idare hukukunu etkileyen anayasal ilkeler sosyal

advertisement
İDARE HUKUKUNU ETKİLEYEN ANAYASAL İLKELER
SOSYAL DEVLET İLKESİ
Sosyal devlet ilkesinin ne olduğunu ve özelliklerini Anayasa Hukuku dersinden bildiğinizi kabul
ediyoruz. Dolayısıyla bunu bildiğinizi varsayarak devam edeceğiz. İdare sosyal devlet ilkesini
hayata geçirmek üzere bir takım tedbirler almakta, bu tedbirleri uygular. Bunun pek çok örneğini
günlük hayatınızda görebilirsiniz. Mesela idare hukukunda, dezavantajlı gruplar dediğimiz;
çocuklar, kadınlar, yaşlılar için bir takım pozitif ayrımcılık denilebilecek imkânlar ve ayrıcalıkların
tanınması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir. Tabi sosyal devlet bir Anayasal bir tercihtir, Anayasa
böyle bir devlet yapısı tercih ettiği için sosyal devlet olunduğu kabul edilir. Dolayısıyla sosyal
devletin de nasıl bir idaresi olması gerektiği sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor.
Sosyal devlet ilkesi gereği idarenin, yukarıda ifade edildiği gibi dezavantajlı gruplara fırsat eşitliği
tanıyacak bir takım düzenlemeler yapması gerekir. Kamu hizmetinin kurulması ve işleyişinde
toplumun fırsat eşitliğini sağlamaya yönelik tedbirler alması gerekir. Öğretimin tamamen ücretsiz
olması gibi, üniversite öğretiminde (birinci öğretimde) hiç harç alınmaması gibi hayatımızı
doğrudan ilgilendiren örnekler vardır. Bunlar sosyal devlet ilkesinin idare hukukuna yansımalarıdır.
Ayrıca belediyelerin mor çatı adı altında kadınlara yönelik bir takım faaliyetler yürütmektedir.
Hatta mikro kredi adı altında kadınlara yönelik hizmeti, kadın istihdamını arttırmak, kadın iş
gücünü arttırmak, ekonomiye kazandırmak için geri ödemesiz veya uzun vadeli faizsiz bir takım
kredi olanaklarının sağlanması gibi uygulamalar sosyal devlet ilkesinin idarenin faaliyetleri olarak
hayata geçirilmesinin örnekler olarak gösterilebilir. Bütün bunlar sosyal devlet olmanın gereğidir.
Belli bir yaşa kadar bütün vatandaşların sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanması ve sağlık
güvencesine sahip olması, idari faaliyetlere sosyal devlet ilkesinin yansımasıdır. Sosyal devletin ne
kadar işlevsel olabileceği, idarenin ne kadar sosyal bir devlete dönüşebileceği hem bir tercih
meselesi hem de bir imkân meselesidir. Fakat sosyal devlete yönelik eleştiriler de vardır. Ancak bu
husus anayasa hukuku derslerinde muhtemelen tartışılmıştır. Örneğin liberal düşünce taraftarları
veya savunucuları sosyal devletin insanı tembelleştirdiğini, çalıştırmadığını dolayısıyla da bir takım
sosyal imkânlardan yararlanarak, toplum içinde yaşamaya teşvik ettiği gibi bir takım eleştiriler ileri
sürülmektedir. Tabi ki bunlar bu dersin konusu değildir. Sadece hatırlatmak için ifade etmekle
yetiniyoruz.
EŞİTLİK İLKESİ
Eşitlik ilkesi idare hukukunu etkileyen Anayasal ilkelerdendir. Anayasa’daki bu ve diğer ilkeler
adeta, idare hukukunda somutlaşıp hayata dokunarak somut bir imkân haline gelmektedir. Bu
nedenle Anayasal ilkeler bu ders boyunca çeşitli örneklerle anlatılmaya çalışılacaktır. Örneğin kamu
hizmetine girme hakkı vardır. Kamu hizmetine her Türk vatandaşı girebilir. Dolayısıyla objektif
olarak yapılmış düzenlemelere uygun nitelikleri taşıyan herkesin kamu hizmetine girme hakkı
vardır, diyerek eşitlik ilkesine atıfta bulunulmaktadır. Kamu mallarından yararlanma anlatılırken de
eşitlik ilkesinden bahsedilmektedir.
Eşitlik ilkesini, Anayasanın 10.maddesi ile düzenlenen, kanun önünde eşitlik olarak anlıyoruz.
Kişiler arasında dil, ırk, mezhep cinsiyet vb konularda herhangi bir ayırım yapılmamasını ifade
etmektedir. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesi kararları ile de kabul edildiği üzere, aynı hukuki
statü içindeki kişilerin aynı haklara sahip olmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla, mutlak bir
eşitlikten değil aynı statüde içindeki bulunan bireyler arasındaki eşitlikte bahsediyoruz. Bu nedenle
bazı dezavantajlı gruplara yönelik pozitif ayrımcılık sağlayan düzenlemeler, ki bunlar Anayasa ile
de kabul edilmiştir, eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmez.
İDARE HUKUKUNUN KAYNAKLARI
ANAYASA
İdare hukukunun kaynakları, idare hukukunun oluşumu ve idari kararlar alınırken veya idari
faaliyeteler yürütülürken nelerin göz önünde bulundurulduğu ve idare hukukunun nereden zuhur
ettiğine ilişkin bir meseledir. Tabi ki idare hukukunun öncelikli kaynağı Anayasa’dır. Anayasa’da
idareyi ilgilendiren bir bölüm vardır. İdare başlıklı bir bölüm vardır. O başlıkta idareye ilişkin bir
takım düzenlemeler yapılmıştır. Mesela “Kanuni İdare” ilkesi vardır. “İdare kuruluş ve görevleriyle
bir bütündür, kanunla düzenlenir” hükmü bir Anayasal ilkedir. Keza idarenin yargısal denetimi bir
Anayasal ilkedir. Anayasa’nın 125. Maddesi, idarenin tüm eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu
açıktır ve herkes dava açma imkânına sahiptir, demektedir. Bunların dışında da, idarenin
faaliyetlerini ilgilendiren ilkeler ve düzenlemeler bulunmaktadır. Anayasa’nın 127. maddesi yerel
yönetimlere ilişkin, idari vesayete ilişkin ve merkezi yönetime ilişkin genel yaklaşımı ortaya
koyması bakımından önemlidir. Yine dediğimiz gibi Anayasa’da idarenin faaliyetlerini ilgilendiren
ve etkileyen düzenlemeler vardır. Örneğin Anayasa’da özelleştirme ve devletleştirme başlıklı bir
madde vardır. Buna göre idarenin hangi durumlarda özelleştirme yapabileceği, hangi durumlarda
devletleştirme yapabileceğini düzenlemiştir. Ayrıca olağanüstü hal ihlaline ilişkin hükümler vardır.
Bunun gibi idare hukukunu ilgilendiren temel hükümler yani Anayasal maddeler vardır. Bu
örneklerden de anlaşılacağı üzere, Anayasa hem öngördüğü ilkeler hem de doğrudan düzenlediği
alanlar itibari ile idare hukukunun temel kaynağıdır.
KANUN, KHK ve İDARENİN DÜZENLEYİCİ İŞLEMLERİ
İkinci olarak, Anayasa’nın dışında, kanunlar ve kanun hükmünde kararnameler yer almaktadır.
