kısaltmalar - TC DİB. Trabzon Dini Yüksek İhtisas Merkezi Müdürlüğü

advertisement
T.C.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
TRABZON-AKÇAABAT-DARICA
EĞİTİM MERKEZİ MÜDÜRLÜĞÜ
İSLAM HUKUKUNDA ÖRF
III. DÖNEM
BİTİRME TEZİ
Hazırlayan
HASAN DİNÇ
Danışman
TEMEL KACIR
ÖNSÖZ
İnsanla doğan hukuk, ferdin şahsi ve ictimâi hayatını tanzim eden bir sistemdir.
Bu sistem, menşei itibarîyle beşeri olduğu gibi, ilâhi de olabilir. Menşei ne olursa olsun,
her hukukun kendine has bir takım kaynakları vardır. Bunlar arasında yer alan örf-âdet,
hemen her hukuk sisteminde müşterek kaynak olma vasfına hâizdir. Ancak örfün
kaynaklar arasındaki derecesi hukuk sistemlerine göre değişmektedir. Beşeri hukukta
genellikle ikinci bazen de birinci derecede; menşei ilahî olan İslam hukukunda ise tâli
derecede kaynaktır. Beşeri hukukun ilk devrelerinde yani kanunların tedvininden önce,
birinci derecede kaynak olan örf-âdet hâlen birinci derecede hukuk kaynağı
durumundadır.
İlâhi bir sistem olan İslam hukukunun da birçok kaynağı vardır. Bunlar aslî ve
fer-i olmak üzere iki kısımda mütalaa edilir. Kitab, sünnet, icma ve kıyas aslî deliller;
bunların dışındakiler de fer-i delillerdir. Örf de, fer-i delillerden biridir. Bir tâli kaynak
olan örf nassların sükût ettiği yerlerde ve nassların daha doğru anlaşılması noktasında
kendisine müracaat edilir. Nassların sınırlı, olayların sınırsız olması bir bakıma örfün
müracaat edilmesi gerekli bir kaynak olduğunu ortaya koyar. Örfün diğer fer-i
kaynaklar gibi, İslam hukukuna seyyâliyet kazandırması itibariyle önemi büyüktür.
İslam dininin evrensel olmasının yanında, İslam hukukunun örf, istihsan,
mesalihi mürsele gibi delilleri kabul etmesi, ictihad kapısının açık olması, İslam
hukukunun, her zaman ve her yerde sorunlara insanların dünya ve ahiret mutluluğunu
sağlayacak şekilde çözümler getirebilen üstün özelliklere sahip bir hukuk sistemi
olduğunu ortaya koyar. İslam hukuku, uygulandığı toplumlara adaleti, refahı, huzuru
getirmiştir. Bugünde insanları huzura kavuşturacak en güzel sistem İslam hukukudur.
Beşeriyeti var eden Yüce Allahtır; beşeriyetin
bütün ihtiyaçlarını en iyi şekilde bilen
de O’ dur. Bu ihtiyaçların nasıl ve ne şekilde karşılanacağını da bildirmiştir. Bazılarının
iddia ettiği gibi İslam hukuku donmuş, katı, günümüz meselelerine uygulanması
mümkün olmayan bir hukuk sistemi değildir.
İslam hukukunun kendine has kuralları olduğu gibi insanların durumunu,
yaşantılarını, örflerini de dikkate almıştır. Bizde bu konuyu incelemeye çalıştık.
III
Çalışmamızda örfü üç bölümde inceledik. Birinci bölümde örf kavramı ve
örfün kısımları üzerinde durduk. İkinci bölümde Kur’an ve Sünnetin örfe bakışını, örfe
hukuki değer kazandıran şartları ve İslam hukukçularının örf hakkındaki görüşlerini
sunmaya çalıştık. Üçüncü bölümde örfün furu’ fıkha yansımasını, yani örfe binaen
verilen hükümler üzerinde durduk.
Bu çalışmamızda bize yol gösteren yardımcı olan Hocam Temel Kacır Bey’e
ve arkadaşlarıma cani gönülden teşekkür ederim.
Çalışma bizden, muvaffakiyet Allah’tandır.
Hasan DİNÇ
TRABZON–2006
IV
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ ........................................................................................................... III
İÇİNDEKİLER ................................................................................................ V
KISALTMALAR .......................................................................................... VII
GİRİŞ ................................................................................................................. 1
MODERN HUKUKTAKİ ÖRFLE İSLAM HUKUKUNDAKİ ÖRFÜN
KAYNAK OLMA VE SINIRLARI YÖNÜNDEN KARŞILAŞTIRILMASI ........... 1
BİRİNCİ BÖLÜM ............................................................................................ 7
ÖRF KAVRAMI ............................................................................................... 7
I-ÖRFÜN LÜGAT VE ISTILAH MANASI .................................................................................. 7
A-Lügat Manası:.............................................................................................................. 7
B-Örfün Istılah Manası (Tarifi): .................................................................................... 9
II-ÂDETİN LUGAT VE ISTILAH MANASI: ............................................................................ 10
A-Lugat Manası:............................................................................................................ 10
B-Istılah Manası Tarifi ................................................................................................. 10
III-ÖRF VE ADET ARASINDAKİ MÜNASEBET VE FARKLAR: .............................................. 11
IV-ÖRF VE ÂDETİN DOĞUŞU: ............................................................................................. 12
V-ÖRFÜN HÂKİMİYETİ (SULTANÜ’L-ÖRF): ....................................................................... 12
VI-ÖRF VE ÂDET’İN TAKSİMİ ............................................................................................ 14
A-Sıhhat Yönünden Taksimi ........................................................................................ 15
1-Sahih Örf .............................................................................................................................. 15
2-Fâsid Örf ............................................................................................................................... 15
B-Örfün Mesned Yönünden Taksimi .......................................................................... 15
1-Kavlî (Sözlü) Örf .................................................................................................................. 15
2-Amelî (Fiili) Örf .................................................................................................................... 16
C-Örfün Umum-Husus Veya Kaynak Yönünden Taksimi ........................................ 17
1-Örfü Âmm (Genel Örf) ........................................................................................................ 17
2-Örf’ü Hâss (Özel Örf) .......................................................................................................... 17
3-Şer’i Örf ................................................................................................................................ 18
VII-ŞÂTIBİ’YE GÖRE ÖRF VE ÂDETİN TAKSİMİ ................................................................ 18
A-Şer’i Âdetler ............................................................................................................... 18
V
B-Şer’i Olmayan Âdetler .............................................................................................. 19
1-Değişmeyen Âdetler ............................................................................................................. 19
2-Değişebilen Âdetler .............................................................................................................. 19
İKİNCİ BÖLÜM............................................................................................. 21
ÖRFÜN HUKUKİ YÖNÜ (ŞER’İ HÜCCET OLUŞU) .............................. 21
I-ÖRFÜN HÜCCET OLDUĞUNU GÖSTEREN ŞER’İ DELİLLER ............................................. 22
A-Kitab ........................................................................................................................... 22
B-Sünnet ......................................................................................................................... 25
1-İsnad yönünden .................................................................................................................... 25
2-Delalet yönünden: ................................................................................................................ 26
C-Fukahanın Örf’e İtibarı (Delil Kabul Etmesi): ....................................................... 29
II- ÖRFE HUKUKİ DEĞER KAZANDIRAN ŞARTLAR (ÖRFTE ARANAN ŞARTLAR) ............. 31
A-Örf ve Âdetin Nassa Muhalif Olmaması ................................................................. 32
B-Örfün Muttarıd (Devamlı) ve Galib Olması ........................................................... 33
C-Örf’ün Tasarruf Anında Mevcut Olması; Sonra Meydana Gelmemesi ............... 36
D-Örf’ün Aksini Gerektiren Bir Söz veya Fiilin Bulunmaması Gerekir .................. 36
III-ÖRFÜN DEĞİŞMESİYLE, ÖRFE BAĞLI HÜKÜMLERİNDE DEĞİŞMESİ ........................... 37
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ......................................................................................... 44
ÖRFÜN FURU FIKHA YANSIMASI .......................................................... 44
I-KUR’AN’DA ÖRFE BIRAKILAN BAZI KONULAR .............................................................. 44
II-HÜKMÜN ORTAYA ÇIKMASINDA VEYA MESELENİN ÇÖZÜMÜNDE ÖRFÜN DELİL
KABUL EDİLDİĞİ BAZI MESELELER .................................................................................................... 45
III-ÖRFÜN DEĞİŞMESİYLE HÜKÜMLERİN DEĞİŞMESİ ...................................................... 52
SONUÇ ............................................................................................................ 58
KAYNAKÇA ................................................................................................... 60
VI
KISALTMALAR
(s.a.v.)
:Sallallahu Aleyhi ve Sellem
a.g.e.
:adı geçen eser
bkz.
:Bakınız
ö.
:Ölümü
Hz.
:Hazreti
(r.a.)
:Radiyallahu anh
s.
:sayfa
c.
:cilt
Thk.
:Tahkik
Ts.
:Tarihsiz
Nşr.
:Neşreden
Çev.
:çeviren
vb.
:ve benzeri
vd.
:ve diğerleri
DİA.
:Diyanet İslam Ansiklopedisi
ŞİA.
:Şamil İslam Ansiklopedisi
h.
:hicri
mad.
b.
:madde
:bin, ibn
VII
Ayn. Müel.
:Aynı Müellif
Ayn. Yr.
:Aynı Yer
Yy.
:Yayın Yeri
Ye.
:Yayın Evi
VIII
GİRİŞ
MODERN HUKUKTAKİ ÖRFLE İSLAM HUKUKUNDAKİ ÖRFÜN
KAYNAK OLMA VE SINIRLARI YÖNÜNDEN KARŞILAŞTIRILMASI
Hukuk “adalete yönelmiş sosyal düzen kuralıdır” şeklindeki tanımına göre,
hukukun ‘hukuki güvenlik’, ‘amaca uygunluk’ ve ‘adalet’ olmak üzere üç
fonksiyonunun bulunduğu ortaya çıkmaktadır1. Bu fonksiyonlar doğrultusunda farklı
hukuk felsefeleri, okulları ortaya çıkmıştır. Hukukun ‘düzen fonksiyonu’ da denilen
‘hukuk güvenliği’, toplumun barış ve güvenliğini, bireylerin özgürlük, güvenlik ve
eşitliğini sağlayan işlevini ifade eder. Hukuk kesin ve açık kavramlara dayanmalı ve
belli bir form ve ölçü içinde bulunmalıdır. Ayrıca sosyal ve siyasal hayatta meydana
gelecek sarsıntılara bağlı olarak keyfi ve ideolojik değişikliklere imkân vermeyecek
güvenlikte olmalı, dün ve bugün olduğu gibi yarında yürürlüğünü sürdürebilmelidir2.
Hukukun güvenliği ancak yazılı olan hukukla, sosyal yaşamdaki değişimin ortaya
çıkardığı ihtiyaçlara uygun hukuki düzenlemeler yaparak gerçekleştirilebilir. Bunu
sağlayacak olanda akıldır. Bu açıdan akıl, hukuk güvenliğinin kaynağı olarak ortaya
çıkmaktadır3. Bu düşünceyi, “hukuki güvenlik” fonksiyonunu ön plana alanlar pozitivist
çizgiyi benimseyenlerdir. Pozitivist anlayış normun somutluğunu ölçüt almıştır.
Hukuksal pozitivizm, sosyo-ekonomik ‘yapı ve değerleri ikinci plana atar, örf ve adet
kuralları mahkeme tarafından benimsenmediği sürece hukuki bir nitelik kazanamaz 4.
Pozitivist yaklaşım hukuku norma, yasamanın ve kollektivitenin iradesine indirgemiştir.
Pozitivist hukuk anlayışı yukarıda zikrettiğimiz fonksiyonlarını dikkate alsada hukukun
güvenliği fonksiyonunu ön planda tutmaktadır.
Doğal hukuk anlayışında hukukun asıl amacının adalet fonksiyonunu
gerçekleştirmek olduğu, adaletsiz bir hukuk düzenine katlanılamayacağı ve böyle bir
Orhan Münir Çağıl, Hukuk ve Hukuk İlmine Giriş 2c, İstanbul,1966, c.I, s.24,396 Necip Bilge, Hukuk
Başlangıcı, 13. bs., Ankara, Turhan Kitabevi, 1999, s.17
2
Yavuz Abadan, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1954, s.107
3
Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, İstanbul, 1983, s.166
4
Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1999, s.314,315
1
düzenin hukukun amaca uygunluk fonksiyonu bakımından da zararlı olacağı5
düşüncesinden hareketle adalet fonksiyonunun diğerlerine göre bir üstünlüğünün
bulunduğu savunulmuştur. Ancak bu diğer fonksiyonların ihmal edildiği anlamına
gelmez.
Çünkü
toplumsal
yaşamın
zorunluluğu
ve
bunun
kendiliğinden
gerçekleşmeyecek olması, toplum hayatını normlarla düzenlemesini gerekli kılmaktadır.
Bu da adaletin gereğidir. Ancak bir düzenin hukuk düzeni karakterini kazanabilmesi
için, adalete uygun olması gerekir. Hukuk düzeninin sağlamlığı ve sürekliliği,onun zorla
gerçekleştirilmesinde değil, ancak adalet değerinin temellendirilmiş olmasında ortaya
çıkar. Ancak bu sayede, hukuk onu oluşturanların iradelerinden bağımsız bir
objektiviteye sahip olabilir.6 “Doğal hukuk, uygulanan değil uygulanması gereken yani
sosyal gereksinmeleri adalete en uygun biçimde karşılayacağı düşünülen hukuka denir.
Bu düşünceye benimseyen düşünceye göre bu hukuk insanın doğasında saklı
bulunmaktadır ve akıl yolu ile bu hukuka ulaşma olanağı vardır. Doğal hukukun ilahi
iradeye dayandığını söyleyenlerde vardır7.
Bu hukuk anlayışında da hukukun kaynağının akıl olduğunu, aklında tek başına
otorite olmadığını adalet prensibi doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini görmüş
olduk. Yani sosyal olaylar ve adetler, adalet prensibine uygun olduğu takdirde dikkate
alındığını bu çerçeve içerisinde hukuka kaynaklık ettiği ortaya çıkmaktadır.
Hukukun kökenini ‘sosyal realite’ de arayan okullar ‘amaca uygunluk’
fonksiyonuna daha çok önem vermişlerdir. Bu okulları genel olarak ‘tarihçi okul’,
‘yararcı okul’, “Marksizm’ ve ‘Sosyolojik okullar’ şeklinde sıralanabilir. Konuyla ilgisi
bakımından sadece tarihçi okul ile sosyolojik okul üzerinde durulacaktır.
Tarihçi hukuk okuluna göre hukukun temel kaynağını örf ve âdet oluşturur.
Okulun önde gelen temsilcilerinden Puchta’nın ifadesiyle hukukun kaynağı ulusal
bilincin ifadesi olarak beliren ve uygulanan hukuk, örf ve gelenek hukukudur8. Örf ve
âdetin manevi öğesi halk ruhudur. Tarihçi hukuk düşüncesinde hukuk kuralları, önce
Çağıl, a.g.e., s.34
Orhan Münir Çağıl, Ebedi Bir Problem Olarak Hayır ve Şer Tezadı Ruhun Ebediliği ve Hukuk İdesi, 2c,
İstanbul, 1958, I-II, s.403, c.I, s.403
7
Güriz, a.g.e., s.234; Bilge, a.g.e., s.23
8
Güriz, a.g.e., s.229,230
5
6
2
milli ruhun derinliklerinde hazırlanır, örf ve âdet şeklinde belirir, sonra hukukçular
halkın şuur ve vicdanından doğan bu kuralları yorumlar, düzenler, sistemleştirir ve
kavramlaştırır. Hukuk daha sonra kanunlaşır ki bu döneme kodifikasyon dönemi denir.
Ancak kanun koyucu hukuku yaratmaz, var olan hukuku belirler9. Görüldüğü gibi
tarihçi hukuk okulunda örfün hukuka kaynaklık sınırı oldukça geniştir. Hatta denilebilir
ki hukuk bütünüyle örf ve âdetlerden meydana gelmektedir.
Sosyolojik hukuk okulu ise, kanunların ve hukuki kurumların sosyal kökenini
bir başka deyişle hukukun oluşum düzlemini toplumsal ilişkilerde aramış ve hukukun
toplumsal hayatın bir gereği ve sonucu olduğunu savunmuştur. Bu yüzden söz konusu
okula göre, hukuk, insanlar arası ilişkiler alanına ait bir olgudur10. Sosyolojik hukuk
okuluna göre, hukuk kurallarının değer yargısı toplumda egemen olan kanaatler, genel
kabul gören görüşler ve topluma hâkim olan ilkelerdir.11 Hukuk kurallarının iyi veya
kötü olduğu, toplumda egemen olan görüş ve ilkelere göre ölçülür. Sosyolojik hukuk
anlayışında, ‘olan’ ile ‘olması gereken’ birbirinden farklı değildir. Bir başka deyişle
sosyal realite ile hukuk arasında sürekli bir köprü bulunmalıdır. Bütün bunlarda
gösteriyor ki sosyolojik okullarda örf ve âdet geniş bir etki alanına sahiptir. Ancak örf
ve âdet ‘halk ruhu’ ve ‘yaşayan hukuk’ gibi içeriği tam açık olmayan metafizik bir
mahiyet taşıyan kavramlar içine sokulmakla hukuk hayatında belirsizlik ve kararsızlık
taşıma riskine neden olmaktadır12.
İslam hukukunun önemli kaynaklarından biri olan örf ve âdetler vahiy
döneminden başlayarak fıkhın tedvin edildiği devre ve sonrasına kadar değişik alanlarda
farklı ölçü ve biçimlerde hukuka kaynaklık etmiştir. Kuran ayetlerinin tedricilik usulüne
göre inmesi, bazı konuların örfe bırakılması, Hz. Peygamberin (s.a.v.) toplumda
yaşayan ve İslam’ın kendi prensiplerine ters düşmeyen selem, mudarabe, âraya, kasâme
vb. uygulamaları geçerli sayması örf ve âdetlerin dikkate alındığının bir göstergesidir.13
Raşit halifeler döneminde de gerek kendi toplumlarına ait olan örfler, kan parası
9
Güriz, a.g.e., s.229, 230
Niyazi Öktem, Hukuk Felsefesi, İstanbul, 1985, s.194
11
Ernest Hirş, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Ankara, 1996, s.21
12
Güriz, a.g.e., s.222
13
Muhammed Y. Faruki “Hulefâ-i Râşidin ve İlk Fukaha’nın Kararlarında Örfün Etkisi”, İslamî Sosyal
Bilimler Dergisi, 11/9, İstanbul, 1994, s.40,41
10
3
ödemelerini şehirdekilerinin dinar ve dirhem üzerinden kırsal kesimdekilerin ellerinde
bulunan hayvanlar üzerinden yapılması gerekse başka toplumlardan Müslümanlara
geçen ve faydalı bulunan örfler, haraç vergisi, yabancılardan öşür adı ile alınan gümrük
vergisi gibi14 hukuki düzenleme konusu yapılmıştır.
Mezhep imamları da örf ve âdeti hukukun kaynakları arasında kabul
etmişlerdir. Örf nassların boş bıraktığı alanlarda istihsan ve mesalih’i mürsele gibi diğer
prensiplerle birlikte hüküm icra edebilmişlerdir. Hamamlarda yıkanma, menkul malların
vakfedilmesi vb. örfe dayanan kurallardır.
Örf ve âdetler hukuk kurallarının oluşumu dışında, bu kuralların anlaşılması,
yorumlanıp uygulanması bakımından da önemli bir fonksiyon ifa etmiştir. “Adet
muhakkemdir”15. “İnsanların istimali bir hüccettir ki, onunla amel vacib olur”,16
“Âdeten mûmteni olan şey hakikaten mûmteni gibidir”,17 “Zamanın değişmesiyle
hükümlerin değişmesi inkar edilemez”
18
“Âdetin delâletiyle manay-ı hakiki terk
olunur”,19 “Âdet ancak muttarid yahut gâlib olduğunda mûteber olur”, 20 “ İtibar gâlibi
şayiadır nâdire değildir”.21 “Örfen ma’ruf olan şey, şart kılınmış gibidir”. 22 Tüccarlar
arasında ma’ruf olan şey şart koşulmuş gibidir,23 “Örf ile tayin nass ile tayin gibidir”,24
şeklinde genel hukuk kuralları örf ve âdetin bu tür tesir ve fonksiyonlarını gösteren
ifadelerdir.
İslam hukukunun kendine has bir sistemi vardır. Bu sistem vahye
dayanmaktadır. Muhatabı insanlık olduğu için insanların, vahyin oluşturduğu bu sisteme
uygun olan örf ve âdetleri kabul edilmiş, uygun olmayanlar yasaklanmıştır. Faiz yeme,
kız çocuklarının öldürülmesi, iki kız kardeşle aynı anda evlenme, kadına miras
verilmemesi, Kâbenin çıplak tavaf edilmesi gibi. İslam hukukçuları da bu anlayışı
İmam Ebu Yusuf, Kitabu’l Harac, Çev. Ali Özek, 2.bs. İstanbul Özek Yayınları, 1973, s.218
Mecelle, mad.36
16
Mecelle, mad.37
17
Mecelle, mad.38
18
Mecelle, mad.39
19
Mecelle, mad.40
20
Mecelle, mad.41
21
Mecelle, mad.42
22
Mecelle, mad.43
23
Mecelle, mad.44
24
Mecelle, mad.45
14
15
4
sürdürerek nasslara aykırı düşmeyen, örf ve âdetleri hüküm kaynağı olarak kabul
etmişlerdir. “Olanı” temsil eden örf ve âdetleri ‘olması gereken’i betimleyen nassların
yerine geçirmemişlerdir. Nasslarla çelişen örf ve âdetlere kaynak olma değeri
tanımamışlardır. Şu fıkıh kaidesi bunu ifade etmektedir. “Mevrid-i nassda ictihada
mesağâ yoktur”. Yani nassın bulunduğu bir meselede ictihad yapılamaz. Örfün
kaynaklık sınırı konusunda çeşitli ihtilaflar mevcuttur. Kavli örfün umum lafzı tahsis
edeceği hususunda âlimler arasında ittifak vardır.25 Hanefi ve Malikiler ameli örf de
umum olan lafzı tahsis edeceğini söylerken bunu Şafiler kabul etmezler. 26 Ebu Yusuf ve
onu takıben müteahhirin âlimlerin bir kısmı örfe binaen gelen has lafzı, örfün tahsis
edebileceğini özellikle riba hadisini örnek vererek gösterirler. İzmirli İsmail Hakkı, Ebu
Yusuf’un yaptığı, nassın örf ile anlaşılmasını ve yorumlanmasını sağlamak ve uygulama
biçimini yeni duruma uyarlamaktır der.
Örf ile kıyasın terk edilebileceği hususu ise ‘asıl’ daki ‘fer’e geçişini sağlayan
illetin, örf ve âdet ile ortadan kalkması ile kıyasa göre varılan hükmün geçersiz
sayılmasını ifade eder. Örneğin taraflardan birine ek menfaat sağlayan ve akdin gereği
olmayan bir şart, tartışma ve anlaşmazlığa sebep olacağı şeklinde ifade edilen ‘illet’
nedeniyle sahih görülmemiş, ancak bu tür işlemlerin örf halini alması durumunda
anlaşmazlığa düşülmeyeceği için sahih kabul edilmiştir.
İslam hukukçuları örfün hukuki yönden kaynak olabilmesi için bir takım şartlar
öne sürmüşlerdir. Örfün nasslara muhalif olmaması, örfün devamlı ve gâlib olması,
örfün tasarruf anında mevcut olması, örfün aksini gerektiren bir söz ve fiilin
bulunmaması halinde örfün hukuki yönden delil teşkil edeceğini söylemişlerdir.
