Uploaded by common.user19237

1000212

T.C.
RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ
LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ
TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
MODERN KÖLELİĞİN İSLAM HUKUKU BAĞLAMINDA
DEĞERLENDİRİLMESİ
(Yüksek Lisans Tezi)
Merve YILMAZ
Danışman
Doç. Dr. Emine Enise YAKAR
RİZE
2026
KABUL VE ONAY
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Temel İslam
Bilimleri Anabilim Dalında, Doç. Dr. Emine Enise YAKAR danışmanlığında, Merve
YILMAZ tarafından hazırlanan Modern Köleliğin İslam Hukuku Bağlamında
Değerlendirilmesi adlı bu tez çalışması, 07/01/2026 tarihinde yapılan savunma sınavı
sonucunda oy birliğiyle/oy çokluğuyla başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek
Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.
Jüri Üyeleri
Ünvanı, Adı SOYADI
Başkan
:
Doç. Dr. Emine Enise YAKAR
Üye
:
Dr. Öğr. Üyesi Zahide KESKİN
Üye
:
Dr. Öğr. Üyesi Hakime Reyyan YAŞAR
I
İmza
ETİK BEYAN
Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalında Tezli Yüksek Lisans Programından
mezun olmak üzere teslim ettiğim “Modern Köleliğin İslam Hukuku Bağlamında
Değerlendirilmesi” adlı tezim, bilim ve araştırma etiği prensiplerine riayet edilerek
tarafımdan yazılmıştır.
Tez çalışmamda, başka kaynaklardan aktarılan bütün bilgi ve alıntılar,
Enstitünüz Tez Yazım Kılavuzuna uygun olarak açıkça gösterilmiştir. Kaynağı
gösterilenler dışında kalan bütün bilgiler uygun araştırma yöntemi kullanılarak
tarafımdan edinilmiş ve esere bu şekilde yansıtılmıştır. Şahsıma ait olmayan hiçbir
bilgi, kasıt veya kusurlar, şahsıma aitmiş gibi gösterilmemiştir. İnternet kaynakları
dâhil, sahibine/kaynağına atıf yapılmaksızın hiçbir bilgi kullanılmamıştır. Aksinin
ortaya çıkması halinde doğacak bütün hukuki, idari, akademik ve etik sorumluluk
tarafıma ait olacaktır. Eserin tesliminden sonra herhangi bir zamanda, bilim etiğine
aykırılık tespit edilmesi ve / veya eserimle ilgili intihal veya intihal şeklinde
anlaşılacak bir durumun ortaya çıkması halinde; Üniversiteniz ve eğitim kadronuzun
hiçbir şekilde sorumlu tutulmayacağını hür irademle kabul, beyan ve taahhüt ederim.
07/01/2026
Merve YILMAZ
II
ÖN SÖZ
Bu çalışma, klasik dönemde aktif bir şekilde sosyal ve ekonomik olarak önemli
rol oynamış olan ve ardından belli aşamalar sonucunda yasalar eşliğinde kaldırılan
kölelik olgusunun günümüzde modern halini açıklayabilmek amacıyla ortaya
koyulmuştur. Söz konusu çalışmanın konusu modern köleliğin görünümleri olan
kölelik çeşitlerinin açıklanıp İslam hukuku perspektifinden değerlendirmesinin
yapılmasıdır.
Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde modern kölelik
kavramının ne olduğu, hangi işlevlere sahip olduğu ve klasik dönem köleliği ile benzer
ve farklı yönleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ise modern köleliğin bir çeşidi olan
işçi-emek sömürüsü konusu yer almaktadır. Üçüncü bölümde modern köleliğin bir
başka çeşidi olan organ mafyası konusu, organların çalınması ve satılması alt başlıkları
çerçevesinde açıklanmıştır.
Hazırlanan çalışmamda, konunun belirlenmesinden tezin tamamlanmasına
kadar geçen süreçte kıymetli vaktini ve engin bilgilerini benimle paylaşan, tezin yazım
aşamasında bana rehberlik edip yolumu aydınlatan; çalışmamı her yönüyle dikkatle
inceleyip, eksiklerimi göstererek, sabırlı ve anlayışlı tavrıyla bu sürecimi kolay bir
şekilde geçirmemi sağlayan tez danışmanı sayın Doç. Dr. Emine Enise YAKAR’a
sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Aynı zamanda danışman hocam söz konusu tez
sürecimde akademik hayata dair pek çok öğretici bilgiyle beni donatmış, şimdiye kadar
katıldığım tüm sempozyum ve akademik çalışmalarda bana hem rehberlik etmiş hem
de desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı kendisine minnetlerimi sunuyorum.
Son olarak, yaşamımdaki tüm güzelliklerin baş mimarları olan, sevgilerini var
olduğum sürece her an hissettiğim, evlatları olmaktan sonsuz gurur duyduğum,
hayatımın en büyük şansı sevgili annem Fatma YILMAZ ve babam Mehmet
YILMAZ’a en kalbi minnetlerimi sunuyorum. Ayrıca kardeşlerim Emre Can ve Enes
YILMAZ’a bu süreçte desteklerini benden esirgemedikleri için kendilerine
teşekkürlerimi bir borç bilirim.
Merve YILMAZ
RİZE/2026
III
İÇİNDEKİLER
KABUL VE ONAY ...................................................................................................... I
ETİK BEYAN .............................................................................................................. II
ÖN SÖZ ......................................................................................................................III
İÇİNDEKİLER .......................................................................................................... IV
ÖZET ........................................................................................................................ VII
ABSTRACT............................................................................................................. VIII
KISALTMALAR ....................................................................................................... IX
GİRİŞ ............................................................................................................................1
1. KÖLE VE MODERN KÖLE KAVRAMLARININ TANIMI VE TARİHÇESİ ......8
1.1. Kavramsal Çerçeve ...........................................................................................8
1.1.1. Köle ...........................................................................................................8
1.1.2. Cariye ........................................................................................................9
1.1.3. Abd ............................................................................................................9
1.1.4. Mevlâ .......................................................................................................10
1.1.5. Fetâ ..........................................................................................................10
1.1.6. Memlûk ................................................................................................... 11
1.1.7. Rakabe ..................................................................................................... 11
1.1.8. Hâdim ......................................................................................................12
1.1.9. Rakîk .......................................................................................................12
1.1.10. Itk...........................................................................................................12
1.2. Geçmişten Günümüze Köleliğe Dair Bir İnceleme ........................................13
1.2.1. İslam Öncesi Dönemde Kölelik Müessesesi ...........................................14
1.2.2. İslam’ın Kölelik Müessesesine Yaklaşımı ...............................................15
1.2.2.1. Kölelerin Hakları ve Sorumlulukları .............................................. 18
1.2.3. Köleliğin Kaldırılması .............................................................................22
1.3. Kölelik Tanımının Değişimi: Modern Kölelik ................................................28
1.3.1. Modern Kölelik Olgusu ...........................................................................28
1.3.2. Klasik Dönem Köleliği ile Modern Dönem Köleliğinin Mukayesesi .....36
1.3.2.1. Benzer Yönleri ................................................................................ 36
1.3.2.2. Farklı Yönleri .................................................................................. 37
IV
2. MODERN KÖLELİK BAĞLAMINDA İŞÇİ VE EMEK SÖMÜRÜSÜ ..............40
2. 1. Modern Kölelik Bağlamında İşçi Tanımı .......................................................43
2.1.1. İşçi ...........................................................................................................43
2.1.2. İşveren .....................................................................................................45
2.1.3. Ücret ........................................................................................................45
2.1.4. İş Akdinin Kuruluşu ve Sıhhat Şartları....................................................46
2.2. İşçi-İşveren İlişkisi ve İşçi Hakları .................................................................48
2.2.1. İslam Hukukunda İşçi-İşveren İlişkisi ve İşçi Hakları ............................48
2.2.1.1. İşçinin Hakları ................................................................................ 50
2.2.1.1.1. Uygun Bir İşte ve Uygun Koşullarda Çalışma Hakkı ............. 50
2.2.1.1.2. Dinlenme Hakkı ...................................................................... 51
2.2.1.1.3. İbadet Hakkı ............................................................................ 53
2.2.1.1.4. Ücret Hakkı ............................................................................. 54
2.3. İş Ahlakı ..........................................................................................................58
2.4. Makâsidü’ş-Şeria Bağlamında İşçi ve Emek Sömürüsüne Dair Değerlendirme
................................................................................................................................60
3. MODERN KÖLELİK OLGUSUNDA ORGAN TİCARETİ .................................63
3.1. Ticaret ve Organ ..............................................................................................63
3.1.1. İslam Hukukunda Bey’ Akdi ...................................................................64
3.2. Organ Ticaretinin Ortaya Çıkışı ve Meşruiyeti Problemi ...............................68
3.2.1. Organların Satılması ................................................................................72
3.2.1.1. Canlı Bireyden Organ Satımı.......................................................... 73
3.2.1.2. Kadavradan Organ Satımı............................................................... 74
3.2.1.3. Organ Satımına İslam Hukuku Açısından Bir Bakış ...................... 76
3.2.2. Günümüzde Satımı Mevcut Olan Organ ve Uzuvlar Hakkındaki Hükümler
...........................................................................................................................80
3.2.2.1. Böbrek, Bağırsak ve Karaciğer ....................................................... 80
3.2.2.2. Yumurtalık ve Sperm Satımı ........................................................... 82
3.2.2.3. Kan Satımı ...................................................................................... 85
3.2.3. Organların Çalınması...............................................................................87
3.2.3.1. Canlı Bireylerden Organların Çalınması ........................................ 87
3.2.3.2. Kadavradan Organların Çalınması ................................................. 89
V
3.2.3.3. Organların Çalınmasına İslam Hukuku Açısından Bir Bakış ......... 92
3.3. Organ Ticaretinin Makâsıdü’ş-Şeria Kapsamında Değerlendirilmesi ............97
4. SONUÇ .................................................................................................................104
KAYNAKÇA ............................................................................................................106
VI
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
Anabilim Dalı
: Temel İslam Bilimleri
Tez Türü
: Yüksek Lisans Tezi
Danışman
: Doç. Dr. Emine Enise YAKAR
Hazırlayan
: Merve YILMAZ
Yıl
: 2026
Sayfa Sayısı
: 129
ÖZET
MODERN KÖLELİĞİN HUKUKU BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ
İslam hukuku, tarih boyunca kölelik müessesesinin muhafazasını teşvik
etmemiş; aksine, mevcut şartlar içinde kölelik müessesesini sınırlamayı ve tedricen
ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Sanayileşme ve modernleşme döneminde kapitalist
ekonomik sistemlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, köleliğin farklı biçimleri tezahür
etmiş; bu da her çağda uygulanma vasfına ve potansiyeline sahip olan İslam
hukukunun mevzubahis konuyu zaman şartların da değerlendirmesini gerekli kılmıştır.
Günümüzde modern köleliğin tezahürleri arasında işçi sömürüsü ve organ satımı gibi
uygulamalar yer almakta, bu eylemler bireyin onurunu, bedensel bütünlüğünü ve
yaşamını doğrudan etkileyebilmektedir. Organ ticareti veya emek sömürüsü gibi
uygulamalarda insan, ekonomik çıkar veya zorunluluklar üzerinden
araçsallaştırılmakta; bu durum, İslam’ın öngördüğü adil ve güvenli yaşam anlayışıyla
çelişmektedir. Organ ticareti ve emek sömürüsü gibi uygulamalar, makâsıdü’ş-şerîa
kapsamında can, mal, nesil, din ve aklın korunması ilkelerinin ihlali anlamına
gelmektedir. Dolayısıyla İslam hukuku bağlamında, modern köleliğin farklı
görünüşleri değerlendiren bu tez, İslam hukukunun birey ve toplum güvenliğini
korumaya yönelik çözüm üretebildiğine işaret etmektedir.
Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Modern Kölelik, Makâsıdü’ş -Şeria, İnsan Onuru.
VII
Recep Tayyip Erdogan University Institute of Graduate Studies
Department
: Basic Islamic Sciences
Thesis Type
: Master Thesis
Supervisor
: Assoc. Prof. Dr. Emine Enise YAKAR
Author
: Merve YILMAZ
Year
: 2026
Pages
: 129
ABSTRACT
THE EVALUATION OF MODERN SLAVERY WITHIN THE CONTEXT OF
ISLAMIC LAW
Islamic law has not, throughout history, encouraged the preservation of the
institution of slavery; on the contrary, under existing conditions, it aimed to limit the
institution of slavery and gradually eliminate it. With the emergence of capitalist
economic systems during the periods of industrialization and modernization, different
forms of slavery have appeared; this has made it necessary for Islamic law—
possessing the quality and potential to be applied in every age—to evaluate the issue
in accordance with the conditions of the time. Today, among the manifestations of
modern slavery are practices such as labor exploitation and organ trade, and these acts
can directly affect the individual’s dignity, bodily integrity, and life. In practices such
as organ trafficking or labor exploitation, the human being is instrumentalized through
economic interests or necessities; this situation contradicts the just and secure
understanding of life envisaged by Islam. Organ trade and labor exploitation constitute
a violation of the principles of the protection of life, property, lineage, religion, and
intellect within the scope of maqāṣid al-sharīʿa. Therefore, within the context of
Islamic law, this thesis, which evaluates the different manifestations of modern slavery,
indicates that Islamic law is capable of producing solutions aimed at protecting
individual and social security.
Keywords: Islamic Law, Modern Slavery, Maqāṣid al-Sharī‘a, Human Dignity.
VIII
KISALTMALAR
bk.
:
Bakınız
çev.
:
Çeviren
drl.
:
Derleyen
ed.
:
Editör
H
:
Hicri
haz.
:
Hazırlayan
Hz.
:
Hazret, Hazreti
MÖ
:
Milattan önce
MS
:
Milattan sonra
No.
:
Numara
S
:
Sayı
s.
:
Sayfa
ss.
:
Sayfadan sayfaya/sayfalar
t.y.
:
Basım tarihi yok
vb.
:
Ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi
vd.
:
Ve devamı; ve diğerleri
vs.
:
Vesaire
yy.
:
Yüzyıl
IX
GİRİŞ
Araştırmanın Konusu ve Amacı
Kölelik, insanlığın tarihi kadar eski ve İslam hukuku bağlamında belirli
normlar çerçevesinde düzenlenmiş bir müessesedir. Toplumların varlığından itibaren
insan yaşamında olgusal bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmüştür. İnsanların
yerleşik hayat sürmeye başlaması ile birlikte insan gücüne duyulan ihtiyacın ortaya
çıkması ve zamanla artmasının yanında farklı sebeplerden dolayı da kölelik
uygulaması varlığını devam ettirmiş ve zamanla kurumsal bir hal almıştır.
İslam’ın erken ve klasik dönemlerinde, devlet teşkilatının kurumsallaşmasına
paralel olarak kölelik de hukuki düzenlemelere konu edilmiş; bu çerçevede köle
pazarlarının belirli kurallar dahilinde faaliyet göstermesi siyasal otorite tarafından
hukukî zeminde düzenlenmiştir. Buna bağlı olarak bu süreç, köle ticaretinin ekonomik
yapının önemli bir parçası haline gelmesine katkıda bulunmuştur. Ancak köleliğin
kaldırılmasına yönelik tedricî bir yaklaşım benimseyen İslam hukuku, bu kurumu bir
anda ilga etmek yerine mevcut toplumsal yapı içerisinde daraltıcı ve dönüştürücü
düzenlemeler getirmiştir. Erken dönemden itibaren köle edinme yollarının
sınırlandırılması, azadın teşvik edilmesi ve mükâtebe gibi hürriyete geçiş
mekanizmalarının tanınması, kölelik müessesinin kademeli olarak sınırlandırılmasını
hedefleyen normatif bir çerçeve ortaya koymuştur. Şartların ve çağın değişmesiyle
birlikte ekonomik, sosyal ve siyasi faktörlerin de etkisiyle kölelik kurumu, modern
döneme gelinceye kadar farklı coğrafyalarda kademeli bir biçimde tasfiye edilmiştir.
Nitekim köleliğin kaldırılmasına yönelik düzenlemeler birçok ülkede 19. yüzyılda
başlamış, köleliğin uluslararası hukuk düzleminde bağlayıcı ve açık biçimde
yasaklanması ise 20. yüzyılda kabul edilen uluslararası sözleşmelerle gerçekleşmiştir.
Ancak günümüzde kölelik kavramının yasal olarak ortadan kaldırılmış olması,
köleliğin fiilen yok olduğu anlamına gelmemektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde
insan ticareti, organ ticareti, işçi-emek sömürüsü gibi fiillerde, klasik görünümünün
dışında, köleliğin farklı şekillerde devam ettiği görülmektedir. Nitekim her ne kadar
kölelik hukuken yasaklanmış olsa da Moritanya gibi bazı ülkelerde uzun süre yasal
veya fiilî karşılık bulmuş, hatta günümüzde dahi çeşitli biçimlerde varlığını
1
sürdürdüğüne dair ciddi tartışmalar devam etmektedir. Bu kölelik, klasik dönem
köleliğinden farklı olarak “modern” kavramı çerçevesinde şekillenmektedir.
Çalışmada, İslam’ın erken ve klasik dönemlerinde mevcut olan kölelik pratiği
ile “modern kölelik” olarak kavramsallaştırılan kölelik olgusu ele alınmıştır. Köleliğin
dönemin farklı medeniyetlerinde yaygın bir sosyal kurum olarak varlık gösterdiği
tarihsel bağlamda, İslam hukuku bu kurumu doğrudan ilga etmek yerine belirli hukukî
sınırlamalara tâbi tutmuş ve insan onurunu korumaya yönelik düzenlemeler
geliştirmiştir. Söz konusu bu hükümlerle birlikte kölelere tanınan hak ve
sorumluluklar, köle sahiplerinin ve toplumun kölelere karşı davranışlarına ilişkin
düzenlemeler tesis edilmiştir. Zaman içerisinde ulusal ve uluslararası düzenlemeler
kölelik müessesesinin uygulanması yasaklanmıştır. Ancak günümüzde modern kölelik
olarak adlandırılan olgunun yeniden ortaya çıkması bu tezin temel konusunu ve
problemini oluşturmaktadır. Bu çerçevede kölelik kavramının dönemsel bir olgu mu
yoksa insan var olduğu sürece her dönem ve aşamada varlığını sürdürebilir bir yapıya
sahip mi olduğu tartışılmaktadır. Günümüzde devam eden kölelik uygulamaları,
kölelik kavramının yeniden aktifleştiği şeklindeki görüşleri desteklemektedir. Bu
bağlamda değerlendirildiğinde modern kölelik, insan hayatında nasıl bir konuma ve
işleve sahiptir. İslam hukukunda modern kölelik hangi hususlar bağlamında
değerlendirilebilir soruları, kölelik kavramına dair önemli bir problem alanı
oluşturmakta ve yanıtlarını aramaya devam etmektedir. Söz konusu tez, bu sorular
ekseninde konuyu değerlendirerek ele alacaktır.
İnsanlık tarihi adına vahim bir durum olan köleliğin, günümüzde farklı isimler
ve gerekçeler sebebiyle devam ettirilmesi, bu düzenin sosyolojik açıdan ele alınmasına
rağmen İslam hukuku açısından bir değerlendirmeye tabi tutulmaması bir eksiklik
olarak görülebilir. İslam hukuku güncel konularda söz sahibi olmalı ve günümüz fıkıh
problemlerine çözüm bulmalıdır. Çalışmada bu konunun seçilmesinin temel amacı,
kölelik kavramının günümüzdeki ilerleyişinin İslam hukuku açısından değerlendirilme
ihtiyacının
ortaya
çıkması
ve
modern
köleliğin
özelliklerinin
yeterince
tanımlanamamasıdır. Ayrıca, İslam hukukunun işlevselliğinin aktif ve güncel olduğunu
gösterebilmek ve onun günümüz insan hakları hukukunda, söz sahibi olarak olayları
değerlendirip çözüm üretebildiğini göstermektir. Bununla birlikte bu çalışmanın
2
amacı, makâsıdü’ş-şerîa (şeriatin maksatları)1 çerçevesinde kölelik kurumunun
günümüzdeki durumunu İslam hukuku perspektifinden değerlendirmek ve bu konuda
öngörülerde bulunmak amacıyla kölelik vasfını ve günümüzde hangi şekillerde zuhur
ettiğini ele almaktır. Bu tezde modern kölelik olarak adlandırılan insanlığın varoluşsal
gerçekliğine aykırı olan uygulamaların İslam hukuku çerçevesinde değerlendirmesi
yapılacaktır.
Araştırmanın Önemi
Kölelik müessesesi, insanlığın varlığından itibaren aktif bir şekilde kendisini
göstermiş ve İslam’ın gelmesiyle birlikte bu müessese, köle edinme yollarının
sınırlandırılması ve azadın teşvik edilmesi gibi hükümlerle hukukî bir çerçeveye
alınmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise kölelik, 20. Yüzyılın sonlarına doğru ulusal
ve uluslararası düzenlemelerle büyük ölçüde yasaklanmış ve kaldırılmıştır. Ancak
zamanla kölelik müessesi farklı kisveler altında tekrar aktifleşmiş ve bu durum,
günümüz modern kölelik kavramının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Zamanla kölelik
yerleşik bir düzen içerisinde varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Modern kölelik
kavramının toplumsal alana bir şekilde nüfuz etmesi ve hayatın bazı alanlarında
etkisini hissettirmiş olması, konunun İslam hukuku perspektifinden değerlendirilmesi
ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Söz konusu çalışma, İslam’ın öngördüğü insan hakları
ve ilkeleri ihlali çerçevesinde yapılan müdahalelerin yeniden ele alınıp incelemesinin
gerekliliğini vurgulamaktadır. Zira insan adına yapılan işlemlerin hak ihlaline
sebebiyet vermeden icra edilmesi gerekmektedir.
Modern köleliğin görünümlerinin bir kısmının ele alındığı bu çalışma,
köleliğin hangi şekillerde ortaya çıktığının göstergesi olmakla birlikte kölelik
uygulamasının güncel versiyonlarının hangi durumlarda ne derecede etkin olduğunu
ortaya koyması açısından önem taşımaktadır. Kölelik kavramının yalnızca İslam’ın
erken ve klasik dönemlerinde mevcut olan kölelik pratiğiyle sınırlı olduğu düşüncesi,
günümüz iş sektöründe ortaya çıkan ağır sömürü biçimleri ile organ ticareti gibi insan
1
Tahir b. Âşûr (ö. 1973), usûlcülerin makâsdü’ş-şerîa’yı: “Kanun (koyucu)nun hükümleri vaz‘
ederken, gözettiği ve hedeflediği, hikmet, hedef, gerekçe ve mânâlardr.” şeklinde tanımladığını
belirtmiştir. Genel manada, İslam’ın getirdiği hükümlerin nihaî gayesinin insanların maslahatlarını
gerçekleştirmek, yani yararlı sonuçların elde edilmesini ve zararlı olanların giderilmesini
sağlamaktır. Ahmet Yaman, Makâsıd ve İctihad, (İstanbul: Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi
Vakıf Yayınları), 2021, 421-422.
3
onurunu zedeleyen uygulamaların modern kölelik biçimleri olarak değerlendirilmesini
engellemektedir. Bu durumun farkındalığının oluşturulması insanların kölelik
kavramına yönelik bakışını önemli ölçüde değiştirecektir.
Araştırmanın Metodolojisi, Kapsamı ve Sunulması
Kölelik müessesesi hem İslam hukuku hem medeni hukuk hem de sosyoloji
alanını ilgilendiren geniş kapsamlı bir meseledir. Çalışmada bu konuyu tüm yönleri ile
ele almak çalışmamızın sınırlarını aşacağı gibi alanımızın sınırları çerçevesini de
aşmış olacaktır. Bu sebeple konu öncelikli olarak İslam hukuku ekseninde ele
alınmıştır. İslam hukuku çerçevesinde kölelik müessesesinin sosyal hayattaki yerinin
daraltıldığı ve tanımsal olarak köle kavramı niteliğini taşıyan emek sömürüsü ve organ
ticareti uygulamaları ele alınmıştır.
Bu tez, ele alınan konunun geniş kapsamı ve farklı boyutları göz önünde
bulundurularak birden fazla perspektiften incelenmesi gereken bir konuya işaret
etmektedir. Bununla birlikte, konu yoğunluğu ve çok yönlülüğü nedeniyle araştırma,
modern kölelik bağlamında işçi ve emek sömürüsü ve organ ticareti şeklinde iki ana
başlıkla sınırlı tutulacaktır. Bu başlıklar, mevcut literatür ışığında önemli birer odak
noktası olarak belirlenmiş olup, konunun derinlemesine incelenmesi için daha geniş
bir araştırma perspektifi oluşturacaktır. Tez, nitel bir araştırma niteliğindedir ve metin
analizi yöntemine dayanmaktadır. Ayrıca betimleyici ve normatif yaklaşımları birlikte
kullanmaktadır. Betimleyici boyutta; köleliğin tarihsel gelişimi, klasik kölelik anlayışı,
modern köleliğin ortaya çıkışı, işçi–emek sömürüsü ve organ ticareti olguları mevcut
durumlarıyla ortaya konmuştur. Normatif boyutta ise betimlenen bu olgular, İslâm
hukuku
çerçevesinde
makâsıdü’ş-şerîa
ve
küllî
fıkhî
ilkeler
ışığında
değerlendirilmiştir.
Çalışma, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında çalışmadaki
amacın ne olduğu bunun yanı sıra hangi yöntemle yazıldığı ve ne tür kaynaklardan
istifade edildiği üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde kölelik kavramlarına yer
verilecektir. Köleliğin tarihçesine dair bir araştırma yapılarak cahiliye dönemi Arap
toplumundaki kölelik kavramı ele alınıp değerlendirilecektir. Akabinde kölelik
kavramı İslam hukuku kapsamında incelenecek olup Hanefi mezhebi içerisinde
kölelere tanınan hakların neler olduğu, bu hakların kısıtlılığı, sınırları, hangi kurallar
4
çerçevesinde köle-efendi ilişkisinin devam ettiği gibi konuların değerlendirmesi
yapılacaktır. Aynı zamanda modern köleliğin ortaya çıkışı ve kavramsal olarak neyi
ifade ettiği ele alınacaktır. İkinci bölümde modern köleliğin görünümlerinden olan
işçi-emek sömürüsü başlığı değerlendirilecektir. İşçi-emek sömürüsü hususunda,
işçilerin insan biyolojisini zorlayan koşullar altında çalıştırılması, yaşam ve çalışma
fonksiyonlarını karşılayamayan sağlıksız ortamlarda bulunmaları, mesai kavramı ile
sınırlandırılan çalışma saatlerine riayet edilmemesi ve bu koşullar altında çalışanların
emeklerinin karşılığını alamamaları ile buna bağlı olarak özgürlüklerinin fiilen ortadan
kalkması durumları İslami ve hukuki açıdan değerlendirilecektir İkinci bölüm sonunda
konu makâsidü’ş şeria kapsamında değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Değerlendirme
canın, aklın ve malın korunması ilkelerini önceleyerek; ihmal ve gereklilikler
çerçevesinde yapılacaktır. Ayrıca ikinci bölümde modern kölelik kavramı başlığı
altında köle-efendi ifadeleri klasik bağlamda köleliği ifade etmek için kullanılırken
modern köleliğin emek sömürüsü açısından İslam hukuku açısından değerlendirilmesi
yapılırken işçi-işveren kavramları tercih edilecektir.
Üçüncü ve son bölümde ise modern kölelik kavramı çerçevesinde organ ticareti
ele alınacaktır. İslam’ın erken ve klasik dönemlerinde görülen kölelik, şekil
değiştirerek insan ticareti, organ ticareti, gibi bazı fiilleri de içerisinde alacak şekilde
kapsamı genişlemiş ve modern kölelik olarak tezahür etmiştir. Organ ticareti, bireyin
canına
yönelik
bir
müdahale
olması
açısından
cezai
müeyyidelerle
değerlendirilmektedir. Bu kapsamda ticaretin bireyin rızası doğrultusunda mı yoksa
zoraki bir şekilde mi gerçekleştirildiği arasında bir fark bulunup bulunmadığı,
doğuracağı sonuçlar ve uygulanacak olan cezai müeyyideler İslam hukuku bağlamında
geniş bir çerçevede değerlendirilecektir. Organ ticareti, diğer başlıkta olduğu gibi
makâsidü’ş şeria kapsamında değerlendirilmeye tabi tutulacak olup İslam hukuku
açısından bu duruma karşı benimsenmesi gereken hukuki hükümler, caydırıcı tedbirler
ve cezai müeyyideler detaylı olarak incelenecektir.
Araştırmanın Kaynakları ve Literatür Taraması
Çalışmamızın kaynaklarını klasik fıkıh eserleri ile birlikte günümüz modern
fıkıh kitapları, konuyla ilgili çeşitli tez çalışmaları, yabancı kaynaklar ve konuyla ilgili
birçok makale oluşturmaktadır. Fıkıh tarihinde kaleme alınmış söz konusu eserler, köle
5
kavramına ilişkin tartışmaları, kavramların içerdiği anlamları, köleliğin nitelik ve
şartlarını ve konu etrafındaki temel görüşleri en geniş biçimde sunması bakımından
Hanefî mezhebini bu alanda önemli bir konuma yerleştirmektedir. Bu sebeple mümkün
mertebe Hanefî mezhebi içerisindeki farklı kaynaklardan hareketle kölelik müessesesi
ortaya konulmaya çalışılmıştır. Temel kaynaklar arasında Serahsî el-Mebsût,
Merginâni el-Hidâye, İbn Âbidîn Reddü’l-Muhtâr, el-Meydânî, el-Lübâb fî Şerhi’lKitâb, İbn Hümâm, Fethü'l-Kadîr, İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik eserleri yer almakla
birlikte pek çok klasik esere yer verilmiştir. Ayrıca Türkiye Diyanet Vakfı İslam
Ansiklopedisinden oldukça istifade edilmiştir.
Tezin ana temasını oluşturan “modern kölelik” kavramının yeni bir olgu olması
hasebiyle bu kavramın tanımlanması, sınırlarının belirlenmesi ve içeriğinin
açıklanması hususlarında daha çok güncel ve yabancı kaynaklardan faydalanılmıştır.
Bunların başında Zülfiye Zeynep Demir’in Modern Kölelik, Kevin Bales, “Kullanıp
Atılanlar” Küresel Ekonomide Yeni Kölelik ve Andrew Crane, Modern Slavery as a
Management Practice: Exploring the Conditions and Capabilities for Human
Exploitation çalışmaları yer almaktadır. Bunlar modern köleliğin tanımını yapmaya ve
bu kavramın nasıl bir olgu olarak ortaya çıktığını anlamaya katkı sağlamıştır. Söz
konusu metinler, modern köleliği tetikleyen nedenler ile modern köleliğin ortaya
çıkması sonucunda gelişen toplumsal ve ekonomik sorunlar üzerine değerlendirmeler
sunmaktadır. İslam hukuku perspektifinden modern kölelik ve işçi-emek sömürüsüne
genel bir bakış sunmayı hedefleyen Majed M. Alzahrani’nin The System of Kafala and
the Rights of Migrant Workers in GCC Countries – With Specific Reference to Saudi
Arabia adlı çalışması ve Hendun Abd Rahmen Shah’ın vd. Modern Slavery and Forced
Labour: An Overview of International Law, the Malaysian Law and Islamic Law
Perspectives başlıklı çalışması, tezde yer alan “modern kölelik bağlamında işçi ve
emek sömürüsü” başlığına önemli katkılar sağlamıştır. Bununla birlikte modern
kölelik kavramına dair Jean Allain ve Robin Hickey’in Property and the Definition of
Slavery adlı çalışması, tezde yer alan modern kölelik başlığı ve bu başlık altında ele
alınan “organ ticareti” konusuna dair perspektifin oluşumunda önemli rol oynamıştır.
Tez, modern kölelik bağlamında işçi ve emek sömürüsü konusunu makâsıd ilkeleri
çerçevesinde ele alması ve organ ticareti başlığında yer alan kadavra ile canlı bireyden
organların satılması ve çalınması şeklinde iki farklı durumu özgün bir şekilde
6
değerlendirmesi yönleriyle söz konusu çalışmalardan ayrılmaktadır. Ayrıca bu
değerlendirmelerin, işçi-emek sömürüsü başlığında olduğu gibi organ ticaretinde de
makâsıd ilkeleri çerçevesinde yapılmış olması, tezin özgün yanlarını ve katkılarını
güçlendirmektedir.
7
1. KÖLE VE MODERN KÖLE KAVRAMLARININ TANIMI VE
TARİHÇESİ
Kölelik müessesesi kölelik pek çok medeniyet ve uygarlığın içinde kendine yer
edinmiştir. Bu var oluşlarda kendi bağlamı ve zamanı içinde farklı kavramlarla ifade
edilmiştir. Köle olarak addedilen kişilerin farklı işlevleri hasebiyle farklı kavramlarla
da ifade edilmesi bu olgunun yerleşmiş bir müessese olduğuna işaret etmektedir.
Aslında kölelik olgusunun farklı kelimelerle ifade edilmesi bir açıdan Arapça’da her
kavramın kendine özgü anlam ve özellik içermesinde kaynaklanmaktadır. Söz konusu
bu kelimelerin bazıları kavramsal çerçeve başlığı altında incelenecektir.
1.1. Kavramsal Çerçeve
Günümüzde
kullanılan
köle
kavramı
Türkçe’de
tek
bir
anlamda
kullanılmaktadır. Arapça da ise köle kavramı genel ve geniş bir kavram olmakla
birlikte muhtelif köle türlerini de bünyesinde barındırmaktadır. Bu çeşitlilik sebebiyle
Kur’ân’da köle kavramının vasfını taşıyan pek çok ifade zikredilmektedir. Bu geçen
kavramlardan bazılarının anlamları verilerek bir kavram haritası oluşturulacaktır.
1.1.1. Köle
Kur’an’da “abd” ve “eme” kavramlarıyla karşılık bulan “köle” kelimesi köken
bakımından özgür bir toplumsal statüye sahip olmayan; alınıp satılabilen, ekonomik
bir unsur olarak değerlendirilen ve bir efendiye bağlı bulunan kişiyi ifade eder. Başka
bir ifadeyle köle, keyfî ve mutlak otorite niteliği taşıyan bir güç ya da şahsın
hâkimiyetine tabi olan erkek olarak tanımlanır. Bu şekilde boyun eğmek durumunda
kalan kişi kadın ise, kendisine cariye denir.2 Kâmus-ı Türkî’de köle ifadesi “bende,
ğulam, abd ve azat olmuş kişi” anlamlarında tarif edilmektedir.3 Türkçe sözlükte köle
kavramı; savaşta tutsak alınan, yabancı ülkelerden zorla kaçırılıp özgürlükten mahrum
bırakılan veya başkasından satın alınan erkek, kul, esir anlamlarına gelmektedir.4
Sosyal Bilimler Sözlüğü’nde köle kavramı, “mülkiyet nesnesi kabul edilen ve
2
3
4
İmam Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr el-Afrikî el-Mısrî, Lisânü’l‘Arab, (Beyrut-Dâr Sâdır, t.y.), 3/ 270.
Şemseddin Sami, Kamus-i Türki nşr. Ahmed Cevdet, (Dersaadet: Akdam Matbaası, 1317), 1213.
D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, (İstanbul: Ülke Yayınları, 1994), 2235.
8
mülkiyete konu olan insan, yasa ve töreler kapsamında kendisine hiçbir bedel
ödenmeyen fiziksel gücü ve kazancından faydalanılan insan” şeklinde ifade
edilmektedir.5 Türk Dil Kurumu’na ait Büyük Türkçe Sözlük’te ise “hür olamayan,
başka birisinin bağlısı olan, esir”6 olarak tanımlanmaktadır.
1.1.2. Cariye
Çoğulu cevari olan cariye kelimesi sözlükte fetiyyetü’n-nisâ (genç kız) ve
güneş gibi anlamlara gelmekte olup, terim olarak köle kadını ifade etmek için
kullanılmaktadır.7 Hizmetlerindeki hız ve kıvraklık sebebiyle genç kız ve taze gelin;
yaygın olarak da akçe ile satılıp alınan hizmetçi yaşlı veya genç kız manasında da isim
olarak kullanılmıştır.8 Cariye kavramı Kur’an’da “eme”’ olarak ifade edilmektedir.
َ َ ‫) َو‬, hür bir müşrikten sizin için daha hayırlıdır”9
“Elbette iffetli bir cariye (‫َل َم ٌة‬
ayetinde cariye kelimesinin zikredildiği görülmektedir.
1.1.3. Abd
Abd kelimesi, özgür olsun köle olsun Arapça’da mutlak manada insan
anlamından kullanılmaktadır. Abd kelimesinin çoğulu “ibad” ve “abîd”’dir. Bu
kelimenin kul ve köle anlamı şüphesiz ki her insanın kendi yaratıcısına bağımlı olması
hasebiyledir. Abd kelimesi; “kul”, “ubûdiyet” ve “kulluk” anlamlarını taşımakla
birlikte, bir kimseye hizmet eden ve ona bağlı olarak yaşayan kişiyi, yani köleyi ifade
etmek için de kullanılır. Aynı kökten türeyen “abede” fiili ise “Allah’a itaat etmek”,
“O’na boyun eğmek” ve “kullukta bulunmak” mânalarını karşılar. Buna karşılık bir
kişiyi köle edinmek veya onu kendisine kul kılmak anlamında “ittehezehu abden”
tabiri tercih edilmiştir.10
Hür kelimesinin zıddı olarak da kullanılan abd kelimesi asıl itibariyle sıfat
olmakla birlikte sahip olunulmuş, mülkiyete geçirilmiş, bütün hak ve özgürlükleri
5
6
7
8
9
10
Ömer Demir-Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, (İstanbul: Ağaç Yayınları, 1993), 20.
Ali Hatalmış, İslam Toplumunda Kölelik ve Cariyelik, (Ankara: Araştırma Yayınları, 2012), 10.
Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kub Fîruzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît (Beyrut: Müessesetü’r-Risale,
2005), 1/1270.
Ahmed Muhammed Ali el-Hamevi Feyyûmi, Misbâhu’l-Münîr Fi Ğarîbi’ş-Şerhi’l-Kebir (Beyrut:
Mektebetü’l-İlmiyye, t.y.), 1/102.
Feyzü’l Furkan, çev. Feyizli, el-Bakara 2/221.
Ebû Abdurrahman el-Halîl b. Ahmed b. Amr b. Temîm el-Ferâhîdî el-Basrî, Kitâbu’l-ʿAyn, thk.
Mehdî Mahzûmî – İbrâhîm Sâmirî, (Beyrut: Dâru Mektebeti’l-Hilâl, ts.), 2/48.
9
bakımından sahibine/efendisine bağımlı olan insan manasında isim olarak
kullanılmaktadır. 11
1.1.4. Mevlâ
Kelimenin çoğulu “mevâlî” olan mevlâ kelimesi, anlam alanı bağlama göre
değişkenlik göstermektedir. Nitekim kavram, kullanıldığı yere bağlı olarak “azat eden
efendi”, “azat edilen köle”, “komşu” ya da “amcaoğlu” gibi farklı anlamları ifade
edebilmektedir.12 İbn Manzûr, söz konusu kavramı açıklarken oldukça kapsamlı bir
anlam çerçevesi çizmektedir. Ona göre bu kelime; “veli”, “asabe”, “halîf (anlaşma
yoluyla bağlı olan)”, “amca çocuğu”, “azat edilmiş kimse”, “yardımcı”, “kız kardeşin
oğlu”, “komşu (câr)”, “ortak”, “rab”, “mâlik”, “efendi”, “nimet veren”, “azat eden”,
“seven”, “tâbi olan”, “hısım”, “köle” ve “kendisine nimet verilen” gibi farklı
kavramlarla anlam ilişkisi içerisinde kullanılmaktadır.13
1.1.5. Fetâ
Fetâ (‫ )فتى‬kelimesi genç delikanlı (15-33 yaş arası) manasındadır.14 Bu
kelimenin müennesi ‫ ;فتاٌة‬mastarı ise ‫ فتاء‬şeklinde gelmektedir. Bu iki kelimeyle
birlikte, köle ve cariye manalarını kinayeli olarak bünyesinde barındırır.15 Fetâ
kelimesi Kur’an da “Şehirde birtakım kadınlar, “Aziz’in karısı, kölesinden (fetâsından)
murad almak istemiş. Ona olan aşkı yüreğine işlemiş. Şüphesiz biz onu açık bir sapıklık
içinde görüyoruz” dediler”16 ve “Onunla birlikte zindana iki delikanlı (fetâni)
girdi…”17 şeklinde iki yerde geçmektedir. Fetâ kelimesinin çoğulu olan fityetun ve
feteyan, kızlar için de feteyattır. Fetâ kelimesi, “İbrâhim denen bir gencin (fetânın)
bunları (putları) diline doladığını işitmiştik”18 ayetinde İbrahim’i (a.s) işaret etmek
maksadıyla genç, delikanlı manasında kullanıldığı görülmektedir.
11
12
13
14
15
16
17
18
İbn Manzûr, Lisânü’l- ‘Arab, 3/ 270.
Ebu’l Hüseyn Ahmet b. Faris b. Zekeriyya el-Kazvinî, Mu’cemuMekayisi’l Luga, Thk.: Abdüsselam
Muhammed Harun (Beyrut: Daru Fikr, 1979), 6/141.
İbn Manzûr, Lisânü’l- ‘Arab, 15- 410-411.
Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, 142.
Rağıb, el-İsfahânî, Müfredât Kur’ân Kavramları Sözlüğü, Trc: Abdulbaki Güneş-Mehmet Yolcu,
(İstanbul: Çıra Yayınları, 2010), 780.
Yusuf 12/30.
Yusuf 12/36.
Enbiya 21/60.
10
1.1.6. Memlûk
“Mülk” kökünden türeyen memlûk kelimesi, sözlükte “sahip olunan, mülkiyet
altına alınmış şey” anlamına gelir. Terim olarak ise savaşlar sonucunda ele geçirilen
ve köleleştirilen esirleri ifade etmek için kullanılmıştır. Bazı İslâm coğrafyalarında
memlûk yerine “ğulam” kelimesi tercih edilirken, Kuzey Afrika’da bu kavram
çoğunlukla “abîd” sözcüğüyle benzer anlamda kullanılmıştır.19 Kelimenin çoğulu
memâliktir. Müennesi memlûke olan kelimenin manası ise cariye anlamındadır.20
Kur’an’da ٌ‫ َّم ْملُوك‬ifadesi sadece “Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen,
başkasının mülkü konumundaki köle (‫ ) َّم ْم ُلوكا‬ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde
rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek
veriyor: Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur ama onların çoğu
bilmezler”21 ayetinde geçmekte olup sahip olunmuş, mülk edinilmiş köle manasında
kullanılmıştır.
1.1.7. Rakabe
Köle ve cariye demektir. Esasen boyun ve boyun kökü demek olan rakabe,
esirlerin boyunlarına kemen takılması sebebiyle şahıstan kinaye olarak kullanılmıştır.
Yahut parçanın (cüz’ün) adını bütüne (külle) vermek kabilinden bir mecazdır.22
Kelimenin çoğulu rikâb, rakabât ve rükub’dur. Bu kelime örfte ise kölelere ad
olmuştur; tıpkı baş ve sırt sözleriyle binek hayvanlarının kastedildiği gibi rakabe
kelimesiyle de kölelik anlamı ifade edilmiştir. “Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin
bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin
bir köle (‫ ) َر َقبَة‬azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi
gereklidir…”23 ayetinde olduğu gibi rakabe fiili köle manasında kullanılmıştır.
19
Süleyman Kızıltoprak “Memlûk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, (Ankara: TDV
Yayınları, 2004), 29/87.
20
Ömer Nasuh Bilmen, İslam Hukuku Terimleri, hzr. Abdullah Kahraman, (İstanbul: Nizamiye
Akademi Yayınları, 2017), 139.
21
Nahl 16/75.
22
Bilmen, İslam Hukuku Terimleri,171-172.
23
Nisa 4/92.
11
1.1.8. Hâdim
Hâdim kelimesi “h-d-m” kökünden türeyen bir kavramdır. Kadın ve erkek
hizmetçi statüsündeki köleleri ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır.24 Fiilin muzârîsi
“yehdimu”; mastarları “hidmeten” ve “hadmeten”; çoğulu ise “huddâm” şeklindedir.
Anlam alanı itibarıyla bir kimsenin işini görmek, ona hizmet etmek ya da bendelikte
bulunmak gibi kullanımları içermektedir. Aynı kökten türeyen “ehdeme” fiili birine
hizmetçi vermek veya bağışlamak anlamını taşırken, hizmetçi edinmeyi ifade etmek
için “teheddeme” fiili kullanılmaktadır. Kişinin işlerini bizzat kendisinin görmesi
“ihtedeme” ile karşılanmakta; hizmetçi çalıştırmak veya istihdam etmek anlamı ise
“istehdeme” fiiliyle ifade edilmektedir. Yoğun biçimde hizmet eden kimse “heddâm”
olarak adlandırılmış; ayrıca bir topluluğun önde gelenlerini yahut efendilerini
belirtmek üzere “mahdûm” kelimesine de yer verilmiştir. Burada da görüldüğü üzere
mevla kelimesi Kur’an’ın getirmiş olduğu yeni bir kelimedir.25
1.1.9. Rakîk
Rakîk köle, cariye anlamlarında kullanılan bir tabirdir. 26 Esirin uğradığı zaaf
ve rikkattan dolayı rakik denilmiştir.27 Asıl olarak ince, zayıf, hassas, kibar, yumuşak
huylu ve akıllı gibi manalarda kullanılan bir sıfat isimdir. Sahiplerine boyun eğdikleri,
onlara karşı asla sert olmadıkları ve daima itaatkâr ve titiz davranmak durumunda
oldukları için hürriyeti elinden alınmış insanlara/köle ve cariyelere bu münasebetle
isim olmuştur.28 Bu kelimenin çoğulu rikak, erikka’dır.
1.1.10. Itk
Azletmek ve serbest bırakmak anlamlarına gelen itak, mevlanın memlûk
üzerindeki mülkiyet hakkının belirli bir usulle sona erdirilmesini ifade eden fıkhî bir
terimdir. Bu işlem sonucunda memlûk hürriyetine kavuşur.29 İtak, memlûk hakkında
şer‘î anlamda bir ehliyet ve tasarruf kudretinin tanınması anlamına gelmekte olup,
24
Halîl b. Ahmed, Kitâbu’l-ʿAyn, 15/235.
İbn Manzûr, Lisânü’l- ‘Arab, 12/166-167; İbn Faris, Mu’cemuMekayisi’l Luga, 2/162.
26
Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, 474.
27
Pakalın, Osman Tarih Deyimleri ve Terimler Sözlüğü, 3/7.
28
Duman, İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı, 10.
29
Pakalın, Osman Tarih Deyimleri ve Terimler Sözlüğü, 2/9.
25
12
diğer bir ifadeyle onun üzerindeki malikiyet bağının özel bir şekilde iskat edilmesini
ifade etmektedir.30 Bu kelime kölelikten kurtulmak anlamında da kullanılmakta olup
mastarı ateka fiilidir.
1.2. Geçmişten Günümüze Köleliğe Dair Bir İnceleme
Köleliğin müessesesi, tarihi olarak eski bir döneme uzanır. İnsanların
oluşturduğu toplumlarla birlikte köle kavramı da ortaya çıkmaya başlamıştır.