Tıpkı normlar hiyerarşisinde olduğu gibi kaynaklar arasında da böyle bir hiyerarşi ilişkisinden
bahsetmemiz mümkündür. Kanunlar, KHK ve idarenin düzenleyici işlemleri vardır. İdarenin
Düzenleyici işlemleri ise tüzükler ve yönetmeliklerdir. Ancak tüzük ve yönetmelik idare hukukunun
hem kaynağı hem de idare hukukunun bir ürünüdür. Çünkü bu düzenleyici işlemleri üreten, idarenin
bizatihi kendisidir. İdarenin, tüzük ve yönetmelik yaparken neleri esas alacağı bellidir. Anayasaya
ve yasalara aykırı olmamayı esas alacaktır. Ama bunlar aynı zamanda bir idari işlemdir. Dolayısıyla
düzenleyici idari işlemler üreticiler bakımından veya idare hukuku bakımından belki bir kaynak
değildir. Çünkü idare bir yönetmelik yaparken, tüzük yaparken Anayasa’ya ve kanuna bakacaktır.
Ancak yönetmelik ve tüzük, aynı zamanda uygulayıcılar bakımından İdare Hukukunun bir
kaynağıdır. Örneğin, öğrenci disiplin yönetmeliğini YÖK yapmaktadır. YÖK bakımından
yönetmelik bir kaynak değildir. Çünkü o yönetmeliği hazırlarken nelere dikkat edileceği bellidir.
YÖK Anayasaya ve kanununa bakacak ve onlara uygun bir yönetmelik hazırlayacaktır. Ama aynı
yönetmelik ve aynı tüzük üniversiteler için ise bir idare hukuku kaynağıdır. Çünkü üniversite
öğrencilerinin davranış kuralları bir disiplin işlemi ile tespit edilmekte, disiplin düzeni ve
uygulamaları bu kararlar ile sağlanır.
tesis ederken o yönetmeliğe uygun davranması
gerekmektedir.
ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER
İdare hukukunun bir diğer kaynağı tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerdir. Bu uluslararası
sözleşmeler idare hukuku alanında veya çok farklı alanlarda değişiklikler yapmayı zorunlu
kılabilmektedir. Mesela devlet gümrük birliği anlaşmasına taraf olduğunda, gümrüklere ilişkin bu
anlaşmadan kaynaklanan bir takım kurallar öngörmektedir. İdare gümrükleri bu sözleşmeye uygun
hale getirmek zorundadır. Keza devletin tarafı olduğu başka uluslararası sözleşmeler, idari teşkilatta
bir takım değişiklikler yapmayı gerektirmektedir. İdarenin de bu sözleşme kapsamında ilgili
değişiklikleri yapması gerekebilmektedir.
AB adaylık süreci ve tarafı olduğumuz AİHS de idare hukukumuzu etkileyen uluslararası
sözleşmelerdir. Danıştay’ın da özellikle AİHS ve sözleşme organlarının almış olduğu kararları
bilhassa referans aldığı mahkeme kararları bulunmaktadır. Demek ki, tarafı olunan uluslararası
sözleşmeler idare hukuku bakımından önemli bir diğer kaynak teşkil etmektedir.
ÖRF VE ADET KURALLARI
Bir diğer tartışmalı mesele, acaba örf ve adet kuralları idare hukukunda bir kaynak olarak
değerlendirilebilir mi? Bir kuralın örf ve adet kuralı olması için toplumda uzun süreden beridir
uygulanıyor olması gerekir. Toplumda bu kurallara uymak konusunda bir inanç olması gerekir.
Ayrıca bu kuralların mevcut kanunlara aykırı olmaması gerekir. Ve iyi olması gerekir. Aksi halde o
kurala örf kuralı diyemeyiz.
İdari yargıda, mahkemenin önüne gelen bir uyuşmazlıkta örf ve adet kuralına dayanarak bir karar
verilebilir mi? İdare hukukçularının büyük bir kısmı örf ve adet kurallarının idare hukukunun bir
kaynağı olamayacağını ileri sürmektedirler. Çünkü idare hukukunun nitelikleri itibariyle buna
müsait olmadığını savunuyorlar. İdare hukukunda örf ve adet kurallarına eş değer anlama gelen
idari teamüllerin bir anlam ifade ettiği belirtiliyor. Bunun yanlış olduğunu düşünüyoruz. Çünkü
idare hukukumuzda da örf ve adet kurallarının hem pozitif hukukta hem de uygulamada bir takım
örnekleri bulunmaktadır. Örneğin Köy Kanunu’na göre köylerin nasıl idare edileceği belirtilmiştir.
Ancak bu kanunun bir hükmüne göre nüfusu 150’nin altında olan veya nasıl idare edileceğine dair
bir düzenlenme bulunmayan köylerin veya oradaki yerleşim alanlarının, bugüne kadar nasıl idare
edilmişlerse yine aynı şekilde yönetilmeye devam edecekleri ifade edilmektedir. Dolayısıyla
kanunla, bir yerdeki mevcut bir uygulama biçimini, bir örf ve âdeti bir hukuk kuralı olarak
tanıyorsunuz. Bir başka örnek ise, meslek odalarına ilişkin bir kanunlarda görmek mümkündür.
Bunlar kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşudur. Bunların üyeleri bulunmaktadır. Dolayısıyla
üyeleri ile ilişkileri ve üyelerinin üzerinde hukuki yaptırım uygulayabilmeleri söz konusudur. Keza
üyeleri arasındaki uyuşmazlıkları çözebilmektedirler. Bunların mevzuatına göre; meslek odaları bu
tür düzenlemeler yaparken veya karar verirken, o bölgedeki ticari örf ve kuralları da esas
alabilmektedir. Dolayısıyla böylece idare bir örf ve adet kuralını hukuk kuralı olarak kabul etmiş
oluyor.
İdari teamül hem oluşumu bakımından hem sonuçları bakımından farklı bir şeydir. Çünkü idari
teamül toplumdan zuhur eden bir kural değildir. İdarenin süreklilik arz eden uygulamasıdır.
Dolayısıyla burada bunu bir örf ve adet kuralı ile eşdeğer saymak doğru değildir. Oluşumu
bakımından bir farklılık vardır. Niteliği bakımından bir farklılık vardır. Örf ve adet kuralları
hukukun kaynağı olabilirken, idari teamül kuralları olsa olsa idarenin uygulamaları bakımından bir
kaynak teşkil edebilir. O nedenle ikisi arasında bir farklılıklar vardır. Mesela bir kanunu uygularken
idare, örneğin öğrencilere ilişkin bir kanunu varsayalım bütün öğrencilere aynı şekilde uygulamışsa
aynı şekilde yorumlamışsa; idarenin bu konuda bir teamülü oluşmuş, idare bu kanunu böyle
uyguluyor denilir. Dolayısıyla böyle bir teamül oluşması durumunda, size de aynı teamülün
uygulanmasını beklentisi içine girersiniz. Eğer idare böyle bir teamülden vazgeçerse bunu önceden
ilgililerle paylaşması gerekir ki insanlar idarenin artık bu teamülden vazgeçtiğini başka bir
uygulamaya geçtiğini anlamış olsun. Daha da enteresan olanı acaba idarenin hukuka aykırı
uygulamaları süreklilik arz etse bile bir teamüle dönüşebilir mi?
