatif (Olumsuz) İmaj; Kurumların agresif, olumsuz davranışları sonucunda oluşur. Örneğin,
mağazaya gelen bir müşteriye tezgahtarların kötü hizmet sunması, kurumun çevreye verdiği zarar vb.
genellikle insanların zihninde kuruma karşı negatif yani olumsuz bir imajın oluşmasına neden olur.
Ayna İmaj; Kuruluşun her çalışanının özellikle de lider ve yöneticinin kurum dışındaki kişiler
üzerinde yarattığı imaja ayna imaj denir. Bu imaj türünde, her kurum üyesinin tek tek kurum imajını
bilmesi ve ona uygun davranması gerekir.
152
Şimdiki İmaj; Kurum dışındaki kişilerin kuruma ilişkin kendi yaşadıkları deneyimlerin yanısıra
edindikleri bilgiye dayanan imaj türüne şimdiki imaj denmektedir.Edinilen bilgiler yetersizse ve yaşanılan
deneyimler olumsuz ise bu imaj da olumsuz olacaktır.
Şemsiye İmaj; Tüm imajları bir şemsiye altında toplayan, tüm alanları kapsayan bir üst imajdır. Et,
süt, beyaz eşya, gibi markaların aynı holding bünyesinde olduğunu ifade eden ve bu markaların tek bir
ağaç üzerinde toplandığını gösteren reklamları şemsiye imajına örnek olarak gösterebiliriz (Göksel,
Yurdakul, 2002: 2002).
Mağaza İmajı; Tüketicilerin mağazanın tüm özellikleri hakkındaki algılamalarına mağaza imajı
denir. Mağaza imajı, mağazanın psikolojik ve fiziksel yapısının müşteriler tarafından algılanma biçimidir
ve mağazaya olan bağlılığın önemli bir belirleyicisidir. Mağaza imajı pek çok ögenin biraraya gelmesiyle
oluşmaktadır (Berman, Evans, 1998:549).
1.
Genel özellikler
2.
Ürün özellikleri
3.
Fiyat özellikleri
4.
Fiziksel özellikler
5.
Müşteri hizmetleri ve personel
6.
Topluma hizmet
7.
Tutundurma çabaları
Kişisel İmaj; Kişisel tasarlansın veya tasarlanmasın, her insanın mutlaka bir imajı vardır. İnsanların
bir bireye ilişkin akıllarına gelen her şey, o bireyin imajını oluşturmaktadır (Bakan, 2005: 29). Kişisel
imaj çeşitlerini Kaşıkçı şöyle belirtmektedir (2006:18):
•
İnsanın Kendi Algıladığı İmaj: Bu imaj türüne “bendeki imaj” veya “kafamdaki ben” de
diyebiliriz. Başkalarına karşı ve kendimize karşı “ben aslında söyle bir insanım, böyle bir
insanım” dediğimiz kendimizi kafamızda konumlandırdığımız imajdır.
•
Yansıyan / Algılanan İmaj: Bu imaj türüne de “başkalarının kafasındaki sen” veya “senin
karşıya yansıyan imajın” diyebiliriz. İletişim sırasında karşımızdaki her zaman sizin imajınıza,
sizin kendinizi gördüğünüz gibi değil, onlara yansıyan haliyle bakar.
•
Arzu Edilen /İdealize Edilen İmaj: Karşımızdaki insanlara yansımasını arzuladığımız,
hedeflediğimiz, olmayı düşündüğümüz imajdır. Sizde olan ve ön plana çıkmasını arzu ettiğiniz
yönlerinizin dikkat çekici hale getirilmesidir. Olmayan birşeyi veya size uymayan birşeyi
karşınızdakine varmış ve sizin bir parçanızmış gibi göstermek doğru bir yaklaşım değildir. Sizde
varolan iddialı yönünüzü bulup sunma şeklidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi imaj, insanlar üzerinde inandırıcılık ve güven yaratmak ile sürdürmek
gibi önemli bir işlevi yerine getirir. Bu işlevi yerine getirmek için ikna gibi önemli bir kavram ön plana
çıkmaktadır.
İKNA
Kurduğumuz her iletişimin amacı iknadır. İkna, herhangi bir konuda birilerinin inanmasını sağlama,
inandırmadır. Başka bir deyişle ikna, bir kişinin ya da grubun düşüncelerini ve davranışlarını değiştirme
ya da onlara güç kazandırma sürecidir. İnsanlar her zaman anlaşılmak için çaba sarfetmektedirler ama
bunu istedikleri gibi başarmada hala bir çok sorun yaşamaktadırlar. İkna açısından arzu edilen sonuca
ulaşmak için ikna unsurlarını iyi bilmek gerekmektedir.
153
İknanın Unsurları
İkna hazırlık ve planlama gerektirir. Günlük yaşantımızda ikna etmeyi gerektiren çeşitli olaylar,
etkinliklerle karşılaşmamıza rağmen, bu durum nadiren düşündüğümüz bir şeydir. İknanın içerisinde dört
unsur vardır:
1.
İnanılırlık
2.
Hedef kitleyi anlama
3.
Sağlam bir sav
4.
Etkili iletişim
İnanılır Olmak
İnanılır olmak iknanın en önemli köşe taşıdır. İnanılır olmaksızın hedef kitlenizi ikna etmeniz olanaklı
olmaz. Kendi inanılırlığınız iki düzeyde ortaya çıkmaktadır.
Düşünceleriniz: İnanılır olmanız için düşünceleriniz göründüğü gibi algılanmalıdır.
Kişiliğiniz: Başka insanlar, hedef kitleniz sizi inanılır, güvenilir ve aynı zamanda samimi buluyor
olmalı.
Genel olarak inanılırlığı basit bir formülle daha rahat ifade etmek olanaklıdır.
İnanırlık= Güven+ Uzmanlık
Güven
İnsanlar size güvendiklerinde sizi inanılır, bilgili ve samimi görme eğilimindedirler. Sizin onların
çıkarlarına saygı gösterdiğinizi ve aynı zamanda sizi güçlü bir duygusallık ve doğruluk taşıyan bir
karakter olarak görürler. İnsanların güvenini kazanmanın bazı yolları vardır.
•
Hikayenin iki tarafını da anlatın.
•
Sözlerinizi yerine getirin.
•
Sır tutun.
•
Değerlerinizde tutarlı olun.
•
Düşüncelerin keşfedilmesini ya da açığa çıkmasını teşvik edin.
•
Başkalarının çıkarlarına öncelik tanıyın.
Uzmanlık
Uzmanlık da güven gibi inanılır olmanıza yardımcı olur. Eğer doğru yargılarda bulunuyorsanız ve
başarıya sahipseniz insanlar sizin bir uzmanlığınız olduğunu algılayacaklardır. Uzmanlık oluşturmak veya
uzmanlığınızı güçlendirmek için bazı konulara dikkat edilmelidir.
•
Düşüncelerinizi araştırın.
•
Birinci elden deneyim kazanın.
•
Güvenilir kaynakları örnek alın.
•
Söylediğinizi kanıtlayın.
•
Konunuzun dilini iyi öğrenin.
•
Artılarınızı saklamayın.
•
İnanılır müttefiklerle ekip kurun.
•
Onay toplayın.
154
Hedef Kitleyi Anlamak
İnsanlar size ve düşüncelerinizi ne kadar inanılır bulursa bulsun, siz hedef kitlenizi anlamak zorundasınız.
Etki Merkezlerini Belirleme: Hedef kitlenizin, kararlı olanlar, kararsız olanlar ve etkileme gücü
olanlar olmak üzere hangi gruba girdiğini belirleyin. Destekçi ya da muhalif olup olmadıklarını belirleyin.
Hedef kitlenizin alma eğilimini analiz etme: Hedef kitlenin kim olduğunu belirledikten sonra onları
analiz etmek gerekir. Bu kitlenin alma eğilimini analiz etmek için aşağıdaki uyarıları dikkate alınmalıdır.
•
Tepkileri izleyin.
•
Beden dilini değerlendirin.
•
Bilgili insanlarla konuşun.
Alma Eğilimi Kategoirilerini Değerlendirme: Alma eğilimleri açısından hedef kitle beş kategoriye
ayrılır. Düşmanca, tarafsız, ilgisiz, bilgisiz ve destekleyici.
Sağlam Bir Düşünce
Önerilerinizi kabul veya reddetme gücüne sahip insanları ikna etme olasılıklarınızı güçlendirin ve
savlarınızı diğer bir deyişle düşüncelerinizi oların karar verme tarzlarına uygun hale getirin. İnsan
doğasının direncine rağmen, sağlam kanıtları biraraya getirerek öneride bulunmak ikanın en etkili
temelidir. Sağlam kanıtlarla hazırlanan bir önerinin sahip olması gereken bazı özellikler vardır:
•
Gerçekler ve deneyimler tutarlı ve mantıklı olmalıdır.
•
İkna etmeye çalıştığınız insanların çıkarlarına hitap etmelidir.
•
Kendisiyle rekabet eden alternatifleri tarafsızlaştırmalı veya yok etmelidir.
•
Varolan durumun politik havasına uygun olmalıdır.
•
Otorite sahibi ve objektif üçüncü şahıslardan onay almalıdır (Luecke, 2007: 69-88).
Etkili İletişim
İletişim sürecinde kaynak (halkla ilişkiler yazarı), hedef kitlesine ulaşabilmek için öncelikle mesajının
(iletinin) taşıyacağı bilgi, duygu, düşünceleri bir iletişim kanalı aracılığıyla gönderilebilecek biçimde
kodlar. Başka bir deyişle, karşımızdaki kitleye, onun duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, kendi
algıladığımız veya onun algılamasını istediğimiz biçimde etkilemek, ikna etmek için kodlamalıyız. Bu
kodlama sözcükleri, resimleri, simgeleri, tabloları vb. seçerek gerçekleştirilir. Kuşkusuz bu mesajların
iletişim süreci uygulamaya geçirildiğinde özünü ve biçimini koruyabilecek şekilde kodlanması gerekir.
Aksi taktirde, iletilmek istenen duygu ya da bilgi yerine çok farklı şeylerin algılandığı görülecektir.
Ayrıca mesajın kodlanması, çok kısa, çarpıcı, akılda kalıcı, dikkat çekici olmalıdır. Bu şekilde
kodlanmayan mesaj hedef kitleye ulaşsa bile, onun tarafından algılanmayacak, hedef kitlenin yaşam
ortamında “gürültü” öğesi olarak kalacaktır. Bu durumda da mesajın anlamsal içeriği tam olarak
iletilemediği için, bizim kodlama yaparken amaçladığımız mesaj çarpıtılarak algılanmış olacaktır.
Gördüğünüz gibi, halkla ilişkiler amacıyla iletilecek yazılı veya sözel mesajda inandırıcı ve ikna edici
olabilmek için hazırladığınız mesaj etkili olmalıdır. Aynı zamanda da uzun bir dönemde kazanılan ve
geliştirilen saygınlık, güvenilirlik ve olumlu imaj ile yakından ilgili bir kavramdır. Halkla ilişkilerde etkili
mesaj oluşturmak istendiğinde aşağıdaki konulara dikkat edilmelidir.