Örf ve âdet, fıkıh usulünde ortaya konduğu biçimde, ancak ampirik olmayan
olması gerekene (nasslara) uygun olduğu ölçüde meşru ve muteber kabul edilir. Bu
açıdan bakıldığında da, örf ve âdete bakış konusunda İslam hukukunun öne çıkan hukuk
Muhammed b. Muhammed Gazali, el-Mustasfa min İlmi’l-usul, 2.c Beyrut: Muessesetu’r-Risaleh, 1997,
c.II, s.157; Seyfuddin Ebû’l- Hasen Ali b. Muhammed Âmidi, el- İhkâm fi Usûli’l- Ahkâm, 4c. Kahire,
1967, c.II, s.310
26
26 – Gazali, a.g.e., c.II, s.157; İbn Âbidin, Neşru’l-Urf fi Binai Ba’dı’l-Ahkâm ale’l-Urf (fi Mecmu’ati
Resaili İbn Abidin), 2c. Âlemü’l-Kutub, ts, c.II, s.115
25
5
felsefesi okullarından tarihçi hukuk okulu ve sosyolojik hukuk okulundan daha çok,
doğal hukuk okuluna yakın durduğu ifade edilebilir.
Hukukun toplumla buluşması noktasında önemli bir fonksiyon icra eden örf ve
âdetler, İslam hukukunda sınırlı bir hüküm kaynağı olarak dikkate alınmış olduğu
söylenebilir. İslam hukukçuları örfü, pozitif hukuk anlayışında olduğu gibi ne bütünüyle
dikkatlerinden uzak tutmaktadır, ne de tarihçi ve sosyolojik hukuk okulu
düşüncesindeki gibi belirleyici olarak ileri sürmedikleri görülmektedir.
6
BİRİNCİ BÖLÜM
ÖRF KAVRAMI
I-Örfün Lügat ve Istılah Manası
A-Lügat Manası:
Örf kelimesi arapça (a-r-f) kökünden isim olup sözlükte birçok manalara
gelmektedir.
İyilik (ma’ruf), ihsan, cömertlik, hediye (atıyye) olarak verilen şey27. Deniz
dalgası, at yelesi, yüksek kumluk, kumluğun yüksek olan sırtı, dağın doruğu, zirvesi,
horozibiği, peyderpey veya bir şeyin arka arkaya gelmesi (tevali) 28 gibi anlamlara gelir.
27
Asım Efendi, Kamus Tercemesi, 6 c, İstanbul, c.III, s.674, urf mad; Muhammed b. Yakub elFiruzbâdi, Kamusu’l-Muhid, Beyrut, Daru’l Fıkr, 1999; s.752-753, urf mad.
28
Firuzbâdi,a.g.e., s.752-753; Cemaluddin Ebu’l Fazl İbn Manzur, Lisanü’l Arab, 6 c Kahire, Daru’l
Mearif, c.IV, s.2899, urf mad; Mevlut Sarı, el-Mevarıd, İst, Bahar yy, 1980, s.991, urf mad.
7
Çoğulu “a’raf” ve “uref”tir. Bir de örf kanunlarla sınırlanmaksızın, durumun
gerektirdiği hüküm ve icraat anlamına gelir29.
Örf kelimesi bu şekliyle (sûlasi yani üç harfli olarak) Kur’an’da iki yerde
geçer. A’raf suresinin 199. ayeti ile el-Mûrselât suresinin I. Ayeti. A’raf suresindeki:
“…. Örf (‘urf) ile emret…”30 ayetinde bu kelime, ıstılahi tarife yakın bir mana ifade
eder. Bu kelime burada, iyi ve güzel fiiller (veya sözler) anlamına gelen “ma’ruf”
karşılığı olabileceği gibi31, akl-ı selim sahibi kişilerce kötü sayılmayan ve yapılması
aklen güzel görülen şey anlamına da gelir32. Daha açık bir ifade ile örf; iyi ve güzel
fiiller yahut aklın beğendiği; şer’in de kabul ettiği hasletler anlamına da geldiğini
görüyoruz33.
Mûrselât suresindeki: “Andolsun birbiri ardınca (‘ur-fen) gönderilen (melek)
lere”34.ayetinde ise, örf kelimesi, iyilik ve ihsan anlamını içine almakla beraber, bu
meziyetleri yaymak için arka arkaya (‘ürfen) gönderilen meleklerin geliş tarzlarını
göstermektedir35.
Örf kelimesini, Kur’an ve Hadislerde daha ziyade “ma’ruf” şeklinde yani ism-i
mef’ûl siğasıyla görüyoruz. Kur’an’da 39 yerde geçen36 bu kelime, çoğu yerde; “meşrû
surette, iyilikle ve güzellikle…” gibi, anlamları ifade eder. Üç veya dört yerde de; “örf’e
göre” veya “şer-in ve aklın iyi gördüğü…” gibi anlamlara gelir37. Kapsamlı bir anlama
Şemseddin Sâmi, Kâmus-u, Türki, Derseâdet, 1317, s.933, urf mad.; Heyet, Türkçe Sözlük, 2 c, 9 bs,
Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1998, c.II, s.1735, urf mad.
30
A’raf, 7/199
31
Cârullah Muhammed b. Ömer, Zemahşeri, el-Keşşaf an-hakaıkı’l-Tenzil ve uyûni’l-ekâvil fi vücühı
te’vil, 4 c, 3 bs, Beyrut, Daru’l Kütübi’l İlmiyye, 2003, c.II, s.183
32
Ebu Bekir Ahmed b. Ali er-Râzi, Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’an, 3 c, Beyrut , Daru’l Kütübi’l İlmiyye, c.III,
s.51
33
Ebu’l-Berekât Abdullah b. Ahmed en-Nesefi, Medârıkü’t-Tenzil ve hakâiku’t-te’vil (tefsiru’n-nesefi), 3
c, 2 bs, Beyrut, Daru’bnu-Kesir, c.I, s.626
34
Murselat, 77/1
35
Ebu Sâ’id Abdullah b. Ömer el-Beydâvi, Envâru’t-Tenzil ve Esrâru’t-Te’vil, 2 c, 1. bs, Dimeşk, Daru’rReşid, c.II, s.483
36
Muhammed Fuad, Abdülbâki, el- Mü’cemü’l-Müfehres li Elfâzı’l-Kur’an’ıl-Kerim, Beyrut, Daru’l Fikr,
2000, s.458, 459, urf mad.
37
Bakara, 2/178, 233; Nisa, 4/6 vb
29
8
sahip olan bu kelimenin hadislerde hem sözlük anlamda38, hemde ıstılahi anlamda39
geçtiğini görüyoruz40.
B-Örfün Istılah Manası (Tarifi):
İslâm hukuk alimleri –mûtekaddimin ve müteahhirin- örfü fer-i delil olarak
kabul etmişler, içtihadı meselelerde ve nassın sükut ettiği yerlerde onu nazar-ı itibare
almışlardır. Örfün ıstılahı olarak yapılan birçok tarifi vardır. Örfün ıstılah tarifini ilk
yapan, hicri VIII. Asır hukukçularından, Ebu’l-Berekât Abdullah b. Ahmed en-Nesefi
(710/1310)’dir. O, el-Mustasfa41 adlı eserinde örfü şöyle tarif eder: “Örf, aklın
delaletiyle kişilerde yerleşen ve selim tabiatça benimsenip kabul edilen şeydir” 42. Bu
tarife yakın ve benzer tariflerde yapılmıştır. “Örf, herkesin bildiği ve çoğu zaman
kendisine uyula geldiği, söz ve fiillerdir”43 veya “toplumun benimsediği, alışageldiği ve
hayatında uymak zorunda olduğu söz veya fiillerdir”44 veya “örf, aklen ve şer’an iyi
kabul edilen ve selim akıl sahipleri yanında kötü telakki edilmeyen şeylerdir. Buna adet
ve teâmülde denir45.
Bu ıstılahı tarifler incelendiğinde herhangi bir söze veya fiile örf denebilmesi
için öncelikli olarak şu özellikleri taşıması gerektiği ortaya çıkmaktadır.
a-Akla ve insan tabiatına uygun olması.
b-İnsanlar tarafından bilinen ve çoğunluk tarafından uygulanagelen olması
gerektiği ve bununla birlikte örfün söz ve fiilleri kapsadığı da anlaşılmaktadır.
38
Ebu Davud, Melâhim, 17; Tirmizi, fiten, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 388
Buhari, Büyu, 95; nafakat, 9, 14; Müslim, akdiyye, 7; Ebu Davud, büyu, 81
40
Wensinck, A.J, el-Mü’cemu’l-Mufehres li Elfâzı’l-Hadisi’in Nebevi, 8 c, Londra Mektebetü’l Beril,
1936, c.4, s.189-194
41
el-Mustasfa: Bu eser, Nesefi’nin (710/1310), Ebu Hafs Ömer en-Nesefi’nin (537/1142),
“Manzumetü’n-Nesefi fi’lhilaf” ına yazdığı bir şerhtir. Bkz. Katip Çelebi Hacı Halife, Keşfu’z-Zunûn an
Esâmi’ı’l-Kütübi ve’l Fünun, 6c, Beyrut; Daru’l İlmiye, 1992, c.II, s.1867
42
Ahmed Fehmi Ebû Sünne, el-‘Urf ve’l-Âde fi Ra’yilfukaha, Daru’l Besair, 2004, s.28; krş. Seyyid Şerif
Ali b. Muhammed el-Cürcâni, et-Ta’rifât. Beyrut, Daru’l Kütübi’l İlmiyye, 1995, s.149, urf mad.
43
Abdulvahhab Hallaf, Ilmu Usuli’l-Fıkh, Kahire, Daru’l Fıkr’ı’l Arabı, 1996, s.85
44
Abdülkerim Zeydan, el-Veciz fi Usuli’l Fıkh, 7. bs, Beyrut, Muessesetu’r Risaleh, 2003, s.252; Mustafa
Ahmed Zerka, el-Medhâlü’l-Fıkhı’l Amm, 3 c, 9. bs, Dimeşk, Daru’l Fikr, 1967-1968, c.I, s.131
45
Osman Öztürk, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul, İrfan yy. 1973, s.7
39
9
II-Âdetin Lugat ve Istılah Manası:
A-Lugat Manası:
Sözlük itibariyle “âdet”; ayrıldığı şeye tekrar dönmek, rucu etmek, manasında
olan “avd” veya “avdet” masdarından yapılan bir isimdir. Bir şeyi yapmaya alışmak
manasına olan “itiyad” da buradan gelmektedir46. Adetin kökü olan “avd”, nöbet nöbet,
zaman zaman bir işi yapmak ve işlemek47, bazı işleri ara ara tecrübe ettikten sonra
tekrar yapmak, bir işe başlayıp bitirdikten sonra bir daha yapmak, yani ikilemek ve
dönmek anlamlarına gelir. Bayrama “el-‘ıyd” denilmesi, o günün, her sene yeni bir
sevinçle dönüp gelmesindendir. Yine aynı kökten olan “’îyadetü’l-merid” tabiri hastayı
ziyaret etmek anlamındadır ki, ziyareti tekrarlamak ve adet haline getirmek demektir48.
Bir de “âdet”, Allah’a izafe edilirse, buna, “sünnetullah” denir ki, “âdet-i
ilahiye” yani kanunu ilahi demektir49. Kadınların aybaşı hallerine de “âdet” dendiği
malumdur ki, belirli zamanlarda vuku bulur50.
B-Istılah Manası Tarifi
Örf ve adet kavramları, İslâm hukukunda aynı manada kullanılır. Yani
birbirinin müradifidir51. “Teamül” ve “isti’mal” de aynı manada kullanılmaktadır52.
Bizde bundan sonraki ifadelerimizde aynı manada kullanacağız.
Usul kaynaklarında adetin birkaç tarifi yapılmıştır. Bunlardan önemli olanları
şunlardır.
Fıruzbâdi a.g.e., s.274, avd mad; Asım Efendi, a.g.e., c.III, s.1223, avd mad.
Ali Himmet Berkı, Hukuk Mantığı ve Tefsiri, Ankara, 1948, s.95
48
İbn Manzur,a.g.e., Lisanü’l Arab, Kahire, Dârü’l Meârif, c.IV, s.3157; Asım Efendi,a.g.e., c.III, s.1223,
avd mad.
49
Berki, a.g.e., s.86,..
50
el-Mu’cemü’l Vasıt, s.635, avd mad
51
Muhammed Emin b. Ömer b. Abidin, Neşru’l-‘urf fi Binâi ba’dıl-Ahkâm ‘ale’l-‘Urf (Mecmu’ati
resâili İbn Abidin) 2 c, Alemu’l Kütüb, c.II, s.114
52
Ali Haydar, Durerül Hukkam Şerhu Mecelletil Ahkâm, 16 c, Beyrut, Daru’l Kütübi’l İlmiyye, c.I, s.4041
46
47
10
Ebu Hafs Ömer b. İshak el-Hindi (773/1371), el-Muğni53 şerhinde adeti şöyle
tarif eder: “Adet, selim tabiatça benimsenen ve tekrar edile edile nefislerde (kişilerde)
yerleşen şeydir”54. İbn Emiri’l-Hacc (879/1474), “et-Tahrir”55 şerhinde adeti;
“düşünmeden tekrar tekrar yapılagelen şeydir”56 şeklinde tarif etmiştir. Türkçe
kaynaklarda, “adet” için benzer tarifler verilmiştir. Bu tarifler genelde hukuk ve
sosyoloji açısından yapılmıştır. Sosyoloji açısından “adet” toplumda öteden beri
uygulanagelen kural, yazılı olmayan ve gelenekle nesilden nesile geçen halk ahlakı ve
hukukudur57. Hukuk açısından örf ve adet, aynı manada olduğundan, şu şekilde tarifi
yapılmaktadır. “Toplum hayatından doğmuş bulunan ve uzun zamandan beri
uygulanması sebebiyle hukuken bağlayıcı sayılan ve yazılı olmayan hukuk
kurallarıdır58.
III-Örf ve Adet Arasındaki Münasebet ve Farklar:
Fukahanın, örf ve adeti hukuk açısından aynı ayarda kabul ettiklerini,
birbirlerinin yerine kullandıklarını belirtmiştik. Bunların hukuki yönden aynı seviyede
olmaları, mahiyet itibariyle de aynı olmalarını gerektirmez. Örf ve adet aynı manada
kullanılmalarına rağmen, aslında iki kavram söz konusudur. Bunlardan örf, irfana
dayanan bir kaidedir. Yani örfün hukuktaki geçerliliği alimlerin ve ariflerin koyduğu
esaslara bağlıdır. Fakat adet kavramında bu kaide ve esaslar yoktur. Zira batıl ve kötü
şeyler de adet olabilir59. Bu sebeple iyi adet; kötü adet denir. Örf ise böyle değildir.
Yani iyi örf; kötü örf denilmez. Örfün hepsi güzeldir. Örf her zaman münkerin zıddı
olarak kullanılır60. Bu ikisi arasında umum ve husus münasebeti vardır. Yani adet daha
umumi (genel); örf ise hususidir. Bu itibarla, her örf adettir; fakat her adet, örf
el-Muğni; Usul-i fıkha dair olan bu eser, Ömer b. Muhammed el-Habbâzi el-Hacendi el-Hanefi
(671/1272)’ nindir. Çeşitli şerhleri vardır. Bkz Kâtip Çelebi,a.g.e., c.II, s.1749
54
Zeynuddin b. İbrahim b. Nüceym, el-Eşbah ve-n Nezâir, Beyrut, Mektebetü’l Asrıyye, 1998, s.115, 116
55
et-Tahrir fi-İlmı’l-Usul: Kemaluddin İbnu’l-Humam (861/1456)’ın usule dair muteber bir eseridir.
Talebesi İbn Emiri’l Hâcc, bu esere “et-Tahrir ve’t-Tahbir” adlı bir şerh yazmıştır. Bkz. Kâtip Çelebi,
a.g.e., c.I, s.358
56
Muhammed b. Muhammed b. Emiri’l-Hâcc, et-Takrir ve-Tahbir, 3 c, Beyrut, Daru’l Kütübi’l İlmiyye,
1983, c.I, s.282
57
Pars Tuğlacı, Okyanus XX. Yüzyıl Ansiklopedik Türkçe Sözlük, 3 c, İstanbul, 1971, 1974, c.1, s.19; Ord,
Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1969, s.3, adet mad.
58
Prof. Dr. Zâhit İmre, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul, 1976, s.166
59
Prof. Dr. Mehmet Toplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, Ankara, A.Ü.İlahiyat Fak. Yay. 1963, s.108
60
Kâmil Miras, Sahihı Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 13 cilt, 4. bs, Ankara,
Başbakanlık Basımevi, 1978, c.V, s.117
53
11
değildir61. Müşterek yönleri ise, her ikisinin de toplumda yaşayan ve yazılı olmayan
hukuki kaidelerden olmalarıdır.
Bugünkü modern hukuk, örfü, adetin daha şuurlaşmış bir şekli sayar. Bu
bakımdan örf, yazısız hukuk ile yazılı hukuk arasında bir köprüdür62.
IV-Örf ve Âdetin Doğuşu:
İrade ile yapılan her şeyin, bir sebebi vardır. Bu sebep, ya ilmin veya
tecrübenin yahut çevrenin verdiği harici bir sebep olabilir veya aksine, kişiyi aşırı
sevgiye, utanmaya ve intikam almaya, zevk almaya sevkeden dâhili bir sebep olabilir.
Bu sebepler, kişide bir şey yapma arzusu veya ona meyletme hissi uyandırır.
İnsan arzuladığı şeyi yapar ve onu birkaç defa tekrarlarsa, bu alışkanlık (adet)
haline gelir. Âdetin meydana gelmesine sebep olan şey de, arzu edilen bir şeyin, tekrar
tekrar yapılmasıdır. Arzu edilen, ilgi duyulan şeyler, sözler, fiiller ve inançlarla ilgili
olabilir.
Tekrarlanarak yapılan ve kişilerin bilhassa menfaatleriyle ilgili olan adetler,
birçok kişiler tarafından benimsenir ve yapılırsa, cemiyet içinde yaygın hale gelir, adet
olarak yerleşir. Neticede toplumun onu benimsemesiyle, cemaat örfü meydana gelmiş
olur. Bir adet veya örf, bu dereceye ulaşıncaya kadar; meyletme yapma, taklit etme ve
tekrarlama gibi safhalardan geçer ve sonra yerleşir63.
V-Örfün Hâkimiyeti (Sultanü’l-Örf):
Fıkhın çeşitli bölümlerinde müşahade edilen örf, insanlar arasındaki
muameleler dille ilgili hükümlerin birçoğu için de önemli bir mesneddir, delildir. Bu
bakımdan, İslam hukuku nazarında örf -nasslardan sonra- büyük bir hukuki değere
sahiptir. Ayrıca birçok yeni hükümlerin doğmasında, örfe bağlı hükümlerin
yenilenmesinde, değiştirilmesinde ve sınırının tesbitinde örfün tesiri (otoritesi)
büyüktür.
61
Ebû Sünne, a.g.e., s.24; Zerka, a.g.e., c.II, s.843
Toplamacıoğlu, a.g.e., s.108
63
Ebû Sünne, a.g.e., s.35-36
62
12
Gerek ferdi, gerek içtimai zaruret ve ihtiyaçlar, örfü doğuran en önemli
âmillerdir. Bu sebeple doğan örf ve âdetler, zamanla tekrar edile edile insanlar arasında
uyulması gerekli, hakim bir nizam mevkiine geçer.64 Fert ve cemiyet üzerinde otorite
kuran örf- âdet, iyice yerleştikten sonra, artık o, hayatın zaruretlerinden sayılır. Kişiler
bunları yapmaya alıştıkları zaman, bu adeta vazgeçilmez bir unsur haline gelir. Eğer
âdet bir ihtiyacın gereği olursa, daha da önem kazanır65. Kişiler üzerinde bu derece tesir
icra eden âdet, psikologlarca “insanın ikinci tabiatı” sayılır66. Yani insan, hayatını
devam ettirebilmesi için, tutacak bir ele; yürüyecek bir ayağa; görecek bir göze ve
işitecek bir kulağa olan ihtiyacı, nasıl fıtrî -doğuştan gelen- bir ihtiyaç (tabiat) ise,
nefislerde yerleşen âdet de buna benzer bir tabiattır67. Fukahâ: “İnsanları âdetlerinden
vazgeçirmek, oldukça güç bir şeydir”, sözü ile her halde âdetin bu yönüne işaret etmek
istemişlerdir68.
Peygamberler ve onların izinden gidenler, mensub oldukları dinlerini
yayarlarken, birçok bela, musibet ve zorluklarla karşılaşmışlardır, buna rağmen
tebliğlerinde çoğu zaman tedrici usulü uygulamışlardır69. Bu metod insanların ruhlarına
nüfuz eden birçok kötü âdetlerin terk edilmesini sağlayacak en güzel usullerden biridir.
Aynı zamanda teşride (hüküm koyma) de uygulanan bu tedric metodunun önemine,
mü’minlerin annesi Hz. Âişe (r.a), şu kıymetli cümleleriyle işaret eder; “İlk nazil olan
sure ve ayetler, cennet ve cehennemden bahseden surelerdir. Ta ki insanlar peş peşe
İslam’a girip, kalpleri O’na ısınınca, helal ve haram bildiren ayetler, hükümler inmeye
başladı. Eğer ilk önce “İçki içmeyin, zina yapmayın” gibi hükümler inmiş olsaydı,
onlar: “Biz ebedi olarak ne içkiyi bırakırız, ne de zinayı terk ederiz” derlerdi 70.
Görülüyor ki, içki ve zina gibi kötü âdetler, adeta Arapların cahiliye devrinde ruhuna
sinmiş ve yerleşmişti. Şayet İslam dini ilk olarak “… içki içmeyin, zina yapmayın,
kumar oynamayın…” gibi hükümleri emretmiş olsaydı, belki de onların hemen
64
Zerka, a.g.e., c.II, s.850
Zerka, a.g.e., c.II, s.836
66
Ebu Sunne, a.g.e., s.40; Zerka, c.II, s.836
67
Ebu Sunne, a.g.e., s.40
68
Şemsul-Eimme Muhammed b. Ahmed b. Ebı Sehl Serahsi, el-Mebsut, 30 c, Beyrut, Daru’l Ma’rifeh,
1986, c.XII, s.197, c.XIII, s.14, 15 -İbn Nuceym, el-Behru’r-Râik şerhu Kenzi’d-Dekâik, 8 cilt, 2 bs,
Kahire, Daru’l Kitabı’l islamı, c.V, s.325; İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.140
69
Ebu Sunne, a.g.e., s.41; Zerka,a.g.e., c.II, s.836
70
Buhari, fedailu’l-Kur’an, 6; Ebu Sunne, a.g.e., s.41; Zerka, a.g.e., c.II, s.836
65
13
bunlardan vazgeçmeleri mümkün olmayacaktı. Çünkü onların senelerdir yapageldikleri
bu kötü âdetler, onlarca adeta zaruri ihtiyaçlar mesabesinde idi. Bu derece önemli olan
bir şeyi bırakıp terk etmek, elbette güç olacaktı.
Sonuç itibariyle, âdet, insanların nefislerinde yerleşen ve söküp atılması
oldukça güç olan bir durumdur. Onun bu özelliği, fert ve cemiyet üzerinde kurduğu
hâkimiyeti açıkça ortaya koymaktadır.
VI-Örf Ve Âdet’in Taksimi
Hukukî değere haiz olan örfün –fukahanın kabulü (itibar ve ihticâc) açısındantaksimi üç gruba ayrılmaktadır.
1-Nassın herhangi bir münasebetle destekleyip, kabulüne işaret ettiği örftür ki,
bütün fukaha bunu benimsemiştir. Bu bakımdan nassın desteklediği örf, ittifakla kabul
edilir71. Evlilikle kûf’un (denklik) aranması72, ve selem akdi73 buna misal teşkil edebilir.
2-Şâri’in kesin olarak nassla haram kıldığı (yasakladığı) örf (âdet) tir. Bu çeşit
örfün değeri olmadığı gibi, kabulüne imkân da yoktur. Cemiyeti fesada götüren bu çeşit
örfün silinmesine yardımcı olmak; iyilik ve takvada yardımlaşmak gibidir. Aksine buna
göz yummak, kötülüğün yayılmasına razı olmak anlamına gelir74. Cahiliye Devri’nde
Kâbe’nin çıplak tavaf edilmesi, kadınların açık-saçık gezmeleri75 ve içki âlemleri gibi.