Bir örnekle açıklamak gerekirse; İstanbul’da çok sayıda, hakkında yıkım kararı olan bina vardır.
Ancak bunların hemen hemen hiçbiri uygulanmıyor. İdare yıkım kararı alıyor, tutanak düzenliyor,
para cezasını kesiyor. Böylece idare kanundaki yükümlülüklerini yerine getiriyor. Ondan sonra
idareye niye yıkmıyorsun diye sorulduğunda; araç gerecim veya personelim yetersiz veya yıkım
için ihale açtım ihaleye giren yok gibi cevaplar alınmaktadır. Çünkü idare vatandaşla karşı karşıya
gelecek bir iş yapmak istemeyebilir. Diyelim ki idare İstanbul’daki onlarca kaçak binayı yıkmazken
sizin binanızı tespit ederek size yıkmanız için otuz gün süre verdi. Siz de binayı yıkmadığınız
takdirde idare yıkımı gerçekleştirmeye başladı. Böyle bir durumda idare hukukçularının da cevap
veremediği sonuçlar ortaya çıkabilir. Dolayısıyla idari teamül dediğimiz şey de (aradaki farkı
kaçırmamak gerekir) bir hukuka aykırılık yoktur. Sadece idarenin ya takdir yetkisi çerçevesinde ya
da yasadaki bir boşlukta veya yasanın yorumlanış tarzından kaynaklanan, süregelen düzenli bir
uygulaması vardır. Burada bir hukuka aykırılıktan bahsetmiyoruz. İdare öyle bir uygulamayı tercih
etmiştir. Kanuna da uygundur. Kanunu o şekilde yorumlamıştır ve bir teamül oluşmuştur. Kanunda
bir boşluk vardır o boşluğu idare bir teamül ile doldurarak devam etmiştir. Bugüne kadar da bir
hukuka aykırılık iddiası olmamıştır. Ama ikinci örnekte bir hukuka aykırılık vardır. Ama devam
eden, aynı şekilde süregelen bir hukuka aykırılık varken, hiçbir işlem yapmazken, bir yaptırım
uygulamazken, sonrasında bir yaptırım kararı alması acaba savunulabilir bir şey mi? meselesi var.
Ancak bunun cevabını henüz idare hukukçuları da verebilmiş değildir. Sadece Danıştay’ın bu
hususta bir kararı vardır. Buna göre: Kamu personeline ilişkin bir yönetmelik aslında uygulanması
gereken bir yönetmelikken uzun yıllar boyunca idare tarafından hiç uygulanmıyor. Daha sonra bir
memura uygulandığında Danıştay idareye diyor ki; sen bunu uygulamayarak aslında zımnen ilga
etmiş sayılırsın. Bugüne kadar uygulamadıysan da artık bu yönetmelik zımnen ilga edilmiş sayılır.
Böyle bir yorumla, böyle bir yorum tekniği geliştirerek yapılan işlemi, (yönetmeliğin uzun yıllar
uygulanmadığı halde sadece bir kamu görevlisine uygulanmasına ilişkin kararı) hukuka aykırı
bulmuştur.
Ancak bu da bir yorumdur. Çok eleştirilebilir bir yorumdur. Yani idare kendi açık iradesiyle bir
düzenleyici işlemi kaldırmadığı müddetçe iptal etmediği müddetçe zımnen ilga diye bir müessese
kabul edilebilir mi? problemi çok tartışılabilecek bir meseledir.
Demek ki örf ve adet kuralları da idare hukukunda okuyacağınız kitaplarda farklı görüşler olsa bile
idare hukukunun kaynağı olabilir. Örf ve adet kuralları yanında idari teamüller idare hukuku
bakımından kaynak olabilir. Ama bunların her ikisi eşdeğerde ve eş anlamlı şeyler değildir. Bunu
değerlendirmenize sunmuş olalım.
İDARE HUKUKUNUN BUGÜNKÜ GÖRÜNÜŞÜ
TEKNOLOJİK GELİŞMELER
İdare hukuku pek çok diğer hukuk dallarında olduğu gibi hızlı bir dönüşüm içerisindedir. İdare
hukukunun temel kavramlarında ve faaliyetlerinde ciddi, gözle görülebilir ve somut bir takım
değişimler meydana gelmektedir. Bu değişimleri tetikleyen, etkileyen bir takım gelişmeler vardır.
Bunlardan ve bunların idare hukukuna yansımasından bahsedeceğiz.
Öncelikle hepiniz gözlemliyorsunuzdur, hayatınızın bir parçası haline gelen, eknolojik gelişmeler
vardır. Peki, teknolojilerin idareye yansıması var mıdır? Teknolojinin yaygınlaşması ile beraber
kamu hizmetlerine yansıması vardır. Artık bazı kamu hizmetlerini bazı idari faaliyetleri teknoloji
üzerinden yürütmek mümkündür. Örneğin hastane randevusu artık internet üzerinden
alınabilmektedir. Nüfus idaresindeki bir takım işlemler internet üzerinden yapılabilmektedir.
Görüldüğü üzere gittikçe ve yoğun bir şekilde teknolojinin hayatın bir parçası haline geldiğini
görmek mümkündür. Hatta okul kayıtlarını bile internet üzerinden yapmak mümkündür.
Bu, kamu hizmetlerinin yürütülmesindeki değişimdir. Bunu tetikleyen şey ise teknolojidir.
Teknoloji kamu hizmetlerini, idari faaliyetleri kolaylaştıran ve insan hayatını daha rahatlatan
boyutlara sahip olduğu gibi bir takım yönleriyle problemlere de yol açabilmektedir. Örneğin,
elektronik imza diye bir müessese vardır. Artık kamu kurumlularında kamu görevlileri elektronik
imza kanunundaki prosedüre göre işlemlerini elektronik imza ile tesis etmektedirler. Bu da hayatı
kolaylaştıran bir şeydir. Yüzlerce belge imzalamak zorunda kalan idareciler bakımından bir
kolaylıktır. Ama diğer taraftan önemli ispat problemini de beraberinde getirecek bir uygulamadır.
Çünkü acaba bu tür elektronik imzalara ait hesaplar (hack)lenebilir mi? Yasadışı yollarla bu
hesaplar ele geçirildiği zaman bunlara nasıl müdahale edilir? Dolayısıyla da bir taraftan elektronik
imza uygulaması ya da elektronik hizmetler yaygınlaşırken diğer taraftan bunların yol açtığı hukuki
problemler de beraberinde gelmektedir. Ama bu hukuki problemlere rağmen gün geçtikçe
elektronik hizmetler ya da teknolojik hizmetler hayatımızda hızla artmaktadır.
Hukukçuları çok ilgilendiren bir başka uygulama ise UYAP denilen bir sistemdir. Dava açmak için
artık oturduğunuz yerden ofisinizden dava açabiliyorsunuz. Belgelerinizi veya dava dilekçesini
sisteme yükleyebiliyorsunuz. Sizin davanızda gelen cevap dilekçelerini sistemden görebiliyorsunuz.
Yani adliyelere gidip gelmek gibi bir zorunluluğunuz azalıyor. Duruşma dışındaki işlerin büyük bir
çoğunluğunu ofisinizden takip edebilmektesiniz. Bunların sayısı her geçen gün aratarak
hayatımızdaki her alana nüfuz ediyor.