•
Doğruluk ve dürüstlük gibi değerler daima her şeyin üstünde tutulmalıdır
•
Edebi bir dil kullanmaktan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır
•
Dili kötü kullanmaktan sakınılmalıdır
•
Daima hedef kitlenin anlama kapasitesi dikkate alınmalıdır
155
•
Hedef kitlenin zevklerine ilgi alanlarına hitap edilmelidir
•
Mesajları açık ve net biçimde ifade edilmelidir
•
Gramer kurallarına uyulmamalıdır
•
Yazım hataları yapılmamalıdır
•
Noktalama kurallarına uyulmalıdır
•
İletişim araçlarının yayın standartlarına uyulmalıdır (Oktay, 1996: 116).
Sözlü, sözsüz iletişimin özelliklerini, iknanın unsurlarını doğru olarak uygulama özelliğine sahip
insanlar çevrelerindekilerle kurdukları ilişkilerinde başarılıdır. Halkla ilişkiler uzmanları da bu özelliklere
uygun kişisel imajlarını doğru yönettikleri sürece başarılı olurlar.
KİŞİSEL İMAJ
Kişisel imaj, “başkalarının zihnindeki biziz.” veya kişisel imaj, “kişilerin zihninde başkalarıyla ilgili
olumlu veya olumsuz algılar ve düşüncelerdir”. Bu algılar yönetilir. İnsanlar genellikle kişisel imajı ünlü
kişilerin, sanatçıların yeni albüm oluşturduklarında , yeni bir dizi veya film yaptıklarında kendi
görüntüleri (saç rengi, kesimi, giyimleri, makyajları vb) üzerinde gerçekleştirdikleri değişiklikler olarak
biliyor. Ancak kişisel imaj bunların çok ötesinde bir kavram. Bu görüntülerdeki değişiklerin yanısıra
etkili konuşma, yaşam amacı, iletişim becerileri gibi pek çok konuyu da kapsayan bütünsel bir yaklaşımla
değerlendirilmektedir.
Çevremizde gördüğümüz insanlar hakkında bilinçaltımızda yer eden bazı kalıplaşmış düşünceler
sonucunda iyi veya kötü yargılarda bulunuruz. Karşımızdakinin giysileri, davranışları, konuşma biçimi,
beden dili, yaşam tarzı gibi konular, görüntüler bilinçaltımızdaki bilgileri tetikleyerek otomatik olarak bir
yargıya yönlendirir. Çok kısa bir sürede ilk izlenimlerimiz oluşur ve o kişi hakkında yargıya varırırz.
Kişisel imajın oluşum sürecini biraz daha ayrıntılı ele almakta fayda vardır.
Kişisel İmajın Oluşma Süreci
İnsanlar gibi kurumlar da iletişimde etkili olmak için insanların güven duyması, duygusal bir bağ kurmak
istemesi imaj oluşturma sürecinde temel amaçlardandır. Kişisel imajın oluşma süreci içerisinde öncelikle
karşımıza ilk izlenim çıkar.
İlk İzlenim
İzlenim; başkalarının üzerinde bıraktığımız ilk izdir. Sosyal hayatımızda ve iş yaşantımızda her gün
birçok kişiyle tanışır ya da önceden tanıdıklarımızla iletişim halinde oluruz. Çok kısa sürede yeni
tanıştığımız kişiler üzerinde olumlu ya da olumsuz izlenimler bırakabiliriz. Burada önemli olan nokta ilk
izlenimi tekrarlamak için ikinci bir şansımızın olmaması dolayısıyla olumsuz ilk izlenimleri ortadan
kaldıramamamızdır. Ama şu da unutulmamalıdır ki ilk izlenimi oluşturmak büyük ölçüde bize bağlıdır.
Leary (1996) izlenim yönetiminin bireyler için üç temel görevinden söz eder. Bunlar; bireyler arası
etkileşimi geliştirme, bireysel kimliği oluşturma, kendisine saygısını sürdürme ve olumlu duyguları
aktarma ya da artırmadır. İnsanlar özellikle hem toplumsal yaşamda, hem de iş yaşamındaki
etkileşimlerinde başarılı olmayı isterler. Aynı zamanda diğer insanlarca onaylanma ve kabullenilmeyi
arzulayan birey, bu amaçlara yönelik izlenimleri oluşturmak için bilinçli ve bilinçsiz bir takım çabalara
girer. Bu çabalara girdiği anda birey, izlenimlerini yönetmeye başlamış olmaktadır (Aktaran Ersoy,
2009).
Herkesin, bilinçlice seçilmiş ya da kendiliğinden oluşmuş bir imajı vardır. İmajın nasıl tarif edildiği ve
amaca uygun olup olmadığı önemlidir. Samimi, doğal, özgün ve zeki olan, örnek gösterilen ve tutarlı olan
imaj en iyi imajdır diyebiliriz. Kişinin kendine güveninin fazla olması algılanan imaj, öz imaj ve istenilen
imajın ne kadar birbirine yakın olduğuna bağlıdır. Profesyonel yaşamda da sosyal yaşamda da
156
başkalarıyla olan ilişkilerin başarı düzeyi ve başkalarının bize karşı olan tutumları nasıl algılandığımızla
doğrudan ilgilidir.
İnsanlar sevilen, sayılan, güven duyulan ve aranan bir kişi olarak algılanabildiği gibi tam tersi de
algılanabilir. Statümüz, ustalığımız, profesyonel etkileme gücümüz nasıl algılandığımızla doğrudan
ilişkilidir. İnsanlar karşısındaki kişinin nasıl biri olduğuna ve ona nasıl davranmaları gerektiğine
izlenimlerine göre karar verir. Ne giydiği, nasıl konuştuğu, beden dilini nasıl kullandığı, karakterin
hareketlerine nasıl yansıdığı ve daha pek çok nokta kişi hakkında diğer insanlara fikir verir ve bir izlenim
oluşturur.Kurumlar açısından imaj oluşturma sürecinde dört unsur gerekir (Özer, 2009: 193).
•
Alt yapı kurmak
•
Dış imaj oluşturma
•
İç imaj oluşturma
•
Soyut imaj oluşturma
Kişisel imaj açısından da imaj oluşturmak için bazı unsurlar gerekir. Kişisel imaj insanların kafasında
nasıl oluşur? Kişisel imajı oluşturan birçok öğe vardır. Bunları da şöyle ifade edebiliriz (Çakır, 2005: 27);
•
Görüntü,
•
Sözlü iletişim (Konuşma ve ses kullanımı),
•
Sözsüz iletişim (Beden dili, mekân ve zaman kullanımı, giysiler, genel görüntü, renkler, çevre ve
aksesuarlar),
•
Diğer iletişim özellikleri (Yazma, sunum, dinleme),
•
Karakter: Karizma, özgüven, özsaygı,
•
Yeterlilikler: Birikim, potansiyel, kişisel gelişim, deneyim, göze çarparlık,
•
Davranış ve tavırlardır.
Görüldüğü gibi görüntümüzle bulunduğumuz ortama, pozisyonumuza, yaptığımız işe, yaşımıza uygun
giyinmiş olmak; temiz, düzenli ve tertipli gözükmek, kısa, öz, enerjik, olumlu ve etkili konuşmak;
dilimizi iyi kullanmak, beden dilimizle olumlu mesajlar vermek kişisel imajımızı etkili ve tutarlı
kullanabildiğimizin göstergesidir.
Etkili kullandığımız kişisel imajımızla; ilk izlenimden başlamak üzere çevremizdeki herkese daima
olumlu mesajlar veririz. Çevremiz bizi güvenilir, başarılı ve sorumluluk sahibi bir kişi olarak görür. Bu
da gerek özel hayatımızda gerekse iş hayatımızda önümüzün açık olmasını sağlar. Kişisel imaj ayrımının
alt başlıklarını kısaca şöyle ifade edebiliriz.
1.
Kendi gözümüzdeki kişisel imajımız;
Şu anda bulunduğumuz durumumuza dair kişisel imajımız.
Geçmişimize dair kişisel imajımız.
Geleceğimize dair kişisel imajımız.
Kendimize dönük üç imaj içerisinde en önemli olan gelecekteki halimize dair kişisel imajımızdır.
Gelecekte kendimizi nasıl hayal ediyorsak, zaman içinde ona dönüşme olasılığımız çok yüksektir. Bu da
hayal gücünün yaratıcı olmasına bağlıdır. Beş yıl sonra yaşantımızı nerde nasıl yürüteceğinizle ilgili
zihninizdeki imajınız beş yıl sonraki yaşantınızı şekillendirir.
2.
Başkalarının gözündeki kişisel imajımız;
Geçmişteki halimize dair kişisel imajımız.
Şu andaki halimize dair kişisel imajımız.
Gelecekteki muhtemel halimize dair kişisel imajımız.
157
Özellikle hızlı yükselen bir insan için, geçmişteki imaj kişiyi sınırlayabilir, o nedenle sizi tanıyan
insanlara sık sık görünmeli, ne yaptığınızı, ne olduğunuzu anlatmalısınız. Eğer uzun süre sizi
görmedilerse sizi eski halinizle bilecek ve ona göre davranacaklardır.
Şu andaki halinize ilişkin kişisel imajınız, başkalarının hakkınızdaki duygu, düşünce ve kararlarını en
fazla belirleyen imajdır. İnsanlar için geçmişte ne olduğumuz ya da gelecekte ne olacağımızdan çok şu
anda ne olduğumuz, nelere sahip olduğumuz önemlidir. Bu nedenle kişisel imaja özen gösterilmeli ve bu
konuda sürekli yeni şeyler öğrenilmelidir.
Özellikle işletmesine iyi bir yönetici arayan patronlar, yatırımcılar veya uzun vadeli düşünen insanlar,
sizin ne olduğunuzdan çok ne olacağınız veya ne olabileceğinizle ilgilenirler. Bu tip kişiler sizin
gelecekte çok iyi bir performans göstereceğinize ve nasıl bir yere geleceğinize inandıkları zaman, sizi
güvenilir ve sadık bulurlarsa, size yatırım yapacaklardır ve kredi açacaklardır. Bir kişi için “geleceği
parlak” diyebilmek için geleceğe yönelik imajının iyi olmasını bekleriz. Zaten bilindiği gibi “parlak”
kelimesi görseldir ve bir imajın netliğini ve çarpıcılığını gösterir (Çakır, 2005: 27).
Kişisel imaj bireyler açısından neden önemlidir?
İlk izlenimlerin veya ön yargı fonksiyonunun, çoğu kez insanları yanıltabileceğini de unutmamak
gerekir. O halde başkalarının kafasındaki kişisel imajımızı kontrol etmenin, yönetmenin yollarını
öğrenmeliyiz.
KİŞİSEL İMAJ YÖNETİMİ
İmaj yönetimine önem veren kişi ve kurumlar, kendi güçlü ve zayıf yönlerini bilir ve davranışlarını da bu
yönde iyi izlenim yaratacak biçimde ayarlarlar. Ancak iyi izlenimi önemsemeyen insanlar da vardır.