Dünyanın bilinen en eski uygarlığı olarak kabul edilen Sümerler’in dahi hukuk sistemi
incelendiğinde
kölelik
kavramının
varlığından
ve
uygulamalarından
bahsedilmektedir.31 Akabinde kurulan uygarlık ve devletlerde de bu sistemin devam
ettiği bilinmektedir. Her uygarlık ve devlet kölelik kurumunun uygulanması
hususunda kendine özgü şartlar ve hukuki düzenlemeler geliştirmiştir. Örneğin Roma
döneminde ilk zamanlarda savaş esirlerinden köle elde edinilmesiyle devam eden
uygulama, zamanla geniş yelpazeye yayılmaya başlamıştır. Borcunu ödeyemeyen
kişilerin köle olarak alınması, köle ebeveynlerden doğan çocuklarında köle sayılması
gibi uygulamalarla köle nüfusunda çoğalma meydana gelmiştir.32 Türk uygarlıklarında
da kölelik müessesesi mevcuttur. Fakat buradaki kölelik anlayışı tam anlamıyla
kurumsallaşmış bir müessese şeklinde değildir. Kişilerin haklarından mahrum
kalmalarından ziyade tutsaklık olarak ifade edilen ve savaşta mağlup olan toplum
üyelerinin siyasi haklarını kaybetmesi ve bazı haklarından yoksun bırakılması şeklinde
tezahür etmektedir.33 Osmanlı Devleti, on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar kölelik
müessesesinin serbest seyrini sürdürmüş; ancak sonrasında köle ticaretini belirli
düzenlemelere tâbi tutmuştur.34 Köleliğin belirli şart ve sınırlamalar çerçevesinde
düzenlenmiş olması, onun tarihsel süreç içerisinde farklı dönemlerde varlığını
sürdürebilmesini mümkün kılan unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir. Kurum
haline dönüşen kölelik, artık bir sınıf niteliği kazanarak uzun yıllar devam etmiştir
30
31
32
33
34
Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, 214.
Akyılmaz, “Osmanlı Hukukunda Köleliğin Sona Ermesi ile İlgili Düzenlemeler ve Tanzimat
Fermanı’nın İlanından Sonra Kölelik Müessesesi, 214.
Gülnihal Bozkurt, “Eski Hukuk Sistemlerinde Kölelik”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Dergisi 38/1 (Mayıs 1981), 92-93.
Bozkurt, Eski Hukuk Sistemlerinde Kölelik, 96-97.
İbrahim Ethem Çakır, “Osmanlı Toplumunda Köle ve Cariyeler, Sofya 1550-1684” Türkiyat
Araştırma Dergisi 36/1 (Haziran 2016), 204.
13
1.2.1. İslam Öncesi Dönemde Kölelik Müessesesi
Arap toplumunda köleliğin kaynağı, başta savaşlardan elde edilen esirler ve
köle ticareti olmak üzere iki şekildedir.35 Bunlara ek olarak, köle olarak doğan
bireylerin direkt olarak köle kabul edilmesi, yaşanılan ekonomik sıkıntı sebebiyle borç
veya suç işleme gibi durumlar neticesinde cezai işlem olarak köle statüsüne tabi
tutulma, kaçak olarak yapılan baskınlar sonrası insanların köle olarak alıkonması da
köle kaynakları arasında yer almaktadır. Aynı zamanda köleden doğan çocuğun köle
olarak vasıflandırılmasıyla birlikte babanın çeşitli sebeplerden dolayı çocuğunu köle
olarak satması sonucunda da çocuk kölelerin varlığından bahsetmek mümkündür.36
İslam öncesi Cahiliye dönemi Arap toplumunda kölelik, sosyo-ekonomik yapı
içerisinde kurumsallaşmış bir olgu olarak varlık göstermekteydi. Bununla birlikte, söz
konusu düzende kölelerin hukuki statüsünün belirsizliği ve keyfî uygulamalar, tarihsel
kaynaklarda dikkat çekici biçimde yer almaktadır. İslamiyet öncesi dönemde köleler,
kendilerinden üst konumda bulunan kişiler tarafından temel hak ve özgürlüklerinden
mahrum bırakılarak hor görülmüş, aşağılanmıştır. Bunun yanı sıra köleler bireysel
veya sosyal hiçbir hakka sahip değillerdi. Bu sebeple uğramış oldukları zulüm ve
işkenceler, maruz kaldıkları haksızlıklar, muhatap oldukları insanlık dışı davranışlar
karşısında haklarını arayacakları bir merci yoktu.37 Köleye yönelik yapılan
muamelelerin hukuki bir yaptırımının olmaması nedeniyle efendi-köle ilişkisinde, köle
tamamen efendinin mülkü olarak görülmekteydi. Bu bağlamda efendi, mülkünde
bulunan köleyi satabilir, hibe edebilir, dövebilir veya öldürebilir; bu duruma müdahale
edilemezdi.38 Bazı efendiler cariyelerini fuhşa zorlayarak ticari gelir elde
edebiliyorlardı.39 Bununla birlikte köleler pek çok akitte de kullanılmaktaydı. Örneğin
evlilik akdinde kadına mehir olarak köle verilebilir veya ev işi gibi işlerde çalışmak
üzere cariyesini ücret karşılığı göndererek icare akdi gerçekleştirilebilirdi. Ayrıca
kölelere yönelik muamele şekilleri ve kölelerin kullanıldığı hizmetler, çoğu etik
olmayan ve İslam hukukuna aykırı uygulamaları kapsamaktadır. Şöyle ki herhangi bir
35
Mehmet Nadir Özdemir, İnsan Hakları Bağlamında Hz. Peygamber’in Köleliğe Yaklaşımı,
Kastamonu Üniversitesi Bilimname Dergisi 2/19 (Şubat 2010), 77.
36
Ceylan, İslam Hukukunda Kölelik, 43.
37
Duman, “İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı”, 11
38
Duman, “İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı”, 11.
39
Ateş, İslam’a Göre Cahiliye ve Ehl-i Kitap Örf ve Adetleri, 302.
14
erkek başka birisinin cariyesi ile halvette bulunabiliyor, çocuk sahibi olabiliyordu.
Akabinde çocukla birlikte o cariyeyi satın alabiliyordu. Dönemin Arap halkı kölelerini
ağır işlerde çalıştırıyor, çobanlık yaptırıyor ve ticari hizmetler için kullanıyordu.40
Cariyelerini ise dadılık ve sütannelik yaptırarak para kazanma eyleminde
bulunuyorlardı. Cariyelerden def çalmayı bilenler düğünlerde def çalıyor ve
oynatılıyorlardı. Müzik bilenlere şarkı söyletiliyordu.41 Ancak İslamiyet’in gelişiyle
var olan düzende pek çok değişme ve düzelme olduğu gibi kölelik müessesesinde de
iyileşmeler söz konusu olmuştur.
1.2.2. İslam’ın Kölelik Müessesesine Yaklaşımı
İslam’ın gelmiş olduğu coğrafyada yerleşik olarak kültürün bir parçası haline
gelmiş kölelik sistemi mevcuttu. İslam bu kölelik sistemini zımnen tanımıştır ve
akabinde Şari‘ tarafından kölelik müessesesine dair hukuki düzenlemeler yapılmış ve
uygulanmıştır.42 Fakat bu tanınmışlık cahiliye Araplarından davranış biçimi olarak
farklılık barındırmaktadır. Kur’ân’ı Kerim’de kölesi olan kişilerin kölelerine güzel
davranışlarda bulunması emredilmektedir.43 İslam, Arap toplumunun kültüründe,
sosyal yapısında ve tarihi geçmişinde köklü bir olgu olarak yer edinmiş kölelik
sistemini, İslam’ın asıl kimliğine ve dahil etmek istediği tevhid inancına bağlı olan
sistemin gayesine ters düştüğü için topyekûn bir kararla birdenbire kaldırma yoluna
gitmemiştir. Bunun yerine köleliği sınırlandırmak amacıyla yavaş ve sistemli bir yol
izleyerek yaklaşık yirmi üç yıllık tebliğ süreci içerisinde insanlara bu anlayışı
benimsetmiştir.44 Ayrıca İslam, Müslüman efendilerin kölelerini azat etmeleri
konusunda teşvikte bulunmuş ve hukuki bağlamda da bunları hükme bağlamıştır.
Örneğin, kasten orucunu bozan bir kimseye cezai müeyyide olarak köle azat etme
şartının koşulması45, zıhâr yapan46 kişinin kefaret olarak köle azat etmesinin
40
41
42
43
44
45
46
Cevâd Ali, el-Mufassal fî Târîhi’l-Arab Kable’l-İslam, 7/118-122; Aydın-Hamîdullah, “Köle”,
26/238.
Özdemir, “İnsan Hakları Bağlamında Hz. Peygamber’in Köleliğe Yaklaşımı”,78.
Özdemir, “İnsan Hakları Bağlamında Hz. Peygamber’in Köleliğe Yaklaşımı”, 80.
“Elinizin altında bulunanlara (kölelere) iyi davranın”. Nisa, 4/36.
Duman, “İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı”, 14.
Buhârî, “Savm” 30. (5/215).
el-Mücâdele 58/3.
15
gerekmesi, hataen adam öldüren47 veya yemininden dönen48 kimsenin de kefaret
olarak köle azat etmekle yükümlü tutulması bu duruma örnek olarak verilebilir. Aynı
zamanda köleler açısından hürriyetlerini ellerine almaları için de farklı şekillerde
imkân sunulmuştur. Bu duruma örnek olarak mükâtebe verilebilir; köle ile efendisi
arasında yapılan ve kölenin belirli bir meblağ ödeyerek özgürlüğünü kazanabileceği
anlaşmadır.49 Ayrıca hür olmanın efendisinin ölümüne bağlı olan tedbir gibi kölelik
türleri de bu kapsama örnek olarak verilebilir.50 Aksi takdirde kökleşmiş, vazgeçilmez
bir geleneği/uygulamayı bir anda kaldırmak/yasaklamak, olumsuz sonuçlarda
meydana getirebilir. Ayrıca bu kökleşmiş sistemsel yapının birdenbire kaldırılması
toplum içinde tepkilere yol açması yanı sıra ekonomik ve sosyal bunalımlara da neden
olabileceği dönemin şartları ve koşulları düşünüldüğünde mümkün gözükmektedir.
Çünkü toplumda kült bir gelenek haline gelen51 kölelik müessesesi aynı zamanda
dönemin koşullarında ticarette de oldukça önemli bir yere sahiptir.52 Toplumda köklü
bir geleneğin ani bir kararla ortadan kaldırılması genellikle toplumsal tepkiye yol
açabilir. Bu nedenle, kölelik müessesesi ile ilgili yapılan hukuki düzenlemeler ve
iyileştirmeler, toplumun genel eğilimlerine ve değer yargılarına uygun şekilde
gerçekleştirilmiştir.
İslam’ın tebliğ süreci boyunca ağır ağır uygulamaya geçirdiği düzeltmelerin
özellikle köleler için hukuki, sosyal, ahlaki ve siyasal yönden ilk adımı niteliğindeki
vurgusu insanlık olgusuna olan vurgudur. Çünkü insanoğlu muntazam bir varlıktır. Bu
sebeple köle ve cariyelere karşı adil ve insanca davranılması Nisâ suresinde zikredilen
“…elinizin altında bulunanlara iyilik edin”53 ayeti doğrultusunda açıkça dile
getirilmiştir. Bu emir ile birlikte kölelere karşı insani bir yaklaşımın temeli atılmıştır.
İnsanları diğer varlıklardan ayıran en önemli yanı aklı, tefekkürü ve düşünme yetisidir.
İnsanın bu denli üstün bir varlık olması her insan için geçerli evrensel bir ilkedir ve bu
bilincin toplumda yer edinmesi gerekmektedir.
47
48
49
50
51
52
53
en-Nisa 4/92.
el-Mâide 5/89.
en-Nur 24/33.
Fahrettin Atar, “Tedbir”, Türkiye Diyanet Vakfı Türkiye Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV Yayınları
2011), 40/258.
Duman, “İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı”, 14.
Ceylan, İslam Hukukunda Kölelik, 44.
en-Nisâ, 4/36.
16
İslam’ın temel ilkelerinden biri, köle ile hür arasındaki mevcut hukukî statü
farklılıklarına rağmen, ibadet yükümlülüğü ve kulluk sorumluluğu bakımından eşitliği
esas almasıdır. Zira kardeşlik ilkesinde, bütünleşmenin en ideal düşünce zemini olduğu
kabul edilmektedir. Bu çerçevede İslam’da müminler arasında kardeşlik esası
benimsenmiş; bu bağın tesisinde insanlar arasında herhangi bir ayrım gözetilmeksizin
kapsayıcı ve genel bir ilke esas alınmıştır. Bu anlayış doğrultusunda siyah-beyaz, hürköle, Mekkeli-Medineli gibi sınıfsal ayrımları ve bölünmeyi çağrıştıran nitelemelere
yer verilmemiş; hür ile köle arasında hukuki haklar ve cezai müeyyideler bakımından
bazı farklılıklar bulunsa da insan olma vasfı açısından tam bir eşitlik özellikle
vurgulanmıştır. Böylece Müslüman bireylerin tek bir çatı altında, eşitlik temelinde ve
kardeşçe bir yaşam sürmeleri amaçlanmış; her birinin bu ilke doğrultusunda hareket
etmesi gerekli görülmüştür.
Köleliğin sınırlandırılması ile ilgili bir diğer aşama ise cahiliye devrinde
kölelere karşı uygulanılan işkence, zulüm gibi kötü muamelenin yasaklanmış
olmasıdır. Bu bağlamda kölelerin azat edilmesi çeşitli durumda mümkün hale
gelmektedir. Kölelerin özgürlüklerine kavuşmaları için efendisi ile anlaşma yapmaları
durumunda, efendi, köle ve cariyesini şart kıldığı mal karşılığında azat etmek ister ve
köle de bu akdi kabul ederse bu köle, mükâteb olur. Efendi, bedelin peşin ya da vadeli
veya taksitle ödemesini şart koyabilir.54 Bu durum kölelerin hem hürler gibi kendi
hayatlarında söz sahibi olabilmelerine imkân verirken hem de kölelerin
özgürleşmesinde her iki taraf için teşvik edici bir mahiyete sahiptir. Bunlara ilaveten
kefâret borcu olarak azat,55 aralarında evlenme yasağı bulunacak derecede akraba
olanların satın alması durumunda uygulanan kanuni azat,56 sahibinden çocuk doğurma
yoluyla (ümmüveled) azat,57 tedbir yoluyla azat58 ve devlet tarafından azat edilme59
54
55
56
57
58
59
Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Ebî Bekr Muhammed b. Ahmed el-Kudûrî, el-Muhtasar, trc. Süleyman
Fahir (İstanbul: KİT-SAN Matbaacılık ve Neşriyat, 1979), 313.
Hataen katil olan (hataen katl kefaleti), yeminini bozan (yemin kefaleti), îlâ yapan (îlâ kefaleti),
zıhar yapan (zıhar kefaleti) ve orucu bilerek bozan (oruç kefaleti) kişilerin cezai müeyyideleri için
şart koşulan ilk şey ayetlerde geçen köle azatıdır. Bu ayetler sırasıyla Nisa, 92; Mâide, 89; Mücâdele,
3’tür. Oruç kefareti ise hadis kitaplarında Buhârî, Savm 30; Müslim, Siyam 27; Tirmizi, Savm’de
ifade edilmiştir.
Şemsü’l-Eimme Ebû Sehl Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed es-Serahsî (483/1090), el-Mebsut ed.
Mustafa Cevat Akşit (İstanbul: Gümüşev Yayınları, 1983, 7/110.
Serahsî, el-Mebsut, 7/228.
Serahsî, el-Mebsut, 7/282.
Ömer Nasûhî Bilmen, Hukuki İslamiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, (İstanbul: Bilmen Yayınevi,
1985), 4/33-35.
17
şeklinde pek çok azat şekli mevcuttur. Hanefiler’e göre zıhar kefaretinde özgür
kılınacak kölenin bazı kusurları olabilir. Mesela, “şaşı köleyi özgür kılmak caizdir.”60
Ayrıca sebep olmadan efendinin “sen hürsün” gibi sarih lafız veya “bu benim neseb
yönünden veya baba bir veya anne bir kardeşimdir”61 gibi kinayeli bir lafız söylemesi
ile de köle azat olmuş olur. Bir başka durum ise müdebber kölelerin62 azat olmasıdır.
Bunlar ise efendileri öldükleri andan itibaren özgür bir birey olurlar.
İslam’ın yapmış olduğu bu ön hazırlıklar, kölelerin insan olma vasfını esas
alarak, bu vasıftan doğan haklara doğuştan itibaren ehil oldukları anlayışını ahlaki,
sosyal ve hukuki bir temele yerleştirmeyi hedeflemektedir. Köleler mal hükmünde
hayat sürerken İslam kölelere belli başlı haklar tanımıştır ve hukuki açıdan mal
hükmünü taşımayı sürdürmekle birlikte aynı zamanda kölelere hukuki açıdan insani
bir değer de atfetmiştir.
1.2.2.1. Kölelerin Hakları ve Sorumlulukları
Hayatın ritmi ve dinamikleri içerisinde var olan düzende her insanın sahip
olduğu haklar ve bunun beraberinde getirdiği sorumluklar vardır. Söz konusu düzenin
bu işleyişi İslam’ın gelişiyle birlikte köleler için de geçerli olmaya başlamıştır. Onlara
bazı haklar tanınmış ve bunun getirisi olarak da bazı sorumluluklarla mükellef
tutulmuşlardır. Kölelerin mükellef tutulduğu alanlar ibadet, muamelat ve ukubât
açısından ele alınmıştır.
İslam’da iman meselesi bireyin özgür iradesine bırakılmış olup, bu konuda
cebrî bir yönlendirme öngörülmemiştir. Aynı şekilde inanan bireyler de kendi
aralarında denk kabul edilmiş ve hür-köle ayrımı olmaksızın bireyler inanç
bakımından aynı kategoride yer almıştır.63 Bu doğrultuda ele alındığında ibadet ve dini
vecibelerin edası noktasında Müslüman olan bir köle namaz, oruç gibi kişinin şahsına
ait ibadetlerde hür insan hükmünü taşımaktadır. Her kölenin ibadetlerini eda etmeye
hakkı vardır.64 Fakat bu ibadetler arasında yer alan Cuma ve bayram namazlarının
60
61
62
63
64
Serahsî, el-Mebsut, 7/1.
Molla Hüsrev, Kaynaklarıyla Büyük İslam Fıkhı, çev. Arif Erkan (İstanbul: Eser Neşriyat), 2/298.
Bir kimsenin, kölesini kendi ölümüne bağlı olarak azat etmesidir. Kölenin azat olması ancak
efendisinin vefatıyla gerçekleşecektir. Bunun üzerine yapılan anlaşmalı köleliğe müdebber kölelik,
yapılan anlaşmaya ise tedbir denir. Aydın- Hamîdullah, “Köle”, 26/ 243.
Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh el-Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân
(Kahire: Dârü’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1967), 3/281.
Serahsî, el-Mebsut, 1/4.
18
edasında efendisinin izni olmalıdır, aksi takdirde köle bu namazlara iştirak edemez.
Burada köle, efendisinin boyunduruğu altında olduğu için efendisinin işlerinin
aksamasını önlemek amacıyla bu şekilde hükmedilmektedir. Ancak efendisi izin
verdiği takdirde köle namazlarını eda edebilir. Söz konusu hüküm, kölenin Cuma
namazını kılmadığı durumda onun yerine öğle namazı kılması yeterli sayılmasına
dayanmaktadır.65 İbadetler açısından bir diğer husus ise kölenin mal sahibi olmaması
sebebiyle, maddi imkân gerektiren hac, zekât ve umre gibi ibadetlerden muaf
tutulmasıdır.66
Köle hukuki işlemlerde mülkiyete konu olması bakımından eşyaya
benzemektedir; alınıp satılabilir, kiralanabilir, miras ve vasiyet işlemlerine konu
olabilir.67 Kölenin insani vasfa ve akıl yetisine sahip olması, tasarruf ehliyetinin temel
şartlarına haiz bir şahıs olarak değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır.68 Ancak
kölenin hukuki işlemlerde söz sahibi olabilmesi yalnızca efendisi tarafından kendisine
verilen izin müddeti dahilinde mümkündür.69 Zira bu izin ekseninde köle ehliyet ve
tasarruf yetkisi kazanabilir. Bu durumda izinli olan kölenin (me’zun) yapmış olduğu
alım-satım akdi geçerli olur, yapacak olduğu akitte muhayyerlik hakkı bulunur ve
yapmış olduğu akdi karşılıklı rıza ile feshedebilir.70 Her ne kadar köle me’zun olarak
bu haklara sahip olsa da mülkiyete ehil olmadığı için Şafi ve Hanbeli mezhebine göre
kölenin kazancı efendisine aittir.71 Hanefî mezhebine göre köle, efendisinin izniyle
belirli ölçüde tasarruf ve hukuki işlem yapabilme ehliyeti kazanarak sınırlı bir
bağımsızlık statüsüne sahip olur.72 Bu sebeple izinli köle borçlarından kendisi
sorumludur, efendisinin borçlarını ödemek gibi bir mecburiyeti yoktur.73 Eğer kölenin
kazancı yeterli gelmezse efendisi iki seçeneğe sahiptir;74 ya kölesinin borçlarını
65
66
67
68
69
70
71
72
73
74
Serahsî, el-Mebsut, 2/49.
Aydın- Hamîdullah, “Köle”, 26/239.
Aydın-Muhammed, “Köle”, 26/ 240.
Alaüddin Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr thk. Abdullah Ömer (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
1997), 4/336.
Ebü’l-Fazl Mecdüddin el-Mevsılî, el-İhtiyâr li-ta’lili’l-Muhtâr, thk. Adnan Derviş, (Beyrut: Dâru’lErkâm, 1418 h.), 2/366.
Serahsî, el-Mebsut, 25/242, 291, 258.
Ebü’l-Kasım er-Râfiî, el-Aziz şerhi’l-Veciz, thk. Ahmed Abdülmevcud- Muhammed Muavvaz
(Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1997), 4/371-372.
Mevsılî, el-İhtiyâr, 2/431.
Serahsî, el-Mebsût, 25/69.
Alâüddîn Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, thk. Abdullah Ömer (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’lʿİlmiyye, 1997), 4/379.
19
üstlenir ya da borcun taksimi için efendisi tarafından köle satılır.75 Köle satımı ile
borçların ödenebileceği Hanefi mezhebinde kabul gören bir görüştür.76
Kölenin ehliyetinin eksik olması, onun evlenip neslini devam ettirmesinde de
söz sahibi olmasını engellemektedir. Nitekim köle, sahibinin iznine bağlı olarak
evlenebilmektedir. Evlilik akdinin gerçekleştirilmesine dair izin verildiği müddetçe
mehir ve evlilik düzeni için gerekli olan masraflar efendi tarafından karşılanır.77 Evlilik
süresi boyunca köle, hür veya köle ayırt etmeksizin hanımına yetecek ölçüde gerekli
olan evlilik nafakasını sağlamakla yükümlüdür.78 Şayet köle nafakasını ödeyemez ve
borcu birikirse o zaman yükümlülük efendisine ait olur çünkü evlilik izni kendi rızası
doğrultusunda gerçeklemiştir. Şayet efendisi ödeme konusunda çekimser davranırsa
bu hususta köle satılır ve borç, satım ücreti ile karşılanır. Ancak müdebber köle ve
mükâteb köle için durum farklıdır. Onlar borçları için satılmaz, çalışmakla mükellef
tutulurlar.79 Evliliği için efendisinden izin alması gereken kölenin boşanması için
efendisinden onay almasına gerek yoktur. Köle, eşini efendisinin iznine bağlı
olmaksızın kendi iradesi doğrultusunda boşayabilir. Çünkü köle boşanma konusunda
tam ehliyet sahibidir.80 Boşanma hususunda ulemalar arasında yer alan tartışmalar, hür
veya köle olma durumunun kadın üzerinden mi erkek üzerinden mi etkili olduğu ve bu
duruma bağlı olarak verilecek olan talak sayısı ile ilgilidir. Hanefiler kadının köle ya
da hür olmasını dikkate alır ve eğer kadın köle ise kocasının boşama hakkının üç değil
iki talak olduğunu ifade ederek kadının hür olması durumda talak sayısının üç
olacağını vurgularlar. Diğer üç mezhep ise erkeğin köle olup olmaması durumuna göre
talak sayısının değişeceğine vurgu yaparak kocanın köle olduğu boşanma durumunda
talak sayısının iki olduğunu ifade etmişlerdir.81 Kölenin çocukları için nafaka vermesi
hususundaki durum farklıdır. Köle, çocukları için hanımına nafaka ödemez. Çünkü
eğer kölenin hür bir kadından çocuğu olmuşsa, özgür bir kimsenin nafakası hiçbir
75
76
77
78
79
80
81
Ebû Muhammed Gıyaseddin el-Bağdadi, Mecmaü’d-damânât (Kahire: Dâru’s-Selâm, 1999), 1/433434.
Ebû Ca‘fer et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-âsar, thk. Şuayb el-Arnavut (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle,
1994), 5/132-140.
Mahmûd Es’ad b. Emîn Seydîşehrî, Telhîs-i Usûl-i Fıkıh, İzmir 1313, 479.
Serahsî, el-Mebsût, 5/311.
Serahsî, el-Mebsut, 5/312.
Sava Paşa, İslâm Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüd, çev. Baha Arıkan, (Ankara: Diyanet İşleri
Reisliği Yayınları, 1955–1956), 2/341.
İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi (Ankara: Akçağ Yayınları, 1988), 11/442.
20
zaman köle yükümlüğünde olmayacağı için ödeme yapmaz. Şayet cariye kadından
çocuğu olmuşsa bu durumda da çocuk efendisine ait olur. Bu sebeple kölenin nafakası
babanın sorumluluğunda değil efendisinin yükümlüğünde olur.82
Kölelere karşı uygulanan cezai yaptırımlar hür insanlardan farklılık
göstermektedir. Hür insana verilen cezanın yarısı köleye uygulanır. Tüm suçlar için
geçerli olmayan bu uygulama bölünebilmesi mümkün olan cezalar için geçerli
olmuştur.83 Mesela, had cezaları arasında yer alan içki içme suçu hürler için 80
kamçı84, zina suçu 100 kamçı85 ve kazf suçu 80 kamçı86 olarak belirlenmişken, köleler
için bu cezalar yarıya indirilerek sırasıyla 40, 50 ve 40 kamçı şeklinde
uygulanmaktadır. Ancak kısas gerektiren cezalarda, kasten adam öldürme suçu
açısından Hanefilere göre köle, hür ile eşit kabul edilir ve köle için de kısas uygulanır.87
Diğer üç mezhep, köle ile hür kişi arasında denklik şartı arar; bu nedenle köleyi hürle
eşit kabul etmezler ve köleye kısas yerine diyet uygulanmasını öngörürler.88
Kölelere tanınan haklar doğrultusunda zamanla kölelik müessesesini
sınırlandırmaya yönelik hukuki ve ahlaki düzenlemeler geliştirilmiştir. Bu
düzenlemeler, kölelik uygulamalarının alanını giderek daraltmış; nihayetinde İslam,
kölelerin özgürlüklerine kavuşmalarını ve hür statüye geçmelerini teşvik eden çok
sayıda yol öngörmüştür. Söz konusu alternatifler, köleliğin kaldırılması için aşama
aşama insanlara şartlar koyarak takdim edilmiş ve köle sahipleri bu zorunluluklara
uymak mecburiyetinde bırakılmıştır. Dönemin koşulları sebebiyle kölelik birden
yasaklanamamış, bunun yerine kölelik müessesesinde zamanla daraltılmaya ve
sınırlandırılmaya yönelik bir süreç başlatılmıştır. İslam’da her insan değerlidir. Bu
anlayış doğrultusunda kölelik sınıfı da bu değer kapsamında değerlendirilmiş ve
kölelere bazı hakların tanınması, bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. İslam
hukukunda köleliğin tamamen kalktığı veyahut yasaklandığına dair net bir ifade
kullanılmamıştır. Bu sebeple efendilerin uygulamalarına yapılan kısıtlamalar ve
82
83
84
85
86
87
88
Serahsî, el-Mebsut, 5/312.
Başoğlu, “Tâ‘zir”, 40/198-202.
Yakûb b. İbrahim Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc (Beyrut: Dâru’l-Ma’rife, 1979), 165.
en-Nûr, 24/2.
en-Nûr, 24/4.
Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes‘ûd el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi‘ fî Tertîbi’ş-Şerâʾiʿ (Beyrut: Dârü’lKütübi’l-ʿİlmiyye, 2003), 7/235-238.
Seydîşehrî, Usûl, 480.
21
kölelere karşı verilen haklar çerçevesinde kölelik müessesesi devam etmiştir.
Dönemsel bakımdan değerlendirildiğinde Arap Yarımadasında var olan kölelik diğer
bazı ülkede de uygulama olarak varlığını sürdürmüş ve bu köleliğin kaldırılması uzun
uğraş ve zaman almıştır.
1.2.3. Köleliğin Kaldırılması
Özgür insanların köleleştirilemeyeceğine dair Hz. Peygamber’e atfedilen
rivayetin varlığı, köleliğin kaldırılmasına yönelik ilkelerin İslam hukukunda yaklaşık
1400 yıl önce normatif düzeyde telkin edildiğini göstermektedir. Bu ilkelerin zamanla
farklı toplumlarda ahlaki ve hukuki bilinç oluşturarak etkisini artırmasına karşın,
köleliğin uluslararası hukuk düzeyinde açık ve bağlayıcı şekilde yasaklanması ancak
1926 yılında imzalanan Kölelik Sözleşmesi ile mümkün olabilmiştir.89 Bu adım,
kölelik sınıfının ortadan kaldırılması için yapılan en önemli önergelerden biridir. Söz
konusu sözleşmenin amacı köle ticaretini ortadan kaldırmak olsa da amacına tam
anlamıyla ulaşamamıştır. Akabinde köleliğin kaldırılması hususunda Uluslararası
Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi90 gibi belgeler
hazırlanmıştır; fakat hukuk alanında atılan tüm bu adımlara rağmen kölelik, bütünüyle
ortadan kalkmamıştır ve insanların bir eşya olarak alınıp -satılması, takas ettirilmesi
devam etmiştir. Örneğin 2015 yılında Nepal’de meydana gelen bir depremin ardından
çocukların köle olarak satışa sunulması ve İngiliz aileler tarafından köle olarak satın
alınması bu olgunun devam ettiğine işaret eder.91 Aynı şekilde Libya’da yaşayan ve
Avrupa’ya kaçmak isteyen bireylerin, başarısız olmaları durumunda köle pazarlarında
köle olarak satılması durumunun olduğu iddia edilmesi de örnek niteliğindedir.92
Zikredilen olayların hâlâ yaşanıyor olması söz konusu sözleşmelerin uygulamada
yetersiz olduğunu göstermektedir.
Tarihsel süreç incelendiğinde, 19. ve 20. yüzyıllar arasında kölelik müessesinin
kaldırılmasına yönelik uygulamalar uzun uğraşlar neticesinde mümkün olmuştur. İlk
89
90
91
92
Muzaffer Karaaslan, Karaaslan, “Kölelik Yasağının Tarihsel Gelişimi”, Yaşar Hukuk Dergisi 4/1
(Ocak 2022), 67.
Erkan Duymaz, Duymaz, “Modern Kölelik Avrupa Konseyi Hukukunda Kölelik, Kulluk ve Zorla
Çalıştırma Yasakları Üzerine Bir İnceleme”, Legal Hukuk Dergisi 11/123 (Mart 2013), 69.
NTV, “Nepal’de depremzede çocuklar “köle” olarak satılıyor” (Erişim 04 Nisan 2024).
NTV, “Libya’da kaçak göçmenler için köle pazarı kuruldu” (Erişim 16 Kasın 2024).
22
olarak 1794 yılında Fransız İhtilâli’nin etkisi sonucu Fransa’da köle ticareti
yasaklanmış, akabinde 1807 yılında İngiltere Krallığının himayesinde yer alan tüm
bölgelerde köle ticareti yasaklanmıştır. Buna bağlı olarak İngiltere, 1883 yılında
yönetiminde bulunan tüm eyaletlerde kölelerin azat edilmesini kararlaştırmıştır.93
Kölelik kurumu 10 Haziran 1948 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel
Sözleşmesinde yer alan “Hiç kimse kölelik veya kulluk altında tutulamaz; kölelik ve
köle ticareti her türüyle yasaktır”94 ifadeleriyle yasaklanmıştır.
Müslüman coğrafyada söz konusu adımlar, tarihsel süreç içerisinde kademeli
olarak atılmıştır. Nitekim Osmanlı Devleti’nde köleliğin kaldırılması ani ve tek
seferlik bir tasfiye şeklinde değil; uzun, kademeli ve uygulamaya dayalı bir dönüşüm
süreci olarak ilerlemiştir. Bu süreç hem İslâm hukukunun mevcut kölelik anlayışı, hem
de 19. yüzyılda uluslararası baskılar ve modernleşme politikaları ile birlikte
şekillenmiştir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nde köleliğin kaldırılmasına yönelik
tarihsel süreç, merkezî idarenin iradesiyle Tanzimat döneminde başlatılan reformlar
çerçevesinde şekillenmiş; İstanbul’daki esir pazarının 1846’da kaldırılması, söz
konusu dönüşümün başlangıç noktalarından biri olmuştur.95 Bu doğrultuda, 1847
yılında yayımlanan “zenci köle ticaretinin yasaklanmasına” ilişkin bildiri, sürecin
erken ve somut adımlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.96 Nitekim Osmanlı
Devleti’nin 1856 Paris Antlaşması ile Avrupa devletler sistemine dâhil olması, kölelik
meselesine ilişkin uluslararası yaklaşımlara kayıtsız kalmadığını ve bu doğrultudaki
politikalarının daha geniş bir siyasal çerçeveye oturduğunu göstermektedir. 1856
tarihinde zenci köle ticareti yasaklanmıştır.97 Bu gelişmeleri takiben 1857 yılında, daha
önce alınan kararları teyit eden düzenlemeler yapılmış; Osmanlı hâkimiyeti veya
nüfuzu altında bulunan Trablusgarp, Bağdat, Basra Körfezi kıyıları ile Mısır–Sudan
hattında, özellikle Afrika kökenli köle ticaretinin önlenmesine yönelik idarelere
talimatlar verilmiştir. Bu düzenlemeler, söz konusu bölgelerde köle ticaretinin
93
Akyılmaz, “Osmanlı Hukukunda Köleliğin Sona Ermesi ile İlgili Düzenlemeler”, 216.
Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 1948, Madde 4.
95
Ehud R. Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, çev. Y. Hakan Erdem (İstanbul: Tarih Vakfı
Yurt Yayınları, 1994), 91.
96
Erdal Taşbaş, “Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’da Köle Ticaretini Engelleme Çalışmaları”, Akademik
Araştırma Dergisi 13/2 (Ekim, 2018), 135.
97
Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, 114-115.
94
23
kaldırılmasına yönelik tedbirler içermektedir.98 1880 yılında Osmanlı İmparatorluğu
ile İngiltere arasında imzalanan Anglo‑Osmanlı Antlaşması, özellikle Kızıl Deniz
üzerinden yürütülen köle ticaretine ilişkin olarak daha kapsamlı yasaklamalar
getirmiştir.99 Bunu takiben, 1889 yılında çıkarılan Kanunname ile önceki emirnameler
tek bir hukuki çerçevede toplanmış; köle ticareti belirli ölçüde yasaklanmış ve
uygulamanın sağlanması öngörülmüştür.100 Bu düzenlemeler sonucunda, 1890’ların
başında Osmanlı topraklarında vuku bulan köle ticareti, belirgin bir gerileme sürecine
girmiştir. Ticaret hâlen sınırlı ölçekte sürdürülse de önceki dönemin yoğunluğu ve
canlılığı kaybolmuş; Avrupa güçlerinin Afrika’daki ilerleyişleri köle arzını azaltmış ve
19. yüzyılın son on yılında ticaretin temel kaynakları önemli ölçüde daralmıştır.101
Osmanlı’da köleliğin kaldırılmasına yönelik uygulamalarda ise azatlık;
mükâtebe, tedbir ve müstevlide (ümmüveled) gibi hukukî kurumlar aracılığıyla
düzenlenmiştir. Bu yollarla kölelerin hürriyetlerine kavuşmaları sağlanmış, böylece
kölelik müessesesi sosyal hayatta giderek sınırlandırılarak etkisini azaltan bir yapı
hâline getirilmiştir. Mükâtebe, kölelik statüsünün sona erdirilmesine yönelik olarak
köle ile sahibi arasında yapılan ve özgürlüğe ulaşma şartlarını belirleyen hukukî bir
sözleşme niteliği taşımaktaydı. Bu akitte kölenin belirli bir süre içinde yerine getirmesi
gereken yükümlülükler açıkça düzenlenmekte; kararlaştırılan şartların eksiksiz
biçimde yerine getirilmesi hâlinde köle, hukuken hür statüsüne geçmektedir.102 Tedbir
ise, mükatebeden farklı olarak kölenin özgürlüğünün derhal değil, sahibi tarafından
belirlenen şartların gerçekleşmesine -çoğunlukla sahibinin ölümüne- bağlanarak
ertelenmesini ifade eden bir azat usulüdür.103 Hukukî belgelerde debbera veya allaqa
terimleriyle anılan tedbir, mutlak ve mukayyed olmak üzere iki biçimde
uygulanmıştır.104 Mutlak tedbirde kölenin azadı, sahibinin ölümüne bağlanmakta;
kölenin değeri, sahibinin terekenin üçte birini aşmadığı takdirde, ölümün
gerçekleşmesiyle birlikte köle kendiliğinden hürriyetine kavuşmaktadır. Şayet kölenin
98
İsmail Parlatır, “Osmanlı Sosyal Hayatından Köleliğin Kaldırılışı”, Ankara Üniversitesi Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 31/1-2 (Ocak 1987), 419.
99
Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, 194-196.
100
Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, 203.
101
Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, 206.
102
Yücel Öztürk, “Osmanlı Devleti’nde Köleliğin Askeri, İktisadi, Sosyal ve Hukuki Çerçeveleri”,
Vakanüvis- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 8/2 (2023), 1838.
103
Atar, “Tedbir”, 258.
104
Öztürk, “Osmanlı Devleti’nde Köleliğin Askeri, İktisadi, Sosyal ve Hukuki Çerçeveleri”, 1839.
24
değeri bu oranı aşarsa, kölenin, aradaki farkı varislere ödemesi şartıyla serbest kalması
öngörülmektedir. Mukayyed tedbir ise köle sahibinin, hayatı boyunca kölenin
hizmetinden yararlanmasını sürdürmesine karşılık ölümünün ardından herhangi bir
ilave şarta bağlı olmaksızın kölenin kesin olarak azat edilmesini amaçlayan bir
düzenleme niteliğindedir. Bu çerçevede, mukayyed tedbire başvuran sahiplerin,
ölümünden önce kölenin özgürlüğünü güvence altına alacak şartları içeren
tamamlayıcı mukaveleler düzenlettikleri de uygulamada sıkça görülmektedir.105
“Müstevlide” (ümmüveled), sahibinden nikâh bağı olmaksızın çocuk sahibi olan
cariyelerle ilgili bir azatlık statüsünü ifade etmektedir. Bu durumda cariye, sahibinden
hamile kaldığı andan itibaren müdebber hükmünde kabul edilmekte; sahibi hayatta
olduğu sürece cariyelik statüsü devam etmektedir. Ancak sahibinin vefatı hâlinde,
doğan çocuğun kendisinden olduğunu iki güvenilir şahit ile ispatlayabilmesi
durumunda cariye özgürlüğüne kavuşmaktadır.106 Söz konusu azatlık şartlarını yerine
getiremeyen cariyelerin ise hukuken acz hâlinde kabul edilmelerinden dolayı kölelik
statüleri (rıkk) devam etmektedir.107 Söz konusu tarihsel pratikler, Osmanlı
dönemindeki kölelik uygulamalarında köleliğin tedricî biçimde sınırlandırılmasına ve
nihayetinde fiilen tasfiyesine yönelik bir tarihsel ve hukukî dönüşümün ortaya çıktığını
göstermektedir. Bu dönüşüm ise İslâm dünyasında özgürlük ve insan onurunun
korunmasına ilişkin normatif bilincin, zamanla daha açık ve evrensel ilkelere dayalı
metinlerle ifade edilmesine zemin hazırlamıştır.
Osmanlı’da köleliğin kaldırılmasına dair atılan süreç ve ortaya çıkan normatif
çerçeve, İslam dünyasında yalnızca münferit hukuki tasarruflarla sınırlı kalmamış;
Müslüman devletlerin ortak iradesini yansıtan uluslararası beyanname ve
antlaşmalarla normatif bir zemine taşınmıştır. Bu doğrultuda şekillenen bölgesel
hukuk metinleri ve çok taraflı mutabakatlar, hürriyetin dokunulmazlığını teyit ederek
köleliği ilga eden iradeyi uluslararası platformda bağlayıcı bir statüye kavuşturmuştur.
Böylece İslam ülkeleri, evrensel insan hakları normlarının oluşumuna kendi hukuki
müktesebatları çerçevesinde aktif katılım sağlayarak süreci kurumsal bir mecraya
105
Öztürk, “Osmanlı Devleti’nde Köleliğin Askeri, İktisadi, Sosyal ve Hukuki Çerçeveleri”, 1839.
Öztürk, “Osmanlı Devleti’nde Köleliğin Askeri, İktisadi, Sosyal ve Hukuki Çerçeveleri,” 18391840.
107
Halil Sahillioğlu, “On beşinci Yüzyılın Sonu ile On altıncı Yüzyılın Başında Bursa’da Kölelerin
Sosyal ve Ekonomik Hayattaki Yeri”, ODTÜ Gelişme Dergisi (1979 – 1980 Özel Sayısı), 80-82.
106
25
oturtmuştur. İslam dünyasında insan haklarını fıkhi bir temele oturtma ve Batı merkezli
seküler beyannamelere (BM 1948) karşı özgün bir normatif çerçeve oluşturma
ihtiyacı, Müslüman devletleri bağlayıcı nitelikteki bu belgelerin ihdasına zemin
hazırlamıştır. Bu süreçte İslam Konseyi ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) gibi kurumlar
çatısı altında şekillenen metinler, başta Suudi Arabistan, Mısır, Özbekistan
Azerbaycan, Malezya, Fas ve Türkiye gibi 57 üye ülkeyi kapsayan geniş bir
coğrafyada köleliği evrensel düzeyde yasaklamayı ve hürriyet aslına dayalı kolektif
bir irade sergilemeyi hedeflemiştir.108 Söz konusu hukuki girişimler, köleliğin tüm
biçimlerini uluslararası düzlemde yasaklayarak normatif bir başarı sağlasa da yaptırım
mekanizmalarının eksikliği nedeniyle uygulamadaki tam başarı düzeyi ülkelerin iç
hukuk entegrasyonuna bağlı kalmıştır. Bu bağlamda şekillenen belgelerden ilki, 1981
yılında yayımlanan Evrensel İslam İnsan Hakları Beyannamesi’dir. Beyannamede yer
alan “İnsan özgür doğar. Özgürlük hakkına, kanunun yetkisi ve usulü dışında hiçbir
müdahale yapılamaz”109 ifadesi, kölelik uygulamalarını hukuken yasaklayan bir ilke
olarak somutlaşmıştır. Aynı şekilde 1990 yılında yayınlanan İslam İnsan Hakları
Kâhire Beyannamesinde ise köleliğin yasak oluşuna: “Herkes, ırk, renk, dil, cinsiyet,
din, mezhep, siyasi görüş, ulusal veya sosyal köken, servet, yaş, engellilik veya başka
bir statü bakımından ayrım gözetilmeksizin onur, haklar ve yükümlülükler konusunda
eşittir. Kölelik, esaret, zorla çalıştırma ve insan kaçakçılığı, her türlü biçimde ve
durumda yasaktır”110 ifadesiyle yer verilmiştir. Kölelik karşıtı normatif iradenin
bölgesel bir yansıması olan Arap İnsan Hakları Şartı ise 23 Mayıs 2004 tarihinde
Tunus’ta düzenlenen Arap Birliği Zirvesi sırasında kabul edilmiştir. Başta Mısır, Suudi
Arabistan, Ürdün ve Körfez ülkeleri olmak üzere Arap Birliği’ne üye olan 22 devleti
kapsayan bu belge; evrensel insan hakları standartlarını Arap-İslam dünyasının
kültürel ve hukuki değerleriyle uyumlu bir bölgesel mekanizmaya dönüştürmeyi
hedeflemiştir.111 Bu hedef doğrultusunda, Arap İnsan Hakları Şartı, üç kuşak insan
108
Hacı Ali Açıkgül, “İslam İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Komisyonu’nun İnsan Haklarının
Geliştirilmesindeki Rolü”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 29/3
(Temmuz 2025), 1526.
109
Evrensel İslam İnsan Hakları Beyannamesi, 19 Eylül 1981, Madde 2.
110
İslam İş-birliği Teşkilatı, İslam İnsan Hakları Bildirgesi (Kahire Bildirgesi), (Mısır: Kahire 5
Ağustos 1990), Madde 1.
111
Arab Charter On Human Rights 2004, çev. Mohammed Amin Al-Midani and Mathilde Cabanettes,
Boston University Internatıonal Law Journal 24/147 (2006), 149; Arap Devletleri Birliği, Arap
İnsan Hakları Sözleşmesi, 15 Eylül 1994 (Erişim: 26 Şubat 2025).
26
haklarını kapsayan kapsamlı bir düzenleme sunmaktadır. Şart, kişisel ve siyasi haklar
ile ekonomik, sosyal ve kültürel hakları birlikte güvence altına almakta; kişisel ve
siyasal haklar arasında ayrımcılık yasağı, yaşam hakkı, işkence yasağı, aşağılayıcı
veya insanlık dışı muamele yasağı, kölelik ve insan (ve/veya organları) ticareti yasağı,
kanun önünde eşitlik, adil yargılanma hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı ile
özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişiler için insani muamele yer almaktadır. Bu
düzenleme, hakların geniş bir perspektifle korunmasını ve Arap-İslam dünyasında
insan haklarının normatif bir çerçevede uygulanmasını amaçlamaktadır.112 Bu
doğrultuda sözleşme metninde kölelik hakkında şu kesin hükme yer verilmiştir; “Her
türlü kölelik ve insan ticareti yasaktır ve cezalandırılabilir. Hiç kimse hiçbir durumda
kölelik ve kulluk altında tutulamaz.”113 Köleliği mutlak surette yasaklayarak cezai
müeyyideye bağlayan bu metin, bünyesinde ihdas edilen Arap İnsan Hakları Komitesi
aracılığıyla denetlenebilir bir statü kazanmış ve üye ülkelerin iç hukuk
düzenlemelerinde kölelik karşıtı normların pekişmesine öncülük ederek pratik bir
uygulama zemini bulmuştur
Tarihsel süreç içerisinde klasik anlamdaki köleliğin ilga edilmiş olmasına
rağmen, modern dönemde sınırları daha muğlak ve hukuki tanımı tartışmalı bir
“modern kölelik” kavramı ortaya çıkmıştır. Uluslararası sözleşmelerle belirlenen ve
uyulması gereken düzenlemelere rağmen, pozitif hukuka şeklen uygun görünen bazı
uygulamalar, insani ve ahlaki ölçütler çerçevesinde değerlendirildiğinde çeşitli
normatif açmazlara ve yapısal sorunlara yol açabilmektedir. Nitekim bu durum, kölelik
müessesesinin açık ve yasal bir statü altında değil, gayrimeşru ve örtük yöntemler
vasıtasıyla yeniden üretildiğini göstermektedir. Günümüzde kölelik, bireylerin
hukuken özgür statüsünde bulunmalarına rağmen fiilen bağımlılık, zorla çalıştırma ve
insanlık dışı muamele biçimleri altında tutulmaları şeklinde tezahür etmektedir.
112
Süleyman Dost, Uluslararası Bir İnsan Hakları Belgesi Olarak Arap İnsan Hakları Sözleşmesi,
Türkiye Adalet Akademisi Dergisi 35 (Temmuz 2018), 87.
113
Arap İnsan Hakları Şartı, Arap Ligi (League of Arap States), (Mısır: Kahire 22 Mayıs 2004), Madde
10.
