çocuk suçluluğunda çocuk istismarı olgularının değerlendirilmesi

advertisement
TC
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ
ADLİ TIP ENSTİTÜSÜ
SOSYAL BİLİMLER ANABİLİM DALI
Danışman: Prof. Dr. M. Fatih YAVUZ
ÇOCUK SUÇLULUĞUNDA
ÇOCUK İSTİSMARI
OLGULARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
SOSYAL BİLİMLER
DOKTORA TEZİ
Zehra Şebnem ERGÜNDÜZ
İSTANBUL – 2010
TEŞEKKÜR
Meslek hayatıma yön veren Sayın Hâkim Vehbi Canbilen’e,
Tezimin en başından ve tamamlanmasına kadar büyük destek
veren tez danışmanım Prof. Dr. M. Fatih Yavuz’a, tezimin her
aşamasında yardım eden, yönlendiren, bilgilendiren ve emek veren
arkadaşım Dr. Z. Belma Gölge’ye,
Mahkemede çalıştığım süre içersinde yardımlarını esirgemeyen
İstanbul 1. Çocuk Mahkemesi Başkanı Talat Aydın’a, 3.Çocuk
Mahkemesi Hâkimi Gülden Altay’a; veri toplama aşamasında
yardımcı olan mahkemedeki uzman arkadaşlarım Ferruh Altunışık,
Ümran Aksöyek, Derya Deniz, Deniz Ari, İsmail Çekin, Esra Kurt ve
Hamdi Demirel’e,
Beni sürekli motive eden ve cesaretlendiren Adli Tıp Kurumu
çalışma arkadaşlarım Dr. Levent Ortaköylü, Dr. E. Füsun Aral, Dr.
Necmettin Aksoy, Dr. Tuba Özcanlı, N. Pınar Canlı, Arzu Mengüş,
Ayşegül Sevik’e, teknik ve her türlü yardımlarından dolayı Dr.Erol
Yıldırım’a, 6.İhtisas Kurulu Başkan ve Üyelerine, 6. İhtisas Kurul
arkadaşlarıma, 2.İhtisas Kurulu Başkanı Doç.Dr. Ümit Naci
Gündoğmuş’a, beni akademik çalışmalara sevk eden sevgili hocam
Dr. Bayhan Üge’ye,
II
Manevi desteklerini hiç esirgemeyen sevgili annem Ayhan
Ergündüz ve kardeşlerim Deniz ile Güliz’e, sabrı nedeniyle kızım Oya
Ece’ye; Tezimin bitmesini çok isteyen fakat maalesef vefat eden
dedem Mahir Ethembabaoğlu’na, beni kendi doğruları, ilkeleri ve
dürüstlüğü ile yetiştiren rahmetli babam Dr. Can Ergündüz’e teşekkür
ederim.
Zehra Şebnem ERGÜNDÜZ
III
İÇİNDEKİLER
Sayfa No
1. ........ GİRİŞ VE AMAÇ ...................................................................................... 1
2. ........ GENEL BİLGİLER................................................................................... 6
2.1. SUÇ KAVRAMI VE ÇOCUK ................................................................... 6
2.2. ÇOCUK SUÇLULUĞU .......................................................................... 10
2.3. ÇOCUK SUÇLULUĞUNU AÇIKLAYAN TEORİLER................................. 12
2.3.1. Biyolojik Teoriler .................................................................... 12
2.3.2. Psikolojik Teoriler ................................................................... 13
2.3.3. Sosyolojik Teoriler .................................................................. 18
2.4. ÇOCUK SUÇLULUĞUNU ETKİLEYEN FAKTÖRLER............................... 31
2.5. ÇOCUK İSTİSMARI VE İHMALİ ........................................................... 49
2.5.1. Çocuk İstismarının Etkileri .................................................... 72
2.5.2. Çocuk İstismarının Suça Etkisi .............................................. 80
2.6. ÇOCUK İSTİSMARI KONUSUNDA HUKUKİ DURUM ............................. 83
3. ........ GEREÇ VE YÖNTEM.......................................................................... 106
3.1. ÇALIŞMA GRUBU ............................................................................. 106
3.2. DÜZEN VE İŞLEMLER ....................................................................... 106
3.3. GEREÇLER ....................................................................................... 107
3.3.1. Görüşme Formu .................................................................... 107
3.3.2. ÇİTA-T (Çocuk İstismarı Tanılama Anketi - Tanıma Formu)
107
3.3.3. Saldırganlık Ölçeği ............................................................... 108
3.4. ANALİZ ............................................................................................ 108
IV
4. ........ BULGULAR........................................................................................... 110
4.1. SOSYO- DEMOGRAFİK BİLGİLER...................................................... 110
4.2. ÇEVRE (İŞ, OKUL, ARKADAŞ) İLE İLGİLİ BİLGİLER.......................... 127
4.3. SUÇ İLE İLGİLİ BİLGİLER ................................................................. 137
4.4. ÖLÇEKLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ................................................. 144
4.5. ÇİTA-T ÖLÇEĞİ İLE SUÇTA ETKİLİ OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN
FAKTÖRLERİN KARŞILAŞTIRILMASI ................................................................... 146
5-TARTIŞMA ....................................................................................................... 160
SOSYO- DEMOGRAFİK BİLGİLER ............................................................. 160
AİLE İLE İLGİLİ BİLGİLER ....................................................................... 162
ÇEVRE (İŞ, OKUL, ARKADAŞ) İLE İLGİLİ BİLGİLER ................................. 170
SUÇ İLE İLGİLİ BİLGİLER......................................................................... 181
SONUÇ VE ÖNERİLER ....................................................................... 203
ÖZET .. …………………………………………………………………………...208
SUMMARY .......................................................................................................... 210
KAYNAKLAR ..................................................................................................... 213
ÖZGEÇMİŞ.......................................................................................................... 241
V
6
1. GİRİŞ VE AMAÇ
Ceza
hukukunun
verdiği
tanıma
göre
“suç”,
yasanın
cezalandırdığı harekettir. Dönmezer suçu, “topluma zarar verdiği ya
da tehlikeli olduğu kanun koyucu tarafından kabul edilen ve belirtilen
eylem, davranış, tavır ve hareket ” şeklinde tanımlamaktadır.
Toplumbilimcilere göre suç, toplumsal ve kültürel koşulların ve
bireyin içinde yaşadığı çevrenin olumsuz etkilerinin bir sonucudur.
Suçluluk, toplumda var olan temel kural ve değerleri çiğnemek, sosyal
olmayan davranışlara yönelmektir. Çocuk suçluluğu kavramı ise;
toplumsal ve kültürel koşulların bireyin içinde yaşadığı çevrenin kötü
etkilerinin de bir sonucu olarak, hukukumuzda belirlenen çocukluk
yaşlarında işlenen suç olarak tanımlanmaktadır. İşlenen bir suçun faili
çocuk ise karşımıza çocuk suçluluğu kavramı çıkmaktadır. Çocuk
suçluluğunu yetişkin suçluluğundan, ayıran en büyük özellik,
ülkelerin yasalarına göre bir yaş sınırı belirlemesidir. Ülkemizin
hukuk sisteminde ise, on sekiz yaşından küçük kişilerin bir hukuki
normu ihlal etmesi olarak tanımlanmaktadır. Beijing kurallarına göre
de suçlu çocuk, yasaya aykırı davranışta bulunduğu tespit edilen
çocuk veya genç insandır. Yavuzer’e göre de çocuk suçluluğu;
çocuktaki anti-sosyal eğilimlerin yasanın yaptırımı gerekli kılacak
şekle dönüşmesidir. Buradan anlaşılmaktadır ki, hukukçular çocuk
suçluluğuna salt suç ve ceza kavramları çerçevesinde değinmekte,
psikologlar çocuk suçluluğu kavramına daha geniş bir açıdan bakarak,
1
davranış bozukluğunun arkasında yatan psikolojik nedenlere önem
vermekte,
sosyologlar
ise,
sosyal
ve
ekonomik
sebepler
aramaktadırlar.
Çocuklar tarafından işlenen suçlar gerek tür, gerekse neden
açısından yetişkin suçlarından farklıdır. Özellikle ergenlik dönemi,
çocuğun hızlı bir bedensel ve ruhsal gelişim dönemidir. Bu hızlı
gelişmenin yarattığı dengesizliğin, bilgi ve deneyim eksikliği ile bir
arada bulunması da gencin sosyal normlara uyum göstermesini büyük
ölçüde zorlaştırır. Çocuk suçluluğunu, yetişkinlik döneminde işlenen
suçtan ayırt eden en önemli özellik, bu dönemin geçiş evresi olarak
adlandırılan ergenlik dönemine rastlamasıdır. Suç niteliğindeki
davranışların, ergenlik dönemlerinde yoğunlaşmasının nedeni, artan
yaş ile birlikte ebeveyn denetiminin giderek azalması, ergenin
arkadaşlarıyla daha yakın bir ilişki içine girmesi ve arkadaşların
ergenin yaşamında giderek daha fazla önem kazanmasıyla ilgili
olabilmektedir.
Çocuğun
dünyaya
gelmesinden
itibaren
ilk
karşılaştığı
toplumsallaşma kurumu ailedir. Ana-baba –çocuk ilişkilerinde, anababanın çocuğuna ilişkin bakım ve eğitimi içeren ana-baba
davranışları ve çocuğun bu davranışlara ilişkin algısı toplumsallaşma
sürecinin temelidir.
Bir bütün olarak ana ve babanın çocuğuna olan davranışlarında,
çocuk istismarının tanımlarına uyan ilişki biçimi, çocuk ve suç
bakımdan önemli bulgulardandır. Çocukluk yıllarındaki yaşantılar,
2
ebeveynlerin boşanması, geniş aile kökenine sahip olma, ebeveynlerin
ya da kardeşlerin işledikleri suçlar, çocukluk istismarı ve ihmali gibi
faktörler suç davranışı olasılığını arttıran kişilik problemleri
yaratabilir.
Çocuk İstismarı Dünya Sağlık Örgütünün 1985 yılında
oluşturduğu ortak tanıma göre, “Çocuğun, sağlığını, fizik gelişimini,
psiko sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyen bir yetişkin, toplumu
veya ülkesi tarafından bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlar
çocuk istismarı olarak kabul edilir. Tanım aynı zamanda çocuğun
istismar veya şiddet olarak algılamada veya yetişkinlerin istismar
olarak kabul etmediği davranışları da içine alır. Davranışın mutlaka,
çocuk tarafından algılanması veya yetişkin tarafından bilinçli olarak
yapılması koşul değildir. Çocuk istismarı çok geniş anlamda, belli bir
zaman dilimi içerisinde bir yetişkin tarafından çocuğa o kültürde
kabul edilmeyen bir davranışın uygulanmasıdır. Çocuğun büyüme ve
gelişimini olumsuz yönde engelleyen her türlü davranış çocuk
istismarıdır.
Çocuk istismarının her biçimi (fiziksel, psikolojik, cinsel) ile
suçluluk davranışları arasında ilişki olduğuna dair araştırmalar
bulunmaktadır. Bazı araştırmacılara göre, aile içi şiddet ve çocukluk
çağı istismarı, suç işlemek, özelikle de şiddet suçu işlemek açısından
ana risk faktörü olarak görülmüştür. İstismar edilmiş ve edilmemiş
çocukların gençlik ve yetişkinliğe ait suç kayıtlarına bakan ileriye
dönük bir araştırmada, hem gençlik hem de yetişkinlikte resmi bir suç
3
kaydına sahip olma ihtimali acısından istismar edilmiş ve istismar
edilmemiş çocuklar arasında anlamlı düzeyde farklılık olduğu
bulunmuştur. Kaufman ve Widom’un evden kaçma, istismar ve suça
karışma olguları arasındaki ilişkiyi araştırdıkları bir çalışmada
sonuçlar, çocukluktaki istismar ve ihmalin gencin evden kaçma
ihtimalini ve evden kaçmanın da tutuklanma riskini arttırdığını, suça
karışma ihtimali üzerinde çocukluktaki istismar ve ihmal ile evden
kaçma davranışının farklı etkilerinin olduğu fakat her ikisinin de suça
itilme ihtimalini arttırdığını göstermiştir (Kaufman,1999).
.
Bu araştırmanın amacı, suçun ergenlik döneminde yer aldığı
çocuk suçluluğunda, en önemli toplumsallaşma sürecinde yer alan
ailenin istismarı, ihmali ile suç ile ilişkisinin öne çıkarılmasıdır.
4
5
2. GENEL BİLGİLER
2.1. Suç Kavramı ve Çocuk
Suç, toplum halinde yaşayan bireyler arasında bazılarının öteki
bireylerle çatışması sonucu ortaya çıkan sapma davranışıdır. İnsanlıkla
beraber ortaya çıktığı kabul edilen suç; sosyolojik, psikolojik,
biyolojik, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel kaynakları ile çok boyutlu
ve genel bir kavramdır (Özsan, 1990).
Ceza Hukuku’na göre “suç”, yasanın cezalandırdığı harekettir.
Bu tanıma paralel olarak Paul Lutz, çocuk suçluluğunu şu şekilde
tanımlar; “Ceza Yasası’na göre, suça neden olan bir kabahat işlemiş
birey” dir. Seligman ve Johnson’a göre suçluluk; küçük ya da büyük
bir grubun gelenek, görenek ve adetlerine karşı işlenmiş her türlü
harekettir. Yani toplumsal birlik ve beraberliği bozmaya yönelik her
tür davranış olarak ele alırlar; Lombroso’ya göre ise suç, doğum ve
ölüm kadar doğaldır .
“Bir davranış ya da eylem, belirli bir ülkenin ve dönemin adet,
töre, gelenek ve düşünceleriyle çelişki halinde bulunduğu takdirde suç
niteliği taşır.” (Yavuzer, 1996). Seligman ve Johnson’un tanımına
benzer bir şekilde Jhering’de suçu “toplum halinde yaşama şartlarına
yönelmiş her türlü saldırılar” olarak tanımlar.
Bu tanımlardan da anlaşıldığı gibi “suç” kavramı oldukça farklı
boyutlarıyla ele alınmaktadır. Suçun hukuksal, sosyolojik, psikolojik,
6
ekonomik yönleri de bulunmaktadır. Suç, Ceza Hukukunun yaptığı
“yasanın cezalandırdığı hareket” tanımı ile yetinilemeyecek kadar çok
boyutlu, karmaşık süreçler içinde oluşup gelişen sosyal bir olgudur.
Bu maksatla sosyolojik nitelikte tarifler verilmesine de
girişilmiştir. Durkheim’e göre suç kolektif bilincin kuvvetli ve
belirmiş tutumlarını ihlal eden fiillerdir. Thomas ve Znaniecky
eserlerinde suçu kişinin kendisini mensubu saydığı grupta, varlığı
toplum dayanışması ile çelişki gösteren fiil olarak tanımlanmaktadır.
Günümüzde sosyo-kültürel bilimler, suç teşkil eden insan
davranışını, toplumda yürürlükte olan sosyal normlardan bir nevi
sapış, sapıcı eylem olarak tanımlamaktadır. Suçlu içinde yaşadığı
toplumun normları ile kişisel kuvvetleri arasında bir denge kuramamış
olan kişidir (Dönmezer, 1994) .
Suç olgusunun hukuki, kriminolojik, sosyolojik, psikolojik, dini
ve ahlaki yönleri vardır. Suç;
¨ Kanunun ihlal edilmesi bakımından hukuki;
¨Hangi davranışların suç olduğunun belirlenmesi açısından
kriminolojik;
¨ Topluma zararlı kabul edilmesi açısından sosyolojik;
¨ Bireysel bir davranış olması açısından psikolojik;
¨ Dini kurallara aykırı düşmesi açısından dini;
¨ Ahlaki kurallarla çelişmesi açısından ahlaki bir kavramdır
(Tufan, 2001).
7
Çocuk, gelişiminin ilk evresinde yaşamını çoğunlukla antisosyal nitelikte dürtülerle yönlendiren ve böylelikle doyum sağlayan
bir varlıktır. Çocuklar, hangi kurallara neden uyulacağını yeterince
algılayamazlar, çünkü henüz asosyallerdir, toplumsallaşma süreci
tamamlanmamıştır (Yavuzer, 1996). Bu itibarla, sorun hukuki
olmaktan öte, psiko-pedagojik ve sosyal niteliktedir. Bu nedenle
yeterince sosyal özbenliğe kavuşmamış çocuk ve gencin işlediği suçu,
çocuğun kritik gelişme dönemlerinden soyutlayarak, ona sadece
“suçlu çocuk” gözüyle bakmamak gerekmektedir. Suça yönelen
çocuk, ailedeki ve toplumdaki düzensizliklerin bedelini ödeyen,
sonrada topluma ödeten çocuktur (Yörükoğlu, 1997).
İnsan doğumundan ölümüne kadar çocukluk, ergenlik (gençlik),
olgunluk, yaşlılık gibi belirli dönemler içinde gelişir. Doğumla
başlayan ve erişkinlik dönemine kadar süren gelişim ve olgunlaşma
süreci, “Çocukluk Dönemi” olarak adlandırılmaktadır. Çocuk Hakları
Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre “Daha erken yaşta reşit olma
durumu hariç, 18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır” şeklinde genel
tanımı yapılan “çocukluk” kavramı üzerinde çeşitli görüşler vardır
(Polat, 2000). Çocukluk döneminin tam olarak hangi yaş dönemine
karşılık geldiği ile ilgili evrensel bir kabul bulunmamaktadır.
Eğitimciler, sağlıkçılar, hukukçular farklı farklı dönemleri çocukluk
olarak tanımlamaktadırlar. Bu dönemler ülkeler arasında da farklılık
göstermektedir. Kimi toplumlarda yaş faktörünün dikkate alındığı,
kimi toplumlarda yasal, biyolojik ve geleneksel ölçütlerin kullanıldığı
8
anlaşılmaktadır. Ancak, bu yaşı tam olarak saptamak mümkün değildir
(Sevük, 1998). Bedensel ve zihinsel gelişme ölçü olarak alınınca
ergenlik belirtilerinin başlamasıyla çocukluktan gençliğe adım atılır
(Yörükoğlu,1997). Gençlik dönemi, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve
sosyal açıdan bir gelişme ve olgunlaşmanın yer aldığı çocukluktan
erişkinliğe geçiş dönemidir (Yavuzer, 1994). Genellikle ilk ergenlik
belirtileri ile başlayan gençlik çağı büyümenin durmasına kadar sürer
ve 12-21 yaşlarını kapsar. Gençlik çağının tanımı, bedensel ve cinsel
gelişmeye göre yapılınca başlangıçta bitişte belirsiz olmaktadır.
Birleşmiş Milletler Örgütü’ne göre “Genç, 15 ile 25 yaşları arasında
öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu
bulunmayan kişidir” şeklinde tanımlanmıştır. Bu açıklamalardan da
anlaşılacağı üzere, gençlik kimine göre bir geçiş dönemi, kimine göre
çocuklukla erişkinliği bağlayan bir köprüdür. Kimine göre de bir
gelişme basamağı, erişkinliğe hazırlık yıllarıdır (Yörükoğlu, 2000).
Sonuç
olarak,
çocukluk
tarihi
konusundaki
çalışmalar,
çocukluğun doğal sanılan özelliklerinin toplumsal ve değişken
olduğunu göstermektedir. Belli bir zamana ve topluma özgü tek bir
çocukluk anlayışından söz edilememektedir. Devlet ideolojisi,
çocukluğu kendine özgü bağımlılıkları ile özel bir dönem olarak
tanımlayarak okul çağı ile özdeşleştirirken, bazı kesimlerde beş-altı
yasını geçer geçmez yetişkin dünyasına karışan bir çocukluk anlayışı
hala etkisini sürdürmektedir (Tan, 1994).
9
2.2. Çocuk Suçluluğu
Burt, çocuk suçluluğunu ‘bir çocuktaki antisosyal eğilimlerin
yasa müdahalesini gerektirecek duruma dönüşmesi’ biçiminde
tanımlar. ‘Yarardan uzak olma’, ‘kötü niyetle işlemiş olma’ ve
‘olumsuzluk’ çocuk suçluluğunun tipik özellikleri arasında sayılabilir.
(Yavuzer, 1997)
Diğer bir tanıma göre ise çocuk suçluluğu, kanuni sorumluluk
yaşının altındaki insanların çeşitli suç türleri içinde kanunu ihlal
etmesi durumudur (Barker, 1988).
Hukuksal açıdan çocuk suçluluğu ergin çağa gelmemiş kişilerin
kanunlara karşı çıkmaları anlamına gelir (Özkan, 1999).
Sosyolojik açıdan çocuk suçluluğu; hukuksal açıdan olduğu gibi
sınırlı bir çerçevede ele alınmaz; sosyal değerler, sosyal yapılar ve
sosyal normlar açısından daha geniş boyutlarıyla irdelenir (Dönmezer,
1994).
Türk Hukuk Sistemi’ne göre suçlu çocuk, bir ceza hukuku
kuralını ihlal etmiş 18 yaşından küçük kimsedir.
‘Birleşmiş
Milletler
çocukların
Yargılanması
ile
İlgili
Uyulması Gereken Standart Asgari Kurallar’ (Beijing Kuralları) ile
ilgili deklarasyonun 2. bölümünde suç; ilgili hukuk sistemleri
uyarınca, kanuna göre cezalandırılabilir olan (ihmal veya hareket ile
işlenen) her türlü davranıştır. Çocuk suçlu ise, suç işlediği ortaya
çıkan veya suç işlediği iddia edilen küçük ya da gençtir. Çocuk
10
suçluluğu kavramı, bu genel tanımlamaları
yaş faktörü ile
sınırlandırılmaktadır.
Türkiye’de çocuk suçluluğu kavramı, suçu işlediği sırada 18
yaşını tamamlamamış kişiler anlamında kullanılmaktadır. Genel
olarak 12 yaşından itibaren çocukluğun sona erip ergenliğin başladığı
kabul edilirse, suç işleyen çocukların önemli bir bölümünün fiziksel,
duygusal, sosyal ve zihinsel gelişim özellikleri açısından genç
oldukları ortaya çıkar. Başka bir değişle ceza hukuku açısından çocuk
sayılan kişiler, gelişim psikolojisi açısından çocuk değil gençtirler
(Sevük, 1998).
Çocuk suçluluğunu yetişkin suçluluğundan ayıran en önemli
kriter her ülkenin kendi kanunlarına göre belirlediği yaş sınırıdır. Bu
yaş sınırları 7-21 yaşları arasında değişmektedir. Ceza ehliyeti yaş
sınırı çeşitli ülkelerde farklı uygulanmaktadır:
1. Ceza ehliyetini 7 yaşından başlatan ülkeler: Avustralya,
Bangladeş, Kıbrıs Rum Kesimi, Gana, İrlanda, Ürdün, Kuveyt,
Lübnan, Pakistan, Sudan, Suriye.
2. Ceza ehliyetini 8 yaşından başlatan ülkeler: Srilanka İskoçya.
3. Ceza ehliyetini 9 yaşından başlatan ülkeler: Irak, Filipinler.
4. Ceza ehliyetini 10 yaşından başlatan ülkeler: Nepal, Yeni
Zelanda, Nikaragua, İngiltere.
5. Ceza ehliyetini 12 yaşından başlatan ülkeler: Kanada, Kore,
Uganda.
11
6. Ceza ehliyetini 13 yaşından başlatan ülkeler: Cezayir, Çad,
Fransa, Polonya, Tunus.
7. Ceza ehliyetini 14 yaşından başlatan ülkeler: Bulgaristan, Çin,
Almanya, Macaristan, İtalya, Japonya, Libya, Romanya, Rusya,
Vietnam, Yugoslavya.
8.Ceza ehliyetini 15 yaşından başlatan ülkeler: Danimarka,
Mısır, Finlandiya, Norveç, İzlanda, Sudan, İsveç.
9.Ceza ehliyetini 16 yaşından başlatan ülkeler: Balerus (Ciddi
bir suçun işlenmesi durumunda 14 yaşında başlatabilmektedir.),
Arjantin.
10.Ceza ehliyetini 18 yaşından başlatan ülkeler: Belçika,
Kolombiya,
Panama,
Peru
(UNICEF,
International
Child
Development Centre, Juvenile Justice, Florence, USA 1998) (Akalın,
1999)
Türk Ceza kanununda ise 12 yaş sınır olarak belirlenmiştir.
2.3. Çocuk Suçluluğunu Açıklayan Teoriler
Çocuk suçluluğunu açıklamaya çalışan teoriler biyolojik,
psikolojik ve sosyolojik olmak üzere üç ana grupta toplanmaktadır.
2.3.1. Biyolojik Teoriler
Bu teoriye göre suç işleyenlerle işlemeyenler arasında genetik
yapılarından kaynaklanan farklılıklar vardır. Başka bir ifadeyle
yasaları ihlal eden suçluların organik yapıları kalıtımsal olarak
12
normalden
farklıdır.
Suçlular
organizmalarındaki
biyolojik
bozukluklardan dolayı suç işlemektedirler. Suçlularda kalıtımsal
bozukluklar vardır. Bunlar endokrin dengesindeki patoloji ya da
beyinlerindeki hasardır. Onların bedensel özellikleri suç işlemelerine
neden olur (Kaner,1992). Cesare Lombroso bu teorinin ilk
temsilcilerindendir.
2.3.2. Psikolojik Teoriler
Psikolojik teoriler, günümüze gelinceye kadar büyük ölçüde,
akıl bozukluğu ile suç arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışmıştır. Bu
teoriler birey üzerinde yoğunlaşarak onu davranışa sevk eden
güdümleyicilere, bireysel ve kişilerarası dinamiklere odaklaşmaktadır.
Bireyler kendileri için önemli olan kişilerle ve yakın çevresiyle olan
yaşantılarının
sonucunda
oluşan
psikopatoloji
nedeniyle
suça
yönelmektedir. Psikolojik teoriler suçun bireyde ortaya çıkmasıyla
ilgili farklı görüşlere sahip olsalar da, hepsi suçluların psikopatolojik
davranışlara sahip olduklarını kabul etmektedirler. Bu teorilere göre
suçlular ‘hasta’, ‘uyumsuz’, ‘patolojik’ kişiler oldukları için suç
davranışında bulunmaktadır.(Kaner, 1992 )
2.3.2.1. Psikoanalitik Teori
Bu teorinin kurucusu S. Freud’tur. Temsilcileri, başta Freud
olmak üzere; Franz Alexander, Hugo Staub, Thedor Reik, August
13
Aichhorn, Paul Reiwald, Eduard Negeli’dir. Yakın dönemde, Tilmann
Moser ve Helmut Ostermeyer de suçluluğu açıklamaya yönelik
anlamlı psikoanalitik çalışmalarda bulunmuşlardır.
Günümüzde psiko-analiz suçluluğu; suçlunun yaşam kaderi içsel çatışmaları, duygusal sorunları, öz güvenden yoksunluğu,
kendisini aşağılık ve yetersiz hissetmesi- ve onun içinde bulunduğu
toplumsal yapılara göre açıklar. (Demirbaş, 2001)
Psikoanalitik görüşe göre suç, ego ile süper ego gelişiminde
yaşanan yetersizlikler nedeniyle id’in isteklerinin denetim altına
alınamamasından kaynaklanmaktadır. İdin isteklerinin kontrol altına
alınamaması ya da süperegonun idi sürekli bastırması sonucu bireyde
psikolojik davranış bozukluklarına yol açmaktadır. Bu nedenle bazı
kişiler saldırgan olurlarken, bazıları tamamen pasif, bazıları da belli
dürtülerini kontrol altına almada yetersiz kalmaktadırlar. İnsan
kişiliğini oluşturan bu üç unsurun dengesizce kontrolü ya da
kontrolsüzlüğü bireyin suçluluğu da içeren anti sosyal davranışlarda
bulunmasına yol açabilmektedir (Kaner, 1992).
Psikanalitik Teoriye Göre Suçun Kişilikte Oluşumu
Psikanalitik teoriye göre suç, bir değil birden fazla faktöre bağlı
olarak oluşur. Saldırgan dürtülerin nispeten kuvvetli oluşu (id), baskı
ve yasakların yetersizliği (süperego), bunlar ile çevre arasındaki
uyumu sağlayacak ego’nun zayıflığı, iç veya dış zorların (stres) etkisi
ile sonradan zayıflayarak engellenme eşiğinin düşmesi sonucu suça
14
yatkın kişilik yapısı gelişir. Böyle bir kişilikte aslında herkeste var
olan bencil, anormal, asosyal eğilimler bastırılıp, bekletilmek yerine
eylem halinde gerçekleştirilirler. Bunun sonucunda suç denilen yasa
dışı davranış gerçekleşmiş olur (Savaşır, 1990).
2.3.2.2. Bilişsel Gelişim Teorileri
Bilişsel gelişim kuramlarının en önemlileri Piaget’in “Ahlak
Gelişimi teorisi” ve Piaget’in bu teorisini birkaç adım ileri götüren
Lawrence Kohlberg’in“Altı Ahlak Evresi” teorisidir.
Çocuğun ahlaki kurallara uyması onun üzerinde oluşturulan
sosyal baskı sonucunda ortaya çıkar. Yetişkinin çocuğa yaptığı baskı
çocuğun ahlak kurallarını kabulünü ve uygulamasını sağlar. P. Povet,
çocuğun yetişkine, yetişkinin çocuğa karşı tavırları ve sonuçlarını şu
şekilde ifade eder: “çocuğun kendisinden üstün bir ahlak değerini
tanıması için, kendisine ahlak kurallarını öğreten yetişkine karşı saygı
beslemesi gerekir. O, saydığı, hayranlık duyduğu bir yetişkinden emir
aldığı zaman bir ahlak kuralını kabul eder.” ( Şemin, 1973 )
Piaget’in Ahlak Gelişim Evreleri İkiye Ayrılır:
1. Ahlaki Gerçekçilik (Baskı Ahlakı Evresi / Görev Ahlakı):
Bu evre 2-7 (7-8) yaş arasını kapsar. Çocuk yetişkinlerin
koyduğu kurallara sıkı sıkıya bağlıdır. Bu evrede çocukta itaat ahlakı
vardır. Nedeni ne olursa olsun kurallardan sapmak cezalandırılmayı
15
beraberinde
getirir.
Kötü
davranış
ceza
almamak
için
yapılmamaktadır. Bu nedenle çocuk bu evrede ahlak kurallarını kesin
olarak yapılması gereken kurallar olarak görür. Aslında çocuk yaptığı
bir davranışı neden yaptığının ya da yapmaması söylenen davranışları
neden yapmayacağının farkında değildir. Çocuk kurala itaat eder,
yetişkine zorunlu olarak saygı duyar. Çünkü ondan korkar. Çocuğun
tek taraflı saygı duyması yeterli değildir, yetişkinin de çocuğa saygı
duyması gerekmektedir. Piaget bir sonraki evrede buna dikkat
çekmektedir. (Şemin,1973)
2. Özerk Ahlak (Karşılıklı Ahlak /Hayır Ahlakı):
Çocuk uygun bir şekilde eğitildiği zaman 7-12 (11-12) yaşları
arasında
bu
ahlak
anlayışını
gündelik
davranış
kalıplarında
uygulamaya geçer. Bu dönemde çocuk olaylar arasında ilişkiler
kurmaya, kuralları kavramaya onları içselleştirmeye başlar. Artık
çocuk kuralı vicdanın sesi olarak görmeye başlar. Kurallar vicdanına
göre belirlenmektedir. Kaynağını vicdandan almayan bir davranışta
bulunulmaz. Çocuk düşünme, muhakeme etme yeteneği geliştirmekte,
benmerkezci bakıştan kurtulup karşısındakinin bakış açısını da
eylemlerinde göz önünde bulundurmaya başlamaktadır. Toplumsal
yaşamda var olabilmek için kurallara uyması gerektiğini öğrenir.
Piaget’in çalışmaları doğrudan çocuk suçluluğuyla ilgili
değildir. Ancak çocuğun ahlak gelişimindeki eksikliklerin yani sürekli
ben merkezci davranmasının, toplum halinde yaşamanın karşılıklı
16
saygı ve kurallara uymayı gerektirdiğini öğrenmeden yetişmesinin;
kısaca otonom ahlaka ulaşamamasının daha sonra suça neden olacağı
açıktır ( Şemin, 1973).
Kohlberg’in Ahlak Evresi Kuramı
Kohlberg, Piaget’in çalışmalarını biraz daha geliştirmiştir.
Ahlak evrelerini üç düzey ve altı evre olmak üzere genişletmiştir.
1. Düzey Gelenek Öncesi (Ön Ahlak Dönemi): Dokuz
yaşından küçük çocukların çoğu bu düzeydedir. Ama birçok ergen ve
yetişkin suçlu da bu düzeyde yaşamını sürdürür. Cezadan kurtulmak,
uyum göstermek için bir motivasyon aracıdır.
2. Düzey Geleneksel: Ergenlerin ve yetişkinlerin çoğu
geleneksel düzeydedir. Ergenlik döneminde başlar ve devam eder.
Bireyin kurallara aykırı davranışlardan kaçınıp otoriteyi tanıyarak
boyun eğmeye başladığı dönemdir.
3. Düzey Gelenek Ötesi (Otonomi özerklik dönemi): Bu
düzeye genellikle 20 yaşından önce ulaşılamaz. Kohlberg’e göre çok
az bir azınlık bu düzeye ulaşır. Bu dönemde bir kişi kurallara
uyuyorsa bu, o kuralları içselleştirdiği ve doğruluğuna inandığı içindir.
Kohlberg’in ahlaki gelişim teorisine göre çocuk suçluluğu, ön ahlaksal
döneme ulaşamamış olmakla açıklanır. Çünkü bu dönemde ceza
korkusundan dolayı kurallara uyulur. Kurallara uymada başarısızlık,
bir takım olumsuz deneyimlerden veya bilinçli olarak ne pahasına
olursa olsun kişisel tatminle açıklanabilir (Kratcoskı, 1996).
17
2.3.3. Sosyolojik Teoriler
Sosyolojik teoriler, suçluluğu bireyin içinde yaşadığı sosyal
çevreye bağlı olarak sosyal yapılar, sosyal süreçler (ve sosyal tepkiler)
açısından açıklamaktadır.
2.3.3.1. Sosyal Yapı Teorileri
Sosyal yapı teorileri, suçu sosyo-ekonomik yönden alt sınıf
içinde yaşayanların içinde bulundukları ortama uyum sağlamaları
açısından ele alır. Bu kuram aslında alt sınıf çetelerini açıklamak için
ortaya atılmakla beraber günümüzde üst ve orta sınıf suçluluğunu da
açıklamayı amaçlamaktadır (Kaner, 1992).
Kültürel Aktarım Teorisi
Bu kuram Clifford Shaw ve Henry McKay tarafından, yoksul ve
gecekondu bölgelerinde suç oranında görülen farklılıkları sosyal
değerler ve sosyal kurumlar açısından ele alarak açıklamaya
çalışmalarının sonucunda ortaya konmuştur. Shaw ve McKay 19001923
yılları
arasında
Chicago’nun
kent
haritasında
çocuk
suçluluğunun yüksek ve düşük olduğu bölgeleri belirlemişlerdir.
Kuramın
temelinde
sosyal
düzensizlikler
bulunur.
Araştırma
sonucunda suçluluğun düşük olduğu yerlerde geleneksel tutum ve
değerlerde tutarlılık varken suçluluğun yüksek olduğu yerlerde çatışan
değerler yaşanır ve sosyal kontrol son derece zayıftır (Kaner,1992).
18
Alt Sınıf Kültür çatışması Teorisi
Bu teori antropolog Miller tarafından 1958 yılında Doğu
Amerika’da büyük bir şehrin gecekondu bölgelerindeki çocuk
çetelerinin incelenmesi sonucunda ortaya konmuştur. Gecekondu
bölgelerindeki
çocuk
çetelerini
ve
etkinliklerini
açıklamaya
çalışmıştır. Miller’in tezinin hareket noktası Amerikan toplumunda
orta sınıfın yanında bir alt sınıf kültürünün kendine özgü bir şekilde
var olmasıdır. Suçluluğu alt sınıf kültüründe yerleşmiş olan değer ve
normların ürünü olarak görür (Kaner, 1992) .
Çocuk suçluluğunu açıklamaya çalışan alt kültürel teoriler, alt
sınıf
mensubu
bireylerin,
özellikle
gençlerin
topluma
yabancılaştıklarını, ailelerinin düşük öğrenim düzeyi ve zayıf
dayanışmaya sahip olduklarını ve üzerlerinde orta sınıf tarafından
belirlenen, başarı standartlarına ulaşmalarının normal yollardan
güçlüğünü bilmelerinden kaynaklanan bir baskının olduğunu ileri
sürerler. Bu teorisyenlere göre ailelerin çocuklarından yeteneklerinin
ötesinde başarı beklemeleri ve onlara baskı yapmaları, çocukların ya
da gençlerin sapma davranışında bulunmalarında etkili olabilir. Ailede
suçlu bireylerin bulunması, çocukların bu suç alt kültürünü
öğrenmelerine neden olabilir. Aile çocuğa toplum tarafından istenilen
kültürel değerleri aktarabilirken, toplum tarafından istenmeyen suç
kültürünü de aktarma yetisine sahiptir. Örneğin, yankesiciliği meslek
edinmiş ailelerde bu yaygın bir durumdur (İçli, 1991).
19
Anomi ya da Gerilim Teorisi
Robert K. Merton, 1938 yılında çocuk suçluluğuna Durkheim’in
anomi kavramına dayanarak yeni bir açıklama getirmiştir. Durkheim
suç sorununu açıklarken sosyal-düzensizlikler kavramını esas almıştır.
Merton’un “Sosyal Yapı ve Anomi” teorisi esasında iki kavrama
vurgu yapar. Bunlar: sosyal güçler ve sosyal organizasyonlardır
(Bortner, 2001).
Anomi kavramını ilk kullanan Durkheim bu kavramı çocuk
suçluluğunu açıklamak için kullanmamıştır. Durkheim, sanayi
toplumlarının karmaşık halini inceleyerek orada meydana gelen
degişmeyi ortaya koymaya çalışmıştır. Merton’a göre fertler toplumsal
baskı nedeniyle “kültürel hedefler” ile “kurumsal yollar” arasında
çatışmalar yaşamaktadır. Bireylerden bir kısmı kültürün yarattığı çok
sayıdaki hedefe ulaşmaya çalışırken (zengin olma, kariyerli bir meslek
sahibi olma, üne, iktidara kavuşma vb.) kurumsallaşmış yollardan
bazılarını çiğnemektedir.
Merton’a göre sapma davranışı biyolojik rahatsızlıklardan
kaynaklanan patolojik bir davranış değildir. Bu sosyal çevre
güçlerinin etkisinde kalınarak yapılır. Sosyal yapılar üzerinde duran
Merton’a göre alt sosyo-ekonomik koşullarda yaşayan bölgelerde
başarı, para, vb. amaçlara ulaşmak için meşru koşulların bulunmaması
20
insanları meşru olmayan yollara yöneltir. Bu nedenle bu tür yerlerde
suç yoğun olarak yaşanmaktadır. Anomi teorisi, suçu yalnız bireysel
psikolojik, biyolojik etmenlerin bir ürünü olarak görmekten çok
toplumsal yapı çerçevesinde açıklamaya çalışır. Kısaca suç, kişinin
toplumun yücelttiği amaçlara, meşru araçlarla ulaşabilme konusundaki
yeteneksizliğinden doğmaktadır (Demirbaş, 2001).
Fırsat Teorisi
Bu teori Richard Cloward tarafından 1959 yılında yazdığı bir
makalede ortaya atılmış, daha sonra Lloyd Ohlin ile birlikte yazdıkları
“Suçlu çocuk ve Fırsatı” (1960) adlı kitapta geliştirmişlerdir. Cloward
ve Ohlin, Merton ve Shutherland’ın sosyal organizasyonsuzluk
teorilerini birleştirerek suçlu çocuk çetelerinde analiz etmişlerdir.
Teori bireyin sosyal yapı içindeki yerini vurgulamaktadır. Cloward ve
Ohlin
suçlu
davranışını
Shutherland’ın
aykırıların
birleşmesi
kavramını kullanarak açıklarlar. Buna göre belirli fırsatlara ulaşmak
için yasal ve yasal olmayan yollar aynı anda vardır. Kişinin o fırsatlara
ulaşabilmesi için yasal yollar engellenirse o zaman yasal olmayan
yollardan fırsatlardan yararlanma yoluna gidilecektir (Sokullu,1993).
21
2.3.3.2. Sosyal Süreç Teorileri
2.3.3.2.1. Aykırıların Birleşmesi Teorisi
Bu kuram Edwin H. Sutherland tarafından “Aykırıların
Birleşmesi ve Ögrenme Teorisi” olarak formüle edilmiştir. Sutherland,
Alt Kültür Teorisini daha geniş bir biçimde ele alarak bu kuramı
ortaya koymuştur. Ona göre suçlu davranışı kişinin birincil iletişim
içinde bulunduğu bireyler ve gruplar yoluyla öğrenilir.
Sutherland’a göre, suçluluk ne kişisel özelliklerden ne de sosyoekonomik durumlardan doğar. Suç, her hangi bir kültürde her hangi
bir kişiyi etkileyecek öğrenme sürecinin sonucunda ortaya çıkar
(Demirbaş, 2001).
Sutherland dokuz önerme ileriye sürer:
1. Suçlu davranış öğrenilir,
2. Suçlu davranış iletişim süreci (communication process) içinde
diğer fertlerle münasebete geçildiği esnada öğrenilir;
3. Suçlu davranış önce ilk ve yakın gruplar içinde öğrenilir,
4. Suçlu davranışı öğrenme
a) Bazen basit bazen ise karmaşık olan suç işleme tekniklerini
öğrenme,
b) Saik, dürtü, rasyonalizasyon ve tutumların özel yönlerini de
öğrenmeyi kapsar,
5. Saik ve dürtülerin yönü kabul edilebilir veya edilemez
nitelikteki yasal tanımlardan öğrenilir,
22
6. Bir şahıs hukuki kuralları “uygulanması zorunlu olmayan
kurallar” olarak yorumlayanlarla az temas ettiğinde suç işler,
7. Aykırılıkların birleşmesi, sıklığı, devam süresi, yoğunluğu ve
öncelik sırası açısından farklılıklar gösterir,
8. Suçlu davranışı öğrenme aynen diğer öğrenme mekanizmaları
gibidir,
9. Suçlu davranış genel gereksinimlerin ve değerlerin bir ifadesi
olmakla beraber, bunlarla açıklanamaz, zira suçlu olmayan davranış
da aynı gereksinim ve değerlerin ifadesidir (Sokullu, 1999).
2.3.3.2.2. Etkisizleştirme Teorisi
Sosyal Süreç Teorilerinin ikincisi Etkisizleştirme Teorisidir. Bu
teori çocuk suçluluğunu açıklamak için Skykes ve Matza tarafından
geliştirilmiştir. Suçlular sosyal normları ihlal ettiklerinde kendi
aralarında “Nötrleştirme Teknikleri” ile suçluluklarını haklı çıkaran
bir dizi mazeret geliştirirler.
Skykes ve Matza suçluların kendilerini haklı çıkarmak için
kullandıkları Nötrleştirme tekniklerini şu şekilde açıklamaktadırlar:
1. Sorumluluğun Reddedilmesi: Suçlular bazen yasal olmayan
davranışlarının kendi kabahatleri olmadığını ileri sürerler. Suçlu
davranışlarını, kontrol altına alamadıklarını ya da tesadüfî olan
durumlara atfederek sorumluluklarını reddederler.
2. Başkalarını Zedelediğini İnkâr Etmek: Davranışlarındaki
yanlışlığı ve başkalarını zedelediklerini inkar ederek, yasal olmayan
23
bu davranışlarını rasyonalize ederler. Örneğin, araba çalmak onlara
göre ödünç almaktır, çete döğüşleri onlara göre özel kavgalardır.
3.