Bunlar çevrenin ne düşündüğünü önemsemezler. Başkalarının ne düşündüğüne ilişkin “beni
ilgilendirmez”, “onlara ne” gibi düşüncelere sahiptirler. Biz insanlar birarada yaşıyorsak, kurduğumuz
iletişimlerde, kendi görüntümüzde, davranışlarımızda özenli olmalıyız.
İmaj yönetiminde ilk izlenim kadar son izlenim de önemlidir. Çükü insanların hatırladığı izlenim
kişinin bıraktığı ilk izlenimin yanısıra son izlenimdir. İlk izlenimlerin önemi, sonradan gelen izlenimleri
etkilemesidir. Son izlenimlerde, son görüşün, son sözlerin, son fikirlerin, son hareketlerin ve yapılan son
işlerin toplamıdır. İmaj yönetiminde, ilk ve son izlenime bütüncül bakış açısıyla yaklaşmak özellikle son
izlenim üzerine daha fazla önem vermek, karşı tarafın algısını kontrol altına almaya çalışmaktır.
Kişisel imaj, kişinin kendisini gerçekte olmadığı kadar mükemmel göstermesi demek değildir.
Kendisini iletişimin tüm olanaklarını kullanarak olabildiğince doğru ve etkileyici ifade edebilmektir.
Kişiler yaşamlarında çeşitli özelliklere, özel becerilere, bilgilere sahiptirler. Bu sahip olunan özellikler
insanları bir diğerinden farklılaştıran durumlardan birisidir. İş yaşantısında insanlar sahip oldukları bu
farklı özelliklerini başkalarını etkileyecek şekilde sunabilecekleri iyi bir pazarlama aracına ihtiyaç
duyarlar. Bu etkili pazarlama aracı kişisel imajdır (Özer, 2009: 191-195).
Kişisel imaj; kişinin kendisini nasıl gördüğünü gösteren öz imaj, başkalarının kişiyi nasıl gördüğünü
içeren algılanan imaj ve kişinin kendisini nasıl görmek ve başkalarına nasıl göstermek istediğini ortaya
koyan istenen yani ideal imajdan oluşur. İnsanlar kendilerini niyetlerine gore değerledirir. Ancak
başkalarını ise görünüşlerine, sözlerine, hareketlerine, davranışlarına gore değerlendirirler.
İrfan Erdoğan, profesyonelce oluşturulan kişisel imajın neler kazandırdığını şöyle ifade etmektedir
(Aktaran Özer, 2009: 196).
•
Yeteneğe sahip olanların, görünümle kaybedilmesinin önüne geçilir.
•
Kişiyi en etkili biçimde sunar. İş görüşmelerinde ve hak ettiğini almasını sağlar.
158
•
Etkili bir imaja sahip olduğunu düşünen kişi, özgüvenini güçlendirir.
•
Kişi iyi görünerek kendini daha iyi ve mutlu hisseder.
•
Kişi imaj yönetimi ile insanlar üzerinde yoğun ve güçlü bir etki bırakabilir. Başkalarının sizi
sevmeleri, saymaları ve güven duymaları kolaylaştırılabilir.
Kişisel imaj yönetimi iki ana başlık altında toplanabilir. İlki İletişim yönetimi (Sözlü, sözsüz iletişim,
dinleme), ikincisi de görüntü yönetimi (Çakır, 2005: 31). Sözlü, sözsüz iletişimi içeren bu ilk aşama
diğer ünitelerde ayrıntılı bir şekilde görüldüğü için bu ünitede söz edilmeyecektir. Gelin şimdi görüntü
yönetimi ile ilgili konuyu inceleyelim.
Görüntü Yönetimi
Uzmanlara göre iş yaşamında başarıyı sade, düz ve koyu renk giysiler getiriyor. Altın kural ise kıyafetin
mesajın önüne geçmemesi olarak belirtiliyor. Kişisel imajı yönetme açısından görüntü yönetiminde giyim
açısından önemli olan unsurları ve imaj kırıcıları inceleyeceğiz.
Farklı Sektörlerde Giyim
Sosyal yaşantımızda da iş hayatımızda da her zaman bakımlı, temiz ve düzenli olmalıyız. Görüntümüzle
çalıştığımız kurum, yaptığımız iş, pozisyonumuz ve hedefimiz tutarlılık göstermeli.
Kendisine saygısı olan, temiz ve düzenli kişilerin, işlerinde de özenli olacakları aynı zamanda da bu
kişilerin sorumlu ve başarılı kişiler olduğunu düşünür ve onlara güveniriz. Ayrıca böyle kişiler daha ilk
izlenimde başkalarıyla olan ilişkilerine “artı puanla” başlarlar. Doğru giyinmek; işimize, kişiliğimize
uygun giyinmeyi ve giydiklerimizin birbiriyle uyumlu olması demektir. Doğru giyinmek insanda huzur
ve emin olma duygusu yaratır. Giyim konusunda sektörleri üç guruba ayırarak incelemek doğru olacaktır;
1.
Genel ve konservatif sektörler: Diğer sektörlere göre daha ciddi ve kurallara bağlıdır. Bu
sektördeki kişiler yaptıkları işler dolayısıyla mali ve hukuksal konularla daha ilişkili olduğu için
onlara daha çok güvenmek isteriz. Bu sektördekiler görüntüleri ile “Bana güvenebilirsiniz. Ben
ciddi ve işini bilen biriyim” demelidir. Bankacılık, mali müşavirlik, sigortacılık, kamu
kuruluşları, politika bu gruba en iyi örneklerdir (Çakır, 2005: 53).
Bankacılıkta sektöründeki çalışanlara yönelik hemen hepsinin kılık kıyafet ve genel görünümle ilgili
detaylı kitapçıkları, DVD'li eğitim setleri bulunmaktadır. İmaj danışmanlarına hazırlatılan kişisel bakım
setlerinde günlük bakımdan deodorant kullanımına, renk ve kravat seçimine kadar detaylı bilgilere yer
verilmektedir. Haftanın beş günü resmi giyimin zorunlu olduğu bankalarda erkek çalışanların daima
takım elbiseli olmaları ve kravat takmaları, kadın çalışanların ise etek-ceket veya pantolon-ceket
giymeleri istenmektedir(Capital).
2.
Hizmet sektörü: Bu sektörde, genel sektörlerde olduğu gibi belirli bir stilden bahsedilmese de
hizmet sektöründe çalışanlardan kaliteli, derli toplu, temiz ve profesyonel görüntü sergilemeleri
beklenir. Turizm ve otelcilik, sağlık hizmetleri, insan kaynakları yönetimi, eğitim, sosyal
hizmetler, danışmanlık, halkla ilişkiler, teknoloji, araştırma, bilim bu gruba verilebilecek
örneklerdendir.
3.
Yaratıcı sektör: Bu sektörde görüntü ve giyimle ilgili beklentiler genellikle yaratıcı olma
yönündedir. O nedenle bu sektörde belirli giyim kalıpları vardır diyemeyiz. Sektör çalışanları
farklı giyimleriyle karşısındaki kişiye “benim görüntüm yaptığım işle tutarlılık içinde” mesajı da
verirler. Reklamcılık, moda, dekoratörlük, mimarlık, müzik, resim, heykel ve her türlü sanat
kolları, yayıncılık, tiyatro, sinema bu gruba güzel örneklerdir (Çakır, 2005: 53).
Tüm bu sektörlere göre giyim kurallarının yanısıra, şirketlerde giyim kuşam ile ilgili uygulanan
yasakların en ağırı kadın çalışanlara uygulanmaktadır. Şirketlerde kadın personelin cinselliğini öne
çıkaran, abartılı, dekolte ve göbeği açıkta bırakan kıyafetler giymesi istenmemektedir Bu yasaklar sadece
Türkiye'de değil, yurtdışında da kadın çalışanların bu tarz kıyafetler giymesi yasaktır. Bu tür kıyafetler
her yerde sorun yaratmaktadır (Capital).
159
Hizmet Sektöründe Giyim
Hizmet sektöründe çalışanların iş bilgilerinin ve deneyimlerinin yanında çok etkili ve başarılı kişisel imaj
sahibi olmaları gerekir. Kişisel imaj sahibi olmak için de stil ve renkler önemli unsurlar arasındadır. Bu
noktada da aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir;
•
Kurumumuza uygunluğu
•
Pozisyonumuza uygunluğu
•
Hedeflerimize uygunluğu (bugün için değil hedeflediğimiz yer için giyinmeliyiz)
•
Yaşımıza, vücut yapımıza ve tonlamamıza (saç, göz, cilt rengine) uygunluğu
Yukarıda ifade edilen konuların yanı sıra önemli olan diğer noktalar da aşağıdadır;
•
Renkler: Çalıştığımız sektöre ve yaptığımız işe uygun renklerin, kıyafetlerin yanısıra
aksesuarlarda da seçilmeli.
•
Stil: Klasik stil uzun yıllar modası geçmeden kullanabilir.
•
Kumaş: Dayanıklı, kullanışlı, kaliteli görünümü olan bir kumaş kullanılmalı.
•
Vücudumuza uygunluk: Kıyafetin vücudumuza göre olması gerekir. Aşırı dar ya da bol
olmamalı.
•
Aksesuarlarla güncelleştirebilme: Ayakkabımızdan kravatımıza, saçımızdan gözlüğümüze kadar
kullandığımız aksesuarlar güncel çizgide olmalı. Demode olmamasına özen göstermeli (Çakır,
2005: 54-56).
Şirketler giyim kodlarıyla ilgili kuralları, çalışanlar ilk işe başladığı dönemde düzenledikleri
oryantasyon eğitimleriyle gerçekleştirmektedirler. Hatta bazen giyim ve genel görünümle ilgili
eğitimlerin süresi bir gün bile sürebilmektedir. Bazı yöneticiler, yeni işe alımlarda 3 günlük genel
oryantasyon süresinin 24 saatinin giyim ve stil derslerinden oluştuğunu söylemektedirler. İşe yeni
başlayan çalışan, bu konuda profesyonel bir uzmandan giyim ve stil dersleri almaktadır. İşe ve kuruma
alışmayı sağlayan oryantasyon dönemi bittikten sonra da giyimle ilgili kurallar, belli aralıklarla
düzenlenmeye devam etmektedir. Giyim ile ilgili en çok talep gören eğitimler ise çalışanları sıkmadan
yapılanlar olmaktadır. Daha çok görsel unsurların kullanıldığı eğitimlerde, şirketin giyim kodları defileli
sunumlarla da anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu eğitimlerde profesyonel yaşamda giyim nasıl olmalı, hangi
renkler tercih edilmeli, iş ortamının dışında sosyal yaşamda nasıl giyinilmesi gerektiği ile ilgili konularda
çeşitli faydalı bilgiler verilmektedir (Capital).
Aksesuar Kullanımı
Aksesuarlar klasik sitilin vazgeçilmez parçalarıdır. Klasik takımları aksesuarlarla günümüze uygun bir
hale getirebiliriz. Takımlardan, kıyafetlerden daha az yatırım gerektirdiği için iki senede bir modaya
uygun olarak yenilenen aksesuarlar “demode” görüntüden uzak olmamızı sağlar.