27
1.3. Kölelik Tanımının Değişimi: Modern Kölelik
1.3.1. Modern Kölelik Olgusu
Modern kölelik olarak isimlendirilen kölelik anlayışının tanımını yapmak
esasen zordur. Çünkü modern kölelik oldukça karmaşık yapıya sahip bir olgudur ve
çeşitli tanımları bulunmaktadır. Söz konusu tanımların hepsi kontrol, istemsiz eylemler
ve sömürü unsurlarını içermektedir. İslam’ın erken ve klasik dönemindeki kölelikten
farklı olarak modern kölelik, zorlayıcı fiilî uygulamaların açık biçimde görülmediği;
buna rağmen kişilerin özgürlüklerinin kontrol altına alınarak köle gibi kullanıldığı bir
durumu ifade etmektedir. Modern kölelik bir bakıma “köleliğin güncel, çağdaş veya
yeni algılanış ve uygulanış biçimlerine işaret etmektedir.”114
Modern köleliği sosyal hayatın farklı alanlarında görmek mümkündür ve
yaşanan olaylar neticesinde tanımlaması yapılmaktadır. İslam’ın erken ve klasik
dönemindeki kölelik uygulamalarına ait eserlerde kölelik kavramı “özgür olmama,
kişinin efendisinin mülkü sayılması”115 şeklinde tanımlanmaktadır. Fakat günümüzde
kölelik, klasik olarak şiddet eksenli hâkimiyet sonucunda kendisini var ederek kalıcı
olan ve çoğunlukla toplum arasında kabul görmeyen, dışlanmış bireylerin maruz
kaldığı bir süreç116 olarak tanımlanmakla birlikte “bir kişinin tehdit, şiddet, baskı,
gücün kötüye kullanılması veya aldatma nedeniyle reddedemeyeceği veya terk
edemeyeceği sömürü durumları”117
şeklinde de ifade edilmektedir. Söz konusu
kavramı mülkiyet perspektifinden tanımlamaya çalışan Allain ve Hickey, Tony
Honere’nin yazdığı bir denemeyi dayanak göstererek modern köleliği “bir şeyin
sahibinin o şeyle ilgili olarak sahip olmaya, yapmaya veya beklemeye hakkı olduğu
şey”118 şeklinde ifade etmektedir. Kara, “modern kölelik” kavramının, tarihsel kölelik
kurumunda ve yasal insan mülkiyeti sisteminde görülen yoğun kontrol, istismar ve
ekonomik sömürü düzeyleriyle eşdeğer nitelikler taşıyan sınırlı sayıdaki modern
114
Zülfiye Zeynep Bakır, “Modern Kölelik”, İNSAMER, Araştırma 19 – Uluslararası Hukuk (Ağustos
2016), 5.
115
Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, 315.
116
Walk Free Foundation, The Global Slavery Index 2018 (The Minderoo Foundation Pty Ltd., 2018),
7 (Erişim 22 Ocak 2026).
117
Hüseyin Ali Kudret- Semra Nubihar Mente, “Köleliğin Kılıf Değiştirmiş Hali: Modern Kölelik”,
ASBÜ Hukuk Fakültesi Dergisi 4/2 (2022), 1004.
118
Jean Allain- Robin Hickey, “Property and the Definition of Slavery”, Journal of International and
Comparative Law 61/4 (October, 2012), 925.
28
örneklerle sınırlandırılması gerektiğini ileri sürmektedir.119 Patterson ise köleliği
“doğuştan yabancılaştırılmış ve çoğu kez onursuzlaştırılmış kişilerin kalıcı ve şiddete
dayalı egemenlik altına alınması” şeklinde tanımlamakta; bu çerçevede köleliğin,
bireylerin anavatanlarından ve kültürel bağlamlarından koparılarak insanlık onurunu
zedeleyen sürekli ve zorlayıcı bir tahakküm altına sokulmasını gerektirdiğini
savunmaktadır.120 Bunlarla birlikte modern kölelik kavramı ile ilgili daha pek çok
tanımın yapılması muhtemeldir. Çünkü varlığı yasak olan bir sistem el altından
yürütülmekte ve farklı şekillerde tezahür etmektedir. Bu sebeple yaşanan olaylar ve
gelişen durumlar neticesinde kişisel analizler yapılmakta ve bunun akabinde de yeni
tanımlamalar ortaya çıkmaktadır.
İslam, kölelik kurumunu sınırlandırmış ve kölelik uygulamasının kaldırılması
için teşvik edici ilke ve prensipler getirmiştir. Fakat kölelik sistemi hayatımızda farklı
şekillerde varlığını sürdürmektedir. Bazen Batı’nın sömürü altında işgücü ihtiyacına
dayalı olarak bazen belirli bir ırkın veya zümrenin diğer kimseleri insan olarak
görmemesi bazen de mafya kontrolünde veya devlet kontrolü dışında usulsüz yollarla
yapılan ticari eylemler olarak kendini göstermektedir. Buna sebep olan en önemli etken
“insanın yalnızca başkasının çıkarı için çalışması”121 ilkesidir.
Modern köleliğin, özellikle XX. yüzyılın sonlarına doğru, güçlü devletlerin
zayıf devletler ve bu devletlerin vatandaşları üzerinde tesis ettikleri çok boyutlu bir
sömürü sistemi şeklinde tezahür ettiği ifade edilebilir. İşverenlerin çok iş az ücret
sistematiğinde kurmuş oldukları ticaret anlayışıdır. Kölelik uygulamalarını hayata
geçiren kişiler, karşı tarafı zorla çalıştırmak, fizyolojik ve psikolojik şiddet uygulamak
gibi eylemlerde bulunmuşlardır. Ayrıca bu bireyler, toplumda yaşayan savunmasız,
borçlu, kimsesiz veya çaresiz olan kişiler üzerinden işlerini yürütmektedirler. Aynı
zamanda insan bedenine ve onuruna yönelik yapılan organ ticareti ve farklı amaçlarla
gerçekleştirilen insan ticareti bireyin yaşamına ve sağlığına yönelik bir tehdidi
barındırmakla birlikte kişiyi ruhsal olarak da yaralamaktadır. Bireyin organlarının
organ mafyası olarak adlandırılan kişilerce çalınması hırsızlık fiilinin boyut
119
Siddharth Kara, Modern Slavery: A Global Perspective (New York: Columbia University Press,
2017), 21.
120
Patterson, Orlando, Slavery and Social Death: A Comparative Study (Cambridge, MA; London:
Harvard University Press, 1982), 7-8.
121
Hasan Malay, “Çağlar Boyu Kölelik” (İstanbul: Gndoan Yayınları, 1990), 11.
29
değiştirerek insan hayatına yönelik ciddi bir tehdide dönüştüğünü göstermektedir. Öte
yandan kişinin kendi rızası doğrultusunda organını satması bireyin çoğu zaman içinde
bulunduğu ağır ekonomik koşulların bir yansımasıdır.
Günümüzde iç savaşların, ekonomik krizlerin ve sosyal adaletsizliklerin
artması, korunmasız ve kırılgan durumda bulunan bireylerin sayısında belirgin bir
çoğalmaya yol açmıştır. Bu süreçte, söz konusu kırılganlıklardan fayda sağlamayı
amaçlayanların, hukukun müdahale etmekte yetersiz kaldığı alanları genişleten yeni
yöntemler geliştirdiği görülmektedir.122 Günümüzde kölelik ile kölelik benzeri
uygulamalar arasındaki sınır giderek belirsizleşmiş; uygulamada köleliğin nerede
başlayıp nerede sona erdiğini tespit etmek önemli güçlükler doğurur hâle gelmiştir.123
Modern köleliğin yeniden aktif hale gelmesinde pek çok faktörün etkili olduğu
ileri sürülmektedir. Bales’e göre “yaşanılan nüfus artışı, yoksullaşan çiftçilere yönelik
mülksüzleştirme faaliyetleri ve köleliğe karşı savunmasız hale getiren finansal
piyasanın düşük ücretli emek tercihi gibi etkenler köleliğe sebep olmaktadır.”124
Manzo, modern kölelik ile günümüz sermaye piyasası arasındaki bağın daha derin
olduğunu iddia etmektedir. Yapmış olduğu analizleri Marksizm temelinde
değerlendirerek yarı-feodalizm ve yeniden proleterleşme kavramlarına dikkat
çekmektedir.125 Bu çerçevede Manzo, modern köleliğin ortaya çıkışını kapitalist
üretim ilişkilerinin küresel ölçekte genişlemesine ve sermaye birikiminin sürekliliğini
sağlama arayışına bağlamaktadır. Ona göre özellikle neoliberal dönemde emeğin
güvencesizleştirilmesi, informel sektörün büyümesi ve devletlerin sosyal koruma
mekanizmalarının zayıflaması, bireyleri piyasa karşısında kırılgan hâle getirmiştir.
Böylece hukuken özgür görünen ancak ekonomik olarak bağımlılaştırılmış kitleler
üzerinden, yarı-feodal nitelikler taşıyan ve yeniden proleterleşme süreçleriyle beslenen
yeni bir bağımlılık biçimi ortaya çıkmıştır.
122
Ali Bal, “Kölelik, Zorla Çalıştırma ve Benzer Uygulamalara İlişkin Yasağın Uluslararası Hukuk ve
AİHM İçtihatları Çerçevesinde Gelişimi”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, 4/2 (2019), 103-104.
123
Joel Quirk, Unfinished Business: A Comparative Survey of Historical and Contemporary Slavery
(Paris: UNESCO; WISE, 2008), 45.
124
Kevin Bales, “Kullanıp Atılanlar” Küresel Ekonomide Yeni Kölelik, çvr: Pınar Öğünç (İstanbul:
Çitlembik Yayınları, 2002), 257.
125
Kate Manzo, “Modern Slavery, Global Capitalism & Deproletarianisation in West Africa”, Review
of African Political Economy 32/106 (2005), 527-530.
30
Davidson’a göre kuralsızlaştırma ve özelleştirme politikaları, işgücü
piyasalarını serbestleştirip esnekleştirirken sosyal koruma alanını daraltmış; bu durum,
ücretli emek temelli refah devleti anlayışının belirgin biçimde zayıflamasına yol
açmıştır. Özellikle 2008 Krizi öncesinde, yoksullukla mücadelede sosyal refah
mekanizmaları yerine krediye dayalı çözümlerin öne çıkması, gelişmiş Batı
demokrasilerinde işçi sınıfının borçlanma üzerinden piyasaya bağımlılığını artırmış;
güvencesizlik ve borç yükü, emekçilerin kolektif mücadeleye katılımını da önemli
ölçüde sınırlamıştır.126
Hickey, Manzo ve Davidson’un modern köleliğin tanımı ve ortaya çıkış
sebeplerine ilişkin yaklaşımlarını bütüncül biçimde değerlendiren Crane, bu olguyu
farklı teorik zeminlerde temellendirilen açıklamaları bir araya getirerek çok katmanlı
bir analiz çerçevesi içinde ele almaktadır. Crane, köleliği yeniden aktif hale getiren
sebepleri; endüstriyel kapsam, sosyo-ekonomik etken, coğrafi etken, kültürel etken ve
düzenleyici kapsam olmak üzere beş ayrı açıdan ele almıştır.127 Crane endüstriyel
etkeni; bölgesel kümelenme, meşruiyet, talep emekliliği, değer dağılımı ve işgücü
yoğunluğu şeklinde beş farklı olguya dayandırmaktadır. Bununla birlikte Crane
modern köleliğin, güç sermayesinin yoğun olduğu bölgelerde, daha ilkel araçgereçlere sahip ve bu aletler ekseninde yürütülen endüstrilerde çalışan vasıfsız işçilerle
veya elde edilecek olan değerin belli bir standartla sabit kalacağı küçük işletmelerle
ilişkilendirileceğini ifade etmektedir. Modern köleliğin yoğunlaştığı alanlar arasında
tarımsal faaliyetler, madencilik, inşaat, tuğla yapımı ve halı dokumacılığı mevcuttur.
Bunların yanı sıra güvence açısından düşük standarda sahip olan ve ücretin taksim
edilmesi hususunda düzensizlik gösteren hizmet sektörlerinde modern kölelerinin
sayısı oldukça fazladır.128
Modern kölelik olgusunun arka planında sosyo-ekonomik etkenler önemli bir
yer tutmaktadır. Özellikle yoksulluk ve işsizlik, bireyleri daha kırılgan hâle getiren
temel sebepler arasında gösterilmektedir. Bu bağlamda Crane’ye göre sosyo-ekonomik
etken; işsizlik, eğitim, farkındalık ve yoksulluk unsurları ile bağlantılıdır.129 Geçmişten
126
Julia O’Connell Davidson, “Troubling Freedom: Migration, Debt, and Modern Slavery,” Migration
Studies 1/1 (2013), 13.
127
Andrew Crane, “Modern Slavery As A Management Practice: Exploring The Conditions and
Capabilities For Human Exploitation”, Academy of Management Review 38/1 (2013), 53.
128
Crane, “Modern Slavery As A Management Practice”, 54.
129
Crane, “Modern Slavery As A Management Practice”, 57.
31
günümüze gelen süreçte yoksulluk faktörü, bir bireyin her şeyi yapabileceği ortamı
ona hazırlatan bir güç olmuş ve bu nedenle “itici” unsur olarak görülmüştür. İşsizlik,
bireylerin performanslarını gösterememesi veya bulundukları konumun istenilen
düzeyde iş imkânına sahip olmaması nedeniyle yoksulluk oranının artmasına sebebiyet
vermektedir. Bunun sonucunda kişilerin hem sosyal güvenlik hem de sermaye
açısından bir arayış içerisinde olması, karşılarına çıkabilecek modern kölelik
görünümündeki iş tekliflerine daha ılımlı yaklaşmalarına neden olmaktadır. Ayrıca bir
toplumda bireylerin eğitim düzeyinin ve buna bağlı farkındalığın düşük olması, üst
kademedeki kişilerin sömürülerine karşı bir tepkisizliği meydana getirmektedir.
Crane’nin perspektifinde, sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı toplumlarda bireylere
yönelik ihtiyaca uygun kredi fırsatlarının oluşturulması, o bölgede hüküm süren
görevlilerin kendi istekleri doğrultusunda hareket etmesini engelleyici bir işlev
görmektedir.130 Bu yaklaşımı destekler şekilde Moon’a göre modern köleliğin
temelinde, özellikle yoksulluk, beceri eksikliği ve kurumsal ayrımcılık nedeniyle
sınırlı seçeneklere sahip savunmasız işçilerin kırılganlığı bulunmaktadır; bu kişiler
çoğu zaman sömürücü ve onur kırıcı çalışma koşullarını kabul etmek zorunda
kalmaktadır. Ayrıca Moon, göçü insanın onur, güvenlik ve daha iyi bir gelecek
arayışının temel bir tezahürü olarak değerlendirmektedir.131
Modern kölelik riskini artıran unsurlardan biri de coğrafi koşullardır. Özellikle
fiziksel uzaklık, toplumsal izolasyon ve denetim mekanizmalarına erişimin sınırlı
olması, bireyleri sömürüye daha açık hâle getirebilmektedir. Bu bağlamda Crane,
coğrafi etkeni; coğrafi izolasyon ile fiziksel, psikolojik ve politik mesafe unsurları
çerçevesinde
değerlendirmektedir.
Sanayi
bölgelerinde
yaşamını
sürdüren
topluluklarda madencilik, ormancılık ve tarım gibi sektörlerin yürütülme biçimi ve
mekânsal konumu, sömürünün ortaya çıkması açısından belirleyici bir faktör
oluşturmaktadır. Bu tür bölgelerin şehir veya kasaba gibi merkezi bölgelerden uzak
olması, iş gücü için yüksek talep düşük arz piyasası oluşturmaktadır. Bu coğrafi
izolasyonla birlikte topluluklar arası iletişimin yeterli düzeyde olmaması, yaşam
döngüsünün
130
131
standartları
hakkında
bu
bireylerin
fikir
sahibi
olmalarını
Crane, “Modern Slavery As A Management Practice”, 54-56.
Mwansa Claude Kimpinde, “Global Perspectives on Modern Slavery: A Reflective Narrative on
John Wesley’s Thoughts Upon Slavery and Social Justice”, E-Journal of Religious and Theological
Studies 11/6 (Haziran 2025), 309.
32
engellemektedir. Bu durum, bireylerin hak ve menfaatlerini korumaya yönelik hukuki
düzenlemelerden, yaptırım mekanizmalarından ve sivil toplum kuruluşlarının aktif
desteğinden yoksun kalmalarına yol açabilmekte; bunun sonucunda ise kölelik benzeri
uygulamalar karşısında tepki üretmeyen, hatta bu tür ilişkileri zamanla olağanlaştıran
bir toplumsal algının oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu tür bir durumda
işçilerin söz konusu uygulamalara karşı direnç geliştirme ihtimali önemli ölçüde
azalmaktadır132 Köle muamelesine maruz bırakılan işçiler üzerinde uygulanan
psikolojik ve fizyolojik baskılar, onların aile ve sosyal çevrelerinden uzak bir yaşam
sürmeye zorlanmalarıyla birleştiğinde, bulundukları bölgede fiilî bir mecburiyet
altında kalmalarına yol açmaktadır. Buna ek olarak, farklı milletlere mensup olmaları
ve bulundukları ülkenin dilini yeterince bilmemeleri, iletişim kanallarını sınırlamakta
ve destek mekanizmalarına erişimlerini güçleştirmektedir. Tüm bu etkenler, işçilerin
geri dönüş süreçlerinde ciddi ekonomik kayıplara ve karmaşık lojistik sorunlara neden
olmakta; böylece bağımlılık ilişkisini daha da derinleştirmektedir. Bu durum
neticesinde işçilerin kaçma girişimleri pek başarılı sonuçlanamamaktadır. Birleşik
Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar gibi dünyanın en zengin ülkelerinde
“kafala” olarak isimlendirilen sistem bunun en iyi örneği olabilir. Kafala sisteminde,
kişi bir şirketle anlaşma yaparak bu ülkelerde çalışmaya başlasa ve daha sonra bu
akitten dönmek ya da başka bir şirketle anlaşma yapmak istese söz konusu fesh hakkı
kendisine tanınmaz ve başka şirketle akit yapmasına müsaade edilmez. 133 Hatta kişi
kendisine işveren bireyi dâhi seçemez konumdadır. Bununla birlikte işçi iradesi
dahilinde istediği vakit ülkesine geri dönüş sağlayamaz çünkü pasaport ve kimlik gibi
özel eşyalarına onu getiren şirket tarafından el konulmaktadır.134 Bu sebeple işçinin
durumu onu getiren kurumun inisiyatifine bırakılmıştır.
Modern köleliğin yalnızca ekonomik ve yapısal dinamiklerle değil, aynı
zamanda toplumsal ve kültürel kodlarla da beslendiği görülmektedir. Geleneksel
hiyerarşiler, tarihsel olarak yerleşmiş eşitsizlik kalıpları ve dinî referansların belirli
biçimlerde yorumlanması, bazı bağımlılık ilişkilerinin meşrulaştırılmasına zemin
132
Crane, “Modern Slavery As A Management Practice”, 56.
Muhammed Aslam, “Kafala Sysyem And Migrant Workers: A Critical Analysıs of Labor
Exploration in the Middle East”, Journal of Applied Linguistics And Tesol (Jalt) 8/1 (2025), 15511552.
134
Caf Dowlah, Foundations of Modern Slavery (London and New York: Routledge, 2022), 316.
133
33
hazırlayabilmektedir. Bu bağlamda Crane, gelenekler, yerleşmiş eşitsizlikler ve dini
inançlar bağlamında değerlendirmektedir.135 Benzer şekilde Crane, modern köleliğin
ortaya çıkışında düzenleyici etkeni de devletlerin sorunlara gösterdiği siyasal irade,
kurumsal ilgi düzeyi ve yönetim kapasitesi bağlamında ele almaktadır. Bu çerçevede
düzenleyici etken; yalnızca hukuki düzenlemelerin varlığına değil, bu düzenlemelerin
uygulanabilirliğine, denetim mekanizmalarının etkinliğine ve yaptırım süreçlerinin
işlerliğine işaret etmektedir. Zira yolsuzluk ve usulsüzlük fiillerine karışan aktörlerin
delilleri ortadan kaldırabilmeleri ve insan hakları ekseninde uluslararası sözleşmelerde
öngörülen
yaptırımlardan
kaçınabilmeleri,
çoğu
zaman
kamu
yönetiminin
zayıflığından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, idari kapasitenin yetersizliği ve
denetim mekanizmalarının işlevsizliği, hak ihlallerinin gizlenmesine ve yaptırım
süreçlerinin etkisizleşmesine zemin hazırlamaktadır.136 Bu durumun somut
yansımalarından biri, güncel çatışma alanlarında gözlemlenebilmektedir. Örneğin
Gazze’de süregelen saldırılar bağlamında, sivillere yönelik eylemlerin uluslararası
insan
hakları
normlarıyla
açık
biçimde
çelişmesine
rağmen,
yaptırım
mekanizmalarının etkin şekilde işletilememesi, düzenleyici etkenin küresel düzeyde
de ne ölçüde belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda mesele, kültürel değil;
esasen düzenleyici kapasitenin ve uluslararası hukuki yaptırım gücünün sınırlarıyla
ilgilidir.
Modern kölelik, iş alanında kendisine yer bulduğu gibi farklı ticari faaliyet
alanlarında da çeşitli biçimlerde tezahür etmektedir. Ticaret, toplumlar ve ülkeler
arasında karşılıklı ilişkinin sürdürülmesinde önemli bir araç olmakla birlikte, zaman
içerisinde çok boyutlu ve karmaşık bir yapıya bürünmüştür. Bu dönüşüm sürecinde
bazı ticari faaliyetler, insani ve etik sınırları tartışmalı alanlara doğru evrilmiştir. Bu
çerçevede özellikle insan bedeni üzerinden yürütülen yasa dışı ve sömürüye açık
faaliyetler, modern kölelik tartışmaları kapsamında değerlendirilmekte; organ ticareti
de bu problematik alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır. İnsan ve organ ticaretinin
küresel ölçüde varlığını sürdürmesi yoksul ve ihtiyaç sahibi insanların hâlâ
sömürülmeye devam ettiğinin bir göstergesidir. İnsan ticaretinde bireyler üzerinden bir
kazanç elde edilmektedir. Söz konusu kazancın elde edilmesinde uygulanan kaçırma,
135
136
Crane, “Modern Slavery As A Management Practice”, 57.
Crane, “Modern Slavery As A Management Practice”, 58.
34
dolandırıcılık, aldatma, gücün kötüye kullanılması, kişilerin kazançlarına rızası
dışında el konulması gibi yöntemler insan ticaretinin temel unsurları olarak
görülmektedir.137
Organ ticaretinin tezahür etmesinde farklı etkenler bulunmaktadır. Bunlardan
ilki organ nakli bekleyen bireylerin organ ihtiyacını temin edecek kurum ve
kuruluşlardaki yetersizlik ve bunun doğrultusunda oluşan gecikmelerdir.138 Söz
konusu gecikmeler akabinde usulsüz yollardan organ teminine yönelik bir eğilim
ortaya çıkmaktadır. Organın bağışlanabilmesi için gerekli kriterlerin oluşmaması,
organ nakli bekleyen bireyleri, ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ücret mukabilinde
sağlıklı bireylerden organ temin etmeye sevk etmiştir.
Organ ticaretine zemin hazırlayan bir diğer önemli etken ise ekonomik
yoksulluktur. Toplumda yaşanan maddi sıkıntılarla mücadele eden bireyler, sosyal
durumlarının etkisiyle, organ nakli bekleyen bireylerden gelen tekliflere olumlu
yaklaşmakta ve ücret karşılığında organlarını verme teklifini makul bir seçenek olarak
değerlendirmektedir.139 Bu süreci takiben, organ temininin ücret karşılığında
gerçekleştirilmesi, özellikle ekonomik olarak dezavantajlı bireylerin sağlıklı
olmalarına rağmen organlarını satmalarına zemin hazırlamıştır. Literatürde bu
durumun, organ ticaretinin yaygınlaşmasına ve zamanla örgütlü, yasa dışı bir yapıya
bürünerek “organ mafyacılığı” olarak adlandırılan bir suç pratiğine dönüşmesine yol
açtığı ifade edilmektedir.
Organ ticaretinde savaş, yoksulluk ve bazı ülkelerde iç karışıklıklar140 organ
nakli yetersizliği ve ekonomik sorunlarla birlikte, organ mafyacılığı adı altında faaliyet
gösteren ağların gelişimini ve işleyişini etkilemektedir. Zamanla etkenlerin
çeşitlenmesi, organ ticaretinde bireylerin rızası dışında -çalarak veya icbar yoluylaorganların alınmasına, dolayısıyla bu alanda etik ve hukuki sınırların ihlal edildiği
uygulamaların tezahür etmesine neden olmuştur. Modern kölelik, işçilerin emeklerinin
sistematik biçimde sömürülmesi ve organ ticareti gibi uygulamalar üzerinden, bireyin
137
Güngör Çabuk, “İnsan Ticareti Süreci: Tacirler ve Yöntemler”, Hacettepe Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi 5/1, (Ekim 2023), 86.
138
Bozdemir, “Organ Ticaretinin Önlenmesine Yönelik Kampanyalar”, 370.
139
Bozdemir, “Organ Ticaretinin Önlenmesine Yönelik Kampanyalar”, 370.
140
Bozdemir, “Organ Ticaretinin Önlenmesine Yönelik Kampanyalar”, 373.
35
sosyal ve sağlık bütünlüğünü tehdit eden çağdaş sömürü biçimleri içerisinde
görünürlük kazanmaktadır.
1.3.2. Klasik Dönem Köleliği ile Modern Dönem Köleliğinin Mukayesesi
Kölelik olgusu tarih boyunca farklı zaman ve biçimlerde varlığını
sürdürmüştür. Dönemlerin koşullarına göre şekil alan kölelik, süreç içerisinde boyut
değiştirmeye başlamıştır. Alışılagelen bir köle anlayışının yavaş yavaş kapitalizmin
ve teknolojinin etkisiyle evrilmesi zaman içerisinde etkisini gösteren fakat ihmal
edilen veya görmemezlikten gelinen bir durum meydana getirmiştir. Günümüzde
modern kölelik olgusu her ne kadar farklı bir boyutta varlığını devam ettirse de klasik
dönemdeki kölelik anlayışıyla bazı yönlerden benzerlik göstermektedir. Her iki dönem
kölelikte de insanın benliğine yönelik bir saldırı söz konusudur. Klasik dönem ile
modern dönem köleliği arasında farklılıklar da mevcuttur. Söz konusu farklılıklar,
dönemlerin barındırmış olduğu yapısal, kültürel, teknolojik, ideolojik veya sosyolojik
faktörlerin etkisinden kaynaklanmaktadır.
1.3.2.1. Benzer Yönleri
İslam’ın erken ve klasik dönem ile modern dönem köleliğin ortak noktası insan
saygınlığını, onurunu ve gururunu göz ardı etmesidir. Her iki dönem köleliğinde de
zorla çalıştırılmaların ve bazı durumlara mecbur bırakılmanın söz konusu olduğu
gözlemlenebilir. İslam’ın erken ve klasik dönemlerinde kölenin mülkiyeti efendisinin
elinde olduğu için köle söz hakkına sahip değildi,141 modern kölelikte ise tehdit, şantaj,
zorlama gibi yöntemlerin devreye girmesiyle kişi, tehdit ve şantaj yapanın esiri haline
gelmektedir.142 Bir diğer açıdan her iki dönem köleliğinde de şiddet ve korkunun
olduğu görülmektedir. İslam’ın erken ve klasik dönemlerindeki korku ve şiddet somut
anlamda yaşanırken modern kölelikte bunun görünümü daha çok duygusal ve
psikolojik şiddet olarak kendini göstermektedir.143 Buna ek olarak ise emek
sömürüsünün ortak bir payda olduğu görülmektedir. Klasik İslam dönem kölelikte,
141
Mehmet Âkif Aydın- Muhammed Hamîdullah, “Köle”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
(Ankara: TDV Yayınları, 2002), 26/239.
142
Roger Plant, Modern slavery: The Concepts And Their Practical İmplications, International Labour
Organization- Cenevre: ILO (Mayıs 2014), 16.
143
Jodi Symmonds, Exploring Methods of Coercion in Human Trafficking and Modern Slavery”,
Prison Service Journal 251 (2020), 5.
36
köleler çalıştıkları karşılığında yaşam ihtiyaçlarını temin ederken, modern kölelikte ise
işçilere düşük ücret verilmesi veya hiç ücret verilmemesi ya da işçilerin zorla
çalıştırılması ekonomik sömürü olarak kendini göstermektedir.144
1.3.2.2. Farklı Yönleri
Klasik dönem köleliği ile günümüz modern köleliğini birbirinden ayıran
faktörlerden biri, köle vasfı ile vasıflandırılan kişilerin hukuki statüsüdür. Klasik
kölelik sisteminde, köle ile efendisi arasında karşılıklı menfaatler söz konusu olsa da
kölelerin hakları yaşama, beslenme ve barınma gibi temel insani ihtiyaçlarla
sınırlandırılmıştır. Köleler hukuki ve toplumsal açıdan birey statüsünde değil, eşya
olarak nitelendirilmişlerdir. Fakat modern kölelikte, kölelik kavramının olgusal boyutu
çok başkalaşmıştır. Köle isimlendirilmesi yapılmadığı halde modern köleliğe maruz
kalanlar kölelerden daha çetin ve haksız koşullar altında çalıştırılmaktadır. Kendi
menfaatleri uğruna kullanılan kişiler, teorik olarak siyasi ve sosyal hakka sahip olarak
görülse de bu hakların uygulamada sağlanması çoğu zaman mümkün olmamaktadır.145
Ayrıca modern köle olarak isimlendirilen kişiler hukuki kişiliklerini korumakta ve eşya
kategorisinde görülmemektedir.146
Bu iki dönem köleliği arasındaki bir diğer fark ise, klasik dönem köleliği
maliyet açısından daha yüksek bedellere sahipken günümüz modern köleliğinde bu
maddi
bedellerin
yok
denecek
kadar
az
olmasıdır.
Mülkiyet
açısından
değerlendirdiğinde klasik dönem kölelikte köle efendisinin tam mülkiyeti altındaydı.
Ancak modern kölelikte mülkiyet ilişkisi tam olarak ortadan kalkmasa da klasik
dönem köleliğine göre oldukça azdır. Modern kölelikte mülkiyet ilişkisi zayıflayarak
sömüren-sömürülen düzenine evrilmiştir. İnsan ticareti, emek sömürüsü ve organ
ticareti gibi pek çok durumda istismar oldukça net bir şekilde kendini
göstermektedir.147 Modern kölelikte herkes bireysel olarak bir yaşam sürmekte fakat
menfaat söz konusu olduğunda güçlü kişiler diğer insanlardan faydalanmaktadır.
144
Kadriye Bakırcı, Human Trafficking And Forced Labour, Finansal Suçlar Dergisi 16/2 (2009), 162.
Erkan Duymaz, “Modern Kölelik: Avrupa Konseyi Hukukunda Kölelik, Kulluk ve Zorla Çalıştırma
Yasakları Üzerine Bir İnceleme”, Legal Hukuk Dergisi 11/123 (Mart 2013), 72-73.
146
Kudret- Mente, “Köleliğin Kılıf Değiştirmiş Hali”, 1008.
147
Duymaz, “Modern Kölelik Avrupa Konseyi Hukukunda Kölelik, Kulluk ve Zorla Çalıştırma
Yasakları Üzerine Bir İnceleme”, 73.
145
37
Maliyet ve mülkiyet kapsamında değerlendirildiğinde modern kölelikteki kâr oranının
klasik köleliğe göre daha yüksek olduğu ifade edilebilir.148
Klasik ve modern dönem kölelikte bireylere yönelik uygulanan yöntemler de
farklılık göstermektedir. Klasik dönem kölelikte köle-efendi ilişkisinde efendinin köle
üzerinde mutlak hâkimiyet kurabilmesi için bazı durumlarda zincir gibi somut bir
pranga aracı kullanılmaktaydı. Modern kölelikle ise sömüren-sömürülen ilişkisinin
kurulması ve devam ettirilmesinde uygulanan yöntemler genellikle korkutma, tehdit
ve şantaj gibi soyut boyuttadır. Somut görünümlerinde ise fiziki bir temasın
bulunmadığı ancak engelleyici nitelik barındıran pasaport ve kimliğe el koyma gibi
uygulamalar söz konusudur.149
Köle edinme kaynakları açısından da farklılıklar tespit etmek mümkündür.
Modern dönemdeki kölelik sisteminde çağın getirdiği her durum içerisinde kölelik
kendine yer bulabilmektedir. Yoksulluk, işsizlik, katliam, soykırım gibi durumlarda
insanların haklarının ihlali söz konusu olur ve kişi özgürlüğe muhtaç hale gelir. Klasik
dönem köleliğin kaynağı ise savaş esirliği, köleden doğma, borcunu ödeyememe gibi
sebeplere dayanmaktadır.150
Kölelik uygulamalarında farklı sistemler benimsenmiştir. İslam’ın erken ve
klasik döneminde görülen kölelikte kölenin hayatta kalabilmek adına efendisine
bağlılığı yetmekteydi. Aynı zamanda o dönemde insanların ırk ayrımı meselesi
mevcuttu, bu istemdeki ırksal ve etnik farklılıklar kölelik müessesesini oluşturmak için
yeterli sayılıp fiiliyata dökülmekteydi. Söz konusu durum, köle fiyatları belirlenirken
açık bir şekilde görülmektedir.151 Ancak söz konusu modern köleleştirmede etkili olan
etkenler etnik kültür ve farklı ırka sahip olmak gibi durumlardan ziyade güç ve
maddiyat eksenli oluşmaya başlamıştır. Günümüz modern köleliğinde önemli bir kriter
ise kişilerin savunmasız bir hal içinde olmalarıdır. Modern efendilerin köle olabilmesi
muhtemel kişilerde dikkat ettikleri esas kriter, bireyin kolaylıkla kandırılabilecek
düzeyde masum, fakir, yoksun ve aciz olmalarıdır.152
148
Bakır, “Modern Kölelik” 6.
Duymaz, “Modern Kölelik Avrupa Konseyi Hukukunda Kölelik, Kulluk ve Zorla Çalıştırma
Yasakları Üzerine Bir İnceleme”, 73.
150
Akyılmaz, “Osmanlı Hukukunda Köleliğin Sona Ermesi ile İlgili Düzenlemeler”, 210.
151
Ali Hatalmış, “İlk Dönem İslam Tarihi Ekonomik Hayatta Kölelik ve Cariyelik”, Yüzüncü yıl
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 23 (2012), 220.
152
Bales, “Kullanıp Atılanlar” Küresel Ekonomide Yeni Kölelik, 16-17.
149
38
Cezai işlemler açısından bakıldığında klasik köle ile modern köle arasında
ayrım bulunmaktadır. Bu ayrımın temeli aslında hür-köle ayrımından gelmektedir.
Köle ile hür birey arasında temel bir farklılık bulunmaktadır. Kölelere verilecek olan
cezalar kölelere tanınan hak ve sorumluluklar başlığında ifade edildiği üzere had
cezası gerektiren suçlarda hür insanlara uygulanan cezai işlemlerin yarısı kadardır. Bu
hüküm bireye yönelik bir değişiklik göstermeksizin tüm köle ve bazı suçlar için genel
geçerdir. Hür bireylere yapılan cezai indirimler ise bireyin statüsünden kaynaklı değil,
kişinin bulunduğu hal ve durum bağlamında gerçekleşmektedir. Mesela, İslam
hukukunda had cezaları arasında yer alan içki içme suçu hürler için 80 kamçı,153 zina
suçu 100,154 kazf suçu ise 80155 kamçıdır. Ancak bu cezalar köleler için yarı misli
olarak belirlenmiştir ve sırasıyla 40, 50 ve 40 kamçı olacak şekilde uygulanır. Bu
uygulama tüm köleler için belirlenmiş kesin hükümlerdir. Ancak modern kölelik ceza
sisteminde ise bireyler eşit hükümlere tabi tutulur. Sadece suçun işleniş biçimi cezada
değişikliğe sebep olabilir. Örneğin, failin suçu bilinçli ya da nefsi müdafaa gibi sebeple
işlemesi durumu cezai işlemde farklılıklara yol açabilir.156 Aynı şekilde kişinin toplum
nezdinde tanınıyor olması sosyal ilişkilerine zarar vermesi açısından bazı durumlarda
cezai indirimlere sebep olabiliyorken bazı durumlarda da sosyal düzenin
sağlanabilmesi için emsal niteliğinde bir ceza uygulaması gerekebilir.157 Cezanın
değişimi söz konusu sebepler silsilesine bağlı olarak değişmektedir.
153
Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc, 165.
en-Nûr, 24/2.
155
en-Nûr, 24/2.
156
İlhan Bulut, “Takdiri İndirim Nedenleri ve 7406 Sayılı Kanun ile Yapılan Değişikliklerin
İncelenmesi”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk fakültesi Ceza Hukuku Sempozyumu, ed. Nur
Zeliha Kaman (İstanbul: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Yayınları, 2024), 5.
157
Mustafa Artuç- Tahir Hırslı, Hüküm Kurma Esasları (Ankara: Adalet Yayınları, 2010), 86.
154
39
2. MODERN KÖLELİK BAĞLAMINDA İŞÇİ VE EMEK SÖMÜRÜSÜ
İnsanoğlu yaşamını sürdürmek için çalışmak ve üretmek mecburiyetindedir.
Bireyler özellikle temel ihtiyaçlardan olan beslenme, barınma ve korunma ihtiyaçlarını
giderilebilmek için çalışmaya muhtaçtır. Bu sebeple sosyal hayatın içerisinde
ekonomik sınıfı oluşturan işveren ve işçiler sınıfı yer almaktadır ve işçi-işveren
statüsü, hayatın her evresinde varlığını sürdürmektedir. Fakat 18.yy.’da kapitalist
sistemin158 işleyişe geçmesiyle birlikte işverenler tarafından, işçilerden fazla mesai
yapmalarının istenmesi, hak edilen ücretin gerekenden daha az verilmesini talep eden
bir sisteminin benimsenmesine sebebiyet vermiştir ve bunun sonucunda modern köle
olarak adlandırabileceğimiz “sömürülen işçiler”159 kavramı ortaya çıkmıştır. Her ne
kadar bu uygulama gayri resmi bir usulle devam ediyor olsa da insan sağlığını
etkileyen, yüce yaratıcı tarafından insana bahşedilmiş olan temel hakları ihlal eden bir
durum söz konusudur. Sömürülen işçilerin bir alt dalı olan zorla çalıştırma, genellikle
hak ve menfaatlerden yoksun savunmasız insanlar olan göçmen işçilerden
oluşmaktadır.160 Bu usulsüz çalıştırmaların örneği dünyanın pek çok yerinde mevcut
olduğu gibi İslam coğrafyasında da gözlemek mümkündür. İlkel aletler ile çalıştırılan
işçiler, Hindistan ve Nepal gibi ülkelerde tuğla üretimi ve taş ocakçılığı işlerinde aşırı
ve güvensiz şekilde çalıştırılan işçiler, Hindistan’da ipek boyama ve Gana’da gayri
resmi altın madenciliği yapan insanlar,161 Afganistan’ın başkenti Kabil’de az bir ücret
mukabilinde tuğla fabrikalarında çalışan okul çağındaki çocuklar,162 Katar’da ücretleri
ödenmeyen, pasaport ve kimliklerine el konularak yirmi dört saat çalıştırılan Nepal
vatandaşı işçiler163 gibi güncel örnek niteliği taşıyan işçilerin ve emeklerinin
158
Kapitalizm, büyük oranda kâr elde etmek amacıyla üretime, mal ve hizmetlerin değişimine yönelik,
özel mülkiyete ve sermaye kullanımına dayanan bir ekonomik sistem olarak tanımlanmaktadır. Aylin
Yonca Gençoğlu, “Kapitalizme Teorik Yaklaşımlar: Kapitalist Ekonomik Sistemin Temel Nitelikleri
Üzerinden Karşılaştırmalı Bir Analiz”, Tema Felsefe Dergisi 14(2020), 238.
159
Bu terim tezde, modern kölelik bağlamında aşırı ve az ücretle çalıştırılan, bazı temel haklardan
mahrum bırakılan ve bununla birlikte emekleri sömürülen işçiler kastedilmektedir.
160
Heldun Abd Rahman Shah vd. “Modern Slavery and Forced Labour: An Overview of International
Law, the Malaysian Law and Islamic Law Perspectives” AHKAM Jurnal Ilmu Syariah 21/2
(November, 2021), 245.
161
Jualıa O’connell Davıdson, “The Margins of Freedom Modern Slavery”, Palgrave Macmıllan,
(2015), 55.
162
Sohrab Omar, “Afgan çocuklarının hayat mücadelesi: Binlerce çocuk tuğla fabrikalarında çalışıyor”,
Independent Türkçe (Erişim 15 Haziran 2024).
163
BBC News, “Katar'daki yabancı işçilere “modern köle” muamelesi” (Erişim: 26 Eylül 2024).
40
sömürüldüğü uygulamalar vardır. Katarla birlikte Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt,
Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerinde de işçilerin çalıştırılma
usullerine yönelik bir çok ihmal ve kusurun olduğu bilinmektedir.164 Bu işçiler bazı
temel haklarından mahrum bir şekilde başkalarının hizmetinde çalışmaktadırlar.
Usulsüz çalıştırılan işçiler için kanunlar çıkarılmıştır.165 Fakat iş sektöründeki
kanunların ihlali işçilerin hak, emek ve iş gücü açısından sömürülmesine neden
olmuştur.
İş sektöründe usulsüz olarak çalıştırılan işçiler belli bir sistem altında istihdam
edilmektedir. Orta Doğu ülkelerinde işçi sömürüsü kafala olarak isimlendirilen ve
farklı ülkelerden gelen işçilerin belli firmalarla çalışmak zorunda bırakılması üzerine
kurulu bir düzenle yürütülmektedir. İşçilerle ilgili her durumla bu firmalar
ilgilenmektedir, işçilere yönelik hakların var olduğu iddia edilse de pratikte bunların
uygulandığını görmek pek mümkün değildir. Bu işçilerin işten ayrılma, başka bir
firmada çalışma veya ülkeyi terk etme gibi temel hakları bulunmamaktadır. Bu durum
göçmen işçiler arasında özellikle kadın ve kız çocuklarının açlıkla karşı karşıya kaldığı
vakaların artmasına neden olmaktadır. Ayrıca bu kimseler, örgün eğitimden mahrum
bir şekilde yetiştirildikleri için sahip oldukları haklardan habersizdirler. Dahası bu
göçmenler siyasal anlamda hak sahibi olarak kabul edilmemekte hatta geçici
sözleşmelerle çalışanlar için ev sahibi ülkenin iş kanunları kapsamına da dahil
edilmeme gibi durumlarla karşılaşılmaktadır.166 Göçmen işçilere yönelik söz konusu
bu davranışlar, sözleşme süresi boyunca göçmen işçilerin fiilen işverenin mülkü gibi
görünmesine sebep olmakta ve kötü muamele nedeniyle modern köleliğin yolunu
açma riskini taşımaktadır.
İnsanoğlu belli bir potansiyele sahiptir ve o potansiyel çerçevesinde bünyesini
çalıştırmalıdır. Fakat modern kölelikte işçi sömürüsünün seviyesi oldukça artmış;
işçilere insan değil, bir robot gibi muamele edilmesi gözlemlenebilir bir durum haline
gelmiştir. Nitekim işçilerin, gece geç saatlere kadar çalıştırılmaları, iş güvenliğinden
mahrum olmaları, tatil ve izin günlerinin olmaması, mesai saatleri içerisindeki işçinin
haklarından mahrum bırakılması, bir insana karşı sergilenecek insani ve hukuki
164
Majed M. Alzahrani, “The System of Kafala and the Rights of Migrant Workers in GCC Countries
– With Specific Reference to Saudi Arabia”, European Journal of Law Reform 16/2 (2014), 379.
165
Bu kanunlar işçi hakları başlığında zikredilecektir.
166
Alzahrani, “The System of Kafala and the Rights of Migrant Workers in GCC Countries”, 387.
41
tavırdan uzaktır. Daha çok gelişmemiş fakat yer altı ve ham madde kaynakları
bakımından zengin, sömürünün yaşandığı ülkelerde, modern kölelik bağlamında işçi
ve emek sömürüsü kendine yer bulmuştur. İşçi haklarında bu seviyede ihlalinin olması
ve bu durumun normal karşılanarak işçilerin çalıştırılmasına devam edilmesi iş ahlakı
olarak belirtilen ahlak kurallarına aykırı bir tutumdur.
Günümüzde sömürülen işçi olarak nitelendirilen sınıf kendi içerisinde iki
gruptan oluşmaktadır. İlk grup fiziki olarak emek sömürüsüne mahkûm edilenlerden
oluşurken ikinci grup ise fiziki olmasa da fikri olarak sömürülenden oluşmaktadır.167
Bu bölümde fiziki olarak sömürülen işçi grubu ele alınacak ve İslam hukuku açısından
değerlendirilecektir. Fiziki olarak sömürülen işçiler; çocuk işçiler, kadınlar ve azami
düzeyde yetişkin erkeklerden oluşmaktadır. Bu grup daha çok bedeni iş gücü ile
hareket edenleri içermektedir. Söz konusu grupta işçi sömürü oranı daha yüksektir.
Fikri olarak sömürülen işçi diye nitelendirilen kişiler ise çağımızın teknolojisinin
etkisinde kalmış tüm bireyleri kapsamaktadır. Bu kişiler fikirleri çalınarak diğer bir
ifadeyle algısal operasyonlar ile bir ideoloji doğrultusunda istenilen yönde
şekillendirilerek kendi fikirlerini ifade etmeyen fakat bir üst mekanizmanın
kendilerine dayattığı fikir doğrultusunda bir işçi gibi çalıştırılanlardan oluşmaktadır.
Fiziki olarak sömürülen işçiler arasında kadın ve çocukların seçilmesinin nedeni
verilen ücretin cinsiyet ve yetişkinlik derecesine göre değişkenlik göstermesidir.
Kadınlar ve çocuklar yetişkin erkeklere oranla daha düşük meblağda ücret
almaktadırlar.168 Günümüz işverenleri için bu durum avantaj niteliğindedir.
İslam hukukunda her konuda kriter belirlenirken öncelikli esas, kişiler
arasındaki adaletin sağlanmasıyken medeni hukuktaki temel esas adaletten ziyade
eşitlik olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde her ne kadar eşitlik ve adalet kavramı
birbirinin muadili olarak lanse edilmeye çalışılsa da bu iki kavram birbirinden farklıdır.
Kara Avrupası Hukuk Sistemi’ni benimseyen ülkemiz medeni hukukunda ve İslam
hukukunda bu iki kavram, bazı hukuki temel ilkelerin farklı şekillenmesine sebep
olmuştur. Bu farklılıklar, iş (işçi-işveren) sahasında da kendini göstermektedir.
Konunun net anlaşılabilmesi ve var olan problemlerin tespitinin kolaylaştırılabilmesi
167
168
Özgür Yılmaz, “The Origins of Digital Colonialism”, İmgelem 16/1 (Temmuz 2025), 335-336.
Mustafa Şen, “Cinsiyete Dayalı Ücret Eşitsizliğinin Avrupa Birliği ve Türkiye Kapsamında
Değerlendirilmesi”, Sosyal Politika Çalışma Dergisi 41 (Ağustos 2018), 301.
42
için öncelikle işçi ve işveren kavramlarının kapsamlı bir şekilde tanımlarının yapılması
gerekmektedir.
2.1. Modern Kölelik Bağlamında İşçi Tanımı
Hayatın içerisinde her alanda üretim yapan insan gruplarına “çalışan bireyler”
denilmektedir. Yapılacak akitlerde işçi hem çalışan hem de akdi gerçekleştiren kişi
olması hasebiyle akitte önemli bir yere ve hakka sahiptir. Bu hususta İslam hukuku ile
medeni hukukta işçi ve işveren kavramlarının izahlarında bazı farklılıklar
bulunmaktadır. Bu farklılıkların izahları yapılacak olup işçi, işveren ve ücret
kavramları gerek İslam hukuku gerekse medeni hukuk perspektifinden karşılaştırmalı
olarak değerlendirilecektir.