Kurbanı
Reddetmek:
Suçlu,
aykırı
davranışının
sorumluluğunu ve bu davranışının başkalarına zarar verdiğini kabul
etse bile kendisi ile diğerleri arasındaki ahlaki farklılığı, davranışının
böyle bir durumda yanlış olmadığında ısrar ederek etkisizleştirebilir.
Kurbanın varlığının reddedilmesi olarak ifade edilen bu yol, aynı
zamanda suç sırasında orada olmayan ya da bilinmeyen kurbanın
haklarının reddedilmesi şeklinde de olabilir. Örneğin, soyduğu
dükkânın göremediği sahibini yok sayması gibi.
4. Kendini Suçlayanları Suçlamak: Suçlu birey dikkatleri kendi
aykırı davranışlarından kendini suçlayanlara ve reddedenlere çevirir.
Polisler
aptal
ve
kabadırlar,
ebeveynler
her
zaman
kendi
engellenmişliklerinin acısını çocuklarından çıkarmaktadırlar. Böylece
başkalarına saldırarak ve suçlayarak davranışlarının yanlış olduğu
duygusunu bastırabilmektedirler.
5. Daha Üst Makamlara Başvurma: İçten ve dıştan gelen sosyal
kontroller, daha büyük olan toplumun talepleri, suçlu gencin ait
olduğu daha küçük bir grubun talepleri uğruna reddedilir. Grubun
ihtiyaçları toplum kurallarının önüne geçer ve grup ve onun ihtiyaçları
ileri sürülür. “Bunu kendim için yapmadım” şeklindeki mazereti buna
örnek olarak verebiliriz ( Sykes, Matza, 1972).
Sykes ve Matza (1972)’ya göre etkisizleştirme teknikleri,
bireyi
içselleştirdiği
değerlerin
gücünden,
zorlanmasından
ve
24
diğerlerinden gelen tepkilerden tamamen korumayabilir. Bazı suçlular
da kurallara ve yasalara uyan toplumdan kendilerini tamamen izole
etmişlerdir. Yine de bu tekniklerin, sosyal kontrollerin birey
üzerindeki etkisini azaltabildiği araştırmalarla desteklenmiştir .
2.3.3.2.3. Sosyal Kontrol Teorisi
Bu konuda ilk çalışma Nye (1958)’nin çalışmasıdır. Nye’ye göre
çocuk
suçluluğu,
eksikliğinden
öğrenme
sonucu
kaynaklanmaktadır.
olmakla
“Ona
göre
birlikte
kontrol
sosyal
kontrol
sosyalizasyon süreciyle ilgilidir ve bu süreç sayesinde doğru-yanlış
bilinci gelişir. Böylece ‘içselleştirilmiş kontrol’ sağlanır. Buna ek
olarak bireyin davranışını kontrol eden, uymazsa cezalandıran
doğrudan kontrol de söz konusudur. İçsel kontrol, vicdan veya sosyal
normların ahlaki değerlerine inancın zayıflamaya başlamasıyla ortaya
çıkar. Klepner ve Parker’a göre ergenin toplumsallaşmasına yardımcı
olunmazsa, aşırı istekleri sınırlanmazsa, anti sosyal davranışların
ortaya çıkması kaçınılmazdır ( Klepner, 1981).
Travis Hirschi, Sosyal Kontrol Teorisini geliştirmiş ve
teorisinde Durkheim’in kişinin ait olduğu grupla bağlarının kopması
halinde kontrol edilme güçlüğü olduğu görüşünden yararlanmıştır.
Hirchi, 1969 yılında “Ergen Suçluluğun Nedenleri” adlı bir çalışma
yayımlamıştır.
25
Hirchi’nin Sosyal Kontrol Teorisine göre bireyin toplumla
bağlarının zayıfladığı oranda suçluluk artar. Hirschi’ye göre bireyin
toplumda oluşturduğu sosyal bağlar dört element üzerine kurulur:
1. Bağlanma : Ana-baba, akranlar ve öğretmenler gibi önemli
olan kişilere yönelik yakınlık, ilgi, duyarlık ve saygıyı ifade eder.
Bireyin
sosyal
normları
kabul
etmesi
ve
sosyal
bir
biliş
geliştirebilmesi başkalarına bağlanmasına ve onlara ilgi duymasına
bağlıdır.
2. Taahhüt- Vaat etme: Bu element, bireyin geleneksel
etkinliklere yaptığı ya da ileride yapacağı yatırımları içermektedir.
Örneğin eğitimini sürdürme, gelecek için para biriktirme ya da bir iş
kurma gibi. Bu tür yatırımlar enerji ve çaba gerektirir. Geleneksel
değerlere yönelik taahhütler, bireyi suçluluk gibi riskli ve onun çok
şey yitirmesine neden olacak davranışlardan korur.
3. Katılım: Kitap okuma, ödev yapma, okulla ilgili etkinliklere
katılma, boş zamanlarını çeşitli uğraşılarla değerlendirme ve ailesiyle
birlikte olma gibi geleneksel etkinlikler yasadışı etkinliklere zaman
bırakmaz.
4. İnanç: Başkalarıyla birlikte bir toplumda yaşayan insanlar
genellikle
benzer
ahlaki
görüşleri
paylaşırlar
ve
paylaşma,
başkalarının haklarına duyarlılık ve kurallara uyma gibi değerlere
saygı gösterirler. Bireylerin inançları zayıf olursa ya da inançları
olmazsa daha çok anti sosyal olarak kabul edilen etkinlikleri
paylaşacaklardır.
26
Hirchi’nin formüle ettiği Sosyal Kontrol Teorisine göre bireyin
toplumla bağları zayıfladığı ölçüde suç işleme riski artar. Yani
çocukların aileleriyle olan bağlarının zayıfladığı ölçüde onların suça
sürüklenme olasılığı yüksektir. Kişinin ailesiyle ilgili bir kopma içine
girmesi onu daha çok kendine ve kendi ihtiyaçlarına yöneltir. İçinde
yaşadığı olumsuz çevre koşulları da onu suça sürükler (Kaner, 1992).
Ekolojik Teoriler
Ekoloji, başlangıçta biyolojinin bir dalıdır, organizmanın
çevreyle olan özel ilişkilerine odaklanır. İnsan Ekolojisi, sosyolojik bir
değerlendirme içerir, yani insanın coğrafi çevredeki dağılımı ve
yaşamasıyla ilgilenir. İlk ekolojik teorisyenler suçun nedenleri ve
suçlulukla çevre arasında ilişki kurmaya çalışmışlardır. (Demirbaş,
2001.)
Araştırmalarda iki yöntem kullanmıştır: ilki suç istatistikleri ve
nüfus sayımları gibi resmi sayıları değerlendirmedir. Bu verilere
dayanarak yoksulluğun ve yüksek suç oranının olduğu bölgeler tespit
edilmiş, kentin suç haritası çıkartılmış, suça elverişli yerler
belirlenmiştir. İkinci yöntem ise, yaşam öyküsü ve olay incelemesi
metotlarıdır. Bu metot sayesinde suçluluğun psiko-sosyal süreci ortaya
çıkartılmış ve bu “sosyal ekolojik” model olarak adlandırılmıştır.
Yapılan araştırmalarda, çocuk suçluluğu, hızlı nüfus artışının,
kötü
yerleşim
şartlarının,
yoksulluğun,
hastalık
ve
yetişkin
suçluluğunun çok bulunduğu bölgelerde yüksek oranda yaşandığını
27
ortaya koymaktadır. Ekonomik yetersizliklerin fazla olması ve
ekolojik yapının olumsuzluğunun fazla olduğu bölgelerde suç
oranlarında yoğunlaşmalar olmaktadır. Düşük ekonomik düzeye sahip
yerleşim birimlerinde yüksek ekonomik gelir gruplarının yaşadığı
yerlere göre daha fazla suç işleyen çocuk bulunmaktadır. Park ve
Burgess’in Chicago’da yaptıkları “Kentleşme ve Suç” çalışmasında
suçluların yoğun olduğu bölgeler, düşük gelir seviyeli, iletişim ve
sevginin yetersiz olduğu dengesi bozuk ailelerin yaşadığı yerlerdir
(İçli, 1999).
Toplumsal Öğrenme Teorisi
Bu kurama göre suç davranışları yasal olmayan davranış
örüntülerinin, taklit, model alma ve içselleştirilmesi yoluyla
öğrenilmesinden ortaya çıkmaktadır. Bireyin sosyalizasyon çevresinde
başarılı modellerin olmaması ya da bireyin sık sık başarısızlığa
düşmesi suça neden olan faktörlerdendir. Tarde’a göre suç işlemek
tıpkı bir meslek gibi öğrenilir. Bunun için suçlulara yakın olmak ve
onlara öykünmek yeterlidir. Bu durumda taklit belirli bir kalıp içinde
gerçekleşir:
1. Bireyler diğerlerini, onlarla temaslarının yoğunluğu ve sıklığı
oranında taklit ederler.
2. Alt düzeyde olanlar üst düzeyde olanları taklit ederler. Taklit
eğilimi köyden şehre ve alt sınıftan üst sınıfa doğrudur.
28
Tarde, öykünmeyi, başkasının davranışını yinelemekten çok,
özdeşlik kurmaya benzeyen bir süreç olarak kabul eder. Çağdaş
psikolojiye göre özdeşim, bireyin kendisine bir rol modeli seçmesi,
davranışlarını bu modele göre değiştirmesi demektir. Tarde’ye göre
suç, bireye miras kalan bir özellik ya da rahatsızlık değil,
başkalarından öğrenilen bir iştir. Yasal bir iş ile suç arasındaki tek
fark, öğrenilmiş davranışın niteliğindedir. ( Haskell ve Yablonsky,
1983)
Sosyal öğrenme teorisyenlerine göre şiddet modern toplumlarda
üç kaynaktan öğrenilir; “Bunlar; şiddet uygulayan ebeveynler,
yasaların ihlalinin günlük davranış haline geldiği çevreler ve yasaları
ihlal edenlerin kahramanlaştırıldığı televizyon programları, filmler
kısacası kamuoyudur”( Bal,2001) .
Öğrenme kuramının ilkelerinden yararlanan Bandura ve Walters
taklit etme ve model alma aracılığıyla öğrenme üzerinde çalışmalar
yapmışlar ve çocukların ne öğrendiklerinin önemine değinmişlerdir.
Onlara göre çocuklar onaylanan değil onaylanmayan davranışları da
öğrenirler. Öğrenmeyi sağlayan ceza ve ödüldür. Belirli davranışların
ödüllendirilmesi davranışın ileride yinelenme olasılığını arttıracak,
cezalandırılması ise davranışların yinelenme olasılığını azaltacaktır.
Çocuk engellenmeler karşısında duygularını denetim altında tuttuğu,
saldırgan
davranmadığı
takdirde
ödüllendirilir
ve
saldırgan
davranmamayı öğrenir.
29
Bu kurama göre model alınan kişinin davranışlarının çevre
tarafından nasıl algılandığını araştıran çocuk, eğer aile ve kültürel
çevresinde suçlu davranışın kabul gördüğünü ve suçlu davranışa açık
ya da örtük şekilde ödün verildiğini algılarsa bu şekilde davranmayı
öğrenir .(Hoffman, 1984)
İçli’nin (1999) Gibbons’tan yaptığı aktarmaya göre çocuk
suçluluğu konusunda incelenen teorilerin bazı birleşme noktaları şu
şekildedir:
1. Polis ve mahkemeyle yüz yüze gelen çocuklar, genelde ciddi
suç işlemiş olanlardır ve onların ‘suçlu’ olarak etiketlenmeleri polis ve
mahkemelerin özelliklerine bağlıdır.
2. Suçlu çocukların çoğu kişilik yapısı bağlamında normal
kişilerdir. Her ne kadar yasal olarak haklarında işlem yapılmış olan
çocuklar, otoriteye isyan ve düşmanca tavırlar sergileseler de, bu
durumu yasal işlemler sürecinde edinmiş olabilirler.
3. Suçluluk çok faktörlü bir olgudur. Farklı tür suçluluk için
değişik etiyolojik süreçler belirlemek mümkündür.
4. Suçlu davranış sosyalizasyon süreci boyunca öğrenilir.
5. Suçlu rolünün öğrenilmesi, suçun yoğun olduğu toplumlarda
daha kolaydır ve daha sık görülür.
6. Bazı suçlu rolleri, diğer sosyal-yapısal değişkenler yanında
sosyal sınıfların sosyalizasyonundaki değişikliklerin ve yaşam
deneyimlerinin sonucudur.
30
7. Bazı suçlu rolleri, sosyal sınıfa bağlı olmaksızın, aile ve diğer
sosyalizasyon deneyimleri tarafından üretilir. Örneğin; “ebeveynin
reddi” veya “sapmış cinsel sosyalizasyon” gibi.
8. Polis ve mahkeme gibi tanımlayıcı kurumlar, hem sapmışın
tanımlanmasında hem de sapmış rollerin devamlılığında önemli rol
oynarlar. (Gıbbons, 1970).
Çocuk suçluluğunu açıklamaya çalışan teorilerden hiç birisi tek
başına yeterli olmamış ve suç olgusunu açıklayamamıştır.
2.4. Çocuk Suçluluğunu Etkileyen Faktörler
İnsanların toplum halinde yaşamalarından dolayı ortaya çıkan
sosyal çelişkiler var oldukça suç da var olacaktır ve toplumların
devamı için uyum çok önemlidir. Her toplum, sürekliliğini sağlayacak
olan bireylerin gelişmelerine önem vermek durumundadır. Bireyle
toplum arasında kaçınılmaz ilişki belirli bir dengeyi kuramadığında
toplumsal yapının önemli dayanaklarından yoksun kalması söz konusu
olmaktadır. Çünkü toplumsal yapının birinci işlevi kendi kendini
sürdürmektir. Bu bakımdan yapının temel bir öğesi olarak bireyin
önemi ortaya çıkmaktadır. Toplumda uyumun ve toplumun devamını
sağlamak adına, çocukları toplumun edilgen bir üyesi olarak görmek
yerine, onların etkin ve aktif bir role sahip, düşünen ve üreten bireyler
olduğu her zaman göz önünde tutulmalıdır.
31
Çocuklar toplumsal yaşam içinde kimi zaman toplumsal
uyumun bozulmasına neden olmalarından dolayı kanunlarla ve
toplumla ihtilaf haline düşebilir, suç işleyebilirler. Hukuksal bir olay
olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir olgu olan suç, çocuklar için
çoğu zaman çeşitli etkenlerin meydana getirdiği uygunsuz sosyal
ortamların ürünüdür (Doğan, 1994).
Suça yönelen çocukların, suça yönelme nedenlerini tartışmak,
konuyu başka bir perspektiften ele almayı gerektirir. Konuya ilişkin
edebiyat, çocuk suçluluğunun çok sistemli bir olgu olduğunu ileri
sürmektedir (Seydlitz ve Jenkins 1998; Angenent ve Man 1996;
Ulugtekin, 1991). Şu halde konuyu ekolojik sistem perspektifi
bağlamında
tartışmak,
çocuğun
içinde
bulunduğu
sistemin
dinamiklerini anlamak için gerekli görülmektedir. Ekolojik perspektif,
dinamik etkileşimlerle ilgilidir. Birey ve çevrenin karşılıklı olarak
birbirini etkileyeceğini kabul eder. Sorunların ortaya çıkış nedenini
sistemlerin etkili işlemesine bağlar. Çocuk suçluluğunu bu şekilde ele
almak, odağı, çocuğun patolojisi yerine, çocuğun içinde bulunduğu
sistemlere yöneltir.
Çocuğu suç davranışına iten bu sistemlere bakıldığında, mikro,
mezzo, makro düzeylerde irdelemek gerekmektedir.
32
1. Mikro Sistemler
Çocuğu suça yönelten mikro düzeydeki sistemleri çocuk ve
ailesi olarak ele almak mümkündür. Çocuğun ilk ve doğal çevresi
ailedir. Çocuk kişiliğini, davranışlarını, ahlak yargılarını ailesinden
edinecektir. Bu nedenle aile içerisinde olabilecek olumsuzluklar
çocukları etkileyecek ve bazen de bu etki çocuğun suça yönelmesine
kadar uzayabilecektir.
Anne, baba çocuk için her şeyden önce bir sevgi kaynağıdır ve
aynı zamanda bir modeldir. Aile çocuk için, adeta insan ilişkilerinin
sergilendiği bir sahnedir. Bu sahnede çocuk, insan ilişkilerini bütün
karmaşıklığı içinde gözlemler ve yaşar. Bu süreçte uzlaşma, anlaşma,
bağlılık, işbirliği, olumlu düşünme ve yaşama gibi olumlu nitelikleri;
anlaşmazlık, çekişme, çatışma, olumsuz düşünme ve yaşama gibi
olumsuz nitelikleri ve tutumları kendi ailesinde kazanır. Aile
bireylerinin olumlu ve olumsuz özelliklerini özdeşim yoluyla
kendisine
mal
eder.
Aile
içinde
çocuğa
güven
duygusu
kazandırılmalı, sağlıklı iletişim kurmasını sağlayacak beceri ve yetiler
edinmesi sağlanmalı, gelecek hayatında sağlıklı ve başarılı olabilmesi
için
fiziksel
ve
ruhsal
gelişiminin
sağlanmasına
ortam
oluşturulmalıdır. Bunlar ancak sağlıklı aile içi ilişkiler kurabilmekle
mümkündür (Dolunay, 2004).
Aile ihtiyacı çocukların en temel ihtiyaçları arasındadır. Aile
ihtiyacı değerli olma duygusu, güven ortamı, yakınlık ve dayanışma
duygusu, sorumluluk duygusu, zorluklarla mücadele etmek suretiyle
33
zorlukların üstesinden gelmeyi öğrenme, mutluluk ve kendini
gerçekleştirme ortamı ve manevi yaşamın temellerini oluşturma
şeklindedir . Yedi başlık altında toplanmakta ve “ruhen sağlıklı veya
sağlıksız bireylerin yetişmesinde aile içi iletişimin ön planda olduğu”
belirtilmektedir. (Cüceloğlu, 1997)
İnsanın sosyalleşmesi doğum öncesinde başlayıp ölünceye kadar
süren uzun bir süreçtir. Bu süreçte insana öğretilen en temel prensip,
toplumun
hangi
evrelerde
kendisinden
hangi
davranışların
beklendiğidir. Sosyalizasyon, bireyin içinde yaşadığı toplumun
kurallarını öğrenmesi sonucunda, yaşadığı toplumdaki diğer bireylerle
daha uyumlu ve sağlıklı yaşamasını sağlar ki bu aynı zamanda onun
toplumsal kimliğini de kazanmasıdır (Baymur,1994). Biyolojik olarak
olgunlaşan bir birey, diğer yandan da toplumun kurallarını öğrenmek
suretiyle sosyalleşir. Sosyalleşmede aile çok önemli bir yer
tutmaktadır. Aile içi ilişkilerin zayıflaması, aile içindeki bireylerin
birbirlerine karşı sorumluluk duygularında, ilgi ve şefkatlerinde
azalma olduğu sürece kişi, dışarıya ve kendi özel ilgilerine
yönelecektir. Özellikle de bu sağlıksız ortam, çocukluk yıllarına denk
gelirse, çocuğu suça iten önemli bir etken olarak ortaya çıkar. Ailedeki
bu istenmeyen durum, olumsuz çevre şartlarıyla da birleşince sapmış
veya suçlu davranış ortaya çıkabilir. (İçli, 1999)
Çocuk suçluluğunu açıklamada ailede odaklaşmak daha çok son
yüzyılda gerçekleşmiştir. 1980'lere kadar gündem, ergenlerin aileye
bağlılığı üzerindedir. 1980'lerde bazı araştırmacılar aile faktörlerinin
34
suçlulukta etkili olduğunu bulmuştur. Bunun yanında ailenin çocuğu
reddetmesinin, aileye bağlılıktan daha fazla suç davranışını etkilediği
belirlenmiştir. Son zamanlarda araştırmalar, aile faktörleri ve bu
faktörlerin suçluluktaki etkisinin karmaşık olduğunu göstermiştir. Bu
faktörler araştırmacılar tarafından çeşitli şekillerde sınıflandırılmıştır.
Bunlar ailenin çocuğu reddetmesi, disiplin biçimleri, aileden öğrenme,
aile içi şiddet, tek ebeveynle ilişkinin niteliğidir (Seydlitz ve Jenkins
1998). Suç ilişkisi üzerine çalışan aile araştırmacıları, ebeveyn ve
çocukları arasındaki ilişki üzerine odaklanmaktadır (Clark, 1997).
Litaratürde
altı
çizilen
husus,
ailenin
işlevselliğidir.
Aile
bütünlüğünün ne şekilde bozulduğunun önemli olduğuna vurgu
yapılmakta,
işlevselliğin
olmaması
ise
son
derece
önemli
görülmektedir. Gorman ve ark. (2004) göre, ailenin işlevselliği, çocuk
suçluluğu ve kriminal davranış riskinin en güçlü yordayıcılarındandır.
Akıncı (1993), ise çocuk suçluluğunda aile faktörlerini dört grupta ele
almıştır. Bunlar parçalanmış aile, aile içi gerilim, ailedeki disiplin ve
ilişkiler ile ailede suçluluk olgusudur. Aşağıda suçlulukta aileye
ilişkin faktörlerden bazıları üzerinde durulmaktadır.
Bu faktörlerden biri olan aileye bağlılık, suçluluğu açıklamada
ilk
kavramlardandır.
Araştırmalar
aileye
bağlılığın
suçluluğu
azalttığını göstermiştir. Aileye bağlılık suça yönelmeyi azaltmanın
yanı sıra, tekrar suça yönelmeyi önleyen güçlü bir aile içi faktör
olabilmektedir (Seydlitz ve Jenkins, 1998).
35
Aile içi bağların zayıf olduğu ve aile içi etkileşimlerde sorun
yaşanan
ailelerde
çocuklar,
ailelerine
yabancılaşabilir.
Bu
yabancılaşma ise çocukta iki davranış ortaya çıkarır: Bunlar kaçma ve
kaçınmadır (Angenent ve Man, 1996). Kaçma davranışında çocuk,
kendisini dışarıda var etmeye çalışır. Kaçınma davranışı, edilgen,
etken ve tepkisel olarak ortaya çıkabilir. Edilgen kaçınmada çocuk,
çevresinde olup bitenlerden, ailesinden kendini geri çeker. İçe yönelir
ve uyumsuz davranışlar gösterebilir. Etken kaçınma davranışında
çocuk, kendisi ve aile yaşamı için yaşam koşullarını en iyi hale
getirmeye çalışır. Yetişkin dünyasına katılmaktadır. Bu durum
çocuğun alkole, madde kullanımına ve kumara yönelmesine neden
olabilir. Cinsel ilişkilere girer, evden uzaklaşır. Aynı zamanda çocuk
yıkıcı davranışlara girebilir, cinsel saldırılara yönelebilir. Tepkisel
davranış, doğrudan ebeveynlere yöneliktir. Çocuk suç davranışıyla
ailesini huzursuz etmeye ve utandırmaya çalışır. Suça yönelen
çocuğun yaşı küçüldükçe, suça iten faktörler ailede daha fazla
aranabilir. Özellikle 12 yaşın altındaki çocuklar için bu durum önem
kazanmaktadır. Çünkü bu olgularda, aile -içi sıcaklığın ve korumanın
olmayışı suçlu davranışın belirleyicisi olarak düşünülmektedir
(Angenent ve Man, 1996).
Aile tarafından reddedilme ya da reddedildiğini algılama
suçlulukta önemli bir belirleyicidir (Seydlitz ve Jenkins, 1998).
Uluğtekin (1976) araştırmasında günlük yaşamında ekonomik, sosyal,
duygusal sorunlarıyla baş edemeyen ana babaların saldırganlıklarını
36
çocuklarına yönelttiklerini ortaya koymuştur. Bu durum aile içi
disiplin ve istismar konusunu gündeme getirmektedir. Araştırmalar
cezalandırıcı, güçlü aile kontrolünün olduğu, fiziksel şiddeti içeren
katı disiplin biçimlerinin, özellikle erkek çocuklar için olmak üzere
suçluluğu artırdığını göstermektedir (Seydlitz ve Jenkins, 1998).
Bunun yanında gevşek, kararsız disiplin de suç davranışı ihtimalini
artırmaktadır. Aşırı psikolojik ceza özellikle duygusal ve sözel
istismar söz konusuysa ergene zarar verebilmektedir. Yukarıda ifade
edilen istismar ve disiplin biçimleri çocuk için model oluşturmakta ve
çocuk, gösterdiği ve yaşadığı bu rol modelini kendi yaşantısına
aktarmaktadır. Aile üyelerinden birinin suça yönelmiş olmasının
çocuklar için model oluşturduğu görüşü "kuşaklararası aktarım"
kavramı altında tartışılmıştır (Angenent ve Man, 1996). Bu görüşe
göre suç davranışı bazı ailelerde geleneksel olarak aktarılmakta ve
kuşaktan kuşağa geçmektedir. Çocuk, istismar döngüsünün dolayısıyla
da suç döngüsünün bir halkası olmaktadır. Çocuk suçluluğunu
açıklamaya yönelik araştırmalarda parçalanmış aile de üzerinde
durulan diğer bir faktördür. Akıncı (1993), ana babadan birinin ya da
her ikisinin ölümü, boşanma, ayrılık veya terk gibi nedenlerle ailede
yaşanan parçalanmanın çocuk suçluluğunda önemli nedenlerden biri
olarak kabul edildiği görüşündedir. Burgess, özellikle tek ebeveynli
ailelerin gelir yetersizliği nedeniyle maddi anlamda güç durumda
olduklarını
vurgulamaktadır.
Bu
aileler
genellikle
yaşamla
mücadelede tek başlarına kalabilmekte ve çocuklarını daha az kontrol
37
edebilmektedir. Böylece çocuklar zamanlarının çoğunu sokakta
geçirebilmekte
ve
suça
yönelme
açısından
risk
altında
bulunmaktadırlar. I960' lardan önceki literatür, parçalanmış aileye
sahip olmanın çocuk suçluluğunda önemli olduğunu vurgularken, son
yıllarda yapılan çalışmalar, bu ilişkinin tartışmalı olduğunu ortaya
koymaktadır(Angenent ve Man, 1996).
2. Mezzo Sistemler
Mezzo
düzeyde,
çocukların
suça
yönelmesindeki
etkili
sistemleri okul, çocuğun akran grubu, çalışma yaşamı, çocuğun boş
zaman olanaklarını değerlendirmesi olarak ele alabilir. Okul, çocuğun
sosyalleşmesinde ailenin yanında diğer önemli kurumdur. Bazı
faktörler, bu kurumun rolünü gerektiği gibi yerine getirmesini
engelleyici olabilir. Literatür, suça yönelen çocukların, ailenin
eksikliğini giderecek denetlemeyi ve toplumsallaşmayı sağlayacak
okul olanaklarından yararlanamadıklarını göstermektedir (Hancı,
2002). Son yıllarda okulların, bu fonksiyonunun tersine, suçun
oluşmasına olanak tanıyan bir mekanizma haline geldiği de bir başka
tartışma konusudur.
1980-1990 yılları arasında suçlu çocukların eğitim durumunu
gösteren verilerde, yoğunlaşmanın ilkokul öğrencisi ve mezunu
çocuklarda olduğu, ortaokul mezunlarında bir azalma olduğu ve lise
mezunlarında ise minimum hale geldiği saptanmıştır. Cezaevlerine
giren hükümlü çocukların suçu işlediği andaki eğitim düzeyinin
38
dağılımı incelendiğinde, eğitim düzeyi ile suç işleme oranı arasında
ilişki ters orantılıdır. Çocuğun eğitim durumu yükseldiği oranda suç
işleme eğilimi azalmaktadır (Yücel, 1993). Bununla birlikte eğitim
görmüş suçluların oranı, yani eğitim ile suç arasında kurulan ilgi,
öncelikle inceleme konusu yapılan ülkedeki kültür seviyesinin suçlu
çevresindekinin aksi olduğunu belirlemektedir. Bu konu ile ilgili
yapılan araştırmalar neticesinde suç işlemiş çocuklardan belirli bir
miktarının
okur-yazar
olmadığını
söylemek,
okuyup
yazma
bilmeyenlerin suç işlemeye daha meyilli olduğunu belirlemekten
ziyade, araştırma yapılan ülkedeki okur-yazar oranının düşük
olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle suçlu çocukların eğitim
durumları ile yapılan araştırmaların ve elde edilen verilerin diğer
sosyal
çevresi
ile
olan
ilişkisiyle
birlikte
değerlendirmek
gerekmektedir.
Aile ve arkadaş çevresi çocuğa öteki bireylerle çalışma
alışkanlığını kazandırırken okul bir toplumsal kurum olarak bu
alışkanlığı sürdürür. İyi planlanmış bir okulun bu düzeydeki
faaliyetleri genellikle sosyo-ekonomik açıdan düşük düzeyde ve
duygusal etkileşim açısından yetersiz olan aile şartlarını telafi etme
amacına yöneliktir. Bir başka deyişle ailenin parçalanmış olması yada
bütünlüğünü
koruduğu
halde
çeşitli
nedenlerle
işlevini
gerçekleştirememesi, çocuğun ilgi ve sevgi ihtiyacını karşılayamaması
durumunda bu görevi okulun üstlendiği görülür (Yamaner, 1985).
39
Öğrenime devam etmek, muntazam okula gitmek, çocuğun kötü
çevrelerle olan ilişkisini kesebileceği gibi, aynı zamanda uygun bir
disiplin altında toplumsal kurallara uymasını da sağlar. Buna karşın
bir kurum olarak okul yaşamının içinde bulunan çocuğun bu dönemde
yanlış yönlendirme ve hatalı sosyalleşme sonucu suçluluk davranışları
gösterebileceği düşünülebilir, bu durumun terside geçerlidir. Herhangi
bir nedenle suçluluk davranışı gösteren çocuk okul sürecindeki, okul
başarısı, devamlılık, eğitimi bırakma, disiplin gibi süreçlerle olumsuz
gelişim gösterebilir. Okul başarısızlığı, bir toplumsallaşma gücü
olarak okulun çocuk üzerindeki önemini yitirmesine dolayısıyla
yetersiz toplumsallaşmaya yol açar. Yetersiz toplumsallaşmanın
ürünlerinden biri de suçluluk olduğuna göre, kuramsal olarak okul
başarısızlığı ile suçluluk arasında anlamlı ilişkiler olduğunu
göstermektedir (Polat, 2000).
Okul başarısı, çocugun zekâ düzeyi, okulda alınan notlar,
akademik beceriler ve iyi bir öğrenci olduğuna ilişkin algılamanın
suçlulukla ters orantılı olduğu ortaya konmuştur. (Seydlitz ve Jenkins,
1998) araştırmalarında, suça yönelen çocukların okul başarılarının da
oldukça düşük olduğunu ortaya koymuştur. Okul içinde rahatsız edici
ve öfke yaratan davranış gösteren çocuklar, genellikle sınıftan ya da
okuldan kovulmayı içeren bir biçimde cezalandırılmaktadır. Suça
yönelen öğrenciler sıklıkla öğretmenler tarafından rahatsız edici ve
öfke uyandıran olarak tanımlanmaktadır. Öğretmenler tarafından
gösterilen böyle bir yargı, "sürekli suçluluğun" güvenilir bir
40
belirleyicisi olabilmektedir (Angenent ve Man, 1996). Akademik
başarısızlığa katkıda bulunan bazı koşullar ifade edilmiştir. Birincisi,
okul personelinin ekonomik olarak dezavantajlı durumda bulunan
çocukların sinirli bir potansiyele sahip olduğu konusundaki inancıdır.
Bu nedenle öğretmenler bu öğrencilere yardım etmemektedir. İkincisi,
okul ders programının özellikle ekonomik olarak dezavantajlı
çocuklar için olmak üzere ilgisiz oluşudur. Bu programlar, çeşitli
sosyal sorunlarla yüz yüze olan çocukları göz ardı etmektedir.
Üçüncüsü, öğretim metotlarının sıklıkla uygun olmadığı, sağaltıma
yönelik eğitimin yetersiz olduğudur. Dördüncüsü, okulların ekonomik
ve ırksal açıdan ayırt edilmiş olduğudur. Sonuncu olarak, okullar ve
toplum arasında özellikle de alt sınıf bakımından büyük bir uzaklığın
olduğudur. Akademik başarısızlığın pek çok olumsuz sonuçlar
yarattığını ve bunlardan birinin de okula karşı olumsuz tutumun
gelişmesi olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmalar, okulda zayıf
durumda olan çocuklardan öğretmenlerin uzak durduğunu, bu
çocukların okulu sevmediğini, okulu sıkıcı gördüklerini, okul
çalışmaları
ve
okul
kurallarına
karşı
olumsuz
bir
tutum
geliştirdiklerini, okulu önemsiz olarak algıladıklarını, bu çocukların
arkadaşlarıyla daha çok zaman geçirdiklerini, arkadaşlarının çoğunun
da okulu terk etmiş olduğunu ve arkadaşlarını daha önemli
gördüklerini ortaya koymuştur (Seydlitz ve Jenkins, 1998). Okulda
başarısız
olan,
kendini
ifade
edemeyen,
gereksinimlerini
41
karşılayamayan çocuk okula yabancılaşır ve bu kendini okuldan
kaçma davranışı olarak gösterebilir (Angenent ve Man, 1996).
Okulu bırakma ve suçluluk arasındaki ilişki tartışmalıdır. Bazı
araştırmacılar, çocukların okuldan ayrıldıktan sonra olumsuz bir
çevreden kurtulduklan için daha az suça yönelecekleri konusunda fikir
yürütmektedir. Diğerleri ise, okulu bırakan çocukların onların
uyumunu artıran önemli bir sosyalleştirme kurumuyla bağlarını
kesmiş oldukları için daha fazla suça yönelecekleri görüşündedir.
(Seydlitz ve Jenkins, 1998).
Okulun çocuk suçluluğundaki etkisine ilişkin araştırmalar
okulun yapısının suçluluğu azaltabildiği ya da artırabildiğini
göstermektedir. Okullarda hissedilen disiplinin ve aşırı katılığın
öğrencilerin, kurallar, polis ve topluma karşı saygılarının azalmasına
katkı verdiği ifade edilmektedir. Örneğin, akademik başarı ve ergenin
okula karşı olumlu tutumu suç davranışını azaltmaktadır. Okul yapısı
ve uygulamaları çocukların okula karşı daha az sorumluluk
geliştirmelerine neden olabilmektedir. Okula karşı ilginin azalmasının
çesitli nedenleri vardır: Bunlar önemli eğitimsel plan ve kararların
alınmasında
öğrencileri
dışarıda
tutmak,
öğrencileri
okulun
yönetiminin dışında tutmak, pasif bir öğrenmeyi getiren öğretim
biçimlerini kullanmaktır.
Okula daha az bağlı olan ve okulu sevmeyen öğrenciler, okula
bağlı olan ve seven öğrencilerden daha fazla suça yönelmektedir. Okul
42
tarafından reddedildiğini algılama ve okul görevlilerine öfke duyma
suçluluğu arttırmaktadır (Seydlitz ve Jenkins, 1998).
Literatüre
bakıldığında
çocukların
genellikle
ergenlik
döneminde suça yöneldiği görülmektedir. Ergenlik, hızlı bir bedensel,
ruhsal, sosyal gelişim ve değişim dönemi olarak tanımlanabilir. Bu
dönemde çocuk, cinsel, toplumsal ve mesleki kimliğini bulmaya
çalışır. Bu arayışta çocuğun çevresi tarafından desteklenmesi
önemlidir. Gereksinimlerini karşılamada desteklenmeyen çocuklar,
farklı baş etme yollarına yönelir. Bu yollardan birisi yabancılaşmadır.
Yabancılaşma, çocuğun yaşamında karşılaşacağı çatışmalarla baş
etmek ve kaygı durumundan kendini kurtarmak için kullandığı bir
yoldur. Ancak bu mekanizma, çocuğun içinde yaşadığı dünyadan ve
insanlardan kendini yalıtma biçiminde kullanıldığında, çocukta yok
etme ve yok olma dürtüleri ön plana çıkabilir. Bu durum suça yönelen
çocuklarda kendini iki şekilde gösterebilir: Birisi çocuğun bedenini
kurban etmeyi içeren kendini kesme, madde kullanımı iken diğeri
çevreye yönelik şiddet içerikli davranışlar olabilmektedir ( Gökler,
2003).
Ergenlik döneminde çocuk aileden kopup bağımsızlığını
kazanma ve kimlik arayışı çabasında akran grubuna daha çok
yönelmektedir. Suçluluk ile ilgili literatürde de arkadaş ve akran
grubuna geniş yer verilmektedir. Schaefer (1980), araştırmalarında,
ailenin çocuk üzerindeki etkisini yitirmesine bağlı olarak, akran
grubunun çocuk üzerindeki olumsuz etkisinin daha belirginleştiğini
43
vurgulamaktadır
(Uluğtekin, 1991). Kimlik arayışının devam ettiği
yerlerden biri olan akran grubu, kendine özgül norm ve değerlerin,
özellikle sadakatin önem kazandığı bir ortamdır. Suça yönelmede
akran grupları çocuk üzerinde baskı oluşturabilir (Angenent ve Man,
1996). Daha çok ergenlik döneminin başlarında ergen grubu
baskısının bir örneği olarak çocuğun alkol ya da madde kullanımına,
cinsel
ilişkiye
girmesi
verilebilmektedir.
Türkeri
(1995)
araştırmasında, suça yönelmiş çocukların suçtan önceki arkadaş
gruplarının % 80'inin sigara, % 36'sının alkol, % 5'inin tiner koklama,
% 18'inin kollarına jilet atma alışkanlıkları olduğunu belirlemiştir.
Delikara (2001) ergenlerle yaptığı araştırmalarında akranlara güven ve
bağlılığın 14 yaşından itibaren giderek arttığını ve 17 yaşında da en
yüksek noktaya ulaştığını bulmuşlardır.
Çocuk ve ergen suçluluğuyla ilgili yapılan çalışmalarda
genellikle aile gelirinin düşük olduğu görülmüştür (Türkeri 1995;
Kıcalıoğlu 1988). Düşük ekonomik düzey, suça yönelten tek neden
olmasa da suça elverişli bir ortam hazırlamaktadır (Hancı, 2002) .
Suça yönelen çocukların, ailelerinin gelir durumuna bağlı olarak,
küçük yaşlarda çalışmak zorunda kaldığı görülmektedir. Bu durumda
diğer önemli etkenin ailedeki rol modelleriyle ilgili olduğu
söylenebilir. Araştırmalar, bu ailelerde eğitim seviyesinin düşük
olduğunu (Türkeri, 1995; Kıcalıoğlu 1988;) eğitim görmek yerine,
kısa yoldan meslek sahibi olmaya değer atfedildiğini göstermektedir.
Bu durum söz konusu çocukların gerek sokakta ve gerekse informal
44
sektörde ağır koşullar altında çalışmalarına, bu da çocukların özellikle
de bedenen istismarına neden olabilmektedir. Çocukların çok küçük
yaşlarda çalışmaya başlaması, daha çok az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkeler için söz konusudur. Çalışmaya ilişkin diğer önemli bir bulgu,
bu çocukların kısa sürelerle bir işte çalıştığına ve sık iş değiştirdiğine
ilişkindir (Acar, 2000).
Hancı (2002) bir çalışmasında, suç işledikleri iddiasıyla
yargılanan çocukların yarıdan fazlasının herhangi bir işte çalıştıklarını
belirlemiştir. Çocukluklarını yaşayamayan bu çocuklar, işyerlerinde
yeterli beslenme ve bakım olmaksızın çalışmaktadırlar.
Suça yönelen çocuklarda diğer önemli bir unsur, boş
zamanlarını değerlendirme olanaklarıyla ilişkilidir. Araştırmalar,
çocukların boş zamanlarında suça yöneldiğini göstermektedir. Boş
zamanlar, çocukların istediği şekilde hareket etme olanağı bulduğu
zamanlardır. Bu zamanlarda daha az bir supervizyon/gözetim söz
konusudur. Burada önemli olan boş zamanın uzunluğu ile bu zamanı
doldurma arasındaki dengedir. Yeterli olanaklar yoksa, suça
yönelmenin bir nedeni olarak görülebilen "can sıkıntısı" ortaya
çıkabilir (Angement ve Man, 1996).
Okullarda eğitimini sürdüren çocuklar için boş zamanlarını etkin
bir biçimde değerlendirme olanağı yaratılabileceği düşünülebilir.
Ancak yine de son zamanlarda giderek yaygınlaşan ve tehlikeli
boyutlara ulaşmakta olduğu söylenebilecek bir durum vardır ki bu da
internet kafe yaşantısıdır. Gökler (2003), internet kafelere giden
45
çocukların aslında bir yanılsama içinde olduğunu vurgulayarak,
gerçek dünyayla baş edemeyen çocukların sanal bir ortamda başarı
duygusunu yakaladığı ve çocukların bu yolla giderek gerçek dünyaya
yabancılaştığı görüşündedir. Acar (2003) çalışmasında, internet kafeye
giden çocukların birçoğunun porno sitelere girebilme olanağı
bulduklarını belirlemiştir. Cinselliğin şiddet içerikli yansıtıldığı,
cinselliği yaşayan insanların da birer meta olarak gösterildiği bu
sitelerin, çocukların cinsel ve ahlaki gelişimleri açısından sakınca
yaratacağı söylenebilir. Suça yönelen çocuklar arasında diğer yaygın
bir alışkanlık, bilardo, kahve, bar vb. yerlere gitmeleridir. Gerek
internet kafe ve gerekse, kahve ve bilardo gibi yerler çocuklar için
olumsuz rol modellerinin bulunduğu yerler olabilmekte, bu mekanlar,
çocukların sigara, alkol gibi maddelere alışkanlık kazandığı yerler
olabilmektedir.
3. Makro Sistemler
Makro düzeyde çocukların suça yönelmesindeki etkili sistemler,
ülkenin sosyal ve ekonomik politikaları, göç, toplumun sosyal,
kültürel ve ekonomik yapısı ve medya olarak ele alınabilir. Yenidünya
düzeni olarak küreselleşme, tüm dünyada ekonomik, siyasal ve sosyokültürel değişmelere yol açmaktadır. Küreselleşmenin de etkisiyle
yoksulluk giderek artmakta ve bu sosyal problemin önemli
sonuçlarından biri olan suçluluk, gerek dünyada gerekse Türkiye'de
kendini giderek daha fazla hissettirmektedir (Acar, 2003).
46
Özdek (2000), yeni dünya düzeninin yoksulluk ve şiddet ile
karakterize edildiği görüşündedir. Torczyner (2001), küreselleşmenin
özellikle dezavantajlı ülke ve gruplar üzerindeki olumsuz etkisini
ifade etmektedir. Bu ülkelerde küreselleşmenin etkisiyle, gelir
dağılımında yarattığı eşitsizliklerin yanında, ekonomik ve pazar
ayrıcalıklarına sosyal ve kültürel ihtiyaçlardan daha fazla önem
verileceğini vurgulamaktadır.Küreselleşmenin yoksulluğu arttırdığına,
savaş ve şiddetin yoksul gruplar için toplumun diğer kesimlerinden
daha tehdit edici olduğuna değinmektedir. Alt sınıfın yaşadığı
bölgelerde, umutsuzluk, öfke ve yabancılaşmadan söz etmektedir.
Hancı (2002), düşük sosyo ekonomik düzeyin, suçluluk için tek
neden oluşturmasa da suça elverişli bir ortam hazırladığından söz
etmektedir. Özellikle çocuğun ihtiyaçlarının karşılanamamasının ve
yarı açlık durumunun suça zemin hazırladığını vurgulamaktadır.
Dolayısıyla çocuk suçluluğunu önlemede, yoksulluğa ve yoksulluğu
önlemeye yönelik politika ve programlar önem kazanmaktadır.
Ülkemizde özellikle yeri olan göçler, yeni geldiği toplulukla
bütünleşmekte güçlük yaşayan yeni grupları ortaya çıkarmaktadır.