KÜRESELLEŞME
İdare hukukundaki gelişmeleri etkileyen bir başka husus ise Küreselleşme dediğimiz olgudur. Tabi
burada küreselleşme iyidir veya kötüdür tartışmasına girmeyeceğiz. Bu konumuz dışındadır ve bu
konuda özellikle siyaset bilimcilerin yaptığı çok değerli çalışmalar bulunmaktadır. Biz bu hususun
sonuçlarına bakıyoruz. İdare hukukuna yansımalarına bakıyoruz. Bugün küreselleşmenin idare
hukuku üzerinde çok ciddi etkileri vardır. Çünkü küreselleşme ile beraber, globalleşme ile beraber
dünyadaki ekonomik dinamikler, ticari ilişkiler ve siyasi ilişkiler değiştiği gibi bu değişim idareye
de yansıyabilmektedir. Globalleştiğiniz zaman dünya ekonomisinin bir parçası haline geliyorsunuz.
Bunun bir parçası haline geldiğinizde de o sistemin size dayatmış olduğu bir takım değişimleri
yapmanız gerekmektedir. Örneğin ülkemizdeki özelleştirme uygulamaları var. Bir taraftan Dünya
Bankası ile IMF ile iktisadi ilişkiler içerisine giriyorsunuz, OECD ülkeleri ile ilişkileriniz var ve
bütün bu uluslararası kuruluşların size dayatmış olduğu, size empoze etmiş olduğu bir takım idare
hukukunu ilgilendiren düzenlemeler söz konusu olmuştur. Örneğin bu kurumlar; kredi vermek
karşılığında idari yapıdaki bazı kurumları değiştirmeyi yeniden düzenlemeyi gerekli kılmaktadır.
Ekonomik yapıyı özerkleştirmek gerekebilmektedir. Kamu yatırımlarını azaltmak istenebilir. Kamu
görevlilerinin maaşlarını düşük tutmak gibi bir takım şeyler de dayatılabilmektedir. Bunun Türkiye
üzerinde etkilerinin azaldığını söylemek mümkündür. İşte bütün bunlar küreselleşme dediğimiz
olgunun ülkemize ve idare hukukunuza yansımasıdır. Türkiye’deki üst kurul denilen veya bağımsız
idari otorite denilen kurumların pek çoğu maalesef Türkiye’nin kendi idari tecrübesi ile idari
gelenekleri ile geliştirdiği kurumlar değildir. Tam tersine globalleşmelerin sonuçları olan bir takım
taleplerin yerine getirilmesi amacıyla kurulmuştur. Bu nedenle de küreselleşmenin de idare hukuku
üzerinde etkileri vardır.
AVRUPA BİRLİĞİ’NİN VE AİHS’NİN İDARE HUKUKU ÜZERİNDEKİ
ETKİLERİ
Avrupa Birliği sürecinde, öncelikle AB’nin kamu yönetimine ilişkin belirlemiş olduğu bir takım
ilkeler vardır. Bu ilkeler Türk İdaresi bakımından da geçerli olması gereken ya da beklenen
ilkelerdir. Çünkü aday ülke olduğuna göre de Türkiye’nin bu ilkelere uyumlu bir idari yapılanma
içine girmesi beklenmektedir. AB’nin kamu yönetimine ilişkin belirlemiş olduğu ilkeler SİGMA
denilen bir projenin sonucunda veya belgenin sonucunda belirlenmiştir. Buna benzer ilkeler OECD
tarafından da kabul edilmiş ilkelerdir. Örneğin güvenilirlik ilkesi ve öngörülebilirlik ilkesi kamu
yönetiminde önemli ilkelerdir. Yani bireylerin idare ile girmiş olduğu ilişkide idareye güven
duymaları, idareyle ilişki içine girdiklerinde karşılaştıkları durumları önceden öngörülebilir olması
bakımından önemli bir ilkedir. Dolayısıyla kamu yönetimine ilişkin belirlenen bu ilkelerin, AB üye
ülkelerinin kamu yönetimine egemen olması gereken bu ilkelerin Türk İdaresi bakımından da yol
gösterici mahiyette olduğunu söylemek gerekir.
Açıklık ve şeffaflık ilkesi önemli bir ilkedir. İdare bütün uygulamalarında aldığı kararlarda
karar alma sürecinde şeffaf olması gerekmektir. Kamuoyunun idarenin faaliyetlerinin nasıl
yürütüldüğü konusunda, kararların nasıl alındığı konusunda bilgi sahibi olması gerekir. Mesela
kamu ihalelerine ilişkin süreçte ihalelerin şeffaflıkla yürütülmesi gerekir. İhale koşullarının önceden
ilan edilmesi gerekir. Hatta bazı büyük ihalelerin zaman zaman (en son 4G ihalesinde olduğu gibi)
canlı yayında yayınlandığını görüyoruz. Sürecin nasıl işlediğine dair, kapalı kaplar ardında değil,
kamuoyu denetimine açık şeffaf bir şekilde yapılması gerekir. Bu şeffaflığı sağlayacak en önemli
araçlardan birisi de bizim hukukumuzda da kabul edilmiş olan Bilgi Edinme Kanunu çerçevesindeki
idareden kanun sınırları içerisinde kalan bilgi ve belgeyi isteme hakkının olmasıdır. İdare size on
beş gün içerisinde talep ettiğiniz bilgi ve belgeleri vermek zorundadır. Bütün bunlar idareyi
şeffaflaştıran açıklığa kavuşturan hususlardır. Bu nedenle açıklık ve şeffaflık da idare hukukunun
etkileyen temel ilkelerden biridir. Tabi burada şeffaflık ilkesi tüm idari faaliyetler için geçerli
olacaktır diye bir kural yoktur. Bazı idari faaliyetler niteliği gereği zaten gizli olmak zorundadır.
Yine ihalelerden örnek verecek olursak; ihalelere çıkmadan önce yaklaşık maliyetin hesaplanması
gizli tutulur. Çünkü teklif verenlerin teklifinin etkilenmemesi gerekir. Eğer bu önceden bilinir ve
paylaşılır olsa o zaman ihaleden daha düşük teklifler alma imkânı ortadan kalkmış olur. Bu nedenle
bazı bilgiler niteliği gereği gizli tutulabilir. Bu gizlilikte de bir kamu yararı vardır. Kamu
hizmetlerinin yürütülmesi bakımından bir gereklilik vardır. Ama bunun dışında idarenin yürüttüğü
bütün faaliyetlerde idarenin açıklık ilkesine şeffaflık ilkesine uygun davranması gerekir.
Hesap verebilirlik ilkesi yine bir kamu yönetimi ilkesi olarak kabul edilmiştir. Hukuka aykırı
davranan bir idarenin hesap verebilir bir idare olması gerekir. İlgili sorunlar hakkında hem idare
hem sorumlular hakkında hukuki yolların açık olması, işlevsel olması gerekir. İşte hesap verebilirlik
büyük ölçüde idarenin denetimi ile ilgili bir şeydir. İdare Türkiye’de çok farklı yollarla
denetlenebilmektedir. Örneğin, yasama organı, Cumhurbaşkanı Devlet Denetleme Kurumu
vasıtasıyla idareyi denetleyebilmektedir. Ayrıca kamuoyu denetimi var. Bununla birlikte son
dönemlerde kurulmuş olan bir kamu denetçiliği kurumu tarafından yapılan bir denetim vardır.