2.1.1. İşçi
İslam hukukunda işçi, “ücretle iş gören kimse”169 şeklinde ifade edilmekte olup
terimsel olarak “ecîr” olarak adlandırılmaktadır. Mecelle’de170 yer alan işçinin tanımı
ise “nefsini kiraya veren kimse”171 şeklindedir. Medeni hukukta ise işçi, “bir iş
sözleşmesi bünyesinde işveren tarafından saptanan emir ve kurallara bağımlı olarak iş
yapan kişi”172 şeklinde tanımlanmıştır. Aynı zamanda işçi, bir iş sözleşmesine bağlı
olan, sözleşmedeki hükümlere dayanarak çalışan gerçek kişidir.173
İslam hukuku ile medeni hukukta yer alan işçi tanımı birbirinden farklılık
göstermektedir. Medeni hukukta işçiler, bağımlı çalışan ve bağımsız çalışan olarak iki
sınıf teşkil etmektedir. Bağımlı çalışanların üretime katkısı çoğunlukla işgücüne
dayanmakta ve bu kişiler bağımsız çalışan bireylerin himayesinde faaliyet
göstermektedir. Ekseriyetle bağımlı çalışanlar olarak ifade edilen grupta işçiler yer
alırken bağımsız çalışanlar grubunda ise işverenler bulunmaktadır.174 Her ne kadar bu
kısım İslam hukukunda yer alan işçi-işveren tanımlarıyla benzerlik gösterse de
169
Ali Bardakoğlu, “İcare”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000),
21/379-388.
170
İslam dünyasının ilk Medeni Kanun’u ve Borçlar Kanunu'dur.
171
Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, (İstanbul: Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları: 1275), Madde 413, 1/613.
172
Türkiye Cumhuriyeti, 4857 Sayılı İş Kanunu, 22 Mayıs 2003, Resmî Gazete, Sayı: 25314, Madde
2.
173
4857 Sayılı İş Kanunu, Madde 2.
174
Faruk Andaç, İş Hukuku (Ankara: İmaj Yayıncılık, 1996), 37-38.
43
farklılıklar mevcuttur. Medeni hukukta bir kimsenin işçi olarak nitelendirilebilmesi
için 3330 sayılı Eski İş Kanunu gereğince kişide, bedenen veya bedenen ve fikren
çalışması şartı aranmaktadır.175 Esener’e göre bu hususta önemli olan nokta, kişinin
bedenen hizmet veriyor olmasıdır. Bedenen çalışma, fikri çalışmadan üstün olmadır,
üstün değilse de eşit olması gerekmektedir. Fikren çalışma, bedenen çalışmadan üstün
ise, kişi başkasının işyerinde çalışsa dahi işçi olarak nitelendirilemez.176 Fakat
günümüz küreselleşen dünyasında, yeni iş kollarının oluşması bu tanımın tekrar
gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü modern iş dünyasında ortaya çıkan
“yapay zekâ teknolojisi” ile geliştirilen iş kolları, bedenin çalışmasından ziyade kişinin
aklının ve fikrinin çalışması üzerine kurulmuş bir sistemin oluşmasına sebebiyet
vermiştir. Kaynaklarda Esener’in bu şartlarına ek olarak kişinin aynı zamanda bir ücret
mukabilinde çalışıyor olması gerektiği de ifade edilmiştir.177 Eğer çalışma ücret
karşılığı değil de bir yardım amacı güdüyorsa veya kişi kendi kârı için iş gören dükkân
sahibi, küçük esnaf grubu ise işçi olarak vasıflandırılamaz. Çünkü işçi statüsünde olan
kişinin bir başkasına bağımlı olarak çalışması gerekmektedir. Kendi işletmesinin
sahibi olan kişi veya kişiler başkasına bağımlı olarak değil de kendilerine bağımlı
olarak çalıştıkları için işçi sınıfında yer almamaktadırlar. Aynı şekilde berber ve terzi
gibi işkollarında çalışan kişiler her ne kadar başka insanlara hizmet veriyor olsa da
esasında çalışan bireyler başkalarının emir ve yönlendirmesine bağlı olmaksızın
çalıştıkları için işçi sayılmazlar.178
İslam hukukunda, emek gücünü finansal bir amaç için başka birinin
himayesinde ücret karşılığı sunan çalışanların hepsi, denk seviyede muhakeme
edilmiştir ve aynı hükümler onlar için bağlayıcı kılınmıştır. Dikkate alınan tek ayrım,
yapılacak olan işin bir kişiye mi yoksa birden fazla kişiye mi paylaştırılacağı ya da
akdin kuruluşunda işin mi yoksa sürenin mi esas alınacağıdır.179 Bununla birlikte İslam
hukukunda “ecîr” olarak ele alınan kavram medeni hukuktaki “işçi” kavramından daha
175
T.C. Resmî Gazete, “Kanunlar”, 3330.
Turhan Esener, İş Hukuku (Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1978), 46.
177
Seza Reisoğlu, Hizmet Akdi Mahiyeti-Unsurları-Hükümleri (Ankara: Sevinç Matbaa, 1968), 100101.
178
Ali Fuad Başgil, Hukukun Ana Mesele ve Müesseseleri (İstanbul: İsmail Akgül Matbaa, 1946), 432433.
179
Ebû Bekr Alâüddîn Muhammed b. Ahmed b. Ebî Ahmed es-Semerkandî, Tuhfetü’l-Fukaha,
(Bey’rut: Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 1984), 2/352.
176
44
geniş bir çerçeveye sahiptir. İslam hukukuna göre ecîr (işçi), ecîr-i hâss ve ecîr-i
müşterek olarak iki kısma ayrılmaktadır.180 Ecîr-hâss, belli bir süre boyunca yalnızca
tek bir kişi tarafından kendisine verilen iş için belirlenen ücret karşılığı çalışan ve iş
esnasında başkasından iş kabul edemeyen işçiyi tanımlamak üzere kullanılan bir
terimdir. Hanefilere göre belirli bir süre içerisinde tek kişi için çalışan işçidir.181
Fabrika, inşaat, tarım vb. alanlarda çalışan işçiler bu gruba örnek verilebilir. Ecîr-i
müşterek ise kendisiyle iş sözleşmesi karşılığında belli bir işte çalışan ve aynı süre
zarfında diğer işlerde de çalışabilen işçiyi ifade etmek için kullanılan fıkhi bir
terimdir.182 Hanefilere göre “yapması gereken işi bitirmediği sürece ücrete hak
kazanamayan, tek bir kişi için çalışmak zorunda kalmayan kişi”183 şeklinde
tanımlamıştır. Bu gruba çömlekçi, kuyumcu, ciltçi gibi zanaatkar; yazar, psikolog,
muhasebeci gibi serbest meslek sahipleri girer.184
2.1.2. İşveren
İslam hukukunda “müste’cir” kavramı genel olarak işvereni ifade etmek için
kullanılan bir kavramdır. Müste’cir terimi; “Bir şeyi kiralayan kimse”185 olarak da
ifade edilmektedir. Mecelle’de yer alan tanıma göre müste’cir, malı ve işçiyi kiralayan
kimse demektir.186 Medeni hukukta iş veren, “bir hizmet akdine dayanarak herhangi
bir işte ücret karşılığı işçi çalıştıran gerçek ve tüzel kişilere yahut işçi çalıştıran tüzel
kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar” şeklinde tanımlanmaktadır.187
2.1.3. Ücret
İslam hukukunda, işçinin emeğinin karşılığını alması olarak belirtilen “ücret”;
“teşebbüsün kâr ve zararına bağlı olmayan ve müteşebbis tarafından emek sahibine,
180
Suat Erdem, “İslam Hukukunda Çalışanların Hakları”, Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
15/15 (Haziran 2019), 16
181
Vehbe Zuhaylî, İslam Fıkıh Ansiklopedisi, çev. Yunus Yavuz vd. (İstanbul: Risale Yayınları, 1996),
6/52.
182
Zuhaylî, İslam Fıkıh Ansiklopedisi, 6/53.
183
Abdülgani el-Guneymî el-Meydânî, el-Lübâb fî Şerhi’l-Kitâb, çev. Okan Kadir Yılmaz (İstanbul:
Yasin Yayınları, 2017), 1/458.
184
Zuhaylî, İslam Fıkıh Ansiklopedisi, 6/53.
185
Ömer Nasuh Bilmen, İslam Hukuku Terimleri, hzr. Abdullah Kahraman, (İstanbul: Nizamiye
Akademi Yayınları, 2017), 155; Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, 430.
186
Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-Hükkâm, 1/612.
187
Nuray Gökçek Karaca, “Basın İl Kanununa Göre İşveren Kavramı”, Anadolu Üniversitesi İktisadi
ve İdari Bilimleri Fakültesi Dergisi, 141.
45
istihsal olunan malın satışı beklenmeden ödenen müemmen gelir”188 olarak tarif
edilmiştir. Aynı zamanda “yapılan işe karşılık işveren tarafından işçiye verilen
karşılıktır”189 şeklinde tanımları bulunmaktadır. Medeni hukukta ise “genel anlamda
ücret, bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan
ve para ile ödenen tutardır”190 ifadesiyle açıklanmaktadır. Tanımlardan anlaşılacağı
üzere hem İslam hukukunda hem de medeni hukukta ücret, işçi emeğinin bedeli olarak
tanımlanması açısından ortak bir noktada buluşmaktadır.
2.1.4. İş Akdinin Kuruluşu ve Sıhhat Şartları
İslam hukukunda işçi ile işveren arasında akdin kurulması, genellikle taraflar
arasında icap ve kabulün, akdin konusuna ilişkin olarak hukuki sonuç doğuracak
biçimde karşılıklı ve uyumlu şekilde birleşmesi şeklindedir.191 Buna mukabil iş akdi;
işçi ile işverenin taraf sıfatını haiz olması, aralarında icap ve kabulün gerçekleşmesi
ve sözleşmenin konusunu oluşturan iş ile ücret unsurunun mevcut bulunmasıyla
kurulmuş olur. İslâm hukukçuları bu unsurların gerekliliği hususunda görüş birliği
içindedir. Bununla birlikte, iş akdinin rüknünün ne olduğu noktasında mezhepler
arasında yaklaşım farklılığı bulunmaktadır. Hanefîler, akdin rüknünü yalnızca icap ve
kabul ile sınırlandırmakta; taraflar ile akdin konusu gibi diğer unsurları, icap ve
kabulün sahih şekilde gerçekleşmesini sağlayan tamamlayıcı unsurlar olarak
değerlendirmektedir.192 Buna karşılık diğer mezhepler, söz konusu unsurların
tamamını akdin rüknü kapsamında kabul etmektedir.
Akitlerin teşekkülünde belirleyici unsur, tarafların hangi hak ve borçlar
üzerinde mutabık kaldıklarının açık ve tereddüde mahal bırakmayacak biçimde
bilinmesidir. Başka bir ifadeyle, tarafların hukuki yükümlülük altına girerken
iradelerinin bilinçli ve farkında olarak oluşması esastır. Bu nedenle İslâm hukukçuları,
iş sözleşmesinde işçiden elde edilecek menfaatin, ileride taraflar arasında ihtilafa yol
188
Veli Sırım, “İslam Ekonomisinde İşçi-İşveren İlişkisi”, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, (Aralık:
2016), 778.
189
Sırım, “İslam Ekonomisinde İşçi-İşveren İlişkisi”, 778.
190
4857 Sayılı İş Kanunu, Madde 32.
191
Mustafa b. Ahmed b. Muhammed ez-Zerkâ, el-Fıkhu’l-İslamî fî Sevbihi’l-Cedîd, (Dımaşk: 1967),
1/291.
192
Mecelle Madde 443, 1/660.
46
açmayacak ölçüde belirli ve anlaşılır olmasını geçerlilik şartı olarak kabul
etmişlerdir.193
İşçinin emeğinin değerinin tespitinde esas alınan başlıca kriter zaman
unsurudur. Çalışma süresinin belirli bir zaman dilimiyle sınırlandırılması, akit konusu
olan menfaatin açık, somut ve tayin edilebilir olmasını sağlar; bu da tarafların
iradelerinin sağlıklı biçimde örtüşmesine imkân tanır. Bu sebeple, çalışma süresinin
önceden ve açık bir şekilde belirlenmesi iş akdinin geçerliliği açısından zorunlu bir
şart kabul edilmiş olup, bu hususta İslâm hukuk ekolleri arasında ittifak
bulunmaktadır.194 İşçinin emeğinin değerlendirilmesinde başvurulan ikinci ölçüt,
üstlenilecek işin akit kurulmadan önce açık ve net biçimde belirlenmesidir. Zira
yapılacak işin önceden tayin edilmesi, akit konusu olan ve işçiden sağlanması beklenen
menfaatin hangi kapsam ve nitelikte olduğunun bilinir hâle gelmesini ifade eder.195
Buna rağmen, belirli bir işin yerine getirilmesini konu alan iş sözleşmelerinde çoğu
zaman çalışma süresinin de ayrıca tayin edilmesi; buna karşılık, belirli bir süre
boyunca çalışmayı esas alan iş sözleşmelerinde ise yapılacak işin niteliğinin ve
kapsamının belirlenmesi gerekli olabilmektedir. Ne var ki bu husus, akdin
kurulmasından çok, işçinin üstlendiği yükümlülüklerin ve çalışmanın hangi şartlar
altında gerçekleştirileceğinin açık ve anlaşılır hâle gelmesi bakımından önem
taşımaktadır.196
İslâm hukukunda, iş akdinin geçerliliği bakımından, akit konusu olan işin fiilen
yerine getirilebilir nitelikte olması ve bu işin ifasının işçinin güç yetirebileceği ve
denetimi altında bulunan bir alan içerisinde gerçekleşmesi temel bir şart olarak kabul
edilmiştir. Bu yaklaşım, sözleşmenin uygulamada işlerlik kazanmasını ve taraflar
açısından sağlıklı hukuki sonuçlar doğurmasını amaçlamaktadır.197 Söz konusu şartla
hedeflenen temel amaç, iş akdinin fiilen yerine getirilmesi mümkün olmayan işler
üzerine kurulmasının önüne geçmek suretiyle tarafların, özellikle de işçinin
korunmasını temin etmektir. Zira akit konusu olan iş, işçinin fizikî veya fiilî
193
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi‘, 4/180.
Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el-Asl fi’l-Furûʿ (Kayseri: Raşid Efendi Kütüphanesi), nr. 325,
2//276a.
195
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi‘, 4/184.
196
Abdülvehhab Öztürk vd., İslam'da Emek ve İşçi-İşveren Münasebetleri (İstanbul: Ensar Neşriyat
Yayınları, 1986), 204.
197
eş-Şeybânî, el-Asl fi’l-Furûʿ, 2/279; Mecelle Madde 457, 1/682.
194
47
kapasitesini aşacak nitelikte olduğunda, bundan hem işçi hem de işveren zarar
görebilir. Bu itibarla, zararın doğmasını bekleyerek sonradan gidermeye çalışmak
yerine, zarara yol açması muhtemel durumların akdin kurulma aşamasında bertaraf
edilmesi, daha rasyonel ve hukuki bakımdan isabetli bir yaklaşım olarak
benimsenmiştir.
İş akdine ilişkin olarak ileri sürülen bir diğer temel şart, akit konusu olan işin
ifasının hukuken meşru bir nitelik taşımasıdır. İslâm hukukunda, masiyet teşkil eden
fiillerin yerine getirilmesini konu alan ya da haram ve kötülüğe sebebiyet veren işler
üzerine kurulan iş sözleşmeleri geçerli kabul edilmemiştir.198
Özetle ifade etmek gerekirse, İslâm hukukçularının, özellikle Hanefîlerin
üzerinde durduğu ilk husus, yapılan işten ziyade bu işi konu edinen iş akdinin
meşruiyetidir. İkinci husus ise gerçekleştirilen faaliyet ile masiyet teşkil eden fiil
arasında kurulabilecek sebep–sonuç ilişkisidir.
2.2. İşçi-İşveren İlişkisi ve İşçi Hakları
İşçi-işveren arasında karşılıklı olarak hak ve sorumluluklar bulunmaktadır.
İslam hukuku bağlamında bu hak ve sorumluluklar taraflar için adil bir şekilde
tanımlamıştır. Nitekim her alanda adalet ilkesine riayet edilmesi İslam hukuku
bağlamında bir üst değer olarak belirlenmiştir. Bu sebeple işçi ve işverenin de
birbirlerine karşı adaletli davranmaları gerekmektedir. Bu ilkenin çalışma ilişkilerine
yansıması olarak kişilerin çalıştırılmaya uygunluğu, yeterliliği ve ücretin
ödenmesindeki hassasiyet dikkate alınarak uygulamanın sürdürülmesi gerekmektedir.
2.2.1. İslam Hukukunda İşçi-İşveren İlişkisi ve İşçi Hakları
İşçi-işveren sistemi üzerinde, dönemlerin kendilerine has özellik ve farklılıkları
olmasıyla birlikte çok eski dönemlerden günümüze kadar var olan bir müessesedir. Bu
farklılıklar ülkeden ülkeye, kültürden kültüre, dinden dine göre değişiklik
göstermektedir. Bazen adaletli bir terazi kurulmuş, bazen adaletin tecelli etmediği bir
düzen oluşturulmuştur. Bu sistemler içinde İslam hukuku adaletli ve hakkaniyetli olan
işçi-işveren düzenini getirmiştir ve bu doğrultuda birtakım genel ilkeler, kurallar ve
198
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi‘, 4/189.
48
ölçütler tespit etmiştir. Allah’ın emri ışığında oluşturulan bu sistem hakkın ve adaletin
tecelli edişinin bir örneğidir.
İslam, toplumun ihtiyaç duyduğu iş ve hizmetleri yerine getirmeyi emretmiştir.
Bununla birlikte bu sorumluluğu yerine getirmeleri için de çalışmak, iş yapmak ve
gayret sarf etmek insanlara şart koşulmuştur. İslam’ın öngördüğü bu düzende bireyin,
hayatını denge ilkesi çerçevesinde sürdürmesi esastır. Bu bağlamda kişiden, ibadet
yükümlülüklerini ihmal etmeksizin dünyevî sorumluluklarını da yerine getirmesi talep
edilmektedir. Öyleyse insanoğlu hem ibadetlerini hem de dünya hayatındaki işlerini
bir denge üzerine kurmalı ve yerine getirmelidir. Bu sebeple dengenin sağlanabilmesi
için İslam hukukunda işçi ile işveren arasında adaletli bir şekilde karşılıklı hak ve
sorumluluklar tayin edilmiştir.
İşverenin başlıca iki sorumluluğu bulunmaktadır. Bunlar; ücret ödeme ve
tazmin ödemedir.199 Ücret ödemesi, kişinin en temel haklarından biri olup emeğinin
karşılığının, iş akdini gerçekleştirdiği kişi tarafından ifa edilmesini gerektirmektedir.
Nitekim, İslam hukukunda Hz. Peygamber’den gelen rivayet200 doğrultusunda kişinin
hakkının hemen ve eksiksiz bir şekilde ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. Tazmin
ödemesi ise, günümüzdeki sağlık sigortası ve tazminatla benzerlik göstermektedir.
Dolayısıyla işçinin başına gelebilecek maddi manevi kazalarda zararın işveren
tarafından ödenmesi gerekmektedir.
İşveren tarafından üstlenilen sorumluluklara karşılık işçinin de yerine getirmesi
gereken bazı sorumlulukları vardır. İşçi öncelikli olarak, işine bizzat ve fiilen devam
etmeli ve kendisine verilen işi en iyi şekilde yapmalıdır.201 Çünkü işçiye verilen bu
sorumluluk bir ücret mukabilinde verilmekte olup işçinin o parayı hak etmesi için işini
tam ve eksiksiz bir şekilde tamamlaması gerekmektedir. Nitekim kişinin, karşı tarafa
borçlu olduğu bir hak vardır. Bu sebeple kişi işini layığıyla yapmalı ve ücretini
hakkıyla almalıdır. Aynı zamanda işçi, idaresine verilen malları korumakla da
199
Banu Uçkan, “Mecelle’de İş Hukuku Düzeni”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 54/1 (Ocak 1999):
170.
200
“Çalıştırdığınız kişinin ücretini, alın teri kurumadan verin.” Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd İbn
Mâce, Sünen-i İbni Mâce (Riyad: Dâr İhyâü’l-Kütübi’l-Arabiyye, t.y.), “Ruhûn”, 4.
201
Servet Armağan, “İslam Hukukunda İşçi-İşveren Arasındaki Münasebetler ve Bazı Düşünceler”
Sosyal Politika Konferansları Dergisi 31 (Ocak 2012), 241.
49
mesuldür.202 İşveren tarafından verilen iş kişide emanet konumunda yer alır ve kişi bu
emaneti en iyi şekilde ifa edip ardından sahibine geri vermelidir.
2.2.1.1. İşçinin Hakları
İslam hukuku ve medeni hukukta işçi-işveren hakları karşılıklı olarak tayin
edilmiştir. Bu haklar kendi içerisinde de belli bir düzen ve tertip üzerine inşa edilmiştir.
İşçiler, insanın doğası gereği ihtiyaç duyduğu tüm hakları istemekte özgürdür. İşveren
ise bu hakları temin edip karşılığında işçinin, işini eda etmesi hususunda hassasiyet
göstermesini talep etmekte özgürdür. Bu hak ve sorumluluklar İslam hukukunda
belirlenmiş sistematik bir çerçeve bağlamında değerlendirilmektedir.
2.2.1.1.1. Uygun Bir İşte ve Uygun Koşullarda Çalışma Hakkı
Her birey yaşamı boyunca belli bir emek harcayarak hayatını idame ettirmekle
vazifelendirilmiştir. Bu sebeple fertler, doğru yollar üzerinden kazançlarını
sağlamalıdırlar. Nitekim konuya dair İslam İnsan Hakları Beyannamesi’nde de şu
ifadeler yer almaktadır; “Her insan, rızk elde etmek üzere meşru yollardan çalışır, helal
kazanç elde edebilir.”203 Kişi, rızkını kazanırken kendisine verilen emanetin (canın)
kıymetini bilerek ve ona dikkat ederek çalışmalıdır. Bu çerçevede, günümüzde yapılan
iş akitlerinde, tarafların karşılıklı olarak beyan ettikleri talep ve hakları vardır. Bu
hususta, çalışan işçilerin sahip olması gereken haklardan ilki; fizyolojik, biyolojik ve
psikolojik açıdan kendi bünyelerine uygun bir işte ve ortamda çalışma hakkıdır. Zira
insanların fizyolojik ve biyolojik özellikleri birbirlerinden farklılık arz etmektedir. Bu
farklılıktan doğan haksızlıkların önlenebilmesi için İslam İnsan Hakları Kâhire
Beyannamesi 12/a maddesinde “Çalışma, çalışabilecek durumdaki her kişi için devlet
ve toplum tarafından korunan bir haktır. Herkes kendisine uygun olan ve kendisi ve
toplum yararına olan işi seçme özgürlüğüne sahiptir”204 ifadesi yer almaktadır. Aynı
zamanda mevcut fizyolojik ve biyolojik farklılıklar dikkate alınarak, bireyin güç ve
yeteneklerine uygun işlerde çalıştırılması gerektiği vurgulanmıştır; bu durum, kişilerin
202
Armağan, “İslam Hukukunda İşçi-İşveren Arasındaki Münasebetler ve Bazı Düşünceler”, 243.
İslam Konseyi, İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, çev. Muhammed Balcı, Madde 15/b. (Erişim
12 Mayıs 2025).
204
İslam Konseyi, İslam’da İnsan Hakları Kâhire Beyannamesi, Madde 12/a. (Erişim 12 Mayıs 2025).
203
50
sorumlu tutulacakları görevlerin kendi nitelikleriyle paralel biçimde belirlenmesi
gerektiğine işaret etmektedir.
Günümüz modern dünyasında işçi haklarının ihlalinin söz konusu olması ve bu
hak ihlalinin yasaklanmasına ilişkin durum, ilgili şu ayetler bağlamında
değerlendirilebilir; “Allah kimseye gücünün yettiğinin dışında teklifte bulunmaz”205 ve
“Allah sizin hakkınızda kolaylık ister zorluk istemez.”206 Nitekim bu ifadelerde, yüce
yaratıcı’nın kullarına hürmet edip kaldırabilecekleri yük ile sorumlu tuttuğunun
vurgusu yapılmaktadır. Buna kıyasla kulların yapacakları ve yaptıracakları işlerde de
belli bir sınırın oluşturulması ve o sınır çerçevesinde sorumlulukların yerine
getirilmesi gerekmektedir. Çalışma sınırlarının belirlenmemesi kişinin kul hakkının
ihlal edilmesi bağlamında değerlendirilebilir. Ayrıca Allah’ın kolaylık sağladığı bir
durumu insanların kendi menfaatleri için göz ardı etmesi tartışmalı bir durumdur. Kişi
elinin altında bulundurduğu çalışanına, belirlenmiş haklarını vermeli ve işçisinin
kaldırabileceği iş gücünden fazlasını ondan talep etmemelidir. Çünkü her insanın
sergileyebileceği belli bir potansiyeli vardır. Bu potansiyelin üstünde bir çaba
beklemek kişiye zarar verebilir. İslam dininde “insan” değerli bir varlıktır. Bu sebeple
işveren kendisine dikkat ettiği gibi işçisine de aynı şekilde dikkat etmelidir.
2.2.1.1.2. Dinlenme Hakkı
İnsanoğlu canlı bir varlık olması hasebiyle belli bir enerji ve güce sahiptir.
Dinlenme olmaksızın çalışması halinde bıkkınlık hissi, azmin kırılması ve hatta kendi
sağlığını tehlikeye atması riskleri meydana gelebilir. İslam’da öncelikli olan kişinin
canının ve sağlığının korunmasıdır. Bu sebeple işçiler bedenlerini dinlendirme hakkına
sahiptirler ve iş gücünün korunması amacıyla çalışma sürelerinin günün belirli
vakitleriyle sınırlandırılması gerekmektedir. Bu hususta Kasas sûresinde geçen ayette;
“(Allah) rahmetinden dolayı geceyi ve gündüzü yarattı ki hem (gece) içinde
dinlenesiniz hem de (gündüz) O’nun lütfundan (rızık) arayasınız ve şükredesiniz”207
ifadeleri yer almaktadır. Ayette de ifade edildiği gibi Müslümanlar dünyadaki
yaşamlarını bir denge üzerine kurmalıdırlar ve dünya işleri ile ameli işlerini eşit bir
205
el-Bakara, 2/286.
el-Bakara, 2/185.
207
el-Kasas, 28/73.
206
51
düzende yürütmelidirler. Hem dünyalık işlerle yaşamlarını idame ettirmeliler hem de
dini vecibelerini yerine getirerek Allah’a karşı kulluk vazifelerini ifa etmelilerdir. Bir
başka ayette ise bu husus şöyle ifade edilmektedir; “Uykunuzu bir dinlenme yaptık.
Geceyi (sükûnet için) bir örtü kıldık. Gündüzü de geçiminizi kazanma vakti yaptık.”208
Ayette kişilerin hayatlarını düzene koymaları açısından verilen tavsiye açıktır. Günün
belli vakti olan geceler, kişilerin bedenlerinin ve ruhlarının dinlenmesi için
yaratılmıştır. Gündüzler ise hem maddi kazanç elde etmek hem de manevi ibadetleri
ifa ederek kulluk vazifesini yerine getirmek için yaratılmıştır. Bu hususlar dikkate
alınarak insanların iş hayatlarını düzene sokmaları gerekmektedir.
İslam’da belirli bir tatil günü belirlenmemiştir. Ancak namaz vakitleri ve Cuma
vakti kişilerin işlerine ara verip farz olan ibadetlerini ifa etmeleri gerekmektedir.
Kaynaklar incelendiğinde Emevîler Devleti gibi İslam hükümlerinin yürürlükte
olduğu dönemlerde cuma günlerinin tatil olarak belirlendiği görülmektedir.209 Fakat
bu durum o dönem içerisinde geçerliliği var olan bir kuraldır. Genel hükümlere
bakıldığında İslam hukukunda işçiyle işveren tatil ve dinlenme sürelerini belirlemede
özgür bırakılmıştır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus dinlenme sürelerinin
belirlenmesinin örfe aykırı ve işçinin hakkını gasp edecek şekilde olmamasıdır.
Çalışma ilişkisinin fiilî olarak sürdürülemediği hâllerde uygulanacak hükümler
ise İslâm hukukunda ayrıca ele alınmaktadır. İslâm hukukunda hastalık ve iş
göremezliğe
ilişkin
ödenekler,
doğrudan
işverenin
yükümlülük
alanında
değerlendirilmektedir. Bununla birlikte işveren, hastalık hâllerinde işçiye izin
vermekle mükelleftir. Hastalık dışındaki izin türlerinde ise ücret ödenip
ödenmeyeceği, taraflar arasında yapılan sözleşmenin hükümlerine bağlıdır; bu
bağlamda ücretsiz izin tanınması işverenin tasarruf yetkisi kapsamında kabul
edilmektedir. Söz konusu hususlar, İslâm hukukunda akit serbestliği ilkesi
çerçevesinde ele alınmaktadır.210
Zaman içerisinde ihtiyaca binaen ortaya çıkan İslam İnsan Hakları Kâhire
Beyannamesiyle işçiler hakkında bazı düzenlemeler yapılmıştır. Dinlenme hakkı ile
208
en-Nebe, 78/ 9-11.
Ahmet Ünsül, “Çalışma Hayatında Dinlenme ve Tatiller Konusunun İbadet Hakkı ve Kullanımı
Açısından Değerlendirilmesi” Sakarya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Akademik
İncelemeler Dergisi 15/2 (2020), 773.
210
Tahsin Sınav, “İş Hukuku’nda İşçinin Çalışma Süresi ve Dinlenme Hakları Konulu Tebliğe
Katkılar”, İşçi-İşveren Münasebetleri (İstanbul: İlmi Neşriyat, 1990), 362.
209
52
ilgili Kâhire Beyannamesinin 12/c maddesinde şu hüküm yer almaktadır; “Kadın ve
erkek ayrımı gözetmeksizin tüm çalışanlar, tatil ödeneği ve terfilerin yanı sıra adil
ücret hakkına sahiptir.”211 Hem İslam hukukunda hem de medeni hukukta bireyin
sağlığı ve hakları koruma altına alınmıştır. Fakat günümüz sisteminde bazı durumlarda
ve zamanlarda kişiler, bazı temel hakları ihlal edilerek çalıştırılmaktadır. Bunun
örneklerini Batı Afrika’da ve dünyanın bazı ülkelerinde görmek mümkündür. Batı
Afrika’da kakao toplayan işçiler haftanın her günü on iki saat çalışmaktadırlar. Bu
bölgedeki işçiler beslenme, dinlenme hakkı gibi temel ihtiyaçlarından mahrum bir
şekilde çalışma hayatı sürdürmektedirler.212 İşçinin, işverenin emri altında
sorumluluklarını yerine getirmesi belirli bir süre ile sınırlıdır. İslam hukukunda işçinin
çalışma süresi esasen örfe göre değişmekle birlikte örfün belli bir sistemi varsa o süre
esas alınır. Buna mukabil İslam hukukunda günlük işçinin çalışma süresi, ikinci fecrin
doğuşundan akşam güneş batıncaya kadardır.213 Bu sürenin belirlenip uygulanması,
işçinin hem mental hem de fiziksel sağlığının korunması ve iş veriminin arttırılması
açısından önemlidir zira bireyin bedenen ve ruhen dinlenmeye ihtiyacı vardır.
2.2.1.1.3. İbadet Hakkı
İşçilerin sahip olduğu haklardan biri de dini ibadetlerini eda edebilme
özgürlüğüdür. Çoğu insan belli bir dine mensuptur ve mensup olunan dinin yerine
getirilmesi gereken vecibeleri vardır. Namaz da İslam dinin temel ibadetlerinden olup
her koşulda ve durumda ifa edilmesi gerekmektedir. Bu hususta işveren işçisine zaman
ve mekân tayin etmelidir. İşçilerin namazlarını eda ederken işverenden izin isteme gibi
bir zorunluluğu bulunmamalı ve bu süre zarfında işçinin maaşından bir kesinti
yapılması söz konusu edilmemelidir.214 Fakat işçi namaz ibadetini eda ederken sadece
farz namazını ifa etmesi, gerektiğinden fazla süreyi uzatmaması gibi bazı şartlar
belirlenmiştir. Bu hususta ihtilaflar mevcuttur. Bir kısım Hanefi hukukçulara göre,
sünnet namazların da ifa edilebileceği görüşü bulunmaktadır. İslam hukukçuları nafile
namaz konusunda, işçinin çalışma süresi içerisinde kılmayacağını ittifakla kabul
211
İslam İnsan Hakları Kâhire Beyannamesi, Madde 12/c.
Food Empowement Project, “Child Labor And Slavery In The Chocolate Industry” (Ocak 2022).
213
Şemsü’l-Eimme Ebû Sehl Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed es-Serahsî (483/1090), el-Mebsut ed.
Mustafa Cevat Akşit (İstanbul: Gümüşev Yayınları, 1983), 16/73.
214
Abdülvehhab Öztürk vd. İslam’da Emek ve İşçi İşveren Münasebetleri, (İstanbul: Ensar Neşriyat,
1986), 56.
212
53
etmişlerdir.215 Hanbelî mezhebine göre ise günlük beş vakit namazın, cuma ve bayram
namazlarının edası için gerekli olan süreler, iş sözleşmesinde açıkça düzenlenmemiş
olsa dahi çalışma süresinden sayılmaz. Ancak işverenin, bu namazların cemaatle
kılınmasına izin vermeme yetkisi bulunmaktadır.216
İnsanlar için dini vecibelerini yerine getirmek her hususta mümkün olmalıdır.
Çünkü ibadetler, imanın bir ifadesi veya tezahürü olarak kabul edilir. Bu sebeple,
kulların asli görevi ve salih amellerin en önemlileri ibadetlerdir. Dolayısıyla kullar
ibadetlerini eda etme hususunda titiz ve hassas davranmalıdır. Nitekim İslam’ın beş
şartında yer alan namaz kılmak ve oruç tutmak ibadetleri zaruret bulunmadığı taktirde
eda edilmesi oldukça elzemdir. Dolayısıyla ibadet etmenin, insanlar nezdinde önemli
bir hak olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebeple kişilerin her durumda
ibadetlerini tam ve eksiksiz yerine getirmeleri mükellefiyetleri arasında yer alır. Söz
konusu imkânın işçiye tanınmaması, yüce Allah’ın kullarına bahşettiği bir hakkın ihlali
niteliğindedir. Dolayısıyla, işverenin bu hakkı kullanılabilmesi için işçisine gerekli
imkânları sağlaması gerekmektedir.
2.2.1.1.4. Ücret Hakkı
İşçilerin temel haklarından bir diğeri, emeğinin karşılığı olan ücret hakkıdır.
İşçinin, emek verdiği işin mukabilinde, temel olarak anlaşma ile belirlenen bir ücret
hakkı olduğu İslam hukukçuları tarafından onaylanmış ve izah edilmiştir.217 İşçinin en
temel ve doğal hakkı emeğinin karşılığını almasıdır. Hatta ücret alımında işçinin işini
bitirir bitirmez parasının onun mülküne geçirilmesi gerekmektedir. Nitekim ücrette
eşitlik sağlanması adına İslam Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nde yer alan “İşçi
eksiksiz ve geciktirmesiz olarak gayret ve emeğine denk bir ücret alacaktır”218 maddesi
yer almaktadır. Fakat usulsüz yöntemlerle bireylerin çalıştırıldığı durumlarda bu
maddenin ihmali söz konusudur. Çünkü günümüz dünyasında ağır koşullar altında
çalışan kesim, çoğunlukla fakir, kimsesiz ve muhtaç kişilerdir. Karın tokluğuna çalışan
215
İbn Âbidîn, Muhammed Emîn b. Ömer b. Abdilazîz el-Hüseynî, Reddü’l-muhtâr ‘ale’d-Dürri’lMuhtâr Şerhi Tenvîri’l-Ebsâr, çev. Mazhar Taşkesenlioğlu, (İstanbul: Şamil Yayınevi, 1986),
14/183.
216
Abdurrahman b. Muhammed el-Ceziri, Kitabu’l-Fıkıh ale’l-Mezahibi’l Erba’a (Beyrut: Daru’lKutubi’l-İlmiyye, 1990), 3/136.
217
Armağan, “İslam Hukukunda İşçi-İşveren Arasındaki Münasebetler ve Bazı Düşünceler”, 237.
218
Evrensel İslam İnsan Hakları Bildirisi, Madde 17.
54
kişiler hak ettikleri ücreti alamamalarına rağmen hak talep etmemektedirler. Sistem
haklarını talep edebilecek kişileri seçmemektedir. Aksine her söyleneni kabul eden ve
haksızlığa uğradığında veya emeği sömürüldüğünde tepki veremeyecek kimseleri
seçmektedir. Söz konusu sistemin benimsemiş olduğu bu davranış İslam hukukunda
kabul görmemektedir.
İşçinin çalışma süresi boyunca, işverenle yapmış olduğu anlaşmada belirtilen
görevlerin işçi tarafından doğru ve tam bir şekilde yerine getirilmesi gerekmektedir.
Bir kulun aldığı ücreti hak etmesi ve onu doğru ve helal yoldan kazanması esastır. Bu
doğrultuda işçi patronunun direktiflerine ve talimatlarına uymak zorundadır.
Mecelle’de yer alan 573. madde uyarınca işverenin, “bu işi yap” demesi mutlak bir
sözdür ve yerine getirilmesi gerekir. İşçinin, işvereninin emirlerine karşı gelip
uymaması, işverenin emrine açıkça veya dolaylı olarak karşı hareket etmesidir.219 Bir
işveren işçisine bu tarlanın şu kadarına ekin yap diğer tarafa ekin yapma demesi
durumunda işçi bu söylenilene riayet etmez ve o ekin yapmaması gereken yere ekin
yaparsa işverenin emrine riayet etmemiş olur. Bu durumda işçi alacak olduğu ücreti
hak etmemiş kabul edilir. Buna karşılık işçinin verilen işi tam ve tekmil bir şekilde ifa
etmesi durumunda, iş verenin işçinin emeğini zayi edecek davranışlarda bulunmaması
ve işçinin emeğinin karşılığını hemen vermesi gerekmektedir. Nitekim Hz.
Peygamber’in bir hadisinde “işçiye ücretini alnının teri kurumadan veriniz”220 ifadesi
yer almaktadır. Bu ifadeden anlaşılacağı üzere işçi kendisine verilen işi tam bir şekilde
ifa ettiği takdirde ücretinin hemen ödenmesi gerekir. Ücretin ödenmemesi durumunda
da başka bir hadiste yer alan “Üç sınıf insan vardır ki kıyamet gününde ben bunların
hasmıyım: O kimse ki bana, mukaddes ismime yemin eder de sonra ahdini bozar; yine
bir kimse ki hür bir insanı köle diye satar da onun pahasını yer; Öbür kimse de ki bir
işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez”221 ifadeleriyle hak edene ücreti
ödemeyenlerin karşılaşacakları uhrevi ceza izah edilmiştir.
İslam hukukunda işçinin hakkının ödenmesi konusundaki yaklaşımlar ve fıkhi
ilkeler titizlikle tespit edilmiştir. Bu konuya dair bazı hadis ve ayetler bulunmaktadır.
Bir hadiste ücretin ödenmesi hususunda şu ifadeler yer almaktadır; “Kim bir işçi
219
Mecelle Madde 573, 1/819.
İbn Mâce, es-Sünen, “Ruhûn”, 4.
221
Buhârî, “Buyû”, 106. (5/409).
220
55
tutarsa ona ücretini hemen bildirsin”222 buradaki aceleciliğin sebebi, akdin
gerçekleşmesinin ardından belli bir sürenin geçmesiyle ücretin belirlenmemesinin,
kişiler arasında bir şüphe veya nifak durumu oluşmasına sebebiyet vermesi ihtimalidir.
Bu sebeple akit gerçekleştirilirken işçi ile işveren arasında ücretin miktarı, ödeme
biçimi ve ödeme zamanı hemen kararlaştırılmalıdır.223 Dolayısıyla işveren, işçinin
emeğinin karşılığını hemen vermekle kalmamalı; iş anlaşması yapılırken ücretin
miktarı önceden konuşulup kararlaştırılmalıdır ve aynı zamanda işçi neye mukabil
çalıştığını bilmelidir.
İslam hukukunda geçerli bir ücretin üç temel özelliği bünyesinde barındırması
şarttır. Öncelikle ücretin unsurlarından; ücretin mevcut olması, niteliklerinin ve
miktarının açık ve bilinir şekilde belirlenmesi, karşı tarafa teslim edilebilir nitelikte
bulunması ve ödeme zamanının önceden tespit edilmiş olması gibi şartları taşıması
gerekmektedir.224 Aynı zamanda ücret mütekavvim bir mal olmalıdır. İş akdinde
kararlaştırılan ücretin, hem kendisinden yararlanmanın hukukî bakımdan helal ve
meşru olması hem de mal niteliği taşıması gerekmektedir. Bu çerçevede, domuz, şarap
gibi şeyler ücret olarak geçerli kabul edilmez.
İslâm hukukçuları, ücretin belirli ve bilinir olmasını akdin kuruluşu için temel
bir şart olarak kabul etmiş; ileride ihtilafa sebebiyet verebilecek ölçüdeki belirsizliği
de akdin feshi için gerekçe saymışlardır. Bununla birlikte, hangi tür belirsizliğin
ihtilafa yol açacağı ve bu belirsizliğin hukukî sonuçları konusunda farklı yaklaşımlar
benimsemiş ve bu doğrultuda farklı hükümler geliştirmişlerdir. Ücrette belirsizliğe yol
açacağı gerekçesiyle, işçinin gerçekleştireceği iş neticesinde ortaya çıkacak mamulün
bir kısmını ücret olarak alması, Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde geçerli kabul
edilmemektedir. Bu tür akitlerde ücret unsuru sahih şekilde belirlenmediğinden, akdin
fesadı söz konusu olur ve ecr-i misl uygulanır. Örneğin, bir dokumacının dokuduğu
kumaş veya elbiselerin bir kısmını ücret karşılığı alarak çalışması câiz görülmediği
gibi, Bir hayvanın, elde edilecek gelirden belirli bir pay alınması şartıyla kiraya
222
en-Nesâî, es-Sünen, “İcare”, 7/31.
Ebu Abdullah Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el-Cami’u’s-Sağir (Beyrut: Alemu’l-Kütüb, 1986),
438-442.
224
Muhammed Zeki el-Abdulberr, Ahkamu’l-Muâmelâti’l-Maliyye fi’l-Mezhebi’l-Hanbelî (Kahire:
Mektebetü Dari’t-Turas, 1998), 340.
223
56
verilmesi; söz konusu bedelin meçhuliyet (garar) barındırması ve semerenin
gerçekleşmeme ihtimali nedeniyle hukuken geçersiz (fasit) kabul edilmiştir.225
Ücretin, işçinin yeme ve içmesi şeklinde belirlenmesi yahut bu unsurların
ücrete dâhil edilmesi, belirsizliğe yol açacağı gerekçesiyle Hanefî ve Şâfiî
mezheplerine göre uygun görülmemektedir.226 Buna karşılık İmam Mâlik, İbn Hazm
ve Hanbelî mezhebinde hâkim olan görüşe göre, belirsizliği giderecek şekilde yemek
ve giyim miktarlarının açıkça belirlenmesi durumunda örfün ve ihtiyacın akde dahil
edilerek ücretin muayyen kılınabileceğini savunmuştur.
Her insanın fizyolojik, biyolojik ve hatta psikolojik olarak birbirinden farklılık
gösterdiği bilinmektedir. Herkesin aynı işi eşit derecede yapması beklenmemelidir.
Bundan dolayı her kişi kendi bünyesinin kaldırabileceği işi üstlenmeli ve o işin
karşılığı olan ücreti almalıdır. İslam hukukundaki kurallar bu denli hassas, titiz ve
hakkaniyetli bir yapıda temellenmiştir. İş sektöründe uygulanması gereken hukuki ve
ahlaki ilkeler, İslam hukukunda belirtilen bu temeller üzerine inşa edilse günümüzde
modern köle olarak adlandırılan sömürülen işçiler ve diğer modern sömürü çeşitlerinin
varlığına dair azalmalar söz konusu olabilir. Fakat günümüzde güçlünün güçsüz
üzerinde kurmuş olduğu adaletsiz egemenlik anlayışı her işin sonunda zayıf kitlenin
haklarının
ihlal
edilmesine
veya
emeklerinin
sömürülmesine
sebebiyet
verebilmektedir. Bu bağlamda İslam hukukunda ücretin belirliliği (malumiyet) ve net
bir şekilde takdir edilmesi yönündeki hassasiyet, söz konusu sömürü ihtimallerini
bertaraf etmeyi amaçlamaktadır. Zira ücretin ne olduğu ve ne şekilde ödeneceği
hususundaki herhangi bir belirsizlik, işverene bu durumu işçi aleyhine kullanma fırsatı
vererek ücretin tam ve eksiksiz ödenmesi (ifa) ilkesine halel getirmektedir. Dolayısıyla
emeğin sömürülmesine engel olmak, ancak ücretin akit anında miktar ve vasıf
bakımından kesinleştirilmesiyle ve bu bedelin işçiye hiçbir kesinti yapılmadan tam
olarak teslim edilmesiyle mümkündür. Genel haklar çerçevesinde incelendiğinde, işçi
ve işverenin karşılıklı haklara sahip olması, iş dünyasındaki düzenin, Kur’an’ın
emirleri ve hadislerin öngörüleri doğrultusunda bir zemin üzerine inşa edilmesini
225
eş-Şeybânî, el-Cami’u’s-Sağir, 439-440; Sahnun b. Abdisselam b. Said, el-Müdevvenetü’l-Kübra
(Mısır: Matbaatü’s-Saade, h.1323), 11/51-53.
226
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 4/193; Ahmed İbrahim el-Benhavi, el-Cevahirü’n-Nakıyye Fi Fıkhi’sSâdâti’ş-Şafiyye (Beyrut: Daru’l-Minhac, 2005),
57
gerekli kılmaktadır. Tüm bu kaynaklar dikkate alınarak, ilgili düzenlemelerin kapsamlı
bir şekilde oluşturulması gerekmektedir.
2.3. İş Ahlakı
Ahlak kelimesi sözlükte, “Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak
zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kuralları” şeklinde açıklanmaktadır.227
Ahlak terim olarak “huy”, “seciye”, “mizaç” kavramlarını içine alan Arapça kökenli
bir kelime olan “hulk” ya da “huluk” kelimesinin çoğuludur.228 İslam literatüründe ise
hulk ve ahlak terimleri genellikle iyi ve kötü huyları ifade etmek için kullanılmıştır.229
Ahlak, hayatın işlevselliği içerisindeki düzende kendine her zaman yer
bulmaktadır. Her şeyde olduğu gibi işin de ahlaki bir intizamı vardır. Günümüzdeki
usullere ve kurallara aykırı davranan iş ticaretinde en çok dikkat çekilen nokta iş
ahlakının yoksunluğudur. Nitekim insanları İslam hukuku tarafından belirlenen
sınırları ihlal edecek şekilde çalıştırma koşullarının zaman zaman kendini gösterdiği
Müslüman ülkelerde, ahlak kurallarına uyulmadığı görülmektedir. Ahlak çerçevesinde
yürütülen iş sektöründe, işçi ve işverenin birbirine karşı güven duygusu pekişmektedir.
Çağımızda tamamen bireysel menfaat ve çıkarların ön planda olduğu ticari ahlak
anlayışı mevcuttur. Bununla daha ekonomik veya sosyal gücü elinde bulunduranın
menfaatlerine riayet edilirken; zayıf tarafların hakları göz ardı edilmekte ve neticede
hak gaspına zemin hazırlanmaktadır. Ticarette amaç iş veren ile işçinin yapmış olduğu
anlaşmada her iki tarafında menfaatlerinin korunup karşılıklı çıkar içerisinde
olmasıdır. Bu çıkar sağlama işlemi tek taraflı bir hal almaya başlamış ve rıza
kavramının pasif olduğu bir sistem işleyişi ortaya çıkmıştır.230
Ahlak kuralları çerçevesinde yer alan hakkın ihlal edilmemesi hususunda
insanoğlunun hakkı olandan fazlasını alması ve hakkı olandan daha azını karşı tarafa
vermesi ahlaki tutumla bağdaşmayan bir tavırdır. Modern dönemde sömürülen
işçilerin çalıştırılıp haklarını alamamaları veya hakları olan miktardan belli bir kısmını
alıp, hukuki haklarına erişemedikleri bir düzende hak ihlalinin en uç noktalarını
227
Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, (İstanbul: Ülke Yayınları, 1994), 83.