Kendi sorunlarıyla baş etmekte güçlük çeken ailelerin, çocukları
üzerinde daha az denetimine neden olabilmektedir. Hancı (2002), bu
durumu "sahte şehirleşme" kavramıyla açıklamakta ve böyle bir
şehirleşmenin getirdiği olanaksızlık ve yabancılaşmanın suça neden
olabileceği, göç nedeniyle yaşanan kültürel farklılığın düşmanlık ve
gerginlik yaratabileceği üzerinde durmuştur.
47
Çocuk suçluluğunda yaşanılan toplumun ve topluluğun sosyal
ve kültürel değerleri önemlidir. Araştırmalar istismar edilen
çocukların, bunu öğrendiğini ve gördükleri rol modellerine bağlı
olarak bu istismarı kendi yaşamlarına aktardığını göstermiştir (Acar,
2003 ).
Çocuk suçluluğunda diğer önemli bir faktörün medyadaki şiddet
olduğu düşünülebilir. Hancı (2002), televizyondaki karakterlerin
çocuklar için önemli modeller oluşturduğunu ifade etmektedir.
Televizyondaki şiddet sahneleri kadar, seks sahnelerinin de çocuklar
için model oluşturduğu görülmektedir. Hancı (2002), konuyla ilgili
uzmanların, bireyleri cinsel meta olarak gösteren yayınların çocukların
zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimi konusunda engelleyici
etkisini belirtmektedir. Acar (2003), araştırmasında, cinsel suça
yönelen çocuklarının çoğunda, suç öncesinde yoğun pornografik
materyale maruz kaldığını ortaya koymuştur.
Ergenlik
döneminde
çocuğun
yaşadığı
yoksulluk
ve
yoksunlukların yanında ailenin içinde bulunduğu yoksulluk ve
yoksunluk çocuğu suç davranışına yöneltebilmektedir. Bu dönemde
ihtiyaçları karşılanmayan ya da karşılanamayan çocuk, yakın çevresi
olan akran grubuna yönelmektedir. Kimlik arayışında yaşadığı
çevrede model alabilecek akranları olan çocuk bu gruptan
etkilenmektedir. (Acar, 2003).
48
2.5. Çocuk İstismarı Ve İhmali
Ailenin birçok görevi arasında çocuk yetiştirme görevi de yer
almaktadır. Ebeveynler bu görevlerini yerine getirirken çocuklarla
karşılıklı iletişim içine girmektedirler.
Bu iletişim sürecinde
ebeveynler kimi zaman bilerek kimi zaman bilmeyerek çocuğun
gelişimini engelleyecek ya da duraklatacak davranışlar gösterebilir.
Bu davranışlar bazen çocuğa yönelmiş şiddet olarak görülebilir.
Ebeveynlerin çocuğun gelişimini engelleyici aktif eylemlerin yanı
sıra, çocuğu dikkate almama, gerekli özeni göstermeme diğer bir
deyişle ihmal etme gibi pasif eylemler de çocuğa zarar verici
olabilmektedir. Literatürde çocuk istismarını ve özellikle de yaygın
biçimde inceleme konusu olan fiziksel istismarı tanımlamaya ilişkin
üç yaklaşımın dikkat çektiği görülmektedir. Birinci yaklaşım
çerçevesinde istismar meydana gelen sonuçlar açısından ele
alınmaktadır. Bu yaklaşımda kaza sonucu ve istismar sonucu yara alan
çocukların ayırımını yapmak oldukça zordur. İkinci yaklaşımda ise
niyet kavramı üzerinde durulmaktadır. Ancak çocuğu istismar ve
ihmal edenin niyeti gözlenebilir bir davranış olmadığından bu
şekildeki tanımın işlerlik kazanması da güçtür. Çocuk istismarının
tanımlanmasıyla ilgili üçüncü yaklaşımda ise, çocuk istismarı
konusunda bir karar vermek için istismarı değerlendiren kişinin içinde
yaşadığı kültüre bağımlı olarak bazı kararlar verdiği düşünülebilir.
Ayrıca gözlemcinin ihmal ve istismarı belirlerken, tepki öncesi
49
olayları, tepkinin yoğunluğunu, zarar gören ve zarar verenin rol ve
statülerini göz önüne aldığı görüşü yaygındır. Çocuk istismarı ve
ihmali, tanımlamalara göre farklılık gösterdiği halde, genel anlamda
çocuğa fiziksel ve psikolojik olarak verilen zararı işaret etmektedir
(Kozcu, 1990).
Çocuk ihmali genelde ailenin, ilgili kurumların ya da devletin
çocuğa karşı en temel sorumluluklarını yerine getirmemesi şeklinde
tanımlanır. Bir bütün olarak toplum, kurumlar ve bireyler tarafından
geliştirilen ihmal davranışı, çocukların eşit hak ve özgürlüklerden
yoksun bırakılması sonucunda onların en üst düzeyde gelişimlerini
engelleyici davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun bakım ve
beslenme gereksinimlerinin yeterince karışılanmaması, gerekli tıbbi
müdahalenin yapılamaması, ana-baba olarak çocuğa karşı danışmanlık
görevinin yeterince yerine getirilmemesi ve çocuğun tek başına
bırakılması ihmal davranışına örnek olarak verilebilir. Sonuçta daha
çok ölümlere, yaralanmalara ve uzun dönemli problemlere neden olan
ihmalkârlık, genelde en kötü davranış biçimi olduğu gibi kötü
muameleden de daha yıkıcıdır (Aral, 1997).
Aktif bir olgu olarak nitelendirilen istismar anne, baba ya da
bakıcının çocuğa zarar verici davranışlar göstermesi sonucu ortaya
çıkmaktadır. Çocuk istismarı istem dâhilinde fiziksel zarar verme,
çocuğun kötü beslenmesine yol açma, cinsel suistimal, çıkar için
kullanma, bundan da öte çocuğun normal fiziksel ve zihinsel
50
gelişimini kısıtlayıcı her türlü faaliyette bulunmayı içermektedir.
(Fogel ve Melson, 1988)
Sweet ve Resick (1990)
ise istismarı “Çocuğu riske sokan,
çocuğa zarar veren davranışlar bütünü” olarak
ifade etmekte ve
istismar olayında ebeveynin çocuğu cezalandırma, disiplin ve kontrol
etme hakkını kendi çıkarları doğrultusunda kötüye kullanmasının söz
konusu olduğunu belirtmektedir (Sweet ve Resick, 1990) .
Galborino’ya göre (1980) çocuk istismarı çocuğa kötü muamele
probleminin büyük bir kısmını kapsamakta olup, fiziksel, ruhsal ve
cinsel açıdan çocuğun kötü davranışlara maruz kalmasını içermektedir
(Galborino, 1980).
Çocukların özgür, yaratıcı bir kişilik kazanabilmeleri her
şeyden önce aile ve toplum içindeki sosyalleşme sürecinde duygu ve
düşüncelerini rahatça dışa vurabilecekleri bir ortamın sağlanmasını ve
bu konuda bilinçli bir özen gösterilmesini gerekli kılmaktadır. İstismar
ve ihmal eden ailelerden gelen çocukların gelişimsel gerilik
gösterdikleri ve bunun ailedeki uyarılma, olanak ve özendirme
eksikliğinden kaynaklandığı bilinmektedir. İstismar ve ihmale uğramış
çocuklardaki gelişim profiline bakıldığında, en sık rastlanan
bozuklukların okul öncesi dönemde konuşmanın gecikmesi, iletişim
bozukluğu ve başarısızlık olduğu görülmektedir. Bunlarla birlikte bu
tür çocukların anti-sosyal, düşmanca, saldırgan davranış gösterdikleri
de saptanmıştır (Sweet ve Resick, 1979).
51
Bir başka tanımlamada ise, Çocuk istismarı ve ihmali kavramı;
çocukların ana baba ya da bakıcı gibi onlara bakıp gözetmek ve
eğitmekle görevli sorumluluk, güç ve güven ilişkisi içinde oldukları
kişiler ya da (bir erişkin tarafından) yabancılar tarafından çocuğa
yöneltilen, toplumsal kurallar ve profesyonel kişilerce uygunsuz ya da
hasar verici olarak nitelendirilen, bedensel ve psikolojik sağlıklarına
zarar verecek, çocuğun gelişimini engelleyecek biçimde uygulanan
tüm fiziksel, duygusal yada cinsel tutumları, ihmali, ticari amaçlı
sömürüyü kapsar (Şahin, 2007).
Tanımların çok fazla olması ve ortak bir tanımın oluşabilmesi
için Dünya Sağlık Örgütü 1985’de toplanarak ortak bir tanımın
oluşması için konunun uzmanlarını bir araya getirerek çalışmalar
yapmış ve aşağıdaki tanımı Dünya Sağlık Örgütünün tanımı olarak
yayınlamıştır.
Çocuğun, sağlığını, fizik gelişimini, psikososyal gelişimini
olumsuz yönde etkileyen bir yetişkin, toplumu veya ülkesi tarafından
bilerek veya bilmeyerek yapılan davranışlar çocuk istismarı olarak
kabul edilir. Tanım aynı zamanda çocuğun istismar veya şiddet olarak
algılamadığı veya yetişkinlerin istismar olarak kabul etmediği
davranışları da içine alır. Davranışın mutlaka, çocuk tarafından
algılanması veya yetişkin tarafından bilinçli olarak yapılması koşul
değildir. (World Health Organization (2002). World Report on
Violence and Health. 2002; Geneva.) (Polat, 2007)
52
Çocuk istismarı; fiziksel, cinsel ya da duygusal istismar olarak,
çocuk ihmali ise fiziksel ya da duygusal ihmal olarak ayrılmaktadır.
İstismar ve ihmalin bu farklı şekilleri yalnız aileleri değil, toplumu,
sosyal kuruluşları, yasal sistemleri, eğitim sistemini ve iş alanlarını da
etkileyen bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır (Oral ve ark. 2001)
(Hedin , 2000).
İstismar çoğunlukla çocuğa doğrudan uygulanan eylemlerdir,
ancak özellikle aile içinde herhangi birinin diğer üyeye uyguladığı
şiddete çocuğun tanık olması da çocuk istismarı kapsamında
değerlendirilir. Çocuğun doğrudan yaşamadığı ancak tanık olduğu
şiddet içeren durumlar çocuğun ihtiyaç duyduğu güvenli, destekleyici
ve bütünlüklü bir aile ortamının zedelendiği anlamına gelir. Sevdiği,
yakın olduğu, ihtiyaç duyduğu birine yönelik şiddet çocuk için
sarsıcıdır. Ayrıca bu eylem çocukta, dolaylı olarak kendisine de
yöneltilmiş olduğu hissini uyandırır. İstismar yaşantısının riskini
arttıran birtakım faktörler vardır ve istismarın türüne bağlı olarak bazı
risk faktörlerinin etkisi daha belirgindir. Risk arttıran faktörler şu
şekilde özetlenebilir (Ögel, 2007).
1.Makro sistem özelliklerine bağlı olarak
-Koruyucu düzeneklerinin yetersiz olduğu bir çevrede yaşamak
-Ekonomik koşulların yetersiz olduğu bir çevrede yaşamak
- Savaş veya terörün yaşandığı bir ortamda olmak
-Bedensel cezalara ilişkin kültürel bir kabulun olduğu ortamda
yaşamak
53
-Çocukların sahip olma kavramı bağlamında algılayan bir
ortamda yaşamak
2-Sosyokültürel koşullara bağlı olarak
-Azınlık bir gruptan gelmek
-Sosyal desteğin az olması
3-Aile dinamiklerine bağlı olarak
-Gerçek aile dışında bir ortamda büyümek
-Tek ebeveynli ailede büyümek
-Üvey anne veya babanın bulunması
-Koruyucu olmayan, zayıf insan ilişkilerine sahip ailede
bulunmak
-Anne veya babanın çocuklukta şiddete maruz kalmış olması
-Aile üyelerinin yaşadığı ekonomik sorunlar ve işsizlik gibi
durumlara bağlı olarak koruyucu olma ve duygusal destek
sağlama gibi ebeveynlik becerilerinin sekteye uğraması
-Aile üyelerinin yaşadığı çeşitli ruhsal rahatsızlıklar
-Anne ve babanın fiziksel ve duygusal olarak geri çekilmiş
olması
-Anne ve babanın çok katı bir kişilik yapısına sahip olması, aşırı
kontrolcü tutumları
-Aile üyelerinde saldırganlık ve dürtüsellik
-Alkol madde bağımlılığı olan ailede büyümek
-Ailenin çocuğu çalıştırması
-Çocuğun gelişimi konusunda bilgisiz ebeveynlere sahip olmak
54
4-Kişisel özelliklere bağlı olarak
-Zihinsel veya fiziksel bir yetersizliğe sahip olmak
Fiziksel İstismar
Fiziksel istismar, 18 yaşından küçük çocuk ya da gencin ana
babası ya da bakımından sorumlu başka kişi tarafından sağlığına zarar
verecek biçimde fiziksel hasara uğraması, yaralanması ya da
yaralanma riski taşımasıdır. Bu hasar; elle ya da bir nesneyle
vurularak,
itilerek,
sarsılarak,
yakılarak
ya
da
ısırılarak
oluşabilmektedir (Kaplan, 1999).
Toplum bilimcilere ve çocuk gelişim uzmanlarına göre fiziksel
istismar kavramı ana-baba ve onların yerine geçen, çocukla aynı evde
oturan çocuğa bakmakla sorumlu kişiler tarafından, çocuğa tokat
atma, bir araçla dövme, yaralama, aç bırakma, çocuğu kapalı bir yere
hapsetme, evden kovma, eve kabul etmeme gibi şiddet dvranışlarında
bulunarak çocuğun yaptığı hatalarla orantılı olmayan aşırı cezaların
verilmesini; ana-babaların çocuk üzerindeki kontrol ve disiplin
hakkını kötüye kullanmalarını ve çocuğun bedensel bütünlüğünün
bilinçli ya da bilinçsiz olarak riske sokulmasını ve zarar görmesini
içermektedir (Bilir, 1991).
Fiziksel istismarın çoğunlukla "kaza" olduğu düşünülerek
gözden kaçırıldığı öne sürülmektedir. Fiziksel ihmalin ise çok daha
yüksek oranda meydana geldiği düşünülmektedir (Kaplan, 1999.)
55
Fiziksel istismar tanımını operasyonalize etmede netliğin
gereğinden yola çıkarak çeşitli ülkelerin yasaları incelendiğinde,
ABD, Lowa Eyaleti yasalarındaki tanımdan bahsetmek anlamlı
bulunmuştur. Fiziksel istismar, kaza sonucu olmayan, bilinen öyküyle
açıklanamayacak, 18 yaş altı bir küçüğün, kendisine bakmakla
yükümlü olan bir kimsenin eylemleri sonucunda yaralanmasıdır.
(Lowa Department of Public Health) (Atamer, 2005).
Yine aynı amaçla Utah Eyaleti yasalarındaki netlik kayda değer
bulunmuştur. Fiziksel istismar, çocuğun fiziksel sağlığına ve refahına
yönelik zarar tehdidi oluşturan veya zarar veren kaza dışı eylemlerdir.
Bu durumlar,
1.Çocuğa fiziksel zarar verecek veya çocuğun sağlığını
tehlikeye atması makul düzeyde muhtemel reçetesiz ilaç verilmesi,
2.Çocuğa yasal olarak reçetelendirilmeyen veya önerilmeyen
maddeler verilmesi,
3.Bilerek veya gayri ihtiyari çocuğun fiziksel olarak, hafif,
şiddetli veya ağır biçimde yaralanmasına neden olabilecek bir
maddeye maruz kalmasına sebep olunması veya çocuğun böyle bir
riske maruz kalmasına izin verilmesi.
Fiziksel yaralanmanın tanımı ise, kaza dışı yaralanmalar veya
çocuğun fizik durumunu bozan veya tehlikeye atan koşullar olarak
belirtilmiş olup, bu tanıma sınırlayıcı olmamakla beraber şu durumlar
girer; deride yara veya çizikler, laserasyon ve abrasyonlar, büyüme –
56
gelişme yetersizliği, çocuğun sağlığı veya refahını tehdit eden her
türlü şiddet davranışı.
Fiziksel şiddet de çocuğun sağlığını ve refahını tehdit eden bir
durum
olarak
şöyle
tanımlanmıştır;
itme,
vurma,
bağlama,
çimdikleme, tırnaklama, sıkıştırma, tokatlama, çekme, bir silah veya
gereçle vurma, ateş etme, bıçaklama veya evcil hayvan gibi sahip
olduklarına zarar verme veya bunlarla tehdit etme.
Atamer
çalışmasında
fiziksel
istismarın
araştırmasında
kullandığı operasyonel tanımını şöyle yapmaktadır (Atamer, 2005).
Fiziksel istismar,
-Bir bakıcı veya ebeveynin 18 yaş altındaki çocuğun,
-Tıbbi müdahaleyi gerektirecek yada vücudunda görünür
düzeyde yaralanmaya sebebiyet verecek şekilde,
-Bir nesne kullanılarak veya kullanılmadan uygulanan
-Kaza sonucu olmayan
-Terbiye ya da cezalandırma amacı taşıyan ya da taşımayan
-Fiziksel şiddet içeren her türlü eylemidir.
Fiziksel istismarda kız erkek oranı arasında belirgin bir fark
bulunmamaktadır. Ancak cinsiyet dağılımı kurbanın yaşı ile değişiklik
gösterebilmektedir, örneğin; ergenlik çağında kızlar daha fazla fiziksel
istismarla karşı karşıya kalabilmektedir (Powers, Eckenrode, Jaklitsch,
1990). Fiziksel istismar en çok dört sekiz yaşlarındaki çocuklara
yönelik olmaktadır ve yaşla istismar oranı azalmaktadır. Anne yaşına
bakıldığında 20 yaş ve altındaki annelerin çocuklarına daha sık olarak
57
fiziksel istismarda bulundukları gözlenmektedir (Şahiner ve ark.
2001).
Cinsel İstismar
Bir yetişkin ile psikoseksüel gelişimini tamamlamamış bir
çocuğun, yetişkinin cinsel haz duymasına yönelik karşılıklı ilişkisine
cinsel istismar denir (Ziyalar, 1997).
Cinsel istismar, bir erişkinin cinsel gereksinim ve isteklerini
karşılamak için çocukları araç olarak kullanmasıdır (Green, 1996).
Çocukların cinsel sömürüye karşı korunmaması ve ilgisiz
kalınması, cinsel gelişime gereken önemin verilmemesi cinsel ihmal
olarak da ifade edilmektedir (Bilir, 1991).
Çocuklarda cinsel istismar ilk olarak Ruth ve Henry Kempe
(1978) tarafından "bağımlı ve gelişimsel olarak olgunlaşmamış çocuk
ve adolesanların bilinçli olarak onay vermeye muktedir olmadıkları,
bütünüyle algılayamadıkları veya ailevi rollerle ilgili sosyal tabulara
ters düşen cinsel aktivitelerde taraf olmaları" olarak tanımlanmıştır
(Polat, 2000).
Çocukların cinsel istismarı tanımlamaları çocuk ile istismar eden
arasındaki yaş farkları, istismar edenin kullandığı yöntem, güç ya da
aldatma kullanılması, çocuğun gördüğü zarar üzerinde durarak
çeşitlenmişlerdir. Finkelhor ve Hotaling; çocuk 13 yaşından küçükse
ve saldırgan ile çocuk arasında 5 veya daha fazla yaş farkı varsa,
çocuk 13 yaşından büyükse saldırgan ile 10 yaş fark varsa çocuk
istismarından söz edileceğini, tehdit, güç kullanımı, aldatma kullanımı
58
söz
konusu
olduğunda
yaş
farklarının
göz
ardı
edilmesini
önermişlerdir (Finkel, 1994).
Uluslararası Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Derneği'ne
göre çocukların cinsel istismarı; rıza yaşının altında bir çocuğun cinsel
açıdan yetişkin bir kişinin cinsel doyumuna yol açacak bir edim içinde
yer alması ya da bu duruma göz yumulmasıdır. Bu tanım, söz konusu
edimin herhangi bir araç ve cebir kullanılarak yapılıp yapılmadığı;
genital ya da fiziksel temas içerip içermediği; çocuk tarafından
başlatılıp başlatılmadığı ve kısa dönemde ortaya çıkacak derecede
zararlı bir sonuç doğurup doğurmadığı ile ilgilenmemektedir
(Taşkıranoğlu ve Tırtıl , 2001) .
Cinsel istismarın tanımı, ne tür eylemlerin kapsamında ele
alındığına bağlı olarak da değişkenlik göstermektedir. En sıklıkla
kullanılan operasyonel tanımlamalarda cinsel istismar kapsamına
giren cinsel eylemler, bir çocuk ve bir yetişkin arasında, göğüslere
veya genital organlara dokunulması ile teşebbüs halinde ya da
gerçekleşmiş oral, anal veya vajinal birleşme şeklindeki eylemlerdir.
Ancak, cinsel istismar eyleminin fiziksel temas içermeyen eylemleri
de kapsadığı görülmektedir. Bir eylemin cinsel nitelikte olup
olmadığına karar vermede fiziksel temasın varlığı kolaylık sağlarken,
fiziksel temasın yokluğu netliği zorlaştırmaktadır. Bu noktada,
eylemin kastı ve olayın geçtiği bağlam önem kazanır. Eğer eylem bir
59
yetişkinin cinsel doyumu amacıyla girişilmiş bir eylemse, fiziksel
temas içerse de içermese de cinsel istismar olarak değerlendirilir
(Atamer, 2005).
Faller (1988), istismar türlerini şu şekilde sınıflandırmaktadır.
1)Temas içermeyen cinsel istismar, seksi konuşma, teşhircilik,
gözetlemecilik, 2) Cinsel amaçlı fiziksel temas, vücudun özel
bölgelerine dokunma, 3) Oral-genital temas, oral-vajinal, oral –penil,
oral-anal ilişki, 4) interfemoral ilişki, penisin çocuğun bacakları
arasına yerleştirildiği ilişki türü, 5) Cinsel Penetrasyon anal, genital
penetrasyon, parmak yada yabancı cisim penetrasyonu, 6)cinsel
sömürü, çocuk pornografisi ve çocuk fuhuşu, 7) diğer istismar
türleriyle bir arada olan cinsel istismar; sado-mazoşistik eylemlerin
uygulanması
(fiziksel
kötü
muamelenin
cinsel
bir
eylemle
birleştirildiği haller) (Taşkıranoğlu ve Tırtıl, 2001) .
Cinsel İstismar, cinsel doyum için bir çocuğu kullanmak ya da
bir başkasına çocuğu bu amaçla kullanması için izin vermektir. Bir
yetişkinin cinsel haz duymak amacıyla çocuğun cinsel organlarını
okşaması, tecavüz etmesi, teşhircilik yapması, çocuğu pornografi aracı
olarak kullanması olarak tanımlanabilen cinsel istismar cinsel doyumu
çocuklarla ilişkilerde arayan, cinsel açıdan yetersiz olabilen kişilerce
başvurulan bir çeşidi sayılmaktadır. Cinsel istismar olaylarının bir
kısmı, cinsel açıdan yetişkinleri değilde çocukları çekici bulan kişiler
60
tarafından gerçekleştirilmektedir. Dokunmak suretiyle çocuklara
cinsel tacizde bulunan kişiler, yetişkinlerle ilişkiye giremeyen ya da
bu konuda yetersiz olan ve bu eksikliklerini çocuklarla ilişki kurarak
gidermeye çalışan kişiler olduğu ileri sürülmektedir (Atauz, 1991).
Çocuklara zor kullanılarak yapılan bütün cinsel davranışlar
(örneğin 14 yaşında bir kız veya erkeğin aynı yaşta bir kişi tarafından
zorla ırzına geçilmesi gibi) cinsel istismar kabul edilse de, çocuklar
arasında rıza ile yapılan cinsel eylemler taraflar arasında çok yaş farkı
yoksa, cinsel istismar olarak kabul edilmemektedir. Ancak, klinik
amaçlar için her olayın ayrı ayrı ele alınması gerekir, Rıza basit bir
kavram değildir, özgür irade ile girişilmiş gibi görünen bir ilişki
aslında güç, bilgi, olgunluk ve bağımlılığın sonucu ortaya çıkmış
olabilir. Çocuklarla rıza dışı yakın ilişki kurma ve bazen de zor
kullanmayı içeren cinsel saldırılar genelikle tesadüfîdir, yani saldırı
belli koşullarda herhangi bir çocuğun başına gelebilir. Öte yandan,
yetişkinlerle uzun süreli ve ensest içeren yinelenen cinsel istismar
ilişkileri, genellikle çocuk ve ailesinde başka türden çeşitli istismar
göstergeleri ve psikolojik ve sosyal sorunlarla birlikte görülür. Böyle
durumlarda çocuk cinsel istismarı, ensest içeren bozuk düzenli bir
ailede büyümenin getirdiği zararlardan yalnızca biridir. Bu türden
aileler tipik olarak toplumsal açıdan yalıtılmış ailelerdir, baba
genellikle depresif ve possesiftir, sorunlarını ve çocukları ile
ilişkilerini cinsel olarak ifade eder. Anne genellikle psikolojik açıdan
61
zayıftır, boyun eğen bir kişilik yapısına sahiptir ve çocuklarını
korumaktan acizdir (Kutchinsky, 1999).
Toplumca kabul edilmeyen ve duygusal açıdan en yoğun
yaşanan cinsel istismar türünün, aile içinde ya da çocukla kan bağı
olan kişiler arasında olduğu vurgulanmaktadır. Ancak bu tür vakaların
belirlenmesi ve ortaya çıkarılması çoğu zaman oldukça zor
olmaktadır. Cinsel istismarın sık görüldüğü aileler genel olarak
işlevselliği bozuk aileler olarak tanımlanmakta ve bu ailelerde olaya
yol açtığı düşünülen çeşitli patolojiler bulunmaktadır. (Aral, 1997).
a. Baskın ve koşulsuz söz tutma isteyen ana baba modeli: En
sık gözlenen katı babanın güç ve kararlarda baskın olduğu aile
modelidir. Aile sistemi kapalıdır. Babaların bir kısmı güç ve kontrol
sağlamak için şiddete başvurmaktadır.
b. Cinsel sorunlar: Cinsel istismarın gözlendiği ailelerde, ana
babalarda cinsel sorunlar daha sıktır.
c. Sosyal izolasyon: Ana babaların çoğunda aile dışı sosyal
ilişkilerde kısıtlılık ve zorlanma vardır.
d. Rol çatışması: Cinsel istismar uygulanan ailelerde rol
çatışmalarına sık rastlanır. Anne genellikle eşlik ve ev kadınlığı
rollerini kızına bırakmaktadır, baba da bakım vermeyi ensest yoluyla
yapmaktadır.
e. Alkol ve madde kötüye kullanımı.
f. Yadsıma: Aile üyelerinde en sık kullanılan savunmadır. Baba,
olayı "seks eğitimi" olarak savunabilir, anne ise kocası ile ilişkisini
62
bozabileceği için reddedip görmezlikten gelebilir. Çocuk utanma ve
suçluluk duygularını bastırmak ve aile düzeninin bozulmasını
önlemek amacıyla durumu yadsıyabilir (Green 1996 , Canat 1994).
Boşanma, şiddet, alkol ve madde kullanımı olan ailelerde cinsel
istismar daha sık görülmektedir. Çocuğun bakımıyla doğrudan
ilgilenen babaların daha az istismar uyguladığı saptanmıştır (Yates,
1997).
Cinsel istismar sık rastlanan ve genelde yıllarca süren bir durum
olmakla birlikte sıklıkla gizli kalmaktadır. Vakaların yalnızca
%15'inin bildirildiği düşünülmektedir. Cinsel istismarın herhangi bir
sosyodemografık
grupla
bağlantısı
saptanmamış
ve
her
sosyoekonomik düzeyde görülebileceği belirtilmiştir (Hedin, 2000).
Kız çocukları erkek çocuklarından 1, 5-3 kat fazla cinsel
istismara maruz kalmaktadır. Cinsel istismara maruz kalan çocukların
yaklaşık % 30'u 2-5 yaş arasında, % 40'ı 6-10 yaş arasında ve %30'u
11-17 yaşları arasındadır. Yani cinsel istismara uğrayan çocukların
%60'ı 10 yaşının altındadır. Bununla birlikte her yaş grubundan çocuk
cinsel istismarın mağduru olabilmektedir. İstismarda bulunan kişilerin
çoğunluğu
erkektir
ve
çocuğun
çevresinde
bulunan
tanıdığı
kişilerdir(Taşkıranoğlu ve Tırtıl, 2001).
Ebeveynlerine ve diğer otorite figürlerine saygı duymaları ve
itaat etmeleri yönünde eğitilen ve onlara doğal olarak güvenen,
etraflarındaki erişkinleri etkileme ve ilgi görme ihtiyacında olan
çocuklar böylelikle cinsel istismarın kurbanı olurlar. Fiziksel ve
63
gelişimsel sakatlıkları olan çocuklar istismar tehdidine diğer
çocuklardan daha fazla açıktır (Topçu, 1997.)
Atamer’in (2005) çalışmasında kullandığı, cinsel istismarın
operasyonel tanımı şöyledir. Çocuğun ebeveyni veya bir aile üyesi
tarafından, cinsel uyarım veya doyum amacını taşıyan bir eyleme
maruz bırakılmasıdır. Bu tarz bir eylem, çocuğa cinsel içerikli bir
eylemde bulunulmasının teklif edilmesi, böylesi bir eyleme girişmek
amacıyla
tehdit
edilmesi
veya
korkutulması,
yetişkin
cinsel
organlarının sergilenmesi veya çocuğun cinsel organlarına bakılması,
pornografik
içerikli
materyalin
çocuğa
gösterilmesi,
çocuğun
pornografik fotoğraf veya filme konu edilmesi, yetişkin tarafından
cinsel organlarına dokunmasının sağlanması veya bunun çocuktan
istenmesi veya çocuğun cinsel organlarına dokunulması, cinsel amaçlı
öpüşme, cinsel amaçlı dokunmalar, cinsel ilişkide bulunulması
şeklinde olabilir.
Bu
kişilerin
özellikleri
konusunda
çeşitli
görüşler
öne
sürülmektedir. Kimi uzmanlar tacizci olmayan ana babaların belli
koşullar altında istismar uygulayabileceğini vurgularken, kimi
uzmanlar tacizcilerin temel özelliğinin kurbanı "insan altı" bir varlık
olarak görmek olduğunu savunmaktadır. İstismarda bulunanların bir
kısmının çocuğa yönelik davranışından çocuğun yarar göreceğine ve
olay anında çocuğun eğlendiğine inandığı gözlenmiştir (Pizarro ve
Billick, 1999).
64
Duygusal İstismar
Duygusal istismar ve ihmal oldukça sık olmakla birlikte, fark
edilmesinde, tanımlanmasında, anlaşılmasında ve yasal olarak
kanıtlanmasında güçlük yaşanmaktadır (Glaser, 2002).
Çocuğun duygusal bütünlüğü ve iç görüsünü bozan, kişilik
gelişimini zedeleyen her tür süregen eylem ya da eylemsizlik olarak
tanımlanan duygusal istismar tüm istismar türlerine neden olan bir
etmen
olarak
da
görülmektedir.
Gerek
tanımlanmasında
ve
tanınmasında gerekse önlenmesi ve yasal olarak kanıtlanmasında
yaşanan güçlükler nedeniyle en az anlaşılmış ve üzerinde en az
çalışılmış istismar türüdür. Duygusal istismarda olduğu gibi duygusal
ihmalin de net bir tanımını yapmak oldukça zordur. Duygusal ihmal
çocuğun gereksinim duyduğu sevgi, ilgi ve yakınlığın gösterilmemesi
olarak belirtilebilinir (İşeri, 2007).
Duygusal istismar ve ihmal, çevredeki yetişkinler tarafından
gerçekleştirilen, çocuğun kişiliğini zedeleyici, duygusal gelişimini
engelleyici eylemler ya da eylemsizlikler olarak tanımlanır. Fiziksel
ve cinsel istismar türlerinin çoğunda duygusal istismar ve ihmal de
olmaktadır
(Şahiner ve ark., 2001). Fiziksel istismar ve ihmal
olgularının %90'ının
da
duygusal
istismar
ile
ilgili
olduğu
saptanmıştır. Fiziksel ve cinsel istismarın olmadığı durumlarda da
duygusal istismar ve ihmal gerçekleşebilir (Claussen, 1991). Bu
şekliyle, duygusal istismar ve ihmalin çocuk ve ergenlerin yaşadığı en
sık görülen istismar ve ihmal tipi olduğu söylenebilir. Ancak fiziksel
65
ve cinsel istismardan daha farklı gibi yorumlandığından uzun süre
konuyla ilgili çalışmalar sınırlı kalmıştır (Kaplan, 1999).
Duygusal istismar ve ihmalin tanımlanması için şu ölçütler
karşılanmalıdır:
-Duygusal istismar ve ihmal ana baba ve çocuk arasındaki
bir ilişkiyi tanımlar.
-Bu ilişki, çocuğun psikolojik sağlık ve gelişiminde
bozukluk yaratması açısından önemlidir.
-Oluşumu için fiziksel temas koşul değildir.
Duygusal istismar ve ihmalin ifadesi olan birçok farklı ana babaçocuk ilişkisi ve durumun tanımlanmasında şu beş basamaktan söz
edilmektedir:
1-Duygusal yanıtsızlık ve ihmal,
2-Çocuğa karşı olumsuz ve yanlış tutumlar,
3-Çocuğun gelişimiyle ilgili uyumsuz beklenti ve davranışlar,
4-Çocuğun kişilik ve ruhsal sorunlarını fark edememe,
5-Çocuğun
sosyal
uyumunu
başlatacak
yönergeleri
sağlayamama (Glaser, 2002).
Duygusal İstismarın en geniş tanımı, Dünya Sağlık Örgütü’nün
tanımıdır. Bu tanıma göre, duygusal istismar, çocuğa gelişimsel olarak
uygun, destekleyici bir çevrenin sağlanmamasıdır. Buna dahil olan
durumlar arasında, birincil bağlanma figürünün sunulmaması ve buna
bağlı
olarak,
çocuğun
içinde
yaşadığı
topluma
uyumlu,
potansiyelleriyle örtüşen, tutarlı ve bütüncül duygusal ve sosyal
66
yetkinlikleri kazanamaması da dahildir. Çocuğun sağlığına, fiziksel,
zihinsel, manevi, ahlaki veya sosyal gelişimine zarar veren veya zarar
verme ihtimali yüksek eylemlere maruz kalması da duygusal istismar
içinde ele alınmaktadır. Sözü edilen zarar verici veya zarar verme
ihtimali yüksek eylemlerin, ebeveynin veya çocuk üzerinde güç veya
otorite sahibi ya da çocuğa bakmakla yükümlü bir kimsenin makul
düzeyde kontrolünde olması beklenir. Bu tür eylemler arasında,
hareketin kısıtlanması, aşağılama, küçük düşürme, günah keçisi
yapma, tehdit etme, korkutma, ayrımcılığa tabi tutma, alay etme veya
diğer fiziksel olmayan düşmanca veya reddedici muameleler
sayılabilir. (Atamer, 2005).
Kars (1996), çocukta duraklama, engelleme, gerileme yaratan
davranışların duygusal istismar kapsamına girdiğini ifade ederek, bu
tarz davranışları şu şekilde sıralamıştır. Reddetme, aşırı koruma,
duygusal tepkilerin gösterilmemesi, ayrım ve karşılaştırma yapmak,
şiddet ve korkuya dayalı iletişim, kapasite üstü istekler ve kendi
çıkarına yönelik manipüle etme, aşağılama, suça yöneltme ve izole
etme.
Atamer (2005)’in, çalışmasında duygusal istismarın operasyonel
tanımı şöyle kullanılmıştır; çocuğun ebeveynleri tarafından, küçük
düşürücü adlar takılma, alay edilme, aşağılama, ayrımcılık, yaşıyla
orantısız beklentiler yükleme, korkutulma, reddedilme, izole edilme,
zarar verilmesi ile tehdit edilme, aile içi şiddete şahit olma
durumlarına maruz bırakılmasıdır.
67
İhmal
Çocuğa bakmakla yükümlü kişinin bu yükümlülüğünü yerine
getirmemesi, çocuğu fiziksel veya duygusal olarak ihmal etmesidir.
Çocuğun temel gereksinimlerinin ve bakımının (yiyecek, giyecek,
barınma, sağlık, eğitim, danışma) ana babası veya ona bakan kişi
tarafından yerine getirilmemesidir. İhmalin tanısı fiziksel ve cinsel
istismara göre çok daha soyut olduğu için zordur. İhmal genel olarak
fiziksel ve duygusal olmak üzere iki ana grupta incelenmektedir.
Fiziksel ihmal, çocuğun yaralanma olasılığının bilindiği halde buna
karşı gerekli önlemin alınmaması olarak nitelendirilebilir. Hijyen
koşullarının yeterince sağlanmaması, çocuğun zararlı maddelerle karşı
karşıya bırakılması, korunmaması, tıbbi bakım eksikliği, imkan
olduğu halde çocuğun tıbbi destekten yoksun bırakılması, kötü
beslenme ve çocuğun beslenmesinin anne-baba tarafından kontrol
edilmemesi de fiziksel ihmal kapsamı içine girmektedir. Fiziksel
ihmal
bulgularını saptamak mümkün iken duygusal ihmale ait
bulguların saptanması ise oldukça güçtür. Küçük çocuklarda bakımın
yeterli olmadığını gösteren temiz olmamaktan kaynaklanan pişikler,
kirli ve uygunsuz giysiler, beslenme yetersizlikleri dolaysız belirtiler
olarak tanımlanırken çocuğun uyarılma, olanak ve özendirme
eksikliğinden kaynaklanan gelişim eksikliği ile davranış bozuklukları
ve büyüme geriliği ise dolaylı belirtiler olarak görülmektedir. (Dağlı
ve İnanıcı, 2002).
68
Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre, ihmal, çocuğa
bakmakla yükümlü kimsenin çocuğun gelişimi için gerekli her türlü
ihtiyacını karşılamaması veya bu ihtiyaçları dikkate almamasıdır. Bu
ihtiyaçlar şu alanlarda ortaya çıkabilir. Sağlık, eğitim, duygusal
gelişim, beslenme, barınma ve güvenli yaşam şartları. Bu ihtiyaçların
karşılanmamasının ebeveynin sahip olduğu kaynaklarla orantılı
olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Söz konusu ihtiyaçların
karşılanmaması konusunda ebeveynin eylemsizliğinin veya dikkate
almayışının, çocuğun sağlığına, fiziksel, zihinsel, manevi, ahlaki veya
sosyal gelişimine zarar vermesi veya zarar verme ihtimalinin yüksek
olması gereklidir. Böyle durumlara, yeterli gözetimin sağlanmaması
veya mümkün olduğu halde çocuğun zarar görmekten korunmaması
da dahildir (World Health Organization. Child abuse & Neglect)
(Atamer, 2005).
İstismar ve ihmali birbirinden ayıran en temel nokta istismarın
aktif, ihmalin ise pasif bir olgu olmasıdır. (Dağlı ve İnanıcı, 2002).
İhmal, çocukla uğraşan hekimler için önemli bir konudur.
Çünkü, büyüme geriliği, nörolojik bozukluklar, kaza sonucu
yaralanmalar, tedavi başarısızlıkları, vb. gibi pek çok fiziksel sorunun
ve bağlanma güçlükleri, bilişsel yetersizlikler, öğrenme ve konuşma
güçlükleri, davranış sorunları, vb. gibi bir çok psikolojik sorunun
temel nedeni çocuğun ihmali olabilmektedir. İhmale yol açan nedenler
bulunup ortadan kaldırılmadan çoğu kez hastalığın iyileştirilmesi
69
başarılamaz ya da ailenin diğer çocukları da aynı kötü sonuçlara
maruz kalabilir (İşman, 2003).
Atamer (2005)’in, ihmal çalışmasında kullandığı operasyonel
tanımı; fiziksel bakım, sağlık, gözetim, eğitim, beslenme ve hijyen
alanlarını kapsamaktadır. Bu alanlarda ihmalin operasyonel çerçevesi,
gerekli tıbbi bakımının ve ihtiyaçların karşılanması, mevsime uygun
ve temiz giysilerin temini, düzenli ve yeterli gıdaların sunulması,
bedensel temizliğin sağlanması, okula devamsızlığın ve okul
başarısının takibi ve desteklenmesi, evde ve ev dışında gözetimin
sağlanması olarak belirlenmiştir.
Ekonomik Sömürü ve Çocuk İşçiliği
“Çalışan çocuk” kavram olarak, sosyo-ekonomik konumları
gereği esnaf ve sanatkarların yanında, sanayi iş kolunda, tarım
sektöründe, marjinal çalışma alanlarında maddi kazanç elde etmek ya
da meslek edinmek amacıyla üretime katılan ve 18 yaş ve daha küçük
yaştaki kimselerdir (Türkiyede çocuk işgücü, 1994), (Fırat, 1998).
Unıcef çocuk emeğinin kullanıldığı durumları ve çocuk
çalışmasının
özelliklerini
şu
şekilde
sıralamaktadır
(Dünyada
Çocukların Durumu, 1997), (Fırat, 1998).
-Çok küçük yaşta tam gün çalışma,
-Çok uzun saat çalışma,
-Aşırı fiziksel, toplumsal ya da psikolojik stres yaratan işler,
-Sokakta kötü koşullarda çalışma ve yaşama,
70
-Düşük ve yetersiz ücret,
-Ağır sorumluluk,
-Öğrenimi engelleyen işler,
-Kölelik, zorunlu çalışma ya da cinsel sömürü gibi çocukların
onuruna ve özsaygısına zarar veren işler,
-Toplumsal ve psikolojik gelişmeyi aksatan işler
Dünya Sağlık Örgütü’nün çocuk istismarı ve ihmallerinin
sınıflandırılmasında çocukların ekonomik sömürüsü ayrı bir boyut
olarak tanımlanmıştır. Çocukların başkalarının çıkarı amacıyla
çalıştırılmaları ekonomik sömürüdür. Bu tür işler, çocuğun fiziksel
veya zihinsel sağlığı, eğitimsel, ahlaki veya sosyal-duygusal gelişimi
için zarar vericidir. Çocuk işçiliği ve çocuk fahişeliği ekonomik
sömürü kapsamına girmektedir (Atamer, 2005).
Atamer (2005)’in araştırmasında kullandığı çocuğun ekonomik
sömürüsünün operasyonel tanımında, “çocuğun ailesi tarafından okul
dışı zamanlarda çalışarak para kazanmasının beklenmesi, eğitimine
devam etmek yerine çalışmasının beklenmesi, gereksinimlerini
karşılamak
amacıyla
çalışmasının
gerekmesi,
gücünün
ve
kapasitesinin üzerinde ekonomik getiri karşılığında işler yüklenmesi
ve çalıştırıldığında kendisine ödenen parayı ailesinden birisinin
alması” olarak belirlenmiştir.
71
2.5.1. Çocuk İstismarının Etkileri
Erişkin yaşamdaki tekrarlayan travma, kişiliğin daha önce
biçimlenmiş yapısını kemirir; fakat çocukluktaki tekrarlayan travma
kişiliği biçimlendirir ve çarpıtır. İstismarcı bir çevrede kapana kısılan
çocuk, çetin adaptasyon görevleriyle yüz yüze kalır. Güvenilmez
insanlarda güven duygusunu, güvenli olmayan bir durumda güvenliği,
korkutucu bir öngörülmezlik durumunda kontrolü, bir çaresizlik
durumunda gücü korumanın bir yolunu bulmak zorundadır. Kendini
korumak ve bakmaktan aciz olduğu için, yetişkin bakım ve
korumasının eksikliğini, elinin altındaki tek araçla, gelişmemiş bir
psikolojik savunma sistemiyle telafi etmek zorundadır.