Bunların hepsinden daha etkili olan bir yargı denetimi vardır. İdari yargı tarafından idare
denetlenebilmektedir. İdarenin hesap verebilir bir idare olması gerekir. Bu denetim
mekanizmalarının her birinin ne kadar etkili olduğu tabi ki tartışılabilir. Ancak bütün bu yolların
açık olması önemli ve bir anlam ifade etmektedir. İşlevselliği uygulamaya yönelik bir problem
olabilir. Bunu iyileştirmek gerekir. Bu aksaklıkları gidermek gerekir. Ama her hâlükârda idarenin
hesap verebilirliğini sağlayacak denetim yollarını ve kontrol mekanizmalarını açık tutmak, işlevsel
tutmak gerekir.
Klasik kamu yönetimi anlayışıyla bağdaşmayan bir işletmecilik kavramı olan etkenlik ve
verimlilik kavramları günümüz kamu yönetimi için kullanılmaktadır. Bu da çok tartışılabilir.
Eleştirilebilir. Çünkü politik bir boyutu vardır. Kamu hizmetlerinin liberal bir anlayışla azaltılması,
devletin küçültülmesi gündeme gelebilir. Etkin bir devletin, yani küçük ama etkili bir devletin mi
olması tercih edilir yoksa kamu hizmetlerinin yaygın olduğu bir devlet yapısı mı tercih edilir. Bu
siyasi bir tercihtir. Ancak bugün artık kamu yönetimine farklı bir bakışı var. İşletmeci bir mantıkla
yaklaşım var. Kamu yönetiminin kaynaklarının daha etkili kullanımı, daha işletmeci zihniyetle bu
hizmetlerin yürütülmesine ilişkin bir bakış vardır. Kamu hizmetlerinin özel kişilere gördürülmesinin
yaygınlaştırılması söz konusudur. Bunlar doğrudur, iyidir, kötüdür, faydalıdır diye üzerinde uzun
uzun konuşulabilir. Ama bizim yapacağımız şey bu değildir. Bu AB’nin kabul ettiği kendi ülke
uygulamalarından bir ilke olarak benimsediği bir ilkedir.
Katılımcılık önemli bir ilke olarak kabul edilmektedir. Hatta yönetişim diye ifade edilen
idarenin veya idari faaliyetlerin birlikte yönetilmesi diye bir durum söz konusu olabilmektedir.
Burada da bireylerin, idarenin hem karar alma sürecinde hem de idari faaliyetlerin yürütülmesine
katılması söz konusu olabilir. Örneğin zaman zaman afişler veya duyurular görüyorsunuzdur. Şu
vakıf ile şu idare arasında bir iş birliği ile bir eğitim projesi gerçekleştirilebiliyor. Bu bir katılım
yöntemidir. Özel hukuk kişilerinin, sivil toplum örgütlerinin idari faaliyetlere aktif olarak
katılmasını öngören bir süreçtir. Aynı şekilde kişilerin idarenin karar alma sürecine katılması da söz
konusu olabilir. Örnek verecek olursak, ÇED diye bir süreç vardır. Bu süreç çevre üzerinde
olumsuz etkileri olabilecek bir takım yatırımların denetlenmesini sağlamaktadır. Bu yatırımların
listesi ÇED yönetmeliğinde belirlenmiştir. Dolayısıyla bu yönetmelik kapsamına giren bir yatırım
yapmak isterseniz ÇED sürecini işletmeniz gerekir. Bu sürecin aşamalarından biri de o bölgedeki
vatandaşların ve sivil toplum örgütlerinin katılımı ile toplantılar yapmaktır. Onlara açıklama
yapmak, bunu izah etmektir. Bunun karar üzerinde mutlak bir etkisi yoktur. Çünkü burada karar
verecek olan halk değildir. Ancak halkın karar alma sürecine katılması o yatırımı yapacak kişilerin
halkın sorularına cevap vermesi, hesap vermesi yatırım bakımından önemlidir. Ama tabi katılım
meselesi de gelişmiş demokratik ülkelerde çok olumlu sonuçlar vermekte ve faydalı olmakta iken
kimi zaman da kötüye kullanılması söz konusu olmaktadır. Tabi kötü uygulamaların olması elbette
ki katılımı anlamsız veya değersiz hale getirmez.
Ayrıca belediyelerde kent konseyi diye bir uygulama söz konusudur. Belediyelerde kent konseyleri
vardır. Belediyelerin kanunda yazılı olan, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, sendikaların
temsilcilerinin, kamu kurum ve kuruluşlarının katıldığı o kentin yönetimine ilişkin belediyelere
tavsiyelerde bulunacak kent konseyleri kurulmuştur. Bu da özel hukuk kişilerinin idarenin karar
alma sürecine katılması bakımından, en azından danışma işlevi ile sınırlı olsa da, önem taşıyan
örneklerdendir.
Bütün bunlar demokrasinin sadece seçim zamanları ile sınırlı olarak değil, aynı zamanda idari
faaliyetler yürütülürken, idare karar alırken de bireylerin bu süreçlere katılmasını sağlayarak
demokrasi ilkesini gerçekleşmesini temin etmeye yarayan hususlardır. Tabi bu meseleler kamu
yönetimcilerinin üzerinde çok tartıştığı, konuştuğu şeylerdir. Mesela bazıları; yönetişimin, idarenin
özel hukuk kişileri ile beraber belediyeyi yürütmesinin kapitalist sistemin bir dayatması olduğunu,
hiç de demokratik olmadığını, çünkü gücü ve imkânı olanların idare üzerinde etki ederek idareyi
karar almaya zorlayacağı şekilde eleştirmektedir. Çünkü olaylara tek taraflı bakmak eksik kalabilir.
Yönetişim iyidir, katılım iyidir demek ile kalmamak gerekir. Evet, iyidir ama eksik tarafları var mı?
Bu eksiklikleri nasıl giderebiliriz. Nasıl daha demokratik bir katılım usulü sağlayabiliriz?
sorularının cevabını verebilmek için de eksiklikleri de bilmek gerekir. O yüzden, evet bu kavramlar
kabul görmüş kavramlar ve ilkelerdir. Bizim hukukumuz bakımından da bir değer ifade eden
ilkelerdir. Ama bunların üzerinde düşünmek ve tartışmak ve tartışmalardan da haberdar olmak
gerekir.
AB sürecinin ve AİHS ve AİHM kararlarının idare hukuku üzerinde üç boyutlu bir etkisi olduğunu
söylememiz yanlış olmaz.
Birincisi idari faaliyetlerimize bir etkisi vardır. İdarenin kamu hizmetleri, kolluk faaliyetleri,
regülasyon faaliyetleri ve özendirme ve destekleme faaliyetleri üzerinde AB sürecinin ve AİHM
kararlarının belirgin etkileri vardır.
İkincisi idari teşkilatımıza önemli bir etkisi vardır. Teşkilatımız bir değişim geçiriyor. Bu değişim
süreci üzerinde çok önemli bir etkisi bulunmaktadır.
Üçüncüsü de, idari yargı sistemimizde, idari yargılama usulümüz üzerinde önemli etkileri vardır.