Mehmet Kenan Şahin, “Dini Açıdan İş Ahlakı: İnancın İş Ahlakının Sürdürülebilirliğine Katkısı
Üzerine”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 14/2 (2010), 446.
229
Mustafa Çağrıcı, “Ahlâk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul TDV Yayınları,
1989), 2/1.
230
Şahin, “Dini Açıdan İş Ahlakı”, 448-449.
228
58
gözlemlemek mümkündür. İş ahlakı olarak nitelendirdiğimiz kavram toplumsal
normlar içerisinde yer edinmiş kurallar dairesinde işlevini yürütmektedir. Bu sebeple
işçilerin haklarının ihlalinin yapılması iş ahlakının tamamen çiğnendiğinin ve iş ahlakı
olarak isimlendirilen kavramın sadece sözde kaldığının bir göstergesidir.
Meydana gelen sebepler ve var olan delillerden ötürü günümüz modern
çağında usulsüz koşullarla çalıştırılan işçilerin temel bazı haklarından mahrum
bırakılmalarının, modern köle olarak sadece hizmet için kullanılmalarının,
emeklerinin sömürülmesinin ve işçilere karşı insanlık vasfının gerektirdiği şekilde
davranılmamasının İslam hukuku açısından izahı mümkün değildir. İslam insanın
kendi varlığını değerli kılmış ve her türlü kötülükten onu imtina etmiştir. Aynı şekilde
kanunnamelerde yer alan insan hakları ile ilgili maddeler, insanların her alanda hak
sahibi oldukları ve bu hakları her şekilde kullanmaları gerektiğini savunmuştur.
Modern dünyanın işleyişinde İslam dininin gözetmiş olduğu maslahat-ı haciyyat ilkesi
göz ardı edilmektedir. Bu temel ihtiyaçların gerekliliği olan, fertlerin yararlarının
sağlanmasının, günümüzde tamamen göz ardı edildiği görülmektedir. Aynı zamanda
maslahat-ı zaruriyatta yer alan canın korunması, aklın korunması ve malın korunması
ilkelerinin de göz ardı edildiği görülmektedir Ağır koşullar altında çalıştırılan işçilerin
zaman içerisinde sağlık sorunları ile karşılaşması canın korunması ilkesini ihlal
etmekte, olası durumlarda psikolojik sorunların meydana gelmesi ile aklın korunması
ilkesi ihlal edilmekte ve hak ettikleri ücretlerini alamamaları durumunda da malın
korunması ilkesi ihlal edilmektedir. Her birey hakları ve sorumlulukları çerçevesinde
yaşamını ve iş hayatını sürdürmelidir. Kişinin kendi kul hakkına girmesi veya dış
etkenler tarafından hakkına girilmesine İslam hukuku ve insan hakları bağlamında ilan
edilen beyannamelerde231 müsaade edilmemektedir. Bu tür sömürülerin her geçen gün
insan yaşamında var olması kölelik sisteminin ortadan kalkmadığını bilakis gelişmekte
olan ülkelerde giderek varlığını güçlü bir şekilde farklı kisvelere bürünerek
sürdürdüğünü göstermektedir. Aşırı çalıştırmanın ve emek sömürüsünün örneklerine
baktığımız zaman çoğu uygulamanın sonunda bir felaket yaşanması ile o olaya dikkat
çekilmektedir. Halbuki İslam’ın emrettiği şekilde iş düzeninin kurulmasıyla her iş
kendi içerisinde bir düzen silsilesi ile devam edecektir.
231
Evrensel İslam İnsan Hakları Bildirgesi ve İslam İnsan Hakları Kâhire Beyannamesi gibi
beyannameler İslam hukuku açısından kabul gören insan hakları beyannameleridir.
59
2.4. Makâsidü’ş-Şeria Bağlamında İşçi ve Emek Sömürüsüne Dair
Değerlendirme
Günümüzde yenilik ve değişimlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu yenilik
ve değişimler, İslam hukuku çerçevesinde yeni hükümlere ihtiyaç duyar hale gelmiştir.
Yeniliklerin takibi ve bunların İslam kuralları çerçevesinde değerlendirilerek hüküm
verilmesi, makâsidü’ş-şeria ekseninde mümkün olabilmektedir. Nitekim birey
hakkında gözetilen ve dikkat edilen beş temel hususun dikkate alınması ve bu yönde
kararların verilmesi gerekmektedir.232 Bireylerin haklarının gasp edildiği alanlardan
biri iş ve emek sektörüdür. Usulsüz yollar ve yetersiz imkânlar çerçevesinde çalışmaya
mecbur bırakılan işçilerin durumu hakkında makâsidü'ş-şeria ilkeleri, işçi sınıfına
yönelik düzenlemelerde ihtiyaç duyulan temel prensiplerden biri olarak iş hukukunda
önemli bir yere sahiptir.
İşçi-işveren ilişkisi makâsıd kapsamında değerlendirildiğinde karşılıklı görev
ve sorumlulukların olduğu görülmektedir. Karşılıklı olarak yerine getirilmesi gereken
sorumluluk ve görevler, İslam dininin gözetmiş olduğu makâsıd çerçevesinde
gerçekleşmelidir. İşçilerin yoğun ve yetersiz şartlar içerisinde çalışması, zaruriyyat
ilkesi altında yer alan canın ve aklın korunması maddelerinin ihlaline sebebiyet
vermektedir.233 Yukarıda örneği verilen Batı Afrika’da çalışan çocuk ve kadın işçilerin
yetersiz beslenme ve uzun süreli çalışmayla bünyelerinin zayıf düşmeleri ve bunun
akabinde belli başlı fizyolojik ve psikolojik hastalıklara maruz kalmaları, söz konusu
ilkelerin ihlaline misal niteliğinde zikredilebilir.234 Mevcut koşullarda işçi bulmanın
oldukça kolay olduğu bu zamanlarda, güçten düşen işçilere sağlık hizmeti
verilmemektedir. Gelişme çağında olan çocuk işçilerinin bu şartlar altında çalışması,
onların ruhsal ve psikolojik olarak sorunlar yaşamasına sebebiyet vermektedir.
Halbuki makâsıdü’ş-şeria’nın temel ilkeleri arasında canın ve aklın korunması,
İslâm’ın insana verdiği değer çerçevesinde son derece elzemdir. Nitekim İslam insanı
yeryüzünün en değerli varlığı olarak yaratmıştır. Buna mukabil Allah katında değerli
olan bir canlıdan beklenecek hizmetin belirli sınır çerçevesinde olması gerekmektedir.
232
Ebû İshâk İbrâhîm b. Mûsâ b. Muhammed el-Lahmî eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, thk. Bekir bin Abdullah
Ebû Zeyd (el-Huber: Dâru İbn Affân, 1997), 2/9.
233
Muhammed et-Tâhir İbn Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi-Gaye Problemi, çev. Mehmed Erdoğan -Vecdi
Akyüz (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2022), 225-226.
234
Food Empowement Project, “Child Labor And Slavery In The Chocolate Industry” (Ocak 2022).
60
Bakara suresinde geçen “Allah kimseye gücünün yettiğinin dışında teklifte
bulunmaz”235 ayeti her kulun belli bir potansiyeli olduğuna ve bu potansiyeline uygun
sorumlulukla mükellef tutulduğuna işaret etmektedir. Bu değerlendirme çerçevesinde
bakıldığında işverenlerin, işçilerine yaptıracakları işlerde belli bir sınır ve ölçü
belirlemelerinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Günümüzde bazı işverenler, usulsüz
yollarla işçi çalıştırarak ayetlerde yer alan genel hukuki ve ahlaki ilkeler ile
makâsıdü’ş-şerîa ilkelerini gözetmeden, kendi menfaatleri doğrultusunda bir işleyiş
ortaya koymaktadır.
İnsan vücudunun aktif olarak çalışmasının belli bir sınırlılık ile devamı
mümkündür. Vücudun gün boyu aynı tempoda çalışabilmesi için kişinin gün
içeresinde belli aralıklarla dinlenmesi gerekmektedir. Fakat günümüz modern köle
sisteminde buna izin verilmemektedir. Yapılacak her dinlenme işverenin sermayesini
olumsuz etkileyeceği düşüncesiyle gereksiz bir maliyet olarak görülmekte; bu
anlayışın sonucu olarak işçiler günlük olağan mesai sınırlarının çok ötesinde,
neredeyse günün tamamına yaklaşan süreler boyunca çalıştırılmaktadır.236 Bu denli
uzun çalışma süreleri, normal insan bedeninin fiziksel ve zihinsel dayanıklılığı
açısından açık biçimde yıpratıcı nitelik taşımaktadır. Ortaya çıkan bu tabloda İslam
hukukunda insanın hayatını kolaylaştırmayı ve aşırı güçlüğü ortadan kaldırmayı
amaçlayan maslahatlardan hâciyyât ilkesinin göz ardı edildiği anlaşılmaktadır.
Hâciyyât ilkesinin temelinde “güçlüklerin kaldırılması” anlayışı yer almaktadır.237
Fakat görülen o ki modern dönemde iş dünyası bu ilkenin tam aksine bir yol
izlemektedir. Nitekim günümüzde mevcut iş dünyasının adaletsizliği ve düzensizliği
vahim sonuçlar meydana getirmiştir. Bunların örnekleri oldukça fazladır. Mesela 2012
yılında Pakistan Karaçi’de yer alan bir tekstil fabrikasında meydana gelen yangında,
yangın çıkışının olmaması nedeniyle işçiler içeride mahsur kalmış ve iki yüz seksen
dokuz işçi hayatını kaybetmiştir.238 2013 yılında ise Bangladeş’te Rana Plaza
fabrikasında güvenlik ihmalinin yaşanması sebebiyle bin yüzden fazla işçi hayatını
kaybetmiştir. Fabrikanın çöküşten bir gün önce binada çatlaklar görülmüş ancak
235
el-Bakara, 2/286.
Kahan Onur Arslan, Modern Kölelik Olgusu Karşısında İham’ın Dar Yorumunun Yetersizliği ve
Öneriler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi (2022), 328.
237
eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, 2/10-11.
238
Gamze Türkoğlu, “Pakistan'da 289 işçinin öldüğü fabrika yangınında 2 kişi idama çarptırıldı”,
Anadolu Ajansı (Erişim 22 Eylül 2024).
236
61
işçiler, gelir kaybı tehdidiyle binada çalışmaya zorlanmıştır.239 Daha yakın tarihte,
2022 yılında Katar’da düzenlenen Dünya Kupası hazırlıkları kapsamında yürütülen
çalışmaları sırasında aşırı sıcaklık ve uzun çalışma süreleri nedeniyle yaklaşık altı bin
beş yüz göçmen işçi hayatını kaybetmiştir.240 Yaşanan olaylar değerlendirildiği zaman
ortaya şu sonuçlar çıkmaktadır. İslam, insan yaşamında insana değer verecek biçimde
düzenlemeler ve koşullar koymuştur. Bu düzenleme ve koşullar insan haklarını ve
sağlığını korumaya yöneliktir. İnsanların kendi menfaatleri doğrultusunda Kur’an’ın
emrettiği yoldan gitmeyip emirlerin aksine bir yol izlemesi hukukun zayi edildiğinin
göstergesidir. İslam hukukunun emrettiği düzende bir iş anlayışına sahip olunsaydı
kişilerin canlarının korunması en önemli ilke olarak görülecekti. Bununla birlikte
insanın aklının ve canının korunması da aynı düzeyde önemli bir ilke haline gelecekti.
Hukuk ve adalet ilkelerine uymayan iş anlayışının istenilen düzene cevap verememesi,
çözümler aramak yerine menfaatler ve çıkarlar için en kolay yolun seçilmesi vahim
sonuçlar doğuracaktır. Günümüzde işçi, işverenin himayesi altındadır. Bu sebeple
işverenin, işçisine karşı güzel muamelede bulunması ve emeğinin karşılığını vermesi
her zaman öncelikli bir durumdur. Nitekim İslam hukukunun hukuki ve ahlaki ilkeleri
adalet prensipleri ve makâsidü’ş şeria bağlamında değerlendirildiğinde, hakkı yenilen
işçilerin haklarının mutlaka muhafaza edilmesi ve hukuki bağlamda değerlendirilmesi
gerektirmektedir.241
239
Martin Webber, “İş dünyasında 2013 Bangladeş felaketiyle anılıyor” BBC NEWS Türkiye (Erişim
27 Aralık 2024).
240
Pete Pattisson, “Revealed: 6,500 Migrant Workers Have Died in Qatar since World Cup Awarded”
(Erişim 28 Aralık 2024).
241
“Kıyamet günü için adaletle tartan terazileri koyarız. (Bu sayede) artık hiç kimse hiçbir şekilde
haksızlığa uğratılmaz. (Yapılan şey) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap görücü
olarak biz yeteriz.” el-Enbiya, 21/47; “Şüphesiz siz Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.” ezZümer, 39/31. ayetlerinde ifade edilen adaletin çok hassas bir şekilde yürütülecek olması, modern
dönemde sömürülen işçilerin haklarının korunması konusunda daha dikkatli davranılmasının
uyarıcısı olarak kabul edilebilir. Ayetlerin üzerinde durduğu genel ilke, yalnızca dünyevi kazançların
değil, ahlaki ve hukuki yükümlülüklerinde gözetilmesi gerektiğini en güzel şekilde ortaya
koymaktadır. Yani işçi ile işveren arasındaki ilişki, sadece dünyevi bir zeminde yer almayıp
birbirlerine yönelik sorumlulukları ahirette de sorgulanacağı yönünde bir bilincin oluşmasına sebep
olmaktadır.
62
3. MODERN KÖLELİK OLGUSUNDA ORGAN TİCARETİ
Kölelik olgusunun güncel görünümleri farklı alanlarda kendine yer
bulmaktadır ve bunlardan birisi de ticarettir. Ticaret, uluslararası ve ulusal düzeyde
büyük bir rol oynamakta ve insanların yaşam döngüsünde önemli bir işlev
görmektedir. Ticaret akdinin kendi içerisinde belli kural ve kaideler içermesi, ticari
süreçlerin gerektirdiği sorumlulukları ağır bulan çevreler tarafından uğraşılması güç
bir durum olarak algılanmış ve bu kişilerin daha kolay ve usulsüz yollardan para
kazanma seçeneklerine yönelmelerine neden olmuştur. Bu düşünce, bir yandan çoğu
insanın hayatını tehlikeye atarken diğer taraftan bazı kişilerin hayatlarını
kurtarmaktadır. Fakat burada sorun olan durum, yasal yollarla gerçekleştirilebilecek
bir olayın, bunu bir kazanç kapısı hâline getirenler tarafından para kazanmak amacıyla
usulsüz bir şekle dönüştürülmesidir. Organ ticareti, organ yetmezliği çeken bireylerin
ihtiyaçları üzerinden şekillenen bir ticaret biçimidir. Bu durum devlet tarafından
kontrol altına alınmaya çalışılmışsa da yeterli olamamış; bazı kişiler güç kullanarak
diğer insanların hakkını gasp edip usulsüz yollarla sağlıklarına kavuşmayı
arzulamışlardır. Sonuç olarak, organ ticareti zamanla yasa dışı yollarla kendine yer
edinerek uluslararası düzeyde yayılmaya devam etmektedir.242
3.1. Ticaret ve Organ
İnsan, medeni bir varlık olup toplum içinde yaşamaya ve çeşitli ihtiyaçlarını
karşılamaya mecbur olan bir canlıdır. Ticaret, özellikle alışveriş unsuruyla birlikte,
insanlık tarihinde toplum hayatının vazgeçilmez bir parçası olmuş ve muamelat
konusu haline gelmiştir. Ticaretin gerçekleşmesi ilk olarak takas yoluyla başlamıştır.
İnsanlar yaşamları içerisinde gereksinimlerini karşılamak adına her daim bir atılım
göstermişlerdir. Bu durum, zamanla gelişerek günümüz ticaretine kadar sürmüştür.
Ticarette önemli olan kaide, ticareti oluşturan unsurlardır. Ticaret, herhangi bir
malın kâr elde etmek amacıyla mali değere sahip olan başka bir malla mübadele
edilmesidir. Ticarete konu olan malların belli bir çerçevede sınırlandırılmış olması
ticaretin gerçekleştirilebilmesi için gereken sınırı belirlemektedir. Yiyecek, giysi,
242
Gülen Soyaslan Akdemir, “Uluslararası ve Ulusal Yönüyle Organ Ticareti Suçu”, Kırıkkale Hukuk
Mecmuası 5/1 (Nisan 2025), 134.
63
mücevher, döviz ve değerli maden gibi malların ticareti söz konusudur. Fakat insana
ait uzuvlar veya organlar, ticari mallar arasında yer almamaktadır. Çünkü ticaretin
temelini oluşturan unsur ihtiyaca binaen karşılıklı olarak zaruret halinin giderilmesi
durumudur. Ancak bu ihtiyaçların giderilmesi “mal” olarak nitelendirilen unsur
üzerinden yapılabilmesiyle mümkündür.
3.1.1. İslam Hukukunda Bey’ Akdi
Her ekonomik sistem kendi özgün maksatları ve prensipleri doğrultusunda
şekillenir ve kendi kurumlarıyla varlık gösterir. İslam’ın önerdiği ekonomik sistem de
kendi inanç esasları, ilke ve kurallarından beslenir. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet; emek,
ücret, alış-veriş, ribâ (faiz), kâr, ticaret, çalışma hayatı ve harcamalar gibi birçok
konuda temel hükümleri içerir. Bu sayede üretim, tüketim ve mübadele ilişkilerini
belirleyen genel ilkeler ortaya çıkmıştır.
Ticaret, İslam hukukunda bey’ olarak adlandırılan genel olarak satım akdini
ifade eden bir kavramdır.243 Hanefilere göre satım akdinin (bey’ akdi) rüknü, icap ve
kabul üzerine bina edilmiştir. İcap ve kabulü meydana getiren taraflar müşteri ve
satıcıdır (bâyi). Akdin kurulabilmesi için taraflarda olması gereken unsur, “ehliyet”
şartını taşımalarıdır. Bey’ akdinin gerçekleşmesinde önemli olan husus, ticarete mâl
olacak olan malın konusudur. Hanefilere göre satım akdinin mahalli, üzerine akit
yapılan ve satılan malın konu olduğu şeydir.244 Satıcı, malın bedelini almayı, müşteri
ise satın aldığı malı elde etmeyi hedefler. Dolayısıyla satım akdinin mahalli, müşteri
için malı, satıcı için ise bedeli temsil etmektedir.
Akidin konusunda, öncelikle uygulamaya tabii tutulacak malın mevcut olması
gerekmektedir. Hanefilere göre, bey’ akdinin gerçekleşmesi için malın akit anında var
olması ve satıcının mülkünde bulunması şarttır.245 Yani, satıcı malın sahibi olmalı ve
mal fiziksel olarak mevcut olmalıdır, aksi takdirde bey’ akdi geçerli sayılmaz. Mecelle
de
“mebî’in
mevcud
olması
lazımdır”246
ifadesinin
kullanılması
mebî’in
mevcudiyetinin şartını ifade etmektedir. Bey’ akdinin gerçekleşmesinde en önemli
243
Ali Bardakoğlu, “Bey” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV İslam
Ansiklopedisi,1992), 6/13.
244
Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, (İstanbul: Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları: 1275), Madde 150, 1/220.
245
Bardakoğlu, “Bey’”, 14.
246
Mecelle, Madde 197, 1/292.
64
şartlardan kabul edilen unsur, akit konusunun belli olmasıdır. Bu sebeple yapılacak
olan bey’ akdinde İslami olarak geçerliliği kabul edilen mütekavvim malların
kullanılması gerekmektedir. Bir diğer husus ise, bey’ akdinde akit konusunun teslimi
mümkün olabilecek bir mal olması gerekmektedir. Fakihler malî muavaza veya
karşılıklı bedel verme akitleriyle ilgili olarak, akit konusunun teslim edilebilir nitelikte
bir mal olması gerektiği hakkında ittifak etmişlerdir.247 Özellikle bey’ akdinde, akit
konusunun tesliminin mümkün olmamasının akdin kuruluşuna engel teşkil ettiği ifade
edilmektedir.248 Yine, mutlak bir imkânsızlık veya istihâlenin (muğâlata) akdi bâtıl
kılabileceği belirtilmiştir. Bu durumda, taraflar arasında mahallin tesliminin
gerçekleştirilememesi veya mümkün olmaması, akdin geçerliliğini etkileyebilir. Aynı
zamanda akit konusunun bilinen bir mal olması gerekmektedir. Zira akit konusundaki
bilinmezlik akdin güvenirliğini tehlikeye sokabilir. Bu hususta Hanefî ve Hanbeli
mezhebine göre akit meclisinde bulunan akit konusu mal kendisine işaret edilmekle
bilinen hale gelmektedir.249 Tüm bu şartlar, akit konusunun güvenilirliği ve akdin
geçerliliği açısından önemlidir.
Bey’ akdine konu olan mal, İslam hukukunda ıstılahî bir terim olarak fiziki
varlığı olan ve tüketilebilen her şeyi kapsamaktadır. Ne var ki bey‘ akdi, yalnızca
tüketilerek faydalanılan mallarla sınırlı olmayıp, kullanılmak suretiyle fayda sağlanan
malları da kapsar. Kök itibariyle Arapçada “kişinin meylettiği, elde etmek istediği ve
sahip olduğu şey” anlamlarına gelen bu kavrama hukukta “biriktirilmesi ve
faydalanılması mümkün olan şey” anlamı verilmektedir.250 Hanefi literatüründe “mal”
tanımı örfi ve tabii unsurlar ön planda tutularak yapılır. Hanefîlerin “mal” tanımı
“insanın maslahatı için yaratılmış “insan dışındaki şeylerin” adı olup “biriktirilmesi ve
üzerinde istendiği gibi tasarrufta bulunulması mümkün olan şey” şeklindedir.251
Mecelle’de “Tab’-ı insanî mâil olup da vakt-i hâcet için iddihâr olunabilen şeydir”252
247
Mecelle, Madde 198/209, 1/297-302.
Abdülkerim Zeydan, el-Medhal li-diraseti’ş-şeriati’l-İslâmiyye (Beyrut: Müessesetü’r-Risale,
1986), 311
249
Mansur b. Yunus b. Salâhiddîn el-Buhûtî, Keşşâfü’l-kınâ‘ an metni’l-İknâ‘, thk. Muhammed Emin
Zinnavî, (Beyrut: Alemü’l-kütüb, 1997). 2/473; Abdürrezzâk Ahmed Senhûrî, Mesâdirü’l-ḥaḳ fî’lfıḳhi’l-İslâmî, (Kahire: Câmiatü’d-Düveli’l-ʿArabiyye, 1967), 3/63.
250
Ahmet Bayraktar, “İslam Ticaret Hukuku Açısından Mal Kavramının Tasnifine Yeni Bir Yaklaşım”,
Eskiyeni 32 (Mayıs 2016), 114.
251
Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Seyyâr el-Hafîf, Ahkâmü’l Muamelati’l-Şeriyye, çev. Rahmi
Yaran, (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2011), 59.
252
Mecelle, Madde 126, 1/212.
248
65
şeklinde ifade edilmektedir. İfade edilen tanıma göre mal, insanın tabiatı gereği
kendisine bir ihtiyaç ve istek duyduğu ve lüzumu olduğunda kullanılmak üzere
doğrudan saklanıp korunması mümkün olan şeydir.253 Hanefî fıkhına göre, bir
nesnenin mal olabilmesi için iki önemli kriter bulunmaktadır. Öncelikle, malın insan
ihtiyaçlarını karşılayarak fayda sağlaması ve toplum nezdinde ekonomik bir değer
taşıması gerekmektedir. İkinci olarak, malın müstakil bir fizikî varlığa sahip olması
şarttır. Mecelle’de geçen tanımda yer alan “iddihâr olabilme” özelliği ise malın
üzerinde doğrudan ferdî hâkimiyet kurulabilmesini ifade eder.254
Klasik fıkıhta, “mal” kavramı genellikle “insan dışındaki” nesneleri ifade
etmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu kullanım, insan bedeninin “mal” kapsamında
değerlendirilmemesi gerektiğini aksi takdirde bu davranışın insan onuru ve
saygınlığına aykırı bir davranış olarak kabul edileceğini ifade etmektedir. Hanefi
fakihi olan Serahsî mal kavramını şu şekilde açıklamıştır; “Mal, birikim (temevvül) ve
elde etme (ihrâz) nitelikleri doğrultusunda insanlara fayda sağlamak amacıyla
yaratılan bir öğedir.”255 Kâsânî (ö. 587/1191) ise “Mal, doğrudan kendisinden
faydalanılabilen ve bu faydanın şeriat tarafından mübah kabul edildiği bir öğedir”256
şeklinde bir tanımda bulunurken Teftâzâni (ö. 792/1390) ise “Mal, ihtiyaç vakti
kendisinden yararlanmak için biriktirilebilen (iddihâr) şeydir.”257 şeklinde bir tanımda
bulunurken İbn Emîru Hâc (ö. 879/1474) malın tanımını “Mal, gelecekteki ihtiyaçlar
için muhafaza edilip biriktirilebilen (iddihâr) bir öğedir”258 şeklinde ifade etmiştir.
İslam hukukunda mallar sınıflandırılmaya tabi tutulduğunda altı başlık ortaya
çıkmaktadır. Bunlar; mütekavvim olan ve olmayan mallar, mislî mal-kıyemî mal,
menkul-gayri menkul mal, tüketilen mal-kullanılan mal, bölünebilen-bölünemeyen
mal ve asıl-semere, asıl -fer‘ şeklindedir.259 Konuyla irtibatlı olması bakımından
malların mütekavvim olup olmamasına dayalı sınıflandırma üzerinde durulacaktır.
253
Hasan Hacak, “Mal”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV İslam Ansiklopedisi,
2003), 27/461.
254
Hacak, “Mal”, 462.
255
Şemsü’l-Eimme Ebû Sehl Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed es-Serahsî (483/1090), el-Mebsut ed.
Mustafa Cevat Akşit (İstanbul: Gümüşev Yayınları, 1983), 11/126.
256
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi‘, 6/554.
257
Teftâzâni, Sa’düddîn Mesut b. Fahrettin Ömer b. Burhanettin Abdullah el-Herveî el-Horâsânî, et- etTelvîh ilâ keşfi hakâiki’t-Tevdîh (Beyrut: Dârü’l-Erkam, ts.), 1/465.
258
İbn Emîru Hâc, Ebu Abdullah Şemsüddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed el-Halebî, etTakrîr ve’t-tehbîr (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1983),1/129.
259
Hacak, “Mal”, 463-464.
66
Öncelikle mallar, mütekavvim olan ve mütekavvim olmayan mal şeklinde bir gruba
ayrılır. Mütekavvim mal olarak nitelendirilen mallar, Hanefilere göre bilfiil ihrâz
edilmiş olan ve zaruret halleri dışında da faydalanılması şer’an mubah olan
mallardır.260 Mecelle’de ıstılahî olarak, “Mal-i mütekavvim, iki manaya isti‘mal olur.
Biri intifa’ı mubah olan şey demektir. Diğeri mal-i muhrez demektir. Mesela denizde
iken balık gayr-ı mütekavvim olup, istıyâd ile ihrâz olunduğunda mal-i mütekavvim
olur” 261 şeklinde bu kavram açıklanmıştır. Teftâzâni, bu ibarenin izahını şu şekilde
yapmıştır; “Tekavvüm/mütekavvim olma, iki unsurun varlığı ile sabit olur. Tekavvümün
sabit olması için gereken unsurların ilki “örfî” unsurdur. Buna göre mal “muhrez”,
yani ihrâz edilmiş olmalıdır. Ot ve balık gibi ihrâz edilmemiş nesneler mütekavvim
değildir. İkinci unsur ise maldan “faydalanmanın şer’an mubah olmasıdır””262 Hanefi
literatüründe mütekavvim bir malın bu vasfı kazanabilmesi için üç şart aranmaktadır.
İlk şart bir nesnenin insanlar nazarında değer taşıyan bir mal olması gerekliliğidir.
Çünkü, ekonomik değeri olmayan ve insanlar için anlam taşımayan nesneler,
mütekavvim mal olarak adlandırılamaz.263 Mesela arpa, şer’an kullanılabilir bir nesne
olmasına rağmen, insanlar arpa tanesine ekonomik değer atfetmezler çünkü
yararlanmak için belirli bir miktar arpanın olması gerekir. Dolayısıyla, arpa tanesi
“mütekavvim” olarak nitelendirilebilir, ancak “mal” olarak adlandırılamaz çünkü bir
arpa tanesi bir mal değildir. İkinci şart ise insanların değer atfettiği mallar, şer’an
yasaklanmış mallar olmamalıdır. Şâri‘in değer atfettiği mallardan olmalıdır.264 Üçüncü
şart ise bu malların ihrâz edilmiş olması gerekliliğidir.265 Denizdeki canlı ürünler,
yeraltında el değmemiş madenler ve herhangi bir arazide kendiliğinden biten otlar bu
mallara örnek olarak verilebilir. Bu nesnelerde bireylerin tasarruf yetkisi yoktur ve
Şâri‘ tarafından da himaye edilmezler. Şart olarak koşulan bu üç unsurun bir arada
bulunduğu mallar mütekavvim mal olarak kabul edilir ve hukukî işlemlerden olan
alım-satım akdine konu olmaya elverişli olarak kabul edilir.
260
Hafîf, Ahkâmü’l Muamelati’l-Şeriyye, 65.
Mecelle, Madde 127, 1/213.
262
Muhammed Ebû Zehre, el-Milkiyye ve Nazariyyetü’l-Akd fi’ş-Şerîati’l İslâmiyye (Kahire: Dârü’lFikri’l-Arabî, 1996), 50.
263
Kemâleddîn Muhammed b. Abdülvâhid İbnü’l-Hümâm, Fetḥu’l-Ḳadîr (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’lİlmiyye, 2003).6/402-406.
264
Hafîf, Ahkâmü’l Muamelati’l-Şeriyye, 65.
265
Hafîf, Ahkâmü’l Muamelati’l-Şeriyye, 65.
261
67
Mal kavramının tanımı ve barındırdığı şartların yelpazesi oldukça geniştir. Bu
sebeple bir nesnenin mal olarak nitelendirilmesi için birçok özelliği ve şartı
bünyesinde barındırması gerekmektedir. Zikredilen şartlara binaen ticarete söz konusu
olan mallar belirlenmelidir. Zira Şâri‘ nin haram kıldığı şarap, domuz gibi nesnelerin
ticaretinin yapılması uygun değildir. Genel mahiyette fakihlerin çoğunluğu bir
nesnenin mal olarak tespit edilebilmesinde temel iki şart öne sürmüşlerdir. Bunlar;
malın, insanlar arasında maddi bir “kıymeti” olması ve bu kıymetin şer’an
faydalanılması mubah olan bir nesneye veya eşyaya ait olması gerekliliğidir.266 Şayet
şer’an mubah olarak görülmeyen şeyler kıymetli mallar olsalar dahi fakihlerin
çoğunluğuna göre bu nesneler mal hükmünde değillerdir. Bu sebeple temelde bu iki
şartı taşımayan hiçbir nesne mal kategorisinde değerlendirilmeyeceği için bu malların
ticaretinin yapılması da mümkün değildir. Günümüzde gayri resmi olarak yürütülen
“organ ticareti” işlemi hukuki olarak değerlendirilirken ilk olarak organların “mal”
olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda fıkhî ve hukuki araştırma
yapılmalıdır. Bu doğrultuda yapılacak değerlendirmeler ekseninde organ satımı
problemi de cevap bulacaktır.
3.2. Organ Ticaretinin Ortaya Çıkışı ve Meşruiyeti Problemi
Organ nakli hem hukuken hem de dinen geçerli bir tedavi yöntemi olarak kabul
edildikten sonra tedavinin uygulanması geniş alanlara yayılmaya başlamıştır. Bu
durum bazı kimseler tarafından fırsat olarak görülmüş, etik anlayışa uygun olmayan
birtakım işlerin yapılmasına yol açmıştır. Her ne kadar bu işlemlerin önüne geçmek
için yasal yollarla resmi vakıflar aracılığıyla organ nakli uygulaması yapılsa da organ
nakillerinin, hasta sayılarını karşılayamayacak ölçüde olması organ ticareti
uygulamasının gayri resmi tezahürlerinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Organ
satımı olarak ifade ettiğimiz bu uygulama aslında yasal olmayan bir işlemdir.267 Organ
ticareti, bir organın maddi kazanç için satın alınması, satılması veya kullanılması da
dahil olmak üzere bir meta olarak ele alındığı bir politika veya uygulamadır. 268 Bu
ticaretin ortaya çıkmasına çeşitli etkenler sebep olabilmektedir. Öncelikli sebeplerden
266
ez-Zerkâ, el-Fıkhu’l-İslamî fî Sevbihi’l-Cedîd, 3/118.
Akdemir, “Uluslararası ve Ulusal Yönüyle Organ Ticareti Suçu”, 134.
268
Library of Parliament, Trafficking in Human Organs: An Overview, Background Paper, 2020-83-E,
2.
267
68
ilki, maddi açıdan zor koşullar içinde yaşam süren ve sömürü altında yaşayan
ülkelerdeki bazı insanların maddi kazanç elde etmek amacıyla organlarını satarak gelir
elde etmeyi istemeleridir. Ayrıca organların maliyetinin yüksek olması ve bu ticaretten
elde edilen kazancın yüksek olması, bazı kimselerin büyük ölçüde bu ticaret
uygulamasına başvurmasına sebebiyet vermektedir. Organ bağışı bekleme sırasında,
kendisinden önce çok sayıda kişinin bulunması durumunda, alıcılar organ mafyası
olarak adlandırılan kişilerin aracılığıyla usulsüz yöntemlerle elde edilen organları satın
alarak karşılıklı ticaretin ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir.269 İç savaşın
yaşandığı bölgelerde organ ticaretinin yoğun olma ihtimaline rastlanabilmektedir.
Mevcut yaşam şartları bu uygulamanın yürütülmesi için uygun zemini hazırlamıştır.
Güncel örneklerinin sıkça görüldüğü Filistin-Gazze, Ukrayna, Doğu Türkistan ve
Suriye gibi ülkelerde çocukların kaçırılarak organlarının alınıp ticari mal olarak
satıldığı bilinmektedir.270 Bunun yanı sıra insanlar zor durumlarda kaldıkları için
borçlarına karşılık organlarını satma eğilimi gösterebilmektedirler. Bu nedenler
ekseninde organ ticareti varlığını devam ettirmiş ve gayri resmi olarak yaygınlaşmaya
başlamıştır.
Organ ticareti diğer sömürü biçimlerinden, insanın emek ve cinsel yönden
sömürülmesi haricinde vücut bütünlüğünün bozulmasına sebebiyet veren işlemlerin
yapılması yönüyle farklılık göstermektedir. Farklı bir sömürü türü olan organ
mafyacılığı daha çok fakir ve güçsüz gruplardan haksız olarak faydalanılmasına ve bu
grupların sömürülmesine sebebiyet vermektedir. Buna ilaveten insan bedeninin
sermayeleşmesine de neden olmaktadır. Bedenin değerli bir unsur olduğu göz ardı
edilerek, para kazanma aracı olarak görülmesine sebebiyet vermektedir. Organ satışı,
insan organlarının ticarileştirilmesini önlemek ve bu alanda ortaya çıkabilecek her
türlü sömürüye imkân vermemek amacıyla Türk hukukunda 2005 yılından itibaren
Türk Ceza Kanunu’nun 91. maddesi271 kapsamında suç olarak düzenlenmiş; organ
269
Akdemir, “Uluslararası ve Ulusal Yönüyle Organ Ticareti Suçu”, 135-137.
Nabia Ramdani, “Çin zulme maruz kalan azınlık bireylerinin organlarını toplarken Britanya, serbest
ticareti korumak için sessiz kalıyor”, Independent (Erişim 1 Ekim 2024).
271
Hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olan organ veya doku satın alan, satan, satılmasına aracılık eden,
organ veya dokuyu saklayan, nakleden veya aşılayanlar hakkında hapis cezasına hükmolunur. Türk
Ceza Kanunu, Kanun No: 5237, Kabul Tarihi: 26.09.2004, Resmî Gazete, 12.10.2004, Sayı: 25611,
Madde. 91.
270
69
ticareti, insan ticareti ile organ veya doku ticareti suçları çerçevesinde
değerlendirilmiştir. 272
İnsan sömürüsü, değerli ve dokunulmaz bir varlık olması hasebiyle insan
doğasına ters düşen bir durumdur. Nitekim fıkhi açıdan insanın dokunulmazlığına dair
İslam hukukunda ulemalar değerlendirme yapmıştır. Hanefi fıkhının kurucusu olan
Ebu Hanife (ö.150/767), insanın yaratılış itibariyle değerli olduğunu ifade ederek,
insanın kararlarını kendi iradesi doğrultusunda verebilen bir varlık olarak yaratıldığını
söylemektedir.273 O insanın irade sahibi olmasının Allah’ın insana bahşettiği değerle
bağlantılı olduğunu ve bu nedenle insanın üstün bir varlık olarak kabul edildiğini
belirtmektedir. Zeylaî (ö.743/1342) insana ait olan her uzuv ve organın değerli
olduğunu vurgulamakla birlikte insan uzvuna veya parçasına yönelik herhangi bir
değersizlik atfeden fiillerin caiz olmadığını ifade etmektedir.274 İbn Nüceym (ö.
970/1563) ise insanın şerefli ve dokunulmaz oluşuna değinerek, insanın dişinden dahi
faydalanılamayacağını ifade etmiştir.275 Bu sebeple insan bedeni veya organlarının
satımı mümkün değildir. Gazzâlî (ö. 505/1111) insanı idrak edici ve fail olmak şeklinde
iki temel kıstasta ele alır. Bu iki özelliğe sahip olan insan canlılar arasında en üstün
mertebede yer almaktadır.276 Dolayısıyla canlı aleminin en değerli varlığı olan insana
dair yapılan müdahalelerin belli bir ölçüde olması gereklidir. İslam hukukunda 1400lü
yıllarda yapılan bu değerlendirmeler aydınlanma döneminde Avrupa’daki bazı
akademisyenler tarafından ele alınmıştır. Bunlardan biri Cohen’dir. O insan bedenin
ticari değer taşımadığını ve böyle bir uygulamanın olmayacağını ileri sürerek “insan
bedeninin ve dolayısıyla insanın bütünlüğünü büyük bir değere sahip olmaktan öte
değeri arz-talep gibi olumsal ekonomik kavramlarla belirlenemez olduğunu ifade
etmektedir.”277 Çünkü ona göre, insan eşsiz bir değere sahiptir. İnsanın böyle bir
değere sahip olması, esasen onun Tanrı tarafından yaratılan en değerli varlık olarak
272
Çağrı Kan Ağrı, “Organ ve Doku Ticareti Suçu”, Ankara Barosu Dergisi (Ocak 2011), 144.
Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber, İmâm-ı Â’zam’ın Beş Eseri İçinde, çev. Mustafa Öz (İstanbul:
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2014), 54.
274
Ebû Muhammed Fahruddîn Osmân b. Alî b. Mihcen b. Yûnus es-Sûfî el-Bâriî ez-Zeylaî, Tebyînü’lHakâik fî Şerhi Kenzi’d-Dekâik, (Bulak: el-Matbaatü’l-Kübra’l-Emîriyye), 4/51.
275
Zeynüddin b. İbrahim b. Muhammed İbn Nüceym el-Mısrî el-Hanefî, el-Bahrü’r-Râik Şerhu
Kenzi’d-Dekâik, thr. Zekeriyyâ Umeyrât (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l İlmiyye 1997) 1/191.
276
Ebû Hâmid Gazâlî, el-Maksadü’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ (Dımeşk: Matbaatu’s-Sabah,
1999), 31-32.
277
Cynthia B. Cohen, “Selling Bits and Pieces of Humans to Make Babies: The Gift of the Magi
Revisited”, Journal of Medicine and Philosophy 24/3 (1999), 292.
273
70
kabul edilmesinden kaynaklanır. İnsan, kendisine bahşedilen akıl ve irade
doğrultusunda sorumluk taşımakla da mükellef kılınmıştır. Bu durum onun ahlaki ve
dini yükümlülüklerle birlikte yüksek bir onura sahip olduğunun da göstergesidir. Aynı
zamanda bu vasıflar, insanın hem hukuki hem de ahlaki açıdan bedeni ve ruhuyla
önemli bir kimlik taşımasını sağlar. Zira bir insanın kimliğini ve varlığını belirleyen
unsurlardan birisi bedenidir. Bu sebeple insanın temel fonksiyonlarını sürdürebilmesi
için gerekli olan organlarının satışı kabul edilemez. Kant’a göre insan, kendi hayatında
ve verdiği kararlarda merkezi bir rol oynamaktadır. Ahlaki kararlarında bağımsız ve
kendi değerine saygı gösteren bir varlıktır. Bu sebeple insan hiçbir koşulda başka bir
kimsenin ya da bir amacın aracı olarak kullanılmamalıdır.278 Kant’ın bu düşünceleri
bağlamında insanın değerli ve özgün olduğu bu sebeple de ticari bir meta olarak
görülemeyeceği düşüncesi ortaya çıkmaktadır.
Organ ticaretini diğer birçok işle kıyas ederek farklı perspektiften ele alan
akademisyenler bulunmaktadır. Bunlardan biri Barnett’tir. Konuyla ilgili söz konusu
problemin asıl sebebinin piyasa olmadığı; gelir düzeyi sınırlı veya düşük olan
bireylerin ekonomik koşulları dolayısıyla başka şartlar altında yapamayacakları pek
çok şeyi yapıyor olmalarına rağmen, bu seçimlerden dolayı piyasa sisteminin
suçlanmaması gerektiğini savunmaktadır.279 Barnett’in bu görüşünün doğruluğundan
bağımsız olarak şu sonuç elde edilebilir. Eğer insanlar zorunlu olarak organ satışı yapıp
refaha ermek istiyorlarsa benzer biçimde ekonomik baskı altında kişinin bedenini
yıpratan veya ciddi bedensel riskler içeren diğer eylemlerin de aynı gerekçeyle
yasaklanması gerekir. Nitekim uzun ve sağlıksız çalışma saatleri, ağır ve tehlikeli
işlerde düşük ücret karşılığında çalışmak, bedensel bütünlüğü tehdit eden çalışma
koşullarını kabullenmek gibi eylemler de kişinin içinde bulunduğu zorlayıcı ekonomik
şartların bir sonucu olarak ortaya çıkmakta ve bedeni benzer şekilde zora sokmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, söz konusu eylemlerin tümü, farklı araçlar kullanılsa da aynı
nedensel zeminden beslenmekte ve benzer sonuçlara ulaşmaktadır. Shapiro, Barnett’i
destekler nitelikte; “Bomba imha uzmanları diğer insanların daha iyi yaşamaları için
yaptıkları tehlikeli mesleklerinin doğal bir sonucu olarak kendi organlarını para
278
Immanuel Kant, Groundwork of the Metaphysics of Morals, çev. Meryem Gregor (Cambridge:
Cambridge University Press, 1998), 2/37-38.
279
Andrew H. Barnett vd., “Improving Organ Donatioan: Compensation versus Market”, Inquiry, 29/3
(1992), 375.
71
karşılığından riske atmaktadırlar” ifadesiyle üstü kapalı olarak organ satımının hukuki
bağlamda bir ticaret olabileceğine değinmektedir.280 Hylton ise “kişinin canını riske
atan mesleklerden bazılarının, birçok organ nakli uygulamasından daha fazla yaşamsal
risk taşıdığını ifade etmektedir.”281 Tüm bu görüşlerin ortak paydası organ ticaretinin
usulsüz olarak gösterilmemesi için yapılan savunmalardır. Kişinin canını tehlikeye
atarak yapmış olduğu mesleğin karşılığında aldığı para ile organını satarak elde ettiği
paranın bir olduğu savunulmaktadır. Fakat burada önemli olan husus, kişinin bir
mesleği icra ederken bedenini ve sağlığını korumak için alınması gereken önlemleri
aldıktan sonra o görevi icra etmesidir. Organın sağlıklı bir bedenden doğrudan alınarak
maddi karşılık karşılığında satılması, alınacak güvenlik tedbirlerinin yeterliliğinden
bağımsız olarak, insan bedeninin meta hâline getirilmesi sonucunu doğurmakta ve bu
yönüyle
bir
iş
sözleşmesi
kapsamında
yürütülen
çalışma
faaliyetleriyle
kıyaslanabilecek bir işlem olarak değerlendirilemez.
Organ ticareti, kendi bünyesinde farklı sebeplere dayanarak ortaya
çıkmaktadır. Kişinin kendi isteğiyle organlarını satması bir seçenek olduğu gibi,
bireylerin içinde bulunduğu koşullar sebebiyle böyle bir fiili yapmak zorunda kalması
da mümkündür. Çaresiz kalan bireylerin maddi kazanç elde etmek için başvuracakları
en son çare organ satımıdır. Bunların yanı sıra, kişilerden icbar yoluyla organlarının
alınması durumu da mevcuttur. Böyle bir durumda, kişi borçlandığı kişiye borcunu
ödeyemediği için organlarını ipotek ettirmiş olabilir. Tüm bu uygulamaların ortak
noktası, bireyin organlarının satılıyor olmasıdır. Her uygulamanın nedeni farklı olsa
da sonuç kısmı ortak bir paydada buluşmaktadır.
3.2.1. Organların Satılması
Organ satımı gelişen teknolojiyle birlikte daha ulaşılabilir bir hal almıştır.
Maddi bir kazanç olarak görülen organ satımı, bireyin vücudunda belli işlev ve görev
için yaratılmış ve kendisine emanet olarak verilmiş organların amaç dışı kullanımıyla
mümkündür. Uygulanması mevcut olan organ satımı, bey’ akdi gibi icra edilmektedir.
Her ne kadar bey’ akdi gibi işlev görse de akdin konusu olan insan organı, mal
280
Robyn S. Shapiro, “Legal Issues in Payment of Living Donors for Solid Organs” Human Rights 30/2
(2003),19-20.
281
Keith N. Hylton, “The Law and Ethics of Organ Sales”, Annual Review of Law and Ethics / Jahrbuch
für Recht und Ethik 4 (196), 216.
72
statüsünde kabul edilmediğinden ve mülkiyete konu edilemediği için satım akdi
kapsamında değerlendirilemez. Zira kişi bedeni üzerinde kullanım ve yararlanma
yetkisine sahip olmakla birlikte onu ekonomik bir meta olarak devretme yetkisine
sahip değildir. Bu sebeple söz konusu işlem, bey‘ akdinin geçerlilik şartlarını
karşılamamaktadır. Bu uygulamanın yapılması kendi içerisinde iki farklı şekilde
olmaktadır. İlki canlı bireyden organ satımı bir diğeri ise kadavradan organ satımıdır.
3.2.1.1. Canlı Bireyden Organ Satımı
Dönemlerin getirmiş olduğu koşullar sebebiyle insanlar maddi sıkıntılar
çekebilmektedir. Bunun sonucunda bireyler ihtiyaçlarını karşılamak için farklı
yöntemler tercih etmeyi deneyebilirler. Tanıdık birinden borç almak, bankadan kredi
çekmek ya da daha usulsüz yollarla tefeci tabiriyle ifade edilen kişilerden borç talep
etmek veya kendi bedeninde bulunan organları satışa çıkarmak bu tercihler
arasındadır. Organların satılmasını, organ ticareti başlığı altında yer alan kadavradan
organ satışı ve organların hem canlı hem de kadavradan çalınması yollarından ayıran
temel husus, bu işlemlerin kişinin rızası doğrultusunda gerçekleştiriliyor olmasıdır.