Çocuk istismarının patolojik şartları hem yaratıcı hem de yıkıcı
olan olağanüstü kapasitelerin geliştirilmesini zorlar. Bu beden ve
zihin, gerçeklik ve imgelem, bilgi ve hafızanın olağan ilişkilerinde
artık yeri olmayan anormal bilinç durumlarının gelişmesini teşvik
eder. Bu değişmiş bilinç durumları hem somatik hem psikolojik bir
dizi semptoma zemin hazırlar. Bu semptomlar aynı anda kökenlerini
göze serer ve gizler; kelimelere dökülmek için fazlasıyla korkunç olan
sırların kılık değiştirmiş diliyle konuşur.
Kronik çocuk istismarı, olağan bakım ilişkilerinin adamakıllı
bozulduğu, ailevi ve geniş kapsamlı bir terör ikliminde vuku bulur.
Mağdurlar şiddet araçları ve ölüm tehdidiyle dayatılan karakteristik
72
bir totaliter kontrol kalıbı ve ufak tefek kuralların kaprisli dayatılması,
aralıklı ödüller, rakip tüm ilişkilerin tecrit, gizlilik ve ihanet yoluyla
yok edilmesini tanımlarlar. Bu tahakküm ikliminde gelişen çocuklar
kendilerini istismar ve ihmal edenlere, bir yetişkinden daha çok
patolojik bağlılık geliştirir ve bu bağlılıklarını kendi refahını, kendi
gerçekliğini ya da kendi hayatını bile hiçe sayarak sürdürmeye
çalışırlar (Herman, 2007).
Fiziksel istismar ve ihmalle ilişkili sorunlar
Fiziksel istismar birçok kişilerarası, bilişsel, duygusal ve
davranışsal sorun, madde kötüye kullanımı ve psikiyatrik hastalıklarla
ilişkilidir. Fiziksel ihmal de çocuğun sosyal, bilişsel, duygusal ve
davranışsal
gelişiminde
ağır
ve
uzun
dönemli
sonuçlar
doğurabilmektedir (Gökler, 2002).
İhmal edilmiş çocuklarda fiziksel istismara uğramış çocuklara
göre daha ağır bilişsel ve akademik bozukluklar, daha fazla sosyal içe
çekilme, daha kısıtlı arkadaş ilişkileri ve daha yoğun içe atım sorunları
görülmektedir (Kathryn ve David, 2002).
Fiziksel istismar ve ihmale uğramış çocuklarda sosyal işlevsellik
alanında birçok eksiklik fark edilmektedir; bu çocuklar yakın ilişki
kurmakta güçlük çekip, daha çatışmalı, duygusal yoğunluğu az, yoğun
öfke ve istismar davranışı içeren ilişkiler kurabilmektedir.Ayrıca bu
çocuklardaki
sosyal yetersizliklerin, ebeveynlerinin becerilerinin
yetersiz olması ile ilişkili olduğu ve aile özelliklerindeki bozulmanın,
73
ergenin veya çocuğun akran gruplarına katılması ve akran
gruplarından etkilenerek suç işlemesinde anlamlı etkileri olduğu
bulunmuştur (Tolan ve ark., 2001).
Fiziksel istismar ve ihmale uğramış çocuklarda bilişsel yetilerde
bozukluk ve akademik başarısızlığa sık rastlanılmaktadır (Kaplan,
1999) (Gökler, 2002).
Saldırgan ve suça yönelik davranışlar fiziksel istismar ve
ihmalle en sık birliktelik gösteren sorunlardır (Lewis, 1992). Bu
çocuklarda kontrollere göre daha yüksek oranda davranış bozukluğu
ve karşı olma, karşı gelme bozukluğu görülmektedir .
Araştırmalar, ebeveynlerin psikolojik probleme sahip olması,
çocukların aile içinde şiddete maruz kalması ve yetersiz aile işlevleri
gibi ailesel risk faktörlerinin ergenin şiddet davranışı göstermesinde
önemli olduğunu belirtmektedirler. Bu tip aile ortamlarında yetişen
ergenler aile içinde şiddeti bir problem çözme mekanizması olarak
öğrenmekte ve şiddet davranışını aile dışındaki yaşantılarında da
gösterebilmektedirler (Gorman ve ark., 2004).
Çocukların fiziksel ve duygusal istismarında, ebeveynlerin
olumsuz etkileri önemli bir risk faktörü oluşturmaktadır. Bu olumsuz
etkilerden en önemlisi, ebeveynin gösterdiği saldırgan davranışlardır.
Çünkü
aile
içerisinde
ebeveynler
saldırganca
davranışlarını
çocuklarına kolayca yöneltebilmektedirler (Mommen ve ark., 2002) .
Fiziksel istismara uğramış kişilerde intihar düşünceleri ve
girişimlerine daha yüksek oranda rastlanılmaktadır. Madde kötüye
74
kullanımı, psikopatik kişilik bozuklukları, tehlikeli cinsel deneyimler
gibi sağlığı tehdit eden davranışlar, dikkat eksikliği, hiperaktivite
bozukluğu ve kaygı bozuklukları gibi psikiyatrik hastalıklar da fiziksel
istismar ve ihmale uğramış çocuklarda daha sık saptanmaktadır
(Tackett, 2002).
Cinsel İstismarın Etkileri
Ağır fiziksel istismar vakalarında travma sonrası stres
bozukluğu görülebilmektedir. Diğer travma sonrası stres bozukluğu
görülen çocuklarda cinsel istismar önemli bir halk sağlığı sorunudur
ve uzun dönem olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Uzun dönemde
gözlenen olumsuz sonuçlar için tek bir sendrom yoktur, ancak cinsel
istismar bir grup bozukluk için risk etmeni olarak kabul edilmektedir.
(Fleming, 1998).
Kaygı bozuklukları cinsel istismara uğrayan çocuklarda kısa
süre içinde ortaya çıkabilmektedir. Uyku bozuklukları, kabuslar,
fobiler, bedensel yakınmalar ve korku tepkileri yüksek kaygı
düzeyinin kliniğe yansıması olarak gözlenmektedir (Green, 1996),
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, ikincil enürezis ve
enkoprezis cinsel istismar kurbanlarında daha sık ortaya çıkmaktadır.
(Elliot ve Peterson, 1993).
Disosiasyon, ruhsal travmaya karşı ilkel bir savunma olarak
kabul edilmektedir. İstismarın erken döneminde, amnezi, aşırı fantezi
kurma, trans benzeri durumlar ve uyurgezerlik ortaya çıkabilmektedir.
75
Bu
çocuklarda
konversiyon
tepkilerine
de
yüksek
oranda
rastlanılmaktadır. Cinsel istismar yaşamış çocuklarda yüksek oranda
depresyon gözlenmekte ve kurbanın benlik saygısı ciddi hasara
uğramaktadır Bu çocuklarda intihar düşünceleri ve girişimleri sık
görülmektedir. Erişkin yaşta başlayan majör depresyon, çocuklukta
cinsel istismarla ilişkili bulunmuştur .
Kişiler arası ilişki kurma ve sosyal ilişkileri sürdürebilme
becerisi, cinsel istismardan olumsuz olarak etkilenmektedir. Bu
kişilerin ya ilişki kurmaktan kaçındıkları ya da yakınlık gereksinimi
duyup çok sayıda, fazla beklentili ve kontrol edici ilişki kurdukları
gözlenmektedir. Her iki tip ilişki de işlevsellikten uzak olmakta ve
genellikle yalnızlıkla sonlanmaktadır. Ayrıca, cinsel istismar öykülü
çocukların daha fazla cinsel saldırıda bulunduğu da bildirilmektedir
(Taner ve Gökler, 2004).
Yapılan diğer araştırmalarda istismara maruz kalan çocuklarda
kısa ve uzun dönemde bazı psikolojik sorunların ortaya çıktığını,
%20’ sinde ilk bir yıl içinde görüldüğünü bildirmişlerdir. Calam ve
ark. (1998), istismara uğrayan çocukları iki yıl süreyle izledikleri
çalışmalarında, 4. haftada özellikle uyku, okul problemleri, anksiyete
ve depresyon, davranış sorunları, somatik yakınmalar ve seksüellik
içeren davranışlardan bir ya da daha fazlasını tespit ettiklerini, 9. ay ve
2. yılda yapılan incelemede benzer sonuçlar aldıklarını, enürezis ve
enkoprezis sorunlarında anlamlı kötüleşme olduğunu, %8’inin intihar
girişiminde bulunduğunu bildirmişlerdir (Calam, 1998).
76
Brier’e (1992) göre çocukta travmaya bağlı olarak gelişen ruhsal
bozukluklar, travmanın süresi ve sıklığı, penetrasyonun olması,
fiziksel zorlama ile yapılan cinsel temaslar, erken yaşta istismara
uğramış olması, saldırganın çocuğa olan yakınlığı ve çoğul cinsel
saldırganın
eylemine
maruz
kalmasına
bağlı
olarak
ortaya
çıkmaktadır.
Cinsel istismara uğramış çocuklarda ruhsal bulguların temelinde
“travma yaratan dinamikler” yatmaktadır.
-Travmatik cinsel uyarılma, cinsel istismara uğrayan çocuk
yaşına uygun olmayan cinsel deneyimlerle tanışmakta, bu deneyimler
cinselliğin sağlıklı ve normal gelişimini bozarak çocuğun gelecekte
uygun olmayan cinselliğe yönelmesine neden olmaktadır.
-İhanet, çocuğun bağımlı olduğu ve güven duyduğu birisi
tarafından istismar edilmesi çocuğun insanlara olan güven ve kendini
güvende hissetme duygularını kaybetmesi ile sonuçlanmaktadır.
- Güçsüzlük, cinsel istismarı engelleyemeyen çocukta anksiyete,
korku ve çaresizlik duyguları gelişmektedir.
-Damgalanmışlık, çocuk yaşadığı istismarın sosyal olarak
onaylanmadığını
fark
ederek
kendini
suçlu
hissetmekte
ve
utanmaktadır (Taşkıranoğlu, 2001).
Duygusal istismar ve ihmalle ilişkili sorunlar
Duygusal istismar ve ihmale maruz kalan çocuklarda birçok
duygusal,
davranış,
gelişimsel
ve
sosyal
bozukluklar
ortaya
77
çıkmaktadır. Bu tür istismar ve ihmal, dönem psikolojik işlevsellik
üzerinde diğer istismar ve ihmallerden daha fazla etkiye sahiptir
(Kaplan , 1999). Duygusal istismar ve ihmale maruz kalan çocuklarda
dışavurum ve içe atım sorunları, sosyal ilişkilerde bozukluk, kendisine
güvende azalma, intihar davranışı, çocukluk çağı mastürbasyonu ve
birçok başka psikiyatrik bozukluk görülebilmektedir. Bu tür istismar
ve ihmal kişilik bozuklukları için risk etmenidir (Taner, 2004).
Duygusal istismar ve ihmal bir tür ana –baba / bakım verençocuk ilişkisi olarak ele alınabilir ve duygusal istismarı fark
edebilmek ancak ana-baba-çocuk ilişkisini ayrıntılı araştırmakla
olasıdır. Bu ilişki çocuğun ruhsal sağlık ve gelişiminde bozukluk
yaratması nedeniyle zarar vericidir. Fiziksel bir zarar olmasa da
verdiği süregen duygusal zarar çocuğun tüm gelişim basamaklarında
ve erişkinlik döneminde etkili olacağından önlenmesi büyük önem
taşır.
Duygusal istismar yaşayan çocukların fark edilmesinde, sosyal,
bilişsel ve fiziksel olarak bazı belirtiler yararlı olabilir. Sosyal
belirtiler arasında çocuğun yaşamdan zevk alamaması, kendisini
savunamaması, yalan söyleme, hırsızlık yapma gibi davranışları
olması, olaylarda sorumluluğu kabullenmeyip suçu başkalarına
yüklemesi, düşük benlik saygısı olması, saldırgan davranışları olması
sayılabilir. Bilişsel belirtiler, okulda öğrenme sorunları yaşaması,
dikkatini toplayamaması, dil gecikmesi, motor gelişimin gecikmesi,
merak ve araştırma duygusunun olmamasıdır. Fiziksel belirtiler olarak
78
da organik olmayan büyüme geriliği, sık sık kaza geçirme, vücudunda
çok sayıda yara bere bulunması, uyku bozuklukları, bağırsak
sorunları, yeme bozuklukları görülebilr. Duygusal istismarı yaşayan
çocuklarda güvensizlik, düşük benlik saygısı, alkol ya da ilaç kötüye
kullanımı, öfke atakları, yıkıcı davranışlar, toplumsal ilişki güçlükleri,
depresyon, kaygı bozuklukları ve özkıyım davranışı sık görülür (İşeri,
2007).
Ekonomik Sömürü ve Çocuk İşçiliğinin Etkileri
Yapılan işin çocuğun gelişimi üzerindeki etkisi, bu işin bir
sorun yaratıp yaratmadığının belirlenmesinde ana ölçüttür. Yetişkinler
açısından zararsız olan işler çocuklara son derece zararlı olabilir.
Çocuğun gelişimi açısından önem taşıyıp bir işte çalışma yüzünden
tehlikeye düşebilecek yönleri;
-Fiziksel gelişim, genel sağlık koordinasyon, güç, görme ve
işitme,
-Bilişsel gelişim, okuma, yazma, sayılarla işlem yapabilme ve
normal yaşam için gerekli bilgilerin edinilmesi,
-Duygusal gelişim, yeterli öz saygı, aileye bağlılık, sevgi ve
hoşgörü duyguları,
-Toplumsal ve ahlaki gelişim, grup kimliği bilinci, başkalarıyla
birlikte iş yapabilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilme yetisi,
79
Ayrıca çocuğun bilişsel, duyuşsal ve toplumsal gelişiminin en
önemli destekçisi olan eğitim, çocuğun çalışma yaşamına atılmasıyla
kesintiye uğramaktadır (Fırat, 1998).
2.5.2. Çocuk İstismarının Suça Etkisi
Yapılan çeşitli araştırmalar, suçluluk ile istismar arasındaki
ilişkiye dikkat çekmektedir. Bir araştırmanın sonuçlarına göre, olgular
arasında istismar ve ihmal edilen çocukların %26’sının en az bir kere
tutuklandığı görülmüştür. Buna karşın bu durum kontrol grubu için
%17’dir.
Ayrıca, istismar ve ihmal edilen çocukların ortalama
tutuklanma sayısının (2,4 ve 1,4) ve şiddet suçu işleme (%11 ve %8)
oranlarının kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha fazla olduğu
bulunmuştur (Heck ve Walsh, 2000).
Yapılan çalışmalarda suça karışmış ergenlerin genel olarak, suç
kabul edilen davranış öncesinde yaşamlarında stresli yaşam olayı
(özellikle, istismar, ihmal, şiddete maruz kalma ve cinsel sarkıntılık )
oranının yüksek olması ve bu durumla bağlantılı olarak, stresle başa
çıkmak için suça yönelen ergenlere aileleri tarafından sosyal desteğin
yeterli düzeyde sunulmaması ya da bu desteğin ergen tarafından
kullanılmaması,
yaşadıkları
stres
karşısında
daha
yüksek
savunmacılığa karşın daha düşük başa çıkma örüntüleri sergileme,
sorun çözme ve sosyal destek arama becerilerinde zayıflık, bilişsel
80
kaçınmayı daha çok kullanma, stresi inkar etme yada yaşanan stresi
saldırgan davranışlar ile dışa vurma gibi bir takım özelliklere sahip
oldukları belirlenmiştir (Basut ve Erden, 2005).
İstismarın erken çocuk suçluluğuna etkisinin sınandığı bir
araştırmada, istismar edilen çocukların kontrol gruplarına oranla, daha
çok suç işlediği ve ikisi arasındaki ilişkinin 0,38 olduğu bildirilmiştir.
İstismar grubuna ait alt gruplar içinde, ciddi derecede istismar
görenlerin daha az derecede görenlere göre, manidar düzeyde suç
kaydına rastlanmıştır. İstismar ve suç işlemenin birbiriyle ilişkili
olduğu sonucuna varılmıştır ( Kakar, 1996).
Kaufman ve Widom’un (1999) evden kaçma, istismar ve suça
karışma olguları arasındaki ilişkiyi araştırdıkları bir çalışmada
sonuçlar, çocukluktaki istismar ve ihmalin gencin evden kaçma
ihtimalini ve evden kaçmanın da tutuklanma riskini arttırdığını, suça
karışma ihtimali üzerinde çocukluktaki istismar ve ihmal ile evden
kaçma davranışının farklı etkilerinin olduğu fakat, her ikisinin de suça
itilme ihtimalini arttırdığını göstermiştir.
İstismarın gerçekleştiği yaş ile ergen suçluluğunun ilişkisinin
araştırıldığı bir araştırmada, çocukluk çağında gerçekleşen kısıtlı
istismarın, tekerrüre müsait olmayan suç ve tekerrüre müsait olan
suçlar için bir risk faktörü olmadığı, buna karşılık, sürekli olarak
maruz kalınan ya da ergenlik döneminde maruz kalınan istismarın,
81
ergenin davranışsal gelişimi için anlamlı derecede tehlike oluşturduğu
belirtilmiştir. Bu araştırmaya göre, istismarın hangi yaşta meydana
geldiği, istismarın ergen suçluluğuyla olan ilişkisini anlamada ve suçu
önceden
tahmin
etmede
oldukça
önemli
olduğu
şeklinde
yorumlanmıştır ( Ireland ve ark. 2002).
Şiddet içeren ve içermeyen suç davranışı gösteren antisosyal
kişilik bozukluğu olgularıyla gerçekleştirilen bir çalışmada, şiddet
içeren suç işleyen grubun %72,5’i 15 yaşına kadar birlikte yaşadığı
ailede şiddete tanık olduğunu ve kendisine şiddet uygulandığını
belirtmiştir. Şiddet içermeyen şuç işleyen grup için ise bu oranın
%53,3 olduğu ve şiddet içeren suç işleyen grubun şiddete daha fazla
tanık olduğu ya da yaşadığı bulunmuştur. Aynı zamanda geçmişte
yaşanan fiziksel istismar araştırıldığında, şiddet içeren suç işleyen
grubun %87,5’inin şiddet içermeyen suç işleyen grubun ise %
43,3’ünün fiziksel istismarın varlığını belirttiği, geçmişte yaşanan
duygusal istismar ve ihmale bakıldığında ise bu oranların, şiddet
içeren suç işleyen grupta %77, 5, şiddet içermeyen suç işleyen grupta
ise % 70 olduğu görülmüştür. Geçmişte yaşanan cinsel istismar
açısından ise, oranların şiddet içeren suç işleyen grupta %15, şiddet
içermeyen suç işleyen grupta ise % 0 olduğu, ayrıca fiziksel ve cinsel
istismar açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir
farklılık olduğu bulunmuştur (Süer,1998).
82
2.6. Çocuk İstismarı Konusunda Hukuki Durum
Çocukların ihmal ve istismardan korunması; çocukların yaşam,
gelişme ve korunma haklarının en temel konularından biridir.
Çocuklara ilişkin uluslar arası düzenlemeler Anayasa ve diğer
yasalarda yer almıştır. Çocuğun 18 yaşına dek tüm temel hakları
‘Çocuk Hakları Sözleşmesinde’ düzenlenmiştir. Kişi olarak toplum
düzeni içindeki hukuksal konumu Medeni Kanunda, hakların
çiğnenmesi
durumundaki
yaptırımlar
Ceza
Kanununda,
ceza
yargılamasındaki hakları ise Çocuk Koruma Kanunu ve Sosyal
Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanununda düzenlenmiştir.
A) Uluslararası düzenlemelerde çocuk ihmal ve istismarı:
Çocuk haklarının tanınması ve korunmasına ilişkin en temel
uluslar arası belge çocuk Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler
Sözleşmesidir(ÇHS). Türkiye bu sözleşmeyi 30 Eylül 1990 tarihinde
imzalamış, 4058 sayılı yasayla onaylanarak 27 Ocak 1995 tarihinde
yürürlüğe girmiştir.
ÇHS; çocukların savunmasız konumları nedeniyle özel bir
duyarlığa ve korunmaya gereksinimleri olduğunu doğrulayarak ailenin
ve devletin sorumluluğunu vurgulamaktadır. Bu sözleşme Dünya
çocuklarının İnsan Hakları Yasası sayılmakta olup, onları 18 yaşına
dek çocuk olarak niteleyip; yaşam, korunma, gelişme ve katılım
83
haklarını güvence altına almaktadır. Çocuk Hakları Sözleşmesinde yer
alan temel ilkeler;
•
18 yaşından küçük herkes çocuktur.
•
Çocuk, yaşla ve olgunlaşma ile gelişir.
•
Kendisi ile ilgili her kararda çocuğun gorüşü alınmalıdır.
•
İlgili her işlemde ‘çocuğun yüksek yararı’ göz önünde
bulundurulmalıdır.
•
Çocuklar herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın eşit olarak
ve doğuştan haklara sahiptirler.
•
Anne-babanın sorumluluğu temeldir, devletler destek olmalı,
gereken durumlarda sorumluluğu devralmalıdır.
Bu temel ilkeler çerçevesinde sözleşmenin amacı, çocukların
korunması için evrensel ilkeler belirlemek ve onları her kötü davranış,
ihmal ve istismara karşı korumak olup çocuk ihmal ve istismarı
sözleşmenin 19. maddesinde; ‘Taraf devletler, çocuğun ana-babasının
ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasi ya da bakımını üstlenen
herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet
veya kötü davranışa, ihmal ve ihmalkar davranışa, ırza geçmeyi de
içeren her türlü istismara karşı korunması için yasal, yönetsel,
toplumsal, eğitsel, tüm önlemleri alır. Bu tür koruyucu önlemler;
çocuklara kötü davranışın önlenmesi, belirlenmesi, bildirilmesi, yetkili
makamlara gönderilmesi, soruşturulması, tedavisi ve izlenmesi için
84
başkaca yöntemlerin ve uygun olması durumunda adli makamların işe
el koyması yanında çocuğa ve onun bakımını üstlenen kişilere destek
sağlamaya yönelik toplumsal programların düzenlenmesi için etkin
yöntemleri içermelidir.’ düzenlenmesi yer almaktadır.
Çocuk ihmal ve istismarı alanında özellikle cinsel istismar
alanını düzenleyen diğer sözleşme ÇHS ye ek ‘Çocukların Satışı,
Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile ilgili İhtiyari Protokol’dür.
Türkiye bu protokolü 4755 Sayılı yasayla 09–05–2002 tarihinde
onaylamıştır.
Protokole göre taraf devletler, hangi yolla olursa olsun çocuğun
cinsel istismarı, olgularının kar amacıyla nakli, zorla çalıştırılması
amacı ile teklif, teslim, kabulü durumunda bu eylem ve etkinliklerin
ülke içinde ya da dışında örgütlü ya da bireysel olarak düzenlenmesini
garanti edeceklerdir. Aynı zamanda devletler mağdurun haklarını
korumak için ceza adaleti sürecinin her aşamasında;
•
Mağdurun tanık olarak dinlenmesinde özel gereksinimlerini
karşılayacak özel yöntemleri uygulamalıdır.
•
Çocuk mağdurlar, adalet sürecindeki rolleri ve hakları konusunda
bilgilendirilmelidir.
•
Çocukların görüşlerini dile getirmelerine izin verilmelidir.
•
Çocuk
mağdurların,
tanıkların
ve
ailelerin
güvenliklerini
sağlamalıdır.
•
Yargılama sürecini gereksiz ertelemelerden kaçınılmalıdır.
85
Ayrıca
protokol
devleti
mağdurların
topluma
yeniden
kazandırılmaları, ruhsal ve fiziksel yönden iyileştirilmeleri için tıbbi
ve eğitsel önlemleri anlatmakla yükümlü tutmuştur.
B) Türk Hukukunda Çocuğun İhmal ve İstismardan
Korunması
İhmal ve istismar mağduru çocuklar özel ve kamu hukuku
açısından korunmaktadırlar. Özel hukuk açısından korunmaları ‘Türk
Medeni Kanunu’nda düzenlenmiş olup, aile içinde ve aile haklarında
alınan tedbirler yoluyla çocuğun korunmasını amaçlamaktadır. Kamu
hukuku açısından korunması ise çocuklara karşı işlenen suçların
cezalandırılmasını, ceza davasında Mağdur çocukların haklarının
korunmasını, haklarında korunma tedbirleri alınmasını kapsamaktadır.
Türk Ceza Kanunu’nda Çocuk İstismarı ve İhmal ile ilgili
maddeler:
Emniyet Genel Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü Kuruluş,
Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nde çocuk istismarı; çocukların
sağlıklarına zarar veren, fiziksel, zihinsel ya da toplumsal gelişimlerini
olumsuz etkileyen tutum ve davranışlara maruz kalmaları olarak
tanımlanmıştır. İhmal ve istismar edilen çocuk aynı zamanda bir suçun
mağduru olduğundan TCK’de suç tipleri içinde düzenlenmiştir.
a)Fiziksel istismar: TCK’de fiziksel istismar, beden bütünlüğüne
karşı işlenen suçlar ve aile bireylerine kötü davranış suçu kapsamında
86
düzenlenmiştir. Bu suçların çocuklara karşı işlenmesi durumunda,
üstsoy tarafından altsoya karşı işlenmesi durumlarında daha ağır ceza
öngörülmüştür. TCK’ da fiziksel istismar, kasten adam öldürme,
özkıyıma yönlendirme, kasten yaralama, işkence, eziyet, kötü davranış
suçları olarak düzenlenmiştir. Buna göre,
Kasten adam öldürme TCK m. 82 –d, e, j
d) Üstsoy ve altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı,
e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini
savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
j) Töre saikıyla,
İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılır.
• İntihara yönlendirme m. 84 -4
Başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar
kararını kuvvetlendiren ya da başkasının intiharına herhangi bir
şekilde yardım eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
4) İşlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği
gelişmemiş olan veya ortadan kaldırılan kişileri intihara sevk edenlerle
cebir veya tehdit kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenler,
kasten öldürme suçundan sorumlu tutulurlar.
• Kasten yaralama m. 86- a-b
87
Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da
algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
a) Üstsoy, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,
b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak
durumda bulunun kişiye karşı,
• İşkence m. 94- 2-a
Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya
ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin
etkilenmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi
hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
a) çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak
durumda bulunan kişiye ya da kadına karşı,
• Eziyet m. 96- 2-a-b
1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları
gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
2) Yukarıdaki fıkra kapsamına giren fiillerin,
a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak
durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,
b) Üstsoy veya altsoya babalık veya analığa ya da eşe karşı,
İşlenmesi halinde, kişi hakkında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
88
• Kötü muamele m. 232
1) Aynı konutta birlikte yaşadığı kişilerden birine karşı kötü
muamelede bulunan kimse, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
2) İdaresi altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak,
muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle yükümlü
olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan
disiplin yetkisini kötüye kullanan kişiye bir yıla kadar hapis cezası
verilir.
b) Cinsel İstismar: Yeni Türk Ceza Kanununda isimleri farklı
olmakla birlikte ırza geçme, ırza tasaddi, söz atma, sarkıntılık,
teşhircilik,
röntgencilik,
fuhuşa
teşvik,
çocuğun
pornografide
kullanılması olarak düzenlenmiştir.
Yeni TCK’ da çocukların cinsel istismarı ayrı suç olarak
düzenlenmiştir. Yeni kanunda tecavüz ve tasaddi olarak ayrım
yapılmamış, tecavüz cinsel istismarın ağırlaşmış biçimi olarak
düzenlenmiştir. Cinsel taciz, fuhuş, eşit olmayanla cinsel ilişki gibi
suçlarda ise çocuklara karşı işlenmesi, ana baba tarafından işlenmesi
ağırlaştırıcı neden olarak kabul edilmiştir. Cinsel istismar suçlarında,
mağdurun yaşı, eyleme direnemeyecek yaşta olup, olmaması ve
mağdurun psikolojisinin bozulmuş olması durumunda ve eylemi
gerçekleştirenin yakınlık derecesine göre eylemi gerçekleştiren kişiye
verilecek ceza artırılır.
89
Çocukların cinsel istismarı
Madde 103. -1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç
yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar
deyiminden,
a)
Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla
birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği
gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel
davranış,
b)Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi
etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel
davranışlar anlaşılır.
2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması
suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar
hapis cezasına hükmolunur.
3) (Değişik: 29–06–2005–5377/ 12md.) Cinsel istismarın
üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısımı, üvey baba, evlat
edinilen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya
koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya
da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfusu kötüye kullanmak suretiyle veya
birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi halinde,
yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
4) Cinsel istismarın, birinci fıkrası a bendindeki çocuklara karşı
cebir ve tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi halinde,
yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
90
5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten
yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması halinde, ayrıca
kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
6) Suçun sonucunda mağdurun beden ve ruh sağlığının
bozulması halinde, on beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına
hükmolunur.
7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne
neden olması halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına
hükmolunur.
Reşit olmayanla cinsel ilişki
Madde 104.-(1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını
bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı
aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Cinsel Taciz
Madde 105.-(1) Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi
hakkında, mağdurun şikâyeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis
cezasına veya adli para cezasına hükmolunur.
(2) (Değişik: 29.6.2005–5377/ 13 md.) Bu fiiller; hiyerarşi,
hizmet veya eğitim ve öğretim ilişkisinden ya da aile içi ilişkiden
kaynaklanan nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle ya da aynı işyerinde
çalışmanın sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlendiği takdirde,
yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu fiil
91
nedeniyle mağdur; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak
zorunda kalmış ise, verilecek ceza bir yıldan az olamaz.
Müstehcenlik
Madde 226.-(1) a) Bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya
sözleri içeren ürünleri veren ya da bunların içeriğini gösteren, okuyan,
okutan veya dinleten,
c) Bunların içeriklerini çocukların girebileceği veya görebileceği
yerlerde ya da alenen gösteren, görülebilecek şekilde
sergileyen, okuyan, okutan, söyleyen, söyleten, kişi, altı aydan
iki yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır.
d) Fuhuş
Madde 227.-(1) Çocuğu fuhşa teşvik eden, bunun yolunu
kolaylaştıran, bu maksatla tedarik eden veya barındıran ya da çocuğun
fuhşuna aracılık eden kişi, dört yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin
güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun işlenişine
yönelik hazırlık hareketleri de tamamlanmış suç gibi cezalandırılır.
c) Duygusal istismar:
Duygusal istismarın pek çok türü TCK da düzenlenmemiştir,
yalnızca suça yönelme azmettirme başlığı altında düzenlenmiştir.
92
Azmettirme
Madde 38.-(1) Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen
suçun cezası ile cezalandırılır.
(2) Üstsoy ve altsoy ilişkisinden doğan nüfuz kullanılmak
suretiyle suça azmettirme halinde, azmettirenin cezası üçte birden
yarısına kadar artırılır. Çocukların suça azmettirilmesi halinde, bu
fıkra hükmüne göre cezanın artırılabilmesi için üstsoy ve altsoy
ilişkisinin varlığı aranmaz.
d) İhmal
Emniyet Genel Müdürlüğü Çocuk Şube Müdürlüğü/ Büro
Amirliği Kuruluş, Görev ve çalışma Yönetmenliği’nin 4. maddesinde
ihmal ailenin ya da çocuktan sorumlu kişilerin çocuğa karşı yasal
yükümlülüklerini yerine getirmemesi olarak tanımlanmış olup TCK da
ihmal ölüme terk etmek ve aile yükümlülüklerinin ihmali olarak iki
hükümde düzenlenmiştir. İhmalin birçok türü eğitimsizlik, bilgisizlik
ve ekonomik yetersizlikten kaynaklanmaktadır. TCK da ihmale ilişkin
hükümler.
Kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi
Madde 83.- (1) Kişinin yükümlü olduğu belli bir icram
davranışı gerçekleştirmemesi dolayısıyla meydana gelen ölüm
neticesinden sorumlu tutulabilmesi için, bu neticenin oluşumuna
sebebiyet veren yükümlülük ihmalinin icram davranışa eşdeğer olması
gerekir.
93
(2) İhmali ve icram davranışın eşdeğer kabul edilebilmesi için,
kişinin;
a) Belli bir icram davranışta bulunmak hususunda kanuni
düzenlemelerden veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğünün
bulunması,
b) Önceden gerçekleştirdiği davranışın başkalarının hayatı ile
ilgili olarak tehlikeli bir durum oluşturması,
(3) Belli bir yükümlülüğün ihmali ile ölüme neden olan kişi
hakkında, temel ceza olarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
yerine yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine
on beş yıldan yirmi yıla kadar, diğer hallerde ise on yıldan on beş yıla
kadar hapis cezasına hükmolunacağı gibi, cezada indirim de
yapılmayabilir.
Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali
Madde 233.- (1) Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya
destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, şikâyet üzerine,
bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı
ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir
kadını çaresiz durumda terk eden kimseye, üç aydan bir yıla kadar
hapis cezası verilir.
(3) Velayet hakları kaldırılmış olsa da, itiyadı sarhoşluk,
uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılması ya da onur kırıcı
94
tavır ve hareketlerin sonucu maddi ve manevi özen noksanlığı
nedeniyle çocuklarının ahlak, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde
tehlikeye sokan ana veya baba, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
Çocuk ihmal ve istismarına ilişkin büyük kısmı kamu davası
niteliğinde
olup
Cumhuriyet
Savcılığı
tarafından
öğrenilmesi
durumunda şikâyet ve başvuru beklenmeksizin kamu davası açılır.
2. Bildirim Yükümlülüğü
Çocuk
ihmal
ve
istismar
edenlerin
saptanması
ve
cezalandırılması için başvuruların soruşturma makamlarına yapılması
gerekmektedir. Aile bireyleri arasında gerçekleşen cinsel ve fiziksel
istismar olguları aileyi korumak adına makamlara bildirilmemekte,
yalnızca çocuğun tedavi edilmesi amaçlanıp eylemi gerçekleştirenler
cezalandırılmamaktadır. Bunun sonucu olarak da çocukların istismarı
sürmekte, tam olarak korunamamaktadırlar. Gönüllü bildirimin
yarattığı sorunları gidermek için kamusal sorumluluğun gereği olarak
01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren TCK ile gönüllü bildirim
sisteminden zorunlu bildirim sistemine geçilmiştir.
TCK 278. maddesine Göre; işlenmekte olan suçu yetkili
makamlara bildirmeyen kişi bir yıla dek hapis cezası ile cezalandırılır.
Mağdur 15 yaşından küçük ise yarı oranında artırılacağı düzenlenmiş
olup çocuk ihmal ve istismarının bildirilmemesi daha ağır biçimde
cezalandırılmıştır.
95
Eski
TCK
da
sınırlı
olarak
düzenlenmiş
olan
sağlık
görevlilerinin bildirim yükümlülüğünde özel durumlar kaldırılarak
bildirim zorunluluğu getirilmiştir. 280. maddede; görevini yaptığı
sırada bir suç belirtisi ile karşılaşan sağlık görevlisi durumu yetkili
makamlara bildirmez yâda gecikirse bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılacağı belirtilmiştir.
Ceza Muhakemesi Kanununda Mağdur Çocuk Ve Hakları
Tıp dilinde mağdur çocuk, sağlığı ve gelişimine zarar veren
davranışlara
uğramış
olan
istismar
edilmiş
çocuk
olarak
tanımlanmaktadır. TCK da mağdur tanımlanmamıştır, ancak TCK ve
CMK nün mağdur için sağladığı haklardan hukuk dilinde mağdur
çocuk deyiminin; kendisine karşı bir suç işlenmiş olan çocuğu ifade
ettiği kabul edilmektedir.
İhmal ve istismar mağduru çocuğun tanı konulması sürecinde ve
sonrasında tıp, hukuk, sosyal hizmetler ve polisteki aşamalarda;
sistemdeki sorunlar, bilgi eksikliği ya da yeterli duyarlılığın
oluşmaması nedeniyle ağır biçimde zarar görmesi ikincil travmalara
yol açmaktadır. İhmal ve istismar nedeniyle açılan davalarda
mahkemelerin yoğun iş yükü, davaların sonuca bağlanma sürecinin
uzun olması, hukukçuların çocuk gelişimi ve sağlığı konusunda bilgili
olmamaları, çocukla görüşme yöntemleri üzerine özel bir eğitim
almamış olmaları, çocuğun savcılıkta, mahkemede ifade vermek
zorunda bırakılması, çocuğa uzman desteği sağlanmaması, mahkeme
96
ortamlarının çocuğa uygun olmaması çoğu kez olgularının adli
makamlara yansımasını önlemektedir.
Ceza Muhakemesi Kanunu; özellikle çocuk mağdurların sistem
tarafından ikinci kez istismar edilmesini önlemek ve ihtiyari
Protokoldeki yükümlülüklerini yerine getirmek için düzenlemeler
yapmıştır. Mağdur çocuğa ücretsiz avukat atanması, ifadesine zorunlu
olmadıkça bir kez başvurulacağı ve elektronik olarak kayıt alınacağı
düzenlenmesi,
tanıklığı
sırasında
yanında
uzman
bulunması
zorunluluğu bu nitelikte düzenlemelerdendir.
a) Beden muayenesi:
Mağdurun bedeni üzerinde tıbbi muayene yapılması ve örnek
alınması Cumhuriyet savcısının istemi ve hâkimin kararıyla olabilir.
Tanıklıktan çekinme nedenleri varsa beden muayenesinden de
kaçınabilir. Çocuk görüşünü açıklayabilecek durumdaysa görüşü
alınır. Değilse yasal temsilcisi karar verir. Eylemi yapan yasal
temsilcisi ise hâkim karar verir. Muayene sırasında;
1.Çocuğun ve veli/ vasi/yasal temsilcisinin bilgilendirilmiş
onamı alınmalıdır.
2.Bilgilendirme anlayabileceği uygun bir dille ve yetişkin
yardımı ile yapılmalıdır.
3.Hekim ve çocuk baş başa kalabilmektedir.
4.Rapordan bir örnek edinebilmektedir.
5.İtiraz edilebilmelidir.
97
b) Uzman görüşü
Cinsel istismar olgularının 2/3 ünde fizik incelemede bir bulgu
saptanmaz. Bu nedenle hekim raporunda önemli olan tek kısım, fizik
muayene bulguları olmamalıdır. Diğer yandan bir çocuk bir şey
söylüyorsa öncelikle bunun doğru olduğundan hareketle yola
çıkılmalıdır. Çocuğun anlattıklarının doğruluğu ve tutarlılığı bir
uzman tarafından kabul edilirse bu da en az fizik inceleme bulguları
kadar değerli kabul edilmeli ve doktorlar raporlarında bu konudaki
yorumlarını da belirtmelidir.
CMK da 67. madde ile getirilen düzenleme ile artık yalnızca adli
tıp raporları değil bunun yanında olguyu ilk gören ya da mağdurun
tedavisini yürüten doktorların görüşü de en az adli tıp raporu kadar
değerli olacaktır. Uygulamada İstanbul Adli Tıp İhtisas Dairesi
Başkanlığı dışında psikolojik rapor (ruhsal durum değerlendirilmesi
raporu) verilmesi yaygın değildir. Bu durumda CMK 67 uyarınca
gerek bilirkişi raporunu hazırlarken değerlendirmek üzere ve gerekse
bilirkişi raporunda uzmanından görüş alınabilecek ve adli tıp raporları
dışında dosyaya ruhsal durum değerlendirme raporu koyulabilecektir.
TCK mağdurun eylem sonucu psikolojisinin bozulmasını ağırlaştırıcı
neden olarak kabul etmiştir. TCK ve CMK mağdurun psikolojik
durumunun
araştırılmasına
ve
uzman
görüşü
alınmasına
ve
kullanılmasına olanak sağlamıştır. Ayrıca 178. maddeye göre de bu
98
raporu
hazırlayan
uzmanlar
mahkemede
hâkim
huzurunda
dinlendirilebilecektir.
CMK 67/ 6-Uzman Mütalaası
Yargılama konusu olayla ilgili olarak veya bilirkişi raporunun
hazırlanmasında değerlendirmek üzere ya da bilirkişi raporu hakkında
uzmanından bilimsel mütalaa alınabilir, ancak bu işler için ayrı bir
süre istenemez.
TCK 103/ 6- Psikolojik Rapor
Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının
bozulması halinde bu durumunda tespiti gerekir.
CMK 178 Alternatif Rapor
Mahkeme başkanı veya hâkim sanık ya da katılanın gösterdiği
tanık veya uzman kişinin çağrılması ile ilgili dilekçeyi reddettiğinde
sanık veya katılan kişileri mahkemeye getirebilir.
e) Mağdurun tanıklığı
Hem ihtiyari protokol hem de çocuğun adli süreçte ikincil
istismarını
önlemek
için
mağdurun
tanıklığında
koruyucu
düzenlemelere gereksinim vardır. Özellikle çocuğun gizlilik ve
kimliğinin korunması, sanık ve diğer tanıklardan etkilenmemesi,
defalarca aynı olayı anlatmak zorunda kalmasının önlenmesi
gereklidir. Bu amaçla 01Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe giren CMK
da özellikle mağdur çocuğun korunmasına ilişkin düzenlemeler yer
99
almıştır.
Bu
kapsamda,
çocuğun
soruşturma
ve
kovuşturma
aşamasında bir kez dinlenmesi kabul edilmiş ve sesli görüntülü kayıt
zorunluluğu getirilmiştir. Bu düzenleme ile çocuğun yeniden olayı
anlatmak ve yaşamak zorunda kalması önlenerek kanıtların güvenli
saklanması sağlanacaktır.
Mağdur çocuğun tanıklığını düzenleyen CMK nün 52/3
maddesi, bu fıkranın (a) ve (b) bentleri yönünden 1 Temmuz 2006
tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bütün teknik donanımın kolluk
birimlerine, savcılık ve mahkemelere verilmesi gereklidir.
Madde 52.-(1) Her tanık, ayrı ayrı ve sonraki tanıklar yanında
bulunmaksızın dinlenir.
(2) Tanıklar, kovuşturma evresine kadar ancak gecikmesinde
sakınca bulunan veya kimliğin belirlenmesine ilişkin hallerde
birbirleri ile ve şüpheli ile yüzleştirilebilirler.
(3) Tanıkların dinlenmesi sırasındaki görüntü veya sesler kayda
alınabilir. Ancak;
a) Mağdur çocukların,
b) Duruşmaya getirilmesi mümkün olmayan ve tanıklığı maddi
gerçeğin ortaya çıkarılması açısından zorunlu olan kişilerin,
Tanıklığında bu kayıt zorunludur.
(4) Üçüncü fıkra hükmünün uygulanması suretiyle elde edilen
ses ve görüntü kayıtları sadece ceza muhakemesinde kullanılır.
100
d) Ücretsiz avukattan yararlanma hakkı
Yasa koyucu yeni ceza muhakemeleri kanunda ilk kez ayrıntılı
biçimde mağdur haklarını düzenlemiş ve bu kapsamda mağdur çocuk
için de özel bir düzenleme getirerek 18 yaşından küçüklere avukat
atanmasını zorunlu hale getirmiştir. Bunun dışında 234. maddede
çocuğa özel bir düzenleme yoktur. Çocuklarda genel düzenlemelerden
elbette ki yararlanacaktır.
e)Uzman desteğinden yararlanma hakkı
CMK 236’ya göre mağdur çocukların ya da işlenen suçun
etkisiyle psikolojisi bozulmuş olan diğer mağdurun tanık olarak
dinlenmesi sırasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında
uzman bir kişi bulundurulur. Bunlar hakkında bilirkişilere ilişkin
hükümler uygulanır.
Çocuk Koruma Kanunu
Yasa koyucu bu yasayı düzenlerken adını Çocuk Koruma
Kanunu olarak koymuş ve böylece asıl amacının çocukları koruma
olduğunun ön plana çıkmasına önem vermiştir. Nitekim uygulamada
yargı sürecinde hâkimler artık koruma amacını daha ön plana
çıkarmaya başlamışlardır. Kanunun amacı, korunma gereksinimi olan
ya da suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve
esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usul ve esasları
düzenlemektedir.