Dolaysıyla AB sürecinin ve AİHM kararlarının bu üç boyutlu etkisinin idare hukuku üzerindeki
etkisinin anlaşılması bakımından bazı hususlardan ve uygulama örneklerinden bahsetmek gerekir:
Örneğin idari faaliyetler üzerinde AB sürecinin etkisi; mesela Türkiye’de bir kamu hizmeti anlayışı
vardır. Bu kamu hizmeti anlayışına ilişkin bir takım temel ilkeler vardır. Detaylı olarak
anlatılacaktır. Ama AB’nin kendine özgü geliştirmiş olduğu bir kamu hizmeti anlayışı ortaya
çıkmıştır. Topluluk ülkelerinin kabul edip uyguladıkları bir kamu hizmeti anlayışı ortaya çıkmıştır.
Mesela kamu hizmeti kavramı yerine genel ekonomik yarar kavramını kullanılıyor. Genel
ekonomik yarar kavramı kamu hizmetlerine birebir tekabül ediyor mu etmiyor mu sorusu gündeme
gelmektedir. Mesela Kamu hizmetleri rekabete açılmalı mı açılmamalı mı? İdarenin tekel olarak
yürütmüş olduğu faaliyetler azaltılmalı mı azaltılmamalı mı? Evrensel hizmet diye bir kavram
ortaya atıldı. Evrensel hizmet denilen şey nedir? Uygulanabilir mi? bunun kamu hizmeti teorisi
içerisindeki yeri ne olacak gibi meselelerin; hepsi AB sürecinin AB hukukunun ürettiği ve bizim
hukukumuza da yansıyan konulardır.
Devletin tekelleşmesini kıran, tekelleşmeyi azaltan bir süreçtir. Tekelleşme belli bir faaliyetin
sadece kamu otoriteleri tarafından yürütülmesidir. Örneğin önceden telekomünikasyon hizmetleri
sadece idare tarafından tekel olarak yürütülmekteydi. Ancak bugüne geldiğimizde artık bu hizmet
özel hukuk kişileri tarafından yürütülmektedir. Böylece piyasa serbestleştirilmiş oluyor. İdareden
izin alarak kendi enerjinizi üretebiliyorsunuz. Dolayısıyla kamu hizmetlerinin yürütülme
usullerinde, niteliğinde bir değişiklik söz konusu olmaktadır. Önceden idarenin emanet usulü ile
yürüttüğü kamu hizmetlerini bugün özelleştirmelerle, kimi zaman imtiyaz vererek kimi zaman
tamamen o alandan çekilerek özel hukuk kişileri tarafından yürütülmektedir. Bu süreç kamu
hizmetinin sunulmasında ve niteliğinde bir farklılık meydana getirmiştir. Bunlar kamu hizmeti
alanında bahsetmiş olduğumuz örneklerdir. Kolluk alanında da benzer durumlardan bahsetmek
mümkündür.
AB sürecinin ve AİHM kararlarının idari teşkilatımız üzerinde de etkisi vardır. Örneğin ülkemizde
Kamu İhale Kurumu kurulması, ihalelerin AB uyum sürecinde AB müktesebatına uygun hale
getirilmesi bu süreç ile ilgili bir husustur. Biz de 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu vardır. Ancak bu
kanunun yetersiz olduğu, şeffaf olmadığı, eşitlik ilkesi bakımından problemli olduğu, ihale işlerini
denetleyen özel bir kurum olmadığı gerekçesiyle eleştirilince, ihale işlemlerini denetleyen,
düzenleyen, daha özerk bir kurum oluşturuldu. Kamu ihale Kurumu bu şekilde kurulmuştur. Bütün
kamu kurumlarının yapmış olduğu ihaleleri bu kurum değerlendirmektedir. Yönlendirici kararlar
alabiliyor. Düzenleyici işlemler yapabiliyor. Dolaysısıyla da teşkilat yapımızda bir değişiklik
meydana gelmiş oluyor.
Türkiye’de 2003-2004 yıllarında yerel yönetimler reformu yapıldı. Belediye kanunu, il özel idaresi
kanunu tamamen değiştirildi. Yerel yönetimler üzerinde merkezi idarenin idari vesayet yetkisi
sınırlandırıldı.
AİHM kararlarının idari yargılama usulü üzerinde önemli etkileri söz konusu oldu. Değişimler
yaşandı. Örneğin idari yargılama usulünde savcı görüşünün taraflara tebliği diye bir zorunluluk
yoktu. Hatta tebliğ edilmiyordu. Danıştay savcısı görüşünü heyete bildirirdi. AİHM bunun adil
yargılama hakkının ihlali olduğu yönünde karar vererek; savcı görüşünün mahkemenin kararını
etkileyen bir görüş olduğu ve bunun taraflara tebliğ edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Tarafların
görüşünün alınmamasının silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğu ve dolayısıyla bunun adil
yargılama hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir. Dolayısıyla bunu üzerine yapılan değişiklik ile
savcı görüşünün taraflara gönderilmesi zorunluluğu kanuna eklenmiştir.
Örneğin kamulaştırma mevzuatımız da, AİHM’nin Türkiye’yi çok sayıda davada tazminat ödemeye
mahkûm etmesi neticesinde büyük ölçüde değiştirilmiştir.
Bir taraftan paradoks gibi gözükse de idarenin küçülmesi, devletin küçülmesi, idari faaliyetlerin
özelleştirme veya serbestleştirme gibi yöntemlerle azaldığı görülmektedir. Ancak bu, idare
hukukunun etkisinin, kapsama alanının daraldığı anlamına gelmiyor. Tam aksine idare hukuku
bugün çok daha etkili bir hukuk haline gelmiş bulunmaktadır. Özellikle de regülasyon dediğimiz
faaliyetle idarenin faaliyetlerinin ve idarenin özel hukuk kişilerinin faaliyetleri üzerindeki denetim
ve gözetim yetkisinin daha kapsamlı hale geldiğini görüyoruz. Dolayısıyla bir taraftan idarenin
küçülmesi, faaliyetlerinin niteliğinin değişmesi söz konusu iken diğer taraftan bu, idarenin
küçülmesiyle veya kapsama alnının daralmasıyla aynı anlama gelmemektedir. Böylece İdare
hukuku da farklı bir boyut ve işlev kazanıyor. Kamu hizmeti ortadan kalkmıyor ama kamu
hizmetine yeni kavramlar ekleniyor.
Evrensel hizmetlerden bahsediliyor. Kamu hizmeti artık yetersiz kaldığı ifade ediliyor. Örneğin özel
kişiler tarafından yürütülen bazı faaliyetler vardır. Bu faaliyetler toplum hayatı için önemlidir.