Müşterilerle görüşen çalışanların kadın erkek fark etmeksizin şirketi en iyi şekilde temsil etmesi ve iyi
bir imaj yaratması gerekmektedir. İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürü Ebru Sunal, "Bakımlı ve dış
görünüşüne özen gösteren çalışan istiyoruz" demektedir. Sunal'ın dediği gibi müşteri karşısında bakımlı,
şık ve zengin duruş sergilemek başarıyı da getirimektedir. Stil danışmanı Markiewicz, takı ve aksesuarla
yaratılacak zengin görünümün müşteriyi etkilemekte en önemli kural olduğunu söylemektedir.
Markiewicz, iş toplantılarında kendine güvenmeyenlere kırmızı aksesuar kullanmalarını önermektedir
(Capital).
Erkekler için aksesuarlar: Saç, gözlük, kravat, gömlek, mendil, kol düğmesi, kravat iğnesi, saat, askı,
ayakkabı, evrak çantası, cüzdan, kemer, çakmak, atkı, eldiven, yelek, çorap, şapka, cep telefonları.
160
Kadınlar için aksesuarlar: Saç, gözlük, gömlek, bluz, triko, ikili setler, ayakkabı, çanta, evrak
çantası, saat, yüzük, küpe, bilezik, kolye, toka, kemer, atkı, eldiven, kalem, çakmak, çorap, şal, fular,
makyaj, cep telefonları, telefon defterleri, cüzdan.
Bu aksesuarlarla ilgili bazı önemli noktalar aşağıdaki gibidir;
•
Saçlar; erkeklerde, kısa ve düzgün kesilmiş olmalı, favoriler uzun bırakılmamalı eğer yaratıcı
sektörlerde çalışılmıyorsa saçlar enseyi geçmemeli; abartılı modeller ve abartılı jöle
kullanımından kaçınmalı ve her gün mutlaka sakal tıraşı olunmalıdır. Saçların temiz olmasına
dikkat edilmelidir. Kadınlarda ise; sade abartısız saçlar tercih edilmeli profesyonellikten uzak
görüntü yaratan kıvırcık ya da dalgalı saçları olan kadınlar toplu saçı tercih etmeli ya da fön
çektirmeye özen göstermelidir. Saçlar saç rengine yakın tokalarla toplanmalı ve saçların boya
zamanı kaçırılmamalıdır. Ayrıca saçların temiz olmasına dikkat edilmelidir.
•
Gözlük; hem kadınlarda hem erkeklerde sade, klasik renklerde, abartıdan uzak, açık renk camlı,
yüz şekli ile uyumlu olmalıdır.
•
Kravat; çok parlak renklerden ve abartılı desenlerden kaçınılmalıdır. Kravat gevşek
bağlanmamalıdır.
•
Gömlek; erkeklerde, beyaz ve mavi renkler tercih edilmeli. Mümkünse düz ve desensiz
gömlekler giyilmeli, takım elbiseden koyu renkte gömlek kullanılmamalı, kısa kollu ve spor tip
gömlekler giyilmemeli. Gömlek kumaşı pamuklu olmalı ve yakaları düz durmalı içe
kıvrılmamalı. Kadınlarda ise; şeffaf ve düğmelerin açılmasına neden olacak kadar dar
olmamalıdır. Canlı ve fosforlu rengi olan gömlekler olumlu izlenim yaratmayacağı için
kullanılmaması daha uygundur.
•
Çorap; erkekler siyah ayakkabı giyiyorsa düz siyah çorap, kahve ve taba tonlarında giyilen
ayakkabılar için de bej ve sütlü kahve tonlarda çorap giyilebilir. Çorap ince yün pamuk ya da
karışım olabilir. Sentetik kumaşlar terleme ve kokuya neden olabileceği göz önüne alınarak
kullanılmamalıdır. Kadınlarda ise; mus, dantel, file, desenli, çizgili, canlı renkli çoraplar
geleneksel sektörlere uygun olmadığı için kesinlikle tercih edilmemelidir.
•
Ayakkabı; erkeklerde her zaman bakımlı ve boyalı olmalıdır. Ayakkabılar mutlaka deri olmalı
tabanları kösele olmalıdır. Kadınlarda ise; orta topuklu ayakkabılar tercih edilmeli, yaz aylarında
burnu kapalı topuğu açık ayakkabılar seçilmeli ama burada da dikkat edilmesi gereken konu
topukların bakımlı olmasıdır.
•
Çanta; sade bir model olmalı mümkünse ayakkabıyla takım olmalı değilse de yakın renklerde
olmasına özen gösterilmelidir.
•
Saat ve takı; metal ya da deri kayışlı saatler tercih edilmeli. Kadınlar sallanan ses çıkaran
abartılı takılar kullanmamalı.
•
Makyaj; profesyonel yaşam da elbette ki bakımlı olmak gerekir. Ancak bakımlı olmak demek
abartılı makyajlar yapmak demek değildir. Doğal bir makyaj yapılmaya çalışılmalıdır.
•
Hijyen; herkesin kendisiyle ilgili konularda en çok dikkat etmesi gereken konu budur. Çalışan
bir kişi mutlaka her gün duş almalı deodorant ve parfüm kullanımına, saç, sakal, tırnak bakımına
ve kıyafetlerinin temizliğine, düzenine dikkat etmelidir.
•
El ve tırnak bakımı; tırnaklar her zaman temiz ve düzgün kesilmiş olmalı; kadınlarda ise abartılı
uzun tırnaktan kaçınmalı ayrıca desenli ve canlı renkteki ojeleri tercih etmemeli. Bunun yanısıra
ojelerinin her zaman düzgün olmasına da dikkat etmelidir.
•
Koku; tüm insanlar gerek iş gerekse günlük hayatlarında koku konusunda çok hassas
davranmalıdır. Hem hijyenik açıdan hem de sosyal yaşantı ve kişisel imaj açısından. Ter
kokusunun oluşmasını engellemek için her gün duş alınmalı ve deodorant kullanımına önem
verilmelidir. Ama ter kokusunu maskelemek adına da abartılı şekilde parfüm veya deodorant
kullanımı da aynı şekilde hatalıdır.
•
Cep telefonları; yerinde ve zamanında kullanılmalı, toplantılarda, önemli iş görüşmelerinde
telefonun sesi kısılmalı.
161
Kısacası doğru bir imaj için kişisel bakımımıza dikkat etmeli ve giyimimize önem vermeliyiz. Hem
kadınların hem de erkeklerin gardrobunda klasik olarak adlandırılabilecek bazı giysilere yer vermek
gerekir. Her kadının dolabında mutlaka bulunması gereken parçalar vardır. Bunlar klasik kesim siyah
pantolon, etek ceket takım, ceket pantolon takım (siyah, kahverengi ya da lacivert renklerde) beyaz, bej,
tozpembe ve mavi renklerde klasik kesimli gömlek, bej renkli bir pardösü…) Her erkeğin dolabında da
mutlaka bulunması gereken parçalar vardır. Bunlar klasik kesim lacivert siyah ve gri takım elbise, tek
ceket, tek kumaş pantolon, pardösü, palto, beyaz mavi tonlu mümkünse desensiz gömlekler, düz veya az
deseni olan kravat,… (Çakır, 2005: 49-73).
Pek çok meslekde olduğu gibi Halkla ilişkiler alanında da önemli bir
yeri olan Kişisel İmaj kavramını daha iyi anlayabilmek için “Özlem Çakır (2005).
Profesyonel Yaşamda Kişisel İmaj ve Sosyal Yaşam Etiketi. İstanbul: Üç-Er Ofset”
kitabını gözden geçirmenizde yarar vardır.
Her iş kadının dolabında bulunması gereken klasik giysiler
Resim 8.1
Resim 8.2
Kaynak: www.e-kobi.net
Kaynak: http://blog.trendyol.com/
Giyimde Renkler
Renk en önemli görsel iletişim ve sunum unsurlarından biridir. Yapılan araştırmalar her rengin insanlar
üzerinde ayrı bir psikolojik etki yaratığını göstermektedir. Renklerin insanlar üzerinde biyolojik ve
duygusal değişikliklere neden olduğu bilinir. Örneğin, kırmızı ışık altında oturursanız kan basıncınız
artar, mavinin altında düşer. Renkler, insanlar üzerinde korku, acı, sıkıntı, neşe ve sakinlik verici
özelliklere sahiptir. Her temel renk insanlar için belirli duygu ve kavramlar ifade eder. Bu her insanın
aynı rengi aynı şekilde gördüğü anlamına gelmez. Ama birçok insanın benzer reaksiyonlar gösterdiği
anlamına gelir. (Meyer, Kohns, vd. 1988:373). Giysilerde seçilen rengin doğal renk tonlamasının önüne
geçememesi ve onun görüntüsünü bloke etmemesi gerekir. Giydiğimiz giysilerin rengi doğal
tonlamamızla bütünleşmelidir (Çakır, 2005:74). Renk ile ilgili ayrıntlı bilgiler 6. ünitede yer aldığı için bu
ünitede çok fazla değinilmeyecektir.
İş Yaşantısındaki Giyimin Yeni Kodu ile ilgili yazıyı
http://www.capital.com.tr/giyimin-yeni-kodu-haberler/22750.aspx?0.Page okuyabilirsiniz.
162
Profesyonel Yaşamda İmaj Kırıcılar
Dünyanın en büyük yatırım bankalarından birisi, geçtiğimiz yıllarda 44 sayfalık bir kıyafet yönetmeliği
yayınladı. Bu yönetmelik saç boyasından parfüme, etekten kravat seçimine kadar çalışanların genel
görünümüyle ilgili her türlü detayı titizlikle düzenliyor. Çalışanların bu yönetmeliğe uymaları isteniyor.
Türkiye'de ise büyük holdinglerin yönetmeliklerinde de giyim kodları var. Rahmi Koç bir gazetedeki
röportajında "Sakallı, bıyıklı adam katiyen almam. Kirli sakal da sevmem. Her gün tıraş olacak bir kere.
İşe Cote D'Azur'e gider gibi gelinmez. Blue jean de giyilmez. Kadınlar da mini giyemez. Buranın da
kendine göre bir ciddiyeti var." şeklinde iş yaşantısındaki giyim ile ilgili görüşlerini açıklamıştı.
Türkiye'nin en şık giyinen patronu olarak gösterilen Koç'un, işte hiç hoşlanmadığı kıyafetlerin başında ise
“parmak arası terlikler, kahverengi takımlar, tişört, kısa çorap ve sandaletler” olduğunu belirtiyor. "İş
aleminde çalışma saatleri içinde kahverengi elbise giyilmez. İşte gri tonları ve lacivert giyilir" diye bu
konudaki görüşlerini aktarımaktadır (Capital). Bu belirtilen özellikler iş yaşantısında imaj kırıcı
faktörlerdir.
İmaj kırıcılar; insanlar üzerinde oluşturmak istediğimiz izlenimi sabote eden ya da olumsuz
algılanmamıza neden olan faktörlerdir. Hem sosyal hayatta hem iş hayatında kariyerimizi, kişiliğimizi ve
başarılarımızı sabote edebilir niteliktedirler. Aşağıdaki imaj kırıcı hareketlerden kesinlikle uzak durulması
gerekir.
Resim 8.3: Erkekler için kısa çoraplar kadar beyaz çoraplar da önemli bir imaj kırıcıdır.