İslam hukukunda kişinin iradesini ifade eden sözcükler, akit bağlamında “icab” ve
“kabul” terimleriyle ifade edilmektedir.282 Bu hususta kişi, organını satmak istediğinde
karşılığında alıcıdan para talep eder ve bu talebin kabulü sonucunda alım-satım işlemi
tamamlanır. Görünüşte bir bey’ akdi gerçekleştiriliyor gibi olsa da aslında bey’ akdinin
kurallarını ihlal eden hususalar bulunmaktadır. Bey’ akdinin kuruluş şartlarından olan
“akdin konusunda” bir ihlal söz konusudur. Nitekim bir unsurun mal olarak
nitelendirilebilmesi için taşıması gereken bazı özellik ve şartlar bulunmaktadır. İnsan
bedeni ve uzuvları mal kapsamında değerlendirilen hiçbir şartı ve özelliği bünyesinde
barındırmamaktadır. Çünkü insan bedeni ve uzuvları, taşınması gereken bir emanettir.
Bu doğrultuda yapılacak olan akit de geçersiz sayılmaktadır. Kişinin kendi rızası
doğrultusunda organını satması, bilinçli olarak belli koşulları kabul ettiği anlamına
gelmektedir. Her ne kadar kişi irade beyanını kullanarak bu işleme rıza göstermiş olsa
da bu durum İslam hukukunda geçerli bir rıza olarak kabul edilemez.283 Çünkü kişinin
282
H. Yunus Apaydın, “İrade Beyanı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV İslam
Ansiklopedisi, 2000), 22/387-391.
283
Üsâme es-Seyyid Abdüssemi’, Naklu ve Zirâatü’l-A’dâi’l-Âdemiyye Beyne’ş-Şerîa Ve’l-Kânûn
(Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Kânuniyye; Dâru Şetât, 2010), 18.
73
rızasını kullanarak yapacağı işlemler, insan onurunu zedelememeli ve toplumun etik
değerlerine aykırı olmamalıdır.
Bireyin rızası İslam hukukunda belirli sınırlamalar ve çerçeveler içinde
değerlendirilmektedir. Kişinin bilinçli olarak kendi iradesi dahilinde organlarını
satmak istemesi, onun bedeni üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olduğu anlamına
gelmemektedir. Çünkü beden Allah’ın kullarına bir emanetidir ve bu emanete zarar
verilmesi yasaktır. Nitekim Allah, insanı değerli bir varlık olarak yaratmış; insanın
bedeninin ticari bir meta hâline getirilmesi ise bu ilahî değerin hiçe sayılması anlamına
gelir. Bu sebeple kişinin kendi rızası doğrultusunda olsa dahi, bedeni üzerindeki
kullandığı tasarruflar, İslam’ın belirlemiş olduğu temel prensiplere ve bedenin
kutsallığına aykırı olmamalıdır. Aksi takdirde bu fiil, Allah’ın insana vermiş olduğu
emanete saygısızlık olarak değerlendirilip caiz olarak kabul edilmeyecektir. Organ
satımının caiz olmadığı, İslam Fıkıh Akademisi dördüncü dönem toplantısında “Hiçbir
durumda organ satışına cevaz verilemeyeceği ittifakla kabul edilmiştir. Çünkü her ne
sebeple olursa olsun bir insanın organı satışa konu olamaz”284 ifadeleriyle net bir
şekilde belirtilmiştir. Aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilen
fetvada “…insan mükerrem bir varlıktır. Yarattıkları içinde Allah onu mümtaz
kılmıştır. Bu itibarla, normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve
organlardan faydalanılması, insanın saygınlık ve kerametine aykırı olduğu için caiz
görülmemiştir”285 ifadeleriyle insan organı veya uzvunun satılmasının caiz olmadığı
açık bir şekilde belirtilmiştir.
3.2.1.2. Kadavradan Organ Satımı
İnsanlar doğar, yaşar ve ölürler. Ölen kişinin İslam’da sahip olduğu bazı haklar
vardır. Öncelikli olarak cenazenin defnedilmesi ve zaruri bir hâl bulunmadıkça her
ölünün tek defnedilmesi gerekliliği yani bir mezara birden fazla cenaze
gömülmemesi,286 cenaze namazının icra edilmesi, teçhiz-tekfin işlemlerinin zaman
284
İslam Teşkilatı Konferansı İslam Fıkıh Akademisi, Dördüncü Dönem Toplantısı Kararları, Karar
No: 1, Cidde 18-23 Cemaziyelâhir 1408 – 6-11 Şubat 1988, (Erişim 15 Aralık 2024)
285
Din İşleri Yüksek Kurulu, “Organ Nakli ve Bağışı Caiz midir?”, (Erişim 12 Temmuz 2024).
286
Ebû İshak Cemaleddin İbrâhim b. Ali b. Yusuf eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb fî Fıkhi’l İmâm eş-Şâfiî, thk.
Muhammed ez-Zuhaylî (Dımaşk: Dârü’l-Kalem, 1996), 5/281-284.
74
kaybı olmaksızın gerçekleştirilmesi, cenazenin omuzlarda taşınması287 gibi
uygulamalar ölmüş kişinin bedenine saygı duyulmasının gerekliliğini açıkça
göstermektedir. Ancak bazı aile fertleri, yakınları öldükten sonra, kişinin bedenini
maddi kazanç olarak görüp bu uğurda kişinin organlarını satma girişiminde
bulunabilirler. Bu işlemin canlı bir bireyden yapılması ile kadavra üzerinden yapılması
arasında ciddi bir fark bulunmaktadır. Bunlardan ilki kadavradan yapılan organ
satımında, ölünün rızası ve beyanı alınmadan, işlemin varisleri tarafından
gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bir diğeri ise canlı kişinin satabileceği organlar, birey için
hayati öneme sahip olan organların dışında kalanlarken kadavradan alınıp satılabilecek
organlar için böyle bir sınırlama mevcut değildir. Çünkü kadavrada, vasileri kısıtlayan
hayati bir fonksiyon yoktur.
Ölü kişinin bedeni, yapılacak her işlemden sorumlu olan varislere emanet
edilmiştir. Bu, varislerin ve yakınlarının, vefat eden kişinin bedenine son görevlerini
yerine getirmeleri için onlara verilen bir sorumluluktur. Varisler, bu sorumluluğu en
güzel şekilde yerine getirmek için gereken hususları dikkate almalıdır. Fakat organ
satımına başvuran varisler hem bu emanete ihanet etmiş hem de ölü bedene saygısızlık
yapmış olurlar. Nitekim İslam hukukunda ölü beden de tıpkı canlı beden gibi hürmet
ve saygı görmelidir. Müslümanların ölen kişilere saygıyla yaklaşmaları ve onların
bedenlerine uygun şekilde muamele etmeleri gerekmektedir.
Varisler tarafından satımı söz konusu olan organların alıcı tarafından
alınabilmesi ve söz konusu akdin tamamlanabilmesi için gayri meşru yollara
başvurması gerekecektir. Bu çerçevede yapılacak olan her türlü uygulama, dikkate
değer sağlık koşulları olmadan yapılacaktır. Ayrıca ölünün bedenine yapılacak olan her
türlü yasa dışı müdahale, ölünün bedenine karşı yapılan bir saygısızlıktır. Her canlı ve
ölmüş birey için insan bedeninin ahlaki ve hukuki statüsü mevcuttur. Söz konusu statü
fıkıh literatüründe ismet (dokunulmazlık) sözcüğüyle ifade edilmiştir.288 İsmet;
koruma, önleme ve tutma anlamına gelen bir kelimedir.289 İslam’ın beş temel ilkesinin
korunması ve zarar görmesinin engellenmesi bağlamında kullanılan bu kavram, aynı
287
Ebû Bekr Alâuddin Muhammed b. Ahmed b. Ebî Ahmed es-Semerkandî, Tuhfetü’l-Fukahâ (Beyrût:
Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1984), 244-247.
288
Merve Özaykal, “Ölüden Organ Naklinde Tartışmalı İki Fıkhî Mesele: Ölü Bedene Müdahale ve
Beyin Ölümü, Diyanet İlmi Dergisi 59 (Mart 2023), 257.
289
Recep Şentürk, “İsmet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV Yayınları,
2001), 23/137.
75
zamanda kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin korunması anlamında da
değerlendirilmektedir.290 Bu çerçevede diri veya ölü olsun insan bedeninin
kendisinden istifade edilmesi, insan değerini düşürücü ve aşağılayıcı bir eylem olarak
görülmektedir. İnsan bedeni sağ iken sahip olduğu saygınlık ve hukuki statüsü
öldükten sonra da varlığını korumaktadır. Bu korunma ve dokunulmazlık insanın kendi
benliğine olan saygınlığı ile açıklanmıştır.
Kişinin bedeni üzerinde söz söyleme hakkının sınırlı olması ve insan nefsinin
maddi kazançlar için bu sınırı aşmaya yeltenmesi İslam hukukunda kabul
görmemektedir. Nitekim İslam hukukunda insanın bedeni hususundaki tasarruf hakkı
belli oranda sınırlı tutulmuştur.291 Ayrıca varislerin üzerlerine düşen görevi en iyi
şekilde ifa etmesi ön görülmektedir. Kadavradan elde edilecek haksız kazancın fayda
sağlaması şüpheli bir durumdur. Ayrıca yapılan bu bey’ akdinde önemli olan bir husus
bulunmaktadır; organların mal hükmünde olup olmayacağı meselesidir. İslam hukuku
organları hangi konumda görmüş ve nasıl bir değerlendirme yapmıştır hususunun
incelenmesi ve izah edilmesi önem arz etmektedir.
3.2.1.3. Organ Satımına İslam Hukuku Açısından Bir Bakış
İslam’da insan erdemli bir varlık olarak görülmüş ve bedeni de kadim bir
değere sahip olarak kabul edilmiştir. İnsana verilen en büyük emanet kişinin canı ve
bedenidir. Bu sebeple insan emaneti üzerinde sınırsız hâkimiyet sahibi değildir ve buna
bağlı olarak kişinin bedeni üzerindeki tasarrufları sınırlıdır. Bu sınırı belirleyen şartlar
ise kendi içinde tutarlı ve makul bir temellendirmeye dayanır. Daha önce açıklandığı
üzere mal kavramı oldukça geniş bir anlam çerçevesine sahiptir. Bu sebeple Hanefi
mezhebinin organları hangi kategoride gördüğü önemlidir. Klasik fıkıh eserlerinde,
kişinin canı ile bedeni arasında tasarrufta bulunabilmesi hususunda bir ayrım yapıldığı
görülmektedir.292 Hanefi mezhebinde ceza hukuku alanında hüküm beyan edilirken,
bazı farklı durumlarda organların mal hükmünde değerlendirileceği görüşü ifade
edilmiştir. Bu ifade mutlak bir sonuç olarak değerlendirilmese de Hanefi mezhebinin
ileri sürmüş olduğu bu savı farklı alanlarda kullandığı görülmektedir. Bunlardan biri,
290
Şentürk, “İsmet”, 23/ 137-138.
Abdüssemi’, Naklu ve Zirâatü’l-A’dâi’l-Âdemiyye Beyne’ş-Şerîa Ve’l-Kânûn, 18; Kiarash Aramesh,
“The Ownership of Human Body: An Islamic Perspective, 2.
292
Serahsî, el-Mebsût, 26/191-192.
291
76
müessir bir fiil işlediğinde erkek-kadın veya hür-köle arasında suç teşkil edecek bir
hadisenin meydana gelmesi durumunda uygulanacak olan cezada farklılıkların
meydana gelmesidir. Çünkü insan organları arasında bir kıyasın olabilmesi için
öncelikli olarak bireyler arasında hürriyet birliğinin olması gerekmektedir. Bu sebeple
Hanefi mezhebine göre uygulanacak olan kısasta organların diyet ve kıymetlerinin
birbirlerine denk olması gerekmektedir.293 Şayet denklik varsa fail hakkında kısas
cezası uygulanır.294 Ancak organlar arasında eşitlik bulunmuyorsa bu durumda fail
diyet ödemekle yükümlü olur.295 Dolayısıyla ifade edilen kişilerin organları arasındaki
kıymetin eşit olmaması, aslen aranan tam benzerlik (misliyet) şartının gerçekleşmediği
anlamına gelmektedir. Bu durum kısasın uygulanmasına engel olsa da failin mağdura
yönelik maddi tazminat (bedel) ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır.
Cana yönelik gerçekleşen suçlar ise bu şekilde değerlendirilmez. Çünkü öldürme
fiilinde canın yok edilmesi söz konusudur ve bu durumda eşitsizlikten söz edilmesi
mümkün değildir.296 Söz konusu durumda yani ölüm kısasının gerekli olduğu
durumlarda hür-köle veya erkek-kadın ayrımı yapılmadan herkes eşit kabul edilerek
hüküm verilir.297
Hanefi mezhebinde müessir suçlar bağlamında organların mal hükmünde kabul
edilmesi, organların vasıflandırılması adına genel bir görüş değildir. Bu husustaki
tavır, bazı hükümler için geçerlidir. Hanefi mezhebi, insan bedenini kutsal olarak kabul
etmiştir ve bu kutsallık canın kutsallığıyla eş değer bir seviyede tutulmuştur. Bu
bağlamda bakıldığında Hanefi mezhebi, kişinin beden ve organları üzerinde mal
hükmünden hareketle tasarrufta bulunmasını asla kabul etmemektedir ve dolayısıyla
Hanefi fıkıhçıları organın satış ve benzeri akitlere konu olmasının caiz olmadığını
açıkça belirtmektedir. Nitekim Serahsî bir şeyin satım akdine konu olabilmesi için mal
ve mütekavvim olması gerektiğini belirterek, hür insanın satım akdine konu
olamayacağını açıklamıştır.298
293
Serahsî, el-Mebsût, 26/191-192.
Abdullah Çolak, İslam Ceza Hukuku (İstanbul: Hikmetevi Yayınları, 2022), 136.
295
Muhammed Ali b. Ali. et-Tehânevî, Mevsûatü Keşşâfi Istılâhati’l-Fünûn ve’l Ulûm, thk. Ali DahrûcMuhammed Meşkûr (Beyrut: Mektebetu Lübnan, 1996), 1/813.
296
Şeyhü’l-İslam Burhanüddin Ebu’l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, el-Hidaye, trc. Ahmed
Meylânî (İstanbul: Kahraman Neşriyat, 1990), 4/254.
297
Merginânî, el-Hidaye, 4/249-250.
298
Serahsî, el-Mebsût, 13/3. (13/4)
294
77
Hanefi literatüründe fasit bey‘ ile ilgili başlıklarda insana ait herhangi bir uzuv
veya organın akde konu edilebilip edilemeyeceği durumu değerlendirilmekte ve söz
konusu satış akdinin caiz olmadığı belirtilmektedir.299 Çünkü, akit yapılabilen
konularda akdin geçerli olabilmesi için mahalin mal olması şartı aranmaktadır. Klasik
eserlerde, “bâtıl satış” başlığı altında, hür insan mal kisvesinde görülmemektedir. Bu
sebeple hür insanın satışının caiz olmadığı net bir şekilde ifade edilmekle birlikte fıkıh
alimleri, hür insanın satılmasının haram olduğu ve böyle bir satışın geçerli olmayacağı
konusunda
ittifak
etmişlerdir.300
Çünkü
hür
insan
mal
kategorisinde
değerlendirilmediği için satış akdinin rüknünün bulunmaması ve bireyin sahibi
olmadığı bir şeyi satamayacağı prensibi satış durumunu engellemektedir.
Hür bir insanın satılamayacağında ihtilaf olmaksızın tam bir ittifakla kabul
vardır. Bu konuya dair Hz. Peygamber’in kıyamet gününde yemin edip sözünde
durmayan, hür kişiye karşı köle muamelesi yapıp elde ettiği maddi kazancı kullanan
ve ücret mukabilinde anlaştığı işçilere hakkını teslim etmeyen kimse şeklinde üç grup
insandan şikayetçi olacağını ifade ettiği”301 hadisi şerifi bu olaya delil niteliğindedir.
Söz konusu hadise şöyle bir yorum getirilmiştir; hür bir insanın köle olarak satılması
ve bu satıştan elde edilen gelirin yenilmesinin haram olması gibi, organ satışı da
haramdır.302 Çünkü ticaret, malın mal ile mübadele edilmesi işidir. Karşılıklı değişimi
yapılan malların alışverişe uygun olması gereklidir. Bu sebeple insan bedeni ne şahsın
mülkiyetindedir ne de ticaret için uygun bir mal niteliği taşımaktadır. İslam
hukukunda, bir birey gayri müslim dahi olsa, mutlak anlamda saygın ve dokunulmaz
bir varlık olarak kabul edilir.303 Ona köle muamelesi yaparak satma eyleminde
bulunmak, değer atfedilmeyen bir varlık olarak görmek veya cansız varlıklarla aynı
seviye de tutmak, onu aşağılamak anlamına gelir ki, bu tutum dini ve hukuki açıdan
uygun değildir. Hatta bir kişinin bedeninin bir parçasını satmak da aynı hükümlerle
değerlendirilir. İnsanın değerli olması, onun mal gibi satılmasına engel teşkil
299
Merginânî, el-Hidaye, 3/75.
Merginânî, el-Hidaye, 3/70; Kuduri, el-Muhtasar, 151; Serahsî, el-Mebsût, 13/3.
301
Muhammed b. İsmail el-Buhârî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, trc.
Ahmed Naim-Kâmil Miras (İstanbul: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2019), “Buyû” 106.
(5/409).
302
Metin Çetin, “Organ Nakli Konusunda İstidlal Edilen Hadisler ve Değerlendirilmesi”, Selçuk
Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Tevilat 2/2 (Aralık 2021), 215.
303
Ali Pekcan, İslam Hukuk Felsefesinde Makâsıdu’ş-Şerîa, Zarûriyyât-Hâciyyât-Tahsîniyyât,
(İstanbul: Rağbet Yayınları, 2017), 165.
300
78
etmektedir. Keza akıl da bu durumu desteklemektedir. İnsan, diğer varlıklar gibi bir
hizmetçi olarak değil, yaratılışının gayesi olan eşsiz bir varlık olarak kabul edilmelidir
ve
bu
sebeple
insan
bedeni
metalaştırılmamalı
ve
ticaret
aracı
olarak
kullanılmamalıdır.
Klasik dönemde insan vücudundan ayrılan organların pratikte kullanılmasının
mümkün olmadığı bir çağ yaşanmakta olduğu için bu durum hakkında sınırlı
açıklamalar ve değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu sebeple, fıkıh metinlerinin odak
noktası genellikle saç, kan, kemik, diş, süt gibi elde edilebilen maddelere yönelik
olmuştur. Çünkü bendenden ayrılabilen organlar bunlarla sınırlıydı. Hanefî alimleri,
organların satışına karşı katı bir duruş sergilemişlerdir. Hanefî mezhebinin görüşüne
göre, insan bedeninden ayrılan herhangi bir parça, anne sütü dahil olmak üzere, alımsatım akdine uygun değildir.304 Bu görüş, insanın ve organlarının “saygınlığı ve
dokunulmazlığı” prensiplerine dayanmaktadır. Hanefî mezhebi, beden parçalarını
necis (temiz olmayan) olarak değerlendirmez, ancak buna rağmen satılmasını ve
kullanılmasını caiz bulmaz. Çünkü Hanefî alimlere göre, insan bedeninden ayrılan
parçaların satılması, kişiyi değersizleştirecek ve bu parçalardan faydalanma durumu,
insan saygınlığına hakaret ve aşağılama anlamına gelecektir.305 Klasik dönemde insan
bedenine atfedilen bu saygınlık ve dokunulmazlık anlayışı, modern dönemde
organların ticarileştirilmesine yönelik tartışmaların da yalnızca hukuki değil, insan
onuru ve bedenin araçsallaştırılması bakımından daha geniş bir etik bağlamda ele
alınmasını gerekli kılmaktadır.
Organların satımı gerek canlı bireylerden gerekse kadavralardan temin
edilmesi bakımından modern kölelik olgusu çerçevesinde değerlendirilebilir. Canlı
vericiler açısından, özellikle ekonomik zorunluluklar altında bulunan kişilerin
bedenleri üzerinde fiilî bir tasarrufa yöneltilmesi, insan bedeninin bir kazanç aracına
indirgenmesine yol açmakta ve bu durum insan onuru ile bedensel bütünlüğün ihlali
sonucunu doğurmaktadır. Kadavra organlarının ticarileştirilmesi ise, ölüm sonrasında
dahi insan bedeninin meta hâline getirilmesi anlamına gelerek, insanın değerini piyasa
ilişkilerine tâbi kılan sorunlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu yönüyle organ satımı,
304
305
Serahsî, el-Mebsut, 15/178.
Hasan Hacak, “Mülkiyet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara: TDV İslam
Ansiklopedisi, 2020), 31/541-546.
79
klasik kölelikten farklı bir görünüm arz etse de insan bedeninin ekonomik
zorunluluklar üzerinden araçsallaştırılması bakımından modern kölelik pratikleriyle
örtüşen bir mantık taşımaktadır. Çağın değişimi ve teknolojinin etkisiyle gelişen
dünyada tüm organlara tıbbi müdahalenin uygulanması mümkün hale gelmektedir.
Dolayısıyla organ nakli ve organ satımında tüm organların kullanılması söz konusu
olabilmektedir. Günümüzde satımı en çok tercih edilen organlar ve bunların
hükümlerinin tespiti önem arz etmektedir.
3.2.2. Günümüzde Satımı Mevcut Olan Organ ve Uzuvlar Hakkındaki
Hükümler
Günümüzde nakil teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte bedene yapılan
müdahalelerin çeşitlilik göstermesine ilişkin ortaya çıkan epistemolojik sorunlar
aydınlatılmaya çalışılmıştır. Çeşitliliği artan organ nakli beraberinde farklı organların
satımı sorununu da gündeme getirmiştir. Böbrek, karaciğer, bağırsak ve testist gibi
organların hem canlı vericiden hem de kadavradan elde edilebilmesi mümkündür. Kalp
ve akciğer gibi hayati değer taşıyan organlar sadece kadavradan elde edilebilmektedir.
Çağımızda kalp ve akciğer organlarının satımının yapılmasını halihazırda sağlıklı bir
bireyin intihar girişimi ile aynı düzlemde tutmak gerekir. Çünkü kişinin hayatı bu
organların satımı ile son bulmaktadır. Diğer organların satımında ise, kişi direkt olarak
ölümcül bir sonuçla karşılaşmasa dahi kişinin bedeninde ağır hasarlar meydana
gelmesi mümkündür.
3.2.2.1. Böbrek, Bağırsak ve Karaciğer
İnsan vücudunda bulunan organların bazıları çift yaratılmıştır. Bunun örneği iç
organlarda böbreklerdir. Bazı organlar ise kendilerinden bir parça eksiltilmelerine
rağmen işlevlerine engel teşkil etmeksizin görevlerini yerine getirebilmektedirler.
Bunun örneği ise bağırsak ve karaciğerdir. Söz konusu organlar kendilerinden bir parça
alınması halinde işlevlerine devam edebiliyor olsalar da bu durum, beraberinde
birtakım sağlık sorunları ve dikkat edilmesi gereken hususları meydana
getirmektedir.306 Nitekim kişinin bilerek ve isteyerek, zaruret bulunmaksızın maddi
306
Dileep G. Nair ve Ralf Weiskirchen, “Recent Advances in Liver Tissue Engineering as an
Alternative and Complementary Approach for Liver Transplantation”, Current Issues in Molecular
Biology 46/1 (2024),265
80
kazanç elde etmek amacıyla kendi hayatını ve sağlığını tehlikeye atması uygun bir
davranış olarak kabul görmemektedir. Diyanet İşleri Fetva Kurulunda yer alan “normal
şartlarda bireyin uzuv veya organlarından faydalanılması caiz görülmemiştir ancak
zaruret durumunda sağlık amacıyla kişinin bedenine yönelik müdahaleye bazı şartları
bünyesinde taşımak suretiyle izin verilebileceği”307 fetvası ile İstanbul Müftüsü Prof.
Dr. Hasan Kâmil Yılmaz’ın organ satımının caizliği hususunda kendisine yöneltilen
soruya vermiş olduğu fetva bu hususu destekler mahiyettedir. Yılmaz konu hakkındaki
görüşünü; “İnsan bir böbrekle yaşayabiliyor. Bir insanın böbreğini doku uyuşması
olan kişiye vermesi kabul edilebilir ancak bunu bir bedel karşılığında, bir başkasına
satmak insani ve İslami açıdan uygun değildir. Asl olan insanın kurtarılmasıdır ama
bunun dünyevi bir karşılığı olmamalıdır. Bir rıza yoksa, zorla alınıyor ya da benim
paraya ihtiyacım var, şu böbreğimi, karaciğerimi satayım şeklindeki yaklaşımlar İslam
hukukçuları tarafından makul ve makbul görülmemiştir”308 ifadeleri ile dile
getirmiştir. Dolayısıyla vücutta çift olup olmamasına veya kendini yenileyen bir organ
olup olmamasına bakılmaksızın organ satışı ve ticaretinin kabul edilemez olduğu
Yılmaz tarafından kesin bir şekilde ifade edilmiştir.
Suudi Arabistan Yüksek Alimler Kurul üyesi olan Şeyh Salih el-Fevzan’ın
organ satımına dair görüşü de organların satımının caiz olmadığı yönündedir. ElFevzan, böbrek satımının caiz olup olmadığı hususunda sorulan soruya şu şekilde
cevap vermiştir: “Böbrek nakline zorunlu olarak ihtiyacı olan hastaya mübah yöntemle
nakil yapılması caizdir. Ancak insanın böbreğini ya da herhangi bir organını satması
caiz değildir. Çünkü; özgür bir insanı satıp parasını yiyen kişi hakkında cezanın
olduğu rivayet edilmiştir. Organı satmak da bu kapsama giriyor. Çünkü; insan kendi
bedeni ve organlarının sahibi değildir. Ayrıca organ ticaretinin yaygınlaşması ve zayıf
insanların böbreklerinin para için çalınmasına sebep olmaması için dinimizde organ
satışı haram kılınmıştır.”309 Fevzan, organların insanın mülkünde olmadığını ve insana
emanet olarak verildiğini vurgulayarak, böbrek satım fiilini sedd-i zerâi kapsamında
değerlendirmiştir.
307
Diyanet İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı, Fetvalar, (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,
2018), 523-525.
308
İslam ve İhsan, “Organları Satmak Caiz midir?” (Erişim 10 Kasım 2024).
309
Abdullah b. Salih el-Fevzan, el-Münteka Min Feteva, thk. Adil b. Ali b. Ahmed (Beyrut: Dar’ül
Risaletü Naşirun, 2021), 3/62.
81
Verilen fetvalardan anlaşıldığı üzere, özellikle böbreğin sağlıklı bir bedenden
maddi karşılıkla alınarak satılması caiz görülmemektedir. Böbrek her ne kadar insan
hayatını sürdüren hayati organlardan biri olsa da kâr amacıyla alım-satıma konu
edilmesi mal statüsünde değerlendirilmesine imkân tanımamaktadır. Nitekim böbrek
nakline ticarî bir mahiyet kazandırılması durumunda, ekonomik baskı altındaki
kişilerin tek böbreklerini gelir elde etme aracı olarak görmeleri ve beden bütünlüğünü
ekonomik değer üzerinden değerlendirmeleri söz konusu olabilecektir. Bu ise insan
onurunu zedeleyen bir sonuç doğurur. Ayrıca özellikle maddi imkânları sınırlı
bireylerin böbreklerini satmaya yönlendirilmesi, sömürü ve istismar riskini artırır. Bu
sebeple, böbrek satışının serbest bırakılması hâlinde ortaya çıkabilecek zararları
önlemek amacıyla sedd-i zerâi ilkesi gereğince yasaklanması gerektiği ifade
edilmektedir. Toplumun genel yararını ve insan onurunu koruma hedefi doğrultusunda
da maslahat ilkesi, böbreğin ticarî bir meta hâline getirilmesini kabul etmemektedir.
3.2.2.2. Yumurtalık ve Sperm Satımı
İki kişinin yaşamını birleştirmesiyle birlikte doğal yollarla çocuk sahibi
olamayan kişilerin tüp bebek tedavisiyle çocuk sahibi olmaları günümüz
teknolojisinde mümkün hale gelmiştir. Bu durumun bazı şartlar310 ekseninde İslam
hukuku açısından bir sakınca taşımadığı kabul görmüştür.311 Söz konusu işlem, gerekli
görülen şartlar çerçevesinde yapıldığı müddetçe, tıbbi bir müdahale olarak
değerlendirilmiştir. Fakat bazı durumlarda bireylerin yumurtalık veya sperm
sayılarında yetersizlik görülmektedir. Söz konusu durumda başka bireylerin
yumurtalık veya spermi kullanılarak döllenme gerçekleştirilmektedir. Yapılan bu
işlemde eşler arasına bir kişinin dahil olması, aile bağlarının korunması, nesebin
belirlenmesi ve miras paylaşımı gibi farklı sorunların gündeme gelmesine neden
olmuştur. Öncelikle çocuğu olmayan çiftlere, aralarında nikah akdi bulunmayan
310
Tüp bebek yöntemine başvurulabilmesi, döllendirilecek yumurta ve spermin her ikisinin de nikâhlı
eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi birisinin yabancıya ait olmaması; döllenmiş olan
yumurtanın başka bir kadının rahminde değil, yumurtanın sahibi olan eşin rahminde gelişmesi;
ayrıca bu işlemin anne ve babanın yanı sıra doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde
olumsuz bir etkisinin bulunmayacağının tıbben sabit olması gereklidir şartları bünyesinde
taşımaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), “Tüp Bebek Yöntemi ile Çocuk Sahibi Olmak Caiz
midir?”, (Erişim 29 Kasım.2025)
311
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), “Tüp Bebek Yöntemi ile Çocuk Sahibi Olmak Caiz midir?”, (Erişim
29 Kasım.2025)
82
kişilerden sperm veya yumurtalık naklinin yapılması durumu farklı şekillerde
değerlendirilmiştir. Bu hususta Karaman; “Evli olmayan çiftlerde erkeğin spermini
alarak kadınların yumurtasına aşılamak zina hükmündedir” ifadeleriyle bu durumun
zina olarak değerlendirileceği ve çocuk sahibi olmak için geçerli bir yol olamayacağını
zikretmiştir.312 Buna ek olarak Karaman, aynı babanın spermlerinden doğan çocukların
yasal/fıkhi olarak kardeş olmayacağı hususunda şu ifadeleri dile getirmiştir; “Bir adam
çeşitli kadınlarla meşru olmayan bir çerçevede cinsel temas (zina) yapsa doğan
çocuklar o babanın çocuğu olmaz, ananın çocukları olur.”313 Bu ifade, doğacak
çocukların sperm veren babayla bir nesep bağı kurulamayacağına ve miras hukuku
açısından değerlendirildiğinde ise baba ve çocuk arasında mirasçılık bağı
olmayacağına işaret etmektedir.
Sperm ve yumurtalık satımıyla meydana gelen çocuk ile ilgili dikkate değer bir
diğer sorun ise, makâsıdü’ş şeria kapsamında yer alan neslin korunması ilkesinin
ihlaline sebebiyet vermesidir. Sperm bankalarındaki sperm ve yumurtalar aracılığıyla
yapılan aşılamalarda, genetik aidiyetin sağlıklı biçimde belirlenmesi ciddi güçlükler
doğurmaktadır. Bu sebeple çocuğun nesebinin belirlenememesi sıkıntılara yol
açabilmektedir. Neslin korunması ilkesi, Şâri‘’nin koruma altına aldığı beş ana esastan
biridir.314 Gazzâlî (ö.505/1111) söz konusu bu beş aslı korumayı hedefleyen her
durumu maslahat olarak kabul etmiştir, yok etmeyi hedefleyen her durumu ise
mefsedet olarak tanımlamıştır.315 İslam hukuk sistemi, bu durumda zikredilen beş aslı
hukuken korumaktan vazgeçmeyeceğini belirtmiştir ve neslin korunmasının nesebin
korunmasından, nesebin korunmasının ırzın korunmasından bağımsız olarak
değerlendirilemeyeceğini;
dolayısıyla
nesil,
nesep
ve
ırzın
korunmasının
birbirlerinden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini ifade etmiştir. Bu hususa dair
Şâtibî (ö.790/1388) neslin korunması ilkesini, insan soyunun yeryüzünde
devamlılığını sağlamak ve sürdürülebilirliğini temin etmek şeklinde açıklamaktadır.
Çünkü onun perspektifinde neslin yok olması insanlığın bekası açısından olumsuz bir
312
Hayrettin Karaman, “Sperm Bankası Hakkında Sorular”, (Erişim 15 Ocak 2025).
Karaman, “Sperm Bankası Hakkında Sorular”, (Erişim 15 Ocak 2025).
314
Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü (İstanbul: Pasifik Ofset Yayınları, 2014), 353-354.
315
Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed bin Ahmed el-Gazzâlî et-Tûsî, el- Mustasfâ
min İlmi’l-Usûl, çev. H. Yunus Apaydın (İstanbul: Klasik Yayınları, 2006), 470.
313
83
durumdur.316 İbn Âşûr, Şâtibî’nin görüşünü kabul eder ve Şâtibî’nin bu ifadesiyle insan
neslinin yeryüzündeki varlığının kaybolmamasını kastettiğini belirtir. Âşûr nesep
karışmasının, aile dinamiklerini sarstığı, ümmetin düzenini bozduğu ve pek çok
kötülükleri beraberinde getirdiğini göz önüne alarak, nesebin zarûriyyât derecesinde
korunması gereken hukuki yararlar arasında yer almasının gerekli olduğunu ifade
etmiştir.317 Geleceğin temsilcileri olan çocukların yaşamlarını güzelleştirmek için
insan fıtratını değiştirecek ve dünyanın nizamını bozacak her türlü fiiliyattan uzak
durulmalıdır. Bu sebeple üçüncü bir kişinin etkisiyle çocuk sahibi olmak her açıdan
problemli olarak görülmektedir. Konuya dair Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından
verilen fetvada yer alan “evliliği fiilen devam eden eşlerin dışında üçüncü şahıslara
ait sperm, yumurta, embriyo ya da rahmin kullanılması; çocuk sahibi olmanın evlilik
kurumunun dışına taşınması, nesep ve nesil güvenliğinin zedelenmesi ve mahremiyet
ilkelerinin ihlal edilmesi sebebiyle dinen caiz değildir” bu ifade, hükmen sperm ve
yumurtalık satımının meşru olmadığını belirtmektedir. Aynı zamanda İslam İş birliği
Teşkilatına bağlı İslam Fıkıh Akademisi de 11-16 Ekim 1986 yılında üçüncü devre
toplantısında, “neseplerin karışması, annelik duygusunun kaybı ve hukuken ortaya
çıkabilecek başka sakıncaları önlemek için eşler dışında üçüncü bir kişinin tüp bebek
uygulamasına katılmasına cevaz vermemiştir.”318 Dolayısıyla sperm ve yumurtalık
alım-satımı, üçüncü kişinin biyolojik katkısı ve nesep karışması gibi durumlar
nedeniyle İslam hukukunda yasak kabul edilmektedir. Bu yasağın dayanağı, nesebin
korunması, neslin sürekliliği ve aile bağlarının güvenliği gibi makâsıdü’ş-şerîa
ilkeleridir; dolayısıyla bu uygulamalar yalnızca hukuki değil, aynı zamanda etik ve
toplumsal açıdan da cevaz dışıdır.
Teknolojinin tıp alanında sağladığı kolaylıklar yadsınamaz şekilde varlığını
korumaktadır. Fakat üretilen bu yenilikler fıkhın genel ilkeleri ve kuralları
çerçevesinde ele alınarak uygulamaya tabi tutulduğu sürece Müslümanlar açısından
kullanılabilirliği olacak ve sonucunda bir fayda elde edilebilecektir. Aynı şekilde alımsatım ve ticaret muameleleri de fıkhın belirlemiş olduğu sınır ve düzen ekseninde
316
Ebû İshâk İbrâhîm b. Mûsâ b. Muhammed el-Lahmî eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, thk. Bekir bin Abdullah
Ebû Zeyd (el-Huber: Dâru İbn Affân, 1997), 2/32.
317
Muhammed Tâhir bin. Âşûr, Makâsidü’ş-Şerîati’l-İslamiyye, çev. Mehmet Erdoğan, Vecdi Akyüz,
(İstanbul: Rağbet Yayınevi, 2013), 227.
318
Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi Konseyi, “Tüp Bebek Çözünürlüğü”, (Erişim 16 Ocak 2025).
84
işlevselliğini yürütmelidir. İslam hukukunda önem arz eden beş ilkenin ihlaline
sebebiyet veren her türlü müdahale ve uygulama fıkhi açıdan şüphelidir ve cevaz
kapsamı içerisinde değerlendirilemez. Bu hususta sperm ve yumurtalık satımının
nesebin belirsizliği ve dolaylı yoldan zinaya sebebiyet vermesi hasebiyle İslam
hukukunda cevaz verilmeyen uygulamalar olarak değerlendirilmesi gerekir.
3.2.2.3. Kan Satımı
Kan insan vücudunun bir bileşenidir ve çeşitli görevleri vardır. İnsan vücudu
için hayati derecede önem taşıyan bu bileşen birey sağlığı açısından her daim aranan
ve ihtiyaç duyulan bir unsur olmuştur. Sağlık alanında her türlü tedavi esnasında
kendisine başvurulan kanın, bazı zamanlarda eksikliği ortaya çıkmaktadır. Bu
durumda
kişiler,
çeşitli
aracılar
yoluyla
kan
satın
alma
uygulamalarına
başvurabilmektedirler. Klasik fıkıhta konuya dair kesin hükümler yer almamaktadır.
Çünkü dönemin koşulları ve tıbbın elverişliliği açısından böyle bir konunun gündeme
gelmesi mümkün olmamıştır. Klasik dönemde “Bana vahyedilenler arasında (Allah’a
karşı olan tavrınızdan dolayı haram dediklerinizden) yiyen bir kimseye haram edileni
bulamıyorum. Aksine (helal dediğiniz) ölü veya akıtılmış kan veya domuz eti -ki zaten
murdardır- yahut da bir fısk yani Allah’tan başkası adına (kesilen hayvanlar)
haramdır”319 ayetini temel alan fakihlerden Cessâs kanın haramlığını ayette yer alan
“akıtılmış kan” lafzı ile sınırlayarak bu vasıftaki kanın haram olduğunu belirtmiş, diğer
kanların haramlık kapsamında girmeyeceğini ifade etmiştir.320 Söz konusu diğer
kanlardan kasıt, kesilen etin içinde bulunan (damar ve ciğer gibi) ve tamamen
temizlenmesi mümkün olmayan kanlardır. Hanefi ulemasıyla farklı düşünen İmam
Şafi ve İbn Hazım ise ayette belirtilen kanın sadece akıtılmış olan kan değil, her türlü
kanın haram olduğu görüşünü savunurlar.321 Bu bağlamda değerlendirildiğinde onlar
kanın haram bir madde olması nedeniyle, kandan yeme-içme suretiyle faydalanmanın
da haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ayet çerçevesinde değerlendirme yapan
İbn Abbas, yasaklanan gıdalarla ilgili görüş belirtirken “Allah’ın helal kıldığı şeylerin
319
el-En’âm, 6/145.
Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, (Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l Arabî, 1917),
1/123.
321
Ali b. Ahmed b. Saîd İbn Hazm, el-Muhallâ bi’l-Âsâr, thk. Abdulgaffar Süleyman el-Bundârî,
(Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1988), 6/56.
320
85
helal, haram kıldığı şeylerin ise haram olduğunu” ifade etmiştir ve bu görüşü İbn
Ömer’le Hz. Aişe’de desteklemiştir.322 Bu bağlamda kanın, Kur’an’da haram olarak
nitelendirilmesinden hareketle kanın hukuken mal sayılamayacağı dolayısıyla ticaret
unsuru haline getirilip alışverişinin de yapılamayacağı görüşünü benimsemişlerdir.323
Konuya ilişkin Hanefi fakihleri kanın mal olup olmaması hususunu dikkate
almışlardır. Onlara göre bir şeyin satımının mümkün olabilmesi için onun mal
hükmünde olması gerekmektedir. Aksi takdirde satım akdi bâtıldır. Fakihlere göre
insan veya hayvan kanı mal kategorisine girmemektedir.324 Bu sebeple mal sıfatını
taşımayan kanın mukabilinde başka bir mal alınması işlemi bâtıldır. Çünkü satım akdi,
malın başka bir mal ile takas edilmesinden ibaret olan bir işlemdir.325
Zaruri durumlarda haram olan şeylerin helal olarak kabul edilip tüketilmesi
mümkündür. Eğer kanın satılması, sağlık amacıyla bir zorunluluk teşkil ediyorsa ve
başka çare bulunamıyorsa bu durumda kanın satımının caiz olabileceği hükmü
çıkarılabilir. Bu görüşe sahip olan İmam Nevevî, zaruret durumda istisnai olarak haram
bir fiil için ücret almanın haram, ücret vermenin ise caiz olduğunu ifade etmiştir.326
Yani haram bir şeyin caiz olarak kabul görmesi istihsanen kabul edilebilir. Deve
sidiğinin içilmesi esasen haram iken Ebu Yusuf tedavi için zaruret maksatlı içilmesinde
bir beis görmemiştir. Kâsânî ise şifa vereceği hususunda kesinlik söz konusu ise haram
yiyeceklerin ve içeceklerin tedavide kullanımının caiz olabileceği görüşünü
belirtmiştir.327 Ancak Ebu Hanife’ye göre kesinlik esastır.328 Zaruret bağlamında izin
verilen bu cevazlara bakıldığında, kan satışına zaruret bulunması halinde müsaade
edilebileceği anlaşılmaktadır. Fakat maslahat gereği verilen bu cevazlar başka
problemlerin önünü açabilir. Örneğin, kan satımına cevaz verilmesi insan bedeninde
var olan diğer organlarında zaruret kapsamında satımına cevaz verilebileceği yönünde
322
Kâşif Hamdi Okur, “İslam Hukuku Açısından Helal ve Haram Olan Gıdalar ve Bazı Güncel
Meseleler”, Usul İslam Araştırmaları 11/11 (Haziran 2009), 14.
323
M. Kâmil Yaşaroğlu, “Kan”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları,
2001), 24/288-289.
324
İbn Âbidîn, Muhammed Emin b. Ömer ed-Dımaşkî, Reddü’l Muhtar Ale’d-Dürri’l-Muhtar, çev.
Ahmed Davudoğlu, (İstanbul, Şamil Yayınevi, 1986), 10/301.
325
İbn Âbidîn, Reddü’l muhtar, 10/304.
326
Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref b. Mürî en-Nevevî, Ravzatü’t-Tâlibîn ve Umdetü’l-Muttakîn, thk.
Zehir eş-Şâvîş, (Beyrut, el-Mektebetü’l-İslamiyye, 1991), 5/194-195.
327
Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes’ûd b. Ahmet el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, (Beyrut: Dârü’l-Kütübü’lİlmiyye, 2003), 1/61-62
328
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 1/61-62
86
bir algıya neden olabilir. Halbuki kan insan bedeninden çıkan bir madde olması
yönüyle diğer organlarda ayrılmaktadır. Bu sebeple diğer organlarla aynı değerde
kabul edilmelidir.
Hanefi mezhebinin genel görüşü çerçevesinde ele alındığında kanın bir mal
olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etmek gerekir. Çünkü kan insan bedeninden
çıkan sıvı bir maddedir ve bu sıvı maddenin de satılması uygun değildir. Aksi takdirde
izin verilirse bu durum, diğer organların satılmasının da kapısını aralayacaktır. Aynı
zamanda toplum arasında eşitliksizliğin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Nitekim değeri
yüksek olan 0Rh- kanın bulunurluğu daha düşüktür ve ihtiyaç anında bu kana ulaşarak
satın alınabilmesi maddi gücü iyi olan kimseler tarafından daha kolay olacaktır.
Dolayısıyla hem İslam ulemasının görüşleri hem de toplum için de adaletsizlik ve
kaosa sebebiyet verebileceği endişesiyle sedd-i zerâi ilkesi doğrultusunda kanın
satımına cevaz verilemeyeceği sonucuna varılabilir.
3.2.3. Organların Çalınması
Organ ticaretinde bir üst nokta olan, organların çalınması yani organ hırsızlığı
savunmasız bireylerin hedef alındığı bir suçtur. Söz konusu bu insanların bazıları iş
bulma vaadiyle, bir kısmı sağlığına kavuşma umuduyla kandırılmaktadırlar. Ekonomik
gelirin ve refah seviyesinin düşük olduğu ülkelerde savunmasız kişilerin alıkonması
ve vücutlarından istenilen organın elde edilmesi daha kolay hale gelmektedir. Hırsızlık
fiilinin en acımasız ve tehlikeli yollarından biri olarak karşımıza çıkan organların
çalınması, insanların kolay yoldan maddi kazanç elde etme şekillerinden biri olarak
kendini göstermektedir. Ancak yakın çağlarda meydana gelen ve şiddeti gittikçe artan
savaşlar, bu olayların daha kolay yoldan işlemesine zemin hazırlamıştır. Önceki
dönemlerde insanları kandırmak veya bir şey vaat etmek gerekli olurken yakın
zamanda savaşlardan kaçırılan insanlar, organ kaçakçılarının işini kolaylaştırmaktadır.
Organların çalınmasına dair uygulanan yöntemler, organ satımında olduğu gibi iki
seçenekten ibarettir. İlki canlı bireylerden çalınan organlar, ikincisi ise kadavradan
çalınan organladır.
3.2.3.1. Canlı Bireylerden Organların Çalınması
Organ ticaretinde yer alan organların çalınması fiili oldukça zor ve acımasız bir
eylemdir.
İnsanların ümitlerini sömüren ve sonrasında canlarını tehlikeye atan
87
operasyonların uygulanması, insanlar arasında güven duygusunun da yok oluşuna
sebebiyet vermektedir. Canlı bireylerden organların çalınmasında daha çok fakir ve
savaşların olduğu ülkelerdeki insanların kullanıldığı görülmektedir.329 Fakir ülkelerde
yaşayan bireyler, sağlık sorunlarının düzeleceği ümidiyle veya ekonomik olarak
gelişim gösterebilecekleri iş imkânına sahip olmak vaadiyle organ tüccarına
ulaşmaktadır. Bunlardan biri, Mısır’dan Avrupa’ya gitme vaadiyle kandırılan bir
kızdır. Bu kız, organ ticaretiyle uğraşan kişilerin vaatlerine inanarak yola çıkmış ve
Avrupa’ya gideceği gemiye bindiğinde bir ilaçla uyutulmuştur. Uyandığında ise,
operasyon izlerinden bir böbreğinin çalındığını fark etmiştir. Bu olayın ardından,
böbreği çalınan kızdan bir daha ailesi haber alamamıştır.330 İnsanların yaşam
alanlarındaki sıkıntıdan kurtulmak amacıyla başvurdukları umut, süreçte etkisini
yitirerek ortadan kalkmıştır. Savaş bölgelerindeki ülkelerde ise insanlar daha kolay
kaçırılıp organları alınmaktadır. Bunlardan biri on üç yıldır savaş ülkesi olan
Suriye’dir. Suriye Adli Tabipler Ofisi Genel Müdürü Dr. Hüseyin Nufel’in yaptığı bir
açıklamada, 2011 yılından beri mülteci kampında yirmi beş bin ameliyat
gerçekleştirildiği ve bu ameliyatlar neticesinde on sekiz bin civarı Suriyelinin
organlarının çalınarak uluslararası karaborsada satıldığı dile getirilmiştir.331 Bu veriler,
organ ticaretinin ulaştığı boyutları gözler önüne sermekte ve özellikle savunmasız
mülteci nüfusun, ekonomik ve fiziksel zorlamalarla sömürülmesinin modern kölelik
uygulamalarının hâlâ devam ettiğini göstermektedir.