Özelleştirilmiştir, serbest hale getirilmiştir idare bunu yürütmüyordur. Özel kişiler de bu faaliyetleri
kar olmadığı için belli yerlerde yürütmek istemeyebilirler. İşte idare bu faaliyetleri evrensel hizmet
haline getirerek vatandaşların o hizmete erişebilirliğini sağlanmaktadır. Örneğin, ankesörlü telefon
kurmak Türkiye’de karlı bir iş değildir. Dolayısıyla hiçbir şirket böyle bir faaliyet yürütmek
istemez. Ancak bunu idare evrensel hizmet haline getirdiği zaman, evrensel hizmet bedeli kesintileri
yapılarak ve evrensel hizmet bedeli bu şirketlere ödenerek o hizmetlerin tüm ülke genelinde
sunulması sağlanmaktadır. Dolayısıyla evrensel hizmet dediğimiz toplum hayatı için vazgeçilmez
olan, olmazsa olmaz bir takım ortak ihtiyaçları karşılamaya yönelik faaliyetlerin, hizmetlerin
karşılanabilmesi için evrensel hizmet tanımı yapılıyor. Bu evrensel hizmet kapsamına giren
faaliyetler özel kişiler tarafından yürütülse bile idarenin bir bedel karşılığı bunun o bölgelerde de
sunulmasını sağlaması hedefleniyor. Dolayısıyla idare bu şekilde kamu hizmetini sonlandırmış
olmakla beraber evrensel hizmet uygulamasını getirerek oradaki kamusal ihtiyaca duyarsız
kalmamış olur. Dolayısıyla idare hukukundaki bu değişim veya gelişim idare hukukunun alanını
daraltan, etkisiz kılan bir değişim değildir. Belki rengini değiştiren boyutunu değiştiren ve
çoğunluklu da kapsamını genişleten bir etki doğurduğunu söylemememiz yanlış olmayacaktır.
İDARENİN FAALİYETLERİ
İdarenin faaliyetlerini ayırmak mı gerekir, yoksa bunların hepsine kamu hizmeti demek mi gerekir.
Bunları değerlendirerek gerçekten bir tasnif mi yapmak gerekir, yoksa idarenin yürüttüğü bütün
faaliyetler kamu hizmeti dediğimiz hizmetten ibarettir sonucuna mı varmamız gerekir. Kamu
hizmeti dediğimiz faaliyet, toplumun ortak ve genel bir ihtiyacını tatmin etmeye yönelik sürekli ve
düzenli faaliyetler olarak nitelendirilir. Yani idarenin öyle faaliyetleri vardır ki, bunlar toplum
içerisinde özel kişiler tarafından yeterince karşılanmayacağı zaman, toplumda bir rahatsızlık
meydana geleceği varsayılır. Örneğin ulaşım hizmetini gereği gibi karşılamadığınızda, bunun
toplumun ortak ve genel bir ihtiyacı olmasından dolayı toplumda bir rahatsızlık ortaya çıkacaktır.
Çok ana hatları ile bu tanımı yapıyorum. Çünkü kamu hizmetinin tanımı konusunda da maalesef bir
uzlaşma yoktur. Çok farklı bakış açıları vardır. Bunlara daha sonra değinilecektir. Ancak genel
anlamı ile bakıldığı zaman, kamu hizmetinde, bireylere topluma bir ihtiyacı gidermeye yönelik bir
edim sunma vardır. İdare yol yaparak ulaşım hizmetini karşılamaktadır. Belediye otobüsleri ile vs.
bir takım ulaşım ihtiyaçları karşılar. İdare hastane açarak sağlık ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Hata
ve hatta kamu hizmetlerinin boyutları veya ihtiyacı niteliği toplumdan topluma zamandan zamana
değişebileceği için de kimi zaman giyim ihtiyacının karşılanması bile idare tarafından kamu hizmeti
olarak üstlenebilir. İdare yeri gelmiş şeker üretmiştir. Kimi zamanda halk ekmek faaliyetinde
olduğu gibi piyasayı dengelemek amacıyla ekmek üretimi yapmaktadır. İstanbul’da halk ekmeğin
bulunması ekmek fiyatları bakımından ciddi bir denge unsurudur. Bu nedenle nelerin kamu hizmeti
olacağı, hangi ihtiyaçların idare tarafından giderileceğini yasa koyucu karar verir. Yasa koyucunun
takdirinde olan bir husustur. Ama bu da toplumun ihtiyaçları ile de orantılı bir şeydir.
Peki, idari faaliyetler sadece bir takım ihtiyaçlarımızı yani edimsel anlamda ihtiyaçlarımızı tatmin
etmeye yönelik midir? Hayır değildir. Mesela güvenlik ihtiyacımız da vardır. İdare toplumda güven
içinde yaşamamıza yönelik bir takım faaliyetler yürütür. Kamu düzeni dediğimiz düzeni sağlamak
için de idare bir takım faaliyetler yerine getirir. Bunun için denetim kurumları kurar, kolluk
dediğimiz teşkilatı oluşturur. Polis, jandarma ve özel güvenliğe kadar bir takım denetim
mekanizmaları oluşturur. İdare sadece can ve mal güvenliği değil bunun yanında sağlığı da korur.
Örneğin, lokantaları, gıda üreten yerleri denetlemektedir. Tarihi geçmiş veya gıda standartlarına
uygun olmayan ürünlerin denetimini yapıyor. İdare bunu yaparken de sağlığı korumak için yapıyor.
Hatta idarenin kollukla ilgili daha da sofistike yetkileri vardır.. Dolayısıyla bunlar da ayrı bir
faaliyet türü müdür? Yoksa bunlar da kamu hizmetinden başka bir şey değil midir? sorusunu
gündeme getirmektedir.
İdare zaman zaman toplumun çeşitli kesimlerine değişik amaçlarla ama en nihayetinde kamu yararı
amacıyla bir takım faaliyetler yürütmektedir. Diyelim ki ülkemizin ekonomik bakımdan az gelişmiş
bölgelerinde istihdam oluşturmak amacıyla idare yatırımları teşvik etmektedir. Örneğin bazı illerde
yatırım yapanlara elektrik ücretinin indirim yapılması, vergi muafiyeti tanınması, SGK primlerinden
belli bir süre muaf tutulması gibi teşvik edici önlemler alınmaktadır. Ancak bu teşvikler sadece
ekonomik alanlarla sınırlı değildir. Örneğin bazı kültürel faaliyetlerde veya kaybolmaya yüz tutmuş
yerel sanatlarının canlandırılmasında bir teşvik uygulaması yapılabiliyor. O işi yapacak olanlara
faizsiz, uzun vadeli krediler ile desteklenebilmektedir. Bütün bunlar kamuya yararlı faaliyetleri
geliştirmeye yönelik almış olduğu tedbirlerdir. Dolayısıyla bu faaliyetlerin de ayrı bir faaliyet türü
mü yoksa kamu hizmeti midir? Sorusunun başka bir yönünü oluşturmaktadır.
Son dönemlerde ortaya çıkan regülasyon denilen bir faaliyet vardır. İdare özellikle liberal
devletlerde serbestleştirme ve özelleştirme dediğimiz uygulamalar neticesinde pek çok faaliyeti özel
sektörün faaliyette bulunmasına imkân sağlayacak hale getirmiştir. Daha önce de bahsettiğimiz
üzere elektrik üretimimin önceden idare tarafından bizatihi tekel olarak sunulması söz konusuyken
şimdi mevzuata uygun bir şekilde gerekli izinleri almak koşuluyla özel hukuk kişileri de elektrik
üretimine katılabilmektedir. Dolayısıyla idare uygulamalar neticesinde pek çok faaliyeti özel
sektörün faaliyette bulunmasına imkân sağlayacak hale getirmiştir. İdare bu tür daha önce tekel
niteliğinde bir kamu hizmeti olarak yürüttüğü ya da bir idare faaliyeti olarak ifa ettiği görevleri özel
sektöre açmakla beraber burayı tamamen başıboş bırakmamıştır. Bu alanları düzenlemekte ve bu
alanları denetlemektedir. Buraları düzenlemek veya denetlemek için de çoğunlukla regülasyon
kurumları dediğimiz ya da bağımsız idari otoriteler dediğimiz ya da denetleyici düzenleyici kurumla
dediğimiz BDDK, SPK, EBTK gibi kurumlarla teşkilatlanmaktadır. Ancak bu alanları düzenleyip
denetlerken de o faaliyetin niteliğine nüfuz eden niteliğine ilişkin bir takım kurallar koymaktadır.