Kaynak: www.on5yirmi5.com
Erkekler için imaj kırıcılar
•
Kirli sakal
•
Bakımsız dişler ve ağız kokusu
•
Bakımsız tırnaklar
•
Kirli ve dağınık saçlar
•
Yırtık, sökük, rengi atmış ve kirli giysiler
•
Ter kokusu
•
Ağır parfüm ve deodorant kullanmak
•
Kısa çorap
•
İş ayakkabılarıyla giyilen beyaz çoraplar
•
Evlilik yüzüğü dışında takılan yüzükler
•
Kolye, küpe gibi aksesuarlar
•
Kravat kullanılmadığında gömlek yakasının aşırı açık kullanılması ve göğüs kıllarının
gözükmesi
•
İş giysisiyle kullanılan uyumsuz aksesuar, ayakkabı ve çeşitleri
163
•
Dar giysiler
•
Plastik saatler
•
Boyasız, bakımsız ayakkabılar
•
Temalı kravatlar
•
Üzeri yazılı sloganlı tişörtler
•
Ceket omuzlarına dökülmüş kepek
•
Ceketin dış cebinde bir dizi kalem
•
Sloganlı rozetler
•
Kemere takılı taşınan cep telefonları
Resim 8.4: Bakımsız dişler ve kokulu yiyecekler ağız kokusu yapar.
Kaynak : www.dizigun.com
Kadınlar için imaj kırıcılar;
•
Kirli, dağınık saçlar
•
Abartılı saç modelleri ve saç aksesuarları
•
Abartılı makyajlı ya da makyajsız olmak
•
Uzun ve aşırı süslü, alışılmamış renklerde boyanmış tırnaklar, ojesi yarısına kadar çıkmış
tırnaklar
•
Bakımsız dişler ve ağız kokusu
•
Ter kokusu
•
Ağır parfüm ve deodorant kullanmak
•
Kaçık çorap
•
Yırtık, sökük, rengi atmış ve kirli giysiler
•
Yüzük parmağı dışında kullanılan yüzükler
•
Abartılı sallanan, ses çıkartan yüzük, kolye, bilezik ve küpeler
•
Görünen yerde dövme
•
Hızma, halhal gbi aksesuarlar
164
•
Mini etekler, dekolte elbise ve bluzlar, şeffaf giysiler, derin yırtmaçlar
•
İş giysisiyle kullanılan uyumsuz aksesuar, ayakkabı ve çeşitleri
•
Hayvan desenli giysiler
•
Plastik saatler
•
Boyasız ve bakımsız ayakkabılar
•
Üzeri yazılı sloganlı tişörtler
•
Açık renk giysiler içinde koyu renk sutyen giymek
•
İç çamaşırlarının veya izlerinin giysilerden gözükmesi (Çakır, 2005: 96).
Resim 8.5: Her gün duş almamak, sentetik giysiler giymek ve deodorant kullanmamak ter kokusuna neden olur.
Kaynak: www.healthonline.blogcu.com
İş Görüşmesinde Giyim
Daha önce de vurguladığımız gibi giyim, iletişimde önemlidir. Çünkü insanlar görünümlerine göre
karşılanır, kişiliğine göre uğurlanır. Kuşkusuz uğurlanmak için, karşılanmak gerektiğini de unutmamak
gerekir. Doğru olan, kişinin kendi kişiliğine yakıştırdığını giymesidir. Ancak güzel, temiz, sade giyinmek,
bakımlı görünmek önemlidir. Bulunulan yere ve ortama göre giyilecek giysi değişir. Konukların her
davetin niteliğine ve saatine göre, alt ve üst sınırları zorlamayan uygun giyimde olmaları önemlidir
(Karakütük, s. 11). Huzurlu bir hayat için kişinin yaptığı işi sevmesi ve başarması çok önemlidir.
Günümüz şartlarında isteğimize uygun bir iş bulmak zor olsa da iş görüşmelerinizde kendinizi iyi ifade
etmeniz gerektiğini unutmamalısınız. Bu bakımdan profesyonel tavsiyeleri dikkate almalı ve
uygulamalısınız (Protokol ve Görgü Kuralları, 2011: 72).
İş görüşmelerine katılan herkes kendisini en etkili şekilde sunmak ve iyi izlenimler bırakmak ister. Bir
iş görüşmesinde başvurduğunuz pozisyonla ilgili eğitiminiz, birikimleriniz ve deneyimleriniz kadar
kendimizi ve giysilerimizi beğenmiş olmamızda çok önemlidir. Çünkü kendisini seven ve beğenen kişiler
kendine güven duyar bu durumun sonucunda da kendimize odaklanmak yerine işimize ve çevremize
odaklanabiliriz. İş görüşmesine giderken içten dışa bir hazırlık yapmak ve görüşmeye öyle gitmek bize
avantaj sağlayacaktır. Yapmamız gereken hazırlıkların ana başlıkları da aşağıdaki gibidir (Çakır, 2005:
98-100);
•
İş görüşmesi öncesi uykunuzu almış olmak.
•
Kahvaltı ya da öğle yemeğinizi yemiş olmak.
•
İş görüşmesine hem bedenen hem zihnen hazır olmak.
•
Korku ve endişelerden kurtulmak için çeşitli yollar denemek.
165
•
İş görüşmesine gideceğiniz gün ya da hafta sizi destekleyen kişilerle zaman geçirmek.
•
İş görüşmesine gideceğiniz şirketle ilgili yeterli bilgiye sahip olmak (şirket içi ve dışı bilgiler).
•
Görüşme yapacağınız firmada tanıdıklarınız varsa onlardan hem firmayla ilgili hem de görüşme
yapacağınız kişiyle ilgili bilgiler almak.
•
30 saniyelik basamak konuşmanızı hazırlamış olmak
Resim 8.6: İş görüşmesinde temiz, güzel, sade giyinmek bakımlı görünmek önemlidir.
Kaynak: http://www.on5yirmi5.com
•
Kendinize güvenmek.
•
İş görüşmesine gideceğiniz firmaya göre giyinmeye çalışmak. Eğer geleneksel ya da hizmet
sektöründe bir firmaysa ya da serbest giyim uygulaması olmayan bir firmaysa koyu renk
takımlar ya da nötr renklerde etek ceket takımları; serbest giyim uygulaması olan bir firmaysa
“işini bilir” bir imaj çizmek için en azından tek ceket giymiş olmak.
•
Giysilerin temiz, tertipli; ayakkabıların bakımlı ve boyalı olmasına dikkat edilmelidir.
•
Saçların düzgün taranmış ve temiz olmasına, makyajın abartılı olmamasına vb. dikkat
edilmelidir.
Satış ve Pazarlamada Giyim
Ne satıyor olursak olalım unutmamamız gereken önemli nokta önce kendimizi tanıtıyor ve pazarlıyor
olduğumuzdur. Çünkü satış duygusal bir iştir. “Müşteri sizi severse sizden alır” sözü bu durumu en iyi
özetleyen sözdür.
Konuşma tarzınız, beden diliniz, giyiminiz ne kadar müşterinizle yakınsa satmaya çalıştığınız ürünü
müşteriye aldırma potansiyeliniz de o denli yüksektir. Ayrıca sattığımız ürün ve hitap ettiğimiz kesimle
fiziksel özelliklerimiz, konuşmamız, tavrımız ne kadar örtüşürse o kadar avantajlıdır.
Televizyon Programları İçin Giyim
Televizyon herkesin önemsediği bir kitle iletişim aracıdır. Televizyon hem kulağa hem de göze hitap
eden bir araç olduğu için televizyon programlarına çıkarken bazı konulara dikkat etmek gerekir. Kişisel
imajın televizyon gibi bir araçla çok daha büyük kitlelere ulaşacağını hatta internet aracılığı ile bunların
tekrar izleneceğini düşündüğümüzde bu araç için hazırlıklarımızda çok daha titiz olmamız gerekir.
Televizyon sayesinde çok kısa bir sürede geniş kitlelere hitap edebilirsiniz. Bu olanağı en iyi şekilde
değerlendirmek, kamera önünde iyi bir etki yaratmak için üzerinde konuşulan konu hakkında bilgiye
sahip olmak ve konuya hakim olmak gerekir. Kamera önünde doğal ve samimi olmak, yapmacık
konuşmalardan, abartılı hareketlerden kaçınmalı; karşımızda soru yönelten kişi varsa onun sorularına açık
ve anlaşılır bir Türkçeyle cevap vermelisiniz.
166
Bir televizyon programına çıkmanın bir diğer adı da “kamera önü” dür. Kamera önünde dikkat
edilmesi gereken bazı önemli noktalar vardır. Öncelikle katılacağınız programdaki oturma düzenini
öğrenmeniz seçeceğiniz kıyafetten hareketlerinize kadar pek çok şeyi önceden kafanızda hazırlamanıza
olanak sağlayacaktır. Program anında anlattıklarınızı destekleyecek el kol hareketleri yapmanız
anlattığınız konuyu monotonluktan çıkarır ve söylediklerinizi pekiştirir. Buradaki en önemli nokta ise
hareketlerinizin abartılı olmamasıdır. Elimizdeki kalemle, yüzüğünüzle vb. oynamak, stresinizi geçirmeye
çalışmak profesyonel bir görüntüden uzak kalacaktır buna dikkat edilmelidir. Kameraya direkt bakmak
yerine sunucuya bakarak konuşmak daha doğru olacaktır. Oturma şekli ve pozisyonu da çok önemlidir.
Dik bir biçimde oturmak kendinize güveninizi arttıracak ve bu durum sizi izleyenlere de yansıyacaktır.
Karşınızda konuşan kişiyi dinlemeye geçtiğiniz de hafifçe öne eğilerek ve başınızla onaylayarak
karşınızdakini dinlediğinizi belli edin.
Kişisel imajın televizyon gibi bir araçla çok daha büyük kitlelere
ulaşacağını hatta internet aracılığı ile bunların tekrar izleneceğini düşündüğümüzde bu
araç için hazırlıklarımızda çok daha titiz olmamız gerekir.
Televizyon programına katılırken ne giymek, nasıl bir makyaj yapmak gerekir?
Televizyon programına ilk kez katılacak kişilerde her zaman için bir panik söz konusu olur ve
yaşadığı panikle mantıklı ve sağlıklı düşünemez, bu nedenle aşağıdaki ipuçlarına dikkat etmek gerekir.
•
Program saati, içeriği, sunucusu, programın izleyici kitlesi göz önüne alınarak giyinilmeli.
•
Siyah, beyaz ve kırmızı renkler; pötikareli, çizgili ve büyük desenli kıyafetler seçilmemeli çünkü
bu renkler kamerada hiçbir zaman iyi gözükmez.
•
Lacivert, gri tonları, mavi ve yeşilin bazı tonları, bej gibi ışığı tutan renkler tercih edilmelidir.
•
Saten, ipek gibi parlak kumaşlar ekranda parlayacağı için iyi görüntü vermez. Onun yerine ince
yünlü kumaşlar tercih edilmelidir.
•
Stüdyoda bulunan kamera, ışık fazlalığı nedeniyle eğer iyi bir havalandırma sistemi yoksa daha
çekim başlamadan terlemeye başlayacağınızı göz önüne alarak kaşmir, tüvit gibi kalın kumaşlar
tercih edilmemelidir.