3-Kabul veya reddine dair herhangi bir nass olmayan örf.; Hanefilerle
Mâlikiler, bunu benimserler ve buna hukûki değer verirler. Hatta müstakil delil kabul
ederler76. Hanefi, Malikî ve Hanbelî kaynaklarındaki örfe bağlı fetvaların birçoğu, buna
misal teşkil eder77.
71
Muhammed Ebu Zehra, Mâlik, 2. bs, Kahire, 1952, s.451; Prof Dr. Seyyid Muhammed Musa
Afganistanı Tuvânâ, el-ictihad, Kahire, s.336 Zeydan, a.g.e., 256
72
Tirmizi, mevâkıt, 13; cenâiz, 73; nikah, 3; İbn Mace, nikah, 46; Ahmed b. Hanbel 1, 105
73
Buhari, Selem.1, 2, 7; Müslim, musakat, 127, 128; Ebu Davud, büyu, 57; Tirmizi, büyu, 70; Nesai,
büyu, 63; İbn Mace, ticaret, 59, Ahmed b. Hanbel, 1, 217, 222
74
Ebu Zehra, a.g.e., s.421; Tuvânâ, a.g.e., s.336; Zeydan, a.g.e., s.256
75
Tuvânâ, a.g.e., s.336; Zeydan, a.g.e., 256
76
Ebu Zehra, a.g.e., s.421; Tuvânâ, a.g.e., s.336
77
Tuvânâ, a.g.e., s.336
14
Son olarak zikredilen ve esas üzerinde durulması gereken bu nevi örftür.
Hakkında kabul veya reddine dair nass bulunmayan bu nevi örf; sıhhat, mesned ve
kaynak (umum-husus) yönünden kendi arasında kısımlara ayrılır.
A-Sıhhat Yönünden Taksimi
Örfün hukukî bir delil olabilmesi onun sahih olmasına bağlıdır. Bu itibarla onu
önce bu yönden taksim etmek gerekir.
1-Sahih Örf
Nasslara zıt düşmeyen, maslahatı heder etmeyen ve kötülüğe sebep olmayan
âdete denir78. Evlenecek bir gencin nişanlısına hediye olarak verdiği elbise, süs eşyası
ve buna benzer bazı şeyler vermesi, birçok yerde âdettir. Bu hediyeler, gencin vermesi
gerekli olan mehire dahil değildir. Dahil edilmemesi örf olarak yerleşmiştir. Ayrıca
mehrin bir kısmının hemen verilmesi, bir kısmının da sonra verilmesi yani muaccel ve
müeccel olarak teslimi de örfe dayanan bir uygulamadır. Bu şekilde uygulanması
yerleşmiş ve âdet haline gelmiştir. İnsanların kendi dillerindeki birçok tabirleri, sözlük
manası dışında başka manada kullanmaları yerleşmiş bir örftür79.
2-Fâsid Örf
Nassa muhalif olan, zarar doğuran ve maslahatı yok eden kötü âdete denir.
Faizli akitler, bazı dernek ve toplantılarda yapılagelen –dinin kabul etmediği- kötü
âdetler, içki âlemleri, kumar, piyango, at yarışları vb.80.
B-Örfün Mesned Yönünden Taksimi
1-Kavlî (Sözlü) Örf
İnsanların, bir sözü lügat anlamı dışında, kendilerince bilinen bir manayı
belirtmek için kullana geldikleri ifadelere kavlî örf denir.Bu çeşit örfi lafızlar,
konuşulduğu zaman sözlük anlamı akla gelmez. Örfleşmiş anlam, mana akla gelir. Örfi
Zeydan, a.g.e., s.253; Abdülvehhab Hallaf, İlmu Usuli’l Fıkıh, Kahire: Daru’l Fikri’l Arabi, 1996, s.85
Zeydan, a.g.e., s.253; Hallaf, a.g.e., s.85
80
İbn Abidin, a.g.e., c.11, s.116; Zeydan, a.g.e., s.253
78
79
15
anlam gerçek anlam yerine geçmiştir81. Veled kelimesi sözlük anlamı itibariyle hem
erkek çocuğu hemde kız çocuğu için kullanılır; fakat veled kelimesi örfte erkek çocuğu
için kullanılır. Veled denildiği zaman erkek çocuk akla gelir. “Dâbbe” kavramı da bu
şekildedir. Sözlükte dâbbe bütün canlılar için kullanılır. Örfte ise dört ayaklı hayvanlar
için kullanılır. Yine bir kimse arkadaşına “Eğer bu hediyemi kabul etmezsen, bir daha
evinize ayak basmam” dese, buradaki “ayak basmam” ifadesi örfi bir lafızdır. Aslında o
bununla “evinize birdaha gelmem” demek istemiştir. Bu tabirin bu manada
kullanılması, öylesine yaygındır ki, bu sözün esas anlamı olan: “hakikaten ayak
basmak” hiç akla gelmez82.
2-Amelî (Fiili) Örf
İnsanların bir şeyi yapa yapa âdet haline getirdikleri işlere “amelî örf” denir 83.
Amelî örfe “âdet” denildiği gibi, “teâmûl” de denir84 ve aynı manada kullanılır85. Bu
nevi örfe birkaç misal verelim: Herhangi bir satış yerinde üzerinde (etikette) fiyatları
yazılı olan malları, icab ve kabule ait herhangi bir söz söylemeden, alıp, hemen parayı
vererek satın almak (el-bey’u bi’t-teâtî); hemen her yerde, hamamda kullanılan suyun
miktarı ile zamanın tayin edilmeyişi de bu cümledendir. Mehrin muaccel ve müeccel
şekilde iki kısma ayrılması; kişi için zaruri olan birtakım eşyaların sipariş yoluyla
(istisna) yaptırılması, senelerden beri yapılagelen köklü âdetlerdendir 86. Odun, kömür
ve buğday gibi hayvan ve arabada satılan şeyleri satın alan kimsenin, müşterinin evine
kadar götürmesi87. San’at (zanâat) öğrenen bir çırağın, ustası ile kendi arasında
çıkabilecek ücret anlaşmazlığında, durumun, o yerin örf ve âdetine göre halledilmesi88;
işçinin yemeğini iş sahibi (iş veren) tarafından verilmesi âdet olan bir yerde, bu
81
Ebû Sünne, a.g.e., s.44; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.41
İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.114; Zeydan, a.g.e., s.253
83
Zeydan, a.g.e., s.252
84
Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk’ı İslâmiyye ve Istılâhât’ı Fıkhiyye Kamusu, 8 c, 1. bs, İstanbul, Bilmen
Basım ve yayınevi, c.I, s.17
85
İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.114, Zeydan , a.g.e., c.II, s.252
86
İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.114, Zeydan , a.g.e., c.II, s.252
87
Zerka, a.g.e., c.II, s.847; Mecelle, mad. 291
88
Zerka, a.g.e., c.II, s.847; Mecelle, mad.569
82
16
yemeğin iş sahibi tarafından verilmesi de bu çeşit örfün misalleri arasındadır89. Bu örfle
ilgili örnekleri çoğaltmak mümkündür.
C-Örfün Umum-Husus Veya Kaynak Yönünden Taksimi
Hukukun (şer’in) delil kabul ettiği sahih örf; kaynak (masdar) yönünden, örf’ü
âmm ve örf’ü hâss olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlara birde “şer’i örf’ü” ilave etmek
mümkündür90.
1-Örfü Âmm (Genel Örf)
Bütün İslam ülkelerinde yaygın (ma’ruf) olan ve Müslümanların her asırda
yapageldikleri âdetlerdir91. Her yerde cari olan veya kime ait olduğu belli olmayıp,
herhangi bir gruba da mahsus olmayan büyük bir topluluğun örfüdür92. Bu örf,
sahabeden (r.a.) zamanımıza kadar devam eden –kıyasa aykırı da olsa- fukahânın kabul
edip, kendisiyle amel ettiği ve ictihadlarında yer verdikleri, hakkında nass vârid
olmayan örftür93. Bu örfün en başta gelen misallerinden biri, istisna akdi’dir. İstisna,
birçok ihtiyaçlarını gidermek için her zaman başvurdukları akitlerden biridir. Bu akit,
hayati ihtiyaçları teminde önemli rol oynadığı için ta ilk devirlere kadar uzanır 94.
“Talak” lafzının boşanma için kullanılması, süre ve miktar belli olmaksızın hamamlara
girme95 umumi örfün çeşitlerindendir.
2-Örf’ü Hâss (Özel Örf)
Bir şehir veya bölge halkı yahut herhangi bir sanat ve meslek erbabı arasında
yaygın olan örfdür. İlim ve sanat erbabının ıstılahları ve teknik terimler, bu örfün
misallerindendir96. Iraklıların “dâbbe” lafzını at hayvanı için kullanmaları, tacirlerle
müşteriler arasındaki borç ilişkilerinde, şahit getirmeksizin özel ticari defteri ispat
vasıtası olarak kabul edilmesi, mebideki bazı hataların, bazı bölgelerde ayıp olarak
89
Mecelle, mad. 576
İbn Nüceym, el-Eşbah ve, n-Nezair, s.116; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.40
91
İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.125; Zerka, a.g.e., c.II, s.848; Zeydan, a.g.e., s.253
92
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.40
93
İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.124; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.40
94
Zerka, a.g.e., c.II, s.848
95
Zeydan, a.g.e., s.253
96
Zeydan, a.g.e., a.y.253
90
17
değerlendirilmesi97; örfü hassın misallerindendir. Ticaret veya sanat erbabının haftalık
ücretle kalfa (tezgâhtar) çalıştırması; hesab-ı cari (yevmiye) defteri tutması; sattığı
eşyayı ambalajlayarak müşteriye teslim etmesi gibi âdetler, bu gruba dâhildir.
Gerek şer’i ilimlerle, gerekse müsbet ilim dalları ile yahud teknik saha ile ilgili
ıstılah ve teknik terimler bu örfün içine girer. Çünkü bu sahalarla ilgili bütün terimler
hemen hemen sözlük anlamı dışında, başka özel manalarda kullanılmaktadır.
3-Şer’i Örf
Şer’in, özel bir manayı kastetmek için kullandığı lafızdır98. “Salât” kelimesi
aslında dua manasınadır. Fakat şer’i örfte ise, “namaz” anlamındadır. “Hacc” tabiri de,
sözlükte “kasdetmek” anlamındadır; fakat dinde ise, “belli aylarda Kâ’beyi ziyaret”
anlamında kullanılması örf olarak yerleşmiştir. “Zekât” kelimesi de aslında “temizlik”
anlamında olmakla beraber, “bir müslümanın belli bir nisabdan sonra, belli bir miktarı
fakire vermesi” anlamında yerleşmiş, şer’i bir ıstılahtır, şer’i örftür. 99 Şer’i örfün, örfü
hâss içinde müteleâsı mümkün olduğundan, Mecelle yalnız örfü âmm ile örfü hâssa
itibar etmiştir100.
VII-Şâtıbi’ye Göre Örf ve Âdetin Taksimi
Malikilerden İmam Ebû İshak İbrahim eş- Şatıbı (790/1388), âdeti (örfü),
yukarıdaki taksimden ayrı fakat ona yakın bir tasnif şekli ortaya koymuştur. Ahmed
Fehmi Ebû Süne de âdeti Şâtıbı gibi tasnif etmiştir. Şâtıbı’ya göre âdetler, genel olarak,
şer’i âdetler ve şer’i olmayan âdetler şeklinde iki bölümde mûtâlea edilir.
A-Şer’i Âdetler
Bunlar şer’in kabul ettiği veya etmediği âdetlerdir. Şer’in ya vücûb veya nedb
yoluyla yapılmasını istediği veya kerahet veya tahrim yoluyla yasakladığı yahud da
yapılıp yapılmamasını serbest bıraktığı hususlardır (âdetlerdir). Pisliğin temizlenmesi,
Zekiyyûddin Şaban, İslam Hukuk İlminin Esasları Usûlü’l Fıkh, çev: İbrahim Kafi Dönmez, Ankara,
Diyanet Vakfı Yayınları, 2000 s.196; Zerka, a.g.e., c.II, s.849
98
Ebû Sünne, a.g.e., s.46; krş. Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.41
99
İbn Nüceym, a.g.e., s.116; İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.114; Ebû Sünne, a.g.e., s.46, Ali Haydar, a.g.e., c.I,
s.41
100
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.41
97
18
ibadet için taharet hazırlığı ve setr’i avret gibi âdetlerin yapılması emredilmekte; çıplak
olarak Kâbe’yi tavaf etmek, içki, kumar ve zina gibi kötü âdetler de yasaklanmaktadır.
Mükelleflerin bu hususlarda görüşleri değişse bile, şer’in kesin olarak yapılmasını
istediği ve yasakladığı şer’i âdetlerle ilgili konularda herhangi bir değişiklik söz konusu
değildir. Çünkü şer’in güzel gördüğünü çirkin görmek; çirkin gördüğünü güzel görmek,
bir nevi nesh (=şer’i hükmü değiştirmek) anlamına gelir ki, Hz. Peygamber’in
vefatından sonra böyle bir şey mümkün değildir. Şer’in kabul ettiği ve yapılmasını
emrettiği âdetleri kaldırmanın ve hiçe saymanın, şer’i (hukukî) hiçbir değeri yoktur101.
B-Şer’i Olmayan Âdetler
Bu nevi âdetler, şer’in reddettiği âdetler olmayıp, halk arasında, cereyan eden;
kabul veya reddine dair şer’i bir delil olmayan âdetlerdir. Bunlar kendi arasında,
değişen ve değişmeyen şeklinde ikiye ayrılır102. Üzerinde vurgu yapmak istediğimiz
âdetler de bunlardır.
1-Değişmeyen Âdetler
Bunlar, zaman, yer ve durumun değişmesiyle farklılık arz etmeyen, herkese
şâmil âdetlerdir. Başka bir ifadeyle sabit olan âdetlerdir. Yemek, içmek, bakmak,
evlenmek, konuşmak, tutmak, yürümek103 gibi.
2-Değişebilen Âdetler
Bunlar ise, zamana, yere ve hale göre değişebilen âdetlerdir104 ki, şer’i hükmü
de ona göre değişir105. Bunları bir iki maddede özetlemek mümkündür.
a- İklim gibi tabii ve hârici bir sebeple değişebilen âdetler. İnsanın büyümesi,
yetişmesi, büluğa ermesi ve kadının hayız görmesi gibi, bedeni âdetler, bu nevidendir.
Dolayısıyla şer’i teklif de buna paralel olarak yürür106.
Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şatıbi, el-Muvafakat, Tahkik: Ebû Ubeyde Meşhur b. Hasan Ali
Selman, 6 c, 1. bs, Mısır, Daru’bnı Affan, h.1421, c.II, s.488; krş. Ebu Sunne, s.47
102
Şâtıbi, a.g.e., c.II, s.489; krş. Ebû Sünne, a.g.e., s.47
103
Şâtıbi, a.g.e., a.y; krş. Ebû Sünne, a.g.e., s.47
104
Şâtıbi, a.g.e., a.y
105
Şâtıbi, a.g.e., a.y
101
19
b- Her bölge ve toplumun meramını anlatmak için, kendine has bir takım
ifadeler kullanmasıdır ki, bu her bölgeye göre değişebilen kavlî (sözlü) âdet ve örflerdir.
Özellikle yeminler, akitler, evlenme (nikâh), boşanma (talak) gibi sahalarda kendini
gösterir. İlim, sanat ve meslek erbabının kullandığı gerek amelle, gerekse sözle ilgili bir
takım ıstılah ve teknik tabirler de bu gruba dâhildir107.
Şâtıbı’nin taksimatında ki değişebilen âdetler, sahih örf ve kısımlarına tekabûl
etmektedir.
106
107
Şâtıbi, a.g.e., c.II, s.491
Şâtıbi, a.g.e., a.y
20
İKİNCİ BÖLÜM
ÖRFÜN HUKUKİ YÖNÜ (ŞER’İ HÜCCET OLUŞU)
İnsan hayatının her safhasında göze çarpan âdetlerden birçoğu İslâmî
prensiplere aykırı olduğu gibi, bir kısmı da güzel ve hoştur. Âdetlerin kötü olanlarının
kaldırılıp (ilga), iyilerini ıslah ve ibkâ etmek, beşeriyetin saadetini, maslahatını gaye
edinen dinlerin hedefleri arasındadır108.
İslâm dini de aynı gaye ile hareket etmiş ve cahiliye arablarınca uygulanan ve
hukuki yönü olan bazı âdetleri bir takım şartlarla ibkâ ve ıslah etmiş ve birçoklarını da
ilga ederek yasaklamıştır109. Bununla beraber İslâm, gerek ferdi, gerek içtimai hayatı
tanzim için nev-i şahsına mûnhasır birçok hukuki hükümler de getirmiştir110.
Beşeriyetin ıslahı ve saadetin temini gayesiyle, İslâm’ın birtakım güzel âdetleri
ibkâ etmesi, başka bir ifadeyle onlara şer’i (hukuki) değer vermesi, fukahanın da
108
Zerka a.g.e., c.I, s.132; Zerka, a.g.e., c.II, s.883
Zerka, a.g.e., c.I, s.133; Zerka, a.g.e., c.II, s.886-887; Ebû Sünne, a.g.e., s.129, 139; Hayrettin Karaman, İslâm
Hukuk Tarihi, İstanbul, İrfan Matbaası, 1975, s.30; Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, Çev: Kemal
Kuşçu, 8. bs İstanbul, Beyan yy, 1998, s.146
110
Zerka, a.g.e., c.II, s.133; Karaman, a.g.e., s.30
109
21
ictihadlarında örf- adet’e itibar etmelerine sebep olmuştur111. Bu konuda İslâm
hukukçuları arasında bazı farklı görüşler olmasına rağmen, örfü hukuki delil kabul
etmeyen adeta yok gibidir, hatta görüş birliği vardır112.
Örf- âdet kendisine hakem gözüyle bakılan hukuki bir düsturdur. Bu itibarla
örf, insanlar arasında önemli bir mevkiye ve hukuki bir değere sahiptir. Bu ifadelerden
sonra örfün hüccet olduğunu gösteren deliller üzerinde duralım.
I-Örfün Hüccet Olduğunu Gösteren Şer’i Deliller
A-Kitab
Bazı İslam hukukçuları113 “… Örf ile emret…”
114
âyetini, örfün hukuki
yönünü ispat için şer’i delil kabul ederler. Bunlardan Alâuddin Ali b. Halil et- Tarablûsî
(844/ 1440), “Muı’nu’l- hukkam” adlı eserinde “Hâkimin, örf ve âdeti dikkate alarak
hüküm verebileceği” şeklinde açtığı babın muhtevası için, zikri geçen ayeti delil getirir.
Ayetteki “el-urf” kelimesi ile halkın âdet ve teamullerinin kastedildiğini ileri sürerek;
Allah’ın, Peygamberine, “Örf ile emret” demesi; O’nun şer’an (hukuken) muteber
olduğunu gösterir. Aksi takdirde hâşâ bir mana ifade etmezdi115.
Bu ayette “örf- urf” kelimesi, örfün ıstılahı (hukuki şer’i) anlamına delalet
ettiği öne sürülmekte ise de, bu herkes tarafından kabul edilen bir değerlendirme
değildir. Çünkü bu kelime örfün ıstılahı manasına tam olarak delalet etmemektedir.
Şöyle ki Abdulah b. Abbas’a göre ayetteki örf (urf) kelimesi “iyilik ve ihsan”116
anlamına gelmektedir. İbn Cerir et- Taberî ise, bu hususta sözün en doğrusu “Allah,
Peygamber’ine insanlara örf ile yani iyilikle emretmesini buyurdu. Üstelik bu kelime;
iyilik anlamına gelen “ma’ruf” un mastarıdır117" der Ebû Bekir el- Cassâs, Urve b.
Zübeyr ile Katâde^nin bu kelimeyi (urf’u), iyilik anlamına gelen “ma’ruf” ile tefsir
111
112
Ebû Sünne, a.g.e., s.142
Zerka, a.g.e., c.II, s.133-134
Şihabüddin Ahmed b. İdris el-Karâfi el-Mâliki (684/1285) gibi. Bkz. Ebû Sünne, a.g.e., s.55; Zeydan, a.g.e.,
s.254, 1 nolu dipnot; Ebû Sünne Tarablusi’nin Karafi’yi takip ettiğini söyler.
114
A’raf, 7/199.
115
Ebû Sünne, a.g.e., s.55
116
Ebi Tahir b. Yakub Fıruzabadı, Tenvirü’l-Mikbas min-Tefsiri İbn Abbas, Beyrut, Darü’l Fıkr, s.176; Abdurrahman
Celaleddin es-Suyuti, Durerü’l-Mensur fi-Tefsiri’l-Me’sur, 8 c Beyrut, Daru’l-Fıkr, 1993, c.III, s.628-631.
117
Ebi Ca’fer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiü’l-Beyan an-Te’vı’li Eyyilkuran, 15 c, Beyrut, Daru’l-Fıkr; 1999,
c.VI, s.207
113
22
ettiklerini naklettikten sonra, bunun “yapılması aklen güzel görünen ve akıl sahipleri
tarafından kötü sayılmayan şey” anlamına geldiğini söyler118. Ragıb el- İsfahânı örfün,
ma’ruf’un karşılığı olduğunu söyleyerek, bunun da “ihsan” manası taşıdığını belirtir119.
Ebû Bekir İbnu’l- Arabî, ayette geçen “örf” den maksadın iyilik anlamında olan,
“maruf”120, kelime-i tevhid121, dinden olduğu bilinen şeyler ve halkın kabul ettiği güzel
hasletler anlamına geldiğini söyler122. İbnu’l-Arabî sözüne devamla: “Burada örften
maksat, iş-amel ve ahlâk itibariyle iyi ve güzel sayılan husus ve davranışlardır123 der.
Abdullah b. Ez-Zubeyr’e göre, bu ayet, sırf güzel ahlak için nazil olmuştur124. Süfyan b.
Uyeyne yoluyla gelen bir rivayete göre, bu ayet nazil olunca, Hz. Peygamber (s.a.v)
Cebrail’e bunun ne olduğunu sormuş, O da, bilmiyorum, Rabbime sorayım, diyerek
Allah’a havale etmiş, bu ayetle sıla-i rahmı devam ettirme, sadaka verme ve zulmedeni
affetme gibi prensipleri emrettiği öğrenilmiştir125.
Sonuç olarak üzerinde durduğumuz bu ayette, örfün şer’i delillerden olduğunu
ve ona itibar edilmesi gerektiğini gösteren açık bir delalet mevcut değildir126. Ancak
şunu belirtelim ki, bu ayette ki “örf” kelimesi sözlük itibariyle, alışılagelen ve aklın
güzel gördüğü şey anlamına geldiği için, örfün ıstılahı anlamını ve hukukî (şer’i)
değerini dolaylı olarak teyid etmektedir127. Örfün delil olduğunu ortaya koyan diğer
ayetler şunlardır.
1-Bakara sûresinin 233. âyetinin bir bölümünde, anne ile ilgili olarak kocanın
(babanın) nafaka mükellefiyeti bildirilmektedir. Şöyle ki; “Annelerin yiyecek ve
giyeceğini örfe uygun olarak sağlamak çocuğun babasına aittir. Kimse gücünden
Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Razı el-Cessas, Ahkamu’l Kuran, 3 c, Beyrut, Daru’l kütübü’l-ilmiyye, c.III, s.51
Rağıb el-Isfahanı, Müfredatu el-Fazıl Kuran, 2. bs, Beyrut, Daru’ş Şamiyye, 1997, s.561
120
Zamahşeri, a.g.e., c.II, s.183, Kurtubi, c.VII, s.346, Buhari, tefsir (7), 5
121
Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Ensariyyi’l Kurtubi,el-Cami’ul Ahkamil Kuran, 24c, Beyrut, Daru’l
İhyautturazi’l Arabi 1985 c.VII, s.346; Ebul Fadl Şihabüddin es-Seyyid Mahmud Âlusi, Ruhu’l-Meani fi, Tefsiri’lKur’an’ı’l-Azim ve’s-Sebi’li’l-Mesani, 16 c, Beyrut, Daru’l-Fıkr, c.VI, s.213
Gösterilen bu yerlerde “urf” kelimesinin kelime-i tevhidle tefsiri, Ata b. Ebi Rabah’aya nispet edilir.