101
Yasa, korunma gereksinimleri olan çocuklar hakkında alınacak
tedbirler ile suça sürüklenen çocuklar hakkında uygulanacak güvenlik
tedbirlerinin usul ve esaslarına, çocuk mahkemelerinin kuruluş, görev
ve yetkilerince ilişkin hükümleri kapsamaktadır.
Korunma gereksinimi olan çocuk; bedensel, zihinsel, ahlaki,
sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal
ya da istismar edilen ya da suç mağduru çocuk anlamına gelir. Çocuk
Hakları Sözleşmesinin 1ç. Maddesinde düzenlenmiş olan “çocuğun
her tür şiddete karşı korunma Hakkı”na koşut bir düzenleme
yapılmıştır.
Maddede korunma gereksinimi olan çocukla ilgili ve hakkında
kovuşturma başlatılmış olan çocuklar dışında olmak üzere suça
sürüklenen çocuklarla ilgili tedbir kararlarını çocuk hâkiminin
vereceği belirtilmiştir. Buradan amaçlanan koruma tedbirlerinin bir an
önce verilmesini sağlamaktır.
Bu yasa kapsamındaki kurumlar; çocuğun bakılıp gözetildiği,
hakkında verilen tedbir kararlarının yerine getirildiği resmi ya da özel
kurumlardır. Bu tanımla özel kurumlara da tedbir kararlarını yerine
getirme yetkisi verilmiştir.
Yasada sosyal çalışma görevlisi olarak, psikolojik danışmanlık
ve rehberlik, psikoloji, sosyal hizmet alanlarında eğitim veren
kurumlardan mezun meslek mensupları belirlenmiştir Yasa koyucu,
kapsamı genişleterek gerek korunmaya muhtaç çocuk ve gerekse suça
102
sürüklenen
çocukla
hangi
meslek
gruplarının
ilgileneceğini
belirleyerek uygulama birliği sağlamayı amaçlamıştır.
Çocuk Koruma Kanununun 4. maddesi Çocuk Hakları
Sözleşmesinin temel maddeleri olan, çocuğun yaşama, korunma,
gelişim ve katılım haklarını temel ilke olarak madde metninde
düzenlemiş ve bir iç hukuk kuralı olarak temel ilke haline getirmiştir.
Bu çerçevede çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım
haklarının güvence altına alınması temel alınmıştır. Bu madde ceza
muhakemeleri kanunun da desteklenmiş mağdur çocuğun yargı
sürecinde ikincil istismara uğramasını önlemek ve korumak amacı ile
düzenlemeler yapmıştır. Yine çocuk Haklarının Uygulanmasına ilişkin
Avrupa Sözleşmesi de yargı sürecinde çocuğun görüşünün alınması ve
bu görüşe gereken önemin verilmesini düzenlemiştir.
Çocuk Koruma Kanunu bu maddede getirdiği düzenlemelerle iç
hukuku ve uygulamayı uluslar arası ölçütlere uygun hale getirmiştir.
Çocuğun haklarının korunması amacıyla Yasada yer alan temel
ilkeler:
•
Çocuğun yaşama, gelişme, korunma ve katılım haklarının
güvence altına alınması,
•
Çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesi,
•
Çocuk ve ailesinin herhangi bir nedenle ayrımcılığa tabi
tutulmaması,
103
•
Çocuk ve ailesinin bilgilendirilmek suretiyle karar sürecine
katılımlarının sağlanması,
•
Çocuğun, ailesinin, ilgililerin, kamu kurumlarının ve sivil
toplum kuruluşlarının işbirliği içinde çalışmaları,
•
İnsan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usul izlenmesi,
•
Soruşturma ve kovuşturma sürecinde çocuğun durumuna
uygun özel ihtimam gösterilmesi,
•
Kararların alınmasında ve uygulanmasında, çocuğun yaşına ve
gelişimine uygun eğitimini ve öğrenimini, kişiliğini ve
toplumsal sorumluluğunu geliştirmesinin desteklenmesi,
•
Çocuklar hakkında özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirler ile hapis
cezasına en son çare olarak başvurulması,
•
Tedbir kararı verilirken kurumda bakım ve kurumda tutmanın
son çare olarak görülmesi, kararların verilmesinde ve
uygulanmasında
toplumsal
sorumluluğun
paylaşılmasının
sağlanması,
•
Çocukların bakılıp gözetildiği, tedbir kararlarının uygulandığı
kurumlarda yetişkinlerden ayrı tutulmaları,
•
Çocuklar hakkında yürütülen işlemlerde, yargılama ve
kararların yerine getirilmesinde kimliğinin başkaları tarafından
belirlenememesine yönelik önlemler alınması,
104
Koruma Ve Destekleme Tedbirleri
Çocuk Koruma Kanununun 5. maddesi koruyucu ve destekleyici
tedbirleri düzenlemiştir. Burada yasa koyucunun amacı risk altında
bulunan çocuğun kendi durumuna uygun tedbirlerin alınmasını
sağlayabilmektir. Maddenin ruhuna yansıyan anlayış ise çocuğun
kurum bakımına alınmasının en son çare olarak uygulanmasıdır.
Yasada çocuklar için; barınma, danışmanlık, eğitim, sağlık, bakım
tedbirleri öngörülmüştür.
105
3. GEREÇ VE YÖNTEM
3.1. Çalışma Grubu
Çalışma, araştırma grubu ve kontrol grubu olarak alınan
çocuklarla gerçekleştirilmiştir.
Araştırma
grubu
5395
sayılı
Çocuk
Koruma
Kanunu
kapsamında yer alan İstanbul Çocuk Mahkemelerinde 2006 –2007
yılları arasında değişik suçlardan yargılanan 12-18 yaş grubunda ki
100 çocuktan oluşmaktadır. Kontrol grubunu ise suça karışmamış, Dr.
Refik Saydam ilköğretim ve Kemal Hasoğlu lisesinde okuyan 12-18
yaş grubunda, araştırma grubuyla eşit sayıda, yaşta ve cinsiyette olan
öğrenci çocuklar oluşturmuştur.
3.2. Düzen ve İşlemler
Araştırmanın hangi amaçla yapıldığına, soruların içeriğine,
bilgilerin gizliğine, herhangi bir soruyu reddetme veya görüşmeyi
istediği zaman bitirme haklarının olduğuna dair ayrıntılı bir izin formu
katılımcıların
ailelerine
imzalatılmıştır
(Ek-1).
Tüm
ölçekler,
görüşmeci tarafından yönlendirme yapılmadan katılımcılara yüz yüze
görüşme tekniği ile uygulanmıştır. Okuma yazması ve yeterli eğitim
düzeyi
olmayan
katılımcılara
ölçekler
görüşmeci
tarafından
okunmuştur. Ayrıca gerekli olduğunda mahkeme dosyalarından
bilgiler alınmıştır.
106
Kontrol grubu ile ilgili çalışma için müdür tarafından
yönlendirilen psikolojik ve rehber öğretmen ile araştırmanın çalışma
koşulları önceden belirlenmiştir.
3.3. Gereçler
3.3.1. Görüşme Formu
Görüşme formunun içeriğinde yer alan sorular, çocuk
suçluluğuna etken olabileceği düşünülen faktörler göz önüne alınarak
hazırlanmıştır.
Çalışmacı tarafından hazırlanan görüşme formunda, katılımcının
sosyo-demografik özellikleri, ailesine ait bilgiler, suç bilgileri, suç
geçmişi, işlediği suçu değerlendirmesi, aile yaşantısı ve çocukluğuna
ilişkin bilgilere ilişkin sorular yer almaktadır. (Ek 2).
3.3.2. ÇİTA-T (Çocuk İstismarı Tanılama Anketi - Tarama
Formu)
Ölçek, 2005 yılında Aslı Atamer tarafından oluşturulan ÇİTAT, 56 itemden oluşmaktadır. Ölçek duygusal istismar (1-10. sorular),
cinsel istismar (11-23. sorular), fiziksel istismar (24-32. sorular),
ihmal (33-53
sorular) ve ekonomik istismar (54-58 . sorular)
boyutlarını ölçmektedir. ÇİTA-T üç yaşıt grubunda geçerlilik ve
güvenilirlik incelemesi yapılarak üç ayrı form olarak düzenlenmiştir.
107
Form 1, birinci, ikinci ve üçüncü sınıf öğrencilerine; Form 2,
dördüncü ve beşinci sınıf öğrencilerine; Form 3, altıncı, yedinci ve
sekizinci sınıf öğrencilerine göre hazırlanmıştır. Form 3 çalışmaya
katılan araştırma ve kontrol grubuna uygulanmıştır.
ÇİTA-T’nin beş alt-testi (duygusal istismar, cinel istismar,
fiziksel istismar, ihmal ve ekonomik sömürü) geçerlik analizi için ayrı
ayrı değerlendirilmiştir. ÇİTA-T alt-testlerinin yapı geçerliliği faktör
analizi
yöntemiyle
geçerliliğinin
%
araştırılmıştır.
70
üstü
geçerlik
Bu
testin
katsayıları
güvenirliği
yeterli
ve
olarak
yorumlanmıştır.(Ek 3).
3.3.3. Saldırganlık Ölçeği
Ölçek,
geliştirdiği
Tuzgöl
(1998)
“Saldırganlık
tarafından
Envanteri”
Kocatürk’ün
nden
(1982)
yararlanılarak
oluşturulmuştur. Saldırganlık ölçeği gençlerde açık, gizli, fiziksel,
sözel ve dolaylı saldırganlık ile ilgili davranışları ölçmeye yöneliktir.
Ölçek 45 maddeden oluşmaktadır. Ölçekte 30 saldırgan içerikli, 15
saldırgan
olmayan
içerikte
madde
vardır.
Tuzgöl
tarafından
saldırganlık ölçeği için yapılan geçerlilik çalışması yapılmış, “t” testi
uygulanmış ve geçerliği kabul edilmiştir.(Ek.4)
3.4. Analiz
Çalışmada elde edilen verilerin analizi SPSS 14 istatistik
programı kullanılarak yapılmıştır. Grupların tanımlayıcı bilgileri
108
verildikten sonra gruplar arası karşılaştırmalar yapılmıştır. Kategorik
ifadelerden oluşan değişkenler arasındaki farklılığı belirlemek için
chi-squire (ki-kare) testi, niceliksel değişkenlerin karşılaştırılmalarında independent samples t testi ile varyans analizi ve anova
kullanılmıştır.
109
4. BULGULAR
4.1. Sosyo- Demografik Bilgiler
Araştırma ve kontrol grubu cinsiyet açısından eşleştirilmiştir.
Örneklemin
%95’i erkek (n= 95), % 5 ‘i kız (n= 5) çocuğudur.
Araştırma grubunun yaş aralığı 13-18 yaş, yaş ortalaması 16, 40 (SS
1,41) yaş, kontrol grubunun yaş aralığı 13-18 yaş yaş ortalaması ise
16, 31 (SS 1,40) yaş olarak belirlenmiştir. İki grup arasında
istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. t = 453, df =198,
p>0.05. Araştırma grubunun suç işledikleri sıradaki yaş aralığı ise 1218 yaş, yaş ortalaması 15.46 (SS 1.57) yaş olarak saptanmıştır.
Tablo 1. Yaş Grubuna Göre Dağılım
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
13-15
25
25.0
29
29,0
16-18
75
75.0
71
71,0
Toplam
100
100.0
100
100,0
X2 =0.41, df =1, p>0.0.5
110
Araştırma ve kontrol grubunun çoğunluğunun 16-18 yaş
arasında olduğu görülmektedir ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark
bulunmamıştır.
Tablo 2. Doğum Yeri
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Köy
37
37.0
18
18.0
Kasaba
22
22.0
1
1.0
Kent
41
41.0
81
81.0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 =
38.85 , df =2 , p <0.0001
Araştırma grubunda yer alan çocukların daha çok köy ve
kasabada doğdukları (% 59), kentte doğan çocukların oranının % 41
olduğu, kontrol grubunda olan çocukların ise %81’nin kent doğumlu
oldukları görülmektedir. İki grup arasında oldukça anlamlı farklılık
vardır.
111
Tablo 3. Oturduğu Yer
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
İstanbul İçi
97
97,0
100
100,0
İstanbul Dışı
3
3,0
-
-
100
100.0
100
100,0
Toplam
Kruskall Wallis : X2 = 3.03 , df = 1 p>0.05
Grupların oturdukları yerin karşılaştırılmasında istatistiksel
olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Araştırma grubunun % 97’si,
kontrol grubunun tamamı İstanbulda ikamet etmektedirler.
112
Tablo 4. Öğrenim Durumu
Araştırma Grubu Kontrol Grubu
N
%
N
%
OkurYazar Değil
7
7,0
-
-
Okur yazar
10
10,0
-
-
İlkokul
46
46,0
-
-
Ortaokul
16
16,0
8
8,0
Lise
19
19,0
92
92,0
Açıktan Okuma
1
1,0
-
-
Meslek Eğitimi
1
1,0
-
-
100
100,0
100
100,0
Toplam
X2 = 115.68, df = 6, p<0.0001
Araştırma grubunda yer alan çocukların eğitim durumlarının
büyük bir oranda düşük olduğu göze çarpmaktadır. Kontrol grubu lise
ve ilköğretim öğrencileri arasından seçildiği için %92’sinin lisede
okudukları
görülmektedir.
Araştırma
grubunda
lisede
okuyan
çocukların oranı ise %19 olarak bulunmuştur.. Eğitim bakımından iki
grup arasında oldukça anlamlı bir farklılık belirlenmiştir.
113
4-1 -Aile İle İlgili Bilgiler
Tablo 5. Ailenin Niteliği
AraştırmaGrubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Anne Baba
Beraber
82
82,0
91
91,0
Bir Ebeveyn
Vefat
9
9,0
1
1,0
Boşanma
7
7
6
6,0
Bir Ebeveyn
Üvey
1
1.0
0
0,0
Anne-Babası
1
1,0
2
2,0
100
100,0
100
100,0
Vefat Eden
Toplam
X2 = 8.29,
df = 4,
p > 0.05
Araştırma grubunun % 82‘sinin, kontrol grubunun %91’inin
anne babaları ile birlikte oldukları, iki grubunda çoğunlukla anne ve
babaları ile birlikte oturdukları, parçalanmış aileye sahip olanların ve
tek ebeveyn ile yaşayanların oranlarının oldukça az olduğu
görülmektedir. Guplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
114
Tablo 6. Ailede Kişi Sayısı
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
0-3
9
9,0
18
18,0
4-6
42
42,0
80
80,0
7 --
49
49,0
2
2,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 58.15, df =2, p< 0.0001
Araştırma grubunun %49’unda ailelerindeki kişi sayısı 7 ve üstü
olarak bulunurken, kontrol grubunda bu oran
%2 olarak
belirlenmiştir. Kotrol grubunda en fazla (%80) ailede kişi sayısının
4-6 kişi olduğu görülmektedir. İki grup arasında istatistiksel olarak
anlamlı bir fark bulunmuştur.
Tablo 7. Ailede Kardeş Sayısı
AraştırmaGrubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
0-3
36
36,0
91
91,0
4-6
29
29,0
9
9,0
7 ve üstü
35
35,0
0
0,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 69.34, df = 2, p<0.0001
115
Araştırma grubunda yer alan çocukların %35’inin 7’den fazla
kardeşi olduğu 4-6 ve 7 den fazla kardeşi olanların toplamının ise %
64 olduğu görülmektedir. Buna karşılık kontrol grubunun tamamına
yakınının
(%91)
0-3
arası
kardeş
sayısına
sahip
oldukları
görülmektedir. Kardeş sayısı açısından gruplar arasında oldukça
anlamlı bir fark bulunmuştur.
Tablo 8. Annenin Eğitim Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
56
56,0
4
4,0
Okur Yazar
8
8,0
1
1,0
İlkokul
31
31,0
27
27,0
Ortaokul
5
5,0
33
33,0
Lise
-
-
25
25,0
Üniversite
-
-
10
10,0
100
100,0
100
100,0
Okur Yazar
Değil
Toplam
X2 = 106.4 , df =5 , p<0.0001
116
Araştırma grubunda yer alan çocukların annelerinin eğitim
durumları incelendiğinde çoğunluğunun okur-yazar olmadıkları dikkat
çekmektedir (%56). Kontrol grubunda ise ortaokul (%33) ve lise
mezunu olanların (%25) fazla olduğu görülmektedir. İki grup arasında
oldukça anlamlı bir fark bulunmuştur.
Tablo 9. Anne Mesleği
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evhanımı
92
92,0
82
82,0
İşçi
8
8,0
3
3,0
Memur
-
-
5
5,0
Esnaf
-
-
9
9,0
İşsiz
-
-
1
1,0
100
100,0
100
100,0
Toplam
Kruskall Wallis X2 =5.47, df =1, p<0.05
Her iki grubun annelerinin çoğunlukla ev hanımı olduğu
belirlenmiştir. Ancak araştırma grubunda çalışmayan annelerin daha
fazla olduğu, bu açıdan iki grup arasında anlamlı bir farklılık olduğu
görülmektedir;
117
Tablo10. Babanın Eğitimi
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
15
15,0
-
-
Okur Yazar
27
27,0
-
-
İlkokul
42
42,0
23
23,0
Ortaokul
12
12,0
22
22,0
Lise
4
4,0
40
40,0
Üniversite
-
-
15
15,0
100
100,0
100
100,0
Okur Yazar
Değil
Toplam
X2 = 94.95, df =5, p<0.0001
Çocukların
babalarının
eğitim
durumuna
baktığımızda,
araştırma grubunda yer alan çocukların babalarının daha çok ilkokul
mezunu oldukları (%42), kontrol grubundakilerin ise (%40) lise
mezunu oldukları göze çarpmaktadır. Araştırma grubunda okumayazma bilmeyen babaların oranı da %15 olarak bulunmuştur. Gruplar
arasında anlamlı farklılık görülmektedir.
118
Tablo 11. Babanın Mesleği
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
İşsiz
17
17,0
1
1,0
İşçi
38
38,0
14
14,0
Memur
1
1,0
9
9,0
Tarım
3
3,0
-
-
Ticaret
29
29
52
52,0
Tekstil
12
12,0
24
24,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 54.83, df = 6, p<0.0001
Araştırma grubunda ki çocukların babalarının çoğu işçi olarak
çalışmaktadırlar (%38). Buna karşılık kontrol grubunda ki çocukların
babalarının daha çok ticaret (esnaf, serbest meslek) ile uğraştığı,
babalarının mesleklerini esnaf ve serbest meslek olarak tanımladıkları
görülmektedir (%52). Gruplar arasında çocukların babalarının
meslekleri açısından anlamlı bir fark bulunmuştur.
119
Tablo12. Ailenin Ekonomik Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Yoksul
35
35,0
1
1,0
Orta
59
59,0
40
40,0
İyi
6
6,0
50
50,0
Çok iyi
-
-
9
9,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 79.33, df =1, p< 0.0001
Araştırma grubunun ailelerinin ekonomik durumunun daha çok
orta düzeyde oldukları (% 59), kontrol grubunda bulunan ailelerin
ekonomik seviyelerinin ise iyi düzeyde olduğu görülmektedir (%50) .
Buna karşılık araştırma grubunun %35’i yoksul iken, kontrol
grubunda yer alan çocukların % 1’i yoksul olduklarını belirtmektedir.
İki grup arasında bu yönde farklılık anlamlı olarak bulunmaktadır.
Tablo 13. Ailede Göç Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Yok
62
62,0
95
95,0
Var
38
38,0
5
5,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
120
Araştırma grubunda ailesinde göç olgusu bulunan çocukların
oranı %38’dir. Buna karşılık kontrol grubunda göç olgusu nerdeyse
yok denecek kadar azdır (%5). Bu açıdan iki grup arasında farklılığın
anlamlı olduğu görülmektedir.
Tablo 14. Göç Nedeni
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
25
65,8
3
60,0
Sorunlar
8
21,0
1
20,0
Kan davası -
3
8,0
-
-
2
5,2
1
20,0
38
100,0
5
100,0
Ekonomik ve
İşsizlik
Çevre ile
Adli olay
Ailevi
Sorunlar
Toplam
Kruskall wallis X2 = 0.09, df =1, p>0.05
121
Çocukların ailelerinin göç nedenlerine baktığımızda, iki grup
arasında anlamlı bir fark bulunmamakla birlikte, araştırma grubunda
yer alanların çocukların ailelerinin daha çok ekonomik ve işsizlik
nedeniyle göç ettikleri dikkat çekmektedir (%65,8).
Tablo 16. Göçle Oluşan Sorunlar
Araştırma Grubu
Kontrol
Grubu
N
%
N
%
df (1)
20
20,0
3
97,0
X2=14.19*
Sorunlar
17
17,0
1
1,0
X2=15.63*
İşsizlik
17
17,0
-
0,0
X2 = 8.29*
Çocukların Eğitiminin
17
17,0
0
0,0
X2 =10.47*
Çevre
Değişikliği
Ekonomik
Yarım Bırakılması
Birden fazla seçenek işaretlenmiştir
*p<0.0001
122
Araştırma grubunda yer alan çocukların ailelerinde, çevre
değişikliği, ekonomik sorunlar, işsizlik, çocukların eğitiminın yarım
bırakılması şeklinde göç ile oluşan sorunlar yaşandığı görülmektedir.
Bu sorunlar açısından kontrol grubundaki aileler daha az sorun
yaşadıkları, her iki grup arasında yaşadıkları sorunun niteliği
açısından farklılığın anlamlı olduğu görülmüştür.
Tablo.17. Ailede Suç İşlemiş Olan
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evet
23
23,0
3
3,0
Hayır
77
77,0
97
97,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 =17.68, df = 1, p<0.0001
Araştırma grubunda ailede suç oranı %23 iken, kontrol
grubunda bu oran
%3’dür. Bu açıdan iki grup arasında oldukça
anlamlı bir fark bulunmaktadır.
123
Tablo. 18. Ailede İşlenmiş Olan Suçun Türü
Araştırma Grubu
Hırsızlık
Adam
Öldürme
Kontrol Grubu
N
%
N
%
2
8,7
2
66,7
30,4
1
33,3
7
Gasp ve
Yağma
4
17,4
-
-
Yaralama
2
8,7
-
-
Cd satışı
6
26,1
-
-
Uyuşturucu
1
4,3
-
-
Cinsel suç
1
4,3
-
-
Toplam
23
100,0
3
100,0
Kruskall Wallis
X2 = 2.84, df =1, p>0.05
Araştırma grubunda ailesinde suça karışmış olanların daha çok
(%30,4) adam öldürme suçu işlemiş oldukları görülmektedir. Kontrol
grubunda ise suç işlemiş olanlar hırsızlık ve adam öldürme suçu
124
işlemişlerdir. İki grup arasında ailelerinde suş işleyenlerin suç türünde
anlamlı bir fark yoktur.
Tablo.19. Ailede Madde Kullanımı
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evet
6
6,0
-
-
Hayır
94
94,0
100
100,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 6.19, df = 1, p< 0.05
Araştırma grubunda ailesinde madde kullananların oranı %6‘
dır. Kontrol grubunda ise ailesinde madde kullanımı saptanmamıştır.
Bu açıdan istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık belirlenmiştir. Suça
karışan çocukların ailelerinde madde kullanan kişinin daha çok
kardeşler olduğu, en çok kullanılan maddenin de esrar olduğu
saptanmıştır.
125
Tablo.20. Ailede Alkol Kullanımı
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evet
10
10,0
13
13,0
Hayır
90
90,0
87
87,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 =0.44, df = 1, p>0.05
İki grup açısından bakıldığında ailede alkol kullanma oranı
azdır. Bu nedenle aralarında anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Alkol
kullanımı, araştırma grubunda % 10, kontrol grubunda ise %13’dir.
Tablo.21. Ailede Alkol Kullanan Kişi
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Anne
1
9,1
1
7,7
Baba
9
80,9
12
92,3
Kardeş
0
0,0
0
0,0
Toplam
10
100,0
13
100,0
Kruskal Wallis: X2 =0.25, df = 1, p>0.05
126
Her iki grubun neredeyse tamamına yakınının ailelerinde alkol
kullanan kişinin babaları olduğu görülmektedir.
4.2. Çevre (İş, Okul, Arkadaş) İle İlgili Bilgiler
Tablo.22. Bölge ve Semtle İlgili Sorunlar
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evet
27
27,0
10
10,0
Hayır
73
73,0
90
90,0
Toplam
10
100,0
100
100,0
X2 = 9.58, df = 1, p<0.01
Araştırma grubunun %27’si bölge ve semtle ilgili sorunlar
yaşadıklarını ifade etmiştir Kontrol grubunda ise bölge ve semtle ilgili
sorun yaşadıklarını bildiren çocuların oranı %10‘dur. İki grup arasında
anlamlı bir farklılık bulunmuştur.
127
Tablo 23. Bölgede Sorunun Niteliği
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Suç riski
27
100,0
8
80,0
Komşular
-
-
2
20,0
27
100,0
10
100,0
Toplam
Kruskall wallis X2 = 5.35, df = 1, p <0.05
Bölgede yaşanan sorunun niteliğinin suç riski olarak
belirtilmesi araştırma grubunda %100, kontrol grubunda ise %80
olarak görülmektedir. Aralarında anlamlı bir fark bulunmuştur.
Tablo 24. Okul Başarı Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
İyi
5
5,0
22
22,0
Orta
37
37,0
50
50,0
Vasat
18
18,0
7
7,0
Zayıf
22
22,0
4
4,0
Sınıf tekrarı
12
12,0
17
17,0
Okula Gitmeyen
6
6,0
-
-
100
100,0
100
100,0
Toplam
128
Araştırma grubunun okul başarı durumlarına baktığımızda,
daha çok orta düzeyde oldukları (%37),ancak vasat ve zayıf ders
başarısı ile sınıf tekrarının da yüksek olduğu görülmektedir (%52).
Özellikle araştırma grubunda okula gitmeyen grup %6’dır.
Buna
karşılık iyi (%22) ve orta düzeyde (%50) okul başarısı kontrol
grubunda daha fazladır (%72). Kontrol grubunda vasat ve zayıf ders
başarısı ve sınıf tekrarı ise %30’ dur. İki grup arasında anlamlı bir
farklılık bulunmuştur.
Tablo 25. Okul Terk Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evet
51
51,0
3
3,0
Hayır
43
43,0
97
97,0
Okula Gitmeyen
6
6,0
-
-
100
100,0
100
100,0
Toplam
Kruskall wallis X2 = 58.50, df= 1, p<0.0001
Araştırma grubunun okulu terk etmelerini oran %51 olması
nedeniyle kontrol grubuna göre oldukça anlamlı farklılık bulunmuştur.
129
Tablo.27. Boş Zamanlarının Değerlendirilmesi
Araştırma Grubu
Arkadaşlarla
Olmak
Aile ile
Olmak
Spor
İnternet cafe
Evde oturma
Yalnız olma
Kontrol Grubu
N
%
N
%
(df =1)
61
61,0
43
43,0
X2=6.49
14
14,0
35
35,0
X2=11.92
23
23,0
43
43,0
X2=9.05
36
36,0
11
11,0
X2=17.38
12
12,0
27
27,0
2
2,0
17
17,0
X2=7.17
a
a
a
a
X2=13.09
*Birden fazla seçenek işaretlenmiştir
a
b
c
p<0.01
p<0.001
p<0.0001
Araştırma grubunda olan çocuklar (%61) boş zamanlarını
değerlendirirken, kontrol grubundakilere (%43) göre daha çok
130
b
c
arkadaşları ile birlikte olmaktadırlar. İki grup arasında arkadaşları ile
birlikte olma açısından anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0.01).
Araştırma grubunda yer alan çocukların % 14’ünün boş
zamanlarını aileleri ile birlikte geçirdikleri, kontrol grubundaki
çocukların ise
%35’inin aile ve kardeşleri ile birlikte oldukları
görülmektedir. Bu açıdan iki grup açısından anlamlı bir fark
görülmektedir (p<0.01).
Araştırma grubu boş zamanlarını sporla geçirdiklerine dair
yüzde %23 iken kontrol grubunda bu oran % 43’dür. İki grubun spor
yaparak boş zamalarını geçirmelerine ilişkin verilerde gruplar arasında
anlamlı fark bulunmaktadır (p<0.01). Kontrol grubunda yer alan
çocuklar boş zamanlarını daha çok spor yaparak geçirmektedirler.
Boş zamanlarını internet cafede geçiren çocuklardan, iki grup
arasında anlamlılık açısından büyük fark görülmektedir (p<0.0001).
Araştırma grubundan %36’sı, kontrol grubunda bulunan çocuklardan
%11’ i boş zamanlarında internet cafede zaman geçirmektedir.
Boş zamanlarını evde oturarak geçirdiğini bildiren araştırma
grubu çocukların oranı %12, kontrol grubunun ise %27 olarak
görülmektedir. İki grup arasında evde oturmayı seçmeleri ile ilgili
olarak aralarında anlamlı bir fark görülmektedir (p<0.01).
Kontrol grubundaki çocukların %17’si boş zamanını yalnız
geçirirken, araştırma grubunda yer alan çocuklardan %2’sinin boş
zamanlarda yalnız kaldıklarını belirtmektedirler. Her iki grup arasında
anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0.0001) .
131
Tablo 28. Çalışma Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Çalışıyor
85
85,0
4
4,0
Çalışmıyor
15
15,0
96
96,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 132.90, df = 2, p< 0.0001
Araştırma grubununu tamamına yakını (%85) bir işte çalışırken,
kontrol grubunda bu oran %4 olarak bulunmuştur. Araştırma grubu
ve kontrol grubu arasında çalışma durumu açısından oldukça anlamlı
farklılık bulunmuştur.
Tablo. 29. Yapılan İşin Niteliği
Araştırma Grubu
Sanayi
(1)
(2)
Seyyarsatıcı
İşçi
(3)
Tekstil
(4)
Toplam
Kontrol Grubu
N
%
N
%
16
18,8
1
33,3
24
28,2
3
66,7
33
38,9
-
-
12
14,1
-
-
85
100,0
4
100,0
132
(1)
Sanayi (oto boya,oto tamirciliği,ayakkabıcılık,marangoz,dericilik,imalat)
(2)
Seyyar (Çiçek satmak,boyacılık,çöp toplamak,hurdacılık,balıkçılık,çakmak- CD-
kıyafet- meyve- oyuncak satıcılığı,v.s.)
(3)
(4)
İşçi (garson,komi,bakkal-market,kuaför,bilgisayar-cep telefoncuda çalışan)
Tekstil(konfeksiyon,kumaş boyama) .
Araştırma grubunda çalışan çocuklar en çok işçi olarak (%38,9),
kontrol grubunda çalışan 3 çocuk ise seyyar satıcı olarak çalıştıklarını
belirtmektedirler (%66,7).
Tablo.30. Çalışma Süresi
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
1-3 yıl
62
72,9
4
100,0
4-5 yıl
23
27,1
-
-
Toplam
85
100,0
4
100,0
Araştırma grubunda çalıştığını ifade eden çocukların %72,9’u,
kontrol grubunun tamamı 1-3 yıl arası çalıştıklarını belirtmiştir.
133
Tablo 31. İşe Başlama Yaşı
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
12-15 yaş
72
84,7
4
100,0
16-18 yaş
13
15,3
-
-
Toplam
85
100,0
4
100,0
Araştırma grubunun çoğunluğu (% 84,7), kontrol grubunun ise
tamamı 12- 15 yaşları arasında çalışmaya başlamışlardır.
Tablo.32. İşe Başlama Nedeni
Araştırma Grubu
N
Kontrol Grubu
%
N
%
Maddi Nedenler
63
74,1
-
-
Tecrübe Edinme
4
4,7
1
25,0
Meslek Edinme
5
5,9
-
-
Eğitim
İçin
2
2,4
2
50,0
Yaz
Tatilini
Değerlendirme
11
12,9
1
25,0
Toplam
85
100,0
4
100,0
134
Araştırma grubunda yer alan çocuklar çalışmaya başlamalarının
nedeni olarak daha çok maddi sorunları öne sürerken (%74,1), kontrol
grubu tecrübe edinmek, eğitim gibi nedenleri göstermişlerdir.
Tablo.33. Kazanılan Paranın Kullanımı
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Ailesi İçin
68
80,0
4
100,0
Kendisi İçin
17
20,0
-
-
Toplam
85
100,0
4
100,0
Araştırma grubunun çoğunluğu (%80), kontrol grubunun
tamamı kazandıkları parayı ailelerine vererek ailelerine destek
olduklarını belirtmişlerdir.
Tablo. 34. Evden Kaçma Durumu
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
Evet
30
30,0
5
5,0
Hayır
70
70,0
95
95,0
Toplam
100
100,0
100
100,0
X2 = 21.36, df =1, p<0.0001
135
Araştırma grubu içinde olan çocukların %30‘u evden kaçma
davranışı gösterirken, kontrol grubunda yer alan çocukların çok azı
(% 5) bu davranışı göstermektedir. Evden kaçma davranışı açısından
iki grup arasında farklılık istaistiksel olarak oldukça anlamlı
bulunmuştur.
Tablo.35. Evden Kaçma Nedeni
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N
%
N
%
14
46,7
3
60,0
11
36,7
1
20,0
3
10,0
1
20,0
Ekonomik
2
6,7
-
-
Toplam
30
100,0
5
100,0
Aile
Nedeni
Arkadaş
Nedeni
Kendi
İsteği ile
Sosyal ve
136
Araştırma
grubunda
yer
alan
çocukların
evden
kaçma
davranışının nedeni olarak birinci sırada aile ile sorunlarını, ikinci
sırada arkadaş etkisini öne sürdükleri görülmektedir.
4.3. Suç İle İlgili Bilgiler
Tablo 36 -Suç Türü (Gruplar)
Araştırma Grubu
1.Grup(1)
N
%
72
72,2
(2)
10
10,0
3.Grup (3)
10
10,0
4.Grup (4)
8
8,0
100
100,0
2.Grup
Toplam
(1)
Kişiye karşı olan suçlar; Kasten adam öldürme (n:1), Yaralama (n:22),
cinsel dokunulmazlığına karşı suçlar (n:3), Hırsızlık, Nitelikli hırsızlık (n:38),
Yağma, Nitelikli yağma (n:8),
(2)
Topluma karşı olan suçlar; Uyuştucu kullanmak ve bulundurmak (n:5),
Resmi belgede sahtecilik (n:2), Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan (n:3).
(3)
Millete ve devlete karşı olan suçlar; İftira (n:2), Başkasına ait kimlik
bilgilerinin kullanlması(n:5), Suç uydurma(n:3)
137
(4)
5846 sayılı Fikir Ve Sanat Eserleri Kanunu; Yasak yayın ve korsan CD
satışı (n:8)
Araştırmamızda suça yönelen çocukların
%72’ sinin kişiye
yönelik suçlar işledikleri görülmektedir.
Tablo. 37. Tutuklu Olma Durumu
Araştırma Grubu
N
%
Evet
27
27,0
Hayır
73
73,0
Toplam
100
100,0
Araştırmamızda suç işlemiş çocukların %27’ sinin tutuklu
olarak
yargılandıkları,
%73’ünün
tutuksuz
olarak
davalarına
katıldıkları görülmektedir.
138
Tablo.38. Çocuğun Suça Karışmadan Önceki Ortamı
Araştırma Grubu
N
%
Aile
82
82,2
Akraba
5
5,0
Sokak
9
9,0
Yalnız
4
4,0
Toplam
10
100,0
Araştırmamızda
suça
yönelen
çocukların
%82’si
suça
karışmadan önce ailesi ile birlikte yaşadığını ifade etmiştir. Sokakta
kalan ya da yaşayan çocukların oranı ise % 9’dur.
Tablo. 39. Çocuğun Suça Karışmadan Önceki Eğitime
Devam Etme Durumu
Araştırma Grubu
N
%
Evet
31
31,0
Hayır
69
69,0
Toplam
100
100,0
139
Araştırmamızda çocukların suça karışmadan önce eğitime
devam etme durumlarına baktığımızda, %69’unun eğitimlerine devam
etmedikleri görülmektedir. Eğitime devam edenlerin ise oranı ise
%31’dir.
Tablo 40. Madde Kullanımı
Araştırma Grubu
N
%
Hiç kullanmayan
53
53,0
Sigara
21
21,0
Alkol
2
2,0
Uyuşturucu
12
12,0
1
1,0
Hepsi bir arada
11
11,0
Toplam
100
100,0
Alkol ve
Uyuşturucu
Araştırma grubunda yer alan çocukların madde kullanıp
kullanmadıkları
incelendiğinde,
%53’ünün
hiçbir
madde
kullanmadıkları, %21’inin ise sigara içtikleri görülmektedir. Hepsini
bir arada kullananların oranı %11 olarak saptanmıştır.
140
Tablo. 41. Kollarında Kesi İzinin Bulunması
Araştırma Grubu
N
%
Evet
23
23,0
Hayır
77
77,0
Toplam
100
100,0
Araştırma grubundaki çocukların % 23’ü kollarında kesi
izlerinin bulunduğunu ifade etmiştir.
Tablo. 42.Silah Bulundurma veya Kullanma
Araştırma Grubu
N
%
Evet
7
7,0
Hayır
93
93,0
Toplam
100
100,0
Araştırmamızda suça karışmış olan çocukların silah kullanma
oranına baktığımızda, % 93’ünün herhangi bir silah bulundurmadıkları
veya kullanmadıkları, %7’sinin suç esnasında veya diğer zamanlarda
yanlarında silah bulundurdukları saptanmıştır.
141
Tablo.43. Çocuğun Daha Önce Suç İşleme Durumu
Araştırma Grubu
N
%
Evet
27
27,0
Hayır
73
73,0
Toplam
100
100,0
Daha önce suç işleme oranına baktığımızda araştırma
grubunda ki çocukların %73’ünün başka bir suç işlemiş oldukları
görülmektedir. Suç tekrarı olanların oranı % 27’dir.
Tablo.44. Suç Ortağının Varlığı
Araştırma Grubu
N
%
Evet
57
57,0
Hayır
43
43,0
Toplam
100
100,0
Araştırma grubunda yer alan suça itilen çocukların %57’ sinin
suç ortağının bulunduğu görülmektedir.
142
Tablo.45. Suçu İle İlgili Duyguları
Araştırma Grubu
N
%
Pişmanlık
45
45,0
Üzüntü
56
56,0
Ailesine Karşı Utanma
55
55,0
Arkadaş Çevresinden
15
15,0
Gelecek İçin Olumlu Düşünce
16
16,0
Duyarsız Davranma
12
12,0
Mahkeme Sürecinden Etkilenme
7
7,0
Utanma
* Birden fazla seçenek işaretlenmiştir
Araştırma grubunda olan çocukların suça karşı olan duyguları
sorulduğunda, çoğunluğunun pişmanlık (%45), üzüntü (%56) ve
ailesine karşı utanma (%55) şeklinde cevap verdikleri görülmüştür.
143
4.4. Ölçeklerin Değerlendirilmesi
Tablo.46. Saldırganlık Ölçeği
Araştırma Grubu
Kontrol Grubu
N = 94
N = 100
106,33
117,84
19,98
22,83
Ortalama
Puanlar
Standart
Sapma SS
t = -3,72, df = 192, p<000,1
Araştırmamızda iki grubun saldırganlık ölçeğine verdikleri
cevapların ortalaması alındığında, kontrol grubunda olan çocukların
saldırganlık puanlarının ortalaması araştırma grubunda yer alan
çocuklara göre daha yüksek bulunmuştur.
144
Tablo.47.ÇİTA–T Ölçeğine Verilen Cevapların
Karşılaştırılması
İstismar
Araştırma grubu
Kontrol grubu
Türleri
N
Ort.
N
Duygusal
98
3,07 3,50
100 2,62
3,35
97
,20
100
1,30 -1,40(df=95) a
SS
Ort.
SS
t-test
t
0,92(df=95)
a
İstismar
Cinsel
,61
,40
İstismar
Fiziksel
100 1,55 2,22
100 1,29
2,57 0,76(df=98)
a
99
100 4,17
4,41
2,49(df=97)
b
100
1,04
9,20(df=98)
c
İstismar
İhmal
5,74 4,45
Ekonomik 100 2,60 2,08
,46
İstismar
a
p>0,05
b
p<0.01
c
p<0.0001
Araştırma grubu ile kontrol grubu arasında ihmal ve ekonomik
istismar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur.
145
Araştırma grubunda yer alan suça itilen çocukların aileleri tarafından
kontrol grubuna nazaran daha fazla ihmal edildikleri ve ekonomik
istismara maruz kaldığı belirlenmiştir.
4.5. ÇİTA-T
Ölçeği
ile
Suçta
Etkili
Olduğu
Düşünülen
Faktörlerin Karşılaştırılması
Suça etkisi olan ve istatistiksel olarak anlamlı bulunan
değişkenler ile istismar arasındaki ilişki sadece araştırma grubu
açısından incelenmiş ve tablolar halinde aşağıda verilmiştir.
146
Tablo.48.ÇİTA–T Ölçeği İle Ekonomik Durum
Faktörünün Karşılaştırılması
İstismar
Yoksul
İyi
t-test
Türleri
N
Duygusal
34 4,11 3,65 64 2,20 3,50 1,9(df=96)a
Ort.
SS
N
Ort.
SS
t
İstismar
34 ,006 ,022 63 ,019 ,055 1,3(df=95)a
Cinsel
İstismar
35 ,148 ,141 65 ,097 ,154 1,6(df=98)a
Fiziksel
İstismar
İhmal
34
,33
,24
65 ,225 ,225 2,5(df=97)b
Ekonomik
35
,61
,39
65 ,470 ,470 1,6(df=98)a
İstismar
a
p>0,05
b
p<0.05
Araştırmamızda suça yönelmiş olan çocukların ailelerinin
ekonomik durumlarının, çocukların istismar ölçeğine verdikleri
cevaplar ile karşılaştırılmasında ailenin ekonomik durumlarını yoksul
147
olarak belirtenlerin, aileleri tarafından daha fazla ihmal edildikleri
görülmektedir.
Tablo.49.ÇİTA–T Ölçeği İle Ailenin Göç Durumu
Faktörünün Karşılaştırılması
İstismar
Göç Yok
Göç Var
t-test
Türleri
N
Duygusal
60 2,63 3,82 38 4,07 3,05
Ort.
SS
N
Ort.
SS
t
1,97(df=96)
a
İstismar
60
,01
,05
37
,01
,03
,77(df=95)
a
62
,09
,14
38
,14
,16
-1,6(df=98)
a
İhmal
62
,22
,19
38
,14
,16
2,2(df=97)
b
Ekonomik
62
,47
,37
38
,60
,46
-1,5(df=98)
a
Cinsel
İstismar
Fiziksel
İstismar
İstismar
a
p>0,05
b
p<0,05
148
Araştırma grubunda aileleri göç eden çocukların,
aileleri
tarafından daha fazla ihmal edildikleri, göç ve istismar arasında ki
ilişkinin anlamlı olduğu saptanmıştır.
Tablo.50. ÇİTA–T Ölçeği İle İşte Çalışma Durumu
Faktörünün Karşılaştırılması
İstismar
Türleri
Duygusal
Çalışıyor
N
Ort.
Çalışmıyor
SS
N
Ort.
SS
t-test
t
83 3,16 3,61 15 3,33 -,361 -,16(df=96) a
İstismar
83 ,016 ,049 14 ,005
,020
,82(df=95)
a
85 ,114 ,153 15
,12
,140
-,16(df=98)
a
İhmal
84 ,267 ,212 15 ,243
,221
,40(df=97)
a
Ekonomik
85 ,576 ,411 15 ,200
,282
3,4(df=98)
b
Cinsel
İstismar
Fiziksel
İstismar
İstismar
a
p>0,05
b
p<0,05
149
Araştırma grubunda çalıştığını ifade eden çocukların daha
fazla ekonomik istismara maruz kaldığı saptanmıştır.