Diğer taraftan, doğal afetlerin yaşandığı bölgelerdeki karışıklıkları fırsat
bilerek, özellikle çocukların kaybolmasıyla elde edilen organ ticaretinin varlığı da söz
konusudur. Yakın zamanda ülkemizde yaşanan 6 Şubat depremi sonrasında ortadan
kaybolan bedenlerin çalındığı ve organ tüccarlarının eline düştüğü iddiası
bulunmaktadır. Eski içişleri bakanının depremden üç ay sonra seksen altısı çocuk
olmak üzere iki yüz doksan yedi kişi için kayıp müracaatı yapıldığı yönünde iddiaları
329
Jamille Bigio ve Rachel Vogelstein, İnsan Ticaretinin Güvenlik Etkileri, Dış İlişkiler Konseyi, Ekim
2019, 8.
330
BBC Türkçe, Organ Kaçakçılığı: Mısır'da Avrupa Vaadiyle Kandırılanların Organları Nasıl
Çalınıyor? (Erişim 18 Ocak 2025).
331
Emre Köse, “2011’den Bu Yana 18 Binin Üzerinde Suriyelinin Organları Çalındı”, Sol (Erişim 19
Ocak 2025).
88
bulunmaktadır.332 Bireyin rızası dışında organlarının alınması, beden bütünlüğünü ağır
biçimde ihlal eder ve kişinin hayatını ciddi şekilde tehlikeye düşürebilir; hatta ölümle
sonuçlanabilir. Dolayısıyla kişinin organlarının çalınıp yaşam hakkının elinden
alınması en büyük suçlardan sayılmalıdır. Bununla birlikte canlı bir bireyden
organların çalınması, başta hırsızlık olmak üzere adam öldürme, müessir fiil, kişiyi
hürriyetinden alıkoyma ve gasp gibi birçok suçu içermektedir.
3.2.3.2. Kadavradan Organların Çalınması
İnsan bedenine yapılması yasaklanan her şey ölü beden içinde geçerlidir. Ancak
savaş ve deprem bölgelerinden kaçırılan ölü bedenler, organ tüccarları tarafından
organ elde etmek amacıyla bir seçenek olarak kullanılabilmektedir. Bu durumun somut
bir örneği olarak, Gazze’de yaşanan soykırımda bazı cesetlerde cerrahi işlemlerin
olduğu ve göz korneası, kulak zarı, karaciğer, böbrek ve kalp gibi yaşamsal organların
çalındığı Orta Doğu İnsan Hakları Gözlemevi tarafından tespit edilmiştir.333 Söz
konusu rapor cesetlerden çalınan organların, organ ticaretine fayda sağlamak amacıyla
kullanıldığını göstermektedir. Bu bağlamda Gazze’de Ebu Yusuf en-Neccar
Hastanesi’nin Müdürü Mervan el-Hams, “şehit naaşlarının bir kısmının uzuvlarının
eksik geldiğini” açıklamıştır. Bu açıklamanın ardından naaşlara yapılan inceleme
sonucu şehitlerin yüz hatlarının belirgin ve büyük ölçüde değişmiş olduğu, Gazze’deki
Hükümetin Medya Ofisi tarafından yazılı olarak duyurulmuştur. Bu durumun,
şehitlerin vücutlarından hayati organlarının çalındığının açık bir göstergesi olduğu
ifade edilmiştir.334 Bu açıklamalar, organların çalınmasının cesetler üzerindeki
etkilerini ve bu tür uygulamaların vahametini ortaya koymaktadır.
Ölü bedenler üzerinde gerçekleştirilen bu işlemler ve ardından ölü bedenlerin
öylece bırakılması, ciddi bir saygısızlık olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bu tür
uygulamalar, savaş bölgelerinde ve kriz alanlarında, özellikle savunmasız bireylere
karşı etik ve hukuki açıdan önemli ihlallerin yaşandığını göstermektedir. İslam hukuku
insan onurunun korunmasına önem vermektedir. Bu koruma ilkesi, sadece yaşayan
332
Beyza Şimşek, “6 Şubat Depremlerinin Birinci Yılı: Kayıplarla İlgili Neler Biliniyor, Aileler
Yakınlarını Nasıl Arıyor?” BBC News Türkçe (Erişim 6 Şubat 2025).
333
Beyrut: Şarku’l Avsat, “İsrail'in Gazze'de Cesetleri Alıkoyması ‘Organ Hırsızlığı’ Şüphesini
Artırıyor” (Erişim 25 Şubat 2025).
334
Nour Mahd Ali Abu Aisha- Gülşen Topçu, “İsrail'in Filistinlilerin naaşlarından organ çaldığı
yönündeki iddialar Gazellileri endişelendiriyor”, Anadolu Ajansı (Erişim 25 Şubat 2025).
89
insanı değil ölüm sonrası beden bütünlüğünü de kapsar. Nitekim ölü bedenler üzerinde
yapılacak her türlü usulsüz ve vahşi uygulama, İslam hukukunda yasaklanan “müsle”
fiili335 kapsamında değerlendirilebilir. Çünkü müsle, ölüye zarar verme ve saygısızlık
olarak değerlendirilen bir eylemdir. Her ne kadar kadavradan alınacak organların
amacı doğrudan bedene yönelik zarar vermek veya işkence yapmak olmasa da ücret
mukabilinde bedenin çeşitli müdahalelere maruz bırakılması ve şeklinin bozulması,
kişinin bedenine yönelik yapılan bir saygısızlık olarak değerlendirilmelidir.
Dolayısıyla kişinin bedenine yapılacak olan müdahale ve işlemler, insan onurunu
zedeleyen ve İslam hukukunda yasaklanan “müsle” eylemi olarak değerlendirilebilir.
Hanefi alimler, kısas gerektiren suçlarda bile müsleye benzer endişesi taşıyarak
hükümleri titizlikle vermişlerdir. Sopayla birini öldüren suçluya kısas olarak aynı
şekilde ölüm cezası verilmesi müsle olarak değerlendirilebileceğinden, Ebu Hanife,
eş-Şa’bî ve en-Neha’î gibi alimler, suçluya aynı yöntemle bir kısas cezasının
verilmesini değil, kılıç cezası uygulanmasını uygun görmüşlerdir.336 Müsle eylemi ölü
bedene uygulandığında farklı, canlı bireye uygulandığında ise daha ağır cezai
müeyyidelere tabi tutulur. Müslede her uzuv için farklı diyetler mevcuttur. Mesela
canlı bir bedenden burun yumuşağı, dil, erkeklik organı ve her iki göz için tam diyet
lazım gelirken tek bir göz için yarım diyet lazım gelmektedir.337 Kadının idrar yolu
veya rahmine yapılan işlemlerde, bireyin kaşlarının yeniden çıkmayacak şekilde
kazıtılması, dudakların kesilmesi ve her iki elin birden kesilmesi durumlarında tam
diyet gerekir.338 Aynı şekilde İki kulağın kesilmesinde, ayakların ikisinin de
kesilmesinde, iki gözdeki kirpiklerinin tamamının kopartılmasında tam diyet
gerekmektedir. Bir gözdeki kirpiklerin tamamının kopartılmasında çeyrek diyet,
ellerin ve ayakların bir tanesinin kesilmesinde ise yarım diyet, el ve ayak
parmaklarından her birinde onda bir diyet ve her diş için beş deve gerekir. 339 Çünkü
organ diyetlerinin fıkhi kuralı, işlenen cinayet organın işlevini bütünüyle ortadan
335
“Müsle gözdağı vermek, korkutmak, intikam duygularını dindirmek gibi sebeplerle canlı ya da
ölmüş bir insanın veya başka sebeplerle hayvanların çeşitli uzuvlarını tahrip ederek ya da keserek
yaratılışını değiştirmektir. Müsle daha genel olarak, kişinin yaratılışını değiştirecek etkiler bırakan
yaptırımdır.” Adnan Demircan, Asr-ı Saâdet Dünyası Hz. Peygamber (sas) Döneminde Kurumsal
Yapının Oluşumu (İstanbul: Siyer Yayınları, 2015), 275-276.
336
Demircan, Asr-ı Saâdet Dünyası Hz. Peygamber (sas) Döneminde Kurumsal Yapının Oluşumu 287.
337
Merginânî, el-Hidaye, 4/290.
338
Serahsî, el-Mebsut, 26/109-110.
339
Kuduri, el-Muhtasar, 348-349.
90
kaldırması veya insanda istenilen estetiği tümüyle gidermesi durumunda tam diyet
gerekliliğidir. Söz konusu kural doğrultusunda diğer organlar için pek çok fer’i hüküm
belirlenmiştir.340 Ölü bireye yapılan müsle de ise tazir cezası uygulanması söz konusu
olabilir. Zira had cezaları içerisinde ölü bireye yönelik yapılan müsle fiiline dair özel
bir düzenleme yer almamaktadır. Bu sebeple cezai müeyyidesi kesin olarak
belirlenmemiş fiillerin tazir kapsamında değerlendirilmesi uygun görüldüğü gibi ölü
bireye yapılan müsle fiili de tazir kapsamında değerlendirilmesi ihtimal dahilindedir.
Organların çalınması ister canlı bireyden olsun ister kadavradan olsun her ikisi
de suç teşkil etmektedir. İnsan bedeni onurlu ve saygındır. Bu saygınlığı bozacak her
türlü muamele caiz olmayan fiiller kapsamında değerlendirilir. Üstelik cansız bir
bedene karşı yapılacak saygısızlıkta canlı bedenle eş değer görülmüştür. Bu hususta
yapılacak eylemlerin engellenebilmesi açısından daha dikkatli olunması ve tedbirlerin
alınması gerekmektedir. Aynı zamanda İslam hukukunda yer alan bedene yönelik
cezalarla ilgili oldukça detaylı kurallar belirlenmiş ve bu cezaların uygulanması şartlar
ile kısıtlanmıştır. Bu sebeple İslam hukukundaki cezalarda bedeni cezalar belli ilke ve
şartlar dahilinde uygulanmaktadır Söz konusu bedene yönelik cezalar kısas cezası ile
sınırlı olup bu hususta herhangi bir haksızlığa sebebiyet vermemek için kesin ve
sınırlayıcı ilkeler benimsenmiştir.
Belirlenen hukuki ve fıkhî çerçeve, organların rıza dışı şekilde alınmasının
yalnızca bedene yönelik bir suç olarak değil, insanın beden bütünlüğü ve iradesinin
ortadan kaldırılması suretiyle modern kölelik olgusuyla da ilişkilendirilebilecek daha
geniş bir ihlal alanına işaret ettiğini göstermektedir. Organların çalınması gerek canlı
bireyler gerekse kadavralar söz konusu olduğunda, modern köleliğin daha açık ve
zorlayıcı bir görünümü olarak değerlendirilebilir. Canlı bireylerden rıza dışı şekilde
organ alınması, kişinin bedeni üzerindeki tasarruf hakkının tamamen ortadan
kaldırılması anlamına gelmekte ve bireyin salt bir araç hâline indirgenmesi sonucunu
doğurmaktadır. Kadavralardan izinsiz organ alınması ise, ölüm sonrasında dahi insan
bedeninin nesneleştirilmesine yol açmakta; insan onurunun korunmasına ilişkin temel
ilkelerle doğrudan çatışmaktadır. Bu bağlamda organ kaçakçılığı ve organların
çalınması, insan bedeninin irade, rıza ve hukuk dışı yöntemlerle denetim altına
340
Merginânî, el-Hidaye, 4/290.
91
alınması bakımından, klasik kölelikten farklı olmakla birlikte modern kölelik
pratikleriyle daha güçlü bir benzerlik arz etmektedir.
3.2.3.3. Organların Çalınmasına İslam Hukuku Açısından Bir Bakış
İslam, insanların yaşamlarını erdemli ve adaletli bir sistem içerisinde
yürütmelerini tavsiye etmiştir. Kazanılan paranın helal olması ve bireyin yaşadığı
çevredeki diğer insanlara zarar vermeyecek şekilde hayatını sürdürmesi gerektiği
ilkesi benimsenmiştir. İslam hukukunda yer alan kurallar insanların bir arada adaletli
bir düzen ve güven içerisinde yaşamaları için konulmuştur. Bu sebeple organların
çalınması fiili istenilen yaşam şekline aykırı bir durum oluşturmaktadır. Söz konusu
fiilin toplum içerisindeki düzeni bozması, hususi olarak bireye zarar vermesi gibi
hususları göz önüne alındığında mezkûr fiilin cezai müeyyideleri belirlenmeli, toplum
ve bireyin güvenliği sağlanmalıdır. Nitekim, İslam’ın beş temel ilkesi olan can, mal,
nesil, din ve aklın korunması, oluşturulacak olan hukuki düzenin ön koşulu olarak
kabul edilmiştir. Bu hususta organların çalınması fiili farklı suç unsurlarını bünyesinde
barındırmaktadır. Söz konusu suç had bağlamında değerlendirildiğinde hırsızlık ve
hırabe, kısas bağlamında müessir fiil ve adam öldürme veya suçun bünyesinde bulunan
diğer unsurlar değerlendirildiğinde tazir suçları ile ilişkilendirilebilir. Diğer bir
ifadeyle organların çalınması fiili, isim yönüyle had suçlarından hırsızlık, toplumun
düzenini bozma ve toplumu kaosa sürükleme açısından hırabe, bireyin canına yönelik
bir suç olması durumunda kısas bağlamında adam öldürme veya bireyin canına değil
sadece uzvuna yönelik fiillerde kısas bağlamında müessir fiil suçları kapsamında
değerlendirilebilir. Fakat bununla birlikte had suçları bağlamında hırabe ve hırsızlığın
bütün şartlarını sağlamadığı durumda ve kısas suçu bağlamında adam öldürme ve
müessir fiilin şartlarının tam tezahür etmediği durumlarda veya birçok suç unsurunu
bünyesinde barındırmasından dolayı had mı kısas mı kapsamında olduğunun tespit
edilemediği durumlarda tazir bağlamında değerlendirilebilir.
Organların çalınması eylemi isim olarak ele alındığında ilk akla gelen, bu
eylemin had bağlamında hırsızlık kapsamında değerlendirilmesi şeklinde bir izlenime
sevk etmektedir. Fakat suç eylemi olan organların çalınması eylemi incelendiğinde
organın bir mal olarak kabul edilmemesi sebebiyle söz konusu fiil her ne kadar isim
olarak hırsızlık veya çalma eylemi olarak nitelendirilse de hukuki anlamda hırsızlık
92
fiili kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Hırsızlık fiili İslam hukukunda
“başkasına ait bir malın mülk edinme kastıyla muhafaza edildiği yerden gizlice
alınması”341 şeklinde ifade edilmiş ve “cezai ehliyeti haiz olan kimsenin, nisap miktarı
mütekavvim bir malı, mülkiyet şüphesi bulunmaksızın kendi isteğiyle alması”342
şeklinde tasnif ilavesi yapılmıştır. Söz konusu ilave tanımla birlikte, suçun oluşması
için gereken şartların belirlenmesi sağlanmıştır. Hırsızlık suçunun işlenmiş olarak
kabul edilebilmesi için; suçu işleyen kişinin suç işleme niyetinin mevcut olması,
çalınan malda ise malın başkasının mülkiyetinde olması, güvence altına alınmış olması
ve hukuki-mali açıdan değer taşıması, söz konusu malın gizlice alınması343 gibi şartları
bünyesinde toplaması gerekmektedir. Söz konusu organların çalınması fiilinde
hırsızlık fiilinin gerçekleşmesi için gereken bu şartlar bulunmamaktadır.
İslam ceza hukukunda yaptırımların temel dayanağı, işlenen haksız fiil ile
uygulanacak müeyyide arasında mutlak bir dengenin (tenasüp) tesisi esasına dayanır.
Suçun mahiyeti ile cezanın ağırlığı arasındaki bu paralellik, adaletin tecellisi ve
toplumsal düzenin muhafazası açısından zaruridir. Bu bağlamda klasik literatürde ceza
kavramı; Behnesî tarafından Şâriin nehyettiği fiillerin irtikâbı ve emrettiği hususların
terkinden sakındırmak amacıyla konulan müeyyideler olarak tavsif edilmiştir”344 Ûdeh
ise cezayı “Şari’in emirlerine uyulmaması ve yasaklarının çiğnenmesi durumunda
toplumun menfaati doğrultusunda kişiye uygulanması öngörülen yaptırımlardır”
şeklinde tarif etmiştir.345 Tanımlardan hareketle, cezai işlemlerin amacının İslam’ın
temel beş ilkesini korumak olduğu göz önüne alındığında, cezai işlemlerle kişilerin
canına yönelik bir müdahalenin yapılamayacağı; uygulanan cezaların söz konusu
ilkeleri koruyacak şekilde adaletli ve orantılı (mükâfat-ı ceza) olması gerekir.
Dolayısıyla cezai işlemlerin kapsamı belirlenirken, suçun ağırlığı ile cezanın dengeli
olması, İslam hukukunun temel prensiplerinden biridir. Bu bağlamda organ hırsızlığı
suçunu işleyen kişilere ceza olarak klasik hırsızlık suçuna ait had hükümleri
341
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ fî Tertîbi’ş-Şerâi’, 9/ 275.
Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmusu, (İstanbul, Bilmen Yayınevi,
1985), 3/261.
343
Ali Bardakoğlu, “Hırsızlık”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (İstanbul: TDV İslam
Ansiklopedisi, 1998), 17/384-396.
344
Ahmed Fethî el-Behnesî, es-Siyâsetü’l-Cinâiyye fi’ş-Şerîʿati’l-İslâmiyye (Kahire: Dârü’ş-Şürûk,
1983), 1/609.
345
Abdülkâdir Ûdeh, et-Teşrî’l-Cinâî’l-İslamî Mukâranen bi’l-Kânûni’l-Vad’î (Beyrut: Müessesetü’rRisâle, 1994), 1/609.
342
93
kapsamında bir cezai müeyyide uygulanması, makâsidü’ş-şeria’nın ilkelerinin ihlaline
sebebiyet verebilir. Çünkü organ, bedenin asli bir parçası olup mal değil; aynı zamanda
kişinin yaşam hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle böyle bir fiile verilecek
ceza, klasik hırsızlık kapsamının dışına çıkmakta ve bu da cezanın suça denkliği
ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.
İslam hukukunda hırsızlık yapan kişiler sârik346 olarak isimlendirilmektedir.
Organların çalınması fiili suçlu açısından değerlendirildiğinde, organ hırsızlığında
suçlu olan faillerin (sârik) yaptığı fiilde ihlal ettiği hususlar, mal kategorisinde olan
eşya için söz konusu değildir. Burada söz edilen hırsızlık kişinin bedenine yönelik bir
saldırıdır. İnsan bedeninin mal kavramında yer alamayacağından daha öncesinde
belirtilmiştir. Bu hususta çalınan organların mal hükmünde değerlendirilmemesi,
sârike karşı yaptırım uygulamasında ayette belirtilen el kesme cezasının347
uygulanmasına mâni olmaktadır. Çünkü çalınan organlar, suç unsurunda bulunması
gereken şartları bünyesinde barındırmamaktadır. Halbuki insanın bedenine yönelik
olan bu saldırı daha büyük ve tehlikelidir. Söz konusu organların çalınması fiilini
hırsızlık kategorisinde değerlendirerek cezai işlem uygulanması, faile yani suçluya
karşı el kesme cezasının uygulanmasını gerektirmektedir. Nitekim bir kişinin kalp gibi
hayati fonksiyona sahip olan bir organı çalınsa bu direkt olarak bireyin canına yönelik
bir eylem barındırdığı için cezai işlem kısas bağlamında değerlendirmelidir. Ancak
çalınan organ saç gibi bir uzuv olsa söz konusu uzvun çalınması hem mal olmadığı
için hem de çalınan bireyde hayati tehlikeye yol açmadığı için el kesme cezası veya
kısas cezası uygulanamaz. Organ hırsızlığı, İslam hukukunun korunmasını amaçladığı
beş temel esastan (zarûrât-ı hamse) biri olan “nefsin muhafazası” ilkesine yönelik ağır
bir tecavüz teşkil eder. Bu fiil, sadece bir malın gaspı değil, eşref-i mahlûkat olan
insanın dokunulmazlığına ve onuruna (kerâmetü’l-insan) saldırıdır. İslam ceza
hukukunda 'şüpheli durumlarda hadlerin düşürülmesi' prensibi, suçun cezasız kalacağı
anlamına gelmez; aksine adaletin isabetli tecellisi için bir usul şartıdır. Organ hırsızlığı
gibi ispat süreçleri teknik karmaşıklık arz eden ve klasik “hırsızlık (sari’)” tanımındaki
“mal” ve “hırz” unsurları bakımından fıkhî tartışmalara konu olan fiillerde, had
346
Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme el-Ezdî el-Hacrî el-Mısrî et-Tahâvî, Şerhu Meâni'lÂsâr, Thk. Muhammed Zehra- Muhammed Seyyid, (Beyrut: Âlemü'l-Kütüb, 1994), 3/169.
347
“Hırsızlık eden erkek ve kadının kazandıkları (günahlarına) karşılık, Allah’tan (insanlara) ibret
verici/caydırıcı bir ceza olarak (önce sağ) ellerini kesin.” el-Mâide, 5/38.
94
cezasının (kat’-ı yed) tatbik edilememesi failin masumiyetine değil, suçun mahiyetine
uygun daha kuşatıcı bir yaptırım ihtiyacına işaret eder. Bu noktada ta'zir cezaları,
hâkime suçun vahametiyle mütenasip, kamu vicdanını teskin edici ve caydırıcılığı
yüksek esnek bir takdir yetkisi sunar. Dolayısıyla organ hırsızlığına yönelik hukuki
yaklaşım; suçun ispatındaki teknik zorlukları gözetirken, failin işlediği bu “insanlık
dışı” cürmün karşılıksız kalmamasını sağlayacak, adaleti ve hakkaniyeti tesis edecek
bir ta’zir müeyyidesi üzerine bina edilmelidir.
Had bağlamında hırabe (yol kesme, eşkıyalık) fiili olarak değerlendirildiğinde
organların çalınması, şekil itibariyle, Allah haklarının ihlal etmesi ve kamu düzenini
bozması açısından hırabeye benzemektedir. Ancak suçun unsurları ve yapısı
incelendiğinde hırabe kapsamında da değerlendirilemeyeceği anlaşılmaktadır. Hırabe,
“tam ehliyetli bir kimsenin veya grubun, şehir içinde veya dışında, mağdurun yardım
almaktan mahrum kaldığı ıssız yerlerde, silah kullanarak veya güç gösterisinde
bulunarak (şevket), yol kesmek suretiyle cana kastetmesi, mal gasp etmesi veya korku
salarak kamu düzenini ihlal etmesi eylemidir.”348 Tanımdan anlaşılacağı üzere
eşkıyalık durumu sadece mallara yönelik bir durum değil çoğu zaman bireylerin
canlarına yönelik tehlikeleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu durumda bir kişi
eşkıyalık yaparak bir eşyaya veya cana zarar vermesi durumunda farklı ceza-i
müeyyidelerle karşılaşmaktadır. Eşkıya olarak nitelenen kişi bir insanın malına
dokunmayıp direkt canına yönelik bir saldırı gerçekleştirirse saldıran kişiye kısas
uygulanır ve idam edilir. Eğer suçlu fail bir bireyin sadece malına yönelik bir soygun
yapmışsa sağ eli ve sol bacağı çapraz olarak kesilir. Hem malına hem de canına yönelik
bir saldırıda bulunmuşsa söz konusu ceza verme yetkisi devlet başkanına bırakılır ve
şu iki cezadan birinin verilme seçeneği kendisine sunulur: Devlet başkanı dilerse el ve
ayağını çaprazlama kestirebilir veya astırabilir ya da el ve ayağını kestirmeden sadece
öldürtebilir veya astırabilir. Hırabe fiilinde olduğu gibi organı çalınan kişinin
alıkonularak organlarının alınması, kişinin canına yönelik bir kastın bulunması
sebebiyle kul hakkı ihlaliyle birlikte insanların korku içinde yaşamasına sebebiyet
vermesi ve toplum düzenini bozmaya yol açması, Allah’ın koymuş olduğu emniyet
ilkesini ihlal etmesi dolaysıyla Allah hakkının da çiğnenmesine sebep olmaktadır.
348
İbnü’l-Arabi, Ebu Bekr Muhammed b. Abdullah, Ahkâmü’l-Kur’an, (Beyrut: Daru’l-Kütübi’lİlmiyye, 1988), 2/94; İbn Kudâme Ebu Muhammed Muvaffakuddîn, el-Muğni, (Dâru İhtiyâi’tTürâsi’l-Arabî, yy., ty.) 9/124.
95
Ancak her ne kadar söz konusu fiil şeklen hırabe suçuyla benzerlik gösterse de hırabe
suçunun asli unsurları arasında yer alan açıktan güç kullanma, yol kesme ve silahlı
tehdit gibi kamuya açık alanlarda topluma korku salmaya yönelik vasıfların çoğu
organ hırsızlığı fiilinde bulunmadığından mezkûr suçun klasik anlamda hırabe fiili
kapsamında değerlendirilmesi mümkün görülmemektedir.
Organların çalınması fiilinin kısas kapsamında değerlendirilebilmesi iki farklı
şekilde mümkün olur. İlki, kasten adam öldürme fiili olan doğrudan bireyin canına
yönelik bir tehdit ve eylemin bulunması durumudur. Organların çalınması fiilinin
sonucunda kişinin canına yönelik bir zararın bulunması halinde bu fiil, adam öldürme
suçu kapsamında değerlendirilir. Bu durumda suçu işleyen kişiye öldürme cezası
olarak kısas uygulanması gereklidir.349 Bir diğeri ise müessir fiil kapsamında kişinin
uzuvlarına yönelik kasıtlı bir işlemin bulunması halinde kısas uygulanmasıdır. Söz
konusu fiilin amacı, bireyin organlarına yönelik kasıtlı bir müdahale söz konusu
olduğu için zarar verilen organ kısas edilebilir. Fakat kısas edilecek organlar arasında
denklik olması gerekmektedir.350 Şayet zarar verilen veya ortadan kaldırılan organa
karşılık kısas edilecek kişide aynı organ bulunmaz, hastalık veya başka sebepler
dolayısıyla yok olur veya kişi ölürse o vakit kısas düşer.351 Organ hırsızlığında, bireyin
hayati organlarına yönelik bir eylem gerçekleştirilmesi ve bu eylemin bireyin ölümüne
sebep olması durumunda, fail hakkında doğrudan kısas cezası uygulanmalıdır. Çünkü
bu tür fiiller, kasıtlı olarak bireyin yaşamına yönelik bir saldırı niteliği taşır. Ancak,
bireyin hayati öneme sahip olmayan organlarına yönelik yapılan hırsızlık
durumlarında, kısas cezasının uygulanabilirliği için denklik ve diğer şartların
sağlanması gereklidir. Bu şartların sağlanmasının ardından kısas cezası uygulanabilir
hale gelir. Her iki durumda da ailelerin kısas cezasının uygulanmaması talebinde
bulunması durumunda kısas cezası düşecektir. Ancak organ hırsızlığı fiili organize
halinde yapılan bir eylem olduğu için toplumun refah ve düzenini doğrudan etkiler
niteliktedir. Cezanın, mağdurun kendisi veya maktulün varisler (evliyâü’d-dem)
tarafından bütünüyle affedilmesi durumunda toplumun düzenini bozduğu ve
güvenliğine zarar verdiği için tazir türünden bir ceza verilmesi uygun olacaktır.
349
el-Bakara, 178-179.
el-Kâsânî, Bedâʾiʿu’ṣ-ṣanâʾiʿ fî tertîbi’ş-şerâʾiʿ, 10/411-412.
351
el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi‘, 10/282.
350
96
Tazir cezaları, “hakkında kesin bir ceza tespitinin bulunmadığı yasaklanmış
fiillerde, yerine getirilmesi gerekli olan cezalardır.”352 Bazı temel suçlara yönelik
olarak zorunlu ve sınırlı nitelikte cezai yaptırımlar Kur’an ve sünnette ifade edilmiştir.
Naslarda belirtilen suç ve cezalar dışında kalan cezalara yönelik hükümler, genel
anlamda dinî ve ahlaki değerlerin muhafaza edilebilmesi, hukuk düzeninin ve
toplumsal disiplinin ihlal edilmesinin önlenmesi amacıyla gerekli cezai önlemlerin
belirlenip uygulanması devlet yöneticilerince tespit edilir. Çünkü Müslüman
toplumların içinde bulundukları zaman ve koşullara göre yaşanan olaylar
değerlendirilip cezanın hükmü verilir. Buradan hareketle organların çalınması fiili had
cezasında yer alan hırsızlık suçunun unsurunu taşımasına rağmen hırabenin
özeliklerini bazı durumlarda taşımaktadır. Bu durumlarda suç hırabe bağlamında
değerlendirilip failler hırabe suçu için belirlenen cezalar ile cezalandırılmalıdır. Bazı
durumlarda organların çalınması suçu kısas suçlarına benzerlik göstermektedir. Bu
durumlarda ise kısas kapsamında değerlendirilerek failler kısas cezası ile
cezalandırılmalıdır. Fakat organların çalınması fiilinin birden fazla suçu bünyesinde
barındırması ve suçun hangi ceza türü kapsamda değerlendirilebileceğinin tam tespit
edilemediği durumlarda tazir suçu kapsamanda değerlendirilerek kamu otoritesi
tarafından uygun bir cezanın verilmesi gerekir.
3.3. Organ Ticaretinin Makâsıdü’ş-Şeria Kapsamında Değerlendirilmesi
Ticaretin sürdürülebilir bir uygulama olarak insan yaşamında var olması,
ticaretin sınırsız bir şekilde kullanılacağı anlamına gelmemektedir. İslam’ın ön görmüş
olduğu kuralların ticarette de kullanılması akdin usule göre gerçekleşmesi için
gereklidir. Her durumda olduğu gibi ticaretin de kendi bünyesinde barındırdığı şartlar
ve sınırlar mevcuttur. Söz konusu bu şartlar ve sınırların, öncelikle insan hayatını
tehlikeye atmayacak şekilde uygulanabilir olması ve akabinde satılacak ürünün ve
ortamın sağlanması gerekmektedir. Bu sebeple ticarete yönelik muamelelerin insan
temeli ekseninde değerlendirilmesi ve dikkate alınması önemlidir. Söz konusu
hususların ihlaline sebebiyet vermesi açısından organ ticaretinin makâsidü’ş şeria
bünyesinde değerlendirmeye tabi tutulması da oldukça gerekli bir husustur.
352
Hasan Tahsin Fendoğlu, “Türk Hukuk Tarihi” (İstanbul: Filiz Kitapevi, 2000), 471.
97
Toplum içinde düzenin ve refahın sağlanabilmesi için bazı kuralların
belirlenmesi zorunludur. Bu kuralların büyük bir kısmı İslam’ın öngördüğü yaşam
biçimlerine dayanmaktadır. Toplumun genel düzenini ve bireylerin özel hayatını
etkileyen yeryüzünde fesat çıkarma ve bozgunluk yapmak, Kur’an’da açıkça haram
kılınmış suçlardan biridir.353 Bu suç, günümüzde organların çalınması gibi farklı
şekillerde ortaya çıkmakta; bu da konunun İslam hukuku açısından özellikle
makâsidü’ş-şeria ilkeleri çerçevesinde yeniden değerlendirilmesini gereli kılmaktadır.
İnsana verilmiş en büyük emanet bedenidir ve bu emanete sahip olan insanoğlu
dünyanın en şerefli ve yüce varlığı olarak kabul görmektedir. Bu sebeple mal
hükmünde olan her şey satım akdine konu olabilirken insan ve uzuvları bu kategoride
yer almamaktadır. Bunun temelinde, insan bedeninin bir emanet olarak kabul edilmesi
ve insan bedeni ile uzuvlarının fiyat biçilemez değerde olması yatmaktadır. Sağlık
alanında önemli bir etkiye ve iyileştirmeye sebep olan organ nakli uygulamasının
başlaması insan sağlığı açısından olumlu gelişmelere zemin hazırlamıştır. Fakat organ
nakli ve bağış yapacak kişi sayısının az olmasından dolayı organ satışı problemi
gündeme gelmiştir. Bu problem İslam’ın temel ilkeleri çerçevesinde ele alındığında,
kişinin İslam’ın ilke ve hükümleriyle bağdaşmayan bir uygulamayı yapması açıkça
yanlış bir davranıştır. Bunun yanı sıra kişinin yaşamını eksik ve hastalıklı bir şekilde
sürdürmesine sebebiyet verecek organ satımı zarûriyyât ilkesi başlığında yer alan
“canın korunması” ilkesinin açıkça ihlaline sebebiyet vermektedir. Nitekim
“İnsanların çoğunun aldandığı, kıymetini bilemediği iki nimet vardır; sağlık ve boş
vakit”354 hadisinde kişinin beden sağlığını maddi değer uğruna heba etmesinin, aslında
değerinin bilinmesi gereken en önemli iki şeyden birinin ihmaline yol açtığını ifade
etmektedir. Dolaysıyla bu unsurun kaybının geri dönüşü pek mümkün değildir.
353
Kur'an-ı Kerim'de yeryüzünde bozgunculuk yapılması (fesat) ve kamu düzeninin sarsılması, farklı
bağlamlarda kesin bir dille yasaklanmıştır. Metinde ifade edilen “bozgunculuk yasağı” şu ilahî
beyanlara dayanmaktadır: İman, ahlak ve ilahi adaletle belirli bir düzen sağlandıktan sonra
yeryüzünde bozgunculuk yapılmaması (A’râf 7/56); Allah’ın emirlerine muhalefet ederek
yeryüzünde fesat çıkarmanın ilahî sevgiye engel teşkil etmesi (Kasas 28/77) ve meşru rızık
imkânlarına rağmen kargaşa çıkararak toplumsal barışın bozulmaması (Bakara 2/60) yönündeki
emirler bu yasağın temelini oluşturur. Bu ayetler bütüncül olarak değerlendirildiğinde; organ
hırsızlığı gibi hem bireysel vücut bütünlüğünü hem de toplumsal güvenlik algısını ağır şekilde tehdit
eden fiillerin, Kur’an’ın şiddetle yasakladığı 'yeryüzünde fesat çıkarma' (ifsâd fi'l-arz) kapsamına
girdiği ve dolayısıyla dinen haram olduğu anlaşılmaktadır.
354
Buhârî, “rikak” 1. (8/583).
98
Maddi kazanç uğruna yapılan organ satışı, kişilerin hem fiziksel olarak
rahatsızlık geçirmesi hem de ruhsal olarak bunalımlar yaşamasına da sebebiyet
vermektedir. Hem dinen hem de hukuken caiz olmayan bu tür bir uygulama, yasal ve
sağlık açısından yeterli donanıma sahip olmayan yerlerde gerçekleştirilmektedir. Bu
işlemlerin sonrasında birçok kişide enfeksiyon ve organ eksikliğine bağlı olarak
vücudun normal işleyişinin bozulması sebebiyle farklı hastalıklar ortaya çıkmaktadır.
Söz konusu hastaların çoğu tedavisi olmayan veya ölüme sebep olan niteliktedir.355
Organ satımında etkin rol oynayan bir kişiyle yapılan röportajda kişi, organı satan
kişinin durumunun kendisi ve alıcılar açısından önem taşımadığını; asıl önemli olanın
organın alınmış olması ve bu organ üzerinden kâr elde edilmesi olduğunu ifade
etmektedir.356 Yine aynı röportajda kişi tanık olduğu bir kişinin durumu için
ameliyattan iki gün sonra şiddetli ağrılar çektiğini ve bu ağrıları hafifletmek amacıyla
ağrı kesiciler kullandığını belirtmiştir. Bununla birlikte operasyon sonrası oluşan yara
nedeniyle oturma ve yatma konusunda ciddi zorluklar yaşadığını ve yaranın sürekli
kanama yaptığını ifade etmiştir.357 Bahsi geçen vakalar, doğrudan bir başkasının
canına kastetme amacı taşımasa da ameliyat sonrası süreçteki tıbbi ihmaller ve hijyen
yoksunluğu sebebiyle dolaylı olarak kişinin kendi canını tehlikeye atması neticesini
doğurmaktadır. Çünkü hijyenden uzak ortamlarda gerçekleştirilen operasyonlar ve
sonrasındaki yetersiz bakım süreçleri, mağdurların hayatını kaybetme riskiyle karşı
karşıya bırakmaktadır. Bu durum, İslam hukukunun temel amaçlarından (makâsıdü’şşerîa) olan “canın korunması” (hıfzu’n-nefs) ilkesinin açıkça çiğnenmesine sebebiyet
vermektedir. Organ satımının sonuçları arasında sadece fiziksel yaralanmalar mevcut
değildir. Bununla birlikte fiziksel olarak sağlığına kavuşmuş olan veya fiziki açıdan
fazla bir sorunu olmayan kişilerin organ satışı yaptıktan sonra yaşadıkları olayın
travmasını atlatamadıkları ifade edilmiştir. Zira yapılan araştırmalarda böbrek nakli
yapan bireylerde depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları, değişen algı düzeyi ve
355
I. Glenn Cohen, “Transplant Tourism: The Ethics and Regulation of International Markets for
Organs”, Journal of Law. Medicine and Ethics 41/1 (2013), 273; Monir Moniruzzaman, ““Living
Cadavers” in Bangladesh: Bioviolence in the Human Organ Bazaar”, Medical Anthropology
Quarterly 26/1 (2012), 80.
356
Alex Forsyth, “Suriyeli mültecilerin sırtından para kazanan organ taciri”, BBC News Türkçe (Erişim
25 Mart 2025).
357
Forsyth, “Suriyeli mültecilerin sırtından para kazanan organ taciri”, BBC News Türkçe (25 Mart
2025).
99
duygu durumu değişiklikleri gözlenmiştir.358 Söz konusu bu hususların yaşandığı
ortam ve gerçekleştirilen operasyonlar, devlet izniyle yapılan organ nakli uygulamaları
kapsamında titizlikle düzenlenmiştir. Fakat organ satımında durum böyle değildir.
Sağlıksız ve hijyensiz koşullarda işlem gören kişilerde, bu durumların görülme riski
ve problemlerin kalıcılığı daha fazladır. Bazı durumlarda ise psikolojik olarak iyileşme
sürecinin tamamlanamaması söz konusu olabilir. Böyle ihtimalleri olan bir operasyona
maruz kalarak kişi geri dönülmesi zor yollara girmiş olmaktadır.359 Halbuki akıl insana
verilmiş en büyük nimettir ve insanı diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan özelliktir.
Nitekim Mâlikî uleması alimlerinden Şâtıbî aklın korunmasını zaruri değerler arasında
kabul etmiştir. Ona göre, aklın korunması ilkesi hem aklın bekasını sağlamak hem de
ona zarar verecek müdahaleleri bertaraf etmekle mümkün olabileceğini de ifade
etmiştir.360 İbn Âşûr ise aklın korunmasını bireysel ve toplumsal düzeyde
değerlendirir. Bu hususta İbn Âşur, bir ferdin akli dengesinin bozulması sınırlı zarar
doğuracağını ancak toplumun genelinde böyle bir bozulma yaşanması halinde çok
daha geniş çaplı ve derin bir toplumsal çözülmenin meydana geleceğini ifade ederek
toplumun düzen ve refahı için akıl sağlının oldukça önemli olduğuna işaret eder.361
Aklın korunması oldukça önemlidir; bu sebeple bireyin para veya herhangi bir nedene
bağlı olarak kendisine verilen nimetleri zarara sokmasının zarûriyyât kapsamında yer
alan “aklın korunması” ilkesinin ihlaline zemin hazırlamış olması muhtemeldir.
İslam’ın ön gördüğü insan modeli, her türlü zararlı işlem ve durumdan uzak kalmalı,
kendine ve çevresine faydalı olacak işlerle uğraşmalıdır.
Dünyada her şey belli bir nizam ve düzen içerisinde yaratılmıştır. İnsanlar ve
diğer tüm canlılarda bu düzenin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmektedir. İnsana
verilen akıl ile beraber belli öncüller şart koşulmuştur ve bunların yerine getirilmesi
durumunda insan varlığının devamı sağlanabilmektedir. Nitekim evlilik akdi de
bunlardan biridir. İnsanları diğer canlılardan ayırt eden bir nitelik olarak karşımıza
358
Temiz, Gamze- Kaya, Aylin. “Böbrek Nakli Sonrası Bireylere Görülen Psikososyal Sorunlar ve
Hemşirelik Yaklaşımı”, Türk Nefroloji, Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireleri Derneği Nefroloji
Hemşireliği Dergisi 2/12 (Temmuz 2017), 4-5.
359
Farhat Moazam, Riffat Moazam Zaman and Aamir M Jafarey, “Conversations with Kidney Vendors
in Pakistan: An Ethnographic Study”, Hastings Center Report, 39/3 (2009), 30-35.
360
Şâtıbî, el-Muvâfakât, 2/19.
361
Muhammed et-Tâhir İbn Âşûr, İslam Hukuk Felsefesi-Gaye Problemi, çev. Mehmed Erdoğan -Vecdi
Akyüz (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2022), 226.
100
çıkan eşlerin çift olarak yaratılmış olma hususu, insanların belli kurallar çerçevesinde
hayat kurup nesillerini devam ettirmeleri gerekliliğini oluşturmuştur. Fakat
günümüzde teknolojik gelişmelerle birlikte organ satışındaki çeşitlilik de artış
göstermiştir. Buna bağlı olarak bazı organların satımı, doğacak olan nesilleri etkiler
niteliktedir. Zira yumurtalık ve sperm satımı, nesep açısından belirsizliğin takip
edeceği bir sürecin başlangıcına zemin hazırlamaktadır. Oluşturulan bankalardan satın
alınan yumurtalık ve sperm döllenerek elde edilen çocukların nesebinde belirsizlikler
ortaya çıkmaktadır. Bu durum neslin korunması ilkesini ihlal etmektedir. Hucurât
süresinde “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek bir kadından yarattık tanışasınız
diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık”362 mealinde ifade edildiği gibi insanlar çift
olarak yaratılmıştır ve bunların bir araya gelerek neslin devamını sağlayabilmeleri
evlilik akdi ile mümkündür. Bunun dışında olan birlikteliklerden doğacak çocukların
kimliği hakkında daima şüpheler olacaktır. Böyle bir durum karşısında her ne kadar
DNA testlerinin sağladığı kolaylık sayesinde doğacak çocuğun hangi kadın ve
erkekten olduğu tespit edilebilse de sperm ve yumurta bankalarından alınan kişilerin
kimlik tespitine ulaşmak oldukça zor görünmektedir. Buna rağmen tespitin mümkün
kılınması halinde bile söz konusu işlemin geçerli sayılması için yeterli koşullar
oluşmamaktadır. Çocuk sahibi olmanın ve üremenin ön koşulu olarak şart koşulan
eylem, evlilik akdidir. Akit sonrası gerçekleştirilmesine müsaade edilen bir eylemin,
modern çağda geliştirilen imkânlar çerçevesinde akdin ihmaline cevaz verecek şekilde
gerçekleştirilmesi beklenemez. Nitekim İslam zinayı kesin bir biçimde yasaklamıştır
ve bunun sebebi de soyların karışmasına yol açacak her türlü düzenlemeye mâni
olabilmek ve insan neslinin şerefli bir şekilde korunabilmesini sağlamaktır.
Dolayısıyla insanoğlu, evlenerek yuva kurmalı; imanlı ve sağlıklı nesiller yetiştirmeli,
kendisine verilen şeref ve haysiyet gömleğini yaratılış ilkelerine uygun şekilde
koruyup sürdürmelidir. İnsanın neslini koruyarak geleceğine sahip çıkması öncelikli
görevleri arasında yer almalıdır. Çünkü İslam’ın beş temel ilkesinde yer alan zarûriyyât
kapsamında neslin korunması önemli bir yer tutmaktadır.363 Günümüz uygulamaları
her ne kadar neslin devamını sağlayacak kolaylıklar taşısa da beraberinde bilinmezlik
362
363
el-Hucurât, 49/13.
Abdurrahman Haçkalı, “İslâm Hukuk Metodolojisinde Maslahat Tanımları ve Bunların Analizi”,
İslâmî Araştırmalar Dergisi, 13/1 (2000), 56.
101
ve kimlik karışıklığını da getirmektedir. Bu durum ise makâsidü’ş-şeria’nın “neslin
korunması” ilkesinin ihmaline yol açmaktadır. Teknolojinin sağladığı imkânlar
dahilinde söz konusu karışıklık ortadan kaldırılsa dahi çocuk sahibi olma eyleminin
evlilik akdi gerçekleştirilmeden yapılması, her durumda “neslin korunması” ilkesinin
ihlaline zemin hazırlayacaktır.
İslam hukukunda ticaretin yapılmasına dair koşul ve kurallar belirlenmiştir. Bu
kurallar çerçevesinde yapılan alım-satımlar helal kategorisinde kabul görmektedir.
Ancak insanlar arasında kurallara uymama ve haksız kazanç elde etme arzusu hep var
olmuştur ve bu durum günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Bunun bir parçası olan
organ ticareti, usulsüz ticaret anlayışı arasında en tehlikeli olanıdır. Çünkü insanların
canına, aklına ve bedenine yönelik bir tehdit söz konusudur. İslam’da helal kazancın
önemi hadiste yer alan “Hiç kimse, elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyecek
yememiştir”364 ifadesi ile vurgulanmıştır. Başka bir hadiste haram yollarla elde edilen
kazancın, kişiye oldukça büyük cezalar getireceği şu ifadeyle anlatılmıştır: “Herhangi
bir kulun bedeni haramla ve fâizle beslenmişse Cehennem ona en layığıdır.”365 Helal
kazanç Allah’ın kullarına emridir. Bundan dolayı kişinin emeğine karşılık gelen
miktardan fazlasının helal olmadığı ve haksız kazanç olarak kabul görmektedir. Haksız
kazanç elde etmenin yollarından biri olan hırsızlık hem toplum içindeki refah ve
düzeni bozmakta hem de Allah’ın emrettiği helal kazanç kazanınız emrini ihlal
etmektedir.
İslam hukukunda hırsızlık fiili, bireylerin mallarını izinsiz almayla ilgiliyken
organların çalınması fiili, makâsidü’ş-şeria açısından değerlendirmeye tabi
tutulduğunda daha derin ve karmaşık bir mesele olarak ortaya çıkmaktadır. Organların
çalınması, İslam hukuku açısından değerlendirildiğinde hem mülkiyet hakkına hem de
insan bedenine karşı ciddi bir saldırı olarak ele alınmalıdır. İslam hukukunun temel
gayelerinden ilki insan hayatının korunmasıdır.366 Organların çalınması fiili kişilerin
iradesi dışında ve rızası olmadan, bedenlerine yönelik yapılan bir müdahaledir. Söz
konusu müdahale bazı durumlarda tehlikeli ve ölümcül olabilmektedir. Özellikle
insanın hayatını doğrudan etkileyen kritik organların çalınması tamamen kişinin
364
Buhârî, “Buyû”, 15. (5/290).
Süleyman b. Ahmed et-Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Evsat, (Kahire: Dâru’l-Haremeyn, 1995), 6/310.
366
Şâtıbî, Muvâfakât, 2/17-18.
365
102
canına yönelik bir eylemdir. İnsan sağlığının ve canının korunması ilkesi
doğrultusunda değerlendirildiğinde organların çalınması fiili bu ilkeye yönelik
doğrudan bir ihlaldir. Mâide suresinde bir canın haksız yere alınmasının tüm insanlığı
öldürmekle eşdeğer tutulduğunun367 belirtildiği ifadesinin yer aldığı ayette insan
canının ne kadar önemli olduğu ve ona karşı yapılacak eylemlerin karşılığının daha
büyük olacağı ifade edilmektedir.
İslam’da dinin amaçları olarak konulmuş olan mâkâsıdlar, bireyin ve toplumun
menfaatine yönelik kurallardır.368 Konu çerçevesinde bakıldığında bu kurallardan
canın ve aklın korunmasından maksat birey ve toplumun hayatına yönelik var olan
veya tehlike oluşturabilecek her türlü unsurun engellenmesidir. Buradaki asıl gaye
tehlikenin oluşmasından önce önlem ve tedbirlerin alınmasının gerekliliğidir.