•
Aksesuarlarda mümkün olduğunca parlak olmayan tercihler yapılmalıdır. Çünkü parlaklık ışığı
alır ve izleyenlerin ilgisini dağıtabilir.
•
Yan yana takılmış bilezik, yüzük ve sıra sıra kolyeler çok hassas olan mikrofonlardan seslerin
duyulmasına neden olacaktır. Bu durumda dikkatin sizin sözünüzden çok çıkan seslere
odaklanılmasına neden olacağı için sadelik tercih edilmelidir.
•
Yaka mikrofonları ceket, gömlek gibi yakası olan giysilerde daha iyi durur. Kıyafet seçiminde
bunu da göz önünde bulundurmakta yarar vardır.
•
Fular kullanıyorsanız kaymayan bir kumaştan olmasına ve fuların iğne ya da broşla yakanıza
yerleştirmeniz görüntü açısından iyi olacaktır.
•
Televizyon programına çıkmadan önce terlemeyi, parlamayı engellemesi ve yüzdeki pürüzleri
kapatması açısından kalın bir fondöten ve pudra hem erkeklere hem de kadınlara mutlaka
uygulanır.
•
Kadınlar makyaj uzmanını kendilerine yakışan ve yakışmayan renkler, alerjilerinin olup
olmadığı ve lens kullanıp kullanmadıklarına dair bilgilendirmelilerdir. Aksi halde istenmeyen ve
kendisine yakışmayan bir makyajla programa çıkmak zorunda kalabilir.
•
Ayrıca unutulmaması gereken bir diğer nokta da televizyon makyajı oldukça ağır bir makyajdır.
Makyaj odasında fazla gelen makyaj stüdyo da ışıkların altında gayet normal gözükecektir.
167
Tüm bu hatırlatmaların yanısıra çekim mekanları ile ilgili de bazı konulara önem vermek gerekir;
•
Programa katılmadan önce stüdyonun fon rengini, oturacağınız koltuğun rengini biliyor olmanız
seçeceğiniz kıyafet rengini belirlemenizde yardımcı olacaktır.
•
Program sırasında sunucuya bakacak olsanız da hangi kameranın sizi çektiğini sormalı ve size
dönük olduğu zamanları gözlemleyebilmelisiniz.
•
Söyleyeceklerinizi önceden planlamalı ve anlaşılır ve hızlı bir şekilde söyleceklerinizi
söylemelisiniz. Program esnasında esas söylemek ve vurgulamak isteyeceğiniz konuyla ilgili her
zaman soru gelmeyebilir bu durumu ortadan kaldırmak için en uygun yol planlı bir konuşma
hazırlamış olmaktır.
•
Dürüst olun, yapmacık tavırlardan kaçının ve size yöneltilebilecek kışkırtıcı, tuzaklı soruların
kurbanı olmayın. Yöneltilen sorunun cevabını alamazlarsa değişik şekillerde tekrar benzer
konuyla ilgili sorular yöneltebilirler sinirlenmeyin ve sesinizi yükseltmeyin. Söylemek
istediğinizi söyleyin gerekirse aynı cevabı yineleyin.
•
Programda sizden başka konuklar varsa onların sözünü kesmeyin, söyleyeceklerinizi
unutmamak için not alın sıra size geldiğinde yorumlarınızı yapın.
•
Program canlı olmayabilir bu nedenle çekimler program formatına göre sizin ofisinizde yada
dışarıda bir yerde yapılabilir. Sizin ofisinizde yapılan çekimler bildiğiniz bir ortamda olmanız
nedeniyle sizi rahatlatacaktır.
•
Rahat ve dik bir sandalye ya da koltuk tercih edin. Eğer masa görüntüsü olacaksa masanın derli
toplu olmasına özen gösterin. Sizin kadar ofisinizin görüntüsü de önemlidir. Çünkü ofisiniz her
anlamda sizi, eğitiminizi, kültürünüzü yansıtır.
•
Çekimden önce telefonlarınızı kapatın ve çalışanlarınızı size telefon bağlamamaları konusunda
uyarın.
•
Eğer ofis dışı bir ortamda çekim yapılacaksa dikkatinizi dağıtacak pek çok unsur olabilir. Bu
nedenle çevreye fazla bakmamalı ve dikkatinizi dağıtmamaya özen göstermelisiniz (Çakır, 2005:
103-107).
Halkla ilişkiler uzmanları görünümlerine neden dikkat etmek
zorundadır?
Sosyal Yaşamda Giyim
Etkili ve tutarlı imaj sahipleri hem sosyal yaşamlarında hem iş yaşamlarında güvenilen, sevilen, örnek
gösterilen ve sayılan kişilerdir. Ayrıca mükemmel iletişim özelliklerinin dışında bu kişiler her zaman şık,
bakımlı ve özenlidirler. Bulundukları ortama göre giyinmeyi ve hareket etmeyi bilirler. Farklı davetlerde
ve toplantılarda giyinirken dikkat edilmesi gereken bazı bilgiler şöyledir;
Kokteyllerde giyim: 17.30-18.00 gibi başlayıp 20.00 civarında biten bu tip etkinlikler hafta içine
rastlıyorsa işten çıkıp iş kıyafetiyle gidilebilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur.
Yemek davetlerinde giyim: Davet evdeyse ve daveti veren kişi giyimle ilgili herhangi bir bilgi
vermediyse sorabilirsiniz. Bazı ev yemek davetleri smokin ya da koyu renk takım elbiseli olabilir,
hanımlarda uzun tuvalet giyebilirler. Yakın görüştüğünüz kişilerle ve özel bir kutlama yapılmayacaksa
rahat edebileceğiniz kıyafetlerle gidebilirsiniz. Önemli olan seçtiğiniz kıyafetin bakımlı ve temiz
olmasıdır.
Bahçede bir yemek davetiyse; yemek davetindeki gibi düşünülerek giyinilmeli. Çünkü bazı bahçede
ki yemekler şık bir düzende oturmalı ve smokinli olabilir. Eğer böyle bir durum bildirilmemişse şık ve
spor kıyafetler tercih edebilirsiniz.
168
Restoranda bir yemek daveti ise; restoran davet sahibi tarafından tamamen kapatıldıysa giyimle ilgili
bilgi alabilirsiniz. Restoranın bir bölümünde yapılan yemeklerde ise restoranın tarzını ve 1.sınıf mı 2.sınıf
mı olduğunu bilmek kıyafet seçimlerimiz için önemli bir ayrımdır.
Özel davet ve balolarda giyim; Özel davetlerde belirli bir tema olabilir. Böyle durumlarda davet
verenin isteğine uymak gerekir. Balolar ise çok özel davetlerdir genellikle 21.00 gibi başlar ve 02.00 gibi
biter ve erkeklerin smokin, kadınların ise tuvalet giymeleri beklenir. Danslı ve eğlenceli bir davettir.
Resmi davetler; Önemli bir kişinin şerefine verilen davetler olduğu gibi, devletin özel günleri kutlama
amaçlı verdikleri davetler de olabilir. Davetiyeler 3. kişilerin ağzıyla yazılır. Bu tarz davetlerin
davetiyeleri en az 15 gün önceden gönderilir ve bu davete hemen cevap vermek gerekir. Davetin
verildiği, yer, saat ve resmiyet derecesine uygun giyinilmeli.
Resmi giysiler; Kimi zaman erkeklerde koyu renk takım elbise, kadınlarda abartısız ve koyu renk bir
elbise giyilebilir ama kimi davetlerde ise erkekler smokin ya da frak kadınlar ise uzun koyu renk tuvalet
giymelidir.
Frak ve smokin farkı: Smokin sadece gece kıyafeti olarak giyilebilirken frak hem gündüz hem gece
giyilebilir. Smokinde mutlaka siyah papyon kullanılmalıdır. Smokinde ceket siyahtır ve bir kısmı satenle
kaplıdır (bazı modellerde ceketin bir kısmı beyaz olabilir) ve pantolonu mutlaka siyahtır. Frak da ise
ceket siyah kumaştandır arkaya uzayan yırtmaçlı kuyruğu vardır ve yakası saten kaplıdır pantolonu ise
yine siyah kumaştan olup yanlarında ipekli bir şerit bulunur ayrıca frakla beyaz renk papyon
kullanılmalıdır. Smokin de gömlek; ister normal yakalı isterseniz de yakaları kıvrık uçlu beyaz gömlektir.
Gömlek düğmeleri ile kol düğmelerinin birbirini tamamlaması gerekir. Frak gömleği ise, yumuşak ve
dökümlü durmalıdır. Bu nedenle yaka ve kol ağızları kolalanmalıdır. Her ikisini de siyah rugan bağcıklı
ya da mokasen ayakkabı ile tamamlamak gerekir.
Hafta sonu giyimi; hafta içi resmi kıyafetlerle çalışan kişiler hafta sonu rahat edebilecekleri spor
giysiler kullanırlar. Hatta bazen bu kişilerin aşırı spor ve özensiz halleri itibarlarını zedeleyebilir o
nedenle hafta içi kadar hafta sonunda da giydiklerimize dikkat etmeliyiz.
KİŞİSEL İMAJIN HALKLA İLİŞKİLER AÇISINDAN ÖNEMİ
Halkla ilişkiler; bir işletme ile hedef kitle arasında karşılıklı iletişimi, anlayışı, oluşturmaya ve
sürdürmeye yardımcı bir yönetim fonksiyonudur. Bu tanımdan da görüleceği gibi halkla ilişkiler bir
süreçtir. Bu süreç Araştırma (Research), Eylem (Action), İletişim (Communication), Değerleme
(Evaluation) aşamalarından oluşmaktadır.Halkla ilişkiler kendi tutumunuzun doğru olduğuna başkalarını
inandırabilme işidir. Başka bir deyişle kamuoyunu etkileme ve ondan etkilenme sürecidir. Bu süreçte
kapsama, dış alemin sempati ve iyi niyetini sağlamak amacı ile yönetici ve girişimcilerin uyguladığı
yöntemlerin tümü yer alır (Özer, 2009: 2).
Halkla ilişkiler çalışmaları açısından hedef kitle, kuruluşun dikkate alması gereken, ortak beklentileri
olan, kuruluşla doğrudan ya da dolaylı bağı olan insan topluluklarıdır. İşletmeler, kendisinden
etkilenebilecek ve kurumu etkileyebilecek tüm grupları, halkı oluşturan tüm kesimleri bilmek, onları
tanımak zorundadır. Çünkü halkla ilişkilerin temelinde, ilgili çevrelerin görüşleri, inanışları ve
tutumlarına karşı işletmelerin uygun tutumlar geliştirip uygulamalarda bulunarak, kurum ile halk arasında
uyum ve bütünleşmenin sağlanması anlayışı yatmaktadır.
Halkla ilişkileri oluşturan ögeleri şöyle özetleyebiliriz. Danışmanlık, araştırma, medya ilişkileri,
duyurum, çalışanlarla iletişim, yakın çevre ilişkileri, kamu yararına faaliyetler, hükümet ilişkileri, kamu
yönetimi, finansal ilişkiler, sanayi ilişkileri, bağış toplama, çoklu kültürlerle ilişkiler, özel olaylar,
pazarlama iletişimi. Kısacası iletişimi oluşturan bir çok unsuru içermektedir.