122
Ebi Bekr Muhammed b. Abdullah b. Arabi, Ahkamü’l-Kuran, Nşr Rıza Feracu’l Humam, 4c, Beyrut, Mektebetü’l
Asrıyye, 2003, c.II, s.290
123
İbnü’l Ârabi, a.g.e, c.II, s.293
124
Buhari, tefsir (sure7), 5; es-Suyuti, a.g.e, c.III s.628, 631; Kurtubi, a.g.e, c.VII, s.345.
118
119
Ebî Cafer Muhammed b. Ceriret-Taberi, Cami’ul Beyan an-Te’vili Eyyilkur’an, 15 c, Beyrut, Daru’l
Fikr 1999, c.VI, s.207; Kurtubi, a.g.e, c.VII, s.345; Ahmed b. Hanbel, c.IV, s.148-158; İsmail b. Kesir, Tefsirü’l125
Kur’an’ı’l-Azim, 15c, Kahire Mektebetü’l-Evladı-ş-Şeyhi Litt’rasi, 2000, c.VI, s.490.
126
Ebû Sünne, a.g.e, s.59
127
Zerka, a.g.e, c.I, s.133
23
fazlasıyla mükellef tutulmaz…”128 âyetinde, babanın mükellef tutulduğu nafakanın
miktarı, şer’i bir ölçü ile tayin edilmiş değildir129. Bu miktar anneye yetecek şekilde
babanın haline ve yaşadığı beldenin örfüne uygun olarak takdir edilmesi gerekir 130. Bu
âyetin tefsiri durumunda olan “Varlıklı olan kimse, nafakayı kendine yaraşır şekilde
(varlığına göre) versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse,
Allah’ın kendisine verdiğinden versin”131 âyetinde de nafaka ile mükellef olan kocanın
durumu belirtiliyor ve nafakanın miktarı şer’an takdir edilmeyerek, takdir keyfiyeti
mükellefin haline ve yaşadığı yerin örf ve adetine havale ediliyor132.
2-“Çocuklarınızı sütana tutup emzirtmek isterseniz, ücretini, örfe uygun olarak
teslim ettiğimiz takdirde, sizin için bir sorumluluk (vebal) yoktur133. ayetinde, süt
anneye verilecek ücretin, örf-adete uygun ve meşru olmasının gerekli olduğu
belirtiliyor134. Bu esas dâhilinde hareket edilecek olursa, herhangi bir sorumluluk mevzu
bahs olmayacaktır. Binaenaleyh, sorumluluğun olmamasına tesir eden unsurun örf
olduğu meydandadır.
3-Temas (duhul) olmadan ve mehir tayin edilmeden boşanan kadınlar için
verilecek olan “müt’a”nın, hem kocanın hali ve hem de yaşadığı yerin (beldenin) örfâdeti ile ilgisi vardır. “Onları, nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için belli
bir mehir tayin etmeden (kadınları) boşarsanız bunda size mehir zorunluluğu yoktur. Bu
durumda onlara müt’a (hediye cinsinden bir şeyler) verin. Zengin olan durumuna göre,
fakir de durumuna göre vermelidir. Örfe uygun (maruf) bir müt’a vermek iyiler için bir
borçtur”135 ayetinde verilecek müt’anın miktarını tayin konusunda iki noktaya dikkat
çekilmiştir. Biri, müt’a’nın, kocanın haline göre olması, diğeri de örfe uygun olmasıdır.
128
Bakara 2/233
İbnü’l Arabi, a.g.e, c.IV, s.220; Kemalüddin Muhammed b. Abdilvahid b. Humam, Şerhü Fethü’l-Kadir. 10c,
Beyrut, Daru’l-Kütubü’l-İlmiyye, 1995, c.IV, s.344; Alaüddin Ebu Bekr b. Mesud el-Kasani, Bedai’u’s-Senai fi
Tertibi’ş-Şerai, 8c, Beyrut, Daru’l-marifet, 2000, c.IV, s.37, Serahsi, Mebsut, c.V, s.182.
130
Serahsi, a.g.e, c.V, s.181; Cessas, a.g.e, c.II, s.672; İbnü’l Arabi, a.g.e, c.I, s.227 Serahsi, Usul, c.I, s.238
131
Talak 65/7
132
İbnü’l Arabi, a.g.e, c. IV, s.219
133
Bakara 2/233
134
Muhammed Reşid Rıza, Tefsirü’l-Menar-12c, Beyrut, Daru’l-kütübü’l-ilmiyye, 1999 c.II, s.334
135
Bakara 2/236
129
24
Binaenaleyh, bu konuda da örfe uyma mecburiyeti kendiliğinden ortaya çıkmış
oluyor136. Böylece örf, burada da hakem mevkiinde yerini almış oluyor.
Netice olarak, örfün, şer’i bir delil olduğunu ispat sadedinde serdetmeye
çalıştığımız bu ayetlerdeki “el-ma’ruf” kelimesi ile kasdedilen şeyin; yere, zamana ve
toplumlara göre değişebilen ve halkın, uyulması gerekli gördüğü kaidelerin başında
gelen; örf, adet ve teamüller olduğu açıktır.137 Şâri’in, ictihada havale ettiği bu nevi
ahkâmda, örfe atıflarda bulunması, örfün nasslardan sonra şer’i bir mesned (delil)
olduğunun açık delilidir. Şu halde, örf ve adet nasslardan sonra şer’i bir delildir.
B-Sünnet
Örfün, şer’i delil olduğunu gösteren veya örfü nazar-ı itibare alarak, O’na
hüküm bina eden hadisler de mevcuttur. Biz bunlardan ancak birkaçını zikretmekle
iktifa edeceğiz.
1-Önce “Müslümanların (müminlerin) güzel gördüğü şey, Allah katında da
güzeldir”138 hadisi üzerinde duracağız. Bu hadisin örf için delil kabul edilmesine, iki
yönden itiraz edilmektedir. Şöyle ki:
1-İsnad yönünden
Muhaddis Âlâi139 bu hadis hakkında şunu söylemiştir. “Ben, bu hadisi uzun
uzun araştırıp soruşturmalarıma rağmen, ne sahih ve ne de zayıf bir senedle merfu
olarak herhangi bir hadis kitabında bulamadım. Ancak bunun, Abdullah b. Mesud
(r.a)’un bir sözü veya başka bir deyişle, O’na ait mevkuf bir hadis olduğunu
bulabildim”140 der. Bu hadis mevkuf olarak, Ahmed b. Hanbel’in Musned’inde de tahric
edilmiştir.141 Abdullah b. Yusuf ez-Zeyle’i’de: “Bu hadisin merfu oluşu gariptir. Yalnız,
136
Cessas, a.g.e, c.1, s.525
Reşid Rıza, a.g.e, c.IX, s.444; Ebû Sünne, a.g.e, s.129
138
Ahmed b. Hanbel, 1, 379; Bu hadisin “el-Müsned” de olmadığı söylenmekte ise de bu yanlıştır.
137
Halil b. Keykeldi b. Abdillah b. el-Âlai 761/1359, Şafii olup, muhaddis, fakih ve usül sahasında
otoritedir. Eserleri arasında “el-Eşbah ve’n nezair” i de vardır. Katip Çelebi ,a.g.e., c.I, s.100
139
Celaleddin Abdurrahman es-Suyuti, el-Eşbah ve’n-Nezair, 2c, Kahire, Daru’s-Selam, 1998, c.I, s.221; İbn
Nüceym, a.g.e, s.115, ibn Abidin, a.g.e, c.II, s.115.
141
Ahmed b. Hanbel, c.I, s.379, İbn Nüceym, a.g.e, s.115, es-Suyuti, a.g.e, c.I, s.221, 3 nolu dipnot,
140
25
İbn Mesud’a ait mevkuf bir hadis olup, değişik yollarla rivayet edilmiştir”142 der. Bu
tetkiklerden, hadisin merfu değil, mevkuf olduğunu anlamış oluyoruz143.
Ancak mevkuf bir “eser”, eğer re’y ve ictihadla söylenemeyecek şer’i bir husus
ihtiva ediyorsa –bu hadiste olduğu gibi- ihtiva ettiği hususun aksini gösteren bir delil
olmadıkça, mevkuf da olsa, bu hüccet kabul edilir144.
2-Delalet yönünden:
Ahmed Fehmi Ebû Sünne, üzerinde durduğumuz bu hadisin, örfün hüccet
olduğunu gösteren kat’i bir delil olmadığı, kanaatinde olup, şunları söyler: “Hadisteki
“müslümanlar (el-muslimun)” kelimesi ile “müctehidler” kasdedilmiştir. Yoksa avamı
da içine alan bütün Müslümanlar değildir. Çünkü hadisteki, ince düşünmek, bilmek ve
doğruyu aramak anlamına gelen “re’y” veya “ru’yet” kelimesi, bir bakıma ictihad
metodlarıyla ortaya konan “istinbat” ın bir benzeridir. Bu ise ancak, ictihad payesine
ulaşan kişilerin sahip olduğu bir melekedir. O halde bundan maksat –avam da dâhilbütün Müslümanların görüp-bildiği değil, yalnız müctehidlerin derin düşünme
neticesinde vardıkları görüş ve neticelerdir” der. Ebû Sünne, aynı kelimeleri mana
yönünden de inceleyerek, bunun yalnız icma yolu ile müctehidlerin benimseyip güzel
gördükleri şey –yani sahih örf- için delil teşkil edeceğini, ilave eder.145
Usul alimlerinden Seyfüddin el-Amidi de, bu hadisin, icma ile ilgili olduğu,
kanaatindedir146. İmam Makdisi de, aynı görüştedir147.
Buna mukabil, bu hadisin, örf için delil olabileceği kanaatinde olanlardan,
Serahsi ve Kasani’nin görüşlerine de temas edelim.
Serahsi’nin görüşünü şöyle özetlemek mümkündür. O’na göre; “zanaatkâra
siparişle (istisna) iş yaptırmak, kıyasa göre caiz değildir; çünkü bu ortada olmayan bir
Abduulah b. Yusuf ez-Zeyle-i, Nasbu’r-Râye fi Tahrici Ehâdisi’l- Hidaye, 5c. Beyrut Daru’l Kutubu’l
İlmiye, 1996, c.IV, s.323-324
143
Ebû Sünne, a.g.e, s.58.
142
144
Zerka, a.g.e, c.I, s.134, 1 nolu dipnot
Ebû Sünne, a.g.e, s.58-59
146
Âmidi,a.g.e., c.IV, s.139 el-İnkam fi usuli’l-Ahkam 4c, Kahire,
145
c.IV, s.139
Şemsuddin Muhammed b. Müflih el-Makdisi, Usul’ul Fıkıh, 11c. Riyad, Mektebetü’l-Ubeykan, 1999,
c.II, s.386
147
26
şeyin (ma’dumun) satışı demektir. Bu ise, yasaklanmıştır.148 Ancak Hz. Peygamber
devrinden beri bu nevi akitlerle ilgili devamedegelen bir teamül (örf) vardır. Buna
dayanarak kıyası (hükmünü) bırakıyor; istisna ve benzeri akitleri geçerli sayıyoruz.
Binaenaleyh, bu gibi akitlerin mesnedi durumunda olan teamül (örf), İslâm hukukunun
nasslardan sonra- en önemli kaynaklarından biridir. Bu hususu Rasulullah’ın:
“Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir"149 hadisi ortaya koyar150.
Alâüddin Kasani de, Serahsi gibi, istisna ve benzeri akitlerin, teamül ve örfe
meşruiyet kazandırdığı görüşünde olup, bu fikrini mezkûr hadisle desteklemektedir.151
Hatta daha açık bir ifade ile “Müslümanların örf ve adetleri mutlak huccettir” diyerek
aynı hadisi bizzat delil göstermiştir152.
Netice olarak, bu mevkuf hadis, gördüğümüz gibi, bütün Müslümanların güzel
görüp benimsedikleri örfün, şer’i delil olabileceğine sarahaten delalet etmese bile, yeni
hadiselerin (meselelerin) şer’i durumunu ortaya koymakla görevli olan âlimlerin
(müctehidlerin) kabullendikleri sahih örfün şer’i delil olabileceğine açıkça delalet
etmektedir153.
1-İslâm’dan önce Arapların benimsedikleri ve yapageldikleri, hatta kendilerini
uymaya mecbur ettikleri malı muameleler, aile hayatı (aile hukuku) ve cezalarla ilgili
bir takım örf ve adetleri vardı154. Bunların çoğu kendilerine göre kanun hükmünde idi.
Onların bu adetleri içinde akl-ı selime uygun, insanların menfaatini (maslahatını)
kollayanlar olduğu gibi, olmayanlarda vardı.
2-Yirmi üç senelik bir devrede İslâm, bu adetlerden, nasslara ve ruhuna
tamamiyle aykırı olanlarını tedrici olarak ilga etmiş; bazılarını islah ederek kabul ve
bazılarını da aynen ibka etmiştir155. Bu cümleden olarak, kulların maslahatını gözetme
ve karşılaşacakları güçlüğü giderme gayesiyle İslâm, teamül halinde devam edegelen
Ebu Davud, buyu', 70; Tirmizi buyu', 19; Nesai, buyu' 60; İbn Mace, ticaret, 20; Ahmed b. Hanbel, c.III, s.402.
Ahmed b. Hanbel, 1, 379
150
Serahsi, Mebsut, c. XII, s.138; Serahsi, a.g.e, c.XII, s.45; Serahsi, Usul, c.11, s.203
151
Kasani, a.g.e, c.V, s.6
152
Kasani, a.g.e, c.V, s.223
153
Ebû Sünne, a.g.e, s.59
154
Ebu Sunne, a.g.e, s.129, 130
155
Karaman, a.g.e, s.29, 30;
148
149
27
selem156, mudarabe157, ortaklık (şirket)158, kasame159, arâya160,muzaraa161… gibi adetleri
benimsemiş ve ibka etmiştir162.Güçlüğü kaldırma163 gayesiyle, bilhassa selem ve arâya
akitlerini kabul etmesi, örf ve adetin İslâm hukuku nazarında muteber oluşunun en açık
delilidir164.
İnsanlar kendilerine kolay geleni ve hafif olanı yapmaya, hatta menfaatini
kollama meylindedir. Bu meylin tercümanı olan örf adetler; yine insanların
maslahatlarını ön planda tutan İslâm’ın kolaylaştırma165 ve hafifletme166 prensiplerinin,
bir bakıma pratik hayattaki tezahürüdür167.
3-Hz. Muaviye’nin annesi Hind, kocası Ebu Süfyan’ın cimriliğini ve çolukçocuğunun nafakası ile ilgilenmeyişini, Rasulullah’a (s.a.v) şikayetvarı arzederek şöyle
der: “Ya Rasulellah! Kocam Ebu Süfyan, çok cimri biridir. Acaba onun malından
kendime ve çocuklarıma yetecek miktarı, haberi olmadan alsam, bunun bir günahı var
mı? Üstelik buna ihtiyacım da var” sorusuna karşı Hazreti Peygamber: “Hayır (yok),
örfe göre sana ve çocuklarına yetecek miktarı alabilirsin, al” başka bir rivayette, “örfün
uygun gördüğü miktarı onlara yedirmen, sana bir günah yüklemez” dedi 168. Nafaka ile
ilgili ayette169 nafakanın miktarı belirtilmeyip, örfe havale edildiği gibi, Rasulullah da
Buhari, selem, 1, 2; Müslim, musakat, 127; Ebu Davud, buyu', 57; Tirmizi, buyu', 70; Nesai, buyu', 61-63; İbn
Mace, ticaret, 59; Zeydan, a.g.e, s.254;
157
Ebu Davud, buyu', 28; Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkâni, Neylu’l-Evtar, Şerhu Müntekal Ehbar, 8c,
Beyrut, Daru’l Ma’rife, 1998, c.V, S.355. Serahsi, Mebsut, c.XII, 19; Ebi’l-Hasen Ebi Bekr el-Merğinanı, el-Hidaye
Şerhu Bidayeti’l-Mübtedi, 4c, Beyrut, Daru’l-Erkam, c.III, s.196
158
Ebu Davud, Edeb, 20; İbn Mace, ticaret, 63; Serahsi, a.g.e, c.XI, s.151, Zeydan, a.g.e, s.254 Merğinani, a.g.e,
c.III, s.5
159
Müslim, kasame, 7; Nesai, kasame, 2; Ahmed b. Hanbel, V, 432,
160
Buhari, buyu', 75, 82; Müslim, buyu', 66, 68, 70; Ebu Davud, buyu', 20; Tirmizi, buyu', 63; Nesai, buyu', 34, 35;
Zeydan, a.g.e, s.255; Abdullah b. Abdurrahman b. Salih Âlu Bessam, Teysirü’l-Allam Şerhu Ümdetü’l Ahkam, 2c,
Beyrut, Darüsâder, c.II, s.30
161
Bessam, a.g.e, c.II, s.89; Abdullah b. Mahmud b. el-Mevsilı, Kitabü’l-İhtiyar li Ta’lili-l- Muhtar, Nşr. Şeyh Halid
Abdurrahman el-Âlâi, 4c, Beyrut, Daru’l-ma’rifet, 1998, c.III, s.94.
162
Ebû Sünne, a.g.e, s. 130, 131
163
Maide 5/6; Hacc 22/78.
164
Ebû Sünne, a.g.e, s.132
165
Bakara 2/185; Buhari, İlim, 11; Müslim, cihad, 6
166
Nisa 4/28
167
Ebu Sunne, a.g.e, s.132
168
Buhari, buyu', 95; mezalim, 18; nafakat, 9, 14; Müslim, akdiyye, 7; Ebu Davud, buyu', 79; Nesai, kudat, 31; İbn
Mace, ticaret, 65; Ahmed b. Hanbel, VI, 39, 50.
169
Bakara 2/233.
156
28
(s.a.v.) burada, onu Hind’in bulunduğu beldenin örfüne havale etmiş ve belli bir miktar
söylememiştir.170
4-Bu hadiste geçen “el-ma’ruf” kelimesinden maksat; halkın benimseyip, kabul
ettiği örf-adetlerdir. Binaenaleyh, Peygamberin bu sözü örfün, uyulması gerekli şer’i bir
düstur olduğuna açıkça delalet eder171. Müslim şarihi Nevevi’de: “Bu hadis,şer’an
ölçüsü belli olmayan hususlarda, örfe itibar edilebileceğini veya onun şer’i bir delil
(asıl) olduğunu gösterir”172 der. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir ailenin yiyim ve giyiminin
(nafakasının) miktarının belirlenmesinde, o ailenin bulunduğu beldenin örfüne göre
hareket edilmesinin gerekli olduğuna, Veda hutbesinde de işaret etmiştir173.
Netice olarak, naklettiğimiz bu hadisler, nasslarla hükmü belirtilmeyen
konularda örfün, hakem olduğunu ortaya koymaktadır174.
C-Fukahanın Örf’e İtibarı (Delil Kabul Etmesi):
İslâm hukukçuları, hukukun birçok konularıyla175 doğrudan ilgisi bulunan örfâdeti, ictihadlarında nasslardan sonra bir “asıl” kabul etmiş176 ve onu ictihad
şartlarından saymışlardır177. Şafiilerden Kâdi Hüseyin b. Muhammed el-Mervezi, örf ve
âdetin hukuki yönünü açıkça ortaya koyan: “el-adetü muhakkemetün” yani: “Hakkında
nass varid olmayan hususlarda şer’i hükmü ispat için, örf-adet, hakem kılınır” kaidesini,
İslâm hukukunun temel kaidelerinden biri178 olarak kabul etmiş ve bunun:
“Müslümanların güzel gördüğü, Allah nezdinde de güzeldir” hadisine dayandığını
söylemiştir179.
Bedruddin Mahmud b. Ahmed el-Aynî, Umdetü’l Karî fi Sahîhil-Buharî, XVI c, Beyrut, Daru’l- Fikr, 1998,
c.XIV, s.376.
171
Ayni, a.g.e., a.y
170
Muhyiddin Yahya b.Şeref en-Nevevi, Sahihu Müslim bi Şerhi’ın –Nevevi, 15c, 3.bs, Beyrut, Daru’lHayr, 1986, c.XII, s.374
172
Müslim, hacc, 147; Ebu Davud, menasik, 57; İbn Mace, menasık, 84; Ahmed b. Hanbel, V, 73
Buhari, şurut, 19; vasaya, 22; vekâle, 8.
175
İbn Nuceym, a.g.e, s.115,116; Süyuti, el-Eşbah ve’n-Nezair, c.I, s.221; İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.115
176
Serahsi, Mebsut, c.VIII, s.178. Serahsi, a.g.e., c.XII, s.138; Suyuti, a.g.e, c.I, s.121; İbn Nüceym, a.g.e, s.115; İbn,
Abidin, a.g.e, c.II, s.115
177
Serahsi, a.g.e, c.XVI, s.62; İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.125,
178
Suyuti, a.g.e, c.I, s.221
179
Suyuti, a.y
173
174
29
Usulcüler, bir lafzın hakiki (sözlük) manasında kullanılmasına engel olan
sebepler (karineler) arasında, “örfi isti’mal”i de sayarlar ve bunu: “Bir lafzın lügat
(hakiki) manası, örf de aldığı mana sebebiyle terk edilir” diyerek bu hususu
kaideleştirirler180. Buna göre, bir kelimenin sözlük manası dışında başka bir anlamda
kullanılması adet haline gelmişse yani kavli örf olarak yerleşmişse, bu sebepten o
kelimenin hakiki anlamı terk edilir. Örfte kullanılan mana, hakiki mananın yerine geçer.
Mesela: “salât” kelimesi (lafzı), lügatte, dua anlamındadır. Ama bu kelime, belli bir
ibadetin (namazın) adı olarak kullanılması (isti’mali) şer’i örf olarak yerleştiğinden,
“salât” dendiği zaman, hemen “namaz” akla gelir. Böylece örf sebebiyle “dua” anlamı
terkedilmiş olur. Bir başka misal, yeminle ilgili olarak: Biri “yumurta” yemeyeceğine
yemin etse, bilahare ördek yumurtası yese, hanis, yeminini bozmuş olmaz. Çünkü örfte
“yumurta” dendiği zaman tavuk yumurtası kastedilir. Böylece örfteki kullanılan mana
sebebiyle, diğer yumurta çeşitleri hüküm dışı kalmış olur181. Misalleri çoğaltmak
mümkündür182.
Fukahaya göre örf-adet, nassın bulunmadığı yerlerde kendisiyle amel edilmesi
vacip olan bir hüccettir183. Yani örf-adet, nasslara zıt olmamak şartıyla onunla amel
edilir184. Nitekim Rasulullah’ın bizzat hükmünü belirtmediği teferruata ait meseleler,
halkın âdetine bakarak hükme bağlanır185.
Malikilerden el-Karafi; âdeti şer’i delillerden biri sayar. Burhanüddin Mahmud
b. Ahmed, Zehira isimli eserinde; “eğer alışverişte, bir şeyin şart koşulması adet haline
gelmiş ve yerleşmişse, bu sebeple onun geçerli olabileceğini” söyler ve “örf-adet,
kendisiyle kıyas terk edilebilen bir hüccettir.” Kaidesiyle de görüşünü teyid eder.186
Serahsi de aynı görüşe sahip olup, akit gerektirmediği halde, herhangi bir şart, adet
olarak yerleşmişse bunun geçerli olabileceğini kabul eder ve “örfle sabit olan, şer’i
Alauddin Abdulaziz b.Ahmed el-Buhari, Keşfü’l-Esrar an Usuli Fehri’l-İslami el Pezdevi, 4c, 2.bs,
Beyrut, Daru’l Kutubu’l Arabi, 1994, c.II, s.94,95 Serahsi, Usul, c.I, s.190; İbn Nüceym, a.g.e, s.115
181
Serahsi, a.g.e, c.I, s.190; İbn Nüceym, a.g.e, s.115;
182
İbn Nuceym, a.g.e, s.120, 121
183
Mustafa b. Muhammed Güzelhisari, Menafi’u’d-Dekaik Şerhu Mecâmi’ı’l-Hakaik, İstanbul, s.308; Mecelle,
mad.37; Ali Haydar, a.g.e, c.I, s.42; Serahsi, Mebsut, c.XIII, s.81
184
Güzelhisari, a.g.e, s.14
185
İbnü’l Humam a.g.e., c.VII, s.15
186
Ebu Sunne, a.g.e., s.61 (Karafi’nin görüşünü, onun, Tenkihu’l-füsul’ünden nakleder)
180
30
delille sabit olmuş (gibidir) tur”187 prensibiyle, örfün hüccet olduğuna işaret eder.