Tablo.51. ÇİTA–T Ölçeği İle Suç Öncesi Çocuğun Bulunduğu
Ortam Faktörünün Karşılaştırılması
İstismar
Aile yanı
Akraba yanı
Yalnız -Sokak
df (2)
Türleri
N
Ort.
SS
N Ort.
SS
N
SS
F
Duygusal
83 2,65
3,3
4
6,0
2,1
11 6,27 3,7
6,9
a
81 ,009
,03
5
,06
,10
11
,03
,07
4,3
b
83 ,090
,13
5
,25
,19
12
,22
,19
7,3
a
İhmal
83
,24
,18
5
,49
,26
11
,32
,30
3,9
c
Ekonomik
83
,50
,40
5
,48
,36
12
,66
,48
,85
b
b
p>0,05
Ort.
İstismar
Cinsel
İstismar
Fiziksel
İstismar
İstismar
a
p<0.01
c
p<0,05
150
Suç öncesinde çocuğun bulunduğu ortam irdelendiğinde, akraba
yanında kalan ve yalnız veya sokakta yaşayan suça itilmiş çocukların
daha fazla ailesinden duygusal, fiziksel istismar ve ihmal gördüğü
belirlenmiştir. Örneklemde sayısal dağılımının istatistik için uygun
olmaması sonucun güvelinirliliğini sarsmaktadır, ancak ortalamaların
oldukça çarpıcı olması nedeniyle tabloya yer verilmesi uygun
bulunmuştur.
151
Tablo.52.ÇİTA–T İle Suça Karışmadan Önce Eğitime
Devam Edip Etmediği Faktörünün Karşılaştırılması
İstismar
Türleri
EğitimeDevam
Ort.
SS
SS
t-test
N
Ort.
30 2,16 2,66
68
3,64 3,87 -1,9(df=96) a
30 ,012 ,045
67
,016 ,047 -,31(df=95) a
31 ,082 ,103
69
,130 ,166 -1,5(df=98) a
İhmal
31 ,202 ,170
68
,292 ,225 -1,9(df=97) a
Ekono.
31 ,380 ,366
69
,58
Duygusal
N
Eğitime Devamı yok
t
İstismar
Cinsel
İstismar
Fiziksel
İstismar
,423
2,3(df=98)
b
İstismar
a
p>0,05
b
p<0,05
Araştırma grubunda ki eğitime devam etmeyen çocukların
aileleri tarafından ekonomik sömürüye daha fazla maruz kaldıkları
152
saptanmıştır. Bu iki faktör arasında istatistiksel olarak anlamlılık
bulunmuştur.
Tablo.53.ÇİTA–T Ölçeği İle Okul Terk Faktörünün
Karşılaştırılması
İstismar
Evet
Hayır
t-test
Türleri
N
Duygusal
49 4,06 3,52 43 2,04 3,25
2,8(df=90)
50
,02
,05
41 ,007
,02
1,5(df=89)
51
,15
,17
43
,06
,09
3,1(df=92)
İhmal
50
,29
,21
43
,20
,20
1,9(df=91)
b
Ekonomik
51
,56
,44
43
,43
,35
1,5(df=92)
b
Ort.
SS
N
Ort.
SS
t
a
İstismar
Cinsel
b
İstismar
Fiziksel
a
İstismar
İstismar.
a
p<0.05
b
p>0,05
153
İstismar ölçeği ile okulu terk etme faktörü arasındaki ilişki
incelendiğinde, okulu terk etme ile duygusal ve fiziksel istismar
arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır. Araştırma
grubundaki okulu terk eden çocukların aileleri tarafından duygusal ve
fiziksel istismara daha fazla maruz kaldıkları belirlenmiştir.
Tablo.54.ÇİTA–T Ölçeği İle Okuldan Kaçma Faktörünün
Karşılaştırılması
Evet
Ort.
Hayır
SS
N
Ort.
t-test
İstismar
N
SS
t
Duygusal
52 4,42 3,9 40 1,42 1,72 4,4(df=90) a
İstismar
51
,02
,06 40 ,007 ,023 1,5(df=89) b
53
,16
,17 41
,04
,07 4,1(df=92) a
İhmal
52
,30
,24 41
,19
,14
Ekonomik
53
,54
,35 41
,44
,46 1,2(df=92) b
Cinsel
İstismar
Fiziksel
İstismar
2,6(df=91)
c
İstismar
a
p<0.001
b
p>0,05
c
p<0.05
154
İstismar ölçeği ile okuldan kaçma davranışı arasındaki ilişki
incelendiğinde, okuldan kaçma davranışı ile duygusal, fiziksel
istismar ve ihmal arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır.
Araştırma grubundaki okuldan kaçan çocukların aileleri tarafından
duygusal, fiziksel istismara ve ihmale daha fazla maruz kaldıkları
belirlenmiştir.
155
Tablo.55.ÇİTA–T
ile
Evden
Kaçma
Faktörünün
Karşılaştırılması
Evet
Ort.
Hayır
SS
N
t-test
İstismar
N
Ort.
SS
t
Duygusal
30 6,30 4,09 68 1,82 2,29
6,9(df=96)
a
30
,03
,06
67 ,008 ,033
2,2(df=95)
b
30
,23
,18
70
,06
,10
6,1(df=98)
İhmal
29
,35
,26
70
,22
,17
2,7(df=97)
Ekonomik İstismar
30
,58
,42
70 ,491
İstismar
Cinsel
İstismar
Fiziksel
c
İstismar
a
p<0.01
b
p>0,05
c
d
,41 1,05(df=98)b
p<0.001
d
p<0.05
Araştırmamızda suça yönelen çocukların evden kaçma ve istismar
ilişkisi incelendiğinde, duygusal, fiziksel istismar ve ihmal yönünden
anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Evden kaçan çocukların aileleri
156
tarafından duygusal, fiziksel istismar ve ihmale daha fazla maruz
kaldıkları belirlenmiştir.
Tablo.56. ÇİTA–T Ölçeği İle Madde Kullanımı Faktörünün
Karşılaştırılması
Anova
Kullanmıyor
İstismar
N
Ort.
Duygusal
53
2,7
Sigara
SS
N
Ort.
Alkol ve uyuş.
SS
N
Ort.
SS
df (2)
F
3,75 20 3,95 3,61 25 3,64 3,20
1,14
81 ,009
,03
5
,06
,10
11
,03
,07
,99
83
,09
,13
5
,25
,19
12
,22
,19
3,80
İhmal
83
,24
,18
5
,49
,26
11
,32
,30
4,81
Ekonomik
83
,50
,40
5
,48
,36
12
,66
,48
,35
a
İstismar
Cinsel
a
İstismar
Fiziksel
b
İstismar
b
a
İstismar
a
p>0,05
b
p<0.05
157
Araştırma grubunda madde kullanımı olan çocuklarda fiziksel
istismar ve ihmale daha fazla maruz kaldıkları görülmüştür.
Tablo.57. ÇİTA–T İle Kollarında Kesi İzi Faktörünün
Karşılaştırılması
Evet
Ort.
Hayır
SS
N
Ort.
t-test
İstismar
N
SS
t
Duygusal
22 5,40 3,71 76 2,55 3,32 3,5(df=96)a
İstismar
22
,03
,07
75 ,008
,03
2,7(df=95)
b
23
,20
,17
77
,08
,13
3,6(df=98)
a
İhmal
22
,30
,24
77
,25
,20
,96(df=97)
c
Ekonomik
23
,56
,41
77
,50
,41
,59(df=98)
c
Cinsel
İstismar
Fiziksel
İstismar
İstismar
a
p<0.001
b
p<0.01
c
p>0,05
158
Araştırmamızda suça yönelmiş ve kollarında kesi izi olan
çocukların istismar ölçeğinde verdikleri cevaplara göre, duygusal,
cinsel ve fiziksel olarak aileleri tarafından daha fazla istismar
edildikleri saptanmıştır.
159
5-TARTIŞMA
Çocuğun suça yönelmesinde, çevresel nedenlerin bireysel
nedenlerden daha fazla rol oynadığı, hatta birçok bireysel nedenin
kaynağında çevresel nedenlerin bulunduğu genel olarak paylaşılan bir
görüştür. Çocuk suçluluğu ile çocuğun geçmişi ve kişisel oluşumu
arasında yakın bağlar bulunmaktadır. Çocuğun davranışları, eylemleri,
içinde yetiştiği ortamın özelliklerine göre biçim almaktadır. Bundan
dolayı çevresel nedenler olarak, çocuğu içinde bulunduğu aile, okul, iş
ve boş zamanların değerlendirildiği çevrenin çocuk suçluluğu ile
ilişkisi vurgulanmıştır (Sevük,1998).
Araştırmamızda çocuk suçluluğunun açıklayan teorilerle birlikte,
suçluluğu etkileyen faktörler irdelenmeye çalışılmış, bu faktörler ve
ailenin çocuğa gösterdiği davranışları çocuk istismarı çerçevesi içinde
ele alınmıştır. Çocuk istismarının suça etkisi tartışılmaya çalışılmıştır.
Sosyo- Demografik Bilgiler
Çalışmamızda araştırma grubu yaş ortalaması 16,40 yaş, suç yaş
aralığı 12-18 yaş grubunda 15,46 olarak bulunmuştur. Araştırma
grubunda yer alan çocukların en çok hangi yaş aralığında suç işlemiş
oldukları açısından bakıldığında, 16-18 yaş aralığında daha çok suça
karışmış oldukları saptanmıştır Çoğan (2006), araştırmasında, Edirne
Ceza Mahkemelerinde yargılaması yapılan çocukların çoğunluğunun
17 yaş grubunda bulunduğunu,
bunları sırası ile 16 ve 18 yaş
160
grubundaki çocukların takip ettiğini bulmuştur. Öter (2008) ise
çalışmasında çocukların en fazla 14-17 yaş aralığında suça
karıştıklarını bildirmiştir.
Çalışmamızda suça itilen çocukların çoğunlukla erkek çocukları
olduğu bulunmuş ve suçlulukla araştırmalarda da parellellik
göstermektedir. Akyüz ve arkadaşları,(2000)
çocukların yaşlarının 11-15 arasında ve
çalışmaya aldıkları
% 93,6’sının ise erkek
olduğunu bildirmişlerdir. Diğer araştırmada da, suça karışmış
çocukların cinsiyete göre dağılımları incelendiğinde, erkeklerde suç
oranının %94,7 olduğu görülmüştür. (Hapçıoğlu,1995)
Çalışmamızda suça karışan çocukların doğum yerleri ile ilgili
olarak daha çok köy (%37) ve kasaba (%22) doğumlu oldukları
saptanmıştır.
Diğer
araştırmalarla
bulgularımız
parelellik
göstermektedir. İşman (2003) çalışmasında, suça yönelmiş çocukların
doğdukları
yerleşim
birimleri
incelenmiş
%44,2’sinin
köy,
%44,2’sinin kasaba doğumlu oldukları bulunmuştur. Hapçıoğlu
(1995)’unun çalışmasında da, suça karışan çocukların nüfus kayıtları
bilgilerine göre, % 68,7’sinin çeşitli illere bağlı köy nüfusuna kayıtlı
olduğu görülmüştür.
Çalışmamızda suça karışan çocukların daha çok İstanbul’da
ikamet
ettikleri
görülmektedir.
Dağlar
(2004),
araştırmasında
çocukların ailelerinin yarıya yakının, göç ederek İstanbul’a gelmesine
karşın, büyük oranda (%74,5) on yılı aşkın bir süreden beri bu kentte
161
yaşadığını, çoğunluğunun yaşanılan çevreye uyum sağlamak için
yeterli bir süre geçirdiklerini söylemenin mümkün olduğunu
bildirmektedir. Germeç (2002) ise farklı bir yaklaşım ile yerleşim
yerlerini araştırmış daha çok kentte yaşadığını% 38, köyde ise %26’
sının olduğunu bulmuştur. Bu bulgular, suça karışan çocukların
kentsel hayat içinde kaldıkları, uyum süreçlerinde zorluk yaşadıkları
konusunda açıklayıcı bilgiler vermektedir.
Çalışmamızda araştırma grubunda yer alan çocukların eğitim
durumlarının büyük bir oranda düşük olduğu göze çarpmaktadır.
Çocukların %42’si ilkokul, %27’si ise okur-yazar, %15’i okuma
yazma bilmemektedir. Diğer çalışmaların sonuçları ile araştırmamızın
bulguları parelellik göstermektedir. İşman (2003) çalışmasında suça
karışmış çocukların %63,5’inin ilkokul mezunu olduğunu bulmuştur.
Özkök (2000), çalışmalarında suça karışan çocukların öğrenim
durumlarını incelemiş olup, sonuç olarak çocuklardan %42,1’inin
ilkokul mezunu olduğunu saptamışlardır.
Aile İle İlgili Bilgiler
Çalışmamızda çocukların (araştırma grubunun % 82’sinin,
kontrol grubunun %91’inin) anne babaları ile birlikte oldukları
saptanmıştır. Aile bütünlüğünün sorgulandığı suçlulukla ilgili diğer
çalışmalarda da anne ve babaları ile birlikte olan çocukların oranı
yüksek çıkmıştır. İşman (2003)’ın yaptığı çalışmasında anne
162
babalarıyla birlikte yaşayan suça karışmış çocukların oranı %53,8,
Dağlar (2004)’ın çalışmasında ise %80,9 olarak bulmuştur. Başar
(1992), suça karışmış çocuklarda ailesiyle birlikte yaşama oranını
%80 olduğunu bildirmiştir.
Öter (2006), yaptığı çalışmada da,
çocukların %67’si anne-babası birlikte yaşarken , %17’sinin annebabasının boşandıkları veya ayrı yaşadıkları şeklinde bulmuştur.
Ancak, ailenin niteliği ile ilgili olarak, çocuk suçluluğu alanında
yapılan çoğu araştırmalarda, parçalanmış aile özellikleri üzerinde
durulmaktadır (Clark, 1997). Suç ilişkisi üzerine çalışan aile
araştırmacıları, ebeveyn ve çocukları arasındaki ilişki üzerine
odaklanmakta, altı çizilen husus ise ailenin işlevselliği olmaktadır.
Aile bütünlüğünün ne şekilde bozulduğunun önemli olduğuna vurgu
yapılmakta, işlevselliğinin olmaması ise son derecede önemli olduğu
görülmekte, ailenin çocuk ile ilişkisinin niteliğinin etkin olduğu öne
sürülmektedir (Gorman ve ark.,2000).
Çalışmamızda Araştırma grubunun kontrol grubuna nazaran
daha kalabalık bir aileye sahip olduğu bulunmuştur. Yaklaşık
yarısında aile de kişi sayısı yediden fazla bulunmuştur, oysa kontrol
grubunda bu oran %2’dir. İşman’ın araştırmasında, çocukların
%57,7’sinin ailesinde 4-6 kişi, %36,6’ının ailesinde ise 6’dan fazla
kişi olduğu bildirilmiştir. Bu sonuç araştırmamıza paralel olarak
araştırma grubunda yer alan çocuklarda kardeş sayısı da kontrol
grubuna göre fazla bulunmuştur.
Çalışmamızda 4-6 ve 6’dan fazla
kardeşi olanların oranı % 64 olarak bulunmuştur. Dağlar (2004)
163
çalışmasında çocuk sayısını ortalama 4,46 olarak bulmuştur.. İşman
(2003)’ın çalışmasında ise, çocukların %65,4’nün 0-3 kardeş
oldukları, %25’nin ise 4-6 kardeş oldukları saptamıştır. Türkeri
(1995)’de, üç veya üzeri kardeş oranının %91 olarak belirlemiştir.
Özkök (1996) ve Başar(1992)’ın araştırmalarında oranlar daha
yüksektir.
Ailede çocuk sayısının fazla olması aile yaşamına bazı
olumsuzluklar getirmektedir. Geleneksel kalabalık ailelerde aileye
sadece baba tarafından getirilen sınırlı gelir, kalabalık ailenin
ekonomik yönden sıkıntı çekmesine neden olmaktadır. Ailenin çok
çocuğunun olması, çocukların kontrolünü güçleştirmektedir. Bu
ailelerde çocuklar çoğunlukla ilgisiz ve sevgisiz büyümektedir.
Çocukların çoğunda sevgi doyumu eksiktir. Çünkü kardeş sayısı
arttıkça anne-babanın çocukları ayırdığı zaman dilimi azalmakta bu
durum çocukları olumsuz yönde etkilemektedir. (İçli, 1991)
Ailelerin çok çocuk sahibi olmalarının nedeni çocuğun
ekonomik
ve
psikolojik
değerini
ön
plana
çıkarmalarından
kaynaklanabilir. Yani çocuğun ekonomik değeri, küçükken aileye
çalışarak katkı sağlaması, psikolojik değeri ise yaşlılık güvencesi
olarak görülmesidir. (Sayın, 1990.)
Çalışmamızda araştırma grubunda ki çocukların annelerinin
tamamına yakınının öğrenim seviyelerinin düşük olduğu bulunmuştur.
Diğer çalışmalarla da bu sonuç parelik göstermektedir (Dağlar 2004,
164
Öter 2006, İşman 2003, Özkan 1995, Türkeri 1995, Özkök 1996,
Başar 1992)
Annelerinin meslekleri incelendiğinde ise çoğunun evhanımı
olduğu (%92), diğer araştırmalarda bulunan sonuçlarla uyum içinde
olduğu görülmektedir.
İşman (2003)
araştımasında annelerin
%72,2’ının ev hanımı olduklarına değinmiştir. Germeç (2002)
çalışmasında da annelerin % 54’ünün evhanımı olduğuna, eğitim
seviyelerinin ise düşük olduğuna dikkat çekmiştir. (ilkokul mezunu
%68, okuma-yazması olmayan %14 ).
Çalışmamızda babalarının eğitimine baktığımızda ilkokul
mezunu olan babaların %42, okuma-yazması olmayan babaların ise
%15 olduğu görülmektedir. Mesleği ile ilgili olarak ise, daha çok
%38’nin işçi olduğu, %29’nun ticaretle uğraştığı saptanmıştır. Diğer
çalışmalarda yer alan sonuçlarda, Germeç (2002)
çalıştığı suça
karışan çocukların babalarının %68’inin ilkokul mezunu olduklarını,
okuma ve yazması olmayanların ise %4,0 oranında olduklarını
bulmuştur. Yine meslekleri olarak da çalışmasında %36’sının işçi
olduklarını,%38’inin ise işsiz olduğu sonuçlarına varmıştır.
Ailenin ekonomik durumu incelendiğinde araştırma grubunun
daha çok orta düzeyde oldukları (%59), kontrol grubunda bulunan
ailelerin ekonomik seviyelerinin ise iyi olduğu görülmektedir (%50).
Buna karşılık araştırma grubunun %35’i yoksul iken,
kontrol
grubunda yer alan çocukların %1’inin yoksul oldukları belirlenmiştir.
İşman (2003) çalışmasında %61,5 ile orta düzey, Dağlar(2004)
165
çalışmasında ise çok büyük bir oranla alt sosyoekonomik seviyede
olduklarına dair veriler kaydetmişlerdir. Diğer bir çalışmada
Germeç,(2002)
suça karışan çocukların ailelerinin ekonomik
düzeylerini yoksul, % 34’ünde orta seviye olarak bulmuştur.
Litarütürde suça karışmış olan çocukların aile özelliklerinde
diğer birçok faktörün yanı sıra, maddi yetersizlik, barınma sorunları,
ebeveynlerin eğitim düzeylerinin düşük olması, ailede çocuk sayısının
fazla olması, aile içi iletişimde risk faktörü olarak belirtilmektedir
(Güleç ,2002)
Demir (1997), normal popülasyon üzerine yaptığı araştırmasında
eğitim düzeyi ile çocuğa yönelik şiddet arasında negatif bir ilişkiden
söz etmektedir, düzey düştükçe şiddet oranı artmaktadır. Düşük eğitim
ve mesleki konumun birbiri ile bağlantılı olduğu ve stres yaratan hayat
şartları ile baş edebilmede yaşanan zorlukların çocukla olan etkileşimi
olumsuz
yönde
etkileyebileceği
şeklinde
yorumlanmıştır.
Araştırmasında, çocuk sayısının 4 ve üzeri olduğu ailelerde çocuğa
yönelik şiddet oranının %71,2 olduğu belirtilmiştir.
Çalışmamızda ailesinde göç olgusu bulunan çocuklar araştırma
grubunda %38’dir. Buna karşılık kontrol grubunda göç olgusu
nerdeyse yok denecek kadar azdır (%5). İşman (2002), çalışmasında
çocukların ailelerinin göç edip etmediklerini incelediğinde %28,8’inin
ailesinin, %13,5’inin ise kendisinin göç ettiğine dair verilere
ulaşmıştır. Dağlar ise (2004), ailelerde göç olgusunun oranını % 42,1
166
göç olmayanların oranını ise %57,9 olarak saptamıştır. Çalışmamızda
aslında % 62 ile göçün olmadığı verisi elde edilirken, iken, %38 oran
ile göç olgusu saptanmıştır. Buna göre göç daha az gerçekleşmiştir.
Ancak göç olgusunun araştırma grubunda önemli bir risk faktörü
olarak gözükmesinin sebebi, araştırma grubunda suça karışan
çocuklara göre, kontrol grubunda bulunan çocuklarda göç olgusunun
çok az olmasıdır.
Çocukların ailelerinin göç nedenlerine baktığımızda, iki grup
arasında anlamlı bir fark bulunamamakla birlikte, araştırma grubunda
yer alanların çocukların ailelerinin daha çok ekonomik ve işsizlik
nedeniyle göç ettikleri dikkat çekmektedir (%65,1).
Araştırma grubunda çocukların ailelerinin göç sonrası nasıl
sorunlar yaşadıkları ile ilgili olarak toplanan verilerde, çevre
değişikliğinden dolayı yaşadıkları sorunlar % 20, ekonomik sorunlar
%17, işsizlik %8, çocukların eğitimlerini yarım bırakma %10 olarak
bulunmuştur.
Bu
duruma
göre
aileler
yaşadıkları
yerden
ayrıldıklarında, göç ettikleri bölgede yine çevreden dolayı sorunlar
yaşamaktadırlar. Göç sonrası kente uyumlarında zorluk yaşadıkları
anlamlı bir etken olarak görülmüştür.
Geleneksel tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecini,
kendi tarihsel ve yapısal dinamikleriyle birlikte yaşamakta olan
ülkemizde genç nüfus oranı fazladır. Kırsal alandan şehirlere yapılan
bu iç göç olgusu genç kuşaklar için suç riskini beraberinde
getirmektedir.
167
Göçe bağlı nüfus hareketliliği toplumsal yapıyla uyumlu hale
getirilebilirse göçün etkisi pozitif olur. Eğer hareketliliğe çözüm
üretilmez ve göç devam ederse bu gecekondulaşmayı, işsizliği ve
sefaleti beraberinde getirir.
Kırdan
kente
göç
olgusunun
meydana
getirdiği
temel
problemlerden biri hızlı gecekondulaşmadır. Bu olgu önemli
problemleri de beraberinde getirir. İşsizlik, konut, çevre, trafik gibi
problemlerle uyumsuzluğun yeni bir hayat tarzından kaynaklanan
temel sorun olduğu görülmektedir. Bu uyumusuzluk, güç şartlardaki
çocuklar için önemli bir zemin meydana getirmekte, çocukların suça
itilmesini hızlandırmaktadır (Balcıoğlu, 2000).
Kültür değişmelerini ve bu değişimlerin yarattığı kültür
ihtilaflarını suçun doğrudan veya dolaylı etkeni sayan görüşler
geniştir. Köyden kente gelenler gecekondu bölgesinin olumsuz
şartlarını kendi köyü ile karşılaştırmakta ve yine de yaşantısını daha
iyi memnuniyet verici bulmaktadır. Bu nedenle köyden gelen nüfus
geri
dönmeyi
düşünmemektedir.
Ancak
kuşaklar
değiştikçe
gecekondu bölgesinin insanı kıyaslamayı, köyle değil yaşadığı şehrin
gelişmiş bölgeleriyle yapmaktadır. Kültür çelişkisi köyden gelen
insanca kavrandığında, kültür itilafları ortaya çıkmakta, kültür
değişiminin yaratacağı ceza adaleti sorunları daha açık ve kesin olarak
belirmektedir. (Özek,1974),
168
Gecekondu ailesi toplumsal yalnızlık çekmektedir. Burada
çocuk
suçluluğu
bir
başkaldırı
şeklinde
ortaya
çıkmaktadır
(Yavuzer,1996)
Eğitmenlerin çoğunluğunun, çocuğun suç işlemesinde en büyük
etkenin kötü bir aile ve arkadaş çevresi ile eğitim yetersizliği
konusunda hem fikir oldukları göze çarpmaktadır. Bu sırayı çarpık
kentleşme, gecekondulaşma ve göçlerin neden olduğu kültür çatışması
takip etmektedir (Hancı, 2000).
Çalışmamızda ailesinde suç işlemiş kişi olanların oranı araştırma
grubunda yer alan çocukların oranı %23, kontrol grubunda %3
bulunmuştur. Litaratürde suça yönelen çocukların ailelerinde suç
işleme oranının yüksek olduğuna dair bilgiler mevcutdur. Bu konuda
birçok araştırmalarda bu faktör ele alınmış, benzer sonuçlarla birbirini
destekler anlamlı sonuçlara varılmıştır. İşman (2002) araştırmasında,
suça karışan çocukların ailelerinin %28,6’sında cinayet, cinayete
iştirak ya da teşebbüs, %19,2’sinde yaralama, %13,5’ünde hırsızlık,
ya da gasp suçu olduğunu saptamıştır.
Çalışmamızda
araştırma
grubunda
ailelerinde
madde
kullananların oranının oldukça az olduğu belirlenmiştir, kontrol
grubunda ailede madde kullanımına rastlanmamıştır. Suça karışan
çocukların ailelerinde madde kullanan kişinin daha çok kardeşler
olduğu, en çok kullanılan maddeninde esrar olduğu saptanmıştır.
169
İşman (2002) çalışmasında, suça yönelmiş çocukların ailelerinin
%17,3’ünün
uyuşturucu
madde
kullandıkları,
bunlardan
esrar
kullanım oranının ise %46,2 olduğu görülmektedir.
Çalışmamızda her iki gruptaki çocukların ailelerinde alkol
kullanımı olduğu, kullanan kişinin ise daha çok babaları olarak
saptanmıştır. Alkol kullanımı, araştırma grubunda % 10, kontrol
grubunda ise %13’dür. Madde kullanımı ve alkol kullanımı ile ilgili
olarak diğer araştırmalardan İşman (2002) çalışmasında, %63,5 oran
ile
ailesinde
madde
kullanım
hikâyesi
olduğunu
belirtirken,
%46,2’inde ailelerinde sadece alkol kullanımı olduğunu, alkol ve
uyuşturucu beraber kullanımında ise çocukların ailelerindeki oranı
%17,3 olarak bulmuştur. Araştırmamızda elde edilen verilerin,
litaratürde belirtilen bilgilere göre, suça karışan çocukların ailelerinde
alkol kullanımı ile ilgili önemli farklılıklar görülmemekle birlikte, bu
etkenlerin aynı zamanda çocuk istismarı ile karşılaştırılmasında çıkan
sonuçlara da bakmak gerekmektedir.
Çevre (İş, Okul, Arkadaş) İle İlgili Bilgiler
Çalışmamızda çocukların çevre ile ilgili yaşadıkları sıkıntılara
baktığımızda suça karışan çocuklar daha çok yaşadıkları bölgede,
semtte sorun yaşamaktadırlar (%27). Bu sorunun ne olduğu
konusunda ise yaşadıkları semtte daha çok suç riskinin olması
170
şeklinde belirtmişlerdir (araştırma grubunda %100, kontrol grubunda
%80 olarak görülmektedir). Bu durumun göç ve gecekondulaşma
sonucunda, kozmopolit yerleşim bölgeleri, şehrin merkezlerinden
uzak ve yaşam kalitesinin şehre göre farklı olan bölgelerin oluşması
ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Hancı (1995), gecekondulaşma
ve çocuk suçluluğu konusunda ki araştırmasında, İzmir Büyükşehir
Belediyesi
sınırları
içindeki
semtlerde
oturan
2466
olgunun
%67,9’unun gecekonduda oturduğunu, kısmen gecekondu olan
semtlerde yaşayan çocukların oranının %12,3, gecekondu olmayan
kent bölgelerinde yaşayan çocukların oranının ise %29,8 olduğunu
belirtmektedir.
Çalışmamızda suça karışan çocukların okulda başarısı diğer bir
araştırma
sonuçlarıyla
paralellik
göstermektedir.
Çalışmamızda
araştırma grubunda okul başarısını iyi ve orta düzeyde tanımlayanların
%42,
kontrol grubunda %72 olarak bulunurken vasat, zayıf ders
başarısı ve sınıf tekrarları oranı %52, kontrol grubunda %30 olarak
bulunmuştur. Araştırma grubunda yer alan çocukların %51’inin okulu
terk ettikleri, ayrıca %53’ünün okuldan kaçtıkları da dikkate alınırsa
kontrol grubuyla eğitim açısından önemli farklılık belirlenmiştir.
Yapılan bir çalışmada, suç işlemeden önce okuldaki başarı
durumlarının nasıl olduğu sorusuna ankete katılan çocuklardan çok iyi
diyenlerin oranı %12, iyi diyenlerin oranı %24, orta diyenlerin oranı
%32, zayıf diyenlerin oranı yine %32 bulunmuştur (Germeç, 2002).
171
Dağlar
(2004)
çalışmasında,
suça
karışan
çocukların
%51,8’inin eğitim sürecinden uzak kaldığını, nedenlerine bakıldığında
da okuldan kaçma oranının %26,3 olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu
nedenlerden okul başarısızlığını %8 olarak bulmuştur.
Okul başarısızlığı ve okuldan kaçma, en önemli sosyalizasyon
kurumu olan okulun çocuk üzerinde ki etkisini azaltmakta, çocuk
üzerinde disiplin veya otoritenin kalkmasıyla çocuğun diğer ortamlara
girmesine daha çok olanak sağlamaktadır. Çocuğun eğitim sürecinden
uzak kalması veya sık sık okul devamsızlığının bulunması, çocuk
suçluluğu alanında diğer faktörlerle birlikte en önemli etkenlerden
sayılmaktadır. Okuldaki başarı durumu ile suçluluk arasında ilişki
olup olmadığı hep tartışılmıştır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre,
okuldaki genel başarısı düşük olan öğrenciler, diğer öğrencilere göre
daha çok suç işleme eğilimi göstermektedirler. Ancak, sınıfta kalmak
tek başına suçluluğun nedeni sayılmamakla birlikte, nedenler
zincirinin bir halkasını oluşturmaktadır. Akademik yetersizlik, okulda
başarısız
olmaya,
başarısızlık
okuldan
soğumaya,
dolayısıyla
uzaklaşmaya, uzaklaşma ise otoriteyi reddetmeye ve suça neden
olabilmektedir. (Demirbaş,2001).
Aile ve arkadaş çevresi çocuğa öteki bireylerle çalışma
alışkanlığını kazandırırken okul bir toplumsal kurum olarak bu
alışkanlığı sürdürür. İyi planlanmış bir okulun bu düzeydeki
faaliyetleri genellikle sosyo-ekonomik açıdan düşük düzeyde ve
172
duygusal etkileşim açısından yetersiz olan aile şartlarını telafi etme
amacına yöneliktir (Yamaner,1985).
Çocuğun kişiliğinin gelişebilmesi, öğretmenin öğrencisi ile
arasında sevgi bağı kurması ile mümkündür. Aile kurumunun yetersiz
ya da eksik olması halinde, bu eksikliği giderecek en güçlü ve
organize
toplumsal
kurumun
okul
olduğu
görülmektedir
(Yavuzer,1994).
Öğrenime devam etmek, muntazam okula gitmek, çocuğun kötü
çevrelerle olan ilişkisini kesebileceği gibi, aynı zamanda uygun bir
disiplin altında toplumsal kurallara uymasını da sağlar. Buna karşın
bir kurum olarak okul yaşamının içinde bulunan çocuğun bu dönemde
yanlış yönlendirme ve hatalı sosyalleşme sonucu suçluluk davranışları
gösterebileceği düşünülebilir, bu durumun terside geçerlidir. Herhangi
bir nedenle suçluluk davranışı gösteren çocuk okul sürecindeki okul
başarısı, devamlılık, eğitimi bırakma, disiplin gibi süreçlerle olumsuz
gelişim gösterebilir. Okul başarısızlığı, bir toplumsallaşma gücü
olarak okulun çocuk üzerindeki önemini yitirmesine dolayısıyla
yetersiz toplumsallaşmaya yol açar. Yetersiz toplumsallaşmanın
ürünlerinden biri de suçluluk olduğuna göre, kuramsal olarak okul
başarısızlığı ile suçluluk arasında anlamlı ilişkiler olduğunu
göstermektedir (Polat,2000).
Çalışmamızda
her
iki
grubun
boş
zamanlarını
nasıl
değerlendirdikleri konusu irdelenmiştir. Bu bulgular eşliğinde;
173
araştırma grubunda ki çocuklar daha çok arkadaşları ile birlikte
olmaktadırlar. Çocukların bu yaşlarda arkadaşlarıyla birlikte zaman
geçirmeleri olumlu veya olumsuz etkileri yönünden tartışılmalıdır.
Litaratürde birçok araştırmada bu konu ele alınmıştır, boş zamanını
ailesiyle daha çok vakit geçiren çocuğun aile içinde daha uyumlu
yaşadığının bir göstergesi olarak gösterilmektedir. Bu iletişimin
olumlu yönü yine çocuğun boş vakit geçirirken bile suç sayılan veya
suça yakın davranışlarını alışkanlık haline getirmemesi için önemli bir
etkendir. Endüstrileşme ve kentleşme genellikle boş zamanın
kullanımı ve yapısında değişikliğe yol açar. Özellikle kentleşmiş
alanlarda boş zaman, aileden çok yaşıtlarla harcanır. Yaşıtlarla
arkadaşlık ise ani suçların işlenme riskini arttırdığı yolunda endişeler
uyandırmaktadır (Sevük,1998). Çalışmamızda ise ailesiyle birlikte
olma konusunda, araştırma grubunda yer alan çocukların %14’ü boş
zamanlarını, kontrol grubundakilerden daha az bir şekilde aileleri ile
birlikte geçirdikleri görülmektedir.
Araştırma grubundan %36’ı, kontrol grubunda bulunan çocuklar
ise % 11’i boş zamanlarını internet cafede zaman geçirmektedir. Acar
(2003) çalışmasında, internet kafeye giden çocukların bir çoğunun
porno sitelere girebilme olanağı bulduklarını belirlemiştir. Cinselliğin
şiddet içerikli yansıtıldığı, cinselliği yaşayan insanların da birer meta
olarak gösterildiği bu sitelerin, çocukların cinsel ve ahlaki gelişimleri
açısından sakınca yaratacağı söylenebilir. Suça yönelen çocuklar
arasında diğer yaygın bir alışkanlık, bilardo, kahve, bar vb. yerlere
174
gitmeleridir. Gerek internet kafe ve gerekse, kahve ve bilardo gibi
yerler çocuklar için olumsuz rol modellerinin bulunduğu yerler
olabilmekte, bu mekânlar, çocukların sigara, alkol gibi maddelere
alışkanlık kazandığı yerler olabilmektedir.
Kitle iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla birlikte
çocuklar zamanlarının büyük bir bölümünü bu araçlardan etkilenerek
geçirmektedir. Televizyon, internet, gazete, dergi ve kitaplar
suçluluğu yaygınlaştırmada etkilidir. Kitle iletişim araçları çocuğa suç
tekniğini öğreterek, suçu olağan, çekici, hatta heyecanlı kılarak,
yararlı bir faaliyet olarak gösterebilir. Suçluya yaygın bir kişilik
vererek, suçluyu cana yakın, sempatik bir kişi olarak sunabilir.
Televizyon ve radyoda yayınlanan reklamlar çocuklar hatta
yetişkinler
üzerinde
olumsuz
etki
yapabilmektedir.
Tüketim
toplumunun temelini oluşturan reklamlar daima ve daha fazla yeni
gereksinmeler yaratmaktadır.
Çocuk suçluluğunda etkili olan, ailenin gelir düzeyinin
düşüklüğü değil, bunu nasıl algıladığı ve çocuklara nasıl yansıttığıdır.
İşte reklamlar yalnızca çocukların değil, yetişkinlerinde gerçek
gereksinmelerini, gereksinme sandıkları şeylerden kolaylıkla ayırt
edebilmelerine engel olmaktadır (Yavuzer,1996).
Araştırma grubunun %23’ü boş zamanlarında spor yaptığını, ,
%12 ‘si evde oturduğunu ve
%2’sı ise boş zamanlarında yalnız
kaldıklarını belirtirken, kontrol grubunun %43’ü spor yaptıklarını,
%27’si evde oturduklarını ve %17’si yalnız olarak vaktini geçirdiğini
175
belirtmiştir. Bu durum suça karışan çocukların boş zamanlarını aileleri
ile olarak, spor yaparak veya evde oturarak geçirmek yerine, daha çok
dışarıda yaşıtlarıyla ve arkadaşları ile beraber oldukları,
internet
cafeye gittikleri ve vaktini daha çok evden farklı yerlerde geçirdikleri
sonucuna dikkat çekmektedir.
Boş zamanlar, bireyin çalışma ve diğer görevlerinden sonra, özgür
olarak dinlenmesi, eğlenmesi, toplumsal başarı ya da kişisel gelişmesi
için
kullandığı
zamandır.
Boş
zamanın
iyi
bir
biçimde
değerlendirilmesi, kötü alışkanlıklar edinmeyi önlemesi, kazanılan
kötü alışkanlıklar varsa, bunların yok edilmesi açısından yararlıdır. Bu
açıdan ailenin, çocuğun boş zamanlarını iyi değerlendirmesi için
gereken ortamı hazırlaması çok önemlidir. İyi düzenlenmemiş boş
zamanlarda suç işleme fırsatları meydana getirmektedirler. Boş
zamanların çocuk suçluluğundaki rolü iki yönlüdür. Birincisi, çocuğu
suça itmesidir. Gerçekten boş zamanın iyi kullanılmaması nedeniyle
çocuklar anti-sosyal davranışlara girmekte ve suç işlemektedir.
İkincisi, suçluluğu önlemesi ya da azaltmasıdır. Boş zamanlarını akıllı
bir
biçimdeki
etkinliklerle
geçiren
çocuklar
suçluluğa
yönelmemektedirler (Tezcan,1993).
Çalışmamızda
suça
yönelen
çocukların
%85’i
bir
işte
çalışmaktadır, kontrol grubunda bu oran %4’dür. Çalışmamızın en
önemli etkenlerinden biri olan suça yönelen çocukların bir işte
çalışıyor olmaları, litaratür bilgileri ile uyumludur. Dağlar (2004),
176
çocukların üçte birinin tam zamanlı bir işte çalıştıklarını, birden fazla
suç işleyenler arasında, bu durumda olanların oranını %52,6 olarak
vermiştir.
Türkeri
(1995)ise,
%65,2’sinin
bir
işte
çalıştığını
belirtmiştir. Özkan (1995) ve Başar’ın araştırmasında, islahevi
öncesinde çocukların %80’inin çalışma hayatı içinde olduğu bilgileri
vardır.
yaptıkları
Hancı ve ark.(1994), çalışma durumları ile ilgili olarak
araştırmada
2254
suça
karışan
çocuklardan
1633
olgunun(%64,2) çalıştıklarını bulmuşlardır. Germeç (2002), Ankara
İslahevinde suça karışan çocuklara uyguladığı ankette, çocukların
%68’inin islahevine girmeden önce bir işte çalıştıkları, %32’sinin ise
çalışmadıkları bilgisine ulaşmıştır.
Çalışmamızda suça yönelen çocukların suça karışmadan önce
nasıl bir işte çalıştığı incelendiğinde, çoğunluğunun garson, komi,
bakkal-market, kuaför, bilgisayar-cep telefoncuda çalışan işçi olarak
(%38,9),
çiçek satmak, boyacılık, çöp toplamak, hurdacılık,
balıkçılık, çakmak- CD- kıyafet- meyve- oyuncak satıcılığı şeklinde
seyyar satıcı (%28,2) olarak çalıştıkları belirlenmiştir.
Esasen
çalışmamızda da belirtilen sanayide (%18,8) ve tekstil sektöründe
çalışan çocuklarda (%14,1) işçi statüsündedirler. Ancak, çalışmada
çocukların çalıştıkları iş yerlerini, alınan yanıtlara göre sınıflandırmak
amacıyla bu tür ayrımlara gidilmiştir. Sonuç olarak, çocukların vasıflı
bir işte veya düzenli bir maaş alabildikleri bir işte çalışma oranları
düşüktür. Ayrıca, bu çocukların 12-15 yaşlarında çalışmaya başlamış
177
oldukları
(%84,7),
1-3
yıl
gibi
süredir
çalıştıkları
(%72,9)
anlaşılmaktadır. İşe başlama nedenlerinin sıralamasında ise en başta
maddi nedenleri (%74,1) belirtmişlerdir. Çocukların işe başlama
nedenleri, aldığı parayı yine ailelerine vermeleri(%80), çocukların
tamamen maddi olanaksızlıklar nedeniyle ve ailerine destek olma
isteği ile çalışmaya başladıklarını göstermektedir.
Küçük yaşlarda bir takım nedenlerle yeterli eğitimden yoksun
kalan ve çalışabileceği bir işi olmayan bu çocukların suça
yönelmelerinde etkili olmaktadır. Çocuk suçluluğu konusunda belirli
bir uzmanlığa dayanmayan gelip geçici işler görmenin hemen hemen
kalmak
işsiz
derecesinde
suça
yöneltici
etkiler
yaptığı
da
bilinmektedir (Sevük,1998).
Çalışma hayatındaki olumsuz şartlar da çocukları psikolojik ve
fizyolojik açıdan olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Çocuğun
gelip geçici mesleklerde çalışmasıyla ailesini ve kendisini tatmin
edecek
parayı
kazanamaması
çocuğun
suç
işleme
eğilimini
arttırmaktadır. Bir işte çalışmayan çocukların suça yönelme oranı ise
boş zamanların verimli değerlendirilememesi nedeniyle geçici de olsa
bir işte çalışanlara göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Sonuç
olarak çocuğun iş hayatına katılmasının suça yönelme ve suç
işlemedeki etkilerinin dolaylı olduğu kabul edilmektedir. Fakir
ailelerde görülmesi mümkün normal yaşama şartlarındaki noksanlarla,
çevreden gelen etkenlerin birleşmesi gençleri suça yöneltmektedir,
ayrıca ailelerin ekonomik seviyesinde meydana gelen ani ve büyük
178
değişikliklerin kötü etkilerini gençler üzerinde görmek mümkündür.
Ekonomik yokluğun özelikle zayıf karakterler üstünde daha çok menfi
yönden etki yaptığı, bu bakımdan ekonomik yoksulluğunda diğer
nedenlerle birlikte ve onlara sürükleyici bir etken olarak düşünülmesi
gerektiği öne sürülmektedir. (Yamaner,1985).
Başka açıdan konu ele alındığında, çocukların çalıştırılması iki
nedene bağlanmaktadır. Birinci neden, dengesiz gelir dağılımı
sonucunda oluşan ve çocuğun çalışmak zorunda bırakıldığı sürekli
yoksulluk, ikinci neden ise, mevcut eğitim sisteminin yetersizliğine
olan güvensizliktir (Öter, 2005).
Suçlu çocuğun suç işlemeden önce bir işe sahip olup
olmadığının
belirlenmesi,
suçluluğun
nedenlerini
belirleyerek
suçluluğun önlenmesinde önemli rol oynar. Bu nedenle çocukların suç
işlemeden önce bir işe sahip olup olmadığı araştırma konusu olmuştur.