Halkla ilişkilerin temelinde iletişim olgusu vardır. Bu olgu kitle iletişim araçlarıyla veya yüz yüze de
gerçekleştirebilmektedir. Halkla ilişkiler uygulamaları her şeyden önce bir iletişim çalışmasını içerir.
Halkla ilişkiler uzmanları hedef kitlelerine, medyaya kendisinin temsil ettiği kurumun güvenilirliğini,
inanılırlığını ve saygınlığını kanıtlamak zorundadır. Bu zorunluluğu yerine getirirken yaptığı işe
169
hakimiyeti, bilgisi, etkili iletişim becerisi, fiziksel ve davranışsal görünümü gibi konularla gerçekleştirir.
Bunların içerisinde de kişisel imajı doğru yönetebilmek ön plandadır.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bizlerin görüntümüzle bulunduğumuz ortama, pozisyonumuza,
yaptığımız işe, yaşımıza uygun giyinmiş olmak; temiz, düzenli ve tertipli gözükmek, kısa, öz, enerjik,
olumlu ve etkili konuşmak; dilimizi iyi kullanmak, beden dilimizle olumlu mesajlar vermek kişisel
imajımızı etkili ve tutarlı kullanabildiğimizin göstergesidir. Kişisel imajımızı etkili kullandığımızda ilk
izlenimden başlamak üzere çevremizdeki herkese daima olumlu mesajlar veririz. Çevremiz bizi güvenilir,
başarılı ve sorumluluk sahibi bir kişi olarak görür. Bu da gerek özel hayatımızda gerekse iş hayatımızda
önümüzün açık olmasını sağlar.
İş hayatında yetenek ve becerilerimizi etkili şekilde taşıyıp sunabileceğimiz iyi bir pazarlama aracına
ihtiyaç duyarız. Bu araç da tabii ki kişisel imajımız olacaktır. ”prezantabl olmak” iş ilanlarında, en çok
istenen vasıfların başında gelmektedir. Etkili bir prezantasyon iyi bir kişisel imaja dayanmaktadır.
Kişisel imaj yaşantımızda son derece etkili bir kavram. Çünkü hepimiz dünyayı genellikle görsel
olarak algılıyoruz. Bunun nedeni ise beyin ve gözler arasındaki sinirler, kulak ve beyin arasındaki
sinirlerden 20 kat daha fazla. Bunun için görsellik işitsellikten daha etkilidir. Gördüğümüz olayları,
tanıştığımız kişileri, duyduğumuz olaylara ya da tanıştığımız kişilerin isimlerine oranla daha fazla
hatırlarız. Gördüklerimiz, işittiklerimize gore bizi daha fazla etkiler ve inandırıcı gelir.
Beden dili, tanınmışlık, iletişim şekilleri gibi birçok faktor imajı etkiler. Ancak bu faktörlerin içinde
konuşma şekli, dinleme şekli, yazım sanatı, sunum sanatı bulunan iletişim faktörleri çoğunlukla ikinci
adımda dikkat çeker. Örneğin, beden dilimiz, giydiğimiz kıyafet, cinsiyetimiz, ırkımız konuşmadan daha
önce ve daha etkin bir izlenim bırakır (Kaşıkçı, 2006: 17-18).
Kişisel imaj, yokluğumuzda hakkımızda nasıl düşünüleceğini ve nasıl hissedileceğini belirler. Kişi ya
da kitlelerin, bizim hakkımızda, kafalarında oluşturdukları yanlış imajlar negatif düşünceleri, duyguları,
tavır ve davranışları yaratmaktadır. Bu anlamda başımıza gelen şeylere bizim de katkımızın olduğu
açıktır. İlk izlenimlerin veya ön yargı fonksiyonunun, çoğu kez insanları yanıltabileceğini de unutmamak
gerekir.O halde başkalarının kafasındaki kişisel imajımızı kontrol etmenin yollarını öğrenmeliyiz.
Kısacası iyi görünümlü insanların sosyal iletişimde daha avantajlı olduğu kabul edilen bir gerçektir.
Iyi görünümlü kişilere otomatik olarak yetenek, zarafet, dürüstlük ve zeka gibi özellikler de
yüklenmektedir. Diğer yandan çekici kişilerin ihtiyaç duyduklarında daha kolay yardım aldıklarını ve
insanların fikirlerini değiştirme konusunda daha ikna edici olduğunu göstermektedir (Cialdini, 2008: 218220). Dolayısıyla sözlü, sözsüz iletişimin özelliklerini, iknanın unurlarını doğru bir şekilde uygulayan
kişisel imajını iyi yöneten kişiler halkla ilişkiler alanında son derece başarılı olurlar.
170
Özet
İmaj, reklam ve halkla ilişkilerin etkili bir
jargonu olarak tanımlanır. İmaj, gerçeğin
‘yaklaşık’
olarak
görsel
sunumudur.
İnsanlar üzerinde inandırıcılık ve güven yaratmak
ile sürdürmek gibi önemli bir işlevi yerine getirir.
Bireyler ve kurumlar açısından oluşturulacak
imajın tek ve inandırıcı olabilmesi, gerçekle
uyum içinde olmasına bağlıdır.
Halkla ilişkiler; bir işletme ile hedef kitle
arasında karşılıklı iletişimi, anlayışı, oluşturmaya
ve
sürdürmeye
yardımcı
bir
yönetim
fonksiyonudur.
temelinde iletişim olgusu
Halkla ilişkilerin
vardır. Bu olgu kitle iletişim araçlarıyla veya yüz
yüze de gerçekleştirebilmektedir. Halkla ilişkiler
uygulamaları her şeyden önce bir iletişim
çalışmasını içerir. Halkla ilişkiler uzmanları
hedef kitlelerine, medyaya kendisinin temsil
ettiği kurumun güvenilirliğini, inanılırlığını ve
saygınlığını
kanıtlamak
zorundadır.
Bu
zorunluluğu yerine getirirken yaptığı işe
hakimiyeti, bilgisi, etkili iletişim becerisi, fiziksel
ve davranışsal görünümü gibi konularla
gerçekleştirir. Bunların içerisinde de kişisel imajı
doğru yönetebilmek ön plandadır.
Kurum imajı dışında başka imajlar da vardır.
Ürün İmajı, Marka İmajı, Kuruluşun Kendi
Algıladığı İmaj, Yabancı İmaj, Transfer İmaj,
Mevcut İmaj, İstenen İmaj, Pozitif (Olumlu)
İmaj, Negatif (Olumsuz) İmaj, Ayna İmaj,
Şimdiki İmaj, Şemsiye İmaj, Kişisel İmaj.
Kurduğumuz her iletişimin amacı iknadır. İkna,
herhangi bir konuda birilerinin inanmasını
sağlama, inandırmadır. İnsanlar her zaman
anlaşılmak için çaba sarfediyor ama bunu
istedikleri gibi başarmada hala bir çok sorun
yaşıyorlar. İkna açısından arzu edilen sonuca
ulaşmak için ikna unsurlarını iyi bilmek
gerekiyor.
Kişisel imaj yaşantımızda son derece etkili bir
kavram. Çünkü hepimiz dünyayı genellikle görsel
olarak algılıyoruz. Bunun nedeni ise beyin ve
gözler arasındaki sinirler, kulak ve beyin
arasındaki sinirlerden 20 kat daha fazla. Bunun
için görsellik işitsellikten daha etkilidir.
Gördüğümüz olayları, tanıştığımız kişileri,
duyduğumuz olaylara ya da tanıştığımız kişilerin
isimlerine oranla daha fazla hatırlarız.
Gördüklerimiz, işittiklerimize göre bizi daha
fazla etkiler ve inandırıcı gelir. Sözlü, sözsüz
iletişimin özelliklerini, iknanın unurlarını doğru
bir şekilde uygulayan kişisel imajını iyi yöneten
kişiler halkla ilişkiler alanında son derece başarılı
olurlar.
İkna hazırlık ve planlama gerektirir. Günlük
yaşantımızda ikna etmeyi gerektiren çeşitli
olaylar, etkinliklerle karşılaşmamıza rağmen, bu
durum nadiren düşündüğümüz bir şeydir. İknanın
içerisinde dört unsur vardır: İnanılırlık, hedef
kitleyi anlama, sağlam bir düşünce, etkili iletişim.
Biz insanlar birarada yaşıyorsak, kurduğumuz
iletişimlerde, kendi görüntümüzde, davranışlarımızda özenli olmalıyız. Yani kişisel imajı
bilinçli
oluşturmalıyız.
Kişisel
imaj,
“başkalarının zihnindeki biziz.” Kişisel imajın
oluşma süreci içerisinde öncelikle karşımıza ilk
izlenim çıkar. İmaj yönetiminde ilk izlenim kadar
son izlenim de önemlidir.
Sosyal yaşantımızda da iş hayatımızda da her
zaman bakımlı, temiz ve düzenli olmalıyız.
Görüntümüzle çalıştığımız kurum, yaptığımız iş,
pozisyonumuz ve hedefimiz tutarlılık göstermeli.
Giyinmek, insanları aşırı sıcak ve aşırı soğuktan
korur. Temiz, özenli giyim, pek çok kişi
tarafından takdir görür. Giyim sadece gereksinim
değil, zevk işidir. İş yerlerinde; sade giyinmeye
özen göstermek, aşırıya kaçmadan kendine
yakışanı bulup giymek, kişisel bir tarz
oluşturmak daha kişilikli bir giyim biçimidir.
Resmi toplantılarda koyu renk elbiseleri tercih
etmek, toplantının yerini, zamanını ve özelliğini
dikkate almak gerekir.
171
Kendimizi Sınayalım
6. Başkaları üzerinde bırakılan ilk ize ne ad
verilir?
1. Genellikle lüks tüketim ürünlerinde bilinen bir
ürün markasının ve imajının başka bir ürün
kategorisine transferi hangi imaj çeşididir?
a. Kültür
a. Yabancı imaj
b. İzlenim
b. İstenen imaj
c. Reklam
c. Transfer imaj
d. Transfer
d. Algılanan imaj
e. Pazarlama
e. Pozitif imaj
7. Aşağıdakilerden hangisi kurumlar açısından
imaj oluşturma sürecindeki unsurlardan biri
değildir?
2. Aşağıdakilerden hangisi kişisel imajı oluşturan
unsurlardan birisi değildir?
a. Görüntü
a. Alt yapı kurmak
b. Sözlü iletişim
b. Dış imaj oluşturma
c. Sözsüz iletişim
c. İç imaj oluşturma
d. Karakter: Karizma, özgüven, özsaygı
d. Soyut imaj oluşturma
e. Ayna imaj
3. Aşağıdakilerden hangisi
çeşitlerinden biri değildir?
e. Kapalı imaj oluşturma
kurum
imajı
8. Aşağıdakilerden hangisi giyim konusunda
yaratıcı sektöre örnek verilebilir?
a. Marka imajı
a. Bankacılık
b. Yabancı imaj
b. Mali müşavirlik
c Ürün imajı
c. Sigortacılık
d. Alıcı imajı
d. Reklamcılık
e İstenen imaj
e. Sağlık hizmetleri
4. Bir kişinin ya da grubun düşüncelerini ve
davranışlarını değiştirme ya da onlara güç
kazandırma sürecine ne denir?