Menkul malların vakfının caiz olduğunu; bunun Sahabe zamanından beri yapıla
geldiğini, hatta örf olarak yerleştiğini188 kaydeden Serahsi: “Eğer örf, nass ile hükümsüz
bırakılmamışsa, onunla amel etmek caizdir”189 der.
İbnu’l-Humam’da, hamamda geçen zaman ile harcanan su miktarı hususunda
örfe göre hareket edileceğini zikrettikten sonra, “hükmü nassla belirtilmeyen konularda
örf, icma, mevkiindedir”190 diyerek, örfün hüccet olduğunu, gayet açık bir ifade ile
belirtmiş oluyor.
Bu konuyu bitirmeden örfün hüccet oluş sebebine de işaret edelim. İslâm
hukukçuları, örfün, delil oluşunu; icmaın hüccet oluş sebebiyle izah ederler: İcmaın
hüccet oluşu; nasıl icma ehlinin (müctehidlerin) hatadan masum oluşuna bağlı ise, örfün
delil oluşu da, ehl-i örfün hatadan uzak oluşuna bağlıdır191. O halde örfün, icma
mevkiine yaklaşması –yukarda da belirtildiği gibi- bundan ileri gelmektedir.
Netice itibariyle, hükmü belirtilmeyen ve teferruata ait meselelerin
(hadiselerin) şer’i hükmü, nassların ruhu olan külli kaide ve prensiplerin ışığı altında,
ictihadla ortaya konacağı192, bilinen bir gerçek olduğu gibi, esasen İslâm hukukunun
değişmeyen umdelerini ve esaslarını tayin etmiş, değişme ihtimali olan teferruatı da,
örf-adet ile ictihad erbabına bırakmıştır193.
II- Örfe Hukuki Değer Kazandıran Şartlar (Örfte Aranan Şartlar)
İslâm hukukçuları, örf-âdeti doğrudan kabul etmemiş yani mutlak olarak ele
almamış, onu bazı kayıt ve şartlara bağlı olarak kabul etmişlerdir. Çünkü örfün bir
bakıma muradifi olan adet, iyi de olabilir, kötü de. Bu bakımdan kötü âdetin, İslâm’da
yeri olmadığından, âdetin delil kabul edilebilmesi de elbette bazı şartlara bağlı olması
gerekir. Şimdi bu şartlar üzerinde duralım.
187
Serahsi, Mebsut, c.XIII, s.14; Ebû Sünne, a.g.e, s.62
Serahsi, Şerhu Kitabı’s Siyeri’l Kebir, 5c. Tahk: Abdulaziz Ahmed, Kahire, 1971-1972, c.V, s.2083
189
Serahsi, Mebsut, XII, s.45
188
190
İbnü’l Humam a.g.e., c.VII, s.15
191
Guzelhisari, a.g.e, s.14
İbn Âbidin, a.g.e, c.II, s.125; Şâtıbi, a.g.e., c.IV, s.58
193
Ali Haydar, a.g.e, c.I, s.40
192
31
A-Örf ve Âdetin Nassa Muhalif Olmaması194
Örfün sahih olması ve nasslara zıt olmaması gerekir. Menkül bir malın
vakfedilebilmesi, akdin gerektirdiği bazı şartların kabulü gibi hususlar, muteber olan
sahih örfler arasında yer alır. Eğer herhangi bir adet, nassa aykırı ise buna itibar
edilmez. Faiz alıp vermek, içki içmek, kadınların açılması, kumar oynamak, türbelere
mum yakmak vb. gibi nasslara aykırı olan kötü adetlerin hiçbir değeri yoktur195.
Burada şuna işaret etmekte fayda var. Eğer nassın ihtiva ettiği hükmün illeti,
örfe bağlı ise bu takdirde, zamanın değişmesiyle, örfün de değişmesi zaruri olduğundan,
örfe bağlı olan yani, vurud sebebi (illeti) örf olan nassın hükmü de, değişecektir. Bu
cümlelerin izahı durumunda olan şu misal üzerinde duralım.
Asr-ı Saadette altın ile gümüşün vezn (tartı) ile buğday, arpa, tuz ve hurmanın
da, keyl (ölçek) ile mübadele edilmesi nass (hadis) ile hükme bağlanmıştı 196. Zamanla
keyli olan maddelerden bir kaçının tartı (vezn) ile mübadele edilmesi, adet olarak zuhur
etmeye başlayınca, Ebu Hanife ile İmam Muhammed, mezkûr hadisin zahirine aykırı
saydıkları bu âdeti kabul etmemişlerdir197. Ebu Yusuf ise; nass ile örf birbirine zıt
olduğu takdirde bakılır; eğer nass bir örfü tasvip (takrin) mahiyetinde varid olmuşsa,
örfe bina edilen hüküm, örfün değişmesiyle değişeceğinden, yeni zuhur eden örfe (tarî
örfe) bakılır, onunla amel edilir, görüşünü benimser198.
İbn Abidin Ebu Yusuf’un bu görüşünü şöyle izah eder: “Ebu Yusuf, Rasulullah
zamanında bu altı maddeden; buğday, arpa, tuz ve hurma ölçekle; altın ile gümüşün de
tartı ile mübadele edilmesi, adet olarak yerleşmişti. Eğer bunlardan ilk dördü tartı ile
son ikisi de ölçek ile mübadele edilmesi adet olarak yerleşmiş olsaydı, nass, bu âdeti
ikrar şeklinde varid olacaktı. Esasında Ebu Yusuf bunu kabul etmekle, nassa aykırı
hareket etmiş değil, aksine nassa uymuş ve onu tevil etmiştir199”. İbn Abidin sözüne
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.116; Ebû Sünne, a.g.e., s.113; Zeydan, a.g.e., s.256; Güzelhisari, a.g.e., s.324; İbn
Nüceym, a.g.e., s.116
195
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.116; Ebû Sünne, a.g.e, s.113; Zeydan, a.g.e, s.256
196
Buhari, buyu', 77, 78; Müslim, musakat, 80, 82; Ebu Davud, buyu', 12
197
İbnü’l Humam, a.g.e., c.VII, s.14, 15; Ebû Sünne, a.g.e., s.113, 114; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.40
198
İbnü’l Humam, a.g.e, c.VII, s.15; İbn Nuceym, el-Bahr, c.VI, s.140; İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.118; Ebû Sünne,
a.g.e, s.114; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.40
199
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.118; İbn Âbidin, Reddü’l Muhtar, c.IV, s.251
194
32
devamla: “Allah, İmam Ebu Yusuf’a hayır ve mükâfat ihsan etsin. Çünkü o, bu ictihadı
ile faize açılan büyük bir kapıyı kapatmış oluyor200 der.
İbnü’l-Hümam’da, eğer Hz. Peygamber’in zamanındaki bu adet, yine O’nun
zamanında değişmiş olsaydı; hükmü ona göre değiştirir ve o yönde nass (hadis) varid
olurdu201, diyerek, Ebu Yusuf’un bu görüşünü tercih ettiği anlaşılıyor202.
Sonuç olarak, Ebu Yusuf, adetle illetlenen (talil edilen) nassın hükmünün, örfü
tari ile yani sonradan zuhur eden örf ile değişebileceğini kabul ediyor203.
B-Örfün Muttarıd (Devamlı) ve Galib Olması204
Muttarıd olması: Örfün devamlı olarak uzun zamandan beri tekrar
edilegelmesi, istikrar kazanması ve yaygın hale gelmiş olması demektir. Galib olması
ise; çoğu zaman tatbik edilmesidir. Eğer, adet devamlı veya çoğu zaman tekrar
edilmezse, yani zaman zaman, ara sıra tekrarlanıyorsa, bu nevi âdete itibar edilmez205.
Bu maddeye ek olarak, “örfün, genel (amm, külli) olması” şartı da ilave edilmektedir206.
Genel örfün muteber oluşu yani delil kabul edilmesi, hukukçular arasında
münakaşa konusu değildir. Ancak özel örfün (örfü hass) delil olması ihtilaflıdır207. Bu
konuyu İbn Nuceym Eşbah’ında misaller vererek münakaşasını yapmış; Maveraünnehir
hukukçularının örfü hassa itibar ettiklerini kaydetmiş, ayrıca, cumhur’u fukahanın buna
itibar etmediğini netice olarak zikrettikten sonra, kendisi bu örfün muteber olacağını ve
bu yönde fetva verilebileceğini söylemiştir208. Serahsi cihad için gerekli olan silah ve
benzeri araç ve gereçler, cenaze teçhiz ve tekfini için gerekli bütün malzemeler ve
ayrıca Mushaflar –menkul de olsalar- bunların örf sebebiyle vakfedilebileceğini, sahih
bir görüş olarak zikreder209. Dikkat edilirse, Serahsi’nin bu ifadelerinde örfü delil
İbn Âbidin, Neşru’l-Örf, c.II, s.118
İbnü’l Hümam, a.g.e., c.VII, s.15
202
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.118; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, c.IV, s.251, 252
203
İbnü’l Humam, a.g.e., c.VII, s.15
204
İbn Nüceym, s.117; Suyutı- el-Eşbah, c.I , s.223. ; Ebû Sünne, a.g.e., s.105; Zeydan, a.g.e., s.256; Zerka, a.g.e.,
c.II, s.873; Mecelle, mad, 41; Hayrettin Karaman Fıkıh Usulü, 1964, s.73
205
Ebû Sünne, a.g.e., s.105; Zeydan, a.g.e., s.256; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.45, 46; Mecelle mad.42
206
İbn Nüceym, a.g.e., s.117; Ebû Sünne, a.g.e., s.105; Zeydan, a.g.e., s.256
207
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.42, 98;
208
İbn Nüceym, a.g.e., s.127, 128.
209
Serahsi, Mebsut, c. XII, s.45;
200
201
33
gösterirken, onun için, genel veya özel gibi herhangi bir şart ileri sürmemiş, onu, mutlak
olarak zikretmiştir. Verdiği misallerde, cihad için gerekli olan araç ve gereçlerin vakfı,
Sahabe, Tabiin ve sonraki nesillerin teamülü ile (genel örfü ile)210; diğer misallerdeki
menkul eşyalar ise, daha ziyade özel örf, yani örfü hass ile sabittir211. İbnü’l-Hümam,
bazı alimlerin, örfe bakarak önceden vakfedilen menkul eşyaya yenilerini ilave
ettiklerini söyler ve “el-Hulasa”212 dan, para ve yiyecek maddelerin vakfı ile ilgili bazı
meseleler nakleder. O, bu nakilleriyle, aynı zamanda örfü hassın muteber olabileceğini
de zımnen ortaya koyar213.
Belirtildiği gibi, İbn Nuceym de, örfü hassın hukuki yönü üzerinde durur ve
ekseriyetin ona itibar etmediğine işaret ettikten sonra, kendi görüşünü şöyle belirtir:
“Buna rağmen yine âlimlerin birçoğu, örfü hassa dayanarak fetva vermişlerdir. Bende
bunu benimsiyor ve buna göre fetva verilebileceğini kabul ediyorum. Nitekim
zamanımızda fukaha, Kahire’nin birçok örfünü kabul edip ona göre hüküm
vermişlerdir.214
Muhammed b. Abdıllah el-Timurtaşı de bu konuda şunları söyler:
“Memleketimizde, arsasız bina ve ağaç vakfetmek, teamül halindedir. Bunlar, bu haliyle
menkul mal durumundadır. Menkul mal da olsalar, “teamül” sebebiyle vakfedilmeleri
caizdir. Fetva da bu yöndedir215” Abdurrahman b. Şeyh (Şeyh Zade) Timurtaşi’nin bu
sözündeki “teamül” ıstılahı üzerinde durur ve örfü hassın delil olabileceğine işaret eden
şu cümlelerine yer verir: “Bundan (teamülden) maksat, eğer halkın teamülü değil de,
Sahabe, Tabiun ve müctehidlerin benimsediği umum teamül ise, o takdirde
Timurtaşi’nin mezkûr vakıf (arsasız bina ve ağaç) için mesned kabul ettiği mahalli
örfün (örfü hassın), itimada şayan olmaması gerekir” diyerek, sözüne şöyle devam eder:
“Ancak, el-Muhit ve benzeri216 muteber fıkıh kaynaklarında geçen: “… yolcuların, yağ
ve sütünden istifadesi için bir kervansaraya bir inek vakfedilse ve bu da (vakfetme işi)
210
Serahsi, a.g.e., c.XII, s.45;
211
Merğinani a.g.e., c.III, s.18; İbn Nüceym, el-Bahr, c.V, s.218;
Bu eser (el-Hulasa), İmam Tahir b. Ahmed el-Buhari’nindir. (542/1147) bkz. Katip Çelebi, a.g.e., c.I, s.718
İbnü’l- Humam, a.g.e., c.VI, s.219; İbn Nüceym, a.g.e., c.V, s.218; İbn Nüceym, el-Eşbah, s.128
214
İbn Nüceym, a.g.e., s.128; İbn Nuceym, el-Bahr, c.V, s.317
215
Abdurrahman b.Şeyh Zâde, Mecme’u’l Enhur fi Şerhi Mülteka’l-Ebhur, 2c, Beyrut, Daru’l-Kutubu’l-Umiyye,
1998, c.II, s.581,582
212
213
Bu kaynaklar, Bürhanüddin Mahmud b. Ahmed’in “el-Muhit”ı ile; Tahir b. Ahmed el-Buhari’nin “elHulasa” sıdır. Krş. İbnü’l-Hümam, a.g.e., c.VI, s.202, 203; İbn Nüceym, el-Bahr, c.V, s.219
216
34
herhangi bir beldede örf haline gelse, bunun caiz olması umulur. Hatta bazı fukaha, bu
adet mutlak olarak caizdir. Çünkü “böyle bir vakıf, Müslümanlar arasında örf haline
gelmiştir” şeklindeki ifadelerden maksat, örfü hassı da içine alan, mutlak örftür”217
diyerek, özel örfün, hukuken muteber olabileceğini söyler.
İbn Abidin bazı devirlerde, tohumluk buğday, tartı ve ölçek ile alıp satılan bazı
menkul eşya ve benzerlerinin vakfedilmesinin, teamül haline geldiğini nakledip;
münakaşasını yaptıktan sonra –yukarıda belirttiğimiz- kervansaraya yapılan vakıf
üzerinde durur ve böyle bir vakfın teamül haline gelmesi, mahalli örfün Sahabe
devrinden beri devam edegelmesi lazımdır” şeklinde ileri sürülen şartın örf için gerekli
olmadığını ifade eder218. İbn Abidin, bu fikrini teyid sadedinde şunları söyler:
“Anadolu’da bir zaman (ve halen) para vakfının meşhur olması (adet olması), hatta daha
önceki devirlerde bir takım aletleri219 vakfetmenin teamül haline gelmesi, örfü hassın
muteber olabileceğini gösteren ikinci bir delildir.220” İbn Abidin bu konuyu daha kesin
ifadelerle izah eder ve şu neticeye varır: “Evet, aksine nass olduğu takdirde –ekseriyetin
dediği gibi- örfü hassa itibar edilmez. Ancak, onu hükümsüz bırakan bir nass mevcut
değilse, buna itibar edilir221. Nitekim İslâm hukukçuları, yeminlerle ilgili meselelerde
olduğu gibi, daha birçok konularda bunu nazar-ı itibare almışlardır. Bu cümleden
olarak, akit yapan, vakfeden ve yemin eden kişilerin sözleri de (maksatları) kendi
beldelerinin örfüne göre değerlendirilir.222
Bu konuyu, bazı kaide ve kesinlik arzeden cümlelerle bitirmeye çalışalım:
Günlük hayatta, yemin için kullanılan ifadeler, her yerin kendi örfüne göre
değerlendirilir223. Halkın alışveriş esnasında kullandıkları mutlak ifadeler, kendi
örflerindeki manalarla tefsir edilir224. Satılan malda ortaya çıkabilecek ayıpların
tespitinde, başvurulacak merci veya hakem ittihaz edilecek esas, ticaret erbabının kendi
Şeyh Zâde, a.g.e., c.II, s.581.82
İbn Abidin: Reddül Muhtar, c.III, s.408, 409
219
İbnü’l Humam, a.g.e., c.VI, s.203; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.41
220
İbn Abidin, Reddül Muhtar, c.III, s.409
221
Serahsi, a.g.e., c.XIII, s.81
217
218
İbn Abidin, a.g.e., c.IV, s.19; a.mlf. Neşrü’l örf, c.II, s.133
Serahsi, a.g.e., c.VIII, s.133, 137, 176, 178, 186; ayn, Müel. c.XII, s.214; ayn. Müel. Usul, c.I, s.367
224
Serahsi, Mebsut, c.VIII, s.167; İbn Abidin, Neşrü’l-Örf, c.II, s.133
222
223
35
örfüdür225. Serahsi, icare ile ilgili hususlarda, önemli merciin, örf olduğunu söyledikten
sonra; “… satışa dahil olup olmayan şeylerin tesbitinde kıstas; her beldenin örfüdür”226
diyerek bu konuya özellikle parmak basar. İbn Nuceym’de: “(Bazı) fıkhi hükümler, örfe
dayanır (bina kılınır). Binaenaleyh, her yerde ve her zamanda, o yer ve zaman halkının
kendi örfü nazar-ı itibare alınır227” der.
Tabiunun büyüklerinden Kadi Şurayh’de, iplik dokumacılarına hitaben “Sizin
âdetiniz, kendi aranızda geçerlidir, muteberdir228, diyerek çeşitli mesleklerin
bünyesinden doğan örfü hassın hukuken muteber olabileceğini, böylece formüle
etmiştir.
C-Örf’ün Tasarruf Anında Mevcut Olması; Sonra Meydana Gelmemesi229
Bu şart, örfün hukuki (şer’i) tasarruftan önce mevcut olup, yaygın olması ve
tasarruf zamanına kadar devam edip, o anda bulunması demektir230. Eğer tasarruftan
sonra meydana gelecek olursa (tari olursa), buna itibar edilmez231. Buna göre,
vakfiyeler, vasiyet, alışveriş, hibe, evlilik ve benzerleri gibi, hukuki ve medeni
muameleleri ispat eden resmi vesikalardaki şartlar ve kullanılan ıstılahlar, o zamanın
örfüne göre, değerlendirilmesi gerekir232.
D-Örf’ün Aksini Gerektiren Bir Söz veya Fiilin Bulunmaması Gerekir233
Bu şarta göre, örfü hükümsüz kılan bir söz veya fiil bulunursa, örf geçersiz
sayılır. Nitekim “sarahat karşısında (açık ifade) delalete itibar edilmez”234 kaidesi, bunu
gösterir. Yani herhangi bir akitte yapılması istenen şey (iş) açıkça belirtilmiş ve nassa
225
Serahsi, a.g.e., c.XIII, s.51, 80, 106; Mecelle, mad.44; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.46
Serahsi, a.g.e., c.XV, s.125
227
İbn Nüceym, el-Bahr, c.VI, s.148 Muhammed b. Ebi Bekr İbnu’l Kayyim el Cevziyye, İlamu’l Muvakki’in an
Rabbil- Âlemin, 4c, 2.bs, Beyrut, Daru’l Kütübi’l İlmiye, 1993, c.III, s.45,46
228
Buhari, buyu', 95;
229
Ebû Sünne, a.g.e., s.118; Zeydan, a.g.e., s.256; İbn Nüceym, el-Eşbah, s.125; Suyuti el Eşbah c.I, s.231
230
Ebû Sünne, a.g.e., s.118; Zeydan, a.g.e., s.256
231
İbn Nüceym, a.g.e., s.125; Zeydan, a.g.e., s.256; Şaban, a.g.e., s.198
232
Ayn. Müel, ayn. yer; Ebû Sünne, a.g.e., s.118; Zeydan, a.g.e, s.257
233
Ebû Sünne, a.g.e., s.122; Zeydan, a.g.e., s.257
234
Güzelhisari,a.g.e., s.328; Mecelle, mad.13, Zeydan, a.g.e., s.257
226
36
aykırı olmayan bir şart da ileri sürülmemişse, imkân ölçüsünde buna uymak gerekir235.
Akitte mevcut olan bu açıklık (sarahat) sebebiyle artık örfe göre hüküm verilemez236.
Çünkü örf bir bakıma zımni yani kapalı bir ifade mesabesindedir. Mesela; bir beldede
örfen çalışma saatleri 8’den 5’e kadar ise kişiler arasında konuşma yoksa teamüle
uyulur. İşveren ve işçi arasında örfte belirlenen saatler dışında başka bir şekilde çalışma
süresi belirlenmiş ise belirlenen çalışma saatlerine uyulur. Bu serahat teamül olarak
yerleşen bir âdeti hükümsüz bırakacağından örf nazari itibarı alınmaz.237
III-Örfün Değişmesiyle, Örfe Bağlı Hükümlerinde Değişmesi
Örfle ilgili konular içinde oldukça önem arzeden hususlardan biri de, örfe bağlı
olan hükümlerin, zamanla değişmesi keyfiyetidir.
İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye, bu konunun çok önemli olduğuna işaret ederek
şöyle der: “Bu, oldukça ciddi bir meseledir. Bunu idrak etmemek, şeriat nazarında
büyük bir hatadır. Öyle ki bu, bir takım zorluklar ve güç yetirilemeyecek
mükellefiyetler doğurabilir. Hâlbuki İslâm, hikmete ve kulların maslahatları üzerine
tesis edilmiş bir nizamdır. O, serapa adalet, rahmet, maslahat ve hikmet kaynağıdır. Bir
şey bunların aksine cereyan edecek olursa, bunun İslâm’la alakası yoktur; ondan
sayılamaz”238. O halde Şâri’in maksadını, hükümlerin illetlerini iyi bilmek gerekir.
Maslahat ve örf icabı ictihadla ortaya konan birçok hükmün değişmesinde;
zaman, yer ve şart gibi faktörlerin büyük payı (tesiri) vardır. Nitekim bu yüzden birçok
hükümler, zamanla hikmet ve maslahata göre yeniden tanzim edilmiştir. Yani sonraki
fukaha (müteahhirin), hüküm ve fetvalarında adı geçen faktörleri nazar-ı dikkate alarak
hareket etmişlerdir. Ancak, bu nevi hükümlerin tanziminde (istinbatında) esas gaye;
adaletin ikamesi, maslahatın temini gibi, şer’i maslahatlardır239.
İbn Abidin bu konuya parmak basarak örfe ve maslahata bağlı hükümlerin
zamanla değişebileceğini şu özlü ifadeleriyle ortaya koyar ve misaller verir: “Örfe bağlı
Bu ifade: “İmkan nispetinde şartlara uymak gerekir” kaidesine dayanır. Bkz. Güzelhisari, a.g.e., s.335; Mecelle,
mad.83
236
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.42
237
Ayn. Müel. Ayn. yr.
238
İbnü’l Kayyim, a.g.e, c.III, s.11
239
Zerka, a.g.e, c.II, s.923, 924
235
37
birçok hükümler vardır ki, bunlar, zamanla örfün değişmesi, birtakım zaruretlerin
doğması ve genel ahlakın bozulması gibi, bazı amiller sebebiyle değişebilir. Eğer daha
önce verilen bazı hükümler, olduğu gibi kalacak olsaydı, insanlara meşakkat verileceği
gibi, İslâm’ın teşri prensipleri olan; tahfif (mükellefiyeti hafifletme)240, kolaylaştırma
(teysir)241, zarar242 ve fesadı yok etme243 gibi külli kaidelerine aykırı hareket edilmiş
olurdu. Bu bakımdan sonraki fukaha (müteahhirin), birçok konularda, önceki fukahanın
(mütekaddimin) hüküm ve görüşlerine muhalefet ederek, kendi zamanlarının hal ve
örfüne göre hüküm vermişlerdir. Eğer önceki fukaha, daha sonra yaşamış olsaydı, onlar
da “bunlar gibi hüküm verirlerdi”244 demiştir.