Normalde bir bakkalın da idare tarafından denetlendiğini biliyoruz. Buradaki denetim bir takım
kuralların uygulanması ile sınırlıdır. Bozuk gıda satılıp satılmadığı, hijyen kurallarına uyulup
uyulmadığına yönelik dışsal bir denetim yapılmaktadır. Ancak toplum hayatı bakımından önem
taşıyan özel hukuk kişileri tarafından yürütülen bazı faaliyetler ise, nitelikleri be toplum hayatı
bakımından önemleri sebebeiyle daha yoğunbir şekilde düzenlenmekte ve denetlenmektedir.
Regülasyon denilen bu faaliyet ile önemli ve hassas bazı özel hukuk kişilerinin faaliyetlerinin, daha
yoğun şekilde düzenlenmesi ve denetlenmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla idare özelleştirdiği bu
alanlarda normal bir denetimin ötesinde, hem düzenliyor, kural koyuyor hem de bunu denetlemekte
ve bir aykırılık görürse yaptırım uygulamaktadır. Buna da acaba regülasyon adı altında farklı bir
faaliyet türü mü demek gerekir yoksa bu da aslında kamu hizmetinden veya kolluktan farklı bir şey
değildir, bir çeşit kamu hizmeti midir demek gerekir? Sorusunu gündeme getirmektedir.
Bir de idarenin planlama, öngörme değimiz bir takım faaliyetleri vardır. Örneğin idare beş yıllık
kalkınma planı hazırlamaktadır. Önceden adı Devlet Planlama Teşkilatıydı. Şimdi Kalkınma
Bakanlığı oldu. İdare önümüzdeki beş yıl içinde eğitimden kültüre kadar, ekonomiden sanata kadar
her alandaki kalkınma öngörüsünü, vizyonunu ortaya koymaktadır. Bu kalkınma planlarının birer
yıllık uygulama planları vardır. Bu bir yıllık süre içerisinde hangi hedeflere ulaşılacağını da idare
ortaya koymaktadır. Bu kalkınma planları kamu sektörü için bağlayıcı bir öngörü niteliğindedir.
Ancak özel sektör için bir çeşit referanstır. Örneğin idare kalkınma planında bundan sonra ürün
çeşitliliğini arttırmak için farklı ürün yetiştirenlere teşvik vereceğini diyebilir. Bir yatırımcı da bunu
dikkate alarak, kalkınma planında farklı ürün yetiştirenlere teşvik verilecektir diyerek kendisi için
bir yol gösterici olarak görebilir. Acaba bu alandaki bu tür öngörü ve planlamaları kamu hizmetinin
bir parçası olarak görmek mi gerekir yoksa Lütfi Duran hocamız gibi farklı bir faaliyet olarak mı
görmek gerekir.
Son olarak, idarenin bu faaliyetleri yerine getirebilmek için kendi iç işleyişi vardır. Bu iç işleyişi
için bir takım düzenlemeler yapar. Örneğin personelin izinlerini düzenler, kendi iç işleyişini
düzenler. Öz yönetim dediğimiz kendi kendini yönetmesi kapsamında bir takım başka faaliyetler
yapar. Acaba bu faaliyetler de bahsettiğimiz üzere ayrı bir faaliyet kategorisi olarak değerlendirmek
gerekir. Yoksa bunları da diğerleri gibi aynı torbaya atarak hepsi kamu hizmeti midir demek
gerekir.
İdare hukukunda bugünkü yaklaşım, bugün gelinen noktada, idarenin tüm faaliyetlerinin ortak
özelliğinin bireylere ve topluma yönelmiş olması ve bireyin ve toplumun ortak bir ihtiyacını
karşılamaya yönelmiş olmasıdır. Dolayısıyla hepsinin ortak amacı kamu yararı amacını
gerçekleştirmektir. Kamu yararını sağlamaktır. Bu ortak özellik bütün bu idari faaliyetlere egemen
olan temel bir özelliktir. Ancak bu faaliyetler arasında nitelikleri bakımından, konuları bakımından
kullanılan hukuki araçları ve usuller bakımından bir takım farklılıklar vardır. Dolayısıyla bu
farklılıkları dikkate aldığımızda, nitelik ve konu bakımından da farklılıkları dikkate aldığımızda
idarenin faaliyetlerini alt başlıklar altında incelemek daha doğru bir yaklaşım olabilir. Bu nedenle
bugünkü idare hukukunda idari faaliyetlerin kamu hizmeti ve kolluk başlığı altında incelenmesi
genel kabul görmüş bir yaklaşımdır. Ancak bunun dışındaki özendirme ve destekleme faaliyetlerini
ayrı bir kamu hizmeti olup olmadığı konusu tartışılmaktadır. Bu bir kamu hizmetidir diyenler veya
kamu hizmeti değildir ayrı bir faaliyet türüdür diyenler vardır. Ancak genel yaklaşıma göre idarenin
faaliyetleri bu iki faaliyet türü olarak, yani idare kamu hizmeti yürütür, kolluk faaliyeti yürütür.
Dolayısıyla regülasyonu da kolluk faaliyeti olarak kabul eden bir yaklaşım vardır. Bu nedenle bu
hususlar göz önünde bulundurularak idarenin faaliyetleri ele alınacaktır.
Ayrıca idare bireylere bir takım yükümlülükler getirebilir. Örneğin askerlik yükümlülüğü
getirebilir. Olağanüstü dönemlerde olağanüstü hal ilan edildiğinde sıkıyönetim ilan edildiğinde
bireylere yönelik bir takım çalışma yükümlülükleri getirebilmektedir. Para ve mal yükümlülüğü
getirebilmektedir. Örneğin olağanüstü hal ilan edildiğinde veya bir yerde deprem olunca iş
makinasına ihtiyaç duyulduğunda idarenin istimval dediğimiz bir usulle özel kişilere ait iş
makinalarına el koyma yetkisi vardır. İdare bütün bunları yaparken bir takım yükümlülük
getirmektedir. Bunlarda aslında sonuçları itibariyle kamu hizmeti gerçekleştirmeye yönelik
faaliyetlerdir. Bizatihi kendileri bir kamu hizmeti olmasa bile neticede bir kamu hizmetini
sağlamaya yönelik olarak getirilen yükümlülükler ve sorumluluklardır. Yani idare askerlik yapma
yükümlülüğü getirirken savunma kamu hizmetinin ifası amacıyla böyle bir yükümlülük
getirmektedir. İstimval yükümlülüğü getirirken bireylerin olağanüstü hallerde korunması veya mal
ve can güvenliğini tesis etmeye yönelik faaliyetleri yürütmek için getirmiş olur. Dolayısıyla bu tür
yükümlülükler de kamu hizmetini ifa etmeye yönelik yükümlülükler olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır.
Download