Organların çalınması hususunda bu tür işlemlere mahal verebilecek her türlü unsur
engellenmeli ve söz konusu fiil işlenmeden tedbirler alınmalıdır. Örneğin deprem
felaketi durumunda depremzedelerin güvenliği ve ölü bedenlerin korunması için
gerekli önlemler önceden düşünülmeli ve bu olayların yaşanma ihtimali göz önünde
bulundurularak uygun hukuki kurallar belirlenmeli ve gerekli tedbirler yasalar yoluyla
belirlenmelidir. Allah kullarının akıllı ve her duruma dair tedbirli olmalarını
emretmiştir. Dolaysıyla Müslüman bireylerin bu emir doğrultusunda yaşamlarını
sürdürmeleri gerekir.
367
368
el-Mâide, 5/32
Saddam Hassan Khudhair, “The Prophetic Sunnah, The Objectives of Sharia (Maqasid alSharia),
Preservation of Honor, Necessity”, Journal of Social Sciences 8/34 (Aralık 2024), 403.
103
4. SONUÇ
Bu çalışma, modern kölelik olgusunu işçi sömürüsü ve organ ticareti özelinde
ele alarak, söz konusu uygulamaların İslam hukukunun temel referans çerçevesi olan
makâsıdü’ş-şerîa ile olan ilişkisini ortaya koymayı amaçlamıştır. Yapılan inceleme
sonucunda, modern köleliğin klasik kölelikten biçimsel olarak farklılaşmakla birlikte,
insan onurunu zedeleyen ve bireyi iradesi dışında bir sömürü nesnesine dönüştüren
yönleriyle aynı ahlâkî ve hukukî problemi sürdürdüğü tespit edilmiştir.
İşçi sömürüsü bağlamında, bireyin fıtratını aşan çalışma koşullarına
zorlanması, yalnızca ekonomik bir hak ihlali değil; aynı zamanda nefsin, aklın ve insan
onurunun korunmasını hedefleyen makâsıd ilkelerinin ihlali niteliği taşımaktadır. Aşırı
ve güvencesiz çalıştırma, dinlenme ve ibadet imkânlarının fiilen ortadan kalkmasına
yol açmakta; bu durum maslahat anlayışının yalnızca zarûriyyât değil, hâciyyât
düzeyindeki gerekliliklerinin de göz ardı edildiğini göstermektedir. Özellikle çocuk
işçiliği hem neslin korunması ilkesine hem de insanın şahsiyetinin korunmasına açık
biçimde aykırıdır.
Organ ticareti açısından yapılan değerlendirme ise ihlalin daha derin ve telafisi
güç bir boyuta ulaştığını ortaya koymaktadır. İnsan bedeninin ve ona ait organların mal
kategorisinde değerlendirilemeyeceği hususu, İslam hukukunun yerleşik ilkeleriyle
sabittir. Bu nedenle organların satışa konu edilmesi, bireyin rızası bulunsa dahi meşru
bir tasarruf olarak kabul edilemez. Zira ekonomik zorunluluklar altında verilen rıza,
gerçek anlamda özgür iradeye dayanmamakta; insan hayatını ve beden bütünlüğünü
dolaylı biçimde tehdit eden bir sömürü mekanizmasına dönüşmektedir. Canlıdan
yapılan organ satımları, nefsin korunması ilkesini ihlal ederken; kadavradan organ
çalınması ise ölünün dokunulmazlığını zedeleyen ve insan onurunu ölüm sonrasında
da koruyan İslam hukuk anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Organ hırsızlığı fiilinin bazı durumlarda klasik had ve kısas suç tipleriyle tam
olarak
örtüşmediği;
bu
nedenle
söz
konusu
fiilin
tazir
kapsamında
değerlendirilmesinin daha isabetli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu yaklaşım hem
suçun niteliğini dikkate almakta hem de devlet otoritesine, suçun yaygınlığı ve
toplumsal etkisi göz önünde bulundurularak caydırıcı cezalar belirleme imkânı
tanımaktadır. Böylece İslam hukukunun, modern suç tiplerine doğrudan birebir kıyas
104
yoluyla değil; ilke temelli bir yöntemle çözüm üretme kapasitesine sahip olduğu
görülmektedir.
Sonuç olarak modern kölelik, işçi sömürüsü ve organ ticareti üzerinden
değerlendirildiğinde, insanın Allah tarafından kendisine emanet edilen bedeninin,
emeğinin ve onurunun sistematik biçimde ihlal edildiği yapısal bir problem olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma, İslam hukukunun makâsıd merkezli yaklaşımı
sayesinde, modern kölelik olgusunu yalnızca bireysel rıza veya hukuki biçimsellik
üzerinden değil; insanın maddî ve manevî bütünlüğünü esas alan bir değer sistemi
çerçevesinde değerlendirme imkânına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bu yönüyle
çalışma, modern dünyada meşrulaştırılmaya çalışılan bazı uygulamaların, İslam
hukukunun temel ilkelerini ve hukuki sınırlarını açık biçimde ihlal ettiğini
göstermektedir.
105
KAYNAKÇA
4857 Sayılı İş Kanunu. Resmî Gazete. Sayı: 25314 (22 Mayıs 2003).
Abdulberr, Muhammed Zeki. Ahkamu’l-Muâmelâti’l-Maliyye fi’l-Mezhebi’l-Hanbelî.
Kahire: Mektebetü Dari’t-Turas, 1998.
Abdülazîz el-Buhârî, Alaüddin (ö. 730/1330). Keşfü’l-esrâr. thk. Abdullah Ömer.
Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1997.
Abdüssemi’, Üsâme es-Seyyid. Naklu ve Zirâatü’l-A’dâi’l-Âdemiyye Beyne’ş-Şerîa
Ve’l-Kânûn. Kahire: Dâru’l-Kütübi’l-Kânuniyye; Dâru Şetât, 2010.
Abu Aisha, Nour Mahd Ali - Topçu, Gülşen. “İsrail'in Filistinlilerin naaşlarından organ
çaldığı yönündeki iddialar Gazellileri endişelendiriyor”. Anadolu Ajansı.
Erişim 25 Şubat 2025. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-filistinlilerinnaaslarindan-organ-caldigi-yonundeki-iddialar-gazzelileriendiselendiriyor/3096107
Acar, Mustafa – Demir, Ömer. Sosyal Bilimler Sözlüğü. İstanbul: Ağaç Yayınları,
1993.
Açıkgül, Hacı Ali. “İslam İşbirliği Teşkilatı İnsan Hakları Komisyonu’nun İnsan
Haklarının Geliştirilmesindeki Rolü”. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dergisi 29/3 (Temmuz 2025), 1507-1560.
Ağrı, Çağrı Kan. “Organ ve Doku Ticareti Suçu”. Ankara Barosu Dergisi (Ocak 2011),
129-160.
Akdemir, Gülen Soyaslan. “Uluslararası ve Ulusal Yönüyle Organ Ticareti Suçu”.
Kırıkkale Hukuk Mecmuası 5/1 (Nisan 2025), 131-175.
Aktan, Hamza. “Emanet”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 11/83-84.
İstanbul: TDV Yayınları, 1995.
Akyılmaz, Gül. “Osmanlı Hukukunda Köleliğin Sona Ermesi ile İlgili Düzenlemeler
ve Tanzimat Fermanı’nın İlanından Sonra Kölelik Müessesi”. Gazi
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 9/1-2 (2004), 209-238.
Ali Haydar Efendi (ö. 1355/1936). Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm.
İstanbul: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 1275.
Alzahrani, Majed M. “The System of Kafala and the Rights of Migrant Workers in
GCC Countries – With Specific Reference to Saudi Arabia”. European Journal
of Law Reform 16/2 (2014), 377-400.
Andaç, Faruk. İş Hukuku. Ankara: İmaj Yayıncılık, 1996.
Apaydın, H. Yunus. “İrade Beyanı”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
22/387-391. İstanbul: TDV İslam Ansiklopedisi, 2000.
106
Arap Devletleri Birliği. Arap İnsan Hakları Sözleşmesi, 15 Eylül 1994. Erişim: 26
Şubat 2025. https://www.refworld.org/legal/agreements/las/1994/en/10672
Arab Charter on Human Rights 2004. çev. Mohammed Amin Al-Midani and Mathilde
Cabanettes. Boston University Internatıonal Law Journal 24/147 (2006), 147164.
Aramesh, Kiarash. “The Ownership of Human Body: An Islamic Perspective”. Journal
of Medical Ethics And History of Medicine 2 (2009), 1-4.
Armağan, Servet. “İslam Hukukunda İşçi-İşveren Arasındaki Münasebetler ve Bazı
Düşünceler”. Sosyal Politika Konferansları Dergisi 31 (Ocak 2012), 233-246.
Arslan, Kahan Onur. Modern Kölelik Olgusu Karşısında İham’ın Dar Yorumunun
Yetersizliği ve Öneriler. Türkiye Barolar Birliği Dergisi (2022), 319-336.
Artuç, Mustafa - Hırslı, Tahir. Hüküm Kurma Esasları. Ankara: Adalet Yayınları,
3.Basım, 2010.
Aslam, Muhammed. “Kafala Sysyem And Migrant Workers: A Critical Analysıs of
Labor Exploration in the Middle East”. Journal of Applied Linguistics And
Tesol (Jalt) 8/1 (2025), 1549-157.
Atar, Fahrettin. Fıkıh Usûlü. İstanbul: Pasifik Ofset Yayınları, 2014.
Atar, Fahrettin “Tedbir”. Türkiye Diyanet Vakfı Türkiye Ansiklopedisi. 40/258-259.
İstanbul: TDV Yayınları 2011.
Ateş, Ali Osman. İslam’a Göre Cahiliye ve Ehl-i Kitap Örf ve Adetleri. İstanbul: Beyan
Yayınları, 2014.
Aydın, Mehmet Âkif - Hamîdullah, Muhammed. “Köle”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam
Ansiklopedisi. 26/237-246. Ankara: TDV Yayınları, 2002.
Ayengin, Tevhit. İslam ve İnsan Hakları. İstanbul: Ravza Yayınları, 2017.
Bağdadi, Ebû Muhammed Gıyaseddin Ganim b. Muhammed Ganim (ö. 1030/1621).
Mecmaü’d-damânât fi mezhebi’l-İmami’l-Azam Ebi Hanîfe en-Nu’man.
Kahire: Dâru’s-Selâm, 1999.
Bakır, Zülfiye Zeynep. “Modern Kölelik”. İNSAMER, Araştırma 19- Uluslararası
Hukuk (Ağustos 2016), 1-21.
Bakırcı, Kadriye. Human Trafficking And Forced Labour. Finansal Suçlar Dergisi
16/2 (2009), 160-165.
Bal, Ali. “Kölelik, Zorla Çalıştırma ve Benzer Uygulamalara İlişkin Yasağın
Uluslararası Hukuk ve AİHM İçtihatları Çerçevesinde Gelişimi”. Yıldırım
Beyazıt Hukuk Dergisi 4/2 (2019), 55-112.
107
Bales, Kevin. “Kullanıp Atılanlar” Küresel Ekonomide Yeni Kölelik. çvr. Pınar Öğünç.
İstanbul: Çitlembik Yayınları, 2002.
Bardakoğlu, Ali. “Bey’”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 6/13-19. İstanbul:
TDV İslam Ansiklopedisi, 1992.
Bardakoğlu, Ali. “Hırsızlık”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 17/384-396.
İstanbul: TDV İslam Ansiklopedisi, 1998.
Bardakoğlu, Ali. “İcare”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 21/379-388.
İstanbul: TDV Yayınları, 2000.
Bardakoğlu, Ali. “İcbar”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 21/408-410.
İstanbul: TDV Yayınları, 2000.
Barnett, Andrew H. vd. “Improving Organ Donatioan: Compensation versus Market”.
Inquiry, 29/3 (1992), 372-378.
Başgil, Ali Fuad. Hukukun Ana Mesele ve Müesseseleri. İstanbul: İsmail Akgün
Matbaası, 1946.
Başoğlu, Tuncay. “Tâ‘zir”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 40/198-202.
İstanbul: TDV Yayınları, 2011.
Bayraktar, Ahmet. “İslam Ticaret Hukuku Açısından Mal Kavramının Tasnifine Yeni
Bir Yaklaşım”. Eskiyeni 32 (Mayıs 2016), 113-130.
BBC News. “Katar’daki yabancı işçilere “modern köle” muamelesi”. Erişim 26 Eylül
2024.
https://www.bbc.com/turkce/spor/2013/09/130926_katar_isciler_dunyakupasi
BBC Türkçe. “Organ Kaçakçılığı: Mısır'da Avrupa Vaadiyle Kandırılanların Organları
Nasıl
Çalınıyor?”.
Erişim
18
Ocak
2025.
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54189653
Behnesî, Ahmed Fethî. es-Siyâsetü’l-Cinâiyye fi’ş-Şerîʿati’l-İslâmiyye. Kahire:
Dârü’ş-Şürûk, 1983.
Bigio, Jamille-Vogelstein, Rachel. İnsan Ticaretinin Güvenlik Etkileri. Dış İlişkiler
Konseyi, Ekim 2019.
Bilmen, Ömer Nasuhi (ö. 1971). Hukuki İslamiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmusu.
İstanbul: Bilmen Yayınevi, 1985.
Bilmen, Ömer Nasuhi (ö. 1971). İslam Hukuku Terimleri. hzr. Abdullah Kahraman.
İstanbul: Nizamiye Akademi Yayınları, 2017.
Birleşmiş Milletler. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi. 10 Aralık 1948.
108
Bozdemir, Osman. “Organ Ticaretinin Önlenmesine Yönelik Kampanyalar: ABD
Ulusal İnsan Kaçakçılığı Kaynak Merkezinin Kamu Spotlarının
Göstergebilimsel İncelenmesi”. Göç Araştırma Dergisi 6/2 (Temmuz 2020),
368-389.
Bozkurt, Gülnihal “Eski Hukuk Sistemlerinde Kölelik”. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Dergisi 38/1 (Mayıs 1981), 92-93.
Buhârî, Muhammed b. İsmail (ö. 256/870). Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh
Tercemesi ve Şerhi. trc. Ahmed Naim-Kâmil Miras. İstanbul: Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayınları, 2019, 1-8.
Bulut, İlhan. “Takdiri İndirim Nedenleri ve 7406 Sayılı Kanun ile Yapılan
Değişikliklerin İncelenmesi”. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk fakültesi
Ceza Hukuku Sempozyumu Bildirileri. ed. Nur Zeliha Kaman. 1-16. İstanbul:
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Yayınları, 2024.
Canan, İbrahim. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. Ankara: Akçağ Yayınları,
1988, 1-18.
Cevâd, Ali. el-Mufassal fî Târîhi’l-Arab Kable’l-İslam. Beyrut: Dâru’s-Sâkî, 2001,
7/118-122.
Ceylan, Metin. İslam Hukukunda Kölelik. Ankara: Adalet Yayınları, 2018.
Cohen, Cynthia B. “Selling Bits and Pieces of Humans to Make Babies: The Gift of
the Magi Revisited”. Journal of Medicine and Philosophy 24/3 (1999), 288306.
Cohen, I. Glenn. “Transplant Tourism: The Ethics and Regulation of International
Markets for Organs”. Journal of Law. Medicine and Ethics 41/1 (2013), 269285.
Crane, Andrew. “Modern Slavery As A Management Practice: Exploring The
Conditions and Capabilities For Human Exploitation”. Academy of
Management Review 38/1 (2013), 49-66.
Çabuk, Güngör. “İnsan Ticareti Süreci: Tacirler ve Yöntemler”. Hacettepe Üniversitesi
Sosyal Bilimler Dergisi 5/1 (Ekim 2023), 83-105.
Çağrıcı, Mustafa. “Ahlâk”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 2/1-9. İstanbul
TDV Yayınları, 1989.
Çakır, İbrahim Ethem. “Osmanlı Toplumunda Köle ve Cariyeler, Sofya 150-1684”.
Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmalar Dergisi, 36 (2016), 201-213.
Çetin, Metin. “Organ Nakli Konusunda İstidlal Edilen Hadisler ve Değerlendirilmesi”.
Selçuk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Tevilat 2/2 (Aralık 2021),
209-235.
109
Çolak, Abdullah. İslam Ceza Hukuku. İstanbul: Hikmetevi Yayınları, 2022.
Davidson, Julia O’Connell. “Troubling Freedom: migration, debt, and modern
slavery”. Migration Studies, 1/1 (2013), 1-20.
Demircan, Adnan. Asr-ı Saâdet Dünyası Hz. Peygamber (sas) Döneminde Kurumsal
Yapının Oluşumu. İstanbul: Siyer Yayınları, 2015.
Din İşleri Yüksek Kurulu. “Organ Nakli ve Bağışı Caiz midir?”. Erişim 12 Temmuz
2024. https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/993/organ-bagisi-caiz-midir
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), “Tüp Bebek Yöntemi ile Çocuk Sahibi Olmak Caiz
midir?”. Erişim 29 Kasım 2025. https://kurul.diyanet.gov.tr/soru/tup-bebekyontemi-ile-cocuk-sahibi-olmak-caiz-midir/0193c42d-9ad1-73b0-a83785626ab94f99
Diyanet İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı. Fetvalar. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları, 2018.
Dost, Süleyman. Uluslararası Bir İnsan Hakları Belgesi Olarak Arap İnsan Hakları
Sözleşmesi. Türkiye Adalet Akademisi Dergisi 35 (Temmuz 2018), 81-110.
Doğan, D. Mehmet. Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Ülke Yayınları, 1994.
Dowlah, Caf. Foundations of Modern Slavery. London and New York: Routledge,
2022.
Duman, M. Zeki. “İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı”. Erciyes Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi 12/1 (Ocak 201), 1-54.
Duymaz, Erkan. “Modern Kölelik: Avrupa Konseyi Hukukunda Kölelik, Kulluk ve
Zorla Çalıştırma Yasakları Üzerine Bir İnceleme”. Legal Hukuk Dergisi 11/123
(Mart 2013), 415-462.
Ebû Dâvût, Süleyman b. el-Eş’as (ö. 275/888). Sünen-i Ebû Dâvud. trc. Ahmet Necati
Yeniel- Hüseyin Kayapınar. İstanbul: Şamil Yayınları, 2016.
Ebû Hanife (ö. 150/767). el-Fıkhu’l-Ekber, İmâm-ı Â’zam’ın Beş Eseri İçinde. çev.
Mustafa Öz. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları,
2014.
Ebû Yûsuf, Yakûb b. İbrahim (ö. 182/798). Kitâbu’l-Harâc. Beyrut: Dâru’l-Ma’rife,
1979.
Ebû Zehre, Muhammed. el-Milkiyye ve Nazariyyetü’l-Akd fi’ş-Şerîati’l İslamiyye.
Kahire: Dârü’l-Fikri’l-Arabî, 1996.
el-Benhavi, Ahmed İbrahim. el-Cevahirü’n-Nakıyye Fi Fıkhi’s-Sâdâti’ş-Şafiyye.
Beyrut: Daru’l-Minhac, 2005,1-4.
110
el-Buhûtî, Mansur b. Yunus b. Salâhiddîn (ö. 1051/1641). Keşşâfü’l-kınâ‘ an metni’lİknâ‘. thk. Muhammed Emin Zinnavî. Beyrut: Alemü’l-kütüb, 1997, 1-5.
el-Cessâs, Ebû Bekr Ahmed b. Ali (ö. 370/9819). Ahkâmü’l-Kur’ân. Beyrut: Dâru’lKitâbi’l Arabî, 1917, 1-3.
el-Ceziri, Abdurrahman b. Muhammed (ö. 970/1563). Kitâbu’l-Fıkh ʿale’lMezâhibi’l-Erbaʿa. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1990, 1-4.
el-Ferâhîdî, Ebû Abdurrahman el-Halîl b. Ahmed b. Amr b. Temîm el-Basrî (ö.
175/791). Kitâbu’l-ʿAyn. thk: Mehdî Mahzûmî – İbrâhîm Sâmirî. Beyrut: Dâru
Mektebeti’l-Hilâl, ts. 1-8.
el-Hafîf, Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Seyyâr. Ahkâmü’l Muamelati’l-Şeriyye.
çev. Rahmi Yaran. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2011.
el-Hümâmî, Kemâleddin Muhammed b. Abdülvahid (ö. 861/1457). Fethü'l-Kâdir.
Beyrut: Dârü’l-Kütübü’l-İlmiyye, 2003, 1-6.
el-Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes‘ûd (ö. 587/1191). Bedâiu‘s-Sanâi‘fî Tertîbi’şŞerâi‘, (Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, 2003), 1-10.
el-Kudûrî, Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Ebî Bekr Muhammed b. Ahmed (ö. 428/1037). elMuhtasar. trc. Süleyman Fahir. İstanbul: KİT-SAN Matbaacılık ve Neşriyat,
1979.
el-Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh (ö. 671/1273). elCâmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân. Kahire: Dârü’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1967, 1-20.
el-Merginânî, Burhanüddin Ali b. Ebû Bekr (ö. 593/1197). el-Hidaye trc. Ahmed
Meylânî, İstanbul: Kahraman Neşriyat, 1990, 1-4.
el-Meydânî, Abdülgani el-Guneymî. el-Lübâb fî Şerhi’l-Kitâb. çev. Okan Kadir
Yılmaz. İstanbul: Yasin Yayınları, 2017, 1-2.
en-Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali (ö. 303/915). es-Sünen. İstanbul:
Çağrı Yayınları, 1992, 1-8
en-Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muhyiddin Yahyâ b. Şeref (ö. 676/ 1277). Ravzatü’t-Tâlibîn
ve Umdetü’l-Muttakîn. thk. Zehir eş-Şâvîş. Beyrut, el-Mektebetü’l-İslamiyye,
1991, 1-12.
Erdem, Suat. “İslam Hukukunda Çalışanların Hakları”. Bozok Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi 15/15, (Haziran 2019), 13-42.
Erdoğan, Mehmet. Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Ensar Yayınları, 2022.
Esener, Turhan. “İş Hukuku”. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları,
3.Basım, 1987.
111
es-Semerkandî, Ebû Bekr Alâuddin Muhammed b. Ahmed b. Ebî Ahmed (ö.
539/1144). Tuhfetü’l-fukahâ. Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1984, 1-4.
eş-Şâtıbî. Ebû İshâk İbrâhîm b. Mûsâ b. Muhammed el-Gırnâtî (ö. 790/1388). elMuvâfakât. thk. Bekir bin Abdullah Ebû Zeyd. el-Huber: Dâru İbn Affân, 1997,
1-4.
eş-Şeybânî, Ebu Abdullah Muhammed b. Hasan (ö. 189/805). el-Cami’u’s-Sağir.
Beyrut: Alemu’l-Kütüb, 1986.
eş-Şeybânî, Ebu Abdullah Muhammed b. Hasan (ö. 189/805). el-Asl fi’l-Furûʿ.
Kayseri: Raşid Efendi Kütüphanesi, nr.325.
eş-Şîrâzî, Ebû İshak Cemaleddin İbrâhim b. Ali b. Yusuf (ö. 476/1083). el-Mühezzeb
fî fıkhi’l İmâm eş-Şâfiî. thk. Muhammed ez-Zuhaylî. Dımaşk: Dârü’l-Kalem,
1996, 1-6.
et-Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (ö. 279/892). Sünen-i Tirmizi. thk. Raid
bin Said Ebu Alka. Riyad: Dar el-Hadara, 1436.
ez-Zerkâ, Mustafa b. Ahmed b. Muhammed (ö. 1420/1999). el-Fıkhu’l-İslamî fî
Sevbihi’l-Cedîd, (el-Medhallü’l-Fıkhu’l-Âm). Dımaşk: 1967, 68, 1-3.
ez-Zeylaî, Ebû Muhammed Fahruddîn Osmân b. Alî b. Mihcen b. Yûnus es-Sûfî elBâriî (ö. 743/1343). Tebyînü’l-Hakâik fî Şerhi Kenzi’d-Dekâik. Bulak: elMatbaatü’l-Kübra’l-Emîriyye, 1-6.
Fendoğlu, Hasan Tahsin. Türk Hukuk Tarihi. İstanbul: Filiz Kitapevi, 2000, 471.
Fevzan, Abdullah b. Salih. El-Münteka Min Feteva. thk. Adil b. Ali b. Ahmed. Beyrut:
Dar’ül Risaletü Naşirun, 2021, 1-4
Feyyûmî, Ahmed b. Muhammed b. Ali el-Hamevî. el-Misbâḥu’l-Münîr fî Ġarîbi’şŞerḥi’l-Kebîr. Beyrut: Mektebetü’l-İlmiyye, ts., 1-2.
Feyzü’l Furkan. çev. Hasan Tahsin Feyizli. İstanbul: Server Yayınları, 2023.
Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b. Yaʿkūb (ö. 817/1414). el-Kâmûsü’l-Muḥît.
Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2005, 1-8.
Food Empowement Project. “Child Labor And Slavery In The Chocolate Industry”
(Ocak 2022). Erişim: 10 Ocak 2025. https://foodispower.org/human-laborslavery/slavery-in-the-chocolate-industry/
Forsyth, Alex. “Suriyeli mültecilerin sırtından para kazanan organ taciri”. BBC News
Türkçe. Erişim 25 Mart 2025. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya39704728
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (ö. 505/1111). el-Maksadü’l-Esnâ fî
Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ. Dımeşk: Matbaatu’s-Sabah, 1999.
112
Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (ö. 505/1111). el- Mustasfâ min İlmi’lUsûl. çev. H. Yunus Apaydın. İstanbul: Klasik Yayınları, 2006.
Gençoğlu, Aylin Yonca. “Kapitalizme Teorik Yaklaşımlar: Kapitalist Ekonomik
Sistemin Temel Nitelikleri Üzerinden Karşılaştırmalı Bir Analiz”. Tema
Felsefe Dergisi 14(2020), 237-256.
Gökçek Karaca, Nuray. “Basın İl Kanununa Göre İşveren Kavramı”. Anadolu
Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimleri Fakültesi Dergisi, 139-145.
Güler, Mehmet Atilla. “Modern Kölelik ve Modern Köleliğin Görünümleri”. İş ve
Hayat Dergisi 1/2 (2015), 23-46.
Hacak, Hasan. “Mal”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 27/461-465. Ankara:
TDV İslam Ansiklopedisi, 2003.
Hacak, Hasan. “Mülkiyet”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 31/541-546.
Ankara: TDV İslam Ansiklopedisi, 2020.
Haçkalı, Abdurrahman. “İslâm Hukuk Metodolojisinde Maslahat Tanımları ve
Bunların Analizi”. İslâmî Araştırmalar Dergisi, 13/1 (2000), 47–61.
Hatalmış, Ali. İslam Toplumunda Kölelik ve Cariyelik. Ankara: Araştırma Yayınları,
2012.
Hatalmış, Ali. “İlk Dönem İslam Tarihi Ekonomik Hayatta Kölelik ve Cariyelik”.
Yüzüncü yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 23 (2012), 198-228.
Hylton, Keith N. “The Law and Ethics of Organ Sales”. Annual Review of Law and
Ethics / Jahrbuch für Recht und Ethik 4 (1996), 115-136.
İbn Âbidîn, Muhammed Emin b. Ömer (ö. 1252/1836). Reddü’l Muhtar Ale’d-Dürri’lMuhtar. çev. Ahmed Davudoğlu. İstanbul, Şamil Yayınevi, 1986, 1-11.
İbn Âbidîn, Muhammed Emîn b. Ömer (ö. 1252/1836). Reddü’l-muhtâr ‘ale’dDürri’l-Muhtâr Şerhi Tenvîri’l-Ebsâr. çev. Mazhar Taşkesenlioğlu. İstanbul:
Şamil Yayınevi, 1986, 1-4.
İbn Âşûr, Muhammed Tâhir bin. Âşûr. Makâsidü’ş-Şerîati’l-İslamiyye. çev. Mehmet
Erdoğan- Vecdi Akyüz. İstanbul: Rağbet Yayınevi, 2013.
İbn Âşûr, Muhammed Tâhir bin. Âşûr. İslam Hukuk Felsefesi-Gaye Problemi. çev.
Mehmed Erdoğan -Vecdi Akyüz. İstanbul: Rağbet Yayınları, 2022.
İbn Emîru Hâc, Ebu Abdullah Şemsüddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed
el-Halebî (ö. 879/1474). et-Takrîr ve’t-tehbîr. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’lİlmiyye, 1983, 1-3.
113
İbn Fâris, Ahmed b. Zekeriyyâ Kazvînî’l Râzî Ebu Hüseyin (ö. 395/1004). Muʿcemü
Mekâyîsi’l-Luġa. thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn. Beyrut: Dâru’l-Fikr,
1979, 1-6.
İbn Hazm, Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zahirî (ö. 456/ 1064). elMuhallâ bi’l-Âsâr. thk. Abdulgaffar Süleyman el-Bundârî. Beyrut: Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, 1988, 1-12
İbn Kudâme, Ebu Muhammed Muvaffakuddîn (ö. 620/1223). el-Muğni. Dâru İhtiyâi’tTürâsi’l-Arabî, yy., ty. 1-12.
İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî (ö. 273/887). Sünen-i
İbni Mâce. Riyad: Dâr İhyâü’l-Kütübi’l-Arabiyye, t.y. 1-4.
İbn Manzûr, Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem b. Ali (ö. 711/1311). Lisânü’l‘Arab. Beyrut-Dâr Sâdır, t.y., 1-15.
İbn Nüceym, Zeynüddin b. İbrahim (ö. 970/1563). el-Bahrü’r-Râik Şerhu Kenzi’dDekâik. thr. Zekeriyyâ Umeyrât. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l İlmiyye, 1997, 1-8.
İbn Rüşd, Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Kurtubî (ö. 520/1126).
Bidâyetü’l-müctehid ve nihâyetü’l-muḳteṣid. Mısır: Mevki‘u Mektebeti’lMedineti’r-Rakamiyye 1980.
İbnü’l-Arabi, Ebu Bekr Muhammed b. Abdullah (ö. 543/1148). Ahkâmü’l-Kur’an.
Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1988, 1-2.
İslam İş-birliği Teşkilatı. İnsan Hakları Bildirgesi (Kahire Bildirgesi). 5 Ağustos 1990.
Kahire, Mısır, 1. Madde.
İslam Konseyi. İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi. çev. Muhammed Balcı. Erişim
12 Mayıs 2025. https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/belgeler/343.pdf
İslam Teşkilatı Konferansı İslam Fıkıh Akademisi. Dördüncü Dönem Toplantısı
Kararları. Karar No: 1. Cidde 18-23 Cemaziyelâhir 1408 – 6-11 Şubat 1988.
Erişim
15
Aralık
2024.
https://www.islamiokul.com/kutuphane/fikih/cesitlimeseleler/fikih.htm
İslam ve İhsan. “Organları Satmak Caiz midir?”. Erişim 10 Kasım 2024.
https://www.islamveihsan.com/organlari-satmak-caizmi.html#:~:text=ORGAN%20SATI%C5%9EI%20VE%20T%C4%B0CARET%C4%B0%20K
ABUL%20ED%C4%B0LEMEZ&text=%C4%B0nsan%20bir%20b%C3%B6brekle%20ya%
C5%9Fayabiliyor.,ve%20%C4%B0slami%20a%C3%A7%C4%B1dan%20uygun%20de%
C4%9Fildir.
Jean, Allain, - Hickey, Robin. “Property and the Definition of Slavery”. Journal of
International and Comparative Law 61/4 (October, 2012), 1-37.
Kant, Immanuel. Groundwork of the Metaphysics of Morals. çev. Meryem Gregor.
Cambridge: Cambridge University Press, 1998.
114
Kanunlar
(3330).
Resmî
Gazete
(15
Haziran
1936).
https://resmigazete.gov.tr/arsiv/3330.pdf
Kara, Siddharth. Modern Slavery: A Global Perspective. New York: Columbia
University Press, 2017.
Karaaslan, Muzaffer. “Kölelik Yasağının Tarihsel Gelişimi”. Yaşar Hukuk Dergisi, 4/1
(Ocak 2022), 60-81.
Karaman, Hayrettin. “Sperm Bankası Hakkında Sorular”. Erişim 15 Ocak 2025.
https://www.hayrettinkaraman.net/sc/00268.htm
Karan, Ulaş. “Kölelik, Kulluk, Zorla Çalıştırma ve Zorunlu Çalışma Yasağı: Anayasa
ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Bağlamında Karşılaştırmalı Analiz”.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 67/2 (Haziran 2018), 415-462.
Kaya, Ali. “İhtilâs”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 21/570-571. İstanbul:
TDV İslam Ansiklopedisi, 2000.
Khudhair, Saddam Hassan. “The Prophetic Sunnah, The Objectives of Sharia
(Maqasid alSharia), Preservation of Honor, Necessity”. Journal of Social
Sciences 8/34 (Aralık 2024), 401-422.
Kızıltoprak, Süleyman. “Memlûk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 29/8790. Ankara: TDV Yayınları, 2004.
Kimpinde, Mwansa Claude. “Global Perspectives on Modern Slavery: A Reflective
Narrative on John Wesley’s Thoughts Upon Slavery and Social Justice”. EJournal of Religious and Theological Studies 11/6 (Haziran 2025), 305-321.
Köksal, Asım Cüneyd. “İnsan Haklarının Felsefi Krizi: İslami Bir Perspektif”.
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 58 (Haziran 2020), 25-64.
Köse, Emre. “2011’den Bu Yana 18 Binin Üzerinde Suriyelinin Organları Çalındı”.
Sol. Erişim 19 Ocak 2025. https://haber.sol.org.tr/dunya/2011den-bu-yana-18binin-uzerinde-suriyelinin-organlari-calindi-178433
Kudret, Hüseyin Ali – Semra, Nubihar, Mente. “Köleliğin Kılıf Değiştirmiş Hali:
Modern Kölelik”. ASBÜ Hukuk Fakültesi Dergisi 4/2 (2022), 993-1059.
Quirk, Joel. Unfinished Business: A Comparative Survey of Historical and
Contemporary Slavery. Paris: UNESCO; WISE, 2008.
Library of Parliament. Trafficking in Human Organs: An Overview. Background Paper.
2020-83-E, Ottawa: Parliament of Canada, 2020.
Malay, Hasan. Çağlar Boyu Kölelik. İstanbul: Gndoan Yayınları, 1990.
Manzo, Kate. “Modern Slavery, Global Capitalism & Deproletarianisation in West
Africa”. Review of African Political Economy 32/106 (2005), 521-534.
115
Mevsılî, Ebü’l-Fazl Mecdüddin (ö. 763/ 1362). el-İhtiyâr li-ta’lili’l-Muhtâr. thk.
Adnan Derviş. Beyrut: Dâru’l-Erkâm, h. 1418. 1-2.
Moazam, Farhat-Riffat Moazam Zaman - Aamir M Jafarey. “Conversations with
Kidney Vendors in Pakistan: An Ethnographic Study”. Hastings Center
Report. 39/3 (2009), 29-44.
Molla Hüsrev (ö. 982/1574). Kaynaklarıyla Büyük İslam Fıkhı. çev. Arif Erkan.
İstanbul: Eser Neşriyat, 1979.
Moniruzzaman, Monir. ““Living Cadavers” in Bangladesh: Bioviolence in the
Human Organ Bazaar”. Medical Anthropology Quarterly 26/1 (2012), 69-91.
Nair, Dileep G.- Weiskirchen, Ralf. “Recent Advances in Liver Tissue Engineering as
an Alternative and Complementary Approach for Liver Transplantation”.
Current Issues in Molecular Biology 46/1 (2024), 262-278.
NTV. “Nepal'de depremzede çocuklar “köle” olarak satılıyor”. Erişim 4 Nisan 2024.
https://www.ntv.com.tr/dunya/nepalde-depremzede-cocuklar-kole-olaraksatiliyor,6u3Mqe9IgUSf6lrQc8ZYEQ
NTV. “Libya'da kaçak göçmenler için köle pazarı kuruldu”. Erişim 16 Kasım 2024.
https://www.ntv.com.tr/dunya/libyada-kacak-gocmenler-icin-kole-pazarikuruldu,T6TMPOMn_ESTCYmrLs9qqw
Nursaçan, Ömer Faruk. “Kahire Dekleresyonu’na Genel Bakış”. İnsan Hakları
Dergisi, 3 (2023), 64-65.
O’connell Davidson, Jualia. The Margins of Freedom Modern Slavery. Palgrave
Macmillan, 2015.
Okur, Kâşif Hamdi. “İslam Hukuku Açısından Helal ve Haram Olan Gıdalar ve Bazı
Güncel Meseleler”. Usul İslam Araştırmaları 11/11 (Haziran 2009), 7-40.
Omar, Sohrab. “Afgan çocuklarının hayat mücadelesi: Binlerce çocuk tuğla
fabrikalarında çalışıyor”. Independent Türkçe. Erişim 15 Haziran 2024.
https://www.indyturk.com/node/521781/d%C3%BCnya/afgan%C3%A7ocuklar%C4%B1n%C4%B1n-hayat-m%C3%BCcadelesi-binlerce%C3%A7ocuk-tu%C4%9Fla-fabrikalar%C4%B1nda%C3%A7al%C4%B1%C5%9F%C4%B1yor
Öğüt, Salim. “Hafî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 15/110. İstanbul: TDV
Yayınları, 1997.
Özaykal, Merve. “Ölüden Organ Naklinde Tartışmalı İki Fıkhî Mesele: Ölü Bedene
Müdahale ve Beyin Ölümü”. Diyanet İlmi Dergisi 59 (Mart 2023), 251-284.
Özdemir, Mehmet Nadir. “İnsan Hakları Bağlamında Hz. Peygamber’in Köleliğe
Yaklaşımı”. Kastamonu Üniversitesi Bilimname Dergisi 2/19 (Şubat 2010), 7598.
116
Öztürk, Abdülvehhab vd. İslam’da Emek ve İşçi İşveren Münasebetleri. İstanbul:
Ensar Neşriyat, 1986.
Öztürk, Yücel. Osmanlı Devleti’nde Köleliğin Askeri, İktisadi, Sosyal ve Hukuki
Çerçeveleri. Vakanüvis - Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 8/2 (2023),
1812-1860.
Pakalın, M. Zeki. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Millî
Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1983.
Parlatır, İsmail. “Osmanlı Sosyal Hayatından Köleliğin Kaldırılışı”. Ankara
Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Dergisi 31/1-2 (Ocak 1987),
417-420.
Patterson, Orlando. Slavery and Social Death: A Comparative Study. Cambridge, MA;
London: Harvard University Press, 1982.
Pattisson, Pete. “Revealed: 6,500 Migrant Workers Have Died in Qatar since World
Cup
Awarded”.
The
Guardian.
Erişim
28
Aralık
2024.
https://www.theguardian.com/global-development/2021/feb/23/revealed-migrantworker-deaths-qatar-fifa-world-cup-2022
Pekcan, Ali. İslam Hukuk Felsefesinde Makâsıdu’ş-Şerîa, Zarûriyyât-HâciyyâtTahsîniyyât. İstanbul: Rağbet Yayınları, 2017.
Plant, Roger. Modern Slavery: The Concepts And Their Practical İmplications.
International Labour Organization Cenevre: ILO (Mayıs 2014), 1-30.
Rahman Shah, Heldun Abd vd. “Modern Slavery and Forced Labour: An Overview of
International Law, the Malaysian Law and Islamic Law Perspectives”.
AHKAM Jurnal Ilmu Syariah 21/2 (November, 2021), 239-254.
Ramdani, Nabia. “Çin zulme maruz kalan azınlık bireylerinin organlarını toplarken
Britanya, serbest ticareti korumak için sessiz kalıyor”. Independent. Erişim 1
Ekim 2024. https://www.indyturk.com/node/75871/yazarlar/%C3%A7in-zulmemaruz-kalan-az%C4%B1nl%C4%B1k-bireylerinin-organlar%C4%B1n%C4%B1toplarken-britanya
Reisoğlu, Seza. Hizmet Akdi Mahiyeti-Unsurları-Hükümleri. Ankara: Sevinç Matbaa,
1968.
Sahnun b. Abdisselam b. Said (ö. 240/854). el-Müdevvenetü’l-Kübra. Mısır:
Matbaatü’s-Saade, h.1323. 1-16.
Sami, Şemseddin. Kamus-i Türki. nşr. Ahmed Cevdet. Dersaadet: Akdam Matbaası,
1317.
Sava Paşa. İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüd. çev. Baha Arıkan. Ankara:
Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, 1955–1956, 1-2.
117
Senhûrî, Abdürrezzâk Ahmed. Mesâdirü’l-ḥaḳ fî’l-fıḳhi’l-İslâmî. 3. Basım Kahire:
Câmiatü’d-Düveli’l-ʿArabiyye, 1967. 1-3.
Serahsî, Şemsü’l-Eimme Muhammed b. Ebû Sehl Ahmed (ö. 483/1090). el-Mebsut.
ed. Mustafa Cevat Akşit. İstanbul: Gümüşev Yayınları, 1983, 1-31.
Serahsî, Şemsü’l-Eimme Muhammed b. Ebû Sehl Ahmed (ö. 483/1090). Usulü’sSerahsî. thk. Ebü’l-Vefa el-Efgânî. çev. Ahmed Kılıçkaya. İstanbul: İ’tisam
Yayınları, 2024, 1-2.
Seydîşehrî, Mahmûd Es’ad b. Emîn (ö. 1249/1833). Telhîsu Usûl-u Fıkh. İzmir 1313.
Sahillioğlu, Halil. “On beşinci Yüzyılın Sonu ile On altıncı Yüzyılın Başında Bursa’da
Kölelerin Sosyal ve Ekonomik Hayattaki Yeri”. ODTÜ Gelişme Dergisi (1979
– 1980 Özel Sayısı), 67-138.
Shapiro, Robyn S. “Legal Issues in Payment of Living Donors for Solid Organs”.
Human Rights 30/2 (2003), 19-21.
Sınav, Tahsin. “İş Hukuku’nda İşçinin Çalışma Süresi ve Dinlenme Hakları Konulu
Tebliğe Katkılar.” İşçi-İşveren Münasebetleri. İstanbul: İlmî Neşriyat, 1990.
Süleyman b. Ahmed et-Taberânî. el-Mu‘cemu’l-Evsat. Kahire: Dâru’l-Haremeyn,
1995, 1-10.
Symmonds, Jodi. Exploring Methods of Coercion in Human Trafficking and Modern
Slavery”. Prison Service Journal 251 (2020), 4-10.
Şahin,
Mehmet Kenan. “Dini Açıdan İş Ahlak İnancın İş Ahlakının
Sürdürülebilirliğine Katkısı Üzerine”. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi 14/2 (2010), 443-467.
Şarku’l Avsat. “İsrail'in Gazze'de Cesetleri Alıkoyması ‘Organ Hırsızlığı’ Şüphesini
Artırıyor”. Erişim 25 Şubat 2025.
https://turkish.aawsat.com/arapd%C3%BCnyasi/4691226-i%CC%87srailin-gazzede-cesetlerial%C4%B1koymas%C4%B1-%E2%80%98organh%C4%B1rs%C4%B1zl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%E2%80%99%C5%9F%C3%BCphesini-art%C4%B1r%C4%B1yor
Şen, Mustafa. “Cinsiyete Dayalı Ücret Eşitsizliğinin Avrupa Birliği ve Türkiye
Kapsamında Değerlendirilmesi”. Sosyal Politika Çalışması Dergisi 41
(Ağustos 2018), 295-321.
Şentürk, Recep. “İsmet”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 23/137-138.
İstanbul: TDV Yayınları, 2001.
Şimşek, Beyza. “6 Şubat Depremlerinin Birinci Yılı: Kayıplarla İlgili Neler Biliniyor,
Aileler Yakınlarını Nasıl Arıyor?”. BBC News Türkçe. Erişim 6 Şubat 2025.
https://www.bbc.com/turkce/articles/c3gdx9e6lk2o
118
Tahâvî, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed (ö. 321/933). Şerhu Müşkili’l-âsar. thk.
Şuayb el-Arnavut. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1994, 1-16.
Tahâvî, Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed (ö. 321/933). Şerhu Me‘âni’l-Âsâr. thk.
Muhammed Zehra - Muhammed Seyyid. Beyrut: Âlemü'l-Kütüb, 1994, 1-5.
Taşbaş, Erdal. “Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’da Köle Ticaretini Engelleme
Çalışmaları”. Akademik Araştırma Dergisi 13/2 (Ekim, 2018), 119-157.
Teftâzâni, Sa’düddîn Mesut b. Fahrettin Ömer b. Burhanettin Abdullah el-Herveî elHorâsânî (ö. 729/1389). et- et-Telvîh ilâ keşfi hakâiki’t-Tevdîh. Beyrut: Dârü’lErkam, ts. 1-2.
Tehânevî, Muhammed Ali b. Ali. Mevsûatü Keşşâfi Istılâhati’l-Fünûn ve’l Ulûm
(1252/1836). thk. Ali Dahrûc-Muhammed Meşkûr. Beyrut: Mektebetu Lübnan,
1996, 1-2.
Temiz, Gamze- Kaya, Aylin. “Böbrek Nakli Sonrası Bireylere Görülen Psikososyal
Sorunlar ve Hemşirelik Yaklaşımı”. Türk Nefroloji, Diyaliz ve Transplantasyon
Hemşireleri Derneği Nefroloji Hemşireliği Dergisi 2/12 (Temmuz 2017), 4-5.
Toledano, Ehud R. Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890. çev. Y. Hakan Erdem. İstanbul:
Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994.
Türk Ceza Kanunu. Kanun No: 5237, Kabul Tarihi: 26 Eylül 2004. Resmî Gazete, 12
Ekim 2004, Sayı: 25611.
Türkoğlu, Gamze. “Pakistan'da 289 işçinin öldüğü fabrika yangınında 2 kişi idama
çarptırıldı”.
Anadolu
Ajansı.
Erişim
22
Eylül
2024.
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pakistanda-289-iscinin-oldugu-fabrika-yangininda2-kisi-idama-carptirildi-/1981584
Uçkan, Banu. “Mecelle’de İş Hukuku Düzeni”. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 54/1
(Ocak 1999), 160-172.
Ûdeh, Abdülkâdir. et-Teşrî’l-Cinâî’l-İslamî Mukâranen bi’l-Kânûni’l-Vad’î. Beyrut:
Müessesetü’r-Risâle, 1994, 1-2
Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi Konseyi. “Tüp Bebek Çözünürlüğü”. Erişim: 28
Haziran 2024. Tüp Bebek Kararı – Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi (iifaaifi.org)
Ünsül, Ahmet. “Çalışma Hayatında Dinlenme ve Tatiller Konusunun İbadet Hakkı ve
Kullanımı Açısından Değerlendirilmesi. Sakarya Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Akademik İncelemeler Dergisi 15/2 (2020), 765-792.
Walk Free Foundation. The Global Slavery Index 2018. The Minderoo Foundation Pty
Ltd.,
2018.
Erişim
22
Ocak
2026.
https://cdn.walkfree.org/content/uploads/2020/10/19130043/WF-Stacked-Odds20210517.pdf
119
Webber, Martin. “İş dünyasında 2013 Bangladeş felaketiyle anılıyor”. BBC News
Türkiye. Erişim: 27 Aralık 2024.
Yaman, Ahmet. Makâsıd ve İctihad. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Vakıf Yayınları, 2021.
Yaşaroğlu, M. Kâmil. “Kan”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 24/288-289.
İstanbul: TDV Yayınları, 2001.
Yayla, Mustafa. İslam Hukukunda İnsan Hakları ve Eşitlik. Konya: Çizgi Kitapevi,
2011.
Yılmaz, Özgür. “The Origins of Digital Colonialism”. İmgelem 16/1 (Temmuz 2025),
321-344.
Zeydan, Abdülkerim.
el-Medhal
Müessesetü’r-Risale, 1986.
li-diraseti’ş-şeriati’l-İslâmiyye.
Beyrut:
Zuhaylî, Vehbe. İslam Fıkıh Ansiklopedisi. çev. Yunus Vehbi Yavuz vd. İstanbul: Risale
Yayınları, 1994, 1-10.
120