İzah etmeye çalıştığımız bu konunun esasını, şu fıkhi kaide daha açık şekilde
ortaya koyar: “Zamanın değişmesiyle, bazı fıkhi-ictihadi hükümlerin de değişebileceği
inkâr edilemez”245.
Ancak burada şuna işaret etmekte fayda var. Bazı hükümlerin değişmesi
(teğayyürü) veya değiştirilmesinden (tağyir) maksat; nasların değiştirilmesi olmayıp,
değiştirilen sadece onların; tefsir, te’vil ve ictihad gibi hukuki izah tarzlarıdır. Daha açık
ifade ile bunlar bizzat örf ve âdete dayanan hükümlerdir ki, bunların değişmesiyle,
hükümlerin de değişmesi gerekir. Esasen değişebilen hükümler, muamelatla (medeni
muameleler) ilgili hükümler olup, bunlar akılla idraki mümkün olan ve hükme tesir
eden illetlere dayanır. Bu illetlerin, maslahat, ihtiyaç, örf ve adet gibi amillerle sıkı bir
bağlantısı vardır. Binaenaleyh, bu amiller zamanla değişeceğinden, bunlara bağlı
illetler; dolayısıyla da hükümler değişecektir; değişmesi gerekir 246. Değişen naslar değil
nasların uygulanma, tatbik edilme şeklidir.
Giriş mahiyetinde olan bu izahtan sonra, hükümlerin değişmesine tesir eden
amiller ve bunların gereği olarak değişen hükümleri gösteren bazı misaller üzerinde
duracağız.
240
Nisa 4/28
Bakara 2/185; Buhari, İlim, 12; Edep, 80; ahkam, 22; Müslim, cihad ve siyer, 6, 7, 8
242
İbn Mace, ahkam, 17; Ahmed b. Hanbel, c.I, s.313
243
Bakara 2/205; Maide 5/33, 64; Kasas 28/77
244
İbn Abidin, Neşru’l-örf, c.II, s.125
245
Güzelhisari, a.g.e, s.328; Mecelle, mad.39; Zerka, a.g.e, c.II, s.925; İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.125, 126
246
Zerka, a.g.e., c.II, s.921, 922
241
38
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ictihadı hükümlerin değişmesine tesir eden
faktörler: Örfün değişmesi, zaruretlerin doğması ve genel ahlakın veya zamanın
bozulmasıdır247. Bu faktörler sebebiyle değiştirilmesi muhtemel olan ictihadi
hükümlerde esas gaye; maslahatın (kulların faydasına olanı alma) ön planda
tutulmasıdır.
Nitekim fukaha, buna gereken ihtimamı göstermiş ve hükümlerini ona göre
vermiştir. Aşağıda vereceğimiz misaller, bunu açıkça ortaya koyar.
1-Yitik develerle ilgili bir soru üzerine, Hz. Peygamber (s.a.v), onların kendi
hallerine çobansız otlayabileceklerini belirttikten sonra, sahiplerini buluncaya kadar,
onlara dokunulmamasını emretmiştir248. Rasulullah’ın bu tavsiyesi (emri), Hz Osman
(r.a) zamanına kadar devam eder, ondan sonra, bir başka şekilde uygulanmaya başlar.
Buna sebep de, zamanın değişmesi, emanete riayetin azalması ve ahlakın bozulmaya
yüz tutmasıdır. Bu durumu yakından takip eden Halife Hz Osman, bu nevi yitiklerin
toplanıp ilan edilerek sahiplerine ulaştırılmasını, bu mümkün olmadığı takdirde,
bunların satılarak parasının sahibi bulununca kendisine verilmesini emretmiştir.249.
Serahsi, bu hususu şöyle izah eder: “Develerin bu şekilde kendi hallerine bırakılmaları –
Hz Ömer’in (r.a) son zamanlarına kadar uzayan250- ilk devirlerde idi. Çünkü bu
zamanlarda, kötülük yapmak veya hırsızlık etmek yoktu. Üstelik hain bir kişinin de,
kaybolan bir malı alıp götürmesi, söz konusu değildi. Ama daha sonraki zamanlarda,
emanete hıyanet, ahlaksızlık, hırsızlık ve buna benzer kötülükler zuhur edince –diğer
yitik mallarda olduğu gibi- bunları da (yitik develeri) alıp sahibine teslim etmek gerekir.
Zira böyle yapmak, onların tamamen kaybolmasına sebep olmaktan daha iyi olduğu
gibi, Şâri’in maksadına da uygundur251.
Serahsi, yitik malı yerinde bırakmanın daha iyi (evla) olacağı görüşüne,
yukarıdaki izahına yakın bir ifade ile cevap verdikten sonra, zamanın yani genel ahlakın
İbn Abidin, a.g.e., c.II, s.125; Zerka, a.g.e, c.II, s.924, 925
Buhari, İlim, 28; lükata. 2; Müslim, lükata, 1
249
Muvatta, akdıyye, 51, Zerka, a.g.e, c.II, s.932, 933; Seyyid Sabık, Fıkhu’s-sünne, 3c, 2. Bs, Dimeşk, Darub’n’i
Kesir, 2002, c.III, s.282
247
248
250
Malik, Muvatta, Akdiyye, 51 (11/759)
251
Serahsi, a.g.e, c.XI, s.10, 11; İbnü’l-Humam, a.g.e, c.VI, s.117, 118
39
değişmesiyle; hükümlerin de değişebileceği bir gerçektir252, diyerek, izahına
çalıştığımız konuyu açıkça ortaya koymuş olur.
2-Hazret-i Peygamberin (s.a.v.), Sahabe, Tabiun ve tebeutabiin nesillerini hayr
ile yadetmesi253; bir de bunların zamanında, adaletin, güzel ahlakın hâkim oluşu
sebebiyle, Ebu Hanife, şehadette, şahidin tezkiyesini şart koşmamıştır. Fakat zamanla
adaletin kaybolup; yalanın yaygınlaşması yüzünden, Ebu Yusuf ile İmam Muhammed,
tezkiyeyi şart koşmuşlardır. Fukaha, mezkûr ihtilafın yalnız, asır ve zamanın
değişmesinden ileri geldiğini; yoksa bunun, delil ve hüccet ihtilafı olmadığını
belirtirler.254
3-Hazret-i Peygamber (s.a.v.): “Kur’an’ı okuyunuz, ama onu geçim kaynağı
yapmayınız”255 hadisi ile, Osman b. Ebi’l-As’a (r.a) hitaben: “Müezzin aldığında
(edindiğinde), o, ezanı için ücret almasın”256 hadislerine dayanarak, Ebu Hanife, Ebu
Yusuf ve İmam Muhammed (mütekaddimin Hanefiler), hicretin ilk asırlarında Kur’an
talimi, imamet ve hitabet gibi benzeri dini vazifelerin ücretle yapılmasını caiz
görmemişlerdir257. Üstelik bu görevleri yürüten kişilere hazineden atiyyeler veriliyor;
ihsanda bulunuluyor, onlar da bunlarla geçimlerini temin ediyorlardı. Daha sonra
atiyyelerin eksilmesi, yardımların azalması, bundan da önemli olan; Kur’an talimine
karşı rağbetin azalması sebebiyle bu dini vazifeleri yürüten kişiler, tabii olarak kendi
maişetlerini temine koyuldular. Bu durumu yakından müşahede eden müteahhirin
fukaha, bu halin, Kur’an’ın kalplerden silinmesine, dolayısıyla da İslâm’ın
kaybolmasına (ınkırazına) sebep teşkil edeceğinden, ücretle Kur’an okutulmasına ve
dini görevlerin yürütülmesine (istihsanen) cevaz vermişlerdir258. Fetvada buna
göredir259. Misalleri çoğaltmak mümkündür. Daha farklı misalleri çalışmamızın üçüncü
bölümünde zikredeceğiz.
252
Serahsi, a.g.e, c.XI, s.5
Buhari, şehadet, 9; Müslim, Fadailü’s-Sahabe, 210, 211, 212
254
İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.126; Zeydan, a.g.e, s.259
255
Ahmed b. Hanbel, c.III, s.428, 444, Zeyle’i, a.g.e, c.IV, s.326
256
Ebu, Davud, salat, 45; Tirmizi, salat, 39; Nesai, ezan, 32
257
Serahsi, a.g.e, c. XVI, s.37; Seyyid Sabık, a.g.e, c.III, s.192
258
Serahsi, a.g.e, c.XVI, s.37; İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.125, 126.. Merğinani, a.g.e., c.II, s.235; Mevsili, a.g.e., c.II,
s.71
259
İbnü’l-Humam, a.g.e, c.IX, s.100; Merğinani,a.g.e., c.III, s.235 Mevsili,a.g.e., c.III, s.71
253
40
Üzerinde
durduğumuz
“hükümlerin
değişmesi”
konusunu
bitirmeden,
muhtemel bir soruya cevap aramakta fayda var. Soru şu: Acaba, hükmün değişmesi
veya kaldırılması, nesh anlamına gelir mi?
Şâri’in daha önce koyduğu bir hükmü, maslahat icabı, daha sonraki bir
hükümle kaldırılması, anlamına gelen nesh260, Hz. Peygamberin vefatından sonra vuku
bulması mümkün değildir. Çünkü şeriatin bünyesindeki bir hükmü koymak veya
kaldırmak, yalnız Şâri’e (Allah’a ve Rasul’üne) aittir. Allah ve Rasul’ünden başka
kimsenin buna selahiyeti yoktur. Gerçekte de böyle bir şey olmamıştır, olamaz da.
Eğer herhangi bir hadise (mesele) için örfe bakarak özel bir hüküm verilmişse,
örf değişince, bu hadise için yeniden ona uygun bir hüküm aramak (istinbat etmek)
gerekir. İstinbat edilen hükümle önceki hüküm; o an için uygulamadan kalkmış olur,
yani değişmiş olur. Ancak, burada hükmün kaldırılmasından maksat; önceki hükmün,
gerek örfün değişmesiyle, gerekse yeni olaya (meseleye) uymaması sebebiyle,
uygulamadan kaldırılması anlamındadır. Yoksa şer’i hükmü tamamen silip atmak
manasına değildir. Hükmün tatbikatta, uygulamada inkıtaya değişikliğe –nasslara aykırı
olmamak ve nizaya düşürmemek şartıyla- uğramasıdır. Bu inkıta ve değişiklik, hükmün
koyulmasındaki amacın ve insanların maslahatlarının daha uygun bir şekilde
gerçekleşmesini sağlamak içindir.
Netice olarak, bir hadisenin zaman icabı ikiden fazla hükmü olabilir. O zaman
hadise ile ilgili her hüküm, ancak kendi zamanı içinde uygulanabilir. Hâlbuki nesh,
böyle olmayıp –belirtildiği gibi- bir hükmün tamamıyla ortadan kalkması demektir.
Binaenaleyh zamanla, zaruret ve maslahat icabı bir hükmün belli zaman içinde
uygulamadan kaldırılması, nesh değil, aksine şer’in ruhuna uygun bir davranıştır.261
Çalışmamızın ikinci bölümü olan örfün hukuki yönünü bitirmeden önce özet
olarak mezheplerin örf hakkındaki görüşlerini sunmak istiyorum.
Hanefi ve Malikiler örfü mustakil delil kabul etmekle birlikte mezkûr şartlarla
birlikte sahih, umum ve nassa mukarin olan, kavli ve ameli örfün amm lafzı tahsis
260
261
Serahsi, Usul, c.II, s.54
Ebû Sünne, a.g.e, s.161
41
edeceğini de kabul etmişlerdir.262 Hanefilerden Zeyla’ i ile Malikilerden Karâfi kendi
mezheplerinin aksine ameli örfün tahsis delili olamayacağını söylemişlerdir.263
Şafiler genel olarak örfün müstakil delil olduğunu kabul etmezler. Bunun
yanında furu’ fıkıhlarında örfe bina edilen birçok hüküm bulunmaktadır. Mezkûr
şartlarla birlikte nassa mukarin olan kavli örfün umum olan lafzı tahsis edeceğini de
kabul ederler.264
Hanbelîler örfü delil olarak kabul etmezler. Onlarda kavli örfü umum olan lafzı
tahsis edebileceğini kabul ederler. Fur’u fıkıhlarında örfe bina edilen hükümler
bulunmaktadır.
Hanbelilerden
örfü
hukuki
kaideler
arasında
sayanlarda
bulunmaktadır.265
Ebu Yusuf, Şari’nin örfe bina ettiği has hükümler sonradan meydana gelen
örfle değişebileceğini söyler. İbn Nüceym, Buhara, Semerkant, Belh Fakihlerine göre de
örfe bina edilmeyen has hükümlerindende sonradan meydana gelebilecek has örflede
tahsis edilebileceğini söylerler.266
Serahsi, Mebsut, c.XIII, s.14, Serahsi, Mebsut, c.XII, S.45, İbn Âbidin, Neşru’l Örf, c.II, s.114; ayn.
Müel, Reddül Muhtar, c.III, s.124,125; Ebû Sünne,a.g.e., s.217, 219, İbn Nüceym, a.g.e., s.115; Zeydan,
ag.e., s.252; İbn Emiri’l Haccr, a.g.e., c.I, s.348; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.40; Şaâtıbi, a.g.e., c.II, s.489;
Karâfi, a.g.e., c.II, s.150, 289, a.mlf., a.g.e., c.I, s.204; Ali Bardakoğlu “Hanefi Mezhebi, DİA, c.XVI, s.
17,20; Eyyub Sait Kaya “Maliki Mezhebi, DİA, c.XXVII, s.524, 526, 527, 528”
263
Ebû Sünne, a.g.e., s.219
264
Ebu İshak eş- Şirazi, Şerhu’l Luma, Neşr’i Abdullah Mecid Türki, Beyrut, Daru’l Ğarabu’l İslami,
1988, c.I, s.356,357; Amidi,a.g.e., c.II, s.310; Gazali, a.g.e., c.XI, s.157; İbn Abidin, Neşru’l Örf, c.II,
s.115; Suyuti, el Eşbah ve’n Nezair, c.I, s.221; Tacûddin Abdûlvahhab b. Ali es Subki, el-Eşbah ve’nNezâir, 2c. Beyrut: Daru’l Kûtubi’l İlmiye, 2001, c.I, s.53
265
Osman Keskioğlu, Fıkıh Tarihi Ve İslam Hukuku, 6.bs. İstanbul Diyanet Yayınları, 2003, s.155; İbnü’l
Kayyim, a.g.e., c.III, s.3,11
266
İbnü’l Humam, a.g.e., c.VII, s.14,15; İbn Nüceym el- Bahr, c.VI, s.140; İbn Âbidin, c.II, s.118; Ebû
Sünne, a.g.e., s.114; İbn Nüceym el-Eşbah, s.127, 128; Ali Haydar, a.g.e, c.I, s.140
262
42
43
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ÖRFÜN FURU FIKHA YANSIMASI
Bu bölümde örfe bina edilerek verilen, örfün etkisinin bulunduğu ve örfün
değişmesiyle değişen hükümler üzerinde durmaya çalışacağız.
İslâm hukukunda, bir konu hakkında Kur’an’ı Kerim ve Sünnette bir delil
bulunmadığı zaman, halk arasında yerleşmiş olan örf ve adetlere göre hüküm verilmesi
esas alınmıştır. Üzerine hüküm bina edilen örfün taşıması gereken şartları daha önceki
bölümlerde zikrettik. Dolayısıyla İslâm hukukunda özellikle de muamelatla ilgili
hususlarda akitlerde, nikâhta, icarede, yeminlerde, ticarette örfe binaen verilen
hükümler oldukça fazladır. Örfe binaen verilen hükümler örfün, değişmesiyle de
değişmiştir. Şimdi bu meseleler üzerinde durmaya çalışacağız.
I-Kur’an’da Örfe Bırakılan Bazı Konular
1-Kadının nafakasını örfe göre karşılamak, İslâm’da evli olan kadının ve
çocukların geçim masraflarını karşılamak kocaya aittir. Ayette şöyle buyurulur: “….
Annelerin yiyecek ve giyeceğini örfe uygun (bil-ma’ruf) olarak sağlamak, çocuk
kendisinin olan babaya aittir. Kimse, gücünün yeteceğinden fazlası ile yükümlü
tutulmaz267”. Bu ayette, babanın yükümlü tutulduğu nafakanın miktarı belirlenmemiştir.
Başka bir ayette kocanın durumunun da dikkate alınması gerektiği şöyle belirtilir:
“Varlıklı olan kimse nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılmış
267
Bakara 2/233
44
bulunan da, Allah’ın kendisine verdiğinden versin”268. Bu duruma göre, nafakanın
miktarı anneye yetecek kadar olması, babanın mali örfüne uygun düşmesi gerekir.
2-Sütanneye verilecek ücretin örfe göre belirlenmesi gerekir. Ayette şöyle
buyrulur: “Çocuklarınızı sütana tutup emzirtmek isterseniz, ücretini örfe göre verince
size bir sorumluluk yoktur.269”
3-Cinsel,
temastan
sonra
boşanma
halinde
daha
önceden
mehir
belirlenmemişse kadına verilecek “muta”nın kocanın durumuna göre ve beldenin örfüne
göre belirlenmesi gerekir. Ayette, mehir belirlemeden ve cinsel temastan önce boşanan
kadına mut’a için şöyle buyurulur. “Onlara zengin olan gücüne; darda olan da haline
göre örfe uygun biçimde bir şey versin”270. Ebu Hanife’ye göre, mutanın en azı bir
elbise, başörtüsü ve bir yorgan olup, mehr-i mislin yarısından çok olamaz271.
4-Velinin yoksul olunca yetimin malından örfe göre yiyebileceği. Ayette şöyle
buyurulur: “Veli veya vasilerden zengin olan (yetimin malını yemekten) kaçınsın.
Yoksul olanda örfe göre bir şey yesin272. Sonuç olarak ayetlerdeki bu “maruf” teriminin
yer, zaman ve toplumlara göre değişebilen ve halkın uyulmasını gerekli gördüğü
kuralların başında gelen örf, adet ve teamüller olduğu açıktır273.
II-Hükmün Ortaya Çıkmasında veya Meselenin Çözümünde Örfün Delil
Kabul Edildiği Bazı Meseleler
1-İstisna: Bir sanatkâr ile zimmette muayyen bir şeyi yapması hususunda
anlaşıp akitleşmektir. Yani sanatkârın yapacağını satın almak üzere yapılan akittir.
Elbise, ayakkabı, kab-kaçak yaptırmak gibi.274 Mevcut olmayanın satışı olduğundan
Talak 65/7
268
269
Bakara 2/233
Bakara 2/236
271
es-Serahsi, Mebsut, c.V, s. 82, 83
272
en-Nisa 4/6
273
Ebû Sünne,a.g.e., s.91; Hamdi Döndüren, “Örf” mad, ŞİA, İstanbul Şamil Yayın Evi c.V, s.181
270
274
Vehbe Zühayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Çev: Heyet, 10 c İstanbul, Risale, 1991-1992, c.V, s. 465
45
dolayı kıyasa göre bu akit caiz olmaması gerekirken örfte olduğundan dolayı hukuki
geçerlilik kazanmıştır275.
2-Müzâraa: Elde edilen mahsulün bir kısmı üzere yapılan akittir276. İmam-ı
Azam bu akdi kabul etmese de İmameyn bu akdin geçerli olacağını söylemiş; fetva da
buna göre verilmiştir. Dayandıkları delillerden birisi de örftür277.
3-Müsakât: Meyvelerin aralarında taksim edilmesi şartı ile meyve ağaçlarının
ıslah ve bakımını yapacak bir kimseye verilmesi veya elde edilen mahsulün bir kısmı
mukabilinde bakımını ve gözetimini yapması şartıyla bir kimseyle yapılan bir akittir278.
Müzaraa da olduğu gibi musakatın dayandığı delillerden biri de örftür279.
4-Selem: Vadeli olan bir şeyi, peşin olan bir şeye satmaktır. Yani peşin bir
bedelin, vadesi belli, zimmette nitelikleri belirlenen bir bedel karşılığında teslim
edilmesi demektir. Paranın peşin alınıp malın belli bir vadeden sonra teslim
edilmesidir280. Selem akdinin geçerli olmasına mesned olan delillerden biri de örftür281.
5-Mudarabe: Mala sahip olan kimsenin amile (emeği ile çalışana) ticaret
yapmak üzere bir mal vermesi ve şart koştukları orana göre kârın aralarında ortak
olması demektir. Zarar ise sadece mal sahibi tarafından karşılanır282. İnsanların teamülü
mudarabeye mesned olmuştur.283
6-Birtakım malı ortaklıkların kurulması da örf ve adetten, insanların
uygulamalarından doğmuştur284.
el-Merğinanı, a.g.e, c.III, s. 79; Mevsili, a.g.e., c.2, s.46 Ebû Sünne, a.g.e., s.234; Zeydan, a.g.e., s.252; Dönmez,
a.g.e., s.289, İbn Âbidin; a.g.e., c, II, s.127; Fahrettin Atar, Fıkıh Usulü, 5.bs, İstanbul, İfav Yayınları, 2002. s.88
276
Zuhayli, a.g.e., c.VII, s.115
277
Merğinanı, a.g.e., c. IV, s. 332; Mevsili, a.g.e.,c. III, s.94
278
Zuhayli, a.g.e., c.VII, s.129
279
Merğinanı, c.IV, s. 337; Mevsili, a.g.e., c.III, s. 99
280
Zuhayli, a.g.e., c.V, s.438
281
Mevsili, a.g.e., c.II, s.41; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.42; Atar, a.g.e., s.89; Zeydan, a.g.e., s.254
282
Zuhayli, a.g.e., c.VI, s.109
283
Merğinanı, c.III, s.196; Mevsili, c.III, s.22; Zeyle’ i, a.g.e., c.4, s.115
284
Merğinanı, a.g.e.,c.III, s.5; Mevsili, a.g.e., c.III, s.13; Zeydan, a.g.e., s.254
275
46
7-Bey-i bi’l-vefa: Bir malı, bedelini iade edince geri almak şartıyla satmaktır.
Hicri 4. asırda Belh, Semerkand ve Buhara bölgelerinde halk bu akdi yaygın olarak
kullanmışlardır285.
8-Akitlerde şart koşmak caiz değildir. Taraflardan herhangi birine menfaat
sağlayan, akdin müktezasına uygun olmayan şartlar kabul edilmemiştir. Akitlerde örfte
var olan birtakım şartlar bulunursa bu akit ve şartlar geçerli olur. Günümüzde özellikle
beyaz eşya alanında bayi mebiyi müşterinin mekânına bıraktığı gibi satmış olduğu
ürüne belli sürelere kadar garanti vermekte, bakımını üstlenmektedir. Bu uygulama
örfte yerleşmişse geçerli olmaktadır: Örfte böyle bir uygulama yoksa müşterinin
bayiden bu hususları talep etme hakkı yoktur. Örnekleri çoğaltmak mümkündür286.
9-Bir bahçedeki bir kısmı meydana çıkmış bir kısmı henüz olmamış ürünün
satılmasına teamülden dolayı İ. Malik, Ahmed b. Hanbel ve Hanefilerden Şemsüleimme
el-Hulvani ve Muhammed b. Fadl, İbn Abidin cevaz vermişlerdir. Kıyasa göre
madumun satışı olduğundan dolayı caiz olmaması gerekirdi287.
10-Yapılan alışveriş akdinde fiat belirlenmiş fakat ödemenin hangi parayla
(dolarla mı, markla mı, altınla mı, Türk parasıyla mı) yapılacağı belirlenmemişse daha
sonra ihtilaf çıksa örfe bakılır. Örfte kullanılan paraya göre ödeme yapılır288.
11- İslâm hukukçuları malın tanımını yaparken; mevcut olması, stoklanabilir
olması, insan tabiatının meyletmesi gibi bir takım şartlar getirmişlerdir. Bir şeyin mal
olarak değerlendirilmesinde, kabul edilmesinde insanların örfleri önemlidir289.
12-İcare akitleri kıyasa göre caiz olmaması gerekir. Makudun aley ortada
yoktur. İnsanların uygulamasında olduğundan dolayı caiz görülmüştür290.
Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, 3c, İstanbul, İz Yayıncılık, 2001, c.III, s.179; İbn Nüceym, a.g.e,
s.128; Zeydan, a.g.e., s.255; İbn Âbidin,a.g.e., c.II, s.127; Ali Haydar,a.g.e., c.I, s.42; Atar, a.g.e., s.89
286
Ebu Sunne, a.g.e, s.279; Dönmez, a.g.e, s.197; Zeydan, a.g.e, s.256.. Mustafa Yıldırım, Mecellenin Külli
Kaideleri, İzmir, İlahiyat Fakültesi Yayınları, 2001, s.112
287
Ebu Sunne, a.g.e, s.231, 232; Mevsili, a.g.e, c.II, s.8; Dönmez, a.g.e, s.197; İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.141
285
İbn Nüceym, a.g.e, s.117; Suyutı, a.g.e, s.224; Ebû Sünne, a.g.e, s.249; İbn Âbidin,a.g.e., c.II, s.133; Ali Haydar,
a.g.e., c.I, s.45
289
Ebû Sünne, a.g.e, s.240, 241
290
Ebu Sunne, a.g.e, s.237; Mevsili, a.g.e, c.II, s.61
288
47
13-Ücretle çalıştırılan bir işçiye yemek verilip verilmemesini de örf belirler.
Yemek uygulaması bulunan bölgede işçiye yemek verilmesi, sözleşmenin bir şartı
olarak değerlendirilir. Böyle bir uygulamanın bulunmaması halinde yemek verilmemesi
şart koşulmuş hükmündedir291.
14-Ticari işlemlerde de tüccarlar arasındaki örf haline gelmiş uygulamalar esas
alınır. Sözgelimi paranın bir hafta veya iki hafta geciktirilmesi peşin hükmünde kabul
ediliyor ve bu uygulama örf haline gelmişse hüküm örfe göre bina edilir.292
15-Kiralanan evin veya dükkânın ne şekilde kullanılacağı bu yerlerde hangi
uygulamaların yapılıp yapılamayacağını da örf belirler293.
16-Bir kişi hizmetçi tutsa evde hangi işleri yapıp yapamayacağını, kiralayanın
hizmetçiyi başka işlerde çalıştırıp çalıştıramayacağını örf belirler294.
17-Ücret konuşulmadan bir kişi hamal, marangoz, tellal tutsa örfte geçerli olan
ücret onlara verilir295.
18-Sütanne kiralamakta örfe binaen ortaya konmuş hükümlerdendir. İ. Azam’a
göre yemeği ve giyeceği karşılığında sütanneyi kiralamak caizdir. İmameyne göre ise
caiz değildir. İ. Azam hükmünü örfe bina etmiştir296.
19-Ribevi mallardaki veznilik ve keyliliğin insanların örfüne göre mi yoksa
nassın varid olduğu şekilde mi olması gerekir hususunda ihtilaf edilmiştir. İ. Azam ve
Muhammed’e göre veznilik ve keylilik nasda varid olduğu şekildedir, değişmez derler.
İ. Ebu Yusuf ise nassın örfe binaen bu şekilde varid olduğunu, veznilik ve keylilik
hususunda örfe itibar edilmesi gerektiğini söylemiştir. Fetvada buna göredir297.
291
Yıldırım, a.g.e., s.115
292
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.46;Yıldırım, a.g.e., s.116; İbn Âbidin,a.g.e., c.II, s.133
Yıldırım, a.g.e, s.117; Serahsi, a.g.e,ü c.XV, s.130
Mahmasani, a.g.e, s.186; Serahsi, a.g.e, c.XVI, s.55
295
Mahmasani, a.g.e, s.186
296
Merğinanı, a.g.e, c.III, s.236; Mevşili, a.g.e, c.11, s.70; Mahmasani, a.g.e, s.185
297
Merğinanı, a.g.e, c.III, s.63; Mevsili, a.g.e, c.II, s.37; İbn Nüceym, a.g.e, s.116, Ebû Sünne, a.g.e,
s.246, 247; İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.115
293
294
48
20-Mehrin muaccel (peşin) ve müeccel (sonraya bırakılması) şeklinde
kısımlara ayrılması beldelerin örfüne göredir298.
21- Evlenecek kızın çeyiz hazırlaması da örfe dayalı bir uygulamadır. Eşlerin
ayrılması veya eşlerden birinin ölümü durumunda mirasçılar arasında eşlere ve eve ait
eşyalar taksim edilirken anlaşmazlık çıkarsa İ. Ebu Yusuf’a göre örfe göre hareket
edilir.299
22- Çeyiz eşyasının baba tarafından kıza iare olarak mı hibe olarak mı verildiği
hususunda anlaşmazlık çıkarsa beldenin örfüne bakarak problem çözümlenir300.
23-Evlilikte eşlerin birbirlerine denk olması gerekir. Denklik (kefaet) erkek
hakkında söz konusudur. Denkliğin söz konusu olduğu altı madde vardır. Bu altı
maddeden birisi de meslektir. Hangi mesleğin kadına denk olduğu örfe bırakılmıştır301.
24- Boşama lafızları örfteki kazanmış oldukları anlamlara göre değerlendirilir.
“Sen bana haramsın” lafzı bir beldede talak anlamında kullanılıyorsa burada niyete
bakılmaz. Boşama gerçekleşmiş olur.302
25- Bazı beldelerde örf sebebiyle nişan yüzüğü sağ ele takılır; düğünden sonra
sol ele geçirilir. Bu uygulama beldeden beldeye değişir303.
26- Hayzın, nifasın, Tuhurun sureleri; buluğun ve hidane yaşlarının tespitinde
de insanların adetleri söz konusudur304.
İbn Abidin, a.g.e, c.II, s.114; Zeydan, a.g.e, s.252; Şaban, a.g.e, s.195; Muhammed Muhyiddin
Abdulhamid, el-Ahvalu’ş-Şahsiyye fi’ş-şeriat’ı’l-Islâmiyye, Beyrut, el-Mektebetü’l-ilmiyye, 2003, s.140;
Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, İstanbul, Altınoluk Yayınları 2005, s.225, 226; Subki, c.I, 50
299
Döndüren,a.g.e., s.232, 235; İbn Âbidin, a.g.e,c.II, s.135
300
İbn Âbidin, a.g.e, c.II, s.134; Abdulhamid, a.g.e, s.186; İbn Nüceym, a.g.e, s.123, 124, Ali Haydar,
a.g.e, c.I, s.46
301
Döndüren, a.g.e, s.182; Abdulhamid, a.g.e, s.102
302
Ebu Sunne, a.g.e, s.160; Döndüren, a.g.e, s.372
303
Mahmasani, a.g.e, s.180
298
49
27-Vâkıfın,
vasının,
yemin
edenin,
nezredenin
sözleri
örfe
göre
değerlendirilir.305
28- Bir kimse öleceği zaman kendisine ait olan bir dükkanın gelirini ilim
talebelerine vakfetse, vakfettiği zamanda kullanmış olduğu “ilim talebeleri” lafzı
Kur’an ilimleriyle meşgul olanlar için kullanılıyor olsa, daha sonra bu lafız başka
alanlarda öğrenim yapanlar için kullanılmaya başlansa bu vakıf sadece Kur’an
ilimleriyle meşgul olanları kapsar306.
29-Yeminlerde kullanılan lafızlar örfteki manasına göre değerlendirilir.
Bundan dolayı şu kaide ortaya konmuştur. “Yeminler örf üzere bina edilir”. Bir adam
ben et yemeyeceğim diye yemin etse daha sonra balıketi yese yemini bozulmaz. Çünkü
örfte balıketi et diye değerlendirilmez307.
30- Bir sözün örfen başka anlamda kullanılması yaygınlaştığı takdirde gerçek
anlamına itibar edilmez. Hakiki mananın anlaşılmasını bazen örfteki kullanış amacı
engeller. “ Lambayı yak” veya “ odayı yak” sözünün hakiki anlamı, lambanın veya
odanın ateşe verilmesidir. Oysa bu sözlerle âdeten kastedilen şey aydınlanmayı
sağlayacak şekilde elektrik düğmesine basılması ve odada bulunan sobanın
içindekilerinin ısıtma amaçlı olarak yakılmasıdır.308
31-Hayvan, sığır, deve dışkıları Ebu Hanifeye göre necaseti ğalizadır.
İmameyne göre ise bu hayvanların pisliği necaseti muhaffefedir. Çünkü insanların
bunlardan korunmaları çok zordur. Elbisenin dörtte birinden az olan yerine bulaşan
pislik affedilmiştir derler. Bu hükümde insanların durumuna örfe binaen verilmiştir.309
32-Cadde çamurlarının necaset sayılmaması örfe binaen verilmiş bir
hükümdür.310
Suyuti, a.g.e, s.221; İbn Nuceym, a.g.e, s.116; Subki, a.g.e, s.50; Ali Haydar, a.g.e, c.I, s.45
İbn Âbidin, a.g.e, c.II, s.133; Suyuti, c.I, s.222; İbn Nüceym, s.117
306
Zeydan, a.g.e., s.257
307
Merğinanı, a.g.e, c.II, s.367; Mevsili, a.g.e, c.IV, s.79; İbn Âbidin, a.g.e, c.II, s.132 İbn Nüceym, a.g.e,
s.120; Ebû Sünne, s.263; Zeydan, a.g.e, s.252; Atar, a.g.e, s.88
308
Ali Haydar , a.g.e. , c.I , s.44;Yıldırım.g.e., s.111.
309
Mevsîli, a.g.e. , c.I , s.44; Ebû Süne , a.g.e. , s.159
310
Hayrettin Karaman , İslamın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul, Nesil yayınları, 1993, c.2 s.466
304
305
50
33 -Namazı ifsad eden ameli kesirin miktarı örfe göre belirlenir.311
34 - Abdestte muvalatın süresini, şeklini örf belirler.312
35-Harcanan suyun miktarı, geçen sürenin miktarı meçhul olduğundan dolayı
kıyasa göre hamama girmek caiz değilken örfe binaen buna cevaz verilmiştir.313
36-el-Bey’ut-Teâti: Halkın birçok şeyi sözlü ifade kullanmaksızın sadece
teslim tesellüm şeklinde alıp satmasıdır. Bunun dayandığı delil örftür.314
37-Kadînın görevi esnasında hediye alması caiz değildir. Fakat kadî olmadan
önce kendisine hediye veren bir kimsenin âdeten kadîliği esnasında da önceki
hediyesinden fazla olmamak üzere verilen hediye kabul edilebilir.315
38-Kıyasa göre menkul mallar vakfedilemez. Bu vakfın umumi prensibinin
ebedilik olmasından dolayıdır. İ. Muhammed insanların vakfetme hususunda örf haline
getirdikleri şeyleri-menkul olsun gayr-ı menkul geçerli olacağını söyler. Fetvada İ.
Muhammed görüşüne göredir.316
39-Bir şahıs çocuğunu meslek sahibi olması için bir sanatkârın, ustanın yanına
verse daha sonra sanatkar ücret istese, anlaşmazlık çıksa örfe bakılarak hüküm verilir.317
40-Av köpeğinin eğitilmiş olup olmadığının tesbiti için örfteki uygulamaya
bakılır.318
41-Çalıntı malın korunduğu yer hakkında ihtilaf çıkarsa örfe bakılır.319
311
Ibn Nüceym, a.g.e, s.116; Suyuti, a.g.e., c.I, s.221
Suyuti, a.g.e., c.I, s.222
313
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.127; Suyuti, a.g.e., c.I, s.222; İbn Nüceym, a.g.e., s.117; Zeydan, a.g.e.,
s.252; Şaban, a.g.e., s.196; Atar, a.g.e., s.88
314
Zeydan, a.g.e., s.252; Şaban, a.g.e., s.195; Atar, a.g.e., s.88
315
Merğinani, a.g.e., c.III, s.103; Mevsîli, a.g.e., c.II, s.103; İbn Nüceym, a.g.e., s.117
290
Mergınâni, a.g.e., c.III, s.18; Mevsîli, a.g.e., c.III, s.51, 52; Ebû Sünne, a.g.e., s.242, 244 Ali Haydar,
a.g.e., c.I, s.41
317
İbn Nüceym, a.g.e., s.124; İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.133; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.41
292
Merğınani, a.g.e., c.IV, s.405; Mevsîli, a.g.e., c.V, s.5; Suyuti, a.g.e., s.223; Sûbki, a.g.e., c.I, s.53 İbn
Nüceym, a.g.e., s.117
293
Suyuti, a.g.e., s.221
312
51
42-Bir kap veya ambalaj içerisinde gönderilen hediyeye kabın veya ambalajın
dâhil olup olmadığını örf belirler.320
43-Bir kimse komşusundan ödünç olarak ekmek bıçağı alsa bununla odun
parçalayamaz. Bir yemek kabı alsa onunla kömür taşıyamaz. Her ne kadar ödünç alma
sırasında mal sahibi bu işleri yapmasını men etmemiş olsa da örf bunların söylenmiş
olduğunu kabul eden bir delil teşkil etmektedir. Kiralık evin kullanımı, ödünç alınan
hayvanın, arabanın kullanımı şeklini de söz, konuşma yoksa örf belirler.321
44-Örfün belirlediği çerçevede kullanılan ödünç mal zayi olduğunda tazmin
gerekmez. Aksi takdirde tazmin gerekir. Çünkü örf “ amaç dışında kullanırsan tazmin
edersin” şeklinde açık bir söz hükmündedir.322
45-Doğu bölgelerinde erkeklerin başlarını kapatmamaları, açık bir halde
gezmeleri çirkin, hoş olmayan bir davranış, adaleti zedeleyici bir durum olarak
değerlendirilirken batı gölgelerinde başın kapatılmaması çirkin bir davranış olarak
değerlendirilmez.323
III-Örfün Değişmesiyle Hükümlerin Değişmesi
İslam hukukuna göre hüküm verilirken örfün dikkate alınıp bir kısım
hükümlerin örf üzerine bina edilmesinin tabii bir sonucu, örfün değişmesi ile bu
hükümlerinde değişime uğramasıdır. Çünkü “asl” daki değişmenin “fer” de de
değişikliği gerektirmesi kaçınılmazdır. Fakhlerin örfe binaen verdikleri farklı hükümler,
meselelerdeki ihtilafları zaman ve devir ihtilafıdır, delil ve hüccet ihtilafı değildir. Daha
büyük zararların engellenmesi, adaletin tesisi, insanların zorluklardan kurtarılması:
hükümlerdeki değişikliğin en önemli sebepleridir. Örfe binaen hükümlerin değişmesine
şu meseleleri örnek olarak verebiliriz.
1-İmam Ebu Hanife, kısas ve hadlerin dışındaki hususlarda, şahitlerin zâhiren
adalet vasfını taşıyor olmaları ile yetinileceğini ve ayrıca tezkiye edilmelerine gerek
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.42; Yıldırım, a.g.e., s.104
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.46; Yıldırım, a.g.e., s.115, 117
322
Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.46; Yıldırım, a.g.e., s.117
323
Zeydan, a.g.e., s.257; Mahmasani, a.g.e., s.179
320
321
52
olmadığı görüşünde idi. Çünkü Hz. Peygamber “ Müslümanlar birbirlerine (şahitlikle)
adalet sahibidirler”324 buyurmuştur. Bu hüküm, imam Ebû Hanifenin zamanına uygun
düşüyordu; zira toplumda dürüstlük hâkim idi. Fakat insanların tutumları değişip
yalancılık yaygınlaşınca, öğrencileri Ebû Yusuf ve Muhammed zahirî adaletle
yetinmenin birçok hakkın kayba uğramasına yol açacağı kanaatine varmışlar ve
zamandaki, insanlardaki olumsuz değişiklik onların bütün şahitlerin tezkiye edilmesi
gerektiğinde hükmetmelerine sebep olmuştur.325
2-İmam Ebû Hanife: Sultanın dışındakilerin zorlaması ile (fıkıhta üzerine
hüküm bina edilen) “ ikrah” gerçekleşmez demiştir. Öğrencileri Ebu Yusuf ve
Muhammed
ise
sultanın
dışındakilerinin
zorlamasına
da
ikrah
hükmünü
uygulamışlardır. Ebû Hanifenin görüşü kendi zamanının şartlarına, yani güç ve kudretin
yalnız sultana ait olduğu vakıasına dayanmaktadır. Fakat daha sonra, her zalim, yaptığı
tehdidi gerçekleştirebilecek güce sahip hale gelmiş, imameyn de bu duruma göre hüküm
vermişlerdir.326
3-Hanefi mezhebindeki yerleşik hükme göre, gasıp ( başkasının malını onun
rızası olmadan ele geçiren kimse) gaspettiği malda onun değerini arttıracak bir işlem
yapmışsa, malik iki yoldan birini seçmekte serbesttir: İster gasıba bu artış kadar
ödemede bulunarak malını geri alır, ister gasbedilen malı gasıba bırakır ve gasib bunu
tazmin ile mükellef olur. Böylece hem malikin hem gasıbın hakkı korunmuş olmaktadır.
Gasıbın gasbettiği malda, onun değerini eksiltici bir işlem yapmış olması halinde ise,
malikin gasıptan bu eksilen değeri tazmin etmesi talep hakkı doğar.
Bu hükmün uygulanmasında imam Ebu Hanife ile öğrencileri olan İmameyn
arasında şöyle bir görüş farklılığı doğmuştur: Bir kimse bir elbiseyi gasp edip onu
siyaha boyamış ise, Ebu Hanife’ye göre bu, malın değerini düşüren bir işlemdir.
İmameyn’e göre ise, bu işlem, mesela sarıya, kırmızıya boyanmış olması halinde olduğu
gibi değeri artırıcı niteliktedir. Bu görüş farklılığı, esasen örften kaynaklanmaktadır.
Zeyle’i., a.g.e., c.IV, s.81
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.126; Zeydan, a.g.e., s.258; Ali Haydar, a.g.e., c.I, s.43; Ebû Sünne, a.g.e.,
s.160; Dönmez, a.g.e., s.200
326
İbn Âbidin, a.g.e., c.II, s.126; Ebû Sünne, a.g.e., s.160; Dönmez, a.g.e., s.200; Serahsi, a.g.e., c.IX,
s.59; Serahsi, a.g.e., c.XXIV, s.89
324
325
53
Çünkü Ebu Hanife’nin zamanında Emeviler siyah renk giyinmekten kaçınırlardı ve bu
devirde siyah renk giyinmek hoş karşılanmazdı. İmameyn zamanında ise Abbasiler
özellikle siyah renk giyinmeyi kendilerine sembol edinmişlerdi, bu devirde siyah, rağbet
gören bir renkti. Demek oluyor ki, taraflardan her biri kendi zamanındaki âdeti dikkate
alarak hüküm vermiş olmaktadır.327
4-İslam’ın ilk dönemlerinde gasb edilen malın menfaati, tazmin konusu
değilken özellikle yetim ve vakıf mallarına haksız müdahaleler artınca, gayr-ı meşru
hırsları engellemek için bu fetva terk edilerek menfaatin tazmini yönünde hüküm
verilmiştir.328
5-Hanefi mezhebi imamları, Kur’an öğretme karşılığında ücret almanın caiz
olmadığı hususunda fikir birliği etmişlerdir. Çünkü Kur’an öğretmek, bir tâat, bir
ibadettir; diğer tâat ve ibadetlerde olduğu gibi bunda da ücret alınamaz, demişlerdi. Bu
hüküm, o imamların devrine uygun düşmekteydi. Zira o zaman, Kur’an öğreticilerine
beytülmalden tahsisat ayrılıyordu.
Fakat zamanla şartlar değişti, beytülmalden bu öğrencilere ayrılan tahsisat
kesildi. Bunlar, şayet vakitlerini Kur’an öğretme işine hasretseler aç kalacaklar,
geçimlerini temin etmeye yönelseler Kur’an öğrenimi yok olup gidecekti. Bu şartlar
içinde Kur’an öğretme karşılığında ücret alınmasının caiz görülmemesi hükmü bu iki
kötü sonuçtan birine yol açıyordu. O yüzden sonraki bilginler, kendi zamanları ile
önceki imamların zamanındaki şartlar arasındaki değişikliği göz önüne alıp gerek
Kur’an öğretimi gerekse imamlık, müezzinlik gibi diğer tâat karşılığında ücret
alınmasına cevaz verdiler.329
6-Hanefi mezhebindeki yerleşik hükme göre, bir ev satın alınırken evin dışını
ve bazı odalarını görmüş olmak, aynı mezhepte alıcıya tanınan “görme muhayyerliği”,
hakkını düşürür fakat sonraki bilginler örfteki değişikliğe binaen bu görüşten ayrılıp,
bütün odaların görülmüş olmasını, görülmemiş ise “görme muhayyerliği” hakkının
Serahsi, a.g.e., c. XI, s. 85; İbn Âbidin, a.g.e., II, s. 126; Dönmez, a.g.e., s. 201
İbn Âbidin, a.g.e., c. II, s. 126; Ali Haydar, a.g.e., c. I, s. 43; Yıldırım, a.g.e., s.109
329
Serahsi, a.g.e., c. XVI, s. 37; Merğinani, a.g.e., c. III, s. 235; Mevsîli, a.g.e., c. III, s. 71 İbn Âbidin,
a.g.e., c. II, s. 126; Ebû Sunne, s.159; Zeydan, a.g.e., s. 259; Dönmez, a.g.e., s. 201
327
328
54
düşmeyeceğini hükme bağlamışlardır. Çünkü önceki imamlar devrinde evlerin bütün
odaları aynı tarzda yapılıyordu, bunlardan bir veya birkaçını görmek tamamı hakkında
fikir edinmeye yeterliydi. Fakat sonraları bir ev içindeki odalar farklı farklı şekillerde
inşa ediliyor oldu. Artık satın alınan malın evsafı hakkında bilgi sahibi olabilmek için
bütün odaların görülmesi zaruret haline geldi.330
7- Koca eşini bir defada, bir tek sözle ben seni üç talakla boşadım dese veya üç
kere peşpeşe ben seni boşadım dese kadın kocasından beynûneti kübra ile boşanmış
olur. Bu kadın başka bir erkekle evlenip duhul yapmadıkça eski kocasına dönemez. Bu
Hz. Ömer’i ilk iki yılından sonra bu şekilde uygulanmaya başlamıştır. Hz.
Peygamberimizin zamanından o zamana kadar bu şekilde boşama bir talak sayılıyordu.
Bu hükmün bu şekilde değişmesinde toplum ve örfün değişmesinin de etkili olduğu
söylenmiştir.331
8-Zanaatkârlar, müşteri malı bakımından emanetçi sayıldıkları halde, ahlâk ve
âdetlerin değişmesi yüzünden, zayi olan müşteri mallarını ödemekle yükümlü
tutulmuşlardır.332
9-Yemin lafızları örfe göre değerlendirildiğinden örften dolayı farklı
hükümlerde ortaya çıkmıştır. Ebû Hanife’ye göre bir kişi baş yemeyeceğim diye yemin
etse bu inek ve koyun başıdır. İmameyn’e gör koyun başıdır. Bu farklılık onların
yaşamış oldukları zamanın ve örfün farklı olmasından dolayıdır. Yeminle ilgili örnekleri
çoğaltmak mümkündür.333
10-Hz. Peygamberimiz fıtır sadakasını hurmadan, arpadan, üzümden ve
peynirden bir sâ olmak üzere takdir etmiştir. Bu azıkların, yiyeceklerin takdir edilmesi
Medine şehrinde bunların çoğunlukta olması sebebiyledir. Çoğunlukta olan yiyecekler
değiştiğinde sâ’da yeni yiyeceklerden, azıklardan verilir.334
330
Ebû Sünne, a.g.e., s. 160; Zeydan, a.g.e., s. 259; Dönmez, a.g.e., s. 201; Atar, a.g.e., s. 91; Ali Haydar,
a.g.e., c. I, s. 43
331
Ebû Sünne, a.g.e., s. 156, 157; Döndüren, a.g.e., s. 382; Alû Bessam, a.g.e., c. II, s. 155
332
Karaman, a.g.e., c. II, s. 465
333
Merğinâni, a.g.e., c. II, s. 369; Mevsîli, a.g.e., c. IV, s. 77; Serahsi, a.g.e., c. VII, s. 24; Serahsi, a.g.e.,
c. VIII, s. 135; Serahsi, a.g.e., c. V, s.133; Ali Haydar, a.g.e., c. I, s. 44
334
Zeydan, a.g.e., s. 259; Alû Bessam, a.g.e., c. I, s. 299
55
11-Hanefi mezhebine göre; Kabir’de ölünün koyulması için şakk yapılmayıp
lâht yapılır. İmam Şafii’ye göre şakk yapılır. Hanefi mezhebinin bu meselede dayandığı
esas, Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivayet edilen “Lahit bizim şakk başkalarınındır”335
hadisidir.