Ailelerinin ekonomik durumlarının kötü olması ve bu çocukların
bir okula devam etmiyor olmaları, çocukların küçük yaşta belirli bir
mesleki eğitime sahip olmadan iş yaşamına katılmalarına neden
olmakta ve genellikle ailenin yapısı, sosyal-ekonomik durumu,
çocuğun hangi ekonomik faaliyette bulunacağı konusunda belirleyici
olmaktadır. İş ortamına giren bir çocuk, bir yetişkinin devamlı bakım
ve eğitiminden yoksun kalmaktadır. Bu nedenle davranışlarının doğru
ya da yanlışlığına kendisi karar vermek zorundadır. Buna bağlı olarak
iş ortamında, çocuğun model olarak alabileceği kişilerin özellikleri
çok önemli husustur. Ayrıca, iş yaşamının getireceği ekonomik
179
özgürlük, kendisini çevrenin olumsuz etkisine denetimsiz bırakmasına
da neden olabilir. Özellikle aile denetiminden uzakta bir işte ve
sokakta çalışan çocuklar, uyuşturucu, uçucu madde, alkol ve suç gibi
sapma davranışlara karşı korumasız bırakılmaktadır (Akalın,1999).
Çocuk ailesinin ekonomik yetersizlikleri nedeniyle ya okula hiç
başlayamamakta ya da başladığı okulu bırakmak zorunda kalmaktadır.
Çocuğun okul başarısının düşük olması da okulun bırakılma nedenleri
arasındadır. Bu durum çocuğu erken yaşlarda çalışmaya ve iş hayatına
sürüklemektedir.
Çocuk
ailesinden
sonra
ikinci
en
önemli
sosyalizasyon kurumu olan okuldan yeterli derecede istifade
edememekte
dolaysıyla
sosyalleşmesi
kesintiye
uğramaktadır.
Çocuğun iş hayatına, vaktinden önce karışması, onun çeşitli çevrelerle
temasa gelmesini, ekonomik güdülenmelere vaktinden önce maruz
kalmasını, eğitim yoluyla kötü etkilere direnmeyi sağlayacak manevi
desteklerden yoksun duruma düşmesiyle sonuçlanmakta ve suça
yöneltmek hususunda önemli bir etmen niteliği göstermektedir
(Dönmezer,1997).
Çalışmamızda araştırma grubu içinde olan çocuklardan %30’u
evden kaçma davranışı göstermekte ve bunların yarıya yakını aile ile
yaşadıkları sorunlar nedeniyle evden kaçtıklarını belirtmektedir
(%46,7). Çocukların aile dışı çevre olarak seçtiği ortamların başında
sokaklar gelmektedir. Çocuklar için sokaklar özgür ortamlardır ve
çocuklar evinden kaçtığında sokaklardaki tehlike ve tuzakların
180
bilincinde değildirler. Gerçekte, denetim dışı kalan çocuk için,
sokaklar suç işlemeye elverişli ortamlardır. Birleşmiş Milletler Çocuk
Hakları Komitesi’ne göre çocukları sokağa yönelten ailelerin
kendilerini istememesi ya da istismar etmesi değil, ekonomik
gereksinim ve dürtüler olduğu ileri sürülmektedir. Kırdan kente göç,
aşırı yoksulluk, terk edilme, ayrıca aile içi istismar da bu nedenler
arasında sayılmaktadır (Sayıta,2005).
Bulgular çok net olarak aile içinde huzursuzluğun, istismar
edilmenin,kötü muameleye maruz kalmanın sonucunda bazı çocuklar
evden kaçarak mutluluğu başka çevrelerde aradığına işaret etmektedir.
Aile
çocuk
için
duygusal
açıdan
güvenli
bir
ortam
oluşturmuyorsa onun aile dışı çevrelerde kendine destek olabilecek
ortamları aramasını doğal karşılamak gerekir.
Suç İle İlgili Bilgiler
Çalışmamızda,
Çocuk
Mahkemesinde
yargılanmaları
ve
davaları süren çocukların %72’sinin kişiye karşı suç işlemiş oldukları
görülmektedir.
Çalışmamızda
çocukların
işledikleri
suçun
türlerini
incelediğimizde, suçların sınıflandırılmasında, 5237 Sayılı T.C.K’na
göre II. Kısımda yer alan kişiye karşı olan suçları (72 kişi) işleyen
çocukların daha fazla oldukları görülmektedir (%72). Ancak bu
sınıflamanın alt başlıklarına baktığımızda hırsızlık, nitelikli hırsızlık,
suçları işleyen çocukların sayısının 38 olduğu görülmektedir. Literatür
181
bilgileriyle karşılaştırmak gerektiğinde, çocuk suçluluğu alanında
verilen teorik bilgilerde ve araştırma sonuçlarına dayandırılan bir çok
verilerde çocukların daha çok mala karşı suç işlediklerine dair bilgiler
mevcuttur. Bu açıdan çalışmamızın sonuçlarıyla benzer durumdadır.
Yalnız mala karşı işlenen suçların daha önce ceza kanununda farklı
bölümlerde ele alınmış olduğu, yeni T.C.K ya göre bu suçun kişilere
karşı işlenen suçlar başlığı altında toplandığı göz önüne alınmalıdır.
Germeç (2002), çocukların daha çok hırsızlık suçunu (%50)
işlediklerini, Dağlar (2004), hırsızlık suçundan yargılanan çocukların
oranını %61 olarak bildirmiştir. İşman (2002), çalışmasında suça
itilmiş çocukların %26,9’nun gasp, %26,9’unun cinsel suçlar,
hırsızlık, cinayet veya yaralama olgularının ise %21 oranında
olduğunu bulmuştur. Türlerine göre işlenen suçlar; mala karşı %76,5
şahsa karşı %14,7 kamu düzenine karşı % 8,8’dir. Çocukların büyük
çoğunluğunun küçük yaşta ekonomik zorluklara bağlı olarak suça
karışmakta olduğuna dair diğer bir araştırmada mevcuttur (Öter,2005).
Hapçıoğlu ve ark.(1995), suçlu çocuklarla yaptıkları diğer bir
araştırmada da şu sonuçları bulmuştur. Suçların türlerine göre
dağılımında hırsızlık suçunun %70,6 yaralama suçunun %9,2 cinsel
suçların %5,5 oranında olduğu tesbit edilmiştir.
Başka bir araştırmada, 1988-1991 yılları arasında suç işledikleri
iddiasıyla Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne farik ve
mümeyyizlik muayenesine gönderilen çocuklar yaş, cinsiyet, suç, v.s
yönünden incelenmiştir (Dülger, H.E. ve ark. 1992). Olgularda mala
182
yönelik suçlar %56,7 oranla ilk sırayı almakta olduğu, en çok işlenen
suçun %44,7 oranı ile hırsızlık suçu olduğu, bunu %17,9 ile kasten
yaralama, müessir suçlar takip ettiği sonuçlarına ulaşmışlardır.
Çalışmamızda, suç işlemiş çocukların %27’inin tutuklu olarak
yargılandıkları, %73’ünün tutuksuz olarak davalarına katıldıkları
görülmektedir. Mahkemede davaları devam eden çocukların daha çok
tutuksuz olarak davalara katıldıkları, bu sürecin uzun olması nedeniyle
olumsuz olarak etkilendikleri izlenmiştir.
Çalışmamızda, suça yönelen çocukların %82’sinin suça
karışmadan önce ailesi ile birlikte yaşadığı görülmektedir. Sokakta
kalan ya da yaşayan çocukların oranı %9’dur. Diğer bir araştırmada da
benzer sonuçların elde edildiği görülmektedir. İşman (2002),
çocukların
suça
itilmeden
önce
nerelerde
yaşadıkları
konusunda,%46,1’inin sadece ailesinin yanında yaşamış olduğunu,
%40,4’inin ise sokakta yaşadığını saptamıştır.
Çalışmamızda, çocukların suça karışmadan önce eğitime
devam etme durumlarına baktığımızda, (%69)’unun eğitimlerine
devam etmedikleri görülmektedir. Eğitime devam edenlerin ise oranı
%31’dir. Dağlar(2004), araştırmasında suça karışan çocuklardan
%48,2’sinin halen öğrenci olduklarını, %46,4’ünün öğrenimini terk
ettiğini belirlemiştir.
183
Çalışmamızda, suça karışan çocukların yarısının (%53)’ü hiçbir
madde kullanmadıklarını,
dörtte brinin ise en çok sigara içmiş
oldukları görülmektedir. Alkol (%2), uyuşturucu (%12), alkol ve
maddeyi (%1) alanların toplamı
%15’dir. Hepsini bir arada
kullananların oranı (%11) olarak saptanmıştır. Suça itilen çocuklarda
madde kullanımın daha fazla olduğu ile ilgili araştırma sonuçları
olduğu,
bizim
çalışmamızda
ise
çocukların
yarısının
madde
kullanımının olmadığı saptanmıştır. Diğer bir araştırmada, yine madde
kullanımın az olduğu (%57,6) belirlenmiştir (Akyüz ve ark.,2000).
Çalışmamızda, araştırma grubunda suç işlemiş olanların
kollarında
kesi
izlerinin
bulunup
bulunmadığına
bakıldığında
%77’sinin kollarında kesi saptanmamıştır. Çocuklardan %23’ünün
kollarında kesi izlerinin bulunduğu görülmektedir. Aynı şekilde
çocukların suç davranışının yanı sıra kendilerine zarar verme ve
agresif davranışlar sergilemesi açısından bu etken irdelenmek
istenmiştir. Mahkemede davası süren bu çocukların kendilerine zarar
verme davranışını pek fazla göstermedikleri tesbit edilmiştir. Literatür
bilgilerinde suça yönelmiş ve ergenlik dönemi içinde olan çocuklarda
birtakım saldırgan dışa vurum davranışlar içinde oldukları bilgileri
mevcuttur. İşman (2002), araştırmasında suça yönelmiş çocuklarda
vücuduna isteyerek zarar verme davranışında bulunmuş çocukların
aile içi toplam istismar puanlarının, böyle bir davranışı olmayanlara
göre daha yüksek olduğunu saptamıştır. Ayrıca yine hükümlü
184
çocukların kendine zarar verme davranışı açısından incelediğinde,
çocukların 40’ının (%76,9) vücuduna isteyerek zarar vermiş
olduklarını, bu 40 çocuktan 7’sinin kollarını yada vücudunun diğer
yerlerini kestiğini belirtmiştir.
Çalışmamızda, suça karışmış olan çocukların aynı zamanda
silah kullanma oranına baktığımızda, (%93)’ünün herhangi bir silah
bulundurmadıkları veya
veya
diğer
zamanlarda
kullanmadıkları, %7’sinin suç esnasında
yanlarında
silahı
bulundurduklarını
görülmektedir. Dağlar (2004) çalışmasında suç işlenirken yaralayıcı
alet kullanımını %38,1 olarak saptamıştır.
Çalışmamızda, davası süren çocukların daha önce suç işleme
oranına baktığımızda, çocukların %73’ nün başka bir suç işlememiş
oldukları görülmektedir. Tekrar suç işlemiş olanların oranı %27’dir.
Dağlar (2004) araştırmasında ise tekrar suç işleyenlerin oranını %34,5
olarak tesbit etmiştir.
Özkök (2000), çalışmasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp
Fakültesi Adli
gönderilen
Tıp Anabilim Dalına 1997 yılında suç iddiası ile
çocukların muayene kayıtları incelemiş olup, 11 yaşını
bitiren 15 yaşını bitirmemiş 181 çocuktan 141’inin (%77,9) bir kez
geldiği, 19 çocuğun ise birkaç kez suç iddiası ile muayeneye
geldiklerini
belirtmiştir.
Bu
çocuklardan
8
olgunun
(%80)
kardeşlerinden en az birinin benzer suç işlediği, 9 olgunun (%90)
çevresinde benzer suç işleyen arkadaşları olduğunu saptanmıştır.
185
Çalışmamızda ise araştırma grubunda suç işlemiş olan
çocukların %57’sinin suç ortağının bulunduğu görülmektedir. Diğer
araştırma sonuçlarına göre de, çocukların daha çok arkadaşlarıyla
beraber veya gruplar halinde iken suça yönelmelerinin kolaylaştığı
öne sürülmektedir. Dağlar (2004), araştırma sonucunda, suçun
işlenmesinde etki olarak belirtilmiş olan sebeplerin %44,5’ini
“arkadaş etkisi” oluşturduğunu belirtmiştir. Hancı ve ark.(1994), İzmir
çocuk mahkemesinde davaları olan çocuklarla yaptığı çalışmada,
olguların %43’ünün gruplar halinde, %56,9’unun tek başlarına suç
işlediklerini belirtmiştir. Başka bir araştırmada ise çocuklarda gruplar
halinde suç işleme oranı yaşlara göre incelendiğinde 11 yaşında
%34,4, 12 yaşında %31,5, 13 yaşında %27,3, 14 yaşta %25 ve 15
yaşta %25,4 olduğu gözlenmiştir (Dülger,1992). İşman (2003)’ın
araştırma sonuçlarında da çocukların suç esnasında %81,5’inin
arkadaşı ile birlikte suça karıştığı saptanmıştır.
Çocuğun toplumsal özellik kazanması ve topluma uyması,
arkadaş edinmesi ile ortaya çıkar. Arkadaşlık, sevgi, düşünce desteği
ve alışveriş arzusundan doğar. Arkadaşlık ilişkilerinin, çocuğun
düşünce ve duygu yönünden gelişimiyle ve toplumsal özellik
kazanmasında önemli rolü vardır. Çocuğun gerçeğe uymasında,
kendini iyi ve kötü yönleri ile tanımasında, duygu ve düşüncelerinin
belirginleşmesinde
etkili
olur.
Çocuk,
bir
arkadaş
grubunda
kalabilmek için bazen kendi alışkanlıklarından, hatta kabul ettiği
186
doğrulardan vazgeçebilir. Bu nedenle arkadaş ilişkilerinin çocuğun
kişiliğinin şekillenmesinde önemi büyüktür. Çocuğun ne tür arkadaş
edineceği konusunda çevrenin etkisi inkar edilemez. Çevrenin
baskısını üzerinde hisseden ve buna uymak zorunluluğu duyan
çocuğun gireceği arkadaş grupları, çevre tarafından kabul edilen
gruplar olmak zorundadır (Öter, 2005).
Çocuk üzerinde etkisi büyük olan akran grubunun, suçluluğa
eğilimli, risk faktörleri içeren grup özellikleri göstermesi çocuğunda
bu davranışlara itilmesini doğurabilir. Okulda çocuğunda içinde
bulunduğu topluca işlenen kabahatler veya arkadaşlarının okul
yaşamında kurumsal disiplini bozucu davranışları, arkadaşlarının
eğitim düzeyleri, akran gurubu içerisinde alkol, uyuşturucu kullanma
ve kumar oynama gibi alışkanlıkların olması arkadaş grubu içerisinde
suçla ilişkili bireylerin olması ve akran grubunun suça yönelik ortak
hareket etme organizasyonu olarak çeteleşme akran grubunun
kriminal olarak barındırdığı risk faktörleri olarak ele alınabilir.
Çalışmamızda yargılaması devam eden suça karışmış olan
çocukların işledikleri suça karşı olan duyguları irdelenmek istenmiştir.
Çoğunlukla pişmanlık (%45), üzüntü (%56), ve ailesine karşı utanç
(%55) duydukları belirlenmiştir. Çocukların %7’sinin mahkeme
sürecinden olumsuz olarak etkilendiklerini belirtmeleri dikkat
çekicidir. Yapılan bir araştırmada, çocukların suça yöneldikten sonra
pişman olup olmadıkları sorulmuş, ankete katılan çocukların
187
%66’sının işlediği suçtan dolayı pişmanlık duyduklarını, %34’ü ise
pişman olmadıklarını belirtmişlerdir (Germeç,2002).
Çalışmamızda saldırganlık ölçeğinin uygulanmasından elde
ettiğimiz sonuca göre, kontrol grubunun araştırma grubuna nazaran
biraz daha fazla oranla saldırganlık puanları yüksek çıkmıştır.
Saldırgan davranış, okul öncesi, okul dönemi ve ergenlik
döneminde değişim gösterir. Okul öncesi çocuklar genellikle
arkadaşlarıyla oyuncaklarını paylaşma konusunda şiddet davranışına
başvururlar. Okul dönemiyle birlikte nesne merkezli saldırganlığın
yerini kişi merkezli saldırganlık alır. Gelişimsel açıdan saldırganlığı
yönetme konusunda sorun yaşayan çocuklarda, saldırganlığın daha
çok şiddet içeren davranışa dönüşümünde artış olur. Bu çağda, 12-20
yaşlar arasında şiddet içeren ciddi olaylarda belirgin şekilde artış
olmaktadır (Douglas ve ark.2002).
Saldırgan davranış veya şiddet, temelde toplumsallaşma süreci
içinde gelişen bir olgudur. Gencin saldırgan veya şiddet davranışı,
bireysel faktörlerden, aile, okul, akran grubu faktörlerinden ve
toplumsal faktörlerden etkilenir. Bireysel faktörler bireyin kendinde
kaynaklanan faktörleri içermektedir. Ergenlik döneminde kolaylıkla
risk alma özelliği, özellikle diğer etkenlerle birleştiğinde şiddet ve
saldırgan davranış için güçlü bir belirleyici olmaktadır (Laufer ve
Harel, 2003).
188
Aile faktörü olarak ele alındığında ise, şiddet ve saldırgan
davranışlar sosyal öğrenme modeliyle açıklanmaktadır. Yapılan
araştırmalar, daha önce istismar geçmişi olanların olmayanlara göre
daha fazla şiddet uyguladığını, daha saldırgan ve yıkıcı olduğunu
ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, benlik kontrolü zayıf olan, saldırgan
davranan ya da şiddet uygulayan ana-babalar, çocukları için rol
modeli olurlar (Uluğtekin,1991).
Saldırgan davranışlar ve suç ilişkisi açısından, suça yönelen
çocuklar ve suça yönelmeyen çocuklar arasında yapılan araştırmaların
sonucunda, suça yönelen çocuklarda saldırgan davranışlarının oranı
daha fazla olduğu bulunmuştur. Erdoğdu (2005) çalışmasında,
cezaevine girmiş çocukların cezaevine girmeyen çocuklara göre, daha
saldırgan davranışlar gösterme eğiliminde oldukları sonucuna
varmıştır (Saldırganlık ölçeğinden alınan puanlara göre, suça yönelen
çocuklarda SS: 11,7, yönelmeyen çocuklarda SS: 4,9, p<0,01).
Araştırmamızda kontrol grubunun saldırganlık puanının yüksek
olarak bulunması litaratür bilgileri ile uyuşmamaktadır. Ancak
araştırma grubunda çocukların işledikleri suç türüne bakıldığında,
çoğunluğunun şiddet içeren suçlardan çok hırsızlık, uyuşturucu
kullanmak ve bulundurmak, resmi belgede, kimlikte sahtecilik, yasak
yayın ve korsan CD satışı gibi suçları işledikler görülmektedir
(Tablo36). Çocukların suç tiplerinin yanı sıra sosyo- ekonomik
durumları, tamamına yakınının erken yaşta çalışmaya başlamaları,
yarısının okulu terk etmiş olmaları göz önüne alındığında, suç
189
işlemelerinde saldırganlıktan çok sosyal faktörlerin etkisi öne
çıkmaktadır. Bu durum, çocuk suçluluğunun tek boyutlu olarak ele
alınamayacağı, istismar ve ihmal faktörünün eklenmesi ile ayrıca
toplumsal faktörlerin kompleks bir şekilde birbirini izleyen etkenler
olarak suç davranışını hazırladığına dair görüş ile açıklanabilinir.
Çalışmamızda suça karışan çocukların istismar ölçeğinde
verdikleri cevapların sonucunda, daha çok aileleri tarafından ihmal
edilmiş oldukları ve yine aileleri tarafından çocuk iş gücünün
kullanılması şeklinde ekonomik sömürünün yapıldığı saptanmıştır.
Çocuğun suça yönelmesi ve istismar ilişkisinin araştırıldığı
çalışmaların
sonuçları
elde
ettiğimiz
sonuçlarla
benzerlik
göstermektedir. Yapılan çalışmalarda suça karışmış ergenlerin genel
olarak, suç kabul edilen davranış öncesinde yaşamlarında stresli
yaşam olayı (özellikle, istismar, ihmal, şiddete maruz kalma ve cinsel
sarkıntılık ) oranının yüksek olması ve bu durumla bağlantılı olarak,
stresle başa çıkmak için suça yönlen ergenlere aileleri tarafından
sosyal desteğin yeterli düzeyde sunulmamaması ya da bu desteğin
ergen tarafından kullanılmaması, yaşadıkları stres karşısında daha
yüksek savunmacılığa karşın daha düşük başa çıkma örüntüleri
sergileme, sorun çözme ve sosyal destek arama becerilerinde zayıflık,
bilişsel kaçınmayı daha çok kullanma, stresi inkar etme ya da yaşanan
stresi saldırgan davranışlar ile dışa vurma gibi bir takım özelliklere
sahip oldukları belirlenmiştir (Basut ve Erden, 2005) .
190
İhmal edilmiş olan çocuğun aile ile ilişkilerinin zayıf olması
onun daha çok arkadaş ortamı ve sosyal destekten zayıf ortamlarda
bulunmasına neden olmakta ve sonucunda, suç ortamlarına karışma
ihtimalini yükseltmektedir.
İşman (2003) çalışmasının sonucunda,
hükümlü çocukların
büyük çoğunluğunun ailesinde kendisine vurulduğunu ya da
dövüldüğünü, yaklaşık 1/3’ünün aile içinde aşırı bir şekilde
dövüldüğünü ve sürekli olarak aşağılayıcı, tehdit edici ya da küçük
düşürücü sözlere maruz kaldığını ve ailesin tarafından ihmal edildiğini
bulmuştur.
Çocuk istismarı ve ihmalinin en yaygın türü olarak ifade edilen
çocuk işçiliği, sağlık riskleri, eğitimsel ve gelişimsel ihtiyaçların
ihmali olarak ele alınmaktadır. Çocuk işçiliği alanındaki çalışmalar,
çocukların
çalıştırıldıkları
iş
kollarının
gereklerine
ve
yasal
düzenlemelere bağlı olarak farklı yaklaşımlar ön görmektedirler.
Çocuk işçiliğinin en ağır koşullarına seks işçiliği ve cinsel sömürü
alanlarında rastlanmakta bu alanlar dışında, çocuğun gelişimsel düzeyi
ve
ihtiyaçları
ile
bağdaşmayan
alanlarda
çalıştırılmaları
ele
alınmaktadır. Çalışan çocuklar, uzun çalışma saatleri nedeniyle
fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimleri için gerekli koşullardan uzak
kalmakta, eğitimlerine devam edememekte ve hak ettiklerinden düşük
ücretlerle
ve
yasal
düzenlemelere
aykırı
koşullarda
çalıştırılmaktadırlar (Atamer, 2005).
191
Çalışmamızda istismar ile suça etken olduğu düşünülen faktörler
arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır. Anlamlı bulunan faktörler
ile ÇİTA-T ölçeğinin karşılaştırılması yapılmıştır. Araştırma grubunda
yer alan suça yönelen çocuklarda etken olan bu faktörler ile istismar
ölçeğine verdikleri cevapların sonuçları karşılaştırılmıştır. Anlamlılık
açısından sonuç veren bu etkenler irdelenmiştir.
Çalışmamızda suça yönelmiş olan çocukların ailelerinin
ekonomik durumları düşük seviyede bulunmuştur. Ailelerin ekonomik
durumu ile ÇİTA-T ölçeğinin ihmal boyutu arasında anlamlı bir ilişki
olduğu görülmüştür.
Güler ve ark (2007)’nın çalışmasında, çocuk istismarı ve ihmali
ile ilgili en önemli risk faktörünün ailenin ciddi ekonomik sıkıntısı
olduğu saptanmıştır.
Bir başka araştırmada, 1976 taramasında 200 ailede üç kat ve
1985 yılında 6000 ailede iki kat daha fazla saptamak suretiyle, yoksul
aileler arasında yüksek oranda şiddetin varlığının ortaya konduğunu
aktaran Drake ve Pandey (1996), kendi araştırmalarında, yoksulluğun
yoğunlaştığı mahalleleri, çocuk için risk faktörü olarak, çocuğa karşı
kötü muamelenin tüm formlarıyla bağlantılı bulmuştur. İhmalin en
güçlü biçimde yoksullukla ilişkili olduğunu belirtmiştir. İhmalde en
büyük risk faktörü yoksulluk olup, ebeveynin depresyonu, madde
bağımlılığı, kötü ilişkiler içinde olması veya dikkatsiz olması,
192
çocuğun ihmal edilerek riskli ortamlara girmesini sağlamaktadır
(Dağlar, 2004).
Ailenin
yoksulluğu
ile
bir
takım
gereksinimlerini
karşılayamayan çocuk küçük yaşlarda çalışmaya başlamakta, hem
gözetim hem de denetimden uzaklaşarak ailesi tarafından ihmal
edilmektedir. İçinde bulunduğu dönemin getirdiği değişim ve
gelişimler, ihtiyaçlar ve bunların karşılanamaması, yaşanan yoksulluk,
yaşadığı sorunlarla başa çıkamama çocuğu çeşitli baş etme yollarına
itmektedir. Yabancılaşarak çocuk yaşadığı kaygılardan kurtulmaya
çalışırken, yabancılaşmanın da etkisiyle bu yollardan biri olan şiddete
yönelme olabilmektedir.
Çalışmamızda, aileleri göç etmiş çocukların daha çok ihmal
edildikleri sonucuna varılmıştır. Bu durum ailedeki çocuk sayısının
fazlalığı, eğitim durumları ile sağlık, bakım ve gelişimleri ile
ilgilenmemeleri şeklinde değerlendirilmiştir. Araştırmamıza paralel
olarak yapılmış diğer çalışmalarda, göç, çocuk suçluluğu, istismar
ilişkisine dikkat çekilmiştir.
Göç etme ve istismara maruz kalma ile ilgili geçmiş yaşantıların
çocuk suçluluğu üzerindeki olumsuz etkisi bilinmektedir. Özellikle
ekonomik nedenlerle yapılan göç, aile içerisinde öfke ve saldırganlığa
yol açarak diğer aile bireyleri tarafından istismar ve ihmal edilmesine
neden olabilmektedir. (Özmen, 2004)
193
İç göç, ekonomik, siyasal, sosyal nedenlerle gerçekleşmekte ve
kriz yaratan durumlar arasında değerlendirilmektedir. Göç, çocuğu
doğrudan etkilediği gibi anne ve babanın çocuğa olan davranışlarını
da etkileyebileceğinden çocuk için ciddi bir stres kaynağı olmaktadır
(Tuğ ve ark. 2002).
Tütüncüler ve ark. (2007)’ının çalışmasında, 1994-2004 tarihleri
arasında farik ve mümeyyizlik muayenesi için gönderilen 1163
çocuğun %58’sinin ailelerinin göç ettiği bildirilmiştir. Bu olgulardan
erkek çocuklarının %29,1’inin ev içinde fiziksel şiddete uğradıkları,
bunların
%
62,6’sının
göç
eden
ailelerin
çocukları
olduğu
bulunmuştur.
Çalışmamızda suça yönelen ve bir işte çalışan çocukların
istismar ölçeğine verdikleri cevaplara göre, aileleri tarafından
ekonomik sömürü veya çocuk işgücünün istismarına uğradıkları, suç
ve istismar faktörleri arasında ekonomik sömürünün anlamlı bir sonuç
verdiği görülmüştür.
Aileler,
kente
göç
sürecinde,
ekonomik
yetersizlik,
eğitimsizlik, sağlıksız beslenme ve yoksulluk gibi çeşitli sorunlarla
mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu süreci sağlıklı birşekilde
atlatamayan aileler kent yaşamının dışına itilmektetir. Kırsal kesimde
ailelerin aldığı pskolojik sosyalik ekonomik v.b destekler kentlerde
toplumsal kurumlar tarafından sağlanamadığı takdirde, büyük kente
göç eden aileler ya da bireyler yalnız kalmaktadırlar. Bu kişiler kentin
194
olumsuz koşullarına direnememekte ve yoksullaşmaktadırlar. Yoksul
bir aile ortamında yetişen çocuklar kaynağı ne olursa olsun aile
bütçesine katkıda bulunmak için çalıştırılmak istenmektedir. Bu
şekilde çocuklar yaşına uygun olmayan, ruhsal ve fiziksel sağlığını
tehlikeye sokan işlerde çalıştırılmaktadır. Çocukların bir kısmı
dilencilik, hırsızlık gibi suçlara karışırken bir kısmı da yasadışı
örgütlerin dünyasına girmektedir. Söz konusu örgütleri hırsızlık,
yankesicilik,
uyuşturucu
ticareti
ve
fuhuşta
etkin
çeteler
oluşturmaktadır. Bu çocukların yaşamlarını kuşatan alt kültürün belirli
özelliği, saldırganlık ve istismardır (Işıkhan, 2002).
Çocuk işgücünün istismarı şu temel kriterlere dayanarak
tanımlanabilir;
•
Çocuğun uzun süreli çalışmaya erken yaşta başlaması
(Uluslarası Çalışma Örgütü ILO tarafından öngörülen çalışma
sınırı ise 15 olarak belirlenmiştir.),
•
Çalışması nedeniyle veya çalıştığı sırada yeterli bir eğitim
alamaması,
•
Fiziksel ve ruhsal sağlığına, fiziksel, duygusal ve ahlaki
gelişimine uygun olmayan işlerde ve koşullarda çalışması,
•
Çalışma süresinin uzunluğu nedeniyle uyku, dinlenme,
eğlenme, sosyal ilişkiler kurma gibi temel gereksinimlerini
yeterince doyuramaması,
195
•
Yaptığı işin maddi karşılığını alamaması, çalışma ortamında
fiziksel,
duygusal
ya
da
cinsel
istismar
biçimleriyle
karşılaşması (Zeytinoğlu, 1992).
Çalışmamızda suça yönelen çocukların suç işlemeden önce daha
çok ailesinin yanında bulunduğu belirlenmiştir. Ancak akraba yanında
veya yalnız ve sokakta yaşayan çocukların daha fazla ailesinden
duygusal, fiziksel istismar ve ihmal gördüğü saptanmıştır. Çocuk
suçluluğu ve istismar ilişkisi ile ilgili diğer araştırmalarda benzer
sonuçlar bulunmuştur.
Thonberry’e göre (1987), aileyle olan bağlanma, gencin
yaşamında erken ergenlik döneminde oldukça büyük etkiye sahiptir.
Aile, sosyal etkileşim açısından en önemli kurumdur ve ebeveynler
gençin bu yaşlardaki davranışlarının kontrol edilmesinde anahtar rol
oynamaktadır. Aileyle olan bağlanmanın suç davranış üzerinde direk
ya da dolaylı (okula gitmeme ve suç itilmiş yaşıtlarla ilişki kurma)
olarak güçlü bir etkisi bulunmaktadır (Jang, 1999).
Çalışmamızda çocukların suça yönelmeden önce eğitimlerine
devam etmedikleri ve aileleri tarafından çocuğun iş gücünün
sömürülmesi şeklinde istismar edildikleri saptanmıştır. Bu iki faktör
arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmuştur.
Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün raporlarına göre, düşük gelir
grubuna dahil ülkelerde ve orta gelir grubuna dahil
ülkelerin bir
196
çoğunda, iş hayatına atılmış çocukların sayısı oldukça yüksektir. 12
yaş altı çocukların ilkokula bile kayıtlı olmadan %33 gibi yüksek bir
oranı şu ya da bu şekilde çalışmakta oldukları, ortaöğretime devam
etmeyen çocukların oranının da yüksek olduğuna dair istatistik
mevcuttur (Bequelle, 1999). Araştırmamızda suça yönelen çocukların
suç işlemeden önce eğitimlerine devam etmedikleri saptanmıştır.
Bunun istatistiksel olarak anlamlı olarak belirlendiği, ayrıca istismar
ölçeği ile karşılaştırıldığında iki faktör arasında da ilişkinin anlamlı bir
sonuç verdiği görülmektedir. Suça yönelen çocuklar eğitimlerine
devam edememekte, aynı zamanda ailelerine ekonomik katkı
sağlamak için çalıştıkları göze çarpmaktadır. Bu çocuklar aileleri
tarafından çalıştırılmak suretiyle ekonomik istimara uğramakta,
eğitimlerine devam edememekte, çalıştığı alan içinde ve dışında da
korunamamaktadır. Önemli olan iki sosyalizasyon kurumundan
faydalanamayan çocuk sonuç olarak suça yönelebilmektedir.
Çalışmamızda suça yönelen çocukların okulu terk etmeleri ve
okuldan kaçma davranışları ile istismar ilişkisi incelenmiştir. Okuldan
kaçma davranışı gösteren suça yönelen çocukların duygusal istismar,
fiziksel istismar ve ihmal olarak istismarı daha yoğun olarak
yaşadıkları saptanmıştır. Okulu terk etmelerinde etken olan istismarın
ise duygusal ve fiziksel istismarda anlamlı sonuç verdiği görülmüştür.
İstismar yaşamış çocuklarda bilişsel yetilerde problemler ve
bununla
birlikte
seyreden
akademik
başarısızlığa
da
sık
197
rastlanmaktadır (Urguiza ve Winn, 1994).
Akademik başarısızlığı
olan bir öğrenciyle karşılaşıldığında bunun nedeninin ayrıntılı olarak
araştırmak çok önemlidir. Akademik başarısızlık çok sıklıkla öğrenme
güçlüğü ve dikkat eksikliği gibi nedenlere atledilmektedir, ancak bu
başarısızlığın altında istismar ve ihmal yaşantılarının yarattığı
duygusal problemlerin yatıyor olma olasılığı da hiç az değildir.
(Hagin, 1997) .
İhmal edilen çocuklar ise sıklıkla kişiler arası ilişkilerinde daha
pasif davranma eğiliminde olmaktadır. Buna neden olarak ise,
ebeveynleriyle kurduğu ilişkilerde kendisinin davranışlarının etkili
olmaması ve ne yaparsa yapsın ihmal edilmekten kaçınamamış olması
gösterilebilir. Bu nedenle, çocuk diğer insanlarla etkileşimlerinde de
görmezden gelineceğini ve eylemlerini onlar üzerinde bir etki
yaratmayacağını hissetmektedir. Bu durumda da diğerleriyle ilişki
başlatma ve geliştirme girişimlerinde bulunma gerek duymamaktadır.
Bu nedenle, özellikle aileleri tarafından istismar ve ihmal yaşamış
çocukların riskli davranışlarda bulunma olasılıkları çok yüksektir.
Riskli davranışlar, kendine ve başkalarına yönelik şiddette bulunma,
okul devamsızlığı, okulda başarısızlık, evden kaçma, erken yaşta ve
istismar içeren cinsellik yaşama gibi davranışları kapsamaktadır
(Ögel, 2007).
198
Çalışmamızda suça yönelen çocukların evden kaçma ve istismar
ilişkisi incelendiğinde, duygusal, fiziksel istismar ve ihmal yönünden
anlamlı sonuçlar elde edilmiştir.
Yapılan bir araştırmada, yaşları 12-25 arasında değişen 27
sokakta yaşayan çocukla, yaşları 16-25 arasında değişen 27 evden
kaçmış fakat sokakta yaşamayan çocuğun karşılaştırıldığı bir
araştırmada, gruplar arasında evden ayrılmadan önce yaşanan cinsel,
fiziksel ve duygusal istismar açısından anlamlı düzeyde farklılık
bulunmuş,
aileler yüksek düzeyde çatışma,
cinsel fiziksel ve
duygusal istismar, aile içi madde kullanımı, iletişim eksikliği ve
maddi nedenlerle problem yaşama ile karakterize edilmiştir. Aynı
araştırmada ayrıca, evden kaçmış ve sokakta yaşayan çocuklar, evde
yaşadıkları dönemde yoğun stres yaşadıklarını bildirmişlerdir (Ayerst,
1999).
Tutuklu ve hükümlü ergenlerle yapılan bir çalışmada, çocukların
evden kaçma nedenlerine bakıldığında %23’ü evde kötü muamele
gördükleri için kaçtıklarını bildirmişlerdir (Türkeri, 1995).
Çalışmamızda madde kullanımı olan suça yönelen çocuklarda
fiziksel istismar ve ihmalin daha fazla etken olduğu görülmüştür. İki
faktör arasında ilişkide istatiksel olarak anlamlılık saptanmıştır.
İşman,
(2003),
çalışmasında,
suça
yönelen
çocuklarda,
bağımlılık yapan madde kullanmaları ile ilgili olarak, bu çocukların
199
aile içi fiziksel istismar puanlarının, madde kullanmamışlara göre
daha yüksek olduğu ve aradaki farkın anlamlı olduğunu bildirmiştir.
Çakıcı (2002) tarafından yapılan bir araştırmada da, çocukluk
çağında yaşanan istismar ve ihmalin, uzun dönemde madde
kullanımına
sebep olduğu belirtilmiş; fiziksel istismar, duygusal
istismar ve ihmal ile madde kullanımı arasında güçlü bir ilişkinin
bulunduğu ortaya konulmuştur .
Ayrıca ebeveynlerin madde kullanımı ile ilgili tutum ve
düşünceleri, madde kullanımı yönündeyse, kişide madde kullanım
riski
artmaktadır.
Ebeveynlerin
madde
kullanımı
ve
sapkın
davranışlara gösterdiği toleransın fazla olması da madde kullanımı
için risk oluşturmaktadır. Ebeveyn-çocuk arasında yakınlık ve
bağlılığın olmaması, ebeveynlerin çocuğun yaşamı ile ilgili olmaması
ve uygun olmayan disiplin yöntemlerinin varlığı madde kullanımını
artıran risk etkenleri arasındadır (Ögel, 2007)
Çalışmamızda suça yönelmiş ve kollarında kesi izi olan
çocukların istismar ölçeğinde verdikleri cevaba göre, duygusal, cinsel
ve fiziksel olarak aileleri tarafından istismar edildikleri saptanmıştır.
Çocuğun suça yönelmesi ve ailesi tarafından yaşamış olduğu
istismarın
araştırıldığı
diğer
araştırmalarda
benzer
sonuçlara
varılmıştır.
Kollarında ve vücuduna isteyerek zarar verme davranışında
bulunmuş çocukların aile içi toplam istismar puanlarının (aile içi
istismar; “çocukluk çağı örselenme yaşantıları ölçeği” fiziksel
200
istismar, duygusal istismar ve cinsel istismar puanlarının toplamına
eşit olarak gösterilmiştir) böyle bir davranışı olmayanlara göre daha
yüksek olduğunu, ancak aradaki farkın anlamlı olmadığını saptamıştır.
(İşman, 2003).
Ayerst (1999) ise çalışmasında, cinsel ve fiziksel istismar
kurbanları arasında kendisine zarar verme davranışına sıklıkla
rastlandığını aktarmaktadır.
Elazığ Islahevinde vücuduna isteyerek zarar verme davranışı
açısından ergenlerle yapılan bir araştırma da, kendisini yaralayan
çocuk ve ergenlerin 1/3’ünün babalarını, 1/10’unun annelerini ilgisiz,
aşırı sert, baskıcı ve cezalandırıcı olarak tanımladıklarını bildirmiştir
(Dülger, 1997).
Çocukların yaşadığı istismar ve ihmal, gelişim sürecinde
belirleyici etkisi olan yaşantılardır. Özellikle aile içi dinamikler ve
çocuğun yaşamındaki ilk önemli kişiler olan anne ve babasıyla ilişkisi
bu bağlamda çok önemlidir. İlk çocukluk yıllarındaki olumsuz
yaşantılar, özellikle de çocuğa yönelik istismar hem o yıllarda hem de
yaşamın ileriki dönemlerinde çeşitli psikolojik problemlerin ortaya
çıkmasına neden omaktadır. Riskli davranışlar gösteren çocuk ve
ergenlerle çalışırken sıklıkla yaşamın erken yıllarında bir istismar
yaşantısının olduğu görülmektedir. Çocuklar neden risk altında olur?
Onlara bakım veren, koruyan, gelişimlerini destekleyen mekanizmalar
yetersiz kaldığında, bazen de bu mekanizmalar çocuğun gelişimini
201
aksatacak ve çocuğu hırpalayacak biçimde çalışmaya başladığında.
İstismar ve ihmali bu açıdan ele aldığımızda, sonuçlarından ve riskli
davranışlarından biri olarak birçok faktöründe etki ettiği çocuk
suçluluğu olgusu karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca çocuklarda görülen
suç niteliğindeki davranışların kaynağını, yetiştiği aile yapısının tipi,
oluşturulan kontrol mekanizmaları, çocuğun sosyal çevresi, içinde
bulunduğu grubun normları ve değer yargıları oluşturmaktadır.
Vurgulanması gereken çocuğun masum ya da suçlu olduğuna karar
vermek değil, onun içinde bulunduğu psiko-sosyal ve ekonomik
durumu anlamak ve analiz etmektir. Çocuk suçluluğunun önlenmesi,
genel olarak suçluluğun önlenmesinden ayrılamaz. Bir baska deyişle,
çocuk suçluluğunun önlenmesi, suçun önlenmesinin özlü bir ögesidir.
Çocuk suçluluğunun önlenmesi çabasının ürünlerini vermesi için, tüm
toplumca, ergenlik çağındakilerin, kişilikleri göz önüne alınarak ve ilk
çocukluklarından
itibaren
yaşadıkları
istismarı
tesbit
etmeye,
önlemeye yönelik çok boyutlu çalışmalar yürütmek ve bu tür bir
yaşantı gerçekleştiğinde de erken dönemde psikolojik ve sosyal
müdahale mekanizmalarını hayata geçirmek çok önemlidir. Bu açıdan
çocuklarla
çalışan
tüm
meslek
gruplarına
önemli
görevler
düşmektedir.
202
SONUÇ VE ÖNERİLER
Çalışmamızdan elde edilen bulgulardan şu sonuçlara varılmıştır:
•
12-18 yaş grubunda daha çok 15 yaşını doldurmuş çocuklar
suça yönelmişlerdir.
•
Suça yönelmiş olan çocukların öğrenim düzeylerinin düşük
olduğu görülmüştür.
•
Suça yönelen çocuklarda anne-babalarının gelir ve eğitim
düzeyinin düşük, ailelerinde çocuk sayısının fazla, aile üyeleri
ve yakın akrabalar arasında suç davranışı gösteren kişilerin
olduğu görülmüştür.
•
Suça yönelen çocukların ailelerinin göç ederek İstanbul’a
yerleşmiş oldukları saptanmıştır.
•
Suça yönelen çocuklar yaşadıkları bölgede (özellikle suç
sanığı ve mağduru olma riski bulunan semtlerde )
sorun
yaşamışlardır.
•
Suça yönelen çocukların düşük okul başarılarının olduğu,
ayrıca evden ve okuldan kaçma davranışları gösterdikleri,
okulu terk etme davranışlarının daha fazla oranda olduğu
saptanmıştır.
•
Suça yönelen çocuklar boş zamanlarını değerlendirirken daha
çok internet cafede veya arkadaşları ile vakit geçirdikleri
görülmüştür.
203
•
Suça yönelen çocuklar eğitimlerini yarım bırakarak ve küçük
yaşta ailelerine ekonomik destek sağlamak için çalışma
hayatına başlamışlardır.
•
Suça yönelen çocuklar daha çok aileleri ile yaşadıkları sorunlar
nedeniyle evden kaçma davranışı göstermişlerdir.
•
Çocukların daha çok kişiye karşı işledikleri suçlar nedeniyle
yargılandıkları, yargılamaları devam eden çoçukların daha çok
tutuksuz
olarak
mahkeme
sürecini
geçirmiş
oldukları
görülmüştür.
•
Suça yönelen çocukların suç işlemeden önce ailelerinin
yanında onlarla beraber yaşadıkları, ayrıca eğitimlerini yarım
bırakmış oldukları ve daha çok arkadaşları ile birlikte suça
karıştıkları saptanmıştır.
•
Suça yönelen çocukların bir kez suça karışmış oldukları, az
oranda madde ve alkol kullanmış oldukları görülmüştür.
•
Çocukların yaklaşık
¼’ünün kollarında kesi izi belirlenmiştir.