9.
Aşağıdakilerden
hangisi
özelliklerden birisi değildir?
a. İkna
a. Kirli, dağınık saçlar
kırıcı
b. Ter kokusu
b. İmaj
c. Boyalı ayakkabılar
c. Kimlik
d. Kaçık çorap
d. Kültür
e Ağız kokusu
e. İtibar
10. Tüketicilerin belli bir ürün türüne yönelik
algılamalarına ne denir?
5. Aşağıdakilerden hangisi inanılırlığı ifade eder?
a. Kimlik+İmaj
a. Ürün imajı
b. Güven+Uzmanlık
b. Yabancı imaj
c. İkna+İmaj
c. Mevcut imaj
d. İmaj+Kültür
d. Transfer imaj
e. Hedef kitle+Mesaj
e. İstenen imaj
172
imaj
Kendimizi Sınayalım Yanıt
Anahtarı
Kişisel imaj yaşantımızda son derece etkili bir
kavram. Çünkü hepimiz dünyayı genellikle görsel
olarak algılıyoruz. Bunun nedeni ise beyin ve
gözler arasındaki sinirler, kulak ve beyin
arasındaki sinirlerden 20 kat daha fazla. Bunun
için görsellik işitsellikten daha etkilidir.
Gördüğümüz olayları, tanıştığımız kişileri,
duyduğumuz olaylara ya da tanıştığımız kişilerin
isimlerine oranla daha fazla hatırlarız.
Gördüklerimiz, işittiklerimize gore bizi daha
fazla etkiler ve inandırıcı gelir.
1. c Yanıtınız yanlış ise “İmaj Çeşitleri” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
2. e Yanıtınız yanlış ise “İlk İzlenim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
3. d Yanıtınız yanlış ise “İmaj Çeşitleri” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
4. a Yanıtınız yanlış ise “İkna” başlıklı konuyu
yeniden gözden geçiriniz.
5. b Yanıtınız yanlış ise “İnanılır Olmak” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde 3
Kişisel imaj yaşantımızda son derece etkili bir
kavram. Çünkü hepimiz dünyayı genellikle görsel
olarak algılıyoruz. Bunun nedeni ise beyin ve
gözler arasındaki sinirler, kulak ve beyin
arasındaki sinirlerden 20 kat daha fazla. Bunun
için görsellik işitsellikten daha etkilidir.
Gördüğümüz olayları, tanıştığımız kişileri,
duyduğumuz olaylara ya da tanıştığımız kişilerin
isimlerine oranla daha fazla hatırlarız.
Gördüklerimiz, işittiklerimize gore bizi daha
fazla etkiler ve inandırıcı gelir. Sözlü, sözsüz
iletişimin özelliklerini, iknanın unurlarını doğru
bir şekilde uygulayan kişisel imajını iyi yöneten
kişiler halkla ilişkiler alanında son derece başarılı
olurlar.
6. b Yanıtınız yanlış ise “İlk İzlenim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
7. e Yanıtınız yanlış ise “İlk İzlenim” başlıklı
konuyu yeniden gözden geçiriniz.
8. d Yanıtınız yanlış ise “Farklı Sektörlerde
Giyim” başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanlış ise “Profesyonel Yaşamda
İmaj Kırıcılar” başlıklı konuyu yeniden gözden
geçiriniz.
10. a Yanıtınız yanlış ise “İmaj Tasarımı”
başlıklı konuyu yeniden gözden geçiriniz.
Sıra Sizde Yanıt Anahtarı
Sıra Sizde 1
Kurum imajı kurumla ilgili kitlelerin kuruma
ilişkin
izlenimlerini
yansıtır.
Kurumun
reklamlarından ürünlerine, yaptıklarından yapmadıklarına değin birçok unsur kurumlar
konusundaki algıları şekillendirir. Marka imajı
ise bir markaya yönelik algıları temsil eder.
Yararlanılan Kaynaklar
Bakan, Ö. (2005). Kurumsal İmaj Oluşumu ve
Etkili Faktörler. Konya: Tablet Kitabevi.
Berman, B. and Evans, J. (1998). Retail
Management: A Strategic Approach. New
Jersey: Prentice Hall.
Sıra Sizde 2
Cialdini, R.B.. (2008). İknanın Psikolojisi Teori
ve Pratik Bir Arada. Çev. Yasemin Fletcher.
İstanbul: MediaCat Yayınları.
Kişisel imaj, yokluğumuzda hakkımızda nasıl
düşünüleceğini ve nasıl hissedileceğini belirler.
Kişi ya da kitlelerin, bizim hakkımızda,
kafalarında oluşturdukları yanlış imajlar negatif
düşünceleri, duyguları, tavır ve davranışları
yaratmaktadır. Bu anlamda başımıza gelen
şeylere bizim de katkımızın olduğu açıktır. O
halde başkalarının kafasındaki kişisel imajımızı
kontrol etmenin yollarını öğrenmeliyiz.
Çakır, Ö. (2005). Profesyonel Yaşamda Kişsel
İmaj ve Sosyal Yaşam Etiketi. İstanbul: Üç-Er
Ofset
Göksel A., Yurdakul N., (2002). Temel Halkla
İlişkiler Bilgileri. İzmir: Ege Üniversitesi
İletişim Fakültesi Yayınları.
İlk izlenimlerin veya ön yargı fonksiyonunun,
çoğu kez insanları yanıltabileceğini de
unutmamak gerekir.
Kaşıkçı, E. (2006). İmaj – İletişim & Beden
Dili. İstanbul: Hayat Yayınları.
173
Luecke, R. (2007). Güç, Etki ve İkna. Çev:
Turan Parlak. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları
3YwjUhZdhr0uM&imgurl=http://blog.trendyol.c
om/wpcontent/gallery/cache/963__x_slide1.jpg&w=960
&h=720&ei=IGoqUImFK86whAfgzIDwDg&zo
om=1&biw=1507&bih=780
Meyer, Warren G. vd (1988). Retail Marketing
for Employees, Managers and Enteprenuers,
8. Ed, New York: Grog Division. Mc Graw-Hıll.
Resim3
http://www.google.com/imgres?q=beyaz+%C3%
A7orap&hl=tr&tbm=isch&tbnid=BsGTG7M_Vu
hxDM:&imgrefurl=http://www.on5yirmi5.com/g
enc/etiket/beyazcorap.html&docid=NxkDoywG6E3x8M&imgurl
=http://i.onbesyirmibes.org/image/2009/10/10/17
673.jpg&w=500&h=280&ei=jGwqUJmQNcKGh
QfCjICQCQ&zoom=1&biw=1507&bih=780
Oktay, M. (1996). Halkla İlişkiler Mesleğinin
İletişim Yöntem ve Araçları. İstanbul: Der
Yayınları.
Özer, M.A. (2009). Halkla İlişkiler Dersleri.
Ankara: Adalet Yayınları.
Peltekoğlu, Filiz. (2001). Halkla İlişkiler Nedir?
2. Baskı. İstanbul: Beta Yayınları.
Resim4
http://www.google.com/imgres?q=a%C4%9F%C
4%B1z+kokusu&hl=tr&tbm=isch&tbnid=GRpB
Zg9rqXX_YM:&imgrefurl=http://dizigun.com/ag
iz-kokusunu-gidermek-icin-10tavsiye.html&docid=Fen4ZyCHDbbBvM&imgur
l=http://dizigun.com/wpcontent/uploads/2012/08/a%2525C4%25259F%2
525C4%2525B1zkokusu.jpg&w=380&h=380&ei=dW0qUP_NIcq
GhQey6IC4Cw&zoom=1&iact=hc&vpx=714&v
py=175&dur=2790&hovh=225&hovw=225&tx=
93&ty=145&sig=108862307086099471211&pag
e=1&tbnh=133&tbnw=134&start=0&ndsp=28&
ved=1t:429,r:24,s:0,i:148&biw=1507&bih=780
Yararlanılan İnternet Kaynakları
Ersoy, H.T. (2009). “Kişilerarası İlişkilerde
Benlik Sunumu: Sosyal Yaşamda ve İş
Yaşamında İyi İzlenim Bırakmak: İmaj
Yönetimi”http://www.tavsiyeediyorum.com/mak
ale_3798.htm
Karakütük K. “Protokol ve Görgü Kuralları: AstÜst İlişkileri” www.personeldb.ankara.edu.tr
“Giyimin Yeni Kodu”
http://www.capital.com.tr/giyimin-yeni-koduhaberler/22750.aspx?0.Page
Resim5
http://www.google.com/imgres?q=ter+kokusu&h
l=tr&tbm=isch&tbnid=Qh2Nj9j07Hz6GM:&img
refurl=http://healthonline.blogcu.com/etiket/ter%
2520kokusu&docid=L3jEuhPjqG5RTM&imgurl
=http://img03.blogcu.com/v2/images/editor/h/e/a/
healthonline/42705958083133_1261759399.jpg
&w=250&h=191&ei=_GwqUMWkF5O2hAe2jo
HwAQ&zoom=1&biw=1507&bih=780
“Protokol
ve
Görgü
Kuralları”.
http://megep.meb.gov.tr/mte_program_modul/mo
dul_pdf/347CH0014.pdf 2011.
http://www.coksesli.net/imajmaker/1266-kisiselimaj-nedir.html#ixzz23ca91LV4
Yararlanılan Resim Kaynakları
Resim6
http://www.google.com.tr/imgres?q=i%C5%9F+
g%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fmesinde+giyim&
hl=tr&sa=X&tbs=isz:m&tbm=isch&prmd=imvns
&tbnid=F_BKz0ZqiRSTQM:&imgrefurl=http://
www.on5yirmi5.com/genc/haber.18672/isgorusmesinde-gorgu-kurallarina-uyuyormusunuz.html&docid=RuaupncCfkbgBM&imgu
rl=http://i.onbesyirmibes.org/image/2010/05/21/5
4580.jpg&w=500&h=280&ei=mq4sUNnJGoe2h
AfpyIDwDQ&zoom=1&biw=1338&bih=694
Resim1
http://www.google.com/imgres?q=klasik+i%C5
%9F+k%C4%B1yafetleri&start=202&hl=tr&tbm
=isch&tbnid=IgANlD8cEEgBwM:&imgrefurl=ht
tp://www.e-kobi.net/etiket/is-gorusmesi-kiyafetsecimi&docid=oHJs65ZqUOgLGM&imgurl=htt
p://www.e-kobi.net/wp-content/uploads/isgorusmesinde-negiyilir.jpg&w=600&h=400&ei=12oqUNa6O4K1
hAeT94DIDw&zoom=1&biw=1507&bih=780
Resim2
http://www.google.com/imgres?q=klasik+i%C5
%9F+k%C4%B1yafetleri&hl=tr&tbm=isch&tbni
d=egxJY_B8mK0bM:&imgrefurl=http://blog.trendy
ol.com/calisan-kadinlara-kombin-onerileri2.html&docid=174
Download