İmam Serahsi, Hanefi Mezhebi’nin yukarıdaki ictihadına muhalif olarak kendi
ülkesinde lahit yerine şakk yapıldığını şöyle ifade ediyor: “Bizim ülkemizde şakk
tarzındaki çukur kazılmasının sebebi, bu ülkede toprağın gevşekliği dolayısıyla lahit
yapılmasını mümkün olmamasıdır. İşte bu sebeple kabrin içinden çukur kazılarak
ölülerin bu çukura yerleştirilmesi örf haline gelmiştir.336
12-Hanefi mezhebinde haddi gerektiren sarhoşluğun miktarı konusunda ihtilaf
edilmiştir. İmam Azam Ebu Hanife’ye göre; erkek ile kadını birbirinden ayıramayacak
derecede bulunmasıdır. Ebu Hanife bu sözünden şunu kastetmiştir.
Şarabın dışındaki içkilerden içen kimseye sarhoşluk vermediği müddet had
cezası uygulanmaz. Bunun ölçüsü ise gök ile yeri, ağaç ile kaftanı, erkek ile dişiyi
birbirinden ayırt edemez hale gelmesidir. İmameyn’e göre; sözü birbirine karıştırması;
ne cevapta, ne de hitapta bir istikrarın bulunmamasıdır. İmameyn sarhoşluk ölçüsünü
tayinde örfü nazar-ı itibara almışlardır. Çünkü örfte sözü birbirine karıştıracak derecede
içki içene sarhoş denir.337
13-Bir kimse bir kimseyi Mescid-i Âzam’da teslim edeceğine kefil olduğu
halde, çöplükte yahut çarşıda yahut şehrin başka bir yerinde teslim etse kefalet
borcundan kurtulur. Çünkü bir fayda getirdiği zaman, ancak kayıtlandırmaya itibar
edilir. Şehirde teslim etme kaydının faydası vardı. Çünkü şehir dışında bir yerde teslim
edilen suçlu çoğunlukla kaçabilir. Onu hâkim önüne çıkarma imkânı olmaz. Fakat
şehirde herhangi bir yer ile kayıtlandırmanın bir faydası yoktur. Zira hâkim önüne her
yerden çıkarmak mümkün olur. Ya kendisi bunu yapar yahut insanlar ona yardımcı olur.
Bu sebeple en büyük mescid kaydı muteber değildir.
335
Tirmizî, Cenaiz, bab.53
Serahsi, a.g.e., c. II, s. 61; Yunus Vehbi Yavuz, Hanefi Mezhebinde İctihad Felsefesi, İstanbul, İşaret
Yayınları, s.333
337
Serahsi, a.g.e., c. IX, s. 405
336
56
Ancak, Hanefilerin sonradan gelen müctehidleri demişlerdir ki: Bu cevap o
zamanki insanların âdetlerine binaen idi. Bizim devrimizde mesela; kadı önünde teslim
etmeyi şart koşarsa, kefilin buna da riayet etmesi gerekir. Kadı önünden başka bir
mahalle teslim etmekle kefil kefalet borcundan kurtulamaz. Çünkü zamanımızda
insanların çoğunluğunda bozulma ve itaatsizlik hâkim olduğu için, suçluyu kadı önüne
çıkarmakta kaçan kimselere yardımcı olurlar. Dolayısıyla aynen konuşulduğu gibi
suçluyu kadının önüne getirip teslim etme şartına riayet etmesi gerekir. 338 Yine Ebû
Hanif ‘e göre kişi kefil olduğu kimseyi teslim edeceği şehrin dışında valisi, kaymakamı,
kadısı bulunan başka bir şehirde teslim etse kefaletten kurtulmuş olur.
İmameyn’e göre ise; kendi şehrindeki kadıya teslim etmedikçe kefaletten
kurtulamaz.339 Bunun sebebi de insanların ve örfün değişmesidir.
14-Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınların koku sürünmeden, açılıp saçılmadan
kendilerine yaraşır şekilde mescide gitmelerine izin vermiştir.340 Kadınlar bu şekilde
İslam’ın ilk döneminde mescidlere giderek cemaatle namaz kılmaya iştirak ediyorlardı
daha sonra insanların, örfün değişmesi sebebiyle Hz. Aişe ve İbn Ömer’in Vakıd
kadınların mescidlere gitmelerine mani olmuşlardır ve bu yönde hüküm vermişlerdir.341
15-Yitik develerle ilgili uygulamalara baktığımızda, Peygamber Efendimiz
zamanında yitik olan develere dokunulmazdı. Hz. Osman (r.a.) zamanında kaybolan
deve bulunduğunda ilan edilirdi, o an sahibi çıkmazsa satılıp, parası daha sonra sahibi
çıkarsa sahibine verilirdi. Hz. Ali (r.a) döneminde ise kaybolan develer bulunduğunda
beytülmale teslim edilirdi. Aynı konuyla ilgili farklı dönemlerde farklı hükümlerin
ortaya çıkmasının sebebi insanların ve örflerinin değişmesidir.342
338
Serahsi, a.g.e., c. XIX, s. 165
Serahsi, a.g.e., c. XIX, s. 166
340
Buhâri, cum’a 13; Müslim, salât, 134-139; Ebû Davûd, salât, 53
341
Müslim, Salât, 144; Ebu Davûd, Salât, 54; İbn Âbidin, a.g.e., c. II, s. 126; Ebû Sünne, a.g.e., s. 155,
156
342
Serahsi, a.g.e., c. XI, s. 10, 11; İbnu’l Hümâm, a.g.e., c. VI, s. 117, 118; Ebû Sünne, a.g.e., s.157
339
57
SONUÇ
İslam dini insanların örf ve âdetlerini olduğu gibi reddetmemiş, insanlara
faydası olan aklın ve tab’i selimin güzel gördüğü, naslara ve islamın temel prensiplerine
aykırı olmayan örf ve adetleri ya olduğu gibi kabul etmiş ya da eksik taraflarını
tamamlayarak en güzel şekilde düzene koymuştur. İnsanlara maddi manevi hiçbir
faydası olmayan örf ve âdetleri ise yasaklamıştır.
Şâri’in bazı meseleleri örfe bırakması, Rasûlûllahın bizzat örfü mesnet yaparak
bazı hükümler vermesi örfü hukuken muteber bir kaynak olduğunu ortaya koymuştur.
Örfün çeşitli yönlerden kısımlara ayrıldığını bu kısımlara göre örfün hukuki yönünün
değerlendirildiğini gördük. Örfün sıhhat yönünden: sahih örf, fasid örf; mesned
yönünden: kavli örf, ameli örf; kaynak yönünden; genel (âmm) örf, özel (has) örf, şer’i
örf şeklinde bir taksimatının olduğunu müşahede ettik. Örfün hukuki yönden bir değer
kazanabilmesi için nasslara muhalif olmaması, devamlı ve toplumun çoğunluğu
tarafından benimsenmiş olması, tasarruf anında mevcut olması, örfün aksini gerektiren
bir nassın ve fiilin bulunmaması gerektiği ortaya çıkmış oldu.
Sahih, umum ve kavli örfün hukuken geçerliliği hususunda ve amm lafzı tahsis
edebileceği konusunda ittifak edilmekle birlikte amelî örfün müteberliği hususunda
ihtilafların, olduğunu; Hanefiler ve Malikilerin bunu kabul ettiğini diğerlerinin kabul
etmediği neticesine ulaşmış olduk. Cumhurun has lafzın örfle tahsisini kabul etmediğini
58
Ebu Yusuf ve onu takıben müteahhirin âlimlerin bir kısmı özel hüküm örfe bina
edilmişse örfün değişmesiyle hükmün değişebileceğini İbni Nüceym, Maveraünnehir,
Buhara, Semerkant, Belh fakihlerine göre sonradan meydana gelen has örfün hukuki
yönden geçerli olacağını ifade etmişlerdir.
Örfe bina edilen hükümlerin zamanın ve toplumun değişmesiyle maslahatı
sağlamak mefsedeti yok etmek üzere değişebileceği de ortaya çıktı.
Hulâsa olarak söylemek gerekirse; Mezkûr şartları taşıyan, islamın umumi
prensipleriyle çatışmayan ister umum, isterse has örf olsun, insanların işlerini
kolaylaştırmak, daha büyük mefsedetlerinin önünü kesmek, insanların arasındaki
münazaa ve münakaşaları gidermek için örfle hüküm verilebilir. Umum olan örfler
umumu, has olan örfler bulunduğu bölgeyi veya grubu kapsar, kapsadığı alanlarda
geçerli olur.
59
KAYNAKÇA
ABADAN Yavuz, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1954,
ABDULBÂKİ, Muhammed Fuad, el- Mu’cem’ûl- Müfehres li Elfâzı’lKur’ân’ı’l- Kerim, Beyrut: Daru’l-Fikr, 2000
AHMED b. Hanbel, el- Müsned, İstanbul, Çağrı Yayınları, 1992, I-V
ÂLU BESSAM, Abdullah b. Abdurrahman, Teysirû’l Allam Şerhû Ümdeti’l
Ahkam, Beyrut: Darû Sâder, 2000, I-11
ÂLÛSÎ, Ebu’l- Fadl Şihâbûddin es- Seyyid Mahmud, Rûhu’l- Meâni fi
Tefsir’i’l- Kur’ân’ı’l- Azim ve s-Seb’ıl- Mesânî, Beyrut Daru’l Fikr, 1997, I-XVI
ÂMİDİ, Seyfuddin Ebû’l- Hasen Ali b. Muhammed, el- İhkâm fi Usûli’lAhkâm, Kahire, 1967, I-IV
ARAL Vecdi, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, İstanbul, 1983,
ASKALÂNÎ, Şihabuddin Ahmet b. Hacer, Fethu’l- Bâri bi Şerhi Sahîhı’lBuhâri, BEYRUT: Daru’l Fikr, 2000, I-XII
60
ÂSIM, Efendi, Kâmus Tercemesi, İstanbul, ts, I-IV
ATAR, Fahrettin, Fıkıh Usulü, Beşinci Baskı, İstanbul, İfav Yayınları, 2002
AYNİ, Bedrûdddin Mahmud b. Ahmed, Umdetû’l- Karî fi Sahihi’l Buhârî,
Beyrut: Daru’l Fikr, 1998, I-VI
BERKİ, Ali Himmet, Hukuk Mantığı ve Tefsiri, Ankara, 1948
________Hukuk Tarihinde İslam Hukuku, Diyanet yay. Ank. 1955.
BEYDÂVÎ, Ebû Sa’id Abdullah b. Ömer, Envaru’t- Tenzil ve Esrâru’tTe’vil, Dimeşk: Daru’r- Reşid, I-II
BİLGE, Necip, Hukuk Başlangıcı, Onüçüncü baskı, Ankara, Turhan Kitapevi,
1999
BİLMEN, Ömer Nasuhi, Hukuku İslâmiyye ve Istılahat’ı Fıkhıyye Kamusu,
İstanbul, Bilmen Basım ve Yayın Evi, ts, I-VIII
BUHARİ, Abdülaziz b. Ahmed, Keşfü’l- Esrar an Usuli Fehri’l- İslami elPezdevi, Beyrut: Daru’l Kütübi’l Arabi, 1994, I-IV
BUHARİ, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail, el-Cami’ü’s- Sahih, İstanbul,
Çağrı Yayınları, 1992, I-VIII
CESSAS, Ebu Bekir Ahmed b. Ali er-Razi, Ahkamü’l Kur’an, Beyrut: Daru’l
Kütübi’l İlmiyye, I-III
CÜRCANİ, Seyyid Şerif Ali b. Muhammed, et-Ta’rifat, Beyrut: Daru’l
Kütübi’l İlmiyye, 1995
ÇAĞIL, Orhan Münir, Hukuk ve Hukuk İlmine Giriş, İstanbul,1966, I-II
________Ebedi Bir Problem Olarak Hayr Ve Şer Tezadı Ruhun Ebediliği
Ve Hukuk İdesi, İstanbul, 1958, I-II
61
EBU DAVUD, Süleyman b. el-Eş’as, Suneni Ebu Davud, İstanbul; Çağrı
Yayınları, 1992, I-V
EBÛ SÛNNE, Ahmed Fehmi, el-Urf ve’l-Ade fi Re’yi’l-Fukaha, Kahire
Daru’l Besair, 2004
EBU ZEHRA, Muhammed, Malik, Kahire, 1952
FARUKİ Muhammed Y. “Hulefâ-i Râşidin ve İlk Fukaha’nın Kararlarında
Örfün Etkisi”, İslamî Sosyal Bilimler Dergisi, II/I, İstanbul, 1994,
FİRUZBÂDÎ, Muhammed b. Yakup, Kâmûs’u’l Muhid, Beyrut, Darû’l Fikr,
1999
FİRUZBÂDÎ, Ebi Tâhir b. Yakup, Tenvirü’l Mikbas min Tefsiri İbn Abbas,
Beyrut, Darû’l Fikr, 1995
GAZALİ, Muhammed b. Muhammed, el-Mustasfa min İlmi’l-Usul,
Beyrut:Muessesetu’r-Risaleh, 1997, I-II
GÜRİZ Adnan, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1999,
GÜZELHİSARİ, Mustafa b. Muhammed, Menafi’u’d- Dekâik Şerhu
Mecâmi’ı’lHakâik, İstanbul, 1308
HALLAF, Abdülvehhab, İlmu Usuli’l Fıkh, Kahire: Daru’l Fikri’l Arabi,
1996
HAMİDULLAH, Muhammed, İslam’da Devlet İdaresi, Çev: Hamdi Aktaş,
İstanbul, BEYAN Yayınları, 1998
HAYDAR Ali, Dûreru’l- Hukkâm Şerhu Mecelleti’l- Ahkâm, Beyruti
Daru’l-Kütûbi’l İlmiye, ts, I-XVI
HEY’ET, el- Mu’cemü’l-Vasıt, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1996
62
HEYET, Türkçe Sözlük, Ankara: Ankara Türk Tarih Kurumu Basım Evi,
1998, I-II
HİRŞ Ernest, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Ankara, 1996,
İBN ABİDİN, Muhammed Emin, Reddü’l Muhtar, I-IV
_______Neşru’l-Urf fi Binai Ba’dı’l-Ahkâm Ale’l-Urf (fi Mecmu’ati
Resaili İbn Abidin), Âlemü’l-Kutub, ts, I-II
İBN EMİRİ’L-HÂCC, Muhammed b. Muhammed, et-Takrir ve’t-Tahbir
(Şerhu’t-Tahrir), Beyrut: Daru’l Kütübi’l İlmiyye, 1983, I-III
İBN KESİR, İsmail b. Kesir, Tefsiru’l-Kur’an’ı’l-Azim, Kahire: Mektebetü’lEvlad’i’ş-Şeyhi Littürası, 2000, I-XV
İBN MACE, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid el-Kazvini, Sûneni İbn
Mâce, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992, I-II
İBN MANZUR, Ebül Fazl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem, Lisanu’l
Arab Kahire: Daru’l Mearif, ts., I-VI
İBN NÜCEYM, Zeynuddin b. İbrahim, el-Bahru’r-Râik Şerhu Kenzi’dDekâik, Kahire: Daru’l Kutubi’l İslamı, ts, I-VIII
_________el-Eşbah ve’n-Nezair, Beyrut; Mektebetü’l Asriyye, 1998
İBNÜ’L-ARABİ, Ebu Bekr Muhammed b. Abdillah, Ahkâmûl Kuran,
Nşr:Rıza Feracü’l-Humam, Beyrut: Mektebetü’l Asriye, 2003, I-IV
İBNÜ’L-HÜMAM, Kemaluddin Muhammed b. Abdilvâhid, Şerhü Fethül
Kadir, Beyrut: Daru’l Kütübi’l İlmiye, 1995, I-X
İBNÜ’L KAAYYİM, Muhammed b. Ebi Bekr, İ’lamu’l-Muvakkıin an
Rabbi’l-Alemin, Beyrut, Daru’l Kutubi’l İlmiye, 1993, I-IV
İMRE, Zahit, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul, 1976
63
KARAMAN, Hayrettin, İslam Hukuk Tarihi, İstanbul: İrfan Matbaası, 1975
_________Fıkıh Usulü, İstanbul, 1964
________İslamın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul, Nesil Yayınları,
1993, I-III
KÂSÂNÎ, Alâûddin Ebu Bekr b. Mes’ud, Bedai’s- Sanâi’fi Tertibi’ş-Şerai;
Beyrut, Darü’l Marifeh, 2000, I-VII
KÂTİP ÇELEBİ, Hacı Halife, Keşfu’z-Zunûn an Esâmi’ı’l-Kütübi ve’l
Fünun, Beyrut; Daru’l İlmiye, 1992, I-VI
KIYICI, Selahattin, İslam Hukukunda Örf ve ÂDET, İstanbul: İşaret
Yayınlar, ts.
KURTUBÎ, Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, el-Cami’ül Ahkam’ıl Kur’an
Beyrut Darü’l Erkâm, ts, I-IV
MAKDİSİ, Şemsûddin Muhammed b. Müflih, Üsûl’ü’l Fıkh, Riyad,
Mektebetü’l-Übeykan, 199, I-XI
MEVSILİ, Abdullah b. Muhammed, el-İhtiyar li Ta’lili’l Muhtar, Beyrut:
Darû’l -Ma’rifeh, 1998, I-V
MİRAS, Kamil, Sahîhu Buhârî Muhtasarı Tecrid’i Sarih Tercemesi ve
Şerhi, Ankara, Başbakanlık Basımevi, 1978, I-XII
MUHAMMED, Reşit Rıza, Tefsiru’l Menar, Beyrut. Daru’l Kutubi’l İlmiye,
1999 I-XII
MUHAMMED, Yusuf Musa, Tarihu’l Fıkhı’l İslami, Kahire, 1958
MÜSLİM, b. el-Haccâc, el-Camiu’s-Sahih, İstanbul, Çağrı Yayınları, 1992, IIII
64
NESÂÎ, Ebû Abdurrahman Ahmed b. Şuayb, Süneni Nesai, İstanbul, Çağrı
Yayınları, 1992, I-VIII
NESEFİ, Ebu’l Berekât Abdullah b. Ahmed, Medârikü’t-Tenzil ve
Hakâiku’t Te’vil (Tefsirun-Nesefi), Beyrut: Darû’bn’u Kesir, I-III
NEVEVİ, Muhyiddin Yahya b. Şeref, Sahihu Müslim bi Şerhi’n Nevevi,
Beyrut: Daru’l Hayr, 1996, I-XV
OĞUZOĞLU, H.Cahit, Medeni Hukuk, Ankara: A.Ü. Hukuk. Fak. Yayınları,
1958
ÖKTEM Niyazi, Hukuk Felsefesi, İstanbul, 1985,
ÖZTÜRK; Osman, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul, İrfan
Yayınları, 1973
RAĞIB, el-Isfahanî, Hüseyin b. Muhammed, Müfredâtu el-Fazıl Kur’an,
Beyrut: Daru’ş-Şâmiyye, 1997
RÂZÎ, Fahruddin Muhammed b. Ömer, Tefsiru’l Kebir ( Mefatıhu’l Gayb),
Beyrut: Darul’l İhya’u et-Turasil Arabi, 1999, I-XI
SARI, Mevlüt, el- Mevârid, İstanbul, Bahar Yayınları, 1980
SABIK, Seyyid, Fıkhu’s-Sûnne, Dimeşk, Darû’bni, Kesir, 2002
SAYMEN, Ferit H, Türk Medeni Hukuku Umûmi Prensipleri, İstanbul,
1948
SERAHSİ, Şemsû’l Eimme Muhammed b. Ahmed b. Ebî Sehl, el-Mebsût,
Beyrut, Daru’l Ma’rifeh, 1986, I-XXX
_______Ûsulü Serahsi, Beyrut, Daru’l Ma’rifeh, 1993, I-II
SÜBKİ, Tacûddin Abdûlvahhab b. Ali, el-Eşbah ve’n-Nezâir, Beyrut: Daru’l
Kütübi’l-İlmiyye, 2001, I-II
65
SUYUTİ, Abdurrahman b. Ebî Bekr, Dûrerû’l Mensûr fi Tefsiril’l Me’sûr,
Beyrut: Darû’l Fikr, 1993, I-VIII
________el Eşbah ve’n-Nezâir, Kahire, Darû’s-Selâm, 1998, I-II
ŞABAN Zekiyyûddin, İslam Hukuk İlminin Esasları (Usûlü’l Fıkh), Çev:
İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara Diyanet Vakfı Yayınları, 200
ŞÂTIBÎ, Ebû İbrahim b. Musa, el-Muvâfakât, Nşr: Ebû Ûbeyde Meshûr b.
Hasan Ali Selman, Mısır: Darubni Affan, h.1421, I-IV
ŞEMSEDDİN, Sâmi, Kâmûs-u Tûrki, Derseâdet, 1317
ŞENER, Mehmet, İslam Hukukunda Örf, İzmir: Öğrenci Basımevi, 1987
ŞEVKANÎ, Muahmmed b. Ali, Neylûl Evtâr Şerhû Münteka’l Ebhâr,
Beyrut; Darû’l-Ma’rifeh, 1998, I-VIII
ŞEYH ZÂDE, Abdurrahman b. Şeyh, Mecma’u’l Enhur fi Şerhi Mültekâ’l
Ebhur, Beyrut; Darû’l Kutubi’l İlmiye, 1998, I-XI
ŞİRAZİ, Ebu İshak İbrahim, Şerhu’l Lüma, Neşr: Abdülmecid Türkî, Beyrut:
Daru’l-Ğarabu’l İslâmi, 1988, I-II
TABERÎ, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Cami’u’l Beyân an Te’vili Eyyi’l
Kur’an (Tefsiru’t-Taberi), Beyrut, Daru’l Fikr, 199, I-XV
TAPLAMACIOĞLU, Mehmet, Din Sosyolojisi, Ankara, A.Ü.İlahiyat Fak.
Yayınları,1963
TİRMİZİ, Ebu İsa Muhammed b. İsa b. Serve, el- Câmi’u’s-Sahih (Sunen’u’t
Tirmizi), İstanbul, Çağrı Yaınlar, 1992, I-V
TUĞLACI, Pars, Okyanus, XX. Yüzyıl Ansiklopedik Türkçe Sözlük,
İstanbul, 1971, I-III
TUVÂNÂ, Seyyid Muhammed Musa Afganistani, el-İctihad, Kahire, 1972
66
ÜLKEN, Hilmi Ziya, Sosyoloji Sözlüğü Sözlüğü, İstanbul: M.E.B Basımevi,
1969
WİNSİNCK, A.J, el-Mü’cemü’l – Müfehres li Elfâzı’l- Hadisi’n- Nebevi,
Londra, Mektebetü’l Beril, 1936, I-VIII
ZAMAHŞERİ, Cârullah Muhammed b. Ömer, el-Keşşaf an Hakâikı’t Tenzil
ve Uyûni’l- Ekâvil fi Vücûhı’te’vil, Beyrut, Daru’l Kütûbu’l İlmiye, 2003, I-IV
ZERKÂ, Mustafa Ahmed, el- Medhalü’l-Fıkhı’l-Âmm, Dokuzuncu baskı,
Dimeşk, Darü’l Fikr, 196–1968, I-III
ZEYDAN, Abdûlkerim, el- Veciz fî Usûli’l-Fıkh, Yedinci baskı, Beyrut,
Müessesetû’r-Risaleh, 2003
ZEYLE’İ, Abdullah b. Yusuf, Nasbu’r- Râye fi Tahrîci Ehâdisi’l-Hidaye,
Beyrut, Darû’l Kûtûbi’l İlmiye, 1996, I-V
ZÜHAYLİ, Vehbe, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Çev: Heyet, İstanbul, Risale,
1991–1992, I-X
67
Download