•
Çocukların
azı
çok
suç
işlerken
yanlarında
silah
bulundurmuşlardır.
•
Suça yönelen çocukların saldırganlık ölçeğine verdikleri
cevaplara göre saldırganlık puanlarının oranının az olduğu
saptanmıştır.
•
Suça yönelen çocukların istismar ölçeğine verdikleri cevaplara
göre aileleri tarafından daha çok ihmal edildikleri; ayrıca
204
çocuk iş gücünün sömürülmesi şeklinde aileleri tarafından
ekonomik olarak istismar edildikleri saptanmıştır.
Bu sonuçlardan yola çıkarak şunlar önerilebilir:
Çocuk suçluluğu, küreselleşmenin de etkisiyle giderek artan bir
olgudur. Araştırmalar çocuk suçluluğunun çok faktörlü bir olgu
olduğunu vurgulamaktadır. Bu anlamda konuya ekolojik bir
perspektifle
bakmak,
sistemleri
bir
bütün
olarak
görmeyi
sağlamaktadır. Bu sistemler, mikro düzeyde çocuk ve aileyi, mezzo
düzeyde okul, akran grubu, çalışma yaşamı, boş, zaman olanaklarını,
makro düzeyde ise ülkenin sosyal ve ekonomik politikalarını,
toplumun sosyal ve kültürel yapısını, göçleri ve medyayı içermektedir.
Çocuk suçluluğunu önlemede de, çocukları suça iten faktörlerle yola
çıkmak doğru bir yaklaşım olacaktır.
Çocuk merkezlerinin kurulması, istismar olgusu ve ailedeki
riskli davranışların tesbiti, tedbirlerin alınması ve kurumlararası
işbirliğinin
eşgüdümlü
olarak
sağlanması
gerekmektedir.
Bu
merkezler istatistik, eğitim ve standartlara uygunluğu açısından çocuk
odaklı olmalıdır. Merkezde çalışan meslek elemanlarının etkinliği,
eğitimleri hızlandırılmalıdır. İkincil mağduriyetlerin engellenmesi için
alanında uzmanlaşmaları acil olarak gerçekleştirilmelidir.
Çocuk koruma politikalarında koruyucu-önleyici politikaların
yerine daha çok cezalandırıcı ve tedavi edici politikaların baskın
olması, çocuğun suça yönelmesinden sorumlu olan toplumsal
205
sistemlerin çocuğunun yararına dönüşmesi yerine, çocuğu patolojik
olarak tanımlamayı gündeme getirmektedir. Bunun yanı sıra toplum
içinde bakım yerine kurum bakımının öne çıkması da yine çocuğu
damgalayan, yabancılaştıran ve nesneleştiren dolayısı ile onun
istismar ve suç kısırdöngüsünde öğütülmesine neden olan bir ezen
sistem olarak göze batmaktadır. Bu nedenle Uluslarararası hukuki
mevzuatın uygun biçimde işleyişinin sağlanması, çocuğun korunması
ve alınacak tedbirlerin özünde mutlaka çocuğun yüksek yararının
gözetilmesi esas alınmalıdır.
Anne-baba için çocuk değil, çoçuk için anne-baba, devlet için
çocuk değil, çocuk için devlet, okul için çocuk değil, çocuk için okul
diyerek içselleştirdiğimiz kavramları ters çevirmemiz gerekmektedir.
Çocuğun sosyalizasyonunda aile kadar önemli bir yere sahip
olan kitle iletişim araçlarında şiddet özendirilmemelidir.
Temel eğitim sonrasında örgün eğitim hizmetlerinden yeterince
yararlanamayan; toplum ve aile içinde gelişmelerine uygun olmayan
sağlıksız koşullarda yaşayan ve çalışan, yaşamlarını sokakta sürdüren,
dilenciliğe, fuhuşa, uyuşturucu madde kullanmaya alıştırılan çocuklar
sorunu, gerek hükümetler, gerekse hükümet dışı kuruluşlar tarafından
ihmal edilmiş bir konudur. Çocuk suçluluğu konusunda önleyici
hizmetlere ağırlık verilmesi, koruyucu ve tedavi edici hizmetlere
ayrılacak fonların daha akılcı bir biçimde kullanılması suretiyle
gerekli kurumsal yapının oluşturulması Beş Yıllık Kalkınma Planının
hedefini oluşturmalıdır.
206
Çocuk çalışmasının temel nedenlerinden biri olan iç göçün
nedenleri araştırılması ve önlenmesi gerekmektedir. Göçe neden olan
koşullar iyileştirilmelidir. Böylece büyük şehirlerin göç alması
yavaşlatılmalıdır.
Çalışan çocukların korunmasını amaçlayan yasal düzenlemeler
ülkenin gereksinimine uygun olarak yapılmalıdır. Bunun için
yasalarda var olan çalışmaya başlama yaşı ile ilgili farklılıklar
giderilmelidir. Bu açıdan, çalışan çocukların asgari çalışma yaşı ile
ilgili olarak iç mevzuatın buna göre düzenlenmesi büyük önem
taşımaktadır.
Çocuk çalışmasının nedeni olan unsurlar ortadan kaldırılması,
öncelikle var olan çalışma ortamlarının çocuk çalışmasının daha
yaygın olduğu küçük işletmelerde olmak üzere, işçi sağlığı ve
güvenliği önlemlerinin alınması, sigortalı olarak çalıştırılması ile
çocuk emeğinin ucuz olması engellenmelidir.
Çocuk suçlarının önlenmesinde birincil ve ikincil sosyalizasyon
ortamlarının yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çocuk
merkezli suç önleme programlarının oluşturulması için kamu yatırımı
yapılmalı, sivil toplum kuruluşlarının desteği alınmalıdır. Yetersiz
programların sorunu çözmeyeceği, sadece, emek, para ve zaman
israfına neden olacağı unutulmamalıdır.
207
ÖZET
Çocuk
suçluluğunun
önlenmesinde
ilk
basamak,
risk
faktörlerinin saptanması ve bunların ortadan kaldırılması veya
azaltılmasıdır. Bu çalışmanın amacı, diğer risk faktörlerinin yanında
çocuk istismarı ve ihmalinin çocukların suça yönelmeleri üzerindeki
etkilerinin incelenmesidir.
İstanbul Çocuk Mahkemelerinde 2006 – 2007 yılları arasında
değişik suçlardan yargılanan 12-18 yaş grubundaki 100 çocuk
araştırma grubu olarak ele alınmıştır. Kontrol grubu ise araştırma
grubuyla eşit sayı, yaş ve cinsiyette olup, suça karışmamış, ilköğretim
ve lisede okuyan, 12-18 yaşındaki öğrencilerden oluşturulmuştur. Her
iki gruptaki çocukların ve ailelerinin sosyo-demografik özellikleri;
çevre, okul, iş, arkadaş ile ilgili ve suça ilişkin bilgileri
değerlendirilmiştir. Suça iten faktörlerin yanı sıra istismar ve ihmal
verileri irdelenmiştir.
Çocuklara sosyo-demografik bilgilerinin elde edilmesi için bir
adet görüşme formu ve birisi saldırganlığı ölçen Saldırganlık Ölçeği,
diğeri de istismar ve ihmali değerlendiren Çocuk İstismarı Tanıma ve
Tarama Ölçeği (ÇİTA-T) olmak üzere iki adet ölçek uygulanmıştır.
Bu şekilde elde edilen veriler ile suçluluk ve istismar arasındaki ilişki,
analiz edilmiştir.
208
Sonuçta, çocuk suçluluğu ile saldırganlık arasında bir ilişki
saptanmamasına karşın, suça yönelen çocukların, özellikle ihmal ve
ekonomik sömürü şeklinde istismar edildiği görülmüştür.
Anahtar Kelimeler; Çocuk Suçluluğu, Çocuk İstismarı ve
İhmali,
209
SUMMARY
The first step for preventing the juvenile deliquency is the
determining of risk factors and eliminating or at least depressing of
these risk factors. The aim of this study is not only determining risk
factors but also evaluating the effects of child abuse and neglect on
children’s tendeny to criminality.
100 children between the ages 12 and 18 judged on different
crimes during 2006- 2007 in Istanbul Juvenile Courts were taken as
the research group. And 100 children between the ages 12 and 18 –
equal number of children, age and gender with the research group- not
being party to a crime and going on their education were taken as the
control group. Parameters like sociodemographic features of families,
information about social environment, school, occupation, friends and
crime were evaluated. Besides, not only factors dragging the children
into criminality, but also information about abuse and neglect were
evaluated.
A form for sociodemographic features and two scales, one of
which evaluating the aggression, called ‘Aggression Scale’, and other
one evaluating the abuse and neglect, called ‘Child Abuse Diagnose
and Screening Scale’ were applied to children. The correlation
between criminality and abuse was analyzed with the obtained
data.
210
As a result, despite the fact that no correlation between juvenile
deliquency and aggression was determined, the fact that children
tending to criminality have been abused especially as neglect and
economic exploitation was seen.
Key Words: Juvenile Deliquency, Child Abuse and Neglect.
211
212
KAYNAKLAR
Acar, B.Y. (2003),‘Cinsel Suçtan Hükümlü Çocuklarla Grup
Çalışması: Ankara Çocuk Islahevi Örneği,’ Hacettepe Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Hizmet Anabilim Dalı. Doktora tezi,
Ankara,
Akalın,N.,(1999),Suça İtilmiş Çocukların Adli Tıp Açısından
İncelenmesi ve Cezaevinde Bulunan Suça İtilmiş Çocukların
Deskriptif
Olarak
İncelenmesi,Yayımlanmamış
Yüksek
Lisans
Tezi,İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü,İstanbul, s.4.
Akalın, N., (2000),Çocuk Suçluluğu ve Aile, Çocuk Forumu
Dergisi, Cilt 3, Sayı 3, s. 3-13 . Akt, İşman , (2003)
Akyüz,G., Beyaztaş, Yücel,F., Kuğu,N., Analan,E., Doğan,O.,
(2000),“Suç İşledikleri İddiasıyla Muayeneye Gönderilen Çocuk ve
Ergenlerin
Sosyodemografik
ve
Klinik
Özelliklerin
Değerlendirilmesi”, Adli Tıp Bülteni, cilt 5, sayı 2.
Angenet, Huub ve Anton de Man (1996) Backround Factors of
Juvenil Delinquency. Peter Lang Publishing, Inc. Newyork,
213
Agnew, R. (1985), “Social Control Theory and Delinquency: A
Longtidunial Test”, Criminology, 23 (1), s. 47-61’den aktaran,
Kaner,S., (1992)s.491.
Aral N. (1997),“Fiziksel İstismar ve Çocuk”,Tekışık Yayıncılık,
Ankara, s.3-5
Atamer,
Geliştirme,
T.A.
(2005),“Çocuk
Geçerlilik
ve
İstismarı
Güvenirlik
Tarama
Anketi:
Çalışması”,İ.Ü.Adli
Tıp
Enstitüsü, Sosyal Bilimler Anabilim Dalı, Doktora Tezi, İstanbul.
Atauz, S. (1991),Kitle İletişim Araçlarında Çocuk İstismarı ve
İhmali. Çocuk İstismarı ve İhmali, Çocukların Kötü Muameleden
Korunması, 1.Ulusal Kongresi,12-14 Haziran,1989, Gözde Repro
Ofset, Ankara, 223-243.
Attar, H. (1992) “Suçlu Çocukları Yeniden Eğiten Kurumların
Yönetimi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Ankara, s. 22.
Ayerst, S.L, (1999), “Depression and Stres in Street Youth,
Adolescence, 34 (135) , 567-575.Akt. İşman, (2003)
214
Bal, H. (2004),Çocuk Suçluluğu, Fakülte Kitabevi, Isparta, 2328,
Balcıoğlu,İ.,(2000), “Biyolojik, Sosyolojik, Psikolojik Açıdan
Şiddet”, Editör, “Stres, Kentleşme, Suç”, Yüce Grup, Sökmen
matbacılık, Mayıs.,s. 77-82
Barker, R (1988), The Social Work Dictionary. 4th Edition.
United States of America: NASW,
Başar, F.(1992), “Ankara Kalaba Islahevinde Kalan 15-18 Yaş
Grubu Ergenlerin Suça Yönelmelerinde Ailenin Etkisi Üzerine
Karşılaştırmalı Bir Araştırma”,Ankara Üniversitesi, Fen Bilimleri
Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.
Baymur, F. (1994),Genel Psikoloji, Binbaşı Yayınevi, İstanbul,
s.273.
Basut, E., Erden, G.(2005), “suça yönelen ve yönelmeyen
ergenlerin stres belirtileri ve stresle başa çıkma örüntüleri yönünden
incelenmesi”, çocuk ve genç ruh sağlığı dergisi, 12(2), s. 48-55
215
Bequele, A. (1999), “Çocuk Emeği; Bu konuda ne yapılabilir?”,
Çocuk İstismarı ve İhmali, Derleyenler, Konanç, E, Gürkaynak,İ,
Egemen,A., Pelin Matbaacılık, Ankara, 29-43,
Bilir,Ş. Arı M.,Dönmez, N., Güneysu,S.,(1991),“4-12 yaşları
arasında
16.100 Çocukta Öreselenme Durumları
ile İlgili Bir
İnceleme”. Çocuk İstismarı ve İhmali, Çocukları Kötü Muameleden
Korunması, 1.Ulusal Kongresi,12-14 Haziran 1989, Gözde Repro
Ofset, Ankara, s. 45-53,
Bortner,M.A.,(1988),Delinquency
and
Justice,McGraw-Hill
Book Company,USA,s. 220-223. Aktaran , Bal, H, (2001)
Briere, JN,(1992),Child Abuse Trauma, Theory anda Treatment
of lasting effects, Sage Pub. USA,17-78,
Calam,R.,Hornel,L,Glosgow,D.,Cox,A,(1998),Psychological
Disturbance and child Sexual Abuse. Child Abuse& Neglect.,22 (9),
901-913.
Canat S. (1994), Ergenlerde aile içi cinsel taciz. Çocuk ve
Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi; 1:18-22.
216
Clark, R.D., Shields,G.(1997), Family
communication, and,
delinxuency, Adolescence, v.32, n125, p. 81 (12)
Claussen A,(1991), Crittenden P.Physical and psychological
maltreatment; relations among types of maltreatment. Child Abuse
Neglect; 15;5-18.
Çakar, A., (2009), “Aile içinde ve Toplumda Maruz Kalınan
Fiziksel Şiddetin Değerlendirilmesi”, İ.Ü. Adli Tıp Enstitüsü, Sosyal
Bilimler Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.
Çakıcı, M., (2002), “Çocuk İstismarının Madde Kullanımına
Etkisi”, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri
Enstitüsü Adli Tıp Anabilim Dalı, İstanbul, s. 5-102 .
Çoğan, O.,(2006) “Çocuk Suçluluğunun nedenleri ve Edirne
Ceza
Mahkemelerinde
incelenmesi”,Ankara
Açılan
Üniversitesi,
Davaların
Sağlık
bu
Bilimleri
yönden
Enstitüsü,
Disiplinlerarası Adli Tıp Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara,
s. 91.
Croall,H. (1993),Crime and Society in Britain.Addison Wesley
Longman Inc.,London and New York:
217
Cüceloğlu, D. (1997),İçimizdeki Biz, Sistem Yayıncılık,
İstanbul, s.91.
Cüceloğlu, D. (2001),Yeniden İnsan İnsana, Remzi Kitabevi,
İstanbul, s.48.
Dağlar,M.S., (2004),“11-15 Yaş Arası Çocuk Suçlularda Aile
İçi Şiddet ve Davranış Problemlerinin Suçta Tekrar ile İlişkisi”,
İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Anabilim Dalı, Doktora Tezi,
İstanbul.
Dağlı,T.,İnanıcı, M.A,(2002), “Fiziksel
İstismar, Adli Tıp
Uzmanlarının Çocuk İstismarı ve İhmali Uygulama El kitabı, Adli Tıp
Kurumu,. İstanbul, s. 14.
Delikara,E.,(2002),"Ergenlerin Akran ilişkileri ile Suç Kabul
Edilen Davranışlar Arasındaki ilişkinin İncelenmesi," 1. Ulusal Çocuk
ve Suç: Nedenler ve Önleme Çalışmaları Sempozyumu: 29-30 Mart
2001 Bildiriler. Ankara, s. 147-161.
Demir,S.,(1997),
Değerlendirilmesi,
“Aile
H.Ü.
içi
Şiddetin
Çocuk
Sağlık
Bilimleri
Enstitüsü,
Açısından
Ankara,
Uzmanlık Tezi.
218
Demirbaş, T. (2001),Kriminoloji. Ankara: Seçkin Yayınları,
s.85,178, 358-359
Douglas, W.N., Erdley, C., Carpenter, M., Newman, J.E.,
(2002), “Social Skills Training As A Treatment For Aggressive
Children and Adolescents; A Developmental –Clinical Integration”,
Aggression and Violant Behavior, 7(2), 169-199.
Doğan, İ. (1994) “Bir Alt Kültür Olarak Ankara Yüksel Caddesi
Gençliği”,T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/1652, Ankara, s.97.
Doğan, İ. (2000) “Çocuk Haklarının Sosyolojik evriminden
Dünya ve Türkiye İçin Çıkan Sonuçlar”, İstanbul,1. İstanbul Kurultayı
Araştırmalar Kitabı, s.275-276.
Dolunay,Ç.Ş. (2004) “Çocuk Suçluluğunda Ailenin Rolü”, Polis
Dergisi,E.G.M. Basımevi,Ankara,,34.sayı,s.39-45.
Dönmezer, S. (1994) Kriminoloji, 8. Basım, Beta Basım Yayım,
İstanbul, s.46
Dülger,H.E, Hancı,H, Ertür,S., Çoşkunol,H, (1992),”1988-1991
Yılları
Arasında
Suç
İşledikleri
İddiasıyla
Elazığ’da
Farik-i
219
Mümeyyizlik Muayenesi İçin gönderilen Çocukların Demografik
Özellikleri”, Adli Tıp Dergisi, cilt.8, sayı.1-4.
Dülger, H.E., Tokdemir, M., Tezcan, E., Kuloğlu, M., Doğan, İ.,
(1997), Elazığ Islahevindeki Çocuk ve Ergen Hükümlülerde Kendini
Yaralama Davranışı, Düşünen Adam Dergisi, 10 (4), İstanbul. Akt;
İşman , (2003)
Dünya Çocuklarının Durumu,(1997), “Risk Altındaki Çocuklar.
Tehlikeli ve Sömürücü Çocuk İşçiliğine Son Verilmesi”, Unıcef
Yayını, s.15-45. Aktaran. Fırat, M,(1998).
Elliot A.J.,Peterson L.W.,(1993)Maternal Sexual Abuse of Male
Children. When to Suspect and How to Uncover it. Postgrad Med; 94:
169-72.
Erdoğan,
Yönlendirilmeyen
M.Y,(2005),
Çocukların
“Suça
Aile
Yönlendirilen
İlişkileri
ile
ve
Saldırganlık
Davranışlarınını Karşılaştırılması, Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı
Dergisi, 12 (3), s. 106-113
Faller, K.C.(1988),Child Sexual Abuse; An Interdisciplinary
Manuel for Diagnosis, Case Management and Treatment, Mac Millan
Edu. 1988,244-320. Aktaran, Taşkıranoğlu, T.L.(2001),
220
Fleming J. (1998),Childhood Sexual Abuse: An Update. Curr
Opin Obstet Gynecol; 10: 383-6.
Fırat,M.,(1998),“15 Yaş Altı Çalışan Çocuklar İle Aynı Yaş
Grubundaki
Okuyan
Çocukların
Sağlık
ve
Sosyal
Yönden
Karşılaştırılması”, Marmara Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü,
Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Doktora Tezi, İstanbul,
Finkel M.A.,DeJong A.R.,(1994), Medical Findings in Child
Sexual Abuse,in Child Abuse. Lea & Febirger A Waverly Com.
Pennsylvania,U.S.A.: 185-241.
Fogel,A.,Melson,G.F.,(1988), Child Development Individual,
Family and Society,St. Paul, S.12.
Galborino, J. (1980),What Kinds of Society Permits Child
Abuse? A Special Issue of Infants Mental Health Journal; Toward
Brooder Conceptualization of Child Mistrastment. Human Sciences
Pres,1 (4),1980; 276-279
Germeç, E. (2002), “Suçlu çocukların yeniden topluma
kazandırılması (Ankara ıslahevi örneği)” Sakarya Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Yüksek lisans tezi,
221
Gıbbons, D. C. (1970), Delinquent Behavior, Prentice-Hall Inc.
New Jersey, s.99 (Aktaran, İçli, 1999 )s. 354.
Glaser, D. (2002), Emotional abuse and neglect (psychological
maltreatment): a conceptual framework. Child Abuse Neglet relations
among types of maltreatment. Child Abuse Negl, 26; 697-714.
Gorman-Smith,D.,Henry,B.D.,Tolan,P.D.,(2004) “Exoposure to
community violence and violence perpetration; The protective effects
of family functioning” Journal Clinical Child and Adolescent
Psychology,33(3); 439-449.
Gökler,
B.
(2003),"Ergenlik
Dönemi
ve
Yabancılaşma"
Semineri. Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Ankara.
Gökler, I. (2002),“Çocuk İstismarı ve İhmali: Erken Dönem
Stresin Nörobiyolojik Gelişime Etkisi, Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı
Dergisi; 9:47-57.
Green, A. (1996), Child sexual abuse and incest. in: Levvis
M,ed. Cbild and adolescent psychiatry. A comprehensive textbook.
2nd ed. Baltimore,MA: Williams & Wilkins,; 1041-48.
222
Gren, A. (1996) Child Sexual Abuse and İncest. in: Levvis
M,ed. Cbild and Adolescent psychiatry. A Comprehensive Textbook.
2nd ed. Baltimore, MA: Williams & Wilkins; 1041-48
Güleç,G.,Yenimez,Ç.,Günay,Y.,Seber,G.(2002),"Çocuk
Suçluluğunda Sosyodemografik Özellikler," 1. Ulusal Cocuk ve Suç:
Nedenler ve Önleme Çalışmaları Sempozyumu: 29-30 Mart 2001
Bildiriler. Ankara, s. 353-369.
Güler, N.,, Tel, H., Tuncay, F.Ö., (2007), Kadının Aile içinde
Yaşanan Şiddete Bakışı, C.Ü. Tıp Fakültesi Dergisi, 27 (2); s. 51-56.
Akt. Çakır, A., (2009)s.34.
Gürsel, Ö.C. (1993) “13-19 Yaş Grubunda Suça Eğiliminin
Çocuk Suçluluğu İstanbul Çevresinde Yapılmış Bir İnceleme”,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, s.14.
Hagin, R.A. (1997), Psychological Problems That Presents As
Academic Difficulties, Child and Adolescent Psychiatric Clinics of
North America, 6 (3) ; s. 473-489. Akt ; Ögel, ( 2007)
223
Hancı,H.,Aktaş,E.Ö,Keleş,H,Yavuz,İ.C,ertürk,S.,Demirçin,S.,
(1994), “İzmir Çocuk Mahkemesinde Davaları Sonuçlanan Çocukların
Demoğrifik Özellekleri :1991-1993” Adli Tıp Dergisi,cilt.10, sayı1-4
Hancı, H. (1995),“Gecekondulaşma ve Çocuk Suçluluğu”, Adli
Tıp Dergisi, cilt. 11,s.55-62
Hancı, H. (2002), "Çoçuk ve Ergen Suçluluğu," Adli Tıp ve Adli
Bilimler. Birinci Baskı. Ankara, s. 237-263.
Hancı, H. (2000),“Çocuk Suçluluğunda Eğitmenlerin Yaklaşımı:
Bir anket çalışması”,Adli Tıp Bülteni, III. Adli Bilimler Kongresi, cilt
.5, sayı.2
Hapçıoğlu,B.,Aysan,M.K.,Güray,Ö.,(1995), “Çocuk Suçları ve
Çevre”, Adli Tıp Dergisi, cilt 11, sayı 14, s .47-54
Haskell, M. ve Yablonsky, L. (1974), Juvenile Delinquency,
Ranc McNally College Publishing Company, Aktaran; Kaner, S,
(1992)
Heck, A., Walsh, A. (2000), The Effects of Maltreatment and
Family Structure On Minor and Serious Delinquency, International
224
Journal of Offender Therapy and Comparative Criminology, 44(2);
178-86
Hedin LW. (2000), Physical and Sexual Abuse Against Women
and Children. Curr Opin Gynecol; 12: 349-55.
Herman, L.J.,(2007), Travma ve İyileşme; Şiddetin Sonuçları;
Ev İçi İstismardan Siyasi Teröre, Litaratü Yayınları , 1. Basım, Mart,
s. 125-127
Hoffman, V.J. (1984), “The Relationship of Psychology to
Delinquency”, Adolesence, Vol. XIX, No: 73, s.55-61’den aktaran,
Aktaran; Türkeri, S, (1995).
Ireland,O.T.,Smith,A.C.,Thornbery,P.T.,(2002),
Develomental
Issues in the Impact of Child Maltreatment on Later Delinquency,
Criminology ,33(4); 451-452.
Işıkhan, V. (2002), Kentlerin Gölgesinde Yaşayan Evsizler,
H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu , İlk Baskı, Ankara,
İçli,T.(1999), Kriminoloji, Bizim Büro Yayınları, Ankara, s.236.
225
İçli, T.G. (1991) Türkiye’de Suçluların Sosyal Kültürel ve
Ekonomik Özellikleri, Semih Ofset, Ankara.
İşeri,E.,(2007).“Duygusal İstismar”,Çocuk İstismarı ve İhmaline
Multidisipliner Yaklaşım, Çocuk İstismarı ve İhmali Önleme Derneği,
Ankara Üniversitesi Basımevi, s.31-33
İşman, Ş. (2003), “Çocukluk Çağı İstismarı ve İhmalinin Çocuk
Suçluluğuna Etkisi”, İstanbul Üniversitesi, Adli Tıp Enstitüsü Sosyal
Bilimler Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.
Jang, J.S. (1999), Age Varying Effects of Family, School and
Pers on Delinquency, A multilevel Modeling Test of Interectional
Theory, Criminology, 37(3) . 644, Aktaran. İşman, (2003)
Kakar, S., (1996), Consequences of child Abus efor Early Onset
Of Juvenile Delinquency, A Prospective cohort Study , DAI-A 5611, p.4562. May. Univercity Of California, Phd, Thesis, Berkeley.
Akt. Dağlar, ( 2004)
Kaner, S. (1992), “Suçluluğu Açıklayan Yaklaşımlar”, Ankara
Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Cilt:25, Sayı:2,
Ankara, s.473-487
226
Kaplan S,Pelcovitz D,Labruna V. (1999);Child and Adolescent
Abuse and Neglect Resea Review of The Past 10 years. Part I:
Physical and Emotional Abuse and Neglect. J Am Child Adolescent
Psychiatry 38: 12 14-22.
Kaplan, S. (1996), Physical Abuse and Neglect. in: Lewis M,ed.
Child and Adolescent Psychia Comprehensive Textbook. 2nd ed.
Baltimore, MA: Williams & Wilkins; 1033-41.
Kars, Ö. (1996),“Çocuk İstismarı Nedenleri ve Sonuçları”,
Bizim Büro Basımevi, Ankara.
Kathryn,L.H.,David,A.W. (2002),Child Neglect: Developmental
İssues and Outcomes. C Abuse Negl; 26: 679-95.
Kaufman,J.G.,Widom,C.S.,(1999),
Childhood
Victimization,
Runnig Avay and Delinquency, The Journal Of Research in Crime
and Delinguency, 36(4):347-370
Klepner J. ve. Parker, R.D. (1981), Juvenile Delinquency and
Juvenile Justice, Frnklin Watts, NewYork, Aktaran,
Nalbant,
A,(1993).
227
Kıcalıoğlu,
M.
(1988),
"Suçlu
Çocukların
Topluma
Kazandırılması: Ankara Islahevi Örneği," Türkiye ve Ortadoğu Amme
idaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Uzmanlığı Programı, Ankara.
Kozanoğlu, Canver, M. (2001), “Islahevindeki Hükümlü
Çocuklarda Kişisel ve Sosyal Uyum, Yayımlanmamış Yüksek Lisans
Tezi, İstanbul Üniversitesi, Adli Tıp Enstitüsü, s.31.
Kozcu, Ş.(1990), Çocuk İstismarı ve İhmali, Aile Yazıları 3,
Birey, Kişilik ve Toplum. T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu,
Bilim Serisi, 5-3, Ankara, s. 379-390.
Kratcoskı, P.C.ve Kratcoskı, L.D. (1996), Juvenile Deliquency,
Fourth Press, Prentice Hall, New Jersey, Akt. Kozanoğlu, Canver, M
(2001)
Kutchinsky, B. (1999), “Çocuğun Cinsel İstismarı; Yaygınlık,
Müdahale ve Önleme Genel Bir Bakış”, Çocuk İstismarı ve İhmali,
Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği, Pelin ofset
Matbaacılık, Ankara, s.163-167.
Laufer, A, Harel, Y., (2003), “The Role of Family, Peers and
School Perceptions in Predicting Involvement in Youth Violence”
Adolescant Medical Health, 15(3), 235-244.
228
Lemmon, J. H. How Child Maltreatment Affects Dimensions of
Juvenile Delinquency in a Cohort Of Low –Income Urban Youts,
Justice Quarterly,16 (2):357-376
Lewis,D.O.(1992),
From
Abuse
to
Violence:
Psychophysiological Consequences of Maltreatment. J Am Acad
Child Adolascent Psychiatry 31: 383-91,
Mommen,D.K.,Kolko,D.J.,Pilkonis,P.A. (2002) Negative affect
and Parental Aggression in Child Physical Abuse.Child Abuse&
Neglect,26(4); 407-427.
Nalbant, A., (1993), “15-22 Yaşları Arasında Bulunan
Islahevindeki, Gözetim Altındaki ve Suç İşlememiş Gençlerin Benlik
Saygısı
ve
Yaşam
Doyumu
Düzeylerinin
Karşılaştırılması”,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sağlık
Bilimleri Enstitüsü, Ankara, s.12.
Oral R,Can D, Kaplan S,et al. (2001), Child Abuse in Turkey:
an Experience in Over Denial and a Description of 50 cases. Child
Abuse Negl; 25: 279-90.
229
Ögel, K. (2007), “Riskli Davranışlar Gösteren Çocuk ve
Ergenler”, Alanda Çalışanlar İçin Bilgiler, İstanbul, s.169-171
Öntaş, Cankurtaran Ö. (2003)," Çocuk Hakları ve Sosyal
Hizmetin Güçlendirme Yaklaşımı Bağlamında Çocuk-Polis İlişkisi"
Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Hizmet
Anabilim Dalı. Doktora Tezi, Ankara.
Öter, A.,(2005), “Çocuk Suçluluğunun Toplumsal Nedenleri”
Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler ABD,Yüksek lisans
tezi, Isparta, s.15-28
Özdek,
Y.
(2000),
"Küreselleşme
Sürecinde
Ceza
Politikalarındaki Dönüşümler", Amme İdaresi Dergisi. 33,4, Aralık, s.
21-48
Özek,Ç.,(1974),
Şehirleşmenin
Doğurduğu
Ceza
Adaleti
Sorunları Sempozyomu, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 27-87,
Aktaran, Hancı, H,(1995), “Gecekondulaşma ve Çocuk Suçluluğu”
Adli Tıp Dergisi, cilt .11, sayı .14,s.55-62
Özen, Ş.,
Ece, A., Oto, R., Tıraşçı, Y., Gören, S., (2005),
Juvenile Delinqency in A Developing Country, A Province Example
230
in Turkey. International Journal of Law and Psychiatry (28), 430-431.
Akt. Tütüncüler ve ark. (2007)
Özkan,Ö,(1994), Hukuki ve Sosyolojik Açıdan Ülkemizde
Çocuk ve Çocuk Suçluluğu, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, s. 121-122.
Özkök,M.S.,Katkıcı,U.,(2000), “Tekrarlayan Çocuk Suçluluğu”,
Adli Tıp Bülteni, cilt. 5, sayı.3. s.208-210
Özkök, P.,(1996), “Çocuk Suçluluğunun Nedenleri ve Alınması
gereken Tedbirler”, İ.Ü. adli tıp Enstitüsü Sosyal Bilimler ABD
Yüksek Lisans Tezi.
Özsan,M. (1990) “Çocuk Suçlarında Aile ve Anne-Baba
İlişkilerinin Rolü”, Aile Yazıları Birey,Kişilik ve Toplum, Cilt:3,
Derleyenler: B. Dikeçligil., A.,Çiğdem,Aile Araştırma Kurumu
Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Özmen, S.K. (2004), Aile İçinde Öfke ve Saldırganlığın
Yansımaları, Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi,
37(2), s. 27-39. Akt. Tütüncüler ve ark. (2007)
231
Pizarro, RA, Billick, SB. (1999), Current İssues in Child Abuse.
Curr Opin Pediatr; 12: 66.
Polat, O. (2000). Adli Tıp. İstanbul: Der Yayınları, s.207-209,
400, 422-423
Polat, O, (2007), “Tüm Boyutlarıyla Çocuk İstismarı (1)
Tanımlar, Hukuk Kitapları Dizisi; 782,1. Baskı, Seçkin Yayıncılık, s.
27.
Powers JL, Eckenrode J, Jaklitsch B. (1990), Maltreatment
Among Runaway and Homeless Child Abuse Negl; 14: 87-98.
Saran, N. (1990), “Çocuk Suçluluğu ve Parçalanmış Aileler”,
Aile Yazıları Birey, Kişilik ve Toplum, Cilt:3, Derleyenler: B.
Dikeçligil ve A.,Çiğdem, Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı
Yayınları, Ankara.
Savaşır,Y.(1990), “Suçlu Çocuklarda Atipik Aile Faktörü” Aile
Yazıları, Birey, Kişilik ve Toplum, Cilt:3, Derleyenler: B. Dikeçligil
ve A.,Çiğdem,Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Sayın,Ö., (1990), Aile Sosyolojisi, Ege Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Yayınları No:57, İzmir.
232
Sayıta, S.U. (2005), “Sokakta Yaşayan Çocuklar”. Çocuklar ve
Suç-Ceza, Ankara: Seçkin Yayıncılık
Sevük, H.Y. (1998). Uluslararası Sözleşmelerdeki İlkeler
Açısından Çocuk Suçluluğu İle Mücadelede Kurumsal Yaklaşım.
İstanbul: Beta Yayınevi, s. 45, s: 25-27
Seydlitz,R., Jenkins,P.(1998), The Influence of Families,
Friends,
Schools,
and
Community
on
Delinquent
Behavior,
"Delinquent Violent Youth: Theory and Interventions. Ed: Thomas P.
Gullotta,
Gerald
R.
Adams,
Raymond
Montemayor.
Sage
Publications, London: p. 53-98. Aktaran, Acar, B,Y,(2003)
Sokullu, Akıncı, F. (1993), “Çocuk Suçluluğu Kriminolojisinde
Aile Faktörü” Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumu, Marmara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul.
Süer, H.(1998), Şiddet İçeren ve İçermeyen Suç Davranışı
Gösteren Antisosyal Kişilik Bozukluğu Olgularının Kişilik Özellikleri
ve Geçmiş Yaşam Deneyimleri Açısından Karşılaştarılması, Yüksek
Lisans tezi, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü, s. 72-73,
İstanbul.
233
Sykes
G..M.
ve
Matza,
D.
(1972),
“Techniques
of
Neutralization: A Theory of Deliquency”, Juvenile Deliquency,
Editor, John Wiley and Sons Ins. NewYork, s.129-136, Aktaran.
Kaner, S ,(1992)
Sweet, J. J. and Resick, P.A. (1990), The Maltreatment of
Children; A Review of Theories and Research. Journal of Social
İssues,35 (2),40-59.Aktaran ; Aral, N, (1997).
Şahin, F. (2007), “Çocuk istismarının tanımı, Epidemiyolojisi ve
Multidisipliner Takım Yaklaşımının Önemi”, Çocuk İstismarı ve
İhmaline Multidisipliner Yaklaşım, Ankara Üniversitesi Basımevi; s.5
Şahiner, Ü.M, Yurdakök, K., Kavak,U.S ve ark. (2001), Tıbbi
Açıdan Çocuk İstismarı, Katkı Pe Dergisi; 22: 276-85.
Şemin, R., (1973) , Karakter Formasyonu, İstanbul Üniversitesi,
Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, s.12 Akt ; Öter, A,(2005)
Tackett K.K. (2002),The Health Effects of Child Abuse: Four
Pathvvays by Which Abuse Can İnfluence Health.,Child Abuse Negl;
26:715-29.
234
Tan, M. (1994), "Çocukluk: Dün ve Bugün",Toplumsal Tarihte
Çocuk. Yayına Hazırlayan: Bekir Onur, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt
Yayınları.
Taner,Y.,Gökler,B.,(2004),
“Çocuk
İstismarı
ve
İhmali;
Psikiyatrik Yönleri”, Hacettepe Tıp Dergisi, 35;82-86.
Taşkıranoğlu,B.S.,Tırtıl,L.,(2001), Klinik Adli Tıp, cilt. 1, sayı
no.1,s.1-8, İstanbul
Taşkıranoğlu,Tırtıl,L.,(2001), “Adli Tıp Kurumuna Yansıyan
cinsel İstismar Olgularında Fiziksel ve Psikiyatrik Bulgular ile Çocuk
Değerlendirme Ölçeğinin Karşılaştırılması”, Adli Tıp Kurumu
Başkanlığı, Uzmanlık Tezi, İstanbul.
Tezcan, M. (1993). “Boş Zamanlar Sosyolojisi”, Ankara
Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yay. No: 74
Title,C.R.,Burke,M.J.,Jackson,E.F.(1986),“ModelingSutherlan’s
Theory
of
Differential
Assocation:
Toward
an
Emprical
Classification”, Social Forces, Volume 65, p.2
235
Tolan,P.H.,David,B.H.,Gorman-Smith,D.(2001), “Longitudinal
Family and Peer Group Effects On Violence And Nonviolent
Deliquency”, Journal of Clinical Child Psychology, 30; 172-186.
Topçu S.,(1997), Çocuk ve Gençlerin Cinsel İstismarı. Doruk
Yayınevi. Ankara,: 70-72.
Torczyner,J. (2001), "Globalization, Inadequality and Peace
Building: What Social Work Do?," Social Work and Globalization,
s. 123-145.
Tufan, Beril. (2001), “Sosyal Sorunlar- Ders Notları”, Ankara:
Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu.
Tuğ, A., Balseven, A., Özdemir, Ç.,
Hancı, H., (2002), İç
Göçler ve Çocuk Suçluluğu, Yıllık Adli Tıp Toplantıları, Kitabı, Adli
Tıp Kurumu Yayınları-6, 443-446.
Türkeri, S. (1995),"Çocuk Islahevleri ve Çocuk Cezaevindeki
Çocukların Suç İşleme Nedenleri Açısından İncelenmesi," Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Planlaması
Anabilim Dalı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans tezi, Ankara
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s.7
236
Türkiyede Çocuk İşgücü, (1994), Türkiye İşven Sendikaları
Konfederasyonu, Yayın no.138, Aktaran. Fırat, M. (1998).
Tütüncüler, A, Karagöz, Y.M, Demirçin , S.,Atılgan , M,
(2007), “Çocuk İstismarı ve İhmaline Güncel Yaklaşımlar”,
Uluslararası Katılımlı VII. Adli Bilimler Sempozyumu, “Matruşka ;
Göç, Çocuk İstismarı ve Çocuk Suçluluğu , Mart 24-27 Mayıs,
Gaziantep . s.1-14
Uluğtekin, S. (1976),“Çocuk Yetiştirme Açısından Ana-BabaÇocuk İlişkileri, Ana Baba Davranışları ile Çocuğun Saldırganlık ve
Bağımlılık Eğilimi Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, A.Ü. Eğitim
Fakültesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara,
Uluğtekin,
S.
(1991),
“Hükümlü
Çocuk
ve
Yeniden
Toplumsallaşma Araştırması”,Bizim Büro, Ankara
Uluğtekin, S. (1994), Çocuk Mahkemeleri ve Sosyal İnceleme
Raporları, Ankara,
UNICEF, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Ajans-Türk Basın ve
Basım A.Ş.Ankara, 1998.
237
UNICEF, International Child Development Centre, Juvenile
Justice, Florence, USA 1998
Urguiza, A.J., Winn, C.,(1994) , Treatment for Abused and
Neglected Children, Infancy to Age 18 , USA, Department of Health
and Human Services Administration for Children an Families
Administration on Children, Youth and Families National Center on
Child Abuse and Neglect. Akt. Ögel, (2007)
Utah’s Division of Child of Family Services,(2003) Definitions,
Utah, Akt. Atamer, (2005)
Verduyn,C.,Calam,R.,(1999),Cognitive Behavioral İnterventions
With Maltreated Children And Adolescents. Child & Neglect. 1999,
23 (2), 197-207.
World Health Organization (2002). World Report on Violence
and Health; Geneva, Akt. Atamer, (2005)
Yates, A. (1997), Sexual Abuse of Children. in: Wiener JM, ed.
Textbook of Child Adolescent Psychiatry. 2nd ed. Washington:
American Psychiatric Press; 699-709.
238
Yamaner, A. (1985) “Suçluluğun faktörleri Tekirdağ Kapalı ve
Yarıaçık Cezaevi’nde yapılan araştırma ”. Adalet Dergisi. Gençlik yılı
özel sayısı, Aktaran; Çoğan, (2006),
Yavuzer, H, (1996), Çocuk ve Suç, Remzi Kitabevi, 8. Basım,
İstanbul,
Yörükoğlu, A. (2000). Gençlik çağı: Özgür Yayınları, s. 12 ,
İstanbul
Yörükoğlu, A. (1997) “Değişen Toplumda Aile ve Çocuk”
5.Basım, Ankara, s.214
Yücel, M. T. (1993), 1980-1992 yılları arasında Türkiye’de
çocuk suçluluğu. İstanbul: M.Ü. Hukuk Fakültesi 10. Yılı Adliye ve
Çocuk Suçluluğu Sempozyumu.
Zeytinoğlu, S, (1992), “Çalışan Çocuklar ve Sokak Çocukları”,
Türkiyede Çocuğun Durumu, ZiraatBankası yayınları, s. 241-252
Ziyalar ,N.,(1997), Çocuk istismarı ve İhmali , İstanbul
Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü, Ders notları,
239
240
ÖZGEÇMİŞ
Zehra Şebnem Ergündüz 1965 K.Maraş doğumludur. İlkokul,
ortaokul, lise ve üniversite eğitimini Ankara’da tamamlamıştır. H.Ü.
Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bölümü 1986 mezunudur. 1987
yılı Adalet Bakanlığı Çocuk Mahkemelerinde çalışmak üzere sınavı
kazanmış, 1989 yılından Adalet Bakanlığı İstanbul Adli Tıp Kurumu
Gözlem İhtisas Dairesi’nde uzman kadrosunda Sosyal Hizmet Uzmanı
olarak göreve başlamıştır. 1990 yılında İ.Ü. Adli Tıp Enstitüsü Sosyal
Bilimler Ana Bilim Dalı yüksek lisans programına başlamış, 1995
yılında “Irza Geçme, Irza Tasaddi suçlarında psiko-sosyal Faktörler “
bitirme tezi hazırlamıştır. İstanbul Çocuk Mahkemeleri’nde 20012008 tarihlerinde görev yapmıştır. Aynı zamanda 2004-2007 tarihleri
arasında Gaziosmanpaşa Aile Mahkemeleri ve İstanbul Aile
Mahkemelerine ‘boşanma ve velayet’ konularında Bilirkişi olarak
katılmıştır. Temmuz-2008 tarihinden beri Adli Tıp
Kurumu
Başkanlığı 6. İhtisas Kurulunda çalışmaya devam etmektedir. Oya Ece
Topaloğlu adında 18 yaşında bir kızı bulunmaktadır.
241
Download